Tıbbı Nebevi

HALÂ-YI BÂTIN (AZ YEMEK)

 

Mükerrem sıfatla yaratılan insanın kalbine, Cenâb-ı Hakk nazar eder. Az yiyip, oruç utarak açlıktan istifade etmeğe çalışılmalıdır. Tefsirde beyan edildiği üzere orucun 10 tane hassası vardır.

1 —Toklukta belâdet-i humuk (ahmaklık ve akılsızlık) vardır. Açlıkta safai kalp hasıl olur, hafıza kuvvetlenir. 2 — Toklukta kalb katı olur, ibadetlerden bir lezzet alınamaz. Aç­ıkta rikkat-i kalb hasıl olur, ibadet, dua ve münacaattan lezzet alınır. 3 — Toklukta fe­rah, iftihar ve tuğyan vardır. Açlıkta kalbte zül ve inkirar hali meydana gelir. 4 — Tokluk­ta unutkanlık vardır. Açlıkta fakir ve açların hali hatırdadır. 5 — Toklukta nefs-i emmâre kuvvet bulur, günah işlemeğe meyli artar. Aç­lıkta şehevât kırılır. 6 — Toklukta uyku ve gaflet vardır. Açlıkta uyanık ve seheri olu­nur. 7 — Toklukta tembellik ve gevşeklik var­dır. Açlıkta devamlı ibadet ve taat müyesser olur. 8 — Tokluk ekseri hastalıkların başlan­gıç sebebidir. Açlık bedene sıhhat verir. 9 — Toklukta sıkıntı ve ağırlık vardır, açlıkta fe­rahlık ve hafiflik vardır. 10 — Tokluk tasadduk ve îsârı men eder, açlık ise arttırır.

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

El-Kayyum: (Gökleri, yeri ve her şeyi tu­tan.)

 

AZ YEMEĞE ALIŞMANIN YOLU

 

Çok yemenin zararlarını düşünüp ondan çekinmek. Az yemenin faydaları üzerinde düşünüp ona alışmak. Bir çeşit yemekle yetin­mek. 24 saatte bir defa yemek yemek. Aç ve iştahlı kimselerle yemeyip, yalnız yemek ve mümkünse tartarak yemek ve hergün birkaç gram azaltarak 300 grama kadar inmek.

RUBAİYAT

Açlık ki tok eyler ol kamu azayı, / Açlık­ta bu nefs, terk eder dünyayı, / Hem açlık açar rûmuz her manayı, / Açlıkta bulur bu can ve dil Mevlâyı. (Marifetname)

 

YAPMADIĞIMI SÖYLEYİNCE

 

Üsâme (r.a.); «Resûlullah (s.a.v.)’ın şöy­le buyurduğunu işitdim» demiştir;

Kıyamet gününde bir kişi getirilip ce­henneme atılır da Cehennemde onun bağırsakları derhal karnından dışarı çıkar. Ve de­ğirmen merkebinin değirmende döndüğü gibi döner. Bunun üzerine cehennem halkı onun başına toplanıp da:

Ey filân! Hal ve şanın nedir? Sen bi­ze (dünyada) iyilik emderip bizi kötülükden
nehyeden (bir öğütçü) değil mi idin? derler. O da:

— Evet ben öyle idim. Fakat ben size mâ’rufu emrederdim, halbuki kendim yapmazdım. Yine ben sizi münkerden nehyederdim de kendim işlerdim! diye cevab verir.

 

 

 

 

ÇÖREK OTU HAKKINDA

 

Resulullah (s.a.v.) Efendimiz:

«Çörek otu ölümden başka her hastalığa şifâdır.» buyurmuşlardır. Ölüm geldiği vakit onun devası yoktur. Soğuktan mütevellit has­talıklara bilhassa iyi gelir. Çünkü tabiatı hararetlidir.

Faydaları çoktur. Susuzluktan mütevellit yanmayı giderir. Karındaki ağrıları giderir, göze arız olan suyu izâle eder, kavrulup mayi bir beze konularak bir müddet koklanırsa nezleye iyi gelir, baş dönmesine iyi gelir. Boğazdaki pü­rüzleri giderir, sesi açar.

ÂDAB

 

Müslümanlar aralarında bir dargınlık yüz gösterirse hemen barışırlar, birbirini üç günden ziyade terketmezler. Müslümanların gönüllerin­de düşmanlık, kin duyguları yaşayamaz.

 

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

 

El-Bakî: (Varlığının sonu olmayan)

El-Vâris: (Servetlerin geçici sahipleri, elleri boş olarak yokluğa döndükten sonra var­lığı devam eden, servetlerin sahibi.)

Er-Reşid: (Bütün işleri ezelî takdirine göre yürütüp, dosdoğru ve bir nizam ve hikmet üzere âkibetine ulaştıran.)

Es-Sabür: (Çok sabırlı.)

SİRKE HAKKINDA

 

Sahih-i Müslim Câbir (r.a.)’ın rivayet eliğine göre Nebî (s.a.v.):

«Sirke ne güzel katıktır» buyurmuşlardır. Câbir (r.a.) der ki: Bir defasında Resûlullah (s.a.v.) ehline; Evde bir katık bulunup bulun­madığını sual ettiğinde kendisine: «Evde an­cak sirke vardır» denildi. Resûlullah (s.a.v.) onu isteyip:

«Sirke ne güzel katıktır» diye yemeğe başladı.

Câbir (r.a.) «Resûlullah’tan bunu işitdiğimden beri sirkeyi severim» demiştir,

Tuleyha bin Nâfi de: «Câbir’den bunu işittiğim vakitten beri sirkeyi severim» demiş­tir.

Hattabî der ki: Resûiullah (s.a.v.)’in «Sir­ke ne güzel katıktır» buyurması, yeme husu­sunda iktisadı medh ve nefsi lezzetli yiyecek­lerden men içindir. Halbuki O, Allah’ın ni’metlerine lâyıkıyle şükreden ve rızıklarını lâyıkıyla medh edendir.

Bir kimse «Ben katık yemeyeceğim» diye yemin etse de ekmeği sirke ile yese yemininde yalancı olmuş olur.

Nebî (s.a.v.)’in ve ehlinin katıkları umu­miyetle sirke idi.

Resûlullah (s.a.v.)’in «İçinde sirke olan eve şeytan yaklaşmaz», buyurduğu mervidir.

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)lN RIZASI        ALINMADAN AĞZINA İLAÇ AKITILMASI

 

Hz. Aişe (r.anha) der ki: «Resûlullah (s.a.v.) baygın bir hâlde hasta iken ağzına ilaç koymağa başlamıştık. O da bize (Bana ilaç vermeyiniz) diye işaret etmiş durmuştu.

Biz ise (Resûlullah (s.a.v.)’ın ağzına ilaç, akıtılmasını istememesi, hastalar ilaçtan hoşlan­madığı içindir) demiş ve ilaç vermeğe devam et­miştik. O sırada Şam seferine hazırlanan ordu­nun başkumandanı Üsame b. Zeyd (r.a.) gelip Resûlullah (s.a.v.)’ın yanına girdi. Eğilip Resû­lullah (s.a.v.)’ı öptü. Resûlullah (s.a.v.) konuşamıyordu. Ellerini semaya kaldırdıktan sonra Üsa­me (r.a.)’nin üzerine indirdi. Üsame (r.a.) bun­dan, Resûlullah’ın kendisi için dua ettiğini anladı.

Resûlullah (s.a.v.) ayıldığı zaman (Ben si­zi bana ilaç vermekten men etmedim mi idi? di­ye hitap etti. Biz yine kendi kendimize (hasta ilaçtan hoşlanmaz) dedik.»

Esma bint-i Ümeysin (r.a.) bildirdiğine gö­re: Peygamberimiz (s.a.v.): «Bunu kim yaptı ba­na?» diye sordu. Peygamberimizin zevceleri de Habeş ülkesi tarafına işaret ederek «Oradan ge­len şu kadın yaptı!» diye Esma bint-i Ümeysi gösterdiler. O da: «Ya Resûlallah (s.a.v.)! biz sendeki hastalığın zatülcenb olmasından kork­muştuk.» dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) «Bu şey­tandan gelen bir şeydir. Yüce Allah (c.c.) bana o hastalığı bulaştırmış değildir. Ben Allah (c.c.) katında zatülcenb ile mübtelâ kılınmaktan üs­tün tutulmuşumdur. Allah (c.c.) onu bana mu­sallat kılmamıştır.» buyurdular. (İslâm Tarihi A. Köksal)

 

BAL (ASEL) VE İSHAL

 

Hz. Peygamber (s.a.v.) balı çok severdi. Üm­metinin hastalarına da şifâ olarak tavsiye etti: Kendisine bir adam gelerek yâ Resûlâllah! Kar­deşimin karnı ağrıyor «ishal oldu» dediğinde “Bal şerbeti içir” buyurdular. Adam ikinci ve üçüncü defa gelip hastalığın geçmediğini söyle­yince Resûl-i Ekrem yine: “Bal şerbeti içiriniz” demişti. Tekrar gelip içirdim fakat ishali ve ağ­rısı geçmedi, deyince Hz. Peygamber (s.a.v.) “Allah sözünde doğrudur, fakat kardeşinin karnı yalancıdır, yine bal şerbeti içir” buyurdu. Dör­düncü defa içince hasta iyileşir.

(El-Buharî, Es-Sahîh et-Tıb, Müslim, es Selâm)

Tıbb-ı Nebevi diğer tıp gibi değildir; kâmil akıl, nübüvvet nuru ve vahyin mahsûlüdür. Diğer tıpların ekserisi gibi tahmin, zan ve tecrübe­den ibaret değildir,

Tıbb-ı Nebevi’nin bedenlere şifâsı aynen Kur’an’ın temiz ruhlara şifası gibidir. Kur’ân; canlı kalblere, temiz ruhlara şifâ olduğu gibi; tıbb-ı Nebevi de temiz bedenlere şifâdır, insanların Tıbb-ı Nebevî’den yüz çevirmeleri, Kur’ân’dan şifâ istemekten yüz çevirmeleri gibidir. Bi­nâenaleyh kusur ilâçta değil, hastalık mahal­linin ve hastanın tabiatının pis olup, ilâcı kabul etmeyişindedir.

(Kur’ân-ı Kerîm ve Hadislerde Tıp Dr. Mahmud Denizkuşları)

***

Hz. Ömer (r.a.)’den :

( «Sırrını ketm eden kendine hâkim olur.»

— «Dünyaya az meyl et, hür yaşarsın.»

 

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V.) VE KARANTİNA

 

Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

“Bir yerde tâûn (veba)’un bulunduğunu işi­tirseniz oraya gitmeyiniz. Bulunduğunuz yerde meydana gelmişse oradan da ayrılmayınız.” (Bu­hari)

Hadis-i Şerifin birinci kısmı dışarıdan geli­nerek hastalık .alınmasını önleyici, ikinci kısmı ise hastalığın bulaştığı bölgeden etrafa yayılma­sını durdurucudur. Bir insanın salgınlı bölgeden dışan çıkabilmesi için ancak sağlam olması gerekir. Bu emir daha henüz hastalanmamış, fa­kat vücuduna mikrop girmiş olanları, bir başka deyimle kuluçka dönemindekileri de kapsamak­tadır.

Zehebî şöyle diyor:

«Veba hastalığı olan ye­re gitmemenin iki faydası vardır: Birincisi; kötü havayı teneffüs edip hasta olmaktan korunmak, ikincisi de hastalarla oturup kalkıp hastalığın bulaşmasını önlemek».

Veba hakkındaki Hz. Peygamber (s.a.v.)’in emri hudut ve sahillerden bir ülkeye veya bir şehre bulaşıcı hastalığın girmemesi için alınan en köklü tedbirdir.

Karantinanınsa bugünkü tarifi şudur: Bu­laşıcı bir hastalığın bulaşmasına maruz kalmış ve maruz kalmış olmasından şüphe edilen insan veya evcil hayvanların, hastalığın ve uzun kuluçka dönemi boyunca, böyle olmayanlarla te­masını önlemek için hareket serbestliğinin sınıf­landırılmasıdır.

(Kur’ân-ı Kerîm ve Hadîslerde Tıp Dr. Mahmud Denizkuşları)

 

SİRKE HAKKINDA

 

Sahih-i Müslim’de Câbir (r.a.)’in rivayet etti­ğine göre Nebî (s.a.v.) :

“Sirke ne güzel katıktır” buyurmuşlardır Cabir (r.a.) der ki: Bir defasında Resûlullah (s.a.v.) ehline: Evde bir katık bulunup bulun­madığını sual ettiğinde kendisine: «Evde ancak sirke vardır» denildi. Resûlullah (s.a.v) onu is­teyip :

«Sirke ne güzel katıktır» diye yemeğe baş­ladı.

Câbir (r.a.) «Resûlullah’tan bunu işitdiğimden beri sirkeyi severim» demiştir.

Tuleyha bin Nâfi de: «Câbir’den bunu işit­tiğim vakitten beri sirkeyi severim» demiştir

Hattabî der ki: Resûlullah (s.a.v.)’in «Sir­ke ne güzel katıktır» buyurması, yeme hususunda iktisadı medh ve nefsi lezzetli yiyecek­lerden men içindir. Halbuki O, Allah’ın ni’metlerine lâyıkıyle şükreden ve rızıklarını lâyıkıyla medh edendir.

Bir kimse «Ben katık yemeyeceğim» diye yemin etse de ekmeği sirke ile yese yemininde yalancı olmuş olur.

Nebî (s.a.v.)’in ve ehlinin katıkları umu­miyetle sirke idi.

Resûlullah (s.a.v.)’in «İçinde sirke olan eve şeytan yaklaşmaz», buyurduğu mervidir.

(Musâhabe 4 – Hz. R.M. Sâmi k s )

***

“Göklerde ve yerde kim varsa onlar da, göl­geleri de sabah akşam ister istemez Allah’a secde eder “ (Er-Râd Sûresi: 15)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ VE KARANTİNA

 

Hz.Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

“Bir yerde taun (veba)’ın bulunduğunu işitirseniz oraya gitmeyiniz. Bulunduğunuz yerde meydana gel­mişse oradan da ayrılmayınız.” (Buhari)

Hadis-i Şerifin birinci kısmı, dışarıdan gelinerek has­talık alınmasını önleyici, ikinci kısmı ise hastalığın bu­laştığı bölgeden etrafa yayılmasını durdurucudur Bir insanın salgınlı bölgeden dışarı çıkabilmesi için ancak sağlam olması gerekir. Bu emir daha henüz hastalanmamış, fakat vücuduna mikrop girmiş olanları, bir baş­ka deyimle kuluçka dönemindekileri de kapsamaktadır.

***

Zehebi şöyle diyor: “Veba hastalığı olan yere gitme­menin iki faydası vardır: Birincisi; kötü havayı teneffüs edip hasta olmaktan korunmak, ikincisi de hastalarla oturup kalkıp hastalığın ulaşmasını önlemek.”

Veba hakkındaki, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in emri hu­dut ve sahillerden, bir ülkeye veya bir şehre bulaşıcı hastalığın girmemesi için alınan en köklü tedbirdir.

Karantinanınsa bugünkü tarifi şudur: Bulaşıcı bir hastalığın bulaşmasına maruz kalmış ve maruz kalmış olmasından şüphe edilen insan veya evcil hayvanların, hastalığın ve uzun kuluçka dönemi boyunca, böyle ol­mayanlarla temasını önlemek için hareket serbestliği­nin sınırlandırılmasıdır.

(Kur’an-ı Kerim ve Hadislerde Tıp, Dr. Mahmud Denizkuşları)

 

 

 

EN İYİSİ ANNE SÜTÜ

 

Artık modern bilim Kur’ân-ı Kerîm’de 1400 yıl önce faydası ve verilme gereği bildirilen anne sütünün değe­rini son 20-30 yıldır tanımaya başladı.

Yıllarca halkımıza körü körüne olan batı özentisinin bir tezahürü olarak yanlış anlatılmış anne sütünün, ço­cuğun beslenmesi ve gelişimi üzerindeki önemli etkile­rini şöyle sıralayabiliriz:

Enfeksiyonu önleyici faktörler taşır.

Anne sütü, bebek için en uygun kalite ve kontite besleyiciler ihtiva eder.

Her yerde ve zamanda temiz ve hazırdır.

Ekonomiktir. Aile bütçesine külfet getirmez.

Çocuğun psikolojik gelişmesinde olumlu etkileri vardır.

Annede meme kanseri insidansını (sıklığını) azaltır.

Kısmen kontraseptif etkisi vardır.

Alerjik özelliği yoktur, ishal ve döküntü yapmaz.

Bebek için gerekli bütün vitaminleri taşır.

Bebek doğar, doğmaz en kısa sürede (ilk 30dak. içinde) anne sütü verilmelidir.

Çünkü annenin ağız adı verilen ilk sütü (=colostrum) bebek için çok değerli maddeler ihtiva etmektedir. Halk arasında sarılık yapacağı gibi bir inanç vardır. Ya­pılan araştırmalarda yeni doğan bebeğin mide bağırsak sisteminin ilk karşılaşacağı gıdanın ağız adı verilen ilk süt olması gerektiği ortaya konmuştur.

 

BAL (ASEL) VE İSHAL

 

Hz. Peygamber (s.a.v.) balı çok severdi. Ümmetinin hastalarına da şifa olarak tavsiye etti. Kendisine bir adam gelerek ya Resûlâllah! Kardeşimin karnı ağrıyor «ishal oldu» dediğinde «Bal şerbeti içir.» buyurdular Adam ikinci ve üçüncü kere gelip hastalığın geçmedi­ğini söyleyince Resül-i Ekrem (s.a.v.) yine «Bal şerbeti içiriniz.» demişti. Tekrar gelip içirdim fakat ishali ve ağnsı geçmedi, deyince Hz. Peygamber (s.a.v): «Allah sözünde doğrudur, fakat kardeşinin karnı yalancıdır, yine bal şerbeti içir.» buyurdu. Dördüncü defa içince hasta iyileşir.

(El Buhari Es Sahih et Tıb Müslim es Selam)

Tıbb-ı Nebevi diğer tıp gibi değildir; kâmil akıl, nü­büvvet nuru ve vahyin mahsûlüdür. Diğer tıpların ek­serisi gibi tahmin, zan ve tecrübeden ibaret değildir.

Tıbb-i Nebevî’nin bedenlere şifâsı aynen Kur’ân’ın te­miz şifası gibidir. Kur’ân; canlı kalblere, temiz ruhlara şifâ olduğu gibi; tıbb-ı Nebevî’den yüz çevirmeleri gibi­dir. Binâenaleyh kusur ilaçta değil, hastalık mahallinin ve hastanın tabiatının pis olup, ilâcı kabul etmeyişlerindendir.

(Kur’ân-ı Kerim ve Hadislerde Tıp, Dr. Mahmud Denizkuşları)

**HİKMET

 

Hz. Ömer (r.a) den:

“Sırrını ketm eden kendine hâkim olur.”

“Dünyaya az meyl et, hür yaşarsın.”

 

SİRKE NE GÜZEL KATIKTIR

 

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Sirke ne güzel katıktır”, buyurmuşlardır. (Müslim)

Nebî (s.a.v.)’in ve ehlinin katıkları umumiyetle sirke idi.

Sirke en faydalı katıklardandır. Yine Rasûlullah (s.a.v,)’ın: “İçinde sirke olan eve şeytan yaklaşmaz”, bu­yurduğu mervidir.

Hurma katık, üzüm de katık ve meyvedir. Bun­lara devam etmek sünnettir. Bu da üzümü ekmek­le beraber yemektir. Yine Resûlullah (s.a.v.) “Üzü­mü ekmekle beraber de yiyiniz, çünkü ehl-i cennet böyle yaparlar”, buyurmuşlardır.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in en sevdiği meyve yaş hurma ve karpuz idi. Hurmayı tek adetli yerlerdi.

“Kim her sabah yaş hurmadan yedi adet yerse o gün ona zehir yahut sihir zarar vermez” (Buharî) diye buyurmuşlardır.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in hurmanın bu nevinin bereketine dua ettiği rivayet olunur. Hurmanın yaşına da, kurusuna da, üzümün yaşına da, kuru­suna da, bademin ve cevizin yaşlarının da kurula­rının da bereketine dua etmişlerdir.

Ayrıca zehire ve sihre şifa olması için de dua buyurmuşlardır.

(Mahmud Sâmî (k.s.), Musahabe, C.4, s.135)

 

 

SIHHATLİ BULUNMANIN ESASI

 

Hikâye olunduğuna göre İran padişahla­rından birinin hazık (tecrübeli) bir tabibi var­dı. Tabibini Hz. Mustafa (s.a.v.)’ya hizmet et­mek üzerine Arap diyarına gönderdi. Adam, Arap diyarında bir sene kadar zaman geçirdi, kendisini görmeğe gelen olmadı, kimse gelip de kendisinden tedavi sormadı. Tabib daha fazla eğlenmeyerek Hz. Peygamber (s.a.v.)’in huzuruna çıktı ve durumunu arzetti:

— Beni Senin (s.a.v.) ve Ashabının gerektiğinde tedavileriniz için gönderdiler, bu kadar müddet memleketinizde kaldım, kimse gelip muayene olmadı, benimde kimseye bir fay­dam dokunmadı, dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki:

“Benim Ashabımın âdetleri şu veçhiledir ki, iyice iştâhları olmadan yemek yemezler, daha yemeğe iştâhaları var iken sofradan kal­karlar, yani doymadan kalkarlar.” bunun üzerine hekim:

— İşte bu sıhhatli bulunmanın esasıdır. Bu­rası da benim yerim değilmiş dedi ve memle­ketine döndü.

(R. Mahmud Sami (k.s.), Musâhebe 4)

 

ÜZÜNTÜ VE KEDERİN TEDÂVÎSİ

 

  • Duâ Etmek, Allâh’a Sığınmak: Üzüntülü kederli ve borçlu olan kimselere, Peygamber (s.a.v.) tarafından şu duâ tavsiye edilmiştir: “Allâhım! Üzüntü ve kederden, âcizlik ve tembellikten, cimrilik ve korkaklıktan, borçluluktan, borçluluğun vereceği sıkıntıdan ve düşmanların kaba kuvvet kullanıp üstün gelmesinden Sana sığınırım.”

Enes bin Mâlik (r.a.) demiştir ki: “Peygamber (s.a.v.), herhangi bir şeyden dolayı üzüntülü ve sıkıntılı olduğu zaman: “Yâ Hayyü yâ Kayyûm, rahmetinle Senden yardım diliyorum” diye duâ edip Allâh (c.c.)’den yardım isterdi.”

Hz. Alî (r.a.) de bu konuda şöyle der: “Her kime bir ni‘met verilirse, Allâh’a hamd ü sena eylesin! Her kimin rızkı azalırsa, Allâh’a istiğfar ve duâda bulunsun! Her kime de üzüntü ve keder isâbet ederse, “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” desin!

  • Cihad Etmek: Cihadın üzüntü ve kederi gidermedeki etkisi, aklen bilinen bir gerçektir. Çünkü nefis, haksız saldırganı, onun saldırısını ve istilâsını kendi başına bırakıp ta buna kayıtsız kalınca; üzüntü ve kederi, hüzün ve korkusu artar. O düşmanla Allâh için savaş ederse; Allâh (c.c.) onun üzüntü ve kederini, dinçlik, ferahlık ve kuvvete çevirir.

Nitekim yüce Allâh, şöyle buyurmaktadır: “Onlarla savaşın ki, Allâh sizinle onlara azâb etsin, onları rezîl etsin, sizi onlara gâlip kılsın ve mü’minlerin gönüllerini huzûra kavuştursun!”

Peygamber (s.a.v.) de: “Sizlere cihad’ı tavsiye ederim, çünkü cihad cennet kapılarından bir kapıdır. Yüce Allâh bununla gönüllerdeki üzüntü ve kederi giderir” buyurmuştur.

Üzüntü ve Kederi Gidermek İçin Faydalı Maddeler:

Zemzem suyu; üzüntü ve kederi, baş ağrısını giderir. Kalbi kuvvetlendirir, korkuyu da teskin eder.

Turunç yemeye devam etmek, üzüntü ve kederi giderir.

(Tıbb-i Nebevî Ansiklopedisi, 2.c., 736.s.)

 

EN GÜZEL İLAÇ: AZ YEMEK

 

Halîfe Hârun Reşîd hakkında şöyle bir hâdise anlatılır: Halîfe, biri Hintli, biri Bizanslı, biri Iraklı ve biri Afrikalı (zenci) dört tabîbi bir araya getirdi. Tabiplere: “Her biriniz, içinde hiçbir hastalık bulunmayan bir ilaç ismini bana söylesin!” dedi. Hintli olan şöyle dedi:

“Bana göre herhangi bir hastalık içermeyen ilaç, kara helile meyvesidir.”

Bizanslı tabip ise: “Bana göre herhangi bir hastalık içermeyen ilaç, beyaz turp tohumudur!” dedi.

Iraklı tabip dedi ki: “Bana göre herhangi bir hastalık içermeyen ilaç, sıcak sudur!”

Onların en bilgini olan siyahî tabip ise şöyle dedi: “Helile meyvesi mideyi burar; bu ise bir hastalıktır. Beyaz turp tohumu mideyi inceltir; bu da bir hastalıktır. Sıcak su da mideye rehavet verir; bu da bir hastalıktır!” Bu sözler üzerine tabipler kendisine: “Peki sence hangi ilaç herhangi bir hastalık içermez?” diye sordular; o da şu cevabı verdi:

“Bana göre herhangi bir hastalık içermeyen ilaç; canınız çekmedikçe yemeğe oturmamak ve daha iştahın var iken sofradan kalkmaktır!” Bu sözler üzerine diğer doktorlar hep birlikte: “Doğru söyledin!” dediler.

Âlimlerden biri, bana şunu anlattı: Ehl-i kitâbın feylesof tabiplerinden birine; Hz. Resûlullah (s.a.v.)’in, midenin üçte birini yemek, üçte birini içecek ve üçte birini nefes için ayırmakla ilgili hadis-i şerifinden bahsettim. Çok şaşırdı, bu sözleri takdîr etti ve şöyle dedi:

“Az yemekle ilgili olarak bundan daha mükemmel bir söz işitmedim! Bu, gerçekten hikmet sahibi birinin sözüdür! Hikmet sahibi tabipler yemeği azaltma konusunda hep böylesine güzel bir sözü söylemeye çalışmışlar; fakat bunu başaramamışlardır.”

(Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-kulûb, 3.c., 113.s.)

 

KUR‘ÂN-I KERÎM İLE TEDÂVÎ

 

Kur’ân-ı Kerim’de tıpla ilgili olarak kırka yakın âyet-i kerime vardır. İbni Kayyim el-Cevziyye “ed-Dâü ve’d Devâ” isimli eserinde şöyle der: “Kişi, Fâtihâ ile tedâvî olmayı iyice bilse, acâyip tesirini ve şifâsını elbetteki görecektir. Ben, Mekke ve Medine’de hayli zaman kaldım, bazı hastalıklara da yakalandım, fakat ne tabip bulabildim ne de ilaç, kendi kendimi Fâtihâ ile tedâvî ediyordum, fevkalâde tesirini gördüm ve ben bu tedâvî şeklini, bir hastalığı olan kimselere tavsiye ediyordum, onlardan birçokları da çabucak tesirini görüyorlardı”.

Kur’an’ın Şifâ Olması İle İlgili Hadîsi Şerifler:

“Sizlere iki şifâyı tavsiye ederim; biri bal, diğeri ise Kur’ân’dır.”

“İki şeyde şifâ vardır. Kur’ân okumakta, bal şerbeti içmekte.”

“Devâların (şifâların) en güzeli, en iyisi, Kur’ân’dır.”

“Fâtihâ Sûresi, zehirlenmeye karşı şifâdır.”

“Yâsîn Sûresi Kur’ân’ın kalbidir, zîrâ o bir çok hastalık için şifâdır.”

İbn Mes‘ud (r.a.) de: “Kur’ân-ı Kerim’de iki şifâ vardır. Biri Kur’ân’ın kendisi, diğeri ise baldır. Kur’ân gönüllerdeki hastalıklara şifâ, bal ise bütün hastalıklara şifâdır” demiştir.

Sahâbeden Vâsile (r.a.) demiştir ki: “Bir kimse Peygamberimiz (s.a.v.)’e geldi de, boğazındaki rahatsızlıktan şikâyet etti. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.): “Sana Kur’ân okumanı tavsiye ederim” buyurdular.

Bir def‘asında Peygamberimiz (s.a.v.), Hz. Câbir (r.a.)’e: “Ey Câbir! Sana Kur’ân’da en faziletli sûreyi haber vereyim mi?” diye sormuş. Oda: “Evet yâ Resûlallâh (s.a.v.)!” deyince, Peygamberimiz (s.a.v.): “Fâtihâ Sûresi’dir. Bunda bir çok hastalık için şifâ vardır” buyurmuştur.

(Tıbb-i Nebevi Ansiklopedisi, 2.c., 441-442.s.)

 

SAĞLIĞIN ÖNEMİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.): “Sizlerden her kim vücutça sağlıklı, nefsinden, malından korkusuz ve huzurlu, günlük yiyeceği de yanında olarak sabahlarsa, sanki dünyanın bütün nimetleri, kendisinde toplanmış gibi olur.”

“İki ni‘met vardır ki insanlardan pek çoğu bunların kıymetini bilmeyerek zarar etmiştir. Biri sağlık, diğeri ise boş vakit.”

“Emniyetli (korkusuz) yaşamak ve sağlıklı olmak iki büyük ni‘mettir ki, insanlardan pek çoğu bu iki ni‘metten mahrumdur.”

“Sağlıklı mümin, hastalıklı müminden daha iyi, daha üstün ve Allâh’a daha sevimlidir…”

“Beş şey gelmezden önce beş şeyin kıymetini bil! İhtiyarlık gelmezden önce gençliğinin, hastalık gelmezden önce sağlığının, fakirlik gelmezden önce zenginliğinin, meşgûliyet gelmezden önce boş vaktinin, ölüm gelmezden önce de hayatının.”

“Yedi şey gelmezden önce iyi işler yapmakta acele ediniz! Kulluk vazîfesini unutturan yoksulluk; azdıran zenginlik; bedenî güçleri bozan hastalık; bunaklık getiren yaşlılık; ansızın gelen ölüm; beklenilenlerin en kötüsü olan Deccal ve Kıyâmet. Kıyâmet ise daha ağır ve daha acıdır” buyurmuşlardır.

Abdullah b. Hubeyb (r.a.) demiştir ki: “Bizler bir mecliste otururken, Peygamber (s.a.v.) çıkageldi. Saçlarında ise yaşlık belirtileri vardı.

Bunun üzerine Biz: “Yâ Resûlallâh! Bugün sizi neşeli olarak görüyoruz” dedik. “Evet” dedi. Daha sonra cemaat zenginlikten söz etmeye başladılar.

Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.): “Allâh’tan korkan kimsenin zengin olmasında bir sakınca yoktur, Allâh’tan korkan kimse için sağlıklı olmak ise, zenginlikten daha üstündür. Gönül hoşluğu (neşeli olmak) da Allâh’ın ni‘metlerindendir” buyurdu.

(Tıbb-i Nebevî Ansiklopedisi, 2.c., 561-562.s.)

 

ZÜHREVÎ HASTALIKLAR

 

Genellikle evlilik dışı cinsel temasla veya kan nakli yoluyla geçen bulaşıcı ve tehlikeli hastalıklardır. Bu yolla bulaşan hastalıkların başında frengi, bel soğukluğu ve çağımızın vebâsı haline gelen AIDS hastalığı gibi hastalıklar gelmektedir.

Temizliğe son derece dikkat etmek, nikahsız olarak cinsel temasta bulunmamak, zinâ ve homoseksüellik gibi çirkin işleri yapmaktan sakınmak lazımdır. Nitekim yüce Rabbimiz: “Zinâya yaklaşmayınız, çünkü o ahlaksızlıktır ve çok kötü bir iştir” buyurmaktadır.

Peygamberimiz (s.a.v.) de: “Bir millette zina yaygınlaştığı zaman onlarda ölüm hâdiseleri çoğalır. Ey insanlar! Zinâdan sakınınız! Çünkü bunda altı çeşit cezâ vardır ki, üçü dünyada, üçü ise âhirettedir. Dünyâda kişinin şahsiyetini yok eder, fakirlik getirir, (zinâdan meydana gelebilecek hastalıklar sebebiyle) ömrü kısaltır. Âhirette ise Allâh’ın gazâbına uğrar, hesâbı şiddetli olur ve cehennemde azâb görür” buyurmuştur.

Kısırlık, düşük, sakat çocuk ve kanser gibi arızalar bırakmaktadır. Ciltte dermeğe, ekzama, sivilce ve kabarcıklar gibi bulaşıcı ve kötü yaralar meydana gelmesi; erkek ve kadının tenâsül organlarında yumuşak ve iltihablı yaralar ve bulaşıcı siğiller meydana getirmesi, idrar yollarında akıntılı ve akıntısız iltihaplanmalar oluşması; ferc ve şerc iltihabı gibi hastalıklar meydana gelmesi genellikle zinâdan kaynaklanmaktadır.      (Tıbb-i Nebevî Ansiklopedisi, 2.c., 784-785.s.)

  • •••••••

REYHÂN

Hoş kokusundan dolayı Peygamberimiz (s.a.v.): “Her kime reyhan ikram edilirse geri çevirmesin! Zîrâ reyhanın kokusu güzel, taşınması kolaydır.”

Reyhan koklamak kalbe kuvvet verir. Yaprakları su ile ıslatılıp içilirse uyku getirir.

(Tıbb-i Nebevî Ansiklopedisi, 2.c., 548-549.s.)

 

YEME İÇME HUSÛSUNDA BA‘ZI TAVSİYELER

 

Ehl-i kitâb demişlerdir ki: Herkes kendi vücûdunun hekimi olmalıdır. Ve isti‘mal eylediği devâ ve gıdâların tabiatlarını ve menfaatlerini bilmelidir. Tâ ki vücûdu sıhhat üzere kalmalıdır. Yemekten evvel soğuk su içmek mîdenin harâretini söndürür. Yemekten sonra su içmek ise mîdeyi kızdırır ve bedeni ısıtır.

Elma, kayısı, üzüm gibi meyveleri yedikten sonra su içmekten sakınmalıdır. Çünkü bunların üzerine su mîdeyi ifsad eder. Eğer su içmek istiyorsa bir veya iki saat sonra içmelidir. Bunun zarârı daha azdır.

