Tarih

İSKİLİPLİ ATIF EFENDİ (1876-1926)

 

Akkoyunlu aşiretinden Mehmet Ali Ağa’nın oğlu olup, Tophane köyünde doğmuştur. Altı aylıkken annesi vefat etmiş ve öksüz kal­mıştır. İlk tahsilini köyünde yapmıştır. Tahsili­ni tamamlamak üzere İstanbul’a gelmiştir. Tahsili yanında geçimini de temine çalışan Atıf Efendi 26 yaşında iken 1902’de en iyi de­rece ile icazet almıştır. Aynı yıl ruûs imtiha­nına girmiş ve 1905 de Fatih Camii’nde Der­siam olarak ders vermeye başlamıştır.1902’de imtihanla Dârü’l-Fünûn (Üniversite)un «ilahiyat» kısmına ikinci olarak girmiş­tir. Üç yıl sonra üniversiteyi bitirip Kabataş Li­sesi «Arapça» muallimliğine tayin edilmiştir.Bir ara jurnal edilmiş ve Bodrum’a sürgün edilmiştir. 1910’da Medreseler Müfettişi olmuştur.Bu arada Çorum’dan aday olup mebus seçileceği sırada ittihatçıların hıyanetine maruz kalarak, 31 Mart Vak’ası’nda ve Mahmut Şevket Paşa’nın katlinde dahil olduğu ileri sü­rülüp beş buçuk yıl sürgün hayatı yaşamıştır. İttihadçıların devleti batırmaları sonucu İstan­bul’a dönmüş ve Şeyhülislamlığa verdiği isti­da ile 1 Ocak 1919’da Dârü’l-Hilâfet’l-Aliyye Medreseleri İbtidaî Dahil Medresesi Umum müdürü olmuştur.

 

İSKİLİPLİ ATIF EFENDİ

 

1920’de Mustafa Sabri, Mustafa Saffet ve Said-i Nursi ile Müderrisler Cemiyetini kurdular.1340 (1924) tarihinde «Frenk Mukallitliği ve Şapka» adlı bir risale yazmış ve neşrinden 1,5 yıl sonra evinden alınıp Polis Müdüriyetine getirilmiştir. Akabinde Giresun istiklâl Mahkemesi’ne sevk ile burada muhakeme edilmiş­tir. 25 Kasım 1925’te çıkan «Şapka Giyilmesi Hakkında Kanunsa muhalefetten mahkeme edilmişse de suç unsuru bulunmadığından ser­best bırakılmıştır. Fakat akabinde Ankara is­tiklal Mahkemesine havale edilmiştir. Rejim kurban istediğinden Atıf Efendi, zorla suçlu çıkarılmış ve 3 Şubat 1926’da yapılan muha­kemede, mahkeme başkanı müdafaasını iste­yince: «Hacet yok, efendim. Müdafaa etmeyi mucib bir günahımız olmadığı esasen ortaya çıkmıştır. Binaenaleyh vicdanınızın vereceği hükme intizah ediyorum.» demiştir.Aslında, müdafaa hazırlanmış fakat rüya­sında Peygamber Efendimizi görüp, Onun «Kendisine iltihak etmekten ictinab edip, mü­dafaa hazırlamakla mı meşgul» olduğu tar­zındaki hitabı karşısında bundan vazgeçmiş­tir, idama mahkûm edilmesi üzerine 4 Şubat 1926 Perşembe günü şafağında hükmü infaz edilmiştir.

 

YAVUZ SULTAN SELİM’İN SON ANLARI

 

Yavuz Selim hastalanınca Edirne’de bulu­nan Vezir-i Azam’ı Piri Mehmed Paşa’yı Sırt köyüne çığartmış ve kendisine şunları söyle­miştir: «—Cümlenizden ziyadesi ile ikram beklerim. Asker evlatlarım hastalığımdan kat’iyyen haberdar olmamalıdır. Askere ih­san dağıtılsın, âsâr-ı sürür göstermesi için Yeniçeri teşvik edilsin. Düşmanlarımız yatağa düştüğümüze zinhar muttali olmasın. Gayri şimdilik söyleyecek sözüm yok.» diyerek son emrini vermişti.O gece Yavuz nedimine «Bu ne haldir Hasan Can?» demiş Hasan Can da:Sultanım, Cenab-ı Hakk’a teveccüh idüp Allah ile olacak zamandur! Yavuz da:Bizi bunca zamandan berü kimin ile bilür idin? Cenab-ı Hakk’a teveccühümüzde
kusur mu fehm ittün. Haşa ki, bir zaman zikr-i Rahman’dan gufül müşahede itmüş olam. Lakin bu zaman, gayri zemana benzemedüğü cihedden ihtiyaten cesaret eyledüm!..Yavuz Sultan Selim Hân, bu sırada Hasan Can’a: «— Sure-i Yasin tilâvet eyle» demiş ve Hasan Can’la beraber Sure-i Yasin’i ken­disi de okumuştur. Yasin-i Şerifi ikinci kere okumaya başlayan Hasan Can, tam «Selâm» ayet-i kerimesine geldiği zaman, Yavuz, ema­neti teslim edip gözlerini yummuştur.»

 

 

LOKMAN HEKİM’İN NASİHATİ

 

«Pek çok enbiyâ (aleyhimus selâm)’a hiz­met ettim. Kelâmlarından sekiz kelimeyi hu­lâsa olarak ihtiyar ettim. Eğer yakîn edip de bu sekiz hasletle amel edersen kurtulursun.1 — Namazda iken kalbini, 2 — İnsanla­rın arasında iken dilini, 3 — Sofrada elini, 4 — Başkasının evindeyken gözünü muhafaza et.Diğer dördü de; ikisini alıp zikret, ikisini de unut. Alıp zikredeceğin ikiden biri; Allah Teâlâ Hazretlerini alıp zikret, ikinci de mevt­tir, ölümü unutma! Unutacağın iki şey: Baş­kasına yapmış olduğun ihsan, başkalarının sana yapmış olduğu kötülüğü unut.

 

ÖLÜ GÖNÜLLER

 

İmam-ı Hasarvi Basrî (rahimehullah)’a bir kişi dedi ki:Gönlümüz uyumuştur. Nasihat etsen de n’ola kim uyansa… Hasan-i Basrî dedi ki:Keşke sizin günlünüz uyur olaydı, uyu­yan kişi tez uyanır. Halbuki sizin gönülleriniz ölmüştür. Ölü uyanır m»? Dediler ki:Yâ İmam! Bizi çok korkutuyorsun! De­di ki:Eğer bugün korkar iseniz yarın âhirette emin olasınız, vay o kişinin hâline ki bunda korkmaya.

 

ÇANAKKALE’DEKİ ZAYİAT

 

«Verdiğimiz onbinlerce münevver şehîd, memleketimiz için ileri tarihlerde bile yerinin doldurulması imkânsız ağır bir kayıp oldu. O kadar ki, «…Çanakkale’de yedeksubay zayi­atı akıllara durgunluk verecek bir dereceyi bulmuş, Doğu ve Batı kültürlerini toplayan bü­tün bir genç nesil imha edilmiştir.»

 

ÇANAKKALE MÜCAHİTLERİNDEN İKİ MEKTUP

 

  1. Mektup:

«Sağ kolumu kaybettim, zararı yok, sol kolum var. Onunla da pekâlâ iş görebilirim. Beni müteessir eden ve yine kıt’ama iltihakla düşmanla çarpışmama mâni olan şey, henüz yaramın kapanmamış olmasıdır. Hastahaneden kurtularak hâlen harbe iştirak edemedi­ğim için beni mazur görünüz, affediniz muh­terem kumandanım».

  1. Mektup:

«Valideciğim;…

…Ellerimi kaldırdım, gözümü yukarı dik­tim, ağzımı açtım:

— Ey benim Rabbim! Şu kahraman as­kerlerin bütün dilekleri, İsm-i Celâlini İngiliz­lere ve Fransızlar’a tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle…

…Valideciğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor. Allah razı olsun…

Oğlun Hasan Etem»

 

ÇANAKKALE ZAFERİ

 

Birinci Dünya savaşı sırasında, Osmanlı devletinin savaşa girmesi üzerine, İtilaf devletleri, Rusya ile birleşmek imkânlarını kay­betmişlerdi. Halbuki Rusya’nın Almanya’ya taarruz edebilmesi için silâh ve cephaneye ihtiyacı vardı. Bunun için de İtilaf devletlerinin Boğazlar yolundan Rusya’ya yardım, etmeleri gerekiyordu. Bu maksatla İtilaf devletleri Çanakkale Boğazını geçmek için Osmanlı dev­letine buradan cephe açtılar. Çağın tüm teknik imkânlarıyla mücehhez pek büyük bir itilaf Donanması Çanakkale Boğazını geçmeye teşebbüs eti. Fakat çok sert bir mukavemet ile karşılaştılar. Mehmetçiğin isabetli top atışlarıyla 18 Mart 1915 de hüsran içinde pek çok zayiat vererek geri çekilmek zorunda kaldılar. Deniz harekâtının başarısızlıkla sona ermesin­den sonra İtilaf devletleri, Gelibolu yarımada­sına asker çıkararak İstanbul’a yürümek iste­diler; burada da Mehmetçiğin îmanlı süngüsü karşısında denize döküldüler ve çekilmek zo­runda kaldılar. Yüzbinlerce Şehîd ve Gazi. Bü­tün bunların arkasından îmanlı Müslüman Türk Ordusunun tarihe kanlarıyla yazdırdığı altın sahife: ÇANAKKALE GEÇİLMEZ.

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

El-Berr: (Kulları hakkında müsait bulu­nan, iyiliği ve bahşişi çok olan.)

 

ABDULHAMİD VE YAHUDİLER

 

Sultan II. Abdülhamid’in Yahudilerle olan münasebetleri ve yahudilerin Abdulhamid düşmanlığı konusunda merhum Necip Fazıl şöyle diyor: «Abdülhamid’i küçültmek, çürütmek baltalamak ve engellemek isteyen her cereya­nın ön planında kim bulunursa bulunsun, ar­ka plânında daima «Yahudi»yi aramak lâzım­dır. Abdülhamid’in en büyük düşmanı ne Er­meni, ne Moskof, ne İngiliz ve ne de milli kök alakasını kaybetmeye başlayan yarı aydın Türk zümresi. Onun gizli planda baş düşma­nı sadece Yahudi…Yahudi’nin Abdülhamid’den alıp vereme­diği ve ona ne yüzden düşman kesildiği üzerinde düşünmek ve sebep aramak yersizdir. Bu sualin cevabını bizzat yahudi, Yahudi’nin tipi ve seciyesi verir. Yahudi’nin ne olduğunu bilen, onun Abdülhamid’e niçin düşman oldu­ğunu da bilir. Yahudi, tek cümleye dünyada dini, milli ve fikri birlik adına ne varsa onu lif lif çözmeye, bozmaya, harabetmeye memur, bozguncu ve fesatçı tiptir…»

 

DİNİ TABİRLER

 

Mekruh: Nehy ve men’edildiği sabit ol­makla beraber hilâfına da muarız bir amare görülen şeydir ki, yapılması doğru görülmeyip terk edilmesi herhalde iyi görülür(Büyük İslâm İlmihali-Ö. N. Bilmen)

 

İSTANBUL’UN FETHİNİN MÂNEVİ YÖNÜ

 

Bir yandan muhasaranın neticelenmemesi, diğer yandan Bizans’ın yardım alma ihtimali bı­çağı kemiğe dayamıştı. İşte bu nâzik anda, pâ­dişâh, Veliyyüddinoğlu Ahmed Paşa’yı Akşemseddin Hazretleri’nin çadırına niyaz ve soru için gönderip, şeyhinden fethin gününü, hattâ saati­ni ve şehre girilecek noktayı öğrenmiştir.Şeyhin oğullarından biri, babasının haber verdiği an geldiği halde, fetih haberi gelmeyince, merakla babasının çadırına gelmiş; kapı­daki nöbetçi; «İçeri kimseyi almayasuz denil­di» şeklinde konuşunca, çadırın bir yanından eteğini kaldırıp içsri bakmış; babasının başı secdede, gözyaşları ile yalvarıp yakardığını görmüştü. Uzun mûnâcâttan sonra Şeyh’in başı secdeden kalktı. Bu esnada da ordu sel gibi şehre giriyordu.

 

İSTANBUL’UN İSİMLERİ

 

Osmanlı Devlet Arşivi (Hazine-i Evrak) bel­gelerine göre İstanbul’un isimleri: Âsitâne, Âsitane-i Saadet, Âsitane-i Âliyye, Belde-i Tayyibe, Dâr-ı Saadet, Dar’us-Saltana, Dâr’us-Saltanat’il Âliye, Dâr’us Saltanat’us Seniyye, Dâr’ül Hilâfe, Derâliye, Der-i Devlet, Der-i Saadet, Dersaadet, Konstantiniyye, Konstantiniyye-i Mahrusi.

 

İSTANBUL’UN FETHİ

 

Fatih S. Mehmed’in ilk işi, İstanbul’u, uzun bir hazırlık süresinden sora kuşatmak oldu. Evvelce de, icabında Boğaz’ı kapamak için Ru-melihisar’ı inşa edilmişti, 11 Nisan’da başlayan kuşatma, topların şehri 20 gün fasılasız dövme­siyle iyice hararetlenmişti. Bu şekilde neticeye ulaşamayacağını anlıyan Sultan Mehmed ge­milerini karadan yürüterek Haliç’e indirmiş (zi­ra Haliç’in ağzına Bizanslılar kaim bir zincir germişlerdi.) ve Bizans’ı dehşete düşürmüştü. Fetihden bir gece evvel bütün cepheyi baştan başa teftiş ederken, tepeden tırnağa kadar beyazlar giyinmiş ak sakallı nûranî yüzlü Veliyüllâh Ak-Şemseddin Hazretleri Hakk’ın Askerlerine şahadet lezzetini telkin etmekte idi. Fatih’in hocası, ilmi, ahlâkı ve faziletiyle devletin manevî istinatgahı Şeyhülislâm Molla Güranî Hazretleri de fethin askerlerine Peygam­berimiz (s.a.)’in (İstanbul’u fetheden ordu ne güzel ordudur.) müjdesini veriyordu. Fatih ge­ce yarısı hücum emrini verdi. Molla Güranî ve Ak-Şemseddin Hazretleri askerin önünde şahadet ve gaza önderi idi. Ulubatlı Hasan Sancağı surlara dikti. Üç koldan sanlı Türk Ordusu İstanbula girdi. Fatih Ayasofya’ya gi­derek Allah’a şükran secdesine kopandı ve bu kiliseyi camiye çevirdi.

 

AYASOFYA CAMİİ

 

Fatih Sultan Mehmed Han’ın İstanbul’u fethinden sonra kılınan ilk Cuma namazından itibaren tam 481 sene Ayasofya, cami olarak kullanılmıştır.Ayasofya’nın Osmanlı tarihindeki önemi, gerek çok eski bir maziye sahip olması ve gerekse İstanbul’un fethinden sonra ibadete açılan ilk cami olması hasebiyle çok büyüktü. Yeni bir pâdişâh tahta çıktığı zaman Fatih ve Ayasofya Camilerinin minarelerinde Sala vermek âdetti. An’aneye göre tahta yeni çıkan bir padişah, ilk Cum’a selâmlığına Ayasofya’da çıkardı. Sultan Ahmed Camii yapılmadan önce, her yıl mevlûd alayı Ayasofya’da yapılır ve Hükümdar da bunda hazır bulunurdu.

 

OSMANLI HAYATINDAN

BEYTÜLMÂLCİ: Yeniçeri Ocağı efradın­dan ölenlerin mahallefatı işleriyle meşgul olanlar hakkında kullanılan bir tâbirdi.Küçük evlât bırakan yeniçerinin terekesi satılıp, muhallefat defteri yeniçeri kâtibi dairesinde hıfz olunarak, parası mensup olduğu odanın sandığına konurdu. Bu para, sandığın diğer paralan gibi, mütevelli olan odabaşı ta­rafından işletilir ve bütün oda halkının neza­reti altında bulunurdu. Çocuk yetişince kendi­sine hesap verilip, parası teslim olunurdu.

 

SÜLEYMANİYE CAMİİ

 

Mimarimizin üstadı Koca Sinan tarafın­dan İstanbul’un yedi tepesinden biri üzerine kurulan Süleymaniye Camii’nin inşasına 12 Ha­ziran 1550’de başlanmış ve 7 Haziran 1557’de cami ibadete açılmıştır.Devrin Padişahı Kanunî: «Bu bina eyledüğün Beytullah’ı sıdk-u safa ve dua ile yine senin açman evlâdır» deyip, caminin açılmasını Koca Sinan’a teklif etmiş, O da, «Yâ Fettâh!» diyerek Caminin kapısını bizzat açmıştır.Süleymaniye Camii elliyedi metre uzunlu­ğunda ve aitmiş metre genişliğindedir. Kubbe­si, yirmialtı metre çapında olup, elli üç metre yüksekliktedir. 138 penceresinden giren ışık akisleriyle, caminin içindeki şada aksi, mü­kemmel hesaplanmıştır.

 

YUNUS EMRE’DEN

 

Okumaktan ma’nî ne, kişi Hakkı’ bilmektir,

Çün okudun bilmezsin, ha bir kuru emektir.

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

El-Hadî: (Hidayet yaratan, istediği kulunu hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan, muradına erdiren.)

El-Bedi: (Örneksiz misalsiz acaib ve hay­ret verici âlemler icad eden.)

 

HIRKA-İ SAADET DAİRESİNDE

 

«Yavuz Sultan Selim hilâfetin alâmeti olan Hırka-i Şerif, Sened-i Şerif ve diğer emânet-i Mübâreke’yi Mısır’dan İstanbul’a hatim­ler indirerek getirmiş. İstanbul’a vardığı gece, Saray’da yüksek bir yere yerleştirilmiş. Mimar­başı ve ustalar, asıl tevdî olunacak makamı harıl harıl inşa ederlerken, sefer yorgunluğu­na bakmaksızın sabaha kadar ayakta bekle­miş O gece, geceli gündüzlü Kur’an okuması için bir vazife tertip ederek kırkıncısı bizzat kendisi olmak üzere kırk hafız tayin eylemiş. İşte o günden bu ana kadar, bu dairede, bir saniye tevakkuf etmeksizin Kur’an okunuyor.» (Yahya Kemâl-Hırka-i Saadet Dairesi)

İLMİHAL

 

Erkekler için ipek kumaşlar, ipek takkeler mekruhtur. Erkek çocuklara da ipekli, altın sırmalı kumaşlar giydirmek kerahetten hâli değildir. (B. İ. İlmihali-Ö. N. Bilmen)

 

 

BABA DOSTU

 

İbn-i Ömer dedi ki, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu:

«— Babanın dostunu gözet (ona ikram et ve sevgi göster). Onunla ilgiyi kesme, yoksa Allah (iman) nurunu söndürür.» (Müslim)

 

OSMANLI HAYATINDAN

SURRE ALAYI

 

Osmanlı Padişahlarının hac mevsiminden önce, Recep ayında, Mekke ve Medine ahâli­sine dağıtılmak üzere muhteşem törenlerle gönderdikleri alaylara Surre alayı denir. Os­manlı Devleti, içine düştüğü bütün güçlük ve yokluklara rağmen, Surre Alayı’nı düzenli bir biçimde göndermeye özel bir hassasiyet gös­termiştir.

HAREMEYN İKRAMİYESİ

 

Haremeyn halkına (Mekke ile Medine fu­karasına) yardım olmak üzere yirmibeş liradan fazla maaşı olan memurların mart aylıkların­dan yüzde on olarak kesilen paranın adıydı. Her yıl Mekke ve Medine ahalisinden İstan­bul’a gelenlerin ileri gelenlerine saray ve hü­kümetçe muavenette bulunulduğu gibi, fakirle­rine de evkafça yardım edilir, avdetlerinde yol paraları da verilirdi.

 

AYET MEALİ

 

«Hakikat —bir sivri sinek olsun, daha üstündeki (büyüğü) olsun— her hangi bir şeyi Allah mesel (ve misal) getirmekten çekinmez. Artık iman edenler onun Rablerinden (gelen) bir gerçek olduğunu bilirler. Kafir­ler ise «Allah bu misal ile ne murad etmişdir» derler. Allah onunla bir çoğunu şaşırtır, yine onunla bir çoğunu yola getirir. Onunla fasıklardan başkasını şaşırtmaz.» (Bakara: 26)

 

 

 

GAZİ MÜŞİR OSMAN PAŞA

 

Çeşitli savaşlara katıldı, birçok isyanı bas­tırdı, ve bu başarılarından sonra rütbesi mü­şirliğe (mareşalliğe) yükseltildi. Bu sıralarda 44 yaşlarında idi (1876) ve daha sonra 93 har­bine katılmış (24 Nisan 1877) Ruslarla yapı­lan bu savaşta üstürı başarılar elde etmiştir. Büyük Plevne müdafaası ile altın harflerle İs­lâm ve dünya tarihine geçmiştir.Plevne savaşında Gazi Osman Paşa, birgün bütün parlak apoletlerini, nişanlarını, madalyalarını, göğsüne takarak toprak tabyanın üzerinden Rus sürülerini tetkik ediyordu. Dür­büne bile lüzum kalmadan Rus kumandanları Osman Paşa’yı apaçık görebiliyorlar ve bunun için de bütün top ve tüfek ateşini onun üzerine çevirmiş bulunuyorlardı. Bu hali gö­ren Paşanın maiyetindeki zabitler ona yakla­şarak: «— Paşa hazretleri,» dediler. «Düşman apoletlerinizden, parlak nişanlarınızdan sizi tanıdı. Bütün mermilerini size atıyor, hain bir kurşun size isabet edebilir. Ya buradan çeki­liniz, yahut hiç olmazsa nişanlarınızı çıkarı­nız!» Osman Paşa şöyle cevap verdi: «— Ben bu nişanları ancak böyle bir gün için kazan­dım. Ölüm pahasına dahi olsa onları çıkar­mam! Asker evlâtlarım! Hiçbir şeyden korkmayınız! Düşman kurşunundan da korkmayınız! Sizi öldürecek kurşunda sizin adınız ya­zılıdır. O kurşun gelmedikçe ölmezsiniz!»

 

OSMANLI HAYATINDAN:

AŞÛRA TESTİSİ

 

Aşûre’nin dağıtılmasında kullanılan kabın adı idi. Sarayda, helvacıbaşılarm nezareti altında aşçılar ve kiler ağalan marifetiyle hazır­lanan aşure hususî kablar içinde dağıtılırdı. Bu dağıtım için, porselenden ağzının bir kena­rı yalaklı ve kapalı, tek kulplu testiler vardı.Muharrem’in başında saray vekilharçları aşure levazımatım hazırladıkları gibi. mutfaklarda da hazırlıklar görülürdü. Dokuzuncu gün hazırlanmış olan aşureler o gece testilere doldurulur ve tablakârlar vasıtasıyla gi­decekleri yere gönderilirdi. Aynı gece ahali­ye dağılacak aşureler iki ve dört kulplu bü­yük kazanlar içinde olduğu halde sırıklara ta­kılarak, talimhane meydanına getirilip sırala­nırdı. Aşure tevziini bilen halk, kâseden itiba­ren su kovalarına varıncaya kadar her nevi şeyleriyle parmaklık dışında toplanırlardı. Sa­bah ezanından sonra, seccadebaşı’nın tevzia­tın başlaması emrini tebliğiyle, mutfaklar imamı bir dua okur; «âmin» denildikten son­ra kapılar açılır; eli kepçeli bir ahçı uzatılan kabı doldururdu. İzdiham o kadar çok olurdu ki, herbiri yüzlerce kiloyu ihtiva eden elli, alt­mış kazan yetişmezdi.

 

ŞEYH SADİ (k.s.) diyor ki:

 

İki şey akıl hafifliğini gösterir: Söyleye­cek yerde susmak, susacak yerde söylemek.

 

MALAZGİRT MUHAREBESİ’Nİ NASIL KAZANDIK?

 

Hanefî imamlarından Muhammed ibni Abdül Melik el Buharı Sultan’a hitaben: «Sen bir din için savaş ediyorsun ki Cenâb-ı Hak onu muzaffer ve diğer dinlere galib kıla­cağını va’d buyurmuştur. Umulur ki Cenâb-ı Hak bu zaferi senin nâmına yazmıştır. Cuma günü öğleyin düşmanla buluş ki, o zaman mü­cahitler türbede dua ederler. O saatte dualar icabete yakındır» dedi. O saat geldiğinde Sul­tan Alp Aslan askeriyle namazını kıldı. Dua etti. Onlar da âmin dediler.Askere hitaben: «İsteyen geri dönsün, Bu­rada Sultan yoktur. Ben de sizin gibi neferim» dedi. Yayını attı. Yalnız kılıç ve topuzunu al­dı. Kendi eliyle atının kuyruğunu bağladı. As­kerler de bu harekete uydu. Beyazlar giyindi  «Maktul olursam kefenim budur» diyerek güzel koku süründü. Bir nefer gibi ileri hareket etti. Askerler de ona tâbi oldular. Rumların dağ­lar, sahralar almaz ordusuna yaklaştıklarında Alp Aslan kükremiş, aslan gibi düşmanlar üzerine hücum edince, askerler de düşman or­dusunun içine daldılar. O sırada şiddetli bir rüzgâr çıktı ve tozu toprağı birbirine kattı. Göz gözü görmez oldu. Rumlar bozuldu. Dereler düşman lâşeleriyle doldu.

 

ALP ASLAN’IN ÖLÜMÜ

 

Sultan Alp Aslan’ın Mâverâünnehir emir’i Bems’ül-Mülk Tekin ile araları bozulduğundan, Sultan Alp Aslan 465 senesinde Ceyhun nehri üzerine köprü kurarak ikiyüz bin askerle geç­ti. Adamları Rebiul’evvel içinde Yûsuf isimli kale muhafızını tutup tahtının yanına getirdiklerinde dört kazık çakarak el ve ayaklarının ona bağlanmasını emretmesi üzerine Yûsuf ona «Be korkak benim gibi yiğit böyle mi?» deyince, Sultan, gazaba gelip yayını eline aldı ve «bırakın şunu» dedi. Bıraktılar. Sultan, ona bir ok attı. Vuramadı. Halbuki o ana kadar at­tığı okta vuramadığı olmamıştı.Yûsuf hemen Sultan’ın üzerine sıçradı. Sultan tahtından inerken sürçüp yüz üstü düş­tü. Yûsuf onun üzerine atladı. Elindeki bıçakla vurdu, boş böğrünü yardı. Emirerlerinden birini de yaraladı. Mehterler Yûsuf’u katlettiler.Sultan Alp Aslan yaralı olarak çadırına git­tikte, «Her ne zaman düşman üzerine gitsem Allah Teâlâ Hazretlerinden istiğâse ederdim (yardım isterdim). Dün, bir tepe üzerine çıktığımda askerimin çokluğundan, ordunun ağırlı­ğından bana ayağımın altındaki dağ çalkalanı­yor gibi geldi. Kuvvete mağrur oldum. Kendi kendime «Ben dünyanın padişahıyım. Bana kim galebe edebilir, dedim. Bugün Cenâb-ı Hak, en âciz bir kulu ile beni âciz kıldı» deyip tevbe etti ve vefat etti. (Kısâs-ı Enbiyâ s. 243)

 

KA’BE-İ MUAZZAMA

 

Hac farizasının sebebi ve her türlü na­mazda kıblegâhımız olan Kâbe’-i Muazzama Mekke şehrindedir ve bu şehrin kuruluşundan çok zaman evvel yapılmış kutsal bir yapıdır. Yeryüzünde ilk inşa edilen ma’bet Kâ’bedir. Kudüsdeki Beyt-i Makdis daha sonraki asır­larda inşa edilmiştir. Kâ’be-i Muazzama’nın ilk defa Hz. İbrahim ve İsmail Aleyhisselâm tarafından inşa edildiği Kur’ân-ı Kerîm’in âyetleriyle sabit olduğundan daha önceki banile­rine ait rivayetler kavillerdir. İlk defa melek­ler tarafından yapıldığına dair rivayetler de vardır esasen Beytin mübarek yeri, melekle­rin ve daha önce gelip gecen peygamberlerin tavaf yeri idi.Âdem Aleyhisselâm zamanında, insanların taştan ve çamurdan bina yapacak kadar ilerlemedikleri dağlarda mağaralarda barındıkları rivayet edilmekte ise de, Allah’ın vahyi ve il­hamı ile Kâ’be-i inşa etmiş olduğu ihtimal da­hilindedir.

 

 

 

 

ECDÂD

 

Ölçerdi baban, en geniş ölçüyle hayatı..

Yalcın kayalardan daha sağlamdı sebatı…

(Allah) diyerek geçti o tarihi aşanlar,

İmanlı gönüllerde muazzez yaşayanlar…

(Allah) diyerek can ve cihandan gecen erler,

Didârını Hak’kın o gün elbet görecekler.

 

İZMİR’E İLK GİRENLER

 

15 Mayıs 1919 Perşembe günü türlü vah­şetle İzmir’e çıkan Yunan barbarı, 9 Eylül 1922 Cumartesi sabahı, Anadolu’muzdan sürü­lüp çıkarılmıştır. İzmir’e ilk giren zat, ikinci Süvari Fırkası Komutanı Zeki Bey’dir. Zeki Bey şöyle anlatıyor: «…Basmane’ye geldik. Dindaşlarımızın büyük tezahüratı ortasında, bin müşkilâtla Kadifekale’ye çıktım ve kaleye, emir çavuşum Celil’e Türk bayrağını çektir­dim.»

İzmir Hükümet Konağı’na Şanlı Sancağı­mızı çeken Yüzbaşı Şerafeddin Bey anlatıyor: «…Binlerce kadın, erkek, ihtiyar, çocuk se­vinç içinde ağlaşarak sel halinde üstümüze akıyordu. Bunlardan birinin öpe öpe verdiği, göz yaşlarına bulanmış Türk Bayrağı’nı çek­mek üzere, binanın direğindeki Yunan bayra­ğını indirdik…»

  1. Alay Komutanı Müfid Bey anlatıyor:

«İzmir tarif edilmez bir sevinç içinde yü­züyordu… Bütün minarelerden yayılan Tekbîr ve Tehlîl nidaları ortasında, o gün Mehmetçi­ğin de, nihayet kendini tutamayarak ağladığını gördüm.»     (Mustafa Müftüoğlu)

DİNÎ TERİMLER:

Müstehap: Sözlükte «sevilmiş şey» de­mektir. İstılahta «Peygamber Efendimizin ba­zen yapıp, bazen terk buyurmuş oldukları şey­dir».

 

YAVUZ SULTAN SELİM HAN

 

Hz. Ömer (r.a.)’ı andıran şahsiyetli idare­si zamanında, kızılbaş ve râfizîlerle yaptığı harpler sonunda, İslâm âlemini delâlet erbabı ve sapık dahilî düşmanlarından temizlemiş, hilâfeti ve dolayısıyla Mukaddes emânetleri Mısır’dan alıp Ehl-i Hakka tevdi etmiştir.

Kâhire’de adına okunan hutbede söylenen ve «Mekke ve Medine’nin sahibi ma’nasındaki:

«Hakim-i Haremeyn» ifadesine,

«Hadim-i Haremeyn’dir, oraya hâkim olun­maz, hizmet edilir.» şeklindeki tashihi, cemaat, galip ve mağlup kumandanlarla ilim erbabı önünde çok şanlı ve meşhurdur.

Mısır Seferi dönüşünde, âlimlerin paşası, hocası olan İbn-i Kemâl hazretlerinin atının ayaklarından kazaen sıçrayan çamur kaftanı­na dokununca Selim Han:

«— Âlimlerin atının ayaklarından sıçra­yan çamur iftihar vesilemizdir. Bu elbisemi vefatımda sandukama (kabir bapı) koysunlar,» diye vasiyet ederek ilmi ve âlimlere olan hür­met ve riayetini göstermiştir.

Bir sefer hazırlığı içindeyken Üsküdar’da Şirpençe hastalığı sebebiyle vefat etmiştir. Son nefesinde; «Bu ne haldir Hasan Can?» diye sorunca Hasan Can! «Padişahım Allah ile olma zamanıdır.» diye hatırlatması üzeri­ne: «Sen bizi ne ile zannediyorsun?» diyerek teslim-i ruh etmiştir.

 

MEVLİD ALAYI

 

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in doğum gününe rastlayan Rebiülevvel ayının 12. günü yapılan merasim münasebetiyle kullanılan bir tabirdi. Bu merasim Sultanahmet Camii’nde yapılırdı.

Kapıcıbaşılar başlarına Selimi ve mevsi­me göre erkânı kürk ve ferace giymiş ve divan takımları atlara binmiş oldukları halde saraya gelirler, padişahı alayla camiye götürürlerdi. Bir hürmet eseri olmak üzere Nakib-ül eşraf Efendi’ye camiin sağ taarfmdaki köşede hu­susi bir yer ayrılır ve orada yalnızca otururdu.

Müezzin mahfelinde okunmağa başlanan Fetih Sûresi bitince önce Ayasofya Kürsü şeyhi, sonra Sultanahmet Camii vaizi kısa bir vaızda bulunurlar, bu sırada şerbet dağıtılır ve bunlara kürk giydirilirdi. Ondan sonra ön­ce Mevlidhan-ı Evvel, arkasından Mevlidhan-ı Sânî Kürsüye çıkarak Mevlid okumağa başlar:

Geldi bir ak kuş kanadiyle revan

Arkamı sığadı kuvvetle heman

beyti okununca cemaat ayağa kalktığı sırada. Perde dışında duran müjdecibaşı, Mekke Emiri’nin nâmesini sadrazama teslim eder; onun işaretiyle gelip nâmeyi olan reis-ül küttap efendi nâmeyi huzur-u Şahanede okurdu. Darüs Saade ağası Haremeyn hizmetini haiz ol­duğu için ona kürk, reis-ül küttab ile müjdecibaşıya da kaftan giydirilirdi.

 

OSMANLI HAYATINDAN:

 

«Cemaziyelevvelini Bilirim» Hükümet Dai­relerinde, hükmü kalmayan evrakın konuldu­ğu torbalara «Battal torbası» denirdi. Torba­lar ay ve yıl üzerine düzenlenir, üzerine de işaret olunurdu. Kağıtlar bu surette torbalar­da saklanmaktaydı. Küçük bir memur iken cemaziyelevvel ayına ait torbadan gömlek ya­pan, zamanla mevkiinin yükselmesi üzerine azamet satmaya başlayan biri hakkında, bu halini bilenlerden birinin «cemaziyelevvelini bilirim» sözünü demesi, bu sözün sonradan el­de ettikleri mevkiler münasebetiyle çalım satmağa başlayanlar hakkında, atasözü şeklinde kullanılmasına yol açmıştır.

AYET-İ KERİME MEALİ

 

  1. Hatırlayın o demleri ki sizin için de­nizi yarıb da hepinizi kurtarmış, Fir’avun hanedanını ise, kendiniz de gözlerinizle bakar­ken boğmuştuk. 51. Hani Musa ile kırk gece (Tur’da kalmak ve ondan sonra kendisine tevrat verilmek üzere) vaidleşmiştik. Yine siz onun arkasından (nefsinizin) zalimler(i) ola­rak (Samirînin tanrı diye gösterdiği) buzağıya tutunmuş (onu tanrı edinmiş)diniz. 52. Bilahere sizi bundan sonra da afvetmişdik. Gerektiki şükredesiniz. 53. Hani Musa’ya (sapıklık­tan ayrılıb) doğru yola gelesiniz diye (Tur’da) o kitabı (Tevratı) ve Furkan’ı (Hak ile batılı ayırd eden hükümleri) vermiştik.

 

 

 

ÖMER İBN-İ ABDÜLAZİZ:

 

Ömer b. Abdülaziz, Medine’li Tabiîn âlim­lerinden olup İmam, Fakîh, Müctehid ve Sünnetleri çok iyi bilen bir zat idi. Adalet ve zühd-ü takvada örnek gösterilirdi. Günlük geçimliği iki dirhemden ibaretti. Yatsı namazını kılınca Mescid’de oturur, ellerini kaldırır, ken­disini, uyku basıncaya kadar ağlar, dururdu. Halîfe olduğu zaman Şâirler ve Hatîpler, onun başından dağıldılar. Zâhidler ve Fakîhler «İş­leri, sözlerine aykırı hale gelmedikçe, ondan uzaklaşmak doğru olmaz!» diyerek yanında kaldılar.

Ömer b. Abdülaziz, Medine Valiliği za­manında da, Peygamberimiz (s.a.v.)’in namaz kılmış olduğu makamlarda, Abdullah b. Ömer gibi namaz kılar, Peygamberimiz (s.a.v.)’in gezdiği, dolaştığı yerleri devesine binip teberrüken dolaşır, ziyaret ederdi.

 

SABAH OLUNCA

 

«Her kim sabah olduğu zaman, üç kere (Eûzü billâhissemîil’Alîmi mineşşeytânirracim) der ve Haşr Sûresinin sonundan üç Âyet okur­sa, Allah (c.c.), ona yetmişbin Melek’i vazife­lendirir, onlar akşam oluncaya kadar, onun için dua ve istiğfar ederler. Eğer, o gün ölür­se, o, şehîd olarak ölür! Akşam olduğu za­man, böyle yapan da, aynı derecededir.» (Ahmed b. Hanbel, Tirmizî, Daremî)

 

KERVANSARAYLAR

İşlek caddelerde, konak yerlerinde, ticaretgâh şehirlerde yolcuları barındırmak, kervanları dinlendirmek, malları sahiplerine ve tüccara teslim edinceye kadar muhafaza ey­lemek için som kârgir olarak yapılan binala­ra verilen isimdir. Prof. H Z.Ülken: «Kervan­saraylar batıda olduğu gibi derebeylerinin ka­fa tutması için olmayıp, halkın korunması için yapılmış âdeta birer şato idi» diyor. Vakıflı kervansaraylar padişahın anası, kızkardeşleri vezirler ve bazan «ulema» tarafından yaptı­rılır ve bu tip kervansaraylarda yolculara eş­yalı odalar ve bedava yemek verilir, işlerine bakılırdı.

Kervan gelince zengin veya fakir, herkes kendi odasını seçerdi. Çünkü bu binalarda insanların mertebe farkı asla gözönüne alın mazdı.

(Osmanlı Tar. Dey. ve Ter. Söz).

BİR HATIRLATMA

 

Bu sayfa ile 1988 senesini tamamlamış oluyoruz.

Bu takvimin geliri, İstanbul’da tahsil yapan imanlı gençliğin yetişmesi ve yetiştirilmesi için harcanmakta ve  halen 150 öğrenciye burs verilmektedir. Yine, aynı takvimden alınması ve aldırılması için yardımınızı bekler, yeni sene de bütün müslümanlara Allah (c.c)tan sıhhat, afiyet diler, Allah (c.c.)’a emânet ederiz. (Mevlânâ Takvimi)

 

 

HADİS-İ ŞERİF’İN MEALİ

 

Sizden sonra öyle insanlar gelecek ki; türlü, zevkli yemekler yiyecekler, renkli ve rahat bineklere binecek, rengârenk ve güzel kadınlar ile evlenecek, güzel ve kıymetli kumaşlardan elbi­seler giyecekler; onların mideleri az ile doymaz, onlar çoğa da kanâat etmez, dünyâya bağlan­mışlardır; akşam-sabah, düşündükleri ve tap­tıkları dünyalıktır; ya’nî Allah (c.c.)’dan başka ilâh ve rabb kabul ederler bütün gayretleri dün­yâ içindir. Yalnız hevâ ü heveslerinin peşinde koşarlar. Abdullah’ın oğlu Muhammed (s.a.v.)’in kat’i sözü şudur ki: Sizden sonra gelenler, o güne yetişenler, onlara selâm vermesin, has­talarını ziyaret etmesin, cenazelerine gitmesin ve büyüklerine hürmet etmesinler: Zira bunla­rı yapanlar İslâmiyyetin yıkılmasına yardım et­miş olurlar.

 

HADİS-İ ŞERİF’İN MEALİ

 

Bir gün Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Ashabının bulunduğu yere giderek: ma’nevî körlükten kurtulup basiret sahibi olmak isteyen var mıdır? İyi biliniz ki, dünyâya heves edip uzun emeller peşinde koşanların emelleri nisbetinde Allah-ü Teâlâ kalblerini kör eder. Ve basiretlerini bağ­lar… Uzun emeller peşinde koşmayıp dünyadan yüz çevirenlere ise, Allah-ü Teâlâ, öğrenmeden ilim verir ve doğru yolu hidâyet eder. Agâh olu­nuz! Sizden sonra öyle insanlar gelecek ki on­lar dünyalığı ancak cebr ü şiddet kullanarak, adam öldürmek suretiyle tutacak, zenginliğe cimrilik ile sahih olacak ve serveti iftihar vesi­lesi yapacak, sevgiyi hevâ-yı nefsine uymakla sağlayacaklar, sizden bu günlere erişip de servet sahibi olmağa muktedir olduğu halde fakirliğe sabredenler, hevâ-yı nefs yolu ile sevgi te’minine muktedir iken, bunu yapmayıp husûmete ta­hammül edenler; yine böyle gayrî meşru yol­lardan ululuğa kudreti var iken, zillete taham­mül edenler ve bunları yaparken yalnız Allah (c.c.) rızâsını düşünenlere Allah-ü Teâlâ sıddıklardan elli kişinin ecrini vazar.

 

 

 

 

OSMANLILAR

 

Osmanlı ve emsali ve beyliklerinde hayatiye­ti, göçebe gezen Türkmenler oluşturuyordu, iyi muhariblerdi. Gaza ve cihad aşkıyla yanıyorlardı. Hepsi birer tarikat şeyhine, bir tekkeye kapılanmışlar, burada İlây-ı Kelimetullâh’ın mânâ­sını, cazibesini, yüceliğini öğrenmişlerdi.

Bunlara «derviş-gaaziler» deniyor. «Horasan Erenleri» denen ateşli tarikat propagandacıları şeyhler, dervişler, gerçekte İslâm dini ile rabı­taları şehirliler kadar sıkı olmayan Türkmenleri terbiyi ediyor, onlara ideal veriyorlardı. İdeal de, fethe, ülke açmaya, yeni topraklan dârû’l-îslâm hâline getirmeye dayanıyordu. Yeni bir toprak fethinde oraya yerleşiliyor, daha genç, daha enerjik, daha ateşli kitle, daha batıya, daha uc’a sevkediliyordu. Yerleşilen topraklarda kasabalar ku­ruluyor, kasabalar, Türk İslâm şehri haline ge­tiriliyordu. Bu mescid veya cami (cuma mescidi) çevresinde tekke, mektep, medrese, hamam, çeş­me gibi sosyal müesseseler yapılıyordu.

 

BİR KISIM DİNİ TABİRLER

 

Ef’ali Mükellefin: Mükellef insanların yap­tıkları işlerdir ki: Farz, vacib, sünnet, müstahab, helâl, mubah, mekruh, haram, sahih, fasit, bâtıl gibi kısımlara ayrılır.

Farz: Yapılması dinen, kati surette lazım, ge­len herhangi bir vazifedir ki, farz-ı zanni farz-ı kat’î ve farz-ı ayn, farz-ı kıfaye kısımlarına ay­rılır.

 

EBREHE VE ASKERLERİNİN KUŞLARCA İMHASI

 

Ebrehe, Habeş Necaşisinin Yemen Valisi ve Kumandanı Eryat’ı öldürerek yerine geçen bir Hıristiyandı. Halkın Mekke’deki Kabe’yi tavaf ve ziyarete gittiğini öğrenince, muhteşem bir kilise yaptırdı. Ve tüm halkından bu kiliseyi ziyaret etmelerini istedi ve emretti. Ama bunu başara­madı. Mekke’deki Kabe’yi yıkmaya karar verdi.Filler ve askerlerle yola çıktı. Mekke’ye ka­dar geldiler. Ama daha onlar saldırmadan Allah’­ın bir lütfü olarak yüzlerce kuş gaga ve ayakla­rında küçük taşlar taşıyarak fillerin ve askerle­rin üzerlerine kadar geldiler ve taşları bıraktı­lar. Filler, askerler ve bu arada Ebrehe’de telef oldu. Yanlarındaki hazineleri ve silahlar da Kureyşlilere kaldı.Bu olay Peygamberimiz (s.a.v.)’in doğumun­dan ellidört gün önce vuku bulmuştur. Fil sûresi bu hâdiseyi haber verir. Meali:«Bildin mi ya Ekreme’r-Resûl! Rabbin ashâb-ı file ne yaptı? Rabbin Teâlâ onların hilele­rini zayi kılmadı mı? Rabbin Teâlâ ashab-ı fil üzerine fevc fevc kuşları gönderdi ki, o kuşların her biri onlara Çamurdan ya­pılmış ateşte pişmiş gibi sert çakıllar atarlardı. Kuşların taşları atması üzerine, Rabbin Teâlâ onları yenmiş ekin çöpü gibi kıl­dı.»

 

SULTAN II. ABDÜLHAMİD

 

Sultan Abdülhamid Han İslâm aleminde hüsn-i kabul gördü. Bugün de müslüman dünya­sı onu sevgiyle anmaktadır. Sömürgecilerin bas­kısıyla bunalan İslâm alemi memnuniyetle Abdülhamid Han’ın manevî liderliğinde toplandı. Çok yakın tarihte (1967) basında Afrika’nın bazı ül­kelerinde hutbenin ulu Hakan adına okunduğu yazılmıştır.İslâm birliğine ve bütünlüğüne karşı çok uya­nıktı, dikkatliydi ve kesinlikle taviz vermezdi.Filistinde Yahudi göçmenlerinin yerleştirilme­si kendisinden talep edildiğinde son derece hid­detlenmiş, kesinlikle karşı çıkmıştır. Huzurundan kimseyi kovmadığı halde bunu talep edenleri hid­detle huzurundan kovmuştur.Kendisi dünyanın en mühim siyasi şahsiyet­lerinden biri sayılmıştır. Avrupa politikasına birinci derecede müessir olmuştur. Saltanatı 32 yıl 7 ay 27 gündür.

İngiltere’nin İstanbul elçisi Sir Nikola Avru­pa’nın cihan harbini önleyen büyük denge unsurunun Sultan Hamid diplomasisi olduğunu açıkça söylemiştir. Bu kehanet Ulu Hakan’ın tahtan indirilmesiyle aynen gerçekleşmiştir.Farzı ayn: Mükelleflerden her birinin yapma­sı lâzım gelen farzdır. Beş vakit namaz gibi.Farzı kifaye: Mükelleflerden bazılarının yapmalarıyla, diğerlerinden düşen, yani onlar için yapma mecburiyeti kalmayan farzdır. Cenaze Na­mazı gibi.

 

EMİR SULTAN SEYYİD MUHAMMED BUHARİ (K.S.)

 

Hz. Ali (radyallahu anh), Hz. Hasan (r.a.). Zeynel Abidin (r.a.) ve nihayet Seyyid Ali Rahmetullahi aleyhden gelen silsilede Peygamberi­miz (s.a.v.)’in soyundan olan bu zat din ve devlete büyük hizmetlerde bulunmuştur.Buhara’da yaşarken rüyasında gördüğü Fahri Kainat Efendimizin yanında duran Hz. Ali (r.a.)’nin emri üzerine Anadolu’ya gelip Bursa’ya yer­leşti… Türbesi buradadır.

 

EMİR SULTAN’DAN

 

Gerçi âşıklara sala geldi

Ahile, vah ile cevlan ederken

Açılmış dükkanlar, kurulmuş pazar

Oturmuş ümmetin beratın yazar

Erenler meydana doğru varırlar

Cümle embiyalar divan dururlar

Akar gözlerinden yaş yerine kan,

Deryalar nuş edip kandıramazken,

Cümlenin maksûdu o didarmış

Derdü olan gelsin dermanı buldum,

Canım içinde cananı buldum

Canlar mezad olmuş, dellalde gezer

Cevahir bahşeden dükkanı buldum

Anda cemolubun verir alırlar

Hakka mahbub olan sultanı buldum

Zerrece gözüme görünmez cihan

Aşıklar kandıran ummanı buldum

Hakka karşı duran divanı buldum

 

ÇANAKKALE ZAFERİ

 

Birinci Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı dev­letinin savaşa girmesi üzerine, İtilaf devlatleri, Rusya ile birleşmek imkânlarını kaybetmişlerdi. Halbuki Rusya’nın Almanya’ya taarruz edebilme­si için silâh ve cephaneye ihtiyacı vardı. Bunun için de itilaf devletlerinin Boğazlar yolundan Rus­ya’ya yardım etmeleri gerekiyordu. Bu maksatla İtilaf devletleri Çanakkale Boğazını gaçmek için Osmanlı devletine buradan cephe açtılar. Çağın tüm teknik imkânlarıyla mücehhez pek büyük bir İtilaf Donanması Çanakkale Boğazını geçmeye teşebbüs etti. Fakat çok sert bir mukavemet ile karşılaştılar. Mehmetçiğin isabetli top atışlarıyla 18 Mart 1915 de hüsran içinde pek çok zayiat ve­rerek geri çekilmek zorunda kaldılar. Deniz ha­rekâtının başarısızlıkla sona ermesinden sonra İtilaf devletleri, Gelibolu yarımadasına asker çı­kararak İstanbul’a yürümek istediler; burada da Mehmetçiğin imanlı süngüsü karşısında denizo döküldüler ve çekilmek zorunda kaldılar.

Yüzbinlerce Şehîd ve Gazi. Bütün bunların ar­kasından imanlı Müslüman Türk Ordusunun tari­he kanlarıyla yazdırdığı altın sahife: ÇANAKKALE GEÇİLMEZ.

 

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Muhyî (s.a.v.): Diriltici canlandırıcı.

Muktefa (s.a,v.): Kendisine uyulmuş, peşinden gelinen. Yani nebi ve resullerden sonra gelip Hatemün-nebiyyin olan.

 

ŞEYHÜLİSLÂM İBN KEMAL

 

Osmanlı İmparatorlugu’nun yükseliş devrin­de yetişmiş büyük bir ilim ve devlet adamı olan Şemseddin Ahmed, (babası tarafından dedesi) Ke­mal Paşa’ya nisbetle «İbn Kemal» diye tanınmıştır. Edirne, Tokat veya Amasya’da doğduğu iddia edilir.

Baba tarafından asker, anne tarafından ilımle meşgul olan bir aileye mensup olan İbn Kemal, ailesinin nezaretinde iyi bir tahsilden sonra, baba mesleği askerliğe intisab etmiş ve altı-bölük sipahisi olarak II. Beyazıd’ın seferlerine katıl­mıştır. Hayatının ilk devrini asker olarak devam ettirmekte iken, tesadüfen karşılaştığı bir hadise. onun hayatını tamamen değiştirmiş ve baba mes­leği askerliği bırakarak ilmiyye sınıfına intisat etmesine vesile olmuştur.

Yavuz Sultan Selim ile birlikte, Anadolu ka­zaskeri olarak Mısır seferine katılır. Bu sefer­den dönüş sırasında, atının ayağından sıçrayan çamurların Yavuz’un harmanisini kirletmesi üze­rine padişah:

«Ulemâ’nın atının ayağından sıçrayan çamur­ların medar-ı ziynet ve bâis-i mefharet olacağını» söylemesine sebep olur ve Yavuz Sultan Selim, bu çamurlu harmanînin ölümünden sonra san­dukası üzerine örtülmesini vasiyet eder.

 

ESMAUN NEBİ (S.A.V.)

 

Nebiyyür Rahmet (s.a.v.): Peygamberimiz (s.a.v.) evveli ve ahiri zahiren ve batmen herke­se rahmet olarak gönderildiği için bu ismi almış­tır.

 

 

  1. ABDÜLHAMİD HAN’IN HALLİ

 

  1. Abdülhamid Han’ın gölgesi bile gerek it­tihatçıları gerekse yabancı devletleri ürkütüyor­du. O tahtta kaldıkça birçok karanlık projenin tahakkuk etmesi imkanı olamazdı. Nihayet bütün şer güçler, devlet yönetme sanatının en tecrübeli üstadı olan bu büyük hükümdarı devirmek hususunda anlaştılar.

Bu maksatla tertip edilen 31 Mart vakası it­tihatçıların Sultan Hamid’den kurtulmak için ter­tip ettikleri çok çirkin ve devlete çok büyük za­rarlar vermiş bir olaydır, işte bu hadisede 33 yıl gibi uzun bir süre milletin selamet ve saadeti için çalışan, kendini bu yola feda eden ulu hakan tahtından indirilmiş ve Selânik’e sürülmüştür.Sultan Abdülhamid’in hallini kendisine teb­liğ tarzı Türkiye tarihinin asla silinmeyecek lekelerinden biri olarak kalacaktır.

Hal’i tebliğ eden 4 kişi:

— İtalya ajanı yahudi Selanik Milletvekili Korasso,

— Ermeni Aram Efendi,

— Arnavut Toptanî Paşa,

— Gürcü Arif Hikmet Paşa.

Siyasî dehası, fevkalade zekâsı, nadir hafızası, tecrübesi, politik kurnazlığı, insanlara müessir olabilme kabiliyeti, tevazuu, vekarı, yaşayışı ve takvasıyla bize örnek teşkil eden büyük zatı hayırla yad ederiz. (Yılmaz Öztuna)ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)Zukuvvet (s.a.v.): Kuvvet sahibi.

 

FATİH SULTAN MEHMED’İN VEFATI

 

Fatih 1481 senesinde muhtemelen İtalya üze­rine yapacağı sefere başlarken sefer tuğlarını Üs­küdar’a diktirdi ve o zamana kadar, misli görül­memiş derecede çok toplarla mücehhez azametli ordusunun başında, yola çıktı. Birkaç gün sonra rahatsızlandı. Üsküdar’la Gebze arasında Hünkar Çayırı mevkiinde rızasını tahsil ve emirlerini ifa için 30 seneden beri en büyük bir gayret-i diniyye ile çalıştığı Allah (c.c.)’ına kavuştu. Hastalığı­nın, Hanedan’da umumiyetle rastlanan nikris il­leti olduğu rivayeti vardır.Fatih çok genç yaşta tahta çıkmış, küçüklü­ğünde en büyük mes’uliyetleri sırtında taşımış­tır. 30 sene aralıksız seferler ve gazalarla meşgul olmuştur.Onun 17 devlet, 200 küsur şehir ve kale fet­hettiğini söylersek, yaptığı işin azametini ve ilâhi rızayı tahsil için gösterdiği gayretin büyüklüğü­nü belki anlatmak mümkün olabilir. Vefatı dahi, yine ilâ-yı Kelimetullah için çıktığı, bir sefer-i hümayun esnasında vuku bulmuştur.Fatih, Türk tarihinin en renkli ve en büyük şahsiyetlerinden biridir. O bir dâhi padişahtır.İslâmiyet’e son derece derin bir merbutîyetle bağlı olup, Peygamberimiz (s.a.v.)’in tebşiratına mazhar olduğundan dolayı mübarek bir zattır. (A. Hilmi-İslâm Tarihi)

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Mücteba (s.a.v.): Allah (c.c.)’ın mahlûkat ara­sından büyük bir özenle seçtiği kimse.

 

İSTANBUL’UN FETHİNİN MANEVİ YÖNÜ

 

Bir yandan muhasaranın neticelenmemesi, di­ğer yandan Bizans’ın yardım alma ihtimali bıçağı kemiğe dayamıştı, işte bu nâzik anda, pâdişâh, Veliyyüddinoğlu Ahmed Paşa’yı Akşemseddin Hazretleri’nin çadırına niyaz ve soru için gön­derip, şeyhinden fethin gününü, hattâ saatini ve şehre girilecek noktayı öğrenmiştir.Şeyhin oğullarından biri, babasının haber ver­diği an geldiği halde, fetih haberi gelmeyince, merakla babasının çadırına gelmiş; kapıdaki nö­betçi; «İçeri kimseyi almayasuz denildi» şeklin­de konuşunca, kadın bir yanından eteğini kal­dırıp içeri bakmış; babasının başı secdede, göz­yaşları ile yalvarıp yakardığını görmüştü. Uzun mânâcâttan sonra Şeyh’in başı secdeden kalktı Bu esnada da ordu sel gibi şehre giriyordu.

 

 

TAHARET VE NEZAFET:

 

Müslümanlık, taharet ve nezafete büyük önem vermiştir. Taharet ki, maddi ve manevî suretle temizlik demektir, bir kısım ibadetlerin şartıdır, mukaddimesidir, anahtarıdır. Temizlik bulunmadıkça bu ibadetler yerine getirilemez. Temizlik bulunmadıkça insan, Hak Teâlâ’nın manevi hu­zuruna giremez. Nitekim bir Hadis-i Şerifte: «Nezafet imandandır» buyurulmuştur.Aynı zamanda temizlik, sıhhate sebeptir, rız­kın artmasına vesiledir. Nitekim: «Temizliğe devam et ki rızkına genişlik verilsin» denmiştir.

 

İSTANBUL’UN FETHİ

 

Fatih S. Mehmed’in ilk işi, İstanbul’u, uzun bir hazırlık süresinden sonra kuşatmak oldu. Evvelce de, icabında Boğaz’ı kapamak için Rumalihisar’ı inşa edilmişti. 11 Nisan’da başlayan kuşat­ma, topların şehri 20 gün fasılasız dövmesiyle iyice hararetlenmişti. Bu şekilde neticeye ulaşa­mayacağını anlıyan Sultan Mehmed gemilerini karadan yürüterek Haliç’e indirmiş (zira Haliç’in ağzına Bizanslılar kalın bir zincir germişlerdi.) ve Bizans’ı dehşete düşürmüştü. Fetihden bir gö­çe evvel bütün cepheyi baştan başa teftiş eder­ken, tepeden tırnağa kadar beyazlar giyinmiş ak sakallı nûrani yüzlü Veliyüllâh Ak-Şemseddin Hazretleri Hakk’ın Askerlerine şahadet lezzetini telkin etmekte idi. Fatih’in hocası, ilmi, ahlâkı ve faziletiyle devletin mânevi istinatgahı Şeyhülis­lâm Molla Güranî Hazretleri de fethin askerlerine Peygamberimiz (sa.v.)’in (…İstanbul’u fetheden ordu ne güzel ordudur.) müjdesini veriyordu. Fa­tih gece yarısı hücum emrini verdi. Molla Gü­ranî ve Ak-Şemseddin Hazretleri askerin önünie şahadet ve gaza önderi idi. Ulubatlı Hasan San­cağı surlara dikti. Üç koldan şanlı Türk Ordusu İstanbul’a girdi. Fatih Ayasofya’ya giderek Al­lah’a şükran secdesine kapandı ve bu kiliseyi ca­miye çevirdi.

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Sahibül izar (s.av.): İzar belden aşağı tutu­lan örtü demektir. Peygamberimiz (s.a.v.) dünyaya izarla gelmişlerdir.

 

AYASOFYA CAMİİ

 

Fatih Sultan Mehmed Han’ın İstanbul’u fethinden sonra kılınan ilk Cuma namazından itibaren tam 481 sene Ayasofya, cami olarak kullanılmıştır.Ayasofya’nın Osmanlı tarihindeki önemi, ge­rek çok eski bir maziye sahip olması ve gerek­se İstanbul’un fethinden sonra ibadete açılan ilk cami olması hasebiyle çok büyüktü. Yeni bir pâdişâh tahta çıktığı zaman Fatih ve Ayasofya Ca­milerinin minarelerinde Sala vermek âdetti. An’aneye göre tahta yeni çıkan bir pâdişâh, ilk Cum’a selâmlığına Ayasofya’da çıkardı. Sultan Ahmed camii yapılmadan önce, her yıl mevlûd alayı Aya­sofya’da yapılır ve Hükümdar da bunda hazır bulunurdu.

 

ZEMZEMİN BULUNUŞU VE KUYUSUNUN KAZILIŞI

 

Bir rivayete göre Peygamberimiz (s.a.v.)’in de­desi Abdulmuttalip uyurken rüyasında biri gelip ona, «Zemzemi kaz» dedi ve yerini tarif etti.Abdulmuttalip de tarif edilen yeri kazdı. Oradan iki altın heykel çıktı. Onları Kabe’nin kapısına astı (Sonradan bunlar çalındı). Ayrıca kılıçlar ve zırhlar çıktı. Onları da sac haline getirerek Kâbenin kapısını kaplattı. Kazmaya devam etti. Ve sonunda zemzem suyu çıktı. Çok tatlı bir su idi. Bir havuz yaptırarak zemzem suyunu orada toplattı ve gelen hacılara ikram etti.Allah’ın lütfü olarak, o havuza ve zemzem suyuna zarar verenler tedavisi olmayan hastalıklara yakalandılar.

 

ÖMER B. ABDULAZİZ (K S.)

 

Ömer b. Abdulaziz, Medineli Tabiin alimlerinden olup imam, fakih, mücdehid ve Sünnetleri çok iyi bilen bir zat idi. Annesi Ûmmû Âsım bint-i Âsım b. Ömer b. Hattab’dı. Adalet ve zühd-ü takvada örnek gösterilirdi. Ömer b. Abdula­ziz: adalette, Hz. Ömer’in; Zühd ü takvada, Hasan’ul Basri’nin; ilimde, İmam Zühri’nin hal ve gi­dişatında idi: «Eğer içinizde elli yıl kalmış ol­saydım, adaleti, tamamlardım!» derdi. Malik b. Dinar «Benim, zâhid olduğumu söylüyorlar. Hal­buki, zâhid: kendine dünya teslim olduğu halde, onu, terk etmiş bulunan Ömer b. Abdulaziz’dir» derdi. Ömer b. Abdulaziz’in günlük geçimi 2 dir­hemdi. Ömer b. Abdulaziz’in kadını Fâtıma bint-i Abdulmelik «Halk arasında orucu ve namazı Ömer’den daha çok olan kim vardır? Ben Rabb’ının fırakıyla Ömer’den daha çok yanıp tutuşan bir kimse görmedim» derdi. Ömer b. Abdulaziz yatsı namazını kılınca, mescidde oturur, ellerini kaldırır, kendisini, uyku basıncaya kadar ağlar dururdu. Ömer b. Abdulaziz halife olduğu za­man şairler ve hatipler, onun başından dağıldı­lar. Zahidler ve Fakihler «İşleri, sözlerine aykırı hale gelmedikçe, ondan uzaklaşmak doğru olmaz! » diyerek yanında kaldılar.

ESMAÜN NEBİ (S.AV.)

Sahibül Vesile (s.a.v.): Cennet derecelerinin en üstün ve en yükseği olan «Vesile» makamının sahibi.

 

SULTAN 4. MEHMED HAN

Sultan Mehmed, çok güzel ata biner, gayet mükemmel olarak, her çeşit silâhı kullanırdı. Keskin bir nişancı olarak ün yapmıştı. Onun av merakı, Türk hükümdarlarının hepsinde mevcut, ananevi bir iptila idi. Saltanatının sonunda uğ­ranılan mağlubiyetlere müteessir olan efkar-ı umumiye, kendisine, av düşkünlüğünden başka kusur izafe edememiştir. Padişah halktaki dedi-koduyu takdir ederek, avdan feragat etmiş, el çekmiştir.Kendisi, çok cesur bir padişah olarak şöh­ret bulmuştur. Aynı zamanda çok merhametli ve adaletli bir padişah idi.Son derece dindar idi ve hamiyet-i milliye sa­hibi idi. Son mağlubiyetler üzerine son derece üzülmüş etrafındaki ricalin de yetersizliğini an­layarak bu günleri görmemek için ölüme talib olmuştur. Sultan hayır işlerinde de cömert, aha­lisine karşı müşfik idi.Bilhassa hamiyet-i milliyesi ve güçlü bir şahsiyete sahip olması zamanında değerlendirilememiştir. Kendisinin 20 saat at üzerinde kaldığı etrafının ise döküldüğünü tarihler yazmaktadır. Bu önemli hususiyeti ile devrinin son yılları onu son derece üzmüş, çok elemli anlar yaşamıştır. (İslâm Tarihi-A. Hilmi)

ESMAÜN NEBl (S.A.V.)

Sahibül İslâm (s.a.v.): Gerçek İslâm sahibi.

 

SULTAN II. MURAD HAN’IN VASİYETNAMESİ

 

«Vefatımda beni, Bursa’ya oğlum Alâeddin’in yanına gömünüz. Mezarımın üstüne muhteşem türbe yaptırmayınız. Vücudumu doğrudan doğru­ya toprağa gömünüz ki, Cenab-ı Hakk (c.c.)’ın rahmeti üstüme yağsın. Mezarımın üstüne dört duvar yapınız ve hafızların oturmaları için de yanına mahaller yapınız. Cenazemi perşembe gü­nü naklediniz ki defin Cum’a günü yapılabilsin.

Bizim vilayetimizde üç lokma-i helâl vardır ki, gayri vilayetlerde yoktur. Biri madenler, biri kâfirden alınan haraç, biri dahi gazadan hasıl olan maldır. Bu benim askerî mansurum bu he­lâl lokma ile zindegânî ederler. Bunlara cebir ile alınan lokma haram olur. İmdi bunlara helâl lok­ma gerekir.

Sol padişah ki askerine haram lokma yedirir, o asker harami olur. Haraminin had sebâtı olmaz, hâli ne idüğü malumdur.» (A. Hilmi – İslâm Tarihi)

 

CUM’A GÜNÜ NE YAPMALI?

 

Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayet edildiğine gö­re Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Güneş Cum’a gününden daha üstün bir gün üzerine do­ğup batmamıştır. Cum’a günü içinde öyle bir sa­at vardır ki, bir müslüman Allah’tan hayırlı bir şey isteyerek bu saate denk gelirse, mutlaka di­leği kabul olur. Her hangi bir kötülükten de Al­lah’a sığınırsa, mutlaka Allah onu bu kötülükten korur.»

 

HİLAFETİN OSMANLILARA GEÇMESİ

 

Büyük bir Türk – İslâm İmparatorluğu kurmak steyen Yavuz Sultan Selim Han Mısır’a ordusuyla yöneldi. Osmanlı kaynaklarında bunun, mâne­vi bir davet üzerine vukubulduğu rivayet edilir. Nitekim Hoca Sa’dettin Efendi, Selim-nâme’sinde, pederi Hasan Çan’dan, gayet manalı bir rüya nakleder. 1517 yılında Ridaniye’de Kölemen kuvvet­lerini hezimete uğratarak Kahire’ye girdi. Bura­da bir müddet kaldıktan sonra İstanbul’a döndü. Burada muhtelif İslâm ülkelerinden gelen ulema­nın hazır bulunduğu bir merasimle, Abbasi halife­si mütevekkil Alallah tarafından hilâfet Osmanoğulları’na devredildi. (İslâm Tarihi – A. Hilmi)

MOHAÇ ZAFERİ

 

Başta padişah olmak üzere, ordû-yı hümayun Macaristan’a yürüdü. Mohaç sahrasında Avrupa’dan yardım gören Macar ordusuyla karşılaşıl­dı. Kanunî sabah namazından sonra askerleri ce­saretlendirmek için alay alay dolaşarak konuşma­lar yaptı. Peçevî’ye göre mücahidlerin ser efrazı olan padişah her sancağın dibinde mübarek ellerini kaldırarak «İlâhi, kuvvet kudret senin, tasarruf-ı nusret senin; inayet senin himayet senin. Bir bö­lük ümmet-i Muhammed zuafasını yerindirme ve düşmanı sevindirme» deyip yaşlı gözlerle abidane münacaatlarda bulundu. Sonra Otağı hümayuna gitti. Atından yere inerek anane mucibince 2 rekat namaz kıldı. Sonra muharebeye başlandı Düşman tamamen imha edildi. Bunun arkasından kısa müddet içinde Macaristan feth edildi.

 

ABDÛLHAMİD HAN

 

Sultan Hamid’in en büyük meziyeti, haricî po­litikadaki üstadlığıdır. Berlin Muahedesiyle Tür­kiye’nin içine düştüğü siyasî tehlikeler, ancak böyle bir politika dehâsiyle durdurabilmiştir.Fransız sefiri Bompard «Avrupa’da onun aya­rında hârici siyâseti bilen bir diplomat yoktur» demiş; İngiliz Bahriye Lordu Fisher ise «Abdülhamîd, bütün Avrupa’nın en mahir ve seriü’l-intikal diplomatlarındandır» kanaatini ileri sürmüş­tür. Bunlar, onun dış politikada ne derece mahir ve üstad bir hükümdar olduğunu ortaya koy­maktadır. Sultan Hamîd, dış politikadaki çıkışlarında ve mücâdelesinde, dâima medenî usûlle­ri kullanmış; çok ince ve karışık bir zekânın mah­sûlü olan yollardan hareket etmiştir.Sultan Hamîd, yeni zamanların ve günümü­zün en büyük mücâdele vasıtalarından biri olan propaganda silâhını, en ucuz ve müessir bir tarz­da kullanan hükümdardır, Avrupa devletlerinin emperyalist ve sömürgeci politikalarına karşı, emperyalist ve sömürgeciliğe bir İttihâd-ı İs­lâm ve Hilâfet propagandasiyle karşı çıkmıştır. Onun bu politikası, tecâvüzî değil, tahaffuzî bir mâhiyet ve hiç bir zaman da hududu aşmamış­tır.Sultan, siyâset sahnesinde, neyi yapacağını, neyi yapamıyacağını bilen, millî mevcudiyetten hiç bir fedakârlık göstermeden, mümkünü gerçek­leştirmeğe çalışan bir adamdır. Onun siyâseti, dâ­ima şahsiyetli bir politika olmuştur.(İslâm Tarihi – A. Hilmi)

 

 

KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN

 

Zamanımızda da tanıtımı yapılan Kanunî Sultan Süleyman devri Osmanlı Devleti’nin tam zirve noktasıdır. Onun zamanında kara ve de­nizlerde üç Osmanlı hareketi aynı anda başladı. Bir taraftan Kaptân-ı Derya Hayreddin Paşa Ada­lar seferine hareket etti. Mısır valisi Hadım Süleyman Paşa Hind seferine çıktı. Beri yandan Kanunî Sultan Süleyman Boğdan seferine azimet etti. Ayrı ve birbirinden çok uzak sahalarda icra edilen bu büyük teşebbüsler, Osmanlı Dev­leti’nin ölçü tanımaz iktisadî ve askeri azametini göstermektedir. Bu, tarihin hâlâ hayal etmediği derecede büyük ve mehabetli bir kudret gös­terisidir.Bu üç seferden de zaferle ve başarıyla dö­nülmüştür.Kanunî, «Kanunnâme»lerini şer-i şerife uygun olarak hazırlatmış, son derece adil bir hükümdardır.“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi;Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi;Saltanat dedikleri bir cihan gavgasıdır;Olmaya baht-ı saadet dünyada vahdet gibi»(K. Sultan Süleyman)

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Mahsusun Bil-Mecdi (s.a.v ): Sevgili Peygam­berimiz (s.a.v.), hiç kimsenin kendisine benzemeyip yaklaşamadığı üstün mertebeye nail olduğun­dan kendilerine bu isim verilmiştir.

 

SOKOLLU MEHMET PAŞA’NIN CEVABI

 

1571 yılında İnebahtı önünde Osmanlı donan­masının mağlup olması üzerine Sultan II. Selim’in üçgün gözüne uyku girmemiş ve son derece mü­teessir olmuştur. Hemen yeni bir donanma yap­mak için hükümeti seferber etmiştir. Bütün kış boyunca 158 parçadan mürekkep bir donanma hazırlanmıştır. Kaptan-ı Derya, Vezir-i Âzam’a, tekne yapılmasının mümkün olmasına rağmen, diğer levazımın tedarik edilmesinin biraz güççe olduğunu söylemiştir. Sokollu’nun verdiği cevap ise pek meşhurdur: «Paşa hazratleri, sen henüz Devlet-i Aliyye’yi bilmemişsin. Be Vallahi böyle itikad eyle. Bu Devlet-i Aliyye’nin kuvvet ve kud­reti ol mertebededir ki, cümle donanma lengerleri gümüşten, resenleri ibrişimden, yelkenleri atlas­tan yapmak ferman olunsa, müyesserdir. Hangi ge­minin mühimmatı yetişmezse, bu minval üzrebenden alın.»1572         de, donanma 250 parça gemi ile sefere çıkmıştır. Kısa bir müddet içinde bu kadar büyük bir donanmanın vücude getirilmesinin, Av­rupa’yı hayret ve haşyete gark ettiği mervîdir. Bu vaziyet üzerine, Venedik’le anlaşma yapılmış ve âdeta mağlûben muahedeye bağlanmıştır.Bu muahedenin şartlarını mütalaa eden ta­rihçi Hammer,- «İnebahtı muharebesini sanki Türkler kazanmıştı» demekten kendini alamamış­tır. (İslâm Tarihi — A. Hilmi)

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

İmam-ul Muttakin (s.a.v.): Takva sahibi olan kimsenin önderi.

 

YAVUZ SULTAN SELİM’İN VEFATI

 

Yavuz büyük bir donanma hazırlattı. Ordusu­nun başında olarak Edirne’ye doğru yola çıktı Çorlu yakınlarında, sırtında akan şîr-i pençeyi (çıban) hamken , sıktırmış ve neticede hastalanıp yatağa düşmüştür. Yanında bulunan nedimi Ha­san Çan’a yatakta bulunuşunu kasdederek «Ne haldür?» demiş; o da “Sultanım, Cenab-ı Hakk’ı teveccüh edip Allah (c.c.)’la olunacak zamandır” sözlerini sarfetmiştir. Yavuz “Ya bizi bunca zamandan beri kimin ile bilirdin? Cenab-ı Hakk’a teveccühümüzde kusur mu fehmettin?» cevabı­nı vermiştir. Hasan Can «Ha’şâ ki, bir zaman, zikr-i Rahman’dan gufûl müşahede etmiş olam. Lâkin bu, gayri zamana benzemediği cihetten, ihtiyaten cesaret eyledim» demiştir. Bunun üzeri­ne Yavuz «Sûre-i Yasin tilâvet eyle» demiş, ken­disi de nedimi ile beraber sûreyi bir kere oku­muş, Hasan Can tekrar okumaya başlamış; «Se­lâm» âyetine geldiği zaman, Muazzez Sultân’ın ruhu, nzasını tahsil için canını vakfettiği Rabbine kavuşmuştur. Vefatı, Şehzade Süleyman Mani­sa’dan gelinceye kadar, 8 gün saklanmıştır. (1520) Kabri Şerifi Fatih Yavuzselim Camii avlusunda­ki türbesindedir. (r. aleyh) (İslâm Tarihi – A Hilmi)«Nefsimi yed-i kudretinde tutan Zat-ı Kibriya (c.c.) namına yemin ederim ki hesapta, kurtulmaktan başka bir şey istemiyorum.» Hz. Ömer (r.a.)

 

OSMANLI’DA TALEBE – HOCA İLİŞKİSİ

 

Medreselerde uygulanan eğitim ve öğretim, dini ve millî ruhu, yüksek ahlâk potasında kaynaştırıp, sosyal ve aile yapımıza uygun bir biçimde şekillendirdi.İslâm medreselerinde eğitim şu beş esasa göre düzenlenmiş ve esaslar öğretimin gaye ve hedefini meydana getirmiştir:Tahsilden maksad olgun ve yararlı bir in­san olmaktır. Makam ve mevki geri planda kalmaktadır.Ruhu arındırmak, vicdanı geliştirmek, merhamet duygularını harekete geçirmek sure­tiyle manevî yapıya yön vermek çok mühimdir.İlmi, din ve dünya işlerinde sağlam bir va­sıta olarak kullanmak, fakat onu maddenin peşinde koşturmamak, itibarını zedelemeden rütbe­lerin en üstünü olduğunu düşünerek muhafaza­sına çalışmak gerektir.Öğretmen hakkı, ana – baba hakkına değerdedir. Talebe okuyup hocasından bilgi ve makam bakımından üstün de olsa, her zaman ve her yerde ona karşı saygı duyacak ve üzerinde olan hakkını hatırlayarak ona karşı şükran ve minnet duygularını taşıyacaktır.5. Edep ve terbiye kıymeti ölçülemeyecek kadar yüksek değerde bir taçtır. Buna sahip olmayanın bilgi ve tahsil seviyesi ne kadar yüksek olursa olsun, Allah katında anılmaya değer bir itibarı yoktur. O halde böylesi millet bünyesini bir baş olamaz, önemli bir makama getirilemez.

 

SULTAN MURAD HÜDÂVENDİGÂR

 

Sultan Murad şehid olduğu zaman, 63 yaşın­da idi ve 27 senedir tahtta bulunuyordu. Fütuhatta ve siyasette vücud verdiği icraat, tamamen bir plân dairesinde yapılmış hesaplı hareketler ola­rak nazara çarpmaktadır. 37 muharebeye bizzat iştirak etmiş; nâ-mağlûb bir kumandan olarak nâm salmıştır. Teşkilâtçılığı, adam kullanması idareciliği ve adaleti her türlü takdirin ötesinde nâm salmıştır. Teşkilâtçılığı, adam kullanmasıdır. Osmanlıyı istikbâlin Devlet-i Muazzaması hali­ne ifrağ için çalışmıştır. Rum ve Balkan siyasetinde derin bir nüfuz göstermiş ve daima anında hareket ederek, kat’î neticeyi almıştır. İslâm Dini’ne en derin bir samimiyetle rabt-ü kalb etmiş; hükümlerinin icrasında herkese üstün gelmiş; adaletini, onun ezelî ve ebedî prensiplerine istinad ettirmiştir.Hammer, onun için «Büyük bir ahlâkî ve ira­dî gücü vardır; kat’î netice verecek vaziyetlerde, umumiyetle dâhice bir davranışa sahiptir; şer’î kanunları büyük bir dikkatle tatbik etmiş, geliştirmiş ve kuvvetlendirmiştir» demektedir. Devrin­de, Osmanlı toprakları, Asya ve Avrupa’da dâi­ma dikkat edilen bir muvâzene ile gelişmiştir Onun şerbet-i sehâdeti nûş ettiği yer, «Meşhed-i Hüdâvendigâr» namıyla anılmış; Balkanlardak hâkimiyetimizin bir sembolü olmuş; dinî ve milli büyük bir ziyaretgâhımız bulunmuştur. Hâlen de Balkanlarda vicdan hürriyeti, insan hukuku ve adalet tanımayan siyasî tatbikata karşı, bu mefhumlarm bir bayrağı olarak bulunmaktadır.

 

SULTAN I. AHMED HAN

 

Çocuk denecek yaşta tahta çıkmış ve pek genç iken vefat etmiştir. Bununla beraber, Devlet işlerini ifâda, büyük bir kabiliyet ve dirayet gös­termiştir. Kendisinin «Zeki, münevver, hamiyetli, son derece dindar» bir pâdişâh olduğu nakledil­mektedir. Çok sâde bir kıyafeti bulunduğu, sof’u ipeğe tercih ettiği, dervişane bir ahlâka sahip ol­duğu mervîdir. Halk arasında dolaşmaktan zevk aldığı, iyiliği sevdiği, tatlı sözlü bulunduğu, fakat yerinde şiddet de gösterdiği söylenmektedir.

Kendi adıyla anılan ve bir san’at âbidesi olan camiinde, her yıl Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in velâdetinin tes’id edilmesini emretmiş ve bu me­rasim, Devlet’in sonuna kadar icra edilegelmiştir Ata binmede, ok atmada, kılınç kullanmada mahir bir hükümdardı. Edirne’de bir şeşberi 30 metre yükseklikteki bir surdan aşırıp; 500 met­re mesafeye fırlattığı yazılmaktadır. Bu atışı için, oraya bir nişantaşı dikilmiştir. Şu husus, silâh kullanmadaki maharetini ve kuvvetini gösterir Sultan Ahmed, «Bahtî» mahlasiyle şiirler de yazmıştır. Ve bir Divân’ı vardır. Şiirleri, hamasi, tasavvufî derin tahassüslerle doludur. Bir şiirin­de, şark ve garba gönderdiği ordularından bahsedip, Cenâb-ı Hak’dan, yardım niyaz eder:«İlahî cânibeyne salmışım ben iki serdârı;Kerem kıl, düşmanı kahr ile mansûr eyle anlarıBiri sol çâr-yâri sevmeyen zâlimleri kırsın;Biri vurup, helak etsin, senin emrinle küffârı”(İSLAM TARİHİ, A. HİLMİ)

 

NUREDDİN ABDURRAHMAN EL-CÂMİ (K.S.)

 

Babası Nizameddin âlim bir zat olup, meş­hur «Nizamiye» medresesinde hocalık yap­mıştır. Oğlu Abdurrahman (r.a.) da bu med­resede tahsil görmüştür. Seyyid Şerif Cürcani’nin (Rh.a) halefi olan Hoca Ali es-Semerkandî’nin (Rh.a.) Teftezani’nin (Rh.a.) haleflerinden olan Şıhabuddin Câcermî (Rh.a.)’nın derslerine devam etmiştir. Daha genç yaşında iken Herat’ın beş allâmesinden birisi sayılmıştır. Nakşibendi Şeyh­leriyle ilişki kurmuş, Semerkand’da tahsilini tamamlamış, Herat’a dönünce, Nakşibendi Şeyhi Sadettin (r.a.)’e intisab etmiştir, Kaşgarlı bu şeyh, Câmi’de (r.a.) derin izler bırakmış ve şeyhin kı­zıyla evlenmiştir.Fatih Sultan Mehmed (r. aleyh) de Cami’yi yakından tanıyan Hoca Ataullah Kirmaniîyi (r.a.) 5.00 altın hediye ile onu Haleb’e göndererek İs­tanbul’a davet etti ise de, bu zat geldiği zaman, Camî (r.a.) Haleb’den Diayrbakır’a geçmiş bu­lunmuştur.Hayatının sonlanna doğru Câmî’nin (r.a) manevi nüfuzu çok yükselmiş, İslâm aleminin dört bir yanından gelen alimler şehzadeler ve hükümdarlar onunla görüşmekten ve haberleş­mekten şeref duymuşlardır. Câmî (r.a.) hayatı­nın sonuna kadar ders vermekle meşgul olmuş­tur. 1492 yılında hastalanarak yatağa düşmüş, ba­şında toplanan Ali Şir (r.a.) Abdülaziz Cami (r.a.) Hafız Gıyasuddin Dihdar (r.a.) gibi arkadaşla­rıyla konuşmuş ve okunan Kur’an-ı dinleyerek ruhunu teslim etmiştir.

 

ORHAN GAZİ

 

Orhan Gazi Osmanlı sultanlarının en büyük­lerinden biridir.Orhan Gâzi’nin gazâb ve hiddet eseri göstermeyip, kimsenin kalbini kırmadıkları, hakşinas oldukları, herkesin muhabbet ve sevgisini celbettikleri rivayet edilir.Zamanında ahâlinin maddî durumu çok mü­reffeh idi. Nişancı Mehmet Paşa: «Zekât ve sadakayı verecek, iyilik yapacak kimse bulamıyor­lardı.» diyerek bu duruma işaret etmektedir.Orhan Gazi, kudretli bir asker, büyük bir teş­kilatçı, halka ve milletine hizmeti dinî bir veci­be addeden, her işini ihtiyatla yapan, tedbirli, fır­satlardan daima tam ve kat’î surette istifade etmesini bilen, derin bir siyasî nazara ve uzak gö­rüşe sahip, kıymetli bir devlet adamı idi. Kararlı bir sabırla mümtaz idi. Son derece dindardı, ilâ­hî emirlere bağlılığı nefsi için mutlak bir vecibe addederdi. Neşrî, onun hakkında «Ehl-i ilmi ve ha­fızları severdi. Hafızlara ve vazife ehillerine ulu­feyi bu tayin etti. Hattâ kadılara dahi ulufe tayin etti. Tâ kim, kimseden nesne almayalar.Rum tarihçisi Calkokondyles de Gâzi’yi, şöyle anlatmaktadır: “Gayet nazik, bilhassa gazilere, san’atkârlara ve fakirlere karşı cömertti. O dere­cede ki, hiç kimseden sadaka esirgemezdi. Dindar, adalete meclub, mücahidlere hürmetkardı. Bun­lara evler yaptırır; rızıklarını temin ederdi. Fikri gayet ince idi. Bilhassa harb işlerinde, icâd fikrine de malikti. Hırıstiyanlara karşı hayırhah davranmış ve onlara kendisini sevdirmişti.”

 

SULTAN II. OSMAN HAN

 

Naîmâ kendisini «Merhûm-ı mebrûr, bir âfitâb-ı tal’at, pâdişah-ı sâhib-zuhûr, Osman-hayâ, Ömer-salâbet, vâlâ-himmet, Hayder-mehâbet bir hâkan-ı civân-baht idi» diye tavsif etmekte «eslihâ ve âlât istimalinde mahir, şecaat ve fârisıyette akranı nâdir» olduğunu, yakışıklı bulduğunu, “«Fârisî» mahlâsiyle şiir söylediğini” kaydetmektedir. Müverrih, ayrıca, Pâdişâhın pek genç yaşta cülus ettiğini; tecrübeli, sadâkat sahibi, akıllı müşavirlere mâlik olmadığını, “mizâcgir ve ahmak kurenâ” sebebiyle felâkete uğradığını, pek haki olarak ifâde etmektedir. Bu genç Pâdişâha isnad edilen, payitaht değişikliği, Ocağın kaldırılmas gibi tasavvur ve teşebbüsler şüphelidir. Kendisi, tarihî noktada yerine oturtulmamış bir şahsiyet olarak görülmektedir.Genç ve tâli’siz Pâdişâh, muhakkak ki, çok iyi bir tahsil görmüştü; ecdadına hayranlıkla doluydu. Büyük işler yapmak istiyordu. Bizzat se­fere çıkıp, ecdadının gaza an’anesini yeniden canlandırması, her türlü takdirin üstündedir. İngiliz elçisi Thomas Roe, onu “Mağrur, âlicenâb, çok cesûr bir hükümdar olup, Hıristiyanların baş düşmanıydı. Ecdadının zaferlerine gıbta etmekte, büyük projeler yapmakta, onların şöhretine ulaşmak için, büyük bir gayretle çalışmaktaydı” diye tavsif etmektedir.«Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, busbütün de açıp tutumsuz olma; yoksa pişman olur açıkta kalırsın.» (İsra:29)

 

GAZİ MÜŞİR OSMAN PAŞA

 

Ashab-ı Kiram yolunda yetişmiş İ’la-yı Kelimetullah uğruna başkoymuş ve 19. asırda yaşamış olan Gazi Osman Paşa son devrin en büyük askerlerinden biridir. Onun hayatını buraya sığdıramayız. Yalnız her müslümanın bilmesi gere­ken Gazi Osman Paşa büyük bir şahsiyet ender yetiştirdiğimiz sırat-ı müstekim üzere olan çok değerli bir kumandandır.Gazi Osman Paşa 1832 yılında Tokat’ta doğ­du. Milletimiz onu Şanlı Plevne müdafaasından tanır. Vatan müdafaası nedir bilmek isteyen Plev­ne Savaşı’nı okumalıdır.Cennet Mekân dâhi asker Gazi Osman Paşa az bir kuvvetle Plevne’de Rusları üç defa büyük bir hezimete uğratmıştır. Üçüncü Plevne Zaferi üzerine Sultan II. Abdulhamid Han Müşir Osman Paşa’ya “GAZİ” unvanını vermiş, bir altın kılıç ile bir çift tabanca ve birinci rütbeden Osmanî nişan verek taltif eylemiştir. Bu Osmanlı Tari­hinde nadir görülen bir olaydır.Gazi Osman Paşa samimi müslümanlığı, ter­temiz şahsiyeti, maiyyetine karşı baba şefkatiy­le meşhur büyük bir adamdır. 93 harbinin en büyük kahramanıdır. Dünya askerlik tarihinde savunma savaşma yeni prensipler getirmiştir. Dün­ya tarihinin en parlak müdafaa muharebelerinden birini yapmıştır. Osmanlı’nın yetiştirdiği ger­çek deha sahibi bir askerdir.Nur içinde yatsın.

 

SULTAN I. MAHMUD HAN

 

Sultan Mahmud, Osmanlı cemiyetinin en alt tabakalarından gelen bir ihtilâl hareketiyle, devlet riyasetinden çekilmeğe mecbur olan amcasının yerine, gece yarısı tahta geçti. O gece, sabahle­yin yapılacak umumî bi’at merasimi için, erkân-ı devlete tezkereler yazıldı ve «Salât-ı Subh’u Ayasofya’da eda eyleyib, şefketlû, kerâmetlû, kudretlû, mehâbetlû pâdişâh-ı âlem-penâh Sultan Mah­mud Hân efendimiz hazretlerinin taht-ı cihân-dârîye cülûs-ı hümâyûnları vukubulmağın, mûtâd-ı kadîm üzre bi’at ve dâmen-bûsî için» saray-ı hü­mâyûna gelmeleri bildirildi. Bi’at resmine, ihtilâl rüesâsı da davet edildi. Sabahleyin icra edilen merasimde, ricâl-i devlet, ulemâ, ahâli ve bayrak­larını açarak gelen erbâb-ı ihtilâl, yeni Sultan’a sadâkatlerini arzettiler.Sultan Mahmud, Osmanlı saltanat an’anesinin değişmez hükümleri icâbı, iki üç ay içinde, ihtilâl erbabını tasfiye etti. Sonra da, idareyi ele alarak, İran Harbleri ile meşgul oldu. 1732 de İran ile sulh yapıldı; fakat kısa zaman sonra sa­vaşlar yeniden başladı. Bu hal, Rusya ile, siyasî vaziyetin gerginleşmesine kadar uzadı (1733).

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

El Hamid (s.a.v.): Övülmüş.

El Habir (s.a.v.): Sırları bilen.

El Fettan (s.a.v.): Gaybın kapılarını açan.

Eş-şekür (s.a.v.): Şükreden veya şükrolunan.

 

SULTAN III. MEHMED HAN

 

Sultan Mehmed, Osmanlı kaynaklarında “halim, selim, kerîm, edîb ve vakur» gibi sıfatlarla anılmıştır. Kendisi, İslâm dininin hükümlerine, suyuk bir sadâkatle bağlı idi. Beş vakit namaz­da cemaate müdâvemet ettiği, Peygamber (s.a.v.)’in ismi anıldığında ayağa kalktığı mervîdir. Hemen bütün Osmanlı Pâdişâhları gibi dindardır ve âyet kuvvetli bir tahsil görmüştür. Makam-ı Hilâfet ve Saltanat’ın mes’uliyetlerini müdrik, va­zifelerini icraya hâhişkârdı. Yine, hemen bütün Osmanlı Sultanları gibi şâirdi ve şiirlerinde «Adli» mahlasını kullanırdı. Şiirleri, son derece samimî ve sâde bir dille yazılmış olup, rikkat ve hassasiyetini gösteren mısralarla doludur. Şu şiir, onun telâkkilerinin açık bir aynasıdır:«Yokdur zulme rızâmız, adle biz mâilleriz;Gözleriz Hakk’ın rızâsın, emrine kailleriz.Arifiz, âyine-i âlem-nûmâdır gönlümüz;Rûzigârın cünbüşünden sanmayın gâfilleriz.Pûte-i aşk içre Adlî kalidelden kalbimiz;Gıll u gıştan hâliyiz, âlemde safî dilleriz».Bu şiiriyle Pâdişâh, «zulme nzâsı bulunmadığını, adl’e mâil olduğunu, dâima Allah (c.c.)’ın rızâsını gözleyip, onun emrine kail olduğunu» ifâde etmiştir.Vefatında Türkiye, dünyânın en büyük devleti olmakta devam ediyor; hârici siyasette, misli görülmemiş, kara ve deniz kuvvetiyle ağırlığın hissettirmekte, sözünü geçirmekte bulunuyordu. (İslâm Tarihi – A. Hilmi)

 

 

SULTAN IV. MURAD

 

Sultan Murad, ortadan uzun boylu, geniş omuzlu ve harikulade bir kuvvete mâlik idi. Eşi­ne az rastlanan bir sür’at ve maharetle, ok ve yay kullanırdı. Attığı ok ve harbelerle kalkanı böler, 200 okkalık gürzü sallayarak idman ya­pardı. Abdurrahman Şeref, onun hakkında şöyle demektedir: «Revan seferinde, ufak palanga kapılarını koparmak gibi kuvvet-i bâzû-yi Hayderâneleri mervîdir. Cem-i nükûdla hazineyi dolu bırakmış ve meşreb-i rindânelerinin pek çok letâifi elsine-i nâsda destan olmuştur».Rivayete göre, İstanbul’da, Eski Saray’dan at­tığı bir ciridi, Sultan Bâyezid minaresinin dibine düşürmüştü. Cirid ile deldiği 8 arnavut kalkanını, Budin’in Beç kapısına astırmış; 12 cebeye ok atarak delmiştir.Sultan Murad şiiri severdi; kendisi de şâirdi ve «Murâdî» mahlasını kullanırdı. Mûsikîye meraklı idi ve bazı besteleri de vardı. Genç yaşında, kendisini takdir ederek yanına aldığı Evliya Çele­bi, Cumartesi geceleri, onun, ilâhî-hân, hanende ve sazendeleri dinlediğini yazmaktadır. Sultan Murad, ilim ve san’at erbabına büyük yakınlık gösterir; onları himaye ederdi. Nef’i’yi himaye et­miş ve alâkalanmış; büyük bir şâir olan Şeyhü­lislâm Yahya Efendi’yi iki büyük seferinde dahi, yanından ayırmamıştır.Sultan Murad, Bağdad seferinden dönüşten beri çektiği nikris illeti ziyadeleşti ve 9 Şubat 1640’da vefat etti.

