Akaid

22Eki 2020

Haramla Beslenen Vücut Cennete Giremez

Haramla Beslenen Vücut Cennete Giremez başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Efendimiz (s.a.v.)’in bizlere vasiyetlerinden biri de, kendilerini ibâdete veremeyen din kardeşlerimizi (iç huzuru ve rahatlığı ile hayatlarını sürdürmek için) helâlinden kazanç yolunda yürümeye, alışveriş, ölçme, biçme ve terazi ile tartıda doğru olmaya, dünya işlerindeki kazançlarıyla, üstün lezzet taşıyan yiyecekleriyle, güzel giyecekleriyle övünmeyip Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’in gösterdiği şer’î yoldan başka bir yolda yürümemeye, israfa değil, basitliğe ve sadeliğe yönelmeye heveslendirmemiz hakkındadır.
Dünyayı bir çoğalma ve öğünme vesilesi yaparak dünya sevgisini kazanmaya çalışanlar, sapa yoldan servet edinenler, şeriatın göstermiş olduğu sınırı aşmış olurlar. Çünkü helâl bir kazanç hiçbir zaman keyfî harcamalarla, daha açık bir deyimle israfla bağdaşmaz.
“Nefsimi elinde tutana and içerim ki, bir kimse haram yoldan mal kazandığı sürece, vereceği sadaka kabul edilmeyeceği, yapacağı harcamaların bereketi olmayacağı gibi bunları arkasında bıraktığı takdirde kendisinin ateşe yaklaşmasını hızlandırırlar. Çünkü kötülüğü, kötülük silip temizleyemez, kötülük ancak iyilikle silinebilir.” (İmâm Ahmed) “İnsanlar öyle bir zamana erişeceklerdir ki, haram kazancı umursamaz olacaklardır. İşte o zaman Hâkk Te’âlâ o insanların hiçbir duâsına icâbet etmeyecektir. (Rezin)
Efendimiz (s.a.v.)’e, insanların çoğunlukla ateşe girmelerine sebep olan şeyin ne olduğu sorulduğunda, Efendimiz (s.a.v), “İnsanları çoğunlukla ateşe çeken sebep ağız ve edep yerleridir” buyurmuşlardır. (Tirmizî)
“Vücudundaki etini haram kazançla besleyip geliştiren bir kimseyi Hâkk Te’âlâ cennetine sokmaz.” (İbn Hibban) “Haram bir besinle beslenen bir vücut, cennete giremez.” (Taberanî)


(İmâm Şa’rânî, el-Uhud’ul Kübrâ, 348-847.s.)

16Eki 2020

Kabir Azabı Hakkında Hadisler

Kabir Azabı Hakkında Hadisler. Kabir hayatı (berzah alemi) nedir? Kabir hayatı ve kabir azabı var mıdır? Kabir hayatı ve azabı nasıl olacak?


Zeyd bin Sabit (r.a)’den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: “Resûlullâh (s.a.v) Beni Neccar’a âit bir duvarın yanında, katırın üzerinde iken, birden binek koşup neredeyse Resûlullâh (s.a.v.)’i yere düşürecekti. Orada altı veya beş veya dört kabir vardı. Resûlullah (s.a.v) : “Kim bu kabirlerin sahiplerini tanır.” diye buyurdu. Bir adam “Ben bilirim.” dedi Resûlullâh (s.a.v): “Ne zaman öldüler?” deyince “Bunlar şirk üzere öldüler.” dedi. Sonra Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdu: “Bu ümmet kabirlerinde mutlaka imtihâna çekilirler. Eğer siz ölüleri defnediyor olmasaydınız, Allâh (c.c.)’a duâ edip benim işittiğim kabir azabını size de işittirmesini dileyecektim.”
Câbir (r.a) ‘dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir: “Resûlullâh (s.a.v) Beni Neccar’a ait bir hurma bahçesine girdi. Benî Neccârlı bazı adamların (ki cahiliyet döneminde ölmüşler) azap görürken seslerini işitti. Hemen çıkıp sahabelerine kabir azabından Allâh (c.c.)’a sığınmalarını emretti.”
Ebû Said-i Hudri (r.a)’den rivayet edildiğine göre, Resûlullâh (s.a.v) şöyle demiştir: “Kâfirin başına kabrinde doksan dokuz ejderha musallat olur. Kıyâmet kopuncaya kadar, onu ısırırlar.”
Ebû Hüreyre (r.a)’den, rivayet edildiğine göre, Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Bilir misiniz şu âyeti kerime hangi konuda nazil olmuştur: “Kim zikrimden yüz çevirirse muhakkak ona dar bir geçim vardır.” Sahabeler, Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.) daha iyi bilir dediler. Resûlullâh (s.a.v) buyurdu ki; “O dar geçim, kabir azabıdır. Nefsim kudret elinde olan Allâh (c.c.)’a yemin ederim ki, ona doksan dokuz ejderha musallat olur. Vücudunu şişirirler, onu sokarlar ve kıyâmete kadar cesedini tahriş ederler.”