Sıcak pilav veya sıcak tatlı (helva gibi) yedikten sonra soğuk su içmemelidir. Çünkü bu dişlere zarâr verir. Eğer su isterse birkaç lokma ekmek yedikten sonra içmelidir, bunun zarârı daha azdır.

İnsan her rast geldiği yerde yememelidir. Belirli bir yemek vakti olmalıdır. Eğer kısa aralıklarla azar azar dahi yese birinci hazmolunmadan yemiş olacağı için bu mîdeyi bozar ve zayıflatır.

Büyükler demişler ki: Dört şey ancak sonu belli olunca medholunur. 1. Yemek hazm olunduktan sonra 2. Savaştan döndükten sonra 3. Ekin büyüdükten sonra 4. Kadın öldükten sonra.

Tok karnına yaş ceviz yemek hazımsızlık verir. Kırmızı dutu aç karnına yemek bir zarâr vermez, tok karnına yemek hasta eder. Hurma, kuru üzüm vesâir tatlıları çok yemek diş etlerini bozar ve dişlere zarâr verir.

Çok tuzlu yemek göze zarâr verir. Çok soğan yemek balgamı arttırır ve göz karârması olur. Kâfî miktarda yağlı şeyler yemelidir. Akla faydası vardır. Kifâyet mikdârı tatlı hılmi arttırır, kifayet mikdarı mercimek kalbe rikkat verir ve kanı inceltir, fazlası zarârdır. Bal kabağı da dimağı kuvvetlendirir.

Hz. Alî (k.v.) demiştir ki:

“Yemeğe tuzla başlayan ve tuzla bitireni Allâh ta‘âlâ yetmiş türlü hastalıktan temizler. Yedi gün sabah vakitlerinde yirmi bir tane kızıl üzüm (kuru) yerse bedeninde sevmediği bir şey kalmaz.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Musâhabe, 4.c.)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ

ŞİFÂ KAYNAĞIDIR

 

El-Ukeylî Habib b. Fudeyk’den (Fureyk de deniyordu bu zâta): Babamın gözleri kör olmuştu. Hiçbir şeyi göremiyordu. “Resûlullâh (s.a.v.) gözlerine okudu ve gözleri iyileşti. Seksen yaşına girdiği halde iğneye iplik geçirdiğini gördüm.”

Hüseyin oğlu Kulsum (r.a.)’e Uhud günü ok atılmış ve boğazında yara açılmıştı. “Peygamber (s.a.v.) okudu, üfledi ve yara iyileşti.” Abdullâh b. Uneys (r.a.)’den: Yüzündeki ve başındaki yarasına okudu ve yara iltihaplanmadı. Hayber günü Alî (k.v.)’in gözlerine okudu ve gözleri hemen iyileşti. Hayber günü Seleme b. Ekvâ (r.a.)’in yarasına nefes etti ve yarası derhal iyileşti.

Zeyd b. Mu‘az (r.a.)’in ökçesine kılınç isâbet etmişti. Onu da Allâh (c.c.)’ün inâyeti ile iyileştirdi.

Alî b. el-Hakem (r.a.)’in kırılan ayağını da biiznillâhi ta‘âlâ iyileştirdi. Hem de tam yerinde, atından inmeden.

Hazreti Alî (k.v.) ayağından yakınıyordu. Onun için de Peygamber (s.a.v.) duâ buyurdu:

“Allâhım, ona şifâ ver, ona âfiyet ver!” dedi ve ayağını ona değdirdi, ondan sonra Alî (k.v.) ayağında herhangi bir sancı hissetmedi.

Ebû Cehil Bedir günü, Muavviz b. Afrâ (r.a.)’in elini kesmişti, elini taşıyarak Resûlullâh (s.a.v.)’in huzûruna geldi. Peygamber (s.a.v.) ona okudu ve elini yerine yapıştırdı, eli derhal yerine yapışıp kaldı.

İbn Vehb rivâyet etmiştir: Bedir günü, Hubeyd b. Yesaf (r.a.) boynundan öylesine yaralanmıştı ki nerede ise bir tarafı göçecekti. Ona nefes buyurdu ve ayrılan kısmı (mübârek eli ile) birleştirdi. Adam iyileşti.

Has’am’dan bir kadın konuşamayan bir çocuğunu Allâh Resûlü (s.a.v.)’e getirdi. Kendisine bir su getirildi. Ağzını çalkaladı, ellerini yıkadı. Sonra kadına verdi, çocuğa bu suyu sürmesini ve içirmesini emretti. Çocuk (ondan sonra biiznillâhi azze ve celle) iyileşti. Herkesin aklını geride bırakacak derecede de akıllandı.

(Kadı ‘Iyâz (rh.a.), Şifâ-i Şerîf, 322-324.s.)

 

 

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’DE KORUYUCU HEkimLİK UYGULAMASI

 

İbn-i Sînâ demiştir ki:

“Bütün ilm-i tıbbı iki beyitte cem’ ettim:

Yediğin zaman az ye, bir defa yedikten sonra üzerine yemekten sakın. Şifâ, yediğini hazmedebilmekdedir. Bir mide için yemek üzerine yemek sokmakdan daha zor gelen bir şey yokdur.”

Hikâye olunduğuna göre Mısır Meliki Mukavkıs’ın hâzık bir tabîbi vardı. Tabibini Hazret-i Mustafâ -sallallahu aleyhi ve sellem-‘e hizmet etmek üzere Arab diyarına gönderdi. Adam, Arab diyarında bir sene kadar zaman geçirdi, kendisine görünmeğe gelen olmadı. Kimse gelip de kendisinden tedavi sormadı. Tabib daha fazla eğlenmeyerek Hazret-i Peygamberin (s.a.v.) huzuruna çıktı ve durumunu arzetti:

– Beni Senin ve Ashabının gerektiğinde tedavileriniz için gönderdiler, bu kadar müddet memleketinizde kaldım, kimse gelip muayene olmadı, benim de kimseye bir faydam dokunmadı, dedi. Bunun üzerine Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdu ki:

– “Benim Ashabımın âdetleri şu veçhiledir ki, iyice iştihaları olmadan yemek yemezler, daha yemeğe iştihaları var iken sofradan kalkarlar, yani doymadan kalkarlar.” Bunun üzerine hekim:

– İşte bu sıhhatli bulunmanın esasıdır. Burası da benim yerim değilmiş, dedi ve memleketine döndü.

(Hz.M.Sami Ramazanoğlu (k.s.) Musahabe 4, 100-101.s.)

  • •••••••

(Ya Muhammed!) Biz sana kevseri verdik. Onun için Rabbine kulluk et ve kurban kes. Asıl sonu kesik olan, şüphesiz seni kötüleyenlerdir. (Kevser sûresi)

(Bu sûrede kurban kesmek emredilmiştir. Kurban yakınlık demektir. Kurban kesmekten asıl maksat, et yemek ve kan akıtmak değil, Allâh’a yakın olmaktır.)

 

YEMEK DUÂSI

 

El-hamdü li’llâh el-hamdü li’llâh ellezî et‘amenâ ve sekânâ ve ce‘alenâ mine’l-müslimîne.

Allâhümma’ğfir ve’rhâm va’hfez sâhibe’t-ta‘âmi ve’l-âkilîn ve li-men sa‘â fîhi ve li-cemî‘i’l-mü’minîne ve’l-mü’minât, ve’l-müslimîne ve’l-müslimât el-ahyâu minhüm ve’l-emvât bi-rahmetike yâ erhame’r-rahimîne.

Allâhümme nevvîr kulûbenâ bi-envâri muhabbetike ve zikrike ve şükrike yâ zê’l-celâli ve’l-ikrâmi.

Allâhümme ahyinâ hayaten tayyibeten bi’s-sıhhati ve’s-selâmeti ve’l-‘afve ve’l-‘âfiyete fî’d-dîni ve’d-dünyâ ve’l-âhireti. İnneke ‘alâ külli şey’in kâdîrin.

Allâhümme innâ nes’elüke tamâmen ni‘meti ve devâme’l-‘âfiyeti ve’rzüknâ hüsne’l-hâtimeti. Allâhümme zid ve lâ-tenkus bi-hurmeti’n-nebîyyî sallâ’llâhu ‘aleyhi ve sellem ve bi-hurmeti sirri sûreti’l-fâtiha.

ABDEST DUÂSI

 

Abdest aldıktan sonra şu duâyı okumak müstehabbdır.

Sübhâna’llâh, ve’l-hamdü li’llâh, e’stağfiru’llâh, ve eşhedü en lâ-ilâhe illâ’llâhu vahdehu lâ-şerîke lehu ve eşhedü enne muhammeden ‘abduhu ve resûlühu. Ya‘nî: Sübhânsın Allâhım, hamd sanadır. Senden başka ilâh olmadığına şahâdet ederim. Sana istiğfâr eder, Sana tevbe ederim. Muhammed (s.a.v.)’in senin kulun ve Resûlün olduğuna şahâdet ederim.” Bu duânın çok fazîletli olduğu rivâyet edilmiştir.

İbn-i Mes‘ûd (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin şöyle buyurduklarını rivâyet etti: Eşhedü en lâ-ilâhe illâ’llâhu vahdehu lâ-şerîke lehu ve eşhedü enne muhammeden ‘abduhu ve resûlühu. Ya‘nî: “Abdest alan biriniz şöyle desin: Şahâdet ederim ki Allâh’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed (s.a.v.) Allâh’ın kulu ve Resûlüdür. Ve bundan sonra salavât okusun. Böyle yapan kimseye rahmet kapıları açılır.”

Abdest alan kimsenin, kendisini tamâmen abdeste vermesi ve hiçbir söz konuşmaması gerekir; zîrâ abdestle Rabbini ziyâreti murâd etmektedir.

(Fakîh Ebû’l-Leys es-Semerkandî (r.h.),

Bustânu’l-‘Ârifîn, 838.s.)

 

 

İŞE SAĞ ELLE BAŞLAMAK VE YEMEK

 

Peygamberimiz (s.a.v.); abdest ve gusülde, ayakkabısını giymekte ve taranmakta, mümkün oldukça, hep sağdan başlamayı sever, bir şey alacağı zaman, sağ eli ile alır, bir şey vereceği zaman, sağ eli ile verir ve başlayacağı her şeye sağdan başlardı,

“Sizden biriniz, ayakkabısını giyeceği zaman, giymeğe sağdan başlasın! Ayakkabısını çıkaracağı zaman da, çıkarmağa soldan başlasın!

Ayakkabı giyilirken, sağ ayak, ayakların evveli, ayakkabı çıkarılırken de, sağ ayak, ayakların âhiri olsun!” buyururdu.

Abdullah b. Ömer (r.a.)’in bildirdiğine göre: Peygamberimiz (s.a.v.) “Sizden biriniz, yemek yiyeceği zaman, sağ eli ile yesin. Birşey içeceği zaman da, yine sağ eli ile içsin. Çünkü, Şeytan, sol eli ile yer ve sol eli ile içer!” buyurmuştur.

Seleme b. Ekvâ (r.a.)’in, babasından rivayetine göre: Peygamberimiz (s.a.v.), bir adamın, yanında, sol eli ile yemek yediğini görünce, ona “Sağ elinle ye!” buyurdu.

Adam “Buna gücüm yetmiyor, sağ elimle yiyemiyorum!” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) “Gücün yetmesin! Bunu, sağ eli ile yemekten, ancak, kibir ve gururu men etmektedir!” buyurdu. Bundan sonra, adam, bir daha elini ağzına kaldıramaz oldu. “Sizden biriniz, bir şey içerken, kabın içine solumasın!” buyurmuş, yiyeceklerin ve içileceklerin içine solunmasını yasakladığı gibi altın ve gümüş kablarda yeyip içmeyi de, kesin olarak yasaklamıştır.

Peygamberimiz (s.a.v.), su içerken, bir bardak suda iki üç kere nefes alır ve “Bu, daha yararlı ve daha kandırıcıdır.”

“Sizden biriniz, bir şey içeceği zaman, bir solukta içmesin.”

“Develer gibi, bir solukta içmeyiniz! İki veya üç solukta içiniz! Sonra, içeceğiniz zaman (Bismillah!) ve ağzınızı su kabından kaldırdığınız zaman da (Elhamdülillâh!) deyiniz!” buyurmuştur.

Nevfel b. Muâviye “Resûlullâh (s.a.v.), bir şey içerken üç kerre nefes alırdı. Evvelinde yüce Allâh’ın İsmini anar, Besmele çeker, sonunda da, Elhamdülillâh diyerek hamd ederdi.” demiştir.

(M. Asım Köksal (k.s.),

İslâm Tarihi Medine Devri, 2.c., 402-410.s.)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN YEMEĞİ

 

Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.) der ki: “Resûlullâh (s.a.v.)’e dâima akşam yemeği yapıp gönderirdik. Kalanını, bize geri çevirdiği zaman, ben ve Ümm-ü Eyyûb, Resûlullâh (s.a.v.)’in elinin değdiği yerleri araştırarak oralardan yer ve bununla teberrük ederdik.

Yine bir gece, yapıp gönderdiğimiz soğanlı veya sarımsaklı yemeği Resûlullâh (s.a.v.) geri çevirmişti.

Onda, elinin izini göremeyince, feryâd ederek yanına gittim.

“Yâ Resûlallâh (s.a.v)! Babam anam Sana feda olsun! Sen, akşam yemeğini geri çevirdin. Fakat, onda elinin izini göremedim.

Halbuki ben ve Ümm-ü Eyyûb, geri çevirdiğin yemekte elinin değdiği yerleri araştırmakta ve bununla teberrük etmekte idik.” dedim.

Resûlullâh (s.a.v.): “Bu sebzede bir koku hissettim. Ondan yemedim. Ben, sizin görüşmediklerinizle görüşen, melekle fısıldaşan bir kişiyim. Ben, sizler gibi değilim. Arkadaşımı (Cebrâîl’i) rahatsız etmekten korkarım. İnsanı rahatsız eden şeyden, melekler de, rahatsız olurlar.” dedi.”

Bunun üzerine, Ebû Eyyûb: “Haram mıdır o yemek?” diye sordu. Peygamberimiz (s.a.v.): “Hayır! Fakat, ben, kokusundan dolayı ondan hoşlanmadım” dedi.

Ebû Eyyûb: “Senin hoşlanmadığın şeyden ben de, hoşlanmam!” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.), ona: “Siz, onu yiyiniz!” dedi. Ebû Eyyûb der ki: “Bunun üzerine, biz de, ondan yedik ve bir daha Resûlullâh (s.a.v.)’e o sebzeden yemek yapmadık.”

Birgün, Ümm-ü Eyyûb’a: “Resûlullâh (s.a.v.), kocanın evinde yedi ay oturmuştu. Resûlullâh (s.a.v.)’in, en sevdiği yemek hangisiydi?” diye sordular. Ümm-ü Eyyûb da:

“O (s.a.v.)’in, kendisi için ne bir yemeğin yapılmasını emrettiğini gördüm, ne de, bir yemeği zemm ettiğini gördüm. Kendisine herise (keşkek) yapar, hoşuna gittiğini görürdük de, O (s.a.v.)’e bu, beş altı, on günde bir hazırlanırdı.” dedi.

(M. Âsım Köksal (rh.a.), İslâm Tarihi, 8-9.c. 28.s.)

 

 

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.) VE TEDÂVİ

 

Hz. Peygamber (s.a.v.)‘in tıbba dair hadislerinin bir kısmı genel tıp konularına, bir kısmı koruyucu hekimliğe ve diğer bir kısmı da tedâvi etmeye dair ilaç tariflerinden ibarettir. Bu hadislerin çoğu, o dönemde Arap Yarımadası’ndaki yanlış tıbbî uygulamaları düzeltmek ve tıbba yeni bir hüviyet kazandırmak gibi önemli bir rol oynamıştır. Ortaçağa hâkim olan bir İslâm tıbbının doğmasına zemin teşkil etmiştir. Ebû Bekir Râzî ve İbn-i Sînâ ile bunlardan sonra gelen meşhur tabiplerin bilimsel açıklamalarının en başta gelen kaynakları Kur‘an-ı Kerim’in tıp ile alâkalı âyetleri ile Hz. Peygamber (s.a.v.)’in aynı konudaki hadîs-i şerîfleridir.

Meşhur muhaddisler eserlerinde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in tıp ile ilgili hadîslerine yer vermişler, hatta bu konuya “Kitâbü’t-Tıb” adı altında özel bölümler ayırmışlardır. Bunların dışında ayrıca “Tıbb-ı Nebevi” adı altında müstakil eserler kaleme alınmıştır. Koruyucu ve tedavi edici hekimliğe ait hadislerden bazıları şunlardır: “Kim, bilgisi olmadığı halde hekimlik yapmaya kalkışırsa sebep olacağı zararı öder.”

Sa’d b. Ebî Vakkas (r.a.) hastalandığında Hz. Peygamber (s.a.v.) onu ziyarete gitmiş ve “Haris b. Kelede’yi çağırın. O iyi bir hekimdir. Seni tedavi etsin.” buyurmuştur.

“Allah, verdiği derdin şifasını da verir.”

“Bir yerde veba olduğunu işitirseniz oraya girmeyiniz. Bulunduğunuz yerde veba ortaya çıkarsa oradan ayrılmayınız.”

“Size ne oluyor ki, dişleriniz sararmış olduğu halde yanıma geliyorsunuz. Misvak kullanınız.”

(İbrahim Sarıçam,

Hz. Muhammed (s.a.v.) ve Evrensel Mesajı, 325.s.)

 

 

MANTAR

 

Tabip Ali b. Cehm (rh.a.) demiştir ki: “Abbasi Halifelerinden el-Mütevekkil Alallâh, beni yanına çağırarak: “Gözümü tedavi etmek için çok gayret gösterdin, buna rağmen ancak gözün iltihabını artırdın! Alimlere sor, bu konuda Peygamber (s.a.v.)’den bir hadis biliyorlar mı?” dedi. Ben de Ahmed b. Hanbel’in yanına vardım ve sordum. Şöyle dedi: Ebû Hureyre (r.a.)’den rivayetle Peygamberimiz (s.a.v.): “Mantar, ekip dikmeden kendiliğinden biten bir bitkidir, suyu ise göz hastalığına karşı şifadır.” buyurmuştur. Halife el-Mütevekkil’e döndüm ve haber verdim. Bunun üzerine bana “Yuhannâ b Mâsuye’yi bana çağır!” dedi. Mütevekkil ona: “Mantarın suyu nasıl çıkarılır?” dedi. Yuhannâ: “Ben çıkarırım.” dedi. Ve bir mantar aldı, kabuğunu soydu, hafifçe haşladı sonra ikiye böldü ve suyunu mil ile çıkardı ve bununla Mütevekkil’in gözüne sürme gibi çekti, ikinci çekişinde gözü iyileşti. Durum Yuhannâ’nın tuhafına gitti de: “İnanıyorum ki sizin sahibiniz (Peygamberiniz) gerçekten hekim bir kimseymiş.” dedi.

(Süyûtî, Tıbbü’n-Nebevi, 336.s.)

 

 

BASUR (HEMOROİD)

 

Kalın bağırsağın alt kısmındaki kan damarlarının genişleyip şişmesidir. Makat’ın içinde ve dışında meme yapabilir.

Korunma: Peygamberimiz (s.a.v.): “Sizlere su ile temizlenmenizi (taharetlenmenizi) tavsiye ederim. Zira makadın iyi temizlenmesi basur hastalığından koruyucudur.” buyurmuştur. (İ.Sünni vr. 396)

Tedavi: Peygamberimiz (s.a.v.): “Sizlere zeytinyağını tavsiye ederim. Hem yeyiniz hem de onunla yağlanınız. Zira zeytinyağı basur hastalığı için şifadır.” buyurmuştur. (Bağdadî)

İbn-i Abbas (r.a.) demiştir ki: “Ben, benzi sararmış olarak Peygamber (s.a.v.)’in yanına varmıştım. “Ey ibn-i Abbas, bu ne haldir?” diye sordu. Ben de: “Basur hastalığı var” dedim. “Küçük yaşta olmana rağmen öyle mi? Gebre otunun çiçek tomurcuğunu alıp iyice döversin, sonra sulandırıp içersin!” buyurdu. Bende aynen yaptım ve iyileştim.”

(E.Nuaym vr. 8106)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’DE KORUYUCU

 

HEkimLİK UYGULAMASI

İbn-i Sînâ demiştir ki:

“Bütün ilm-i tıbbı iki beyitte cem’ ettim:

Yediğin zaman az ye, bir defa yedikten sonra üzerine yemekten sakın. Şifâ, yediğini hazmedebilmektedir. Bir mide için yemek üzerine yemek sokmakdan daha zor gelen bir şey yokdur.”

Hikâye olunduğuna göre Mısır Meliki Mukavkıs’ın hâzık (işinin ehli) bir tabîbi vardı. Tabîbini Hazret-i Mustafâ (s.a.v.)’e hizmet etmek üzere Arab diyarına gönderdi. Adam, Arab diyarında bir sene kadar zaman geçirdi, kendisine görünmeğe gelen olmadı. Kimse gelip de kendisinden tedavi sormadı. Tabib daha fazla eğlenmeyerek Hazret-i Peygamberin (s.a.v.) huzuruna çıktı ve durumunu arzetti:

– Beni Senin ve Ashabının gerektiğinde tedavileriniz için gönderdiler, bu kadar müddet memleketinizde kaldım, kimse gelip muayene olmadı, benim de kimseye bir faydam dokunmadı, dedi. Bunun üzerine Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdu ki:

– “Benim Ashabımın âdetleri şu şekildedir ki, iyice iştihaları olmadan yemek yemezler, daha yemeğe iştihaları var iken sofradan kalkarlar, yani doymadan kalkarlar.” Bunun üzerine hekim:

– İşte bu sıhhatli bulunmanın esasıdır. Burası da benim yerim değilmiş, dedi ve memleketine döndü.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),

Musahabe 4, 100.s.)

  • •••••••

(Ya Muhammed!) Biz sana Kevser’i verdik. Onun için Rabbine kulluk et ve kurban kes. Asıl sonu kesik olan, şüphesiz seni kötüleyenlerdir.  (Kevser sûresi)

(Bu  sûrede kurban kesmek emredilmiştir. Kurban yakınlık demektir. Kurban kesmekten asıl maksat, et yemek ve kan akıtmak değil, Allâh’a yakın olmaktır.)

 

DEVA OLAN YİYECEKLER

 

Şehr b. Havşeb, Ebû Hureyre (r.a.)’den naklen şöyle anlatır:

Kem’e olarak bilinen kırmızı mantar, Allâh’ın ihsanıdır. Suyu göze şifalıdır. Acve isimli hurma, cennet meyvesidir. O, zehirlenmeye şifadır.

Rebi’ b. Haysem, şöyle der:

Bana göre, nifas halindeki kadınlara yaş hurmadan, hasta için baldan başka şifa sebebi yoktur.

A’meş, Ebû Salih’ten naklen şöyle anlatır:

Sıtma için, üçte bir miktar tereyağı, aynı miktar bal, aynı miktar süt karıştırıp içilir.

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Sıtma cehennem ateşindendir. Onu su ile soğutunuz.”

Ali b. Ebî Talib (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’den naklen şöyle anlattı:

“Balda bereket vardır. Onda ağrılara şifa vardır. Yetmiş peygamber, onunla tedavi etmiştir.”

Ali b. Ebî Talib (r.a.) şöyle anlatır:

Biriniz hastalıktan şikâyet ettiği zaman, hanımının mihir parasından üç dirhem istesin. Onunla süt, bal alsın, yağmur suyu ile karıştırıp içsin.

Allâhü Te‘âlâ böylece, kolaylığı, rahatlığı, şifayı ve mübarek suyu bir araya getirmiş olur.

Câbir b. Abdulluh (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu rivayet etti:

“Sürmeye devam ediniz, o kıl bitirir; gözleri keskinleştirir.”

Bir başka rivayette hadîsin devamı:

“Gözü cilalandırır.” şeklindedir.

(Ebu’l-Leys Semerkandî, Bostanü’l Ârifîn, 804.s.)

 

 

 

 

 

SÜNNET OLAN HACAMAT (KAN ALDIRMAK)

 

Mi‘râc gecesinde bir melek grubunun Peygamberimiz (s.a.v.)’e gelerek “Ümmetine hacamatı emret!” diye söylediği­ni İbn Abbâs (r.a.) rivâyet etmektedir. (Ali Nâsıf, et-Tâc, III, 203)

Hz. Peygamber (s.a.v.) bizzat kendisi Ebû Taybe adında bir hacamatçıya hacamat yaptırmış ve başından kan aldırıp o kişi­ye ücretini ödemiş ve şöyle buyurmuştur “Kan aldırma yolları­nın en güzeli hacamattır (yâhud hacamat sizin en iyi tedâvi yollarınızdır). (Buhârî)

Peygamber (s.a.v.) ihramlı iken hacamat yaptırmıştır. (Müslim) İhrâmlı iken saç kestirmemek şartıyla hacamatın câiz olduğu hu­sûsunda âlimler arasında görüş birliği vardır. Aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.v.) oruçlu iken de hacamat yaptırmıştır. (Ebû Dâvud)

Nâfi der ki; İbn Ömer (r.a.) şöyle dedi: Ben Resûlullâh (s.a.v.)’den şöyle dediğini işittim. “Hacamat olmak aç karnına daha faydalıdır. Hacamat olmak, aklı ve hıfzetme (ezberle­me) gücünü artırır, hâfız olanın da hıfzetmek kâbiliyetini kuvvetlendirir. Artık kim hacamat olmak isterse Allah’ın is­mini zikrederek perşembe günü hacamat olsun.” (İbn Mâce)

Hacamat, tedâvî maksâdlı veyâ sünnete uymak için yaptırı­labilir. (Yaklaşık 143 yerden hacamat yapılabilir.) Hacamat ya­pılmasına karar verilen yerler temizlendikten sonra kupalar yer­leştirilir, kupaların yerleştirilmesi için kağıt yâhud pamuk veyâhud vakum cihâzı gibi şeyler kullanılır, en mühim olan husûs kul­lanılan kupaların (hacamat bardaklarının) ve diğer kullanılan aletlerin steril olmasıdır. Bardakların vakumlanmasından sonra 3-5 dakika eski kanın, toksinlerin ve kollestrolun toplanması için beklenir ve bardaklar sökülür sonra bu kısım neşter veyâ jilet ve­ya zemberek denilen bir âletle 1 mm.’den derin olmamak ve 1 cm.’den uzun olmamak şartı ile çizilir (kesilir). Bu 5-7-9-11-13-15 çizgi olabilir ve hacamat bardakları tekrar aynı yere vakumlanır. Kan biriktikçe bardaklar boşaltılıp işlem açık renkli taze kan ge­lene kadar, 1-3-5 kere tekrarlanır.

Zâten insan, kanın fazlasını dışarı verdikten sonra otomatik olarak kan durur. Kan alma işlemi tamamlanınca yara dezenfek­te edilip flasterle kapatılır, bu şekilde hacamat tamamlanmış olur.

(Mehmet Kocabaş, Hacamat ve Faydaları, 11.s.)

 

HACAMATLA TEDÂVÎ OLUNAN HASTALIKLAR

 

Çok eskiden beri Uzak Doğu ve Mısır’da bilinen ve Ameri­ka’da ve diğer gelişmiş ülkelerde de hâlen yaygın olarak aka­demik seviyede bir tedâvî metodu olarak kullanılan ve dünyâ genelinde cupping-teraphy diye anılan hacamat, anında tesîr gösteren, tehlikesiz, yan tesiri olmayan, ucuz bir tedâvî şekli­dir. Aslen sünnet olan hacamat, ülkemizde de yaygınlaşmaya başlamıştır.

Baş ağrısı, yarım baş ağrısı ve sinüzit, tembellik, uyku faz­lalığı, yüksek tansiyon ve şeker hastalığı, prostat ve cinsel za­yıflık, sırt ağrısı, bel ağrısı (lumbago), işiaz, diz ağrısı, yanlar­da uyuşukluk, hormon bozukluğu, yumurtalık hastalıkları ve bir çok kadın hastalığı, hacamatla başarılı bir şekilde tedâvî olun­maktadır.

 

 

HANGİ HALLERDE HACAMAT YAPILMAZ

 

  • Hacamat çok ihtiyar ve zayıf kişilerde,
  • Kalp yetmezliği olanlarda,
  • Kuvvetli ishal olanlarda,
  • Bir yeri kesildiğinde kanı durmayan kişilerde,
  • Hamilelerde,
  • Aşırı kansız kişilerde (anaemia leukaemia thalassemia)
  • AIDS HIV virüsü taşıyanlarda,
  • Tansiyonu çok düşük olan kişilerde
  • Küçük çocuklarda
  • Çok hassas ve korkan kişilerde kanlı hacamat yapılmaz, duruma göre kansız hacamat tatbîk olunur.
  • Tansiyonu çok düşük kişilerde eğer hacamat yapılmaya karar verilmiş ise hacamattan yarım saat önce şekerli çay ve­ya kahve içirilmesi ve daha sonra hacamatın yapılması tavsiye olunur.
  • Şeker hastalığında ve kanı çok ince ve akıcı olan hasta­larda hacamat çizgileri mümkün olduğu kadar çok kısa yani nokta şeklinde yapılması tavsiye olunur.
  • Ayrıca hassas bölgelere göz, göbek, genital kısım, beyine giden damarların üzeri gibi tehlike arzeden yerlere hacamat ya­pılmaz.

(Mehmet Kocabaş, Hacamat ve Faydaları, 31.s.)

 

MİSVAK ANTİSEPTİKTİR

 

Erak ağacından yapılan misvak, diğer ağaç dalların­dan farklıdır, güzel bir rayihası ve antiseptik özelliği vardır. Diş macunlarının zararlı olduğu meşhûr yabancı tıp kitap­larında bile bildirilmektedir. Mes’elâ, Larousse lllustre Medical isimli tıp kitâbında diyor ki:

“Bütün diş ma‘cunları ve diş tozları, dişlere zarar verir. En iyisi, sert bir fırçadır. Önce, dişleri kanatırsa da, korkmamalıdır. Diş etlerini kuvvetlendirir ve artık kanamaz.

Bu şekildeki diş temizliğini sağlayan en iyi vâsıta misvaktır. Diş ma‘cunları, ağızdaki faydalı ve zararlı bütün mikropları öldürürken, misvak sadece zararlı mikropları öldürür. Bu bakımdan, dişlerinin çürümesi­ne engel olmak için, inanan inanmayan herkesin mis­vak kullanması gerekir.”

Misvak abdestin sünnetidir, Şâfiî’de namâzın sünneti­dir. Hadîs-i şerîflerde buyruldu ki:

“Misvak kullanarak kılınan namâz, misvaksız kılı­nan namâzdan 70 kat üstündür.” (İ.Neccar)

“Cebrâîl aleyhisselâm, misvak kullanmayı o kadar tavsiye etti ki, misvakın farz olacağından korktum.”

(İbn Mâce)

“Eğer ümmetime güçlük vermeyeceğini bilseydim, her namâz için abdest almalarını ve her abdestte mis­vak kullanmalarını emrederdim.” (Buhârî, Müslim)

“Gece namâzı için kalkınca, ağzınızı misvakla te­mizleyin! Çünkü bir melek, namâzda Kur’ân okuyanın ağzına yaklaşarak dinler.” (Deylemî)

“Ağzınız Kur’ân yoludur, misvakla temizleyin.” (Ebû Nuaym)

“Peygamberlerin beş sünneti: Hayâ, hilm, haca­mat, misvak ve güzel kokudur.” (Taberânî)

“Misvak erkeğin fesâhatini (konuşma güzelliğini)  artırır.” (İ. Adiy, Hatîb)

 

OSMANLI’DA TIB İLMİ AVRUPA’DAN ÜSTÜN İDİ

 

Osmanlılar, İbn Sînâ tıbbına ilâveler yapmaya çalışmışlar­dır. Bilhassa amelî tıbba ehemmiyet vermişler, hastanelerini iyi şartlar içinde tutmaya gayret göstermişlerdir. Bu derecede sa­vaşan bir devletin, pratik tıbba ve cerrahiye ağırlık vermesi ta­bîidir.

Operatör Amasyalı Sabuncuoğlu Şerefeddin, 1465’de Fâ­tih’e sunduğu Türkçe Cerrâhiyye-i İlhâniyye’sinde, devrinin operatörlük san‘atını renkli resimler de koyarak çok iyi îzâh et­miştir. Sonraki asırda Antakyalı Dâvud, bu yolda devâm etti. XV. asırda Ahi Çelebi, idrar yolları üzerindeki mühim eserini yazdı.

Akıl ve rûh hastalıkları çoktan ayrı branş olarak ayrılmıştı. Daha Sinoplu Mü’min Çelebi, 1453’ten önce İkinci Murâd’a sunduğu Zahıyre-i Murâdiyye’sinde 25 bâb hâlinde akıl, rûh, sinir hastalıklarını incelemişti.

“Akıl hastalarını tedâvî etmeyi Avrupa, Türkler’den öğrendi. Türkler, bizden çok önce akıl hastalarına mahsûs hastaneler yaptılar. 1788’de bile İngiliz Dr. John Heward, Türk akıl hasta­nelerinin eskisine nisbetle inhitât hâlinde, fakat hâlâ Avru­pa’dan üstün bulunduğunu kaydeder.” (Dr. Kraft-Ebing, Traite Cli-nique de Psychiatrie, Paris 1897, 53.s.) Bu satırları, son asrın en bü­yük psikiatrlarından birinin kitâbından aldım. “1818’de Fran­sa’da akıl hastaları hasta kabûl edilmez, hayvanlardan ve câ-nîlerden kötü muâmele görür, eski asırlarda ise yakılırdı.” (Es-

quirol, Rapport, Paris 1874, 2.s.: Jean Vinchon, Les Malades de l’Esprit,

Paris 1930, 24.s.) Osmanlı devletinde yaşayan Rûmlar da, Türkler’in delileri hastaneye yatırması ile alay edip, kendi cemâatlerindeki delileri, vücûdlarına giren Şeytân’ı kovmak için döğer, aç ve susuz bırakırlardı. (Sarraf Hovannesyan, inciciyan’da, 120.S.)

