Akaid

14Haz 2021

Ayetlerle Tesettür Emri

Ayetlerle Tesettür Emri başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

“Size şunları nikahlamak harâm kılındı: Anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek ve kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kızkardeşleriniz ve karılarınızın anneleri, ve kendileri ile zifafa girdiğiniz kadınlarınızdan olan ve evlerinizde bulunan üvey kızlarınız.” (Nisâ s. 23)
“Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harâma bakmaktan) korusunlar; nâmûs ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesnâ olmak üzere, zînetlerini teşhîr etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mü’min kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri), erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış (cinsî güçten düşmüş) hizmetçiler, yâhûd henüz kadınların gizli kadınlık husûsiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zînetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zînetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hep birden Allâh’a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.” (Nûr s. 31)
“Onlar (Peygamberin eşleri) için babaları, oğulları, kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (Mü’mîne hanımlar) ve sâhib oldukları köleleri hakkında bir günah yoktur. Bununla berâber (ey Peygamberin hanımları) Allâh’tan korkun. Çünkü Allâh her şeye şâhid bulunuyor.” (Ahzâb s. 55)
“Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına hep söyle de cilbablarından (dış elbiselerinden) üzerlerini sımsıkı örtsünler. Bu onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır. Bununla berâber Allâh çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Ahzâb s. 59)
İşte böyle hür kadınların, bu istisna edilmiş kimselerden başkasına zînetlerini göstermemeleri, kendi iffet ve korunmaları ve güzel geçimleri noktasında gayet önemli olduğu gibi, yabancı erkekleri etkilememek, edeb ve iffet telkin etmek noktasından da çok önemlidir. Tesettür emrinin kuvvet ve kapsamını bir daha hatırlatmak üzere, bayanların yürüyüş tavırlarının nasıl olması gerektiği anlatılmıştır. (Zînete, âlimlerce süs, takı, saç, boyun gerdân gibi mâ’nalar verilmiştir.)

12Haz 2021

Farz Namazların Mükafatı ve Cezası

Farz Namazların Mükafatı ve Cezası. Farz namazlara devam edenlere Allâhü Te‘âlâ ona beş rütbe ile ikrâmda bulunur. Kim de namaza karşı tembel davranırsa Allâhü Te‘âlâ o kişiyi, beşi dünyada, üçü ölümü anında, üçü mezarda, üçü de kabirden diriltilip çıktığı ana mahsus olmak üzere on dört ceza ile cezalandırır. 

Her kim farz namazlara devam ederse Allâhü Te‘âlâ ona beş rütbe ile ikrâmda bulunur: 1. Ondan geçim sıkıntısını giderir 2. Kabir azâbını kaldırır. 3. Kitabını sağ tarafından verir. 4. Sırat’tan yıldırım gibi geçirir. 5. Sorgusuz Cennete koyar.
Her kim de namaza karşı tembel davranırsa Allâhü Te‘âlâ o kişiyi, beşi dünyada, üçü ölümü anında, üçü mezarda, üçü de kabirden diriltilip çıktığı ana mahsus olmak üzere on dört ceza ile cezalandırır. Dünyadaki cezaları: 1. Ömrünün bereketini giderir. 2. Yüzünden iyi kimselere verilen nurlu simayı izâle eder. 3. İşlediği hiçbir amele karşı sevâp vermez. 4. Duâsı göğe yükselmez. 5. Salihlerin duâsında nasibi olmaz.
Ölümü anında gelen cezalar: 1. Hor, zelil bir şekilde ölür, 2. Aç ölür. 3. Dünya denizleri kadar su ile sulansa bile suya kanmadan şiddetli susuzluk çekerek ölür.
Mezarda kendisine isabet edecek cezalar: 1. Bütün organlarını yerlerinden kaydıracak şekilde mezarının daralması. 2. Gece, gündüz kabrinde ateş yanması veya buzlar üzerinde öteye beriye çevrilmesi. 3. Mezarında, bir yılanın kendisine musallat olmasıdır, ki bu yılanın gözleri ateşten, tırnakları demirdendir. Bu yılan şiddetli gök gürültüsüne benzer sesiyle ölüye şöyle der: Rabbim sabah namazını gün doğuşuna bıraktığından ötürü sana vurmamı buyurdu, öğleni ikindiye, ikindiyi akşama, akşamı yatsıya, yatsıyı da sabaha bıraktığından seni dövmemi emretti. Ona her vuruşunda yetmiş kulaç yerin dibine doğru gömülür ve kıyâmete kadar böyle azâb olunur.
Kabirden çıktığı zaman hesâp mevkiinde karşılaşacağı musibetler ise: 1. Hesâbının çetin geçmesi. 2. Allâh (c.c.)’un gazâbına maruz kalması. 3. Cehenneme atılmasıdır.
(İmâm Şemsüddin ez-Zehebî, İslâm Şeriatinde Büyük Günâhlar, s.18-19)