(İmâm Suyuti, Kabir Alemi)

03Eki 2020

İmanımızı Nasıl Koruyalım?

İmanımızı Nasıl Koruyalım? İmanımızı nasıl koruyacağız? İmanın gereklilikleri nelerdir? İmanımız bize ne gibi sorumluluklar yüklüyor?

Allâhü Te’âlâ şöyle buyurdu: “Ey îmân edenler! Allâh (c.c.)’u çok anın.” (Ahzab s. 41) Resûlullâh (s.a.v.); “Îmânınızı koruyunuz” buyurdular. Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.): “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! Îmânımızı nasıl koruyalım?” diye sordular. Resûlullâh (s.a.v.): “Lâ ilâhe illallâh Kelime-i Tevhîdi’ni çok zikretmekle” buyurdu. Resûlullâh (s.a.v.): “Sizin en hayırlı âmelinizden ve Hâkk Te‘âlâ Hazretleri yanında en üstün âmelden, altın ve gümüş sadaka vermekten, kâfirlerle cenk etmekten üstün olan şeyi size haber vereyim mi?” buyurmuştur. Ashâb-ı Kiram (r.a.e.): “Ey Allâh’ın Resûlü! Haber ver” dediler. Resûlullâh (s.a.v.): “Allâh (c.c.)’u çok zikredin” buyurdu.Bilmek gerekir ki, imânın temeli Allâh (c.c.) sevgisi, nişanı da Allâh (c.c.)’u çok zikretmektir. İmâm Gazâli (rh.a.) “Allâh (c.c.) sevgisinin nişanı, Allâh (c.c.)’u çok zikretmektir” buyurmuştur. Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) şöyle der: “Bir kimse ıssız bir yerde üç gün Allâh (c.c.)’u zikretmekle meşgul olsa, ona velî kerâmetlerinden keramet hâsıl olur.”“Eğer zikir mi, yoksa Kur’ân okumak mı daha üstündür?” diye sorulacak olursa cevâbı şudur: “Lâ ilâhe illallâh kelimesi Kur’ân’dandır. Fakat Kur’ân’ın mânâsını bilenlere Kur’ân’ı okumak daha iyidir. Mânâsını bilmeyenlere çok zikretmek iyidir.” “Zikri sessiz mi, yoksa sesli mi yapmak daha iyidir?” sorusuna cevâp ise şudur: “Kurân’ı sesli okumak başlı başına bir ibâdettir. Fakat zikri açık bir şekilde yapmanın tesiri fazladır. Şunun içindir ki, Allâhü Te’âlâ bazı gönülleri günâh işlemekle taşa benzetmiştir. Böylece bu gönül taşını kırıp içinden marifet çeşmelerini ve hikmet pınarlarını akıtmaya zikirle kuvvetli vurmak gerekir. ”Nakledildiğine göre, Resûlullâh (s.a.v.) açıktan zikretmiş ve şöyle buyurmuştur: “Kim cennet bahçelerinden bir bahçeye girmek isterse zikir halkasına girsin.”