Osmanlı hekimleri, ateh-i kable’l-mîâd dedikleri schizophrenie’yi, mâl-i hülyâ dedikleri melancolie ve kara sevda dedik­leri hysterie’yi birbirinden ayırmasını bilerek ayrı ayrı tedâvî ediyorlardı. En ünlü akıl hastanesi, Kanûnî’nin dedesi İkinci Bâyezid’in yaptırdığı Edirne’deki Bâyezid Hastanesi’dir. (Evliyâ, III, 468-70)

(Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, 2.c. 189.s.)

 

 

 

KUR’ÂN’IN TIBBÎ FAYDALARI

 

“Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırın-

caya kadar belli vakitlerde namaz kıl ve özellikle saba-

hın Kur’ân’ını okumayı da unutma… Zîrâ sabah namazı

meşhûddur.” (İsrâ s. 78) “Sabahın Kur’ân’ını okumak” sadece

Kur’ân okumak demek değil, bilâkis namaz sırasında okumak

demektir. Böylece Kur’ân salâtı oluşturan bölümleri salât yeri-

ne kullanmış ve Hz. Resûlullah (s.a.v.)’in bugün müslümanların

kıldığı şekilde namazı göstermesine ışık tutmuştur.

Hadîslerde açıklandığına göre sabah namazına melekler

şâhidlik eder. Melekler her namazı ve her iyi ameli gözlediği

halde, bu ayet sabah namazına verilen özel  önemi gösterir. Bu

nedenle Allâh Resûlü (s.a.v.) sabah namazında Kur’ân’dan çok

uzun sûreler/âyetler okurdu. Onun sünnetini sahâbe (r.a.e.) de

devam ettirmiş ve sonraki âlimler bunu müstehâb görmüşlerdir.

Sabah namazında uzunca okunan Kur’ân’ın tıbbî faydası-

nın olup olmadığı hususunda yaptığımız araştırma neticesinde

şu sonuca ulaştık: “Sabahları, aç karnına ve  çok yüksek ol-

mayan bir sesle Kur’ân okumak, vücûd ve rûh sağlığı için çok

faydalıdır. Okuyucunun kafasının içinde titreşimler olur. Bunlar

beyin için iyi bir masaj gibidir. Bu yüzden beyindeki damarlar

çevresini daha iyi besler. Kısık sesle ve münâsib bir makamla

Kur’ân okumak, boğazdaki ses tellerini terbiye eder, kuvvetlen-

dirir, bir nev’i boğaz jimnastiği olur. Her gün bu suretle Kur’ân

okumaya alışanların sesleri, ihtiyarlıkta bile bozulmaz. Rûha

ferahlık veren te’siri, beyne yakın olan hipofiz bezesinin daha

iyi işlemesine yardım eder. Diğer bezeleri de, burası idare ettiği

için böylece iç salgı muntazam bir hâl alır. Sağlık üzerine iyi-

leştirici bir tesir yapar. İnsanın karamsarlığı gider; vücut canlılık

kazanır.

İnsanı yaratanla Kur’ân’ı gönderen aynı Zât olduğu için, vü-

cut hassasiyetimize uygun olarak, hikmetlerle dolu olduğu yeni

yeni anlaşılan Kur’ân harflerini ahenk içinde indirmiş, kalp ve

kafamıza maddi ve manevi yönden bitmez tükenmez bir nimet-

ler hazînesi olarak hazırlamıştır.”

(Prof. Dr. Dâvud Aydüz, Kur’ân-ı Kerîm’de Besinler ve Şifâ, 177-178.s.)

 

MÛCİZEVÎ BİR TEDÂVİ YÖNTEMİ: HACAMAT

 

Hacamat herhangi bir hastalıktan kurtulmak veya kan faz-

lalığının vücutta meydana getirdiği rahatsızlıkları gidermek

için kullanılan genel bir tedâvi usulüdür. Tıkanıklıkların ve en

fazla zararlı maddelerin toplandığı belli bölgelerdeki ince da-

mar ve kılcal damarlardan kan alınır. Peygamberimiz (s.a.v.)’in

tavsiye ettiği ve bizzat uyguladığı sünnetlerindendir.

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: Resûlullah (s.a.v) boynunun iki

tarafındaki damarları ile iki omuzun arasındaki damardan ha-

camat olurdu. (Ebu Dâvud, Tibb 4)

Nâfi der ki; İbn Ömer (r.a) şöyle dedi: Ben Resûlullah

(s.a.v)’den şu buyruğu işittim: “Hacamat olmak aç karnına

daha faydalıdır. Hacamat olmak aklı ve hıfzetme (ezberle-

  1. me) gücünü arttırır. Hâfız olanın da hıfzetmek kabiliyetini

kuvvetlendirir. Artık kim hacamat olmak isterse Allah’ın

ismini anarak perşembe günü hacamat olsun.” (İbn Mâce

Kitâbu’t Tıb)

Nebî (s.a.v.): “Mi’rac’ta; ‘Yâ Muhammed (s.a.v) ümmeti-

ne kan aldırmalarını emret. Kan aldırmakda sizin için şifâ

vardır.’ demeyen bir meleğe rastlamadım.” (Tirmizi,Tıbb 12)

Hacamatın başlıca faydaları şunlardır:

  1. Vücudumuzda biriken pis kanı dışarı atmamızı sağlar
  2. Kandaki ve dokulardaki gaz ve toksinleri dışarı atarak,

damarlardaki kan akımını canlandırır. Kan fazlalığından kur-

tarır.

  1. Hastalıkları önler, ağrıları giderir. Kansızlık, bel tutulma-

sı, boyun tutulması, eklem ağrıları, baş ağrıları, kireçlenme,

dalak, karaciğer hastalıkları, enfeksiyonlar, sinirsel, psikolojik

olan hastalıkların tedavisinde, iç kanamayı durdurmada bü-

yük yarar sağlar.

  1. İdrarı söktürür, kabızlığı giderir, hayız kanının normal

gelmesini sağlar, cilt hastalıklarına şifâ olur.

  1. Baş ağrısı, baş dönmesi, yüksek tansiyona iyi gelir.
  2. Varîs, bâsur, idrar yolları ve böbrek hastalıklarına, hor-

mon bozukluğuna iyi gelir

(www.fgvforum.org)

 

MUCİZEVİ TEDAVİ YÖNTEMİ: HACAMAT

 

Peygamber (s.a.v.)’in mübarek ağızlarından çıkan her

bir kelimenin doktorlar için büyük tıp kitabı olduğunu hiçbir

akıl sahibi inkar edemez.  Nitekim günümüzde birçok alanda

olduğu gibi tıp alanında da  hadis-i şerifler sayesinde ilerle –

me kaydedilmekte, bazen de hadis-i şeriflerde haber verilen

gerçeklere dolaylı yoldan ulaşılmaktadır.

İnsanı ve hastalıkları yaratan Allâhü Teâlâ, yarattığı her

derdin devâsını da yaratmıştır. İnsana düşen vazife bir yan-

dan duâ ederken diğer yandan da hastalıklardan kurtulma

yollarını arayıp tedavi olmaya çalışmaktır. Nitekim insanlara

her konuda rehber olarak gönderilen Allâh Resûlü (s.a.v.)

de hastalandığında, hekimlere tedavi olmuş, hastalanan

ashabı için de hekimler çağırmış ve zamanın tedavi yön-

temlerinden faydalanmıştır. O zamanın tedavi yöntemleri

arasında en yaygın olarak kullanılan hacamat da Peygam-

berimiz (s.a.v.)’in sıkça başvurduğu bir tedavi uygulaması

olup bizzat Cebrail (a.s.) tarafından kendisine ve ümmetine

tavsiye edilen bir tedavi şekli olmuştur. Hacamat, binlerce

yıldır dünyanın birçok yerinde koruyucu hekimlikte ve has-

talıkların tedavisinde uygulanmış, günümüzde  de dünyanın

birçok yerinde  alternatif tıpta en fazla tavsiye edilen tedavi

metodu hâline gelmiştir.

Hacamatta maksat, derinin altındaki akıcılığı olmayan

kirli kanı ve  dokular arasındaki sıvıda biriken atıkları belli

yöntemlerle dışarı atmak suretiyle kanın rahatça dolaşma-

sını sağlamaktır. Kan aldırmak belli bir bölge veya herhangi

bir organdaki aşırı kan hücumunu (basıncını) azaltmak için

veya hasta bir organın kanını tazelemek için yapılır.

Almanya’dan Çin’e Malezya’dan Kanada ve Avustural-

ya’ya kadar bir çok ülkede tatbik olunan hacamatla kan

alma yöntemine yöneliş, bilhassa son yıllarda dünyada göz-

le görülür bir şekilde artmıştır. Bunun sebebi ise hacamat ile

tedavinin ÇOK BASİT, GÜVENİLİR ve İLAÇSIZ bir tedavi

şekli olmasıdır.

(Ömer Muhammed Öztürk, Misvak ve Hacamat, 47-50.s.)

 

UYKUDA HAREKET ETMENIN ÖNEMI

 

“Sen onları uyanık sanırsın, oysa onlar (derin bir

uykuda) uyuşmuşlardır. Biz onları sağ yana ve sol

yana çeviriyorduk. Köpekleri de iki kolunu uzatmış ya-

tıyordu. Onları görmüş olsaydın, geri dönüp onlardan

kaçardın, onlardan içini korku kaplardı.” (Kehf s. 18)

Bu ayette yüzlerce yıl uykuda kaldıkları bildirilen Kehf

Ehlinden bahsedilmektedir. Ayrıca Allâh (c.c.) bu ayette

bu kişilerin bedenlerini sağ ve sol yanlara çevirdiğini bil-

dirmektedir. Bunun hikmeti ise çok yakın bir tarihte keş-

fedilmiştir.

Uzun süre aynı yatış pozisyonunda kalan insanlar kan

dolaşımında komplikasyonlar meydana gelmesi, deride

yaraların oluşması, yatılan yüzeye temas eden bölgelerde

kanın pıhtılaşması gibi ciddi sağlık problemleri ile karşıla-

şırlar. Uzun süre aynı pozisyonda yatıldığında meydana

gelen yatak yaralarına “basınç yaraları” da denir. Çünkü

çok uzun süre aynı pozisyonda yatıldığında, vücudun belli

bir bölgesine uygulanan sürekli basınç, kan damarlarının

sıkışıp kapanmasına neden olabilir. Bunun sonucu olarak

kan yoluyla taşınan oksijen ve diğer besinler deriye ula-

şamaz ve deri ölmeye başlar. Bu durum vücutta yaraların

oluşmasına sebep olur. Eğer bu yaralar tedavi edilmezse

derinin katmanları, yağ ve kas dokuları da ölebilir.

Derinin ya da dokunun altında oluşan bu yaralar tedavi

edilmezlerse ya da enfeksiyon kaparlarsa ciddi boyutlara

ulaşabilir, hatta hayati tehlikeye sebep olabilirler. Bu ne-

denle deri üzerindeki basıncı azaltmak için her 15 dakika-

da bir pozisyon değiştirmek en sağlıklısıdır. Kendi kendine

hareket edemeyen felçli hastalar da bu nedenle özel bir

bakıma tabi tutulurlar ve her iki saatte bir başkasının yar-

dımıyla hareket ettirilirler. Yukarıdaki âyette yüzyılımızda

keşfedilen bu tıbbi bilgilere dikkat çekilmesi, kuşkusuz

Kuran’ın ayrı bir mucizesidir.

(Dr. Mazhar U. Kazi, 130 Evident Miracles in the Qur’an, 108.s.)

 

 

 

 

 

KEŞFEDİLMEYİ BEKLEYEN HAZİNE:

TIBB’IN-NEBEVÎ

 

Kur’ân-ı Kerim, herbiri batılı ilim adamları tarafından araş-

tırma konusu yapılan tıp, astronomi, jeoloji, botanik gibi çeşitli

bilim dallarına temel teşkil edecek bilgiler vermektedir. Özel-

likle insan sağlığını ilgilendiren tıbbî konular önemli bir yer

tutmaktadır. Aynı şekilde Peygamberimiz (s.a.v.)’in de sağlıkla

ilgili pek çok hadis-i şerifleri var. İşte Tıbb’ın-Nebevî bunlardan

oluşuyor.

Aslında biz müslümanlar, Hz. Muhammed (s.a.v.)’i tabîb-i

kulûb, yani inançsızlıktan ruhları ve dünyaları kararmış insan-

lara hayat bahşeden, gönül aydınlığı ve ebedî kurtuluş getiren

“kalblerin tabibi” olarak tanırız.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in tıbba dair hadisleri doktor gözü

ile ele alınırsa bir bölümünün genel tıp konularına, fakat pek

çoğunun koruyucu hekimliğe, bir kısmının da tedavi edici he-

kimliğe ait ilaç tariflerinden ibaret olduğu görülür. Bunlar tıbbî

tavsiye, öğüt ve reçeteler de olarak özetlenebilir. Bu hadisler

bugünkü tıbbî telâkkilerimize uygunluk göstermesinden baş-

ka, Arap yarımadasındaki tıbbî uygulamaları düzeltmek ve tıp

anlayışına ilmî bir kimlik kazandırmak gibi önemli bir rol oyna-

mıştır. Bunlardan bazıları:

“İki nimet vardır ki, insanların çoğu bunda aldanmıştır:

Sıhhat ve boş vakit.” (Buhari)

“Seyahate çıkınız, sıhhat bulursunuz.” (Taberanî)

“Budala (dini diyaneti iyi olmayan) kadınlara çocukları-

nızı emzirtmeyiniz. Zira tesir eder.” (Kenzül-İrfan)

“Çörek otu ölümden başka her derde devâdır.” (Buhârî)

“Şifâ üç şeydedir: Bal şerbeti içmek, hacamat vurmak,

dağlamak. (Dağlama daha sonra men edilmiştir.) (Buhârî)

“Allâh (c.c.) şifanızı sarhoşluk veren şeylerde yaratma-

mıştır.” (Buhârî)

“Peygamber (s.a.v.) Efendimiz baş ağrısından şikâyet

eden bir kimseye kan aldırmasını tavsiye etti.” (Müslim)

“Gözü ağrıyan birisine Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz

“Sabur ile tedavi et” buyurdu.” (Müslim).

(Prof. Dr. Asaf Ataseven, Tıbb-ı Nebevî)

 

NEBÎ (S.A.V)’İN TIBBA IŞIK TUTAN SÖZLERİ

 

Peygamberimiz (s.a.v) “Ey Allâh (c.c.)’ün kulları tedavi

olun, çünkü Allâh (c.c.) yarattığı her hastalık için mutlaka

bir şifâ veya devâ yaratmıştır.” (Ebû Davud ,Tıbb, c.11 s.3874)

diyerek hem hastalara ümîdsizliğe kapılmamalarını tavsiye

etmiş, hem de bu sahada mücadele vermekte olan tıp ilmini

teşvik etmiştir.

Peygamberimizin (s.a.v) yemekten önce ve sonra ellerin

yıkanmasını tavsiye etmesi, haftada en az bir kere yıkanma-

yı ve tırnakların kesilmesini şart koşmasının sağlık açısından

getirdiği neticeler günümüzde daha iyi anlaşılmaktadır. Bunun

haricinde hayvan ağıllarının kuyulara kırk ziradan daha yakı-

na yapılmamasını tavsiye etmesi başta tifo olmak üzere çeşitli

intan hastalıklardan; zinâ ve livatayı yasaklaması da birçok

zührevi hastalıklardan korunmamızı sağlamaktadır.

“…Siz bir yerde o(nun çıktığı)nı duydunuz mu, o tâunlu

yere gitmeyiniz. İçinde bulunduğunuz bir yerde de taun

zuhur ederse, ondan kaçarak oradan çıkmayınız. (Buhârî)

Görüldüğü üzere Peygamberimiz (s.a.v) vebayla (taunla)

mücadelede günümüz tıbbının yaptığı gibi en tesirli koruyucu

hekimlik tavsiyelerinde bulunmakta; bulaşıcı hastalıklara se-

beb olabilecek hayvanlarla, veba ve diğer bulaşıcı hastalıklara

sebeb olan hayvanlara dikkat çekerek mikrop taşıyıcıları bil-

dirmektedir. Günümüz tıp kitaplarında da  dolaylı yoldan aynı

neticeye varılmış, şu ifadeler tıp kitaplarına girmiştir: “…bu

hastalıktan korunmak için yabani kemiriciler ortadan kaldırıl-

malı, fare mücadelesi yapılmalı, veba şüpheli şahıslar bir hafta

karantinaya alınmalıdır.”

Peygamberimizin (s.a.v) bulaşıcı hastalıklara karşı has-

sasiyeti sadece vebaya has dağildir. “Cüzzamlı ile görüşür-

ken aranızda bir veya iki mızrak boyu mesafe bulunsun.”,

(Sahih-i Buhârî c.12 s.84) “Sakın hasta deveyi sağlam devenin

yanına uğratmayın.”, buyurmakla bu hastalıkların da bulaşıcı

olduğunu ve bu tür durumlarda  karantina uygulaması yapıl-

ması gerektiğini yaklaşık 1400 sene önce insanlığa öğretmiş-

tir.

(E. Unat, Bulaşıcı Hastalıklarla Savaş ve İslâm, s.30; S. Polat, Tıbbü’n Nebi, s.589)

 

HACAMAT VESİLESİYLE GELEN SAĞLIK

 

Öğrettikleri tedavi metodlarıyla insanlığın dünya ve ahi-

ret saadetine vesîle olan Hz.Peygamber (s.a.v.) şöyle bu-

yurmuştur: “Miraç gecesinde meleklerden herhangi bir

topluluğa uğradımsa, bana şöyle tavsiye ediyorlardı:

‘Yâ Muhammed! Size, tedavi maksadıyla kan aldırmanızı

tavsiye ederiz. Ümmetine de kan aldırmalarını tavsiye

ediniz!’” buyurmuştur. (İbn-i Mace, Tirmizî, Hakim, Ahmed b. Hanbel)

Bilindiği üzere vücuttaki fazla kan kalp ve beyin sektele-

rine, sinirsel rahatsızlıklar, allerji gibi bir çok hastalığa sebeb

olmaktadır. Hacamatla; işte bu fazla kan ve deri altındaki

kirli kanlar dışarı çıkartılır. Ayrıca hacamatla baş ağrısı,

bel ağrısı, diz ağrısı, uyuşukluk, tembellik, ağırlık vs. gibi

rahatsızlıklar tedavi edilir. İngiliz Nürolog Dr.Henry Head

(1861-1940)’in keşfedip bize bildirdiğine göre deri üstünde-

ki “reseptör”lerin iç organlarımızla olan irtibatları sayesinde

hacamatla bu organlarımızın tedavisi mümkün olmaktadır.

Hacamat kan ile alakalı bir işlem olduğu için kan da insan

vücudunda önemli bir rol oynadığından hacamatla tedavide

geniş bir bölgeye tesir etme imkanı vardır. Bununla beraber

vücuttaki kirli kanı almakla kandaki toksinler, kolestrol ve

kullanılan ilaçların kanda kalan tortuları tehlikesiz bir şekilde

vücuttan uzaklaştırılır.

İki omuz başı arasından kan aldırmak, omuz ve boğaz

ağrılarına karşı faydalıdır. Omuzdaki şah damarının kolla-

rından kan aldırmak ise, vücutta kan çoğalmasından, veya

kanın bozulmasından yahut hem kan çoğalması ve hem de

bozulmasından meydana gelen baş ağrılarına; yüz, diş, ku-

lak, burun, boğaz ve göz ağrılarına karşı faydalıdır.

Hacamatın en faydalı olduğu mevsimi sevgili Peygam-

berimiz (s.a.v.) bize; kiraz yemeden evvel yani yaz başlangı-

cı, olarak bildirmiştir.

Gün olarak da arabî ayların 15-17-19-21-23’den itibaren

ay sonuna kadar olan günleri tavsiye etmişlerdir.

(Ömer Muhammed Öztürk, Misvak ve Hacamat, s.12-19)

 

PERHİZİN SAĞLIĞA FAYDALARI

 

İlim, sebebi ne olursa olsun aşırı yemeyi, hastalık olarak

kabul etmektedir. Umumiyetle kırk yaşına kadar şişmanlık bir

şikâyete sebep olmasa da, ondan sonra çabuk yorulma, nefes

darlığı, eklem ağrıları başlayabilir. Şişmanlarda şeker hastalı-

ğı, damar sertliği, koroner (kalb damarı) hastalıkları, gut, eklem

hastalıkları, safra kesesi taşı, kalb yetersizliği daha sık görül-

mektedir.

İstatistiklere göre şişmanlar, zayıflardan daha az yaşamak –

tadırlar. Şişman kadınlarda âdet bozuklukları ve kısırlık, şişman

erkeklerde iktidarsızlık ve sperm bozukluklarına daha fazla rast-

lanmaktadır. İleri derecede şişmanlık bir tip hypo vantilasyon

sendromuna yol açmaktadır. Aşırı şişmanlık dolayısıyla, diyaf-

ragma ve göğüs hareketleri sınırlandırılmış olacağından nefes

alışta azalma, oksijen azlığı ve kalb yetersizliği husule gelir.

Buna Picwick sendromu denir.

Şişmanlık bu kadar hastalık yaptığına göre insanların belli

zamanlarda perhiz yaparak veya oruç tutarak bundan korunma-

ya çalışmaları gerekmektedir.

Dünyanın en meşhur sağlık evi olan Dr. Henri Lahman’ın

Saksonya’nın Dres’den şehrindeki hastahanesinde tedaviler,

perhizle yapılmaktadır.

Bu metodla kalb ve dolaşım hastalıklarında gerek koleste-

rolde düşme gerek tuz kısıtlamasıyla tansiyonda düşme ile iyi

neticeler alınmaktadır. Ayrıca idrar tutuklukları ve sinir sistemi

ile ilgili hastalıklarda da perhiz usûlü ile iyi neticeler alındığı bil-

dirilmektedir.

Tıbbî bir hakikattir ki perhiz, tedavinin başı; mide ise, hasta-

lıkların yuvasıdır.

Kânunî devrinde uygulanan; az ve iki öğün yeme alışkanlığı

ile sağlıklı olma arasında bir irtibat kurmak mümkündür.

Fazla yedikten sonra kalb ve vücudun bütün organları yo-

rulmaya başlar. Böylece kan, beynin ve merkezî sinir sisteminin

hücrelerine gidemez. Bütün bunlardan anlaşıldığı üzere perhiz

ve oruç, insan sağlığı için şarttır. Perhiz ve orucun vücud ve ruh

sağlığı bakımından sayılamayacak kadar çok faydaları vardır.

Bilhassa oruç, perhizlerin en mükemmel şeklidir.

(Dr. Polat Has, Sızıntı Dergisi, Sayı 7)

 

NEBİ (S.A.V.)’İN SÖZLERİ BİLİME IŞIK TUTUYOR

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in tıb ilmine yol gösteren

emirleri bulunmaktadır. “Hastaya yakın olmayın ki, ölüm

ondandır.”, “Hastayı üç gün geçmeden yoklamayınız.”

Bu emirlerini tıp ilmi  iki bakımdan tasdîk etmektedir.

  1. İlk üç gün içinde hastalığın teşhisi belli değildir, bu süre

sonunda durumun aydınlatılması ihtimali daha fazladır.

  1. Bulaşıcı hastalıklar en çok ilk üç günde bulaşıcıdırlar.

Söz gelişi grip, hastalık başladıktan üç gün sonra artık başka-

larına geçmemektedir. Halbuki ilk gün 1 gram burun salgısın-

da 10 milyon tavuk yumurtasında gelişmekte olan embriyoyu

enfeksiyona uğratacak kadar virüs vardır.

Peygamberimiz (s.a.v), sürü, av ve arazi bekçiliği dışında

köpek beslenmesini yasaklaması, Medine’de kuduza sebeb

olabilecek köpekleri öldürtmesiyle kuduzun yanısıra kalaa-

zar, kist hidatik, dipylidium caninum, leptospira hastalıkların

da önüne geçmeye çalışmıştır. Mikrop kaynağı olabilecek

şeylere de dikkati çekerek Âişe (r.anhâ)’dan rivâyet edildiğine

göre Resûlullâh (s.a.v.) bir keresinde mescidin kıble duvarın-

da sümük veya tükrük ya da balgam görmüş, hemen onu bir

taş parçasıyla kazımıştır. Ayrıca mühim bir enfeksiyon kay-

nağı olan idrar, gaita, iltihap, akıntı, kusma gibi materyalleri

necis (pis) saymış ve bunların temizlenmesi gerektiğini vur-

gulamıştır.

Nebi (s.a.v.)’in  mikroba dikkat çekici bir hadîs-i şerîfi ise

şöyledir. “Ellerinde et veya yağ kokusu olduğu halde ya-

tan bir kimse, bir hastalığa mübtelâ olur veya hayvan-

lardan ve haşerelerden bir zarara uğrarsa, kendisinden

başkasını suçlu bulmasın.”  Burada hayvan ve haşere keli-

melerinin ayrı ayrı ifade edilmesi dikkati çekmektedir. Bilindiği

üzere mikrop küçük bir hayvandır. Hayvan esasında hayat

sahibi yani canlı mânâsına gelir. Mikrop da bir hayvandır. Et

ve yağ kalıntısı ise mikropların gelişmesi için son derece uy-

gun bir vasattır. Yani hadîste mikrop mefhumuna ve bunların

gelişebileceği vasata dikkati çekmektedir.

(E. Unat, Bulaşıcı Hastalıklarla Savaş ve İslâm, s.30;

  1. Polat, Tıbbü’n Nebi, s.589)

 

MİSVAKIN AğIZ VE DİŞ SAğLIğI

ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

 

Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “And olsun ki misvak kullan-

makla emrolundum. Hatta misvak hakkında Kur’ân-ı Kerîmden

üzerime bir âyet ineceğini veya vahiy geleceğini zannettim.”

(İmam Ahmet, İmam Suyuti)

Modern tıbbının misvakın faydalarına ait bulduğu verilerin bir kıs-

mı şunlardır:

  1. Misvak antiseptik özelliği sayesinde ağzı temizler, diş çürük-

lerine ve çeşitli hastalıklara neden olan mikropları öldürür. Yapılan

araştırmalarda hastalıkların mühim bir kısmının ağızda meydana ge-

len mikroplardan kaynaklandığı anlaşılmıştır. Dişler ve diş etlerindeki

hastalıklara ağızdaki bakteriler neden olmaktadır. Buralarda yaşayan

bakterilerin; böbrek yetmezliklerine, yarım beyin ağrılarına, bazı genel

vücut kaşıntıları ile göz ve kulak hastalıklarına sebep olduğu ortaya

çıkmıştır.

  1. Diş ağrılarını giderir. Yapılan deneylerde yüzeysel diş hassasi-

yetine bağlı diş ağrılarında misvakın pratik bir çözüm olarak kullanıla-

bileceği anlaşılmıştır

  1. Diş Taşı (Plak) oluşumunu azaltır. Yapılan çalışmalarda mis-

vakın ağız boşluğunda bulunan farklı bakterilere karşı antibakteriyel

etkisi olduğu ve plak oluşumuna engel olduğu gözlemlenmiştir.

  1. Dişlerin temiz ve parlak görünmesini sağlar Misvakta dişleri

beyazlatan ve koruyan Florür ve slika bulunmaktadır. Yine misvaktaki

sodyum bikarbonat, dişlerin temizlenmesi ve parlaklık vermede diş

hekimlerince sık kullanılan kimyevî bir maddedir.

  1. Diş eti ağrılarını giderir
  2. Dişeti İltihaplarının tedavisinde kullanılır. misvakta bulnan jogo-

lon maddesinin mikrop öldürücü, iltihap kurutucu etkisi Kuveyt’te 80

kişi üzerinde yapılan araştırmayla ispatlanmıştır.

  1. Dişeti hastalıklarının tedavisinde olumlu etkileri vardır. Misvakın

ihtiva ettiği diğer maddeler, dişleri temizlemenin yanısıra, diş etlerini

sitimüle ederek, şişme ve kanamaları iyileştirmektedir. Misvakta ayrı-

ca diş etlerini sıkılaştırıcı astrinjent maddesi bulunur.

  1. Ağız kokusunu giderir
  2. Dokuların iyileşmesine yardım eder
  3. Ağızda meydana gelen mantarların iyileşmesinde fayda sağlar
  4. Misvakta tükürük dengeleyici maddeler bulunmaktadır.

(Ömer Muhammed Öztürk, Misvak ve Hacamat, s.12-19)

 

MİKROP KAVRAMINI VE

ÇİÇEK AŞISINI İLK BULANLAR

 

Fâtih’in şeyhi meşhur Akşemseddin hazretleri, Mâddetü’l-

Hayât’ında, aynen şöyle yazmaktadır (Ali Emin, Tıb, no. 126,

  1. 50): «Cümle marazların (hastalıkların), sûret-i nev’iyyesi

hasebiyle (çeşitleri bakımından), bitki ve hayvanlarda olduğu

gibi, tohumları ve asılları vardır, ot tohumu ve ot kökü gibi, bun-

lar gözle görünmez.» Akşemseddin bu notları kalema alırken

1450 yılında bulunduğu, mikroskobun olmadığı, Pasteur’den

4 asır öncesinde olduğu unutulmamalıdır. Pasteur’ün de mik-

roskobu olmasa idi, daha fazlasını söyleyemezdi.

Çiçek aşısı da Türk îcâdıdır. 1695’de İstanbul’da çocuklara

çiçek aşısı yapıldığını biliyoruz (A.Adıvar, Osmanlı Türklerin-

de İlim, 194). 1721 ‘de Lady Montague, İstanbul’da İngiltere

sefîresi iken bu aşının nasıl yapıldığını görüp İngiltere’ye dö-

nünce anlatmıştır. Türkler’in asırlarca uyguladıkları çiçek aşı-

sına Avrupa uzun müddet direndi. Ancak 1764’de Fransız Tıb

Akademisi bu.aşının «faydalı olabileceğini» kabul etti. Ama

  1. Louis 1774’de çiçeğe yakalandı, aşı yapılması teklifini

reddetti ve öldü. Avrupa’da ilk aşı ancak 1796’da İngiltere’de

yapıldı (Lavisse-Rambaud, VII, 756; Cevdet, l, 234-7,353-4).

Keşfin Türkler’den gelmesi, Avrupa’yı çok uzun müddet tered-

düdde bıraktı. Râhibler, bu aşıyı yaptıranın dinden sapıtaca-

ğını ilân ettiler. Halbuki Lady Montague, İstanbul’da çocuğu-

nu aşılatmıştı. 1759’da Voltaire, çiçek aşısını savundu. Ama

uzun müddet hekimler, Kilise’den çekindiler. Avrupa’da dinsiz

olarak şöhret yapmış Voltaire’e kulak asan olmadı. Lady Mon-

tague, Türkiye’de aşılanıp da ölen tek kişinin olmadığını yazıp

söylemesine rağmen, inandırıcı olamadı.

Kesin şekilde Batı tıbbının kabul ve tatbik edilmesi,

Şânîzâde Mehmed Atâullâh Efendi ile başlar. Batı dillerinin

birkaçını ve Doğu dillerini de biliyordu. Batı tıb terimlerini

Latince’den Arabça’ya aktardı. Osmanlı îcâdı olan bu Arabça

köklerden (cezr) üretilmiş binlerce kelime, Arab ülkelerinde de

kabul edildi.

(Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, 2.c. 190-191.s.)

 

TIBB-I NEBEVÎ’DE UYKU

 

*Uyku yeme ve içme gibi bir ihtiyâçtır. İnsanın vücûd ve ruh

dengesini sağlar, sinir sistemini düzenler, vücûdu dinlendirir.

*Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de: “Geceleyin uyumanız, gün-

düzün ise Allah’ın lutfundan nasibinizi aramanız O’nun

varlığının delillerindendir. Gerçekten bunda anlayan bir

kavim için ibretler vardır.” buyrulmaktadır. (Rûm 23)

*Gündüz uykusu zararlıdır, rutubetli hastalıklar ve nezleye

sebep olur, rengi bozar, dalak hastalığı meydana getirir, sinir-

leri gevşetir, tembelliğe sebeb olur ve iştahı azaltır, fakat yaz

mevsimi öğle sıcağında uyumak böyle değildir. Uykunun en

kötüsü gündüzün ilk saatlerinde uyumak, bundan da kötüsü

ise ikindi vaktinden sonra uyumaktır.

*Uyku uyanıklığın verdiği yorgunluktan dolayı duyu or-

ganlarının istirahat etmesini, yorgunluğun ve bitkinliğin gide-

rilmesini sağlar. Gıdaların sindirilmesi ve olgunlaştırılmasını

te’min eder. Çünkü uyku zamanında tabiî hararet vücûdun iç

kısmına çekilir, hazma ve olgunlaştırmaya yardımcı olur. İşte

bu sebeble vücûdun dış kısmını soğutmaya başlar, bu neden-

le uyuyan kimse üzerini örtmeye ihtiyaç duyar. Uykunun en

faydalısı ise, yemeğin midede en iyi bir şekilde yerleşmesi için

sağ yan üzerine yatılarak uyunan uykudur. Sol yan üzerine

çokça yatmak orgnaların kendisine doğru eğilimi ve ona karşı

dikilmesi sebebiyle, kalp için zararlıdır. Uykunun en zararlısı

ise, sırt üzerine yatarak uyumaktır. Yüz üstü yatarak uyumak

ise sırt üzerine yatarak uyumaktan daha zararlıdır.

Uyumaksızın sırtüstü yatarak dinlenmek zararlı değildir.

*Dört şey bedeni hasta eder. Çok konuşmak, çok uyumak,

çok yemek yemek ve cinsî münâsebeti çok yapmak. Çok

uyku, yüz rengini soldurur, kalp çalışmasını zayıflatır, gözü

tahrik edip tembelleştirir, bedende rutûbe’ meydana getirir.

* Peygamber (s.a.v.) da: “Ümmetim üzerine en çok korktu-

ğum şey, yeme ve içmeye dalarak karınlarının büyümesi, çok

uyumaları, tembelleşmeleri ve inançlarında zayıflama meyda-

na gelmesidir.” buyurmuştur.

(Tıbb-ı Nebevî Ansiklopedisi, c. 2, s. 720-723)

ALTERNATİF(SİZ) TIP METODU: HACAMAT

 

Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Allâh Resûlü

(s.a.v.)’in mübarek ağızlarından çıkan her bir sözün doktorlar

için büyük tıp kitabı olduğunu hiçbir akıl sahibi inkar edemez.

