Tasavvuf

ARİFLER SULTANI BÂYEZİD-İ BESTÂMÎ (K.S.)

 

Bayezid-i Bestami küçük yaşlarında iken ona “Tayfur” tesmiye ediliyordu.

İhtiyar anası bir gece yarısı uykudan uyanıp:

– Tayfur, oğlum bir bardak su ver, dedi.

Tayfur gitti, destiden su doldurup getirdi. O gelinceye kadar annesinin tekrar uykuya dalmış olduğunu gördü, ve elinde bardak, annesi kendiliğinden uyanacak diye sabaha kadar bekledi.

Güneş doğmadan biraz evvel sabah namazı için uyanan validesi Tayfur’u elinde bir bardak su ile ayakta beklediğini görünce:

– Oğlum! Tayfur, o ne?

– Anacığım, gece su istemiştin hani?

– Vah Yavrum! O zamandan beri bekliyormusun? Neden uyandırmadın?

– Kıyamadım anneciğim!

– Bu hizmetinden Allah Razı olsun. Ben de razıyım. Küçük yaştaki bu edep ve irfanının ileride de semeresini göresin; Arifler Sultanı olasın oğlum! Diye dua etti.

Ârifler Sultanı diye anılır. Hakîkaten eşyayı ve mahlukatı konuştururcasına durumlarını muhakeme edip, dersler, ibretler ortaya koydu:

Bayezid-i Bestami (Hazretleri) bir köpeğe rast geldiğini ve köpek ona hal dili ile şöyle dediğini anlatıyor:

Ey Bayezid! Bende ne eksiklik var ki dünyada bana it derisini reva gördüler. Sende ne artıklık var ki sana insanlık, islamlık hila’ti giydirdiler?

Bayezid-i Bestami (Hazretleri) bu anlayış ve muhakemeden irkildi ve köpeğe hürmetle yol verdi ve:

“Din, Hâlika şükür ve ta’zim, mahlûka şefkat ve merhamettir.” buyurdu.

Silsilede emaneti, Hazreti Ca’fer Sadık’tan almıştır. Rehnümâ diye anılır.

(Hz. M. Hani (k.s.), Âdâb, S: 62)

 

ŞÂH ABDUllâh DEHLEVÎ (K.S.)

 

Pederleri Seyyid Abdüllâtif Hazretleri bir gün rü’yâsında Hz. Alî Radıyallâhü Anh’ı gördü:

“Ey Abdüllâtif! Hakk Teâlâ Hazretleri sana bir oğlan çocuğu ihsân edecektir. Ona bizim ismimizi koy!” buyurdular.

Hakîkaten çocuk doğduğunda adı Alî Abdullâh kondu. (Pencap, Beytale: 1158)

Alî Abdullâh zamanının büyük meşâyıhını ziyâret eder. Sohbetlerinde bulunur. Himmetlerini alır. Nihâyet 22 yaşına varır. Mazhar-ı Cân-ı Cânan Hazretleri’ni bulur ve bir beyitle arz-ı teslîmiyet gösterir.

Hazret-i Şeyh:

“- Oğlum burası tuzsuz taş yalamak gibidir. Başka zevkli şevkli yer ara!” buyururlar.

Abdullâh:

“- Benim aradığım da tuzsuz taş yalamaktır.” der ve teslîm olur.

15 sene Mazhar-ı Cân-ı Cânan Hazretleri’nin hizmet ve sohbetlerinde bulunur ve hılâfetlerini alır. Kalblere muzmar olanları keşfen bilmeleri, müşkülleri halletmeleri, hastalara şifâ vermeleri gâibleri bulmaları, Hazret’in sıyt-ı (güzel) şöhretini artırır. Muhîtin yegâne mürâcaat unsuru olarak tanınır. Usul ve terbiyesi mühimdi. Çok büyük zâtlar yetiştirmiştir. Yaşlandığında dilinden düşmeyen beyitlerin meâlleri şöyledir:

“Ey sevgilim, ey sevgilim (Rabbim) kocadım bittim. Aşkının nûru üzerime düştükçe gençleşiyorum.” Kezâ:

“Tâlib-i sâdık, matlûb ve mahbûbunu mülâhaza ve tefekküründen bir lâhza gaflet etmemesi lâzımdır.” ve:

“Kendi mecalsizliğimden şu kadarcık haberdarım ki:

Ey Ma’şûkî hakîkî Rabbim! Senin cemâlini görmek için gözlerimi her tarafa çeviriyorum.”

Cehennem azâbından korktuğu bir gecede rü’yâsında Hz. Peygamber (S.A.V.):

“Sen bizim muhibbimizsin. Bize muhabbeti olan cehenneme girmez!” buyururlar.

(Hz. M. Hânî (K.S.), Âdâb, S: 125-126)

 

MEVLÂNÂ HÂLİD ZİYÂÜDDÎN-İ BAĞDÂDÎ (K.S.)

 

Mevlânâ Hâlid Ziyâüddîn-i Bağdâdî, tavsiye üzerine Abdullâh Dehlevî Hazretleri’nin Hânıgâhına girdiler. Burada elde süpürge ve su kovası, abdesthaneleri temizlemeye başlar. Günler geçer, aylar geçer nefis zayıf bulur, Hâlid’e yüklenir:

—Ey Bağdâd ve Şâm diyârlarının büyük âlimi Mevlânâ Hâlid! Deli mi, velî mi, belirsiz kişinin bir tek sözü ile kalkmış, dağlar, beller, diyarlar aşmış gelmişsin, aradığını bulamamışsın. Hani Mürşid-i kâmil? Sana pislik temizlettiriyorlar. Bunun ledünnî ilmi nerde?”

Birden Hâlid (K.S.)’un mayasındaki ihlâsın sıdk şimşeği çakar:

“—Nefis! Uzatma! Gerekirse vallâhi sakalımla süpürürüm pislikleri!..” der ve işine devam eder.

Şâh Abdullâh Dehlevî Hazretleri pencereden avluya bakıyor. Görür ki Hâlid (K.S.)’in elindeki süpürgeyi ve kovayı melekler taşıyorlar. Çağırır;

“-Ya Halid gel!..” Pür edeb gelir.

Mürşid:

“-Oğlum Hâlid! ilmin cihânı tutmuş, bilgin dünyaya kâfi, tek noksanın gurur ve kibir idi. Onu ayaklar altına aldın. İşini melekler görür oldu. Şimdi git bütün iklimleri irşâd et!”

Şâh Abdullâh Dehlevî Hazretleri Müceddid Mevlânâ Hâlid Ziyâüddin (K.S.)’un atının üzengisini tutar, O (K.S.)’u atına bindirir, yedi iklimi irşâd etmek üzere, Bağdâd istikametinde ufka doğru atını sürdürür. Peşinden iki damla göz yaşı: “-Aleyke Avnullâh!… Fîemanillâh…”

(M. Hâni, Âdâb)

 

MEVLÂNA HALİD ZİYAÜDDİN-İ BAĞDADİ (K.S.)

 

Mevlâna Halid Ziyaüddin-i Bağdadi, tavsiye üzerine Abdullah Dehlevî Hazretleri’nin Hanıgâhına girdiler. Burada elde süpürge ve su kovası, abdesthaneleri temizlemeye başlar. Günler geçer, aylar geçer nefis zayıf bulur, Halid’e yüklenir:

—Ey Bağdad ve Şam diyarlarının büyük âlimi Mevlâna Halid! Deli mi, veli mi, belirsiz kişinin bir tek sözü ile kalkmış, dağlar, beller, diyarlar aşmış gelmişsin, aradığını bulamamışsın. Hani Mürşid-i kâmil? Sana pislik temizlettiriyorlar. Bunun ledünnî ilmi nerde?

Birden Halidin mayasındaki ihlâsın sıdk şimşeği çakar:

—Nefis! Uzatma! Gerekirse vallahi sakalımla süpürürüm pislikleri!…der ve işine devam eder.

Şah Abdullah Dehlevî Hazretleri pencereden avluya bakıyor. Görür ki Halid’in elindeki süpürgeyi ve kovayı melekler taşıyorlar. Çağırır;

-Ya Halid gel!… Pür edeb gelir.

Mürşid:

-Oğlum Halid! ilmin cihanı tutmuş, bilgin dünyaya kâfi, tek noksanın gurur ve kibir idi. Onu ayaklar altına aldın işini melekler görür oldu. Şimdi git bütün iklimleri irşad et!

Şâh Abdullah Dehlevi Hazretleri Müceddid Mevlâna Halid Ziyaeddin’in atının özengisini tutar, onu atına bindirir, yedi iklimi irşad etmek üzere, Bağdat istikametinde ufka doğru atını sürdürür. Peşinden iki damla göz yaşı: “-Aleyke Avnullah!… Fi Emanillah…”

(M. Hâni, Âdâb)

 

ARİFLER SULTANI HZ. BAYEZID-I BESTAMI (K.S.)

 

Bâyezid-i Bestâmî küçük yaşlarında iken ona “Tayfur” tesmiye ediliyordu, ihtiyar anası bir gece yarısı uykudan uyanıp:

– Tayfur, oğlum bir bardak su ver, dedi.

Tayfur gitti, destiden su doldurup getirdi. O gelinceye ka­dar annesinin tekrar uykuya dalmış olduğunu gördü ve elin­de bardak, annesi kendiliğinden uyanacak diye sabaha ka­dar bekledi. Güneş doğmadan biraz evvel sabah namazı için uyanan validesi Tayfur’u elinde bir bardak su ile ayakta beklediğini görünce:

– Oğlum! Tayfur, o ne?

– Anacığım, gece su istemiştin hani?

– Vah Yavrum! O zamandan beri bekliyormusun? Neden uyandırmadın?

–  Kıyamadım anneciğim!

–  Bu hizmetinden Allah razı olsun. Ben de razıyım. Kü­çük yaştaki bu edep ve irfanının ileride de semeresini göre-sin; Arifler sultânı olasın, oğlum! diye dua etti.

Arifler sultânı diye anılır. Hakîkaten eşyayı ve mahluka-tı konuştururcasına durumlarını muhakeme edip, dersler, ibretler ortaya koydu.

Bâyezid-i Bestâmî (hazretleri) bir köpeğe rast geldiğini ve köpek ona hal dili ile şöyle dediğini anlatıyor:

Ey Bâyezid! Bende ne eksiklik var ki dünyada bana it derisini reva gördüler. Sende ne artıklık var ki sana insan­lık, islâmlık hil’ati giydirdiler?

Bâyezid-i Bestâmî (hazretleri) bu anlayış ve muhake­meden irkildi ve köpeğe hürmetle yol verdi ve: “Dîn, Hâ-lık’a şükür ve ta’zîm, mahlûka şefkat ve merhamettir.” buyurdu.

Silsilede emaneti, Hazreti Ca’fer Sâdık (r.a.)’den almış­tır. “Rehnümâ” diye anılır.

(Muhammed b. Abdullah HANİ (rh.a.), Âdâb, 62. s.)   ı

 

  1. MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ (K.S.)-4

(VASİYYETLERİ, İRTİHÂLLERİ, MAKÂM-I ÂLÎLERİ)

 

Şeyh Sadrüddîn-i Konevî (K.S.) hastalıklarında Hz. Mevlânâ (K.S.)’ü ziyârete geldiler ve: “-Allâh, âcil şifâlar versin, derecenizi artırsın. Sıhhat bulmanızı ümîd ve temennî ederim; çünkü siz, herkesin cânısınız.” dediler de bu duâ ve niyâza Hz. Mevlânâ (K.S.) cevâben: “-Bundan sonra Allâh şifâlar versin sözü, sizin olsun. Çünkü şu andan sonra âşık ile Ma’şûk arasında kıldan ince bir gömlekten başka bir şey kalmamıştır. Siz, nûrun nûra kavuşmasını istemez misiniz?” buyurdular.

Hz. Mevlânâ (K.S.) mürîdlerine şu vasiyette bulundular:

“Size, gizli ve açık her yerde Allâh’a itâat etmenizi, az yemenizi, az uyumanızı, az konuşmanızı, günahlardan uzak durmanızı, namaz ve oruçta devâmlı olmanızı, şehevâtı devâmlı terk etmenizi, herkesin yükünü yüklenmenizi, sefîhlerin ve avâmın meclislerinde bulunmamanızı, sâlih ve kerîm olanlarla dostluk kurmanızı vasiyyet ediyorum. İnsanların en hayırlısı, halka fâideli olan kimsedir. Sözün en hayırlısı da kısa ve özlü olandır. Hamd, tek olan Allâh’a âiddir.”

“-Size halîfe olmağa kim lâyıktır?” diye sorulunca “-Çelebi Hüsâmeddîn” diye cevâb verdiler. Aynı suâl üç def’a soruldu, üçüne de aynı cevâbı verdiler. Dördüncüde: “-Sultân Veled için ne buyurursunuz?” dediler de cevâben: “-O pehlivândır, vasiyyete ihtiyâcı yoktur.” diye buyurdular. Çelebi Hüsâmeddîn Hazretleri: “-Namazınızı kim kıldırsın?” deyince “-Şeyh Sadrüddîn-i Konevî” diye buyurup arkasından: “-Yârânımız bu taraftan çeker, Mevlânâ Şemsüddîn o taraftan da’vet eder. “Ey kavmim, Allâh’ın da’vetine icâbet edin.” (Ahkaf, Âyet: 31) Çâresiz gitmek gerek.” buyurdular.

5 Cemâziyelâhir 672 (17 ARALIK 1273) günü gurûb vakti Hakk Teâlâ’nın rahmetine yürüdüler. (Allâh-ü Teâlâ’nın rahmet ve mağfireti O’nun üzerine olsun. Şefâatlerini taleb ederiz. Âmin!)

(Hz. Mevlânâ Abdurrahmân Mollâ Câmî (K.S.), Nefahâtü’l-Üns)

 

 

  1. MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ (K.S.)-3

(AHLÂK-I HAMÎDELERİ, ZÜHD Ü TAKVÂLARI)

 

Şeyh Sadrüddîn Konevî (K.S.) Hazretleri’nin de hazır bulundukları bir cemâatte Hz. Mevlânâ (K.S.)’e imâmete geçmelerini teklîf ettiler. Buyurdular ki: “Biz abdal kişileriz. Her yerde oturur kalkarız. İmâmete, erbâb-ı tasavvuf ve temkîn lâyıktır.” dediler. Şeyh Sadrüddîn Hazretleri’ne imâmete geçmeleri için işâret ettiler. Şeyh Sadrüddîn Hazretleri’nin imâmete geçmeleri üzerine: “Kim, muttakî’ bir imâmın arkasında namaz kılarsa Peygamber (S.A.V.)’in arkasında namaz kılmış gibi olur.” diye buyurdular.

Hz. Mevlânâ (K.S.)’e: “-Dervîşler, günah işler mi?” diye soruldu da cevâben: “-Evet, acıkmadan, iştahsız yemek yemek günahtır.” buyurdular.

Yine Hz. Mevlânâ (K.S.): “Sohbet, azîz ve kıymetli bir şeydir. Kendi cinsinizden başkasıyla dostluk kurmayınız.” buyurmuşlar ve devâmla: “Hz. Hüdâvendim (hükümdârım, sâhibim) Şemsüddîn Tebrizî (K.S.): “Makbûl mürîdin alâmeti, aslâ yabancılarla sohbet etmemektir. Eğer dervîş, farkına varmadan, yabancıların sohbetinde bulunursa o mecliste: Münâfık, mescidde; çocuk, medresede; esîr, zindânda oturuyormuş gibi oturmalıdır, buyurmuşlardır.” dediler.

Hz. Mevlânâ (K.S.) son hastalığında mürîdlerine şöyle buyurdular: “Benim gidişimden dolayı üzülmeyin. Mansûr’un nûru, yüz elli yıl sonra Ferîdüddîn-i Attâr (K.S.)’ın rûhunda tecellî etti ve O’nun mürşidi oldu. Hangi durumda olursanız olun benimle olunuz ve beni hatırlayınız ki her ne durumda olursam olayım size yardım edeyim.” Ve tekrâr buyurdular ki: “Dünyada biri bana, biri size âid iki bağım var. Ya’ni bir bedenime, bir de size bağlıyım. Ne zaman Hakk Teâlâ’nın inâyetiyle ferd ve mücerred olup ve âlem-i tecrîd ve tefrîd bana yüz gösterirse bedenime âid olan bu bağ da size yönelir. Ve ben Allâh-ü Teâlâ’nın inâyetiyle ferd ve mücerred olurum.

(Hz. Mevlânâ Abdurrahmân Mollâ Câmî (K.S.), Nefahâtü’l-Üns)

 

HÂTİM-İ ESAMM (K.S.)’UN ÖĞRENDİĞİ DÖRDÜNCÜ, BEŞİNCİ VE ALTINCI ŞEYLER (3)

 

Hâtim-i Esamm (K.S.), Dördüncüsü’nü şöyle îzâh ettiler:

“-Gördüm ve anladım ki her insanın bir düşmânı var. Düşmânın da insana, düşmânlık göstermesi tabiîdir. Esâs olan şu ki: İnsanın, düşmanının düşmânlığından sakınması gerekir. Bu durumda ben, kâfiri ve şeytânı düşmân bildim. Ancak kâfirin düşmânlığını kolay gördüm. Kâfir, benimle çarpışır; eğer o, beni öldürürse ben şehîd olurum. Bu çarpışmada ben onu öldürürsem, mükâfât alırım. Ancak şeytânın düşmânlığını daha zorlu buldum. O, beni gördüğü hâlde; ben, onu göremiyorum. Şeytân beni, kendisiyle birlikte ateşe götürmek istiyor. Böyle olunca hayatım boyunca şeytânın düşmânlığına karşı koydum; başkalarının düşmanlığını bıraktım.” Şakîk-i Belhî (K.S.), Hâtim-i Esamm (K.S.) bu anlayışını da çok beğendi ve:

“-Bunu da ne güzel anlamışsın! Beşincisi nedir?”

Beşincisi: “-Gördüm ve anladım ki her insanın bir evi var. Bu evin de i’mâr edilmesi gerekir. Ben evimin kabir olduğunu düşündüm ve onun i’mârıyla meşgûl oldum.” Şakîk-i Belhî (K.S.), bunu da beğendi ve:

“-Bunu da güzel anlamışsın. Altıncısı nedir?” diye suâl edince Hâtim-i Esamm (K.S.) dedi ki:

“-Gördüm ve anladım ki her şeyin ve herkesin bir müşterisi var. Benim müşterimin de ölüm meleği olduğunu gördüm. Bana ne zaman gelir, bilemediğimden yeni evlenen bir kızın, gelin gittiği eve gitmeğe hazırlandığı gibi hazırlanmağa başladım. Ölüm, ne zaman gelse, ona hazırım, geciktirmek istemiyorum.” Şakîk-i Belhî (K.S.) Hazretleri dedi ki:

“-Çok güzel anlamışsın! Eğer bunlarla amel edersen kurtulursun. Ben de bu şekilde amel edip hazırlanırsam, ben de kurtulurum.”

(Fakîh Ebûl-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîlü’l-Gâfilîn, S. 543-544)

 

HÂTİM-İ ESAMM (K.S.)’UN ÖĞRENDİĞİ ALTI ŞEYDEN İKİNCİSİ VE ÜÇÜNCÜSÜ: “MÜ’MİNLER KARDEŞTİR, ALLÂH’IN TÂATİ SEVGİLİDİR” (2)

 

Şakîk-i Belhî (K.S.) talebesi Hâtim-i Esamm (K.S.)’a “Bu öğrendiğin, anladığın altı şeyden ikincisi nedir?” diye suâl edince, Hâtim-i Esamm (K.S.):

İkincisi’ni şöyle îzâh etti:

“-Mü’minler, ancak kardeştir.” Bu Âyet-i Kerîme’yi öğrendim ve yakînen gördüm ki bütün mü’minler bana kardeştir. Kardeşin, kardeşine şefkatli davranması î’câb eder. İnsanların arasındaki düşmanlığın temeli kıskançlıktır. Mü’min, mü’minin kardeşi olduğu’ndan, doğuda bir mü’min’e ne keder gelse, o keder sanki bana gelmiş gibi kederlenir oldum. Yine doğuda bir mü’min’e iyilik isâbet etse, bu iyilik bana isâbet etmiş gibi sevindim.” Şakîk-i Belhî (K.S.):

“-Bu anladığın, öğrendiğin de çok güzel! Üçüncüsü nedir?” diye suâl edince.

Hâtim-i Esamm (K.S.):

Üçüncüsü:

“Gördüm ki her insanın bir sevgilisi var. Sevenin, sevdiğine muhabbetini açması lâzımdır. Böyle olunca Allâh-ü Teâlâ’nın tâatini sevgili edindim. Diğer sevgililerin hepsi, benden kesildiler; yalnız Allâh’ın tâati kaldı. Çünkü kabirde, mahşerde ve sırâtta Allâh’ın tâati benimle berâberdir. Böylece bütün sevdiklerimi bıraktım. Sâdece Allâh’ın tâatini sevgili bildim.” Bunu dinleyen Şakîk-i Belhî (K.S.) dedi ki:

“-Bu anlayışın da çok güzel! Dördüncüsü nedir?”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 542-543)

 

HÂTİM-İ ESAMM (K.S.)’UN ÖĞRENDİĞİ ALTI ŞEYDEN İLKİ: “ALLÂH’IN RIZKA KEFİL OLDUĞUNU BİLMEK” (1)

 

Rivâyete göre Şakîk-i Belkî (K.S.), Hâtim-i Esamm (K.S.)’a şöyle demiştir:

“-Ne zamandan beridir bana gelip gidersin?” O da:

“-Otuz senedir.” deyince ona şunu sordu:

“-Bu otuz sene içinde ne öğrendin?” Hâtim (K.S.):

“-Bu zaman zarfında, altı şey öğrendim ki bunlarla amel edersem; bunlar, beni dünyâ fitnelerinden kurtaracaktır.” Bunun üzerine Şakîk-i Belhî (K.S.) dedi ki:

“-Bu altı şeyi bana da söyle ki ben de onlarla amel edip kurtulayım.” Bu söz üzerine, Hâtim-i Esamm (K.S.) bu altı şeyi önce söylediler ve sonra şöyle izâh ettiler:

1- Rızka Allâh’ın kefîl olduğunu bilmek,

2- Mü’minlerin kardeş olduğunu bilmek,

3- Allâh’ın tâatini sevgili bilmek,

4- Her insanın bir düşmanı olduğunu bilmek,

5- Kabrin, ev olduğunu bilmek,

6- Müşterinin ölüm meleği olduğunu bilmek.

Birincisi: “-Yeryüzündeki bütün canlıların rızkı yalnız Allâh’ın üzerinedir.” (Hûd S:6) Bu Âyet-i Kerîme’yi öğrendim. Kendimi de o canlılar arasında gördüm. Hepsinin de rızkını, Allâh-ü Teâlâ veriyor. Anladım ve yakînen bildim ki benim için ayrılan ne varsa, mutlakâ bana gelecektir. Allâh-ü Teâlâ, koskocaman filin de rızkını; küçücük sivrisineğin de rızkını veriyor. Bunda sonra işlerimi Allâh-ü Teâlâ’ya havâle edip ibâdet ve tâatle meşgul oldum, başka şeye ehemmiyet vermedim.” Şakîk-i Belhî (K.S.), bunu dinleyince:

“-Bu öğrendiğin anladığın şey ne kadar güzel!”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 542)

 

HACE YAKÛB ÇERHİ (K.S.)

 

Mısır’da zahir ilimlerini tahsil ederken içini bir cezbe-i Rahmani kapladı… Ve Buhara yolunu tuttu…

Şah Nakşibend’in huzuruna geldiğinde aralarında şu konuşma geçti.

Yakub:

— Beni hizmetinize kabul buyurup ders tâlim eder misiniz? efendim.

Gidilecek zamanda mı geliyorsunuz?

Gönlünüzün bir köşesinde bize bir yer lütfetmez misiniz?

Ne yüzden?

Siz bir ulu kişisiniz. Herkesin makbulüsünüz.

Ya herkesin makbulü olmak şeytanî bir hâl ise?

Size bir hadis-i şerif ile cevap vereyim:

“Allah bir kulunu dost edinmek isterse onu herkese sevdirir (makbul eder).”

— Güzel… O halde istihare edelim. Ederler… Yakubu Cerhi diyor ki:

— Acep kabul olunmazsam halim nice olur diye sa­baha kadar endişeler içinde kıvrandım durdum. Sabah­leyin huzura vardım.

Hazret: — Kabul olundun! buyurdular ve dersimi verdiler.

Yakup diyor ki: “— Şimdiye kadar okuduğum ilimle­rin şer’i tatbikini, öğrendiğim güzel ahlâkın nefsimde yaşanmasını ve mânevi hallerin seyir ve tekâmülünü ondan öğrendim. Zevkine daldım ve YOL BU YOL ol­duğunu anladım, ELHAMDÜLİLLAH.”

(M. Hâni. Âdab, Sh.: 100)

 

MEVLÂNA HALİD ZİYAÜDDİN-İ BAĞDADİ (K.S.)

 

Mevlâna Halid Ziyaüddin-i Bağdadi, tavsiye üzerine Abdullah Dehlevî Hazretleri’nin Hanigâhına girdiler. Burada elde süpürge ve su kovası, abdesthaneleri te­mizlemeye başlar. Günler geçer, aylar geçer nefis zayıf bulur, Halid’e yüklenir:

-Ey Bağdad ve Şam diyarlarının büyük âlimi mevlâna Halid! Deli mi, veli mi, belirsiz kişinin bir tek sözü ile kalkmış, dağlar, beller, diyarlar aşmış gelmişsin, aradığını bulamamışsın. Hani Mürşidi kâmil? Sana pislik temizlettiriyorlar. Bunun ledünnî ilmi nerde?

Birden Halidin mayasındaki İhlasın sıdk şimşeği ça­kar:

-Nefis! uzatma! Gerekirse vallahi sakalımla süpürü­rüm pislikleri!… der ve işine devam eder.

Şah Abdullah Dehlevî Hazretleri pencereden avluya bakıyor. Görür ki Halid’in elindeki süpürgeyi ve kova­yı melekler taşıyorlar.Çağırır:

-Ya Halid gel!… Pür edeb gelir

Mürşid:

-Oğlum Halid! İlmin cihanı tutmuş, bilgin dünyaya kâfi, tek noksanın gurur ve kibir idi. Onu ayaklar al­tına aldın işini melekler görür oldu. Şimdi git bütün iklimleri irşad et!

Şah Abdullah Dehlevi Hazretleri Müceddid Mevlâna Halid Ziyaeddin’in atının özengisini tutar, onu atına bindirir, yedi iklimi irşad etmek üzere, Bağdat istika­metinde ufka doğru atını sürdürür. Peşinden iki damla gözyaşı: “-Aleyke Avnullah!… Fi Emanillah…”

(M. Hâni, Adâb)

 

HACE YAKUB ÇERHİ (K.S.)

 

Mısır’da zahir ilimlerini tahsil ederken içini bir cezbe-i Rahmani kapladı… Ve Buhara yolunu tuttu.

Şahı Nakşibend’in huzuruna geldiğinde aralarında şu konuşma geçti.

Yakub:

Beni hizmetinize kabul buyurup ders tâlim eder misiniz? efendim.

Gidilecek zamanda mı geliyorsunuz?

Gönlünüzün bir köşesinde bize bir yer lütfetmez mi­siniz?

Ne yüzden?

Siz bir ulu kişisiniz. Herkesin makbulüsünüz.

Ya herkesin makbulü olmak şeytanî bir hâl ise.

Size bir hadis-i şerif ile cevab vereyim:

“Allah (c.c.) bir kulunu dost edinmek isterse onu her­kese sevdirir (makbul eder).”

– Güzel… O halde istihare edelim.

Ederler…

Yakubu Çerhi diyor ki:

– Acep kabul olunmazsam halim nice olur diye sabaha kadar endişeler içinde kıvrandım durdum. Sabahleyin huzura vardım.

Hazret: -Kabul olundun! buyurdular ve dersimi ver­diler.

Yakup diyor ki: -“Şimdiye kadar okuduğum ilimlerin şer’i tatbikini, öğrendiğim güzel ahlâkın nefsimde ya­şanmasını ve mânevi hallerin seyir ve tekâmülünü on­dan öğrendim. Zevkine daldım ve YOL BU YOL oldu­ğunu anladım, ELHAMDÜLİLLAH.”

(M. Hâni, Adab, Sh.. 100)

 

HÂCE ABDÜ’L-HÂLİK GÜCDÜVÂNİ

 

Pederleri Abdülcemîl hazretleri Hızır (a.s.) ile kardeşlik kurmuş Sâlih ve sâdık ve ârif bir zat idi. Hızır (a.s.) ona:

– Sulbün’den sâlih bir oğul gelecektir. Onun ismini “Abdülhâlik” koy buyurmuşlardır.

Abdülhâlik henüz ana rahminde iken babası Abdülcemîl Türkiye’de Malatya’dan akraba ve taâllûkatı ile birlikte evvelâ Mâverâünnehre sonra Buhâra’ya hic­ret etmiş ve oraya yerleşmişlerdir.

Bir gün Hızır (a.s.) zuhur eder. Cehri (lisan ile) ve Hafi (kalbî) zikir târiklerini ve usullerini ona tâlim eyler ve zikri hafiden icazet verib “Vukûfı Adedi”yi kendile­rine telkin eder.

Nakşibendiye tarîkinin vukufu adedi ile zikri hâfisi bu telkinde ve “Nefy ve isbat” târiki ile zikretmeyi ona talîm eder. Bu da, nefes hapsi ile başı havuza daldırmak suretiyle 7-21 defa kalpten Lâ ilâhe illallah demekle baş­lar. Bu hâfi zikir hem nefy ve isbattır, hem hakkani murakebeye eriştirir.

Zikri Cehri de ise lisânen halisane edilen zikrin mânâsını kalben devamlı tefekkür etmekle feyiz alınır.

(M.Hâni,Adâb, Sh.: 72)

***

  1. EBU BEKiR (R.A.) DİYOR Kİ:

 

“Ne söylediğini ve ne zamanda söylediğini düşün.”

 

AHMET HADRAVİYYE (K.S.)

Bir gün bir derviş Şeyh Ahmed’e misafir ol­du. O gece yetmiş mum yaktırdı. Derviş dedi ki:

—Eğer Hak için yandırırsan bir mum kâfi. Ahmed:

(Var hangisi Hak için değilse söndür. Der­viş o gece sabaha kadar uğraştı. Su ve toprak­la yetmiş mumun birisini bile söndüremedi. Sa­bah olunca Ahmed geldi.

Ne yaptın?

Birisini bile söndüremedim, şaştım kal­dım. Ahmed:

— Gel, daha acaibler göresin. Bir kiliseye vardılar ki, bir bölük ruhbanlar oturur. Ahmed de oturdu. Taam getirdiler. Ah­med: — Allah dostu, Allah düşmanının taamını yer mi? Ruhbanlar da:

Bize iman telkin eyle dediler ve müslüman oldular. Ahmed o gece düşündü gördü ki, Hak Teâlâ:

Ya Ahmed! Bizim için sen yetmiş mum yandırdın. Biz de senin için, yetmiş gönülde iman nuru yendirdik, buyurdu.

ÜÇ HASLET

Allah Teâlâ Adem’in göbeğinden oyulup çı­karılan çamurdan köpeği yarattı. Bu yüzden kö­peğin üç hasleti vardır:

1— Âdem’in toprağından yaratılmış olma­sından insanlarla ünsiyet eder.

2— Cebrail’in parmağının toprağına dokunmuş olduğundan dolayı geceleri az uyur.

3— İblis-i lâinin tükü­rüğünden yaratılmış olduğundan da insanları ve diğer varlıkları kendisine hıyanet etmeseler bile ısırır, onlara eziyet eder.

 

 

 

MEVLÂNÂ HALİD ZİYAÜDDİN BAĞDADÎ (K.S.)

 

Mevlâna Halid Ziyaüddin Bağdadi tavsiya üzerine Abdullah Dehlevî Hazretleri’nin Hanigahına girdiler. Burada elde süpürge ve su ko­vası, abdesthaneleri temizlemeye başlar. Günler geçer, aylar geçer nefis zayıf bulur Halid’e yük­lenir:

—           Ey Bagdad ve Şam diyarlarının büyük âlimi Mevlâna Halid! Deli mi, veli mi belirsiz kişinin bir tek sözü ile kalkmış, dağlar, beller, diyarlar aşmış gelmişsin, aradığını bulamamışsın. Hani Mürşidi kâmil? sana pislik temizlettiriyor­lar. Bunun ledünnî ilmi nerde?

Birden Halidin mayasındaki İhlasın sıdk şim­şeği çakar:

—           Nefis! uzatma! Gerekirse vallahi sakalım­la süpürürüm pislikleri!., der ve işine devam eder.

Şah Abdullah Dehlevî Hazretleri pencereden avluya bakıyor.. Görür ki Halid’in elindeki süpürgeyi ve kovayı melekler taşıyorlar. Çağırır:

(Ya Halid gel!… Pür edeb gelir. Mürşid:

—           Oğlum Halid! ilmin cihanı tutmuş, bilgin dünyaya kâfi, tek noksanın gurur ve kibir idi. Onu ayaklar altına aldın işini melekler görür oldu. Şimdi git bütün iklimleri irşad et!

Şah Abdullah Dehlevi Hazretleri Müceddid Mevlâna Halid Ziyaeddinin atının özengisini tutar, onu atına bindirir, yedi iklimi irşad etmek üzere Bağdat istikametinde ufka doğru atını sürdürür. Peşinden iki damla göz yaşı:

—           Aleyke Avnullah!… Fi Emanillah…

(M. Hâni. Âdâb)

 

ABDULLAH İBN-İ ABBAS (R.A.)’DAN BİR HADİS-İ ŞERİF

 

Abdullah İbn-i Abbas (r.a.) demiştir ki:

Bir gün Nebiyyi-i Ekrem (s.a.v.) Hazret­lerinin terkisindeydim. Buyurdu ki;

Evlad, sana bir kaç söz belleteyim! Al­lah’ı yani emr u nehyini gözet ki, Allah da se­ni gözetsin. Allah’ı gözet ki, onu karşında bula­sın. Bir şey istediğin vakit Allah (c.c.)’dan iste, yardım dilediğin vakit Allah (c.c.)’dan dile. Şu­nu bil ki cemi mahlukat elbirliğiyle sana bir faide ve menfaat bahşetmek isteseler, Allah (c.c.)’ın sana yazdığından fazla bir şey bahsedemez­ler. Keza cemî mahlukat elbirliğiyle sana bir za­rar vermek istese, Allah (c.c.)’ın sana takdir et­tiği ziyandan fazlasını yapamazlar. Kalemler işleri hitama erip kaldırılmış, sahifeler de, «üzer­lerinde yazılar tamam olup» kurulmuştur.

İşte bu hadîs-i şerifi, her mü’min kalbinde bir ayna gibi saklamalıdır. İşini gücünü buna göre ayarlamalıdır. Böylece çalışmalı, son nefesine kadar böyle gitmelidir. Cenab-ı Allah (c.c.)’ın rahmet ve inayeti sayesinde dünya ve ahirette de güçlüklerden salim ola.

(Eshâb-ı Kiram Menâkıbı, Sh.: 122-123)

***

FELAK SÛRESİ

 

Bismillahirrahmanirrahim

(Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)

“De ki: Yarattığın şeylerin şerrinden, karan­lığı çöktüğü zaman gecenin şairinden, düğüm­lere üfürüp büyü yapan üfürükçülerin şerrinden ve kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrinden sa­bahın Rabbine sığınırım.” (1-5)

 

CENNETÜ’L-BAKİ’Yİ İSTERİM

 

Uzun seneler önceydi… İstanbul’da büyük bir âlim vefat etmiş, Eyyüb Sultan sırtlarında toprağa verilmişti…

O zaman yakınları Hacı Sâmi (k.s.) Efendi’ye Eyyûb sırtlarında Halic’e hâkim bir nok­tada kabir yeri almak istediler.. Ve huzuruna gelip dediler, ki:

— Ey din diyarının şeyhi, iznin olur mu si­ze de Eyyüb Sultan’da bir kabir yeri alalım?

O yaradılışı büyük pir bir an daldılar. Son­ra ışıklar dolu gözlerini göklere doğru çevirip buyurdular ki:

( Eğer herkesin istediğini verselerdi bizim gönlümüz Cennetü’l Baki’yi isterdi!…

Tabiî ki bu sözün manasını kimse anlaya­mamıştı… Aradan seneler geçti.. Tam yarım asır kadar bir zaman evvel böyle söylemişlerdi.. Vakit tamam olunca kanatlı kuşlar gibi çırpınmaya başladılar ve nur şehri Medine’ye, peygamber diyarına gitme arzusunu izhâr etti­ler. Ve bütün sevdikleriyle vedâlaşarak Allah Resûlü’nün mübarek beldesine sefer eylediler. Onun böyle aceleyle gidişi de bir başka mâna taşıyordu… Artık ömür günlerinin sona erdiği anlaşılıyordu… Yine yanık gönüller onun ar­dından pınarlar gibi çağlıyordu…

(M. N. Bursalı İstanbul ve Anadolu Evliyaları Sh.: 558)

***

  1. ÖMER (R.A.) DİYORKİ:

«Sırrını ketm eden kendine hâkim olur.»

 

ÜFTADE MÜHYİDDİN (K.S.)

 

Bursa’da mukim bir zat, her yıl hacca ni­yetlenir, bir türlü gitmek nasib olmazmış. Bu za­ta Hz. Üftade’yi tavsiye etmişler. Gider duru­mu Hazret’e arz eder.

Üftade Hz.leri buyurur ki: «Bizim eskici Muhammed Dede’ye bizden selâm söyle, seni Hi­caz’a götürsün.» Hacı namzedi eskici dedeyi bu­lur. Üstadın selâmını söyler, durumu arzeder, O da «gir içeri» diyerek dükkâna alır ve tayyımekan yoluyle Hicaz’a götürür. Hac vazifesini yapar. Bursa hacıları ile de görüşür gelirler. Hanımı durumu kabullenemez ve Hacı babayı eve almaz. Durumu Bursa kadısı Hüdayi Efen­diye arzeder. O da Hacıların gelmesini bekleyelim der. Hacılar geldiğinde durumun sahih ol­duğu anlaşılır. Kadı Hüdayi Efendi nikahlarının sahih olduğuna hükmederek taraflara tebliğ eder. Kendisi de Üftade Hz.lerine giderek ka­bul olunmasını rica eder. Huzura kabul olunur, üç sene hizmet ettikten sonra hilafet verilmiş­tir.

Hakka âşık olanlar zikrullahtan kaçar mı?

Alim olan gevherin yok yerlere saçar mı?

Gelsun marifet olan, yoktur gözümde yalan

Emmareye kul olan hayrı, şerri seçer mi?

Keramete erenler gizli sırrın açar mı?

Gerçek bu söz yârenler, gördüm demez, gö­renler

Üftade yanıp tüter, bülbüller gibi öter.

Dervişlere taş atan iman ile göçer mi?

(Faridüddin Attar – Tezkire-tül Evliya Sh. 201)

 

İMAM CAFERİ SADIK (K S.)

 

Cafer-i Sadık (K.S.) hazretleri Peygamberimiz (sa.v.)’in ehli beytindendir.

Bir kerameti şöyle naklolunur

Zamane padişahı Halife Mansur «Cafer-i Sadık’ı getirin öldürelim» dedi. Veziri men için çok yalvardı ve dedi ki: «O kişi bir bucakta oturmuş ve uzlet ihtiyar etmiştir, kendisini dünyadan çekip ibadetle meşgul olmuştur. Halifeye hiçbir ziyanı yoktur. Onu öldürmekte ne fayda olabilir?

Halife vezirin sözünü dinlemedi. Cafer-ı Sadık hazretlerini getirmeleri için adamlarına emretti. «Ne zaman ki başından tacını çıkarınca o saat başını kesin» dedi. Sadık’ı getirdiler.

Mansur onu görünce titremeye başladı. Hemen tahtından indi onu karşıladı. Elinden tutup tahta çıkardı ve karşısında edeple diz çöküp otur­du. Vezirleri şaşırdılar.

Sadık dedi ki «Benden ne hacetin vardı ki beni getirttin. Allah’a ibadetimden ayırdın. Kendi halime meşgul olup dururdum. Kerem eyle be­ni yerime gönder.» dedi.

Halife derhal destur verdi, her türlü ağırla­mayı gösterdi ve hediyelerle gönderdi.

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Kâmil (s.a.v.): İbadet ve taatte üstünlük, huy­ların en güzeli, güzel işlerin hepsi, yüz güzelliği­nin tümü Peygamberimiz (sa.v.)’de toplandığı için bu isim verilmiştir.

 

 

 

BEDİR GAZVESİ ŞÜKRÜ GEREKTİRİR

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

“Zât-ı Ulûhiyyetime yemîn ederim ki; Muhakkak Bedir’de Allâh-ü Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri size yardım etti. Hâlbuki siz Bedir’de zelîl ve fakîrdiniz. Binâenaleyh Bedir Vak’asında nâil olduğunuz ni’mete şükretmeniz için Allâh’a ittikânız vâcibtir.”(Âl-i İmrân: 123)

İşte Bedir Günü fakîr, zelîl ve zayıf bir hâlde bulunan mü’minlere Cenâb-ı Hakk nusretini ihsân etti. Ebû Cehil gibi sanâdid-i Kureyş hep o gün maktûl düştüler. O günden i’tibâren izzet-i îmân tezâhür etti. Yevm-i Bedir mebnâ-yı İslâm (İslâmiyetin başlangıcı) oldu. Bunu Cenâb-ı Allâh’tan başka hangi kuvvet yapabilir? Şimdi aklı olanlar, böyle bir nusreti ihsân eden Cenâb-ı Allâh’a tevekkül ve i’timâd etmez mi? Nasıl olur da sabır ve ittikâyı bırakır (feşile) ya’ni cebânet ve za’f-ı kalbe düşersiniz?!

Binâenaleyh ey Mü’minler! Bundan böyle hep Cenâb-ı Allâh’a ittikâ ediniz ki, nusrete nâil olup şükredersiniz!!!

Cenâb-ı Hakk bu Âyet-i Kerîme’de mü’minlere hitâben: «Siz fakîr ve zelîl idiniz» ma’nasında «ezilletün» diye buyurmuştur. «Zelâil» dememiştir. Çünkü mü’minlerin kâfirlere nisbetle eksiklikleri fakîr olmaları ve silâhlarıyla bineklerinin az olması idi. «Zelâil» ise; «tamâmen zayıf olan, hiçbir kudret ve kuvveti bulunmayanlar» demektir ki mü’minlerin durumu böyle değildi.

Kuvvetlerinin azlığına gelince: 70 deve ve üç tane de atları var idi. Atlılar; Mıkdâd bin Esved, Zübeyr bin Avvâm ve Mersed Ganevî Radiyallâhü Anhüm idi. Allâh Azze ve Celle yolunda ilk def’a at üzerinde muhâbere edenler de bunlardır.

Silâhları altı kalkan ve sekiz kılıçtan ibâret idi. Muhârebeye iştirâk edenlerin sayısı ise 313 kişi olup 70’i Muhâcirîn’den, gerisi Ensâr’dan idi.

Düşmânların adedi 1000 civârında olup, 100 atlı ve 100 hecin süvârileri ve çoğunun arkasında zırh ve çeşitli silâhları bulunuyordu.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Bedir Gazvesi, S: 5-6)

 

 

MÜ’MİNLER BİRBİRLERİYLE

NİZÂLAŞIRLARSA DEVLETLERİ       ELDEN GİDER

 

Hazret-i Ömer (R.A.) şöyle buyuruyor:

“Gece kâim, gündüz sâim olan, malını mülkünü tasadduk eden ve harplerde kahramanca çarpışan bir kimse, eğer sevdiğini Allah için sevmiyor ve buğz ettiğine de Allah için buğz etmiyor ise, yaptıklarından hiçbir fayda göremez.”

Müslümanlar kendi aralarında Allah-ü Teâlâ’nın emrettiği şekilde birleşmiyor ve Allah’ın gösterdiği yolun hâricinde bir yol ta’kib ediyorlarsa, Allah muhâfaza buyursun, zilletin çukuruna yuvarlanmışlar demektir.

Bu takdîrde dinlerinin düşmanlarına boyun eğmek onların kabzasına düşmek ve istibdâdları altında yaşamak mecburiyetinde kalırlar.

Allâh-ü Teâlâ Hazretleri, Enfâl Sûresi, Âyet: 1’de: “Allâh’tan korkun ve birbirinizin arasını düzeltin.” buyuruyor. Yani Allâh’tan korkun ve Allâh’ın gazâbını celbedecek münâzaalardan, anlaşmazlıklardan sakınarak, aranızdaki hoşnudsuzlukları îzâle edin.

Hakk Teâlâ Hazretleri, Sûre-i Enfâl, Âyet: 46’da: “Birbirinizle nizâlaşmayın! Sonra içinize korku düşerek devletiniz elden gider.” buyurmaktadır. Allâh-ü Teâlâ, mü’minlerin kendi aralarında nizâ’ ve ihtilâfa düşmelerini men’ etmekle böyle bir tehlikenin vukûunda şu iki neticenin zuhûr edeceğini, bildirmektedir:

  1. Bu hâlin başarısızlık, za’f, soğukluk ve korku husûle getirmesi
  2. Bu yüzden kuvvet ve azametin, şevket ve salâbetin elden gitmesi

Şu hâlde, ancak kalbler ve gâyeler birleştiği zaman nusret ve selâmete ulaşılır, dilekler kemâliyle tahakkuk eder.

İşte bunun içindir ki Hakk Teâlâ Hazretleri, insanların günde beş def’a mescidlerde bir araya gelmelerini ve haftada bir def’a câmide toplanmalarını, senede iki def’a bayram münâsebetiyle bir mekânda cem’ olmalarını ve ömürlerinde bir def’a da hacc vesîlesiyle bütün beldelerden gelip Beytullâh’ın etrafında birleşip Arafât’ta hep birlikte vakfeye durmalarını emretmiştir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe /1S. 16-18)

 

MÜ’MİNLERİ BARIŞTIRMAK VE HER  İŞTE ADÂLETLE HAREKET ETMEK

 

“Eğer Mü’minlerden iki zümre birbirleriyle dövüşürlerse, aralarını (bulup) barıştırın. Eğer onlardan, biri, diğerine karşı hâlâ tecâvüzde bulunuyorsa; siz, o tecâvüz edenle, Allâh’ın emrine dönünceye kadar savaşın… Sonuçta eğer (Allâh’ın emrine) dönerse; artık adâletle aralarını bulup barıştırın. Her işinizde adâletle hareket edin. Allâh, şübhesiz ki âdil olanları sever.” (Hucurât: 9)

“Eğer mü’minlerden iki zümre birbirleriyle dövüşürlerse…” Bu ifâde, “Mü’min kimsenin işlediği büyük günahların, onu mü’min olmaktan çıkarmadığının delîlidir.” Çünkü Cenâb-ı Hakk, haddi aşan tarafı da, iki gruptan birisi saymış ve iki cemâate de mü’min adını vermiştir.

Âyet’teki “Allâh’ın emrine dönünceye kadar…” ifâdesi hakkında şu açıklamalar yapılabilir:

1) Bu, Cenâb-ı Hakk’ın “Allâh’a, Resûlullâh’a ve ulü’l emr’e… itâat ediniz…” (Nisâ: 59) Âyeti’nden dolayı “Resûlullâh’a ve ulü’l-emre’itâate… ma’nâsındadır.

2) “Sulhe, barışa…” ma’nâsındadır. Çünkü emredilen sulh olup bunun delîli ise “Aranızı ıslâh edin…” (Enfâl: 1) Âyeti’dir.

3) “Takvâ ile Allâh’ın emrine dönünceye kadar…” demektir. Çünkü Allâh’tan korkan kimsede, şeytana olan düşmanlık hâriç, artık hiçbir düşmanlık kalmaz. Nitekim Cenâbı Hakk, “Muhakkak ki şeytan, sizin için bir düşmandır; siz de onu düşman edininiz.” (Fâtır: 6)  buyurmuştur.

Cenâb-ı Hakk, “Şâyed o grup, iş şiddetlendikten ve harb kızıştıktan sonra, sizin haddi aşan tarafla savaşmanız sebebiyle, bu grup haddi aşmaktan vazgeçerse, o zaman aralarını ıslâh edin…” buyurmuştur. Burada bir incelik vardır: Bu da, Allâh-ü Teâlâ’nın, Allâh’tan korkmayıp da haddi aşan kimselerin, bu haddi aşmalarından, sizin onlarla savaşmanızdan ötürü dönüşlerinin, ancak bir cebir, zorlama olduğuna işâret etmiş olmasıdır.

Cenâb-ı Hakk, bu cümlenin peşinden “Adâletle aralarını bulup barıştırın.” buyurmuştur. Buradaki “ıslâh” bizzat savaşın sona erdirilmesiyle ilgilidir ki bu da nasîhatle, tehdîdle, korkutmayla ve işkence yoluyla olur. “Islâh”ın bir diğer ma’nâsı, savaşın sona ermesini müteakib, savaşın izlerini ya’ni telef edilen şeylerin tazmîninin gerçekleştirilmesidir ki bu bir hükümdür. Bundan dolayı da Hakk Teâlâ, bunun peşinden “adâletle”, kaydını getirmiştir.

(Fahrüddîn Er-Râzî (R.H.), Tefsîr-i Kebîr Tercemesi C. 20, S. 217-221)

 

ALLÂH İÇİN DOSTLUK

 

Kıyâmet Günü’nde hasenâtı seyyiâtıyla müsâvî olan bir kul getirilir. Fakat cennete girmesi için bir haseneye ihtiyâcı vardır. Cenâb-ı Hakk o kimseye:

– Bir hasenen daha olursa seni cennete koyacağım, tanıdıklarına git, sana bir hasenesini verecek kimse belki bulunur.

O kimse anasına ve babasına gider, onlardan bir hasene ister, onlar:

– Biz de aynı ihtiyâç içindeyiz, veremeyiz, derler. Kime sorsa:

– Bu gün biz de bir haseneye muhtacız, der. Sonra yerine eli boş olarak döner, Cenâb-ı Hakk sorar:

– Getirdiğin nedir? Kul der ki:

– Yâ Rabb! hiç kimse bana bir hasenesini olsun vermedi. Allâh-ü Teâlâ der ki:

– Hiç benim rızam için edindiğin dost yok mu? Kul Allâh için kendisiyle dostluk kurduğu bir kulu hatırlar ve ondan bir hasene istemeye gider. O da ona bir haseneyi verir. Allâh da:

– Kabul ettim. Onun hakkından da bir şey eksiltmeden seni ve dostunu mağfiret ettim, buyurur.

Hadîs-i Şerîfte buyuruluyor ki:

“Birbirinizi sevinceye kadar (hakikî vechile) asla îmân etmiş olmazsınız. Hangi şey üzerine sevişeceğinizi size göstereyim mi? Aranızda selâmı yayın.”

“Rûhum yed-i kudretinde olan Allâh’a yemin ederim ki; birbirinize mernamet (ve şefkat) edinceye kadar Cennet’e giremezsiniz.”

Ashâb-ı Kirâm dediler ki: “Yâ Resûlullâh! Biz hepimiz merhametliyiz.” Buyurdu ki:

(Benim dediğim) O (merhamet) herhangi birinizin husûsî merhameti değildir. Âmmeye olan merhamettir.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Tebük Seferi, S: 71)

 

 

 

ALLÂH KATINDA KÜÇÜK OLMAKTAN ALLÂH’A SIĞINIRIM!”

(Müslim’den Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

 

Habbâb bin Eret (R.A.), şöyle anlatır:

“-Resûlullâh (S.A.V.) ile berâber, Allâh rızası için hicret ettik. Ecir ve sevâbımız da Allâh’a âiddir. Bizden bazı kimseler, hicret ve cihâdının dünya ni’metlerine kavuşmadan irtihâl ettiler. Onlardan biri de Uhud Gazvesi’nde şehid düşen Mus’ab bin Umeyr (R.A.)’dır. Cenâzesini sarmak için hırkadan başka bir şey bulamadık. Onunla başını kapatsak, ayakları açık kalıyor; ayaklarını kapatsak, başı açık kalıyordu. Bunu gören Resûlullâh (S.A.V.), başını kapatmamızı, ayaklarına da ızhır otu koymamızı söylediler. Bazılarımız da yaşıyoruz. Dünya ni’metlerine kavuştuk, mücâdelemizin meyvalarını topluyoruz.”

 

(Buhârî, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd’dan Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

 

GADABIN HAKİKATI

 

Gadabın yeri kalbdir. Manası da intikam hırsı ile kanın galeyana gelmesidir. Bu kuvvet galeyana geldiği zaman, ilk önce gelecek tehlikeleri önlemeğe kalkar. Tehlikenin vukuundan sonra ise, onların tedavisine ve intikam almasına başlar. İşte intikam gadabın arzu ettiği bir gıdasıdır. İntikamdan zevk alır ve ancak intikam sonunda arzu ettiği sükunete erer. Fıtrat itibarıyla insanlar, gadab kuvvetinde ifrat, tefrit ve itidal sahibi olmaları hasebiyle üç zümreye ayrılmışlardır. Tefrit, yani aşırı gerilik, bu kuvvetin ya tamamen kaybolması veya  zayıf kalmasından ileri gelir. Bunun sahibine hamiyyetsiz insan derler ki, bu, mezmumdur. Bunun için İmam-ı Şafiî “Kızmağı gerektiren hallerden kızmayan merkebdir”, demirtir. Gılzat ve şiddet, kuvvet ve hamiyyetin eseridir. Bu da gadabdır. Aşırı gadaba gelince; bu da gadab sıfatının galeyana gelir, din, taât ve aklın hakimiyyetinden çıkmış olmasıdır. Artık bu  derekeye düşen insanda basiret, düşünce, irade ve fikir diye bir şey kalmaz. İtiyad sebebiyle gadabın galeyana gelmesine gelince;  bu da düşüp kalktığı kimselerden eldeettiği neticedir. Sohbet ettiği insanlar, gadablarıyla öğünür ve bunu erkeklik ve şecaat sayarlar. İnsan bu sözleri dinleye dinleye, gadabın güzel bir şey olduğunu sanır ve kendini onlara benzetmeğe çalışır. Bu sebeble kendisinde de gadab aşırı dereceye varır. Gadab ateşi kuvvetlenip alevlendiği zaman, her türlü öğüt ve nasihatlerden sahibini kör ve sağır eder. Artık vaz ve nasihat dinlemez olur. Gadab ve kızgınlığın dıştaki görüntüsü; rengin değişmesi, kükremeler, işlerin çığrından çıkması, söz ve hareketlerin şuursuzca olması, dudakların köpürmesi, gözlerin kızarması, burun deliklerinin açılıp kapanması, suratının ekşimesi gibi hallerdir. Dilindeki alametlere gelince; sövüp saymak gibi kötü sözler söylemek. Bununla beraber sözler biçimsiz ve ahenksiz olarak ağızdan çıkar. Diğer azalardaki tesirine gelince; hücum, vurmak, yaralamak ve hatta hiç aldırış etmeden öldürmektir. Kalbindeki tesirine gelince; kalbi nefret, kin, çekememezlik, onun felaketine sevinmek, sevincine üzülmek, onun hakkında bildiklerini açıklamak ve onu rezil etmek, onunla etmek ve benzeri bütün kötülükler ile kalbi dolar.

 

(İhyâu ‘Ulûmi’d-Dîn c.3 sf. 376-378)

 

BELÂ AĞIZDAN ÇIKAN SÖZE BAĞLIDIR

 

Hadîs-i Şerîfte: “Belâ ağızdan çıkan söze bağlıdır.”buyurulmuştur.

(Keşfü’l-Hafa, C.1.Sh.: 291)

Hikâye olunur ki: Lügat imamlarından İbnü’s-Sekit, Halife Mütevekkil ile otururken halifenin iki oğlu Mu’tez ile Müeyyed gelince Mütevekkil O’na dedi ki:

— Benim iki oğlumu mu seviyorsan, yoksa Hasan ile Hüseyin’i mi? Bunu işidince İmam dedi ki:

— Vallahi, muhakkak Ali (r.a.)’nin hizmetçisi Kanber benim nazarımda senden de, iki oğlundan da daha hayırlıdır. Bunun üzerine Mütevekkil adamlarına:

— Dilini kafasından kesip ayırın dedi. İbnü’s-Sekît’in dilini kestiler ve o gece öldü.

Şaşılacak olan hâl şu ki: Hoca İbnû’s-Sekit’in bu hal başına gelmezden evvel Mütevekkil’in oğlu Mu’tez ile Müeyyed’e şu beyiti ta’lim edip öğretmek istemiş: “İnsan dilinin sürçmesinden dolayı uğrayabileceği musîbete ayağının sürçmesi ile uğramaz. Zira insanın sözü başını götürebilir. Halbuki ayağının sürçmesinden hasıl olan yarası zamanla iyi olur.”

(Hz. M.Sâmi (k.s.), Hazret-i Yûsuf (a.s.))

 

SABR-I CEMÎL

 

Sabr-ı Cemîl: Asla şekvâ ve şikayette bulunmamaktır.

Ebu’l Hasan der ki: Hac için Beyt-ül Harama çıktım, tavaf ediyordum. Bir kadın gördüm ve dedim ki: Şimdiye kadar böyle güzel bir kadın görmedim, fakat pek mahzûn ve kederli gördüm. Böyle kendi kendime konuştuğumu işitince kadın: «Benim gibi mahzûn ve kederli bana benzer hiçbir kimse olamaz» dedi:

Ben; nasıl oldu dedim? Kadın dedi ki:

– Kocam bir koyun boğazladı. Oynayan iki oğlum da var idi. Bir de kucağımda emen oğlum, kalktım yemek hazırlamakla meşgul iken oğlumun yaşça büyüğü küçüğüne diyorki babamın koyunu nasıl boğazladığını sana göstereyim mi? O da göster deyince büyük oğlum yatırdı ve kardeşini boğazladı. Ve bu vaziyetten korkarak evden çıkıp dağa koşdu. Dağda oğlumu kurt yemiş, babası oğlumu aramak için şiddetle  koşarken susuzluğundan düşüp ölmüş Bende babasının ne yaptığını görmek için kapıdan çıkdım O arada küçük oğlum (çocuğum) ateş üzerinde kaynayan çömleğe elini sokuyor. Ateşde kaynayan suyun şiddetinden elinin eti kemiğinden ayrılıyor. Bu vaziyeti duyan büyük kızım kendini evden aşağı atıyor, ecel de gelip onu alıyor, ölüyor… İşde ben bu büyük musibetler karşısında hem mükedder hemde sabırlıyım ve derdi ki:

— Sabırda ecir vardır, cezi’ (Sabretmemek) de ise karşılık yokdur.

Yusuf (a.s.) Hz. Mahmud Sami (k.s) 91-92

 

 

İSLÂM’DA KARDEŞLİK ANLAYIŞI

 

Enes (R.A.), Efendimiz (S.A.V.)’den rivâyetle şöyle demiştir:

« Kendi nefsi için sevdiğini, mü’min kardeşi için de istemedikçe, sizden biriniz hakkıyle mü’min olamaz.»   Yine bir hadisinde Efendimiz (S.A.V.) « Mü‘minleri; birbirlerine karşı merhamet, samimiyet ve bağlılıklarında bir tek vücut gibi görürsün: Herhangi bir uzuv ağrıdığında, cesedin diğer kısımları da, uyku uyumayıp, sıtma olmuş gibi ızdırap duyar.» buyurmuştur. Bir hadîsinde de Efendimiz (S.A.V.)

« Mü’minler; gözü ağrıdığında bütün vücudu şikâyet eden, başı ağrıdığı zaman da, bütün vücudu ızdırab duyan, bir tek adam gibidr.» buyurmuştur. Ebû Mûsa (R.A.), Hz. Peygamber (S.A.V.)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

« Bir mü’min, diğeri için, birbiriyle kenetlenmiş yalçın duvarlar gibidir.» Sonra bunu göstermek için üç defa parmaklarını birbirine geçirdi. Ebû Rukiyye (R.A.)’nın rivâyet ettiğine göre Hz. Peygamber (S.A.V.): « Din, nasihattan ibârettir.» Ve bunu üç defa tekrarladı.

–Ya Resûlullah, kimin için? diye sorduğumuzda: « Allah için, O’nun Kitabı ve resûlü için, müslümanların önderleri (havass) ve avâmı için.» cevabını verdiler.

 

( İ.Şarani İslâm’da Kardeşlik Hukuku)

 

ZÜHDÜN ALÂMETLERİ

 

Bilmiş ol ki: bazan dünyalığı terkedenlerin, zâhid olduğu sanılır. Hâlbuki öyle değildir. Zira Zâhidlikle övülmeyi sevenlerin, serveti terkedip geçim darlığını tercih etmeleri kolaydır. Nice Rahipler vardır ki, ölmeyesiye yemek yer, penceresiz, kapısız hücrelerde kalırlar. Onları sevindiren, insanların darı bilip övmeleridir. Bu, kesin olarak onların zühdüne delâlet etmez. Zühd mal ve mevkiden, insanların gönlünde yer almaktan çekinmekle mümkündür. Bu sayede ancak dünyalıktan uzaklaşmış olabilir.

Demek ki zahidliği anlamak zor olduğu gibi zâhid içinde kendi zühd halini anlaması zordur. Bunu anlayabilmek için bâtındaki üç alâmete dayanmalıdır.

Birinci alâmet: Varlığa sevinmemek ve yokluğa üzülmemektir. Nitekim Allahu Teâlâ: “Elinizden çıkınca tasalanmayınız, onun size verdiği ile sevinip şımarmayasınız diye.” (Hadid: 23) buyurmuştur.

İkinci alâmeti, zem ile medhi müvavi görmektir. Birincisi malda zühdün, ikinciside câh ve mevkideki zühdün alâmetidir.

Üçüncü alamet: Çoğunlukla tâatın zevkine varmak ve Allah ile ünsiyet etmektir. Zira gönül sevgi zevkinden hâli olamaz ya dünyayı veya Allah’ı sevecektir. Bunlar gönülde, bardaktaki su ile havâ gibidir. Su varsa hava yok, su yoksa hava vardır. İkisi bir arada olamaz. Allah ile ünsiyet eden başkası ile değil, yalnız onunla meşgul olur.  (İhyâu Ulûmi-d-Din, C: 4, Sh: 440-441)

 

 

GÖZYAŞI

 

Hak yolcularının Cenâb-ı Allah’a yaklaşabilmeleri için yegâne sığınak gözyaşıdır. Çünkü:

Gözyaşı : İçin, tehassür ifadesi ve gözün niyazıdır.

Gözyaşı : Nedamet ma’nası taşır, Allah’a bir nevi tevbedir.

Gözyaşı : Aşkın derûni hislerini coşturan kelimesiz ve sadâsız lisanıdır.

Gözyaşı : Ârifin kalbinin tercümanıdır.

Gözyaşı : Mağfiret için Allah’ın kullarından istediği istirhamıdır.

Gözyaşı : Hakk’ın rahmetini tahrik ve merhametini celbeder.

Gözyaşı : Günahkârın sıdk ve ihlâs ile Rabblerine eyledikleri ubûdiyet incisinin dâneleridir.

Gözyaşı : Yokluğa erenlerin saâdet sermâyeleridir.

Gözyaşı : Allah için öyle bir sermaye-i sadettir ki, rahmet, merhamet mağfiret habbelerini içinde taşıyan seyyîdü’l-istiğfar ve tevbe-i nasuhtur.

Gözyaşı : Günahların gufranıdır.

Gözyaşı : Muhlisin habbe-i ihlasıdır.

Gözyaşı : Asinin kurtuluş ipidir.

Gözyaşı : Hulâsâ, vuslata erenlerin istinadgâhıdır.

(R.Mahmud Sâmî (k.s.), Musâhabe-6, Sh: 169-170)

 

HANGİ HAYIR DAHA FAZÎLETLİDİR ?

 

Sadıkların özet olarak ifade ettikleri ve sonra da üze-

rinde görüş ayrılığına düştükleri bir konu var. Onlar: “Farz

olan zekattan mı yoksa nâfile sadakalardan mı almak

daha fazîletlidir?” konusunda farklı görüşlere sahiptirler.

Bazılarına göre farz olan zekattan almak gerekir. Bunlar

nâfile sadakaları kabul etmezler; çünkü farz olan zekat –

tan, Allâhu Teâla’nın izni ve taksimi ile alınmış olur. Zekâtı

vermek farz kılındığı gibi, aynı zamanda farz olan zekatı

almak Allâhu Teâla tarafından fakirlere yüklenmiş bir ve-

cibedir.

Eğer bütün fakirler ve yoksullar zekatı kabul etmemek

üzere söz birliği etseler; hep birlikte günaha girmiş ve

hepsi de Allah’a isyân etmiş olur; çünkü bu davranışları

ile, Allâhu Teâla’nın mallardan verilmesini farz kıldığı ze-

kat emrini yerine getirilmez hale sokmuş olurlar.

Diğer bir kısım ise; farz olan zekat yerine nâfile sada –

kalardan almayı tercih etmişler, bu nâfile sadakaları hedi –

ye olarak değerlendirerek şöyle demişlerdir: “Hediyelerin

alınması emredilmiştir. İnsanların birbirine yakınlaşması

ve birbirlerini sevmeleri için hediyeleşmeleri teşvik edil-

miştir. Hem nâfile olan sadakalardan alınmakla; fakirlerin

hakkı olan zekatta onlara ortak olunmamış olur.”

Bize göre bu konuda yapılması gereken şudur: Kişi

önüne gelen her insandan, her verildiği anda almamalı.

Ancak ihtiyaç hâlinde ve zaruri miktarı kabul etmekle ye-

tinmelidir. Bu şartlarda alan kişi, farz olan zekattan veya

nâfile olan sadakalardan da alsa, Allâhu Teâla’nın kendi –

sine yüklediği sorumlulukları yerine getirir. Kulun üzerine

düşen; dininin emirlerini gözetmesi, din kardeşi için ihti-

yatlı hareket etmesi ve bulunduğu halin gerektirdiği hü-

kümlere göre davranmasıdır. Bu durumda farz veya nâfile

sadakalardan alması arasında bir fark bulunmaz.

(Ebû Tâlib El-Mekki, Kûtu’l Kulub, c.4, s.260, 261)

 

MÜ’MİNLERDEN BAŞKASINI SIRDAŞ EDİNMEYİN

 

“Ey îman edenler! Kendilerinizden başkasını sırdaş edinmeyin. Onlar, size kötülük yapmakta hiç kusur etmezler, size sıkıntı verecek şeyleri arzu ederler. Şüphesiz, onların kin ve buğzları, ağızlarından taşmış, dışa vurmuştur. Göğüslerinde gizledikleri ise, daha büyüktür. Eğer düşünürseniz, biz size âyetlerimizi açıkladık” (Âl-i İmrân s. 118)

Bil ki Allâh te’âlâ, mü’min ve kâfirlerin hallerini açıklayıp izah edince, bu âyette, mü’minleri kâfirlere karışmaktan sakındırmaya başlamıştır.

Âlimler, Allâh te‘âlânın, mü’minleri, kendileriyle içli dışlı olmaktan nehyetmiş olduğu kimselerin kimler olduğu hususunda ihtilâf edip şu görüşleri ileri sürmüşlerdir:

Bunlar, yahudilerdir. Çünkü (Medine’li) müslümanlar, yahudilerle kendileri arasında süt kardeşliği ve çeşitli andlaşmalar bulunduğu için her ne kadar din konusunda kendilerine muhalefet etseler bile, geçim meselelerinde kendilerinin iyiliklerini isterler zannıyle, onlarla müşaverede bulunuyorlar ve onlara yakınlık duyuyorlardı. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hakk, bu âyetle onları bundan nehyetmiştir. Bu görüşü benimseyenlerin delili şudur: “Bütün bu âyetler, baştan sona kadar yahudilere hitap etmektedir. İşte bunun gibi, bu âyet de böyledir.”

(Fahrüddin er-Râzî, Tefsîr-i Kebir, 7.c. 22.s.)

 

ÂYET-İ KERÎME

 

Ey inananlar! Yahudî ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allâh, zalimler topluluğunu doğruya iletmez. (Maide s. 51)

 

 

ALLÂH TA‘ÂLÂNIN Nİ‘METLERİNE EREN YÜKSEK DERECEDEKİ DÖRT ZÜMRE

 

“Şol kimseler ki onlar Allâh’a ve Resûlü’ne itâat ettiler. İşte onlar, nebîler, sıddîklar, şehîdler ve sâlihlerden Allâh ta‘âlânın kendilerine in‘âm ettiği (ni‘met verdiği) zâtlarla berâber bulunacaklar ve onlarla sohbet edip, onların meclisleriyle müşerref olacaklardır. İşte bu şerefe nâil olan mutî (itâat eden) kullar refîk (arkadaş) yönünden güzel oldular.”

Vâcib ta‘âlâ, bu âyet-i celîlede “yüksek derecelere nâil olan kimseleri” dört sınıf kıldı:

Birincisi: Enbiyâ-yı kirâm (a.s.)’dır ki ilim ve amel yönünden bütün insanlara fâik (üstün) olup kemâl denilen dereceden en mükemmel dereceye erişmişlerdir. Bu i‘tibârla enbiyâ-yı kirâm (a.s.)’ın dereceleri, bütün insanların derecelerinin üstündedir.

İkincisi: Sıddîklardır ki onlar her şeyin aslını kavrayabilen bir anlayışın sâhibleri olup tâm bir riyâzetle kalplerini tasfiye etmiş ve cümle enbiyâ (a.s.) tasdîk etmiş ve bütün haramlardan uzak ve tertemiz olmuş ve her şeyi lâyıkıyla bilip böylece haber veren zâtlardır ki bunların dereceleri, enbiyâ (a.s.)’ın derecelerinin altındadır.

Üçüncüsü: Şehîdlerdir ki bunlar tâate çok düşkün ve hakkı izhâr etmek için çok sa‘y-u gayret ederler; hattâ hakkın tahakkuku için cânlarını fedâ ederler. Bunların dereceleri, sıddîkların alt derecesindedir.

Dördüncüsü: Sâlihlerdir ki bunlar ömürlerini tâate ve mâllarını Allâh’ın rızâsına nâil olmak için sarf ederler. “Nefisleri için sevdiklerini, diğer mü’min kardeşleri için de severler; kendi nefisleri için sevmediklerini, diğer mü’min kardeşleri için de sevmezler.” Bunların dereceleri şehîdlerin derecelerinin altında bir derecedir.

(Hulâsatü’l-Beyân Fî Tefsîri’l-Kur’ân, 3.c., 970.s.)

ALLÂH TA‘ÂLÂDAN KORKMAK

 

Enfâl sûresi, 2.,3.,4. âyetlerinde gerçek mü’minin vasıfları sıralanmış. Burada sıralanan beş husûs ile ancak kâmil îmânın tahakkuk edebileceği beyân edilmiştir.

“Mü’minler ancak onlardır ki Allâh anıldığı zamân kalbleri titrer…” (Enfâl s. 2.â.)

Âyet-i celîleden kasdedilen ma‘nâ şudur: “Mü’min kimse, ancak Allâh (c.c.)’ten korktuğu zamân mü’min olur.” Nitekim Cenâb-ı Hakk’ın, “Rabblerine derin ta‘zîm göstermekte olanların O’ndan derileri ürperir.” (Zümer s. 23.â.)

“Rabblerinin huzûruna döneceklerinden yürekleri korkarak… (Mü’minûn s. 57.â.) ve “Ki onlar, namâzlarda huşûya riâyetkârdırlar…” (Mü’minûn s. 2.â.) âyet-i celîleleri de böyledir.

Hakîkat erbâbına göre iki türlü korku vardır.

  1. İkâb korkusu: Cenâb-ı Hakk’ın azâbından korkmaktır ki bu günâhkârların duyacağı korkudur.
  2. Azamet ve Celâl korkusu: Bu, ister Mukarreb melek olsun, ister Mürsel, ister gönderilmiş bir Nebî olsun, mahlûkatın hiçbirinin kalbinden çıkmayan korkudur. Zîrâ Cenâb-ı Hakk, zâtı gereği bütün mevcûdattan müstağnîdir, onlara muhtaç değildir. O’nun dışındaki bütün mevcûdat ise O’na muhtâçdır. Muhtaç olan, zengin ve azamet sâhibi hükümdârın huzûrunda ondan korkar ve ürperir. Bu dehşete kapılmak ve korkmak, hükümdârın vereceği cezâdan dolayı değildir. Aksine bu, muhtâç olan kimsenin, onun kendisinden zengin; kendisinin de ona muhtâç olduğunu bilmesi, böyle bir korku ve ürpermeye sebep olmuştur.

(Fahrüddîn Er-Râzî (r.h.),

Tefsîr-i Kebîr Tercümesi, 11. c., 243. s.)

 

İNANDIĞIMIZ GİBİ YAŞAMALIYIZ

 

“Şu kimseler ki muhakkak Rabbimiz Allâh’tır, dediler ve Allâh’ın rubûbiyyetini i’tirâf ile mu‘âmelâtında istikâmet ettiler. Onlar üzerine melekler nâzil olur ve derler ki:

Ey mü’minler! Siz korkmayın ve mahzun olmayın ve size va‘d olunan cennetle müjdeler olsun! Zîrâ îmânınızın muktezâsı (gereği) istikâmet (dinde sebât) ettiğiniz için size va‘d olunan cennet sizin için hazırdır.” (Fussilet s. 30)

Fiilin delâleti, sözün delâletinden daha kuvvetlidir.

Binâenaleyh bir kimse ezân sesi işitiyor, namaza da‘vet olunuyor. Cenâb-ı Hakk namazı farz kılmıştır. Eğer namazı kılmıyorsa o kimsenin lisânı her ne kadar kılmayacağım diye söylemiyorsa da, fiilen kılmıyorum, demiş oluyor. Yani Cenâb-ı Hakk’ın emrini kabul etmemiş oluyor.

Allâhü Zü’l-Celâl Hazretleri âyet-i celîlede:

“Benîm kullarım üzerinde senin hiç bir tahakkümün olamaz. Meğer ki azıp sapanlardan senin izinde gidenler olsun.” (Hicr s. 42)

«Onun zoru ancak onu yâr edinmekte olanlara ve onu kendisine (Allâh’a) eş koşanlara karşıdır.» (Nahl s. 100) buyuruyor.

Bizim hâlimiz, pâdişâhı bırakıp uşağı i’zâz etmeğe (yüceltmeye) benzer. Halbuki uşak bugün var yârın ve hatta biraz sonra yok olur. Pâdîşah ise Cenâb-ı Allâh’dır.

Biz mâlikiyyeti mâ-dûndan bekliyoruz. Köleyi mâl sahibi biliyoruz. Bu, hatâ üstüne hatâdır. Zîrâ hiçbir şey yok, ancak Cenâb-ı Allâh vardır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Musâhabe, 6.c., 194.s.)

13

 

MEDÂR-I NECÂT ANCAK ÎMÂNDIR

 

“Allâh’ın izni olmadan hiç bir kimsenin îmân etmesi mümkün değildir. O, akıllarını iyi kullanmayanlara murdarlık (azâb) verir.

De ki, “Göklerde ve yerde neler var, bakın.” Fakat bunca âyet ve inzârlar, îmân etmeyecekler gürûhuna fayda vermez.

Onlar kendilerinden evvel gelip geçmiş kavimlerin o acıklı günleri gibi bir günden başkasını mı bekliyorlar? De ki, “Haydi o günü bekleyin, şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.”

Nihâyet biz resûllerimizi ve îmân edenleri selâmete erdiririz. Müşriklere azâb çattığı zaman böylece mü’minleri de üzerimizde bir hak olarak kurtaracağız.” (Yunus s. 100-103)

Âyette beyân olunduğu veçhile, medâr-ı necat ancak îmândır. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın bütün ümmetlere şâmil kıldığı değişmez sünnetidir.

Allâhü Te‘âlâ evvelki resûllerini ve onlara îmân edenleri nasıl kurtarmışsa Resûlullâh (s.a.v.)’i ve îmân edenleri de öylece kurtaracaktır.

Kıyâmet saatine yakın bir zamanda bütün mü’minleri kâfirlerin ellerinden ve şerlerinden halâs edecektir. Şer’-i şerîfi bâkî ve onunla amel kâim olduğu müddetçe bu böyle devâm edecektir.

Necâtın en aşağı derecesi ölümdür. Ölüm, büyüklere hediyyedir. Resûlullâh (s.a.v.), uğradığı bir cenâze hakkında “rahata ermiş, yâhud elinden rahata erilmiş” diye buyurmuşlardır. Bunlardan birincisi sâlih ricâldir ki dünyâ meşakkatinden kurtulur. Cennetin yarısı olan sevâb-ı rûhanî ile berzâhda (kabir âleminde) istirahat eder. İkincisi de fâsık ricaldir ki ölümüyle halk rahata kavuşur ve ezâsından kurtulur. O da cehennemin yarısı olan azâb-ı rûhâniyyeye berzâhda kavuşur.           (Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Yunus ve Hud Sûreleri Tefsiri, 64-65.s.)

23

 

 

 

 

TAKVÂ

 

“Benim nezdimde hükümler değiştirilmez. Ben kullarıma zulmedici değilim.”

Gizli, âşikâr, dünyâ ve âhirete âit işlerde Allâh’a muhâlefetten sakınınız. Kim Allâh’a muhâlefetten sakınırsa Allâh (c.c.) onun hatâlarını affeder ve ona büyük mükâfatlar verir. Allâh’a isyandan sakınan büyük bir kazanç sağlamış olur.

Takvâ kişiyi Allâh’ın gazâbından, cezâsından ve hoşnutsuzluğundan korur. Takvâ yüzleri ağartır, Allâh’ı râzı eder ve kişinin derecesini yükseltir. Fırsatı kaçırmayın ve Allâh’a karşı vazîfelerinizi ihmal etmeyiniz. Allâh (c.c.) size kitâbını (Kur’ân’ını) öğretti, inananları ve inkâr edenleri tesbît için doğru yolu gösterdi. Allâh’ın size ihsânda bulunduğu gibi siz de iyilik yapın. Düşmânlarına düşmân olun. Allâh (c.c.) yolunda hakkıyla cihâd edin.

Allâh (c.c.), insanlar arasından sizi seçti ve size Müslümân ismini verdi. Artık bundan sonra mahvolan haksız yere mahvolmamış, bahtiyar olan da sebepsiz yere bahtiyar olmamış olur. Allâh’ın yardımı olmadan hiçbir şey yapılamaz. Öyleyse Allâh’ı çok zikrediniz, gelecek için çalışınız.

Allâh’la arasındaki münâsebetlerde dikkatli olan kimseleri, Allâh (c.c.) diğer insanlarla olan münâsebetlerinde korur. Bu, Allâh’ın insanlar hakkında dilediği hükmü verebilmesi ve insanların ise Allâh’ın hükmüne bir müdâhalede bulunamamaları sebebiyledir. Allâh (c.c.) insanlar üzerinde dilediği gibi hükümrandır. İnsanlar Allâh’ın işine karışamazlar. Allâh büyüktür ve yüce Allâh’ın yardımı olmadan hiçbir kuvvet işe yaramaz.

(M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.), Hadîslerle Müslümânlık, 5.c., 1763)

 

 

“MÜ’MİNLER BİRBİRLERİYLE NİZÂLAŞIRLARSA DEVLETLERİ ELDEN GİDER”

 

Allah ta’âlâ hazretleri, Enfâl sûresi 1. âyette: “Allah’tan korkun ve birbirinizin arasını düzel­tin.” buyuruyor. Ya’ni Allah’tan korkun ve Allah’ın ga­zabını celbedecek münazaalardan, anlaşmazlıklardan sakınarak,  aranızdaki  hoşnudsuzlukları  îzâle  edin. (Mü’minler) Birbirlerine muhalefet ettikleri takdirde el­bette ki aralarında anlaşmazlık ve mücâdele zuhur ede­cek ve maksad hâsıl olmayacaktır.

Hakk ta’âlâ hazretleri, Sûre-i Enfâl, 46. âyette: “Birbirinizle nizâlaşmayın! Sonra içinize korku düşerek devletiniz elden gider.” buyurmaktadır. Allah ta’âlâ, mü’minlerin kendi aralarında niza’ ve ihtilâfa düş­melerini men’ etmekle böyle bir tehlikenin vukuunda şu iki neticenin zuhur deceğini, bildirmektedir:

  1. Bu hâlin başarısızlık, za’f, soğukluk ve korku hu­sule getirmesi
  2. Bu yüzden kuvvet ve azametin, şevket ve salâbetin elden gitmesi

Şu hâlde, ancak kalbler ve gayeler birleştiği zaman nusret ve selâmete ulaşılır, dilekler kemâliyle tahakkuk eder.

İşte bunun içindir ki Hakk ta’âlâ hazretleri, in­sanların günde beş defa mescidlerde bir araya gel­melerini ve haftada bir defa camide toplanmalarını, senede iki defa bayram münâsebetiyle bir mekânda cem’ olmalarını ve ömürlerinde bir defa da hacc ve­silesiyle bütün beldelerden gelip Beytullâh’ın etra­fında birleşip Arafat’ta hep birlikte vakfeye durmala­rını emretmiştir.

(Hz. Mahmûd Sami RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Musahabe, 1. c., 17. s.)

 

AZ SÖZÜN İNSANI GÜNÂHTAN KORUMASI, İZZETİ VE İHTİRAMI

 

İnsanın terâzîsi dilidir. Dil sakınmazsa, sahibine büyük zararlar veren, bir arslan gibidir. Belâyı getiren üç şey vardır:

1 – Ciddiyetten uzak konuşmak,

2- Şakalaşmak,

3- Boş ve saçma sözler söylemektir.

Başkalarını gıybet eden, çekiştiren ve insanlar ara­sında koğuculuk yapanın cezası çok şiddetli olur. Bunları yapmak insanı hem insandan hem de Hakk’tan uzaklaştırır. Çok konuşmak dostluğu ve sevgiyi zedeler. Sahibini alçak düşürür. Gereksiz yere konuşmak kişinin noksan ve ayıplarını ortaya dökmesine sebeb olur.

Akıllı kimse hiçbir zaman tartışmaya ve münakaşa­ya girmez. Kötü söz de iyi söz de sahibine aittir. Sözde Delâğat sükûtta selâmet vardır. Şaka heybeti gideren bir âfet, başa kakmak ya’ni minnet etmek de cömertliği yok eden felâkettir.

Tatlı konuşmak, yumuşak davranmak insanlara bir ikram, çok selâm da insanların sevgisini kazanmaya vesiledir. Dil doğru söylerse kurtulan sahibi olur. Çokça sükût sahibini vakarlı ve ağır başlı yapar. Fazla şaka cahilliğin alâmeti olup töhmeti celbeder. Boşuna çok konuşmak kişinin cahilliğine alâmettir. Fazla sözde ma’nâ noksan olur. Sükût aklın süsü bilgisizliğin perdesidir.

İnsanlardan şikâyetçi olan Hakk’tan da şikâyetçi olmuş olur ki bu şükredici bir kul olamaz. Gizli ayıplar ve kusurları araştıran kimse kalblerde kendisine sevgi bulamaz. Kendini öven kimse kendini kesmiştir.

(Erzurumlu İbrahim Hakkı (rh.a.), Ma’rifetnâme, 374-375. s.)

 

KALBİ DÜNYALIK İLE MEŞGUL ETMEMELİDİR

 

Mü’minin izleyeceği edep yollarından biri de: Zarurî durumlar dışında dünya ile alâkalı meşgaleleri bırakma­ya çalışmaktır. Çünkü bu yol kalbi Allah’tan başka alâ­kalardan temizleme esası üzerine bina edilmiştir. Kalbi onun dışında her nevi alakadan kurtarmak gerekir. Şöy­le ki; dünya malı sevgisinden kurtulmaya çalışmaktır. Zîrâ böyle bir sevgi, insanı hak yoldan kaydırır.

Bu yola giren, nefsinde dünya sevgisi varsa, sonun­da o sevgiye çekilir gider. Hem de en kısa zamanda ve çıktığı gibi.. Dünya malı sevgisini bırakan bir kimseye, aynı şekilde; şan şöhret sevgisini de bırakıp çıkmak vâ-cib olur. Zîrâ bu yolda, şan şöhret sevgisi büyük bir yol kesicidir. Hatta, halkın kabul ve reddi eşit olmayınca, mânâ yolundan ona hiçbir şey gelmez. Danasını anlata­lım; ona en zararlı şey, halkın kendisini müsbet karşıla­ması ve kendisinden bereket ummasıdır. Hele bu du­rumda o mürîd, henüz irâdesini sağlamamış biri ise…

Bu yolda mürîdin kastı: Kalbini meşgul eden bağla­rı çözüp atmaktır. Bunlardan kurtulup, niyetine aldığı Rabbı için kalbini halis bir hale getirmektir. Gayrını bıra­kıp Rabbiyle meşgul olmaktır. Hattâ, kalbinde dünya tehlikesi bulunan iyi işlere dahî yer kalmamalıdır. Sebe­bine gelince: Bir mürîd, dünyayı bıraktığı, ondan yüz çe­virdiği zaman, bunu her haliyle yapmalıdır. O kadar ki nefsinde ona karşı bir arzu ve bir alâka kalmamalıdır. Zîrâ, böylece bir hal, kalbi tam temizlemektir. Gayesine erdirmek için, ona tam bir yardımdır. Kaldı ki bu yolda maksûd olan: iyiliklerin tahsili değil; kalbi Hakk ta’âlânın zâtından alan meşgalelerden yana temizlemektir.

(Muhammed b. Abdullah HAN! (rh.a.), Âdâb, 144.

 

ŞEYTÂNIN DÜNYÂYI, EHL-İ DÜNYÂYA SATIŞI VE VESVESESİ VE ŞEYTÂNLA MUHAREBE

 

Haberde gelmiştir ki: İblîs aleyhilla’ne her gün dünyâ­yı iki elinde kaldırır ve der ki: “İnsana zarar veren; aksi­ne, insana bir fâide vermeyen, onu üzen ve mesrur etmeyen şu dünyâyı, kim benden satın alır?” Ehl-i dünyâ derler ki: “Biz dileriz.” Şeytân: “Acele etmeyin; onun bir kısım ayıpları vardır.” der. Ehl-i dünyâ: “Beis yok!” derler. Şeytân: “Fiyatı birkaç dirhem veya dinar değildir. Cennetteki nasîbinizdir. Çünkü ben bunu, dört şey mukabilinde satın aldım:

  1. Allah’ın la’neti
  2. Allah’ın gazabı
  3. Allah’ın azabı
  4. Allah’ın benden alâkasını kesmesi.

Bunun uğrunda cenneti sattım.” Ehl-i dünyâ: “Bu­nunla beraber kabul ediyoruz.” derler. Şeytân: “Dün­yâya, kalblerinizde yer ayırıp, ebeden onu, oradan çıkarmamanızdır.” der. Onlar da: “Kabul!” derler ve alır­lar. Şeytân, bunların arkasından der ki:

“Ne kötü bir ticâret bu!”

Nebî sallallâhü aleyhi ve selleme, şeytânın vesve­sesinden suâl olundu. Nebî (s.a.v.), cevaben: “Hırsız içinde bir şey bulunmayan eve girmez; bu, îmânın apaçık delilidir.” buyurdular.

Alî bin Ebî Tâlib radıyallâhü anh, der ki: “Bizim na­mazlarımızla ehl-i kitabın namazları arasındaki fark, şeytânın vesvesesidir. Çünkü şeytan onlarla uğraş­maz. Ama onlar, ona muvafakat etmişlerdir. Mü’minler ise, ona muhalefet edip, muharebe etmektedirler. Muharebe ise, ancak muhalefet hâlinde vuku’ bulur.”

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Fatiha Sûresi Tefsiri, 15-17. s.)

 

ALLÂH’IN RAHMETİNDEN ÜMÎD KESMEK KULA YAKIŞMAZ AKILLI KİMSE, ALLÂH’A HER ZAMAN TEVBE EDER

 

Muhammed bin Aclan (R.H.) Mekhûl (R.H.)’den rivâyeten diyor ki: “Bize ulaşan bir habere göre, Hz. İbrâhîm (A.S.) semâ âlemine çıkacağı zaman, gözüne bir kul ilişti ki zinâ’ ediyordu, buna bedduâ etti, Allâh-ü Teâlâ da onu helâk etti. Sonra gözü bir başka kula ilişti ki o da hırsızlık ediyordu, ona da bedduâ etti. Allâh-ü Teâlâ onu da helâk etti.

Allâh-ü Teâlâ, Hz. İbrâhîm (A.S.)’a şöyle hitâb etti:

“-Kullarımı kendi hâllerine bırak; çünkü yollarım üçtür:

1) Bana tevbe edenlerin tevbelerini kabûl ederim,

2) Günâhkârlardan bana kulluk edecek nesiller halk ederim,

3) Nefsine uyanları da onların yeri olan cehenneme gönderirim.”

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.) diyor ki:

“Bundan da anlaşılıyor ki bir kimse tevbe ederse, Allâh-ü Teâlâ onun tevbesini kabul buyurur. Böyle olunca da Allâh-ü Teâlâ’nın rahmetinden ümîd kesmek, kula yakışmaz; çünkü Yusûf: 87’de buyurulmaktadır ki: “Allâh’ın rahmetinden ancak kâfirler ümîdlerini keserler.” Bu Âyet-i Celîle’de ma’nâ çok açıktır.

Bir başka Âyet-i Celîle’de de bu mevzû’da: “O, kullarının tevbesini kabûl eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir.” (Şûrâ: 25) diye buyurulmaktadır.

Akıllı kimse, her zaman Allâh’a tevbe eder, günâhlarından sakınır; çünkü günâhına pişmân olan (günâh işlemeği bırakan) günâh işlememiş gibi olur.

Nitekim Seyyidinâ Hz. Ebû Bekirü’s-Sıddîk (R.A.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “İstiğfâr eden, günâhta ısrârlı sayılmaz; isterse günde yetmiş def’a günâha girsin, çünkü Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri şöyle buyurmuşlardır: “Allâh’a kasem ederim ki ben, günde yüz def’a Allâh’a tevbe ederim.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîh’ül-Gâfilîn, S. 105-106)

 

MUÂHÂT (KARDEŞLİK)

 

Muâhât, tarihte eşi ve örneği gösterilemeyen bir hadise-i ictimâiyyedir ki, hiç bir millette bu birlik görülmemiştir.

İslâm Muhacirleri bütün emvalini Mekke’de bı­rakarak Medine-i Münevvere’ye hicret etmişlerdi. Medine’de Ensâr-ı Kiram, Medine’ye hicret eden bu dindaşlarını evlerine alıp misafir etmişlerdir.

“Ensar, kendileri için şedid bir ihtiyâç olsa bile Muhacirini nefislerine tercih ederlerdi.” Haşr s.9

Kavl-i Şerifi mucibince Ensar-ı Kiram Muhaciri­ne son derece âlicenâbâne misafirperverlik göste­riyordu.

Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, ikişer ikişer Ashabı çağırıp aralarında uhuvvet akd ettikten sonra İbn-i İshak’ın rivayetine göre.

Zât-ı risâlet-penâhileri de Alî İbn-i Ebi Tâlib’in elini tutarak: “Bu da benim kardeşimdir” buyurdu.

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz, Ashab-ı Kiram (r.a.) Hazeratının ahval-i ruhiyyelerini inceden in­ceye tetkik ederek ve her çift arasında müşterek vasıflar bularak kardeş yapmış idi. Meselâ: Selmân ile Ebu’d-Derda ve Ammâr ile Huzeyfe ve Musab ile Ebû Eyyûbe’l-Ensâri (r.a.) aralarında mizaç ve hissiyat itibariyle tam bir vahdet vardır.

(R. Mahmud Sâmi (k.s.), Musâhabe c.1/21)

 

VERİLEN SÖZE SADIK KALMAK

 

Emaneti korumak için titizlikle üzerinde durmamız, verdiğimiz sözü sonuna kadar doğrulukla izlememiz ve bu ahlakı çevremizdekilere aşılamamız gerekir.

Efendimizin bu vasiyetlerine zamanımızda titizlikle uyulmamakta, çoğunlukla emanete hıyanet edilmekte, verilen sözü pek az insan yerine getirmektedir.

Günümüzde hiçbir emaneti şahitsiz bir kimseye tes­lim etmemek gerekir. Şekilde ve sözde hıyanetler, inkar­lar sayılamayacak kadar çoktur.

Ebu Ya’la, Hâkim, Beyhakî merfûan şu hadisi anlatır­lar “Siz bana altı hususta söz verin, ben de size cenneti tekeffül edeyim. Kişi bir şeyi anlatır veya konuşursa ya­lan söylememeli, birisine vaadde bulundu mu vaadini yerine getirmeli, aldığı emanete hıyanet etmemelidir.”

İmam Ahmed ve İbn Hibbân rivayet ediyorlar: Rasûlullah (s.a.v.): “Altı şeyi yapacağınıza kesinlikle söz verirseniz, ben de sizin cennete girmenizi garanti altına alırım” buyurmuşlar ve bu altı husustan ikisini şöyle açıklamışlardır: “Söz verip bir vaadde bulunursanız bu vaadinizi yerine getirin, size emanet verilen şeyi aynen ödeyin, o emaneti koruyun.”

Ebu Dâvud, İbn Ebi’d-Dünya (r.a.) Übey el-Müha oğ­lu Abdullah’tan naklen şu hadîsi anlatırlar: “Ben Resûlullah Efendimizin peygamberliğinden önce kendi­siyle bir alış-veriş yapmış, bir miktar vereceğim kalmış­tı. Kendisine az sonra geri kalan borcumu bulunduğu yere getireceğime söz vermiştim. Her nedense, az sonra verdiğim bu sözü unutmuştum. Üç gün sonra bunu ha­tırladım, yanına koştum. Kendisinin beni söz verdiğim yerde beklediğini gördüm. Bana, “Ey genç, neden beni böyle yorup üzdün, burada seni üç gündür beklemekteyim” buyurdu.”

Şeyhayn ise, bu hadisi anlatır: “Münafıkın üç izi var­dır, 1- Konuştuğu vakit yalan söyler, 2- Söz verince sö­zünde durmaz, 3- Emanete hıyanet eder.”

(İ. Şa’rani, El-Uhûdül Kübrâ, S. 595)

 

ÖFKEYİ YENMEK

 

Resûlullah (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır.

— Öfkeden sakının. O, insanoğlunun kalbinde ateş tutuşturur.

Hele sizden biri öfkeye kapıldığı zaman bakın: Gözle­ri nasıl kızarır, boyun damarları nasıl şişer! Bunu gör­mez misiniz? İçinizden biri, öyle bir şey sezdiği zaman yatsın. Yere uzansın.”

Devam buyurdu:

“İçinizden bâzıları çabuk öfkelenir ve öfkesi çabuk ge­çer. Bu hâl birbirini telafi eder.

— “İçinizden bazıları da geç öfkelenir ve öfkesi geç geçer. Bu da birbirini telâfi eder.

Ancak hayırlınız, geç öfkelenen ve öfkesi çabuk ge­çendir. Şerliniz de çabuk öfkelenen ve öfkesi geç geçen­dir.”

Ömer b. Abdülaziz (r.aleyh), birine şöyle dedi:

— Eğer sana öfkelenmeseydim, seni cezalandırırdım. O, bu sözü ile:

— “Öfkesini tutanlar…” (Âl-i İmrân Sûresi, âyet: 134) âyetindeki manayı murad ediyordu.

Şu rivayet de ondan anlatılır:

Bir sarhoşu gördü. Onu tutup cezalandırmak istedi. Ama sarhoş ona sövdü. Sövünce onu bıraktı. Ceza ver­mekten vazgeçti.

Sordular:

— Sana sövünce neden vazgeçtin? Şöyle anlattı:

— Beni kızdırdı, öfkelendirdi. Eğer onu cezalandırsaydım, kendi öfkem için olurdu. Nefsanî arzularımla bir müslümanı dövmek istemem.

(Tenbihü’l Gâfilîn)

BELAYA SABIR

 

Belâ ve musibetlere maruz kalanın vazifesi de sabır ve rızadır. Bu metaneti gösterenlere Allah (c.c.):

“Ancak sabredenlere ecirleri hesapsız ödenecektir.” (Ez-Zümer. 10) kavli celîliyle âhiret nimetlerini bahşeyler.

Cenab-ı Hak (c.c ) diğer bir âyette de: “Allah sabr (u sebat) edenleri sever.”(Al-i İmrân: 146) buyurmuştur.

Kardeşim; bir ma’siyet işlediğinde bunu, Allah (c.c.)’ın adaleti gereği takdir buyurduğu bir kazası olarak gör­melisin. Lâkin o günaha dalan nefsini asla hoş karşıla­mayın hemen dönüş yaparak mağfiret dilemelisin. (Sa­kın Kaderciler, Cebrîler ve Mu’tezileler gibi düşünme). Çünkü birinciler bunu Allah’ın adaletinin bir neticesi telâkkî etmezler, ikinciler de kusuru nefislerinde ara­mazlar. Mu’tezileler ise tevbe yapmayan müminin ba­ğışlanmayacağını ileri sürerler. Sen, günahla ibtilâ kı­lınmanı Allah’ın adaletinin icabı kabul edersen: “Her şey Allah’tandır” âyetinin hükmünü benimsemiş olur­sun. Günahın ardından hemen nefsini kınarsan:

“Dediler: Ey Rabbimiz, kendimize yazık ettik. Eğer bizi bağışlamaz, bizi esirgemezsen her halde (maddi ve manevi en büyük) zarara uğrayanlardan olacağız.” (El-A’raf: 23) diyen Adem ve Havva’nın mesleğine inti­sap etmiş olursun. Tevbe eder, Allah (c.c.)’dan yarlığanmanı dilersen:

“…Rabbinizden mağfiret dileyin. Çünkü o, çok yarlığayıcıdır” (Nûh Sûresi.10) Hitab-ı izzetini, kendine şiar edinmiş olursun.

Bil ki kazaya inanmayan, hayır ve şerrin takdîrini Al­lah (c.c.)’tan bilmeyen bid’atçıdır.

(Sevadül A’zam Sh. 19)

 

İHLAS HAKKINDA

 

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, «Ameller(in kıymeti) niyetlere göredir. Herkesin niyet ettiği ne ise eline geçecek olan odur. Her kimin hicre­ti Allah ve Resûlü’ne müteveccih ise hicreti Allah ve Resûlü’ne müntehidir; kimin de göçü bir dün­yalık için veya bir kadınla nikahlanmak için yapılmış ise onun göçü de hicretine neden olan şeye varır», buyurmuşlardır.

Başka bir hadiste de «(Ba’s günü) insanlar, (öldüklerinde) bulundukları niyet üzere diriltilirler.»

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlar­dır: «Hakk Teâlâ sizlerin ne cisimlerinize ve ne de şekil ve suretinize bakarı ancak kalblerinize bakar.»

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) başka bir ha­diste : «Dünyanın son günlerinde ümmetim üçe bölünecektir. Bunlardan bir kısmı Allah’a tam bir hulûs ile ibadette bulunacaklar, diğer bir kısmı riya ve yapmacık ibadette bulunacaklar, üçüncü kısmı ise insanları (istismarla) soyup yemek için ibadette bulunacaklardır. Hakk Te­âlâ kendisine hulûs ile bağlanıp ibadet edenlere: “Haydi Cennetliklerle Cennet’e gidin” diğer iki kısma veya zümreye de: “Siz de Cehennemlikler­le Cehennem’e yürüyün” buyurur.»

Amel ve niyetlerimizi her türlü leke ve kir­den korumasını, hatta ihlas sahibi olduğumuzun ve sevap kazandığımızın farkına varmaktan bi­le bizleri muhafaza etmesini Allah’tan dilemeliyiz.

(El-Uhudul Kubra/İmam-ı Şarani, Sh.: 38)

 

İNSAN ÜCÛBDAN KAÇINMALIDIR

 

Yûsuf (a.s.) bir gün aynaya bakıp yü­zünün güzelliğine taaccüb ile demiş ki: «Eğer köle diye satılmış olsam, bana paha yetmez, çok para ederim.» Lihikmetinde kıymetsiz bir bedel ile satılmış. «Onu ucuz bir pahaya birkaç dirheme sattılar.» (Sûre-i Yûsuf: 20)

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz: «Muhakkak ücub yani bir insanın kendini beğenip başka­sını beğenmemesi yetmiş senelik ibadeti giderir ve mahveder.» buyurmaktadırlar.

(Câmiu’s-Sağir)

Cemâl ve kemâlin hepsi Allah Teâlâ Hazret­lerine mahsustur. Herbir kul için Hak rıza ve muhabbetinden gayri kayıt vesair sıfatlardan kurtulmaya cend ve gayret etmek elzemdir. Bilcümle tasfiye yolları pek meşakkatli olduğundan esbabına tevessül de edeb ile mihnet ve ezaya tahammül iledir. Bu hikmete binaen buyrulmuştur ki: “Bana edilen eza hiçbir nebiye edilmedi.” (Câmiü’s-Sağir)

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Hz. Yûsuf (a.s), Sh.: 39-40)

***

 

 

 

 

İHLAS SÛRESİ

Bismillahirrahmanirrahim

(Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)

Ey Muhammed! De ki: O Allah bir tektir. Allah her şeyden müstağni ve her şey O’na muhtaçtır. O doğurmamış ve doğmamıştır. Hiçbir şey O’na denk değildir. (1-4)

 

SABIR

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in:

«İmânınızın belirtisi nedir?» sorusuna Hz. Ömer (r.a.):

«— Genişlikte şükreder, darlıkta sabreder ve kazaya rıza gösteririz.» şeklinde cevap vermiş ve Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

“— Kâ’benin Rabbine yemin ederim ki mü’minsiniz.” buyurmuşlardır.

Peygamberlere ulaşan musibetlerin en bü­yüğü Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e inmiştir. Hayatları boyunca, en büyük işkence, haksızlık ve iftiralara muhatab olan Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, bunlara, Allah (c.c.)’a olan sevgi, imân ve tevekkülleri ile göğüs germişlerdir. Mübarek hayatlarının her safhası mü’minler için numunedir. Hak davayı tebliğde uğradığı hak­sız hücum ve iftiralar O (s.a.v.)’nu yıldırmamış, bilakis îmânını takviye etmiştir.

O (s.a.v.)’nun güzide Ashab-ı (r.a.), Allah (c.c.)’a îmân etmiş olmalarından dolayı kızgın taşlar üzerinde dayanılmaz işkencelere uğramış­lar, hatta işkencelerde şehadet şerbetini içenler olmuştur. Sevdikleri uğrunda her şeylerini feda etmişlerdir.

O (s.a.v.)’nun nurlu yolunun güzide yolcu­ları da musibetlere uğramışlar ve bunlara sabretmişlerdir.

Kâinatın tek sahibi, herkese rızkını veren, yaşatan, öldüren, dirilten, kahhâr olan Allah (c.c.) bunca niğmetlere rağmen, kendisine kar­şı işlenilen isyanlara muayyen vakte kadar sabretmektedir. Bize de sabrı tasviye etmektedir.

 

MÜ’MİNE GEREKEN ALLAH (C.C.)’A TEVEKKÜL ETMEKTİR

 

Mü’mine gereken Allah (c.c.)’a tevekkül et­mek, O (c.c.)’ndan başkasına değil, O (c.c.)’nun muhafazasına güvenmektir. Allah-ü Teâlâ her iş ve bütün hallerde vasıtalardan müstağni, biz­zat ganiyyi mutlaktır. Bunun için Yûsuf (a.s.)’u kuyuda muhafaza etti.

Aynı şekilde Danyal (a.s.)’ı Buhtinnasr ku­yuda bıraktı. Üzerine de iki aslan bıraktı, iki­si de asla zarar vermediği gibi tabasbus ederek yaladı. Bir melek geldi: «— Yâ Danyal, ben Rabb Teâlâ’nın meleğiyim sana taam için bani gönderdi.» Danyal (a.s.): «— Kendisine zikre­deni unutmayan ve onu muhafaza eden Allah (c.c.)’a hamd olsun.» dedi.

İbn-i Abbas (r.a.), Nebî (s.a.v.)’den rivayet ediyor ki: «Resûlullah (s.a.v.) defi hacet için uzakça bir ağaç altına gitti. Ayakkabısının bi­risini çıkardı ve birini giydi. Bir kuş geldi öbür ayakkabıyı alıp semâya uçtu. İçinden gayet si­yah bir yılan düştü. Nebi (s a.v.) buyurdular ki: Bu Cenâb-ı Hakk’ın bana ikram ettiği bir kera­mettir. Ve şu duayı okudular: Allah’ım iki ayak yürüyenin şerrinden, dört ayak yürüyenin şer­rinden ve karnı üzere yürüyenin şerrinden sa­na sığınırım.» (Feyzü’l Kadir, C. 5, Sh.: 397)

***

Hz. Hâlid-i Bağdadi (k.s.) de buyurdu ki:

 

«Hergün 40 kere SAMED ismi-i şerifini devam etmelidir.»

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Hz, Yûsuf (as.), Sh.: 87 – 88)

 

HASED

 

Resûlullah (s.a.v.) buyuruyorlar ki: «Hasedden hazer edip sakınınız. Zira muhakkak hased ateşin odunu yakıp erittiği gibi hasenatı yer.» (Keşfü’l – Hafa, C. l, Sh.: 271)

Bazı hükemâ demişlerdir ki: «Hased eden kimse beş veçhile Rabbine itiraz etmiş olur:

Cenâb-ı Hakk’ın ni’metini başkasında izhâr etmesine buğzeylemiş olur.

Rab Teâlâ’nın taksimine rıza göstermeyip böyle yapmasaydı da taksimini böyle yap­saydı diye itiraz etmiş olur.

«Allah Teâlâ fazlını dilediğine verir.» (Mâide: 54) Fazl-ı ilâhîye cimrilik izhâr eylemiş olur.

Allah Teâlâ’nın velî, dost ittihaz buyurdu­ğu bir kulunun yardımdan mahrumiyetini ve ni’metin ondan gitmesini murad etmiş olur.

İblis’in hased sıfatına iştirak etmiş olur.

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Hz. Yusuf (a.s.), sh.:297)

***

“Bir mücrim, günahkar kul felâketine ssbsp olacak şeye dua etse, Allah-û Teâlâ meleklerine: ( Bunun istediklerini verip, sesini kesin. Bu­nun helaki, felâketi istediği şeydedir, buyurur. Allah-û Teâlâ bir kuluna gadab edince, ona ha­ram mal nasîb eder. Gadabı artınca ona bir şeytan musallat eder. Şeytan o kulu dünyâ iş­leriyle meşgul eder, dünyâdaki işleri kolay olur, dinden uzaklaşır. Sonra da bu kul «Allah-û Teâ­lâ gafur ve rahimdir» der.”

(Hz. R M. Sâmi (k.s.). Hz. Yûsuf (a.s.), Sh. ; 297)

 

ŞÜKÜR

 

Büyükler demişlerdir ki: Şükür kavlen, amelen ve hâlen olmak üze­re üç kısımdır:

1— Kavlen şükür: Ni’meti kendine gizlice, başkasına açıkça, Rabbine iftikar ile yani her an O’na muhtaç olduğunuzu arz ederek tahdîs etmektedir. Bu bîr emr-i ilâhidir.

«Rabbinin ni’metine gelince onu çok çok tahdis et, yani söyle!» buyurulmuşdur.

Nebiyy-i Ekrem (s.a.v.)’de:

«— Nimetleri tahdîs etmek, yani söylemek şükürdür.» buyurmuşlardır.

2— Amelen şükür: Allah (c.c.)’ın verdiği nimeti Allah (c.c.)’a ibâdet yolunda sarf etmek Allah (c.c.)’ın verdiği ni’metle Allah (c.c.)’a is­yan etmemekdir. Bugününe kadar fevt ettiği tâatları telafi etmeğe gayret etmektir. «Ev Âl-i Dâvûd, şükr işleyiniz.» buyrulduğu gibi.

3— Hâlen şükür: Mün’im-i Zü’l-celâlin kulun sırrında şekûriyyeti ile tecelli etmesidir. Cenâb-ı Hakkın bu sıfatı kulda tecelli edince kul ni’mette mün’imi, şükür de şekûr’u müşahede eder.

Hiç bir amelini kendine nisbet etmez, ni’meti mün’imden, şükrü şekûrden bilir. Kendi vücûdunu ve şükrünü Mün’im-i Zü’l-celâlin iki ni meti olarak görür. Bundan sonra kendi vücudunu Mün’im-i Zü’l-celâlin cemâlinin aynası, şükrü­nü de Cenâb-ı Şekûr (c.c.)’ün cemâlinin aynası olarak görür. Kul neticede görür ki Cenâb-ı Hakk’ın ni’metlerinin bir cüz’üne bile şükür et­mekten âcizdir.

(Hz. M. Sâmi, Bakara Sûresi Tef., Sh. 131)

 

ŞÜKÜR, SÜRÜR VE HİKMET

 

Sürûr, şükrün hallerindendir. Hikmet de amellerindendir.

Şükrün yapılmasına sebep olan ilim; Bütün nimetlerin Allah (c.c.) tarafından verildiğini bilmektir. Bu, ifası gereken bir husustur. Çünkü, Allah (c.c.)’a imanın içerisine girmektir.

Allah Teâlâ buyuruyor: “…Halbuki sizinle bulunan nimetler hep ondandır…” (El-Nahl: 53)

İşte, imanın manası içerisine girdiğinden do­layı nimeti veren Allah (c.c.)’a şükretmek, va­cip sayılmıştır.

Şükrün hali; Şükrü bu şekilde bilmekten ve ona bu şekilde inanmaktan doğar. Bu hal, Allah (c.c.)’ın nimetleriyle faydalanmak ve sevin­mek hâlidir. Allah (c.c.)’in nimetlerine karşı olan bu sevinç de şükrün kendisidir. Zira, bu şükürle doğrudan doğruya Allah Teâlâ murad edilmektedir. Bu da vaciptir. Çünkü bu, hem Allah (c.c.)’a imanın esasına girmekte ve hem de imanın bir semeresi sayılmaktadır.

Şükrün amelinde, yani şükrü yerine getirmekte Allah (c.c.)’ın zatının murad edilmesi, amel de, hikmeti tamamlamak için nimetin yerinde kullanılması mevcut olduğundan dolayıdır. Başkalarının kastedilmesi; mevcut nimetlerin ve o nimetlere ziyade edilen lütufların korunmasından dolayıdır. Hâsılı, şükür; nimeti yerinde kullanmaktır. Kim itidal yolunu tutar da herşeyi yerli yerince yaparsa, o hakim (hikmet sahibi) olur. Çünkü Hikmet, her şeyi ilimce ve amelce yerli yerin koymaktır.

(İmam-ı Gazali)

SÜKÛT

 

Beş duyu organımızdan biri olan dilimizin tehlikesi büyüktür. İslâmiyet devamlı sükutu övmüş ve insanları sükuta teşvik etmiştir. İnsan için kurtuluş sükuttadır. Sükut bir hikmettir.

Hz Resûlullah (s.a.v.): “Sükut eden kurtul­muştur..” (Tirmizî).

“Midesinin, edeb yerinin ve dilinin şerrinde korunan kimse, bütün kötülüklerden korunmuş olur.” (Ebu Mansur Deylemi) buyuruyor, insan­ların çoğunun helaki da bu üç şey yani mide, dil ve edeb yerinin şerrinden dolayıdır.

İnsanlar dilini tutmağa ve ona sahip olma­ğa çalışmalıdır. Peygamberimiz (s.a.v.) tehlikeyi bize işaret ediyor. Bunu başarmak için gayret la­zımdır. Dil dışarıya açılan bir pencere gibidir. Şu haliyle insanoğlu evine oturabilse ve hatalarına bir ağlayabilse. için için günahını göz yaşıyla silebilse. Dışarıya dökülebilse…

İnsanoğlunun kalbi doğru olmadıkça imânı doğru olmaz. Dili doğru olmadıkça da kalbi doğru olmaz. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin tavsi­yesi üzere; «Selamette kalmasını arzu eden sükuta devam etsin.» (İbn Ebi’d-Dünya) Dili kötü olanın kendisi de kötüdür.

Şu Hadis-i Şerif şayanı dikkattir: «Ademoğlu sabaha çıktığı vakit, bütün azaları lisana derler ki; Bizim hakkımızda Allah’tın! kork; çünkü sen doğrulur, doğruyu söyler, doğru yolda bulunursan hepimiz doğrulur ve selamette oluruz. Şayet sen eğrilir sağa sola kayarsan, hepimiz de eğriliriz.. » (Tirmizi)

 

İHLÂS

 

İhlâs: Kelime olarak temiz, doğru, gönülden gelen dostluk, samimiyet, doğruluk, bağlılık ma­nalarına gelir.

İhlâs, kulun hareket etmesinin, çalışmasının, fiiliyatta bulunmasının yalnız Allah (c.c.) rızası için olmasıdır. Kibirlenmemesi, nefsine pay çıkarmamasıdır. Her türlü hareketine çalışmasına ve ibadetine Cenab-ı Hakk'(c.c.)ın rızasından başka bir şey kanştırmamasıdır.

İhlâsa sarıl. İhlasın birinci düşmanı olan ri­yadan uzak ol. İnsanların övmesini arzu etme. Dünya menfaatlerini terket. Daima Allah (c.c.)’ın seni gördüğünü unutma. Her an bu uyanıklık içinde bulunarak amel et. Sen O’nu görmüyorsan da O seni görüyor.

Ne kadar da az olsa ihlâsla yapılan amel makbuldür. İhlassız amelde fayda yoktur. Dini­ni açık, gizli, hakiki ve hükmî şirkten koruma­ya çalış. Hareketlerini, ibadet ve amelini, cennete tamah ederek, cehennemden korkarak veya dün­ya musibetlerinden emin olmak için değil, Al­lah (c.c.) rızasını kazanabilmek ve O’nun emir­lerine uymuş olabilmek için yap. Bil ki ihlâs el­de edilmedikçe küçük şirk olan riyadan bile kurtuluş yoktur. Kurtuluşa tek vasıta ihlâstır. Bu­nu elde etmeğe çalış. İhlasın elde edilebilmesi için de nefisle mücahede etmek gerekir.

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Sahibül Zurak (s.a.v.): Burak adlı ilahi binek yalnızca Peygamberimiz (s.a.v.)’e verilmiştir.

 

HASED

 

Hased, Allahu Teâlâ Hazretleri’nin vermiş ol­duğu ni’mete olur. O (c.c.) mü’mine bir ni’met bah­şeder. Diğer bir mü’min ise bu ni’meti ona çok görür. Bu ni’metin din kardeşinin elinden çıkma­sını arzu eder. Onun varlığını istemez ve yok ol­masına sevinir. Kıskançlık duyar, çekememezlik eder. işte bu hased’dir. Böyle olmak yani hased etmek her haliyle haramdır. Çünkü hassd eden Allah (c.c.)’ın nimetleri taksim edişine rıza gös­termemiş olur. Halbuki Cenâb-ı Erhamür-Râhimin çok adaletlidir. Her türlü hatadan münezzehtir.

Mü’min kardeşim:

Artık İslâm’ı öğrenme ve yaşama zamanıdır. «Cilâlı lâflara aldanıp kuru patırtıların ardına düşme devri» geride kalmış ve kalmalıdır. Ce­nâb-ı Allah (c.c.)’in nusretinin üzerimize daha çabuk tecelli etmesi, müslümanların İslâm’ı O (c.c.)’nun istediği gibi yaşamalarına bağlıdır. Bu­nalan, bocalayan, kurtuluş için bir can simidi arayan asrımızın biçâre insanının da İslâm’a daha çabuk dönmesi, yine müslümanlarm İslâm’ı iyi yaşayıp güzel temsil etmelerine bağlıdır, insanı şu haliyle görüp ümitsizliğe düşmemeliyiz. Biz­ler iyi müslüman olursak işler kolaylaşacak ve Allahu Teâlâ Hazretlerinin «Ol» emri nazil ola­cak ve anında her şey oluverecektir. Bütün mese­le biz müslümanlara kalıyor, İslâm’ı gerçekten yaşayarak istememize bağlı bulunuyor.

***

«Şu üç şey üç şeyi bozar: Kendini beğenmek müşavereyi; acele etmek tecrübeyi; başkalarını ha­kir görmek iyi düşünmeyi bozar.» Hz. Ali (r.a.)

 

ŞEYTANIN ÜÇ TUZAĞI

 

Bizi, İslâm’ı yaşama mücadelesinde, yık­mak, eritmek, çökertmek, tesirsiz, alaylık hale ;etirmek için «Şeytan» üç kanaldan üstümüze yü­rür:

Kadın

Para

Şan, şöhret ve mevki hırsı.

Bu üç kanala çok dikkat etmelidir. Hayatta attığımız her adımın ip üstünde yürüyen bir canbaz hassasiyeti ve dikkati içinde olması şarttır. Ayağın bir milimetre yanlış atılması ip üstündeki dengeyi nasıl allak bullak ederse, İslâmî hayat­ta «Şeytanın yalanlarına kapılarak atacağımız yanlış bir adım dünyevî ve uhrevî dengeyi alt üst edebilir. Bizim dostumuzdan ziyade düşmanımız vardır. Çünkü keyfiyet azınlıktadır. Kalitesiz ke­miyet ise bize kem gözle bakar.

Günümüzde kadın İslâm’ın ulvî köşkünden pavyonun sefil dekoruna düştü. Para cemiyette «put» oldu. Şan ve şöhret hırsı, insanları hay­vanlardan daha aşağı seviyeye çekti. Makam ve mevkie ermenin aldatıcı gururu, tevazuun ilk gözyaşlarını kuruttu. Şeytan cemiyetimizin ve insanımızın kafasına mevki hırsını, karnına kadın açlığını bir olta gibi, bir kelepçe gibi attı. Ve iş­te bu hale geldik.

Allah (c.c.) bütün insanlığı «şeytanın tuza­ğından kurtarsın ve kalblere hidayet güzelliği versin.

 

 

 

 

 

MÜ’MİNLER KARDEŞTİRLER

 

«Mü’minler ancak kardeştirler. Onun için kardeşlerinizin arasını düzeltiniz ve Allah’tan korkun ki rahmet’e şayan olasınız.» Hak Teâlâ Hazretleri Hucurât sûresinde bu şekilde buyur­muştur.

Allah’ın Resulü bir Hadîs-i Şerifi’nde şöyle buyuruyor:

«Sizden herhangi biriniz şahsı için arzuladık­larınızı mü’min kardeşleri için de arzulamadıkça, imân etmiş olmaz.»

İslâm dinine uygun olarak birbirlerine acı­mak, birbirlerini sevmek, birbirleriyle yardımlaşmak, İslâmiyet’in haklarını korumak ve İslâm di­nini lâyık olduğu yüksek mevkiye ulaştırmak bü­tün Müslümanların üzerine vâcibdir. Bu yüzden ki bütün müslümanlar tek kişi ve tek vücûd gi­bidirler.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz bir Hadis-î Şe­riflerinde şöyle buyurmuştur:

«Mü’min, kardeşiyle çok, kendi başına azdır.»

Diğer bir Hadis-i Şeriflerinde ise:

«Benim için sevişenlere, benim için ziyâretleşenlere, benim için birbirlerine ikramda bulunan­lara ve benim için birbirlerine itimâd edip dost olanlara, benim de muhabbetim tahakkuk etmiş­tir.» şeklinde buyurmuştur.

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

 

Haşir (s.a.v.): Toplayıcı demektir. Kıyamet gününde bütün imanlılar Peygamberimiz (s.a.v.)’in peşinden gelip toplanacaklardır.

 

KİBİR

 

Kibirlenme sıfatı insanın kalbinde öyle gizlenmiş ki sahibi, ondan uzak olduğunu zanneder. Kibirlenme alâmetlerini söyleyelim tâki açığa çıksın ve gönülden sökülüp atılması ko­lay olsun. Kibrin ve kibirlenmenin alâmetleri:

— Nefsinin, benliğinin büyüklüğünü duy­mak için halkın, önünde kalkmasından, elpençe durup hürmet etmesinden hoşlanmak.

— Arkasından biri yürümedikçe bir ye­re gitmemektir.

— Kendi yakınlarından başkasının mec­lisinde bulunmamasını istemektir.

— Konuştuğu kimselerden doğruyu söy­leyeni kabul etmemek ve hatasını kabullenmeyip gösterene teşekkür etmemek.

— Hasta ve illetli kimselerle oturmak­tan kaçınmak.

— Zenginlerin davetine gidip, fakirlerinkine gitmemek.

— Gerektiğinde, kendi evinin işlerini yapmaktan utanmak. Evinin ihtiyaçlarını pa­zardan temin edip götürmemek.

— Kendi akraba ve dostlarının çarşıda­ki işlerini yapmaktan utanmak, bilhassa kaba
ve kirletici eşyayı alıp eliyle götürmemek.

— Yürürken, bir mecliste otururken baş­kalarının öne geçmesinin ağrına gitmesidir.

 

RASÛL-İ EKREM (S.A.V.)’DE ALLAH KORKUSU

 

Hz. Muhammed (s.a.v.), peygamberlerin sonuncusu, insanların en ekmeli ve Allah (c.c.)’ın habibi oldukları halde Allah (c.c.)’tan o derece korkarlardı ki, zaman zaman “Mahşer günü ne olacağım?” buyurdukları ve yine Allah (c.c.) korkusundan mübarek gözlerinden yaşlar geldiği görülürdü.

Bir gün Abdullah b. Mes’ud (r.a.) huzurlarında Nisâ Sûresi’nin:

“Her milletten bir şâhid getirdiğimiz ve onlara da seni şâhid getirdiğimiz zaman (kafirlerin hali) nice olacaktır.” mealindeki 41. ayetini okuyunca:

Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’in gözlerinden yaşlar boşanmıştı.

Şiddetli bir fırtına çıktığında kaygılanırlar, ne kadar mühim işleri olursa olsun hemen bırakıp kıbleye dönerler:

“Ya Rabbi gelmesi muhtemel olan felaketlerden sana sığınırım” derlerdi ve hava açıldığı zaman da hamdü sena ederlerdi.

Bir defa yine şiddetli bir fırtına çıkımış; Rasûlullah (s.a.v.), kaygılanmış, Hz. Aişe (r.a.), O’nun niçin kaygılı olduğunu sorunca:

– “Hûd kavminin uğradığı akıbete uğramadığımızı nereden biliyorsun? Hûd kavmi de bir bulut görmüşler, bu bulut bizim arazimizi sulayacak demişler, fakat o bulut onları helak etmişti” buyurmuşlardı.

(Buhari Müslim)

Hz. Übey bin Ka’b (r.a.) der ki; “Gecenin üçte ikisi geçtikten sonra Rasûl-i Ekrem (s.a.v.):

“- Ey îman edenler, Allah’ınızı hatırlayınız. Zelzele yaklaşıyor. O’nun arkasından neler gelecek. Ölüm bütün maiyyeti ve neticeleri ile önünüzdedir,” buyururlardı.”

(Mişkat, Ağlama Bahsi)

Peygamberimiz (s.a.v.), ayrıca “Siz benim bildiğimi bilseniz az güler çok ağlardınız,” buyururlardı.

(Buhari- Müslim)

(Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Yüce Ahlakı, s: 30)

 

 

 

NİMETİN HESABI

 

Ebû Hüreyre (R.A.) şöyle anlattı:

“Bir gün veyâ gece Resûlullâh (S.A.V.) Hâne-i Sa’adetleri’nden çıktılar ve Ebû Bekir ile Ömer (R.A.)’e rastlarlar, Onlar’a:

“-Bu vakit sizi evinizden çıkaran nedir?” diye buyururlar. Onlar da:

“-Açlık yâ Resûlallâh!” derler. Resûlullâh (S.A.V.) de:

“-Kudret ve irâdesiyle yaşadığım Allâh’a yemîn ederim ki beni de açlık çıkardı. Haydi gidelim!” diye buyururlar. Hep birlikte Ensâr’dan bir Sahâbe’nin evine giderler ki evin sâhibi yoktur. Hanımı:

“-Buyurun, hoş geldiniz!” deyince Resûl-i Ekrem (S.A.V.):

“-Kocan (Ebû’l-Heysem) nerede?” diye buyurunca Kadın:

“-İçmek için su getirmeğe gitti.” diye cevâb verir. O sırada ev sâhibi Ebû’l-Heysem gelir. Resûlullâh (S.A.V.)’i ve Hz. Ebû Bekir ile Ömer (R.A.)’ü görünce:

“-Allâh’a şükür! Bugün benden daha şerefli misâfiri olan hiç kimse yoktur.” diyerek çok memnûn olduğunu ifâde eder. Hemen gidip bir salkım hurma getirir. Hurmaların bazısı koruk, bazısı olgunlaşmış , bazısı  da  buruşmuş  iyice  ballanmış “-Buyurun, yiyin!” der ve bıçağını alır. Resûl-i Ekrem, O’nun koyun keseceğini görünce: “-Sakın, süt veren koyunu kesme!” diye O’nu i’îkâz buyururlar.

Ev sâhibi (Ebu’l-Heysem) hemen koyunu kesip, kızartıp getirir. Resûlullâh (S.A.V.) ve Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer (R.A.), koyunun etinden ve hurmadan yerler ve getirilen sudan da içerler. Sonunda Resûlullâh (S.A.V.), Hz. Ebû Bekir ile Ömer (R.A.)’e:

“-Kudret ve irâdesiyle yaşadığım Allâh’a yemin ederim ki kıyâmet günü, bu ni’metlerden mutlakâ sorulacaksınız.” (Ona göre, şükrünü edâ ediniz.) diye buyururlar.”

İbn-i Hıbbân Sahîhi’nde hâdisenin Ebâ Eyyûb el-Ensârî (R.A.)’in evinde olduğunu rivâyet ederse de Hadîs’ten, hâdisenin iki yerde de ayrı ayrı cerâyân ettiğinin anlaşıldığı ifâde ediliyor.

 

(Et-Tergîb ve’t-Terhîb, imâm-ı Mâlik,

Müslim ve Tirmizî’den)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN

DÜNYÂYA BAĞLANMAMALARI

 

İbn-i Abbas (r.a.)’den: Ömer b. Hattab (r.a.) bana şunları anlattı: Bir defâsında Resûlullâh (s.a.v.)’in yanına girdim. Bir hasır üzerine yatmışlardı. Üzerinde, belinden aşağısını örten bir örtüden başka bir şey yoktu. Üzerine uzandığı hasır vücûdunda iz bırakmıştı. Odanın bir köşesinde bir sa’ kadar arpa vardı. Diğer köşede deri tabaklamakta kullanılan ve Selem denilen ağacın yaprakları duruyordu. Duvarda bir de deri asılıydı. Bunları görünce gözlerim yaşardı. Resûlullâh (s.a.v.) bana:

“- Ey Hattab oğlu, niye ağlıyorsun?” diye sordular. Ben:

“- Ey Allâh’ın Peygamberi (s.a.v.) ağlamayıp da ne yapayım, üzerine yattığınız hasır, vücûdunuzda iz bırakmış, şu gördüklerim de senin bütün servetin. Kisra ve Kayser ise bolluk ve refah içindeler. Halbuki Sen Allâh’ın Hz. Peygamberi (s.a.v.) ve seçkin kulusun. Ama işte bütün servetin!” dedim. O zamân Resûlullâh (s.a.v.):

“- Ey Hattab oğlu, istemez misin, dünyâ onların olsun, âhiret de bizim.” buyurdu.

(M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.),

Hadîslerle Müslümânlık, 2.c, 857.s.)

 

DÖRT ŞEYİ DÖRT ŞEYDE BULDUK

 

Ebû Bekir Verrâk demiştir ki, senelerdir dört şeyi aradık, dört şeyde bulduk:

1- Allâh (c.c.)’ün rızâsını aradık, O’na itaatte,

2- Maîşet genişliğini, duhâ (kuşluk) namâzında,

3- Din selâmeti aradık, lisânı (dili) muhâfazada,

4- Kabir aydınlığı aradık, gece namâzında bulduk.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsîri, 149.s.)

 

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN DÜNYÂYA

BAĞLANMAMALARI

 

İbn-i Abbas (r.a.)’den: Ömer b. Hattab (r.a.) bana şunları anlattı: Bir defâsında Resûlullâh (s.a.v.)’in yanına girdim. Bir hasır üzerine yatmışlardı. Üzerinde, belinden aşağısını örten bir örtüden başka bir şey yoktu. Üzerine uzandığı hasır vücûdunda iz bırakmıştı. Odanın bir köşesinde bir sa’ kadar arpa vardı. Diğer köşede deri tabaklamakta kullanılan ve Selem denilen ağacın yaprakları duruyordu. Duvarda bir de deri asılıydı. Bunları görünce gözlerim yaşardı. Resûlullâh (s.a.v.) bana:

“- Ey Hattab oğlu, niye ağlıyorsun?” diye sordular. Ben:

“- Ey Allâh’ın Peygamberi (s.a.v.) ağlamayıp da ne yapayım, üzerine yattığınız hasır, vücûdunuzda iz bırakmış, şu gördüklerim de senin bütün servetin. Kisra ve Kayser ise bolluk ve refah içindeler. Halbuki Sen Allâh’ın Hz. Peygamberi (s.a.v.) ve seçkin kulusun. Ama işte bütün servetin!” dedim. O zamân Resûlullâh (s.a.v.):

“- Ey Hattab oğlu, istemez misin, dünyâ onların olsun, âhiret de bizim.” buyurdu.

(M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.),

Hadîslerle Müslümânlık, 2.c, 857.s.)

 

DÖRT ŞEYİ DÖRT ŞEYDE BULDUK

 

Ebû Bekir Verrâk demiştir ki, senelerdir dört şeyi aradık, dört şeyde bulduk:

1- Allâh (c.c.)’ün rızâsını aradık, O’na itaatte,

2- Maîşet genişliğini, duhâ (kuşluk) namâzında,

3- Din selâmeti aradık, lisânı (dili) muhâfazada,

4- Kabir aydınlığı aradık, gece namâzında bulduk.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsîri, 149.s.)

 

 

HAYIR,  ŞERR VE TAKDİR

 

Hz. Ali -radıyallahu anh- şöyle rivayet etmiştir. Biz bir kerre Bakıy-ı Garkad kabristanında bir cenazede bulunduk. Nebi Sallallahu aleyhi ve sellemde yanımıza gelip oturdu. Bizde etrafına oturduk Resulû Ekrem’in elinde bir âsa vardı, başını eğdi asasıyla yeri oymaya başladı. Sonra buyurdu ki:

– “Sizden hiçbir kimse ve nüfûs-i mahlûkadan hiçbir nefis yoktur ki, onun Allah Teâlâ tarafından cennetteki veya cehennemdeki yeri takdir ve ta’yin edilmemiş olsun, Onun şakî ve saî olduğu tesbit olunmamış bulunsun.”

Bunun üzerine ashab-ı kiramdan birisi dedi ki: – “Öyle ise ya Rasulallah amel ve ibadeti bırakıp da Cenab-ı Hakk’ın takdirine itimad edemez miyiz?

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Cevaben: “Saâdet ehline saâdet sahiplerini hayır ameli sevdirilerek ifâsı kolaylaştırılır. Ehl-i şekavete de eşkıya zümresinin şer işleri sevdirilerek ifası teshil ediler” buyurdu ve şu ayeti celileyi okudu: “O kimseye Allah -azze ve cell-hakkını verir ki, o Allah’dan korkar güzel kelimeyi (lailahe illallah) kelime-i tevhidini tasdik eder. Muhakkak biz o kimseye hayra karşı kolaylığı mucib bir haslet müyesser kılarız. O kimse ki hakkullahta  cimrilik edip inayeti ilahiyyeden istiğna eder ve güzel kelimeyi tekzib eder. Ona da en güç olan ateşe karşı var ve şiddeti mûcip bir hasret müyesser kılarız(el-leyl 5-10).

Ashab: “Öyle ise ya Rasulallah! Dünyada ibadetin ve meşakkatlere tahammul etmenin ne te’siri vardır?

Resulü Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Cevaben: “Hayır! Tekalifde meşakkat yoktur. Cenab-ı Hakk herkese hayır ve şerrden neyi müyesser kıldıysa o kişi onu kolaylıkla seve seve işler.” buyurmuştur.     (R.Mahmud Sâmî (k.s.), Musahabe-6)

 

VELÎLERİN RÛHÂNİYETLERİNDEN FAYDALANMAK

 

Efendim Allâme Seyyid Ahmet Dahlân (rh.a.) “Takrfbü’l-usûlü teshîlü’l-vüsûl” adlı kitâbında şöyle diyor: Âriflerden bir çoğu, açıkça ifâde etmişlerdir ki, bir velînin vefâtından sonra, rûhu mürîdleriyle alâkalanır ve onlar için bu zâtın bereketi ile envâr ve füyûzât hâsıl olur. Bunu sarâhatle ifâde edenlerden biri de irşâd kutbu Seyyid Abdullah b. Aleviyyi‘l-Haddâd (k.s.)’dur. Bu zât diyor ki: Velî, yakını bulunan kimseye itinâ gösterir. Vefâtından sonra, kendisine ilticâda bulunanlara olan itinâsı ise, onlara hayatında olan itinâsından daha fazladır. Zîrâ o, hayatta iken ilâhî teklif ile meşgûl bulunmakta idi. Ve­fâtından sonra, mükellefiyetlerden soyunmuş olmaktadır. Diri bulunan velîde bazı husûsiyet ve beşeriyyet hâlleri vardır. Çok kere, biri diğerine galebe edebilir. Bilhassa, zamanımız­da, beşeriyet halleri gâlip gelebilir. Ölmüş bulunan kimsede ise sâdece husûsiyet kalır. Hayırlı insanlar vefât ettikleri za­man, onların ancak ayanı ve sûretleri kaybolur. Hakîkatleri mevcûttur. Onlar, kabirlerinde diridirler. Bir velî, kabrinde ha­yata erdiğinde ilminden, aklından ve rûhânî kuvvetlerinden bir şey kaybolmaz. Bil‘akis onların rûhları; ölümlerinden sonra basîret, ilim, rûhânî hayât ve Allâh’a yönelmede artış gösterir. Onların rûhları bir şey talep etmek için Allâh’a yönelecek olsa, noksanlıktan münezzeh bulunan Allâhü Te‘âlâ, onlara ikram için, o şeyi verir.

Evliyâullâh’dan bir Berzâh ehli, Allâh’ın huzûrundadır. Kim onlara teveccüh eder ve tevessülde bulunursa onlar bu kim­senin arzûsunun verilmesi için Allâhü Te‘âlâya yönelirler. Ve­fât etmiş velîlerden hâsıl olan tasarruf, rûhları ile Allâhü Te‘âlâ’ya yönelmekten ibârettir. Yaratmayı gerektiren hakîkî tasarruf ise, müstakilen Allâh’a mahsûstur. Onlardan sudûr edene teveccüh âdet kâbilinden olan sebebler cümlesinden olup, yaratmada te’sîri yoktur. Allâhü Te‘âlânın yürüttüğü esâs üzerine, onların yanında yaratılır amma, onlar tarafından îcâd ve halk edilemez.

(Yûsuf en-Nebhânî, Şevâhidü’l Hakk, 145.s.)

 

MA‘RİFET, TEVHÎD, ÎMÂN, İSLÂM

 

Vücûdun bütün a‘zâlarına yayılan o nûr, emirleri yerine getirmek ve yasaklardan sakınmak husûsunda kulu muhâkeme eder. Ya‘ni kulu öyle murâkabe eder (denetler) ki kulun, emirleri yerine getirmesini ve yasaklardan da şiddetle kaçınmasını ister. Kulun, bu isteğe müsbet cevâb vermesi sebebiyle o kul, mü’min ve müttakî olur. Nihâyet Allâh ta‘âlânın Hucurât sûresi, 13. âyette haber verdiği “İnne ekremeküm ‘ındellâhi etkâküm” ya‘ni “Allâh katında sizin en değerli ve üstün olanınız; Allâh’tan en çok korkanınızdır.” İlâhî hükmünün altına girer. Hattâ Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimize, Hz. Enes (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, suâl edildi ki:

“- Yâ Resûlallâh, senin âlin kimdir?” Aleyhissalâtü ve’s-selam Efendimiz buyurdular ki:

“Îmân eden herkestir.” (Şeybânî (r.h.), Temyîzüt’t-Tayyîb, 6.s.)

Eğer kul, bu istekleri kabûl etmezse, takvâ ondan yok olur ve o kul, günâhları işlemesi sebebiyle fâsık ismini alır. Fâsık olduğu için de o kulun âkıbetinden korkulur. Îmânının hâlis olmaması muhtemel olur.

Burada dört adet düğüm vardır: Tevhîd, Mâ’rifet, Îmân, İslâm. Aslında bunlar bir değildir; birbirlerine zıdd da değildir. hepsi bir kimsede toplandığında o kimsede din ikmâl olur. Böyle bir kimseye de dîndâr kimse denilir. Bu husûs:

“Allâh katında dîn, yalnız İslâm’dır.” (Âl-i İmrân s. 19.â.) âyet-i celîlesinin ma‘nâsıdır.

Ebû Mansûr el-Mâtûrîdî (r.a.) derler ki: “Kim, îmânın esâslarını, kesinlikle bilir de ikrâr ederse; o mü’mindir: Çünkü o, doğru şey üzerinde akid yapmıştır.” Kesinlikle bilmek, îmânın esâslarını dil ile ikrârdır; inanmak da, dil ile ikrâr ettiği bu esâsları kalb ile tasdîk etmektir. Îmânın esâslarını diliyle ikrâra imkân sâhibi iken, ikrâr etmezse yalnızca kalbiyle kabûl ederse veya diliyle ikrâr edip kalbiyle tasdîk etmezse o kimse Mâtûrîdî hazretlerine göre mü’min de, müslim de sayılmaz.

(İmâm-ı Mâtûrîdî (r.h.), Fıkhu’l-Ekber Şerhi, 34-38. s.)

 

ALLÂH KORKUSU

 

Hasan-ı Basrî hazretleri, Allâh korkusu ile çok ağlardı. Bir def‘asında dostlarından birinin cenâzesinde bulundu. Cenâze defnedilince kabir başında ağlayıp, çok gözyaşı döktü. Sonra orada bulunanlara şöyle dedi; “Ey müslümanlar! Kabir, dünyâ konaklarının sonu, âhiret menzilinin ilkidir. Madem ki hepimiz ölüp kabre gireceğiz, o halde nasıl zevk, safâya dalıp, gezebiliriz, îmân ehlinden olanlar kaygılı uyanır, kaygılı akşamlar. Bunlar iki korku arasındadır. Biri geçmiş bir günah ki, Allahü Te‘âlâ tarafından nasıl karşılanacağı belli değil. Biri kalan bir ömür ki, devamı müddetince hangi tehlikelerle karşılaşılacağı belli değildir. Sonunda ölüme varacağını bilen, kıyâmette kalkılacağına inanan, kalkınca Allahü Te‘âlânın huzûruna çıkacağına kânî olan kişiye gereken şey, üzüntü ve endişe içinde olmaktır.” Orada bulunanlar bu sözlerinden dolayı ağladılar. Bir seferde de; “Eğer Kur’ân-ı Kerîm okuyorsanız, dünyâda hüznünüz çok olsun, çokça ağlayasınız.” buyurdu.

Hasan-ı Basrî hazretlerinin talebeleri şeytanın vesvesesinden şikâyet ederek; “Yâ Şeyh! Şeytandan gâyet incindik. Hep bizi yaramaz işlere teşvik ediyor. “Elinize geçen dünyâyı sıkı tutun, size lâzım olacak.” diyor dediler. Hasan-ı Basrî hazretleri gülümseyerek buyurdu ki: “Şimdi buradaydı. O da sizden şikâyet etti. Dedi ki: “Şu Âdemoğullarına nasîhat eyle de benim hakkıma tamah etmesinler. Kendi haklarına râzı olsunlar. Ne zaman ki Hakk Te‘âlâ beni huzûrundan kovdu, dünyâyı ve Cehennemi bana mülk kıldı. Cenneti ve kanâati ise onlara verdi. Şimdi bunlar kendi haklarını bıraktılar benim mülküme tamah ediyorlar. Ben de onların îmânlarını almayınca dünyâyı kendilerine vermiyorum” dedi.

“Eğer şeytanın vesvesesinden emîn olmak isterseniz, dünyâyı terk edin ve endişesini gönüllerinizden çıkarın.”

