Akaid

14Eyl 2020

Ashab-ı Kiram’a Sövmek, Noksanlık İsnat Etmek Haramdır

Ashab-ı Kiram Efendilerimiz’e Sövmek, Noksanlık İsnat Etmek Haramdır. Resûlullâh (s.a.v.) ashâba söven ve ezâ edenlerin kendisine ezâ ettiklerini bildirmiştir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e ezâ etmek ise haramdır.


Abdullah b. Muğaffel (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Ashâbım hakkında Allâh (c.c.)’dan korkunuz. Benden sonra onları lânete hedef tutmayın. Kim onları severse, bana olan sevgisiyle onları sevmiştir. Kim onlara buğzederse, bana olan buğzundan onlara buğzetmiştir. Onlara ezâ, cefâ verirse, bana vermiştir. Kim bana ezâ cefâ verirse, Allâh (c.c.)’a itaat etmemiştir, kim Allâh (c.c.)’a itaat etmezse, Allâh (c.c.)’un onu dünyada ve âhirette azâblandırması yakın olmuştur.” (Tirmizî)
Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Benim ashâbıma sövmeyiniz. Kim onlara söverse; Allâh (c.c.)’un, meleklerin ve bütün insanların lâneti onun üzerine olsun. Allâh (c.c.) onun tevbesini, ibâdetini kabul etmez.” (Buhâri) Yine Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Benim ashâbıma sövmeyin. Çünkü ahir zamanda öyle kavimler gelir ki, onlar, ashâbıma söverler. Onların cenaze namâzlarını kılmayın. Onların arkasında namâz kılmayın. Onlarla kız alıp vermeyin. Onların meclislerinde oturmayın. Hastalanırlarsa, onları ziyâret etmeyin.” (Suyutî) “Kim benim ashâbıma söverse onu dövünüz.” (Taberânî)
Resûlullâh (s.a.v.) ashâba söven ve ezâ edenlerin kendisine ezâ ettiklerini bildirmiştir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e ezâ etmek ise haramdır. Çünkü Resûlullâh (s.a.v.): “Ashabıma ezâ etmekle bana ezâ etmeyin, onlara ezâ eden sanki bana ezâ etmiş gibi olur.” buyurmuştur. (Tirmizî) Ve yine Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Ümmü Seleme (r.anhâ)’ya: “Âişe hakkında bana ezâ verme” buyurmuştur.
Fatıma (r.anhâ) için de: “O benden bir parçadır. Kim ona ezâ ederse, bana ezâ etmiş olur” buyurmuştur.


(Kadı İyaz, Şifâ-i Şerîf, 724-725.s.)

18Tem 2020

Dünya İşlerinde Korkuya Kapılmak

Dünya İşlerinde Korkuya Kapılmak başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Dünya işlerinde korkuya kapılmak kalp afetlerinden sayılmıştır. Dünya işlerinde korkuya kapılmak ile anlatılmak istenen ise meselâ gelecekte kendisine dünyevî bir kötülük dokunur korkusuyla kalpte bir kuşkunun doğmasıdır. Bu korku; üzüntüden, istikbâl endişesinden daha başkadır. Korkaklık gibi de değildir. Çünkü korkaklık, gazâp noksanlığını ifade eder ve korkuyu gerektirmez. O halde korku, ya fakirlikten ya hastalıktan veya bir mahlûktan bir kötülüğün dokunmasından olabilir.


Fakirlikten korkmak, hakikaten kötüdür. Çünkü fakirlik Peygamberimiz (s.a.v.)’in, çoğu peygamberlerin ve evliya ve sâlihlerin hâlidir. O halde fakirlik bir nimettir. Ayrıca fakirlikten korkmakta, Allâh (c.c.)’a karşı sû-i zân da mevcuttur.