Nitekim günümüzde birçok alanda olduğu gibi tıp alanında da

hadîs-i şerîfler sayesinde ilerleme kaydedilmekte, bazen de

hadîs-i şerîflerde haber verilen gerçeklere dolaylı yoldan ulaşıl-

maktadır.

Hacamat da Peygamberimiz (s.a.v.)’in sıkça başvurduğu

bir tedavi uygulaması olup bizzat Cebrail tarafından kendisine

ve ümmetine tavsiye edilen bir tedavi şekli olmuştur. Kendileri

Nebî (s.a.v.): “Damardan veya deriden kan aldırmak, tedavi

olduğunuz şeylerin en faydalılarındandır.” buyurmuşlardır.

(Bağdadî)

Hacamat, yüzlerce yıldır dünyanın birçok yerinde koruyucu

hekimlikte ve hastalıkların tedavisinde uygulanmış günümüzde

de dünyanın birçok yerinde alternatif tıpta en fazla tavsiye edilen

tedavi metodu hâline gelmiştir

Çocuklarda beyin felci, şişmanlık, sivilce, baş ağrısı, sinüzüt,

migren, bel fıtığı, vücut ağrısı, cilt hastalıkları, cüzzam hastalığı,

görme rahatsızlıkları, cinnet (sinir hastalığı), nuas, baras, sevda

gibi birçok hastalığın tedavisi için hacamat uygulanır.

Şeker Hastalığı ve Hacamat

Yine ‘Diabetes Care’ isimli uluslararası bir dergide çıkan İtal-

yan Francesco Equtani ve arkadaşlarının yaptıkları çalışmada

vücut demirindeki azalmanın insülün hassasiyetini ve miktarını

artırdığını bulmuşlar, yani şeker hastalığına karşı kan verme-

nin koruyuculuğunu ispatlamışlardır. Çünkü pankreasta insülin

üreten hücrelerde biriken demir şeker hastalığına, karaciğerde

biriken demir siroza sebep olur. Hattâ kısırlık bile demirin toksik

miktarlarda birikimiyle meydana gelebilir.

Zona (Herpes Zoster) Tedavisi ve Hacamat

Pekin Üniversitesi Çin Tıbbı Bölümü’nde 651 hastanın üze-

rinde yapılan deneylerde ıslak kupa (hacamat) terapisinin zona

(herpes zoster) tedavisinde etkili olduğu anlaşılmıştır. Aynı araş-

tırma neticelerine göre bu tedavi metodunda hiçbir ciddi yan etki

gözlenmemiştir.

(Ömer Muhammed Öztürk, Misvak ve Hacamat)

 

AZ YEMEK SAĞLIĞIN ANAHTARIDIR

 

Az yemenin fazileti Kur’an ve Sünnet-i Seniyye ile sabit oldu-

ğu gibi tıbben de tavsiye edilmiştir. “Ademoğlunun doldurduğu

en zararlı kap karnıdır. Ademoğluna belini doğrultacak kadar

lokma kifâyet eder. Eğer Ademoğluna nefsi galebe çalar da

fazla yeme zorunda kalırsa, bu durumda karnını üçe ayırsın;

biri yemek, biri su, biri de rahat nefes için olsun…”

Resûlullah (s.a.v.)’in, biri sabah biri de akşam olmak üzere

günde iki sefer yediği, yemek yeyince de iyice doymadan sofrayı

terk ettiği rivâyetlerde belirtilmiştir. Abdullah İbn-i Ömer (r.a.), As-

hab (r.a.e.)’in doyuncaya kadar hurma bile yemediklerini söyler.

Hz. Aişe (r.anha), Resûlullah (s.a.v.)’in vefatından sonra ümmet-

te zuhur eden ilk bela’nın tokluk olduğunu söylemiştir.

İmam-ı Gazali: “İnsanoğlunu felakete atan şeylerin en bü-

yüğü batın şehvetidir. Hz. Adem (a.s.) ve Havva Validemiz de

bu sebeple cennetten çıktı… Karın, dertlerin ve afetlerin neşvü

nema bulduğu (bitip büyüdüğü) yerdir.” demiştir. Alimlerimiz,

Kur’an-ı Kerim’de geçen: “Yiyin, için, fakat israf etmeyin.”

âyetini kastederek: “Cenâb-ı Hakk, tıbbı yarım âyette hülasa et-

miştir.” demişlerdir.

İslâm alimlerinin beslenme hususunda iki prensipte ısrar et-

tikleri görülür:

  1. Hakiki açlık hissedilmeden, yani iyice acıkmadan yemek

yememek.

  1. Hakiki iştah mevcut iken, iyice doymadan sofrayı terk et-

mek.

İki yemek arasında hiçbir şey yememek gerektiğini de ayrıca

kaydedelim.

Hastalıklara karşı dayanmak için çok yemek gerektiği fikri

yanlıştır. Bu fikir, gıda sanayinin ortaya çıkmasıyla, sanayiciler

tarafından ürettikleri mallara fazla sürüm sağlamak için kasten

ortaya atılmış, yapılan propaganda ve reklâmlarla iyice zihinlere

kazınmıştır. Son derece zararlı bir peşin hükümdür.

İfade edildiğine göre vücut, acıktığı zaman, bünyede birikmiş

olan zararlı maddeleri yiyerek temizlemek suretiyle birçok hasta-

lığın amillerini bertaraf etmektedir. Bu sebeple Dr. Bertholet oruç

için: “Bıçaksız ameliyat.” tabirini kullanmaktadır.

(www.gulehasret.org)

 

ÖMRÜ UZATAN ŞEYLER

 

Ebû Hüreyre (r.a.) demiştir ki: “Bir def’asında Peygam-

ber (s.a.v.), Ashâbı’na hitâben: “Size en hayırlınızı haber

vereyim mi?” diye sormuşlar, onlar da: “Evet haber ver, yâ

Resûlallâh!” demişler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.):

“Sizin hayırlınız: Ömrü uzun, amel (ve ahlâkı) güzel ola-

nınızdır.” buyurmuşlardır. Konu ile ilgili Peygamber (s.a.v.):

“Güzel ahlâk sâhibini yüceltir, kötü ahlâk ise uğur-

suzluktur. İyilik yapmak ömrü uzatır, sadaka vermek ise

kötü şekilde ölmeyi önler.”

“Gerçekten kişinin günahları sebebiyle rızkı eksilir.

Kaderi de ancak duâ geri çevirir. Ömrü ise ancak iyilikler

uzatır.”

“Yakınlarınızı ziyâret edebilmek için âile nesebiniz

(soykütüğünüz) hakkında bilgi edininiz, zîrâ yakınları

ziyâret etmek akrabâlar arasında sevgiye vesîle olur,

malı çoğaltır, ömrü de uzatır.”

“Yakınları ziyâret etmek, komşularla iyi geçinme ve

güzel ahlâklı olmak, yurtları imâr eder ve ömrü de uza-

tır.”

“Her kim rızkının bol ve ömrünün uzun olmasını is-

terse (anne, babasını ve) yakınlarını ziyâret etsin.”

“Anne ve babaya iyilik etmek ömrü uzatır. Yalan söy-

lemek rızkı eksiltir. Anne ve babayı ziyâret, ziyâretlerin

en büyüğüdür.”

“Anne ve babasına iyilik edene müjdeler olsun. Azîz

ve Celîl olan Allâh onun ömrünü uzatsın.” buyurmuşlar-

dır.

Kur’ân-ı Kerîm’de: “…O’nun izni olmaksızın hiçbir dişi

deve gebe kalamaz ve doğuramaz. Kendisine ömür veri-

len kimsenin  ömrünün uzatılması, ömründen eksiltilme-

si muhakkak ki bir kitâbta (Levh-i mahfûz’da) yazılıdır.

Şüphesiz ki bunlar Allâh’a göre pek kolaydır.” (Fâtır s. 11)

buyrulmaktadır.

(Tıbb-ı Nebevî Ansiklopedisi, 530.s.)

 

MİSVAKIN AĞIZ VE DİŞ SAĞLIĞINA ETKİLERİ-1

 

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in misvak hakkında yüzü aşkın hadîs-i

şerîfi olduğu bilinmektedir. Nitekim Muhbir-i Sâdık (s.a.v.): “Misvak

konusunda size çok şey söyledim.” buyurmuşlardır. (Buhârî)

İsveç’te bulunan Karolinska Enstitüsünce yayınlanan araştır-

maya göre misvakın diş plağını azaltmak ve diş eti iltihabını önle-

mekte normal diş fırçasından daha üstün olduğu belirtilmiştir.

  1. Misvak; Ağzı temizler, diş çürüklerine ve çeşitli hastalıklara

neden olan mikropları öldürür.

Kral Suud Üniversitesi’nde 1984 yılında yapılan  deneylerde

taze ve kullanılmamış misvakta hiçbir bakteri bulunmadığı gözlem-

lenmiştir. Kullanılmış ve deforme olmuş misvak özlerinde az sayı-

da mikrop ve bakteri gözlenmiştir. Ayrıca misvaklandıktan sonra 2

saat boyunca ağızda mikroba rastlanılmamış buna karşılık kullanı-

lan misvak üzerinde oldukça fazla bakteri ve mikrop bulunmuştur.

2 saatin sonunda ise ağızda yeniden mikrop üremeye başlamış,

misvakta ise sahip olduğu anti septik (mikrop öldüren, barındırma-

yan) etkisi sayesinde mikropların öldüğü gözlemlenmiştir.

  1. Diş Taşı (Plak) oluşumunu azaltır.

Yapılan çalışmalarda misvakın ağız boşluğunda bulunan fark-

lı bakterilere karşı antibakteriyel etkisi olduğu ve plak oluşumuna

engel olduğu gözlemlenmiştir. (Cairo Dental Journal 13.221-224)

  1. Dişeti iltihaplarının tedavisinde kullanılır.

Misvakta bulunan jogolon maddesinin mikrop öldürücü, iltihap

kurutucu11 etkisi Kuveyt’te 80 kişi üzerinde yapılan araştırmayla

ispatlanmıştır.

  1. Dişlerin temiz ve parlak görünmesini sağlar.

Nitekim Nebî (s.a.v.) Efendimiz: “Dişleriniz sararmış olarak

yanıma geliyorsunuz. Dişlerinizi misvakla temizleyin!” buyur-

muşlardır. (Bezzar, Taberâni)

  1. Dişeti hastalıklarının tedavisinde olumlu etkileri vardır.

Misvakta diş etlerini uyaran Alkoloidler bulunmaktadır. Misva-

kın ihtiva ettiği diğer maddeler, dişleri temizlemenin yanısıra, diş

etlerini sitimüle ederek, şişme ve kanamaları iyileştirmektedir. Mis-

vakta ayrıca diş etlerini sıkılaştırıcı astrinjent maddesi bulunur.

  1. Dokuların iyileşmesine yardım eder. Misvakta dokuların iyi-

leşmesine yardım eden, dile ve damağa fayda sağlayan C vitamini

bulunur.

(Ömer Muhammed Öztürk, Misvak ve Hacamat, s.12-17)

 

MİSVAKIN AĞIZ VE DİŞ SAĞLIĞINA ETKİLERİ-2

 

  1. Ağız kokusunu giderir. Misvak, yapısında bulunan çam sakı-

zı maddesiyle ağızdaki hoş olmayan kokuları giderir.

  1. Diş ağrılarını giderir.

Yapılan deneylerde yüzeysel diş hassasiyetine bağlı diş ağ-

rılarında misvakın pratik bir çözüm olarak kullanılabileceği anla-

şılmıştır.

  1. Diş eti ağrılarını giderir.

Takma dişlilerin en önemli problemlerinden birisi dişeti ağrıla-

rıdır. Bu kimseler ağız içini ve diş etlerini misvaklarlarsa bu rahat-

sızlıklarından kurtulurlar. Ayrıca takma dişler kaynatılmış misvak

suyunda bekletilirse misvakın antiseptik (mikrop öldüren ve ba-

rındırmayan) etkisinden faydalanılmış olunur. Nitekim Pakistan’da

damıtılmış misvak suyu satılmakta ve yaygın olarak kullanılmak-

tadır.

Her dişeti, vucutta ikişer organa bağlı akupuntur noktasıdır.

(Aidin Salih, Gerçek Tıp, s.90) Böylece misvak mekanik ve kim-

yasal olarak dişetine, oradan da bütün vücûda etki ederek büyük

faydalar sağlar. Nitekim Nebî (s.a.v.) misvak için: “Ölümün dışın-

da, misvak her derdin devâsıdır.” buyurmuşlardır. (Câmi‘u’s-

sağîr)

Misvakı abdest alırken ağza su vermeden önce kullanmak

sünnet olduğu gibi, ağız kokusu değiştiği zaman, uykudan uya-

nınca, namaza durulacağında (kanatmayacağından eminse bu

yapılır), eve girileceği zaman, toplantılara giderken, Kur’an oku-

nacağı zaman misvak kullanılmalıdır. Günde 5 kez misvak kullan-

manın plak birikimini ve dişeti iltihabını azalttığı görülmüştür. “Eğer

ümmetime zorluk vermeyecek olsaydım her abdest aldıklarında

misvak kullanmalarını emrederdim.” Yani İmam-ı A’zâm (r.a.)’in

mezhebi üzere günde 5 kez, abdest alırken misvak kullanılırsa bu

faydalara ulaşılmış olunur.

Yine uzmanlara göre insan uyurken ağzını kapatır, hareket

ettirmez. Böylece mikroplar üremeye başlar, plazma harekete ge-

çer. Diş çürüklerinin birçoğu uyurken meydana gelmektedir.  Pey-

gamber (s.a.v.) Efendimiz 1400 sene önce uygulamalarıyla bunun

önemini bize anlatmışlardır.  Bu husus, kendilerinden şu şekilde

rivâyet edilmektedir: “Resûlullâh (s.a.v.) gece uyumadan önce

ve uyanınca misvak kullanırlardı.” (Mecma)

(Ömer Muhammed Öztürk, Misvak ve Hacamat, 17-19,29-31)

 

YEDİKLERİMİZ HELÂL Mİ?

 

Yakın zamana kadar, Müslümanlar hangi yiyeceğin helal,

hangi yiyeceğin haram olduğuna kolayca karar verebiliyordu.

Kur’an ve sünnet bize kolayca anlaşılabilecek kurallar bildirmiş-

tir. Yakın zamanımızda gelişen gıda endüstrisi, gittikçe yaygın-

laşmış, klasik yiyecek ve içeceklerimiz dahi yeni teknolojilerde

üretilir duruma gelmiştir. Hergün yediğimiz ekmek gibi. Bunun

yanında bilinmeyen birçok yeni gıda çeşidi ortaya çıkmıştır.

Mesela, E441 rumuzu ile bizim gıda maddelerinin üretimin-

de de kullanılan jelatin (kollagen, gelatin) isimli katkı maddesi

hayvan kökenlidir. Türkiye’de ilaç fabrikalarında üretilen ilaçla-

rın bazılarında kullanılan kapsüller jelatinden yapılır ve dış ül-

kelerden ithal edilir. Avrupa ülkelerinde, kendi gıda tüzüklerinde

herhangi bir sınırlama olmadığı için mezbahanelerden karışık

olarak aldıkları domuz, sığır, koyun deri parçalan ve kemikleri

fabrikalarında işleyerek jelatin elde edilir. Daha sonra bu jelatin

kapsül haline getirilir. Ya da ilaç tabletlerinin üzerine filim tabaka

olarak sürülür.

Aynı jelatin, jelibon, marşmellov, haribo gibi şekerlemelerde,

meyve sularında, pastalarda, dondurmalarda, eritme peynirlerin-

de, yoğurtlarda, margarinlerde ve çeşitli kozmetik ürünlerinde de

kullanılmaktadır.

Yine piyasada ve hastanelerde yaygın olarak verilen öksürük

şuruplarında açıkça 60 mgr. Alkol bulunduğu yazılıdır. Müslü-

man bu şurubu kullanacak mı? Alkolsüz öksürük şurubu isteme

hakkı yok mudur? Üretici fırmalar ve başta devlet olmak üzere

bu halkın inançlarına saygı göstererek alkolsüz öksürük şurubu

yapmanın yolunu bulmak zorunda değil midir?

Yine, margarinlerden, şekerleme, bisküvi, çikolalata ve unlu

gıda maddelerine varıncaya kadar katkı maddesi olarak kulla-

nılan E47l, E472a-f rumuzlu Mono ve Digliseritler,hayvani yağ

asitlerinden de, bitkisel yağ asitlerinden de elde edilebilmekte.

Ancak ithalatta bu ayrıntı incelenmemekte gıda maddelerinin eti-

ket ve ambalajlarında da ayrıntı verilmemektedir.

Diğer bir misal E921 Cystein/Cystin rumuzlu katkı maddesi

insan veya domuz kılından üretilmektedir. Tıpta ilaç, unlu gıda

ve ekmekte katkı maddesi olarak kullanılmaktadır.

(Dr. Kâmil Büyüközer, http://www.gidaraporu.com/)

 

MİSVAK’IN SAĞLIK YÖNÜNDEN FAYDALARI

 

Peygamberimiz (s.a.v.)’in hiç terk etmedikleri sünnet-i

seniyyelerinden olan ve hakkında “Ölümün dışında, mis-

vak her derdin devâsıdır.” (Câmi‘u’s-sağîr) buyurdukları

misvak-ı şerifin insan sağlığı üzerindeki bazı olumlu etkileri

şunlardır:

Ağzı temizler, diş çürüklerine ve çeşitli hastalıklara ne-

den olan mikropları öldürür. Yapılan araştırmalarda hasta-

lıkların mühim bir kısmının ağızda meydana gelen mikrop-

lardan kaynaklandığı anlaşılmıştır.

Misvak kronikleşen akciğer hastalıklarının tedavisinde

balgam söktürücü etki yapar. Misvakın kabuğunda bulunan

Saponin iyi bir temizleyici maddedir. Öksürüğe ve solunum

yolları hastalıklarına karşı faydalıdır. Ege Üniversitesinde

yapılan bir araştırmada, misvakta tespit edilen saprofit

gram negatif bakterilerinin faydalarından bahsedilmiştir.

Kalp ve damar hastalıklarının tedavisinde kullanılır. Mis-

vakta bulunan glukozit isimli şeker, kalp ve damar hastalık-

larına faydalıdır

(Tükrük salınımını artırarak) midenin gıdaları hazmet-

mesini kolaylaştırır. Misvakta bulunan kalsiyum bağırsakta

gıdanın daha iyi emilmesini sağlar. Misvak anti-ülserojen-

dir.

İshali önler. Misvak kabuğunda az miktarda bulunan

mazı tozu bu görevi yerine getirir.

İçeriğindeki steroller vasıtasıyla kolestrolü düzenler.

Misvakın yapısında bulunan “steroller” ayrıca pankreası

aktive edici özelliğe sahiptir.

Zihni kuvvetlendirir. Sakinleştirici etkisi vardır. Misvak,

kalsiyum ve fosforlu topraklarda bol yetişir yani misvakta

fosfor bulunur. Fosfor beyni çalıştırır. Dişlerini devamlı mis-

vaklayarak dişlerini beyazlatanlar, beyinlerine de berraklık

ve zindelik sağlamış olurlar. Misvakta bulunan kalsiyum,

potasyum gibi minerallerin de zihin için önemi vardır. Bu

konuda Hz. Ali (r.a.): “Misvak kullanmak dimağı (beyni) kuv-

vetlendirir.” buyurmuşlardır.

Beyin ile ilgili rahatsızlıklar olan sara (konvülzüyon) ve

epilepsi tedavisinde misvak parçaları kaynatılarak burna

damlatılmak suretiyle kullanılır.

(Ömer Muhammed Öztürk, Misvak ve Hacamat s. 12-25)

 

SAĞLIKLI YAŞAMIN SIRRI: HACAMAT

 

Güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderilen Resûl-i Ekrem

(s.a.v.)’in tavsiye ve uygulamalarıyla insanlığa hacamatı ta’lim

etmesinden önceki tıp tarihinde, kan alma yöntemiyle tedavi-

nin ilk defa nerede ve ne zaman başladığı konusunda kesin

bir bilgi yoktur.

En eski dönemlerden günümüze kadar, gerek koruyucu

hekimlikte gerekse bazı hastalıkların tedavisinde hacamat

usulü geçerliliğini sürdürmüştür. Hacamat, Osmanlı dönemin-

de uygulanan bir metod olmuştur.

Günümüzde de hacamatın, İslâm ülkelerinde yaygın ola-

rak hacamat kliniklerinde uygulandığı görülmektedir. Ayrıca

Çin, Almanya, İngiltere Avustralya, Malezya ve Kanada gibi

ülkelerde bu tedavi usulünün uygulandığı ve bu konuda araş-

tırmaların yapıldığı bilinmektedir. Hacamatla tedavi Amerika

tıp fakültelerinde (Cupping Therapy, Bloodletting) ismiyle ders

olarak okutulmaktadır.

Hz. Peygamber (s.a.v.) bizzat kendisi Ebû Taybe adında bir

hacamatçıya (haccam) hacamat yaptırmış ve başından kan

aldırıp o kişiye ücretini ödemiş ve şöyle buyurmuştur: “Kan al-

dırma yollarının en güzeli hacamattır (yahut hacamat sizin

en iyi tedavi yollarınızdır.)” (Buhâri, Tıp 13; Müslim, Musakat 62)

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in bizlere tavsiyesi ve ge-

nellikle alimlerimizin tatbik ettikleri noktalar; “baş”ın ensenin

üst tarafına ve iki kulak arkasına gelen kısmındaki noktalardır

ki bu noktalardan yapılan hacamatın 70 hastalığa şifa olduğu

rivâyet olunmuştur. Bu noktalar DU (enerji dağıtım meridyeni),

UB (idrar sistemi meridyeni), GB (safra kesesi meridyeni) ve

SJ (üçlü ısıtıcı meridyenleri)’nin geçtiği mühim organlarımıza

hitap eden hatlardır. Ayrıca bölge itibarı ile kulak, göz gibi or-

ganlarımızı da ilgilendiren kısımlardır

Bunun yanında iki kürek arasından hacamat yaptırmak da

sünnettir. Bu nokta kalble alakalıdır. Yani bu üç nokta haca-

matta esas noktalardan sayılır. Bunun dışında hastalığın ve

şikayetlerin çeşidine göre değişik noktalardan hacamat yapılır.

(Ömer Muhammed Öztürk, Misvak ve Hacamat s.51,52-68)

 

PSİKOLOJİK RAHATSIZLIKLARA KUR’AN İLE TEDAVİ

 

Psikolojik hastalıklarda genellikle yalnızca ilaç tedavi-

si önerilmektedir. Ancak bu ilaçlar insanları sersemletip,

bir sürü yan etki oluşturmalarının yanında, hastalık için

de kati çözüm olamamaktadırlar. Sonuç olarak da Psi-

kolojik rahatsızlık geçirenler ömür boyu ilaç kullanmaya

mahkum kalmaktadırlar. Kullanmadıkları taktirde de Allah

muhafaza cana kastetmeye kadar kötüleşmektedirler.

Bu durum doktorları yeni yeni tedavi yöntemleri ara-

maya itmiştir. Su terapisi, musiki vs bir çok uygulamaya

başvurulmaktadır. Ülkemizde de yavaş yavaş Kur’an ile

tedavi yöntemi önerilmeye başlanmıştır.  Yaklaşık 2 yıldır

Ankara Yenimahalle Devlet Hastanesi Toplum Ruh Sağlı-

ğı Merkezinde de Kuran ile şizofreni hastaları tedavi edil-

meye başlanmış ve olumlu sonuçlar alınmıştır.

Psikolojik rahatsızlıkların sebebinin, Allah (c.c.)’den

uzaklaşmak, olduğu düşünüldüğünde, Kur’an ile terapi

ne kadar doğru bir karar olduğu anlaşılmaktadır. Tedavi-

ye katılan hastaların ortak görüşleri; “İlaçlar rahatlatıyor

ancak dersler de bize çok iyi geliyor. Kendimizi iyi his-

sediyoruz ve huzur buluyoruz. Bizimle aynı rahatsızlıkta

olanlara tavsiye ediyoruz mutlaka yararını görürler.” şek-

lindedir. Dolayısıyla hastalarda gözlenen olumlu yöndeki

tepkiler, hastalıkla ilgili semptomlarının azalması da ay-

rıca bir kanıttır.

Allah (c.c.) İsra Suresi 82. ayetinde şöyle buyurmuş-

tur: “Biz, Kur’an’dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, mü-

minler için şifa ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca

ziyanını artırır.”

Allah’ın Rad Suresi 28. ayetinde belirttiği gibi  “(On-

lar) O zâtlardır ki, Allah’ın zikriyle kalpleri mutmain

olduğu halde imân etmişlerdir. Haberiniz olsun ki,

Allah’ın zikriyle kalpler mutmain olur.”

(Basından Derleme)

 

SAĞLIK UYGULAMALARINDA HELAL – HARAM İLİŞKİSİ

 

Sağlık uygulamalarındaki gelişmeler Batı’dan nakil şeklin-

de olduğundan haram kaynaklı içeriklerle doludur. Kabaca bir

şöyle sınıflandırılır;

a- İçeriğinde haram malzeme bulunan ilaçlar:

Kapsül formundaki kimi ilaçlarda kapsülün üretim malze-

mesi olarak (Mesela jelatin gibi), doğrudan haram olan domuz

veya kesimi helal olmayan hayvanlardan üretilen malzemeler

kullanılmaktadır.

b- Bizzat haram kaynaktan üretilen ilaçlar:

Heparin ve protamin gibi.

Ayrıca bir başka konu ise her hastalık için (Depresyon ve

panik atak gibi) ilaç kullanmak gerekip gerekmediğidir.

Diğer taraftan gebelik takip testleri ve estetik cerrahinin uğ-

raş alanları İslamî temelde değerlendirilmelidir.

Dahası, hastalıkların insan hayatındaki yeri İslamî temeller

üzerinden tartışılmalıdır. Şifa arayışının da Allah (c.c.)’nun rıza-

sının kazanılması için olması gerektiği hatırlanmalıdır.

Hastanın verilen ilaçlarla ilgili helal-haram konusunda da

bilgilendirilmesini isteyen Alat, şunları kaydetti: “Kapsüllü ilaç-

ların içerisindeki toz, ilacın kendisi, o da haram kaynaktan ola-

bilir, araştırmak lazım ama bir de şu var ki kapsülünün kendisi

jelatinden üretiliyor. Jelatinin de kaynağı domuz. Sığırdan üret-

tiğini idda edenler var ama onlar da o sığırın nasıl kesildiğini

bilmiyor. Bu kapsülü çıkarıp da içsen o zamanda ilacın etkinliği

azalır ya da mideye zarar verir. Ben hastalarıma kapsüllü ilaç

yazmıyorum. Aynı şekilde film tabletler var. Film kısmında da

domuz var.

… Bilimin bu araştırmaları yapması bir hata değildir. Ancak

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in de “Şüphesiz ki Allah (c.c.)

sizin şifanızı size haram kıldığı şeylerde kılmamıştır.” de-

diği gibi her hastalığın şifası vardır ancak bütün bunlar helal

kaynaklarda aranmalıdır. Bu sebeple Müslüman bilim adamı

ve Müslüman üreticilerin ortaklaşa çalışmalarına ve bu amaçla

kurulacak köklü kurumlara, İslamî temelli üniversitelere ihtiyaç

vardır.

(Doç.Dr.İlker ALAT Kalp ve Damar Cer. Uzm., http://www.gimdes.org)

 

KURAN’DA KANIN YASAKLANMASININ HİKMETLERİ

 

“O, size ölüyü (leşi) kanı, domuz etini ve Allah’tan

başkası adına kesilmiş olan (hayvan)ı kesin olarak

haram kıldı. Fakat kim kaçınılmaz olarak muhtaç ka-

lırsa, taşkınlık yapmamak ve haddi aşmamak şartıyla

(ölmeyecek oranda yiyebilir), ona bir günah yoktur.

Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Bakara

Suresi, 173)

Allah (c.c.)’nun kanı insanlara haram kılmasının hik-

metleri 20. yüzyıl bilgileri ile ortaya çıkmıştır. Kan sindirim

esnasında emilen protein, şeker, yağ gibi maddelerle, vi-

tamin, hormon ve oksijeni hücrelere taşıyarak canlılığın

devamını mümkün kılar. Diğer taraftan vücuttan atılma-

sı gereken çeşitli zehirli maddeler, zararlı atıklar da kan

yoluyla taşınır. Bu bakımdan kanın en önemli görevle-

rinden biri de üre, ürik asit, keratin ve karbondioksit gibi

hücrelerden gelen atıkları taşımaktır. Dolayısıyla belirli

miktarda kan içilmesi durumunda, kan yoluyla taşınan bu

zararlı maddelerin vücuttaki seviyeleri çok yükselir. Bu da

kan vasıtasıyla böbreklere taşınan ve idrarla dışarı atılan

zararlı maddelerin  üre miktarını arttırır. Bu durum koma-

ya kadar gidebilecek beyin fonksiyonu bozukluklarıyla

sonuçlanabilir. Bu nedenle sağlıklı bir hayvandan alınsa

bile, kanda zararlı bileşenler kanın görevi itibariyle daima

bulunur. Hasta bir hayvandan alındığı takdirde ise, çeşitli

parazitler ve mikroplar da kan yoluyla taşınmış olur. Bu

durumda, mikroplar kişinin kanında çoğalarak, tüm vü-

cuda yayılabilir. Nitekim asıl tehlike unsuru olan da bu

yönüdür.

Bir insanın kan içmesi durumunda, tüm mikroplar ve

atık maddeler kişinin vücuduna yayılarak, böbrek yet-

mezliği, karaciğer koması gibi hastalıklara yol açacaktır.

Bunların yanı sıra kanla taşınan mikropların çoğu mide

ve bağırsak duvarlarına zarar vererek daha pek çok has-

talığa neden olabilecektir.

Allah (c.c.)’nun bu emrine uyarak, insan o dönem için

hikmetini kavramadığı bir zarardan korunmaktadır.

(Basından Derleme)

 

 

SADECE ACIKINCA YEMEK YEMELİ

 

Sıhhatini korumak isteyen tokluğa devam etmeyip

açlığı kadar yiyerek lezzet bulur. Gücü yettiği kadar aç

kalsın, tâ ki aklı saf, göğsü geniş ve kalbi nurlu olsun.

Açlıktan sonra yemek yeme âdetine, devam etsin. Zira

her hastalığın aslı tokluk, her devanın aslı açlık olduğu

tecrübe edilmiştir. Tok iken yemekten kaçınmak muhak-

kak gereklidir. Zira o israf ve haram olmasının yanı sıra

çeşitli hastalıklara vesile olur.

Az yendiği halde hastalık olursa tedaviye uğraşma-

lıdır. Büyük âlimler bitki ve hayvanların zikrini işitiyordu.

Hangi bitkinin zikri vücudun organlarının zikriyle aynı ise

o bitki o organ için şifalıdır. Bunu din büyüklerinden baş-

kasının görmesi mümkün değildir.

Bütün çirkin huy ve davranışları peydahlayan ve gönlü

cehenneme çeviren, insanın bütün hastalıklarının kayna-

ğı olan aşırı yemek hırsıdır ki, cihan sarayını cana ziyan

etmiştir. Açlık zevkini bulan, tokluktan rahatsız olur. Aşırı

yiyen sonunda yutulmuş olur. Zira her fazla lokma ruha

vurulan bir prangadır. Akıllı olan arpa ekmeği ile kanaat

edip az yer. Bir gün bir gecede 250 gramdan 500 grama

kadar yemekle nefsini zayıf düşürüp ruhunu kurtarır.Be-

denin zekâtı az yemekte ve oruçta, aklın zekâtı az konuş-

makta, gönlün zekâtı az uyumakta, kalbin zekâtı tutkusuz

çalışmaktadır. Hikmet bilgisi açlıkta bulunur, isyan ve ce-

halet de tokluktan gelir. 3 şey kalbi karartır: Çok yemek,

çok uyumak, çok konuşmak. Az yemek az uyumaya, az

uyku da az konuşmaya, az konuşma da kalbin tutkusuz

çalışmasına sebep olur. Resûlü Ekrem (s.a.v) Efendimiz

buyurmuşlardır ki: “Gündüz beyazlığı ve gece karanlı-

ğı içinde ikişer kere yemek ve içmek israf ve hasta-

lıktır”. (Buhari)

(Dr. Aidin Salih, Gerçek Tıp s.52)

 

KUR’AN-I KERİM HER DERDE ŞİFÂDIR

 

“Biz Kur’ân’ı mü’minlere şifa ve rahmet olsun diye

indirdik” (İsra s. 82) buyuruluyor.

Kur’an’ın insan bedeni üzerinde fiziki tesiri, yani şifa

özelliği bulunup bulunmadığı hususunda müslüman olma-

yan ve Arapça bilmeyen değişik yaşta kadın ve erkek gönül-

lü insanlar seçilmiş ve bir istatistik yapılmıştır. Seçilen bu

insanlara, bir yıl boyuncaKur’ân’ın orjinal metni değişik ses-

lerden dinletilerek etkisi gözlenmiş ve sonuçta,Kur’ân’ı din-

leyenlerden %97’sindeki gerilimler (stres) bariz bir şekilde

azalmıştır. Bu gerilim azaltıcı tesir, fizyolojik aksi tesirlerin

otonom sinir sistemine yansımasıyla meydana gelmiştir.

Araştırmanın diğer bir özelliği de,Kur’ân’ın insan bedeni

üzerindeki gerilim azaltıcı tesirin, nicelik ve nitelik açısından

ölçülebilir bir şekilde ortaya konmasıdır. Dolayısıyla bilim-

sel araştırmalar ve istatistikler de göstermiştir ki,Kur’ân’ın

insan üzerindeki stresi kaldırdığı kesinleşmiştir. Stresin ise;

başta tansiyon yüksekliği olmak üzere, ülser, baş ağrıları

ve cilt hastalıkları gibi nice hastalığın ana kaynağı olduğu

bilinmektedir. Bu itibarlaKur’ân gerçekten şifa ve rahmettir.