 

SULTAN II. MUSTAFA HAN

 

Kuvvetli ve cesur bir asker, iyi bir şâir, her türlü silâhı kullanmakta mahir bir muharib idi. Son derece dindar, devlet ve din için, ibadullaha hizmet yolunda her türlü fedakârlığa müheyya idi. Yazdığı şiirlerde önce «Meftuni», sonra ise «İkbalî» mahlasını kullanmıştır. Şu münâcaatı, hem büyük şairliğine, hem de hudutsuz imânına işaret eder:

«Allah-u Rabb ü lâ-yezâl, yâ vâhid ü yâ zü’l-celâl;

Ey pâdişâh-ı bi-zevâl, yessirlenâ hayre’l-umûr,

Vakt-i seherde dadımız, arşa çıkar feryadımız;

Cürm ü hatâ mû’tâdımız, yessirlenâ hayre’l-umûr.»

Aynı zamanda çok kuvvetli bir hattatttır. «Derviş Mustafa» imzasını kullanmıştır.

Birinci sefer-i humâyûnundaki Lugos zaferin­de, bizzat kılıcını çekip, ön saflara geçmiş ve or­dusunu teşvik etmişti. İkinci sefer-i hümâyûnun­da, Olaş muharebesinde, başının üzerinden 9 gül­le geçip toprağa saplandığı halde, kılını dahi kı­pırdatmamıştır. Kendisi «Azimkar, cesur, feda­kâr, doğuştan asker ve iyi bir kumandandı»..Faz­la ata bindiği için, yürürken öne mail bir vazi­yet alırdı. Silâhdar Fındıklık Mehmed Ağa’yı za­manının vak’alarına yazmağa memur etmiş ve himayesini esirgememiştir. (İslâm Tarihi – A. Hilmi)

 

 

 

 

 

YAVUZ SULTAN SELİM HAKKINDA

 

«Az müddette çok iş etmiş idi; sayesi olmuş idi âlemgir.Şemsi asr idi, asrda Şemsin, zilli memdûd olur, zamanı kesir » (Kemalpaşa-zâde)Sultan Selim’in harikulade bir hareket adamı olduğu, dünya lezzetinden, şatafattan hiç hoşlanmadığı gayet az uyku uyuduğu rivayet edilir. Yavuz, askeri bakımdan, o devre kadar, tarihin kaydettiği en büyük adamdır, denilebilir. Bir zafer kazanmış, bunun neticesi 400 küsur yıl devam etmiştir. Yavuz bu günkü Anadolu bir­liğinin de bânisidir. Memleketin hudutlarını 8 sene içinde 2,5 misli büyütmüş, onu cihana hükmeder hale getirmiştir. Dünya haritasını kısa bir zaman­da köklü ve derinden değiştirmiştir. Ordunun başında merkezden 2500 km. uzaklara sefere çık­mış ve zaferle dönmüştür. Bu büyük bir kuman­danlık ve cihangirlik vasfının delilidir.

BİR HADİS

 

«Sizlerden biri (Fâtiha’dan sonra) amin de­se, Melâike de semâda amin deseler, her ikisi yek diğerine muvafık düşerse o kimsenin geçmiş gü­nahları mağfur olur.» (Buhârî)

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

El Âlim (s a.v.): Bilen.

El Allâm (s.a.v.): Çok bilen.

El Hadi (s.a.v.): Hidayete eriştiren.

 

III. MEHMED HAN

 

Padişahların orduyla birlikte sefere çıkma ananesini devam ettirmiştir. Tahta çıkışından içmen sonra; Rumeli’de Osmanlı kumandanla­rının Haçlılar karşısında yardım istemeleri üze­rine Padişah, kendisinin bizzat sefere çıkacağını ilan etmiş. Orduyu kısa bir zamanda toplayıp sefere çıkılmıştır. Osmanlı orduları padişah ko­mutasında Haçova’da haçlılara karşı zaferlerine bir yenisini daha eklemişlerdir.

Vefat ettiğinde ordu 3 ayrı cephede muharebe edecek güce ulaşmıştır. Donanma, Akdeniz’e tamamen hakim olmuş, Karadeniz Av­rupalılar’a kapatılmıştı.Haçlılar O’nun zamanında meydan muhare­belerinde uğradıkları mağlubiyetlerden sonra ancak kale muharebeleri yapmışlardır. Meydan muharebelerinden Osmanlı’nın karşısına çıkma­ya cesaret edememişlerdir.

 

İLGİNÇ BİR NOKTA

 

Her ne hikmetse ABD bize doğum kontrolü ve aile planlamasını ısrarla tavsiye ve telkin etmekte. Bununla da kalmayıp, Avrupa devlet­leriyle beraber olup bu amaçla kullanılmak mak­sadıyla âlet, malzeme ve uzman yardımı yap­makta. Acaba bu yardımı (!) neden yapmak­tadır. Yoksa çoğalmamızı istemiyorlar mı?Bu arada, bir Hadis-i Şerifi hatırlatalım: «Ben kıyamet gününde ümmetimin çokluğuyla iftihar ederim.»

 

OSMANLI PADİŞAHLARI, II. MURAD HAN

 

Haçlıları 2. Kosova Muharebesi’nde yenerek Osmanlılara Cihan Devleti vasfını kazandırmış­tır.Üstün askeri kişiliğinin yanında, halka hiz­met etmeye de dikkat gösterirdi. Edirne’de yap­tırdığı imaretlerin açılışında ziyafetler vermiş ve bizzat kendi eliyle fukaraya yemek dağıtmış­tır. Bu vak’a halkın Osmanlı padişahlarına ne­den en derin bir hürmetle bağlı olduğunu da izah eder. (İslâm Tarihi, Sh. 671)

 

SULTAN II. MURADIN VASİYETNAMESİ

 

Vefatımda beni, Bursa’ya oğlum Alaeddin’in yanına gömünüz. Mezarımın üstüne muhteşem türbe yaptırmayınız. Vücudumu doğrudan doğ­ruya toprağa gömünüz ki Cenab-ı Hakk (c c.)’ın rahmeti üstüme yağsın. Mezarımın üstüne dört duvar yapınız ve hafızların oturmaları için de yanına mahaller yapınız. Cenazemi perşembe günü naklediniz ki defin cuma günü yapılabilsin.Bizim vilâyetimizde üç lokma-i helâl vardır ki gayri vilayetlerde yoktur. Biri madenler, bi­ri kâfirden alınan haraç, biri dahi gazadan ha­sıl olan maldır. Bu benim askeri mansurum bu helâl lokma ile zindegânî ederler. Bunlara cebir ile alınan lokma haram olur. İmdi bunlara helâl lokma gerekir.Şol padişah ki askerine haram lokma yedirir, o asker harami olur. Haraminin had se­batı olmaz, hâli ne idüğü malumdur.» (A.Hilmi, İslâm Tarihi)

 

SULTAN IV. MURAD

 

Sultan Murad, ortadan uzun boylu, geniş omuzlu ve harikulade bir kuvvete mâlik idi. Eşine az rastlanan bir sür’at ve maharetle, ok ve yay kullanırdı., Attığı ok ve harbelerle kalkanı böler, 200 okkalık gürzü sallayarak idman ya­pardı.Sultan Murad, ilim ve san’at erbabına bü­yük yakınlık gösterir; onları himaye ederdi. Nef’i’yi himaye etmiş ve alâkalanmış; büyük bir şair olan Şeyh-ülislâm Yahya Efendi’yi iki bü­yük seferinde dahi, yanından ayırmamıştır.

 

ALLAH (C.C.) YOLUNDA İNFAK

 

Rivayet olunur ki; Ebuddehdah (r.a.): «Ya Resûlullah (s.a.v.) Benim iki bahçem var birini tasadduk etsem bana Cennette iki misli var mı­dır?» demiş. «Evet» buyurmuş. «Dehdah’ın ana­sı da beraberinde mi?» demiş. «Evet» buyurmuş. «Sabiyye (hanımı) de beraberinde mi?» demiş. «Evet» buyurmuştur. Bunun üzerine bahçeleri­nin en güzeli olan «Huneyniyye» namındaki bahçesini tasadduk etmiştir.Hemen bahçenin kapısına durup zevcesine durumu nakletmiştir. Zevcesi de: «Satmış oldu­ğun bahçeleri Allah (c.c.) mübarek etsin.» demiş bahçeden çıkıp bahçeyi teslim etmişlerdir. Bu olaydan sonra: «Hani kim var Allah (c.c.)’a bir karz-ı hasen arz edecek ki, Allah ona bir çok katlarını katlayıverir. » (Bakara 245) Âyet-i Ke­rimesi nazil olmuştur. (Hak Dini Kur’an Dili)

 

SULTAN II. ABDÜLHAMİD

 

Sultan Abdülhamid Han İslâm aleminde hüsn-i kabul gördü. Bugün de müslüman dünya­sı onu sevgiyle anmaktadır. Sömürgecilerin bas­kısıyla bunalan İslâm âlemi memnuniyetle Ab­dülhamid Han’ın manevî liderliğinde toplandı. Çok yakın tarihte (1967) başında Afrika’nın ba­zı ülkelerinde hutbenin ulu Hakan adına okun­duğu yazılmıştır.İslâm birliğine, bütünlüğüne karşı çok uyanıktı, dikkatliydi ve kesinlikle taviz vermezdi.Filistin’de Yahudi göçmenlerinin yerleştiril­mesi kendisinden talep edildiğinde son derece hiddetlenmiş, kesinlikle karşı çıkmıştır. Huzu­rundan kimseyi kovmadığı halde bunu talep edenleri hiddetle huzurundan kovmuştur.Kendisi dünyanın en mühim siyasî şahsiyet­lerinden biri sayılmıştır. Avrupa politikasına bi­rinci derecede müessir olmuştur. Saltanatı 32 yıl 7 ay 27 gündür.İngiltere’nin İstanbul elçisi Sir Nikola Avrupa’­nın cihan harbini önleyen büyük denge unsurunun Sultan Hamid diplomasisi olduğunu söylemiştir. Bu kehanet Ulu Hakan’ın tahtan indirilmesiyle aynen gerçekleşmiştir. (Osmanlı Devleti Tarihi)Farz-ı ayn: Mükelleflerden herbirinin yap­ması lâzım gelen farzdır. Beş vakit namaz gibi.Farz-ı kifaye: Mükelleflerden bazılarının yapmalarıyla, diğerlerinden düşen farzdır. Cenaze namazı gibi.

 

 

ÇANAKKALE ZAFERİ

 

Çanakkale Savaşları 8,5 ay sürdü. Memle­ketin en hassas yerine yöneltilen taarruz kırıl­dı. Osmanlı müdafasiyle Çanakkale, Irak ve Filistin cephelerinde bir milyona yakın ingiliz ve Fransız askeri, müttefik devletlerin ana cep­helerinden uzak tutuldu. Muharebeler iki taraf için ağır kayıplara sebep oldu.Çanakkale Muharebeleri Osmanlı Devleti’nin dört sene harbe dayanmasına, bu yüzden Çarlık Rusya’sının yıkılmasına sebep oldu. Bu basan yalnız Osmanlı kuvvetlerinindir.İlk bombardımandan itibaren 324 gün ve çıkarma gününe göre de tam 259 gün devam ederek neticesinde Osmanlı ordusunun ölümsüz bir zaferiyle kapanan I. Dünya Savaşının bu en kanlı sahnesine ordumuzun en kıymetli ve en büyük kısmı iştirak etmiş ve ecdattan miras harp kabiliyetimizin en beliğ ve en şümullü eser ve semereleri burada inkişaf eylemiştir.Türklerin resmî kayıtlara göre kayıp mik­tarı 251.000, müttefiklerin ki ise 252.000 idi.I. Abdülhamid Hân’ın açmış olduğu yüksek mekteplerden mezun olan imanlı ve kültürlü binlerce genç Çanakkale’de sehid olmuşlardır. (Millî Gençlik Mecmuası, Çanakkale Özel Sayısı)«Müşriklerle; yeryüzünde fitne kalmayın yalnız Allah’ın dini kalana kadar savaşın. Eğer vazgeçerlerse bilsinler ki Allah onların isledik­lerini görür.» (Enfal: 39)

 

YAVUZ SULTAN SELİM HAN’IN MISIR SEFERİ

 

«Tarihte hiçbir cihangirin cebren geçmeye teşebbüs edemediği, Moğolların, Timur’un ka­çındığı Tih çölünü büyük bir ordu ile aşmak te­şebbüsünü Sultan Selim 13 günde (9-22 Ocak) gerçekleştirdi. Yalnız Katıyye-Kantara arasını bir günde geçtiği meşhurdur ki 50 km.dir.»Bu meşhur geçiş nedir? kısaca anlatalım: Ordunun önünde atıyla Sultan Selim Hz.’leri vardır. Tam bu çöle gelince durur, arkasın­da ordu da durmuştur. Hemen attan iner. Ordu da iner. Zira gözler sultandadır. Bu defa kendi­ni yere atar, arkasından ordu da şaşkın şaşkın yüzü koyun yatmıştır. Sürünmeye başlarlar. Ta ki çölü geçinceye kadar. Sonra kalkıp ata bi­nerler, arkasından da ordu…Millet şaşkındır. O Sultan’a sual ederler hik­metini, ısrarlara dayanamayıp izah eder:

— Çölün başında, (s.a.v.) Efendimiz yanın­da Halifeleri ile bizi karşıladılar. Onlar at üs­tündeydi. Onların at üstünde olduğu yerde biz yaya olabiliriz. Attan indim. Onlar da indiler. Onların yaya olduğu yerde ise biz ancak sürü­nürüz. Böylece onların arkasında çölü geçtik…»Avrupalı tarihçi diyor ki: «Bugünkü Ameri­kan ordusu en gelişmiş alet ve teçhizatla aynı çölü ancak Yavuz’un geçtiği zamanda geçebi­lir….» (Osmanlı Devleti Tarihi)

 

YAVUZ SULTAN’DA TEVAZU

 

2 yıl 2 ay süren Mısır seferinden mukaddes beldelerin hadimi olarak İstanbul’a döndü. Şeh­re gelirken kendisine büyük bir karşılama töre­ni yapılacağını öğrendi. Böyle bir kalabalığın karşısına çıkıp alkışlanmaktan utandı. Geceyi bekledi. Gizlice kayıkla Topkapı Sarayı’na geçti.Bu hadise Yavuz’un karekteri kadar, yüksel­me devri mizacına da çok güzel bir örnektir.

 

AĞIZDAN ALINAN DOĞUM KONTROL HAPLARI (DKH)

 

Süt verme döneminde DKH kullanan an­nelerde sütü azaltır, sütün içerisindeki protein ve yağ miktarını azaltır.DKH kullanan kadınlarda derin ven tromboflebit’i (damar duvarı iltihabı ve damarın tıkanması) ve tromboembolizm (damar tıkacı oluş­ması) sıklığı bu hapları kullanmayan kadınlar­dan 3-4 misli daha fazladır.Her yıl DKH kullanan her 20.000-30.000 kadının birinde beyin damarı tıkanması veya kanaması nedeniyle felç görülmektedir.DKH kullanan kadınların % 5 kadar da beş yıllık bir uygulamadan sonra hipertansiyon şeker hastalığına yatkınlığı artırır. DKH vücutta su tutulmasına ve iştah artışı yaparak şişmanlamaya yol açabilirler. (The Merck Manual)

 

FÂTİH SULTAN MEHMED HAN TRABZON FETHİNDE

 

Fâtih, devrinde Sırbistan, Mora, Bosna ve Hersek ile Arnavutluğu Osmanlı ülkesine kattı. İsfandiyar ve Karaman Beylikleri’ni tamamen tasfiye etti. Trabzon’daki Pontus Rum İmparatorluğunu da temizledi. Trabzon seferinde Uzun Hasan’m annesi Sare Hatun da bulunuyordu. Fatih Sultan Mehmed Han Trabzon’u çeviren sarp dağları aşarken yaya yürümüş. Sane Hatur: «Bu Trabzon’a bu kadar zahmet nedendir?» diye sormuş; Fatih Hazretleri cevaben: “Hey ana, bu zahmet din yolundadır; zira bizim eli­mizde İslâm’ın kılıncı vardır. Eğer bu zahmeti etmezsek bize gâzî demek yalan olur. Bugün, yahut yarın huzur-ı İlahiye çıkınca mahcub olu­rum.» Bu cevap yüce hükümdarın ne büyük bir mesuliyet hissi ile dolu olduğuna işaret etmek­tedir. İmparatorluk siyasetini de kısaca da olsa belirlemektedir. (İslâm Tarihi, Sh. 675)Musa Aleyhisselâm bir münacâtınca şöyle demiştir:«— Ya Rabb Sen semadasın, biz arzdayız. Senin gazabını hoşnutluğundan ayıran alamet nedir?»Hak sübhânehü ve Teâlâ vahy etdi ki:«— İnsanların başına hayırlılarını getirdiğim zaman bu hoşnutluğumun alâmetidir. Şerlileri­ni getirdiğim zaman bu da gazabımın alâmeti­dir.» (Ashâb-ı Kiram, Sh. 133)

 

BATI TEMİZLİĞİ BİZDEN ÖĞRENDİ

 

Batıda parfüm (güzel koku) sanayii neden ilerlemiştir? Avrupalı çeşitli güzel kokuları ih­raç etmek için mi îmal etmiştir, yoksa bu koku sanayii kendi ihtiyaçlarından mı doğmuştur?..Gerçek tarih hiçbir zaman inkâr edemez ki Batıda parfüm sanayii Avrupalının kendi pisliğinden doğmuştur. Büyük Rönesans’ta da­hi temizliği öğrenemeyen Avrupa 17 yy.’daki pis­liğini yine bir Avrupalı olan Dr. Cabbanes’ten dinleyelim…

Dr. Cabbanes’ten yapılan bir tercümede Fransa’nın 17. yy.’da ne derece pislik içinde ya­şadığı şöyle anlatılıyor: «Ortaçağ sonlarına doğ­ru yalnız evlerde değil, asilzadelerin yaşadığı saraylarda da tuvalet yoktu. İhtiyaçlarım gider­mek isteyenler, bir çeşit iskemle üzerine oturarak rahatlarlar. Bu iskemleyi de odaları­nın bir bölümünde gizlerlerdi.Bununla beraber sıkışanların ihtiyaçlarını, koridorda, merdiven diplerinde, orada, burada gidermeleri gayet normaldi. Bu 17. y.y.’da dünyanın en büyük saraylarından olan ünlü Versailles Sarayı’nda dâhi bir tuvalet yoktur.»Durum Avrupa’da böyleyken… Kendilerini taklitte pek hassas davrandığımız Avrupalı’nın hayran kaldığı ve bizi taklitle ulaştığı bu me­deniyet asrında, biz kendi tarihimizden haber­siz bir şekilde O’nu alkışlıyoruz… Kendi ben­liğimizi onlarda arayarak bulacağımıza inanarak… (Yalan Söyleyen Tarih Utansın, C. 7, Sh. 27)

CAHİLİYE DEVRİ ÂDETLERİ

 

— Putlara tapmak: Mekke’de umumî put­lardan başka, her ailenin kendi evinde tapındı­ğı özel bir putu da vardı. Bir kimse yola çıka­cağı zaman puta el yüz sürer. Bu onun yapaca­ğı ilk iş olurdu. Kabe’nin çevresinde tapılmak üzere dikilmiş üçyüz altmış put bulunurdu.

— Kan davası: Kan davaları ve hatta en önemsiz hâdiseler bile aile ve kabileleri birbiri­ne düşürür, yıllarca birbirleri ile boğuşurlardı.

— Çocukların öldürülüşü: Açlık ve geçindirememek bahanesi ile, çocuklar öldürülürdü.
Adam, köpeğini besleyip büyütür, çocuğunu ise öldürürdü. Kız çocuğu doğurmak yüz karası sa­yılır, kız çocukları toprağa diri diri gömülürdü.

— Zina yaygınlığı: Cahiliye devrinde para kazanmak için, Efendileri cariyelerini fuhşa zorlarlardı. Bu devirde öyle erkekler vardı ki, kalarlardı. Bu devirde öyle erkekler vardı ki ka­mın dölünü almak maksadı ile karısına git fa­lanca adamla yat derdi. Yine o devirde, on ki­şiden az sayıda erkekler, bir kadınla düşer kal­karlar; kadın gebe kaldığı ve doğurduğu zaman, erkeklerden hoşuna gidene «Ey filan bu senin çocuğundur.» der, adam da ister istemez o çocu­ğu kabul ederdi. Fahişelerin kapısında bayrak asılırdı.

— İçki ve kumar: içkinin her çeşidi içi­lirdi, içki içmek hususunda birbirleri ile yarı­şırlardı.

— Tavla, satranç ve benzeri kumar oyun­ları da çok yaygındı. Ok çekmek gibi bir ovunları da vardı, (İslâm Tarihi, Cilt 3-4, Sh. 78-84)

 

  1. ABDÜLHAMİD HAN

 

  1. Abdülhamid Han’ın gölgesi bile gerek it­tihatçıları gerekse yabancı devletleri ürkütüyor­du. O tahtta kaldıkça birçok karanlık projenin tahakkuk etmesi imkanı olamazdı. Nihayet bü­tün şer güçler, devlet yönetme sanatının en tec­rübeli üstadı olan bu büyük hükümdarı devir­mek hususunda anlaştılar.Bu maksatla tertip edilen 31 Mart Vak’ası it­tihatçıların Sultan Hamid’den kurtulmak için tertip ettikleri çok çirkin ve devlete çok büyük zararlar vermiş bir olaydır. İşte bu hadisede 33 yıl gibi uzun bir süre milletin selamet ve saadeti için çalışan, kendini bu yola feda eden Ulu Ha­kan tahtından indirilmiş ve Selânik’e sürülmüş­tür.Sultan Abdülhamid’in hal’ini kendisine teb­liğ tarzı Türkiye tarihinin asla silinmeyecek lekelerinden biri olarak kalacaktır.Hal’i tebliğ eden 4 kişi:

— İtalyan ajanı Yahudi Selanik Milletveki­li Korasso,

— Ermeni Aram,

— Arnavut Toptanî Paşa,

— Gürcü Arif Hikmet Paşa.

Siyasî dehası, fevkalade zekâsı, nâdir, hafı­zası, tecrübesi, politik kurnazlığı, insanlara mü­essir olabilme kabiliyeti, tevazuu, vekarı, yaşa­yışı ve takvasıyla bize örnek teşkil eden büyük zatı hayırla yad ederiz. (Osmanlı Devleti Tarihi)

 

ÇELEBİ SULTAN MEHMED’İN ÖLÜMÜ

 

Çelebi Sultan Mehmed, 32 yaşlarında Edir­ne’de vefat etti.Ölüm döşeğinde söylediği şu sözler bulun­duğu yerin istikbalinden başka bir şey düşün­mediğini gösteriyor: «Tiz, ulu oğlum Murad’ı getirin. Ben bu döşekten kurtulmazım. Murad gelmeden ben ölürüm. Memleket birbirine toku­şur. Tedarük edin benim vefatım duyulmaya.»Orduda Sultan Mehmed’in durumu dediko­duya mucip olmuştu. Asker vezirleri çevirip: «Efendimiz ne oldu, Divan’a çıkmaz?» diye sor­dular. Vezirler, hekimlerin yatağından çıkma­sına izin vermediklerini söylüyorlardı. Dukas’a göre Padişah’ın ölümünü 2-3 vezirle 2 hekimden başka kimse bilmiyordu. Tam 41 gün, bunlar padişahın yatak odasına gidip, gelmişler, güya ilaç taşımışlar, emirler almışlardır. İki Hekim, padişahın iç organlarını çıkarıp yatak odasının zeminini kazıp gömdüler. Cesedi de kokmayacak şekilde ilaçladılar. Bütün endişe Mustafa Çelebi’nin, Sultan Murad’dan önce yetişip tahta çık­ması idi. Edirne’deki Bizans elçisi Leontarius da Padişah’ın ölümünü öğrenememişti, ölümün du­yulmasından sonra elçi, birçok vasıta ile impara­tora durumu bildirmeye teşebbüs etti ise de bütün bu vasıtalar İstanbul’a varamadan tevkif edildi.Çelebi Sultan Mehmed’in babadan mirası dehası, oğlu II Murad’a geçmiş ve II. Murad devrinin sonlarında imparatorluk dünyanın en büyük ve güçlü devleti olmuştur.(Türkiye Tarihi: C. III. Sh. 139 -140)

 

OSMAN GAZİ

 

Ertuğrul Bey’in üç oğlunun en küçüğüdür. İktidar, şecaat, rey ü tedbir ve liyakatça büyüktü. Babasının sağlığında vekil olarak birkaç defa Konya’ya gitmiştir. Konya erkanı kendisine Osmancık derlerdi.Harblerde askerlerce ve devlet dairelerinde de tanınmıştı.Az askerle çok düşmanı yenmek şecaati, adaleti, güzel ahlakı, siyaseti, şerefi, asaletine ilave olarak kendisini silah arkadaşlarına sevdirmiştir.Âlimler ve sâlihlere itibar ile teveccüh ve muhabbetlerini almaya itina göstermesi halk arasında kendisine büyük şöhret kazandırmış­tı.Babası Ertuğrul Gazi’nin vefatından sonra da kabilenin ileri gelenleri Gazi Osman Bey’i emirliğe oybirliği ile getirdiler.«Kim Allah (c.c.) yolunda savaşan bir mü­cahide, yahut sıkıntıda bulunan bir borçluya, yahut hürriyete kavuşması hususunda bir mükatep köleye yardım ederse hiçbir gölge bulun­mayan kıyamet gününde Allah (c.c.) onu arşı­nın gölgesi altında gölgelendirir.» (Kısâs-ı Enbiyâ, Ahmed b. Hanbel)

«Kendiniz için sevip arzuladığınız şeyi mü’min kardeşleriniz için de sevip arzulamadıkça tam mü’min olamazsınız.» (Hadis-i Şerif (Buharî)

 

YAVUZ’UN SİNA ÇÖLÜNÜ GEÇİŞİ

 

Tarihte ancak İran (Pers) imparatoru Kambiz ve ondan 193 yıl sonra Makedonyalı Büyük İskender, Sina yarımadasını cebren geçip Mı­sır’ı fethetmişlerdir. Moğollar ve Timur, yani dünyayı aşan cihangirler bile bu geçişi göze ala­mamışlardır. Ancak 1915’de Birinci Cihan Harbi’nde Cemal Paşa, yarımadayı cebren geçip Süveyş Berzahı’na varmışsa da, bu hareket tek­niğin muazzam inkişafına rağmen, Yavuz’un geçişi ile mukayese edilemez. Çünkü muvaffak olamamış. Süveyş’i atlayamamış, Mısır’ı fethedememiştir. Esasen Cemal Paşa’nın kolordusu, Yavuz’un geçirdiği kuvvetlerin yanında pek kü­çük bir birlik mahiyetinde kalmaktadır.Bu çölde hayat yoktur. Akrep, yılan, bit ve sivrisinekler, hayvanlar alemini teşkil eder ki insanı asla rahat bırakmazlar. Gündüz hararet 40°, bazan daha fazla olduğu gibi geceleri kışın (Yani Yavuz’un geçtiği) mevsimde sıfıra düşer.Ayakkabı çölü geçerken kavrulur. Kuma gö­mülen bir yumurta, bir kaç dakika içinde lop yumurta haline gelir.Yavuz, Akdeniz kıyılarından fazla uzaklaşmayarak kuzeyden Sina’yı geçmiştir. Donanmayı Hümayun, Doğu Akdeniz’de idi ve bu sulara yakındı. Katıyye-Kantara arasında 50 km’lik yo­lu Yavuz bir günde geçmiştir. Yavuz’un 13 gün­de geçtiği çölü, I. Cihan Harbi’nde Türk Ordusu, tekniğin büyük gelişmesine rağmen 11 günde ge­çebilmiştir. (Türkiye Tarihi, Cilt 5. Sh. 42-43)

 

OSMANLI’NIN MANEVİ TEBŞİRATLARI

 

Ertuğrul Gazi bir gece köy imamının evinde misafir kalır, imamın mushafı yüksek bir raf üzerinde imiş. Ertuğrul bey abdest alıp namaz kıldıktan sonra; el bağlayıp mushafa karşı dur­muş ve sabaha kadar bu şekilde kalmış. Seher vaktinde ise yastığa yaslanıp uyumuş bu esnada kendisine tarafı hakdan alem-i manada: «Çün­kü sen benim kelamıma bu kadar ihtiram ve tâzim ettin, ben de senin evladını kıyamete dek daim olacak bir saltanat ile tekrim ettim.» di­ye bir hitap gelmiştir.

Bir de Ertuğrul Bey, Sultan Alaaddin ile gö­rüşmek üzere Konya’ya gitmiş. Rüyasında ha­nesinin ocağından lezzetli bir su çıkıp akarak her tarafı kapladığını görmüş. Rüyasını Alaaddin’in reisülküttabı Abdülaziz Efendi’ye söyle­miş, o da; senin bir oğlun doğacak ki, saltanatı âlemi kaplıyacak, diyerek rüyayı tabir ve tebşir eylemiş. Çok geçmeyip Osman Bey dünyaya gelmiştir.

Bunun gibi daha birçok manevî müjdeler vuku bulmuştur.

Muhiddin-i Arabî (k.s.) Âl-i Osman’dan ve birinci Halife Yavuz Sultan Selün’den, Osman­lının zuhurundan 70 sene evvel Ed-Dairet’un Nu’maniye Fi’d Devleti’l Osmaniye adlı eserinde bahs etmiştir. (Kısası Enbiya)

«Aklını başına al da bir gönül arkadaşının sohbetiyle kalbe gıda ver.»

(M.C. Rumi – Mesnevi, C. l, Sh. 430)

 

İSTANBUL’UN FETHİ VE FÂTİH SULTAN MEHMED HAN

 

Bizans’ı (İSTANBUL) Osmanlı Ordusu 6 Ni­san 1453 günü muhasaraya almış 53 gün sonra da fetih nasib olmuştur.Bu kuşatmada bir çok askeri yeniliklerin bizzat padişah tarafından icad ve tatbik edildi­ği bildirilmektedir. Tarihçiler Padişahın harp tarihinde ilk defa bu kadar büyük bir topçu bir­liği kurduğunu yazmaktadırlar. «Şahi» adı ve­rilen topun hesaplarını bizzat kendisi yapmış ve denemelerinde bulunmuştur. Tahminen 3 m. eninde 10 m. boyunda olan bu top 600 kg.’lık mermiyi bir mil mesafeye atabilmektedir.Bu şekildeki toplarla Avrupa’deki derebey­likler yıkılıp feodaliteye son verilmiş ve yeni çağlar açmıştır.Nihayet Osmanlı Ordusu 29 Mayıs Salı sa­bahı ezan ve namazdan sonra son büyük hü­cumuyla bu büyük topun açtığı deliklerden İs­tanbul surlarına girmeye başlamıştır. O gün Os­manlı İstanbul’u alıyor. Fâtih Sultan Mehmed Han da Peygamberimizin tebşiratına nail olu­yordu. (A. Hilmi, İslâm Tarihi: 674)

 

ESMAÜN NEBİ

Aziz (s.a.v.): Cömertlikte, iyilik yapmada, kerem, ihsan buyurmada benzersiz olduğu için bu isim O’na verilmiştir.

 

EBUSSUUD EFENDİ

 

Nesli zamanımıza kadar gelen Ebussuud Efendi, Kanuni’nin son Şeyh’ul-İslamı olmuştur. Ölümünde 84 yaşına yaklaşan Ebussuud Efendi, Kanunî deıvrinde, Hanefi Hukuku ile Türk örfî-sültânî hukukunu bağdaştıran ve ortaya, zama­nının ihtiyaçlarına göre en iyi şekilde tekabbül eden kanunlar koyan hukukçudur.Şeyh’ul-İslamlar bu çağda azledilemezlerdi. Tayin edildiler mi, hayatlarının sonuna kadar mevkilerini korurlardı. İstifa edebilirlerdi. Şim­diki anlayışımıza göre hem adalet, hem eğitim, hem evkaf bakanı ve diyanet işlerinin başı olan Şeyh’ul-İslam, kabineye dahil değildi. Divân-ı Hü­mayun toplantılarına katılmazdı. Kendisi, görev­li bulunduğu konular için ayrıca bir divan top­lardı. Şeyh’ul-İslam, protokolde daima sadrazam­dan sonra gelmiş, onu 2. vezir olan zat takip etmiştir. Şeyh’ul-İslamların diğer bir imtiyazları ilmiye sınıfından en küçük ferde dahi tatbik edilmediği gibi idamla cezalandırılmamaları idi. Haklarında tatbik edilen en ağır cezalar sür­gün, mal müsaderesi ve azil olabilirdi, ilmiyeden idam edilenler, bütün Osmanlı tarihinde belirli birkaç kişiden ibarettir.(Türkiye Tarihi C. 6, Sh. 188-189)

“Merhamet edenlere Allah (c.c.) de merhameder. Yerdekilere merhamet ediniz ki göktekiler de size merhamet etsin.” Hadis-i Şerif (Buhari)

 

YILDIRIM BAYEZİD HAN (vf: 1403)

 

Yıldırım Bayezid, Anadolu’da durumun ka­rıştığını anlayınca Balkan Devletleri ile acele anlaşmalar yapıp Anadolu’ya geçti.Eflak prensi Mirca’nın isyanını bastırıp yıl­lık vergiye bağladı. 1394 de Selanik ve çevresi­ni Osmanlı mülküne kattı.1396 da Niğbolu’da yapılan savaşta 50.000 kişilik orduyla haçlılar feci bir mağlubiyete uğ­ratıldı. Haçlıların aldığı yerler geri alındı. Vidin Bulgar kırallığı ortadan kaldırıldı.Konya muhasarasında, hasat mevsimi idi. Meydanlar ekinle dolu idi. «Askerden her kim ahalinin bir hububat tanesine dokunursa öldü­rülecektir» emrini verdi. Askerin disiplin ve kontrolü fevkalade idi. Kimse bir taneye el sü­remedi, bir yaprağa el uzatamadı. Bu halde as­ker sıkıntı çeker durumda idi. İçlerinden ileri gelenleri kaleye yaklaşıp; mahsullerinizi vahşi hayvanlar telef ediyor. Bize parasıyla satınız diye seslendiler. Kaledekilere bu durum garip geldi, içlerinden bazı yaşlılar kalenin dışına çı­karak istedikleri fiata mahsullerini verip, pa­ralarını aldılar ve kaleye döndüler. Konya aha­lisi bu durumu görünce; Bayezid Hân’ın adale­tine hayran oldular. Kapılarını açıp Konya ka­lesini teslim ediverdiler. (Kısas-ı Enbiya C. 2, Sh. 598)

 

SULTAN MURAD HÜDÂVENDİGÂR

 

Sultan Murad şehid olduğu zaman, 63 yaşında idi ve 27 senedir tahtta bulunuyordu. Fütu­hatta ve siyasette vücud verdiği icraat, tamamen bir plân dairesinde yapılmış hesaplı hareket­ler olarak nazara çarpmaktadır. 37 muharebeye bizzat iştirak etmiş; nâmağlûb bir kumandan olarak nâm salmıştır. Teşkilâtçılığı, adam kul­lanması, idareciliği ve adaleti her türlü takdirin ötesindedir. Osmanlı mukadderatının değişmez temellerini atmış; onu, istikbâlin Devlet-i Muazzaması haline ifrağ için çalışmıştır. Rum ve Bal­kan siyasetinde derin bir nüfuz göstermiş ve da­ima anında hareket ederek, kat’î neticeyi almış­tır. İslâm Dini’ne en derin bir samimiyetle rabt-ü kalb etmiş; hükümlerinin icrasında herkese takaddüm etmiş; adaletini, onun ezelî ve ebedî prensiplerine istinad ettirmiştir. Hıristiyan tebaasına, derin bir şefkat ve adaletle muamele etmiş; onları bir isevî hükümdardan daha faz­la memnun etmiştir, ilmi, daima himaye etmiş; âlimleri gözetmiş, memleketinde ilim eserleri ve hayır müesseseleri bina etmekte yekta davran­mış bir hükümdardı.Hammer, onun için: «Büyük bir ahlâkî ve iradî gücü vardır; kat’î netice verecek vaziyet­lerde, umumiyetle dâhice bir davranışa sahip­tir; şer’î kanunları büyük bir dikkatle tatbik etmiş, geliştirmiş ve kuvvetlendirmiştir.» demektedir. Devrinde, Osmanlı toprakları, Asya ve Av­rupa’da dâima dikkat edilen bir muvâzene ile gelişmiştir. (Dünya Tarihi)

 

ORUÇ REİS, (HAYRETTİN) HIZIR REİS

 

Cezayir 1962 de istiklâline kavuştuğunda; li­derleri Albay Muhand’ul-Hacc şöyle demiştir: Her şeyi hatta bir millet oluşumuzu Türkler’e borçluyuz. Osmanlılar geldiği zaman bizler bi­rer korsandık. Yüzlerce kabileden mükeşekkildik. Osmanlılar başımıza bir paşa getirdiler. Dağınık aşiretleri bir araya topladılar. Onları bir kavim haline koydular. Bu kavim 300 yıl merkezî Türk idaresinde kaldı. Birliğin kud­retini öğrendi. Türklerin yardımıyla millet ha­line geldik. (Basından 3.8.1962)

 

OSMANLI’DA MERHAMET

 

Osmanlılarda merhametsiz ve müsamahasız adam sevilmez. Merhamet hisleri çok gelişmiş­tir. Bu hissin temelinde Allah (cc) korkusu ya­tar. Zekat, fitre ve hayratlarını ihmal etmezler. Kendilerine hizmet edenlere ve bayrakları al­tında bulunanlara en iyi muamele yapan Os­manlılardır.Osmanlıların en övülmeğe değer tarafları, sosyal sınıfları, insan olarak birbirinden ayırmamalarıdır. (Amicrs 1883)(Y. Öztuna Osmanlı D. Tarihi, Sh. 212)

«Sizin biriniz Allah (c.c.)’ı şahid tutarak hiç bir kimseyi temize çıkarmasın ve medhetmesin.» Hadis-i Şerif (Buhari)

 

KÜLTÜRDEN GAYE

 

Kültür, sahibinde fikir bünyesi haline gel­miş bilgidir. Gıdanın döne dolaşa damarlarımız­da kan haline gelişi gibi. Kimse bize kilerinde­ki erzakı gösterip o miktarda kan sahibi olduğu­nu iddia edemez. Kimse ansiklopedi ezberle­mekle kültürlü olmaz. Kültür, bilgi sahibi ol­mak değil, bilme hassasına ermektir. Bilme has­sasına eren bilmediği şeylerin de bir nevi âlimi­dir. Nasıl ki parası olan, satın alamadığı şeyle­rin de bir nevi maliki… Bütün bilgilerin kay­nağı idrak çilesini çekmiş ve bir dünya görüsü­ne varmış, her insan kültürlüdür. Bunun için­dir ki üniversitelerde ve bilhassa ilim fakülte­lerinde talebe, bir şey öğrenmekten ziyade nasıl öğrenileceğini öğrenir. Üniversite öğrenme metodlarını öğreten ocak…Bir şey bilmek hüneriyle elmas takma sa­natı arasında ince bir yakınlık var. Elmas, mah­fazasını zengin etmez. Onunla çizgilerini ifa­de eden vücudu kıymetlendirir. Bu yüzden Ka­ramanlı bakkalın pırlantaya boğulmuş parmak­ları gibi kültüre sadece ve kabaca mahfazalık etmek, üstelik servet cakası yapmak hakiki kül­türsüzlüktür. Kültürden gaye en sade ve en za­rif kılık içinde bizzat mücevher olmaktır. (N.F.K. Çerçeve l, Sh. 134)Osmanlı, sokak satıcısı olsun, vezir olsun, ağırbaşlı, vakur, adeta muhteşemdir. Terbiyele­ri o derece aynidir ki, ancak kıyafetinden paşa mı, ayak takımı mı olduğu anlaşılır.(Amicis -1883)

 

 

OSMANLI DEVLETİ’NİN KARAKTERLERİ HAKKINDA BİRKAÇ SÖZ

 

«Osmanlı İmparatorluğu, geniş bir impara­torluktur. Ve tarih nokta-i nazarından, sonsuz ehemmiyet arz eder… Bir devdir ki, güçlü kol­ları aynı zamanda üç kıt’ayı kavrar. Bütün imparatorluklar gibi bir gün düşerse, Asya, Afri­ka ve Avrupa kıt’alarında bırakacağı enkaz, bu üç kıt’ayı kapayacaktır… Osmanlı İmparatorlu­ğu, bugün bile (1835), Bizans’ın şevketinin zir­vesinde iken hâiz olduğu genişlikten daha geniş ülkeleri elinde tutmaktadır.»(Von Hammer. Osmanlı Tarihi)

«Bütün tarih boyunca Yakın (Orta) Doğu’yu hakimiyetinde birleştiren tek devlet Osmanlı İmparatorluğu’dur. Buna ne Pers, ne Roma, ne Arap imparatorlukları muvaffak olmuşlar­dır. Gene Osmanlı İmparatorluğu, bütün Arap kavmini, Arapça, konuşan milletleri, idaresinde birleştirmiştir. Osmanlılar’ın Yakın Dogu’da yer­lerine geçen Avrupalı veya yerli hiç bir devlet bu bölgeyi, Osmanlılar kadar iyi idare edeme­mişlerdir. Eski ve günümüzdeki başka hiçbir devletin idaresi, Yakın ve Güneydoğu Avrupa milletleri için Osmanlı yönetimi derecesinde ha­yırlı olamamıştır.» (A.J. Toynbee)«Osmanlı başarısının sırrı, Türkler’in şahsi meziyet ve liyâketten başka hiç bir şeye ehem­miyet vermemeleridir. Ne para, ne soyluluk, Türk toplumunda imtiyaz sağlayamamaktadır.» (Baron von Busbeca)

 

 

 

İLK TOP NE ZAMAN YAPILDI?

 

İlk ve çok ilkel toplar 1320’ye doğru Avru­pa’da yapıldı. 1360’da Mısır Memlükleri’nde de, Osmanlıda da top vardı. Sesiyle muharebe mey­danında düşman süvarisinin atlarını ürkütüyor­lardı. Kale sûrlarını yıkmakta aciz kalıyordu. 1453’e kadar Osmanlı dahil hiç bir millet, topun ne müdafaa, ne taarruz, ne muhasara savaşın­dan ciddi bir silâh olduğunu kabul etmiş değil­di. Fatih hesaplarını yapıp 1453’de Edirne’de gö­rülmemiş çapta ve teknikte topların dökümünü isteyince, mühendis ve ustalar itiraz etmişler, bu kadar geniş çaplı topların dökülemeyeceğini, dökümden sonra çatlıyacağını, ilk atışta parça­lanacağını iddia etmişlerdi. Ama bu toplar dö­küldü, ne çatladı, ne de ilk atış tecrübelerinde parçalandı. Maden terkipleri bronz olsun, de­mir olsun, fevkalade iyi hesaplanmıştır. Fatih’in döktürdüğü bir topun madeninin terkibini 1868’de İngiliz kimyageri F.A. Abel tahlil etmiş ve bronzun terkibinin hayrete değer derecede yük­sek kaliteli ve iyi hesaplanmış olduğunu, bu­gün de daha iyi terkip yapılamayacağını ortaya çıkarmıştır.1453’te Fatih’in topları yalnız Bizans sûrla­rını değil bin yıllık bizans medeniyetini yıka­rak, İslâmın yüceliğini gözler önüne sermiştir. (Osmanlı Devleti Tarihi C 2. Sh 100)«Başkalarını ıslah etmeniz için önce kendi­nizi ıslah etmeniz icab eder.» (Hz. Ömer (r.a.)

 

 

ŞEYH HASAN BASRİ (K.S.)

 

Peygamberimiz (s.a.v.)’in mübarek zevcele­rinden Ümmü Seleme (r.a.) Hazretleri’nin kardeşinden doğmuş ve Ümmü Seleme (r.a.)’den süt emmiştir.Bir gün Peygamberimiz (s.a.v.)’in bardağındaki suyu içmiş Efendimiz (s.a.v.) de kendisi için, Hasan ne kadar su içti ise hepsi ilim ol­sun buyurmuşlardır.Rivayettir: Hasan Basri Hz.lerinin yetmiş yaşında ateşperest bir kölesi vardı. Hastalığı ağırlaşınca Hasan Basri hazretlerine geldiler komşuluk hakkı için din telkin edilmesini söy­lediler.Hazret hastaya gidip, Bunca senedir taptı­ğın bu ateşi terk eyle, Allah-û Teâlâ’ya iman getir dedi. Şem’un cevaben:«— Ya Hasan ateş seni yakmaz mı?» dedi. Hasan Basri hazretleri elini ateşe soktu.Kafir dedi ki:«— Cenab-ı Hakk’ın beni Cennete koyacağı­na kâğıt ver.» Hasan Basri kâğıt yazdı verdi. Şem’un iman edip teslimi can eyledi. Fakat hazretin gözünü uyku tutmaz oldu. Kendimi kur­tardım mı ki başkasına senet verdim diye ağladı. Rüyasında gördü ki Şem’un başına taç giymiş Cennet nimetleri içinde geziyor. «Elhamdülil­lah, Allah c.c.)’ım bana rahmet eyledi verdiğini senedi geri al dedi. Hasan Basri hazretleri uyandığında kâğıdı elinde buldu. (F. Attar – Tezkiretül Evliya, Sh. 19)

 

OSMANLININ AHLÂK VE KARAKTERİ

 

Osmanlının vatanseverlik duygusu, din, dev­let, pâdişâh, aile, namus, mefhumlarının kutsal sayılması üzerine kurulmuştur. Bu mefhumların zedelenmemesi, devletin ayakta kalabilmesi için feda edilmiyecek hiçbir şey tasavvur olunmamış­tır. Şehid olmak gerekince hiç tereddüt edilme­miştir.Osmanlıda üstünlük şuuru açıktır. En şerefli devletin teb’ası olduğundan hiç şüphe etmemiş­tir.Osmanlı vekar’ı meşhurdur. Osmanlı, vekarı içinde, ciddî, ağırbaşlı mûtevâzîdir. Vekarın kibir ve azametle hiç bir ilgisi yoktur. «Türkler nadiren gülerler. Konuşmaları ciddidir. Kısa söz söylerler. Kendilerine de kısaca meram ifade edilmesini isterler.» (Kont Marsigli) Ter­biye ve nezaket kaidelerini hiç ihmal etmezler. Huzur ve sükuna çok düşkündürler. Kimseyi rahatsız etmezler. Gürültü ve şamatadan nefret ederler, erken yatıp namaz için erken kalkar­lar. Azametli bir millet olmakla beraber öğünmezler, öğünenleri sevmezler. Yakışıklı, boylu boslu bir millettir.Osmanlı sarayında tasavvur edilemeyecek ince bir terbiye her muamelenin temeli idi. En âdi işi gören hademe veya hizmetçi kız dahi aynı şekilde eğitilirdi.Osmanlıda, büyüğe saygı, küçüğe şefkat, hayırseverlik, cömertlik, merhamet, müsamaha tevekkül, temizlik, namus birer karakter çizgileridir. (Osmanlı Devleti Tarihi, C. 2)

 

OTLUKBELİ SAVAŞI (11 Ağustos 1473)

 

Fâtih Sultan Mehmed Han, 11 Nisan 1473 tarihinde Erzincan yakınlarına gelir­ken, Orduy-u Hümayun öncüsü Has Murad Paşa’nın kumandasındaki tümen Akkoyunlulara çatıp bozuldu. Paşa şehid düştü. Bir hafta sonra Fâtih Otlukbeli sahrasına girdi. Uzun Hasan 300.000 süvarisi ile burada bekli­yordu. Orduy-u Hümayun 190.000 asker olup 5 kolorduya ayrılmıştı.Uzun Hasan tecrübeli askerdi. Osmanlı or­dusunun kuvvetini duymuştu. Fakat gözleriyle görmemişti. Ordunun Otlukbeli sahrasına san­caklar açtırıp, mehter vurarak girişindeki dü­zeni, askerin üniformalarının kumaşının kalite­sini ve ağır teçhizatını görünce: «Vay Osmanoğlu ne derya düzmüş» dediği meşhurdur.Osmanlı Ordusunun topçu ve tüfekli ağır pi­yade ateşiyle, süvari alaylarının şapır şapır döküldüğünü büyük teessürle gördü. Birliklerine hakim olamadı. Akkoyunlular can havliyle kıska­cın ucundan fırlamaya çalışırken Fâtih ihtiyatdaki iki kolordusu ile firar yollarını kesti.Muharebenin sonunda Ulu Şehzade Bâyezid babasının emriyle Uzun Hasan’ın otağı üzerine yürüdü. Mukavemet edemeyen Uzun Hasan atına atlayarak kaçtı.Devletin Timur’dan beri karşılaştığı en bu yük tehlikenin atlatılması üzerine Fatih kendi parasıyla 40.000 esiri satın alıp azad etmiştir. (Osmanlı Devleti Tarihi C. l, Sh. 118)

 

İSTANBUL’DA MEYHANELERİN KALDIRILMASI

 

Bugün bütün dünyanın mübtelâ olduğu ve toplumdan bir türlü çıkartılamayan içki belâ­sına karşı, Osmanlı imparatorluğu daha 1500’lerde yasaklamalar koymuştur. (Bu onların o tarihlere kadar kullandığı anlamına gelmez.) Bilgisayar çağını yaşayan fakat böyle necis şey­leri kullanmaktan geri durmayan dünya, özellik­le Avrupa insanının zikredilen tarihlerdeki hâ­li takdirinize bırakılır.Sultan II. Selim İstanbul ve Galata kadısı­na gönderdiği fermanda İstanbul ve Galata ci­varındaki meyhane, Kahvehane ve tatar bozası satılan mahallerde dolayısıyle fısk ve fücur is­lendiğini tesbit ettiğini haber vermiştir. Ve şöy­le buyurmuşlar: «…eğer İstanbul’da ve eğer Galata’da vâki olan meyhane ve kahvehaneleri külliyen def ve ref’ edip hamr (içki)leri varsa tuz katıp sirke etdirip emr-i şerifime muhalif iş ettirmeyesin. Kabul etmeyeni isimleriyle yaz­dırıp bildiresin.»

F: 26 Zilkade 975/23 Mayıs 1568İnsanlık her ne kadar teknolojide terakki ederlerse etsinler, onlara ne olduklarını bildiren, gayesini anlatan İslâm’dan uzak oldukları müd­detçe bu tür menhiyyâtın önüne geçemeyecek­tir.(İstanbul Hayatı Sh. 207)«Ey EHLİ İMAN!Kâfirler ile muharebede muhtaç olduğunuz eshâb ve harb âletlerini ve bilhassa zamanın icâbına göre muktedir olduğunuz kadar kuvvet ve silâhlarınızı hazırlayın.» (Enfâl 60)

 

 

MALAZGİRT MEYDAN MUHAREBESİ

 

Romanes Diogenes, bütün Bizans ülkelerin­den muhtelif milletlere mensup 200.000 civarın­da ordu hazırlayarak Doğu Anadolu’ya doğru ilerlemeye başladı. Alparslan savaşı kabule mec­bur kaldı. Sultanın ordusu 50.000 civarında idi. Alparslan elçiler göndererek sulh teklifinde bu­lundu.24 Ağustos 1071’de red cevabını alan Alpars­lan, ordusunu çok güzel bir şekilde yerleştirdi. Bu arada Abbasi Halifesi, Cuma günü İslâm dünyasındaki bütün camilerde, Alparslan’ın za­fer kazanması için dua edilmesini istemişti. Sul­tan Alpaslan, 26 Ağustos 1071 Cuma günü as­kere hitaben te’sirli bir konuşma, manidar bir dua yapmıştı.Savaş başladı. Taktik icabı Türkler geri çe­kildi. Hilal şeklini alıp her taraftan düşmana saldırıldı. Bizanslılar feci şekilde mağlup oldu­lar. Romanos Diogones esir düştü. Alparslan im­paratora iyi muamele yapmış sonra da bir ant­laşma yapmıştır. Bizanslılar anlaşmayı bozmuş bunun üzerine: “Bu günden itibaren mevcut sulh sona ermiştir. Artık haç’a tapanlar öldürü­lecek, memleketleri fetholunacaktır. Kartallar gibi uçunuz, Bizanslılara merhamet etmeyiniz.” diyerek Anadolu’nun fethinin tamamlanması lâzım geldiğini ilan etmiştir.Bu zafer Türkler’in, Anadolu’yu fethederek yerleşmesine sebep olmuştur. Malazgirt aynı zamanda İslâmlıkla Hıristiyanlığın hesaplaşması idi ki İslâmın lehine sonuçlanmıştır.(Anahatlarıyla İsl. Tarihi, Sh. 167)

 

 

EBU EYYUB-İ ENSARİ CİVARINDA HRİSTİYANLARIN SAKİN    OLMAMALARINA DAİR

 

Sultan III. Murud zamanında, Hazret-i Ebu Eyyub el-Ensâri aleyhi rahmeti-il-bâri-türbe-i şerife’sinin etrafında yaşayan gayri müslim hal­kın, şarkı söyleyip içki içtikleri tesbit edilmiş­tir. Hz. Peygamber ve ashabına saygıda kusur etmeyen Koca Sultan bunu duyduğunda hâsslar kadısına, zikredilen mevkide zimmilerin oturulmamasına ilişkin fermanın niçin dikkate alın­madığını sual ederken hiddetlenmiş ve ilâveten şöyle buyurmuşlardır: «…Türbe-i Şerife etrafın­da bir ferd zımmi sakin ve mütemekkin olma­yıp cümlesi müselman olalar ve min-ba’d türbe-i şerife etrafında şürb-i hamr olunup çeng ve çigâne çalmayalar. Şöyle ki emrime mugayir geru türbe-i şerife etrafında kefere cinsinden bir zımmi sakin olup alaniyeten çeng ve çigâne şurb-i hamr olunup fesaid olunduğu istima olu­na, bu bâbda siz külli mes’ul olup mütemekkin olanlar küreğe konulacak mukarrerdir. Ona gö­re mukayyed olup tenbih ve te’kid eyleyin.» F: 24 989/1581.Ecdadımız, bu tip saygısızlığı gayrı müslime yaptırmamıştır. Heyhat! Şimdi böyle mane­vî değerlerimize saygısızlığı nüfus cüzdanında «Dini İslâm!» olanlar yapıyor. Az mıdır cami alt­larında kumar oynanan kahvehaneler işletmek, vakıf arazi üzerine umumhaneler yaptırmak.(İstanbul Hayatı, Ahmet Refik Sh. 79)«İyilik ve takvada birbirinize yardım ediniz.» (Maide: 5) KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN’IN ŞAHSİYETİDoğu dilleri dışında Sırpça da bilen Sultan Süleyman büyük bir divan sahibi şâir, hattat, değerli taşlar mütehassısı idi. Dinlenmek için bunlarla uğraşır ve okurdu.Yapmış olduğu 13 seferi hümayûn’un top­lam zamanı 10 yıl 7 ay, 7 gündür ki bu zamanı İstanbul dışında, at üzerinde veya otağında ge­çirmiştir.Kendisi ciddi vakur, laubalilikten hoşlan­maz, az ve kesin konuşurdu. Hukuk ve edebiyat sahalarında âlimdi. Şeyh-ül İslam Ebu’s Suûd Efendi ile beraber yaptığı kanunlar 19. asır baş­larına kadar yürürlükte kalmış, bazı maddele­ri İmparatorluğun sonuna kadar kalmıştır. Ebu’s Suûd Efendi kanunları, şeriat ve örfi hu­kuk ile mahirane bir şekilde bağdaştırmış, Ha­nefi fıkhının esaslarına aykırı olmaksızın, hakan namına pekçok kanun yayınlanmıştır. Bu ka­nunlar dikkatle uygulanmıştır. Sultan Süley­man’a kanun yaptığı için değil kanunları ada­letle tatbik ettiği için millet «Kanunî» adını ver­miştir.Kanunî devri, en geniş sınırların elde edil­diği dönem değildir. Devletin en iyi yönetildi­ği dönemdir. Azâmi sınırlar onun ölümünden çeyrek asır sonra torunu III. Murad’ın son yıl­larında, elde edilmiştir.Kanunî devrini, o yıllarda yaşayan Latiyfi, hiç bir mübalağa taşımayan şu beliğ cümle ile ifade eder. “Bir sultan-ı azîmü’şşândır ki, her hıttada hutbesi yürür ve bin bir kal’ada nevbeti vurulur.»(Osmanlı Devlet Tarihi, C.1, Sh. 252)

 

PİRİ REİS’İN İLİM CEPHESİ

 

Pîrî Reis’in ilmi şahsiyetini kısaca belirtmek için diyebiliriz ki ilim tarihinin mühim şahsiyetlerinden biri olan Türk amirali XVI. yüzyıl dünya müsbet ilim tarihinde en ön safta bir mevkie sahiptir. Eserleri bütün ilim tarihinin sayılı eserleri arasındadır. Coğrafya ve kartografya bilgini olarak asrına şeref vermiştir. Bü­yük eseri Kitab-ı Bahriyesi’dir. Bu çok hacim­li eser. Akdeniz kıyılarını ve adalarını bü­tün teferruatıyla gösteren bir atlastır. Yüzlerce deniz haritasından müteşekkil olup son derece alâkaya değer izahatla bezenmiştir. Pîrî Reis, eserini 1521’de tamamlamış ve 1525’te düzelte­rek Kanuni’ye sunmuştur. Eserde Amerika kıta­sının keşfinden de bahsedilmekte ve dünyanın küre şeklinde olduğu kesin söylenmektedir.Pîri Reis, Akdeniz’den başka, Atlas Okyanu­su ile de uğraşmış ve bu okyanusun bir atlası­nı yapmıştır. 1513 tarihli atlasında, henüz 25 yıl önce keşfedilen Amerika kıtasını ele almak­tadır. 1528 tarihli haritanın, 15 yıl önce yapıl­mış olanının, bu müddet içindeki keşiflerin ne­ticelerine göre düzeltmiş şekli bulunması, Türk ilminin ve denizciliğinin XVI. asırdaki seviye, dikkat ve ilgisini göstermesi bakımından da mü­himdir. Grönland’dan Pkarida’ya kadar olan sa­hiller, 8 renkle çizilmiştir. Dünyanın her tara­fında büyük alaka gören ve bütün dillerde ya­yınlanan bu meşhur haritalardan ikincisi, ger­çekten ilkinden daha doğrudur.(Türkiye Tarihi, Y. Öztuna, C. 6, Sh. 126 -127)

 

OSMANLILARDA ADALET ANLAYIŞI

 

Yıldırım Bayezid Devri, Osmanlıların büyü­mesi, Anadolu’daki beylikleri de telaşa düşürü­yordu. Osmanlıların Rumeli’deki meşguliyetin­den istifade etmek isteyen Karamanoğlu Alaattin Bey hududu geçip Osmanlı topraklarına gir­di. Yıldırım Bayezid Han bunun üzerine Konya kalesini muhasara etti. Ahaliye zarar gelmemesi için de kesin emirler verdi. Gösterdiği ada­let Akşehir, Niğde ve Aksaray’ın kapılarını Os­manlı’ya açtı.Tarihçiler bu muhasara esnasında ahalinin kaldıralamayan harmanlarına asla dokunulmadığını, askerlerin atlarına yedirmek için şehir hal­kını kaleden çağırıp para ile satın aldıklarını, bunun üzerine şehir halkının kapıları açtığını beyan etmektedirler. Bunu gören civar illerin­deki adamlar gelip, gelin şehirleri timar edin» demişlerdir. Bu tip hadiseler Osmanlı adaleti­nin bariz delilleridir. Görülüyor ki Osmanlı satvet ve adaleti halkın üzerinde karargah kurmuş­tur. (İslâm Tarihi Sh. 663).Ukbe b. Selame b. Kays (r.a.) rivayet et­miştir. Resulûllah (s.a.v.): “Bir kimse, Receb’de bir sadaka verirse Allahû Teâlâ onu cehennem­den uzaklaştırır” Görüldüğü üzere Recep ayı rahmet dolu mübarek bir aydır. Bu ayın kıyme­tini bilelim, onu boş geçirmeyelim. (Üç Aylar ve Faziletleri)Yani: «Ey Rabbim! Bize Receb’i ve Şa’ban’ı mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.»

 

HATİCE TURHAN VALİDE SULTAN

 

  1. Mehmed’in annesi, Sultan İbrahim’in ha­nımıdır. Kösem Sultan’ın ölümünden sonra Va­lide Sultan olmuştur. Oğlu IV. Mehmed çok kü­çük yaşta idi. Devlet işleri daha çok bu kadın sultanın himayesinde idi. Kendisi iktidar ve hırs peşinde değildi. O devlete hakim olarak bir sad­razam aramaya koyuldu. Çok sayıda kişiyi bu göreve getirip azlettikten sonra; Köprülü Meh­med Paşa’yı sadarete getirdi. Bu şekilde Köprü­lüler Devri başlamış oldu. Köprülü Mehmed Pa­şa diğer sadrazamların aksine göreve getirilmek istendiğinde hakkıyla vazife yapabilmek için bazı şartlar ileri sürmüştü. Bu şartlarını Tur­han Sultan’a kabul ettirdi ve göreve başladı. Turhan Sultan da Naibelikten çekildi (15.9.1656) Osmanlı Tarihinin en uzun Valide sultanıdır. Çok büyük hayır eserleri bırakmıştır. Fakat Os­manlı Devletine yaptığı hizmet hayır eserleri­ni gölgede bırakır. Kayın validesi Kösem Sul­tan’ın siyasete karışmasından dolayı devletin ne derece zarar gördüğünü iyi teşhis etti. Bir daha görülmeyecek şekilde kendisinin Valide Sultanlıktan çekilmesiyle Osmanlı tarihinde dev­let işlerine karışan bir padişah annesi ve zevce­si görülmemiştir. Onun bu yönü tarihçilerce pek dikkate alınmamıştır. Mimar Mustafa Ağa’ya yaptırdığı Yeni Cami ve Mısır Çarşısı sonra­ki nesillerce hayırla anılmıştır. Muazzam bir külliye olan caminin köşesine defnedilmiştir.(Osmanlı Devleti Tarihi C. I. Sh. 357)«Efdal olan cihad zâlim idarecinin karşısın­da hakkı konuşmaktır.» Hadis-i Şerif (Neseî)

 

CEM SULTAN

 

Papanın huzuruna çıkarılacağı zaman, teşri­fatçılar: «Hıristiyan hükümdarların huzurda baş açıp, diz çöktüklerini kendisinin de öyle yapma­sını» bildirmişlerdir. Bunu şiddetle reddetmiş, ben mağfireti Allah-ı Teâlâ’dan umarım. Bu hususta Papaya ihtiyacım yoktur. Ölümüme razı olurum dinime zarar gelecek iş işlemem» demiştir. Bunun üzerine baş eğmeksizin ve kavuğunu çıkarmadan papayla konuşmuştur. Ona dinini değiştirirse, büyük bir ordu topla­yarak İstanbul’da tahta geçireceklerini söyle­mişler. «Ben dinimi Osmanlı Sultanlığı değil, dünya padişahlığına değişmem» cevabını ver­miştir. Son zamanlarında bile İslamiyet aley­hinde kullanılması ihtimalinden titremiş, Cenab-ı Hakk’a dua etmiş: «Ya Rab! Kâfirler, eğer müslümanlığa zarar vermek için beni âlet et­mek istiyorlarsa, bu kulunu daha fazla yaşat­ma, ruhumu bir an önce dergâh-ı izzetine al.» duasını yapmıştır. Etrafındaki adamlarına da «Benim ölüm haberimi ilân ediniz ki kâfirlerin müslümanlar üzerindeki oyunları son bulsun.» sözleriyle İslâmiyete olan hudutsuz bağlılığını ortaya koymuştur.(A. Hilmi, İslâm Tarihi Sh. 679)«İman edenlerin, hicret edenlerin, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla, savaşanların Allah yanında derecesi çok büyükdür. Kurtu­luşa (dünya ve âhiret seâdetine) erenler de iş­te onların ta kendileridir.» (Tevbe s. 20)

 

YILDIRIM BAYEZID HAN NİĞBOLU’DA

 

Türklerin Balkanlar’daki ilerleyişi Avrupalıları tedirgin ediyordu. Bütün Avrupa devletle­ri birlik olup 130 bin kişilik bir ordu ile yola çıktı. Maksatları sadece Osmanlıyı yenmek de­ğil Kudüs’ü almaktı. Bu haçlı kuvveti sının ge­çip Niğbolu’yu muhasara etti. Yıldırım Bayezid Niğbolu’ya geldi. Rivayete göre gayet cesur ve atak olan Padişah bir gece kendi eğlencelerine dalan düşmanın arasından sıyrılıp kale duvarına gelmiş ve: «Bre Doğan, bre Doğan!» diye ses­lenerek kale muhafızıyla görüşmüştür. Sultan’ın gösterdiği şu tüyler ürpertici cesaret çok şâyân-ı dikkattir.Arazinin şartlarından istifade edecek şekil­de ordusunu harb düzenine sokmuş, düşmanın üçte ikisini imha etmiştir. Türk ordusunun yap­tığı en büyük imha muharebesidir..Bu muhteşem zafer üzerine Halife Müte­vekkil kendisine Roma imparatoru unvanını ver­miştir.Emir Sultan Hazretleri de Padişah’a kılıç kuşatmış. Bu ananevi olarak devam etmiştir.(A. Hilmi, İslâm Tarihi: 664)

 

BEŞ KİŞİNİN SOHBETİNDEN SAKININ

 

«l— Yalancıdan, 2— Ahmaktan, idraksiz kişiden ki arkadaşlığı sana ziyan verir, 3— Ba­hil’den (cimri) senin devletini yok eder, 4 — Yavuz gönüllü mürüvvetsiz kişiden ki ihtiya­cın olduğunda seni rezil eder. 5— Fasıklar ki o seni bir lokmaya satar.» (Caferi Sadık k.s.)

 

PREVEZE ZAFERİ (28 Eylül 1538)

 

11 Mayıs 1537’de Hayrettin Paşa donanma ile İstanbul’dan ayrıldı. 6 gün sonra da Kanunî ordu ile İstanbul’dan hareket etti. Bu sefer Os­manlı tarihinin nâdir seferi hümayunlarından biridir.

Divân-ı Hümâyun, Andrea Doria kumanda­sında cehennemi bir haçlı ordusunun oluştuğu haberini aldı. Turgut Reis’i 20 gemiyle öncü ola­rak Yunan Denizi’ne gönderdi. Hayrettin Paşa, Prevezeye girip kaleyi tamir ettirdi.

Hayrettin Paşa amirallerini baştardasına ça­ğırarak uzun bir müzakere yaptı. Hayrettin Pa­şa, deniz harbinin açık denizde olacağını, sahil­de olmayacağını, sahilde manevra yapılamayacağını, uzun menzilli topların düşman çok yakla­şacağı için üstünlüğünü kaybedeceğini söyledi.

İki donanma manevralardan sonra Preveze körfezi önündeki Aya Mavri Adası’nın güneybatısında buluştular.

Haçlı donanmasının başında ispanya bü­yük amirali Cenevizli Andrea Doria bulunuyor­du. Milli bir donanma değildi. Doria’nın birçok emri yerine getirilmedi.

Hayrettin Paşa’nın manevra dehası, Türk gemilerinin yürüklüğü, toplarının üstün menzili, haçlı gemilerinin kabiliyetsîzliği Hristiyanları hezimete uğrattı.

Zafernâmeyi Padişah, Hayrettin Paşa’nın oğ­lu Hasan Bey’den, şükretmek için ayakta dinle­di. Preveze’nin «cihad-ı ekber» ilan edilmesini, İmparatorluk’da şenlikler yapılmasını emretti.

(Osmanlı Devleti Tarihi, C. l, Sh. 208)

 

ALPARSLAN’IN VEFATI VE ŞAHSİYETİ

 

Karahanlı hükümdarı Nasr Han, oğulları arasında casusluk yapıyor düşüncesi ile Alpars­lan’ın kızı olan zevcesini öldürmesi üzerine Al­parslan 200.000 kişilik ordu ile Türkistan sefe­rine çıktı. Ceyhun Nehri’ni geçti. Barzam Kale­si kumandanı Yûsuf Harezmi teslim olmayıp di­reniyordu, sonunda teslim olan Yûsuf, Sultan’ın huzuruna çıkarıldı. Yer öpmek bahanesiyle eğil­diği zaman, çizmesinden çıkardığı hançeriyle Alparslan’ı ağır bir şekilde yaraladı. Sultan bu yarayla 25 Kasım 1072’de vefat etti.

Alparslan, kırk yaşları civarında genç ve ve­rimli bir çağda vefat etti. Dokuz yıl sultanlık yapmıştır. Bu kısa süre içinde büyük fetihler yapmıştır. Hükümdarlar içinde cihada ve dine en çok bağlı olanlardan idi. Kendisine «Adil Sul­tan» «Ebu’l-feth» lakapları takılmıştı.

Birgün namaz kılarken önüne veziri olan Nizâm’ûl-Mülk aleyhinde bir mektup koyarlar. Mektubu okur ve vezirine: «Eğer dedikleri doğ­ru ise ahlâkını düzelt, eğer iftira ediyorlarsa onları affet ve bu gibi işlerle uğraşmaya vakit bu­lamamaları için onları mühim işlerle uğraştır.» demiştir.

Hakimiyet ve saltanatın İslâmiyetin ve Sün­niliğin zaferine bağlı olduğuna inanır şöyle der­di: «Kaç defa söyledim biz bu ülkeleri silah kuv­vetiyle aldık, temiz müslümanlarız ve bidat bil­meyiz. Bu sebeple Allah-ü Teâlâ biz Türkleri bu vazifeyle şereflendirdi.»

(Anahatlarıyla İsl. Tarihi, Sh. 168)

 

  1. ABDULHAMİD (R-ALEYH)’İN SANAYİ ANLAYIŞI

 

Abdülhamid (r. aleyh) Hazretleri’nin bilindi­ği gibi çok üstün bir sanayi anlayışı vardı. Av­rupa’da, kendisine hediye edilmek üzere bir bi­nek otomobili yapılmıştı. Bu hediye kendisine arzedildiğinde Abdülhamid Hazretleri bunu ka­bul etmediler, bu otomobilin fabrikasını kurma­larını istediler. Talebleri şu oldu: «Bunun dün­yada en iyi, en yüksek yapılan fabrikası han­gisidir? O fabrikadan biraz daha iyisini yapma­ya mecbursunuz. Yapabiliyorsanız yapınız. Yok­sa yapmayınız!»Bu anlayıştan dolayıdır ki onun kurduğu bütün fabrikalar zamanında dünyanın en üstün fabrikaları idi. Bugün dahi dünyanın bütün sa­raylarının perdesini ancak onun tesis ettiği Hereke Tekstil yapabiliyor. Bu fabrikanın doku­duğu perdelerin Türkiye’de piyasaya çıkması mümkün değil, zira bir kaç sene öncesinden randevu ile hazırlanıyorlar. Çok tenkid ettiği­miz Osmanlı imparatorluğu, Birinci Dünya Harbi’nin sonunda Dünyanın altıncı büyük devleti idi. Bütün sahalarda böyle olmakla beraber, as­kerî sahada da böyle idi. Meselâ, müttefiklerin hepsinin beraber elli adet tayyaresi vardı, Os­manlı da kendi başına altı tane tayyareye sa­hipti. Şimdi dünya devletleri arasında zikre değ­meyecek bir sırada bulunuyoruz. Sıfırdan baş­layıp yeniden kalkınmaya çalıştık. Tekamül için, varılan noktadan başlayarak yürümek zarureti vardır, bunsuz tekamül olmaz.(İbrahim Eken, Kulluk, Sh. 279)

 

YABANCI GÖZÜYLE II. ABDÜLHAMİD

 

  1. Abdülhamid’i, Amiral Sir Hery Woods, şöyle tahlil etmektedir:«Bana göre Sultan Abdülhamid, gelmiş geçmiş Osmanlı padişahları arasında en müs­tesna mevkii işgal edenlerden biriydi. Çok sa­kin ve gösterişten uzak bir hayatı vardı. Her­hangi bir meseleye çözüm yolu ararken etrafındakileri dinler, ancak, onların esiri olmazdı. Abdülhamid rejimi hakkında doğru bir hükme varabilmek için, olaylara akılcı bir açıdan bak­mak gerekir. Bu açıdan bakıldığında, idaresi­nin ne kadar iyi olduğu görülecektir. Abdülhamid’in tahta çıkışı çok şanssız bir devreye rastlar. Rus savaşı, Türkiye’yi para ve personel ba­kımından tamamen iflas ettirmişti. Önceki, hükümdarlar zamanında muhtelif andlaşmalar ge­reğince alınan dış borçlar ödenemiyecek bir seviyeye ulaşmış. Savaştan sonra yapılan Berlin Antlaşması ile bir yandan Avrupa’daki en bü­yük ve en zengin eyaletlerini, diğer yandan do­ğudaki stratejik savunma pozisyonunu kaybet­mişti. Bütün bu kötü neticelere rağmen, devlet hazinesi, bir kaç yıl içinde yeniden düzene so­kuldu, ticaret canlandırıldı ve dış borçların mü­him kısmı ödendi.Abdülhamid tahttan düşürülmemiş olsaydı, Birinci Dünya Savaşı patlamayacaktı. Aksini farz etsek bile, Abdülhamid, en büyük ihtimal­le, Türkiye’nin tarafsız kalmasını sağlıyarak, memleketine bir zafer hediye etmiş olacaktı. Bunu iddia etmekle kâhin sayılmamalıyım.»(Büyük Türkiye Tarihi, C. 7, Sh. 245-246)

 

OSMAN GAZİ’NİN RÜYASI

 

Söğüt ve nahiyesini devr ü teftiş ederken bir gece bir köy imamının evine misafir olmuş, oturduğu mahallin arka tarafındaki dolapta ise imânın Mushaf-ı Şerifi kalmış, imâm efendi, telâş ile Mushaf-ı Şerifi alıp yüksecik bir raf üstüne kaldırmış. Osman Bey ümmî, fakat özü sağ ve kalbi temiz bir zât olup «O nasıl kitap­tır?» diye imâm efendiden sormuş. O dahi «Al­lah Teâlâ hazretlerinin Peygamberimiz (sa.v.) hazretlerine gökten indirdiği Kur’ân-ı Kerîm’dir ki cümle ahkâm-ı şer’iyyeyi onda beyan buyur­muştur.» diye cevab vermiş ve odasına çekilip uykuya varmış. Osman Bey abdest alıp namaz kıldıktan sonra Mushaf-ı Şerife teveccüh ederek el bağlayıp sabaha kadar ayak üstünde durmuş, fakat seher vaktinde yastığa dayanıp biraz uyukladığı esnada kendisine taraf-ı Hak’dan âlem-i mânâda «Çünkü sen benim kelâmıma bu kadar ihtiram ve ta’zim ettin, ben de senin evlâdını kıyamete dek dâim olacak bir saltanat ile tekrim ettim» diye bir hitap gelmiş. Osman Bey deh­şetle uyanıp Cenâb-ı Hakk’a Hamd-ü Sena et­miştir. Ve Dua gerçekleşir Osman Bey ideal de, fet­he, ülke açmaya yeni toprakları dârü’l-İslâm haline getirmeye muktedir olur. (Kısas-ı Enbiyâ, Sh.: 498)«Tahkika sizden bana en yakın olan kimse beni salat-ı selâm ile çokça yadeden, anandır (Bana çokça salavat getirendir.)» (Camiussağir)

 

OSMANLI AHLÂK VE KARAKTERİ

 

Osmanlı’nın vatanseverlik duygusu, din, dev­let, pâdişâh, aile, namus mefhumlarının kutsal sayılması üzerine kurulmuştur. Bu mefhumla­rın zedelenmemesi, devletin ayakta kalabilmesi için, feda edilmeyecek hiç bir şey tasavvur olun­mamıştır.Osmanlı vekaar’ı meşhurdur. Osmanlı vekaarı içinde ciddi, ağırbaşlı, mütevazidir. Vekaarın kibir ve azametle hiçbir ilgisi yoktur. Os­manlılar vakur, terbiyeli, edebli bir millettir. Terbiye ve nezaket kaidelerini hiç ihmal etmez­ler. Huzur ve sükuna düşkündürler. Kimseyi ra­hatsız etmezler. Az heyecanlı, az meraklıdırlar. Sokakta bir şey için toplanmak, bir birini kova­lamak, taşkınlıkta bulunmak gibi hareketler Os­manlı şehirlerinde görülmez. Gürültü ve şama­tadan nefret ederler. Sessizlikten çok hoşlanır­lar. Erken yatıp namaz için gün doğmadan kal­karlar.Osmanlıda büyüğe saygı, küçüğe şefkat di­ğer bir karakter çizgisidir. Genç yaşlıya, ast üs­te, yoksul zengine saygı gösterir ve bu sıra bo­zulmaksızın şefkat görür.Sadâkat, hayırseverlik, cömertlik, merhamet, müsamaha, tevekkül Osmanlının belirgin vasıflarındandır.Sosyal adalet iyi kurulmuştur, örf kanun derecesinde geçerlidir.(Y. Öztuna, Osmanlı Devlet Tarihi, C. 2, Sh.: 207)

 

 

ÇANAKKALE DESTANI

 

  1. Sultan Abdülhamid Han’ın önceden aldı­ğı tedbirler ve O’nun eğittiği askerle Haçlıya karşı kazanılan ve Türk tarihinin dönüm nok­tasını teşkil eden bir mübarek zaferdir. Mehmed Akif’in uzun manzumesi olmasaydı bu büyük savaş günümüze nasıl intikal edebilecekti? Meç­hul!..Çanakkale Savaşları 8,5 ay sürdü. Memle­ketin en hassas yerine yöneltilen taarruz kırıl­dı. Osmanlı müdafaasiyle Çanakkale, Irak ve Fi­listin cephelerinde bir milyona yakın İngiliz ve Fransız askeri, müttefik devletlerin ana cephe­lerinden uzak tutuldu. Muharebeler iki taraf için ağır kayıplara sebep oldu.Çanakkale Muharebeleri Osmanlı Devleti’nin dört sene harbe dayanmasına, bu yüzden Çarlık Rusya’sının yıkılmasına sebep oldu. Bu başarı yalnız Osmanlı kuvvetlerinindir.İlk bombardımandan itibaren 324 gün ve çı­karma gününe göre de tam 259 gün devam ede­rek neticesinde Osmanlı ordusunun ölümsüz bir zaferiyle kapanan I. Dünya Savaşı’nın bu en kan­lı sahnesine ordumuzun en kıymetli ve en büyük kısmı iştirak etmiş ve ecdattan miras harp kabiliyetimizin en beliğ ve en şümullü eser ve se­mereleri burada inkişaf eylemiştir.Türklerin resmî kayıtlara göre kayıp mikta­rı 251.000, müttefiklerinki ise 252.000 idi.II. Abdülhamid Hân’ın açmış olduğu yüksek mekteplerden mezun olan imanlı ve kültürlü binlerce genç Çanakkale’de şehid olmuşlardır.(Millî Gençlik Mecmuası, Çanakkale Özel Sayısı)

 

YAVUZ SULTAN SELİM HÂN’IN İRAN SEFER-İ HÜMÂYÛNU

 

Yavuz Sultan Selim Hân’ın başkumandanlık ettiği Ordu-yu Hümâyûn, 20 Mart 1514’te sefer emri aldı. İzmit’e gelindiğinde Şah İsmail’in ca­susu yakalandı. Yakalanan casusun eline tutuşturduğu harp ilânını muhtevî nota ile Tebriz’e Şah’ına gönderdi. 2 Temmuz’da Sivas’a gelindi. 40.000 kişilik bir kuvvet burada bırakıldı. 100.000 kişilik bir kuvvetle yola devam edildi. Şah İs­mail, Osmanlı ordusunun konaklayabileceği yer­lerdeki mahsul ve meskenlerin yakılmasını em­retti. Fakat Osmanlı ordusu yolundan alıkonulamadı. Günlerce gidiliyor, düşmandan bir haber bile gelmiyordu. 14 Ağustos’ta yeniçeriler İstan­bul’a dönmek için tezahürat yaptılar. Dünyanın öbür ucuna kadar yürüseler Şah İsmail’e tesadüf edilemeyeceğini söylediler. Yavuz, derhal atına atladı ve yeniçerilere müessir ve sert bir şekil­de hitap ettikten sonra istikametine sürdü. Hü­kümdarın azminin tesirinde kalan ordu, onu ta­kip etti. Ordu, 22 Ağustos’ta Tebriz’in batısında ve bugün Iran topraklarında kalan Şah İsmail’­in muazzam kuvvetleriyle karşı karşıya geldi. Vakit geçmiş akşam olmuştu. O gece toplanan harp meclisinde 23 Ağustos’ta fecirle beraber düşmana taarruza karar verildi. 23 Ağustos Os­manlı’nın kaderinin tayin edildiği tarihi çok mühim bir gündür.(Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi)«Bir devletin devam ve bekası, adaletle müm­kün olur.» (Hz. Ali r.a.)

 

FATİH SULTAN MEHMED HÂN

 

* «Sultan Mehmed, nadiren güler. Zekâsı dâimi bir çalışma halindedir. Çok cömerttir. Projelerinde inatçı, atılgan, cür’etkârdır. işlek zekâ­lıdır. Soğuğa, sıcağa, açlığa, susuzluğa müteham­mildir. Kesin konuşur. Kimseden çekinmez. Zevk ve safâdan uzaktır. Her gün bir müddet okur. Roma târihi, başka târihler ve İtalya’nın coğ­rafyasını, bütün teferrüâtıyla bilir. Avrupa’deki bütün hükümetleri de tanır. Büyük bir Avrupa haritasını yanından eksik etmez. Askeri ve coğ­rafî ilimleri büyük bir zevkle tetebbu eder. Dev­letinin çeşitli ülkelerindeki âdetlere ve şartlara kendini uydurmakta mahirdir.»

* «Sultan Mehmed, günümüzün en büyük hükümdarıdır. Kiros’tan, Büyük İskender’den, Sezar’dan, bir kelimeyle, gelmiş geçmiş bütün hükümdarlardan büyüktür».

* «İstanbul’un Fethi, ikinci Mehmed’in şah­si bir eseridir. Osmanlı devletinin tabiî gelişmesinin bir neticesi olarak kabul edilemez».

* Balistik’teki keşifleri, matematikteki de­hâsı, dîni ilimleri çok iyi bilmesi, Arabca ve Farsça’ya vukufundan başka Yunanca, Sırpça, İtal­yanca ve daha bir iki dili iyi anlaması, Fâtih Sultan Mehmed’i, Osmanlı târihinin en büyük hükümdarı, en büyük askeri, en büyük devlet ve siyâset adamı, en bilgin devlet başkanı olarak kabul ettirmeye bizi zorlar. Bir çok tarihçiye gö­re de Türkler’in târih boyunca yetiştirdiği en bü­yük şahsiyettir.(Y. Öztuna. Osmanlı Tarihi, Sh.: 103)

 

SULTAN VAHİDÜDDİN (RAHMETULLAHİ ALEYH)

 

58 yaşında olduğu ve ülkenin elden çıktığı ittihatçıların hâkim olduğu bir zamanda 4 Temmuz 1918 Perşembe günü, sabah 10 sularında Vahidüddin, VI. Mehmed unvanıyla tahta çık­mak üzere Topkapı Sarayına ayak basıyor.

Padişahın hiçbir dayanağı yoktur, yapayal­nızdır. Vahidüddin’in başına ne geldiyse böyle bir zamanda tahta geçmesinden geldi Vahidüd­din, ne yapmalıydı? Tahtı kabul etmeli miydi yoksa Çengelköy’deki köşküne çekilip salhanede boğazlayacakları vatanın çığlıklarına kulakları­nı mı tıkamalıydı? Bile bile bu makamı kabul ettiğine göre, daha ilk adımında vaziyeti kahramancadır. Bir gün başkâtibine içini şöyle dök­tü:

«Ecnebiler aman vermez. Gece gündüz ne çektiğimi bir Allah bilir, bir ben bilirim. Ben meşrutî bir hükümdar olduğum halde güya mut­lak bir hükümdar imişim gibi muamelede bulunuyorlar. Ben milletin ateşli külü üzerine otur­dum, taht-ı saltanatın kuş tüyünden minderleri üzerine oturup gömülmedim. Bunlardan kimse­ye bahsedilemiyor, millete de malumat verilemiyor. Elbette bir gün tarih bu hakikatleri ya­zar. Eğer âdilâne, garazsızca, tarafsızca idare-i umur edecek bir halefim olsaydı, ömrümün devr-i âhirinde bu muazzam yükü vallahi, tallahi, bil­lahi, kabul etmezdim. Taht-ı saltanat ile tene­şir arasında ne kadar mesafe olduğunu bili­rim.»

(Necip Fazıl Kısakürek, Vahidüddin)

 

FETH’İN İSLAM DÜNYASINDAKİ AKİSLERİ

 

İstanbul’un fethinin ve Doğu Roma’nın düş­mesinin tesiri, bütün dünya sathında muazzam olmuştur. Avrupa’da korkunç bir felaket ola­rak üzüntü ile, İslâm âleminde ise sevinçle karşılanmıştır. I. Memlûk Sultanı, Fatih’e elçi gön­dererek kendisini tebrik etmiştir, İslâm aleminde ve bilhassa Türk Memlûk imparatorluğumun büyük şehirlerinde Fâtih’in bundan sonra bir­birini takip eden zaferleri de şenliklere vesile olmuş ve kutlanmışsa da, «Feth-i Mübin» dolayısıyla yapılan merasimler ve izhar edilen se­vinç, diğerlerini gölgede bırakmıştır. Kahire’deki Abbasi Halifesi’nin emriyle camilerde, Türk şehidlerinin ruhlarına minnetle dualar edilmiş­tir. Bütün İslâm âlemi bu sevinci göstermiştir.

İislâm âleminin bu derece sevince boğulma­sının dinî sebepleri çok derinlerde idi. İstanbul, müslümanlar için bir ideal olmuş, fakat Emevîler ve Abbasîler zamanında alınamamıştı. Peygamberimiz (s.a.v.), İstanbul Fâtihini ve fethi başaracak orduyu, saadetle tebşir etmişti. Kur’anda geçen «Belde-i Tayyibe» tabiri bile, ebced hesabıyla, Feth-i Mübin’in hicri tarihini gösteri­yordu.

Gerçekten İstanbul’un fethi bütün Türk ta­rihinin en mühim hadisesini teşkil etmekte. Malazgart’i bile geride bırakmakta ve tarihte Türk milletine nasip olmuş en şerefli hadise sayılmak­tadır. Ortaçağ’ı kapatıp Yeniçağ’ı açmanın hiç bir şeyle ölçülemeyecek derecede muazzam olan şerefi Feth’e ebedi bir mâna kazandırmıştır.

(Türkiye Tarihi, Cilt III. Sh.: 211-212)

 

 

SULTAN ABDÜLAZİZ HÂN’IN HAL’İ

 

Sultan Abdülaziz’in hal’i birkaç ahlâksız ve safdil devlet adamının şahsî ihtirasları uğruna birleşmesiyle gerçekleşmiş bir olaydır. Bunlardan Hüseyin Avni Paşa, «Ahd-i saltanatında onbir sene mâ’zül bulundum» diye açıkça padişah aleyhinde konuşuyordu. Hatta bir keresinde Sul­tan Abdülaziz’in zevcelerinden birisine sözle sar­kıntılık etmişti. Hatta padişahı zehirlemeye ça­lışmış fakat başaramamıştı. Sonunda padişahı tahtan indirmeğe ve öldürmeğe karar verdi. Diğerleri ise Mithat Paşa, Mütercim Rüştü Paşa, Şeyhülislâm Hasan Hayrullah Efendi ve Bahriye Nazırı Kayserili Ahmed Paşa’dır. Bilâhare Askerî Şûra Reisi Müşir Redif Paşa ve Harbiye Nazırı Mirliva Süleyman Paşa da hal erkanına katılırken Hal’ işini Süleyman Paşa gerçekleş­tirir.

Sultan Abdülaziz, çocukları ve zevceleriyle Topkapı Sarayı’nın terkedilmiş bir odasına hapsedildi ve kendisine yemek bile verilmedi. Hal’i gerçekleştirenler Dolmabahçe Sarayı’nı ve Sul­tan Aziz’in servetini yağmalamışlardır. Sadece Rum sarrafı Hristaki’ye teslim edilen altın 800 bin’dir, o da bununla Avrupa’ya kaçmıştır. Sul­tan Aziz, 3 gün sonra Fer’iye Sarayı’na getiril­di. Burada bahçeye çıkması bile yasak edildi ve Kur’ân-ı Kerim okuyarak 48 saat yaşayabil­di.

(Y. Öztuna, Türkiye Tarihi)

***

«Yeryüzünde haşmetli dağlar yarattık, sizlere tatlı sular içirdik.» (El-Murselât/27)

 

GAZİ MURAD HÜDAVENDİGÂR HAZRETLERİ

 

Uzun boylu, ak kara gözlü, doğan burun­lu, heybetli ve yiğitti. Konuşması tatlı olup bilginlerle, tecrübeli kimselerle her zaman sohbet ederdi. Dinine bağlı, doğruluktan şaşmayan bir sultandı.

Erişmiş ve keramet göstermişti. Kardeşi Sü­leyman Paşa’nın Gelibolu’da, Rumeli’nin fethiyle uğraşırken şehid olması, ardından babası Sul­tan Orhan’ın vefatı kendisinin tahta yeni çık­mış bulunması, Anadolu’da haydutların türeme­sine, yerebatası dinsizlerin ayaklanmasına yol açmıştı, her tarafta fitne ve fesâd başlamıştı.

«İşlerinizi danışarak yapınız.» Hadîs-i Şerif’­ine uyup Ayak Divanı düzenlemiş, bilginleri, ve­zirleri toplayarak düşüncelerini sormuştur. Allah-û Teâlâ’ya hamdolsun ki dünyayı dize getiren kılıcıyla ülkede, az zamanda birliği ve düzeni yeniden sağlamıştır.

İlk defa kadıasker tayini bunun zamanın­dadır. Babası gibi Bursa şehrinde iki cami ve medrese yaptırmıştır. Sipahi sınıfını da kuran Murad Gâzi’dir.

Mevlâna Celâleddin Rûmî Hazretleri’ne sev­gisinin aşırılığından, ona ait bir elbisenin parçalarına altın diktirip taç edinmiş, üzerine sa­rık sarmıştır. Müslüman Türk’lerin beşyüz yıl süren Balkanlar’daki hakimiyetinin kurucusu­dur.

Cuma namazını kılmak için Bursa Kalesi’ndeki sarayından Kaplıca’daki camiye ibâdet bi­lip yaya gittiği nakledilir.

(Bostanzâde Yahya Efendi, Tarih-i Saf)

 

BARBAROS HAYREDDİN PAŞA (R.A.)’NIN SON GÜNLERİ VE İRTİHALİ

 

Cezayir’i almak iddiasıyla gelen İspanya Kra­lını mağlup ve perişan ettikleri gaza ise şevketlü Hünkâr’ın ziyadesiyle hoşuna giderek Cezayirli­lere dualar etmiş ve Hayreddin Paşa’ya: «Göreyim Lala seni! Cezayir Ocağım benim şeref-i iftiharımdır. Ol Ocakla şerefleniriz. Allah dâim eylesin senin dahi ocağındır. Onlara lâzım ola­cak şeyleri sen bilirsin. İmdi Tersane-i Âmire’mden onlara lâzım olacak şeylerden veresin.» deyu tembih eylemiş idi.

Hayreddin Paşa, bu yüce emre uyarak ve hem gerçekte kendi ocağı olmakla Padişah Hazretlerinin rızası ile Cezayir Ocağına gerekli mü­himmatı Cezayir teknelerine doldurdu. Onlar da kalkıp Cezayir’e gittiler.

Münafık her yerde münafıklığını komaz, der­ler: «Şevketlü padişahımız ona, Cezayir Oca­ğına bir miktar şey ver demekle mirinin bütün malını ver demedi ya!» demeye başladılar. Hün­kar Hazretleri: «— Lalam Hayreddin Paşa, Ce­zayir Ocağına her ne verdiyse benim rıza-yı hü­mayunum ile verildi. Lalamın eylediği benim makbulümdür, kimse bu işe karışmasın!» dedi.