(Evliyâlar Ansiklopedisi, 7.c., 3.s.)

TAKVA

 

Cenâb-ı Hak (c.c.), Kur’ân-ı Kerîm’inde:

“Allah indinde en kerîminiz yasaklardan en ziyade çekinen kimsenizdir.»

“Azıkların en iyisi günahlardan çekinmek­tir.» buyurmuştur.

Kuşeyri diyor ki:

Takvanın aslı evvelâ şirkten sakınmak sonra isyan ve günahlardan daha sonra da şüpheli şeylerden sakınmaktır.

Hz. Enes (r.a.)’ın rivayet ettiği şu hadis-i şerîfin mânâsı da budur:

— «Yâ Nebiyyallah! Muhammed (s.a.v.)’in en yakını kimdir? dediler. O da.

“Her muttakîdir. Ben her muttakînin ceddiyim.” buyurdu.

Bu güzel huyun ortadan kalkması hâlinde insanlara savlet edecek fecaatin derecesini öğrenmek isteyenler gitsinler de fuhuşlar, sefâhatlar, şenaatler arkasında koşan sefihlerin, sefillerin irtikab ettikleri rezaletlere baksınlar! Gö­recekler ki manzaraların dehşeti bu hususta bir fikir edinmeleri için kâfidir.

Kanun bu fenalıkların sadece görünen, bi­linen suçlarını cezalandırır. Bizzat iyiliğe teşvik, tergîb etmez.

Halbuki İslâm fazileti, bizzat görünen, gö­rünmeyen, bilinen, bilinmeyen fenalıklardan, suçlardan men’eder, vukuundan evvel onlara tehdîd ve tebşir yapar, iyiliğe teşvîk eder, doğru yolu gösterir.

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Musâhabe, C. 2, Sh.: 127)

 

ALLAH (C.C.)’A YAKLAŞMAK İÇİN VESİLE ARAMAK

 

«Ey o bütün iman edenler! Allah (c.c.)’dan korkun ve ona yaklaşmak için Vesile arayın ve O’nun yolunda mücadele edin, umulur ki felaha erersiniz.»

Seyyiattan kaçınmakla yetinmeyin tam ma­nası ile ittika ediniz de Allah (c.c.)’ın vikayesi­ne korumasına girmek ve mağfiret ü rahmetine ermek için Allah (c.c.)’a vesile de talep ediniz.

Boş durmayıp müccerret iman ve havf ile iktifa etmeyip Allah (c.c.)’a yakınlık için vesi­le de teharri (tercih) ediniz. En münasip sebep­lere teşebbüs ile mahabbeti ilahiyyeye şayan gü­zel ameller yapmağa iradenizi sarfeyleyiniz. Her fırsattan bil istifade kendi gönlünüz ve hüsnü arzunuzla feraiz (farzlar) ve vacipler dışında güzel güzel işler, rızayı ilâhiye muvafık amel­ler yaparak kendi tarafınızdan da kendinizi Al­lah (c.c.)’a sevdirmek isteyiniz. Yalvararak ça­lışınız, uğraşınız demek olur.

İman ittika (Allah (c.c.) korkusu) ile, ittika ibtigai vesile (Hakka ulaşmak için araz.) ile, ibtigai vesile mücahede ile tekamül eder. (Hak Dini Kur’an Dili, Cilt 3, Sh. 1670)

***

Arayu arayu bulsam izini

İzinin tozuna sürsem yüzümü

Mevlâm nasip etse görsem yüzünü

Ya Muhammed (s.a.v.) canım arzular seni.

(Yunus Emre)

 

RİYA KÜÇÜK ŞİRKTİR!

 

İslâm’da riya haramdır. Riya; özü sözü bir ol­mama, iki yüzlülüktür. Ahiret amelleriyle dünyadan bir fayda sağlamayı murad etmektir. Gös­teriş için amel etmek ya da ahiret amellerini hal­ka ilan etmeyi kastetmek ve sevmektir.

Allah’ın fermanına kulak verelim: «Münafık­lar (amelleri ve taatleriyle) halka gösteriş yaparlar. Allah’ı da çok ez anarlar.» (Nisa: 142)

Kul sadece gösteriş için ibadet ederse, bu­nu yaparken Allah rızasını hiç düşünmüyorsa riyanın en ağırını işlemiş olur. Bu kişi Allah (c.c.) yanında hiç sevilmeyen kişidir. Meselâ insanların yanında namaz kılıp yalnızlıkta hiç kılmamak böyledir. Gösteriş için ve insanlardan korktuğu için sadaka veren de böyledir.

RİYANIN TEDAVİSİ:

 

Kendisinde az da olsa riya olduğunu farkeden kimse bunu atmak için mücadeleye hazırlanmalıdır. Övülmek zevki, yerilmek korkusu ve insanlarda olan şeylere tama’ etmek kişiyi riyaya sevkeder. Önce bunlardan kurtulunmalıdır.

Riyanın zararları daima hatırda tutularak riyadan vazgeçilebilir. O halde riyanın kalbi bozduğunu, Allah’tan uzaklaştırdığını, ahirette insanı mutlaka rezil, rüsva edeceğini bilmeliyiz.

Cenab-ı Allah bizi riya ile ibadetleri mahvolan kullarından eylemesin…

 

— TAKVA —

 

Lügat manası, gayet iyi korunup sakınmak ve sipere girip nefsi kötülüklerden kurtarmaktır. İmam-ı Kuşeyri’ye göre takvanın aslı önce şirk­ten sonra günahlardan, daha sonra da şüpheli şeylerden sakınmaktır.

Takva denilince kalbe yerleşen iman akla ge­lir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurmuştur ki «Takva kalptedir.»

Kur’an-ı Kerim’de «Allah (c.c.) nezdinde en şerefliniz, takvaca en ileri olanınızdır.»

İdeolojik sistemlerin, insanlann zihinlerinde cirit attığı bir dönemde, avamın takvası şirkten korunmadır. Bu sanıldığı kadar kolay değildir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurmuşlardır ki «Şirk sizin aranızda karıncanın kımıldamasından daha gizlidir.»

«Şirk: Bana filân ve Allah verdi demektir. Denktaşlık ise: Eğer filân olmasaydı beni filânca öldürecekti» demektir buyurdular.

Takvayı şu şekilde tarif etmek mümkündür. «Allah (c.c.)’ın çizdiği hududlar içerisinde haya­tı tanzim etmeye gayret sarf etmektir.»

Takvanın ortadan kalkması halinde insanla­ra savlet edecek fecaatin derecesini öğrenmek isteyenler fuhuşlar, sefahatlar, şenaâtler arkasın­da koşan sefihlerin, sefillerin irtikâb ettikleri rezaletlere baksınlar.

Kanun bu fenalıkların sadece görünen, bilinen suçlarını cezalandırır. Bizzat iyiliğe teşvik tergib etmez.

 

ÎMÂNI MUHAFAZA

 

Ebû Hüreyre’nin rivayetine göre: Pey­gamberimiz (s.a.v.): «İmanınızı yenileyiniz!» buyurdu. «Yâ Resûlallâh! imanımızı nasıl ye­nileyelim?» diye soruldu. Peygamberimiz (s.a.v.): «(La ilahe illallah) sözünü çok çok söyleyerek!» buyurdu.

Ebû Abdullah Habbâb b. el-Eret (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, şöyle diyor:

Peygamber (s.a.v.)’e halimizden şikayet ettik. Kabe’nin gölgesinde bürdesine yaslanıp yatıyordu.

—           Bizim için Allah (c.c.)’dan yardım dilemez misin? Bizim için Allah (c.c.)’a dua etmez misin? dedik. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.):

—           Eskiden, bir mü’min adam yakalanır, onun için kazılan bir çukura konur, sonra testere ile baştan ikiye ayrılır ve demir tarak­larla etleri ve kemikleri taranırdı da bu iş onu dininden çeviremezdi. Allah (c.c.)’a kasemederim ki, Allahu Teâlâ (c.c.) bu işi (dini) ke­male erdirecektir. Hatta atlı bir kimse San’a’dan Hadramevt’e kadar gidecek, Allah’tan ve koyunlarına kurdun saldırmasından başka hiç­bir şeyden korkmayacaktır. Lâkin siz sabırsızlanıyorsunuz, buyurdular. (Buhari)

Necip Fazıl’dan

Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!

Gün doğmuş gün batmış ebed bizimdir.

 

 

MÜSLÜMAN’DA OLMASI GEREKEN ÜÇ HASLET

 

Bütün ulemâ şu üç hasletin her müslümanda bulunması gerektiğinde ittifâk etmişlerdir ki bunlar da hepsi berâber olduğunda tamam olur, biri olmadan diğerleri noksan kalır. Bu hasletler de şunlardır:

1.Zulümden, Allâh’ın ve Resûlü’nün râzı olmayacağı şeylerden arındırılmış hâlis bir müslümanlık,

  1. Temiz gıda, helâl lokma,
  2. Amellerde sıdk u sadâkat.
  • ••

Ebû’d Derdâ (Radıyallâhü Anh)’den rivâyete göre, şöyle denilmiştir:

“Allâh’ın birtakım kulları vardır ki, onlara “Ebdâl” denilir. Onlar Allâh’a ne çok oruç tutmakla, ne çok namaz kılmakla, ne çok hacca gitmekte, ne sakallarının güzelliği ile ulaşmışlardır. Allâh’a vâsıl olmalarının sebebi vera’da sadâkatları, sâlih amelleri, hâlis kalb ile sağlam niyyetleri, sadırlarının selâmeti, yani kibr, kin, buğz gibi ahlâk-ı zemîmeden sâlim bulunmaları ve bütün müslümanlara merhametli olmalarıdır. Allâh onları ilmiyle seçmiş ve kendi hâs kulları arasına koymuştur. Onlar İbrâhîm Aleyhisselâm’ın kalbi gibi kalblere sâhib olmuş kırk kadar ricâldirler. Bilesin ki onlar kati’ sûrette hiçbir şeye sövmezler, hiçbir kimseye la’net etmezler, kendilerinden aşağıdakilere ezâ etmezler, tahkîr etmezler, kendilerinden yüksekte bulunanlara hased etmezler.”

  • ••

(O zaman) zulmeden herkes yeryüzündeki bütün servete sâhib olsa (azâbtan kurtulmak için) elbette onu fedâ eder, ve azâbı gördükleri zaman için için yanarlar. Aralarında adaletle hükmolunur ve onlara zulmedilmez. (Yûnus: 54)

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsîri S: 34)

 

28TEMMUZ

ENES BİN NADR (R.A.)’İN

KAHRAMANLIĞI

 

Enes bin Nadr (R.A.) Bedir Harbi’nde uzakta bulunmuştu da: “Ya Resûlallâh! Müşriklerle muhârebe ettiğin gazâda uzakta bulundum. Eğer Allâh beni müşriklerle harb meydânında hazır bulundurursa kahramanlık oyunları oynayacağım. Allâh muhakkak herkese gösterecektir.” diye söz vermişti.

Mervîdir ki, Enes bin Nadr (R.A.) Bedir’de bulunmadı da Uhud’da bulundu. İblis-i lâîn “Muhammed öldü!” diye bağırınca Enes bin Nadr (R.A.) yanındaki birkaç nefer ile Ömer (R.A.)’a uğrayıp dedi ki:

“- Bunda ne donup kaldınız?” Onlar da:

“- Resûlullâh öldürülmüş!” dediler. Enes bin Nadr:

“- Peki Resûlullâh öldürüldüyse siz hayatı ne yapacaksınız? Kalkın Resûlullâh ne için öldüyse size de onun için ölün!” dedi ve cevelân edip harbe girişti. Maktûl olarak bulunduğunda vücûdunda seksen kadar yara vardı. (Radıyallâhü Anh)

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Uhud Gazvesi, S: 48)

 

400 SENE SUSTURULMAYAN KUR’ÂN

 

Yavuz Sultân Selîm Hilâfetin alâmeti olan Hırka-ı Şerîf, Sened-i Şerîf ve diğer Emânet-i Mübâreke’yi Mısır’dan, İstanbul’a hatimler indirerek getirmiş; İstanbul’a vardığı gece, sarayda yüksek bir mevkîye yerleştirmiş, mimarbaşı ve ustalar, asıl tevdî olunacak makâmı harıl harıl inşâ ederlerken sefer yorgunluğuna bakmaksızın sabaha kadar ayakta beklemiş. Daha o geceden i’tibâren geceli gündüzlü Kur’ân okunması için bir vazîfe tertîb ederek kırkıncısı bizzat kendisi olmak üzere kırk hâfız tayîn eylemiş. O günden i’tibâren Türk târihinde dörtyüz sene, her gün her saat fâsılasız Topkapı Sarayı’nda, Hırka-ı Saâdet dâiresinde Kur’ân okunmuştur.

(Y. Kemâl / Azîz İstanbul)

HAZRET-İ ÖMER (R.A.) DİYOR Kİ:

 

“Bahsi uzatma, sözü dağıtma; cemâatimizin hâli ma’lûm! Biz bir kavmiz ki çakmağı çakar isek ateş çıkarınız. Kuyuya iner isek kovayı kandıracak su doldururuz. Vurur isek kanatırız, diker isek kapatırız!”

“Sırrını ketm eden kendine hakim olur.”

“İnsanların en akıllısı, insanların harekâtını en iyi takdîr edendir.”

“İş bir kere geri kalırsa hiçbir vakit ilerlemez.”

“Bir suâl soran adamın suâlinden onun seviyye-i akliyyesini anlarım.”

“Günah işlemekten vazgeçmek, tövbe ile uğraşmaktan daha kolaydır.”

“Bana hatalarımı gösteren adamdan Allâh (C.C.) râzı olsun.”

Bir vâize şunları söylemişti:

“Başkalarını ıslâh etmek için kendinizi ıslâh etmeniz îcâb eder.”

Hazret-i Ömer (R.A.) kıyâmet hesâbından pek korkardı.

Bir gün Ebû Mûsâ’el-Eş’ârî (R.A.)’a sordu:

– “Ey Ebû Mûsâ! Biz ki müslümanlığı kabul ettik, yerimizi yurdumuzu bırakarak hicret ettik. Her yerde Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’le beraber bulunduk. Acaba, Kıyâmet Günü’nde bir ecr ü mükâfata nâil olacak mıyız?”

Ebû Mûsâ (R.A.) şu cevâbı verdi:

– “Nasıl olmayacağız? Bilakis biz çok iyilikler ettik ve Cenâb-ı Hakk (C.C.)’dan büyük ihsânlar bekliyoruz.”

Hazret-i Ömer (R.A.) de:

– “Nefsimi yed-i kudretinde tutan Zât-ı Kibriyâ (C.C.) nâmına kasem ederim ki hesâbtan kurtulmaktan başka bir şey istemiyorum.” dedi.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Ömer (R.A.))

 

SAHÂBE, TÂBİÎN VE ONLARA UYANLAR (R.A.)’DE NEFİS TERBİYESİ VE RİYÂZET

 

Sahâbe, Tâbiî ve onlardan sonrakiler (R.A.)’in şiddetli riyâzetleri, yemeği az yemeleriyle olur.

Kuşeyrî Risâlesi’nde zikredilmiştir ki: Sehl bin Abdullâh (R.A.) on beş günde iftâr ederdi. Ramazânda ise hilâli görünceye kadar bekler, iftâr ederdi. Her gece sâdece su ile iftâr ederdi.

Ebû Türâb El-Nahşebî (K.S.) de Basra’dan Mekke’ye kadar iki kere yemek yerdi.

Ebû Osman El-Mağribî (K.S.) der ki: “El-Rabbânî (K.S.), kırk günde bir yemek yerdi. Semadânî (K.S.) ise seksen günde bir yerdi.

Kût’ul-Kulûb ve İhyâ’da zikredilir ki: Hz. Ebû Bekir (R.A.), altı gün aç dururlardı. Hz. İbn-i Zübeyr (R.A.) yedi gün aç dururlardı. Süfyân-ı Sevrî ve İbrâhîm İbn-i Edhem (R.A.) üç gün aç dururlardı. Selef (R.A.)’den birçokları, Abdurrahmân bin İbrâhîm, İbrâhîm El-Teymî, Haccâc bin Firâse, Hafs el-Âbid el-Masîsî, Müstelim bin Saîd, Süleymân El-Havvâs, Sehl bin Abdullâh (R.A.) açlıklarını, otuz güne kadar ulaştırırlardı. Rivâyet olunmuştur ki Sehl bin Abdullâh (R.A.) üç senede üç dirhem ile rızıkını te’mîn ederdi.

O Selef’in (R.A.) birçok mücâhedeleri hakkında ise Kuşeyrî (K.S.) demiştir ki: “Mücâhedenin aslı, nefsi alışmış olduğu şeylerden kesmek ve onu bütün vakitlerde arzusunun hilâfı üzere sürüklemektir.” Dedi ki: İbrâhîm bin Sinân (K.S.)’den hikâye olunmuştur ki O şöyle dedi: “Kırk sene, ne bir çatı altında, ne de yüksek bir mevkî’ide geceledim. Birçok vakitler yedi mecimek tanesi yiyeyim, diye iştâhım vardı, bana rastlamadı.”

Şerîy (K.S.)’den naklolundu ki: “Nefsim otuz sene, kırk sene benden istiyordu ki pekmeze bir lokma batırayım; ama ona pekmez yedirmedim.”

Birisine denildi ki: “Ben tecrîd üzere, yani her şeyden sıyrılarak hacc etmek istiyorum?”

O da dedi ki: “-Evvelâ sehivden kalbini, boş sözlerden lisânını, günahtan nefsini tecrîd et. Sonra dilediğin yere git.”

 

(Muhammed Mevlâna Ebû Saîd Hâdimî (K.S.), Berîka Tercemesi 1. Cild)

 

CENNET ÜÇ KİŞİYE AŞIKTIR

 

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, haklarında:

«— Cennet üç kişiye, ya’ni, Ali, Ammâr ve Selmân (r.a,)’a müştâkdır.» buyurmuşlardır.

Ammâr (r.a.)’ı Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz pek severdi. Hadis-i Şerifte:

«— Her Nebî’nin yedi dost ve arkadaşı var idi. Bana Cenâb-ı Hakk on dört necib i’tâ buyur­du: Ali, Hasan ve Hüseyin, Ca’fer, Ebû Bekir, Ömer, Mus’âb bin Umeyr, Bilâl, Selmân ve Am­mâr ve Abdullah İbn-i Mes’ûd ve Mikdâd ve Huzeyfe bin Yemân (r.a.)’lardır.»

Buhârî’nin Ammâr bin Yâsir (r.a.)’den riva­yet etdiği bir Hadîs-i Şerif İslâmiyette ümmehât-ı faziletin üç rüknünü ta’lîm etmiştir:

Şu üç övülmüş vasfı nefsinde toplayan, imâ­nı da cem’ etmişdir, tamâm toplamıştır:

— Nefsine karşı bir menfaat hakkında ol­sa da, insafı elden bırakmamak,

— Herkese bezl-i selâm eylemek,

— Fakr-ı hâl ile beraber infâk ve tasadduk eylemek.

Buhâri, Abdullah İbni Amr’ibn-il-Âs (r.a.)’dan: Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’e: «Ehl-i İs­lâm’ın en hayırlısı hangisidir?» diye soruldu;

«Aç kimseye yemek yedirmen, tanıdığına ve tanımadığına selâm vermendir.» buyurdular.

Bu Hadîs-i Sahîh-i Nebevî’ye göre mü’minin mü’mine selâm vermesi sünnetdir. Gerek ta­nıdığı olsun gerek tanımadığı olsun selam ver­mek lâzımdır.

(Hz. M. Sami, Ashâb-ı Kiram, Sh. 402)

 

EZBERLEMEYİ KOLAYLAŞTIRAN –

UNUTKANLIĞA SEBEB OLAN DURUMLAR

 

Ezberlemeyi kolaylaştıran sebebler:

1) Az yemek

2) Çok tekrar etmek

3) Geceleri namaz kılmak ve ibadet etmek

4) Salât-u selâm çokça getirmek

5) Kur’ân-ı Kerîm’i çok okumak

6) Bütün günahlardan el çekmek

7) Misvâk kullanmak

8) Her sabah aç karnına bal içmek

9) Hergün aç karnına 21 tane kırmızı kuru üzüm yemek

10) Balgamı gideren her şeyi yemek

Unutkanlığın sebebleri:

1) Çok günah işlemek

2) Çok düşünmek ve üzülmek

3) İşhin ve dağınık olması

4) Ekşi elma yemek

5) Ense çukurundan kan aldırmak

6) Mezar taşlarındaki yazıları okumak

7) Asılan adamın yüzüne bakmak

8) Canlı biti ateşe atmak

9) Deve katarı arasından geçip gitmek.

 

 

 

ALLAH (C.C.) İÇİN DOST OLMAK

 

Kıyamet gününde iki kişi hesaba çekilir. Her ikisi de azaba müstehak olurlar. Meğer bunlar dünyada da dostluk ederlermiş. Bunlara azap ile emrolunan melekler, kendilerini Cehennem’e götürmek isteyince, birisi der ki:

–              Ya Rab! Bizler, dünyada birbirimizle dost­luk ederdik. Şimdi, ikimiz de azaba müstehak
olduk. Yine senin hüküm ve fermanını yerine getirmek için, dostumun günahını da benim üzerime yükle. Onun için de ben azap olunayım, dostum Cennet’e girsin.

Cenab-ı Hak buyurur ki:

–              Sen bunca aczine rağmen, gücün yetti­ği kadar mürüvvet gösterdin. Benim keremime lâyık olan odur ki, ben de her ikinizi de affet­tim.

(Sofuzade Seyyid Hasan Hulûsi, Mecmuu’l Adab, sh.: 223)

***

Bir kimsede üç şey bulunursa iman zevkini tatmış olur. Her şeyden çok Allah (c.c.) ve Resulü (s.a.v.)’nü sevmek, bir kimseyi yalnız Al­lah için sevmek, Allah (c.c.) O’nu küfürden kur­tardıktan sonra küfre dönmekten ateşe atılacakmış gibi korkmak.

(Hadis-i Şerîf, S. Buhari. I, sh.: 32)

***

Öğretilmezse bu Kur’ân, bu lisan,

Sevdirilmezse bu millet bu vatan;

Köy, şehir, dağ tepe her yer ma’mur.

Her şeyin mihveri vicdan ve şuur,

O cihanın, nasıl etmez insan,

Din’ü imanına, rûhan meyelân.

(F. Şemsi İnan, Hak, sh.: 257)

 

HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

 

Bir gün Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Ashâb’ının bulunduğu yere giderek; ma’nevî körlükten kurtulup basiret sahibi olmak isteyen var mıdır? iyi biliniz ki, dünyâya heves edip uzun emeller peşinde koşanların emelleri nisbetinde Allah-ü Teâlâ kalblerini kör eder. Ve basiretlerini bağlar… Uzun emeller peşinde koşmayıp dünyadan yüz çevirenlere ise, Allah-û Teâlâ, öğrenmeden ilim verir ve doğru yolu hidâyet eder. Agâh olu­nuz! Sizden sonra öyle insanlar gelecek ki on­lar dünyalığı ancak cebr ü şiddet kullanarak, adam öldürmek suretiyle tutacak, zenginliğe cimrilik ile sâhib olacak ve serveti iftihar vesi­lesi yapacak, sevgiyi hevâ-yı nefsine uymakla sağlayacaklar, sizden bu günlere erişip de ser­vet sahibi olmağa muktedir olduğu halde fakir­liğe sabredenler, hevâ-yi nefs yolu ile sevgi te’mînine muktedir iken, bunu yapmayıp husûmete tahammül edenleri yine böyle gayrî meş­ru yollardan ululuğa kudreti var iken, zillete tahammül edenler ve bunları yaparken yalnız Allah (c.c.) rızâsını düşünenlere Allah-û Teâlâ sıddıklardan elli kişinin ecrini yazar.

***

Resûl-i Ekrem (s.av.) Efendimiz, Lokman hekimin oğluna şöyle bir öğüt vermiş olduğunu hikâye buyurmuştur:

«Oğulcağızım! Âlimlerin meclislerine devam et, hakimlerin sözlerini dinle. Çünkü Allah Teâlâ, yer yüzünü ince yağmur ile dirilttiği gibi ölü bir kalbi de şüphe yok ki hikmet nuru ile diriltir.»

(Ö.N. Bilmen, Büyük İslâm İlmihali. Sh.: 427)

 

HÂLİMİZDEN ŞİKAYET EDECEĞİMİZE…

 

Şikayetlerimizi bırakıp, yaralarımızı saralım. Çünkü yara, bizim ise, onu, yine biz saracağız demektir. Başka bir alemden birisi gelip de bizi tedavi edecek bir tarafı yok.

Yaralı olan biz isek, yaralayan da biziz. Yine, bizi bir başkası yaralamış değildir. Şu halde suç­lu kendimiziz. Suçu kendimizde arayalım, bir başkasında değil.

Hep müşteki olmak ve şikayetleri aşikâre gi­rişmek aynı zamanda bir güçlülük psikolojisidir. Öyle ise suçlu olan da biz, güçlü olan da biz. Bir başkası değil.

Ufak bir arıza veya nefsimize ağır gelen bir durum karşısında; hemen fevârânları basar, kıyametler koparır ve bir fincan suda fırtınalar estir­meğe kalkışırız.

«Hele dur ve sabret!» telkininde bulunan ol­sa ona karşı nasıl yüz ekşitiriz. İşte umumi müslümanların durumu böyle. Kime karşı mes’ul ol­duğumuzu ve bu mesuliyetin hududunun ne ol­duğunu evvelâ düşünmemiz gerekmektedir.

Şeyhülislâm Yahya Efendi, bir mısrasında: «Neler çeker bu gönül söylesem şikayet olur» diyerek şikâyet etmemeği tavsiye ediyor. Şikâyetler aslında, fitne kasırgasının ilk esintileridir. Tarih boyunca görülmüştür ki, şikâyetlerle fitneler hep atbaşı gitmişlerdir.

İnsan, yarasını, (nefsin tahribatını imar eder) sorar, kendisinin hekimi olur. Kötülüklerin ve menfilerin bataklığı olan nefsini kurutursa, ne yara, ne hastalık kalır.

 

HAMD EVİ

 

Hadis-i şerifde varid olmuşdur ki: Bir kulun çocuğu öldüğü zaman Allah Teala meleklerine:

– Kulunun çocuğunu mu aldınız? diye sual eder.

Melekler:

– Evet Ya Rabbi, derler. Allah:

– Kulumun yüreğinin bir paraçısını mı aldınız? der.

Melekler:

– Evet Ya Rabbi, deler. Allah:

– Kulumun yüreğinin bir parçasını mı aldınız? der

– Evet ya Rabbi derler.

Allah Teala:

– Pek iyi bu kulum bu esnada ne söyledi? Onlar:

– Sana hamd eddi ve kendisinin sana döneceğini söyledi, derler. Allah Teala buyurur ki:

– Öyle ise hemen cennetde kulum için bir ev yapın ve “Hamd Evi” diye isim verin.

 

SABIR

 

Hazret-i Hasan -radıyallahü anh- der ki: “Dedem Rasûlullah Sallallahü Aleyhi Vesellem’den işittim, şöyle buyurmuşlardı:

– Oğulcuğum, kanaatdan ayrılma, insanların en zengini olursun. Farzlarını eda et, insanların en abidi olursun. Oğulcuğum, cennetde bir ağaç vardır, ismi “Şeceret’l-belva”dir. Kıyamet gününde hel-i bela getirilirler, onlar için ne divan kurulur ne mizan dikilir. Ve ecir onların üzerine yağmur gibi yağdırılır. Sonra Rasûlullah Sallallahü Aleyhi Vesellem Ancak sabır edenlerin ecirleri noksansız ve hesabsız olarak verilir.” ayet-i celilesini okudular.

İbn-i Mes’ud -radıyallahü anh- der ki: “benim semadan yere düşmem, Allah’ın Kaza ettiği bir şey hakkında” Keşke şu iş olmasa idi!” demekliğimden daha hayırlıdır.”

(Zümer : 10)

(Hz. Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Bakara Sûresi Tefsîri)

 

AÇLIKTA ON HASSA-YI AHSEN

 

1– Toklukta belâdeti humuk (ahmaklık ve akılsızlık) vardır. Açlıkta safa-i kalb hasıl olur. Hafıza kuvvetlenir.

2– Toklukta kalb katı olur. İbadetlerden bir lezzet alınamaz. Açlıkta rikkati kalb hasıl olur. İbâdet, duâ ve münacattan lezzet alınır.

3– Toklukta ferah, iftihar ve tuğyan vardır. Açlıkta kalbde zûl ve inkisar hali meydana gelir.

4– Toklukta unutkanlık vardır. Açlıkta fakir ve açların hali hatırdadır.

5– Toklukta nefsi emmâre kuvvet bulur, günah işlemeye meyli artar. Açlıkta şehevât kırılır.

6– Toklukta uyku ve gaflet vardır. Açlıkta uyanık ve seheri olunur.

7– Toklukta tembellik ve gevşeklik vardır. Açlıkta devamlı ibadet ve taat müyessir olur.

8– Tokluk ekseri hastalıkların başlangıç sebebidir. Açlık bedene sıhhat verir.

9– Toklukta sıkıntı ve ağırlık vardır. Açlıkta (hiffeti beden) yani ferahlık ve hafiflik vardır.

10– Tokluk tasadduk ve isârı men eder, açlık ise artırır. Kişi kıyamet gününde sadakasının gölgesinden istifade eder. Biiznillâhi Teâlâ, açlığın daha birçok fazileti vardır.

(Hz. M.Sâmi (k.s.), Musahebe)

 

CENNET’E GİDECEK HAYVANLAR

 

Mü’minlerle beraber Cennet’e girecek hayvanlar:

  1. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in devesi,
  2. Hz. Salih (a.s.)’ın devesi,
  3. Hz. İbrahim (a.s.)’ın buzağısı,
  4. Hz. İsmail (a.s.)’ın koçu,
  5. Hz. Mûsâ (s.a)’ın ineği,
  6. Hz. Yunus (a.s.)’ın balığı,
  7. Hz. Üzeyr (a s.)’ın merkebi,
  8. Hz. Süleyman (a.s.)’ın karıncası,
  9. Hz. Belkıs’ın hûdhüdü,

l0. Âshab-ı Kehf’in köpeği. bu hayvanların hepsi koç sûretinde olarak Cennet’e  gireceklerdir.                                                                                                                     (Hz. M.Sâmi (k.s)  Musahabe, C:6)

 

DÜNYADA VE ÂHİRETTE KİŞİYE KÂFİ GELEN ŞEYLER

 

Hâlid bin Velid -Radıyallahu anh- rivâyet ettiği bir Hadîs-i Şerîf’te şöyle diyor: Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimize bir adam gelerek:

— Yâ Resûlallah! Sizden hem dünya hem de âhirette kâfi gelecek beni müstağnî kılacak bazı şeyler istirhâm edeceğim, dedi.

Ve Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- de:

“— İste ne arzu ediyorsun. buyurdular ve aralarında şu muhâvere cereyân etti:

— İnsanların en âlimi olmak istiyorum.

— Allah’dan  kork, insanların en âlimi olursun.

— İnsanların en zengini olmak istiyorum.

— Kanâat et, insanların en zengini olursun.

— İnsanların hayırlısı olmak istiyorum.

— İnsanlara faydalı olan kimse onların en hayırlısıdır.

— İnsanların en âdili olmak istiyorum.

— Şu halde kendin için arzuladığını insanlar için de arzula.

— İnsanların en hâssı olmak istiyorum.

— Allah’ı çok zikret, onların hâssı olursun.

— Muhsinlerden olmak istiyorum.

— Şu halde ahlâkını güzelleştir, îmânın kemâle ersin.

— İtâatkârlardan olmak istiyorum.

— Allah’ın farz kıldığı şeyleri yerine getir, mûtî olursun.

— Allah’ın rızâsına mazhar olmak istiyorum.

— Kendine ve Allah’ın mahlûkatına karşı merhametli ol.

— İnsanların en kuvvetlisi olmak istiyorum.

— Allah’a dayan ve ona tevekkül et; insanların en kuvvetlisi olursun.

— Duâmın kabul olmasını istiyorum.

— Haramdan ictinâb et!

— Allah’ın insanlar arasında beni rüsvây etmemesini istiyorum.

— İnsanlar arasında rüsvây olmamak için dilini ve tenâsül uzvunu muhâfaza et.” buyurmuşlardır. Bir rivâyette: namusunu ve kötü huylarını düzelt.” buyurmuşlardır.         (Hz. R.M.Sâmî (k.s.), Musâhabe 6)

 

ŞER’Î VE TASAVVUFÎ İLİMLERDE İCÂZET

 

İcâzet, zahirî din ilimlerinde veyâ tasavvuf-tarikat sahasında olur. Bir kimsenin gerçekten din âlimi yahut tarikat şeyhi olabilmesi için elinde geçerli ve hakikî icazetname bulunması icap eder.

İcâzeti; tabiatiyle icazetli bir âlim verebilir. Böyle bir âlimin derslerine yeterli müddet devâm eden talebe başarı gösterir ve yetinirse ya kendi isteğiyle yahut onun istemesine lüzum kalmadan bizzat hocası, liyakata ehliyet kazandığı için icazet verir.

Tarikatlarda da bir kimseye şeyhlik yâhud halîfelik ancak icâzetle verilir. Medrese ilimlerinde icazet ya bütün ilimler, yahut sadece bâzı ilimler için verilebildiği gibi birtakım üstadlar tek mevzuda, meselâ sadece hadîs okutabilmek veyâ muayyen bir kitabı okutabilmek mevzuunda icazetname vermişlerdir.

Bilindiği gibi İslâmî ilimler ve faaliyetler iki ana bölüme ayrılır: Zahirî ilimler ki bunlar medreselerde din uleması, fakihler, müderrisler tarafından talebe-î ulûma okutulur. İkincisi: Ahlaka, tasavvufa, nefislerin tezkiyesine, Şeriatın bâtın tarafına ait ilimler ki bunlar sûfî tarikleri tarafından tekkelerde, zaviyelerde müridlere ve dervişlere şeyhler, mürşidler tarafından öğretilir. Birinci ilimlerde söz, ikinci ilimlerde hal (tavır, hareket, yaşayış) esastır.

Her iki ilim dalı da kaynağını Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizden alırlar.

Ehl-i sünnet İslâmlığının bozulmadan, saflığı bulandırılmadan, bid’atlerle karıştırılmadan devâm edebilmesi için şer’i ve tasavvufî (zahirî ve bâtınî) ilimlerin mutlaka ve mutlaka icazetli ulema ve meşayih (din âlimleri ve şeyhler) tarafından ümmete öğretilmesi gereklidir.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’den bu yana icazetli âlimler İslâmiyeti iki yolla kendilerinden sonraki nesillere ulaştırmışlardır: 1- Talebe yetiştirerek, kendileri gibi icazetli âlimler bırakarak. 2- Kitap yazarak. Tarikat büyükleri de yerlerine geçecek şeyhler, halîfeler yetiştirdikleri gibi, İslâmî eserler de vermişlerdir. Bu sûretle, yâni icazet silsilesiyle İslâmiyette bir kopukluk, herhangi bir sapma olmaksızın, yegâne Hakk din dünyâya indirildiği zamândan günümüze kadar ilk sâfiyetiyle devâm etmektedir. Bu mukaddes emanetin bekçileri icazetli ulema ve meşayihtir.

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar Ekbölüm, 273-275.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) BUYURDULAR Kİ!

 

“Dünyâ parlak, tatlı ve çekicidir. Allâh sizi oraya hükümran kılmıştır, ne yaptığınız gözünden kaçmamaktadır. Öyleyse dünyânın câzibelerinden ve kadınların fitnelerinden korununuz. Çünkü İsrâîloğulları arasında ilk fitne kadınlar yüzünden çıkmıştır.

Şunu iyice bilin ki, ademoğulları çeşitli mertebelerde yaratılmışlardır:

Onlardan bir kısmı mü’min ana-babadan doğar, mü’min olarak yaşar ve mü’min olarak ölür. Bir kısmı kâfir ana-babadan doğar, kâfir olarak yaşar ve yine kâfir olarak ölür. Bir kısmı da, mü’min ana-babadan doğar, mü’min olarak yaşar ve kâfir olarak ölür. Yine bir kısmı ise kâfir ana-babadan doğar, kâfir olarak yaşar ve mü’min olarak ölür.

Öfke, Âdem oğlunun karnında yanan bir kor gibidir. Görmüyor musunuz, gözlerin kızarmasını, boyun damarlarının nasıl şiştiğini! Herhangi biriniz kızdığı zamân hemen yerine otursun. İnsanların en hayırlısı geç öfkelenen ve çabucak yumuşayandır. İnsanların en kötüsü ise çabucak öfkelenip geç yumuşayandır. Geç öfkelenen ve öfkesi geç inen adamla çabuk öfkelenen ve öfkesi çabuk geçen adamın durumu aynıdır.

Tüccarların en hayırlısı, vereceğini güzellikle veren ve alacağını da iyilikle isteyen kimselerdir. Tüccarların en kötüsü ise, vereceğini kötülükle veren ve alacağını da kötülükle alan kimsedir.

Borçlarını güzellikle veren ve alacaklarını da kötülükle isteyen adamla, borçlarını kötülükle veren ve alacaklarını da güzellikle alan adamın durumları aynıdır.

Kıyâmet gününde zulmeden herkesin yaptığı zulmün derecesine göre bir bayrağı olacaktır. Dikkat edin! Zulmün en büyüğü idareci durumunda olan kimselerin yaptığı zulümdür. İnsanlardan korku, hiçkimsenin bildiği gerçeği söylemesine engel olmasın. Şunu bilin ki, cihadların en faziletlisi zalim bir başkanın karşısında gerçekleri söylemektir.

Dünyânın ömründen kalan zamân, geçen zamâna nisbetle sizlerin ömürlerinden geçen zamânın kalan zamâna nisbeti gibidir.”                                          (M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.),

Hadîslerle Müslümânlık, 5.c., 1792-179)

 

“BELÂ AĞIZDAN ÇIKAN SÖZE BAĞLIDIR”

 

Rivâyet olunur ki: “Ya’kûb Aleyhisselâm rü’yâda gördü ki kendi dağın başında, Yûsuf sahrâda iken on kurt Yûsuf’a hücûm etti. Yûsuf aralarında kayboldu. Onun için Ya’kûb Aleyhisselâm onu kurt yemesinden korkarım dedi ve bu rü’yâyı görmekle berâber Yûsuf’u kardeşlerine verdi. “Kazâ takdîr ile geldiğinde basîret görmez olur.”

Sahâbe’nin bazısı dedi ki: “Kişinin hasmına hüccet, ipucu telkîni muvâfık değildir. Yûsuf’un kardeşleri kurdun insanı yemesini bilmiyorlardı. Fakat Ya’kûb Aleyhisselâm kurt yemesinden korkarım diye hatırlarına getirip oğullarına ipucu telkîn etmiş oldu. Hadîs-i Şerîf’te: “Belâ  ağızdan çıkan söze bağlıdır.” buyurulmuştur.

(Keşfül Hafâ, Cild-1, S: 291)

Hikâye olunur ki:

Lûgat imâmlarından İbnü’s-Sekît, Halîfe ile otururken Mütevekkil’in iki oğlu Mu’tezz ile Müeyyed gelince Mütevekkil O’na dedi ki:

“- Benim iki oğlumu mu seviyorsun, yoksa Hasan ile Hüseyin’i mi?” Bunu işidince imâm dedi ki:

“- Vallâhi, muhakkak Alî (R.A.)’ın hizmetçisi (kölesi) Kanber benim nazarımda senden de iki oğlundan da daha hayırlıdır.” Bunun üzerine Mütevekkil adamlarına;

“- Dilini kafasından kesip ayırın!” dedi. İbnü’s-Sekît’in dilini kestiler ve o gece öldü.

Teaccüb olunacak hâl şu ki: Hoca İbnü’s Sekît’in bu hâl başına gelmezden evvel Mütevekkil’in oğlu Mu’tez ile Müeyyed’e aşağıdaki beyti ta’lîm edip öğretmek istemiş:

“İnsan dilinin sürçmesinden dolayı uğrayabileceği musîbete ayağının sürçmesi ile uğramaz. Zîrâ insanın sözü, başını götürebilir. Hâlbuki ayağının sürçmesinden hâsıl olan yarası zamanla iyi olur.”

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Yûsuf (A.S.), S: 20-21)

 

ALLÂH’IN RAHMETİNDEN ÜMÎD KESİLMEZ ALLÂH, BÜTÜN GÜNÂHLARI BAĞIŞLAYICIDIR

 

İbn-i Abbâs (R.A.)’den rivâyete göre:

“Seyyidinâ Hz. Hamza (R.A.)’ı, Uhud’da katleden Hz. Vahşî (R.A.) Mekke’den Medîne’ye Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’e bir mektûb yazıp gönderdi:

“Müslümân olmak istiyorum. Ancak, bu isteğime: “Îmân edenler o kimselerdir ki Allâh’tan başka bir İlâh’a ibâdet edip yalvarmazlar. Hakk için hâric, öldürülmesini Allâh’ın yasak ettiği kimseyi öldürmezler. Zinâ’ etmezler. Her kim, bunları (yasaklananları) yaparsa cezâlandırılmış olur.” (Furkân S: 68) bu Âyet-i Kerîme, mâni’ oluyor. Çünkü burada sayılan günâhların üçünü de işledim. Benim için bir tevbe yolu var mı?” Bunun üzerine Furkân S. 70: “Ancak, tevbe eden, îmân edip de iyi işler yapan kimseler müstesnâdır. Çünkü bunların kötülüklerini, Allâh iyiliğe çevirir. Allâh, çok bağışlayıcıdır, Rahîmdir.” inzâl oldu. Bu durum Vahşî (R.A.)’e bildirilince. Vahşî (R.A.) yazdı ki: “Bu Âyet’te “sâlih amel işlemek” şartı var ki bu “sâlih ameli” işlemeğe gücüm yeter mi, yetmez mi bilmiyorum.” bunun üzerine Nisâ 48 “Allâh, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Onun dışında kalan günâhları, dilediği kimse için bağışlar.” Bu Âyet’de Vahşî (R.A.)’e bildirilince buna mukâbil:

“Bu Âyet’te de şart var: “Günâhları, dilediği kimseler için bağışlar.” Bunun üzerine Zümer 53 nâzil oldu: “De ki: Ey nefislerini boşuna harcayan kullarım! Allâh’ın rahmetinden ümîd kesmeyin. Allâh, bütün günâhları bağışlayandır, merhamet sâhibidir.” Bu Âyet, Vahşî (R.A.)’e bildirildi. O da, bu Âyet’te bir şart olmadığını gördü ve Medîne’ye gelip Müslümân oldu.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 104)

 

GÜNAHLARDAN SAKINMAK

 

“Ey mü’minler! Şol fitneden sakının ki, o fitne yalnız sizden zulmedenlere isabet ile ikti­fa etmez. Belki umûmunuza birden isabet eder. Ve şunu bilin ki ALLAH (c.c.)’ın azabı şiddetlidir.” (Enfâl, 25)

Fahr-i Râzî ve Nîsâbûri’nin beyânları veçhi­le, bu âyette; Vacib Teâlâ zarurî ve umûmî olan günâhlardan sakınmakla emretti ki, insanlar yekdiğerine mazarrat verecek cürümde bulunmasınlar. Çünkü zina ve livâta gibi günâhlar, tâûn ve veba gibi umûmî belâya sebeb olacağı gibi, ölçek ve terazide noksan vermek ve ihtikâr etmek de kaht u galâya sebeb olur. Hakk’dan sükût ve emr-i bil’ma’rûf ve nehy-i an’il-münkerde müdâhene eylemek, âsînin isyanına rızâ­yı ve bid’atlerin zuhuru kelime-i İslâmiyyenin dağılmasını ve sözlerin bir araya gelmesini ve emr-i cihâdda tekâsül de, küffârın galebesini îcab edeceğinden, bu gibi umûmî belâya sebeb olacak günâhlardan her mü’minin ihtiraz etme­si lâzım olduğunu Vacib Teâlâ (ye tekaddes Hazretleri) tavsiye (emir) buyurmuştur.

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Bedir Gazvesi)

***

«Ey millet-i Merhûme, güneş battı. Uyansan!

Hâlâ mı, hükümetleri, dünyâları sarsan.

Günahtır etmeyin, artık, ayıptır eylemeyin!

Şu ihtirasa uyup az mı verdiniz kurbân!»

Mehmet Akif Ersoy

 

BASİRET KÖRLÜĞÜNÜN SEBEPLERİ

 

— A’za ve cevârihini ma’siyetlerden ko­rumamak.

— İbadetlerini ruhuyla ve içinden gelerek değil, riyakârlıkla ve tasannu’ ile yapmak.

3             — Halkın elinde olana tama etmek. Basiret körlüğü musibetine tutulan bir kul Hak’dan yüz çevirir mâsivâya yönelir.

Büyükler demişlerdir ki: Sahih bir niyet ile ve güzel bir şekilde Allah (c.c.)’ın rızâsını murad edinerek Ehlullah tarîkine giren, sohbet ve riyâzat meşakkatlerine katlanarak mürîdlik nu­ruyla nurlanan ve arzu ateşini yakarak bu ate­şin ışığıyle saadet ve şakâvet sebeplerini göre­rek sohbete devam ile hizmete bel bağlayan, halvetin âdabına riâyet ederek nefsine dünyâ­dan el çektiren, hevâ ve hevesi gönlünden sö­küp atan, kalbinin safaya, yani temizliğe erme­sinden sonra ruhunun envârından şevk ve zevk pınarları fışkıran kimse, bütün bunlardan son­ra Allah (c.c.)’ın mekrinden emîn olup nefsinin oyununa gelirse, bir sürü havâtır ve vesveseler onu rahatsız ede ede işini bitirir. Kalbinde do­ğan ma’rifet güneşi batarak tekrar nefsinin zulümâtına bürünüp, vusulünden evvel visal ba­ğı kopar. Cennet gibi bir hayat ve huzurdan sonra kötü bir hâle düşer.

«İşte bunlara Allah (c.c.)’tan hiç bekleme­dikleri işler gelmiştir.» (Zümer: 47) Âyet’i bun­lar hakkındadır.

(Hz. M. Sami, Bakara Sûresi Tef., Sh. 69)

 

TAKVA SAHİBİNE VERİLEN HAYIRLAR

 

1— Hamd- ü Senadır.

(Âl-i İmran Sûresi Âyet: 186) «Eğer sabre­der, (katlanır), takva eder (sakınırsanız) işte bu, hâdiselere karşı (gösterilmiş bir azm (ü me­tanet) dendir.»

2— Düşmandan (takva sahibinin) koruna­cağı bildiriliyor.

(Âl-i İmran S. Â.: 120) «Eğer göğüs gerer, takva, ederseniz (sakınırsanız) düşmanınızın hilekarları, size hiç bir şeyle zarar vermez.»

— «Allah (c.c.) takva sahiplerinin dostu­dur.» (Casiye S. A.: 19)

— Sıkıntıdan kurtarılacak ve helâl rızık verileceği bildiriliyor.

(Talak S. A.: 2-3) «Kim Allah (c.c.)’den korkarsa (Allah) (c.c.) ona bir (kurtuluş) çıkış ye­ri ihsan eder. Onu, hatırı hayaline gelmeyecek bir cihetten de rızıklandırır. Kim Allah (c.c.)’a güvenip dayanırsa o kendisine yetişir.»

5             — Amellerin düzeltileceği bildiriliyor.

«Ey iman edenler Allah (c.c.)’dan korkun ve sözü doğru söyleyin ki (Allah) (c.c.) işleri­ nizi iyi götürsün.» (Ahzab: 70 – 71)

— Takva sahiplerinin Allah (c.c.) tarafın­dan sevildikleri bildiriliyor. Allah (c.c.) muttakileri sever.

— İbadetlerin kabul edileceği bildiriliyor. (Mâide Sûresi Â.: 27) «Allah (c.c.) ancak tak­va sahiplerini kendisinden korkanların ibadetini kabul eder.»

(İmam-ı Gazali, Âbidler Yolu, Sh. 135-136-137)

 

 

 

 

LÜKS VE İSRAF

 

İslâmî bir hayat düzeninde lüks ve israfın her türlüsü yasaklanmıştır. Allah Teâlâ: «Yiyi­niz içiniz fakat israf etmeyiniz» (El A’raf. 7/31). İsraf ölçüsüne varmamak şartı ile mubah olan her türlü dünya nimetlerinden faydalanmak caizdir. Hatta bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor:

«Allah Teâlâ, kulu üzerinde nimetinin eserini görmek ister». (İbn-i Mace)

Ancak israf ölçüsüne varan sefihane harca­malara müsaade edilmez. İslâm hukukuna göre sefihlerin harcamalarını kısıtlamak gerekir. Aşı­rı derecede israfa dalan mal sahiplerinin normalden fazla harcamalarını kısıtlamak için gerekli bütün tedbirleri almak imkanı mevcuttur. Bu­nun gibi mallarından ne kendilerinin ne de toplu­mun faydalanmadığı son derece cimri kişilere kar­şı gerekli tedbirler alınabilir.

HARAMA BAKMAMAK DÜŞÜNCEYİ KORUR

 

İmâm-ı Gazali (k.s.) Hazretleri haram karşı­sında gözü kapamanın faziletini aksi takdirde felâketini haber vererek buyuruyorlar ki: «Yok­sa gözünü koruyamayan kimse, düşüncesini de koruyamaz. Kafasını oraya çevirir. Derken, Al­lah (c c.) korusun, günün birinde bir felâket ile karşı karşıya gelir. Esasen, gözün zinası küçük günâh serisinin hatırı sayılanlarından ve ileri gelenlerinden biridir. Çünkü göz zinası, insanı ger çek zinaya götürür. Gözünü korumasını beceremeyen kimse, kendini de koruyamaz.» (İhya Ter.)

 

DÜNYA HEP ALTIN OLSA

 

Sufyân bin Uyeyne’den: Mü’min güzel amel ve iyiliklerinden hem dünyâda, hem de âhirette sevâba nail olur. Fakat fâcirin hayrı hemen dünyâda verilir, ama âhirette ona nasîb yoktur. Hakikî ihsan ehli ve mü’minin kemâli odur ki:

Allah’tan gayri şeylerin hepsinden yüz çevirip teveccüh-i tlâm ile Allah teâlâ Azze ve Celle Hazretlerine yönelerek kalbinde ve lisânında Hakk’dan gayri bir şey bulunmaz. Fâni dünyha hep altın olsa, âhiret de topraktan çanak çömlek olsa, âhiret dünyâdan daha hayırlı olur. Şu dünya fâni toprak, âhiret te bâki altın olunca dünyanın hâli değeri ne halde kalır?

Allah Teâlâ kulunun ağlamasını, inlemesini Cenâb-ı İzzetine yalvarmasını arzu ettiği vakit onu sevdiklerinden ayırmakla yahud açlıkla ve benzeri şeylerle mübtelâ kılar. Bunlar kalb ehline ma’lumdur. Bunlarda acaib terakkîler, garib tecelliler vardır. Ehl-i kemâlin hallerinde bunlar açıkça görülür.

(Hz. M.Sâmi (k.s.), Hz. Yusuf (a.s.))

 

 

 

 

ÖLÜLERİN RUHUNA FATİHA OKUMAK

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular:

«— Ölü kimse kabrinin içinde boğulmak üzere olup yardım isteyen kimse gibidir ki, babasından, yahut kardeşinden veya dostundan kendisine ulaşacak duayı beklemektedir. Nihayet dua kendisine kavuştuğunda bu duanın sevabı ona dünya ve dünyada bulunan her şeyden daha sevgili olur. Muhakkak ki hayatta olanların ölüler için hediyeleri (hayır) dua ve istiğfardır.»

Hasan-ı Basrı (r.a.)’den şöyle hikâye edilmiştir:

Bir kadın kabrinde azap çekiyordu. Bütün insanlar da onun bu halini rüyalarında görüyorlardı. Kadın bundan sonra (rüyada) nimet içinde olarak görüldü. Kendisine:

— Bunun sebebi nedir? diye sorulunca kadın:

— Bizim mezarlığımıza bir zat uğrayıp Fatiha sûresini okudu. Peygamber (s.a.v.)’e selât ü selâm getirdi ve bunun sevabını da bizlere hediye etti. — O sırada mezarlıkta ise azap çekmekte olan beşyüz kişi vardı— Müteakiben şu zatın Peygamber (s.a.v.) üzerine getirmiş olduğu salâd ve selâmın bereketiyle o ölülerden  azabı kaldırınız diye nida olundu, diye cevap verdi.

(Ölüm-Kıyamet-Ahiret, Sh. : 86-87)

 

SÜNNETE TABİ OLMAK

 

Bütün sözlerimizde, işlerimizde ve inançlarımızda Sünnet-i Muhammediyye’ye tâbi olacağız.

Şayet bizler herhangi bir iş hakkında kitab ve sünnetin ne dediğini, icma ve kıyasın ne olduğunu bilmiyorsak o işi yapıp yapmama hususunda tevakkuf ederiz, sonra bakarız: Eğer bazı bilginler o işi güzel görüyorsa Resûlullah (s.a.v.)’tan izin alarak (huzur-u manevisine sığınarak) -o bilginlerin sözlerini yerine getirmek için-o işi yaparız. Bu işi o kadar incelememizin nedeni, şeriatı mutahharada bir bidatın çıkmaması içindir. Aksi takdirde  bizler de sapıklık içinde bulunan kendini kaybetmiş imamlardan oluruz. Hak Teâla ve Resûlü (s.a.v.) hiç bir vakit bid’at sahipleriyle mücâlesede bulunmaz. Bu gibiler ancak kendileri gibi bid’at sahibi bilgin veya cahillerle oturup kalkarlar.

Peygamberimiz (s.a.v.) “Kim ki iyi ve helâl yiyip sünnetle amel ederse, çevresindeki insanlara (komşularına) emniyet telkin ederse o kişi Cennet’e girer” buyurmuşlardır.

Yine bir hadiste: “Ümmetimin fesada düştüğü bir zamanda sünnetime bağlı kalıp sıkı sıkıya sarılanlara yüz şehidin ecir ve sevabı vardır” buyuruluyor.

Hz. Ömer (r.a.) Efendimiz Kabe-i Muazzama’daki (Hacerul Esved)’i öper ve şöyle der: “Biliyorum ki Sen zararı ve faydası olmayan bir taşsın; (s.a.v.) Efendimizin seni öptüğünü görmeseydim, ben de seni öpmezdim.”

(İmam-ı Şarani, El-Uhûdül Kübrâ,  sh.:45)

 

 

ZİKİR, DUÂ VE ALLÂH TA‘ÂLÂYA

YAKLAŞMANIN FAZÎLETİ

 

Resûlullâh (s.a.v.): “Allâh (azze ve celle) buyuruyor ki: Ben kulumun bana olan zannının yanındayım. Beni zikrettiği zamân da ben onunla beraberim. O beni gönülden zikrederse, onu gönlümden zikrederim. Cemaat arasında zikrederse, onu o cemaattan daha hayırlı bir cemaat arasında zikrederim. Bana bir karış yaklaşırsa; ben ona bir arşın yaklaşırım. Bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak gelirim.” buyurdular.

(Sahîh-i Müslim Tercemesi, 11.c. 5.s.)

 

TEHLÎL, TESBÎH VE DUÂNIN FAZÎLETİ

 

Resûlullâh (s.a.v.): “Bir kimse günde yüz defâ, bir Allâh’dan başka ilâh yoktur. Onun şerîki yoktur; mülk O’nundur, hamd de O’na mahsustur. O her şeye kâdirdir, derse, o kimse için on köle dengi sevâb olur. Ve kendisine yüz hasene yazılır. Yüz günâhı da silinir. Bu onun için o gün akşam oluncaya kadar şeytandan muhâfaza olur. Onun yaptığından daha fazla bir iş kimse yapamaz. Meğer ki, onun yapacağından fazla yapsın. Ve bir kimse günde yüz kere Allâh’ı hamd ile birlikte tenzîh ederim derse; günâhları denizin köpüğü kadar bile olsa sâkıt olur.” buyurmuşlardır.

(Sahîh-i Müslim Tercemesi, 11.c. 25.s.)

 

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki:

“İki kelime vardır ki, dile hafif, mizanda ağır, Allâh’a makbûldür. (Bunlar) Allâh’ı hamd ile birlikte tenzîh ederim. Büyük Allâh’ı tenzîh ederim (kelimeleridir).”

(Sahîh-i Müslim Tercemesi, 11.c. 27.s.)

 

İNSAN İLİŞKİLERİNDE DİKKAT EDECEKLERİMİZ

 

Bir Hadis-i Şerif’te buyrulmuştur ki:

“Şüphesiz Allahu Teâlâ’ya en sevgili olanınız; başkala-

rıyla ülfet edip iyi geçinen ve kendisiyle de iyi geçinilen

kimsedir. Mü’min; başkalarıyla dost olarak iyi geçinen ve

kendisiyle iyi geçinilen kimsedir.” (Ahmed, Müsned, II. 400)

Resûlullah (s.a.v.) bu sözüyle, insan yaratılışında bulunan

bir ahlâka işaret etmektedir.

İnsanlar içinde bu vasfı en çok kendisinde bulunduranlar;

Peygamberler, sonra da velilerdir. İnsanları sevme ve onlarla

kaynaşma ahlakında bütün insanlığın en ön safında Resûlullah

(s.a.v) Efendimiz bulunmaktadır.

Peygamberler içinde insanlara en yakın olan, ülfet ve ün-

siyet bakımından en ileride bulunan Resûlullah (s.a.v) olduğu

için kendisine tabî olanlar en kalabalık olmuştur. Ayrıca Efen-

dimiz (s.a.v):

“Nikahlanıp evlenerek çoğalınız. Muhakkak ki ben, kı-

yamet gününde diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuz ile

övünürüm.” (Suyûti, el-Câmiu’s-Sağir, I, 517 No. 3366) buyurarak,

çoğalmaya teşvik etmiştir.

Allahu Teâlâ, bu ahlakın Resûlullah (s.a.v)’de bulunuşuna

şu şekilde işaret etmiştir:

“Şayet sen, kaba ve katı kalbli olsaydın; onlar etrafın-

dan dağılıp giderlerdi.” (Al-i Imrân . 159)

Efendimiz (s.a.v.), kendisinde bu vasfın bulunmasıyla birlik-

te (bazen) uzleti tercih etmiştir.

Çünkü denilmiştir ki, selâmet on parçadır; dokuzu susmakta

birisi de uzlettedir.

Yine denilmiştir ki, yanlızlık asıldır. Halka karışmak ise, arızî

(sonradan ortaya çıkan bir) sebeble başa gelecek bir durum-

dur. Öyleyse, asıl olana devam etmeli, insanlar arasına ancak

ihtiyacı kadar girmelidir. İnsanlara karıştığı zaman da ancak

bir sebeb ve gerekçeyle karışmalıdır. İnsanlar arasına girince

sukût etmeye çalışmalıdır. Çünkü sükût asıl, konuşmak arızîdir.

Konuşurken de ancak bir delil ve gerekçeyle konuşmalıdır.

Demek ki, insanlarla beraber olmanın tehlikesi çoktur. Kul o

durumda pek çok şeyi bilmeye muhtaçtır.

(Şihâbüddin Sühreverdî, Avârifü’l Meârif, s. 550-551)

 

 

DÜNYÂ FÂNÎ ÂHİRET İSE SONSUZDUR

 

Ebû Hüreyre (r.a.) anlatır: Bir gün Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Kısaca dünyâyı sana göstermemi ister misin?” Elimi tuttu ve bir çöplüğe götürdü. Orada insan kemikleri, hayvan kemikleri, eski elbiseler ve insan pislikleri vardı. Buyurdular ki: “Ey Ebû Hüreyre, bu başlar sîzin başlarınız gibi hırs ve intikam ile dolu idi. Şimdi derileri çürümüş bir kuru kafa oldular. Yakında da çürüyüp toprak olurlar. Bu pislikler çeşit çeşit yemeklerdir. Ne güçlüklerle elde etmişlerdi. Şimdi böyle atıldılar ve insanlar onlardan kaçıyorlar. Bu yırtık, çürük elbiseler, o insanların süslenmek için giydikleri elbiselerdir. Zaman hepsini götürdü. Bu kemikler, onların binek hayvanlarının ve yedikleri hayvanların kemikleridir. Bunların sırtında dünyâyı dolaşırlardı. İşte kısaca, dünyâ budur. Çok kaçınız. Kaçınılacak yerdir.” Orada olanların hepsi ağladı. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu: “Dünya, yaratıldığından beri gökle yer arasında asılı durur. Çünkü ona Allâhü Te‘âlâ hiç bakmamıştır. Kıyâmet günü, beni en aşağı kullarına ver, diyecek. “Sus ey alçak, o dünyâda kimsenin olmanı beğenmediğim gibi, bugün de beğenmem,” cevâbını alır.” Yine buyurdular ki: “Kıyamet günü bir grup insanlar gelir. Amelleri Tihame dağının birkaç misli büyüklüğünde olur. Hepsi Cehenneme gönderilir.” “Yâ Resûlallâh (s.a.v.), hepsi namaz kılanlardan mıdır?” dediler. Buyurdular ki: “Hepsi namaz kılar, oruç tutar, gece de uyumazlar, fakat dünyadan bir şey bulunca arkasını bırakmazlar.”

Bir gün Resûlullâh (s.a.v.) dışarı çıktı. Ashâb (r.a.e.)’e şöyle buyurdular: “Kör olarak yaratılmadığı halde kör olmak isteyeni bilir misiniz? Biliniz ki, dünyâyı isteyen, uzun ümit ve emellere kapılanın kalbini Allâhü Te‘âlâ bu istek ve emeli kadar kör eder. Dünyâda zâhid ve kısa emelli olana da Allâhü Te‘âlâ öğrenmeden ilim verir. Böylece arada delil ve yol gösterici olmadan, yolunu ona gösterir”        (İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), Kimyâ-i Saâdet, 474.s.)

24

 

SULTANIM BENİM

 

Hz. Mahmûd Sami (k.s.) Hz.lerinin irtihâlleri dolayısıyla.

Ey veliler mülkünün Sultânı Cânân’ım benim.

Firkatim nâriyle diller, yandı ey Can’ım benim.

Bî karâr oldum perişan gözlerimden yaş döküp.

Zâten efzûndû bu dilde, derd-i hicranım benim.

Rihletin nâriyle kalbim rûz ü şeb yanmaktadır,

Bir hüzünler mülkü oldum, artdı nîrânım benim.

Eksik olmaz gözlerimden, nûr hayâlin dâima,

Bahtımın tek şû’lesiydin, Hak’da burhanım benim.

Bir buhardan sanki gönlüm hep yanıp tütmektedir.

Ah!… Nasıl bulsun teselli kalb-i sûzânım benim.

Kalb ı ruşen, rûy’u gülşen, sohbetinden nûr coşar,

Bir muazzam kenz-i mahfî bahr-i ummamınbenim.

Çok şükür öptüm, elinden, sohbetin’den feyz alıp,

Hak için sevdim; bu yüzden belki gufrânım benim.

Bir daha görsem cemâli pâkinî derken hemen.

Ansızın uçdun Hudâ’yâ, derde dermânım benim.

Sen nihayet vâsıl oldum, Zü’l Cemâl-î İzzet’e,

Amma gün geçdikçe gamnâk oldu her ânım benim,

Sen’din ey mahbûb-u âlem, ufkumun solmaz gülü,

Ömrümün hurşîd ü mâh’î, şem’i tâbân’ım benim.

Râh-ı Hak’da rehberimdin, her hususda serverim,

Gönlümün hâzık tabîbî, kalb’de mihmân’ım benim.

(Devamı yarın)

 

MEVLÂNÂ HÂLİD HAZRETLERİNİN VASİYETİ (2)

 

Zikr-i kalbîye devam et. Yolda giderken de olsa onu bırak­ma. Her işinde Allah’ın kuvvet ve kudretine iltica et. Sâdât-ı ki­ram hazerâtının rûhâniyetinden istimdat et. Âlimlere ve Kur’an hafızlarına ikram et. Mümkün mertebe Kur’an kırâatıyla meşgul ol. En fazla fıkıh ilmiyle meşgul ol. Huzûr-u kalbî seni bu işten alıkoymasın. Eğer birini diğerine perde yaparsan meşreb darlı­ğı içindesin demektir. Hükümet adamlarının işlerine bulaşma! Senden kendileri taleb etmiş olsalar dahi ondan hazer et. Müs­lümanların ulü’l-emri, vüzerâsı ve ümerâsı için iyiliklerine ve ıs­lâh olmalarına dua et. Allah ta’âlâya ehl-i islâmın kâfirlere ve bid’atçılara galebe etmesi için dua et. Terk-i vücût et. Hayra bü­tün gücünü sarf et. Mevcutlarla kanâat et. Makâm-ı Mahmûd sahibinin sünnet-i seniyyesine temessük et. Allah’ın ebedler bo­yu salât ve selâmı O’na âl ü ashabına olsun. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Nafile namazlardan teheccüd, iş-râk, duhâ, evvâbîn namazlarına devam et. Dâima abdestli gez. Günde üç defa: “Sübhâna’llâhi vebi-hamdihî adede halkıhî veridâ nefsihî vezînete arşihî vemidâde kelimâtihî” teşbihine devam et.

(Muhammed b. Abdullah HANİ (rh.a.), Âdâb, 326. s.)

 

İMÂM-I RABBÂNÎ HAZRETLERİ BUYURUR Kİ

 

“Ey ihvanı dîn! Cümlemizin üzerine vâcibdir ki: Evvelâ i’tikâdımızı kitâb ve sünnete göre tashîh etmemiz lâzımdır, i’tikâdımızın esaslarını belirten âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerin nasıl anlaşılacağını, ne şekilde anlaşılması lâzım geldiğini ehl-i Hakk ve hakîkat olan âlimlerimiz beyân etmişlerdir. Bizim onlara uymamız lâzımdır. Allah cümlesinin sa’y ve gayretlerini meşkûr etsin. Onlar bu i’tikâd esâslarını Kur’ân’ı bir bütün olarak göre­bilme seviyesine ulaştıktan sonra Kur’an ve hadîsin ruhuna göre, onlara tamamen bağlı olarak beyân etmişlerdir. Sizin bizim anlayışımız bu büyüklerin anlayış ve izahlarına uymuyorsa kat’î surette mu’teber olmaz. Ehl-i bid’at ve delâlet olanlar, kendi bâtıl hüküm ve i’tikâdlarını kitâb ve sünnete uygun zannederler! Halbuki onların i’tikâdı Hakk’tan fersahlarca uzaktır.

(Muhammed b. Abdullah HANİ (rh.a.), Âdâb, 124. s.) ,

 

MEVLÂNÂ HÂLİD HAZRETLERİNİN VASİYETİ (1)

 

Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

E’l-hamdüli’llâhi vekefâ ve selâmün ‘âlâ ‘ıbâdihi’lle-zî nestafâ.

“Sana Allah (c.c.)’dan ittikâ etmeyi, O’na itaati, in­sanlara eza vermemeyi tavsiye ederim. Buna bilhassa Haremeyn-i şerîfeynde dikkat edesin. Herkes seni gıy­bet etse bile, sen kimseyi gıybet etme. Nefsin için kim­seden dünya malı alma. Ancak şerefinin müsâade et­tiğini al. Onu da hayır yolunda sarfet Mü’min kardeşle­rin aç iken, yoksul iken, onu şehevât-ı nefsâniyyen için sarf etme! Kimseyi hakir görme! Kendini kimseden üs­tün görme! Kalbi ve bedenî ibâdetlere tahsîs-i nazar et, ömrünü bu şekilde geçir. Niyyet, ibâdetlerin ruhu ol­ması sebebiyle bu hususta çok kusur ettiğin için şimdi­ye kadar hiçbir hayırlı iş yapmadım diye kabul et. Çün­kü ihlâs olmadan niyyet sâlih olmaz. Senin büyüğünde ihlâs olmazsa sende de olmayacağı aşikârdır. Vallahi ben, dünyâya ayak bastığım günden beri hayırlı amel yapamadım. Sen beni kendinden hayırlı zannediyor­sun. Her hayırda kendini müflis saymamak cehlin son haddidir. Kendini müflis kabul ettiğin vakit artık ümîd kesme. Çünkü Bârî ta’âlânın fazi ü ihsanı bir kulun insü cinnin ibadetini yapmasından hayırlıdır. Âyet-i ke-rime’de: “Ancak Allah’ın fazlı ve rahmetiyle, işte bu­nunla ferahlasınlar, bu onların cem’ ettikleri şeylerden hayırlıdır!” (Yûnus s. 58.â.) İbn-i Abbâs (r.a.) “cem’ ettikleri” kelimesini “kazandıkları” şeklinde tefsîr etti.

Akılları şeytanın elinde oyuncak olan kimseler gibi, Allah’ın fazlı, ibâdetini terk etmeye sebeb olmasın.

(Muhammed b. Abdullah HANİ (rh.a.), Âdâb, 326. s.)

 

EBÛ SÜLEYMAN DÂRÂNİ (K.S.)

 

Süleyman Dârâni der: Her nesnenin pası vardır. Gön­lün pası da çok yemektir. Her kim çok yiye, altı belâ gele:

Kıldığı namazın tadını bulmaz.

Unutkan olur.

Kendisi tok olduğundan şefkati az olur. Alemi de tok zanneder.

Tâatı kılmağa tenbellik gele.

Şehveti galib ola.

Müslümanlar mescide varacak o helaya vara.

Çok yemek şehveti aç ider. Durmaz nesneler ister. Eğer aç olursa şehveti tok olur. Nesne istemez. Açlık âhiret ka­pısı açar. Tokluk dünyâ kapısını açar. Çok yemek aklı gi­derir. Açlık nefsi kahreder ve bağrı yufka eder, ve gönlü nurlandırır, tokluk da gönlü karartır. Arifin gönül gözü açılınca gaflet gözü yumulur ve eğer gafiller bilseler kim bunlardan ne fevt oldu, ödleri sıda idi. Mü’min odur ki zi­kir onun gıdası ola ve üns ânın rahatı ola. Her kim dünyâyı terk eyledi, gönül münevver oldu.

***

Süleyman Dârânî dünyâdan nakil etti. Bir ulu ânı düşde gördü. Sordu ki:

Çalab’ın sana ne kıldı? Eytti:

Rahmet eyledi. Ve lâkin halk içinde şöhretimden ötürü itâb eyledi.

Zira zamanında parmak ile gösterilirdi (R.A).

 

EBÛ SÜLEYMAN DÂRÂNİ (K.S.)

 

Süleyman Dârâni der: Her nesnenin pası vardır. Gönlün pası da çok yemektir. Her kim çok yiye, altı belâ gele :

— Kıldığı namazın tadını bulmaz.

— Unutkan olur.

— Kendisi tok olduğundan şefkati az olur. Alemi de tok zanneder.

— Tâatı kılmağa tembellik gele.

— Şehveti galib ola.

— Müslümanlar mescide varacak o helaya vara.

Çok yemek şehveti aç ider. Durmaz nesne­ler ister. Eğer aç olursa şehveti tok olur. Nesne istemez. Açlık âhiret kapısı açar. Tokluk dün­yâ kapısını açar. Çok yemek aklı giderir. Açlık nefsi kahreder ve bağrı yufka eder, ve gönlü nurlandırır, tokluk da gönlü karartır. Arifin gö­nül gözü açılınca gaflet gözü yumulur ve eğer gafiller bilseler kim bunlardan ne fevt oldu, öd­leri sıda idi. Mü’min odur ki zikir onun gıdası ola ve üns ânın rahatı ola. Her kim dünyâyı terk eyledi, gönül münevver oldu.

***

Süleyman Dârânî dünyâdan nakil etti. Bir ulu ânı düş,de gördü. Sordu ki:

Çalab’ın sana ne kıldı? Eytti:

Rahmet eyledi. Ve lâkin halk içinde şöh­retimden ötürü itâb eyledi.

Zira zamanında parmak ile gösterilirdi (r.a.).

 

 

 

HÂRİS MUHÂSİBİ (K.S.)

 

Haris Muhâsibi’ye atasından otuz bin altun kalmıştı. Babası kaderiyyü’l-mezheb idi. «Bu malı Beytü’l-mâl’e verin,» dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) buyurur ki: «Kaderi mezheb olanlar bu ümmetin mecûsîleridir.»

***

Hâris der idi ki:

Allah’a lâyık kişilerin oniki hasleti saklama­sı lâzımdır.

— Yalan ve gerçek yere and içmeye.

— Yalandan sakına.

— Va’dinden hulf etmeye.

4— Mahlûka lâ’net okumaya.

— Hiçbir kimseye yavuz dua kılmaya.

— Zulüm görürse tahammül ede.

— Haramlardan sakına.

— Kendisini hiç kimseden ulu görmeye.

— Kimsenin hatırını kırmaya.

— Müridi incitmeye.

— Kaza gelirse sabır ve şükür ede.

— Allah’ın farizalarını yerine getire.

Der idi ki: «Her kim dilerse uçmak ehli ola, sâlih dervişlerle sohbet eylesin; Olur isen Allah için ol, eğer ânın için olmaz isen hiç olmaz.» Bu ise bilene ne gökçek sözdür.

Sâdık oldur ki halk âna rağbet etmediği için hiç kayırmaya. Sıdk, Hak kılıcıdır.

(Tezkiret’ül Evliya)

***

«Allah için sevmek ve Allah için buğz etmek imandan bir cüzdür.» (Hadis-i Şerîf)

 

 

 

 

 

 

ORUCUN VEYA AZ YEMENİN

ON GÜZEL HASSASI

 

1-  * Açlıkta, kalb safası, hafıza kuvveti,

* Toklukta, ahmaklık, unutkanlık alır.

2-  * Açlıkta, kalb rik’atli olur.

Dua ve ibadette fevz bulunur.

* Toklukta, kalb katı olur,

ibadetten zevk alınamaz.

3-  * Açlıkta, kalbde zül-ü inkisar ve tevazu olur.

* Toklukta tuğyan, tefahur ve kibr olur.

4-  * Açlıkta, fakir ve açlar düşünülür.

* Toklukta, unutulur düşünülmez olur.

5-  *Açlıkta, şehvani, nefsani istekler kırılır.

* Toklukta, nefs-i emmure kuvvet bulur.

6-  *Açlıkta, vücutta uyanıklık zindalile olur.

* Toklukta, uyku ve gaflet olur.

7-  *Açlıkta, ibadet taata devam kolaydır.

* Toklukta, tenbellik ve gevşeklik olur.

8-  *Açlıkta, beden sıhhatli olur, Maraz defolur.

* Toklukta, vücut yıprar, hasta olur.

9-  *Açlıkta, bedende hafiflik, ferahlık olur.

* Toklukta, ağırlık, atalet olur

10-* Açlıkta, sadaka vermeğe, isar ve infaka şevk gelir.

*  Kıyâmet günü sadakanın gölgesinde oturur.

(Hz. Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Mükerrem İhsan, S: 23)

“Başkalarını ıslah etmek için kendinizi ıslah etmeniz icab eder.”

Hz. Ömer (r.a.)

 

 

 

ŞAH ŞUCA-I KİRMANİ (K.S.)

 

Şah Şuca-i Kirmanî (k.s.), padişahzade idi. Aba hırka giyinmez, sipahi elbisesi giyerdi. Çok tasnifleri vardır. “Mir’at ül Hükema” adlı bir kitab yazmıştır. Nişanbur’a geldiği vakit, Ebu Hafs gibi kişi, azametiyle ona karşı geldi.

***

Şeyh Hazretleri’nin bir kızı vardı. Kirman Padişahı diledi.

( Üç gün mühlet verin, ondan sonra cevap veririm. Şeyh birer birer mescid ve hanıgâhları gezdi. Bir derviş bulup kızını ona vermek için. Mescidde bir yiğidi namaz kılar gördü. Namaz­dan fariğ olunca, şeyh :

Ey oğul evin var mıdır?

Yok.

Kız alır mısın?

Bana kim kız verir, üç akçam vardır.

Üç akçanın birini ekmeğe birini ete ve birini havuca ver ve o saat kızını ona verdi ve ol gece teslim eyledi. Şeyhin kızı yiğit katına geldi, bir bardak üstünde bir parça kuru ekmek durduğunu görünce kız:

Bu ekmek nedir? diye sordu. Yiğit:

Geceden kaldı. Kız :

Dünkü rızkı veren Allah bugün vermez mi idi ki yarına ekmek gizledin?

Atam beni bir tevekkül ehline verdim demişti. Meğer öyle bir kişiye vermiş ki rızk için Allah’a inanmaz imiş. (Tezkiret-ül Evliya)

 

HACE MUHAMMED BÂKÎ (K.S.)

 

Boyu orta, levni kırmızı, sakalı az ve bazı yerleri beyaz idi. Her zaman uzlet ve riyazat ihtiyar ederdi. Az yer, az uyur, az konuşur, gece gündüz Kur’an-ı Kerim’le meşgul olurdu.

Künyesi: Kâbil’den Hâce Muhammed Abdülbâki’dir.

Gençliğinde Kâbil şehrinden Semerkand’a hicret etmişlerdir. İlme, takvâya râğbet ederdi. Zahir batın ilimlerini tatbik eyler, cezbe ve aşkullah ile dolu hüsn-i ahlak ile memlü idi. Hace Emkenekî Hazretlerinden mânevi ders almışlar, feyzlere gark olmuşlardır.

Kendi çok halli idi. Hace Muhammed Bahâeddin Nakşibend ve Hace Ubeydullah Ahrar Hazerâtının rûhâniyetlerinden çok istifâde etmişler, feyizlerini ziyâdeleştirmişlerdir. Onun için kendilerine Üveysî  de denilir.

Her gece akşam namazından teheccüd namazına kadar Kur’an-ı Azimuşşanı hatmeyler sonra teheccüd namazını kılar, fecr-i sadıktan sonra sabah namazını eda eder, güneş doğuncaya kadar da Yasin-i Şerif okurdu. Gün doğunca:

– Ya Rabbi! geceler ne kadar sür’atle geçiyor buyururlardı.

Oğlu Abdullah çok zaman huzurlarına elinde bir ayna ile gelir, yanına oturur. Oğluna:

– Aynada kendine bak!…buyururlardı.

İmam-ı Azam Ebû Hanife (Rh.a.) mezhebindendir. Müceddid-i Elf-i Sâni İmam-ı Rabbâni Hazretlerinin yetişmesinde âmil olmuştur. Hayatında ve mematında feyz-i cârî idi. İltica eden boş dönmezdi. Konuşmada alacağını alır giderdi.

1014’de 41 yaşında iken Dehli’de irtihal etmişlerdir.

Silsilede emâneti Hâcegî Emkenekî Hazretlerinden, mânen de Şâhı Nakşibend ve Ubeydullah Ahrar Hazretlerinden almışlardır. Hakkın mazharı diye anılır.

(Hz. M. Hani (k.s.), Âdâb, S: 98)

 

 

EBÛ’L-HASAN HARKÂNÎ (K.S.)

 

Uzun boylu, gökçek yüzlü, geniş alınlı, iri gözlü, kumral renkli idi. Hazret-i Ömer (R.A.)’e benzerdi.

Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin beyânına göre, Bâyezid-ı Bestâmî Hazretleri kendisinden bir buçuk asır sonra Harakan’dan bir er zuhûr edeceğini, ulvî evsâf ve makamâta sâhib olacağını, mürîdlerine haber vermiştir.

Filhakîka Ebû’l-Hasan Harkani (K.S.) zuhûr ettiği zaman, Hazret-i Bâyezıd-ı Bestâmî’yi rüyâda gördüğünü, irşâdına mazhâr olduğunu ve feyzine müstağrâk bulunduğunu söyledi. 12 sene onun türbesinde hizmet etti. Ona âid kelâmlardan menkibelerden istifâde etti. İlmini irfânını artırdı. Âlî makâmlara yükseldi. Zamânının bir tanesi oldu. (Yolunu devâm ettirdi.)

Hazret-i Bâyezid’in türbesini her ziyâreti esnâsında ayak üzre durur Fatihâ ve İhlâs okuduktan sonra:

“- Ey Bârî Hüdâ! Bâyezid’e a’ta ve bahş buyurduğun hikmetten ve giydirdiğin libâsı marifetten bir nasipte, İzzet ve Celâlin hakkı içün Ebü’l-Hasan kuluna ihsân eyle!…” diye tazarrû ve niyâzda bulunur, avdet ederdi. Türbeden ayrılırken yüzü hep türbeye dönük olurdu.

Sözleri:

Ona sordular:

“- Kişi kendisinin uyanıklığını ne ile bilir?”

“- Allâh (C.C.)’ı andığı zaman, baştan ayağa Allâh’ın seni andığını duymakla…” dedi. Sordular:

“- Ahlâk nedir?”

“- İşi Allâh (C.C.) için işlemektir.” buyurdu.

“- Tam kırk yıldır Allâh gönlüme nazar eder, orada kendisinden gayrısını (başkasını) görmez.”

“- Gönüllerin aydınlığı Hakk’a meyilli olmakla, amellerin güzelliği gösterişten uzak olmakladır.”

“- Ni’metlerin helâli, kendi çalışmasıyla elde edilenidir.”

“- Arkadaşların hayırlısı ve iyisi Hakkanî hizmetlerde sıhhatli ve becerikli olanıdır.”

Emâneti BÂYEZİD-İ BESTÂMÎ Hazretleri’nden manen devralmıştır. Zât-ı Pâk diye anılır.

(Hz. M. Hânî (K.S.), Âdâb, S: 65)

 

EBÛ ALÎ FÂRMEDÎ (K.S.)

 

Zâhir ilimlerini evvelâ Nişabur’da Şeyh Ebû Saîd Ebûl Hayr Hazretleri’nden, sonra Ebûl Kasım Kuşeyrî Hazretleri’nden tahsîl etmiştir.

Bâtınî ilimlerine evvelâ Şeyh Ebû’l Kasım Gürkâni Tûsî Hazretleri’ne, sonra da Ebû’l Hasan Harkânî Hazretleri’ne candan hizmet ederek almıştır. Gençliğinden beri hizmet ehli idi. Gittikçe aşk ve şevki arttığından üstâzlarının izin ve müsâadeleri ile diğer üstâza devâm ederlerdi. Buyurulmadan gerekli ma’kûl işi gözetler, edâ eder, böylece büyük teveccühlere mazhar olurdu.

Birgün üstâzı Ebû’l Kasım Kuşeyrî boy abdesti almak üzere hücresinde yıkanırken bir kova su tedârik ederek Hazret’in hücresinin kapısının önüne kor ve su getirdiğini ihsâs ederek oradan sıvışır. Kuşeyrî Hazretleri meğer böyle bir ziyâde suya ihtiyaç hissedermiş, memnûn olur. Derhâl alır yıkanmasını, abdestini tamamlar. Çıkınca:

Bu suyu kim getirdi, diye sorar:

Ebû Alî acaba bir sû-i edeb mi yaptım diye çekinir, fakat söylemek mecbûriyetinde kalır:

“Bendeniz getirdim efendim,” der.

Bunun üzerinde Ebûl Kasım Kuşeyrî Hazretleri:

“Ey Ebû Alî! Yetmiş senede ihrâz ettiğimiz mertebeleri, sen bir kova su ile kazandın. Hizmetindeki firâsetin seni daha çok yükseltir oğlum. Allâh razı olsun…” diye duâ e-der.

Kuşeyrî’nin yanında mücâhede ve riyâzâtla hizmetine devâm eder ve yakın zamanda hâlinde büyük değişmeler olur. Müsâdeleri ile Şeyh Ebû’l Kasım Gürkânî Hazretleri’nin nezd-i âlilerinde hizmete girer. Yüksek füyûzâta nâil olur. Gittikçe aşk ve şevki arttığından Gürkânî Hazretleri’nin de müsâdeleri ile Kutbuzzamân, Gavsüddevrân Ebû’l Hasan Harkânî Hazretleri’nin hizmetlerine koşar. Aldığı feyizle halkanın büyük erlerinden ve zamanın ferîdi olur. (Kaddesallâhü Sırrahü)

(Hz. M. Hânî (K.S.), Âdâb, S: 68)

 

MUHAMMED BAHÂÜDDÎN

NAKŞÎBEND (K.S.)

 

Buhâra’ya bir fersâh mesâfede Kasr-ı Ârifân’da Sülâle-yi Tâhire’den ecdâdı İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık (R.A.)’a ve oradan Hz. Alî (R.A.) ve Hz. Fatıma (R.A.)’ya varan sâlih bir babadan ve sâliha bir anadan doğmuşlardır (718). Henüz ana rahminde iken bir er kokusu duyulmuş ve manevî pederleri Muhammed Baba Semmasî tarafından açığa vurulmuştu. Küçüklük çağlarında büyüklüğü görülmekte idi. Yaşı ile mütenâsib olmayan, idrâk, dirâyet, sünnete tam uymak, kerâmet ve nûr-ı hidâyet kendisinde müşâhade ediliyordu.

Doğduğundan beri himmet üzerinden eksik değildi. Çocukluğunda Muhammed Baba Semmasî Hazretleri’nin, gençliğinde kemal çağında Seyyid Emir Külâl Hazretleri’nin devâmlı teveccühleri altında ve kendisi de onlara ve cemiyete devâmlı hizmette idi. Ona, mana âleminde Abdü’l Hâlık Gücdüvânî Hazretleri’nin talimatı şöyle olmuş:

– “Oğlum Bahâüddîn, büyük bir istidâda sâhipsin. Âleme manevî ışık yakacak olan bi istidâd fitilini tahrîk lâzımdır. Zikrullâhtan bir an fariğ olma! Mahlûkata hâlisane hizmet et. Onunla Hakk’a giden yol buluna ve erişile…

– Bahâüddîn! Her zaman ve mekânda ayağını şerîat esâsları üzerine basasın! Emir ve nehiyde istikâmet üzere olasın! Dâimâ azîmetle amel eyleyesin. Sünnetlere tâbi olasın! Cem’i sünnetleri mümkün oldukça işleyesin! Ruhsâtları terk edip bid’atlardan kaçınasın! İnsanlar, hayvanlar, nebâtlar senden hizmet bekliyorlar oğlum!”…

  • ••

Cenâzesinin önünde okunmasını vasiyet ettiği rubâî:

“Bütün ufuklarda dostun dosta kavuşması kadar güzel ne var?

Senin diyârına cemâlini görmeye gelmiş âşıklarız.”

(Hz. M. Hânî (K.S.), Âdâb, S: 90)

 

SEYYİD EMİR KÜLÂL (K.S.) HAZRETLERİ

 

Ana karnında iken vâlidesi anlatıyor: Şüpheli lokma yiyince karnım ağrır, istifrâ edince halâs bulurdum. Bu hal bir kaç def’a tekerrür etti. Artık yiyeceğim taamın (yemeğin) helal olmasına dikkat eder oldum. Ağrı da kalmadı. Gençliğinde güreşe meraklı olup çok iyi güreşirdi. Bir gün güreş meydanında muvaffakiyetler gösterirken, Hâce Muhammed Baba Semmasî (K.S.) Hazretleri oradan geçiyor ve durup güreşi seyrediyor. Bu sırada müridlerden bazıları Hazret’in güreş seyretmesini hafif bularak ve ona yakıştıramayarak içlerinden türlü havâtır geçiriyorlar. Keşf-i kulûba sahip olan Hazret derhâl: Bu meydanda bir mert vardır ki ileride bir çok adamlar onun sohbeti berekâtı ile kemâle erecekler. İsterim ki bize mürid olsun da onun talim ve terbiyesi hizmetinde bulunayım, buyuruyor. Tam bu sırada, güreşmekte olan Emir Külâl’ın gözleri Hazret-i Muhammed Baba Semmasî’nin nazarlarına rastlar ve derhal güreşi bırakır, gelir. Hazret’in ayaklarına kapanır. Sonra peşinden hânkâha gelirler. Seyyid Emir Külâl talib ve müstağfir olarak Hâce Muhammed Baba Semmasî’ye teslim olur, teveccühâtı âliyelerine mazhar bulunur. Zâhir ve bâtın ilimleri ile mücehhez olarak, zamanının ferîd-i menzilesine erer. Hazret-i Alî (R.A.) sülâlesinden seyyidliği ile beraber şerîat, tarîkat, marifet, hakîkat derecelerine yükselir.

Seyyid Emir Külâl Hazretleri’nin dört oğlu ve dört halifesi vardı. Her bir oğlunu bir halifesinin nezdine hizmet ve terbiye için verdi ve güzel yetiştiler. Bunlardan oğlu “Emir Burhân”ı Muhammed Bahâüddîn Nakşibendî (K.S.)’ya verirken “İşte sana taze bir delikanlı… Bunu kendi yetiştirildiğin gibi yetiştir ve hakîkatlere eriştir ki, senin bu işte rüsûhunu göreyim.” buyurdular.Hakîkaten birkaç sene sonra Emir Burhan’ı Muhammed Bahâüddîn Hazretleri huzura getirdiğinde hallerini güzel buldu. Oğlu için: Emir Burhan tarîkatta huccetimiz hakîkatta burhânımızdır. Bahâüddîn Hazretleri için: “Oğlum Bahâüddîn, göğsümde ne varsa sana aktardım. İstidâdın daha geniştir. Var ulu kişi ara, nâmın cihânı tuta… Me’zunsun!” buyurdular.

(Hz. M. Hânî (K.S.), Âdâb, S: 88)

 

HÂCE ALAADDÎN ATTÂR (K.S.)

 

İlme düşkün hizmete meftûndu. Zâhir ilimlerini tahsîle meraklı olup devâm ettiği Buhâra Medresesi’nde altında bir eski hasır, başı için tuğladan bir yastık ve önünde kitâbını koymaya mahsûs tahtadan bir rahlesi mevcûd idi.

Âileden gelen zenginlik gururunu kırmak için Muhammed Bahâüddîn Nakşîbend (K.S.), Hâce Alaaddîn Attâr (K.S.)’a kardeşlerinin dükkânları önünde elma satmasını emretti. Hâce Alaaddîn Attâr (K.S.) kardeşlerinin bu işi garip göreceklerini fehmetti (anladı). Biraz ağırdan aldı. Hazret, ısrâr etti. Hâce Alaaddîn Attâr (K.S.) elma teknesini aldı, kardeşlerinin attârlar çarşısına vardı. Bir gün, bir tekne içinde elma sattığını gören ağabeyleri, nefsânî onurlarına, gururlarına ve zenginliklerine yediremeyerek Hâce Alaaddîn Attâr (K.S.)’a itâbta bulundular. Elma teknesini elinden aldılar, dayak attılar. Bunun üzerine Hâce Alaaddîn Attâr (K.S.) ağlayarak:

“- Benim efendim elma sat dedi, satacağım. Hem nerde derse orada satacağım. Dükkânınızın önünde bağıra bağıra satacağım. Ne yaparsanız yapın, ben onun emrini yerine getireceğim.” dedi. Sonra dergâha geldi. Onun nefsini kırdığını gören Hâce Hazretleri:

“- Oğlum Alaaddîn! Elma satma işi tamam. Kardeşlerinin nefsinin kabardığını, senin nefsinin geberdiğini gördüm. Bundan böyle sohbetlere de devâm et. İlmini, fazlını tamam et. Cenâb-ı Hakk muînimizdir.”  buyurdular.

Üstâz’ı gibi Hanefî mezhebinden olan Hâce Alaaddîn Attâr (K.S.) akîde cihetinden çok iknâ edici bir i’tikâda sâhibti. Çoklarını dalâlet fırkalarının bâtıl akîdelerinden kurtarmış, Hakk’a hakkıyla îmân etmelerini sağlamıştır. Bazı sözleri:

“İnsanların küllî ilme ulaşamayışları, kendi cüz’î ilimlerinden vazgeçmeyişlerindendir.”

“İrâdesini Hakk’ın irâdesinde, kudretini Hakk’ın kudretinde yok etmeyen Hakk’a ulaşamaz. Bunun için yol: Şerîat sâhibinin emirlerini yerine getirip Hakk’ın murâdını, kendi murâdından önde tutmaktır.”

(Hz. M. Hânî (K.S.), Âdâb, S: 93)

 

ŞEYH SEYFÜDDÎN (K.S.)

 

İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûk (K.S.) Hazretleri’nin torunu ve Muhammed Ma’sûm (K.S.) Hazretleri’nin oğlu olmakla küçüklüğünden beri büyük bir lûtfa mazhar ve ma’nevî hava ile muattâr idi. Ehl-i dünya ile görüşmekten şiddetle kaçınır, ehl-i dîn, sâdık ve hakîkî dostlar ile ülfetten zevk alırdı. Öyle ki, sâdık ihvân meclisinde, âşıkın ma’şûkunun gelmesine intizâr ettiği gibi bir an tetikte vâridât-ı İlâhiyyeyi bekler, biri mecliste “İsm-i Celil-i Mevlâ”yı zikretse kuşlar gibi çırpınır, vecde gelirdi. Peygamber (S.A.V.)’in Sünnetlerine o kadar riâyet ederdi ki kendisine “Sünnetin ihyâ edicisi” denilirdi.

Hazret’in hisli müridlerinden biri, ney ve semâ meclisine tesâdüf eder. Öyle güzel nâmeler duyar ve uçar gibi semâ seyrederken; derûnî duygularını zabtedemeyerek ve edebinden nâra ve ses çıkaramayarak oracıkta can verir.Bu haber Hazret’e ulaştığı zaman:

“- Ney ve semâ duygulu, hassâs gönüller için tehlikelidir. Dîn ulemâsının bu işlere cevâz vermemesinin hikmeti vardır.” buyururlar.

Hazret’in her gün sohbetine gelenlere çok lezîz yemekler ikrâm olunurdu. Böylece sâlikler maddî ma’nevî doyurulur, seyr-i sülûkleri de tamam olurdu. Talebelerden biri bir gün:

“- Bu yolda az yemek lâzım değil mi?” deyince.

Hazret:

“- Gıdayı azaltmak vücûdu kuvvet ve takattan düşürür. Bizim tarîkimizin pîrleri devâmlı “vukûf-ı kalbî” ve “şeyh sohbeti” esâsları üzerine yolu kurmuşlardır. Fazla riyâzât ve açlıkla vücûda meşakkat vermek bazı acâib hâllerin ve hârika hayallerin meydana gelmesine sebeb olur. Biz bunları işten saymayız. Bizim gâyemiz ancak zikre devâm, Allâh (C.C.)’ne teveccüh (yönelmek) ve Sünnete ittibâ, meşrû iş ile iştiğâl ve kesret-i envâr ve berakkâttır.” diye buyurdular.

1098 senesinde vefât etmişlerdir.

(Hz. Muhammed Hânî (K.S.), Âdâb)

 

  1. SEYYİD NÛR MUHAMMED BEDVÂNÎ (K.S.)

 

Seyyid Nûr Muhammed Hazretleri genç yaşlarında kendini ilme ve takvâya vermişti. Sarf, nahiv, mantık, maânî, hadîs ve tefsîr ilimlerinde v.s. şerîat ve tarîkât ilimlerinde asrının yegâne âlimi, rumûz, hakîkat ve ma’rifette zamanının bir tanesi idi.

Şeyh Seyfüddîn Hazretleri’ne hizmet etmiş, kısa zamanda hilâfet vazîfesi ile tavzîf olunmuştur.

Vera’ ve takvâda son dereceye vâsıl olmuştur. Birkaç günlük yiyecek ekmeğinin ununu helâlinden tedârik eder, hamurunu kendi yoğurup, pişirir, kurutur, açlık galebe çaldığında azar azar yerdi. Murâkebinin çokluğundan beli bükülü kalmıştır.

İstiğrâk ve cezbe hâlleri ziyâde olup 15 sene kadar müşâhede-i Cemâl-i Ehadiyyet ile mest ve müstağrak kalmışlardır.

Ehl-i dünya ile ülfet ve görüşmekten tamamen kaçarlardı. Öyle ki okumak için bir kitâb alsa üç gün beklettikten sonra mütalâa ederdi.

Kalblere vâkıftı. Teslîm olmuş hâlîs mürîdlerinin suâl ve müşküllerini konuşmadan hallederdi.

Bir gün Hazret’in evinin bitişiğinde sarhoşluk veren maddeler satan birisi, dükkân açmış. Seyyid Nûr Hazretleri de sohbette bu harâm işin feyze mâni’ olduğunu söyleyince mürîdleri derhâl o dükkânı tahrîb ettiler. Bu sefer hazret daha çok üzülmüş. Ve:

“- Ne yaptınız, bizim yüzümüzden adamı gadre uğrattınız. Bertaraf etmek kâdı ve icrânın işidir. Siz başkasının işine de müdâhale ettiniz.” buyururlar. Ve:

“- Adamı çağırın da görüşeyim, helâllaşalım.” derler.

İçki satan adamı çağırırlar huzûruna getirirler. Hazret-i Şeyh ona bakar bakmaz adam tövbe eder. Bir hakk iddiâ etmez, sıdk ile Hazret’e mürîd olur.

Hazret 1135’te Delhi’de vefât eder.

(Hz. Muhammed Hânî (K.S.), Âdâb, S: 121-122)

 

MUHAMMED ES’AD ERBİLÎ EFENDİ (K.S.) HAZRETLERİ

 

Muhammed Es’ad Erbilî Hazretleri 1848 yılında Musul’un Erbil Kasabası’nda dünyaya geldiler. Çocukluk yıllarını aynı kasabada geçirmiş, genç yaşında, zamanın büyük âlimi şeyhi olan Tâha-i Harîrî Hazretleri’ne intisab ettiler. Üstâdından görmüş olduğu tahsîl ve terbiyede üstün başarı göstererek 24 yaşında Tahâ-i Harîrî Hazretleri’nden icâzetlerini aldılar. Es’ad Efendi Hazretleri’nin gençlik yılları ilim ve irfân meclislerinde geçmiştir. Zamanın ulemâsı Abdülmecid Refkânî Hazretleri’nden Nakşî tarikatının icâzetnamesini almış, Nakşî ve Kâdirî Tarikâtlerinin hilâfet makamına yükselmiştir. 1888’de Osmanlı pâyıtahtı İstanbul’a gelmiştir. Almış olduğu icâzetler Şeyhülislâmlar makamı tarafından tasdîk edildi. Ve kendisi Kelâmî Dergâhı’nın başına getirildi. Burada irşâd halkasını kurdular.

Osmânlı Pâdişâhı, Sultan Reşâd, Şeyh Es’ad Efendi’ye tutkundu. Ona bütün gönül kapılarını açmış ve sevgi bağlarıyla bağlanmıştı. Bizzât Osmânlı Sultânı’nın emriyle İstanbul’da tarîkat şeyhlerini toplayan «Şeyhler Hey’etinin Reîsi» seçildi.

Sultân Reşâd, Bu Gönül Efendisine Çiçekli Durağı’ndaki mescid ve zaviyeyi bağışladı.

Kâinatın Efendisi(S.A.V)’e karşı duyduğu muhabbet sonsuzdu. İrşâd vazifesini burada yapıyordu.

Her beşer gibi ecel şerbetini içme zamanı yaklaşmıştı. Mukedderât-ı İlâhî huzura gelip Menemen Vak’ası’nda oğlu Ali Efendi ve birçok kişi ile birlikte şehîdlik makamında Cenâb-ı Hakk’a rücu eylemişlerdir. (Rahmetullâhi a’leyhi ve Rahmeten vâsia)

(İstanbul ve Anadolu Evliyâları)

 

HAZRET-İ MAHMÛD SÂMÎ (K.S.)’NİN KENDİ

İFÂDELERİYLE DOĞUMLARI

ŞEYH ŞÂMİL (K.S.) HAZRETLERİ

 

1212 Hicri’de Dağıstan’ın Girmi Köyü’nde doğdu. Hârikulâde askeri dehasını, bütün  dünyaya ve bizzat ebedî düşmanı olan Rus yüksek kumandan ve kurmaylarına tasdik ettiren, büyük bir devlet adamı olduğunu, mahrumiyetler ve imkânsızlıklar içinde kurduğu sağlam devletle isbat eden Şeyh Şâmil, 75 yaşında olduğu halde, mesane hastalığından akşam ezanına on beş dakika kala sağ elinin baş parmağını kaldırarak ve “Kelime-i Şehadet” getirerek 23 Zilkâde 1287 Hicrî (1870 Milâdi) Pazartesi gündüzü Huzûr-ı Sa’âdetleri (S.A.V.) Efendimiz’e hicret ettikleri Medîne-i Münevvere’de Resûlüllah (S.A.V.)’in misafirliğine kavuştu. Cenazeleri Cennetül-Bâki’ye defnedildi.

Kaadî’sı olan Şeyh Cemaleddin (K.S.) ona dünya ve âhiret ilimleriyle birlikte muhabbet ve itimadının parlak bir nişânesi olarak kızı Zâhide’yi nikâhlamıştır.

Muazzam çar ordularına Dağıstan’ı ve Çeçenistan’ı tam otuz beş sene dar getiren Şeyh Şâmil (K.S.) birçok zaferler kazanmıştır. Gimri’nin yerle bir edildiği Gâzi Muhammed’in şehid edildiği ve Şeyh Şamil de göğsünün delinip ciğerlerinin parçalandığı, kurşun ve kılıç yarası aldığı, kırka yakın muharebeden sonra Şeyh Şâmil (K.S.) yirmi beş gün baygın yatmış kendine geldiğinde ve başucunda duâ eden annesine ilk suâli: “Anam, namaz vakti geçti mi?” sorusu olmuştur.

Şeyh Şâmil (K.S.) Hazretleri, bu muhârebelerden sonra otuz sene daha cihâd destanları yazmıştır. Cenâb-ı Hakk’tan yolunda olmağı ve şefâatlerini niyâz ederiz.

 

(Tarık Mümtaz Göztepe, İmâm-ı Şâmil)

 

 

 

 

 

MUHAMMED ZAHİD (K.S.)HAZRETLERİ

 

Muhammed Zahid (K.S.) Hazretleri, gençliğinden beri kendi kendine riyazet ve mücahede ile meşgul olup senelerce gözüne uyku girmedi. Nihayet ma’nevi işaretle bir mürşid-i kâmilin irşâdının gerektiği kendisine bildirildi. O mürşid, Hace Ubeydullah Ahrar (K.S.) Hazretleridir.

Muhammed Zâhid (K.S.) onun bulunduğu yere doğru sefere çıktı. Hace Ubeydullah (K.S.) Hazretleri de bu gelişten mâ’nen haberi olmakla bir hayvana binerek onu karşılamağa çıktı. Ağaçlık bir yerde buluştular, hayvanlarından indiler, selamlaşıp musafaha ettiler ve derhal oturup ma’nevî dersi görüştüler. Hace Ubeydullah (K.S.)  Hazretleri, Muhammed Zahid (K.S.)’u çok müstaidd gördü. Her vechile yolu hazır buldu. Daha dersi tâ’lim ederken teslîmiyetini ve tekâmülünü müşahade etti. Orada az bir zamanda seyr sulûkünü tamamladı. Halinde bir kemal müşahade etti. Tarikat hırkasını giydirdi. İcazet ve ruhsat verdi, birinci halifesi oldu. Dua ettiler, ayrıldılar. Bu ilk ve son mülâkatı oldu. “İmdadın gelmesi istidada bağlıdır” kâidesine göre müridde istidad olursa bazen bir görüşmede, bir sohbette iş tamamlanıyor.

Kendi zamanının ekabir-i ulemasından olup, edib, şair, ârif, zarif, aşık ve makbul-ü hûdâ bir zat idi.

Fakr, tecerrüd, tefrid, vera, takva, zuhd, ittiba-ı sünnet gibi sofiyyenin âli makamlarında teferrüd etmişti.

(M. Hâni, Âdâb)

 

MUHAMMED ES’AD EFENDİ (K.S.) HAZRETLERİ

 

Muhammed Es’ad Erbili Hazretleri 1848 yılında Musul’un Erbil Kasabası’nda dünyaya geldiler. Çocukluk yıllarını aynı kasabada geçirmiş, genç yaşında, zamanın büyük alimi şeyhi olan Tâha-i Hariri Hazretlerine intisab ettiler. Üstadından görmüş olduğu tahsil ve terbiyede üstün başarı göstererek 24 yaşında Tahâ-i Hariri Hazretleri’nden icazetlerini aldılar. Es’ad Efendi Hazretleri’nin gençlik yılları ilim ve irfan meclislerinde geçmiştir. Zamanın uleması Abdülmecid Refkânî Hazretleri’nden Nakşi tarikatının icazetnamesini almış, Nakşi ve Kadiri tarikatlarının hilafet makamına yükselmiştir. 1888’de Osmanlı payıtahtı İstanbul’a gelmiştir. Almış olduğu icazetler Şeyhülislamlar makamı tarafından tasdik edildi. Ve kendisi Kelâmî Dergahı’nın başına getirildi. Burada irşad halkasını kurdular.

Osmanlı Padişahı, Sultan Reşad, Şeyh Es’ad Efendi’ye tutkundu. Ona bütün gönül kapılarını açmış ve sevgi bağlarıyla bağlanmıştı. Bizzat Osmanlı sultanının emriyle İstanbul’da tarikat şeyhlerini toplayan «Şeyhler Hey’etinin Reisi» seçildi.

Sultan Reşad bu gönül efendisine Çiçekli durağındaki mescid ve zaviyeyi bağışladı.

Kainatın Efendisi(S.A.V)’e karşı duyduğu muhabbet sonsuzdu. İrşad vazifesini burada yapıyordu.

Her beşer gibi ecel şerbetini içme zamanı yaklaşmıştı. Mukedderât-ı İlahi huzura gelip Menemen Vak’asında oğlu Ali Efendi ve birçok kişi ile birlikte şehidlik makamında Cenâb-ı Hakk’a rücu eylemişlerdir. (Rahmetullâhi aleyhi ve Rahmeten vâsia)

(İstanbul ve Anadolu Evliyâları)

 

EBU MUHAMMED TÜSTERÎ

 

Evliya arasında bir önderdi. Ve tasavvuf üzerine âlimdi. İhlâs, riyazat ve işlerin gizli yönünü anlatan, büyük bir ilim sahibiydi. «İnsanlar uykudadır. ölümle uyanırlar. Uyanınca boşa geçen zamn için pişmanlık duyarlar. Bu pişmanlığı duymasına duyarlar ama, artık faydasız olur.»

«Kuru zannı bırakan, tecessüs (ayıpları araştırmak) huyunu da bırakır. Tecessüsü bırakan, gıybet de etmez. Gıybet etmeyen yalan da söylemez. Yalan söylemeyen, kimseye bühtan da atmaz.»

« Peygamberler; yemek, içmek işini zaruri olarak yerine getirirler. Sıddıklar zümresi de; sırf ibadeti ayakta yapabilmek için yer ve içerler. Diğer mü’minler de, sırf normal gıdalarını almak için yer ve içerler. Bundan ötesi hayvana da mahsus gıda almak şeklidir.»derdi.

«İşlerin fesad olduğu, zamanın bozulduğu bir devrede, insanların çeşitli ve karışık görüşlere daldığı bir vakitte, Allah (c.c.)’ın emrine göre hareket eden bir kulu; Cenâb-ı Hak (c.c.) mutlaka o zamanın halkına önder kılar. Bu kul, hidayeti bulmuştur. Kendisine uyulabilir.»

 

(İ.Şaranî Tabakatül Kübra)

*

Resûlullah (s.a.v.):

«Ey insanlar! Selâmı, selâmlaşmayı yayınız! Yemek yediriniz! Akrabâlık haklarını gözetiniz! Halk uyurken, siz namaz kılınız! Selâmetle Cennet’e girersiniz!» buyurmuştur.

 

SÜFYAN-I SEVRİ(R.A.)

 

Hazret bu ümmetin ön safında bulunan müctehidâlim, zâhid ve âbidleri arasında sayılır. Derdiler ki:

« Kur’ân ve hadîs ilmi isteyen kimse, en az yirmi yıl edebî ilimleri tahsil etmelidir.»

«Alimler fesâd  olunca, onları kim ıslâh edecek? Onların fesâda varışı, kalbben dünyâya bağlanmış olmalarıdır.»

« Bir kimse amel etmeyeceği bilgiyi sînesine alırsa, sonunda elde edeceği şey sadece zillettir.»

«İlim tahsil eden insânların, Cenab-ı Hakk‘ın rızâsını aradıklarını bilseydim, evlerine kadar koşar ve ilmi öğretirdim. Ne çâre ki işin içyüzü öyle değil. Elde edecekleri ilimle halkı soyacaklar. Ve, Biz Süfyân- ı Sevrî’den işittik ki, diye böbürlenecekler. Sözde kendilerine Âlim dedirtecekler.»

« Bir dinî meselede veya fetvâ işinde, kendine yeteri kadarını elde edersen yetin… Daha derine i-nip, işi sıkıştırma…»

«Öyle uygunsuz işler işleniyor ki, insân onları görmektense ölmeği arzu ediyor. Biz bu uygunsuz işler için yaşayacağımızı sanmıyorduk.»

« Bir ilim adamını sultân kapısına sığınır gö-rürseniz; biliniz ki o vurguncudur. Ve bir âlimi de zengînlerin kapısına sığınır görürseniz; biliniz ki o, riyakârdır.»

 

(İ. Şarânî Tabakât-ül Kübrâ)

*

Ebû Hüreyre (R.A.)’den, Resûl-i Ekrem (S.A.V.) şöyle buyurdukları rivayet edilir. ki: — « Bize silâh çeken bizden değildir ve bizi aldatan da bizden değildir.»

 

Binâenaleyh saâdet ve ferahlığın engin pınarından damla damla içmek, selâmet vâdisinden serinletici soluklar almak isteyen yâni Yüce Nakşibendiyye tarîkatına bağlanmak ve intisâb arzusunda bulunan dîn kardeşlerime de tarîkat âyin ve merâsimlerini öğretmek için kendilerini izinli kıldım.

Allah-ü  Teâlâ:  “Muhakkak ki Allah emânetleri ehline vermenizi emreder” buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk ve  Hâdi-i Mutlak -celle celâlühü- Hazretlerinden istirhâm ederim ki tertemiz şerîat ve apaydınlık tarîkatın hükümlerinin yerine getirilmesindeki şevk, şetaret ve neş’esini bir kat daha artırıp birtakım tevhîd ehli kimselere söz ve hâlinden istifâde ettirsin, âmin.

— “Ne ticaret, ne de alışverişin, Allah’ın zikrinden alıkoymadığı kimseler vardır.” (En-Nûr Sûresi, Âyet: 37)  Âyet-i celîlesinin ilâhi hükmünde vâkıf olan muhterem ihvânımıza arz edebilirim ki bâtınını tasfiye ve nefsini tezkiyeye tâlib olanların ve daha doğrusu Nakşibendiyye silsilesinden feyz almak isteyenlerin Sâmî Efendi’nin sohbetlerine devam ve açıklayacağı usûl ve âdâba uymaya gösterecekleri gayret ve ihtimâm sayesinde bu isteklerine kavuşakacaklarından şüphe yoktur. Bu Allah’a güç değildir. Ve la havle ve la kuvvete illâ billahi’l-aliyyi’l-azîm.                                     (İbrahim Sûresi, Âyet: 20)

Ve sallellahü alâ  seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ecma’în. Velhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn.

 

 

MUHAMMED ES’AD ERBİLÎ (K.S.)

HAZRETLERİ’NİN EL-HACC

MAHMÛD SÂMÎ (K.S.) HAZRETLERİ’NE

VERDİKLERİ İRŞÂD İCÂZATNÂMESİ

 

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Cenâb-ı Hakk’a; salât ve selâm O’nun yüce Resûlü Efendimiz Muhammed (s.a.v.)’e, Âline ve bütün Ashâbının üzerine olsun.

Din kardeşlerime, sadakat ve yakîn erbâbına açıkça arz ve ifade olunur ki:

Dervîşâne icâzetnâmemizi taşıyan mânevî evlâdımız Sâmi Efendi, gençlik günlerini nezîh dînimizin kurtarıcı dâiresi içerisinde geçirmiş. Yüce Nakşibendiyye Tarîkatına hizmetle bütün gayretini ve mesâisini bu yolda harcamış, ciddiyetini apaçık ortaya koyarak kendisini kabul ettirmiş olduğundan ve yürürlükte bulunan usûl ve kâidelere göre Hazret-i Hâcegân’ın muâmelesine uygun olarak önce emr âlemine ait “beş latîfe”sini tasfiye ederek mâsivâ lekelerinden temizlenmiş, sonra da halk âlemine ait “beş latîfesi”ni tasfiye ederek mâsivâ lekelerinden temizlenmiş, sonra da halk âlemine ait “beş latîfesi”ni her türlü bulanıklıktan kurtarma ve tezkîyeye gayret etmiş, Allah-ü Teâlâ’ya hamdolsun zâhirî hâli ve nâsiyesinde muvaffakiyet emâreleri görülmüştür. İlahî inâyet letâif-i aşeresinde apaçık tezâhür etmiştir. Vuslata erebilmek için gereklu usûl ve marifet-i ilâhiyyeye olan arzusunu sağlam ve sâdık, tevhid ağacının meyvesini elde edebilmek için lüzumlu olan gönül, himmet ve kalp gücünü fevkalâde yüksek görmüş olduğum gibi; belli bir müddetle Nefy, isbât ve murâkabeler gibi esaslara riâyetle zâtını ve sıfâtını süslemekte olduğunu gördüm.         (Devamı Yarın)

 

 

HAZRET-İ RAMAZANO⁄LU MAHMUD SÂMÎ (K.S.A.)

 

Bu müddet zarfında ittika üzere olunuz, şüpheli şeyler yemekten sakınınız ve çok dikkatli olunuz. İsmini de Sâmî koyunuz” deyip tebşirâtta bulunur. Teberrüken de bir gömlek isterler. Ümmügülsüm Hanımefendi gelinceye kadar da ziyâretçi sırra kadem basar.

Anne ve babaları Hz. Sâmî(k.s.)’yi titizlikle terbiye ederler. İlk, orta ve lise tahsillerini Adana’da, yüksek tahsillerini de İstanbul Dar’ül-Fünûn Hukuk Fakültesi’nde üstün başarı ile, birincilikle ikmâl ederler. Devrin ulemâ ve müderrislerinin derslerine devamla zâhirî ilimlerde yükselirler ve tasavvufa meylederler. Ali Baba isimli bir zât vasıtasiyle bir müddet Gümüşhânevî Dergâhı’na devam ederler. Sonra eski Beşiktaş Müftüsü Fuad Çamdibi Efendi’nin babaları Bayezid Dersiâmlarından Rüşdî Efendi’nin vasıtasiyle Meclis-i Meşâyih Reisi ve Kelâmî Dergâhı postnişîni Muhammed Es’ad Erbilî (k.s.) Hazretleri’ne giderler. Üstâzı’na, dergâha ve ihvânına titizlikle hizmet ederler. Geceleri hiç yatmazlar, Kıbleye karşı oturur, örtünün altında huzurla meşgul olurlar, herkesten önce hizmeti görür ve her sabah Üstâzı’nın huzuruna gusül abdesti alarak çıkarlar. Üstâz’ından icâzet ve inâbe alarak Adana’ya giderler. 1951’de İstanbul’u teşrîf ederler. 1953’te Hac dönüşü dâimi ikâmet niyetiyle -dokuz ay kadar- Şâ-m-ı Şerîf’te kalırlar ve tekrar İstanbul’u teşrîf ederler. 1979 Hac mevsiminde Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri tarafından mücâvir olarak Medine-i Münevvere’ye kabul buyurulup hicret ederler. 94 senelik ömr-i muazzezlerinde bütün efâl ve ahvâllerini “Sünnet-i Seniyye”ye uydururlar. “Medine benim evimdir.” diye buyuran Nebi (s.a.v.) Hazretleri’nin evlerinde 12 ŞUBAT 1984’te saat 4.30’da üç defa şahâdet parmaklarını kaldırarak “Allah! Allah! Allah!” diye rûh-ı tayyibelerini Allah-ü Teâlâ’ya teslim ederler. Cennetül Bâki’de Sâid el Hudrî (r.a.), Fatma Binti Es’ed (r.a.) ve Sa’ad Bin Muaz(r.a.)’a dünyada olduğu gibi âhirette de komşu olurlar. Cenâb-ı Hakk Teâlâ bizleri isr-i paklerinden ayırmasın ve şefaatlerine nâil eyleyip vasıtalarıyla Cennet ve Cemalullahla müşerref eylesin. (Âmîn!)

 

HAZRET-İ RAMAZANO⁄LU

MAHMUD SÂMÎ (K.S.A)

 

Nakşibendiyye’de “Silsile-i Âliyye”nin otuzüçüncüsüdür. Sâhib’üz-zamândır. Müttakîler İmâmı, Velîler Başbuğu, Ârifler Sultânı, Bâb-ı Ebâ Bekir’üs-Sıddîk(r.a.)’ın son postnişînidir. Zülcenâheyndendir. Haya, edep, takva, vera’, hikmet, irfân, nezâket timsâlidir. Cenâb-ı Hakk Teâlâ’nın ümmet-i Muhammed’e asrımızda bahşettiği Hakk dostu, Hakk rahmeti ve Hakk nûrudur. Gününün yirmidört saatini Resûlullah (s.a.v.) Hazretleri’nin “Sünnet-i Seniyyeleri”ne ve “Her biri birer hidâyet yıldızı” olan Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.) Hazerâtına uyduran ahlâk-ı hâmide sâhibi olan bir velî-yi âli-i kadir’dir. Yetmiş yılı aşan irşâd dönemlerinde ümmet-i Muhammed’den binlerce kimse, kendilerinden sohbet ve telifâtlarından feyz almışlardır.

Cedleri, Oğuzların Üçoklar kolundan Adana ve civarında beğlik kuran Ramazanoğulları Beğliği’ne dayanır ki soyadlarını buradan almışlardır. Cedd-i âliyesi ve şecere-i âlileri Nureddin Şehid (rh.a.) yoluyla Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Hazretleri’nin “Hâlid Allah’ın kılıçlarından bir kılıçtır.” diye tebşir buyurdukları Hâlid bin Velid (r.a.)’e dayanmaktadır.

Babaları Müctebâ Beğ, dedeleri Abdurrahman Efendi, anneleri Ümmügülsüm Hanımefendi’dir. Hicrî 1310’da Adana’nın Tepebağ Mahallesi’nde dünyayı teşrif etmişlerdir.

Henüz dünyayı teşriflerinden önce bir gün Hızır (a.s.) bir ziyaretçi gibi evlerinin kapısını çalar. Hizmetçi kadın kapıya çıkıp kapının arkasından kapıyı çalana ne istediğini sorar. “Evin Hanımefendisi ile görüşmek istediğini” söyler. Vâlide Ümmügülsüm Hanımefendi ise “Ne isterlerse veriniz” buyururlar. Ziyaretçi, ille “Hanımefendi ile görüşmek istediğini” ifade edince Vâlide Hanımefendi kapı arkasından hafifçe ne istediklerini sorar. Ziyâretçi: “Evlâdım hâmile olduğunu biliyor musun? Senin vasıtanla bir büyük zât dünyaya gelecek ve sol eğe kemiği üzerinde de büyükçe bir ben olacak. Uzun müddet İslâmiyetin hâdimliğini yapacaklar.                     (Devamı Yarın)

 

MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ (K.S.)

 

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri, sıdk-ı tam (en mükemmel, noksansız bağlılık) yönünden aşkın sonuna ulaşmış bir velî olarak, istirahat ettiği ve uyku uyudukları görülmemiştir. Açlığı son haddine ulaşmıştır. “Tam kırk sene benim midemde bir gece taam (yemek) bulunmadı.” buyurmuştur. En çok iftar yemeği on lokmayı geçmemiştir.” Sînemde bir ejderha vardır, onun gıdaya tahammülü yoktur.” “Oruç sofrası, sırrın sevdasını artırır, lâkin böyle bir sofradan Allâhü Te‘âlâya büsbütün bağlanmış olan sâdık kullar yed-i beyzâ bulurlar” demiştir. Onun için hakîkî oruç, Allâh teâlâdan başka her şeyi terk etmek olup, kendisinde hâsıl olmuş bir hâldir.

Namazda tam bir huşu (Allâh korkusu) üzere bulunur ve tamamen Hakk’ın sıfatları ile bulunmayı elde ederlerdi. “Namaz, Allâhü Te‘âlâya kavuşmadır. Fakat bu kavuşmanın ne şekilde olduğunu zahir ehli bilmez” buyurmuştur. Bu yüzden; “Mihrabı dost cemâli olan kimse için, yüz çeşit namaz, rükû ve sücûd vardır” demiştir.

Verâ ve takvası (şüpheli ve haramlardan kaçması) o dereceydi ki, lisâna gelmezdi (açıklamaya sığmazdı). “Takva, nefse ait zevkleri terk etmektir.” buyurmuştur.

Mevlânâ Celâledddîn-i Rûmî, her şeyden önce olgun, âlim ve velî bir Müslümandır. Hazret-i Mevlânâ’yı yalnız bir mütefekkir, şâir, hümanist gibi düşünmek ve öylece anlamaya çalışmak, asıl varlığı bırakıp herhangi bir özelliği içinde sıkışıp kalmaya benzer.

Nitekim Hazreti Mevlânâ’yı, sözlerini, yolunu anlamanın anahtarını kendisi bir rubaisinde şöyle dile getirmektedir:

“Ben sağ olduğum müddetçe Kur’ân’ın kölesiyim.

Ben Muhammed muhtarın yolunun tozuyum.

Benim sözümden bundan başkasını kim naklederse;

Ben ondan da bîzârım, o sözlerden de bîzârım.”

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 14.c. 80.s.)

 

 

SİLSİLE-İ ÂLİYE’NİN OTUZBİRİNCİ POSTNÎŞÎNİ TÂHÂ’L-HARİRÎ (K.S.)

 

Irak’ın Musul vilayetine bağlı Harîr nâhiyesinde 1803’de dünyaya gelen Tâhâ’l-Harirî, ilk tahsilini Erbil’de yapıp hıfzını ikmâl etti ve Bağdat medreselerinde icazet aldı. Dînî ilimleri devrin ulemâsından okuduktan sonra Hâ-lid-i Bağdâdî (k.s.)’un Erbil’de bulunan halîfesi Hidâyetullâh Erbilî’nin hizmet ve himayesine girdi. Ayrıca Osman Sirâcüddin et-Tavîlî ile görüştü. Et-Tavîlî, kendisi hakkında, “O bizden büyüktür” diye övgüde bulundu.

Arapça, Farsça, Türkçe ve Kürtçe bilen el-Harirî, sohbetlerinde İmâm-ı Rabbanî’nin Mektûbât’ından okuyup şerhederdi. Ayrıca Tâhâ el-Hakkarî ile önce âlem-i menâmda ardından kendisini ziyaret ederek görüşüp hilâfet aldı. Tâhâ el-Harirî’nin keşf ehli olan ve olmayan kimseler hakkındaki sözleri manidardır: “Keşf ehli olan sâlik ile keşfi olmayan sâlikin hâli, gözü gören ile gözü görmeyenin Hicaz yolculuğuna benzer. Her ikisi de yol boyunca dâima gayelerine yaklaşmaktadır. Fakat gözü görmeyenin sevabı daha çoktur. Seyr ü sülûkte de keşfi olmayan sâlik, görünmüyorsa da terakki hâlinde olduğundan keşfi olandan iyidir.”

Tâhâ el-Harirî’nin vefatına yakın halîfesi Muhammed Es’ad Erbilî, kendi yerine oğlunun postnişin olması istirhamında bulunması üzerine O’nun: “Oğlum ben varken vardır. Benden sonra yoktur. Büyük babanız Hidâyetullâh Efendi’nin bende çok hakkı vardır. O hakkı ödemek için bu emâneti ben size bırakıyorum.” dedi. Vefatından altı ay sonra oğlu da vefat etti ve Tâhâ el-Harirî’nin yerine Muhammed Es’ad Erbilî postnişin oldu.

Tâhâ el-Harirî, Musul ve Erbil bölgesinde yaklaşık kırk yıl süreyle halkı irşâdla meşgul olmuş ve 1292 (H.1875) yılında vefat etmiştir. Kabri Harir’de bulunmaktadır.

(Abdurrahman Memiş,

Halid-i Bağdadî ve Anadolu’da Halidîlik, 148.s.)

 

 

SİLSİLE-İ ÂLİYYENİN OTUZUNCU POSTNÎŞÎNİ TÂHÂ-İ HAKKARÎ (K.S.)

 

Osmanlılar zamanında Anadolu’da yetişen evliyanın büyüklerindendir. İnsanları Hakk’a davet eden, onlara doğru yolu gösterip, hakîki saadete kavuşturan ve kendilerine silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin otuzuncusudur. Lakabı Şihâbüddîn ve İmâdüddîn’dir. Babası Seyyid Molla Ahmed bin Salih Geylânî’dir. Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin on birinci torunu olup, seyyiddir. Yâni Peygamber (s.a.v.) Efendimizin soyundandır. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin en kıymetli talebesidir.

Tâhâ-i Hakkârî, küçük yaşta Kur’an-ı kerîmi ezberledikten sonra ilim öğrenmeye başladı. Süleymâniye, Kerkük, Revandız, Erbil ve Bağdat’taki medreselerde ve daha başka birçok medresede zamanının büyük âlimlerinden ders gördü. Fen ve din ilimlerini öğrenip, icazet (diploma) aldı. Tasavvuf ilmini Süleymâniye’de ziyaretine gittiği ve sohbetinde bulunduğu Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’den öğrenip kemâle geldi.

Tâhâ-i Hakkârî hazretleri Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin halîfesi olarak Berdesûr’a geldi. Önce Berdesûr’da, sonra da Şemdinli’de, Nehri kasabasında ders vermeye başladı. Kırk iki sene insanlara doğru yolu gösterdi. Nehri’deki babadan kalma küçük evine yerleşip, aklî ve naklî ilimleri öğretmeye ve İslâmın güzel ahlâkını yaymağa çalışırdı. Ağalarla, beylerle ve siyâset adamlarıyla görüşmez, huzûrunda siyâsetten ve dünyâ işlerinden konuşulmazdı.

Buyurdular ki: “İki şeyi muhâfaza lâzımdır. Biri; iki cihanın Efendisi (s.a.v.)’e uymak, diğeriyse, Allâh te‘âlânın evliyasını ihlâsla sevmek. Bu iki şey olunca ne verilirse nimettir. Bu ikisi kuvvetli olup, başka bir şey verilmezse, hiç üzülmemelidir. Eğer, Allâh te‘âlâ korusun bu iki şeyden birinde noksanlık olursa, tehlike var demektir. Doğru yol budur. Amellerinizi ucb (kendini beğenme, ibâdeti kendinden bilme) ile örtmeyiniz, yok etmeyiniz. Bizim yolumuzun yolcularının faydaları ana ve babalarına dahi ulaşır.”

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 18.c., 316.s.)

 

 

SİLSİLE-İ ÂLİYYENİN YİRMİSEKİZİNCİ POSTNİŞÎNİ ABDULLÂH-I DEHLEVÎ (K.S.)

 

Hindistan’da yetişen âlimlerin ve evliyanın büyüklerindendir. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin soyundan olup, seyyiddir. Gulâm-ı Alî diye bilinir. Babasının ismi Abdüllatîf’tir. 1745 (H.1158)’te Hindistan’ın Pencap eyâletinin Bitale kasabasında doğdu. 1824 (H.1240) senesinde Delhi’de vefat etti.

Babası Abdüllatîf Efendi, rüyasında Hazret-i Alî (r.a.)’i görerek, onun emri ile adını Alî koydu. Annesi ise Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerini gördüğünden dolayı Abdülkâdir koydu. Fakat kendisine rüyasında Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Abdullâh diye hitâb etmesi üzerine Abdullâh diye meşhur oldu. Küçük yaşta dînî ilimleri öğrenmeye başladı. Yirmi iki yaşına geldiği zaman, zamanın en büyük âlim ve velîsi Mazhâr-ı Cân-ı Cânân hazretlerini tanıdı. Kendisine talebe olmak istediğini bildirince; “Oğlum seni kabûl ettim. Yalnız bizim yolumuz tuzsuz taş yalamak gibidir. Siz daha çok zevk verecek başka bir yola başvurunuz.” dedi. Abdullâh-ı Dehlevî; “Ben de tuzsuz taş yalamayı çok seviyorum.” diye cevab verdi. Bunun üzerine Mazhâr-ı Cân-ı Cânân onu kabul etti ve Nakşibendiyye yolunun edeplerini öğreterek tasavvufda kemâle ulaştırdı.

Abdullâh-ı Dehlevî hazretlerinin cömertliği dillere destandı. Talebelerinin bütün ihtiyâçlarını kendisi karşılardı. Hayâsı o kadar çoktu ki, insanlarla göz göze gelmemeye çalışırdı. Merhamet sahibi olup, kendine kötülük yapanlara bile dua ederdi. Haramlardan şiddetle kaçar, şüpheli olur korkusuyla mubahların (izin verilenlerin) fazlasını terk eder, dünyâya meyletmezdi.

Allâh te‘âlânın azabından çok korkardı. Buyururdu ki: “Bir kere cehennem azabı korkusu beni kapladı. Günlerce ağladım. O günlerde Peygamberimiz (s.a.v.)’i rüyada gördüm. Buyurdu ki: “Sen bizi seviyorsun. Bizi seven cehenneme girmez.”

Abdullâh-ı Dehlevî (k.s.) buyurdular ki: “Dünyâ sevgisi, bütün kötülüklerin, günahların başıdır. Günahların başı da küfürdür. Nefsinin arzularına tâbi olan, Allâh te‘âlâya nasıl kul olur? Ey insan! Kime tâbi isen onun kulu olursun.”

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 1.c., 44.s.)

 

 

 

SİLSİLE-İ ÂLİYYENİN YİRMİDÖRDÜNCÜ POSTNİŞİNİ MUHAMMED MA’SUM FÂRÛKÎ (K.S.) -1

 

Evliyânin meşhurlarindan, büyük İslâm âlimidir. Hicrî ikinci bin yilinin müceddidi İmâm-i Rabbânî hazretlerinin üçüncü oğlu: Lakabi Mecdüddîn olup, Urvetü’l-vüskâ ismiyle meşhurdur. Urvetü’l-vüskâ; sağlam ip, kendisine uyulan büyük âlim demektir. 1599 (H.1007) senesinde Hindistan’in Serhend şehrine iki mil uzakta bulunan Mülk-i Haydar mevkiinde doğdu.

Kur’ân-i kerîmi üç ayda ezberledi. Küçük yaşta ilim tahsiline başladi. On bir yaşinda iken; zikr ve murakabe yolunu babasindan aldi. Tasavvufta yetişmesi ve makamlari aşmasi pek süratli oldu. Babasi İmâm-i Rabbânî hazretleri onun için; “Bu oğlum sâbikûndan (bu ümmetin büyüklerinden)dir” buyurdu. On alti yaşinda, bütün ilimlerin tahsilini bitirdi. Sonra tamamen tasavvufa yönelip, babasinin feyzlerine, üstün makamlara, büyük derecelere ve yüksek kemâlâta kavuştu.

Muhammed Ma’sum (k.s.), babasi İmâm-i Rabbani hazretlerinin vefatindan sonra irşâd makamina geçip ilim ve feyz saçarak insanlari doğru yola davet etti. Dokuz yüz bin kişi ona talebe olmuş, talebelerinden yüz kirk bini velilik mertebelerine kavuşmuş, yedi bini de mürşid-i kâmil (tam ve olgun bir âlim) olarak yetişip, irşad ile emrolunmuştur. İstanbul’un Eshâb-i kiramdan sonra üç büyük evliyasindan biri olan Muhammed Emîn Tokâdî’yi (rh.a.) irşâd etmiştir. Diğer bir halîfesi Murâd-i Münzavî (rh.a.) de, İstanbul’da yillarca feyz saçmiş, sohbetleriyle İstanbul halkini aydinlatmiştir. Eyüp Nişancasi’nda medfûndur.

Muhammed Ma’sum hazretleri Serhend’de 1668 (H. 1079)’da vefat edince cenazesini Ahmed Sücâdil yikadi. Namazini en küçük kardeşi Şeyh Yahyâ kildirdi. Türbesi, Serhend’de, babasi İmâm-i Rabbani hazretlerinin türbesinin birkaç yüz metre kuzeyindedir.

Buyurdu ki: İnsanin ömrü çok azdir. Sonsuz olan âhiret hayâtinda, insanin karşilaşacaği şeyler dünyâda yaşadiği hâle bağlidir. Akli başinda olan, ileriyi görebilen bir kimse, dünyâdaki kisa hayâtinda hep âhirette iyi ve rahat yaşamaya sebep olan şeyleri yapar.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 17.c., 340-344.s.)

 

 

SİLSİLE-İ ÂLİYYENİN YİRMİÜÇÜNCÜ

POSTNİŞİNİ, İKİNCİ BİN YILIN YENİLEYİCİSİ

  1. İMÂM-I RABBÂNÎ (K.S.) -1

 

Ehlullâha göre tasavvuf yolunun beş büyük zâtından biridir. İsmi şerîfleri, Ahmed bin Abdülehad’dir. 1563’de aşûre günü Hindistan’ın Serhend şehrinde dünyâyı teşrîf ettiler. 1624’te Serhend’de irtihâl ederek dar-ı bekâyı cinân eylediler. Hazret-i Ömer (r.a.)’in mübârek soyundan olup babası ve dedelerinin hepsi, zamanlarının büyük âlimi, sâlih, fazîletli kimseleriydi. İmâm-ı Rabbânî hazretleri dünyâyı teşrîfinden bir müddet sonra hastalanmaları sebebiyle babası bunu, kendi hocası Şâh Kemal Kıhteli Kâdirî’ye göstermiş, o da: “Korkma bu çocuk çok yaşayacak ve büyük bir zât olacak.” diyerek öpmüş ve feyzlere kavuşturmuştur.

İlk tahsilini babasından yaptılar, Arapça’yı öğrendiler, küçük yaşında Kur’an-ı kerîmi ezberlediler. Kur’ân’ı çok te’sirli okurlardı. Daha bu yaşta çeşitli ilimlere ait küçük kitapları ezberlemiş, sonra Siyalkut şehrine gidip büyük âlim Mevlânâ Kemâleddîn-i Keşmirî’den aklî (fizik, kimya, biyoloji, matematik vs.) ilimleri gâyet iyi öğrenmiştir. Kadı Behlûl-i Bedahşânî’den de naklî (dînî ilimleri), öğrenerek icâzet (diploma) almıştır. On yedi yaşında akli ve naklî ilimlerin hepsinden icâzet sâhibi olmuştur. Bu esnâda babası vasıtası ile Kâdirî ve Çeştî yollarının büyüklerinden feyz aldı.

İmâm-ı Rabbânî (k.s.), İslâm dîninde her sözü sened olan, ehl-i sünnetin temel direklerinden çok büyük bir âlim ve velîdir. Kelâm ilminde müctehiddir. Kendisinden önceki birkaç asırda İslâmiyete çok sinsi bir şekilde sokulmak istenen felsefe düşüncelerini tamâmen temizlemiş, yazdığı mektuplar ve kitaplarla kıyâmete kadar bu yoldaki bütün suâllere cevap teşkil edecek izahlar ve açıklamalar yapmıştır. Daha 18 yaşındayken yazdığı İsbâtü’n-Nübüvve kitabı ile peygamberleri filozoflardan kesinlikle ayırarak, peygamberlerin Allâh (c.c.)’ün dînîni bildiren peygamberleri; filozofların ise, yalnız aklını rehber edinmiş herhangi bir insan olduğunu açıkça ve kesin delîllerle isbât etmiştir. Böylece İslâm dînine insan düşüncesi ve fikri karıştırarak dînin zamanla değişir hâle getirmek isteyenlerin yolunu kapatmıştır. Büyük ehl-i sünnet âlimleri ve evliyâlarının da ancak Peygamber (s.a.v.) Efendimizin tam izinde yürüyen yüksek insanlar olduğunu belirterek bunlara da filozof diyenlerin bu sözlerinin ne kadar yanlış olduğunu göstermiştir.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 10.c. 55-62. s.)

 

SİLSİLE-İ ÂLİYYENİN YİRMİİKİNCİ POSTNİŞİNİ

  1. MUHAMMED BÂKÎ BİLLÂH (K.S.A.)

 

Kendileri bizzât her husûsta “sünneti seniyye”yi öğrenip yaşayan ve insanları da irşâd ile itikâdda, amelde, ahlâkta, muâmelâtta ve her husûsta “sünnet-i seniyye”ye kılavuzlayan veliy-yi kâmil ve Vâris-i ilm-i Resûlullâh (s.a.v.) olan büyük zâtlardandır.

1563 (H. 971)’de Kabil’de dünyâyı teşrîf ettiler. İnsanları Hakk’a davet eden, doğru yolu göstererek saadete kavuşturan ve kendilerine silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin yirmi ikincisidir. İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretlerinin hocasıdır. Babaları Abdüsselâm (rh.a.) olup, fazîletli bir zât idi. Anneleri ise Hazret-i Hüseyin (r.a.)’in soyundan olup, seyyide ve mübarek bir hanımdır.

Muhammed Bâkî-billâh hazretleri, kırk yaşında iken, 1603(H. 1012)’de Delhi’de irtihâl ile dâr-ı bekâ-yı cinân eylediler. Türbesi, Kutabrol denilen yerde bulunmaktadır. Etrafı ağaç ve çiçeklerle süslü olan kabrini ziyâret edenler, bereket ve şifâ bulmaktadırlar.

Muhammed Bâkî-billâh hazretleri buyurdular ki:

“Devamlı abdestli bulunmak; helâl yemeye dikkat etmek, bütün günahlardan, gıybetten, söz taşıyıcılıktan, mü’mini aşağılamaktan, müslümana düşman olmaktan, kin tutmaktan, eli altında olanlara kızmaktan ve sert davranmaktan sakınmak lâzımdır. Bizim yolumuzun esâsı budur. Bunlarsız iş sağlam olmaz. Ama bu sayılanlarda arada bir gevşeklik olursa, bu işi, yâni büyüklerin verdiği vazîfeleri ve o yolun îcâblarını terk etmemeli, aksine tövbe ve istiğfar etmeli, aldığı ve yapmakta olduğu vazifelere daha sıkı sarılmalıdır ki; ‘Muhakkak ki sevâblar, günahları götürür’ meâlindeki âyet-i kerîmesinin sırrı ortaya çıksın. Doğru yolda bulunanlara selâm olsun!

Kalbinde mârifet-i İlâhî isteği olmayanla sohbet etme, arkadaşlık yapma. İlmini; mevkî, makam ve övünmek için vesîle eden âlimlerden, aslandan kaçar gibi kaçın. Oruç tutmak, Allâh ta‘âlânın sıfatıyla sıfatlanmaktır. Zîrâ Allâh ta‘âlâ, yemekten ve içmekten münezzehtir. Müslümanlık: Yapmak, yaşamak, ahkâm-ı İlâhiyeyi yerine getirmek demektir.”

Allâh cümlemizi şefaâtlerine nâil eylesin ve yollarında bulundursun (Amin). Bi hürmeti Seyyidi’l Enbiyâi ve’l Mürselîn (s.a.v.).

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 14.c., 329-331.s.)

 

SİLSİLE-İ ALİYYE’NİN YİRMİNCİ POSTNİŞİNİ HZ. DERVÎŞ MUHAMMED (K.S.A.)

 

Kendileri bizzât her husûsta “sünneti seniyye”yi öğrenip yaşayan ve insanları da irşâd ile itikâdda, amelde, ahlâkta, muâmelâtta ve her husûsta “sünnet-i seniyye”ye kılavuzlayan veliy-yi kâmil ve vâris-i ilm-i Resûlullâh (s.a.v.) olan büyük zâtlardandır.

Doğum târihi bilinmemektedir. İrtihâlleri: 1562 (H. 970)’te, ikinci binin yenileyicisi İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin dünyâyı teşrîflerinden bir sene önce, Büster kasabasının Dasferâr köyünde vâki olmuş ve kabri şerîfleri oradadır.