(Yazıcıoğlu Ahmed Bican, Envâru’l-Aşıkîn, 392-393.s.)

26Eyl 2020

Cehennemin Kafirlere Ebedi Oluşu

Cehennemin Kafirlere Ebedi Oluşu. Müşrikler ve Ehli kitaptan olanlar yükseklik arzusuyla inkâr ettikleri için, aşağıların aşağısına düştüler. Bundan dolayı cezaların en büyüğünü hak ettiler. O da azapta ebedi olarak kalmaktır.


Hâkk Te‘âlâ Hazretleri; “Ehli kitaptan ve müşriklerden inkârcılar, cehennem ateşindedirler. Orada ebedi olarak kalacaklardır. Onlar yaratıkların en şerlileridirler.” (Beyyine s. 6) âyeti ile kâfirlerin dünyevi hallerini beyân ettikten sonra uhrevi hallerini açıklamaktadır. Hüküm sırf ehli kitaba ait olduğu şeklinde bir şey anlaşılmaması için, nübüvvete şehadet eden delilleri de gördükleri için müşrikler de anılmıştır. Bunların cehennem ateşinde oluşlarının anlamı, kıyamet günü oraya dönecek olmalarıdır.


“Orada ebedi olarak kalacaklardır” âyeti ile her iki grubun da inkârlarından dolayı azapla ebediyen kalmaları, azaplarının keyfiyette farklı olması gereğine zıt düşmez. Çünkü cehennemin çeşitli mertebeleri vardır. Azabı çeşit çeşittir. Müşrikler, yaratıcıyı, peygamberliği ve kıyameti inkâr ediyorlardı. Ehli kitaptan olanlar ise, sadece Hz. Peygamber (s.a.v.)’in peygamberliğini inkâr ediyorlardı. Onların inkârı, müşriklerin inkârından daha hafifti. Ama en büyük suç olan inkârda hepsi iştirâkçi idiler. Bundan dolayı cezaların en büyüğünü hak ettiler. O da azapta ebedi olarak kalmaktır. Yükseklik arzusuyla inkâr ettikleri için, aşağıların aşağısına düştüler. Çünkü cehennem, derin, karanlık ve çukur bir yerdeki ateştir. Eğer bir çukurun derinliği fazla ise, ona “cehennem kuyusu” denilir.


“Onlar” ifadesi ile anılan kâfirler “yaratıkların en şerlileridirler.” Bundan maksat, âmel, makâm ve dönüş yeri bakımından en kötü oluşlarındandır. Onlar hırsızlardan daha şerlidirler. Çünkü onlar Allâh (c.c.)’un kitabından Hz. Peygamber (s.a.v.)’in niteliklerini çaldılar. Nasıl yol kesicilerden kötü olmasınlar? Hak dîni, halkın elinden aldılar. Ahmak cahillerden daha kötüdürler. Çünkü bile bile inkâr, küfr-i inâdîdir. Kişinin Allâh (c.c.)’u kalben bilmesi, dili ile de ikrar etmesine rağmen; haset, azgınlık gibi sebeplerle İslâm’ı din edinmemesidir. Bu, cahillerin inkârından daha çirkindir.


(İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân Tefsiri, 10.c., 133-134.s.)

14Eyl 2020

Ashab-ı Kiram’a Sövmek, Noksanlık İsnat Etmek Haramdır

Ashab-ı Kiram Efendilerimiz’e Sövmek, Noksanlık İsnat Etmek Haramdır. Resûlullâh (s.a.v.) ashâba söven ve ezâ edenlerin kendisine ezâ ettiklerini bildirmiştir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e ezâ etmek ise haramdır.