https://www.youtube.com/watch?v=CSs16gXYH9U

07Haz 2021

İlk İman Edenler

İlk İman Edenler başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e kadınlardan ilk önce îman getiren Hz. Hatîce (r.anhâ)’dır. Kadın tâifesine bu fazîlet ve şeref yeter ki, herkesten önce îman getirmek onlara müyesser oldu. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz hazretlerinin daima şerefli rızasını gözetip O (s.a.v.)’e en üstün derecede meyil ve muhabbet üzere olduğu için Hâkk Teâlâ hazretleri Hatîce (r.anhâ)’ya bu saadeti lâyık gördü ve ihsân buyurdu. Erkeklerden ilk önce îman getiren ise Ebû Bekir Sıddık (r.a)’dır. Allâhü Te‘âlâ ondan razı olsun.
İbn-i Abbâs, Hassan bin Sâbit, Esmâ binti Ebû Bekir, Nehaî, İbnü’l-Maceşûn ve Muhammed bin Münkedir (r.a.e.) ittifâk etmişlerdir ki, erkeklerde ilk önce îman getiren Hz. Ebû Bekir (r.a)’dir. Bâzıları dediler ki: “Hz. Ali bin Ebî Tâlib (r.a) henüz bülûğ çağına ermemişti ve Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in hizmetinde bulunurdu. Hz. Hatîce (r.anhâ)’dan hemen sonra o îmân getirmiştir.” Taberî (r.âleyh)’in bildirdiği üzere Hz. Ali Efendimiz o vakit on yaşında idi. Selmân, Ebû Zerr, Mikdad, Habbab, Câbir, Ebû Saîd Hudrî ve Zeyd bin Erkam (r.a.e.) ittifâk etmişlerdir ki, Hz. Hatîce (r.anhâ)’dan sonra hemen Hz. Ali (r.a.) imâna gelmiştir.
Ama erkeklerde olsun dişilerde olsun Hz. Hatîce (r.anhâ)’dan önce kimse imâna gelmeyip herkesten önce Hz. Hatîce (r.anhâ)’nın imâna geldiğinde ittifâk vardır ve bunda asla ihtilâf yoktur.
İbn-i Salâh (r.aleyh) der ki: “Bu ümmetin ilk önce îmana gelenleri hakkında lâyık olan şöyle demektir: Hür olup âkil ve bâliğ olanlardan ilk önce imâna gelen Ebû Bekir Sıddık (r.a.)’dir. Oğlancıklarda Hz. Ali (r.a)’dir. Kadınlarda Hz. Hatîce (r.anhâ)’dır. Âzâd olmuş kullarda Zeyd (r.a.)’dir. Âzâd olmayan kullarda Bilâl-i Habeşî (r.a.)’dir. Allâh (c.c.) onların hepsinden razı olsun.”
(İmâm Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, c.1, s.69-70)

31May 2021

Din ve Dünya İşleri Ayrı mıdır?