İmdi Hayreddin Paşa Hazretlerinin dediko­dulardan bir miktar hatırı kırılmış idi. Hasta ol­du. Dil yarasının devası olmaz, demişler. Eceli gelip vakit saat erişmiş olmakla üç gün sonra irtihal eyledi. Cum’a ve Kadir gecesi idi. Bu fâ­ni âlemden ebedî âleme geçti. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciun. Mübarek mezarları Beşiktaş’ta­dır. Kaptan Paşaların piridir. Devlet-i Osmaniydir.

(Barbaros Hayrettin Paşa’nın Hatıraları)

 

KUR’ÂN’IN TOPLANMASI

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimizin sağlığında Sahâbe’ler, Kur’ân’ın bütün Âyetlerini yazmışlardı. Her Âyet nazil oldukça, hangi Sûre’nin neresine yazılacağını Peygamberimiz (s.a.v.), va­hiy kâtiplerine söylerdi, onlar da, yerlerine ya­zarlardı. Onun için, Peygamberimiz (s.a.v.)’in sağlığında Kur’ân tamamen yazılmış ve Sahabe’ler de ezberlemişlerdir. Binlerce zevat tarafın­dan böylece nakil ve rivayet olunmuştur. Şu ka­dar ki: Bu sahifelerin hepsi bir araya toplanmış değildi. Peygamberimiz (s.a.v.)’in vefatından sonra görülen lüzum üzerine, Halîfe Ebû Bekir (r.a.)’in emriyle, vahiy kâtiplerinden Zeyd bin Sabit (r.a.)’in reisliği altında toplanan büyük bir heyet tarafından Kur’ân sahîfeleri bir araya getirildi. Her Sûre’nin Âyetleri, Peygamber (s.a.v.)’in yazdırdığı tertîb üzerine yazıldı ve bu mushaf muhafaza edildi.

Hz. Osman (r.a.)’ın hilâfeti zamanında bu mushaf’ın adedi çoğaltılarak, îcab eden memleketlere gönderildi, işte bunun içindir ki, Kur’ân, her yerde birdir. Onun bir kelimesi bile bozul­mamış ve yerinden oynatılmamıştır. Dünyânın bir ucundaki Kur’ân ile, öbür ucundaki Kur’ân aynıdır. Bu da, en büyük mu’cizedir.

Dünyâyı cehalet karanlıklarından kurtarıp, her tarafı ilim ışığıyla aydınlatan ve her kelimesi Allah sözü olduğundan hiç şüphe olmayan bu kitaba hürmet etmek, O’na karşı saygı va sevgi duymak, gösterdiği yoldan gitmek, bize borçtur. Kur’ân yolu, hak yoludur, kurtuluş yoludur.

(A.H. Akseki, İ. Dini, Sh.: 83)

 

TAMEŞVAR KALESİ’NİN FETHİ (1552)

 

Bir gün önce başlayan son hücum kuşluk vakti kalenin en sağlam yeri bombardımanla tahrip edilerek zaptedilmiştir. Daha fazla kan dökülmesine sebep kalmadığı için mağlup düş­manın ricası kabul edilmiş Losonczv ile ma­iyeti kaleden dışarı çıkmıştır. Düşman kuman­danı müslümanlara küfrettiğinden Ahmed Paşa tarafından bu küstah düşmanın kafası kesilerek Sultan Süleyman’a gönderilmiştir. Muhasara 28 gün sürmüş, kale 29. gün fethedilmiştir.

Bu büyük muvaffakiyet üzerine başta Lipva ve Solmuş kaleleri olmak üzere irili ufaklı 15 kadar kale daha fethedilmiş, bu kalelerden pek çoklarının muhafızları Türkler gelirken kor­kuya kapılıp kaçtıkları ve bazıları da tahkimatı yakıp yıktıkları için Tameşvar’ın mülhakatını teşkil eden Banat Eyaleti kolayca fethedilmiştir.

Bu fütuhat üzerine eski Macaristan’ın Banat Eyaleti, Tameşvar Beylerbeyliği ismiyle bir Türk vilâyeti şeklini almış ve Beylerbeyliğine da eski Budin Beylerbeyi Kasım Paşa tayin edilmiştir. İlk Tameşvar valisi işte bu Kasım Paşa’dır.

Kaleye karşı yapılan hücumların en şiddet­lisi 26 Temmuz’da yapılan umumî hücumdur. Kulelerin en müstahkemi olan «Su kulesi» bom­bardımanla yıkılmış, çok şiddetli bir mukavemet karşısında her iki taraftan da hayli telefata sebebiyet verilmiştir. Kaledeki Alman ve İtalyan askerleri isyan etmişler ve bunun üzerine har­be son verilmiştir.

(İsmail Hami Dânişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, C. 2)

 

 

OTLUKBELİ SAVAŞI (11 Ağustos 1473)

 

Fâtih Sultan Mehmed Han, 11 Nisan 1473 tarihinde Erzincan yakınlarına gelirken, Orduy-u Hümayun öncüsü Hâs Murad Paşa’nın kumandasındaki tümen Akkoyunlulara çatıp bo­zuldu. Paşa şehid düştü. Bir hafta sonra Fâtih Otlukbeli sahrasına girdi. Uzun Hasan 300.000 süvarisi ile burada bekliyordu. Orduy-u Hüma­yun 190.000 asker olup 5 kolorduya ayrılmıştı.

Uzun Hasan tecrübeli askerdi. Osmanlı or­dusunun kuvvetini duymuştu. Fakat gözleriyle görmemişti. Ordunun Otlukbeli sahrasına san­caklar açtırıp, mehter vurarak girişindeki dü­zeni, askerin üniformalarının kumaşının kalite­sini ve ağır teçhizatını görünce: «Vay Osmanoğlu ne derya düzmüş» dediği meşhurdur.

Osmanlı Ordusu’nun topçu ve tüfekli ağır pi­yade ateşiyle, süvari alaylarının sapır sapır döküldüğünü büyük teessürle gördü. Birliklerine hakim olamadı. Akkoyunlular can havliyle kıskacın ucundan fırlamaya çalışırken Fâtih ihtiyatdaki iki kolordusu ile firar yollarını kasti.

Muharebenin sonunda Ulu Şehzade Bâyezid babasının emriyle Uzun Hasan’ın otağı üzerine yürüdü. Mukavemet edemeyen Uzun Hasan atı­na atlayarak kaçtı.

Devletin Timur’dan beri karşılaştığı en bü­yük tehlikenin atlatılması üzerine Fâtih kendi parasıyla 40.000 esiri satın alıp azad etmiştir.

(Osmanlı Devleti Tarihi C. 1, Sh.: 118)

***

“Doğrusu biz, kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık.”

(El-İnsân Sûresi: 4)

 

MALAZGİRT MEYDAN MUHÂREBESİ

 

Romanos Diogenes, bütün Bizans ülkelerin­den muhtelif milletlere mensup 200.000 civarın­da ordu hazırlayarak Doğu Anadolu’ya doğru ilerlemeye başladı. Alparslan savaşı kabule mec­bur kaldı. Sultanın ordusu 50.000 civarında idi. Alparslan elçiler göndererek sulh teklifinde bu­lundu.

24 Ağustos 1071’de red cevabını alan Alpars­lan, ordusunu çok güzel bir şekilde yerleştirdi. Bu arada Abbasi Halifesi, Cuma günü İslâm dünyasındaki bütün camilerde, Alparslan’ın za­fer kazanması için dua edilmesini istemişti. Sul­tan Alparslan, 26 Ağustos 1071 Cuma günü as­kere hitaben te’sirli bir konuşma, manidar bir dua yapmıştı.

Savaş başladı. Taktik icabı Türkler geri çekildi. Hilâl şeklini alıp her taraftan düşmana saldırıldı. Bizanslılar feci şekilde mağlup oldu­lar. Romanos Diogones esir düştü. Alparslan imparatora iyi muamele yapmış sonra da bir ant­laşma yapmıştır. Bizanslılar anlaşmayı bozmuş bunun üzerine: «Bu günden itibaren mevcut sulh sona ermiştir. Artık haç’a tapanlar öldürülecek, memleketleri fetholunacaktır. Kartallar gibi uçunuz, Bizanslılara merhamet etmeyiniz» diyerek Anadolu’nun fethinin tamamlanması lâzım geldiğini ilân etmiştir.

Bu zafer Türklerin, Anadolu’yu fethederek yerleşmesine sebep olmuştur. Malazgirt aynı zamanda İslâmlıkla Hristiyanlığın hesaplaşması idi ki İslâm’ın lehine sonuçlanmıştır.

(Anahatlarıyla İslâm Tarihi, Sh.: 167)

 

SULTAN II. ABDÜLHAMİD HÂN HAZRETLERİNİN İSLÂMİ YAŞAYIŞLARI

 

Sağlam bir bünyesi ve idmanlı bir vücudu vardı. Çok az uyurdu. Şafaktan önce kalkardı. Beş vakit namazını kılar, dâima Kur’ân-ı Kerîm ve Buhârî-i Şerifi okurdu. Dindar, Allah (c.c.)’a bağlı, büyük bir müslüman idi. Abdestsiz yare basmazdı. Çok çalışkandı.

Milletini delicesine severdi. Ramazan ayla­rında, her dairede ayrı ayrı bir imam, iki mü­ezzin ve iki harem ağasının refakatiyle teravih namazı kılınırdı Kendileri ise teravih namazı­nı ulemâ ve müezzinlerin refakatinde kılarlardı. Erkek evlâdlarla amcalar da bu cemaate dâhil olurlardı. Sarayın içinde dini hayat, başta Hün­kar, herkese hâkimdir.

Sultan’da dini his ve maverâî ürperti en ba­riz hususiyetti. Allah (c.c.)’ın korkusunu, kalp­lerin en büyük müeyyidesi saydığı için devlet büyüklerini bu taraflarından tutmak ister, hareketlerindeki doğruluğu bu yoldan ölçerdi. Hiç sebep yokken gece yarışı uykudan kaldırılıp sa­raya getirilen nice devlet ricali vardır ki huzura çıktıkları zaman Sultan’ın yanında açık bir Kur’­ân-ı Kerim görmüşler ve O’na el basarak sadakatlerini teyid etmişlerdir.

O hiç bir an (havaî görünen işlerde bile) Allah (c.c.)’ı düşünmekten gafil olmamıştır. Sarayının yanıbaşındaki Şâzeli Dergâhı’na müntesipti. Aynı zamanda Nakşî idi.

(N.F. Kısakürek, Ulu Hakan Abdülhamid Han)

 

GAZİ SULTAN SÜLEYMAN HÂN HAZRETLERİ

 

Osmanoğullarının onuncu olgun padişahıdır. Uzun boylu, seçkin yaratılıştı, ünü güneş kadar parlak bir padişahtı. Kâfirlere azametli ve zen­gin görünmek için serâser ve dibâ giymiş ve üzerinde ziynet bulundurmuştur.

Hayırlı cihâdları ve fetihleri ciltler doluşu­dur. Tahta çıkınca da okumaktan geri kalmamış, fıkıhla uğraşmış, sadr-ı şerifi okumuştur. Ru­meli Kadıaskerine: «— Falan kitabın falan bölümünde bu fıkhî mes’elenin açıklaması var, ora­ya da bir bakıveriniz.» demiştir.

Yiğitlik ve heybeti, üslûbundaki akıcılık, sohbetlerinin seçkinliği, kalemle yazılamayacak derecedeydi. Büyük ataları gibi bu da hayır iş­lerine dönük, iyilik severdi. Babası Sultan Selim Hân’ın temiz ruhu için bir büyük cami ile med­rese ve imaret, talebe-i ulûm için yatı odaları yaptırmıştır. Ayrıca Şehzâdebaşı Camii, Cihan­gir Camii, daha nice camiler ve Süleymaniye Camii ki çağların eşine rastlamadığı yapılardan biridir.

Fethettiği kaleler ve şehirler hesapsızdır. Sultan Süleyman’ın ayak bastığı yerler. Allah (c.c.)’ı inkâr edenlerin veya dalalet ehlinin zul­münden kurtulmuştur. Yiğitlikte ve kuvvette eşi yoktu. Üstün savaşçıydı. Dünyayı baştanbaşa elegeçirebilirdi. Zenginliği de aynı nisbettaydi. Allah (c.c.)’a sığınış ve güvenişleri de çok faz­laydı. Zigetvar Savaşı’nı, hayatının son günle­rinde safa bilmiş, dünya sultanlığının esenliğini, âhiret âleminin yüceliğiyle savaş meydanında değişmiştir.

(Bostanzâde Yahya Efendi, Tarih-i Sâf)

 

YAVUZ SULTAN SELİM HÂN’IN VEFATI

 

Yavuz büyük bir donanma hazırlattı. Ordu­sunun başında olarak Edirne’ye doğru yola çıktı. Çorlu yakınlarında, sırtında akan şîr-i pençeyi (çıban) hamken sıktırmış ve neticede hastalanıp yatağa düşmüştür. Yanında bulunan nedimi Ha­san Çan’a yatakta bulunuşunu kesdaderek «Ne haldür?» demiş; o da «Sultanım, Cenab-ı Hakk’a teveccüh edip Allah (c.c.)’la olunacak zamandır» sözlerini sarfetmiştir. Yavuz “Ya bizi bunca zamandan beri kimin ile bilirdin? Cenab-ı Hakk’a teveccühümüzde kusur mu fehmettin?” cevabı­nı vermiştir. Hasan Can «Ha’şâ ki, bir zaman, zikr-i Rahman’dan gufûl müşahede etmiş olam, Lâkin bu, gayri zamana benzemediği cihetten, ihtiyaten cesaret eyledim” demiştir. Bunun üzerine Yavuz «Sûre-i Yasin tilâvet eyle» demiş, kendisi de nedimi ile beraber sûreyi bir kere okumuş, Hasan Can tekrar okumaya bağlamış; «Selâm» âyetine geldiği zaman, muazzaz Sultân’ın ruhu, rızasını tahsil için canını vakfettiği Rabbine kavuşmuştur. Vefatı, Şehzade Süleyman Manisa’dan gelinceye kadar, 8 gün saklanmıştır. (1520) Kabri Şerifi Fatih Yavuzselim Camii av­lusundaki türbesindedir. (r. aleyh)

(İslâm Tarihi, A. Hilmi)

***

«Nefsimi yed-i kudretinde tutan Zat-ı Kibr ya (c.c.) namına yemin ederim ki hesapta, kurtulmaktan başka bir şey istemiyorum.» Hz. Ömer (r.a.)

 

PREVEZE ZAFERİ (27 Eylül 1538)

 

11 Mayıs 1537’de Hayrettin Paşa donanma ile İstanbul’dan ayrıldı. 6 gün sonra da Kanunî ordu ile İstanbul’dan hareket etti. Bu sefer Os­manlı tarihinin nâdir seferi hümayunlarından biridir.

Divân-ı Hümâyun, Andrea Doria kumanda­sında cehennemi bir haçlı ordusunun oluştuğu haberini aldı. Turgut Reis’i 20 gemiyle öncü ola­rak Yunan Denizi’ne gönderdi. Hayrettin Paşa Preveze’ye girip kaleyi tamir ettirdi.

Hayrettin Paşa amirallerini bastardasına ça­ğırarak uzun bir müzakere yaptı. Hayrettin Pa­şa, deniz harbinin açık denizde olacağını, sahil­de olmayacağını, sahilde manevra yapılamayacağını, uzun menzilli topların, düşman çok yakla­şacağı için üstünlüğünü kaybedeceğini söyledi.

İki donanma manevralardan sonra Preveze Körfezi önündeki Aya Mavri Adası’nın güneybatısında buluştular.

Haçlı donanmasının başında İspanya büyük amirali Cenevizli Andrea Doria bulunuyordu. Millî bir donanma değildi. Doria’nın birçok em­ri yerine getirilmedi.

Hayrettin Paşa’nın manevra dehası, Türk gemilerinin yürüklüğü, toplarının üstün menzi­li, haçlı gemilerinin kabiliyetsizliği Hristiyanları hezimete uğrattı.

Zafernâmeyi Padişah, Hayrettin Paşa’nın oğ­lu Hasan Bey’den, şükretmek için ayakta din­ledi. Preveze’nin «cihad-ı ekber» ilân edilmesini, İmparatorluk’da şenlikler yapılmasını emretti.

(Osmanlı Devleti Tarihi, C. l, Sh.: 208)

 

OSMANLILARDA SAYGI VE SEVGİ

 

Osmanlı İmparatorluğu’nda büyüklük un­suru üç’tür: yaş, makam ve servet genç yaşlıya, ast üst makamdakine, yoksul zengine saygı gösterir ve gene bu sır bozulmaksızın şefkat gö­rür. «Türk toplumunda baştan çıkmış, yüz kı­zartıcı işler yapan çocuk, nâdirdir. Ana ve baba saygısı çok büyüktür. Aile büyüklerinin söz­leri dinlenir.» «Erkeklerde de, kadınlarda da evlâd sevgisi çok barizdir», «İhtiyarlık, Türkiye’de olduğu gibi hiç bir yerde hürmete mazhar de­ğildir. Çocuklarını daha fazla şefkat ve alâka içinde yaşatan bir memleket de bilmiyorum. So­kaklarda çocuğunu omuzuna, kucağına alarak yürüyen, onu fazla yürütmekten, yormaktan sa­kınan çok baba görülür. Ama büyüyen çocuk, babasına büyük saygı gösterir. Emretmedikçe oturamaz. Yalnız «baba» değil, babasının unva­nı neyse «efendi baba», «ağa baba», «bey baba», «paşa baba» diye hitâb eder. Küçük kardeş, bü­yüğüne saygı gösterir. Büyük kardeş asla ismiyle çağrılamaz, «abla» ve «ağabey» denir ki bizim dilimizde bu kelimeler meçhuldür. Baba oğlunu, sadrâzam olsa bile, yalın ismiyle çağırır. Baba ölünce ailede otorite büyük oğula geçer».

Osmanlı için sadâkat bir görevdir. Fakat vefâ insanlığın en belirgin duygusudur. Sadakat­siz olan hâindir. Fakat vefasız olan, insan bite değildir. «Türkler vaadlerine ve yeminlerine mut­lak sadâkat gösterirler.»

(Osmanlı Devleti Tarihi. Y. Öztuna C. 2, Sh.: 210)

 

SULTAN II. ABDÜLHAMİD HÂN HAZRETLERİ’NİN İKTİSADİ GÖRÜŞLERİ

 

«Bizim memleketin malî buhranları yüzyıldan beri devam etmektedir. Giriştiğimiz sonu gelmeyen harbler, devletin hazinesini boşaltmış, memleket halkını fakirleştirmiştir. Memleketin inkişafı için meşrutiyet idaresini yeniden ku­rarken ve şehirlerimiz için şunları düşünüyor­dum.

Bizim kalkınmamızda ziraatın yanında hay­vancılığın büyük bir rolü olmalıdır. Bu mem­leket gerek küçükbaş ve büyükbaş, gerek kümes hayvanlarının yetişmesine, gelişmesine müsaiddir. Sonra hayvanı maddeler olan süt, sütlü mad­deler, yumurta üretimi elzemdir. Bu süratle dâ­hilde gürbüz bir neslin yetişmesine imkân ver­miş, hârice de bunları ihraç ederek esaslı bir gelir kaynağı elde etmiş oluruz.

Bizim mühim bir hususiyetimiz, meyva mem­leketi olmamızdır. Bilhassa bağcılık, sebzecilik ve konservecilik bu yurda büyük bir istikbal vadetmektedir.

Nehirlerimizi kanallarla birleştirmek, birta­kım barajlar vücuda getirmek elzemdir. Fırat ile Dicle’yi, Seyhan ile Ceyhan’ı, Sakarya ile Kızılırmak’ı Bilhassa Karadeniz ve Akdeniz limanlarımı­zı baştanbaşa inşa etmek, Anadolu ve Rumeli de­miryollarını çoğaltmak pek zarurîdir. Bütün müddet-i saltanatım boyunca hep bunları düşündüm. Fakat yabancı sermayenin mevcut kapitülas­yonları artırmasından korktum. Düşmanların mali tazyiki altındayız. Borçlarımız pek fazla­dır.»

(N.F. Kısakürek, Ulu Hakan Abdülhamid Hân)

 

OSMANLI’DA TİCARET

 

Osmanlı ticâreti hakkında Orgeneral Kont Marsigli, ünlü kitabında diyor ki:

Osmanlı İmparatarluğu’nda yaşayan gerek Türkler, gerek diğer milletler, ticâret sahasında çok faaldirler. Bilgili, mahir, dirayetli tâcirlerdir. Bâb-ı Âlî’nin değişmez politikası, ticâretle uğraşanlara her türlü kolaylığı göstermektir. Ağır vergiden kaçınır. Ağır verginin bir çok malın gelip, gitmesini engellediği, üstelik kaçakçılığı do­ğurduğu fikrindedir. Kaçak mala, Hazîne adına el koyar. Hiç bir tacir buna cesârat edamaz. Zîrâ ticâret lisansı elinden alınır. Osmanlı İmparatorluğu’nun niçin bu kadar müraffah olduğu iyi düşünülürse, bunun sebebinin ticâret olduğu anlaşılır.

Dışardan bakılınca temiz giyinen, fakat gi­yimlerinde Avrupa’daki alâyiş va süs görünmeyen, gösterişi sevmiyen, ağırbaşlı, kanaatkar bir Müslüman toplumu görünür. Bu, sokaktaki Osmanlıdır. Evlerine girince de masraflarının az olduğu göze çarpar. Ama Türkiye’de çok kalınıp mahremiyete girince, her Osmanlı ailesinin ken­dine göre bir varlığı, bir tasarrufu olduğu he­men anlaşılır. Sokakta dilenen yoktur. Yoksul­ları vardır ama, yardım görmeyen yoksul yoktur. Bu sosyal yapı, ileri Türk sanâyiinden fazla, çok ileri Türk ticâreti sayesinde oluşmuştur.

Hiç bir Avrupa devleti yoktur ki, Osmanlı ile ticâreti kestiği takdirde çok müşkil şartlara düşmesin. Türkler, bâzı malları takas ederek de ticâret yaparlar. Fakat ne olursa olsun, en kötü yıllarında bile ihracatları, ithalâtlarından faz­ladır. (Osmanlı Tarihi)

 

 

OSMANLI’DA ŞEYHÜLİSLÂM

 

Şeyhülislâm, Osmanlı düzeninde, Osmanlı Hanedanı hâriç, sadrâzam’dan sonra, devletin ikinci büyük me’mûru idi. ilmiyye sınıfının başı idi. 1425’de taht müftîsine bu ünvan verilerek «meşihat» veya «meşîhat-i İslâmiyye» denen mü­essese başladı.

Pâdişâhların, bâzı şahsî mes’elelerde tutum­larının şer’i şerife uygun olup olmadığına dâir şeyhülislâmdan fetva istemeleri, nüfuzlarını arttırıyordu. Zîrâ pâdişâh, halîfe idi ama, halife İslâm dininde Müslüman kardeşlik ve birliğin sem­bolü, toplayıcısı, dînin en büyüğü ve lideridir.

Şeyhülislâmın durumu öyle müstesna idi ki, şahsen Dîvân-ı Hümâyûn (hükümet) üyesi olmadığı hâlde, iki muavini, Rumeli ve Anadolu kazaskerleri, hükümet üyesi idiler.

Şeyhülislâmın çok büyük imtiyazlarından biri, pâdişâhın kendisini oturduğu yerde karşılayamaması, merasimlerde ayağa kalkarak karşı­laması, pâdişâhın ellerini ve omuzlarını iki eliy­le tuttuktan sonra hükümdarın yakasını veya omzunu öpmesi, asla elini öpmemesidir. Büyük imtiyazdı. Bu suretle pâdişâh; din, ilim ve ada­lete, onun başı olan şeyhülislâmın şahsında say­gı göstermiş olurdu. Sadrâzam’ı ise pâdişâh otu­rarak karşılardı. Şeyhülislâmın aslî görevi fetvâ vermekti. Şeriata göre o konunun nasıl olduğu bildirilmekle beraber, sonunda dâima «Allâhü â’lem = Allah en iyi bilendir» şer’î ibaresi var­dır. Son karar Kadı’ya ai’ddir.

(Osmanlı Devleti Tarihi, Y. Öztuna, C. 2, Sh.: 148)

 

OSMANLI’DA HAYIRSEVERLİK

 

Osmanlı’nın en bariz vasıflarından biridir. Kıt’alar üzerindeki bu imparatorluğu hayrât ile donatmaları, hayırseverliklerinin görünen, oku­nan şâhidleridir. Gizlice yapılan yardımlar ise sâdece Allah (c.c.)’a malûmdur. «Türkler çok hayırsever bir millettir. Çeşmesiz sokak yoktur. Hepsi hayrattır. Köylerde, yol üzerinde, hattâ çöllerde çeşme yaptırmışlardır» (Ermeni râhibi Simeon).

«Zengin Türkler bol sadaka verirler. Zaru­retlerini söylemekten kaçınanları arayıp bulur, bilhassa onlara yardımdan zevk alırlar. Borç­lunun borcunu öderler. Yoksul komşularını gözetirler.» (de Thevenot).

«Bütün camiler, imaretler, hastahâneler, tı­marhaneler, medreseler, çeşmeler, sebiller, zenginlerin hayır eserleridir, hiç birini devlet yap­tırmamıştır.» (de la Croix).

«Osmanlı ülkesinde dilencilik ve dilenci yok gibidir. Yoksul çobanlar dağ başlarında yolcuya ikram eder, bir şey almazlar; Osmanlı köyün­de yolcuya daha fazla ikram edilir. Şehir ve kasabada ise bu ikram adetâ teşkilâtlıdır.»

Bir zengin hacca, yanına bir kaç yoksulu alarak gider ve onun her türlü masrafını öder. Çok zengin Türk tacirleri vardır ki, fukara babasıdırlar.

Türkler’in kendileri mütevazı binalarda otu­rurlar. Görülen muhteşem binaların hepsi hayır olarak yaptırdıklarıdır.

Cömertlik bir diğer Osmanlı karakteridir. Osmanlılar, hasislerden nefret ederler. Cömert davranmasını severler. (Osmanlı Tarihi)

 

OSMANLI’DA ESNAF

 

«Esnaf» orta sınıfın temel direğidir. Hem imâl eden, hem satan ve şehirlerde yaşayan, imâl edip sattığı maddeye göre ihtisaslaşmış, teşkilâtlanmış büyük, kalabalık, itibarlı, müref­feh bir sınıftır.

«Lonca» dışı esnaf olmak kaabil değildi. Ka­litesiz standart dışı mal yapıp satmak mümkün değildi. Umumiyetle esnaf babasının branşına intisâb ediyordu. Mesleğe girmek için dükkân sahibi usta’nın yanına «çırak» olarak girmek şarttı. Çıraklık devresi tamamlanınca, artık de­likanlı yaşına gelen çocuk, «kalfa» unvanını alır­dı. Kalfa’nın usta, yâni müstakil dükkân aça­bilmesi için, lonca karârı şarttı. Kimse gelişi gü­zel, ihtiyaçtan fazla dükkân açamazdı. Her dük­kân, bir îmâlâthâne ve bir satış ünitesi idi. «Us­ta» unvanını alabilmek için, ustası tarafından tezkiye edilmek ve lonca huzurunda imtihan vermek gerekiyordu.

Osmanlılar bütün sahalarda fevkalâde usta­lara ve işçilere sâhibdir. Avrupa imalâtı, Türkler’inkinin yanında alelade yamacılıktır. Terzi­lik, kitap cildciliği ve süslemeciliği, dericilik, ayakkabıcılık, çizmecilik, Türkiye’de bizimkin­den üstündür. Saraçlık ve at konumlarında ise bu üstünlük hayret vericidir. Diğer sahalarda Türk imalâtı, bizdeki gibidir.» (Pietro della Valle)

(Osmanlı Devleti Tarihi, Y. Öztuna)

***

«Tartmayı doğru yapın, tartıyı eksik yap­mayın.» (Rahmân Sûresi: 10)

 

OSMANLI’DA EV HAYATI

 

Osmanlı evi ahşâb, bâzan kâgir, bâzan iki­sinin karışımıdır. Bahçesi vardır. Evin dış kapı­sı müstakil ve bir aileye mahsustur. Apartman sistemi yoktur. Kira da azdır. Ev, umumiyetle oturanın malıdır. Eşya az ve basittir. Büyük ev­lerde, konaklarda harem ve selâmlık kısımları vardır. Selâmlıkda, evin erkeği misafirlerini ka­bul eder. Basit evlerde bu iş ilk katta olur ve ikinci katta yatılır. Osmanlı evi çok temizdir. Ayakkabı girerken çıkartılır. Bahçesinde muhakkak bir yeşillik bulunur.

Sokaklar temizdir. Herkes kapısının önüne isabet eden kısmın temizliğinden mes’uldür. Şehirler kaldırımlıdır ve kaldırımlara devamlı ba­kılır. Londra ve Paris’e kaldırım, İstanbul ve diğer Osmanlı şehirlerinden asırlarca sonra ya­pılmıştır. Meskenler umumiyetle ahşâb’dır. As­keri, dîni, umûmî binalar kagir (taştan) yapı­lır. XIX. asra kadar Osmanlı şehrinde hayat şart­ları Avrupa şehirlerine nisbetle daha rahat, da­ha ucuz, daha iyi, daha müreffehtir. XVIII. asır­dan önce ise mukaayese edilmez şekilde üstün­dür. Pahalılık, hele kıtlık nâdirdir.

Avrupa toplumunda derd olan piç çocuk, kimsesiz çocuk diye bir derd meçhuldür. Zîrâ zi­na yoktur. Anası babası ölmüş çocuk olabilir. Hemen en yakın akrabasına sığınır. Bu yüzden yetimhane diye bir şey bilinmez.

(Osmanlı Devleti Tarihi, Y. Öztuna, Sh.: 222)

***

«İnsanlar arasında, Allah’ın rızâsını kazan­mak için canını verenler vardır. Allah kullarına karşı şefkatlidir.» (Bakara Sûresi: 209)

 

OSMANLI’DA YEMEKLER

 

Osmanlı’nın içkisi su’dur. Şıra, şerbet gibi alkolsüz içkiler içilir. Osmanlılar, Doğu Türk­leri gibi kımız içmezler. Süt içilir. Su zevki bil­hassa İstanbul’da çok gelişmiştir. Kibar bir İs­tanbullu, bir yudum alarak, hangi kaynağın su­yu olduğunu hemen söyler.

Mutlaka ekmek ve pide yenir. Koyun eti mutlaka yenir. Yaş ve kuru meyve, sebze, diğer yiyecekleri teşkil eder.

İstanbul mutfağı Saray ve konaklardan kay­naklanarak gittikçe dünyanın en nefis ve itinalı yemeklerinin yapıldığı mutfak hâline gelmiştir.

(Osmanlı Devleti Tarihi, Y. Öztuna)

***

FİR’AVUN’UN KENDİ İÇİN VERDİĞİ HÜKÜM

 

Rivayet olunduğuna nazaran birgün Cibril (a.s.), Fir’avn’a gidip:

—           Ey melik! Kullarıma melik kıldığını ve hazinelerinin anahtarlarını verdiğim bir kul, be­nim sevdiklerime düşmanlık ediyor, düşmanları­mı da dost ediniyor.

Fir’avn ona dedi ki:

Eğer böyle bir kul benim olsa ben onu Kızıldeniz’de boğarım.

Ey melik bunu bana yazıp verir misin?

Fir’avn, hokka, kalem ve kâğıt istedi ve bu­nu yazdı. Fir’avn boğulacağı esnada Cibril (a.s.) yetişip kendi yazdığını gösterdi, Fir’avn tanıdı Cibril (a.s.) dedi ki:

—           Bu kendin hakkında kendi verdiğin hükümdür.

(Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsiri, Sh.: 54)

 

HİLAFET-İ İSLÂMİYE’NİN ABBASİLER’DEN OSMÂNOĞULLARI’NA GEÇMESİ

 

Yavuz’un Mısır seferi, onun İslâm Birliği (Osm. İttihâd-ı İslâm) idealinin en mühim saf­hası olarak düşünülmüştü. Sultân Selim İslâm Birliğini en iyi Osmanlı devletinin başaracağı kanâatinde idi.

Sultân Selîm’in Haleb’deki ilk cuma nama­zında kendini halîfe gibi gördüğü muhakkaktır. Halep Ulu Câmii’ndeki ilk cuma namazında (29.8.1516), hutbe’yi Sultân Selîm nâmına oku­yan hatîb, Yavuz’u «Hâkimü’l-Haremeyni’ş-Şerîfeyn» diye anınca pâdişâh müdâhele ederek, «Hâkim» kelimesini «Hadim» olarak değiştirmiş­tir. Bilindiği gibi Osmânoğulları’ndan gelen halîfeler, 1924’e kadar, resmen «Hâdimü’l- Haremeyni’ş-Şerîfeyn» unvânıyle anılmışlardır. Gözyaşlarını tutamayan Sultân Selîm, Peygamber (s.a.v.)’in meşru halefi olmanın sevinciyle, otur­duğu yerdeki seccadeyi kaldırarak, alnını câmi­in mermer zeminine değdirmek suretiyle şükran secdesine kapanmıştır. Bu dindarlık ve tevazu, cemâati heyecanlandırmış ve elektriklemiştir.

Üçüncü Mütevekkil’in Ayasofya’daki mera­simden sonra Eyüp Sultân Ebâ-Eyyûbi’l-Ensârî Câmii’nde Sultân Selîm’e kılıç kuşatıp hıl’at giydirdiği, bu merasime İstanbul’a getirilen Ezher üniversitesi ulemâsı ile Osmanlı ulemâsı­nın da katıldığı, bu ulemâ meclisinin kararıyla hilâfetin Osmânoğulları’na geçtiği, târihî rivayet­ler cümlesindendir.

(Osmanlı Devleti Tarihi, Y. Öztuna, Sh.: 158)

 

 

İMAM-I GAZÂLİ (Rh.A.) HAZRETLERİ

 

Hicri 450, Milâdî 1058 tarihinde Tûs’un Ga­zali köyünde doğdu. Küçük yaşta babasının da tavsiyesi üzerine medreseye intisâb ederek zahiri ve bâtını bir çok ilimleri tahsil etmiş, az zaman da yükselerek cihanşümul bir şöhret sahibi ol­muştur. Nizâmü’l-mülk tarafından Bağdat’daki (Nizamiye) medresesine müderris tâyin edilmiş­tir. Günden güne artan şöhret ve haşmetinden hoşlanmadığı için Hacc niyetiyle ayrılmıştır. Hacc dönüşünde Nisabur’daki (Nizamiye) medresesine müderris tayin edilmiştir. Ulâma ila mübâheselerden vaz geçerek tekrar Tus’a dönmüş ve talebe okutmaya başlamıştır.

Hahreddin Râzi «Hak Teâlâ bütün ilimbri bir kubbe içinde toplamıştı. Gazâli’yi buna vâ­kıf ve muttali kıldı.» demiştir.

Âlimlerden biri, «Gazâli’nin kadru kıymetini anlıyabilmek için Gazali kadar muktedir ol­malı, hiç olmazsa ona yakın bir fazilet sahibi bulunmalı. Onu herkes ancak kendi ilm ü ir­fanı nisbetinde anlıyabilir.» diyor.

Hâsılı Gazali hem zahiri, hem batini, ilim­lerle mücehhez büyük bir imamdır. 999 eseri olduğu söylenir. En büyük eseri İhya u Ulûmid-Din’dir. Taşköprülüzâde, «Bu eser dünyâda tasnif olunan kitapların en büyüğü, vazı ve tertip cihetinden en güzel, ifadesi en mükemmel, faydası en çok bir kitâb-ı nâfîdir.» demiştir.

***

“İslâmı, evet, tefrikalar kastı kavurdu;

Kardeş, bilerek, bilmeyerek, kardeşi vuıdu.

Can gitti, vatan gitti, bıçak dine dayandı.”

(Mehmet Akif Ersoy)

 

 

 

 

HALİFE ÖMER BİN ABDÜLAZİZ (R.A.) HAZRETLERİ

 

Annesi, Ömer bin Hattab (r.a.)’ın oğlu Âsim (r.a.)’ın kızıdır. Halife olmadan önce de, halifeliği sırasında da kulluk yolunda ve istikamettey­di. Her yönüyle Hülefâ-yı Râşidîn’e benzetilir. İmam-ı Şafi ve İmam-ı Süfyân-ı Sevrî (r.a.) Ömer bin Abdülaziz (r.a.)’i Hülefâyı Râşidîn’in beşinci­si kabul ederler.

Kendinden geçerek namaz kılarlardı. Mâlik bin Enes (r.a.): «Ömer bin Abdülaziz (r.a.) kıldırdığı namaz Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kıldır­dığı namaza benziyordu.» derler.

Halife olduktan sonra, öteki halifelerin bin­dikleri atlara binmeyip kendi katırı ile yetindi. Saraya geldiğinde halı, kilim ve makatları kaldırttı. Hepsini sattırarak bedellerini devlet hazinesine ekledi. Halife ailesinden olanların mül­kiyetinde bulunan geniş toprakları da aynı gayeyle sattırmıştır. Şeriata uymayan varsa hepsini kaldırttı.

Bir gün hizmetçilerden birini, saray mutfa­ğında su ısıtırken gördü:

— “Devletin parası boş yere ve kişi faydasına harcanmış, ödemen gere­kir.” diyerek iki akçelik odun aldırtıp mutfak anbarına koydurtmuştur.

Günün birinde bir kurdun koyun kaptığı du­yuldu. Arif bir kişi: «— Herhalde halife vefat etmiş olmalı.» dedi. Çok geçmedi halifenin vefat haberi duyuldu.

Allah-û Teâlâ hepsinin makamlarını Cennet kılsın ve bizleri de onların nurlu yollarından ayırmasın. Amin.

(Bostanzâde Yahya Efendi, Tarih-i Sâf)

 

III. MURÂD DEVRİ

 

III Sultan Murâd Hân’ın saltanatı 20 yıl, 1 ay 2 gündür Osmanoğulları’nın en bilginlerin­den biri olan Üçüncü Murâd devrinde devlet, kudretinin ve sınırlarının zirvesine ve âzamîsine erişmiştir.

Eşiğide bulunduğumuz XVII. asır ise, XVI. hâriç Türkler’in bütün târih boyunca yaşadık­ları İkinci en iyi asırdır denebilir. Diğer taraftan Avrupa, henüz Şark’ı, İslâm’ı, Türk’ü yiyecek çizgiye erişememiştir. Erişebilmesi için ona bir kaç asır gerekmiştir. Toplum yapısı, devlet düzeni refah seviyesi Osmanlı’da olsun, bütün Asya’da olsun, Avrupa’dakinden farklı şekilde leridedir.

III Murâd’ın ölümünde imparatorluk, Atlas Okyanusu’ndan Kafkaslar’a, Habeşistan’dan Tuna’ya kadar uzanıyor 20 eski krallığın arâzisi­ni kaplıyordu. Türkler, İstanbul-Paris yolunun aşağı yukarı ortası olan Viyana’ya erişmişlerdi.

(Osmanlı Devleti Tarihi, Y. Öztuna, Sh.:306)

***

 

 

 

FELAK SÛRESİ

 

Bismillahirrahmanirrahim

(Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)

«De ki: Yarattığın şeylerin şerrinden, karan­lığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfürüp büyü yapan üfürükçülerin şerrin­den ve kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrin­den sabahın Rabbine sığınırım.» (1-5)

 

OSMANLI’DA İLMİYYE SINIFI

 

İlmiyye sınıfı mensublarına «Ulemây-i rüsûm» denirdi.

Osmanlı düzeninde devlet görevlisine «askerî» denirdi. «Askerî» denen devlet me’mûru, üç sınıftı

1 — ilmiyye sınıfına adım atabilmek için medrese’nin yüksek kısmından rüûs (diplo­ma) almak şart olup hiç bir istisna yapılmamış­tır.

—Seyifiyye sınıfı, muhârib sınıftı. Orta dereceli saray okulları ve yüksek dereceli Enderûn-i Hümâyûn denen askerî akademiden me­zun olanlar çabuk yükseliyordu ama şart de­ğildi.

— Kalemiyye sınıfı, bir devlet dâiresine kâtib yardımcısı olarak girilerek oluşurdu. Gencin, daha önce ilk tahsilini yapmış, husûsî sûretle bir şeyler öğrenmiş, yâhud medresenin yâhud cami derslerinin herhangi bir sınıfını bitir­miş olması gerekirdi. Geri kalan tahsilini, intisâb ettiği devlet kalemi’nde hizmet ederek ta­mamlardı.

İlmiyye sınıfı için Arabça bilmek şarttı. Me­raklılar Farsça da öğrenirlerdi. Kalemiyye sınıfı için, bu iki dili birden bilmeyen yükselemezdi.

Ulemâ, bir müderrisler ve hâkimler hey’eti idi. Ne îdâm edilebilir, ne bahsedilebilirdi. Sâ­dece azledilebilir ve sürülebilirdi. İlmiyye’nin ilk basamağına bile hapis ve îdâm cezası verilemez­di.

(Osmanlı Devleti Tarihi, Y. Öztuna. Sh.: 147)

 

OSMANLI EĞİTİMİNİN ÜSTÜNLÜĞÜ

 

Bilhassa XVI. asırda Osmanlı eğitimi, dün­yanın en mükemmel, en pratik, en yüksek ve en iyi eğitimidir. Hoca ve talebenin sosyal şart­ları fevkaladedir.

XVII. yüzyılda Lord Paul Ricaut şöyle der: “Bana göre Osmanlıların talim ve terbiye siste­mi, siyasetlerinin başlıca dayanak noktaların­dan ve imparatorluklarını ayakta tutan en mü­him unsurlardan biridir. Bu sistemde ne zengin­lik, ne rüşvet, ne doğuştan üstün sınıfta bulun­mak, ne dalkavukluk geçerli değildir; fazilet, ih­tiyat, çalışkanlık ve disiplin geçerlidir. Bizzat padişah, bu vasıfları arıyarak bir adamı yük­seltmektedir.»

Ricaut, Osmanlıların ilme saygılarından ya­pılı kâğıda basmadıklarını, sokakta görürlerde alıp bir kenara koyduklarını da söylemektedir.

Meselâ nasıl mimar ve. hekim çıkılırdı? Hen­dese, yüksek matematik, tıp öğreten medreseler vardı. Fakat asıl çoğunluk bu medreselerden çık­mamış mimar ve hekimlerdir. Bir mimar bir mi­marın, bir hekim bir hekimin yanında yetişirdi. Üstâd-çırak geleneği ile yetişen mimar, hassa mimarba.şma müracaatla mimarlık edileceğine dair imtihan ve hocasının kefaleti ile icazet alırdı, yeni diplomalı mimar olurdu. Bilhassa, Sarayın hassa mimarları mektebi böyle pratik öğretim veren çok mühim bir okuldu ve herhal­de asıl mimarlar medreseden değil, buradan ye­tişmişlerdir. Belki medrese kadar nazari geomet­ri bilmiyorlardı, fakat büyük anıtları da onlar yapıyorlardı. Hekimlik de aynı şekildeydi.

(B. Türkiye Tarihi. Y. Öztuna)

 

MÜDERRİS VE MEDRESE

 

Medrese, XI. asır sonlarında Selçukluların kurduğu ve geliştirdiği bir müessesedir. Osman­lı devletinde de esas öğrenim müessesesidir. Yük­sek medreseler belirli şehirlerde idi (İstanbul, Kaahire, Edirne, Bursa, Bağdat, Şam, Halep, Kon­ya..) Orta dereceli medrese ise her şehir ve ka­sabada mevcuddu. İmtihanla sınıf atlanırdı. Bir yılda birden fazla sınıf atlamakta mümkündü. İs­tanbul’da bilhassa Süleymâniye ve Fâtih yüksek medreselerinin diplomaları «İstanbul rûûsu» çok makbul idi.

Hangi derecede olursa olsun medrese mu­allimine “müderris” denir. Üniversitede ise «Mü­derris» «Ordinaryüs Profesör» karşılığı kullanıl­mıştır. (Muallim – Profesör, muallim muavini-do­çent).

İlk ciddi medreseleri Osmanlı ülkesinde 1330’da İznik ve az sonra Bursa’da Orhan Gazi açtı. 1400’den önce Bursa medresesi çok gelişti, tıp dâhil yüksek ilimler okutuyordu. 1453’de Fâ­tih, Fatih medresesini kurdu ki İstanbul Üniversitesi’nin çekirdeğidir. Sonra Kanuni, Süleymâ­niye medresesini de kurdu. İstanbul’da başka yüksek medreseler de vardı.

Fatih medresesi 300 odalı, 70 kubbeli mut­faklı, 300 hizmetkârlı idi. «Sahn-ı Semân» denen 8 fakültesi vardı. En büyük müderris Süleymâ­niye medresesi rektörü olan «darülhadis mü­derrisi» idi. İmparatorlukta daha büyük mü­derris yoktu. Aylık maaşı bugünkü rayicle 20.000 dolar kadardı. (Hammer, VI. 256-7)

(Osmanlı Tarihi, Y. Öztuna)

 

OSMANLI DENİZCİLERİNİN A.B.D. İLE SAVAŞI

 

1803 yılında “Granol Türk” adlı bir Ameri­kan gemisi, Tunus’a geldi. Fakat Trablus beyler­beyliğine bağlı Türk korsanlarının bazı Ameri­kan gemilerini vurması üzerine Birleşik Ameri­ka Devleti, Akdeniz’e bir harb filosu göndere­rek, sancak göstermek ve kuvvet gösterisi yap­mak istedi. Filoya bağlı 35 toplu Filedelfiya ile Vixen adlı harb gemileri, Trâblus’da üzerlerine gelen bir Türk gemisine karşı manevra yapmak isterken karaya oturdu, bütün gayretlere rağ­men yüzdürülemedi. A.B.D.’nin en büyük gemisi olan Filedelfiya gemisinin 300 mürettebatı. Türk­ler tarafından esir edildi. Libya Beylerbeyi Yu­nus Paşa, gemiyi ve mürettebatını salıvermek için A.B.D.’den 3 milyon altın dolar tazminat ve bundan böyle Türk korsanlarının Amerikan san­cağına eman vermesi için de yılda 20.000 dolar vergi ödemesini istedi. A.B.D.’de umumi efkâr bu paranın ödenmesini istiyordu. Tunus beylerbeyliği de A.B.D.’den, sancağına emân vermek için yılda 10.000 dolar vergi istiyordu. Tunus’a gelen deniz albayı Rodpers, böyle bir şeye selahiyeti olmadığını söyledi. Tunus beylerbeyi Hammûde Paşa, Menemenli Süleyman Ağa adlı, dil bilir bir adamını A.B.D.’ye müzakereye yolladı. Washington’a gelen Süleyman Ağa devlet tarafından misafir edildi ve Başkan Thomas Jefforson tarafından kabul edildi. Bir yıl süren mü­zakereler neticesinde Süleyman Ağa tekrar Tu­nus’a döndü. 1812’de A.B.D.’nin Cezayir konso­losu Lear, Cezayir beylerbeyine yıllık vergi ola­rak hükümetinin 26 000 altın dolarını ödedi.

(Büyük Türkiye Tarihi, Y. Öztuna)

 

NESL-İ OSMANİ

 

Belki bu devleti kuranlar, cihan tarihinin en haşmetli ve ven büyük hükümdarlarıdır. Onlar, en kudretli saltanata, yeryüzünün en geniş ülkelerine sahiptir. Bahtları, kısmetleri ve ta­lihleri açıktır. Çok hayır yaparlar, çok ihsanda bulunurlar. Saltanatlarının şevketine son yoktur. En keskin kılıç, en sivri ve delici mızrak onlar­dadır. Servet, mal, mülk, asker ve silâh bakı­mından yeryüzünde birincidirler. Te’sir ve kuv­vetleri essizdir. En iyi yolu takıyb ederler, gö­rüşleri doğru ve aydındır. Doğu’nun ve Batı’nın, karaların ve denizlerin efendisi, Mekke ve Me­dine’nin hamisi onlardır. Allah onları. Süleyman Aleyhisselânı’dan sonra hiç kimseye nasib olma­yan bir şevketle şereflendirmiştir. Bu devletin hükümdarları, selefleri olan hükümdarlara, dev­letlere ve onların halkına zulüm ve kötülük ede­rek yükselmemişlerdir. Hiçbir haksızlık etme­mişlerdir Daima adaletle davranmışlardır. Ülkelerinin büyük kısmını kafirlerden, zalimlerden fethetmişlerdir. Kılıçlarının hakkı, mızraklarının meyvesi olarak bu devleti kurmuş ve büyütmüş­lerdir. Ne hazıra konmuşlar, ne de kimsenin hakkını yiyerek saltanata geçmişlerdir. Saltanat tahtını boş bulmuşlar, ancak onlar doldurmuş­lardır. Yeryüzüne bu vasıfta başka bir hanedan gelmemiştir.

(Müneccimbaşı Ahmet Dede)

***

“Sizin en seçkinleriniz, ahlâk bakımından en güzel olanlarınızdır.”

(Ahlak Hadisleri Cilt 1)

 

OSMANLI ADALETİNİN ÜSTÜNLÜĞÜ

 

Osmanlı devrindeki adalet sisteminin üstün­lüğü, o devrin Batılı müşahidlerinin ifadesiyle, rahatça ortaya çıkmaktadır.

Bir çok hıristiyan, adaleti ağır ve kararsız olan hıristiyan ülkelerindeki yurdlarını bırakarak Osmanlı İmparatorluğu’na gelip yerleşiyordu.

Mutlak bir dinî hürriyet hüküm sürerdi ve kirnse şu veya bu inanca sahip olduğundan dolayı, bir müşküle karşılaşmazdı.

Fütuhat devrinde Balkan hıristiyanlarının Osmanlılar için umumi telâkkileri şöyle idi; «Bu gelen pâdişâh gayet adildir.»

Osmanlı idaresinin, fethedilen memleketler için, nihai derecede müsamahakâr olduğunu kay­detmeden geçmemelidir. Bu memleketler ahali­sini Osmanlılar, dillerinde, dinlerinde hatta bazen iç düzenlerinin büyük bir kısmında tama­men serbest bırakıyorlardı. Osmanlılar için, çok defa vergi almak, memleketin dış savunma ve iç asayişini sağlamak için kâfi geliyordu.

XVI. asırdan beri Osmanlı imparatorluğu ile siyasi ve ticari alakası bulunmayan veya onun­la savaşmıyan bir tek Avrupa devleti yoktur. Bütün XVI. ve XVII. asırlar boyunca Batı’nın en kudretli devleti olan Osmanlı imparatorlu­ğu, muhteşem bir teşkilâta, hiç bir Avrupa dev­letinin tasavvur edemiyeceği zenginlikte bir mali kudrete, dünyanın en mükemmel kara ordusuna, topçusuna, bütün Akdeniz’e hakim donanmasına hülâsa, baştanbaşa Avrupa’yı kendisini saymıya mecbur eden bir güce sahip bulunuyordu.

(Y. Öztuna- B. Türkiye Tarihi)

 

SULTAN II. ABDULMECİD HAN

 

  1. Abdulmecid, Sultan Abdulâziz’in ortanca oğludur. 54.5 yaşında 18/11/1922’de Sultan Vahideddin’in hilafetten uzaklaştırılması üzerine, bir Cuma günü biat kabulü ile cülus etti. Aynı gün Fatih Camii’nde Cuma selâmlığına çıktı. Bütün İslâm dünyasında adına hutbe okunmaya baş­landı. Hz. Ebubekir-i Sıddık (r.a.) İslâm’ın I. Ab­dulmecid Efendi ise 102. halifesi olmuşdu.

Bu halifelik kısa sürdü. Millî Mücadele’yi ka­zanan I. Meclis’den Hilefetin ilgasını geçirmek çetrefilli olacağı için seçime gidildi ve ikinci meclis’te 3/3/1924’de Hilafetin ilgası kabul edildi.

Halife 4 Mart Mir’aç gecesi sabah 5.30’da ya­kınları ile beraber Dolmabahçe sarayından alı­narak, otomobillerle Çatalca’ya, oradan da trene bindirilerek Türkiye dışına çıkarıldı. Şehzade­lere terk için bir hafta süre tanındı. Bütün Os­manlı soyu ve yakınları Türkiye dışına çıkarıl­dı. Mallarını vekilleri vasıtasıyle satıp tasfiye etmeleri kanun hükmü idi. Türk tabiyetinden çıkarılmaları ve Türkiye’de mallarını tasfiye mecburiyeti, Hanedanı mahvetti. Bu gayri men­kuller gülünç fiyatlarla kapışıldı. Ne Osmanlı devletine hizmet etmiş, ne de Milli Mücadele’de, hizmet görmüş kimselerin eline geçti. Halife sür­günde İngiltere veliahtının evinde kirada oturdu. Halife’ye Hindistan Hilafet komitesi havalının sonuna kadar büyük maaş ödedi 2.3.1944’de Paris’de vefat etti. 10 yıl Paris Camiinde bekledi. Türkiye cenazeyi kabul etmeyince. Medine’ye gö­türüldü. Harem-i Şerîfde medfundur.

(Osmanlı Tarihi, Cilt 1, Sh.: 676)

 

KANUNÎ DEVRİNDE DEVLET ANLAYIŞI

 

Devlet memurlarının maaş ve tahsisatları boldu ve rüşvet irtişaa ihtiyaç göstermiyordu. Nüfuz ticareti çok ağır bir suçtu. Mısır Beyler­beyi Hüsrev Paşa’nın, Mısır vergisini bir sene İstanbul’a alışılmış meblağdan fazla gönderme­si vak’ası çok meşhurdur. Divan’ı Hümayun, bu fazlalıktan memnun olacak yerde şüphe göster­miş ve beylerbeyine bu fazlalığın neden ileri geldiğini sormuştur. Hüsrev Paşa, yeni yapılan kanallar vasıtasıyla mahsul fazlalığını ve gümrüklerde yapılan ıslahatı sebeb göstermiştir. An­cak Divanı Hümayun, Mısır halkının tazyik edil­diği endişesi ile, bu izahatı da makbul sayma­mış, Kahire’ye fevkalade bir teftiş hey’eti gön­dermiştir. Heyet beylerbeyinin lehine rapor ver­miştir. Böyle olmasına rağmen Kanunî, çok has­sas bir adalet duygusu ile, vergi fazlasının Ka­hire’ye iadesini, bu meblağın Mısır’ın kanal, su, yol ve liman işlerinde kullanılmasını buyurmuş­tur.

(Büyük Türkiye Tarihi- Y. Öztuna)

***

“İnsanlara, kadınlar, oğullar, altın ve gümüş­ten istiflenmiş yığınlar, yaylıma salınmış güzel atlar, davarlar ve ekinlerden yana nefsin isteklerine muhabbet süslenip bezendi. Fakat bunlar dünyâ hayâtının geçici menfaatidir. Halbuki so­nuç güzelliği Allah katındadır.” (Âl-i İmrân Sû­resi, Âyet: 14)

 

GAZİ OSMAN PAŞA

 

Gazi Osman Nuri Paşa 1832 yılmda Tokat’da doğdu. Tokatlı Yağcıoğulları ailesindendir. Babası İstanbul’da olduğundan çocukken ailece, İstanbul’a göç etmişlerdir. Beşiktaş Askerî Rüşdiyesi, Kuleli Askerî idadisi ve Harb Akademisi’nden mezun olduktan sonra Kırım Harbi’ne gönderildi.

Askerlik mesleğindeki fevkalâde başarıları neticesinde, 1877 Osmanlı – Rus Harbi (93 Har­bi)’nde Müşirlik rütbesine yükselmişti. Bu harp­ta icra ettiği fevkalâde başarılı “Plevne Müdafa­asıyla” tarihlere «19. yüzyılın en başarılı askeri» unvanıyla geçmiştir. Bu müdafaa, bütün dünya ordularına yeni «savunma stratejisi ve prensip­leri» kazandırmıştır. Bu savaşta Ruslara esir düşmüş, dünyada pek az savaş esirine gösteri­len hürmet ona gösterilmiş; 1878’de İstanbul’a döndüğünde Padişah II. Abdülhamid Han Gazi Osman Paşayı kucaklamış alnından öpmüş ve: «Sen benim yüzümü ağarttın, iki cihanda yü­zün ak olsun» diye dua buyurmuşlar, bir çok he­diye ve nişanlar vermişlerdir. Mabeyn Müşirli­ği ve Harbiye Nazırlığı görevleri verilmiş. 1900 yılının 4 Nisan’ı 5 Nisan’a bağlayan gacesi irtihal etmiş. Sultan II. Abdülhamid Han’ın yaptır­dığı Fatih Camii’ndeki türbesine defnedilmiştir (Rahmetullahi Aleyh).

Gazi Osman Paşa çok cesur, zeki, iyi nişancı bir askerdir. Geceleri az uyur, sabah namazından sonra Kur’ân okur, haftada bir defa hatim in­dirirdi. Gayet az yemek yerdi. Vazife başında çok ciddi idi. Hâsılı Ashâb-ı Kiram (r.anhümâ)’yı her haliyle örnek alırdı.

 

OSMANLI DEVRİNDE SOSYAL YARDIM MÜESSESELERİ

 

Camileri çevreleyen hayır eserlerinin kadro­su da çok yüksektir. İmaret, hastahane gibi tesislerde mühim kadrolar vardır. Bu imaretlerin bir kısmının darüşşifa tesisleriyle halka zamanı­mızın poliklinik ve hastahane servislerini, dev­rin en salahiyetli tıb üstadlarının eliyle ve be­dava olarak te’min etmeleri, yüzlerce yetime maaş bağlamaları, bazı dul kadınları himayele­ri altına almaları, tercihen yetim ve fakir ço­cuklarını okutmak üzere mektebler açmaları gi­bi hizmetler ise, zamanlan için gerçekten tak­dire şayan ve müessir içtimai yardım mevzularıdır.

Darüşşifaya müracaat eden fakir hastalar, zamanlarının en hâzık ve tecrübeli doktorları, göz hastaları mütehassısları ve cerrahları tara­fından muayene ve tedavi edilmekte ve ilaçları en pahalı ve iyilerinden faydalanabilmektedirler. Hastaneye yatırılan orada her türlü ihtima­mı görmekte, çamaşırları ve kendileri yıkanmak­ta, türlü devalar, şerbetler ve kuvvet ilaçları ile hastaların şifa imkânları sağlanmaya çalışılmak­tadır. Ölenler için teçhiz ve tekfin masrafları da, bu hastalara gösterilen ihtimamların son alâmetidir. Hastalıkları zamanında daha fazla yardıma ihtiyacı olan yoksul kişiler için ümit ve teselli kaynağı bir sığınak vazifesini gören darüşşifaların, gerçek birer hayır ve şefkat mü­esseseleri olduğunda şüphe yoktur.

(Büyük Türkiye Tarihi-Y. Öztuna)

 

(Dünden devam)

Yavuz S. Selim ile beraber, Mısır seferine katılır. Bu seferden dönüş esnasında atının ayağından sıçrayan çamurun, Yavuz’un harmanisi­ni kirletmesi üzerine, Padişahın: «Ulemânın atı­nın ayağından sıçrayan çamurların medâr-ı ziy­net ve bâis-i metharet olacağı» sözlerini söyleme­sine sebep olur.

1519 yılında Anadolu Kazaskerliği’nden, Edir­ne Dâru’l-Hadîs’ine, Sultan Bayezid Medresesi’ müderrisliğine tekrar getirilir. Bu dönemde İbn Kemâl, Kanuni Sultan Süleyman’ın seferlerine iştirak eder; 1525 yılında Zenbilli Ali Efendi’nin vefatı üzerine Şeyhülislâm olur.

Şeyhülislâmlığı sırasında, din, mezhep düş­manlarına karşı, ilim ve kalemi ile mücadele eder.

İbn Kemâl 2 Şevval 940/16 Nisan 1584 Cuma günü vefat eder. Edirnekapı dışındaki Mahmut Çelebi hazîresine defnedilir.

İnsanların yanında cinlerin de kendisinden fetva istemelerinden dolayı ona: «Müfti’s sakaleyn» unvanı verilmiştir.

Türkçe Divanı, Yusuf ile Züleyha ve Kasidei-Bürde’nin manzum tercümeleri ve Manzum Darb-ı meseleleri, Farsça yazılmış, Türkçe ve latinceye tercüme edilmiş, Ahlak ve Tasavvufa dair Nigaristan’ı, 209 eseri çeşitli kütüphanelerde mevcuttu. Tevarih-i Âl-i Osman, Fetva Mecmua­sı, Tefsiru’l Kuran, Hidaye, Buhâri Şerhi İbn Kemlin eserleri arasındadır.

(Şeyhülislam İbn-i Kemâl, D. Vakıf Yayınları)

 

OSMANLILARDA TEMİZLİK

 

Kânuni devrinde birkaç yıl İstanbul’da ka­lan İspanyol seyyah, şunları söylemektedir. «Türkler, biz Hristiyanların pis olduğumuzu id­dia ederler. İspanya’da ömrü boyunca iki defa yıkanmış erkek ve kadın yoktur. (Zira ilk yıkanış vaftiz suyu iledir, tekrar yıkanmak kut­sal sudan mahram olmak demektir). Yıkanmak zararlıdır. Çok kişiye zararı dokunduğu görülmüştür. Hele biz Hristiyanlar alışık olmadığımız için bize iyi gelmez. Üstelik Türkler, ha­mamlarda lüzumsuz yere çok su harcarlar. Çeş­melerden de çok su harcanır. Dünyada İstanbul kadar çeşmesi olan ve su sarf eden şehir yoktur.»

Bir Avrupalı tarihçi ise şöyle der; “Ki­barlar, artık elleriyle yemek yemiyorlardı. İtalya’da icad edilen çatal XVII, asır or­talarında kullanılmaya başlanmıştı. Fakat hayat, hatta yukarı sınıflarda bile bir barbarlık mu­hafaza ediyordu. Temizlik, senyörler ve soylu hanımlar için dahi meçhul bir şeydi. Banyo hiç kullanılmıyordu. Haçlı seferlerinde Avrupalılar, İslâm ülkelerinde hamam görmüşler, bazı şato­lara ve şehirlere doğu usulü sıcak hamam getirmişlerdi; fakat XV. asır sonunda hamamlar ortadan kalkmış ve unutulmuştu. Sokaklar dar, eğri, büğrü, kaldırmısız, süprüntü ve pislik do­lu idi. Lağımda abdesthane yoktu. Sağlık tedbir­leri almak akla bile gelmezdi. Sık sık salgın has­talıklar çıkıyor, pekçok ölüme sebep oluyordu. Tıp geri idi »

(B Türkiye Tarihi: Y. Öztuna)

 

FATİH SULTAN MEHMED HÂN

 

Fatih, Osmanlı hükümdarları içinde hem en büyük asker, hem en büyük devlet ve siyaset adamı, hem de en büyük âlim olanıdır

Fatih’i kendi eşsizliği ile başbaşa bırakmak, kimseyle mukayese etmemek doğru olur. Yaptığı akıl almaz işlerle Batı Türk’lerinin asırlar sü­recek olan refah ve saadetini hazırlamış, gele­cek nesiller tarafından, hiç kimseye nasip ol­mayan bir tazim ve tekrim halesi içinde anılmış­tır.

20’den fazla devleti ve bu arada 3 impara­torluğu tarih ve siyasi coğrafya sahasından si­len Fatih Sultan Mehmet, fetihlerinin yanı sı­ra, iktisada ve bayındırlığı da son derece ehem­miyet vermiştir. 380 cami yaptırmıştır. Her se­ne en son keşiflere göre Türk ordusunun si­lâhlarını yeniletmiştir.

Muasırı İtalyan Longusto: “Asil tavırlı, hür­metten fazla haşyet telkin eden, nadiren gülen, şiddetli bir öğrenmek ihtirası ile yanan, uluvv-ı cenab sahibi, her mevzuda kendinden emin. Harb sanatından daha çok hoşuna giden bir şey yoktur. Her şeyi öğrenmek isteyen zeki bir araş­tırıcıdır. Safahat ibtilası yoktur. Nefsine hakim, uyanık, her türlü şarta tahammül eden, cihan da ancak tek imparatorluk ve tek saltanat ol­malıdır fikrinde, bu ittihadı tahakkuk ettirmek için de cihanda İstanbul’dan daha münasip bir yer olmadığı kanaatindedir.” diyor.

(B. Türkiye Tarihi – Y, Öztuna)

OSMAN GAZİ

 

Söğüt’te Moğolların Bağdat’ı işgal edip İs­lâm Hilâfetini kaldırdıkları 1258 tarihinde do­ğar. Ertuğrul Gâzi’nin küçük oğludur. «Ziyâde bahadır olup, halk izzet edûp, Türklerin yiğidi idi ve gaziler umûmen ona tâbi olmuş idi.» Âhiret cânibine meyli fazladır; dünyâ malına itibâr etmez, halkın duasını tercih eder. Tatlı sözlü ve halim, selim bir insandır, “Ömrü boyunca bir defa öfkelendiği görülmemiştir.”

Sahip olduğu bir koyun sürüsü ile geçinir; ömrünce hazîneden tek kuruş almamıştır. Şeyh Edebali’nin ziyaret ve sohbetlerine düşkündür. Bir gece onun tekkesinde misafir iken, o muhteşem rüyasını görür; Şeyhin koynundan çıkan bir ay kendine gelir. Gövdesinden çıkan bir ağaç bütün cihanı kaplar… Kökünden Dicle ve Fırat ile Nil ve Tuna fışkırır. Vadilerinde haşmetli ka­leler ve kubbelerle süslü şehirler var olur; bü­tün zirvelerde hilâller parlar ve ezan sesleri âfâkı kaplar… Şeyh hazretleri rüyayı yorumlar: «Oğul, Osman! Sana muştuluk olsun kim Hakk Teâlâ sana ve neslüne Padişahlık verdi. Müba­rek olsun. Ve benüm kızım Malhun Hatun senün helâlün oldu…» Bu rü’yaya inancını yitirmeyen Osman Gâzi’nin şahsiyeti çevresinde oluşur devlet-i ebed müddet.

Her üç günde bir yemek pişirip fakirlere ye­dirmek, onları giydirmek ve dul kadınlara sadaka vermek âdeti idi.

Bursa’nın fethedildiği gün irtihal etmiş, Bursa’da defnedilmiştir (1326).

 

 

 

SULTAN VAHİDEDDİN HAN

 

Altıncı Mehmed unvanıyla tahta çıkan son Osmanlı hakanıdır.

Saltanatın ilgâsı ile tek oğlu olan Mehmed Eftuğrul Efendi’yı yanına alarak Malta’ya, oradan Mekke’ye gider. Daha sonra sağlık nedeniy­le İtalya’nın Cenova ve San Remo şehirlerine geçer; buralarda yaşar.

Sultan Vahideddin Hân yurdundan ayrılırken Osmanlı Hânedâm’na ait en ufak şeyleri dahi Hazine-i Hümâyûn’a teslim eder. Yola çıkmadan biraz önce, bir altın çekmece, «murassa ve or­tasında mustatil şeklinde pırlanta büyük bir taş bulunan bir Sorguç’u da Hazine-i Hümâyûn’a bırakarak, parasız denebilecek kadar bir cep harşlığı ile memleketini terk etmiştir.» San Remo’da: “Saray ve saltanat yıkılmış ne çıkar va­tan ve millet kurtuldu ya” dediğini anlatırlar. «Ben milletin ateşli külü üzerinde oturdum, taht-ı saltanatın kuş tüyünden minderleri üzerine otu­rup gömülmedim. Bunlardan kimseye bahsedil­miyor, millete malûmat verilmiyor. Elbette bu­gün târih bu hakayıkı yazar. Taht-ı saltanat ile teneşir arasında ne kadar mesafe olduğunu bi­lirim…» demiştir.

15-16 Mayıs 1926 gecesi irtihal eder. Borçlu olduğu için İtalyan alacaklılar cenazesinin kal­dırılmasına izin vermezler. Cenazesi bir ay or­tada kalır. Sonunda kızı, bir miktar para bularak borçları öder ve cenaze Şam’a nakledilir. Şam’da, Sultan Selim Câmii’nin bahçesinde yat­maktadır.

(Türk Medeniyeti Üzerine Düşünceler)

 

 

MARİFETNAME

 

Büyük bir Allah (c.c.) aşıkı, sosyolog, psiko­log, astronom, fen adamı ve şair olan İbrahim Hakkı Hz.leri 18 Mayıs 1703 tarihinde Erzurum’­un Hasankale ilçesinde doğmuştur. Babası Der­viş Osman annesi ise Hz. Muhammed (s.a.v.) so­yundan gelen Mâhmud Hz.lerinin kızı Şerife Hanife Hatun’dur.

Nakşibendi tarikatı mensubu Şeyh İsmail Fakîrullah’dan ders almıştır. İbrahim Hakkı Hz.leri 40’dan fazla eser bırakmıştır. Bunların için­de İlâhinâme ve Marifetnâme en meşhurlarıdır.

Hak şerleri hayreyler

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler, mısralarının sahibi İb­rahim Hakkı Hz.leri Marifetnâme eserine şu sa­tırlarla başlamıştır;

«Allah (c.c.) bütün cihanı insan için ve in­sanı da kendi ulu varlığının bilinmesi için yaratmıştır. İnsanın bilinmesi, nefsimizin bilinme­sine bağlıdır.»

Mârifetnâme’de, matematik, astronomi, mineroloji, botanik, zooloji ve insan anatomisi ilim­lerinden bahsedilmektedir. Bu eseri ile İbrahim Hakkı Hz.leri din ilimlerini Mârifetullah’a basa­mak yapmayı başaran büyük bir ilim adamı ve tasavvuf ehlidir. «Kâinat ilmi, beden ilmine yar­dımcı olduğu gibi, beden ilmi de kalb ilmine yar­dımcı ve yol göstericidir» sözleri ile İ. Hakkı Hz.leri hayatı ve kâinatı bir bütün halinde ku­caklamıştır.

 

VAZİFE İSTENMEZ, VERİLİR

 

Büyük akıncı komutanlarından, Macaristan, Almanya ve Polanya seferleri ile ünlü ve Kanuni’nin halasının oğlu Balı Paşa 1532’de Kanuni’ye başvurarak vezirlik talep etti. Hükümdar bu teklifi bir Hatt-ı Hümayun ile şöyle cevaplan­dırdı :

«Gazi Balı Beğ’e, Malum ola ki, tarafınız­dan gönderilen mektuptan malumatımız vardır. On sekiz kale fethetmişsin. Altmış bin esir gön­dermişsin. Berhudar olasın. İki cihanda yüzün ak olsun. Bir tuğ (vezirlik) rica etmişsin. Ya Ga­zi Balı Beğ, daha bir vezirlik zamanı değildir. Ve beğ olmak iki kefeli bir terazidir. Bir kefesi cen­net, bir kefesi cehennemdir. Şunlardan anla ki uyur bildiğin kalpler uyanıkdır. Cümlenin baş-gözü adalettir. Bir gün dahi adaletle hükmetmek ibadetten sayılır. Sen dahi fani olan şeye meyl etmeyesin. Nimeti, amme-i ibadullah üzerine mebzul edesin, keremelini açasın… ila ahir.»

Cezayir, Tunus ve Akdeniz fatihi koca Bar­baros Hayreddin Paşa dahi vezir olamadı.

(B. Türkiye Tarihi – Y. Öztuna)

***

İbn-i Ömer (r.a.)’den, Resûlullah (s.a.v.) bu­yurdu: “Çektiği eziyetten dolayı Allah’a sığınanı koruyun, O’na yardım edin. Allah adını ana­rak dilenene veriniz. Size herhangi bir iyilikte bulunanı mukabele ediniz. Verecek bir şey bu­lamazsanız, ona dua ediniz ki kendisine bir mu­kabelede bulunduğunuz bilinmiş olsun.” (Ahlâk Hadisleri 1)

 

AVRUPA’DA OSMANLI TAKLİDİ (MODASI)

 

Osmanlı taklidi, geçmiş asırlarda zaman za­man, Osmanlı konusunun çok merak edilmesi ve bu konunun çok işlenmesidir.

Güzel sanatlarda, kılık kıyafette, edebiyatta, yiyip içmede, adetlerde Türk modası, zaman za­man Avrupa’da salgın halinde ve devamlı ol­muştur.

Yayın hayatında Osmanlı ve Türkler, asır­larca birinci derecede merak konusu olmuştur. Meselâ 1609 yılında Fransa’da Osmanlı hakkın­da yayınlanan kitapların sayısı, bütün Amerika kıtası için yayınlananın iki mislidir.

Diğer bir moda Türk isimleri koymaktır. İtalya’da yeni doğan çocuklara “Türk” ve «Osman» gibi adlar koymak modası başlamıştı. Da­ha Bizans devrinde bir Grek papazının adı “Os­man” idi.

Ayakkabıdan başlığa kadar her çeşit Os­manlı giyim eşyasının taklidi, Batıda yaygın bir moda idi. Asil Macarlar, Osmanlılar gibi kürk, sarık ve sorguç taşımayı şeref sayıyorlardı.

  1. asra gelene kadar Osmanlı süvarisi kı­yafeti taşıyan Alman süvari alayları görüldü. XVI asırda Fransa Kraliçesi, Osmanlı kumaşın­dan elbise giymekle kalmıyor, Osmanlı terzileri tarzında, kesim ve dikişle elbise diktiriyordu. Bunun için İstanbul’a, Türk terzilerinin yanında çıraklık yapıp, sanatlarını öğrenmek için Fransız terziler yollanmıştı. Demek en üstün moda mer kezi de İstanbul’du.

(B. T. Tarihi – Y. Öztuna)

 

OSMANLI’DA CİHAD VE ZAFER FİKRİ

 

Feth eder Rumelin avaze-i “Allah Allah” Cîhad fikri Allah yolunda, Allah inancıyla, şehid olanın Cennet’e gideceği gazi olanın bu dünyada en büyük şan ve şerefe kavuşacağı ima­nı içinde döğüşen Osmanlı askerinin zaferi elde etmemesi mümkün değildi. Zaferden büyük hiç bir değer de yoktu. Zira devlet, zafer üzerine ku­rulmuş, zaferle gelişmiş, zaferle cihangir olmuş, zaferle hayatiyet bulmuştu. XX. asırda bile bu büyük zaferlerin mirası, meyveleri ve hatırala­rı, yene yene bitirilememiştir.

Zaferin bir devlet hayatındaki ehemmiyeti, Osmanlıya mahsus değildir. Büyük olan ve büyük olmaya çalışan her devlette bu böyledir. Za­fer fikri olmıyan devlet, dumura uğramış, du­raklama, çözülme, parçalanma devresine girmiş, kendi kendini küçük ilân etmiş devlettir. Hiç bir akıllı devlet adamı, kendi devletini bu şekilde ilân etmemiştir. Aksi takdirde millî şuur ölür ve sonunda devleti tutan toplum çözülür.

(Yılmaz Öztuna, B.T.T. 9. Cilt, Sh.: 262)

***

AVRUPA’DA TAHSİL

Kızımın iffeti batmakta rezilin gözüne

Acırım tükrüğe billahi, tükürsem yüzüne.

Demiş olsaydı eğer: “Kızlara mektep lâzım.

Şu kadar vermelisin” kahrolayım kaçmazdım.

Elverir sardığımız bunları halkın başına…

Ben mezarımda huzur istiyorum, anladın a!

Biraz insafa gelin; öyle ya artık ne demek?

Zengin olduk diye, lanet satın almak mı gerek?

(Süleymaniye Kürsüsünden – M. Akif Ersoy)

 

 

OSMANLI ORDUSUNUN KUVVET VE KUDRETİ

 

İspanya kralı Charles-Guint’in Kanuni nezdindeki fevkalade büyükelçisi Baron van Busberg bakın ne diyor:

Osmanlı sistemini kendi sistemimizle kıyas ettiğim zaman, istikbalin başımıza getireceği şeyleri düşünerek titriyorum. Bir ordu galip ge­lecek ve paydar olacak, diğeri de mahfolacaktır. Çünkü, şüphesiz, ikisi de sağlam surette de­vam edemezler. Osmanlının her tarafında, kuv­vetli bir imparatorluğun bütün kaynakları mev­cut, hiç sarsılmamış bir kuvvet var; sefer gör­müş askerler, zafer alışkanlıkları, meşakkatlere tahammül kabiliyeti, birlik, düzen, disiplin, ka­naatkârlık, uyanıklık var. Bizim tarafta ise, umu­mi fakirlik, hususi israf, sarsılmış kuvvet, bo­zulmuş maneviyat, tahammülsüzlük ve idman­sızdık var. Askerlerimiz serkeştir, subaylarımız tamâhkârdır. Disiplini istihkar ediyoruz. Sebatsız­lık, serkeşlik, sarhoşluk, sefahat bizde bol bol mevcuttur. Bütün bunların en kötüsü Osmanlı’­nın zafere, bizim de hezimete alışkın olmamız­dır. Neticenin ne olacağını tahminde tereddüt, artık caiz midir?

(Büyük Türkiye Tarihi – Y. Öztuna)

***

Enes İbn-i Malik (r.a.) dedi ki, Resûlullah (s.a.v.) buyurdular: «Ebu Bekir’i sevmek mağfireti icab ettirir, Ömer’i sevmek isyân’ın günah­larını yok eder, Osman’ı sevmek İman-ı takviye eder, Ali’yi sevmek cehennem ateşini söndürür.»

 

FATİH’İN DEVLETLER SİYASETİ

 

Tarihçi Babinger’in (cihan galibi) dediği Fa­tih’in, 25 devletle birden tek başına yaptığı harbden eşsiz bir galibiyetle çıkmıştır. Dahiyane bir şekilde, düşmanlarını, hepsiyle harb halinde ol­duğu halde, birleşmelerine meydan vermeden teker teker vuran Fatih nihayet Büyük zaferinin meyvasmı topluyordu. Bu harbde —16 yıl sür­müştür— Osmanlı, 8 büyük devlet ve 15 kadar orta ve küçük devletle savaşmıştır. Harb bo­yunca Osmanlı Sultanının, şu veya bu devlete en sıkışık anlarda parlak sulh teklifinde bulun­ması, o devleti mütarekeye kandırıp sulh mü­zakerelerini binbir diplomatik yolla uzatıp, di­ğer cephelerde galibiyet kazandıktan sonra, par­lak vaatlerle uyuttuğu devletin üzerine çullan­ması, hakikaten hayran olunacak derecede mahirane ve dahiyanedir. Bütün bu harplerde Fa­tih’in diplomatlığının, askerliğinden geri olma­dığını fiilen göstermiştir. Bir diğer ifade ile, “kö­pekleri domuzlara, domuzları da köpeklere dü­şürerek”, 16 senelik harb gailelerinde muvaffa­kiyetle çıkmıştır.

(B. Türkiye Tarihi-Y Öztuna)

***

«Sabah ve akşam Allah’ın rızâsını dileyerek Rablerine dua eden kimselerle beraber nefsini sabırlı tut; dünya hayatının süsünü arzu edip de gözlerini onlardan (O Rabblerine dua edenlerden) başkasına (dünya ehlîne) çevirme. Bizi anmak hususunda kalbine gaflet verdiğimiz kim­seye itaat etme ki, o, keyfinin ardına düşmüş ve işi de, haddini aşmak olmuştur.» (El-Kehf Sû­resi, Âyet: 28)

 

HAYIR KURUMLARIMIZDAN — İMARETLER

 

İslâm âleminde, cemiyet hayatını düzenle­yen hayır kurumlarından biri de imaretlerdir. Asıl anlamı aşevidir. Medrese talebelerine, der­vişlere, yolcu ve fakirlere yemek vermek gayesiy­le kurulan imaretler diğer mimarî manzumeler yanında yer aldığı gibi, uzak mahallerde ve yol güzergâhlarında da inşâ edilmişlerdir. Yoksul ve muhtaçların karınlarını doyurmayı ibadet aş­kıyla kendine vazife bilen zenginler, bilhassa Osmanlı döneminde adeta yarış etmişlerdir. Yal­nız İstanbul’da 23 adet imaretin bulunması, ko­nunun önemini isbata kâfidir. 6 Nisan 1911 ta­rihli kanunla kapatılmıştır.

İmaretler vakıf sistemiyle çalışan hayır ku­rumlarıydı. Vakfiyelerinde gelir kaynakları, hadim-hizmetlileri ve hangi şartlarla kimlere ye­mek verileceği en ince noktalarına kadar belirtilmiştir.

imaretler sabah namazı vakti açılır, talebe­ye ve yolculara fodla (90 dirhem ağırlığında ekmek) ile çorba verilirdi. Daha sonra fakir ve mi­safirlere servis yapılırdı. Öğle veya akşam ye­meklerinde ise çorba, etli pilav, aşure ve zirban dağıtılırdı. Yapılan yemekler için pirinç, un, buğ­day ezmesi, tereyağı, saf bal, koyun eti, nohut, vb. satın alınıyordu. Bütün masraflarla hizmet­lilerin maaşları imaretin kendi vakfından kar­şılanırdı.

(Vakıflar Der, XIV., XVI. Sh.: 7-8)

«Size yasak edilen büyük günahlardan kaçı­nırsanız, kusurlarınızı örter ve sizi şerefli bir yere yerleştiririz.» (Nisa Sûresi -13)

Barbaros Hayreddin Paşa Diyor Ki:

 

ÂL-İ OSMAN’IN DUASI

 

«Oruç Reis bir gün yine gemisine binip gaza ya yüz verdi gitti. Günlerden bir gün selâmetle Pulya yakasına geçti. Orada av arayıp dolaşır­ken iki pare barçaya rast geldi. Allah (c.c.)’ın yardımı ile aman zaman vermeyip kakıp al­dılar Venedik barçaları idiler, içlerinde yirmidört bin altın çıktı. Beşte bir teknelerin hakkı çıktıktan sonra kalanı leventlere dağıtıldı. Alet edevat alanın oldu. Kalan kâfirleri esir edip bar­çaları ateşe vurdular, İslâm askeri öyle tok do­yum oldu ki ancak olur.

Hepsi zengin oldular. Nasıl zengin olmayalar ki, Âl-i Osman’dan dua almışlardır. Dünyada iksir dedikleri Padişah duâsıdır. Her kim Âl-i Osman’dan dua alırsa, şüphesiz tuttuğu iş kolay gelir… Zira onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa onun başı aşağı olur.»

(Barbaros Hayreddin Paşa’nın Günlüğü, Sh.: 32)

***

Hz. Abdullah İbn-i Abbas (r.a.)’ın Kelâm-ı Şerîflerindendir :

* İçlerinizin esası dindir.

* Zinetiniz ilimdir.

* İzzü şeref ve kuvvetiniz hilmdir.

* Sizi birbirinize bağlayacak olan şeyde vefâdâr olmanızdır.

(Ashâb-ı Kiram, Hz. R. M. Sâmi k.s.)

 

HİCÂZ’IN İLHAKI

 

Sultan Selim Han Kahire’de otururken dün­yanın siyasi haritası temelinden değişmişti. Venedik Cumhuriyeti Kıbrıs için Mısır’a ödediği 8000 altın verginin Osmanlılara ödenmesini ka­rarlaştırmıştı. Mekke emiri Şerif ikinci Berekât büyük oğlunu Kahire’ye Sultan Selim’e gönder­di. Mekke, Medine, Kabe, Ravza-i Mutahhara anahtarlarını, ellerinde bulunan diğer mukad­des emanetleri Sultan Selim’e teslim etti ve Hi­caz’ın tabiyetini arzetti. (6 Temmuz 1512) Mu­kaddes emanetler içinde en mühimleri Sancak-ı Şerif ile Hırka-ı Sâidet’tir. Hz. Osman ile Hz. Ali’­nin el yazılan ile iki Kur’ân vardır. Hepsi İstan­bul’a getirilerek Topkapı Sarayı’nda inşa edilen Hıka-ı Şerif dairesine kondu, bu günde orada­dır.

Mısır’ın alınmasıyla Osmanlı nüfuzu, Su­dan’a, Libya’ya, Cezayir’e yayıldı. Kahire’ye ge­len Yemen elçileri tabiyyetlerini Sultan Selim’e arzettiler.

Mısır’ın fethi ve yıkılmaz devletlerden telakkıy edilen Memlüklülerin hezimeti, İslâm dünyası kadar, Avrupa’da da büyük tesirler yaptı. Osmanlı Devleti çok geniş ölçüde Kuzey ve Gü­ney Afrika’ya ayak basmış, Hind Okyanusu’na açılmıştı. Bu başarı Avrupa’yı sindirdi.

***

“Beş şey fıtrattan (Peygamberin sünnetinden)dır. Kasık kılının tıraş edilmesi, sünnet olmak, bıyıkların kesilmesi, koltukaltı kıllarının yolunması, tırnakların kesilmesi.”

(Tirmizi)

 

SULTAN MURAD HAN

 

20 Haziran 1389 da Murad, 2 oğlu ile, düş­manı Kosova sahrasında karşıladı. Büyük meydan muharebesi 8 saat sürdü. Başkumandanları dahil, düşman tamamen imha edildi. Zaferden sonra muharebe sahrasını gezen Sultan Murad, kendisine bir şeyi arz edeceğini söyleyerek yak­laşan yaralı bir Sırp prensi tarafından şehid edil­di. Ahşası Kosova sahrasına Mesned-i Hudâvendigâr denen günümüze kadar Balkan Müslü­manlarının kutsal makamı olan türbeye defne­dildi, cenazesi Bursa’ya nakledildi. 63,5 yaşın­da idi. Saltanatı 27 yıl 6 aydır.

Birinci Kosova’nın bıraktığı miras, 27 yıl içinde, 5 mislinden fazla büyümüş oluyordu.

“Dünyâ üzerinde çağdaşı bütün hükümdar ve devlet adamlarından üstündü. Babasının bi­le tahayyül ettiği sınırları çok aştı. Bütün târi­hin en hayret verici gelişmelerinden birini, Os­manlı devleti lehine sağladı. Rumların bile gü­venini, belki sevgisini kazandı. Ortodokslar’a, Katoliklerin Ortodokslara yaptığı muameleden kat kat iyi muamelede bulundu.”

(İngiliz tarih­çisi Gibbon, Oxford 1916, s. 52)

“Rumeli ve Anadolu’da 37 muhârebeyi bizzat idare edip hepsini kazandı. Cesur, soğukkanlı, hesaplı, gençliğinde olduğu gibi ihtiyarlığında da çalışkan, enerjik, sert; disiplinli idi. Hiç bir ted­bîri ihmâl etmez, iyice planlamadan hiç bir işe girişmezdi. Hiç bir düşmanı elinden kurtulama­dı. Verdiği söze, sonradan aleyhinde tecellî etse bile sâdık kalarak, dost düşman herkesin güve­nini kazandı.”

(Çağdaşı Bizans tarihçisi Khaiko-kondylas, Paris tab’ı, s. 29)

 

OTLUKBELİ MEYDAN MUHAREBESİ (1473)

 

Fatih Sultan Mehmed 190.000 askerle Otluk beli sahrasına girdi. Orduya savaş düzeni ver­di. Uzun Hasan 300.000 süvari ile burada bek­liyordu.

Uzun Hasan, tecrübeli askerdi. Osmanlı or­dusunun ne idüğünü duymuştu. Fakat Osman­lı seyyar ordusunu gözleriyle görmemişti. Ordu­nun Otlukbeli sahrasına sancaklar açıp Mehter vurdurarak girişindeki düzeni, askerin ünifor­malarının kumaşının kalitesini, ağır teçhizatını görünce «vay kahbe Osmânoğlu, ne derya düz­müş!» dediği meşhurdur. Hayâtında «top, tüfek cengini görmemişti» (Neşrî, 228b). Osmanlı top­çu, ve tüfekli ağır piyade ateşiyle süvari alay­larının sapır sapır döküldüğünü büyük teessür­le gördü. Birliklerine hâkim olamadı, ateşli si­lâhlarla yiğit Türkmen atlıları ve o derace yi­ğit olan atları karmakarışık olmuştu, iki kanat­taki kolordulara kıskacı kapamak emrini veren Fâtih, Akkoyunlular can havliyle kıskacın ucun­dun fırlamaya çalışırken ihtiyattaki iki kolordu­su ile firar yollarını da kesti. Muharebenin 8. ve sonuncu saatinde Ulu Şehzade Bâyezid, babası­nın emriyle, Uzun Hasan’ın otağı üzerine yürüdü. Mukavemet edemiyen Hasan Pâdişâh, otağını bırakarak, zamanında çok ünlü olan Arab atına atlayıp kaçtı. Muharebe meydanını terkederken yanındaki Sultânzâde Karamânoğlu Pîr-Ahmed Bey’e: «behey Karamanoğlu, hanedanın harâb olsun, bed-nâm olmama sebep oldun. Benim Osmanlı ile ne işim vardı?» dediği meşhurdur.

(Osmanlı Devleti Tarihi- Y. Öztuna)

EBUSSUÛD EFENDİ

 

Şöhreti asırları aşıp zamanımıza ulaşan Ebussuûd Efendi, 896/1490 yılında doğmuştur. Babası Ali Kuşcu’nun öğrencilerinden Şeyh Muhammed Muhyiddin Yavsı, annesi Ali Kuşcu’nun yeğeni­dir, ilk öğrenimini babasının yanında yapmış, zekâsı, çalışkanlığı ile şöhreti ilim çevresinde yayılmıştır. Müeyyed-zâde Abdurrahman Efen­di, Mevlâna, Seyyidi ve İbn Kemâl’den ders al­mıştır. İnegöl’deki İshak Paşa Medresesi’nde, Davudpaşa, Mahmutpaşa ve Gebze Mustafapaşa Medreselerinde görevde bulunmuş, daha sonra Bursa, İstanbul kadılığı ve Rumeli kazasker­liği yapmıştır. 1545’de Şeyhülislâmlığa atanmış­tır. Bu görevi tam 30 yıl sürmüştür.

İskilip’de yapdırdığı camii, İskilip Bağözü köyünde yaptırdığı mektep ve mescidi, İstanbul’­da yaptırdığı mektep ve çeşmeleri, hamamı ha­len ayakta olan eserleridir. Bunların ayakta ka­labilmesi için İstanbul ve İskilip yöresinde bir kısım tanınmaz (emlâk ve arazi) vakfetmiştir.

Kanuni Sultan Süleyman’ın vefatı üzerine yazdığı mersiye şöyle başlar:

(Yıldırım gürültüsü mü, yoksa İsrafil Sûr’u mu?

Ki böyle doldu kıyamet sayhalarıyla yer yüzü

Bundan her tarafa büyük bir haile isabet etti,

Bundan bütün insanlar Tûr’daki helak hâdisesini tattı).

Kanuni Sultan Süleyman Han vefat ettiğin­de cenaze namazını Ebusuûd Efendi kıldırmıştır.

Kendi devrinde kalemle kılıcı birleştirmiş, servet ve makamın imkânlarını en iyi şekilde il­min hizmetinde kullanarak ölmez eserler ortaya koymuştur.

 

SULTAN ALPASLAN HAZRETLERİ

 

Adüddevle İzzeddin Ebû Şücâ Sultan Alpas­lan Mehmed demekle ün salmıştır. Bağdat hali­fesi, hil’atlar gönderip sultanlığını onaylamıştı. Tedbirli, cömert ve zeki bir sultandı. Adalete düşkünlüğü ile ayrıca meşhurdur. Mukaddes ga­zaları, cihâdları dillere destandır. Akıllıdır, ted­birleriyle ülkeyi Ve fethettiği yerleri güven ve bayındırlığa kavuşturmuştur.

1071 Malazgirt Zaferi İslâm ve dünya tari­hinde bir dönüm noktasıdır. Haçlılar elbirliği edip müslüman ülkelerine hücuma geçmişlerdi. Halife, durumu Alpaslan’a duyurdu. Alpaslan, kendisinden beş kat daha fazla olan bu haçlı ordusunu hezimete uğrattı, başkumandanlarını esir aldı. Fakat ellibin altın başvergisi karşılığı, zengin hazinelerini de elde ederek serbest bıraktı.

Veziri, Nizâmûlmülk, yüksek düşünceli, bil­gili, tedbirli, adaletsever bir devlet adamıydı. Nizâmülmülke, dürüstlüğünün ve yöneticilikteki başarısının bir sonucu olarak Bağdat’ta sultan denilirdi. Tarihe de «Nizamiye Medresesi» diye anılan medresenin müessisidir.

Alpaslan’ın hükümdarlık süresi dokuz yıldır. Sultan Alpaslan’ın İslâm’a olan en büyük hizme­ti «Ehl-i Sünnet akâidi»ni muhafaza ve müdafaya çalışmasıdır. Bu yüzden Sultan Alpaslan, İsmâiliyye mezhebinin kurucusu Hasan Sabbah’ın mûridlerinden Yusuf adlı bir kalenin kuman­danı tarafından şehid edilmiştir.