Hastalıktan korkmaya gelince, bu, ya nimet içinde yaşamaktan mahrum kalırım endişesinden doğmaktadır veya mutat ibadeti tastamam yapamam ve bu yüzden sevâbım noksanlaşır endişesinden mütevellittir. Bilhassa ikinci endişe, bilgisizliğin ta kendisidir. Çünkü hadîs-i şerifte, “Hastaya, sıhhatliyken huy edindiği ibâdetin sevâbı yazılır” buyurulmuştur.
İbn-i Ömer (r.a.)’in rivayetinde: Resûlullâh (s.a.v.) akşamladığı ve sabahladığında şu kelimelerle duâda bulunmayı hiç terk etmemişlerdir: “Yâ Râb! Dünyada da, ahirette de senden afiyet isterim. Yâ Râb! Senden dinim, dünyam, ehlim ve malım için afv ve afiyet isterim. Anılması ayıp olan ayıp ve taksirimi ört, korktuğum şeylerden beni emin kıl. Yâ Râb! Önümden, arkamdan, sağımdan, solumdan ve üstümden gelen şerlerden beni koru! Altımdan gelip beni helâk edecek şeyden de senin azametinle sana sığınırım.”


Halktan bir kötülük dokunur endişesine gelince, bunun ilâcı dinî bir zarar yoksa mümkün olduğu takdirde endişeye sebep olan davranışı terk etmektir. Dinî bir zarar varsa, gönlü bu gibi parazitlere hazırlayıp sabretmek lâzımdır. Çünkü mukadder ne ise o olacaktır; ecel birdir.


(İmâm-ı Birgivî, Tarikât-ı Muhammediyye, 277-280.s.)

14Tem 2020

Allah Korkusu

Allah Korkusu‘nun bir kimse üzerinde bazı alametleri vardır. Bu alametler ile ilgili yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Mâlik b. Dinar (rh.a.) şöyle der: “Bir kimse, özünde korku alâmetini ve ümit nişanını görürse, sağlam bir işe tutunmuş olur. Korku alâmeti, Allâh (c.c.)’un yasak ettiği şeyleri bırakmaktır. Ümit alâmeti ise Allâh (c.c.)’un emrine göre davranmaktır.
Allah korkusunun alâmeti yedi şeyde belli olur:

  1. Dilde belli olur. Bu durumda insan, dilini yalan söylemekten, gıybetten ve boş söz etmekten alır. Dilini devamlı Allâh (c.c.)’un zikri ve Kur’ân okumakla meşgul eder. İlim müzakeresi yapar.
  2. Midesi ile belli olur. Midesine yalnız temiz ve helâl olan yiyecekleri koyar. Helâl bile olsa israf etmez.
  3. Göz ile belli olur. Harama karşı gözünü yumar. Dünyaya rağbet nazarı ile bakmaz. Her neye baksa ibret nazarı ile bakar.
  4. Kulağını, işitme duygusunu şeriata aykırı, faydasız şeylerden korumakla belli olur.
  5. Elinin işlediği işe dikkat eder, korkar. Elini harama uzatmaz. Elini, ancak Allâh (c.c.)’un müsaade ettiği şeye uzatır. Hiçbir şekilde Allâh (c.c.)’un masiyeti işinde yürümez.
  6. Kalp işinde korku üzere olur. Kalbinden düşmanlığı, buğzu, din kardeşlerine karşı kıskançlığı çıkarır. Kalbini din kardeşleri için nasihat ve şefkatle doldurur.
  7. Allâh (c.c.)’a kulluk işinde korku üzere olur. Yaptığı iyilikleri sadece Allâh (c.c.) rızası için yapar. Kulluğuna gösteriş ve nifâk karıştırmaktan korkar.”

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “İki günü eşit geçen ziyândadır. Yarını bugününden kötü olan lanetlenmiştir. İyiliği kötülüğünden üstün olmayan ziyandadır. Durumu böyle noksan olan için de ölüm hayırlıdır.” (Beyhakî)

(Ebû’l-Leys Semerkandî (rh.a), Tenbîhü’l-Gâfilîn, 440-447.s.)

13Tem 2020

Müslüman Olmak İle Mümin Olmak Arasındaki Fark – 2

Müslüman Olmak İle Mümin Olmak Arasındaki Fark – 2. Müslüman namaz, zekat, hac ve Ramazan orucu gibi İslâm’ın ibadet cinsinden şiarlarını yerine getirir ancak müslümanların müminler merhalesine yükselmeleri için bazı gereklilikler vardır. Bu gereklileri derlediğimiz yazımızın ikinci bölümünü istifadenize sunuyoruz.