Din ve Dünya İşleri Ayrı mıdır? başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Mehmet Savaş Hocaefendi bu konuyu şöyle izâh eder: “Bugünlerde birçok kimse, “Müslümanım” diyor; fakat Müslümanlığını vicdanına hapsediyor. Yâni, “Dîn, insanla Allâh (c.c.) arasında, yâni insanın vicdanı ile Allâh (c.c.) arasında bir şeydir.” Bu düşünce yanlıştır. Evet, evvela vicdanla başlar; ama bunun tesirini toplum görecektir. Yâni İslâm, sadece Allâh (c.c.) ile kulu arasında olan bir şey değildir. O, İslâm’daki bir bölümün ifadesidir. Yâni İslâm; halk ile Halık’ın ilişkilerine, insanların birbirleriyle ve diğer mahlûkatla olan ilişkilerine dair kanunlar manzumesinin bütünüdür. Dolayısıyla yalnız, bir inanç sistemi olarak kalbe inhisar ettirecek ve îmânı vicdanlara hapsedecek olursak; o zaman, İslâm olmaktan çıkar.
Akıl da tek başına yeterli görülmüyor. Eğer yeterli görülseydi, peygamberlere ve kitaplara gerek kalmazdı. Akıl en büyük nimettir. Öyleyse meseleyi; “İslâm mantıktır, akıldır.” diye açıklamak tam doğru değildir. Evet, mantık dışı değildir ama hangi mantık, kimin mantığı? Hz. Ali (k.v.)’nin dediği gibi “Eğer her şey bizim şu mantığımızla olsaydı, mestlerin üstüne değil; altına meshetmemiz gerekirdi.” Bazı şeylerin hikmeti vardır, akla ters değildir; ama akıl, onun hikmetini kavrayamayabilir.
Aslında genelde İslâm’ın tümü ibâdettir. Bir özel mânâda bir de genel mânâda ibâdet var. Özel mânâda ibâdet; namâz, oruç vs. ticarette helâl yemek de ibâdettir, bir haramdan sakınmak da ibâdettir, (kısas, recm gibi) bir haddi uygulamak da ibâdettir, bir adâleti yerine getirmek de ibâdettir, yemek yerken hanımın ağzına bir lokma koymak da ibâdettir. Yâni bunu, yalnız insanın vicdanı ile Allâh (c.c.) arasına hasredecek olursak; toplum üzerinde dînin bir etkisi kalmaz. Bazı kişiler “Efendim, câmilere mi dokunuldu?” diyor. İslâm yalnız namâzdan ibâret değil ki.”
(Hakk Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, s.246)

