Akaid

İslam ve İman

İslam ve İman başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hadîs-i şerîfte Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “İslâm beş şey üzerine bina edilmiştir. Allâh’ın birliğine, zât ve sıfatlarında benzersiz olduğuna tanıklık etmek ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’in O’nun peygamberi olduğunu kabul etmek, beş vakit namazı kılmak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak ve gücü yeten kimsenin hacca gitmesidir.”

Hz. Peygamber (s.a.v.), bu beş şarttan birinin eksik olması durumunda Müslümanlığın tam olmayacağını buyurmuştur. Resûlullâh (s.a.v.)’in bu husustaki îzâhını anlatalım:

Allâhü Teâlâ kullarına olan merhametinden dolayı, Hz. Cebrâil (a.s.)’ı, Peygamberimiz (s.a.v.)’e gönderip; “Git Resûlü’me îmânın ne olduğunu sor. Bunu cevaplasın ve kullarım da öğrenmiş olsunlar” buyurdu. Cebrâil (a.s.) insan sûretine bürünüp, Resûlullâh (s.a.v.), Ashâbı (r.a.e.) ila otururken kapıdan içeri girdi ve: “Ey Muhammed (s.a.v.) îmân nedir?” diye sordu. Resûlullah (s.a.v.): “Allâh’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe ve hayır ile şerrin Allâh’tan geldiğine inanmaktır” diye cevap verdi.

Bu hadîs-i şerîfin anlamı çok geniştir. Şu kadarını söyleyelim ki, hadîsin ilk anda anlaşılan mânâsı, Allâh (c.c.)’un bir olduğuna inanmaktır. O (c.c.)’un melekleri vardır. Gökten inmiş kitapları vardır. Peygamberleri vardır. Kıyâmet kopacaktır. Hayır ve şerrin tamamı O (c.c.)’un takdîrindedir. Bu cevaptan anlaşıldı ki îmân altı şeye gönülden inanmak ve bunları dil ile söylemektir.

Nebî (s.a.v.) buyurdular ki: “Sizden biri içiyle dışıyla Müslüman olursa, yaptığı herbir hayır en az on mislinden, yedi yüz misline kadar sevâbıyla yazılır. İşlediği her bir günâh da sadece misliyle yazılır. Bu hâl, Allâh (c.c.)’a kavuşuncaya kadar böyle devam eder.” (Buhâri)

(Mustafa Darîr (r.âleyh), Siyer-i Nebî, c.1, s.140)

Kuran’ın Korunması ve Tatbiki

Kuran’ın Korunması ve Tatbiki başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Kur’ân’ı koruyan, Yüce Allâh’ın kendisidir. Öyle ki her büroda, her arabada, her evde, hatta bazı hanımların gerdanlarında, hemen her yerde Kur’ân’a rastlıyoruz. Bazen Kur’ân’a inanmayanlar bile Kur’ân’ın süslenmesinde olmadık emekler harcıyorlar. Bakıyorsun bir Alman, Kur’ân’ın tamamını bir sayfaya yazmış ve süslemiş. Belki de bu işi yapan kişi hayatı boyunca Kur’ân’ı okumuş değildir. Yine bakıyorsun Japonlar öyle Kur’ân’lar basıyorlar ki sanat şaheseri. Niçin diğer kitaplara bu emeği vermezler diye soracak olursan, deriz ki, onlar bu işe musâhhar kılınmışlardır.
Bir büroda, arabada ya da bir evde Kur’ân-ı Kerîm bulduğunda bu yerlerin sahibine soruyorsun: “Bu Kur’ân’ın emirlerine riâyet ediyor musun? Gereği gibi namaz kılıyor musun?” Sana vereceği cevap belki “hayır” olacaktır. “O halde neden Kur’ân’ı evinde bulunduruyorsun?” diye soracak olursan, sana vereceği bir cevap bulamayacak veya bereketiyle bereketlenmek için diyecektir.
Bundan şunu çıkarıyoruz: Günlük hayatımızda Kur’ân’ın mesajından gafil kalmamız, Kur’ân’ın korunmasıyla uyum içerisinde olan bir davranış değildir. Bazen müslüman olmayan kişilerin bile Kur’ân’ı koruyup onu üzerlerinde taşıdıklarını görüyoruz. Ya da Kur’ân’ın emirlerine riâyet hususunda bir titizlik göstermeyen bir kimsenin çok sayıda Kur’ân’a sahip olduğunu görüyoruz. İşte Yüce Allâh, böylece Kur’ân’ı koruyanın kendisi olduğunu bize göstermek istiyor. Kur’ân’la amel çizgisi azaldıkça, onu koruma çizgisi daha da artıyor. Çünkü Kur’ân’la amel etmeye mükellef olanlar, kullardır, ama onu koruyan Yüce Allâh’tır.
(Muhammed Mütevelli Şaravi, Kur’ân Mucizesi, s.33)

