Akaid

16Eyl 2021

Peygamberimize Ezel Aleminde Nübüvvet Verilmesi 

Bunun da açıklaması şudur ki, usta bir mimar bir köşk yapmak istese, önce kendi zihninde bütün gerekleri üzere onun resmini yapıp ondan sonra dışarıda bina etmeğe başlar. Düşünce ve anlayışında nasıl bir tavır üzere tasavvur etti ise ona uygun üslûp üzere onu tamamlar. O halde yapılan köşk, takdir bakımından önce, varlık bakımından ise sonra olur. İşte Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in: “Küntü nebiyyen (Ben nebi idim)” buyurması da bu mânaya işarettir. Zira Âdem (a.s.) yaratılmadan önce Resûlullâh (s.a.v.) hazretleri Allâh (c.c.)’un takdirinde peygamberdi ve Hz. Âdem (a.s.)’in yaratılmasından murâd, onun zürriyetinden âlemlerin kendisiyle öğündüğü Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin vücuda gelmesiydi. Velhâsıl peygamberliğinin daha önce oluşu Allâh (c.c.)’un takdirine göredir” diye cevap verdi.

(İmâm Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, c.1, s.24-26)

11Eyl 2021

Şeriat Tarikat Hakikat

Her şeyin muhakkak bir zahiri (dışı, görünen tarafı), bir de bâtını (içi, görünmeyen tarafı) vardır. Dinin de zahiri şeriat, bâtını ise hakikâttir.
Hakikâtsiz şeriat, faydasız; şeriatsız hakikât ise bâtıldır. Biri olmadan diğerinin hayrı ve faydası olmaz. Şeriat billur bir vazo, hakikat içindeki öz, tarikat onu yemenin yoludur.
Sâvî (r.âleyh) diyor ki: “Şeriat, Resûlullâh (s.a.v.)’in Allâh (c.c.) tarafından getirip bizi mükellef kıldığı vâcibler, mendublar, haramlar, mekruhlar ve caizler topluluğudur.” Bazı âlimler şeriatı şöyle tarif etmişlerdir: “Şeriat, emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınarak, Allâh (c.c.)’un dinine yapışmaktır.”
Tarikat, vâcib ve mendubları yerine getirmek, mubâhlardan kaçınarak ihtiyatla hareket etmek, uykusuzluk ve açlıkla vera’ (takvâ), riyâzât (az yiyip içmek ve az uyuyarak nefsi terbiye etmek) yapmaktır.
Hakikat, eşyanın / varlıkların iç yüzünü anlamaktır. Allâh (c.c.)’un isimlerini, sıfatlarını ve zatını müşahede etmek, Kur’ân’ın sırlarını, yasak ve caiz (yapılması serbest olan) fiillerin sebeplerini anlamak, başka bir kimseden öğrenilmeyip sadece Allâh (c.c.) vergisi olan gaybî bilgilere kavuşmaktır. Nitekim Allâh (c.c.) şöyle buyuruyor: “Ey imân edenler! Eğer Allâh’a saygı duyup emrine uygun yaşarsanız, size iyiyi kötüden ayırt eden bir anlayış, bir nur verir.” (Enfal s. 29) Yani o mânâlar, bir öğretici olmaksızın vasıtasız olarak Allah (cc) tarafından kalbinize aktarılır. Başka bir âyette de şöyle buyuruluyor: “Allâh’tan ittikâ edin / Allâh’ın istediği gibi hareket edin, Allah size bilmediklerinizi öğretir.” (Bakara s. 282)
Bu öğretme bir öğretici tarafından değil, bizzat Allâh (c.c.) tarafından vasıtasız şekilde olur. İmâm Mâlik (r.a.), “Bildiğiyle amel edene Allâh (c.c.) bilmediğini de öğretir” buyuruyor.