Abdullah b. Muğaffel (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Ashâbım hakkında Allâh (c.c.)’dan korkunuz. Benden sonra onları lânete hedef tutmayın. Kim onları severse, bana olan sevgisiyle onları sevmiştir. Kim onlara buğzederse, bana olan buğzundan onlara buğzetmiştir. Onlara ezâ, cefâ verirse, bana vermiştir. Kim bana ezâ cefâ verirse, Allâh (c.c.)’a itaat etmemiştir, kim Allâh (c.c.)’a itaat etmezse, Allâh (c.c.)’un onu dünyada ve âhirette azâblandırması yakın olmuştur.” (Tirmizî)
Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Benim ashâbıma sövmeyiniz. Kim onlara söverse; Allâh (c.c.)’un, meleklerin ve bütün insanların lâneti onun üzerine olsun. Allâh (c.c.) onun tevbesini, ibâdetini kabul etmez.” (Buhâri) Yine Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Benim ashâbıma sövmeyin. Çünkü ahir zamanda öyle kavimler gelir ki, onlar, ashâbıma söverler. Onların cenaze namâzlarını kılmayın. Onların arkasında namâz kılmayın. Onlarla kız alıp vermeyin. Onların meclislerinde oturmayın. Hastalanırlarsa, onları ziyâret etmeyin.” (Suyutî) “Kim benim ashâbıma söverse onu dövünüz.” (Taberânî)
Resûlullâh (s.a.v.) ashâba söven ve ezâ edenlerin kendisine ezâ ettiklerini bildirmiştir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e ezâ etmek ise haramdır. Çünkü Resûlullâh (s.a.v.): “Ashabıma ezâ etmekle bana ezâ etmeyin, onlara ezâ eden sanki bana ezâ etmiş gibi olur.” buyurmuştur. (Tirmizî) Ve yine Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Ümmü Seleme (r.anhâ)’ya: “Âişe hakkında bana ezâ verme” buyurmuştur.
Fatıma (r.anhâ) için de: “O benden bir parçadır. Kim ona ezâ ederse, bana ezâ etmiş olur” buyurmuştur.


(Kadı İyaz, Şifâ-i Şerîf, 724-725.s.)

18Tem 2020

Dünya İşlerinde Korkuya Kapılmak

Dünya İşlerinde Korkuya Kapılmak başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Dünya işlerinde korkuya kapılmak kalp afetlerinden sayılmıştır. Dünya işlerinde korkuya kapılmak ile anlatılmak istenen ise meselâ gelecekte kendisine dünyevî bir kötülük dokunur korkusuyla kalpte bir kuşkunun doğmasıdır. Bu korku; üzüntüden, istikbâl endişesinden daha başkadır. Korkaklık gibi de değildir. Çünkü korkaklık, gazâp noksanlığını ifade eder ve korkuyu gerektirmez. O halde korku, ya fakirlikten ya hastalıktan veya bir mahlûktan bir kötülüğün dokunmasından olabilir.


Fakirlikten korkmak, hakikaten kötüdür. Çünkü fakirlik Peygamberimiz (s.a.v.)’in, çoğu peygamberlerin ve evliya ve sâlihlerin hâlidir. O halde fakirlik bir nimettir. Ayrıca fakirlikten korkmakta, Allâh (c.c.)’a karşı sû-i zân da mevcuttur.


Hastalıktan korkmaya gelince, bu, ya nimet içinde yaşamaktan mahrum kalırım endişesinden doğmaktadır veya mutat ibadeti tastamam yapamam ve bu yüzden sevâbım noksanlaşır endişesinden mütevellittir. Bilhassa ikinci endişe, bilgisizliğin ta kendisidir. Çünkü hadîs-i şerifte, “Hastaya, sıhhatliyken huy edindiği ibâdetin sevâbı yazılır” buyurulmuştur.
İbn-i Ömer (r.a.)’in rivayetinde: Resûlullâh (s.a.v.) akşamladığı ve sabahladığında şu kelimelerle duâda bulunmayı hiç terk etmemişlerdir: “Yâ Râb! Dünyada da, ahirette de senden afiyet isterim. Yâ Râb! Senden dinim, dünyam, ehlim ve malım için afv ve afiyet isterim. Anılması ayıp olan ayıp ve taksirimi ört, korktuğum şeylerden beni emin kıl. Yâ Râb! Önümden, arkamdan, sağımdan, solumdan ve üstümden gelen şerlerden beni koru! Altımdan gelip beni helâk edecek şeyden de senin azametinle sana sığınırım.”