 

Cennetin Anahtarı: Birbirimizi Sevmek

Cennetin Anahtarı: Birbirimizi Sevmek başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de müslümanların mezhep, meşrep ve grupları ne olursa olsun aynı akidede ittifâk edenlerin birbirinden kopmamaları gerekir.
Bunların herbiri mübârek dinin zincirlerinden birer halkadır. Fakihi ile mutasavvıfı ile muhaddisi ile müfessiri ile bir bütünlük içinde çalışmaları ile Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in tebliğ buyurduğu Yüce İslâm dini tamam olup kemâle erer. Bunların birbirlerine ters düşmesi, müslümanlar arasında bölünme kurdunun giderek yoğunluk kazanması halinde İslâm akidesi tedavisi güç büyük yaralar alır ki, bu da düşmanlann hoşuna giden bir olaydır.
Bugünkü müslümanların aralarındaki dağınıklık, tefrika ve güvensizliğin, kısacası İslâm vahdetinin oluşamamasının en büyük nedenlerinden bir tanesi de bu tefrika değil midir? “İmân etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi de sevmedikçe imân etmiş olamazsınız” buyuran Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu türdeki hadisleri hep okunur da nedense gereği üzere kimsenin yaşaması ve çabası söz konusu olmaz veya olanların sayısı hep azınlıkta kalır…
Akidede birleşenlerin, aynı akide için mücadele edenlerin akideleri üzere yaşamaları ve birbirlerini sevmeleri gerekmektedir. Akidede ittifâk etmeyenlerle (Ehli Sünnet dışı gruplarla) detaylar üzerinde tartışmak manasızdır. Bu yüzden sağlam bir akidenin çok iyi bilinip yaşanması gerekir. Bunu hisseden şer güçleri akidede ihtilâflar ortaya çıkarıp müslümanlar arasında büyük uçurumlar hazırlamaktadırlar. Çağımız müslümanlarına, özellikle uzun zamanın ihmâline uğramış genç neslimizin ruhuna ve imânına musallat olmuş bir taraftan dinsizlere, diğer taraftan da din tahripçilerine, tefrikacılara, Ehl-i Sünnet’in birlik ve beraberliğini bozmaya çalışan, dine hizmet adı altında ortaya bozuk akide sahiplerine ve mezhepsizlere karşı birlik ve beraberlik içinde mücadele etmeliyiz.

İmanın En Zayıf Noktası

İmanın En Zayıf Noktası başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Ebû Derda (r.a.) der ki: “İyiliği emretmeli; kötülüğü de yaptırmamalısınız. Bunu yapmadığınız takdirde Allâh (c.c.) başınıza, büyüklerinize hürmeti, küçüklerinize merhameti olmayan zalim bir idareci musallat eder. İyileriniz duâ eder, kabul olmaz. Yardım isterler, yardım görmezler. Tevbe ederler; istiğfarları makbul olmaz.”

Hz. Ali (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlatıyor: “Ümmetim, bir zâlime “sen zalimsin” demekten korktuğu ve çekindikleri zaman aralarından ayrıl.”