(Huccetül İslâm İmâm Gazâlî (r.âleyh),Nasıl İyi Bir Kul Olunur?, s.46-47)

31Ağu 2021

Kur’an’da Nebi Efendimiz’e Saygı – 2

Kur’an’da Nebi Efendimiz’e Saygı – 2 başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e eziyet edenlerin âkıbeti: Yüce Allâh, Resûlulah (s.a.v.)’e eziyet edenleri de uyararak onların âkıbetinin çok kötü olacağını haber vermektedir: “Allâh’a ve Resûlü’ne eziyet edenler (yok mu!) Allâh onlara hem dünyâda ve hem de âhirette la‘net etmiş ve onlar için alçaltıcı bir azâb hazırlamıştır.” (Ahzab s. 57)
Görüldüğü gibi Yüce Allâh, Resûlullâh (s.a.v.)’e karşı yapılacak bir eziyeti çok sert ve net müeyyidelere bağlamaktadır. Böylece Peygamber (s.a.v.)’i ne kadar yücelttiğini de ortaya koymuş olmaktadır.
Bu cümleden olarak, Kur’ân’da Hz. Peygamber (s.a.v.)’e yapılan bazı eziyetlerden de söz edilir. Bunlardan birisi, münâfıkların Hz. Peygamber (s.a.v.) için her duyduğuna inanan ma‘nâsında “kulak” demeleridir. Halbûki Hz. Peygamber (s.a.v.), onların suçlarını yüzlerine vurup dönüş yapma fırsatlarını kapatmış olmamak için söylediklerini kabûl etmiş gibi görünüyordu. Böylece zarif bir insan olarak, diğer Mü’mînlere gösterdiği inceliği onlara da göstermiş oluyordu. Âyet-i kerîmede bu husûslara işâret edilerek Hz. Peygamber (s.a.v.)’e eziyet edenleri elim bir azâbın beklemekte olduğu haber verilir ve ardından gelen âyette de Allâh’la birlikte Resûlullâh (s.a.v.)‘i de râzı etmenin şart olduğu belirtilir.
Başka bir örnek de; yahûdîlerin “râinâ” kelimesini istismâr etmeleridir. Bu kelime normalde “bizi gözet, teenni buyur, müsâade et ki iyi anlayalım” demek iken, onlar bunu İbrânice’deki bir küfür ve hakaret kelimesine benzeterek söylüyorlardı. Yüce Allâh onların bu küstah davranışlarına mahal bırakmamak için bundan böyle Mü’mînlerin Resûlullâh (s.a.v.)’e karşı “râinâ” kelimesi yerine aynı ma‘nâya gelen “unzurnâ” kelimesini kullanmalarını emretmekte ve bu emrin ciddiyetini belirtmek üzere de âyet-i kerîmeyi: “Ve kâfirler için can yakıcı bir azâb vardır” (Bakara s. 104) cümlesi ile bitirmektedir. Bu da şübhesiz Allâh (c.c)’nun Peygamber (s.a.v.)’e verdiği yüce makâmı gösteren açık bir delildir.
(Diyânet İlmî Dergi, s.475)

28Ağu 2021

Bir Hak Mezhebe Uymak Ehl-i Sünnet’ten Herkes İçin Zorunludur

Bir Hak Mezhebe Uymak Ehl-i Sünnet’ten Herkes İçin Zorunludur başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ve Sahâbeler devrinden sonra İslâm dünyasında birtakım “mutlak müctehidler” yetişmiş, bu büyük zâtlar Kur’ân Âyetleri’ni ve Peygamber (s.a.v.)’in Hadîslerini mükemmel bir şekilde inceleyerek, dînimizin bütün amel meselelerini büyük bir vukûfla açıklamışlar, hükümleştirmişlerdir. Bu mutlak müctehidlerden dört kişinin mezhebi, İslâm dünyasında kabûl edilmiş ve yayılmıştır. Teferruatta bazı ufak meselelerde birtakım fikir ve anlayış ayrılıkları olmuştur ki, ehemmiyeti yoktur. Bu mezhebler şunlardır:
1. İmâm-ı A’zâm (r.a.)’in kurduğu Hanefî Mezhebi,
2. İmâm-ı Mâlik (r.h.)’ın kurduğu Mâlikî Mezhebi,
3. İmâm-ı Şafiî (r.h.)’ın kurduğu Şâfıî Mezhebi,
4. İmâm Ahmed b.Hanbel (r.h.)’ın Hanbelî Mezhebi.
Diğer mutlak müctehidlerin Mezhebleri devam etmemiş; Ehl-i Sünnet Müslümânları, yukarıda saydığımız dört mezhebde birleşmişlerdir.
Bir Müslümân, hangi mezhebdense, sadece ona bağlanır, ona uyar. Mezheblerin hükümlerini karışık şekilde tatbîk etmek, dinî hükümleri oyuncak etmek demektir. Câhiller ve ilmi az olanların ictihad yapmağa kalkışması, mezheblerin aleyhinde bulunmaları, Ehl-i Sünnet Müslümânlığına ve zaten içten ve dıştan birçok saldırılara uğrayan şu ümmete büyük kötülüktür. Mezheb fikrini yıkmak, Ehl-i Sünnet’i yıkmak demektir. İçinde bulunduğumuz şu felâketli, buhranlı, karanlık devirde dînimizin sâfiyetini ve varlığını koruyabilmek için Ehl-i Sünnet kalesine sığınmalıyız. Bu kalenin dört sağlam burcu dört mezhebdir.
Ey temiz Müslümân! Mezhebine sarıl, onu tam tatbîk et. Mezheb düşmânlarının yaldızlı lâflarına kanma. Onlara bakarsan seni Asr-ı Saadet’in, Selef-i Sâlihîn’in saf Müslümânlığına götüreceklerdir. Halbûki mezhebinden olmakla şeref duyduğumuz, Ehl-i Sünnet’in reisi, “Büyük İmâm” ünvânını kendisine bu ümmetin kendiliğinden verdiği İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (r.a.); Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’in bir kısmına yetişmiş ve Selef-i Sâlihîn’in ilmini en güzel şekilde anlayarak dünyaya yaymıştır. Dolayısıyla İmâm-ı ‘zam (r.a.)’e uymak demek Selef-i Sâlihîn’e uymak demektir.
(Merhûm Ahmed Dâvudoğlu, Din Tahripçileri, s.369-370)