Eğer mü’min olsalardı Allâhü Te’âlâ diğer milletlerin onların üzerinde herhangi bir hakimiyet kurmalarına izin vermezdi. Bunun delili Allâhü Te’âlâ’nın şu âyetidir: “Allâh (c.c.) kâfirlerin mü’minlere galip gelmesine asla imkân vermez.” (Nisâ s. 141)


Eğer mü’min olsalardı Allâhü Te’âlâ onları bu hor ve hakir durumda bırakmazdı. Bunun delili Allâhü Te’âlâ’nın şu âyetidir: “Allâh (c.c.) mü’minleri içinde bulunduğunuz durumda bırakacak değildir.” (Âli İmran s. 189) Eğer mü’min olsalardı Allâhü Te’âlâ her durumda onlarla beraber olurdu. Bunun delili Allâhü Te’âlâ’nın şu âyetidir: “Muhakkak ki Allâh (c.c.) mü’minlerle beraberdir.” (Enfal s. 19) Fakat onlar Müslümanlık aşamasında kaldılar, mü’minlik aşamasına yükselemediler.

Allâhü Te’âlâ buyuruyor ki: “Onların çoğu mü’min değildirler.” (Şuarâ s. 8) “O halde müminler kimlerdir?” dedi. Dedim ki: “Buna da Kur’ân-ı Kerîm şöyle cevap veriyor: Onlar: “Günâhlarından uzaklaşan tövbekârlar, ibâdetlerine devam eden âbidler, Allâh’a hamd edenler, lezzetlerden uzaklaşarak oruç tutan zahitler, rükû ve secdeleriyle Râblerine boyun eğenler, iyiliği emredip, kötülüğü engelleyenler ve Allâh’ın belirlediği sınırları aşmayanlardır.” (Tevbe s. 112) Yani Allâhü Te’âlâ zaferi galibiyeti, hâkimiyeti ve yüksek bir durumda bulunmayı müminlere vaat etmiştir, Müslümanlara değil…


“Mü’min nasıl olunur?” denilirse; müminler ancak o kimselerdir ki Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’e imân etmişlerdir, yani dilleriyle ikrar verdikleri gibi kalpleriyle de sağlam inanmışlardır. Sonra da şüpheye düşmemişlerdir. Demek ki imân etmek için önce kalpten şüpheyi atmak şart olduğu gibi ileride devamı için şüpheden uzak olmak da şarttır.

Onlar mallarıyla, canlarıyla Allâh (c.c.) yolunda cihad etmektedirler, yani Allâh (c.c.)’a itaat yolunda her türlü zahmet ve sıkıntıya göğüs germektedirler.


(İmâm Şaravî ile Yapılan Bir Röportajdan)

12Tem 2020

Müslüman Olmak İle Mümin Olmak Arasındaki Fark – 1

Müslüman Olmak İle Mümin Olmak Arasındaki Fark – 1. Müslüman namaz, zekat, hac ve Ramazan orucu gibi İslâm’ın ibadet cinsinden şiarlarını yerine getirir ancak müslümanların müminler merhalesine yükselmeleri için bazı gereklilikler vardır. Bu gereklileri derlediğimiz yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Mısırlı âlim Şeyh Şa’ravi (r.aleyh) şöyle der: “Ben ABD’de San Francisco’da iken bir müsteşrik bana sordu: “Sizin Kur’ân-ı Kerîm’inizde bulunan şeylerin tamamı doğru mu?”
Cevap verdim: “Kesinlikle evet.”