Rûh ilimlerinde mütehassıs idi. Büyük âlim ve kâmil bir velî olan dayısı Kadı Muhammed Zâhid (k.s.)’den ders alarak yetiştiler. Dayısına talebe olmadan önce, on beş sene nefsinin isteklerinden kurtulmak için mücâhede etmişler ve insanlardan uzak yaşamışlardır. Bir gün ellerini açıp, âcizliğini ve çâresizliğini Allâh ta‘âlâya yalvararak arz etmiştiler ki aniden Hızır (a.s.) gelip: “-Eğer sabır ve kanâat istiyorsan, Muhammed Zâhid’in hizmet ve sohbetine kavuşmakta acele et. O sana sabır ve kanâati öğretir.” buyurdu. Muhammed Zâhid (k.s.a.)’in yüksek huzûrunda ilim tahsîl gördü. Güzel terbiye görüp, kemâle erdi. Hocasının irtihâlinden sonra yerine geçip, Semerkand’da doğru yoldan ayrılanlarla ve dîne sonradan sokulan bid’at sahipleriyle uğraştı. Bid’atleri yok etti ve terbiyesiyle birçok velî yetiştirdi. İnsanları Allâh ta‘âlânın yoluna çağırmada çok gayret gösterdi. Talebelerinin terbiyesi hususunda, insanüstü bir kuvvet ve gayrete sahipti. İnsanlara doğru yolu göstermek için yetiştirdiği yüksek talebeleri pek çoktur. Bunların en büyüğü Hâce Muhammed İmkenegî (k.s.a.)’dir.

Denilir ki: Allâh ta‘âlâya yalvarmış: “Yâ Rabbi, bu olanlar, sırlarım seninle benim aramda kalsın.” Bunun içindir ki menakıbı kısadır. Allâh cümlemizi şefaâtlerine nail eylesin ve yollarında bulundursun (Amin).

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 5.c., 300.s.)

 

 

 

 

 

 

SİLSİLE-İ ÂLİYYENİN ONDOKUZUNCU POSTNİŞİNİ HZ. KADI MUHAMMED ZÂHİD (K.S.A.)

 

Kendileri bizzât her husûsta “sünneti seniyye”yi öğrenip yaşayan ve insanları da irşâd ile itikâdda, amelde, ahlâkta, muâmelâtta ve her husûsta “sünnet-i seniyye”ye kılavuzlayan veliy-yi kâmil ve vâris-i ilm-i Resûlullâh (s.a.v.) olan büyük zâtlardandır.

Muhammed Zâhid, Ubeydullâh Ahrâr hazretlerinin hizmetine girdi. On iki sene müddetle onun kalplere şifâ olan sohbetlerinde bulunup, velilik derecelerinde yükseldi. Hocası Ya’kûb-i Çerhî hazretlerinin torunu olan Muhammed Zâhid’e daha çok îtinâ ve iltifat gösteren Ubeydullâh Ahrâr hazretleri onu tam olarak yetiştirdi. İnsanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak hususunda hilâfet verdi. İlimdeki yüksek derecesi sebebiyle Kadı, dünyâdan yüz çevirmesi sebebiyle Zâhid lakaplarıyla anılan Muhammed Zâhid hazretleri, asrındaki âlimlerin en büyüklerinden ve evliyânın yükseklerindendi. Tasavvuf ilminde ve hallerinde mütehassıs ve ilâhî sırların gizliliklerine vâkıftı.

Bir sohbeti sırasında buyurdu ki:

Dervişlik, yalnız bir yere çekilip oturmak, gökte uçmak, dağda ve mağarada bulunmak değildir. Dervişlik; gönlü, mâsivâdan, yâni Allâh ta’âlâdan başka her şeyden çevirmektir.

Dünyâya düşkün olmayanlarla, âhiret adamlarıyla oturmak, beraber bulunmak, çok tesirli ve faydalıdır. Önce tesiri anlaşılmasa bile, doğan bir çocuğun her gün yavaş yavaş büyüdüğü gibi, insan yavaş yavaş dünyâya düşkün olmaktan kurtulur.

Velîlerin hallerini ve üstünlüklerini anlatırken buyurdu ki: Zünnûn-i Mısrî hazretleri şöyle buyurmuştur:

“Tasavvuf yolunda, Cenâb-ı Hakk’ın dostlarından, sevgili kullarından bâzıları o hâle gelmiştir ki, eğer bir büyük zât onlara Allâh ta’âlânın muhabbetinden, azamet ve celâli ile ilgili sözler söylerse, muhabbetleri sebebiyle can verecek hâle gelirler.”

Allâh (c.c.) cümlemizi şefâatlerine nâil eylesin ve yollarında bulundursun. (Âmîn) Bi hürmeti Seyyidi’l Enbiyâ-i ve’l Mürselîn (s.a.v.)

(Evliyâlar Ansiklopedisi, 7.c., 363.s.)

 

SİLSİLE-İ ÂLİYYENİN ONALTINCI POSTNİŞİNİ HZ. MUHAMMED ALÂÜDDÎN ATTÂR (K.S.A.)

 

Kendileri bizzât her husûsta “sünneti seniyye”yi öğrenip yaşayan ve insanları da irşâd ile itikâdda, amelde, ahlâkta, muâmelâtta ve her husûsta “sünnet-i seniyye”ye kılavuzlayan veliy-yi kâmil ve vâris-i ilm-i Resûllullâh (s.a.v.) olan büyük zâtlardandır.

 

Buhârâ’da yetişen evliyânın büyüklerindendir. İsm-i şerîfleri Muhammed bin Muhammed Buhârî’dir. Şâh-ı Nakşîbend Buhârî (k.s.)’un hem talebesi, hem dâmâdıdır. Buhârâ’nın Çağanyan nâhiyesinde 1400 (H. 802)’de irtihâl eylediler.

Seyyid Şerîf Cürcânî (k.s.) demişlerdir ki: “Alâüddîn-i Attâr hazretlerinin sohbetine kavuşunca, Rabbimi tanıyabildim. O zamana kadar câhildim.”

Hz. Muhammed Alâüddîn-i Atâr Buhârâ’da, Allâh ta‘âlânın Cemâl-i Bâ-kemâli’nin cennette zamansız ve mekansız olarak görüleceğini isbât etti. Hastalıkları esnâsında talebelerine, birlik ve beraberliği, (s.a.v.) Efendimizin yolundan ayrılmamayı ve sohbete devam etmeyi tavsiye ettiler. Nakşibendî yolunun “Alâiyye kolu” onunla başlar. Dünyâ malına meyletmezlerdi. Bu husûsda buyurmuşlardır ki: “Hakîkat, zenginliğin gösterişinden korkmak ve titremek gerektirir. Zenginlik taslamamalı, Allâh ta‘âlânın verdiğine şükretmelidir.”

Mübârek söz ve vasiyetlerinden: “Bir âlimi ve evliyâyı ziyaret etmekten maksad, Allâh ta‘âlâya yönelmektir. O büyüklerin rûh-ı şerîflerini tam bir yönelme ile ziyâret etmek, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına kavuşmaya vesîledir. Nitekim görünüşte, halka tevâzu, hakîkatta Hakk’a tevâzûdur. Çünkü insanlara tevâzu göstermek, Allâh ta‘âlânın rızâsı için ise makbûldür. Evliyâ ile sohbet, aklın artmasına sebeptir.”

Son nefeslerinde buyurdular ki: “Dostlar ve azîzler gitti. Kalanlar da gider. Elbette o âlem, bu dünyâdan a‘lâdır (üstündür).” Allâh cümlemizi şefaâtlerine nâil eylesin ve yollarında bulundursun. (Amîn).

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 1.c., 370.s.)

 

  1. MEVLANA CELALEDDIN-I RUMÎ (K.S.)-2 (AHLÂK-I HAMÎDELERİ, ZÜHD Ü TAKVALARI)

 

Hz. Mevlânâ (k.s.) buyurmuşlardır ki: “Yeryüzünden semâ­ya doğru uçan kuş, semâya erişemezse de, yukarıya doğru uçtukça o nisbette aşağıdaki tuzaklardan uzaklaşır ve on­lardan emin olur. Derviş olan bir kimse de dervişliğini ke­mâle ulaştırmak için çalışır. Muvaffak olamazsa da, halk ve esnaf zümresinden daha üstün olur. Dünya sıkıntılarından kurtulur ve rahata kavuşur. Yükü hafif olanlar kurtuldu, ağır olanlar helak oldu.”

Hz. Mevlânâ (k.s.) dervişlerden birisini sıkıntılı ve üzgün gördü ve buyurdular ki: “Sıkıntı, bu âleme gönül bağlamaktan doğar. Ne zaman bu dünyadan kurtulur ve kendini yok bilir­sen; gördüğün renklerin, taddığm lezzetlerin seninle bakî kalmayacağını düşünürsen, nereye gidersen git, artık sıkın­tı duymazsın.” Ve yine buyurdular ki “Âzâdmerd (gerçekten hürr kimse), başkalarının kendisine yaptıklarından incinme­yen kimsedir. Civanmerd (temiz, asil, cömert kimse) de ceza­ya müstahakk olanları affedendir.”

Bir kimse Mevlânâ hazretlerine gelip hizmette kusur ettiği için özür dilemeğe başlayınca Hz. Mevlânâ (k.s.): “Özür dile­meğe lüzum yok. Çünkü başkaları senin gelmekliğinden (hizmetinden veya kusurunu beyân edip özür dilemekliğinden) minnetdârdır (mahcûb ve müteşekkir); biz ise, gelmemekli-ğinden dolayı minnettarız.”

Şeyh Rükneddîn Alâüddevle (k.s.) demişlerdir ki: “Hz. Mevlânâ Celâlüddin’in şu sözleri çok hoşuma gider. O hizmeti­ne bakan kimseye her zaman şu suâli sorardı:

“-Evde bir şey var mı?” Hizmetçisi: “-Hayır, bir şey yok” derse şükreder ve buyururdu ki: “-Allah’a hamdolsun ki bu­gün evimiz Nebî-yi Ekrem (s.a.v.)’in hâne-i saadetlerine ben­zedi.” Şâyed hizmetçi: “-Mutfakta her şey hazır.” derse Hz. Mevlânâ buna çok üzülürler ve: “-Bu evden Fir’avn kokusu ge­liyor.” buyururlardı.”

(Hz. Mevlânâ Abdu’r-rahmân Molla Câmî’ (k.s.), Nefahâtü’l-Üns)

 

HACE ABDÜ’L-HALİK GÜCDEVÂNÎ (K.S.) (2)

 

Bu ve bu kabîl tefekkürler onun genç ve dinç dimağını devamlı meşgul ederken bir gün Hızır aleyhisselâm zu­hur eder. Cehrî ve hafî zikir tarîklerini ve usûllerini ona ta’lîm eyler ve zikr-i hafiden icazet verib “vukûf-i ‘adedî”yi kendilerine telkîn eder.

Nakşîbendiye tarîkinin vukûf-u adedî ile zikr-i hafisi bu elkînden i’tibâren başlar. Sonra Hızır (a.s.) Abdü’l-Hâlık Gücdevânî (k.s.)’u evlâdlığa kabul eyler ve “nefy ve İsbât” tarîki ile zikretmeyi ona ta’lîm eder. Bu da, nefes habsi ile başı havuza daldırmak suretiyle 7-21 defa kalbden Lâ-ilâhe i’lla’llâh demekle başlatır. Bu hafî zikir hem nefy ve isbâttır, hem Hakkânî murakabeye eriştir.

Zikr-i Cehrî de ise lisânen halisane edilen zikrin ma’nâsını kalben devamlı tefekkür etmekle feyiz alınır.

Abdü’l-Hâlık henüz 20 yaşında iken: “Hızır aleyhis­selâm beni Mâverâünnehir’de Hâce Yûsuf Hemedânî hazretlerine gönderdi, ondan tam olarak istifâde et­im,” buyurdu.

Abdü’l-Hâlık hazretlerine bir derviş sordu: “Nefsin ist­ediğini mi yapayım, yoksa istemediğini mi?” Hazret: “Bu­nu ta’yinde insanın aklı yanılabilir. Hakkın emrettiği yapılır, nehy ettiği yapılmaz. Kulluk bu, dervişlik de budur.”

Abdü’l-Hâlık hazretleri şeriat, tarikat, ma’rifet ve lakîkat ehli idi. Kelâmları hüccet ve sened hükmündedir. Çok büyük zâtlar yetiştirmiştir: Hâce Ahmed Sıddîk, Hâ­ce Evliyâ-i Kebîr, Hâce Arif Rivgirî…

Tâ Nakşibendî hazretlerine kadar, ondan feyiz alagelmişlerdir.

Silsilede, emâneti Yûsuf Hemedânî hazretlerinden almıştır. “Kân-i feyz” olarak anılır.

(Muhammed b. Abdullah HANİ (rh.a.), Âdâb, 72. s.)

 

HACE ABDÜ’L-HALİK GÜCDEVÂNÎ (K.S.) (1)

 

Boyu uzun, başı büyükçe, levni beyaz, yüzü güzel idi. Kaşları çatık, göğsü enli ve geniş, omuzları vâsi’ idi. Ho­cası Hızır (a.s.)’dır. Anası, babası Malatya’dan Buhârâ’ya hicret etmişlerdir. Hacegânın serdefteri’dir.

Künyesi, İmâm-ı Mâlik neslinden Malatyalı Abdül-Cemîl oğlu Abdü’l-Hâlık’tır

Pederleri Abdü’l-Cemil hazretleri Hızır (a.s.) ile kar­deşlik kurmuş sâlih ve sâdık ve arif bir zat idi. Hızır (a.s.) ona:

“Sulbünden sâlih bir oğul gelecektir. Onun ismini “Abdü’l-Hâlık koy” buyurmuşlardır.

Abdü’l-Hâlik (k.s.) henüz ana rahminde iken babası Abdül-Cemîl Türkiye’de Malatya’dan akraba ve taâllûkatı ile birlikte evvelâ Mâverâünnehr’e sonra Buhâra’ya hicret etmiş ve oraya yerleşmişlerdir.

Abdül-Hâlık (k.s.) 5 yaşına geldiğinde Buhârâ’nın ekâbiri ulamasından üstâd Sadreddin hazretleri’nden “Kur’ân-ı kerîm” öğreniyordu. Bir gün ” Üd’û rabbeküm tezarru‘an ve hufyeten, innehû lâ-yuhibul-mu’tedîn” âyet-i kerîmesini okurken Abdü’l-Hâlık (k.s.):

“Hufyenin hakîkatı ve zikr-i hâfî nasıl olur?” Eğer insan zikir ve duâ’yı açıktan lisan ile (cehrî) yaparsa ri­ya (gösteriş) olur korkusu vardır. Araya riya girince de hakkı ile zikir ve dua edilmemiş olur ve eğer kalben (ha­fî) zikir veya dua ederse hâdîs-i şerif iktizâsı, şeytân kanda cereyan ettiğinden, zikre ve duaya vâkıf olur (ka­rışır)” deyince üstadı bu suâl ve anlayışa hayran olarak: “Oğlum bu ilm-i ledünnîdir. Hakk sübhânehû ve ta’âlâ dilerse seni ehlullâhtan bir zâta eriştirir. O sana zikr-i hafî ve cehrîyi tâlim eyler ve müşkülün hallolur” buyurur.

(Muhammed b. Abdullah HANİ (rh.a.), Âdâb, 72. s.)

 

  1. YÛSUF-U HEMEDÂNÎ (K.S.)

 

Cisimleri zaîf, boyu küçük, yüzü buğday benizli idi. Sakalın­da tek tuk beyaz vardı. Zühd ve takvası İmâm-ı A’zam (r.a.) gi­bi idi. Hîn-i teveccühünde mükevvenâtı feyz-i İlâhî ile doldurur­du. Sâhibü’l-kâl ve hâl kümmelîn-i evliyâullâhtandı.

Künyesi, Ebû Ya’kûb Yûsuf bin Eyyûb Hemedânî’dir. On sekiz yaşında iken (İran’da) Hemedân’dan Bağdâd’a geliyor. Mevlânâ Ebû İshâk hazretlerinden Fıkıh, hadîs ve tefsîr ilim­lerini öğreniyor. İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (r.a.)’in mezhebine, Ebû Alî Farmedî hazretlerinin tarîkine giriyor.

Zamanının Bağdâd, İsfahan, Irak, Horasan, Semerkand ve Buhârâ’da bulunan şeyhlerinin pirlerinin sohbetlerine de­vam ediyor, bilhassa Gavs-ı A’zam Abdü’l-kâdir-i Gîlânî hazretlerinin sohbetlerinde bulunuyor, Muhîblerinden büyük istifâdeler ediyor, feyizler alıyor. Kendi de va’z ve nasihate baş­lıyor, feyizler saçıyor. Bağdâd’dan İran’a, İsfahan’a geliyor, il­mini, irşadını ilerletiyor. Tekrar Ebû Alî Farmedî hazretlerinin hizmetine erişiyor. Seyr-ü sülûkini tamamlayıp velîlerin en bü­yüklerinden oluyor.

Meşâyihin hikmetli kelâmlarını derleyip sohbetlerinde zikre­derdi. Himmeti kuvvetli idi. Bi-izni’llâh rûhâniyyetle rü’yada bi­le irşâdda bulunurdu. Gah Herat, gah Merv’de ikâmet eder va’z ve nasîhate devam eyler nerede bulunursa orasını feyze gark eylerdi.

Bir gün sâdık bir müridinin muradına cevâb için onun bulun­duğu şehir dışı’yere gider müşkülünü halleder: “Bundan sonra böyle müşkülin olursa sen gel!” der. Mürîd: “Böyle anlarda dağ­ların, kırların, her taşı biiznillâh Yûsuf Hemedânî oluyor. Efen­dime artık zahiren zahmet vermem.” der.

Şeyh bu sadâkat ve teslimiyete ve rabıtaya hayran kalır: “Candan sâdık mürîd, şeyhini gah ayağına getirir, gah onun ayağına gider ve daha çok ruhen onu yanında bilir, bulur.” “Aşk bizim yolumuzdur” buyururlardı.

Silsilede emâneti Ebû Alî Farmedî hazretlerinden almış­tır. “Tarîkat çarkının mihveri” diye anılır.

(Muhammed b. Abdullah HANİ (rh.a.), Âdâb, 70. s.)

 

  1. EBÛ ALÎ FÂRMEDÎ (K.S.)

 

Zahir ilimlerini evvelâ Nişâbur’da Şeyh Ebû Saîd Ebû’l-Hayr hazretlerinden, sonra Ebû’l- Kasım Kuşeyrî hazretle­rinden tahsîl etmiştir.

Bâtınî ilimlerine evvelâ Şeyh Ebû’l- Kasım Gürkâni Tû-sî hazretlerine, sonra da Ebû’l- Hasan Harkânî hazretleri­ne candan hizmet ederek almıştır. Gençliğinden beri hizmet ehli idi. Gittikçe aşk ve şevki arttığından üstâzlarının izin ve müsâadeleri ile diğer üstâza devam ederlerdi. Buyurulmadan gerekli ma’kûl işi gözetler, eda eder, böylece büyük tevec­cühlere mazhar olurdu.

Birgün üstâzı Ebû’l- Kasım Kuşeyrî boy abdesti almak üzere hücresinde yıkanırken bir kova su tedârik ederek Hazret’in hücresinin kapısının önüne kor ve-su getirdiğini ihsas ederek oradan sıvışır. Kuşeyrî hazretleri meğer böyle bir zi­yâde suya ihtiyaç hissedermiş, memnun olur. Derhâl alır yı­kanmasını, abdestini tamamlar. Çıkınca:

Bu suyu kim getirdi, diye sorar:

Ebû Alî acaba bir sû-i edeb mi yaptım diye çekinir, fakat söylemek mecburiyetinde kalır:

“Bendeniz getirdim efendim,” der.

Bunun üzerine Ebû’l- Kasım Kuşeyrî hazretleri:

“Ey Ebû Alî! Yetmiş senede ihraz ettiğimiz mertebeleri, sen bir kova su ile kazandın. Hizmetindeki firâsetin seni da­ha çok yükseltir oğlum. Allah razı olsun…” diye dua eder.

Kuşeyrî’nin yanında mücâhede ve riyâzâtla hizmetine devam eder ve yakın zamanda hâlinde büyük değişmeler olur. Müsâadeleri ile Şeyh Ebû’l- Kasım Gürkânî hazretle­rinin nezd-i âlîlerinde hizmete girer. Yüksek füyûzâta nail olur. Gittikçe aşk ve şevki arttığından Gürkânî hazretlerinin de müsâdeleri ile Kutbuzzamân, Gavsu’d-devrân Ebû’l-Hasan Harkânî hazretlerinin hizmetlerine koşar. Aldığı fe­yizle halkanın büyük erlerinden ve zamanın ferîdi olur. (kad-desa’llâhu sırrahu)   Muhammed b. Abdullah HANÎ (rh.a.), Adâb, 68. s.)

 

  1. EBÛ’L-HASAN HARKÂNÎ (K.S.)

 

Uzun boylu, gökçek yüzlü, geniş alınlı, iri gözlü, kumral renkli idi. Hazret-i Ömer (r.a.)’e benzerdi.

Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin beyânına göre, Bâ-yezid-ı Bestâmî hazretleri kendisinden bir buçuk asır sonra Harakan’dan bir er zuhur edeceğini, ulvî evsâf ve makamâta sâhib olacağını, mürîdlerine haber vermiştir.

Filhakika Ebû’l-Hasan Harkani (k.s.) zuhur ettiği zaman, Hazret-i Bâyezıd-ı Bestâmî’yi rüyada gördüğü­nü, irşadına mazhâr olduğunu ve feyzine müstağrâk bu­lunduğunu söyledi. 12 sene onun türbesinde hizmet et­ti. Ona âid kelâmlardan menkıbelerden istifâde etti. ilmi­ni irfanını artırdı. Âlî makamlara yükseldi. Zamanının bir tanesi oldu. (Yolunu devam ettirdi.)

Hazret-i Bâyezid’in türbesini her ziyareti esnasında ayak üzre durur Fatiha ve İhlâs okuduktan sonra:

“- Ey Bârî Hûda! Bâyezid’e a’ta ve bahş buyur­duğun hikmetten ve giydirdiğin libâsı marifetten bir nasipte, İzzet ve Celâlin hakkı içün Ebû’l-Hasan ku­luna ihsan eyle!…” diye tazarrû ve niyazda bulunur, avdet ederdi. Türbeden ayrılırken yüzü hep türbeye dö­nük olurdu.

Sözleri:

“- Tam kırk yıldır Allah gönlüme nazar eder, orada kendisinden gayrisini (başkasını) görmez.”

“- Gönüllerin aydınlığı Hakk’a meyilli olmakla, amel­lerin güzelliği gösterişten uzak olmakladır.”

“- Ni’metlerin helâli, kendi çalışmasıyla elde edileni­dir.”

Emâneti Bâyezid-i Bestâmî hazretlerinden ma’-nen devralmıştır. “Zât-ı pak” diye anılır.

(Muhammed b. Abdullah HANİ (rh.a.), Âdâb, 65. s.)

 

  1. MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ (K.S.) -1

 

6 Rebîülevvel 604 (30 EYLÜL 1207) târihinde Belh’te dünyayı teşrîf ettiler. Derler ki: “Mevlânâ Hazretleri’ne beş yaşından beri sûver-i rûhânî ve eşkâl-i gaybî, yâni izzet kubbeleri içinde gizlenen sefer-i melâike ve berre-i cinn ve havass-ı nâs (velîler) görünür ve temessül ederlermiş.” Muhterem babaları Mevlânâ Bahâüddîn Veled Hazretleri’nin kendi elleriyle yazdıkları bir vesîkaya göre Mevlânâ Celâleddîn Muhammed Belhî (K.S.) Belh’te altı yaşlarındayken bir cum’a günü komşu çocuklarıyla evlerinin damı üstünde koşuyorlarken çocuklardan biri, diğerine: “-Gel, bu damdan şu dama atlayalım.” demiş. Bunu duyan Mevlânâ Celâleddîn Muhammed: “-Böyle şeyler, kediler ile köpeklerin işidir. Bunlarla uğraşanlara yazıklar olsun. Eğer gücünüz yetiyorsa gelin göğe doğru uçalım.” deyip gözden kaybolmuşlar. Bunun üzerine çocuklar, bağrışıp çağrışmışlar. Bir müddet sonra rengi değişmiş olarak dönen Mevlânâ Celâleddîn Muhammed: “-Sizinle konuştuğumuz anda yeşil elbiseli bir tâife gördüm. Beni, aranızdan alıp göklere çıkardılar. Bana melekût âlemini gösterdiler. Feryâd ü figânınız göğe çıkınca beni geri getirdiler.” demişler.

Rivâyete göre, Hz. Mevlânâ, üç dört günde bir iftâr ederlerdi. Hacc için Mekke-i Mükerreme’ye giderlerken Nişâbur’da Hz. Şeyh Feridüddîn Attâr’ın sohbetlerinde bulunmuşlardı. Hz. Şeyh, Mevlânâ Celâleddîn Muhammed’e Esrârnâme adındaki kitâbını vermiş, O dahi bu kitâbı, hep yanında bulundurmuşlar.

Hz. Mevlânâ Celâleddîn (K.S.) buyurmuşlardır ki: “Ben âşıkların bakıp durdukları bir cisim değilim. Belki ben, müridlerin gönlündeki kendi sözlerinden neş’et eden zevk ve neş’eyim. Allâh! Allâh! deyip ne zaman o demi bulur, o zevki tadarsan, bunu ganîmet bil ve şükürler et ki o, benim.”

(Hz. Mevlânâ Abdurrahmân Mollâ Câmî (K.S.), Nefahâtü’l-Üns)

 

 

MUHAMMED BEHÂÜDDİN NAKŞİBEND (K.S.)

 

Buhara’ya bir fersah mesafede Kasrı Arifan’da sülâleyi tahireden ecdadı İmâm-ı Cafer-i Sadık (r.a.)’a ve oradan Hz. Ali (r.a.) ve Hz. Fatımâ (r.a.)’ya varan sâlih bir babadan ve sâliha bir ana­dan doğmuşlardır (718). Henüz ana rahminde iken bir er kokusu duyulmuş ve manevî pederleri Muhammed Baba Simasî tarafından açığa vurul­muştu. Küçüklük çağlarında büyüklüğü görül­mekte idi. Yaşı ile mütenasip olmayan, idrâk, dirayet, sünnete tebeiyyet, kerâmet ve nurî hidâyet kendisinde müşahade ediliyordu.

Doğduğundan beri himmet üzerinden eksik de­ğildi. Çocukluğunda Muhammed Baba Simasî Hazretleri’nin, gençliğinde kemâl çağında Seyyid Emir Külâl Hazretlerinin devamlı teveccühleri al­tında ve kendisi de onlara ve cemiyete devamlı hizmette idi. Ona, mânâ âleminde Abdülhâlık Gûcdüvani Hazretlerinin talimatı şöyle olmuş:

“Oğlum Bahaeddin, büyük bir istidada sa­hipsin. Âleme mânevî ışık yakacak olan bu isti­dat fitilini tahrik lâzımdır. Zikrullahtan bir an fariğ olma! Mahlûkata halisane hizmet et. Onun­la Hakk’a giden yol buluna ve erişile…

Bahaeddin! Her zaman ve mekânda ayağını şeriat esasları üzerine basasın! Emir ve nehiyde istikâmet üzre olasın! Daima azimetle amel eyleyesin. Sünnetlere tâbi olasın! Cem’î sünnetleri mümkün oldukça işliyesin! Ruhsatları terk edip bi’datlardan kaçınasın! İnsanlar, hayvanlar, ne­batlar senden hizmet bekliyorlar oğlum!”…

(M. Hâni, Âdâb, S. 90)

 

HASAN-I BASRÎ (R.A.)

 

Ebû Said Hasan b. Ebi’l-Hasan Yesar el-Ensârî, Tabiin’in büyüklerindendi. Kendisi Yezîd b. Sabit’in âzadlısıdır. Validesi “Hayre” de Ümmühâtü’l-Mü’minîn’den Ümme Seleme Radıyallâhu anhâ’nın âzadlısı idi. (21) tarihinde doğmuş, Medîne-i Münevvere’de neşv ü nema bulmuş, (110) tarihinde Basra’da vefat etmiştir.

Hasan-ı Basrî (r.a.), âlim, fakîh, emîn, mevsûku’l-kelim, melîhü’l-vecih bir zât idi. Hayâtını ilim ile cihâda hasretmişti. Meşhur şüc’andan sayılırdı. Hanedân-ı Nübüvvet’den aldığı bir feyz ile kendisinde bir çok kemâlât tecellî etmişti. Pekçok Ashâb-ı Kirâm’a yetişmiştir. Hattâ kendisi derdi ki: “Biz gaza için Horasan’a gittiğimiz za­man ordumuzda Ashâb-ı Kirâm’dan üçyüz zat bulunu­yordu.”

Ebû Mûsa’l-Eş’arî’den Kur’an teallüm etmiş, İbn-i Ömer, Enes, Semüre, Kays b. Asım gibi Sahâbe-i Güzin’den rivayette bulunmuştur. Ebü’l-Aliye, Fadl b. Iyaz gibi Tâbiîn’den de istifâde etmiş, rivayette bulun­muştur.

Hasan-ı Basrî, gayet beliğâne, hakîmane bir tarzda va’z u nasihatte bulunurdu. Medine-i Münevvere’de ye­tişmiş olduğundan Hz. Osman (r.a.)’ın hutbelerini defaatle dinlemişti. Hz. Ali (r.a.)’ye biat edildiği zaman he­nüz onbeş yaşında bulunuyordu. Hz. Ali (r.a.)’yi yalnız Medine-i Münevvere’de görmüş, bilâhare Kûfe’ye, Bas­ra’ya gitmiş olan Aliyyü’l-Murtazâ’ya mülakî olamamıştır.

Hasan-ı Basrî (r.a.) bir aralık Mekke-i Mükerreme’ye gitmişti. Ahâlî başına toplamış, rivayet ettiği ahâdîs-i şerife’yi dinliyorlardı. Bu cemâat arasında Tavus Atâ’, Mücahid gibi eâzım da vardı. Herkes bu kudretli âlimin liyâkat ve talâkatine hayret etmiş, “Bunun bir misli gö­rülmemiştir.” demeğe mecbur olmuştur.

Ö. N. Bilmen, Tabakatü’l-Müfessirîn, s.105

 

HÂCE MUHAMMED BAKÎ (K.S.)

 

Boyu orta, levni kırmızı, sakalı az ve bazı yerleri beyaz idi. Her zaman uzlet ve riyazat ihtiyar ederdi. Az yer, az uyur, az konuşur, gece gündüz Kur’ân-ı Kerîm’le meşgul olurdu.

Gençliğinde Kabil şehrinden Semerkand’a hicret etmişlerdir. İlme, takvaya rağbet eder­di. Zahir bâtın ilimlerini tatbik eyler, cezbe ve aşkullah ile dolu hüsn-i ahlak ile memlû idi. Hâce Emkenekî Hazretlerinden manevî ders almışlar, feyzlere gark olmuşlardır.

Her gece akşam namazından teheccüd na­mazına kadar Kur’ân-ı Azimuşşan’ı hatmeyler sonra teheccüd namazını kılar, fecr-i sâdıktan sonra sabah namazını eda eder, gü­neş doğuncaya kadar da Yâsîn-i Şerif okurdu. Gün doğunca:

— Ya Rabbi! geceler ne kadar sür’atle geçi­yor buyururlardı.

İmam-ı Âzam Ebu Hanife (r.a.) mezhebindendir. Müceddid-i Elf-i Sânî İmam-ı Rabbani Hazretlerinin yetişmesinde âmil ol­muştur. Hayatında ve mematında feyz-i carî idi. İltica eden boş dönmezdi. Konuşmada alacağını alır giderdi.

1013’de 40 yaşında iken Dehli’de irtihâl et­mişlerdir.

Adâb, S. 98

 

BAYEZİD BİSTAMİ (K.S.)

 

 

Safilerden Ebu Yezîd Tayfur b. İsa Bistâmi (k.s.) mecûsi iken müslüman olan bir şahsın toru­nudur. Üç kardeş idiler. Adem, Tayfur ve Ali. Hepsi de âbid ve zahid insanlar olmakla beraber Ebu Yezîd hal bakımından bunların en ulusu idi.

Beyazid (k.s.)’e bu marifeti hangi şeyle buldun, diye sorulmuş, o da aç karın ve çıplak bedenle, di­ye cevap vermişti.

Bayezid (k.s.) demiştir ki: Otuz senemi mücahede ile geçirdim. Bu müddet esnasında ilimden ve ilme tâbi olmaktan daha çetin bir şeye rastla­madım. Ulemanın ihtilâfı olmasaydı tek ictihad üzere kalırdım. Mücerred ve saf tevhid hariç, di­ğer hususlarda âlimlerin ihtilâf etmesi rahmettir.

Ammi Bistamî: Babamın şöyle dediğini işitmiştim. Bir gün Bayezid (k.s.) bana kalk, kendi ve­liliğini teşhir eden falan adama gidelim ve haline bakalım, dedi. Zühd ile meşhur olan bu zatın ya­nına vardık adam evinden çıktı, mescide geldi ve kıble cihetine tükürdü. Bunu gören Bayezid (k.s.) adama selâm bile vermeden derhal gen döndü ye Resûlullah (s.a.v.)’ın riayet ettiği edeblerden bir edep konusunda bile buldşiye güvenilmezken id­dia ettiği velilik meselesinde nasıl güvenilir, dedi.

Musa b. İsa diyor ki: Bayezid (k.s.)’in şunu söylediğini bana babam anlatmıştı. Bir adamın ha­vada bağdaş kurup oturacak kadar kerametlere sahip olduğunu gözlerinizle görseniz, o adamın Allah (c.c.)’ın emirlerini, nehiylerini ve hudutları­nı, muhafaza ve şeriate riayet hususunda nasıl ha­reket ettiğini tetkik edene kadar ona aldanmayı­nız.

(Kuşeyri Risalesi, S.91)

 

 

ŞAKİK BELHİ (K.S.) (ÖL: 164/780)

 

Zâhid sûfilerden Ebû Şakîk b. İbrahim Belhi (k s) Horasan şeyhlerindendir. Tevekkül konu­sunda ayn bir üslup sahibi idi. Hâtem Asam’m üs­tadı idi. Naklederler ki: Tevbe edip zühde atılışı­nın sebebi şu idi: “Şakik (k.s.), zenginlerden biri­nin oğlu idi. Genç yaşta ticaret için Türk ülkesine gitmişti. Bir puthaneye girdi. Burada putlara hiz­metçilik yapan birini gördü. Hizmetçi saçını saka­lını traş etmiş, üzerine erguvânî bir elbise giymişti. Şakik (k.s.); hizmetçiye: Şüphe yok ki senin ya­ratıcı, hayat sahibi, âlim ve kadir bir mabudun var ona ibadet et, zararı ve faydası olmayan bu putlara ibadet etme, dedi. Hizmetçi ona şu cevabı verdi: Eğer durum dediğin gibi ise, bunca sıkıntı­lara katlanarak ticaret için buraya kadar neden geldiniz? Bu söz üzerine uyanan Şakik (k.s.) zur, yolunu tuttu.

Şakik (k s )’in zühd hayatına atılışının sebebi olarak şu hâdiseden de bahsedilir: “Bir kıtlık sene­si oynayıp eğlenen şen ve şakrak bir köle gördü. Bütün halk geçim derdinde idi. Şakik (k.s.) köleye: Bu ne neşe böyle, halkın kuraklıktan ve kıtlıktan çektikleri sıkıntıyı görmüyor musun! dedi. Hizmetçi bundan bana ne? Efendimin hususi bir çiftliği var, muhtaç olduğumuz her şeyi buradan sağlı­yorum, dedi. Bunun üzerine Şakik (k.s.) intibaha geldi ve: Bu hizmetçinin beyinin bir koyu var, efendi fakir bir mahlûk iken, köle ona güvenerek rızk kaygısı çekmiyor. Mevlâ’sı zengin olan bir müslümanın rızk kuğusu çekmesi nasıl uygun olur!” dedi.

Kuşeyri Rîsalesi, s.90

 

ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI HAZRETLERİ (K.S.)

 

Büyük bir Allah (c.c.) âşıkı, Sosyolog, psikolog, astronom, fen adamı ve şâir olan İbrahim Hakkı (k s ) 18 mayıs 1703 tarihinde Erzurum un Hasan-kale ilçesinde dünyaya geldi. Babası Derviş Os­man, annesi ise Hz Peygamber(s.a.v)’nin soyundan dan gelen Mahmûd kızı Şerife Hanıfe Hatun duı

9 yaşındayken Tillo’ya gitti Şeyh İsmail Fakirullah (k s.)’tan dersler almaya başladı. Babasımn ve­fatından sonra Erzurum’a geldi. Erzurum Müftü­sü Hazık Muhammed’den Arapça ve Farsça öğ­rendi. Bir müddet sonra tekrar Tillo ya dondu. Sevhinin büyük oğlunun kızıyla evlendi. 15 yıl orada kaldı. 1750’de Hicaz’a, l766’da İstanbul’a gitti. I. Mahmud’un davetiyle saraya girdi. İkinci ve üçüncü defa hacca gitti. Arabistan’ı, Mısır ı gezdi. Nihayet 1780’de Tillo’da vefat etti ve vasiyeti üzerine mürşidi olan Şeyh ismail Fakırullah (k.s.)’ın ayak ucuna gömüldü.

İbrahim Hakkı (k.s.) 40’tan fazla eser bırakmıştır. Eserleri içinde 1754’te tamamladığı İlâhiname adındaki divanı en meşhûrlarındandır. Ondan da­ha meşhuru ise Marifetnâme’sidir.

Şiirleri içinde dillerimizden düşmeyen şu şiiri oldukça meşhurdur:

Hak şerleri hayreyler

Zannetme ki gayreyler

Mevla görelim neyler

Neylerse güzel eyler.

Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi s.206

 

 

 

 

FUDAYL B. İYAZ (K.S.) (ÖL.187/802)

 

Sûfilerden Ebu Ali Fudayl b. İyaz (k.s.) Hora­san’ın Merv bölgesindendir. Semerkand’da doğ­duğu ve Ebiverd’de yetiştirdiği söylenir. H. 187’de Muharrem ayında Mekke’de vefat etmiştir.

Ebu Ammâr’ın Fudayl b. Musa’ya dayanarak verdiği bilgilere göre Fudayl (k.s.) başlangıçta Serahs ile Ebiverd arasında yol kesen bir şaki idi. Tevbe edip kendini düzeltmesinin sebebi şu idi: Bir cariyeye âşık olmuştu. Cariyeyi görmek için duvara tırmanırken bir hafızın: “Mü’minlerin kalblerinin Allah’ın zikri karşısında huşu’ duyma­ları zamanı gelmedi mi?” (Hadid, 16) mealindeki âyeti okuduğunu duydu ve birden: “O an geldi ya Rab” dedi. Derhal geri döndü. Yolu bir harabeye uğradı. Geceyi burada geçirirken yakında bulunan bir insan topluluğundan birinin arkadaşlarına “Burada sabah edelim. Çünkü gecenin bu saatinde Fudayl bizim yolumuzu keser” dediğini işitti. Fu­dayl bu hâdise üzerine bir kere daha tevbe etti. Cemaate emniyetle gideceklerini söyledi. Sonra Mekke’ye gelerek ölene kadar burada mücavir (Kabe’ye ve Allah(c.c.)’a komşu olma) hayatı yaşa­dı.

Fudayl (k.s.) demiştir ki: Allah (c.c.) sevdiği kulun derdini çoğaltır, buğz ettiği kulunun dünya­sını genişletir, onu zengin kılar.

Fudayl (k.s.): “Halk için ameli, terketmek riyadır, halk için amel etmek ise şirktir.” demiştir.

(Kuşeyri Risalesi s. 81)

 

YÛSUF-U HEMADÂNÎ

 

Onsekiz yaşında iken İran’da Hamedan’dan Bağdat’a geliyor, Mevlâna Ebu İshak Hazretlerinden Fıkıh, Hadis ve Tefsir ilimlerini öğreniyor. İmam-ı Âzam Ebu Hanife mezhebine, Ebu Âli Farmedî hazretlerinin tarikine giri­yor.

Kendi vaaz ve nasihata başlıyor, feyizler saçıyor. Bağ­dat’tan İran’a, İsfahan’a geliyor. İlmini, irşadını ilerleti­yor. Tekrar Ebu Âli Farmedî Hazretlerinin hizmetine eri­şiyor… Seyri sülûkunu tamamlayıp velîlerin en büyükle­rinden oluyor.

Meşayihin hikmetli kelâmlarını derler, sohbetlerinde zikrederdi.

Bir gün sâdık bir müridinin muradına cevap için onun bulunduğu şehir dışı yere gider müşkülünü halleder:

( Bundan sonra böyle müşkülün olursa sen gel! der.

Mürid:

— Böyle anlarda dağların, kırların, her taşı biiznillâh Yusuf Hemadâni oluyor. Efendime artık zahiren zahmet vermem der.

Şeyh bu sadakat ve teslimiyete ve rabıtaya hayran kalır:

— Candan sadık mürid, şeyhini gah ayağına getirir, gah onun ayağına gider ve daha çok ruhan onu yanında bilir, bulur.

— Aşk bizim yolumuzdur, buyururlardı.

(M. Hanî Âdâb, Sh.:70)

 

EBÛ ALİ FARMEDÎ

 

Zahir ilimlerini evvelâ Nişabur’da Şeyh Ebu Said Ebul Hayr hazretlerinden, sonra Ebul Kasım Kuşeyri hazretle­rinden tahsil etmiştir.

Bâtın ilimlerine evvelâ Şeyh Ebül Kasım Gürkanî Tusî hazretlerine, sonra da Ebûl Hasan Harkânî hazretlerine candan hizmet ederek almıştır. Gençliğinden beri hizmet ehli idi. Gittikçe aşk ve şevki arttığından üstazlarının izin ve müsaadeleri ile diğer üstaza devam ederlerdi. Buyurulmadan gerekli mâkul işi gözetler, eda eder, böylece büyük teveccühlere mazhar olurdu.

Birgün üstazı Ebul Kasım Kuşeyri boy abdesti almak üzere hücresinde yıkanırken bir kova su tedarik ederek hazretin hücresinin kapısının önüne kor ve su getirdiğini ihsas ederek oradan sıvışır. Kuşeyri hazretleri meğer böy­le bir ziyade suya ihtiyaç hissedermiş, memnun olur. Der­hal alır yıkanmasını, abdestini tamamlar. Çıkınca:

— Bu suyu kim getirdi, diye sorar:

Ebû Âli acaba bir sûi edep mi yaptım diye çekinir, fakat söylemek mecburiyetinde kalır:

— Bendeniz getirdim efendim, der.

Bunun üzerine Ebul Kasım Kuşeyri hazretleri:

— “Ey Ebû Âli! Yetmiş senede ihraz ettiğimiz merte­beleri, sen bir kova su ile kazandın. Hizmetindeki firâsetin seni daha çok yükseltir oğlum. Allah razı ol­sun…” diye dua eder.

(M. Hâni Âdâb, Sh.: 68)

 

ABDULKADİR-İ GEYLANİ (K.S.) HAZRETLERİ

 

Şah-ı Nakşibend (k.s.) Hazretleri, Abdülkadir (k.s.) Hazretleri için şu medhiyeyi yazmışlardır:

“Her iki âlemin sultanı Şah Abdülkadir

Evlâd-ı Adem’in hakanı Şah Abdülkadir

Arşın, Kürsî’nin, Kalemin ayı hem güneşi

En büyük nurdan bir kalp nuru şah Abdülkadir.”

Geylânî Hazretleri, Hicri: 470 – 561 (Miladi: 1077-1165) yılları arasında tam 91 sene muammer oldular. Bir şair O’nun doğduğu sene ve yaşadığı 91 yıl için şöyle bir ta­rih düşürmüştür:

“Aşk ile geldi; kemâl ile gitti…”

Nesebleri, hem ana hem de baba tarafından Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz’e ulaşmaktadır. Babası, Hz. Hasan (R.A), anası Hz. Hüseyin (R.A) neslinden… Ayrıca Hz. Ebû Bekir (R.A), Hz. Ömer (R.A), Hz. Osman (R.A) ile de akrabalığı var.

Geylâni Hazretleri’nde, tâ çocukluk devresinden son nefesine kadar Peygamber (S.A.V) Efendimiz’in ve As­habının tuttuğu yola aykırı tek hareket görülmemiştir. Birkaç kere evlenmiş ve 12 erkek, 2 de kız çocuktan ol­muştur.

İslam âlemini Cengiz, Hülagu fitneleri ve Haçlı belası sarsmaya hazırlanırken Bağdat’ta halkı Hakk’a, Kitab’a, Sünnet’e çağırmış, feyzini Allah (c.c.) ve Resulullah (S.A.V)’den almış, daima Hakk’ı halka öğretmiş ve yetiş­tirdiği büyük zatlar ile âlem-i İslam’ın dört bucağında Kitabullahı ve Sünnet-i Nebevîye’yi yaymaya uğraşmış­tır.

 

VEYSEL KARANİ (K.S.)

 

Hz. Rebi naklediyor: “Heves edip Üveys’i görmeye git­tim. Kuşluk namazı kılıyordu. Fariğ olunca tesbihle meş­gul oldu. Tamam olunca selâm vereyim dedim. Hiç bir ta­rafa bakmadan öğle namazını kıldı. Böylece üç gün bekle­dim. Fasılasız namazdan fariği olmadı ve hiç yemedi, iç­medi, uyumadı. Dördüncü gece münacaatını dinledim. Hak Teâlâ’ya yalvarıyordu:

— İlâhi sana sığınırım. Çok uyur gözden ve çok yer karından.

Bu sözleri işitince; “Bu öğüt bana yeter” dedim, gittim.

***

Veysel Karani Hazretleri, ömrü içinde bir gece yatıp uyumadı.

— Namazda huşu nedir diye sordular. Dedi ki:

—Huşu namaz içindeyken süngüyle vurup öbür ya­nından çıkarsalar bile duymamaktır.

***

Buyurdular ki: “Her kim üç nesneyi severse şeytan onu çabuk azdırır: Hoş yemek, hoş giymek ve baylarla otur­mak.

(Tezkiret-ül Evliya)

***

De ki: “Yeryüzünde dolaşın: Allah’ın yaratmaya nasıl başladığını bir görün. İşte Allah aynı şekilde âhiret yaratmasını da yapacaktır. Doğrusu Allah her şeye kaadir’dir. Dilediğine azâbeder, dilediğine merhamet eder. O’na çevrileceksiniz.” (Ankebut 20-21)

 

İMAM CAFER-İ SADIK (K.S.)

 

Cafer-i Sadık (K.S.) hazretleri Peygamberimiz (S.A.V)’in ehli beytindendir. Bir kerameti şöyle naklolunur. Zamane padişahı Halife Mansur “Cafer-i Sadık’ı geti­rin öldürelim” dedi. Veziri men için çok yalvardı ve de­di ki: “O kişi bir bucakta oturmuş ve uzlet ihtiyar etmiş­tir, kendisini dünyadan çekip ibadetle meşgul olmuştur. Halifeye hiçbir ziyam yoktur. Onu öldürmekde ne fay­da olabilir?

Halife vezirin sözünü dinlemedi. Cafer-i Sadık hazretlerini getirmeleri için adamlarına emretti. “Ne zaman ki başından taamı çıkarınca o saat başını kesin” dedi. Sa­dık’ı getirdiler.

Mansur onu görünce titremeye başladı. Hemen tah­tından indi onu karşıladı. Elinden tutup tahta çıkardı ve karşısında edeple diz çöküp oturdu. Vezirleri şaşırdılar.

Sadık dedi ki “Benden ne hacetin vardı ki beni getirt­tin. Allah’a ibadetimden ayırdın. Kendi halime meşgul olup dururdum. Kerem eyle beni yerime gönder” dedi.

Halife derhal destur verdi, her türlü ağırlamayı gös­terdi ve hediyelerle gönderdi.

***

ESMAÜN NEBİ (S.A.V)

 

Kâmil (S.A.V): İbadet ve taatte üstünlük, huyların en güzeli, güzel işlerin hepsi, yüz güzelliğinin tümü Pey­gamberimiz (S.A.V)’de toplandığı için bu isim verilmiş­tir.

 

  1. AKŞEMSEDDİN (K.S.)

 

Nesebleri Hz. Ebû Bekir (R.A)’e yetişir. Şam civarında dünyaya gelmiştir. Çocuk yaşında Amasya civarına yer­leşmişlerdir.

Kendisini ilim tahsiline adamış, müderris olmuş Os­mancık’ta ders vermeye başlamıştır. Zahiri ilimlerin kendisini tatmin etmemesi üzerine kendisine bir mürşi­di kâmil aramaya koyulmuştur. İran’ı, Maveraünnehir’i dolaşıp tekrar Anadolu’ya gelip Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri’ne intisap etmiştir, kısa zamanda şeyhinden icazet alıp Anadolu’nun çeşitli yerlerinde irşad vazifesi­ni sürdürmüştür.

İstanbul’a gelmiş Fâtih Sultan Mehmed Han’a hocalık etmiş. İstanbul’un fethinde bulunmuş. (Fâtih’e manevî yardımları olmuştur.) Eyyûb Sultan Hazretleri’nin kab­rinin yerini keşfetmek kendisine nasib olmuştur.

Hacı Bayram Veli Hazretleri’ne bir gün sormuşlar: “Sana kırk yıldanberi hizmet eden nice dervişlerin var onlara icazet vermedin de, az bir zamanda Akşemseddin’e icazet verdin, hikmeti nedir?” Hacı Bayram Veli (k.s)

— O ne gördü ve ne işitti ise inandı, hikmetini sonra kendisi buldu. Diğerleri ise hemen hikmetini sorarlar. Aradaki fark bu işin hikmetidir. (F.Artar, Tezkiretü’l Ev­liya Sh. 266)

“Akıllı insanlar yanında bulunmak aklı çoğaltır. Akılsız olanlarla bulunmak ise aklı azaltır.” (İmamı Gazali)

 

HABÎBULLAH MAZHAR-I CÂNI CANAN ŞEMSÜDDİN (K.S.)

 

Asil bir şecereye sahipti. Şemsüddin 16 yaşında iken pederleri Mirzacan vefat etti. 28 bâtın cedleri Muhammed Hanefi vasıtası ile Hazreti Ali (r.a.)’dir.

Şeyhi Seyyid Nûr Muhammed vefat ettikten sonra zamanının bütün büyük meşayıhına hizmet etti. Soh­betlerinde bulundu. Kemale erdi.

Sahibü’zzaman idi. Tarikattan tevhid etmekte, yük­sek bir dirayet ve himmete sahipti. Hanımlarla görüşmezdi. Gaibden teveccüh eder tesiri derhal görülürdü, imtihan ve tecrübe kastı ile gelenlere de ders verilirdi.

***

Bir gün bir adam Hazreti Mazhar-ı Canı Canan’a ge­lir:

( Mazhar-ı Canı Canan’ın tantanası rahmani midir değil midir? anlamak için geldim, der.

Hazreti Şeyh bu yersiz kelamdan müteessir olur. Adamın yüzüne keskin ve dik dik bakar. Adam yere düşer. Sudan çıkmış balık gibi çarpınmaya başlar, kal­kamaz, feryad eder, yalvarır:

( Hûda hakkı için beni affet. Tövbe ettim. Bir daha yapmam, der.

***

1195 senesinin Muharrem ayının 9. Cuma günü Fati­hayı şerifeyi okuduktan sonra ALLAH ALLAH diye akşam üstü teslimi ruh eyler. Sislisede emaneti Seyyid Nur Muhammed Bedvani Hazretlerinden almıştır. Mazhar-ı Canı Canan Habibullah diye anılır.

(M. Hâni, Adâb, Sh.. 123)

 

SEYYİD NUR MUHAMMED BEDVANİ (K.S.)

 

Sarf Nahiv, mantık, maani, hadis ve tefsir ilimlerinde v.s. şeriat ve tarikat ilimlerinde asrının yegâne alimi, rumuz, hakikat ve marifette zamanının bir tanesi idi.

Şeyh Seyfüddin Hazretlerine hizmet etmiş, yakın za­manda hilâfet vazifesi ile tavzif olunmuştur.

Vera’ ve takvada son dereceye vâsıl olmuştur. Bir kaç günlük yiyecek ekmeğinin ununu helâlinden tedarik eder, hamurunu kendi yoğurup, pişirir, kurutur, açlık galebe çaldığında azar azar yerdi. Murakebinin çoklu­ğundan beli bükülü kalmıştır.

Bir gün hazretin evinin bitişiğinde sarhoşluk veren maddeleri satan birisi dükkan açmış. Seyyid Nur Haz­retleri de sohbette bu haram işin feyze mâni olduğunu söylemiş. Müridleri derhal o dükkânı tahrip ettiler. Bu sefer hazret daha çok üzülmüş:

( Ne yaptınız, bizim yüzümüzden adamı gadre uğrat­tınız. Bertaraf etmek kadı ve icranın işidir. Siz başkası­nın işine de müdahale ettiniz, buyurur ve:

( Adamı çağırın da görüşeyim, helâllaşalım der. İçkiciyi çağırırlar huzuruna getirirler. Hazreti şeyh ona bakar bakmaz adam tövbe eder. Bir hak iddia et­mez, sıdk ile hazrete mürid olur.

1135’de Bedvan’da vefat eder.

(M. Hâni Adâp, Sh.:122)

 

 

MUHAMMED BEHAÜDDİN NAKŞİBEND (K.S.)

 

Buhara’ya bir fersah mesafede Kasr-ı Arifan’da, sülâleyi tahireden ecdadı İmam-ı Cafer-i Sadık’a ve ora­dan Hz. Ali ve Hz. Fatıma (r.a)’ya varan, sâlih bir baba­dan ve sâliha bir anadan doğmuşlardır (718). Henüz ana rahminde iken bir er korkusu duyulmuş ve mânevi pederleri Muhammed Baba Simasi tarafından açığa vu­rulmuştu. Küçüklük çağlarında büyüklüğü görülmekte idi. Yaşı ile metenasip olmayan, idrâk, dirayet, sünnete tebaı’yyet, keramet ve nûr-i hidayet kendisinde müşahade ediliyordu.

Doğduğundan beri, himmet üzerinden eksik değildi. Çocukluğunda, Muhammed Baba Simasi Hazretlerinin, gençliğinde kemâl çağında Seyid Emir Külâl Hazretleri’nin, devamlı teveccühleri altında ve kendisi de onlara ve ihvana, devamlı hizmette idi. Ona, mânâ âleminde, Abdülhâlık Gûcdüvani Hazretleri’nin talimatı şöyle olmuş:

“Oğlum Bahaeddin, büyük bir istidada sahipsin. Aleme, mânevi ışık yakacak olan bu istidat fitilini tahrik lazımdır. Zikrullahtan bir an fariğ olma! Mahlukata halisane hizmet et. Onunla Hakka giden yol buluna ve erişile…

( Bahaeddin! Her zaman ve mekânda ayağını şeriat esasları üzerine basasın! Emir ve nehiyde istikâmet üzre olasın! Daima âzimetle amel eyleyesin. Sünnetle­re tâbi olasın! Cemi sünnetleri mümkün oldukça işleyesin! Ruhsatları terk edip bi’datlardan kaçınasın! İn­sanlar, hayvanlar, nebatlar senden hizmet bekliyorlar oğlum!..”

(M.Hâni Adâb, Sh.: 90)

 

URVET-ÜL VUSKA MUHAMMED MASUM (K.S.)

 

İmamı Rabban’nin 7 oğlundan üçüncüsü Muhammed Masum’dur.

Muhammed Masum büyük bir istidada sahipti. Meş­rebi Muhammedî idi. 16 yaşında zahiri ve dinî ilimlerin tahsilini tamamlamışlar, üstadlarından dua almışlar ve muhitinde parmakla gösterilerek, şöhret salmışlardır. Hattâ Riyaziye ilimleri ile yeniden meşgul olarak zama­nında müsbet ilimlerin temeli olan esasları kurmuştur. Muhammed Masum babası Müceddid Ahmed Faruk Hazretleri’nden azamî derecede istifade etmiş, emirleri­ni dinlemiş, öyle ki yolun ruhunu, işin ehemmiyetini kavrayarak kendini hizmete vakfetmiştir. Hiç günahı görülmediğinden Masum denilmişti. Tez zamanda vaktin kutbu, zamanın mürşidi oldu. Son zamanda pe­derleri müridlerin ve ihvanın idare ve tâlim ve terbiye­sini ona havale buyurdu. Cahillerden hazer etmesini vasiyet eyledi.

Hindistan’dan hicaza Harameyni Mükerremeyne git­tiklerinde Araplardan, Acemlerden, Hindlilerden he­sapsız insan irşad halkasına girmişler, müridi olmuşlar­dı.

Allah(c.c.)’ın tevfiki ile himmetleri ve tarikatta usul ve gayretleri sayesinde velayet derecelerine vâsıl olan zevatın adedi yüzbinden fazladır. Mektubata Zeyl yaz­mıştır. En derin tefsiridir.

Muhammed Masum Hazretleri 1080’de Serhend’de 71 yaşında vefat ettiler. Merkadleri orada ziyaretgâhtır.

(M.Hâni, Adâb, Sh.: 117)

HACEGÎ EMKENEKÎ

 

Hazret, Semerkant Emkenek’te (918) doğmuş, yine Emkenek’te (1008) hakkın rahmetine kavuşmuştur.

Teni esmer, yüzü nur ile münevver idi, sakalı azdı. Deniz gibi feyze mâlikti. Derviş Muhammed Hazretle­rinin büyük halifesiydi. Abid, zâhid, keramet ve havarıka malikti,

Zahir ve bâtın ilimlerini ve terbiyesini babasından aldı. Kendini ve hallerini insanların gözünden gizler, Hakk hakikati özler, kendi kendini gözetler, bilmeye çalışırdı.

***

MUHAMMED BÂKÎ (K.S.)

 

Gençliğinde Kabil şehrinden Semerkand’a hicret et­mişlerdir, ilme, takvaya rağbet eder, zahir bâtın ilim­leri tatbik eyler, cezbe ve aşkullah ile dolu hüsnü ahlak ile süslenmişti. Hace Emkeneki Hz.’lerinden manevi ders almışlar feyzlere gark olmuşlardır.

Kendi manevi hallerle dolu idi. Hace Muhammed Bahaeddin Nakşibend ve Hace Ubeydullah Ahrar hazaratının ruhaniyetlerinden çok istifade etmişler, feyiz­lerini ziyadeleştirmişlerdir. Onun için kendilerine “üveysi” de denilirdi.

Her gece, akşam namazından, Teheccüd namazına kadar, Kur’an-ı A’zimuşan’ı hatm eder sonra Teheccüd namazını kılar, Fecr-i Sadık’tan sonra sabah namazını eda eder, güneş doğuncaya kadar da 21 Yasin’i Şerif okurdu. Gün doğunca: “Ya Rabbi! Geceler ne kadar süratle geçiyor,” buyururlardı.

(M. Hâni, Adâb, Sh.:113)

 

MUHAMMED ZAHİD (K.S.)

 

Muhammed Zahid Hazretleri gençliğinden beri ken­di kendine riyazad ve mücahede ile meşgul olup sene­lerce gözüne uyku girmedi. Nihayet manevi işaretle bir mürşidi kâmilin irşadının gerektiği kendisine bildirildi. O mürşid, Hace Ubeydullah Ahrar Hazretleridir. Muhammed Zahid onun bulunduğu yere doğru sefere çık­tı. Hace Ubeydullah Hazretleri de bu gelişten manen haberi olmakla bir hayvana binerek onu karşılamaya çıktı. Ağaçlık bir yerde buluştular, hayvanlarından in­diler, selamlaşıp musafaha ettiler ve derhal oturup mânevi dersi görüştüler. Hace Ubeydullah Hazretleri, Muhammed Zahid’i çok müstaid gördü. Her veçhile yolu hazır buldu. Daha dersi tâlim ederken teslimiyeti­ni ve tekâmülünü müşahade etti. Orada az bir zaman­da seyri sulûkünü tamamladı. Halinde bir kemal müşa­hade etti. Tarikat hırkasını giydirdi, icazet ve ruhsat verdi, birinci halifesi oldu. Dua ettiler, ayrıldılar. Bu ilk ve son mülakatı oldu. “İmdadın gelmesi istidada bağ­lıdır” kaidesine göre müridde istidad olursa bazen bir görüşme, bir sohbette iş tamamlanıyor.

Kendi zamanının ekabiri ulemasından olup, edip, şa­ir, arif, zarif, aşık ve makbulü hûda, esran ilahiyyeye mahrem, masivadan cüda bir zat idi.

Fakr, tecerrüd, tefrid, vera, takva, zühd, ittiba-ı sün­net gibi sofiyyenin âli makamlarında teferrüd etmişti.

(M.Hâni, Adâb)

 

BÂYEZİD’İ BESTÂMİ (K.S.)

 

Sultanü’l-ârifin Bâyezid-i Bistâmî (k.s) esrâr-i hakâyık- ta bî nazîr idi (benzeri yoktu).

Cüneyd-i Bağdadi, Bâyezid hakkında;

( “Bizim içimizde feriştehler içinde Cebrail gibidir” der idi.

Bâyezid’in anası der ki;

( “Bâyezid karnımda iken ne vakit şüpheli taam yedi isem karnım içinde ayağı ile beni deperdi. Tâ ol lok­mayı ağzımdan bırakınca dokunmazdı.”

Bâyezid’in anası, onu mektebe verdi.

( “Bana ve ana ve babana şükret” (Lokman Sûresi: 14) âyetini okudu, içine od düştü. Anasına geldi.

Anası: ( “Ya Tayfur, niye geldin?” dedi.

( “Bugün üstadımdan bir âyet işittim. Hak Teâlâ bu­yuruyor ki: “Bana kulluk eyle, ve atana anana kulluk eyle” imdi ben iki eve nasıl kulluk edeyim.” dedi.

Anası da:

( “Ben hakkımı sana bağışladım, var Allah’a kulluk eyle.” dedi.

Bâyezid on ik yılda Kabe’ye vardı. Her bir adımda iki rekât namaz kılardı. O yıl Kabe’ye giremedi. “Lâyık de­ğilim” diye edeb gözledi, geri döndü, ikinci yıl gelip Kabe’yi ziyaret eyledi. Mekke’den avdetinde Hamedan’a geldi. Usfur çiçeği tohumu aldı. Bistam’a gelince tohumun içinde bir karınca gördü. “O karıncayı yerin­den ayırdım” diye tekrar Hemadan’a götürüp aldığı yere koydu.

“Din Allah’ın emrine ta’zim ve Allah’ın yaratıkları­na şefkatdir.”

(Tezkirüt’ül Evliya 44)

 

  1. MUHAMMED ESAD EFENDİ (K.S;)

 

Muhammed Esad Erbilî Hazretleri 1848 yı­lında Musul’un Erbil kasabasında dünyaya geldiler. Çocukluk yıllarını aynı kasabada geçirmiş, genç yaşında zamanın büyük alimi şeyhi olan Tâhal Hariri Hazretlerine intisap ettiler. Üsta­dından görmüş olduğu tahsil ve terbiyede üstün başarı göstererek 24 yaşında Tahâl Hariri Hazretleri’nden icazetlerini aldılar. Esad Efendi Hazretleri’nin gençlik yılları ilim ve irfan meclislerin­de geçmiştir. Zamanın uleması Abdülmecid Refkânî Hazretleri’nden Nakşi tarikatının icazetna­mesini almış Nakşi ve Kadiri tarikatlarının hila­fet makamına yükselmiştir. 1888’de Osmanlı payıtahdı İstanbul’a gelmiştir. Almış olduğu ica­zetler Şeyhülislamlar makamı tarafından tasdik edildi. Ve kendisi Kelâmî dergahının başına ge­tirildi. Burada irşad halkasını kurdu.

Osmanlı Padişahı, Sultan Reşat, Şeyh Esad Efendi’ye tutkundu. Ona bütün gönül kapılarını açmış ve sevgi bağlarıyla bağlanmıştı. Bizzat Osmanlı sultanının emriyle İstanbul’da tarikat şeyhlerini toplayan “Şeyhler Heyetinin Reisi” se­çildi.

Sultan Reşat bu gönül efendisine Çiçekli durağındaki mescid ve zaviyeyi bağışladı.

Kainatın Efendisine karşı duyduğu muhabbed sonsuzdu, îrşad vazifesini burada yapıyordu. Her beşer gibi ecel şerbetini içme zamanı yaklaşmıştı. Mukedderât-ı ilahi huzura gelip Me­nemen vak’asında oğlu Ali Efendi ve birçok kişi ile birlikte şehidlik makamında Cenâb-ı Hakk’a rûcu eylemişlerdir. (Rahmetullâhi aleyhi ve Rahmeten vesia)

(İstanbul ve Anadolu Evliyaları)

 

MARUF-I KERHÎ (K.S.)

 

Ol rehnüma’yı rah-ı hakikat, ol arif-i esrar-ı şeyh-i hazret Maruf-ı Kerhî (k.s) aziz, Ariflerden: Eğer o Arif olmasaydı ona Maruf demezlerdi. Kendi Kâfiroğlu idi. Anası, atası onu kendi din mekteplerine verdiler. Üstadı (Salisün Selâse) de dedi. Maruf «Lâ hâşâ Allah üç ola­maz birdir ve cümle mahlûkatı kahredicidir» di­ye cevap verdi. Üstadı Marufu dövdü. Ne ka­dar çalıştıysa dediremedi, akıbet Maruf kaçtı atası, anası gönderdiklerine pişman oldular keş­ke göndermeseydik ne dinde olursa olsaydı biz de o dine döneydik dediler. Hazret-i Maruf var­dı, İmam-ı Alin bin Musa (r.a.) hazretlerinin mübarek elinde müslüman oldu. Akşam evine geldi. Atası, anası görüp, şad oldular. Sordular ki:

Oğul ne dindesin.

Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) dinindeyim. Bunlar da müslüman oldular. Ondan sonra Maruf, Davud Tainın eşiğine vardı Çok riyazet çekti. Ve irşad hâsıl oldu. Ve müşârün ileyh oldu.

***

 

TESETTÜRÜN HİKMETİ

 

Fitne kapısını kapamak, nesebi zayi etmek­ten muhafaza etmek, zevceyi rabt ile başkasının taarruzundan kurtarmak, aile teşkilâtına inti­zam vermek, evlâdın terbiyesine ve dünyanın imarına erkek dışardan kadın içerden çalışmaktır.

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.) -Musahabe: 4)

 

MUHAMMED BİN ESLEM İT TÛSÎ (K.S.)

 

Muhammed bin Eslem it Tûsî (k.s.) aziz, yegâne-i cihan, ve muktedai ruzigâr idi. Ona Allah Resulünün dili derlerdi. Horasan içinde ittifak eylediler ki, O’ndan yüksek kimse sünnete mutabaat eylemiş çıkmadı. Muhammed, bir gün bir vaaz eyledi. Sohbeti müessir, nefesi ga­yet mübarek idi. O vaazında 50 kişi tevbe edip, yola geldi.

Bir gün bir yahudi geldi.

— Sende hakkım var dedi. Muhammed de:

( Şu hasırın altında altın vardır, geç al dedi. O gün kendisi kalem yontmuş, kalem kırıntılarını hasır altına koymuş idi. Yahudi, hası­rı kaldırdı, gördü ki kalem ufağı altın olmuş. Taaccüb eyledi. Ve dedi ki:

( İçinde bunun gibi kişi olan din batıl ola­maz, şahaded getirdi, Muhammed elinde müslüman oldu. Ve bütün kabilesi de müslüman oldu.

Dediler ki: — Biz tevrat içinde şöyle oku­duk: «Hangi din ki haktır, o dinde kişiler ola, kalem yonalar, kalemlerinden düşen altın ola.» işte bu din hak dindir.

Muhammed bin

 

AHMED HARB (K.S.)

 

Hz. Şeyh Ahmedi Harb (k.s.) aziz’in fazilet­leri çok idi. Zühd, vera’ ve ibadet içinde misli yoktu. Ahmed bin Hanbel (r.a.) gibi kişi, ölüm haline gelince vasiyet eyledi; — Beni Ahmed-i Harb’in ayağı ucuna koyun, inşallah Allah’ım beni onun yüzü suyu hürmetine bağışlar dedi.

Bir gün anası bir kuşcağız pişirip getirdi.

— Yâ oğul, bu kuşu ben kendi evimde bes­ledim, helâldir. Ye dedi. Ahmed:

(              Bu kuş bir gün komşunun damı üzerin­den yedi. O komşu Cers erenlerindendi. Benim
boğazımdan geçmez diye cevap verdi.

Ahmed’in bir Namazgahı vardı. Daima na­mazı onun içinde kılardı. Bir gün namaz kılarken gönlünden geçti ki: “Yağmur durursa eve gi­deyim” Hatiften bir avaz geldi kim :

(Gönlünü evde koydun. Sen burada gö­nülsüz neylersin?

Ahmed secdeye vardı, istiğfar etti, Bir gün Nişabur uluları Ahmed’in yanına sohbet etmeğe geldiler. Ahmed’in bir oğlu var­dı. Serhoş olarak yüksek sesle geldi ve kapıdan geçti. Atasından ve bu ululardan utanmadı. Bu uluların renkleri mutegayyir oldu. Ahmed:

( Niçin melûl oldunuz? dedi.

( Oğlun için… Ahmed dedi:

(O mazurdur, ondan ötürüdür ki bir gece komşudan yiyecek geldi. Yedik. Anasıyla sohbet ettik. O gece bu oğlan ana rahmine düştü Son­ra beni öyle uyku tuttu ki vazifem veft oldu. Sabah olunca sorduk. Bu aş döğüş aşı imiş, bi­ze ondan vermişlermiş.

 

 

 

 

 

DÂVÛD TÂİ (K.S.)

 

Dâvûd Tâî (k.s.) yirmi yıl Ebû Hanîfe’ye şakirdilik eyledi. Âlim-i tarikat ve ârif-i hakikat idi.

Tevbesinin sebebi: Bir gün giderken bir ki­şi, «Dünyâ fena evidir, âhiret beka evidir» dedi. Bu sözden gayet müteessir olarak kararı kal­madı dünyâ gözünden çıktı, Habîb-i Râî katına vardı, uzlet ihtiyar eyledi.

***

Dâvûd Hazretleri’nin güldüğü görülmemişti. Bir gün bir dostu geldi. Gülerken gördü. Sordu :

—           Senin hiç güldüğün yoktu. Sana ne geldi ki gülersin?

Dâvûd da:

—           Geçen gece Rabbim bana üns şarabından içirdi. Ânın-çün bugün şâdlıktan bayram eyledim, dedi.

***

Dâvûd Tâi’nin atasından çok evler kaldı. Bir eve girer içinde yıkılıncaya kadar otururdu. O yıkılırsa öbür eve giderdi.

— Niçin evleri tamir ettirmezsin harab olur gider, derlerdi. Dedi ki:

( Hiç dünyâda harab olmayacak ev varmıdır ki. Ben Hak ile ahdeyledim ki hiç imâretli ev içinde oturmıyayım.

Nihâyet hep evler yıkıldı. Bir dehliz içinde kaldı. O ki, Dâvûd öldü, ol dehliz de yıkıldı.

O Hazret dünyâdan gittiği gece anasından sordular ki. «Hiç hasta oldu mu?» Anası dedi ki:

( Bu gece sabaha değin namaz kıldı, vitir namazını tamam edip secdeye vardı. Secde için­de can verdi. (Tezkiret-ül Evliya)

 

ŞEKİK BELHİ (K.S.)

 

Hz. Ebu Ali Şekik kaddesallahu ruhahul aziz cemî ömrünü tevekkül içinde geçirdi. Hatemi Esam Hz.nin üstadı idi. Şeyh İbrahim Edhem tarikini tutardı. Derdi ki:

— Bin yedi üstada şakirdlik eyledim. Kırk deve yükü kitab okudum, illâ, Allah’ın yolunu dört nesnede buldum: Bir; rızk için emin olmak, iki; her işde ihlâslı olmak, üç; şeytana düşman olmak, dört; ölümü yakın bilip tedarikli bulunmak.

Şekik Hicaz’a vardı. İbrahim Edhem’e uğradı. Dedi ki:

—           Ya Edhem oğlu! Birlik nicedir? İbrahim eyitti:

Elime nesne girerse yerim, eğer girmez­se sabr ederim. Şekik dedi ki:

Bizim Belh itleri de bu senin ettiğini ederler. İbrahim sordu :

Siz nasıl edersiniz? Şakik buyurdu :

Benim elime girerse işar ederim, girmezse şükr ederim, İbrahim kalktı. Şakik’i öptü üstadım sensin dedi. (Tezkiret-ül Evliya)

***

Resûlullah (s.a.v.) :

“Ey insanlar! Selâmı, selamlaşmayı yayınız! Yemek yediriniz! Akrabalık haklarını gözetiniz! Selâmetle Cennete girersiniz!» buyurmuştur

BÂYEZİD BİSTAMİ (K.S.)

Sultanü’l-ârifin Bâyezid Bistâmî (k.s.) esrar-ı hakâyıkta bî-nazîr idi.

Cüneyd, Bâyezîd hakkında;

«Bizim içimizde feriştehler içinde Cebrail gibidir.» der idi.

***

Bâyezîd’in anası der ki;

—           Bâyezid karnımda iken ne vakit şüpheli taam yedi isem karnım içinde ayağı ile beni deperdi. Tâ ol lokmayı ağzımdan bırakmayınca dolanmazdı.

Bâyezîd’in anası, onu mektebe verdi.

«Bana ve ana ve babana şükret.» âyetini okudu, içine od düştü. Anasına geldi. Anası:

Ya Tayfur, niye geldin? dedi.

Bugün üstadımdan bir âyet işittim. Hak Teâlâ buyuruyor ki, «Bana kulluk eyle, ve atana anana kulluk eyle.» İmdi ben iki eve nasıl kul­luk edeyim, dedi. Anası da;

Ben hakkımı sana bağışladım, var Allah’a kulluk eyle, dedi.

***

Bâyezîd on iki yılda Kabe’ye vardı. Her bir adımda iki rekât namaz kılardı. Ol yıl Kabe’ye giremedi. “Lâyık değilim” diye edeb gözledi, ge­ri döndü, ikinci yıl gelip Kabe’yi ziyaret eyledi. Mekke’den avdetinde Hemedan’a geldi. Usfur çi­çeği tohumunu aldı. Bitam’a gelince tohumun içinde bir karınca gördü. “O karıncayı yerinden ayırdım” diye tekrar Hemadan’a götürüp aldığı yere koydu.

«Din Allah’ın emrine ta’zim ve Allah’ın ya­ratıklarına şefkatdir.» (Tezkirüt’ül Evliya)

 

ZÜNNUN MISRÎ (K S.)

 

Ol sultanı marifet, ol hüccetül fakri fahri, kutbu vakit (kaddesullahu)in tevhitte naziri yok idi. Mısır halkına karşı kendini yaramaz gösterdiğinden «Zındık» derlerdi. Velilerin bir nişanı da budur: Ölünceye kadar, kimse sırrını bilemedi.

Zünnûn söyle irşad olmuştur: iki gözü gör­mez bir kusçağız ağaçtan yere indi. Gagasıyla yeri eşerek altın bir kutu çıkardı, içindeki so­yulmuş susamdan doyuncaya kadar yedi. Tekrar altın bir kutuyu aynı şekilde gagasıyla eşerek çıkardı. Bunun içinde su vardı. Doyuncaya kadar içti. Gagasıyla gömdü. Yerine gidip oturdu­ğunu görünce, topraktaki yerler belirsiz oldu. Bu hali gören Zünnûn Hakk’a tevekkül etti. Bir­kaç menzil gitti. Bir viranede dervişler gördü. O gece orada yattılar. Zünnûn bir küp altın bul­du. Ağzının tahtadan kapağı üzerinde Allah ismi yazılıydı. Altınları dervişlere dağıttı. Tahta­yı kendi alıp, o gece de orada yattı. Uyandıkça tahtayı öpüp başına kor, gözlerine sürerdi. Rü­yasında bir nida geldi:

— Ya Zünnûn! Yaranların altın ve cevher­ler aldılar. Sen benim adımı aziz tuttun, öpüp başına koydun. Ben de seni dünya ve ahirette aziz kılarım, buyruğuyle uyandı. Gönlü, içi tamamen nur oldu.

(Tezkiretül Evliya F. Attar)

***

ESMA’ÜL – HÜSNA’DAN

 

Es-Samed: (Hacetlerin bitirilmesi, ıstırapların giderilmesi için tek merci.)

 

İBRAHİM BİN EDHEM (K.S.)

 

Belh şehrinin padişahı idi. Hidâyet-i Rabbânî ve Hızır (a.s.) delâletiyle îkâz ve irşâd olundu.

İbrahim bin Edhem (k.s.)’e Sual ettiler ki ne için dualarımız kabul olmuyor?

“Hakkı bilip emirlerini tutmazsınız, Peygam­berin sünnetlerini icra etmezsiniz, Kur’ân okur amel etmezsiniz. Halikımızın nimetlerini yiyip şükür etmezsiniz, Cenneti bildiğiniz halde talep etmezsiniz, Cehennem’den korkmazsınız. Hükmüyle ölüm var dersiniz hazırlanmazsınız. Ana ve Babanızın ölülerini kendi elinizle kab­re koyduğunuz halde ibret almazsınız, böyle kabahatlerle dua kabul olur mu?” diye cevap ver­di.

İbrahim Edhem (k.s.) bir kişinin bağını bek­lerdi. Mal sahibi bir gün nar kopar tatlısı olsun dedi. Bu tatlı değil bir daha kopar tatlısını ver dedi, nihayet bunlann hangisi tatlıdır hiç bilmiyorsun deyince «ben burada narların tatlısı hangisidir diye muayene etmeye değil, bağı bek­lemeye geldim» dedi.

İbrahim Edhem (ks.) bir gece rüyasında Cebrail (a.s.)’i yeryüzüne iner gördü. Elinde kalem divit vardı. Bu ne iş içindir diye sordu :

Yer yüzündeki evliyaları yazacağım dedi.

Beni de yaz deyince, senin için emr-i ilâ­hi yoktur dedi.

Ben evliya değilsem de onları severim demesi üzerine bir müddet sükût edildi.

Cebrail (a.s.) buyurdu ki:

—           Fermanı ilâhi geldi, defterin başına senin ismini yazacağım.

 

 

 

HABÎBULLAH MAZHAR-I CANl CANAN ŞEMSÜDDÎN (K.S.)

 

Asil bir şecereye sahipti. Şemsüddin 16 ya­şında iken pederleri Mirzacan vefat etti. 28 bâtın cedleri Muhammed Hanefi vasıtası ile Hazreti Ali (r.a.)’dir.

Şeyhi Seyyid Nur Muhammad vefat ettik­ten sonra zamanının bütün büyük meşayıhına hizmet etti. Sohbetlerinde bulundu. Kemale erdi.

Sahibü’zzaman idi. Tarikatları tevhîd etmekte yüksek bir dirayet ve himmete sahipti. Hanımlarla görüşmezdi. Gaibden teveccüh eder te­siri derhal görülürdü, imtihan ve tecrübe kastı ile gelenlere de ders verilirdi.

Bir gün bir adam Hazreti Mazhar Can Ca­nan’a gelir:

—           Mazhar Can Canan’ın tantanası rahmani midir değil midir? anlamak için geldim, der.

Hazreti Şeyh bu yersiz kelâmdan müteessir olur. Adamın yüzüne keskin ve dik dik bakar. Adam yere düşer. Sudan çıkmış balık gibi çır­pınmaya başlar, kalkamaz, feryad eder, yalva­rır:

—           Hûda hakkı için beni affet. Tövbe ettim. Bir daha yapmam der.

1195 senesinin Muharrem ayının 9. Cuma günü Fatihayı şerîfeyi okuduktan son ALLAH ALLAH diye akşam üstü teslimi ruh eyler.

Silsilede emâneti Seyyid Nur Muhammed Bedvani Hazretlerinden almıştır. Mazharı Can Canan Habibullah diye anılır.

(M. Hâni, Âdâb, Sh. 123)

 

SEYYİD NÛR MUHAMMED BEDVÂNÎ (K.S.)

 

Sarf, Nahiv, mantik, maani, hadis ve tsfsir ilimlerinde v.s. şeriat ve tarikat ilimlerinde as­rının yegâne alimi, rumuz, hakikat ve marifet­te zamanının bir tanesi idi.

Şeyh Seyfüddin Hazretlerine hizmet etmiş, yakın zamanda hilâfet vazifesi ile tavzif olunmuştur.

Vera’ ve takvada son dereceye vâsıl olmuş­tur. Bir kaç günlük yiyecek ekmeğinin ununu helâlinden tedarik eder, hamurunu kendi yuğurup, pişirir, kurutur, açlık galebe çaldığında azar azar yerdi. Murakebenin çokluğundan beli bükülü kalmıştır.

Bir gün hazretin evinin bitişiğine sarhoşluk veren maddeleri satan birisi dükkân açmış. Seyyid Nûr Hazretleri de sohbette bu haram işin feyze mâni olduğunu söylemiş. Müridleri derhal o dükkânı tahrip etmişler. Bu sefer hazret da­ha çok üzülmüş:

— Ne yaptınız, bizim yüzümüzden adamı gadre uğrattınız. Bertaraf etmek kadı ve icra­nın işidir. Siz başkasının işine de müdahale et­tiniz, buyurur ve:

( Adamı çağırın da görüşeyim, helâllaşalım der.

İçkiciyi çağırırlar huzuruna getirirler. Hazreti şeyh ona bakar bakmaz adam tövbe eder. Bir hak iddia etmez, sıdk ile hazrete mürid olur.

1135’de Bedvan’da vefat eder.

(M. Hâni Âdap, Sh.: 122)

ŞEYH SEYFÜDDİN (K.S.)

 

İmam-ı Rabbani Ahmed Faruk Hazretleri’nin torunu ve Muhammed Masum Hazretleri’nin oğlu olmakla küçüklüğünden beri büyük bir lûtfa mazhar ve mânevi hava ile muattar idi. Eh­li dünya ile görüşmekten şiddetle kaçınır, ehli dîn ve sadık ve hakiki dostlar ile ülfetten zevk alırdı. Öyle ki, sâdık ihvan meclisinde, âşıkın ma­şukunun gelmesine intizar ettiği gibi bir an te­tikte vâridât-ı ilâhiyeyi bekler, biri mecliste «İsm-i Celîl-i Mevlâ»yı zikretse kuşlar gibi çırpınır, vecde gelirdi. Peygamber (s.a.v.)’in sünnet­lerine o kadar riayet ederdi ki, kendisine «Sün­netin ihya edicisi» denilirdi.

Hazretin her gün sohbetine gelenlere çok lezîz yemekler ikram olunurdu. Böylece sâlik­ler maddî mânevi doyurulur, seyr-i sülûkleri de tamam olurdu. Taliplerden biri bir gün:

( Bu yolda az yemek lâzım değil mi, deyin­ce.

Hazret:

— Gıdayı azaltmak vücudu kuvvet ve takattan düşürür. Bizim tarikimizin pirleri devam­lı «vukuf-ı kalbî» ve «şeyh sohbeti» esasları üze­rine yolu kurmuşlardır. Fazla riyazat ve açlıkla vücuda meşakkat vermek bazı acaib hallerin ve harika hayâllerin meydana gelmesine sebep olur. Biz bunları işten saymayız. Bizim gayemiz an­cak zikre devam, ALLAH (c.c.)’a teveccüh (yönelmek) ve sünnetlere ittiba, meşru iş ile iştigal ve kesret-i envar ve berekâttır, buyurdular.

1098 senesinde vefat etmişlerdir. (M. Hani, Âdâb)

 

URVET-ÜL VUSKA MUHAMMED MÂSUM (K.S.)

 

İmamı Rabbani’nin 7 oğlundan üçüncüsü Muhammed Masum’dur.

Muhammed Masum bir istidada sahipti. Meş­rebi Muhammedi idi. 16 yaşında zahiri ve dini ilimlerin tahsilini tamamlamışlar, üstadlarından tahsin almışlar ve muhitine parmakla gösteri­lir şöhret salmışlardır. Hattâ Riyaziye ilimleri ile yeniden meşgul olarak zamanında müsbet ilimlerin temeli olan esasları kurmuştur. Muhammed Masum babası Müceddid Ahmed Faruk Haz­retlerinden azamî derecede istifade etmiş, emir­lerini dinlemiş, öyle ki yolun ruhunu, işin ehem­miyetini kavrayarak kendini hizmete vakfetmiş­tir. Hiç günahı görülmediğinden masum denil­mişti. Tez zamanda vaktin kutbu, zamanın mür­şidi oldu. Son zamanlarında pederleri müridlerin ve ihvanın idare ve tâlim ve terbiyesini ona havale buyurdu. Cahillerden hazer etmesini va­siyet eyledi.

Hindistan’dan Hicaza Harameyni Mükerremeyne gittiklerinde Araplardan, Acemlerden, Hidlilerden hesapsız insan irşad halkasına gir­mişler, müridi olmuşlardı.

Allah’ın tevfiki ile himmetleri ve tarikatta usul ve gayretleri sayesinde velayet derecelerine vâsıl olan zevatın adedi yüzbinden fazladır. Mektubata Zeyl yazmıştır. En derin tefsiridir.

Muhammed Masum Hazretleri 1080’de Serhend’de 71 yaşında vefat ettiler. Merkadleri ora­da ziyaretgâhtır. (M. Hâni. Âdâb, Sh.: 117)

 

İMAM-I RABBANİ AHMED FÂRUK SERHENDİ (K.S.)

 

Ehl-i hakikat idi. Cedleri 28 bâtın sonra Hz. Ömer (r.a.)’e varır.

Muhakkık İmamı Süyuti «Cem’ul-Cevami» adlı eserinde sahih hadis-i şerif olarak «Benim Ümmetim içinde «sıla» namında bir kimse ola­caktır. Onun irşadı ve şefaati ile nice nice insan­lar cennete girerler» mealindeki hadis-i şerifi nakleder. Sofiyye uleması «sıla» namını Ahmed Faruk Hazretlerine atfederler. (Sıla: Şeriatla ta­rikatı birleştiren manasınadır.)

Müceddidin 7 iklimi birbirine mezceden di­rayeti, bayü gedayı uzlaştıran firaseti çesitli tarikat ve mezheplerin te’lifindeki idaresi hülâsa yüce tevhid dininin türlü sebeplerle dağılmış sâliklerinin birleştirilmesi, onun esas vazifelerindendir. Mü’minlerin ehli hak, ehli tevhid, ehli sünnet olarak birbirlerine yaklaşmaları, kay­naşmaları, birleşmeleri inandıkları imanın, men­sup oldukları dinin ve tuttukları yolun icabıdır. Âlemlere rahmet olarak gelen Peygamberimiz (s.a.v.)’in iki cihanın saadetini sağlayan dini bü­tün insanlığa ve varlığa gereken değeri vermiş ve icaplara göre en hayırlı ve mes’ud düzeni kurmuştur. Müceddid İmamı Rabbani Ahmed Faruk Hazretleri de o yolu tutmuştur. Tefrikala­ra yol açan siyasî, idarî, zümrevi, ırki ve bölgevî düşünceleri bıraktırmak, bu uğurda ona dü­şen harisleri ıslâh etmek âlemin huzuru için şart­tır. Hazret de onu yaptı, insanları gönlünden birbirine bağladı. Birliği kurdu. Birliği sağladı.

(M Hâni, Âdâb, Sh.: 144)

 

ABDÜLKADİR GEYLÂNİ (K.S.) HAZRETLERİ

 

Şâh-ı Nakşibend (k.s.) Hazretleri, Abdülkadir (k.s.) Hazretleri için şu medhiyeyi yazmışlardır:

«Her iki âlemin sultanı Şah Abdülkadir

Evlâd-ı Âdem’in hakanı Şah Abdülkadir

Arşın, Kürsi’nin, Kalemin ayı hem güneşi

En büyük nurdan bir kalp nuru Şah Abdülkadir.»

Geylâni Hazretleri, Hicrî: 470 – 561 (Milâdî: 1077 -1165) yılları arasında tam 91 sene muammer oldular. Bir şâir O’nun doğduğu sene ve ya­şadığı 91 yıl için şöyle bir tarih düşürmüştür:

«Aşk ile geldi; kemâl ile gitti…»

Nesebleri, hem ana hem de baba tarafından Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e ulaşmaktadır. Babası, Hz. Hasan (r.a.), anası Hz. Hüseyin (r.a,) neslinden… Ayrıca Hz. Ebû Bekir (r.a.), Hz. Ömer (r.a.), Hz. Osman (r.a.) ile de akraba­lığı var.

Geylânî Hazretleri’nde, tâ çocukluk devresin­den son nefesine kadar Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in ve Ashabının tuttuğu yola aykırı tek hareket görülmemiştir. Birkaç kere evlenmiş ve 12 erkek, 2 de kız çocukları olmuştur.

İslâm âlemini Cengiz, Hülâgû fitneleri ve Haçlı belâsı sarsmaya hazırlanırken Bağdat’ta halkı, Hakk’a, Kitab’a, Sünnet’e çağırmış, feyzi­ni Allah (c.c.) ve Resûlullah (s.a.v.)’den almış, dâima Hakk’ı halka öğretmiş ve yetiştirdiği bü­yük zatlar ile âlem-i İslâm’ın dört bucağında Kitabullah’ı ve Sünnet-i Nebevî’yeyi yaymaya uğraşmıştır.

 

MUHAMMED BÂKÎ (K.S.)

 

Gençliğinde Kabil şehrinden Semarkand’a hicret etmişlerdir. ilme, takvaya rağbet eder, zahir bâtın ilimlerini tatbik eyler, cezbe ve aşkullah ile dolu hüsnü ahlâk ile memlü idi. Hace Emkeneki Hazretlerinden mânevi ders almışlar, feyzlere gark olmuşlardır.

Kendi çok halli idi. Hace Muhammed Bahaeddin Nakşibend ve Hace Ubeydullah Ahrar hazeratının ruhaniyetlerinden çok istifade et­mişler, feyizlerini ziyadeleştirmişlerdir. Onun için kendilerine Üveysi de denilirdi.

Her gece, akşam namazından teheccüt na­mazına kadar Kur’an’ı azimüşşanı hatmeyler sonra teheccüt namazını kılar, fecri sadıktan sonra sabah namazını eda eder, güneş doğun­caya kadar da 21 Yasini şerîf okurdu. Gün do­ğunca:

— Yarabbi! geceler ne kadar süratle geçi­yor, buyururlardı.

(M. Hâni Âdâb, Sh.: 113)

***

İffet’in Tarifleri:

İffet: haramdan geri durmak, insanlardan, bir şey istemekten çekinmek demektir.

İffet: Şeriat ve Akl’ın caiz ve güzel gördü­ğü yeme, içme ve evlenme gibi hususlarda iti­dal üzere bulunmaktır.

Bunun yokluğu, Fücur’dur ki, Şerîat ve Akıl çerçevesini geçerek haramlara ve mekruhlara el uzatmak, kötü ve çirkin şeyleri tatmaktır.

(M.A. Köksal. İ. Tarihi. C. 18, Sh.: 459)

 

DERVİŞ MUHAMMED (K.S.)

 

Gençliğinde 15 sene zühd ve riyazadla va­kit geçirip tecrid ve tefridde bulunarak aç ve uykusuz, harabelerde zikir ve fikir ile meşgul olurdu.

Bir gün açlığın tesiri ile çaresiz kalıp yüzü­nü semaya kaldırdı. Derhal Hızır (a.s.) gele­rek:

— Eğer sabır ve kanaat istiyorsan, Hace Muhammed Zâhid Hazretlerinin hizmetine koş. Sana öğretir, dedi.

Derviş Muhammed de hemen Hace Muhammed Zâhid Hazretlerinin huzuruna varıp tes­lim olmuşlar, hizmetine girmişler, seyri sülûk­lerini tamamlamışlar hulefasının ekabirinden olmuşlardır.

Kendileri mürid terbiye ve irşad etmekte harikulade bir meleke sahibi idiler. Herkesin anlayacağı dilden konuşur, seviyesine göre mu­amelede bulunup meziyedlerini belirtir, kabiliyetlerini geliştirirdi. Bu hususta kudsi bir kuv­vete sahipti.

(M. Hâni. Adâb)

***

Beş şey gönlü öldürür:

— Çok yemek.

— Çok uyumak,

— Çok konuşmak.

— Çok gülmek.

— Rızk için çok endişe etmek. Haram yemek îmânı sürer, kalbi karartır.

(Dört Büyük Halife, Sh: 293)

 

MUHAMMED ZÂHİD (K.S.)

 

Muhammed Zahid Hazretleri gençliğinden beri kendi kendine riyazad ve mücahede ile meşgul olup senelerce gözüne uyku girmedi. Ni­hayet mânevi işaretle bir mürşidi kâmilin irşadının gerektiği kendisine bildirildi. O mürşid, Hace Ubeydullah Ahrar Hazretleridir. Muhammed Zâhid onun bulunduğu yere doğru safere çıktı. Hace Ubeydullah Hazretleri de bu gelişten manen haberi olmakla bir hayvana binerek onu karşılamaya çıktı. Ağaçlık bir yerde buluştular, hayvanlarından indiler, selâmlaşıp musafaha et­tiler ve derhal oturup mânevi dersi görüştüler. Hace Ubeydullah Hazretleri Muhammed Zâhid’i çok müstaid gördü. Her veçhile yola hazır buldu. Daha dersi tâlim ederken teslimiyetini ve tekâ­mülünü müşahade etti. Orada az bir zamanda seyri sulûkünü tamamladı. Halinde bir kemal müşahade etti. Tarikat hırkasını giydirdi, icazet ve ruhsat verdi, birinci halifesi oldu. Dua etti­ler, ayrıldılar. Bu ilk ve son mülkâkatı oldu. «im­dadın gelmesi istidada bağlıdır» kaidesine göre müridde istidad olursa bazen bir görüşme, bir sohbette iş tamamlanıyor.

Kendi zamanın ekabiri ulemasından olup, edip, şair, arif, zarif, âşık ve makbulü hûda, esrarı ilâhiyyeye mahrem, masivadan cüda bir zat idi.

Fakr, tecerrüd, tefrid, vera, takva, zühd, ittiba-ı sünnet gibi sofiyenin âli makamlarında teferrüd etmişti.

(M. Hâni, Adâb)

HACE UBEYDULLAH AHRAR (K.S.)

 

Bağıştan Kariyyesinde mazbut bir ebeveynden 806 tarihinde doğduğunda valideleri nifastan ke­silip boy abdesti alıncaya kadar süt emmemiştir. Çocukluk ve gençliğinde şeriat ve tarikata rağbeti düşkün, bu vadide marifet ve hakikat ehillerine dehşetli meftun idi. Zamanının kutuplarından olan dedesi son demlerinde evlât ve to­runlarını yanına çağırarak nasihat eder, dua eder. İçlerinde Ubeydullah Ahrar’a hususi teveccüh ederek yatağından doğrulup, oturur, Ubeydullahı kucağına alır:

—           Cenab-ı Hakk’tan bana müjdelenen ço­cuk budur. Yakında bu oğlum Şeriat ehli Tari­kat pîri, Marifet madeni, Hakikat eri olarak za­manına ve ötelerine ışık tutacaktır. Bir Merdi Hûda olacaktır, buyurur.

Sözleri:

Çok açlık ve çok uykusuzluk dimağı yo­rar. Hakikatleri ve incelikleri idrâk etmekten alıkor.

Ferah ve sürûr bünyeye kuvvet verir. Uy­ku dimağı hatadan muhafaza eder.

İbadet: ilâhi emirleri tutmak, lâyıkıyla amel etmek nehy ettiklerinden sakınmaktır.

Ubudiyyet: Hak Teâlâ Hazretlerine de­vamlı teveccüh ve ikbaldir.

(M. Hâni, Âdâb. Sh.: 102)

***

Fâsıkta üç belirti bulunur:

1— Fitne ve fe­sadı sever,

2— Halkın hastalık ve musibetini is­ter.

3— İyi amelden kaçar.

(Dört Büyük Halife Bedir Y., Sh.: 294)

 

MUHAMMED BEHÂÜDDİN NAKŞİBEND (K.S.)

 

Buhara’ya bir fersah mesafede Kasrı Arifan’da sülâleyi tahireden ecdadı İmâm-ı Cafer-i Sadık’a ve oradan Hz. Ali ve Hz. Fatıma (r.a.)’ya varan sâlih bir babadan ve sâliha bir anadan doğmuşlardır (718). Henüz ana rahminde iken bir Er kokusu duyulmuş ve mânevi pederleri Muhammed Baba Simasi tarafından açığa vurulmuş­tu. Küçüklük çağlarında büyüklüğü görülmekte idi. Yaşı ile mütenasip olmayan, idrâk, dirayet, sünnete tebeıyyet, kerâmet ve nur-ı hidâyet ken­disinde müşahade ediliyordu.

Doğduğundan beri himmet üzerinden eksik değildi. Çocukluğunda Muhammed Baba Sima­si Hazretleri’nin, gençliğinde kemâl çağında Seyyid Emir Külâl Hazretleri’nin devamlı teveccühle­ri altında ve kendisi de onlara ve cemiyete de­vamlı hizmette idi. Ona, mânâ âleminde Abdülhâlık Gûcdüvani Hazretlerinin talimatı şöyle olmuş:

«Oğlum Bahaeddin, büyük bir istidada sahipsin. Aleme manevî ışık yakacak olan bu istidat fitilini tahrik lâzımdır. Zikrullahtan bir an fariğ olma! Mahlûkata halisane hizmet et. Onun­la Hak’ka giden yol buluna ve erişile…

Bahaeddin! Her zaman ve mekânda ayağı­nı şeriat esasları üzerine basasın! Emir ve nehiyde istikâmet üzre olasın! Daima azimetle amel eyliyesin. Sünnetlere tâbi olasın! Cem’î sünnetle­ri mümkün oldukça işliyesin! Ruhsatları terk edip bi’datlardan kaçmasın! insanlar, hayvanlar, ne­batlar senden hizmet bekliyorlar oğlum»!…

(M. Hâni Âdâb, Sh.: 90)

 

SEYYİD EMİR KÜLÂL (K.S.)

 

Ana karnında iken validesi anlatıyor:

– Şüpheli lokma yiyince karnım ağrır. İstifrağ edince halâs bulurdum. Bu hâl bir kaç de­fa tekerrür etti. Artık yiyeceğim taamın helâl olmasına dikkat eder oldum. Ağrı da kalmadı.

Gençliğinde güreşe meraklı olup çok iyi güreşirdi. Bir gün güreş meydanında muvaffakiyetler gösterirken Hace Muhammed Baba Simasî Hazretleri oradan geçiyor ve durup güreşi sey­rediyor. Bu sıra müridlerden bazıları Hazretin güreş seyretmesini hafif bularak ve ona yakıştıramayarak içlerinden türlü havatır geçiriyor­lar. Keşf-i Kuluba sahip olan Hazret derhal:

– Bu meydanda bir mert vardır ki ileride bir çok adamlar onun sohbeti berekâtı ile kemâ­le erecekler. İsterim ki bize mürid olsun da onun talîm ve terbiyesi hizmetinde bulunayım, buyurur.

Tam bu sırada güreşmekte olan Emir Külâl’ın gözleri Hezreti Muhammed Baba Simasi’nin nazarlarına rastlar ve derhal güreşi bırakır, gelir. Hazretin ayaklarına kapanır. Sonra pe­şinden Hanikaha gelirler. Seyyid Emir Külâl tâib ve müstağfir olarak Hace Muhammed Baba Simasi’ye teslim olur, teveccühatı âliyelerine mazhar bulunur. Zahir ve bâtın ilimleri ile mü­cehhez olarak zamanının feridi menzilesine erer. Hazreti Âli (r.a.) sülâlesinden Seyyidliği ile beraber şeriat, tarikat, marifet ve hakikat de­recelerine yükselir.

(M. Hâni, Âdâb, Sh.: 88)

HACE ALİ RÂMİTENİ

 

Helâl rızık tahsili için çulhacılık (Kumaş dokumacılığı) sanatı ile meşgul olurdu.

Hace Mahmud İncir Fağnevi Hazretlerinin hizmetine girmiş, onun ashabının umdesi, hulefâsının âzamı olmuştur.

Sözleri:

Hizmeti minnet bil, minneti hizmet bilme.

Kul Hakk’a âşık olursa, hızır da kula âşık olur (imdada gelir).

İnsan daima hayır işliye, işlemedim saya.

Dilin daima zikirle meşgul olması zikri kesir’dir, nazarı rahmettir.

Hafî zikir erbabı meşhur oldu ise, cehri zikri yapıyor demektir.

İki yerde dikkatli olun: Yemek yerken, söz söylerken…

Kendine hiç günah işlememiş bir dille dua ettir, red olmaz.

Dostun dosta duası böyledir. Onun dili sana göre günahsızdır, senin dilin ona göre günahsızdır.

Talipler için ermek, bir Hak dostunun gönlüne girmektir. En kısa yol budur.

(M. Hâni. Âdâb Risalesi)

***

“Ey EHL-İ İMAN!

 

Kafirler ile muharebede muhtaç olduğunuz esbâb ve harb âletlerini ve bilhassa zamanın icâbına göre muktedir olduğunuz kadar kuvvet ve silâhlarınızı hazırlayın.”

(Enfâl Sûresi, Âyet: 60)

 

YÛSUF-U HEMADANÎ

 

Onsekiz yaşında iken İran’da Hamedan’dan Bağdad’a geliyor. Mevlâna Ebu İshak Hazretlerinden Fıkıh, Hadis ve Tefsir ilimlerini öğre­niyor. İmam-ı Azam Ebu Hanife mezhebine, Ebu Âli Farmedî hazretlerinin tarikine giriyor.

Kendi vaaz ve nasihata başlıyor, feyizler saçıyor. Bağdad’tan İran’a, İsfahan’a geliyor, il­mini, irşadını ilerletiyor. Tekrar Ebu Âli Farme­dî Hazretlerinin hizmetine erişiyor… Seyri Sülükunu tamamlayıp velîlerin en büyüklerinden olu­yor.

Meşayihin hikmetli kelâmlarını derler soh­betlerinde zikrederdi.

Bir gün sâdık bir müridinin muradına cevap için onun bulunduğu şehir dışı yere gider müşkülünü halleder:

— Bundan sonra böyle müşkülün olursa sen gel! der.

Mürid:

( Böyle anlarda dağların, kırların, her ta­şı biiznillâh Yusuf Hemadâni oluyor. Efendime artık zahiren zahmet vermem der.

Şeyh bu sadakat ve teslimiyete ve rabıtaya hayran kalır:

Candan sadık mürid, şeyhini gâh ayağı­na getirir, gah onun ayağına gider ve daha çok ruhan onu yanında bilir, bulur.

Aşk bizim yolumuzdur, buyururlardı.

(M. Hanî Âdâb, Sh.: 70)

EBÜ’L-HASAN HARKÂNİ (K.S.)

 

Mevlâna Celâleddin-i Rumî’nin beyanına gö­re, Bâyezidi Bestami hazretleri kendinden bir buçuk asır sonra Harkandan bir er zuhur ede­ceğini, ulvî evsaf ve makamata sahip olacağını müridlerine haber vermiştir.

Filhakika Ebü’l Hasan Harkâni zuhur ettiği zaman, Hazreti Bâyezidî Bestamî’yi rüyada gördüğünü ve irşadına mazhar olduğunu ve feyzine müstağrak bulunduğunu söyledi.

Yatsı abdesti ile sabah namazını kılardı.

Hazreti Bâyezid’in mânevi emri ile Fatiha­dan başlayarak Kur’an-ı Azimüşşan’ı tefsir ederek hatmeyleyüp zahir ve bâtın ilimlerinin cüm­lesinin kapılan kendisine açıldı.

Zamanın büyüklerinden Ebü Ali Sina; Harkana Ebül Hasan’ı ziyarete gittiğinde evine uğ­radı. Hırçın bir kadın olan ailesi, Zevci Ebül Ha­san hakkında yersiz sözler söyledi ve Ebu Ali Si­na’yı kınadı. Sina, Ebül Hasan’a itimat ve hüsnü zannını bozmadı ve onu görmekte ısrar etti. Sor­du soruşturdu, ormanda odun tedarikinde oldu­ğunu öğrendi. O semte giderken yolda Ebül Hasan’ın bir aslana odun yükleyip geldiğini gördü ve selâmına durdu. Ebül Hasan yekten:

— Evdeki kurdun ezasına katlandığımızdan, dolayı Allah (c.c.) dağdaki arslanı emrimize müsahhar kıldı, buyurdu ve yol boyu sohbet etti­ler…

(M. Hâni, Âdab, Sh.: 65)

 

  1. AKŞEMSEDDİN (K.S.)

 

Nesebleri Hz. Ebû Bekir (r.a.)’e eşittir. Şam civarında dünyaya gelmiştir. Çocuk yaşında Amasya civarına yerleşmişlerdir.

Kendisini ilim tahsiline adamış, müderris olmuş Osmancık’ta ders vermeğe başlamıştır. Zahiri ilimlerin kendisini tatmin etmemesi üze­rine kendisine bir mürşidi kâmil aramaya ko­yulmuştur. İran’ı, Maveraünnehir’i dolaşıp tek­rar Anadolu’ya gelir. Halep’te gördüğü bir rü­ya üzerine Ankara’ya gelip Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri’ne intisap etmiştir. Kısa zamanda şey­hinden icazet alıp Anadolu’nun çeşitli yerlerin­de irşad vazifesini sürdürmüştür.

İstanbul’a gelmiş Fâtih Sultan Mehmed Han’a hocalık etmiş, İstanbul’un fethinde bu­lunmuş. Fâtih’e manevî yardımları olmuştur. Eyüb Sultan Hazretleri’nin kabrinin yerini keş­fetmek kendisine nasib olmuştur.

Hacı Bayram Veli Hazretleri’ne bir gün sor­muşlar: “Sana kırk yıldan beri hizmet eden nice dervişlerin var onlara icazet vermedin de, az bir zamanda Akşemseddin’e icazet verdin, hik­meti nedir?” Hacı Bayram Veli (k.s.):

— O ne gördü ve ne işitti ise inandı, hikme­tini sonra kendisi buldu. Diğerleri ise hemen hikmetini sorarlar. Aradaki fark bu işin hik­metidir. (F. Attar, Tezkiretü’l Evliya Sh. 266)

«Akıllı insanlar yanında bulunmak aklı ço­ğaltır. Akılsız olanlarla bulunmak ise aklı azal­tır.» İmam-ı Gazali

 

MUHYİDDİN İBNÜ’L-ARABİ

 

İbnü’l-Arabî 560/1165 yılında Endülüs (İspanya) şehirlerinden Mürsiye’de dünyaya geldi. Küçük yaşlarında ailece İşbiliyye’ye gitmiş, burada tahsiline devam etmiştir. Kur’an-ı Kerim’i ezberlemiş, tefsir, hadis ve fıkıh okumuştur.

Kendisi birçok seyahatler yapmış, birçok büyük zatlarla görüşmüş ve istifade etmiştir. Şam, Bağdat, Mekke, Konya gezip dolaştığı yerler ara­sındadır.

Tasnif ettiği eser sayısının 500 (beşyüz)’den fazla olduğu beyan ediliyor.

Onun ilmi hüviyeti şöyle anlatılıyor: “Zahir limlerde bir nihayetsiz deniz ve bâtını ilimlerde bir deryay-ı ummandır. Beşyüzü mütecaviz tas­nifi vardır ve Kur’an-ı Azimüşşân’ın yarısına kadar yazdığı tefsir-i şerif yetmiş cilde baliğ oldu­ğu ve Sûre-i Kehf’de: «Biz ona katımızdan bir ilim verdik» âyet-i kerimesine geldiği esnada ömr-ü azizleri vefa etmeyip azm-i dar-ı cînân eyle­miş olduğundan Tefsir-i Kebir’leri sona ermemiş­tir».

Konya’ya gelişinde Selçuk Hükümdarı tara­fından hürmet ve ikram görmüş ve büyük insan Sadrüddin Konevî’nin dul annesiyle de nikâhlanmıştır. Konya’dan Şam’a döndükten sonra 637/1239 tarihinde vefat etmiş ve Şam’da defnedilmiştir.

Şihâbüddin Sühreverdî’ye, Muhyiddin İbnü’l-Arabî hakkında sual sordukları vakit, “O, haki­katler denizidir” diye cevap vermiştir.

Allah (c.c.) şefaatlerinden mahrum etmesin!..

 

İMAM-I RABBANÎ (K.S.)

 

İmam-ı Rabbani Hazretleri 971/1563 tarihinde Sirhind’de dünyaya gelmiştir. Soyu 28.nci vasıta ile Hazret-i Ömer’e (r.a.) ulaşmaktadır.

‘Nakşibendiyye’ meşrebinin bir şubesi duru­munda olan ‘Müceddidiyye’ meşrebinin sahibi aynı zamanda ‘Müceddid-i Elfisânî’dir. (Yani ikibin yılın müceddidi, yenileyicisi).

İlk tahsilini babası Abdü’l-Ahad’dan gördük­ten sonra yer yer dolaşarak, zamanın büyük bilginlerinden fıkıh, kelâm, hadis, tefsir, aklî ve naklî ilimleri öğrenmiştir. On yedi yaşında tekrar memleketine dönerek tedris hayatına başla­mıştır.

İmam-ı Rabbani Hazretleri, ‘Mektûbât’ında Geylânî Hazretlerinin tasarrufunun Kıyâmet’e kadar (tavassut müessesesi bakî kaldıkça) devam edeceğini, bu büyük nasibin ona verildiğini, ‘Müceddid-i Elf’ mânâsına mazhar olan kendisinin de onun (Geylânî’nin) naibi olduğunu (yani vekili) anlatır.

İmam-ı Rabbanî’nin yüksek halini ve Ümmet Muhammed için ne büyük bir değer, ne muazzam bir lütuf olduğunu anlatmak mümkün değildir. O, pek çok kâmiller vasıtasıyle açıldığı vilâyet denizinin usta dalgıçlarındandır.

Aynı zamanda zahir ilimlerde de üstad olan İmam-ı Rabbani bütün mü’minler için iftihar vesilesidir.

Cenab-ı Hak feyizlerinden faydalanmamızı v şefaatlerine nail olmamızı nasibu müyesser eylesin!…

 

 

 

 

 

  1. MEVLANA (K.S.) KİMDİR?

 

Hz. Mevlâna Celâleddin-i Rumi (k.s ) Hicri 604 Rebiülevvel ayında Horasan’ın (Belh) şehrin­de doğmuş olup, 68 yaşında iken 672 Cemaziyelahiresinde Konya’da irtihal eylemiştir. Kendisine (Rumi) denilmesi o vakit (Diyar-ı Rum) denilen Anadolu’da yerleşmiş olmasındandır.

Hz. Mevlâna, Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) onbirinci torunudur. (Şerh-i Mesnevi c. 1) O’nun anne­si cihetinden de seyyidliği vardır.

Konya’da ders okutur, halka-i tedrisinde yüzlerce talebe bulunur, asrındaki alimlerin en üstünü tanınırdı. Çeşitli eserlerinden en meşhuru “Kitab-ı Mesnevi”dir. Bu eser (6) cilt olup yirmibeşbinden fazla beyt ihtiva etmektedir.

Hz. Mevlâna (k.s.) büyük bir mütefekkir ve mutasavvıftır.

 

MEVLÂNA’NIN MESNEVİSİNDEN…

 

«HER EZ ZANN-İ HOD SÜD YAR-İ MEN VEZ DERİN-İ MEN NECÜST ESRARI MEN»

(Herkes kendi anlayışına göre benim yârim oldu. İçimdeki esrarı araştırmadı.).

«SIRR-I MEN EZ NALE-İ MEN DUR NİST LİK ÇEŞM-Ü GUŞRAAN NUR NİST»

(Benim sırrım, feryadımdan uzak değildir. Lakin her gözde onu görecek nur, her kulakta onu işitecek kudret yoktur.).

«TEN Zİ CAN Ü CAN Zİ TEN MESTUR NİST LİK KER RA DİD-İ DESTUR NİST»

(Beden ruhdan, ruh bedenden gizli değildir Lakin herkesin ruhu görmesine ruhsat yoktur.)

 

AKŞEMSEDDİN HAZRETLERİ (K.S.)

Asıl adı Şemseddin Mehmed b. Hamza’dır. Bayramiye tarikatının şehsiye kolunun kurucusu olan Akşemseddin, 1389’da Şam’da doğdu. İstan­bul’un fethinden sonra, 1459 Ocak ayında Göynük’de vefat etti.

Fatih Sultan Mehmed’in şehzadeliği zamanın­da hocalığını yapan Akşemseddin Hazretleri Fe­tih esnasında, Emevilerin İstanbul’u muhasarası sırasında şehid düşen Hâlid bin Zeyd Ebu Eyyüb El Ensarî (r.a.)’nin kabrini buldu. Fetih günü Ayasofya Camii’nin ilk vaazını veren Akşemsed­din, bir müddet daha İstanbul’da kaldıktan son­ra Göynük’e döndü.

Akşemseddin, devrinin meşhur bir tabibi ola­rak da tanınır. Özellikle bulaşıcı hastalıklar üzerinde çalıştığı ve bu konuda bir risale yazdığı ri­vayet edilmektedir. Akşemseddin’in tasavvufî şi­irleri de vardır.

 

 

 

İLAHİ

 

Zehi can kim münevverdir bugün nur-u tecellâdan

Zehi dil kim muattardır havayı aşk-ı mevlâdan!.

Harabat içre uşşakı görüp ta’netme, ey zahid!

Ki ol rüsva-yı aşk olmuş, yanıpdır derd-i mevlâdan

Gönül dildare verenler cihanda kılmadı âram,

Budur avare sergerdan, geçer dünya-vü ukbadan.

 

  1. SÂMÎ EFENDİ (K.S.) HAZRETLERİ’NE 03/02/1980

 

Sizi bizden ayıran, gamlı hazan meltemi mi?

Yoksa, hicrân götüren menzili meçhûl gemi mi?

Kenz-i mahfîde yazılmış kaderin hâtemi mi?

Şu gönül ağrısı, hilkatteki firkat demi mi?

Ağlayan arz-ı semâ hasretimin matemi mi?

Ağlıyor ebr-i seher bağrına sinmiş de “güz”ün

Dökerek nâle vü figânını küllün ve cüz’ün

Çağlıyor âhı terennümle Erenköy’de hüzün

İftirâk ateşi, bilmem ki garip gönlümüzün,

Bir ömür bitmeyecek gulgulenin hemdemi mi?

Sizi candan severim, bende riyâ zerresi yok.

Mücrimim amma “Bu”yum, benliğimin kisvesi yok.

Kurumuş bâğ-ı çemen, artık açan lâlesi yok.

Yoksunuz, leyl ü nehârın tadı yok; neş’esi yok .

Ayrılık, bizlere Pîrân-ı Kirâm sitemi mi?

Pürgünâhım, gece eflâkı tutar hıçkırığım.

Künd-i zulmette nihân şûlesi sönmüş ışığım.

Hâlimin arzı budur, sanmayınız sırnaşığım.

Hâk-i pâyinize açmış bir ufak sarmaşığım.

Bu tecellî-i hayat dertlerimin merhemi mi?

Bin tahassür ile ihvânınızın derdi, derin.

Atarak cismini, ummânına gâmın, kederin.

Bilmedik, gâye-i maksûdunu bizler, seferin.

Kabr-i Peygamber-i Zîşân’da doğan her seherin.

Ravzasından çağıran her şafağın gül femi mi?

(H. Câhid Ercan)

  1. YÛSUF (A.S.)’IN RÜ’YÂSINDAKİ

YILDIZLAR VE RÜ’YÂ TÜRLERİ

 

“Bir vakit Yûsuf Aleyhisselâm babasına: Babacığım demişti; gerçek ben rü’yâmda on bir yıldızla, güneşi ve ayı gördüm, onlar bana secde ediyorlardı.” (Sûre-i Yûsuf: 4)

Yûsuf Aleyhisselâm rü’yâ gördüğünde yedi yaşında idi. Bir yahûdî, Resûlullâh (S.A.V.)’e geldi ve:

“- Yâ Muhammed! (S.A.V.) bana haber ver Yûsuf (A.S.)’ın gördüğü yıldızlar hangileridir? Resûlullâh (S.A.V.)  sükût buyurdular. Cebrâil Aleyhisselâm indi ve haber verdi. Resûlullâh (S.A.V.):

“- Eğer sana haber verirsem müslüman olur musun?” buyurdu. Yahûdî: “Evet!” dedi. Resûlullâh (S.A.V.):

“- Cereyân, Târık, Zeyyâl, Kabis, Amûdan, Felik, Subh, Darûh, Fera, Vesab, Zulkitefeyn.” buyurdular. Yahûdî de: “-Vallâhi bunlar doğru isimlerdir.” dedi

On bir yıldız havass-ı hamsey-i zâhire ve bâtına işârettir, denilmiştir. Beş havass-ı zâhire: Duymak, görmek, koklamak, tatmak, dokunmak. Altı havass-ı bâtına ise: Müfekkire, müzekkire, hâfıza, muhayyile, vâhime ve hiss-i müşterek.

Rü’yâ üç kısımdır:

1) Hadîs-i Nefs: Rü’yâda, işini, zirâatini görür, aşıksa ma’şûkunu görür.

2) Şeytân’ın korkutması: Şeytân rü’yâda insanı mahzûn edeceğini göstermekle onunla oynar.

3) Allâh Celle Celâlühü’den bir müjde: Bu da rü’yâ-yı sâdıka-i sahîhadır ki rü’yâda melek vasıtası ile Ümmü’l-Kitâb; rûh u mahfûz da yazılı olan gösterilir.

Bunlardan ma’dası “edgâsü ahlâm”, karışık rü’yâlardır.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Yûsuf (A.S.), S: 27-29)

 

AHİRETE FAYDASIZ NİMETLER

 

Resûlullah (s.a.v.)’e dünyanın ne olduğu soruldu, buyurdular ki:

— «Seni Rabbinden alıkoyan, Allah (c.c.)’dan gâfil kılan her şey dünyâdır.

«Kalb-i selim demek, mâsivâ arzusundan ve esaretten kurtulmuş kalb demektir. Bu kalb her an Allah (c.c.) ile berâberdir.

Ölüm geldiği zaman ilim fayda vermez» Âdem (a.s.)’e vermediği gibi. Dostluk da fayda vermez, Süleyman (a.s.)’ ve Zülkarneyn’e fayda vermediği gibiy Mal da fayda vermez, Karun’a fayda vermediği gibi. Ordunun kuvvetli olması da fayda vermez, Nemrud’a fayda vermediği gibi. Güzellik de fayda vermez, Yûsuf (a.s.)’a fayda vermediği gibi.

— Kendi ihtiyârı ile ölmek yâni dünyâyı terk etmek hür kimselerin hâlidir ki, kazançlı bir dönüştür. Mecbûren ölmek de denî kimselerin ve ağyarın hâlidir ki, firakla ve zararla dönüştür.

İbrahim bin Edhem bir gün memleket, nimet ve saltanatı ile sevinmişti. O gün rüyâsında, bir adam gördü. Ona bir mektup verdil Mektup da şöyle yazılı idi:

« Fâniyi bâkiye tercih etme, mülkünle mağrur olma, Allah (c.c.)’ın emirlerini yerine getirmeğe davran. Çünkü Allah (c.c.) : “Rabbinizin mağfiret ve Cennet’ine müsaraat ediniz” buyurmuktadır.»

İbrahim (rh.a.) bunu okuyunca korkarak uyandı ve kendini Allah (c.c.)’a ibadete verdi.

(Hz. M. Sâmi (k.s.), Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsiri)

 

YOL GÖSTERİCİ DOĞRU SEÇİLMELİ

 

Tasavvuf yoluna giren kişinin mürşid-i kâmile olan ihtiyacı

 

ve mürşidin misâli, denizde boğulmakta olan kişinin, kendi-

 

sini boğulmaktan kurtarması, sanatında yüzme işinde iyi ve

 

kamil bir yüzücüye olan ihtiyac ı gibidir.

 

Yüzücü kişi diğerlerini kurtarmak için onların elinden tutar.

 

Yüzücü olduğunu söyleyen kişi, eğer tam yüzme bilmiyorsa,

 

kendisiyle beraber onun elini tutanların batmasına da sebeb

 

olur. (Böylece mürîdlerinin hepsi helak olup giderler.)

 

Günümüzde mürid olmayan kişiler, şeyhlik iddia etmeye

 

başladı. Câhil ve dalâlet  üzere olan kişiler şeyhliğini haber

 

vermektedir; cehalet ve dalâletinden dolayı..

 

Câhil  şeyhler; isimlerinin  anılmasını, şöhretlerinin  yayıl-

 

masını, müridlerinin çok olmasını  isterler. Bu yolda makam,

 

mevki, kabul ve rant elde etmek için gayret ederler.

 

Bu  kimseler,  bu  büyük  işi  (irşâd  makamını)  ve  büyük

 

övgüye lâyık olan (velayet makamını ve şeyhliği) çocukla-

 

rın  oyuncağı,  şeytânın  maskaralığı  ve  güleceği  şey  haline

 

getirdiler.

 

Hatta şeyhlik makamına mîrâs  yoluyla oturmaya başla-

 

dılar.

 

Onlardan biri öldüğü zaman o şeyhin oğlunu hemen onun

 

makamına  oturtuyorlar,  şeyhin  oğlu  ister  büyük  ve  isterse

 

küçük olsun.

 

Şeyhliği baba ve dededen alanların tarikatları  gerçekten

 

tamam olmuş, nuru sönmüş ve kesilmiştir.

 

Şeyhlik makamı  maddî  bir makam değildir. Şeyhlik ma-

 

kamı ma’nevîbir makamdır. Şeyh olmak için bir kişinin önce

 

evliya ve âlim olması  lâzım. Velayet makamına eren kişi ise

 

ilim, amel, takva ve ihlâs ile Allah (c.c.)’ya yaklaşır.

 

Şeyhlik  ve  zühd  tarikatının  sebebiyle  dünyevî  kazanç

 

elde  edenler  yeryüzünde  Allah’ın  şâhidleri  olan  gerçek

 

evliyanın dillerinde mel’ûndurlar. Çünkü bu kişiler kendilerini

 

büyük  sâdâtın  (evliyâullâh  ve  mürşid-i  kâmillerin)  yerine

 

koymuşlardır.

 

(İsmail Hakkı Bursevi, Rûh’ülBeyân; 7.c, S.143-144.S.; 12.c, 108.s)

 

ALLÂHÜ TE’ÂLÂ’YA HAMD

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

 

“Meşru’ işlere Allah’a hamd ile başlanmazsa hayır ve

 

bereketi kesilir.”

 

“Allah’a      hamdetmek          şükrün      başıdır.      Allah’a

 

hamdet-meyen bir kul O’na şükür etmemiştir.”

 

“Cenâb-ı   Hakk’ı   sena  için  elhamdülillah  demek,

 

yâhûd Allah’a hamd etmek zikirlerin efdalidir.”

 

“Cenâb-ı  Hakk’a en çok şükür edeniniz, insanlara te-

 

şekkürde kusur etmeyeninizdir.”

 

“Allah’a hamd ile başlanmayan herbir söz kesiktir.”

 

“Cennete ilk girecek zümre «Hammadûn»zümresidir;

 

yani Cenâb-ı Hakk’a çok hamdedip çok şükredenler.”

 

“Hiçbir tarafı  müstesna olmamak  üzere bütün dünyâ

 

ümmetten sâdece bir adama verilse ve sonra bu kimse

 

Elhamdülillah’  dese,  muhakkak  ki  bu  ‘Elhamdülillah’

 

bütün hepsinden daha kıymetli, daha efdal olurdu.”

 

Cenâb-ı  Hakk, insanı  mükerrem sıfatla yaratmış ve onu

 

en büyük şerefle süslemiştir, insan “Ahsen-i Takvim” üzere

 

(en güzel surette) yaratılmıştır. Bu en şerefli mahlûku sayısız

 

nimetlere gark etmiştir.

 

Râbb’ül âlemin Âyet-i Kerîme’de;

 

«Nimetlerimi tek tek saymak isteseniz, saymakla biti-

 

remezsiniz.» (ibrâhîms. 34) buyuruyor.

 

Elhamdülillah,   Hakk   Te’âlâ   Hazretleri’nin  maddî   ve

 

manevî  birçok nimetleri içinde yüzüyoruz. Bu yüzden bol bol

 

Allah (c.c.)’a hamdetmeliyiz. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle bu-

 

yuruyorlar:  “Cenâb-ı  Hakk’ın ni’metlerine hamd  ü  sena,

 

insanı  ni’metin zevalinden (elden çıkmasından) emîn kı-

 

lar (korur).”

 

Not:  Şükür,  gelen  bir  nimet  karşılığı  memnuniyet  gös-

 

termektir. Hamd ise herhangi bir nimet karşılığı olmaksızın

 

yapılan senadır.

 

(Hz Mahm ûd Sami Ramazânoğlu (k.s.a.), Tezkiye-yi Nefs, Tasfiye-yi Kalb, 2-3.S.; Duâlar ve Zikirler 69-71 .s.)

 

 

 

 

TEVEKKÜL

 

Tevekkül, insanın maksadını istihdâf için tevessül etmesi îcâb eden sebeblerin kifâyeti hakkında Cenâb-ı Allâh’a i’timâd etmesidir. Zira insan o iş için, îcâbeden sebeplerin arkasında bir takım gizli müessirlerin yüzünden tahakkuk edemiyor. Binâenaleyh beşerin sırf kendi sâ’y ü kesbine güvenmesi, Kâdir’in tasarrufâtını bilmemek, gecelerin, gündüzlerin neler doğurabileceğini düşünmemektir. “İslâm nazarında tevekkül sırf semâvî yardımlara dayanarak esbâbına tevessülü bırakmaktır” sözü asla doğru değildir. Böyle zannetmek İslâmı kat’iyyen iyi bilmemekten ileri gelir.

İmâm-ı Gazâlî diyor ki:

Mâdem ki insan kendinin kifâyetine, kuvvetine, ma’lûmâtına emîn değildir. Çalışması ve kazancı ile tevekkül dâiresinden tedrîce çıkamaz. Zîrâ olabilir ki bunların hepsini bir lahzada Cenâb-ı Hakk mahveder. Şu hâlde tevekkül demek; insanın nazarının bütün bunların muhâfazasına ve esbâbının zuhûrunu bizzât yaratan Cenâb-ı Hakk’a müteveccih olması demektir ki kazanmasını, ma’lûmâtını, kifâyetini de kudret-i İlâhîye izâfetle görür.

Nitekim emirnâmelerin altına nişânını yazan bir hükümdarın elindeki kaleme bakınca, insan yalnız kalemi görmez, hükümdarın kalbi de ne gibi his ile mütehassis, hangi tarafa mütemayil neye hükmediyor olduğunu da düşünür.

Tevekkül eden adam, çoğunu infâk için yâhûd muhtâc olanlara vermek maksadıyla kazanıyorsa bedeniyle dünyaya bağlı kalbi ile de ebediyete bağlıdır. Bu adamın hâli evinde tembelcesine oturandan elbette şereflidir.

İslâm’da mütevekkilin alâmeti şudur:

Malı çalınır, yâhûd ticâreti hasara uğrarsa, yâhûd işi bozulursa hâlinden râzı olur, inanışı zâil olmaz, yüreği çarpıp durmaz. Bilakis evvelki hâliyle sonraki hâli aynı sekinetini muhâfaza eder. Çünkü bir şeye bağlanmayan kimse onun zâyisinde endişeye düşmez. Bir şeyin zâyisiyle muzdarib olan evvelce ona bağlanmış demektir.

Tasavvuf indinde; mütevekkil:

“Redd ile kabûl müsâvî olacaktır.” şeklinde ta’rîf edilir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 2, S: 165)

 

SÂDIKLAR’LA BERABER OLMAK

 

“Ey Îmân edenler, Allâh’tan korkun da sâdıklarla berâber olun!” (Tevbe: 119)

Allâh-ü Teâlâ, Ashâb-ı Kirâm (R.A.)’dan üç zâtın (Ka’b İbn-i Mâlik, Hilâl İbn-ü Ümeyye, Mürâre İbnü’r-Rebî (R.A.)) tevbelerini kabul ettiğini bildirince (bu üç sahâbî (R.A.), Tebûk Seferi’ne katılamamış ve Onlar’la hiç kimse konuşmamış ve Onlar’la hiç kimse selâmlaşmamış, onlar da 50 küsür gün ağlayıp tevbe etmişlerdi.) Cihâd’da Nebî (S.A.V.) Efendimiz’den geri kalmağı men’ etmek sadedinde bir ifâdeyle “Ey Îmân edenler, Resûlullâh’ın emrine muhâlefet etmek husûsunda Allâh’tan korkun ve savaşlarda (doğru olanlarla ya’ni Resûlullâh ve Ashâbı ile birlikte olun! Sakın savaştan geri kalanlardan ve münâfıklarla birlikte evlerinde oturup kalanlardan olmayın!” buyurmuştur.

Bu Âyet-i Celîle, her devirde “sâdıklarla berâber bulunmağa” vâcib teşkîl eden “îcmâ’” ya delîl olmuştur. Allâh-ü Teâlâ, Mü’minler’e, “sâdıklarla berâber olmağı” emretmiştir. “Sâdıklarla berâber olmak” vâcib (şart) olduğuna göre, her zaman ve her devirde, sâdıkların var olması gerekir. Bu da herkesin, bâtıl üzerine ittifâk etmelerine mâni’dir. Herkesin, bâtıl üzerine ittifak etmesi imkânsız olduğuna göre, yine herkes bir şey üzerinde ittifâk ettiklerinde, Hakk’ı bulmuş olmaları gerekir ki bu da “İcmâ’-i ümmet”in bir hüccet olduğuna delâlet eder.

“Sâdıklarla berâber olun!” emriyle, “sâdıkların yolu üzere olun!” ma’nâsı kasdedilmiş olabilir. Bu emr-i İlâhî, “Sâdıklara uyma husûsunda bir emir, sâdıklara muhâlefet etmekten de bir nehiydir.” Bu ise, her zaman “sâdıklar”ın bulunması şartına bağlıdır. Hâlbuki “vâcib”in ancak kendisi ile tamam olacağı şey de “vacib”dir. Binâenaleyh bu Âyet, “sâdıklar”ın her zaman bulunacağına delâlet etmiş olur.

Kur’an’da zikredilen mükellefiyyetlerin, Kıyâmete kadar mükelleflere yönelik olduğu, Nebî (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri’nin getirdikleri Dîn-i İslâm’da açık bir tevâtürle sâbittir. Binâenaleyh bu hüküm ve mükellef olmak hususu, bütün vakitleri kapsar. Bu hükmü, “sâdıklarla berâber olun!” emrini belli bir zamana tahsîs etmek veya belli zamanlarda ta’tile götürmek bâtıldır.

Allâh-ü Teâlâ’nın, “Ey Îmân edenler, Allâh’tan korkun da…” buyruğu, onlara “takvâ”yı emreden bir ifâdedir. Bu emir “müttakî” olmayanları da kapsayabilir ki bu da ancak, o kimsenin hatâ etme ihtimâli olduğunda mümkündür.

(Fahrüddîn Er-Râzî (R.H., Tefsir-i Kebîr Tercemesi, C. 12, S. 220)

 

KELİME-İ TEVHÎD’İ ZİKRİN FAZÎLETLERİ

 

Mü’minlere Cenâb-ı Hakk’tan bir rahmet ve merhamet olarak rûhlarının kabzedildiği vakitte hatırlayıp söylemeleri için ölüm meleğinin alnında “LÂİLÂHE İLLALLÂH” yazılıdır. Bunun için Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz: “Mevtânıza Kelime-i Tevhîd zikrini telkîn ediniz.” diye buyurmuşlardır.

Yine Hadîs-i Şerîf’te: “Zikrin efdâli “LÂİLÂHE İLLALLÂH”, duânın efdâli “ELHAMDÜLİLLÂH”dır.” diye buyurulmuştur.

Kelime-i Tevhîd, asl-ı îmânı (îmânın aslını esâsını) tevlîd (meydana getirdiği) ettiği için zikrin ekmeli; Cenâb-ı Hakk’ı tahmîd de (hamdetme de) niamât-ı samedâniyyeyi tezyîde medâr (Allâh’ın ihsân ettiği ni’metleri artırmağa sebeb) olduğu için duâların efdâlidir. Husûsiyle mübârek şehr-i Ramazân’da (Ramazân ayında) Kelime-i Tevhîd ile meşgul olmakta büyük fazîlet vardır.

Ehl-i hikmet: “Gönlün ağarması beş şeyle olur: Salâh ehliyle oturmak, Namaz kılmak, Oruç tutmak, Aç kalmak, Kur’ân okumak ve zikretmek, Seher vaktinde tazarrû’ ve niyâzda bulunmaktır.” demişlerdir.

Çok yemek, çok uyumak ve çok söylemek de kalbi kasvete düçâr eder. Çok gülmek de kalbe ma’nen zarar verir, kalbin ölmesine de sebeb olur, demektir.

Zübdetü’l-Buhârî’de Ebû Mûsâ (R.A.)’den rivâyete göre, Resûlullâh (S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır: “Rabbi olan Allâh-ü Teâlâ Hazretleri’ni zikreden kimse ile zikretmeyen kimselerin misâli hayy ile meyyit misâlidir.” Bu Hadîs-i Şerîf, ehl-i zikr için pek büyük bir tebşîrdir. (Müjdedir.)

Tilâvet-i Kur’ân, Hadîs-i Şerîf kırâati ve ulûm-ı dîniyye tedrîsi ile meşgûl olmak, hep zikrullâh’tan ma’dûddur. (sayılır)

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz: “Ehl-i Tevhîd’e ölüm ânında da, kabir hayâtında da korku yoktur.” diye buyurdular. Resûl-i Ekrem (S.A.V.), Ashâb-ı Kirâm (R.A.)’e: “-Îmânınızı tecdîd ediniz, yenileyiniz!” dedikte Ashâb-ı Kirâm (R.A.): “-Nasıl tecdîd edelim, yâ Resûlallâh?” dediler. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz: “-Lâ İlâhe İllâllâh… zikrine devâm ediniz; çünkü buna devâm etmek, kalbi nûrla doldurur ve mü’minin yakînini artırır.” diye buyurdular.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 2, S. 11-19)

 

  1. EBÛ TALHA ZEYD İBN-İ SEHL (R.A.)

 

Ebû Talha Zeyd ibn-i Sehl (R.A.), Enes bin Mâlik (Radıyallahu anh)’in üvey babasıdır. Enes’in babası Mâlik küfr ile ölünce Enes’in vâlidesini Ebû Talha (R.A.) almışdır.

Ebû Talha (R.A.) Ensâr’ın nakıyblerindendir. (S.A.V.) efendimiz:

“Ebû Talha’nın asker içinde gazâda bir haykırması yüz dilâver’in harbinden daha hayırlıdır” buyurmuşdur.

Harb meydanında gösterdiği kahramanlığına, fedâkarlığına dâir birçok menkıbeleri vardır. Huneyn Gazâsında düşmandan yirmi dânesini tepeleyerek öldürmüş ve bunların esliha ve eşyâsı kendisine verilmişdir.

Harbe başlamazdan evvel Huzur-ı Resûl-i Ekrem (Sallallahu Teâlâ aleyhi ve sellem) de şöyle der idi:

“-Yâ Resûlallah! Hayatım senin hayatın için fedâ olsun!”

Ve bu sözü söylerken başına toprak saçardı ve sonra oklarını savurmağa başlardı. Dâima Rasûlullah (S.A.V.) Efendimiz’in önünde bulunur, gelecek oklara karşı siper olurdu. Göğsünü ve vücûdunu siper ederdi. Arkasından Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz başını kaldırıb Ebû Talha’nın atdığı okun nereye isâbet etdiğini tedkîk eyler idi.

Ebû Talha (R.A.) düşmanla ceng etmek ve kuvvetli bulunmak için nâfile oruç tutmazdı. Bu husûsda (Sallallahu Teâla aleyhi sellem) Efendimiz’in “Oruç yiyerek düşmanınıza karşı kuvvetleniniz” emr-i Nebevîsine imtisâl eyler idi. (Tecrîd-i Buhârî, C.4, S.490)

Enes bin Mâlik (R.A.)’den gelen bir rivâyete göre:

“Nebî (S.A.V.) ile berâber bir seferde bulunduk. Bizden kimi oruç tutmuş, kimi de yemiş idi. Sıcak bir günde bir konak yerine indik. Gölge için çoğumuz elbisemizle gölgelenmiş idik. Fakat şu oruç tutanlar tâkatsizliklerinden hiç bir şey yapamadılar. Oruçsuzlar ise binit develerini suya götürüb suladılar. Oruçlulara hizmet etdiler. Yemek pişirib oruçlularla birlikte yemek yediler. Bütün bu faâliyet üzerine Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:

“Bugün oruçsuzlar tam ücret alıp gitdiler.”

(Tecrîd-i Buhârî, C. 8/377)

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S. 187)

 

SEVGİLİ’NİN DOSTLARI’NA MUHABBET VE DÜŞMÂNLARINA DÜŞMÂNLIK EYLEMEK,

MUHABBETİN GEREKLERİNDENDİR

 

Eğer kâfirler, fâsıklar, Hakk Teâlâ’nın a’dâsı (düşmânı) ve mebgûzu (nefret olunmuşu) olmasalar idi buğz-u fillâh (Allâh için buğz) vâcibât-ı Dîn’den (Dîn’in vâcibleri’nden olmazdı. Ve efdâl-i mukarribât (yakınlaşanların fazîletlileri) ve müstekmil-i îmân’dan (îmân’ın olgunlaşmışından) olmaz ve velâyet (dostluk) ve rızâ ve kurb-ı Hakk Sübhânehû’nun husûlüne (Allâh’ın yakınlığının ve rızâsının kazanılmasına) sebeb olmazdı.

Ebû Nuaym (R.H.), Hilye’sinde, İbn-i Mes’ûd (R.A.)’den rivâyet eylediği Hadîs-i Şerîf’te şöyle gelmiştir: “Enbiyâ Aleyhimü’s-selâm’dan bir Peygamber’e vahyolunup zamânında mevcûd olan bir âbid’e varıp tefhîm eyledi (bildirdi) ki:

“-Dünyâda senin zühd ü inkıtâın (zühd ve dünyâdan kesilmen), ukbâda (âhirette) râhât-ı nefsin içindir (nefsinin râhâtlığı içindir) Cenâb-ı Hakk’ın senin üzerinde olan amelini tahsîl eyledin mi?” (kazandın mı?) dedikte, Âbid:

“-O amel nedir?” deyince cevâben:

“Evliyâullâh’a muvâlât (dostluk) ve muhabbet ve a’dâullâh’a (Allâh’ın düşmânlarına) a’dâvet (düşmânlık) eylemektir.” dedi.

El-Hakk ki mahbûbun (sevgilinin) dostlarına muhabbet ve düşmânlarına adâvet eylemek, muhabbetin levâzımındandır. Muhibb-i sâdıkın (sâdık dostun) dostları, kendi nazarında ne güzel görünür ve düşmânları da, bed ve zişt (kötü ve çirkîn) görünür. Bu ma’nâ mecâzda dahî zâhirdir. Bir kimse, kimin hakkında muhabbet davası ederse; eğer onun düşmânlarından teberrî (uzaklaşma) eylemediyse makbûl değildir. Teberrî etmezse, onu münâfıklardan başka bilmezler. (Münâfıklardan kabul ederler) Tâlib-i Hakk Celle ve A’lâ’ya (Allâh-ü Teâlâ’yı isteyene) bu teberrî zarûrî lâzımdır.

Hakk Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, buyurur ki:

“Her kim ki kâfirlerle muvâlât ve dostluk ede, o kimse Hakk’ın velâyetinden ve dostluğundan hiçbir şeyden değildir.” (Âl-i İmrân Sûresi, Âyet: 28) ya’nî Hakk Teâlâ’nın velâyetinden (dostluğundan) tamâmiyle münselihtir (sıyrılıp çıkmıştır). Çünkü muvâlât (dostluk) ile muâdât (düşmanlık) bir şeyde cem’ olmaz (toplanmaz).

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhebe/1 S. 134-136)

 

HÂLİNİ DEĞİŞTİRİP ALLÂH’A TESLÎM OLMAYAN KİMSE, HAKK’A VÂSIL OLAMAZ

 

“Allâh hiçbir kavmin hâlini değiştirmez, tâ onlar kendi hâllerini değiştirinceye kadar.” (Ra’d: 11)

Ey evlâd!.. Asıl meşgale, işe yarayan şeylerle uğraşmaktır. Nefsin isteklerini kalbine koyma ki asıl hayır, sana o zaman gelir. Nefsin istekleri birer derttir. Yalnız kendi derd olsa neyse, girdiği yeri de derde sokar. Hayır, ancak nefsin arzuları çıktıktan sonra gelir. Kötü hâllerini bırak, Allâh-ü Teâlâ, işte bundan sonra sana yeni ve güzel hâlleri ihsân eder, gösterir.