(Bostanzade Yahya Efendi, Tarih-i Sâf)

 

YAVUZ SULTAN SELİM HAN’IN HİLAFETİ

 

Haleb Büyük Camii’ndeki cuma namazında hatib hutbeyi Yavuz’un adına okumuş, Halife’nin adını zikretmeyerek, Yavuz’u —Hakimul-Haremeyniş— Şerifeyn diye anmıştır. Yavuz müdahele edip Hakim kelimesini «hadim = hizmet­kâr» şeklinde düzeltmiştir. Halife olmanın heye­canı içinde Yavuz, gözyaşlarını tutamamış. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in meşru halefi olmanın se­vinciyle ağlamış ve oturduğu yerdeki seccadeyi kaldırarak alnını caminin mermer zeminine değ­dirmek suretiyle şükran secdesine kapanmıştır. Bu dindarlık ve tevazu cemaati heyecanlandır­mış ve coşturmuştur. Bundan sonra Yavuz, hut­benin bitişinde, sırtındaki 3.800.000 TL. değerin­deki kafdanını çıkarıp Hatip Efendiye giydirmiştir.

(Hemmer IV. 280)

***

400 SENE SUSTURULAMAYAN KUR’AN

 

Yavuz Sultan Selim hilafetin alâmeti olan Hırka-ı Şerif, Senedi Şerif ve diğer emaneti Mübareke’yi Mısır’dan, İstanbul’a hatimler indire­rek getirmiş; İstanbul’a vardığı gece, sarayda yüksek bir mevkie yerleştirmiş, mimarbaşı ve ustalar, asıl tevdi olunacak makamı harıl harıl inşa ederlerken sefer yorgunluğuna bakmaksızın sabaha kadar ayakta beklemiş. O gece geceli gündüzlü Kur’ân okunması için bir vazife tertip ederek kırkıncısı bizzat kendisi olmak üzere kırk hafız tayin eylemiş. O günden itibaren Türk ta­rihinde dörtyüz sene, her gün her saat fasılasız Topkapı Sarayı’nda, Hırka-ı Saadet dairesinde Kur’ân okunmuştur.

(Aziz İstanbul/Y. Kemal)

 

 

ABDULHAMİD HAN HAZRETLERİ’NİN İSLÂM DÜNYASI ÜZERİNDEKİ PRESTİJİ

 

  1. Abdülhamid’in İslâm dünyasındaki pres­tiji muazzamdı. Doğu Türkistan, Orta Afrika’daki zenci Barnu krallığı bile, Sultan Aziz’in adına hutbe okutup para bastırıyor, padişahı metbû tanıyorlardı. Osmanlı subayları, doktor­ları, hocaları din adamları, İslâm âleminde gezip dolaşıyorlardı. Bugün (1967) bile Afrika’nın bazı ücra yerlerindeki camilerde II. Abdülhamid adı­na hutbe okunduğunun basına intikal ettiği ha­tırlanırsa, bu hükümdarın şahsî prestiji hakkın­da bir fikir edinmek kaabil olur. Halbuki II. Abdulhamid’den sonra V. Mehmet Reşad, VI. Mehmed, II. Afbdülmecid gelmiştir. Padişahın islâmi siyaseti, başta İngiltere olmak üzere Fransa ve Rusya’yı fevkalede ürkütüyordu. Bu ürkekliğin derecesini anlamak için o zamanın diplomatik vesikalarına göz gezdirmek kâfidir.

(B. Türkiye Tarihi – Y. Öztuna)

***

Lokman (a.s.) dedi ki:

Dört bin Nebî’yi tetkik ettim. Onlardan se­kiz kelimeyi seçtim:

Namazda isen kalbini muhafaza et

Başkasının evinde isen gözünü muhafaza et.

İnsanların arasında isen dilini muhafaza et.

  1. Sofrada isen boğazını muhafaza et.

5,6. İki şeyi hatırla: Allah ve ölüm.

7,8. İki şeyi de unut: Başkalarına yaptığın ihsan, başkalarının sana yaptığı kötülük.

(Hz. Yûsuf (a.s.). Hz. R.M. Sâmi k.s.)

 

YAVUZ SULTAN SELİM HÂN’DA TEVAZUU

 

Sultan Selim bir gün üzerinde milyonlarca insanın yaşadığı bir çok devletin kurulduğu ülkelerin fatihi ve hilafet-i İslâmiye’ye haiz olarak Mısır seferinden dönüyordu. Mukaddes belde­lerin Hâdim-i idi. Taht şehri İstanbul da iki yıldan aşkın bir zamandan beri hakanlarından mahrumdu. İstanbul halkının çok büyük bir kar­şılama hazırlığını öğrendi. Böyle bir kalabalığın karşısına çıkıp alkışlanmaktan utandı. Geceyi bekledi. Gizlice kayıkla Topkapı Sarayı’na seç­ti. Ertesi gün İstanbullular hakanlarının sarayda bulunduğunu öğrendiler. Bu Yavuz’un karakte­ri kadar, bütün Osmanlıların mizacı için de ka­rakteristik bir olaydır.

***

 

 

 

 

HANIMLARIN MESCİDLERİ EVLERİNİN İÇERİSİDİR

 

Müslümanlar bilmeliler ki, dinimize göre ka­dınların cemâate devam etmeleri kerahaten hâli görülmemektedir. Peygamberimiz (s.a.v.) şöy­le buyuruyorlar:“Kadınların namazlarının en faziletlisi, evlerinin içinde kıldıkları namazlar­dır.” (B. İslâm İlmihali, Sh.: 152).

Bu Hadîs-i Şeriften anlaşılıyor ki hanımların mescitleri ev­lerinin içerisidir. Onlar taatlarını, namazlarını evlerinde ifâ ederlerse daha makbuldür. Daha güzel hareket edilmiş olur. Evlerde namazların kılınması oraların nurlanmasına sebep teşkil eder. Mü’min için hanesinin nurlanması büyük bir kazançtır.

 

KANUNİ SULTÂN SÜLEYMAN HÂN’IN ŞAHSİYETİ

 

Doğu dilleri dışında Sırpça da bilen Sultân Süleyman. büyük bir divan sahibi, şair, hattat, değerli taşlar mütehassısı idi. 13 sefer-i Humayun’unun müddet bakımından toplamı 10 yıl, 7 ay, 7 gündür. Bu müddeti İstanbul dışında, at üzerinde veya otağında ordu içinde geçirdi. Bursa ve Edirne’de oturması ve sık sık diğer şehir­lere gitmesi bunun dışındadır.

Diplomasi ve devlet idaresinde gösterdiği de­ha bakımından Fatih’den, askerlik dehâsı bakı­mından Fatih ve babası Yavuz’dan sonra gelir.

Charles-Quint’den daha büyük şahsiyetti. Başında bulunduğu Türk imparatorluğu’nu, hiç bir Avrupa devletinin aynı müdded içinde tekâmülüyle mukayese dahi edilemiyecek derecede halefine teslim etti. (N. Ionga).

Şeyhülislâm Ebu Suud Efendi ile beraber yaptığı kanunlar 19. asır başlarına kadar yürürlükte kalmıştır. Ebu Suud Efendi bunları şeriat ve örfi hukukla çok mahirane bağdaştırmıştır. Bu kanunlar dikkatle uygulanmış, kanun yap­tığı için değil, bunları adaletle tatbik ettiği için millet Sultan Süleyman’a «Kânûnî» demişlerdir.

Kânûnî devri; en geniş sınırların elde edil­diği dönem değildir. En muhteşem devletin, en iyi yönetildiği dönemdir.

Kanûnî devrini, o yıllarda yaşıyan Latıyfi hiç bir mübalâğa taşımıyan şu baliğ cümle ile ifade eder. “Bir Sultân-ı azıymü’s-şandır ki, her kıtada hutbesi yürür ve bin bir kafada nevbeti vurulur.”

 

BARBAROS HAYREDDİN PAŞA DİYOR Kİ:

 

Direk seven kereste yüklü barçayı, şevketlü âlem-penah Sultan Selim Hazretlerine göndermek istedim. O barçadan başka nice hediyeleri gerek Sultanıma gerek erbâb-ı devlete düzüp, başına Muhiddin Reis’i başbuğ dikip, bahar gün­leri geldikte altı tekne ve bir barca olmak üze­re yedi pare ile Tunus’tan kalkıp İslâmbol’a doğ­ru yola çıkardım.

Yirmi birinci gün Âsitâne-i Saâdet’e vardı­lar. Hünkâr dahi o gün Yalı Köşkü’nde Muhiddin Reis’i huzuruna kabul buyurmuş. O da edep-i Pâdişâhiyi yerine getirip:

«Hızır Reis kulunuzundur.» deyu, arznâme-i muhabbetimizi takdim kılmış.

Padişah Hz.leri, bizzat kendi lisanı ile kıraat eylemiş. Yazılanlar malum olunca, İslâm Pâdi­şâhı efendimiz hazretleri ellerini kaldırıp, bana, Oruç Reis’e, bize yâr ve yaver olan gazi müca­hitlere azim dualar eylemiş:

«Hak Teâlâ dünyada ve âhirette mücahit la­lalarımızın yüzlerini ak eylesin. Dünya durdukça düşmanlar üzerine kılıçlarını keskin eylesin. Ve her halde Allah-û Zülcelâl, küffârı mahkûr ey­leyip, karada ve denizde, asâkir-i İslâm’ı üzerle­rine mansur ve muzaffer eylesin.»

Dünyada en büyük iksir dedikleri, pâdişâh duası ve teveccühüdür. Biz Osmanlının nazarına nail olduk. Allah katında ve halk yanında nam û şan sahibi, payelerimiz yüce ve kılıcımız keskin olup arşa asıldı.

(B. Hayreddin Paşa Günlüğü, Sh.: 72)

 

  1. ÖMER BİN ABDÜLAZİZ (R.A.)

 

Devlet bütçesinden kendisine günlük üç ak­çe ödenek ayırmıştı. Canı yaş üzüm istediği bir gün para bulamamış, zevcesinden istemişti. O da:

«— Siz halife değil misiniz? Üzüm aldıracak kadar paraya gücünüz yetmez mi?» diye onu kınamıştı. O da:

“— Yarın, devlet hazinesini dağıttın töhmetiyle Cehennem’de yanmaktansa yemeyip sabrederim, bu daha kolaydır.” demiştir.

***

Her gün müslümanların işlerini gördükten sonra gece sabaha kadar Allah-û Teâlâ’ya sığınır, yaş döker, yakarışlarda bulunurdu. Zevce­si bunun sebebini sorduğunda:

«— Bütün müslümanların, hasta, yaşlı, yok­sul, kimsesiz, düşkün, mazlum, sakat… hepsinin yükü boynunda. Bu ağır mesuliyetin hesabı­nı öbür dünyada nasıl vereceğimi düşünüyorum.» demişti.

***

Hutbede: «Gerçekten Allah, adaleti, iyiliği, yakınlara karşı elaçıklığını buyurur.» (Nahl: 90) Âyet-i Celîlesi’ni okumayı başlatan Ömer bin Abdûlaziz Hazretleridir.

***

Onun zamanında bütün ülkede adalet, sü­kûn, kardeşlik ve huzur vardı. Sanki kurt ile koyun arkadaşlık ederdi. Bir çobana ariflerden birisi, bu adalet ve huzurun hikmetini sordu. Çoban da: «Baş doğru yolda olursa gövdeye za­rar gelmez.» cevabını verdi.

(Bostanzâde Yahya Efendi, Tarih-i Sâf)

 

 

 

 

MACAR KRALI’NIN ÖLÜSÜ

 

Saadetlü Padişah-ı rûy-ı zemin ve halife-i Resûl-i Rabbül âlemin, ol gazi Sultan Süleyman bin Selim han hazretleri, Huda’nın yardımı ve Mustafa (s.a.v.)’nın mucizesi ile Macar’Kralı’na galip oldu. (1526) Kafirler onun kılıcından kurtulmayıp kırıldıklarında, Macar Kralı (II. Layoş) kendisini kurtarmak sevdasıyla at boynuna dü­şüp kaçarken Gümüş ırmağı denen nehre dü­şüp boğuldu. Ardından koğup giden gazi asker­ler bunu gördüler. Gelip şevketlü mehâbetlü Sul­tan Süleyman Hazretlerine bildirdiler.

Ol dahi emr eyledi ki:

«Varın, Kral’ın ölüsünü çıkarın. Alıp Belgrad’a götürün orada ecdâd-ı nâpâkinin yanına defn edesiz!»

Bunun üzerine Belgrad’a götürüp ecdâd-ı nâpâklerinin yanına gömdüler.

Amma bu hareket krallar arasında çok makbule geçti:

«Gran Senyör gibi şanı yüce ve kahhar bir padişahın, Macar Kralı’nın ölüsünü nehirden çıkartıp, Belgrad’a ecdadı yanına defn ettirmesi büyük ululuktur!» dediler.

O zamandan beni kâfirler, padişah efendile­rimize hürmet eder, «Gran Senyör» diye tazimde bulunurlar.

Onlar kâfir iken böyle ederlerse, ümmet-i Muhammed’den olan Müslüman karındaşlarımıza beş vakitte Padişah hazretlerine dua eylemek farz olur. Allah (c.c.) onların gölgesini bir an üzerimizden eksik etmeye, âmin.

(Barbaros Hayreddin Paşa Günlüğü, Sh.: 291)

 

OSMANLI’DA IRKIYET ANLAYIŞI (VEYA AZINLIK MES’ELESİ)

 

Yıldız Sarayı’nda bir Türk bahçıvanı; «Pis Türk» diye azarlayan bir Arnavut tüfekçi subayının sözünü pencereden duyup başını uzata­rak: «Ben de Türküm» diyen II. Abdülhamid Han’ın karşısında subayın ödü kopmuştur.

Fakat azınlıklar dengesi çok iyi kurulmuş­tur. Bu mesele ihtişam akabinde halledilmiş ve sonraki asırlarda bu dengeyi muhafaza edebil­mek artık o kadar kolay değildi. Bunun son büyük üstadı II. Abdülhamid Han idi. Hissen Türk milliyetçisi olduğu halde, o derece zeki bir po­litika takıyb etmişti ki, Türk kadar Arap, Arnavud, Kürd, Abaza, Boşnak, Pomak, Giritli, Çeçen, Lengi, gibi gayrı Türk Müslüman kavimleri de —herbirine ayrı ayrı siyaset uygulayarak — şah­sına ve devlete bağlamıştı.

Binaenaleyh, bazen ileri sürüldüğü gibi Osmanlı İmparatorluğu Türklüğün kaynadığı bir kazan değil, Türklüğün kaynattığı bir kazandır. Böyle bir kazan, Atlantik’le Hazar arasında kaynatılabilmiş ve bugünkü varlığımızı sağlamış­tır. Gene böyle bir kazan, bugünkü Menç’le Ağ­rı dağı arasındaki asgari sınırlı Türkiye’de as­la kaynatılamamaktadır.

(Büyük Türkiye Tarihi – Yılmaz Öztuna)

***

MEVLÂNÂ C. RÛMÎ DİYOR Kİ:

 

«Bir lokmadan sen, hased, tuzak, cehalet ve gaflet husule geldiğini görürsen, onun haram olduğunu anla.»

 

MEHMED ŞEMSEDDİN FENÂRİ (1350- 1431)

 

Muhammed Şemseddin Fenârî, Yıldırım Bayezid Han, Çelebi Sultan Mehmed ve II. Murad devirlerinde yaşamış, ilmi kudretiyle şöhret bul­muş ve II. Murad zamanında ilk defa Şeyhül-İslâm ve Müftil-Enâm ünvaniyle makam-ı Meşihat-ı ;slâmiye’yi ihraz etmiş Türk ilim adamlarındandır. İlmiyle âmil, fazliyle kâmil bir zat­tır. 1350 (751) tarihinde Maveraünnehir’de Fenar köyünde dünyaya gelmiştir.

Babası Mehmed İbn-i Hamza, Sadreddin-i Konevi halifelerinden âlim bir zattır.

Taşköprülüzâde şöyle bir rivayet nakleder:

«Yıldırım Beyazıd bir gün bir husus için Molla Fenârî huzurunda şahadet etmişti. Molla Fenârî; sen cemaati terk eden bir adamsın. Ter­ki cemaat edenin şahadeti merdud olur dedi. Yıl­dırım Beyazıd bundan müteessir olup sarayı önünde bir cami yaptırdı. Camide kendisine muaynen bir yer tayin edip bir daha cemaati terk etmedi.»

Molla Fenârî 21 yıl Bursa Kadılığı yapmıştır. Daha sonra Konya’ya gelmiştir. Karamanoğlu Mehmed Bey Molla Fenârî’ye çok saygı göster­miş ve iltifat etmiştir. Molla on iki sene Karaman’da kalmış fetva işiyle ve talebe yetiştirmek­le meşgul olmuştur.

Daha sonra tekrar Bursa’ya dönmüş ve Bur­sa kadısı olmuştur. Sene 1431 (834)’de Molla Fe­nârî 87 yaşında irtihal etmiştir. Çok sayıda eser­leri mevcuttur.

(Meşhur Şeyhülislamlar, Sh.: 36)

 

TEKKE VE ZAVİYELER

 

«Bir tarikata mensup dervişlerin, bir şeyhin idaresinde topluca yaşadıkları ve gelip geçenle­rin ücretsiz doyurulup barındırıldığı yerler» şek­linde vasıflandırılırlar.

İlk zaviyeyi H. İkinci yüzyılda Ebû Haşim Osman bin Şârik’in Şam’da yaptırdığı kayıtlıdır. Ashab-ı Suffa’nın yaşayışını örnek alan sûfilerin H. Dördüncü yüzyıldan itibaren sınır boy­larına yerleşerek İslâm fütuhatında önemli hiz­metleri olduğu görülür. Bir yandan İ’lâyı Kelimetullah için cihad ederken, diğer yandan hal­leriyle yerli halkın müslüman olmalarını sağla­mışlardır. Halk üzerinde büyük etkileri olan za­viyelerle mensubu oldukları derviş ve tarikat­ların Ortaçağ İslâm âleminde siyasi nüfuzları da bir hayli büyüktür. Selâhaddin Eyyubî, Memlûklü Sultanı Baybars ile Osmanlı sultanlarının hemen hepsi, tekke ve zaviyeleri destekleyerek vakıflar ihdas eden devlet büyükleri arasında sa­yılırlar.

Osmanlı gibi bazı devletlerin kuruluşunda, pekçok savaşta öncü ve kesif hattında büyük gayreti olan tarikatlar ve zaviyeleri, çok sayıda gönül sultanı ile ilim, hikmet ve irfan dolu eser­ler vücuda getirmiştir. Bizde 30 Kasım 1925’ta kacatılan tekke ve zaviyelerden bazıları Orta­doğu ve Balkan ülkelerinde hâlâ varlığını devam ettirmektedir.

***

“Allah, ni’metinin eserini kulunun üzerinde görmeyi sever.” (Tirmizi)

 

OSMANLI İMPARATOLUĞU’NUN NÜFUZU

 

  1. asrın ilk çeyreğinde Osmanlı, bir cihan imparatorluğunun enkazı idi. Ancak devlet öylesine sağlam temellere oturtulmuş, öylesine şan­lı bir tarih yaşamıştı ki, bu enkaz bile göz kamaştırıyor, haset uyandırıyordu. Nüfuzu da hâ­lâ büyüktü, telkin ettiği saygı azametliydi.

Bir imparatorluk, mütecanis ve milli devlet­ler gibi değildir, idaresi daha çok san’at ve tecrübeye bağlıdır. Bir imparatorluğun, en uzak ve ücra köşelerde toprakları vardır, imparatorlu­ğun sahibi de umumiyetle tek millettir. O tek milletin sadece askeri gücü, o kadar dağınık ve çeşitli şartlardaki ülkeleri tutmaya kâfi değildir. O ülkeleri ve milletleri tutmak bir san’attır ki, imparatorluk sahibi olmamış milletler bu san’atı hiç bilmezler.

Osmanlılar, imparatorluğu çok defa askerle tutmamışlardır. Zaten bir çizgiden itibaren artık Türk askeri bu işe yetişemezdi. Son devirde II. Abdülhamid Han, imparatorluk san’atının üs­tadı idi. Adeta irsen tevarüs edilmiş bir kabili­yetle bu işi yaptı. Bunun ne büyük bir ince­lik olduğunu kavrayamayan ve bu san’atı hiç bilmeyen ittihadçılar, muazzam mirası kolayca harcadılar. Osmanlı imparatorluğu 1683’den bu­yana büyük parçaları kaybetmişti ama, ceste, ceste, adeta hesapla kaybetmişti. Hesapsız har­cama, îttihad ve Terakki’nin eseridir ve imparatorluğu yıkıştır.

(Y. Öztuna, B.T. Tarihi)

 

  1. SELİM HAN

 

Onbirinci Osmanlı padişahıdır. Oldukça uzun boylu, sarışın ve semizdi. Bütün halk, onun sultanlığı gölgesindeki süreyi, parlak ve sevinç­li bir dönem olarak kabul etmiştir. Sultan, bütün işlerini Veziriazam Sokullu Mehmed Paşa’ya havale etmiştir.

Devlet hazinesinin korunmasında son dere­ce titizdi. Yerde, düşmüş bir akça görse sevinerek alır: “Devlet kasasından bu kadarcık bir paraya bile hakkımız olmasa gerekir.” dermiş.

Ataları gibi hayır işlerine düşkündü. Edir­ne’de Selimiye Camii ile süslü bir medrese yaptırmıştır. Devam eden savaşlar hususunda aşı­rı gayret göstermiş, Kıbrıs Adası fethedilerek Müslümanlar sevince boğulmuştur.

Hastalığı artmış, hekimler: «Şarap içmeniz gereklidir» diye birkaç defa uyarmışlarsa da ke­sinlikle bunu reddetmiştir. Hatta, “— Menekşe şarabıdır, padişahım iç.” demelerine karşılık: “— Bunun aslı şarap değil mi, içmem.” diyerek “Haramda şifâ yoktur.” ahkâmınca hareket et­miştir.

Sohbetlerinin tatlılığı hâlâ söylenir. Doğrusu, temiz, yumuşak huylu bir padişahtı. Nüktadândı. Babası Sultan Süleyman Han gibi şâirdi, söz söylemede ustaydı. Günahlardan arınıp içini nurla doldurmaya say ü gayret göstermiştir.

(Bostanzâde Yahya Efendi, Tarih-i Saf)

***

«Allah’a isimlerin en sevgilisi Abdullah ve Abdurrahman’dır.» (Tirmizi)

 

SULTAN I. MURAD HÜDAVENDİGAR

 

Saltanatı müddetince, hiçbir devlet adamı tarafından üstüne çıkılamayan bir kiyâsetle Osmanlıların mukadderatını idare etmiştir. Sultan Murad’ın hükümdarlığı esnasında vukua gelen inkılâblar, bütün tarihin en hayret veren va­kıalarından biridir. Kendisinin harb hususunda­ki evveliyat ve gayreti babasınınki gibi idi. (Or­han Gazi) Fakat babasının tebeyyül ettiğinden daha geniş bir icraat sahasına yayılmış olduğu için daha müşkül vaziyetlere maruz kaldığı hal­de gevşememişti.

Rumeli ve Anadolu’da yaptığı 37 harbi za­ferle bitirmiştir. Doğuştan hükümdar yaratılmıştı. Sultan Murad’ın sayesinde küçük Osmanlı kavmi, bir tek mefkure peşinde birleşen millet olmuştu.

(İngiliz tar. Gibbons, Fransız tar. Grenard)

***

PAZARTESİ – PERŞEMBE ORUCU

 

Ebu Hureyre’nin rivayetine göre: Resûlullah (s.a.v.): «Ameller pazartesi ve perşembe günleri, yüce Allah’a arz olunur. Bunun için ben de amelimin oruçlu bulunduğum sırada arz edil­mesini severim.» buyurmuştur.

Hz. Aişe de: «Peygamber (s.a.v.), pazartesi ve perşembe orucunu teharri ederdi. Resûlullah (s.a.v.), bir ayın cumartesi, pazar ve pazartesi günleri, öteki ayında salı, çarşamba ve perşem­be günleri oruç tutardı.» demiştir.

 

 

 

 

KANUNÎ S. SÜLEYMAN’DA TEVEKKÜL

 

Rodos’un fethine giderken Anadolu’dan Ro­dos Adası’na geçmek için hocası aynı zamanda Divan üyesi Hayreddin Efendi ile bir kadırgaya binerler. Tam o anda iki yandan toplar tüfekler atılmaya başlayınca geminin direkleri kırı­lır. Süleyman Han, asla korkmayarak hocasına:

«— Niçin korkuyor ve titriyorsunuz?» diye sordukça o muhterem kişi:

«— Topun tüfeğin sesi, sakin durmaya el­veriyor mu? Dünya başıma dar oldu. Nasıl korkmayayım, padişahım?» demiş. Bir yandan da ses­lerin fasılalarından faydalanıp:

«— Aman Padişahım! Siz de bir kıyıcığa saklansanız?» öğüdünü eksik etmezmiş. Sultan, onun bu durumuna şaşakalıp:

«— Allah’a tevekkülünün azlığından böyle yapıyor.» buyurmuş.

Allah (c.c.) adını her yerde duyurmak uğ­runa pek fazla çaba gösterip yaşı yetmişe varmışken bile yok olası kâfirlere gençler gibi sal­dırmıştır.

***

Elkas seferinde (İran’a açılan 1548 seferi) Bostan Efendi rahmetli kadıasker olarak yanında bulunuyordu.

«Sürme Şâhım asker-i rahmâni şeytan üstüne Şâhı mat et şehsuvârım sür atın Van üstüne» şiirini Sultan Süleyman’a takdim eder. Padişah Van Kalesi’ni alır ama kalenin sağlamlığını görünce: «— Bu, çaba ve yılmazlık ile biter iş de­ğildir, doğrudan doğruya Bostan Efendi’nin ke­rametidir» der.

(Bostanzâde Yahya Efendi. T. Sâf)

 

RUMELİ HİSARI (BOĞAZKESEN HİSARI)

 

856 Hicrî’de Baltaoğlu Süleyman Bey’in donanması, Karadeniz Boğazı’ndan taş ve kireç yüklü binlerce gemi ve mavna, Anadolu hisarı önünde demirlerler. Fatih Sultan Mehmed Han, bütün paşalarıyla, beyleriyle, ağalarıyla, mimarbaşlarıyla, işçileriyle karşıya geçer. O gün o kıyıda Boğazkesen Hisarı’nın ilk temel taslarını kendisi koyar. Vezirinden son nefere kadar bütün maîyeti işe girişir. Bizans Kayseri Konstantin Dragazes karşı koymaya kalkışır, lâkin Genç Fatih (rh.a.), Varna Meydan Muharebesi sırasındaki ihanetini hatırlatır, bir taraftan Hisar’ın temelleri üstüne atılmak isteyen Bizans cengâverlerini yeniçeriyle püskürtür, bir taraftan da emelleri yükseltir. Anadolu şehirleri, kasabaları, köyleri harıl harıl levazım gönderirler. Hisar yüksele yüksele Ağustos’un 28 inci günü, büyük ve küçük kuleleriyle, burçlarıyla, surlarıyla bembeyaz meydana çıkar. Evliya Celebi bu hisarı halkın imanlı gözleriyle gördüğü için emin eder ki bu Boğazkesen Hisarı, tepenin çizilmiş bir “Muhammed (s.a.v.)” (ismi şerifîdir; hem de görünüşü “Muhammed (s.a.v.)” (ismi şerifini) ismini miminden dalına kadar şen şatır tarif eder.

Hisar bittikten sonra içine toplar yerleşir ve Firuz Ağa muhafız olarak başında kalır. Fatih, ilkbahar hazırlıkları için Edirne’ye gider. O ilkbaharda Edirnekapı ile Topkapı arasında görülür.

Türk azmi bu sarp sâhilde tabiatın yalçın bağrını yarmış bu surların, bu burçların, bu kulelerin derin temellerini atmış, bu kaleyi göğe yükseltmiş, burada müebbed bir manzara halinde bırakmış! Debdebeli manzaralara meftun olanlar, ikide birde soruyorlar: “Genç Fatih hangi kapıdan İstanbul’a girdi?” Rumeli Hisarı’nı göstererek, “işte buradan!” denilebilir.

(Yahya Kemal Beyatlı, Aziz İstanbul)

 

OSMANLI AHLAK VE KARAKTERİ

 

Osmanlı’nın vatanseverlik duygusu, din, devlet, pâdişâh, aile, namus mefhumlarının kutsal sayılması üzerine kurulmuştur. Bu mefhumların zedelenmemesi, devletin ayakta kalabilmesi için, feda edilmeyecek hiç bir şey tasavvur olunmamıştır.

Osmanlı vekaarı meşhurdur. Osmanlı vekaarı, işinde ciddi, ağırbaşlı, mütevazidir. Vekaarın kibir ve azametle hiç bir ilgisi yoktur. Osmanlılar vakur, terbiyeli, edebli bir millettir. Terbiye ve nezaket kaidelerini hiç ihmal et­mezler. Huzur ve sükuna düşkündürler. Kimseyi rahat­sız etmezler. Az heyecanlı, az meraklıdırlar. Sokakta bir şey için toplanmak, bir birini kovalamak, taşkınlıkta bu­lunmak gibi hareketler Osmanlı şehirlerinde görülmez. Gürültü ve şamatadan nefret ederler. Sessizlikten çok hoşlanırlar. Erken yatıp namaz için gün doğmadan kal­karlar.

Osmanlıda büyüğe saygı, küçüğe şefkat diğer bir ka­rakter çizgisidir. Genç yaşlıya, ast üste, yoksul zengine saygı gösterir ve bu sıra bozulmaksızın şefkat görür.

Sadâkat, hayırseverlik, cömertlik, merhamet, müsa­maha, tevekkül Osmanlının belirgin vasıflarındandır.

Sosyal adalet iyi kurulmuştur, örf kanun derecesinde geçerlidir.

(Y.Öztuna, Osmanlı Devlet Tarihi, C.2, Sh.: 207)

 

GAZİ MURAD HÜDAVENDİGAR HAZRETLERİ

 

Uzun boylu, ak kara gözlü, doğan burunlu, heybetli ve yiğitti. Konuşması tatlı olup, bilginlerle, tecrübeli kimselerle her zaman sohbet ederdi. Dinine bağlı doğ­ruluktan şaşmayan bir sultandı.

Erişmiş ve keramet göstermişti. Kardeşi Süleyman Paşa’nın Gelibolu’da Rumeli’nin fethiyle uğraşırken şehid olması, ardından babası Sultan Orhan’ın vefatı, kendisinin tahta yeni çıkmış bulunması, Anadolu’da haydutların türemesine, yerebatası dinsizlerin ayaklan­masına yol açmıştı, her tarafta fitne ve fesad başlamıştı.

“İşlerinizi danışarak yapınız” Hadis-i Şerifine uyup Ayak Divanı düzenlemiş, bilginleri, vezirleri toplaya­rak düşüncelerini sormuştur. Allah-ü Teâlâ(c.c.)’ya hamdolsun ki dünyayı dize getiren kılıcıyla ülkede az zamanda birliği ve düzeni yeniden sağlanmıştır.

İlk defa kazasker tayini bunun zamanındadır. Babası gibi Bursa şehrinde iki cami ve medrese yaptırmıştır. Sipahi sınıfını da kuran Murad Gazi’dir.

Mevlâna Celâleddin Rûmî Hazretleri’ne sevgisinin aşırılığından, ona ait bir elbisenin parçalarına altın dik­tirip taç edinmiş, üzerine sarık sarmıştır. Müslüman Türklerin beşyüz yıl süren Balkanlar’daki hakimiyeti­nin kurucusudur.

Cuma namazını kılmak için, Bursa Kalesi’ndeki sara­yından Kaplıca’daki camiye ibadet bilip yaya gittiği nakledilir.

(Bostanazâde Yahya Efendi, Tarih-i Sâf)

 

  1. ÖMER BİN ABDÜLAZİZ (R.A.)

 

Devlet bütçesinden kendine günlük üç akçe ayırmıştı. Canı yaş üzüm istediği bir gün para bulamamış, zevce­sinden istemişti. O da:

“Siz halife değilmisiniz? üzüm aldıracak kadar pa­raya gücünüz yetmez mi?” diye onu kınamıştı. O da:

“Yarın, devlet hazinesini dağıttın töhmetiyle Cehennem’de yanmaktansa yemeyip sabrederim bu daha kolaydır,” demiştir.

Hergün müslümanların işlerini gördükten sonra gece sabaha kadar Allah-û Teâlâ(c.c.)’ya sığınır, yaş döker, yakarışlarda bulunurdu. Zevcesi bunun sebebini sor­duğunda:

“Bütün müslümanların, hasta, yaşlı, kimsesiz, düş­kün, mazlum, sakat… hepsinin yükü boynumda. Bu ağır mesuliyetin hesabını öbür dünyada nasıl verece­ğimi düşünüyorum.” demişti

Hutbede: “Gerçekten Allah, adaleti, iyiliği, yakınlara karşı eli açıklığını buyurur.” (Nahl. 90) Ayet-i Celilesi’ni okumayı başlatan Ömer bin Abdülaziz Hazretleri­dir.

Onun zamanında bütün ülkede adalet, sükûn, kar­deşlik ve huzur vardı. Sanki kurt ile koyun arkadaşlık ederdi. Bir çobana ariflerden birisi, bu adalet ve huzu­run hikmetini sordu. Çoban da: “Baş doğru yolda olursa gövdeye zarar gelmez.” cevabını verdi.

(Bostanzâde Yahya Efendi, Tarih-i Sâf)

 

SULTAN VAHİDEDDİN HAN

 

Altıncı Mehmed unvanıyla 4.7.1918’de tahta çıkan son Osmanlı hakanıdır.

Saltanatın ilgası ile, tek oğlu olan Mehmed Ertuğrul Efendiyi yanına alarak Malta’ya oradan Mekke’ye gi­der. Daha sonra sağlık nedeniyle İtalya’nın Cenova ve San Remo şehirlerine geçer, buralarda yaşar.

Sultan Vahideddin Hân yurdundan ayrılırken, Os­manlı Hânedânı’na ait en ufak şeyleri dahi Hazine-i Hümayun’a teslem eder. Yola çıkmadan biraz önce, bir altın çekmece, “murassa ve ortasında mustatil şeklinde pırlanta büyük bir taş bulunan bir Sorguç’u da Hazine-i Hümayun’a bırakarak parasız denilebilecek kadar bir cep harçlığı ile memleketini terk etmiştir.” San Remo’da “Saray ve saltanat yıkılmış ne çıkar vatan ve millet kurtuldu ya.” dediğini anlatırlar. “Ben milletin ateşli külü üzerinde oturdum, taht-ı saltanatın kuş tü­yünden minderleri üzerine oturup gömülmedim. Bun­lardan kimseye bahsedilmiyor, millete malûmat veril­miyor. Elbette bir gün tarih bu hakayıkı yazar. Taht-ı Saltanat ile teneşir arasında ne kadar mesafe olduğunu bilirim” demiştir.

  1. 2. 1861’de doğan Vahideddin Hân, gurbet cehen­neminde, 3 yıl, 5 ay, 28 gün yaşadı. 15-16 Mayıs 1926 gecesi irtihal etti. Borçlu olduğu için italyan alacaklılar cenazesinin kaldırılmasına izin vermezler. Cenazesi bir ay ortada kalır. Sonunda kızı, bir miktar para bularak borçları öder ve cenaze Şam’a nakledilir. Şam’da Sultan Selim Camii’nin bahçesinde yatmaktadır.

(Türk Medeniyeti Üzerine Düşünceler)

 

MEHMED ŞEMSÜDDİN-İ FENARİ EFENDİ

 

Bursa’da Fenâr köyünde 1350’de doğdu. Gençliğinde, Mevlâna Alâüddin Esvet, Şeyh Cemâlüddin, Davudi Kayserî ve Muhiddin-i Arabi’den dersler aldı. Muhiddin-i Arabi’nin etkisinde kalan Fenârî Efendi vahdet-i vücûd anlayışının Osmanlı ülkesinde yayılmasına sebep oldu. Devrinin ünlü bilginlerinden olan Fenârî Efendi, 1419 yılında yaptığı hac sırasında Kahire’ye uğ­rayarak Mısır Sultanı Müeyyid’in iltifatına mazhar ol­muş ve Mısır bilginlerinden yararlanmıştır.

Mısır’da bulunduğu sırada Şeyh Muhammed bin Mahmud Ekmelüddin Baberti’ye hizmet etmiştir. Sonra da dersler vermiş, daha sonra, Çelebi Sultan Mehmed’in çağrısı üzerine Anadolu’ya dönmüş, 1424’de Bursa Kadılığı’na ve bilâhere Manastır Medresesi’ne müderris tâyin edilmiştir. Kadılığında, şer’î meseleleri halde gösterdiği liyâket ve halkın hukukunu korumada gösterdiği ihtimam sebebiyle, II. Sultan Murad’ın da te­veccühünü kazanmış ve saraya intisapla, Padişaha mü­şavir olmuştu. II. Sultan Murad tarafndan ilk defa Müfti’l-Enâm (Şeyhülislam) olarak atanmıştır. 6 yıl şeyhülislâmlıkla birlikte Bursa kadılığı ve müderrislik yapmıştır. Zamanında büyük üne kavuştu. Fenâri Efen­di, zamanının bilginlerinden Şeyh Hamiduddin-i Kayserî ile de tanışmış ve tasavvufu ondan öğrenmiş­tir.

Eserleri: “Fusûsü’l-Bedâyî li Usûli’ş-Şerâyi” isimli fı­kıh usulüne dair eserini 30 senede yazmıştır. Bir çok eser telif etmiş olup “En müzecül-Ulûm” isimli eseri bi­limlerden 100 örnek verir.

 

 

SULTAN II. ABDÜLHAMİD HAN HAZRETLERİNİN İKTİSADİ GÖRÜŞLERİ

 

“Bizim memleketin malî buhranları yüz yıldan beri devam etmektedir. Giriştiğimiz sonu gelmeyen harbler, devletin hazinesini boşaltmış, memleket halkını fakirleştirmiştir. Memleketin inkişafı için meşrutiyet idaresini yeniden kurarken ve şehirlerimiz için şunları düşünüyordum.

Bizim kalkınmamızda ziraatın yanında hayvancılığın büyük bir rolü olmalıdır. Bu memleket gerek küçükbaş ve büyükbaş, gerek kümes hayvanlarının yetişmesine, gelişmesine müsaiddir. Sonra hayvani maddeler olan süt, sütlü maddeler, yumurta üretimi elzemdir. Bu suretle, dâhilde gürbüz bir neslin yetişmesine imkan vermiş, hârice de bunları ihraç ederek esaslı bir gelir kaynağı elde etmiş oluruz.

Bizim mühim bir hususiyetimiz, meyva memleketi olmamızdır. Bilhassa bağcılık, sebzecilik ve konserveci­lik bu yurda büyük bir istikbal vaadetmektedir.

Nehirlerimizi kanallarla birleştirmek, birtakım barajlar vücuda getirmek elzemdir. Fırat ile Dicle’yi, Seyhan ile Ceyhan’ı, Sakarya ile Kızılırmak’ı Bilhassa Karadeniz ve Akdeniz limanlarımızı baştanbaşa inşa etmek, Anadolu ve Rumeli Demiryollarını çoğaltmak pek zaruridir. Bütün müddet-i saltanatım boyunca hep bunlan düşündüm. Fakat yabancı sermayenin mevcut kapitülasyonları artırmasından korktum. Düşmanların mali tazyiki altındayız. Borçlarımız pek fazladır.”

(N.F.Kısakürek, Ulu Hakan Abdülhamid Han)

 

OSMANLI AKINCILARI

 

Akıncı Ocağı, Türk ordusunun en seçkin sınıfını teşkil ediyordu. Son derece sıkı şartlarla akına ocağına efrat kabul ediliyordu. Akıncılar, Avrupa’da “Serhad” denen hududa yakın yerlerde otururlar, her türlü ver­gi, teklif ve resimden muaf olurlardı. “Akıncı Kanunnamesi” denen hususi kanunlan vardı, bunlara göre hareket ederlerdi. Beylerbeyinden, yani Türk umumi valilerinden emir almazlar, doğrudan doğruya padişa­hın şahsına merbut bulunurlardı.

Bu ocak sayesinde Avrupalılar, Türk sınırına teca­vüze yeltenmezlerdi. Zaten, Akıncalar Avrupa’nın ma­nevi kudretini imha etmişlerdi. Osmanlı’ya sonsuz ga­nimet taşımışlardır. Akınlar son derece gizli ve ani emirlerle vuku bulurdu. Akıncılar pek mahir süvari ve cenkçi idiler. Akına subayları birkaç Avrupa dili konu­şurlardı. Akın hareketi müthiş bir süratle yapılır, çok kısa zamanda büyük yollar geçilir. Avrupa’nın en içeri noktalarına kadar sızılır, düşmanın askeri kuvvetleri daima şaşırtılırdı.

(B.Türkiye Tarihi – Y.Öztuna)

 

SULTAN II. ABDÜLHAMİD HAN HAZRETLERİ’NİN İSLAMİ YAŞAYIŞLARI

 

Sağlam bir bünyesi ve idmanlı bir vücudu vardı. Çok az uyurdu. Şafaktan önce kalkardı. Beş vakit namazını kılar, daima Kur’an-ı Kerim ve Buhar-i Şerifi okurdu. Dindar, Allah (c.c.)’a bağlı, büyük bir müslüman idi. Abdestsiz yere basmazdı. Çok çalışkandı.

Milletini delicesine severdi. Ramazan aylarında, her dairede ayn ayn bir imam, iki müezzin ve iki harem ağasının refakatiyle teravih namazı kılınırdı. Kendileri ise teravih namazını ulema ve müezzinlerin refakatin­de kılarlardı. Erkek evladlarla amcalar da bu cemaate dahil olurlardı. Sarayın içinde dini hayat, başta Hün­kar, herkese hâkimdir.

Sultan’da dini his ve maverâî ürperti en bariz hususi­yetti. Allah (c.c.)’ın korkusunu, kalplerin en büyük mü­eyyidesi saydığı için devlet büyüklerini bu tarafların­dan tutmak ister, hareketlerindeki doğruluğu bu yol­dan ölçerdi. Hiç sebep yokken gece yarısı uykudan kaldırılıp saraya getirilen nice devlet ricali vardır ki huzu­ra çıktıkları zaman Sultan’ın yanında açık bir Kur’an-ı Kerim görmüşler ve O’na el basarak sadakatlerini teyid etmişlerdir.

O hiç bir an (havaî görünen işlerde bile) Allah (c.c.)’ı düşünmekten gafil olmamıştır. Sarayının yanıbaşındaki Şâzeli Dergahı’na müntesipri. Aynı zamanda Nakşî idi.

(N.F.Kısakürek, Ulu Hakan Abdülhamid Han)

 

ŞEYHÜLİSLÂM İBN-İ KEMAL

 

Asıl adı Şemseddin Ahmed olan İbn Kemâl 873/1468 de Tokat’ta doğmuştur. Babası Süleyman Çelebi, devri­nin tanınmış kumandanlarından idi. Büyükbabası Kemâl Paşa, Fatih Sultan Mehmed zamanı ümerasın­dan olup Edirne ve İstanbul’da vakıflar tesis etmiş ol­duğu bilinmektedir. İbn Kemâl’in annesi, Fatih devri alimlerinden İbn Küpel’in kızıdır.

Baba tarafından asker, anne tarafından ise ilim ile meşgul olan bir aileye mensup bulunan İbn Kemâl, ai­lesinin nezaretinde iyi bir tahsilden sonra, baba mesleği askerliği seçmiştir.

Genç bir sipahi iken, yüksek devlet erkânı huzurun­da iştirak ettiği bir toplantıya sonradan gelen Molla Lütfi, huzurda bulunan paşa ve beylere hiç ehemmiyet vermeden üst köşelerden birine geçip oturur. Sıradan bir müderris, bu kadar değerli kumandanların üstünde bir yere oturabiliyor. Kendisi de asker olarak ne kadar çalışırsa çalışsın bu mevkiye gelemeyecekdir. Bu sebep­le askerlikten ayrılıp ilme intisap etmeye karar verir. Edirne’ye dönünce Molla Lütfi ve daha birçok ulemânın derslerine devam eder. Sonra, ilk olarak Taş­lık Müderrisliğine atanır. 1511 yılında Üsküp’teki İshak Paşa Medresesi’ne nakledilir. Bir yıl sonra Edirne’deki Halebiye Medresesine tayin edilir.

Edirne üç Şerefeli Medreselerinde ve İstanbul Sahn-ı Seran Medreselerinde dersler verir. Oradan Edirne’deki Sultan Bayezid Medresesi müderrisliğine, 1516 yılında ise önce Edirne kadılığına; aynı yıl Anadolu Kazaskerli­ğine getirilir.

(Devamı yarın)

 

ŞEYHÜLİSLÂM İBN-İ KEMAL

 

(Dünden devam)

Yavuz S. Selim ile beraber, Mısır seferine katılır. Bu seferden dönüş esnasında atının ayağından sıçrayan ça­murun, Yavuz’un harmanisini kirletmesi üzerine, Padi­şahın: “Ulemânın atının ayağından sıçrayan çamurla­rın medâr-ı ziynet ve bâis-i metharet olacağı” sözlerini söylemesine sebep olur.

1519 yılında Anadolu Kazaskerliğinden, Edirne Dârul-Hadîs’ine, Sultan Bayezid Medresesi müderrisli­ğine tekrar getirilir. Bu dönemde İbn Kemâl, Kanuni Sultan Süleyman’ın seferlerine iştirak eder; 1525 yılında Zenbilli Ali Efendi’nin vefatı üzerine Şeyhülislâm olur.

Şeyhülislâmlığı sırasında, din, mezhep düşmanlarına karşı, ilim ve kalemi ile mücadele eder.

İbn Kemâl 2 Şevval 940/16 Nisan 1584 Cuma günü vefat eder. Edirnekapı dışındaki Mahmut Çelebi hazîresine defnedilir.

İnsanların yanında cinlerin de kendisinden fetva iste­melerinden dolayı ona: “Müfti’s sakaleyn” unvanı ve­rilmiştir.

Türkçe Divani, Yusuf ile Züleyha ve Kaside-i Bürde’nin manzum tercümeleri ve Manzum Darb-ı Mesel­leri, Farsça yazılmış, Türce ve Latinceye tercüme edil­miş, Ahlak ve Tasavvufa dair Nigaristan’ı, 209 eseri çe­şitli kütüphanelerde mevcuttur. Tevarih-i Al-i Osman, Fetva Mecmuası, Tefsirul Kur’ân, Hidaye, Buhâri Şerhi İbn Kemal’in eserleri arasındadır.

(Şeyhülislam İbn-i Kemâl, D. Vakıf Yayınları)

 

 

 

OSMANLI’DA TEMİZLİK

 

Temizlik, Osmanlıya göre, imandan gelir. 1655’de İs­tanbul ve Batı Anadolu’yu gezen Jean de Thévenot, şöyle der: “Türkler normal boylu, mütenâsib vücudlu bir ırktır. Avrupa’da görülen beden kusurları, meselâ topallık, hele kanburluk fevkalâde azdır. Dilimizdeki “Türk gibi kuvvetli” meseli boş yere söylenmemiştir. Sıhhatli, kuvvetli, uzun ömürlü insanlardır. Az hasta olurlar. Hastalarına evlerinde çok ihtimam ile bakarlar. Oburluk etmez, ölçülü yer, bir öğünde çok çeşitli şeyler yemezler, sık yıkanırlar. Sanıyorum bu yüzden hasta olmazlar. Avrupa’daki bir çok hastalık, meselâ böbrek taşı, meçhuldür.” “Türkler’in tuvaletleri çok temizdir.” “Dünyanın en temiz insanlarıdır.” “Yemekten önce ve sonra mutlaka ellerini ve ağızlarını yıkarlar.” “Türk mutfağı çok temizdir. En küçük bir kire tahammülleri yoktur. Sofra takınılan temizlikten parıldar.” “En yok­sul bir Türk köylüsünün evinin temizliği hayrete şayandır. Türk hastahâneleri, Avrupa hastahânelerinden çok daha temizdir. Türkler bu hayâtı asırlardan be­ri yaşıyorlar. Bizde ise temizlik yarım asır önce başlayabilmiştir.” Yere tükürmek bir Frenk âdetidir ve Türkler’ce hayret mevzuudur, zira Türk, mendilini çıkarıp tükürür.

(Osmanlı Devleti Tarihi, Yılmaz Öztuna, C. 2)

***

AYET-İ KERÎME

 

“İnsanların yaptıkları her şey kitâblarda kayıtlıdır.” (Rahman Sûresi: 52)

 

AVRUPA’DA OSMANLI TAKLİDİ (MODASI)

 

Osmanlı taklidi, geçmiş asırlarda zaman zaman, Os­manlı konusunun çok merak edilmesi ve bu konunun çok işlenmesidir.

Güzel sanatlarda, kılık kıyafette, edebiyatta, yiyip iç­mede, adetlerde Türk modası, zaman zaman Avru­pa’da salgın halinde ve devamlı olmuştur.

Yayın hayatında Osmanlı ve Türkler, asırlarca birinci derecede merak konusu olmuştur. Meselâ 1609 yılında Fransa’da Osmanlı hakkında yayınlanan kitapların sa­yısı, bütün Amerika kıtası için yayınlananın iki misli­dir.

Diğer bir moda Türk isimleri koymaktır, İtalya’da ye­ni doğan çocuklara “Türk” ve “Osman” gibi adlar koy­mak modası başlamıştı. Daha Bizans devrinde bir Grek papazının adı “Osman” idi.

Ayakkabıdan başlığa kadar her çeşit Osmanlı giyim eşyasının taklidi, Batıda yaygın bir moda idi. Asil Ma­carlar, Osmanlılar gibi kürk, sarık ve sorguç taşımayı şeref sayıyorlardı.

  1. asra gelene kadar Osmanlı süvarisi kıyafeti taşı­yan Alman süvari alayları görüldü. XVI. asırda Fransa Kraliçesi, Osmanlı kumaşından elbise giymekle kalmı­yor, Osmanlı terzileri tarzında, kesim ve dikişle elbise diktiriyordu. Bunun için İstanbul’a, Türk terzilerinin yanında, çıraklık yapıp, sanatlarını öğrenmek için Fran­sız terziler yollanmıştı. Demek en üstün moda merkezi de İstanbul’du.

(Yılmaz Öztuna B.T. Tarihi)

HALİFE ÖMER BİN ABDÜLAZİZ (R.A.) HAZRETLERİ

 

Annesi, Ömer bin Hattab (r.a.)’ın oğlu Asım (r.a.)’ın kızıdır. Halife olmadan önce de, halifeliği sırasında da kulluk yolunda ve istikametteydi. Her yönüyle Hülefâ-yı Râşidîn’e benzetilir. İmam-ı Şâfi ve İmam-ı Süfyân-ı Sevri (r.a.) Ömer bin Abdülaziz (r.a.)’i Hülefâyı Râşidîn’in beşincisi kabul ederler.

Kendinden geçerek namaz kılarlardı.

Mâlik bin Enes (r.a.):

“Ömer bin Abdülaziz (r.a.) kıldırdığı namaz Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kıldırdığı namaza benziyordu.” derler.

Halife olduktan sonra, öteki halifelerin bindikleri at­lara binmeyip kendi katırı ile yetindi. Saraya geldiğin­de halı, kilim ve makatları kaldırttı. Hepsini sattırarak bedellerini devlet hazinesine ekledi. Halife ailesinden olanların mülkiyetinde bulunan geniş toprakları da ay­nı gayeyle sattırmıştır. Şeriata uymayan ne varsa hepsi­ni kaldırttı.

Bir gün hizmetçilerden birini, saray mutfağında su ısıtırken gördü:

“Devletin parası boş yere ve kişi faydasına harcan­mış, ödemen gerekir.” diyerek iki akçelik odun aldırtıp mutfak anbarına koydurtmuştur.

Günün birinde bir kurdun koyun kaptığı duyuldu.

Arif bir kişi:

“Herhalde halife vefat etmiş olmalı.” dedi. Çok geçmedi halifenin vefat haberi duyuldu.

Allah-ü Teâlâ hepsinin makamlarını Cennet kılsın ve bizleri de onların nurlu yollarından ayırmasın. Amin.

(Bostanzâde Yahya Efendi, Tarih-i Sâf)

 

OSMANLILARDA SAYGI VE SEVGİ

 

Osmanlı İmparatorluğu’nda büyüklük unsuru üç’tür yaş, makam ve servet. Genç yaşlıya, ast üst makamdakine, yoksul zengine saygı gösterir ve gene bu sır bo­zulmaksızın şefkat görür. Türk toplumunda baştan çık­mış, yüz kızartıcı işler yapan çocuk, nâdirdir. Ana ve baba saygısı çok büyüktür. Aile büyüklerinin sözleri dinlenir. Erkeklerde de, kadınlarda da evlad sevgisi çok barizdir, ihtiyarlık, Osmanlı’da olduğu gibi hiç bir yerde hürmete mazhar değildir. Çocuklarını daha fazla şefkat ve alaka içinde yaşatan bir memleket de bilmiyo­rum. Sokaklarda çocuğunu omuzuna, kucağına alarak yürüyen, onu fazla yürütmekten, yormaktan sakınan çok baba görülür. Ama büyüyen çocuk, babasına bü­yük saygı gösterir, emretmedikçe oturamaz. Yalnız ba­ba değil, babasının unvanı neyse efendi baba, diye hitab eder. Küçük kardeş, büyüğüne saygı gösterir. Bü­yük kardeş asla ismiyle çağıramaz, abla ve ağabey de­nir ki, başka toplumlarda bu kelimeler bilinmez. Baba oğlunu, sadrazam olsa bile, yalın ismiyle çağırır. Baba ölünce ailede otorite büyük oğula geçer.

Osmanlı için sadakat bir görevdir. Fakat vefa insanlı­ğın en belirgin duygusudur. Sadakatsiz olan haindir. Fakat vefasız olan, insan bile değildir Müslümanlar vaadlerine ve yeminlerine mutlak sadakat gösterirler.

(Osmanlı Devleti Tarihi, Y. Öztuna C.2, Sh.: 210)

 

OSMANLI’DA ŞEYHÜLİSLÂM

 

Şeyhülislam, Osmanlı düzeninde, Osmanlı Hanedanı hâriç, sadrâzam’dan sonra, devletin ikinci büyük me’mûru idi. İlmiyye sınıfının başı idi. 1425’de taht müflisine bu unvan verilerek “meşîhat” veya “meşîhat-i İslâmiyye” denen müessese başladı.

Padişahların, bazı şahsi mes’elelerde tutumlarının şer’i şerife uygun olup olmadığına dair şeyhülislamdan fetva istemeleri, nüfuzlarını arttırıyordu. Zira padişah, halife idi ama, halife islam dininde Müslümanların kar­deşlik ve birliğin sembolü, toplayıcısı, dinin en büyüğü ve lideridir.

Şeyhülislamın durumu öyle müstesna idi ki, şahsen Divan-ı Hümâyun (hükümet) üyesi olmadığı halde, iki muavini, Rumeli ve Anadolu kazaskerleri, hükü­met üyesi idiler.

Şeyhülislamın çok büyük imtiyazlarından biri, padi­şahın kendisini oturduğu yerde karşılayamaması, me­rasimlerde ayağa kalkarak karşılaması, padişahın elleri­ni ve omuzlarını iki eliyle tuttuktan sonra hükümdarın yakasını veya omuzunu öpmesi, asla elini öpmemesidir. Bu suretle padişah; din, ilim ve adalete, onun başı olan şeyhülislamın şahsında saygı göstermiş olurdu. Sadrazam’ı ise padişah oturarak karşılardı. Şeyhülislam’ın asıl görevi fetva vermekti. Şeriata göre o konu­nun nasıl olduğu bildirilmekle beraber, sonunda daima “Allahu alem = Allah en iyi bilendir” şer’i ibaresi var­dır. Son karar Kadıya aittir.

(Osmanlı Devlet Tarihi, Y.Öztuna, C.: 2, Sh.: 148)

 

HİCRİ TARİHİN BAŞLANGICI

 

Muharrem, Hicri senenin ilk ayıdır. Hicri tarih; Resul-i Ekrem (s.a.v.)’in Mekke’den Medineye hicretiyle başlar. Hicretin 16. senesi scnralannda, Hz. Ömer (r.a.)’in emriyle Medine’de bir meclis toplanarak tarih meselesi konuşulmuş, Hz. Ali (k.v.)’nin teklifi ile hicret tarihi birinci ay olarak kabul olunmuştur. Bir gün Hz. Ömer (r.a.)’e Şaban ayı tarihli bir mahkeme ilâmı, su­nulmuştur. Bu ilâma, tarihin ayı yazılıp yılı yazılma­mıştır. Hz. Ömer (r.a.):

“Bu hangi yılın Şâbanı’dır. Bu yılın mı geçen sene­nin mi?” diye sormak zorunda kaldı.

Bu sırada, Yemen vilayeti mal emini Ya’lâ b. Ümeyye’den günü, ayı, yılı yerli yerinde düzgün yazılar al­maya başlamış, bu şekil Hz. Ömer (r.a.)’in çok hoşuna gitmişti. Bunun üzerine Muharrem’in 1. günü hicri tari­hin başlangıcına vesile olmuştur.

Bu feyizli ve bereketli günün, her müslüman tarafın­dan kutlanması ve kardeşlerini kutlaması dini bir borç­tur. Bu hicretle doğan İslam Devleri (30) yıl gibi çok kı­sa bir zamanda Endülüs’ten Çin’e kadar, cihanın en kıymetli mıntıkasında insanları, din ve vicdan hürriye­tine, sulha sükûna kavuşturmuştur.

***

MESCİTLERİ BİNA VE İMAR

 

Mescitleri bina ve imar eden ehli iman hakkında büyük müjdeler vardır. Bir Hadis-i Şerifte Resulullah (s.a.v.): “Her kim, Allah Teâlâ (c.c)’nın rızasını dileyerek bir mescid bina ederse Hak Teâlâ (c.c.) da ona Cennette bir ev bina eder.” buyurmuştur.

 

 

 

 

OSMANLI DEVLETİNİN NÜFUZU

 

  1. Asrın ilk çeyreğinde Osmanlı, bir cihan dev­lerinin enkazı idi. Ancak devlet öylesine sağlam temel­lere oturtulmuş, öylesine şanlı bir tarih yalamıştı ki, bu enkaz bile göz kamaştırıyor, hased uyandırıyordu. Nü­fuzu da hâlâ büyüktü, telkin ettiği saygı azametliydi.

Bir imparatorluk, mütecanis ve milli devletler gibi değildir, idaresi daha çok san’at ve tecrübeye bağlıdır. Bir devletin, en uzak ve ücra köşelerde toprakları var­dır. Devletin sahibi de umumiyetle tek bir millettir. O tek milletin sadece askeri gücü, o kadar dağınık ve çe­şitli şartlardaki ülkeleri tutmaya kâfi değildir. O ülkele­ri ve milletleri tutmak bir sanattır ki, devlet sahibi ol­mamış milletler bu san’atı hiç bilmezler.

Osmanlılar, devleti çok defa askerlerle tutmamış­lardır. Zaten bu çizgiden itibaren artık Türk askeri bu işe yetişemezdi. Son devirde II. Abdülhamid Han, im­paratorluk san’atının üstadı idi. Adeta irsen tevarüs edilmiş bir kabiliyetle bu işi yaptı. Bunun ne büyük bir incelik olduğunu kavrayamayan ve bu san’atı hiç bil­meyen ittihadçılar, muazzam mirası kolayca harcadılar. Osmanlı Devleti 1683’den bu yana büyük topraklar kaybetmişti ama, ceste ceste, adeta hesapla kaybetmiş­ti. Hesapsız harcama, İttihad ve Terakki’nin eseridir ve devleti yıkıştır.

(Y. Öztuna, B.T.Tarihi)

 

GAZİ OSMAN PAŞA

 

Gazi Osman Nuri Paşa 1832 yılında Tokat’da doğdu. Tokatlı Yağcıoğulları ailesindendir. Babası İstanbul’da olduğundan çocukken ailece, İstanbul’a göç etmişlerdir. Beşiktaş Askeri Rüşdiyesi’nden mezun olduktan sonra Kırım Harbi’ne gönderildi.

Askerlik mesleğindeki fevkalâde başarıları neticesinde, 1877 Osmanlı-Rus Harbi (93 Harbi)nde Müşirlik rütbesine yükselmişti. Bu harpte icra ettiği fevkalâde başarılı “Plevne Müdafaasıyla” tarihlere “19. yüzyılın en başarılı askeri” unvanıyla geçmiştir. Bu müdafaa, bütün dünya ordularına yeni “savunma stratejisi ve prensipleri” kazandırmıştır. Bu savaşta Ruslara esir düşmüş, dünyada pek az savaş esirine gösterilen hürmet ona gösterilmiş; 1878’de İstanbul’a döndüğünde Padişah II. Abdülhamid Han, Gazi Osman Paşa’yı kucaklamış, alnından öpmüş ve: “Sen benim yüzümü ağarttın, iki cihanda yüzün ak olsun” diye dua buyurmuşlar, birçok hediye ve nişanlar vermişlerdir. Mabeyn Müşirliği ve Harbiye Nazırlığı görevleri verilmiş, 1900 yılının 4 Nisan’ı 5 Nisan’a bağlayan gecesi, irtihal etmiş, Sultan II. Abdülhamid Han’ın yaptırdığı, Fatih Camii’ndeki türbesine defnedilmiştir (Rahmetullahi Aleyh).

Gazi Osman Paşa çok cesur, zeki, iyi nişancı bir askerdir. Geceleri az uyur, sabah namazından sonra Kur’an okur, haftada bir defa hatim indirirdi. Gayet az yemek yerdi. Vazife başında çok ciddi idi. Hâsılı Ashab-ı Kiram (r.anhümâ)’yı her haliyle örnek alırdı.

 

 

 

 

OSMAN GAZİ’NİN RÜYASI

 

Söğüt ve nâhiyesini devr ü teftiş ederken bir gece, bir köy imamının evine misafir olmuş, oturduğu mahallin arka tarafındaki dolapta ise imamın Mushaf-ı Şerifi kalmış imâm efendi, telaş ile Mushaf-ı Şerifi alıp yüksecik bir raf üstüne kaldırmış. Osman Bey ümmî, fakat özü sağ ve kalbi temiz bir zât olup “O nasıl kitaptır?” diye imam efendiden sormuş. O dahi “Allah Teâlâ haz­retlerinin Peygamberimiz (s.a.v.) hazretlerine gökten indirdiği Kur’an-ı Kerim’dir ki cümle ahkamı şer’iyyeyi onda beyan buyurmuştur.” diye cevap vermiş ve odasına çekilip uykuya varmış. Osman Bey abdest alıp namaz kıldıktan sonra Mushaf-ı Şerife teveccüh ederek el bağlayıp sabaha kadar ayak üstünde durmuş, fakat seher vaktinde yastığa dayanıp biraz uyukladığı esna­da kendisine taraf-ı Hak (c c.)’dan rüyada “Sen benim kelâmıma bu kadar ihtiram ve ta’zim ettin, ben de se­nin evladını kıyamete dek dâim olacak bir saltanat ile tekrim ettim” diye bir hitap gelmiş. Osman Bey dehşet­le uyanıp Cenab-ı Hak(c.c.)’a Hamd-ü Sena etmiştir.

Ve Dua gerçekleşir, Osman Bey ideal de, fethe, ülke açmaya yeni toprakları dârü’l-İslam haline getirmeye muktedir olur.

 

HADİS-İ ŞERİF

Resulullah (s.a.v.) buyurdular:

“Tahkika sizden bana en yakın olan kimse, beni salat-ı selâm ile çokça yadeden, (bana çokça salavat getirendir.)” (Camiussağir)

 

OTLUKBELİ MEYDAN MUHAREBESİ (1473)

 

Fatih Sultan Mehmed 190.000 askerle Otlukbeli sah­rasına girdi. Orduya savaş düzeni verdi. Uzun Hasan 300.000 süvari ile burada bekliyordu.

Uzun Hasan, tecrübeli askerdi. Osmanlı ordusunun ne idüğünü duymuştu. Fakat Osmanlı seyyar ordusu­nu gözleriyle görmemişti. Ordunun Otlukbeli sahrası­na sancaklar açıp Mehter vurdurarak girişindeki düze­ni, askerin üniformalarının kumaşının kalitesini, ağır teçhizatını görünce “Vay kahbe Osmânoğlu, ne derya düzmüş!” dediği meşhurdur. Hayatında “top, tüfek çengini görmemişti”. Osmanlı topçu ve tüfekli ağır pi­yade ateşiyle, süvari alaylarının şapır şapır döküldüğü­nü, büyük teessürle gördü. Birliklerine hakim olamadı, ateşli silahlarla, yiğit Türkmen atlıları ve o derece yiğit olan atları karmakarışık olmuştu, iki kanattaki kolor­dulara, kıskacı kapamak emrini veren Fatih, Akkoyunlular can havliyle kıskacın ucundan fırlamaya çalışır­ken ihtiyattaki iki kolordusu ile firar yollarını da kesti. Muharebenin, 8. ve sonuncu saatinde Ulu Şehzade Bâyezid, babasının emriyle, Uzun Hasan’ın otağı üzeri­ne yürüdü. Mukavemet edemeyen Uzun Hasan, otağı­nı bırakarak, zamanında çok ünlü olan Arab atına atla­yıp kaçtı. Muharebe meydanını terkederken yanındaki Sultânzâde Karamânoğlu Pir Ahmed Bey’e: “Behey Karamânoğlu, hanedanın harâb olsun, bed-nâm olmama sebep oldun. Benim Osmanlı ile ne işim var­dı?” dediği meşhurdur.

(Osmanlı Devleti Tarihi – Y. Öztuna)

 

YAVUZ SULTAN SELİM HAN’IN İRAN SEFER-İ HÜMAYUNU

 

Yavuz Sultan Selim Hân’ın, başkumandanlık ettiği Ordu-yu Hümâyûn, 20 Mart 1514’te sefer emri aldı. İz­mit’e gelindiğinde, Şah İsmail’in casusu yakalandı. Ya­kalanan casusun eline tutuşturduğu, harp ilânını muhtevî nota ile, Tebriz’e Şah’ına gönderdi. 2 Temmuz’da Sivas’a gelindi. 40.000 kişilik bir kuvvet, burada bırakıldı. 100.000 kişilik bir kuvvetle, yola devam edil­di. Şah İsmail, Osmanlı ordusunun, konaklayabileceği yerlerdeki mahsul ve meskenlerin yakılmasını emretti. Fakat, Osmanlı ordusu yolundan alıkonulamadı. Gün­lerce gidiliyor, düşmandan bir haber bile gelmiyordu. 14 Ağustos’ta yeniçeriler İstanbul’a dönmek için teza­hürat yaptılar. Dünyanın öbür ucuna kadar yürüseler Şah İsmail’e tesadüf edilemeyeceğini söylediler. Yavuz, derhal atına atladı ve yeniçerilere müessir ve sert bir şekilde hitap ettikten sonra, istikametine atını sürdü. Hü­kümdarın azminin tesirinde kalan ordu, onu takip etti. Ordu, 22 Ağustos’ta Tebriz’in batısında ve bugün İran topraklarında kalan, Şah İsmail’in muazzam kuvvetle­riyle karşı karşıya geldi. Vakit geçmiş, akşam olmuştu. O gece toplanan harp meclisinde, 23 Ağustos’ta fecirle beraber, düşmana taarruza karar verildi. 23 Ağustos Osmanlı’nın kaderinin tayin edildiği tarihi çok mühim bir gündür.

(Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi)

HİKMET

 

“Bir devletin devam ve bekâsı, adaletle mümkün olur.” (Hz. Ali r.a.)

 

EBUSSUÛD EFENDİ

 

Şöhreti asırları aşıp, zamanımıza ulaşan Ebussuûd Efendi, 896/1490 yılında doğmuştur. Babası Ali Kuşçu’nun öğrencilerinden, Şeyh Muhammed Muhyiddin Yavsı, annesi Ali Kuşçu’nun yeğenidir. İlk öğrenimini, babasının yanında yapmış, zekası, çalışkanlığı ile şöh­reti ilim çevresinde yayılmıştır. Müeyyed-zâde Abdur­rahman Efendi, Mevlâna, Seyyidi ve İbn Kemâl’den ders almıştır, İnegöl’deki İshak Paşa Medresesi’nde, Davudpaşa, Mahmutpaşa ve Gebze Mustafapaşa Medreseleri’nde, görevde bulunmuş, daha sonra Bursa, İs­tanbul kadılığı ve Rumeli kazaskerliği yapmıştır. 1545’de Şeyhülislâmlığa atanmıştır. Bu görevi tam 30 yıl sürmüştür.

İskilip’de yapdırdığı camiî, İskilip Bağözü köyünde yaptırdığı mektep ve mescidi, İstanbul’da yaptırdığı mektep ve çeşmeleri, hamamı halen ayakta olan eserle­ridir. Bunların ayakta kalabilmesi için İstanbul ve İski­lip yöresinde bir kısım tanınmaz (emlak ve arazi) vakfetmiştir.

Kanuni Sultan Süleyman’ın vefatı üzerine yazdığı mersiye şöyle başlar:

“Yıldırım gürültüsü mü, yoksa İsrâfil Sûr’u mu?

Ki böyle doldu kıyamet sayhalarıyla yeryüzü

Bundan her tarafa büyük bir haile isabet etti.

Bundan bütün insanlar Tûr’daki helâk hâdisesini tattı.”

Kanuni Sultan Süleyman Han vefat ettiğinde cenaze namazını Ebussuûd Efendi kıldırmıştır.

Kendi devrinde kalemle kılıcı birleştirmiş, servet ve makamın imkânlarını en iyi şekilde ilmin hizmetinde kullanarak ölmez eserler ortaya koymuştur.

 

MALAZGİRT MEYDAN MUHAREBESİ

 

Romanos Diogenes, bütün Bizans ülkelerinden muh­telif milletlere mensup 200.000 civarında ordu hazırla­yarak, Doğu Anadolu’ya doğru ilerlemeye başladı. Al­parslan savaşı kabule mecbur kaldı. Sultanın ordusu 50.000 civarında idi. Alparslan elçiler göndererek sulh teklifinde bulundu.

24 Ağustos 1071’de, red cevabını alan Alparslan, or­dusunu çok güzel bir şekilde yerleştirdi. Bu arada, Ab­basi Halifesi, Cuma günü İslam dünyasındaki bütün camilerde, Alparslan’ın zafer kazanması için, dua edil­mesini istemişti. Sultan Alparslan, 26 Ağustos 1071 Cu­ma günü askere hitaben te’sirli bir konuşma, manidar bir dua yapmıştı.

Savaş başladı. Taktik icabı Türkler geri çekildi. Hilal şeklini alıp her taraftan düşmana saldırıldı. Bizanslılar feci şekilde mağlup oldular. Romanos Diogones esir düştü. Alparslan, imparatora iyi muamele yapmış, son­ra da bir antlaşma yapmıştır. Bizanslılar anlaşmayı bozmuş bunun üzerine: “Bu günden itibaren mevcut sulh sona ermiştir. Artık haç’a tapanlar öldürülecek, memle­ketleri fetholunacaktır. Kartallar gibi uçunuz, Bizanslı­lara merhamet etmeyiniz.” diyerek Anadolu’nun fethi­nin tamamlanması lâzım geldiğini ilân etmiştir.

Bu zafer Türklerin, Anadolu’yu fethederek yerleşme­sine sebep olmuştur. Malazgirt aynı zamanda İslâmlıkla Hıristiyanlığın hesaplaşması idi ki İslam’ın lehine sonuçlanmıştır.

(Anahatlarıyla İslam Tarihi, Sh.: 167)

 

HİLAFETİN OSMANOĞULLARI’NA GEÇMESİ

 

Yavuz’un Mısır seferi, onun İslâm Birliği (Osm. İttihâd-ı İslam) idealinin, en mühim safhası olarak, dü­şünülmüştü. Sultân Selim Han, İslâm Birliğini en iyi Osmanlı devletinin başaracağı kanâatinde idi.

Sultân Selim Han’ın Haleb’deki ilk cuma namazında, kendini halîfe gibi gördüğü muhakkaktır. Halep Ulu Câmiî’ndeki ilk cuma namazında (29.8.1516), hutbe’yi Sultân Selim Han nâmına okuyan hatib, Yavuz’u “Hâkimü’l-Haremyni’ş-Şerifeyn” diye anınca pâdişâh müdahale ederek, “Hâkim” kelimesini “Hadim” olarak değiştirmiştir. Bilindiği gibi Osmânoğulları’ndan gelen halifeler, 1924’e kadar, resmen “Hâdimül-Haremey-ni’ş-Şerîfeyn” ünvanıyla anılmışlardır. Gözyaşlarını tu­tamayan Sultân Selim Han, Peygamber (s.a.v.)’in, meşru halefi olmanın sevinciyle, oturduğu yerdeki seccadeyi kaldırarak, alnını câmiîn mermer zeminine değdirmek suretiyle, şükran secdesine kapanmıştır. Bu dindarlık ve tevazu, cemâati heyecanlandırmış ve elektriklemiştir.

Üçüncü Mütevekkil’in, Ayasofya’daki merasimden sonra, Eyüp Sultan Ebâ-Eyyubi’l-Ensari (r a.) Camiî’nde Sultan Selim han’a kılıç kuşatıp, hıl’at giydirdiği, bu merasime, İstanbul’a getirilen Ezher Üniversitesi ulemâsı ile, Osmanlı ulemâsının da katıldığı, bu ulemâ meclisinin kararıyla hilâfetin Osmânoğulları’na geçtiği, târihi rivayetler cümlesindendir.

(Osmanlı Devleti Tarihi, Y. Öztuna, Sh.: 158)

 

HİCAZIN İLHAKI

 

Sultan Selim Han, Kahire’de otururken dünyanın siyasi haritası temelinden değişmişti. Venedik Cumhuriyeti Kıbrıs için Mısır’a ödediği 8000 altın verginin Osmanlılara ödenmesini kararlaştırmıştı. Mekke emiri Şerif II. Berekât, büyük oğlunu Kahire’ye Sultan Selim Han’a gönderdi. Mekke, Medine, Kabe, Ravza-i Mutahhara anahtarlarını, ellerinde bulunan diğer mukaddes emanetleri Sultan Selim Han’a teslim etti ve Hicaz’ın tabiyetini arzetti. (6 Temmuz 1512) Mukaddes emanetler, içinde en mühimleri Sancak-ı Şerif ile, Hırka-ı Sâadet’tir. Hz.Osman (r.a) ile Hz Ali (r a.)’nin el yazı­ları ile iki Kur’ân-ı Kerim vardır. Hepsi İstanbul’a geti­rilerek Topkapı Sarayı’nda inşa edilen Hırka i Şerif dai­resine kondu, bu günde oradadır.

Mısır’ın alınmasıyla Osmanlı Nüfuzu, Sudan’a, Libya’ya, Cezayir’e yayıldı. Kahire’ye gelen Yemen elçileri, tabiyyetlerini Sultan Selim Han’a arzettiler

Mısır’ın fethi ve yıkılmaz devletlerden telakkıy edilen Memlüklülerin hezimeti, İslam dünyası kadar, Avru­pa’da da büyük tesirler yaptı. Osmanlı Devleti çok ge­niş ölçüde Kuzey ve Güney Afrika’ya ayak basmış, Hind Okyanusu’na açılmıştı. Bu başarı Avrupa’yı sin­dirdi.

***

HADİS-İ ŞERİF

 

“Beş şey fıtrattan (Peygamberin sünnetinden)dir. Ka­sık kılının tıraş edilmesi, sünnet olmak, bıyıkların ke­silmesi, koltuk altı kıllarının yolunması, tırnakların ke­silmesi.” (Tirmizi)

 

KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN HAN’IN ŞAHSİYETİ

 

Doğu dilleri dışında Sırpça da bilen Sultân Süleyman, büyük bir divan sahibi, şair, hattat, değerli taşlar müte­hassısı idi. 13 Sefer-i Humâyun’un müddet bakımından toplamı 10 yıl, 7 ay, 7 gündür. Bu müddeti İstanbul dı­şında, at üzerinde veya otağında ordu içinde geçirdi. Bursa ve Edirne’de oturması ve sık sık diğer şehirlere gitmesi bunun dışındadır.

Diplomasi ve devlet idaresinde gösterdiği deha bakı­mından Fatih’den, askerlik dehâsı bakımından, Fatih ve babası Yavuz’dan sonra gelir.

Charles-Quint’den daha büyük şahsiyetti. Başında bulunduğu Türk İmparatorluğu’nu, hiç bir Avrupa devletinin aynı müddet içinde tekâmülüyle mukayese dahi edilemeyecek derecede halefine teslim etti. (N. longa)

Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi ile beraber yaptığı ka­nunlar 19. asır başlarına kadar yürürlükte kalmıştır. Ebussuûd Efendi bunları şeriat ve örfi hukukla çok mahirane bağdaştırmıştır. Bu kanunlar dikkatle uygulan­mış, kanun yaptığı için değil, bunları adaletle tatbik et­tiği için millet Sultan Süleyman’a “Kanûnî”demişlerdir.

Kanunî devri; en geniş sınırların elde edildiği dönem değildir. En muhteşem devletin, en iyi yönetildiği dö­nemdir.

Kanunî devrini, o yıllarda yaşıyan Latıyfî hiç bir mübalâğa taşımıyan şu baliğ cümle ile ifade eder. “Bir Sultân-ı azıymı’ş-şandır ki, her kıtada hutbesi yürür ve bin bir kafada nevbeti vurulur.”

 

BİR MEKTUP

 

Kanuni Sultan Süleyman’ın Ebussuûd Efendiye Nis’ten yazdığı mektup:

“Halde haldaşım, yaşta akranım, ahret kardeşim, hak yolda arkadaşım olan Ebussuûd Efendiye sonsuz dualar sunduktan sonra, durumunuz nedir, nasıldır sıhhatiniz, sağlığınız? Allah, gizli hazinesinden eski gücünüzü ihsan etsin, sonsuz sıhhat, ayet ve selamet nasip etsin! Onun bereket ve keremiyle lütfen, mübarek vakitlerde bu acizlerini kalplerinden çıkarmayıp unutmayalar. İnşallah düşman yerle bir olur, yıkılır ve üzüntüsünden yok olur; İslam ordusu da ta­mamen galip ve muzaffer olup Allah (c.c.)’ın rızasına uygun hareket etmiş olur. Daima duacı olan riya ve gösterişten uzak ve samimi olan Allah(c.c.)’ın kulu Süleyman.

(Ebussuûd Efendi – Kültür bakanlığı Yay.)

***

ABDESTİN LÜZUMU

 

Namaz gibi birtakım dini vazifeleri yerine getirmek için abdeste ihtiyaç vardır. Bu vazifelerden herbirinin yapılması abdestin bir sebebidir. Abdestsiz bir kimse namaz kılamaz. Kabe’yi tavaf edemez. Kur’ân-ı Kerîm’î doğrudan eline alamaz. Kur’ân ayetlerine hiç bir zaman el süremez. Bunlar haramdır.

Kur’an-ı Kerîm’i ezberinde ve elini sürmeksizin karşı­dan bakarak okuyabilir. Abdest ile âkîl-baliğ olan ve su­yu kullanabilecek her müslüman sorumludur.

 

OSMANLI ADALETİNİN ÜSTÜNLÜĞÜ

 

Osmanlı devrindeki adalet sisteminin üstünlüğü, o devrin Batılı müşâhidlerinin ifadesiyle rahatça ortaya çıkmaktadır.

Birçok hıristiyan, adaleti ağır ve kararsız olan hıristiyan ülkelerindeki yurdlarını bırakarak Osmanlı Devleti’ne gelip yerleşiyordu.

Mutlak bir dini hürriyet hüküm sürerdi ve kimse şu veya bu inanca sahip olduğundan dolayı, bir müşküle karşılaşmazdı.

Fütuhat devrinde Balkan hıristiyanlarının Osman­lılar için umumi telâkkileri şöyle idi; “Bu gelen pâdişâh gayet adildir.”

Osmanlı idaresini fethedilen memeleketler için, nihai derecede müsamahakâr olduğunu kaydetmeden geç­memelidir. Bu memleketler ahalisini Osmanlılar, dillerinde, dinlerinde hatta bazan iç düzenlerinin büyük bir kısmında tamamen serbest bırakıyorlardı.

Osmanlılar için çok defa vergi almak, memleketin dış savunma ve iç asayişini sağlamak için kâfi geliyordu.

XVI. asırdan beri Osmanlı Devleti ile siyasi ticari ala­kası bulunmayan veya onunla savaşmayan bir tek Av­rupa devleti yoktur. Bütün XVI. ve XVII. asırlar boyun­ca Batı’nın en kudretli devleti olan Osmanlı Devleti, muhteşem bir teşkilâta, hiç bir Avrupa devletinin tasavvur edemeyeceği zenginlikte bir mali kudrete, dünya­nın en mükemmel kara ordusuna, topçusuna, bütün Akdeniz’e hakim donanmasına hûlâsa, baştanbaşa Av­rupa’yı kendisinin saymaya mecbur eden bir güce sahip bulunuyordu.

(Y. Öztuna – B. Türkiye Tarihi)

 

OSMANLI HASTAHANELERİ

 

Evliya Çelebi, Fatih, Süleymaniye, Sultan Ahmet Hastahanelerinden bahseder. Fatih Hastahanesi için şu bilgiyi verir

“70 oda, 80 kubbelidir. 200 kişi hizmet eder Hekim başısı bilginlerdendir. Ayak üstü tedavi edilenler ve ya­tırılarak tedavi edilenler de vardı ilaçları bedavadır. Yatanlara çok iyi bakarlar. Hizmetler Allah (c.c) rızası ve padişahın ruhu selâmeti için yapılırdı. Vakfeden Hazret-i Fatih böyle şart koşmuştur. Hastalara sımalı diba kumaşlarından elbiseler giydirilir. Yemekleri o ka­dar zengindir ki, hastalara en iyi av kuşlarının etleri de yedirilirdi Hastahane üç bölümdür. Bir bölümde er­kekler, diğerinde kadınlar, üçüncüsünde gayri müslimler tedavi edilir. Bu hastahane akıl hastalarına mahsus­tur. Divanelere musiki iyi geldiği için, hastahanenin ça­lıcı ve okuyucu musiki hey’eti vardır. Süleymaniye ve Sultan Ahmet hastahaneleri ise akıl hastası kabul et­mezler.” Gene Evliya Celebi, Kahire hastahanelerini de anlatır. Musa Ezher, Sultan Müeyyet ve Sultan Kanun hastahaneleri en mükemmelidir. Ezher, yalnız akıl has­tası kabul etmektedir. En büyükleri Kalavun Hastahanesi’dir. Çok büyük kare şeklinde (150 adım x 150 adım) bir hastahanedir Memlûk Türk Sultanlarından Kalavun’un eseridir. Zengin vakıfları ve büyük ecza imalâthaneleri vardır. Burada yapılan ilâçlar Avrupa’ya ihraç olunur. “Rum (Anadolu), Arab (Arab ülkeleri) ve Acem’de (İran) misli yok bir binayı ibret-nümâ’dır. ”

Mekke’de Osmanlılar bir hastahane yaptırmışlardır. Abdurrahman Hüseyin adlı başhekimin adı bir yazma­da geçmektedir. (T. T. K. Edirne 321)

 

SULTAN ALPARSLAN HAZRETLERİ

 

Adüddevle İzzeddin Ebû Şücâ Sultan Alparslan Mehmed demekle ün salmıştır Bağdat halifesi, hil’atlar gönderip sultanlığını onaylamıştı. Tedbirli, cömert ve zeki bir sultandı. Adalete düşkünlüğü ile ayrıca meşhurdur. Mukaddes gazaları, cihadları dillere destandır. Akıllıdır, tedbirleriyle ülkeyi ve fethettiği yerleri güven ve bayındırlığa kavuşturmuştur.

1071 Malazgirt Zaferi İslâm ve dünya tarihinde bir dönüm noktasıdır. Haçlılar elbirliği edip müslüman ül­kelerine hücuma geçmişlerdi. Halife, durumu Alpars­lan’a duyurdu. Alparslan kendisinden beş kat daha faz­la olan bu haçlı ordusunu hezimete uğrattı. Başkumandanlarını esir aldı. Fakat ellibin altın başvergisi ve zengin hazinelerini de elde ederek serbest bıraktı.

Veziri Nizamülmülk yüksek düşünceli, bilgili, tedbir­li, adaletsever bir devlet adamıydı. Nizamülmülk’e, dü­rüstlüğünün ve yöneticilikteki başarısının bir sonucu olarak Bağdat’ta sultan denilirdi. Tarihte de «Nizamiye Medresesi» diye anılan medresenin müessisidir.

***

Alparslan’ın hükümdarlık süresi dokuz yıldır. Sultan Alparslan’ın İslâm’a olan en büyük hizmeti «Ehl-i Sün­net Akaidi» ni muhafaza ve müdafaya çalışmasıdır. Bu yüzden Sultan Alparslan İsmailiye mezhebinin kurucu­su Hasan Sabbah’ın müridlerinden Yusuf adlı bir kale­nin kumandanı tarafından şehid edilmiştir.

(Bostanzade Yahya Efendi Tarih-iSaf)

 

OSMANLI’NIN CİHAN SİYASETİ

 

XVI. asırda hiç bir mühim mes’ele yoktu ki Osmanlı siyaseti ilgilenmesin ve ağırlığını hissetirmesin. Sumatra’dan (Endonezya), Tulon’a (Fransa), Mombasa’dan (Afrika), Astırhan’a (Rusya) kadar Osmanlı kuvvetleri, dünyanın dört köşesinde faaliyette idiler. Bu Kanuni’nin gaza fikrine dayandırdığı dünya siyaseti idi.

Kanuni devrinde yaşayan Hatıyfi, şöyle diyor: “Bir sultan-ı aziymüşşandır ki her kıtada hutbesi yürür ve her bir kal’ada nevbeti vurulur.” Bu ifadede en küçük bir mübalağa olduğu iddia edilemez.

Kanuni devrinde Osmanlı öyle bir güç derecesine erişti ki, dünyanın geri kalan bütün devletlerinin güçle­rinin toplamı Osmanlı İmparatorluğu’nunkinden aşağı­da kalıyordu.

***

  1. ÖMER (R.A.)’İN ÖRNEK DAVRANIŞI

 

Hz. Ömer (r.a.) Şam’ı teslim almaya gittiğinde hizmetçisiyle sırası ile deveye binmişlerdi. Şam’a yaklaşınca ve binme sırası hizmetçide iken bir nehre rastlamışlar.
Hz. ömer (r.a.) ayakkabısını koltuğuna almış, paçalarını sıvamış ve devesinin yularından çekerek nehri geç­mişlerdi. Kendisin karşılamaya gelen ve o anda nehrin kenarında duran ordu komutanı: “Ya Emirel Mû’minin, Şam’ın ileri gelenleri seni karşılamaya gel­mişler, bu halini görürlerse hoş görmeyecek ve bu durumuna başka bir mana vereceklerdir,” deyince Hz. Ömer (r.a.): “Cenab-ı Hak, bizi İslam dini ile aziz kılmıştır. Biz O’nun rızasını dileriz” cevabını vermiş­tir.

(Marifetname C, 2/ 171)

 

 

 

 

 

 

SULTAN I. MURAD HÜDAVENDİGAR

 

Saltanatı müddetince, hiçbir devlet adamı tarafından üstüne çıkılamayan büyük bir siyasetle Osmanlıları idare etmiştir. Sultan Murad’ın hükümdarlığı esnasında vukua gelen inkılablar, bütün tarihin en hayret veren vak’alarından biridir, kendisinin harb hususundaki evveliyat ve gayreti babasınınki gibi idi. (Orhan Gazi) Fa­kat babasının bıraktığından daha geniş bir icraat saha­sına yayılmış olduğu için daha müşkül vaziyetlere ma­ruz kaldığı halde gevşememişti.

Rumeli ve Anadolu’da yaptığı 37 harbi zaferle bitir­miştir. Doğuştan hükümdar yaratılmıştır. Sultan Mu­rad’ın sayesinde küçük Osmanlı kavmi bir tek mefkure peşinde birleşen millet olmuştu.

(İngiliz Tar. Gibbons. Fransız tar Grenard)

***

PAZARTESİ – PERŞEMBE ORUCU

 

Ebu Hureyre (r.a.)’nin rivayetine göre: Resûlullah (s.a.v.): “Ameller pazartesi ve perşembe günleri yüce Allah’a arz olunur. Bunun için ben de ameli­min oruçlu bulunduğum sırada arz edilmesini se­verim.” buyurmuştur.

Hz. Aişe de: “Peygamber (s.a.v) pazartesi ve per­şembe orucuna devam ederdi. Resûlullah (s.a.v.), bir ayın cumartesi, pazar ve pazartesi günleri öte­ki ayın da salı, çarşamba ve perşembe günleri oruç tutardı.” demiştir.

 

KANUNÎ S. SÜLEYMAN’DA TEVEKKÜL

 

Rodos’un fethine giderken Anadolu’dan Rodos Adası’na geçmek için hocası aynı zamanda Divan üyesi Hayreddirt Efendi ile bir kadırgaya binerler. Tam o an­da iki yandan toplar tüfekler atılmaya başlayınca gemi­nin direkleri kırılır. Süleyman Han, asla korkmayarak hocasına:

( Niçin korkuyor ve titriyorsunuz? diye sordukça o muhterem kişi:

( Topun tüfeğin sesi, sakin durmaya elveriyor mu? Dünya başıma dar oldu. Nasıl korkmayayım, padişa­hım.” demiş. Bir yandan da seslerin fasılalarından fay­dalanıp:

— Aman Padişahım! siz de bir kıyıcığa saklansanız?” öğüdünü eksik etmezmiş. Sultan onun bu duru­muna şaşakalıp:

( Allah (c.c.)’a tevekkülünün azlığından böyle ya­pıyor.” buyuruyormuş.

Allah (c.c.) adını her yerde duyurmak uğruna pek fazla çaba gösterip; yaşı yetmişe varmışken bile yok olası kafirlere gençler gibi saldırmıştır.

Elkas seferinde (İran’a açılan 1548 seferi) Bostan Efen­di rahmetli kadıasker olarak yanında bulunuyordu.

“Sürme Şahım asker-i rahmani şeytan üstüne Şâhı mat et şahsuvarım sür atın var üstüne” şiirini Sultan Süleyman’a takdim eder. Padişah Van kalesini alır ama kalenin sağlamlığını görünce: “Bu, çaba ve yılmazlık ile biter iş değildir, doğrudan doğruya Bostan efendi’nin kerametidir.” der.

(Bostancızâde Yahya Efendi, T. Sâf)

 

KANUNÎ S. SÜLEYMAN’DA TEVEKKÜL

 

Rodos’un fethine giderken Anadolu’dan Rodos Adası’na geçmek için hocası aynı zamanda Divan üyesi Hayreddirt Efendi ile bir kadırgaya binerler. Tam o an­da iki yandan toplar tüfekler atılmaya başlayınca gemi­nin direkleri kırılır. Süleyman Han, asla korkmayarak hocasına:

( Niçin korkuyor ve titriyorsunuz? diye sordukça o muhterem kişi:

( Topun tüfeğin sesi, sakin durmaya elveriyor mu? Dünya başıma dar oldu. Nasıl korkmayayım, padişa­hım.” demiş. Bir yandan da seslerin fasılalarından fay­dalanıp:

— Aman Padişahım! siz de bir kıyıcığa saklansanız?” öğüdünü eksik etmezmiş. Sultan onun bu duru­muna şaşakalıp:

( Allah (c.c.)’a tevekkülünün azlığından böyle ya­pıyor.” buyuruyormuş.

Allah (c.c.) adını her yerde duyurmak uğruna pek fazla çaba gösterip; yaşı yetmişe varmışken bile yok olası kafirlere gençler gibi saldırmıştır.

Elkas seferinde (İran’a açılan 1548 seferi) Bostan Efen­di rahmetli kadıasker olarak yanında bulunuyordu.

“Sürme Şahım asker-i rahmani şeytan üstüne Şâhı mat et şahsuvarım sür atın var üstüne” şiirini Sultan Süleyman’a takdim eder. Padişah Van kalesini alır ama kalenin sağlamlığını görünce: “Bu, çaba ve yılmazlık ile biter iş değildir, doğrudan doğruya Bostan efendi’nin kerametidir.” der.

(Bostancızâde Yahya Efendi, T. Sâf)

 

CEMAATLE NAMAZ

 

Yalnız kılınan namazla, cemaatle kılınan namaz ara­sında bir rivayete göre yirmiyedi; diğer bir rivayete gö­re de yirmibeş derece fark vardır.