Bilim adamı Rodwell: “Kur’an-ı okudukça, O’nun

bizi etkilediğini ve hayrete düşürdüğünü, nihâyet bize

üstünlüğünü teslim ettirdiğini ve önünde secdeye

kapandırdığını görüyoruz.Kur’ân temas ettiği konular ve

gittiği maksatlar itibariyle üslûbu temiz, yüksek ve hayret

vericidir. Belagat bakımından ise en yüksek şahikadadır”

derken, Alman filozoflardan Jacob Reisig de:

“Biraz Arapça öğrenen bazı kimseler,Kur’ân ile istihzaya

kalkışıyor. Fakat bunlar Kur’ân’ın tesirli, fasih ve inananları

elektrikleyen okunuşunu dinlemiş olsalar, Hz. Peygamber

(s.a.v.)’in ashabına anlatırken kullandığı akıllara hayret

verici lisanı duysalar, Allâh (c.c.)’ün huzûrunda secdeye

kapanırlar ve hepsi de “ Ya Resûlullâh! Bizim elimizden

tut ve bizi senin ümmetine dahil olmak şerefinden mahrum

etme” derlerdi” ifadesinde buluyor.

(M. Turan, Tarih Anekdotları, s.98)

 

 

KARIŞIK YEMENİN ZARARLARI

 

Peygamberimiz (s.a.v.) süt ile balığı, ekşiyi, yumurtayı ve

eti asla birlikte yemezdi. Tabiatımıza uymayan veya birbirine

uygun olmayıp, hazmı için ayrı enzimler gerektiren yemekler

karıştığında hazmolamadan çürür. Mesela, karbonhidratlar

ile proteinler, süt ürünleri ile balık, karışık et birbirlerine zıttır.

Çünkü bunların parçalanabilmesi için ihtiyaç duyulan enzim-

ler birbirine zıttır. Enzimler birbirini yok ettiği için yenen ye-

mek hazmolmadan çürümeye başlar. Bağırsak ağırlaşır, ha-

reketi daha da yavaşlar bağırsakların duvarları kanalizasyon

boruları misali zehirli, yağlı atıklarla kaplanır. Bu noktadan

sonra vücud direncini kaybeder, halsizleşir, bağırsaklarda

devamlı gaz oluşur, uyku ve tembellik artar. Çürümüş veya

mayalanmış yemek artıkları bağırsağı zehirleyerek kana ka-

rışır. Bu atıklar kandan bütün organlara ve hücrelere yayıla-

rak onları da zehirler, hastalıklara yol açar. Damarları tıkayıp,

organ ve eklemlerde toplanır. Bu tıkanmış damarlarda akan

koyu, ağır kan organları beslemekte yetersiz kalır.

(Dr.Aidin Sâlih, Gerçek Tıp; Yitik Şifanın İzinde, s.16)

 

YEMEK DUÂSI

 

El-hamdü li’llâh el-hamdü li’llâh ellezî et‘amenâ ve sekânâ

ve ce‘alenâ mine’l-müslimîne.

Allâhümma’ğfir ve’rhâm va’hfez sâhibe’t-ta‘âmi ve’l-âkilîn

ve li-men sa‘â fîhi ve li-cemî‘i’l-mü’minîne ve’l-mü’minât,

ve’l-müslimîne ve’l-müslimât el-ahyâu minhüm ve’l-emvât bi-

rahmetike yâ erhame’r-rahimîne.

Allâhümme nevvîr kulûbenâ bi-envâri muhabbetike ve

zikrike yâ zê’l-celâli ve’l-ikrâmi.

Allâhümme ahyinâ hayaten tayyibeten bi’s-sıhhati ve’s-

selâmeti ve’l-‘afve ve’l-‘âfiyete fî’d-dîni ve’d-dünyâ ve’l-

âhireti. İnneke ‘alâ külli şey’in kâdîrin.

Allâhümme innâ nes’elüke tamâmen ni‘meti ve devâme’l-

‘âfiyeti ve’rzüknâ hüsne’l-hâtimeti. Allâhümme zid ve lâ-

tenkus bi-hurmeti’n-nebîyyî sallâ’llâhu ‘aleyhi ve sellem ve

bi-hurmeti sirri sûreti’l-fâtiha.

(Fakîh Ebû’l-Leys es-Semerkandî, Bostânu’l-‘ Arifîn, s.838)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN KORUYUCU

HEKİMLİK UYGULAMASI

 

İbn-i Sînâ demiştir ki: “Bütün ilm-i tıbbı iki beyitte cem’

ettim:

Yediğin zaman az ye, bir defa yedikten sonra üzerine

yemekten sakın. Şifâ, yediğini hazmedebilmektedir. Bir

mide için yemek üzerine yemek sokmakdan daha zor ge-

len bir şey yokdur.”

Hikâye olunduğuna göre Mısır Meliki Mukavkıs’ın

hâzık (işinin ehli) bir tabîbi vardı. Tabîbini Hazret-i Mustafâ

(s.a.v.)’e hizmet etmek üzere Arab diyarına gönderdi.

Adam, Arab diyarında bir sene kadar zaman geçirdi. Kendi-

sine görünmeye gelen olmadı. Kimse gelip de kendisinden

tedavi sormadı. Tabib Hazret-i Peygamberin (s.a.v.) huzu-

runa çıktı ve durumunu arzetti:

– Beni Senin ve Ashabının gerektiğinde tedavileriniz için

gönderdiler, bu kadar müddet memleketinizde kaldım, kim-

se gelip muayene olmadı, benim de kimseye bir faydam

dokunmadı, dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) buyur-

du ki:

– “Benim Ashabımın âdetleri şu şekildedir ki, iyice

iştihaları olmadan yemek yemezler, daha yemeğe iş-

tahları var iken sofradan kalkarlar, yani doymadan kal-

karlar.” Bunun üzerine hekim:

– İşte bu sıhhatli bulunmanın esasıdır. Burası da benim

yerim değilmiş, dedi ve memleketine döndü.

Ali b. Ebî Tâlib (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’den naklen şöy-

le anlattı: “Balda bereket vardır. Onda ağrılara şifa var-

dır. Yetmiş peygamber, onunla tedavi etmiştir.”

Câbir b. Abdulluh (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle bu-

yurduğunu rivâyet etti: “Sürmeye devam ediniz, o kıl

bitirir; gözleri keskinleştirir.” Bir başka rivâyette hadîsin

devamı: “Gözü cilalandırır.” şeklindedir.

(Ebû’l-Leys Semerkandî, Bostanü’l  Arifîn, s.804. Hz. Mahmûd Sâmî

Ramazanoğlu (k.s.), Musahabe 4, s.100)

 

 

 

 

MUCİZEVÎ SİNEK HADİSİ

 

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyetle Resûlullah (s.a.v.) bu-

yurdular ki:

“Sizden birinizin (yemek) kabına sinek düşecek

olursa, onu iyice batırın. Zira onun bir kanadında has-

talık, diğerinde şifa vardır. O, içerisinde hastalık olan

kanadıyla korunur.” (Buhârî, Tıbb 58; Ebû Dâvud, Et’ime 49)

Bu hadis-i şerif, Resûlullah (s.a.v.)’in, vahye dayana-

rak konuştuğu hususunda, Müslüman olmayan biyoloji

âlimlerini dahi ikna edecek mahiyette mucizevî hadislerin-

den biridir. Zira Fahr-i Kainat Efendimiz (s.a.v.), mikrobiyo-

loji ilminin hiç olmadığı bir devirde, Arabistan gibi hiçbir ta-

biat ilminin mevzubahis olmadığı bir diyarda, bugünkü ilmin

sadece bir terminoloji farkıyla ifade ettiği mühim bir vak’ayı

eksiksiz ifade buyurmuştur. Sineğin bir kanadında zararlısı,

bir kanadında faydalısı olmak üzere insan sağlığı için za-

rarlı ve faydalı maddeler vardır ve bu maddeler dengeli bir

şekilde yer almaktadır. Hadisin, Ebû Saîdi’l-Hudrî (r.a.)’den

yapılan rivâyetinde “Sineğin iki kanadının birinde zehir,

diğerinde şifa vardır. Eğer bir yemeğe düşerse, onu içi-

ne iyice batırın (sonra çıkarıp atın). Çünkü o,  önce ze-

hirli (kanadını banar), şifa (lı kanadı) geri bırakır.” (İbnu

Mâce) buyrulmuştur. Bu rivâyetten anlaşılacağı üzere, tama-

mını batırma emri, sineğin dışta kalan kanadındaki şifanın

yemeğe geçmesi içindir. Çünkü hadis, zehirli kanadı üze-

rine düşerek öncelikle onu yemeğe batırdığını, diğer ka-

nadı dışarıda kaldığı için o kanattan geçen zehiri zararsız

kılacak şifanın (panzehirin) diğer kanatta kaldığını belirt-

mektedir. Tamamı batırılınca dışarıda kalan kanattaki pan-

zehir de yemeğe geçeceği için, öbürünün vereceği zarar

bertaraf edilmiş olmaktadır. Bezzâr’ın bir rivâyetine göre,

Enes (r.a.)’ın kabına sinek düşer. Enes sineği parmağıyla

üç kere batırır ve “Bismillah” der, sonra da “Resûlullah bize

böyle yapmamızı emretti!” açıklamasında bulunur. Mikrobi-

yolojideki en son araştırmalar Hz Peygamber (s.a.v.)’in XV.

asır önce bildirdiği tavsiyenin tıbbî izahını yapmakla, âdeta

O’nu tasdik etmektedir.                   (www.sorularlaislamiyet.com)

 

BAL YEMENİN FAYDALARI

 

Ebû Hureyre’den nakledilen bir hadiste Allah’ın

Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurdu; “Kim her ayda üç sabah

bal yalarsa (yerse) ona büyük bir bela-dert isabet et-

mez.” (İbn Kesir Tefsiri)

“Size iki şifâ tavsiye ediyorum: Bal ve Kur’ân.” (İbni

Mâce, 3452)

Bal mide ve bağırsak bozukluklarının; mide ve oniki-

parmak bağırsak ülserlerinin iyileşmesini, dış yaraların

kapanmasını kolaylaştırır. Romatizma, kalp, akciğer, ka-

raciğer ve cilt hastalıklarına iyi gelir. Damar sertliği, sinir

bozukluğu ve kansızlığa faydalıdır. Bal hem kabızlığı gi-

deren, hem de ishali durduran bir ilaçtır. Bal yemek insa-

nı gençleştirir, genç ve dinç tutar.

Şekeri yüksek olan hastalar da, bir çay kaşığından

başlamak şartıyla, her gün 1 tatlı kaşığından bir çorba

kaşığına kadar “hakiki” bal tüketebilirler ve hakiki bal te-

davisiyle bu hastalıktan kurtulabilirler. Bal, göze ve göz

yaralarına merhem, ağız temizleyici ve damar açıcı ola-

rak da kullanılır. Aynı miktarda bal ve ılık suda eritilmiş

kaya tuzu, kulağa damlatılırsa, kulağı iltihaptan temizler.

Bademcikler şiştiğinde ağızda bal tutmak faydalıdır. Bal,

uykusuzluğun en iyi ilacıdır.

Bal, yemek ile birlikte veya yemekten hemen sonra

yenirse, tüm şifâ özelliğini kaybeder, alerjik etki yapabilir.

Balın fazlası şişmanlatır, tembellik yapar, uykuyu çoğaltır.

Tedavi amacıyla bal tüketmek isteyen, her sabah veya

akşam aç karnına 1 çorba kaşığı bal yiyebilir. Ancak yeni-

len bu bal yemek öğünü sayılır; ardından yemek yenmez.

Bir diğer seçenek de, sabah ve akşam yemekten önce 1

tatlı kaşığı bal yemektir. Balı parmakla veya tahta kaşıkla

yemek peygamber adabındandır.

(Dr. Aidin Sâlih, Gerçek Tıp; Yitik Şifânın İzinde, s. 61,62)

 

HASTALIK SEBEPLERİ VE TEDAVİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.) “Allah’ı zikirden ayrılmayan

hayvanı avcı avlayamaz” buyuruyor. Sağlıklı hayvanı

ne yırtıcı bir hayvan ne de avcı avlayabilir. Zikirden ay-

rılmayan organ da hastalanmaz. (Bilimsel araştırmalar

avlanan hayvanların tamamının hasta olduğunu göster-

miştir). Hadis-i Şerifler’de “Bir kimse üst üste üç gece

ateşlenirse, anadan doğduğu gün gibi günahlarından

çıkar; kulun hastalığı hatalarını giderir; ateşin altın

ve gümüşün kirini gidermesi gibi”, “Az yemek az

günahtır”, “Hastalığınızın günahlar, ilacınızın istiğfar

olduğunu unutmayınız”, “Hastalarınızı yiyip içmeye

zorlamayın. Allah onları yiyip içirir.” buyrulmuştur.

Bu hadislerde hata, günah ve hastalık kelimeleri aynı

anlamda kullanılmıştır. Demek ki tedavi olmadan önce

hastalığa götüren sebepleri araştırmak gerekir. Bir kadın

Peygamber Efendimize (s.a.v.) gelerek “Ben saralıyım.

Allah’a duâediver” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) “diler-

sen sabret, sana cennet verilsin, dilersen sana şifa

vermesi için Allah’a duâedivereyim” dedi. Kadın “ Öy-

leyse sabredeceğim” dedi. Bu kadın, cennet karşılığında

Allah (c.c.)’dan bile şifa dilememiş, sabretmeyi seçmiştir.

Biz ise en ufak bir rahatsızlıkta, içeriğini araştırmadığımız

ilaçlarla vücut dengesi altüst ediyor, ameliyatla organları

aldırıyor ve cenneti umut ediyoruz.

Peygamberimiz (s.a.v.) bir hastayı ziyarete gitti ve iki

tabip getirtti. “Bu adamı tedavi edin” buyurdu. Tabipler

“Ya Resûllullah, bizler cahiliye devrinde ilaç hazırlardık,

tedavi ederdik. İslâm’a girdiğimizden beri tevekkülü seç-

tik” dediler. Peygamberimiz (s.a.v) “Onu tedavi edin”

buyurdu. Demek ki hastalığa sabretmek ve tevekkül et-

mek mükemmel seçimdir, ancak tevekkül edemeyenler

için tedavi caizdir, fakat tedavi ararken “Haramla tedavi

olmaz”  Hadis-i Şerifini unutmamak gerekir.

(Dr. Aidin Sâlih, Gerçek Tıp; Yitik Şifanın İzinde, s. 41-42)

 

ORGAN NAKLİ İLE İLGİLİ BİR İNCELEME

Doğuştan getirilmiş olan özellik: İnsandan insana organ nakli

ameliyatlarında en çok rağbet gören organlar şüphesiz ki böbrek-

lerdir. Bugüne kadar binlerce defa insandan insana böbrek nakli

yapılmış, fakat bunlardan çok azı müsbet netice vermiştir. Vücûtta

müdâfaa sisteminin bir kısmını teşkil eden ve akyuvarlar veya “Kü-

reyvât-ı beyzâ” diye isimlendirilen bir çeşit hücreler grubu vardır.

Bu hücrelerin teşkil ettiği sistem, vücûda bir hastalık mikrobunun

tasallutu karşısında bir asker gibi vazife görmekte, gerek salgıla-

dıkları kimyevî maddelerle, gerekse bizzat kendileri mikrobun hü-

cum ettiği bölgeye gidip, âdetâ onları yemek sûretiyle vücûdu mü-

dâfaa  etmeye  çalışmaktadırlar. Ancak  fevkalâde  enteresan  olan

nokta; vücûda herhangi başka bir şahsa ait yabancı bir organ nak-

ledildiğinde, yine aynı sistem, vücûda yeni takılan organın bulun-

duğu  bölgeye  binlerce  hücresiyle  hücuma  geçmekte  ve  bu  yeni

yabancı organı, salgıladıkları kimyevî maddelerle ve bizzat yaptık-

ları müdâhalelerle tahrip etmektedirler.

Yukarıda  belirtildiği  şekilde;  vücûda  yeni  nakledilen  organın

tahribi olayı, her insanın yaratılıştan getirdiği husûsiyetlerden ileri

gelmektedir. Parmak izlerine, sesine kadar farklılık gösteren ve di-

ğer bütün insanlardan ayırtedebilme vasfında olan her insanın bu

şahsiyet belirtisi, onun nakledilmiş ve başka şahsa âid olan böb-

rek, akciğer kalb gibi organlar, alıcı tarafından yabancı olarak kar-

şılanmakta  ve  vücûdun  koruyucu  müdâfaa  hücreleri  aynen  mik-

roplarla döğüştükleri gibi eklenen parçaya da karşı çıkmakta, âde-

tâ ona da düşman muâmelesi yaparak organı reddetmektedirler.

Bu sebepten dolayı organ nakilleri hekimleri dâimâ hayal kırıklığı-

na uğratmış ve onların, organ nakli mevzûundaki heveslerini kır-

mıştır. Ancak yeni nakledilen dokunun da reddini önlemek için, yu-

karıda belirtilen vücût müdâfaa sisteminin bir grup ilaçlarla ve rönt-

gen şuası ile tahrip edilmesi veya mukâvemetinin son derece azal-

tılması  gerekmektedir.  Bu  takdirde  de  hastanın  mikroplara  karşı

mukâvemeti azalmakta ve tamâmen kaybolması neticesinde, şa-

hıs en hafif bir hastalığa dahi mukâvemet edemeyerek ölmektedir.

Nitekim kendisine başka bir insanın kalbi nakledilip 18 gün yaşa-

yan hastanın (3.12.1967 yılında Dr. Christian Barnard tarafından

Cape Town’da yapılan ilk kalb nakli), vücût müdâfaa sistemleri tah-

rip edildiğinden ölümü zâtürreden olmuştur.

(Tıbb-ı Nebevî Ansiklopedisi, 2.c., 513-514.s.)

KAN ALDIRMAK (HACAMAT)

Herhangi bir hastalıktan dolayı tedâvî maksadıyla deri altın-

dan veya damardan kan alma işlemine hacamat denildiği gibi

bu işi yapan kimseye de hacamatçı denir. Kan aldırmak belli bir

bölge veya herhangi bir organdaki aşırı kan hücûmunu (basın-

cını) azaltmak için veya hasta bir organın kanını tazelemek için

yapılır.

Tıbb-ı Nebevî’de kan aldırma işlemi, vücûddan alınan kanı,

bir başka yerde kullanmak için değil, ancak hasta bir vücûdu

sağlığa kavuşturmak için yapılmaktadır. Bu sebeple hasta bir

bedenden ayrılan kan, hasta bir kandır, kullanılması doğru de-

ğildir. Nitekim Peygamber (s.a.v.); tedâvî maksadıyla vücûddan

alınan  kanın  toprağa  gömülmesini  emretmiştir.  Çünkü  kanın

bizzat kendisi pistir, hasta kimsenin kanı ise daha da pis olmak-

tadır.

Damardan veya deri altından kan aldırmak, tedâvî kuralla-

rındandır.  Deri  altından  kan  aldırmak  vücûd  sathını  temizler;

damardan kan aldırmak ise, vücûdun derinliklerindeki kirli ka-

nın temizlenmesi açısından daha faydalıdır. Genel olarak sıcak

bölgelerde deri altından, soğuk bölgelerde ise damardan alınır.

Nitekim Peygamber (s.a.v.): “Damardan veya deriden kan

aldırmak, tedavi olduğunuz şeylerin en faydalılarındandır”

buyurmuştur.

Yine Peygamber (s.a.v.): “Üç şeyde şifâ vardır. Bal şerbe-

ti içmekte, hacamat şişesi takmakta (kan aldırmakta), kız-

gın demirle dağlama yapmakta, fakat ben dağlama yaptır-

mayı sevmem.”

“Miraç  gecesinde  meleklerden  hangi  topluluğa  uğra-

dımsa,  bana  şöyle  tavsiye  ediyorlardı:  “Yâ  Muhammed

(s.a.v.)!  Size,  tedâvî   maksadıyla  kan  aldırmanızı  tavsiye

ederiz. Ümmetine de kan aldırmalarını tavsiye ediniz!” bu-

yurmuştur.

Kan  aldırmanın  en  uygun  olduğu  zamanlarla  ilgili  olarak

Peygamber (s.a.v.): “Her kim (Arabî) ayın on yedi, on dokuz

ve yirmi birinci günlerinde kan aldırırsa (kan hücumundan

dolayı meydana gelen) birçok hastalıklardan o kişi şifâ bu-

lur.”                   (Tıbb-ı Nebevî Ansiklopedisi, 1.c., 375-377.s.)

SAĞLIKLA İLGİLİ ÖĞÜTLER

  • Yazın güneşten sakınmak,
  • Gölgeli yerlerde gezmek ve oturmak,
  • Safra maddesini mahveden soğuk yiyecek ve içecek-

lere alışmamak,

  • Isıtılıp kurutulan yemeklerden sakınmak,
  • Salatalık, kavun gibi sulu meyveleri bol yemek,
  • Beyaz ve ketenden yapılmış elbiseleri giymek,
  • Sabahın soğuğundan, öğle vaktinin sıcağından çekin-

mek,

  • Kışın yünlü elbise giyip, yağlı yemekler yemenin vücût

için faydası vardır.

Vücûdun her organını özelliğine göre işletmek faydalı-

dır. Mes’ela; ciğerler bol ve temiz hava almakla, gırtlak gü-

zel  şeyler  söylemekle,  kulak  hoş  sesleri  dinlemekle,  göz

meşru ve güzel şeyleri seyretmekle, ayak yürümekle, hafı-

za okuma ve ezberleme ile kuvvet kazanır ve gelişir.

Gemiye binmek, deniz seyahati yapmak, kan, safra gibi

sıvıların akımını kolaylaştırdığı ve çoğalttığı, mideye de te-

sirli olduğu için faydalıdır.

İnsan sağlığını korumak için yemekten 2-3 saat sonra

yatmalı, kabuslu rü’yâları önlemek için ağır yemeklerden ve

tıka-basa yemekten kaçınmalı.

Sıhhati korumak için buğday ekmeği, hafif tatlılar, tavuk

ve kırmızı et yemeli, küçük lokmalar almalı ve fazla çiğne-

meli.

Günde iki def‘a yemek vücûda sıhhat, ruha hafiflik verir.

Çünkü bir çok hastalıklar çok yemekten ileri gelir.

Suyu, yemekten önce içmek iyi değildir. Suyu yemek es-

nâsında ve yemekten 2-3 saat kadar sonra içmek faydalı-

dır.

Yemek arasında su içmek hastalıkları önler. Sabah mi-

de boşken, terliyken, meyve yedikten sonra su içmek zarar-

lıdır.

(İbrahim Hakkı Erzurûmî, Ma‘rifetnâme, 1.c., 51-53.s.)

ALLÂH’IN YARATTIĞI ŞEKLİ DEĞİŞTİRMEK

Kendisini güzel göstermek gâyesiyle bazı kadınlar ya biz-

zat kendileri tarafından veya özel kişilere giderek kaşlarını in-

celtmekte  ve  yüzündeki  bazı  kılları  yoldurmaktadırlar.  Bu  iş,

sâdece  estetik  bir  güzellik  için  yapılmaktadır.  Hâlbuki  hiçbir

meşrû  ma‘zereti  olmaksızın  yapılan  bu  hareket  Peygamber

(s.a.v.) tarafından yasaklanmıştır. Nitekim Abdullah ibn Mes‘ûd

(r.a.): “Döğme yapan ve yaptıranlara; yüzlerindeki kılları yolan

ve yolduran kadınlara, kaşlarını inceltenlere; güzellik için diş-

lerini incelten veya seyrekleştiren kadınlara; böylece Allâh’ın

yarattığı  şekli  değiştirmeye  çalışanlara, Yüce Allâh  la‘net  et-

miştir” dedi. Bu söz, Esed Oğulları Kabîlesi’nden Ümmü Ya‘-

kub adındaki bir kadına duyulunca, hemen İbn Mes‘ûd (r.a.)’in

yanına geldi. Ümmü Ya‘kub, Kur’ân okumasını bilen bir kadın-

dı. “Bana, senden duyulan söz nedir? Sen, döğme yapanlara

ve yaptıranlara, yüzünden kıl yolduranlara, kaşlarını incelten-

lere,  güzellik  için  dişlerini  inceltenlere, Allâh’ın  yarattığı  şekli

değiştirmeye  çalışanlara  la‘net  okumuşsun”  dedi.  Abdullâh

(r.a.) de: “Peygamber (s.a.v.)’in la‘net ettiklerine ben niçin la-

‘net etmeyeyim? Hem de bu, Allâh’ın kitâbında vardır” cevâbı-

nı verdi. Bunun üzerine kadın: “Yemîn ederim ki ben, Kur’ân’ın

iki kapağı arasındakileri (yani tamâmını) okudum, fakat senin

söylediğini bulamadım” dedi. Abdullâh (r.a.): “Eğer gerçekten

okusaydın, mutlaka bulurdun! Yüce Allâh: “Peygamber size ne

getirdi ise onu alınız! Sizi neden sakındırdı ise, ondan da he-

men vazgeçiniz!” buyurmuştur, dedi. Bunu duyan kadın: “Ben

şimdi senin eşin üzerinde bunlardan bazı şeyler görüyorum”

dedi. Abdullâh (r.a.): “Öyle ise git de bak!” dedi. Kadın hemen

Abdullâh (r.a.)’in hanımının yanına girdi, fakat bir şey göreme-

  1. Abdullâh (r.a.)’in yanına gelerek: “Bir şey göremedim” dedi.

Abdullah (r.a.): “Bana bak, eğer senin dediğin gibi olsaydı, biz

onunla düşüp kalkmaz, bir arada olmazdık” diye karşılık verdi.

Ancak  fazla  diş,  fazla  parmak  vs.  gibi  yaratılışta  fazlalık

olan kimselerin bunları normal hâle getirtmek için gayret gös-

termeleri, gerekirse ameliyat olmalarında hiçbir sakınca yok-

tur.

(Tıbb-ı Nebevî Ansiklopedisi, 1.c., 403-404.s.)

 

CİNSÎ SAPIKLIK VE ZİNÂ

Bir erkeğin diğer bir erkekle veya kendi zevcesi ile yâhud baş-

ka bir kadınla arka (anüs)’dan cinsî temasta bulunmasına denir.

İlk def‘a Lût (a.s.)’ın kavmi bu çirkin fiili işlemiş olduğundan dola-

yı bu isim verilmiştir. İslâm dînine göre bu fiil çirkin görülmüş ve

yasaklanmıştır. İbn-i Abbas (r.a.) demiştir ki: Peygamber (s.a.v.)

irtihâlinden önceki son hutbesinde Medine’de bizlere va‘z ve na-

sîhatlerde bulunarak şöyle dedi:  “Her kim eşine veya bir erke-

ğe  yahud  bir  çocuğa  makâttan  cinsî  temasta  bulunursa,

Kıyâmet  gününde  o  kimse  leşten  daha  kötü  kokar  olduğu

halde haşrolunur, cehenneme girinceye kadar, bütün insan-

lar bunun kötü kokusundan nefret ederler. Allâh (c.c.) o kim-

senin sevâblarını yok eder, ondan farz ve nafîle hiç bir şey

kabûl edilmez. Onu ateşten bir tabut içine koyar, ateşten çi-

vilerle de üzerini çiviler.”

Bu kötü fiil, bütün ni‘metlerin elden gidip belâların gelme se-

beplerinin en büyüklerindendir. Hayâ ve utanmayı bütünüyle or-

tadan kaldırır, hayâ ise gönüllerin hayatıdır. Gönlünde hayâ duy-

gusu kalmayınca, çirkini güzel, güzeli çirkin görmeye başlar. Böy-

le olunca kötülüğü daha da katmerleşir.

Zinâ ve homoseksüellik gibi fuhşiyâtı bir memlekette yaygın-

laşması ve alenen işlenir hâle gelmesi o memlekette kolera, ta-

un, vebâ, zührevî hastalıkla ve çağımızın hastalığı hâline gelen

Aids gibi bulaşıcı ve salgın hastalıkların ve bunlara bağlı olarak

ölüm vakâlarının çoğalması ve milletin topyekun helâkına sebeb

olacağı, aşağıda tercümesini vereceğimiz hadîs-i şerîfte açıkça

ifâde edilmiştir. Nitekim Peygamber (s.a.v.): “Ey Muhâcirler (gü-

nâhlardan sakınanlar cemâati! Beş şey vardır ki onlara müb-

telâ olduğunuz zaman (helâk olursunuz). Ben sizlerin o kötü

fiilleri işlemenizden Allâh’a sığınırım. Bir millet içinde zinâ ve

homoseksüellik gibi fuhşiyat ortaya çıkıp, o millet bu kötü fi-

illeri alenî olarak işlemeye başladığı zaman, onlarda mutlakâ

vebâ  ve  tâun  gibi  bulaşıcı  hastalık  ve  onlardan  önce  gelip

geçmiş  kavimlerde  görülmemiş  hastalıklar  meydana  gelip

yaygınlaşır (ve ölüm hâdiseleri çoğalır). Ölçü ve tartıyı eksik

yapan her millet mutlakâ kıtlık, geçim sıkıntısı ve hükümetin

zulmü ile cezâlandırılır” buyurmuştur.

(Tıbb-ı Nebevî Ansiklopedisi, 1.c., 453-455.s.)

 

ORUÇLA TEDÂVÎ

Orucun Tıbbî Faydaları:

Oruç mîdeyi, bağırsakları ve kalbi dinlendirir. Oruç; rû-

hun, kalbin ve vücûdun devâsıdır. Vücûddaki fazlalıkları

eritir, zararlı olan gıdaları vücûda almaktan kişiyi alıkoyar.

Sağlığın  korunmasında  orucun  pek  büyük  tesiri  vardır.

Oruç hem rûhânî ve hem de tabiî bir devâdır. Eğer hasta-

nın  aç  bırakılması  veya  oruç  tutması  halinde  vücûddaki

zararlı  maddeleri  dışarı  atarak  tedâvî        olması  mümkün

olursa, bu tedâvî ilaç kullanılarak yapılmamalıdır.

“Oruç sıhhat kaynağıdır.”

“Oruç şişmanlığı giderir.”

“Oruç bağırsakları inceltir, şişmanlığı da giderir.”

“Sizlere  oruç  tutmanızı  tavsiye  ederim.  Çünkü  oruç

cinsel  istek  ve  arzûyu  zayıflatır,  damarlardaki  kanı  da

azaltır.”

“Cihâd ediniz ki ganîmet elde edesiniz. Oruç tutunuz ki

sıhhat  bulasınız. Ticârî  yolculuklar  yapınız  zengin  olası-

nız! Sizlere oruç tutmanızı tavsiye ederim. Çünkü oruç gö-

nüllerinizi arındırır.”

Bu  saydıklarımızdan  başka  yine  Peygamber  (s.a.v.),

orucun  faydaları  konusunda:         “Ey  Gençler  topluluğu!

Her  kimin  evlenmeye  gücü  yetiyorsa  evlensin!  Zîrâ

evlilik  gözü  haramdan  kapayıcı,  nâmusu  da  koruyu-

cudur. Her kimin de evlenmeye gücü yetmiyorsa oruç

tutsun çünkü oruç, kötülüklerden, şehevî istek ve ar-

zûlardan koruyucudur” buyurdu.

Sahâbeden  Osman   bin           Maz’un   (r.a.)   Peygamber

(s.a.v.)’e:  “Ey Allâh’ın  Resûlü!  Bekâr  yaşamak  bana  zor

geliyor,  nefsimden  korkuyorum.  Hadımlaşmak  için  bana

izin  verir  misin?  diye  izin  istedi.  Peygamber  (s.a.v.)  de:

“Hadımlaşan veya hadımlaştıran bizden değildir. Fa-

kat  oruç  tut  ve  vücûdundaki  saçları  (kılları)  çoğalt!”

buyurdu.              (Tıbb-ı Nebevi Ansiklopedisi, 2.c., 516-517.s.)

 

HARAM İLE TEDÂVÎ CÂİZ DEĞİLDİR

Târik b. Süveyd (r.a.) bir def‘asında Peygamber (s.a.v.)’e

gelerek: “Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Bizim arâzimizde üzüm bağla-

rımız vardır. Üzümlerini sıkar (şarap yapar)ız. Biz bunu içebilir

miyiz?” diye sordum. Bunu duyan Peygamber (s.a.v.): “Hayır”

dedi. İkinci kez sordum, yine:  “Hayır” dedi. Üçüncü kez sor-

dum, yine: “Hayır” dedi. Bunun üzerine ben: “Biz bu şarapla

hastaların şifâ bulmasını dileriz” dedim. Bu söz üzerine Pey-

gamber (s.a.v.): “İçki şifâ değil, bilakis derttir” buyurdular.

Ukbe b. Talk (r.a.) de şöyle der: “Biz, Peygamber (s.a.v.)’in

yanında  oturuyorduk.  O  sırada  (Basralı)  Abdülkays  kâfilesi

geldi. Peygamber (s.a.v.):  “Sizlere ne oluyor ki renkleriniz

sararmış,  karınlarınız  büyümüş,  damarlarınız  açığa  çık-

mış?” diye sordu. Onlar da: “Büyüğümüz daha önce size gel-

mişti. Vücûdumuza uygun gelen bir içkinin durumunu sormuş-

  1. Siz ise onu içmeyi yasakladınız, hâlbuki biz, vebâlı ve sıt-

malı bir arâzide yaşıyoruz” dediler. Bunun üzerine Peygamber

(s.a.v.):  “Sizin  için  temiz  ve  helâl  olan  şeylerden  içiniz!”

buyurdu.

Yine  Peygamber  (s.a.v.)  “Şübhesiz  ki  yüce Allâh  derdi

de devâyı da vermiştir. Her dert için dahi bir devâ (şifâ) ya-

ratmıştır. Tedâvî olunuz! Fakat haram (ve pis) şeylerle te-

dâvî olmayınız!” buyurmuştur.

(Yemenli) Deylemü’l-Hımyerî (r.a.) demiştir ki: “Bir def‘asın-

da ben, Peygamber (s.a.v.)’in yanına gelerek: “Yâ Resûlallâh

(s.a.v.)! Biz soğuk bir ülkede yaşıyoruz ve çok ağır işlerde ça-

lışıyoruz. Şu bildiğiniz buğdaydan içki yapıyor ve bunu içmek-

le çalışmamızı  güçlendiriyor,  kendimizi  de  soğuktan  koruyo-

ruz, buna ne dersiniz?” diye sordum. O (s.a.v.)’de:  “Sarhoş-

luk veriyor mu?” diye sordu. Ben: “Evet” dedim. Bunun üze-

rine Peygamber (s.a.v.): “Ondan sakınınız!” buyurdu. Sonra

yine huzûruna geldim, tekrar sordum  “Sarhoşluk verir mi?”

diye tekrar sordu. Ben: “Evet” dedim. O yine: “Ondan sakını-

nız!” buyurdu. Sonra ben “İnsanlar bu alışkanlığı bırakacak gi-

bi değillerdir” dedim. Bunu Peygamber (s.a.v.): “Eğer terket-

mezlerse onlarla savaşın” buyurdu.