 

27Ağu 2021

Allah’ın Sıfatları

Allah’ın Sıfatları başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Bütün farzlardan önce Allâhü Te‘âlâ’yı anlamak, (Ehl-i Sünnet İtikâdı’na göre ona inanmak), Allâhü Te‘âlâ’nın “Vâcibü’l-Vücûd” olduğunu bilmek akıllı ve buluğa ermiş herkes üzerine borçtur. Allâh (c.c.)’a îmân Cenâb-ı Allâh’ın varlığına, birliğine, eksik sıfatlardan münezzeh ve kemâl sıfatları ile vasıflanmış olduğuna inanmaktır. Allâh mevcûddur, yaratandır, öldürendir, diriltendir, ortağı ve benzeri yoktur. Hiçbir şeye benzemez ve benzetilmez. Hayy ve dâim O’dur. Bütün cihan O (c.c.)’un emrine kâimdir. O uyuklamaz ve uyumaz. Yemez ve içmez. O hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtâç değildir, ancak her şey O (c.c.)’a muhtâçtır. Olmuş ve olacağı bilici, her şeyi görücü ve işiticidir. Görmesi ve işitmesi bizim gibi göz ve kulakla değildir.
Cenâb-ı Hâkk kendi varlığını, birliğini, büyüklüğünü, ve kudretini bildirmek için dünyayı yarattı. İnsanların birinci babaları olan Hz. Âdem (a.s.)’ı topraktan yarattı. Ufacık bir karınca yaratmakla yeri, göğü ve bütün mahlûkâtı yaratmak arasında onun için hiçbir fark yoktur. Allâh (c.c.) ezelîdir, varlığının başlangıcı yoktur. Ebedî’dir, varlığının sonu yoktur. Buna, Kur’ân-ı Kerîm’de geçen şu âyet-i kerîm’e delîldir: “O (Allâh) hem evvel hem de âhirdir (O’nun bidâyeti ve nihâyeti yoktur)” buyuruluyor. (Hadid s. 3)
Cenâb-ı Hâkk’ın künhünden (aslından) ve hakîkatından bahsetmek câiz değildir. Zât-ı İlâhiye’yi düşünmek yasaktır. Allâh (c.c.)’u bilmek Kur’ân-ı Kerîm’de beyân buyurulan Sıfat-ı Celîle’yi bilmekle olur.
Allâhü Te‘âlâ’nın sıfatları:
Zâtî sıfatlar (altıdır): Vücûd (var olmak), Kıdem (evvelî olmamak), Bekâ (sonrası olmamak), Vahdaniyet (bir olmak), Muhâlefetün li’l-Havâdis (hiç bir şeye benzememek), Kıyâm bi-nefsihî (başka bir şeye muhtâç olmamak).
Subûtî Sıfatlar (sekizdir): Hayat (diri olmak), İlim (bilmesi), Semi’ (işitmesi), Basar (görmesi), irâde (dilemesi), Kudret (gücü yetmesi), Kelâm (söylemesi), Tekvin (yaratması).
(Mirkatü’l Akâid ve Miftahü’l Akâid)

31Tem 2021

Kısasta Hayat Vardır

Kısasta Hayat Vardır başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Kur’ân-ı Kerîm’de Allâhü Te‘âlâ: “Kısasta sizin için hayât vardır” (Bakara s. 275) buyurmaktadır. Kısas, cana kıymak, organlardaki tahribâtlar ve yaralanmalarda, aynı eşitlik ve benzerlik olması şartıyla gerekenin yapılmasıdır.