Ey insan, işit! Ey insanlar, işitiniz! Ey mükellef varlıklar, dinleyiniz! Akılca bâliğ olanlar duyunuz! Allâh-ü Teâlâ’nın kelâmı, sözlerin en yücesi ve mutlak doğru olanıdır. Allâh-ü Teâlâ’nın verdiği haberler sağlamdır. On’dan daha yüce kelâm sarf eden yoktur. Sözlerin en güzelini, O’nun kelâm sıfatı getirir.

Nefsinizi değiştiriniz. Allâh’ın sevmediği huyları aradan atınız. Eğer bunu yaparsanız, sizin de sevdiğiniz gelir. Yollar geniş, fakat size ne?.. Ey kötürümler, ayağa kalkınız ve yürümeğe teşebbüs ediniz! Çalışınız, gâfil olmayınız. Madem ki ipin ucu elinizdedir, bırakmayınız ve size yarayacak şekilde kullanınız.

Nefsinize yükleniniz ve ona binmeğe bakınız. Aksi takdirde o size biner. O, dâima kötü şeyler emreder. Dünyada: “Yap!” der. Âhirette ise: “Niçin yaptın?” diye sana çıkışır.

Yırtıcı hayvândan kaçar gibi, sizi Hakk’tan gâfil edenden kaçınız. Allâh için çalışınız. O’nunla çalışan kâr eder. Allâh, seveni sever; dileyeni diler; yaklaşmak isteyeni yaklaştırır, irfân sâhibi olmak isteyene ma’rifet verir.

Sen Hakk’a teslim ol; O, seni harekete geçirir. Sen O’ndan gayrî sanırsın kendini; ama değilsin. Bu hâli kendinde toplamadıktan sonra hiçbir makama sâhib olmaklığın kabil değildir.

Boş hevesleri bir yana at. Dünya çalışmak         üzerine kurulmuştur. Çalışan kazanır ve ücretini bol alır. Bu dünya, çalışmak ve bu yolda sabırlı olmak dünyasıdır. Bu âlemde yorulan öbür âlemde rahata erer. Îmân sâhibi, bu âlemde nefsini yorar; öbür dünyanın da iyiliği ona gelir.

İslâm’a girmeyen, îmân sâhibi olamaz. Îmânı olmayanın îkanı yoktur. Îkan olmadan da ma’rifet olmaz. İslâm olup Allâh’a teslîm ol ve şerîatın emirlerini yerine getir.

(Hz. Gavs-ı A’zam Seyyid Abdülkadir Geylânî (K.S.A.),

Fethü’r-Rabbanî, S. 193-198)

 

MADDÎ VE MA’NEVÎ PİSLİK VE

TEMİZLİK’İN KEYFİYYETİ

 

“De ki: “Murdâr ile temiz, murdârın çokluğu hoşunuza gitse de, bir olmaz. Onun için ey akl-ı selîm sâhibleri, Allâh’tan korkun! Olur ki kurtuluşa erersiniz.” (Mâide Sûresi, Âyet: 100)

Allâh-ü Teâlâ, “Allâh’ın azâbının çok şiddetli (bununla berâber) O’nun hakîkaten çok bağışlayıcı ve merhamet edici olduğunu biliniz.” (Mâide, 98) Sözü ile günahtan alıkoyup tâate teşvîk edince bunun peşi sıra “Peygamber’in üzerine teblîğden başka (hiçbir vazîfe) yoktur.” (Mâide: 39) buyurmuş, daha sonra da tâate teşvîk ve günahtan uzaklaştırmak için “Allâh, neyi açıklar ve neyi gizlerseniz bilir.” (Mâide: 99) buyurmuştur. Bunu müteâkiben de, bir başka çeşit tâate teşvîk ve günahtan uzaklaştırma getirip ve “De ki murdâr (pis) ile temiz bir olmaz.” buyurmuştur.

Pis ve temiz olan iki çeşittir: 1) Maddî Olan Pislik ve Temizlik: Bu herkesin görebildiği ve belli (zâhir) olan çeşittir. 2) Ma’nevî Olan Pislik ve Temizlik: Pisliklerin en habîsi (kötüsü, alçağı) ma’nevî olanlarıdır ki bunların da en habîsi, câhillik ve günahlar’dır. Temizliğin ve temizlerin en temizi de, Allâh’ı bilmek (ma’rifetullâh) ve Allâh’a itâattir. Çünkü kendisine necâset (pislik) bulaşmış cisim, akl-ı selîm sâhibi kimselere göre, “pis” olur. Aynı şekilde Allâh’ı bilmemek ve Allâh’a tâatten yüz çevirmek sıfatlarını hâiz rûhlar da, kâmil rûhlar’a göre “pis”tir. Ama Allâh’ı bilen ve Allâh’ın hizmet ve tâatine devâm eden rûhlar, ilâhî ma’rifet nûrlarıyla aydınlanıp nûrlanırlar ve tertemiz rûhlara yakınlık ile neş’elenirler.

Cisimler âlemindeki “pis” ile “temiz’in bir olmayışı gibi, rûhânî (ma’nevî) âlemdeki “pis”ler ile “temizler” aynı değildir. Hatta bu ikisinin birbirinden ayrı oluşu, rûhânî âlemde daha şiddetlidir. Çünkü maddeten “pis” olanın pisliğinin zarârı, az ve ehemmiyetsizdir. Yine maddeten “temiz” olanın temizliğinin fâidesi de sınırlıdır. Fakat ma’nevî pis olanın pisliğinin zarârı, son derece büyük olup aynı zamanda ebedîdir de. Yine ma’nen temiz olanın temizliğinin fâidesi, büyük ve ebedîdir ki bu da, Âlemlerin Rabbi Allâh Celle ve A’lâ’ya yaklaşıp mukarreb melekler zümresine katılmak, “Nebîler (A.S.)le, Sıddîklarla, Şehîdlerle ve Sâlihlerle arkadaş olmaktır.” Böylece bu Âyet, tâate teşvîk ve günahlardan uzaklaştırmağın en kuvvetli ifâdelerinden birisidir.

(Fahrüddîn Er-Râzî (R.H.), Tefsîr-i Kebîr Tercemesi, C. 6, S.243-244)

 

AKILLIYA GEREKEN KENDİ NEFSİ İÇİN AĞLAMAKTIR

 

İbrâhîm (A.S.), ölülerine ağlayan bir takım insânları gördü. Onlara şöyle dedi:

– Ölüler için değil kendiniz için ağlasanız daha hayırlı olur. Zîrâ ölen üç korkudan kurtulmuştur:

1- Azrâil’in yüzünü görmekten. Çünkü o, O’nu bir def’a görüp geçti.

2- Ölümün acısından. Çünkü o, onu da tattı.

3- Hayâtın ne vechile sona ereceğinden. Ondan da emîn oldu.

Akıllıya gereken kendi nefsi için ağlamak -zîrâ ağlanacak odur- ve ölümün ensesinde onu beklemekte olduğunu bilmektir.

Kim ki kulların sırlarına muttali’ olup da merhamet-i ilâhiyye ile ahlâklanmaz ise onun bu durumu kendisine fitne ve imtihândır. Birçok vebâlleri kendisine çekmesine sebep olur. Çünkü bu hal, onun kendi nefsini büyük görmesine, yaptığı amel ile ucüb duyup başkasına karşı tekebbür etmesine vesîle olur. Bu ise fitnenin en büyüğüdür. Zîrâ Allah-ü Teâlâ’ya mahsûs azamet ve kibriyâ sıfatlarının kendisinde olduğunu iddiâ etmek vebâline düşmüş olur. Bu en büyük vebâldir. Zillet ve rüsvâylığın ve ilâhî azâba müstehâk olmanın en büyük sebebidir.

Resûlullah (S.A.V.)’den vârid olan Hadîs-i Şerîf’de şöyle vârid olmuştur; Resûlullah Efendimiz Hazretleri buyurmuşlardır ki:

– “Merhamet ancak şakî kimsenin kalbinden sökülüp atılmıştır.”

“İşâret”de şöyle deniliyor:

Allah-ü Teâlâ, dostu İbrâhîm aleyhisselâm’ı yüksek mevkîlere lâyık olan edep ile terbiye etti ve kullarının esrârına muttali’ olduğu zamân nasıl güzel bir ahlâk ile ahlâklanacağını ona bildirdi.

Kasâma bin Züheyr (R.A.)’den mervîdir ki:

İbrâhîm aleyhisselâm bir gün kendi kendine, insânların en merhametlisi olduğunu düşününce Cenâb-ı Hakk onu kürre-i arzın üstüne yükseltti ve kullarının amel ve ahvâline onu muttali’ kıldı.

İbrâhîm aleyhisselâm derhal:

– Yâ Rabbi, onları helâk eyle! diye duâ eyledi.

O zaman Cenâb-ı Hakk buyurdu ki:

“-Ey İbrâhîm! Ben senden daha merhametliyim. Şimdi in buradan. Olabilir ki onlar isyânlarından döner tevbekâr olurlar.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. İbrâhîm (A.S.), S. 29-30)

 

DÎNDE SEBÂT VE TESLÎMİYYET

 

“İnsanlardan bazısı, dînde şekk ve şübhe üzere Allâh-ü Teâlâ’ya ibâdet eder. Eğer kendisine hayır isâbet ederse; kalbi dînine mutmain olur. Dînde bulunduğunu kendisine fâl-i hayr addeder. Ve eğer ona bir fitne isâbet ederse; yüzü üzerine küfür cihetine dönüverir ve dîn ile teşe’üm eder. İşte dînine i’timâd etmeyerek dönen kimse, dünyâda ve âhirette  hüsrânda kalır, zarar görür ve şu zarar apaçık bir zarardır.” (El-Hacc: 11) diye buyurulmuştur.

Ni’metlerin hakîki sâhibi ve vereni Rezzâk-ı Hâlık-ı Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’ni unutup isyân etmek âdeti olan kimselerden bazısı, dîninde bir şekk üzere ve bir yan üzere Allâh’a ibâdet eder. Fakat ibâdetinde yakîn ve sebât olmaz. Hesâbına gelmezse; dünyaca bir zarar görürse; öbür tarafta dönmek kolay olsun diye kalbinden sıdk ile dînine sarılmaz; kenârında gezer, içine girmez. İşte bu gibi kimselere, hayır, menfâat isâbet ederse; kalbi mutmain olur, bu hayrı dîninden bilir. Ve eğer bir fitne isâbet ederse; irtidâd eder, dînini terk eder, küfür cihetine döner.

Fahr-i Râzî, Kâdî, Hâzîn’in beyânlarına nazaran bu Âyet-i Celîle, Medîne’ye hicret eden bir tâife hakkında nâzil olmuştur. Bâdiye’den Medîne’ye gelip müslüman olduklarında bazılarının karısı, oğul; kısrağı da tay doğurup malı çoğalınca Dîn-i İslâmı fâl-i hayr addedip kalbi mutmain ve müsterîh olarak Medîne’de Dîn-i İslâm üzere sebat edip kaldılar. Bunun aksine karısı kız doğurup kısrağı da yavrulamayan ve kendileri de hasta olup maîşetleri daralanlar, Dîn-i İslâm’dan teşe’üm ettiler; yani “Biz müslüman olduğumuzdan işimiz rast gitmedi.” dediler. Dîn-i İslâm’dan geri dönüp mürtedd oldular.

İşte Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle, dînine i’timâd ve teslîmiyyeti olmayan kimselerin hâlini, harbde, askerin bir tarafında bulunup eğer askerde zafer ve galebe görürse; harbe iştirâk eden ve eğer inhizâm görürse; derhâl firâr eden kimsenin hâline teşbîh eder. Binâenaleyh dînine itimâdı olmayan kimsenin hâli, ayniyle askerin içine girmeyip kenârında bulunan kimsenin hâli gibidir. Bu gibilere, münâfık denilir. Nitekim Uhud Harbi’nde üç yüz kadar münâfık, nâzik bir zamanda harbden, imtinâ ile, çekilerek kalblerinde besledikleri nifaklarını izhâr ederek dîne ihânet cinâyetleri tebeyyün etmiştir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe / 6)

 

DÜNYANIN ZEVÂLİ SÜR’ATLİDİR VE Nİ’METLERİ DE MİHNETTİR

 

Dünya, sür’atle son bulacaktır, harâb olması da sür’atle vuku bulacaktır. Dünya da, ni’metleri de, içinde ki kimseler de zevâl bulacaktır.

Bundan dolayı dünya, kimseye mülk olmamış ve varlığı da mecâzî ve sûretadır. Dünya, her kimseye, ödünç geçici olarak kullanılmak üzere emânet verilmiştir. Böyleyken dünyaya i’timâd edip dayanmak sapıklıktır; ona meyletmek de günahtır ve vebâli gerektirmektedir!

Ebedî kalması muhâl olan dünyanın şerefi ve izzeti var mıdır, bunlar ne demektir? İzzet, dünyada hâsıl olan i’tibâr, makam, haşmet ve mal mülk gibi şeylerdir ki hakîkatte bunlar, izzet değil; zillettir. Çünkü i’tibâr, makam gibi şeyleri elde etmek için, halk olunan azîz ömür, zâyi’ olur ki sonu zillet olur. Dünya mülkü, sâlih amellerde bulunulması için insana geçici olarak verilmiştir. Sâlih ameller yerine, kabahatler ve kötülükler irtikâb olunursa, bundan dolayı da “Dünyanın ni’metleri mihnettir” denilmiştir. İnsan tabîatı bunlardan nefret eder. Çünkü zâyi’ olunan ömür karşılığında elde edilen makam, mal ve mülk azâbı ve hesâbı mûcibdir. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’den rivâyet olunmuştur ki “Hesâbı münâkaşa edilen kimse, helâk olmuştur.” diye buyurmuşlardır. Dünyada sâhib olunan şeyler, gelecekte başkasına intikâl eder. Böylece toplayan, başkası için hizmetçi ve esir olur.

Akıllı kimse ise, bâkî olanı, fânî olana tercîh edip bâkî olanı seçer.

Dünyanın su ve sâir lezzetli meşrûbâtı, serâbdır. Yani uzaktan su şeklinde görünür de, kendisine yaklaşıldığında, onun bir şey olmadığı anlaşılır. Kendisine nazar-ı hamka denilir. Birinci bakışla, dünya da böyledir. Bir şey görürsün, nefsin de onunla müsterih olup rahatlar. Eğer onun hakîkatından Allâh-ü Teâlâ’nın tevfîkiyle haberdâr olunsa, görülür ki bu, aslı olmayan bir yokluktur. Hattâ karartı ve gölgeler kabîlinden bir şeydir.

Allâh-ü Teâlâ’nın Kasas Sûresi, Âyet: 88’deki fermân-ı İlâhîsi bu gerçeği dile getirir: “Her şey helâk olucudur, ancak Allâh’ın zâtı müstesnâ.”

Şübhesiz, Âhiret yurdu, ebedî hayatın yeridir.

(Hz. Muhammed Mevlânâ Ebû Saîd Hâdimî (K.S.), Berîka C. 1, S. 76-78)

 

NEFSİ EMMÂRE ESİRLERİNİN HALLERİ

 

1- İHLAS’tan mahrum olmak,

2- AHİRET’e yönelmemek,

3- Mukaddes ve Muazzez İslam Dini’ni şahsi veya siyasi nüfuz veya menfaatına alet etmek,

4- ŞÖHRET, BAŞKANLIK, REFAH, ALKIŞ için dini faaliyette bulunmak

5- İhtiyacı olmadığı halde-Fukarâ ve diğer hak sahiplerine engel olarak – ZEKAT’ları, ISKÂT-I SALAT PARALARINI doymaz bir hırsla cebe indirmek,

6- Mütekaddimîn ve müteahhirîn fukahâsının ittifakla reddettiği PARAYLA KUR’AN-I KERİM okuma yoluna sapmak,

7- GIYBET etmek,

8- İFTİRA etmek,

9- Müslümanlar arasına DÜŞMANLIK ve TEFRİKA tohumları saçmak,

10- SABAH NAMAZLARINDA ÖLÜLER gibi uyumak,

11- EZANLAR okununca – Şer’i özürü olmaksızın – onlara icâbet edip te CEMAATE gitmemek,

12- EMANET’E hıyanet etmek,

13- FAİZLE İLGİLİ MUAMELELERE bulaşmak,

14- Sonra bütün bu kötülük ve hatalarına rağmen KENDİSİNİ DEV AYNASINDA görmek,

Bir takım kimseler vardır. İşte bunlar Nefsi Emmâre’lerdir.

Cehillerine şaşılır ki kendilerini yüce bir makamda sanırlar.

(İmam-ı Gazalî, Ihya-u Ulûmüd-Din, Cilt 1, S: 27)

 

NEFSİN YEDİ KÖTÜ SIFATI VARDIR

 

Ucûb, (kendini beğenmek), kibir, riyâ, gazab, hased, mal sevgisi ve makam sevgisi.

Cehennemin de yedi kapısı vardır. Kim nefsini bu yedi kötü sıfattan temizlerse cehennemin bu yedi kapısı ona kapanır ve cennete girer.

Üç şey kalbin kötülüğünün alâmetidir:

1- Allah’a itaattan tad almamak. 2- Günah’a düşmekten korkmamak. 3- Başkasının ölümünden ibret almayıp aksine hergün dünyaya daha çok bağlanmak.

Dört şey şekavet alâmetidir: 1- Ağlamayan göz, 2- Kasvetli (ülpermeyen) kalp, 3- Tûl-i emel, 4- Dünyaya aşırı düşkünlük, ya’ni hırs.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe, S:26)

 

ALLÂH’IN, KENDİLERİYLE BİRLİKTE

OLMAĞI EMRETTİĞİ SÂDIKLARIN,

EHLULLÂH’IN AHVÂLİ VE EVSÂFI

 

Bütün işlerinizde, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’in “Sünnet-i Seniyye”lerine uyunuz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’e uymağı iyi biliniz. Allâh’ın katına varmak için (S.A.V.) Efendimiz’den izin isteyiniz.

Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’e uyanlara uyunuz.

İnsan, kendine mal etmek istediği mevhûm (aslı esâsı olmayan, kuruntuya dayanan) varlıktan soyunup “ebdâl” olmalıdır. Ebdâl, varlığını Hakk varlığına kattığı için ebdâl olmuştur. Ebdâllar, Hakk irâdesi önünde, dilek sâhibi olmazlar. Hakk’ın seçtiği şey üstüne, onların seçme hakkı yoktur. (“Allâh ve Resûlü, bir işe hüküm verdiği zaman, mümin bir kadına ve mü’min erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.” (Ahzâb:36)) Ebdâllar, Hakk’tan bir an bile gâfil olmazlar, emir ve yasaklara karşı çok hassastırlar ve gereklerini hemen yerine getirirler. Haddi aşmak onların aklına gelmez. İbâdeti terk etmezler; zîrâ ibâdeti terk, zındıklıktır. Hatalar yapmak, Hakk’a isyândır. Bu büyükler, hiçbir hâlde, yapılması gereken ibâdetleri yapmaktan muâf olmazlar. İşte o ebdâllar, insanları, Allâh’ın Kitâbı’na ve Peygamber (S.A.V.)’in “Sünneti”ne çekerler, kılavuzlarlar.

Hakk yolcuları, Hakk’tan uzak kalmışlara baktıkları zaman huzûr verirler. Onlar, bir yere nazar etmeğe görsün, sonrası ma’lûm… O nazarın izi artık silinmez. Günler, aylar, yıllar tükenir; ama o bereketli nazarın izi değişmez.

O büyükler, insanların en akıllı olanlarıdırlar. Siz, onları görseniz, “Bunlar, delidir!” dersiniz. Onlar da Kıyâmet’te sizin inanmadığınızı isbât ederler. Onların gönlüne de hazîne saklıdır. Hakk’tan dâimâ korkar ve çekinirler. Ne zaman ki Celâl perdesi açılır, onların kalbleri parçalanıyormuş, kemikleri ayrılıyormuş gibi olur. Hakk Teâlâ, onların bu hâline göre tecellisini verir, Rahmet kapısını açar, Cemâl perdesini açar; lütfunu onlara yağdırır.

Evlâd, ben Hakk’ı arayanlara bakarım, âhireti arayanları severim, başkalarından hoşlanmam.

(Hz. Gavs-ı A’zam Seyyid Abdülkâdir Geylânî (K.S.A.),

Fethü’r-Rabbânî, On Birinci Meclis)

 

HÂKİMİYYET ALLÂHINDIR

 

Göklerin ve yerin hâkimiyyeti Allâh’ındır. O dilediğini bağışlar, dilediğine azâb eder. Allâh, Gafûrü’r-Rahîm’dir.” (Fetih Sûresi, Âyet: 14)

Allâh-ü Teâlâ, her şeye kâdir’dir, mülkünde dilediği tasarrufta bulunmağa selâhiyyâttadır. Göklerin ve yerin bütün mülkü de O’nundur. Onlarda  tasarruf ve hâkimiyyet icrâ’ etmek, Allâh-ü Teâlâ’ya mahsûstur. Hiçbir güç ve kimse O’nun icrâsına mâni’ olamaz. O, Rahîm’dir, dilediğini yarlığar, tevbe ve istiğfar ile kulları, O’nun afv ve setrine (günahları, kusurları örtmesine) nâil olurlar. Ve O, dilediğine de azâb eder. Küfründen, nifâkından ayrılmayan, günahlarına da nâdim olup tevbe etmeyen kimseleri de lâyık oldukları azâblara kavuşturur. Zîrâ Allâh’ın hikmeti böylesini gerektirir. Allâh-ü Teâlâ, Gafûrü’r-Rahîm’dir. Allâh, çok yarlıgayıcı ve çok merhamet edici olmuştur.

İşte bunun içindir ki insanları aydınlatmak ve onlara hidâyet yolunu göstermek için Peygamberler (A.S.) göndermiş ve Peygamberler (A.S.) Kitâbları’nı ihsân etmiştir. Artık sizler de O’nun mağfiretine, merhametine lâyık olmak isterseniz kötü kanâatlerinizi bırakarak ciddî sûrette tevbe edip istiğfârda bulunmalısınız. Bütün bu husûstaki ilâhî ihtârlar, insanlık hakkında birer İlâhî rahmet eseridir. Bunlardan bir an evvel istifâdeye çalışılmalıdır.

(Ömer Nasûhî Bilmen (R.Aleyh),

Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsîri, C. 7,S.3421-3422)

 

KANUNÎ SULTÂN SÜLEYMÂN HAN’IN

CÖMERTLİĞİ

 

O’nun cömertliği, gönül ehlinin sermâyesidir. Bol bol ihsânda bulunması da dünyanın yedi ikliminin geçim kaynağıdır. O, cömertlik denizi içinde, bir inci kabıdır. İnciler, nice zamandır, bütün dünyaya oradan yayılır. O’nun gönlü, cömertliğini bütün dünyaya göstermektir. O yüzden adı, her gün anılır. Dünyaları aydınlatan nûr, O İslâm Padişâhıdır. O’nun cömertliği ise “Nûr üzerine nûr.” gibidir. Allâh-ü Teâlâ, O’nun kıymet ve i’tibârının üzerine cömertliği elbise yapmıştır. İnsanlar bunun için, O’nun her sözüne can atarlar. O’nun cömertliğinin bir damlası, denizle nisbetlidir. O, ihsân ve cömertliğiyle cihânı zenginleştirdi. İşte böylece, ihtiyâc sâhiblerini cömertliğinin sâyesinde muhâfaza eder. Allâhım! Habîb-i Edîb’in (S.A.V.) ve Âl’in ve Ashâb’ının (R.A.) yüzü suyu hörmetine, fîsebilillâh ülkeler fetheden Padişâh’a yardım et ve lütfunla O’nu acıyıp esirge.

(Eyyûbî, Menâkıb-ı Sultân Süleymân, Haz. Dr. Mehmed Akkuş, Ank. 1991, S. 129-133)

 

SÜNNET-İ SENİYYE’YE SIMSIKI

YAPIŞIP TAKVÂ’YA ERENLER, ANCAK NEBÎ (S.A.V.)’İN VÂRİSİDİRLER

 

“Biz Peygamberler mîrâs bırakmayız.”, “Âlimler, peygamberlerin vârisidirler.” (Bu iki Hadîs-i Şerîf’te): “Peygamberlere neseb yoluyla (soy sop bakımından) vâris olunmaz; Peygamberlere ancak kesb yoluyla (sa’y ü gayret edilerek, kazanılarak) vâris olunur.” buyurulmaktadır.

Duydum ki Horasan beldesinde, eşrâftan birisi, kendisinin neseb cihetiyle Hz. Alî (K.V.)’e mensûb olduğunu söylüyordu. Ancak günahkâr idi. Burada ilim ve amelle takvâ’ya ermiş ve insanların da kendisinden teberrükte bulunduğu ve ona tâzîm ettikleri siyahî bir köle bulunuyordu. Bir gün bu siyahî zât mescide gitmek için evinden çıktı. Peşinde de bir cemâat vardı. Yolda kendisini Hz. Alî (R.A.)’e, nesebce, nisbet eden o eşrâftan kimseyle karşılaştı ki o kimse, sarhoş vaziyetteydi. Bunun üzerine siyahî zâtın peşinden gelen cemâat o eşrâftan olan kimseyi oradan kovmaya yöneldiler. Fakat o, cemâatten sıyrılıp o siyahî zâtın ellerinden tutup: “Ey ayakları yalın, dudakları kalın!.. Ben, Resûlullâh (S.A.V.)’in torunuyken zelîl kılınıyorum; sen ta’zîm olunuyorsun! Ben, zemmedilirken sen ikrâm ve izzete mazhar kılınıyorsun! Ben horlanıp hakîr görülürken, sen dostluk ve desteğe mazhar oluyorsun!” dedi. Bunun üzerine o siyahî zâtın yanındaki cemâat onu dövmeğe yöneldilerse de, o siyahî zât, onlara mâni olup dedi ki: “Hayır, bu onun ceddinden dolayı, katlanılabilecek bir durumdur. Ma’rûz kaldığı bu darb da, müstahak olduğu cezâ yerine geçer. Ancak ne var ki ey soylu kişi, sen içini karartırken, ben içimi parlattım. İşte bu sebeble insanlar benim gönlümün parlaklığını, yüzümün siyahlığında ışıldarken gördüler de, böylece ben de güzelleştim. Ben ceddin (S.A.V.)’in yolunda giderken, sen ise benim ceddimin yolundan gittin de, böylece insanlar beni, senin ceddin (S.A.V.)’in yolunda giden birisi olarak; seni de, benim ceddimin yolunda hareket eden birisi olarak gördüler de, beni senin ceddinin Hz. Alî (R.A.)’in oğlu; seni de benim ceddimin oğlu sanıverdiler; sana, benim ceddime yapılacak muâmeleyi; bana da senin cedd-i a’lâ’na yapılacak muâmeleyi revâ gördüler.”

O hâlde Asıl Soyluluk Takvâ’dadır.

(Fahrüddîn, Er-Râzî (R.H.), Tefsîr-i Kebîr tercümesi, C. 20, S. 236-237)

 

KİM NEFSİNİ BİLİR İSE ALLÂH’I DA BİLİR

 

Hazret-i İbrâhîm bir günlük çocuk iken diğer çocukların bir aylığı, bir aylık çocuk iken diğer çocukların bir seneliği gibi idi. İbrâhîm (A.S.) mağarada ancak 15 ay veya 7 sene, diğer bir rivâyete göre de daha çok kalmıştır. İbrâhîm (A.S.), gizlendiği yerde artık büyümüştü ve bir gün annesine şu suâli sordu:

– Anneciğim benim Rabbim kimdir?

– Benim.

– Senin Rabbin kimdir?

– Baban.

– Babamın Rabbi Kimdir?

Annesi, Hz. İbrâhîm’e sus dedi ve babasına gidip şunları söyledi:

– İnsanların dînini değiştireceğinden bahs ettiğimiz çocuğu biliyor musun? İşte o çocuk senin oğlundur.

Sonra da annesi oğlunun bütün söylediklerini babasına haber verdi. Biraz sonra da babası Âzer, oğlunun yanına geldi. Bu sefer Hz. İbrâhîm babasına aynı şeyleri sormağa başladı:

– Ey babacığım benim Rabbim kimdir?

– Annendir.

– O halde annemin Rabbi kimdir?

– Benim.

– O halde senin Rabbin Kimdir?

– Nemrûd.

– Pekâlâ Nemrûd’un Rabbi kimdir? deyince buna cevâp veremeyen baba Âzer, oğlu Hz. İbrâhîm’e şiddetli bir tokat vurdu. Ve “sus!” diyerek onu konuşmaktan men’etti.

Gece bütün karanlığı ile her yeri bürüyünce Hazret-i İbrâhîm kalmakta olduğu mağaranın kapısına yaklaştı ve kayanın arasından bakınca gökteki yıldızları gördü, yer ve göklerin yaradılışını tefekkür etmeye başladı. Kendi kendine şöyle dedi: Muhakkak ki beni yaratan, bana rızık veren, beni yediren ve içiren benim Rabbimdir. Benim ondan başka Rabbim yoktur.

Sonra göğe baktı, bir yıldız gördü ve “Benim Rabbim işte budur” dedi. Ne zamân ki o yıldız battı, bu sefer de şöyle dedi:

– Ben batıp kaybolanyarı sevmem!!!

İbrâhîm (aleyhisselâm) sonra ay’ı, daha sonra güneş’i gördü ve yıldızlar hakkında söylediklerini bunlar hakkında da söyledi. Onlar da batıp kaybolunca:

– Eğer Rabbim beni doğru yola eriştirmezse şüphesiz ben de delâlette kalan kavimden olurum… Ey Kavmim! Sizin Allah’a şerîk koşmakta olduğunuz şeylerden ben uzağım! Şüphesiz ki ben yüzümü yer ve gökleri yaratan Zât’a çevirdim!”

Bir rivâyette de şöyle vârid olmuştur:

“Kim nefsini bilirse Allâh’ı da bilir.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. İbrâhîm (A.S.), S. 32-34)

 

 

 

 

SÂDIKLARLA BERÂBER OLMAK VE

SÂDIKLARIN HÂLLERİ, VASIFLARI

 

Bir gün Hazret-i Fahr-i Âlem (S.A.V.) Efendimiz, Ebû Zerr-i Gıfârî (R.A.)’e buyurdular ki:

“-Yâ Ebâ Zerr, Allâh güzeldir, güzeli sever. Benim niçin gamlandığımı, ne düşündüğümü ve neye müştâk olduğumu biliyor musun, yâ Ebâ Zerr?” Oradakiler:

“-Bilmiyoruz yâ Resûlallâh, gamını ve düşünceni bize haber ver, yâ Resûlallâh!” dediler. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, bir “Aaah!” buyurduktan sonra:

“-İştiyâkım, benden sonraki ihvânıma kavuşmak içindir; onların durumları Enbiyâ’nın durumları gibidir. Onlar şühedâ’nın menzilesindedirler. Babalarından, annelerinden ve kardeşlerinden sâdece Allâh-ü Teâlâ’nın rızâsını kazanmak için ayrı düşerler. Malı, Allâh için terk ederler. Nefislerini tevâzu’ ile hor hakîr ederler. Şehevâta ve dünya fuzûliyyâtına rağbet etmezler. Allâh’ın beytlerinden bir beytte muhabbetullâhtan dolayı mağmûm ve mahzûn olarak toplanırlar, kalblerini Allâh’a verirler. Rûhları, Allâh’a bağlı; onları bilmek, Allâh’a âiddir. Onların birinin hastalanması, bir sene ibâdetten efdâl olur.Eğer istersen, daha anlatayım, yâ Ebâ Zerr?”

“-İsterim yâ Resûlallâh!”

“-Onlardan birisi öldüğü zaman, Allâh indindeki şereflerinden dolayı semâda ölenler gibidirler. Eğer istersen daha anlatayım yâ Ebâ Zerr?”

“-İsterim yâ Resûlallâh!”

“-Onlardan birisi elbisesindeki bir böcekten müteezzî olduğu vakit, ona Allâh indinde yetmiş hacc ve gazve ecri ve İsmâîl (A.S.) zürriyyetinden kırk köle âzâd etmiş sevâbı verilir; onlardan da her birisi, on iki bin kişiye muâdildir. Eğer istersen daha ziyâde edeyim yâ Ebâ Zerr?”

“-Evet, yâ Resûlallâh!”

“- Onlardan birisi, ehlini hatırlayıp da gamlandığı vakit, her bir nefesine, bin derece yazılır. Eğer istersen daha ziyâde edeyim, yâ Ebâ Zerr?”

“-Evet, yâ Resûlallâh!”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S. 414)

 

“İSLÂM OL, ÂLEMLERİN RABBİ’NE TESLÎM OL!” VE “DÂRÜ’S-SELÂM’A DÂHİL OL!”

 

“Âyetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş helâke yaklaştıracağız. Onlara mühlet veririm; çünkü benim tuzağım (önce mühlet verip sonra yakalamaktır) çetindir.” (A’râf Sûresi, Âyet: 182-183)  “Kâfir olanı bile kısa bir zaman için (yaşadığı müddetçe) meta’landıracağım. Sonra ise onu Cehennem azâbına düçâr edeceğim. Orası, varılacak yerlerin en kötüsüdür!” (Bakara: 126)  Bu Âyet-i Celîle’nin îzâhında Ebû’l-Abbâs bin Atâ (R.A.) da demiştir ki: “Onlar, herbir hatâ işledikçe yeni bir ni’met veririz. Biraz evvel işledikleri hatâ ve günahtan istiğfâr etmeği unuttururuz.”

Akıl sâhibine gereken dünyânın alâyişi, süsü, zînetine aldanmamak ve Allâh’tan gayrîsi ile sevinmemektir. Çünkü Allâh’tan gayrî ne varsa, bâtıl ve zâildir. Zevâl bulan şeylere aldanmak ise kâmil akıl sâhiblerine yaraşmaz.

Allâh’ın âsîlere dünyâda mühlet vermesinin hikmeti suâl olunursa, denilir ki: Cenâb-ı Hakk’ın onları bir anda helâk etmeyişinin sebebi, kullarına re’fet ve rahmetinin afv ü ihsânının büyüklüğünü gösterip isyândakilere tevbe imkânı bulundurmak, tâattekilerinde kendine bağlılığını, muhabbetini artırmak ve zâtı için, ni’met vermek; helâk etmekten ve intikâm almaktan daha sevimli olduğunu göstermektir. Ateşi bunun için yaratmıştır.

Bu husûsta iki misâl vardır: Meselâ, ağniyâdan (zenginlerden) birisi, bütün memleketi yemeğe da’vet ediyor ve diyor ki: “Ziyâfetime her gelen ikrâm görür, gelmeyene ise bir şey yoktur.” Diğer birisi de şöyle söylüyor: “Ziyâfete gelene sonsuz ikrâm vardır. Gelmeyene ise dayak ve hapis vardır.” Bunu, cömertliğinin kemâli görünmesi için yapar ki birincisinin ikrâmından daha ileridir.

Allâh da kullarına: “Allâh, bütün kullarını Dârü’s-Selâm’a (huzûr, sükûnet, emniyyet, selâmet ve saâdet yurduna) da’vet ediyor.” (Yûnus Sûresi, Âyet: 25)  Kavl-i Kerîmi’yle da’vet çıkarmıştır.

İbrâhîm (A.S.), bu da’vete icâbette hiç gecikme göstermemiş, Rabbi, O’na: “Kendini Allâh’a teslîm et!” der demez: “Teslîm oldum, âlemlerin Rabbi’ne.” (Bakara: 131)

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Bakara Sûresi Tefsîri, S. 188-194)

 

MÜTTEKÎLER’E GÖRE ÖNCELİKLERDEN BİRİSİ DE “BENLİKTEN GEÇMEK”TİR

 

Bağdat’ta Seyyid Mûsa el-Cebbûri isminde bir zat on beş sene müddetle uzlet ve riyâzat ederek yirmi dört saatte bir parça arpa ekmeği yiyerek vakit geçirmiş.

O sırada Halid-i Bağdâdî (K.S.) irşad ile şöhret bulmuştu. Seyyid Mûsa, sohbetinde bulunmak üzere Hazreti Halid (K.S.)’un huzuruna gitmiş. Ahvâlinde hiçbir isitfâde-i Mâneviyyeye nail olmadığını arzetmiş.

Hazreti Hâlid (K.S.), bu işin gayet kolay olduğunu ve on gün teslim olarak emirlerinin harfiyyen  icrâsını emretmişler. Seyyid Mûsa kendisine daha ziyâde riyâzat emrolunacağını zannetmişse de on gün için her müşkilâta katlanmayı göze alarak teslim olmuş.

Hazreti Hâlid (K.S.) emir buyurmuşlar ki: Daha önceki evrâd ve ezkârını kâmilen terk et. Güzel yemekler ye. Gece güzel uyku uyu. Gündüz akşama kadar çarşıda gez. Bu emir karşısında Seyyid Mûsa, fukaralıktan bahsederek dert yanmıştı.

Hazreti Hâlid (K.S.) para vereceğini söyleyerek, burada otur, yemek ye, buyurmuşlar. Adam ailesinin zarûreti karşısında yalnız kendisinin nefis yemek yemesini tecviz etmeyerek müdâfada bulunmuş. Daha sonra erzak vesairesinin evine gönderilerek ailesiyle yemesini emretmişler.

On gün bu sûretle hareket ederek kendisindeki varlığının gittiğini hissetmiş. Hazreti Hâlid (K.S.)’un huzuruna gelerek halini arzetmiş.

Hazreti Hâlid (K.S.) de:

– Sizi on beş senelik seyyitliğinizden, ibâdetinizden ve riyazatınızdan dolayı bir varlık, isti’lâ etmişti. Şimdi bu hal geçti, demiş. Ve teveccüh buyurarak keşf açılmış. İşte insan  kendisinde bir şey olmadığını düşünmelidir.

Her mekanda söylenecek söz vardır.

Bir de söylenecek söz mecliste bulunan muhatabın haline göre olmalıdır.

Nitekim Hadîs-i Şerif’te buyurulmuştur ki:

Halka anlayabilecekleri derecede söz söyleyiniz. İnkarlarını mûcib olacak sözlerden sarf-ı nazar ediniz.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musahabe 6, S.186-188)

 

ALLAH KORKUSU

 

Rivayete göre, bir defa Hazreti Ebû Bekir Radıyallahü Anh bir kuşa bakarak:

“Keşke insan olmasaydım da senin gibi kuş olsaydım.” demiştir.

Hazreti Ömer Radıyallahü Anh’ın, Kur’andan bir ayet duyduğu vakit bayılıp düştüğü ve günlerce ziyâret edildiği söylenir. Hatta birgün yerden bir çöp alarak:

“Keşke bunun gibi olsaydım, anılır hiçbir şey olmasaydım, tamamen unutulup, yok olup gideydim, annem beni doğrumasaydı” dedi.

Gözyaşlarından Hazreti Ömer Radıyallahü Anh’in yüzünde iki siyah çizgi hasıl olmuştu. O:

“Allah’tan korkan, intikam peşinde olmaz. Allah’tan korkan, arzu ettiği herşeyi yapmaz.

Eğer kıyâmet olmasaydı, herşey gördüğünüz aksine olurdu.” der.

Hazreti Ömer Radıyallahü Anh:

Tekvir Sûresinden okumaya başladığı zaman;

“Amel defterlerinin açılıp yayıldığı zaman “ Âyeti Celilesine geldiği zaman bayılarak düşmüştür.

Müsevvir bin Mahreme; fazla korktuğu için Kur’an-ı Kerim dinlemeye tahammül edemezdi. Yanında Kur’andan bir ayet okunsa hemen bir nara atar ve bir müddet şuursuz olurdu. Hatta birgün Hasem kabilesinden birisi bunun yanında:

“Müttakileri o çok esirgeyici Allah’ın huzurana süvari elçiler gibi toplayacağımız günkarları ise susuz olarak Cehennem’e süreceğimiz gün”

(Meryem: 86-87)

Âyet-i Celilesini okuduğu vakit: “Ben mücrimlerdenim, müttakilerden değilim. Sen onu bir daha oku” dedi.Adam da tekrar okuyunca, derin bir nefes alarak yıkıldı ve öldü.

(Ihya-u Ulumuddin, Cilt 4 /337)

 

 

TEVEKKÜL

 

Tevekkül, insanın maksadıyla istihdaf için tevessül etmemesi icab eden sebeplerin kifâyeti hakkında Cenab-ı Allah’a i’timad etmesidir. “İslam nazarında tevekkül sırf semâvî yardımlara dayanark esbabına tevessülü bırakmaktır” sözü asla doğru değildir. Böyle zannetmek İslamı kat’iyyen iyi bilmemekten ileri gelir.

İmam-ı Gazali diyor ki:

Madem ki insan kendinin kifâyetine, kuvvetine, malumatına emin değildir. Çalışması ve kazancı ile tevekkül dairesinden tedrice çıkamaz. Zira olabilir ki bunların hepsini bir lahzada Cenab-ı Hakk mahveder. Şu halde tevekkül demek; insanın nazarının bütün bunların muhafazasına ve esbabının zuhurunu bizzat yaratan Cenab-ı Hakk’a müteveccih olması demektir ki, kazanmasını, malumatını, kifayetini de kudret-i ilahîye izafetle görür.

Tevekkül eden adam, çoğunu infak için yahut muhtaç olanlara vermek maksadıyla kazanıyorsa bedeniyle dünyaya bağlı kalbi ile de ebediyete bağlıdır. Bu adamın hali evinde tembelcesine oturandan elbette şereflidir.

İslamda mütevekkilin alameti şudur:

Malı çalınır, yahut ticareti hasara uğrarsa, yahut işi bozulursa halinden razı olur, inanışı zail olmaz, yüreği çarpıp durmaz. Bilakis evvelki haliyle sonraki hali aynı sekinetini muhafaza eder. Çünkü bir şeye bağlanmayan kimse onun zayisinde endişeye düşmez. Bir şeyin zayisiyle muztarib olan evvelce ona bağlanmış demektir.

Tasavvuf indinde; mütevekkil:

“Redd ile kabul müsavi olacaktır.” şeklinde tarif edilir.

 

  • ••

“O kimseler ki, onlar îman  ettiler ve îmanlarını ef’alleri ile isbat ederek vatanlarını terk ve civarı Rasûlullah’a iltica etmek sûretiyle hicret ettiler ve fîsebîlillah malları  ve canları ile mücahede ettiler. Onlar için ındallah büyük dereceler vardır ve ancak onlar korktuklarından  kurtulup umduklarına nâil olmak sûnetiyle fevz ü necat buluculardır.”

(Bakara: 218)

(Hz. Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Musahabe 3, S: 165)

 

KALB-İ SELÎM

 

Kalb-i Selîm: Dîninde cehâletten, ahlâk-ı fâsideden, mal ve evlâdın şerrinden sâlim ve pâk olarak huzûr-u ilâhiyyeye gelen kimsedir. Şu halde malını harâta sarf ve evlâdına ahkâm-ı dîniyyeyi öğreten, emraz-ı kalbi, ahlâk-ı zemîme ve cehâletten sâlim olarak ahirete giden kimsenin mal ve evladından mefaat göreceğine bu Âyet-i Celîle delâlet eder. Hakk Teâlâ Hazretlerinden duâ talep eden kimsenin evvela Vacip Teâlâ Hazretlerini meth-ü senâ etmisi, duâsının kabûlünün şartlarından olduğuna bu Âyet-i Celîle delâlet eder.

Keşf’ül- Esrar Tefsirinde; “Selîm Kalp”: Kalbin küfür, nifak marazlarından ve meâsîden sâlim olmasıyla tefsir edilmiştir. Zîrâ sahih bir Hadîs-i şerif’te beyan edildiği vechile a’zayı cevarih kalbe ta’bîdir.

Ebû’l-Kasım el -Hakim’e, “Kalb-i Selim”den sorulduğunda dedi ki: “Onun üç alameti vardır:

1- Hiç kimseye eziyet etmemek,

2- Hiç bir kimseden incinmemek,

3- Bir kimseye iyilik yaptığında ondan mükafat beklememek.

Zira, insan hiç kimseye eziyet etmeyince huzuru ilahiye “vera” ile, kimseden incinmeyince “vefa” ile, yaptığında mükafat beklemeyince de “ihlas” ile gelir.”

İbn-i Ata dedi ki: “Selîm”, dünya ve ahiret afetlerinden hiçbirşey karşısında teşevvüş duymayan kimsedir” (Yani Zihni karışmayan, bocalamayan kimsedir.)

Bazılarına, sadr selâmetine ne ile ulaşılabileceği sorulduğunda şöyle dediler:

– “Yakin hududunda durmakla, temkin ve gazab halleride iradeyi terk ile…”

İbrahim Aleyhisselam Melakül-Mevte mülaki olduğunda:

– Rabbim beni niçin dost edindi? diye sordu.

Melekü’l-Mevt:

– “Nasa ihsan edersin de onlardan bir şey istemezsin, onun için” diye cevap vermiştir.

 

(Hz. Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), İbrahim (a.s.), S: 106)

 

ZİKRULLAH’A DEVAM

 

Ayeti Kerime’de: “Ey iman edenler! ALLAH’ı çok çok zikredin!” “Zat-ı Uluhiyyetime yemin ederim ki, Allah’ın Rasûlünde sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü arzulayanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır.”

Yani Rasûlullah Sallallahü Aleyhi Vesellemde istifade edilecek, uyulması gereken ahlak-ı hasene vardır ki o güzel hasletlerden faydalanmak, ancak Cenab-ı Allah’tan korkan, ondan sevap ümit eden ve Allah’ı çok zikreden kimselere mahsustur.

Çünkü ahiret gününe imanı olmayan ve Cenab-I Alah’ı arzulamayan ve onu çok zikretmeyi hatırına getirmeyen kimseler, Rasûlullah Sallallahü Aleyhi Vesellem’e itiba etmemiş sayılamayacağından onun ahlak-ı hasnelerinden istifade edemiyeceklerdir.

“Sabah ve akşam Rabbinini ismini zikret! Ve gecenin bir kısmında Rabbine secde et (Namaz kıl!) Ve gecenin uzun bir kısmında da O’nu tesbih eyle!”

Yukarıdaki ayetlerde “ALLAH”ın çok çok zikr edilmesi” emrolunuyor.

Muhakkıkîn-i müfessirînin tefsirlerindeki beyana nazaran, alel’itlak “Zikr-i Kesir” emr-i celîli, kemaline masruftur ve matfdtur. Bu da Mükellef İhsanın zikr-i daimi”ye mazhariyetidir. O da ömnür boyu “Kün maallah! “Allah ile ol! emrine inkıyâd ederek her anında Allah ile olmak şuuruna ermek için zikr-i kesir ile zikr-i daimiye nailiyet şarttır. Bu da hiçbir anını veya nefesini Hakk’tan gafil olarak geçirmemektir. Bu nasıl mümkün olur?

Bir mürşîd-i kâmilin irşadıyla, şeriat, tarikat esaslarına göre ta’lim-terbiye ve ser u sülûk gören mürid, nefis tezkiyesi ile birlikte kalp tasfiyesini hâlisâne talebeder; ve bir azm-i kavî ve fikr-i müdâm ile rabıta ve teslimiyet gösterek, mürşîdinin nezaretinde hafî olarak “zikr-i kalbî” ye başlar… “Veled-i kalp” zuhur eder. “Allah” zikrinin seyri müstaid gönüllerin letâifi aşeresinde tekamül eder gider…

Allah’ın tevfîkıyle bu halin devamıve muhafazası ile zikr-i daimî elde edilmiş olur. İş görürken de uyurken de bu devam eyler. Artık “El kârda gönül yarda” ve “Dışın halk ile, için Hakk ile! olur.

(Hz. Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Mükerrem İnsan,S: 33)

 

NEFSİN YEDİ KÖTÜ SIFATI VARDIR

 

Ucûb (kendini beğenmek), kibir, riyâ, gadab, hased, mal sevgisi ve makam sevgisi.

Cehennemin de yedi kapısı vardır. Kim nefsini bu yedi kötü sıfattan temizlerse cehennemin bu yedi kapısı ona kapanır kapanır ve cennete girer.

Üç şey kalbin kötülüğünün alametidir:

1- Allah’a itaattan tad almamak.

2- Günah’a düşmekten korkmamak.

3- Başkasının ölümünden ibret almayıp aksine hergün dünyaya daha çok bağlanmak.

Dört şey şakavet alametidir:

1- Ağlamayan göz,

2- Kasvetli (ürpermeyen) kalp,

3- Tûl-i emel,

4- Dünyaya aşırı düşkünlük, yani hırs

  • ••

Peygamber  (s.a.v.) Efendimiz  buyurdular:

Dünyanın kıvamı dört şöyledir:

1- Ulemanın ilmi,

2- Ümera’nın adaleti,

3- Zenginlerin sahaveti (cömertliği),

4- Fakirlerin duası.

Basireti körleştiren şeyler üçtür:

1- Azaların günahlara uzanması,

2- Allah’a ibadetlerde gevşeklik ve gösteriş,

3- Mahlukata karşı tamahkarlık.

“Hesaba çekilmeden evvel kendinizi hesaba çekiniz.” buyuruyorlar.

(Hz. Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Musahabe 6)

 

NEFSİNE İNSAF ET!

 

Allah-u Teâlâ alemlerin Rabbi ve Hâlikı olduğunu beyanla dünyaya ve esbâbı maişete tevessül edenlerin işlerini kolaylaştırmakla bil-cümle nimetlerini in’am edeceğini beyan ve rahmeti ilahiyyeden istimdâdın lüzumuna işaret buyurduğu gibi zalimden mazlumun intikamını almak üzere kıyâmet gününün, âhiret ahvâlinin vukû’una dahi işaret buyurmuş ve bu vesile ile erbab-ı isyânı itâate davet etmiştir. Çünkü ceza gününün vukû’una iman eden bir asinin elbette o günde perişan olmamak için nefsine insâf etmesi lazımdır.

Ahirete imanı olmayan kimse her fenalığa cür’et eder ve hiçbir kötülükten çekinmez. Zira akıbet korkusu yoktur ki fenalığa cür’etten onu men etsin. Fakat Rasûl-ü Ekrem (s.a.v.) Efendimizin şu beyanı hiç kimsenin hatırından çıkmamalıdır.

“İyiliğin günü geçmez ve eskimez, günah unutulmaz, herşeyin karşılığını veren Allah da ölmez. Dilediğini yap. Fakat aynen karşılığını muhakkak göreceksin.”

(Hz. M. Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Fatiha Sûresi Tefsiri, S: 7)

 

İMÂM-I ŞÂFİÎ (R.A.) VE ŞÂFİÎ MEZHEBİ

 

Bu mezhebin müessisi, İmâm-ı Muhammed bin İdrîs Eş-Şâfiî (r.a.), (hicri 150) târihinde Gazze’de doğmuş; (hicrî 204)’te de Mısır’da Rahmet-i Rahmân’a kavuşmuşlardır. İmâm-ı Şâfiî (r.a.) yüksek ahlâk sâhibi, şiir ve lûgatte gayet kuvvetli, büyük bir müctehid idi. İki yaşında iken Mekke’ye götürülmüş, oradaki büyük âlimlerden okumuş ve yirmi yaşında iken fetvâ vermeğe izin verilmiştir.Bağdâd’a gelerek, İmâm-ı A’zam (r.a.)’ın talebesinden olan İmâm-ı Muhammed (r.a.)’ın meclisinde bulundular. İmâm-ı Muhammed’den ve İmâm-ı A’zam (r.a.)’ın kitâblarından çok istifâde etti. Er-Risâle ve El-Ümm adındaki kitâbları meşhûrdur. İmâm-ı Şâfiî (r.a.), Irak’tan Mısır’a gitiler. Burada İmâm-ı Şâfiî (r.a.)’den daha büyük bir fakîh yoktu. Şâfiî Mezhebi, evvelâ Mısır’da intişâr etti, sonra Irak’a Bağdâd’a geçti ve Horasan, Şâm ve Yemen’in bazı yerlerinde yayıldı. Fâtimîler Devri’nde, Mısır’da Şâfiî Fıkhı iyice yok olmağa yüz tutmuştu ki sonradan Salâhaddîn-i Eyyûbî, Şâfî Mezhebi’ni ihyâ ettiler.

(Ahmed H. Akseki, İslâm Dîni, S: 47-49)

 

 

SABR-I CEMİL

 

Sabr-ı Cemil: Asla şekva ve şikayette bulunmamaktır. Ebu’l-Hasan derki:

Hac için Beytü’l-Harama çıkdım, tavaf ediyordum. Bir kadın gördüm ve dedim ki: Şimdiye kadar böyle güzel bir kadın görmedim, fakat pek mahzun ve kederli gördüm. Böyle kendi kendime konuştuğumu işitince kadın:

“Benim gibi mahzun ve kederli bana benzer hiç bir kimse olamaz” dedi.

Ben: Nasıl oldu dedim? Kadın dedi ki:

– Kocam bir koyun boğazladı. Oynayan iki oğlum da var idi. Bir de kucağımda emen oğlum… Kalkdım yemek hazırlamakla meşgul iken oğlumun yaşça büyüğü küçüğüne diyor ki babamın koyunu nasıl boğazladığını sana göstereyim mi? O da göster deyince büyük oğlum yatırdı ve kardeşini boğazladı. Ve bu vaziyetten korkarak evden çıkıp dağa koşdu. Dağda oğlumu kurt yemiş, babası oğlumu aramak için şiddetle koşarak susuzluğundan düşüp ölmüş. Ben de babasının ne yaptığını görmek için kapıdan çıkdım o sırada küçük çocuğum ateş üzerinde kaynayan çömleğe elini sokuyor. Ateşde kaynayan suyun şiddetinden elinin eti kemiğinden ayrılıyor. Bu vaziyeti duyan büyük kızım kendini evden aşağı atıyor, ecel de gelip O’nu alıyor, ölüyor…

İşte ben bu büyük musibetler karşısında hem mükedder hem de sabırlıyım ve dedi ki:

– Sabırda ecir vardır, cezi’ (sabretmemek) de ise karşılık yokdur.

(Hz. M. Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Hz. Yûsuf (a.s.), S: 91-92)

 

  • ••

 

“Asr’a yemin olsun ki; muhakkak insanlar hüsrandadır. Ancak îman edenler, salih amel işleyenler, hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnâ.”

(Asr Sûresi )

 

DÜNYADA VE AHİRETTE KİŞİYE

KÂFÎ GELEN ŞEYLER

Halid bin Velid (r.a.) rivayet ettiği bir Hadis-i Şerif’te şöyle diyor: Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimize bir adam gelerek:

Ya Rasûlallah! Sizden hem dünya hem de ahirette kafi gelecek beni müstağni kılacak bazı şeyler istirham edeceğim, dedi. Ve Rasûl-i Ekrem (s.a.v.):

“İste ne arzu ediyorsun, buyurdular ve aralarında şu muhavere cereyan etti:

– İnsanların en alimi olmak istiyorum.

– Allah’dan kork, insanların en alimi olursun.

– İnsanların en zengini olmak istiyorum.

– Kanaat et, insanların en zengini olursun.

– İnsanların hayırlısı olmak istiyorum.

– İnsanlara faydalı olan kimse onların en hayırlısıdır.

– İnsanların en adili olmak istiyorum.

– Şu halde kendin için arzuldaığını insanlar için de arzula.

– İnsanların en hassı olmak istiyorum.

– Allah’ı çok zikret, onların hassı olursun.

– Muhsinlerden olmak istiyorum.

– Şu halde ahlakını güzelleştir, imanın kemale ersin.

– İtaatkarların olmak istiyorum.

– Allah’ın farz kıldığı şeyleri yerine getir, müti olursun.

– Allah’ın rızasına mazhar olmak istiyorum.

– Kendine ve Allah’ın mahlukatına karşı merhametli ol.

– İnsanların en kuvvetlisi olmak istiyorum.

– Allah’a dayan ve ona tevekkül et; insanların en kuvvetlisi olursun.

– Duamın kabul olmasını istiyorum.

– Haramdan ictinab et!

– Allah’ın insanlar arasında beni rüsvay etmemesini istiyorum.

– İnsanlar arasında rüsvay olmamak için dilini ve tenasül uzvunu muhafaza et.” buyurmuşlardır. Bir rivayette: “Namusunu ve kötü huylarını düzelt.” buyurmuşlardır.

(Hz. M. Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Musahabe 6)

 

ÖLÜNÜN DİRİYE TELKİNİ

 

Sekizinci Hicri asırda yaşayan büyük velilerden Necmeddin İsfehânî Hazretleri, ahibbasından (sevdiklerinden) ve ehlullahdan birinin vefatında, kabri başında murakabe halinde dururken, o esnada imam efendinin ölüye telkin verdiğini görür ve gayri ihtiyari Necmeddin İsfehânî Hazretleri güler.Her zaman vakur ve ciddi olan Hazretin, hiç mu’tadı olmayan bu gülüşüne orada bulunanlar hayret ederler… Ve sorarlar:

– Efendi Hazretleri! Böyle bir yerde neden güldünüz?

Necmeddin İsfehânî, keşf hali olduğu için söylemekten çekinir. Fakat ısrar ederler… Mecbur kalır; buyurur ki:

– Telkini, diri ölüye yapar. Bu mezardaki zatın kalbi manen diridir. O teaccüb etti ve manen dedi ki:

“Elhamdülillah benim kalbim diridir. Bana telkin veren imamın kalbi ölüdür. Ölünün diriye telkinine hayret ettim.” demesi üzerine gayri ihtiyari güldüm. Buyurur.

(Hz. M. Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Mükerrem İnsan)

 

SÂLİH ÂLİMLERLE SOHBET

 

Hadîs-i Şerîfte:

“- Âlim-i âmil’in yüzüne bakmak ibâdet makâmına kâim olur. Harâm olan şeylerden sakın ki, halkın en âbidi olasın.” buyurulmuştur.

Binâenaleyh, bir âlim-i âmil ve mürşid huzûrunda üç cihetten ibâdet vardır:

1-Âlimin yüzüne bakmak ibâdettir.

2-Orada ikâmetle, ma’siyet etmemeğe sebât ve keff-i mahârim yani harâmdan el çekmek vardır. Bu da bir ibâdettir.

3-Rızâullâh maksadiyle gelip zikir ve fikir hizmetinde bulunmak da bir nev’î ibâdettir.

Şâh-ı Nakşibend Hazretleri:

“Bizim Târîkimiz sohbetledir”, buyurmuştur ki, Ebû Bekr Sıddık (R.A.), tarîkıdır.

Gerek Hazret-i Sıddîk ve gerekse bil’cümle Ashâb-ı Kirâm (R.A.) sohbet ile istifâza eylemişlerdir. Sohbetin terakkî ve tasfiye husûsunda pek çok faydaları vardır. Sahâbe-i Kirâm’ın cümlesi âlimdi, fakat hepsi sülûk ve teslîk bilmezlerdi. Kendileri muhabbet-i Nebeviyye ve tevec cüh-i Hazret-i Peygamberî ile Cenâb-ı Hakk’a vâsıl olurlardı. Bu kâfi gelirdi.

Feyz göze görünmez. Meselâ, incir ve üzüm gibi meyve büyür ve güneşten istifâde ederse de kemâle gelinceye kadar güneşten gıda aldığını bilmez. Bir sâlik feyz alır, terakkî eder. Fakat aldığı feyz ve terakkîsini bilemez. Çünkü feyz göze görünmez.

Dünya serîu’z-zevâl ve fânîdir.

Ukbâda  ecr ü sevâb ise ebedîdir.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 6)

 

GÖZÜN ÂFETLERİ

 

  • Kötü niyetle kadına (nâmahreme) bakmak,

 

2) Bilerek başkasının avret yerine bakmak,

3) Zayıf ve yoksullara aşağılayıcı gözle bakmak,

4) Dünya işlerinde kendinden üstün olanlara gıbtayla bakmak,

5) Dîn işlerinde kendinden aşağı olanlara benzeme gözüyle bakmak,

6) Namaz kılarken gözünü yumup bakmamak,

7) Hasmına düşmanca bakmak,

8) Şâhid ve davacılara bakmamak,

9) Hâkim, düşman ve şâhidlere bakmamak.

(İbrâhîm Hakkı Erzurumî, Marifetnâme, S: 796-797)

 

MÜCEDDİD HADÎSİ

 

“Şüphesiz ki, Allâh her yüzyılın başında bu ümmete dînî umûrunu yenileyecek bir müceddid gönderecektir.”

Hadîs-i Şerîf’in muhtelif rivâyetleri vardır. Bunlardan birinde: “Şüphesiz ki Allâh, her yüzyılın başında insanlara dinlerini öğretecek bir adam gönderecektir.” buyurulmuştur ki müceddidden maksat reformcu değil, öğretici olduğunu sarâhaten ifâde etmektedir. Nitekim gelmiş geçmiş bunca ulemâ içinden bir tanesi bile bu Hadîsi dînde reform ma’nasına almamıştır. Ulemânın beyânlarına göre tecdîdin yüz sene başında olması ekseriyetle âlimlerin ölmesinden, sünnetlerin yıkılmasıyla bid’atlerin zuhûr etmesindendir. Zîrâ insanlara yeniden dinlerini öğretme ihtiyâtı, o zaman baş gösterir. İmâm Süyûtî tecdîd Hadîs’i hakkında müstakil bir risâle yazmış ve gelip geçen müceddidleri gösteren manzûm cetveller nakletmiştir. Son cetvele göre, gelip geçen müceddidler şunlardır:

Ömer bin Abdülazîz,

İmâm Şâfiî,

İmâm Ebû’l-Hasan el-Eş’arî,

Ahmed İsfehânî,

İmâm-ı Gazâlî,

Fahreddin Er-Râzî,

Takıyüddîn İbn-i Dakîk el-Iyd,

İmâm-ı Bülkıyhî.

Bunların bazıları Hakkında ihtilâf edilmiştir. İmâm Süyûtî dokuzuncunun kendisi olmasını ümit ediyor. Müceddidlerin bu zevât olduğu tahmînen söylenmiştir. Bu husûsta ölçü: Yüz sene başında gelen ulemânın içinde en bilgili ve müslümanlara ilmi ile en faydalı olmaktır. Tecdîd Hadîs’i etrâfında söylenenler bundan ibârettir. Görülüyor ki, bu Hadîs’te reformculara İlm-i  usûl dilince ne ibâre, ne işâret, ne delâlet, ne de iktizâ yollarından biri ile uzaktan yakından bir hüccet yoktur.

(Ahmet Dâvûdoğlu, Dîn Tahrîpçileri, S: 64)

 

FAKİRLİĞİN SEBEBLERİ

 

1) Günâh işlemek,

2) Yalan söylemek,

3) Sabah vakti uyumak,

4) Bir gün bir gecede 8 saatten çok uyumak,

5) Soyunup çıplak yatmak,

6) Çıplak iken abdest bozmak,

7) Bir yanı üzerine yaslanıp ekmek yemek,

8) Ekmek kırıntılarını yere dökmek,

9) Cenâbet iken ağzını yıkamadan yemek yemek

10)Geceleyin evi süpürmek, çöpleri evin içinde biriktirmek

11) Yaşlıların önünden yürümek

12) Anne ve babasını isimleri ile çağırmak

13) Kapının bir kanadına dayanmak, eşik üzerinde oturmak

14) Helâda abdest almak

15) Elbisesini üzerinde dikmek

16) Yüzünü yıkayınca eteğiyle silmek

17) Evde örümcek yuvası saklamak

18) Namazı kılmada gevşek davranmak

19) Sabah namazını kıldıktan sonra câmiden erken çıkmak

 

ZİKRULLÂH’TAN GÂFİL OLMA!

 

Hikâye olunur ki bir velî, Allâh dostlarından bir dostu görmek ister. Ona derler ki; Filân kasabaya git, orada bir Allâh dostu vardır. O kimse oraya gider, zikrullâh ile meşgul birini, yanında bir arslanla  beraber bulur. O kimse Zikrullâhtan bir an gaflet ettiği vakit, arslan onun azasından bir miktar et parçası koparmaktadır. Yanına yaklaşır ve sorar:

– Bu hâl nedir? O kimse cevâb verir:

– Dünyada murâdım Allâh’ı zikirden gâfil olmamaktır. Gaflete düştüğüm vakit bana dünya köpeklerinden bir tanesi musallat olur. Benim buna mülâzemet edişim, gafletlerinden dolayı ahirette Allâh’ın bana ahiret köpeklerinden bir tanesini musallat etmesinden korktuğumdandır.

Muhakkak ki dünya sıkıntısı, âhiret azâbından çok daha ehvendir. Bu sebeble kulun ibâdet ve taâtten ve hiçbir an zikrullâhtan gaflet etmemesi lazımdır. Eğer kendi kendine bundan âciz ise kendi dışındaki bir muharrikten, bir uyarıcıdan yardım ister. Uyku fazla olursa nefsi tembelleşir. Sohbetin şartı da kendi fevkinde bir kimse ile yapılmasıdır.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsîri S: 41)

  • ••

“Haberiniz olsun ki Allâh’ın velîleri için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzûn olacak da değillerdir.

Onlar îmân edip takvâya ermiş olanlardır.

Dünya hayatında da âhirette de onlar için müjdeler vardır. Allâh’ın sözlerinde aslâ değişme ihtimâli yoktur. Bu, en büyük saâdetin tâ kendisidir.

Habîbim! Onların lakırdıları seni tasaya düşürmesin. Çünkü bütün izzet ve galebe Allâh’ındır. O, hepsini hakkıyla işitici, kemâliyle bilicidir.

(Yûnus Sûresi: 62-65)

 

HAKK’LA BERABER GARİBLİK OLMAZ!

 

Rivâyet edilir ki: Abdullâh b. Selâm (R.A.) ve arkadaşlarının Tevrât hükümlerinden, Cumartesi’ye saygı, develerin etleri ve sütlerini harâm kabul etme gibi  bazı şeylere bağlılıkları devâm ediyor ve bunlardan vazgeçmenin İslâm’da da mübâh olduğunu zannediyorlardı. Bu inanış her ne kadar kendi şerîatlarında vâcib ise de, daha önceki âdetlerden ayrılmak kendilerine garib geldiği için bunun helâlliğine inanarak bu inanç üzere devâm edip dediler ki:

“Ey Allâh’ın Resûlü! Tevrât da Allâh’ın kitâbıdır. Bize müsâade et de, gece namazımızda ondan okuyalım.”

Bunun üzerine Efendimiz (S.A.V.) buyurdular ki:

“Neshedilen hiç bir şeye iltifât etmeyin, kendi te’lif ettiğiniz şeyleri bırakın, bunları bırakmayı bir gariblik sebebi saymayın. Zîrâ Hakk’la (Allâh ile) beraber gariblik olamaz. Bu ancak şeytânın süslemesidir. Şeytânın adımları ardına düşmeyin. Zîrâ o, sizin apaçık düşmanınızdır.”

O halde mü’min, Allâh’ın emirlerine boyun eğmeli, hevâ hevesten ve şeytânın izlerine tâbi olmaktan sakınmalıdır.

HER İŞİNİZDE “RABBİM, RABBİM!” DEYİN

“Siz, bana verdiğiniz sözü yerine getirin, Ben de size verdiğim sözü yerine getireyim!”     (Bakara Sûresi: 40)

Siz bu hicâblarla örtülü ve mahbûs olduğunuz bu dünyada sözünüzü yerine getirin, Ben de kurbiyyet âlemi olan âhirette sözümü yerine getireyim. Vuslat sergisi üzerinde üns ve rü’yetin devâmını size ikrâm edeyim. Siz her işinizde ve hâlinizde “Rabbim, Rabbim!” deyin, Ben de her an size “kulum, kulum!” diyeyim.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Bakara Sûresi, S: 260/118)

 

DÜNYA HAYATI

 

Dünya hayatı, nebâtâta teşbîh olunmuştur. Çünkü yeryüzüne yağmurlar yağınca topraktan yeni çıkmış, henüz neşv ü nemâ bulmamış, nemâya istidâdı olan otlara yağmur suları karışınca yeryüzü ziynetini takınır, âdetâ bir nevarûsun envâ-ı ziynetlerle tezeyyün ettiği gibi nebâtâtın her birinde zuhûr eden beyaz, sarı, kırmızı ve siyah çiçeklerle bütün dünya ziynetlenir, bağlar ve bahçelerde envâ-ı meyveler zuhûr eder. Şu halleri bağların ve tarlaların sahibleri görünce birçok menfâatlere nâil olacaklarını ümid ederler. Sonra Allâh-ü Teâlâ şiddetli rüzgâr, dolu, yahûd sel suyu gibi âfetlerle gece veya gündüz her şeyi mahveder. Sanki dün hiç bir şey bitmemiş gibi olur. Emekler zâyi olup bütün hâsılât harâb olunca sâhibi son derece mahzûn olur. İşte şu mahzûn olan kimse gibi dünyaya mağrûr olan ve muhabbet edenlerin âkıbetleri hüznü kederden başka bir şey olamaz. Zîrâ bu misilli kimselere ölüm gelip bütün mülkünü terk edip emekleri zâyi’ olup dünya hayatlarından dolayı amel-i sâlihden mahrûm olduklarını görünce esefden başka bir şeye nâil olamazlar. Fakat o vakitte nedâmet ve esef de fayda vermez. Çünkü geçmiş geri dönmez.

Bilesin ki ehl-i îmânın dünyada aldanarak i’timâd ettikleri şeylerin ekserisi kıyâmet gününde hakîkât-i hâl zuhûr edince bir şeye yaramaz olur. Ehl-i şirkin ve ehl-i isyânın mağrûr olup i’timâd ettikleri şeyleri buna kıyâs etmek lâzımdır.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsîri)

Dünya lezzetini ve eğlencesini terkedip de gençliğiyle beraber Allâh’ın taatına yönelen gence Allâh (C.C.) 72 sıddîk’ın ecrini verir ve ona şöyle hitâp eder:

“Ey şehvetini terk ederek gençliğini benim uğrumda fedâ eden genç! Sen benim yanımda bazı meleklerim gibisin.”

(Duâlar ve Zikirler, S: 18)

 

HÂCE UBEYDULLÂH AHRÂR (K.S.)

 

Bağıştan Karyesi’nde mazbût bir ebeveynden 806 târihinde doğduğunda vâlideleri nifastan kesilip boy abdesti alıncaya kadar süt emmemiştir. Çocukluk ve gençliğinde şerîat ve tarîkata rağbeti düşkün, bu vâdide marîfet ve hakîkât ehillerine dehşetli meftun idi. Zamanın kutublarından olan dedesi son demlerinde evlâd ve torunlarını yanına çağırarak nasîhat eder, duâ eder. İçlerinde Ubeydullâh Ahrâr (K.S.)’a husûsî teveccüh ederek yatağından doğrulup oturur, Ubeydullâh’ı kucağına alır:

“- Cenâb-ı Hakk’tan bana müjdelenen çocuk budur. Yakında bu oğlum Şerîat ehli Tarîkat pîri, Marîfet ma’deni, Hakîkât eri olarak zamanına ve ötelerine ışık tutacıktır. Bir Merd-i Hüdâ olacaktır.” buyurur.

Sözleri:

– Çok açlık ve çok uykusuzluk dimağı yorar. Hakîkatleri ve incelikleri idrâk etmekten alıkor.

– Ferah ve sürür bünyeye kuvvet verir. Uyku dimağı hatadan muhâfaza eder.

– İbâdet: İlâhî emirleri tutmak, lâyıkıyla amel etmek  nehy ettiklerinden sakınmaktır.

– Ubûdiyyet: Hakk Teâlâ Hazretleri’ne devâmlı teveccüh ve ikbâldir.

(Hz. M. Hânî (K.S.), Âdâb, S: 102)

Fâsıkta üç belirti bulunur:

1- Fitne ve fesâdı sever,

2- Halkın hastalık ve musîbetini ister.

3- İyi amelden kaçar.

( Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.))

Altı şey amelleri yok eder:

1- Halkın ayıbıyla iştigâl etmek.

2- Kalbin kasveti.

3- Dünya sevgisi.

4- Hakktan ve halktan utanmamak.

5- Tûl-i emel (uzun arzu)

6- Zulüm.

(Hz. M. Sâmi Ramazânoğlu (K.S.))

 

HAKİKÎ KULLUK VE GAYRET

 

Hâce Abdül-Hâlik Gücdevanî (K.S.) Hazretlerine:

“Nefsin istediğini mi yapalım, istemediğini mi?” diye suâl edilince:

“Bunu ta’yînde insan çok def’a yanılabilir. Allâh’ın emrettiği yapılır, nehyettiği yapılmaz. Hakikî kulluk budur.”

“Sâlikin yoluna şeytan karışır mı?” diye suâl edilince:

“Nefsi ifnâ etmenin son hudûduna varmayan bir sâlik, öfkeye düşünce şeytan onun yoluna karışır. Nefsini ifnâ eden sâlikte öfke bulunmaz. Yalnız gayret ile öfkeyi karıştırmamak lâzımdır. Gayret, Allâh ve Rasûlü’ne İttiba’ hususunda muhâlefet edenlere karşı davranıştır, celâdettir. Bu gayret zuhûr ettiği zaman şeytan kaçar.” diye buyurmuşlardır.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Fâtiha Sûresi Tefsîri, S: 44)

  • ••

Ebû’d-Derdâ’dan rivayet olunan bir Hadîs-i Şerîfte:

“Bir def’a Hazret-i Peygamber (S.A.V.), kısa bir hutbe okudu. Sonra: Yâ Ebâ Bekir! Kalk, bir hutbe de sen oku! buyurdu. Ebû Bekir (R.A.) kalkarak Resûlullâh (S.A.V.)’in hutbesinden daha kısa bir hutbe okudu. Sonra Ömer (R.A.)’e:Yâ Ömer! Bir hutbe de sen oku! buyurdu. Hazret-i Ömer de Hazret-i Ebû Bekir’inkinden daha kısa bir hutbe okudu. Resûlullâh (S.A.V.), daha başkalarına da bu minval üzere emir buyurarak hutbeler okuttu. Nihayet: Ey İbn-i Ümmi Abd! Şimdi de sen bir hutbe oku! buyurdu. İbn-i Mes’ud (R.A.) hemen ayağa kalkarak Allâh-ü Teâlâ’ya hamd ü senâdan sonra şunları söyledi:

“Ey cemaat! Rabbimiz, Allâh-ü Teâlâ’dır. Dînimiz: Aziz İslâm Dîni; (Eliyle işaret ederek) Peygamberimiz (S.A.V.) de şu zâttır. Allâh ve Resûlü’nün bizim için seçtikleri her haberi biz de beğendik; O’na râzı olduk. Es-Selâmü Aleyküm.

Bunun üzerine Resûlullâh (S.A.V.), İbn-i Ümmü Abd isâbet etti; İbn-i Ümmü Abd doğru söyledi, buyurdular.” denilmiştir.

(S.Müslim)

DÖRT MÂNİ

 

Kul kendisini ibâdetlerden alıkoyan ve onu can evinden saran dört tane azılı düşman görecek:

1-Dünya,

2-Halk,

3-Şeytân,

4-Nefis.

Kul bu tehlikelerle karşı karşıyadır. Fakat dört taraftan bunları kesip atmaktan başka çaresi yoktur.

Dünyadan tecerrüd,

Halktan teferrüd,

Şeytânla muhârabe,

Nefisle mücâhede,

Bu dördüncüsü en zor olanıdır. Çünkü ondan tecerrüd (kaçmak, kurtulmak) da mümkün değildir; şeytân gibi bir def’ada onu, kahretmek de mümkün değildir.

Fakat kul, çâresiz bırakılmış da değildir. Nefsini takvâ yuları ile bağlayacak Hakk yolunda kendisine münkâd kılacak ya’ni boyun eğdirecek, hayra sevkedecek ve fesâddan men edecektir.

Kul buna da muvaffak olursa ona ârız olan ve ibâdete yönelmekten meşgûl eden dört mâni ile daha karşılacaktır:

1- Zarûrî olan rızık talebi

2- Korktuğu her şeyden, umduğu arzu ettiği veyâ istemediği, sâlih ve fâsid olduğunu bilmediği şeylerden dolayı göreceği ihtâr,

3- Sıkıntılar ve musîbetler, karşısında dikilen şeytânın muhârebesi, halkın muhâlefeti ve nefsin huysuzluğu,

4- Karşılaşacağı türlü türlü kazâ cilveleri.

Bunları da dört şeyle kesecektir:

1- Rızık husûsunda üzerine düşen vazîfeyi yaptıkdan sonra Allâh’a tevekkül,

2- Tehlikeli yerlerde Allâh’a tefvîz-i umûr, ya’ni işi Allâh’a bırakmak,

3- Sıkıntı ve musîbet zamanlarında sabır,

4- Allâh’ın kazâsına rızâ.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Fâtiha Sûresi Tefsîri, S: 28)

 

KÜÇÜK VE BÜYÜK CİHÂD

 

Kâşânî der ki:

Allâh yolunda öldürülenler iki sınıfdır.

Birincisi: Cihâd-ı asgar (küçük cihâd) da öldürülen ki canını Allâh’ın rızâsını kazanmak uğrunda fedâ eder.

İkincisi: Cihâd-ı ekber (büyük cihâd) da öldürülen ki nefsini kırar, onu muhabbetullâh kılıncıyla tepeler ve hevâyı terkeder. Resûlullâh (S.A.V.) bazı gazvelerden dönerken;

– “Cihâd-ı asgardan cihâd-ı ekbere dönüyoruz.” buyurmuşlardır.

Her iki cihâdda da maktûl düşenler Rabbleri katında ölü değil, diridirler, hem de hayat-ı hakikî ile!

Mü’minler ölmezler, bir yerden bir yere intikâl ederler.

Muhyiddîn Arabî Hazretleri’nin vasiyetinden:

“Hayatında Rabbini devâmlı olarak zikreden ve ancak öldükden sonra bu zikrinden kesilen kimse ölse bile diridir. Daha hayırlı bir hayata intikâl etmişdir.

Allâh yolunda öldürülen bir kimse, daha üstün bir hayat içindedir. Bir şartla ki, eğer Allâh yolunda öldürülen bir kimse zâkirlerden ise bu takdîrde o evvelkinden üstün durumdadır.

Zâkir ölse bile diridir, Allâh’ı zikretmeyen ise dünyada dirilerden addolunsa bile hakîkatte ölüdür, hayatı, hayvanî bir hayatdan ibârettir. Bütün âlem zikir hayatıyla diridir. Zîrâ zikir edenle zikir etmeyenin durumları ölü ile dirinin durumları gibidir.”

Yine rivâyette: “Zâkir diridir” buyurulmuştur.

Bir Hadîs-i Şerîf’te de:

“Her şeyin bir cilâsı vardır. Kalblerin cilâsı da zikrullâhdır. Kulu Allâh’ın azâbından kurtaran şeyler arasında hiç bir şey zikrullâh ile mukâyese edilemez. Hatta Allâh yolunda cihâd edip de ölünceye kadar kılınc kullansan bile.” buyurulmuştur.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Uhud Gazvesi, S: 104-5)

 

 

 

 

 

BENLİKTEN GEÇMEK

 

Bağdad’da Seyyid Mûsâ el-Cebbûrî isminde bir zât on beş sene müddetle uzlet ve riyâzat ederek yirmi dört sâatte bir parça arpa ekmeği yiyerek vakit geçirmiş.

O sırada Hâlid-i Bağdâdî (K.S.) irşâd ile şöhret bulmuştu. Seyyid Mûsâ, sohbetinde bulunmak üzere Hazret-i Hâlid (K.S.)’un huzûruna gitmiş. Ahvâlinde hiçbir istifâde-i ma’neviyyeye nâil olmadığını arzetmiş.

Hazret-i Hâlid (K.S.), bu işin gâyet kolay olduğunu ve on gün teslîm olarak emirlerinin harfiyyen icrâsını emretmişler.

Seyyid Mûsâ kendisine daha ziyâde riyâzât emrolunacağını zannetmişse de on gün için her müşkilâta katlanmayı göze alarak teslîm olmuş.

Hazret-i Hâlid emir buyurmuşlar ki: “Daha önceki evrâd ve ezkârını kâmilen terk et. Güzel yemekler ye. Gece güzel uyku uyu. Gündüz akşama kadar çarşıda gez.” Bu emir karşısında Seyyid Mûsâ, fukarâlıktan bahsederek dert yanmıştı.

Hazret-i Hâlid (K.S.) para vereceğini söyleyerek, burada otur, yemek ye, buyurmuşlar. Adam âilesinin zarûreti karşısında yalnız kendisinin nefis yemek yemesini tecvîz etmeyerek müdâfada bulunmuş. Daha sonra erzâk vesâiresinin evine gönderilerek ailesiyle yemesini emretmişler.

On gün bu sûretle hareket ederek kendisindeki varlığının gittiğini hissetmiş. Hazret-i Hâlid (K.S.)’un huzûruna gelerek hâlini arzetmiş.

Hazret-i Hâlid (K.S.) de:

“- Sizi on beş senelik seyyidliğinizden, ibâdetinizden ve riyâzâtınızdan dolayı bir varlık, isti’lâ etmişti. Şimdi bu hâl geçti.” demiş. Ve teveccüh buyurarak keşf açılmış. İşte insan kendisinde bir şey olmadığını düşünmelidir.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 6)

 

DÜNYÂ EHLİNDEN, ŞİDDETLE, KAÇMAK

 

Ebû Ubeyde (R.A.), me’mûren, Baheyn’den sulh ile aldıkları cizye mallarını alarak Medîne-i Münevvere’ye gelince Ashâb-ı Kirâm (R.A.), sabah namazını kılar kılmaz, hemen Ebû Ubeyde (R.A.)’e karşı çıtılar. Resûlullâh (S.A.V.), Ashâb’ı bu hâlde görünce gülümseyerek Onlar’a: “-Öyle sanıyorum ki siz, Ebû Ubeyde’nin hayli dünyâlıkla geldiğini duydunuz da; O’nu sevinçle karşılıyorsunuz!” buyurdular. Onlar da: “-Evet, yâ Resûlallâh!” diyerek tasdîk ettiler.

Bunun üzerine Resûlullâh (S.A.V.):

“-Şâd olunuz ve sizi sevindirecek ni’metleri bundan böyle her zaman umunuz. Vallâhi, bundan sonra size fakr ü ihtiyâç geleceğinden hiç kokmam. Fakat sizin için korktuğum bir şey varsa o da, sizden önce gelip geçen ümmetlerin önüne, dünyâ ni’metlerinin yayıldığı gibi sizin önünüze yayılarak onların birbirleine hased ettikleri gibi ve nefsâniyyet güttükleri gibi sizin de birbirinize düşmeniz ve onların helâk oldukları gibi sizin de mahv olup gitmenizdir.” diye Ümmetini İntibâha (uyanmağa) da’vet buyurmuşlardır. Fa’tebirû… (İbret alınız!)

Hz. Ömer (R.A.), Îrân Fütûhâtı’nı müteâkib Ashâb-ı Kirâm’a şu hitâbede bulundular: “-Mecûsî Devleti mahv oldu. Bundan sonra bir karış yerlerini istirdâd edemezler. (geriye alamazlar) Cenâb-ı Hakk, onların diyâr ve emvâlini (ülke ve mâllarına) size mevrûs kıldı (sizi vâris kıldı.) Tâ ki sizin ne gûna (ne türlü) amel edeceğinize nazar buyura… İmdi hâlinizi tebdîl etmeyiniz! (Şu hâlinizi değiştirmeyiniz!) Yoksa sizi, başka bir kavim İle İstibdâl buyurur (değiştirir. Ben, bu ümmet hakkında bir taraftan korkmam, illâ sizin kendi tarafınızdan korkarım.” buyurdular.

İmâm-ı Rabbânî (K.S.A.) buyuruyorlar:

“Ehl-i dünya ile ihtilât (karışım) semm-i kâtildir (öldürücü zehirdir.) Bu zehir ile maktûl olan (öldürülen) kimse, mevt-i ebedîye (ebedî ölüme) giriftârdır (tutulmuştur). Ârife, teemmül için (iyice düşünmek için) işâret kâfidir. Onların yağlı lokmaları maraz-ı kalbî’nin (kalb hastalığının) tezâyüdüne (ziyâdeleşmesine) sebebdir. Ne keyfiyetle (hangi hâlle) ondan felâh ve necât (kurtuluş) me’mûl olabilir? (umulur?) Hazer hazer! (Sakın sakın!…) Onların sohbetinden firâr (kaçmak) aslandan daha ziyâde gerektir. Ve onların ni’metinden, sohbetinden, muhabbetinden ve rü’yetinden (bakışından) dahî ihtirâz (sakınılmak) olunmak gerekir. Yoksa helâk-i ebedî ve hüsrân-ı sermadîyi (sonsuz hüsrânı)  îcâb eder”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe / 1)

 

ZİKİR

 

Zikr, tezkâr: bir şeyi unutmamak, hâtırda tutmak, yüce Allâh (c.c.)’ı ululamak, takdis, tesbih, tevhid ve kendisine mahsus bütün hamd sıfatlarile şenâ etmek demektir.

1— Dil ile zikir,

2— Kalk ile zikir,

Dil ile zikre devam edile edile kalb zikrine erişilir.

Kul; zikri, dili ve kalbi ile birlikte yapa bildiği zaman, kâmil ve olgun olur.

Zikr etmek, Allâh (c.c.)’in buyruğu gereğidir.

Kur’ân-ı Kerîm’de bu hususta şöyle buyrulur:

“Rabb’ının İsmini zikr et! Yalnız Ona yönel!” (Müezzemmil, 8)

“Rabb’ını, içinden, yalvararak, korkarak, fakat, yüksek olmayan bir sesle sabah ve akşam zikr et!

Gafillerden olma!” (Â’raf, 205)

“…Haberiniz olsun ki: kalbler, ancak Allâh’ı zikirle yatışır, sâkinleşir.” (Ra’d, 28)

Namazı kılıp bitirdiğiniz zaman, ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzerinde iken, Allâh’ı zikr ediniz…” (Nisa, 103)

“Siz, beni zikr ediniz, ben de, sizi zikr edeyim…” (Bakara, 152)

“…Allâh (c.c.)’ı çok zikr eden erkeklerle Allâh (c.c.a)’ı çok zikr eden kadınlar için, Allâh (c.c.), bir mağfiret, pek büyük bir ecr ve mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab, 35)

 

 

(M.A. Köksal, İ Tarihi C. 11, Sh. 253)

 

DÜNYAYA BAĞLANMANIN AKÎBETİ

 

Dünyayı sevenler, dünya işleri ile meşgul olup âhireti unutanlar; gemide bulunup, bir adaya yanaşıp kazâyı hâcet ve taharet için dışarıya çıkanlar gibidir. Kaptan, bağırır ve der ki: “Hiç kimse fazla kalmasın. Temizlikten başka bir şeyle meşgul olmasın. Gemi hemen kalkacak”. Onlar adaya dağılırlar. Akıllı olanlar, çarçabuk temizlenip geri dönerler.Gemiyi boş bulup daha güzel ve uygun bir yer tutup oraya otururlar. Diğer bir grup,adanın güzelliğine acayipliğine şaşar, kalırlar. Onu seyre koyulurlar. Ondaki çiceklere, tatlı tatlı öten bülbüllere, etraftaki süslü çakıl taşlarına bakar kalırlar. Geri dönünce, gemide rahat bir yer bulamazlar, dar ve karanlık yerde otururlar. Oranın sıkıntısını çekerler. Diğer bir grup, yalnız bakmakla kalmayıp, o süslü güzel çakıl taşlarını, çiçekleri toplarlar, beraberinde götürürler; gemide yer bulamazlar, dar bir yere sıkışır kalırlar ve çok def’a o çakıl taşlarını omuzları üzerinde taşırlar. Bir iki gün geçince o güzel renkler solar, kararır, onlardan nahoş kokular gelmeye başlar. Atacak yer bulamazlar. Pişman olurlar, onların yükünü ve sıkıntısını omuzlarıyla çekerler. Bir başka grup, adanın güzelliğine şaşar ve öyle kalırlar. Gemiden uzak kalıp gemiyi kaçırırlar kaptanın sesini duymazlar. Adada kalırlar. Böylece bâzısı açlıktan ölür. Bâzısını yırtıcı hayvanlar öldürür. Birinci grup takvâ sahibi mü’minlere benzer, sondakilerde kâfirlere. Zira kendilerini, Allâhü Teâlâ’yı ve âhireti unuttular. Bütün varlıklarını dünyaya verdiler. Âyet-i kerimede, “ Âhirete nisbetle, dünya hayatını daha çok sevdiler.” (Nahl:10) buyuruldu. Aralarında bulunan iki grup, asiler gibidir. İmânın aslını korudular, fakat dünyadan el çekmediler. Bir kısmı fakirlikten pay aldı. Bir kısmı çok ni’metler toplayıp, yükü ağır oldu…

 

(Kimyâ’yı Saâdet)

 

NEFS HAKKINDA

 

Hadîs-i Kudsî’de; Allâh-ü Teâlâ, buyuruyor:

“Nefsine a’davet et; zîrâ o nefs, bana düşmanlık için dikilmiştir.”

Hadîs-i Şerîf’te de Peygamberimiz (S.A.V.):

“Nefsin bineğindir; ona rıfk ile muâmele et!” buyuruyorlar.

Bu iki Hadîs, zâhirî ma’nâ i’tibâriyle birbirleriyle mütenâkız gibi görünüyorsa da, lâfızlara dikkat edildiğinde mütenâkız olmadığı görülür.

Hadîs-i Kudsî’deki “a’davet” emri, nefsin Cenâb-ı Hakk’a adavetinden (düşmanlığından) dolayıdır. Hadîs-i Şerîf’teki “Nefsin senin beneğindir” sözü ise, nefs ne zaman itâatkâr olursa; o zaman ona, rıfk ile muâmele etmek lâzım geldiğine işârettir. Nefs, mutmainne derecesine ulaşınca itâatkâr olur ve o zaman nefsi beslemek lâzımdır. Vücûdu hareket ettiren nefistir, o da buhâr-ı zulmânîdir. Bu i’tibârla Bu Hadîs-i Şerîf, mu’cize gibidir. Çünkü vapur ve şimendiferleri yürüten de buhârdır. insanı yürüten de, buhâr-ı zulmânî olan nefstir. Vapurun buhârı, tükenince nasıl yürümezse; nefs de gıdâsını alamazsa; ateş ve sudan hâsıl olacak buhâr-ı zulmânî husûle gelemeyeceğinden yürümez. Bu cihetle itâatkâr olan nefse rıfk ile muâmele edip gıdâsını vermek lâzımdır. Nitekim Âyet-i Celîle’lerde:

“Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyiniz.” (El-A’raf: 160) ve “De ki: Allâh’ın kulları için yarattığı zîyneti ve güzel rızıkları, kim harâm kıldı.” (El-A’raf: 32) diye buyuruluyor.

Nefs eğer mutî değilse, ona a’davet etmek lâzımdır. Bir kimse düşmanına ikrâmda devâm  ederse; düşmanı da onu sever. Hâlbuki nefs, terbiye olmazdan evvel, kendisine rıfk ile muâmele ettikçe o düşmanlığına devâm eder. Çünkü nefs-i emmâre, bi’s-sû’dur, yani kötülüğü emredicidir. Binâenaleyh nefs mutî oluncaya kadar ona a’davet edilir; mutî olunca da, ona rıfk ile muâmele edilir. Bu da ruhsat ile ameldir. Hadîs-i Şerîf’te ki: “Ümmetimin efdâli, ruhsat-ı Şer’iyye ile amel edenlerdir.” diye buyurulmuştur.

 

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.) Musâhabe / 6)

 

BİŞR HÂFİ (K.S.)

 

Birş Hz.leri fakirin üç kısım olduğunu buyurur: Birincisi, kimseden nesne istemez, verirse de almaz. Bu kavim ruhanilerdendir. Hakk’dan başkasına muhtaç olma. Gönüllerinden ne geçerse Cenab-ı Hakk ihsan eder İkincisi halktan bir şey istemezler. Verirlerse alırlar. Bunlar: gönül ehlidir. (“Evasıt” derler.) Üçüncü sabr ederler, nefislerine arzularını vermezler.

Hz. Risaletpenah (s.a.v.) Efendimiz bir gece rüyasında buyurdular.

— Yâ Bişr!  Hak Teâlâ Hz.leri akranın arasında seni niçin yüksek tuttuğunu bilir misin?

— Bilmem dedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki:

— Sünnetlerime uydun, karındaşlarına nasihat verdin, Ehli Beyt’imi sevdin onun için.

Bişr’in sözü: “Ölümden korkanın gönlünde şek vardır. Mü’min olan ölümden korkmaz. Çünkü ölüm Hak Teâlâ’ya ulaştırıcı olup mü’minin ondan kaçmaması lâzımdır.”

Bişr Hz.leri Bağdad şehrinde bulunduğu zaman (Bişr yalınayak yürüdüğü için) hayvanat sokakta terslemez idi. Bir gün birzatın hayvanı sokakta tersledi. Sahibi feryad ederek ve ağlayarak: “—Bişr öldü” diyordu. “—Nerden anladın” dediler. “—Hayvanım sokağa tersledi. , ona için” dedi. Tahkik ettiler. O saat içinde  dünyadan gitmiş. (Kaddesallahu ruhabu).

Bişr Hz.leri teslimi ruh ederken fakir bir yoksul geldi. O halde iken gömleğini çıkarıp ona verdi. Aba içinde can verdi.

 

(Tezkiret-ül Evliya)

 

ALLÂH KORKUSUNDAN TİTREMEK

 

Ebû’ş-Şeyh, ibn-i Hibbân ve Beyhakî rivâyet etmişlerdir ki: Abbâs bin Abdülmuttalib (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.)’ın şöyle buyurduklarını rivâyet etti:

“Allâh’ın azametinden vücûdu titreyen (kalbi ürperen) kulun, günahları, ağacın kuruyan yapraklarının döküldüğü gibi, dökülür.”

Beyhakî’nin diğer bir rivâyetinde, Abbâs (R.A.) şöyle anlattılar:

“Resûlullah (S.A.V.) ile birlikte bir ağacın altında oturuyorduk. O sırada rüzgâr esti, ağacın sararmış yaprakları döküldü, sâdece yeşil yaprakları kaldı. Bunu gören Resûlullâh (S.A.V.):

“-Bu ağacın hâli, neye benzer biliyor musunuz?” diye buyurdular. Orada bulunanlar:

“-Allâh ve Resûlü bilir.” dediler. Resûlullâh (S.A.V.):

“-Mü’minin hâline benzer” Mü’min kimse, (kul) Allâh korkusundan titreyince, bütün günahları dökülür; haseneleri, ecir ve sevâbları kalır.” diye buyurdular.

İmâm-ı Gazâlî (K.S.), ihyâ, C. 4, S. 140’da derler ki:

“Allâh’tan en çok korkan, kendi nefsini ve Rabbini daha iyi bilendir.” Bundan dolayı, Resûlullâh (S.A.V.):

“Allâh’tan en çok kokanınız ve en çok muttakî olanınız benim.” buyurmuşlardır.

Ağlamak, ya günah işlemek korkusundan, Yâhûd tehlikenin gelmesi ihtimâlinden, yâhûd ölüm acısını, kabir azabını, Allâh’ın huzurunda hesab vermeği, Kıyâamet gününde (Mahşer’de) kusurların açığa çıkacağını… düşünmekten veyâhûd da Allâh’tan uzak kalmak veyâ Allâh’ı unutmak korkusundan hâsıl olur.

Allâh ile ünsiyyet ve muhabbet, süflî arzuları bırakıp devamlı Allâh’ı zikretmekle elde edilir.

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, irtihâlleriyle dâr-ı bakâ’ya teşrîf buyuracakları yataklarında, dünyada devamlı kalmak ile Allâh’a kavuşmak arasında muhayyer kılındılar da Resûllullah (S.A.V.) Efendimiz hâli tercîhle Allâh’a kavuşmağı seçtiler.

Allâh-ü Teâla, Kurân-ı Kerîm’in pekçok yerinde takvâyı ve kendine ta’zîmi övmüştür:

“Allâh’a ne kestiğiniz kurbanların etleri ne de kanları ulaşır. Fakat Allâh’a ulaşan takvânız ve Allâh’ ta’zîm ederek harâm kıldığı şeylerden uzaklaşmanızdır.” (Hacc: 37)

“Sizden önce kendilerine kîtâb verilen milletlere ve sizlere tavsiyem: muttakî olmanızdır.3 (Nisâ: 131)

 

(Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

 

 

 

 

NEFSİN YEDİ MERTEBESİ

 

  1. EMMÂRE: Nefis, gayr-i meşrû arzularını yapmağa hâkim ise emmâre’dir. Yûsuf Sûresi Âyet: 53’te: “Şübhesiz nefis, kötülüğü son derece emredicidir.” şeklinde mübâlega ile gelmiştir. Nefis, gayr-i meşrû arzu ve isteğinin te’sîrinde mağlub olarak münkeri işliyor ve işlediği fiilin yasak olduğunu da biliyorsa; bu nefis, ammâredir. Meselâ, kumar oynamağın ve şarâb içmeğin harâm olduğunu bildiği hâlde bu fiilleri işlemek gibi…
  2. LEVVÂME: Eğer nefis, gayr-i meşrû hareketleri icrâya hâkim değilse; kısmen terbiye görmüş ve emirlere de riâyet gösteriyorsa, levvâmedir.
  3. MÜLHİME: Eğer nefis, terbiye ve tâatini artırmış, fakat arzu ve isteklerini hâlâ unutmamış; ancak bırakmış, manevî terakkî ve yükselmeğe başlamışsa mülhimedir. Arzu ve isteklerini unutmamış demek, her ne kadar tâatı ve terbiyesi artmışsa da içinde nehy bulunan fiil icrâ etmek arzusu, tamâmen çıkmamış olan nefistir. Meselâ, sigara içmeği terk eden bir kimsenin bir sene geçtiği hâlde, sigara içme arzusu içinden çıkmadığı gibi… Yani nefs-i mülhime sâhibi, terk ettiği bir fiili de her ne kadar bırakmışsa da, içinde o terk ettiği yasak fiili tekrar işlemek arzusu kalmış ve daha o yasak fiili unutmamıştır.
  4. MUTAMAİNNE: Eğer nefis, kötü arzu ve isteklerini külliyyen unutmuş, kötü fiili işleme arzusu içinden çıkmış ve ma’nevî terakkîlere vücûdunu vakfetmişse mutmainnedir.
  5. RÂZİYYE: Eğer nefis, bütün murâdlarından ve makamlardan tayy ile tecerrüd ederek teveccüh-i tâm ile Allâh’ın rızâsı yoluna sîreten yönelmiş ise, râziyyedir.
  6. MERZİYYE: Eğer nefis, bu fikre hizmet ve sıdk ile sebât ve istikamette devamlı olur ve bu sûrette Hakk nezdinde de hâli, makbûl bulunursa, merziyyedir.
  7. KÂMİLE: Vehbî olan ilm-i ledünne mazhar, vâris-i Enbiyâ sıfatıdır. Nitekim, Kehf Sûresi, Âyet: 65’te: “O’na tarafımızdan bir ilim öğrettik.” buyurulmuştur.

 

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S), Musâhabe / 6)

 

KALB-BEDEN VE AZALARININ BİLİNMESİ

 

Beden bir şehre benzer. El, ayak ve âzâlar şehrin san’at erbâbı gibidir. Şehvet, mâliye müdürü gibidir. Gazab, şehrin emniyet âmiri gibidir. Kalb, bu şehrin padişahıdır. Akıl ise padişahın veziridir. Padişahın bunların hepsine ihtiyacı vardır. Memleketin idaresi ancak bunlarla yürür.

Fakat mâliye müdürü olan şehvet, yalancıdır, sebepsiz yere başkalarının işine karışır ve saçma sapan konuşur. Vezir olan aklın söylediklerine muhalefet eder. Şehvet daima, memlekette olan bütün malları toplamak, almak ister. Emniyet müdürü mesâbesinde olan gazab, şerir, şiddetli, azgın ve serttir. Herkesi öldürmek, her şeyi kırmak, dökmek ister. Bunun gibi, şehrin padişahı daima vezîri ile meşveret ederse, yalancı ve  tama’kar maliye müdürünü hırpalarsa, onun vezîrine uymayan sözlerini dinlemez, emniyet müdürünü  onun peşine takıp sebepsiz ve lüzumsuz iş görmekten onu meneder, emniyet müdürünü, yapmak istediği haksızlıklardan dolayı döver ve incitirse, memlekette âsâyiş ve nizâm olur. Bunun gibi, kalb  padişahı, vezîri olan aklın işareti ile iş yaparsa, şehvet ve gazabı zabt  u rabt altına alıp akla uymalarını emrederse, aklı onlara tâbi eylemezse, beden memleketinin işleri düzgün olur. Saâdet yolu ve Allâh-ı Teâlâ’ya kavuşma yolu kapanmamış olur. Eğer aklı, şehvet ve gazaba esir ederse memleket harap olur. Padişah, bedbaht olup helâk olur.

(Kimyâ-yı Saâdet)

ALLÂH’TAN HAKKİYLE HAYÂ’ ETMEK?…

 

Taberânî Evsat’ında, Hz. Âişe (R.A.)’dan şöyle rivâyet olundu:

“Resûlullâh (S.A.V.), minberin üzerinden cemâate:

“-Ey insanlar! Allâh’tan gerçekten hayâ ediniz!” diye buyurdular. Cemâatten birisi:

“-Yâ Resûlullâh! Biz Allâh’tan hayâ ediyoruz.” diye cevâb verince Resûlullâh (S.A.V.):

“-Sizden kim, Allâh’tan hayâ ediyorsa; hiçbir gece, ölümü gözünün önündeymiş gibi gömeden yatmasın. Karnına harâm lokma koymasın. Zinâdan sakınsın. Dilini, gözünü ve kulağını harâmdan kurusun. Ölümü ve öldükten sonra çürüyeceğini düşünsün. Dünya ziynetine aldanmasın.” diye buyurdular.”

Tirmizî’nin rivâyetinde Abdullâh Îbn-i Mes’ûd (R.A.), şöyle dediler:

“Resûlullâh (S.A.V.):

“-Allâh’tan hakkiyle utanın!” buyurdular. Biz de: “-Yâ Nebîyallâh! Elhamdülillâh, Allâh’tan utanıyoruz.” dediğimizde.

“-Hayâ etmek (O), zannetiğiniz gibi değil. Fakat Allâh’tan hakkiyle utanmak, dili, gözü ve kulağı harâmdan korumak; karnına harâm lokma tıkmamak zinâdan sakınmak; ölüp toprak olunacağını düşünmektir. Âhireti isteyen kimse, dünya zîynetini terk eder. İşte kim bunları yaparsa, Allâh’tan hakkiyle utanmış olur.” diye buyurdular.

İbn-i Ebi’d-Dünyâ’nın rivâyetinde, Dahhâk (R.A.) der ki:

“Bir adam, Resûlullâh (S.A.V.)’e gelerek:

“-Yâ Resûlallâh! İnsanların, dünyaya en az rağbet edeni kimdir?” diye suâl edince Resûlullâh (S.A.V.):

“-Kabri ve kabirde çürümeği unutmayan, dünya zîynetini terk eden, ecir ve sevâbı bâkî olan âhiret (için) amelerini dünyâya tercîh eden, bugünün işini yarına bırakmayan ve kendisini ölü sayan kimsedir.” diye buyurdular.

Bezzâr’da Enes (R.A.)’den Resûlullâh (S.A.V.)’in şöyle buyurdukları rivâyet olundu:

“-Dört şey kişinin talihsizliğinden ve gafletindendir: Gözlerinin ağlamaması, kalbinin katılaşması, hayalperest olması, açgözlü olmasıdır.”

 

(Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

 

KALB

 

Kendini tanımak, bilmek istersen, iki şeyden yaratılmış olduğunu bilmelisin. Biri zâhiri kalıp. Buna beden derler. Göz ile görülebilir. Diğeri bâtın manasındadır. Ona nefs derler, rûh derler ve kalb derler. Bu ancak hakîkat gözü ile bilinir. Baş gözü ile görülemez. Senin hakîkatın, aslın bu bâtın mânâsındadır. Ondan gayrisi ona tâbidir. Onun askeri ve hizmetçisidir. Biz bu mânâya kalb ismini vereceğiz. Kalb dediğimiz zaman biliniz ki, bazen ruh dedikleri, bazen nefs dedikleri, insanın hakikatını demek istiyoruz. Kalb demekle, göğsün  sol tarafına yerleştirilmiş olan et parçası (yani yüreği) kasdetmiyoruz.  Onun bir kıymeti yoktur. Hayvanlarda da ölülerde de vardır. Baş  ile görülebilir. Baş gözü ile görülen her şey, âlemden olup bunlara âlem-i şehâdet denir.

Kalbin hakikatı bu âlemden değildir. Bu âleme garip olarak gelmiştir. Yolcu gibi gelmiştir. Görünen et parçası (yürek) onun taşıyıcısı ve âletidir. Bedenin tüm uzuvları, onun askeridir. Bütün bedenin padişahı odur. Hak Teâlâ’yı tanımak, O’nun cemâlini müşâhede etmek, onun sıfatıdır. Teklif, ona olmalıdır. Hitab onadır. İtab ve ‘ikab onadır. Asıl saâdet ve şekavet onun içindir. Beden, bütün bunlarda ona uymaktadır. Onun hakikatini bilmek, sıfatlarını tanımak, Allâhu Teâlâ’yı tanımanın, bilmenin anahtarıdır. Onu bilmeye çok uğraş ki, o çok yüksek bir cevherdir. Melekler cevherindendir. Onun asıl mâdeni, Allâhu Teâlâ hazretleridir. Oradan gelmiştir, tekrar oraya dönecektir. Buraya gurbete gelmiştir. Ticaret ve tohumu ekmek için gelmiştir. O hâlde bu mânâdaki ticaret ve ziraatı bilmelisin.

(Kimyâ-yı Saâdet)

 

DÎNDE SEBÂT VE TESLÎMİYYET

 

“İnsanlardan bazısı, dînde şekk ve şübhe üzere Allâh-ü Teâlâ’ya ibâdet eder. Eğer kendisine hayır isâbet ederse; kalbi dînine mutmain olur. Dînde bulunduğunu kendisine fâl-i hayr addeder. Ve eğer ona bir fitne isâbet ederse; yüzü üzerine küfür cihetine dönüverir ve dîn ile teşe’üm eder. İşte dînine i’timâd etmeyerek dönen kimse, dünyâda ve âhirette  hüsrânda kalır, zarar görür ve şu zarar apaçık bir zarardır.” (El-Hacc: 11) diye buyurulmuştur.

Ni’metlerin hakîki sâhibi ve vereni Rezzâk-ı Hâlık-ı Teâlâ ve Takaddes Hazretleri’ni unutup isyân etmek âdeti olan kimselerden bazısı, dîninde bir şekk üzere ve bir yan üzere Allâh’a ibâdet eder. Fakat ibâdetinde yakîn ve sebât olmaz. Hesâbına gelmezse; dünyaca bir zarar görürse; öbür tarafta dönmek kolay olsun diye kalbinden sıdk ile dînine sarılmaz; kenârında gezer, içine girmez. İşte bu gibi kimselere, hayır, menfâat isâbet ederse; kalbi mutmain olur, bu hayrı dîninden bilir. Ve eğer bir fitne isâbet ederse; irtidâd eder, dînini terk eder, küfür cihetine döner.

Fahr-i Râzî, Kâdî, Hâzîn’in beyâlarına nazaran bu Âyet-i Celîle, Medîne’ye hicret eden bir tâife hakkında nâzil olmuştur. Bâdiye’den Medîne’ye gelip müslüman olduklarında bazılarının karısı, oğul; kısrağı da tay doğurup malı çoğalınca Dîn-i İslâmı fâl-i hayr addedip kalbi mutmain ve müsterîh olarak Medîne’de Dîn-i İslâm üzere sebat edip kaldılar. Bunun aksine karısı kız doğurup kısrağı da yavrulamayan ve kendileri de hasta olup maîşetleri daralanlar, Dîn-i İslâm’dan teşe’üm ettiler; yani “Biz müslüman olduğumuzdan işimiz rast gitmedi.” dediler. Dîn-i İslâm’dan geri dönüp mürtedd oldular.

İşte Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle, dînine i’timâd ve teslîmiyyeti olmayan kimselerin hâlini, harbde, askerin bir tarafında bulunup eğer askerde zafer ve galebe görürse; harbe iştirâk eden ve eğer inhizâm görürse; derhâl firâr eden kimsenin hâline teşbîh eder. Binâenaleyh dînine itimâdı olmayan kimsenin hâli, ayniyle askerin içine girmeyip kenârında bulunan kimsenin hâli gibidir. Bu gibilere, münâfık denilir. Nitekim Uhud Harbi’nde üç yüz kadar münâfık, nâzik bir zamanda harbden, imtinâ ile, çekilerek kalblerinde besledikleri nifaklarını izhâr ederek dîne ihânet cinâyetleri tebeyyün etmiştir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe / 6)

 

ALLÂH KORKUSUNDAN AĞLAYAN, ASLÂ

ZELÎL OLMAZ

 

Beyhakî’de Müslim bin Yesâr (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.)’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti:

“Gözleri yaş döken, vücûda Allâh, muhakkak ateşi harâm kılar. Onu Cehennem’de yakmaz. Üzerine bir damla gözyaşı dökülen yüze, ne darlık, ne sıkıntı gelir; ne de zillet gelir. Eğer bir ümmette bir kimse, Allâh korkusundan ağlarsa; bütün o ümmete rahmet edilir. Gözyaşından başka her ibâdetin sevâbının bir mikdârı ve ağırlığı vardır. Fakat bir damla gözyaşı ile deryâlar dolusu Cehennem ateşi söndürülür.”

Buhârî, Müslim ve Hâkim’in rivâyetine nazaran İbn-i Ebû Müleyk (R.A.) şöyle anlattı:

“Abdullâh İbn-i Ömer (R.A.)’nın meclisinde oturuyorduk. Bize âhireti anlatarak: “Ağlayın, eğer ağlayamıyorsanız, ağlamış gibi hüzünlenin. Kıyâmet günündeki azâbı bilseniz, ayakta duramayacak hâle gelinceye kadar namaz kılar; sesiniz kısılıncaya kadar ağlarsınız.” dedi.”

Tirmizî, Ebi’d-Dünyâ ve Beyhakî’nin rivâyetlerine göre, Ukbe bin Âmir (R.A.) der ki:

“Nebî (S.A.V.)’e:

“-Yâ Resûlallâh! Kurtuluş yolu nedir?” dedim:

“-Dilini tut, yaramaz bir şey konuşma. Boş zamanını evinde geçir ve günahlarına ağla!” diye buyurdular.”

Taberânî Evsat ve Sagîr’inde, Sevbân (R.A.)’dan Resûlullâh (S.A.V.)’in şöyle buyurdukları, rivâyet edilir:

“Nefsine hâkim olan, boş vaktini evinde geçirip günahlarına ağlayan kimselere ne mutlu!”

Beyhakî’nin rivâyetine göre, Heysem bin Mâlik (R.A.) şöyle anlattı:

“Resûlullâh (S.A.V.), hutbe okurlarken karşılarında biri ağladı. Bunu gören Resûlullâh (S.A.V.):

“Bugün her mü’min dağlar kadar dahî günahı ile meclisimizde bulunsa, bu ağlayan kimsenin ağlaması yüzüsuyu hörmetine hepsinin günahları afvolunur. Çünkü melekler, ağlayarak bu kimseye duâ ederler Ve: “Allâhım! Ağlayaları, ağlamayanlara şefâatçi kıl!” derler. diye haber verdiler.”

 

(Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

 

 

 

TEVEKKÜL

 

Tevekkül; her işde Allah Teâlâ’ya tam inanmak ve güvenmekdir. Tevekkülün mahallî kalbdir. Yani tevekkül bir kalb işidir. Zâhirde tedbirini almak kalbin tevekkülüne münâfi değildir. Takdir Allah’ındır. Bir şey zorlaşırsa yine O’nun takdiri iledir. Bütün kullara gereken, ancak Allah’ı ma’bûd tanımaktır. O’na tam manasıyla îmân ve itimad etmektir. Makam, mansıb, akıl, mal ve evlâda itimad ve tevekkül her zaman iyi netice vermez. Çünkü bunlar da ayrıca, onları halkeden ve rızıklarını tekeffül eden Allah’a muhtacdırlar.

Haberde vârîd olmuştur ki: Yeryüzünde ekili hiçbir ekin, ağaçlarda bitmiş hiçbir meyve yoktur ki üzerine «Bismillahirrahmanirrahim. Bu filân oğlu filânın rızkıdır,» diye yazılı olmasın.

İbâdetlerin efdali, tevekkül makamında tevekkülü tam yapmak, rızâ makamında rızâyı tam yapmak, fenâ makamında fenâyı tam yapmak. Bütün ibâdetlerde bu minval üzere devam edilmelidir. Lâkin hakikatte ibâdet, âdetleri terk, nefse muhalefet, mücâdelere devâm, Allah’dan gayrilerden, masivâdan kesilmektir. Kul böylece ibâdet makamından, ubudiyyet makamına vâsıl olmalıdır. Bu da ancak tevhidin kemâliyle hâsıl olur. Tevhidin kemâli de ibâdetlere ve her an, her yerde zikrullaha mülâzemetle hâsıl olur. (Hz. Mahmut Sami:(k.s) Yûnus ve Hûd sûreleri Tefsiri, Sayfa: 156)

 

BÜTÜN BEDENİN AFETLERİ

 

(1) Boyun kırıp raks etmek

(2) Avret yerini açmak

(3) İpek elbise giymek

(4) Bedenini harama değdirmek

(5) Haram evde oturmak

(6) Anaya babaya asi olmak

(7) Sıla-i rahmi terketmek

(8) Koca-karı hakkını gözetmemek

(9)  Çocuk düşürmek ya da yapmamak

(10) Yabancı kadınla yalnız kalmak

(11) Erkeğin kendini kadına kadının da kendini erkeğe benzetmesi

(12) Kölenin efendisine asi olması, efendinin köleye eziyet etmesi

(13) Komşuya eziyet etmek

(14) Esneyince ağzını açmak

(15) Yol üzerinde oturmak

(16) Halka ortasında oturmak

(17) Eğilerek selam alıp vermek

(18) Nazar boncuğunu boynuna asmak

(19) Hür kadının mahremi olmadan yolculuğa gitmesi

(20) Velime yemeğini terketmek

(21) Yüzü koyun yatmak

(22) Eli yağlı yatmak

(23) Yanında köpek tutmak

(24) Abdesti terketmek ,süslü, namazı terketmek

(25) Kazaya kalan namazlarını kılmamak

(26) Kurban kesmeyi, haccı, cihadı terketmek

(27) Çalgı aletlerini evinde saklamak

(28) Bakkala borçla eşya almak

(29) Müsrife sadaka vermek

(30) Cami’de dilenciye sadaka vermek

(31) Kuran okumasını unutmak

(32) Hatibin uzun hutbe okuması

(33) Mezar üzerinde mum yakmak

(34) Verdiği hediyeyi geri almak

(35) Çarpışma esnasında kâfirden kaçmak

  1. İbrahim Hakkı; Marifetnames.793-796

 

Ey aziz! ehlullah demişlerdi ki, üç haslet kalbe kasvettir. Çok yemek, çok uyumak ve çok konuşmak. Karınlar tok olunca, rûhlar beden olur. Karın aç olsa, beden rûha döner. Bedenin sıhhati, az yemektedir. Rûhun sıhhati, az uykudadır. Tok olandan bir akıl gider. Bir daha geri gelmez. Açlık, ism-i A’zâmdır. Mülk,i ekremdir. Az yemek, az uyumaya yardımcıdır. Az uyumak, az konuşmaya sebeptir. Tokluk hastalığı çağırır. Hastalık ise, derde, eleme çağırır. Tokluk, bütün hastalıkların aslıdır. Açlık ese, bütün çarelerin esasıdır. Vesvese ve evhâd ateşi, belki insanların nefslerindeki bütün ateşler, açlıkla söner. Nefsi aç olanın, vevesesi kalmaz. Açlık, ibret tarlasıdır. Hikmet çeşmesidir. Fetânetin rûhudur. Muhabbet anahtarıdır. Mârifet mumu, hakikat yoludur. Nefs feryad eden bir hasta olup, en hacil şifâsı açlıktır. toklukla gönülden hikmet zâil olur. Açlıkla onda her ilim hâsıl olur. Açlık, güzel ahlâkın temeli, tokluk, kötü sıfatların kenbaıdır. Karın tok olunca, uzuvlar aç olur. Karın aç olsa, uzuvlar tok olur. Açlık nefse zindan, kalbe gülistandır. Toklukta vâki olan vesveseler kuvvetli ve artıcı olur. Açlıkta vâki olan vesveseler, âtıl ve bâtıl olur. Kimin karnı aç olursa, kalbi iki âlemden geçip Mevlâ’ya döner. Açlik kalbi hikmetle doldurur. Tokluk sağır ve dilsiz eder. Açlık, bedende hafiflik ve afifliktir. Gözde ibret, gönülde hikmettir. Kalbin cilâsı iki haslette olup, biri açlık, biri gece uykusuzluktur. Ekmek, bedenin gıdası, açlık ise, dil ve canın gıdasıdır. Bir şeyhin müridi bir gün aç kalıp, şeyhine açım dedikte, şeyh, Allah dedi. Bunun üzerine o mürid, o ismin zikrine devam edip, ikinci günde, azık isterim dedikte, şeyh ona, Allah elbette lâzımdır buyurdu. Sonra üçüncü günde, o sabreden zikredici, azık nedir? dedikte, şeyhi, hiç ölmeyen dirinin zikridir, buyrdu. Dördüncü gün de bitince, o zikreden oruçlu bir cezbe-i Hakk ile iftar edip, can azığı ile berhurdâr oldu. Vücûdunun cüzleri aşk şarabı ile dolup, meczûb-i İlahi olmuştu.                  Marifetname

 

 

NEFSÂNİ ARZULARI TERK VE AÇLIK

 

Cenab-ıAllah (C.C.): « Biz sizi biraz korku, biraz açlık ile imtihân ederiz.» buyurmuş, âyetin sonunda: «Sabredenlere müjde var! » demiştir. Açlığın sıkıntısına sabredenlere güzel sevab ve mükâfat müjdele demektir.

Yine Hakk Teâlâ : « Onlar ihtiyâçları olsa bile başkalarını kendilerine tercîh ederler» buyurmuştur.

Bir gün Hz. Fâtıma (R.A.), Resulullah (S.A.V.)  bir ekmek parçası getirmiş, Resulullah (S.A.V.): Yâ Fâtıma (r.a), bu nedir? diye sormuşlar. Hz. Fâtıma (r.a) : Pişirdiğim ekmeğin parçasıdır, bu parçayı sana getirmeden ekmeği yemeye gönlüm râzı olmadı.»  demiş, Hz. Peygamber (S.A.V.) : Üç günden beri babanın ağzına giren ilk yiyecek budur, buyurmuştu. Başka bir rivâyette Hz. Fâtıma (r.a) arpa ekmeğinden bir parça getirmişti, denilmektedir.

Yahya b. Muâz: Açlık nûr, tokluk nâr (ateş)dır. İştâh oduna benzer, ondan ateş meydana gelir, bu ateş sâhibini yakmadan sönmez, demiştir.

Ebû Türâb Nahşebî (K.S) anlatıyor: Bir defa müstesnâ nefsim hiç bir şey arzu ve temennî etmemişti, seferde iken bir defa ekmek ve yumurta arzu etmişti, yolu bırakarak bir köye saptım, köylülerden biri yakama yapıştı ve hırsızlarla bu adam da vardı, dedi. Bana yetmiş kırbaç vurdular. Sonra içlerinden biri beni tanıdı ve : » Bu adam Ebû Türâb Nahşebî, dir, dedi. Benden özür dilediler, içlerinden bir adam bana acıdı, evine götürdü, ikrâmda bulundu, ekmek ve yumurta getirdi. Nefsime hitaben dedim ki yetmiş kırbaçtan sonra dilediğini ye, bakalım!..»

 

(KUŞEYRİ RÎSÂLESİ S. 236)

 

ALLAH (C.C.) KORKUSU

 

İbrâhîm bin Edhem (K.S..) birgün memleket, nimet ve saltanatı ile sevinmişti. O gün rü’yâsında bir adam gördü. Ona bir mektub verdi. Mektupta şöyle yazılı idi:

«Fâniyi bâkiye tercîh etme, mülkünle mağrûr olma, Allah (C.C.)’ın emirlerini yerine getirmeğe davran. Çünkü Allah (C.C.):

« Rabbinizin mağfîret ve cennetine müsâraat ediniz!» buyurmaktadır.»

İbrâhîm Edhem(K.S.) bunu okuyunca korkarak uyandı ve kendini Allah (C.C.)’a ibâdete verdi.

Seni Allah (C.C.)’ne yaklaştıracak şeyleri kaçırdığına üzülmemek, kötü amellerine nedâmet etmemekde kalbin ölü olmasının alâmetlerindendir.

Fâtiha sûresi tefsîri’nde Molla Fenarî der ki: Nebîler, ümmetlerine şefkâtlerinden dolayı kıyâmet gününde korkarlar ve «Allah’ım! Onları selâmette kıl!» diye ilticâ ederler ve en fazla şefkât sâhipleri oldukları cihetle en şiddetli onlar korkarlar, ümmetleri ise sâdece kendilerini düşündükleri için korkarlar.

TEK HAKİKAT ALLAH (C.C.) İLEDİR

 

«Hakîkatte â’mâ, hakk’ı hakk, bâtılı bâtıl görmeyendir. Bâtılı hakk, hakkı bâtıl görendir. Sağır hakkı hakk bâtılı  bâtıl olarak işitmeyip, bâtılı hakk, hakkı bâtıl işitendir. Görme hassasına sâhib kimse, hakkı hak görüp ittibâ eden, bâtılı bâtıl görüp içtinâb edendir. İşitme hassâsına sâhib olan da Allah (C.C.)’nün işitme kabiliyeti verip de O’nun hitâblarını işiten kimsedir. Allah(C.C.)’ı gören Allah (C.C.)’den gayriyi görmez. Allah (C.C.)’ı işiten ancak onun emrini dinler, vûcud âleminde Allah (C.C.)’dan gayri, kimseyi görmediği için ancak O’nun hitablarına kulak verir ve emrolunduklarına ittibâ’ eder.»

 

(Hz. M. Sâmî (K.S.), Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsîri)

 

 

RUHUN HÂLİ

 

Ey aziz! Ehlullah demişlerdir ki, bütün rûhlar o âlem-i ulvîden, bu âlem-i süflîye gelip, bedenleri bulunca, insan nev’i üç kısım olmuştur.

Birincisi: Bu âleme ne için geldiğini ve bundan maksadın kemâl edinmek olduğunu aslâ bilmeyip, avamın üç putuna tapmıştır. Yâni yemeyi, uykuyu ve cimâı kendine iş yapmıştır. İşte bu sınıf, o âlem-i ulvîde olan, asıl makamlarına dönmez, yükselemez. Zira melek sıfatlarını bırakmış, hayvan sıfatları ile dolmuştur.

İkincisi: Bu süflî âleme inmekten maksad, ancak olgunlaşmak olduğunu bilmiştir. Lâkin dört his, duygu putuna meyletmiş, yâni kendini sevmek, çocuğunu sevmek, mal ve makam sevgisi ile dolmuştur. Bu sınıf, o asıl makamlarına döner. Lâkin yine aldanmıştır, zarardadır. Bu dört puta tutulmuştur.

Üçüncüsü: Bu âlem-i süflîye kemâl edinmek, olgunlaşmak için geldiğini bilmiştir. Hidâyete erdiklerinden kendilerini, burada yolcu bulmuştur. Adı geçen yedi putu kırmakla nefsini olgunlaştıran kâmil insandır. Allahü Teâlâ inâyet edip bu üç sınıfı duyurmuştur. Nitekim  «Kullarımızdan bazısı kuran‘la amelde kusurları, sebebiyle kendilerine zulu edicilerdir. Bazısı çoğu zaman onunla amel edip, arada bir kusur ederler. Bazısı Allahü Teâlâ’nın izniyle, daima Kur’ân-ı Kerîm’in hükümleri ile hareket edip, iyiliktedirler. Bu ver âset ve seçme, Allahü Teâlâ’nın fadl ve ihsânıdır»(Fâtır : 30) buyurmuştur.

Meleklerin vücûdu lâtif ve nûrânî olup, kimi ukûl-ı kürübî, kimi nufûs-ı rûhânîdir. Onların bir âlemi vardır ki, artmaz, ilerlemez. Ama hayvanların rûhları, hep zulmânîdir. Makamları âlem-i süflîdir. Demek ki, onların da âemi tektir. Ama insanını iki âlemi vardır. Biri beden ve hayvanî rûh bakımından, âlem-i mülkün esfeli, biri de akıl ve rûh bakımından, âlem-i melekûtun a’lâsıdır. İşte aklı şehvetini yener de, yedi putu kırar, Samed olan Allahü Teâlâ’ya tapınırsa, insan meleklerden büyük ve değerli olur. İnsan , nefsini [kendini]  olgunlaştırmakla, belli makamından yükseklere terakki edebilir. Eğer insanın şehveti, aklına galib gelip, yedi puta taparsa, Samedi unutur ve kalbi sertleşir. Hakk’tan gaflet eden, hayvanlardan da sapıktır. Yâ Rabbi, bizi gâfillerden eyleme!

Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.) buyurdu ki: «Ey Ali, kendini tanıyasın, anlıyasın ki, ömrünü boşa geçirmiş olmayasın ve kalbine yabancı kalmayasın»

(E.İbrahim Hakkı marifetname s: 592-593)

 

 

AHMED’EL-RUFAÎ (RAH.ALEYHİ)

 

Bir sohbetinde;

-« Allah-ü Teala, bir kimseyi hak erleri makamına çıkarmak dilerse, önce ona, nefsini terbiye vazifesini verir.. Nefsini terbiye etmeyi başardığı ve istikamet sahibi olduğu takdirde; ehlini, ev halkını yola getirme vazifesini yükler.. Onlara iyilik eder ve iyi geçinirse, ona bir başka vazife çıkar. Komşularını ve mahalle halkını yola getirme vazifesini alır..Bunlara da iyilik eder ve iyi geçinirse, vazifesi yine değişir..Bulunduğu beldenin idaresini yüklenir..Onlarla da iyi geçinir ve iyilikte bulunsa, bütün ülkenin idaresi ona bırakılır.. Bunda da başarı kazandığı, özünü Allah’tan ayırmadığı takdirde, mevki biraz daha yükselir..Yerle sema arasındakilerin idaresi tevdi edilir. Yerle sema arasında o kadar çok mahlukat vardır ki, adedini yalnız Allah-ü Teala bilir..

Artık bundan sonra yükselmeye başlar..Bir semadan öbürüne geçer..Ta Gavsiyet mahalline kadar. Bundan sonra beşeri vasfı silinir.. Hak Teala’nın sıfatlarından biri olur..Allah-ü Teala’nın gizli kıldıklarına muttaki olmaya başlar.Öyleki, onun nazarı olmadan ne bir bitki biter, ne bir yaprak yeşerir…

Güneşte yürüdüğü zaman, üzerine bir çekirge konsa, ve geçip gölgeli yerinde dursa, onu hali ile bırakırdı..Uçurmazdı..Ta kendi kendine uçup gidinceye kadar.. Sebebini soranlara da şöyle derdi: -“O bize gölgelenmeye geldi..”

Bir defasında yanına bir kedi geldi..Eteğine yattı, uyudu. Namaz vakti geldi: kedi uyunmadı..Onu uyundırmamak için eteğini kesti, namaza gitti..

Bir müridini bit veya pire öldürürken görse, şöyle derdi: -“Seni Allah’a götüremem…Öfkeni bitten,pireden çıkarıyorsun..» Kime rastlasa selam verirdi..Koyundan kelbe kadar… Allah ondan razı olsun.

İmam-ı Şaranî (R.A.)  Tabakat’ül kübra  Cilt 2 sayfa 636

 

DÜNYANIN YERİ

 

Allahü Tealâ hadîs-i kudsîde buyuruyor ki: « Ey insanoğlu! Ömrünü hep dünyayı istemekle geçirdin. Cenneti ne zaman isteyecek, onun için âmel edeceksin? Sabahleyin dünya işi için üzüntülü kalkan, sanki bana kızarak sabahlamış olur. Ey insanoğlu! Şaşarım o kimseye ki, dünyadan gitmesi yaklaştığı halde, o hâlâ dünyaya dalmış gidiyor. Şaşarım o kimseye ki, âhirete, sonsuzluğuna ve ni’metlerine yaklaştı da, onlara kavuşmak için nasıl çalışmaz. Ey insanoğlu! Dünyaya taptınız. Beni görmeyi unuttunuz. Ey insanoğlu! Dünya, evi olmayanın evi, malı olmayanın malıdır. Onu toplayanın aklı yoktur, ona sevinenin yakînî yoktur, ona haris olanın tevekkülü yoktur, onu istemekte ileri gidenin ma’rifeti yoktur. Geçici ni’met, bitici hayat ve fâni şehvet elde eden kendine zulmetmiş. Rabb’ini unutmuş ve dünya hayatı onu aldatmıştır. Ey insanoğlu! Dünya sevgisi ile kalplerinizi öldürmeyiniz. Çünkü elden çıkması yakındır. Benden başka her şey helâk olacaktır. Dünyaya rağbetiniz gibi, bana rağbet etseydiniz, iki dünyada da iyilerden olurdunuz. Ey insanoğlu! Benim muhabbetimi istiyorsan, dünya sevgisini kalbinden çıkar. Çünkü ben, kendi muhabbetim ile dünya sevgisini hiçbir zaman bir kalpte toplamam.Çünkü iki zıt şey bir arada bulunamaz. Tıpkı su ile ateşin bir kap içinde bulunamadığı gibi. Ey insanoğlu! Dünyayı sevdiğin halde, benim muhabbetimi nasıl istersin. Benim muhabbet ve rızâmı dünyanın terkinde ara, dolu kalbini bana ibâdet için boşalt. Elini çok çalışmaktan, bedenini rahattan çek, Ey insanoğlu! Dünyayı tanıyıp atan hâlis olur, âhireti bilip onun için çalışan vâsıl olur. Ey insanoğlu! Kendisi Fânî, ni’metleri geçici, hayatı kısa olan dünyaya nasıl rağbet ediyor, kıymet veriyorsunuz? Çünkü benim katımda, itaat ediciler için Cennetler vardır. Sekizdirler. Rızamı arayan ve ikrâm yerimi isteyen, aza kanaat eylemesi için dünyayı terk etsin. Ey insanoğlu! Dünya sevgisinden vazgeç, kalbin muhabbetimle dolsun. Ey insanoğlu! Helâl sana damla damla, haram ise sel gibi gelir. Eğer seli terkedip, yüzünü damla damla gelene çevirirsen, hâlin ve kalbin benimle saf olur. Ey insanoğlu! Dünyadın kaçırdıklarına üzülme, ondan eline geçene de sevinme. Çünkü o bugün senindir. Azâbı başkasınındır. O halde dünyayı bırak, âhiret için uğraş. Çünkü ben sâlih kullarım için, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, gönüllerin düşünemediği ni’metler hazırladım.»

E.İbrahim Hakkı Marifetname s.520-521)

 

ÖLÜMDEN SONRA BÂKİ KALAN SIFATLAR

 

Muhakkak bil ki, ölüm her şeyden şiddetlidir. Ölüm kişiyi herşeyden keser. Ancak üç sıfât bâkî kalır.

  1. Sefâ’ül älb: Kalbin safâsı.
  2. El-ünsü bizikrullâh : Zikrullah ile me’nus olmak.
  3. Elhubbu Lillah : Allah Teâlâ (c.c.)’ya muhabbet etmek.

Mal’lumdur ki, muhakkak kalbin safâsı; dünyâ kirinden, muhabbetinden, arzûsundan temizliği ancak ma’rifetullah ile ma’rifet-i ilâhi de ancak zikre ve fikre devâm iledir. Zikirlerin en hayırlısı da tevhid iledir. Hadisde Peygamberimiz (S.A.V.) buyurmuştur ki: “ Zikrullah imânın nişanı., alâmetidir. Nifakdan beraât ve şeytânın vesvese ve iğvâsından emin olmağa ve nârdan hıfza vesîledir.” Rivâyet olunur ki: Nebî (S.A.V.) şöyle buyurmuştur :”Cenâb-ı Allah (c.c.) kardeşim Yûsuf (a.s.)’a rahmet eylesin. Eğer ki Beni Rabbimin yanında an demeseydi zindanda beş seneden sonra yedi sene daha kalmazdı.” (Hz. M. Sâmi (k.s), Hz. Yûsuf a.s.)

  • •••

– Yâ Resûlallâh hangi amel daha fazîletlidir. Buyurdular ki: -«Ma’rifetullah…» Gene soruldu. – Hangi amel mertebeyi artırır? Gene cevap verdiler: -«Ma’rifetullah». İlim ile az amel fayda verir. Fakat cehâlet ile çok amel fayda vermez. Ma’rifetullah da ancak kalb aynasının mücellâ olup nûr ile parlamasıyla olabilir. Büyük mürşidlerin matma-i nazarı ıslah-ı kulûb ves-serairdir. Zira halkın nazarı zâhiridir. Bâtın ise mazhar-ı nazar Hakk’dır. Evlâ olan Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın murad buyurduğu bâtının ıslahıdır. « Allah (c.c.) bir adamın göğsünde iki kalb yaratmamıştır.» (Ahzab Sûresi, Âyet: 4 Hz. M. Sâmi (k.s.), Hz Yûsuf)

KİŞİ SEVDİĞİ İLE BERABERDİR

 

Bedevî bir arab: – Yâ  Rasûlallâh (S.A.V.)! Kıyamet ne zaman kopacak? diye sormuştu. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) bedevîye: – « Ahiret için ne hazırladın?» diye sormuştu. Enes (R.A.) rivâyetinde bedevi :– Ya Rasûlallâlh (S.A.V.)! Benim Allah (C.C.)’a ve O’nun peygamberine muhabbetten başka Âhiret için bir hazırlığım yoktur, diye cevâb vermesi üzerine; Resûl-i Ekrem (sa.v.) bedeviye. –«Sen sevdiğin kimse ile berabersin!« buyurmuştur. »

Enes R.A.) der ki: – Biz de Yâ Rasûlallâh (S.A.V.)! Âhirette sevdiğimiz ile berâber miyiz? diye sorduk. Resûl-i Ekrem (S.A.V.): –«Evet berâbersiniz!» diye tasdik buyurdu. Biz de böylece bu cevâbtan pek ziyâde bir ferah ve sevinç duyduk. Ey mü’min! kalbindeki muhabbetini yokla da, hâlini tefekkür et, muhabbetin neye gâliptir. Enes (R.A.) şöyle demiştir: Nebiy-yi Mükerrem (S.A.V.) buyurdu ki; «Kimde 3 şey bulunursa halâvet-i îmân’ı tatmış olur.

1— Allah (C.C.) ile Resûlullah (S.A.V.), kendilerine mâdâlarından daha sevgili olmak.

2— Bir kimseyi bilâ garaz veyâ ivaz sevmek, ancak Allah (C.C.) için sevmek.

3— Allah (C.C.) onu küfürden kurtardıktan sonra yine küfre dönmekten ateşe atılacakmışcasına hoşlanmamak.

Kendisi ateşe atılmağı gibi, şeref-i İslâm ile müşerref olduktan sonra tekrar küfr’e avdet etmeği aslâ sevmemek ve küfürden uzak olmağa çalışmak ve küfr’e yakın olmamağa çalışmak.

(Hz M. Sâmi (K.S.), Musâhabe, C. 1. Sh. : 31)

 

ŞEYTAN VE NEFSE KULLUK

 

“Ey Adem oğulları! Şeytana tapmayın diye  size emretmedim mi? (Yasin 60. ayet). Ayet-i kerimesiyle Cenab-ı Hak buyurmuştur ki:

– “Ben size demedim mi Şeytan’a kul olmayınız?” Herkes, Cenab-ı Hakk’ın kulu değildir, mahlukudur. Kul olan Cenab-ı Hakk’ın evâmir-i ilahiyyesini kâmilen ifâ ve nevahisinden külliyen ictinab eder. İşte kul budur. Yoksa gaflet ile imrâr-ı vakt ederek ibadet ve tâata ehemmiyet vermeyen kimseler, kul olamaz.

Bâzıları da süs ve ziynete, paraya, emvale muhabbet eder, paranın kuludur.

Hazreti Peygamber -Sallallahu Aleyhi Vesellem- Efendimiz buyurmuştur ki:

– Altın ve gümüşe tapanların Allah müstahakını versin.

Cenab-ı Hak da buyurur ki:

– “Evladlarınızı fakirlik korkusuyla öldürmeyin. Onları da sizi de biz rızıklandırırız” (İsra 31. ayet). Evladınız çok olursa rızkını nasıl tedarik edeyim diye korkarsınız. Halbuki onların rızkını sizden daha evvel ben düşünmüşüm.

İnsanın hayatında lazım olan şeylerden hepsini Cenab-ı Hak -azze ve Celle- helal etmiş. Yemek, içmek … gibi. Fakat mülevves olan şeyleri de haram kılmıştır. Şeriâtımız gibi mukâddes bir nizâma tesâdüf edilmez. Şeriât dairesinde hareket edenler için azâb da yoktur. Mucibiyle amel edenleri doğru cennete götürür.

(Musâhabe 6, R.Mahmud Sâmî (k.s.), S. 190)

 

 

DÜNYA MÜ’MİNE ZİNDANDIR

 

Hadis-i Şerîfte:

“– Dünyâ mü’minin cehennemi, ve kâfirin cennetidir.” Yani bir mü’min dünyada ne kadar sayısız nimetlere gark olsa yine cennete nisbetle cehennemde gibidir. Bir kâfirde dünyada ne kadar belâ ve musibetle muazzeb olsa, yine cehennemde göreceği şiddetli azaba nisbetle cennette gibidir.

Bu hadis-i şerifin ma’nasında şöyle bir te’vil vardır. Dünya mü’min için cehennemdir. Zira mü’min dünyada bir kusur yapmışsa cezasını Cenab-ı Hak dünyada verir. Eğer kâfir dünyâda bir iyilik yapmışsa mükafatını dünyada verir. Onun için dünya mü’minin cehennemi kâfirin cennetidir. Hak Teâlâ Hazretleri bir mü’min kulunu ahirette cehenneme sokma murad ederse ona dünyada cezasını verir.

Sallallahu Teâlâ aleyhi ve sellem Efendimiz:

“– Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yârın ölecekmiş gibi âhiret  için çalış.” buyurmuşlardır ki hem dünya ve hemde ukbâ için çalışmamızı emreder. Şu kadar var ki emanet bir hayattan ibâret olan fani dünyâdan ziyâde hayat-ı ebediyye için “ehem mühim olana tercih edilir” kaidesine uyarak gayret etmemek lazımdır.

Vücûdu dünya işine, kalbi de Cenab-ı Allah’a sarf etmekle dünya ve ahiret saâdeti hasıl olur.

(R.Mahmud Sâmî (k.s.), Musâhabe-6, Sh: 175)

 

DÜNYADA ENDİŞE ETMEYEN ÂHİRETTE GAM ÇEKER

 

Hayattakilerin gamı, şu beş şeydir: Her insan bu beş şey için endişe duymalı ve gam çekmelidir:

1- Geçmişte işlenen günahlardır.

Geçmişte işlenen bâzı günahların bağışlanıp bağışlanmadığı belirsizdir. İşte, bu durumu düşünüp endişe duymak gerekir.

2- İyi ameller işlemiş olabilir. Ama, acaba onlar makbûl oldu mu, olmadı mı? endişededir.

3- Hayatını düşünmeli, geçen ömür nasıl geçip gitti? Acaba gelecek hayatı nasıl olacak? Bunu da bilmiyor.

4- Bilinen bir hakîkat şu ki Allah’ın iki evi vardır. Onlar da cennet ve cehennemdir. Acaba, kendisi hangisine girecek?

5- Allah-ü Teâlâ, kendisine dargın mı, râzı mı?

Bir kimsenin hayattaki düşüncesi bu beş şey olursa, onu kahkaha ile gülmekten alır.