Bir kimse beş vakit namazını cemaatle kılarsa Allah ona beş güzel hâl nasip eder:

— Geçim sıkıntısını ondan alır.

— Kabir azabını ondan kaldırır.

— Amel defterini sağından verir.

— Sırattan yıldırım hızı ile geçer.

— Cennete hesapsız girer

Cemaatle namaz kılmaya karşı tembel davrananı ise Allahu Teâlâ oniki şeyle cezalandırır.

Onların: Üçü dünyada, üçü ölürken, üçü kabirde, üçü de Kıyamet Günü’ndedir.

Dünyadakiler şunlardır: Kazancının ve rızkının bere­keti kalkar. Diğer amelleri de makbul olmaz. Yüzünden iyilik nişanı kalkar; insanların kalbine onun için düş­manlık konur.

Ölüm anındakiler şunlardır: Ruhu aç olarak alınır. Susuz olarak alınır. Can vermesi çok zor olur.

Kabirdekiler şunlardır: Münker Nekir’in sertliğine uğrar. Kabri karanlık olur. Kabri onu sıkar.

Kıyamet Günü şunlar olur: Hesabı şiddetli olur. Rabbi ona gazaplı durur. Allah ona cehennem azabı çektirir.

Ebû Zer (R.A), Resûlullah (S.A.V)’dan aynı mânâda bir başka hadis-i şerif anlatmıştır.

Mücahid (R.A) şöyle anlatır:

Adamın biri İbn Abbas (R.A)’a geldi, şöyle dedi:

Yâ İbn Abbas! Şu adam hakkında ne dersin? Gece namazına kalkar, gündüz oruç tutar. Ancak cuma na­mazına gitmez. Namazını da cemaatle kılmaz. Bu hali ile ölse yeri neredir?

Şu cevabı aldı!

— Cehenneme gider.

Bir ay boyunca aynı şeyi sordu. Hep aynı cevabı aldı.

(Tenbihü’l Gâfilîn)

 

SULTAN II. MURAD HÂN HAZRETLERİ

 

Uzun boylu, ak benizli, tatlı dilli ve konuşkan olduğu bilinmektedir. Yüzü güzel olup doğan burunluydu. Şehlâ gözlüydü. Sakallarının rengi kırmızı ve sarıya ça­lıyordu.

Dünyaya önem vermeden ve Allah (c.c.)’ın haram kıl­dığı şeylerden sakınarak yaşamada, iyilik etmede eşi yoktu. Altın, gümüş kaplardan yemek yememiş, çinili tabaklar kullanmıştır. Törene katılmadığı zamanlarda ipekli ve serâser giymezmiş. İyiliğe çok meyilli oluşu, Allah-ü Teâlâ’ya daha ziyâde yaklaşmak istemesi yü­zünden tahtını oğlu Fâtih Sultan Mehmed Han’a bırakıp:

“Nice bir meyi ü rağbet mâsivâya

Ya bu hizmet ne vakt olur Hudâ’ya

Vukuf olursa ömr-ü nâzenîne

Yüzüm sürem ubûdiyet yerine

Çün kadd-i ömrü sarf ittim hevâda

Hesabım noliser rûz-i cezada.”

demiş, sultanlığın taht ve tacından feragat etmiştir.

Tahta çıktığı sıralarda “Düzme Mustafa” adında bir celâli türedi ve Murad Hân’ın ordusunu dağıttı. Bunun üzerine Emir Sultan Hazretleri rüyalarında Resûlullah (S.A.V) Hazretlerinden rica etmişler, dördüncü rüyala­rından sultanın Murad Hân olduğu kendisine Resû­lullah (S.A.V) tarafından bildirilmiştir.

Âlim ve şâirlere çok değer vermiş, devrinde ilim ve irfan hayatı çok ileri seviyelere ulaşmıştır. Savaştan ka­çıp haydutluk yapanları yakalayıp herkesin gözü önün­de idam ettiren ilk Osmanlı padişahıdır.

(Bostanzâde Yahya Efendi, Tarih-i Sâf)

 

YILDIRIM BAYEZİD HAN’IN ÖRNEK ADALETİ

 

Yıldırım Bayezid Han, Bursa’da Ulucâmi’nin inşasını murad edinir. Fakat ma’bedin kurulacağı yerin tam or­tasında bir kadının evi bulunmaktadır. Çok uğraşırlarsa da kadın evini satmak istemez. Sonunda cami tamamla­nır amma, o ev olduğu gibi ortasında kalır!.. Caminin ibâdete açılmasından bir süre sonra ev sahibi kadın ölür. Bu defa da soyu sopu, evin satılmasına, yerinin camiye katılmasına razı olmazlar. Nihayet kaide dışına çıkılarak ev yeri camiye eklenir. Ne çare ki o kısım açık kalmıştır. Halk arasında Bursa Ulucâmi ortasındaki açıklığın bu olduğu söylenir durur. Bir padişahın adale­te ve şeriata bağlılığı ise ancak bu kadar olabilir.

(Bostanzâde Yahya Efendi, Târih-i Sâf)

Osmanlı ordusu Karaman Eyaletine harman ve hasat vaktinde geldi. Bütün hububat ovalarda idi. ‘Yıldırım Han, ordu içinde öyle bir disiplin temin etmişlerdi ki hiçbir asker parasız birşey alamıyordu. Konya Hisarı muhasara olunduktan sonra asker kaleye yakın varıp: “Aman bizlere çıkıp arpa ve buğday satın zahiremiz yoktur” diye rica ederlerdi. Sonra askerlerin gerçekten doğru söylediklerini görerek kaleden çıkıp buğday ve arpa sattılar. Yıldırım Han’ın ne kadar insaflı ve adalet sahibi olduğunu görünce kaleyi teslim ettiler. Birçok kale halkı kendiliklerinden teslim oldular.

(Müneccimbaşı Derviş Ahmed Dede; Müneccimbaşı Tarihi)

 

 

ORUÇ REİS

 

Kuzey Afrika’da İslâm dininin istikbâlini kurtaran ve İslâm birliğini kuran Müslüman Türk denizcisidir. Sayı­ca çok olan İspanyollar Tlemseni ele geçirmiş ve çok az sayıdaki Oruç Reis ve maiyetindekileri takibe başlamış­tır. Rio Salardo ırmağına varan Oruç Reis kendisi ırma­ğı geçerek kurtulduğu halde ırmağın öbür tarafında geçemeyip kalan Levendlerini orada yalnız bırakmayı kendisine yakıştıramamış ve tekrar geri dönerek düş­manla çarpışmış; teslim olmayı kabul etmeyip kalbine sokulan kılıçla şehid olmuştur.

Şehadetinde 48 yaşında idi. Evlenmemiş ve çocuğu olmamıştır. Uzuna yakın boylu, güneşten yanmış esmer benizli, kızıl sakallı, kızıla yakın kumral saçlı, ateşli na­zarlar saçan ela gözlü, çok geniş omuzlu, bünyece çok kuvvetli ve mukaavim, son derece cömert, eli açık, mer­hametli, âlicenâb, işlerinde çok ciddi ve sert, otoriter, levendleri tarafından mutlak mânâda sayılıp sevilir, kor­kusuz, cûr’etkâr, zekî, en büyük müşkillere çâre bul­makta eşsiz, üstün silahşör, hatâ yapılmasından hoşlan­maz, büyük deha sahibi denizci idi. “Büyük bir dâhi ve büyük bir Fâtih olup, bir tek Türk olmayan Kuzey Afri­ka’ya yerleşmesi, inanılmaz bir basandır. Fransız Mare­şali Bugeaud, XIX. asırda Oruç’un taktiğini taklid ede­rek Cezayir ülkesini fethetmiştir.

(Yılmaz Öztuna Osmanlı Devleti-I)

 

OSMANLI SU MİMARİSİ

 

Su mimarisinin, sıhhatle çok yakın ilgisi vardır. Kap­lıcalar, ılıcalar, hamamlar, çeşmeler, sebiller, selsebiller, şadırvanlar, havuzlar, fıskiyeler vb. yapılar, su mimari­sine ait bulunmaktadır.

Sıcak su kaynaklarını Türkler çok sevmişlerdir. Der­hal umumî hamam ve içmeler haline getirmişler, üstü açık olanlarına “Ilıca” kapalı olanlarına “Kaplıca” de­mişlerdir. XVII. asır ortalarında İstanbul’da 14.838 ha­mam bulunuyordu. Bunların 302’si umumî diğerleri hususî hamamlardır. Her konakta bir, her sarayda bir kaç hamam bulunması şarttı. Bazı büyükçe evlerde bile müstakil hamamlar vardı.

Çeşmeler, şüphesiz hamamlardan boldu. Yalnız çeş­melerin hepsi umuma açık olduğu halde hamamların çoğu hususi idi. Fatih’in İstanbul’da 200, ikinci Beya­zıd’ın 70, Kanunî’nin 700 çeşme yaptırdığını Evliya Çe­lebi yazmaktadır. Evliya Çelebi, Dördüncü Murat’ın musahip ve hanendesi iken bu padişahın Topkapı Sarayı’nda yıkandığı hamamı görmüştür. Köşelerinde ha­vuzlar ve fıskiyeler vardır. Her kurnaya iki lüleden biri sıcak, diğeri soğuk akar. Çok değerli taşlarla döşenmiş­tir. Duvarlarına güzel koksun diye misk ve anber bulaştırılmıştır.

(Yılmaz Öztuna, a.g.e. C. 9 Sh.194)

 

ULU HAKAN’IN DIŞ SİYASETİNDEN BİR MİSAL

 

İngiltere doğuda bir ermeni prensliği kurdur­mak istiyordu. Bunun için ermenileri ayaklandır­dı. Abdulhamit Han bu ermeni ayaklanmasını bastırdı. Bir defa daha meydana gelmemesi ve halkın kendini koruması için Hamidiye süvari alaylarını kurdu. Subayları Kürd beylerinden ve çocuklarından seçildi. Bunlara verilen en yükseği albay olan subay rütbeleri yalnız kendi alayların­da geçerli idi. Bu ise Avrupa devletlerinin işine gelmiyordu. Bunun için İngiltere, Fransa ve Rus­ya (11.5.1895) da Kürt alayların ilgasını ve ermenilerden jandarma birliklerinin kurulması gibi maddeler içeren bir nota verdiler.

Abdülhamid Han zor durumdaydı. Gerçi bu notaya Almanya, Avusturya, Macaristan ve İtal­ya’nın katılmasına engel olmuştur. Ancak diğer­leri bertaraf edilmeliydi. Bunun için de ünlü ta­rihçi Harotaux’a göre Fransa dışişleri bakanına yüklü bir miktarda rüşvet verilerek bu ittifak par­çalanmış oldu. Böylece İngiltere’nin tek kalacağı­nı hesaplayan yüce hakan 11 Mayıs’ta notayı red­detti. Bu örnek Abdulhamit Han’ın siyasi dehasının bir ürünüdür.

 

SULTAN ALAÂDDİN KEYKUBÂD (R. ALEYH)

Güzel yüzlü, melek tabiatlı, adalete eğilimi fazla, doğ­ruluktan şaşmayan, zekâsıyla yeryüzünü bezeyen, sayı­sız fetihlerde bulunmuş bir padişahtı. Sultanlığı boyun­ca adalet, baştâcı edilmişti. Sultanü’l-ulemâ, Sadreddîn-i Konevî ve Molla Hünkârî gibi nice velîler, fazıllar, Keykubâd döneminde Konya’ya toplanmışlardı. Ertuğrul Gâzî de bu büyük sultanın adalet ışığı altında koş­muştu.

Alaâddin Keykubâd, Konya Kalesi’nin gökyüzüne yükselen dış duvarlarını yaptırmıştır. İnşaat bitince ka­pısının üzerine esere uyacak kitabe hazırlamasını Sultanü’l-ulemâ’dan rica etmişti. O da Arapça olarak şu söz­leri nazmetmiştir:

“Bu savunma duvarları, coşkun akınları (hücumları) da, geçmişin korkulu hayellerini de yüzgeri eder. Gece­nin karanlığını ağlayıp sızlamakla gidermek nasıl müm­kün değilse, tedbirsizlikten doğacak felâketlerin tesiriy­le dövünmek de fayda vermez.”

Moğollar’ın saldırıları sebebiyle Keykubâd’dan yar­dım talep eden Abbasî Halifesi Nâsırbillah, elçi olarak Şahabeddin Sühreverdî (k.s.) Hazretleri’ni göndermiş, bu vesileyle sultanlık izni, kıymetli hediyeler, bedeli biçilemeyecek değerde hil’atlar da sunmuştur. Keykubâd, bu ziyaret sırasında Sühreverdî (k.s.) Hazretleri ile uzun sohbetlerde bulunmuş ve nasıl bir söz ustası olduğunu ispatlamıştır.

(Bostanzâde Yahya Efendi, Tarih-i Sâf)

 

SULTAN ALAÂDDİN KEYKUBÂD (R. ALEYH)

 

Güzel yüzlü, melek tabiatlı, adalete eğilimi fazla, doğ­ruluktan şaşmayan, zekâsıyla yeryüzünü bezeyen, sayı­sız fetihlerde bulunmuş bir padişahtı. Sultanlığı boyun­ca adalet, baştâcı edilmişti. Sultanü’l-ulemâ, Sadreddîn-i Konevî ve Molla Hünkârî gibi nice velîler, fazıllar, Keykubâd döneminde Konya’ya toplanmışlardı. Ertuğrul Gâzî de bu büyük sultanın adalet ışığı altında koş­muştu.

Alaâddin Keykubâd, Konya Kalesi’nin gökyüzüne yükselen dış duvarlarını yaptırmıştır. İnşaat bitince ka­pısının üzerine esere uyacak kitabe hazırlamasını Sultanü’l-ulemâ’dan rica etmişti. O da Arapça olarak şu söz­leri nazmetmiştir:

“Bu savunma duvarları, coşkun akınları (hücumları) da, geçmişin korkulu hayellerini de yüzgeri eder. Gece­nin karanlığını ağlayıp sızlamakla gidermek nasıl müm­kün değilse, tedbirsizlikten doğacak felâketlerin tesiriy­le dövünmek de fayda vermez.”

Moğollar’ın saldırıları sebebiyle Keykubâd’dan yar­dım talep eden Abbasî Halifesi Nâsırbillah, elçi olarak Şahabeddin Sühreverdî (k.s.) Hazretleri’ni göndermiş, bu vesileyle sultanlık izni, kıymetli hediyeler, bedeli biçilemeyecek değerde hil’atlar da sunmuştur. Keykubâd, bu ziyaret sırasında Sühreverdî (k.s.) Hazretleri ile uzun sohbetlerde bulunmuş ve nasıl bir söz ustası olduğunu ispatlamıştır.

(Bostanzâde Yahya Efendi, Tarih-i Sâf)

 

OSMANLI ORDUSUNUN KUVVET VE KUDRETİ

 

İspanya Kralı Charles-Guint’in Kanuni nezdindeki fevkalade büyükelçisi Baron van Busberg bakın ne di­yor:

Osmanlı sistemini kendi sistemimizle kıyas ettiğim zaman, istikbalin başımıza getireceği şeyleri düşünerek titriyorum. Bir ordu galip gelecek ve payidar olacak, di­ğeri de mahv olacaktır. Çünkü, şüphesiz, ikisi de sağ­lam surette devam edemezler. Osmanlı’nın her tarafın­da, kuvvetli bir imparatorluğun bütün kaynakları mev­cut, hiç sarsılmamış bir kuvvet var; sefer görmüş asker­ler, zafer alışkanlıkları, meşakkatlere tahammül kabili­yeti, birlik, düzen, disiplin, kanaatkârlık, uyanıklık var. Bizim tarafta ise, umumi fakirlik, hususi israf, sarsılmış kuvvet, bozulmuş maneviyat, tahammülsüzlük ve idmansızlık var. Askerlerimiz serkeştir, subaylarımız tamâhkârdır. Disiplini istihkar ediyoruz. Sebatsızlık, serkeşlik, sarhoşluk, sefahat bizde bol bol mevcuttur. Bütün bunların en kötüsü Osmanlının zafere, bizim de hezimete alışkın olmamızdır. Neticenin ne olacağını tahminde tereddüt, artık caiz midir?

(Büyük Türkiye Tarihi-Y. Öztuna)

***

Enes İbn-i Malik (R.A) dedi ki, Resûlullah (S.A.V) bu­yurdular:

“Ebu Bekir’i sevmek mağfireti icab ettirir, Ömer’i sevmek isyân’ın günahlarını yok eder, Os­man’ı sevmek İman-ı takviye eder, Ali’yi sevmek cehennem ateşini söndürür.”

 

ŞEYHÜLİSLÂM İBN KEMÂL

 

Asıl adı Şemseddin Ahmed olan İbn Kemâl 873/1468’de Tokat’ta doğmuştur. Babası Süleyman Çe­lebi, devrinin tanınmış kumandanlarından idi. Büyük­babası Kemâl Paşa, Fatih Sultan Mehmed zamanı üme­rasından olup Edirne ve İstanbul’da vakıflar tesis etmiş olduğu bilinmektedir. İbn Kemâl’in annesi, Fatih devri alimlerinden İbn Küpel’in kızıdır.

Baba tarafından asker, anne tarafından ise ilim ile meşgul olan bir aileye mensup bulunan İbn Kemâl, aile­sinin nezaretinde iyi bir tahsilden sonra, baba mesleği askerliği seçmiştir.

Genç bir sipahi iken, yüksek devlet erkânı huzurunda iştirak ettiği bir toplantıya sonradan gelen Molla Lütfi, huzurda bulunan paşa ve beylere hiç ehemmiyet ver­meden üst köşelerden birine geçip oturur. Sıradan bir müderris, bu kadar değerli kumandanların üstünde bir yere oturabiliyor. Kendisi de asker olarak ne kadar çalı­şırsa çalışsın bu mevkiye gelemeyecektir. Bu sebeple as­kerlikten ayrılıp ilme intisap etmeye karar verir. Edir­ne’ye dönünce Molla Lütfi ve daha birçok ulemânın derslerine devam eder. Sonra, ilk olarak Taşlık Müderrisliğine atanır. 1511 yılında Üsküp’teki İshak Paşa Medresesi’ne nakledilir. Bir yıl sonra Edirne’deki Halebiye Medresesi’ne tayin edilir.

Edirne üç şerefeli medreselerinde ve İstanbul Sahn-ı Seman Medreselerinde dersler verir. Ondan Edirne’de­ki Sultan Bayezid Medresesi müderrisliğine, 1516 yılın­da ise önce Edirne kadılığına; aynı yıl Anadolu Kazaskerliğine getirilir.

(Devamı yarın)

ŞEYHÜLİSLÂM İBN KEMÂL

 

Asıl adı Şemseddin Ahmed olan İbn Kemâl 873/1468’de Tokat’ta doğmuştur. Babası Süleyman Çe­lebi, devrinin tanınmış kumandanlarından idi. Büyük­babası Kemâl Paşa, Fatih Sultan Mehmed zamanı üme­rasından olup Edirne ve İstanbul’da vakıflar tesis etmiş olduğu bilinmektedir. İbn Kemâl’in annesi, Fatih devri alimlerinden İbn Küpel’in kızıdır.

Baba tarafından asker, anne tarafından ise ilim ile meşgul olan bir aileye mensup bulunan İbn Kemâl, aile­sinin nezaretinde iyi bir tahsilden sonra, baba mesleği askerliği seçmiştir.

Genç bir sipahi iken, yüksek devlet erkânı huzurunda iştirak ettiği bir toplantıya sonradan gelen Molla Lütfi, huzurda bulunan paşa ve beylere hiç ehemmiyet ver­meden üst köşelerden birine geçip oturur. Sıradan bir müderris, bu kadar değerli kumandanların üstünde bir yere oturabiliyor. Kendisi de asker olarak ne kadar çalı­şırsa çalışsın bu mevkiye gelemeyecektir. Bu sebeple as­kerlikten ayrılıp ilme intisap etmeye karar verir. Edir­ne’ye dönünce Molla Lütfi ve daha birçok ulemânın derslerine devam eder. Sonra, ilk olarak Taşlık Müderrisliğine atanır. 1511 yılında Üsküp’teki İshak Paşa Medresesi’ne nakledilir. Bir yıl sonra Edirne’deki Halebiye Medresesi’ne tayin edilir.

Edirne üç şerefeli medreselerinde ve İstanbul Sahn-ı Seman Medreselerinde dersler verir. Ondan Edirne’de­ki Sultan Bayezid Medresesi müderrisliğine, 1516 yılın­da ise önce Edirne kadılığına; aynı yıl Anadolu Kazaskerliğine getirilir.

(Devamı yarın)

HALİFE HARUNÜ’R-REŞİD

 

Ak benizli, güzel yüzlü, uzun boylu, söz ustası bir ha­lifeydi. Geceli gündüzlü yüzer rek’at namaz kılan, bir yıl hacca bir yıl savaşa giderdi. Dokuz defa hacca, sekiz defa da savaşa gitmiştir. Hacca gidişlerinin birisinde Mekke ile Medine arasındaki yolu yaya olarak yürümüştür.

Cömertliği ile nice yoksulu zengin etmiştir. Şeriat hü­kümlerini uygularken fazıllara ve âlimlere mutlaka da­nışırdı. Hatta bir seferinde âmâ bir âlimi yemeğe davet edip ibrikle eline su döktüğü nakledilir. Şeyhlerin, âlimlerin ayaklarına kadar gidip yüzlerini görmekten, gönüllerini kazanmaktan asla uzak durmazmış. İmam-ı Mâlik (R.A) Hazretleri’nin evine giderek ondan hadîs-i şerîf öğrendiği rivayet edilir. Müftüsü ve kadıaskeri İmam-ı Ebû Yûsuf (R.A), her günkü sohbet arkadaşı ise İmam-ı Muhammed (R.A) idi. Çağının kutbu sayılan Ahmed Sebtî (k.s.) Hazretleri, Harunü’r-Reşid (R.A)’in oğludur. Veziri Yahya bin Hâlid bin Bermek’tir. Bunun oğullan da vezir olmuşlardır.

Evliyâullah’tan olan Behlül Dana (R.A) Hazretleri, Harunü’r-Reşîd’in kardeşidir denilir. Bu zat, halifeyi dâima ikaz etmiş, halife de onun sözünü tutmuş, onun dediğinden çıkmamaya gayret göstermiştir.

(Bostanzâde Yahya Efendi, Tarihi Sâf)

 

HALİFE HARUNÜ’R-REŞİD

 

Ak benizli, güzel yüzlü, uzun boylu, söz ustası bir ha­lifeydi. Geceli gündüzlü yüzer rek’at namaz kılan, bir yıl hacca bir yıl savaşa giderdi. Dokuz defa hacca, sekiz defa da savaşa gitmiştir. Hacca gidişlerinin birisinde Mekke ile Medine arasındaki yolu yaya olarak yürümüştür.

Cömertliği ile nice yoksulu zengin etmiştir. Şeriat hü­kümlerini uygularken fazıllara ve âlimlere mutlaka da­nışırdı. Hatta bir seferinde âmâ bir âlimi yemeğe davet edip ibrikle eline su döktüğü nakledilir. Şeyhlerin, âlimlerin ayaklarına kadar gidip yüzlerini görmekten, gönüllerini kazanmaktan asla uzak durmazmış. İmam-ı Mâlik (R.A) Hazretleri’nin evine giderek ondan hadîs-i şerîf öğrendiği rivayet edilir. Müftüsü ve kadıaskeri İmam-ı Ebû Yûsuf (R.A), her günkü sohbet arkadaşı ise İmam-ı Muhammed (R.A) idi. Çağının kutbu sayılan Ahmed Sebtî (k.s.) Hazretleri, Harunü’r-Reşid (R.A)’in oğludur. Veziri Yahya bin Hâlid bin Bermek’tir. Bunun oğullan da vezir olmuşlardır.

Evliyâullah’tan olan Behlül Dana (R.A) Hazretleri, Harunü’r-Reşîd’in kardeşidir denilir. Bu zat, halifeyi dâima ikaz etmiş, halife de onun sözünü tutmuş, onun dediğinden çıkmamaya gayret göstermiştir.

(Bostanzâde Yahya Efendi, Tarihi Sâf)

 

GAZİ OSMAN PAŞA

 

Gazi Osman Nuri Paşa 1832 yılında Tokat’da doğdu. Tokatlı Yağcıoğulları ailesindendir. Babası İstanbul’da olduğundan çocukken ailece, İstanbul’a göç etmişlerdir. Beşiktaş Askeri Rüşdiyesi’nden mezun olduktan sonra Kırım Harbi’ne gönderildi.

Askerlik mesleğindeki fevkalâde basanları neticesin­de, 1877 Osmanlı-Rus Harbi (93 Harbi)’nde Müşirlik rütbesine yükselmişti. Bu harpte icra ettiği fevkalâde başarılı “Plevne Müdafaasıyla” tarihlere “19. yüzyılın en başarılı askeri” unvanıyla geçmiştir. Bu müdafaa, bütün dünya ordularına yeni “savunma stratejisi ve prensiple­ri” kazandırmıştır. Bu savaşta Ruslara esir düşmüş, dünyada pek az savaş esirine gösterilen hürmet ona gösterilmiş; 1878’de İstanbul’a döndüğünde Padişah II. Abdülhamid Han, Gazi Osman Paşa’yı kucaklamış, alnından öpmüş ve: “Sen benim yüzümü ağarttın, iki ci­handa yüzün ak olsun” diye dua buyurmuşlar, birçok hediye ve nişanlar vermişlerdir. Mabeyn Müşirliği ve Harbiye Nazırlığı görevleri verilmiş, 1900 yılının 4 Nisan’ı 5 Nisan’a bağlayan gecesi, irtihal etmiş, Sultan II. Abdülhamid Han’ın yaptırdığı, Fatih Camii’ndeki tür­besine defnedilmiştir (Rahmetullahı Aleyh).

Gazi Osman Paşa çok cesur, zeki, iyi nişancı bir as­kerdir. Geceleri az uyur, sabah namazından sonra Kur’an okur, haftada bir defa hatim indirirdi. Gayet az yemek yerdi. Vazife başında çok ciddi idi. Hâsılı Ashab-ı Kiram (r.anhümâ)’yı her haliyle örnek alırdı.

 

KANUNİ S. SÜLEYMAN’DA TEVEKKÜL

 

Rodos’un fethine giderken Anadolu’dan Rodos Adası’na geçmek için hocası aynı zamanda Divan üyesi Hayreddin Efendi ile bir kadırgaya binerler. Tam o anda iki yandan toplar tüfekler atılmaya başlayınca geminin di­rekleri kırılır. Süleyman Han, asla korkmayarak hocası­na:

“— Niçin korkuyor ve titriyorsunuz?” diye sordukça o muhterem kişi:

“— Topun tüfeğin sesi, sakin durmaya elveriyor mu? Dünya başıma dar oldu. Nasıl korkmayayım, pa­dişahım?” demiş. Bir yandan da seslerin fasılalarından faydalanıp:

“— Aman Padişahım! Siz de bir kıyıcığa saklanı­nız?” öğüdünü eksik etmezmiş. Sultan, onun bu duru­muna şaşakalıp:

“— Allah (c.c.)’a tevekkülünün azlığından böyle ya­pıyor” buyurmuş.

Allah (c.c.) adını her yerde duyurmak uğruna pek faz­la çaba gösterip yaşı yetmişe varmışken bile yok olası kâfirlere gençler gibi saldırmıştır.

***

Elkas seferinde (İran’a açılan 1548 seferi) Bostan Efen­di rahmetli kadıasker olarak yanında bulunuyordu.

“Sürme Şâhım asker-i rahmâni şeytan üstüne Şâhı mat et şehsuvârım sür atın Van üstüne” şiirini Sultan Süleyman’a takdim eder. Padişah Van Kalesi’ni alır ama kalenin sağlamlığını görünce: “— Bu, çaba ve yılmazlık ile biter iş değildir, doğrudan doğruya Bostan Efendi’nin kerametidir” der.

(Bostanzâde Yahya Efendi, T. Sâf)

 

OTLUKBELİ SAVAŞI (11 Ağustos 1473)

 

Fâtih Sultan Mehmed Han, 11 Nisan 1473 tarihinde Er­zincan yakınlarına gelirken, Orduy-u Hümayun öncüsü Hâs Murad Paşa’nın kumandasındaki tümen Akkoyunlulara çatıp bozuldu. Paşa şehid düştü. Bir hafta sonra Fâtih Otlukbeli sahrasına girdi. Uzun Hasan 300.000 sü­varisi ile burada bekliyordu. Orduy-u Hümayun 190.000 asker olup 5 kolorduya ayrılmıştı.

Uzun Hasan tecrübeli askerdi. Osmanlı ordusunun kuvvetini duymuştu. Fakat gözleriyle görmemişti. Ordu­nun Otlukbeli sahrasına sancaklar açtırıp, mehter vurarak girişindeki düzeni, askerin üniformalarının kumaşının kalitesini ve ağır teçhizatını görünce: “Vay Osmanoğlu ne derya düzmüş” dediği meşhurdur.

Osmanlı Ordusu’nun topçu ve tüfekli ağır piyade ate­şiyle, süvari alaylarının şapır şapır döküldüğünü büyük teessürle gördü. Birliklerine hakim olamadı. Akkoyunlular can havliyle kıskacın ucundan fırlamaya çalışırken Fâtih ihtiyatdaki iki kolordusu ile firar yollarını kesti.

Muharebenin sonunda Ulu Şehzade Bâyezid babasının emriyle Uzun Hasan’ın otağı üzerine yürüdü. Mukave­met edemeyen Uzun Hasan atına atlayarak kaçtı,

Devletin Timur’dan beri karşılaştığı en büyük tehlike­nin atlatılması üzerine Fâtih kendi parasıyla 40.000 esiri satın alıp azad etmiştir.

(Osmanlı Devleti Tarihi C. 1, Sh.: 118)

***

“Doğrusu biz, kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık.”

(El-İnsân Sûresi: 4)

 

OSMANLI’DA İLMİYYE SINIFI

 

İlmiyye sınıfı mensublarına “Ulemây-i rüsum” denirdi.

Osmanlı düzeninde devlet görevlisine “askerî” denirdi. “Askerî” denen devlet me’mûru, üç sınıftı:

İlmiyye sınıfına adım atabilmek için, medrese’nin yüksek kısmından rüûs (diploma) almak şart olup hiçbir istisna yapılmamıştır.

Seyfiyye sınıfı, muhârib sınıftı. Orta dereceli saray okulları ve yüksek dereceli Enderûn-i Hümâyûn denen askerî akademiden mezun olanlar çabuk yükseliyordu ama, şart değildi.

Kalemiyye sınıfı, bir devlet dâiresine kâtib yardımcı­sı olarak girilerek oluşurdu. Gencin, daha önce ilk tahsili­ni yapmış, husûsî suretle bir şeyler öğrenmiş, yâhud medresenin yâhud cami derslerinin herhangi bir sınıfını bitirmiş olması gerekirdi. Geri kalan tahsilini, intisâb etti­ği devlet kalemi’nde hizmet ederek tamamlardı.

İlmiyye sınıfı için Arapça bilmek şarttı. Meraklılar Farsça da öğrenirlerdi. Kalemiyye sınıfı için, bu iki dili birden bilmeyen yükselemezdi.

Ulemâ, bir müderrisler ve hâkimler hey’eti idi. Ne îdâm edilebilir, ne habsedilebilirdi. Sadece azledilebilir ve sürülebilirdi. İlmiyye’nin ilk basamağına bile hapis ve îdâm cezası verilemezdi.

(Osmanlı Devleti Tarihi, Y.Öztuna Sh.: 147)

 

OSMANLI’DA İLMİYYE SINIFI

 

İlmiyye sınıfı mensublarına “Ulemây-i rüsum” denirdi.

Osmanlı düzeninde devlet görevlisine “askerî” denirdi. “Askerî” denen devlet me’mûru, üç sınıftı:

İlmiyye sınıfına adım atabilmek için, medrese’nin yüksek kısmından rüûs (diploma) almak şart olup hiçbir istisna yapılmamıştır.

Seyfiyye sınıfı, muhârib sınıftı. Orta dereceli saray okulları ve yüksek dereceli Enderûn-i Hümâyûn denen askerî akademiden mezun olanlar çabuk yükseliyordu ama, şart değildi.

Kalemiyye sınıfı, bir devlet dâiresine kâtib yardımcı­sı olarak girilerek oluşurdu. Gencin, daha önce ilk tahsili­ni yapmış, husûsî suretle bir şeyler öğrenmiş, yâhud medresenin yâhud cami derslerinin herhangi bir sınıfını bitirmiş olması gerekirdi. Geri kalan tahsilini, intisâb etti­ği devlet kalemi’nde hizmet ederek tamamlardı.

İlmiyye sınıfı için Arapça bilmek şarttı. Meraklılar Farsça da öğrenirlerdi. Kalemiyye sınıfı için, bu iki dili birden bilmeyen yükselemezdi.

Ulemâ, bir müderrisler ve hâkimler hey’eti idi. Ne îdâm edilebilir, ne habsedilebilirdi. Sadece azledilebilir ve sürülebilirdi. İlmiyye’nin ilk basamağına bile hapis ve îdâm cezası verilemezdi.

(Osmanlı Devleti Tarihi, Y.Öztuna Sh.: 147)

 

EBUSSUÛD EFENDİ

 

Şöhreti asırları aşıp zamanımıza ulaşan Ebussuûd Efendi, 896/1490 yılında doğmuştur. Babası Ali Kuşçu’nun öğrencilerinden Şeyh Muhammed Muhyiddin Yavsı, annesi Ali Kuşçu’nun yeğenidir. İlk öğrenimini ba­basının yanında yapmış, zekâsı, çalışkanlığı ile şöhreti ilim çevresinde yayılmıştır. Müeyyed-zâde Abdurrah­man Efendi, Mevlâna, Seyyidi ve İbn Kemâl’den ders al­mıştır. İnegöl’deki İshak Paşa Medresesi’nde, Davudpaşa, Mahmutpaşa ve Gebze Mustafapaşa Medreselerinde görevde bulunmuş, daha sonra Bursa, İstanbul kadılığı ve Rumeli kazaskerliği yapmıştır. 1545’te Şeyhülislâm’lığa atanmıştır. Bu görevi tam 30 yıl sürmüştür.

İskilip’de yaptırdığı camii, İskilip Bağözü köyünde yaptırdığı mektep ve mescidi, İstanbul’da yaptırdığı mektep ve çeşmeleri, hamamı halen ayakta olan eserleri­dir. Bunların ayakta kalabilmesi için İstanbul ve İskilip yöresinde bir kısım tanınmaz (emlâk ve arazi) vakfetmiş­tir.

Kanuni Sultan Süleyman’ın vefatı üzerine yazdığı mer­siye şöyle başlar:

(Yıldırım gürültüsü mü, yoksa İsrafil Sûr’u mu?

Ki böyle doldu kıyamet sayhalarıyla yer yüzü

Bundan her tarafa büyük bir haile isabet etti.

Bundan bütün insanlar Tûr’daki helak hâdisesini tattı).

Kanuni Sultan Süleyman Han vefat ettiğinde cenaze namazını Ebussuûd Efendi kıldırmıştır.

Kendi devrinde kalemle kılıcı birleştirmiş, servet ve makamın imkânlarını en iyi şekilde ilmin hizmetinde kullanarak ölmez eserler ortaya koymuştur.

 

MALAZGİRT MEYDAN MUHAREBESİ

 

Romanes Diogenes, bütün Bizans ülkelerinden muh­telif milletlere mensup 200.000 civarında ordu hazırla­yarak Doğu Anadolu’ya doğru ilerlemeye başladı. Al­parslan savaşı kabule mecbur kaldı. Sultanın ordusu 50.000 civarında idi. Alparslan elçiler göndererek sulh teklifinde bulundu.

24 Ağustos 1071’de, red cevabını alan Alparslan or­dusunu çok güzel bir şekilde yerleştirdi. Bu arada, Ab­basi Halifesi, Cuma günü İslam dünyasındaki bütün camilerde, Alparslan’ın zafer kazanması için, dua edilme­sini istemişti. Sultan Alparslan, 26 Ağustos 1071 Cuma, günü askere hitaben te’sirli bir konuşma, manidar dua yapmıştı.

Savaş başladı. Taktik icabı Türkler geri çekildi. Hilal seklini alıp her taraftan düşmana saldırıldı. Bizanslılar feci şekilde mağlup oldular. Romanos Diogones esir düştü. Alparslan, İmparatora iyi muamele yapmış, sonra da bir antlaşma yapmıştır. Bizanslılar anlaşmayı bozmuş bunun üzerine: “Bu günden itibaren mevcut sulh sona ermiştir. Artık haç’a tapanlar öldürülecek, memleketleri fetholunacaktır. Kartallar gibi uçunuz, Bızanslılara merhamet etmeyiniz.” diyerek Anadolu’nun fethinin tamamlanması lâzım geldiğini ilân etmiştir.

Bu zafer Türklerin, Anadolu’yu fethederek yerleşme­sine sebep olmuştur. Malazgirt aynı zamanda İslamlıkla Hıristiyanlığın hesaplaşması idi ki İslam’ın lehine sonuçlanmıştır.

(Anahatlarıyla İslam Tarihi, Sh.: 167)

 

HİLAFETİN OSMANOĞULLARI’NA GEÇMESİ

 

Yavuz’un Mısır seferi, onun İs’âm Birliği (Osm. İttihâd-ı İslam) idealinin, en mühim safhası olarak, dü­şünülmüştü. Sultân Selim Han, İslâm Birliğini en iyi Osmanlı devletinin, başaracağı kanâatinde idi.

Sultân Selim Han’ın Haleb’deki ilk Cum’a nama­zında, kendini halîfe gibi gördüğü muhakkaktır. Halep Ulu Câmiî’ndeki ilk Cum’a namazında (29.8.1516), hutbe’yi Sultân Selim Han nâmına okuyan hatib, Yavuz’u “Hâkimü’l-Haremyni’ş-Şerifeyn” diye anınca pâdişâh müdahale ederek, “Hâkim” kelimesini “Hadim” olarak değiştirmiştir. Bilindiği gibi Osmânoğulları’ndan gelen halifeler, 1924’e kadar, resmen “Hâdimü’l-Haremey-ni’ş-Şerîfeyn” ünvanıyle anılmışlardır. Gözyaşlarını tu­tamayan Sultân Selim Han, Peygamber (S.A.V)’in, meşru halefi olmanın sevinciyle, oturduğu yerdeki seccadeyi kaldırarak, alnını camiin mermer zeminine değdirmek suretiyle, şükran secdesine kapanmıştır. Bu dindarlık ve tevazu, cemâati heyecanlandırmış ve elektriklemiştir.

Üçüncü Mütevekkil’in, Ayasofya’daki merasimden sonra, Eyüp Sultan Ebâ-Eyyubi’l-Ensari (R.A) Camiî’nde Sultan Selim Han’a kılıç kuşatıp, hıl’at giydirdiği, bu merasime, İstanbul’a getirilen Ezher Üniversitesi ulemâsı ile, Osmanlı ulemâsının da katıldığı, bu ulemâ meclisinin kararıyle hilâfetin Osmânoğulları’na geçtiği, târihi rivayetler cümlesindendir.

(Osmanlı Devleti Tarihi, Y. Öztuna, Sh.: 158)

 

OSMANLI’DA CİHAD VE ZAFER FİKRİ

 

Feth eder Rumelin avaze-i “Allah Allaah”

Cihad fikri Allah yolunda, Allah inancıyla, şehid ola­nın Cennet’e gideceği gazi olanın bu dünyada en büyük şan ve şerefe kavuşacağı imanı içinde döğüşen Osmanlı askerinin zaferi elde etmemesi mümkün değildi. Zafer­den büyük hiç bir değer de yoktu. Zira devlet, zafer üzerine kurulmuş, zaferle gelişmiş, zaferle cihangir olmuş, zaferle hayatiyet bulmuştu. XX. asırda bile bu büyük za­ferlerin mirası, meyveleri ve hatıraları, yene yene bitiri­lememiştir.

Zaferin bir devlet hayatındaki ehemmiyeti, Osman­lı’ya mahsus değildir. Büyük olan ve büyük olmaya ça­lışan her devlette bu böyledir. Zafer fikri olmayan dev­let, dumura uğramış, duraklama, çözülme, parçalanma devresine girmiş, kendi kendini küçük ilân etmiş devlet­tir. Hiç bir akıllı devlet adamı, kendi devletini bu şekilde ilân etmemiştir. Aksi takdirde millî şuur ölür ve sonun­da devleti tutan toplum çözülür.

(Yılmaz Öztuna, B.T.T. 9. cilt, Sh.: 262)

 

AVRUPA’DA TAHSİL

 

Kızımın iffeti batmakta rezilin gözüne

Acırım tükrüğe billahi, tükürsem yüzüne.

Demiş olsaydı eğer: “Kızlara mektup lâzım.

Şu kadar vermelisin” kahrolayım kaçmazdım.

Elverir sardığımız bunları halkın başına…

Ben mezarımda huzur istiyorum, anladın a!

Biraz insafa gelin; öyle ya artık ne demek?

Zengin olduk diye, lanet satın almak mı gerek?

(Süleymaniye Kürsüsünden-M. Âkif Ersoy)

 

KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN HAN’IN ŞAHSİYETİ

 

Doğu dilleri dışında Sırpça da bilen Sultân Süleyman, büyük bir divan sahibi, şair, hattat, değerli taşlar müte­hassısı idi. 13 Serer-i Humâyun’un müddet bakımından toplamı 10 yıl, 7 ay, 7 gündür. Bu müddeti İstanbul dı­şında, at üzerinde veya otağında ordu içinde geçirdi. Bursa ve Edirne’de oturması ve sık sık diğer şehirlere gitmesi bunun dışındadır.

Diplomasi ve devlet idaresinde gösterdiği deha bakı­mından Fatih’den, askerlik dehâsı bakımından, Fatih ve babası Yavuz’dan sonra gelir.

Charles-Quint’den daha büyük şahsiyetti. Başında bulunduğu Türk İmparatorluğu’nu, hiç bir Avrupa devletinin aynı müddet içinde tekâmülüyle mukayese dahi edilemeyecek derecede halefine teslim etti. (N. longa).

Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi ile beraber yaptığı ka­nunlar 19. asır başlarına kadar yürürlükte kalmıştır. Ebussuûd Efendi bunları şeriat ve örfi hukukla çok mahirane bağdaştırmıştır. Bu kanunlar dikkatle uygulan­mış, kanun yaptığı için değil, bunları adaletle tatbik et­tiği için millet Sultan Süleyman’a “Kanûnî”demişlerdir.

Kanunî devri; en geniş sınırların elde edildiği dönem değildir. En muhteşem devletin, en iyi yönetildiği dö­nemdir.

Kanuni devrini, o yıllarda yaşıyan Latıyfî hiç bir mübalâğa tasımıyan şu be’liğ cümle ile ifade eder.

“Bir Sultân-ı azıymı’ş-şandır ki, her kıtada hutbesi yürür ve bin bir kıt’ada nevbeti vurulur.”

 

PREVEZE ZAFERİ (27 Eylül 1538)

 

11 Mayıs 1537’de Hayrettin Paşa donanma ile İstan­bul’dan ayrıldı. 6 gün sonra da Kanunî ordu ile İstan­bul’dan hareket etti. Bu sefer Osmanlı tarihinin nâdir se­feri hümayunlarından biridir.

Divân-ı Hümâyun, Andrea Doria kumandasında Cehennemi bir haçlı ordusunun oluştuğu haberini aldı. Turgut Reis’i 20 gemiyle öncü olarak Yunan Denizi’ne gönderdi. Hayrettin Paşa Preveze’ye girip kaleyi tamir et­tirdi.

Hayrettin Paşa amirallerini baştardasına çağırarak uzun bir müzakere yaptı. Hayrettin Paşa, deniz harbinin açık denizde olacağını, sahilde olmayacağını, sahilde ma­nevra yapılamayacağını, uzun menzilli topların, düşman çok yaklaşacağı için üstünlüğünü kaybedeceğini söyledi.

İki donanma manevralardan sonra Preveze Körfezi önündeki Aya Mavri Adası’nın güneybatısında buluştu­lar.

Haçlı donanmasının başında İspanya büyük amirali Cenevizli Andrea Doria bulunuyordu. Millî bir donanma değüdi. Doria’nın birçok emri yerine getirilmedi.

Hayrettin Paşa’nın manevra dehası, Türk gemilerinin yürüklüğü, toplarının üstün menzili, haçlı gemilerinin kabiliyetsizliği Hıristiyanları hezimete uğrattı.

Zafernâmeyi Padişah, Hayrettin Paşa’nın oğlu Hasan Bey’den, şükretmek için ayakta dinledi. Preveze’nin “cihad-ı ekber” ilân edilmesini. İmparatorlukta şenlikler ya­pılmasını emretti.

(Osmanlı Devleti Tarihi, C. 1, Sh.: 208)

 

OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN NÜFUZU

 

  1. asrın ilk çeyreğinde Osmanlı, bir cihan imparator­luğunun enkazı idi. Ancak devlet öylesine sağlam temel­lere oturtulmuş, öylesine şanlı bir tarih yaşamıştı ki, bu enkaz bile göz kamaştırıyor, haset uyandırıyordu. Nüfuzu da hâlâ büyüktü, telkin ettiği saygı azametliydi.

Bir imparatorluk, mütecanis ve milli devletler gibi de­ğildir. İdaresi daha çok san’at ve tecrübeye bağlıdır. Bir imparatorluğun, en uzak ve ücra köşelerde toprakları vardır. İmparatorluğun sahibi de umumiyetle tek millet­tir. O tek milletin sadece askeri gücü, o kadar dağınık ve çeşitli şartlardaki ülkeleri tutmaya kâfi değildir. O ülke­leri ve milletleri tutmak bir san’attır ki, imparatorluk sa­hibi olmamış milletler bu san’atı hiç bilmezler.

Osmanlılar, imparatorluğu çok defa askerle tutmamış­lardır. Zaten bir çizgiden itibaren artık Türk askeri bu işe yetişemezdi. Son devirde II. Abdülhamid Han, impara­torluk san’atının üstadı idi. Âdeta irsen tevarüs edilmiş bir kabiliyetle bu işi yaptı. Bunun ne büyük bir incelik olduğunu kavrayamayan ve bu san’atı hiç bilmeyen ittihadçılar, muazzam mirası kolayca harcadılar. Osmanlı İmparatorluğu 1683’den bu yana büyük parçaları kay­betmişti ama, ceste, ceste, adeta hesapla kaybetmişti. He­sapsız harcama, İttihad ve Terakki’nin eseridir ve imparatorluğu yıkıştır.

(Y. Öztuna, B.T. Tarihi)

 

ENDERUN MEKTEBİ

 

Bu mektep, Topkapı Sarayı içinde idi. Sarayda, orduda ve hükümet işlerinde çalışacak me’mûrları, müstahdemle­ri burası yetiştirirdi. Bu mektebin İstanbul Fâtih’i tarafın­dan açıldığı zannedilmektedir. Talebesi, Acemi oğlanlar arasından seçilirdi.

Enderûnluların yalnız büyük küçük odalardakileri de­ğil, öteki odalarda bulunanları da okuyup yazmaktan, bir hüner ve san’at öğrenmekten geri kalmazlardı. Bunlar, kendi odalarına düşen vazifeleri yaptıktan sonra kalan va­kitlerinde yazı öğrenirler, Kur’ân okurlar, hıfza çalışırlar ve tecvid öğrenirlerdi. Bir kısmı da daha ileri seviyede olup Saray’a gelen hocalardan şer’i bilgileri edinirlerdi.

Yaz, kış akşam namazından bir saat önce abdestlerini alırlar, güneş batıncaya kadar Kur’ân okurlardı. Akşam namazını kıldıktan sonra yatsıya kadar dinlenirler, yatsı ezanından sonra Hünkâr mescidine gelirler, her oda, ken­dine ayrılan yerde namazını kılar, imamla birlikte hünkâra dua ederlerdi. Sonra herkes odasına çekilirken ayak üzeri, padişah selâmetliği için ve geçmiş padişahla­rın ruhları için üç İhlâs, bir Fâtiha-yı Şerîf okurlardı.

Sabahları güneş doğmadan önce kalkarlar, sabah nama­zına kadar Kur’ân okurlar, namazı kıldıktan sonra da Kur’ân’dan okuyacakları yeni dersleri alırlardı. Bundan sonra hünkâra ait bir vazife varsa onu görürler, ve başka ilim ve marifet tahsiliyle meşgul olurlardı.

(Osman Ergin, Türkiye Maarif Tarihi)

 

FATİH’İN DEVLETLER SİYASETİ

 

Tarihçi Babinger’in (cihan galibi) dediği Fatih’in, 25 devletle birden tek başına yaptığı harbden eşsiz bir galibi­yetle çıkmıştır. Dahiyane bir şekilde, düşmanlarını, hep­siyle harb halinde olduğu halde, birleşmelerine meydan vermeden teker teker vuran Fatih nihayet büyük zaferinin meyvasını topluyordu. Bu harbde -16 yıl sürmüştür-. Os­manlı, 8 büyük devlet ve 15 kadar orta ve küçük devletle savaşmıştır. Harb boyunca Osmanlı Sultanının, şu veya bu devlete en sıkışık anlarda parlak sulh teklifinde bulun­ması, o devleti mütarekeye kandırıp sulh müzakerelerini binbir diplomatik yolla uzatıp, diğer cephelerde galibiyet kazandıktan sonra, parlak vaatlerle uyuttuğu devletin üzerine çullanması, hakikaten hayran olunacak derecede mahirane ve dahiyanedir. Bütün bu harplerde Fatih’in diplomatlığının, askerliğinden geri olmadığını fiilen gös­termiştir. Bir diğer ifade ile, “köpekleri domuzlara, do­muzları da köpeklere düşürerek”, 16 senelik harb gailele­rinde muvaffakiyetle çıkmıştır.

(B. Türkiye Tarihi-Y. Öztuna)

***

“Sabah ve akşam Allah’ın rızâsını dileyerek Rablerine dua eden kimselerle beraber nefsini sabırlı tut; dün­ya hayatının süsünü arzu edip de gözlerini onlardan (O Rabblerine dua edenlerden) başkasına (dünya ehline) çe­virme. Bizi anmak hususunda kalbine gaflet verdiğimiz kimseye itaat etme ki, o, keyfinin ardına düşmüş ve işi de, haddini aşmak olmuştur.” (El-Kehf Süresi, Âyet: 28)

 

OSMANLI’DA EV HAYATI

 

Osmanlı evi ahşâb, bâzan kâgir, bâzan ikisinin karışımı­dır. Bahçesi vardır. Evin dış kapısı müstakil ve bir aileye mahsustur. Apartman sistemi yoktur. Kira da azdır. Ev umumiyetle oturanın malıdır. Eşya az ve basittir. Büyük evlerde, konaklarda harem ve selâmlık kısımları vardır. Selâmlıkda, evin erkeği misafirlerini kabul eder. Basit ev­lerde bu iş ilk karta olur ve ikinci katta yatılır. Osmanlı evi çok temizdir Ayakkabı girerken çıkartılır. Bahçesinde muhakkak bir yeşillik bulunur.

Sokaklar temizdir. Herkes kapısının önüne isabet eden kısmın temizliğinden mes’uldûr. Şehirler kaldırımlıdır ve kaldırımlara devamlı bakılır. Londra ve Paris’e kaldırım, İstanbul ve diğer Osmanlı şehirlerinden asırlarca sonra yapılmıştır. Meskenler umumiyetle ahşâb’dır. Askerî, dînî, umûmî binalar kagir (taştan) yapılır. XIX. asra kadar Osmanlı şehrinde hayat şartları Avrupa şehirlerine nisbetle daha rahat, daha ucuz, daha iyi, daha müreffehtir. XVIII. asırdan önce ise mukaayese edilmez şekilde üstün­dür. Pahalılık, hele kıtlık nâdirdir.

Avrupa toplumunda derd olan piç çocuk, kimsesiz ço­cuk diye bir derd meçhuldür. Zîrâ zina yoktur. Anası ba­bası ölmüş çocuk olabilir. Hemen en yakın akrabasına sı­ğınır. Bu yüzden yetimhane diye bir şey bilinmez.

(Osmanlı Devleti Tarihi, Y. Öztuna, Sh.: 222)

***

“İnsanlar arasında, Allah’ın rızâsını kazanmak için canını verenler vardır. Allah kullarına karşı şefkatlidir.” (Bakara Sûresi: 209)

 

 

HALİFE ÖMER BİN ABDÜLAZİZ (R.A) HAZRETLERİ

 

Annesi, Ömer bin Hattab (R.A)’ın oğlu Asım (R.A)’ın kızıdır. Halife olmadan önce de, halifeliği sırasında da kulluk yolunda ve istikametteydi. Her yönüyle Hülefâ-yı Râşidîn’e benzetilir. İmam-ı Şafi ve İmam-ı Süfyân-ı Sevrî (R.A) Ömer bin Abdülaziz (R.A)’i Hülefâyı Râşidîn’in beşincisi kabul ederler.

Kendinden geçerek namaz kılarlardı.

Mâlik bin Enes (R.A):

“Ömer bin Abdülaziz (R.A) kıldırdığı namaz Hz. Peygamber (S.A.V)’in kıldırdığı namaza benziyordu.” derler.

Halife olduktan sonra, öteki halifelerin bindikleri at­lara binmeyip kendi katırı ile yetindi. Saraya geldiğinde halı, kilim ve makatları kaldırttı. Hepsini sattırarak be­dellerini devlet hazinesine ekledi. Halife ailesinden olanların mülkiyetinde bulunan geniş toprakları da aynı gayeyle sattırmıştır. Şeriata uymayan ne varsa hepsini kaldırttı.

Bir gün hizmetçilerden birini, saray mutfağında su ısıtırken gördü:

“( Devletin parası boş yere ve kişi faydasına harcan­mış, ödemen gerekir.” diyerek iki akçelik odun aldırtıp mutfak anbarına koydurtmuştur.

Günün birinde bir kurdun koyun kaptığı duyuldu.

Arif bir kişi:

“( Herhalde halife vefat etmiş olmalı.” dedi. Çok geç­medi halifenin vefat haberi duyuldu.

Allah-ü Teâlâ hepsinin makamlarını Cennet kılsın ve bizleri de onların nurlu yollarından ayırmasın. Amin.

(Bostanzâde Yahya Efendi, Tarih-i Sâf)

 

 

 

 

SULTAN ALPARSLAN HAZRETLERİ

 

Adüddevle İzzeddin Ebû Sücâ Sultan Alparslan Mehmed demekle ün salmıştır. Bağdat halifesi, hil’atlar gön­derip sultanlığını onaylamıştı. Tedbirli, cömert ve zeki bir sultandı. Adalete düşkünlüğü ile ayrıca meşhurdur. Mukaddes gazaları, cihadları dillere destandır. Akıllı­dır, tedbirleriyle ülkeyi ve fethettiği yerleri güven ve ba­yındırlığa kavuşturmuştur.

1071 Malazgirt Zaferi İslâm ve dünya tarihinde bir dönüm noktasıdır. Haçlılar elbirliği edip müslüman ül­kelerine hücuma geçmişlerdi. Halife, durumu Alpars­lan’a duyurdu. Alparslan kendisinden beş kat daha faz­la olan bu haçlı ordusunu hezimete uğrattı. Başkumandanlarını esir aldı. Fakat ellibin altın başvergisi zengin hazinelerini de elde ederek serbest bıraktı.

Veziri, Nizamülmülk yüksek düşünceli, bilgili, tedbir­li, adaletsever bir devlet adamıydı. Nizamülmülk’e, dü­rüstlüğünün ve yöneticilikteki başarısının bir sonucu olarak Bağdat’ta sultan denilirdi. Tarihte de «Nizamiye Medresesi» diye anılan medresenin müessisidir.

***

Alparslan’ın hükümdarlık süresi dokuz yıldır Sultan Alparslan’ın İslâm’a olan en büyük hizmeti «Ehl-i Sün­net Akaidi» ni muhafaza ve müdafaya çalışmasıdır. Bu yüzden Sultan Alparslan İsmailiye mezhebinin kurucu­su Hasan Sabbah’ın müridlerinden Yusuf adlı bir kalenin kumandanı tarafından şehid edilmiştir.

(Bostanzade Yahya Efendi Tarih-i Sâf)

 

MÜDERRİS VE MEDRESE

 

Medrese, XI. asır sonlarında Selçuklular’ın kurduğu ve geliştirdiği bir müessesedir. Osmanlı devletinde de esas öğrenim müessesesidir. Yüksek medreseler belirli şehirlerde idi (İstanbul, Kahire, Edirne, Bursa, Bağdat, Şam, Halep, Konya). Orta dereceli medrese ise her şehir ve kasabada mevcuddu. İmtihanla sınıf atlanırdı. Bir yılda birden fazla sınıf atlamakta mümkündü. İstan­bul’da bilhassa Süleymâniye ve Fâtih yüksek medrese­lerinin diplomaları “İstanbul rûüsu” çok makbul idi.

Hangi derecede olursa olsun medrese muallimine “müderris” denir. Üniversitede ise “Müderris” “Ordi­naryüs Profesör” karşılığı kullanılmıştır. (Muallim=Pro­fesör, muallim muâvini=doçent).

İlk ciddî medreseleri Osmanlı ülkesinde 1330’da İznik ve az sonra Bursa’da Orhan Gazi açtı. 1400’den önce Bursa medresesi çok gelişti, tıp dâhil yüksek ilimler okutuyordu. 1453’de Fâtih, Fâtih medresesini kurdu ki İstanbul Üniversitesi’nin çekirdeğidir. Sonra Kanuni, Süleymâniye medresesini de kurdu. İstanbul’da başka yüksek medreseler de vardı.

Fâtih medresesi 300 odalı, 70 kubbeli mutfaklı, 300 hizmetkârlı idi. “Sahn-ı Semân” denen 8 fakültesi var­dı. En büyük müderris Süleymâniye medresesi rektörü olan “darülhadîs müderrisi” idi. İmparatorlukta daha büyük müderris yoktu. Aylık maaşı bugünkü rayiçle 20.000 dolar kadardı. (Hammer, VI. 256-7)

(Osmanlı Tarihi, Y. Öztuna)

 

NESL-İ OSMANİ

 

Belki bu devleti kuranlar, cihan tarihinin en haş­metli ve en büyük hükümdarlarıdır. Onlar, en kudretli saltanata, yeryüzünün en geniş ülkelerine sahiptir. Bahtları, kısmetleri ve talihleri açıktır. Çok hayır yapar­lar, çok ihsanda bulunurlar. Saltanatlarının şevketine son yoktur. En keskin kılıç, en sivri ve delici mızrak on­lardadır. Servet, mal, mülk, asker ve silâh bakımından yeryüzünde birincidirler. Te’sir ve kuvvetleri eşsizdir. En iyi yolu takib ederler, görüşleri doğru ve aydındır. Doğu’nun ve Batı’nın, karaların ve denizlerin efendisi, Mekke ve Medine’nin hamisi onlardır. Allah onları, Sü­leyman Âleyhisselâm’dan sonra hiç kimseye nasib ol­mayan bir şevketle şereflendirmiştir. Bu devletin hü­kümdarları, selefleri olan hükümdarlara, devletlere ve onlann halkına zulüm ve kötülük ederek yükselmemişlerdir. Hiçbir haksızlık etmemişlerdir. Daima adaletle davranmışlardır. Ülkelerinin büyük kısmını kafirlerden, zalimlerden fethetmişlerdir. Kılıçlarının hakkı, mızrak­larının meyvesi olarak bu devleti kurmuş ve büyütmüş­lerdir. Ne hazıra konmuşlar, ne de kimsenin hakkını yi­yerek saltanata geçmişlerdir. Saltanat tahtını boş bul­muşlar, ancak onlar doldurmuşlardır. Yeryüzüne bu va­sıfta başka bir hanedan gelmemiştir.

(Müneccimbaşı Ahmet Dede)

***

“Sizin en seçkinleriniz, ahlâk bakımından en gü­zel olanlannızdır.”

(Ahlak Hadisleri Cilt 1)

 

OSMANLI’DA IRKIYET ANLAYIŞI (VEYA AZINLIK MES’ELESİ)

 

Yıldız Sarayı’nda bir Türk bahçıvanı; “Pis Türk” diye azarlayan bir Arnavut tüfekçi subayının sözünü pence­reden duyup başını uzatarak: “Ben de Türk’üm” diye II. Abdülhamid Han’ın karşısında subayın ödü kop­muştur.

Fakat azınlıklar dengesi çok iyi kurulmuştur. Mesele ihtişam akabinde halledilmiş ve sonraki asırlarda bu dengeyi muhafaza edebilmek artık o kadar kolay değil­di. Bunun son büyük üstadı II. Abdülhamid Han idi. Hissen Türk milliyetçisi olduğu halde, o derece zeki bir politika takıyb etmişti ki, Türk kadar Arap, Arnavüd, Kürd, Abaza, Boşnak, Pomak, Giritli, Çeçen, Lengi, gibi gayn Türk Müslüman kavimleri de -herbiri ayrı ayrı si­yaset uygulayarak- şahsına ve devlete bağlamıştı.

Binaenaleyh, bazen ileri sürüldüğü gibi Osmanlı İm­paratorluğu Türklüğün kaynadığı bir kazan değil, Türk­lüğün kaynattığı bir kazandır. Böyle bir kazan, Atlan­tik’le Hazar arasında kaynatılabilmiş ve bugünkü varlı­ğımızı sağlamıştır. Gene böyle bir kazan, bugünkü Menc’le Ağrı dağı arasındaki asgari sınırlı Türkiye’de asla kaynatılamamaktadır.

(Büyük Türkiye Tarihi-Yılmaz Öztuna)

***

 

 

 

MEVLÂNÂ C. RÛMÎ DİYOR Kİ

 

“Bir lokmadan sen, hased, tuzak, cehalet ve gaflet husule geldiğini görürsen, onun haram olduğunu anla.”

 

İMAM-I GAZALİ (Rh. A) HAZRETLERİ

 

Hicri 450. Miladi 1058 tarihinde Horasan’ın Tuş vilâyetinin Gazali köyünde doğdu. Küçük yaşta babası­nın da tavsiyesi üzerine medreseye intisab ederek zahiri ve batini bir çok ilimleri tahsil etmiş, az zamanda yükselerek cihanşümul bir şöhret sahibi olmuştur. Nizâmülmülk tarafından Bağdat’taki (Nizamiye) med­resesine müderris tayin edilmiştir. Günden güne şöhret ve haşmetinden hoşlanmadığı için hacc niyetiyle ayrıl­mıştır. Hacc dönüşünde Nişabur’daki (Nizamiye) med­resesi ne müderris tayin edilmiştir. Ulema ile mübaheselerden vaz geçerek tekrar Tus’a dönmüş ve talebe okutmaya başlamıştır.

Fahreddin Razi “Hak Teâlâ bütün ilimleri bir kub­be içinde toplamıştı. Gazâli’yi buna vakıf ve muttali kıldı.” demiştir.

Alimlerden biri “Gazâli’nin kadru kıymetini anlayabilmek için Gazali kadar muktedir olmalı, hiç olmaz­sa ona yakın bir fazilet sahibi bulunmalı. Onu herkes ancak kendi ilm ü irfanı nisbetinde anlıyabilir.” di­yor.

Hasılı Gazali hem zahiri hem batini ilimlerle müceh­hez büyük bir imandır. 999 eseri olduğu söylenir. En büyük eseri İhya-u Ulûmid Din’dir. Taşköprülüzade “Bu eser dünyada tasnif olunan kitapların en büyü­ğü, vazı ve tertip cihetinden en güzel ifadesi en mükemmel faydası en çok bir kitab-ı nafidir.” demiştir.

***

“İslâmı evet, tefrikalar kastı kavurdu.

Kardeş bilerek bilmeyerek kardeşi vurdu.

Can gitti vatan gitti, bıçak dine dayandı.»

(Mehmet Akif Ersoy)

 

İKİNCİ MURAD’IN VASİYETİ

 

Yıldırım Bayezıd’ın torunu, Çelebi Sultan Meh­med’in oğlu, Fatih Sultan Mehmed’in babası İkin­ci Murad, Bursa’da mezarı bulunan altıncı Os­manlı sultanıdır. Tecrübe ve tefekkürle olgunla­şan “Allah dostu” büyük insan, 1451 tarihinde Edirne’de vefat ettiği zaman, şu vasiyeti yazdır­mıştı.

“Taht’ın varisi Şehzade Mehmed’dir. Onun baş­lıca vazifesi; beyleri, paşaları, hocaları ile Konstantiniyye’yi feth eylemektir. Bütün malım parmağımdaki yüzüktür. Helal malımdır. Satıla ve parası bitinceye kadar başucumda Kur’ân-ı Kerîm tilavet ettirile…”

Tarih sahifelerini karıştırdığımız zaman; İkinci Murad Han sabah namazını eda ettikten sonra, secdesinde Kur’ân-ı Kerîm tilavet ederken, bir oğ­lu olduğunu müjdelemişlerdi. Sûre-i Muhamme­di bitirmek, Sûre-i Feth’e başlamak üzere iken bu haberi vermişlerdi. Yirmisekiz yaşındaki genç ba­ba; sevinç göz yaşları içerisinde:

“Ravza-i Murad’a bir Gül-i Muhammedi açtı” demiş, kucağına bırakılan yavrusunun kulakları­na Ezan-ı Muhammedi okumuştu. İstanbul’u feth ederek “FÂTİH” unvanına kavuşacak olan oğlu II. Mehmed’in kulaklarına ayrıca üç defa “Mehmed!.. Mehmed!.. Mehmed!..” diye seslenerek:

“Bu Şehzade Mehmed’in kudümü şanına, âleme gülâb-ı meserret saçılsın.” demişti.

(Osmanlı Sultanları S. 287)

 

SULTAN OSMAN GAZİ HAZRETLERİ

(Yeri Huld Cenneti Olsun)

Adalet ülkesinin ocağı, Osmanlılar’ın kurucu­sudur. Son derece dürüst, dinine tutkun, yiğit ve adaletseverdi. Halkına pek düşkündü. Uzun boy­lu, akbenizli, kumral kaşlıydı.

Babasının sağlığında ve kendisi yiğitlik çağındayken bir kişinin evine konuk olur. Duvarda asılı kitabı sorar. “Allah-ü Teâlâ’nın Kelâm-ı Kadîm’idir.” cevabını alınca Kur’ân-ı Kerîm’e saygısından sabaha dek el bağlayıp ayakta dur­muştur.

Hile ve aldatmacadan tamamen arınmış olup hayatında, devlet kasasından bir şey almamıştır. Kendi koyunlarından elde ettiği ürünlerle geçinir­di. Hem yumuşak huylu, hem gerçek bilgindi. Yi­ğitlik ve yumuşaklığı yazı ile anlatılamaz. Bir kerecik öfkelendiğinin görülmediği söylenir.

Sultan Osman Hazretleri gerçek dostluktan caymamış, Sultan III. Alâaddin tarafından istiklâl işareti gönderesiye kendi adına hutbe okutmamıştır.

Hatunu, Şeyh Edebâli Hazretleri’nin kızıdır. Şeyh Edebâli Hazretleri’nin evinde gördüğü rüya Osman Gazi Hazretleri için su katılmamış bir ke­ramettir. Hayatında ipek elbise giymemiş, gümüş ve altın kaptan yemek yememiştir.

(Bostanzâde Yahya Efendi, Târih-i Saf)

 

MERZİFONLU KARA MUSTAFA PAŞA

 

Kara Mustafa Paşa Merzifon’un merkez Marınca Köyü’ndendir. Babası Bağdad seferinde şehîd olan Sipahi beylerinden Oruç Bey, annesi Âbide Hatun’dur. 1634’te doğmuş, 4 yaşında yetim kalmış, 42 yaşında Vezir-i a’zam olmuş, 49 yaşında azil ve idâm edilmiştir.

Merzifon, İstanbul ve diğer yerlerde cami, medrese ve imaretler yaptıran, vakıflar bırakan, sadece kendi ko­nağında ve maiyetinde 5000 kişi besleyen, doyuran, ye­tiştiren bu büyük vezirdir.

İdamına sebep gösterilen II. Viyana Muhasarası (1683) iki ay on gün sürmüş, bu güzel şehri yakıp yıkmak istememiş, hatta şehrin birçok dış tabyaları ele geçirilmiş­tir. Lehistan Kralı Jan Sabieski kumandasında gelen 70.000 kişilik haçlı ordusuna karşı Kırım Hanı Murat Giray’ı Tuna Köprüsü’nü tutmaya memur etmiş. Fakat Kı­rım Hanı, Jan Sabieski’ye mektuplar yazarak hücum için yalvaran Hanlık imamına şunları söylemiştir: “Sen bu Osmanlı’nın bize ettiği çevri bilmezsin. Bu düşmanın ko­valanması benim için hiçbir şeydir. Bu işin dinimize iha­net olduğunu da bilirim. Ama isterim ki onlar (Osmanlı) kendisinin kaç paralık adam olduğunu görsünler.” Ora­dakilerin hepsi veziri azamın mağlup olması için elinden geleni yaptılar. Vezir-i azam, akşam vaktine kadar yiğit­çe çarpıştı, şehit olmak için düşman askeri içine dalmaya kalktı, askerleri eteklerine yapıştılar, orduyu tekrar ken­disinin toplayabileceğini söylediler. Belgrad’a çekilip ha­zırlıklara başladı. Sarayda kendi yetiştirmelerinden bir­kaç kişi “Merzifonlu’nun saltanatını idame edeceğine” dair uydurma vesikalar hazırlayıp O’nu âsi gösterdiler.

Belgrad’da idam edildi. Abdest alıp namaz kıldı. Ha­lifeye âsi olmamak için boynunu uzattı; “Bu halıyı kaldı­rın, çünkü bu Beytü’l-mal’dır. Üzerine kanım akmasın” dedi, şehid oldu.

 

OSMANLI’DA ŞEYHÜLİSLÂM

 

Şeyhülislâm, Osmanlı düzeninde, Osmanlı Hanedanı hâriç, sadrâzamdan sonra, devletin ikinci büyük me’mûru idi. İlmiyye sınıfının başı idi. 1425’de taht müftîsine bu unvan verilerek “meşîhat” veya “meşîhat-i İslâmiyye” denen mües­sese başladı.

Pâdişâhların, bâzı şahsî mes’elelerde tutumla­rının, şer’i- şerife uygun olup olmadığına dhair şeyhülislâmdan fetva istemeleri, nüfuzlarını arttırıyordu. Zira padişah, halife idi ama, halife İslâm dininde Müslüman kardeşlik ve birliğin sembolü, toplayıcısı, dinin en büyüğü ve lideridir.

Şeyhülislâmın durumu öyle müstesna idi ki, şahsen Divân-ı Hümâyun (hükümet) üyesi olma­dığı halde, iki muavini, Rumeli ve Anadolu kazas­kerleri, hükümet üyesi idiler.

Şeyhülislâmın çok büyük imtiyazlarından biri, padişahın kendisini oturduğu yerde karşılayama­ması, merasimlerde ayağa kalkarak karşılaması, padişahın ellerini ve omuzlarını iki eliyle tuttuk­tan sonra hükümdarın yakasını veya omzunu öp­mesi, asla elini öpmemesidir. Büyük imtiyazdı. Bu suretle padişah; din, ilim ve adalete, onun başı olan şeyhülislamın şahsında saygı göstermiş olur­du. Sadrazamı ise padişah oturarak karşılardı. Şeyhülislamın aslî görevi fetva vermekti. Şeriata göre o konunun nasıl olduğu bildirilmekle bera­ber, sonunda daima “Allahü â’lem=Allah en iyi .bi­lendir” şer’i ibaresi vardır, son karar Kadı’ya aitti.

(Osmanlı Devleti Tarihi, Y. Öztuna, C.2, Sh: 148)

 

OSMANLI’DA TİCARET

 

Osmanlı ticareti hakkında Orgeneral Kont Marsigli, ünlü kitabında diyor ki:

Osmanlı İmparatorlugu’nda yaşayan gerek Türkler, gerek diğer milletler, ticaret sahasında çok faaldirler. Bilgili, mahir, dirayetli tacirlerdir. Bâb-ı Alî’nin değişmez politikası, ticaretle uğra­şanlara her türlü kolaylığı göstermektir. Ağır ver­giden kaçınır. Ağır verginin bir çok malın gelip gitmesini engellediği, üstelik kaçakçılığı doğurdu­ğu fikrindedir. Kaçak mala, Hazîne adına el koyar. Hiç bir tacir buna cesaret edemez. Zîra ticaret li­sansı elinden alınır. Osmanlı İmparatorluğu’nun niçin bu kadar müreffeh olduğu iyi düşünülürse, bunun sebebinin ticaret olduğu anlaşılır.

Dışardan bakılınca temiz giyinen, fakat giyim­lerinde Avrupa’daki alayiş ve süs görünmeyen, gösterişi sevmeyen, ağırbaşlı, kanaatkar bir Müslü­man toplumu görünür. Bu, sokaktaki Osmanlıdır. Evlerine girince de masraflarının az olduğu göze çarpar. Ama Türkiye’de çok kalınıp mahremiyete girince de masraflarının az olduğu göze çarpar. Ama Türkiye’de çok kalınıp mahremiyete girince, her Osmanlı ailesinin kendine göre bir varlığı, bir tasarrufu olduğu hemen anlaşılır. Sokakta dilenen yoktur. Yoksulları vardır ama, yardım görmeyen yoksul yoktur. Bu sosyal yapı, ileri Türk sanayiminden fazla çok ileri Türk ticareti sayesinde oluş­muştur.

Hiç bir Avrupa devleti yoktur ki, Osmanlı ile ticareti kestiği taktirde çok müşkil şartlara düşme­sin, Türkler, bazı malları takas ederek de ticaret yaparlar. Fakat ne olursa olsun, en kötü yıllarında bile ihracatları ithalatlarından fazladır.

(Osmanlı Tarihi)

 

OSMANLI’DA TERBİYE

 

Osmanlı terbiye ve nezaketi ünlüdür. “Türkler son derecede terbiyelidirler ve terbiye kaidelerine tamamen riayet ederler. Hele saray mensublarının biribirlerine muameleleri ve hitap tarzları, yeryü­zünde tasavvur edilebilecek en ince terbiye ve ne­zaket kaidelerine göre ceryan eder” (Lord Ricaut). “Osmanlı sarayında, tasavvur edilemeyecek kadar ince bir terbiye; her muamelenin temeli idi. Türki­ye’de kalabalıktan eser görülmez, her tarafta nezâket göze çarpar” (Prens Demetrius). “Osmanlılar’ın biz kadınlara muameleleri, bütün milletlere örnek olmalıdır. Sokaklarda kadın en küçük saygı­sızlık görmez” (Lady Craven), “Osmanlı sevimli, sâde, samimi, nâziktir. Hareketlerinde asla yap­macık yoktur. Oldukları gibi görünürler. Bu terbi­yeyi aldığı için mütevazi menşe’den gelen bir Türk, pek çok görüldüğü gibi, çok yüksek bir ma­kama çıktığı zaman hiç yadırganmaz. Kim önce görürse o selâm verir. Büyük küçüğü basit, küçük büyüğü çok saygılı şekilde selâmlar. Türk dili pek çok ve pek ince nezâket tabirleriyle doludur.” (d’Ohsson).

“Osmanlıda nezâket, insanların tabiatı icâbıdır. Avrupa’daki sahte, yapmacık nezâket bilinmez. Tek kişi konuşur ve dikkatle dinlenir. Dedikodu ve iftira ayıp ve günahtır. Türkler, kâinatın en ki­bar milletidir. Muhteşem şekilde zarîf ve nâzik in­sanlardır.” (Ubicini). “Sokak satıcısı olsun, vezîr olsun, Osmanlı ağırbaşlı vakur, adetâ muhteşem­dir.” (Ecmondo da amicis).

(Osmanlı Tarihi, Yılmaz Öztuna, Sh.: 208)

 

OSMANLI’DA ESNAF

 

“Esnaf” orta sınıfın temel direğidir. Hem imâl eden, hem satan ve şehirlerde yaşayan, imâl edip sattığı maddeye göre ihtisaslaşmış, teşkilâtlanmış büyük, kalabalık, itibarlı, müreffeh bir sınıftır.

“lonca” dışı esnaf olmak kaabil değildi. Kalitesiz standart dışı mal yapıp satmak mümkün değildi. Umumiyetle esnaf babasının branşına intisâb edi­yordu. Mesleğe girmek için dükkân sahibi ustanın yânına “çırak” olarak girmek şarttı. Çıraklık devre­si tamamlanınca, artık delikanlı yaşına gelen ço­cuk, “kalfa” unvanını alırdı. Kalfanın usta, yâni müstakil dükkân açabilmesi için, lonca karârı şart­tı. Kimse gelişi güzel, ihtiyaçtan fazla dükkân açamazdı. Her dükkân, bir imalathane ve bir satış ünitesi idi. “Usta” unvanını alabilmek için, ustası tarafından tezkiye edilmek ve lonca huzurunda imtihan vermek gerekiyordu.

Osmanlılar bütün sahalarda fevkalâde ustalara ve işçilere sahibdir. Avrupa imâlatı, Türler’inkinin yanında alelâde yamacılıktır. Terzilik, kitap ciltçi­liği ve süslemeciliği, dericilik, ayakkabıcılık, çizmecilik, Türkiye’de bizimkinden üstündür. Saraç­lık ve at koşumlarında ise bu üstünlük hayret ve­ricidir. Diğer sahalarda Türk imâlatı, bizdeki gibi­dir.” (Pietro della Valle)

(Osmanlı Devleti Tarihi, Y. Öztuna)

***

“Tartmayı doğru yapın, tartıyı eksik yapmayın.” (Rahman Sûresi: 10)

 

BARBAROS HAYREDDİN PAŞA (R.A)’NIN SON GÜNLERİ VE İRTİHALİ

 

Cezayir’i almak iddiasıyla gelen İspanya Kralını mağlup ve perişan ettikleri gaza ise şevketlü Hünkar’ın ziyadesiyle hoşuna giderek Cezayirliler’e duâlar etmiş ve Hayreddin Paşa’ya: “Göre­yim Lala seni! Cezayir Ocağım benim şeref-i iftiharımdır. Ol Ocakla şerefleniriz. Allah dâim ey­lesin senin dahi ocağındır. Onlara lâzım olacak şeyleri sen bilirsin, imdi Tersane-i Âmire’mden onlara lâzım olacak şeylerden veresin” deyu tem­bih eylemiş idi.

Hayreddin Paşa, bu yüce emre uyarak ve hem gerçekte kendi ocağı olmakla Padişah Hazretleri­nin rızası ile Cezayir Ocağına gerekli mühimmatı Cezayir teknelerine doldurdu. Onlar da kalkıp Ce­zayir e gittiler.

Münafık her yerde münafıklığını komaz, der­ler: “Şevketlü padişahımız ona, Cezayir Ocağına bil miktar şey ver demekle mirinin bütün malını ver demedi ya!” demeye başladılar. Hünkâr Haz­retleri: “— Lalam Hayreddin Faşa, Cezayir Ocağı­na her ite verdiyse benim rıza-yı hümayunum ile verildi. Lalamın eylediği benim makbulümdür, kimse bu işe karışmasın!” dedi.

İmdi Hayreddin Paşa Hazretlerinin dedikodu­lardan bir miktar hatırı kırılmış idi. Hasta oldu. Dil yarasının devası olmaz, demişler. Eceli gelip vakit saat erişmiş olmakla üç gün sonra irtihal ey­ledi. Cum’a ve Kadir gecesi idi. Bu fâni âlemden ebedî âleme geçti. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciun. Mübarek mezarları Beşiktaş’tadır. Kaptan Paşaların piridir. Devlet-i Osmaniye’dir.

(Barbaros Hayrettin Paşa’nın Hatıraları)

 

EVLİYA ÇELEBİ (1611-1682)

 

1630 yılının Muharrem ayının Aşure gecesiydi. Rüyasında Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed (s.a.v.)’i gördü. İki büklüm yanına yaklaştı. Etekle­rini öpüp şefaat isteyecekti. Fakat öylesine heye­canlandı ki, “şefaat ya Resûlallah” diyeceği yerde “seyahat ya Resûlallah” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) de onu seyahat şefaatiyle müjdeledi. Aynı rüyada Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a.) tarafından da gö­receği şeyleri yazması söylendi. Heyecanla uyan­dığı zaman kendini yatakta buldu.

Rüyayı gören, meşhur seyyahımız Evliya Çelebi’ydi. Rüyanın bir takım mânâlar ifade ettiğini anlamıştı. Sabah olur olmaz zamanın meşhur rüya yorumcularına büyük şeyhlerine gitti. Rüyasını anlattı. Yorumlar kendisine seyahat kapılarının açıldığını müjdeliyordu. Kasımpaşa Mevlevî Şeyhi Abdullah Dede: “İbtidâ bizim İstanbul’cağımıza tahrir eyle” ricasında bulundu. Buna uyan Evliya Çelebi gezisine İstanbul’dan başladı. Gördüklerini bir bir yazarak meşhur “Seyahatnâmesi”nin birinci cildini tamamladı.

Yukarıda anlatılan rüyadan sonra, yetmiş se­nelik ömrünün elli senesini seyahatlarla geçiren meşhur seyyahımız Evliya Çelebi 25 Mart 1611’de İstanbul’da doğdu. Derviş Mehmet Zilli’nin oğlu­dur. Soyu Ahmed Yesevî’ye dayanmaktadır.

1630’da İstanbul’da başladığı gezi ölüm tarihi olan 1682’de son buldu. Bu zaman zarfında Ana­dolu, Suriye, Filistin, Avusturya, Rumeli, Macaris­tan, Transilvanya, Polonya, Almanya, Bosna, Her­sek, Hollanda, Dalmaçya, Kırım, Kafkasya, İran, Suriye, Irak, Mısır, Hicaz ve Girit’e gitti. Hatta Su­dan a ve Habeşistan’a kadar uzandı.

Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, s.99

 

OSMANLI’DA HAYIRSEVERLİK

 

Osmanlı’nın en bariz vasıflarından biridir. Kıt’alar üzerindeki bu devleti hayrât ile donatmaları, hayırsever­liklerinin görünen, okunan şâhidleridir. Gizlice yapılan yardımlar ise sâdece Allah (c.c.)’a malumdur. “Türkler çok hayırsever bir millettir. Çeşmesiz sokak yoktur. Hepsi hayrattır. Köylerde, yol üzerinde, hatta çöllerde çeşme yaptırmışlardır.”

(Ermeni râhibi Simeon).

“Zengin Türkler bol sadaka verirler. Zaruretlerini söy­lemekten kaçınanları arayıp bulur, bilhassa onlara yar­dımdan zevk alırlar. Borçlunun borcunu öderler. Yoksul
komşularını gözetirler.” (de Thevenot)

“Bütün câmîler, imaretler, hastahâneler, tımarhaneler, medreseler, çeşmeler, sebiller, zenginlerin hayır eserleri­dir, hiç birini devlet yaptırmamıştır.” (de la Croix)

“Osmanlı ülkesinde dilencilik ve dilenci yok gibidir. Yoksul çobanlar dağ başlarında yolcuya ikram eder, birşey almazlar. Osmanlı köyünde yolcuya daha fazla ikram edilir. Şehir ve kasabada ise bu ikram âdeta teşkilâtlıdır.”

Bir zengin hacca, yanına bir kaç yoksulu alarak gider ve onun her türlü masrafını öder. Çok zengin Türk tacirleri vardır ki, fukara babasıdırlar.

Türkler’in kendileri mütevâzi binalarda otururlar. Gö­rülen muhteşem binaların hepsi hayır olarak yaptırdık­larıdır.

Cömertlik bir diğer Osmanlı karakteridir. Osmanlılar, hasislerden nefret ederler. Cömert davranmasını sever­ler.

(Osmanlı Tarihi)

 

 

 

BURSALI KADIZÂDE RÛMÎ (1337-1430)

 

Ünlü Türk matematikçisi ve astronomi bilgini. Asıl adı Salahattin Musa b. Muhammed b. Mahmud’dur. Kadızâde diye meşhur olmasının sebebi, Bursa kadısı Mehmet Çelebi’nin oğlu olmasından­dır. 1337’de Bursa’da doğdu. 1430’da da Semerkant’ta vefat etti.

Kadızâde Osmanlı Türkleri’nin ilk ve gerçek ast­ronomudur. Osmanlı bilgin ve matematikçilerinin kıdem ve ehliyetçe en yüksek olanıdır. Eserleriyle batı bilim dünyasında ün kazanmış bir bilginimizdir.

Son derece dürüst, alçakgönüllü ve ciddi bir ya­radılışa sahip olan Kadızâde, Bursa medreselerin­de öğrenimini tamamladıktan sonra Horasan’a, oradan da Semerkant’a gitti. Rûmî denilmesinin sebebi de Anadolu’dan gelmiş olmasındandır.

Molla Fenârî’den ders alan Kadızâde, doyumsuz denecek kadar ilim âşığıydı. Maverâünnehir ve Horasan taraflarına gitmesinin sebebi de oradaki bilginlerin matematik ve astronomide ileri gittikle­rini öğrenmiş olmasıydı.

İlmini ilerletmek, ortaya yeni yeni eserler koy­mak üzere 1362 yılında Bursa’yı terketti. Horasan bölgesine gitti. Curcan’da Seyyid Şerif Cürcâni’den dersler aldı. Daha sonra Maverâünnehir bölgesine, Semerkant’a geçti. Burada ilmini daha da ilerletti. Uluğ Bey’e hoca oldu.

(Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, s. 223)

 

OSMANLI’DA DÜRÜSTLÜK

 

Osmanlı tüccarı ve esnafı son derece namusludur. “Türkler için gayri meşru kazanç en nefret edilen şeydir. Namus ve dürüstlük bütün hareketlerinin ruhudur.” “Türkler arasında, başka milletlerde olduğu gibi senet ve yazılı vesîkaya lü­zum yoktur. Verdikleri sözün, yaptıkları vaadin esiridirler. Din farkı gözetmeksizin bütün insanla­ra karşı aynı şekilde hareket ederler. Başkasının hakkını yemekten çok korkarlar. Bütün endişeleri helâl ile haramı ayırmaktır.” “En yoksul Türk, hırsılığa tenezzül etmez. Namusluluk, Türk milletine şeref veren bir haslettir.” “Hile ve dolandırıcılık, Türk tüccarı ve esnafınca meçhuldür.” “Emanete hıyanet Türkler’ce korkunç bir şeydir. Halk taba­kaları çok dürüsttür. Osmanlı ülkesinin en ıssız yerinde, bir torba altınla gezmek mümkündür.” Çocuklar da çok dürüsttür. Sokakta bir şey bulan çocuk derhal sahibini aramaya başlar.”

Fuhuş meçhuldür. Belirli yaşa gelen kızı ve deli­kanlıyı evlendirmek için herkes seferber olur, bü­yük sevap sayılır. Kadı’ların içki içen ve kumar oy­nayanların şehâdetini kabul etmediği şer’iyye sicil­lerinde görülmektedir.

“Türkler, kadere inanır ve rızâ gösterirler. Ya­bancı ülkeye sığınan hemen hiç bir Türk yoktur. Padişahlar bile tahttan indirilirken hiç karşı koy­maz. “Allah’ın takdiri ne ise öyle olur” derler.”

  1. Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, C.1, Sh.: 213

***

De ki: “Rabbime karşı gelirsem, doğrusu bü­yük günün azabından korkarım.”

(Zümer Sûresi: 13)

 

OSMANLI’DA EV HAYATI

 

Osmanlı evi ahşâb, bâzan kâgir, bâzan ikisinin karışımıdır. Bahçesi vardır. Evin dış kapısı müsta­kil ve bir aileye mahsustur. Apartman sistemi yok­tur. Kira da azdır. Ev, umumiyetle oturanın malı­dır. Eşya az ve basittir. Büyük evlerde, konaklarda harem ve selâmlık kısımları vardır. Selâmlıkda, evin erkeği misafirlerini kabul eder. Basit evlerde bu iş ilk katta olur ve ikinci katta yatılır. Osmanlı evi çok temizdir. Ayakkabı girerken çıkartılır. Bah­çesinde muhakkak bir yeşillik bulunur.

Sokaklar temizdir. Herkes kapısının önüne isabet eden kısmın temizliğinden mes’uldür. Şehir­ler kaldırımlıdır ve kaldırımlara devamlı bakılır. Londra ve Paris’e kaldırım, İstanbul ve diğer Os­manlı şehirlerinden asırlarca sonra yapılmıştır. Meskenler umumiyetle ahşâbdır. Askerî, dinî, umûmî binalar kagir (taştan) yapılır. XIX. asra ka­dar Osmanlı şehrinde hayat şartları Avrupa şehir­lerine nisbetle daha rahat, dana ucuz, daha iyi, da­ha müreffehtir. XVIII. asırdan önce ise mukayese edilmez şekilde üstündür. Pahalılık, hele kıtlık nâdirdir.

Avrupa toplumunda derd olan piç çocuk, kimsesiz çocuk diye bir dert meçhuldür. Zira zina yoktur. Anası babası ölmüş çocuk olabilir. Hemen en yakın akrabasına sığınır. Bu yüzden yetimhane diye bir şey bilinmez.

(Osmanlı Devleti Tarihi, Y.Öztuna, Sh.: 222)

***

“İnsanlar arasında, Allah’ın rızâsını kazanmak için canını verenler vardır. Allah kullarına karşı şefkatlidir.”          (Bakara Sûresi: 209)

 

OSMANLILAR’DA SAYGI VE SEVGİ

 

Osmanlı İmparatorluğu’nda büyüklük unsuru üç’tür: yaş, makam ve servet genç yaşlıya, ast üst makamdakine, yoksul zengine saygı gösterir ve gene bu sır bozulmaksızın şefkat görür. “Türk top­lumunda baştan çıkmış, yüz kızartıcı işler yapan çocuk, nâdirdir. Ana ve baba saygısı çok büyük­tür. Aile büyüklerinin sözleri dinlenir.” “Erkekler­de de, kadınlarda da evlâd sevgisi çok barizdir.” “İhtiyarlık, Türkiye’de olduğu gibi hiç bir yerde hürmete mazhar değildir. Çocuklarını daha fazla şefkat ve alâka içinde yaşatan bir memleket de bilmiyorum. Sokaklarda çocuğunu omuzuna, kuca­ğına alarak yürüyen, onu fazla yürütmekten, yor­maktan sakınan çok baba görülür. Ama büyüyen çocuk, babasına büyük saygı gösterir. Emretmedikçe oturamaz. Yalnız “baba” değil, babasının unvanı neyse “efendi baba”, “ağa baba”, “bey ba­ba”, “paşa baba” diye hitâb eder. Küçük kardeş, büyüğüne saygı gösterir. Büyük kardeş asla ismiy­le çağnlamaz, “abla” ve “ağabey” denir ki bizim di­limizde bu kelimeler meçhuldür. Baba oğlunu, sadrâzam olsa bile, yalın ismiyle çağırır. Baba ölünce ailede otorite büyük oğula geçer.”

Osmanlı için sadâkat bir görevdir. Fakat vefa in­sanlığın en belirgin duygusudur. Sadakatsiz olan hâindir. Fakat vefasız olan, insan bile değildir. “Türkler vaadlerine ve yeminlerine mutlak sadâkat gösterirler.”

(Osmanlı Devleti Tarihi, Y. Öztuna C.2, Sh.: 210)

 

OSMANLI’DA İLMİYYE SINIFI

 

İlmiyye sınıfı mensuplarına “Ulemây-i rüsum” denirdi.

Osmanlı düzeninde devlet görevlisine “askeri” denirdi. “Askerî” denen devlet me’mûru, üç sınıftı.

İlmiyye sınıfına adım atabilmek için, medre­senin yüksek kısmından rüûs (diploma) almak şart olup hiç bir istisna yapılmamıştır.

Seyfiyye sınıfı, muhârib sınıftı. Orta dereceli saray okulları ve yüksek dereceli Enderûn-i Hümâyûn denen askerî akademiden mezun olan­lar çabuk yükseliyordu ama, şart değildi.

Kalemiyye sınıfı, bir devlet dâiresine kâtib yardımcısı olarak girilerek oluşurdu. Gencin daha önce ilk tahsilini yapmış, husûsî suretle bir şeyler öğrenmiş, yâhud medresenin yâhud cami dersleri­nin herhangi bir sınıfını bitirmiş olması gerekirdi. Geri kalan tahsilini, intisâb ettiği devlet kaleminde hizmet ederek tamamlardı.

İlmiyye sınıfı için Arapça bilmek şarttı, meraklı­lar Farsça da öğrenirlerdi. Kalemiyye sınıfı için, bu iki dili birden bilmeyen yükselemezdi.

Ulemâ, bir müderrisler ve hâkimler heyeti idi. Ne idam edilebilir, ne bahsedilebilirdi. Sâdece azledilebilir ve sürülebilirdi. İlmiyye’nin ilk basama­ğına bile hapis ve idam cezası verilemezdi.