Halktan bir kötülük dokunur endişesine gelince, bunun ilâcı dinî bir zarar yoksa mümkün olduğu takdirde endişeye sebep olan davranışı terk etmektir. Dinî bir zarar varsa, gönlü bu gibi parazitlere hazırlayıp sabretmek lâzımdır. Çünkü mukadder ne ise o olacaktır; ecel birdir.


(İmâm-ı Birgivî, Tarikât-ı Muhammediyye, 277-280.s.)

14Tem 2020

Allah Korkusu

Allah Korkusu‘nun bir kimse üzerinde bazı alametleri vardır. Bu alametler ile ilgili yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Mâlik b. Dinar (rh.a.) şöyle der: “Bir kimse, özünde korku alâmetini ve ümit nişanını görürse, sağlam bir işe tutunmuş olur. Korku alâmeti, Allâh (c.c.)’un yasak ettiği şeyleri bırakmaktır. Ümit alâmeti ise Allâh (c.c.)’un emrine göre davranmaktır.
Allah korkusunun alâmeti yedi şeyde belli olur:

  1. Dilde belli olur. Bu durumda insan, dilini yalan söylemekten, gıybetten ve boş söz etmekten alır. Dilini devamlı Allâh (c.c.)’un zikri ve Kur’ân okumakla meşgul eder. İlim müzakeresi yapar.
  2. Midesi ile belli olur. Midesine yalnız temiz ve helâl olan yiyecekleri koyar. Helâl bile olsa israf etmez.
  3. Göz ile belli olur. Harama karşı gözünü yumar. Dünyaya rağbet nazarı ile bakmaz. Her neye baksa ibret nazarı ile bakar.
  4. Kulağını, işitme duygusunu şeriata aykırı, faydasız şeylerden korumakla belli olur.
  5. Elinin işlediği işe dikkat eder, korkar. Elini harama uzatmaz. Elini, ancak Allâh (c.c.)’un müsaade ettiği şeye uzatır. Hiçbir şekilde Allâh (c.c.)’un masiyeti işinde yürümez.
  6. Kalp işinde korku üzere olur. Kalbinden düşmanlığı, buğzu, din kardeşlerine karşı kıskançlığı çıkarır. Kalbini din kardeşleri için nasihat ve şefkatle doldurur.
  7. Allâh (c.c.)’a kulluk işinde korku üzere olur. Yaptığı iyilikleri sadece Allâh (c.c.) rızası için yapar. Kulluğuna gösteriş ve nifâk karıştırmaktan korkar.”

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “İki günü eşit geçen ziyândadır. Yarını bugününden kötü olan lanetlenmiştir. İyiliği kötülüğünden üstün olmayan ziyandadır. Durumu böyle noksan olan için de ölüm hayırlıdır.” (Beyhakî)

(Ebû’l-Leys Semerkandî (rh.a), Tenbîhü’l-Gâfilîn, 440-447.s.)

13Tem 2020

Müslüman Olmak İle Mümin Olmak Arasındaki Fark – 2

Müslüman Olmak İle Mümin Olmak Arasındaki Fark – 2. Müslüman namaz, zekat, hac ve Ramazan orucu gibi İslâm’ın ibadet cinsinden şiarlarını yerine getirir ancak müslümanların müminler merhalesine yükselmeleri için bazı gereklilikler vardır. Bu gereklileri derlediğimiz yazımızın ikinci bölümünü istifadenize sunuyoruz.