Tekrar sordu: “O halde Allâh (c.c.) niçin kâfirlerin müminlere galip gelmesine imkân veriyor? Hâlbuki Kur’ân diyor ki: “Allâh (c.c.) kâfirlerin müminlere galip gelmesine asla imkân vermez.” (Nisâ s. 141)


Dedim ki: “Çünkü bizler Müslümanız, mümin değiliz de ondan.”
“Müminlerle Müslümanlar arasındaki fark nedir?” dedi.
Şöyle cevap verdim: “Günümüzde Müslümanlar namaz, zekât, hac ve Ramazân orucu gibi İslâm’ın ibaâdet cinsinden şiarlarını yerine getiriyorlar fakat onlar tam bir sıkıntı ve yokluk içindedirler! İlmi, iktisadi, sosyal ve askeri sıkıntılar…”


“Bu yokluk ve sıkıntıların sebebi nedir?” dedi.
Dedim ki: “Kur’ân-ı Kerîm’de geçen bir âyette şöyle denilir: “Göçebe Araplar biz imân ettik, diyorlar. Onlara de ki: Siz imân etmediniz. Fakat Müslüman olduk, deyin. Çünkü îmân henüz kalplerinize girmedi.” (Hucurat s. 14)


Bana sordu: “O halde onlar niçin sıkıntı ve yokluk içindedirler?”
“Bunu Kur’ân-ı Kerîm açıklıyor. Çünkü Müslümanlar müminler merhalesine yükselemediler. Şunları iyi düşün: Onlar gerçek mümin olsalardı Allâh(c.c.) onlara mutlaka yardım ederdi. Bunun delili Allâh (c.c.)’un şu âyetidir: “Biz müminlere yardım etmeyi üzerimize borç kıldık.” (Rum s. 47)


Eğer mü’min olsalardı diğer ümmetler ve halklar arasında daha önemli ve saygın bir konumda olurlardı. Bunun delili Allâhü Te’âlâ’nın şu âyetidir:
“Gevşemeyin, yılgınlık göstermeyin ve üzüntüye kapılmayın. Eğer (gerçekten) inanıyorsanız üstün gelecek olan sizsiniz.” (Âlî İmrân s. 139)


(Devamı yarınki yazıda)

20Haz 2020

İmansız Gitme Sebepleri

İmansız Gitme Sebepleri. Allah’ın koyduğu sınırları korumak ve emirlerini yerine getirmek imanı muhafaza için çok önem arz etmektedir. İmanımızın gitmesine sebep verecek söz, fiil ve davranışlar nelerdir? İmanımızı nasıl koruruz? Bu ve bunun gibi birçok konuya cevap niteliğinde olan yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Mü’min, Allâhü Te’âlâ’dan İslâm dininde istikamet ve günâhları için afv ve vücûdu için afiyet istemelidir. Zira dünya ni’metlerinin hepsinin üstüne afiyet ve beden sıhhâtidir demişlerdir. Allâhü Te’âlâ’dan rızâ ve tevfîk istemelidir. Bunun gibi imânın gitmesinden korkup, daima hüsn-i hatime (güzel son) istemelidir. İslâm ni’metine her zaman şükretmelidir. Bir ni’metin şükrüne devam edilirse, o ni’met daimî ve sabit olur ve artar.

Çoluk çocuğuna ve zevcelerine ilmihâlini öğretip, şeriata uymayan şeylerden korumalıdır, men etmelidir. Bunun gibi, emri altında bulunanlara da ilmihâllerini öğretip, onları korumalıdır, önce Ehl-i Sünnet itikadını, sonra amele ait ilimleri, sonra ahlâk ilmini, daha sonra da muamelât bilgilerini öğretmelidir. Bu bilgilere ilmihâl denir. Bunları bilmek herkese farz-ı ayndır. Çocuklara daha küçükken Ehl-i Sünnet itikadını ve Kur’ân-ı Kerîm okumasını öğretmeli, sünnet ettirmeli ve geçimini te’min edeceği bir iş, bir san’at öğretmelidir.

Bazı marifet sahiplerine göre imansız gitme sebepleri sekizdir:

1. İtikatte bid’at,

2. Dünya sevgisi ve makâm sevgisi gâlip olup şehvetlerine uymak,

3. Allâhü Te’âlâ’nın kullarına zulmetmek,

4. İslâm ni’metine şükrü terk etmek,

5. Dinden çıkmaktan korkmamak,

6. Beş vâkit namâzı terketmek,

7. Faiz yemek,

8. Allâhü Te’âlâ’nın velî ve sâlih kullarına düşmanlık etmek. İlmihâlini öğrenmemek, dinini kayırmamak ve dilini fuhuş olan sözlerden korumamak da imânsız gitmeye sebep olur.