25May 2021

Helal Kazancın Önemi

Helal Kazancın Önemi başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Efendimiz (s.a.v.)’in bizlere vasiyetlerinden biri de, kendilerini ibâdete veremeyen din kardeşlerimizi (iç huzuru ve rahatlığı ile hayatlarını sürdürmek için) helâlinden kazanç yolunda yürümeye, alışveriş, ölçme, biçme ve terazi ile tartıda doğru olmaya, dünya işlerindeki kazançlarıyla, üstün lezzet taşıyan yiyecekleriyle, güzel giyecekleriyle övünmeyip Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’in gösterdiği şer’î yoldan başka bir yolda yürümemeye, israfa değil, basitliğe ve sadeliğe yönelmeye heveslendirmemiz hakkındadır.
Dünyayı bir çoğalma ve öğünme vesilesi yaparak dünya sevgisini kazanmaya çalışanlar, sapa yoldan servet edinenler, şeriatın göstermiş olduğu sınırı aşmış olurlar. Çünkü helâl bir kazanç, hiçbir zaman keyfî harcamalarla, daha açık bir deyimle israfla bağdaşmaz.
“Nefsimi elinde tutana and içerim ki, bir kimse haram yoldan mal kazandığı sürece, vereceği sadaka kabul edilmeyeceği, yapacağı harcamaların bereketi olmayacağı gibi bunları arkasında bıraktığı takdirde kendisinin ateşe yaklaşmasını hızlandırırlar. Çünkü kötülüğü, kötülük silip temizleyemez, kötülük ancak iyilikle silinebilir.” (İmâm Ahmed)
“İnsanlar öyle bir zamana erişeceklerdir ki, haram kazancı umursamaz olacaklardır. İşte o zaman Hakk Te‘âlâ o insanların hiçbir duasına icabet etmeyecektir.” (Buhârî)
Efendimiz (s.a.v.)’e, insanların çoğunlukla ateşe girmelerine sebep olan şeyin ne olduğu sorulduğunda, Efendimiz (s.a.v.), “İnsanları çoğunlukla ateşe çeken sebep ağız ve edep yerleridir” buyurmuşlardır. (Tirmizî) İbn Hibban (r.a.) rivâyet ediyor: “Vücudundaki etini haram kazançla besleyip geliştiren bir kimseyi Hakk Te‘âlâ cennetine sokmaz.” “Haram bir besinle beslenen bir vücud, cennete giremez.” (Taberanî)
(İmâm Şa’rânî, El-Uhud’ul Kübrâ, s.348-847

24May 2021

Kadere Bakış Açımız Nasıl Olmalı?

Kadere Bakış Açımız Nasıl Olmalı? Kaza ve kadere inanmak da imânın esaslarındandır. Gerçekten inanmış bir müslüman kaza ve kader konusunda da sağlam bir inanca sahip olacaktır. 

Kaza ve kader de ruh gibi ilâhi bir muammadır. Bu muammayı doyurucu bir şekilde çözmek imkansız olduğu gibi, bu konuda mücadele etmek de tehlikelidir. Müslümanın bu tehlikeli sahaya girmemesi için Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz kaza ve kader konusunda tartışmayı yasaklamıştır.
Kaza ve kadere inanmak da imânın esaslarındandır. Allâhü Te‘âlâ’nın varlığına, birliğine, sonsuz gücüne ve kainatın tek hakimi olduğuna inanan kişi, elbetteki kaza ve kadere de imân etmekte güçlük çekmeyecektir. Gerçekten inanmış bir müslüman kaza ve kader konusunda da sağlam bir inanca sahip olacaktır. Kaza ve kadere boyun eğmek bizi sorumsuzluğa ve miskinliğe sevketmez. Çünkü Allâhü Te‘âlâ biz kullarına irade vermiştir. Bu irade ve çalışmanın sonucu olan her şeyden insan sorumludur. Bu yüzden Allâhü Te‘âlâ’nın rızasına uygun hareket ederek, kötü yollara düşmekten kaçınmak zorundadır. Bir kişi günâh işlemek istediğinde, iradesini bu yönde kullandığında Allâh (c.c.) da o günâhı yaratır, fakat bundan memnun olmaz. Müslümana yakışan en doğru hareket şekli, Allâhü Te‘âlâ’nın hoşnut olacağı şeyleri yapması, memnun olmayacağı ve emirlerine aykırı davranışlardan da sakınması ve iradesini bu yönde kullanmasıdır.
Kaza ve kadere imân eden Allâh (c.c.)’a îmân ettiğinden dolayıdır ki, ruhu yükselir, kalbi birlik için atar, karakteri ve ahlâkı düzelir. Hayatta her işe girişir, belâlara göğüs gerer, ömrü boyunca cesaret ve gücünü kaybetmeden başarıdan başarıya koşar. Zira başarısızlığa uğrasa bile “bunda bir hikmet olacak” diyerek aynı şeyi değişik yollardan başarmaya çalışacak, bunu da yapamazsa Allâh (c.c.) bana bu kadar güç vermiş, buna da şükürler olsun der ve tevekkül eder.
(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.217)

23May 2021

Kuranı Kerim Açıklanmaya Muhtaç mı?