Ama bir kimse, anlatılan bu beş şeyden bir endişe duymazsa ölümden sonra onu beş gam bekler. Şunlardır:

1- Helâl, haram demeden topladığı ve düşman vârislerine bıraktığı malın hasreti.

2- İyi amelleri ertelemenin pişmanlığı.

Amel defterine baktığı zaman az iyilik görür. Dünyaya dönüp faydalı işler yapmak için izin ister; ama bu izin kendisine verilmez.

3- Günahların nedâmetidir.

Amel defterine baktığı zaman onda çok günah bulur. Dünyaya dönsün, iyi amel işlesin diye izin ister. Ama bu izin de kendisine verilmez.

4- Orada kendisine birçok düşmanlar bulur. Bunları râzı etmek için ancak sevâblarını verir.

5- Allah-ü Teâlâ’yı kendisine karşı gazâblı bulur. O’nun rızâsına kavuşma imkânı da orada bulamaz.     (Tenbih’ül Gafilîn)

 

HASEDİ KALBDEN ATMANIN ÇARESİ

 

Hased, kalbin en büyük hastalıklarındandır. Kalb hastalıkları ise yalnız ilim ve amel ile tedavi edilebilir. Hased hastalığının tedavisinde fayda sağlayacak ilim hem dünya ve hem de din bakımından hasedin ilk zararının kendine olacağını bilmektir.

Ne dünyalık ne de dini cihetten hased edilene bir zararı yoktur. Belki her iki cihette de kârı vardır. Bunu basiret gözü ile düşünüp de kendinin düşmanı,  düşmanının dostu olmadığın zaman mutlak sûrette hasetten vaz geçersin.

Hased sebebiyle Allah’ın taksimatına rıza göstermiyor ve kazasına kızıyorsun. Gizli hükümleri ile mülkü arasında sağladığı adalet muvazenesine kızıyor ve bunu çirkin görüyorsun.

Bu tevhidin özüne aykırı ve imanın gözüne saplanmış bir oktur. Hasedin hased edilene ne din ne de dünyasında bir zararı olmadığı meydandadır. Çünkü senin hasedin Allahû Teâlâ’nın ona takdir ettiği  ni’mete mani olmaz. Hangi vakte kadar ne nimet ayırmışsa mutlak surette, o nimete nail olacaktır.             (İhyau Ulumid’din, C: 3, Sh: 440-441)

 

KALB-İ  SELİM

 

Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurmuştur:

– Üç grup insan kıyamet gününde Arş’ın gölgesi altındadır.

1) Kocası ölüp kendisine küçük yetimler bırakan, kendisine evlilik teklif edildiği halde evlenmeyen ve Cenab-ı Hakk onları ihtiyaçtan kurtarıncaya kadar ben onlara bakmaya devam edeceğim, diyen kadın.

2) Servet sahibi olup güzel yemekler yapan, bunu nafaka olarak dağıtan ve bu yemeğe fakir ve yetimleri de çağıran adam.

3) Sıla-i rahim yapan, bu yüzden uykuda ferahlığa, ömründü ziyadeliğe nail olan adam. O da Rabbinin arşının gölgesinde bulunacaktır.

Beyazid Bistami -kuddise sirruh- der ki:

Otuz yıl ibadetlerimde nefsime tâbi oldum. Bir gün bir adamın şöyle dediğini işittim:

– Yâ Bâyezid! Allah’ın hazineleri ibadetle doludur. Eğer Cenab-ı Hakk’a kavuşmayı dilersen sana gereken nefsini zelil, hor, hakir görmen,amellerinde ihlas üzere olmandır.

(R.Mahmud Sâmî (k.s.),  Musâhabe-6, Sh: 35-36)

 

AFV VE MUSÂMAHA

 

Musâ -aleyhisselâm:

“Ya Rabbi, senin ind-i ulûhiyetinde en aziz kulun kimdir? diye sorduğunda Cenâb-ı Hakk:

– Kendisine ezâ edenin cezasını vermeğe kudreti olduğu halde afv eyleyendir, buyurdu.

İntitama kadir olduğu halde kendisine zulmedeni afv eyleyen kimseyi Cenâb-ı Allah yevm-i kıyâmette afveder.

– Ümmetimin güzîdeleri gadab halinde nefislerine mağlup ve esir olup fenalık yapmayan hür kimselerdir. Onlar Allah rızası için öfkelerinden rücu ederler. İşte bunlar bahtiyar ümmettir.

Sirke balı ifsâd ettiği gibi gadabda imanı ifsad eder; lütûf, şevkat, merhamet, hilim, afv gibi evsâf-ı cemileyi izâle eder.

(R.Mahmud Sâmî (k.s.),  Musâhabe-6, Sh: 105-106)

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZANO⁄LU (K.S.)

 

Eyyâm-ı şeb efrûzda bir merd-i siyâmî

Mihrâb-ı ubûdiyyet-i ulyâda kıyâmî

Yoksullara imdâd eli düşkünlere hâmî

Tevhid-i Hudâ rehberi bir zât-ı kirâmî.

Hayru’lhalef-i Es’ad-ı dergâh-ı Kelâmî

Fahrû’l-urâfâ bedr-i hafâ Hazret-i SÂMÎ

Dustûr-i zaman mefhar-i âl-i Ramazandır.

Didâr-ı MUHAMMED ruh-ı pâkinde ayândır.

Simâsı bir âyine-i envâr-ı cihândır.

Ey cân kulak aç, onda beyân özge beyândır.

Hayru’l-halef-i Es’ad-ı dergâh-ı Kelâmî

Fahrû’l-urâfâ bedr-i hafâ Hazret-i SÂMÎ.

Devletlü Veli Hazreti Hâlid’den elalmış

İrşâdını mânend-ı ziya her yana salmış

Efrâd-ı vatan berzâh-ı fetrette bunalmış

Ümmid-i reha bir nazar-ı feyzine kalmış.

Hayru’l-halef-i Es’ad-ı dergâh-ı Kelâmî

Fahrû’l-urâfâ bedr-i hafâ Hazret-i  SÂMÎ.

Hem-hâlet-i Peygamber-i Zi-şân harekâtı

Vermekte tarîk ehline tahkîk berâtı

Geçmektedir Allah’a ibâdetle hayâtı

Bezminde tadar gam-zedeler azb-i Fürâtı.

Hayru’l-halef-i Es’ad-ı dergâh-ı Kelâmi

Fahrû’l-urâfâ bedr-i hafâ Hazret-i SÂMÎ.

Elbet bırakır öyle bir er böyle halîfe

Ashâb kadar hâdim olur Şer’i şerîfe

Her sohbeti bir  zûbde-i ahkâm-ı münife

Sorsan kime mazhardır “O” der ism-i Lâtif’e.

Hayru’l-halef-i Es’ad-ı dergâh-ı Kelâmî

Fahrû’l-urâfâ bedr-i hafâ Hazret-i SÂMÎ.

Etmiş ona Hakk pâye-i irfanı emânet

Sermâye-i pür kıymet imânı emânet

Ahmed Ağa etmiş ona yârân-ı emânet

Kılmaz mı erenler güher-kâni emânet

Hayru’l-halef-i Es’ad-ı dergâh-ı Kelâmî

Fahrû’l-urâfâ bedr-i hafâ Hazret-i SÂMÎ.

KEMAL EDÎB KÜRKÇÜO⁄LU

 

 

 

HÜZÜN

 

Yüce Allah (c.c.) “Bizden hüznü gideren Allah’a hamd olsun, dediler” buyurmuştur.

Ebu Said Hudri (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’dan şu hadisi rivayet etmiştir. “Mü’mine isabet eden ve onu üzen hastalık, sıkıntı, hüzün ve elem gibi şeylere karşılık Allah Teâlâ kulunun günahlarını siler, bu nev’i musîbetler günaha keffaret olur.”

Hüzün; kalbi sıkarak gaflet vadilerine dalmasına ve dağılmasına engel olan bir haldir ve sülük ehli olanların vasıflarındandır.

Üstad Ebu Ali Dakkâk (r.a.)’ın şöyle dediğini duymuştum: Hüzün sahibi, hüzünlü olmayanların senelerce katedemedikleri Allah (c.c.)’a giden yolu bir ayda katederler. Hadiste: “Allah (c.c.) kalbi hüzün içinde olan tüm kullarını sever.” buyrulmuştur.

Tevrât’ta: “Allah (c.c.) bir kulunu sevince kalbine bir nâiha (ölüye ağlayan kadın) kor, Allah (c.c.) bir kuluna buğz edince kalbine çalgı kor” (o kişi neşeli olur) denilmiştir.

Resûlullah (s.a.v.)’ın her an düşünceli ve devamlı surette hüzünlü olduğu rivayet edilir. Bişr b. Hârris (k.s.): Hüzün padişahtır. Bir yere yerleşince oraya (kendisine rakib olan bir hissin ve) başkaca bir kimsenin yerleşmesine razı olamaz, demiştir.

Derler ki: İçinde hüzün olmayan kalb harabtır, nitekim bir evde insan ikâmet etmezse o ev harab olur.

(Kuşeyri Risalesi, Sh: 234)

 

MAHLÛKATIN RIZKI

 

Enes bin Mâlik (r.a.)’den rivayet olunduğuna göre O, şöyle hikâye etmiştir:

Bir gün Resûlullah (s.a.v.) ile çöle çıkmıştık. Yüksek sesiyle öten bir kuş gördük. Resûlullah (s.a.v.):

– Şu kuş ne söylüyor, biliyor  musunuz yâ Enes?

– Bunu ancak Allah (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.) bilir, dedim. Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:

– O kuş, “Ya Rabbi gözlerimi aldın, beni a’ma yarattın, beni rızıklandır, çünkü açım,” diyor.

Enes (r.a.) der ki:

Biz onu seyrederken bir başka kuş (yahud bir çekirge) geldi,  onun ağzına lokmasını  koydu. Onu yuttu ve tekrar yüksek sesiyle ötmeğe başladı.

Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:

– Kuşun ne söylediğini biliyor musun yâ Enes?

– Onu ancak Allah (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.) bilir, dedim. Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:

– “O, beni de unutmayan Allah (c.c.)’a nihayetsiz hamdolsun,” diyor.

Bir diğer rivâyette: “Kim Allah (c.c.)’a tevekkül ederse ona O kâfidir.” diyor buyurmuşlardır.

Hazret-i Hüseyin (r.a.)’ın kılıcında dört kelime yazılı idi: “Rızık maksûm, haris mahrûm, bahîl  mezmûn, hâsid mağmûmdur.”                  (Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Yunus Hûd sûreleri)

 

NEFS HAKKINDA

 

Nefsin yedi kötü sıfatı vardır: Ucûb (kendini beğenme), kibir, riyâ, gadab, hased, mal sevgisi ve makam sevgisi, cehenneminde yedi kapısı vardır. Kim nefsini bu yedi kötü sıfattan temizlerse cehennemin bu yedi kapısı ona kapanır ve cennete girer. Üç şey kalbin kötülüğünün alâmetidir: 1) Allah’a itâattan tad almamak, 2) Günâha düşmekten korkmamak, 3) Başkasının ölümünden ibret almayıp aksine her gün dünyaya daha çok bağlanmak.

Dört şey şakavet alâmetidir. 1) Ağlamayan göz, 2) Kasvetli (ürpermeyen) kalp, 3)Tûl-i emel, 4) Dünyaya aşırı düşkünlük, yani hırs.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyudular: Dünyanın kıvamı dört şeyledir: 1) Ulemanın ilmi, 2) Umerânın adâleti, 3) Zenginlerin sahâveti, 4) Fakirlerin duâsı.

Basireti körleştiren şeyler üçtür: 1) Azaların günahlara uzanması, 2) Allah’a ibadetlerde gevşeklik ve gösteriş, 3) Mahlûkata karşı tamakârlık.

(R.Mahmûd Sâmî (k.s.), Musahabe, C: 6, Sh: 26-27)

Eve girince okunacak duâ: “Sizden biriniz bir eve girdiği zaman, “Euzû bikelimetillatittemmeti min şerri mahalak” derse o evden çıkıncaya kadar hiçbir şey ona zarar veremez. Akşama çıktığında üç defa “Bismillahillezi la yezurru measmihi şeyûn fil arzi vela fissemai vehüvessemiul alim” diyen bir kimseye öteki akşama kadar, ani bir bela isabet etmez.”

 

SABIR

 

Allah Teâlâ buyurmuştur ki:

“Allah ve Resûlü’ne itaat edin: Birbirinizle çekişmeyin. Sonra korku ile za’fa düşersiniz. Rüzgarınız (kesilip) gider. Bir de sabredin, çünkü Allah sabredenlerle beraberdir. (El-Enfal Sûresi, âyet: 46,). Allah başkalarına vermediği bir çok nimeti sabredenlere toplu olarak verdi ve buyurdu: “Onlar (o teslimiyet ve istircayı gösterenler yok mu?) Rablerinden mağfiretler ve rahmet hep onların üzerindedir, ve onlar doğru yola erdirilenlerin ta kendileridir.” (El-Bakara Sûresi, âyet: 157)

– Sabır imanın yarısıdır, size verilenin en azı sabır ve yakındır.

– Sabır cennet hazinelerinden bir hazinedir.

Sabır yalnız insanoğlunun hususiyetlerindendir. İnsan oğlunun yaratılışı 2 şeyden mürekkeptir.

1- Hayvanlık sıfatı

2- Meleklik sıfatı.

Çünkü, hayvanlığa ancak şehevî arzuların yerine getirecek sebepler musallat olmuştur. Melekler ise onlara şehevî istekler verilmemiştir. Onlar Allah’ın cemalini müşahede ederek şevk ve haz duyarlar.

(Kırk Hadis, İmam Gazâlî)

` ` `

Gözü ağrıyan ve hatta hastalığının tesiri ile göremez derecesine gelen bir kimse, ellerini kaldırıp, Hadid Sûresinin ilk dört âyeti ile Haşr Sûresinin son üç ayet-i kerimesini okuduktan sonra “Allahümme eşfi enteşşafi, Allahümme âfi entel muâfi” diyerek gözlerini meshederse Cenab-ı Hakk onun gözlerindeki hastalığı izale edip şifa verir.  (Duâlar ve Zikirler, S. 145)

 

KULUN ALLAH’I SEVMESİNİN AZÂMETLERİ

 

Bilmiş ol ki; Allah sevgisini herkes iddia eder. En kolay bir iddia ve en önemli bir dâvadır. Fakat nefis, Allah sevgisini iddia ettiği vakit, gerekli alâmetlerde onu imtihan etmeyip, sağlam delillerle dâvayı isbat etmedikten sonra, onun aldatmalarına ve nefsin hilelerine kapılmamak lâzımdır. Muhabbet, temiz bir ağaç, kökü sağlam, dalları göklere doğru yükselmiş, meyveleri ise gönüllerde dil ve âzalarda görülür. Bunlardan mârifet ve zikir meydâna gelir, âzalarda kendini gösterir. Bundanda amel doğar. Böylece kalb, dil ve âzalarda zâhir olan mârifet, zikir ve amel eserleri dumanın ateşe meyvenin ağaca delâleti gibi, muhabbete delâlet ederlerki, bu alametler pek çoktur.

Bunlardan birisi, Cennette müşâhede ve keşif yolu ile Allah’a ulaşmağı sevmektir. Gönlün, sevdiği kimseye mülâki olup onu görmeyi arzu etmemesi diye bir şey düşünülemez. Gönül sevdiğini görmek ve ona ulaşmak ister. Ne zaman ki ölmeden  sevdiğine ulaşamayacağına inanırsa, ölümü de sevip ondan kaçmaması gerekir. Zira seven bir insan, sevgilisine ulaşıp onu görmek ve onunla sohbet etmek zevkine ermek için vatanından yola çıkmak kendisine ağır gelmez. Resûl-i Ekrem: “Allah’a mülakatı seveni, Allah da sever” buyurmuştur.                                             (İhyâu Ulûmi’d-Dîn, C: 4, Sh: 592)

 

DÜNYA SEVGİSİ

 

Bil ki, dünya sevgisi her hatanın başıdır. Dünya sırf mal ve mülkden ibaret değildir. Belki mal ve makam dünya zevklerinden iki zevktir. Aynı zamanda dünyanın parçalarından bir parçadır. Allah Teâlâ hazretleri Kur’-ân’da şöyle buyurmaktadır.

“Biz yer yüzünde olan şeylere, onlara mahsus, birer zinet verdik, (insanların) hangisinin ameli daha güzel, onları imtihan edelim diye. Bununla beraber biz onun üstünde olan şeyleri elbette kupkuru bir toprak yapanlarız.”                (Ali İmran Sûresi, âyet: 14)

Hz. Ali Selman-ı Farisiye mektup yazarak derki “Dünya dokunması yumuşak, zehiri öldürücü olan yılana benzer. Dünyadan hoşlanmakta geçici olduğundan hoşuna giden şeyden yüz çevir. Ondan ayrılacağını bildiğin için onun hüzünlerini at. Onunla ne kadar mesrur olursan, ondan kaçınman o kadar çok olsun. Zira dünya Ehli her ne zaman dünyadan mutmein olup surura kavuşunca onu bir musibet karşılar.” İnsanların dünya zevklerine ne kadar önem verirlerse Ahiret sevgisinden de o kadar uzaklaşırlar.

(İ.Gazâlî, Kırk Esas)

Allahû Teâlâ buyuruyor: “Ümmetine söyle on defa sabahleyin: La havle vela kuvvete illabillah, desinler, on defa akşamleyin, on defa da yatarken demeleri mukabilinde dünya belaları onlardan defolunur. Akşam demeleri mukabilinde şeytanın tuzaklarından kurtulur. Sabahleyin demelerine mukabil gazabımdan mahfuz kalırlar.”            (Dualar ve Zikirler, s. 157)

 

NEFSE MUHALEFET

 

Allah Teâlâ: “Rabbının makâmında korkup nefsinin heva ve hevese uymaktan menedene gelince, onların yurtları cennettir.” buyurmuştur.

Resûlullah (s.a.v.): “Ümmetim hakkında endişe ettiğim hususların en korkuncu heva ve hevese uymak ve Tûl-i emel (hırs) dir. Heva’ya tâbi olmak insanı hak yolundan sapıtır. Tûl-i emel ise ahireti unutturur” buyurmuşlardır.

Malûm olsun ki, nefse muhalefet ibadetin başıdır. Şeyhlere İslâm’ın ne olduğu sorulunca: Nefsi muhalefet kılıcı ile boğazlamaktır, diye cevap vermişlerdir. Bilmek lâzımdır ki: Bir kimsenin içinde nefsâniyet yıldızları doğarsa, o kimsenin kalbinde Allah (c.c.) ile üns güneşi batar.

Zunnûn Mısrî (k.s.) der ki: İbadetin anahtarı tefekkürdür, isabetli ibadetin alâmeti heva-heves ve nefse muhalefettir, nefse ve hevaya muhalefet demek, arzularını terketmek demektir.

İbn Atâ şöyle der: Nefis, cibilliyeti icabı edepsizdir, halbuki kul sürekli olarak edebe riayet etmekle memurdur. Nefis  tabiatı icabı muhalefet meydanında arzularına ulaşmasını engeller. Nefsini dolu dizgin salıveren, şer ve kötü işlerde onun ortağı olur.

Nefse ait bir şeyi güzel ve hoş bulan kimseyi nefs mahveder. Aklı başında bir kimsenin nefsinden razı olduğunu söylemesi nasıl mümkün olur ki: Babası asîl, dedesi asîl, dedesinin babası asîl olan Halil İbrahim’in oğlu, İshak’ın oğlu, Ya’kub’un oğlu Yusuf (a.s.): “Nefsimi temize çıkaramam, şüphe yok ki nefs kötülüğü emredicidir. (Yusuf Sûresi, 53) demektedir.                (Kuşeyri Risâlesi, Sh: 246)

 

MÜ’MİNE GEREKEN ALLAH (C.C.)’A

TEVEKKÜL ETMEKTİR

 

Mü’mine gereken Allah (c.c.)’a tevekkül etmek, O (c.c.)’ndan başkasına değil, O (c.c.)’nun muhâfazasına güvenmektir. Allah-û Teâlâ her iş ve bütün hallerde vasıtalardan müstağni, bizzat ganiyyi mutlaktır. Bunun için Yûsuf (a.s.)’u kuyuda muhâfaza etti.

Aynı şekilde Danyal (a.s.)’ı Buhtinnasr kuyuda bıraktı. Üzerine de iki aslan bıraktı. Üzerine de iki aslan bıraktı. İkisi de asla zarar vermediği gibi tabasbus ederek yaladı. Bir melek geldi: “Yâ Danyal, ben Rabb Teâlâ’nın meleğiyim sana taam için beni gönderdi.” Danyal (a.s.): “-Kendisine zikredeni unutmayan ve onu muhâfaza eden Allah (c.c.)’a hamd olsun.” dedi.

İbn-i Abbas (r.a.), Nebî (s.a.v.)’den rivâyet ediyor ki: “Resûlullah (s.a.v.) def’i hacet için uzakça bir ağaç altına gitti. Ayakkabısının birini çıkardı ve birini giydi. Bir kuş geldi öbür ayakkabıyı alıp semâya uçtu. İçinden gayet siyah bir yılan düştü. Nebî  (s.a.v.) buyurdular ki: Bu Cenâb-ı Hakk’ın bana ikrâm ettiği bir kerâmettir. Ve şu duâyı okudular: Allahım iki ayak yürüyenin şerrinden, dört ayak yürüyenin şerrinden, karnı üzere yürüyenin şerrinden sana sığınırım.” (Feyzü’l Kadir, C: 5, Sh: 397)

` ` `

Hz. Hâlid-i Bağdadî (k.s.) de buyurdu ki: “Her gün 40 kere samed ismi-i şerîfine devam etmelidir.”      (Hz. R.M.Sâmî (k.s.), Hz. Yûsuf (a.s.), Sh: 87-88)

 

TEFEKKÜRÜN FAZİLETİ

 

Allahû Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’in müteaddit âyetlerinde tefekkür ve düşünceyi emretmiş ve bir âyette onu överek şöyle buyurmuştur:

“Onlar, ayakta iken, otururken, yanları üstüne yatarken, Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yarıtılışını düşünürler: “Rabbimiz sen boşuna yaratmadın” derler. (3-Âli İmrân: 191)

Abdullah İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor. “Bir cemaat, Allahû Teâlâ’nın zâtı üzerinde tefekküre başlamış. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem:

Allah’ın yarattıkları üzerinde düşünün, zâtı hakkında düşünmeyin. Zira siz O’nun kadrini takdir edemez, O’nu anlamağa güç yettiremezsiniz” buyurdu.

Hasan-ı Basri de: “Bir saat tefekkür, bir gece ibâdetinden hayırlıdır” demiştir.

Fudayl da: “Tefekkür, senin aynandır; iyilik ve kötülüklerini sana gösterir.” demiştir.

Tavûs’un anlattığına göre, Havarileri İsâ aleyhisselâm’a:

– Ey Allah’ın ruhu, şu anda yeryüzünde senin gibi, başka birisi varmıdır? diye sormuşlar, o da:

– Evet, sözü zikir, sükûtu fikir ve bakışı ibret olanlar benim gibidirler, dedi.

Hasan-ı Basri de: “Sözü hikmet olmayan adamın konuştukları lâğıv, tefekkür etmeyenin sükûtu sehiv, ibret nazarı ile bakmayanın bakışları sehivdir.” dedi. (demiştir.)            (İhyâu Ulûmi’d-din, C: 4, Sh: 762, 764)

 

TEVEKKÜLÜN FAZİLETİ

 

Âyetler:

“Ancak Allah’a güvenip dayanın, eğer iman etmiş iseniz”. (Maide: 23)

“Tevekkül edenler dahi yalnız Allah’a güvenip dayanmakta sebât etmelidir.” (İbrahim: 12)

“Kim Allah’a güvenip dayanırsa o kendine yetişir.” (Et-Talâk 3)

“Allah tevekkül edenleri sever.” (Âl-i İmran: 159)

Sâhibinin, Allahu Teâlâ’nın sevgisi ve Allahu Teâlâ’nın ona kifayetiyle anılan bir makam, ne büyük bir makamdır. Kime ki, Allahu Teâlâ yeter ve ona kifayetiyle anılan bir makam, ne büyük bir makamdır. Kime ki, Allahu Teâlâ yeter ve ona kâfidir, onu sever ve onun hakkına riâyeti üzerine alırsa, elbette bu kimse büyük kurtuluş ve zafere ulaşmıştır. Zira sevilen, azâb edilmez, uzaklaştırılmaz. Rahmet ve Cemâl’den mahrum edilmez. “Kim Allah’a dayanıp güvenirse, hiç şüphesiz Allah mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sâhibidir.” (Enfâl: 49) buyurmuştur. Azizdir; eman dileyenleri zelil etmez, himâyesine girip O’na iltica edenleri mahrum etmez. Hikmet sâhibidir. Tedbirinde kendisine dayanana kusur etmez.

Resûl-i Ekrem:

“Eğer siz hakkıyla Allah’a tevekkül edeydiniz, kuşların rızkını verdiği gibi, sizinde rızkınızı verirdi. Onlar sabâha aç çıkarlarken, akşama tok olarak dönerler.” buyurmuştur.                                            (İhyâu Ulûmi’d-din, C: 4, Sh: 446-448)

 

MUHABBETULLAH SEVGİDE ORTAKLIK

KABUL ETMEZ

 

Ya’kub (a.s.), oğlu Yusuf (a.s.)’ın rüyâsında onbir yıldız ile ay ve güneşin kendisine secde ettiğini söylemesi üzerine O’nun baba ve dedesine vâris olacağını anlamıştı. Artık oğlu Yusuf (a.s.)’u her saatte bağrına basıyordu. Böylece sabır da edemiyordu. Bu hareket bunu gören kardeşlerinin hasedini uyandırdı. Diğer taraftan gayret-i İlahiyeye taalluk eylediğinden, muhabbetullah (Allah sevgisi), muhabbetlerin sultanı ise başkasıyla ortaklık kabul buyurmayacağından bu hal gayretullaha dokundu. Zira çocuğuna muhabbet tuzağı, tuzakların en şiddetlisi idi.

Nitekim Hazret-i Nuh (a.s.) kafirlerin helakine dua etmişti. Nuh (a.s.): “Ey Rabbim yeryüzünde kâfirlerden yurt tutan hiçbir kimse bırakma. Çünkü eğer sen onları bırakırsan kullarını  yoldan çıkarırlar, kötüden, öz kâfirden başka da evlâd doğurmazlar.” (Nuh Sûresi: 26-27) diye kavminin helâkine duâ etmiş, kalben müteessir olmamıştı. Ta ki oğlu boğulacağında sabredemeyerek sayha ile dedi ki: “Ya Rabbi, elbet oğlum benim âilemdendir.” (Hûd Sûresi: 45) Bunun üzerine Allah (c.c.) buyurdu: “Ey Nûh! Senin oğlun Ken’an senin ehlindendir. Zira o amel-i gayri sâlihtir. Ya’ni kötü amel sâhibidir.”(Hûd S. 46)                                   (Hz. R.M.Sâmî (k.s.), Hz.Yusuf (a.s.), s. 30-31)

 

ÖLÜM KORKUSU

 

Câfer b. Birkan, Meymûn b. Mihran’dan naklen anlatıyor:

Resûlullah (s.a.v.) birine öğüt veriyordu; şöyle buyurdular:

– “Beş şeyden önce beş şeyi ganimet bil:

  1. a) İhtiyarlığından önce gençliğini,
  2. b) Hastalığından önce sağlığını,
  3. c) Meşguliyetten önce boş zamanını,
  4. d) Fakirliğinden önce zenginliğini,
  5. e) Ölümünden önce hayatını.”

Resûlullah (s.a.v.) bu beş şeyde birçok bilgiler toplamıştır. Hele, ihtiyarlıktan önce  gençlik. Çünkü insan gençliğinde nice amelleri işlemeğe güçlüdür.

Ebû Hamid Lekkaf’ın şöyle dediği anlatılır.

– Bir kimse ölümü çok anarsa, kendisine şu üç şey ikram edilir:

  1. a) Tevbede aceleci olmak,
  2. b) Doyumluluğa kanaat etmek,
  3. c) Yaptığı ibadetlerden zevk almak.

Aynı şekilde bir kimse ölümü unutursa, üç musibetle karşılaşır.

  1. a) Tevbeyi ertelemek,
  2. b) Yeterince gelen rızka kanaat etmemek.
  3. c) İbadette tembellik yapmak.

Hakim bir zat şöyle anlatır: Üç şey var ki, aklı başında kimselerin onları unutmaması gerekir:

  1. a) Dünyanın gelip geçici olduğunu ve çeşitli hallerini
  2. b) Ölümü
  3. c) Kaçış imkânı olmayan bazı âfetleri.

(Tenbihü’l Gâfilîn, Sh: 23-26-28)

 

AHİRET AZÂBI MI DÜNYA SIKINTISI MI?

 

Hikâye olunur ki bir velî, Allah dostlarından bir dostu görmek ister. Ona derler ki, filân kasabaya git, orada bir Allah dostu vardır. O kimse oraya gider, zikrullah ile meşgul birini, yanında bir arslanla berâber bulur. O kimse zikrullahdan bir an gaflet ettiği vakit arslan onun azâsından bir miktar et parçası koparmaktadır. Yanına yaklaşır ve sorar:

Bu hâl nedir? O kimse cevâb verir:

– Dünyâda murâdım Allah’ı zikirden gâfil olmamaktır. Gaflete düştüğüm vakit bana dünya köpeklerinden bir tanesi musallat olur. Benim buna mülâzemet edişim, gafletlerimden dolayı âhirette Allah’ın bana âhiret köpeklerinden bir tanesini musallat etmesinden korktuğumdandır.

Muhakkak ki dünya sıkıntısı, âhiret azabından çok daha ehvendir. Bu sebeple kulun ibâdet tâatdan ve hiçbir an zikrullahdan gaflet etmemesi lâzımdır. Eğer kendi kendine bundan âciz ise kendi dışındaki bir muharrikten, bir uyarıcıdan yardım ister. Uyku fazla olursa nefsi tembelleşir. Sohbetin şartı da kendi fevkindeki bir kimse ile yapılmasıdır.            (Hz. R.M.Sâmî (k.s.), Yûnus ve Hûd Sûreleri Tef. Sh: 41-42)

 

“Şüphesiz ki Allah (Azze ve Celle) gündüzün günâh işleyenin tevbesini kabûl etmek için, geceleyin elini açar. Geceleyin günâh işleyenin tevbesini kabûl etmek için, gündüzün elini açar. (Bu) Tâ güneş battığı yerden doğuncaya kadar (devam eder).” (S.Müslim, C. II, Sh: 110)

“Münâfıkın misâli iki sürü arasında hayretle kalan koyun gibidir. Kimi o sürüye gider, kimi bu sürüye!”

(S.Müslim, C: II, Sh: 175)

 

  1. MAHMUD SÂMÎ (K.S.)’NİN İRTİHALİ’NİN

MİLADÎ SENE-İ DEVRİYESİ DOLAYISIYLE…

 

Ararım ağlayarak katrede, ummanda seni

Gül açan goncede nâle-i hicranda seni

Izdırâbınla yanan sîne-i sûzanda seni

Hissedip leyl-ü nehar tende seni, canda seni

Firkatin yıktığı, şu ömr-ü perîşanda seni.

 

Ağlıyor ben gibi ufkumda sönen bin emelim

Ağlıyor dîdelerim, her taatim, her amelim

İrtihâlin ile birdenbire lâl oldu dilim

Açılıp göklere gündüz, gece bîçâre elim

Dilerim görmeği ben, Ravza-i Rıdvanda seni.

 

Bir muhabbet ki onun her ânı dünyaya bedel

Kays-ı Mecnûn eyleyen mâşûka, Leyla’ya bedel

Adının her hecesi ni’meti uzmâya bedel

Asumânımda yanan Necm-i Süreyyâ’ya bedel

Bir ömür gördü gönül mihr-i dirahşanda seni.

 

Seni Peygamber-i Zîşan çağırıp hânesine

Severek okşayarak sardı aziz sînesine

Kenz-i mahfide yazılmış seferin gâyesine

Nail oldun girerek cennetin ol bahçesine

Saklayıp Rabb-i Celil gûşe-i sultanda seni.

 

Geçiyorken yine sensiz, şu ömür yaz ile güz

Silinip gitti gönülden bütün eşyâ, kül, cüz

Neme lâzım benim artık gece, akşam, gündüz

Ağlayan Câhide bir bak yapayalnız, öksüz

Arıyor yaş dökerek zerrede, cîhanda seni…

Câhid ERCAN

 

ALLAH-Ü TEÂLÂ’NIN RAHMETİNDEN

ÜMİD KESİLMEZ

 

“Oğullarım, gidin Yûsuf ile kardeşinden bir haber arayın… Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Zira hakikat şudur ki kâfirler gürühundan başkası  Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.” (Yûsuf: 87)

Hadîs-i Şerîf’te buyurulmuştur ki: “Cenâb-ı Allah’tan rica edip yalvaran fâcir, Cenâb-ı Allah’tan ümid kesen âbidden Allah-û Teâlâ’ya ma’nen daha yakındır.”

Bir adam öldü. Allah-û Teâlâ, Musa (a.s.)’a vahy buyurdu ki: “Evliyâmdan bir veli öldü, onu gaslet…” Musa (a.s.) geldi ve gördü ki halk günahından (fıskından) dolayı onu mezbeleye atmış. Dedi ki: “– Yâ Rabbi, Sen halkın onun hakkındaki kelâmını işitirsin…”  Allah-û Teâlâ buyurdu: “O üç şey ile ölümü ânında benden, şefaat diledi ki bütün günahkârlar bunun gibi benden dileseler mağfiret ederim:

Birincisi: Dedi ki: “Yâ Rabbi, sen benim bu kötülükleri şeytanın fiili ile işlediğimi bilirsin, arkadaşlarım da kötü idi. Fakat kalbim bunları kötü gördü.

İkincisi: Ehl-i fısk ile irtikâb-ı meâsîde beraberdim ama sâlihler ile oturmayı onlardan daha çok severdim.

Üçüncüsü: Bir fâcir ve sâlih ile karşılaştığımda sâlih ile karşılaştığımda sâlih kimseyi, fâcir üzerine tercih ve takdim ederdim.            (Hz. R.M.Sâmî (k.s.), Hz, Yûsuf (a.s.), Sh: 107)

 

 

DÜNYA LEZZET VE ŞEHVETİNDEN

UZAK KALARAK GECE İBADETİNE KALKMAK

 

Sallâllahu aleyhi ve sellem Efendimizin bizlere emir ve vasiyetlerinden biri de, dünyadan yüz çevirerek gece ibadetine kalkmaya hazırlanmamız, dünya lezzet ve şehvetinden uzak kalmamız, helâl lokma ile de olsa karnımızı tıka-basa doyurmamamız hakkındadır.

Şunu bil ki, zühde yapışmaksızın geceleyin kolaylıkla kalkacağını sanan kişi, çöplükte altın arayan kimse gibi, olmayacak bir şeyi istemiş olur. Buna kendisini zorlasa bile devamlı olmaz, devamlı olsa bile o kişi hicabtadır. Hakk’a münacattan lezzet alamaz.

Şeyhayn, Ebu Dâvud, Nesaî, İbn Mâce merfüan şu hadisi rivayet ederler:

“Şeytan uyuyan kişinin uyanmaması için başının arka son kısmına düğüm düğümler ve “senin için uzun bir gece vardır, rahat uyu” diyerek eliyle vurur.

Kişi uyanıp Allah’ı anar anmaz o düğümlerden ilki gevşeyip çözülür. Kişi abdest alınca ikinci düğüm gevşeyip çözülür. Namazı kılınca da son düğüm gevşeyip çözülür. Böylece vücudunda hafiflik olur ve kendisi de neşeli olarak sabahlar şayet o kişi uykusundan uyandığında bu şekilde davranmazsa tembel ve uyuşuk bir halde sabaha girer.”

İbn Mâce’nin rivayetinde şu ziyade vardır:

“…Bu şekilde davranmayan kişi (o gecenin sabahında) hiçbir hayırla karşılaşmaz. Binaenaleyh şeytanın düğümlerini iki rekat namazla olsun çözsün.”

Taberânî’nin bir diğer rivayeti şöyle: “Hak Teâlâ iki kişiye güler: Bunlardan biri soğuk bir gecede yatağını, yorganını bırakıp, abdest alıp namaza kalkan kişidir. Hâk Teâlâ bu kişi için meleklerine şöyle seslenir: “Kulumun bu davranışı ne içindir?” Cevap: “Senin katında bulunanları umduğu ve yine senin nezdindekilerden korktuğu için.”

Hak Teâlâ, “İsteklerini, ricalarını kabul ettim ve verdim, korktuğu şeyden de kendisini emin kıldım” buyurur.               (İmam Şâ’rânî, El Ehûdü’l Kübra, Sh: 135-139)

 

RİYÂZETİN SIRLARI

Riyâzetin sırrına varamayıp bu hakîkate eremeyenler, hiç ol-

mazsa buna doğru yaklaşmalıdır. İnsanlar bu husûsta dörde ay-

rılır:

1- Birincisi: Bir adam ki, kalbi Allâh’ı zikr ile dolmuştur. Za-

rurî geçimden fazlası için dünyâya iltifat etmez ve ona aslâ kıy-

met  vermez.  Bu  adam,  sıddîklardandır.  Bu  mertebeye  ancak

uzun riyâzet ve şehvetlere devamlı sabır sayesinde erişilebilir.

2- İkincisi: Dünyâ ve dünyâlık kalbini istilâ etmiş, kaplamış-

tır. Kalbinde Allâh’ı anacak yer ve boşluk kalmamıştır. Onun Al-

lâh’ı zikretmesi hadîs-i nefis bakımındandır. O, yalnız dili ile zik-

reder, bu zikir kalbine inmez. Bu adam helâktedir.

3- Üçüncüsü: Hem dünyâ, hem de din işleri ile uğraşan, fa-

kat kalbinde umûmiyetle dîn tarafı gâlib olan kimsedir. Bu adam,

Cehennem’e  uğrayacak  fakat  kalbindeki  zikrullâh’ın  galebesi

nisbetinde Cehennem’den çabuk kurtulacaktır.

4-  Dördüncüsü:  Her  ikisiyle  uğraşan,  fakat  dünyâlık  tarafı

kalbinde gâlib olan kimsedir. Bu da er-geç Cehennem’den çıkar.

Çünkü  kalbinde  zikrullâh  vardır.  Fakat  uzun  zaman  Cehen-

nem’de kalır. Allâhım, perişanlıktan sana sığınırız, zîra sığınıla-

cak ancak Sensin.

İbrahim  Havas  şöyle  anlatıyor:  Bir  def‘a  Şam’ın  en  yüksek

dağlarından olan Lükam dağına çıkmıştım. Orada bir nar ağacı

gördüm, canım çekti. Bir nar kopardım ve yemek için narı yar-

dım, fakat baktım ki acıdır, onu attım ve yoluma devam ettim.

İlerde başına arılar toplanmış bir adam gördüm. Kendisine se-

lâm verdim, selâmımı aldı ve adımı da söyledi. Adımı nereden

bildiğini kendisinden sordum. O da, Allâh kendisini bilenden bir

şey’i gizlemez dedi. Ben kendisine:

– Senin Allâh katında bir mevki’ sâhibi olduğunu görüyorum,

duâ etsen de Allâhü Te‘âlâ seni bu arıların sokmasından kurtar-

sa olmaz mı? dedim. Adam bana:

–  Ben de senin Allâh katında bir kıymetin olduğunu anlıyo-

rum, sen de duâ etsen de Allâhü Te‘âlâ seni nar hevesinden kur-

tarsa olmaz mı? Hâlbuki nar meyvesini dünyâda ısırmanın Âhi-

rette hesâbı sorulacak. Arıların ısırmasına gelince, onların mü-

kâfaatı görülecektir, dedi ve ben oradan ayrıldım.

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.), İhyâ u ‘Ulûmiddîn, 3.c., 153.s.)

NEFS-İ EMMÂRE VE HASTALIKLI KALB

 

Cenâb-ı Hakk, Azze ve Celle Hazretleri cânibinden Resûl-i

Ekrem (s.a.v.) Efendimizin teblîğ ettiği hükümlerin tamamı aşi-

kâre, apaçık olup aklî delillere muhtâç değildir.

Kalbi, ma‘nevî hastalıklardan sâlim ve sağlıksız fikrî düşün-

celerden selâmette olanlar nazarında hiçbir fikir ve delile muh-

taç değillerdir. Ancak nazar, fikir hastalığının varlığı ve âfetin or-

taya çıkması hâlinde, şübhe, tereddüd ve i‘tirâz vardır. Amma,

kalbî hastalıktan kurtulup ve gözünün perdesinin kaldırılmasın-

dan sonra, Ahkâm-ı Kur’âniyye’de bedâhet (kendiliğinden oluş-

lar) ve âşikârelikten başka bir şey yoktur.

Meselâ,  safra  hastalığına  mübtelâ  olan  kimse  her  zaman

safra hastalığına dûçar olduğundan bal gibi tatlı olan bir taâmın

lezzetli olması onun indinde mutlaka bir delîle muhtaçtır. Fakat

safra hastalığından halâs bulunca o zaman delîle muhtaç ol-

maz,  ihtiyâcı  kalmaz.  Çünkü  iyileşince  balın  lezzetini  tatmış

olur.   Binâenaleyh,  hakîkî   îmân   tahsîli   için   hasta   kalbinin

tedâvîsî  zarûrîdir.  “Mâni  ile  ihtiyaç  duyulan  bir  araya  gelince

mâni‘in def‘i evvele alınır.” (Mecelle)

Nefs-i Emmâre’ye gelince:  Nefis hadd-i zâtında şer‘î hü-

kümleri  kabûl  etmeyen  ve  tabî  olarak  onun  hilâfına  hâkimdir.

Çünkü İlâhi tekliflerin yapılması nefise pek ağır gelir.

Nefs-i  emmâre,  en  câhil  yaratılandır  ki,  insanın  kötülüğü

emir eden düşmanıdır. Ve himmeti kendi nefsini helâk etmekte-

dir. Onun arzûsu ni‘metlerin gerçek sâhibi olan Mevlâ-yı Haz-

ret-i  Rahmân  Celle  Sultânühû’ya  isyân  ve  can  düşmanı  olan

şeytana itaattir. Bu sebebden tezkiye-i nefs zarûrî olup, nefis

tezkiye olmadıkça yakîn husûlü de güç görünür. Ve felah da an-

cak tezkiye-i nefistedir.

Nitekim: “Onu tertemiz yapan muhakkak umduğuna er-

miş onu alabildiğine örten ise elbette ziyâna uğramıştır.”

(Şems s. 9-10)

Şerîat-i Bâhire’yi inkâr eden kimse, nebâtın halâvetini (bitki-

lerin  güzelliğini)  inkâr  eden  gibidir.  Tezkiye-i  nefs  ve  tasfiye-i

kalbden maksad, emrâz-ı kalbiyye ve âfât-ı ma‘neviyyeyi izâle-

dir (Kalbî hastalıkların ve ma‘nevî musîbetin giderilmesidir).

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramâzanoğlu (k.s.), Musâhabe, 1.c., 115.s.)

 

 

 

EHLULLÂHIN TASARRUFU HAKTIR

 

Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî hazretleri, dînin emirlerine

tam  uyardı.  Şübheli  şeylerden  ve  haramlardan  sakınma  husû-

sunda gayreti son dereceye ulaşmıştı. Yiyeceği ekmeğin ununu

helâldan tedârik eder, hamurunu kendi yoğurup, pişirir ve açlık

ağır bastıkça azar azar yerdi.

Sünnet-i seniyyeye uymakta, edeb ve âdetlerde de Peygam-

ber (s.a.v.) Efendimize tâbi olmakta büyük bir dikkat gösterirdi.

Peygamberimizin  hayâtını  ve  yüksek  ahlâkını  anlatan  kitâbları

devamlı yanında bulundurur, bunları okuyup, hâllerinde ve işle-

rinde Resûlullâh (s.a.v.)’e uymaya çalışırdı.

Bir def‘asında bir talebesi huzûruna giderken, yolda gözü ya-

bancı  bir  kadına  takılıp  ona  bakmıştı.  Hocası  Seyyid  Nûr  Mu-

hammed Bedâyûnî’nin huzûruna girince, sende zina zulmeti gö-

rüyoruz buyurarak, yabancı kadına bakması sebebiyle günâha

girdiğine işâret etmiştir.

Bir gün ihtiyar bir kadın, Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî

hazretlerinin huzûruna gelip:

“Cinler kızımı kaçırdılar! Ne yaptıysak bir çâre bulup ellerin-

den alamadık. Sizden kızımın cinlerin elinden kurtulması için bir

çâre bulmanızı istirham ediyorum” dedi. Bunun üzerine Seyyid

Nûr Muhammed Bedâyûnî hazretleri bir müddet oturup murâka-

beye daldı. Sonra o ihtiyar kadına:

“İnşâallah kızın falan vakit gelecek” dedi.

Buyurduğu gibi vâki olup, cinlerin kaçırdığı kız işâret ettiği va-

kitte geldi. Cinlerin elinden kurtulup gelen kıza nasıl kurtulup gel-

din? diye sorduklarında:

“Sahrâda cinlerin elinde esirdim. Birdenbire mübârek bir zât

gözüküp ellerinden kurtardı ve bir anda buraya getirdi.” dedi. Bu

hâdiseye şâhid olan bir zât, Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî

hazretlerine:

“Neden oturup murâkabeye daldıktan sonra, kadına, kızın fa-

lan vakit gelecek dediniz de, murâkabeye dalmadan hemen söy-

lemediniz?” diye sorunca:

“O kızın kurtulması için himmet gösterip Allâhü Te‘âlâya duâ

ettim. Sonra bana ilhâm-ı ilâhî ile kurtulacağı bildirildi. Bu fakîrin

teveccühü ve himmeti bu işe tesir etti” buyurdular.

 

ZİKRİ DÂİMÎYİ KORUMAK

 

Bu husûsta Cenâb-ı Hakk müteaddid âyet-i kerîmelerde

zikri kesîri emrediyor. Bu sûrelerde; “Ey îmân edenler Al-

lâh’ı çok zikredin” (Ahzâb s. 41)  diye emir buyuruluyor. Adet

de yok, vakit de. Alel ıtlak zikri kesir emr-i celîli; kişinin ke-

mâline  ma‘tuftur.  Kişinin  kemâliyle  zikri  nasıl  mümkünse

muradı Sübhânî ondadır. Dünyâ hayatımızda hiçbir ânımızı

Cenâb-ı Mevlâmızın zikrinden gâfil olarak geçirmemekliği-

miz  lâzımdır.  Çünkü  yarın  yevm-i  kıyâmette  ehl-i  cennet

dünyâda Allâh (c.c.)’yü zikretmeden geçirdiği bir an için bile

hased edecek ve; “Ne olurdu o anı da gafletle geçirmesey-

dim” diyecek.

Kıyâmette  Cenâb-ı  Hakk’ın  zikrinden  dünyâda  neden

gâfil olduğu sorulduğunda kullar hâllerine göre cevâb vere-

cekler. Bazısı “Yârabbi dünyâda ben darlıkta idim, o yüz-

den  gaflet  ettim”  deyince,  Cenâb-ı  Mevlâ:        “Sen  benim

Yûnus  kulumdan da mı darda idin; o balığın karnında

dahi beni zikretti” diyecek.

Hastalığını ma‘zeret olarak ileri sürene, Allâhü Azîmü’ş-

Şân Hazretleri; “Sen benim Eyyüb (a.s.) kulumdan da mı

dertli idin? Onun bütün vücûdu kurtlandı. Yere düşen

kurdu alır yaranın üzerine koyar. Rabbim onun rızkını

burada vermiştir der ve zikrullâha devam ederdi.” diye-

cek.  Sıkıntı  ve  elemlerinden  bahsedene,  Cenâb-ı  Hakk

(c.c.); “Benim  Yûsuf       (a.s.)  kulum  zindanda  bile  beni

unutmadı,  sana  ne  oluyor  da  sıkıntılarından  bahsedi-

yorsun” diyecek.

“Zenginliğim  seni  anmaya  mâni  oldu  Yârabbi!”  diyene

de Hakk Te‘âlâ Hazretleri; “Nasıl oluyor da zenginliğinin

mâni olduğunu söylüyorsun. Benim Süleyman kulum-

dan daha mı zengindin” diye suâl edecek. O Süleyman

(a.s.) ki peygamber olmakla beraber arz üzerinde min hay-

sil kül melik idi. Kuşların, hayvanâtın lisânına âşinâ, cinnî-

ler emri altında, vezîri, ism-i a‘zâma mazhardı.

(Tasfiye-i Kalb ve Tezkiye-i Nefs)

 

NAMAZDA HUŞÛ

Hayret edilecek bir hâldir ki bazı kimseler bir âlimin, ken-

disine saygı ve hürmet beslediği bir büyüğünün kendisinin na-

maz kılışına baktığını görse hareketlerine dikkat eder, edebe

riâyet eder, acele etmez ve bunların aksini yapmaktan utanır.

Halbuki Allâhü Te‘âlânın kendisini devamlı gördüğünü bildiği

halde O’ndan utanmaz.

Elinde hiçbir şey olmayan zavallı bir kuldan utandığı, onun

görmesiyle kötü hareketlerden kaçındığı halde mülkün sahibi

olan Allâhü Te‘âlânın görmesinden utanmaz ve namazı dik-

katsizce kılar.

Hadîs-i Kudsî’de Allâhü Te‘âlâ;  “En az sâlih bir kuldan

utandığınız kadar benden utanınız.” buyurmuştur.

Ashâb-ı Kirâmdan bazıları namazda öyle sessiz ve hare-

ketsiz dururlardı ki kuşlar omuzlarına konarlardı. Sa‘d ibn Mu-

‘âz (r.a.) “Müslüman olduğumdan beri, namazdan çıkıncaya

kadar dünyâ ve âhirete âid hiçbir şeyin hâtırımdan geçmesi

benden kat‘iyyen vârid olmamıştır” demiştir.

Hz. Talha (r.a.) kendi hurma bahçesinde namaz kılarken

ağaçlar arasında uçan bir kuşa gözü takılıp, kalbi de oraya

meyledince, namazı kaç rek‘at kıldığını unutmuş, selâm ver-

dikten sonra hemen istiğfar edip kendisini Allâhü Te‘âlâdan bir

an için bile olsa ayırmış olduğundan hurma bahçesini sadaka

olarak infâk etmiştir.

Ehlullâhdan Fudayl b. İyâz hazretlerinin bir rahatsızlık se-

bebiyle doktorlar elinin kesilmesine karar vermişler. Bu münâ-

sebetle kendisine direğe bağlayarak bu ameliyatı yapacakları-

nı bildirince Hazret; “Buna lüzum yoktur; ben namaza duru-

rum, siz elimi kesersiniz haberim olmaz” diyor. Ve Fudayl

hazretleri namaza duruyor, elini kesiyorlar haberi bile olmuyor.

Kezâ yine Hz. Alî (r.a.) efendimizin aynı şekilde namazda

iken ayağından ok çıkartıyorlar, haberi olmuyor.

İşte  namaz  ancak  böyle  olursa Allâhü  Te‘âlâ  tarafından

beğenilip  kabûl  ediliyor.  Böyle  namaz  kılanlar  da  Cenâb-ı

Hakk’ın birçok büyük tecellîlerine mazhâr oluyorlar.

(Tasfiye-i Kalb ve Tezkiye-i Nefs, 16-17.s.)

 

TEHECCÜDE KALKMAK

 

Tezkiye-i  nefsin  dördüncü  önemli  şartı  teheccüde

kalkmaktır. Bütün mü’minler üzerine müekked sünnet-

tir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz için vacip hükmün-

de idi.

Âyet-i kerîmede; “Kullarım bana farzdan sonra en

çok nâfilelerle yaklaşırlar” (İsrâ s. 79) diye buyuruluyor.

Yine Cenâb-ı Hakk: “Onlar o kimselerdir ki, gece-

leyin  namaz  kılmak  için  yataklarından  kalkarlar;

Rabblerine,  O’nun  azâbından  korkarak  ve  rahme-

tinden  ümîdvar  olarak  duâ  ederler” (Secde  s.  16)  diye

buyuruyor.

Sabah namazından velev ki yarım saat de olsa, ön-

ce kalkıp teheccüd kılarak kalbin tasviyesine çalışmak-

lığımız lâzımdır. Geceleri teheccüde kalkmak müekked

sünnettir. Nasıl ki öğle namazının ilk sünnetini cemaat

kılıp farza durunca camiye gelen cemaat imâma uyup

farzı kılar ve sonradan ilk sünneti terketmeyip, hemen

farzdan sonra kılarsa, geceleri teheccüde kalkmak da

bu şekilde terki mümkün olmayan müekked sünnettir.

Her Mü’min devamla mükelleftir.

Nitekim âyeti kerîmede;

“Mü’minler teheccüde kalkarak Rabblerini zikre-

derler” buyuruluyor.

Teheccüd  vaktinde  eksik  kalan  uyku  sabah  nama-

zından  sonra  telâfi  edilebilir.  Zaten  nefis  mutmainne

oluncaya kadar az yemek, az uyumak ve az konuşmak

lâzımdır. Ondan sonra yenen yemek vücûda nûr olu-

yor, uykuyu da Cenâb-ı Hakk ibâdet sayıyor.

Teheccüd vakti gözyaşı dökerek Hakk’a tazarrû ve

niyâzda bulunmak kalbin tasfiyesinde en önemli bir un-

surdur.

(Tasfiye-i Kalb ve Tezkiye-i Nefs, 26-27.s.)

 

 

NAMAZDAN MAKSÂD ALLÂH (C.C.)’NUN HUZÛRUNDA BULUNMAKTIR

 

Namazın aslı, rûhu huşû hâlinin ve kalbin bütün na-

mazda  hazır  bulunmasıdır.  Çünkü  namazdan  maksâd

kalbi Allâhü Te‘âlâ ile bulundurmaktır, heybet ve ta‘zîm

yolu ile Allâhü Te‘âlâyı zikretmektir. Çünkü Allâhü Te‘âlâ;

“Beni  hatırlamak  için  namaz  kıl” (Tâhâ  s.  14)      diye

emir buyurmuştur.

Hz. İbrâhîm (a.s.) namaz kılarken kalbi havf ve haş-

yetten öyle hışırdardı ki, sesi iki mil uzaktan duyulurdu.

Hz. Ebûbekir (r.a.) namaz kılarken yanındakiler ya-

nık ciğer kokusu duyarlardı.

Hz. Ali (r.a.) namaz kılmak için kalktığında vücûdunu

bir titreme alır, yüzünün rengi değişir ve “Yedi kat gökle-

re ve yere arzedilen ve onların taşıyamadıkları emâne-

tin  zamanı  gelmiştir”  derlerdi.  Namaz  kılarken Allâh’ın

huzûrunda günâhlardan dolayı utanma ve korku hâliyle,

kalbi kırık olarak durmalıdır. Bir büyüğüne karşı suç iş-

leyen kişinin o büyüğünün huzûruna gelirken duyduğu

korku, pişmanlık ve heyecan gibi. Kıbleye dönmek yü-

zünü bütün yönlerden çevirip tek bir istikâmete yönel-

mektir. Bunun ma‘nâsı ise kalbi her iki dünyâda olanlar-

dan  ayırıp Allâhü Te‘âlâya  teveccüh  ettirmektir.  Kalbin

kıblesi Allâhü Te‘âlâdır. Namazda kalbini başka şeylerle

meşgûl eden kişi; namazdayken sağa sola dönen, baş-

ka işler yapan kimseye benzer. Yüzü kıbleden çevirmek

nasıl namazı bozarsa kalbi Allâhü Te‘âlâdan çevirmek

de namazın hakîkatini bozar.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bir Hadîs-i Şerîflerin-

de;  “Namaza  durup  arzûsu,  yüzü  ve  kalbi  Allâhü

Te‘âlâ  ile  olan,  namazın  sonunda  anasından  doğ-

muş gibi olur” buyurmuşlardır.

(Tasfiye-i Kalb ve Tezkiye-i Nefs, 15-16.s.)

 

 

BÜYÜK CİHAD NEFİSLE YAPILANDIR

 

“Nefsini düşman bil! Zîra o bana düşmanlığından nâşî

karşıma dikilmiştir.” (Hadîs-i Kudsi) Allah (c.c.) katında

makbul ve hasta olup, Şerîat-ı Garrâ uyarınca nefis ile

cihâd ve ona muhalefet eylemek cihâdı ekber oldu.

Dışarıdaki düşman ile cihâd eylemek zaman zaman

vaki’ olur. Lâkin içerdeki düşman ile olan, nefs ile cihâd

daimîdir..

Nefis emmâre olmaktan kurtulup ta mütmainneye eri –

şince, llâhi hükümlere boyun eğmiş olur. Onda muhale-

fete mecal kalmamış olur. Haklarında hitâb-ı ilâhî: “Ey

Rabbinin emirlerine uymuş olan nefs-i mut’mainne!.. Sen

dön O Rabbına!. Hem râdıye olarak hem mardıyye’de!.

Gir kullarım içine, gir Cennetime!…” (Fecr s. 27-30)

Bunda îmân-ı kâmil, İslâm-ı hakîkî kuvvet bulmuş

olur. Ve bu imânsızlaşmaktan korunmuş, bozulmaz ve

eksilmez. Fakat nefs emmârede iken îmân, koruma-

sız, bozulma ve eksilme eğilimindedir. Yani son nefes-

te, îmânsız gitme tehlikesi vardır. Allahım muhafaza et.

Hadîs-i Şerîf de:

“Ya Rabbî! Senden, sonu küfre sürüklenmeyen imân

isterim!” buyrulmuştur. Nefis mutmainneye erişip de,

emmârelikten kurtulunca, isteklerinden, hırslarından ve

taşkınlıklarından kurtulduktan sonra, işlerin gerçeği ye-

rine gelip, namaz’ın ve orucun ve diğer amellerin hakkı

verilerek eda edilmiş olabilir.

Allah (c.c.)’a iman-ı yakın olanlar ile mü’minlerden

nefsine uyanların, cennetlerde ki olan fark ve ölçüsü,

ziftin denizlere olan ölçüsü gibidir. Ve her ne kadar ikisi

de bir cinstendir ve akıcı olma özelliği vardır. Lâkin de-

recelerinin farklı olması, karışımlarının az ve çok olması

oranındadır. Gölgenin ise hakîkate nisbeti hiç yok hük-

mündedir. Ehl-i suret ile ehl-i hakîkat’ın Cennet’te Allah

Teâlâ’nın görülmesi derecelerinin farklı olduğunun bilin-

mesi gerektir.

“Yanlış i’tikad ve amelden muhafaza buyur Allahım!.”

(Hz. Mahmud Sâmî Ramâzanoğlu (k.s.), Musâhabe, c. 1, s. 58)

 

ÂHİRETİN YANINDA, DÜNYA HİÇTİR

 

Cenâb-ı Hakk kitabında şöyle buyurur: ‘‘Kıyâmet kopa-

cağı gün, mücrimler (suçlular) bir saatten fazla (kabir-

de veya dünyada) durmadıklarına yemin ederler. Onlar

(dünyada iken de, doğruluktan yalan söylemeye), işte

böyle çevriliyorlardı.’’ (Rum s. 55)

Hadis-i şerifte buyuruldu:

“Dünyada nimet ehli (zengin) olup âhirette cehen-

nem  ehli olanlar, kıyamet günü getirilir.

Hafif bir daldırış ile cehennem ateşine daldırılırlar.

Sonra onlara:

“Ey Âdem oğlu! Sen hiç hayır gördün mü? Hiçbir

nimet sana uğradı mı?” diye sorulur. 0:

“Hayır! Vallahi, Rabbim (ömrüm boyunca dünyada

hiçbir nimet görmedim, hiçbir nimet semtime uğrama-

dı.) der.

Yani bir anlık cehennem ateşinin şiddeti, ona dün-

yada içinde olduğu zenginlikleri, nimetleri ve bollukları

tamamen unutturur.

Sonra insanlar arasında dünyada en çok şiddet,

yokluk, fakirlik ve sıkıntı çeken bir cennet ehli getirilir.

Onu güzel bir daldırış ile cennete sokup çıkarırlar. Ve

onu sorulur:

“Ey Âdemoğlu! Sen hiç dünyada sıkıntı çektin mi?

Sıkıntı, yokluk ve zorluklar dünyada sana uğradı mı

hiç?” 0 kişi:

“Hayır! Vallahi… Bana hiçbir sıkıntı uğramadı. Ve

ben dünyada hiçbir şiddet ve yokluk görmedim!” der…”

(Müsned-i Ahmed)

Hadis-i şerifte buyuruldu:

“Gerçekten kurtuldu, müslüman olan ve yeterli rızkı

olan kimse… (Tergip ve Terhib) Yeterli rızk, kişinin ihtiyacı-

nı giderecek kadar olan rızk demektir.

Ve yine buyuruldu “Âhirete nisbetle dünya, birinizin

parmağını denize batırmaya benzer, dikkat etsin, par-

mağıyla geri getirdiği şey ne kadardır? “

(İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l Beyan Tefsiri c. 21 s. 357)

 

YARADANIN SEVGİSİ

Muhabbete lâyık olan ancak Allah’tır (c.c.). Hz.

Peygamber’i (s.a.v.) sevmek övülür; zira Allah (c.c.) sev-

gisinin aynısıdır. Alimleri ve muttakîleri sevmek de böyle-

dir. Çünkü mahbubun mahbubu mahbubdur. Mahbubun

elçisi sevilir. Mahbubun dostu güzeldir. Bütün bunlar esa-

sın sevgisine dönüşür. Onu geçip başkasına varamaz.

Bu bakımdan hakîkatte, basiret sahipleri nezdinde Allah

(c.c.)’den başka sevilen ve sevgiye müstehak olan yok-

tur.

Hasan Basrî (r.a.) şöyle demiştir: ‘Rabbini tanıyan bir

kimse, O’nu sever. Dünyayı tanıyan dünyada zâhid olur.

İnsanın kendi nefsini sevip de nefsinin varlığı kendisine

bağlı bulunan rabbini sevmemesi nasıl düşünülebilir?!’

Malumdur ki güneşin hararetiyle yanan bir kimse göl-

geyi sevdiğinde, ister istemez gölgenin varlığını temin

eden ağaçları sever. Varlık âleminde her ne varsa, Allah

(c.c.)’ün kudretine nisbet gibidir; zira hepsi O’nun kudre-

tinin eserleridir. Hepsinin varlığı O’nun varlığına tâbidir.

Işığın güneşe, gölgenin ağaca tâbi oluşu gibi… Nitekim

güneşin ışığının, şeklinin sûretinin ve kendisinin de Allah

(c.c.)’ün kudretinden hâsıl olduğu gibi…

Allah (c.c.)’den başkası ancak bir sebeple; Allah

(c.c.)’e bağlı bulunduğundan dolayı sevilir; zira bütün in-

sanlara iyilik yapan Allah (c.c.)’tür. Önce yaratmak sure-

tiyle bütün insanlara ikramda bulunmuştur. İkinci olarak

zarurî azalar ve sebeplerini tamamlamak suretiyle, üçün-

cü olarak ihtiyaçlarının sebeplerini yaratmak suretiyle

nimetlendirme ve refaha kavuşturmakla onlara ikramda

bulunmuştur.

Kim bu sevgiden uzak ise, bu kimse nefsiyle ve şeh-

vetleriyle meşgul olur, rabbinden gâfil bulunduğundan

yaratanını gereği gibi tanımaz, sadece şehvetlerine ve

duygularının kapsamına giren şeylere bakar.

(İmâm Gazâli, İhyâ-i Ulumi’d-din, c. 4, Bölüm 6, s.545-546)

 

NEFSİ YOLA GETİRMENİN TEMEL YOLU

 

Allâhu Teâlâ (c.c) nefisleri yarattığı zaman:

“Benim ve kendinin kim olduğunu biliyor musun?”

diye sordu. Nefs cevaben:

“Sen sensin, ben de benim!” diye cevap verdi.

Allah (c.c) nefsin cehenneme atılmasını emretti. Orada

bin yıl yandı. Sonra cehennemden çıkartılarak Rabbin hu-

zuruna getirildi. Rabb yine sordu:

“Ey nefs! Benim ve senin kim olduğunu öğrendin

mi?”

Nefs cevap verdi: “Ben benim, sen de sensin!”

Allah (c.c) yine cehenneme atılıp bin yıl yakılmasını

emir buyurdu, aynı cevabı alınca bin yıl daha yaktı ama

nefs benlik davasından vazgeçmedi. Bunun üzerine Allah

(c.c)’ün gıdasının kesilmesini (aç bırakılmasını) emretmesi

üzerine aradan üç gün geçmedi ki, nefs feryada başlaya-

rak:

“Beni Rabbimin huzuruna çıkarın!” dedi. Cehennem ehli

bu duruma hayret etmişti. Kendi kendilerine:

“Bu ne acayip bir şeydir ki, üç bin yıl cehennemde yan-

dığı halde “Rabbim sensin!” demeyen nefs, üç gün gıdası

kesilince “Beni Rabbime götürün, bana Mevlam gerektir,

başka bir şey gerekmez” demeye başladı,” diye söylen-

meye başladılar. Cehennem malikleri, Allah (c.c)’a niyaz

ederek:

“Ey Rabbimiz! Sen gaibleri bilirsin, üç bin yıl cehennem-

de yandığı halde kimseye baş eğmeyen şu nefs, şimdi üç

gün aç kalınca “Beni Rabbime götürün” dedi,” dediler. Hak

Teâlâ nefsin huzuruna getirilmesini emir buyurdu ve ona:

“Ey nefs! Söyle bakalım şimdi, Ben kimim, sen kim-

sin?”

Nefs cevap verdi: “Sen benim Mevlâmsın. Ben ise senin

zayıf bir kulunum.”

Allah (c.c)’ın nefse bu şekilde muamele yapmaktan

maksadı, insanlara nefsi ancak açlığın yola getireceğini ve

onu kulluğa yanaştıracağını göstermektir.

(Eşrefoğlu Rûmi (k.s.), Müzekki’n-Nüfûs)

 

GÜNÜMÜZÜN EN YAYGIN

MUSÎBETLERİNDEN: SAHTE ŞEYHLER

 

”Her kavmi hidâyete davet eden bir mürşidi vardır. La-

kin bu şahsın (mürşid-i kâmilin) varlığı, sadece ve sadece

Allâhü Teâlâ hazretlerinin inâyeti ve tevfiki (başarı verme –

  1. si) iledir.

Bizim zamanımızda ise  durum çok değişmiştir. Bu za-

manda mürid bile olmayan kimseler, şeyhlik iddia ediyor-

lar. Şöhretleri yayıldığı için çok da mürid topluyorlar

(Bu zamanın câhil insanları) bu şanı çok yüce olan

(velâyet ve şeyhlik) makamı çocukların oyuncağı ve

şeytânların (bile kendisine) güldüğü gülünç bir hale ge-

tirdiler.

Öyle ki velâyet ve şeyhlik makamına verâset yoluyla

sahip oluyorlar.

Kendilerinden biri öldüğü zaman, ister küçük veya ister

büyük olsun hemen onun bir oğlunu yerine geçiriyorlar.

(Ölen kimsenin küçük veya ömrünü hep kötülükte harca-

mış ya da takvâ ve ihlâstan yoksun câhil oğluna) tasavvuf

hırkasını giydiriyorlar. Ve onu şeyhlerin yerine oturtturu-

yorlar.

İşte bu durum gerçekten büyük bir musîbettir.Yaygın bir

haldedir. Bu durum (ölenin yerine oğlunun getirilme adeti,

tasavvufî ömrünü ve işlevini) tamamlayan tarîkatlarda ce-

reyan ediyor. (Ve daha doğrusu) eserleri (nurları) sönmüş

(ve inkıtâ’ya uğramış) olan tarîkatlarda vardır. Onların ha-

berlerinin doğrusunu Allâhü Teâlâ hazretleri bilir. “

İmâm Rabbânî hazretleri sahte şeyhler için şöyle bu-

yurdu:

-“Ermeyen bir şeyhin çevresinde bulunmak ve onunla

sohbet etmek ve ona bağlanmak, zehirli bir kılıç ile yara-

lanmaktan daha beterdir. Zehirli kılıç insanın maddî haya-

tını alır, sahte şeyhler, insanın manevî hayatını öldürür.”

(Harpûti, Şerhü Kasîdeti’l-Bürde, s.6)

 

MANEVİYAT EHLİNE UYMAK GEREKİR

 

“Eğer peşinden gittiğin zâtın söylediği söz, fiil ve dav-

ranışları; Resûlullah (s.a.v)’a uyuyorsa doğru, uymuyorsa

yanlıştır. ‘Benim şeyhim, önderim, ağabeyim çok büyük

bir zâttır. Bir bildiği vardır. Ma’nen çok büyüktür, şöyle

kerâmetleri görülmüştür, işte şunun için yapmıştır.’ gibi

zorlama yorumlara girmeden söylenecek tek söz: “Bizim

için tek bir ölçü ve dünya-âhiret kurtuluş reçetesi var-

dır; o da Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in Şerîat-ı Garrâ-i

Muhammediyesi’dir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in sün-

netine uyan her şey doğrudur, haktır, gerçektir. O (s.a.v.)’e

uymayan her şey de her ne sebeple yapılırsa yapılsın yan-

lıştır, bâtıldır. Müslüman, karşısına gelen hâdiseyi, sünnet

aynasına tutacak. Eğer orada yer buluyor, o aynaya uyuyor

ise alacak, uymuyorsa kabûl etmeyecek, reddedecektir.”

Bu konuda Ahmed er-Rufai (k.s.) de şöyle buyurmuş-

tur: Efendiler! Mânevî derece ve mertebeleri iyi belleyiniz,

öğreniniz. Aşırılıktan, taşkınlıktan kaçınınız. Herkesi kendi

makamında tutunuz; insanların en fazîletlisi, şereflisi pey-

gamberlerdir. Salat-ü selam onlara olsun. Peygamberlerin

de en üstünü, Nebîmiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. (Pey-

gamberlerden) sonra da yaratıkların en meziyyetlileri onun

yakınları ve sahâbeleridir. Sonra da, çağların en hayırlıla-

rından birinde yaşamış olan tâbiînlerdir. Bu hususta özet

(olarak bileceğiniz) budur. Kur’ân ve sünnete sarılınız.

Kendi görüşünüze itibar etmeyiniz. Helak olanlar, perişan

olanlar, kendi görüşlerine uymaları sebebiyle helak olmuş-

lardır.”

Tasavvuf konusunda şerîat ve hükümlerinin değerini

bilmeyen, şerîat ile amel etmeyen kişiden yüz çevirmek

lâzımdır. Çünkü o kısırdır.

Mânevîyattan yoksun ve irşad derecesine yükselmeyen

“müteşeyyih” (sahte şeyhe) bağlanan müritlerin çalışmaları

da sonuçsuz kalmaya mahkûmdur.

(www.dintahripcileri.com)

 

 

İMANIN LEZZETİNİ KALPTE DUYUYORMUYUZ ?

 

Asr-ı Saâdet’te İranlılarla yapılan bir harpte, İranlılar

mağlup olup teslim, oldular. İslâm orduları kumandanı Sa’d

bin Ebî Vakkas (r.a.), İranlılarla anlaşma yapmak üzere,

Muaz bin Cebel (r.a.)’ı gönderdi. İranlılar gâlip gelen ordu-

nun kumandanını karşılamak için; ipekten halılar, atlastan

çadırlar hazırladılar. Bu manzarayı Muaz (r.a.) görünce;

“Böyle süslü yerlerde oturmak bize yakışmaz, Allah Resûlü

bizleri bundan men etti” diyerek toprağın üzerine oturdu.

“Her türlü salâhiyeti hâiz, anlaşma imzalayacak, gâlip ordu-

ların temsilcisi geldi, toprağa oturdu” diye İranlılar çok hay-

ret ettiler ve Hz. Muaz (r.a.)’a “Şu Müslümanların içerisinde

senden daha üstünü var mıdır?” diye sordular.

Hz. Muaz (r.a.) dedi ki: “Vallâhi, Müslümanların en ge-

risinde de bulunsam, onların içinde bulunmak şerefi bana

kâfîdir. Yeter ki o Müslümanların içinde bulunabileyim.”

Eğer insan, hakîkaten şunu gönlünde duyabiliyorsa,

mü’minlerin en gerisinde de olsa içinde bulunma şerefi ken –

disine yetiyorsa, kalbinde imanın tadını, lezzetini, halâvetini

tatmış demektir.

(İmanın lezzetinin kalpte hissedilmesinin anlaşılma yol-

larından bir diğeri) Allah Resûlü (s.a.v.); “Müslümanlar tek

bir vücudun gibidir. Vücutta bir organ rahatsız olursa,

vücûdun diğer bütün organları da rahatsız olur ve onu

hisseder.” (Buhârî, Edeb, 19) buyuruyor. Müslümanlara yapı-

lan her şeyi kendi vücûdumuzda olmuş gibi hissetmemiz

gerekir.

Arakan’da, Çin’de, Filistin’de, Suriye’de, Mısır’da ve

dünyânın her tarafında Müslümanlara yapılan zulüm, iş-

kence, haksızlık vs. eğer bizi rahatsız ediyor, bizi üzüyor

ve kardeşlerimize yardım etmek için maddî ve mânevî her

şeyimizi seferber etmeye çalışıyorsak, onların sıkıntılarını

kendi içimizde duyuyorsak, imanın tadını, lezzetini almaya

başlamışız demektir.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler 3, s.79)

 

RIZIK VE ECEL KONUSUNDA

ENDİŞELENMEMELİYİZ

 

Abdullah b. Abbâs (r.a.) şöyle der: “İnsanlar rızık

ve ecel dışında her konuda ihtilaf halindedir; Allâhu

Teâla’dan başka rızık verenin bulunmadığı ve yine

O’ndan başka insanların canını alan birinin olmadığı ko-

nusunda ise fikir birliği içindedirler!”

Yine Abdullah b. Abbâs (r.a.) şöyle der: “Allâhu Teâla

rızıkları yarattığı zaman, bu rızıkları yeryüzünün değişik

yerlerine dağıtması için rüzgarlara emir buyurdu; onlar

da emri yerine getirdiler. İnsanlardan kiminin rızkı yüz bin

değişik yere, kiminin rızkı on bin yere, kimininki bin yere,

kimininki yüz yere, kimininki bundan daha az veya daha

fazla yere dağıtılmıştır. Kiminin rızkı da evinin kapısına

bırakılmıştır; girip çıktıkça onu bulur. Her kul kendisi için

yazılmış olan rızkın peşinden koşar ve bu koşma kendisi

için taksim edilen rızık bitinceye kadar devam eder. Rızkı

bitince ölüm meleği gelir ve ruhunu alır.”

Bilinmelidir ki, kul yaratıldığı andan itibaren rızkı asla

kesilmez. Ana karnında iken gıdası, rahimden gelen ha-

yız kanından sağlanır; bedeni bununla yaşar. Bağırsağı

göbeğinden uzanan bir kordonla anasına bağlanır. Allâhu

Teâla, onun ana karnından çıkmasına izin verdiğinde bir

melek gönderir ve bu melek ana ile yavru arasındaki kor-

donu keser. Dünyaya ayak bastığı andan itibaren rızkı

dünyada tayin edilmeye başlar. Dünyadan ayrıldığında

ise, dünyadaki son rızkı onun âhiretteki ilk rızkı olur.

Bir kul bunu kesin bir îman ile müşahede eder ise,

kalbi mutmain olur; rızk ile ecel onun için aynı derecede

ve kesinlikte bir hâl alır. Böylece; ecel nasıl kesin bir haki-

kat ise; rızkın da aynı kesinlikte bir hakikat olduğunu bilir.

Kulun üzerine düşen, bu husustaki hükümlere riâyet edip

uymaktan ibarettir.

(Ebû Tâlib El-Mekki, Kûtu’l-Kulub, c.4, s.232)

 

DÜNYA SEVGİSİNDEN KURTULMALIYIZ

 

İmâm-ı Rabbani (k.s.) şöyle buyurur: Allâhu Teâlâ’nın

sevmediği bu dünyanın arkasında koşmamalıdır! Gönlünü

hep Allâhu Teâlâ’ya bağlamak sermayesini elden kaçırma-

malıdır! Ne sattığını ve buna karşılık neyi aldığını düşünme-

lidir! Dünyayı ele geçirmek için âhireti vermek ve insanlara

yaranmak için Allâhu Teâlâ’yı bırakmak alçaklık ve ahmaklık-

tır. Dünya ile âhiret birbirinin zıddıdır, tersidir. İkisinin sevgisi

bir kalpte toplanamaz. İkisi bir araya getirilemez.

Bu iki zıttan dilediğini seç ve seçtiğine karşılık kendini

sat, feda et! Ahiret azâbı sonsuzdur. Dünyada olanlar çok

azdır. Allâhu Teâlâ, dünyayı sevmez, âhireti sever. Sonun-

da kadından ve çocuklardan ayrılacaksın. Bunların idâresini

Allâhu Teâlâ’ya bırak! Bugün, kendini ölmüş bilmelidir. On-

ların işlerini Allâhu Teâlâ’ya bırakmalıdır. Tegâbün sûresinin

  1. ve Enfâl sûresinin 28. âyetinde meâlen, ‘‘ (Mallarınız ve

çocuklarınız sizlere kesin olarak düşmandır. Onlardan

sakınınız)’’ buyuruldu. Bunu iyi anlayınız.!

Tavşan gibi, gözleri açık uyku ne zamana kadar sürecek!

Bir gün gelip uyanılacak! Dünyaya düşkün olanlarla arka-

daşlık etmek, onlarla görüşmek, öldürücü zehirdir. Bu zehir-

le öldürülen kimse, sonsuz olarak ölür. Bunların yağlı, tatlı

yemekleri, kalbin hastalığını arttırır. Kalbin iyiliği, hastalıktan

kurtulması nasıl düşünülebilir?  (Aklı olana bir işaret yeter)

demişlerdir.

Onlarla görüşmekten, aslandan kaçar gibi, hatta daha çok

kaçmalıdır. Aslan insanın yalnız canını alır. Bu da, âhirette

faydalı olur. Dünyaya düşkün olanlarla beraber olmak ise,

insanı sonsuz felâkete ve zarara sürükler. Onlarla konuş-

maktan, onların lokmalarını yemekten ve onları sevmekten

ve onları görmekten sakınmalıdır. Sahih olan hadis-i şerifte,

‘‘ (Zengine, zenginliği için tevâzu gösterenin dininin üçte

ikisi gider)’’ (Beyhâki) buyuruldu. Onlara karşı yapılan bu

alçalmalar ve yaltaklanmalar, onların malları ve makamları

için midir, yoksa değil midir? İyi düşünmek lâzımdır.

(Mektubat-ı Rabbani, İmâm Rabbani, 138.Mektup)

 

VELİ OLMANIN ALÂMETLERİ

 

Allâh’ın veli kullarının ahlâkları on şeydir: Kalbin

selâmette olması, malda cömert olmak, dilde sâdık olmak,

nefs (kişilikte) mütevâzî olmak, şiddet (belâ ve musîbet)te

sabır, halvet (yalnızlıkta) ağlamak, halka nasihat (halkın iyi-

liğini istemek), mü’minlere merhamet etmek, eşyadâ tefek-

kür etmek,  herşeyden ibret almaktır.

Bir gün yakınları Beyâzid-i Bestâmî (k.s.) hazretlerine;

“Efendim, filan yerde büyük bir zât var. Fazîlet ve kerâmet

sâhibi bir velîdir.” dediler ve daha başka sözlerle o zâtı çok

medh ettiler. Bunun üzerine Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.); “Ma-

dem öyledir. O halde o büyük zâtı ziyârete gitmemiz lâzım

oldu.” buyurdular. Talebelerinden bâzıları ile birlikte onun

bulunduğu yere geldiler. Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) bildirilen

zâtın, mescide gitmekte olduğunu ve kıbleye karşı tükür-

düğünü gördü. Görüşmekten vazgeçip derhal geri döndü.

Sonra o kimse hakkında şöyle buyurdu:

-”Dînin hükümlerini yerine getirmekte, sünnet-i seniyye-

ye uymakta ve edebe riâyette zayıf birisine, nasıl olur da

kerâmet sâhibi denilir. Böyle bir kimsenin, Allâhu Teâlânın

evliyâsından olması mümkün değildir.” buyurdu.

Ebû Abdullah Seczî hazretleri buyurdu: “Evliyânın

alâmeti üçtür: Birincisi, derecesi yükseldikçe, tevâzusu,

alçak gönüllülüğü artar. İkincisi, elinde imkân bulunduğu

halde dünyâya değer vermez, düşkün olmaz. Üçüncüsü,

intikam almaya gücü yettiği halde merhametli ve insaflı

davranarak intikam almaz.”

Ebû Bekir Vâsıtî hazretleri  buyurdu: Velînin dört alâmeti

vardır.

1) Kendisine gelen musîbetten şikâyet etmemesi.

2) Kendisinden ortaya çıkan kerâmeti gizlemeye çalış-

ması, halka gösteriş yapmaktan ve şöhretten kaçması.

3) İnsanların verdiği sıkıntı ve belâlara katlanması, onla-

ra karşılık vermemesi.

4) Kendilerinden ortaya çıkan fiillerle Allâhu Teâlânın

kullarına karşı gizlenmeleridir.

(Rûhul Beyan Tefsiri Hadis-i Şerif’leri, c.2 s.285, Tabakâtü’s-Sûfiyye)

 

KISA ZAMANDA UZUN ÖMÜR NASIL YAŞANIR ?

 

Hasan-ı Basrî (r.h.) hazretleri buyurdu:

“Kıyâmet gününde sevap bakımından insanların en fazîletlisi

ömrü uzun olan mü’mindir.”

Ubeyd bin Hâlid (r.a.) hazretlerinden rivâyet olundu:

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretleri iki kişinin

arasında kardeş kurdu. Onlardan birisi Allah yolunda öldü-

rüldü (şehid

oldu.) Sonra diğeri  de bir hafta veya  buna  benzer bir zaman

(içerisinde) vefat etti. Onun üzerinde (cenaze namazı) kı-

lındı. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretleri, sordu:

“Sizler ne söylediniz? (Bu kardeşinize nasıl duâettiniz?)”

Sahâbeler buyurdular: “Allâhu Teâlâ hazretlerinden onu bağış-

laması, ona merhamet etmesi ve kardeşine kavuşturması için

duâ ettik.”

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretleri, buyurdu:

“Onun,   (vefat  eden   kardeşinin)   namazından   sonra

kıldığı namazı ve o kardeşinin salih amelinden sonra yaptığı

salih ameli nerede?”  Veya şöyle buyurdu:

“Onun, (vefat eden kardeşinin) orucundan sonra tuttuğu

orucu nerede? (Yani sonra ölen bu esnada kıldığı namaz ve

tuttuğu oruç sebebiyle diğerini geçmiştir) Gerçekten  ikisi-

nin  arasında yerle  gök arası  kadar fark vardır…’’

Geçmiş ümmetlere uzun müddetlerde kendilerine hâsıl olan

feyiz, bu ümmet için kısa müddette hâsıl olur.

Doğrusu mü’min kişi,  ilâhî yardım, ihsân ve nimetleri  ve

nefs-i emarenin elinden kurtuluşu temenni etmesi gerekir.

Çünkü nefs-i emmâre ıslah olmadıkça; uzun ömür, Allâhu

Teâlâ hazretlerinin kahrına karşı hiçbir fayda vermez

Nefs-i emmârenin ıslâhı, şeriat hükümleriyle amel etmekle

mümkündür.

Ve şeriat hükümleri kıyamet gününde insanlara delil olur. Şe-

riat hükümlerinin zahiri insanları cennetin yoluna götürür. Şeriat

hükümlerinin bâtını (tasavvuf) insanları, kurbet yoluna ve vuslata

ulaştırır.           (İsmail Hakkı Bursevi, Rûhul Beyan Tefsiri, c.11 s. 564-65)

 

VARLIKTA YOK OLMAK

 

Varlığını Hakk (c.c.) varlığına katmış olanlar, irade ve

arzu sahibi değillerdir. Onlar, yalnız Hakk (c.c.)’nun emri-

ne tâbi olurlar. O (c.c.)’nun fiil, idare ve tedbir tecellisine

kapılmışlardır.

Ey Hak yoldan şaşan ve sapan, herhangi bir şeyi ken-

dine hüccet etme. Senin için herhangi bir hüccet mevcut

değildir. Haram açık, helâl ise meydandadır. Hakk’a karşı

saygısız olmaya seni götüren ne oldu? O (c.c.)’ndan ne

kadar az korkar oldun? O (c.c.)’nun seni görmekte oldu-

ğunu, ne kadar küçümser hâle geldin?

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Allah

(c.c.)’yu görür gibi kork. O (c.c.)’yu görmesen de O

(c.c.) seni görür.’’ (Buhari) Ayık olan kişiler Hakk (c.c.)’nun

tecellisini kalbleri ile görürler. Bu görüş ile dağınık hâlleri

toplanır, birleşir ve tek şey olur. O büyük tecellinin sahibi

ile aralarında perde kalmaz, kalkar. Dış yapıları yıkılır, iç

âlem kalır. Ayrılıklar kesilir, putlar temizlenir. Ve nihayet

onlar için Hakk (c.c.)’nın gayri kalmaz. Bu anlatılan hâl,

onlar için tam olmayınca hareket etmez, ferah duymazlar.

Bu hâl ki tamam oldu, onlar için iç bitmiş sayılır.Onların

ilk kurtulduğu şey, dünya ve onun köleliğidir. Daha sonra

bilcümle masivâdır.

Dil sağlam ise, kalb de sağlamdır. O fâsid ise, kalb de

öyledir. Bu hâlde dilini takva ile gemlemelisin ve hezeyan

cinsi kelâmdan, dilini tutmalısın; tevbe etmelisin. Hele de

nifak hâlinden. Kalbin iyi olmasını dilemek sureti ile dilin

fesahat kazanır. Dolayısiyle kalbinde bu hâli elde eder. Di-

lin sağlam olunca kalbin sağ demektir. Kalb sağlam olun-

ca onun iyilik nuru bütün duyguları sarar. Bundan sonra

konuşmalar, Hak yakınlığını kazananların konuşması gibi

olur. O yakınlık hâlinde boş konuşma yoktur. Artık orada

sükût ve sessizlik vardır. Dua ve zikir vardır.

Allah’ım, bize ‘‘Dünyada iyilik ver, âhirette de iyilik

ver. Ve bizi ateş azabından koru.’’ ( Bakara 2/201)   Amin.

(Abdulkadir-i Geylani, İlahi Armağan Elli İkinci Meclis s. 291)

 

GERÇEK VE SAHTE ŞEYHLERİN VASIFLARI

 

Kutbu’l Aktâb Hâce Ahmed Yesevî  (k.s.), manevi vazi-

fe iddiasında olup sülûku ve yazılı gerçek icazeti olmayan

kimseler hakkında şöyle der:

“Hakikatla yürüyorum diye iddia edenler şeyh diye ad-

landırılan (veya bilinen) kimseler, eğer yetmiş makamı

geçip, yetmiş perdeyi aşıp hakikata girse ve Resûlullah

(s.a.v.)’in gördüklerini görseler, o zaman manevî halleri

düzgün ve iddiâları doğru olur. Hakk’a yakınlık ve şeyhlik

onlara câiz olur. Ama hakikat konusunda anlatılan yetmiş

makamı geçmeden, yetmiş bin perdeyi aşmadan ve Hz.

Peygamber (s.a.v.)’in gördükleri (bazı şeyleri) görmeden,

bir kimse “Ben Hakk’a ulaşıyorum” diye iddiâda bulunsa,

iddiası yalan, kendisi yalancı ve Allah (c.c.)’ya düşman olur.

nitekim Nebi (s.a.v.) buyurdular: “Yalancı, Allah (c.c.)’nun

düşmanıdır.” (Buhari)

Nebî (s.a.v.) buyurdu: “Her iddiânın bir mânâsı (içeri-

ği ve özü) vardır. Mânâsı olan kişi doğru, olmayan ise

yalancıdır, insanlara öyle bir zaman gelecek ki iddiâ

çok ama mânâ (ve mâneviyât) az olacak. Kim bir şeyi

iddiâ eder ama karşılığını bulunduramazsa, o yalancı-

dır.”

Âhir zamanda bizden sonra öyle şeyhler zuhur edecek

ki; şeytan aleyhi’l-lâne onlardan ders alacak ve onlar şey-

tanın işini yapacaklar. halka dost olup halk ne isterse onu

yapacaklar. müridlerine yol gösterip onları maksada ulaştı-

ramayacaklar. Dış görünüşlerini süsleyip müridden çok hırs

sahibi olacaklar ve içleri (bâtınları) harâb olacak.

Ey derviş! Şeyhlik dâvâsında bulunan kimsenin, kırk yıl

bir mürşid-i kâmilin hizmetinde bulunmuş, çile çekip ondan

(yazılı)  icâzet almış olması gerekir. (Aksi takdirde) onun

mürid edinmesi ve hediye alması haram ve bâtıldır. Şeri-

ata aykırı iş yapan kişi dinden çıkar, tarikata aykırı iş ya-

pan da merdûd olur, reddedilir. Ve her kim tevbe etmeden

dünyadan göçerse cehennemde azap görür. Bundan Allah

(c.c.)’ya sığınırız.”

(Mir’âtü’l-Kulûb, Yeseviliğin İlk Dönemine Ait Bir Risale,

Terc: Nejdet Tosun, s. 49-68)

 

 

KALBİN TASFİYESİVE NEFSİN TEZKİYESİ

 

Hz. Hanzala (r.a.) bir gün Hz. Ebû Bekir (r.a.)’a rastladı.

Hz. Ebû Bekir (r.a.) ona: “Ya Hanzala nasılsın?” dedi. O

da kendisi için: “Ya Ebû Bekir, Hanzala münâfık oldu” dedi.

Hz. Ebû Bekir (r.a.): “Subhanallâh, Hanzala münâfık ol-

maz, neden böyle söyledin?” diye sordu. Hz. Hanzala (r.a.):

“Resûlullâh (s.a.v.)’in yanında öyle bir ruh hâline giriyorum

ki cenneti cehennemi görür gibi oluyorum. Nebî (s.a.v.)’in

yanından ayrılınca dünyalık endişesi beni o ruh hâlinden

ayırıyor” deyince Hz. Ebû Bekir (r.a.): “Ya Hanzala, ben-

de de öyle oluyor. Gel bunu Resûlullâh (s.a.v.)’e soralım.”

dedi ve Nebî-i Ekrem (s.a.v.)’in huzuruna gittiler. Hz. Han-

zala (r.a.): “Ya Resûlullâh, Hanzala münâfık oldu” deyin-

ce Nebî-i Ekrem (s.a.v.) de aynı Hz. Ebû Bekir (r.a.) gibi:

“Subhanallâh, Hanzala münâfık olmaz, neden böyle

söyledin?” diye sordu. Hz. Hanzala (r.a.) da sebebi aynen

anlattı. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.): “Nefsim yed-i

kudretinde bulunan Allâh (c.c.)’ya yemin ederim ki

eğer siz benim yanımdaki hâli dışarıda muhafaza ede-

cek olursanız her adımda melekler size selam verir ve

sizinle musâfaha ederler. Lâkin gününüzün üçte birini

ibadet-ü taatle, üçte birini mâişetinizin teminiyle, üçte

birini de istirahat ve ailenizle meşguliyetle geçirmeniz

size kâfîdir” (Müslim, Tevbe 12) buyurmuşlardır.

Buna göre bir Müslüman hergün kendi kendine; o gün

kaç vakit namazı camide kıldığını, bilmeden de olsa yalan

söyleyip söylemediğini, kimseyi kandırıp kandırmadığı-

nı, İslâm’a muhalif bir şey yapıp yapmadığını vs. sorması

gerekir. Bir müslüman bu kötülüklerin hiçbirisini yapmak

istemez, iyiliklerin hiçbirisini de kaçırmak istemez. Bütün

bunlara rağmen yanlışa düşülmesinin sebebi kalbin iste-

nen seviyeye gelememiş olması, nefsin tezkiye edilememiş

olmasıdır. Eğer insan Allâh (c.c.)’ya değil de nefse bağlı

yaşarsa yanlışa düşmekten kurtulamaz.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler 2, s.32)

 

AÇLIK VE NEFSİN ARZULARINI TERK

 

Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur: “Muhakkak

sizleri biraz korku ve biraz açlık ile imtihan edeceğiz…

Sabredenleri müjdele!” (Bakara 2/155) Allah Teâlâ başka bir

âyette şöyle buyurmuştur: “Onlar kendileri ihtiyaç içinde

olsalar bile, başkalarını kendilerine tercih ederler.” (Haşr

59/9)

Enes b. Mâlik (r.a) şöyle rivayet etmiştir: Bir gün Hz.

Fâtıma (r.anha), elinde bir parça ekmek ile Hz. Peygamber

(s.a.v)’e geldi. Peygamber Efendimiz (s.a.v), ‘‘Ey Fâtıma,

bu elindeki ekmek parçası nedir?” diye sordu; Hz.

Fâtıma (r.anha), “Pişirdiğim ekmektir. Bu parçayı size

getirmeden yemeye gönlüm razı olmadı” dedi. Hz. Pey-

gamber (s.a.v), “Şunu bil ki, üç gündür babanın ağzına

giren yemek budur” buyurdu. (Buhari, Müslim) Bunun için

açlık, sûfîlerin sıfatlarından biri olmuştur. O aynı zamanda

mücahedenin (nefis terbiyesinin) temel esaslarından biridir.

Gerçekten seyrü sülük erbabı (manevî terbiye yoluna gi-

renler) açlığa ve yemekten uzak kalmaya kendilerini yavaş

yavaş alıştırmışlardır. Onlar hikmetin kaynağım açlıkta bul-

muşlardır. İbn Sâlim demiştir ki: “Açlığa alışmanın yolu,

alıştığı yemek miktarından her gün bir kedinin kulağı

kadarını azaltmaktır.”

Yahya b. Muâz (r.a.) der ki: “Açlık bir nurdur. Tokluk

ise kordur. Aşırı arzu ve iştah, odun gibidir; ondan yan-

ma meydana gelir. Onun ateşi sahibini yakmadan sön-

mez.”

Ebü’l-Kasım Ca’fer b. Ahmed-i Râzî (rh.a.) şöyle anlat-

mıştır: “Ebü’l-Hayr-ı Askalânî’nin canı senelerdir balık

yemek istemişti. Sonra helâl bir paradan balık alma

imkânı buldu. Balığı aldı kızarttı yemek için elini uzattı-

ğında, balığın kılçıklarından biri parmağına battı ve elini

mahvetti. Bunun üzerine Ebü’l-Kasım, ‘Yâ rabbi! İştahla

helâle elini uzatanın cezası bu ise, şehvetle harama eli-

ni uzatanın cezası nasıl olur acaba?’ dedi.”

(İmam-ı Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi S. 314)

 

TASAVVUFUN AMACI NEDİR?

 

Şeyh et-Tehânevî şöyle der: (İnsanların dillerinde dola-

şan) keşifler, olağanüstü durumlar, tasarruflar, rüya ve diğer

birtakım haller, tasavvufun amacı değildir. Şu bir gerçektir ki

Allah Teâlâ, Sahabe ve evliya eliyle birtakım kerametler izhar

etmiştir. Yine Allah Teâlâ’nın, bazı kullarına, sadık keşiflerde

bulunma özelliği lutfettiği de bir gerçektir. Ne var ki bütün bun-

lar, dinde amaç edinilen şeyler değildir! Bunlar, şer’î hüccet

olma özelliğine sahip olmadıkları gibi, o kişinin takvasını ve

Allah (c.c.)’ya yakınlık elde etmiş bir veli olduğunu da göster-

mezler! Bu türlü keşif ve tasarrufların gösterilebilmesi için sa –

lah ve takva değil, İslam ve iman şarttır. Hatta fasık ve kâfirler

de pratik ve çalışmayla bu türlü şeyler izhar edebilir. Nitekim

bu gibi haller Mesmerist’lerde de müşahade edilmektedir.

Tasavvuf’un gerçek amacı ise, üstün bir ahlakla ahlaklan-

mak ve nefsanî kötülüklerden kaçınmak olarak özetlenebilir.

Bu yolda kurtarıcı kazanç, İslam şeriatine tam bir bağlılık ile

birlikte bu faziletlerle donanmak ve Sünnet-i Nebeviyye’ye

eksiksiz bir şekilde uymakla elde edilir. Eğer bunlar sonucu

Allah (c.c.), iman ferasetinden bir nasip veya sadık keşifler –

den bir pay verirse, bu da O (c.c.)’dan gelen bir lütuf olarak

değerlendirilir. Yukarıda sözünü ettiğimiz faziletli aahlak ile

Sünnet’e ittibanın terk edilmesine ve nefsî rezaletlerden ka-

çınılmamasına gelince, bu türlü bir tutum içinde olan kimse

ister uçsun, ister su üzerinde yürüsün, ister göğe yükselsin,

sülûk, velayet, tarikat ve Tasavvufla en küçük bir ilgisi kuru –

lamaz!

(Eşref Ali et-Tehânevî, Eşrefu’s-Sevânih, c. 2 s.179)

 

NEFSİN EMELLERİ

 

İnsanların nefs-i emmâresi mevkî almak, başa geçmek

sevdâsındadır. Onun bütün arzûsu, boş olmak, herkesin,

kendisine boyun bükmesidir. Kendinin kimseye muhtâc

olmasını, başkasının emri altına girmesini istemez. Nefsin

bu arzûları, ilah olmak, ma’bûd olmak, herkesin kendine

tapınmasını istemek demektir. Allahü Teâlâ’ya şerîk, ortak

olmağı istemekdir. Hattâ nefs, o kadar alçakdır ki, ortaklığa

râzı olmayıp, âmir, hâkim, yalnız kendi olsun, herşey, yalnız

onun emri ile olsun ister.

Hadîs-i Kudsî’de, Allahü Teâlâ buyuruyor ki: ‘‘Nefsine

düşmanlık et! Çünki nefsin, benim düşmanımdır.’’ (Tir-

mizi) Demek oluyor ki, nefsi kuvvetlendirmek, onun, mal,

mevkî, rütbe, herkesin üstünde olmak, herkesi aşağı gör-

mek gibi isteklerini yapmak, Allahü Teâlâ’nın bu düşmanı-

na yardım ve onu kuvvetlendirmek olur ki, bunun ne kadar

fecî, korkunç bir suç olduğunu anlamalıdır. Allahü Teâlâ,

Hadîs-i Kudsî’de buyuruyor ki: “Büyüklük, üstünlük,

bana mahsûsdur. Bu ikisinde, bana ortak olmak iste-

yen, büyük düşmanımdır. Hiç acımadan, onu Cehen-

nem ateşine atarım.” İslâmiyet’e uydukça nefsin istekleri

azalır. Bunun için İslâm’ın bir emrini yerine getirmek için

yapılan mücahede, kendi düşüncesi ile yapılan binlerce se-

nelik riyazetten faydalıdır.

Hulâsa, nefs temizlenmedikçe ve baş olmak, üstün-

lük hulyâsından kurtulmadıkça, felâketden kurtulmak

imkânsızdır. Sonsuz ölüme gitmeden önce, nefsi bu hasta-

lıklardan kurtarmağı düşünmek lâzımdır. Mubârek Lâ ilâhe

illallah sözü, insanın içindeki ve dışındaki, bütün yalancı

ma’bûdları kovduğu için, nefsi temizlemekde, en fâideli,

en te’sîrli ilâcdır. Tasavvuf büyükleri, nefsi tezkiye etmek

için, bunu söylemeği seçmişlerdir. Nefs, yoldan çıkıp, inâda

başlarsa, bu kelimeyi söyliyerek îmânı tâzelemelidir. Pey-

gamberimiz (s.a.v.) “Lâ ilâhe illallah diyerek îmânınızı

yenileyiniz!” buyurdu. Bunu her zaman söylemek lâzımdır.

(İmam-ı Rabbani, Mektubat – 52. Mektup)

 

İNSANIN KUSURLARINI BİLMESİNİN YOLU

 

Allah Teâlâ bir kuluna hayrı irade ettiği zaman, ona

nefsinin ayıplarını gösterir. Ayıpları bildiği zaman da teda-

vi etme imkânı olur. Fakat halkın çoğu nefislerinin ayıbını

bilmekten câhildirler. O halde nefsinin ayıplarını bilmeyi is-

teyen bir kimse için dört yol vardır:

Birinci Yol: Nefsin ayıplarını bilen, âfetlerin gizlilikleri-

ne muttali olan ve basiret sahibi olan bir şeyhin huzurun-

da oturmalı, onu nefsine hâkim kılmalıdır. Nefisle yapılan

mücâhedelerde onun işaretlerine tâbi olmalıdır.

İkinci Yol: Dosdoğru bir dost istemektir. Basiret sahibi,

dindar bir dost… O dostu kendi üzerine gözetleyici tâyin et-

melidir ki o dost, onun durum ve fiillerini kontrol etsin, ahlâk

ve fiillerinden, zâhir ve bâtın ayıplarından hoş görmedikle –

rine dikkatini çeksin!

Hz. Ömer (r.a) derdi ki: ‘Allah (c.c.) o kişiden razı ol-

sun ki benin ayıbımı bana gösterir!’

Ömer (r.a) Selman-ı Fârisî (r.a.)’den ayıplarını sorardı.

Selman (r.a.), Hz. Ömer (r.a.)’a geldiği zaman Hz. Ömer

(r.a.) Selman (r.a.)’a ‘Hoşuna gitmeyen ne gibi fiillerim sana

nakledildi? ‘ dedi. Selman (r.a.) ‘Ne olursun bu hususta

bana bir şey sorma’ dedi. Ömer (r.a.) buna rağmen dur-

madan ısrar etti ve bunun üzerine Selman (r.a.) şöyle dedi:

– Benim kulağıma geldiğine göre, sen bir sofrada iki ka-

tık bulunduruyormuşsun. Senin iki elbisen varmış! Birisini

gündüz,öbürünü de gece giyiyormuşsun! – Senin kulağına

bundan başka şeyler de geldi mi? – Hayır! – Ben bunların

ikisinden de kurtuldum.

Üçüncü Yol: Nefsinin ayıpları veya marifeti hususun-

da düşmanlarının dilinden istifade etmektir. Zira düşman

gözü, daima ayıpları açığa vurur. İnsan, ayıplarını haykıran

düşmanından, kendisini öven, medh u senâsını yapan ve

ayıplarını gizleyen yağcı bir dosttan daha fazla faydalanır.

Dördüncü Yol: Halk ile oturup-kalkmasıdır. Halk ara-

sında gördüğü kötülükleri nefsinde aramalı ve nefsinde de

bu kötülüğün olduğu düşüncesiyle hareket edip onu silme-

lidir. Çünkü müslüman, müslümanın aynasıdır. Müslüman

başkasının ayıplarından önce kendi ayıbını görür.

(İmam-ı Gazâli, Kimya-i Saadet)

 

 

 

KURTULUŞA ERECEKLERİN BAZI VASIFLARI

 

“İçinizden insanları hayra çağıracak, iyiliği emredecek,

kötülükten alıkoyacak bir topluluk bulunsun. İşte onlar kur-

tuluşa erenlerdir.” (Âli İmran/104) Bu ayette emri bi’l ma’ruf ve

nehyi an’il münker in farziyeti bildirilmektedir. “Erkek ve kadın

bütün mü’minler birbirlerinin yardımcılarıdır. İyiliği emre-

derler, kötülükten alıkoyarlar. Namazı gereği üzere kılarlar.

Zekâtı verirler.” (Tevbe/71) Bu ayette ise Allah Teâlâ, mü’minleri

‘iyiliği emrederler, kötülükten alıkoyarlar’ diye vasıflandırmakta –

dır. Bu bakımdan bu vasfa sahip bulunmayan kimse, bu ayette

vasıflandırılan ‘Müslüman’ cemaatinin dışında kalır.

Hz. Âişe (r.anha)’nın rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.v.)

şöyle buyurur: “İçlerinde amelleri peygamberlerin amellerine

benzeyen on sekiz bin kişi olduğu halde bir memleketin hal-

kı azaba uğradılar.’’ (Buhari) Bu nasıl olur? Onlar Allah (c.c.) için

kızmıyorlardı! İyiyi emredip kötüyü menetmiyorlardı da ondan!

Ebu Umame el-Bâhilî (r.a), Hz. Peygamberden (s.a.v.) şu

hadîsi rivayet etmektedir: “Kadınlarınız baştan çıktığı, genç-

leriniz fasıklaştığı ve siz de cihadı terk ettiğiniz zaman duru-

munuz ne olacak?” (Buhari)

Bu söylediğiniz olacak mı? Evet! Nefsimi kudret elinde tutan

Allah’a yemin ederim, bundan daha şiddetlisi de olacaktır!

Bundan daha şiddetlisi nedir? Siz iyiliği emretmediğiniz ve

kötülükten menetmediğiniz zaman durumunuz ne olacak?

Bu olacak mı? Evet! Beni sevk ve idare eden Allah’a yemin

ederim, bundan daha şiddetli ve dehşetlisi de olacaktır.

Bundan daha şiddetlisi nedir? İyiyi kötü ve kötüyü iyi gördü-

ğünüz zaman durumunuz ne olacak?

Bu da mı olacak? Evet! Beni yoktan var eden Allah’a yemin

ederim, bundan daha dehşetlisi olacaktır?

Bundan daha dehşetlisi nedir? Kötüyü emrettiğiniz ve iyiyi

yasakladığınız zaman durumunuz nasıl olacak?

Bu olacak mı? Nefsimi kudret elinde tutan Allah (c.c.)’a ye-

min ederim ki bundan daha şiddetlisi olacaktır.Zira Allah Teâlâ

buyurmaktadır ki: “Ben kendi zatıma yemin ettim. Onlar için

öyle bir fitne koparacağım ki, hâlim bir kimse dahi o fitnede

sersemleşip şaşkına dönecektir!”

(İmam Gazali, İhya-u Ulumuddin, c. 2, İyilik Kötülük Bölümü)

 

SEHER VAKTİ İBÂDET EDEN KEREM EHLİNİN

DÜNYA VE ÂHİRETTEKİ ECİRLERİ

 

Abdullah İbn-i Abbâs (r.a.)’den rivayet olunduğuna göre,

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, şöyle buyurmuşlardır:

“Kıyamet günü olduğunda bir münâdî şöyle nida

edecektir: “- Kerem ehillerinin kimler olduğunu bu gün

bileceksiniz. Her hâllerinde Allah (c.c.)’ya hamdedenler

kalkıp gelsinler!” bu nida üzerine kalkıp sür’atle cen-

nete giderler. Sonra bir münâdi daha şöyle nida eder:

“- Kerem ehillerinin kimler olduğunu bu gün bilecek-

siniz.” “Gece yanlarını yataklarından ayıranlar gel-

sinler!” (Secde 8) Sonra bir bir münâdî şöyle nida eder:

“- Kerem ehillerinin kimler olduğunu bu gün bileceksi-

niz.” “Kendilerini ne ticâretin ne de alış verişin Allah’ı

zikirden, namazı dosdoğru kılmaktan ve zekâtı vermek-

ten alıkoymadığı ricali.” (Nur 37) ve onlar da kalkıp cen-

nete giderler.” (Buhari)

Ömer bin el-Hattâb (r.a.)’dan rivayet olunduğuna göre

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, şöyle buyurmuşlardır:

“Kim gece namazı kılar da, güzelce kılarsa, ya’ni na-

mazında kalbini dosdoğru tutarsa ve huşû’unu muha-

faza ederse, noksanlıklardan sakınırsa, Allah (c.c.) ona

dokuz ikramda bulunur. Bunların beşi (5’i) dünyâda;

dördü (4’ü) âhirettedir.

Dünyâdaki beş ikramı: 1) Onu dünyâda âfetlerden

muhafaza eder, 2) Namazın eserini, yüzünde izhâr

(belli) eder. 3) Onu sâlih kullarına ve bütün insanlara

sevdirir. 4) Lisânında hikmeti carî kılar. 5) Dinde ince

anlayışlarla nasîblendirir.

Âhiretteki dört ikramı: 1) Kıyamet gününde kabrin-

den yüzü ak olarak kaldırarak haşreder. 2) Hesabını

kolaylaştırır. 3) Kitabını sağ tarafından verir. 4) Sırattan

berk-i hatif (göz kamaştıran şimşek) gibi geçer.” (Buhari)

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Musahabe c. 3, s. 100-102)

 

GERÇEK TASAVVUF VE ÂDÂBI

 

İslam tasavvufu İslam’ın malıdır ve mutasavvıf camiası

da Ehli Sünnet’in halis ve temiz bir fırkasıdır. İmam Şarani

(k.s.), Tabakatı Sofiye adındaki eserinin önsözünde şöyle di –

yor: “Allah (c.c.) sana rahmet etsin kardeşim bil ki, tasavvuf

öyle bir ilimdir ki, Allah (c.c.)’nun velileri Kitap ve Sünnet’le

amel ettikleri zaman kalpleri aydınlanır ve kalpleri aydınlatır-

lar. Kim ki Kitap ve Sünnet’le amel ederse, o ilim onun kal-

binde devamlı olarak parlar, hakikatler ve sırlar onun dilinden

dökülür. Şeriat ulemasının ilimleriyle amel ettikleri zaman

şer’i ahkamın parlaklığını gördüğü gibi. O halde tasavvuf,

kulun şeriat ile riyasız ve nefsi hazlardan uzak amel etmesi

neticesinde elde ettiği özdür.”

İmam Gazâlî (k.s.)’e göre Şeriat billur vazo, hakikat vazo-

nun içindeki bal, tarîkat ise o balı yemenin yoludur.

Nitekim tasavvuf adı altında onu istismar edenlerin, din

adına fetva veren cahillerin durumunu belirtmek için de Ab-

dulhalık Gücdüvani (k.s.) Hazretleri müritlerinden birine ver-

diği bir öğütte: “Cahil sofulardan uzak ol ki, onlar din yolunun

hırsızları ve müslümanlığın da yol kesicileridir.” buyurmuş-

lardır. Civarlarına kimseleri yaklaştırmayan, hatta haram ve

şüpheli şeylerle itişip kalkışıp, ekmek, para ve mürit sayısını

arttırmak için yarışanlara da mutasavvıf diyebilir miyiz?

Tasavvufa intisab etmiş bazı kötü niyetli kimseler de se-

lef mutasavvıfları gibi Resûlullah (s.a.v.) Efendimize kadar

uzanan altın zincirin bir halkası olduklarını iddia ederler, an-

cak şer’i şerifin şartlarına ve tasavvufun adabına da riayet

etmezler. Halbuki şartlarına riayet edilmeyen hiçbir ibadet

sahih ve geçerli olmaz. Sahtekar insanların kusur ve günah-

larıyla gerçek mutasavvıfları suçlamak, hiçbir zaman haklı ve

adil olmaz. Bu tıpkı deliyi gören bir insanın, diğer bütün in-

sanlara deli demesine benzer ki bu da haklı bir karar değildir.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet Akâidi, 185-186)

 

NEFSİ YOLA GETİRMENİN ŞARTLARI

 

Öncelikle nefsini kendisi eğitmek isteyen bir kimse, ken-

diliğinden biten bir ağaca benzer. Böyle bir ağaç, bakıcısı

olmadığı için pek çabuk kurur. Eğer bir müddet kalır, yaprak

verirse de meyve vermez. Yani aşılanmadığı takdirde ya

meyve vermez veya yabani meyve verir. Bu bakımdan mü-

ridin elinden tutacak bir şeyhi olmalıdır. Mürid, tıpkı gözleri

kör olan bir kimsenin nehrin kıyısında kendisine rehberlik

edenin eline yapıştığı gibi, kâmil bir şeyhe yapışmalıdır. Ki-

şinin daha sonra nefsini yola getirmek için bazı hasletlere

ihtiyacı vardır. Sehl et-Tusterî (r.a.) şöyle demiştir: Abdal,

ancak dört hasletle abdal olur:

  1. Aç kalmak,
  2. Uykusuz kalmak,
  3. Sükût etmek,
  4. Halktan uzaklaşmak.

Açlık, kalbin kanını azaltır, kalbi bembeyaz yapar. Böy-

lece kalp nûrlanır. Bu bakımdan aç kalmanın, kalbin aydın-

lanmasındaki faydası apaçık bir şeydir. Uykusuz kalmaya

gelince, bu kalbi cilalar, tasfiye eder, nûrlandırır. Bu nûr,

açlıktan ötürü kalpte oluşan berraklığa eklenir. Uykusuzluk

da açlığın neticesidir. Çünkü toklukla beraber uykusuzluk

mümkün değildir. Uyku kalbi katılaştırır ve öldürür, ancak

zaruret miktarında sakınca yoktur. Susmaya gelince, bunu

uzlete çekilmek kolaylaştırır.

Halvete gelince, onun faydası kendini meşgul eden şey-

lerden uzaklaşmak, kulak ve gözü zapt u rapt altına almak-

tır. Zira kulak ile göz, kalbin dehlizleridir. Kalp, bir havuz

hükmündedir. Ona pis, bulanık ve kirli sular, nehirlerden

akıp gelir. Riyazetin hedefi ise, o havuzu pis sulardan bo-

şaltmak, orada biriken çamurlardan kurtarmaktır ki havu-

zun dibinden temiz su kaynayıp çıksın! Bu bakımdan za-

ruret miktarı hariç, duyuları zaptu rapt altına almak gerekir.

(İmamı-ı Gazali, Kimya-i Saadet)

 

TARİKATLARIN GÂYESİ

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri şöyle buyurdu:

“İnsanlar helak olmuşlardır. Ancak âlimler müstesna.

Âlimler helak olmuşlardır, ilmiyle amel edenler müstesna.

İlmiyle amel edenler de helak olmuşlardır, ihlâs sahipleri

müstesna. Muhlis olanlar da büyük bir tehlike üzeredirler.”

(Keşfû’l-hafâ) buyurmuşlardır. Yani insanlar Cenâb-ı Hakk’a karşı

dünyada vâki olan günahları sebebiyle ilâhî adaletin gereği ola-

rak ölümden sonra azâb görecekler ve lâyık oldukları cezaya

çarptırılacaklardır. Ancak bu cezadan müstesna olanlar İslâmî

kaideleri ve şer’î hükümleri âlimlerden öğrenmiş olan kimseler-

dir. Şu kadar varki bunlar, ilimleriyle amel etmedikleri müddet-

çe, meselâ Namazın şartlarını ve erkânını öğrenip Namaz kıl-

madıkça, uhrevî azâbtan yakalarını kurtaramazlar. Bunların bir

üçüncüsü de ihlâstır. Nefislerini tezkiyeye tabî tutmayanların ki-

bir, hased, riya ve cimrilik gibi kötü huylardan temizlenmeyenle-

rin amel ve ibâdeti, Allah (c.c.)’ın kabûlüne takdim etmeye lâyık

olamayacağından, onlar da afv ve inâyet-i ilâhî yetişmedikçe

azâbtan kurtulamazlar. Nitekim Allâhu Teâlâ: “Allâh dilediğini

mahv eder dilediğini de isbât eder.” (Ra’d s. 39) buyurmuştur.

Şunu da ifâde edelim ki, ilim öğretmek olsun, ilim ile amel

olsun, bunların ikisi de zahiri ve cismani amellerden sayıldığına

göre herkes için istediği zaman ve mekânda icrası mümkündür.

Fakat bedenî hastalıklardan kurtulmak bir doktorun tedavisine

muhtaç bulunduğu gibi, yukarıda beyan edilen kibir, hased gibi

kalbi hastalıkların da ma’nevî bir doktorun tedavisine şiddetle

muhtaç bulunduğundan gafil olmamak lazımdır. Peygamberi-

miz (s.a.v.): “Zikrullâh, kalplerin şifâsıdır.” (Keşfu’l-hafâ) bu-

yuruyor. (Buhari) İşte bu ihtiyaç ve bu lüzum üzerine gizli zikrin

öğretilip mü’minlere telkin edilmesi Hz. Sıddîk (r.a.)’e, açıktan

zikrin telkin edilmesi de Hz. Alî (r.a.)’e tevdî buyrulmuştur.

Yani Cenâb-ı Hakk zahiri ilimleri öğrenip öğretmek için her

zaman âlimler yetiştirmiş olduğu gibi bâtınî ilimleri de öğretmek

için tarikat erbâbını eksik bırakmamıştır.

(Muhammed Es’ad Erbilî (k.s.), Mektûbât, s.91)

 

 

 

GERÇEK MANEVİYAT EHLİ VE YOL KESİCİLER

İmâm-ı Gazâlî (k.s.) Hazretleri buyurdu:

”Havada uçan, suyun üzerinde yürüyen veya ateş yiyen

veyahut da bunlardan başka harikulâde haller gösteren bir

şeyhi gördüğün zaman onu iyi araştır. O şeyh, eğer Allâh

(c.c.)’ün farzlarından ve Resûlullah (s.a.v.)’in sünnetlerin-

den birini terkediyorsa yalancıdır, düzenbazdır. O evliyâ de-

ğildir. O şeyhin işleri asla kerâmet değildir; belki istidrâçtır.

Tasavvuf konusunda şeriat ve hükümlerinin değerini

bilmeyen ve şeriat ile amel etmeyen kişiden yüz çevirmek

lâzımdır. Çünkü o (şeriat ilimleri, hükümleri ve hikmetlerini

bilmeyen kişi) kısırdır. Maneviyattan yoksun, eksik ve irşad

derecesine yükselmen “müteşâyihe” (sahte şeyh)’e bağla-

nan müritlerde ancak ve ancak kısır ve çalışmaları sonuç-

suz kalmaya mahkumdurlar.

O gün yüzleri ateşte çevrilirken “Ah!” derler; “Ah, ne olur-

du bizler Allâh (c.c.)’a itaat edeydik, Peygamber (s.a.v.)’e

itaat edeydik!”  “Yâ Rabbena! Ey rabbimiz!” demektedir-

ler, “doğrusu bizler beylerimize ve büyüklerimize itaat

ettik de bizi yanlış yola götürdüler. Yâ Rabbena! Onlara

azâbın iki katlısını ver ve kendilerini büyük bir lânet ile

lânetle! ” (Ahzâb s. 66-68)

Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu “Ve sâdıklarla beraber

olun.” (Tevbe s. 119) Yani, sâdıkların cümlesinden olun ve

sâdıkların sohbet arkadaşları olun.

İşte bu sebeple bazı hikmet ehli buyurdu. Kişi, bekâ

(yerleşip kalacağı) yeri seçerken dînen en güzelini tercih

etmesi lazım gelir. Tâ ki sâdık ve samimî ihvan (din kardeş-

leri) ile yardımlaşsın.”

İsa (a.s.)’a soruldu.  “Yâ Rûhullâh! Kiminle oturalım?”

İsa (a.s.) buyurdu: “Konuşması ilminizi artıran, görülmesi

size Allâhü Teâlâ hazretlerini hatırlatan ve ameli sizi âhirete

rağbet ettiren sâlih kimselerin meclisinde oturun.”

(İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l-Beyân Tefsiri, 17.c., 135.s.)

 

EVLENMENİN ÖNEMİ VE

NESİLLERİ KORUMAK İÇİN DUA

 

Cenâb-ı Hakk (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de mealen:

İçinizdeki salih olan bekarları, evlendirin. Eğer bunlar fa-

kir iseler, Allah kendi lütfü ile onları zenginleştirir. Allah (lüt-

fü) geniş olan ve (her şeyi) bilendir.” (Nur s.32)

“Onlar ki: “Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler

ve zürriyetler bağışla (hayırlı evlatlar ver), ve bizi takva sa-

hiplerine önder kıl derler.” (Furkan s.74) buyurmaktadır.

Hadîs-i şerîflerde de şöyle buyurulur:

“Nikah benim sünnetimdir. Sünnetimden i’raz eden (kaçı-

nan), benden yüz çevirmiş sayılır.”

“Evlenin çoğalın. Zira, doğan çocuk düşükte olsa, kıya-

met günü ben sizin çokluğunuzla iftihar ederim.”

“Geçim korkusu nedeniyle evlenmeyen bizden değildir.”

“İçinizden evlenmeye gücü yeten evlensin, zîra evlenmek

gözleri haramdan daha çok korur, zinadan daha çok muha-

faza eder. Gücü yetmeyen ise oruç tutsun. Çünkü orucun

şehveti kıran bir hassası vardır.”

“Allah için evlenip, Allah için evlendiren, Allah’ın dostlu-

ğunu kazanır.”

“Evlenen kimse dininin yarısını korumuş olur. Artık diğer

yarısında da Allah’a karşı gelmekten sakınsın.”

“Ademoğlunun ölümü ile her ameli kesilir, ancak üç şey-

den kesilmez, bunlar kendisi için dua eden salih evlad, yap-

tığı sadak-i cariye ve faidelinen ilimdir….”

(İmam-ı Gazali, İhya-ı Ulûmiddin, 2.c., 59-62.s.)

 

CİMA DUÂSI

 

Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Dikkat edin. Bir kimse

ailesiyle cinsel birleşimde bulunduğunda,

“Bismillâh, Allâh’ım şeytânı benden (bizden) ve verece-

ğin çocuktan uzaklaştır.”

“Allâhümme cennibn’ş-şeytâne ve cennibi’şşeytâne mâ

razagtenâ” desin. Böyle der ve bu birleşmeden çocuk takdir

ve kaza edilirse o çocuğa ebediyyen şeytân zarar veremez,

Musâllat olamaz.” (Buhârî)

(Muhammed b. Abdullâh Hani (rh.a.), Âdâb, 170.s.)

 

VELÎ OLMANIN ÖLÇÜSÜ NEDİR?

 

İmâm-ı Gazâlî (k.s.) Hazretleri buyurdu:

”Havada uçan, suyun üzerinde yürüyen veya ateş yiyen

veyahut da bunlardan başka harikulâde hâller gösteren bir

şeyhi gördüğün zaman onu iyi araştır. O şeyh, eğer Allah

(c.c.)’ın farzlarından ve Resûlullah (s.a.v.)’ın sünnetlerinden

birini terk ediyorsa yalancıdır, düzenbazdır. O, evliyâ değildir.

O şeyhin işleri asla kerâmet değildir; belki istidrâçtır.”

Tasavvuf konusunda şerîat ve hükümlerinin değeri-

ni bilmeyen, şerîat ile amel etmeyen kişiden yüz çevirmek

lâzımdır. Çünkü o (şerîat ilimlerini, hükümleri ve hikmetlerini

bilmeyen kişi) kısırdır.

Mânevîyattan yoksun ve irşad derecesine yükselmeyen

“müteşâyihe” (sahte şeyhe) bağlanan müritlerin çalışmaları

da sonuçsuz kalmaya mahkûmdur.

“O gün yüzleri ateşe çevrilirken “Ah!” derler; “Ah, ne olur-

du bizler Allah’a itaat edeydik, Peygamber’e itaat edeydik!”

“Yâ Rabbena! Ey Rabbimiz!” demektedirler, “Doğrusu bizler

beylerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yanlış yola gö-

türdüler. Yâ Rabbena! Onlara azâbın iki katlısını ver ve ken-

dilerini büyük bir lânet ile lânetle! ” (Ahzâb s. 66-68)

Allah (c.c.) buyurdu: “Ve sâdıklarla beraber olun.” (Tevbe

  1. 119) Yâni, sâdıkların cümlesinden olun ve sâdıkların soh-

bet arkadaşları olun. İşte bu sebeple bazı hikmet ehli buyur-

  1. “Kişi, bekâsını (yerleşip kalacağı yeri) seçerken dînen en

güzelini tercih etmesi lâzım gelir. Tâ ki sâdık ve samimî ihvan

(dîn kardeşleri) ile yardımlaşsın.”

Hz. Îsâ (a.s.)’ya soruldu:  “Yâ Rûhullâh! Kiminle otura-

lım?” Îsâ (a.s.) buyurdu: “Konuşması ilminizi artıran, görül-

mesi size Allahü Teâlâ Hazretleri’ni hatırlatan ve ameli sizi

âhirete rağbet ettiren sâlih kimselerin meclisinde oturun.”

Velînin değeri kerâmetiyle ölçülmez. Nitekim en büyük

veliler topluluğu olan Ashâb-ı kiramdan çok az keramet nak-

ledilmiştir.

(İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l-Beyân Tefsiri, c. 17, s. 135)

 

NEFİSLE MÜCÂHEDE NEDİR?

 

Bil ki mücâhedenin aslı ve esası, nefsi alıştığı şeylerden

kesip uzaklaştırmak ve bütün vakitlerde onu kötü arzularının

aksini yapmaya zorlamaktır. Nefsi hayırlardan alıkoyan iki sıfa-

tı vardır. Biri, şehvetine yani kötü arzularına dalmak, ikincisi de

taatlarden uzaklaşmaktır.

Mücâhede konusunda yüce Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:

“Bizim uğrumuzda (bize ulaşmak için) mücâhede eden-

leri, hiç şüphesiz biz, bize getiren yollara ulaştıracağız.

Muhakkak Allah, iyilik sahipleriyle beraberdir.”

Serî-i Sakatî demiştir ki: “Ey gençler! Benim gibi ihtiyarlık

yaşına gelmeden önce Allah yolunda ciddi gayret edin. Yok-

sa, benim zayıf düşüp ibadetten geri kaldığım gibi, zayıflar ve

hakkı ile ibadet yapamazsınız.” Halbuki hazret, bunu söyledi-

ği zaman, ibadette hiçbir gencin kendisine ulaşamayacağı bir

durumda idi.

Hasan Kazzâz demiştir ki: “Bu tasavvuf terbiyesi üç şey

üzerine kurulmuştur:

  1. İyice acıkmadan yemek yememek.

2.Uyku iyice bastırmadan uyumamak (geceyi ibadetle ge-

çirmek).

3.Zaruret olmadıkça konuşmamak.”

Mansûr b. Abdullah şöyle nakleder:

Ebû Ali-i Rûzbârî, “Halka âfetler üç şeyden gelmektedir.

Bunlar; Tabiatın hastalanması, âdetlere yapışmak ve kötü be-

raberlik” dedi. Ben kendisine, “Tabiatın hastalığı nedir?” diye

sordum. “Haram yemektir” dedi. “Kötü âdetlere yapışmak ne-

dir?” diye sordum. “Harama bakmak, haram şeylerden gıda

edinmek ve gıybettir” dedi. Ben, “Kötü beraberlik nasıl olur?”

diye sordum. “Nefsinin şehveti (kötü arzuları) galeyana gelince

ona tâbi olmandır” dedi.

Ebû Osman demiştir ki: “Nefsinden herhangi bir şeyi güzel

gören kimse, onun ayıp ve kusurunu göremez. Nefsinin kusu-

runu ancak, onu bütün işlerinde kusurlu bulan kimse görebilir.”

Ebû Süleyman ise şöyle der: “Ben nefsimin hiçbir şeyini gü-

zel görmedim ki, ondan sevap bekleyeyim.”

(İmam-ı Kuşeyrî, Kuşeyrî Risâlesi,    s.251-256)

 

 

 

 

NE ZAMAN KÂMİL BİR MÜ’MİN OLUNUR?

 

Bir zât Nebî (s.a.v.) Efendimiz’e: “Ya Resûlallâh (s.a.v.),

ben ne zaman kâmil bir mü’min olabilirim?” diye soruyor. Allâh

Resûlü (s.a.v.): “Allâhu Teâla’yı hakkıyla sevdiğin zaman”

buyuruyor. O zât da: “Ya Resûlallâh (s.a.v.), Allâhu Teâla’yı na-

sıl hakkıyla sevebilirim?” diye sorunca Nebî (s.a.v.) Efendimiz:

“Allâh (c.c.)’nun Resûlü’ne tam olarak tâbî olursan, O’nun

sünnetine göre amel edersen, O’nun sevdiğini sever, buğ-

zettiğine buğzedersen, O’nun dostuna bakarak dost edi-

nirsen, düşmanına bakarak düşman edinirsen, o zaman

istediğini elde etmiş olursun” buyurmuşlardır. Hadîs-i şerîfin

devamında Nebî (s.a.v.) Efendimiz: “İnsanlar îmân cihetinden

değişik dereceler alırlar. Onların bu dereceleri bana olan

sevgiyle ölçülür. Yine insanların kâfir olanları da küfürde

değişik durumdadırlar. Onların da küfürde şiddetli olanları

ve diğerleri bana karşı buğzlarıyla belli olur. Dikkat edin!

O’na (Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e) muhabbeti olmaya-

nın îmânı yoktur. Dikkat edin! O’na muhabbeti olmayanın

îmânı yoktur. Dikkat edin! O’na muhabbeti olmayanın îmânı

yoktur” buyurmuşlardır. Allâh Resûlü (s.a.v.) üç defa teyitle mu-

habbeti vurgulamışlardır. Başka bir hadîs-i şerîflerinde: “Ben

size kendi öz nefsinizden, annenizden, babanızdan, çocuk-

larınızdan ve bütün insanlardan daha sevimli olmadığım

müddetçe îmânınız kemâle ermiş olmaz” buyurmuşlardır.

Hz. Ömer (r.a.) birgün Nebî (s.a.v.) Efendimiz’e: “Ya

Resûlallâh (s.a.v.), ben seni kendi nefsim hariç her şeyden çok

severim” demiştir. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz de: “Ey Ömer,

nefsim kudret elinde olan Allâh’a yemin olsun ki; sen beni

nefsinden de daha fazla sevmedikçe gerçek mânâda îmân

etmiş olamazsın” buyurmuşlardır. O anda Hz. Ömer (r.a.):

“Ey Allâh’ın Resûlü vallâhi ben seni şimdi nefsimden de daha

çok seviyorum” deyince Resûlullâh (s.a.v.): “Şimdi îmânının

kemâle ermiştir ey Ömer” buyurmuşlardır. Dolayısıyla Allâh

(c.c.) ve Resûlullâh (s.a.v.), îmânımızın kemâle ermesinin şartı-

nı Resûlullâh (s.a.v.)’e tâbiyete ve Resûlullâh (s.a.v.)’i her şey-

den daha fazla sevmeye bağlamışlardır.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, c.2, s. 54-56)

 

 

İLÂHİ MERHAMET İLE ALDANMAMALIYIZ

 

Cenâb-ı Mevlâ Hazretleri “Allâh’a karşı gurûrunuz sizi

aldatmasın” (Lokman s. 33) buyurmuştur. Yani lânetlenmiş

şeytân sizi benim af ve mağfiretimin çokluğu ile aldatıp terte-

miz şeriatımın sınırları dışarısına çıkarmasın. Gerçi Cenâb-ı

Hakk’ın af ve mağfireti çoktur. Lütuf ve keremine nihâyet

yoktur. Merhamet ve inâyeti boldur. Lâkin dünyada olduğu

gibi âhirette de şer’-î kanununun hükmü değişmez, yürürlük-

ten kaldırılamaz. Değerinden hiçbir şey kaybetmez.

Ne kadar şefkatli, merhametli ve iyiliksever olursa olsun

bir hâkim, kanunun hükmünü değiştiremez. Velev kendi ço-

cuğu aleyhine bile olsa adâletin hükmünü yerine getirmekten

geri durmaz. İşte Cenâb-ı Hakk bu gerçeği bize açıklıyor.

Yani benim zâtıma mahsûs merhametime aldanıp da

şer’î kanûnlara aykırı hareketlerde bulunmayınız. Çünkü

cezâlandırılırsınız diyor.

Burada bir mesele akla gelebilir. Şöyle ki, “şeriata aykırı

hareketlerde bulunmayan bir insan için yine de af ve mağ-

firete ihtiyaç duyulur mu?” sorusuna cevap olarak: Evet,

herkesin bildiği gibi kendisine nimet verilenin, nimet verene

teşekkürü vâcibtir. Nimete karşılık teşekkür etmeyen kişiye

nankör denilir. Hakkındaki nimetler kesilir, verilmez.

Maksadımızı anlatabilmek için şunu da söyleyebilirim ki,

Cenâb-ı Seyyidü’l-beşer, Şefî-i arsa-i mahşer (s.a.v.) Efendi-

miz bir gün ashâbına hitaben;

“Merhametlilerin en merhametlisi olan Cenâb-ı

Hakk’ın lütuf ve merhameti, keremi ve inâyeti olmadıkça

hiçbir kimse cennete girmeye ve vuslata ermeye hak ka-

zanamaz” buyuruyor.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu konuşmasından sonra

Sahâbe-i Güzin (r.a.e.) Hazretleri: “Ya Resûlullâh (s.a.v.)

siz de öyle mi?” demelerine karşılık:

“Evet ben de öyle” buyurmuş ve ilâhi rahmetin kendileri

için oldukça fazla tecellî ettiğini de ilâve ederek cevap verdik-

leri rivâyet edilmiştir.

(Muhammed Esad Erbili (k.s), Mektubat, s.363-365)

 

VESVESE VE ÇARESİ

 

Ibâdetleri yapıp, ilmihâl bilgilerini öğrenmeye çalışan kim-

seye, Allâh (c.c.)’yu, ahireti inkâr gibi düşünceler gelmesi,

onun imânsız olduğunu değil, imânlı olduğunu gösterir. Mey-

veli ağacın taşlandığı, hırsızın mücevher olan eve girmeye

çalıştığı gibi, şeytân da imânlı olanlara saldırır. İbadetleri ya-

pıp imânıma bir zarar gelir diye korkanın ve günahlarım çok-

tur, ibâdetlerim beni kurtarmaz diye düşünenin imânı kuvvetli

demektir. (bezzaziyye)

İbn Abbas (r.a) anlatıyor: Resûlullâh (s.a.v.)’e bir adam

geldi ve “Ey Allâh’ın Resûlu! Bizden birisi nefsinde bir şeyler

hissediyor ve onun içine bir şeyler doğuyor. Bunları içinde tut-

ması konuşmasından daha mı iyidir? diye sordu. Resûlullâh

(s.a.v) şöyle buyurdu: “Allâhü Ekber! Şeytânın hilesini

vesveseye çeviren Allâh (c.c.)’ya hamdolsun.” (Ebû Davud)

Hadîsten çıkan netice: Vesveseyi kovmak. Hadîste geçen

vesvesenin ilâcı onu önemsememekten geçmektedir. Tahkik

ehli buna göre eğitim verirler. Bunun özeti şudur: Vesvese-

den dolayı üzül-meyin. Aksine rahat olun ki Allâh (c.c.) vesve-

seden daha büyük belâlardan sîzleri korusun. Rahat olmanın

faydası şudur. Mü’min rahat olursa şeytân çok huzûrsuz olur

ve şeytân, vesvese vermeyi bırakır. Büyük belâlardan korun-

mada bazen vesvesenin etkisi olabilir. Çünkü nefis buna zo-

runlu olarak yönelirse, diğer büyük zahirî ve bâtınî günâhlarla

meşgul olmaya fırsat bulamaz. Böylelikle onlardan korunmuş

olur. Bunun için şöyle denildi; vesvese belasının defi, insanın

başına gelebilecek büyük belâların defi demektir. Kişinin ves-

veseye kendi isteğiyle yönelmemesi gerekir. Vesvese her ne

kadar asilik değilse de, bu sebeple nefiste eziyet meydana

gelir.

Kul, Allâh (c.c.)’ya istiâze (euzü besmele) ile yöneldiği za-

man bu yönelme, vesveseyi kovacaktır. Çünkü nefis bir anda

iki tarafa yönelemez. Zikrullâh ile meşgul olununca vesveseyi

savmaya ihtiyaç kalmayacak, kalb zikirle uğraştığından baş-

ka şeye yönelmeyecektîr.

(Eşref Ali et-Tehânevî, Hadîslerle Tasavvuf, 220.s.)

 

KALBİN TASFİYESİ VE NEFSİN TEZKİYESİ

 

Allâh (c.c.), “Nefis muhakkak şiddetle kötülüğü

emreder.” (Yûsuf s. 53) buyurmaktadır. Yine Cenâb-ı Hakk

Kitâb-ı Kerîm’inde “Kalplerinizi hasta yarattım.” (Bakara

  1. 10) buyurmaktadır. Bunları düzeltme vazifesi ise kulla-

ra aittir. Bu vazife ifâ edilmediği takdirde kabahat de yine

kullarındır. Bu sebeple kula düşen kalbini Allâh (c.c.) dı-

şındaki her şeyden ve nefsini kötülüklerden arındırmaktır.

Hz. Hanzala (r.a.) bir gün Hz. Ebûbekir (r.a.)’e rastladı.

Hz. Ebûbekir (r.a.) ona “Ya Hanzala nasılsın?” dedi. O da

kendisi için “Ya Ebûbekir, Hanzala münâfık oldu.” dedi.

Hz. EbûBekir (r.a.) “Sübhanallâh, Hanzala münâfık olmaz,

neden böyle söyledin?” diye sordu. Hz. Hanzala (r.a.)

“Resûlullâh (s.a.v.)’in yanında öyle bir ruh hâline giriyorum

ki cenneti cehennemi görür gibi oluyorum. Nebi (s.a.v.)’in

yanından ayrılınca dünyalık endişesi beni o ruh hâlinden

de ayırıyor.” deyince Hz. Ebûbekir (r.a.) “Ya Hanzala, ben-

de de öyle oluyor. Gel bunu Resûlullâh (s.a.v.)’e soralım.”

dedi ve Nebiy-i Ekrem (s.a.v.)’in huzûruna gittiler.

Hz. Hanzala (r.a.) “Ya Resûlullâh, Hanzala münâfık

oldu.” deyince Nebiy-i Ekrem (s.a.v.) de aynı Hz. Ebûbekir

(r.a.) gibi “Sübhanallâh, Hanzala münâfık olmaz, ne-

den böyle söyledin?” diye sordu. Hz. Hanzala (r.a.) da

sebebi aynen anlattı. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.)

“Nefsim yed-i kudretinde bulunan Allâh (c.c.)’a ye-

min ederim ki eğer siz benim yanımdaki hâli dışarıda

muhafaza edecek olursanız her adımda melekler si-

zinle musâfaha ederler. Lâkin gününüzün üçte birini

ibâdet-ü taatle, üçte birinizi mâişetinizin teminiyle,

üçte birini de istirahat ve ailenizinle meşguliyetle ge-

çirmeniz size kâfîdir.” (Müslim) buyurmuşlardır.

Cenâb-ı Hakk hepimizi kalbini tasfiye ve nefsini tezkiye

edip kendi yolunda bulunan kullarından eylesin. Âmin.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler-2, s.32-34)

 

 

 

 

ŞERİATSIZ TARİKAT OlMaZ

 

Size lâzım olan temel bilgiler öğrenmeden mutasavıflar –

dan nakiller yaparak, falanca dedi ki, filanca buyurdu ki gibi

lakırdılar ediyorsunuz. Bu ne haldir?.. Sizler, bu sözlerden

önce, Şafii dedi ki Ahmed b. Hanbel  dedi ki İmam-ı A’zam

dedi ki, gibi sözler söyleyiniz. Önce, kesin ve açık olan kulluk

muâmeleleriniz sıhhate kavuşturunuz. Sonra da, diğer söz-

lerle faydalanmağa çalışınız. “Haris dedi Ebû Yezid dedi” gibi

laflar ne noksanlık getirir ne de fazlalık. Şafii buyurdu, Mâlik

buyurdu gibi (onların fetvalarını aktarmağa başlangıç olan bu

sözleri) yolların en kolayı, mesleklerin (Allâh c.c.)ya) en yak-

laştırıcı olanıdır. Şeriatın sütunlarını, ilim ve amel ile güçlen-

diriniz. Sonra da, ilmi hükümlerin ve amellerdeki hikmetlerin

derinliklerine himmetlerinizi yöneltiniz. İlim meclisi, bir adamın

bilgisizce farz ibâdetlerden ayrı olarak yaptığı, yetmiş senelik

nafile ibâdetinden daha üstündür. Âyet:

“De ki: Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (ez- Zümer

s.9). Bir başka âyette de:

“De ki yahud karanlıklarla nur bir olur mu?” (er-R’ad s.

16) buyurulur.

Tarikat şeyhleri ve hakikat meydanlarının süvarileri sizlere

diyorlar ki: Bilgelerin (âlimlerin) eteklerine sarılınız. Size, felse-

feye dalınız demiyorum. Derinliğine fıkhı öğreniniz, diyorum.