(Tıbb-ı Nebevî Ansiklopedisi, 1.c., 344.s.)

ZEMZEM SUYU BİR İLAÇTIR

Zemzem suyu, kutsallığı ve içerisinde bazı ma‘denî tuzla-

rın bulunması sebebiyle iyi niyetle ve şifâ vereceğine inanı-

larak içildiği zaman; mideyi böbrekleri, bağırsakları temizler

ve karaciğere faydalı olur; baş ağrısını, üzüntü ve kederi gi-

derir, gözlerin görme duyusunu kuvvetlendirir, kalbi güçlendi-

rir, korkuyu teskin eder, içildiği veya banyo yapıldığı zaman

sıtmanın harâretini söndürür ve daha birçok faydaları vardır.

Nitekim  Peygamber  (s.a.v.):  “Zemzem  suyu  hangi  ni-

yetle içilirse, onun içindir. Eğer şifâ niyetiyle içersen Al-

lâh şifâ verir. Eğer susuzluğunu gidermek niyetiyle içer-

sen, susuzluğunu giderir. Eğer açlığı gidermek niyetiyle

içersen doyurur. O, Cebrâîl’in ayağını vurarak çıkardığı

ve yüce Allâh’ın İsmâîl’e içirdiği bir sudur.”

Ebû Zerr (r.a.) ise Müslüman oluşunu şöyle anlatır: Resû-

lullâh’ın  peygamberliğini  işitince  Mekke’ye  geldim.  Kaldığı

yeri sordum, bunun üzerine Mekkeliler üzerime hücûm edip

beni dövdüler, elimi yüzümü kanlar içinde koydular, bayılıp

yere düştüm, kalktığım zaman hemen zemzem suyuna git-

tim, hem üzerimdeki kanları temizledim, hem de içtim. Yemin

ederim  ki  geceli  gündüzlü  tam  otuz  gün  Kâ‘be’de  kaldım.

Zemzem suyundan başka hiçbir yiyeceğim yoktu. Hatta şiş-

manladım, karnımın büküntüleri kıvrıldı, hiç açlık hissetme-

dim. Nihâyet bir gün Peygamber (s.a.v.), yanında Ebû Bekir

olduğu  halde  Kâ‘be’ye  geldi,  tavaf  etti  ve  namaz  kıldı,  na-

mazdan sonra selâmlaştık, bu sırada Peygamber (s.a.v.) ba-

na: “Sen kimsin?” diye sordu. Ben: “ Ğıfar Oğullarındanım”

dedim.  “Ne zamandan beri buradasın?” diye sordu. Ben:

“Geceli gündüzlü tam otuz günden beri buradayım” dedim.

“O halde seni kim doyuruyor?” dedi. Ben: “Zemzem su-

yundan başka yiyeceğim yok, hatta şişmanladım, karnımın

büküntüleri  kıvrıldı,  hiç  açlık  hissetmiyorum”  dedim.  Bunun

üzerine Peygamber (s.a.v.): “Zemzem gerçekten mübârek

bir sudur. O, hakîkaten doyurucu bir yemek (hastalıklara

şifâ verici bir ilaç)tır” buyurdu.

(Tıbb-ı Nebevî Ansiklopedisi, 2.c., 778-790.s.)

MİSVÂK

Misvâk,  temizleyici  ve  parazitleri  öldürücü  (antiseptik)

özelliklere  sahiptir.  Misvâk  ağzı  temizler,  etlerini  pekiştirir,

balgamı keser, gözün görme duyusunu kuvvetlendirir, koku-

sunu  ve  dişlerin  sararmasını;  giderir,  mideyi  düzenler,  sesi

güzelleştirir,  hazma  yardım  eder  konuşmayı  kolaylaştırır;

okumak, zikir yapmak ve namaz kılmak için zindelik verir, uy-

kuyu giderir, yüce Allâh’ı râzı kılar, melekleri hoşnûd eder, se-

vâbları çoğaltır.

Misvâk kullanmada orta yol ta‘kîb edilmelidir. Eğer misvâk

aşırı  derecede  kullanılırsa,  çoğu  kez  dişlerin  güzelliğini  ve

parlaklığını giderir, mide yükselen buharların ve kirlerin ora-

lara yerleşmesine zemin hazırlar. Eğer normal olarak kullanı-

lırsa, dişleri parlatır diş köklerini kuvvetlendirir, ağız kokusu-

nu giderir, dimağı temizler ve iştahı açar. Ca‘fer b. Ebî Tâlip

(r.a.) demiştir ki: Ashâbdan bir cemaat Peygamber (s.a.v.)’in

yanına gelmişlerdi. Onlara hitâben: “Bana ne oluyor ki siz-

leri  dişleri  sararmış  ve  ağızları  kokuyor  olarak  görüyo-

rum. Misvâk kullanınız! Eğer ümmetime güç geleceğin-

den  korkmasaydım,  her  namazda  (abdest  alırken)  mis-

vâk kullanmalarını emrederdim” buyurdu.

Misvâkla ilgili bazı hadîs-i şerîfler:

“Dört şey peygamberlerin müşterek sünnetlerinden-

dir. Utanma duygusu, güzel koku sürünmek, misvâk kul-

lanmak ve evlenmek.”

“Misvâk kullanınız! Zîrâ misvâk ağzı ve dişleri temiz-

ler, Cenâb-ı Allâh’ı râzı eder. Cebrâîl her gelişinde bana

misvâk kullanmayı tavsiye etti, o kadar ki bana ve ümme-

time farz kılınacak diye korktum…”

“Şübhesiz ki ağızlarınız Kur’ân’ın yollarıdır. Onu mis-

vâk ile güzelleştiriniz!”

“Ben dişlerimi o kadar misvâklarım ki, bazen ön diş-

lerim ve diş etlerim sökülecek diye korkarım.”

“Misvâk kullanılarak kılınan namaz, misvâksız olarak

kılınan namazdan yetmiş derece daha üstündür.”

(Tıbb-ı Nebevi Ansiklopedisi, 1.c., 489-491.s.)

ORUCUN TIBBÎ FAYDALARI

 

Oruç mideyi, bağırsakları ve kalbi dinlendirir. Oruç; ruhun, kalbin ve vücudun devasıdır. Vücuttaki fazlalıkları, eritir, zararlı olan gıdaları vücuda almaktan kişiyi alıkoyar. Sağlığın korunmasında orucun pek büyük bir tesiri vardır. Oruç hem rûhânî ve hem de tabii bir devâdır.

Oruç sıhhat kaynağıdır.

“Oruç bağırsakları inceltir, şişmanlığı da giderir…”

Peygamber Aleyhis-selâm, orucun faydaları konusunda;

“Sizlere oruç tutmanızı tavsiye ederim. Çünkü oruç gönüllerinizi arındırır.”

“Ey Gençler topluluğu! Her kimin evlenmeye gücü yetiyorsa evlensin! Zira evlilik gözü haramdan kapayıcı, namusu da koruyucudur. Her kimin de evlenmeye gücü yetmiyorsa oruç tutsun! Çünkü oruç, kötülüklerden, şehevi istek ve arzulardan koruyucudur.”

“Her şeyin bir zekâtı vardır, vücudun zekâtı ise oruç tutmaktır. Oruç, sabrın yarısıdır.”

“Cihad ediniz ki ganimet elde edesiniz. Oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız. (Ticarî) yolculuklar yapınız ki zengin olasınız!” buyurmuştur.

Sahabeden Osman İbni Maz’un (r.a.) Peygamber (a.s.)’e:

“Ey Allah’ın  Rasulü! Bekâr yaşamak bana çok zor geliyor, nefsimden korkuyorum. adımlaşmak için bana izin verirmisiniz?” diye izin istedi. Peygamber “Hadımlaşan veya hadımlaştıran bizden değildir. Fakat oruç tut ve vücudundaki saçları (kılları) çoğalt!” buyurdu.

Yüce Allah İncil’de Hz. İsa’ya şöyle vahyetmiştir: “Ey İsa! İsrailoğullarına şunu haber ver ki, benim rızam için oruç tutan kimsenin vücuduna sıhhat veririm, onun ecrini (sevabını) büyük eylerim.”       (Tıbb-ı Nebevî Ans. C: 2, Sh: 516-517)

 

 

 

HASTALIK

 

Vücudun herhangi bir organının normal vaziyetinden çıkmasına ve mizacın bozulmasına hastalık denir. Her hastalığın bu başlangıcı, ilerlemesi, gerilemesi ve sona ermesi vardır. Hastalık kişinin günahlarına keffârettir, gelecek için bir ders ve bir öğüttür. Hastalık sabretmek suretiyle yüksek derecelere ulaşmaya bir vesiledir. Hastalık yeryüzünde yüce Allâh’ın bir kırbacıdır. Dilediği kimseleri bununla terbiye eder. Nitekim Peygamber Aleyhis-Selâm: “Hastalık, yeryüzünde Allâh’ın kırbacıdır, dilediği kullarını bununla terbiye eder.” buyurmuştur. Hastalık, insanı tevbe etmesi, rabbine karşı sadâkatı, günahlarının affı ve derecesinin yükselmesi için en kuvvetli bir sebeptir. Peygamber Aleyhis-Selâm: “Dünyada kişinin çekmiş olduğu musîbetler, hastalıklar, üzüntü ve kederler -işlenen kötülüklere karşı- bir cezadır.” buyurmuştur.

Hz. Ali (r.a.) demiştir ki: “Sizlere Allâh’ın kitabından en yüce âyeti haber vereyim mi? Bu bize Peygamber Aleyhis-Selâm şöyle anlattı: “Sizlere isâbet eden bir musîbet, kendi ellerinizin kazandığı (günahlar) yüzündendir. O, yine de bir çoğunu bağışlar.” (Şûrâ: 30) “Ey Ali! Bu ayeti sizlere biraz açıklayayım mı? buyurdu ve şöyle devam etti: “Dünyada sizlere isabet eden (başınıza gelen) hastalık, musîbet ve belâlar, işlemiş olduğunuz kötülükler sebebiyledir…”

Hâris-i Muhâsibi (r.a.) şöyle demiştir: “Hastalık günahkar kimseler için ceza günahlardan tevbe edenler için bir temizlik; temizler için ise derecelerinin yükselmesidir.” Ümmül Alâ (r.a.) demiştir ki: “Ben hasta idim. Peygamber Aleyhis-Selâm hasta hatırı sormak için yanıma geldi de: “Ey Emmül-Alâ!  Müjdelenip sevin, şüphesiz ki yüce Allâh ateşin, -altın ve gümüşün pasını giderdiği gibi- hasta kimsenin günahlarını da (hastalık sebebiyle) giderir” buyurdu.” Yine Peygamber Aleyhis-Selâm bir başka hadiste de şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki mümin kimseye bir hastalık isâbet edip, sonra Yüce Allah o kimseye sıhhat ve âfiyet verirse, o hastalık geçmiş günahlarından bazılarına keffâret ve gelecek için dahi bir ders (öğüt olur). Münâfık kimse de hastalanıp sonra âfiyet bulursa, sâhibinin bağlayıp sonra salıverdiği deve gibidir. Niçin bağlandığını ve niçin salıverildiğini bilmez.”      (Tıbbi Nebevî-1, Sh: 319)

DİŞ SAĞLIĞI

 

Dişler sindirimi kolaylaştıran, konuşmayı düzenleyen, insan görünümünü güzelleştiren sağlığı koruyucu organlardır. Ağız ve diş temizliği, ağzın kokmasını ve dişlerin sararmasını önler, ağız sağlığının korunmasını ve dişlerin çürümesini temin eder. Diş sağlığını korumak için (şekerli) sakız çeşitlerinden, sert şeyleri diş ile kırmaktan, ard arda aşırı sıcak ve soğuk yiyecekleri yemekten kaçınmak gerekir. Ayrıca sık sık kürdan ile kurcalamak da dişleri bozar, ağız kokusu yapar. Sütü devamlı içmek dişlere ve diş etlerine zararlıdır. Bu sebeple süt içtikten sonra ağız su ile yıkanmalıdır. Nitekim Peygamber Aleyhis-Selâm süt içtikten sonra su ile ağızını iyice yıkamış ve “Çünkü süt yağlıdır” buyurmuştur.

Bal, ağızdaki yaraları ve diş etlerindeki şişlikleri gideren bir merhemdir. Bal ile dişleri fırçalamak dişetlerini korur ve dişleri beyazlaştırır. Tuz  dişleri parlatır, ağız kokusunu giderir, diş etlerini kuvvetlendirir.

Misvak ağzı temizler, diş etlerini pekiştirir. Ağız kokusunu ve dişlerin sararmasını giderir. Nitekim Peygamber Aleyhis-Selam misvak kullanmaya çok önem vermiş pek çok hadiste bize misvak kullanmayı öğütlemiştir. Peygamber Aleyhis-Selam:

“Misvak kullanınız! Zira misvak ağzı ve dişleri temizler. Cebrail Aleyhis-Selam her gelişinde bana misvak kullanmayı tavsiye etti. O kadar ki, bana ve ümmetime farz kılınacak diye korktum…”

“Şüphesiz ki ağızlarınız Kur’ân’ın yollarıdır. Onu misvak ile temizleyip güzelleştiriniz.”

“Ümmetimden abdest alırken ve yemekten sonra ağızlarını ve dişlerini temizleyenler ne güzel iş yapmış olurlar.”

“Ben dişlerimi o kadar misvaklarım ki, bazen ön dişlerim (ve etleri) sökülecek diye korkarım.”

“Yemekten sonra dişlerinizi temizleyip ağzınızı yıkayınız! Zira bu hareket dişler için sağlık vericidir” buyurmuştur.

Tuzlu zeytin suyu diş etlerini kuvvetlendirir. Sirke ile ağızda gargara yapmak her çeşit diş ağrısını teskin eder. Sirke diş etlerine ve diş ağrılarına karşı faydalıdır. Gözlere çekilen sürme gözün görme duygusunu kuvvetlendirir, misvak ise dişleri sağlamlaştırır.   (Tıbbî Nebevi-1, Sh: 214)

 

HURMA

 

Sıcak iklimlerde yetişen, kokusu olmayan, tatlı bir meyvedir. Hurma vücuda hararet ve rutubet verici özelliğe sahiptir. Sağlığı koruyucu bir gıdadır. Hurma hem gıda, hem ilaç, hem de meyvedir. Bütün mizaçlara uygun bir özelliğe sahiptir. Diğer gıda ve meyvelerde olduğu gibi vücutta kötü artıklar da meydana getirmez. Hurma hem yaş, hem kuru, hem koruk, hem de olgunlaşmış iken yenir. İlaçlar ve sürmelikler içine de katılır. Bol gıdalıdır. Kan yapar. Zayıf böbrekleri kuvvetlendirir. Hurma pirinç ile birlikte pişirilip yenecek olursa şişmanlatır. Karaciğeri kuvvetlendirir. Mideyi temizler, tabiatı yumuşatır. Hurma felç, yüz felci ve soğuktan oluşan mafsal ağrıları için gayet faydalıdır. Hurma şırası mideye ağır gelir fakat tâze kan yapar. Hurmanın az yenilmesi şifa, çok yenilmesi ise gıdadır. Acve hurması zehirlenmeye, bilhassa soğut mizaçlı zehirlere ve akrep sokmasına karşı faydalıdır. Acve’nin şırası ve pekmezi, çoğu zaman balın sağladığı faydaları sağlar.

Hurmaözü: Hurma göbeği ve hurma iç yağı da denilen bu madde, hurma ağaçlarının tepelerinde oluşur. Rengi beyazdır. Lezzetli olup tadı süte yakındır. Hurmaözünün mizacı soğuk ve kurudur. Yaraları kapatıp iyileştirir. Hastanın kan tükürmesine, ishale, vücutta safranın çoğalmasına ve kan hücumuna (tansiyon) gayet faydalıdır.

Hurma macunu: Hurma çekirdiği ile birlikte dövüldükten sonra süt veya yağ ile karıştırılmak suretiyle meydana getirilen bulamaca, “hurma macunu” denir. Bu macun özellikle kalp hastaları için tavsiye edilmiştir. Nitekim Sâd İbni Ebî Vakkas (r.a.) demiştir ki: “Ben bir hastalığa yakalanmıştım. Peygamber Aleyhis-Selâm hasta hatırı sormak için yanıma geldi. Elini göğsümde iki mememin arasına koydu. Hatta ben Rasûlullah’ın elinin soğukluğunu kalbimde hissettim. Sonra şöyle buyurdu: “Sen kalp hastalığına yakalanmışsın! Sakif’in kardeşi Hâris İbni Kelede’ye git, tedavi ol! Zira o tabip bir kimsedir. Medine’nin acve denilen hurmasından yedi tane alsın, onları çekirdekleri ile beraber dövsün, sonra onu süt ve yağ ile sulandırarak sana yedirsin.”

(Tıbbî Nebevî-1, Sh: 333)

 

 

 

BÂDEMCİK

 

Boğazda dilciğin etrafında, burun deliğinin sonu ile dilciğin olduğu yerde kan toplanması, o bölgenin şişmesi ve iltihaplanmasına verilen isimdir. Genelde çocuklarda görülür. Üşütmek, gıdasızlık, zayıflık vs. sebepleri arasındadır. Boğaz ağrısı, yüksek ateş, yutkunmada zorluk belirtileridir. Ayrıca bademciklerin şişmesi ve kızarması, boğazda şişlik, bazen ağız veya burundan kanama da görülür.

Çocuklarda meydana gelen bu hastalığı gidermek için önceleri bâdemcik patlatılıyor ve siyah kan dışarı çıkarılıyordu. Böyle bir hadiseyi Ümmü Kays Binti Mıshan (r.a.) şöyle anlatıyor: “Daha yemek yemeden küçük oğlum ile beraber, Peygamber Aleyhis-Selam’ın yanına vardım. Parmağımla çocuğun boğazındaki iltihaplı bâdemciği patlatmıştım. Bunu gören Peygamber Aleyhis-Selam “Niçin böyle yaparak çocuklarınızı rahatsız ediyorsunuz. Sizlere ödacağının tozunu tavsiye ederim. Çünkü bunda yedi derde devâ vardır. Bunlardan birisi de akciğer zarı iltihabıdır. Ödağacının tozu, bâdemcikleri hasta olanlara burundan damlatılır. Akciğer zarı iltihabı için ise ağızdan verilir” buyurmuştur. Ödağacının kullanma şekli:

Ödağacının tozu, su ile karıştırılarak burundan damlatıldığı gibi, zeytinyağı veya safran yağı ile karıştırıldıktan sonra bileşik ilaç olarak da yine burundan damlatılır. Buruna enfiye gibi toz olarak çekilerek kullanıldığı da olur. Ödağacının kökünün tozunda kurutma, dilcikleri kuvvetlendirme ve aşağı sarkan dilcikleri yerine kaldırma özelliği vardır. Ödağacı, Yemen şapı ve gül tomurcuğu ile karıştırılıp macun yapılarak ağız yolu ile alınabilir.

Eğer bal ile gargara yapılacak olursa boğaz şişlikleri, boğmaca, bâdemcik ve boğaz iltihaplarına karşı  gayet faydalıdır. Ebegömeci vücuda ve boğaza yumuşaklık verir. Ayrıca hastalığa yakın bir bölgeden kan aldırmak da, bâdemciğe karşı faydalı bir tedavi şeklidir. Nitekim Peygamber Aleyhis-Selam: “Tedavi olduğunuz şeylerin en faydalısı kan aldırmaktır. Bademcikleri patlatarak çocuklarınıza eziyet vermeyiniz! Sizlere ödağacının tozunu tavsiye ederim..” buyurmuştur.

(Tıbbi Nebevi-1, Sh: 72)

ÇOK YEMEK

 

Çok yemek, mideyi tıka basa doldurmak demektir. Oburluğa düşmemek için insanlar; yüce Allah, peygamberler, büyük zatlar ve tabipler tarafından uyarılmıştır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de: “Ey âdem oğulları!.. Yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez” buyrulmuştur. Peygamber Aleyhis-Selamda:

“Birçok hastalığın gerçek sebebi çok yemektir.”

“Âdemoğlu midesinden daha zararlı bir kap doldurmamıştır. İnsan-oğluna belini doğrultacak bir kaç lokma kafidir. Mutlaka yemesi gerekirse, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içmeye, üçte birini de nefes alıp vermeye (havaya) bırakmalıdır.”

“Her arzu ettiğin şeyi yemek gerçekten israftır” buyurmuştur.

En iyisi ve en güzeli daha istek varken yemekten çekilmektir. Mü’min kimse çok yemez. Ancak hayatını devam ettirecek ve çalışabilecek kadar yer. Kafir dünyaya dalmış ve ahireti unutmuş olduğundan dolayı çokça yer. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de de:

“…Varacakları yer cehennem olduğu halde kâfirler, zevklerine dalar ve hayvanların yediği gibi yerler” buyrulmuştur.

Çok yemek, barsak kurtları, şeker hastalığı, müzmin pankreas rahatsızlığı, bâsur, verem gibi hastalıklar meydana getirir. Ayrıca ishal, şiddetli terleme, kalp hastalıkları, kanda tuz miktarının artması gibi pek çok hastalığa neden olur. Hazım zorluğu, mide genişlemesi, karaciğer mide, barsak ve safra kesesinde hastalıklar yapar.

Lokman Hekim oğluna şöyle tavsiyede bulunmuştur: “Oğlum! Miden dolu iken sakın yemek yeme! Zira tok iken yiyeceğin şeyi köpeğe atman senin için onu yemenden daha iyidir. Peygamber Aleyhis-Selam, göbeği  şişkin, midesi dolu bir adam görmüş, adamcağızın göbeğini eliyle işaret ederek: “Keşke bu şişmanlık göbeğinden başka bir yerde olsaydı senin için daha iyi olurdu” buyurarak, bu şekilde şişmanlığı tasvip etmediğini ifade etmiştir. Hz. Ömer (r.a.) demiştir ki “Sakın çok yemeyiniz ve çok içmeyiniz! Zira çok yemek ve içmek vücudun kıvamını bozar, hastalık meydana getirir, namaza karşı tembellik verir. Sizlere normal yemeyi ve içmeyi tavsiye ederim. Zira böyle yapmak vücut için en uygun ve israftan en uzak olanıdır…”               (Tıbbî Nebevi-1, Sh: 189)

 

DİNLENMEK

 

Tedavi şekillerinden birisi de dinlenmektir. Yorgun kimse dinlenmez ise hasta olur. Hasta kimsede istirahat etmedikçe iyileşmez. Nitekim Peygamber Aleyhis-Selâm: “Zaman zaman gönüllerinizi dinlendiriniz” buyurmuştur. Yüce Allah geceyi dinlenme, gündüzü de çalışma zamanı olarak yarattığını Kur’ân-ı Kerîm’in çok âyetinde açıklamıştır. Nitekim “Dinlensinler diye geceyi yarattığımızı ve (çalışsınlar diye) gündüzü aydınlık yaptığımızı görmediler mi? İman eden bir kavim için bunda ibretler vardır.” (Neml: 86) buyrulmuştu. Başka bir âyette ise şöyle denmektedir: “(Ey habibim) De ki: Hiç düşündünüz mü? Eğer Allah, geceyi üzerinizde tâ kıyâmet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah’tan başka size gündüzü getirecek tanrı kimdir? Halâ işitmeyecek misiniz? De ki: Söyleyin bakalım, eğer Allah, gündüzü üzerinizde tâ kıyâmet gününe kadar devam ettirse, Allah’tan başka istirahat edeceğiniz geceyi size getirecek tanrı kimdir? Halâ görmeyecek misiniz? Merhametinden dolayı Allah geceyi ve gündüzü yarattı ki, geceleyin dinlenesiniz, gündüzün ise O’nun fazlı kereminden (rızkınızı) arayasınız. Umulur ki şükredersiniz!” (Kasas: 71-73)

Süreyh el-Hârisî (r.a.) demiştir ki: “Bir defasında ben, Âişe (r.a.)’ye hitâben: “Peygamber Aleyhi-Selam dinlenmek maksadıyla, sahraya çıkar mıydı?” diye sordum. Bunun üzerine Âişe: “Evet, şu sulu yaylanın tepesine çıkardı…” dedi. Müsned Şerhinde bildirildiğine göre, Peygamber Aleyhis-Selâm, herhangi bir şey konusunda üzüntülü ve kederli olduğu zaman, sahra (yayla)ya çıkar, bir müddet kendi başına kalır, insanlardan uzaklaşırdı. Yine Peygamber Aleyhis-Selâm, Eslem Kabîlerinden Rebeze Yaylası’na gitmek isteyen Seleme b. Ekvâ’ya hitâben: “Ey Eslemliler! Yaylalara çıkınız! Nesîn rüzgârlarını (güzel havalarını) koklayıp teneffüs ediniz! Kuytu ve güzel yerlerinde de konaklayınız…” buyurmuştur. Peygamber Aleyhis-Selâm bir defasında müezzin Bilâl-i Habeşî’ye hitâben: “Ey Bilâl! Ezanı okumak ve namaza başlamakla -dünya işlerinin sıkıntılarını terk edip ilahi huzura yönelmekle- bizi dinlendirdi. Haydi ezan oku.” buyurmuştur.

(Tıbbî Nebevî, Sh: 209)

 

 

 

GÖZ (AYN, OPHTALM)

 

Göz pek hassas ve önemli bir organdır. Zira gözleri görmeyen insan sûreta bir insandır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de gözler, yaratana şükredilmeye lâyık organlar olarak tanıtılmıştır: “Sizler, hiç bir şey bilmezken Allah sizi, anaların8ızın karnından çıkardı ve şükredesiniz diye sizlere kulaklar gözler ve gönüller verdi (Nahl 78)” “O, sizin için kulaklar gözler ve gönüller yaratmıştır. Ne de az şükrediyorsunuz “(Müminun 78). Gözleri hasta olan kimsenin bütun vucudu hasta demektir. Nitekim Peygamber Aleyhis -Selâm: “Bütün müminler tek bir şahıs gibidir. Zira onun gözü ağrısa bütün vücudu hasta olur.” buyurmuştur.

Peygamber Aleyhis-Selâm, Sâhabe ve tabiin döneminde göz ilacı olarak en çok mantar suyu, sarı sabır suyu, sürme ve bal kullanıyordu. Bunlardan mantar suyu, ve sarı sahir suyu hasta göze mil ile sürme gibi çekiliyor veya damlatılarak kullanılıyordu. Sürme ve bal ise mil ile sürme gibi çekiliyor veya merhem gibi sürülüyordu. Peygamber Aleyhis-Selâm: “Bilmiş olunuzki mantar göz ilacıdır. Acve hurması ise cennet meyvesidir Tuz ile karıştırılmış çörek otu yok mu? Ölümden başka bir çok hastalık için sıfadır” buyurmuştur. Başka bir hadiste ise: “Mantar, ekip dikmeden Allah’ın kudreti ile kendiliğinden meydana gelen bir bitkidir, suyu ise göz hastalığına karşı şifadır” buyurmuştur. Yaş mantar sıkıştırılarak suyu çıkarılır. Sonra içine göz hastalığının cinsine göre ilaçlar karıştırılır. Daha sonra göze sürme gibi çekilir veya damlatılır. Tabip İbni Vâfid şöyle demiştir: “Mantarsuyu, sürme ile karıştırılırsa göz için en iyi ilaç yapılmış olur. Çünkü sürme (antimun) göz kirpiklerini kuvvetlendirir, gözün görme duyusunu güçlendirir, göz nezlesini giderir.“ Sürme gözlerdeki kiri, çapağı temizler göz kapakları için faydalıdır. Hem göz sağlığını koruyucu hem de göz nezlesi gibi hastalıkları tedavi edicidir. Nitekim Peygamber Aleyhis-Selâm: “Sizlere sürme çekmenizi tavsiye ederim. Çünkü sürme kirpikleri bitirir, gözdeki çapakları giderir, gözün görme duyusunu da kuvvetlendirir, ” buyurmuştur. Yine Resulullah pek çok hastalıkta olduğu gibi göz hastalıklarında da balı tavsiye etmiş ve şöyle demiştir: “ Bal şerbeti gönlümdeki üzüntüyü, sıkıntıyı giderir ve gözümün görme duyusunu da kuvvetlendirir.”  Tıbbı Nebevi C.1 285

 

 

NEZLE (ZÜKÂM GRAVEDO

 

Burun zarının iltilaplanması sebebiyle meydana gelen hastalığa nezle denir. Sebepleri soğuk algınlığı, toz-duman, aşırı sıcakların tesiri gibi şeylerdir. Belirtileri: Sık sık hapşurmak; bunun akıntısı. Burunda yanma ve kaşıntı meydana gelmesi, sıcaktan meydana gelen nezlede gözlerin kızarması. Tedavi: Hâlid ibni Said şöyle bir hadise, anlatır: “Galib b. Ebcer ile bir yolculuğa çıkmıştık. Gâlip yolda nezleye yakalandı. Nihayet Medine’ye geldik. İbni Ebî Atik onu ziyarete geldiğinde, bize şöyle dedi: Sizlere şu çöre otunu tavsiye ederim. Ondan beş veya yedi tane alıp iyice dövünüz. Sonra bir miktar zeytinyağı ile karıştırıp hastanın burun deliklerinden damlatınız! Çünkü Aişe (r.a.) Peygamber Aleyhis-selâm’ın: “Gerçek çörek otu, ölümden başka birçok hastalık için şifadır “buyurduğunu işittim. dedi. “Kullanış şekli: Çörek otu bazen sâde olarak, bazen de başka bi şeyle karıştırarak, bazen dövülüp toz haline getirildikten sonra, bazen venile veya suyu içilerek, bazen de tozunu yara üzerine serpmek suretilyle ve daha başka şekillerde kullanılır. Balın sade olarak ılık su ile şerbet yapılıp içilmesi veya ılık süt ile şerbat yapılması yahud limon suyu ile şerbet yapılıp içilmesi nezle için faydalı. Kekik ve oda ağacının koklanması nezle için faydalıdır. Fesleğen geniz tıkanıklığın açar ve nezleyi giderir. Soğuk suyun devamlı içilmesi burun kanaması nezle ve ğöğüs ağrıları meydana getirir. Nergis’in çiçeği normal bir hararette olup hoş kokuludur. Soğuktan meydana gelen nezleye karşı faydalıdır. Tıbb-ı Nebevi 2. cilt safa 507-508

 

UNUTKANLIK (NİSYAN)

 

İnsanlar daha önce öğrendikleri ve duydukları şeyleri gerektiği zaman hatırlayamaz ise, buna unutkanlık denir. Unutkanlık insanın tabi, altında vardır. İnsanlar unutabilme kabiliyeti üzere yaratılmıştır. Unutkanlığın sebepleri: yaşlılık, çok meşguliyet, uykusuzluk, yorgunluk, zihni hastalıklar, harama sık gitmek, günahkar olmak, müskirat kullanmak vs. gibi şeylerdir.

İbnül-Cevzî der ki: “Baştan kan aldırmak, yaş kezbere ve ekşi elma yemek, erkek deve katırları arasında yürümek, çok üzüntülü ve kederli olmak, kabir taşlarındaki yazıları okumak, durgun suya bakmak ve içine abdest bozmak, idam edilmiş kişiye bakmak….unutkanlık meydana getirir.

Abdullah İbni Mesut demiştir ki: “Bana göre kişinin bildiği şeyleri unutması işlemiş olduğu günahlar sebebiyledir..” Unutkanlığa karşı faydalı bazı maddeler:

Her kim ezberinde tutmak, , unutmamak isterse bal yesin. İbni Abbas Hazretleri de: “Bu miskal (5 gram) yeter, bu miskâl akgünlük ile dövülüp karıştırılır ve bir hafta aç karnına alırsa, idrar söktürür ve unutkanlığa karşı da iyi gellir “ demiştir.

Bakla düşünme gücünü zayıflatır ve unutkanlık verir. Bakla yemeği içine kekik, zeytinyağı ve tuz konursa yan etkisi giderilmiş olur. Ekşi elma yemekte, unutkanlık yapar. Çörek otu, unutkanlığa karşı faydalıdır. Kara üzüm zekayı geliştirir.

 

(Tıbb-I Nehevı 2 C:2 S: 718-719)

NEFES DARLIĞI

 

Göğüsteki bir hastalıktan dolayı nefes alıp-vermekte güçlük çekilmesine verilen isimdir. Sebepleri:

Toz, duman: Nitekim Hz. Ali (r.a).” Tozdan sakınınız! Çünkü toz, nefes darlığına sebep olur-”demiştir.

Şişmanlık: Nitekim Hz. Ömer (r.a), şişmanlığından dolayı nefes alıp vermekte güçlük çeken bir kimse görmüş, adamcağız nefes alıp verdikçe boğazından ses çıkartıyormuş. Adamcağıza”: Bu halin nedir? “ diye sormuş, o da “Allah’ın  bir nimeti,bereketidir” demiş. Buna karşı Hz. Ömer;(r.a) “Hayır, hayır bereket falan değil; Allah’ın sana verdiği bir azaptır.” demiştir.

Yükseklere çıkıldıkça nefes alıp vermek zorlaşır Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Allah kime hidayet vermeyi dilerse, onun göğsünü İslama açar, genişlik verir. Her kim de sapıklıkta bırakmak isterse, onun göğsünü öyle daraltıp sıkıştırır ki, iman taklifi karşısında sanki göğe çıkacakmış gibi zorlanıp durur….”

Tedavi: İlbri Ömer, Nihâvend savaşında nefes darlığına yakalanmıştır. Sarımsağı boncuk dizer gibi ipliğe dizer, sonra suyun içine koyarak kaynatırdı. Sarımsağın özellikleri suyun içine çıkınca posasını çıkartıp atar sonra bu suyu içerdi.

Bal nefes darlığı için gayet faydalı bir ilaçtır. Sâde olarak kullanıldığı gibi, nar ve benzeri maddelerle karıştırılarak da kullanılabilir. Süt içmek vucudu şişmanlatır. Öksürük ve nefes darlığı gibi hastalıklara karşı da faydalıdır. Çörekotu, dövülüp bal ile karıştırılarak yenilirse, nefes darlığı için gayet faydalıdır. Çörekotundan bir defasında yarım dirhem (1.6) gram, bir günde ise iki dirhem (6.4gram)dan fazla yenmemelidir.