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’den naklen anlatıyor: “İçinizden biri, kötülüğü gördüğünde, onu eli ile düzeltsin. Eli ile olmazsa dili ile düzeltsin. Buna da gücü yetmediği takdirde o işe taraftar olmasın, kalbinden kötülesin. Bu ise îmânın en zayıfıdır.” Yâni, bu sonuncusu, imân sahiplerinin en azından yapmaları gereken bir vazifedir.

İyiliği teşvik edip kötülükten sakındıran kimseye uygun olan odur ki, gücü yeterse, bunu gizli yapmalı. Bu şekildeki davranış, vaaz ve nasihâtin yerini bulmasına, sözün dinlenmesine sebep olur.
Ebû Derda (r.a.) anlatıyor: “Bir kimse, din kardeşine açıktan, herkesin yanında nasihât ederse onu ayıplamış olur. Yine bir kimse, kardeşine gizli nasihât eder, öğüt verirse ona değer vermiş olur. Ancak bir kimseye gizli nasihât faydalı olmayınca açıktan nasihât edilir. Ayrıca, bu iş için iyi kimselerden ve hayır ehli zâtlardan yardım talebinde bulunulur. Tâ ki, onu yaptığı kötülükten alıkoysun. Bu iş yapılmadığı takdirde açıktan açığa günâh işleyenler üstün gelir; o zaman da azap umumî olur. Hepsini helâk eder.”

(Ebul Leys Semerkandî, Tenbihu’l Gafilîn, s.95-96)

Küfür ve İnkarın Mahiyeti

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in getirdiği zarurî olarak bilinen hususlarda O (s.a.v.)’i tasdik eden herkes mü’mindir. O (s.a.v.)’i tasdik etmeyen kimse, ya bunların tamamında veya bir kısmında O (s.a.v.)’i tasdik etmemiştir ki, işte bu kimse kâfirdir. Buna göre küfür, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in getirdiği zarurî olarak bilinen şeylerin, herhangi birinde O (s.a.v.)’i tasdik etmemektir. Meselâ, Yaratıcının varlığını, veya O’nun âlim, kâdir, muhtâr (irâde ve ihtiyar sahibi) olduğunu veya tek, noksanlardan ve kusurlardan münezzeh olduğunu veya Hz. Peygamber (s.a.v.)’in nübüvvetini veya Kur’ân-ı Kerîm’in doğruluğunu, veyahutta namazın, zekâtın, orucun ve haccın farz olması; faizin, içkinin haram olması gibi kesin olarak bildiğimiz dinî ahkâmı inkâr eden kimse kâfir olur. Çünkü bu, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in dininden olduğu zarurî olarak bilinen şeylerde, Resulullah (s.a.v.)’i terketmek demektir.
Fakat, Cenâb-ı Allâh’ın ilmiyle âlim veya zatından dolayı âlim olması, Cenâb-ı Allâh’ın görülüp görülemeyeceği, kulların amellerinin yaratıcısı olup olmadığı meseleler gibi, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in dininden olduğu delil ile bilinen, fakat bu iki görüşten birinin sıhhâti, diğerinin batıl olduğu istidlâlle bilinen şeyleri, inkâr etmek veya onu tasdik etmemek, imânın mahiyetine dahil olmaz. Bu sebeble de, küfrü gerektirici olmaz. Bunun delili şudur: Şayet bunlardan birisi, îmânın mahiyetinin bir cüzü olmuş olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in o mesele hakkındaki sözü, bütün ümmet arasında yayılır ve bu tevâtürle nakledilmiş olurdu. Bu, bu şekilde nakledilmeyince, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, îmân mefhumunu bu meselelere bina etmediğine delâlet eder. Dolayısıyla, bunları bilmenin imândan olmaması, inkârının da küfrü icâp ettirmemesi gerekir. Bundan dolayı, bu kimseler küfre nisbet edilmez. Din, birtakım zahirî alâmetler ve işaretler tayin eder ve bunları, şer’î hükümlerin dayanağı yapar. Gayr-i müslimlerin dinî alâmetlerini takmak ve zünnâr bağlamak, bu kabil şeylerdendir. Görünen şudur ki, böyle şeyleri yapmak, kişinin Peygamber (s.a.v.) tasdik etmediğine delâlet eder.
(Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu’l-Ğayb, c.1, s.475-476)