(Osmanlı Devleti Tarihi, Y. Öztuna, sh.147)

 

MALAZGiRT MEYDAN MUHAREBESİ

 

Romanos Diogenes, bütün Bizans ülkelerinden muh­telif milletlere mensup 200.000 civarında ordu hazırlaya­rak, Doğu Anadolu’ya doğru ilerlemeye başladı. Sultan Alparslan savaşı kabule mecbur kaldı. Sultanın ordusu 50.000 civarında idi. Sultan Alparslan elçiler göndererek sulh teklifinde bulundu.

24 Ağustos 1071’de, red cevabım alan Sultan Alpars­lan, ordusunu çok güzel bir şekilde yerleştirdi. Bu ara­da, Abbasi Halifesi, Cum’a günü İslam dünyasındaki bütün camilerde, Sultan Alparslan’ın zafer kazanması için, dua edilmesini istemişti. Sultan Alparslan, 26 Ağustos 1071 Cum’a, günü askere hitaben te’sirli bir ko­nuşma, manidar bir dua yapmıştı.

Savaş başladı. Taktik icabı Türkler geri çekildi. Hilal şeklini alıp her taraftan düşmana saldırıldı. Bizanslılar feci şekilde mağlup oldular. Romanos Diogones esir düştü. Sultan Alparslan, İmparatora iyi muamele yap­mış, sonra da bir antlaşma yapmıştır. Bizanslılar anlaşmayı bozmuş bunun üzerine: “Bu günden itibaren mev­cut sulh sona ermiştir. Artık haç’a tapanlar öldürülecek, memleketleri fetholunacaktır. Kartallar gibi uçunuz, Bi­zanslılara merhamet etmeyiniz.” diyerek Anadolu’nun fethinin tamamlanması lâzım geldiğini ilân etmiştir.

Bu zafer Türklerin, Anadolu’yu fethederek yerleşmesi­ne sebep olmuştur. Malazgirt aynı zamanda İslâmlıkla Hıristiyanlığın hesaplaşması idi ki İslam’ın lehine so­nuçlanmıştır.

(Anahatlarıyla İslam Tarihi, Sh.: 167)

 

HİLAFET’İN OSMANOĞULLARI’NA GEÇMESİ

 

Sultan Selim Han’ın Mısır seferi, onun İslâm Birliği (Osm. İttihâd-ı İslam) idealinin, en mühim safhası ola­rak, düşünülmüştü. Sultân Selim Han, İslâm Birliğini en iyi Osmanlı devlerinin, başaracağı kanâatinde idi.

Sultân Selim Han’ın Haleb’deki ilk Cum’a nama­zında, kendini halîfe gibi gördüğü muhakkaktır. Halep Ulu Câmiî’ndeki ilk Cum’a namazında (29.8.1516), hutbe’yi Sultân Selim Han nâmına okuyan hatib, Yavuz’u “Hâkimü’l-Haremyni’ş-Şerifeyn” diye anınca pâdişâh müdahale ederek, “Hâkim” kelimesini “Hadim” olarak değiştirmiştir. Bilindiği gibi Osmânoğulları’ndan gelen halifeler, 1924’e kadar, resmen “Hâdimü’l-Haremey-ni’ş-Şerîfeyn” ünvanıyle anılmışlardır. Gözyaşlarını tu­tamayan Sultân Selim Han, Peygamber (s.a.v.)’in, meşrû halefi olmanın sevinciyle, oturduğu yerdeki seccadeyi kaldırarak, alnını câmiîn mermer zeminine değdirmek suretiyle, şükran secdesine kapanmıştır. Bu dindarlık ve tevazu, cemâati heyecanlandırmış ve elektriklemiştir.

Üçüncü Mütevekkil’in, Ayasofya’daki merasimden sonra, Eyüp Sultan Ebâ-Eyyubi’l-Ensari (r.a.) Camiî’nde Sultan Selim Han’a kılıç kuşatıp, hıl’at giydirdiği, bu merasime, İstanbul’a getirilen Ezher Üniversitesi ulemâsı ile, Osmanlı ulemâsının da katıldığı, bu ulemâ meclisinin kararıyle hilâfetin Osmânoğulları’na geçtiği, târihi rivayetler cümlesindendir.

(Osmanlı Devleti Tarihi, Y. Öztuna, Sh.: 158)

 

OSMANLI’DA MERHAMET VE MÛSÂMAHA

 

Osmanlı ahlâkının temel unsurlarındandır. Merhametsiz ve müsâmahasız adam sevilmez. Zîrâ böyle bir kişinin zâten hemcinslerini sevdiği­ne inanılmaz. “Türkiye’de taassub Türkler’de de­ğil, Osmanlı tebeası Hıristiyanlar’da görülür” (Gérad de Nerval) “Türkler sâde, açıkyürekli, iyi niyetli insanlardır. Muhteris ve cimri olanlarını araştırırsanız, eski Türk olmadıkları, devşirme ol­dukları ortaya çıkar. Rumlar ise hîlekâr, hâin, üste­lik mağrur bir ırktır.” (Du Loir). “Yardımdan hoş­lanırlar, sıkıntıda kalana aarlar, kibarlıkları da inkâr edilemez.” (Delamarre, Voyage). “Sabırlı, ce­sur, kaabiliyetli misafir sever, âlîcenâbdırlar” (Amédée Jaubert). “Türkler’in merhamet hisleri çok gelişmiştir. Bu hissin temelinde Allah (c.c.) korkusu yatar. Zekât, fıtra, sadaka ve hayrâtlarını hiç ihmal etmezler. Kölelerine ve hizmetkârlarına en iyi davranan millet Türkler’dir. Onlara aile efradı gibi muamele ederler. İftiradan korkarlar, îtikatlarınca büyük günahlardan biridir. Mecbur olmadıkça ağaç kesmeyi barbarlık sayarlar ve böy­le bir adama barbar muamelesi yaparlar.” (Brayer, 1836, I.).

(Osmanlı Devleti Tarihi, C.2, S. 211)

***

 

 

 

 

FİL SÛRESİ

 

“Ey Muhammed! Kabe’yi (yıkmağa gelen) fil sa­hiplerine Rabbinin ne ettiğini görmedin mi? On­ların düzenlerini boşa çıkarmadı mı? Onların üzerine sert taşlar atan sürülerle kuşlar gönderdi. Sonunda onları, yenilmiş ekin gibi yaptı.” (1-5. Âyet)

 

OSMANLI’DA YEMEKLER

 

Osmanlı’nın içkisi su’dur. Şıra, şerbet gibi alkol­süz içkiler içilir. Osmanlılar, Doğu Türkleri gibi kı­mız içmezler. Süt içilir. Su zevki bilhassa İstan­bul’da çok gelişmiştir. Kibar bir İstabullu, bir yu­dum alarak, hangi kaynağın suyu olduğunu he­men söyler.

Mutlaka ekmek ve pide yenir. Koyun eti mutla­ka yenir. Yaş ve kuru meyve, sebze, diğer yiyecek­leri teşkil eder.

İstanbul mutfağı saray ve konaklardan kaynak­lanarak gittikçe dünyanın en nefis ve itinalı ye­meklerinin yapıldığı mutfak hâline gelmiştir.

(Y. Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi)

***

FİR’AVUN’UN KENDİ İÇİN VERDİĞİ HÜKÜM

 

Rivayet olunduğuna nazaran birgün Cibril (a.s.), Fir’avn’a gidip:

— Ey melik! Kullarıma melik kıldığım ve hazinelerimin anahtarlarını verdiğim bir kul, benim sevdiklerime düşmanlık ediyor, düşmanlarımı da dost ediniyor.

Fir’avn ona dedi ki:

— Eğer böyle bir kul benim olsa ben onu Kızıldeniz’de boğarım.

— Ey melik bunu bana yazıp verir misin? Fir’avn, hokka, kalem ve kâğıt istedi ve bunu yazdı. Fir’avn boğulacağı esnada Cibril (a.s.) yeti­şip kendi yazdığını gösterdi, Fir’avn tanıdı. Cibril (a.s.) dedi ki:

— Bu kendin hakkında kendi verdiğin hüküm­dür.

(Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsiri, S. 54)

 

HALİFE ÖMER BİN ABDÜLAZİZ (R.A.) HAZRETLERİ

 

Annesi, Ömer bin Hattab (r.a.)’ın oğlu Âsım (r.a.)’ın kızıdır. Halife olmadan önce de, halifeliği sırasında da kulluk yolunda ve istikametteydi. Her yönüyle Hülefâ-yı Râşidîn’e benzetilir. İmam-ı Şafii ve İmam-ı Süfyân-ı Sevrî (r.a.) Ömer bin Abdülaziz (r.a.)’i Hülefâyı Râşidîn’in beşincisi kabul ederler.

Kendinden geçerek namaz kılarlardı. Mâlik bin Enes (r.a.): “Ömer bin Abdülaziz (r.a.) kıldırdığı namaz Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kıldırdığı nama­za benziyordu, derler.

Halife olduktan sonra, öteki halifelerin bindikle­ri atlara binmeyip, kendi katırı ile yetindi. Saraya geldiğinde halı, kilim ve makatları kaldırttı. Hep­sini sattırarak bedellerini devlet hazinesine ekledi. Halife ailesinden olanların mülkiyetinde bulunan geniş toprakları da aynı gayeyle sattırmıştır. Şeria­ta uymayan ne varsa hepsini kaldırttı.

Bir gün himetçilerden birini, saray mutfağında su ısıtırken gördü: “- Devletin parası boş yere ve kişi faydasına harcanmış, ödemen gerekir.” diye­rek iki akçelik odun aldırtıp mutfak anbarına koy­durtmuştur.

Günün birinde bir kurdun koyun kaptığı duyul­du. Arif bir kişi: “-Herhalde halife vefat etmiş ol­malı.” dedi. Çok geçmedi halifenin vefat haberi duyuldu.

Allah-ü Teâlâ hepsinin makamlarını Cennet kıl­sın ve bizleri de onların nurlu yollarından ayırma­sın. Âmin.

(Bostanzâde Yahya Efendi, Tarih-i Sâf)

 

SULTAN ABDÜZAZİZ HÂN’IN HAL’İ

 

Sultan Abdülaziz’in hal’i birkaç ahlâksız ve saf­dil devlet adamının şahsî ihtirasları uğruna birleş­mesiyle gerçekleşmiş bir olaydır. Bunlardan Hüse­yin Avni Paşa, “Ahd-i saltanatında onbir sene mâ’zül bulundum” diye açıkça padişah aleyhinde konuşuyordu. Hatta bir keresinde Sultan Abdüla­ziz’in zevcelerinden birisine sözle sarkıntılık et­mişti. Hatta padişahı zehirlemeye çalışmış fakat başaramamıştı. Sonunda padişahı tahtan indirme­ğe ve öldürmeğe karar verdi. Diğerleri ise Mithat Paşa, Mütercim Rüştü Faşa, Şeyhülislâm Hasan Hayrullah Efendi ve Bahriye Nazın Kayserili Ah­med Paşa’dır. Bilâhare Askerî Şûra Reisi Müşir Redif Paşa ve Harbiye Nazırı Mirliva Süleyman Paşa da hal erkanına katılırken Hal’ işini Süley­man Paşa gerçekleştirir.

Sultan Abdülaziz, çocukları ve zevceleriyle Topkapı Sarayı’nın terkedilmiş bir odasına hapsedildi ve kendisine yemek bile verilmedi. Hal’i gerçekleş­tirenler Dolmabahçe Sarayı’nı ve Sultan Aziz’in servetini yağmalamışlardır. Sadece Rum sarrafı Hristaki’ye teslim edilen altın 800 bindir, o da bu­nunla Avrupa’ya kaçmıştır. Sultan Aziz, 3 gün sonra Fer’iye Sarayı’na getirildi. Burada bahçeye çıkması bile yasak edildi ve Kur’ân-ı Kerîm okuya­rak 48 saat yaşayabildi.

(Y. Öztuna, Türkiye Tarihi)

***

“Yeryüzünde haşmetli dağlar yarattık, sizlere tatlı sular içirdik.” (Murselât/27)

 

OSMANLI KERVANSARAY VE HANLARI (1)

 

Daha XV. asrın ilk yarısında Osmanlı Türkiye’sine ge­len Berzrandon de la Brouguiere, İstanbul’un fethinden önce kervansaray sistemi karşısında şaşırmış ve hayran­lık duymuştur. Kim olursa olsun bedava misafir eden, kendisini ve hayvanlarını üç gün müddetle yedirip içiren, yatıran, bütün ticaret mallarını emniyet ve devlet garantisi altına alan kervansaray sistemi, Fransız elçisini hayretler içinde bırakmıştır. Fakirlerin nasıl iyi muamele ile kabul edildiği, fazla ikram olmadığı için özür dilendi­ği, yollar üzerine serptirilmiş bu müesseseler, onun için, yepyeni bir şeydi. Zira Avrupa’da asiller, fakirleri aşağı görür ve kötü muamele ederlerdi. Türkiye’de ise fakir, bilakis hususî şefkat ve itinaya layık görülen kişi idi. Fransız şövalyesi; XV. asır Fransızcası ile şöyle diyor: (“Iln’y a vait gue ung varleton gui le gardoit Iln’y eust oncgues si hardyd’en prendre une poignre sans payer”) Ve içinde milyonlar değerinde ticarî eşya yatan koca ker­vansarayın bir muhafız kapıcı tarafından korunduğunu hayretler içinde yazıyor. Fazlasına lüzum yoktu. Zira bir kervansaraya sataşmak, en gözü kararmış eşkiyânın haddi değildi. Devlet otoritesi öylesine güçlü idi. Osmanlılar’ın İstanbul, Mekke, Hac yolunda, bilhassa Suri­ye’de yaptıkları kervansaraylar, her yerde mahallî şartla­ra uygun ve aynı zamanda sanat gayesi gözetilerek inşa edilmiş mükemmel mimarî eserlerdir. Eyyübî ve Mem­lûk Türk kervansarayları gibi sadece pratik gaye güdülmemiştir. İstanbul Budin (Budapeşte) Höyük yolları üze­rinde yapılan hatta Tunus gibi uzak ülkelerde inşa edi­len kervansaraylar için de ba mütaba, aynen varittir. (J. Savvaget, Las Caravan Seroils Syriens du Hadjdj de Conston Tipople, Ars Islamica, IV, 1937, 98-121)

(Yılmaz Öztuna a.g.e. C.II, S. 201)

ÇANAKKALE DESTÂNI

 

Sultân II. Abdülhamîd Hân’ın önceden aldığı tedbîrler ve O’nun eğittiği askerlerle Haçlı’ya karşı kazanılan ve Türk târihinin dönüm noktasını teşkîl eden bir mübârek zaferdir. Mehmed Âkif’in uzun manzûmesi olmasaydı bu büyük savaş günümüze nasıl intikâl edebilecekti? Meçhûl!..

Çanakkale Savaşları 8,5 ay sürdü. Memleketin en hassâs yerine yöneltilen taarruz kırıldı. Osmânlı müdâfaasiyle Çanakkale, Irak ve Filistin cephelerinde bir milyona yakın İngiliz ve Fransız askeri, Müttefik devletlerin ana cephelerinden uzak tutuldu. Muhârebeler iki taraf için ağır kayıplara sebeb oldu.

Çanakkale Muhârebeleri, Osmânlı Devleti’nin dört sene harbe dayanmasına, bu yüzden Çarlık Rusyası’nın yıkılmasına sebeb oldu. Bu başarı yalnız Osmânlı kuvvetlerinindir.

İlk bombardımandan i’tibâren 324 gün ve çıkarma gününe göre de tam 259 gün devam ederek neticesinde Osmânlı Ordusu’nun ölümsüz bir zaferiyle kapanan I. Dünya Savaşı’nın bu en kanlı sahnesine ordumuzun en kıymetli ve en büyük kısmı iştirâk etmiş ve semereleri burada inkişâf eylemiştir. Türklerin resmî kayıtlara göre kayıp mikdârı 251.000, müttefiklerin kayıp mikdârı ise 252.000 idi.

  1. Abdülhamîd Hân’ın açmış olduğu yüksek mekteblerden me’zûn olan îmânlı ve kültürlü binlerce genç Çanakkale’de şehîd olmuşlardır.

(Millî Gençlik Mecmuâsı, Çanakkale Özel Sayısı, 1977)

  • ••

“Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsân ettik.

Böylece Allâh, senin geçmiş ve gelecek günâhını bağışlar. Sana olan ni’metini tamamlar ve seni doğru bir yola iletir. Ve sana şanlı bir zaferle yardım eder.”

(Fetih Sûresi: 1, 2, 3)

 

  1. EBÛ’L-FETH GÂZÎ MUHAMMED FÂTİH SULTÂN –1

 

Fâtih Sultân Mehmed Hân, târihin kaydettiği büyük insanların, en başında gelenlerdendir.

Kahramân ve Asker Fâtih:

Gerçek, o hakîkî bir kahramândır. En cesûr insanların hayrân olacağı kadar büyük bir cesâret sâhibi olan bu pervâsız Türk Pâdişâhı, gâyesi uğruna birçok def’a hayatını istihkar etmiş, ölümle karşı karşıya geldiği zamanlarda büsbütün coşmuş, büsbütün efsâneleşmiştir. O’nun, İstanbul’un kuşatıldığı günlerde gemilerinin mağlûb edildiğini gördüğü zaman, şahlanan atını doludizgin denizin köpüren dalgalarına doğru sürmesinin ma’nâsı pek büyüktür. Bu harekette, kahramânlık ile cesâretin, kuvvetli bir irâde ile müdhiş bir azmin en parlak bir misâlini görmüyor muyuz? Gâyesine varmak isteyen bu genç pâdişâha hiçbir kuvvetin mâni’ olamayacağını bu denize saldırışta bulmak, mümkün değil midir? Birçok gemi ve insanla başarılamayan bu deniz savaşını sâhilden bir müddet seyreden ve büyük bir kızgınlık içinde haykırarak tepinen, emir veren ve nihâyet atını mahmûzlayan bu büyük insanın şu hareketinden, en müdhiş tabîat kuvvetlerinin bile kendisine engel olamayacağını anlamak, irâdesinin sarsılmadığını, cesâretinin kırılmadığını söylemek ve yalnız başına bu işi başarabilmek kudretini kendisinde gördüğünü kabul etmek acaba hatalı mı olur? Muhteşem Bizans surları önünde birçok def’alar at koşturan bu 22 yaşındaki Türk Pâdişâhı’nın, askerleriyle birlikte surlara hücûm ettiği ve kahramânlara örnek olacak hareketlerde bulunduğu çok def’a görülmüştür.

Belgrat Muhârebesi’nde Hunyadi’nin kuvvetleri karşısında ordusunun bozguna uğradığını gördüğü zaman hırsından, çatlayan dudaklarından kanlar akmaya başlamış ve tam bir kahramân gibi atını savaş meydanına sürerek bizzat kılıç kullanmış, vuruşmuş ve yaralanmıştır.

(Dr. Selâhattin Tansel, Fatih Sultân Mehmed, Ank. 1985, S.1-2)

 

  1. EBÛ’L-FETH GÂZÎ MUHAMMED FÂTİH SULTÂN –2

 

Kahramân ve Asker Fatih Hân:

Boğdan Seferi’nde, Voyvoda’nın tahkîmli mevkiî ve ateşe hazır olan topları karşısında, yeniçeriler yerlere yatarak korku ve tereddüt duyguları arasında ileriye gitmek istemez gibi bir hâl aldıkları vakit, yine hiddetle atını mahmuzlayıp yalnız başına düşman kuvveleri üstüne atılan o idi. Onun bu cesâreti ve kahramânlığı karşısında coşkun bir sel gibi harekete geçen ve düşmânlarını yenen Türk ordusunun bu başarısında en büyük hisse acaba kimindir?

Hulâsa Fâtih Mehmed, kahramânlık destânlarını yaşamış ve yazmış olan dedelerinin yanıbaşında ve aynı safta her zaman yer almağa lâyık bir insan oldu. Fatih’in bu kahramânlık vasıfları yanında ayrıca bir de komutanlık vasfı vardır: Çok iyi teşkilâtlanmış bulunan ordusunu savaşlarda en mükemmel bir şekilde kullanmasını bilirdi. O, bir savaşa girmeden önce plânlarını hazırlar, bunlar üstünde düşünür ve hatıra gelebilecek olan bütün ihtimâlleri aklından geçirirdi; kendisine zarar verebilecek olan kuvvetleri önlemek için lâzım gelen tedbîrleri almakta aslâ kusur etmezdi. İstanbul’u kuşatmadan önce surları bizzât birkaç def’a dolaşmış, tedkîk etmiş, plânlarını çizmiş, nerelere hücûm edileceğini kararlaştırmış, hatta topların nerelere yerleştirilmesi îcâb ettiğini bile düşünmüştü. Onun için Edirne’den hareket etmiş olan kuvvetleri, surların önüne geldiği vakit kolayca yerlerini almak imkânını buldular. Bu yer alışta âdetâ birkaç def’a tecrübe edilmiş de noksanları giderilmiş bir tatbîkat hareketinin olgunluğu vardı. Her birlik, hiçbir karşılığa ma’rûz kalmadan plân gereğince kendilerine tahsîs edilmiş olan yerleri hemen işgâl etmiş ve derhal savaşa hazır bir durum almıştı. İstanbul surlarının en kuvvetli noktaları ile en zayıf noktaları Fâtih’çe bilinmekteydi. O, tertîbatını buna göre yaptı. Bizans’a nerelerden yardımcı kuvvet gelebileceğini de hesaba katmış bulunuyordu. Bunun içindir ki daha önce Rumelihisarı’nı yaptırmış ve bu sûretle Karadeniz Boğazı’nı kesmişti.

(Dr. Selâhattin Tansel, Fâtih Sultân Mehmed, Ank. 1985, S. 2-3 )

 

  1. EBÛ’L-FETH GÂZÎ MUHAMMED FÂTİH SULTÂN –3

 

Kahramân, Asker ve Komutan Fâtih Hân:

Bizans’a, Mora’dan gelmesi melhûz olan yardımcı kuvvetleri de hareketten alıkoymak üzere  Akıncı Turhan Beğ’i daha önce o tarafa göndermiş bulunuyordu. Ayrıca bir süvârî kuvveti de Avrupa’dan gelmesi muhtemel olan kuvvetleri tutmak üzere ayrılmıştı. Galata’yı, orada bir anlaşma bulunmasına rağmen Zağanos Paşa kuvvetleri ile kuşatmağı ihmâl etmedi.

Bizans’ın kendisine karşı uzun müddet mukavemet etmesini önlemek üzere, surların en zayıf olan kısmının sıkıştırılmasının lüzumlu olduğunu düşünerek, dost ve düşmanlarının kendisine karşı hayrânlığını artıran o müdhiş hareketi yapmağa, yani gemilerini karadan yürüterek denize indirmeğe karar vermişti. Başarılması çok güç olan bu işi, O pek kısa bir zamanda yapmağa muvaffak oldu. Belgrat Seferi’nde orduyu büyük bir bozgundan kurtaran yine O’nun askerî dehâsı ve fevkâlede bir sûrette icrâ ettirdiği çekilme harekâtıdır.

Ağrıboz’un Fethi ise Fâtih’in askerî görüşünün en parlak bir misâlidir. Çünkü bu civâr, Venedikliler’in taarruz ve tecâvüzlerinden kurtulduğu gibi yol üzerinde bulunan bu mevkiînin alınması ile Venedik ve Cenevizler’e karşı taarruz için bir ileri karakol kurulmuş ve yine onların denizlerde yaptıkları hareketler, bu sûretle kontol altına alınmış oldu.

Fâtih, birkaç düşmanla birden çarpışmak durumunda kaldığı vakit, bunlardan hangisinin daha tehlikeli ve zarârlı olabileceğini münâkaşa eder, ona göre tedbîrler alırdı. Macarlar, Arnavutlar ve Venedikliler ittifâk ederek Türkler’e karşı harekete geçtikleri zaman Fâtih, her şeyden önce Mora’ya saldıran Venedikliler’in ortadan kaldırılmasını ileriye sürdü. Çünkü Venedikliler, Mora’yı istîlâ’ ederlerse, burada kendilerine yardımcı ve Türkler’e düşman olan büyük bir kuvvet bulabilirlerdi. Aynı zamanda en yakın bir bölgeden Osmânlılar’ın önemli yerleri ve meselâ, Edirne, Gelibolu, Selânik ve hatta İstanbul, tehdîd altına düşebilirdi. Bundan başka ahâlîsi Türk ve Müslümân olan bir takım şehir ve kasabalar da zarara uğrayabilirlerdi. Bu i’tibârla Fâtih, her şeyden önce Mora’ya tecâvüz eden Venediklilerle çarpıştı ve bu işi hallettikten sonra Macarlar’ı sıkıştırıp daha az ehemmiyet verdiği Arnavutluk üzerine yürüdü.

(Dr. Selâhattin Tansel, Fâtih Sultân Mehmed, Ank. 1985, S. 3-4)

 

 

 

 

 

  1. EBÛ’L-FETH GÂZÎ MUHAMMED FÂTİH SULTÂN –4

 

Kahramân Asker ve Komutan Fâtih Hân:

Fâtih yapacağı seferlerden en yakınlarını bile haberdâr etmez ve bunların, gizli kalmasına çok dikkat ederdi. Böyle hareket etmeği muvaffakiyetlerinin başlıca sırlarından sayan padişâh, ekseriyâ başka tarafa çarpacakmış gibi hareketler yapar, herkeste bu hissi uyandırır ve zamanı geldiği vakit asıl hedefe yönelirdi. İsfendiyar topraklarını almaya karar verip de kara ordusuyla harekete geçtiği sıralarda donanma da Karadeniz’e çıkmıştı. Bu, ordu ve donanmanın Trabzon üzerine yürüdüğü hissini verebilmek için İsfendiyaroğlu’na gönderilen bir mektupta, Sinop’a uğrayacak olan Osmânlı donanmasına lâzım gelen kolaylığı göstermesi yazılmış ve ayrıca yardımcı kuvveterle oğlunun da orduya katılması istenmişti. İsfendiyaroğlu İsmail Beğ’in oğlu Ankara’da Osmânlı ordusuna iltihâk ettikten sonradır ki Fâtih, birden bire Sinop üzerine dönüverdi. Bu sûretle İsfendiyaroğulları karadan ve denizden bir baskına uğramış oldular.

Trabzon Seferi’ne giderken de Uzun Hasan üzerine yürüyormuş gibi bir tavır takınılması ve ondan sonra Bayburt civârından birdenbire şimâle dönülmesi, aynı askerî görüşün bir neticesi olarak düşünülebilir. Bu yolsuz arazide çekilmiş olan sıkıntıya Fâtih, düşmanı gâfil avlamak için katlanmış olsa gerek.

Fâtih, Otlukbeli Savaşı’nı yapmadan önce Karaman işine el koydu. Çünkü Karamanlılar’ın, Akkoyunlular’la münâsebetleri vardı. Bir Osmanlı-Akkoyunlu Savaşı’nda bunlar, büyük bir tehlike olabilirdi. Esâsen Karaman’ı vurmak için kâfi sebepler vardı. Bundan ötürü Karaman üzerine büyük kuvvetler gönderilerek onların dağıtılması ve ezilmesi sağlandı.

Uzun Hasan’la yapılan meşhûr Otlukbeli Savaşı, Fâtih’in yüksek komutanlık vasfını en ziyâde karakterize edebilecek mahiyyettedir.

(Dr. Selâhattin Tansel, Fâtih Sultân Mehmed, Ank. 1985, S. 4)

 

  1. EBÛ’L-FETH GÂZÎ MUHAMMED FÂTİH SULTÂN –5

 

Kahramân Asker ve Komutan Fâtih Hân:

Uzun Hasan, mâhir bir komutandı. Şarkta bir çok seferler yapmış, önemli bir takım devletleri ve hükümdârları yenmeğe muvaffak olmuştu. Ordusunun da her bakımdan değeri büyüktü. Hiç şüphe edilmemelidir ki Otlukbeli Savaşı, devrin en büyük savaşıdır. Hâlbuki savaş kısa sürmüş ve Uzun Hasan kuvvetleri, en kat’i bir mağlûbiyyete uğratılmışlardır. Garibi şudur ki şarkın bu kuvvetli ordusunu, Osmânlılar’ın sağ ve sol kanattaki kuvvetleri, ortada ve padişâhın idâresi altındaki kuvvetler henüz savaşa katılmadan iyice hırpalamış, hattâ ezmiştir. Çünkü Osmânlı Merkez Kuvveti hücûma geçtiği vakit, Uzun Hasan, artık çarpışmanın bir fâide vermeyeceğini anlayarak savaş meydanından kaçtı. Bu başarıda savaş plânının iyi hazırlanmış ve tatbîk edilmiş olmasının elbette büyük bir payı vardır.

Bu savaşın yapıldığı târihlerde Uzun Hasan ile Venedikliler, müttefiktiler. Türk kuvvetlerinin bütününün Uzun Hasan üzerine yürüdüğü şu sıralarda, müttefiklerine yardım edecekleri tabiî olan Venedikliler’i, Fâtih, 1470’den beri yapılmakta olan akınları şiddetlendirmek sûretiyle iyice hırpaladı. Akınlardan çok zarar gören Venedikliler, müttefiklerine ancak donanmalarıyla fâideli olmaya çalıştılar.

Fâtih’in büyük bir asker olduğuna en son misâl, İşkodra Seferî’dir. Çok tahkîmli ve sarp bir kal’a olan ve Venedikliler tarafından şiddetle müdafa edilen İşkodra şehrinin düşürülmesi mümkün olmuyordu. Bunun için de her şeyden önce İşkodra’yı tecrîd etmek ve Venedikliler’le olan bağları kesmek îcâb ediyordu. Fâtih, İşkodra civarındaki üç önemli kal’ayı işgâl etmiş ve şehri denize bağlayan nehri de kontrol altına almış ve çok sıkıntıya düşen İşkodra teslîm olmuştur.

Hulâsa Fâtih, en büyük bir komutan, en üstün vasıfları kendisinde toplanmış bir insandır; savaş esnâsında hâsıl olan türlü şekiller karşısında işin münâkaşasını yaparak en doğru kararlara varan ve sür’atle bu kararlarını tatbîk edebilen mâhir bir komutandır.

(Dr. Selâhattin Tansel, Fâtih Sultân Mehmed, Ank. 1985, S. 5)

 

  1. EBÛ’L-FETH GÂZÎ MUHAMMED FÂTİH SULTÂN –6

 

Bir Siyâsî Dehâ Olarak Fâtih ve Fetih Öncesi

Bizans elçilerine: “Şimdiki Osmânlı Pâdişâhı eslâfına (seleflerine, geçmiş olanlara) aslâ benzemez, şimdi benim iktidârımın vâsıl olduğu yerlere onların âmâli (emelleri, ümîdleri) bile yetişememiştir.” dediği zaman Fâtih henüz 21 yaşında idi. Bu genç insanın, türlü türlü tefsîrleri yapılabilecek olan bu sözünden, gelecekte komşuları için ne kadar tehlikeli bir şahsiyyet olduğunu da anlamak mümkündür. Bu söz, Fâtih’in kuvvet ve kudretine güvenmesinin en güzel ve ma’nâlı bir tarzda ifâdesiydi. Bu ifâdede şimdilik yatağında sükûnetle akan fakat taştığı vakit neler yapabileceği bilinmeyen engin bir nehrin korkunçluğu vardı. O’nun er geç taşacağı anlaşılıyor; fakat ne zaman taşacağı bilinemiyordu. Bu söz, O’nun irtihâl ettiği dakikaya kadar, herkese karşı kapalı kalacaktır. Cülûsünü tebrîk için Edirne’ye koşan yabancı devlet elçilerini hep bu anlaşılmazlık içinde kabûl etmiş ve herbirine karşı pek nâzik davranmıştı. Bu arada en ziyâde iltifâta lâyık görülenler, Bizans elçileri oldu. Hâlbuki Fâtih daha bu târihlerde Bizans’ı almağı düşünüyordu. Belki bu düşünce, O’nun kalbinde daha eskiden yer almıştı. Çocukluğunda O’nu okutanlar, O’nu yetiştirenler, bu fikri O’na telkîn etmişlerdi. İstanbul’la ilgilenmesi, babası tarafından kendisine tavsiyye edilmiş bulunuyordu. Her husûsta olgun bir insanın bütün vasıflarını kendinde toplamış olan Fâtih, babasının vasiyyetini yerine getirmeği birinci derecede bir iş addetmesine rağmen Bizanslılar hakkında düşündüklerini saklamakta büyük bir mahâret gösterdi.

(Dr. Selâhattin Tansel, Fâtih Sultân Mehmed, Ank. 1985, S. 6-7)

 

  1. EBÛ’L-FETH GÂZÎ MUHAMMED FÂTİH SULTÂN –7

 

Bir Siyâsî Dehâ Olarak Fâtih ve Fetih Öncesi

Genç Pâdişâh’ın Edirne’de cülûsu esnâsında Bizanslılar’a karşı mültefit davranmasının elbette bir sebebi ve ma’nâsı vardı. Fâtih’in o zamanki düşüncelerine yaklaşmak ve onları keşfetmek pek güç olmakla berâber ihtimâl Fâtih, hazırlıklı bulunmadığı şu sıralarda Bizans’ın teşvîkiyle hristiyân milletlerin kendisine birtakım engeller çıkarabileceklerini hesâba katarak Bizanslılar’la barışık kalmağı uygun görmüştür. Birinci def’a hükümdârlığa geldiği vakit, çocukluğundan fâidelenmek üzere hristiyân milletlerin nasıl harekete geçmiş olduklarını hiç şübhesiz unutmamış olan genç padişâh, ihtimâl yine böyle bir durumla karşılaşabileceğini düşünmüş ve bu ihtimâli karşılamak üzere öyle davranmıştır. Hâlbuki Fâtih’in Bizanslılar hakkında hayırlı düşüncelere sâhib olmadığı muhakkaktır. Ancak tahta henüz çıkmış olan bu gencin etrafını ürkütmemesi, en tabiî bir hareketti. Fâtih de öyle yaptı. Onun için Karaman Seferi esnâsında Bizanslılar’ın yaptıkları teklîfleri sükûnetle dinlemiş ve mutâvaatkâr (itâat eder gibi davranan) bir hâl almıştı. Fakat Karamanoğlu İbrâhîm Beğ, itâat altına alınır alınmaz iş değişmiş ve bu seferin dönüşünde Fâtih, Rumelihisarı’nın yapılmasını emretmişti. Bu hisarın yapılışı Bizans’a yersiz isteklerinin en güzel cevâbı idi.

İşte Bizans, yakın bir gelecekte ne gibi bir tehlike ile karşılaştığını ancak bu zaman idrâk etmiş ve hemen ağız değiştirerek kuvvetli hasımları karşısında her zaman yaptığı gibi, bu sefer de yalvarmakla, iğfâl etmekle durumunu kurtarmaya çalışmıştır. Hatta bu arada Rumelihisarı’nın yapılmak istendiği yerin Galatalılar’a âid olduğunu ileri sürerek mes’eleyi diplomatça halletmek istemiş ise de Fâtih’in verdiği cevâb, hem susturucu, hem de okşayıcı olmuştur. İstanbul kuşatıldığı müddetçe padişâh Galata Cenevizleri’yle anlaşma gereğince barışık kaldı. Hattâ Galatalılar’ın, gizliden gizliye Bizanslılar’a yardım ettiklerini bildiği halde buna İstanbul’un Fethi’ne kadar göz yumdu.

(Dr. Selâhattin Tansel, Fâtih Sultân Mehmed, Ank. 1985, S. 7-8)

 

 

  1. EBÛ’L-FETH GÂZÎ MUHAMMED FÂTİH SULTÂN –7

 

Bir Siyâsî Dehâ Olarak Fâtih ve Fetih Öncesi

Genç Pâdişâh’ın Edirne’de cülûsu esnâsında Bizanslılar’a karşı mültefit davranmasının elbette bir sebebi ve ma’nâsı vardı. Fâtih’in o zamanki düşüncelerine yaklaşmak ve onları keşfetmek pek güç olmakla berâber ihtimâl Fâtih, hazırlıklı bulunmadığı şu sıralarda Bizans’ın teşvîkiyle hristiyân milletlerin kendisine birtakım engeller çıkarabileceklerini hesâba katarak Bizanslılar’la barışık kalmağı uygun görmüştür. Birinci def’a hükümdârlığa geldiği vakit, çocukluğundan fâidelenmek üzere hristiyân milletlerin nasıl harekete geçmiş olduklarını hiç şübhesiz unutmamış olan genç padişâh, ihtimâl yine böyle bir durumla karşılaşabileceğini düşünmüş ve bu ihtimâli karşılamak üzere öyle davranmıştır. Hâlbuki Fâtih’in Bizanslılar hakkında hayırlı düşüncelere sâhib olmadığı muhakkaktır. Ancak tahta henüz çıkmış olan bu gencin etrafını ürkütmemesi, en tabiî bir hareketti. Fâtih de öyle yaptı. Onun için Karaman Seferi esnâsında Bizanslılar’ın yaptıkları teklîfleri sükûnetle dinlemiş ve mutâvaatkâr (itâat eder gibi davranan) bir hâl almıştı. Fakat Karamanoğlu İbrâhîm Beğ, itâat altına alınır alınmaz iş değişmiş ve bu seferin dönüşünde Fâtih, Rumelihisarı’nın yapılmasını emretmişti. Bu hisarın yapılışı Bizans’a yersiz isteklerinin en güzel cevâbı idi.

İşte Bizans, yakın bir gelecekte ne gibi bir tehlike ile karşılaştığını ancak bu zaman idrâk etmiş ve hemen ağız değiştirerek kuvvetli hasımları karşısında her zaman yaptığı gibi, bu sefer de yalvarmakla, iğfâl etmekle durumunu kurtarmaya çalışmıştır. Hatta bu arada Rumelihisarı’nın yapılmak istendiği yerin Galatalılar’a âid olduğunu ileri sürerek mes’eleyi diplomatça halletmek istemiş ise de Fâtih’in verdiği cevâb, hem susturucu, hem de okşayıcı olmuştur. İstanbul kuşatıldığı müddetçe padişâh Galata Cenevizleri’yle anlaşma gereğince barışık kaldı. Hattâ Galatalılar’ın, gizliden gizliye Bizanslılar’a yardım ettiklerini bildiği halde buna İstanbul’un Fethi’ne kadar göz yumdu.

(Dr. Selâhattin Tansel, Fâtih Sultân Mehmed, Ank. 1985, S. 7-8)

 

  1. EBÛ’L-FETH GÂZÎ MUHAMMED FÂTİH SULTÂN –9

 

Bir İnsân-ı Kâmil Olarak Fâtih Hân:

Zamanın en büyük âlimlerinden ders almış olan ve bu sûretle yaşadığı devrin dünyasını tamamiyle kavramış olduğuna şübhemiz bulunmayan Fâtih’in o zamanki devlet adamlariyle değil bugünkülerle bile kıyaslanamayacak kadar insanî bir duyguya sâhib olduğu görülmektedir. Kendisine 50 küsûr  gün mukâvemet eden ve birçok Müslümânın şehîd olmasına sebeb olan İstanbul ve onun sâkinleri hakkında gösterdiği merhamet, aklın alamayacağı kadar geniş bir şeydir. Hele devrin zihniyet ve anlayışını düşünecek olursak Müslümân Türklerin, hristiyan olan Bizanslılar’ı kılıçtan geçirmesi ve muhteşem hristiyan âbideleriyle süslenmiş İstanbul’un, bu müslümân hükümdâr elinde taş taş üstünde kalmamak üzere tahrîbi kadar tabiî bir şey olamazdı. Hâlbuki İstanbul’a giren muzaffer Türk ordusu ve onun haşmetli hükümdâr ve komutanı, bu çağların anlayışına kendilerini kaptırmamışlardır. Fetihten sonra bu ordunun insanları öldürdüğü ve umûmî bir katle teşebbüs ettiği görülmemiştir.

Âbidelere hiç kimse el sürmemiş, bütün zenginlik ve güzellikleriyle ayakta kalmıştır. Ayasofya’da bir taşı tahrîbe çalışan bir eri, Fâtih’in tekdîr ettiği pek meşhûrdur; hristiyânları kendi âyin ve mezheblerinde serbest bırakmış oluşu, dîn ve vicdân hürriyetine vermiş olduğu değerin en açık misâlidir. Bunda Fâtih’in, afvetme, insana, insanlık bakımından değer verme kabîliyyetini ön plânda kabul etmek zarûreti vardır. Fâtih, bunları Avrupalılar’dan ve hristiyânlardan çekindiği için yapmamıştır.

(Dr. Selâhattin Tansel, Fâtih Sultân Mehmed, Ank. 1985, S. 10-11)

 

  1. EBÛ’L-FETH GÂZÎ MUHAMMED FÂTİH SULTÂN –10

 

Büyük Ufuk Sâhibi ve Bir İnsân-ı Kâmil Olarak Fâtih Hân:

Fâtih’in İstanbul’u fethi arefesinde Papalık, nüfûzunu kullanabilmiş olsaydı ve Avrupa hristiyânlık âlemini bir kütle hâlinde Osmânlılar’ın üzerine sevk etme imkânlarını bulsaydı dahî Avrupa’nın Türk ordusunu mağlûp edebilecek bir kuvvet toplamasına maddeten imkân yoktu. Her hâdiseyi inceden inceye tedkîk edip sonra karara varan ve Avrupa hâdiselerini geniş bilgisi sâyesinde kavramış olduğuna şübhe bulunmayan Türk padişâhı’nın bu işlerden haberdâr olmasını kabûl etmek kadar tabiî bir şey olamaz. Yeni bir haçlı ordusunun harekete geçmesine imkân olmadığını Fâtih’in kat’î olarak bildiğini tahmîn edebiliriz veyâ hiç olmazsa bu ordunun kısa bir zamanda toparlanıp Türk kuvvetleri üzerine yürüyeceğine ihtimâl vermediğini kabûl etmek zarûretindeyiz. Fâtih, Avrupa’nın harekete geçmeyeceğine o kadar emîndir ki, İstanbul’un zaptı mes’elesini gizli bile tutmak lüzûmuna o kadar önem vermemiştir. Kısa bir zamanda yıkacağını tasavvur ettiği Bizans’ı bu müddet zarfında bir yardımcı kuvvetin gelip müdâfaa edemeyeceğini esâslı olarak kabûl eden Türk padişâhı, şehrin sukûtundan sonra böyle bir ordu gelse bile bunu ataları gibi güvenle karşılamağa hazır bulunuyordu. Hattâ diyebiliriz ki, Fâtih Sultân Mehmed’in güveni, babasından ve dedelerinden daha da ileride idi. Bizans’a yardım etmek üzere Avrupa’dan gelmesi düşünülebilen kara kuvvetlerini önlemek üzere O bir mikdâr Türk süvârîsini kâfi görmüştü. Şu hâlde Fâtih’in, Bizans’a ve onların dînine karşı gösterdiği büyük tesâmuha (müsâmahaya) elbette insanlık duygularına ve vicdân hürriyetine değer vermenin başlıca bir sebeb olduğunu kabûl etmek zarûreti vardır.

Hulâsa Fâtih, bütün bu söylediklerimizin üstünde müstesnâ yaratılışlı, yüzyılların pek az yetiştirebildiği eşsiz bir insandır.

(Dr. Selâhattin Tansel, Fâtih Sultân Mehmed, Ank. 1985, S. 10-11)

 

  1. EBÛ’L-FETH GÂZÎ MUHAMMED FÂTİH SULTÂN –11

 

Fâtih’in, Fetihlerinde Ta’kîb Ettiği Siyâset:

Fâtih’in, 30 yıldan fazla süren saltanatı esnâsında Onun gelişigüzel savaşlara atılmadığını, her yaptığı seferde bir gâye ta’kîb ettiğini ve bu seferleri de lüzûmuna göre sıraladığını görüyoruz.  O’nun en başta gelen arzularından birisi Karadeniz’i bir Türk denizi yapmaktı. Buna erişebilmek için adım adım ilerlemiş ve Karadeniz’in Anadolu sahillerinde rasgeldiği müslüman ve hristiyân teşekkülleri birer birer ortadan kaldırmıştır. Dikkat edilecek noktalardan birisi de şudur ki Karadeniz’in bu sâhillerinde kendisine tâbi olmayan bir teşekkülü kabûl etmemekte ve bunları büsbütün ortadan kaldırmaktadır. Amasra Cenevizleri ile İsfendiyar Oğulları ve Trabzon Rum İmparatorluğu’nun kaldırılışı, bu siyâsetin birer misâlidir. Anlaşılıyor ki Fâtih, bu sâhilleri anavatanın birer parçası telakkî ediyordu. Bundan dolayıdır ki babasının ve dedelerinin şimdiye kadar buraları almamalarına hayret etmişti. F’ilhakika buraların alınışı hem dâhilin güvenliği bakımından, hem de iç topraklarla denizin birbirine bağlanması yönünden pek önemli idi. Ayrıca Karadeniz’de seyahat etmekte olan Türk gemileri tecâvüzden kurtuluyor ve bütün ticâret Türk gemicilerinin eline geçiyordu. Trabzon’un alınması ise büsbütün önemli idi. Çünkü o târihlerde Şark ile Garp’ı birbirine bağlayan yolların en mühimlerinden birisi buradan geçmekteydi. Fâtih, Trabzon’u almakla büyük bir ticâret yolunun denizde biten ucunu eline geçirmiş oluyordu.

Karadeniz’in şimâl (kuzey) sâhillerine gelince, Ceneviz sömürgelerinin temizlenmesi, Kefe ve Azak’a inen büyük Şark kervân yolunun ele geçirilmesi, çökmekte olan Altınordu Devleti ile ondan ayrılmış olan Kırım Hanlığı’nın karışık durumlarından fâidelenmek isteyenler olursa, buna mâni’ olunması bakımından bu sâhillerin zaptı zarûrî idi.

(Dr. Selâhattin Tansel, Fâtih Sultân Mehmed, Ank. 1985, S. 16-17)

 

İSTANBUL’UN FETHİ

 

İstanbul’u fethetmek için, İstanbul Boğazı’na hakim olmak, Boğaz’dan geçen bütün gemileri Türk kontrolüne almak gerekiyordu. Bu düşünceyle II. Mehmed (Fâtih) Boğazkesen Hisârı’nı inşâ ettirdi. Deniz seviyesinden 82 metreye çıkan 26,70 m. yükseklikteki 3 kule ile muazzam kal’a 4 ayda bitti. 31.250 m2 yer kaplıyordu. Karşıda Yıldırım Bâyezid’ın yaptırdığı Anadolu Hisârı yükseliyordu. Hazırlıkları gören İmparator, bütün Avrupa’yı yardıma çağırırken Pâdişâh da bir taraftan Edirne’de hazırlıklar yapıyordu. Târihin ilk havan topları döktürüldü.

22 NİSAN gecesi 67 küçük gemilik Türk filosu karadan yürütülmek suretiyle Kasımpaşa sırtlarından denize indirildi. Akşemseddin Hazretleri, fethin müjdesini aldığını belirterek, fethe âid Hadîs-i Şerîf’i okudu.

  1. Mehmed, Harb Dîvânı’nı topladı. Surlar’a ilk çıkacak olanlara terfi vereceğini bildirdi. 29 MAYIS sabahı Pâdişâh, sabah namazını kıldı, atına binip bütün kurmayları ile ön safa geldi. Güneşin ilk ışıklarıyla top ateşi başladı. Bu ateşin himâyesinde asker surlara tırmanmaya ve her noktada surları tazyîke başladı. Mehter yeri göğü inletircesine çalıyor, dîn ve tarîkat adamları, duâlar, Âyetler, ilâhîler okuyordu. Safları dolaşıyorlardı. Nihâyet sâat 7’ye gelmek üzereydi. İstanbul’a tatlı bir ılıklık yayılmaya başlamıştı. Bu sıralarda Topkapı sırtlarında burçlara Türk sancağı dikilmiş ve İstanbul fetholunmuştu. (Y. Öztuna, B. Türkiye Târihi)

 

AYASOFYA

 

Ebû’l Feth Sultan Muhammed Han’ın Vakfiyesinin Ayasofya ile ilgili bölümünde bu husus şöyle dile getirilmektedir.

“Bukâi hayrattan biri, dahili Konstantiniyye’de Sarayı Sultânî (Topkapı Sarayı) kurbünde, Ayasofya demekle ma’ruf Kenisedürki ol, Mürebbii ahâlî hîni fetihde, evvel ibâdet ettikleri makâmı âlidir. Hazreti Îsâ zamanında alâ Nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm, Saltanatı Rum Padişahzâdelerden bir mâsûme intikâl edüp ol dahi mariz olmağla ahvâlı raiyyet ve umunu memlekette ihtilâl ve dinu devletlerine zeval ihtimâli gâlibi hâl olmak görünüp, Vâlidesi Sofya nâm Hatun, Hazreti Îsâ’ya gönderûb duâ-i hayırları sebebiyle şifahâne-i ğayıbdan ilâç pezir belki Millet-i İsevîyyede nâmdâr bir Padişahı dilpez olup, Validesi şükrü nîmeti sıhhatı veledi için binâ eylediği kütübü tevârihde mezkûrdur.”

(Vakıflar G. Md. 46 numaralı 875 tarihli

Ebu’l Fatih Sultan Mehmed Han Vakfiyesi)

 

BİRİNCİ CİHAN HARBİ BAŞLARINDA DÜNYA DEVLETLERİ VE TÜRKİYE’NİN DURUMU

 

Birinci Dünya Harbi’nin başladığı 1914’ün son günlerinde dünyadaki büyük devletler ehemmiyet sıralarına göre: İngilte­re, Almanya, Birleşik Amerika, Fransa, Rusya, Japonya, Avusturya, İtalya, Türkiye ve Çin idi. Türkiye’nin nüfusu 29 milyondu. Almanya’nın kudreti, İngiltere’ninkine çok yaklaş­mıştı. Kara kuvvetinde birinci sırayı Almanlar teşkil ediyordu. Sanâyi’de de İngiltere’yi geçmişlerdi. Donanmada üstünlük ingiltere’nindi. Sanayi ve istihsâlde önde olan Amerika’nın muntazam bir kara ordusu yoktu. Fransa, ikinci kara ordusu­na sâhibdi ve İngiltere’den sonra ikinci sömürge imparatorlu­ğu idi. Üçüncü kara gücü Rusya’nındı ve sanayi yönüyle Amerika, Almanya, İngiltere, Fransa’dan sonra geliyordu. Japonya, büyük bir hamle yapmış Uzak Doğu’da Rusya’yı durdurmuş, Çin’e müdâhaleye başlamış, çok kuvvetli bir do­nanma ve ticaret filosu kurmuştu. Avusturya-Macaristan, sı­kı sıkıya Almanya’nın dış siyâsetine sarılmıştı. İtalya, sömür­ge edinmeğe çalışıyordu. Çin, Batı ve Japon emperyalizminin korkunç baskısı altındaydı. Nüfûs bakımından ingiltere, sö-mürgeleriyle birlikte 461 milyon, Almanya 79 milyon, Birleşik Amerika 111 milyon, Fransa 84 milyon, Rusya 181 milyon, Japonya 78 milyon, Avusturya 52 milyon, Çin 398 milyondu.

1908-1914 arası 6 yılda Türkiye yarı yarıya dağılmıştı. Bulgaristan, Doğu Rumeli, Mısır, Sudan, Bosna-Hersek, Kıbrıs, Girit, Sisam ve Arabistan’da bazı eyâletlerin Osman­lı ile ilgileri tamamen kesilmişti. İngiltere, Mısır, Sudan ve Kıbrıs’ı ilhak etmişti. Libya, Arnavutluk, Kosova, Yenipazar Sancağı, Epir, Makedonya, Batı Trakya, Doğu Ege Adaları kaybedilmişti.

Cihan Harbi başlarında Kars ve Artvin hâriç bütün Türki­ye, Irak, Suriye, Lübnan, Filistin, Ürdün, Hicaz, Yemen Os­manlı’nındı. Adriyatik’ten çekilen Osmanlı gene de Basra Körfezi, Kızıldeniz, Doğu Akdeniz kıyılarını korumaktaydı.

(Yılmaz ÖZTUNA, Türkiye Târihi 12. c., 237-239. s.)

 

BİRİNCİ DÜNYA HARBİNİN SİYÂSÎ VE ASKERÎ YÖNDEN TAHLÎLİ (1)

 

Harb-i umûmî denilen Birinci Cihan harbi, o âna

kadar cihan târihinin benzerini görmediği genişlikte bir harptir. Bu harbin menşeleri pek eski ve pek girifttir. Al­manya’nın denizlerde ve sömürgelerde İngiltere ile re­kabete kalkışması, Britanya (İngiltere) siyâsetinin Al­manya’yı ezmek istemesi, bu harbin başlıca sebebleri-nin ilkidir. Fransa’nın Almanya karşısında kara Avru­pa’sında ikinci dereceye düşmesi de ikinci sebebtir.

Rusya’nın Uzak Doğu’da Japonya tarafından dur­durulması, Rusya’yı yeniden Balkan siyâsetine yönelt­ti. Boğazlar’ı ele geçirmeye zemin araması ve küçük Balkan devletlerini Türkiye ve Avusturya-Macaristan aleyhine kışkırtması, mes’elenin doğu cebhesini açıklar. Nitekim Avrupa siyâsî çevrelerinde Balkan savaşı, Ci­han harbinin gerçek öncüsü olarak telâkkî edilmiştir.

Bir yandan Almanya-Avustralya-İtalya’nın öbür yandan İngiltere, Fransa-Rusya’nın birbirlerine karşı gruplaşmaları bir harbe doğru gidişti. Avusturya-Maca­ristan veliahdinin Saraybosna’da bir sırp tedhişçi ta­rafından öldürülmesi, bu imparatorluğun Sırbistan’a, onu koruyan Rusya’nın da Avusturya-Macaristan’a harb açmasıyla sonuçlandı. Avusturya’nın müttefîki olan ve slavlık’ın Cermenlik’i ezmesine müsâade etme­yen Almanya, Rusya’ya, Rusya’nın müttefîki olan ve Almanya’nın Avrupa hâkimi olmasından korkan Fran­sa, Almanya’ya harb ilân etti. Fransa, ve Rusya’nın müttefiki ve Almanya’nın düşmanı olan İngiltere de Al­manya ve Avusturya’ya harb îlan etti.

(Yılmaz ÖZTUNA, Türkiye Târihi 12. c., 239-243. s.)

 

BİRİNCİ DÜNYA HARBİNİN SİYÂSÎ VE ASKERÎ YÖNDEN TAHLÎLİ (2)

 

Belçika ve Lüksemburg da müttefiklerin yanında yer aldı. Karadağ da Sırbistan’ı yalnız bırakmadı. italya, müttefikleri Avusturya-Almanya’yı bırakıp hi­laf devletleri cephesine geçmeseydi ve ABD de İ’tilâf devletleri saffında savaşa katılmasaydı Almanya-Avusturya ittifakının yenilmesi çok zordu.

Hiçbir devlet, bu çapta savaşın yıllarca süreceğine ihtimal vermezdi. Türkiye’nin savaşa girip Rusya’nın bozulmasına sonra yıkılmasına sebeb olması, savaşı başlı başına iki yıl uzattı. Dünya tarihinde ilk defa bu savaş boyunca akıl almaz askerî kuvvetler karşı karşı­ya geldi.

Muazzam düşman kuvvetlerine karşı Almanya başlangıçta büyük bir güç gösterdi. Pek iyi yetiştirilmiş, silâhlandırılmış, son derece iyi ikmâl edilen kuvvetli tü-menleriyle, çok üstün düşman kuvvetlerine karşı doğu ve batı cephelerinde savaştı. V. Fransız ordusunu ta­mamen bozan Almanlar, Paris yolunu tuttular. Lük­semburg, Belçika ve Kuzey Fransa’yı işgal ettiler.

Bu yıldırım savaşı, Fransız ve İngilizlerin yıllardan beri hazırladıklarını tatbîka fırsat vermedi. Üstünlük Almanlar’ın eline geçti. Fransız-İngiliz-Belçika kuv­vetleri panik halinde kaçıyorlardı. 6-12 EYLÜL 1914 Mar-ne ırmakı üzerinde yapılan kanlı çarpışmalar, Paris’e 30-40 km. kala Almanlar! durdurdu. Bu da Fran­sa’nın yıldırım savaşıyla bertaraf edilmesini suya dü­şürdü. 43 yıllık Alman genelkurmay plânları böylece akîm bırakıldı.

(Yılmaz ÖZTUNA, Türkiye Târihi 12. c., 241-243. s.)

 

OSMANLI’YI BİRİNCİ CİHAN HARBİNE KİM SOKTU? BU HARBLE OSMANLI’NIN KAYIPLARI…

 

Marne muharebelerinden sonra Türkiye bu harbe sokul-u Almanya, o zamana kadar yıldırım harbiyle Fransa’yı tas-ye ettikten sonra bütün gücüyle Rusya’ya yükleneceğine ünyayı inandırmıştı. Marne muharebelerinden sonra savaşın Imanya aleyhine olarak uzayacağı kesin şekilde anlaşıldı, unu anlamayan ise Enver Paşa oldu. Cihan denizlerine, bu-un iktisadî imkânlara sâhib büyük devletlerle Türkiye’yi hiç de uzumu yokken savaşa atan Enver Paşa.

Tarafsız kalması Türkiye’ye pek çok nimetler te’mîn ede-

ekti   Bir defa Boğazlar’ı tarafsız da olsa kapatacağından

Rusya gene boğulacaktı. Dünya savaştan bitkin çıktığı 1918’de

Türkiye zinde, hiç yıpranmamış bir ordu ile Yakın Doğu ve

Balkanların münâkaşasız şekilde en güçlü devleti olacaktı

Akıl almaz mal ve can tahribatı bahis mevzuu olmayacaktı. Ar

«asından 1922’ye kadar süren Anadolu’daki şehir, kasaba ve

«jylerin mahvolmasıyla neticelenen yüzlerce facia olmayacak

ı   Osmanlı imparatorluğu cebren tasfiye edilmeyecekti

rak, Suudî Arabistan, Musul ve petrolleri bizde kalacaktı.

Almanlar’ın 14 taarruzu 200.000 zayiatla neticelendi. K Kasım 1914’te yapılan son taarruz ise 300.000 zayiata mal ol du Alman hükümdarlarının en seçkin hâssa orduları da erıd Manşl ele geçiremeyeceklerini anlayıp siperlere çekildiler. B çarpışmalarda ilk defa zehirli gaz kullanıldı. Birinci Cihan har bi cihan harplerinin en mühimmidir. Zira dünya düzenine getir diği değişiklik, İkinci Cihan harbinden daha tesirlidir. Kuvvetle yıllarca siperlere kakılıp kaldı. Milyonlarca cephane sarf e

Uçak tank zırhlı, motorlu vasıtalar, dev toplar, zehirli gaz amansız’ denizaltı savaşı, havadan şehirlerin bombardıman (İstanbul’un bombardımanı) bu harbde vaki’ oldu. Harbde sonra dünyânın siyâsî haritasında mühim değişiklikler oldu. K’ münizm gibi bir felâket Rusya’ya yerleşti.

(Yılmaz ÖZTUNA, Türkiye Târihi 12. c., 244-246. S

 

 

 

BİRİNCİ CİHAN HARBİYLE OSMANLI’NIN KAYIPLARI

 

Taraflar, milyonlarca zayiat verdiler. Dünya mühim bir aydın tabakadan yoksun kaldı. Bu, arada Türki­ye’nin zayiatı korkunç oldu. 1911’den 1922’ye kadar devam eden savaşlarda yüzbinlerce Türk, en iyi yetiş­miş bir genç nesil yok oldu. Bilhassa Çanakkale, bir yedek subay savaşı hâlinde, on binlerce Türk aydı­nını yok etli. İçtimaî sarsıntı, uzun zaman halledile­meyecek derecede mühimdi.

Türkler, 2200 yıllık târihlerinin en büyük topyekün felâkeline ma’rûz kaldılar. Bu savaş sonunda Türki­ye’nin hiçbir zaman istilâ görmemiş en değerli toprak­ları, Anadolu’nun içlerine kadar tahrîp edildi. Türk ekonomisi, savaştan tam bir yıkını hâlinde çıktı. Asrın başlarında 50-100 bin nüfûsa erişmiş Anadolu şehir­lerinde nüfûs, yarımın çok aşağılarına düştü. ,

Birinci Cihan harbi, Türk milletinin askerlik de­ğerini ve manevî gücünü bir defa daha ortaya çı­karmaktan da geri kalmadı. Çanakkale zaferi, Türk­lerin büyüklük çağlarında kazandıkları zaferlerden biri gibi değerlidir. 4 yıl boyunca Türkler, dünyanın birbirine hiç benzemeyen ülkelerinde Çanakkale’de, Kafkasya’da, Gallçya’da (Polonya), Makedonya’da, Dobruca’da, Yemen’de, Hicaz’da, Libya’da, Sina’da, Filistin’de, Irak’ta, İran’da vuruştular. Teçhizat eksik ve mahrumiyet büyüktü. Savaştan çıkan dört devletin uğradığı muamele hakaretâmizdi. Türkler, baş kaldır­dı. Almanlar, Avusturya-Macaristân ve Bulgaristan baş eğdi.

(Yılmaz Özrün*, Tartlyı TirtM. İSI. 1967 11. c., M6-248. ı.)

 

DİL, KALB VE FİİL İLE İBÂDET EDEN SELEF-İ SÂLİHÎN HAZERÂTI

 

Cüneyd (k.s.) der idi ki: “Bin (1000) sene diri olsam amelimden bir zerre eksik eylemezdim.” Ve yine der id ki: “Her kim, Hakk rızâsını bulmak İstese Cenâb-r Halik azimln kelâmını, ya’ni Kur’ân-ı azimü’s-şânı sağ elinde tuta ve Resûl-l Ekrem (s.a.v.)’in hadîs-l şerftln! sol elin de tuta. Bu iki çerağ şûlesiyle (bu iki fenerin ışığıyla) yo la vara (yürüye), tâ ki bid’at ve şübhe âfetine (fitnesine düşmeye, (düşmekten kurtula.)

Selef-l sâlihin Allah’ın rızâsını tahsil yolunda böyle ce şerîal-ı mutahharaya kavlen, fiilen ve i’tlkâd-ı sahih ile (sözle, amelle ve sahih bir îmân ile) sarılıp kalben, zlk-ren ve fiilen ibâdet ederek gecelerini secde, rükû, dua ve niyaz ile ihya eylemişlerdir. Fa’tebiruu!.. İbret ala-ım!..

|Hı. Mahmûd Simi HİKAÎİNOCLU (K.s.], Musahabe 3, 95. s.)

Tasavvuf ehlinin seyyidi İmâm Ebû’l-Kâsım El-Cüney-di  Bağdadî (r.a.) şöyle diyordu:  “Bizim  şu  kitabımızKur’an) kitâbların efendisi ve en kapsamlısıdır, şeriatı­mız tüm şeriatların (sistemlerin) en açığı ve Incesidlr. Yolumuz Kur’an ve sünnetle peklştirlmlştlr. Kur’an’ı okumayan, sünneti ezberleyip ma’nâlarını anlamayan kişiye uymak doğru değildir.”

Yine şöyle diyordu: “Bir adamın havada bağdaş kurup oturduğunu görseniz bile, onun Allah’ın emir ve ya­saklan karşısında nasıl davrandığını tesblt etmedikçe kendisinin peşinden gitmeyiniz. İlâhî emirlerin tümüne uyup yasaklarından da uzak durduğunu gördüğünüzde

se ona inanın, ardından gidin. Ama emirleri çiğneyip

astıklardan kaçınmadığını görürseniz ondan uzak du­run.”

(imâm Abdü’l-vdhhib Şa’rinf (r.r,.). Stlel-l Sillbinln Yûc* AMUu, 19. »,)

 

ÇANAKKALE CEBHESI SAVAŞLARI NİÇİN VE NASIL BAŞLADI?

 

Birinci Dünyâ savaşının en önemli çarpışmaları Çanakka-e eebhesinde vuku’ bulmuştur. İngiltere ve Fransa. Yakın Do-ju’nun en hassas noktası olan istanbul’u zaptetmek üzere, bü-^ük donanmaları ile savaşın ilânından hemen sonra Çanakka-e boğazı önlerine geldiler. Birinci amaçları, Ruslar’a yardım ederek. Batı cephesindeki Alman tazyikini azaltmak olan İ’11-af devletleri, bunda başarı sağlarlarsa Rusya ile doğrudan te­mas kurma imkânını da elde edecek ve silâh yardımını gerçek-eştirebileceklerdı. Öte yandan İngiltere için hayati önem taşı­yan Mısır üzerindeki Osmanlı tehdîdleri de bu sayede ortadan kalkmış olabilecekti. Çanakkale seferi. Osmanlı ordularının Sarıkamış üzenne başlattıkları saldırılar sırasında Çar Nikokı ingiltere’ye başvurarak Çanakkale boğazına bir deniz harekâ­tının başlamasının yararlı olabileceğini bildirdi ve o yolda hare­ket edilmesini istedi. Aslında öu konuda ingilizler de hazırlık içindeydiler. Churchill, daha 25 KASIM 1914’de. Osmanlı-lar’ın. Mısır üzerine saldırı için hazırlık yaptıklarını öğrendiğin­de, bunun önlenmesi için Çanakkale’ye saldı n l ması gerektiği­ni, hükümetine teklif elti. Neticede İngiliz hükümeti, ûir baskın­la ele geçirilmesini mümkün görmediği Çanakkale’ye büyük bir donanma gönderilmesi karârına vardı. Buna göre. İstanbul’u ele geçirmek amacıyla Gelibolu yarımadası topa tutulup, Bo­ğaz dar geçilecekti.

Osmanlı devleti. Avrupa’da savaş başladığı sırada, çek zayıf durumda olan Çanakkale istihkâmlarını kuvvetlendirmek için Ağustos 1914’ten i’tibâren çalışmalara başladı Boğaz’ın dış istihkâmlarına mayınlar döşendi. Asıl hazırlıklar iç istihkâm­larda oldu. Boğaz’ın girişi ile iç kısımlarının tahkîmâiı arasına 15 cm.’lik 8 sahra obüs bataryası mevzilendirildi ki bunlar, iç tabyaları topa tutan gemileri, ateş altına alacaktı. Türk savaş gemilerinde bulunan 15 lik sür’alle ateş edebilen modern loplar sökülüp Boğaz’m her iki taralında bulunan mevzilere yerleştiril di.

(Dr. vahld ÇABUK. Soyu» Osmtnlı Târihi 10. c., 270-272. s.]

 

3 KASIM – 18 MART ARASI DÜŞMANIN ÇANAKKALE’DEKİ TAHRİBATLARI

 

Mes’ûdiye, Barbaros Hayreddîn, Turgut Reîs isimli ge­miler, Boğaz’dan geçen düşman gemilerini ve Gelibolu yarı­madası üzerinden Saros körfezini te’sîr altına alacaklardı. Düşmanı yanıltmak için sahildeki su yolunun çeşitli yerlerine sahte toplar yerleştirildi. Nagra önlerinde, düşman denizaltı-armın Marmara’ya geçişini engellemek için 30 m. derinliğine varan bir ağ çekildi. Düşmanın muhtemel bir kara çıkarması­nı engellemek için iki piyade tümeni ve altı jandarma taburu me’mur edildi.

İ’tilâf devletlerinin Osmanlı devletine karşı savaş ilâ­nından hemen sonra 3 KASIM

1914 günü İngiliz filosu, Ça­nakkale boğazının dış istihkâmlarını topa tuttu. Bu 17 daki­ka süren ilk bombardımanda Seddülbahir istihkâmları hava­ya uçtu ve 5 subayla 80 askerimiz şehid oldu. İstihkâmlar ye­niden tahkîm edildi. Mayınlara rağmen düşman denizaltılar: Boğaz’a kadar sokulup 13 ARALIK 1914’te Mes’ûdiye zırhlısı­nı batırdı. Dış tabyalarımız 25 ŞUBATla, düşman gemilerinin uzun menzilli toplarının yaptığı yoğun bombardımanla iyice tahrîb edilmişti. 26 ŞUBAT – 4 MART arasında karaya asker çı­kartılarak dış tabyaların tahrîb işi tamamlandı ki bu, İstanbul halkında büyük bir paniğe yol açtı. Hattâ hükümet Pâdişâh Sultân Reşâd’ı Konya’ya nakletmeyi bile düşünmüş; ancak Beylerbeyi sarayında ikâmete mecbur kılınan Sultân II. Ab-dülhâmid Hân, kardeşi Pâdişâh’ı ve hükümeti bu düşünce­lerinden vazgeçirdi. 18 MART öncesi dört İngiliz savaş gemisi, Karanlık körfezine girerek körfezdeki tabyaları şiddetli top ateşine tuttu. Düşman, gerekli hazırlıklarını tamamlayıp 18 MART günü sabah erkenden Boğaz’a girdi. Tabyalara şiddetli bir ateş başladı. Karadan Türk topçularının başlattığı ateş, gayet zayıf kaldı. Saat 14 sıralarında Çanakkale ateşler için­de kaldı. Toplar büyük ölçüde tahrîb edildi, telefon bağlantıla­rı kesildi. ^ vâhjd ÇABUKı Büyük Osmânll Târihl 10. c., 272-275. s.)

 

18 MART 1915 • ÇANAKKALE’DE TÜRK TOPÇULARININ BÜYÜK VE ŞANLI ZAFERİ

 

Fransız gemileri nöbet değiştirmek üzere manevra yaparken Bouvet zırhlısı, bir mayına çarparak battı. Yerlerini almağa gelen İngiliz gemilerinden İrresistib-le, iki saat sonra sulara gömüldü. Onun yardımına ko­şan Ocean da Boğaz’ın sularına gömüldü.

Bouvet’in batması sırasında, yakınındaki Gaulois ge­misi de hızla Bozcaada yakınındaki Tavşan adasına çe­kildi ise de limana varır varmaz battı. Suffren gemisi ise ağır hasar gördü. İngiliz-Fransız ortak donanması Bo-ğaz’da uğradığı bu ağır yenilgi üzerine Boğaz’ı terketmek zorunda kaldı. Düşman burada 10-12 gemi kaybetti, 8 ge­misi de ağır hasara uğradı. 18 MART 1915 günü meydâna gelen bu savaşta Türk topçuları büyük bir zafer ka­zandı. Osmanlı’nın savaşta, bir cephaneliği havaya uçmuş, bir ağır topu tahrîb edilmiş, 25 şehidi ve 61 ya­ralısı vardı. O gün Obüs bataryası 1446, Çanakkale ba­taryası 115, Anadolu kıyısındaki Hamidiyye tabyası 75, Avrupa yakasındaki Mecidiyye tabyası 93, Nizâmiyye tabyası 33 atış yapmıştı. Düşman bu yenilgiden sonra Çanakkale boğazını sâdece donanma ile geçemeye­ceğini anladı.

Boğaz’ı denizden geçemeyen İngiltere ve Fransa, Gelibolu yarımadasına asker çıkarıp Boğaz’ı zaptetme­yi kararlaştırdı. Akdeniz Müttefik Donanma Komutanlı-ğı’na Sir lan Hamilton getirildi ve emrine Limni adasında toplanmış 75.000 kişilik bir kuvvet verildi. Buna karşılık Türk ordusunun mevcudu 80.000 idi. Gelibolu yarıma­dasındaki Türk kuvvetleri 5. Ordu adı altında toplanmağa başladı. Kumandanlık görevi de Liman Von Sanders’e verildi.

(Dr. Vâhid ÇABUK, Büyük Osmanlı Târihi 10. c., 275-281. s.)

 

DİĞER KARA VE DENİZ ÇANAKKALE ZAFERLERİ (1)

 

İ’tilâf kuvvetleri, çıkartma yapılacak yerleri iyice tedkî. ettikten sonra 25 NİSAN 1915’te sabah erkenden asker kuşatmaya başladılar. Üç Fransız müstemleke taburu Anadolu yakasındaki Kumkale’ye çıkıp burayı ele geçir diler fakat Yenişehir yönündeki ilerlemeleri durduruldu ve 26-27 NİSAN gecesi burayı terk edip Gelibolu yarımada sındaki birliklerine döndüler. Seddülbahir mevziine ise şiddetli top ateşinden sonra çıkartma başladı. 25 NİSAN Morto limanına çıkan Fransız birlikleri Teke burnunun iki tarafına çıkarma yapan İngilizler, oldukları yerde çakı ip kaldılar. Buradan Seddülbahir önlerine gelen İngiliz­ler, Türkler’in makineli tüfek ateşi karşısında 300 kayıpla çekilmek zorunda kaldılar. Batıda Zığm dere civarına çı-<arılan 2 tabur İngiliz askeri Türk kuvvetleri karşısında burayı terke mecbur oldular.

Arıburnu’nun hemen güneyine çıkarılan ve biraz iler eyen Avusturalya ve Yeni Zellenda (Anzac) askerleri durduruldu. Sürekli takviyelerle Seddülbahir istikâmetine lerleyen düşman 1-4 MAYIS gecelerinde denize döküldü. 3 MAYIS 1915 İngiliz-Fransız ortak çıkarması, yoğun bombardıman desteğiyle Türk tabyalarına ağır zayiat verdi. Haziranda yapılan düşman saldırıları da sonuca ulaşamadı.  Kerevizdere’ye saldıran  Fransız birlikleri herhangi bir başarı elde edemedi. Alçıtepe’yi aşıp Kirte köyüne girmek isteyen İngilizler’e, göz açtırılmadı. 2 MAYIS günü kanlı çarpışmalar oldu. 19 MAYIS günü Anzaclar kıyı şeridinde iyice sıkıştırıldılar; fakat denize döküleme-diler. Düşman başkumandanlığı, sürekli yeni takviyelerle Türkler’i arkadan çevirmek için Suvla limanına çıkartma yaptı.

(Dr. Vâhid ÇABUK, Büyük Osmanlı Târihi 10. c., 281-282. s.)

 

DİĞER KARA VE DENİZ ÇANAKKALE ZAFERLERİ (2)

 

6 ve 7 AĞUSTOS 1915 günlerinde Kanlısırt, Kocaçi-men, Anafartalar mevzilerinde şiddetli savaşlar oldu ve düşman Conkbayırı’nda durduruldu. Anafartalar savaşından sonra hücum kabiliyetini kaybeden düş­man sâdece kıyılarda tutunmağa gayret etti. Yeni Baş­kumandan Sir Charles Monro geri çekilmekten başka çare kalmadığını anladı. Ekim 1915 ortalarından i’tibâ-ren İngiliz savaş kabinesi, bu cebhede savaşa son vermek için harekete geçti. 9 OCAK 1916’da son olarak Seddülbahir mevzii boşaltılıp Limni’ye çekildiler. Kara savaşları sürerken Mukâvemet-i Milliye muhribi, İngi-lizler’in Goliath adlı gemisini, Boğaz açıklarında da Ak­deniz’e giren Alman denizaltıları 25 ve 27 MAYIS 1916’da İngilizlerin Triumph ve Majestic adlı gemile­rini batırmış ve artık i’tilâf donanması Mondros lima­nına kapanmıştı.

Çanakkale zaferleri, Türk târihinin emsalsiz mü­câdelelerinden biridir. Vatan sevgisi ve yüksek îmân ve şehîd olmak arzusundaki şiddet en yüksek sevi­yeye bu savaşta ulaşmış ve Türk milleti böylece bu­rada topyekün dövüşmüştür. Çanakkale zaferleri, savaş malzemesi için düşmandan ganimet almağı hesaplayan, kum torbası için gönderilen çuvalları elbiselerine yama yapan ve düşmanı öldürmeyi de Arıburnu’nda bal yapmaya benzeten bir ordunun destanıdır. Bu zaferler Türk milletine şehîd, yaralı ve hasta olmak üzere 252.300 kişiye mal olmuştur. İn­gilizler 205.000, Fransızlar da 47.000 zayiat vermiş­lerdir.

.                    (Dr. Vâhid ÇABUK, Büyük Osmanlı Târihi 10. c., 282-283. s.)    J

 

ÇANAKKALE DESTANI

 

Sultân II. Abdülhamîd Hân’ın önceden aldığı tedbîrler ve O’nun eğittiği askerlerle Haçlı’ya karşı kazanılan ve Türk târihinin dönüm noktasını teşkîl eden bir mübarek zaferdir. Mehmed Akif’in uzun manzumesi olmasaydı bu büyük sa­vaş günümüze nasıl intikâl edebilecekti? Meçhul!..

Çanakkale savaşları 8,5 ay sürdü. Memleketin en has­sas yerine yöneltilen taarruz kırıldı. Osmanlı müdâfaasiyle Çanakkale, Irak ve Filistin cephelerinde bir milyona yakın ingiliz ve Fransız askeri, Müttefik devletlerin ana cephele­rinden uzak tutuldu. Muharebeler iki taraf için ağır kayıpla­ra sebeb oldu.

Çanakkale muharebeleri, Osmanlı devletinin dört se­ne harbe dayanmasına, bu yüzden Çarlık Rusyası’nm yıkıl­masına sebeb oldu. Bu başarı yalnız Osmanlı kuvvetleri-

nindir.

ilk bombardımandan i’tibâren 324 gün ve çıkarma günü­ne göre de tam 259 gün devam ederek neticesinde Os­manlı ordusunun ölümsüz bir zaferiyle kapanan I. Dünya savaşının bu en kanlı sahnesine ordumuzun en kıymetli ve en büyük kısmı iştirak etmiş ve semereleri burada inkişâf eylemiştir. Türklerin resmî kayıtlara göre kayıp mikdârı 251.000, müttefiklerin kayıp mikdârı ise 252.000 idi.

  1. Abdülhamîd Hân’ın açmış olduğu yüksek mektebler-den me’zûn olan îmânlı ve kültürlü binlerce genç Çanakka­le’de şehîd olmuşlardır.

(Milli Gençlik Mecmuası, Çanakkale Özel Sayısı, 1977)

“Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik.

Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günâhını bağışlar. Sana olan ni’metini tamamlar ve seni doğru bir yola iletir. Ve sana şanlı bir zaferle yardım eder.”

(48.Fetih s. 1-3.â.)

 

  1. EBÛ’L-FETH GÂZÎ MUHAMMED FÂTİH SULTÂN (1)

 

Fâtih’in Garp’te Ta’kîb Ettiği Siyâset:

Eflâk ve Boğdan’la yaptığı çarpışmalarda daha çok sâhil şehirleri üzerinde meşgul olmaktadır ki bu, Fâtih’in Karadeniz sâhilleriyle ilgili siyâsetinin bir parçasını teşkîl eder. Çünkü Eflâk ve Boğdan topraklarını Osmanlı topraklarına iltihâk etmek gibi bir fikre sâhib olmamış ve onları kendi idarelerinde serbest bırak­mıştır. Bu da Fâtih’in sâdece Karadeniz sahil şehirlerinin alın­masını kendisine gaye edindiğini gösterir.

Fâtih, Tuna Nehri’nin cenubunda (güneyinde) kalan ve Ad­riyatik Denizi’nin ucundan i’tibâren Ege Denizi’ne (Adalar Denizi’ne) kadar olan sahayı Türk toprakları içinde görmüştür. Bu­nun îzâhı şudur: Eflâk ve Boğdan’ı baştan başa çiğnemiş, bu­raları topraklarına katmamış ve buraların idarelerini aynı soydan gelen kimselere bırakmış; fakat Mora, Sırbistan, Arnavutluk, Bosna ve Hersek’te tamamen başka türlü hareket ederek buralarda hüküm sürenleri hükümranlık haklarından tamamen mahrum bırakmıştır. Ya’ni Büyük Bizans İmparatorluğu üzerinde hakk iddia edebilecek her unsuru ortadan kaldırmış, Büyük Bi­zans İmparatorluğu’nun Garp’te en ziyâde genişlediği sınırları kendisine hedef seçen Fâtih, bu toprakları zaptederek gelecek­te Bizans’a hiç vâris bırakmamış ve Bizans’ı ebediyyen târihten silmiştir. Fâtih, gayesinin tahakkuku için, Bosna Kralı aman dilese de, buraların zorla ele geçirilmesini Mahmûd Paşa’ya bun­dan dolayı emretmiş olsa gerektir. Mahmûd Paşa’nın, bu emri, ister kasden ister hâdiselerin cereyanına uyarak yerine getire­memesi üzerine Pâdişâh’ın büyük bir hiddete kapılması ve bir fetva ile Bosna Kralını öldürtmesi, bu gayenin bir parçasıdır. Hersek Kralı ise oğlunu rehin göndermiş ve kendi topraklarında ölünceye kadar ve ancak Fâtih’in müsaadesiyle hakk sahibi ol­muştur ki Fâtih, Hersek Kralının topraklarına ihtiyar kral ölme­den sahip olmuştur. Fâtih, Bosna-Hersek’i aldıktan sonra Adri­yatik Denizi’nin, bazı şehirler müstesna, bütün şark sahillerine mâlik oluyordu.

(Dr. Selâhattin TANSEL, Fâtih Sultân Mehmed Ank., 1985,17-18. s.)

 

  1. EBU’L-FETH GÂZİ MUHAMMED FÂTİH SULTÂN (2)

 

Fâtih’in İtalya Siyâseti:

Fâtih, zayıf İtalya devletlerini şimalden (kuzeyden) tehdîd etmek hedefini mi güdüyordu? Bunu gösteren belirtiler mevcûddur. Gedik Ahmed Paşa’nın ansızın Otranto’ya gönderilmesi ve orayı işgal ederek kuvvetli bir köprübaşı tut­ması ve çok kuvvetli bir kal’a inşâ ettirmesi, İtalya toprakla­rının işgaline bir hazırlık gibi telâkkî olunabilir. Eğer Fâtih’in kafasında İtalya’yı işgal etmek gibi bir fikir mevcûd ise o takdîrde Türk kuvvetlerinin, muvaffakiyeti kolaylaştırmak üze­re, şimalden de harekete geçmeleri kadar tabiî bir şey ola­mazdı. Venedik bir tarafa bırakılacak olursa İtalya’nın şimâinde Türk kuvvetlerine mukavemet edebilecek bir devlet de yoktu. Venedik ise, Türkler’e karşı girişmiş olduğu uzun mücâdelelerin sonunda bitkin ve perîşân bir hâle gelmiş ol­duğundan o da yeni bir Türk hamlesini karşılayacak durum­da değildi. Bütün bunları dikkate alan Pâdişâh, ihtimâl, kuv­vetlerinin bir kısmını cenûbdan (güneyden) ve bir kısmını da İtalya’nın şimalinden hareket ettirerek bu kıt’ayı işgal etmeği düşünüyordu. Filhakîka O’nun, İtalya’ya kara yoluyla gitmek emeli de vardı; fakat ömrü vefa etmedi. Böyle bir teşebbüs, bütün Avrupa hıristiyanlık âleminin, Türkler’e karşı bir infiali olacaksa da, Avrupa her zaman Türkler’e karşı infial duy­muş, bu infiallerden hiçbir netice çıkmamıştır. Her zaman kendinden emîn olan Fâtih için, Avrupa’nın bu infiali, O’nu gayesinden caydıramayacaktır. Fâtih gibi kendinde her şeyi yapma kudreti gören bir Pâdişâh’ın hayalî kuv­vetler karşısında irkilmeyeceği açıktır. Fâtih’in, İtalya’yı zaptetmekteki gayesi, oraları Türk topraklarına katmak de­ğil; Akdeniz’in doğusunu tamamen güvenlik altına almak, ti­câret sahasını Türkler’in kontrolü altında tutmak ve Roma’yı elde ettiği takdirde de Batı İmparatoru olmaktır, denilebilir.

(Dr. Selâhattin TANSEL, Fâtih Sultân Mehmed Ank., 1985,18-19. s.)

 

  1. EBU’L-FETH GAZİ MUHAMMED FÂTİH SULTÂN (3)

 

Fâtih’in Adalar Denizi (Ege Denizi) Siyâseti: Fâtih, Ege’de sahile yakın adaları baştan başa zaptet­mek, bu suretle de Anadolu sahillerinin güvenliğini sağ­lamak istiyordu. Çünkü bu adalar, muhtelif milletlere, her çe­şit ve vasıfta insanlara, çapulculara, hırsızlara ve korsanlara birer sığınaktı. Anadolu sahillerinin bilhassa müslümân ahâlîsine musallat olan bu insanları buralardan uzaklaş­tırmak, Fâtih’in başlıca emelini teşkîl ediyordu. Adalar alındığı takdîrde bu bölgelerin ticâreti de büsbütün Türkler’in eline geçmiş olacaktı. Bütün bunları Fâtih, çok iyi takdir ettiği içindir ki kısa bir zamanda adalar işine son verdi; fakat Rodos alınamamıştı. Mesih Paşa’nın büyük kuvvetlerle Rodos’a gönderilmesi, başarı gösteremeyince de Pâdişâh tarafından şiddetli bir takım hareketlere ma’rûz kalması, buraya verilen önemin derecesini isbât etmektedir. Mesih Paşa, mağlûbiye­tinden değil Rodos seferi mağlûbiyetinden dolayı Pâdişâh tarafından hırpalanmıştır. O, başka bir yerde mağlûb olsaydı Pâdişâh’ın belki de hışmına uğramayacaktı. Çünkü, Pâdi­şâh’ın, mağlûb olmuş büyük komutanlarına ilk hamlede sinir­lenmediğini gösteren misâller vardır: İşkodra’da muvaffakiyet gösteremeyen Süleyman Paşa’yı tekdîr etmek lüzumu duy­madan Eflâk üzerine sevk etti; hatalı hareketi sebebiyle ora­da da mağlûb olduğu hâlde Pâdişâh buna da bir şey söyle­medi. Şu hâlde Mesih Paşa’nm böyle gazaba uğramasına yalnız mağlûb olması değil; fakat Rodos’u alamaması sebep olmuştur. İstanbul’un fethinde Baltaoğlu Süleyman’ın da Pâdişâh’ın hışmına uğraması, yalnız mağlûb olması değil, mağlûbiyetinin İstanbul’un alınmasını geciktirmesinden ileri gelmiştir.

Kısacası Rodos, Fâtih için alınması zarurî bir yerdir. Ora­sı yabancıların elinde bulundukça buraya yakın olan Türk sa­hilleri, emniyet altına girmeyecektir.

(Dr. Selâhattin TANSEL, Fâtih Sultân Mehmed Ank., 1985, 19-20. s.)

 

  1. EBÛ’L-FETH GÂZİ MUHAMMED FÂTİH SULTÂN (4)

 

Fâtih’in Anadolu Siyâseti:

Fâtih, Anadolu’da, öteden beri dedeleri tarafından ta’kîb edilmekte olan siyâseti devam ettirerek, Türk birliğini kur­mağa çalıştı. Bu siyâsetin bir neticesidir ki İsfendiyâroğulları’nın topraklarını ellerinden almış ve bu yüzden Karamanlı­larla mücâdeleye girişmiştir. Gerçi bu mücâdeleye Karamanoğulları’nın yaptığı bir takım uygunsuz hareketler sebep oldu. Karamanoğulları, Osmanlı’yla çok uğraşmış ve Fâtih’in hü­kümdar oluşunun ilk senesinde, Fâtih’e karşı cephe almıştı. Fâtih Karamanoğulları’nın, Uzun Hasan ve Venedikliler ile olan münâsebetlerini biliyordu. Fâtih, Karaman halkını İstan­bul’a tehcîr ederek bu civar ahâlîsinin bir daha isyan etmeleri­nin önüne geçmiştir. Karaman ve İsfendiyâr topraklarının, Os­manlı ülkesine iltihâkıyla Anadolu’da Türk birliğinin tamam­lanmasına doğru ilk kuvvetli adım atılmış oldu.

Şark’ta gittikçe büyüyen ve Osmanlı Devleti’ni tehdîd eden Akkoyunlular’a karşı Fâtih başlangıçta biraz çekingen dav­randı. Bunda ihtimâl ki Fâtih’in, Timur-Bayezid faciasını gözö-nüne getirmesi veya iki müslümân hükümdarın vuruşmasının hoşuna gitmemesidir. Bunun da misâli şudur: Otlukbeli Sava­şı kazanılır ve dîvânda, mağlûb olan Uzun Hasan’ın ta’kîbi mes’elesi ortaya atılır; fakat lüzumsuz addedilir. Hâlbuki mağ­lûb edilen bir ordunun ta’kîb edilerek yok edilmesi askerliğin de­ğişmez kâidelerindendir ve bu kaide, o devirde de zarurî idi. Böyle yapılmadı. Fâtih’e göre İslâm ülkelerini tahrîb etmek ve yağmalamak ve müslümân bir hükümdarı tahdından uzaklaştırmak doğru değildi. Savaştan sonra iki hükümdar arasında elçiler gidip gelmiş ve Fâtih, Uzun Hasan’a mülayim davranmış ve hiçbir zaman O’nun mahvına yürümemiştir. Ancak Fâtih’e göre Osmânlılar’ın Şark’ta elde etmesi gereken bir sınır vardı ki o da Fırat nehridir. Bu suyu kendi emniyeti bakı­mından lüzumlu sayan Osmanlı Pâdişâhı Fâtih Sultân Mehmed, bunun öte tarafına geçmeyi faydasız görmüştür.

(Dr. Selâhattin TANSEL, Fâtih Sultân Mehmed Ank. 1985, 20-22. s.)

 

  1. EBÜ’L-FETH GÂZİ MUHAMMED FÂTİH SULTÂN (5)

 

Fâtih’in Cenûb (Güney) Siyaseti:

Mısır sultânları ile Osmanlılar arasında bilhassa Dulkadiroğulları’nın hüküm sürdüğü arazîde nüfuz te’sîsi için ihtilâf vardı. Son defa Mısırlılar’ın tuttukları Budak Beğ’in karşısına Şehsüvâr Beğ’i çıkaran Osmanlılar, bu bölgede Mısırlılar’ın müdâhalede bulunmalarına imkân bırakmadılar. Mısırlılar’ın sözlerinde durmamaları ve bilhassa Hicaz su yolu işi yüzünden çıkan anlaşmazlık Fâtih’in harekete geçmesine sebeb oldu. Fâtih, Hicaz yolu’nda kurumuş kuyuları ve bozulan su yolları­nın Osmanlı hazînesi nâmına ta’rini ileri sürdü. Mısır Memlûk-lü sultânları, Fâtih’in bu teşebbüsüyle bu sulardan fâidelenecek insanın minnettarlığını kazanacağını ve İslâm âlemi’nde de şöhretinin artacağını, kendilerinin de prestij kaybına uğraya­caklarını düşünerek bunu, Mısır’ın dahilî işlerine karışmak ola­rak gördüler. Hacıların su yollarının bozuk olmasını Fâtih’e şi­kâyetleri, bu mevzû’da Fâtih’in harekete geçmesine sebeb ol­du. Eğer Fâtih’in son seferi, Mısır seferi ise, bunda sâdece, Hicaz su yolları mes’elesi değil, başka gayeler olmalıydı.

Akla gelen ilk suâller, acaba Fâtih’in, Mısır’ı alarak hilâfeti Osmanlılara intikâl ettirmek gibi bir fikri mi vardı? Yâhûd Suriye ve Filistin sahillerini elde ederek yine Şarkî Akdeniz hâkimiyetini mi düşünüyordu? Bu hareketin, İtalya’ya çı­kışla bir ilgisi var mı idi? Böyle geniş bir plânı tahakkuk et­tirebilmek mümkün mü idi?

Mes’eleyi, İtalya’ya çıkış bakımından ele alırsak, bunun pek de güç bir şey olmadığını görürüz. Çünkü İtalya, Fâtih’in ordularının ciddî bir hamlesiyle elde edilebilirdi. Fâtih, Mısır’ı da kolayca zaptedebilirdi. Çünkü Akkoyunlular mağlup edil­miş, Venedikliler ile anlaşma yapılmış, Dulkadiroğulları, Os­manlı Pâdişâh’ı tarafını iltizâm etmişlerdi. Mısır Memlûklü-ler’i, Fâtih’in muazzam ordularına mukavemet edemezdi. Nite­kim çok geçmeden Yavuz Sultân Selim, Mısır kuvvetlerini perîşân etmişti.

(Dr. Selâhattin TANSEL, Fâtih Sultân Mehmed Ank. 1985, 22-23. s.)