Tıbb-ı Nebevi C:2, S: sayfa 504 – 505

 

YILAN VE AKREP SOKMASI

 

Genellikle yılan ve akrep zehirli hayanlardır. İnsanlar bu hayvanlardan çekinirler ve nerede gör-seler onları öldürmeğe çalışırlar. Nitekim Peygamber Aleyhisselâm :”Beş sınıf hayvan vardır ki bunlar Mekke’nin harem sınırı  (yasak  bölge-nin) içinde veya dışında da olsa öldürürler, insanlar hac ve umre için ihramlı veya ihramsız da olsa öldürürler. Yılan, akrep, alca karga, fare ve kuduz köpek”buyurmuştur. Peygamber Aleyhisselâm“Yılanları öldürünüz! Özellikle sırtında iki beyaz çizgi bulunan yılan ile (kuyruksuz ve-ya) kısa kuyruklu olanını öldürünüz! Çünkü bu yılanlar, hamile kadınların karnındaki çocuğu düşürtür ve insanın gözünü kör ederler. “buyurmuşlardır.

Tedavî : Tedavîsi hastayı uyutmakla yapılır. Çünkü hasta uyuduğu zaman, zehir vücudun derinliklerine kadar nüfuz eder. Yılanın soktuğu yer çizilir ve emilir. Böylece zehrin dışarı akması sağ-lanır. Zehir vucuda yayıldıktan sonra ise damardan kan almak faydalıdır. Ama kuduz vakasında kan alınmaz. Yılanın soktuğu kimse bazen üşür, bazen de ateşlenir. Sokan akrep öldürülüp iki par-çaya ayrılır, sokulan yerin üstüne iyice bağlanır. Hastaya fındık içi ve turunç çekirdeği verilir.

Turunç, limon ve portakal kabuğunun öz su-yundan bir miskal (5 gram) kadar içilirse, akrep sokmasına ve diğer haşeratın ısırmasına fay-dalıdır.  Öd ağacının tozu, yılan ve akrep sokma-larına tiryat (panzehir) kullanılır.

İnek veya keçi sütünden elde edilen tereyağı bal ile karıştırılıp şerbet yapılarak içildiği zaman, en şiddetli zehirlenmeye yılan ve akrep sok-masına karşı faydalıdır. Nitekim Hz. Alî (R.A.):”İnsanlar tereyağından daha üstün bir şey ile tedavî olamazlar.”demiştir   ıbb-ı Nebevî  C:2 sayfa 761-762

 

TOKLUĞUN AFETLERİ VE AÇLIĞIN KERÂMETLERİ

 

Ey aziz! Ehlullah demişlerdir ki, nimeti yalnız yemek ve içmek olarak bilenin ilmi az, azabı çoktur. Tokluk fetâneti bozar. Hastalık çeşmesidir. Açlık en faydalı ilâçtır. Tokluğa devam çeşitli hastalıklara yol açar. Az yemek, hastalıkları azaltmaktır. Allahü Teâlâ bir kuluna inâyet ve ikram eylese, onun karnını yemekten, fercini haramdan pâk eder. Allahü Teâlâ kime ikram ederse, ona az yemek, az uyumak ve az konuşmayı ilham eder. Aç olmayanın düşüncesi saf olmaz. Çok yemek insana zarardır. Çok uyumak keder ve zulmettir. Yemeği az olanın, derdi az, sıhhati uzun olur. Sıhhatle tokluk bir arada bulunmaz. Açlıkla hastalık birlikte olmaz. Açlık, Peygamberlerin (aleyhimüsselâm) yemeği, evliyânın makamıdır. Açlık fetânet denizidir. Hikmet yağdıran buluttur. Rûhların rahatıdır. Bedenlerin teşrihidir. Fuzûlî hastalıklar ilâcıdır. Aklın cilâsıdır. Rûhun gıdasının iştihasıdır. Yaralı kalbe devâ, sıhhat ağacında meyvadır. İffet sıfatının süsü, büyük ihsan ve hediyesidir. Hastalığa şifâdır. Devâ kuvvetidir. Evliyâ-yı kirâmın tehzibidir. Düşmanlara azab vermektir. Açlık rûhun tasfiyesi, fetihlerin menbaıdır. Açlık, nefsin arzularını öldürür. Gönüle safâ ve hayat verir. İnce ilimler verip, onlara sebat verir. Rağbet ehlinin açlığı fetret [gevşeklik], zâhidlerin açlığı hikmettir. Âriflerin açlığı safvet, muhiblerin açlığı kurbet, kavuşanlarınki tahârettir. Açlık, nefse mezellet, kalbe incelik, semâvî ilimleri anlama hususunda insana dikkat verir. Ârifin hikmet nûru, açlık ateşini günlerce söndürür. O bir şey yediği zaman, beş on lokma ile yetinir. Vesvese şeytan tohumudur. Tarlası, tokların karnıdır. Allah için bir gün aç duranın kalbinde, hikmetten bir başka kapı açılır. Açlık ilim ve zekâ ve anlayış verir. Ârifin yemeği meyvadandır. Uykusu, galebe ettiği zamandır. Hikmet ilmi açlıkla olur. Bilgisizlik ve günah tokluktan gelir. Açlıkta olan safâdan yeryüzü hükümdarları mahrumdur. Çünkü açlık seçilmiş kulların bedenlerine mahsûs olan, Hayy ve Kayyum’un ziyafetidir.

E.İbrahim Hakkı Marifetname S.600-601

 

 

ŞİŞMANLIK

 

Vucudun normal ağırlığında, fazla olmasına “şişmanlık” denir. Şişmanlık sağlık yönünden iyi bir şey değildir. Çünkü bir çok hastalığın asıl sebebi olarak bilinmektedir. Nitekim Peygamber Aleyhis-Selâm;şişman bir kimse görmüş ve eliyle o kimsenini karnına işaret ederek, “Eğer şu şişmanlığın bir kısmı, karnından başka bir yerde olsaydı, senin için elbette daha iyi olurdu” buyurmuştur Şişmanlığın başlıca sebeplerinden biri, belki de birincisi çok yeme ve içmedir. Zira bir çok insan açlığını gidermek için değil, bilakis yiyecek ve içeceklerin çok olmasından dolayı nefislerini tatmin etmek için çokça yemekte ve hareketsiz kalmaktadırlar. Nitekim Peygamber Aleyhis-selâm-nübüvvet penceresinden bakarak bunları görüyormuşcasına, bir mucize olarak ashabına hitaben: “Bir zaman gelecek (zengin olacaksınız), genç develer başıboş dolaşacak fakat hürmet için onlara kimse rağbet etmeyecektir.”

“Sizden bir kavim gelecektir ki onlara emanet verilecek hainlik edecekler; çağrılmadan şahitlik yapacaklar; söz verecekler fakat yerine getirmeyecekler….. onlar çok yemeyi severler bu sebeple onlarda şişmanlık ve şişmanlığın sebep olduğu hastalıklar yaygınlaşır. “buyurmuştur.

Şişmanlığın sebep olduğu bazı hastalıklar:

Damar tıkanıklığı (pıhtılaşma) ve ansızın ölüm, şeker hastalığı, tansiyon, safra kesesi, iptihabı, ve safra kesesi taşları, mafsal iltihabı, teneffüs zorluğu, şişmanlarda ameliyat güçlüğü, kanser hastalıkları, zayıf kimselere nispetle ölüm oranın yüksekliği, sinir ve damar sertliği hastalıklan vs…

 

Tıbb-ı Nebevi Cilt 2 sayfa 651-652

BİTKİLERLE TEDAVİ

 

Peygamberimiz Aleyhis-selâm tıp ilminin yüce Allah tarafından öğretildiğini açıklamak üzere şöyle buyurmuş:”Süleyman Aleyhis-selâm her zaman namazgahta namaz kılsa, ansızın önünde bir bitki görür ve o bitkiye “İsmin nedir?” diye sorardı. Bitki de: “İsmim şudur, diyerek adını söylerdi. Süleyman Aleyhisselâm: “Niçin yaratıldın, Ne işe yararsın?” diye tekrar sorardı. O bitki de: “Şunun için yaratıldım.” derdi. Eğer bir hastalığa ilaç olarak yaratılmış ise yazıp not ederdi. Eğer yeryüzüne dikilmek için yaratılmış ise, toprağa dikerdi…”

Yüce Allah’ın yeryüzünde yaratmış olduğu her bitki bir veya birkaç hastalığa şifadır, fakat bunları tesbît edip hastalara tavsiye etmek ise biz insanlara düşmektedir. Nitekim Peygamber Aleyhis-selâm: “Ey Allah’ın kulları, tedavi olunuz! Çünkü yüce Allah, ölüm ve ihtiyarlıktan başka, şifasını vermediği hiçbir hastalık yaratmamıştır, fakat bu tedavi usulünü bilen bilir, bilmeyen bilmez.”

Sizlere şu çörekotunu tavsiye ederim. Zira bunda ölümden başka birçok hastalık için şifa vardır”

Sizlere Sinameki ve sennût (tereyağı, bal ve kimyon)’u tavsiye ederim, zira bunlar ölümden başka birçok hastalığa karşı şifadır.”

Zeytinyağını yeyiniz ve onunla yağlanınız! Zira o mübarek bir ağaçtan meydana gelmektedir.”

Yüce Allah ölüm ve ihtiyarlık dışında şifasını vermediği hiçbir hastalık yaratmamıştır. Sizlere inek sütünü tavsiye ederim. Çünkü o her çeşit bitkiden otlanmaktadır. Süte şifa vardır.” buyurarak Yüce Allah’ın bizler için yaratmış olduğu şifalı bitkilerle ve bu bitkilerden oluşan bal, süt, zeytinyağı vs. gibi gıdalarla tedavi olmamızı tavsiye etmekte ve dikkatlerimizi bunlar üzerinde çalışmaya çekmektedir.

 

TIBB-I NEBEVÎ ANSİKOPEDİSİ CİLT:1, S: 110

ÇOK YEMENİN ON ÂFETİ

 

1 : Çok yeyince, kalp kararır, sertleşir ve nuru gider. Nitekim Habîb-iEkrem (S.A.V.) buyurdular ki: «Çok yemek ve içmekle kalplerinizi öldürmeyiniz. Çünkü kalpler, çok su içinde kalmış ekinler gibi ölür» Zira insanın vücûdunda yürek altında mide kaynayan kazan gibidir. 2 : Çok yemekte, uzuvların fitnesi, heyecanı, fuzûlî ve fesad olanlara takılması vardır. Zira insanın karnı tok olunca, gözü mâlâyâniye [lüzumsuz şeylere] bakmak, kulağı öyle şeyleri dinlemek ister. Dili boş sözler söylemek, eli öyle şeyler tutmak, ayağı öyle yerlere gitmek ister. Ferci şehvetini söndürmek ister. Velhâsıl insanın sözleri ve işleri yemek ve içmesi oranındadır. Ona haram yemek girerse, ondan haram işler sözler meydana gelir. Eğer helâl fazla girerse, lüzumsuz işler ve sözler meydana gelir. 3 : Çok yemekte, anlayış ve ilim azlığı vardır. Çünkü«Karın tok olursa fetânet kalmaz.» denmiştir. 4 : Çok yemekte az ibâdet vardır. Zira insan çok yerse, bedeni ağır olup uyku bastırır.  5 : Çok yemekte, ibâdet tadını duymamak vardır. Nitekim Hazret-i Sıddîk-i Ekber (R.A.) buyurdu ki: «Müslüman olduğum zamandan bu ana kadar, bir kere doyuncaya kadar yemiş değilim, tâ ki Rabb’imin ibâdeti lezzetinden mahrum olmayayım. O zamandan bugüne kadar suya kanmış değilim, tâ ki Rabb’imin likasından  gevşeklik bulmayayım». 6 : Çok yemekte, harama düşme tehlikesi vardır. Çünkü helâl sana az az gelir. Haram ise, her yandan çokça gelir.  7 : Çok yemekte, yenecek şeyleri kazanıp hükmüne almakla, ayrıca onu pişirmek ve hazırlamakla, üçüncü olarak midede saklayıp, sindirmekle, dördüncü olarak onu dışarı atmakla, beşinci olarak bedende doğan hastalıklardan kurtulmakla çok meşguliyetler vardır. Kalp ve beden meşakkatte olur.  8 : Çok yemekte, ölüm hastalığının şiddetli olması vardır. Nitekim Hadîs-i Şerîfde, «Ölüm hastalığının şiddeti, dünya lezzetleri mikdarıncadır. Yemek ve içmek de dünya lezzetlerindendir. Bunları çok yapan, o şiddeti çoğaltmış olur», buyuruldu. 9 : Çok yemekte, âhiretin noksanlığı vardır. Zira dünyadan lezzet aldığın kadar, âhiret lezzetin azalır. Çok yemek ise, dünya lezzetlerinden sayılır. Hazret-i Hâlid bin Velid, Hazret-i Ömer’i (Radıyallahü Anhümâ) dâ’vet edip ona nefis bir yemek hazırlamıştı. Emirü’L Mü’minîn ona «Mademki nefis yemek bizim içindir, arpa ekmeği yeyip doymayan fakir âhirete gidince onun için ne vardır?», buyurdu. Hâlid (R.A.) cevabında: «Ey mü’minlerin  emîri, onlara cennet vardır», dedi. Bunun üzerine Hazret-i Ömer (R.A.) buyurdu ki: «Onlar, cennete kavuşmakla kurtulmuşlardır. Dünyada bu yiyecek bizim hazzımız olduğundan, bizden uzaklaşıp büyük kurtuluşa kavuşmuşlardır.» 10 : Çok yemekte, ar ve ayıplanma vardır. Çünkü dünyanın helâlinden hesâb, haramından azâb vardır. İşte on âfet bunlardır. Hidâyet ehli için bunlardan biri yetişir.

(E. İbrahim Hakkı Hazretleri, Ma’rifetname S:608-609)

 

 

TIBB-I NEBEVÎ ANSİKLOPEDİSİ CİLT-1, SAYFA 250

KUR’ÂN-I KERİM VE HADİS-İ

KUDSÎ’YE GÖRE AZ UYUMAK

 

Ey aziz! Allahü Teâlâ kullarına inâyet edip, gafletten huzuruna çağırıp, geceleri ihyâ etmenin faziletini herkese duyurmuştur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de  «O muttekîler, şehvetleri terk edip, tâat ve musibete sabr edicilerdir. Söz, hareket ve niyetlerinde sâdık. Allahü Teâlâ’ya itaatkârdırlar. Allah yolunda mallarını, hakkı olanlara verirler. Kabul zamanı olan seher vaktinde istiğfâr eder ve namaz kılarlar». (Al-ilman-17)  «Onlar, Rableri için secde ve kıyâmla [yâni namazla] gecelerler»,  «Ey kilim bürünmüş (yahut ey peygamberlik yükünü yüklenmiş) Habîbim, gece kalk, namaz kıl. O gecede az uyu, Kur’ân-ı Kerîm’i, harflerini belli ederek oku». (Müzzemmil suresi) İsrha sûresi yetmişdokuzuncu âyetinde: «Gecenin bazı vaktinde uyanıp, senin için, farziyyet ve faziletine ziyade olarak, namaz kıl. Tâki Rabb’ın (c.c.) seni kıyâmette Makam-ı Mahmûd’a getirsin». (İsrâ, 79) buyuruyor.

Hadîs-i kudsîde buyurdu ki: «Ey Âdemoğlu, çok uyumakla kalbinin parlamasını nasıl istersin.? Uykuyu kabre bırak ve kalbinin nûrunu az uykuda ara ve geceleri ibâdetle geçir. Beni sevdiğini söyleyip de, gece olduğunda, benden yüz çevirip uyuyan yalancıdır».

Ey aziz! Ehlullah demişlerdir ki, az uyumak, Allahü Teâlâ’ya yönelmede ihtimamdır. Zira avâmın uykusu gaflet ve kendinde olmamaktır. Gaflet ise, gönülde zulmettir. Mârifet tâlibinin gece uyması yasaktır. Çünkü onun matlûbu hiç uyumaz, Kayyûmdur.

Ârifin uykusu, müşâhede ve murakabedir. Rûhlar ile görüşme ve buluşmadır. Sevdikleri ile bir araya gelme, özlediklerine kavuşmadır. Gece uykusuzluğu âşıklara nimettir. Uyku elemden istirahattır. Gece uykusuzluğu iki hayatın biridir. Açlık ve uykusuzlukla gönül diridir. Gece ibâdet, ibâdet, ibâdetlerin esasıdır. Gece yarısından sonra uyanık olmak saâdet alâmetidir. Zikrullah ile geceyi geçirmek iyi kulların ibâdeti ve has kulların âdetidir. Gece zikredip uyumak, şevk sahiplerinin işini esası, âşıkların saâdetidir. Gece uyumayıp zikretmek evliyânın şiârı, asfiyânın işidir. İnsanların ganimeti, Abdalların fırsatıdır. Seçkin kulların bahar çeşmesi, mukarreblerin bahçesidir. Âriflerin hediyesi, kâmillerin definesidir.

E.İbrahim Hakkı, Marifetname, S: 616-7

 

GÖĞÜS HASTALIKLARI (Pathgenesis Pectus)

 

Soğus algınlığı, zayıflık, toz duman vs. gibi sebeplerle göğüsle meydana gelen hastalıklara verilen isimdir. Göğüs hastalıklarından maksat akciğerler, kalp ve nefes borusunda oluşan hastalıklardır. Belirtileri:

Öksürük, balgam, baş ağrısı vs.  İbni Cüreyc (r.a.) demiştir ki: “Atâ b. Ebi Rebâh’a: “Göğüs hastalığına yakalanan kimsenin ağzından kan gelse veya öktürük sebebiyle iltihaplı balgam tütürse abdesti bozulur mi? diye sorulduğunda “Hayır” diye cevap verdi Hz. Âişe (r.a.) demiş ki: “Peygamber Aleyhis-Selâm’a göğsündeki bir sertlikten ve baş ağrısından şikayet ettiğinde: “Ey Aişe! Sana sütlü bulamacı tavsiye ederim. Çünkü o, bu rahatsızlığı giderici ve vücudu koruyucudur.” buyurdu.  Muğire b. Su’be (r.a.) şöyle der: “Bir defasında peygamber Aleyhis-Selam’a “Ey Allâh’u Resûlu! Bizim için faydalı olan bir yiyeceği bize yasakladınız.” dedim. “Nedir o” buyurdu. “Sarımsak” dedim. “Onun ne faydasını görüyorsunuz” diye sordu. Ben: “Göğsümde ve sırtımızdaki hastalıklar, ağrılar için faydalıdır” dedim. Bunun üzerine Peygamber Aleyhis-Selam “Sizden her kim sarımsak yerse, kokusu gidinceye kadar, mescidimize yaklaşmasın! buyurdu.

Bol göğüs hastalıkları için gayet faydalı bu ilaçtır.Sade olarak kullanıldığı gibi başka maddeler ile karışık olarak da kullanılır. Bal ılık su ile şerbet halinde verilir. Şekerkamışı kızartılarak alındığı zaman, boğaz ve göğüs sertliğine karşı faydalıdır. Gaz yapar fakat bu etkisi kabuğunun soyulup sıcak su ile yıkanması ile giderilir. Muz göğüs ve akciğer sertliğine karşı faydalıdır. Ayva kan tükürmesine ve ishâle karşı gayet iyi gelir.

Kepek vücuda heraret verir. Lapası öksürüğe ve göğüs hastalığına karşı faydalıdır. Rafadan yumurta göğüs sertliğine, öksürüğe, ses kısıklığına ve kan tükürmeye karşı faydalıdır. Kaymak az miktarda alınacak olursa akciğer iltihabından meydana gelen kan tükürmeğe karşı faydalı olup akciğerde meydana gelen şişlikleri de olgunlaştırır.

(S. 283)

BAŞAĞRISI (Sudâ)

 

Başağrısı tek başına bir hastalık değildir. Bazen mide ve sinirlerin hasta olmasından, yahud midenin hava yapmasından veya midenin fazla dolmuş olmasından, bazende ani bir hareketten meydana gelir. Bazen üzüntü ve kaderden, açlıktan ve perhizden olabilir. Bazen başa bir darbe üçbet etmesinden, ağır yük taşımaktan, soğuk veya sıcak havadan, içtiği sudan olabilir.. Baş ağrısı tüm vücudu hasta eder. Nitekim Peygamber Aleyhis-Selâm:

“Bütün müminler tek şahıs gibidir. Nasıl ki kişinin başı ağırdığı zaman bütün vücudu hasta olur. Gözü ağırdığı zaman da yine bütün vücudu hasta olur” buyurmuştur.

Başağrısının sebepleri değişik olduğu gibi tedavisi de değişiktir. Bazen vücuttan kan aldırmakla, bazen mideyi boşaltmakla, bazen istirahat etmekle, bazen açlığı gidermek için yemek yemekle, bazen başı soğutmak, bazen ısıtmak ile, bazen de sargı sarmak ile tedavi edilir. Ağrının geçmesi bazı durumlarda yüksek seslerden ve aşırı hareketlerden sakınmakta sağlanabilir.

İbni-Abbas (r.a.) demiştir ki “Peygamber Aleyhis-Selam, başağrısı veya yarım başağrısından dolayı, ihramlı olduğu halde (başın ortasından) kan aldırdı. Tedavi maksadıyla baştan kan aldırmak yedi tür hastalık için şifadır.” Delilik, cüzzam, olaca, şuur uyuşukluğu, baş ve diş ağrısı gözlerde meydana gelen perde”. Ebû Hüreyre (r.a.) demiştir ki “Peygamber Aleyhis-Selam’a vahiy geldiği zaman, vahyin manevi ağırlığından dolayı, başına ağrı gelirdi. Bunu gidermek için başının tamamına kına yakardı.” Başa kına yakılarak giderilmeye çalışması, tedavi şekillerinden birisidir. Eğer baş ağrısı başta bir sebeple değil de, şiddetli hararetten meydana gelmişse, vücuttan bazı maddelerin çıkartılması gerekmektedir. Bu durumda başa yakılan kına gerçekten faydalı olup harareti teksin eder. Kına sirke ile macun yapılıp alına sürüldüğünde başağrısını sâkinleştirir. Bal şerbeti baş ağrısı için gayet faydalı bir ilaçtır. Gülsuyu sirke ile karıştırılırsa sıcaktan meydana gelen baş ağrılarını teskin eder. Çörekotu, baş ağrısı ve yarım baş ağrısına karşı faydalıdır. Menekşenin kokusu ve merhemi kan hücumu (tansiyon) dan dolayı meydana gelen baş ağrısını teskin eder.

(Tıbbı Nebevi 1- 90)

 

BÖBREK VE MESANE TAŞLARI

 

(Nephrolith, Cystolith)

 

Çeşitli sebeplere bağlı olarak, zamanla böbrek, mesâre ve idrar yollarında kendiliğinden oluşan, muhtelif büyüklükteki kristalleşmiş taşlara verilen işindir. Katı ve sert gıdalar alınmasından dolayı böbrek ve mesânede tortu (çökelti) meydana gelmesi, böbrekler ve mesanede iltihap oluşması veya buralarda kan pıhtılısı oluşup zamanla tas haline dönüşmesi başlıca sebeplerdir. Bu taşlar zaman zaman ağrı-sızı yapar. İdrar yollarında taş hareket ettiği zaman çok kere ağrı-sızı nöbetler halinde gelir. Bu hastalıkta perhiz çok önemlidir. Deve ve sığır eti gibi kuru ve sert etlerden, taze ve tuzlu peynirden, ekşi meyvelerden ve hazmı zor gıdalardan sakınmak gerekir. Meyvelerden incir, bâdem, fıstık ve ayciceği yağları faydalı olup, kuruüzüm ve ceviz zararlıdır. Eğer bunlardan mutlaka yenmesi gerekirse, az miktarda yemeli ve devamlı olmamaldır.

Böbrektaşları genelde şişman kimselerde görülmektedir. Mesare taşları ise genelde hafif ve nahif vücutlarda görülür. İhtiyarlarda ise böbrek taşları daha sık görülmektedir. İhtiyarlıkta hastalığın iyileşmesi de daha zordur. Böbrek ve mesane taşları hastalığı irsi olarak da oluşabilir. Ondan yapılmış ekmek, şekerli ve yağlı hamur tatlıları, un helvası, kadayıf, simitler, pastalar, balık, zerdali, armut, olgunlaşmamış elma ve şeftali fazla tuz, kirli su, devamlı et yemek, tok karnına hamama girmek, böbrekleri üşütmek aşarı spor, özellikle tok karnına spor yapmak, turunçgillerin etli kısımları, kirli ve bulanık sular böbrek ve mesanede taş olurturabilirler. Tedavide bazı yöntemler:

Enginar ve kuştanmaz otura  biraz sirke, birazda arpaunu katılıp kaynatıldıktan sonra içilir. Bu ilaçlar idrar söktürür ve idrar yollarını temizler. Bal böbrek ve karaciğer için gâyet faydalıdır. Çünkü balın hazını kolay, besin artığı (tarlusu) yoktur. Kereviz idrar kanamasını söktürür, böbrek taşlarını parçlar. Bu konuda tahumu daha da kuvvetlidir. Ehegönreci kaynatılıp, içine tereyağı ve bal ilave edilip böbrek ağrısı yataladığında bol miktarda içilirse, böbrek taşlarını yerinden oynatır ve idran çoğaltır. aİdrarın zor yapılmasına karşı da faydalıdır. Ayrıca kulunç ağrısına da iyi gelir. Yaş üzüm hazımı kolaylaştırıcıdır. Böbrek taşlarının düşürülmesine ve mafsal ağrılarına faydalıdır. Zehirlenmelere karşı da etkilidir.

 

(Tıbbı Nebevi 1 C. 119)

VEBA (LoimiA)

 

Taun, sıtma, uyuz, kızamık, çiçek vs. gibi bütün bulaşıcı ve salgın hastalıklara vebâ denir. Ayrıca özel olarak taun hastalığına da vebâ denilmektedir. Bu tarife göre tâun özel, vebâ ise genel bir isimdir. Sebepleri:

Teneffüs edilen havanın kötü olması, bozuk gıdalar yenmesi. Harp sırasında ölülerin gömülmemesi, yağmurun az yağması. Durgunsuları, bataklıklar vs.

Hava bozulduğu, teneffüs edile havanın kötü olduğu zaman, vücuttaki sıvılarda bozulur, hastalık halkın çoğunda da yaygınlaşır ve ancak olarak da şişman kimselerde görülür. Hastalıktan kaçmak için bulunduğu yeri terk etmek doğru değildir.

Ferve b. Müseyk (r.a.) demiştir ki: Bir defasında ben: “Ya Resulullah! Yurdumuzda bu arazimiz vardır ki oraya “arz-ı ebyen” derler. Orası ekin ettiğimiz ve yiyeceğimizin olduğu bu yerdi. Fakat oranın vebâsı (bulaşıcı hastalığı) pek fazladır” dedim. Bunun üzerine Peygamber Aleyhis-Selâm: “Orayı terk ediniz! Zira hastalığa bulaşmakta tehlike vardır.” buyurdu.

Yine Peygamber Aleyhis-Selâm: “Kapların üzerini örtünüz! Tulumların ağzını da bağlayınız! Zira senede bu gece vardı ki, o gecede vebâ iner. Üzerinde kapağı bulunmayan hiçbir tulumun içine bu vebâdan …………………….” buyurmuştur.

Tedavi: Havası güzel yerler seçmek, vebalı yerden sakınmak, Tunç kokusu havayı temizle, vebâ salgınınıda önler. Tununç labyunun kokusu, bozuk havayı temizle ve vebaya karşı gayet faydalıdır. Eğer  günlük ile tütsü yapılırsa, vebâ hastalığını karşı faydalıda, havanın kötü kokusunu değerse ileştirir.

 

(Tıbb-ı Nebevi 1. Cilt Sayfa 740-741)

 

YANIK (Ambustion)

 

 

Ateş Yanığı, güneş yanığı sıcak su yanığı ve gece yanığı gibi kumlara ayrılır. Yanık hâdisesinden sonra ciltte kızarma, şişme ve kabarcıklar meydana gelir ve ağrı yapar. Büyük yanıtlarda siyahlaşma da görülür.

Ateş yanığı: Bu yanığa taşı faydalı  olan bazı maddeleri Gülyağı ve sirke ile karıştırılmış tütya, ateş yanığı için en iyi bir merhemdir. Yumurtanın akı, ateş yanığı üzere ilk anda merhem gibi sürülecek olursa, yaraya kabuk bağlatmaz. Tuzlu zeytin suyu ateş yanıklarının kabarmasını önler, diş ellerini de kurvetlendirir.

Sirke parmakların uçlarında ve tırnak diplenirde meydana gelen dolama, ekzama, uyuz, sivilce, yara, haraketli şişlikler ve ateş yanığına karşı faydalıdır.

Bal harp yaraları, kangren yaraları ve ateş yanığı için gayet faydalı bir merhemdir. Bal, ateş yanığı olan yerlere girek sade olarak ve gerekse herhangi faydalı bu madde ile karıştırdıktan sonra yanık yerlere merhem gibi sürülürse çok faydalıdır.

Güneş yanığı (Sunburn). Uzun müddet çıplak olarak güneşte kalan Emsenin vücudunda meydana gelen yanıtlarda. Güneş yanığı olan yerlere süt ve balıkyağı sürülmesi gayet faydalıdır. Yumurta akı çiğ olarak, ateş yanığı üzerine ilkandan merhem gibi sürülecek olursa, kabuk bağlatmaz. Yöne sürüldüğü zaman güneş yanığını önler. Yanıklar sonra da  merhem gibi cilde sürülür.

Kara su ile karıştırdıktan sonra ateş yanığı üzerine sürüldüğü zaman gayet faydalıdır. Mersin ağacının suyu ateş yanığına karşı gayet iyi gelir. Yumurta ateş yanığına karşı faydalıdır. Merhem gibi yanık üzerine sürüldüğünde  sancıyı keser. Kaynatılmış kına suyu ateş yanığına karşı gayet faydalıdır.

 

(Tıbb-ı Nebevi 2. cild sayga 746-747)

 

ÖKSÜRÜK (Suâl, Tussis)

 

 

Akciğer ve ara bağlı organların rahatsızlığından, boğaz ağrısı ve buradaki kuruluktan dolayı, vücudun bunları gidermeye çalıştığı sesli bir harekettir. Sebebi soğuk algınlığı, teneffüs organlarında iltihaplanma veya boğaza herhangi bir  şey kaçması, vücutta kuruluk meydana gelmesi gibi şeylerdir.

Abdullah İbni Sâib (r.a.) demiştir ki: “Peygamber Aleyhis-Selâm Mekke’nin fethi yılında bize sabah namazı kıldırırken Mü’minûn suresini okuyordu Hz İsâ ile Meryemi’in anlatıldığı ayetlere gelince öksürük tuttu ve okuyamaz oldu. Bunun üzerine hemen rükûa gitti. “Peygamber Aleyhis-Selâm okuduğu âyetlerin mânâlarının düşününce ağlamış, bu sebeple boğazı tıkanarak öksürük tutmuş olduğundan okumayı keserek rükûa varmıştır. İşte bu gibi sebeplerden dolayı suyun üç nefeste dinlenerek içilmesi, boğaz tıkanıklığını önlemektedir.

Öksürük için bal, gayet faydalı bir ilaçtır. Sâde olarak alınabildiği gibi, limon vs. gibi maddelerle karıştırılarak şerbet halinde alınabilir. Rafadan yumurta öksürüğe, nefes darlığına, ses kısıklığına ve kanamalara karşı faydalıdır. Şeker kamışı, incir ve kabak yemek, öksürüğe karşı gayet faydalı bir ilaçtır. Şeker kamışı pişirilir ve köpüğü atılırsa susuzluğu ve öksürüğü teskin eder. Nar Şurubu öksürüğü keser.

Ayva suyu, öksürük ve boğaz sertliği için faydalıdır. Tatlı badem, öksürük için faydalı olduğu gibi, bakla haşlaması da öksürük için faydalıdır. Hastaya kaynamış şekerli arpa suyu; badem yağı ile pişirilmiş nar; sütlü un bulamacı  ve rafadan yumurta verilir. Karlı-buzlu soğuk sulardan, etlerden, ekşi ve tuzlu gıdalardan sakınmak lazımdır.

 

(Tıbb-ı Nebevî 2. cilt sayfa. 523-524)

 

KIRIK (Kesr)

 

Vücutta bulunan kemiklerden herhangibirinin bir veya birkaç yerden kırılmasına, özel yapısının bozulmasına verilen isimdir. Kırılan yer ve çevresinde şişlik meydana gelir, ağrı-sızı yapar. Kırılan kemik uçlarının vücuda batması ve ciltte kabarıklık yapması, o bölgede hareret meydana gelmesi belirtileridir. Tedavi: Kırık bölgesinde meydana gelen ve kaynaşması mümkün görülmeyen kemik eziklerin temizlemek. Yavaşça çekerek yerine getirmek. Çekmeden önce o bölgeyi sıcak yağ ile iyice yağlayıp ovuşturmak. Yerinegetirdikten sonra  sargı yapmak. İstirahat etmesini ve hareketsiz olmasını tavsiye etmek. Eğer sargıdan sonra şişlik ve kaşıntı meydana gelinse  sargıyı gevşetilir.

Kırılan kemiği iyice yerli yerine getirdikten sonra sargı yapmak ve üzerine meshetmek. Yeteri kadar istirahat etmek. Eğer kan toplanması olmuşsa, kırık bölgeye en yakın yerden kan aldırmak kırık-çıkık üzerine saygı yapıldıktan sonra, bu sargı yerini sudan korumak.

Bazı vak’alar:

Hz. Ali (r.a.) demiştir ki: “ Bileğindeki kol kemiğinden birisi kırıldı da, Peygamber Aleyhis-Selâm’a ne yapacağını sordum. Bana saygı yapmamı ve abdest alırken veya boy abdesti yaparken sargı üzerine meshetmemi tavsiye etti.

İbni Ömer’in hizmetlisi Nâfi demirtir ki; “İbni Ömer’in parmağı kırılmıştı, bir kaç defa sardılar. Abdest aldığı sırada üzerine meshederdi.”