İnsan Bir Sözle Dinden Çıkabilir

İnsan Bir Sözle Dinden Çıkabilir başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in getirdiği dinde harâm olduğu bilinenleri helâl bilmek küfürdür. Meselâ: Şarab içmenin, kız kardeş ve benzeri mahremlerle evlenmenin câiz olduğunu iddiâ etmek, zarûret zamânları dışında ve şer’î bir şekilde kesilmeyen hayvanların eti, kanı ve domuz etinin yenmesinin câiz olduğunu iddiâ etmek küfürdür.
Küfür kelimesini ve sözünü, konuşana rızâ göstermek kasdıyla gülmek, onu doğrulamak ve te’yid etmek maksadıyla alkışlamak da küfürdür.
Harâm bir içkiyi içerken, zinâ yaparken Besmele-yi Şerîf’i okumak, helâl olduğunu iddiâ ederek ve zarûret hâlleri dışında kıbleye yönelmeden namâz kılmak veyâ kasden abdestsiz olarak namâza durmak, alay etmek kasdıyla kâfir olmayı gerektiren bir kelimeyi söylemek, inanmadan söylenmiş olsa bile gene küfürdür.
Allâh (c.c.)’den ve merhametinden tamâmıyla ümid kesmek, meselâ: Allâh (c.c.) hiçbir kuluna merhâmet etmez demek; Allâh (c.c.)’un azâbından emîn olmak, meselâ: “İtaatkar olsun veyâ âsî olsun Allâh (c.c.) hiçbir kulunu cehenneme atmaz” demek ve kıble ehlini tekfîr etmek küfürdür.
Bu ve bunun gibi bütün konular Fıkıh kitâblarında delîlleriyle açıklanmıştır. Zamânımızda Fıkıh kitâbları kenara itilip bu yolda araştırmalar da yapılmadığı için, birinin ağzından çıkan sözden veyâ giydiği elbiseden dolayı küfürle ithâm edildiği bir gerçektir. Halbûki Müslümâna kâfir demek bizzât küfürdür. Aynı şekilde Müslümânı kâfir eden birçok söz ve davranışlar da vardır ki sık sık söylenildiği ve yapıldığı hâlde o kişi hâla Müslümân olduğunu iddiâ eder.
(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.280-281)

Küfürden Ve Şirkten Korunmak İçin Sabah Akşam Okunacak Duâ:

“Allâhümme innî e‘ûzü bike en-üşrike ve ene a‘lemü ve estağfiruke limâ lâ a‘lemü.”
Türkçe Anlamı: “Allâh’ım! Bilerek şirk koşmaktan Sana sığınırım. Bilmediklerim için de Senden mağfiret dilerim.”
(İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.203)

 