(Bîrgîvî Vasiyetnamesi – Kadızâde Şerhi, s. 237)

18Haz 2020

Şeyhul Ekber Muhyiddin Arabi

Şeyhul Ekber Muhyiddin Arabi Hazretlerinin hayatını ve eserlerini konu alan yazımız Muhyiddin Arabi hazretlerinin eserlerinin ve fikirlerinin günümüze yansımalarını incelemektedir.

Ebussuud Efendi’nin Marûzât’ında zikredilmiştir ki, Ebussuud Efendi’ye “Şeyh Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’nin “Füsûsu’lHikem” isimli eserindeki bazı sözleri şerî‘ata uymamaktadır. O eseri kendinden sonra gelenleri sapıtmak için yazmıştır. Onu okuyan mülhiddir.” diyen kimsenin sözünün ma‘nâsı nedir? Ve bu kimseye ne lâzım gelir?” diye sorulmuş. Ebussuud Efendi de: “Evet, o eserde şerî‘ata uymayan bazı sözler vardır. Bazıları bu sözleri şerî‘ata uydurmak için te’vîl etmişlerdir. Fakat biz, bu şerî‘ata uymayan sözlerin bazı Yahûdîler tarafından Şeyh Muhyiddin İbnü’l-Arabi Hazretleri’ne iftirâ edilmiş olduğunu yakînen biliyoruz. Artık bu şerî‘ata uymayan sözleri ihtiyâten okumamak vâciptir. Sultân, bunların okunmasını yasaklayan bir de emir çıkarmıştır. Buna göre şerî‘ata uymayan eserleri okumaktan, ezberlemekten ve dinlemekten sakınmak vâciptir.” diye cevâb vermiştir.

Kâmûs sâhibine Şeyh Muhyiddin Arabi hakkında sorulduğunda onu çok medh-ü senâ edip, onun fasîh ve belîğ olan sözlerini güzel bir vecih ile tefsîr ve te’vîl edip dedi ki: “Allâhım! O Şeyh-i Ekber’in i‘tikâd ve kendisiyle Hakk Sübhânehü ve Te‘âlâ Hazretleri’ne amel ve ibâdet ettiği şeylerde ve kendisinde Senin rızân olan hayırlı sözleri bize ilhâm ederek söylet! Muhyiddîn Arabî, hal ve ilim cihetinden Tarîkatın şeyhidir. Hakîkaten ve resmen erbâb-ı hakâyık ve ashâb-ı dekâyık olan kâmil, mükemmel ve vâkıf-ı esrârın imâmıdır. Yıkılmış ve harâp olmuş Ma‘ârifi fiiliyle eserleriyle, ta‘lîm ve terbiyesiyle ihyâ eden büyük bir zâttır.”

Şeyh-i Ekber, zamanında yıldızlar gibi olan âlimleri gizleyen bir buluttur ki, kendisiyle berâber meydana çıkıp şöhret bulamazlar. Ben zann-i gâlibime göre, kendilerini lâyıkıyla medh-ü senâ edemedim. Ben, kendi inandığım şeyi söylediğim takdîrde bana bir vebal yoktur. Şeyh-i Ekber’in kadrinin yüksekliğini ve şânının büyüklüğünü bilmeyip, onu şerî‘atın hudûdunu tecâvüz eden kimselerden zanneden câhilin sözüne bakma! Ve onun sözüne itibâr etme!

(İbn-i Âbidîn, c.9, s.36)

12Haz 2020

Şeriat ve Tasavvuf

Şeriat ve Tasavvuf nedir? Şeriat İslam’ın hükümlerini mi içermektedir? Tasavvuf nedir ve İslam’da dayanağı nedir? Bu ve bunun gibi birçok sorunun cevabı yazımızda.