Bu Âyet’te kısâs hükümde büyük bir hayât olduğu belirtilmiştir. Çünkü İslâm’dan önce, bir kişi öldürüldüğü için kan dâvâsı güdülüyor ve öldürülen bir kişi için, büyük bir cemâat öldürülüyordu. Böylece fitne yayılıyor ve iki kabîlenin arasında bir sürü karışıklıklar oluyordu. Emniyet ve güvenden bir eser kalmıyordu.

İslâm, kısas hükmünü getirince artık hayât emniyete kavuştu. Çünkü öldürüleceğini bilen bir kimse, artık kimseyi öldürmeye yanaşmıyordu. Kâtilin öldürüldüğünü gören kimseler, böyle bir şey yapmaktan çekiniyorlardı. Böylece kısâs iki veyâ daha fazla insanın hayâtta kalmasına sebeb oluyordu. “Kısâsta hayât vardır” ifâdesi gerçekten son derece fasîh ve belîğ bir ifâdedir. Çünkü herhangi bir şeyin, kendi zıddı olan başka bir şeyin kaynağı yapılması, son derece anlamlıdır. Zîrâ birbirine zıt olan iki şeyden birinin varlığı, diğerinin yokluğunu îcâb ettirir.

Kısas, hayâtı ortadan kaldırdığı için ona zıddır. Burada ise, tıpkı bir zarf gibi ona sığınak yapılmıştır. Kısâsın hayâtı koruduğuna işâret edilmiştir. Böylece bir şeyin, kendisine zıt olan diğer bir şeye koruyucu olması, son derece ince, güzel ve ilginç bir nüktedir. Bu Âyet-i Kerîme’de, öldürmekten sakındırma da vardır. Diğer kul haklarına nisbeten, insanların ilk hesâba çekileceği şey kan hakkıdır. Zîrâ kul hakkının en büyüklerinden biri de kan, yani insan öldürmektir. Nasıl ki Allâh (c.c.)’nun kullarının üzerindeki diğer haklarına nisbetle kulu ilk hesâba çekeceği hakkın namâz olması gibi.

(İsmâîl Hakkı Bursevî Hazretleri, Rûhu’l-Beyân Tefsiri, c.2, s.293-304)

 

26Tem 2021

Kelime-i Şehadeti Söylemeye Devam Etmek

 
Kelime-i Şehadeti Söylemeye Devam Etmek başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz
 
Rivâyete göre bir genç, ölmek üzere iken, Kelime-i Şehâdet getiremedi. Bunun üzerine, yanında bulunanlar Resûlullâh (s.a.v.)’e gelerek, durumu O (s.a.v.)’e haber verdiler. Resûlullâh (s.a.v.) de kalkıp, bu gencin yanına gelerek ona, Kelime-i Şehâdet’i telkin etmeye başladı. O genç hareket ediyor, sağa-sola dönüyor, ama bir türlü dilini kımıldatamıyordu. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) şöyle sormaya başladı: “Bu namaz kılmaz, oruç tutmaz ve zekât vermez miydi?” Orada bulunanlar, “Hayır Ya Resûlallâh, bunların hepsini yapardı” dediler. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Ebeveynine asî olur muydu?” diye sorunca, “Evet, asî olurdu” dediler. Resûlullâh (s.a.v.): “O halde annesini getirin bakalım” dedi. Bunun üzerine, yaşlı ve gözleri şaşı olan bir kadıncağız geldi. Resûlullâh (s.a.v.), “Onu, affetmez misin? Keşke affetsen” deyince kadın, “hayır, onu affetmeyeceğim, çünkü o beni tokatlayarak, gözlerimi bu hale getirdi” dedi. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.): “Odun ve ateş getirin” dedi. Kadıncağız: “Ateşi ne yapacaksın?” deyince de, Resûlullâh (s.a.v.): “Onu, sana yaptığının karşılığı olarak, gözünün önünde yakacağım” diye cevap verdi. Bunun üzerine kadın, “affettim, affettim!” dedi. “Ateş için mi onu dokuz ay taşıdım; ateş için mi onu iki sene emzirdim! Nerede annelik merhameti?” Bunun üzerine delikanlının dili çözüldü ve Kelime-i Şehâdet getirdi.
Buradaki incelik şudur: Bu kadın “Rahmâne” olmadığı halde, sadece “Rahîme”dir (bu vasıf onda bulunur). Rahmetin bu kadarcığıyla, kadın oğlunun ateşte yakılmasına müsaade etmedi. O halde, kullarına yardım ettiği halde, kendisine karşı işledikleri suçlardan zarar görmeyen Rahmân ve Rahîm olan zât, yaklaşık yetmiş yıl Kelime-i Şehâdet’i söylemeye devam eden kimsenin ateşte yanmasına nasıl müsaade eder?
 
(Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu’l-Ğayb, c.1, s.328)

21Tem 2021

Sünnet Düşmanlığının Aslı Dini Tahriftir

“Yalnız Kur’ân yeter” deyip duranlar asıl olarak Kur’ân-ı Kerîm’i tahrîf etmek için Sünnete karşı çıkıyorlar. Çünkü hevâlarına göre bir âyete mana vermeye kalksalar sünnet karşılarına dikiliyor ve o manayı vermelerine engel oluyor.

O kişiye şeytan bu sefer Sünneti aşma fikrini aşılamaya çalışıyor. O da Sünneti inkâr yoluna gidiyor. Bu sebeptendir ki Sünnet devrede olduğu sürece Kur’ân-ı Kerîm ma’nen yozlaştırılamayacaktır. Sünnet düşmanlığının temelinde, arka planında, aslında masum bilimsel bir mesele değil, bir ideoloji yatmaktadır.

O ideoloji de İslâm’ı ma’nen tahrîf etmektir. Yani adı İslâm olan ama kendisi İslâm olmayan bir din üretme projesidir. Sünnet bu ideolojinin yer bulmasına engel olduğu için, o kişiler Sünnete düşman kesiliyorlar.
Peygamber (s.a.v.) için hâşâ “bir postacıdır, Allâh (c.c.)’den aldı, bize nakletti, işi bitti. Resûlullâh (s.a.v.) artık bize karışamaz. Biz sadece Kur’ân’ı okuruz, ne anlarsak onu bilir, onu yaparız” dediler. Yani Sünnet onları ilgilendirmez oldu. işte bu insanlar küfre girerler, din dışına, İslâm’ın dışına çıkarlar. Bu şeytanlar bir yandan da İslâm dinini
müslümanların zihninde basitleştirmeye, küçük düşürmeye, darma dağınık bir dinmiş gibi göstermeye çalışıyorlar. İşte o bozuk niyetli düşmanlar, önce alimlere çattılar. Bu arada en kolay çattıkları husus mezhebler ve tarikatlar oldu. İsmi İslâm olan ama kendisi İslâm olmayan bir din üretmek isteyenler, tabii ki mezhebe de düşman olacaktır, tasavvufa da düşman olacaktır. Alimlerimize zaten düşman olacaktır. Sünnete de düşman olacaktır. Son olarak Kur’ân-ı Kerîm’e de tarihsel deyip dolaylı olarak düşman olacaktır. Görüldüğü gibi düşmanlığın sebebi, aslında dini tahrîftir.

(Prof. Dr. Orhan Çeker, Tasavvufî Meselelere Fıkhî Bakış, s.26)