 

(Tıbb-ı Nebevi 2. Cilt Sayfa 421-422)

 

VEREM ( Sell, Tuberculosis)

 

Verem zayıflatıcı, bulaşıcı, irsî ve öldürücü bir akciğer hastalığı olup, zât^ül-cenb hastalığının bir çeşididir. Bu sebeple zâtül-cenb hastalığı için uygulanan tedavi şekilleri verem için dahi geçerlidir. Akciğer iltihabına verem denildiği gibi, vücudu ileri derecede zayıflatan herhangibir hastalığa da verem denilmektedir. “Verem” kelimesi sözlüklerde, vücudun herhangibi  yerinde meydana gelen “Şişlik” onlarına da gelmetedir. Sebebi:

Bazen zâtülcenp ve zâtürrie hastalıktan vereme dönüşir. Bazen nezleden, bazen darbe veya bir yerden düşme neticesinde akciğerde meydana gelen zedelenmeden olabilir. Belirtileri:

Yanakların birbirine yapışması, gözlerin dönmesi, yüz renginin solması, karı derisinin rutubetini kaybetmesi, alın derisinin alın kemiğine yapışması gibi görüntüle pek iyi değildir. Saçların dökülmesi, pek fazla ishal olması, nefesinin pek fera kokması da böyledir.

İbn-i Abbas (r.a.)’de : “Verem hastalığına yakalanıp iyileşmesi mümkün olmayan kimse oruç tutamaz. Her gün bir  fakire bir fidye verir” demiştir. Veremden ölen kimseye şehid sevabı vardır” Yine Peygamber Aleyhis-Selâm: “Veremden ölen şehiddir” buyurmuştur.

Tedavi: Un helvası, akciğer  veremine, safraya ve uykusuzluğa karşı faydalıdır. Keçi sütü, verem hastalığına karşı gayet iyi gelmektedir. Râvent bitkisinin kökünün tozu, akciğer tıkanıklığını (bronşlarını) açar.

Bal verem hastalığı için gayet faydalı bir ilaçtır. Sade olarak kullanıldığı gibi faydalı bazı maddeler ile karıştırılarak da kullanılır. Bilhassa sabahleyin veya öğleden önce verilmelidir.

 

(Tıbb-ı Nabevi Cilt 2 Sayfa, 742)

SARILIK (İCTERUS)

 

Karaciğerdeki bir rahatsızlıktan dolayı cildin sararmasına sebep olan bir hastalık olup, çoğu kez tehlikeli ve öldürücüdür. Sarılık, Siroz’un başlangıcıdır. Siroz gibi karında su toplandığı da olur.

Sebepleri: Vücuttaki kan kürelerinin (alyuvar ve akyuvarlar) erimesi sebebiyle veya safra karallarının tıkanması nedeniyle meydana gelir, Yahut vücut ısının düşmesiyle kan kızamının bozulması, veya vücut ısının yükselmesiyle sofranın çoğalması ve bozulması sebeptir.

Aşırı sıcak ve aşırı soğuktan da meydana gelebilir. Karaciğer gözeneklerinin tıkanması, bazen karaciğerdeki bir şişlik sebebiyle olduğu gibi gözeneklerin başta sebeplerle tıkanmasıyla da meydana gelebilir.

Sanlıkta sofranın dışarı atılmamasının sebebi, karaciğer gözeneklerinin tıkanmasıyla, karaciğerin salgiladığı safranın safra kesesine dökülememesi, safra kesesinin de bağırsaklara dökülememsidir. Veyahut da karaciğer gözeneklerinin tıkanması ile, karaciğerin salgılandığı salgılandığı safranın dalağa dökülmemesi, dalaktan da mideye dökülmemesinden meyadan gelmektedir.

Tedavi : Hindibâ’nın damıtılmış suyu, özellikle yaş rezere suyu ile karıştırıldığı zaman, karaciğerde bitkinlik meydana getiren sanlık hasstalığına karşı faydalıdır. Şabir suyu sarılık hastalığı için gâyet iyi gelir.

Altıntozu sanlık hastalığına karşı faydalıdır. Macunların ve merhemlerin içine karıştırılarak kullanılır. Et, süt ve yağ gibi gıdalardan sakınmak lazımdır. Hafif musil kullanmalı ve istirahat etmelidir.

 

(Tıbb-ı Nebevi 2. Cilt Sayfa. 572-573)

 

SITMA (Bataklık Humması, Malaria)

 

Sıtma umumiyetle sıcak memleketlerde meydana gelen ateşli ve bulaşıcı bir hastalıktır. Belirti:

Nöbetle gelen yüksek baş ağrısı, titreme, terleme, ateş yükselmesi.Yüzün ve gözlerinsararması,  uykusuzluk, ağzın acıması. Kol ve bacaklarda ağrı, vücutta zayıflama vs. gibi şeylerdir. Nitekim sıtma tarif edilirken “Et ilk kemik arasında meydana gelen bir harâret”, “Sıtma eti ,er, kanı sarar” diye tarif edilmiştir. Çeşitleri:

– Günlük sıtma: Genel olarak bir günde geçer ve bazen üç gün devam ettiği de olur. Buna güneş çarpması da denir.

– Güneşin nöbetle gelen sıtma; üç günde bir nöbetle gelen sıtma, Dört günde bir nöbetle gelen sıtma.

Sıtma hastalığının bazı çeşidi vardır ki bunun verdiği harâret sebebiyle vücut pek çok fayda sağlar, bazen ilaçlardan o kadar fayda görülmez. Vücutta ilaçların olgunlaştıramadığı katı maddeler bu harâret sebebiyle yumuşayıp olgunlaşır, yine ilaçların açamadığı bazı tıkanıklıklar bu hararet sebebiyle açılır işte bu nedenle sıtma felç, yüz felci, sinir bozukluğundan meydana gelen adale buruşması, kulunç vb. gibi hastalıkların iyileşmesini sağlar. Tedavi:

Sıtmanın çeşidine göre tedavi değişik uygulanmıştır. Meselâ günlük sıtma güneş çarpmasına benzediğinden dolayı soğutmak suretiyle tedavi edilmeye çalışılmıştır. Nitekim Peygamber Aleyhis-Selâm: “Sıtmanın harareti, cehennem harareti gibidir, onu soğuk su ile söndürünüz.” “Sizden biriniz sıtma hastalığına yakalandığı zaman, üç gece seher vakti üzerine soğuk su döksün.” buyurmuştur.

Sıtmalı hasta; soğuk su içerek veya soğuk su ile gusl ederek tedavi edildiği gibi, soğuk bir beze sarılmak suretiyle de ateşi düşürülür.

 

(Tıbb-ı Nebevi 2. Cilt Sayfa: 583-584)

 

ZATURRİE (Akciğer iltihabı, Pnomania)

 

Usümettin ke bilhassa kış günlerinde soğuk su içmekten dolayı akciğerdeki hava gözeneklerinin iltihapla tıkanması sebebiyle meydana gelen bir hastalıktır. Sebepleri: Soğuk su içmek, üşütmek vs. gibi.Hastalık en çok çocuklar, zayıflar ve yaşlılarda görülmektedir. Belirtileri:

Nefes darlığı, yanları üzerine yatamayıp ancak sırt üstüne yatabilmek. Yanaklarının şişmesi ve kızarması. Gözlerin şişmesi ve göz kapaklarının kalınlaşması. Uykusuzluk, öksürük, baş ağrısı, yüksek ateş, aralıklı balgam tükürmek, göğüste ağrı vs. gibi şeylerdir.

Sahabeden Senure b. Cündub (r.a.)’İ şiddetli soğuk sebebiyle zâtürrie hastalığına yakalanmış, tedavi maksadıyla bir ateş yaktırıp mangallara koydurarak önüne, ardına, sağına ve soluna koyup kendisi ortada bunların sıcağından faydalanmaya çalışması fakat bir türlü fayda vermiyor ve şöyle diyormuş “İçimde olan bu hastalığa karşı nasıl bir tedavi yapabilirim”. Derken vefat etmiştir. Tedavi için faydalı bazı maddeler:

Grek otu soğuktan meydana gelen bütün hastalıklar için faydalıdır. Kekik mide ve karaciğer üşütmelerine karşı gayet iyi gelir. Soğuk algınlığına karşı muz ile balı birlikte yemek gayet iyidir. Soğuk algınlığına karşı faydalıdır. Sarımsak, soğuk algınlığına, balgam felçlilere gayet iyi gelir. Mekke ayrığı (izhır) soğuktan meydana gelen şişlikleri dağıtır.

Kaynak az miktarda alınacak olursa akciğer iltihabından meydana gelen  tütürmeye karşı faydalı olup, akciğerde meydana gelen şişlikleri de olgunlaştırır.

 

(Tıbb-ı Nebevi 2. Cilt Sayfa 771-772)

KALP HASTALIĞI

 

Kalp; beyin, ciğerler ve böbrekler gibi önemli organlardandır. Hatta bunların hepsinden de önemlidir. Çünkü kalbin hasta olmasına bağlı olarak vücutta bazı hastalıklar meydana gelmektedir. Nitekim Peygamber (s.a.v.):

“Dikkat ediniz! İnsan bedeninde bir et parçası vardır ki, o iyi ve sağlıklı olursa, bütün vücut sağlıklı ve iyi olur. O bozulup hasatlandığı zaman ise, bütün vücut bozulur ve hasta olur. Bilmiş olunuz ki o et parçası kalbdir.” buyurmuştur.

Bir Vak’a:

Sad İbn-i Ebi Vakkas (r.a.) demiştir ki: “Ben bir hastalığa yakalanmıştım. Peygamber (s.a.v.) hasta hatırı sormak için yanıma geldi. Elini göğsümde iki mememin arasına koydu. Hatta ben Rasûlullah (s.a.v.)’in elinin soğukluğunu kalbimde hissettim. Sonra şöyle buyurdu:

“Sen, kalp hastalığına yakalanmışsın! Sakif’ın kardeşi Haris İbni Kelede’ye git. Zira o tabib bir kimsedir. Medine’nin acve isimli hurmasından yedi tane alsın, onları çekirdekleri ile beraber dövsün, sonra onu süt ve yağ ile karıştırıp sulandırdıktan sonra sana yedirsin!”

Kalp İçin Faydalı veya Zararlı Olan Bazı Maddeler:

*Hurmanın süt macun yapılarak yenilmesi, (zira) kalp hastalıkları için faydalı bir macundur.

*Akşam yemeğinden sonra, yüz adım kadar da olsa yürümek, yemekten hemen sonra uyumamaktır.Bu çok zararlıdır.

*Çok gülmek kalp için zararlıdır.

*Kalp hastası için; süt, sütlü bulamaç (telbine) gibi gıdalar yemek gayet faydalıdır.

*Ayva, kalp için faydalı bir gıdadır.

*Elma kalbe kuvvet verir, bundan kalbi güçlendiren elma şurubu yapılır.

*Zemzem suyu kalbi güçlendirir,  korkuyu teskin eder.

(Tıbbı Nebevî, S: 371)

FELÇ

 

Felç sinir sisteminde meydana gelen bir bozukluktan dolayı kas gücünün kaybolmasıdır. Beyinde ve sinirlerde kanama, ur, iltihab, darbe, öfke vs. felce sebep olabilir. Belirtileri felçli organda kısmen veya tamamen hareketsizlik oluşması, organda soğuma meydana gelmesidir. Bazı durumlarda konuşma dahi imkansız hale gelebilir.

Peygamberimiz (s.a.v.) felçle ilgili olarak şöyle buyurmuşlardır. “Felç hastalığının ve ansızın ölümlerin çoğalması, kıyâmetin âlametlerindendir”, “Felç hastalığı insanlar arasında o kadar çoğalacaktır ki, halk onu Tâûn gibi bulaşıcı bir hastalık zannedeceklerdir.»

Tedavi: Felç hastalığına yeni yakalanan kimse üzerine soğuk su dökmek uyuşmaya yüz tutmuş organlarda bir hareket ve canlılık meydana gelmesine, eski kuvvet ve tabii harâretin yenilenmesine yardımcı olmaktadır. Ebu Osman en-Nehdi demiştir ki:

Bir cemaat bir bitkiden yemişlerdi de kendilerinde       yorgunluk ve halsizlik meydana gelmiş ve hareketsiz kalmış (felç olmuş) lardı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.): “Suyu kırbalarda soğutunuz! İki ezan (ezan ve kâmet) arasında hastaların üzerine dökünüz” buyurmuştur. Felç hastalığına karşı faydalı bazı maddeler:

Bal, felç ve yüz felcine karşı gâyet faydalıdır. Soğuktan meydana gelen bütün hastalıklara karşı şifadır. Kına çiçeği, felç ve kasılma hastalıkları ile ilgili  macunların içine katılır. Kına çiçeği yağı organları gevşetir ve sinirleri yumuşatır.

Anber, felç ve yüz felçine, balgamdan meydana gelen hastalıklara, soğuktan oluşan mide rahatsızlıklarına ve şiddetli ağrılara karşı faydalıdır. Sarımsak, soğuk algınlığına, balgam çıkaranlara ve felçlilere karşı gayet faydalıdır. Ödağacı kökünün tozu, felç hastalıklarına iyi gelir. Ak künlük zamkı, kekik ile karıştırılıp çiğnenirse dil tutulmasına karşı faydalıdır.

Küçük yaşta felç hastalığına yakalanan çocuklarda her gün aç karna belli bir miktar bal yedirildiği veya su ile kes-kinliği giderilerek şerbet halinde verildiği zaman belli bir süre içinde felçten kurtulur.                (Tıbb-ı Nebevî C. 1, S:  263)

 

HAZRETİ ÖMER (R.A.)

 

Hz. Ömer (r.a.) Hicreti Nebeviyye’den kırk sene evvel doğmuştur. Amr İbn’ül Âs (r.a.) bazı arkadaşları ile birlikte otururken yüksek bir avaz duyduklarını, tahkikten sonra Hattab’ın dünyaya bir oğlu geldiğini anladıklarını söylüyor. Hz. Ömer (r.a.)’e çocukluğu zamanında babası tarafından deve çobanlığı yaptırılmakta idi. O zaman bu meslek arablar arasında müstahkar değildi.

Hz. Ömer (r.a.) bütün gün develerin arkasında dolaşır, yorulduğu zaman biraz istirahat etmek isterse, babası tarafından dövülürdü.

Hz. Ömer (r.a.), Riyaset-i İslamiyye’yi deruhte ettikten sonra bir gün bu havaliden geçmiş, orada gözleri yaşayarak şu sözleri söylemiştir:

“Ya Rabb ne büyüksün!… Hayatımda öyle bir zaman geçti ki buralarda deve güder, bîtab kalarak dinlenmek istediğim zaman babam beni döğerdi. Bugün ise en yüksek makâmı işgal ediyorum… Müslümanların riyasetini deruhde etmiş bulunuyorum… Ve Allah (c.c.)’tan gayrisine baş eğmiyorum.”

(Hz. M. Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Hz. Ömer (r.a.), S: 110)

  • ••

YEMEK DUASI

 

Elhamdülillah Elhamdülillah Ellezi et’amenâ ve segânâ vecealenâ minelmüslimîn. Allahümmağfir verham vahfez sâhib’it-taami velâkilin Velimen se’â fîhî vêlicemi il mü’minîne Vel mü’minât, vel müslimîne ve müslimât el ahyaü minhüm vel emvât. Birahmetikê yâ erhamer Rahımîn.

Allahümme nevvir gulûbenâ bî envâri muhabbetike ve zikrike ve şükrike ya zel celâli vel ikrâm.

Allahümme ahyina hayaten tayyibeten bis sıhhati vesselâmeti vel afve vel âfiyeti fiddini veddünya vel âhirâti (haseneh.) İnneke â’lâ külli şey’in kâdîr.

Allahümme innâ nes’elüke tamamen nı’meh ve devamel afiyeh ver zükna husnel hatimeh.

Allahümme zıd velâ tenkus bi hurmetin Nebiyyî Sallallahû Aleyhi Vesellem. Ve bi hürmeti Sırrı Sûratil FATİHÂ…

BAŞAĞRISI İÇİN FAYDALI BAZI MADDELER

 

* Bal şerbeti baş ağrısı için gayet faydalı bir ilaçtır.

* Kına, sirke ile macun yapılır ve başı ağrıyan kimsenin alnına sürülürse, baş ağrısını teskin eder.

* Gülsuyu, sirke ile karıştırılırsa, sıcaktan meydana gelen baş ağrısını teşkin eder.

* Sıcak su içmek, soğuktan dolayı başı ağrıyanlara faydalıdır. Ceviz yemek başağrısı yapar, hazmı da zordur, mide için pek iyi değildir.

* Çörekotu, başağrısı ve yarım başağrısına faydalıdır. Fındık başağrısı yapar. Reyhan’ın koklanması, başağrısını teskin eder.

* Soğan çiğ olarak yenecek olursa, baş ağrısı yapar, pişirilerek yendiği zaman yan etkisi kalmaz.

* Sarımsak, başağrısı yapar. Sandal, sirke ve gülsuyu ile birlikte kullanılırsa başağrısını teskin eder. Nilüfer, çiçeği başağrısını teskin ederse uyku getirir.

* İbn-i Abbas (r.a.) demiştir ki:

“Peygamber Aleyhis-Salatü Vesselam süt içti sonra su isteyip ağzını çalkaladı ve “Çünkü süt yağlıdır.” buyurdu.

* Tabib Abdüllatif Bağdadi derki: “Peygamber Aleyhi Selatü Vesselam doğru söylemiştir. Sütün yağı, sıtmalı başağrısı olan kimseler için pek zararlıdır. Çünkü süt hemen safraya dönüşür.

* Zemzem suyu; başağrısını, üzüntü ve kederi giderir. Kalbi güçlendirirse korkuyu teskin eder.

(Tıbb-ı Nebevi, S: 92)

SOFRA BAŞINDAKİ ÂDÂB BEYANINDADIR

 

Besmele ile başlayıp, hamdele ile bitirmektir. Hatta her lokmayı aldıkça “Bismillah” demek, daha güzeldir. Daha güzeli:

Birinci lokmada “Bismillah”,

İkincide “Bismillahirrahman”,

Üçüncüde “Bismillahirrahmanirrahim” demektir.

Herkesin duyup söylemesi için, Besmeleyi aşikâre okumalıdır. Sağ el ile yemeli, tuz ile başlayıp, tuz ile bitirmelidir. Lokmayı küçük almalı, iyice çiğnemeli, ağzındaki lokmayı yutmadan diğerini almamalıdır. Çünkü bu, yemekte aceledir. Yemeği yermemelidir.

Rasûl-i Ekrem (s.a.v.), hiç bir yemeği beğenmezlik etmezdi. Hoşuna giderse yer, gitmezse yemezdi. Önünden yemelidir. Yalnız meyvede öyle değildir. Meyve yerken elini dolaştırabilir. Çünkü bu, ayıplanmaz ve iğrenilmez. Nitekim hadisde:

“Meyve, yemek gibi bir çeşit değildir.” buyurmuştur. Ekmeğin ortasından, yemeğin tepesinden yememeli. Çöreğin kenarından yemeli. Ekmek az olursa onu kesmemeli, kırmalı. Pişmiş eti de kesmemeli. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.), bundan da menetmiştir. Isırıp yemelidir. Ekmek üzerine kap kaşık koymamalıdır.

Sıcak yemeği üfleyerek soğutmamalı; bu menedilmiştir. Yenecek kıvama gelinceye kadar beklemelidir. Hurmayı da üç, beş, yedi veya daha ziyadede olsa, tek tek yemeli, meyvenin kavuk ve çekirdeklerini bir kapta toplamalı, hurma çekirdeklerini ağzından avucunun içine almamalı, elinin üzerine alarak atmalıdır. Posası ve çekirdeği olan her meyvede vaziyet böyledir.

Yemek esnasında çok su içmemeli, lokma boğazında kaldığı veya suya fazla isteği olduğu zaman içmelidir. Susadığı zaman içmesi tıbbî cihetten iyidir. Çünkü su, mideyi dibağatlandırır denilmiştir.

(İhyâ-u Ulûmuddin C.2, S:15-16)

NEZLE

 

Burun zarının iltihaplanması sebebiyle meydana gelen hastalığa nezle denir.

Soğuk algınlığı, toz-duman, aşırı sıcakların tesiri vs. gibi şeyler meydana gelir.

Belirtileri sık sık aksırmak. Burundan akıntı yapması. Burunda yanma ve kaşıntı meydana gelmesi, sıcaktan meydana gelen nezlede gözlerin kızarması gibi hallerdir.

Nezle Vak’aları:

Seleme bin Ekva Radıyallahü Anh demiştir ki:

“Peygamber Aleyhis-salatü Vesselâm’ın huzurunda bir kimse aksırdı da, Rasûlullah  (s.a.v.) ona:

“Allah seni esirgesin” buyurdu. Adamcağız ikinci ve üçüncü kez aksırınca: Peygamber Aleyhis-Salatü Vesselam:

“Bu kimse nezle olmuştur.” buyurdu.

Peygamber Aleyhisselatü Vesselam, kıyamet gününün dehşetinden bahsederken de:

“O günde mü’min kimse, nezle’ye yakalanmış hasta gibi olacak; Kafire gelince o, ölüm döşeğinde ölümle pençeleşen kimse gibi olacaktır…” buyurmuştur.

Tedavi:

Çörekotu: Enes ibni Mâlik (r.a.) şöyle demiştir:

“Peygamber (s.a.v.) hastalandığı zaman, bir miktar çörekotunu ağzına atar, üzerinede su veya bal şerbeti içerdi.”

Yine Peygamber (s.a.v.) :

“Sizlere çörek otunu tavsiye ederim. Zira çörekotu ölümden başka (soğuktan meydana gelen) birçok hastalık için şifadır.” buyurmuştur.

Halid İbni Saîd şöyle bir hâdise anlatır:

“Gâlip bin Ebcer ile bir yolculuğa çıkmıştık. Gâlip yolda nezleye yakalandı. Nihâyet Medine’ye geldik, hastalığı devam ediyordu. İbni Ebî Atîk onu ziyarete geldiğinde, bize şöyle dedi: “Sizlere şu çörekotunu tavsiye ederim. Ondan beş veya yedi tane alıp iyice dövünüz. Sonra bir miktar zeytinyağı ile karıştırıp hastanın burun deliklerinden damlatınız! Çünkü Âişe (r.a.) Peygamber (s.a.v.)’in: “Gerçekten çörekotu, ölümden başka birçok hastalık için şifâdır.” buyurduğunu işittim, dedi.

(Tıbb-ı Nebevi, S: 507)

TİRİT (ET SUYU ÇORBASI)

 

Et suyuna ekmek doğramak suretiyle meydana gelen çorbaya “tirit” denir. Araplar arasında pek meşhur ve yaygın bir yemek çeşididir. Etli çorbaya tirit denildiği gibi, suya ekmek doğramakla elde edilen yiyeceğe de tirit denilir. Ancak birincisi daha meşhurdur. Peygamber Sallallahü Aleyhi Vesellem Efendimiz, eşi Aişe’yi methederlerken:

“Aişe’nin kadınlara olan üstünlüğü, tirit yemeğinin diğer yemeklere olan üstünlüğü gibidir.” Buyurmuştur.

Peygamber Sallallahü Aleyhi Vesellem Efendimiz:

“Suya ekmek doğramakla da olsa tirit yapınız”.

“Sahur yemeğinde bereket vardır.

Tirit yemeğinde bereket vardır.

Cemaat (topluluk)’ta bereket vardır.”

“Sizden biriniz çorba yapmak için et satın aldığı zaman, çorbanın suyun çok koysun! Eğer yiyen kimse çorbanın içinde et bulamazsa suyunu içer, zira et suyu, iki etten birisidir.” Buyurmuştur.

Hazreti Ali Radıyallahü Anh de:

“Sizlere tirit’i tavsiye ederim. Zira o evhamı giderir.” buyurmuştur.

(Tıbb-ı Nebevi, S: 708)

 

  • ••

 

«Bir kimse bir ölçek sadaka yerine çocuğunu terbiye etmiş olsa onun için daha hayırlı olur.» (H.Şerif.)

 

«Bir babanın çocuğuna vereceği en güzel hediye terbiyedir. Bundan daha kıymetli bir şey olamaz.» (H.Şerif.)

 

«Çocuklarınıza karşı ikramlı olunuz, terbiyelerini güzelleştiriniz.» (H.Şerif.)

(İmam Şarani, El-Uhudul Kubra, S: 410)

 

YEMEK YEME ÂDÂBI

 

Ekmeği yere atmak mekrûhtur.

Yemekte düşen lokma yerde bırakılmaz; çünkü israftır, belki alınıp yenilir.

Yemeğe başlarken kabın ortasından yememek, sünnettir. Çünkü bereket ortasına iner. Nitekim Tirmizî’nin İbn-i Abbâs (R.A.)’den rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te, Resûlullâh Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz:

“Bereket yiyeceğin ortasına iner; bu sebeble kenarından yiyiniz, ortasından yemeyiniz.” diye emir buyurmuşlardır.

Yemeği, aynı yerden ve kenarından yemek sünnettir. Beraber yemek yediği bir arkadaşının önünden almak uygun olmaz; görgü âdâbına ters düşer. Ancak yedikleri meyva ve hurma gibi yiyeceklerse, yanındaki arkadaşının önünden almak mübâhtır.

Yemeğe otururken sol ayak kıvrılıp yere yatırılır, sağ ayak ise kıvrılıp dikilir ve karna doğru çekilir. Resûlullâh Aleyhissalâtü ve’s-Selâm, bir gün iki dizlerinin üzerine oturmuş yemek yiyorlardı ki bir bedevî:

“-Nedir bu oturuş?” diye sorunca (S.A.V.) Efendimiz: “Allâh (C.C.), beni kerîm kıldı; muannid bir zorba kılmadı.” diye buyurdular ki bu Hadîs-i Şerîf’i Taberânî rivâyet etmiştir.

Sıcak yemek yenmez ve soğusun diye de yemeğe üflenmez. Yemek esnâsında sükût etmek mekrûhtur; çünkü mecûsîlere benzemek sözkonusudur. Sofra ve yemek âdâbına uygun sözler söylenir. Yemek kabı iyice sıyırılır.

Yemeğe başlamadan önce ve yemekten sonra birazcık tuz almak sünnettir.

Çolaklık gibi uzvî bir ma’zeret olmadıkça yemek sağ elle yenilir. Önce parça ekmekler yenilir; yetmezse bütünden koparılır.

Yemeğin, yer üzerine konulan sofradan yenilmesi, yemeğe başlarken, yemek helâl ise, “Besmele” çekmek ve sonunda da “Elhamdülillâh” demek ve yemekten önce elleri yıkamak, (bu yıkamada, eller kurulanmaz) yemekten sonra elleri yıkamak ve (bu sefer eller kurulanır.) yemekte parmakları yalamak ve kabı parmakla sıyırmak hep sünnettir.

(İbn-i Âbidîn’in Oğlu Muhammed Alâaddin,

El-Hediyyetü’l-Alâiyye Tercemesi, S. 282-284)

 

KALP HASTALIĞI

 

Kalp; beyin, ciğerler ve böbrekler gibi önemli organlardandır. Hatta bunların hepsinden de önemlidir. Çünkü kalbin hasta olmasına bağlı olarak vücutta bazı hastalıklar meydana gelmektedir. Nitekim Peygamber (S.A.V.):

“Dikkat ediniz! İnsan bedeninde bir et parçası vardır ki, o iyi ve sağlıklı olursa, bütün vücut sağlıklı ve iyi olur. O bozulup hastalandığı zaman ise, bütün vücut bozulur ve hasta olur. Bilmiş olunuz ki o et parçası kalbdir.” buyurmuştur.

Bir Vak’a:

Sad İbn-i Ebi Vakkas (R.A.) demiştir ki: “Ben bir hastalığa yakalanmıştım. Peygamber (S.A.V.) hasta hatırı sormak için yanıma geldi. Elini göğsümde iki mememin arasına koydu. Hatta ben Rasûlullah (S.A.V.)’in elinin soğukluğunu kalbimde hissettim. Sonra şöyle buyurdu:

“Sen, kalp hastalığına yakalanmışsın! Sakif’ın kardeşi Haris İbni Kelede’ye git. Zira o tabib bir kimsedir. Medine’nin acve isimli hurmasından yedi tane alsın, onları çekirdekleri ile beraber dövsün, sonra onu süt ve yağ ile karıştırıp sulandırdıktan sonra sana yedirsin!”

Kalp İçin Faydalı veya Zararlı Olan Bazı Maddeler:

*Hurmanın süt macun yapılarak yenilmesi, (zira) kalp hastalıkları için faydalı bir macundur.

*Akşam yemeğinden sonra, yüz adım kadar da olsa yürümek, yemekten hemen sonra uyumamaktır. Bu çok zararlıdır.

*Çok gülmek kalp için zararlıdır.

*Kalp hastası için; süt, sütlü bulamaç (telbine) gibi gıdalar yemek gayet faydalıdır.

*Ayva, kalp için faydalı bir gıdadır.

*Elma kalbe kuvvet verir, bundan kalbi güçlendiren elma şurubu yapılır.

*Zemzem suyu kalbi güçlendirir,  korkuyu teskin eder.

*Üç şey kalp için zaralıdır. Çok yemek ve içmek, çok uyumak ve tembellik edip çalışmamak.

*Şam fıstığı, siyah kuru üzümle birlikte yenirse, kalbi kuvvetlendirir. Turunç, portakal ve limon kalbi kuvvetlendirir ve rahatlatır. Nar’ın her çeşidi kalbi takviye eder ve çarpıntıyı önler.

(Tıbbı Nebevî, S: 371)

 

ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI (K.S.) EFENDİNİN SAĞLIKLA İLGİLİ ÖĞÜTLERİ

 

Yazın güneşten sakınmak,

Gölgeli yerlerde gezmek ve oturmak,

Safra maddesini mahveden soğuk yiyecek ve içeceklere alışmamak,

Isıtılan kurutulan yemeklerden sakınmak

Salatalık, kavun gibi sulu meyveleri bol yemek,

Beyaz ve ketenden yapılmış elbiseler giymek,

Sabahın soğuğundan, öğle vaktinin sıcağından çekinmek,

Kışın yünlü elbise giyip, yağlı yemekler yemenin vücut için faydası vardır.

Vücudun her organını özelliğine göre işletmek faydalıdır.

Ata binmek bütün vücûdu herekete geçirdiği için faydalıdır. Vücudu işleten yarışlar çok faydalıdır.

İnsan sağlığını korumak için yemekten 2-3 saat sonra yatmalı.

Yoğurt insanın uykusunu artırır.

Kâbuslu rüyaları önlemek için ağır yemeklerden ve tıka-basa yemekten kaçınmalı.

Sıhhati korumak için buğday ekmeği, hafif tatlılar, tavuk ve kırmızı et yemeli, küçük lokmalar almalı ve fazla çiğnemeli.

Meyvelerden incir, üzüm ve bunlara benzer sulu meyveler yemeli, kuru meyvelere iltifat etmemelidir.

İştahı yokken kesinlikle yememeli. İştahı gelince de hemen yemeli, geciktirmemeli. İştahı varken de (tam doymadan) yemekten kalkmalı.

Hazım olmamış yemekler üzerine kesinlikle yemek yememeli, biri hazım olurken diğerini üzerine atmamalı.

Çok çeşitli yemek yememeli. Çünkü hazım müddetleri farklıdır.

Günde iki defa yemek vücuda sıhhat, ruha hafiflik verir. Çünkü bir çok hastalıklar çok yemekten ileri gelir.

Suyu, yemekten önce içmek iyi değildir. Suyu yemek esnasında ve yemekten 2-3 saat kadar sonra içmek faydalıdır.

Yemek arasında su içmek hastalıkları önler. Sabah mide boşken, terliyken, meyve yedikten sonra su içmek zararlıdır.

(Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, S. 75-85)

 

MİSVAKIN FAYDALARI

 

Çok kullanışlı, yan etkisi olmayan, doğal, cepte taşınıp her

 

zaman her yerde kullanılabilen, komple temizlik sağlayan ve

 

sayılamayacak kadar rahatsızlığa  şifâ  olan misvakın  diş  te-

 

mizliğinde, bugünkü  diş fırçalarından daha etkili olduğu anla-

 

şılmıştır.

 

Peygamber  (s.a.v.)  Efendimiz’in,  hakkında  1400  küsur

 

sene önce “Dişleri misvak ile temizlemek, ölümden başka

 

bütün hastalıkların mühim bir kısmına şifâdır.” buyurduk-

 

ları  misvakın; kaynaklarda 70, hattâ  100 faydasından bahse-

 

dilmektedir. Bunlardan -bugünkü  tıbbın ulaşabildiği-  bir kısmı

 

şunlardır:

 

-Yapısında  diş  eti  enfeksiyonlarına  karşı  koruyucu  tesiri

 

olan maddeler bulunur. Yine içindeki sodyum bikarbonat, diş-

 

lerin temizlenmesi ve parlaklık vermede diş  hekimlerince sık

 

kullanılan kimyevî bir maddedir.

 

-Misvaktaki salvadorine, B.İ.T. ve flor dişlerde çürük oluşu-

 

munu engeller, bakterileri yok eder, iltihâbları tedâvîeder.

 

-Misvak doğal antiseptiktir. Ağızdaki zararlı  mikropları  or-

 

tadan kaldırır.

 

-Günde 5 kez misvak kullanmak dişlerde plak oluşmasını

 

ve dişeti iltihabını önlemektedir.

 

-Misvak ağız kokusunu giderir, balgamı keser.

 

-Misvak özü, anti ülserojendir.

 

-Yapılan deneylerde misvakın; 30 gün içinde kolesterol ve

 

LDL’yi düşürdüğü görülmüştür.

 

-Amerikan Diş Sağlığı ve Bilimsel Araştırmalar Müdürü  Dr.

 

Kin Biyoril’e göre: “Misvak dişlerde kireç tabakası oluşumunu

 

önlüyor ve dişeti çekilmesini tedâvî ediyor.”

 

-Misvak ayrıca gastrit, kolit, kabızlık, karaciğer hastalıkları,

 

Hepatit-B, ekzama, sivilce, tansiyon, basur, dalak şişliği, kalb

 

hastalıkları, kanser, romatizma, öksürük ve sinüzit rahatsızlık-

 

larında tedâvîye yardımcı olarak kullanılmaktadır.

 

Nebî  (sav):  “…Biz  az  yeriz,  dişlerimizi  misvaklarız;

 

onun için hasta olmayız.” buyurmuşlardır.

 

(Mustafâ Özer, Misvak Mucizesi)