Hadîs-i şerîfde şöyle buyurulmuş:

“Allâh hayrını murad ettiği kimseyi, dîni mevzularda

anlayışlı kılar” (Buhârî ve Müslim)

Velî kullar hiçbir zaman cahil olmamıştır. Allâh, cahil dost

edinmemiştir. Şâyet, cahili dost edinirse, onu (kudretiyle) bilgi

sahibi yapar. Ona öğretir.

Veli, dînini bilmek hususunda cahil olmaz. O, nasıl namaz

kılacağını, nasıl oruç tutacağını, nasıl zekat vereceğini, nasıl

haccedeceğini, nasıl zikir yapacağını bilir. Allâh (c.c.) ile olan

muâmele ilmine hakkıyla vakıftır. Böyle bir adam, ümmi de

olsa âlim sayılır. Ona, ancak peşinden gidilecek hakikat ilmini

bilmeyen cahil der!…

(Ahmed er-Rufâî, Kurtarıcı Öğütler, s.120)

 

 

HAKK YOLCUSUNUN VAZİFELERİ

 

Ma’nevi yolda ilerlemek isteyen birinin ma’nen yükse-

lip ilerlemesi, feyz nurlarından hakkıyla faydalanabilmesi

diğer bir ifâde ile makamları geçebilmesinin şüphesiz gün-

lük vird ve zikirlerine sımsıkı sarılmak ve devam etmekle

mümkün olacağı gibi şu iki hakikatten de ayrılmaması ge-

reklidir. Bunlardan birincisi:

“Size neyi verirse alınız. Neyi yasaklarsa ondan

da uzaklaşınız.” (Haşr s. 7) âyet-i celîlesine uyarak şerîat-ı

mutahharada gösterilmiş ve Hz. Peygamber (s.a.v.)

Efendimiz’in söz ve fiillerinden anlaşılmış olan emir ve ya-

saklardan kıl kadar sapmaması lâzımdır.

Şunu da ilâve edelim ki, şeriâtin emir ve nehiy i’tibâriyle

başlıca iki kısmı vardır. Emirlerden maksad bütün farz

ve nâfileler olduğu gibi nehiylerden maksad da Cenâb-ı

Hakk’ın haram kılmış olduğu söz ve fiillerden ibarettir. Pey-

gamberimiz (s.a.v.): “Îmân-ı kâmil iki yarımdan oluşan

bir bütündür ki, bir yarımı, yasak olan şeylerden ka-

çınmak mânâsına sabırdır. Diğeri ise Cenâb-ı Hakk’ın

emirlerine itâat ve sarılmak demek olan şükürdür.”

(Beyhâkî) buyuruyorlar.

Bilindiği gibi hadîs-i şerîfte yasaklardan sakınmanın

emirlere sarılmaktan önce zikredilmiş olmasında iki nükte-

ye işaret vardır. Bunlardan birisi kötülüğü def etmenin iyilik

yapmaktan önce bulunduğu, ikincisi ise, ibâdet ve tâatların

tamamını yerine getirmenin insan gücünün üstünde olup

yasaklardan sakınmanın ise her ferdin imkânı dâhilinde

bulunduğundan faydalarının daha kapsamlı olduğudur.

Hattâ diyebiliriz ki, İslâm âlemi için tasavvur olunan

yükselme ve ilerlemenin en mühim sebebi günâhları ter-

ketmektir. Yasakların, insanların mal ve canına şeref ve

şânına verdiği zarar ve ziyânın telâfisinin mümkün olmadı-

ğı basiret sahiplerince bilinip kabûl edilmektedir.

(Muhammed Es’ad Erbili (k.s), Mektubat, s.73-75)

 

KİMLERE RÂBITA EDİLMEZ?

 

Râbıtaya yetkili olmadan kendine râbıta ettirenler  büyük

zarardadırlar. Bu işin zararı, hem kendisine râbıta ettirene

hem de râbıta edenlere erişir.

Kendilerine yersiz olarak râbıta ettirenlerden bir kısmı,

bazı hallere aldanıp, büyüklerin bazı tecellilerini kendi halleri

sanır, nefsine mal eder, bir kısmı da, tarikat edeblerine ancak

yüzeysel olarak bakabildiği için kendisinde olmayan şeyleri

var zanneder, yahut “sahte keramet ve oyuna geliş” dedikleri

felakete düşer.

Bu mesele müride büyük zarar verebilir. Râbıtadan gâye

müridin kalbinden gaflet ve karanlığın kovulması iken, kendi

kalbinden gaflet ve karanlığı kovamayanlar, nefislerine râbıta

ettirmekle onların gaflet ve zulmetlerini nasıl giderebilirler?

Hz. Hâlid (k.s.) ve benzerlerinin vefatında ve âhiret diyarı-

na intikallerinde dünyaya iltifat ve irtibatları kalmaz fikrinde bu-

lunanlar ve herhalde hayattakilere râbıta etmek lâzımdır diye

düşünenler, büyük bir hata içindedirler. Zîra böyle bir kanaat,

evliyanın ölümünden sonraki tasarruflarını inkâr demektir

Şah-ı Nakşıbend (k.s.)’un, Abdülhâlik Gucdüvanî (k.s.) ile

arasında beş vasıta varken onun ruhâniyetinden feyz alması,

Ebül- Hasan Harkânî (k.s.)’nun da Ebayezid (k.s.)’dan feyz

alması, bu ölçünün doğruluğuna işarettir.

Hz. Hâlid-i Nakşıbendî (k.s.)’nun halifelerinden hiçbiri

ve kezalik can dostu Şeyh İsmâil ve Şeyh Abdullâh Herevî,

ruhları dünyadan ayrılıp ulvi makamlara yükselinceye kadar

kendilerine râbıta edilmesine izin vermezler ve bu işi daima

yasaklarlardı.

İnsanların ve cinlerin mürşidi Hz. Mevlâna Hâlid (k.s.)’un

halifeleri, yüce Nakşîlik yolunun en büyüklerinden oldukları

halde edeblere ne kadar uydukları bu hallerinden anlaşılır.

“Tarîkat sadece edebdir.” denilmiştir.

Mevlâna (k.s.), Mesnevî’de, bu inceliğe işaret eder ve ma-

rifet yolunun edebde olduğunu edebden yoksun olanların İlâhi

lûtufdan mahrum bulunduğunu kaydeder.

(Abdulhakim Arvâsi (r.h.), Râbıta-ı Şerîfe, s.25)

 

RÂBITA NEDİR?

 

Arapça, bağlayan, rapteden demektir. Tasavvufî olarak,

müridin zihnen ve kalben mürşidiyle “beraberlik” halinde ol-

masını ifade eder. Ruhî terbiye için, bu mânâ beraberliğine

ihtiyaç olduğu kaydedilir. Nakşibendîlikte râbıta önem ar-

zetmekle birlikte, asıl değildir. Diğer tasavvuf okullarında

da, ismen olmasa bile, mânâ olarak râbıta vardır. Râbıtaya,

sevgi anlamı da yüklenmiştir. Meselâ, sevgi râbıtası için şu

tarif verilir: “Mürşidin şeyhini severek, yâd etmesi ve suretini

zihninde canlandırmasıdır”. Kalbî râbıta diye verilen bir tarif

de şöyledir: “Müridin, kalben şeyhi ile beraber olmasıdır”. Bu

mânâ birliğinin, müridi şeyhinde fânî olmaya yani, onun hâli ile

hallenmeye götürdüğü söylenir. Râbıta için sufiler “Sâdıklarla

beraber olunuz” (Tevbe/119) âyetini baz olarak alırlar. Kişinin

sevdiğiyle beraber olduğunu bildiren hadis-i şerifler, râbıtadaki

muhabbet keyfiyetini açıklayıcı olarak düşünülmektedir. Şeyh

Abdülhakim Arvasî (k.s.), namaz esnasında râbıtanın sakın-

calı olduğunu ve bu sebeple, namazda sadece Allah’a râbıta

yapılması gerektiğini söyler.

Kundaktaki çocuğuna duyduğu aşırı sevginin, o çocuğun

annesinin süt ve gıda ihtiyacını hafif bir göğüs sızısı ile hisset-

tirmesi ve bu gibi örnekler çoğaltılarak, râbıtanın insanî, fıtrî

ve tabiî bir olay olduğu hususu kolayca anlaşılabilir. Râbıta,

tasavvufi planda, hiç bir mutasavvıf tarafından, insanın insanı

tanrı edinmesi şeklinde açıklanmamış, ancak müridin şeyhi-

ne olan aşırı sevgisi, tasavvuf psikolojisi tatmamış kişiler ta-

rafından, farklı biçimde yorumlanmıştır. Müridin şeyhine olan

râbıtası, (özellikle Nakşî sülukunda) murakabe’ye kadardır.

Ondan sonra, müridin sadece Allah’a râbıta yapması gerekir,

o durumuyla yine şeyhine râbıtaya devam eden kişi, manevî

açıdan gerilemeye duçar olur.

Zira şeyhe râbıta yapma, nihai râbıta olan Allah’a râbıtanın

bir ön hazırlayıcısı hüviyetindedir, ilki, yüzme eğitimini alan;

ikincisi de, eğitimini tamamlamış, denizde bilfiil yüzen kişinin

durumu ile mukayese edilir. Bu örnekte görüldüğü üzere, ikinci

durum, birinciden daha ileridir, daha olgundur.

(Prof. Dr. Ethem Cebecioğlu, Tasavvufi Terimler Sözlüğü, s.214)

 

SAADETİN KAYNAĞI

 

Allâh (c.c.), Kur’an-ı Azîm’inde, muhteşem İslâm milleti ve

muhterem Nebi (s.a.v.) ümmetine hitaben:

“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” bu-

yurarak, onları seçmiş ve bu topluluğu baştan başa saadetle

müjdeleyerek, diğer ümmetler arasındaki yeri ve değerini yük-

seltmiştir.

Ancak bu ilâhî hitap, âsi ve rezil nefsinin esiri olan ve böy-

lece İslam’ın nezih yolundan çıkan kişilere değildir. Vicdan

sahiplerinin ve irfan ehlinin gözünde bu gibi nefsi ile şeytanın

hilelerine aldananların vahşî ve yırtıcı canavarlardan farklı bir

tarafı yoktur. Bilâkis Allâhü Te’âlâ’nın bu hitabı; dışını ilim tahsili

ile süsleyen, içini de güzel vasıf ve iyi hasletlerle bezeyen, zikir,

fikir ve düşüncelerini dîn ve himmet dâiresini genişletme, Allâh

(c.c.)’un birliğine kesinkes inananların sa’âdet ve selâmetini

te’mîne seferber eden kişileredir. Allâh’ım bizleri de bu zümreye

dâhil eyle.

Ne yazık ki, zamanımızın pek çok gençleri, bu apaçık ger-

çek ve nükteden gâfil, Fahrü’l-Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz’in pey-

gamber olarak gönderiliş hikmetinden habersiz kalmışlardır.

Hz. Peygamber (s.a.v.):

“Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim”

buyurmuştur. Hakk Te’âlâ, sırf ilâhî inayeti ve yüce merhame-

tiyle:

Evvelâ: Yeryüzünü nübüvvet nuru ile aydınlatmış ve O

(s.a.v.)’e tâbi olanları dünyevi ve uhrevi saâdetle müjdelemiştir.

İkinci olarak: Kullarına bütün feyz ve kemâlâtın kaynağı

olan âyetleri, insanların bedenlerine can veren faydalı delil ve

nükteleri, iki cihan saâdetinin sebebi olan Kur’ân-ı Kerim’ini ba-

ğışlamıştır.

Eğer İslâm milletinin yükselmesi ve Nebi (s.a.v.) ümmetinin

yücelmesi isteniyorsa, bu husus ancak Alîm ve Allâm olan Allâh

(c.c.)’un emir ve yasaklarına boyun eğip, şanlı Resûlü (s.a.v.)’in

Sünnet-i Seniyyesine sımsıkı sarılmakla gerçekleşecektir. Ter-

temiz İslâm şeriatını, değişik iklimlerde hâkim kılan, apaydınlık

tarikâtı da akıl ve düşüncelerinin muhafızı yapan bir topluluk,

elbette hedeflerine varırlar ve sonsuz mutluluğa ererler.

(Muhammed Es’ad Erbilî (k.s.), Mektûbat, 391-392.s.)

 

 

 

TARİKATLARIN ÇIKIŞ NOKTASI

 

Cenâb-ı Hakk “Nefsinde ve kalbinde Rabbını gizli-

ce, boynu bükük ve ürpererek zikret. Sakın gafillerden

olma.” ve benzeri âyetlerini indirdikten sonra Hâce-i âlem

ve Ademoğullarının Mürşidi (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri:

“Cenâb-ı Hakk’ın kalbime ve gönlüme doldurduğu her

şeyi olduğu gibi Hz. Ebu Bekr’in göğsüne boşalttım”

buyurarak  Hz. Ebû Bekr (r.a.)’e (Sevr Mağrasında) kalble

zikri telkin ederek öğretmiş, kendisinin de seçkin sahabile-

re telkin ve talim etmesini emretmiştir.

Bâyezîd-i Bistamî’nin zamanına gelinceye kadar bu

yüce tarikata Sıddîkıyye Tarikatı adı verilmiştir. Cenâb-ı

Şah-ı Nakşibendiyy-i Buhari (k.s.) Efendimiz’e gelince

Tarikat-ı Nakşibendiyye veya Tarîkat-ı Nakşiyye denil-

miştir. Aynı şekilde Cenâb-ı Peygamber (s.a.v.)’in dama-

dı İmam Ali (k.v.) Efendimiz’e de cehri zikri öğretip diğer

ashab-ı kiram hazretlerine telkin etmelerini emretmiştir.

İmam Cafer-i Sadık, Hasan Basrî, Ma’rûf Kerhi, Abdülka-

dir Geylâni (k.s.) Hazretleri gibi Muhterem zevatın el ve

gönüllerinde zamanımıza kadar gelmiştir.

Bu her iki yüce silsile yalan üzere birleşmeleri mümkün

olmayan topluluklardan naklolunmuştur. Böyle bir haberi

bir kalemde inkârın cezası ağırdır.

İlâve olarak  şunu da   açıklayalım ki, yüce tarikatlardan

bir tarikata bağlananlara yanlış bir yola sapmışlar diye per-

vasızca dil uzatmak ne büyük bir cesaret ve ne büyük bir

cehalettir. Çünkü bunlar Allah Allah diyerek Allah’ın yüce

adını ya da La ilahe illellah diyerek kalbleri ve kalıblarıyla

ile kelime-i tevhidi anıyorlar. Tevbe edip istiğfar ediyorlar.

Allah’ın zikri ile vakit geçiriyor, beş vakit namazı tertemiz

oldukları halde cemâate devam ederek kılıyorlar. Böylesi-

ne güzel ve iyi davranışlarda ve Cenâb-ı Hakk’ın razı ola-

cağı amellerde bulunmak aklen, örfen, hikmeten ve şer’an

suçmudur? Bu hallerin hangisi şeriata aykırıdır?

(Muhammed Es’ad Erbilî (k.s.), Mektûbat, 373.s.)

 

NEFSE UYMAK ZARAR GETİRİR

 

Nefs ve hevâya uymak insanı her türlü felakete ve helâke

sürükler. Saadet ve selâmet yolunda ilerlemek isteyenlerin

uyacakları en önemli edep ve vazifelerden birisi de nefse

muhâlefettir. Nefsin meşru olmayan arzularına uymamak

farzdır. Çünkü nefsin emri, daima fenalığadır.

Heva ve heves demekten maksat, bâtıl olarak uyulan

şeylerdir. Bir kimse, heva ve hevesine uyarsa hakkı reddeder

ve bâtıla meyleder. Yani her işte batıl olan fikri ve emri tanır.

Hattâ Allâh (c.c.)’ın emrini çirkin görüp hakîkatte çirkin ve batıl

olan fikirlere sapar. Allâh (c.c.)’ın men ettiği şeylere dalmak,

hep heva ve hevese uymaktan doğar.

Nitekim Yusuf sûresinde, Yusuf (a.s.)’dan hikâye olarak

buyuruluyor ki: “Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çün-

kü nefs, kötülüğü fazlasıyla emreder. Meğer ki, Rabbimin

esirgemesi ola.” (Yûsûf s. 53)

Allâh Te’âlâ bir başka ayette şöyle buyuruyor: “Ya Dâvûd,

seni yer yüzünde halîfe yaptık. Artık insanlar arasında

doğrulukla hükmet. Nâsın (insanların) işlerinde nefsi-

nin istek ve arzularına uyma ki, seni yoldan sapıtmasın.

Allâh’ın yolundan şaşıranlar yok mu, onlar hesap görüle-

cek günü unuttukları için şiddetli azâba uğrayacaklardır.”

(Sâd s. 26)

Nefs ve hevâsına uymayanlara da cömertçe yaptığı vaa-

dini bildirmek üzere Vâcib Te’âlâ Hazretleri, Nâziat sûresinde

buyuruyor ki:

“Fakat her kim Rabbinin huzurunda durmaktan korkar

ve nefsini hevadan men ederse, işte o kimsenin varacağı

yer cennet olacaktır.” (Nâziat s. 40-41)

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor: “Ümmetim

üzerine en çok korktuğum şey, hevâ ve tûl-i emel (uzun

emel)’dir.”

Heva, nefsin çirkin arzularına ve meyillerine uymak; tûl-i

emel de, uzun ve kuruntulu düşüncelere dalmak, bitmek bil-

meyen boş emeller peşinde koşmaktır. Nefse uymak kişiyi

Haktan men eder, boş kuruntular da ahireti unutturur.

  • Kemaleddin Üstün, Elli Dört Farz Şerhi, 369-371.s.)

 

YETKİSİ OLMADIĞI HALDE İRŞÂDA KALKIŞANIN

VE KENDİSİNE UYANLARIN DURUMU

 

“Yahûdîler dediler ki: “Hristiyânların dayandıkla-

rı bir şeyleri yokdur.” Hıristiyânlar da “Yahûdîlerin

dayandıkları bir şey yokdur.” dediler. Halbuki onlar

da kitâbı okuyorlar, onlar da, hiçbir şey bilmeyenler

de aynı sözü söylediler. Artık Allâh, bu ihtilâf ettikleri

şey hakkında kıyâmet günü aralarında hükmünü ve-

recektir.” (Bakara s. 113)

İyi bilmelisin ki, her grup, her fırka, kendilerinde olanla

öğünür, durur. Bu durum, yalnız sapık fırkalara mahsûs

değildir, aksine bir sûfi ile diğer sûfi, şeyh ile şeyh ve

âlimle diğer âlim arasında da cereyân eder. Binaenaleyh,

her grubun, karşı tarafı hata ile suçlaması devam eder,

gider. En iyisi hidâyete tâbî olmaktır.

Büyüklerden biri demiştir ki kim, nefis terbiyesi yap-

madan, dünya ve âhireti tanımadan, sırf basit dünya

menfaati için gönül sâhibi ve irşâda ehil olduğunu iddiâ

ederse bunun cezâsı:

Resûlullâh (s.a.v.)’in Mi’râc Gecesi gördüğü kadınla-

rın cezasının kat kat fazlası olacaktır ki, bu kadınlar, ma-

kaslarla göğüslerini kesmektedirler. Efendimiz (s.a.v.),

“Bunlar kimdir?” diye sorduğunda, Cibrîl (a.s.):

“Bunlar, zina yoluyla çocuk dünyaya getirenlerdir”

diye cevab vermiştir.

Buna dayanarak delilsiz dava bâtıldır. Delilsiz iddiânın

sâhibi hem kendi sapmış, hem de başkalarını sapıtmış

olur. (Mânevî yoldan kendisine böyle bir vazife verilmedi-

ği halde) Şeyhlik iddiâ eden, zina yapan kadına benzer,

onun hevâsına tâbi olan da veled-i zinâ gibidir. Böylece,

ehil bir terbiye edicisi olmadığından veled-i zinâ hükmen

helâk olmuş demektir. Bid’ata tâbi olmanın neticesi bi’dat

ve küfürden başka bir şey değildir.

(Hz. Mahmud Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Bakara Sûresi Tefsiri,  195.s.)

 

GERÇEK MÜRŞÎDİN SIFATLARI

 

Ey oğul! Şimdi sana, Hakk yolcusuna lâzım olan şeyleri

açıklayacağım:

Bil ki, Hakk yolcusunun önünde, terbiyesiyle ondaki kötü

ahlâkı çıkarıp yerine güzel ahlâkı koyacak, onu yetiştirecek

bir mürşîde, rehbere ihtiyâcı vardır. Terbiye, mahsûlünün

olgun ve güzel olması için tarlasındaki dikenleri ve yabancı

otları söküp atan çiftçinin işine benzer.

Doğru yola girmek isteyen için, onun başında, kendisi-

ne Allah (c.c.)’a giden yolları gösterecek bir hidâyet reh-

berinin olması gerekir. Çünkü Allâhü Te‘âlâ, kullarını kendi

yoluna ulaştırması için peygamberler göndermiştir. Risâlet

halkasının en sonuncusu olan Peygamber (s.a.v.) Efendi-

miz de bu dünyadan âhirete irtihâl edince, yerine insan-

lara yol gösterici halîfeler bırakmıştır. Peygamber (s.a.v.)

Efendimiz’e halîfe (vekîl) olabilmenin şartı öncelikle âlim

olmaktır; fakat her âlim, vekîl olmaya uygun değildir. Şimdi

de sana Hz. Peygamber (s.a.v.)’e vekil olabilecek mürşîdin

bazı alâmetlerini kısaca açıklamak istiyorum. Bunlar iyi bi-

linsin; tâ ki herkes, mürşîd olduğunu iddia etmesin. Gerçek

bir mürşîdde şu sıfât ve hâller bulunur:

-Kâmil mürşîd, dünya ve makâm sevgisinden yüzünü

çevirir.

-Tâbi olduğu mürşîdlerin silsilesi Hz. Peygamber

(s.a.v.)’e kadar ulaşır.

-Nefsini terbiye etmiştir. Güzel ahlâk sahibidir. Az yer,

az konuşur, az uyur. Çok namaz kılar, oruç tutar, sadaka

verir.

-Ayrıca o, basîret sahibi bir şeyhe tâbi olarak sâbır, duâ,

şükür, tevekkül, yakîn, kanaât, nefis huzûru, ağırbaşlılık,

tevazû, ilim, sadâkat, hayâ, vefâ, vâkar, sükûnet ve temkinli

olmak gibi güzel ahlâkları kendinde bulundurur.

Bu kimse, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in nûrlarından bir

nûrdur, ona uyulması uygundur. İşte böyleleri, kibrid-i ah-

mer, yâkut gibi nâdiren bulunur.

(İmâm-ı Gazâlî (k.s.), Ey Oğul Risalesi, 67-69.s.)

 

ÇALIŞ, ÇABALA; YAPIŞ, BIRAKMA

 

Çalış, çabala; yapış, bırakma. Sana lâzım olan şey

kendiliğinden gelmez. Rızkını kazanmak için nasıl çabalı-

yorsan, ma’nevî çöküntüden kurtulmak için de öyle çabala.

Kendini iyi işler yapmaya zorla.

Kendini şeytândan koru. O, insanları elindeki oyuncak

gibi oynatır. Evinizde bulunan bir binek hayvanına nasıl

hâkimseniz, o da size öyle hâkim olur. Kalblere yalandan

vurulan kilidi sökebilir. Arzu ettiği hizmetini yaptırır. Bu

hâllerde nefis de şeytâna yardımcı olur. Şeytânın arzu ettiği

şeyleri yapabilmesi için, sebepler hazırlar. O şeytân nefsi

de kendine yardımcı aldı mı, cenk meydanından çekip em-

rine tahsis edemeyeceği mücahidi sağ bırakmaz.

Ey evlâd! Nefsini şehvetten kes. Yersiz lezzeti ona tattır-

ma; bunlardan yana onu aç ve susuz bırak. Bunlar, nefsi yıl-

dıran birer kamçıdır, elinden bırakma. Nefsin boynuna vur.

Kalbini Allâh (c.c.) korkusu ile ayık tut. Dâimâ Hak Teâlâ’yı

gözet.

Her hâlinde günâhların örtülmesini iste; âdetin bu olsun.

İç âlemini istiğfârla pâk eyle. İstiğfâr her tarafı yıkar. Her

hâlinde Cenâb-ı Mevlâ’ya uy, peygamber âdetlerine uymak

senin için en büyük gâye olmalı.

Ey anlayışı kıt adam, madem ki, kader hükümlerini itmek

elinde değil, değiştirmeye ve yok etmeye yapmaya muktedîr

değilsin, niçin çırpınırsın? Muhâlefet hâlinde elinden iş gel-

mediğine göre, boşa yorulmanın mânâsı nedir? Bu hâlde

sana düşen, onun arzusu dışında bir talepte bulunmamak

olmalı değil mi? Ancak, onun arzu ettiği şey sana geldiğine

göre senin herhangi bir şeyi dilemen lüzumsuzdur. Bir şeyi

arzu ettiğin zaman, yola gelmezse nefsini o yolda fazla yor-

  1. Kalbini tazyik altına alma. Hâline bırak; her şeyi Rabbı-

na ısmarla. O (c.c.)’un râhmet eteğine yapış. Tevbe elinle O

(c.c.)’un rahmet kapışını çal. O (c.c.)’un rahmetini istediğin

müddetçe, dünyalık şeyler için telâşa kapılmazsın.

(Abdulkâdir Geylâni (k.s.), İlâhî Armağan, 216.s.)

 

NEFİS NASIL TERBİYE EDİLİR

 

Basîret erbâbı, dünyâlık ile neş’elenmiş olan gönüllerini tecrübe etti ve Allâhü Te‘âlâ’yı hatırlamaktan, Âhiret gününü düşünmekten uzak buldular. Bir de mahzûn olduğu zaman, gönülleri tecrübe etti. O zaman gönülleri sâf, yumuşak, ince ve zikrin te’sîrini kabûl eder bir hâlde buldular ve kurtuluşun, ferah ve neş’e sebeblerinden uzak, devâmlı hüzün içinde ol­duğunu bildiler de, kalbi dünyânın zevk ve ni‘metlerinden uzaklaştırdılar. Helâl olsun, haram olsun bütün şehvetlere sabretmeyi kalbe alıştırdılar ve dünyâ ni’metlerinin helâlinin hesâbı, harâmının azâbı olduğunu, arada kalanların da itâbı ya‘ni sert hitâbı müstelzim bulunduğunu bildiler ki, bu itâb da bir nevî azâbdır. Zîrâ mahşer yerinde münâkaşa yolu ile he-sâb gören kimse, azâb olmuş demektir.

İşte onlar Allâhü Te‘âlâ’yı zikir ve O’na itaatle, şehvetin esîri ve kölesi olmamak sâyesinde, o günün azâbından kur­tuldular. Dünyâ ve Âhiretin hürriyetine ve ebedi saltanâtına nâil oldular da nefislerine, avcılık için kullanmak istedikleri şa­hin kuşuna yaptıkları muâmeleyi yaptılar. Zîrâ şahin kuşunu av için kullanmak istediklerinde, onu önce ehlîleştirip, terbiye etmek lâzım. Bunun için de, önce onu karanlık bir yerde hap­seder, göz kapaklarını dikerler, bu sebeble havada uçmaktan ümîdi kesilir ve eski uçuş âdetlerini unutur. Ondan sonra ken­disine et takdîm edilir ve bu sûretle sâhibi ile ünsiyet peydâ eder, onunla anlaşılır. O dereceye kadar arayı uydururlar ki, sâhibi onu çağırınca, sesini duyar duymaz hemen ona doğru uçar gider.

Nefis de böyledir. Terbiye edicisi ile ülfet ve onun zikri ile ünsiyet etmez. Ancak gözünü ve kulağını alıştığı şeylerden korumak için önce onu tenhâ ve kimsenin bulunmadığı yer­lerde yaşatıp âdetlerinden ümîdini kestirmek, sonra da yine yalnızlıkta zikir, duâ ve senâya onu alıştırmakla mümkün olur. Bu sâyede Allâh’ı zikir ile ünsiyet peydâ eder de, diğer dünyâ ve dünyâlıktan uzaklaşır. Bu yol, mürîde ağır gelirse de, son­ra bundan zevk almağa başlar.

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.), İhyâ u Ulûmiddîn, 3.c, 155.s.)

 

RİYÂZETİN SIRLARI

 

Riyâzetin sırrına varamayıp bu hakîkate eremeyenler, hiç olmazsa buna doğru yaklaşmalıdır. İnsanlar bu husûsta dör­de ayrılır:

1-  Birincisi: Bir adam ki, kalbi Allâh’ı zikr ile dolmuştur. Zarûrî geçimden fazlası için dünyâya iltifat etmez ve ona as­lâ kıymet vermez. Bu adam, sıddîklardandır. Bu mertebeye ancak uzun riyâzet ve devâmlı olarak şehvetlere sabır sâye­sinde erişilebilir.

2- İkincisi: Dünyâ ve dünyâlık kalbini istilâ etmiş, kapla­mıştır. Kalbinde Allâh’ı anacak yer ve boşluk kalmamıştır. Onun Allâh’ı zikretmesi hadîs-i nefis bakımındandır. O, yalnız dili ile zikreder, bu zikir kalbine inmez. Bu adam helâktedir.

3- Üçüncüsü: Hem dünyâ, hem de dîn işleri ile uğraşan, fakat kalbinde umumiyetle dîn tarafı gâlib olan kimsedir. Bu adam, Cehennem’e uğrayacak fakat kalbindeki zikrullâh’ın galebesi nisbetinde Cehennem’den çabuk kurtulacaktır.

4-  Dördüncüsü: Her ikisiyle uğraşan, fakat dünyâlık ta­rafı kalbinde gâlib olan kimsedir. Bu da er-geç Cehen­nem’den çıkar. Çünkü kalbinde zikrullâh vardır. Fakat uzun zaman Cehennem’de kalır. Allâhım, perîşanlıktan sana sığı­nırız, zîrâ sığınılacak ancak Sensin.

Dünyâ sevgisi, bütün hatâların başı ve iyiliklerin mahvol­masının sebebidir. İhtiyâçtan fazla olan mubâhlar da Al­lâh’tan uzaklaşmanın sebeblerindendir.

(Huccetü l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.),

İhyâ u Ulûmiddîn, 3.c, 153.s.)

TEŞRÎK TEKBÎRLERİ

 

Kurbân bayramının arefe gününün sabah namâzın­dan i‘tibâren bayramın dördüncü gününün ikindi namâ-zına kadar yirmiüç vakit farz namâzını müte‘âkib bir defa: “Allâhu ekber, Allahu ekber, Lâilâhe illâ’llâhu va’llâhu ekber, allâhu ekber ve li’llâhi’lhamd” diye tekbîr alınır ki, buna da (tekbîr-i teşrîk) denir. Teşrîk tekbîrleri, fukahânın birçoğuna göre vacîbdir. Sünnet diyenler de vardır.

(Ömer Nasûhî Bilmen (rh.a.), Büyük İslâm İlmihali, 166. s.)

 

KERÂMET HAKTIR

 

Şeyh efendilerin ferâset yolu ile insanların kalblerinden geçenleri haber vermeleri sayılamayacak kadar çoktur. Ayrı­ca Hızır (a.s.)’ı görmeleri, ondan bir şeyler sormaları, boşluk­tan ses duymaları ve benzerî çeşitli kerâmet rivâyetleri de vardır.

Kerâmeti isbât için kimsenin inkâr edemeyeceği kuv­vetli iki delîl vardır:

1- Sâdık rü’yânın acâyib hâlidir. Rü’yâ hâlinde gayb te­cellî ediyor. Rü’yâda tecellî ederse uyanıklıkta niçin tecellî et­mesin? Uyku ile uyanıklık arasında duyu organlarının dur­gunluğundan başka bir fark yoktur. Rü’yâda olan adam duyu işleri ile meşgûl olmaz. Hâlbuki nice uyanık kimseler vardır ki onlar da dalgınlıkları sebebiyle duyularından haberleri bile olmaz. Söyleneni de duymaz, yanından geçeni de görmez.

2- Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in gaybden ve gelecekten ha­ber vermesi gibi. Nitekim Kur’ân-ı kerîm bunu açıkça ifâde etmektedir. Peygamber (s.a.v.) hakkında câiz olunca, ümme­ti hakkında da buna inanmak câizdir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) işlerin hakîkatleri kendisine keşfolunan ve halkın ıslâhı ile meşgûl olan bir insandır. Halkın ıslâhı ile meşgûl olmayan bir insana keşif yapılması niçin muhal olsun? Elbette bunlara da keşif yapılır. Ancak bu gibilere Nebî değil, velî denilir. Pey­gamberlere ve sâdık rü’yâlara inanan kimse, kalbinde biri hislere açılan dış kapusu ve biri de melekût âlemine açılan iç kapusu olduğuna inanır. İşte bu kapu ilhâm kapusu ve kalbe üfürülen kapudur. Buradan kalbe vahiy ilhâm olunur. Bunlara da inandıktan sonra ilimleri mutlakâ bilindiği gibi öğrenmek sûretiyle elde etmek lâzım geldiğine tahsîs etmek mümkün olmaz. Mücâhedenin de ilim yolu olmasını akıl tecviz eder. İşte bu, bizim anlattığımız kalbin görünür ve görünmez âlem­lere açılan kapuları olduğunu tenbîh eder. Tâbire muhtaç bir misâl ile rü’yâda bir şey’in keşfolmasının ve çeşitli sûretlerde meleklerin peygamberlere ve velîlere gözükmelerinin sebeb-lerine gelince, bunlar da kalbin acâyib sırlarındandır.

(İbn-i Âbidîn, 3.c., 57.s.)

 

VELİYYULLÂH

 

“Âgâh olun, uyanık bulunun ki Allâh’ın dostları üzeri­ne korku olmadığı gibi hüzün ve keder dahî yokdur. Zîrâ onlar o kimselerdir ki îmân ettiler ve îmânlarının îcâbâtın-dan olan evâmir-i ilâhîyeye imtisal ve nehiy buyurduğu şeylerden de ictinâb etmek sûretiyle ittikâ üzere bulundu­lar. İşte bunlar için, ittikâ üzere a‘mâl-i sâlihaya devâm ile Allâhü Te‘âlâ ve Tekaddes Hazretlerine kurbiyet kazanan Allâh’ın dostları, velîleri için dünyâda ve âhirette beşâret ve müjde vardır. Zîrâ tebşîrâta âid vâ‘d-i ilâhî ile vârid olan, kelimât-ı ilâhiyyeye tahallüf olmaz. İşte şu vâ‘d-i ilâ­hîye nâil olmak necât-ı azîm ve felâh-ı dâimdir.” (Yûnus s. 62)

Tefsîrde “Velî”yi bazıları şöyle ta‘rif etmiştir: i’tikâd-ı sanı­na ile i‘tikâd ve amel-i sâlih ile amel edip evâmir-i ilâhiyeye im­tisâl ve nevâhîden ictinâb eden kimsedir.

Bâzılarına göre “Velî”, evâmire imtisâl ve nevâhîden icti­nâb ile beraber hubb-i fi’llah ve buğz-ı fi’llâh’a devâm eden kimsedir. Bazılarına göre velî; ferâiz-i ilâhiyyeyi edâ ile Cenâb-ı Allâh’a takarrüb edip ma‘rifet-i ilâhiyye ile kalbi dolup, gördüğünde Cenâb-ı Allâh’ın kudretini gören ve işittiğinde âyât-ı ilâhiyyeyi işiten, sözü Cenâb-ı Allâh’ı senâ ve özü ibâ­det olup Allâhü Te‘âlâ Hazretlerini zikretmekten yorulmayan ve kalbiyle Cenâb-ı Allâh’dan gayriyi tefekkür etmeyen diye ta‘rif olunmuştur. İşte bu sıfatlar kendisinde bulunan kimseler Cenâb-ı Allâh’ın velîleridir. Velîler için âhirette korku, hüzün ve keder yoktur. Velîler için metâ-ı dünyâ husûsunda da hü­zün ve keder yoktur.

Allâhü Zü’l-Celâl Hazretlerinden velîleri için büşrâ, beşâ-ret, müjde vardır buyrulmuştur. Gerek hayât-ı dünyâda ve ge­rekse âhirette tebşîrat vardır.

Ulemâ: Büşrâ ile murâd-ı ilâhînin, mü’minlerin gördüğü rü’yâyı sâliha veyâ bir kimsenin amel-i sâlihası üzerine insan­ların methetmesi, yâhud da mü’minin gönlüne vârid olan mükâşefât veyâ meleklerin tebşîrâtı olduğunu belirtmiştir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),

Musâhabe 3, 241.s.)

 

KALB-İ MAHMÛM (TAKVÂ SÂHİBİ)

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e: – İnsanların hayırlısı kimdir? diye sordular. Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Kalbi mahmûm olan her­kes” diye cevâb verdi. Bunun üzerine, “Mahmûm ne demek­tir?” diye sordular. Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Her takva sâhibi, karışıklıktan gıll u gış (kin ve hîle) ve hasedden temiz olan kalb” demektir, buyurdu. (İbn Mâce)

Bunun için Hz. Ömer (r.a): “Kalbim Rabbimi gördü. Zîrâ takvâ sâyesinde Rabbim ile kalbim arasında perde kalma­mıştır.” dedi. Rabbi ile kalbi arasından perde kalkan kimsenin kalbine mülk ü melekûtun sûreti tecellî eder. Bir kısmı yer ve göklerden çok geniş olan Cennet’i görür. Cennet’in bir parçası yer ve göklerden geniş, tamâmı ise çok daha geniştir. Çünkü yer ve gökler mülk ve şahâdet ya‘ni görülen varlıklardır. Bunlar her ne kadar geniş olsalar da nihayet tükenirler. Melekût âlemi ise gözlerden saklı sırlardır. Onları ancak basîret sâhibleri gö­rür. O âlemin nihâyeti yoktur. Gerçi kalbe hulûl eden miktar yi­ne mütenâhîdir fakat aslında ve ilm-i ilâhîde melekût âlemi ni­hâyetsizdir. Melekût âleminin tamâmını topyekûn ele aldığımız zaman buna “Hazret-i Rubûbiyyet” denir. Çünkü “Hazret-i Rubûbiyyet” bütün mevcûdâtı ihâta eder. Zîrâ mevcûdâtta Al­lâh’ın zâtından ve ef‘âlinden başka bir şey yoktur. O’nun mem­leketi ve kulları O’nun ef‘âlidir. Bunlardan kalbe tecellî edenler, bâzılarına göre, Cennet’in tam kendisidir. Hak ehli indinde ise, Cennet’e girmenin sebebidir. Onun Cennet’teki genişliği, bu hu­sûstaki ma‘rifetinin genişliği ve Allâhü Te‘âlâ’nın zât, sıfat ve ef‘âlinden kalbîne tecellî eden miktârın genişliği nisbetindedir. İtaat ve a‘zâlar ile amel ise, kalbi temizlemek ve parlatmak için­dir. Nitekim “Nefsini tezkiye eden muhakkak felâha ulaşmış­tır.” buyurulmuş ve bu tezkiyeden gâye de, îmân nûrunun kalb-de husûlü ve ma‘rifet nûrlarının orada parlaması olduğu Allâhü Te‘âlâ’nın:

“Hâsılı Allâhü Te‘âlâ her kimi hidâyete erdirmek isterse, İslâma sînesini açar.” (En‘âm s. 125)

“Allâh kimin gönlünü İslâm’a açmışsa, o, Rabbi katında bir nûr üzere olmaz mı?” (Zümer s. 22) âyetlerinden anlaşılmak­tadır. (İbn-i Âbidîn, 3.c, 34.s.)

 

 

KALBÎ HASTALIKLARIN KAYBOLDUĞUNU

GÖSTEREN DELİLLER

 

Tedâvîden sonra sıhhate ulaşmanın alâmetleri; tedâvî edilen hastalığa göre değişir. Mes’elâ, cimrilik hastalığını ele alalım; bu, Allâh’dan uzaklaştıran kötü bir hastalıktır. Bunu tedâvî etmişse ki; bunun tedâvîsi cömerdlik ve infâktır. Cim­riliği tedâvî edilen insan, şâyet sehâvette ileri giderek isrâfa kaçıyorsa ki; bu da aynı şekilde bir hastalıktır. Bu gibi tedâvî, soğuk algınlığını sıcaklık ile tedâvî ederken fazla sıcaklık ve­rip yakmak sûretiyle adamı yeniden hasta etmeğe benzer. Hâlbuki burada aranan, harâret ile burûdet [soğukluk] ara­sında bir itidâldir.

Şâyet orta dereceyi anlamak istersen, kötü huyun gerek­tirdiği bir işe bak. Bu kötülük bunun zıddı olan iyilikten daha çok hoşuna gidiyorsa, sende, gâlib olan o kötülük huyudur, ona daha yakınsın. Mes’elâ malı istif etmek, yoksullara ver­mekten daha çok hoşuna gidiyorsa, sende cimrilik hastalığı vardır. O hâlde durmadan infâka gayret eyle. Şâyet kim olur­sa olsun, döküp saçmaktan hoşlanıyorsan, sende isrâf hasta­lığı gâlibdir. Bu sefer imsâke gayret eyle ve böylece kendini murâkabe et. Kendi ahlâkına, hangi işden daha çok hoşlanı­yorsan, ondan elini çek ve mala meyilden kalbini kes; ne isrâfa, ne de imsâke kaç! Mâl ve servete su gibi bak. Onu bir muhtâcın ihtiyâcı için sakla ve bir muhtâcın ihtiyâcı için harca.

İsrâfını cimriliğin üzerine veyâ cimriliğini isrâfın üzerine tercîh etme. Ne cimrilik, ne de isrâf, böyle olan her kalb bil­hassa bu yoldan sâlim olarak Allâh’a ulaşır. Diğer kötü huy­lardan da arınması gerekir. Dünyâlıktan olan hiç bir şeyle alâkalanmamalı. Nefis dünyâdan alâkasını kesmiş olduğu hâlde göç etmeli. Dünyâya iltifat etmediği gibi, sebeblerine de iştiyâkı olmamalıdır. İşte böyle olursa râdiye [rızâ göste­ren, kabûl eden] ve mardiyye [beğenilmiş, hoşnûd olunmuş] olan nefs-i mutmainne gibi Allâh’a rücû‘ et. Peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve sâlihlerden olan mukarrebler zümresi­ne katıl. Bunlar ne güzel arkadaşdır.

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.),

İhyâ u Ulûmiddîn, 3.c, 144.s.)

 

KALBLER HASTALIKLIDIR

 

Kalbin hastalığı, hangi iş için yaratılmışsa onu yapamamak­tır. Kalb; ilim, hikmet, ma‘rifetullâh, Allâh sevgisi, Allâh’a ibâdet, Allâh’ı zikirden zevk almak, Allâhü Te‘âlâ’yı bütün arzuları üzeri­ne tercîh etmek ve bütün şehevî arzularına karşı Allâh’dan yar­dım dilemek için yaratılmıştır. Nitekim Allâhü Te‘âlâ şöyle buyur­muştur:

“İnsanları ve cinleri, ancak bana kulluk etmeleri için ya­rattım.” (Zâriyât s. 56) Her a‘zânın bir faydası vardır. Kalbin fay­dası, hikmet ve ma‘rifet sayesinde insanı hayvandan ayırdet-mektir.

İnsân her şeyi bilse de Allâh’ı bilmese bir şey bilmemiş sayı­lır. Allâh’ı bilmenin alâmeti onu sevmektir. Allâh’ı bilen, O’nu se­ver. Sevginin alâmeti de hiç bir sevgiliyi O’nun üzerine tercîh et­memek ve O’nun ismini anmayı çok sevmektir. Nitekim Allâhü Te‘âlâ:

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşle­riniz, kabîleniz, elinize geçirdiğiniz mallar, kesad(a uğrama­sından korka geldiğiniz bir ticâret ve hoşunuza gitmekte olan meskenler, size Allâh’tan, O’nun peygamberinden ve O’nun yolundaki cihâd’dan daha sevgili ise; artık Allâh’ın emri gelinceye kadar bekleye durun. Allâh fâsıklar gürûhu­nu hidâyete erdirmez.” (Tevbe s. 24)

Toprak yemeği, diğer yemeklerden fazla seven mide hasta olduğu gibi, başkasını Allâh’dan daha çok seven kalb de hasta­dır.

Vücûd hastalıklarının bâzılarını da bilemediği gibi, kalbî has­talıkların bâzılarını da sâhibi bilemez. Bunun için gâfil avlanır, te-dâvîsine bakmaz. Bâzı hastaların acı ilâçlara tahammülü olma­yıp hastalığı çektikleri gibi, diğer bir kısmı da kalbin tedâvîsinde-ki zorluğu düşünerek hastalığı çeker. Çünkü onun ilâcı şehvet­lere uymamaktır. Bu da oldukça zor ve acıdır. Hasta tabîbin re­çetesine pek iltifât edilmez. Bunun için hastalık müzminleşti, dert ağırlaştı ve bu ilim ortadan kalktı, öyle kalktı ki, kalbin tedâvîsi ve hattâ hastalığı bile inkâr edildi. Halk dünyâ sevgisine ve görünüşte ibâdet, fakat gerçekte âdet ve riyâ olan ibâdetlere te­veccüh ettiler.

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.),

İhyâ u ‘Ulûmiddîn, 3.c, 143.s.)

 

 

KALBİN KEŞFİNE MÂNİ OLAN BEŞ ŞEY

 

Kalb bütün işlerde, her şeyin hakîkatinin kendisinde par­lamasına istidâdı olan bir aynadır. Ancak şu beş şey yüzün­den bu hakîkatler kalbde parlayamaz:

1- Zâtında noksanlık olur, çocuk kalbi gibi. O noksan ol­duğu için ma‘lûmat burada parlayamaz.

2- Kalbin yüzünü günâh kirleri ile kirletmiş olması, şehevî hislerle paslanan gönüller kararmış oldukları için, hakkın zu­hûruna engel olurlar, işte buna işâret olarak Resûl-i Ekrem (sav): “Bir günâh irtikâb eden kimsenin kalbinde izi kaybolmayan bir leke olur.” buyurmuştur. Kalbi cilâlandıran, şehevî arzulardan uzaklaşıp tâat ve ibâdete teveccüh et­mektir.

3- Kalbin, aranılan hakîkat yönünden, istikâmetten ayrıl­mış olmasıdır. Zîrâ itaat eden sâlih bir kalb, her ne kadar saf ve temiz ise de, hakkı aramadığı ve aynasını matlûba doğru çevirmediği için, hakkın parlaklığı orada tecellî edemez.

4- Arada perdenin bulunmasıdır. Zîrâ gâlip gelen şehvet­lerine itâat edip, hakîkatleri düşünmeyen bir kalbe hakâik-ı eşya keşfedilmeyebilir. Çünkü arada perde vardır. O da daha çocukluğunda, böyle şey olmaz diye kendisine telkîn edilen bir te’sîr altında kalmaktır. Bu, büyük bir perdedir. Kelâmcıla-rın taklîd yolu ile aşıladıkları mezheb görüşleri gibi. Kelâmcı-ların ve hattâ sâlihlerin çoğu bu te’sîr altındadır. Onların don­durulmuş olan bu inançları hakîkatleri keşfe mânidir.

5- Aranan şey’in hangi yönden elde edileceğini bilmemek­tir. Mes’elâ ilim arayan kimsenin bilinmedik bir ilmi araması mümkün değildir. Ancak aradığına uygun ilimleri düşünmek­le mümkün olur. Hattâ bu ilimleri düşünür ve kendiliğinden onları itibâr haysiyetiyle âlimlerin bileceği kendine has bir ter-tîb ile tertîb ederse aradığının tarafına teveccüh etmiş olur ve bu sûretle matlûbun hakîkati kalbinde tecellî eder.

Yaradılışı itibariyle her kalb eşyânın hakîkatini ma‘rifete salâhiyettardır. Zîrâ kalb, şereflidir, emr-i Rabbanîdir ve bu vasfı ile diğer cevherlerden ayrıdır.                             (Huccetü’l İslâm

İmâm Gazâlî (rh.a.), İhyâ u Ulûmiddîn, 3.c, 30.s.)

 

MÜRŞİDİN LÜZÛMU

 

Ma‘nevî yolda mürşidin yardımına lüzûm olmadığını söyleyen kimseler vardır ki, kişinin kendi başına sa‘yü gay­ret göstermesiyle vuslatın mümkün olacağı fikrindedirler. Halbuki vasıtasız, isti‘ânesiz vuslat mümkün olamaz. Her halde mürşid’in yardımına kat‘î lüzûm vardır.

Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hakk:

İskender-i Zü’l-karneyn Hazretlerine “kavminden bir kuvvetle yardım istemeyi” (Kehf s. 95) emir buyurmuştur. Bu duruma göre bizim gibi günâhkâr kullar, mu‘âvenetten hiç bir sûretle müstağnî olamazlar.

Nitekim Cenâb-ı Hakk, “Ehl-i şerrat ve ehl-i takvânın ibâdetini ve duâsını kabûl eder” (Mâide s. 27) buyrulmuştur.

Nefs-i emmâreye hizmet eden kimse Huzûr-i Bârî’de bulunurken Cenâb-ı Hakk’tan mükâfaat taleb edemez.

Çünkü Cenâb-ı Hakk’ı unutarak nefs-i emmâreye hiz­met etmiştir.

Bir insan altını sevdiği kadar Cenâb-ı Hakk’ı sevse kâ­fîdir. Kezâlik altına hizmet ettiğinin yarısı kadar Cenâb-ı Hakk’a hizmet etse yine kâfîdir.

Hasta bir insan güzel yemeklerin lezzetini anlayamaz. Herhalde ağzının tadının gelmesi, sıhhatinin iâdesine bağ­lıdır. Şu halde nefs-i emmâreye mağlûb olan kimse hasta­dır. İbâdetten bir lezzet alamaz. Hasta olan kalbin temiz­lenmesi lâzımdır.

Bir çocuk ana rahmine düştüğü zaman ne kadar nefes alacak ise yazılır. Mukadder olan nefes son bulunca vefât eder. Hasta bir adam nefesi çabuk çabuk alır, nefesleri ça­buk biter ve vefât eder. Sıhhati yerinde olan bir kimse ne­fesi daha muntazam ve daha ağır alır, nefes daha çok de­vâm eder ve vefâtı daha geç olur.

Allâhü Te‘âlâ cümlemizi sevdiklerimizin yoluna dâhil, şefaatlerine nâil, son nefeste îmân-ı kâmil ile göçmeyi de nasîb-i müyesser eylesin. Âmin.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),

Musâhabe 6,131.s.)

 

NEFSİNİ ÖLÜLERDEN SAY

 

Mücâhid, Abdullah b. Ömer (r.a.)’nın şöyle dediğini an­lattı:

– Resûlullâh (s.a.v.) bana şöyle buyurdu: -“Dünyâda bir garipmişsin ya da geçip giden bir yolcuymuşsun gibi ol. Nefsini ölülerden say.”

Ve Mücâhid, Abdullah b. Ömer (r.a.)’nın şöyle dediğini anlattı:

–  Sabaha çıktığı zaman nefsine akşamın sözünü etme. Akşamı ettiğin zaman da, nefsine sabahın sözünü etme. Ölmeden evvel hayatından bir şeyler al. Sağlığından, has­talığın için bir şeyler ayır. Çünkü, ismin yarın nasıl anılacak, bilemezsin.

Fakih şöyle anlattı: Bir kimse, uzun emeli bırakırsa Al-lâhü Te‘âlâ ona dört ikrâmda bulunur:

  1. Taatında ona kuvvet verir. Bir kul yakında öleceğini bi­lirse, karşısına çıkacak güçlükleri önemsemez. Tâata çaba harcar. Amelini çoğaltır.
  2. Dertlerini azaltır. Bir kimse, yakında öleceğini bilirse, önüne gelen zorluklara önem vermez.
  3. Aza râzı kılar. Bir kimse yakında öleceğini bilirse, çok şey istemez. Bütün gayretini âhirete yöneltir.
  4. Kalbini nûrlandırır.

Kalp dört şeyle nûrlanır:

  1. Midenin açlığı,
  2. İyi arkadaş,
  3. Geçmiş günâhları düşünmek,
  4. Uzun emeli terketmek…

Bir kimsenin emeli uzun olursa, Allâhü Te‘âlâ, onu dört şeyle cezâlandırır:

  1. Tâata karşı tembellik verir.
  2. Dünyâ dertlerini çoğaltır.
  3. Dünyâ malı toplamaya karşı hırslı kılar.
  4. Kalbini karartır.

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Ğâfilîn

Bostânu’l-‘Ârifîn, 254-255.s.)

 

 

 

NEFSİN TERBİYESİ NASIL OLUR

 

Önce nefis dünyâ ni’metlerinin zevk u safâsına bakmak­tan, onları görüp onlarla ünsiyet etmek ve neş’elenmekten alıkonur. Hattâ ölüm ile yok olup gidecek olan her şeyden uzaklaştırılır. Zîrâ kendisine denir ki; “Neyi seversen sev, nihâyet ondan ayrılacaksın.” Nefis, böyle sevdiği her şey­den, sonunda ayrılacağını ve onun hasretini çekeceğini an­layınca, ayrılığı muhakkak olan her sevgiliye karşı isyân eder ve ayrılığı olmayan bir sevgili ile meşgûl olmak için, araştır­ma yapar ki, o da Allâhü Te‘âlâ’yı zikir ve tefekkürdür. Bu zik-rullâh mezarda bile kendinden ayrılmaz ve kendine yoldaş olur.

Tabiî bu neticeye varmak zor olsa da, bir müddet sabra bağlıdır. Âhiret hayâtına nisbetle dünyâ hayâtı çok azdır. Ak­lı başında olan bir insan, uzun yıllar faydalanacağı herhangi bir şeyi elde etmek için, kısa bir müddet zahmete katlanır. Onun için, nisbeten çok az olan şu dünyâ hayatında, ebedî olan Âhiretin saâdetini kazanmak için, sabır ve mücâhede lâ­zımdır. Hz. Alî (r.a.)’in buyurduğu gibi, gece tembelleşip de yatıp uyuyanlar sabahleyin pişman olurlar. Çünkü onlar, oldukları yerde kalmışlar, çölün gündüz sıcağında yol alamazlar, gece gitmeleri lâzımdır. Fakat gece yol alanlar sabah olunca bu hareketlerine memnûn kalır, gözleri açı­lır, uyku körlüğü kendilerinden zâil olur.

İnsanların hâl ve gidişâtının değişikliği nisbetinde, mücâ­hede ve riyâzet yolları da değişir. Burada kâide, herkes dün­yâlıktan nereye bağlanmış ve nereye gönül vermişse onu terketmesidir. Kişi nefsi ile başbaşa kalmalı ve kalbini murâ-kabe etmelidir. Allâh’ı zikir ve tefekkürden başka hiç bir şey ile uğraşmamalıdır. Nefsinde meydâna gelecek şehvet ve vesveseleri gözetlemeli, görülen her zararlı maddeyi kökün­den söküp atmalı. Zîrâ her vesvesenin bir sebebi var. Vesve­se, ancak o sebebi ve alâkayı kesmekle yok olur. Bunun için ömrü boyunca böyle devâm etmelidir. Cihâd ve mücâhedenin sonu yoktur. Bunlar ancak ölümle sona erer.        (Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.),

İhyâ u Ulûmiddîn, 3.c, 156.s.)

 

MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ VE SEMA

 

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, tasavvuf deryasına dalmış bir Hakk âşığıdır. İlmi, teşbihleri, sözleri ve nasihatleri bu deryadan saçılan hikmet damlalarıdır. O, bir tarîkat kurucusu değildir. Yeni usûller ve ibâdet şekilleri ihdas etmemiştir. Ney, rebap, tambur gibi çeşitli çalgı âletleri çalınarak yapılan törenler ve âyinler, ilk defa on beşinci yüzyılda ortaya çıkmıştır. İlk mevlevî bestelerinin bestelenmesi de aynı zamana rastlar. Bu târih, Mevlânâ hazretlerinin yaşadığı devirden 3-4 asır sonradır. Onun Mesnevî’sinde geçen “Ney” kelimesi bâzı edebiyatçılar tarafından çalgı âleti olan ney şeklinde düşünüldüğü için, yanlış olarak kendisinin ney çaldığı veya dinlediği sanılmıştır.

Hâlbuki Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, ney ve dümbelek çalmadı. Dönmedi, raks etmedi. Bunları sonra gelenler uydurdu. Yirmi dört binden ziyâde beytiyle dünyâya nur saçan Mesnevi’sine, her memlekette, birçok dilde şerhler, açıklamalar yapılmıştır. Bunların en kıymetlisi Mevlânâ Câmi’nin kitabı olup, bunun da birçok şerhleri vardır. Türkçe şerhlerinden, Ankara valisi Âbidin Paşanın şerhi çok kıymetlidir. Âbidin Paşa bu şerhinde, ney’in, insan-ı kâmil olduğunu dokuz türlü ispat etmektedir. Ney’in üç ma‘nâsı vardır. Birincisi, İslâm dîninde yetişen kâmil, yüksek insan demektir. İkincisi Fârisî dilinde, yok demektir. Ney’in üçüncü ma‘nâsı ise, kamış kalem demektir ki, bundan da insan-ı kâmil işâret edilmektedir.

Mevlevîlik, sonraları din bilgisi olmayan câhillerin eline düştüğünden, ney’i çalgı sanarak, ney, dümbelek gibi şeyler çalmaya, dönmeye başlamışlar. İbâdete İslâm dîninin yasak ettiği çirkin şeyler karıştırmışlardır.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 14.c. 80.s.)

 

AZ İŞLEYİP ÇOK KAZANMAK

 

Berâ radıyallahu anh’in şöyle demiş olduğu rivayet olunmuştur:

Uhud harbinde Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e demir zırh ile yüzü örtülü bir kişi geldi de:

– Ya Resûlallâh! Hemen harb edeyim de sonra mı müslüman olayım? diye sordu. Resûlullâh -sallallâhü aleyhi vesellem-:

– Müslüman ol sonra harb et! buyurdu.

O da müslüman oldu sonra vuruştu. Nihayet şehid oldu. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:

– Az işledi, fakat çok kazandı, buyurdu.

Cihâd ederek şehid düşen bu kahraman, Müslim’in rivayetine göre Ensar’dan Nebit oğullarından olduğu rivâyet edilmiş ise de Buhârî Şârihi Eşheloğullarından Amr İbn-i Sâbit’dir demiştir.

Bu aziz şehid Cenâb-ı Allâh’a bir kere olsun secde etmeden cennete girmiştir. Ebû Hureyre radıyallahu anh bu garibeyi bir bilmece şeklinde sorarak:

“Haydi bana bir kişi bildiriniz ki, o bir kere olsun namaz kılmadan cennete girmiş olsun?” diye sormuş. Bilinmeyince de, “Hâ, o, Amr İbn-i Sabittir.” der imiş ve mübarek şehidin hamaset menkibesini anlatırmış.

Resûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in “İbtidâ müslüman ol sonra gazâ et” buyurmaları şehidin şahâdet rütbesine ve bu sûretle Cenâb-ı Allâh’ın ihsan ve keremiyle bir saatte cennet gibi ebedî bir saadete erebilmesinin onun islâm câmi‘asına girmiş olmasına mütevakkıf olduğu hükmünü iş’ar eder.

(Hz. M. Sâmî Ramazanoğlu (k.s.) Musahabe 3, 160.s.)

 

 

 

 

 

ŞER’Î VE TASAVVUFÎ İLİMLERDE İCÂZET

 

İcâzet, zahirî din ilimlerinde veyâ tasavvuf-tarikat sahasında olur. Bir kimsenin gerçekten din âlimi yahut tarikat şeyhi olabilmesi için elinde geçerli ve hakikî icazetname bulunması îcâb eder.

Tarikatlarda da bir kimseye şeyhlik yâhut halîfelik ancak icâzetle verilir. Medrese ilimlerinde icazet ya bütün ilimler, yâhut sadece bâzı ilimler için verilebildiği gibi birtakım üstadlar tek mevzuda, meselâ sadece hadîs okutabilmek veyâ muayyen bir kitabı okutabilmek mevzuunda icazetname vermişlerdir.

Bilindiği gibi İslâmî ilimler ve faaliyetler iki ana bölüme ayrılır: Zahirî ilimler ki bunlar medreselerde din uleması, fakihler, müderrisler tarafından talebe-î ulûma okutulur. İkincisi: Ahlaka, tasavvufa, nefislerin tezkiyesine, Şeriatın bâtın tarafına ait ilimler ki bunlar sûfî tarikleri tarafından tekkelerde, zaviyelerde müridlere ve dervişlere şeyhler, mürşidler tarafından öğretilir. Birinci ilimlerde söz, ikinci ilimlerde hal (tavır, hareket, yaşayış) esastır.

Her iki ilim dalı da kaynağını Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizden alırlar.

Ehl-i sünnet İslâmlığının bozulmadan, saflığı bulandırılmadan, bid’atlerle karıştırılmadan devâm edebilmesi için şer’i ve tasavvufî (zahirî ve bâtınî) ilimlerin mutlaka ve mutlaka icazetli ulema ve meşayih (din âlimleri ve şeyhler) tarafından ümmete öğretilmesi gereklidir.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’den bu yana icazetli âlimler İslâmiyeti iki yolla kendilerinden sonraki nesillere ulaştırmışlardır: 1- Talebe yetiştirerek, kendileri gibi icazetli âlimler bırakarak. 2- Kitap yazarak. Tarikat büyükleri de yerlerine geçecek şeyhler, halîfeler yetiştirdikleri gibi, İslâmî eserler de vermişlerdir. Bu sûretle, yâni icazet silsilesiyle İslâmiyette bir kopukluk, herhangi bir sapma olmaksızın, yegâne hak din dünyâya indirildiği zamândan günümüze kadar ilk sâfiyetiyle devâm etmektedir. Bu mukaddes emanetin bekçileri icazetli ulema ve meşayihtir.

(İmâm Zehebî (rh.a.),

Büyük Günâhlar Ekbölüm, 273-275.s.)

 

 

VELÎLER HAKKINDA

 

Velînin ma‘nâsı iki vecih üzeredir.

1- Bir maslahat-i dîniye için kendisine tasarruf ve velayet sabit olan kimse,

2- Bi’l-kuvve velâyet tasarrufu olmayan, velâyet tasarrufundan hâsıl olan tasarrufa sahip kimse…

Eğer denilse ki: Velâyet tasarrufu olmayan kimse nasıl velî olabilir? Biz cevâben deriz ki: “Allâh (c.c.) onu bütün umura salahiyetli kılmıştır” ma‘nasında velî olması caizdir. İşte bu velî, bilfiil velîdir. O ancak Hak ile duyar, Hak ile görür, Hak ile konuşur. Kendisi Allâhü Te‘âlânın “Mahbubiyet Âleminde”dir.

Hadîs-i Kudsî’de buna işaret edilerek buyuruluyor ki: “Ben o kulumun kulağı ve gözü olurum…”

Böyle bir velînin halka mürebbi (terbiye edici) olması uygun değildir. Çünkü o, Hakk’ın kabzesinde, ihtiyarı elinden alınmış bir kimsedir, ihtiyarı elinden alınan kimsenin halka mürebbi olması elverişli değildir. Zira başkasında tasarruf edebilmek için, önce kendi nefsinde velâyet-i tasarruf ister. Bu velî ise kendi nefsinde meczub olup kalmıştır. Ve böylece başkası hakkında tasarruf edebilme imkânı elinden alınmış oluyor. Şeriat örfünde de böyledir;

Hakk’ın kabzesinde olan meczub, çocuk mesâbesindedir. Yani o, sevgililer sevgilisinin rahle-i terbiyesindedir; rübubiyet kereminin sütünü emmektedir. Allâhü Te‘âlâ buyuruyor ki: “Onlar çocukturlar. Onları irâdemizin terbiye kucağında el altına aldık. Bizim kerem sütümüzle beslenmektedir.” Sâlik olan velîye gelince, onun halka mürebbi olması elverir. Çünkü o, kendisine velâyet hakkı tanınan ergin kişi mesâbesindedir. Kendi nefsi üzerine velâyeti vardır. Şeriat örfünde de bu böyledir. Şeriat örfünde câiz olunca, hakikat örfünde de câizdir. Şeriatle hakikati birbirinden ayırmak küfür ve zındıklıktır.

(İmam-ı Azam (r.a.), Kelime-i Tevhid Kal‘ası, 45-46.s.)

 

 

 

ŞEYHLİK İDDİASINDA BULUNANLAR

(DÜNYÂ KARŞILIĞINDA DÎNİNİ SATANLAR

 

Resûlulah (s.a.v.)’e bir kimse gelip:

Ya Resûlullâh! Dünyâda insanların en zâhidi kimdir? diye sual ettiğinde Resûlullâh (s.a.v.) cevaben:

“Kabri ve belâyı unutmayan, dünyâ ziynetini terkeden, bekâyı fâniye tercih eden, yarını günlerinden saymayan ve kendisini mevtadan sayan kimsedir.” buyurmuşlardır.

Hadîs-i şerîfte vârid olmuştur ki:

“Bir an evvel amellerinize davranınız. Çünkü önünüzde karanlık gecelerden kopmuş parçalar gibi fitneler vardır ki, âdemoğlu öyle fitneler hengâmında dînini azıcık bir dünyalık mukabilinde satar da mü’min olarak sabahlamışken kâfir olarak akşamlar, mü’min olarak akşamlamışken kâfir olarak sabahlar.”

Dünyâ karşılığında dînini satanlar vardır. Allâh indinde bir rütbesi olduğu iddiasında bulunarak riyaset talebinde bulunanlar vardır. Nefsânî arzularını tezehhüd ve şeyhûhat perdeleri altında tatmin etmek isterler. Bunlar yeryüzünde Allâh’ın hakîki şâhidleri olan evliyây-ı kiram tarafından la‘netlenirler. Çünkü bunlar, lâyık olmadıkları halde kendilerini kibar-ı evliyanın menzilesinde göstererek münasebetsiz bir iş yapmış ve la‘neti hak etmişlerdir.

Bu müddetlerin evsâfı cümlesinden olarak niceleri şeyhlik iddiasında bulunmak sûretiyle Cenâb-ı Hakk’ın taliblerini kendilerine da’vet etmek suretiyle onların Allâh’a giden yollarını keserler. Hakîkaten Allâh’a da‘vet eden ve sâhib-i velâyet bulunan ehl-i Hakk’ın eteklerine yapışmaktan da halkı men’ ederler. İşte bunlar, hakîkatte âhireti inkâr edenlerin tâ kendileridir. Çünkü âhirete, Allâh’a kavuşmağa, hesaba, amellerinden dolayı mücâzata îmân etmiş olsalardı Allâh’ın gördüğü bir halde bu gibi işleri yapmazlardı. Bunlara, dünyâ arzusuyla Allâh’ın yolundan saptıkları için de azâb vardır, ehl-i irâdeyi (müridleri) Hakk’ın yolundan saptırdıkları için azâb vardır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Yunus ve Hud Sûreleri Tefsiri, 89.s.)

 

 

BİR GÖNÜLDE İKİ MUHABBET OLMAZ

 

Medine halkı arasında anlatılan şu hikâye çok meşhurdur: Anadolu tarafından Sadık bir Hak ve Peygamber (s.a.v.) aşığı gelip Medine’ye yerleşmiş. Orada evlenmiş, uzun müddet ikâmet ettiği için Hücre-i Şerîfte bir hizmet ile şereflenmiş. Bir zaman sonra humma hastalığına tutulmuş. Hummanın ateşi ile yanıp tutuşurken birgün hatırına gelmiş ki “şimdi Anadoludaki vilayetimde olsaydım ve şu filan yoğurttan bir tas ayran içseydim…” Bu düşünceleri içinden geçirmiş, ama lisanıyla ne kendi kendine ne de başkasına birşey dememiş. O gece Resûlullah (s.a.v.) (âlem-i rûhaniyette) Şeyhül-Harem’e şöyle buyurmuşlar: “Burada bizim filan hizmetimizi, hacılar ile gelecek olan filan adama ver” demiş? Şeyhü’l-Harem hürmet ve edeb ile “Ya Resûlallah, o hizmete ümmetinizden Medine’de oturan filan kimse bakmaktadır…» deyince (s.a.v.) Efendimiz, şöyle buyurmuşlar: “O kimseye bizden selam eyle, varsın vilayetinde ayran içsin!” Ertesi gün Şeyhü’l-Harem hasta olan o zatın evine gitmiş, Peygamber (s.a.v.)’in emrini tebliğ etmiş.

Bir gönülde iki muhabbet olmaz. Eğer bir kimse Medine’ye yerleşip Resûlullah (s.a.v.)’e komşu (mücavir) olmak isterse kendisini başka şeylerin sevgisinden temizlemesi gerekir. Bu meselede İmâm-ı A‘zam (r.a.) Efendimizin sözü üzere hareket etmek lâzımdır. Buyurmuşlar ki: “Bizim için hayırlı olan şudur: Medine’de olup da gönlümüz Bağdad’da olmaktansa, biz Bağdad’da olalım da gönlümüz Medine’de olsun…”

Allâh (c.c.) gönlümüzden diğer bütün muhabbetleri çıkartsın ve kendi aşkıyla Resûlü (s.a.v.)’in muhabbetini doldursun. Amin…

(Derviş Ahmet Peşkarî, Tayyibetü’l Ezkâr, 44-45.s.)

 

ALLÂH’IN NAZARGÂHI ANCAK KALBLERDİR

 

Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz: “Mücâhid, nefsiyle cihad eden kişidir.” buyurmuştur ve yine “Ölmeden önce ölünüz.” buyurarak insânın ruhî bakımdan olgunlaşmasını ve daima kendini hesaba çekmesi gerektiğine işaret buyurmuşlardır.

Binâenaleyh, bize kalblerimizi hayat-ı hakîki ile ihyâ, gönüllerimizi hakîki ıslâh ile ıslâh etmemiz ve amellerimizi de hakîki ihlâs ile bezememiz gerekmektedir. Zira Allâh’ın nazargâhı ancak kalbler ve amellerdir, yoksa köşkler ve mallar değildir. Nitekim Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Şübhesiz Allâh (c.c.) sizin suretlerinize ve bedenlerinize bakmaz, ancak kalblerinize ve amellerinize bakar.” buyurmuştur. O halde İnsanda Allâh’ın itibar ettiği; iç dünyadır, zahir değildir.

Akıllı insan; nefsini hesaba çeken ve ölüm sonrası için çalışan kişidir.

Câhil insan, nefsini unutup, hevâ hevesine uyan kişidir. Bunu ancak âlimler düşünür ve ancak kâmiller bilir.

Meşâyihden birine:

– İslâm nedir? diye sorulduğunda, cevaben:

“- Nefsi muhalefet kılıçlarıyla boğazlamaktır.” demiştir. Nefse muhalefet, nefsin arzularını terketmektir.

Seriyy-ü Sakatî hazretleri demiştir ki: “Nefsim otuz veya kırk sene müddetle benden bir yudum bal şerbeti istedi, onu ümidlendirmedim.”

Boşlukta oturan bir adam görülmüş,

– Bu makamı ne ile elde ettin denildiğinde:

– Hevâ hevesi terkettim, hava (gökyüzü, boşluk) bana musahhar kılındı şeklinde cevab vermiştir.

Meşâyihten birine bir zat:

– “Ben herşeyden kendimi tecrîd ederek haccetmek istiyorum” deyince, o şeyh:

– Kalbini sehivden, nefsini eğlenceden ve lisânını da boş sözden tecrîd et, sonra dilediğin yola gir, diye cevab vermiştir.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Bakara Sûresi Tefsiri, 145.s.)

 

 

 

KÖTÜLÜKLER NEFSİNDEN

GÜZELLİKLER ALLÂH’TANDIR

 

“Sana gelen bir güzellik, bil ki Allâh’tandır. Sana gelen bir kötülük ise, bil ki nefsindendir.” (Nisa s. 79) buyurulmuştur.

Bilesin ki, ni’met geldiğinde ferahlanıp ni’met vereni unutmak gafillere mahsus bir ferahlanmadır. Çünkü Cenâb-ı Hakk bizâtihi (kendiliğinden) mahbubdur, O’nu ve nimetlerini O’nu sevdiğimiz için severiz. Hadîs-i şerifte vârid olmuştur ki: “Üç zümreye dünyâ ve âhiret fitnesi dokunmaz: Kadere îman ve ikrar eden, nücûma (yıldızlar) itibar etmeyen, sünnetime tam sarılan!”

Bu sebeble kader-i ilâhiyi unutup müneccimleri tasdik etmemek ve îmânı bulandırmamak gerekir.

Ayet-i kerîmede iki noktaya işaret vardır:

Birincisi mevhibe-i ilâhiyye (Allâh vergisi) olarak bazı makamâtın tadını alan, bazı müşahedelere nail olan, sonra hatalarının son derece münasebetsizliği ve bu ni’metlere karşı sû-i edebi sebebiyle kendisinden bu hal alınan kimse, halini düzeltmeğe gayret edip Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden ümidini kesmemeli ve İblis gibi küfran-ı ni’met etmemelidir. Üstelik her bakımdan perdelenmekle ve kapılar yüzüne kapatılmakla mübtelâ kılınsa bile şart-ı ubudiyet olarak, yine Rabbine müracaat etmeli Âdem (a.s.) gibi. Kendi zulmünü kendi nefsine izafe ederek hatasını itiraf etmeli ki Rabbi onu düştüğü hatadan kurtarıp hidâyete ulaştırsın. Allâh’ın kullarına rahmet ve ni’metlerinden birisi de, kul nefsine zulmetmekte ileri gidip sonra tevbe ile Rabbine rucû’ ettiğinde Rabbini Ğafur ve Rahîm olarak bulmasıdır.

İkincisi afv-ı ilâhîye nail olmanın serinliğini ve ibâdetin halâvetini tadan bir kimseye gereken, kendisini ma’sûm ve mutahhar addetmemek, gözlerinden hicâbların kalktığı zannına kapılmamak, asla ucbe düşmemek, yani kendisini beğenip başkalarına hakaret gözüyle bakmamakdır. Allâh (c.c.)’ün mekrinden de emin olmamalıdır. Bu hallerin mezmûm olduğu bilinmelidir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Yunus ve Hud Sûreleri Tefsiri, 82-83.s.)

 

 

ALLÂH (C.C.) MÜ’MİN KULUNU

HİMAYE EDER

 

Hikâye olunduğuna göre bir ihtiyar kadın, gemi yaptığı sıralarda Nuh (a.s.)’a uğrayıp onu niçin yaptığını suâl ettikde Nuh (a.s.):

– Allah, kâfirleri tufan ile helak edecek, mü’minleri de bu gemi ile kurtaracak, dedi.

Kadın, vakti geldiğinde kendisine de haber vermesini ve mü’minlerle beraber gemiye bindirmesini söyledi.

Vakit gelince Nuh (a.s.) halkı gemiye bindirmekle meşgul olduğu için kadının ricasını unuttu.

Sonra tufan vaki’ olup küffar helak oldu, mü’minler necat buldu, gemiden çıktıktan sonra ihtiyar kadın gelip:

– Ey Nuh! Sen tufan olacağından bahsederdin, daha vakti gelmedi mi?

Nuh (a.s.):

– Tufan vaki’ oldu. Allah’ın emri yerine geldi, dedi. Böyle derken de kadının hâline teaccüb etti (şaştı kaldı). Allahü Te‘âlâ onu imanı sebebiyle kurtarmıştı ve tufanı görmemişdi.

Allah (c.c.), mü’min kullarını işte böyle himaye eder. Bazı ehl-i keşifden sıhhatle naklolunduğuna nazaran Bursa’daki Ulu Cami arsasının bu kadının evinin bulunduğu yer olduğu söylenmişdir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),

Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsîri, 104.s.)

  • •••••••

ÂYET-İ KERÎME

 

Kim Allâh’a ve Resûl’e itâat ederse işte onlar, Allâh’ın kendilerine lûtuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve sâlih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır! (Nisâ s. 69)

 

İNSANIN ASIL HEDEFİ

 

Dünyâ; zevali (yok oluşu) süratli bir yerdir. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Dünyâdan bana ne. Ben dünyâda ancak bir ağacın altında gölgelenen, sonra göçen ve orayı terkeden bir binici yolcu gibiyim.”

Tayyibî de; bu göç etmenin süratinde ve beklemenin azlığında bir timsaldir diyor.

Hz. Îsâ (a.s.) havarilerine diyordu ki; Ey Havariler topluluğu, hanginiz denizin dalgaları üzerine binâ yapabilir? Dediler ki: Ey Ruhullâh kim buna kadir olabilir? Dedi ki: Sizi dünyâdan sakındırırım onu karar yeri kılmayınız.

Hakîm diyor ki: Allâhü Te‘âlâ dünyâyı geçiş yeri, âhireti ise karar yeri kıldı. Onun için de Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Dünyâda sanki garib (biri) veyâ bir yolcu imişsin gibi ol.” Âhiret ise işte o kederlerden safidir, bakidir, kendisi için son bulma diye bir olayın olmadığı ebedî bir yerdir. Halkın hepsi âcizdir. Bir şeye kadir olamazlar ve hiçbir kimseye bir zarar ve menfaat vermeğe malik olmazlar. O halde işte bu âcizler için bir yerdir. İbâdet, işte şu kederli bulanık fâni dünyâ için muhabbet; onu bakî, safî âhiret üzerine tercih etmek, ancak hamakâtin (ahmaklığın), azgınlık ve sapıklığın kemâlinden neşet eder.

O halde ey aklını kendisi için yaratılmış olduğu şeye sarfetmekle aklının doğrultusunda yürüyen akıllı kişi! Senin üzerine lazım gelen görev Allâhü Te‘âlânın senin ibâdetini bildiğiyle kanaat getirmen ve onun dışında birşey taleb etmemendir.

Menfaat verme, zarar verme Allâhü Te‘âlâya aiddir.

“Allâh (c.c.) kuluna kâfi değil midir?” (Zümer s. 36)

(Muhammed Hâdimî (rh.a.), Berika, 210.s.)

 

 

SIDDÎKLARIN ALLÂH (C.C.)’Ü ZİKRİ

 

Bir harp dönüşü Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizden, o harpte şehîd olan Nevfel (r.a.)’in annesi, bir rivâyete göre de hâtunu Nevfel (r.a.)’in orduda bulunup bulunmadığını ve akîbetini sordu.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in gözleri yaşardı. Yanında olanlar da ağladılar. Şahâdet haberini vermeğe mübârek kalbi dayanamadığından eliyle arka tarafı işaret edip geçtiler. Hz. Ömer, Osman, Alî (r.a.e.) aynı şekilde cevâb vermeden geçtiler. Ordunun en sonunda Hz. Ebû Bekir (r.a.) geliyordu. Nevfel (r.a.)’in annesi veyâ hatunu gelip, Hz. Ebû Bekir (r.a.)’den de sordu. O, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in mağara arkadaşı, yüksek sırların kaynağı, Hakk Te‘âlâya tam bir teveccühle sakalını da ağzına alarak: “- Ya Rabbi, bir gönül yıkmaktan Habib-i Ekremin (s.a.v.) sakındı, Alî, Osman, Ömer kaçındı. Ben zor vaziyette kaldım. Eğer Nevfel’in şahâdet haberini versem Habîbine muhalefet etmiş olurum. Doğru söylesem bir gönlü yıkmış olurum, yalan söylesem din yıkılır. Sen bana bir söz ilham et veyâ hatunun gönlünü teselli edecek bir kolaylık ihsan et.” diye duâ etti. Ve içten gelerek, tam bir teslimiyetle “Yâ Allâh” diye bağırdı. O anda okun yaydan çıktığı gibi Nevfel (r.a.), elinde kılıç olduğu halde gelerek Hz. Ebû Bekir (r.a.)’e selâm verdi. “- Beni mi çağırdın yâ Sıddîk, buradayım.” dedi.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) mescide gelip oturmuşlardı. Hz. Nevfel’in içeri girip selâm verdiğini gördüler. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Hz. Nevfel’i karşılayıp selâmını aldı otururlarken “Bu Hakk Te‘âlânın bir âyetidir. Acaba kimin sebebiyle gelmiştir?” dedikleri sırada Cebrâîl (a.s.) gelip: “Yâ Resûlallâh (s.a.v.), şükür secdesi et! Hakk Te‘âlâ ümmetinden Hz. Îsâ (a.s.) gibi ölüleri dirilten birini yaratmıştır. Hakk Te‘âlâ selâm eder, “Eğer mağara arkadaşın Sıddîk, sakalı ağzında iken bir kere daha “Yâ Allâh” deseydi İzzetim ve Celâlim hakkı için bütün şühedâyı diriltirdim. Ben Ebû Bekir’den râzıyım. O da benden râzı mıdır? Onun sözünün üzerine Nevfel’i dirilttim. Çünkü o cahiliyyet devrinde de yalan söylememiştir.” buyurduğunu haber verdi.

İşte hakkı ile “Allâh” demenin dünyâdaki neticesi.

Muhakkak ki Kıyâmet günü elde edilecek netice daha da üstün olacaktır. İnşaallâh.

 

ALLÂH (C.C.) YOLUNDA DÜNYÂ,

EVLÂD VE HER ŞEYDEN FERÂGAT

 

Bedir gazvesi başlamak üzere idi. Kureyş ordusu çok yaklaşmıştı. Hazret-i Peygamber (s.a.v.) Efendimiz arkadaşlarını harekete başlamaktan men ediyor, ancak düşmân pek fazla yaklaştığı zamân oklarını kullanmalarını emir buyuruyordu.

Bu muharebe, dünyâ, evlâd ve her şeyden ferâgat ve büyük fedâkârlığın mahşerî bir günü idi. Çünkü, iki ordu birbirine yaklaştığı zamân karşı karşıya gelenlerin baba ile evlâd ve kardeş ile kardeş olduğu görüldü.

Bir tarafta hak, bir tarafta bâtıl. Bir tarafta nûr, bir tarafta zulmet. Bir tarafta muvahhidler, bir tarafta müşrikler duruyordu.

Fakat manzara mâzîde asla misli sebkat etmemiş bir şekilde pek müessir idi. Bütün dünyâdaki yegâne tevhîd kitlesinin mukadderâtı tehlikede idi. Âlem-i İslâm’ın hayâtı Bedir cephesinde bulunan birkaç yüz fedaî muvahhidin hayâtına bağlı görünüyordu.

Hazret-i Ebû Bekir (r.a.)’in henüz İslâmiyyeti kabûl etmeyen oğlu ilerlediği zamân babası, kılıcını çekmiş oğluna karşı yürümüştü. Oğluyla mukâtele etmek üzre ruhsat istediyse de:

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz:

– “Yâ Ebâ Bekir! Bilmez misin ki sen Benim görür gözüm, işitir kulağım menzilesindesin!” buyurarak ruhsat vermedi ve yanından ayırmadı.

Oğlu Abdurrahman (r.a.) ise bilâhare şeref-i İslâm ile müşerref olup süvari fırka kumandanlığında bulunarak orduyu İslâm’da büyük hizmetler görmüştür.

İşte dîn kuvveti ve aşkı böyle bahâdır olan bir evlâda karşı yürümekten geri bırakmamıştı.

Hazret-i Ömer (r.a.) de dayısını öldürmek mecburiyetinde kalmıştı. Hazret-i Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.) de, karşısında kendisini öldürmeğe azmeden babasını öldürmek zarûretinde kalmıştı.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Bedir Gazvesi, 44.s.)

 

 

 

ALLÂH (C.C.) MÜ’MİNLERİN YARDIMCISIDIR

“Zât-ı Ulûhiyyetime yemin ederim ki; muhakkak Bedir’de “Allâhü Te‘âlâ (ve Tekaddes Hazretleri)” size yardım etti. Hâlbuki siz Bedir’de zelil ve fakir idiniz. Binaenaleyh Bedir vak’asında nail olduğunuz ni’mete şükretmeniz için Allâh’a ittikânız vâcibdir.” (Âl-i İmrân s. 123)

İşte Bedir günü fakîr, zelîl ve zayıf bir halde bulunan mü’minlere Cenâb-ı Hakk nusretini ihsan etti. Ebû Cehîl gibi sanâdîd-i Kureyş hep o gün maktul düştüler. O günden i’tibâren izzet-i îmân tezahür etti. Yevm-i Bedir mebnâ-yı İslâm oldu. Bunu Cenâb-ı Allâh’tan başka hangi kuvvet yapabilir? Şimdi aklı olanlar böyle bir nusreti ihsan eden Cenâb-ı Allâh’a tevekkül ve i’timâd etmez mi? Nasıl olur da sabır ve ittikâ’yı bırakır (feşile) ya’nî cebânet ve za’f-ı kalbe düşersiniz?!

Binaenaleyh ey mü’minler! Bundan böyle hep Cenâb-ı Allâh’a ittikâ ediniz ki, nusrete nail olup şükredesiniz!

Cenâb-ı Hakk bu âyet-i kerîmede mü’minlere hitaben: “Siz fakîr ve zelîl idiniz” mâ’nasında “ezilletün” diye buyurmuştur. “Zelâil” dememiştir. Çünkü mü’minlerin kâfirlere nisbetle eksiklikleri fakîr olmaları ve silâhlarıyla bineklerinin az olması idi. “Zelâil” ise; “tamamen zayıf olan, hiçbir kudret ve kuvveti bulunmayanlar” demektir ki, mü’minlerin durumu böyle değildi.

Kuvvetlerinin azlığına gelince: 70 deve ve üç tane de atları var idi. Atlılar; Mikdâd bin Esved, Zübeyr bin Avvâm ve Mersed Ganevî (r.a.e.) idi. Allâh (azze ve celle) yolunda ilk defa at üzerinde muharebe edenler de bunlardır.

Silâhları altı kalkan ve sekiz kılıçtan ibaret idi.

Muharebeye iştirak edenlerin sayısı ise 313 kişi olup 70’i Muhâcirîn’den, gerisi Ensâr’dan idi.

Düşmanların adedi 1000 civârında olup, 100 atlı ve 100 hecin süvarileri ve çoğunun arkasında zırh ve çeşitli silâhları bulunuyordu.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),

Bedir Gazvesi ve Sûre-i Enfâl Tefsîri, 5-6.s.)

 

DİN KARDEŞİNİ KÜÇÜK GÖRMEMEK

 

Ebû Zerr (r.a.) bir kere Bilâl-i Habeşî (r.a.)’e: “Ey kara kadının oğlu” diye onu ayıbladı da Bilâl-i Habeşî (r.a.)’in şikâyeti üzerine Nebiy-yi Mükerrem (s.a.v.) buyurdu ki: “Ey Ebâ Zerr! Sen onu anasından dolayı ayıblıyorsun? Demek ki, sen daha içinde câhilîyet ahlâkı kalmış bir kimse imişsin!” Sonra buyurdu ki:

“Sizin eliniz altında öyle kardeşleriniz vardır ki, Allâh te’âlâ hazretleri sizin elinize tevdî’ etmiştir.” (Buhârî)

Yani kölen olsa da kardeş muâmelesi yapılması emir buyurulmuştur.

Ebû Zerr (r.a.) sonra Bilâl-i Habeşî (r.a.)’in gönlünü almak için yüzünü yanağını yere koyup “Bilâl ayağıyla yüzüme basmadıkça yanağımı yerden kaldırmayacağım” diyerek kusurunun afvını Hazret-i Bilâl’den talebetmiştir.

İşte bu hadîs-i şerîf de; terbiye-i İslâmiyyeden biz ümmetine ibretli bir nâsîhattir.

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s),

Musahabe 2, 121-122.s.)

 

  • •••••••

BAZI HİKMET EHLİNİN OĞULLARINA ÖĞÜTLERİ

 

Oğlum! İstediğin kimselerle arkadaş ol, fakat şu dört kimseden sakın:

1- Ahmakla arkadaş olmaktan sakın. Çünkü ahmak sana fayda vereceğim niyyetiyle zarar verir.

2- Hırslı, tama‘kâr kimse ile arkadaş olma. Çünkü o seni bir lokma ekmeğe, bir yudum suya, bir çekirdeğe satmakta tereddüt etmez.

3- Cimri ile arkadaş olma. Çünkü cimri, kendisine muhtaç olduğun bir vakitte seni perişan eder.

4- Korkakla da arkadaş olma. Çünkü o seni de, ana-babanı da rüsvay eder, sonunda aldırmaz bile.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),

Musâhabe 4, 68.s.)

 

ZÜHDÜN HAKÎKATİ

 

Hazreti Peygamber (s.a.v.)’in,

“Âlimlerin dışında bütün insanlar helak oldu. Bildikleri ile yaşayan âlimlerin dışında bütün âlimler de helak oldu. Gerçek ihlâs sahiplerinin dışında bildikleri ile yaşayan amillerde helak oldu. Bu gerçek, ihlâs sahipleri de büyük bir helak ve tehlike ile karşı karşıyadır.” (Keşfü’l-hafa) Hadis-i şerifinde apaçık söylendiği gibi, dînî vecibe ve vazifelerini öğrenip, gereğince yaşayan ve bu yaşayışlarında samîmî ve hâlis olanlar da böylesine büyük bir tehlike ile karşı karşıyadır. Kulluk iddiasını sabr ve sebat ile açıkça ortaya koymayan, ihlâsta devamlılık ifâde eden, “Muhlis” olmayan kişi “Mukarrabin” den sayılamaz.

“İlmini artıran fakat dünyaya karşı zühdünü artırmayan kişi, ancak Allâh ile arasındaki uzaklığı artırmıştır.” (Keşfü’l-hafa) Hadis-i şerifi de bu mânâyı kuvvetlendirmektedir. Şu kadar var ki, buradaki zühdden maksad sadece şeklî zühd yani dünyadan ve dünyadaki değerlerden şeklen sıyrılmak değil, aksine kalbî zühd olup, Allâh’dan başka dünyevî her nesneye karşı duyulan, zihnî, fikrî bedenî ve kalbî duygulara son vermek, insan hayatının bu çok mühim merkezlerini Allâh’a yöneltmektir.

Gavsü’l-A’zam Seyyid Muhyiddîn Abdülkadir-i Geylâni (k.s.): “Bir İnsanın cebinde ve kasasında bir miktar parası var caiz, evinde de bir miktar fazla parası var o da caiz. Yalnız bunlar kalpte yer verilerek sevgili kabul edilmiş ise bu asla caiz değildir. Zira muhabbet evi olan kalbi, Cenâb-ı Hakk yalnız kendi sevgisine tahsis etmiş ve öylece yaratmıştır” buyuruyor.

“Dünya ne altın ve gümüş, ne de çocuk ve kadındır. O ancak Allâh (c.c.)’den gafil olmak, O’ndan habersiz yaşamaktır.” Cenâb-ı Hakk sizleri ve bizleri bunların bereketlerinden faydalandırsın da halvetlerin ve celvetlerin feyz ve bereketine erdirsin. Âmin. Salât ve selâm Habîbine, âl ve ashabına olsun.

(Muhammed Es’ad Erbilî (k.s.), Mektûbât, 217.s.)

 

NEFSİ HESABA ÇEKMEK GEREKİR

 

“Şüphesiz (küfür kirinden nefsini ve ruhunu) arıtan kişi saadete kavuşmuştur. Nefsini ve ruhunu azdırıp küfür ve sapıklık kirleriyle paslatan kimseler de hüsrana düşmüşlerdir.” (Şems s. 9-10)

Nefsin kurtuluşu iyi ameller işlemekle mümkündür. Akıl, bu kazancı sağlama hususunda nefsin yardımına ihtiyaç hisseder.

Allâh (c.c.)’e ve Âhiret gününe inanan her tedbirli kul, sürekli nefsini hesaba çekmeli, her durumda ve her adımda nefsi sıkıştırmalıdır. Zira hayatta alınan her nefes, değer biçilemeyecek bir cevherdir. Bu cevherle sonsuza kadar tükenmeyecek bir hazine alınabilir. O halde nefesleri boş yere harcamak veya onu yok edecek konulara sarfetmek büyük bir zarardır. Akıllı insanın nefsi, böyle bir harekete razı olmaz.

Öyleyse kul her sabah namazını kıldıktan sonra bir saatlik zamanını nefsiyle şartlaşmaya ayırmalıdır. Nitekim tüccar da malını, çalışan ortağına teslim ettiğinde, aralarındaki şartı konuşmak için baş başa bir süre ayırır. Bunun gibi kul da nefsine şöyle demelidir:

“Benim tek sermayem hayatımdır. Hayatım yok olunca, sermayem tükenmiş demektir. O zaman hem ticaretten hem de kârdan mahrum kalırım. Bugün yeni başlayan bir gündür. Allâh (c.c.) beni nimetlendirdi ve bana yaşama izni verdi. Beni öldürmüş olsaydı, bir günlüğüne de olsa dünyaya yeniden gelmek ve dünyada devamlı amel işleyip çeşitli iyiliklerde bulunmak isteyecektim. Şimdi öldürüldüğünü ve sana dünyaya yeniden dönme izni verildiğini kabul et. Bugününü sakın boşuna geçirip ziyana uğrama. Alınan her nefes kıymeti biçilemeyen bir cevher gibidir. Bir günün gece ve gündüzüyle beraber yirmidört saat olduğunu unutma!”

(Huccetü’l İslam İmam-ı Gazâlî (k.s.),

İhya-u Ulûmu’d-Dîn, 4.c. 4180.s.)

 

 

 

 

 

 

TEFEKKÜR-Ü MEVTİN FAZÎLETİ

 

Bir insan, dünyevî işlerden dolayı gafil bir kalp ile öldüğü zaman bunun âhiretteki vebali daha fazladır. Altmışa varmış bir ömürden sonra insan, âhiret yolculuğu için bahusus tedârikte bulunmalıdır. Kendisini çoluk çocuk endişesine veya mal yığıp çoğaltma arzusuna fedâ etmemelidir.

Senin bu âlemdeki sermayen sadece bir kefenden ibarettir. Onu da ya götürürsün ya götüremezsin, endişesindeyim.

Peygamber (s.a.v.) “Ümmetimden yetmiş yaşına ulaşan pek azdır” (Keşfü’l Hafâ) buyuruyor. Binâenaleyh ezelî kısmete rızâ gösterip gelmesi yaklaşan âhiret yolculuğu için hazır olmalıyız. Dâima âhireti ve ölümü düşünmeliyiz.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in “Ölümü çokça hatırlayınız” hadîs-i şerifine itimad ederek tûl-i emel, mal ve mevkî’ hırsı, hased, kibir ve benzerî bâtınî hastalıkları tedâvî hususunda “tefekkür-ü mevt” denilen ölümü düşünmenin vereceği faydaların pek büyük olduğunu İmam Gazâlî ‘aleyhi rahmetü’l-Bârî hazretleri takdir lisanıyla beyân buyurmuşlardır.

Nebi (s.a.v.): “Mü’minler ölmezler, ancak bir evden öbür eve nakledilirler” buyuruyor. Mü’min-i kâmil için ölüm yoktur. Yalnız bir nakl-i mekân vardır.

Ayrıca: “Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur” (Tirmizî) hadis-i şerifine bakılınca Cenâb-ı Hakk’ın muhabbeti ve tarikat vasıtasıyla tasfiye-i kalb görmüş olan kardeşlerimiz için kabrin cennet olacağı, korku ve endîşelerine yer olmadığı açıktır.

Hemen Hakk te‘âlâ hazretleri istikâmet buyursun. Himmet ve gayretimizi dünya gösterişinden tamamen çevirip, âhiret huzuruna kemâliyle yöneltsin, âmin!..

(Muhammed Es’ad Erbilî (k.s.), Mektûbât, 109-131.s.)

 

 

ALLÂH’IN VELÎ KULLARI, İRFAN VE ÎMAN SAHİBİ, KUTUB, ÂDİL PADİŞAHIN KUTUB OLMASI

 

Allâh (c.c.) yolunda çalışanlar, kendi menfaatlerini değil, sizin iyiliğinizi düşünürler. Size gelmelerinin sebebi de budur, kendi ihtiyaçlarını düşünmezler. Onlar kullara ihtiyaç beyan etmezler. Onlar kulların çözülen iplerini bağlar, harabe evlerini yaparlar ve kullara bir baba gibi şefkat gösterirler. Hakk te‘âlâ, onlara ezelden irfan duygusu ihsan etmiştir, o duygu sayesinde herşeye karşı anlayış sahibi olurlar. Hangi işi sizden beklerlerse o iş sizin içindir, kendileri için değildir. Onlar kullara daima öğüt verirler ve bu vazifeden yorgunluk duymazlar.

İrfan sahibi emirsiz bir iş görmez. “Ver” denilirse verir, “verme” denildi mi, kimse ondan bir şey alamaz. İrfan sahibine “ye” denir yer; “yeme” denirse yemez, aç kalır. (Kırkbeşinci Meclis, 240.s.)

Îman sahibi, ne nefsi için ne de nefsi ile yer. Giydiğini de onun için giymez ve onun emri ile mal yığmaz. İbadet işlerinde kuvvet bulsun diye yer, Hakk (c.c.) yolunda ayakları titrememesi için gıda alır. Dîninin emri ile yer ve hevese uymaz. Allâh’ın velî kulu, Allâh’ın emriyle yer. Bedel ki, kutbun vezîridir; bu da ilahi fiil tecellisine uyarak yer. Kutub ise, yemesinde ve bütün işlerinde Peygamber (s.a.v.) Efendimize uyar. Çünkü o, Peygamber (s.a.v.) Efendimizin evlâdı, vekili ve ümmeti için halifesidir.

Kutub, Peygamber (s.a.v.) Efendimizin ve Allâh te’âlânın halifesidir. Bu hilafet gizlidir.

Müslümanların başına geçen halife ise zâhirdedir. Hiçbir müslüman ona uymağı terkedemez, saygıyı bırakamaz. Denilir ki, müslümanların başında bulunan padişah adil olursa, zamanın kutbudur. Bu padişahın işlerini kolay sanmayın! O başımıza getirilmiştir. Zahirdeki işleri o; batındaki işleri ise kutub tanzim eder. (Kırksekizinci Meclis, 253.s.)

Velî kullar, halka hizmet buyurunca şahsî arzularını katmazlar. Yapılacak bir iş onlara işaret yoluyla bildirilir de öyle yaparlar. Hiçbir velî, nefsi için kullardan bir iş talebinde bulunmaz. (Ellibirinci Meclis, 277.s.)

Bir zât, velayet halinin sonuna varırsa ona kutubluk verilir. Bu haliyle halkın işlerini üzerine alır. O bu haliyle halkın cümlesine muadil imana sahiptir. O iman sayesindedir ki halkın işlerini yüklenir. (Altmışikinci Meclis, 427.s.)

(İlahi Armağan,Gavs-ı A’zam

Hz. Seyyid Abdülkadir Geylânî (k.s.a.),)

 

VELîLERİN KERÂMETLERİ

 

Velilerin kerametleri bize göre caizdir, Mu’tezile buna muhaliftir. Yine sihir ile göz değmesi bize göre olağan olup onlarca mümkün değildir.

Bu konudaki delilimiz hem aklî, hem de nakli yöndendir.

  1. a) Nakli delil, Süleyman aleyhisselâmın vezirine dair gelen ilâhî haberdir. Şöyle ki o, (Saba Melikesi) Belkıs’in tahtını uzak mesafeden kısa bir zaman içinde getirmiştir. Nitekim Allâh teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ben, gözünü yumup açmadan önce onu sana getiririm, dedi. Bir de (Süleyman) onu yanında hazır görünce; bu, Rabbimin lûtfundan doğan bir şeydir, dedi.” (Neml s. 40) Yine Nihâvend’de bulunan Sâriye, Medine’deki halife Ömer (r.a.)’in: “Ey Sâriye, dağa dikkat et, dağa!” tarzındaki sözünü işitmiştir, halbuki ikisi arasında beşyüz fersahtan fazla bir mesafe bulunuyordu. Hz. Ömer (r.a.)’in mektubu (atılmak sûreti) ile Nil nehrinin taşması, Hz. Hâlid (r.a.)’in zehir içmesi (ve bundan zarar görmemesi) de meşhurdur”. Tabiîne ve ümmet-i Muhammed’in sâlih ferdlerine ait nakloluna gelen kerametler o dereceye ulaşmıştır ki, âhâd yoluyla gelen bu rivayetler biraraya getirildiği takdirde kerametin mümkün olduğu noktasında tevatür mertebesine varır.
  2. b) Aklî delile gelince, keramet, tabiatta cârî kanuna aykırı olarak vuku’ bulan ilâhî bir fiildir. Tâ ki kul itâatkârlığın meyvesini tanısın ve dininin hak olduğuna dair basîret ve inancı artsın.

Soru: Keramet bu tarzda vuku’ bulacak olsaydı mu’cizeye benzer, nebî ile velî birbirinden ayırdedilemezdi?

Cevap: Öyle değildir, çünkü mu’cize nübüvvet iddiasıyla beraber bulunur, hâlbuki velî bunu iddia edecek olsa ânında kâfir olur ve keramete lâyık olma vasfından sıyrılır. Bil’akis velî, peygamber aleyhisselâma bağlı olduğunu ikrar eder.

Şüphe yok ki velîye ait her bir keramet tabi’ olduğunu ikrar ettiği peygamber hakkında bir mu’cize sayılır. Böyle olunca da velî ile nebî arasında benzerlik doğmaz. Doğruya ileten yalnız Allâh (c.c.)’dür.

(Nureddin Es-Sabunî, Maturidiyye Akâidi, 123.s.)

 

 

 

MÜRŞİD VE RÂBITANIN LÜZÛMU

 

Cenâb-i Hakk tebâreke ve te‘âlâ buyuruyor: “Muhakkak ki nefs dâima kötülüğü emreder.” (Yusuf s. 53)

Kullarin bilgisizlik ve cehâlet felâketinden kurtulmalari, ilâhi ilim ve ma’rifetle kendilerini süsleyebilmeleri için sadece kitap okumanin kâfi gelmeyeceği, mutlaka bildiklerini kemâl derecesinde yaşayan kâmil ve terbiyeci bir mürşidin huzurunda diz çöküp onun terbiyesi altinda yetişmek zarureti açik bir gerçektir. Kötülüğü emredici, şerre sürükleyici nefsin duygu ve temayüllerinden siyrilip, ma’nevî yüceliklerle donanma ve ilâhi tecellilerle hemhâl olma gibi yüce bir gaye sadece Allâh’i zikretmekle elde edilemeyeceğinden bu konuda da bir yol göstericiye ve uyanik bir gönül sahibi mürşide kalbi bağlamak ve bu duygu ile hareket etmek gerekir. İlâhî ma‘rifetlerin nurlarini sâliklerin kalbine tevdî etmek, sirli hakîkatlari gerçeğe tâbi olanlarin gönüllerine boşaltmak, kalbî rabita ve ma’nevî irtibatin gücüne bağlidir.

Tarikatta ve ma’nevî terakkide feyz almak isteyen bir sâlikin, mürşidinin râbitasina olan itimadi, ilim öğrenmek isteyen bir öğrencinin, hocasinin şifahi ifâdelerine olan bağliliğindan üstün olmalidir. Bu kadar ehemmiyetli olan râbitaya siki sikiya sarildiktan sonra, sâlikin kalbinde Allâh te‘âlâyi zikretme ve bu zikirle ürperme kendiliğinden; zorlanmaksizin meydana gelir. Hâlik-i Zü’l-celâl ile mahlûk olan kulu arasinda yakinlik ve sevgi ortaya çikar.

Cenâb-i Peygamber (s.a.v.) “Allâh’i oldukça çok anan kişiyi Allâh sever” diğer bir hadîsinde de, “Allâh -celle ve a‘lâ-ya duyulan sevginin alâmeti, O’nu zikretmeyi sevmektir”, buyurmuşlardir.

Yukaridaki açiklamalardan açikça anlaşildiği gibi, nefs-i emmârenin kötülük ve şerrinden canini kurtarmak, Rahman ve Rahim olan Cenâb-i Hakk’in ilâhi yardim ve lütfuna nail olmak isteyen bir insan, yüce bir tarikata girip, hakikat yoluna sülûk ederek geleceğini güven altina almada acele davranmalidir.

(Muhammed Es’ad Erbilî (k.s.), Mektûbât, 219.s.)

 

MÜCTEHİDLER YEDİ TABAKADIR

 

Fıkıh ilminde yetişen ve söz sahibi olan İslam âlimleri yedi (7) sınıfa ayrılır:

1-            İslamiyet’te Mutlak Müctehid Olan Âlimler: Bunlar, “edille-i Erbaa”dan (yani Edille-i Şer’iyye: Kitap, Sünnet, İcma-i Ümmet, kıyas-ı fıkahâ) hüküm çıkarmak için usul ve kaideler kurmuşlar ve koydukları esaslara göre, ahkam çıkarmışlardır. Dört mezhep imamları bunlardandır.

2-            Mezhebde Müctehid Olan Âlimler: Bunlar Mezheb Reisi’nin koyduğu kaidelere uyarak Dört Delil’den ahkam çıkaran âlimlerdir. İmâm-ı Ebû Yûsuf, İmâm-ı Muhammed ve İmâm-ı Züfer (r.a.e.) ve benzerleri bu âlimlerdendir.

3-            Meselelerde Müctehid Olanlar: Bunlar Mezheb Reisi’nin (Mezheb İmamının) bildirdiği meseleler için Mezheb’in usûl ve kâidelerine göre ahkam çıkarırlar. Çıkardıkları ahkamın, Mezheb Reisi’nin koyduğu esaslara uygun olması şarttır: Tahâvî, Hassâf Ahmed b. Ömer, Abdullâh b. Hüseyin Kerhî, Şemsü’l Eimme Serahsî, Fahrü’l İslam Alî b. Muhammed Pezdevî, Kâdihân Hasan b. Mansur Ferganî (r.h.) ve benzerleri gibi âlimlerdir.

4-            Eshab-ı Tahric: İçtihâd derecesinde olmayıp müctehidlerin çıkardıkları kısa, kapalı bir hükmü açıklayan âlimlerdir. Hüsâmeddin Râzî (r.h.) bunlardandır.

5-            Erbâb-ı Tercîh: Müctehidlerden gelen birkaç rivayet arasından birini tercih eden âlimlerdir: Ebu’l Hasan Kudûrî, Hidâye sahibi Burhâneddîn Alî Merginanî, Kemâleddin ibn-i Hümam (r.h.) gibileridir.

6-            Eshâb-ı Temyîz: Mukallid âlimler olup bir mesele hakkında gelen çeşitli haberleri, kuvvetlerine göre sıralayıp yazmışlardır. Kitablarında reddedilen rivayetler yoktur. Kenzü’l Dekâik sahibi Ebu’l Berekât Abdullâh b. Ahmed Nesefî, Muhtar sahibi Abdullâh b. Mahmud Musûlî, Vikâye sahibi Burhânü’ş Şerî‘a Mahmud b. Sadrü’ş Şerîa Ubeydullâh ve Mecmaul Bahreyn sahibi İbnü’s- Sa’âtî Ahmed b. Alî Bağdâdî (r.h.) bunlardandır.

7-            Önceki Tabakalardaki Âlimlerin Kitablarından Doğru Olarak Nakil Yapabilen Âlimler, Onları Bildiren Mukallidlerdir: Tahtâvî, İbn-i Âbidîn (r.h.) Hazerâtı bu tabakanın âlimlerindendir.

(Yeni Rehber Ansklopedisi, 7.c. 175.s.)

 

 

KENDİ NEFSİMİZLE HER AN HESAPLAŞMAK

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimizin bizlere vasiyetlerinden biri de, bedenimizde, ilmimizde, malımızda, ömrümüzde, bütün hal ve durumlarımızda nefislerimizle hesaplaşmanın unutulmaması hakkındadır. Dünyâ hayatında nefsiyle hesaplaşanlar, âhiret gününde kolay ve hafif hesap verirler. Dünyâ evinde nefsiyle hesaplaşmayı anlar veyâ hesaplaşmayı ihmal edenlerin hesap ve sorguları Kıyâmet gününde uzar ve zorlaşır.!

Tirmizî rivâyet ediyor: “Bir kul Kıyâmet günü dört şeyden sorguya çekilinceye kadar yerinden ayrılamaz:      1- Ömrünü nasıl tükettiğinden, 2- Ne gibi amellerde bulunduğundan, 3- Kazandığı malı nasıl ve nereden kazandığından ve nasıl harcadığından, 4- Cismini nerede yıprattığından”.

Şeyhayn merfûan şu hadîsi anlatır: “Resûlullâh, “Hiçbir kişiyi ameli cennete koyamaz.” buyurur. “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.), senin amellerin de mi?” sorusuna: Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, “Evet beni de amellerim cennete koyamaz. Yeter ki, Hakk ta‘âlâ rahmetiyle beni korumuş ve örtmüş olsun.” buyurmuşlardır”.

 

 

 

 

 

ÖĞRENMEKTEN VE AMEL ETMEKTEN

USANMAMAK

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimizin bizlere vasiyetlerinden bîri de, çokça öğrenmekten ve öğrendiğimizle amel etmekten usanç duymamamız hakkındadır. Çünkü, (s.a.v.) Efendimizin havz-ı Kevser’inden içmemiz, burada şeriat-ı Muhammediyyeden aldığımız güce bağlıdır. Nitekim sırat köprüsünde yürümemizin şeriatla amel etmemize bağlı olduğunu yukarıda belirtmiştik. Havuz, şeriat ilimleri, sırat da bu ilimlerle ameldir.

(İmâm-ı Şa‘râni (rh.a.), El-Uhudü’l Kübra)

 

ZİKİR MECLİSLERİ

 

“Allâh (c.c.)’ün bir takım melekleri vardır ki, yollarda dolaşıp zikir edenleri ararlar. Allâh (c.c.)’ü zikreden bir topluluk buldukları zamân, göreviniz başına gelin, diye çağrışırlar. Hemen o zikredenleri kanatları ile aşağı dünyâya kadar çevrelerler. Gerçeği meleklerden daha iyi bilen Allâh (c.c.) onlara sorar:

– Benim kullarım ne söylüyor? Melekler: – Seni tesbih ediyorlar, seni yüceltiyorlar, sana hamdediyorlar, senin şanını yüceltiyorlar, derler. Allâh (c.c.) buyurur:

– O kullarım beni gördüler mi? Melekler: – Hayır, vallâhi, seni görmemişlerdir! derler. Allâh ta‘âlâ meleklere sorar:

– Acaba beni görmüş olsalardı ne yaparlardı? Melekler: – Eğer seni görseydiler sana daha çok ibâdet ederlerdi, seni daha çok yüceltirlerdi ve seni daha çok tesbih ederlerdi, cevâbını verirler, Allâh (c.c.) sorar:

– Benden ne istiyorlar. Melekler: – Senden cenneti istiyorlar, derler. Allâh (c.c.) sorar:

– Onlar cenneti gördüler mi? Melekler: -Hayır, vallâhi, cenneti görmemişlerdir! cevâbını verirler. Allâh (c.c.) meleklere sorar:

– Cenneti görseler nasıl olurdu? Melekler: – Eğer cenneti görmüş olsalar, cennete çok daha haris olurlardı, onu daha çok ararlardı ve daha fazla ona rağbet ederlerdi, cevâbını verirler. Allâh (c.c.) meleklere sorar:

– Hangi şeyden onlar Allâh’a sığınırlar? Melekler: – Cehennemden, derler. Allâh (c.c.) sorar:

– Onlar cehennemi gördüler mi? Melekler. – Hayır, vallâhi onu görmemişlerdir. Allâh (c.c.) sorar:

– Cehennemi görmüş olsalardı, ne yaparlardı? Melekler:        – Onu görselerdi, ondan çok daha fazla kaçarlardı, ondan daha çok korkarlardı. Allâh (c.c.) buyurur:

– O halde ben sizi şahid tutuyorum ki, ben onları bağışladım. Meleklerden biri der ki: – Bunlar arasında falanca kimse vardır ki kendilerinden  (zikredenlerden) değildir, yanlarına bir iş için gelmiştir. Allâh ta‘âlâ buyurur: Onlar (zikir  meclisinde) oturanlardır ki, meclislerinde bulunan mutsuz olmaz (nasipsiz kalmaz).”                              (Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî (rh.a.),

Zübdetü’l Buhârî, 656.s.)

 

ALLÂH (C.C.) YOLUNDA DÜNYÂ

VE EVLÂD VE HER ŞEYDEN FERÂGAT

 

Bedir gazvesi başlamak üzere idi Kureyş ordusu çok yaklaşmıştı. Hazret-i Peygamber (s.a.v.) Efendimiz arkadaşlarını harekete başlamaktan men ediyor, ancak düşmân pek fazla yaklaştığı zamân oklarını kullanmalarını emir buyuruyordu.

Bu muharebe: Dünyâ ve evlâd ve her şeyden ferâgat ve büyük fedâkârlığın mahşerî bir günü idi. Çünkü, iki ordu birbirine yaklaştığı zamân karşı karşıya gelenlerin baba ile evlâd ve kardeş ile kardeş olduğu görüldü.

Bir tarafta hak, bir tarafta bâtıl. Bir tarafta nûr, bir tarafta zulmet. Bir tarafta muvahhidler, bir tarafta müşrikler duruyordu.

Fakat manzara mâzîde asla misli sebkat etmemiş bir şekilde pek müessir idi. Bütün dünyâdaki yegâne tevhîd kitlesinin mukadderâtı tehlikede idi. Âlem-i İslâm’ın hayâtı Bedir cephesinde bulunan birkaç yüz fedaî muvahhidin hayâtına bağlı görünüyordu.

Hazret-i Ebû Bekir (r.a.)’in henüz İslâmiyyeti kabûl etmeyen oğlu ilerlediği zamân babası, kılıcını çekmiş oğluna karşı yürümüştü. Oğluyla mukâtele etmek üzre ruhsat istediyse de:

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz:

– “Yâ Ebâ Bekir! Bilmez misin ki sen benim görür gözüm, işitir kulağım menzilesindesin!” buyurarak ruhsat vermedi ve yanından ayırmadı.

Oğlu Abdurrahman (r.a.) ise bilâhare şeref-i İslâm ile müşerref olup süvari fırka kumandanlığında bulunarak orduyu İslâm’da büyük hizmetler görmüştür.

İşte dîn kuvveti ve aşkı böyle bahâdır olan bir evlâda karşı yürümekten geri bırakmamıştı.

Hazret-i Ömer (r.a.) de dayısını öldürmek mecburiyetinde kalmıştı. Hazret-i Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.) de, karşısında kendisini öldürmeğe azmeden babasını öldürmek zarûretinde kalmıştı.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Bedir Gazvesi, 44.s.)

 

MÜRŞİDE OLAN İHTİYAÇ

 

İnsanın kendiliğinden Hakk’ı bulması ve Hakk’la olması çok zordur. Çünkü ma‘nevî eğitim, gelişigüzel elde edilemez. Rûhun yapısına göre daha basit olan beden eğitimi için bir eğiticiye ihtiyaç duyulurken, insanın ruhunun eğitilmesi için, kendisini zamân zamân denetleyen, eksiklerini giderme yollarını gösteren, yerinde müdahaleleriyle yararlı işlere sevkedenlere yaratılışı gereği muhtaçtır.

Ebû Alî ed-Dekkak “Kendiliğinden yeşeren ağacın meyvesi olmaz. Olsa da lezzetli olmaz. Bebeğin doğumu nasıl annesiz ve babasız meydana gelmezse, ma’nevî doğum denilen ma’rifet de terbiye ve tezkiyesiz olmaz.” derken kişinin mürşide olan ihtiyacına işaret etmiştir.

“Her ümmete bir Peygamber gönderildiği.” “Peygamber gönderilmedikçe azâb edilmeyeceği.” (İsrâ s. 15.) âyet-i kerîmeleri ve “Âlimler, peygamberlerin mirasçılarıdır.” (Et-Tâc) hadîsi ile insanoğlunun hidâyeti açısından Peygamber ve âlimlere olan ihtiyâcı ifâde edilmiştir. Kemâl ehlinin bu husûsta sünneti, irfan yolunun yolcusu olan taliblerini, tarikata bağlamak suretiyle, onlara, Cenâb-ı Hakk’ın izzetinden feyz alabilecek güce erişinceye kadar terbiye vermektir. Gerçekte talibi vuslata kavuşturan tarikatın bizzat kendisi değil, mürşid olduğundan, kâmil bir mürşidde, şu beş şartın bulunması gerekir.

1- Silsilesi i‘tibariyle Hz. Peygamber (s.a.v.)’e eksiksiz olarak ulaşan bir mürşidden irşâd icazeti ile müşerref olmak.

2- Ma‘nevî zevk sâhibi olmak.

3- İslâmı çok iyi bildiği gibi, emirlerine uyma ve yasaklarından kaçınmada da mürîdlerine örnek olmak.

4- Şefkat ve himmet sâhibi olmak.

5- Allâh (c.c.)’den gelen her şeye râzı olmuş, irâdesini Hakk’ın irâdesinde fanî etmiş durumda bulunmak isabetli görüş ve te’sirli telkin sâhibi olmak.

Kendisine uyulacak mürşid durumundaki zât: “Çevresine, nasihatları ve sözleri ile takvâ ve istikâmet yolunu gösteren, yasaklardan men’ eden, nefsânî arzulardan uzaklaştıran kimsedir.”

(Abdurrahman Memiş,

Hâlid-i Bağdâdî ve Anadolu’da Hâlidîlik, 246.s.)

 

SIDDÎKLARIN ALLÂH (C.C.)’Ü ZİKRİ

 

Bir harp dönüşü Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizden, o harpte şehîd olan Nevfel (r.a.)’in annesi, bir rivâyete göre de hâtunu Nevfel (r.a.)’in orduda bulunup bulunmadığını ve akîbetini sordu.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in gözleri yaşardı. Yanında olanlar da ağladılar. Şahâdet haberini vermeğe mübârek kalbi dayanamadığından eliyle arka tarafı işaret edip geçtiler. Hz. Ömer, Osman, Alî (r.a.e.) aynı şekilde cevâb vermeden geçtiler. Ordunun en sonunda Hz. Ebû Bekir (r.a.) geliyordu. Nevfel (r.a.)’in annesi veyâ hatunu gelip, Hz. Ebû Bekir (r.a.)’den de sordu. O, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in mağara arkadaşı, yüksek sırların kaynağı, Hakk ta’âlâya tam bir teveccühle sakalını da ağzına alarak: “- Ya Rabbi, bir gönül yıkmaktan Habib-i Ekremin (s.a.v.) sakındı, Alî, Osman, Ömer kaçındı. Ben zor vaziyette kaldım. Eğer Nevfel’in şahâdet haberini versem Habîbine muhalefet etmiş olurum. Doğru söylesem bir gönlü yıkmış olurum, yalan söylesem din yıkılır. Sen bana bir söz ilham et veyâ hatunun gönlünü teselli edecek bir kolaylık ihsan et.” diye duâ etti. Ve içten gelerek, tam bir teslimiyetle “Yâ Allâh” diye bağırdı. O anda okun yaydan çıktığı gibi Nevfel (r.a.), elinde kılıç olduğu halde gelerek Hz. Ebû Bekir (r.a.)’e selâm verdi. “- Beni mi çağırdın yâ Sıddîk, buradayım.” dedi.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) mescide gelip oturmuşlardı. Hz. Nevfel’in içeri girip selâm verdiğini gördüler. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Hz. Nevfel’i karşılayıp selâmını aldı otururlarken “Bu Hakk ta’âlânın bir âyetidir. Acaba kimin sebebiyle gelmiştir?” dedikleri sırada Cebrâîl (a.s.) gelip: “Yâ Resûlallâh (s.a.v.), şükür secdesi et! Hakk ta’âlâ ümmetinden Hz. Îsâ (a.s.) gibi ölüleri dirilten birini yaratmıştır. Hakk ta‘âlâ selâm eder, “Eğer mağara arkadaşın Sıddîk, sakalı ağzında iken bir kere daha “Yâ Allâh” deseydi İzzetim Celâlim hakkı için bütün şühedâyı diriltirdim. Ben Ebû Bekir’den râzıyım. O da benden râzı mıdır? Onun sözünün üzerine Nevfel’i dirilttim. Çünkü o cahiliyyet devrinde de yalan söylememiştir.” buyurduğunu haber verdi.

İşte hakkı ile “Allâh” demenin dünyâdaki neticesi.

Muhakkak ki Kıyâmet günü elde edilecek netice daha da üstün olacaktır. İnşaallâh.

 

ALLÂH (C.C.)’E TEVEKKÜL ETMEK

 

Allâh ta‘âlâ, bu âyet-i celîlelerde (Enfâl s. 2-4.â.) beş şeyi zikretmiş: Allâh anıldığı zamân yürekleri titrer, karşılarında O’nun âyetleri okununca bu, onların îmânını artırır. Onlar, ancak Rabblerine dayanıp güvenirler, onlardır ki namâzı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden Allâh yolunda harcarlar. İşte bu beş şey ile muttasıf olanlar hakkında “İşte onlar, gerçek mü’minlerin tâ kendileridir.” buyurmuştur ki bu da, bütün bu hasletlerin “îmân” ismine dâhil olduğuna delâlet eder.

Buhârî ve Müslim’in îmân bâbında Ebû Hureyre (r.a.)’den rivâyetle Fahr-i Kâinât (s.a.v.) Efendimiz, şöyle buyurmuşlardır: “Îmân yetmiş küsür kısımdır. Bunların en yücesi, Allâh’tan başka ilah olmadığına şahâdet etmektir. En düşüğü ise eziyet veren şeyleri yoldan gidermektir. Hayâ da îmânın bir şu‘besidir.” Îmân, ikrâr, i‘tikâd ve amelin toplamından ibâret olduğundan ameldeki farklılık îmândaki farklılığı ortaya çıkarır.

Hakk ta‘âlânın “Onlar, ancak Rabbleri’ne dayanıp güvenirler.” (Enfâl s. 2.â.) ifâdesinin ma‘nâsı şudur:

Bil ki mü’minlerin vasfı, Hakk ta‘âlânın va‘dinde ve vaîdinde (korkutucu şeyler va‘d etmesinde) sâdık olduğuna güvenmektir ve “Allâh ve Resûlü doğru söylemiştir.” demektir. “Onlar, sâdece Rabbleri’ne tevekkül ederler.” bu hâl, çok yüce bir mertebedir. Bu da, insanın herhangi bir işte sâdece Allâh (c.c.)’e güvenip dayanması hâlidir. Burada üç mertebe sıralanmıştır: 1) Allâh (c.c.)’ün ikâbından (ya‘ni azâbından) korkmak, 2) Allâh (c.c.)’ün teklîflerine boyun eğmek, 3) Allâh (c.c.)’ten gayrisinden alâkayı tamâmen kesmek ve tamâmıyla Allâh (c.c.)’ün lûtuf ve keremine i‘timâd etmektir. Ya‘ni Allâh (c.c.)’ten gayrîsinden tamâmıyla müstağnî olmaktır.

(Fahrüddîn Er-Râzî (r.h.),

Tefsîr-i Kebîr Tercümesi, 11. c., 246. s.)

 

ZİKİR, FİKİR VE MURÂKABEYE DEVÂMIN

FAZÎLETİ, BAZI VAKİTLERDE BUNU TERKEDİP DÜNYÂ İLE MEŞGÛL OLMANIN CEVÂZI

 

Bize Yahyâ b. Yahya Et-Teymî ile Katan b. Nüseyr rivayet ettiler. Lâfız Yahya’nındır. (Dediler ki): Bize Ca’fer b. Süleyman, Saîd b. Iyâz El-Cüreyrî’den, o da Ebû Osman En-Nehdî’den, o da Hanzaletü’l-Üseyyidî’den naklen haber verdi.

-Bu zât Resûlullâh (s.a.v.)’in kâtiplerindendi.- Demiş ki: Bana Ebû Bekir (r.a.) tesadüf etti de :

-Nasılsın yâ Hanzale! dedi. Ben :

-Hanzale münafık oldu! dedim.

-Sübhânallâh! Sen ne söylüyorsun? dedi.

-Resûlullâh (s.a.v.)’in yanında bulunuyoruz. Bize cenneti, cehennemi hatırlatıyor, hattâ onu gözle görmüş gibi oluyoruz.

Resûlullâh (s.a.v.)’in yanından çıktıktan sonra ise zevcelerle, çocuklarla, geçim dalgalarıyle meşgul oluyoruz. Bu sebeple çok şey unuttuk, dedim. Ebû Bekir (r.a.) :

-Vallâhi biz böyle şeylere rastlıyoruz, dedi. Ebû Bekir ve ben yürüdük ve Resûlullâh (s.a.v.)’in yanına girdik. Ben:

-Hanzale münafık oldu yâ Resûlallâh (s.a.v.)! dedim.

Resûlullâh (s.a.v.) :

“Ne o?” diye sordu.

-Yâ Resûlallâh! Senin yanında bulunuyoruz. Bize cenneti ve cehennemi hatırlatıyorsun. O derecede ki, gözümüzle görmüş gibi oluyoruz. Senin yanından çıktığımız vakit zevcelerle, çocuklarla ve geçim dalgalarıyle meşgul oluyoruz. Çok şey unuttuk, dedim. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.):

“Nefsim yed-i kudretinde olan Allâh’a yemin ederim ki, siz benim yanımda bulunduğunuz hal üzere ve zikretmeye devam ederseniz, sizinle melekler döşeklerinizin üzerinde ve yollarınızda musafaha ederler. Ve lâkin ya Hanzale! Bazı zaman şöyle, bazı zaman böyle.” buyurdu. Bunu üç defa tekrarladı.

(Sahîh-i Müslim, Terc. Ahmed Dâvudoğlu, 11. 95.s.)

 

 

KALBLERİN İNŞİRÂHI

 

Nâsın küllîsi mertebede müsavî olur mu? Elbette olamaz. Zîrâ o kimseler ki Allâhü Te‘âlâ İslâmı kabûle kalbini vâsi’ kıldı, nurlandırdı, o kimse Rabbisinden hidâyet üzerinedir. Azâb-ı azîm de zikr-i ilâhîyi işitmekten kalbi katı olanlar içindir. İşte kalbi katı olanlar açık bir dalâlet içindedirler. (Zümer s. 22)

Cenâb-ı Allâh İslâmiyyeti kabul eden mü’minlerin kalbini genişletip hidâyet nûrunu kalbinde parlatır, tecellî ettirir. O nûr sebebiyle inkişâf-ı tam ve kemâl-i yakîn husûle gelir. Buna mukâbil, o kimseler ki kalbi zikrullâhı işitmekten ve zikr-i hakdan mahrum kalarak zulmet ve kasvet-i kalbe dûçar oldular, onlar için de veyl, helâk vardır.

Bu âyet-i celîleyi Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz okuyunca huzûr-ı risâlette bulunanlar sordular ki:

– Kalbin inşirahı nasıl olur, ya Resûlallâh? Resûlullâh (s.a.v.):

– Ma‘rifet-i ilahî kalbe girince, kalbin kapısı açılır, genişler, buyurunca:

– Buna alâmet nedir? dediler. Buyurdular ki:

– Buna alâmet dâr-ı âhirete tedârik üzere bulunmak ve ölüm gelmezden evvel hazırlanmak ve lüzûmundan fazla dünyâya rağbet etmemektir.

Abdullâh ibn Mes‘ud (r.a.)’den mervîdir ki, Cenâb-ı Allâh’ın zikri, güneşin balmumunu yumuşattığı gibi ehl-i îmânın kalblerini yumuşatır.

Nitekim:

Rabblerine derin saygı göstermekte olanların, ondan (onun vaîdleri, tehditleri karşısında) derileri ürperir, sonra da hem derileri, hem kalbleri Allâh’ın zikriyle yatışıp yumuşar. (Zümer s. 23)

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Musâhabe, 4.c., 19.s.)

13

ÎMÂN SÂHİBİNİN HEDEFİ

 

Dünyânın ömrü nedir? Ni‘meti ne kadar sürer? Bir gün mevcûd olan güzel hâli, ikinci gün oluyor mu ki? Îmân sahibi bunları iç âleminde sezer.

Dünyâ çirkin huyludur. Elinde karası bulunur. Her sözü zehir taşır. Tadı hemen gider. Ve bîr daha dönmez. Hiçbir vaadinin aslı çıkmaz. Ahdine vefâ etmez. Ona güvenip üstünde köşkler kurmak, su üstünde ev yapmaya benzer.

Îmân sahibi dünyâyı tutmaz. Onda yerli olmayı aklına koymaz. Bu sebeple derecesini artırır. Hakk irfanına sahib olur. Mahlûk şeyleri sevmez. Bu yüzden öbür âlemi de istemez. Kalbini ona da kaptırmaz. Yalnız Hakk tecellisi öbür âlemde olacağı için âhireti ister.

Îmân sahibinin büyük işi kalbini ma‘mur etmektir, iç âlemi için binâlar kurar. Kalbi sağlam olunca dünya binâları da kursa zarar etmez. Çünkü yaptığı işi kendisi için değil, başkaları için yapar. Allâh’ın emrine uyarak kullara hizmet eder. Bu hâlde dünyâda bin binâ kursa kalbi bozulmaz, biri bile kalbine girmez.

Îmân sahibi, kader hükümlerine uymayı bilir. Yaratılmışların iyiliğini ve rahatını düşünür. Ona göre, bir îmân kardeşinin huzur duyması, kendi huzûrundan daha iyi ve daha önemlidir.

Îmân sahibi, karanlığa lâmba ile girer. Mutfaktan alacağı ekmeği elinde tuttuğu ışık ile bulur. Yanına ortak almadan sofraya oturmaz. Kendi yemeği olursa yer; nereden alındığı bilinmeyen yabancıların sofrasında oruçlu olur.

Zâhid olan yemek ve içmek arzûsunda şiddetli duyguyu bırakır. İrfan sâhibi Ma‘rûf (Allâh) dan başkasına oruçludur. Doktorunun verdiğini yer, başkasını almaz. Hastalığı, ondan uzak olunca başlar, yakın olunca biter.

Zâhidin orucu gündüz olur. Ârif hem gece, hem de gündüz oruçlu bulunur; Yaratan’ına kavuşuncaya kadar iftarını açmaz.

(Es-Seyyîd Abdülkâdir Geylânî (k.s.), İlâhî Armağan, 182.s.)

8

KALB NAZARGÂH-I İLÂHÎDİR

 

Ehl-i hakîkat dünyâyı şöyle ta‘rif etmişlerdir:

Dünyâ nedir? Dünyâ insanı Allâh’dan gâfil edip alıkoyandır. Yoksa ne altın ve gümüş ve ne de evlâd u ıyal dünyâ değildir. Meğerki Cenâb-ı Hakk’ın ibadetinden alıkoysun. Kalbi Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetinden ve ibadetinden alıkoymadıkça bunlar dünyâ değildir. Nitekim Abdülkâdir Geylânî (k.s.) şöyle buyurmuştur:

Mal, para, servet cepte, kasırda, evde ve mağazada câizdir. Fakat kalbde câiz değildir. Mü’minin kalbi nazargâh-ı ilâhîdir.

Cenâb-ı Hakk’ın nazarı da dâima mü’minlerin kalbinedir. Nitekim hadis-i şerif’de buyurulmuştur:

– Cenâb-ı Hakk sizin cisminize, zahirî kalıbınıza ve sûretinize nazar etmez. Belki kalbinize nazar eder.

İşte bu hadîs-i şerîfde amel ile kalb birlikte buyrulmuştur ki amel de kalbin tercümanı, alâmet ve nişanıdır. Nitekim diğer hadîs-i şerîflerde:

– Her şeyin bir alâmeti vardır. Îmânın alâmeti de namazdır, buyrulmuştur. Pek çok âyet-i celîlede de ekseriyyetle: “Îmân edenler ve sâlih amel işleyenler” buyrulmuştur ki, îmân ile amel dâima birbirine mukarin ve mülâzimdir. Zîrâ amel, ibâdet ve tâata devam, îmânı kuvvetlendirir.

– Her ümmetin helâkini mûcib bir fitne vardır. Benim ümmetimin sebeb-i helâki ise dünyâ malıdır.

– Tahkikan bu altın ve gümüş sizden evvel gelen ümmeti helâk etti. Siz de buhul, hırs, tefâhurdan ictinâb etmediğiniz takdirde sizin helâkinize de sebeb olur. (Müslim)

– İhtiyarların kalbi iki şeyin muhabbetinde gençdir; Birisi çok yaşamak, diğeri para toplamak. (Câmiu’s-Sağîr)

– İhtiyarlık va‘z u nasihat için kâfi bir alâmettir.

– Ömrünü ibadetle ve salâh-ı hal ile geçirip vefat edenler! Cenâb-ı Hakk mesrûren hayr ile ihya buyuracağı gibi -ıyâzenbillâhi te‘âlâ- vakitlerini isyan ve menâhî ile ve hırs-ı dünyâ ile geçirip vefat edenler de amellerine göre me’yûsen ve hüsran ile dirileceklerdir. (Münâvî)

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Musâhabe, 6.c., 30.s.)

30

 

KALBİN HUZÛRU BEDENİN

SIHHATİNE BAĞLIDIR

 

İnsanın, bedenine zarar verecek şeylerden sakınacak kadar tıb ilminden bilmesi müstehabdır. Çünkü tıb ilmi bedenin sıhhatini muhafazaya yardımcıdır. Dînî ve dünyevî ilimlerin tahsili de ancak sıhhat olduğu vakit mümkün olur.

Bu husûsda demişlerdir ki: İlim iki kısımdır: İlm-i ebdân, ilm-i edyân. Çünkü hastalıkdan ve fesâddan salim olmadıkça kalblerde huzur, gönüllerde sürûr olmaz. Ve kalb, hastalıkların mihnet ve elemleriyle teşvîşe müstağrak bir durumda iken kendini Allâh’a ibâdete veremez. Nebîy-yi Ekrem (s.a.v.):

Huzûr-ı kalb olmadıkça namaz olmaz, buyurmuşlardır ki kâmil ve Allâh’a arz olunmağa lâyık bir namaz olmaz demektir. Namazın tamam olması için kalbin huzur içinde ve huzur halinde, gönlün de tertemiz bir halde bulunması lâzımdır.

Nasıl ki, insanın dîninde dosdoğru amel edebilmesi için dînini bilmesi gerekiyorsa, bedeninin sıhhatini muhafaza edebilecek kadar da tıb ilminden nasîbini alması gerekir. İnsanın, zararlı şeylerden ictinâb etmesi lâzımdır. Bedenine zarar verecek şeylerden sakınmak mürüvvetin tâ kendisidir.

Bütün tabîbler ittifak etmişlerdir ki; insanın sıhhatini koruması için tıb ilmini bilmesi kadar faydalı bir şey yoktur.

Bazı hukemâ da; hastalık mideyi doldurmaktan, şifâ da sıhhat esaslarına riâyet etmektendir. Kim bunlara riâyet ederse tabiblerden müstağnî kalır, demişlerdir.

Bazı sahâbeden rivâyet olunduğuna göre bir sahabî diğerine:

– Sana çok zaman tabiblerin bile dikkatinden kaçan bir tıbbı, çok zaman âlimlerin bilemediği bir ilmi, çok yerde hukemânın gâfil bulunduğu bir hikmeti öğreteyim mi dedikde, karşısındaki:

– Öğret, dedi. Bunun üzerine:

– Çok zaman tabiblerin bile dikkatinden kaçan tıb kâidesi: Sofraya muhakkak sûrette aç iken otur. Çok zaman âlimlerin fevtettikleri ilim kâidesi: Sana bilmediğin bir şey suâl edildiği vakit, Allâh bilir, de. Çok zaman hukemânın fevtettikleri hikmet kâidesi: Tanımadığın bir topluluk içinde bulunduğun zaman eğer hayır söylerlerse, onlara iştirak et, şer söylerlerse îkaz edebileceksen et, edemeyeceksen orayı terk et.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Musâhabe, 4.c., 98.s.)

10

NEFİS MUHÂSEBESİ

 

Cenâb-ı Rabbü’l Âlemîn Kur’ân-ı Kerîm’inde şöyle buyuruyor:

Nefsini tezkiye et (arındır). (Müddessir s. 4)

Kim, Rabbinin huzûrunda duracağından korkar ve nefsini arzularından alıkoyarsa, şüphesiz, cennet onun sığınağıdır. (Nâziât s. 41)

Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvâsını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini tezkiye eden muhakkak kurtuluşa ermiştir. (Şems s. 9)

İbn Ebi’d-Dünyâ Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)’in şöyle dediğini naklediyor:

“Allah’ın rızâsını kazanma uğrunda nefsini kızdıranı Cenâb-ı Hakk gazabından emîn kılar.”

El-Hilye isimli kitâbda Sabit b. Haccâc rivâyet ediyor ki:

Ömer b. Hattâb (r.a.) şöyle demişti:

-Tartılmadan önce nefislerinizi tartınız, hesâba çekilmeden nefislerinizi muhasebeye tâbi tutunuz. Bugün nefislerinizi hesaba çekmeniz yarın hesaba çekilmenizden daha kolaydır. O en büyük arz günü için takva ve iyi amellerle süsleniniz. Evet, o öyle bir gün ki Allah o gün hakkında şöyle buyuruyor:

“O gün (huzûra) arzolunacaksınız. Öyle ki size ait hiçbir sır gizli kalmayacaktır.” (Hâkka s. 18)

Enes b. Mâlik (r.a.) anlatıyor:

Bir gün Ömer b. Hattâb (r.a.) ile birlikte sokağa çıktım. Kendisi bir bostana girdi, aramızda duvar vardı. Kendi kendine: “Ey Mü’minlerin Emîri! Vallahi ya Allah’tan korkarsın ya da Allâh sana azâb eder” diye söylendiğini duydum.

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 3.c. 181.s.)

 

SÂLİH VE SÂDIKLARLA BERABER OLMAK

 

Nakşibendiyye büyüklerine göre Allâh (c.c.)’a en çabuk vasıl eden dört esas vardır. “el-Hadikat’ün-Nediyye” kitabında bunlar şöyle anlatılır:

Birinci Esas: Sohbet

İkinci Esas: Râbıta

Üçüncü Esas: Şeyhin telkin ettiği zikre devam

Dördüncü Esas: Teveccüh ve murâkabe

Hakîkî ve kâmil bir şeyhin sohbetine devam etmek ki, en yüksek, en güzel ve en sağlam esas budur.

Bir sohbetten istifâde etmenin iki şartı vardır:

Birincisi: Peygamberimiz (s.a.v.)’in sünnet-i seniyyelerine tam uymak.

İkincisi: Kâmil bir şeyhe muhabbet beslemek. Bunun bir takım edepleri vardır. Fakat hepsi bu iki şartta toplanır. Bu güzel ahlâkı öğrenip onu tatbîk etmek, diğer ahlâkî esaslara da riâyet etmeyi gerektirir.

Bahâeddin Nakşibend (k.s.) Hazretleri her fırsatta sohbet ederdi. Sohbetle farz olan ilim ve ahlâk terbiyesi yapılırdı.Peygamber-i Zîşân (s.a.v.)’in ve Ashâbı (r.a.e.)’in yolu da bu idi.

“Yolumuz sohbet yoludur. Sohbeti terk eden yolu da terk etmiş olur” buyururlardı. (Muhammed Hânî (k.s.), Âdâb, 73-187.s.)

  • •••••••

Tezkiye-i nefisde en önemli düsturlardan biri de muhakkak ki sâlih ve sâdıklarla beraber olmaktır.

Buna dâir delil Tevbe sûresinde Cenâb-ı Hakk; “Ey îmân edenler, Allâh’tan korkun ve sâdıklarla beraber olunuz.” (Tevbe s. 119) diye emir buyurmuştur. Bu husûsda ağyardan içtinâba dâir nehiy de var. “Nefsine zülmedenlerle ihtilat etme, alışveriş biter bitmez, kalk savuş” (En‘am s. 68)

Kişinin ma‘nevî terakkîsinde beraber bulunduğu şahıslar çok önemlidir. Kalbden kalbe hal in’ikas eder.

Hadîs-i şerîfte “el-Mer’u me‘a men ehabbe” “Kişi sevdiğiyle beraberdir” buyuruluyor. Bu dünyâda sâlih, sâdıklarla bulunan kişi yarın mahşer günü bu sâdık ve sâlih dostundan istifâde edecektir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),

Tasfiye-i Kalp ve Tezkiye-i Nefs, 28-29.s.)

 

 

DİLİN HAKÎKATİ

 

Dil, Hakk Te‘âlânın yarattığı şaşılacak şeylerdendir. Görünüşte bir et parçasıdır; ama hakîkatte varlıkta olan her şey onun tasarrufu altındadır. Hattâ olmayan şeyler bile ondadır.