17Tem 2021

Akraba ile İrtibatı Sürdürmek Vaciptir

Akraba ile İrtibatı Sürdürmek Vaciptir başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in: “Kimin rızkının bereketlenmesi, bakiyye-i ömrünün uzaması kendisini sevindirirse, o kimse sıla-i rahim etsin” buyurduğunu Enes (r.a.), işittim demiştir. (Buhâri)
Sıla-i rahim vâcibdir. Terki, mesûliyeti mûcibdir. Bu husûsta müteaddid hadis-i şerîfler vardır. Sıla-i rahim, yakın akrabanın derecesine göre sevâbı da fark ettiği gibi ziyâret edilen zâta yapılan iltifât, selâm veya yardım, hizmet ve muâvenetin derecesine göre değişir. Bazı sıla-i rahim vâcibdir, bazısı müstehâbdır.
Hz. Alî (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’e: “Allâh (c.c.) dilediği şeyi mahveder, dilediğini de isbât eder” kavl-i şerîfinin manâsını sormuş. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) cevaben: “Bununla maksad Allâh (c.c.) rızâsı için sadakadır. Anaya, baba’ya birr-u ihsândır, sıla-i rahimdir. Yâ Alî! Bu hasâilden (hasletlerden) her biri şekâveti (bedbahtlığı) saadete tahvîl, ömrü ziyâde etmeğe, fenâ kimselerle karşılaşmaktan vikâyeye (korumaya) vesîle olur” buyurmuştur. Bu hadîs-i şerîf, Hz. Ömer, İbn-i Ömer, İbn-i Abbâs, Câbir (r.a.e.)’den rivâyet edilmiştir. (Buhârî)
“Bir kimse sıla-i rahim eder de ömründen üç gün kalmış bulunursa, Allâh (c.c.), onun ömrünü otuz seneye uzatır. Bir kimse de kat-ı rahim eder de otuz sene ömrü bulunursa, Allâh (c.c.) bunun ömrünü kısaltır da üç güne indirir.” (Buhârî)
Bu hadîs-i şerîf, Kadir-i Mutlak Hâkk Te‘âlâ hazretlerinin mukadderât-ı beşerden dilediğini mahvetmesi ve dilediğini de isbât etmesi esâsını müeyyiddir (doğrulayan).
Dilediğini tekvînde (yaratma) veya tesrî’de (çabuklaştırma) siler, mahveder, hükümden ıskât eder, eserini izâle eder. Dilediğini de sâbit kılar değiştirmez, hâli üzere kalır.
(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Musâhabe, c.1, s.92-95)

07Tem 2021

İbrahim Aleyhisselam’ın Sahifelerinden Nasihatler

İbrahim Aleyhisselam’ın Sahifelerinden Nasihatler başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hz. Ebû Zer (r.a.) diyor ki: “Ben Peygamber (s.a.v.)’e “Allâhü Te‘âlâ’nın indirmiş olduğu kitapların tamamı ne kadardır?” diye sordum. Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: “100 sahife ve 4 kitaptır. 50 sahife Hz. Şit (a.s.)’a, 30 sahife Hz. İdris (a.s.)’a, 10 sahife Hz. İbrahim (a.s.)’a, 10 sahife Tevrat’tan önce Musa (a.s.)’a ve bunlara ilave olarak dört kitap, Tevrat, İncil, Zebûr ve Kur’ân-ı Kerîm’i indirmiştir.”
Ben, “İbrahim (a.s.)’ın sahifelerinde ne yazıyordu?” diye sordum, buyurdular ki: “Hepsi hikmetli sözlerdi. Meselâ, “Ey kendini beğenen zorba padişah! Ben seni servet üzerine servet yığasın diye göndermedim. Ben seni mazlumun feryâdı, bana ulaşmadan önce onun feryâdına yetiş diye göndermiştim. Çünkü ben kafir olsa da mazlumun âhını geri çevirmem.”
O sayfalarda bir de şu vardı. “Akıllı bir kimse, aklına bir noksanlık gelmediği müddetçe vakitlerinin tamamını üçe bölmeli. Bir kısmını Râbbine ibâdetle geçirmeli ve bir kısmını da nefsini muhasebe edip ne kadar iyi ve kötü amel işlediğini düşünmeli ve bir kısmında da helâl rızık kazanmalıdır.”
Akıllı insanın vaktini gözetmesi, davranışlarını düzeltmeye gayret etmesi, dilini yersiz ve faydasız konuşmaktan koruması da gerekir. Konuşmasının muhasebesini yapanın dili faydasız sözlere kaymaz. Akıllı bir kimse üç gayenin dışında başka bir şey için yolculuğa çıkmamalıdır. Bu üç gâye, ya ahiret azığı için ya geçimini temin etmek için ya da mubâh olması şartıyla gezinti içindir.
(Muhammed Zekeriyya Kandehlevî, Fezail-i A’mal)

Pratik Fıkhî Bilgiler

SUAL: Bezinde necaset olan çocuğu sırta sarıp namaz kılmak caiz midir?
CEVAP: Necasetli çocuğu, sırta sararak namaza durunca, namaz sahih olmaz. Bu, cepte idrar şişesi taşımaya benzer. Fakat çocuk, kendiliğinden kucağa oturur, sırta binerse, üstü necasetli de olsa, namaza mani olmaz.

(Redd-ül-muhtar)