Eğer mü’min olsalardı Allâhü Te’âlâ diğer milletlerin onların üzerinde herhangi bir hakimiyet kurmalarına izin vermezdi. Bunun delili Allâhü Te’âlâ’nın şu âyetidir: “Allâh (c.c.) kâfirlerin mü’minlere galip gelmesine asla imkân vermez.” (Nisâ s. 141)


Eğer mü’min olsalardı Allâhü Te’âlâ onları bu hor ve hakir durumda bırakmazdı. Bunun delili Allâhü Te’âlâ’nın şu âyetidir: “Allâh (c.c.) mü’minleri içinde bulunduğunuz durumda bırakacak değildir.” (Âli İmran s. 189) Eğer mü’min olsalardı Allâhü Te’âlâ her durumda onlarla beraber olurdu. Bunun delili Allâhü Te’âlâ’nın şu âyetidir: “Muhakkak ki Allâh (c.c.) mü’minlerle beraberdir.” (Enfal s. 19) Fakat onlar Müslümanlık aşamasında kaldılar, mü’minlik aşamasına yükselemediler.

Allâhü Te’âlâ buyuruyor ki: “Onların çoğu mü’min değildirler.” (Şuarâ s. 8) “O halde müminler kimlerdir?” dedi. Dedim ki: “Buna da Kur’ân-ı Kerîm şöyle cevap veriyor: Onlar: “Günâhlarından uzaklaşan tövbekârlar, ibâdetlerine devam eden âbidler, Allâh’a hamd edenler, lezzetlerden uzaklaşarak oruç tutan zahitler, rükû ve secdeleriyle Râblerine boyun eğenler, iyiliği emredip, kötülüğü engelleyenler ve Allâh’ın belirlediği sınırları aşmayanlardır.” (Tevbe s. 112) Yani Allâhü Te’âlâ zaferi galibiyeti, hâkimiyeti ve yüksek bir durumda bulunmayı müminlere vaat etmiştir, Müslümanlara değil…


“Mü’min nasıl olunur?” denilirse; müminler ancak o kimselerdir ki Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’e imân etmişlerdir, yani dilleriyle ikrar verdikleri gibi kalpleriyle de sağlam inanmışlardır. Sonra da şüpheye düşmemişlerdir. Demek ki imân etmek için önce kalpten şüpheyi atmak şart olduğu gibi ileride devamı için şüpheden uzak olmak da şarttır.

Onlar mallarıyla, canlarıyla Allâh (c.c.) yolunda cihad etmektedirler, yani Allâh (c.c.)’a itaat yolunda her türlü zahmet ve sıkıntıya göğüs germektedirler.


(İmâm Şaravî ile Yapılan Bir Röportajdan)

12Tem 2020

Müslüman Olmak İle Mümin Olmak Arasındaki Fark – 1

Müslüman Olmak İle Mümin Olmak Arasındaki Fark – 1. Müslüman namaz, zekat, hac ve Ramazan orucu gibi İslâm’ın ibadet cinsinden şiarlarını yerine getirir ancak müslümanların müminler merhalesine yükselmeleri için bazı gereklilikler vardır. Bu gereklileri derlediğimiz yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Mısırlı âlim Şeyh Şa’ravi (r.aleyh) şöyle der: “Ben ABD’de San Francisco’da iken bir müsteşrik bana sordu: “Sizin Kur’ân-ı Kerîm’inizde bulunan şeylerin tamamı doğru mu?”
Cevap verdim: “Kesinlikle evet.”


Tekrar sordu: “O halde Allâh (c.c.) niçin kâfirlerin müminlere galip gelmesine imkân veriyor? Hâlbuki Kur’ân diyor ki: “Allâh (c.c.) kâfirlerin müminlere galip gelmesine asla imkân vermez.” (Nisâ s. 141)


Dedim ki: “Çünkü bizler Müslümanız, mümin değiliz de ondan.”
“Müminlerle Müslümanlar arasındaki fark nedir?” dedi.
Şöyle cevap verdim: “Günümüzde Müslümanlar namaz, zekât, hac ve Ramazân orucu gibi İslâm’ın ibaâdet cinsinden şiarlarını yerine getiriyorlar fakat onlar tam bir sıkıntı ve yokluk içindedirler! İlmi, iktisadi, sosyal ve askeri sıkıntılar…”