Müslümanların hayatına pek çok bid’at ve hurâfenin girdiğini büyük bir ıztırâbla müşâhede eden İmâm-ı Rabbâni (k.s.), Allâh (c.c.)’un hükümlerinin tekrar hayata geçirilmesi için büyük gayret sarf etti. Sohbetlerinde, mektuplarında ve eserlerinde sık sık bu hususa temas edip şöyle buyurdu:


Şeriatin üç kısmı vardır: İlim (akâid ve fıkıh), âmel ve ihlâs (tasavvuf). Bu üçü gerçekleşmeden şeriat tahakkuk etmez. Şeriat ne zaman yaşanırsa, işte o zaman bütün dünyevî ve uhrevî saadetlerin üzerinde olan Cenâb-ı Hâkk’ın rızası kazanılmış olur. Âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “…Allâh’ın rızası en büyüktür…” Şeriât, bütün dünyevî ve uhrevî saadetleri temin etmektedir. Şeriatin ötesinde, ihtiyâç duyacağımız başka bir gaye yoktur. Sûfîlerin teksif olduğu tarikat ve hakikat ise, şeriatin hâdimleridir. Bunlar şeriatin üçüncü kısmı olan ihlâsı tamamlarlar. O hâlde bunları elde etmekten maksat, şeriatı tamamlamaktır yoksa şeriatin ötesinde başka bir şey değildir.
Buna göre tarikat, şeriatin hakikatine ulaşmaktır, yoksa şeriat hakikatten farklı bir şey değildir.

Bâtın, zâhirin tamamlayıcısı, kemâle erdiricisidir. Bu sebeple şeriatin zâhirine ve Ehl-i Sünnet âlimlerinin icmâına (üzerinde ittifak ettikleri hükümlere) aykırı olan keşifler, kabûle lâyık değildir.

Nitekim İmâm-ı Rabbânî (k.s.) şöyle buyururdu: “Mânevî hâller, şeriate bağlıdır; şeriat hâllere bağlı değildir. Çünkü şeriat sağlam ve kesindir, doğruluğu vahiyle sâbittir. Hâller ise zannîdir, keşif ve ilhâmla sâbittir.”
Tasavvufa girmenin bir diğer maksadı da, sâlih amelleri rahat ve kolay bir şekilde yapabilmek ve nefs-i emmâreden kaynaklanan tembellik, inat ve zıtlaşmayı yok etmektir.


(Ömer Muhammed Öztürk, Asırların Nadir Yetiştirdiği Veli Hz. Sâmi)

11Haz 2020

Kahinlik ve Müneccimlik Küfre Sebep Olur

Kahinlik ve Müneccimlik Küfre Sebep Olur. Başlıklı yazımızda kahin ve müneccimlik yapanların ve bunlardan yardım umanların imanı tehlike içerisinde oldukları anlatılmaktadır.


Bir hadîs-i şerîfte: “Her kim bir arrâfa veyâ bir kâhine gelir de söylediklerinde onu tasdîk ederse, Hz. Muhammed (s.a.v.)’e indirileni kâmilen inkâr etmiş olur.” buyrulmuştur.


Kahin: Çeşitli sebeplerle gaybı bildiğini iddiâ eden kimsedir. Bundan dolayı kâhin; arrâf, remmâl ve müneccim gibi birçok nevîlere ayrılır.

Arrâf; müneccimdir. Müneccim: Yıldızların doğuş ve batışıyla ileride olacak hâdiseleri bildiğini iddiâ eden kimsedir.

Remmâl: Remil denilen garip ilim yoluyla hüküm çıkaran, murad ve niyetleri haber veren kimsedir. Remil: Arabça kum demektir. Remilciler eskiden kâğıt yerine kum kullandıkları, nokta ve çizgileri parmakla kum üstüne çizdikleri için bu adı almışlardır.

Kahin: Kendisinin cinden bir dostu olduğunu ve kendisine ileride olacak hâdiseleri haber verdiğini iddiâ eden kimsedir. Bu kısımların hepsi şer‘an zemmedilmiş, bunları yapanların ve yapanları tasdîk edenlerin üzerine küfürle hükmedilmiştir.