 

  1. EBÛ’L-FETH GÂZÎ MUHAMMED FÂTİH SULTÂN (6)

 

Bizans’ın Yıkılışı ve İstanbul’un Fethi (1)

  1. yüzyılın ortalarına doğru Bizans topraklarının, şarkta ve garpta Osmanlılar tarafından tamamıyla sarıldığı görülmekte dir. Marmara’nın doğu sahillerini ele geçirmiş olan Türkler, aynı tarihlerde batıda Tuna boylarına kadar ilerlemişlerdi. Bu geniş topraklar arasında sıkışıp kalmış olan Bizans, ne müştak bir devlet ne de bir kudret olarak bir ma’nâ ifâde ediyordu. Daha 14. yüzyılın ortalarından itibaren Türk nüfuzu, İstanbul ve civarına hâkim olmuş, Bizans İmparatoru, Türklerin âdeta tâbiîyetini kabûl etmişti. Bizans’ın şimdiye kadar Türk hâkimiye ti’ne geçmemiş olması onlar için bir şanstı. Çünkü Türkler tarafından ne zaman kuşatıldı ve kuşatılmak istendiyse, mutlaka ortaya bir engel çıkmış ve bu suretle de Bizans yıkılmaktan kurtulmuştu. Küçük kal’a ve kasabaları bir tarafa bırakılacak olursa Bizans, İstanbul şehrinden ibaret sayılabilirdi. Kuvvetli surları sayesinde ayakta kalabilen bu şehrin, gelişmekte olan Türk Devleti’nin elinde bulunması siyasî bir zaruret idi ve Türkler’in Anadolu ve Rumeli’deki toprakları da ancak birbiri­ne bu suretle bağlanabildi. Rumeli’deki hâkimiyeti de kat’î olarak böyle sağlanabilirdi. Şu hâlde Osmanlı Devleti’nin mu­kadder payitahtı, İstanbul’dan başka bir yer olamazdı.

Bizans İmparatorluğu, hıristiyânlık âleminde bir değer telâkkî ediliyor, mezhepçe aykırı bir yolda olmalarına rağmen Avrupalılar, müşterek düşman oldukları müslümânlara ve Türkler’e karşı dâima Bizans’ı tutuyorlardı. Bizans, Hıristiyanlığın mahvolacağını öne sürerek Avrupa’yı Türkler üzerine saldırtabiliyordu.

Bizans diğer taraftan Türkler’i birbirine düşürmek için Yıl­dırım Bayezid’in oğullarından bazen birini, bazen de diğerini tutarak birbirine vurduruyor, Anadolu Türk Birliği’nin kurulma­sını önlüyor ve Anadolu Türk Beylikleri’ni, bilhassa Karaman Beyliği’ni, Osmanlı’ya isyana teşvik ediyordu.

(Dr. Selâhattin TANSEL, Fâtih Sultân MehmedAnk. 1985, 24-26. s.)

 

  1. EBÛ’L-FETH GÂZÎ MUHAMMED FÂTİH SULTÂN (7)

 

Bizans’ın Yıkılışı ve İstanbul’un Fethi (2)

Bizans İmparatorluğumun 15. yüzyılda işgal ettiği saha, as­kerlik yönünden mühim bir sahadır. Burası Bizans elinde bulun­dukça Osmanlı için bir emniyyet arz etmeyecekti. Şöyle ki: Os­manlı, Anadolu’dan Rumeli’ye veya Rumeli’den Anadolu’ya asker sevk ettiğinde Çanakkale veya İstanbul boğazını kullana­rak Ceneviz veya Venedikliler’e karşı para vererek onların do­nanmalarıyla asker sevk edebiliyordu. Halbuki Hıristiyanlık âlemi, Türkler’e karşı büyük bir düşmanlık besliyor; Osmanlı, kendisine cephe alan Hıristiyanlık âlemine karşı asker sevkinde de bu yüz­den çok müşkilât çekiyordu. Bunun son örneği ise; Varna muha­rebesidir. Haçlı ordusu, Türkler’i Rumeli’den atmak için yürüdü­ğünde Sultân II. Murâd Gâzî, Manisa’da bulunuyordu ki haber alır almaz Çanakkale’ye geldiyse de Çanakkale boğazının haç­lı gemileri tarafından kapatıldığını gördü ve Gelibolu üzerinden Rumeli’ye geçme imkanı bulamayıp uzun ve sıkıntılı bir kara yol­culuğu yaparak İstanbul boğazına geldi ve güçlükle kuvvetlerini karşı sahile geçirebildi. Eğer burada bir mania zuhur etmiş olsay­dı; Rumeli’ye Pâdişâh Ordusu, geçemeyecek; o muhteşem Varna zaferi kazanılamayacak; haçlılar hezimete uğramayacak Türkler, Rumeli’den tamamen sürülüp çıkarılacaktı.

Fırsat buldukça Türkler’i arkadan vuran ve İstanbul’a deniz yoluyla her zaman getirilmesi mümkün olan Haçlı ordusuna ku­cak açan Trakya’daki Türk varlığını ve Osmanlı Devleti’nin be­kâsını tehdîd eden Bizans’ın ortadan kaldırılması ve İstanbul’un fethi askerî bakımdan da mutlaka zarurî idi. Bu bakımdan Türk hakanları, İstanbul’un fethi için Sultân Orhan Gâzî’den i’tibâren denizciliğe ehemmiyyet vermişler ve Çelebi Mehmed Gâzî zamanında kuvvetli bir donanma vücûda getirebilmişlerdi. Fakat rakîbleriyle boy ölçüşebilecek durumda değillerdi. Bizans tarafın­dan Gelibolu’ya gelecek kuvvetli bir donanma Osmanlı donan­masını yok edebilirdi. Bu tehlike de ancak Bizans’ın ortadan kal­dırılmasıyla mümkün olacaktı.

(Dr. Selâhatlin TANSEL, Fâtih Sultân MehmedAnk. 1985, 26-28. s.)

 

  1. EBU’L-FETH GÂZİ MUHAMMED FÂTİH SULTÂN (8)

 

Bizans’ın Yıkılışı ve İstanbul’un Fethi (3)

İstanbul’un zaptında, ana gaye olmasa da, iktisadî yönün de rolü olmuştur. İstanbul, öteden beri kara ve deniz yollarının üzerinde bulunması bakımından büyük bir önem taşıyordu. Pek eski devirlerde bile Belgrat’ta Tuna’dan ayrılan bir yol Meriç vadisini tâkib ederek İstan­bul’a ve oradan da Üsküdar’a geçerek Bağdad üzerin­den Ortaasya’ya giderdi. Şark ile Garp arasında uzanan yolların en kısası bu olduğundan kervanlar durmadan iş­ler, Şark’ın ipek, baharat gibi en kıymetli eşyası bu yol va­sıtasıyla Garp’e intikâl ederdi. Bundan başka Karadeniz ve Akdeniz gibi iki mühim denizi birbirine bağlayan su yolları da yine buradan geçmekteydi. Hulâsa müstesna bir coğrafî mevkiye mâlik olan İstanbul şehri, 15. yüz­yılın ortalarında hâlâ eski önemini muhafaza ediyor­du. Gerçi kara yolları, hem Anadolu’dan hem Rume­li’den Türkler’in buraları işgaliyle kesilmiş bulunduğun­dan artık bu yollar vasıtasıyla büyük kervan ticâretinin ya­pıldığı görülmemektedir. Bu durum, Bizans’ın iktisadî hayâtına büyük darbe vurmuştur. Ancak deniz yolu, eski faaliyetini kaybetmiş değildir.

İstanbul’un zaptıyla ilgili şu sebebler de zikredilebi­lir: İstanbul’un tarihî bir şehir olması, eski bir imparatorlu­ğun merkezi olması, zengin ve muhteşem âbidelere sâhib olması, buraya sâhib olmanın fâtihine te’min edeceği şöh­ret ve Gâzî Sultân II. Murâd Hân’ın oğluna bıraktığı riva­yet edilen vasiyetnamede İstanbul’un alınmasını tavsi­ye edişidir.

İstanbul’un zaptında en mühim âmil olarak Osman­lı Devleti’nin vahdeti de düşünülmüştür.

(Dr. Selâhattin TANSEL, Fâtih Sultân MehmedAnk. 1985, 28-32. s.)

 

  1. FATİH SULTAN MUHAMMED HAN’IN İSTANBUL’U FETHİNDEKİ ESÂS GAYESİ

 

Fâtih, İstanbul’u almak kararını, topladığı mecliste bildirmek üzere verdiği hitabede, Ca’fer Çelebi’de: “İ’lâ-yı kelimetu’llâh ve ihyâ-i minnet-i Resulullâh (s.a.v.) et­meğe makdûrumu sarf eyleyem, ta dünyâda mûcib-i zikr-i cemîl ve ukbâda bâis-i ecr-i cezîl vâki ola öyle ol­sa Belde-i Tayyibe-i Kostantiniyye ki bağ-i irem andan bir kuşe” ya’ni “sâdece Allah ta’âlânın şânını ve yüce dîn-i İslâm’ı yaymak ve yüceltmek ve Resulullâh (s.a.v.)’e bağlılığımı ihya etmek ya’ni O’nun sünnet-i seniyyelerini ihya ve hâkim kılmak için bütün gücümü kuvvet ve kudretimi sarf eyleyeyim ki dünyada hayırla anılmağa ve âhirette de bol sevaba nail olayım. O Beldetü’t- Tayyibe olan İstanbul ki cennetten bir köşedir.” dedikten sonra İstanbul’u medhediyor ve kendi memleketinin ortasında kalmış olan bu diyarın, zamanında bir küfür ocağı olarak kalmasına gönlünün razı olmayacağını açık­ça ifade ediyordu. Târih-i Şâhî’de bu şehrin alınmasının dînin lâzimelerinden olduğu söylenmektedir. Filhakika her müslümân hükümdarı, bu şehri almağa teşvîk mahi­yette Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz’in hadîs-i şerif­leri vardır. Resulullâh (s.a.v.) Efendimiz’in “Bu şehri fet­hedecek askerleri ve komutanı medheden sözlerini” gözönünde bulunduran hükümdarlar buna lâyık olmak için ellerinden gelen her gayreti harcayacaklardır. İstanbul’un kuşatılmasında askerlerin şevkini ve heyecanını bil­hassa tahrik etmekte pek büyük fâidesi görülen Resu­lullâh (s.a.v.) Efendimiz’in bu müjdelerini, Fâtih samimî olarak yerine getirmek istediğinden, İstanbul’un fet­hinde en başta bu müjde-i Nebi-yi Ekrem (s.a.v.)’i say­mak îcâb eder.

(Dr. Selâhattin TANSEL, Fâtih Sultân Mehmed Ank. 1985, 29-30. s.)

 

  1. FÂTİH SULTÂN MUHAMMED HÂN’IN İSTANBUL’U FETHİNDEKİ ESÂS GAYESİ VE MUAMELESİ

 

Fâtih: “Benim güzel ve şerefli makam ve menzilim olan memleketimin ortasında bir vilâyet arsası kadar yer işgal den burası, benim saltanat günlerimde ne suretle küfür ocağı, eşkıya ve âsîler durağı olarak yaşayabiliyor?” dediği­ne göre Fâtih, kendi topraklarının ortasında kalmış bu küfür ocağı ve âsîler durağı olan bölgenin, Osmanlı top­raklarına katılmasının önemine işaret ediyor. Feth-i Celîli Kostantiniyye adlı eserde deniliyor ki: “İstanbul’u kendi hükümetine merkez yapmağı gaye edinen Fâtih Sultân Mehmed, hakksız yere hiç kimsenin canını yakmak iste­meyecek kadar iyi kalpli idi. İstanbul’u almak kendisi için gayet kolay bir iş olduğu hâlde sırf hakk ve adalet kaidelerine riâyet etti ve tâ ki Kayser’in hakksız hareket­leri hadd safhaya ulaşıncaya kadar fethe teşebbüs et­medi.”

O tarihlerdeki savaşlarda cihâd kokusu hâkimdir. Fâ­tih’in îmân ettiği Peygamber (s.a.v.) Efendimiz yüzlerce yıl önceki müjdeleriyle İstanbul’u fethedecek olanı hem övmüş, hem de teşvîk etmiştir. İşte Fâtih’in, bu medhlere lâyık olabilmek için yapamayacağı hiçbir iş tasav­vur edilemez.

Fâtih, meziyetlerini ve büyüklüğünü İstanbul’un fethin­den sonra, İstanbul halkına karşı bol bol göstermiştir O’nun İstanbul halkına ve bu halkın inançlarına karşı gös­termiş olduğu toleransı hangi târihte, hangi hükümdar, han­gi mağlûb millete karşı gösterebilmiştir? İşte bu, O’nun en büyük hakşinaslığı ve adaletidir. O, ideallerinin tahakkuku­na her ne pahasına olursa olsun çalışmış ve fakat hiçbir zaman zâlim olmamıştır. Fâtih’in şahsiyetini tamamıyla ortaya koymak çok güçtür. O, çok büyük bir şahsiyettir.

(Dr. Selâhattin TANSEL, Fâtih Sultân Mehmed Ank. 1985, 30-32.)

 

  1. EBÛ’L-FETH, GÂZÎ FÂTİH SULTÂN MUHAMMED HÂN’IN TAHTA ÇIKIŞI, BİZANS VE AVRUPA’NIN DÜŞÜNCESİ

 

Babasının irtihâl haberini Manisa’da alan Fâtih Sultân Mehmed, hemen hiç eğlenmeyerek Gelibolu üzerinden büyük bir sür’atle Edirne’ye gelmiş ve ertesi günü 16 Muharrem 855’te (18 ŞUBAT 1451) Perşembe günü tahta çıkmıştı. Bu târihte 19 yaşını birkaç ay geçmiş bulunuyordu

Cülus günü âdet olduğu üzere Pâdişâh’m huzurunda bir toplantı yapılmış, devletin ileri gelenleri ve bu arada vezirler, biraz uzakta karşıda, Pâdişâh’ın vezirleri ise yine âdet üzere yanında yer almışlar, Pâdişâh bu sırada: “Ba­bamın vezirleri, neden benden uzak duruyorlar”, de­miş ve Çandarlı’ya eski yerini almasını bildirmişti.

Fâtih’in tahta çıkışını duymuş olan devletler, beylikler birbirleriyle yarış edercesine Edirne’ye elçiler gönderdiler. Fâtih, İstanbul’un zaptını aklına koyduğu için, şimdilik işleri kavrayıp hâkimiyeti te’sis edinceye kadar ve hazırlıkları ikmâl edinceye kadar öteki devletlerle ve Bizans’la sulh hâlinde kalmak siyâsetini ta’kib ederek bütün elçilere yumuşak davranmış ve onların sulh tekliflerini memnûniyetle kabul etmişti. Fâtih, en büyük düşman sayılan Macarlar’la da üç yıllık bir anlaşma yapmağı lüzumlu gördü. Sâdece Schlumberger’e göre “Bütün bunlar birer hud’a ve desîseden başka bir şey değildi.” Avrupalılar ile Bi­zans’ın, Fâtih hakkındaki hükümleri: “Gâzî Sultân II. Murâd’ın bu genç Şehzadesi, kabiliyetsiz, tecrübesiz, harb görmemiş, kadınlara düşkün, sefih (hâşâ) budala bir delikanlıdır ve bütün Türkler, Avrupa ve Anadolu’dan kolayca sökülüp atılacak ve Asya’da müslümânların hâkimi-reti kırılacaktır. İstanbul’un düşmesinden biraz önce Avrupa’da Osmanlılar hakkındaki düşünce tarzı bu idi.

(Dr. Selâhattin TANSEL, Fâtih Sultân Mehmed Ank. 1985, 32-35. s.)

 

İSTANBUL’UN FETHİ

 

İstanbul’u fethetmek için, İstanbul boğazına hâkim olmak, Boğaz’dan geçen bütün gemileri Türk kontrolüne almak gerekiyordu. Bu düşünceyle II. Mehmed (Fâtih), Boğazkesen hisarını inşâ ettirdi. De­niz seviyesinden 82 metreye çıkan 26,70 m. yükseklikteki 3 kule ile mu­azzam kal’a 4 ayda bitti: 31.250 m2 yer kaplıyordu. Karşıda Yıldırım Bâyezid’ın yaptırdığı Anadolu Hisarı yükseliyordu. Hazırlıkları gören imparator, bütün Avrupa’yı yardıma çağırırken Pâdişâh da bir taraftan Edirne’de hazırlıklar yapıyordu. Târihin ilk havan topları döktürüldü.

22 NİSAN gecesi 67 küçük gemilik Türk filosu karadan yürütül­mek suretiyle Kasımpaşa sırtlarından denize indirildi. Akşemseddin hazretleri, fethin müjdesini aldığını belirterek, fethe âid hadîs-i şe­rifi okudu.

  1. Mehmed, Harb Dîvânı’nı topladı. Surlar’a ilk çıkacak olanlara ter­fi vereceğini bildirdi. 29 MAYIS sabahı Pâdişâh, sabah namazını kıldı, atına binip bütün kurmayları ile ön safa geldi. Güneşin ilk ışıklarıyla top ateşi başladı. Bu ateşin himayesinde asker surlara tırmanmaya ve her noktada surları tazyike başladı. Mehter yeri göğü inletircesine çalıyor, dîn ve tarîkat adamları, dualar, âyetler, ilâhîler okuyordu. Safları dolaşı­yorlardı. Nihayet saat 7’ye gelmek üzereydi. İstanbul’a tatlı bir ılıklık yayılmaya başlamıştı. Bu sıralarda Topkapı sırtlarında burçlara Türk sancağı dikilmiş ve İstanbul fetholunmuştu. (Y. ÖZTUNA, B. Türkiye Târihi)

 

AYASOFYA

 

Ebû’l-feth Sultan Muhammed Hân’ın vakfiyesinin Ayasofya ile ilgili bölümünde bu husus şöyle dile getirilmektedir.

“Bukâi hayrattan biri, dahili Konstantiniyye’de Sarayı Sultanî (Topkapı Sarayı) kurbünde, Ayasofya demekle ma’ruf Kenisedürki ol, Mürebbii ahâlî hîni fetihde, evvel ibâdet ettikleri makamı âlidir. Hazret! îsâ zamanında âlâ Nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselam, Saltanatı Rum Padişahzâdelerden bir mâsûme intikâl edüp ol dahi mariz olmağla ahvâli raiyyet ve umunu memlekette ihtilâl ve dinu devletlerine zeval ihtimâli galibi hâl olmak görünüp, Validesi Sof­ya nâm Hatun, Hazreti İsâ’ya gönderûb duâ-i hayırları sebebiyle şifahâne-i ğayıbdan ilâç pezir belki Millet-i İsevîyyede nâmdâr bir Padişahı dilpez olup, Validesi şükrü nimeti sıhhati veledi için bina eylediği kütübü tevârihde mezkûrdur.”

(Vakıflar G. Md. 46 numaralı 875 tarihli Ebû’l Fatih Sultan Mehmed Han Vakfiyesi)

 

BÜYÜK SELÇUKLU’NUN MÜSLÜMANLIĞI      VE İSLÂM’A HİZMETLERİ

 

Büyük Selçuklu Devleti’nin en büyük hükümdarlarından biri Tuğrul Bey’dir. Selçuklu Devletini baş döndürücü bir hızla büyütmeğe muvaffak olmuştu. Tuğrul Bey’in bu şöhreti ve azametini duyan Abbasî halîfesi Kaim-Bi-Emrullah, Tuğrul Bey’i yardıma çağırdı.

Tuğrul Bey Selçuk ordusu ile pek şanlı ve heybetli olarak Bağdat’a geldi. Doğruca halîfenin huzûruna çıktı. Halîfe Kaim-Bi-Emrullah siyah bir örtü önüne kurulmuş olan bir makamda oturuyordu. Üzerinde siyah bir elbise vardı, elinde de Hazreti Muhammed (s.a.v.)’in âsâsı bulunmakta idi.

Tuğrul Bey, halîfenin oturduğu makama yaklaşınca ta‘zîmen yere doğru diz çöktü. Sonra ayağa kalkarak ellerini göğsüne çaprazvari kavuşturdu. Sonra da Tuğrul Bey’i halîfenin yanında bulunan makama oturttular. Bir ferman okundu, sonra Tuğrul Bey’e üstüste yedi hil‘at giydirildi. Ayrıca yedi diyara mensûb köleler ihsan edildi ve kendisine iki kılıç hediye edildi. Bu kılıçlarla Batı ve Doğu ülkesinin sultanlığı kendisine verilmiş oluyordu. Halîfenin huzûrunda Türk hükümdârı bütün müslümanların sultanı olarak ilk defa halîfe tarafından îlân edilmiş oldu.

Tuğrul Bey Selçuklu tahtına geçip ve bütün Müslümanların sultanı olarak îlân edildikden sonra Anadolu’nun fethine İbrahim Yenal ile Kutalmış’ı gönderdi. Sonra Gürcü Kralı Bizanslılara yardıma geldi. Selçuklular Erzurum’u zaptettiler. Savaş Pasin Ovası’nda ikindi vakti ve bütün gece boyu devam etti. Gürcü kralını Tuğrul Bey esir aldı. Bizans Kralı Gürcü Kralı’nın serbest bırakılması için Tuğrul Bey’e büyük miktarda para teklif etti ise de Tuğrul Bey bu teklifi ben tüccar değilim diye hiddetlenerek teklifi reddetti.

Bizanslılar İstanbul’da bir câmi yaptırdılar. Bu câminin duvarına da (ok ve yay) bulunan ay yıldız şeklindeki Selçuklu arması kazıldı.

(Enver Behnan Şapolyo, Türk Menkîbeleri, 19-22.s.)

6

SİLSİLE-İ ÂLİYENİN ONÜÇÜNCÜ POSTNİŞÎNİ MUHAMMED BABA SEMMASÎ (K.S.)

 

Evliyânın büyüklerinden ve silsile-i aliyye denilen İslâm âlimlerinin onüçüncüsüdür. Türkistan’da Râmiten ile Buhâra arasında Semmas köyünde doğdu. 1354 (h.755) de orada vefât etti. Tasavvuf ilmini büyük âlim Alî Râmitenî’den öğrendi. Onun derslerinde ve sohbetlerinde yetişip, tasavvufta yüksek dereceye ulaştı. Hocası kendisinden sonra irşâd makamına Muhammed Baba Semmâsî (k.s.)’u seçti. Talebelerine ona tâbi olmalarını emretti.

Hocasının vefâtından sonra Muhammed Baba Semmâsî (k.s.) çok talebe yetiştirdi ve içlerinden bir kısmını tasavvufta yüksek makama kavuşturdu. Bu talebelerinin başında, kendisinden sonra yerine geçen Seyyid Emir Külâl (k.s.) gelmektedir. Bir talebesi de Şâh-ı Nakşibend Bahâeddîn Buhârî hazretleridir. Bahâeddîn Nakşibend hazretleri Kasr-ı Hindüvan’da doğdu. Henüz o doğmadan hocası Muhammed Baba Semmâsî (k.s.) onun doğduğu yerden geçerken; “Bu yerden büyük bir zâtın kokusu geliyor. Pek yakında Kasr-ı Hindüvan Kasr-ı Ârifân olur.” dedi. Bir gün yine oradan geçiyordu; “Şimdi o güzel koku daha çok geliyor, Umarım ki o büyük insan dünyâya gelmiştir.” buyurdu. Böyle buyurduğu zaman, Bahâeddîn Buhârî hazretleri doğalı üç gün olmuştu. Dedesi çocuğun göğsünün üzerine hediye koyup, Muhammed Baba Semmâsî (k.s)’a getirince; “Bu bizim oğlumuzdur. Biz bunu kabul eyledik.” buyurup talebelerine; “Kokusunu aldığım işte bu çocuktur. Zamanının rehberi ve bir tanesi olacaktır.” dedi. Sonra halîfesi Emir Külâl hazretlerine onun iyi yetiştirilmesini tenbîh etti.

Dört halîfesi vardı. Biri Hâce Sofi Suhari, ikincisi kendi oğlu Hâce Mahmûd Semmâsî, üçüncüsü Mevlânâ Danişmend Alî, dördüncüsü de Seyyid Emir Külâl hazretleriydi.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi)

13

SEYYİD ABDÜLKÂDİR-İ GEYLÂNÎ (K.S.)-1

 

Büyük İslam âlimlerinden ve evliyânın meşhûrlarındandır. Künyesi Ebû Muhammed’dir. Muhyiddîn, Gavsü’l-A‘zam, Kutb-i Rabbânî, Sultânü’l Evliyâ, Kutb-u A‘zam gibi lakaplarla anılmaktadır. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin soyundan olup, hem seyyid hem şeriftir. 1077 (h.471)’de İran’ın Geylân şehrinde doğdu.

Geylân’da ilim öğrenmeye başladı. Küçük yaşta Kur’ân-ı Kerîm’i ezberledi. Sonra Bağdat’a gidip, zamanın meşhur âlimlerinden ilim tahsîl etti. İlim tahsîlini tamamladıktan sonra va‘z ve ders vermeye başladı. Fıkıh ve hadis ilimlerinde müctehîdlik derecesine yükseldi. Bir ara va‘z ve ders vermeyi bırakıp, yalnızlığı tercih ederek, inzivâya çekildi. Bütün vakitlerini ibâdet ve nefis mücâdelesiyle geçirdi. Bir müddet böyle devâm eden Abdülkâdir Geylânî (k.s.), tekrar ders, va‘z ve fetvâ vermeye başladı. İki mezhepte de fetvâ verirdi. Pekçok kimse O’nun sohbetleri ile olgunlaştı; beş yüz Yahûdî ve Hıristiyan onun huzûrunda Müslüman oldu. Tam kırk sene onüç çeşit ilim ve fende ders verdi. Tasavvufta en yüksek dereceye ulaştı. Tasavvuftaki yoluna onun ismine izâfeten “Kâdiriyye” adı verildi. Ondan ilim ve feyz alan binlerce talebesi çeşitli memleketlere giderek İslâmiyeti anlattılar.

Pekçok kerâmeti görülen Abdülkâdir Geylânî (k.s.), Bağdat’ta vefât etti. Cenâze namazını kılmak üzere görülmemiş bir kalabalık toplandı. Cenâze namazını oğlu Abdülvehhâb kıldırdı. 1166 (h.561)’da Bağdat’ta vefât etti. Kabri Bağdat’tadır.

İlmi ile amel ederdi. Konuşması gayet açık ve tesirliydi. Sorulan zor suâlleri, rahatlıkla, doyurucu bir tarzda cevaplandırırdı. Az konuşur, çok susardı. Kim olursa olsun, kapısını çalan herkesi kabul eder, geri çevirmezdi. Doğruyu söylemekten asla çekinmezdi. Zamanın halîfesi, Saîd isminde birini kadı tâyin edince, minberde; “Müslümanlara en zâlim birini kadı tâyin ettin. Yarın âlemlerin Rabbi huzûrunda bakalım ne cevap vereceksin?” diye haykırdı. Orada bulunan halîfe bu doğru sözü işitince çok ağladı ve hemen adı geçen kadının vazîfesine son verdi.

Kendileri zayıflara yardım eder, fakirleri doyurur, misâfirsiz gece geçirmezdi. Kendisine kötü davrananları affeder. Hergün bin rek‘at namaz kılar, her farz namazdan sonra hatim okumaya devâm ederdi.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 1.c., 92-94.s.)

22

SEYYİD ABDÜLKÂDİR-İ GEYLÂNÎ (K.S.)-2

 

Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.) pekçok kerâmetler göstermiş, ma‘nevî sahada yüksek makamlara kavuşmuştur. Zamanın imâmı olup, asrının kutbu, o zamanda yetişen evliyânın en üstünü idi. İlim ve amelde eşi ve benzeri pek az bulunurdu.

Kâdiriyye yolunun kurucusu ve büyük bir mürşid-i kâmil olan Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri buyurdu ki:

“İnsan kendini Kelime-i tevhîde, yâni “Lâ ilâhe illallâh” demeye alıştırmazsa, ölüm döşeğinde iken onu hatırlaması ve söylemesi güç olur.”

“Allah adamlarının huzûrunda üç sıfatla bulunulur:   Alçak gönüllülük, iyi geçinmek ve kötülüklerden arınmış bir kalp. Hakîkî yaşamak; nefsin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getirmemek demektir.”

“Allahü Te‘âlâya en yakın olan, ahlâkı güzel, kalbi rahat olandır. En üstün amel, kalbin Allah’tan başkasına yönelmemesidir.”

“Bid‘at yoluna sapmayınız! İtaat ediniz, muhâlif olmayınız! Sabrediniz, sızlanmayınız! Sâbit kalınız, ayrılıp dağıtmayınız! Bekleyiniz ümit kesmeyiniz! Özünüzü günahtan temizleyiniz, kirletmeyiniz! Hele Mevlânızın kapısından hiç ayrılmayınız!”

“Kalbinde, bir kimseye düşmanlık veya sevgi hâli bulursan, onu önce Kur’ân-ı Kerîm’e, sonra dînin emir ve yasaklarına arz et! O kimse onlara göre sevimli ise, sen de sev! Kötü ise, sen de kötü gör! Hiç kimseyi kovma! Hiç kimseye darılma! Kimsenin aleyhinde konuşma!”

Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin yazmış olduğu kıymetli eserlerinden bâzıları: 1) Günyet-üt-Tâlibîn, 2) Fütûhu’l-Ğayb, 3) Fethu’r-Rabbânî, 4) Füyûzât-ı Rabbâniyye, 5) Hizbü’l-Besâir, 6) Cilâü’l-Hâtır, 7) El-Mevâhibu’r-Rahmâniyye, 8) Yevâkîtü’l-Hikem, 9) Melfûzât-ı Geylânî, 10) Dîvânu Gavsü’l A‘zam’dır.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 1.c., 92-94.s.)

23

 

HIRİSTİYANLARIN OSMANLI HAKKINDAKİ        YANLIŞ KANAATLERİNİ YİNE HIRİSTİYAN     SEYYAHLAR ÇÜRÜTMEKTEDİR

 

“Umûmiyetle yabancılar ve bilhassa Yakın Doğuyu hiç tanımayan Batı Ülkeleriyle Amerika Birleşik Devletlerinde Türk milleti hakkındaki umûmî kanaat, şudur: Türk halkı, bütün tarihi, tahrip ihtirâsından ilham alan kanlı fetihlerden ibaret olan ve mutaassıbane tahakkümü altında tuttuğu hıristiyan kavimleri baskı ile idare eden barbar ve hunhar bir halktır. Batı muhayyilesinde inşa edilen bu vehmi yıkmağa bir anlık teemmül (düşünmek) kâfîdir.

Kendisine yabancı ve tamâmen düşman olan bir medeniyetin göbeğinde muhteşem bir cihan devleti kuran, birbirine hiç benzemeyen ve sürekli bir şekilde çatışan çeşitli halklar üzerinde altı asır boyunca hâkimiyet ve himayesini devam ettiren, büyük bir mâzîyi tevârüs eden (miras alan) ve bitip tükenmek bilmeyen bir millî ve zihnî faaliyetle beslenen bir milletin büyük bir medeniyetin gerektirdiği bütün husûsiyetleri hâiz olmak îcâb edeceği âşikârdır.

Türk milletinin ve onun dînî, siyasî ve içtimaî (sosyal) hayat şartlarının tarihi üzerinde yapılacak sathî bir tetkik bile, Batı ülkelerinde Türkler hakkında beslenen ve kaynağını Türkiye’nin hakikî ve meşru sahiplerini sistemli bir şekilde kötüleyerek memleketin parçalanmasını temine çalışan emperyalist ihtiraslardan alan telâkkîlerin asılsızlığını ortaya koymaya kâfîdir. Dînî husûmetin bu iftirâ efsanelerinin doğmasındaki payı büyüktür. Safdillik, peşin hüküm ve zihnî tembellik de bu iftirâların yayılıp tutunmasına sebeb olmuştur.

Türkiye hakkında kendi başına fikir edinmek isteyecek nâmuslu ve hür düşünceli araştırıcılar önce Avrupalı seyyahların eserlerini okusalar sonra gelip ciddî araştırmalar yapsalar Avrupalıların Türkler hakkında ki kanaatlerinin birer iftirâ olduklarını öğreneceklerdir.

(Yabancılara Göre Eski Türkler, İstanbul-1969, 5-6.s.)

26

 

OSMANLI’DA MÜSBET İLİMLER

 

Osmanlı’nın “ilm-i riyâziyye” dediği matematik, ileri idi. İstanbul’da Fâtih Medresesi’nde okutulan cebir, XV. asrın sonlarından başlayarak sırasıyla Venedik, Padova, Bologna, Floransa üniversitelerinde aynen alınarak okutulmaya başlandı. Veli oğlu Ali, 1591’de İstanbul’da yazdığı Tuhfetü’l-Âdâd’da, Napier’den 23 yıl önce, logaritma’yı keşfetmesine ramak kalmış, logaritma’yı açıklamış, fakat sayı silsilesine O (sıfır) yerine 1’den başladığı için neticeye varamamıştı.

XVI. asır Osmanlı duvar ve masa saatlerinin tekniği, Avrupa’da yapılanlardan üstündü. Pâdişâhdan 9.000 altın alarak İstanbul’da rasathâne kuran Takıyyeddin Efendi (1520–1585), çarklı saatin ve zâtü’s-sukbeteyn dediği astronomi âletinin mu‘cididir. Çarklı saati, sâniye’yi de gösteriyordu. 1734’de açılan Üsküdar hendese-hânesi (mühendis okulu) profesörlerinden Yenişehirli Said Efendi, üçgenlerin açılarını ölçen ve arazi ölçmekte de kullanılan “rub‘-ı müceyyib-i zü’l-kavseyn” adını verdiği âleti i‘câd etti. Astronomideki seviyye, Osmanlı muvakkıt-hânelerinde ve her boy ve çeşitteki Osmanlı saatlerinde görülür. Daha XVI. asrın ilk yarısında Matrakçı Nasûh Bey, Güneş Sistemi’ni fevkalâde doğru şekilde açıklamıştır.

1719’da Haliç’te yapılan başarılı denizaltı tecrübesi vardır. Bir çok insanın binip daldığı gemi, uzun müddet deniz altında kalıp yeniden çıkmıştı. üçüncü Ahmed’in huzûrunda yapılan tecrübeye mevzû gemiyi Tersâne-i Hümâyûn sermîmârı İbrahim Efendi inşâ etmişti. 1753’de tulumbacıbaşı yâni itfâiye kumandanı Mehmed Ağa, hortumlu yangın tulumbasını i‘câd etti. Bu tulumba, en derin sarnıç ve kuyulardan bile su çekebiliyordu, çeşme bulmak mecburiyeti ortadan kalkmıştı. XVIII. asrın son yıllarından itibâren İstanbul’a gelen Avrupalılar ve Avrupa’da tahsil eden Türkler, insan bindirilmiş balon uçurtmaya başladılar. 1786 Eylül’ünde topçu generali İngiliz Mustafa Paşa, İstanbulluların gözleri içinde insan taşıyan balon uçurtmuş, General Miranda (s. 63) bizzat seyretmişti.

(Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, 2.c. 191-192.s.)

7

 

SİLSİLE-İ ÂLİYENİN ONDÖRDÜNCÜ POSTNİŞÎNİ HZ. EMiR KÜLÂL (K.S.)

 

Hazreti Hüseyin (r.a.)’in soyundan olup, seyyiddir. Çömlekçilik yaptığı için “külâl” lakabı ile meşhur olmuştur. Babası Seyyid Hamzâ Medine’den gelip, Buhârâ’nın Efşene köyüne yerleşmiş, sâlih bir zâttı. Evliyânın meşhûrlarından Muhammed Baba Semmâsî (k.s.)’un talebesi ve Behâeddîn Buhârî Nakşîbend hazretlerinin hocasıdır. Buhârâ’nın Sühârî kasabasında doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1370 (h.772) senesinde Sühârî’de vefât etti. Kabri oradadır.

Annesi Emîr Külâl’e hâmileyken, şüpheli bir lokma yese, karın ağrısına tutulur, o lokması midesinden geri çıkmadıkça, ağrıdan kurtulamazdı. Bu hâl üç defa başına gelince, çok temiz ve hayırlı bir çocuğa hâmile olduğunu anladı. Bundan sonra yediği lokmaların helâlden olmasına daha çok dikkat edip, ihtiyatlı davrandı.

Emîr Külâl hazretleri, talebelerine şöyle vasiyet etti: Ey kıymetli talebelerim! İlim öğrenmekten ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’in yoluna tâbi olmaktan asla ayrılmayınız. Bu, mü’min için bütün saadetlerin ve ni‘metlerin vasıtasıdır. Bunun için Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “İlim öğrenmek, her Müslüman erkek ve kadına farzdır.” Yani her Müslüman erkeğin ve kadının, kendine lazım olan din bilgilerini öğrenmesi farzdır. Bunlar, sırasıyla şunlardır: 1) İmân ve i‘tikat bilgileri, 2) Namazla ilgili bilgiler, 3) Oruçla ilgili bilgiler, 4) Zengin ise, zekât ile ilgili bilgiler, 5) Eğer zengin ise, hac ile ilgili bilgiler, 6) Ana-baba hakkını öğrenmek. Allâhü Te‘âlânın kendisinden razı olmasını isteyen annesinin ve babasının rızâsını kazanır. 7) Sıla-i rahm (akrabayı ziyâret), 8) Komşu hakkını gözetmek, 9) Lâzım olan alışveriş bilgilerini öğrenmek, 10) Helâli ve haramları öğrenmek. Çünkü insanların çoğu, bilmediğinden ve bildiği ile amel etmediğinden helâk olmuştur.

Bir hadîs-i şerifte buyruldu ki: “Bir kimse, hiç haram karıştırmadan, kırk gün helâl yerse, Allâhü Te‘âlâ onun kalbini nûr ile doldurur. Kalbine nehirler gibi hikmet akıtır. Dünyâ muhabbetini kalbinden giderir.”

(Yeni Rehber Ansiklopedisi)

14

 

OSMANLI’DA TIB İLMİ AVRUPA’DAN ÜSTÜN İDİ

 

Osmanlılar, İbn Sina tıbbına ilâveler yapmaya çalışmışlardır. XVII. asırdan itibaren Batı tıbbı da girmeye başlamıştır. Bilhassa ameli tıbba ehemmiyet vermişler, hastanelerini iyi şartlar içinde tutmaya gayret göstermişlerdir. (Osmanlı’nın üç asır önce başarıyla yaptığı ameliyatlar bugün modern tıp aletleri ile ancak yapılabilmektedir.)

Operatör Amasyalı Sabuncuoğlu Şerefeddin, 1465’de Fâtih’e sunduğu Türkçe Cerrâhiyye-i İlhâniyye’sinde, devrinin operatörlük sanatını renkli resimler de koyarak çok iyi îzah etmiştir. Sonraki asırda Antakyalı Dâvud, bu yolda devâm etti. XV. asırda Âhi Çelebi, idrar yolları üzerindeki mühim eserini yazdı. XVII. asır başlarında Şeyhü’l-Haremeyn Şemseddin Efendi’nin Teşrîhü’l-Ebdân’ında Vasabius’un De Humani Corporis Fabrica’sından faydalandığı görülür.

Ayaşlı Şabân Efendi’nin eş-Şifâ fî Tedbîri’l-Mevlûd’u, kadın, doğum ve çocuk hastalıkları üzerinde devrinin en iyi eseridir. XVIII. asırda artık Avrupa tıb kitabları doğrudan Türkçe’ye terceme edilmeye başlanmıştır.

Akıl ve ruh hastalıkları çoktan ayrı branş olarak ayrılmıştı. Daha Sinoplu Mü’min Çelebi, 1453’den önce İkinci Murâd’a sunduğu Zahıyre-i Murâdiyye’sinde 25 bâb hâlinde akıl, rûh, sinir hastalıklarını incelemişti. Sonra ünlü Osmanlı akıl ve rûh hastahâneleri yükselmeye ve tıb medreselerinin ihtisas klinikleri olarak da kullanılmaya başlandı. Akıl hastalarını tedâvi etmeyi Avrupa, Türkler’den öğrendi. Türkler, bizden çok önce akıl hastalarına mahsus hastahâneler yaptılar. 1788’de bile İngiliz Dr. John Heward, Türk akıl hastanelerinin eskisine nisbetle inhitat hâlinde, fakat hâlâ Avrupa’dan üstün bulunduğunu kaydeder. Bu satırları, son asrın en büyük psikiatrlarından birinin kitabından aldım. “1818’de Fransa’da akıl hastaları hasta kabul edilmez, hayvanlardan ve canilerden kötü muamele görür, eski asırlarda ise yakılırdı”. Osmanlı devletinde yaşayan Rumlar da, Türkler’in delileri hastahâneye yatırması ile alay edip, kendi cemâatlerindeki delileri, vücudlarına giren Şeytân’ı kovmak için döğer, aç ve susuz bırakırlardı.En ünlü akıl hastanesi, Kanûnî’nin dedesi İkinci Bâyezid’in Edirne’deki Bâyezid Hastahânesi’dir.

(Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, 2.c. 189-190.s.)

15

ÇANAKKALE SAVAŞLARI

 

Çanakkale savaşları 8,5 ay sürdü. Muharebeler iki taraf için ağır kayıplara sebep oldu… Bu kayıplar hesap edilirse iki tarafın Çanakkale’de yarımşar milyon asker görevlendirdiği anlaşılır.

Çanakkale muharebeleri Osmanlı devletinin dört sene harbe dayanmasına, bu yüzden Çarlık Rusyası’nın yıkılmasına sebep oldu.

Bu başarı, yalnız Osmanlı kuvvetlerinindir. Deniz yönünün kapalı ve demiryolunun Sırbistan toprağında kesik olmasından müttefiklerimizin Avusturya ve Almanya’nın Çanakkale’ye kattıkları kuvvet çok azdır. Nisan ayındaki ilk çıkartmalarla Seddülbahir’den son müttefik kuvvetleri çekilene kadar geçen 259 günlük zaman zarfında Gelibolu yarımadasına yarım milyon insan gönderilmiş ve bunun fazlası kayıp hanesine yazılmıştı. Türklerin resmî kayıtlara göre kayıp miktarı 521.000 idi ki bu rakam müttefik kayıplarından sadece 1000 eksikti.

İlk bombardımandan (19 ŞUBAT 1915) itibaren 324 gün ve çıkarma gününe göre de tam 259 gün devam ederek neticesinde Osmanlı ordusunun ölümsüz bir zaferiyle kapanan I. Dünya Savaşının bu, en kanlı sahnesine ordumuzun en kıymetli ve en büyük kısmı iştirak etmiş ve ecdattan miras harp kabiliyetimizin en beliğ ve en şümûllü eser ve semereleri burada inkişaf eylemiştir. Rakamlardan anlaşılacağı üzere Çanakkale bize çok ağıra mal olmuştur. Memleketin uğradığı zararlar ise çok daha acı tablolar ortaya koymuştur.

Bizimle kıyaslanamayacak kadar geniş imkanlara sahip olan müttefik kuvvetlerin zayiatı yanında, bir tek devletin, Türkiye’nin kaybı gerçekten korkunç bir rakama ulaşmıştı. Üstelik bu savaşta verdiğimiz şehitlerin büyük bir kısmını, memleketin münevver sınıfını meydana getiren yedek subaylar teşkil ediyordu. Verdiğimiz on binlerce münevver şehîd, memleketimiz için ileri tarihlerde bile yerinin doldurulması imkânsız ağır bir kayıp oldu. O kadar ki Çanakkale’de yedek subay zayiatı akıllara durgunluk verecek bir dereceyi bulmuş, Doğu Batı kültürlerini toplayan bütün bir genç nesil imha edilmiştir. 2. Abdülhamid Hân’ın açmış olduğu yüksek mekteplerden mezun olan îmânlı ve kültürlü binlerce genç Çanakkale’de şehit olmuşlardır.

Bunların kaybı, memleketimiz için çok büyük zararlara müncer olmuş, yoklukları senelerce hissedilmiş ve yerleri bir türlü doldurulamamıştır.

(Milli Gençlik Mecmuası (Nisan 1977) 148-151.s.)

18

BÜYÜK VELÎ SEYYİD AHMED RUFÂÎ (K.S.) -1

 

Evliyânın büyüklerindendir. Rifâiyye yolunun reîsidir. İsmi, Ahmed bin Alî bin Yahya’dır. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin soyundan olup, seyyiddir. Benî Rifâe kabîlesine mensup olması sebebiyle Rufâî denilmiştir. Baba tarafından İmâm Musa Kâzım’a, anne tarafından Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî’ye dayandığı için “Zü’l-‘Alemeyn= İki sancak sahibi” lakabı verilmiştir. 1118 (h.512)’de Basra civarında doğdu. 1182 (h.578)’de aynı yerde vefât etti.

Ahmed Rufâî (k.s.) yedi yaşındayken babası vefat etti. Dayısı Mensur Betâihî onu özenle büyüttü. Önce Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Daha sonra büyük âlimlerden ilim öğrenmek için Vâsıt şehrine gitti. Oradaki âlimlerden bütün ilimleri öğrendi. Fıkıh, hadîs, tefsir âlimi olduğu gibi tasavvufta da yüksek derecelere ulaştı. Pekçok talebe yetiştirdi ve kıymetli eserler yazdı. Vefat etmeden önce Kelime-i şahâdet getirdi ve; “Dünyâda âhiret için çalışıp yorulan pişman olmaz, sıhhate kavuşur. Her hayır işleyenin ameli (ibâdeti) kendisine sunulacaktır. Her kötü iş yapanın da ameli kıyâmet gününde önüne çıkacaktır.” buyurdu. Vefatında binlerce insan mübarek cenazesini taşımak için gayret gösterdi. Dedesinin türbesine defnedildi.

Ahmed Rufâî (k.s.), Allâhü Te‘âlânın emirlerini harfiyyen yapar, yasaklarından titizlikle kaçardı. Namaz kılarken benzi sararır, kendinden geçerdi. “Namaza kalktığım zaman, sanki Allâhü Te‘âlâ bana Kahhâr sıfatıyla tecellî edecek diye korkuyorum.” buyururdu. Alçak gönüllü olup, meclislerde baş köşeye geçmezdi. Dâima az konuşur, konuştuğunda kalpleri harekete geçirir, sohbetine doyulmazdı. Yolda rastladığı herkese hattâ çocuklara bile selâm verirdi.

İnsanlara ve diğer varlıklara çok merhamet ve şefkat gösterirdi. Bir gün paltosunun eteğinde evin kedisi gelip uyudu. Namaz vakti geldiğinde kediyi uyandırmaya kıyamadı. Bir müddet onu şefkatle seyretti. Uyanmayacağını anlayınca, kedinin yattığı yeri kesti. O haliyle kalkıp namaza gitti. Geldiğinde kedi uyanıp oradan gitmişti. Kesik parçayı paltosuna tekrar dikti. Öyle ki kestiği yer hiç belli değildi.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 1.c., 288-290.s.)

23

SADAKA VERİLECEK KİMSENİN BULUNMADIĞI İLİM, SANAT VE MÎMÂRİNİN KEMÂL NOKTAYA YÜKSELDİĞİ MUHTEŞEM OSMANLI

 

İkinci Bayezid merhametli, hayırsever, dindar ve ahlâk-ı hamîde sâhibi bir pâdişahtı. Aynı zamanda şâirdi. Divanı vardır. Son derece cömertti ve bir çok hayır müesseseleri kurmuştu. Fakirlere fazla sûrette sadaka verdiğinden zamanında İstanbul’da sadaka verilecek fakir kalmadığı meşhurdur. O zamanın sağlam tutulmuş hesaplarına göre yalnız sadaka ve hediye olarak sarf ettiği paranın tutarı 86 yük akçeye çıkmıştı. Bir yük akçe o zamana göre yüz bin akçe olduğundan bütün sadakalarının tutarı 8,600,000 akçeye varmıştı. Hil‘âtlar ve diğer hediyeler için sarf olunan paralar bunlar arasında değildir.

İkinci Bayezid’in yaptırmış olduğu hayrat (hayır kurumları) pek çoktur. Mîmâr Hayreddin’e yaptırdığı Bayezid Camii civarındaki medrese (bugünkü halı ve sanat müzesi), imaretler ve bugünkü üniversitenin önündeki meşhûr hamam, ayrıca Edirne ve Amasya’daki cami, zaviye, hanigâh, mekteb, medrese ve imaret, dârüşşifâ ve Kızılırmak ve Sakarya üzerindeki meşhur köprüleri yaptırmıştır.

Aynı zamanda (bugünkü Galatasaray lisesini) altı yüz talebelik bir mekteb olmak üzere camii, hamam ve koğuşları ile inşâ ettirmiştir. O devirde Avrupa’da yeniden doğan güzel sanatların, Türkiye’de yapılmasına mâni olarak, Türk sanat ve medeniyetinin devâmına yol açmıştır. Mîmâr Sinan’a, Mîmâr Mehmed Ağa’ya, Mîmâr Kasım’a örnek olan Bayezid Camii’ni Türk mîmârisinin bir şaheseri olarak yaptırmıştır.

Mîmâriye, güzel yazı sanatına, çiniciliğe, minyatürcülüğe, tezhibciliğe önem vererek inkişafına yardım etmiştir. Bu sûretle cihan sanat tarihinde orijinal bir sanatın inkişafı (gelişmesi) onun bu gayretleri ile doğmuştur. İdris-i Bitlisî’ye İlk Osmanlı tarihini yazdırmıştır. Osman Gâzî’den Fâtih’e kadar tarihî vesikalar Edirne yangınında yanmıştı. İdris-i Bitlisi, sekiz pâdişah devrini Heşt Bihist, yani sekiz cennet adıyla yazmıştır.

(Enver Behnan Şapolyo, Türk Menkîbeleri, 90-91.s.)

6

BÜYÜK VELÎ MÜCEDDİD-İ ELF-İ SÂNÎ

İMÂM-I RABBANÎ (K.S.) -1

 

Büyük İslâm âlimi ve büyük velîdir. Adı, Ahmed bin Abdülehad’dir. 1563 (h.971) senesinde aşûre günü Hindistan’ın Serhend şehrinde doğdu. 1624 (h.1034)’te doğduğu yerde vefât etti. İnsanların, i‘tikad, ibâdet ve ahlâk husûsunda doğruyu öğrenmelerini, öğrendikleri ile amel etmelerini sağlayan, insanları Allâhü Te‘âlânın rızâsına kavuşturmak için rehberlik eden ve kendilerine Silsile-i âliyye denilen İslâm âlimlerinin yirmiüçüncü halkasıdır. Hazret-i Ömer (r.a.)’in soyundan olup babası ve dedelerinin hepsi, zamanlarının büyük âlimi, sâlih, fazîletli kimseleriydi.

İmâm-ı Rabbânî hazretleri doğduktan bir müddet sonra hastalanınca babası onu kendi hocası Şah Kemal Kıhteli Kâdirî’ye göstermiş, o da; “Korkma bu çocuk çok yaşayacak ve büyük bir zât olacak” buyurup, elinden tutarak ağzından öpmüş ve ma‘nevî feyzlere kavuşturmuştur.

İlk tahsilini babasından yapmış, Arapçayı öğrenmiş, küçük yaşında Kur’ân-ı kerîmi ezberlemiştir. Sesi güzel olduğundan bülbül gibi okurdu. Çeşitli ilimlere âit küçük kitapları ezberlemiş, sonra Siyalkut şehrine gidip büyük âlim Mevlânâ Kemâleddîn-i Keşmirî’den aklî (fizik, kimya, biyoloji, matematik vs.) ilimleri gâyet iyi okumuştur. Kadı Behlûl-i Bedahşânî’den de naklî, yâni dînî ilimleri okuyarak icâzet (diploma) almıştır. Onyedi yaşındayken tahsilini tamamlayıp, aklî ve naklî (kelâm, fıkıh, tasavvuf) ilimlerin hepsinden icâzet almıştır.

Tahsili esnâsında babası vasıtasıyla Kâdirî ve Çeştî yollarının büyüklerinden feyz aldı. Babası hayattayken, ilim öğretmeye başladı. Bu sıralarda Risâletü’t-Tehlîliyye, Risâletü Redd-i Revâfıd, İsbâtü’n-Nübüvve ve başka birçok risâle ve kitap yazmıştır. Fesâhati, belâgati, sür‘at-i intikâli (çabuk kavrayışlılığı), zekâsının üstünlüğü herkesi hayrette bırakıyordu.   (Yeni Rehber Ansiklopedisi, 10.c., 55.s.)

2

BÜYÜK VELÎ MÜCEDDİD-İ ELF-İ SÂNÎ

İMÂM-I RABBANÎ (K.S.) -2

 

Zamanın âlimleri İmâm-ı Rabbânî hazretlerine “Sıla” ismi ile hitâb ettiler. Sıla, birleştirici demektir. Çünkü o, tasavvufun İslâmiyetten ayrı bir şey olmadığını İslâmiyete uygun bir şey olduğunu isbât ederek, ahkâm-ı İslâmiyye ile tasavvufu vasletmiş, birleştirmiştir. Bir mektubunda da; “Beni iki derya arasında sıla yapan Allahü Te‘âlâya hamd olsun.” diye duâ etmiştir.

“Ümmetimden Sıla isminde biri gelir. Onun şefaati ile çok kimseler Cennete girer.” (H.Şerîf, Cem‘u’l-Cevâmî) Bu hadîs-i şerîf ile o büyük zâtın geleceği haber verilmiştir.

İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Müceddîd-i Elf-i Sânî’dir. Yâni hicrî ikinci bin yılının müceddididir. Eski ümmetler zamanında, her bin senede yeni din getiren bir Resûl gönderilirdi, yeni din önceki dîni değiştirir, bazı hükümleri kaldırırdı.

Her yüz senede de bir Nebî gelir, din sahibi peygamberin dînini değiştirmez, kuvvetlendirirdi. Hadîs-i şerîfte, bu ümmete ise her yüz yıl başında İslâm dînini kuvvetlendiren bir âlim geleceği haber verilmektedir. Peygamber (s.a.v.) Efendimizden sonra peygamber gelmeyeceğine göre, kendisinden bin sene sonra, İslâm dînini her bakımdan ihyâ edecek, dîne sokulan bid‘atleri temizleyip, asr-ı saâdetteki temiz hâline getirecek, dîn ve fen ilimlerinde tam vâris, âlim ve ârif bir zâtın olması lâzımdı.

Kendisine ilk defa Müceddid-i Elf-i Sânî ismini veren, zamanının en büyük âlimlerinden Abdülhakîm-i Siyalkûtî’dir. O zamanın diğer büyük âlimleri de onu methetmiş, övmüşlerdir.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 10.c., 55.s.)

2

 

 

 

 

 

 

FÂTİH SULTÂN MEHMED HÂN -1

 

Sultân Mehmed Hân, târihin en büyük hükümdârıdır. Kiros’tan, Büyük İskender’den, Sezar’dan, bir kelimeyle, gelmiş geçmiş bütün hükümdarlardan büyüktür. İstanbul’un fethi, İkinci Mehmed’in şahsî bir eseridir. Osmânlı devletinin tabiî gelişmesinin bir netîcesi olarak kabûl edilemez.

Balistikteki keşifleri, matematikteki dehâsı, dînî ilimleri çok iyi bilmesi, Arapça ve Farsça’ya vukûfundan başka Yunanca, Sırpça, İtalyanca ve daha bir iki dili iyi anlaması, Fâtih Sultân Mehmed hânı, Osmânlı târihinin en büyük hükümdârı, en büyük askeri, en büyük devlet ve siyâset adamı, en bilgin devlet başkanı olarak kabûl ettirmeye bizi zorlar. Bir çok târihçiye göre de Türkler’in tarih boyunca yetiştirdiği en büyük şahsiyettir.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Târihi)

Allâh Resûlü (s.a.v.); “O, ne güzel kumandandır” dediği için dost düşman, Sultân Fâtih’in, târihin en büyük hükümdârı olduğunu tasdîk etmek mecbûriyetinde kalıyor.

Çok merhametli ve müsâmahalıydı. Kendisine elli gün mukâvemet eden, birçok müslümanın şehîd edilmesine sebeb olan İstanbul şehri ve onun sâkinleri hakkında gösterdiği merhamet, aklın alamayacağı genişliktedir. Hâlbuki o devir Avrupa’sında muzaffer bir kumandan, zapt ettiği şehrin halkına görülmedik zulüm ve işkence yapmakta kendini haklı görürdü. Fâtih vicdan hürriyetine büyük kıymet verirdi. İstanbul’a girdiği vakit ayaklarına kapanan İstanbul patriğini yerden kaldırmakla âlicenaplığını gösteren cihângîr, şu sözlerle patriği tesellî etti:

“Ayağa kalkınız. Ben Sultan Mehmed, hepinize söylüyorum ki: Şu andan itibâren artık ne hayâtınız, ne de hürriyetiniz husûsunda gazâb-ı şahanemden korkmayınız!”

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 7.c. 128.s.)

28

FÂTİH SULTAN MEHMED HÂN -2

 

Fâtih Sultan Mehmed Hân, soğukkanlı ve cesûrdu. Bu özelliğinin en güzel misâlini, Belgrad muhâsarası sırasında, askerin gevşediğini gördüğü zaman önlerine geçip düşman hatlarına girerek gösterdi.

Askerî ve siyâsî sahada eşsiz bir dehâ idi. Otuz senelik saltanat devresinde düzenlediği küçük, büyük seferler, memleketin coğrafî işbirliğini sağlamaya dayanır. Bu gayeye ulaşmak için de at geçmez kayalıklardan, geçit vermez nehirlerden geçerek; durup dinlenmeden, kış yaz demeden savaştı. Kumandanlığı ile diplomatlığı dâima berâber hareket ederdi. Hangi devlet üzerine sefer düzenleyecekse, o devletin iç ve dış münâsebetlerini, zaaflarını, kuvvetini, diğer devletlerle olan münâsebetlerini en ince noktasına kadar tetkik eder ve sefere hasmının en zayıf ve kendisinin en kuvvetli zamanında çıkardı.

Câsuslar bulundurduğu gibi, Avrupalı devletlerin Osmanlılarla ilgili hareketleri müzâkere eden bütün meclislerinde geniş bir haber alma teşkilâtına da sâhipti. Almanya’da yerlilerden elde edilmiş câsusları da vardı. İtalya ise, son derece gizli ve dâimî bir Türk haber alma servisiyle örülüydü. Fâtih’in, bu teşkilâtı sâyesinde düşmanlarından günü gününe haberi olur, hareketlerini değerlendirerek tedbirler alırdı.

Osmanlı donanmasının tekâmül etmiş şekilde kurucusu Fâtih’tir. Topçuluğa gerekli ehemmiyeti veren ilk pâdişâhtır. Fâtih’ten önce, top, bütün dünyâda, daha çok sesi ile düşmanı ürkütmek için kullanılırdı. Büyük kaleleri yerle bir edebileceği ve meydan muhârebelerinde rol oynayacağı hiç düşünülmemişti. Fâtih, bütün bunları akıl ederek, o târihe kadar görülmeyen sayı ve çapta top yapılmasına yöneldi. Topların balistik ve mukâvemet hesâblarını kendisi yaptı.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 7.c. 129.s.)

29

 

FÂTÎH SULTÂN MEHMED HÂN’IN

GANÎMET TAKSÎMİ

 

Fâtih Sultân Mehmed Hân İstanbul’u fethedişinin ikinci günü bütün ni‘melceyşi (İstanbul’u fetheden kutlu gâzîleri) Okmeydanı’nda toplayıp bir zafer alayı tertipledi. Tersane bahçesinde bütün kahramanlara büyük bir ziyâfet verdi. Ziyâfeti bizzat kendisi idâre edip, gâzîlere eliyle yemek dağıttı. Ziyâfetin sonunda meydana dağlar gibi yığılmış olan ganîmetlerin taksîmine başladı. Ordu defterdârlarının tuttukları defterlere göre, harbe iştirak etmiş olan 170.000 kişiye hediyeler ihsân etti.

Fâtih Sultân Mehmed Hân’a gazâ malından şunlar düştü. 20.000 kese duka altını, 3800 saray ve konak, 2 bedesten, 7.000 dükkândı. Gâzîlere verilen emlâk ise 63.000 ev, ulemâya 3.000 konak, yeniçeri kumandanlarından 70 zâta 162 konak, 7 kubbe vezirlerine de 7 saray verildi.

Bundan başka İstanbul’dan kaçan ahâlinin malları defter edilerek muhâfaza olundu. Herkes gelip malını, mülkünü isbat ederek alması için üç ay müddet ta‘yin edildi. O müddet içinde mallarına sahip çıkmazlarsa, bu malların devlet hazînesine alınacağı da ayrıca i‘lân olundu.

Zafer alayı bittikten sonra Akşemseddin Hazretleri bir nutuk verdi. Fâtih Sultân Mehmed’i, Türk askerlerinin kahramanlıklarını ve zaferlerini tebrik etti. (Efendimiz (s.a.v.)’in İstanbul’un fethini müjdeleyen hadîs-i şerîflerinin şerhini yaptı.) Nutkun sonunda ise: “Gazâ malını isrâf etmeyip İstanbul içinde hayrat ve hasenâta sarf ve padişâhımıza itaat ve muhabbet ediniz!” diye i‘kaz ve tavsiyelerde bulundu.

Fâtih Sultân Mehmed Hân, fetih günü beyaz bir at ile İstanbul’a girdi. Derhal Ayasofya’ya gidip orayı Camiye çevirdi. Cemaatle namaz kıldı. Akşama doğru şehrin asayişini temin edip, şahıs ve meskenlerin dokunulmazlığını i‘lân edip teminat altına aldı.

(Enver Behnan Şapolyo, Türk Menkîbeleri, 91-93.s.)

31

MİKROBU VE ÇİÇEK AŞISINI

İLK BULAN OSMANLI’DIR

 

Fâtih’in şeyhi meşhur Akşemseddin hazretleri, Mâddetü’l-Hayât’ında, aynen şöyle yazmaktadır (Ali Emin, Tıb, no. 126, v. 50): “Cümle marazların (hastalıkların), sûret-i nev’iyyesi hasebiyle (çeşitleri bakımından), nebat ve hayvanlarda olduğu gibi, tohumları ve asılları vardır, ot tohumu ve ot kökü gibi, bunlar gözle görünmez.” 1450 yılında bulunduğumuz, mikroskobun olmadığı, Pasteur’den 4 asır öncesinde olduğumuz unutulmamalıdır. Pasteur’ün de mikroskobu olmasa idi, daha fazlasını söyleyemezdi.

Çiçek aşısı da Türk îcâdıdır. 1695’de İstanbul’da çocuklara çiçek aşısı yapıldığını biliyoruz. 1721 ‘de Lady Montague, İstanbul’da İngiltere sefîresi iken bu aşının nasıl yapıldığını görüp İngiltere’ye dönünce anlatmıştır. Türkler’in asırlarca uyguladıkları çiçek aşısına Avrupa uzun müddet direndi. Ancak 1764’de Fransız Tıb Akademisi bu aşının “faydalı olabileceğini” kabul etti. Ama XV. Louis 1774’de çiçeğe yakalandı, aşı yapılması teklifini reddetti ve öldü. Avrupa’da ilk aşı ancak 1796’da İngiltere’de yapıldı. Keşfin Türkler’den gelmesi, Avrupa’yı çok uzun müddet tereddütte bıraktı. Râhibler, bu aşıyı yaptıranın dinden sapıtacağını ilân ettiler. Halbuki Lady Montague, İstanbul’da çocuğunu aşılatmıştı. 1759’da Voltaire, çiçek aşısını savundu. Ama uzun müddet hekimler, Kilise’den çekindiler. Avrupa’da dinsiz olarak şöhret yapmış Voltaire’e kulak asan olmadı. Lady Montague, Türkiye’de aşılanıp da ölen tek kişinin olmadığını yazıp söylemesine rağmen, inandırıcı olamadı.

Kesin şekilde Batı tıbbının kabul ve tatbik edilmesi, Şânîzâde Mehmed Atâullâh Efendi ile başlar. Batı dillerinin bir kaçını ve Doğu dillerini de biliyordu. Batı tıb terimlerini Latince’den Arabça’ya aktardı. Osmanlı îcâdı olan bu Arabça köklerden (cezr) üretilmiş binlerce kelime, Arab ülkelerinde de kabul edildi.

(Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, 2.c. 190.s.)

4

 

SİLSİLE-İ ÂLİYENİN ONBEŞİNCİ POSTNİŞÎNİ ŞAH-I NAKŞİBEND (K.S.)

 

Muhammed Baba Semmâsî (k.s.) ile Emîr Külâl (k.s.)’ün talebesidir. İsmi, Muhammed bin Muhammed’dir. Behâeddîn ve Şah-ı Nakşibend gibi lakabları vardır. Allâhü Te‘âlânın sevgisini kalplere nakşettiği için, “Nakşibend” denilmiştir. 1318 (h.718) senesinde Buhârâ’ya beş kilometre kadar uzakta bulunan Kasr-ı Ârifân’da doğdu. Kasr-ı Ârifân’da 1389 (h.791)’de Rebîul-Evvel ayının üçünde Pazartesi günü vefât etti. Kabri oradadır.

Şah-ı Nakşibend hazretleri orta boylu, mübârek yüzü değirmi olup, yanakları kırmızıya yakındı. İki kaşı arası açık, gözleri sarı ile elâ karışımı olan kestane rengindeydi. Sakalının beyazı siyahından çoktu. Ne hızlı ne de yavaş yürürdü. Konuşmaları Peygamber (s.a.v.) Efendimizin konuşması gibi tane taneydi. Konuştuğu kimseye yönünü dönerek konuşurdu. Kahkaha ile gülmez tebessüm ederdi. Her gün kendini yirmi kere ölmüş ve mezara konmuş olarak düşünürdü. Kimseyi küçük ve hakir görmez, dâimâ güleryüzle karşılardı. Ancak celâllendiği zaman kaşlarını çatardı. Heybetinden karşısında durulmaz olurdu. Şemâli, çok bakımdan Peygamber (s.a.v.) Efendimize benzediği gibi, sözleri, işleri bütün hareketleri sünnet-i seniyyeye uygundu.

Helâl kazanmak, kendilerine ve hane halkına helâl lokma temin etmek için çok fazla dikkat eder ve haram karışır diye çok korkardı. Hanelerinde olsun, talebeleriyle sohbet yaptığı topluluklarda olsun, “İbâdet on kısımdır. Onda dokuzu helâl rızık talep etmektir. Kalanı sâlih ameller ve ibâdetlerdir.” hadîs-i şerîfini çok söylerdi.

Fakir olmasına rağmen lütuf ve keremi bol ve cömertti. Bir kimse kendilerine bir hediye getirse o kimseyi eli boş göndermezdi. Misafire bizzat kendisi hizmette bulunur, bir başkasına yaptırmazdı. Eğer haneleri soğuk ise misafirin üşümemesi için sırtındaki elbiselerini ve hatta yattığı yatağı verir, kendisi döşeksiz yatardı: Misafirin hayvanı varsa suyunu, samanını bizzat kendisi verirdi. Nafakasını çalışarak temin ederdi.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi)

15

 

HULEFÂ-İ RÂŞİDÎN’İN DEVLET REİSLİĞİ

 

Hulefâ-i râşidînin ilki Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)’dır. Ebû Bekir (r.a.) hilâfetin şartlarını şahsında toplamış, bütün ashâb-ı kirâma üstünlüğü kabul edilmiş bir zâttır. Ashâb (r.a.e.) O’nun hilâfetinde ittifâk etmiştir. Bu ittifak kesin bir delil teşkil eder. Peygamber (s.a.v.) Hz. Alî (r.a.)’in hilâfetini açıkça haber verdiğini ileriye süren kimselerin iddiası da bu icmâ‘ karşısında sükût eder. Çünkü Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz “Benim ümmetim dalâlet üzere ittifak etmez” buyurmuştur. Hz. Ebû Bekir (r.a.) vefâtından önce Ömer b. Hattâb (r.a.)’i velîahd seçtirdi. Rivâyet olunur ki halîfe Ebû Bekir (r.a.) hayatından ümîd kesince Osman (r.a.)’i çağırmış ve Ömer (r.a.)’i velîahd edindiğine dâir mektubu ona yazdırmıştı. Mektubun yazılışı bitince onu mühürleyerek Medine’lilerin huzûruna çıkarmış ve onlara mektup sahifesinde yazılı bulunan zâta bey‘at etmelerini emretmiş, onlar da bey‘at etmiştir. Hatta mektup Alî b. Ebû Tâlib (r.a.)’in yanından geçerken Hz. Alî (r.a.), “Orada yazılı bulunan zâta bey‘at ettik, Ömer (r.a.) de olsa!” demiş. Sonra ashâb-ı kirâm (r.a.e.) Hz. Ömer (r.a.)’in hilâfetinde ittifak etmiştir. Halîfe Ömer (r.a.) Ebû Bekir (r.a.)’in yolunu tatbîk etmiş, ordular sevketmiş ve ikmal kıt‘aları düzenlemiş. Nihâyet Allâhü Te‘âlâ O’nun kılıcı sayesinde küfr ile fesâdı kökünden kurutmuştur. Sonra halîfe Ömer (r.a.) şehîd edildi. Hilâfet işini altı kişi arasındaki istişâre neticesine havâle etti: Osman, Alî, Abdurrahmân b. Avf, Talha, Zübeyr ve Sa‘d b. Ebû Vakkas (Allâh’ın rızâsı hepsinin üzerine olsun). Şûrâ ehlinin beşi halîfe seçimini altıncı üye Abdurrahmân (r.a.)’e havâle edip onun vereceği karâra râzî oldular. O da Hz. Osman (r.a.)’i seçti ve ashâbın huzûrunda O’na bey‘at etti. Ashâb-ı kirâm (r.a.e.) de kendisine bey‘at edip hilâfeti boyunca emirlerine boyun eğdiler, arkasında Cum‘a ve Bayram namazlarını kıldılar. Bu onların Hz. Osman (r.a.)’in hilâfeti üzerinde ittifak ettiğini gösterir. Nihâyet halîfe Osman (r.a.) de hilâfet konusunda bir şey söyleme imkânı bulamadan şehîd edildi. Bunun üzerine Muhâcirîn ile Ensârdan ileri gelen bir ashâb gurubu toplanıp Hz. Alî (r.a.)’den hilâfeti kabul etmesini istediler, bu konuda ısrar edip onu Allâh (c.c.)’e saldılar. O da kabûl etti ve orada bulunan seçkin ashâb topluluğundan kendisi için bey‘at aldı. Hulefâ-i râşidînin fazîlet sırası ehl-i sünnete göre hilâfet sırası ile aynıdır.

(Nûreddîn Es-Sabunî, Maturidiyye Akâidi, 127-130.s.)

7

 

BÜYÜK VELÎ AHMED-İ BEDEVÎ (K.S.)

 

İslâm âlimlerinin ve evliyanın büyüklerindendir. Babasının ismi Ali, annesinin ismi, Fâtımâ’dır. Kendisi, hem seyyid hem de şeriftir. Künyesi, Ebü’l-Fityân ve Ebü’l-Abbâs olup, lakabı Şihâbüddîn’dir. Seyyid Bedevî diye tanınır. 1200 (h.596) senesinde Fas’ta doğdu, 1276 (h.675) senesinde Mısır’ın Tanta şehrinde vefât etti. Kabri orada olup, Mısır’ın en büyük velîlerindendir.

Dedeleri 692 (h.73)’de Arabistan’da çıkan kargaşalıklar üzerine Fas’a hicret ederek yerleşmiş olan Seyyid Ahmed-i Bedevî (k.s.) küçük yaşta ilim tahsiline başladı. Kur’ân-ı kerîmi ezberledikten sonra, kıraat ilmini öğrendi. Pekçok âlim ve evliyanın ilim meclislerinde ve sohbetlerinde bulundu. Şâfiî mezhebi fıkhında derin âlim oldu. Ailesiyle birlikte 1210’da Mekke-i mükerremeye geldi. Babası orada vefât etti. Ahmed-i Bedevî (k.s.) kendini ilme ve ibâdete verdi. Irak’a giderek Ahmed Rifâî, Abdülkâdir Geylânî, Hallâc-ı Mansûr, Sırrî-i Sekatî, Ma‘rûf-i Kerhî, Cüneyd-i Bağdadî (k.s.e.) gibi büyük velîlerin kabirlerini ziyâret etti. 1236’da Mısır’ın Tanta şehrine gitti. Orada ders okuttu, va‘z ve nasîhatta bulundu. Âlimler, büyüklüğünü anlayıp ona talebe oldular. Sultan Baybars da bu talebeler arasındaydı.

Zamanının âlimleri tarafından; “Sahili görülmeyen bir hakîkat ve irfan denizidir.” diye medh edilen, ömrünün sonuna kadar ilim öğreten, talebe yetiştiren ve halka va‘z ve nasihatte bulunan Ahmed-i Bedevî (k.s.), Mısır’ın Tanta şehrinde vefat etti. Türbesinin bulunduğu camide her sene Rebîulevvel ayının birinci Cuma gecesi mevlîd-i şerîf okunması âdet oldu. Bâzıları hâlen devâm eden bu uygulamaya son vermek istedilerse de, muvaffak olamadılar.

Yüzünü devamlı peçe ile örttüğü için bedevî denilen Ahmed Bedevî hazretleri, Kur’ân-ı kerîmi ezbere bilir, çok Kur’ân-ı kerîm okurdu. Ders ve sohbetleri haricindeki zamanlarda insanlardan ayrı olarak kendi hâlinde yaşar, uzun müddet oruç tutar, sâdece bir zeytin ile iftar ve sahur ettiği çok olurdu. Kendisi uzun boylu, buğday benizli, kolları uzun, pazuları iri olup gayet heybetli idi. Sağ yanağında bir, sol yanağında iki beni vardı. Burnunun orta yeri hafif yüksekçe olup, yüzü büyükçe, gözleri sürmeli idi. Talebelerine teveccüh ederek, onların kalplerini temizler ve olgunlaştırırdı. Umumiyetle bir evin damında bulunur, ibâdet ve tâatle meşgul olurdu. Seyyid Ahmed-i Bedevî’nin Salevât, Vesâyâ, el-İhbâr fi Elfâz-ı Gâyetü’l-İhtisâr ve başka eserleri vardır. (Yeni Rehber Ansiklopedisi)

23

 

OSMANLI HAKANLARININ VE ASKERLERİNİN YÜCE ADÂLET VE AHLÂKLARI

 

Yıldırım Bâyezid’ın orduları Konya’yı kuşatmıştı. Fakat mevsim ekin biçme zamanı idi. Çiftçiler tarlalarındaki mahsullerini toplayamadan şehre sığınmışlardı. Konya o zaman Karaman’ın elindeydi. Ordunun zâhiresi tükendiğinden, buğday satın almak gerekiyordu. Fakat mal sahiplerinden hiçbiri meydanda yoktu. Buğday sahibinden alınacağı için Yıldırım Bâyezid Han Konya kalesine vazîfeli kimselerini gönderdi. Vazifeliler: “Tarlalarda malı olanlarınız, kaleden çıksınlar, tarlalarını biçsinler. Ordu parasile ekin satın alacaktır.” diye seslendiler. Birkaç kişi dışarı çıktı Osmanlı ordusuna yüksek fiyatla buğday sattı. Osmanlının bu adâletini gören Konya halkı dışarı çıkıp mallarını sattılar. Arkasından da Konya Kalesinin kapılarını Osmanlılara açtılar. Osmanlı nereyi fethetti ise ora halkının malını hiçbir zaman parasız almamıştır. Osmanlı kanunlarında dâimâ para ödenerek mal alınırdı.

Kânûnî Sultan Süleyman Hân zamanında Avrupa’da bir ordunun bir memleketten geçmesi, büyük bir felâketti. Ortalığı soyup soğana döndürürler. Fakat Türk ordusunun bir memleketten geçişi, ora halkı için bulunmaz bir ni‘metti. O şehirden ne alınacak ise, o yerin rayicine göre peşin olarak satın alınırdı. Türk ahlâkının ve medeniyetin kemâle vardığı dosta düşmana tasdik ettirilirdi.

Bunun aksine bir davranışta bulunan askerin rütbesi ne olursa olsun derhal cezâlandırılır ve îdâm edilirdi. Bu husûsda hiçbir tâviz verilmezdi.

Türk askeri bir bağdan bir salkım üzüm koparırsa parasını kırmızı bir kese ile omcanın kütüğüne asardı. İşte Asya ve Afrika’da Osmanlı Türkünün yüce ahlâkı cihan orduları için bir numûne-i imtisal teşkil etmektedir.

(Enver Behnan Şapolyo, Türk Menkıbeleri, 56-62.s.)

24

MALAZGİRT MEYDAN MUHAREBESİ

 

Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Alparslan ile Bizans İmparatoru Romen Diojen kuvvetleri arasında 26 AĞUSTOS 1071 târihinde Doğu Anadolu’da Malazgirt Ovasında meydana geldi. Bu muharebe, dînî, millî, siyâsî, askerî neticeleri ve Türk-İslâm târihinin en büyük zaferlerinden biri olması bakımından önemlidir.

Alparslan, muhârebe azmiyle ordugâh kurarken, önceden düşmanla döğüşeceğini Bağdat’taki Abbasî Halîfesine bildirip duâ talebinde bulundu. Büyük Sultan, savaş başlamadan evvel, Halîfe el-Kâim’in (1031-1075) gönderdiği İbnü’l-Mahleban’ı, değerli komutanlarından Sav Tigin’le birlikte Diojen’e elçi gönderdi.

Sultan Alparslan’ın heyeti, 25 AĞUSTOS 1071 sabahı Bizans ordugâhında hafîfe alınıp, hakârete uğradı. Diojen heyet başkanına; “Kışlamak için İsfehan’ın mı, yoksa Hemedan’ın mı daha iyi olduğunu” sordu. Sulh teklifini şiddetle reddedip; “Sultânınıza söyleyiniz; kendileriyle müzâkerelerini Rey’de yapacağım, ordumu İsfehan’da kışlatıp, Hemedan’da sulayacağım” dedi. Heyet başkanı da, Diojen’e; “Atlarınızın Hemedan’da kışlayacaklarından ben de emînim, fakat sizin nerede kışlayacağınızı bilemiyorum.” diyerek gereken karşılığı verdi.

Selçuklu Sultanı Alparslan, âlimlerinin ve devlet adamlarının tavsiyesiyle, muhârebeyi Cuma günü yapmayı tercîh etti: 26 AĞUSTOS Cuma günü askerlerini toplayan Alparslan atından inip secdeye vardı; “Yâ Rabbî! Sana tevekkül ediyor, azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve Senin uğrunda cihâd ediyorum. Yâ Rabbî niyetim hâlistir. Bana yardım et; sözlerimde hilaf varsa beni kahret” diye duâ etti. Sonra askerlerine dönerek; “Burada Allâhü Te‘âlâdan başka bir Sultan yoktur, emir ve kader O’nun elindedir. Bu sebeple benimle birlikte cihâd etmekte serbestsiniz.” dedi. Askerler coşarak şevke geldiler ve hep bir ağızdan; “Asla emrinden ayrılmayacağız.” mukâbelesinde bulundular. Cuma namazından sonra başlayan muhârebede Sultan Alparslan, fevkalâde bir taktik uyguladı. Bozkır çevirme hareketiyle, Türk ordusu hilâl şeklinde yayıldı. Bizans ordusunda Türklerin ok, gürz ve kılıcından kurtulanların, akşam teslim olmaya can attıkları görüldü. Cengâverliğine rağmen hiçbir şey yapamayan mağrur Bizans imparatoru Diojen, yaralı halde bütün maiyeti ile beraber esir edildi.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 13.c. 194.s. )

26

 

KÜÇÜK BİR AŞÎRETİ CİHAN DEVLETİ YAPAN OSMANLI’NIN SIRLARI…

Osmanlıların hareket noktası İslâm idi, ama diğer din ve cemaatleri buna zorlamadı. Kendisine tâbi milletlerin millî ve ma‘nevî değerlerine dokunmadı, onları kendine daha çok yaklaştırdı ve Osmanlı Devleti’ni kendi devletleri olarak kabul etmelerini sağladı.

Osmanlı Devleti, Müslüman Türk Milleti’nin; elele, gönül-gönüle, canıyla ve kanıyla kurduğu ve İslâm’ın bayrağını yüceltmek ve islâm’a gelecek tehlikeleri ortadan kaldırmak için üç kıtada uzun bir müddet payidar ettiği bir devletin adıdır.

Uç beyliğinden Rum Sultanlığı’na ve daha sonra Osmanlı Devleti’ne dönüşmüştür. Çok kısa bir zamanda çeşitli din, dil, ırk ve mezheblere sahip milletleri şemsiyesi altına alarak, onları Osmanlı potasında toplamış, çok dinli ve çok milletli bir dünya devleti halini almıştır.

Sadece Müslüman-Türk’ün dünya ve âhiret mutluluğunu değil, kendi teb‘asından olan bütün insanlığın mutluluğunu düşünüyordu ve insanların Allâh (c.c.) katında ve yaradılışda eşit olduğu fikri hakimdi. Ümmet-i Muhammed (s.a.v.), ehl-i İslâm, millet-i İslâmiyye, topluluk, reâyâ, berâyâ, cumhur, cemaat, teb‘a… gibi tabirler, onun yönettiği topluluğa vermiş olduğu güzel isimlerdi.

Devşirme olan Yeniçeri, bir Osmanlı askeri olup bir zaferden diğerine atıldı. Kendi baba yurtlarını, Osmanlı’nın bir parçası yapmak için çalıştı. Kabiliyetine göre, o devlette vezir, komutan oldu ve en yüksek mevkileri elde etti.

En uzak denizlerde Osmanlı’nın ününü ve şânını duyan kahraman denizciler gelip onun filosunda yer aldı. Mukaddes sancağını çekip Akdeniz’i bir Türk Gölü yaptı ve İslâm’ı Doğu’dan ve Güney’den tehdid eden tehlikeleri bertaraf etti. Fas, Tunus, Cezâyir Müslüman Gırnata’nın âkibetine uğramaktan kurtuldu ve bir Müslüman devlet olarak kaldı. Bugün orada binlerce şehîdimiz yatmaktadır.

Libya, Malta şövalyelerinden, Osmanlı’nın yine bu îmânlı Turgut Reis’i tarafından kurtarılmıştır. Turgut Reislerin, Oruç Reislerin, Barbarosların, Sinan Paşaların rûhları şâd olsun.

(Tarih ve Medeniyet Dergisi)

 

4 OSMANLI’NIN SIRLARI

 

Osmanlı’yı ayakta tutan unsurlar hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Ana kaynaklarımızdan tespit ettiklerimiz şunlardır.

– İlki Osmanlı Sultanlarının kültürlü, cesûr ve kişilik sâhibi insanlar olmasıdır. Onlar bu gâye için yetiştirilirlerdi. Hânedanı bunu kendisinin bir görevi biliyordu. Bu geleceğin idarecileri tâ küçük yaşlarından bu yana idârenin içinde olurlar ve bu göreve hazır bir şekilde yetiştirilirlerdi. Etrafları, onları bu göreve hazırlayacak ilim adamı ve idârecilerle dolu idi. Devletimizin başında Hâdimü’l Haremeyn, sultanü’ş şark ve’l-garb, sultan-ı dîn-penah, padişah-ı hilâfet-penah, sultan-ı Arab ve Türk ve Deylem… olanlar vardı.

– Osmanlı ülkesi, âlimler, ârifler otağı, ehl-i hiref, ehl-i hüner ve gönül-ehli kimselerin barınağı idi. Endülüs’ten, Belh’den Mısır ve Bağdad’dan akan ehl-i irfân hep bu topraklarda barınıyordu.

– Osmanlı’yı ayakta tutan temel unsurlardan biri de, Osmanlı idârecilerinin kendilerini bu ümmetin işlerini yapmak için Allâhü Te‘âlânın onların başına koyduğu bir hizmetçi bilmeleriydi. Piri Paşa, Yavuz Sultân Selim Hân için diyor ki: “Kendilerini padişah bilmezlerdi.”

– Osmanlı’da idareciler, madde ve ma‘nâ âlemine inanmış ve dünyâ ve âhiret işlerini atbaşı beraber götüren insanlardı.

– Ehl-i kalem ve ehl-i hirefin yanında ehl-i gönül ve ehl-i ilimle haşir-neşir idiler. Seferler için her türlü maddî hazırlık yapılır, ama ma‘nevî olarak da “emir alınmadan bir cânibe hareket edilmezdi.” Yavuz Sultân Selîm Hân’ın Mısır seferi öncesi tavrı buna açık delildir.

– Osmanlı’da Batı’da olduğu gibi sınıflar yoktu. Sadece yöneten ve yönetilen vardı. Halk-ümmet-reâya berâyâ, teb‘a, milletin efendisi-seyyidi-veliy-yi ni‘meti idiler.”

(Tarih ve Medeniyet Dergisi)

13

OSMANLI’NIN SIRLARI

 

– Osmânlı’nın adâlet ve vergi sistemi çok düzgün idi. Bugün Osmanlı’nın Kanunnâmeleri, Kadı Sicilleri ve Tahrir Defterleri incelendiğinde bunlar apaçık bir şekilde görülmekte ve dünyâ devleti olmak isteyen büyük güçler, Osmanlı’nın bu gibi eserleri üzerinde çalışmaya ağırlık vermektedirler. Bilhassa Osmanlı Devlet düzenine âit metinleri dillerine tercüme etmektedirler.

– Osmanlı’nın inançlarda serbest davranması da onun uzun müddet ayakta kalmasına sebep olmuştur. Bu kadar çeşitli mezheb, tarîkat ve inancı nasıl bir arada tutmuştur, buna akıl erdiremiyoruz. Hepsi de Osmanlı teb‘asıdır. Ayrıca herkes kanunlar karşısında eşittir.

– Osmanlı, işleri ehline verirdi. Liyâkat ve istihkaka riâyet ederdi. Fethettiği ülkenin insanlarından faydalanmayı bilirdi. Adam kayırma ve rüşvet yoktu. Böyle bir şey olsa ulemâ sarayın etrafını çevirir ve idârecilere “Emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ‘ani’l-münker” yapar ve “İyiliği emredib kötülüğü yasaklamazsanız, kitablarımızı yakar ve bu diyârı terk ederiz” derlerdi. Bunun üzerine idareciler yola gelirdi.

– Osmanlı’nın Allâh, Resûlullâh (s.a.v.) ve Ehli-i Beyt sevgisidir. Osmanlı’nın başındaki idâreci bütün müslümanların halîfesidir. Hâdimü’l-Harameyn’dir. Onun toprakları İslâm topraklarıdır. Ordusu İslâm’ın ordusudur. Askerinin herbiri küçük Muhammed-Mehmetçik’dir. Halkımız arasında bu sevgi zirvededir. “Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. Alî, Hz. Fâtımâ, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a.e.)” Devletimiz bunlar için ve o mübârek beldeler için her türlü imkânı seferber etmiş, Nakîbû’l-Eşrâf dâireleri kurmuş, her yıl sürre alaylarını göndermiş, hac yolunun emniyeti ve hacıların rahatı için bütün tedbirleri almış, oraların tamir ve bakımına gerekli özeni göstermiştir. Peygamber (s.a.v.) Efendimize yazılan en güzel Mevlid Süleyman Çelebi’mizindir. Naatların, şemâil-i şerîflerin ve sîret tercüme ve te’liflerinin sayısı yoktur.

– Osmanlı’nın ayakta uzun müddet kalma sebeplerinden biri de din-devlet, mülk-millet bütünlüğü içinde geçmişlerine ve töresine bağlı olmalarıdır. Seferlere çıkmadan önce ecdad kabirlerini ziyâret etmeleri gibi…

(Tarih ve Medeniyet Dergisi)

19

 

OSMANLI’DA “YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE”DİR. (BÜROKRASİDE İSE “DEVLETİN    MALI DENİZ, YEMEYEN DOMUZ”DUR.)

Osman Gâzî Devrinin büyük kahramanlarından biri de Akça Koca idi. Kocaelini bu zât fethettiğinden buraya Kocaeli denilmiştir. Akça Koca bir gün (Samandere) tekfurunun kalesini kuşatmak üzere gizlice sırtları tutmuş fırsat bekliyordu. Bu esnâda Tekfurun oğlu ölmüştü. Cenâzesini merâsimle kaleden dışarı çıkardılar. Akça Koca Rumların kaleden dışarı çıktıklarını görünce askerler ile hücûma kalktı. Bu ânî baskına uğrayan Rumlar cenâzeyi ortada bırakıp kaleye kaçtılar. Akça Koca cenâzeyi kalenin önüne getirerek:

“- Gelin bu Tekfuroğlunu alın! Buna mukabil kaleyi bize verin!” diye haber gönderdi. Rumlar: “- İstanbul’a yollayın, orada satın!” diye cevâb verdiler. Akça Koca bu meseleyi Orhan Gâzî’ye bildirdi. O da: “- Para ediyorsa satın, gâzîlere harçlık olur!” diye alaylı bir haber gönderdi. Cenâzeyi Türkler gömdüler. Ertesi gün kaleye bir taarruz ederek Samandere kalesini fethe muvaffak oldular.

Samsa Çavuş Ertuğrul Gâzî’nin silah arkadaşlarındandır. Osman Gâzî, Han olunca onun emrine girdi ve Bolu taraflarındaki kuvvetlerini alarak Söğüd’e geldi. Osman Gâzî ile çok gazâlarda bulundu ve Lefke tekfurunun kalesini fethettiler. Samsa Çavuş Osman Gâzî’ye:

“- Bu fetholunan yeri, bana ver.” dedi. Fakat Osman Gâzî: “- Rumlar, Türk teb‘alığını kabul edip itaat ettiler. Onları yerlerinde rahat ettirmek ve dirliklerini bozmamak bizim vazîfemizdir. Eğer burayı sana verirsem Rumlar devleti bu himâyesinden faydalanamazlar. Sonra bize karşı nefret duyarlar. Halbuki biz burada hakkı hukûku ve adâleti tesis etmekle vazîfeliyiz. Sana Sakarya kenarında bir kalenin kumandanlığını veriyorum.” Burada bir çavuş köyü kuruldu.

(Enver Behnan Şapolyo, Türk Menkıbeleri, 83-84.s.)

29

 

OSMANLI’DA MAL, CAN TEMİNÂTI VE        ZÂBITA MÜESSESESİ

 

Bir Türk’e pahalı mal satmak isteyen biri çıksa, ya orada dövülür yâhut adâletin huzûruna çıkarılarak değnek cezâsına mahkûm edildikten başka tazmînat da ödetilir. Bu sebepten, mal satanların tartılarını kontrolle vazîfelendirilmiş memurlar her gün satıcıları kontrol ederler. Eğer terâzisi hîleli olan veya pahalı satan bir satıcıya tesâdüf ederlerse derhâl değnek cezâsını infaz ederler ve ayrıca tazmînata da mahkûm ederler. Öyle ki satıcılar, bu cezâlardan korkarak umûmiyetle tartılan malın üstüne bir miktar daha ilâve ederler. Böylece, pazara, ne almak istediğini söyleyebilecek küçük bir çocuğu yollamak da mümkündür.

Zîrâ, çocuğa yolda rastlayacak zâbıta memurları malı kontrol edip eksik buldukları takdirde satıcısını derhal cezâlandıracakları için kimse çocuğu aldatmaya cesâret edemez. Bir sefer “libre” si 5 akçeden karpuz satan bir adamın, tartısının yanlışlığı yüzünden dövüldüğüne şâhid oldum. Bir çocuğa soğan satan bir başkasına da, çocuğa yolda rastlayıp noksanlığı tesbît eden zâbıta memurlarının 30 değnek vurduklarını gördüm.

Sokakta vâki olacak kavga ve gürültülere gelince, herkes bunları önlemekle mükelleftir. Halkı bu kavgaları önlemeye teşvik için bir de kanun çıkarılmıştır. Bu kanuna göre sokakta bir hıristiyan, bir Türk veya bir yahudî öldürülmüş olsa ve kâtili bilinmese, ölü hangi evin önünde bulunmuşsa o evin sâhibine kan bedeli ödetilir. Bir adamın kan bedeli de 500 kuruş, yâhut 45.000 akçedir. Böylece cinâyetlerin önlenmesinde herkes vazîfelendirilmiş olmaktadır.

Gece karanlığında çıkması muhtemel kargaşalıkları önlemek maksadıyla, güneş battıktan sonra sokakta dolaşmak, Ramazan müstesnâ yasak edilmiştir. Bütün gece sokakları dolaşmaya memur olan subaşı, rastladığı adamı Kadı’ya götürür.

(Relation d’un Voyage Fait au Levant., Par Monsieur de Thevenot. Paris, 1665 isimli eserden, Yabancılara Göre Eski Türkler, İstanbul-1969, 9.s.)

4

 

YAVUZ SULTAN SELÎM HÂN’IN YÜKSEK AHLÂKI

 

Yavuz Sultan Selîm Hân, Mısır’ı fethetmek üzere yola çıkmıştı. Ordu saatlerce Kocaeli’nin bağlık ve bahçelikleri arasından geçti. Her taraf meyvalıktı. Kocaeli’yi geçince orduya mola verildi. Yavuz Sultan Selîm Hân, yeniçeri ağasına: “- Canım bir elma istedi, bana pazardan elma satın al!” dedi. Yeniçeri ağası elma aradı fakat bulamadı. Hattâ askerlerin dağarcıklarını da arattı, bir tek bile bulamadı. Padişaha gelerek: “- Padişahım bir tane bile elma bulamadım.” deyince: “- Asker kullarımda da yok mu?” dedi. Yeniçeri ağası: “- Dağarcıklarını arattım, birinde de tek bir elma çıkmadı.” deyince Yavuz Sultan Selîm Hân: “- Eğer bir askerimin üzerinde, halkın bahçelerinden koparılmış bir tek elma çıkmış olsaydı, Mısır seferinden vazgeçerdim.” diye cevâb verdi. Bunu, Yavuz Sultan Selîm Hân ordusunun ahlâkını tecrübe için yapmıştı. Bu vak‘a hem Türk askerinin ahlâkına, hem de Yavuz Sultan Selîm Hân’ın yüksek ahlâkına bir misal teşkil etmektedir.