Kuranı Kerim Açıklanmaya Muhtaç mı? Kuranı Kerim âyetleri bir bütün halinde incelenmesi, Kur’ân-ı Kerîm’in iki tür farklı konuyu ele aldığını ortaya çıkarır. Birincisi, yalın gerçekliklere dair genel ifadelere ilişkindir. Diğer tür konular, Şeriatın emirlerini, İslâm hukukunun hükümlerini, bazı prensiplerin ayrıntılarını, belli emirlerin hikmetini ve diğer ilmi konuları içermektedir.

Sual: Kur’ân-ı Kerîm, herhangi bir kimsenin, onun muhtevâsını açıklamasına ihtiyaç duyar mı? Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok âyetinde, onun apaçık bir kitap olduğu ve anlaşılması kolay olduğu yazar. Bu durumda dışarıdan herhangi bir açıklamaya lüzum olmaması gerekir. O halde Nebevî açıklama üzerinde neden bu kadar vurgu yapılmaktadır?
Cevab: Bu sorunun cevâbı bizzat Kur’ân-ı Kerîm’de bulunmaktadır. İlgili âyetlerin bir bütün halinde incelenmesi, Kur’ân-ı Kerîm’in iki tür farklı konuyu ele aldığını ortaya çıkarır. Birincisi, yalın gerçekliklere dair genel ifadelere ilişkindir ve bunlar, önceki peygamberler ve onların kavimleriyle ilgili tarihi olayları, Allâh (c.c.)’un insanoğluna olan lütûflarını anlatan ifadeleri, yer ve göklerin yaratılışını, ilâhi kudret ve hikmetin kozmolojik delillerini, cennet nimetleri ve cehennem azâbını ve benzer tarzdaki konuları ihtivâ eder.
Diğer tür konular, Şeriatın emirlerini, İslâm hukukunun hükümlerini, bazı prensiplerin ayrıntılarını, belli emirlerin hikmetini ve diğer ilmi konuları içermektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de zikir (ders, vaaz, öğüt) olarak isimlendirilen birinci tür konuların anlaşılması şüphesiz bir bedevînin bile başka herhangi birine başvurmadan anlayabileceği kadar kolaydır. İşte bu tür konular hakkında Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurur: “Şüphesiz biz zikir (ders almak) için Kur’ân’ı kolay kıldık. O halde var mı bir ders alan?” (Kâmer s. 22)
“Zikir (ders-ibret almak) için” ifadesi, Kur’ân-ı Kerîm’in kolaylığının birinci tür konularla ilgili olduğunu gösterir. Açıklamaya ihtiyaç duyan türdeki âyetlerle ilgili olarak bizzat Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurmaktadır: “İşte bu misâlleri insanlar için getiriyoruz. Fakat, âlimlerden başkası onlara akıl erdiremez.” (Ankebut s. 43)
Şu halde, birinci tür konuların kolaylığı, Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan emirlerin bütün hukuki ve pratik delâletlerini açıklayabilen bir peygamberin ve ona tâbî âlimlerin gerekliliğini dışarıda bırakmaz.
(Muhammed Taki Osmanî, Sünnetin Bağlayıcılığı, s.58)

19May 2021

Yedi Kötülükten Biri

Yedi Kötülükten Biri. Sihir ve büyü ile alakalı yazımızı sizleri için derledik.