Dil ile yalvarır, ağlar, sızlar ve böyle sözler söylerse, ağlama sesleri çıkarırsa, kalb bundan bir incelik, yanma ve üzülme sıfatı edinir. Böylece kalbdeki ateşin alevi beyni kaplar ve gözlerden yaş akmaya başlar. Neşelendirici şeyler ve güzelleri anlatan sözler söyleyince, kalbde sevinç ve neşe hareketi meydana gelmeye başlar, şehvet kamçılanır. Bunun gibi dilin söylediği her sözden kalbde ona uygun bir sıfat zuhûr eder. Kötü sözler söylerse kalb kararır, doğru ve iyi şeyler konuşursa kalb nûrlanmaya, parlamaya başlar. Yalan ve eğri-büğrü konuşursa, kalb de eğri olur. Öyle ki, doğruyu göstermez. Eğik ayna gibi olur. Bu sebeple, şâirlerin ve yalan söyleyenlerin rüyâları doğru çıkmaz. Çünkü kalbleri yalan ve bozuk sözlerden eğrilmiştir. Doğru konuşmayı ve doğru olmayı âdet edenin, rüyaları da doğru olur. Bunun gibi doğru rüya görmeyenler, âhirete gidince, bütün lezzetlerin en üstünü olan Allâhü Te‘âlâyı görmesi de, kalbine eğri olur ve olduğu gibi görmez. O lezzetin saadetinden mahrum kalır. Güzel bir yüz, eğik bir aynada, eğri ve yamuk-yumuk olur. Nitekim kılıcın üzerindeki ayna gibi parlak, fakat yüksek ve alçak olan yerlere bakınca, bir güzel yüze bakmanın lezzetini bulamaz. Âhiret hakkındaki işler de böyledir. O hâlde kalbin doğruluğu ve eğriliği, dilin doğru ve eğriliğine bağlıdır. Bunun için Resûlullâh (s.a.v.), “Kalb doğru olmayınca, îmân doğru ve müstakîm olmaz. Dil doğru olmayınca, kalb de doğru olmaz.” buyurdu.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), Kimyâ-i Saâdet, 425-426.s.)

 

HAYÂT-I HAKÎKÎYE ULAŞMANIN YOLU

 

Süleyman (a.s.) devrinde güzel sesli ve güzel görünüşlü bir kuş vardı.. Bir adam bu kuşu bin dirheme satın alır. Bir gün bir başka kuş gelir ve bu kuşun kafesinin üstünde öterek uçup gider. Bundan sonra o güzel sesli kuş susar, hiç ötmez. Kuşun sahibi, Süleyman (a.s.)’a gelip şikâyette bulunur. Süleyman (a.s.):

– Onu bana getirin, der. Kuşu getirdiklerinde Süleyman (a.s.) kuşa der ki:

– Sahibin seni yüksek fiyatla satın aldığından onun sende hakkı var, sen niye ötmüyorsun? Kuş cevâben:

– Ey Allâh’ın Peygamberi, ona söyle, ben bağımı çözmedikçe, kafeste bulunduğum sürece asla ötmeyeceğim, der.

– Niçin? der Süleyman (a.s.). Kuş:

– Benim ötüşüm evlâd ve vatan hasretindendi. Ancak bir kuş geldi ve bana “Senin kafeslere konman, güzel sesindendir; susar, ötmezsen kurtulursun” dedi. Ben de onun için ötmüyorum, diye cevâb verir.

Süleyman (a.s.) bunun üzerine adama:

– Kuşun ne dediğini duydun mu? der. Adamcağız;

– Ey Allâh’ın Peygamberi, onu salıver; çünkü ben onu sesi için kafese koymuştum, der. Süleyman -aleyhisselâm- da bin dirhemini vererek kuşu kafesten birakıverir. Kuş: “Benim şeklimi ve sesimi güzel yapan, bana havada uçma kabiliyeti veren ve kafeste sabretmek imkânı bahşeden Rabbimi tesbîh ederim” diye öterek uçar, gider.

Süleyman (a.s.) der ki:

– Eğer kuş sabretmemiş olsaydı, feraha çıkamayacaktı, sabretti ve kurtuldu.

Bu kıssada gerçekten nefsin sıfatlarından fânî olup kurtulmaya işâret vardır. Zîrâ kul, zarûrî ve kesin ölümünden önce kendi ihtiyarıyla ölmedikçe; kendini hemen ölecekmiş gibi ölüme hazırlamadıkça hayat-ı hakîkiye vâsıl olamaz.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Musâhabe, 6.c., 85.s.)

 

 

İNSANLAR UYKUDADIR,                ÖLDÜKLERİ ZAMAN UYANIRLAR

 

Mûsâ’ya ve birâderine “Mısır’da kavminiz için evler hazırlayın. O evlerinizi namazgâh yapın ve oralarda namazı dosdoğru kılın. Ve ey Mûsâ! Mü’minleri dünyâda nusret ve âhirette cennetle müjdele” diye vahyettik.

Mûsâ, “Ey Rabbimiz” dedi, “Hakîkaten sen Fir‘avn’a ve ileri gelen avenesine dünyâ hayatında ziynet, haşmet ve nice mallar verdin. Senin yolundan saptırsınlar diye mi ey Rabbimiz!? Sen onların mallarını mahvet, kalblerini katılaştır ki, onlar çetin azabı görünceye kadar îmân edemesinler.”

Allâh (c.c.) dedi ki, “İkinizin de duâsı kabul olunmuştur. O halde yine istikâmette devâm edin. Sakın bilmezlerin yoluna uymayın.” (Yûnus s. 87-89)

Âyette, dünyâ metâının nicelerinin dalâletine ve başkalarını dalâlete düşürmeğe sebep olduğu beyân buyurulmuştur. “Çünkü insan biraz zengin olduğunu görünce tuğyan eder.” (‘Alâk s. 6-7)

Bir başkasının ziynet ve refâh içinde olduğunu gören, kendisinin de aynı şeylere sâhib olmasına tama’ eder. Nitekim, “Karun ziynet ve ihtişamı içinde arz-ı endam eyleyince, dünyâ hayatını murad edenler, “Ne olurdu! Karun’a verildiği kadar bize de verilseydi” dediler.” (Kasas s. 79)

Bu sebeple ağniyâ ve sultan çocuklarıyle sohbet tahzir edilmiştir.

Ebû Bekir Sıddîk -radıyallâhu anh- “Allâhım, dünyâyı önüme ser, beni onda zâhid kıl (yani terkettir). Onu gözümde ziynetleyip beni ona rağbet ettirme!” diye duâ ederdi.

Nefis için en şiddetli azâb onu arzularından, şehvetlerinden kesmektir, alıştığı şeylerden mahrum etmektir. Çünkü o âhirete hakîkat olarak îmân etmez. Cenâb-ı Hakk’ı taleb yoluna da girmez. Ne zaman ki o azâbı tadar, ancak o zaman yola girer. Çünkü bu onun ölümü demektir. “İnsanlar ancak öldükten sonra uyanırlar” hadisinin ma‘nâsı da budur.

Cenâb-ı Hakk cümlemizi gaflet uykularından uyandırsın, âmin!..                (Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),

Yûnus ve Hud Sûreleri Tefsîri, 52.s.)

 

 

SÂDIKLARLA BERÂBER OLMAK

 

Sana dünyâlığın kötü yönlerini sevdirmek isteyenlerle oturma. Onun kötülüklerinden kim sakındırıyorsa onu bul. Her şey cinsini çeker. Her şeyin parçası kendi aslını arar. Seven sevgilisini arar. Tâ onu buluncaya kadar aramaya devâm eder. Allâh için sevişenler, O’nun uğruna sevgi gösterisi yaparlar. Bundan sonradır ki, Allâh onları sever. Birinin sevgisini öbürüne kenetler. Kuvvetlerini bu sevgi ile verir. Allâhü Te‘âlâdan bu yardımı aldıktan sonra kulları ona çağırırlar. Bu uğurda birbirlerine yardımcı olurlar. Kulları kötü şeylere çağırmazlar, îmâna, tevhîde çağırırlar.

Acıma duygusu ile kulların elinden tutar. O yüce kapıya kadar getirir, durdururlar. Ondan ötesi kulun elinde değildir. Ev sâhibi dilerse içeri alır.

Hizmet edene, hizmet edilir. İyilik yapan iyilik bulur. Verene verilir. Bugün yaptığın işler, ateşe götürecek şeyler olursa, yarın gideceğin yer orasıdır. Hangi yolu tutuyorsan ondan başka yola gidemezsin. Nasıl olursanız idareciniz ona göre olur. Karşınıza çıkan işler, hep yaptığınızın karşılığıdır. Cehennem ehlinin işini görürken cennet ümîdin boştur. Cennete girecekler gibi iş tutmadıktan sonra, nasıl oraya girmeyi istersin?..

Dünyâda hakîkî kalb sahipleri tanınır. Onlar kalbe önem verirler. Dış duygular onlara göre sonradan gelir. Kalbi bırakıp yalnız kalıpla olmazlar. Bunu yetersiz görürler.

Kalbin haberi olmadan tutulan iş neye yarar? Riyakâr, dışından amel eder. İhlâs sâhibi, kalbini hak yola koyar. Allâh için iş tutan, önce kalbini, sonra dış varlığını yola getirir, îmân sâhibi, yaptığı iyi işlerle diridir. İçi bozuk adamı yaptığı işler perîşân eder, öldürür, îmân sâhibi, yalnız Allâh için iş yapar; dirilir, içinde bozukluk besleyen, halkı görür, onlara göre amel eder, kalbini öldürür. Halktan öğülme ve fayda beklemek münâfık için ölümdür.

(Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.), İlahi Armağan, 113.s.)

 

HAKÎKÎ MÜ’MİN

 

Bir hadîsi kudsîde meâlen şöyle buyurulmuştur:

Ancak benim için sevişen, benim için biribirini ziyâret eden, benim için birbirine yardımda bulunan ve sırf benim rızâmı tahsil için insanlarla dost olan kimselere benim de muhabbetim muhakkak ve katîdir.

Eserde vârid olmuştur ki:

Ey insanlar! Sizin Allâh tarafından en çok sevileniniz, insanlarla güzel güzel geçinenizdir.

Hazret-i Ömer (r.a.)’in bir kıymetli sözü:

Bir kimse gündüz sâim ve gece ibâdetle kaim olsa, hayr u hasenat yapsa, cihâda gitse, fakat sevdiğini Allâh için sevip ve sevmediğini Allâh rızâsı için sevmedikçe yaptığı ibâdetlerden fayda göremez.

Hakîkî mü’minlerin esaslı vasıflarından, güzel ahlâkından bazılarını şu hadîs-i şerif mealleri bildirmektedir:

Mü’min gayet sıcak kanlı, ince ruhlu ve yüksek seciyye sahibidir. Pek çabuk sevilir ve kendisi ile anlaşmak çok kolay olur. Bu sıfatları hâiz olmayanda hayır yoktur.

Mü’minleri birbirlerine şefkat ve merhametli olmakta ve yekdiğerini ma‘nevî kardeşlik hissiyle sevmekte sanki tek bir can gibi yekvücud olarak görürsün. Onların herhangi bir a‘zâsı müteessir olsa diğer a‘zâları derhal onun teessürüne ve ıztırâbına koşarlar.

Bazı hikmet ehilleri oğullarına verdikleri öğüdde şöyle demişlerdir: Oğlum istediğin kimselerle arkadaş ol, fakat şu dört kimseden sakın:

1- Ahmakla arkadaş olmakdan sakın. Çünkü ahmak sana fayda vereceğim niyyetiyle zarar verir.

2- Hırslı, tama’kâr kimse ile arkadaş olma. Çünkü o seni bir lokma ekmeğe, bir yudum suya, bir çekirdeğe satmakta tereddüt etmez.

3- Cimri ile arkadaş olma. Çünkü cimri, kendisine muhtaç olduğun bir vakitte seni perişan eder.

4- Korkakla da arkadaş olma. Çünkü o seni de ana babanı da rüsvây eder, sonunda aldırmaz bile.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Musâhabe, 4.c., 67.s.)

 

 

AKILLI KİMSE DÜNYÂYA SIRTINI DÖNER

 

Dâvud-i Tâî (r.a.) buyurdu: “Tevbe ve ibâdeti tehir eden kimse bir şey yapmıyor demektir. Nerede kaldı ki, başkasına faydası olsun.”

Hasan-ı Basrî (r.a.) buyurur: “Dünyâdan giden hiç kimse yoktur ki, ölüm zamanında üç haslet boğazını tutmasın: Topladı doymadı, umduğuna kavuşmadı, âhiret azığını gerektiği gibi hazırlamadı.”

Muhammed ibn Münkedir (r.a.) buyurur: “Eğer bir kimse bütün ömründe gündüzleri oruç tutsa, geceleri namaz kılsa, hac ve cihad farzlarını yerine getirse, haramlardan kaçınsa, fakat dünyâyı büyük tutsa, kıyâmette onun için, “Bu Allâhü Teâlânın hakir tuttuğunu büyük tutmuştur” deseler, onun hâli nasıl olur? Ve bizden öyle olmayan kim vardır? Halbuki bizim ayrıca günâhımız çok ve farzlarımız kusurludur.”

İbrâhim b. Ethem (r.a.) bir kimseye, “Uykuda iken rüyada gümüşü mü daha çok seversin, uyanıklıktaki altını mı?” buyurdu. “Uyanıklıkta olan altını” dedi. “Yalan söylüyorsun. Zîrâ dünyâ uykudur, âhiret ise uyanıklıktır. Sen ise dünyâda olanı daha çok seviyorsun” buyurdu.

Alî b. Ebû Tâlib (r.a.) buyuruyor ki: “Dünya altı şeydir: Yemek, içmek, koklamak, giymek, binecek ve evlenmek istemek. Yemeklerin en tatlısı baldır. Bal ise arının ağzındandır. En iyi içilecek şey sudur. Herkes bunda eşittir. En kıymetli giyecek ipektir. O da bir böceğin artığıdır. Kokuların en güzeli misktir. Bir ceylânın kanıdır. Binilecek en iyi şey attır. Bütün yiğitler onun sırtında can verir. Şehvetlerin en büyüğü cimâ’dır. O ise idrar kabı içinde idrar kabıdır. Kadın kendini en güzel şeylerle süsler, sen ise ondan en çirkin şeyi istersin!”

Ömer b. Abdülaziz (r.a.) şöyle buyuruyor:

“Ey insanlar! Sizi bir iş için yarattılar. O’na inanmıyorsanız kâfirsiniz. İnanıyor ve kolay tutuyorsanız, ehemmiyet vermiyorsanız ahmaksınız. Sizi ebedi olmak için yarattılar. Fakat bir evden başka eve göçersiniz.”

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), Kimyâ-i Saâdet, 479.s.)

 

DÜNYÂ KIYMETSİZDİR

 

Resûlullâh (s.a.v.) ölmüş bir koyunun yanından geçiyordu. Buyurdular ki: “Bu murdarın ne kadar aşağı olduğunu, kimsenin buna bakmadığını görüyorsunuz. Muhammed (s.a.v.)’in nefsi yed-i kudretinde olan Allâhü Te‘âlâya yemin ederim ki, dünyâ Allâhü Te‘âlânın indinde bundan daha aşağıdır. Eğer Allâhü Te‘âlânın indinde dünyanın bir sivrisineğin kanadı kadar kıymeti olsaydı, hiçbir kâfire bir yudum su vermezdi.”

“Dünyâ sevgisi bütün günâhların başıdır.”

“Dünyâ ve içindekiler mel‘undur. Ancak Allâhü Te‘âlâ için olan böyle değildir. Dünyâyı seven, âhiretini ziyân eder, âhireti seven, dünyâyı ziyân eder. O hâlde devamlı olanı, devamsız olana tercih ediniz.”

Zeyd b. Erkam (r.a.) der ki: Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) ile idim. Ona bal şerbeti getirdiler. Ağzına yaklaştırınca, içmeyip yere koydu ve ağladı. O kadar ağladı ki, hepimiz ağladık. Sustuğu zaman, kimsede sorma cesâreti kalmamıştı. Gözlerini silince, “Ey Allâhü Te‘âlânın Resûlünün halîfesi ne oldu?” dediler. Buyurdular ki: “Bir gün Resûlullâh ile oturuyorduk. Eliyle bir şeyi kendinden uzaklaştırdığını gördüm. Fakat birşey görmedim. Yâ Resûlallâh (s.a.v.), o nedir? dedim. “Dünyâdır, kendini bana takdim ediyor. Geri geldi ve sen benden kaçıyorsun amma, senden sonra gelenler, benden kaçmazlar” dedi. Dünyânın beni bulduğundan korktum. O şerbeti içmedim ve ağladım.”

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki:

“Sabahleyin kalkıp, arzusunun çoğu dünya olan kimse, Allâhü Te‘âlânın sevdiklerinden değildir. Onun kalbinde dört huy bulunur: Bitmeyen üzüntü, tükenmeyen meşgûliyet, zenginlik haddine ulaşmayan fakirlik, sonu gelmeyen bir ümit.”

(Huccetü’l-İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), Kimyâ-i Saâdet, 474.s.)

 

MÜ’MİNİN NEFSİNİN YEDİ SIFATINDAKI TERAKKÎSİ VE KALBDE YAKÎN NURUNUN PARLAMASI

 

Bir mü’minin nefsi, yedi sıfatında terakkî edebilme­si için vücûdunun müştemil bulunduğu yedi letâif deni­len letâifin de zikir, fikir ve tefekkür ile tasfiye ve ter­biye görmesi lâzımdır. O yedi sıfat da: Kalb, ruh, sır, hafî, ahfâ, nefs ve ceseddir. Bunlardan ilk beşi, ya’ni: Kalb, ruh, sır, hafî, ahvâ âlem-i enirdendir. Nefis ile cesedin ihtiva ettiği dört unsur: Ateş, hava, su ve top­rak da âlem-i halkdandır. Âlem-i emrden olan letâif, ruhanî ve nûrânî; âlem-i halkdan olan letâif ise, cismânî ve zulmânîdir. İnsanı diğer canlılardan ayıran fark ise, âlem-i emrden olan ruhanî ve nûrânî beş letâiftir: Kalb, ruh, sır, hafî, ahfâ.

Kalbde yakîn nuru parlamağa başlayınca âlem-i dünyâ kıymetsiz görünür. Çünkü kalb, ma’rifetullâh nurunun parlayacağı yegâne mahaldir ki îmân güne­şi, o burçtan doğar. Bütün İlâhî sırlar orada gizlidir. Kalbde hakîkî lâhûtî güneşin doğmasıyla bu yüksek tecellînin nurlu eserleri, insanın bütün a’zâlarında za­hir olur. O zaman kulluk vazîfelerini, derin ve derûnî bir zevk ve neş’e içinde seve seve îfâ eder.

Kalbin salâhının cesede sirayetini, Buhârî’deki şu hadîs-i şerîf îzâh etmektedir:

“Dikkat ediniz ki insanın cesedinde bir et parça­sı vardır; o et parçası salâh buldukça bütün vücûddaki a’zâlar salâh bulur. Eğer o, fâsid olursa; bütün cesed bozulur. İşte o et parçası, kalbdir.”

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Musahabe 6. c., 24-25. s.)

 

NEFSİ HESABA ÇEKMEK

 

Bir mü’minin kendini hesaba çekeceği zamanları olmalı­dır. Bu hesâb zamanları da, üçten aşağıya düşmemeli.

Meselâ: 1- Sabaha çıktığı zaman, düşünmeli; gecesini nasıl geçirdi o gece neler yaptı?       2- Öğlen namazından son­ra hesaba oturmalı. Günün ilk saatinden o ana kadar ne gi­bi işler yaptı? Bakıp görmeli. 3- Bir de akşam namazından sonra hesaba oturmalı. Gününü nelerle geçirdiğini düşün­meli. Bütün bu zamanlarda hatalı yanlış bir hâlini görürse muhtaç bir dille kırık bir kalble perişan bir vücutla istiğfara koyulmalı. Böylece Hakk ta’âlâdan korunma ve yardım dile­melidir.

Ebû Ali Ruzbari hazretleri şöyle dedi: “İnsanın kendinden üstün birine saldırması pişmanlıktır. Kendi gibi birine sataş­ması ise edeb dışı bir harekettir. Kendinden alt birine saldır­ması acizliktir.”

Şöyle dendi: “insanın kendisini beğenmesi aklının bo­zukluğuna köklü delildir.”

Bu ma’nâda Allah ta’âlâ şöyle buyurdu: “Bu âhiret yurdu­nu O kimseler için yaptık ki; onlar yeryüzünde üstünlük tas­lamaz.” (Kasas s. 83.â.)

Seyyidim Ali Havas hazretleri şöyle anlattı :

“Uygunsuz bir huy vardır. Bir kul o huyu nefsinde görür­se mertebe i’tibarı ile Allah katında insanların en alt derece­sindedir. O uygunsuz huy, insanların nefsini ilim, fazilet, sa­lâh yönü ile asrında yaşayanlardan üstün tutmasıdır.”

Hülâsa: Bu yolda edebli olmaya çalışan müslümânlardan her hangi birini tahkir etmekten çekinmelidir. Âsi kurallardan birini de gözünde küçültmekten sakınmalıdır. Şayet kendisi­nin onlara bakarak üstün bir hâli yoksa o küçük gördüğü kimseden pek kötü bir duruma düşer. Salih kimseler ve ha­yır ehli zâtlar şöyle dursun fâsıklardan daha iyi olduğunu ha­tıra getirmesi tehlikelidir.

(Muhammed b. Abdullah HANİ (rh.a.), Âdâb, 158. s.) ,

 

ZİKRE DEVAM

 

Mü’mini kâmile düşen edeb yollarından biri de şu ki, hiç ara verilmeden zikre devam ede.

Kendisine bir gönül açıklığı gelen kimse, zikri kesmemeli. Tâ hazır görünenlerden ve cümle kâinattan ay­rılıncaya kadar. Böylece her şey gözünden gönlünden silinir. Hakk ta’âlânın huzurunda olur. Böyle bir ilâhî gö­nül açıklığı, ancak hissî bağlardan sıyrıldıktan sonra olur. İşte gönül açıklığından sonradır ki, ilâhî huzura varmaya hak kazanır. Yaptığı zikirden bir gaybet hasıl olmayana sadece sevap vardır; dereceler yoktur. Kâ­inatın maddî, fânî varlığını müşahede ettiği süre huzur­dan yana perdelenir.

Kainatta ne varsa hemen hepsi Allah’a muhtaçtır. Kendisi Allah ta’âlâdan ne diliyorsa onlar da aynı şeyi dilerler. Onlarda rütbeli bir kıyafet yok ki kendisine giy­dirsinler.

Anlatılan sebeplerden ötürüdür ki ilk defa bizim gibi­lere ilâhî huzura dalmak zordur. Çünkü hiç birimizin, za­hir ve bâtın temizliği ilâhî huzura girmemizi sağlayacak hadde gelmemiştir. Şeyh Ali Mürsafî (r.h.) şöyle anlattı:

Allah ta’âlânın huzur makamına ulaşmak zâhidlerde bilinmeyen mertebelerde Hakk ta’âlânın irfan duygusu­na varan kimselere hastır. Bu irfan duygusu o kadar ile­ri gidecektir ki Hakk ta’âlânın gelmiş ve gelecek tecellî­lerinden hiçbiri kendisine gizli kalmayacak. Bizim gibile­re böyle bir irfan duygusuna varmak nerede?

Hâsılı: Bize uyan, namazda olsun; sair ibâdetlerde olsun Allah ile huzur bulmaya ermişlik davasında çekin­gen durmaktır.

(Muhammed b. Abdullah HANİ (rh.a.), Âdâb, 157. s.)

 

ALINIP VERİLEN NEFESLER

 

Mü’minin kendi nefsinde izleyeceği edeb yollarından biri de alıp verdiği nefeslere dikkat etmesidir.

Bir Hakk yolcusu nefeslerinden her birinin değerini bilmeli, onu kibrit-i ahmerden değerli saymalıdır. Her ne­fesini, kendisi için yararlı ne ise ona tevdî etmeli, hiç bir nefesini zayi’ etmemelidir. Mü’minin izleyeceği edeb yol­larından biri de insanların ayıplarını gözetmemesidir. Bir mü’min hiçbir şekilde, insanların ayıplarını araştırmamalıdır. Bir mü’min, hangi mahalle (dereceye) vasıl olursa olsun; kendisini bu yolun ilk başında saymalıdır.

Bu durum, efendim Hâce Bahâeddin Nakşibecıd hazretlerinin sâliklere iki tavsiyesinden biridir, ikinci tav­siyesi ise şudur: Bir sâlik, mertebelerin en a’lâsına vasıl olsa dahi, nefsini Fir’avn’dan yüz defa aşağı görmelidir. O, nefsini böyle görmediği takdirde; suluktan yana hiçbir nasîbi yoktur.

Ey kardeşim bu iki tavsiyeye iyi bak! Dikkatle baktı­ğın zaman, bir sâlikin, göze, kulağa olan ihtiyacı kadar, bu tavsiyelere muhtaç olduğunu görürsün. Belki de bu ikisine olan ihtiyâcı; göze ve kulağa olan ihtiyâcından daha fazladır. Sebebine gelince: Bu iki tavsiyeden han­gisinde yamlırsa, kendisini ucb sarar. Ucb ise tehlikele­rin en büyüğüdür. Buna; Resûlullâh (s.a.v.)’in bir hadîs-i şerîfi şâhiddir. Şöyle buyurdular: “Üç şey kurtarıcıdır. Üç şey de helak edicidir. Kurtarıcı üç şey şudur: Gizlide, açıkta Allah için takva sahibi olmak. Rızâ ve öfke halin­de hakkı söylemek. Varlıkta yoklukta iktisâda riâyet et­mek. Helake götüren üç şey de şunlardır: Tâbi’ olunup peşine düşülen hevaî arzular. Buyruğundan çıkılmayan kötü cimrilik. İnsanın kendini beğenmesi.”

(Muhammed b. Abdullah HANİ (rh.a.), Âdâb, 150. s.)

 

 

 

 

KÖTÜ ARKADAŞI BIRAKMAK

 

Bu yola giren mü’minin; kötü arkadaşı bırakmayı stediği zaman, her şeyden önce kötü huyları bırakma-ı i’câb eder. Zîrâ kendine en yakın olan nefsidir. Ya-mlarımız ise iyilik etmeye en çok hak sahibi olanlar-lır.

Büyük zatlar denediler ve şuna şâhid oldular: Âsîlerin yüzüne bakmak beden ve baş gözüne perde çek­mektir. Kalbe kasvet getirmektedir. Ancak hayırlı ve sâlih kimselere bakmak böyle değildir.

Sakın; ey kardeşim, kafirlerin yüzüne nazar etmeyesin. Yahut, öfke ve gazâb halinde oturmayasın. Haraç yiyenlerin yanında durmak, zâlimlerin kabrine git­mek de böyledir. Hâsılı: Her nerede bir masiyet işi var­sa oradan çabuk geç. Hattâ koşar adımlarla oradan ayrıl. Bilhassa mürîd, kendine bir noksan izafe edildiğ zaman nefsine yan olmamalıdır. Sonra zamanında yaşayan sâlih zatlar, kendisine anlatıldığı zaman; onlar da noksan bulmaya çalışmamalıdır.

Şeyh Ebû’l Mevâhib (k.s.) şöyle dedi: “Dervişler hâl gösterisi ile riyaya kapılırlar; fakîhler ise sözle riyaya kaçarlar”. Şeyh Ali Havas (k.s.) şöyle dedi: “Eğer bir kimse kendi hâlini, Allah ta’âlânın bilmesiyle yetinmeyip de nefsini haklı çıkarmak için münâkaşaya kalkışırsa Allah ta’âlânın kendisini tehlikeden ma’sum kılacağını aklından çıkarsın!”

Ancak, bu yolda; ilmi ile âmil olan âlimlerin, mürşîd velîlerin yolunu izlemelidir. Onların kendi nefsinden yana oldukları varsa, bir içtihat içindir. Sonra, bu yaptıkları işin faydası daha ziyâde insanlar içindir.

(Muhammed b. Abdullah HANİ (rh.a.), Âdâb, 152. s.)

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZÂNOĞLU (K.S.) Düzgünü alınacak

 

Salih dostların birbirlerine olan yardımlarının Kıyamet günü de devam edeceğinin tefsirde beyân edildiğini soh­betlerinde sık sık anlatırlardı:

Kıyamet günü hesaba çekilen bir kulun seyylâtı hase­natına denk geliyor. Meselâ, 1000 seyyiesi varsa 1000 de hasenesi var. Cenâb-ı Hakk azze ve celle hazretleri o kulu na anne babana git bir hasene iste, verirlerse bana getir seni cennete dâhil edeyim diye buyuruyor. O kul Mahşer gününün o sıkıntılı anında Allah’ın lütfü ile anne ve baba­sını bulup durumunu onlara anlatıyor. Onlar da evlâdım bugünkü günde biz kendimizi kurtaramadık ki sana bir faydamız olsun; sana bir şey veremeyiz diyorlar. O eli boş olarak, mahzun bir hâlde Hakk’ın huzuruna varıyor. An­nem babam bana bir şey vermediler yâ Rabbi diye durumu arz ediyor. Bunun üzerine Hakk ta’âlâ ve tekaddes hazret­leri o kuluna:

“-Senin dünya hayatında benim rızam için sevdiğin bir dostun yok mu idi?” diye soruyor. Cenâb-ı Hakk kulunun o anda hatırına getiriyor ve evet yâ Rabbi, filân kulun ile biz dünya hayatında senin rızân için sevişirdik diyor. Allah (c.c.)’un lütfü ile o dostunu bulup durumunu ona anlatıyor.

Kardeşi cevaben diyor ki:

“-Ey kardeşim ne kadar hasene istersen alabilirsin. Ben kendimi kurtaramadım, bari sen kendini kurtar” diyor. Hesâb veren kul, Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna sevinçle geli­yor ve durumu arz ediyor. Bunun üzerine Sübhân olan Rabbimiz:

“-Yâ öyle mi; o böyle bir ızdırâblı gününde kardeşine acıyarak hasene veriyor; bense Cevvâdü Kerîmim, Erhâ-mü’r-Rahimînim, her ikinizi de affettim” buyuruyor.

Ne büyük tebşîrât-ı ilâhî. El-hamdü li’llâhi rabbî’l-‘âle-mîn. Allah (c.c.) cümlemize rızâsı için sevişmeyi nasîb et­sin (Âmîn).

 

DÜNYA SEVGİSİ, CAN BELASIDIR

 

Dünyâ, bir nesnedir ki gönlü, Hakk sübhânehû ve ta’âlâdan alıkor. Ve Hakk’tan gayrî mâl, evlâd ve esbâb ve riyaset gibi şeylere meftun (tutkun) eder.

“Ey Mü’minler! Emvaliniz ve evlâdınız sizi, Allah’ın zikrinden ve üzerinize farz olan ibâdeti edadan meşgul etmesin. Eğer bir kimsenin emval ve evlâdı ferâizini edadan onu meşgul ederse; onlar zarar görücüler ve hüsranda kalıcılardır.” (Munâfıkûn s. g.â.)

Keza “İ’râz et o kimseden ki o kimse zikrimizden i’râz etti ve yüz çevirdi. Ve o kimse, hayât-ı dünyâdan başka bir şey murâd etmez.” (Necm s. 29.3.) Nass-ı kafidir.

Her ne ki dünyâdır, belâyı candır. Ve ehli dahî, dünyâ­da tefrik sahibi ve âhirette nedamet ve hüsran ehlindendir.

Onun hakikatte terkinin alâmeti, onun vücûdu (varlığı) ile ademi (yokluğu) müsâvî olmuş ola. Bu ma’nânın husu­lü de erbâb-ı cem’iyyetsiz müteassirdir. Kalbin selâmet bulması da ancak mâsivâ-yı Hakk celle ve ‘âlânın nisyâ-nı ile hâsıl olur ki ona fena ta’bir olunur. Tefekkür etmek ge­rektir ki âhlreti verip de dünyâyı ivaz (bedel) almak bey’ ü şirâsı (alış verişi) ne keyfiyyettir?

Hakk sübhânehû ve ta’âlâdan yüz çevirmek, sefâhet ve cünûndur (alçaklık ve çılgınlıktır). Dünyâ ve âhi-reti, bir kalbde cem’ eylemek, cem’-i ezdâddır (zıdları birleştirmektir). “Allah, bir adamın içinde iki kalb yarat­madı.” (Ahzâb s. 4.â.)

Âhiretin azabı, ebedîdir. Dünyâ metâı Hakk sübhâne­hû ve ta’âlânın mebğûzudur (buğzuna uğramıştır). Âhire! de Hakk ta’âlânın merzıyyesidir (razı olduğudur, rızâsıdır). “Dilediğin kadar yaşa, muhakkak (bir gün) öleceksin! (Dünyâya) dilediğin kadar sarıl, (bir gün) çaresiz ayrı­lacaksın!”

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Musahabe 1. c., 105-107. s.)

 

FIRKA-İ NACİYYE-HİDAYET EHLİ VE SIRÂT-I MÜSTAKÎM ÜZERE OLAN CEMÂAT

 

Tirmizî, İbn-i Mâce, Ebû Dâvud, Dârimî’de rivayet edildiğine göre, Server-i Enam aleyhi ve ‘âlâ âlihi’s-salâtü ve’s-selâm, şöyle buyurmuşlardır:

“Mûsâ peygamberin ümmeti, O’nun irtihâlinden sonra yetmiş bir fırkaya ayrıldılar; yetmişi helak oldu, içlerinden yalnız bir fırka kurtuldu, isa’nın ümmeti de O’nun irtihâlinden sonra yetmiş iki taifeye bölündü; yetmiş bir fırkası helak oldu, içlerinden ancak bir ce­mâat kurtuldu. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya bölünecek, yetmiş ikisi dalâlete düşecek (helak olacak) ve sâdece bir cemâat kurtulacak..”

Ashâb-ı kiram (r.a.e.) sordular: “Yâ Resûlallâh kurtu­luşa eren bu fırka kimdir?” Resûlullâh (s.a.v.): “Benim sünnetim ve ashabımın sünneti üzere olan cemâattir.” buyurdular.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin haber verdikleri, “Be­nim sünnetim ve ashabımın sünneti üzere olan cemâ­ate”, “fırka-i nâciyye” ya’ni “ehl-i sünnet ve’l-cemâat” denilir. Bu yol, “sırat-ı müstakîm”dir; Peygamber (s.a.v.) Efendimizin ve O’nun ashabının yoludur; yani mezhebidir. İşte (s.a.v.) Efendimizin haber verip müj­deledikleri bu “sünnet üzere olan cemâat”, müslümânlığın en büyük kalabalığını teşkil edenlerin hidâyet fır-kasıdır. Yetmiş iki fırkanın cehennem’e girmesinden murâd, azaba duçar olmalarıdır; yoksa îmâna münâfî ve kâ­firlere mahsûs ebediyyen cehennemde kalmak değildir.

Ulemâ buyurmuşlardır ki: “Bir kimseden doksan do­kuz veçhile küfür zahir olsa ve bir veçhile İslâm bulun­muş olsa; o kimse hakkında uygun olan küfür ile hükmetmemektir, şübhesiz doğrusunu Allah bilir.”

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Musahabe 6)

 

İSTİAZE (E’UZU), SADECE DİL ÎLE SÖYLENMEMELİDİR

 

Büyükler, demişlerdir ki: “İstiâze, sâdece dil ile söy­lenmekle tahakuk etmez. Huzûrı kalb şartır. Sözün, hâ­le ve fiile uyması esâstır. Dil, e’ûzübi’llâhi derken, hâl ve harekâtın şeytâna sığınıyorsa; bu, ma’siyyet ve tuğyan­da şeytânla işbirliği yapmaktır ki Allah’a sığınmak ile alâ­kası yoktur. Arifin istiâzesi, Allah’tan gayrisini görme­mektir. Arif, kesret hicâbiyle perdelenmekten Allah’a sığınır. Şeytân, işte bu arifin nurundan korkar ve kaçar.

Ebû Saîd EIHarâz kuddise sirruhu, iblisi rü’yâsında gödü. Ona asâsıyla vurmak istedi, iblis, korkmuyo­rum. Korktuğum şey, arifin kalb semâsından doğan ma’rifet güneşinin şualarıdır.” Hasanı Basrî (r.a.) de­miştir ki: “Kim, Cenâbı Hakk’a hakikat üzere huzûrı kalb ile istiâze ederse: Allah, onun ile şeytân arasına üç yüz hicâb koyar. Bunların her biri, semâ ile arzın arası kadardır.

Vehb İbni Münebbih der ki Nuh (a.s.) gemiden çı­kınca, İblis aleyhillâ’ne geldi. Nuh (a.s.), ona: “Ey Al­lah’ın düşmanı! Senin ve ordunun, onları saptırıp helak olmalarına, onların hangi günahları, yardımcı oldu?” de­dikte, İblis: “Biz onlardan cimri, hırslı, hasedci, zorba, aceleci birini görünce, onu hemen yakalayıveririz. Bir kimsede bu huyların hepsi toplanırsa, ona da “şeytânı merîd” yani “azgın şeytân” deriz. Çünkü bu huylar, şey­tânların reîslerinin huylarındandır.” demiştir.

“Şeytân, âdem oğullarının tabiatına, yiyip içtikleri ile musallat olur. İnsan, yiyip içmeği azaltırsa; birçok şehvetleri kırmak için çalışmış olur ve böylece şeytâ­nın müdâhelesine imkan kalmaz.

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Fatiha Sûresi Tefsiri, 14. s.)

 

İSTİAZE

 

(E’ûzü bi’llâhi mine’şşeytâni’rracîm) “Kur’ân  okuyacağın  zaman  koğulmuş  şeytandan Allah’a sığın.” (Nahi s. 48.â.)

Müslümanlar Kur’ân okuyacakları zaman istiâze ile başlar­lar. Hadîsi şerîfde de: “Cibril bana kalem ve Levhi Mahfûz’dan böylece okuttu.” buyurulmuştur.

“E’ûzü” fiilinden ihbardır. Allah’ın fazlından isteme mâna­sı takdîr olunur. “Yâ Rabbi Sana sığınırım” demektir. Kul ile Allah arasında bir ahid vardır ve Cenâbı Hakk: “Benim ahdi­mi ifa edin ki Ben de sizin ahdinizi ifa edeyim” {2.Bakara s. 40.â.) buyurur. Kul (eûzü) demekle “bütün noksanlığımla birlik­te kulluk sözümü yerine getirip Sana sığındım ve Senden afvımı istiyorum, Sen de rübûbiyet sözünü ifa ile beni koru” de­miş olur.

İstiâze kelimeleri: 1 Sıfâtiyye 2 Ef’aliyye 3 Zâtiyye ol­mak üzere üç kısımdır.

1  “Senin gadabından sana sığınırım” demekdir.

2 “Senin azab ve ikabından afvına sığınırım” demekdir.

3 “Sen’den Sana sığınırım” demektir.

Mü’min istiâze ederken bu üç şeklini ve bunlara bağlı diğer nevîlerini de bilerek istiâze etmelidir.

E’şşeytâni’rracim, Allah’ın rahmetinden uzak ve uzak­laştırılmış şeytânın şerrinden Allah’a sığınırım.

Ravzâtü’lAhyâr’da der ki: Şeytânların erkekleri ve dişile­ri olup çoğalırlar. Cinnlerin de erkekleri ve dişileri vardır, onlar da çoğalır ve bir müddet sonra ölürler. “Şeytân” ile murâd, ib­lis ve avânesidir. Denilmiştir ki: İster insten, ister cinnden ol­sun; istikamet yolundan saptıran her saptırıcıya da şeytân de­nir. En’âm sûresi, âyet: 112’de: “İnsanların ve cinnlerin şeytânları.” diye buyurulmuştur.

E’rracfm, la’netlendikten sonra emri İlâhî ile melâike ta­rafından semâlardan atılan demektir ki şeytânın mezmûm bir sıfatıdır.

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Fatiha Sûresi Tefsiri, 911. s.)

 

  1. MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ (K.S.)-2

(AHLÂK-I HAMÎDELERİ, ZÜHD Ü TAKVÂLARI)

 

Hz. Mevlânâ (K.S.) buyurmuşlardır ki: “Yeryüzünden semâya doğru uçan kuş, semâya erişemezse de, yukarıya doğru uçtukça o nisbette aşağıdaki tuzaklardan uzaklaşır ve onlardan emîn olur. Dervîş olan bir kimse de dervîşliğini kemâle ulaştırmak için çalışır. Muvaffak olamazsa da, halk ve esnâf zümresinden daha üstün olur. Dünya sıkıntılarından kurtulur ve rahata kavuşur. Yükü hafif olanlar kurtuldu, ağır olanlar helâk oldu.”

Hz. Mevlânâ (K.S.) dervîşlerden birisini sıkıntılı ve üzgün gördü ve buyurdular ki: “Sıkıntı, bu âleme gönül bağlamaktan doğar. Ne zaman bu dünyadan kurtulur ve kendini yok bilirsen; gördüğün renklerin, taddığın lezzetlerin seninle bâkî kalmayacağını düşünürsen, nereye gidersen git, artık sıkıntı duymazsın.” Ve yine buyurdular ki “Âzâdmerd (gerçekten hürr kimse), başkalarının kendisine yaptıklarından incinmeyen kimsedir. Civanmerd (temiz, asîl, cömert kimse) de cezâya müstahakk olanları avfedendir.”

Bir kimse Mevlânâ Hazretleri’ne gelip hizmette kusur ettiği için özür dilemeğe başlayınca Hz. Mevlânâ (K.S.): “Özür dilemeğe lüzûm yok. Çünkü başkaları senin gelmekliğinden (hizmetinden veyâ kusurunu beyân edip özür dilemekliğinden) minnetdârdır (mahcûb ve müteşekkir); biz ise, gelmemekliğinden dolayı minnettarız.”

Şeyh Rükneddîn Alâüddevle (K.S.) demişlerdir ki: “Hz. Mevlânâ Celâlüddîn’in şu sözleri çok hoşuma gider. O hizmetine bakan kimseye her zaman şu suâli sorardı:

“-Evde bir şey var mı?” Hizmetçisi: “-Hayır, bir şey yok” derse şükreder ve buyururdu ki: “-Allâh’a hamdolsun ki bugün evimiz Nebî-yi Ekrem (S.A.V.)’in hâne-i saâdetlerine benzedi.” Şâyed hizmetçi: “-Mutfakta her şey hazır.” derse Hz. Mevlânâ buna çok üzülürler ve: “-Bu evden Fir’avn kokusu geliyor.” buyururlardı.”

(Hz. Mevlânâ Abdurrahmân Mollâ Câmî (K.S.), Nefahâtü’l-Üns)

 

ALLÂH’IN ÖNÜNDE BOYNU BÜKÜK TÂAT EHLİ OLMAK, İNSANI TEVEKKÜL,

TAKVÂ VE İHLÂSA GÖTÜRÜR

 

Kader başa geldiği zaman, gönderene kafa tutmak inancı öldürür, Tevhîd nûrunu söndürür, tevekkül ve ihlâsı yok eder.

Îmân sahibinin kalbi “niçin, neden oldu?” gibi sözleri bilmez; “Şundan veyâ bundan oldu” gibi yersiz lâfları da dile getirmez. Bildiği tek şey vardır: “Baş üstüne, hoş geldi, sefâlar getirdi…” diye karşılamaktır.

Kalblerinizi ıslâh etmeğe çalışın, çünkü onun salâh bulması, bütün varlığın salâha ermesi demektir. Bu mevzûda Nebî-yi Ekrem (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdular: “Agâh olunuz, insanda bir et parçası vardır. O salâha erince bütün cesed salâha erer. O fesâda uğrarsa bütün cesed ifsâda uğrar. İşte o et parçası: Kalbdir.”

Kalbin salâhı, takvâ, tevekkül ve bütün işlerde ihlâs sâhibi olmakla mümkündür. Kalbin fesâdı ise bunların yokluğuyla olur.

Allâh yolcuları, dünyâyı bir yana attılar ve kısmetlerini takvâ eliyle aldılar. Verâ hâlini bırakmadılar. Nefislerine isyân bayrağı çektiler ve Allâh’ın önünde boynu bükük tâat ehli oldular.

(Hz. Gavz-ı A’zâm Seyyid Abdülkâdir Geylânî (K.S.A.),

Fethü’r-Rabbanî Tercemesi, S. 18-9)

BİLİYOR MUYDUNUZ?

 

Fakirlerin ve geçimleri orta halde olanların büyük zenginleri taklid ederek israfa düşmeleri caiz değildir. Bu acınacak bir haldir. Bir zengin için giyilmesi mübah olan bir elbise, fakirler için mekruhtur, hatta haram olabilir. Herkes haline ve servetine göre hareket etmeli, takdire rıza göstermelidir. Din ölçüleri içinde hayatını düzenlemeye çalışmalıdır.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli)

 

 

 

 

 

VAKTİ AZÎZ TUTMAK VE DÜNYÂ

SEVGİSİNDEN SAKINMAK

 

Lüzûmsuz olan birtakım rüsûmdan (merâsimden) ve âdâddan (âdedlerden) hiçbir kâr fetholunmaz (kâr sağlanmaz.) Teallül (bahâneler bulmak) ve ihmâl eylemek hasar ve hırmân (mahrûmiyyetten) başka bir şey ziyâde eylemez.

Muhbir-i Sâdık (S.A.V.): “Yakında işlerim, diye ta’vîk (oyalandıran) ve tesvîf (geciktiren) edenler helâk oldular.” buyuruyorlar.

Mevcûd ömrümüzü, aslı esâsı olmayan işlere, sarf eylemek, ziyâde iğrenç görülmüştür. Kıymetli vakitler, ehemm olan emirleri yerine getirmeğe sarf olunmuş ola.

Hakk teâlâ Hazretleri, bizleri, birtakım manâsız, süprüntü, pislik kabilinden biriktirilmiş şeyleri unutmağa müyesser kıla. Dedikodu mahsüldâr (bereketli, istenilen) değildir. Kalb, selâmeti taleb edeler… Ve aslı tefekkür edip ma’nâsız ve boş şeylerden tamamiyle yüz çevireler, sakınalar… Ve bütün himmet ve gayretlerini Allâh-ü Teâlâ’nın rızâsını kazanmağa sarf edeler… Nefsin hazzında kalmayalar… Caymağa düşmekten dâima sakınalar… Ehl ü ıyâliyle tam bir ünsiyet peydâ edeler. İşyerlerinde gevşeklik, bıkkınlık vâki olmaya ki mahrûmiyyet ve nedâmetten başka bir fâide yoktur. Ders, ders ciddiyeti ve cehdi üzere çabalayarak ve gayret ile mutâlaa oluna…

Serseri kalmayasınız… Oyun ve eğlence ile meşgûl olmayasınız… Ve dâimâ Hazret-i Hakk Sübhânehu ve Teâlâ’ya sığınıp yalvarasınız. Ve hukuk sâhibleriyle hukuğunuzun geçtiği kimselerle, ancak zarûret mikdârı ihtilât (karışıp görüşesiniz) edesiniz, hâtır gönül almış olursunuz.Sınırlı seçkin bir topluluk ile va’z ü nasîhat üzere ülfet edesiniz… Emr-i bi’l-ma’rûfu ve nehy-i ani’l-münkeri esirgemeyesiniz. Ve bütün hâne halkını namâza ve salâha ve ahkâm-ı şer’iyyeyi icrâya rağbetlendiriniz, teşvîk ediniz. Zîrâ raiyyenizden (sürünüzden) mes’ûl olursunuz.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhebe 1, S. 103-105)

 

HER ŞEYDE ALLÂH’A TEVEKKÜL ETMEK,O’NA MUHTAÇ OLDUĞUNU BİLMEK, ONUN RIZÂSINI ARAMAK

 

Atâ bin Yesar (R.A.), Ya’lâ bin Mürre (R.A.)’den naklen şöyle rivâyet eder:

“Biz, Hz. Alî (K.V.)’in yakınlarından bazılarıyla buluştuk ve: “O, şu anda cihâd eden bir kimsedir, onun hayatından emîn değiliz, ona bir zarar gelebilir.” dedik ve kararlaştırıp kapısında nöbet tutmağa başladık. Hz. Alî (K.V.) bir ara namaz için dışarı çıktılar ve bizi görünce:

“-Burada ne yapıyorsunuz?” Biz de cevâb verdik:

“-Yâ Emîre’l-Mü’minîn, sen savaşan bir kimsesin, sana bir zarâr gelmesinden korktuğumuz için kapında, seni korumak için, nöbet tutuyoruz.” Bunun üzerine Emîre’l-Mü’minîn Alî (K.V.), bize şu suâli yönelttiler:

“-Beni semâdakilerden mi, yoksa arzdakilerden mi koruyorsunuz?” Biz de dedik ki:

“-Sizi elbette arzdakilerden korumağa çalışıyoruz; yoksa semâdakilerden sizi nasıl koruyabiliriz?”

Hz. Alî (K.V.) bize şu mukâbelede bulundular:

“-Allâh-ü Teâlâ’nın takdîr etmediği hiçbir şey, semâda da, arzda da gerçekleşmez. Her insan için vazîfeli iki melek vardır. O insanın eceli gelinceye kadar, o iki melek, her şeyi o kimseden uzaklaştırırlar. O kimsenin eceli gelince de onu, kaderi ile baş başa bırakırlar.”

Bazı büyük zâtlar şöyle dediler:

“Allâh’ın velî kullarının üç esâs huyları vardır:

1) Her şeyde Allâh’a tevekkül, 2) Her şeyde Allâh’a muhtâc olduğunu bilmek, 3) Her şeyde Allâh’ın rızâsını aramak.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 541-545)

 

İSLÂM’IN KIVÂMI DÖRT ŞEYLE OLUR

 

Hz. Alî bin Ebû Tâlib (R.A.) şöyle demişlerdir:

“İslâm’ın kıvâmı (direği, tavı) dört şeyle olur (ki şunlardır): Yakîn, Adâlet, Sabır, Cihâd” Ulemâ, bu dört kıvâmı şöyle izâh ettiler:

  1. Yakîn: (ki bu iki türlüdür) a) Dünyâ menfaati karıştırmadan,sâdece Allâh rızâsı için iyilik yapmak, b) Allâh’ın va’dine kesin olarak inanmaktır ki bu rızıktır.
  2. Adalet: (ki bu da iki türlüdür) a) Eğer üzerinde bir hakk var ise istenmeden onu ödemek, b) Bir başkasında hakkı olanın, o kimseye yumuşak davranmasıdır.
  3. Sabır: (bu da iki türlüdür) a) Allâh’ın farz kıldığı emirleri yerine getirmekte sabırlı olmak, b) Allâh’ın yasak kıldığı şeyleri yapmamakta kararlı ve sabırlı olmaktır.
  4. Cihâd: (ki bu da iki türlüdür)
  5. a) Hiçbir şekilde düşmanından gâfil olmamaktır ki bu düşmân, şeytândır. Sen onu unutsan bile o seni unutmaz. Şeytân bir kurt gibidir ki daldığı sürüde hangi gâfil koyun varsa, onu yakalar.
  6. b) Âdemoğlunun başına gelen fitnelerin çoğu, mal yüzündendir. Bu sebeble az malla yetin. Tâki seni aldatmasın.

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 541-543)

 

RIZIK BOLLUĞU İÇİN OKUNACAK DUÂ

 

Îkâz: Bu, aşağıdaki Âyet-i Celîle, Zâriyât Sûresi, Âyet: 58 olup, akşam ve sabah veyâhûd beş vakitte on birer (11’er) kere okunacaktır:

“İnnallâhe hüve’r-Razzâku zü’l-kuvveti’l Metîn.”

 

 

ALLÂH’A TEVEKKÜL

 

Bir rivâyette Hz. Ömer (R.A.)’ın şöyle dedikleri rivâyet edilir: “Ben nasıl sabahladığıma aldırış etmiyorum. Sevdiğim bir şey üzerinde mi, sevmediğim bir şey üzerine mi? Bilemiyorum. Hayır, hoşuma gidende midir, yoksa hoşuma gitmeyende midir?”

Bir rivâyette Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurdukları rivâyet edildi: “Allâh’ın emrettiği şeylerin hepsini, eksiksiz olarak size emrettim. Allâh’ın yasakladığı (nehyettiği) şeylerin hepsini de, eksiksiz olarak size yasakladım. Dikkat ediniz, Rûhu’l-Emîn Cebrâîl (A.S.), içime şu ma’nâyı bıraktı: Hiçbir nefis, kendisi için yazılanı tamamlamadan ölmez; onlardan bir şey kendisine gelmeden kalırsa, güzel bir şekilde istesin. Çünkü siz, Allâh katında gerçek kulluğun ne yolda olduğunu hakkıyla bilemezsiniz.”

İbn-i Abbâs (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti:

“İnsanların en güçlüsü olmak, bir kimseyi sevindirirse, Allâh’a tevekkül etsin. İnsanların en keremlisi olmak, bir kimseyi sevindirirse, Allâh’a karşı takvâ sâhibi olsun. İnsanların en zengini olmak, bir kimseyi sevindirirse, Allâh’ın elinde bulunanı, kendi elinde bulunandan daha sağlam bilsin.”

Dâvûd (A.S.)’ın oğlu Süleymân (A.S.)’a şöyle dediği rivâyet edilir:

“İnsanın takvâ sâhibi olduğunu, şu üç şey gösterir: 1) Henüz eline girmeyen şeyler için güzelce tevekkül etmek, 2) Eline giren şeylere rızâ göstermek, 3) Elinden çıkan şeyler için de güzelce sabır göstermek.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S.539-540)

 

GERÇEK MÜ’MİN ODUR Kİ İNSANLAR, MAL VE CAN YÖNÜYLE VE ONUN ELİNDEN VE DİLİNDEN EMÎN OLURLAR

 

Ka’b el-Kurezî (R.A.) şöyle der:

“Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, minberde ayağa kalktılar ve sağ avuçlarını yumdular ve şöyle buyurdular.

“Bir kitâb var ki Allâh-ü Teâlâ ona cennet ehlinin isimlerini, nesebleriyle yazdı. Onlar ne artar, ne eksilir. Olur ki sâadet ehli cehennem ehli kimselerin yaptıkları kötülükleri işler; bu yüzden: “Bunlar da, onlardandır.” denir. Sonra Allâh-ü Teâlâ, o kimsenin şekâvetten sâadete geçirilmesi hükmü gereği ölmeden önce o kimseleri îkâz eder. İsterse bir deve hıçkırığı kadar kısa bir zaman önce olsun.

Yine şekâvet ehli, sâadet ehli kimselerin yaptıkları iyilikleri işler. Bu yüzden: “Bu da onlardan mıdır? Evet, onlardandır.” denir. Allâh-ü Teâlâ, onu yine sâadet ehlinden ayırır, hem de ölmeden önce isterse bu ayırım vakti, ölümünden önce bir deve hıçkırığı kadar kısa bir zaman önce olsun.

Saîd (âhiret sâadetini kazanmış olan kimse), Allâh’ın hükmü ile kazanmıştır. İşler, sonucuna göre değerlendirilir.”

Fadâle bin Ubeyd (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in Vedâ Haccı’nda şöyle buyurduklarını rivâyet etti: “Size, gerçek mü’mini haber vereyim mi? Mü’min odur ki insanlar, malları ve canları yönü ile ondan emîn olurlar. Mü’min odur ki insanlar onun elinden ve dilinden emîn olurlar. Mücâhid, Allâh’a kulluk için nefsiyle mücâhede edendir. Muhâcir, günahlardan ve hatâlardan kaçandır.

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 418)

 

DÜNYA NEDİR

 

Bir gün Resıilullah (s.a.v.)’ın meclisine beyaz yüzlü, güzel saçlı, güzel ve beyaz elbiseli bir adam gelip:

— Es’selâmü aleyke ya Resûlullah! dedi. Resûlullah (s.a.v.):

Ve aleyke’s-selâm! diye icabet etti. Adam:

Ya Resûlullah, dünyâ nedir? dedi.

( Bir uykunun rüyasıdır. Ehli, mükâfat ve mücâzata tabi’dirler.

Ya Resulullah, âhiret nedir?

Ebedî hayatdır. Bir fırka Cennetde, bir fırka Cehennemdedir.

Ya Resûlallah. Cennet nedir?

( Dünyayı taliplerine bezletmektir. Bu şekilde kazanılan Cennetin ni’metleri ebedîdir.

( Bu ümmetin hayırlısı kimdir?

Ömrünü Allah’a ibâdete vakfedendir.

Bu durumda o kimse nasıl olur?

Bir kafilenin kazancını isteyen kimse gibidir.

Dünyâda karar ne kadardır?

Kafileden geri kalan kimsenin aldığı kadar­dır.

Dünyâ ve âhiret arasında ne kadar mesafe vardır?

— Sâde bir göz yumacak kadar.

Bu muhavereden sonra adam gitti, görünmedi. Resûlullah (s.a.v.):

— Bu gelen Cibril idi, size dünyâya kıymet vermemeniz, ve âhireti arzulamanız için geldi, buyur­du.

(Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsiri, S. 134)

 

 

 

 

 

KALBİN SALÂHI

 

Kalblerinizi ıslâh etmeye çalışın; çünkü onun salâh bulması bütün varlığın salâha ermesi sayılır. Bu mevzu da. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in şu hadîs-i şerifini anlatmak yerinde olur:

“Ayık olun, insanda bir et parçası vardır: O iyi olunca bütün duygular güzelleşir. O fesada uğ­rarsa bütün duygular iyiliğini kaybeder… İşte o et parçası kalptır.”

Kalbin salâhı, takva, tevekkül ve bütün işlerde ihlâs sahibi olmakla mümkündür. Fesadı ise bun­ların yokluğu ile olur.

Kalp, şu bünye kafesinde bir kuş gibidir. Ve bir şişe içinde saklı inciye benzer; hazinede gizli, mu­teber bir meta gibidir. Bakılacak şey, kafes değil içindeki kuştur. İçindeki inciye bakılmalıdır, şişe­ye değil. Hazinedeki muteber nesne dururken, du­varına, kerpicine bakmak neye yarar.

Allah(c.c.)’ım, duygularımızı tâatında kullan. Kalplerimizi marifet nurunla doldur. Hayatımız boyunca yolunda kalmak için bizlere başarı ihsan eyle… Bizleri geçmişteki iyilere kat. Onlara verdiğini bize de nasip et. Onlara zâtını vermiştin, bize de ver. Âmin!…

Ey cemaat!.. Allah (c.c.) yolunda olun. Sâlihler, böyle yaptı da erdi. Siz Allah yolunda olursanız, O (c.c.) da size yardımcı olur. Salih kişiler, hak yol­da böylece erdiler; bir an bile ilâhî yardım onlar­dan kesilmedi. Hak(c.c) katında çıkacak kararların lehinize olmasını arzu ediyorsanız O (c.c.)’nun tâatına koşunuz. O (c.c.)’nun yolunda sabırla de­vam edin. Yaptığı işlere boyun eğin. Hakk (c.c)’ın hükmü ne olursa olsun, razı olun.

(Hz. Abdülkâdir Geylânî (k.s.), İlâhî Armağan)

 

SERVET VE ZENGİNLİK İBTİLASI

 

Resûlullah (s.a.v.) harp etmeksizin Bahreyn ahalisiyle sulh akdetmiş ve onlar da cizye vermeyi kabul etmişlerdi. Ebu Ubeyde b. Cerrah (r.a.)’ı da cizyeyi almakla görevlendirmişti. Ebu Ubeyde (r.a.) de cizye mallarını Medine’ye getirdi. Ensar sabah namazını kılar kılmaz hemen Ebu Ubeyde (r.a.)’yi karşıladılar.

Resûlullah (s.a.v) ashabı bu halde görünce gü­lümseyerek onlara:

“Öyle sanıyorum ki, Ebu Ubeyde’nin hayli dünyalıkla geldiğini duydunuz da onu sevinçle karşılıyorsunuz” buyurdu.

Evet, ya Resûlallah diye tasdik ettiler. Bunun üzerine:

“Şâd olunuz ve sizi sevindirecek nimetleri bundan böyle her zaman umunuz! Vallahi bun­dan sonra size fakru ihtiyaç geleceğinden kork­mam. Fakat sizin için korktuğum bir şey varsa o da sizden önce gelip geçen ümmetlerin önüne dünya nimetlerinin yayıldığı gibi sizin önünüze de yayılarak onların birbirlerine hased ettikleri ve nefsaniyyet güttükleri gibi sizin de birbirini­ze düşmeniz ve onların helak olmaları gibi sizin de mahvolup gitmenizdir” diye ümmetini intiba­ha davet buyurmuştur.

(R. M. Sâmi (k.s.), Musahabe: 6)

***

“Eğer şöyle olsa idi, eğer böyle olsa idi şöyle olurdu gibi söylemeyin. Çünkü böyle şeyler münafıkların sözlerindendir.” (Hadîs-i Şerif)

 

KALBLERİN CİLASI

 

Akıl sahihlerine gerekdir ki kendini acıklı bir azaba götürecek şeylerden kaçınsın. İnsanı azaba götüren şeylerin başında günahlarda ısrar, insan­ların küçük hata ve ayıblarıyle uğraşmak gelir. Kul, Allah (c.c.)’ın âyetlerine kulak tutup her bir emr-i ilâhinin kalbinde yer etmesine çalışmalı, kal­binin ve kulağının mühürlenip gözüne perde çe­kilmesinden Allah (c.c.)’a sığınmalıdır.

Efendimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır ki:

“Kalbler de demirlerin paslandığı gibi pasla­nır.”

Denildi ki:

Ya Resûlallah o’nun cilâsı nedir?

Kalblerin cilâsı Kur’ân tilâveti, çokça zikrullah’a devam ve ölümü de hatırlamaktır.

Bütün hataların anası üçdür: Hırs, hased ve ki­bir. Bu üçünden altı sıfat daha hâsıl olup dokuz kadar olmuşlardır: Tokluk, çok uyku, rahat, mal sevgisi, can sevgisi sahibini küfür ve helake çe­kip götüren illetlerin başında gelir.

(Hz. R. M. Sâmi (k.s.), B. Sûresi Tefsiri, S. 41-42)

***

“Kim, Beytullahı helâl kazançla haccederse Al­lah (c.c.) atmış olduğu her adıma mukabil kendi­sine yetmiş hasene (sevap) yazar, yetmiş günâhını siler ve yetmiş derece yükseltir.” (Hadîs-i Şerif)

 

KALB

 

Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu:

— “Onlar ki, iman sahibidirler; kalbleri Al­lah’ın zikri ile mutmain olur. Dikkat ediniz; kalbler, ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur.”

Şu bir hakikattir: Gaybleri bilen Yüce Sultan (c.c.)’a karşı kalbin gafleti ancak zikirle gider. Resûlullah (s.a.v.) bize beyan buyurdu:

— “Onun İslahı ile, bütün cesed ıslâh olur.”

Nasıl böyle olmasın ki: İbadetin ve itikadın sağ­lamlığı, ilmin medarı onunladır.

İbadetin âdetten ayırd edilmesi kalble olur. Bu mânada, şu âyet-i kerimeleri sıralayabiliriz:

“…Allah-û Teâlâ, imam size sevdirdi; onu kalb’inizde süsledi.”

Bunda bir öğüt vardır; ama kalb sahibi kim­seler için.” (Kaf Sûresi)

“…Onlar, Allah-û Teâlâ’nın kalb’lerine takva için deneyip seçtiği kimselerdir.”

“O gün, ne malın faydası olur; ne de oğulla­rın… Ancak, küfürden, nifaktan temizlenmiş bir kalb’le gelenler müstesna.”

— “…Zikrimizden yana kalb’ini gaflete ittiğimi­ze uyma.”

Geçmişte yaşayan büyük zatlar, kalb’lerden; Oyalayan, meşgul eden, bağlayan yabancı şeyleri söküp atmak için çok ciddi çalışırlardı. Sebebi şuydu. Kalp ne zaman oyalayıcı işlerden temizle­nirse, ancak o zaman, yaratılış sebebi olan Halik(c.c.)’ının sevgisine geçer.

(M.Hâni, Âdâb, S. 224)

 

MEVLÂMIZ NE EYLERSE GÜZEL EYLER

 

Allah-û Teâlâ (c.c.) Hazretleri Yakûp ve Yûsuf (a.s.)’a şiddetli bir gam, büyük bir keder takdir bu­yurdu ki mâsivâya taalluktan alâkayı keserek Al­lah-û Teâlâ’ya dönüp sabır ve tahammül ile âlî derecelere vâsıl olsunlar. Yûsuf (a.s.)’un on iki sene zindandan hapis ile riyâzat ve meşakkatli mücâhedelere tahammül etmesi bu hikmet üzeri­nedir. Ve bu makamda ebrâra göre iyi olan rnukarrebûna göre kötüdür.

Yûsuf (a.s.) doğduğunda, Ya’kûb (a.s.) emzikli bir kadını köle olarak aldı. Fakat çocuğunu anasın­dan ayırdı ki Yûsuf (a.s.)’un sütü çoğalsın. Bunun üzerine kadın ağladı ve Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyaz eyledi ki: “Ya Rab! Ya’kûp (a.s.) beni çocu­ğundan ayırdı. Yûsuf (a.s.)’u da babası Ya’kûp (a.s.)’dan ayır.” Allah Teâlâ duasını müstecap kıl­dı. Kadın oğluna kavuşuncaya kadar Yusuf (a.s.) da babasından ayrı kaldı.

Şeyhü’l-Ekber (k.s.) buyurdu ki: “Allah dilediği zaman, O’nun “Allah’ın emri gerçekleşmiş bir hü­küm bulunuyor.” (Ahzâb: 38) sözü yerine gelir.”

Ekseriyetle kulun umûm fiilleri ve ondan zelle sâdır olması Takdir-i İlâhî ile olmaktadır.

(Hz. R. M. Sâmi (k.s.), Hz, Yûsuf (a.s.))

***

“Ama, cimrilik eden, kendisi Allah’tan müstağni sayan, en güzel sözü yalanlayan kimsenin güçlüğe uğramasını kolaylaştırırız.” (Leyl Sûresi: 8-10)

 

NEFS HAKKINDA

 

Hadis-i Kudsî de:

“Nefsine adâvet et, zira o nefs bana düşmanlık için dikilmiştir.” buyurulur.

Hadîs-i Şerifte de:

“Nefsin bineğindir. Ona rıfk ile muamele et.” buyurulur.

Bu iki hadis zahiren mütenakız görünse de lâfızlara bakıldığında öyle olmadığı anlaşılır. Birincisindeki “adavet” emri, nefsin Allah (c.c.)’a adavetinden dolayıdır. İkincisindeki “nefsin senin bineğindir” lafzı ise nefs ne zaman itaatkar olursa o zaman ona rıfk ile muamele etmek lâzım geldiği­ne işarettir. Nefs, mutmainne derecesine ulaşınca mutî olur ve o zaman nefsi beslemek lâzımdır.

Nefsin yedi kötü sıfatı vardır:

Kendini beğenme, kibir, riya, gadab, hased, mal sevgisi, makam sevgisi. Cehennemin de yedi kapı­sı vardır. Kim nefsini bu yedi kötü sıfattan temiz­lerse Cehennemin bu yedi kapısı ona kapanır ve Cennete girer.

Nitekim:

“Hesaba çekilmeden evvel kendinizi hesaba çekiniz.” buyurulmaktadır.

(Hz. R. M.Sâmi (k.s.), Musâhabe, C.6)

***

Mubah: Yapılması da, yapılmaması da şer’an caiz bulunan şeydir ki, yapılmasında sevap, terkedilmesinde de günah yoktur.

Herhangi helal bir taamı veya meyvayı yeyip yememek gibi.

(Ö.N. Bilmen, B. İ. İlmihali S.: 43)

 

DÜNYA HAYATINI SEVENLER

Allah-û Teâlâ buyuruyor ki:

 

“Kafirlerin, müslümanları irtidada icbar etme­lerinin sebebi, onların dünya hayatını ahiret üze­rine tercih etmeleridir. Allah Teâlâ kâfir olan kavmi hidayete erdirmez.”

Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) de buyuruyor ki:

“Sana insanların en kötüsünün kim olduğunu haber vereyim mi? Yalnız başına yiyen, arkadaş­larından kıskanıp yedirmeyen, yalnız başına se­fer eden ve kölesini dövendir. Sana bundan da kötüsünü haber vereyim mi? İnsanları sevmeyen ve insanların da sevmediği kimsedir. Sana bun­dan da kötüsünü haber vereyim mi? Şerrinden korkulan, kendisinden hayır umulmayan kimse­dir. Sana bundan da kötüsünü haber vereyim mi? Başkasının dünyası uğruna ahiretini satan­dır. Sana bundan da kötüsünü haber vereyim mi?

Dini kendisine siper edinerek dünyayı yiyen­dir.”

Ve bir âyette de:

“Ve lâkin kalbi küfür ile dolu olan için dünya­da ilahi gadap ve ahirette de büyük azap vardır.” buyurulmaktadır.

(Hz. R. M. Sâmi (k.s.), Musahabe, C.6, Sh.: 40)

***

“Kimin hicreti Allah’a ve Resulüne ise varaca­ğı yer Allah ve Resulüdür. Kimin nail olmak is­tediği bir dünyalık yahut nikahlamak istediği bir kadın ise, varacağı yer o hicret ettiği şeydir. (Hadîs-i Şerif)

 

ABDULLAH İBN-İ ABBAS (R.A.)’DAN BİR HADÎS-İ ŞERİF

 

Abdullah İbn-i Abbas (r.a.) demiştir ki:

Bir gün Nebiyyi-i Ekrem (s.a.v.) Hazretleri­nin terkisindeydim. Buyurdu ki:

Evlad, sana bir kaç söz belleteyim! Allah’ı yani emr u nehyini gözet ki, Allah da seni gözet­sin. Allah’ı gözet ki, onu karşısında bulasın. Bir şey istediğin vakit Allah (c.c.)’dan iste, yardım dilediğin vakit Allah (c.c.)’dan dile. Şunu bil ki cemî mahlûkat elbirliğiyle sana bir faide ve menfaat bahşetmek isteseler, Allah (c.c.)’ın sana yazdığından fazla bir şey bahsedemezler. Keza cemî mahlûkat elbirliğiyle sana bir zarar vermek istese, Allah (c.c.)’ın sana takdir ettiği ziyandan fazlasını yapamazlar. Kalemler, işleri hitama erip kaldırılmış, sahifeler de, “üzerlerinde yazı­lar tamam olup” kurulmuştur.

İşte bu hadîs-i şerifi, her mü’min kalbinde bir ayna gibi saklamalıdır. İşini gücünü buna göre ayarlamalıdır. Böylece çalışmalı, son nefesine ka­dar böyle gitmelidir. Cenab-ı Allah (cc.)’ın rahmet ve inayeti sayesinde dünya ve ahirette de güçlük­lerden salim ola.

(Ashâb-ı Kirâm Menâkıbı, S. 122-123)

***

FELAK SÛRESİ

 

Bismillahirrahmanirrahim

(Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)

De ki: Yarattığın şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfürüp büyü yapan üfürükçülerin şerrinden ve kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım.” (1-5)

 

SÂDIK DOST

 

Hz. Ömer (r.a.) buyururlar ki: “Sizden biriniz candan bir arkadaşından sevgi ve samimiyet gö­rünce ona sımsıkı sarılsın. Çünkü bu her zaman ele geçmeyen bir devlettir.”

Âyet-i Kerimede buyurulur: “Kıyamet gününde mücrimler (bizi ancak bizden önceki mücrimler sapıttı. Artık bizim için ne şefaatçiler ne de can­dan bir dost yoktur) diyecekler.” (Şuâra Sûresi: 99-101). Dünyada mücrimlerle ülfet edip, candan dost kazanmayanlar şefaatçi de ümit etmiyorlar.

Hakiki mü’minlerin esaslı vasıflarından, güzel ahlâkından bazılarını şu hadîs-i şerîf meali bildirmektedir: “Mü’min gayet sıcakkanlı, ince ruhlu ve yüksek seciyye sahibidir. Pek çabuk sevilir ve kendisiyle anlaşmak kolay olur. Bu sıfatları haiz olmayanda hayır yoktur.” denmiştir.

Bazı hikmet ehilleri oğullarına verdikleri öğüdde şöyle demişler: Oğlum istediğin kimselerle ar­kadaş ol, fakat şu dört kimseden sakın:

1- Ahmakla arkadaş olmaktan sakın, çünkü ahmak sana fay­da vereceğim niyetiyle zarar verir. 2- Hırslı, tâmâhkar kimse ile arkadaş olma. Çünkü o seni bir lokma ekmeğe, bir yudum suya, bir çekirdeğe satmakda tereddüt etmez. 3- Cimri ile arkadaş ol­ma. Çünkü cimri kendisine muhtaç olduğun vakit de seni perişan eder. 4- Korkakla da arkadaş olma. Çünkü o seni de, ana babanı da rüsvay eder, so­nunda aldırmaz bile.

(Hz. R. M. Sâmi (k.s.), Musâhabe, C.4, S. 64)

 

HESAP KORKUSU

 

Yezid er-Rakkaşi (r.a.) nefsini azarlayarak kendi kendine “Ey nefs, vay haline! Ölümünden sonra senin namazını kim kılacak? Ölümünden sonra senin namına orucu kim tutacak?” derdi. Sonra yine “Ey insanlar, ağlasanıza! Nefsinizin geri ka­lan ömrü üzerine bağıra bağıra ağlasanıza. Her kim, ölüm ona vaadli, kabir onun evi, toprak dö­şeği, kurt-böcek arkadaşı, büyük korku ve müdhiş korku kendisini yerinden koparıp alıyor, bi­naenaleyh o kimse uykudan nasıl zevk alır?” der. Sonra yere serilip bayılıncaya kadar ağlardı.

(Emevî halifelerinden) Ömer bin Abdi’l-Aziz (r.a.) fakih ve âlimleri toplar onlarla ölümü, Kıya­met Günü’nün korkularını, (çetin ve) kötü hesaba çekilmeyi, Sırat Köprüsü’nden geçilmeyi müzake­re eder ve onlardan birinin önünde sanki (yatmak­ta olan) bir cenaze varmış gibi ağlardı.

(Hadîsçilerin ve Tâbiin’in büyüklerinden) Süfyan-ı Sevrî (r.a.)’nin yanında ölüm zikrolununca kendisinden günlerce kimse istifade edemezdi. Kendisi de yemez, içmez ve bir şey sorulduğunda (sadece) bilmiyorum, diye cevap verirdi.

Ali bin Fudayl bin Iyaz (r.a.) da (yanında) ölüm zikredilince (korkusundan) titreyerek mafsalları kopacak gibi olurdu.

Yusuf b. Esbât ise bir cenazeyi teşyi ettiği za­man ölecek gibi oluyordu da kendisini evine sed­ye ile getiriyorlardı.

(İmam-ı Şa’rânî, Ölüm-Kıyâmet-Ahiret, S. 22)

 

SALİH ÂLİMLERLE SOHBET

 

Hadîs-i Şerifte:

— “Âlim-i amilin yüzüne bakmak ibâdet ma­kamına kâim olur. Haram olan şeylerden sakın ki, halkın en âbidi olasın.” buyrulmuştur.

Bir âlim-i âmil ve mürşid huzurunda üç cihet­ten ibadet vardır:

Âlimin yüzüne bakmak ibadettir.

Orada kalmakla, masiyet etmemeğe sebat ve haramdan el çekmek vardır. Bu da bir ibadettir.

Rızaullah maksadıyla gelip zikir ve fikir hiz­metinde bulunmak da bir nevî ibadettir.

Şah-ı Nakşibend Hazretleri:

“Bizim tarîkimiz sohbetledir” buyurmuştur ki, Ebu Bekr Sıddîk (r.a.) tarîkidir.

Unutulmamalıdır ki bil cümle ashab-ı kiram (r.a.) sohbet ile istifâza eylemişlerdir.

(Hz. R. M. Sâmi (k.s.), Musâhabe: C.6)

***

  1. ÖMER (R.A.) DİYOR Kİ:

 

“Ezkiyânın en zekisi, kaçanı te’lif ve uzak kalanı taltif eden ve herkesi iz’ânla tartan ve haberi ayana karıştırmayan, ya’nî her işittiğine inanmayan ye karışının yerine sürresini komayan adamdır. Mübhem ile karışık marifetde, vech ile ma’rûf olan ilimde hayır yoktur!”

“İnsanların en akıllısı, insanların harekâtını en iyi takdir edendir.”

“İş bir kerre geri kalırsa hiçbir vakit ilerlemez.”

 

HADÎS-İ ŞERİF

 

“Altun, gümüş, libas kulu olan kimseler sürünsün, kahrolsun! Böyle (menfaat düşkünü) kişiye (işlediği hayrın bedeli Allah tara­fından) verilirse memnun olur, verilmezse (Allah’ın takdirini) de kınar; böyle (menfaat düşkünü) sürünsün, hüsrana yuvarlansın! Vücûduna diken batsın da cımbızla çıkaran bulunmasın!..

Bunun için Cennet, her hayır ve saadet, şol kula lâyıktır ki, o, Allah yolunda cihâd için atının dizginine sarılmıştır. O mücâhidin başı (saçı) perişandır, iki ayağı toz içindedir. Eğer bu gazi (pişdâr olarak) ileri karakolda düş­man beklemekte ise, o dâima orada tam manâsıyla düşman bekler. Askerin gerisinde (dümdâr olarak) vazifede ise, orada en metin nöbetçilik eder. (Bu vazifelerini Allah için sa­mimiyetle gören) o kahraman, bir meclise girmek için izin isterse (küçük görülüp) izin verilmez. Bir hususta şefaat edecek olursa, şefaati kabul edilmez. (Fakat onun mevkii Al­lah yanında büyüktür, onun her dilediğini Allah kabul eder.)”

(S. Buharî C.8, S.324)

HUBB-İ DÜNYA (DÜNYA SEVGİSİ)

 

Kalbi, dünya muhabbetinden halâs edip Hak Sübhânehü ve Teâlâ’nın harâret-i muhabbetiyle germ olmak, o mü’min için saâdet alametidir.

Dünyâ muhabbeti günahların piridir.

“Dünya sevgisi bütün günahların basıdır”, buyurulmuştur. Ve onun terki de cemi ibâdât’ın başı­dır. Dünya mağzube-i Hak Sübhânehü ve Teâlâ’dır ki, tâ hilkatinden beri ona sürür ile nazar buyurmamıştır. Ve onun ehli nişân-ı tard ve la’n ile mersûm ve ma’lûm olmuştur.

“Dünyâ mel’undur, onda olanlar da mel’undur, ancak Allah’ı ananlar müstesna.”

Çünkü zâkirler ve belki her zerre-i vücûdları dahî Allah Teâlâ’nın zikri ile doludur. Böyle olun­ca zâkirân-ı Hakk Teâlâ bu vaid’den hâriçtir.

Dünyâ, bir nesnedir ki, gönlü Hakk Teâlâ’dan alıkoyar. Ve Hakk’tan gayrı mâl, evlad ve esvab ve riyaset gibi şeylere meftun eder.

“Ey mü’minler! Emvaliniz ve evlâdınız sizi Al­lah’ın zikrinden ve üzerinize farz olan ibâdeti edadan meşgul etmesin. Eğer bir kimsenin emval ve evlâdı feraizini edadan onu meşgul ederse, on­lar zarar görücüler ve hüsranda kalıcılardır.” (Münafîkun S.9)

Keza: “İ’râz et o kimseden ki, o kimse zikrimiz­den i’raz etti ve yüz çevirdi ve o kimse hayat-ı dünyadan başka bir şey murad etmez.” (Necm s.29)

Her ne ki dünyâdır, belâ-yı candır. Ve ehli dahi dünyada tefrika sahibi ve ahirette nedamet ve hüs­ran ehlindendir.

  1. Mahmud Sâmi (k.s.), Musâhabe C.1/105

 

ALLAH (c.c.)’A KARŞI EDEB

 

Nehiylerden ictinab (kaçınmak).

İlahi emirlere, imtisâl (bağlanmak).

Ahlâkı hamide, zikre devam.

Mahlûkâta şefkat ve merhamet.

Sûkûnu kalb, (Cenab-ı Hakk (c.c.)’ın yarattığı şey ne ise onun öyle olması gerektiğini gönlün­de itirazsız, hiç münakaşasız, ona karşı zerre kadar burukluk hissetmeden benimseyebilmek­tir.)

Hulûsi niyet.

Muhabbetullahı kesb (Allah (c.c.) sevgisini ka­zanmak).

Ameli salihe devam.

Havf (korku) ve reca (ümid) arasında bulun­mak.

Zahirî (açık) ve batînî (gizli) isyanla mülevves etmek. Hem dışını hem de içini isyanla kirlet­memek.

Taatiyle sevinmek, cürmünden dolayı mahzun olmak.

Mevlaya tevekkül ve itimad etmek.

Nimete şükür, kazaya rıza, belada sabır.

Sıdk ile kulluk.

Hasenatı (iyilikleri) Hakk (c.c.)’tan seyyiatı (kö­tülükleri) nefsinden bilmek.

Allah (c.c.)’ın verdiğine kanaat etmek.

İslam ve imanın şartlarına sadık kalmak.

Günahta ısrar etmemek.

Tevbeye mülazemet (daima tevbe ile beraber bulunmak) eylemektir. (Kulluk)

 

DEHRE VE DÜNYAYA SÖVMEMEK

 

Efendimiz (s.a.v.) halk arasında yaygın olan dünya­ya sövme âdetini yasaklamış ve “dehre sövmeyin” bu­yurmuştur. Sonra “Dünya mü’minin ne güzel bineğidir ki, onun üzerinde hayra yetişir ve onunla şerden kurtu­lur.” diye övmüştür. Ve “zamana da sövmeyin” buyur­du.

İmam Buhâri (Allah rahmet etsin), Ebu Hureyre (r.a.)’nin bildirdiği hadiste “dehri (uzun zamanı) seviniz, dehr Allah (c.c.)’ın simgesidir” buyurmuştur. Ve yine İmam Buhari bir rivayetinde “Âdem oğlu, zamana sövü­yor. Halbuki işlerin idarecisi benim, gece ile gündüz be­nim kudret elimdedir” buyurmuştur.

Araplar’ın âdetine göre başlarına gelen belâların dehirden geldiğini sanır ve bu sebepten söverlerdi. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu âdeti (gelenek) yasakladı ve ale­min idaresi Allah (c.c)’ın kudret elindedir buyurdu.

Başka bir kutsi hadiste Cenab-ı Hakk (c.c.) “Âdem oğulları dehre söverler. İşlerin, olayların idarecisi benim gece ile gündüz benim kudret elimdedir” buyurmuştur.

Âlimler (Allah (c.c.) dehr’dir) ifâdesini üç şekilde açıklarlar.

Allah (c.c.) işlerin tedbir edicisidir.

Allah (c.c.) dehrin sahibidir.

Allah (c.c.) takdir eder, dehri çevirendir. Sâhib-ü zaman demektir.

Âlimler buyurmuşlar ki, bir kimse işlerinden bir şeyi dehre bağlarsa yani zaman böyle yaptı dese kâfir olur. Fakat sözün gelişi öyle söyler ve zamana inanmazsa ka­fir olmaz. Lâkin böyle söylemek mekruhtur. Çünkü bu sözün söylenişinde kafirlere benzerlik vardır.

(İmam-ı Kastalani, Mevâhibü Ledûnniye C.1, S.338)

 

DÜNYAYA ALDANMAMAK

 

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

— “Bir kimsenin niyeti ahiret olursa Allah onun dağınık işlerini bir araya getirir. Ona gönül zenginliği (kanaat) verir. Dünya nimetleri ona bo­yun eğer.

Yine bir kimsenin, niyeti de dünya olursa Al­lah onun işlerini dağıtır.

Kalbine açlık ve fakirlik korkusu salar. Dünya­dan kendisine gelen ise, ancak Allah’ın yazdığı ka­dardır.”

— Bir gün, Ömer (r.a.) Resûlullah (s.a.v.)’ın huzuruna girdi. Bir hasır üstünde yatmıştı. Yanına (yüzüne) üzerinde yattığı hasırın izi çıkmıştı. Ömer (r.a.) ağladı.

Resûlullah (s.a.v.) sordu:

— “Seni ağlatan nedir, yâ Ömer?” Ömer (r.a) şöyle dedi:

— Kisra’yı ve Kayser’i hatırladım. Onların dünya bolluğunu düşündüm.

Sen, Allah’ın Resulü olduğun halde yanına (yüzüne) hasır izi gelmiş.

Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) şöyle anlattı:

“— Onların ulaşabilecekleri iyilikler kendileri­ne dünya hayatında peşin olarak verildi. Fakat biz, öyle bir ümmetiz ki iyilik ve ihsanla­rımız âhirete bırakıldı.”

İman sahibi, dünyada iken ne kadar nimet ve bolluk içinde olursa olsun, Allah(c.c.)’ın ona cen­nette vereceği nimetlerin yanında dünyadaki ni­metin bolluğu hiçtir. Oradaki mes’ut hayatına gö­re, buradaki hayatı zindan sayılır.

Akıllı bir insan dünyaya sevinmemeli, dünya­da rahat aramamalı, dünyaya ibret nazarı ile bak­malıdır.

Tenbihü’l Gâfilîn

 

ALLAH’I (C.C.) İSTEMEK

 

Allahü Teâlâ (c. c.) mahlûkatını şu kavliyle da’vet ediyor:

“Allah insanları Dar’üsselâm’a da’vet ediyor!!”

Sonra Cenâb-ı Hakk bu da’vet etme işini Resûlüne verdi O da insan­ları İslâm’a çağırdı. İşte bunun için âkîl olanın Allah’ın davetine icabet et­mesi ve hüsn-i ihtiyariyle Allah’a dönmesi îcâbeder. Çünkü gerçek maksûd ve hakiki Kâ’be odur. İyi bilinmeli ki hakîki Mekke insanın sûret-i cismîniyyesidir. Kalp ise Kâ’be’dir. Hakîki tavaf, huzûr-u Rabbânîde Kalb’in tavafıdır. Beyt-i Muazzama’nın sûretini ziyaret etmekle Beyt’in sahibini ziyaret etmek arasında büyük fark vardır.

Rivayet olunur ki: Velilerden bir ârif Hacca gitmek istedi. Bu velî ku­lun bir de oğlu vardı Oğlu babasına:

Nereye gidiyorsun babacığım? Dedi. O da:

Beytullah’a gidiyorum, cevâbını verdi.

Çocuk, “Beytullah’ı gören muhakkak ki Allah-ü Teâlâ’yı görür zannet­ti” ve babasına dedi ki:

Ne otur babacığım, beni de götür. Babası cevaben:

Oraya henüz gidemezsin.

Bunun üzerine çocuk ağlamaya başladı. Çocuğunun ağlamasına ta­hammül edemeyen baba onu da alıp götürdü. Ne zaman ki Mikat’a vardı­lar, ihrama girdiler, telbiye getirerek Harem-i Şerife dâhil oldular, Beyt’ullâh görünür görünmez çocuk ölü olarak yere düştü, Babası dehşet­le:

— Oğlum, ciğerparem nerededir? dedi.

Beyt’ullah’m bir tarafından şöyle nida olundu:

— Sen Beyt’ullah’ı istedin ve buldun, o ise Allah’ı istedi ve bul­du.

Çocuk onların arasından alındı. Yine başka bir ses de şöyle çağırdı:

— O çocuk şimdi ne yerde, ne Cennet’te ne de bir boşlukta; bel­ki de o, her şeye kâdir olan Allah’ın yanında, sâdıkların oturdukları yerdedir. Kim ki Allah’a teveccüh ederek her şeyden yüz çevirir ve ci­hetten imtina’ eder, Hakk onun kıblesi olur. O da herkese kıble olur. Ni­tekim Âdem Aleyhisselâm Allah-ü Tealâ ile melekler arasında bir vesile idi Çünki o, meleklere Kıble olmuştu.

  1. Elhâc Mahmud Sâmî (k.s.), Hz. İbrahim Halîlullah (a.s.)

 

BİŞR-İ HAFİ (K.S.) (ÖL.227/841)

 

Zâhid sûfilerden Ebû Nasr Bişr b. Hâris Hâfi (k.s.) aslen Merv’den olup Bağdat’ta yaşamış ve burada vefat etmiştir. Ali b. Haşrem’in kız kardeşi­nin oğludur. H. 227 senesinde vefat ermiştir. Şânı büyük bir zat idi.

Tevbe ve nefis İslahı yapmasının sebebi şu idi:

“Yolda halk tarafından ayaklar altında çiğnenen ve üzerinde Aziz ve Celil olan Allah (c.c)’ın isminin yazılı olduğu bir kağıda tesâdüf etti. Kağıdı yerden aldı ve bir dirheme satın alıp yanında bulundurduğu misk ile kokulandırdı ve bir duva­rın yarığına koydu. Bu hâdise üzerine uyuyan bir insanın rüyada gördüğü bir şekilde birisinin ken­disine şöyle dediğini işitti: Ey Bişr, sen ismimi gü­zel bir koku ile kokulandırdın. Hiç şüphen olma­sın ki, ben de senin ismini dünya ve ahirette hoş bir koku ile kokulandıracağım.”

Ebû Hâtem diyor ki: Bana ulaşan haberlere gö­re Bişr b. Hâris Hâfi (k.s.) demiş ki: Rüyada Pey­gamber (s.a.v.)’i gördüm. Bana dedi ki: Ey Bişr biliyor musun, Allah (c.c.) seni neden emsaline üstün kıldı? Ben: Hayır, ya Rasulallah (s.a.v.) bilmiyo­rum, dedim. Şöyle buyurdu: “Sünnetime tâbi ol­dun, salih insanlara hizmet ettin, din kardeşlerine nasihatta bulundun. Ashabımı ve Ehl-i beytimi sevdin de ondan seni iyi kulların mertebesine ulaştıran işte bu hareketlerindir.”

Bişr (k.s.), halkın kendisini tanımalarını arzu eden bir kimse, âhiretin zevkini bulamaz, demiştir.

(Kuşeyri Risalesi, s.85)

 

SALİH KİŞİLERLE OTURUP KALKMAK

 

Bu gibilerle bulunmak ve onların meclislerine devam etmekle günahlardan korunmuş oluruz. Bu gibilerle oturmaktayken bir kimse bir suç veya gü­nah işlerse akabinde hemen tevbe etmiş olur. Veya böyleleriyle otururken herhangi bir günaha düş­mek imkansızdır. Bu ahidle amel etmek isteyenler dikkatli bir siyasete ve anlayışa ihtiyaç duyarlar. Bu siyaset ve anlayışla oturacağı veya oturmaya­cağı kişiyi seçip öğrenir. Böyle bir siyaseti takip et­meyen bir kişi her gördüğü kimseyle oturmaya yeltenir. Ondan sonra o kimseyle oturmayı keser, böylece düşman kazanmış olur.

Zamanımızda uzlete çekilen kişilerin uzlet es­nasında düştükleri günanlar, halk ile oturup kal­karken kazanacakları günahlar kadar çoktur. Bu böyle olunca yalnız kalmak, bugün için insanlarla oturmaktan daha hayırlıdır.

İyi ve salih kişileri arayıp bulmak, onlarla otur­maya çalışmak gerekir.

Şunu bilmek gerekir ki, birlikte oturacağın kö­tü kimselerin meclisinde kazanılacak günaha sen de ortak olursun. Yalnızlık, selâmet bakımından daha üstün tutulmalıdır.

Şeyhayn ve diğerleri merfûan şu hadîsi anlatırlar: “İyi ve salih bir kimsenin meseli (örneği), misk kokusunu taşıyan bir kimse, ya bir miktar miski sanan verir ya da sen ondan biraz satın alır veya onun sana kadar gelen güzel kokusunu koklamış olursun.

Demirci körüğünü körükleyen bir kimsenin yanına yaklaşırsan ya elbiselerini bir kıvılcımla yakmış olursun, veya onun kötü kokusunu almış ve koklamış olursun.”

İ.Şa’râni, El Uhûdül Kübrâ, s. 602

 

ALLAH (C.C.) İÇİN DOST OLMAK

 

Kıyamet Günü’nde iki kişi hesaba çekilir. Her ikisi de azaba müstehak olurlar. Meğer bunlar dünyada da dostluk ederlermiş. Bunlara azap ile emrolunan melek­ler, kendilerini Cehennem’e götürmek isteyince, birisi der ki:

— Ya Rab! Bizler, dünyada birbirimizle dostluk ederdik. Şimdi, ikimiz de azaba müstehak olduk. Yine senin hüküm ve fermanını yerine getirmek için, dostu­mun günahını da benim üzerime yükle. Onun için de ben azap olunayım, dostum Cennet’e girsin.

Cenab-ı Hak buyurur ki:

— Sen bunca aczine rağmen, gücün yettiği kadar mürüvvet gösterdin. Benim keremime lâyık olan odur ki, ben de her ikinizi de affettim.

(Sofuzade Seyyid Hasan Hulûsi, Mecmau’l Adab, sh.: 223)

***

Bir kimsede üç şey bulunursa iman zevkini tatmış olur. Her şeyden çok Allah (c.c.) ve Resulü (S.A.V)’nü sevmek, bir kimseyi yalnız Allah (c.c.) için sevmek, Al­lah (c.c.) O’nu küfürden kurtardıktan sonra küfre dön­mekten ateşe atılacakmış gibi korkmak.

(Hadis-i Şerif, S. Buharî, 1, sh.: 32)

***

Öğretilmezse bu Kur’ân, bu lisan,

Sevdirilmezse bu millet, bu vatan;

Köy, şehir, dağ tepe her yer ma’mur,

Her şeyin mihveri vicdan ve şuur,

O cihanın, nasıl etmez insan,

Din’ü imanına, rûhan meyelân.

(F. Şemsi İnan, Hak. sh.: 257)

 

ŞÜKREDEN BİR KUL OLMAK

 

Abdullah İbni Ömer (R.A) hazretleri demiştir ki: Hz. Aişe (ranha)’ye “Resûlullah (S.A.V)’dan gördüğün şey­lerin en acaibini bana haber ver.” dedim. Binaenaleyh ağladı ve uzun bir müddet ağladı da sonra dedi ki: “O’nun her işi acaubattan idi. Bir gece bana geldi, yor­ganıma girdi hatta cildini cildime ilsak etti sonra da buyurdu ki. Yâ Âişe bu gece bana Rabbime ibadet et­mek için izin verir misin? Ben de Yâ Resûlallah (S.A.V) ben senin yakınlığını severim, muradını da severim izinlisin” dedim.

Kalktı odadaki su kırbasına vardı, abdest aldı, suyu çokta dökmedi, sonra namaza durdu. Kur’ân okudu ve ağlıyordu. Sonra iki elini kaldırdı yine ağlıyordu. Hatta göz yaşlarının yeri ıslattığını gördüm. Müteakiben Bilal geldi. Kendisine sabah namazının ezanını okuyordu. Baktı ki Resûlullah (S.A.V) ağlıyor “Yâ Resûlullah dedi Allah Teâlâ senin geçmiş ve gelecek günahlarını mağ­firet etmiş olduğu halde ağlıyor musun?” “Yâ Bilâl şükreden bir kul olmıyayım mı?” buyurdu daha sonra da “Nasıl ağlamıyayım Allah-û Teâlâ bu gece şunu in­zal etti “İnne fi halgıssemavati ve’l-arzı…” sonra da “Yazıklar olsun o kimseye ki o âyeti okur da üzerinde düşünmez” buyurdu.

(Hak Dini Kur’ân Dili, C. 2, Sh.: 1256)

***

Valideyn-e ihsan ömrü tezyid eder. Yalan söylemek rızkı tenkis eder, dua-i hayr da kazaları red eder. (Cami’us-Sağir)

 

SÂDIK DOST

 

Hz. Ömer (R.A) buyururlar ki: “Sizden biriniz candan bir arkadaşından sevgi ve samimiyet görünce ona sımsı­kı sarılsın. Çünkü bu her zaman ele geçmeyen bir devlettir.”

Âyet-i kerimede buyurulur: “Kıyamet gününde müc­rimler (bizi ancak bizden önceki mücrimler sapıttı. Ar­tık bizim için ne şefaatçiler ne de candan bir dost yoktur) diyecekler.” (Şuâra Sûresi: 99-101) Dünyada mücrimlerle ülfet edip, candan dost kazanmayanlar şefa­atçi de ümit etmiyorlar.

Hakiki mü’minlerin esaslı vasıflarından, güzel ahlâkından bazılarını şu hadîs-i şerif meali bildirmekte­dir: “Mü’min gayet sıcakkanlı, ince ruhlu ve yüksek seciyye sahibidir. Pek çabuk sevilir ve kendisiyle anlaş­mak kolay olur. Bu sıfatlan haiz olmayanda hayır yok­tur.” denmiştir.

Bazı hikmet ehilleri oğullarına verdikleri öğüdde şöyle demişler: Oğlum istediğin kimselerle arkadaş ol, fakat şu dört kimseden sakın:

1) Ahmakla arkadaş olmakdan sakın, çünkü ahmak sa­na fayda vereceğim niyetiyle zarar verir.

2) Hırslı, tamâhkar kimse ile arkadaş olma. Çünkü o seni bir lok­ma ekmeğe, bir yudum suya, bir çekirdeğe satmakda te­reddüt etmez.

3) Cimri ile arkadaş olma. Çünkü cimri kendisine muhtaç olduğun vakitde seni perişan eder.

4) Korkakla da arkadaş olma. Çünkü o seni de, ana babanı da rüsvay eder, sonunda aldırmaz bile.

(Hz. R. M. Sâmi (k.s.). Musahabe, C. 4, Sh.: 64)

 

 

DÜNYA NEDİR

 

Bir gün Resûlullah (S.A.V)’in meclisine beyaz yüzlü, güzel saçlı, güzel ve beyaz elbiseli bir adam gelip:

Es’selâmü aleyke ya Resûlullah! dedi. Resûlullah (S.A.V):

Ve aleyke’s-selâm! diye icabet etti. Adam:

Ya Resûlullah, dünya nedir? dedi.

Bir uykunun rüyasıdır. Ehli, mükâfat ve mücâzata tabi’dirler.

Ya Resûlullah, âhiret nedir?

Ebedî hayaldir. Bir fırka Cennetde, bir fırka Cehen­nemdedir.

Ya, Resûlullah, Cennet nedir?

Dünyayı taliplerine bezletmektir. Bu şekilde kazanı­lan Cennetin ni’metleri ebedîdir.

Bu ümmetin hayırlısı kimdir?

Ömrünü Allah’a ibâdete vakfedendir.

Bu durumda o kimse nasıl olur?

Bir kafilenin kazancını isteyen kimse gibidir.

Dünyâda karar ne kadardır?

Kafileden geri kalan kimsenin aldığı kadardır.

Dünyâ ve âhiret atasında ne kadar mesafe vardır?

Sâde bir göz yumacak kadar.

Bu muhavereden sonra adam gitti, görünmedi. Resûlullah (S.A.V):

— Bu gelen Cibril idi, size dünyâya kıymet vermeme­niz, ve âhireti arzulamanız için geldi, buyurdu.

(Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsiri Sh.: 134)

 

KALB-İ SELİM

 

“Ölülerin kabirlerinden kalktıkları o günde mal ve evlâd menfaat vermez; ancak Cenâb-ı Allah’a selâmet-i kalb ile gelen kimse menfaat görür.” (eş-Şuarâ 77)

Kalbi selim: Kibir, hased, hubb-i mal, hubb-i can gibi ahlâk-ı zemimeden temizlenmiş bir kalbdir. Bir kimse­nin kalbinde zerre kadar kibir oldukça Cehennem narıyla yanıp temizlenmedikçe Cennet’e giremeyeceğini Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm Efendimiz: “Kalbinde zerre ağırlığınca kibir bulunan kimse Cennet’e giremez” bu­yurarak haber veriyor. Bu duruma göre kalb, kibirden tathir olmadıkça selim olmaz.

İblis de nice yıllar ibâdet etmiş olduğu halde kibrin­den dolayı Hakk’ın huzurundan kovuldu. Keza kalbde hubb-i mal da mü’minleri Cenab-ı Hakk’a ibadetten alı­koymaktadır.

— Ey mü’minler! Mallarınız ve evladınız sizi Cenab-ı Allah’ın zikrinden ve farz olan ibâdetinizi edadan alı­koymasın. Eğer bir kimsenin malları ve evlâdı ferâiz-i ilahiyyeyi edadan, zikrullahdan alıkor, meşgul ederse onlar hâsirindendirler. (el Munâfıkın, 8)

İşte kalbin hastalıklarından biri de hubb-i dünyadır. Nitekim hadis-i şerifte:

“Dünya muhabbetiyle kalbinizi işgal edip de Ce­nab-ı Hakk’ın ibadetinden zikir ve muhabbetinden ta’til etmeyiniz” buyurmuştur. (Menavi) Yine:

Bir kimse uykudan uyanır uyanmaz seherde her şeyden evvel dünyayı düşünürse Cenab-ı Allah onun işini perişan edip rahatını selbeyler, buyurulmuştur. (Musâhabe 6)

 

Ehl-i hakikat dünyayı şöyle ta’rif etmişlerdir:

“Dünya nedir? Dünya insanı Allah’tan gafil edip alı­koyandır. Yoksa ne altın ve gümüş ve ne de evlâd-û ıyal dünya değildir. Meğer ki, Cenâb-ı Hakk’ın ibadetinden alıkoysun. Kalbi Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetinden ve ibadetinden alıkoymadıkça bunlar dünya değildir.

Nitekim Abdûl-Kadir Geylâni -kuddise sirruh- şöyle buyurmuştur:

“Mal, para, servet cepte, kasırda, evde ve mağazada caizdir. Fakat kalbde caiz değildir. Mü’minin kalbi nazargâhı ilâhidir.”

Cenab-ı Allah -azze ve cell- hazretlerinin nazan da daima mü’minlerin kalbinedir. Nitekim hadisi şerifte buyurulmuştur:

— Cenâb-ı Hak -azze ve cell- sizin cisminize, zahiri kalıbınıza ve suretinize nazar etmez. Belki kalbinize na­zar eder.

İşte bu hadis-i şerifte amel ile kalb birlikte buyurul­muştur ki amel de kalbin tercümanı, alâmet ve nişanı­dır. Nitekim diğer hadis-i şeriflerde:

Her şeyin bir alâmeti vardır. İmanın alâmeti de na­mazdır, buyurulmuştur. Pek çok ayet-i celilede de ekse­riyetle: “İman edenler ve sâlih amel işleyenler” buyu­rulmuştur ki, iman ile amel daima birbirlerine mukarin ve mülâzimdir. Zira amel, ibâdet ve tâata devam, imânı kuvvetlendirir.

Her ümmetin helakini mûcib bir fitne vardır. Be­nim ümmetimin sebeb-i helaki ise dünya malıdır.

— Tahkikan bu altın ve gümüş sizden evvel gelen ümmeti helak etti. Siz de buhul, hırs, tefâhurdan içtinap etmediğiniz takrirde sizin helakinize de sebep olur. (Müslim)

(Musâhabe 6)

 

 

 

ALLAH KORKUSU

 

Resûlullah (S.A.V) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

— “Mü’min iki korku arasındadır

  1. a) Ömrünün geçen bölümüdür ki Allahû Teâlâ(c.c.)’nın nasıl bir ömür takdir edeceği bilinmez.

Durum böyle olunca, kul nefsi için, âhiret azığı hazır­lamalı. Dünyada âhireti için bir şeyler edinmeli. Haya­tında ölümü için hazırlık yapmalı. Muhammed’in varlı­ğını elinde tutana yemin ederim ki, ölümden yapılabile­cek bir şey yoktur. Dünyadan sonra iki yer var. Ya cennet ya da cehennem.”

Allah (c.c) korkusunun alâmeti yedi şeyde belli olur:

1— Dilde belli olur.

Bu durumda insan, dilini yalan söylemekten, gıybet­ten ve boş söz etmekten alır.

Dilini devamlı Allah (c.c.)’ın zikri ve Kur’ân okumakla meşgul eder. İlim müzakeresi yapar.

2— Midesi ile belli olur.

Midesine yalnız temiz ve helâl olan yiyecekler koyar. Helal bile olsa israf etmez.

3— Göz ile belli olur.

Harama karşı gözünü yumar. Dünyaya rağbet nazarı ile bakmaz. Her neye baksa ibret nazarı ile bakar.

— Kulağını, işitme duygusunu şeriata aykırı, fayda­sız şeylerden korumakla belli olur.

— Elinin işlediği işe dikkat eder, korkar. Elini hara­ma uzatmaz.

— Kalp işinde korku üzere olur.

— Allah’a kulluk işinde korku üzere olur.

(Tenbihü’l Gafilin)

MÜKERREM İNSAN

 

Felaha ermek, insanoğlu için en son mertebedir. Bunun rükünleri şu esas sıra ile beyan edilmiştir:

“-Kur’ân’ın muhakkak ve ancak muttakilere hidayet vereceğini bilmek.

O muttakiler ise:

-Gaybe iman edenler, Namazı dosdoğru kılanlar,

-Al!ah’ın verdiklerinden infak edenler,

-Peygamberimize indirilen ve ondan önceki peygam­berlere indirilen vahiylere iman edenler,

-Ahirete yakınen inananlardır.” (Bakara Sûresi, âyet: 2-4)

Mükerrem insan, bütün hayatının hesabını bir gün Allah (c.c.)’a vereceğini hiç aklından çıkarmaz. Ve bü­yük hesaba çekilmeden kendi nefsini hesaba çeker.

Mes’uliyet hissi ve ümitle korku arasında olmak duy­gusu daima fikrini sarar. Bir an bile gaflete düşmeme­ye, nefse ve şeytana uymamaya gayret eder.

Sıhhatinin kıymetini bilir; itidal üzere gıdasını alır, vücudunu korur. Boş zamanlarını daima değerlendirir.

Onu, bu dünyada hiç bir kötü baskı ve te’sir, “İslâm yolu”ndan çeviremez. Çünkü kıyamete kadar baki olan Hakk Din emaneti “mükerrem insan”ın sırtındadır. Dünyada ondan emin, ondan hayırlı bir insan olamaz. Zira Allah (c.c.)’a imanı, ve Allah (c.c.)’ın emirlerine uy­ması itibariyle daima doğru ve sadıkane hareket eder. Ve bundan elbetteki emniyet ve hayır doğar. O her an Allah-u zül Celalin hazır ve nazır olduğunun ve her ni­yet ve ef’alimise vakıf ve murakıb bulunduğunun idra­ki içindedir. O (c.c.)’nun rızasını kazanmak yolunda ten­hada ve kalabalıkta hep âmâl’i sâliha ile meşguldür.

Bu itibarla insan olarak, “mükerrem insan” yer yüzü­nün akıdır. Eşref-i Mahlûktur, İslâm’ın mümessilidir. Rahmete me’murdur. Her insanın, her şeyin iyiliğini düşünür. O kötülere ve kötülüğünden dolayı derde düşmüşlere de duacıdır.

 

KELİME-İ ŞEHADET’İN FAZİLETİ

 

Amr İbn-ül As (r.a.), Allah (c.c.)’ın Resûlü (s.a.v.)’nün şöyle buyurduğunu naklediyor:

“Allah ü Zülcelâl, Kıyamet gününde, bütün Peygam­berlerin ümmetinden bir kulu seçerek, sorgulayacak bu kulun önünde (sözleri, davranışları ve işlerinin ka­yıtlı olduğu) ve her biri görüş alanını dolduracak uzun­lukta ve genişlikte doksan dokuz sicil dosyası olacak ve şöyle buyuracak: “Benim amelleri tesbitle görevli ko­ruyucu meleklerim (yapmadığını yazmakla) sana zul­metti mi?”

Hayır, Rabbim!

(Peki ey kulum!) ileri süreceğin bir mazeretin ve­ya (kendisiyle nefsini savunup koruyacağın) bir gü­zel amelin var mı?

(Kul Rabbinin ilgisinin ezikliği altında şaşırıp kalacak da şöyle diyecek):

– Yok, ya Rabbi!

“Hayır, hayır, katımda mevcut bir güzel amelin var.

Yargılanan bu kulun (önüne) içinde Kelime-i Şehâdet yazılı bir kağıt çıkarılacak. Allah (c.c) alâkalı meleklere: “Bu kağıdı tartıya hazırlayın” buyuracak. Neticede günahların kayıtlarıyla dolu olan sicil dosyaları amel tera­zisinin bir kefesine, içinde Kelime-i Şehadet’in yazılı bulunduğu kağıt da diğer kefesine konulacak. Tartıda dosyaların bulunduğu kefe kalkacak da, Kelime-i şehâdetin bulunduğu kefe ağır basacaktır.

(Allah’ın Resûlü’nden Hayat Düsturları, Sh.. 27)

 

 

 

 

GÖZYAŞI

 

Gözyaşı: İçin teessür ifadesi ve gözün niyazıdır.

Gözyaşı: Nedamet mânâsını taşır, Allah (c.c)’a bir nevi tövbedir.

Gözyaşı: Aşıkın derunî hislerini coşturan kelimesiz ve sadasız lisandır.

Gözyaşı: Arifin kalbinin tercümanıdır.

Gözyaşı: Mağfiret için Allah(c.c.)’ın kullarından istediği istirhamıdır.

Gözyaşı: Hakk(c.c.)’ın rahmetini tahrik ve merhametini celbeder.

Gözyaşı: Günahkârların sıdk u ihlâs ile Rab(c.c.)’larına arzeyledikleri ubudiyet incisinin daneleridir.

Gözyaşı: Yokluğa erenlerin saadet sermayeleridir.

Gözyaşı:Allah (c.c.) için öyle bir sermaye-i sadeftir ki, rahmet, merhamet ve mağfiret habbelerini içinde taşıyan seyyid-ül istiğfar ve tevbe-i nasuhdur.

Gözyaşı: Günahkârın çare-i gufranıdır.

Gözyaşı: Muhlisin habbe-i ihlâsıdır.

Gözyaşı: Asinin habl-i salâhıdır.

Gözyaşı: Hülâsa; vuslata erenlerin yegane istintgâhıdır.

***

ZİKRİN HAKİKATİ

 

Zikreden kimsenin zikr olunandan başkasını unutmasıdır. Bu suretle onun bütün vakitleri zikr olunur.

Allahümme yessirlenâ bi cemii ihvânına amin,

Bihurmeti Muhammedin Sallalahu Aleyhi ve Sellem ecmein.

 

GÖZ, KULAK VE SAİR AZALARIN TERBİYE VE ISLAHI

 

Müslümanlık, insanların maddeten ve ruhan yükselt­mek gayesini tâkib eden bir dindir. İslamın bütün ahkâm ve âdabında bu cihet, pek açık olarak gösteril­mektedir. Ağızdan giren ve ağızdan çıkan için, bir had göstermiş ise, diğer azaların ıslah ve terbiyesi için de bir takım usuller koymuştur. İslamın hükümlerine gö­re, her Müslümana başkalarının kanı, ırz ve namusu, malı haramdır. Kendisinin olmayan herhangi bir şeye, kötü gözle bakmamak, kendi canı, namusu, malı nasıl mukaddes ise, başkalarınınki de aynı suretle tanımak; elini eteğini, gözünü ve kulağını haramdan ve kendisi­ne ait olmayan her şeyden çekmek…

Kur’an’ın şu emirlerine dikkat buyurulsun:

Adab ve erkânına riayet ederek namaz kılınız.

Herkesi iyiliğe ve hayra götürmeye, fenalıktan çe­virmeye çalışınız.

Bu uğurda karşılaşacağınız eziyetlere sabrediniz.

Kibirlenerek, kendinizi büyük görerek, halktan yüz çevirmeyin.

Yolda kibirli ve azemetli yürümeyin.

Bağırarak konuşup karşınızdakilere eza vermeyin, onları hiçe saymayın.

Hiç bilmediğiniz bir şeyin ardına düşmeyiniz.

(A.H.Akseki, İ.Dini, Sh.:247)

 

HASTALIĞA SABRIN MÜKAFATI

 

Resûlullah (s. a. v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Kul, hasta olduğu zaman Allahu Teâlâ ona iki melek yollar ve şöyle buyurur

Hele bak; ziyaretçilerine neler söylüyor?

Eğer ziyaretçileri geldiği zaman, hâlinden şikâyet et­mez, Allah (c.c.)’a hamdederse, onun bu hamdini Allah(c.c.)’a ulaştırırlar. Kendisi, daha iyi bildiği halde, meleklere böyle yaptırır. Bunun üzerine iki meleğe şöyle buyurur

-“Kuluma söyleyin. Eğer onu öldürürsem, cennete koyarım. Şifa verirsem, hastalık dolayısıyla eriyen etinin yerine ondan hayırlısını veririm. Akan kanın­dan hayırlı kan veririm. Günahlarını da kapatırım.”

Selman Farisi (r.a.) şöyle buyurmuşlardır:

-Allahu Teâlâ (c.c.) mü’min kulunu, bir belâya müptelâ kıldığı, sonra afiyete kavuşturduğu zaman, o belâ onun geçmiş günâhlarına karşılık sayılır. Kalan günâhları içinde affa giden bir rıza yolu açılır.

Ancak, Allahu Teâlâ, günahkâr bir kulunu hastalık veya benzeri bir belâya müptelâ kıldığı, sonra kurtardı­ğı zaman, sahibinin önce bağlayıp sonra saldığı deve gibi olur. Ne zaman bağladıklarını, ne zaman saldıklarını bilemez.

***

Bir hastada hastalığı sırasında dört güzel haslet olur. Şöyle ki:

– Ondan (hatâ yazan)kalem kalkar.

-Sağlığında amel ediyomruş gibi mükâfatı devam eder.

– Hatâları mafsallarından çıkar gider.

– Vefat ederse, günâhları bağışlanmış olarak gider. Yaşarsa, yine bağışlanmış olarak yaşar. (Tenbihü’l Gâfilin)

 

 

 

DÖRT ŞEYİ KALBİNDEN ÇIKART

 

Ey aziz! Ehlullah demişlerdir ki:

Dört şeyi kalbinden çıkar, at. Onlardan te­mizle : Uzun emel, Acele, Kıskançlık, Kibir. Bu âfetlerden kurtulmak için, ruhunu şu faziletlerle bezet: Emellerini kıs, işlerini acele etme­den, düşünerek yap. Halka öğütçü ve herkese karşı alçak gönüllü ol. Dünya üç saattir. Biri geçmiş hayaldir, biri gelecek bilinmez ne hal­dir. O halde dem bu demdir; Saat bu saattir. Gece gündüzün birbiri ardında gelmeleriyle ömür uzamaz. Sabaha çıkacağına inanan felah bulmaz. (Marifetname)

***

FATİH’İN CEVABI

 

Fatih Trabzon’u çeviren sarp dağları aşar­ken yaya yürümüş. Sâre hatun «Hey oğul, bu Trabzon’a bunca zahmet nedendir» diye sormuş; Fatih de şu manidar cevabı vermiştir: «Hey Ana, bu zahmet din yolundadır; zira bizim eli­mizde İslam’ın kılıncı vardır. Eğer bu zahmeti etmezsek bize, gazi demek yalan olur. Bugün ya­hut yarın, huzûr-ı ilâhiye çıkınca mahcûb olu­rum.»

***

«Hakkı tanıyanların kölesi ol» (Hz. Ebu Bekir r.a.)

***

“Herhangi biriniz bir (din) kardeşini otur­duğu yerden kaldırıp sonra oraya oturmasın.” (Tirmizi)

 

HAKK (C.C.) HUZURUNDA ÂDÂB

 

Muhakkak ki, barış ve savaş zamanlarında, uyuduğun saatlerde, diri ve ölü hallerinde bir an bile senden ayrılmayan sahibin ki, O seni Yaratan’dır, Mevlâ’ndır, Rabbindir, rızkını verendir. Hangi saatte sen O’nu düşünür ve anar­san O seninle beraberdir, sen O’nun huzurundasın. Allah (c.c.)’ın huzurunda iken riâyet edi­lecek âdâb ve erkân:

1 — Başını eğip önüne bakmak,

2 — Aklını toplayıp Allah (c.c.)’tan gayrı olan bütün fikir­leri zihinden atmak,

3 — Tam bir sessizlik için­de bulunmak ve susmak,

4 — Vücudun bütün organlarını sakin, rahat bulundurmak.

5 — Emir­leri yapmakta azimli olmak,

6 — Yasaklardan sakınmak,

7 ( Hiç bir şeye itiraz etmemek,

8 — Devamlı zikir yapmak,

9 — Allah (c.c.)’ın büyüklüğü üzerinde düşünmeğe devam etmek,

— Allah (c.c.)’ı her şeyden üstün tutmak.

— Halkın hepsinden ümidi kesmek,

— Al­lah (c.c.)’ın heybet ve azameti, büyüklüğü kar­şısında yalvarışta bulunmak,

— Haya (utan­gaçlık) içinde ve kırık kalble huşu içinde bulun­mak,

( Kazanma heveslerine dalmayıp Al­lah (c.c.)’ın verdiklerine güvenmek,

— Al­lah (c.c.)’a teslim olmak ve O’ndan gelene razı olmak.

Bu esaslar kulun bütün gün ve gece şiarı, âdeti ve yapacakları olmalıdır.

(Marifetname, C. 2, Sh.: 159)

***

«İlim ve irfan sahibi olduğunu iddia eden cahildir.» (H.Ş.) (Kenzül irfan: 852)

 

MÜ’MİN’E ALLAH (C.C.)’IN İKRAMI

 

Ebu Hüreyre (r.a.) şöyle derdi:

Allah Teâlâ kıyamet gününde (mü’min) kulu kendisine yaklaştırarak üzerine şefkat kanadını koyar da onu mahşer ahalisinin hepsin­den gizler ve o perdenin içinde ona amel kitabını verir de kendisine:

Ey Âdemoğlu, kitabını oku, buyurur. Mü­teakiben (ilk önce kitabındaki) haseneye rastlayıp onun (sevinci)la yüzü beyazlanıp parlar. Sonra kötülüklerine tesadüf edince onun sebe­biyle de yüzü kararır. Akabinde Aziz ve Celîl olan Allah:

( Ben o günahların senin tarafından işte­nildiğini biliyorum. Fakat senin lehine olarak ben onları muhakkak bağışladım, buyurur. O zat hasenelerinin kabul edilmiş yahut da kötülüklerinin mağfiret edilmiş olması üzerine Al­lah’ın manevî huzurunda secde eder durur. Mah­şer halkı o zattan ancak bu secdeyi görürler, başka bir şeyini göremezler. Hatta mahşer ahali­sinin bir kısmı diğerlerine:

—           Ne mutlu şu kula ki o, Rabbına hiç âsî gelmemiş kişidir, diye nida ederler. Fakat Aziz
ve Celîl olan Allah’ın huzur-ı manevîsinde tev­kif edilip tutuklandığı zaman da kendisi ile Rab­bi arasında neler geçtiğini ve nelerle karşılaş­tığını bilmezler.

(Ölüm – Kıyamet – Ahiret: 176)

***

«Cennette yüz derece vardır. Âlemler, o de­ recelerin birinde toplanmış olsalar onları içine alır.» (Tirmizî)

KALB-İ SELiM

 

“Kalb-i Selim” ile gelen kimseden murâd: Malını hayırlara sarf ve evlâdına Hakk din’i öğ­reten ve Hakk yola işrâd ile, kalbi mal ve evlâ­dından sâlim olan kimsedir.

Kalbi Selim: Dininde cehaletten, kötü ah­lâktan, mal ve evlâdın şerrinden sâlim ve pak olarak huzûr-u İlâhiyye’ye gelen kimsedir. Şu halde malını hayrata sarf ve evladına dînin hükümlerini öğreteni kalbi hastalıklardan, kötü ah­lâk ve cehaletten salim olarak âhirete giden kim­senin mal ve evlâdından menfaat göreceğine Âyet-i Kerime delâlet eder. (Şuâra Sûresi: 83). Hakk Teâla Hazretlerinden dua taleb eden kim­senin evvelâ Hakk Teâlâ Hazretleri’ni Medh-û Sena etmesi, duasının kabulünün şartlarındandır.

Keşf ül-Esrâr Tefsirinde «Selim Kalb»: Kal­bin küfür, nifak hastalıklarından ve bunlar gibi diğer kötü illetlerden sâlim olmasıyla tefsir edilmiştir.

Eb’ül Kâsim El-Hakîm’e; «Kalb-i Selim»’den sorulduğunda dedi ki: Onun üç alâmeti vardır:

— Hiç kimseye eziyet etmemek.

— Hiç bir kimseden incinmemek.

— Bir kimseye iyilik yaptığında ondan mükâfat beklememek.

«Zira; insan hiç kimseye eziyet etmeyince huzûr’u İlâhî’ye “vera” ile, kimseden incinmeyince vefa ile, yaptığından mükâfat beklemeyin­ce de ihlâs ile gelir.»

(Rûh-ûl Beyan 2/859) (Hz. İbrahim (a.s.), Hz. R.M. Sâmi k.s.)

 

ALLAH-Û TEALA’YA HAMD ETMEK

 

Allah (c.c.): “De ki; Hamd Allah’a mahsus­tur ve seçtiği kullarına selâm olsun.” En-Neml: 59 ve «De ki: Hamd Allah’a mahsustur. O, âyet­lerini size gösterecektir.» En-Neml: 93

Ve yine “Beni anın ki, ben de sizi anayım. Bana şükrediniz ve nimetlerime nankörlük etmeyiniz.” El-Bakara: 152 buyuruyor.

Nebî (s.a.v.) Efendimiz de: “Ehemmiyeti olan herhangi bir iş, Allah’a hamd etmekle başlamazsa noksan ve bereketsizdir.”

Değer taşıyan her işin başında hamd etmek müstehabdır. Yemek, içmek, aksırmaktan sonra, kız isterken nikâh sırasında ve heladan çıktık­tan sonra da hamd etmek müstehabdır…

Hamd etmenin en güzel ifadesi “Elhamdü-lillahi Rabbil’âlemin” cümlesidir.

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Kulun çocuğu öldüğü zaman Allah Teâlâ, meleklerine:

— Kulumun çocuğunu aldınız der; Melekler:

Evet derler.

Onun gönül meyvasını aldınız?

Evet.

Kulum ne dedi?

Sana hamd etti ve iltica etti.

— O halde kuluma Cennet’te bir bina yapı­nız ve ismini “Hamd Binası” koyunuz buyurur.» (El-Ezkâr, îmam-ı Nevevi. Sh.: 141)

***

Resûlullah (s.a.v.):

(”Tokalaşın, nefretiniz gidecek ve hediyeleşin, birbirinizi seveceksiniz ve (aranızdan) adavet kalkacaktır,” buyurdu.

 

TEVEKKÜL

 

Her işte Allah Teâlâ’ya tam inanmak ve güvenmektir. Tevekkülün mahalli kalbdir. Ya­ni tevekkül kalb işidir. Zahirde tedbir almak kalbin tevekkülüne münafi değildir. Takdir Allah’ındır. Bütün kullara gereken ancak Allah (c c.)’ı mabud tanımaktır. O’na tam manasıyla iman ve itimat demektir. Makam, akıl, mal ve evlada itimat her zaman iyi netice vermez. Çünkü bunlar da aynca onları halkeden rızıklarını tekeffül eden Allah (c.c.)’a muhtaçdırlar.

Hadis-i Şerifte: «Yeryüzünde ekili hiç bir ekin, ağaçlarda bitmiş hiç bir meyve yoktur ki üzerine: Bismillahirrahmanirrahim. Bu filân oğ­lu filanın rızkıdır.» yazılı olmasın.

Allah (c.c.) rızıkları cesedlerden bir sene evvel yaratıp semâ ve arz arasında yaymış, rüzgârlar onlara vurup meşrık ve mağrıb arasını doldurmuşlardır. Mahlukatdan nicelerinin rızık­ları binbir yere, kimisinin yüz yere kimisininki kapısının önüne düşmüştür. Sabah akşam gidip onları toplayacaklardır. Sen rızkını nasıl arı­yorsan o da seni arayacaktır.

(Yunus ve Hud Sûreleri – Hz. R.M. Sâmi k.s.)

***

Peygamber (s.a.v.):

— «Kalk Yâ Bilâl! Halka i’lan et ki cennete ancak mü’min olan girer. (Bu müntehirin mücâdelesine gelince). Muhakkak ki Allah (c.c.) dilerse İslâm Dînî’ni fâcir bir kişi ile de te’yîd edip kuvvetlendirir!», buyurmuşlardır. (Tecrîd, 10/269)

 

SÜFYANI SEVRİ (K.S.)

 

Hz. Şeyh Süfyanı Sevrî, meşayıhın kibarın­dan olup, halifeliği kabul etmedi. Ulumu zahir ve batın içinde naziri yoktu.

Sufyan’a biri hediye getirdi. Kabul etmedi,

– Niçin kabul etmedin? dedi. Söyledi:

– Senin kardeşin benden hadis okur. Kor­karım ki senin malından ötürü ona meylim olur dedi.

Süfyan birgün ekmek yerken bir lokma ken­di ısırır, bir de köpeğe verirdi. Dediler:

– Niçin çocuklarınla beraber yemezsin, kö­peğe verirsin?

– Köpek uyumaz beni saklar. Eğer avrata ve oğlana versem beni taatten alıkor dedi.

Ve der idi ki: Her kim ihlas ile bir amel işler de ve sonra o amelle öğünerek, ben şunun gibi amel eyledim dese; kabul olmuş o amel iyi­lik divanından silinir, riya divanına yazılır.

Süfyan der idi ki : «Dört haslet kafirlik ge­tirir: Bir kişiyi görmeden gıybetini eylemek. Zira kişinin ayıbını görmek gıybetini söylemektir, gayba hükümdür. Gayba hüküm de küfürdür. Müslümanların malına hased eylemek. Allah’ın verdiğini reva görmemektir. Her kim Allah’ın ver­diğini reva görmezse kâfirdir. Haram mal dev­şirmek, kıyamet hesabına inanmamaktır. Her ­kim kıyamet hesabına inanmazsa kâfir olur. Gü­nahım çoktur deyu, Hak rahmetinden ümid kes­mek. Hak rahmetinden çok görmüş olur. Bu da küfürdür.»

(Tezkiret-ül Evliya)

DÜNYA SEVGİSİ

 

«Dünyâ sevgisi bütün hatâların başıdır.» Hadîs-i Şerifi mucibince; Dünya sevgisinin ardından hatâlar, çorap söküğü gibi birbirlerini ta’kîp et­meğe başlamıştır.

İnsanoğlu için imtihan sahası olarak yara­tılan bu dünyâ, öyle bir yer ki, burada kalbi uyanık tutarak, dünyâ sevgisine kapılmamak ve dünyânın cezbedici tavırlarına hiç alâka göster­memek gerekir. Aksine hareket etmekle bu va­him durumlara düşürülmüşüz ve (Allah (c.c.) korusun) İslâm âlemi daha beterine de sürük­lenebilir.

Zira, Cenâb-ı Hakk (c.c.); «Kalbinde zerre kadar dünyâ sevgisi bulunanın yüzüne bakmayacağını», Hz. Musa (a.s.)’a hitaben biz kulları­na bildirmektedir.

Cenâb-ı Hakk (c.c.), Kur’ân-ı Kerîm’in müteaddid âyetlerinde dünyâyı sevenleri şöylece kı­nıyor; Meâlen:

«Dünyâ hayâtı kâfirlere süslü göründü de îmân edenlerle eğleniyorlar, (onların zenginleri mü’minlerin zenginleri ile alay ediyorlar) Hal­buki takva sahibi (fakir) mü’minler, kıyamet gününde onların üstündedir. Allah, dilediğine hesabsız rızık verir.»

(El-Bakara Sûresi, Âyet: 212)

«Allah bir kula şerr murad etti mi, ona ker­piç ve çamuru iyi gösterir; bol bol bina yaptırır.»

(Taberânî, Hatib, Câbir (r.a.)’den rivayet edil­miş olup, Râmûz Tercümesi, s. 49’da)

 

BİŞR HÂFİ (K.S.)

 

Bişr Hz.leri fakirin üç kısım olduğunu bu­yurur : Birincisi, kimseden nesne istemez, verirlerse de almaz. Bu kavim ruhanilerdendir. Hak’dan başkasına muhtaç olmaz. Gönüllerinden ne geçerse Cenab-ı Hakk ihsan eder. İkincisi halktan bir şey istemezler, verirlerse alırlar. Bunlar: gö­nül ehlidir («Evasıt» derler.) Üçüncü sabr eder­ler, nefislerine arzularını vermezler.

Hz. Risaletpenah (s.a.v.) Efendimiz bir gece rüyasında buyurdular:

Yâ Bişr! Hak Teâlâ Hz.leri akranın ara­sında seni niçin yüksek tuttuğunu bilir misin?

Bilmem dedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki:

Sünnetlerime uydun, karındaşlarına nasi­hat verdin. Ehli Beyt’imi sevdin onun için.

Bişr’in sözü: «Ölümden korkanın gönlünde şek vardır. Mü’min olan ölümden korkmaz. Çün­kü ölüm Hak Teâlâ’ya ulaştırıcı olup mü’minin ondan kaçmaması lâzımdır.»

Bişr Hz.leri Bagdad şehrinde bulunduğu za­man (Bişr yalınayak yürüdüğü için) hayvanat sokakta terslemez idi. Bir gün bir zatin hayva­nı sokakta tersledi. Sahibi feryad ederek ve ağlayarak: «— Bişr öldü» diyordu. «— Nerden an­ladın» dediler. «— Hayvanım sokağa tersledi, onun için» dedi. Tahkik ettiler. O saat içinde Bişr dünyadan gitmiş. (Kaddesallahu ruhahu).

Bişr Hz.leri teslimi ruh ederken fakir bir yoksul geldi. O halde iken gömleğini çıkarıp ona verdi. Aba içinde can verdi. (Tezkiret-ül Evliya)

 

VEYSEL KARANİ (K.S.)

 

Hz. Rebi naklediyor: “Heves edip Üveys’i görmeye gittim. Kuşluk namazı kılıyordu, Fariğ olunca tesbihle meşgul oldu. Tamam olunca se­lâm vereyim dedim. Hiç bir tarafa bakmadan öğle namazını kıldı. Böylece üç gün bekledim. Fasılasız namazdan fariği olmadı ve hiç yemedi, içmedi, uyumadı. Dördüncü gece münacaatını dinledim. Hak Teâlâ’ya yalvarıyordu :

– İlâhi sana sığınırım. Çok uyur gözden ve çok yer karından.

Bu sözleri işitince; “Bu öğüt bana yeter” de­dim, gittim.

***

Veysel Karani Hazretleri, ömrü içinde bir gece yatıp uyumadı.

—           Namazda huşu nedir diye sordular.

Dedi ki:

Huşu namaz içindeyken, süngüyle vurup öbür yanından çıkarsâlar bile duymamaktır.

***

Buyurdular ki: “Her kim üç nesneyi sever­se şeytan onu çabuk azdırır: hoş yemek, hoş giymek ve baylarla oturmak.” (Tezkiret-ül Evliya)

***

De ki: «Yeryüzünde dolaşın; Allah’ın yarat­maya nasıl başladığını bir görün. İşte Allah aynı şekilde âhiret yaratmasını da yapacaktır. Doğ­rusu Allah her şeye kaadir’dir. Dilediğine azâbeder, dilediğine merhamet eder. O’na çevrileceksiniz.» (Ankebut 20-21)

 

 

 

 

KİBRİN VE KİBİRLENMENİN 12 ALÂMETİ

 

1- Nefsinin, benliğinin büyüklüğünü duy­mak için halkın, önünde kalkmasından, el pen­çe durup hürmet etmesinden hoşlanmak,

– Arkasından birini yürütmedikçe bir ye­re gitmemek,

– Kendi yakınlarından başkasının, mecli­sinde bulunmamasını istemek.

– Konuştuğu kimselerden doğruyu söyleyeni kabul etmemek,

– Hatasını kabullenmeyip, gösterene te­şekkür etmemek,

6- Hasta ve illetli kimselerle oturmaktan kaçınmak ve onlara gitmemek.

– Zenginlerin davetine gidip, fakirlerinkine gitmemek,

– Gerektiğinde, kendi evinin işlerini yap­maktan utanmak,

– Evinin ihtiyaçlarını pazardan temin edip götürmemek,

10- Akraba ve dostlarının çarşıdaki işle­rini yapmaktan utanmak, bilhassa kaba ve kir­letici eşyayı alıp eliyle götürmemek,

Gerek yürür ve gerekse bir meclise girip otururken, başkasının önüne geçmesinin veya kendisinden üstün oturmasının ağrına gitmesi ve bu hale dayanamaması,

12- Kaba ve yamalı elbise giymemektir. Kemal yoluna girenlerin sermayesi zillet ve al­çak gönüllülüktür.

Bir kulun vazifesi şudur: Evvelâ kibri kal­binden söküp atsın ve kimseye kibir ve gurur satmasın.

(Marifetname C. 2, Sh.: 52)

 

KALBİN SALÂHI

 

Kalblerinizi ıslâh etmeye çalışın; çünkü onun salâh bulması bütün varlığın salâha ermesi sayılır. Bu mevzuu da, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in şu hadîs-i şerifini anlatmak yerinde olur:

«Ayık olun, insanda bir et parçası vardır. O iyi olunca bütün duygular güzelleşir. O fesada uğrarsa bütün duygular iyiliğini kaybeder… İş­te o et parçası kalptir.»

Kalbin salâhı, takva, tevekkül ve bütün iş­lerde ihlas sahibi olmakla mümkündür. Fesadı ise bunların yokluğu ile olur.

Kalp, şu bünye kafesinde bir kuş gibidir. Ve bir şişe içinde saklı inciye benzer; hazinede gizli, muteber bir meta gibidir. Bakılacak şey, kafes değil içindeki kuştur, içindeki inciye bakılma­lıdır, şişeye değil. Hazinedeki muteber nesne du­varına, kerpicine bakmak neye yarar.

Allah’ım, duygularımızı tâatında kullan. Kalp­lerimizi marifet nurunla doldur. Hayatımız boyunca yolunda kalmak için bizlere başarı ihsan eyle… Bizleri geçmişteki iyilere kat. Onlara ver­diğini bize de nasip et. Onlara zâtını vermiştin; bize de ver. Âmin!…

Ey cemaat Allah yolunda olun. Sâlihler, böy­le yaptı da erdi. Siz Allah yolunda olursanız, O da size yardımcı olur. Salih kişiler, hak yolda böylece erdiler, bir an bile ilâhî yardım onlar­dan kesilmedi. Hak katında çıkacak kararların lehinize olmasını arzu ediyorsanız O’nun tâatına koşunuz. Onun yolunda sabırla devam edin Yaptığı işlere boyun eğin. Hakk’ın hükmü n’olursa olsun, razı olun.

(Hz. Abdülkâdir Geylânî (k.s.), İlâhî Armağan)

 

ALLAH (C.C.) KORKUSU

İbrâhim bin Edhem (k.s.) birgün memleket, nimet ve saltanatı ile sevinmişti. O gün rü’yâsında bir adam gördü. Ona bir mektup yerdi. Mek­tupta şöyle yazılı idi:

«Fâniyi bakiye tercih etme, mülkünle mağ­rur olma, Allah (c.c.)’ın emirlerini yerine getirmeğe davran. Çünkü Allah (c.c.):

«Rabbinizin mağfiret ve cennetine müsaraat ediniz!» buyurmaktadır.»

İbrahim bunu okuyunca korkarak uyandı ve kendini Allah (c.c.)’a ibâdete verdi.

Seni Allah (c.c.)’a yaklaştıracak şeyleri ka­çırdığına üzülmemek, kötü amellerine nedâmet etmemek kalbin ölü olmasının alâmetlerindendir.

Fatiha sûresi tefsirinde Molla Fenarî der ki: Nebiler, ümmetlerine şefkatlerinden dolayı kıyamet gününde korkarlar ve «Allah’ım! Onları selâmette kıl!» diye iltica ederler ve en fazla şef­kat sahipleri oldukları ci’hetle en şiddetli onlar korkarlar, ümmetleri ise sadece kendilerini düşündükleri için korkarlar.

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.) Yûnus ve Hûd S. Tefsiri, 35)

***

  1. YÛSUF (A.S.)

Rivayet olunur ki:

Yûsuf (a.s.) Zelîha’nın köşkünün bahçesinde Allah Teâlâ’ya ibâdete devam ederdi, ibâdetinde gününü üçe taksim etmişti. Üçte birinde namaz ile, üçte birinde ağlamakla, üçte birinde de Al­lah Teâlâ’yı tesbîh ve zikir ile meşgul olurdu.

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Hz. Yûsuf (a.s.))

 

KALBLERİN CİLASI

 

Akıl sahiblerine gerekdir ki kendini acıklı bir azaba götürecek şeylerden kaçınsın, insanı azaba götüren şeylerin başında günahlarda ısrar, insanların küçük hata ve ayıblarıyla uğraşmak gelir. Kul, Allah (c.c.)’ın âyetlerine kulak tutup her bir emr-i ilâhinin kalbinde yer etmesine çalışmalı, kalbinin ve kulağının mühürlenip gözüne perde çekilmesinden Allah (c.c.)’a sığınmalıdır.

Efendimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır ki:

«Kalbler de demirlerin paslandığı gibi pas­lanır.»

Denildi ki:

Ya Resûlallah O’nun cilâsı nedir?

Kalblerin cilâsı Kur’ân tilâveti, çokça zikrullah’a devam ve ölümü de hatırlamaktır.

Bütün hataların anası üçtür: Hırs, hased ve kibir. Bu üçünden altı sıfat daha hâsıl olup dokuz kadar olmuşlardır: Tokluk, çok uyku, ra­hat, mal sevgisi, can sevgisi ve riyaset sevgisidir. Bunlardan mal ve riyaset sevgisi sahibini küfür ve helake çekip götüren illetlerin başında gelir.

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.), B. Sûresi Tefsiri. Sh.: 41-42)

***

«Kim, Beytullahı helâl kazançla haccederse Allah (c.c.) atmış olduğu her adıma mukabil kendisine yetmiş hasene (sevap) yazar, yetmiş günâhım siler ve yetmiş derece yükseltir.» (Hadîs-i Şerîf)

 

KALB

Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu:

-“Onlar ki, iman sahibidirler; kalbleri Al­lah’ın zikri ile mutmain olur. Dikkat ediniz; kalbler, ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur.»

Şu bir hakikattir: Gaybleri bilen Yüce Sultan’a karşı kalbin gafleti ancak zikirle gider. Resûlullah (s.a.v.) bize beyan buyurdu:

-«Onun Islâhı ile, bütün cesed Islâh olur.»

Nasıl böyle olmasın ki: İbadetin ve itikadın sağlamlığı, ilmin medarı onunladır. İbadetin âdetten ayırd edilmesi kalble olur. Bu mânada, şu âyet-i kerimeleri sıralayabi­liriz:

«…Allah-û Teâlâ, imanı size sevdirdi; onu KALB’inizde süsledi…»

Bunda bir öğüt vardır; ama KALB sahi­bi kimseler için.» (Kaf sûresi)

«…Onlar, Allah-û Teâlâ’nın KALB’lerine takva için deneyip seçtiği kimselerdir.»

– «O gün, ne malın faydası olur; ne de oğul­ların… Ancak, küfürden, nifaktan temizlenmiş bir KALB’le gelenler müstesna.»

–              «…Zikrimizden yana KALB’ini gaflete it­tiğimize uyma.»

Geçmişte yaşayan büyük zatlar, KALB’lerden: Oyalayan, meşgul eden, bağlayan yaban­cı şeyleri söküp atmak için çok ciddi çalışırlar­dı. Sebebi şuydu. Kalp ne zaman oyalayıcı işler­den temizlenirse, ancak o zaman, yaratılış sebebi olan halikının sevgisine geçer.

(M. Hâni, Âdâb, Sh,: 224)

 

 

 

 

İNSAN ŞEREFLİ KILINMIŞTIR

 

Allah-û Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de:

«And olsun ki biz Âdem oğullarını üstün bir izzet ve şerefe mazhar kılmışızdır. Onlara karada, denizde taşıyacak (vasıtalar) verdik, on­lara güzel güzel rızıklar verdik, onları yarattığımızın bir çoğundan cidden üstün kıldık.» (İsrâ: 70) buyurmuştur.