Mahşer Sabahının Dehşeti

Mahşer Sabahının Dehşeti başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Kıyâmet gününde mahşer denilen olaya îmân etmek imânın esaslarındandır. Mahşere inanmayanın îmânı yoktur. Mahşer olayını Kur’ân-ı Kerîm şöyle açıklıyor: “Bir de ikinci defa sur’a üfürülmüştür. Ne baksınlar, kabirlerden Râblerine doğru akın ediyorlar. Eyvah başımıza gelenlere.. Kim kaldırdı bizi uyuduğumuz yerden? İşte bu, o Rahmanın vaad buyurduğu kıyamet, o gönderilen Peygamberler doğru imiş derler.” (Yasin s. 51-52)
İnsanlar dünyada bulundukları hal üzere haşrolurlar. Cabir (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.)’den şöyle işittim diyor: “Her kul hangi hal üzere vefât ettiyse, o hal üzere diriltilir.” buyurdu.
Kişi, iyi hal ve güzel bir amel üzere ölmüş ise, haşre kalkarken de iyilik ve güzellik üzere kalkacak ve öyle karşılaşacak, eğer şer ve kötülük üzere ölmüş ise, haşre kalkarken şer ve kötülük üzere kalkacak ve dehşetle karşılaşacaklardır.
Resûlullâh (s.a.v.): “İnsanlar kıyâmet gününde yalın ayak, çıplak ve sünnetsiz olarak haşır olunurlar” buyurdu. Hz. Aişe (r.anhâ): “Ey Allâh’ın Resûlü, kadınlar ve erkekler beraber ve birbirlerine bakarak mı?” Buyurdular ki “Ya Âişe, haşr olayı çok güçtür, insanların birbirlerine bakmalarına imkanları yoktur.” (Müslim)
Kur’ân-ı Kerîm’de: “O gün (kıyâmet günü) kişi kardeşinden, anasından ve babasından, eşinden ve oğullarından kaçacak… O gün herkesin kendisine yeter bir işi vardır. Herkes, ancak kendi derdi ile meşguldür.” (Abese s. 37)
Lakin, Allâhü Te‘âlâ rahmet ve keremiyle emin kıldığı ve saadet gölgesinde gölgelendirdiği salih müminleri, şeriat sahibi Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz ile veya merhum ümmetinin büyükleriyle haşrolunanlar bu dehşetli korkuyu pek duymazlar.
(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.243-244)

Peygamber (s.a.v.) Kuran-ı Kerim’i Tefsirde Tek Otoritedir

Peygamber (s.a.v.) Kuran-ı Kerim’i Tefsirde Tek Otoritedir başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e verilen yetkilerden birisi de Kur’ân-ı Kerîm’i yorumlama ve açıklama konusundaki otoritedir. O, Kur’ân-ı Kerîm’in yorumlanmasında nihai otoritedir. Kur’ân-ı Kerîm şöyle der: “İnsanlara, kendilerine indirileni açıklayasın diye sana öğüt’ü (yani Kur’ân’ı) indirdik. Umulur ki düşünürler.” (Nahl s. 44)
Burada çok açık bir şekilde ortaya konmuştur ki, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in temel görevi Kutsal Kitab’ı açıklamak ve kendisine indirilen vahyi yorumlamaktır. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in doğrudan hitab ettiği Mekke Arapları’nın Kur’ân metninin herhangi bir tercümesine ihtiyaç duymadıkları açıktır. Kur’ân-ı Kerîm zaten onların anadillerinde vahyedilmişti. İşte bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e tevdi edilen açıklamanın Kitab’ın lafzi manasından daha öte bir şey olduğu aşikardır. Bu, Allâhü Te‘âlâ’nın muradı konusunda, ihtiyaç duyulan bütün ayrıntıları ve gerekli bütün imâları içine alan bir açıklamaydı.
Meselâ, İslâm’ın namaz gibi önemli temel bir rüknünü ele alırsak, Kur’ân-ı Kerîm’de namazla ilgili sadece temel prensiplerin verilmesinin amaçlandığı ortaya çıkmaktadır. Detaylar Hz. Peygamber (s.a.v.)’in açıklamalarına bırakılmıştır. Meselâ, Kur’ân-ı Kerîm’de namazın belli bazı vakitlere bağlandığı zikredilir. Allâhü Te‘âlâ şöyle buyurur: “Şüphesiz ki namaz mü’minler için zamanı belirlenmiş bir farzdır.” (Nisa s. 104)
Bu âyetten net bir şekilde ortaya çıkıyor ki, namazın edâ edileceği özel vakitler vardır. Fakat bu vakitlerin neler olduğu Kur’ân-ı Kerîm’in herhangi bir yerinde zikredilmez. Hatta günlük farz namazın miktarının beş olduğu Kutsal Kitab’da hiç açıklanmaz. Biz sadece Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünneti sayesindedir ki farz namazların tam sayısını ve özel vakitlerini öğrenmiş bulunuyoruz.
(Muhammed Taki Osmanî, Sünnetin Bağlayıcılığı, s.54)

Dinlerarası Diyalog Tuzağı

Dinlerarası Diyalog Tuzağı.Hıristiyan Batı âlemi, İslâmiyeti yok etmek için yaptığı asırlar süren mücadeleden bir netice alamayınca; kendileri ile uyumlu, istedikleri tarafa yönlendirebilecekleri, sınırlarını kendilerinin çizdiği yeni bir “İslâm” yeni bir “Müslümân” modeli geliştirmeye karar verdi.