Allâhü Te‘âlâ şöyle buyurur: “Fakat, o şeytânlar insanlara sihri öğrettiklerinden kâfir oldular.” (Bakara s. 102)
Lânete uğramış şeytânın insanlara sihir yapmayı öğretmesindeki gâye bu yolla Allah (c.c.)’a ortak edinmek içindir. Nitekim Cenâb-ı Hâkk: Hârut ve Mârut hadisesinden haber vererek şöyle buyurur: “Halbuki onlar (Hârut ile Mârut): Biz ancak fitneyiz, imtihân için gönderilmişizdir. “Sakın sihir, büyü yapıp da kâfir olmayın” demedikçe hiç kimseye sihir öğretmezlerdi. İşte onlardan, o iki melekten koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğrendiler. Halbuki sihirbazlar Allâh’ın izni olmadıkça onunla hiçbir kimseye zarar verici değillerdir. Onlar ise kendilerini zarara sokacak, onlara fâide vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun, onlar muhakkak biliyorlardı ki onu (sihri) satın alan (ona revaç veren) kimsenin âhiretten hiçbir nasibi yoktur.” (Bakara s. 102)
Halkın bir çoğunun, bilgisizliklerinden ötürü büyücülere gittiklerini görüyoruz. Onlar sihri yalnız haram sanırlar, küfür olduğunun farkında değillerdir.
Hz. Ali (r.a.): “Fal bakan, büyücüdür. Büyücü de kâfirdir” demiş. Ebû Musâ el-Eş’arî (r.a.)’dan gelen rivâyette Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Üç zümre Cennete giremeyecektir: İçkiye devam eden, sıla-i rahmi (hısımlarla alakayı) kesen, sihirbazı doğrulayan.” (İmâm Ahmed)
İbn Mes’ud (r.a.), Nebî (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu bildirmiştir: “Nefes etmek, temime ve tivele şirktir.”
Temime, halkın, kendilerine, çocuklarına ve hayvanlarına göz değmesine mani olur zannı ile taktıkları göz boncuklarıdır. Bu, câhiliyye devrinden gelen kötü geleneklerdir. Göz boncuğunun kötülükleri giderdiğine inanan şirk koşmuştur. Tivele, sihrin bir çeşididir. Kadını kocasına sevdirmek için yapılan ameliye şirkten sayılmıştır. Çünkü câhiller bu ameliyye neticesinde Allâh (c.c.)’un ezelde takdir ettiğinin aksi bir tesir meydana geleceğine inanırlar.
(İmâm Şemsüddin ez-Zehebî, İslâm Şeriatinde Büyük Günâhlar, s.14-15)

28Nis 2021

Yaratılış Amacımız

Yaratılış Amacımız. Allâh’a kulluğun temelinde yatan gerçek, dünya ve ahirette insanın mesut olmasıdır. Bu amaçla yaratan, peygamberleri aracılığı ile insanla Yaratanı ve insanların birbirleri arasındaki ilişkileri düzene koymayı amaçlayan hükümler va’zetmiştir.

Allâh (c.c.)’a kulluk amacıyla yaratılmış olan insan, dünyada hiçbir zaman başıboş bırakılmamıştır. Aklî melekesi yerinde olan insan, ergenlik döneminden itibaren Allâh (c.c.)’a kullukla yükümlüdür. Bu yükümlülüğü yerine getirmede insana akıl ve irade verilmesi yanında, kendilerine vahyedilen ayetler ve peygamberler aracılığıyla hidayet yolu da gösterilmiştir. Allâh (c.c.)’a kulluğa giden yol “hidayet”, Allâh (c.c.)’a kulluktan sapan yol ise “dalâlet” olarak adlandırılır. Esasen Allâh (c.c.)’a kulluğun temelinde yatan gerçek, dünya ve ahirette insanın mesut olmasıdır. Bu amaçla yaratan ve onu dünyaya gönderen Allâh (c.c), peygamberleri aracılığı ile insanla Yaratanı ve insanların birbirleri arasındaki ilişkileri düzene koymayı amaçlayan hükümler va’zetmiştir. Zira ahlakî olgunluğa erişmemiş ve sorumluluk bilincine sahip olmayan insan, nankördür, bencildir. Mala, mülke ve makama karşı hırslıdır, şehvetine düşkündür. Nefsi daima kötülüğü emreder. Acelecidir, bu yüzden öncelikle dünyayı tercih ederek ahiretini geri plana alır. Nimete kavuştuğunda şımarır, mahrumiyet ve musibet hâlinde ise sabırsız ve ümitsiz olur.
İnsanoğlu, kendisini tökezletsin diye bu özelliklerle yaratılmamış, aksine akıl ve iradesi sayesinde tercihini belirleyeceği imtihân için yaratılmıştır. Bunun için Allâhü Te’âlâ insana, yukarıdaki olumsuz yetenekler yanında, hem akıl, düşünme, muhakeme etme, öğrenme ve hatırlama gibi yardımcı melekeler, hem de doğruyu, iyiliği ve güzelliği, hakkı ve adâleti temsil eden yetenekler bahşetmiş, bunları da vahiyle desteklemiştir. Bu anlamda Kur’ân’da şöyle buyurulur: “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvâsını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilhâm edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyâna uğramıştır.” (Şems s. 7-10)
(Ahmet Gelişgen, Kur’ân’dan Öğütler-2, s.74)