Bu izzet ve şeref Âdem oğullarının güzel bir surette çok olgun bir mizaca, mutedil bir kaamete (yani düzgün olarak ayakta durmaya) muk­tedir olmalarından, akıl ile konuşma kabiliyetiy­le, okuyup yazabilme ile kendilerini gösterebil­melerinden, geçim vasıtalarını bulabilmelerin­den, sanatlara kabiliyetlerinden ve sairedan ile­ri gelendir, İbn-i Abbas (r.a.) diyor ki: “Her hay­van yiyeceğini eğilerek ağzıyla yer. İnsan ise ye­meğini ağzına eliyle yükseltir.”

Cenâb-ı Hakk, insanı yaratdıklarının hepsin­den üstün kılmıştır. Allah-û Teâlâ katında mü’min, meleklerden şereflidir. Sebebi şudur, me­leklerde şehvetsiz akıl, hayvanlarda akılsız şehvet, insanlarda ise hem akıl hem de şehvet var dır. Binaenaleyh kimin aklı şehvetine galip olursa, o meleklerden mükerremdir. Kimin de şehveti aklına galib olursa, o yalnız meleklerden değil, hayvanlardan da aşağıdır. Mükerremlik cismânî (beden ile) ve ruhani olmak üzere iki nevidir. Cismâniden mü’mine de kâfire de şâmil­dir. Ruhanî olanı ise ancak Cenab-ı Hakk’ın ikram ettiği nübüvvete, risâlete, İmân ve İslama hidâyete mazhar olan peygamberlere ve mü’min kullarına hastır.

(H.B. Çantay, Kur’ân-ı Hakîm ve Meâli Kerim)

 

NEFS HAKKINDA

 

Hadis-i Kudsî de:

«Nefsine adavet et, zira o nefs bana düş­manlık için dikilmiştir.» buyrulur.

Hadis-i Şerifte de:

«Nefsin bineğindir. Ona rıfk ile muamele et.» buyrulur.

Bu iki hadis zahiren mütenakız görünse de lâfızlara bakıldığında öyle olmadığı anlaşılır. Birincisindeki «adavet» emri, nefsin Allah (c.c.)’a adavetinden dolayıdır, ikincisindeki «nefsin se­nin bineğindir» lafzı ise nefs ne zaman itaatkar olursa o zaman ona rıfk ile muamele etmek lâzım geldiğine işarettir. Nefs, mutmainne dere­cesine ulaşınca muti olur ve o zaman nefsi beslemek lâzıdır.

Nefsin 7 kötü sıfatı vardır:

Kendini beğenme, kibir, riya, gadab, hased, mal sevgisi, makam sevgisi. Cehennemin de 7 kapısı vardır. Kim nefsini bu yedi kötü sıfattan temizlerse cehennemin bu yedi kapısı ona kapanır ve Cennete girer. Nitekim:

«Hesaba çekilmeden evvel kendinizi hesa­ba çekiniz» buyrulmaktadır.

(Hz. R M. Sâmi (k s.), Musâhabe, C. 3)

***

Mubah: Yapılması da, yapılmaması da şer’an caiz bulunan şeydir ki, yapılmasında sevap, terkedilmesinde de günah yoktur.

Herhangi helâl bir taamı veya meyvayı yi­yip yememek gibi.

(Ö.N. Bilmen. İ. İlmihali Sh.: 46)

 

DÜNYA HAYATINI SEVENLER

 

Allah-û Teâlâ buyuruyor ki:

«Kafirlerin, müslümanlan irtidada icbar et­melerinin sebebi, onların dünya hayatını ahiret üzerine tercih etmeleridir. Allah Teâlâ kâfir olan kavmi hidayete erdirmez.»

Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) de buyuruyor ki:

«Sana insanların en kötüsünün kim olduğu­nu haber vereyim mi? Yalnız başına yiyen, arkadaşlarından kıskanıp yedirmeyen, yalnız ba­şına sefer eden ve kölesini dövendir. Sana bundan da kötüsünü haber vereyim mi? İnsanları sevmeyen ve insanların da sevmediği kimsedir. Sana bundan da kötüsünü haber vereyim mi? Şerrinden korkulan, kendisinden hayır umulma­yan kimsedir. Sana bundan da kötüsünü haber vereyim mi? Başkasının dünyası uğruna ahiretini satandır. Sana bundan da kötüsünü haber vereyim mi?

Dini kendisine siper edinerek dünyayı yiyen­dir.»

Ve bir ayette de:

«Ve lâkin kalbi küfür ile dolu olan için dün­yada ilahi gadap ve ahirette de büyük azap vardır.» buyurulmaktadır.

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Musâhabe, C. 8, Sh.: 40)

***

«Kimin hicreti Allah’a ve Resulüne ise vara­cağı yer Allah ve Resulüdür. Kimin nail olmak istediği bir dünyalık yahud nikahlamak istediği bir kadın ise, varacağı yer o hicret etdiği şeydir.» (Hadîs-i Şerif)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HACEGİ EMKENEKÎ (K S.)

 

Zahir ve bâtın ilimlerini ve terbiyesini ba­basından aldı. Kendini ve hallerini insanların gözünden gizler, Hakk’ı hakikati özler, kendi ken­dini gözetler; bilmeye çalışırdı.

Anadan dervişti. Gayet muntazamdı. İntiza­ma bayılırdı. Yanında bulunanlar feyze müstağrak olurlardı. 1008 de Emkenek’te vefat etmiş­lerdir.

(M. Hâni, Âdâb, Sh.: 111

***BİZ NASILIZ?

Cenâb-ı Hakk (c.c.) Kur’ân’da:

«Onlar (mü’minler) ayakta iken, otururken ve yatarken (dâima) Allah’ı zikrederler.»

(Âl-i İmran: 191)

«Nice adamlar vardır ki, hiç bir ticaret, hiç bir alışveriş onları zikrullahtan alıkoymaz.» (En-Nûr: 37) buyurmaktadır.

***

ÇEVRENİN ÖNEMİ

 

İnsanın ahlâkı bulunduğu muhite göre şe­killenir, insan, ahlaken bozuk bir muhitte bulunuyorsa, ondaki hilm, kerem, insanlık, doğ­ruluk, haya, iffet, sabır ve şükür gibi güzel hasletler, şeytanî ve hayvani ahlâka dönüşür.

Hevâ, heves ve şehvetleri yok etmek için gayret eden insan, değerli ahlâk ve kalb temizliğini elde etmiş ve asli vatanına (ahiret) sevgi beslemiş olur.

 

NEFSİNİ BİLEN RABBINI BİLİR

 

Mü’min aslını inkâr etmez.

«(Mü’min olan) arkadaşı ona hitap ederek şöyle dedi: — Seni (aslen) topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni düzgün bir adam kılığına getiren Allah’ı inkâr mı ettin?» (El-Kehf sûresi, âyet: 37)

Cenâb-ı Allah (c.c.) bu Âyet-i Celîlesi’nde mü’minleri bu îmân içerisinde tavsif etmekle onların bu imân çerçevesinde muhakeme edilecek­lerini beyân etmek istemiştir. Elbetteki aslını bi­len mü’min kişi, «Nefsini bilen Rabbını bilir» kavline muvafık düşecektir.

 

 

 

 

PEYGAMBERLERİN İLKİ VE SONUNCUSU; NEBİ VE RESULLERİN SAYISI

 

İnsanlara gönderilen Peygamberlerin ilki Âdem (a.s.), sonuncusu da, Muhammed (s.a.v.)’dir.

Eshab-ı kiramdan Ebû Zerrül Gıfârî der ki: Nebî (s.a.v.)’ye: (Yâ Resûlallah Nebilerin evveli hangisidir?» diye sordum. «Adem’dir» bu­yurdu. «O, Nebî mi idi?» diye sordum. «Evet! Mükellem bir Nebî idi.) buyurdu. «Yâ Resûlallah! Nebilerin sayısı, kaçtır?» diye sordum. «Yüzyirmidört bindir.» buyurdu. «Yâ Resûlallah! On­lardan, kaçı, Resuldür?» diye sordum. «Üçyüz onbeş kişilik bir cemaat!» buyurdu.

(M. Asım Köksal Peygamberler Tarihi, Sh.: 9)

 

DÜNYA NEDİR

 

Bir gün Resûlullah (s.a.v.)’ın meclisine be­yaz yüzlü, güzel saçlı, güzel ve beyaz elbiseli bir adam gelip:

Es’selâmü alayke ya Resûlullah! dedi. Re­sûlullah (s.a.v.):

Ve aleyke’s-selâm! diye icabet etti. Adam:

Ya Resûlullah, dünya nedir? dedi.

Bir uykunun rüyasıdır. Ehli, mükâfat ve mücâzata tabi’dirler.

(Ya Resûlullah, âhiret nedir?

Ebedî hayatdır. Bir fırka Cennetde, bir fırka Cehennemdedir.

Ya Resûlullah, Cennet nedir?

Dünyayı taliplerine bezletmekdir. Bu şe­kilde kazanılan Cennetin ni’metleri ebedîdir.

Bu ümmetin hayırlısı kimdir?

Ömrünü Allah’a ibâdete vakfedendir.

—           Bu durumda o kimse nasıl olur?

(Bir kafilenin kazancını isteyen kimse gi­bidir.

—           Dünyâda karar ne kadardır?

—Kafileden geri kalan kimsenin aldığı ka­dardır.

Dünyâ ve âhiret arasında ne kadar mesafe vardır?

Sâde bir göz yumacak kadar.

Bu muhavereden sonra adam gitti, görün­medi. Resûlullah (s.a.v.):

—           Bu gelen Cibril idi, size dünyâya kıymet vermemeniz, ve âhireti arzulamanız için geldi, bu­yurdu.

(Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsiri Sh.: 134)

GÖZYAŞI

 

Gözyaşı: İçin teessür ifadesi ve gözün niyazıdır.

Gözyaşı: Nedamet mânâsını taşır, Allah’a bir nevi tevbedir.

Gözyaşı: Aşıkın derûni hislerini coşturan kelime­siz ve sedasız lisanıdır.

Gözyaşı: Arifin kalbinin tercümanıdır.

Gözyaşı: Mağfiret için Allah’ın kullarından iste­diği istirhamıdır.

Gözyaşı: Hakkın rahmetini tahrik ve merhameti­ni celbeder.

Gözyaşı: Günahkârların sıtk u ihlâs ile Rablarma arz eyledikleri ubudiyet incisinin daneleridir.

Gözyaşı: Yokluğa erenlerin saadet sermayeleridir.

Gözyaşı: Allah için öyle bir sermaye-i sadeftir ki, rahmet, merhamet ve mağfirat hab­belerini içinde taşıyan seyyid-ül istiğfar ve tevbe-i nasuhdur.

Gözyaşı: Günahkârın çare-i gufranıdır.

Gözyaşı: Muhlisin habbe-i ihlâsıdır.

Gözyaşı: Asinin habl-i salâhıdır.

Gözyaşı: Hülâsa; vuslata erenlerin yegâna istinat­gahıdır.

***

ZİKRİN HAKİKATİ

 

Zikreden kimsenin zikr olunandan başkasını unutmasıdır. Bu suretle onun bütün vakıtlan zikr olunur.

Allahümme yessirlenâ bi cemii ihvânına amin. Bihurmeti Muhammedin Sallallahu Aleyhi ve Sellem ecmein.

 

KEMÂL NEDİR

Şeyh Ebû Saîd (k.s.)’e:

Filân zât su üstünde yürüyor, dediler.

Balık ve timsah da yürüyor, dedi.

(Filân zât havada uçuyor, dediler.

—Kuşlar da uçuyor, dedi.

(Filân zât, bir anda doğudan batıya ulaşı­yor, dediler.

—İblis de varıyor, dedi.

Sana göre kemal nedir? denildikde:

(Zahirde halk ile, bâtında Hakk ile olmaktır, dedi. (Ruhul – Beyân: 2/127)

 

EZAN DUASI

 

Ezanı işitince, hemen bütün söz ve işlere son verip onu dinlem alidir. Kur’ân okuyanın bi­le durup ezanı dinlemesi efdaldır. Dinlerken düz­gün oturmalı. Veya çökmüş bir halde bulunma­lı, yatar vaziyette olmamalıdır.

Ezanı işitip dinleyen müslüman ezanın so­nunda dua etmelidir. Böyle dua edene Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) şefaat edecektir, Peygam­berimiz (s.a.v.)’in şefaati olmadan kula kurtu­luş yoktur.

DUA: «Allâhümme Rabbe hâzihidda’vetit tâmmeti vessalâtilkâimeti âti Muhammedenil vesîlete velfazîlete veddereceterrefîate veb’ashü makâmen Mahmudenillezi, veaddehû, inneke lâ tahlif miâd.»

(Ö.N. Bilmen, İ. İlmihali)

 

DÜNYA MALI VE ÖLÜM

 

Ey servet biriktiren kişi, ey bütün kudretini binalar inşası için sarf ederek tüketen kişi! Se­nin malından ancak (nasibin), sarılacağın kefen­ler (bir de mallarının dünyada bırakılıp) gidil­mesi, evlerinin de muhakkak yıkılıp harap ol­ması vardır. Senin toplayıp biriktirdiğin mallar­dan herhangi biri (Kıyamet Günü’nün) korku­larından seni kurtarabilecek mi? Hayır! (hayır). Fakat sen o malı sana teşekkür bile etmeyen kimseye bıraktın. Ama sen kendin hiç bir ma­zeret kabul etmeyecek olan Allah’ın huzuruna günahlarla geldin, derler ve bu hususta şu şiiri söylerlerdi:

Bütün zamanlarda toplamakta olduğun ser­vetlerinden nasibin

(ancak) içinde çürüyeceğin iki parça kefen, bir de (kefenine) ser­pilecek kokudur.

Başka bir zat da şu şiiri söylemiştir: Bütün dünyanın her tarafına sahip olanlar (ın sonların)a bak.

Onlar dünyadan kefenle pamuktan başka hiç bir şey götürebildiler mi?

Sabit senetle rivayet edilen bir hadîste Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

«— Akıllı kimse kendini hesaba çeken ve gururunu kırarak emrine itaatkâr yapan ve öldükten sonraki hayat için iyi ameller yapan kim­sedir. Akılsız kimse de nefsini her istediği şeye tabi kılan ve (sonra da) Allah’a karşı birtakım olmayacak şeyler temenni edendir.»

(İmam Şa’rânî, Ölüm-Kıyamet-Ahiret: 23)

 

 

 

 

 

KALB-İ SELİM

 

Âyet-i Kerime’de:

«Ölülerin kabirlerinden kalktıkları o günde mal ve evlat menfaat vermez; ancak Cenab-ı Allah’a selâmet-i kalb ile gelen kimse menfaat gö­rür.» buyurulur.

Kalb-i Selim: Kibir, hased, mal sevgisi, hubb-i câh gibi kötü ahlaktan temizlenmiş bir kalbdir. Bir kimsenin kalbinde zerre kadar ki­bir oldukça cehennem ateşiyle yanıp temizlenmedikçe Cennet’e giremeyeceğini Nebi (s.a.v.): «Kalbinde zerre ağırlığınca kibir bulunan kimse Cennet’e giremez.» buyurarak haber veriyor.

İblis de nice yıllar ibadet etmiş olduğu hal­de kibrinden dolayı Hakk’ın huzurundan kovulmuştur.

Cenab-ı Hakk’ın nazan daima mü’minlerin kalbinedir. Nitekim hadis-i şerifte buyrulmuştur:

«Allah sizin cisminize, zahir! kalıbınıza ve suretinize nazar etmez. Belki kalbinize nazar eder.»

Abdulkadir Geylanî (k.s.) hazretleri de şöyle buyurur:

«Mal, para, servet cepte, kasırda, evde ve mağazada caizdir. Fakat kalbde caiz değildir. Mü’minin kalbi nazargâh-ı ilahîdir.»

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Musâhabe: 6)

***

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZDEN

 

«Merhamet etmeyen kimseye, merhamet olunmaz!»                (Buharî, C. 7, Sh.: 75)

 

GÖZ, KULAK VE SÂİR AZALARIN TERBİYE VE ISLAHI

 

Müslümanlık, insanları maddeten ve rûhan yükseltmek gayesini tâkib eden bir dindir, İslâmın bütün ahkâm ve âdabında bu cihet pek açık olarak gösterilmektedir. Ağızdan giren ve ağızdan çıkan için bir had göstermiş ise, diğer azaların ıslah ve terbiyesi için de birtakım usul­ler koymuştur. Müslümanlığın hükümlerine gö­re her Müslümana başkalarının kanı, ırz ve namusu, malı haramdır. Kendisinin olmayan herhangi bir şeye kötü gözle bakmamak, kendi ca­nı, namusu, malı nasıl mukaddes ise, başkalarınınkini de aynı suretle tanımak; elini, eteğini, gözünü ve kulağını haramdan ve kendisine ait olmayan her şeyden çekmek…

Kur’an’ın şu emirlerine dikkat buyurulsun:

Âdab ve erkânına riayet ederek namaz kı­lınız.

Herkesi iyiliğe ve hayra götürmeye, fenalık­tan çevirmeye çalışınız.

Bu uğurda karşılaşacağınız eziyetlere sab­rediniz.

Kibirlenerek, kendinizi büyük görerek, halk­tan yüz çevirmeyin.

Yolda kibirli ve azametli yürümeyin.

Bağırarak konuşup karşınızdakilere eza vermeyin, onları hiçe saymayın.

Hiç bilmediğiniz bir şeyin ardına düşmeyi­niz.

(A.H. Akseki, İ. Dini, Sh.: 247)

 

KALBİN AFETLERİ

 

— Küfür, zıddı imandır.

— Bidatlara inanmak, Zıddı «ehli sünnetve’l-cemaat» itikadıdır.

— Cehil, Bir kimsenin bilmesi gerekli olan şeyi bilmeyişi.

— Taklid, Tahkik etmeden, delil olmadan başkalarına uymak.

— İsyanlarda İsrar etmek.

— Riya, Zıddı ihlâstır.

— Kibir, Zıddı mütevaziliktir.

— Tezellül. Nefsini aşağılatıcı harekette bulunmak.

9— Ucub, Nimetin Allah (c.c.)’tan gayrısından geldiğine inanıp ameli büyütmek. Zıddı minnettarlıktır.

10— Hased, Bir kimseden nimetin zevali­ni istemek.

11— Cimrilik, hasislik.

12— İsraf.

— Nimete nankörlük.

— Şikâyet ve sızlanma.

— Allah (c.c.)’a karşı cüretkârlık.

— Allah (c.c.)’ın rahmetinden yeis duy­mak.

— Fâsık kişilere karşı duyulan sevgi, za­limlere dayanmak.

— Ulemaya ve sâlih kişilere buğzetmek.

19— Makam sevgisi.

20— Övülme arzusu.

22— Emel, tama, kin, şamata, ihanet.

23— Mal sevgisi, dünya muhabbeti.

24— Tembellik, acelecilik, sertlik hafiflik.

25— Dini işlerde kusur, inad, nifak, kor­kaklık.

(İbrahim Eken, Kulluk, Sh. 66)

 

HAMD

 

Hamd, Sûfiyyeye göre kendisine hamd edi­lenin kemâlini izhârdır. Onun kemâli de sıfa­tında, efâlinde ve asarında (eserlerinde) za­hir olmuştur.

Hamd; Kavli, fiilî ve hâlî olmak üzere üç kı­sımdır.

— Kavlî Hamd: Cenâb-ı Hak kendisini na­sıl sena ettiyse ve hamdini enbiyasının lisanla­rında nasıl icra ettiyse lisanın öylece hamd ü sena etmesidir.

— Fiili Hamd: Allah (c.c.)’ın rızasını umarak ve ancak ona teveccüh ederek bedenî ibadet ve hayrata devam etmektir. İnsana lisa­nıyla hamdetmek ne şekilde vacip ise her bir uzvuyla hamd etmek de öyle vaciptir. Kul her bir uzvunu ne için yaratıldıysa Allah (c.c.)’a kulluk ve O’na kurbiyyet yolunda Ser-i şerifin beyan ettiği vech ve istikamette kullanılması lâ­zımdır. Kulun bu vazifeleri ifada nefsî nazlarını tatmin gibi süflî bir arzu bulunmamalıdır.

— Hâlî Hamd: Ruh cihetiyle yapılan hamddir ki ilmi ve amelî kemâlât ile muttasıf olmak, ahlâk-ı İlahiyye ile ahlâklanmaktadır. Kulun hamdi, Allah (c.c.)’ı bildiği ölçüde kıy­met kazanır.

Hamd, sena, şükür, medh manalarını da müştemildir ki «lillahi» kelimesinde sena, «Rabbi’l-alemin» de şükür ve «Er-Rahmani’rrahim mâlik-i yevmiddin» de de medh ifade edilmiş­tir.

(Hz. M. Sâmi, Fâtiha Süresi Tef., Sh. 24)

 

AKIL VE NEFİS ARASINDAKİ FARK

 

Mâlik Bin Dinar (r.a.) anlatır:

Bir gün bir çocuğa uğradım. Toprakla oy­nuyor ve bir gülüyor, bir ağlıyordu. Şuna selâm vereyim dedim, nefsime büyüklük geldi vaz­geçtim. Sonra dedim ki: Ey nefis! Nebiyy-i Ek­rem (s.a.v.) büyüklere de selâm verirdi, küçük­lere de! Vardım selâm verdim:

«— Ve aleyke’s-selâm ve rahmetulahi ve berekâtuh ey Mâlik bin Dinar!» diye mukabelede bulundu. Şaşırdım, dedim ki:

«— Bugüne kadar beni görmediğin halde be­ni nereden tanıdın?» Dedi ki:

«—. Ruhum ruhuna melekût âleminde mülâ­ki olduğunda, şimdi de hayy u lâyemut olan Allah (c.c.) sizi bana tanıttı.» Sordum:

«— Akıl ile nefis arasındaki fark nedir?» Dedi ki:

«— Seni bana selâm vermenden men’ eden nefsindir, selâm verdiren de aklındır.» Cevâbına teaccüb etdim, dedim ki: «— Derdin ne de bu toprakla oynuyorsun?» Dedi ki:

«— Çünkü biz ondan yaratıldık, yine ona döneceğiz.. Yine sordum: «— Görüyorum, onun­la oynarken bir gülüyorsun, bir ağlıyorsun?»

«— Rabbimin azabı gözümün önüne geliyor ağlıyorum, rahmetini hatırlayınca da gülüyorum.»

Dedim ki: «Ey oğulcuğum, daha senin ne günâhın var da ağlıyorsun ki?» Bana:

«— Böyle deme yâ Mâlik! dedi, her vakit gö­rüyorum, annem ateş yakarken büyük odunları küçükleriyle tutuşturuyor. Onun için ağlarım.»

(Hz. M. Sami, Bakara Sûresi Tef. Sh. 115)

 

FELAH ÜÇ MERTEBEDİR

 

Birincisi: Nefse karşı muzaffer olmak. He­vasına ve dünyaya tâbi olmaktan kurtulmak, alâyişine aldanmamak, şeytanın vesveselerine aldanmamak, fitnelerine kapılmamak.

İkincisi: Küfürden, delâletten, bid’at ve ce­haletten, nefse aldanmaktan, şeytanın vesvese­sinden, imanın zevalinden, emniyyeti zayi’ et­mekten, kabrin ve haşrin korkularından, sırat’dan ayağı kayıp düşmekten, cehennem azabına duçar olmaktan, Cennet’ten ve cemâlden mah­rum olmaktan kurtulmak.

Üçüncüsü: Ebedî mülkte, sermedi ni’metlerde, zevali ve intikali olmayan âlemde, hüznü olmayan sürûrda, ihtiyarlığı olmayan zindelik ve gençlikte, zorluğu olmayan rahatlıkta, ille­ti olmayan sıhhatte, hesabı olmayan ni’mete nâiilyette, hicabı olmayan bir mülakatta bekaya ermektir. Cemalûllaha kavuşmakdır.

(Hz. M. Sami, Bakara Sûresi Tef. Sh. 26)

***

«Muhakkak mü’minler felah bulrnuştur ki onlar namazlarında huşu içerisindedirler, boş (faydasız) lafa bakmazlar, zekâtlarını verirler, zevceleri ve milki olan cariyeleri dışında ırzları­nı korurlar. Çünkü bu davranıştan levm olun­mazlar. Kim de bundan ötesini ararsa işte ar­tık onlar haddi aşanlardır. Ve o mü’minler emâ­netlerine ve ahidlerine riayetkardırlar. Onlar ki namazlarını hakkıyla kılarak muhafaza ederler. İşte onlardır vârisler ki Firdevs Cennetine vâ­ris olacaklar ve orada ebedî kalacaklardır.» (Mü’minûn 1-11)

 

ALLAH (C.C.)’IN DOSTLARI

 

Ebû Hüreyre (r.a.)’den mervîdir:

Allah Teâlâ ve Tebâreke Hazretleri buyu­rur ki: «Benim evliyama düşmanlık eden kim­seye ben muhakkak ilân-ı harb eylerim»; yâni be­nim dostluğumda ve hıfz-ı emânımda bulunan daima tâat ve ibâdet ile meşgul olan hâs kulla­rıma, evliyama kim ki, düşmanlık ve onlara eza ve cefa ederse o kimse bilmiş olsun ki ben onun­la muharibim ve onu mahv u helak ve sonra da azablandırırım ve onlara muhabbet eden kim­seye de muhabbet eylerim.

Hiç bir kul ona farz etmiş olduğum şeyden ziyâde sevgili bir şey ile bana mukarreb olamamıştır. Yani farzları hakkıyla eda ve yasaklar­dan kaçınan kimse veliyyullah ve mukarreb ilâ’llah olur.

Ve benim bâzı kullarım ferâiz-i ilâhiyenin edâsıyle beraber nevâfili dahî icra ve edada de­vam eder, ta ki ben ona muhabbet ederim. Onu severim. Artık ben ona muhabbet edip ben onu ziyâde sevdikten sonra ben o kulumun sem’i (ku­lağı) olurum, öyle sem’i ki o her işittiği şeyi sem’i ile işitir. Ben o kulumun gözü olurum ki ku­lum her görünenleri o göz ile görür.

Ve ben o kulumun eli olurum ki o kul her tutulacakları o el ile ahz ü kabz eyler.

Ve ben o kulumun ayağı olurum ki kulum her yerde onunla yürür, hareket eyler ve eğer kulum benden bir şey isterse derhal ben ona o şeyi veririm ve kulum korkulacak şeylerden şey­tandan vesâireden bana sığınırsa her halde ben onu muhafaza eylerim. (Hz. M. Sâmi, Musâhabe C. 3/19)

 

ZİKİR

 

Zikr, tezkâr: bir şeyi unutmamak, hatırda tutmak, yüce Allah (c.c.)’ı ululamak, takdis, tesbih, tevhid ve kendisine mahsus bütün hamd sıfatları ile sena etmek demektir.

— Dil ile zikir,

— Kalb ile zikir.

Dil ile zikre devam edile edile kalb zikrine erişilir.

Kul; zikri, dili ve kalbi ile birlikte yapabil­diği zaman, kâmil ve olgun olur.

Zikr etmek, Allah (c.c.)’ın buyruğu gereği­dir.

Kur’ân-ı Kerîm’de bu hususta şöyle buyrulur:

«Rabb’ının İsmini zikr et! Yalnız Ona yönel!» (Müezzemmil, 8)

«Rabb’ını, içinden, yalvararak, korkarak, fa­kat, yüksek olmayan bir sesle sabah ve akşam zikret! Gafillerden olma!» (Â’raf, 205)

«…Haberiniz olsun ki: kalbler, ancak Allah’ı zikirle yatışır, sakinleşir.» (Ra’d, 28)

«Namazı kılıp bitirdiğiniz zaman, ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzerinde iken, Allah’ı zikr ediniz…» (Nisa, 103)

«Siz, beni zikr ediniz, ben de, sizi zikr ede­yim…» (Bakara, 152)

«…Allah (c.c.)’ı çok zikr eden erkeklerle Al­lah (c.c.)’ı çok zikr eden kadınlar için, Allah (c.c.), bir mağfiret, pek büyük bir ecr ve mükâ­fat hazırlamıştır.» (Ahzab, 35)

(M.A. Köksal, İ. Tarihi C. 11. Sh. 253)

 

 

 

 

DİLİN SUSMA BAKIMINDAN AFATI

 

  1. Kur’ân-ı Kerim okumasını öğrenmeyi terk etmek, kunut ve teşehhüdü terk etmek gi­bi vacip veya sünnet olanı terk.
  2. Kur’ân okumayı terk etmek.
  3. Hiçbir zararın olmayacağını ve tesir ede­ceğini bildiği halde emr-i bil ma’ruf ve nehy-i
    anil münkeri terk etmek.

Kabul olunacağını bilerek nasihati ve ıs­lahı bırakmak.

Görülür hale gelmiş iken talimi ve fet­vayı yapmak.

Hakimin hükmünde Allah’ın emirleri ile hükmetmeyi terk etmesi.

Selâm vermeyi ve almayı terk.

Aksıran bir kimseyi Allah’a hamdettiği vakit teşmiti (yerhamu kellah) demeyi terk et­mek.

Ana baba ve yakınları ile konuşmayı terketmek.

Gücü yettiği takdirde sözü ile mazlumu zulümden kurtarmayı terk etmek.

Size bildirirdiği halde şehâdet ve tezkiye­yi terk etmek. (İbrahim Eken, Kulluk Sh. 115)

“Onlar (o salim akıl sahipleri öyle insanlar­dır ki) ayakda iken, otururken, yanlan üstü­ne (yatar) iken (hep) Allah’ı hatırlayıp anar­lar ve göklerin, yerin yaradılışı hakkında ince­den inceye düşünürler. (İmâl-i fikr ederler ve şöyle derler: ) “Ey Rabbimiz. Sen bunları bo­şuna yaratmadın. Sen (bundan) pak ve münez­zehsin. Bizi ateşin azabından koru.” (Al-i İmrân: 191)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN KORKUSU

 

Hz. Aişe (r.anha) der ki:

«Peygamber (s.a.v.) âhiret alemine alınmasına sebep olan Buhha’ya tutulup nefes borusu­nun tıkandığı ve sesi kalınlaştığı zaman (…Al­lah (c.c.)’ın, kendilerine nimetler verdiği pey­gamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, salihlerle birlikte! Onlar, ne iyi arkadaştırlar! (Nisa: 69) mealli Âyeti okuduğunu, Peygamber (s.a.v.)’den işittim.

Peygamberimiz, (s.a.v.) bir gün, Uhud’a git­ti. Uhud şehidleri için dua etti. Sonra dönüp, minbeere çıktı. Ölülere ve dirilere veda eder gibi, buyurdu ki:

«Ben, sizin Kevser Havuzu’na ilk erişeniniz, karşılayanınız olacağım! Kevser Havuzu’nun genişliği Eyle ile Cuhfe arasındaki mesafe gibidir. Sizinle buluşma yerimiz havuzdur. Ben, şu anda Havuz’umu görüyorum! Şu anda bana yer’in hazineleri, yer’in anah­tarları verildi. Vallahi, Ben, sizin için, benden sonra, müşrikliğe dönersiniz diye korkmam.

Fakat, ben sizin için dünyaya kapılır ve onun üzerinde birbirinizi kıskanırsınız, birbirini­zi öldürürsünüz ve sizden öncekilerin yok olup gittikleri gibi, siz de, yok olur gidersiniz, diye korkarım!» buyurdu.

(M.A. Köksal -İ. Tarihi C. 11, Sh. 22)

 

ZALİMLERE MEYLETMEK

 

«Siz zâlimlere meyil etmeyin ki vücudunu­za ateş yapışmasın. Halbuki Allah (c.c.)’dan gayri sizin dostunuz yoktur. Binaenaleyh zâlim­lere meyil ettikten sonra hiç kimse tarafından yardım olunmazsınız. (Hûd: 113)

Âyetten kastedilen mana;

«Zâlimlere kalbinizle muhabbet eder ve za­limane işlerine rıza gösterirseniz Cehennem ateşi sizi yakar. Şu halde, onlara muhabbet etme­yin ki ateş sizi yakmasın. Eğer yakarsa sizi kurtaracak Allah (c.c.)’dan gayri bir dostunuz ol­madığı gibi bir kimseden de yardım görmezsiniz.» demektir. Veyahut onlara müdâhane edip zalimane emirlerine itaat etmeyin demektir.

Zulüm bütün dinlerde haramdır. Zira cüm­le insanların nazarında makbul ve âlemin in­tizamına hizmet eden adaletin zıddı zulüm ol­duğundan alemin harabiyetine ve milletlerin çöküşüne sebep olur. Bundan dolayı Cenab-ı Hak zulmetmek şöyle dursun zulmedenlere meyil etmekten dahi yasaklamıştır. (Musâhabe, 4, Sh. 84)

MECLİSİN KEFFARETİ

 

Râfi b. Hadic (r.a.): «Peygamber (s.a.v.), hiç bir meclisten (Sübhânekâllâ-hümme ve bihamdike estağfirüke ve etûbü ileyke!) diye istiğfar et­meden kalkmaz, sonra da (Bu, mecliste olan bi­ten şeyler için keffârettir!) buyururdu.» demiş­tir.

 

DÖRT SINIF İNSAN DÖRT YERE YAKIŞIR

 

— Çocuklar kitabullah tedris olunan yer­lere,

— Yol kesiciler zindanlara,

— Kadınlar evlere,

— İhtiyarlar mescidlere yakışırlar.

Dört Şey Şekavet Alâmetlerindendir:

— Gözü yaşarmamak,

— Kalbi katı olmak,

— Tûl-i emel (uzun emel) sahibi olmak,

— Dünyaya haris olmak.

Nice kalbler vardır ki taş gibi katıdırlar. Kur’an te’sir etmez. Hadîs te’sir etmez. Hikmet ve öğüd bir fâide vermez. Bunlar kâfir ve mü­nafıkların kalbleridir ki mühürlenmişlerdir.

Allah (c.c.) hiç bir kulunun amelinden ha­bersiz değildir. Onları gerek anında, gerekse bir müddet sonra mücâzat veya mükâfatlandı­rır. (Hz. M. Sami, Bakara S. Tefsiri, Sh. 140-148)

 

İNSANIN YARATILIŞ SAFHALARI

 

«Şanım hakkı için biz insanı çamurdan, bir sûlâleden yarattık. Sonra onu oturaklı bir ka­rargâhta bir nutfe yaptık. Sonra o nutfeyi bir alaka (kan) yaptık derken o alakayı bir mudga (et parçası) yarattık, derken o mudgayı bir takım kemik yarattık, derken o kemiklere bir et giydirdik sonra ona diğer bir hilkat neş’eti verdik. Bak ne şanlı o Allah (c.c.) yaratanların en güzeli.» (Mü’minûn Sûresi: 12 -14)

 

HESABA ÇEKİLMEDEN ÖNCE KENDİMİZİ HESABA ÇEKELİM: (NEFS MUHASEBESİ)

 

İslâm büyükleri, günah ve masiyete düş­mek korkularından fazla olarak, tâat ve ibadet­teki kusurları sebebiyle de helak olacaklarını sanırlardı. Onlar derlerdi ki: «Allah Teâlâ’nın bizi affedeceğini ummak, hâsılın tahsili olur.» Onların düşünme tarzı şu idi: Cenab-ı Hak zer­re kadarcık bir şey yüzünden bize kulunu mu­aheze eder, hesaba çeker. Binaenaleyh kul, kıya­met gününde yaptıklarından hesap vermek üze­re fazla beklememek için, şimdiden kendisini hesaba çekmelidir. Zira bu hayatta nefsini mu­hasebe etmeyenlerin öbür hayattaki muhasebe­leri uzun sürecektir. Allah (c.c.)’tan hakkımız­da lütufla muamele buyurmasını dilemeliyiz.

Alimler şöyle buyurmuşlardır: Nefislerini­zi kendi aleyhinize olan kabahatlar hakkında dikkatle kontrol ediniz. Hesab gününde herkes kendi sınıfı ile haşrolunacaktır. Başka başka günahlar işlemiş olanlar, her günaha ait sınıf­ların herbiriyle ayrı ayrı haşrolmak (toplan­mak) zorunda kalacaktır.

(Tenbihül-Mugterrin Sh. 45)

ŞAH-I BAHAADDİN-İ NAKŞİBEND (K. Srh.)

 

Bir şahıs Nakşibend Hazretleri’ne sordu:

«— Sizin tarikatınızda ben açıktan ibâdet ve zikir, âyin ve merasim görmüyorum. Ne işlersi­niz?» dedikte. Hazret:

«— Zahirimiz halk ve bâtınımız Hak iledir.» buyurdular.

 

KALBİN ULVİ SIFATLARDAN MAHRUMİYETİ

 

Kalbin ulvî sıfatlardan ebediyyen mahrum kılınmasının alâmetleri üçtür:

— İbâdetin lezzetini almaz,

— Ma’siyyetten korkmaz,

— Kimsenin ölümünden ibret almaz. Gün geçtikçe dünyaya rağbeti ve teveccühü artar.

Avf bin Abdullah demiştir ki: Bazı ehl-i ha­yır birbirlerine yazdıkları mektuplarda üç şeyi yazarlardı:

— Âhirete çalışanın dünyâ işlerini Allah (c.c.) kefili olarak kolaylaştırır.

— Kendisiyle Allah (c.c.) arasındaki mu­amelâtını düzgün yapanın insanlarla olan mu­amelâtını Allah (c.c.) düzeltir.

— İçini ıslah edenin dışını Allah (c.c.) ıs­lâh eder. (Bakara Sûresi Tefsiri Sh. 139)

 

KALBİNİZİ KİM ÇALIŞTIRIYOR?

 

Kalp yumruk büyüklüğünde bir tulumbadır. İnsanın hayatı boyunca kanını pompalar durur. Saat gibi intizamlı çalışır ve dakikada 70 defa atar. Fakat onun işi saatinki gibi hafif değildir. Bu yumruk kadar pompanın her gün yaptığı iş 1500 metre yüksekliğe çıkmak için sarfedilen güce eşittir. Bir ömür boyu yaptığı iş ise, sahi­binin 15 bin km.’lik bir yüksekliğe çıkmasına yeterlidir.

Bu güçlü makinayı vücudumuza kim yerleş­tirdi? Onu hücre tuğlasından kim inşa etti?

Bu kadar derin ve hikmet eseri bir alet, ken­di kendine veya elementlerin keyfi akışıyla mey­dana gelir mi? Kalp gibi bir harika cihazın ya­ratıcısı ancak Allah (c.c.)’tır.

 

NİÇİN GÖZYAŞI DÖKERİZ?

 

Haberimiz olmadan hatta ağlamasak da, gö­zümüz devamlı yaş çıkarır. Gözümüzdeki bez­ler tarafından salınan bu sıvı gözümüzü yıkar

Ağlamak her insanın tabii bir hakkıdır. Hat­ta bir ihtiyaçtır. Her insan ağlar. Yüreği taş kesilenlerin de bir gün kalpleri erir, boncuk bon­cuk göz yaşları şeklinde akar. Çünkü bu dün­yada beşerin mayası gülmekten ziyade ağlamak için yoğrulmuştur.

Hayvanlar da gözyaşı dökerler. Cenab-ı Hak onların da gözlerini yıkar. Fakat ağlamak yal­nız insana mahsustur.

Ağlayan insandaki gözyaşları, şefkatin mer­hametin bir sembolüdür. Bazen de içteki bo­zukluğun, tahammülsüzlüğün bir işaretidir.

En makul ve en kutsi gözyaşı, Allah (c.c.) için akandır. Hak yolcularının Cenab-ı Allah (c.c.)’a yaklaşabilmeleri için yegane sığınak gözyaşıdır. Allah (c.c.)’a bir nevi tevbedir. Arifin kalbinin tercümanıdır. Hakkın rahmetini tahrik ve merhametini celbeder. Vuslata erenlerin yegâne istinadgahıdır.

“Yerde yürüyen hiç bir canlı hariç olma­mak üzere rızıkları Allah’ın üstünedir. Onların duracak yerlerini de, emanet edilen yerlerini de O bilir. (Bunların) hepsi (ve bütün halleri) o apaçık kitapdadır.” (Hûd: 6)

 

 

 

KULLUĞUN İFASI İÇİN DÖRT SIFAT

 

Bu sıfatlar terbiye edilirse insan ancak o za­man insanlığını anlar. Bu duygular azgınlaşırsa insan tuğyana düşer, günah işler. Bunlar sıra­sıyla

1             — RUBUBİYET SIFATI:

Sahip olma, gayra tahakküm etme ve işleri tedvir edip hükmetme vasfıdır. Her insanın yaratılışında vardır. Bu sıfatın terbiyesi ile insan bütün mükevvenatın, yer ve göklerin bir sahibi olduğunu anlayabilir. Ancak bu sıfatı ile Allah (c.c.)’a inanabilir ve tevhide erebilir. Bu sıfat azgınlaşırsa, o zaman küfür, şirk, kibir, ucub ve benzeri günahların kaynağı olur. O kadar ki her şeyin sahibinin kendisi olduğunu zanneder.

2             — BEHİMİYYET SIFATI:

Bu sıfatta hakim olan şehvettir. Bunun ter­biyesi ile hayatın idamesi, neslin bekası müm­kündür. İnsanda aile mefhumu hasıl olur. Bu sı­fatın azgınlığından zina, livata, oburluk gibi günahlar işlenir.

3             — SEBU’İYET (Yırtıcılık) SIFATI:

Bu sıfatın terbiyesi ile insanda cesaret ha­sıl olur. Din ve vatanı müdafaa ve muhafaza edecek gaziler ve’ilai kelimetillah için canını vermekten çekinmeyen mücahidler meydana ge­lir. Azgınlaşırsa, anarşistler ve eşkiyalar türer.

4             ( ŞEYTANİYET SIFATI:

Bu sıfatın terbiyesi ile insan iyiyi kötüdenayırma meziyetine ulaşır. Kendisinde bir feraset hasıl olur. Hilekarların hile ve desiselerini kav­rar. Ya azgınlaşırsa, o zaman hiç düşünmeden hile, based, yalan, gıybet ve benzeri günahları işler.

(İbrahim Eken Kulluk Sh. 16)

 

KALBİN MEŞGULİYETİ

 

Muhammed Pârsâ Hazretleri Hicaz’a gider­ken yolda bir şehirde sarraf dükkânına rastla­mış. Dükkân sahibi genç, müşteri çok, alışve­riş altun para üzerinedir. Üç cihetten dünyevi durumu gören Muhammed Pârsâ dükkân sahibi gencin kalbine teveccüh etmiş. Keşfen, kalbinin Hakk ile meşgul olduğunu müşahade etmiş.

Tahsin buyurmuş:

— «El kârda, gönül yârda» demiş.

Sonra Hicaz’a vardığında Beytullah’ı tavaf esnasında bir ak sakallı pir-i faninin Kabe’nin örtüsüne sarılarak ağladığını, göz yaşlarının ora­yı ıslattığını görmüş. Gıbta etmiş. Keşke bende böyle iltica etsem, ağlasam demiş, ihtiyarın kalbine teveccüh etmiş. Keşfen onun kalbinden, tamamen dünyalık istediğini müşahede eylemiş müteessir olmuştur.

***

«Sizin hayırlınız, en üstününüz Kur’an’ı öğ­renen ve onu öğretendir».

«Ehl-i Kur’an olanların şu âyeti unuttum! demeleri ne fenadır! Belki unutuldu denilebilir.»

«Kur’an’ı daima müzâkere ve muhafaza edi­niz. Varlığım, kudret elinde bulunan Allah (c.c.)’a yemin ederim ki Kur’an’ın hafızadan, gönüllerden çıkıp kaçması, bağlı devenin boşanıp kaçmasından daha hızlıdır!»

«Kur’an okuyan ve gereğince hareket eden mü’min tadı güzel ve kokusu güzel olan turun­ca benzer.»

 

DÜNYA HAYATI

 

“Dünya hayâtının hâli gökten indirdiğimiz bir su gibidir, ki onunla yeryüzünün — insanla­rın ve hayvanların yediği— nebatı birbirine ka­rışmıştır. Yeryüzü tam zinet ve ihtişamını ta­kınıp süslendiği, sahipleri de onların mahsulle­rini toplamağa kadir olduklarını zannettikleri bir sırada geceleyin veya gündüzün ona —don, kasırga ve sel gibi— emrimiz gelivermiştir ki sanki dün de yerinde yokmuş gibi onu da kö­künden koparılıp biçilmiş bir hale getirmişizdir. İşte biz iyi tefekkür eden bir kavim için Ayetleri böyle açıklarız.”

(Yunus Sûresi 24-25)

FOBİ NEDİR?

 

Fobinin kaynağı, çocuklukta geçirilmiş bir korkudur. Hatta eski korku unutulsa bile fobi devam eder. Doktorlar, fobili kimseleri, korku kaynağı ile hadiseyi hatırlamalarına yardımcı olarak tedavi edebiliyorlar.

Böyle bir hastalık halinde elbette doktora gidilebilir. Fakat Allah (c.c.)’a kuvvetli bir iman ve İslâmiyeti yaşamak, bu tip hastalıkları eri­tir. Allah (c.c.)’a güven duygusu ve İslâmiyeti yaşayarak kazanılan çelik gibi bir irade, yersiz korku hislerini kontrol eder. Rabb-ül Âlemin’e olan inanç sisteminde fobi yok olur.

Ey insan, cemiyetin tesiri altında kalma, in­sanlardan korkma! Onlar sana yar olmaz, ihti­yacını gidermez. Sâlihlerin, âlimlerin, âbidlerin yolu olan Sırat-ı müstakimden ayrılmaktan kork! (Vücudumuzdaki Harikalar Sh. 154) İLAHÎ KUDRETİ TEFEKKÜR

Abdullah İbni Ömer (r.a.) Hazretleri demiş­tir ki: «Hz, Aişe’ye Resûlullah (s.a.v.)’dan gördü­ğün şeylerin en ilginç olanını bana haber ver.» dedim. Binaenaleyh ağladı ve uzun bir müd­det ağladı da sonra dedi ki: «O’nun her işi acâibattan idi.»

«Bir gece yanıma geldi sonra «Ya Âişe bu gece bana Rabbıma ibadet etmek için izin ve­rir misin?» Ben de «Ya Resûlullah ben senin yakınlığını severim muradını da severim, me’zunsunuz.» dedim.

Kalktı, odadaki su kırbasına vardı, abdest aldı suyu çokça dökmedi, sonra namaza dur­du. Kur’ân okudu ve ağlıyordu. Sonra iki elini kaldırdı yine ağlıyordu. Hatta göz yaşlarının ye­ri ıslattığını gördüm. Müteakiben Bilâl (r.a.) geldi. Kendisine sabah namazını i’zan ediyordu. Baktı ki ağlıyor: «Ya Resûlullah Allah Teâlâ se­nin mütekaddem ve müteahhar günahını mağ­firet etmiş olduğu halde ağlıyor musun?» Re­sûlullah (s.a.v.): «Ya Bilal Allah (c.c.)’a şükreden bir kul olmayayım mı?» ve sonra şöyle devam etti: «Nasıl ağlamayayım, Allah-ü Teâlâ bu gece «Muhakkak ki yerin ve göğün yaratılışında, ge­cenin ve gündüzün birbirini takip edişinde akıl sahipleri için ibretler vardır.» (Al-i İmran 190) Ayet-i Kerîmesi’ni inzal e.tti.» dedi ve sonra da: «Yazıklar olsun o kimseye ki bu Ayeti okur da üzerinde düşünmez.» buyurdu. (Hak Dini Kur’ân Dili, Cilt II. Sh. 1253)

 

NEFS HAKKINDA

 

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) buyuruyorki: «Nefsin senin bineğindir. Ona rıfk ile muamele et» Burada nefs itaatkar olduğun­da o zaman ona rıfk (yumuşaklıkla) ile muame­le etmek lâzım geldiğine işaret edilmektedir. Vü­cudu hareket ettiren nefstir. O da buhar-ı zulmânîdir. Bu Hadis-i Şerif mucize gibidir. Çünkü vapur ve trenleri hareket ettiren de buhardır. İnsanı yürüten de buhar-ı zulmânî olan nefstir. Vapurun buharı tükenince nasıl yürümezse, nefs de gıdasını alamazsa; ateş ve sudan meydana gelen buhar-ı zülmâni meydana gelmiyeceğinden yürümez. Bu niyetle itaatkar olan nefse rıfk ile muamele edip gıdasını vermek lâzımdır.

Nefs eğer mutî (itaatkar) değilse ona da adavet (düşmanlık) edip öldürmek lâzımdır. Çünkü nefs terbiye olmazdan önce kendisine rıfk ile muamele edilirse o düşmanlığına devam eder.

Usûlünce nefsi mutî oluncaya kadar terbi­ye etmeye devam etmelidir. Ancak o zaman in­san kulluk vazifelerini derin bir zevk ve neş’e içerisinde seve seve îfâ eder. (Musahabe, C. 6, Sh. 21)

Dört şey şekavet (itaatsizlik) alametidir:

— Ağlamayan göz,

— Kasvetli ürpermeyen kalb,

— Tûl-i emel (uzun emel),

— Dünyaya aşırı düşkünlük (hırs).

 

DİNDE SEBAT VE TESLİMİYET

 

Cenab-ı Hakk (c.c.)’ı unutup isyan etmek âdeti olan kimselerden bazısı, dininde bir şek üzere Allah (c.c.)’a ibadet eder. Fakat ibadetin­de yakin ve sebat olmaz. Hesabına gelmezse dünyevî bir zarar görecekse öbür tarafa kolay dönebilmek için sıdk ile dinine sarılmaz. Bu gi­bi kimselere bir fitne isabet ederse dinini terkeder küfür cihetine döner.

Cenab-ı Hakk (c.c.) dinine itimat ve teslimi­yeti olmayan kimselerin halini, harpte askerle­rin bir tarafında bulunup eğer askerde zafer galebe görürse harbe iştirak eden ve eğer hezi­met yenilgi görürse derhal firar eden insanın haline teşbih eder (benzetir). Bu gibilere mü­nafık denilir. Nitekim Uhud Muharebesi’nde üçyüz kadar münafık nazik bir zamanda harpten çekilerek kalblerinde besledikleri nifaklarını iz­har ederek (açığa çıkararak) dine ihanet etmişlerdir. (Musâhabe 6, Sh. 15)

SİGARA

Sigaranın akciğerde oluşturduğu hastalıklar şunlardır:

— Bronşit,

— Akciğer kanseri,

— Amfizem (küçük hava keseciklerinin parçalanması).

Sigara diğer organlarda ve sistemlerde de daha pekçok hastalık meydana getirir. Siz buna rağmen içmeye devam ediyorsanız… Siz bilirsi­niz…

 

KİBİR VE DÜNYA SEVGİSİ

 

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Kalbinde zer­re ağırlığında kibir bulunan kimse Cennet’e giremez.” buyuruyor. Bu duruma göre kalb, ki­birden temizlenmedikçe selim olmaz.

İblis yıllarca ibadet etmiş olduğu halde kib­rinden dolayı Hakk’ın huzurundan kovuldu. Ke­za kalbdeki mal sevgisi de mü’minleri Cenab-ı Hakk’a ibadetten alıkoymaktadır.

Dünya muhabbeti her günahın basıdır. Dünyaya muhabbet büyük günahların en bü­yüğüdür.

Dünya insanı Allah (c.c.)’dan gafil edip alı­koyandır. Yoksa ne altın ne gümüş ne de evlad ü iyaldir. Bunlar kalbi Cenab-ı Hakk’ın mu­habbetinden ve ibadetinden alıkoymadıkça dün­ya değildir. Mal para ve servet cepte, evde, ma­ğazada, kasada bulundukça caizdir. Fakat kalpte bulunması kalbin onlarla meşgul olma­sı caiz değildir. Mü’minin kalbi nazargah-ı ila­hidir. Hadis-i Şerifte: «Cenab-ı Hakk -azze ve celle- sizin cisminize, zahirî kalıbınıza ve suretini­ze nazar etmez. Bilakis O kalblerinize ve amel­lerinize nazar eder.»

***

«İlim, hazinedir. Anahtarı ise suâldir.»

«Âdemoğlunun iki vadi dolusu altım olsa bir üçüncüsünü ister. Âdemoğlu’nun gözünü an­cak toprak doyurur.» (Keşfü’1-Hafâ 11/210 11/75)

 

ŞEYTAN VE NEFSE KULLUK

 

«— Ey Âdem oğullan! Şeytan’a tapmayın, diye size emretmedim mi?»

(Yasin: 60)

Âyeti kerimesiyle Cenab-ı Hak buyurmuş­tur ki:

«— Ben size demedim mi şeytan’a kulluk et­meyiniz? Herkes Cenab-ı Hakk’ın evamir-i ilahiyyesini kâmilen ifa ve nevâhisinden külliyen içtinab eder. işte kulluk budur. Yoksa gaflet ile imrar-ı vakt ederek ibadet ve taata ehemmiyet vermeyen kimse kul olamaz.

Bazıları da süs ve zîynete, paraya, emvale muhabbet eder, paranın kuludur. Hz. Peygam­ber (s.a.v.) Efendimiz buyurmuştur ki:

«— Altın ve gümüşe tapanların Allah (c.c.) müstahakkını versin!» Cenab-ı Hak da buyurur ki:

«— Evladınızı fakirlik korkusuyla öldürme­yin. Onlan da sizi de biz rızıklandırırız.» (El-İsra: 31)

Evladınız çok olursa, rızkını nasıl tedarik ederim diye korkarsınız. Halbuki onların rızkı­nı sizden daha evvel ben düşünmüşüm.

«— Siz Cenab-ı Hakk’ın eavmir-i ilahiyyesine itaat ederseniz, Cenab-ı Hak size muzafferiyet ve nusret ihsan eder. » (Muhammed: 7) (Müsâhabe 6, Sh. 190)

Peygamber (s.a.v.) buyuruyor ki: «Herhangi bir kavim bir mecliste oturup da Allah’ı zikretmez, Peygamber (s.av.)’ine salat ü selâm getirmezlerse bu meclis onlar için bir nekîse (eksiklik) olur. Allah dilerse azab, dilerse mağ­firet eder.»

 

HUBB-İ DÜNYA

 

Dünya muhabbeti günahların piridir.

«Ey mü’minler! Emvaliniz ve evladınız sizi Allah’ın zikrinden ve üzerinize farz olan ibadeti edadan meşgul etmesin. Eğer bir kimse­nin emval ve evlâdı feraizini edadan onu meş­gul ederse onlar zarar görücüdürler ve hüsran­da kalıcıdırlar.» (Münafikûn: 9)

«Allah bir adamın göğsünde iki kalb yarat­madı.» (Ahzab: 4)

Hz. Ömer (r.a.) İran’ın fethini müteakip Ashab-ı Kirama şu hitabede bulundu:

«Mecusî devleti mahvoldu. Bundan sonra bir karış yerlerini istirdad edemezler. Cenâb-ı Hak onların diyar ve emvalini size mevrus kıldı. Ta ki sizin ne gûna amel edeceğinize nazar buyura… İmdi halinizi tebdil etmeyiniz, yoksa si­zi başka bir kavimle istibdâl buyurur. Ben bu ümmet hakkında bir taraftan korkmam, illâ si­zin tarafınızdan korkarım, buyurdu.» (Musahabe 1, Sh. 105)

İnsan kendi ile meşgulken, yer ve gök me­leklerinin kendisi için istiğfarı, şüphesiz en bü­yük şereftir.

«İnsanların en efdali, bir mü’min alimdir ki gerektiği zaman yardım eder, gerekmediği zaman da kendi kendine kalır.» (H. Şerif)

«Ümmetimden iki sınıf düzelirse, bütün in­sanlar düzelmiş olur; bozuldukları vakit, bütün insanlar da bozulur. Bunlar da amirler ile alim­lerdir.»

(H. Şerif, İhyâ-u Ulûmiddin C. l, S. 19-20)

 

KÖTÜ ARKADAŞLARI TERKETMEK

 

«Ey hakikat yolcusu! Kötü kimselerle arka­daşlık etme, onları terketmeye gayret et. Onlarla olan sevgi ve dostluğu kes. İyi kişilerle müna­sebet ve dostluk kurmaya çalış. Kötü kimselerle arkadaşlık eden dost ve yaranlarını da terket… Hayre müteveccih olan kişilere —uzak da olsalar— yakınlık sağla. Çünkü sevdiğin ve sevişti­ğin kimselerle aranızda derunî bir yakınlık teessüs eder. O halde kiminle sevişip dostluk kurdu­ğuna dikkat et…

Bilginlerden bir kısmına sorulmuş:

«— Yakınlık nedir?»

«— Sevgi ve dostluktur» diye cevap vermişlerdir.

Ey âhıret yolcusu! Şerli kimselerle sohbet et­men, iyi kişilere sui-zan beslemene, onlar hakkında iyi niyetinin değişmesine sebep olur. Böyle bir duruma düşmen senin için derin bir bataklık sa­yılır. Düşmemeye gayret et… Allah (c.c.)’ın yüce Kitabının ferahlatıcı gölgesinde yürü ki felah ve necat bulasın. Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in sün­netinin gönül açıcı havasına gir ki ebediyen kurtulasın…» Abdülkadir Geylâni (r.aleyh)

İLAHİ

Her kime kim bir nefes aşk selâm eyledi

Gönlü ulaştı Hakk’a, canda makam eyledi.

 

Sevdi inayet anı, buldu hidâyet canı,

Canım ol âşıkın oda haram eyledi.

Eflâki Dede

MEVLÂNA’YI KENDİ DÜNYASINDA DEGERLENDİREMİYORSAK

 

Müslüman olan selamet bulur. Cenab-ı Hakk c.c.) bizleri müslüman olarak, «ÜMMET» olma erefine erdirmiştir. Bu hakikat Allah (c.c.)’in bizlere büyük bir ihsanıdır. Zira Cenab-ı Mevla’nın, insanı müslüman yaşatması büyük bir nimettir, ilum dibine ışık vermez» misâli; çoğumuz bu­nun farkında bile olamıyoruz.

Tarihimiz yüce şahsiyetlerle doludur. Fakat bugün büyük zatların fikir ve ilmini değil ismi­ni bile bilmeyenler var. Genç kuşaklara da bü­yüklerimizi öğretmiyoruz. Öğretmiyorlar, öğrettirmiyorlar. Acaba neden aramıza giren bu per­deyi yırtamıyoruz? Halbuki büyüklerimizi tanı­madan istikbâlden emin olamayız.

İşte, anma merasimleri yapılan Mevlâ­na Celaleddin-i Rumi Hz.’de bunlardan bi­ridir. Bugün Mevlâna Batının yortularına alet edil­mektedir. Ülkemizde ise sadece turizm malzeme­si yapılıyor. Gerçek dışı bir halde milletimize tak­dim ediliyor. Bizler için acı bir dunaadtar, bu Şu halimizle Mevlâna’nın torunları olmağa hiç de lâyık değiliz. O’nu gerçekten anlamağa çalışalım. Milletçe gençliğe tanıtalım ki, bu anarşi son bulsun. Yalnız bilinsin ki, Mevlâna Hz. dans müzik bilmem ne şeyiyle iştigâl etmemiştir. O büyük bir mütefekkirdir. Büyük bir velidir.

Ölüm yıldönümünde Mevlâna Celaleddin-i Rumi Hz.ni rahmet ve fatihalarla anar, nur içinde yatmasını Allah (c.c.)’dan niyaz ederiz. Ruhu şad olsun.

 

NEFSİNİ BİLEMEYEN RABBINI DA BİLEMEZ!

 

Nefsini bilmeyen Rabbini de bilmeyecek ve Allah (c.c.)’ne şirk koşmaktan çekinmeyecektir. Nitekim Ayet-i Celilelerde beyân buyuruluyor ki:

«O (inkarcı) insan görmedi mi: Biz onu bir nutfeden yarattık. Şimdi de aşikar bir mücade­leci kesiliverdi. (Nutfeden) yaratılışını unutarak bize bir de misâl getirdi: «Bu kemikleri kim diril­tir, onlar çürüyüp dağılmışken?» dedi (Yasin Sû­resi, Ayet: 17 – 78).

Rivayet olunur ki Übeyy ibn Halef, Hazret-i Resûlullah (s.a.v.)’ın huzuruna elinde bir çürük kemikle gelir ve onu eliyle ufalayarak: «Allah (c.c.) bunu böyle çürüdükten sonra diriltir der misin?» demiş ve Efendimiz (s.a.v.) de: «Evet! seni de ba’seder ve ateşe kor!» buyurmuşlar ve bu Ayet-i Celile de bu sebeple nazil olmuştur.

HELÂL HARAM SINIRI

Hadîs-i Şerîf’de buyurulur ki: «Helâl olan şeyler bellidir; haram olanlar da bellidir. Fakat haram ile helâl arasında bir takım şüpheli şey­ler vardır (ki bunlar helâl midir, haram mıdır? Çok kimseler bilmezler). Kim ki kendisince günah olması sezilen bir şeyi terkederse, o, hürmeti aşikâr olan şeyi çoktan bırakmış demektir. Kim ki günah olması şüpheli olan şeye cür’et ederse bu da hürmeti vazıh muharremâta dalmağa yaklaş­mıştır. Günahlar Allah (c.c.)’ın korusudur (yasak yeridir). Hangi çoban ki (davarını) koru et­rafında otlatırsa, çok sürmeden koruya dalabilir.»

 

RIZIK KONUSUNDA ENDİŞE

Ashâb’dan Said el-Hudrî anlatıyor:

“Bir gün sabahladığımda evimizde ağzımıza koyacak tek lokma nesnemiz bulunmuyordu. Ak­şamleyin de bir şey yiyememiştim. Açlık canı­ma tak dedi. Dayanamadım, karnıma taş bağladım. Karım benim bu halimi görünce üzüldü, gözleri yaşardı ve bana Resûlullah (s.a.v.) Efendi­mize gitmemi, yiyecek olarak bir şey istememi söyledi. “Ben bunu uygun görmüyorum” dedi­ğimde, falan ve filanın gidip Peygamber (s.a.v.)’den bir şeyler istediklerini hatırlattı. Bunun üzerine cesaretlendim ve Mescid-i Saadete yöneldim. Bu sırada Resûlullah (s.a.v.) içerideki cemaate hitap ediyordu. Yaklaştım, konuşmasının bitme­sini bekledim derken sözü dilenmeye ve mecbur kalınmadıkça başkasına el açmamaya getirdi «Kim haramdan ve dilenmekten sakınırsa Allah onu iffetli kılar. Kim doygunluk gösterirse Allah onu zengin kılar. Bizden bir şey isteyene veririz ve fakat ona şu yolda tavsiyede bulunuruz: Kim bizden bir şey istemez, yüz suyu dökmez doygun davranırsa, o, bizden bir şey isteyenden bize daha sevimlidir!»

Resûlulah (s.a.v.)’ın bu sözlerini duyunca bir şey istemeden döndüm. Allah bana geniş rızık kapılarını açtı. O kadar ki Ensardan hiç bir ailenin bizim kadar zengin olduğunu bilmiyorum.»

***

«İyi dinleyiniz! Size cehennem ehlini haber vereyim: Katı yürekli, kibirli, hilekâr ve ululuk taslayan kimselerdir…» (Tecridi Sarih C. 11, S. 211 – 212)

 

MÜ’MİNLER BİRBİRLERİNİ SEVMEK MECBURİYETİNDEDİR

 

«Kafir olanlar bile birbirinin yardımcılarıdır. Eğer siz bunu yapmazsanız yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesâd olur!» (El-Enfal Sûresi: 73)

Bu ayette üç hüküm vardır:

«1— Kâfirlerin biribirlerine dost olmalarıdır ki, dost daima dostuna yardım eder ve fırsat bul­dukça, düşman addettiği millete ihanet eder. Binaenaaleyh hiçbir kafir Millet-i İslâm’ı diğer kâ­fir üzerine tercih etmez.

— Ehl-i İslâm’ın kafirleri dost ittihaz etme­lerinin yeryüzünde büyük fitne olmasıdır. Çünkü kafirleri dost ittihaz edince Ehl-i İslâm onların fena ahlakıyla tehalluk eder. Ve onların dostluğuna aldanarak Adât-ı İslâmiyye ve Anânat-ı Milliyeyi terk ederek her telakkiyi onlardan bekler, onları yüksek kendini hakir görmekle, kuvvet-i umumiyye zaafa uğrar, metanetini kaybeder. Bi­naenaleyh, kâfirler diyar-ı İslâm’a hücum ile akıl­lara hayret vererek fitneler zuhur eder.

— Kâfirleri dost ittihaz etmek büyük fesadı mucib olur. Zira fitne olan yerde fesad olacağı şüphesizdir.» (Bedir Gazvesi ve Sûre-i Enfâl tef­siri – Ramazanoğlu Mahmud Sami (K.S.).

İşte Allah (c.c.)’nin müslümanlara emir ve tavsiyeleri…

Mü’minleri birbirine, bir yapının taşlarından daha çok bağlayan Allah (c.c.)’ın buyrukları, Re­sûlullah (s.a.v.)’ın mübarek sözleri çoktur, İslâ­miyet bu mevzuya ehemmiyetle eğilmiş ve değer vermiştir.

 

İLAHÎ KUDRETİ TEFEKKÜR

 

Abdullah İbn-i Ömer (r.a.) hazretleri demiştir ki; «Hz. Âişe (r. anha)’ye Resûlullah (s.a.v.)’dan gördüğün şeylerin en ilginç olanını bana haber er dedim. Binaenaleyh ağladı ve uzun bir müd­det ağladı da sonra dedi ki “O’nun her işi acaibattan idi.”

Bir gece yanımıza geldi sonra «ya Âişe bu gece bana Rabbıma ibadet etmek için izin ve­rir misin?- Ben de -Yâ Resûlullah ben senin ya­kınlığını severim muradını da severim, me’zunsunuz» dedim.

Kalktı, odadaki su kırbasına vardı abdest al­dı suyu çokça dökmedi, sonra namaza durdu. Kur’an okudu ve ağlıyordu. Sonra iki elini kal­dırdı yine ağlıyordu. Hatta göz yaşlarının yeri ıslattığını gördüm. Müteakiben Bilâl (r.a.) geldi. Kendisine sabah namazını haber veriyordu. Baktı ki ağlıyor «Yâ Resûlullah Allah Teâlâ senin geç­miş ve gelecek günahını mağfiret etmiş olduğu halde ağlıyor musun?» Resûlullah (s.a.v.) «Yâ Bilal Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı? ve sonra şöyle devam etti «Nasıl ağlamayayım Allahû Teâlâ bu gece muhakkak ki yerin ve göğün yaratılışında, gecenin ve gündüzün birbirini takip edişinde akıl sahipleri için ibretler vardır.» (Âli İmran 190) ayet-i kerîmesini inzal etti» dedi ve sonra da «Yazıklar olsun o kimseye ki bu ayeti okur da üzerinde düşünmez» buyurdu.»

(HAK DİNİ KUR’AN DİLİ CİLT II. S. 1256)

 

TEFEKKÜR EDEN MÜSLÜMAN OLUR

 

İnsanlar fıtraten İslâm olarak doğarlar. On­ları aileleri ve çevreleri kendilerine benzetir. Eğer müslüman değilseler, çocuklarını bâtıl olan inanç­larına alıştırırlar. Fakat buna rağmen her insan düşünerek, araştırarak ve öğrenerek bir olan, eşi ve benzeri olmayan Allah (c.c.)’ı bulmak, İslâm’ı kabul etmek zorundadır. Âdemoğlu dünyanın en ücra bir yerinde de olsa Allah (c.c.)’ı tefekkür­le bulabilir, İslâm’ı yalnız başına öğrenemez ise de bütün mevcudatın bir yaratanı olduğunu id­rak edebilir, İslâm’ı bulamadığı müddetçe mes’uliyetten kurtulamaz.

Dünyanın dört bir yanında düşünen kafalar. Kur’an’ı okuyan, İslâm’ı tedrik eden insanlar hemen İslâm’a teslim oluyorlar. Hak dini kabul edi­yorlar. Çeşitli «İZM»lerden kurtuluş bekleyen in­sancıklar düşünebilseler mutlaka Hak yolun «İS­LÂM» olduğunu bulacaklardır. İnsanların son ola­rak başvuracağı kapı İslâm’dır. Başka çıkar yol yoktur, İslâm’a gelmediği müddetçe dünya insanı­nın bu buhranı devam edecektir.

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

 

Seyyidil Kevneyn (s.a.v.): Rssûlullah (s.a.v.) dünya ve ahiretteki tüm mahlûkatın efendisi olup dünya ve ahiret ehline sığınak olduğundan kendisine «iki dünya efendisi» anlamında bu isim verilmiştir.

Aynün Naim (s a.v.): Nimetin kendisi.

 

ALLAH KORKUSU

 

Birgün Ashâb-ı Kiram (Aleyhimürridvan) Re­sûlullah (s.a.v.)’a Hz. Ebu Bekir (r.a.)’den şikayet için gelmişlerdi.

“Ya Resûlullah! Hz. Ebu Bekir odasında yal­nız başına ciğer kebabı yer kokusunu duyarız, bizi hiç davet etmez” dediler. Resûl-i Ekrem (s.a.v.): «Onun bir daha öyle yaptığında haber verin beraberce evine gidelim.» buyurdular.

Birgün haber verdiler. Resul-i Ekrem (s.a.v.) hemen kalkıp Hz. Ebu Bekir (r.a.)in odasına git­ti. Ateş veya kebab yoktu.

«Ya Ebu Bekir, sen ciğer kebabı yiyormuşsun bize de var mıdır?» diye sordular.

«Ya Resûlullah! Ben ciğer kebabı yemiyorum pişen kendi ciğerimdir» dedi. Resûlullah (s.a.v.) bunun nasıl olduğunu sorunca:

«Hak Teâlâ bana İslâm dinini nasib etti, Habibine dost eyledi. Ashab-ı Kiram arasında şöh­ret verdi. Acaba kıyamet gününde halim ne olur, bu kadar nimetin şükrünü yapabilir miyim, diye korktuğumdan ciğerim kebab oluyor.» cevabı­nı verdi. Bunun üzerine Ashab-ı Kiram (r; anhüm)’ün Hz. Ebu Bekir (r.a.)’e olan muhabbet­leri daha çok arttı. (Cehar Yar-i Güzin).

Müslüman kıymetli vaktini boş geçirmeme­lidir. Bilakis Kur’an-ı Kerim bilmeyenler hemen öğrenmeli, bilenler hergün okumalıdırlar. Yürek­lerde onun hükmü heyecanı her zaman yaşanma­lı ve yaşatılmalıdır.

Cenâb-ı Hakk bizleri ibadetlerini huşu ile kı­lan kulları zümresine ilhak buyursun. (Amin).

 

ALLAH (C.C.)’İN KORKUSUNDAN AĞLAYAN GÖZLER

 

Bir göz daha vardır ki; gerçekten kirlerden ve pisliklerden temizlenmiş olan gözdür. İşte bu göz, Allah (c.c.)’dan korkarak ağlayan gözdür. Ağlamak ile gözler gerçek kirlerden günâhlar­dan temizlenmiş oluyor. Ağlayan göz, Ebû Reyhâne (r.a.)’den rivayet edilen bir Hadîs-i Şerîfte temcîl ve tebşîr ediliyor: «Allah korkusundan ağlayan göze ateş yasak edilmiştir.» (Râmûz Tercümesi, s. 396) Daha bir çok Hadîs-i Şeriflerle ağlayan gözler, yüceltilmişler ve azâbdan emîn olmak ile müjdelenmişlerdir.

GÖZLER KALBİN PENCERESİDİR

Manevî Göz denilen basiretin, bilhassa bu maddî gözümüz sayesinde açılıp kapandığı açık bir gerçektir. Gözün afatlarından emîn isek, kalp gözümüz olan basiretimiz açıktır. Değil isek, kalp gözümüzün etrafına o günâh ve haramla dolu bakışlarımız çok muhkem duvarlar örmüşler de­mektir ki, bu hâl, Allah (c.c.) korusun ebedi ni’metten mahrum olmanın çok acı bir ifadesidir.

Allah (c.c.)’ın dostları olan Ehlullah Hazerâtının kalbi, temiz bir havuza benzettiklerini hatırlarsak, bakışların neler kaybettirdiğini da­ha yakînen idrâk etmiş oluruz. İşte, harama bakmak gibi bir günâh irtikâb etmek, o temiz havuza göz borusu ile kirli suyu akıtmak demektir.

“Göz, nazar değmesi haktır. İnsanı kabire deveyi çömleğe koyar. (Yani canından eder.)” (Menâvi)

 

MÜ’MİN DAİMA ÜMİTLİDİR

 

Dünyada bir şeyler oluyor. Bunu gören göz­ler sezebiliyor. Hergün yeni hâdise, her gün ye­ni gelişmeler zuhur ediyor. Küfrün, bâtılın zirve­de bocaladığı şu günler de Hakk’ın doğuşunun müjdesini veriyor bunlar. Hak ehli olarak ümidvarız istikbalden. Yalnız müslümanlar basiretli olmalı, feraseti elden bırakmamalıdır. Çok dikkat­li ve titiz hareket etmelidir. Çünkü bâtılın bile müslümanlan şaşırtmak için sûret-i Hak’dan gö­ründüğü aşikârdır bugün. Hakk’ın gelişini gizlemeye çalıştığı ayan beyan meydandadır. Şeytan ve askerleri vazife başındadır. Gözlenen dünya olayları bunun açık delilidir. Mü’minler olarak hâdiseleri iyi tahlil edelim. Düşünmeden, apar to­par herhangi bir olayın veya gelişmenin ardına düşmeyelim. Maazallah ebedî olarak hüsrana uğ­rarız. Zîra işler karıştıkça çok aldatıcı vakıalar olacaktır. Kıyamet alâmetlerini bir bir öğrenmek ve üzerinde, hakkı ile düşünmek gerekmektedir. Yalnız bizim yolumuz zor ve meşakkatlidir. Ucuz ve kolay değildir. Bu yolda büyük bir sabır ge­rekir. Hakk (c.c.) dostlarının, Peygamber (s.a.v.) vekillerinin kölesi olmak gerekir. Ye’se düşmek, azmi bırakmak, say-u gayreti terk etmek yoktur bu yolda. Her gün daha iyiye, daha güzele doğ­ru gitmeliyiz. Bizim yolumuz ümidsizlik yolu de ğildir.

Hak gelecek, batıl mutlak yıkılacaktır. İstiklâl İslâm’ın ve müslümanlarındır. Hiçbir çırpınış, hiç bir şeytan tuzağı buna mâni olamayacaktır.

 

GÖZ NİMETİNİN ŞÜKRÜ

 

Rivayet edilir ki-, Ben-i İsrailden bir zâhid kul Cenâb-ı Hakk (c.c.) Hazretlerine dua eder ve der ki: «Allahım! Benim canımı, secdede iken an» Gerçekten, Cenâb-ı Hakk (c.c.) Hazretleri, o zahid kulunun canını secdede kabzeder. O zahid kul; «Allahım beni yaptığım ibâdet­lerin karşılığı olarak Cennetine koy!» der. Allah (c c) Hazretlerini bir an bile zikirden gafil ol­mayan o zahid kulun amel ve ibadetlerini kefeye, göz nimetini de bir kefeye koyarak tar­tarlar ve göz nimeti daha ağır gelir. Bunun üze­rine Allah-ü Teâlâ Hazretleri. “Daha göz nimetinin bile şükrünü ifâ edemeyen bu kulumu atın Cehenneme!” buyurur. O zâhid kul neticenin azaba dönüştüğünü görünce: «Allahım! Yaptığım ibâdetlere göre değil, beni rahmetinle Cenneti koy!» der. Ve neticede Cenâb-ı Hakk’(c.c.)ın rahmetiyle kurtulur.

Evet! Göz bu kadar değerli bir nimet ki: “Gözüm özümdür” denilmiş. Öyle ise; Cenab-ı Hakk (c.c.) Hazretlerinin biz aciz kullarına ihsan buyurduğu bu nimet-i uzmanın kadrini bilip, onu iyi temizleyelim ve muhafaza edelim.

«İhtilâfâtiyle uğraşmakta dehrin zevk yok

Zevk anın mirsâd-ı ibretten temâşasındadır.»

***

“Sabırda musibet, hüzün ve telaşta menfaat yoktur. Sabredin ki her şeyin başı sabırdır.» Hz. Ebu Bekir (r.a.)

 

HAKKIN ŞAMARI

 

Bir gün Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz; Kureyş’in en azılı müşriklerinden Velid b. Muğîre, Ümeyye b. Halef ve Ebu Cehil b. Hışam’a rastla­mıştı. O müşrikler gözlerini kaşlarını oynatarak, dilleriyle de kötülükler sayarak Hz. Peygamber (s.a.v.)’i incittiler.

Bunun üzerine yüce Allah (c.c.) indirdiği ayet­te şanlı Peygamberimizi (s.a.v.) şöyle teselli etti: «Habibim andolsun senden önceki peygamberler­le de alay edildi de eğlenmekte oldukları şey (ler, yani hak), içlerinden o maskaralık edenleri çepe­çevre kuşatıverdi. De ki «Yeryüzünde gezip do­laşın, sonra bakın ki (peygamberi yalanlayanla­rın sonu nice olmuştur.» (El-En’am 10-11)

Hakk’ı yalanlayanların hiçbirinin hanesi şen­likli, bayındır olmamıştır ve olmayacaktır. Geçici zevkler insanlara bazen güzel görünebilir. Fakat er veya geç, mutlaka İslâm’ı tekzip edenler Hakk’ın şamarını yiyecektir. Kafirlerin İslâm’la alay etmeleri bizim onları İslâm’a davet etmemizi engellememelidir. Geçmiş milletlerin başına gelenlerden ibret almalıdır.

***

SANAT

 

Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış;

Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış…

N.F. Kısakürek

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Sahibül Alâmet (s.a.v.): Peygamberliğinin geleceğine dair birçok alâmetler olduğundan bu ismi almıştır.

DÜNYA SEVGİSİNDEN KAÇINALIM

 

Hz. Resûlullah (s.a.v.): «Allahû Teâlâ dün­yadan daha sevimsiz bir şey yaratmamış ve onu yarattığından beri bir kere olsun tarafına bak­mamıştır.» (Beyhakî İbn Ebi’d-Dünya) buyuru­yor.

Bazıları kısa ömürlerini bitmeyecek zanne­derler. Bütün mesâilerini dünya malı kazanmak için, makam, şan, şöhret ve ün için sarfeder. Mal sahibi oldukça doğru yolu şaşırır. İyilik yapamaz. Gaddarlaştıkça gaddarlaşır. Geçici malların gerçek sahibi olduğunu sanır. Allah (c.c.)’ı unutur. Onların ölüm aklına bile gelmez. Aç gözü doy­mak bilmez. Halbuki kara toprak o gözü bir da­ha boşaltmamak üzere dolduracaktır.

İnsanoğlu «Malım, malım» der durur. Hal­buki kişinin sadece yeyip içtiği, giyip eskittiği ve Allah (c.c.) için tasadduk ettiği vardır. Ancak Allah (c.c.) rızası için harcananlar ebedi olarak kalıcıdır ve kula faydalıdır. Diğer iki türlü har­canan da yok olup gitmiştir. Bunların haricindekiler zaten kulun değildir. Hal böyle olunca nedir bunca eziyetler mülk için? Nedir Hakk’ı unutup ölesiye çalışmalar?

Şu Hadis-i Şerife bir kulak verelim ve ken­dimize gelelim. Hz. Resûlullah (s.a.v.) buyuruyor. «Dünya, yeri olmayanın evi, serveti olmayanın malıdır. Aklı olmayan dünyalık toplar, ilmi olmayan dünyalık üzerinde husûmet eder. Anlama­yanlar dünyalık için hased eder, tahkiki, kat’i imâna sahip olmayanlar onun için uğraşıp du­rurlar» buyurmuştur.

 

MUHASEBE

 

İslâm’ın bir devlet olarak yaşanmaya başlandığı, bütün insanlığın Hakk (c.c.) yoluna davet edildiği bir dönüm noktası olan Nebi (s.a.v.)’in mübarek hicretlerinin yıldönümündeyiz. Bu vesileyle kendine şu soruları sor, otur, düşün:

Bir Peygamber ki öz yurdundan, yerinden iş­kenceyle, her türlü zorluklar çıkarılması yüzünden hicrete mecbur ediliyor. Acaba bunun şuurunda mıyız? Bizler İslâm için ne verebiliyoruz? İslâm’da teslimiyet esastır. Fert ve cemiyet olarak başarılı olmanın sırrı bunda gizlidir. Al­lah (c.c.)’a, İslâm’a Kitabullah’a, Sünnet-i Seniyye’ye seksiz teslimiyet gerekir. İslâm’ı olduğu gi­bi kabul edip yaşamağa gayretli olmak icab eder. Teslimiyetimizin tam ve şümullü olması için gay­retli miyiz?

Hayatımızın her anını Resûlullah (s.a.v.) gibi tanzim etmek zorundayız. O (s.a.v.) nasıl Allah (c.c.), seviyorsa bizde öyle sevmeliyiz. Hz. Pey gamber (s.a.v.) kurtuluşu kesin olduğu halde en çok Allah (c.c.) ı sever ve korkar idi. Müslüman da her şeyden çok Allah (c.c.)’ı sevmelidir. Bu da amellerde olur.

Nebi (s.a.v.) bağrına basan Medine ahalisinden ibret alıyor muyuz. Hicret niçin yapıldı. Ondan gaye ne idi hiç düşünüyormuyuz.

NEFSİ TANIMAK

 

İnsan dünyaya gelişinde kalbi (ya da vicdanı) parlak bir ayna gibi tertemizdir. Kötü ahlâk ve günahlar aynayı karartan is gibi kalbi karar­ır. Kur’an-ı Kerim’de «Hayır, hayır, bilakis yaptıkları sebebiyle kalbleri paslanmıştır» (Mutaffifin: 14) denilmektedir. Kalbin kararması ise insanın Allah (c.c.)’ın gösterdiği yolu görmesine ve onda yürümesine mani olur.

Güzel Ahlak ise kalpteki kiri ve pası silen, onu günah lekelerinden temizleyen bir ışık gibidir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz «Her günahtan sonra bir sevap işle ki onu yok etsin.» demiştir. Kıyamet gününde kalbini karanlıktan, kötülükten alıkoyanlar kurtulacaklardır. Allah (c.c.) «O halde Allah’ın huzuruna selim kalp ile gelenlerden gayrisi kurtulamaz» (Şuârâ: 88-89) buyurmaktadır.

O halde insana düşen, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e Allah (c.c.) tarafından bildirilen emir ve yasaklara uymaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ‘in hayatında yaptıklarını yapıp, yapmadıklarından kaçınmakla kalbi temizlemek ve nef­si tasfiye etmek (kontrol altına almak) mümkün olabilir. Zîra Allah Peygamberleri insanlara ör­nek olarak yollamıştır. O halde insan olabilmek için tek Önder’e harfiyyen riayet etmek şarttır.

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

 

Mahsusun Bil-izzi (s.a.v.): İzzetin nihayetine ve hakikatine ermek ancak Resûlullah (s.a.v.) Efendimize mahsustur.

R1FK VE TAHAMMÜL

 

Sabr, hoşa gitmeyen hadiseler karşısında dünya ve ahiret faydalarını düşünerek insani muvazeneyi bozmamak için kalplerde beliren bir sukûn ve dayanma kuvvetidir ki; hariçte «Afv, hilm, tevazu, iffet, kanaat, şefkat, merhamet, nezaket, müsamaha hınç yenme…» gibi ahlâki tezahürat ile görülür.

Sabır güzel ahlâkın ağırlık merkezi, imanın yarısı hayatın ışığı, ferah ve saadetin anahtarı­dır. Cennet hanesidir. Bir ayeti kerimede Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

«Sabr-u Sebat et! Zira Allah iyi hareket edenlerin mükâfatını zayi etmez.»

Allah’ın yapılmasını emrettiği namaz, oruç, zekât gibi ibadetlerin yerine getirilmesi için de yine sabır lâzımdır. Bunların yapılması ne ka­dar kolay olsa da yine nefse zor gelir. Onun için bu gibi şeylerden nefis hoşlanmaz. Nefsin bu is­teklerine karşı gelmek, fedakârlık ve sabır ister. Sabır imanın yarısıdır.

Allah-u Teâlâ Hazretleri bir başka ayette şöy­le buyurmuştur.

«Verdiğim kazaya razı olmayan ve musibete sabretmeyen kimse kendisine benden başka rab arasın.»

***

Hak şerleri hayr eyler

Zannetme ki gayr eyler

Ârif anı seyreyler,

Allah görelim n’eyler

N’eylerse güzel eyler

Erzurumlu İbrahim Hakkı

HİDAYET-İ İLÂHİYYE

 

Cenab-ı Allah (c. c.) Kur’an-ı Kerim’inde:

«Hidayeti kabul eden kimselere ise Allah (c.c.) daha ziyade hidayet verir.»

Bir başka ayet-i kerimede:

«O kimseler ki, onlar hidâyet-i ilâhiye ile ihtidâ ettiler. Allah (c. c.) onlara tevfik verir ve Kur’an’ı işittikçe hidayetleri artar, ziyade olur ve onlara takva yollarını gösterir.»

Münafıklar da Kur’an’ı işitirler; fakat istifâde etmezler. Ama o kimseler ki onlar Allah (c.c.)’ın gösterdiği doğru yola girmekle ona sığındılar, Allah Teâlâ da bu yüzden onların hidâyetlerini kuvvetlendirir.

Her kimin kalbinde Allah korkusu zayıftır. O kimsenin Allah (c. c.) emirlerine bağlılığı da o derece zayıf ve gevşek olduğu gibi yasakların­dan yüz çevirmesi de ona göre zayıf olacaktır. Allah (c. c.) Ankebut sûresinde (69):

«O kimseler ki onlar bizim dinimize yardım için mücahede ettiler. Elbette biz onlara doğru yo­lumuzu tevfik ederiz. Halbuki Allah (c. c.) mua­veneti ihsan erbabı ile beraberdir.» buyurmuştur.

Yine bir kudsi hadiste Cenab-ı Hak (c. c.):

«Kulum bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım. Bana bir arşın yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Yürüyerek bana gelirse koşarak ona gelirim » buyurmuştur.

 

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

 

Meberr (s.a.v.): Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz hayırlı ve güzel olan işleri yapmak adetleri olduğundan bu isim verilmiştir.

 

İSTİKAMETİN MANÂLARI VE DERECELERİ

 

İstikamet, itidalli olmak demektir.

İstikamet, taatla masiyatlerden sakınmayı bir­leştirmektir. Hakikat ehline göre: İstikamet; bütün kulluk ahdlerini yerine getirmek, her şeyde: yemede, içmede, giyinmede, kuşanmada, dinî dünyevî her işte itidal haddini gözeterek sırat-ı müstakimi, takip etmektir.

Hayırların meydana gelmesi ve düzenli ol­ması da, onun varlığına bağlıdır Hâl ve davranışında istikameti olmayan kimsenin çalışması zayi olur çabası boşa gider. Allah (c.c.): «İpliğini sağ­lamca büktükten sonra söküp bozan (kadın) gibi olmayınız!…» (Nahl: 92) buyurmuştur.

Ebu Aliyuddakkak (r.a.) şöyle buyurmuştur: «İstikâmetin üç derecesi vardır:

Takvim: Nefsleri terbiye etmektir.

İkamet: Kalpleri tasviye edip saf hale ge­tirmektir.

İstikamet: Hakikat sırlarına yaklaştır­mak, yaklaştırılmaktır.»

İstikamet sözlerde gıybeti, işlerde bid’atı, hal­lerde de Hakk’ın kalbe tecellisine engel olacak şeyleri yok etmekle olur. İstikamet öyle bir has­lettir ki bütün güzellikler onunla kemal bulur Onun yokluğu ile de çirkinleşir.

Süfyan b. Abdullah ussakati (r.a.) der ki: «Ya Resûlullah! Bana İslâmiyet hakkında tutacağım bir şey söyle, bildir de, senden sonra o hususta hiç kimseye sormayayım.» dedim.

Resûlulah (s.a.v.) «(Rabbim Allah) de, sonra da istikamet et» buyurdu.

TEVEKKÜL

 

Tevekkül, insanın maksadına ulaşabilmesi için yaptığı fiillerin yeterli olması hakkında Allah-û Teâlâ’ya (c.c.) güvenmesidir. Zira o iş gareken sebeplerin arkasııida bir takım gizli müessirle­rin yüzünden tahakkuk edemiyor.

İmam-ı Gazalî’ye göre;

Güneş, ay, yıldızlar, bulut, yağmur, rüzgâr ve tabiattaki bütün kuvvetler, hap Allah-ü Teâlâ’nın iradesindedir. Kâtibin elindeki kalem gibidir. Al­lah-ü Teâlâ irâde etmeyince hiçbir şey hareket etmez. O hâlde işleri bu sebebler yapıyor demek, doğru değildir. Bir müdürün takdir emrini, kağıtttan, kalemden bilmeye benzer.

İnsanın iradesine, ihtiyarına bakarak, insa­nın elinde birşey var zan’etmek de yanlıştır. Çün­kü insana ihtiyarı veren de Allah’tır, insan bir işi kudreti ile yapar. Kudreti de iradesine bağ­lıdır. Fakat iradesi nasıl yaratılırsa, onu ister, irâ­de elinde olmadığı için, kudreti de yaptığı iş de elinde olmaz. (Eş’ari mezhebine göre)

Allah-ü Teâlâ Mâide sûresinde «Eğer imanı­nız varsa Allah’a tevekkül ediniz», Âl-i İmran sûresinde «Allah-ü Teâlâ tevekkül edenleri sever» buyurmuştur.

Bir hadîs-i şerifte «Allah-ü Teâlâ’ya tam te­vekkül etseydiniz, kuşların rızkını verdiği gibi size de gönderirdi. Kuşlar sabahleyin mideleri boş aç giderler. Akşam mideleri dolu, doymuş olarak dönerler.» buyurulmuştur.

 

HAKK (C.C.)’I ZİKİR

 

Muhyiddîin-i Arabî hazretleri, mevcudatı Hakk (c.c.)’ı tesbih cihetinden 4 kısma ayırmıştır.

— Cemâdât (cansızlar),

— Nebatat (bitkiler),

— Hayvanât (hayvanlar),

— İnsanlar.

Bu dört kısım içinde en fazla cemâdât Hakk (c.c.)’ı zikrediyor. Zira hiçbir şeye ihtiyaç ve arzuları yoktur. Nebatat ise yetişme, büyüme dört unsura ihtiyacı olduğundan, cansızlara nisbetle da­ha az zikir ve tesbih ediyorlar. Hayvanatın ise ye­mek içmek ve sâir ihtiyâcâta arzuları olduğun­dan nebatata nisbetle daha az Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ı zikrederler. İnsanlar ise daha ziyâde ihtiyaç ve arzuya tabi’ olup dünya sevgisi sebebiyle ekseri­yetle gaflet etmekte olduklarından hayvanât, ne­batat ve cemâdâta nisbetle daha az olarak Cenab-ı Hakk (c.c.)’ı zikrediyorlar.

 

 

 

 

TÜCCAR’DA ŞU ÜÇ ŞEY BULUNMALIDIR

 

Bazı hâkim zatlar şöyle dediler;

— Bir tüccarda şu üç huy olmayınca, dün­yada da, âhirette de fakirdir:

— Yalandan, lüzumsuz sözden, yeminden |temizlenmeyen dil, fakirdir.

— Aldatmaktan, hıanetten, hasetten, temiz­lenmeyen kalb fakirdir.

— Cuma namazını, cemaatle namazı, gü­nün bazı saatlerinde ilme çalışmayı, Allah’ın rızasını başkalanna tercih etmeyi bırakmayan bir nefis fakirdir.

 

ALLAH (C.C.) MÜ’MİNLERlN DOSTUDUR

 

Kuran-ı Kerim’de konuyla ilgili şöyle bir ayet vardır;

«İbrahim Aleyhisselam’a nasıl en evla, din­de yakın ve muhabbette ziyade olanları sol kimselerdir ki, onlar onun zamanında bulundular ve İbrahim Aleyhisselam’a ittiba ettiler ki onlar Nebi-yi Zişan ve bu Nebi’ye iman eden mü’minlerdir. Allah-ü Teâlâ mü’minlerin yardımcısı ve veliyy-i umurlarıdır. Zira zat’ına ve Resûl’ûne iman eden mü’minleri Allah-ü Teâlâ sever.» (Al-i İmran, 68)

Bu ayetin inmesine sebep olan olay şudur ki;

Mekke müşriklerinin ezalarından Habeş’e hic­ret eden Ashab-ı Resûlullah’ı Mekke’ye iade edip eza etmekle irtidat teklif etmek üzere Mekke müş­rikleri Habeş Meliki Necaşi’ye birçok hediye ile Amr İbn-i As ve Ümare bin Muayt’ı göndermiş­lerdi. Mekke elçileri ile Muhacirin-i Kiram Necaşi huzurunda konuşmaya başladıklarında elçiler kendilerinin Din-i İbrahim üzre olduklarından bahsettiler. Onların iddialarını reddetmek üzere bu Ayet-i Celile’nin Medine’de Resûlullah (s.a.v.)’e nazil olduğu mervidir.

***

Bir hadis-i kudside mealen şöyle buyurulur

«Ancak benim için sevişen, benim için birbirlerini ziyaret eden, benim için birbirine yardımda bulunan ve sırf benim rızamı tahsil için insanlarla dost olan kimselere de benim muhabbetim muhakkak ve kat’idir.»

 

KALB-İ SELİM

 

Dininde cehaletten, ahlâk-ı fasideden, mal ve evlâdın şerrinden salim ve pak olarak huzur-u ilahiyye’ye gelen kimsedir. Şu halde malını ha­tırda sarf ve evlâdına ahkâm-ı diniye’yi öğreten, emraz-ı kalbi, ahlâk-ı zemine ve cehaletten salim olarak ahirete giden kimsenin mal ve evlâdından menfaat göreceği Kur’an’da (Şuara/83-89) belirtilmiştir.

Keşfül-Esrâr tefsirinde «Selim Kalb»: kalbin cüfür, nifak marazlarından salim olmasıyla tefsir edilmiştir.

Eb’ûl-Kasım el-Hakim’e kalb-i selimden so­rulduğunda dedi ki:

«1 — Hiç kimseye eziyet etmemek,

— Hiç bir kimseden incinmemek,

— Bir kimseye iyilik ettiğinde ondan mü­kafat beklememekdir.»

Peygamberimiz (s.a.v.): «Kalbinde zerre ağır­lığınca kibir bulunan kimse cennete giremez» bu­yuruyor. Bu duruma göre kalb, kibirden tathir olmadıkça selim olmaz.

İblis de nice yıllarca ibadet etmiş olduğu hal de kibrinden dolayı Hakk’ın huzurundan kovuldu. Keza kalbdeki hubb-i mal da mü’minleri Ce nab-ı Hakk’a ibâdetten alıkoymaktadır.

Abdülkadir Geylanî: «Mal, para, servet cepte sarayda, evde ve mağazada caizdir. Fakat kalbde caiz değildir. Mü’minin kalbi nazargâh-ı ilâhîdir.»

 

ZİKRULLAH

 

Zikr, tezkâr, bir şeyi unutmamak, hatırda tut­mak, yüce Allah’ı ululamak, takdis, tesbih, tevhid ve kendisine mahsus bütün hamd sıfatlar ile sena etmek demektir.

Zikr, 2 türdür:

1) Dil ile zikir

2) Kalb ile zikir

Dil ile zikre devam edile edile kalp zikrine erişilir. Kul: zikri dili ve kalbi ile birlikte yapabildiği zaman, kâmil ve olgun olur. Zikret­mek Allah’ın buyruğu gereğidir. Kur’an-ı Kerim’de bu hususta şöyle buyrulur:

«Rabbinin ismini zikret! Yalnız ona yönel!» (Müzzemmil: 8)

«Sabah ve akşam, Rabbinin ismini zikret!» (Dehr: 25)

«…Allah’ı zikr etmek, elbette en büyük iba­dettir…» (Ankebut: 45) Daha bir çok ayetler mev­cuttur zikr hakkında.

Peygamberimiz (s.a.v.) buyurur ki: «Rabbini zikredenle, zikretmeyenin meseli, diri ile ölüye ben­zer!» «İçersinde Allah zikr edilen evle, içinde Al­lah zikredilmeyen evin misâli, ölü ile diri gibidir!»

Muaz b. Cebel (r.a.) «Ya Resûlullah! Amellerin, yüce Allah katında en sevgili olanını bana ha­ber ver» dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) «Dilin yüce Al­lah’ın zikri ile ıslak bulunduğu halde, ölmendir!» buyurdu.

Cabir (r.a.)’in Peygamberimiz (s.a.v.)’den ri­vayetine göre: «Zikr’in efdal ve üstünü (La ilahe illallah). Duanın efdal ve üstünü de (Elhamdülillah) dır.»

 

SADIK DOST

 

Hz. Ömer (r.a.)’ın şu mealde bir sözü düstur halinde her müslümanın kalbine nakşolunmalıdır:

«Sizden biriniz candan bir arkadaşından sev­gi ve samimiyet görünce ona sımsıkı sarılsın. Çünkü bu her zaman ele geçmeyen bir devlet­tir.»

Kur’an-ı Kerim, hayırlı bir dosttan mahrum kalmanın hicran ve hüsranını şu ayette ne ka­dar beliğ olarak beyan buyuruyor:

«Kıyamet gününde mücrimler bizi ancak biz­den önceki mücrimler sapıttı. Artık bizim için ne şefaatçiler ne de candan bir dost yoktur, diye­cekler.» (Şuara/99-101)

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:

«Salih ihvana sahip olmak insanın seadet ve selametindendir.»

 

SIRPSINDIĞI ZAFERİ

 

1363 de Sultan Murad batıya doğru Meriç’i geçti. Filibe ve Eski Zağra fethedildi ve Balkan dağlarına erişildi. Bu durumda Papa 5. Urbanus Hristiyanları Türklere karşı Haçlı seferine çağırdı. Macaristan, Sırbistan, Bosna kralları ile Ef­lâk prensi birleştiler. Edirne’ye birkaç kilometre yaklaştılar. Hacı İlbey padişahı beklemeye lüzum görmeden Sırpsındığı denilen mevkide düşmanı karşıladı ve imha etti. Bu Osmanlı’ya karşı dü­zenlenen birinci haçlı seferidir, ikincisi de yedi yıl sonra Çirmen Muharebesiyle bertaraf edildi.

 

ALLAH DOSTLARI

 

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan rivayet edilen şu kudsî hadisde Cenabı Allah buyuruyor ki: «Benim evliyama düşmanlık eden kimseye ben muhak­kak harp ilan ederim. Hiç bir kul ona farz et­miş olduğum şeyden ziyade sevgili bir şey ile bana yakın olamamıştır. »

Ve benim bazı kullarım farzları eda etmek­le beraber nafileleri bile edaya devam ederler, takiben ona muhabbet ederim. Onu severim. Ar­tık ben ona muhabbet edip de onu ziyade sevdikten sonra ben o kulumun sem’i olurum, her şeyi o sem’i ile işitir.

Ve dahi ben kulumun basarı olurum ki ku­lum her mubassaratı ve mer’iyyatı o basar ile görür… »

Ve ben o kulumun eli olurum ki o kul her makbûzâtını o el ile ahz ü kabz eyler.

Ve ben o kulumun ayağı olurum ki kulum her yerde onunla meşy u hareket eyler ve eğer o kulum benden bir şey sual ederse hakka ki derhal ben ona o şeyi i’tâ eylerim.,.» (Buharî)

Bu hadis evliyaullah için büyük bir müjde­dir.

MİSVAK:

Ne pratik ve ne mükemmel bir diş temizle­yicisi: Bir kalem gibi cepte kolayca taşınabilir. Ne su ister, ne de macun. Peygamberimizin 24 saatinde misvak vardır.

 

 

DÜNYA MALI İÇİN HASED ETMEYİNİZ…

 

«Dilediğin kadar yaşa, muhakkak (bir gün) öleceksin!

(Dünyaya) dilediğin kadar sarıl, (bir gün) çaresiz ayrılacaksın!…»

Ebu Ubeyde (r.a.) Bahreyn’den sulh ile al­dıkları cizye mallarını alarak Medine’ye gelince:

Ashab-ı Kiram (r.a.) sabah namazım kılar kılmaz hemen Ebu Ubeyde’yi karşıladılar.

Resûlullah (s.a.v.) Ashâb’ı bu halde görünce gülümseyerek Onlar’a:

—           Öyle sanıyorum ki, siz Ebu Ubeyde’nin hayli dünyalıkla geldiğini duydunuz da onu sevinçle karşılıyorsunuz! buyurdu.

Onlar da:

— Evet Yâ Resûlullah diye tasdik ettiler.

Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.):

—           Şad olunuz! ve sizi sevindirecek ni’metleri bundan böyle her zaman umunuz. Vallahi bundan sonra size fakr-u ihtiyaç geleceğinden hiç korkmam. Fakat sizin için korktuğum bir şey varsa o da, sizden önce gelip geçen ümmetlerin önüne dünya nimetlerinin yayıldığı gibi sizin önü­nüze yayılarak onların birbirlerine hased ettik­leri gibi ve nefsâniyet güttükleri gibi sizin de bir­birinize düşmeniz ve onların helak oldukları gi­bi sizin de mahvolup gitmenizdir, diye ümmetine intibâh’a davet buyurmuştur. Fa’tebirû… (ibret alınız).

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Müdessir (s.a.v.): Örtüsüne bürünen…

 

HUBB-İ DÜNYA

 

Kalbi dünya muhabbetinden halâs edip Hâk Sübhanehü ve Teâlâ’nın muhabbetinin sıcaklığı ila yanmak, o mü’min için saadet alâmetidir.

Dünya muhabbeti günahların piridir.

«Dünya sevgisi bütün günahların başıdır.» buyurulmuştur. Ve onun terki de cami’i ibâdât’ın başıdır.

Haberde gelmiştir ki:

«Dünya mel’undur, onda olanlarda mel’undur. Ancak Allah’ı ananlar müstesna.»

Dünya bir nesnedir ki, gönlü hâk Sübhânehü ve Teâlâ’dan alıkor. Ve hakdan gayrı mâl, evlâd ve esvâb ve riyaset gibi şeylere meftun eder.

«Ey mü’minler! Emvaliniz ve evlâdınız sizi Allah’ın zikrinden ve üzerinize farz olan ibâdeti edadan meşgul etmesin. Eğer bir kimsenin em­val ve evlâdı feraizini edadan onu meşgul ederse onlar zarar görücüler ve hüsranda kalıcıdır­lar.» (Münafikun: 9)

Keza:

«İrâz et o kimseden ki, zikrimizden iraz etti, ve yüz çevirdi ve o kimse hayât-ı dünyadan başka bir şey murâd etmez.» (Necm: 29)

Her ne ki dünyâdır, belâyı candır. Ve ehli dâ­hi dünyada tefrika sahibi ve âhirette nedâmet ve hüsran ehlindendir.

Hâk Sübhânehü ve Teâlâ’dan yüz çevirmek sefahat ve cünûndur. Dünya ve Ahireti bir kalp­te cem eylemek cem-i ezdad’dır.

«Allah bir adamın içinde iki kalp yaratmadı.» (Ahzâb: 4)

 

YOLLAR DA AYRILIR

 

Rabbimiz Kur’an-ı Kerîm’de; «Eğer şükre­derseniz ziyadeleştiririm» (İbrahim: 7) buyuru­yor. Cenab-ı Hakk’a bir defa tazarru ve niyaz­da bulunmak ve hamdetmek bütün dünya ni­metlerinden efdâldır. Çünkü dünya nîmetleri geçici, Cenâb-ı Hakk’ı zikir bakidir. Burada Cenâb-ı Hakk’ı zikirle ve ona hamd ile meş­gul olanlar yarın yevm-i kıyamette de altı yer­de Cenâb-ı Hakk’a hamdedeceklerdir; «Ey gü­nahkârlar! Bugün müminlerden ayrılın.» (Yâsîn: 59) fermanı ile mahşer günü mücrimler sâlihlerden ayrıldıkları zaman, Mizanda sevabları günahlarından ağır gelip beraat ettikleri zaman. Sırat köprüsünü geçtikleri zaman, Ebe­dî hayat suyu ile yıkandıkları zaman. Cenne­te dahil oldukları zaman, Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl-i Bâkemâlini müşahade ettikleri zaman.

Cenab-ı Mevlâmız insanı mükerrem sıfat­la yaratmış ve onu en büyük şerefle tezyîn etmiştir. İnsan «AHSEN-İ TAKVİM» üzere yara­tılmıştır. Bu eşref-i mahlûk sayısız nimetlere garkedilmiştir: Rab’b-ûl âlemin, âyet-i kerîme’, de; «Nimetlerimi tek tek saymak isteseniz, say­makta bitiremezsiniz» (İbrahim: 34) buyuruyor; Elhamdülillah, Allah-û Teâlâ’nın maddî ve ma­nevî birçok nîmetleri içinde yüzüyoruz. Bu yüzden bol bol Allah’a hamdetmeliyiz.

 

ALLAH (C.C.)’I ZİKİR:

 

Peygamberimiz (s.a.v.) buyururlar ki: «Rabb’ını zikredenle, zikretmeyenin meseli, diri ile ölüye benzer!»

«İçerisinde Allah (c.c.) zikredilen evle içinde Allah (ç.c.) zikredilmeyen evin misâli ölü ile diri gibidir!» (Buhari, Müslim)

GIYBET ETMEK

 

Allahu Teâlâ Hücûrât sûresinin 12. âye­tinde şöyle buyuruyor:

«Biriniz diğerini gıybet etmesin, sizden biri ölü kardeşinin etini yemek ister mi? Elbet te bundan ikrah edersiniz. O halde Allah’dan korkunuz. Allah tevbeleri kabul eder, çok esir geyicidir.»

Bir kimse birisini çekiştirdiği zaman ona «Gıybet etme,» dense ve o da «Bu gıybet değildir. Ben bu hususta doğru söylüyorum,» de­se bu küfre sebeb olur. Zira bu sözüyle o, şanı yüce olan Allah’ın haram ettiği bir fiili yani gıybeti helâl saymak istemektedir. Al­lah’ın haram kıldığı bir şeyi helâl saymak is­teyen ise kâfir olur. Allah korusun…

 

ASR SURESİ (3 ayet)

Bismillahirrahmenirrahim

Andolsun asra ki, muhakkak insan kat-i bir ziyandadır. Ancak îman edenlerle, güzel güzel amellerde bulunanlar, birde birbirine hakkı tavsiye sabrı tavsiye edenler böyle değil. (1-3)

 

DİL VE KORUNMASI

 

Dil, en azgın, en bozguncu bir uzuvdur.

Süfyan İbn-i Abdullah (r.a.) rivayet eder:

Resûlullah (s.a.v.)’a dedim ki:

Yâ Resûlallah, benim için en çok kork­tuğun şey nedir? Resûlullah (s.a.v.) parmağıyla dilini tutarak: «İşte bu» buyurdular. Mâlik İbn-i Dinar der ki:

Eğer kalbinde kasvet, vücudunda zafi­yet, rızkında mahrumiyet görüyorsan bil ki lüzumsuz şeyler konuşmuşsun.

Bir gün Hâtem Esam (k.s.) hastalanır. Teheccüd namazı kılamaz. Bu yüzden karısı onu ayıplar. Hâtem Esam (k.s.):

—           Merak etme. Bir kısım kişiler gece na­maz kılarlar. Sabah olunca beni çekiştirirler. Kıyamet gününde onların bu günkü namazı benim mizanımda olacak.» der.

Allah-ü Teâlâ Kur’an-ı Kerîm’de gıybet et­meği ölü kardeşinin etini yemeye benzetiyor.

Resûlullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

—           Gıybetten uzak olunuz. Çünkü gıybet zinadan fenadır. Çünkü zinanın tevbesi kabul edilir ama, gıybet edilen helâl etmeyince gıy­betin tevbesi kabul edilmez.

Allah-ü Teâlâ Musa (a.s.)’a vahiy gönder­di: Gıybet edip tevbe etmeyen cehenneme girenlerin birincisi olur. Tevbe edip de ölen ise cennete girenlerin sonuncusu olur.

 

KALBİNİZİ TANIYOR MUSUNUZ?

 

Her insan dünyada bulunduğu hal üzere kabre yatacak, mahşer günü ise herkes nef­sinin sıfatına göre kalkacak ve kalkışa göre de muameleye tâbi tutulacaktır. Bunun için dünyada iken Allah’ın zikrini, hamdini dilimiz­den eksik etmemekliğimiz lâzımdır. Dil ile baş­layan hamd sonra kalbe intikal eder. Kalbin hamdi zikrullahtır. Kalp zikredemiyorsa hasta demektir, katılık vardır, yumuşatmak lâzımdır.

Tefsire göre kalp beş sınıftır:

1— Ölü kalp: Münafık ve kâfirlerin kal­bidir. «Şüphesiz sen kalpleri ölü olanlara işittiremezsin» (Neml S. Â: 80) âyetinde ölü kalbe işaret vardır.

2— Mariz (hasta) kalp; fasık ve facirierin kalbidir. «Onların kalpleri, (haset ve nifak marazi ile hastadır…» (Bakara S. Â: 10) âyetinde hasta kalbe işaret vardır.

3— Gafil Kalp; İmanı ve ibadeti olmak­la beraber Allah’tan gafil olarak yaşayan,
dünya alâkası ile dolu kimselerin kalbidir.

4— Zakir, (uyanık) kalp; Kalp tasfiyesi ve nefis tezkiyesi yolunda bir hayli merhale katetmiş seyr-ü sülük erbabının kalbidir.

5— Hay (ma’nen diri) kalp; Başta Pey­gamber Efendimiz (s.a.v.)’in olmak üzere, bütün nebilerin, Ashâb-ı Güzîn ve büyük velîlerin kalpleridir.

 

TEFEKKÜR

 

Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:

«— Bir saat tefekkür, bir sene ibâdetten iyidir.»

İbn-i Abbas (r.a.) diyor ki: Bir grup in­sanlar Allah-ü Teâlâ hakkında tefekkür edi­yorlardı. Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:

«— Onun yaratıklarında tefekkür ediniz. Zâtını düşünmeyiniz. Çünkü buna dayanamaz­sınız, ve onun azametini ve zâtının ne olduğu­nu anlayamazsınız.»

Âişe (r.a.) buyuruyor ki: Rasûlullah (s.a.v) namaz kılıyor ve ağlıyordu. Namazdan sonra: Niçin ağlıyorsun? Allahü Teâlâ senin her şe­yini afvetmiştir, diye sordum.

Buyurdu ki;

«Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ve gündüzün biribiri arkasından gelmesinde akıllı kimseler için, âyetler, işaretler vardır. (Âl-i İmran su. âyet: 190) Âyet-i Kerîmesi, bana indirilmiş iken nasıl ağlamam.» dedi ve «Bu âyeti okuyup tefekkür etmeyene yazıklar olsun» buyurdu.

Resûlullah (s.a v.) buyurdu ki:

—           Gözlerinize, ibâdetten pay veriniz.

Bu nasıl yapılır dediklerinde:

—           Kur’an-ı Kerîm’i mushaftan okumakla, onu tefekkür eylemekle ve ondaki akıllara dur­gunluk veren hallerden ibret almakla, buyurdu.

 

KALBİN DEVASI

 

1 — Kur’an’ı ma’nasını düşünerek oku­mak, 2 — Açlığa riâyet etmek, 3 — Gece ibâ­det etmek, 4 — Seher vaktinde Allah’a ta­zarru’ ve niyazda bulunmak, 5 — Salihlerle oturmak’tır.

Bunlara riâyet eden kalb hastalığına du­çar olmaz. Mü’min, kalb hastalarına bunları tavsiye etmeli ve mezmum sıfatlardan kurtul­maya sa’y etmelidir. (Ruhu’l-Beyân)

Bilesinki ni’met, kadrini bilmeyenin ve şükrünü eda etmeyenin elinden alınır.

Akıllı olan; her haline dikkat edip içinde bulunduğu zamanı değerlendirmeye sa’y eden ve tûl-i emeli terkedendir.

Resûlullah (s.a.v.):

«Zeki insan nefsine hâkim olan ve ölüm­den sonrası için çalışandır. Fâcir ise nefsini hevasına tabi’ kılandır,» buyurmuşlardır.

Hasta olan kimsenin şu beş şeyi iyice dü­şünerek kendisine istikamet vermesi lâzımdır:

1 — Nefsini masiyetlerden men’ etmelidir. Cenâb-ı Hak «Nefsini nevasından nehyedenin gideceği yer cennetin tâ kendisidir.» (Nâziat sûresi/40-41) buyurmuştur. 2 — Dünyâda aza kanâat edip razı olmalıdır. 3 — İbâdetlere harîs olmalıdır. 4— Sâlihlere muhabbet etmelidir. 5— Duayı çok yapmalı ve her muradını Allah’dan istemelidir. (Ruhu’l-Beyân)

 

NEFSİNİ BİLEN RABBINI BİLİR

Mü’min aslını inkâr etmez.

«(Mü’min olan) arkadaşı ona hitab ederek şöyle dedi: — Seni (aslen) topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni düz­gün bir adam kılığına getiren Allah’ı inkâr mı ettin?» (El-Kehf sûresi, âyet: 37)

Cenâb-ı Allah (c.c.) bu Âyet-i Celîlesi’nde mü’minleri bu imân içerisinde tavsif etmekle onların bu iman çerçevesinde muhakeme edi­leceklerini beyân etmek istemiştir. Elbetteki aslını bilen mü’min kişi, «Nefsini bilen Rabbını bilir» kavline muvafık düşecektir.

Âyet-i Celîllede beyan buyuruluyorki:

«O (inkarcı) insan görmedi mi: Biz onu bir nutfeden yarattık. Şimdi de aşikâr bir mücadeleci kesiliverdi. (Nutfeden) yaratılışını unu­tarak bize bir de misâl getirdi: «Bu kemikleri kim diriltir, onlar çürüyüp dağılmışken?» dedi.

(Yasin sûresi, âyet: 77-78).

Rivayet olunur ki Übeyy ibn Halef, Haz-ret-i Resûlullah (s.a.v.)’in huzuruna elinde bir çürük kemikle gelir ve onu eliyle ufalayarak: «Allah bunu böyle çürüdükten sonra diriltir der misin?» demiş ve Efendimiz (s.a.v.). de: «Evet! seni de ba’seder ve ateşe kor!» buyurmuşlar ve bu Âyet-i Celîle de bu sebeple nazil olmuştur.

 

KALBİ BOZAN ŞEYLER

 

Hasan-ı Basrî (r.a.) diyor ki: Kalbi şu altı şey bozmaktadır 1 — Tevbe ederim ümidi ile günah işlemek, 2 — Bildiği ile amel etmemek, 3 — Gösteriş ve «desinler» düşüncesi ile amel etmek, 4 — Allah’ın nimetlerini yiyip şükür bor­cunu ödememek, 5 — Allah’ın kendilerine ayır­mış olduğu paya razı olmamak, 6 — Ölülerini toprağa verip de ibret dersi almamak.

 

YÂSÎN VE DUHÂN SURELERİNİN FAZİLETİ

 

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor­lar ki: «Her şeyin bir kalbi vardır. Kur’ân’ın kalbi de Yâsîn’dir. Kim bu sûreyi okursa, Allah ona, Kur’an-ı on kere okumuş gibi sevap yazar.»

«Yasin sûresini ölüleriniz üzerine okuyu­nuz!» (Ruha sükûnet verir.)

Resûlullah (s.a.v.) buyuruyorlar ki:

«— Kim bir gecede Duhân sûresini okur­sa kendisine yetmiş bin melek istiğfar ederek sabahlar.»

Niçin Göz kırparız?:

Gözün ön kısmı çok nazik ve dış etkenlere karşı son derece du­yarlıdır. Gözkapakları göz kırpma sırasında ka­pandığı zaman, gözün üstünden göz yüzeyine gözyaşı sıvısı taşırlar ve hem onu ıslak tut­maya, hem de yabancı maddeleri atmasına yardım ederler.

 

KALB-İ SELİM:

 

Eb’ul Kasım el-Hakim’e «Kalb-i Selîmden sorulduğundan dedi ki:

Onun üç alâmeti vardır: Hiç kimseye ezi­yet etmemek, hiçbir kimseden incinmemek, bir kimseye iyilik yaptığında ondan mükâfat beklememek.

 

İMAM’I AZÂMIN TİCARET ANLAYIŞI:

 

Ebû Hanife kumaş ticareti yapardı. Onun ticaret anlayışı şöyledir: Ona göre ticaret hal­ka bir nevi hizmettir. Halkın muhtaç olduğu eşyayı bulup onların ayağına getirmektir. Mak­sat sadece para kazanmak değil, halkın hiz­metine koşmaktır. Ticarette emniyet, dürüst­lük, güven, esastır. Tacir emin olmalı, ihtikâr, karaborsacılık yapmamalı. Böyle olunca tica­ret bir nevi ibadet gibi sevap olur.

 

  1. ÂİŞE (R A.)’YE DÜNYÂDA SEVDİRİLEN ÜÇ ŞEY:

 

Ana babaya ikram, helâl kazanç, haram­dan ict’nâb (sakınmak).

Süt niçin ekşir?: Sütün ekşimesi, lakto basili adı verilen, çubuk şeklindeki bazı bakterilerin işidir. Bunlar büyümek için gerekli enerjiyi sütteki şekerden elde eder ve bu şekeri laktik asîde çevirirler.

 

MÜSLÜMAN HALİNDEN MEMNUN GELECEĞİNDEN ÜMİDVAR OLMALI…

 

Allah (c.c,) belâ ve musibetleri ya imti­han indinde derecemizin yükselmesi için verir. Veyahutta günahlarımıza keffaret olması için verir. Her iki hal de bizim için rahmettir. Kurtuluşumuza sebeptir.

Peygamberimiz (s.a.v.):

«— Bir müslümana yorgunluk, ağrı, kaygı, keder, acı, tasadan diken batmasına varınca­ya kadar (herhangi) bir şey isabet etse Allah (c.c.) buna karşılık onun hatalarını örter.» buyuruyor. (Buharı, Müslim)

Bir diğer Hadîste ise «Allah kime hayır di­lerse onu musibete uğratır.» buyurmuştur. (Buhari)

Mü’mine sadakat yaraşır. Rabbına tesli­miyeti gerekir. Ümidsiz olmaması, ye’se düşmemesi icabeder. Her inişin bir çıkışı, her çı­kışın bir inişi vardır. Dünyalık endişesi bizi al­datmasın. Geleceğimizin korkusu bizi sapıt­masın.

Bakınız Kadir-i Mutlak Halikımız (c.c.) ne buyuruyor: «… Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Zira hakikat şudur ki, kâfirler güru­hundan başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.» (Yusuf su. âyet: 87)

Cenab-ı Hakk’ın rahmetinden ancak kâ­firler ye’s ile ümidlerini keserler.

 

ALLAH (C.C.) SAVMASI

 

Cenâb-ı Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:

«Ey îman edenler, sizden evvel kitap ve­rilenlerle, kâfirlerden dininizi bir eğlence ve bir oyun (yerine) tutanları dostlar (ve üzerini­ze hakimler) edinmeyin. Allah’dan korkun. Eğer (O’na) inanmış kimselerseniz.» (Maide: 57)

«Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile önleyip, savmasaydı yeryüzü mu­hakkak fesada uğrardı»   (Bakara: 251)

Bu âyetin tefsirinde denildi ki: Allah Teâlâ mü’minler ve iyi kullarla, kâfir ve fâcirieri önleyip, savmasaydı, yeryüzü ve içindekiler helak olurdu. Fakat Allah mü’min kul sebebi ile kâ­firi, sâlih kul sebebiyle de fâciri önleyip, sa­var. Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

— «Şüphesiz ki Allah Teâlâ sâlih müs-lümanla komşu evler halkından 100 kişiden belâyı savar.»

 

DEVŞİRME

 

Sekbanbaşı, solak başı, zağarcı başı, turnacıbaşı gibi ocağın en itimada değer erkâ­nından birinin eline bir ferman verilip, maiye­tine de heyet tahsis edilerek yola çıkarılırdı. 8-18 yaş arası, soyu-âilesi temiz, meslek sa­hibi olmamış, bekâr ve sıhhatli olanlar, 40 ha­nede bir çocuk olmak üzere seçilirdi Tek evlâdlı ailelerden çocuk alınmaz, ahâlisi ahlâkça zayıf olan vilâyetlere uğranmazdı.

 

 

GÖZYAŞI

 

Gözyaşı: İçin teessür ifadesi ve gözün niyazıdır.

Gözyaşı: Nedamet mânâsını taşır, Allah’a bir nevi tevbedir.

Gözyaşı: Aşıkın derunî hislerini coştu­ran kelimesiz ve sedasız lisanıdır.

Gözyaşı: Arifin kalbinin tercümanıdır.

Gözyaşı: Mağfiret için Allah’ın kulların­dan istediği istirhamıdır.

Gözyaşı: Hakkın rahmetini tahrik ve mer­hametini celbeder.

Gözyaşı: Günahkârların sıdk u ihlâs ile Rablarma arz eyledikleri ubudiyet incisinin daneleridir.

Gözyaşı: Yokluğa erenlerin saadet ser­mayeleridir.

Gözyaşı: Allah için öyle bir sermaye-i sa­dettir ki, rahmet, merhamet ve mağfiret habbelerini içinde taşıyan seyyid-ül istiğfar ve tevbe-i nasuhdur.

Gözyaşı; Günahkârın çare-i gufranıdır.

Gözyaşı: Muhlisin habbe-i ihlâsıdır.

Gözyaşı: Asinin habl-i salâhıdır.

Gözyaşı: Hülâsa; vuslata erenlerin ye­gâne istinatgahıdır.

 

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

 

En Nur: (Münevvir manasına, alemleri nurlandıran, istediği simalara, zihinlere ve gönüllere nur yağdıran.)

 

CENNET İÇİN YAPMADIM

 

Evliyâullah’tan bir zât, hâlet-i nezi’de iken kendisine bir celâl gelmiş, kendisini kıblenin aksi cihetine çevirmelerini söylemiş. Bu hâlin­den müteessir olmuşlar ve derhal yüzünü kıbleden aksi cihete çevirmişler. İki dakika sonra yine kıbleye çevirmelerini emir buyurmuş. Sebebini suâl etmişler, cevaben: — Azrâil-aleyhi’s-selâm-geldiği zaman, ru­hunu ver cennete götüreyim, dedi. Ben de cen­net için ibâdet yapmadım. Artık bundan sonra ibâdet etmeyeceğim, dedim. Sonra Cenâb-ı Hak, cemâlini gösterdi. Azrâil-aleyhi’s-selâm’a darılmıştım, bizi barıştırdı.

 

 

RUHU’L BEYÂN’DAN:

Hakîm Ali Tirmizî der ki: «Allah’ı zikir kal­bi yumuşatır; kalb zikirden hâli olursa nefsin harareti ve şehevâtı kalbe kasvet verir, a’zaları itaattan meneder. Nitekim bir ağaçtan kesilip kuruyan bir dal ancak yakmaya yarar.»

MEVLÂNÂ DİYOR Kİ:

İnsan gözdür, ötesi etle deri.

Neyi görse o kaderdir değeri.

 

SABREDEN FAKİR

 

Bu ümmetin fukarası, zenginlerden ya­rım gün önce Cennete gireceklerdir. O yarım gün dünya ölçüleriyle beşyüz yıldır. Zira bir-gün Hak Teâlâ indinde bin senedir. Nitekim: «Allah nezdinde bir gün sizin sayageldiğiniz günlerden bin yıl gibidir» (El-Hacc/47) âyet-i kerimesi bu mânâya şahiddir.

Fakirden murad «Sabreden fakir»dir ki, ahkâm-ı şer’iyyeyi yerine getiren, şeriatın mahzurlu gördüğünden kaçınandır. Fakirlerin de kendi aralarında dereceleri ve mertebeleri var­dır. Nitekim: «Biri diğerinden üstün» tutulmuş­tur. Onun da en yüce mertebesi «makam-ı fe­ncidir ki, o da Hakk-celle ve alâ-dan başka herkesi âciz ve nâçiz bilip yok kabul etmek­tir. Fakrın bütün mertebelerini şahsında top­layan fakîr onun bazı mertebelerine vâsıl ola­bilenden daha efdaldir.

(Ramazanoğlu M. Sami (k.s.) Musâhabe-6)

 

EHL-İ HAYIR’IN MEKTUBU:

 

Bazı ehl-i hayır mektuplarda üç şeyi ya­zarlardı:

Âhirete çalışanın dünya işlerini, Allah kefili olarak kolaylaştırır.

Kendisiyle Allah arasındaki muamelâtı­nı düzgün yapanın insanlarla olan muamelâtını Allah düzeltir.

İçini ıslâh edenin dışını Allah ıslâh eder. (Ruhül-Beyân -2/129)

 

DÖRT ŞEYİ KALBİNDEN ÇIKART

 

«Ey aziz! Ehlullah demişlerdir ki:

Dört şeyi kalbinden çıkar, at. Onlardan te­mizle: Uzun emel, Acele, Kıskançlık, Kibir. Bu âfetlerden kurtulmak için, ruhunu şu faziletlerle bezet: Emellerini kıs. işlerini acele et­meden, düşünerek yap, Halka öğütçü ve herkese karşı alçak gönüllü ol, Dünya üç saattir. Biri geçmiş hayaldir, biri gelecek bilinmez ne haldir. O halde dem -bu demdir; Saat bu saat­tir, Gece gündüzün birbiri ardınca gelmeleriy­le ömür uzamaz. Sabaha çıkacağına inanan felah bulmaz. (Marifetname)

İYİ NİYET

 

İshak el-Harbi’nin oğlu İbrahim Zübeyde hanımı rüyasında gördü ve halini öğrenmek istedi. Hayırsever kadın dedi ki: «Allah ü Teala beni bağışladı.» İbrahim: «Mekke yolundaki inşaat ve çeşmeleri yaptırdığın için mi?» «Ha­yır, onlar mal sahiplerine gitti. Çünkü helâl servetle yapılmış değillerdi. Beni kurtaran, onları insanlara hayır olsun diye yapmamdır. Bu niyet hürmetine Allah (c.c.) beni bağış­ladı.»

YUNUS EMRE’DEN:

 

«Hak cihanda doludur, kimseler Hakk’ı bilmez

Kendinden istesene, ol senden ayrı olmaz»

 

EL KÂRDA, GÖNÜL YARDA

 

Cesedimiz çamurdan yaratılmıştır. Onun nasıl ki gıdaya ihtiyacı varsa, melek gibi nurdan yaratılmış olan ruhumuzun da manevî gı­dası zikrullahtır. Zikrullahtan gafil olanların yarın fezâil-i ekber günü hiçbir geçerli maze­retleri olmayacağı tefsirde beyân buyuruluyor. Ne zenginlin, ne gençlik, ne de hastalık mâni. Mâni olan ne? Dünya alâkası; dünya alâkası basit bir şey mi? «Bütün kötülüklerin başı; günahların en büyüğü. Dünya muhabbeti»

Şah-ı Nakşibend Hz.lerinin yetiştirdiği iki halifesinden Muhammed Parisa Hz.leri, hac niyeti ile memleketinden çıkmış yolda bir şe­hirde sarraf dükkânına rastlamış. Dükkân sa­hibi genç, müşteri çok, alış-verişi bol imiş. Üç cihetten dünyevî durumu gören M. Parisa Hz.leri, dükkân sahibinin kaibine teveccüh et­miş… Keşfen kalbinin «Hak» ile meşgul oldu­ğunu görmüş; tahsin buyurmuş.

«— El kârda, gönül yârda» demiş.

Sonra, Mekke’ye vardığında Beytullahı ta­vaf esnasında, ak sakallı bir ihtiyarın, Kabe’­nin örtüsüne sarılarak ağladığını görmüş. Gıbta ederek; «Keşke bu mübarek makamda, ben de böyle iltica etsem, ağlasam» diye, ihtiyarın kalbine teveccüh etmiş, keşfen onun dünyalık istediğini müşahede ederek, müteessir olmuş­tur

 

MÜ’MİNİN TEVEKKÜLÜ VE İTİMADI

 

Mü’min cereyan eden hâdiselerin ötesini îman nûruyla görür, sebepler perdesinin ardındaki ilâhî gücü her an müşahade eder ve kâinatta meydana gelen sayısız hâdisenin bir nizam çerçevesinde vuku bulduğundan hiç şüphe etmez. Hayır ve şer olarak görülen her şeyin failinin mutlak Hakîm olan Allah (c.c.)’in olduğunu ye O (c.c.)’nun kullarına hiçbir za­man zulüm etmeyeceğini, bilâkis daima ikram­da bulunacağını bilir.

Tevekkül, insanlardan değil. Allah (c.c.)’ tan beklemektir, insanlarda değil Allah (c.c.)’a güvenmektir. Yani tevekkül bedenî ibâdete, kalbi ise Allah (o.c.)’a bağlamaktır.

Her hususta Allah (c.c.)’a dayanmak ve güvenmek, kulluğun şanındandır.

Resûlullah (s.a.v.) buyurdular:

«Bir kimse Ramazan-ı Şerifin gecelerinde ibadetin sevabına inanarak ve mükafatını umarak Allah rızası için Teravih namazını kı­larsa (Hukuku’llah’a müteallik olan) geçmiş günahları mağfiret olunur.» (Buhârî-Müslim)

«Faziletine inanarak ve mükâfatını uma­rak, Allah rızası için Ramazan gecelerini iba­detle geçiren kimsenin geçmiş günahları mağ­firet olunur.» (Müslim)

 

KEMAL NEDİR

 

Şeyh Ebû Saîd (k.s.)’e:

Filân zât su üstünde yürüyor, dediler.

Balık ve timsah da yürüyor, dedi.

Filân zât havada uçuyor, dediler.

Kuşlar da uçuyor, dedi.

Filân zât, bir anda doğudan batıya ulaşıyor, dediler.

İblis de varıyor, dedi.

Sana göre kemal nedir? denildiğinde:

Zahirde halk ile, bâtında Hakk ile olmaktır, dedi. (Ruhul-Beyân: 2/127)

 

YOLCUNUN NAMAZI

 

Yolculuklar bir takım sıkıntılarla dolu ol­duğundan Cenab-ı Hak yolculuk esnasında ibadetlerde kolaylıklar bahsetmiştir. Bu kolay­lıklardan biri yolculuk esnasında dört rekatlı farz namazları iki rekat olarak kılınma emridir. Bir kişinin namazlarında kısaltma yapabilmesi için ortalama 90 km.lik bir mesafeye yolculuk yapması gerekir.

Bu yolculuk esnasında dört rekatlı farz l namazlar iki rekat kılınacağı gibi, gidilecek yerde 15 günden az kalınacaksa orada da yine dört rekatlı farz namazları iki rekat kılmak gerekir. 15 günden fazla kalmaya niyet edilir ise namazlar tam olarak kılınır.

 

GAYEMİZ ALLÂH’DIR

 

Cenâb-ı Allah (c.c.)’in kendi ruhundan bir parça verdiği ve mükerrem sıfatla yarattığı insanoğlu elbette ki başıboş bırakılmamıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’de «İnsanoğlu başıboş yaratıldığını mı zannediyor» (Süre-i Kıyâme, Â. 36)

«Ben insanları ve cinleri beni tanısınlar bana ibâdet etsinler diye yarattım» buyuruyor, insanoğlunun esas yaratılış gayesi Cen­net ve Cehennem değildir. Her şeyin bir hak­kı vardır. Yaratığın hakkı da yaratanıdır. İn­sanoğlunun yaratılış hakkı Allah’ın (c.c.) rızâsına nail olup, cemâliyle müşerref olmaktır. İnsan Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl-i ber-kemâlini görmek üzere yaratılmıştır. Ruha olacak en büyük ızdırap bundan mahrumiyettir.

 

ÂDAB: (HASTALARI ZİYARET)

 

Müslümanlar hasta olan dost ve komşula­rını münasip zamanlarda gider, ziyaret ederler. Afiyetlerine duada bulunurlar. Ancak, bu ziya­ret pek sık sık yapılmamalı, hastanın yanında çok oturulmamalıdır, canını sıkacak sözler söylememelidir.

MARŞ

 

«Donanma ordu yürürken ileri

Özengi öpmeğe hasretti garbın elçileri

Ecdadını zannetme asırlarca uyurdu

Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu»

 

SALİHLERLE SOHBET ETMEK

 

Tezkiyeyi nefiste en önemli düsturlardan biri de muhakkak ki sâlih ve sadıklarla bera­ber olmaktır. Bu hususta Cenâb-ı Hakk:

«Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve sa­dıklarla beraber olunuz!» (Tevbe s. âyet 119) buyuruyor. Bu konuda sakınmayla ilgili yasak da var:

«Nefsine zulmedenlerle beraber bulunma. Alış veriş biter bitmez, kalk savuş!» (En’am s. â. 68) diye emir buyuruluyor.

Kişinin manevî terakkisinde beraber bu­lunduğu şahıslar çok önemlidir. Kalbten kalbe hal inikas eder. Nitekim, Hadîs-i Şerifte: «Minel kalbi ilel kalbi sebilâ» buyuruluyor. Buna dâir misaller çoktur. İnsanlar sevdikleri ile be­raber bulunurlar; yarın mahşerde ve cennette de böyle olacağını Hadis-i Şerif müjdeliyor: «Kişi sevdiği ile beraberdir» buyuruluyor. Bu dünyada sâlih, sâdıklarla bulunan kişi yarın mahşer günü bu sâlih ve sâdık dostundan is­tifade edecek.

Hadis-i Şerifte «Dünya âhiretin ekeneği­dir» buyuruluyor. Kişi bu dünyâda ne ekerse yarın onu biçecektir. Allah’a asî olanlarla düşüp kalkanlar, yarın onlarla haşrolunacaklardır. Arkadaşına ihanet eden bir kimseden sadık bir köpek daha hayırlıdır.

 

 

ZİKR-İ DAİMİYİ KORUMAK

 

Nefsi tezkiye, kalbi tasfiye hususunda en önemli düsturlardan biri de Cenab-ı Hakk’ı daimî olarak zikretmektir. Bu hususta Cenâb-ı Hakk (c.c.):

«Ey îmân edenler! Allah’ı çok zikredin…» (Ahzâb, Cum’â ve Bakara sûrelerinde) tekrar tekrar çok zikir buyuruyor. Adette yok, vakit de. Her an emr-i celili; kişinin kemâline göre­dir. Kişinin kemâliyle zikri nasıl mümkün­se murâd-ı subhânî de ondadır. Dünya ha­yatımızda hiç bir ânımızı, Cenâb-ı Mevlâmızın zikrinden gafil olarak geçirmemekliğimiz lâzım­dır. Çünkü yarın yevm-i kıyamette, ehl-i Cen­net, dünyada Allah’ı zikretmediği anları hased edecek ve; «Ne olurdu o anı gafletle geçirmeseydim» diyecek. Orada herkesin defteri ken­disine verildiğinde, bütün insanlar, her lâhza­da dünyada ne ile meşgul olduklarını göre­cek. Burada kullar teyp imal ediyorlar. İnsanın bütün konuşmalarını nasıl olduğu gibi alıyor. Hattâ, arada öksürüğünü bile kaydediyor. Ha­kiki kuvvet sahibi Cenab-ı Hakk’ın tutturduğu defter muhakkak ki daha mükemmel ve nok­sansızdır.

 

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

 

El-Vâli: (Bu muazzam kainatı ve her an olup biten hâdisatı tek başına tedbir ve idare eden.)

 

MUTMAİNNE NEFSE ULVÎ BİR HİTAP

 

Hz. Mevlâmız (c.c.) âyet-i kerîme’de:

«— Ey Rabbına muti olan nefs-i mutmaine! Sahibine dön. Sen ondan razı, o da senden hoşnut. Kullarımın arasına gir, Cennetime dahil ol!» (Fecr: 27-30) buyuruyor.

Cenâb-ı Hakk (c.c.) mutmainne nefis sa­hiplerini de yerlerinde kalmayıp çalışarak radiye ve mardiye makamlarına yükselmeğe da­vet ediyor. O halde bizler de kul olarak nefsi­mizi tezkiye edip bu sıfatlara nail olabilmek için bazı şartlara riâyet ederek çalışmaklığımız gerekir. Bu şartlar:

1 — Halâ-yı Bâtın (Az yemek, mideyi tam olarak tıka basa doldurmamak.)

2 — Namazı, duayı ve diğer ibâdetleri hu­zur ve huşu ile edaya çalışmak,

3 — Zikr-i daimiye devam etmek,

4 — Geceleri teheccüde kalmak,

5 — Salihlerle sohbet etmektir.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den, Resûl-i Ekrem (s. a.v.) şöyle buyurmuştur:

«Gerçekten siz, mallarınızla insanları (memnun etmeğe) güç yetiremezsiniz. Ancak onları sizin güler yüz ve güzel huyunuz mem­nun edebilir.»

 

 

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

El-Hayy: (Diri, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten.)

 

EHLULLAHA MUHABBET

 

Muvâlât-ı evliya (velilere muhabbet) ve muâdât-ı a’dâ (adâvet) efdal-i tâattır ki, ha­berde gelmiştir:

Cenâb-ı Bârî Teâlâ Musa Aleyhisselâm’a hîtâb buyurup:

— Hiç benim için amelin var mıdır? bu­yurdukta Mûsâ Kelîm dahî:

— Yâ Rab! Salat-u siyâm, tasadduk ve zikrim senin içindir, dedi.

Hak Celle ve Alâ Hazretleri buyurdu ki:

— Salât sana bürhân ve savm (oruç) cünneb (kalkan) ve sadaka sâye (gölge) ve zikir nûrdur. Bana mahsûs amelin nedir?

Mûsâ (a.s.) dahî:

— Yâ Rab! Sana mahsûs olan amel’e be­ni delâlet eyle, dedi.

Cenâb-ı Rabbu’l-Âlemîn:

— Benim için bir veli’ye muhabbet ve bir düşman’a adâvet eyledin mi? buyurdu.

 

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

 

El-Alîm: (Her şeyi çok iyi bilen.)

El-Kaabid: (Sıkan, daraltan.)

El-Bâsit: (Açan, genişleten.)

El-Hâfid: (Yukarıdan aşağıya indiren.)

El-Râfi: (Yukarı kaldıran, yükselten.)

 

KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR

Bedevî bir Arab:

— Yâ Rasûlallah! Kıyâmet ne zaman ko­pacak? diye sormuştu.

Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) bedevîye:

—           Âhiret için ne hazırladın? diye sor­muştu.

Enes (r.a.) rivayetinde bedevî:

— Yâ Rasûlallah! Benim Allah’a ve O’nun Peygamberine muhabbetten başka Âhiret için bir hazırlığım yoktur diye cevâb vermesi üze­rine; Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) bedevîye:

— Sen sevdiğin kimse ile berabersin! bu­yurmuştur.

Enes (r.a.) der ki Biz de:

— «Yâ Resulûllah! Âhirette sevdiğimiz ile berâber miyiz» diye sorduk.

Rasûl-i Ekrem (s.a.v.):

— Evet berabersiniz! diye tasdik buyurdu. Biz de böylece bu cevabtan pek ziyade bir ferah ve sevinç duyduk.

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

Er-Rezzâk: (Yaradılmışlara, faydala­nacakları şeyleri ihsân eden.)

El-Fettâh: (Her türlü müşkülleri açan ve kolaylaştıran.)

 

ŞEYTANIN KİBRİ

 

Mü’minlerin en büyük düşmanı bulunan İblis ve avanesi hakkında Kur’ân-ı Kerîm şöy­le buyurur: «Allah (c.c.) İblis’e:

«Ben sana secde emretmiş iken, seni sec­de etmekten alıkoyan neydi?» buyurdu. İblis şöyle dedi: «Ben Adem’den hayırlıyım. Çünkü beni ateşten, O’nu ise çamurdan yarattın.» Allah-ı Teâlâ:

«Hemen in oradan (Cennetten). Sana Cennette kibirlenmek gerekmez. Haydi çık. Çünkü sen hor ve bayağı kimselerdensin.» buyurdu. İblis: «Bana, kıyamete kadar ömür ve müddet ver.» dedi. Allah-ı Teâlâ da:

«Sen mühlet verilenlerdensin.» buyurdu. İblis: «Öyleyse, beni azdırmana karşılık, ye­min ederim ki, insan oğullarını saptırmak için muhakkak senin doğru yoluna oturacağım, vesvese verip pusu kuracağım. Sonra onlara önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım…» dedi. (A’raf: 12-17)

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

El-Kebîr: (Pek büyük.)

El-Hafîz: (Yapılan işleri bütün tafsilâtiyle tutan; (her şeyi belli vaktine kadar âlet ve belâdan saklayan.)