Bezzâziye’de: “Gaybı bildiğini iddiâ eden kimse de, kâhine gidip onu tasdîk eden kimse de kâfir olur.” diye zikredilmiştir. Tatarhâniyye’de: “Bir kimse: Ben çalınan malların yerini bilirim veyâ cinlerin bana haber vermesiyle çalınan malların yerini haber veririm, dese kâfir olur.” diye zikredilmiştir.


Peygamberlerin (a.s.e.) ve bazı velîlerin ileride olacak hadiseleri haber vermeleri kehânet yoluyla değil Allâhü Te‘âlâ’nın vahiy veyâ ilhâm yoluyladır.

Gaybı bilme da‘vâsında bulunma Kur’ân-ı Kerim’in nâssına (âyetine) muârızdır. Gaybı bilme da‘vâsında bulunan kimse kâfir olur. Ancak bu gaybı bilmeyi, vahiy veyâ ilham gibi Allâhü Te‘âlâ tarafından açık veyâ delâlet yoluyla olan bir sebebe isnâd ederse kâfir olmaz.


(İbn-i Âbidîn, 9.c., 50-51.s.)

20May 2020

Fıtır Sadakası

Fitre Ne Zaman Verilir?

Halk arasında fitre diye bilinen fıtır sadakası  insan olarak yaratılmanın ve Ramazan orucunu tutup bayrama ulaşmanın bir şükrü olarak; dinen zengin olup Ramazan ayının sonuna yetişen müslümanın, belirli kimselere vermesi vacip olan bir sadakadır

Sadaka-ı fıtr, isterse malının nisâbı artmasın, aslî ihtiyaçlarından fazla zekât nisabı malı olan, çocuk da olsa, her Müslüman için vâcibdir. Sadaka-ı fıtr, hür Müs­lümanın kendisi için vâcib olduğu gibi fakir olan küçük çocuğu için de vâcibdir. Büyük çocuğu ve zengin olan çocuğu için vâcib değildir. Ancak o zengin çocuğun ken­di malından vâcib olur. Erkeğin, karısı için sadaka-ı fıtr vermesi vâcib değildir.

Sadaka-ı fıtr, Ramazan Bayramı’nın birinci günü tan yerinin ağarmasıyla vâcib olur. Bir kimse fıtr gününün fecrinin tulûundan önce vefat etse veya bir çocuk fecrin tulûundan sonra doğsa veya bir kâfir fecrin tulûundan sonra Müslüman olsa, bunların üzerlerine fıtra vâcib de­ğildir. Çünkü her birine göre sebep yok olmuştur.

Eğer bir kimse vucûbun vaktinden önce fıtrasını edâ etse (yâni Bayramın birinci günü fecr tulü etmeden önce fıtrayı verse), sahîh olur. Bir kimse fıtra vermeyi vaktin­den sonraya bıraksa üzerinden fıtra düşmez. Onun üze­rine o fıtrayı çıkarmak vâcib olur. Fıtrayı hemen vermek mendûbtur. Hemen vermekten maksâd (Bayram Na­mazı için) namazgaha çıkmadan önce edâ edilmesidir. Çünkü Resûlullâh (s.a.v.): “Böyle günde sîz fakirleri dilenmekten müstağni kılın, (yâni dilenmeye muhtaç etmeyin)” buyurmuştur.

Resûlullâh (s.a.v.), bu hadîs-i şerif ile fakirlerin dilen­meye ihtiyâçlarının kalmaması ve ailelerinin nafakasını düşünmeden Bayram Namazı’nda bulunmalarını temîn etmek için, namazgâha çıkmazdan önce fıtra verilmesi­nin evlâ olduğuna işaret buyurmaktadır.

Her şahsın fıtrasını bir fakire vermesi vâciptir. Bir fıt­rayı ayırıp iki fakire verse, caiz değildir. Çünkü nass ile belirtilen, fakiri müstağni kılmaktır.

(Molla Hüsrev, Gürer ve Dürer, 341-344.s.)