26Nis 2021

Hz. Peygamber Efendimiz’in Hüküm Koyma Yetkisi

Hz. Peygamber Efendimiz’in Hüküm Koyma Yetkisi başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Kur’ân-ı Kerîm’deki birkaç âyet, bir kanun koyucu veya hüküm koyucu olarak Hz. Peygamber (s.a.v.)’in otoritesini tespit etmektedir. Bunlardan bazıları aşağıya çıkarılmıştır.
Allâh (c.c.) buyurdu ki: “Rahmetim her şeyi kuşatır. O halde onu Allâh’tan korkanlar, zekât verenler ve ayetlerimize inananlar için pay ayırıp yazacağım. Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı olarak buldukları o Resûl ve ümmi Peygamber’e inananlar var ya işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri de haram kılar, onların yüklerini ve üzerlerinde bulunan zincirleri kaldırır. Şu halde O’na inananlar, O’na hürmet gösterenler, O’na yardım edip O’nunla gönderilmiş nura tabi olanlar, işte bunlar felâha erenlerin ta kendileridirler.” (A‘raf s. 156-157)
“Allâh’a ve âhiret gününe inanmayan ve Allâh’ın ve Resûlü’nün haram kıldığını haram saymayanlarla savaşın.” (Tevbe s. 29) Bu ifadeler, Allâh (c.c.)’un ve Resûlü (s.a.v.)’in haram kıldığını haram saymanın zorunlu olduğuna ve bir şeyi haram kılma yetkisinin sadece Allâhü Te’âlâ’ya mahsus olmadığına işaret etmektedir. Hz. Peygamber (s.a.v.) de Allâh (c.c.)’un izniyle bu otoriteyi kullanabilir. Allâh (c.c.)’un otoritesi ile Peygamber (s.a.v.)’in otoritesi arasındaki fark şüphesiz ki önemlidir. Hâkk Te‘âlâ’nın otoritesi tamamen bağımsız, zati ve kendi kendine varolandır, Peygamber (s.a.v.)’in otoritesi ise Allâh (c.c.)’dan alınmış ve O (c.c.)’dan gelen vahye bağımlıdır. Ancak şu var ki Hz. Peygamber (s.a.v.) bu otoriteye sahiptir ve Allâh (c.c.)’un otoritesine boyun eğdikleri gibi Peygamber (s.a.v.)’in otoritesine de boyun eğmek, inananlar için zorunludur. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın bu ayet şüphesiz Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yeni hüküm koymada, Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilenlere ilave olarak gayr-i metlüv (yazılı olmayan) vahye dayanan bir otoriteye sahip olduğu gerçeğinin açık bir delilidir.
(Muhammed Taki Osmani, Sünnetin Bağlayıcılığı, s.49)