“Bu yokluk ve sıkıntıların sebebi nedir?” dedi.
Dedim ki: “Kur’ân-ı Kerîm’de geçen bir âyette şöyle denilir: “Göçebe Araplar biz imân ettik, diyorlar. Onlara de ki: Siz imân etmediniz. Fakat Müslüman olduk, deyin. Çünkü îmân henüz kalplerinize girmedi.” (Hucurat s. 14)


Bana sordu: “O halde onlar niçin sıkıntı ve yokluk içindedirler?”
“Bunu Kur’ân-ı Kerîm açıklıyor. Çünkü Müslümanlar müminler merhalesine yükselemediler. Şunları iyi düşün: Onlar gerçek mümin olsalardı Allâh(c.c.) onlara mutlaka yardım ederdi. Bunun delili Allâh (c.c.)’un şu âyetidir: “Biz müminlere yardım etmeyi üzerimize borç kıldık.” (Rum s. 47)


Eğer mü’min olsalardı diğer ümmetler ve halklar arasında daha önemli ve saygın bir konumda olurlardı. Bunun delili Allâhü Te’âlâ’nın şu âyetidir:
“Gevşemeyin, yılgınlık göstermeyin ve üzüntüye kapılmayın. Eğer (gerçekten) inanıyorsanız üstün gelecek olan sizsiniz.” (Âlî İmrân s. 139)


(Devamı yarınki yazıda)

20Haz 2020

İmansız Gitme Sebepleri

İmansız Gitme Sebepleri. Allah’ın koyduğu sınırları korumak ve emirlerini yerine getirmek imanı muhafaza için çok önem arz etmektedir. İmanımızın gitmesine sebep verecek söz, fiil ve davranışlar nelerdir? İmanımızı nasıl koruruz? Bu ve bunun gibi birçok konuya cevap niteliğinde olan yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Mü’min, Allâhü Te’âlâ’dan İslâm dininde istikamet ve günâhları için afv ve vücûdu için afiyet istemelidir. Zira dünya ni’metlerinin hepsinin üstüne afiyet ve beden sıhhâtidir demişlerdir. Allâhü Te’âlâ’dan rızâ ve tevfîk istemelidir. Bunun gibi imânın gitmesinden korkup, daima hüsn-i hatime (güzel son) istemelidir. İslâm ni’metine her zaman şükretmelidir. Bir ni’metin şükrüne devam edilirse, o ni’met daimî ve sabit olur ve artar.

Çoluk çocuğuna ve zevcelerine ilmihâlini öğretip, şeriata uymayan şeylerden korumalıdır, men etmelidir. Bunun gibi, emri altında bulunanlara da ilmihâllerini öğretip, onları korumalıdır, önce Ehl-i Sünnet itikadını, sonra amele ait ilimleri, sonra ahlâk ilmini, daha sonra da muamelât bilgilerini öğretmelidir. Bu bilgilere ilmihâl denir. Bunları bilmek herkese farz-ı ayndır. Çocuklara daha küçükken Ehl-i Sünnet itikadını ve Kur’ân-ı Kerîm okumasını öğretmeli, sünnet ettirmeli ve geçimini te’min edeceği bir iş, bir san’at öğretmelidir.

Bazı marifet sahiplerine göre imansız gitme sebepleri sekizdir:

1. İtikatte bid’at,

2. Dünya sevgisi ve makâm sevgisi gâlip olup şehvetlerine uymak,

3. Allâhü Te’âlâ’nın kullarına zulmetmek,

4. İslâm ni’metine şükrü terk etmek,

5. Dinden çıkmaktan korkmamak,

6. Beş vâkit namâzı terketmek,

7. Faiz yemek,

8. Allâhü Te’âlâ’nın velî ve sâlih kullarına düşmanlık etmek. İlmihâlini öğrenmemek, dinini kayırmamak ve dilini fuhuş olan sözlerden korumamak da imânsız gitmeye sebep olur.

(Bîrgîvî Vasiyetnamesi – Kadızâde Şerhi, s. 237)