Misyonerler Dinlerarası Diyalog fikrini, dini bilgilerde naklî yani vahyi esas alan “Ehl-i Sünnet” inancına sahip Müslümanlara kabul ettirmenin mümkün olmayacağını bildikleri için, Müslümanları Endülüs’te İbn Tufeyl ve İbn Rüşd’ün temsil ettiği “Felsefî İslâma” yönlendirmeye karar verdiler. M. Watt’a göre, bu filozoflar, İslâm’ın dışında kalan dinleri, açıktan açığa tartışma konusu etmediler, onları da hak din kabul ettiler.
R. Arnaldez, Ehli Sünnet bir Müslümana diyaloğu kabul ettirmenin pratikte imkansız olduğunu, bu inancın tahrip edilmesi gerektiğini söyledikten sonra, İslâmi esasları, nakil ile değil, akıl ile anlamayı bir metod haline dönüştürmüş Vehhabî, Selefî anlayışının temsilcisi olan “Abduh ekolü”nün hakim kılınması halinde, dinlerarası diyaloğun oldukça kolaylaşacağını ifade etmektedir. (Contidions Dön Avis İslâm)
Hıristiyan Batı âlemi, İslâmiyeti yok etmek için yaptığı asırlar süren mücadeleden bir netice alamayınca; kendileri ile uyumlu, istedikleri tarafa yönlendirebilecekleri, sınırlarını kendilerinin çizdiği yeni bir “İslâm” yeni bir “Müslümân” modeli geliştirmeye karar verdi.
“Hoşgörü” “ılımlı” “Light İslâm” adını verdikleri bu modelde; emir ve yasağı olmayan, tatlıya, tuzluya karışmayan, haftada bir cumaya giden, bayram namâzlarını kılan, cenazesi camiden kalkan ve Müslüman mezarlığına gömülen, Müslüman tipi esas alınmaktadır. Bu yolla, dinin dinamik değerleri, emir ve yasakları yok edilerek, ilâhî olmayan tamamen insan düşüncesine dayalı felsefî, ahlakî bir sistem geliştirmek istenmektedir. Dinlerarası Diyalog fikrinin babası olan Louıs Massignon, “Onların (Müslümanların) her şeylerini tahrif ettik. İnançları, dinleri mahvoldu. Artık hiçbir şeye tam inanmıyorlar. Derin bir boşluğa düştüler. İntihar ve anarşi için olgun hale geldiler” demektedir.

(Mehmet Oruç, Dinlerarası Diyalog Tuzağı ve Dinde Reform, s.23-24)

Peygamberimize Ezel Aleminde Nübüvvet Verilmesi 

Bunun da açıklaması şudur ki, usta bir mimar bir köşk yapmak istese, önce kendi zihninde bütün gerekleri üzere onun resmini yapıp ondan sonra dışarıda bina etmeğe başlar. Düşünce ve anlayışında nasıl bir tavır üzere tasavvur etti ise ona uygun üslûp üzere onu tamamlar. O halde yapılan köşk, takdir bakımından önce, varlık bakımından ise sonra olur. İşte Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in: “Küntü nebiyyen (Ben nebi idim)” buyurması da bu mânaya işarettir. Zira Âdem (a.s.) yaratılmadan önce Resûlullâh (s.a.v.) hazretleri Allâh (c.c.)’un takdirinde peygamberdi ve Hz. Âdem (a.s.)’in yaratılmasından murâd, onun zürriyetinden âlemlerin kendisiyle öğündüğü Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin vücuda gelmesiydi. Velhâsıl peygamberliğinin daha önce oluşu Allâh (c.c.)’un takdirine göredir” diye cevap verdi.

(İmâm Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, c.1, s.24-26)