 

 

DÜNYADA IRKÇILIK YAPMAYAN VE         YAPTIRMAYAN TEK KAVİM OSMANLI’DIR

 

İkinci Abdülhamid Hân, Yıldız Sarayı’na Anadolulu bir Türk bahçıvan almıştı. Bu acemî bahçıvan çırağı, gül bahçesinden geçerken bir gül fidanına ayağı takılıp fidanı kırdı. Bunu gören saraydaki Arnavut muhafızlarından bir subay hiddetlenerek: “- Pis Türk, gözün kör mü, niçin gülü kırdın?” diye bu acemî Türk bahçıvan çırağına hakâret etti. O esnâda Abdülhamid Hân bahçeye bakıyordu. Arnavut muhafızın bahçıvana söylediklerini kelimesi kelimesine duymuş ve buna çok üzülmüştü. Arnavut muhafıza gür bir sesle: “- Bana bak! Ben de o pis dediğin Türklerden birisiyim!” dedi. Hemen bu Arnavut muhâfızı sarayından attı. Abdülhamid Hân’ın yatak odasının kapısında geceleri Söğütlü Ertuğrul taburundan iki Türk askeri nöbet beklerlerdi.

(Enver Behnan Şapolyo, Türk Menkıbeleri, 140-141.s.)

10

 

 

 

 

 

 

 

İSLÂM DEVLETİNDE VERGİ USÛLÜ

 

Ömer b. Abdülaziz (r.a.), şer‘î bir maslahatla mâlî bir maslahat çakıştığı zamân hiç tereddüt etmeden şer‘î maslahatı tercih etmiştir. Yemen vâlisi Urve b. Muhammed’e yazdığı mektuptaki şu sözleri, bu inâncın birçok delîlinden sadece biridir. Ömer (r.a.), mektubunda şöyle diyordu: “Bana gönderdiğin mektubunda, Yemen’e varır varmaz oranın halkına, cizye ve benzeri gibi sabit vergiler konulduğuna, şartlar ne olursa olsun halkın bu vergileri ödemeye mecbur kaldığına şâhit olduğunu yazıyorsun. Üstelik tarlaların verimli olup olmamasına, mevsimlerin kurak olup olmadığına, yani bolluğa ve kıtlığa bakılmadan… aynı haraç miktarını ödüyorlarmış. Sübhânellâh!.. Bu ne kadar yersiz bir iştir! Bu mektubum sana ulaşır ulaşmaz, bu bâtıl hükmü ve uygulamayı ortadan kaldır. Bunun gibi, gördüğün bütün bâtıl unsurları ortadan kaldırıp, bildiğin hakka sarılacak, sadece hakkı uygulayacaksın! Senin ve benim bildiğim hakka yönel ve onun hükmünü geçerli kıl!”

Bundan başka Halîfe Ömer b. Abdülazîz (r.a.), hükümetin koyduğu vergileri kaldırarak şöyle dedi:

“Müslümânlara gelince, mallar için zekât vardır. Zekâtlarını Beytülmâl’e ödedikten sonra vazîfelerini yerine getirmişlerdir. O yıl içerisinde kendilerine mallarından dolayı herhangi bir mes‘ûliyet ve yükümlülük yoktur.”     (Sîret-i Ömer bin Abdülaziz, 98-126.s.)

Kim Allâh’ın indirdikleri ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir. Kim Allâh’ın indirdikleri ile hükmetmezse işte onlar zâlimlerin tâ kendileridir. Kim Allâh’ın indirdikleri ile hükmetmezse işte onlar fâsıkların tâ kendileridir. (Mâide s. 44-45-47)

28

 

HİCRET-İ NEBEVÎ (S.A.V.)’İN

YILBAŞI OLARAK KABÛLÛ

 

Muharrem, Hicrî senenin ilk ayıdır. Hicrî târih, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in, Mekke’den Medîne’ye hicretleriyle başlar.

Hz. Ömer (r.a.) zamanından mukaddem (önce) Arabistân’da bir târih-i mahsûs (husûsî bir târih) yoktu. Bir def’a Ka‘b bin Lü’eyy’in vefâtı ve daha sonra Fil hâdisesi, târihe mebde’ (başlangıç) olarak kabûl olunmuştu. Hicretin 21. senesinde Hz. Ömer (r.a.)’e, üzerinde Şa’bân ayı yazılı bir sened getirilmişti. Hz. Ömer (r.a.), “Bu senedi, geçen senenin Şa‘bân’ı mı yoksa sene-i hâliye (bu senenin) Şa‘bân’ı mı olduğunu” sordu. Bu sırada, Hz. Ömer (r.a.), Yemen vilâyeti mâl emîni Ya’lâ bin Ümeyye (r.a.)’den günü, ayı, yılı yerli yerinde düzgün yazılar almağa başlamış; bu şekil, Hz. Ömer (r.a.)’in çok hoşuna gitmişti. Bu da, Muharrem’in ilk günü ile, Hicrî târihin başlangıcına vesîle olmuştur.

Bunun üzerine Meclis-i Şûrâ toplanarak Hz. Alî (k.v.)’in tavsiyesi üzerine Hicret-i Muhammediyye (s.a.v.)’in târihe mebde’ (başlangıç) olması, ittifâk-ı ârâ (re’y birliğiyle) ile kabûl edildi.

İslâm târihinde en mühim bir hâdise olan Hicret-i Nebevî (s.a.v.)’de Hz. Ebû Bekir (r.a.) âilesinin şerefli büyük hizmetleri vardır. Hicret-i Peygamberî (s.a.v.), târihin seyrini değiştiren mühim bir hâdisedir. İslâm güneşinin Medîne-i Münevvere ufuklarında bütün meş‘aleleriyle parlayarak, arzın her tarafını aydınlatmağa başlaması bu hicretten sonra başlar.

Bu feyizli ve bereketli günün, her müslümân tarafından kutlanması ve müslümân kardeşler arasında tebrîklerin teâtî edilmesi dînî bir borçtur. Bu hicretle doğan İslâm devleti otuz yıl gibi çok kısa bir zamanda Endülüs’ten Çin’e kadar, cihânın en kıymetli mıntıkasında insanları, dîn ve vicdan hürriyetine, sulha sükûna kavuşturmuştur.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Hz. Ömer (r.a.), 127.s.)

 

AŞÛRE GÜNÜ MEYDANA GELEN HÂDİSELER

 

Aşûre günü, Muharrem ayının onuncu günü olup o günde şu mühim hâdiseler husûle gelmiştir:

  1. Arşu’l-a‘lâ, kürsî, levhu’l-mahfûz, yedi kat semâ ve dünyânın yaratılması,
  2. Hz. Âdem (a.s.)’a hayat verilmesi,
  3. Hz. İdrîs (a.s.)’ın semâya kaldırılması,
  4. Hz. Nûh (a.s.)’ın tufândan kurtarılması,
  5. Hz. İbrâhîm (a.s.) ve Hz. İsmâîl (a.s.)’a cennetten koç indirilmesi,
  6. Hz. İbrâhîm (a.s.)’ın Nemrût’un ateşinden selâmete erdirilmesi,
  7. Hz. Eyyûb (a.s.)’ın belâlardan kurtarılması,
  8. Hz. Mûsâ (a.s.)’ın Fir‘avn’un denizde boğulması ile ondan kurtarılması,
  9. Hz. Yûnus (a.s.)’ın balığın karnından çıkarılması,
  10. Mahşer Muharrem ayının 10. günü (Aşûre günü) kurulacaktır. İnşâa’llâh.

 

İLK AŞÛRE YEMEĞİ

 

Nûh aleyhisselâm berâberindekilerle gemiden Âşûre günü indi. O gün oruç tuttu ve Allâh celle celâluhuna şükür olmak üzere maiyyetine oruç tutmalarını emretti.

Azıkları artmıştı. Birisi bir avuç buğday, diğeri bir avuç nohut getirdi. Yedi çeşit hubûbât ile Nûh aleyhisselâm onlara yemek pişirdi. İnsanlar bunu Âşûre günleri için âdet edindiler ki yapanlar için ecr-i azîm vardır. Fakîrleri ve miskinleri de doyurmak lâzımdır.

Zikrolunduğuna göre Allâh ta‘âlâ, Aşûre gününde Zemzemi diğer sularla berâber akıtır. O gün gusleden kimse bir sene boyunca hastalık görmez. Er-Ravzü’l Fâik’de bu şekilde yazılıdır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsîri)

 

 

ÇANAKKALE DESTÂNI

 

Sultân II. Abdülhamîd Hân’ın önceden aldığı tedbîrler ve O’nun eğittiği askerlerle Haçlı’ya karşı kazanılan ve Türk târihinin dönüm noktasını teşkîl eden bir mübârek zaferdir. Mehmed Âkif’in uzun manzûmesi olmasaydı bu büyük savaş günümüze nasıl intikâl edebilecekti? Meçhûl!..

Çanakkale savaşları 8,5 ay sürdü. Memleketin en hassâs yerine yöneltilen taarruz kırıldı. Osmânlı müdâfaasiyle Çanakkale, Irak ve Filistin cephelerinde bir milyona yakın İngiliz ve Fransız askeri, Müttefik devletlerin ana cephelerinden uzak tutuldu. Muhârebeler iki taraf için ağır kayıplara sebeb oldu.

Çanakkale muhârebeleri, Osmânlı devletinin dört sene harbe dayanmasına, bu yüzden Çarlık Rusyası’nın yıkılmasına sebeb oldu. Bu başarı yalnız Osmânlı kuvvetlerinindir.

İlk bombardımandan i’tibâren 324 gün ve çıkarma gününe göre de tam 259 gün devam ederek neticesinde Osmânlı ordusunun ölümsüz bir zaferiyle kapanan I. Dünya savaşının bu en kanlı sahnesine ordumuzun en kıymetli ve en büyük kısmı iştirâk etmiş ve semereleri burada inkişâf eylemiştir. Türklerin resmî kayıtlara göre kayıp mikdârı 251.000, müttefiklerin kayıp mikdârı ise 252.000 idi.

  1. Abdülhamîd Hân’ın açmış olduğu yüksek mekteblerden me’zûn olan îmânlı ve kültürlü binlerce genç Çanakkale’de şehîd olmuşlardır.

(Millî Gençlik Mecmuâsı, Çanakkale Özel Sayısı, 1977)

 

  • ••

“Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsân ettik.

Böylece Allâh, senin geçmiş ve gelecek günâhını bağışlar. Sana olan ni‘metini tamamlar ve seni doğru bir yola iletir. Ve sana şanlı bir zaferle yardım eder.” (Fetih s. 1-3.â.)

 

 

ERBİL HÜKÜMDÂRI SELÇUKLU MUZAFFERÜDDİN GÖKBÖRİ HAZRETLERİNİN, MEVLİD-İ NEBEVÎ (S.A.V.) İÇİN YAPTIĞI MUHTEŞEM KUTLAMALAR VE YAPTIĞI DİĞER HAYIRLAR

 

Prof. Dr. Osman Turan Selçuklular zamânında Türkiye isimli kitâbının 334’üncü sahifesinde bu husûsta şöyle der:

“Hayır te’sîsleri, mevlid âyinleri ve dîn uğrunda büyük hizmetleri ile meşhûr olan Erbil hükümdârı Muzafferüddîn Gökböri, Selçuklu askerlerini bizzât karşıladı ve ağırladı, Halîfe’ye de onların gelişini bildirdi.”

“Muzafferüddîn Gökböri’nin Erbil’de kurduğu hayır kurumları zamanına göre çok ileriydi. Bu konuda İbn Hallikân şöyle der.

..Hayır işlerinde hiçbir kimseden duyulmadık güzel hareketleri vardı. Her gün şehrin çeşitli yerlerinde muhtaçlara ekmek dağıtırdı. Bir yerden geldiği zaman evinin yanında toplanmış olan muhtâçları yanına çağırır, yaz ve kış mevsimine göre onlara para keseleri verir, kesenin içindeki paralar arasında bir iki veya daha fazla altın bulunurdu. Kötürümler ve körler için dört ev kurmuş bu evleri bu kişilerle doldurmuş, onlara ihtiyâçları olan şeyleri tahsîs etmişti. Her pazartesi ve perşembe günleri bu kişileri ziyâret eder ve onların hallerini sorardı. Onlara lâtife yapar, gönüllerini alırdı. Dul kadınlar, yetim çocuklar, sokakta bırakılmış süt çocukları için de evler yaptırmıştı. Bu süt çocukları için süt anaları tutmuş, bu evler için tahsîsatlar ayırmıştı. Her zaman buralarda oturanların durumunu kontrol eder, tahsisattan ayrı olarak onlara nafaka dağıtırdı. Yine şehirde kendisi tarafından yaptırılan hastahâneyi ziyâret eder, her hastanın başında durup gecesinin nasıl geçtiğini, nasıl olduğunu ve ne istediğini sorardı. Misâfirler için de ayrı bir ev (dârü’z-ziyâfe) inşâ ettirmişti. Dışardan gelen ilim adamları, fakîrler, sûfîler ve başkaları burada kalırdı. Buranın da özel tahsîsatı vardı. Burada kalanlardan biri, yola çıkacak olursa, yanına yiyecek ve diğer ihtiyâçları verilirdi.

Sibt bin el-Cevzî bunları anlattıktan sonra, “Erbil’de biri, bana O’nun senede mevlid için 300.000, hânkâhlar için 200.000 dârü’z-ziyâfe için 100.000, esirleri kurtarmak için 100.000, Hicâz için 300.000 dînar harcadığını söyledi.” der.”

(Doç. Dr. Ramazan Şeşen,

Salâhaddîn Eyyûbî ve Devleti,  İst. 1987, 317.s.)

 

FÂTİH SULTÂN MEHMED HÂN

 

Sultân Mehmed hân, nâdiren güler, zekâsı dâimî bir çalışma hâlindedir. Çok cömerttir. Projelerinde inatçı, atılgan, cür’etkârdır. İşlek zekâlıdır. Soğuğa, sıcağa, açlığa, susuzluğa mütehammildir. Kesin konuşur. Kimseden çekinmez. Zevk ve safâdan uzaktır.

 

Her gün bir müddet okur. Roma târihini, İtalya’nın coğrafyasını, bütün teferruâtıyle bilir. Avrupa’daki bütün hükümetleri de tanır.

Büyük bir Avrupa haritasını yanından eksik etmez. Askerî ve coğrafî ilimleri büyük bir zevkle tetebbû eder. Devletinin çeşitli ülkelerindeki âdetlere ve şartlara kendini uydurmakta mâhirdir.

Sultân Mehmed hân, târihin en büyük hükümdarıdır. Kiros’tan, Büyük İskender’den, Sezar’dan, bir kelimeyle, gelmiş geçmiş bütün hükümdarlardan büyüktür.

İstanbul’un fethi, İkinci Mehmed’in şahsî bir eseridir. Osmânlı devletinin tabiî gelişmesinin bir netîcesi olarak kabûl edilemez.

Balistikteki keşifleri, matematikteki dehâsı, dînî ilimleri çok iyi bilmesi, Arabça ve Farsça’ya vukûfundan başka Yunanca, Sırpça, İtalyanca ve daha bir iki dili iyi anlaması, Fâtih Sultân Mehmed hânı, Osmânlı târihinin en büyük hükümdârı, en büyük askeri, en büyük devlet ve siyâset adamı, en bilgin devlet başkanı olarak kabûl ettirmeye bizi zorlar. Bir çok târihçiye göre de Türkler’in tarih boyunca yetiştirdiği en büyük şahsiyettir.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Târihi)

 

Allâh Resûlü (s.a.v.); “O, ne güzel kumandandır” dediği için dost düşman, Sultân Fâtih’in, târihin en büyük hükümdârı olduğunu tasdîk etmek mecbûriyetinde kalıyor.

 

 

  1. EBÜ’L-FETH GÂZÎ FÂTİH SULTÂN

MUHAMMED HÂN’IN FETİH İÇİN

İLK ADIMI: RÛMELİHİSÂRI

 

Fâtih, 1452’de bahara yakın Gelibolu’dan Boğaziçi’ne otuz kadar harb gemisi ile bir mikdâr nakliye gemisi göndermişti. Bir müddet sonra kendisi de kara yoluyla Boğaz’a geldi. Burada bizzât dolaşarak keşifler yaptı. Bugünkü Hisâr’ın bulunduğu yerde Foena dağının yamacında kal‘anın yapılmasını emretti. Bir ma‘bedin harâbeleri üzerinde yapılmaya başlanan kal’anın, malzemesinin bir kısmı bu mabedin harâbesinden bir kısmı da Anadolu’dan sağlandı. Kal‘a binlerce amelenin çalışmasıyla dört aydan biraz fazla bir zamânda bitirildi. Plânı Türk mimârı Muslihüddîn tarafından çizilen bu kal‘anın inşâatına bizzât Pâdişâh ve vezîrler nezâret etmişlerdi. Pâdişâh, kal‘anın yapılmasını dört vezire: Çandarlı, Saruca, Zağanos ve Şehabüddîn Paşalara havâle etmişti. Bunların her biri bir köşeyi yapacaktı. Duvarlarının kalınlığı yirmi beş kadem olan bu kal‘anın kuleleri kurşunla örtülü idi. Kal‘aya toplar yerleştirilmiş, en büyük çaptaki toplardan birisi de Çandarlı Burcu’na konmuştu. Boğazkesen denilen bu kal’anın komutanlığına Firuz Ağa getirilmiş ve maiyyetine de dört yüz (400) seçme asker verilmişti. Topların bir kısmı Boğaz’ın ortasına, hatta bir kısmı karşı sâhile kadar mermi atabiliyordu. Kal’anın denize açılan yirmi (20) kapısı vardı ve her kapıya birer top konmuştu. Firuz Ağa, hangi millete âid olursa olsun ve ne büyüklükte bulunursa bulunsun Boğaz’dan geçecek her geminin durdurulması, yelkenlerini indirerek kal‘anın önüne demir atması ve ta‘yîn edilecek mururiyyeyi vermesi lâzım olduğu emrini almıştı. 26 Ekim 1452’de Antonio Rizo’nun arpa yüklü gemisi verilen emre itâat etmediğinden atılan bir gülle ile batırıldı. Boğazkesen’in inşâasına 25 Rebîülevvel 856 Cumartesi başlandı. Şa‘bân-ı şerîfin ortalarına doğru kal‘anın inşâası tamamlandı. (Kal‘anın arâzîye yapılışı, yukarıdan kuşbakışı bakıldığında Kur’an yazısıyla kûfî harflerle MUHAMMED (s.a.v.) yazılmış biçimdedir.)

(Dr. Selâhattin Tansel,

Fâtih Sultân Mehmed, Ank., 1985, 43-45.s.)

 

  1. EBÛ’L FETH GÂZÎ FÂTİH SULTÂN

MUHAMMED HÂN’IN FETİH MÜŞÂVERESİ

 

Fâtih Sultân Mehmed, 1 Eylül’de İstanbul’un fethiyle ilgili düşüncelerini tesbît etmek için devlet erkânını toplantıya çağırdı. Fâtih Sultân Mehmed meclistekilere “Uzun müddettir gönül aynamda bir görüntü hâsıl olmuştur ki bunu sizinle müşâvere murâdındayım.” diyerek söze başladı: “İnsanlar fikir, anlayış ve zekâ bakımından ne derecede ileri olurlarsa olsunlar bu meziyetler, kendilerini başkalarıyla müşâvere etmekten geri bırakmamalıdır. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz dahî bundan müstağnî kalmamış ve böyle yapılmasını tavsiye buyurmuşlardır.” dedi. Meclistekiler, Pâdişâh’ın düşünceleri karşısında kendilerinin düşüncesinin bir şey ifâde etmeyeceğini ve Pâdişâh’ın emirlerini yerine getireceklerini söylediler. Herkesten düşüncesini açıkça dile getirmesini isteyen Fâtih Sultân Mehmed Hân: “Dünyâ devleti müebbed kalmaz ve fânî dünyâda kimse, bâkî ve ebedî değildir. Yaratılıştan maksad, Allâh’ı tanımak ve insanın yaşadığı müddetçe Allâh’a kullukla dergâhına tekarrüb etmeğe gayret eylemektir. En fazîletli kimse, küfür ve dalâletteki kimselere karşı cihâd edendir. Cennetten bir köşe olan Belde-i Tayyibe-i Kostantiniyye şu anda bir küfür ocağı ve âsîler durağıdır ki Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bu şehrin fethini tebşîr buyurmuşlardır. Dedelerim, Rûmeli’ye geçerlerken çok sıkıntı çektiler. Bizans ise tezvîrâttan ve entrikadan geri durmadı. Elhâsıl niyyetim ve himmetim Bizans’ın, Peygamber (s.a.v.) Efendimizin emr-i şerîfleri üzere fethi üzerine kararlaşmıştır. Bizans işi halledilmeden hiçbir mühim teşebbüse girişilmeyecektir. Bundan dolayı herkes fikrini açıkça söylemelidir.” Meclisteki müzâkerede bir kısım devlet erkânı Pâdişâh’ın fikirlerine aynen katıldılar; muhâlifler ise “İstanbul’un zaptı çok güçtür. Nüfus çoktur, surları sarp ve kuvvetlidir.” dediler. Muhâlifler Çandarlı Halil Paşa etrafında toplanmışlardı. Pâdişâh: “Ol kal‘anın benim elimde fethi mukadder ola, ol kal‘anın burçları ve duvarları taştan değil sâdece demirden olsa dahî öfkemin ve azmimin ateşiyle mûm gibi eriyecektir.” deyince mecliste Bizans’ın fethine ittifâkla karar verildi.

(Dr. Selâhattin Tansel,

Fâtih Sultân Mehmed, Ank., 1985, 48-50.s.)

 

ÖMER B. ABDÜLAZİZ (R.A.) -1

 

Ömer b. Abdülaziz (r.a.), vâlilerine dâimâ, “bir gün Allâh (c.c.)’e hesap vereceklerini” hatırlatarak adaletle ve gerçek müslümân gibi hareket etmelerini, halkı bu şuurla yönetmelerini emrederdi. Emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l münkeri asla unutmamalarını, ilimleriyle amel etmelerini, herşeyin aslının Allâh korkusu olduğunu hatırlatır dururdu.

Hepsinden önemlisi onların bir “inânç devleti” inde görev yaptıklarını, onlar için en büyük düstur olarak Kur’an ve sünnetin daima uygulanması gerektiğini, bundan asla ayrılmamalarını, bunu yapmayanların dünyâ ve ahirette sorguya çekileceklerini söylerdi: “Haktan sonra bâtıl olmaz. Hakkın dışında olan herşey bâtıldır, merduttur. İnsan, gören gözünü kendi eliyle kör eder mi, hak ortada iken bâtıla sapar mı?…” derdi.

Ömer bin Abdülaziz (r.a.), bütün görevlilerin ve vâlilerin, kendi makamlarını kötüye kullanabilecekleri veyâ halka karşı böbürlenebilecekleri bütün kapıları ve menfaat devşirme yollarını tamâmen tıkamış ve kapamıştı. Bundan dolayı vâli ve görevliler İslâm ümmetinin hiçbir ferdine kesinlikle zulmedemiyor veyâ bir kimsenin hakkını gasb edemiyorlardı.

Yani kısacası, İslâm nedir? İslâm hayata yansıyınca durum nasıl olur? İnsan hakları nasıl korunur? Hattâ şu dünyâ âlemi nasıl bir huzûr mekânı olur, bunu bil fiil göstermişti.

Deniliyor ki, Ömer b. Abdülaziz (r.a.), normalde bir halîfenin dikkatini çekmeyecek olan birçok ince işlerin farkına vardı. Kötülük ve ihanetin nereden açık kapı bulduğunu bildiği için o kapıları kapattı. Bu açık kapılardan biri: Vâlilere ve idarecilere verilen hediyelerdir. Valiler bu hediyeleri kabûl ediyorlardı. Hem de, “Resûlullâh (s.a.v.) verilen hediyeleri kabûl ediyordu” diyerek, yaptıklarının meşrûluğuna delil getiriyorlardı. Daha da ileri gidip, “Hediye almak sünnettir” hükmünü bastırıyorlardı.

Bir defâsında kendisine hediye getirdiler. Kabûl etmedi. Getirenler, “Resûlullâh (s.a.v.)’in hediye kabûl ettiğini” söylediler. O da şöyle cevâb verdi:“O, Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) için hediyedir, ama bizim için rüşvettir. Benim ise bu rüşvete ihtiyâcım yoktur!” İşte böyle, rüşvet kapısını açabilir veyâ “hediye rüşvete benzemektedir” düşüncesiyle memurların hediye almasını yasaklamıştı.

(Ekrem Sağıroğlu,

Halîfelik Dönemi Ömer b. Abdülaziz (r.a.), 188.)

 

ÖMER B. ABDÛLAZİZ (R.A.) -2

 

Doğu eyâletlerinde vazgeçilmez bir örf olan “Nevruz ve Mihrican” bayramlarında verilen hediyeleri kaldırmıştı.

Vâlilere gönderdiği genelgelerde şunları da yazıyordu:

“Her ne ad altında olursa olsun, hediye kabûl etme! Halka dağıtılan kutsal kitaplardan bedel kabûl etme. Seyyahlardan, nikâhlardan, süt ve deve üzerinden vergi alma..”(Emir Alî Musamer Târihi İslâm, 126.s.)

“Vâlilerin ticaretle uğraşmalarını doğru bulmuyorum. Hele bir valinin, bulunduğu bölgede yaptığı ticaretin kendisine harâm olduğu düşüncesindeyim. İdarecilerden her kim ki, kendi namına bizzat ticaretle meşgul olursa, istemese dahi millete mahkum olur, minnet altında kalır. Bu konuda doğru davranmayı istese bile haksızlıklara sebep olabilir…” (Ömer b. Abdülaziz (r.a.), 99.s.)

Ömer b. Abdülaziz (r.a.)’in, yönetim ilkelerinde ve kararlarında ne kadar isabetli olduğunu, ondan sekiz asır sonra gelen büyük tarihçi mütefekkir İbn-i Haldun da, meşhur “Mukaddime” isimli eserinde doğrulamakda ve şöyle demektedir:

“Sultanın ticaretle uğraşması halk için zararlı, devlet kademelerindekiler için fesat ve ifsad unsurudur. Herşeyden önce, tüccar olan Avrupa idarecilerinin beldeleri bu görüşün en büyük te’yidleridir.” (İbn-i Haldun, Mukaddime, 97.s.)

İdarecilerin ticaretle uğraşmasını yasaklaması:

Ömer İbni Abdülaziz (r.a.), vâlilerin ve devlet kademesinde bulunan memurların ticaretle uğraşmalarını yasakladı.

Emevî halîfelerinin gerek kendileri ve gerekse aileleri için her türlü eşyâyı hazîneden almaları da yanlış olan başka bir uygulamaydı. O, bu kötü geleneği de tamâmen değiştirdi ve hakkı olmayan bir kimsenin hazineden (beytü’lmâlden) hiçbir sûretle bir şey alamayacağı kuralını koydu. Kendisi de hazineden hiçbir şey almadı.

(Ekrem Sağıroğlu,

Halîfelik Dönemi Ömer b. Abdülaziz (r.a.), 200.s)

 

 

 

 

YABANCI GÖZÜYLE II. ABDÜLHAMİD HÂN

 

  1. Abdülhamid Hân’ı Amiral Sir Hery Woods, şöyle tahlil etmektedir:

“Bana göre Sultan Abdülhamid, gelmiş geçmiş Osmanlı padişahları arasında en müstesna mevkii işgal edenlerden biriydi. Çok sakin ve gösterişten uzak bir hayatı vardı. Herhangi bir meseleye çözüm yolu ararken etrafındakileri dinler, ancak, onların esiri olmazdı. Abdülhamid rejimi hakkında doğru bir hükme varabilmek için, olaylara akılcı bir açıdan bakmak gerekir. Bu açıdan bakıldığında , idaresinin ne kadar iyi olduğu görülecektir. Abdühamid’in tahta çıkışı çok şanssız bir devreye rastlar. Rus savaşı, Türkiye’yi para ve personel bakımından tamamen iflas ettirmişti. Önceki hükümdarlar zamanında muhtelif andlaşmalar gereğince alınan dış borçlar ödenemiyecek bir seviyeye ulaşmış, savaştan sonra yapılan Berlin Antlaşması ile bir yandan Avrupa’daki en büyük ve en zengin eyaletlerini, diğer yandan doğudaki stratejik savunma pozisyonunu kaybetmişti. Bütün bu kötü neticelere rağmen, devlet hazinesi, bir kaç yıl içinde yeniden düzene sokuldu, ticaret canlandırıldı ve dış borçların mühim kısmı ödendi.

Abdülhamid tahtan düşürülmemiş olsaydı, Birinci Dünya Savaşı patlamayacaktı. Aksini farz etsek bile, Abdülhamid, en büyük ihtimalle, Türkiye’nin tarafsız kalmasını sağlayarak, memleketine bir zafer hediye etmiş olacaktı. Bunu iddia etmekle kâhin sayılmamalıyım.”

(Y. Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, 7.c. 245.s.)

İşte, Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’ine bağlı olanlara, düşmanının bile bakışı…

 

A.B.D., ANCAK OSMANLILARIN TUNUS

BEYLERBEYLİĞİNE MUHÂTAP İDİ

 

1803yılında “Granol Türk” adlı bir Amerikan gemisi, Tunus’a geldi. Fakat Trablus beylerbeyliğine bağlı Türk korsanlarının bazı Amerikan gemilerini vurması üzerine Birleşik Amerika Devleti, Akdeniz’e bir harb filosu göndererek sancak göstermek ve kuvvet gösterisi yapmak istedi. Filoya bağlı 35 toplu Filedelfiya ile Vixen adlı harb gemileri, Trâblus’da üzerlerine gelen bir Türk gemisine karşı manevra yapmak isterken karaya oturdu, bütün gayretlere rağmen yüzdürülemedi.

A.B.D.’nin en büyük gemisi olan Filedelfiya gemisinin 300 mürettebatı, Türkler tarafından esir edildi. Libya Beylerbeyi Yunus Paşa, gemiyi ve mürettebatını salıvermek için A.B.D.’den 3 milyon altın dolar tazminat ve bundan böyle Türk korsanlarının Amerikan sancağına emân vermesi için de yılda 20.000 dolar vergi ödemesini istedi. A.B.D.’de umumi efkâr bu paranın ödenmesini istiyordu. Tunus beylerbeyliği de A.B.D.’den, sancağına emân vermek için yılda 10.000 dolar vergi istiyordu.

Tunus’a gelen deniz albayı Rodpers, böyle bir şeye selâhiyeti olmadığını söyledi. Tunus beylerbeyi Hammûde Paşa, Menemenli Süleyman Ağa adlı, dilbilir bir adamını A.B.D.’ye müzakereye yolladı.

Washington’a gelen Süleyman Ağa devlet tarafından misafir edildi ve Başkan Thomas Jefforson tarafından kabul edildi. Bir yıl süren müzâkereler neticesinde Süleyman Ağa tekrar Tunus’a döndü. 1812’de A.B.D.’nin Cezayir konsolosu Lear, Cezayir beylerbeyine yıllık vergi olarak hükümetin 26.000 altın dolarını ödedi.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Târihi)

 

GAZÎ OSMAN PAŞA’NIN PLEVNE MÜDÂFÂSI

 

93 Harbi, yıl 1877-78 esnasında, Cenüb (güney) ordusunu oluşturmaya çalışan Gazi Osman Paşa’nın niyetini anlayan Rus generali, hızla Plevne’ye yetişmek istedi. Fakat Paşa’nın altı gün önce inanılmaz bir cebrî yürüyüşle Plevne’ye varıp toprak istihkamlar arkasına saklandığını gördü. İstihkamlarını tamamlamadan ve yardım almadan Osman Paşa’nın yürümekten ve toprak kazmaktan bitkin askerini vurmak istedi.

2847 maktul ve büyük ölçüde ağırlık bırakarak çekildi.       (1. Plevne Zaferi) Kuvvetinin yetmediğini anladı beklemeye başladı.

Yeni general Almandı. 50.000 asker ve 184 topla Plevne’ye saldırdı. Geri çekilmek zorunda kaldı. (2. Plevne Zaferi) Bu saldırıda Osmanlı sadece 100 şehit ve 400 yaralı vermişti.

Dünyanın dikkati Plevne üzerine çevrildi. Birçok Avrupalı harp muhabiri ve askerî ateşe, Plevne’nin Rus ve Osmanlı taraflarına gelip durumu takibe başladılar. Telgraf hatları (bir rivayette 3 ayrı hat) Plevne’nin durumunu saat saat dünyaya yaydı.

Eylül ortalarında Ruslar, yalnız Plevne önünde ölü ve yaralı olark 50.000 kadar zayiat vermişlerdi. Hiç bir kesimde bu kadar zayiat vermemişlerdi.

Gazi Osman Paşa, ciddî bir yardım almamıştı. Bir gece hurucuyla Plevne’den çıkmak istedi.

Ancak Plevne şehrinde Osmanlı teb’ası bir yahudî, gizlice Rus tarafına kaçarak, Ruslar’a gece  Gazi Osman Paşa’nın ordusu ve Plevne halkı ile çıkıp gideceğini bildirdi. Önce inanmak istemeyen Ruslar, bütün tedbirleri aldı. Gece hurûcunda 2500 şehid ve 3500 yaralı veren Gazi Osman Paşa askerini daha fazla kırdırmamak için teslim oldu.

Grandük Nikolay, Gazi Osman Paşa’nın yaralarının sarıldığı kulübeye gelerek kılıcını iade etti ve parlak savunmasından dolayı tebrik etti.

(Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, 1.c.)

Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’ine bağlı olana düşmanının bile saygısı…

 

AŞÛRE GÜNÜ MEYDANA GELEN HÂDİSELER

 

Aşûre günü, Muharrem ayının onuncu günü olup o günde şu mühim hâdiseler husûle gelmiştir:

  1. Arşu’l-a‘lâ, kürsî, levhu’l-mahfûz, yedi kat semâ ve dünyânın yaratılması,
  2. Hz. Âdem (a.s.)’a hayat verilmesi,
  3. Hz. İdrîs (a.s.)’ın semâya kaldırılması,
  4. Hz. Nûh (a.s.)’ın tufândan kurtarılması,
  5. Hz. İbrâhîm (a.s.) ve Hz. İsmâîl (a.s.)’a cennetten koç indirilmesi,
  6. Hz. İbrâhîm (a.s.)’ın Nemrût’un ateşinden selâmete erdirilmesi,
  7. Hz. Eyyûb (a.s.)’ın belâlardan kurtarılması,
  8. Hz. Mûsâ (a.s.)’ın Fir‘avn’un denizde boğulması ile ondan kurtarılması,
  9. Hz. Yûnus (a.s.)’ın balığın karnından çıkarılması,
  10. Mahşer Muharrem ayının 10. günü (Aşûre günü) kurulacaktır. İnşâa’llâh.

 

İLK AŞÛRE YEMEĞİ

 

Nûh aleyhisselâm berâberindekilerle gemiden Âşûre günü indi. O gün oruç tuttu ve Allâh (c.c.)’e şükür olmak üzere maiyyetine oruç tutmalarını emretti.

Azıkları artmıştı. Birisi bir avuç buğday, diğeri bir avuç nohut getirdi. Yedi çeşit hubûbât ile Nûh aleyhisselâm onlara yemek pişirdi. İnsanlar bunu Âşûre günleri için âdet edindiler ki yapanlar için ecr-i azîm vardır. Fakîrleri ve miskinleri de doyurmak lâzımdır.

Zikrolunduğuna göre Allâh te‘âlâ, Aşûre gününde Zemzemi diğer sularla berâber akıtır. O gün gusleden kimse bir sene boyunca hastalık görmez. Er-Ravzü’l Fâik’de bu şekilde yazılıdır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsîri)

 

YAVUZ SULTAN SELİM HÂN VE MISIR SEFERİNDE SİNÂ ÇÖLÜNÜ GEÇİŞİ

 

Sultan Selim Hân, Mısır Sultanı Tomanbay’a Osmanlı hâkimiyetini tanıması şartıyla antlaşma teklifi için iki elçi gönderdi. Osmanlı elçileri, Sultan Tomanbay’ın arzusu dışında, Kölemenlerce öldürüldü. Sultan Selim Hân, Osmanlı elçilerinin katledilmesini harp sebebi saydı. Mısır’ın merkezi Kâhire’ye ulaşmak için Sina Çölünü geçmek gerekiyordu. Eski fâtihlerin bütün teşebbüslerine rağmen, kurak ve çorak çölün geçilmesi imkânsız gibi olduğundan vezir Hüseyin Paşa başta olmak üzere Mısır seferine itiraz edildi. Sultan Selim Hân itirazları susturmak, ordu bozanlığın önüne geçmek için, Vezir Hüseyin Paşayı îdâm ettirdi. Osmanlı ordusu Sina Çölünü günde ortalama otuz kilometre yürüyüşle bir haftada geçerek, harp târihinde rekor yaptı. Sina Çölünü geçerken şu vak’a o târihten beri menkıbe olarak anlatılır: Sina Çölünde yıllardan beri yağmur yağmamasının verdiği kuraklıkla, müthiş çoraklık, ıssızlık ve kum fırtınası vardı. Pâdişâh, devlet adamları ve süvariler ata binmiş hâlde çölde ilerlerken Sultan Selim Hân bir ara atından iner. Sultanın piyade yürüyüşüne geçmesiyle, bütün devlet adamları ve süvariler attan inerler. Başta Sultan Selim Hân ve bütün ordu kurak ve çorak Sina Çölünde piyade yürüyüşü yaparlar. Ordu harap ve bîtap bir hâle gelir. Fakat, Sultan Selim Hân, büyük bir edeb ve huşu içinde yürümektedir. Sebebi sorulunca; bütün heybet ve azametinden sıyrılıp, sakin ve edeple buyurur ki:

“Önümüzde, fahri kâinat Hazret-i Muhammed (s.a.v.) Efendimiz yürümekteyken at üstünde gitmekten haya ederim.”

Sina Çölünü geçerken yağmur da yağıp, kolayca Mısır’a ulaşırlar. Sultan Selim Hân, Kahire’ye 15 ŞUBAT  1517 târihinde parlak bir merasimle girdi. 20 ŞUBAT Cuma günü Melik Müeyyed Camiinde okunan hutbede kendisi için söylenen “Hâkimü’l Haremeyni’ş Şerifeyn” unvanını kabul etmedi. Mübarek makamlara hürmeten ünvanındaki “Hâkim” kelimesi yerine hizmetçi mânâsındaki “Hâdim”i getirtip “Hâdimü’l-Haremeyni’ş Şerîfeyn” (Mekke ve Medine’nin Hizmetçisi) ünvanını aldı. Bunu belirtmek için de sarığının üstüne süpürge biçiminde sorguç taktı.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi 20.c. 190.s.)

 

YAVUZ SULTAN SELİM HÂNIN TEVÂZUÛ

 

On altıncı yüzyılda Osmanlı kara ordusu, dünyânın en büyük ordusuydu. Sultan Selim Hân, kara askerine verdiği önemi donanmaya da verdi. Mısır’dayken, Memlükler zamanında Kızıldeniz’de donanma kumandanı olan Selman Reis, huzura gelince, Osmanlı hizmetine alındı. Cezayir hâkimi Barbaros Hayreddîn de Sultan Selim Hâna elçi gönderip, yardım istedi. Barbaros’un Osmanlı hizmetine girmesiyle, Akdeniz Türk Gölü olma yoluna girdi. Donanma faaliyetini tamamlayan Yavuz, devrin büyük âlimi Kemâl Paşazâde’ye niyetinin feth-i Efrenciye, yâni Avrupa olduğunu bildirmişti. Ancak yakalandığı amansız şirpençe hastalığı buna mâni oldu. Vefat etmeden bir müddet önce yanında bulunan Hasan Can; “Sultanım Allâh’ı hatırlamak zamanıdır.” deyince Yavuz Sultan Selim Hân:

“Lala, Lala bunca zamandan beri bizi kiminle biliyordun. Cenâb-ı Hakk’a teveccühümüzde bir kusur mu gördün?” buyurmuş ve Yâsin-i şerîf okumasını istemişti. Kendisi de onunla birlikte okurken rûhunu teslim etmiştir.

Sultan Selim Hânın sandukasının üstünde Mısır seferinde giydiği kaftanı örtülüdür. Sultan Selim Hân Mısır seferini tamamlayıp, Kahire’den Şam’a dönerken, yolda, o sırada Anadolu Kâdıaskerliği vazifesini yapan Ahmed ibn-i Kemâl Paşazadeyi yanına çağırdı. Sohbet ederek giderlerken, İbn-i Kemâl’in atı birdenbire bir su çukuruna bastığı için Sultan Selim Hânın üstü başı ıslanıp, kaftanı çamur oldu. İbn-i Kemâl Paşa telâşa düşünce, azametiyle meşhur olan Sultan Selim Hân; “Bir âlimin atının ayağından sıçrayan çamur, benim için şereftir. Öldüğüm zaman bu kaftanı böylece sandukanın üstüne koysunlar!” deyip, sırtından kaftanı çıkarıp, saklattı.

Sofiyye-i âliyyenin büyük âlimi Muhyiddîn-i Arabi’nin Şam’daki kabr-i şerifini tespit ettirip yanına cami, türbe, imaret yaptırdı. Çok heybetli olup, azâmetinden çevresindekiler titrediği hâlde, âlimlere, halkına karşı tevazû sahibiydi. Devamlı; “Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş. Bir velîye bende olmak cümleden âlâ imiş.” buyururdu. Çok mütevâzi olup, sâde giyinirdi. Muhteşem Osmanlı Devletinin ve İslâm âleminin lideri olmasına rağmen Peygamber (s.a.v.) Efendimizin ahlâkı ile ahlâklandığından debdebe ve şaşaadan uzak hayat sürerdi. Bir defasında oğlu şehzâde Süleyman çok süslü bir elbiseyle huzuruna girince “Süleyman annen ne giysin!” diyerek sitem etmişti.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 20.c. 192.s.)

 

ÇANAKKALE SAVAŞLARI

 

Çanakkale savaşlar 8,5 ay sürdü. Muharebeler iki taraf için ağir kayiplara sebep oldu… Bu kayiplar hesap edilirse iki tarafin Çanakkale’de yarimşar milyon asker görevlendirdiği anlaşilir.

Çanakkale muharebeleri Osmanli devletinin dört sene harbe dayanmasina, bu yüzden Çarlik Rusyasi’nin yikilmasina sebep oldu.

Bu başari, yalniz Osmanli kuvvetlerinindir. Deniz yönünün kapali ve demiryolunun Sirbistan toprağinda kesik olmasindan müttefiklerimizin Avusturya ve Almanya’nin Çanakkale’ye kattiklari kuvvet çok azdir.

Nisan ayindaki ilk çikartmalarla Seddülbahir’den son müttefik kuvvetleri çekilene kadar geçen 259 günlük zaman zarfinda Gelibolu yarimadasina yarim milyon insan gönderilmiş ve bunun fazlasi kayip hanesine yazilmişti. Türklerin resmî kayitlara göre kayip miktari 521.000 idi ki bu rakam müttefik kayiplarindan sadece 1000 eksikti.

İlk bombardimandan (19 ŞUBAT 1915) itibaren 324 gün ve çikarma gününe göre de tam 259 gün devam ederek neticesinde Osmanli ordusunun ölümsüz bir zaferiyle kapanan I. Dünya Savaşinin bu, en kanli sahnesine ordumuzun en kiymetli ve en büyük kismi iştirak etmiş ve ecdattan miras harp kabiliyetimizin en beliğ ve en şümûllü eser ve semereleri burada inkişaf eylemiştir.

Rakamlardan anlaşilacaği üzere Çanakkale bize çok ağira mal olmuştur. Memleketin uğradiği zararlar ise çok daha aci tablolar ortaya koymuştur.

Bizimle kiyaslanamayacak kadar geniş imkanlara sahip olan müttefik kuvvetlerin zayiati yaninda, bir tek devletin, Türkiye’nin kaybi gerçekten korkunç bir rakama ulaşmişti. Üstelik bu savaşta verdiğimiz şehitlerin büyük bir kismini, memleketin münevver sinifini meydana getiren yedek subaylar teşkil ediyordu. Verdiğimiz on binlerce münevver şehîd, memleketimiz için ileri tarihlerde bile yerinin doldurulmasi imkânsiz ağir bir kayip oldu. O kadar ki Çanakkale’de yedek subay zayiati akillara durgunluk verecek bir dereceyi bulmuş, Doğu Bati kültürlerini toplayan bütün bir genç nesil imha edilmiştir.   2. Abdülhamid Hân’in açmiş olduğu yüksek mekteplerden mezun olan imanli ve kültürlü binlerce genç Çanakkale’de şehit olmuşlardir.

Bunlarin kaybi, memleketimiz için çok büyük zararlara müncer olmuş, yokluklari senelerce hissedilmiş ve yerleri bir türlü doldurulamamiştir

(Milli Gençlik Mecmuasi (Nisan 1977) 148-151.s.)

 

OSMÂN GÂZÎ’NİN VASİYETİ

 

Dâr-i bekâya göçerken Oğlu Orhan Gâzî, Ahî Şemsüddîn, Ahî Hasan Saltuk ve Turgut Alp ve Çandarli Halîl’e şu vasiyyeti yapti: “Benim oğullarima ve dostlarima birinci vasiyetim; dâima gazâ ve cihâd sünnetini ikâme ve Nebî (s.a.v.)’in dînini kuvvetlendirerek devâm ettirmektir. Tam bir kuvvet ve kudretle Nebî (s.a.v.) Efendimizin sancağini Livâ-yi şerîfini yükseltiniz. İslâm’a hizmet âdetini kullanilmaz hâle getirmeyiniz. Çünkü Cenâb-i Hakk, bu zaîf kulunu, beldeleri feth ve İslâmin âdetlerini öne geçirmeğe ve üstün tutmak üzere teyid buyurdu. Bu hânedânda cihâd kanunlarinin ve dîne hizmetin dâimi ve istikrarli olacağini ümîd ederim. Ve Allâh’in va’dlerinden ümid eder ve gelmesini beklerim ki bu gazâ ve cihâd âdeti, Kelime-i Tevhid ve îman işiği haberinin yayilmasi bu beldelerin hudûdlarinin en sonuna kadar götürülür, eriştirilir. Bu hânedânin evlâdindan, torunlarindan, tâbîlerinden, müntesiblerinden her kim bu kavmin yolundan gitmez ve adaletle şerîate hizmet etmezse mahşerde Peygamber (s.a.v.) Efendimizin şefâatlerinden, pederine kavuşmaktan mahrûm ve  uzak kalir. Sonra Orhan Gâzî’ye dönerek:

“Dînî ve dünyevî hâdiselerin, eğlenceye dâir ve ma’nevî taleblerin cümlesinde, amellerinde, işlerinde, her türlü hâl ve fiilerinde dâima Şeri’at-i Mutahharaya uy ve onu uyulacak tek ölçü kabul et.

Mübhem ve meçhûl işlerinde Allâh ve Resûlü (s.a.v.)’in emirlerine ve Şeriât imâmlarinin yol gösterciliği ve sağlam derin ve geniş bilgili âlimlerin sözleriyle amel et ki bu vasiyet hayirlari toplayici ve bütün saâdetleri içine alip kuşatmaktadir.

Adâleti bütün işlerinde esâs kabûl et. Merhamet ve ihsân melekesiyle donan ki bu sultânliğin şereflerindendir. Reise, baş olan kimseye Allâh’in kullarinin, Allâh’in ihsânlarindan nefsine ortak ve hisse sâhibi görmek gerekir. Böyle olursa reis olan kimse Allâh’in dergâhindaki sevgililerden mahbûblardan olur.

Elinin altindaki insanlara, hatta mahlûkata dahî merhamet ve şefkat et. Mücâhidlerin başlarini, idaren altindaki bütün halki ve sana tâbi olanlarin tamâmini ve bütün askerlerini kendi evlâd ve akrabâlarin derecesinde tut, kabul et.

Oğul, ben öldüğüm vakit, beni Bursa’da şol gümüşlü kubbenin altina koyasin. Ve bir kimse sana Allâh’in buyurmadiği sözü söylerse sen onu kabul etme, eğer bilmezsen Allâh ilmini bilene sor.”  dedi ve rahmet-i Rahmâna kavuştu.

(Ziyâ Nûr Aksun, Osmanli Tarihi 1.c., 26.s.)

 

KANUNÎ SULTAN SÜLEYMAN HÂN’IN

TERFİ İSTEYEN BÂLİ BEY’E CEVÂBI

 

Mohaç Meydan muharebesinde, Macar ordusunu arkadan çevirerek onu tamamen mahv eden Semendire sancak beyi Gazi Bâli bey, kendinde mevcud olan ve sancak beylerinin alâmeti bulunan iki tuğ’un üçe çıkarılmasını rica ederek, pâdişâhtan bir tuğ daha istemiştir. Kânunî, Gazi Bâli beye şu cevâbı vermiştir:

“Yadigarım ve Muhterem Lalam Gazi Bâli Bey!

Berhudar olasın, yüzün ak olsun. Bizden bir tuğ dahî arzu eylemişsin. Henüz bir tuğ zamanı değildir. Sana Hazret-i Muhammed Mustafâ (s.a.v.) fetih tuğunu verdik. Bu ihsan üzerine iyilik olmaz. Bunun şükrünü bilip, yerine getiresin. Bilesin ki bey olmak iki kefeli terazidir. Bir kefesi cennet ve bir kefesi cehennemdir. Bir an adâletle hükmetmek, yetmiş yıllık ibâdetten efdaldir. Âhireti hatırdan çıkarmayasın. Serasker olduğun yerlerde ve hükmünün geçtiği mahallerde, zulüm ve düşmanlık etmekten şiddetle sakınasın. Âhirette bize hitâb olunursa, senin yakana yapışırım. “Ol vilâyetleri kılıcımla fetheyledim!” demeyesin. Memleket, Allâh te‘âlâ hazretlerinindir. Sakınıp, nefsine gurur getirmeyesin. Fetholunan kalenin mal ve erzakını hep Beytülmâl için almışsın. Buna rızâ-yi hümâyunum yoktur. Beşte birini alıp, geri kalanını İslâm askerine dağıtasın. İslâm askerinin ihtiyarlarını baba, orta yaşlılarını kardeş ve gençlerini oğul bilesin. Babalara hürmet edesin, oğullara şefkat gösteresin. İslâm askerine hiçbir veçhile zorluk çektirmeyesin. Nimeti bol veresin. Eğer hazînen tükenirse buraya bildiresin ki, sana bir iki bin kese göndermekten aczim yoktur. Halkın fakirlerini, büyük vazifelerle rencide ettirmekten şiddetle kaçınasın ki, bizim halkımızı rahat görüp, küffar halkı imrensinler. Meyl ve muhabbetleri bizim tarafa olsun. Bir kimseyi hizmetinde kullandığın zaman da, sakın evvelki hâline îtimat etmeyesin. Çok kimseler vardır, elinde fırsat olmadığı zamanda zâhidlik ve iyilik yüzü gösterip, eline fırsat geçtiği zaman Firavun ve Nemrud olur. Ol kimseleri tecrübe edip göresin. Eğer evvelki hâli son hâline uygunsa hizmetinde kullanasın.

İmdi, ey Gazi Bâli Bey! Sana dahî nasihatim odur ki; atın yürüğünü, kılıcın keskinini ve beyin bahadırını saklayasın. Allâh te’âlâ hazretleri yolunu açık ve kılıcını keskin eyleye ve seni küffâr-ı hâk-sâr üzerine mansur ve muzaffer eyleye…”

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 11.c. 120.s.)

 

OSMÂNLI’YI MÜKEMMEL VE MUHTEŞEM

YAPAN NEDİR?

 

Buraya kadar gözden geçirdiğimiz müelliflerin bahsettikleri fevkalâde emniyet ve âsâyiş yalnız İstanbul’a veyâhûd büyük şehirlere münhâsır zannedilmemelidir. Köyler ile Türkmen aşîretleri arasında da aynı ahlâk yüceliğinin hüküm sürmesi, aynı emniyeti aynı derecede te’min eden millî bir âmildir. İngiliz Müellif Charles Marc-Farlane “Constantinople et La Turquie” adıyla Fransızcaya tercüme edilen iki ciltlik eserinin 1829 Paris baskısının 1. cilt, 365. sahifesinde bizzat yaşadığı, bir Türkmen kulübesinde geçirdiği geceden şöyle söz eder: “Onları vahşîyâne görmeme rağmen, onlar bana çok nazik davrandılar, ilgi gösterdiler. Bize göre barbar olan bu Türkmenlerin kötü kulübesinde Avrupa’nın en güzel otelinde olduğu kadar emniyyet içinde bulunuyordum.”

  1. Brayer isimli bir Fransız doktoru İstanbul’da yıllarca kalıp çok esâslı tedkîklerde bulunduktan sonra 1836’da Paris’te “Neuf Anneês â Constantinople” isimli iki ciltlik bir eser neşretmiştir. Bunun 1. cild, 196-197. sahifelerinde şu mâlûmatlar vardır:

“Kur’an, dâima kardeşçe geçinilmesini tavsiyye etmekle, az yemeğe, kanâat düstûrunu koymakla, şarab vesâir sarhoşluk veren şeyler gibi insanı baştan çıkaran içkileri ve her türlü hava oyunlarını men’etmekle, kadınların evlerinde oturmalarını, sokağa çıktıklarında örtülere bürünerek çıkmalarını emretmekle cem’iyyet hayatı için meş’ûm bu temâyülleri mümkün olduğu kadar imhâ etmiştir. İşte bundan dolayı İstanbul’un en hareketli sokaklarıyla, en kalabalık mahalleleri gündüz az gürültülü olur ve güneş battıktan biraz sonra da derin bir ıssızlık içinde kalır. Tophâne’nin büyük meydânıyla emsâli yerlerde hangi tabakadan olursa olsun bir Müslümân Türk’ün diğer bir Müslümân Türk’e hiddetle bağırdığı nâdir görülür. Fakat küfrettiği, yakasına yapıştığı ve dayak attığı hiç görülmez.

İhtiyâr bir Türk bir galeyânı birkaç atasözü ve Âyetle derhâl teskîn eder. Düello ve intihârın ne olduğu bilinmez. Avrupa’nın bazı başşehirlerinde birçok polis kuvveti cinâyetleri önleyemez ve cânîleri yakalayamaz. Bu âcizliğe mukâbil İstanbul’da polisin hemen hemen hiçbir işi yok gibidir.”

(İsmâil Hâmî Danişmend, Garb Membalarına Göre

Eski Türk Seciyye ve Ahlâkı, İst. 1961, 12.s.)

 

SULTAN 4. MURAD HÂN

 

Dördüncü Murâd Hân, Arapça ve batı dillerine hâkim olup her türlü memleket meselesine vâkıftı. İlmi ve ilim adamlarını çok sever, fırsat buldukça ilim meclislerine gider, onları teşvik ederdi. Evliya Çelebi ve Kâtib Çelebi gibi âlimler, teşvik ettiği kimseler arasında idi. Kur’ân-ı kerîm okumayı ve ibâdetlerini hiç ihmâl etmezdi. Dedesi Yavuz Sultan Selim Hân gibi o da Hırka-i Saadet dâiresinde Kur’ân-ı kerîm okurdu.

Ömrünü devlete hizmet ve Allâh te‘âlânın emir ve yasaklarına itaatle geçiren bu Türk Hakanı, Ehl-i sünnet düşmanı Acemlerin pek çok iftiralarına mâruz kaldı. Bunlar kendilerinde bulunan zilletleri bu büyük pâdişâha da bulaştırmaya kalkıştılar. İnsanlara zulüm ettiğini ve içki içtiğini söylediler. Halbuki devrin kaynaklarında Murâd Hânın içki içtiğine dâir en küçük bir bilgi yoktur. Birçok tarihçinin Kanunî sonrası en büyük Osmanlı pâdişâhı olarak kabul ettikleri Dördüncü Murâd Hân, hep dedesi Yavuz Sultan Selim Hân’a benzemeye çalışırdı. Birçok vasıfları onunla uyuşurdu. Fakat Yavuz’un sahip olduğu kıymetli devlet adamlarına ve tecrübeye mâlik değildi. Tahta geçtiğinde hazine bomboştu. Vefatında ise, on beş milyon altın olup, gümüş paranın haddi hesabı belli değildi. Avrupa baştanbaşa istihbarat ağı ile örülmüştü. Avrupalıların en gizli sırları, Osmanlı Sarayına gününde ulaşıyor ve ona göre vaziyet alınıyordu.

Sipâhîlerden, zorbalıkla ele geçirdikleri evkâf idaresini ve diğer hükümet hizmetlerini aldı. Sipahileri intizam ve itaat altına alarak, bunların ve bir takım bozguncuların toplandığı yerler olan kahvehaneleri kapatarak asayişi temin etti. Yeniçerilik tahsisatının şuna buna yemlik olması sûistimâlini kaldırarak, yeniçeriliği ıslâh etti. Vefatında içte ve dışta huzurlu ve îtibârlı bir devlet bıraktı.

Sultan Murâd Hanın cesareti, her türlü zorluğa tahammülü, keskin zekâsı, hünerleri, askerî dehâsı, atıcılık, binicilik, silâhşörlükteki başarısı, askerleri ve tebeası tarafından çok takdir ediliyordu. İki yüz okkalık gürzleri kolayca kaldırır, hızla giden iki atın birinden diğerine atlar, attığı ok, tüfek mermisinden uzağa düşerdi. Devrinin bütün silâhlarını en iyi şekilde kullanırdı. Bağdat’ı fethedince, İmâm-ı A’zam (r.a.) ve Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.) hazretlerinin türbelerinin tamirini yaptırdı. Kâbe-i Muazzamayı su basması üzerine; Ankaralı Mehmed ile Rıdvan Ağayı Kâbe-i muazzamayı tamirle vazifelendirdi.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi 13.c. 381.s.)

 

237 YIL ÖNCE HAYALLERİN BİLE ULAŞAMAYACAĞI MUHTEŞEM OSMANLI

 

  1. asırda İngiltere’nin İstanbul sefîrliğinde bulunmuş Türk ve İslâm düşmanı Sir James Porter, Londra’da 1769’da neşredilen ve Fransızca “Observations sur la Religion, les Loix, Le Gurvernement et Les Moeurs des Turcs” isimli kitabın 2. cildinin 53. sahifesinde şu itiraflarda bulunmak zorunda kalmıştır:

“Türkler, ister hırsızlığı insanlığa yakışmayacak menfûr bir hareket sayarak alçaklık ve şerefsizlik addetsinler; ister kanunun pek kahredici şiddetinden hakîkaten yılmış olsunlar, herhâlde şurası muhakkaktır ki, İstanbul’da Türkler tarafından işlenmiş yankesicilik, dolandırıcılık ve soygunculuk vak’aları yoktur. İnsan bu şehirde Bulgarlar’dan sakınmalıdır; çünkü onların ekserisi hîlekâr ve dolandırıcıdır. Bununla birlikte yani bütün bunlara rağmen, İstanbul’da huzur ve emniyyet içinde yaşamak ve evlerin kapılarını hemen her zaman ardına kadar açık bırakmak kabildir.”

  1. asrın başlarında Türkiye’ye gelmiş ve memleketimizle ilgili çeşitli eserler neşreden Fransız A. L. Castellan’ın 1811’de “Lettres Sur Le Grece, L’Hellespont et Constontinople” adıyla neşredilen eserin 2. cild 22. sahifesinde o zamanki Türk Emniyyet ve Adliyesi’nin sür’ât ve şiddetini gösteren misallerin zikrinden sonra şu neticeye varır:

“Bu şiddet misâllerinin cinayet vak’alarını gâyet nâdir bir hâle getirmek gibi büyük bir faidesi vardır. İstanbul’da gündüz olduğu gibi geceleyin de insan hiçbir düzenlenmiş taarruz korkusu olmadan dolaşabilir. Zâten ahâli bilhâssa evlerde hırsızlık vak’aları olmamasına büyük bir dikkatle itinâ gösterir; çünkü öyle bir vak’a cereyan eden sokağın bütün sâkinleri çalınan malın tazmîniyle mükelleftirler.”

Eski Türkiye’de evlerin kapıları her zaman ardına kadar açık bırakılabilir veyâ tahta bir mandalla tutturulurdu. Dükkânlar da aynı vaziyetteydi.

Eski Türkiye’de ender vâki olan zâbıta vak’alarının sorumluları ve suçluları; Rumlar, Bulgarlar ve sonradan bozulan, azan devşirmelerdir.

(İsmail Hâmî Dânişmend, Garb Membalarına Göre

Eski Türk Seciyye ve Ahlâkı, İst: 1961, 11-16.s.)

 

İSTANBUL’UN FETHİNİN GETİRDİKLERİ

 

İstanbul fethedilmekle, Osmanlı devleti toprakları arasında sıkışıp kalan, mevcudiyeti ve siyâseti ile dâima bir tehlike teşkil eden, 1123 yılı İstanbul’da geçen, 1480 yıllık Doğu Roma İmparatorluğuna son verildi. Osmanlı Devletinde yükselme devri başlayıp, cihanşümul hâkimiyet fikri gelişti.

İstanbul, 1457’deki büyük Edirne yangınından sonra başşehir olmuştur. İstanbul’un fethi, Avrupalıları, Balkanları ve hattâ Anadolu’da komşularını yüzlerce yıl Türklere karşı kışkırtan köhnemiş Bizans’ın yıkılmasını sağlamıştır. Ortaçağda Osmanlıları Avrupa’dan sürüp atmak için Haçlı seferleri düzenleyenler, kendi toplulukları üzerindeki tesirlerini kaybettiler. Bu târihten sonra papalar kendi başlarına kaldılar. Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın Rumları, onların Ortodoks kilisesini ve patriğini kendi himâyesi altına alması, onlara esaslı haklar vererek, vicdan serbestliği tanıması, dış âleme de Türklere karşı olan akımları ve Bizans’ı düzeltmeye kalkışma niyetlerini önlemiş oldu. Kilise üzerindeki bu otorite, Osmanlı hudutlarını da taşarak Ortodoks olan bütün kavimlerin Osmanlı Devlet-i Âlîsine dolaylı da olsa bağlanmasına vesile oldu. İstanbul’un fethi; toplam alanı on yedi kilometre kareyi geçmeyen bir şehrin elde edilmesi değil, çağ açan ve bir çağı kapatan büyük hâdisedir. Osmanlı Devletinin çeşitli din ve ırklardan olan insanları idare etmeye başlamasıyla cihânşümûllaştığı bir hâdisedir.

Fetihle İstanbul sefahat yeri olmaktan çıkarılmış, dünyânın ilim ve kültür merkezi hâline getirilmiştir. Devrin ilk, orta ve yüksek dereceli öğretim müesseseleri olan medreseler kurulmuş, bunlarda ilahiyat, hukuk, târih, coğrafya, edebiyat, tıp, güzel sanatlar, matematik, geometri, astronomi, fizik dallarında değerli pek çok kimse yetişmiştir. Osmanlıların her gittiği yerde olduğu gibi, İstanbul’da da kütüphaneler kurulmuştur. En mühimi bu fetihle doğudan batıya ve batıdan doğuya yapılabilecek her türlü askerî harekâta doğrudan müessir bir toprak parçası Türklerin eline geçti. İnsanların en büyük ihtiyacı olan hak şuuruyla adalet nizâmı, Avrupa’da hıristiyan âlemine Türk idaresi sayesinde girdi. İslâm dîninin hak, hukuk ve adalet esasları, güzel ahlâk sahibi müslümanların, İstanbul’da tesis ettiği idare sayesinde sağlam temellere dayandı. Hıristiyanlar, kâdı (hâkim) karşısında hükümdarla gayri müslim bir vatandaşın bile muhakeme edildiğini, İstanbul’un fethinden sonra İslâm ve Türk adaletinin sarsılmaz kaidelerine şâhid oldular.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 10.c. 234.s.)

 

FATİH SULTAN MEHMED HÂN -1

 

Fatih’in vefatı Türk milletini büyük bir üzüntüye gark etti.

Ölüm haberi Roma’ya ulaşınca, İtalya’da toplar atılıp günlerce şenlik yapıldı. Papa bütün Avrupa kiliselerinde üç gün çanlar çaldırdı, şükür âyini yapılmasını emretti.

Fâtih Sultan Mehmed Hân, soğukkanlı ve cesurdu. Bu özelliğinin en güzel misâlini, Belgrad muhâsarası sırasında, askerin gevşediğini gördüğü zaman önlerine geçip düşman hatlarına girerek gösterdi.

Çok merhametli ve müsamahalıydı. Kendisine elli gün mukavemet eden, birçok müslümanın şehid edilmesine sebeb olan İstanbul şehri ve onun sakinleri hakkında gösterdiği merhamet, aklın alamayacağı genişliktedir. Hâlbuki o devir Avrupa’sında muzaffer bir kumandan, zapt ettiği şehrin halkına görülmedik zulüm ve işkence yapmakta kendini haklı görürdü. Fâtih vicdan hürriyetine büyük kıymet verirdi. İstanbul’a girdiği vakit ayaklarına kapanan İstanbul patriğini yerden kaldırmakla âlicenaplığını gösteren cihângîr, şu sözlerle patriği tesellî etti: “Ayağa kalkınız. Ben Sultan Mehmed, hepinize söylüyorum ki: Şu andan itibâren artık ne hayâtınız, ne de hürriyetiniz husûsunda gazâb-ı şahanemden korkmayınız!”

Fâtih, gayri müslim tebaasının din ve mezheplerine asla dokunmadı, herkesi vicdanî inanışında serbest bıraktı. Fâtih, İstanbul’un îmârında ücret karşılığında daha çok Rum esirlerini kullandı. Bu sırada biriktirdikleri paralarla hürriyetlerini satın alma imkânını sağladı. Bu müsâmaha o devir dünyâsının hayâlinden bile geçirmediği bir olgunluk eseriydi.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 7.c. 128.s.)

 

FATİH SULTAN MEHMED HÂN -2

 

Askeri ve siyasi sahada eşsiz bir deha idi. Otuz senelik saltanat devresinde düzenlediği küçük, büyük seferler, memleketin coğrafî işbirliğini sağlamaya dayanır. Bu gayeye ulaşmak için de at geçmez kayalıklardan, geçit vermez nehirlerden geçerek; durup dinlenmeden, kış yaz demeden savaştı. Kumandanlığı ile diplomatlığı dâima berâber hareket ederdi. Hangi devlet üzerine sefer düzenleyecekse, o devletin iç ve dış münâsebetlerini, zaaflarını, kuvvetini, diğer devletlerle olan münâsebetlerini en ince noktasına kadar tetkik eder ve sefere hasmının en zayıf ve kendisinin en kuvvetli zamanında çıkardı.

Câsuslar bulundurduğu gibi, Avrupalı devletlerin Osmanlılarla ilgili hareketleri müzâkere eden bütün meclislerinde geniş bir haber alma teşkilâtına da sahipti. Almanya’da yerlilerden elde edilmiş câsusları da vardı. İtalya ise, son derece gizli ve daimî bir Türk haber alma servisiyle örülüydü. Fâtih’in, bu teşkilâtı sayesinde düşmanlarından günü gününe haberi olur, hareketlerini değerlendirerek tedbirler alırdı.

Osmanlı donanmasının tekâmül etmiş şekilde kurucusu Fâtih’tir. Topçuluğa gerekli ehemmiyeti veren ilk pâdişâhtır. Fâtih’ten önce, top, bütün dünyâda, daha çok sesi ile düşmanı ürkütmek için kullanılırdı. Büyük kaleleri yerle bir edebileceği ve meydan muharebelerinde rol oynayacağı hiç düşünülmemişti. Fâtih, bütün bunları akıl ederek, o târihe kadar görülmeyen sayı ve çapta top yapılmasına yöneldi. Topların balistik ve mukavemet hesaplarını kendisi yaptı.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 7.c. 129.s.)

 

BATILI GÖZÜYLE FATİH SULTAN MEHMED HÂN

 

Büyük devlet ve ilim adamı olan Fâtih, en büyük düşmanlarının gözlerini kamaştıran pâdişâhtır. Eserlerinde ondan takdirle bahsetmişlerdir. Fetih sırasında İstanbul’da bulunan İtalyan Zorzo Dolfin bir keresinde şöyle demiştir:

“Sultan Mehmed, çok az gülerdi. Zekâsı, daimî bir çalışma halindeydi. Çok cömertti. Zevk ve sefâdan uzaktı. Türkçe, Yunanca ve Sırpçayı çok iyi konuşurdu. Her gün bir müddet okurdu. Avrupa’daki bütün devletleri tanırdı. Özellikle İtalya’nın coğrafyasını en ince noktasına kadar bilirdi ve bir Avrupa haritasını yanından ayırmazdı. Askerî ve coğrafî ilimlerle isteyerek meşgul olur, araştırmalar, incelemeler yapardı.

Diğer bir italyan tarihçi Langusto, İstanbul’un fethinden sonra şöyle yazmıştır:

“Sultan Mehmed en çok hârp sanatına meraklıydı. Her şeyi öğrenmek isteyen zekî bir araştırmacıydı. Sefâhat düşkünlüğü olmayıp, kötü âdetleri yoktu. Harem dâiresinde çok az vakit geçirirdi. Nefsine hâkim ve uyanıktı. Her şarta tahammül gösterebilirdi ve bir cihan devleti peşindeydi.”

Alman müsteşrik Franz Babinger, Mehmed-II der Eroberer und seine Zeit Weltenstürmer einer Zeitenwende adlı eserinde şöyle yazmaktadır: “Türk dünyâsı için Fâtih günümüze kadar, bütün imparatorların en büyüğü olup, beşer târihinde başka her hangi bir şahsın kendisiyle mukâyese edilmesi zordur. O Türk milletine, bütün târihinin en harikulade ve en yaklaşılması gayr-i kabil şahsiyet olarak takdim edilmiştir. Batı âleminin mukadderatı, Fâtih Sultan Mehmed’in görünmesiyle sarîh bir şekilde işaretlenmiştir. Kudretli şahsiyeti büyük Avrupa sahalarının dış görünüşünü derinden değiştirmiştir. Ortaçağdan çıkarken insanları ve dünyâyı görüş tarzında, Fâtih’in şahsiyeti, zekaları tesir altında bırakmıştır.”

(Yeni rehber Ansiklopedisi, 7.c. 131.s.)

 

AVRUPA’NIN AMERİKA’NIN HİÇ YAŞAYAMADIĞI VE YAŞAYAMAYACAĞI EMNİYYET VE GÜVENLİĞİN ÜLKESİ: OSMANLI

 

  1. asırda İngiltere’nin İstanbul sefirliğinde bulunmuş Türk ve İslam düşmanı Sir James Porter’in Fransızca “Observations sur la Religion Les Loix, Le Gouvernement et Les Moeurs des Turcs” adıyla tercüme edilen kitabında şu itiraflar vardır:

“Türkiye’de yol kesme, ev soyma, dolandırıcılık ve yankesicilik vak’aları adeta meçhuldür. Harb halinde olsun, sulh halinde olsun, yollar da evler de emindir. Bilhassa ana yolları takib ederek tekmil İmparatorluk arazisini en mutlak bir emniyet içinde baştan başa katetmek her zaman kabildir. Daimi bir seyr ve seferle, yolcu adedinin çokluğuna rağmen vukuatın fevkalade azlığına hayret etmemek kabil değildir. Birçok yıllar içinde ancak bir tek vak’aya tesadüf edilebilir.

Bu emniyet ve korumanın onarlık ve yüzerlik taksimat usulünden doğma ihtimali vardır. Bütün Türk Devleti Âlîsi, bu usule göre, yani her biri kendi sahasında işlenen hırsızlıklar ile cinayetlerden mes’ul sayılacak bir çok dairelere taksim edilmiş olduğu gibi, bu noktada adalet ahkamı da sür’at ve şiddetle tatbik edildiği için zabıta vak’alarının önünü almakta büyük bir dikkat ve itina gösterilmektedir. En ehemmiyetsiz bir şikayet üzerine mes’eleyi tahkik için Bab-ı ali erkanından biri derhal yola çıkarılmakta, alâkadar, inzibat sahası kendini temize çıkarsa bile tahkikat masrafını ödemeye mecbur tutulduğu için Bab-ı ali mümessili son akçesine kadar hepsini tahsil etmeden avdet etmemektedir.

Bununla beraber daha aşağı tabakalara mensub olan Türklerin ceza korkusundan daha yüksek bir sebebden dolayı suç işlemekten çekinmekte olmaları lazım gelir.

Kendi milli kıyafetiyle tek başına seyahat eden bir Frenkle tanıştım: Bu seyyah, İran’a sefer eden Türk ordusunun etrafında ve içinde dönüp dolaşmış da kendisine hiçbir sual sorulmamış ve bir an bile yolundan alıkonulmamış.”

(İsmâil Hâmî Dânişmend, Garb Membalarına Göre Eski Türk Seciye ve Ahlakı, İst.1961, 9-10.s.)

 

FİLİSTİN VE SULTAN 2. ABDÜLHAMİD HÂN

 

Sultan 2. Abdülhamid Hân, siyonizm tehlikesini çok iyi gören devlet adamıdır. Osmanlı tahtına çıkınca ilk icraatı, Filistin’in bütün topraklarını, sarayın (Osmanlı Hânedanının) mülkü hâline getirmek olmuştur. Böylece Filistin’de toprak satışı kesin olarak önlendi. Aynca Filistin’e, 33 senelik saltanatı esnasında tek bir Yahûdînin girmesine izin vermedi. Siyonizm teşkilâtının lideri Dr. Theodor Hertzel, birçok defa saraya ve Babıâli’ye mektup yazdı. İngiltere’nin aracılığı ile Theodor Hertzel ve Haham Moşe Levi, Sultan Abdülhamîd Hân ile görüştüler. Dr. Theodor Hertzel, Sultan İkinci Abdülhamîd Hân’a şu teklifleri sundu:

Filistin’de altın para karşılığı toprak sattığı takdirde:

  1. Yahûdîler, Osmanlının bütün borçlarını ödeyecekler.
  2. Osmanlı Devletine büyük mâlî yardımda bulunacaklar.
  3. Sultan Abdülhamîd Hân’ın siyâsetini Avrupa’da destekleyecekler.
  4. Yahûdîler, Osmanlı Devletinde inşâ edilecek savaş üslerinin parasını ödeyecekler.
  5. Sultan Abdülhamîd Hân’a şahsı için büyük servet verecekler.
  6. Filistin’de kurulacak büyük üniversitede aynı zamanda Türk talebeleri de okuyacak. Tahsil için Avrupa’ya gitmeye lüzum kalmayacak.

Tahsin Paşa’nın hâtıralarına göre, Sultan Abdülhamîd Hân bu teklifler karşısında çok hiddetlendi ve yüksek sesle bağırarak: “Dünyânın bütün devletleri ayağıma gelse ve bütün hazînelerini kucağıma dökseler, size siyonistlik adına bir karış yer vermem. Ecdadımızın ve milletimizin kanıyla elde edilen bir vatan, para ile satılamaz. Derhal burasını terk edin! Defolun!” demiştir. Bu teşebbüsün arkasında İngiltere ve meşhur banker Yahûdî asıllı Roçide bulunuyordu. Tahttan indirildikten sonra, 1909’da, İkinci Meşrutiyet döneminde teşkil olunan Osmanlı hükümetinde, üç Yahûdî veya dönme bakan bulunuyordu. İttihat ve Terakki, azınlıkların da toprak satın alabileceğine dâir kânun çıkarttı. İttihat ve Terakki’nin ihânetlerinden biri de bu idi. Yahûdîler geniş topraklar alarak üzerlerine tapuladılar.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 1.c. 88.s.)

 

YAVUZ SULTAN SELİM HÂN VE ŞAH İSMAİL

 

Akkoyunlu Devletini ortadan kaldıran, Azerbaycan, Irak-ı Acem, Irak-ı Arab ve İran’ı ele geçirerek Ceyhun Nehrine kadar hududunu genişleten Şah İsmail, sünnî Özbekleri de yendikten sonra, Anadolu’ya yönelmişti. Gönderdiği dâî ve halifeleri vasıtasıyla Osmanlı hudutları içinde yaşayan Şiîleri kendisine bağlıyor ve fırsat buldukça da isyanlar çıkartıyordu.

Yavuz Sultan Selim Han topladığı olağanüstü dîvânda, Şah İsmail’in yaptığı saldırıları bir bir anlattı. Dîvânda yapılan uzun müzâkerelerden sonra İran’a sefere karar verildi.

Sefer hazırlıklarını tamamlayan Yavuz, 20 NİSAN 1514’te Üsküdar’a geçerek Orduyu Hümâyun ile İran Seferine çıktı. Şah İsmail, yiğitlik harcı olan er meydanına davet edildi. Meydana çıkmayınca, Safevî topraklarına girildi. Şahın, Sultan Selim Hâna karşı ülkesini müdâfaa etmemesi üzerine ikinci bir nâme gönderildi. Bu nâmede; Osmanlı ordusunun uzun bir yoldan gelip epeyden beri muharebe için ordu aramasına rağmen meydana çıkan olmadığı, pâdişâhların ellerindeki memleketlerin nikâhlıları olduğu, erkek ve yiğit olanın onu nâmahreme dokundurtmayacağından bahsedilerek, miğfer yerine yaşmak, zırh yerine çarşaf giymesi tavsiye edildi. Kadın elbiselerinden hırka, şal ve çarşaf gönderildi. Osmanlı ordusunun aylardır yolda bulunması, sefer güzergâhını Safevîler çekilirken tahrip etmesi, Şah İsmail’in ajanlarının faaliyetleri, Yeniçeriler arasında hoşnutsuzlukların çıkmasına sebep oldu. Çadırına ok atacak kadar ileri gidildiğinde askere verdiği nutuk harp psikolojisinin şaheserlerindendir. Bu nutukla; Hedefe daha varılmadığını, seferden asla dönülmeyeceğini, cihad için çıkılan bu seferden hâtûnlarını düşünenlerin dönebileceğini, yiğit olanın gelmesini isteyip, tek başına da olsa gideceğini, bütün heybet ve azametini göstererek, gür sesiyle söyledi. l. Selim Hânın nutku asker arasında çok tesirli oldu ve ordu onu takip etti. Bu arada Sâfevî ordusunun Çaldıran Ovasında olduğu haberi alındı.

Sultan Selim Hân kumandasındaki Osmanlı ordusu ile İran Şahı İsmail-i Sâfevî kumandasındaki Sâfevî ordusu, 23 AĞUSTOS 1514 târihinde Çaldıran Ovasında muharebeye tutuştu. Şah İsmâil-i Sâfevî tâhtını, tacını ve hanımını muharebe meydanında bırakarak, kaçtı.           (Yeni Rehber Ansiklopedisi, 20.c. 188.s.)

 

KOSOVA ZAFERİ VE 1. MURAD HÂN (HÜDÂVENDİGÂR)

 

Bulgaristan harekâtını muvaffakiyetle tamamlayan Vezîriâzam Ali Paşa, Yanbolu’ya gelen Sultan Murâd Hân ile görüşerek, durumu arz etti. Durum değerlendirmesi yapılıp ordu süratle Priştine’ye doğru harekete geçti. Yollarda yerli ahâlinin mal, mülk, can ve ırzına karşı hiç bir tecâvüz yapılmadan Kosova’ya gelindi. Yağma ve tahribatın yapılmaması, Balkan milletlerini Osmanlının güzel ahlâkına ve adaletine hayran bıraktı. Üsküp ile Priştine arasındaki Kosova’da müttefik Haçlı ordusuyla karşılaşılıp muharebe nizâmı alındı. 8 AĞUSTOS 1389 muharebe öncesi Kosova’da şiddetli fırtına vardı ve o gün Berât Gecesiydi. Akşam çadırına çekilen Sultan Murâd Hân, Berât Gecesini ihya edip namaz kıldı. Kur’ân-ı kerîm kıraat ettikten sonra, seccadesinin üzerinden kalkmadan târihe geçen şu duayı okudu: “Ey Rabbim! Bu fırtına, şu âciz Murâd kulunun günahları yüzünden çıktıysa, masum askerlerimi cezalandırma. Onları bağışla… Allâhım… Onlar ki, buraya kadar, sâdece senin adını yüceltmek, İslâm dînini kâfirlere duyurmak için geldiler. Bu fırtına âfetini, onların üzerinden def eyle… Senin şânına lâyık bir zafer kazanmalarını nasip eyle. Onlara öyle bir zafer kazandır ki, bütün Müslümanlar bayram ede… Müslümanları mansûr ve muzaffer eyle. Ve dilersen o bayram gününde şu Murâd kulun sana kurbân olsun… Önce beni gazi kıldın, sonra şehit et…”

Fırtına dinip, 9 AĞUSTOS 1389 günü yapılan Kosova Meydan Muharebesinde Birinci Murâd Hân büyük bir zafer kazandı. Sırp Devletinin yıkılıp, Balkanların Türk hâkimiyetine geçişini sağlayan Kosova Zaferinden sonra, Sultan Murâd Hân, devrin an’anesince muharebe meydanını dolaşmaya başladı. Bu sırada Miloş Obiliç adında yaralı bir Sırp asilzadesi tarafından hançerlenerek şehit edildi. İslamın cihâd emrini yerine getirmek ve Osmânlı’nın şânını yükseltmek için, târihî kaynaklarda otuz yedi gaza yaptığı yazılır.                    (Yeni Rehber Ansiklopedisi, 13.c. 373.s.)

 

A.B.D.’NİN, TARİHİNDE YABANCI DİLDE

İMZALADIĞI TEK ANTLAŞMA

 

1776’da İngiltere’den istiklâlini kazanan A.B.D. 1783 den itibaren Avrupa ölçülerine göre mütevazı’ de olsa, denizlerde bayrak gezdirmeye başladı. Daha 25.7.1785’de, Cadiz açıklarında bir A.B.D. gemisi, Cezayir korsanlarınca zabtedildi. Boston limanına bağlı Kaptan Isaak Stevens’in Maria’sı idi. Az sonra Philadeiphia’ya bağlı Kapdan O’Brien’ın Dauphin’i ayni akıbete uğradı, Cezayir’e getirildi. 1793 ekim ve kasım aylarında 11 A.B.D. gemisi daha Türk korsanlarınca zabtedildi. Kongre, Türk korsanlarına karşı koyacak güçte kalyonlar inşâsı için Başkan George Washington’a 688.888 altın dolar harcama yetkisi verdi (27.3.1794).

Ancak Cezayir’le başa çıkacak bir donanma yapmak uzun vadeli idi. Washington, Cezayir’le temas etti. 21 Safer 1210 (5.9.1795) muahedesi Türkçe ve 22 maddedir: A.B.D., Cezayir’e defaten 642.000 altın dolar ve her yıl 12.000 Osmanlı altını ödeyecekti. Buna karşılık Cezayir’deki Amerikan esirleri serbest bırakılacak, Cezayir, gerek Atlantik, gerek Akdeniz’de hiç bir Amerikan gemisine dokunmayacaktı. Muahedeyi George Washington ve Beylerbeyi Hasan Paşa imza ve tasdik ettiler. Bu vesika, A.B.D.’nin 2 asrı geçen târihinde, yabancı dille (İngilizce olmayan) imzâladığı tek muahededir. Aynı zamanda A.B.D.’nin tarihi boyunca yabancı bir devlete vergi (Türkçe metinde: Seneviyye) ödemeyi kabul ve taahhüd ettiği tek anlaşmadır.

1785’de ilk A.B.D. teknesi, İstanbul’a, 1800 sonbaharında da George Washington fırkateyni Cezayir limanına dostluk ziyaretleri yaptı. Kaptan William Bainbridge’in idaresindeki G. Washington fırkateyni, Cezayir’den İstanbul’a geldi. Bu Amerikan gemisiyle Cezayir beylerbeyi Osmânoğlu Mustafa Paşa, Üçüncü Selim’e 2 arslan, 2 pars ve başka hediyeler göndermişti. Kapdân-ı Derya Dâmad Küçük Hüseyin Paşa, bu yeni devletin kaptanı ile konuşmak istedi. Deniz albayı Bainbridge’i kabul ve iltifât etti (Thomas Harris, Life and Services of Commodore William Bainbridge, Philadelphia 1837, 45-61.s.)

(Yılmaz Öztuna, Osmanlı Tarihi, 135-136.s.)

 

MALAZGİRT MEYDAN MUHAREBESİ

 

Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Alparslan ile Bizans İmparatoru Romen Diojen kuvvetleri arasında 26 AĞUSTOS 1071 târihinde Doğu Anadolu’da Malazgirt Ovasında meydana geldi. Bu muharebe, dînî, millî, siyâsî, askerî neticeleri ve Türk-İslâm târihinin en büyük zaferlerinden biri olması bakımından önemlidir.

Alparslan, muharebe azmiyle ordugâh kurarken, önceden düşmanla döğüşeceğini Bağdat’taki Abbasî Halifesine bildirip dua talebinde bulundu. Büyük Sultan, savaş başlamadan evvel, Halife El-Kâim (1031-1075)in gönderdiği İbnü’l-Mahleban’ı, değerli komutanlarından Sav Tigin’le birlikte Diojen’e elçi gönderdi.

Sultan Alparslan’ın heyeti, 25 AĞUSTOS 1071 sabahı Bizans ordugâhında hafife alınıp, hakarete uğradı. Diojen heyet başkanına; “Kışlamak için İsfehan’ın mı, yoksa Hemedan’ın mı daha iyi olduğunu” sordu. Sulh teklifini şiddetle reddedip; “Sultânınıza söyleyiniz; kendileriyle müzâkerelerini Rey’de yapacağım, ordumu İsfehan’da kışlatıp, Hemedan’da sulayacağım” dedi. Heyet başkanı da, Diojen’e; “Atlarınızın Hemedan’da kışlayacaklarından ben de eminim, fakat sizin nerede kışlayacağınızı bilemiyorum.” diyerek gereken karşılığı verdi.

Selçuklu Sultanı Alparslan, âlim ve devlet adamlarının tavsiyesiyle, muharebeyi Cuma günü yapmayı tercîh etti: 26 AĞUSTOS Cuma günü askerlerini toplayan Alparslan atından inip secdeye vardı; “Yâ Rabbî! Sana tevekkül ediyor, azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve Senin uğrunda cihâd ediyorum. Yâ Rabbî niyetim hâlistir. Bana yardım et; sözlerimde hilaf varsa beni kahret” diye dua etti. Sonra askerlerine dönerek; “Burada Allâh te’âlâdan başka bir sultan yoktur, emir ve kader O’nun elindedir. Bu sebeple benimle birlikte cihâd etmekte serbestsiniz.” dedi. Askerler coşarak şevke geldiler ve hep bir ağızdan; “Asla emrinden ayrılmayacağız.” mukabelesinde bulundular. Cuma namazından sonra başlayan muharebede Sultan Alparslan, fevkalâde bir taktik uyguladı. Bozkır çevirme hareketiyle, Türk ordusu hilâl şeklinde yayıldı. Bizans ordusunda Türklerin ok, gürz ve kılıcından kurtulanların, akşam teslim olmaya can attıkları görüldü. Cengâverliğine rağmen hiçbir şey yapamayan mağrur Bizans imparatoru Diojen, yaralı halde bütün maiyeti ile beraber esir edildi.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 13.c. 194.s. )

 

SULTÂN 2. ABDÜLHAMÎD HÂN’IN

ALTYAPI HİZMETLERİ

 

Sultan Abdülhamîd zamanında: Her vilâyette mektepler, hastaneler, yollar, çeşmeler, yapıldı.

1886’da Terkos Suyunu İstanbul’a getirtti. 1890’da Bursa demiryolu, 1891’de Yafa – Kudüs demiryolu ile Ankara demiryolu yapıldı.

Yine 1892’de Hamidiye Kâğıt Fabrikası, Kadıköy Havagazı Fabrikası ve Beyrut Limanı Rıhtımını yaptırdı.1893’te Küçüksu Barajı ve Manastır – Selanik demiryolu yapıldı. 1894’te Şam-Horan demiryolu ve Eskişehir – Kütahya demiryolu yapıldı.

1895’’te Beyrut-Şam demiryolu, Darülaceze binası, mum fabrikası, Afyon – Konya demiryolu, Sakız Limanı Rıhtımı, İstanbul – Selânik demiryolu yapıldı. Ereğli kömür ocakları çalıştırıldı. 1896’da Tuna Nehrinde Demirkapı Kanalını, Kapalıçarşı tamirini yaptırdı.

1900’de Medîne-i Münevvereye kadar telgraf hattı yaptırdı. 1902’de Hamidiye Hicaz demiryolu Zerka’ya kadar işledi. Kâğıthane’deki Hamidiye suyu İstanbul’a getirildi.

1904’te Bingaziye telgraf hattı yapıldı. 1905’te İstanbul-Köstence kablosu döşendi. Haydarpaşa İstasyon Binası yapıldı.

Abdülhamîd Hân, İstanbul – Eskişehir – Ankara ve Eskişehir – Adana – Bağdad ve Adana – Şam – Medîne demiryollarını yaptırdığı zaman, başka memleketlerde bu kadar demiryolu yoktu.

Harp gücünü kaybetmiş olan eski gemileri Haliç’e çekip Avrupa’da yapılan üstün evsâflı kruvazörler, zırhlılar ile donanmayı kuvvetlendirdi. Askeri, subayı öyle şerefli olmuştu ki, bir kahvenin önünden bir binbaşı geçerken, kahvede oturanlar ayağa kalkarak saygı gösterirlerdi. Öyle bereket vardı ki, bir binbaşının evinde pişen yemekten, bir mahalle fakirlerinin karnı doyardı. Bütün millet, sivil, asker, herkes birbirini severdi.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 1.c. 89.s.)

 

EMNİYET VE HUZUR ÜLKESİ OSMANLI MEMLEKETİ

 

Prut seferinde bulunmuş meşhur seyyah A. de la Motreye “Voyages en Europe, Asie et Afrique” ismindeki seyahatnamesinde şu kayıtlar vardır: “Hırsızlara gelince bunlar, İstanbul’da son derece nadirdir. Ben takriben on dört sene Türkiye’de kaldım. Bu müddet zarfında bir hırsızın cezalandırıldığını işitmedim. Yol kesen haydutların cezaları şiddetlidir. Ben bu on dört sene zarfında sadece altı haydudun cezalandırıldığını işittim ki bunların hepsi Rum milletindendi. Türkiye’de yankesecilik yoktur; böyle bir şeyin ne olduğu bilinmez bile. Onun için ceplerin el çabukluğundan korkusu yoktur.”

III. Ahmed Hân devrinde Türkiye’ye iltica etmiş Fransız General Comte de Bonneval’in “Anecdotes ve’nitiennes et Turques ou Nouveaux Me’moires du Comte de Bonneval” adındaki eserinde bir mukayese yapılır: “Haksızlık, faizcilik, tefecilik, inhisarcılık (tekelcilik) ve hırsızlık gibi suçlar Türkler arasında adeta meçhul cinayetlerdir. Hasılı ister vicdani, ister bir akideden (imandan), ister ceza korkusundan doğmuş olsun, o kadar dürüstlük gösterirler ki insan, çok defa Türklerin doğruluklarına hayran kalır. Bu memlekette yaşayan hıristiyanlar ve bilhassa Rumlar öyle değildir. Sık sık çarptırıldıkları cezalara rağmen bunlar hıristiyanlığın safvetini ihlal eden bir ahlaksızlık içinde yaşarlar. Türk adliyesinin salahiyyet dairesine dahil olmayan Frenklere gelince; ben kendimi onların harekatı hakkında mutlak bir sükut ile mükellef biliyorum. Bu mevzuun tedkiki pek eğlenceli olabilirse de bu hususta ağzımı açmamayı tercih ederim.”

Şiddetli bir Türk ve İslam düşmanı olan Avukat Guer’in “Moeurs et usages des Turcs” isimli eserinde de şu itiraf vardır: “Gerek İstanbul’da gerek Osmanlı’nın bütün şehirlerinde hüküm süren emniyet ve asayiş, hiçbir tereddüde imkan bırakmayacak şekilde isbat etmektedir ki Türkler, hiçbir zaman görülmemiş bir derecede medenidirler. Uzun zamandır itham ettiğimiz barbarlıkla(!) hiçbir alakaları yoktur.”

(İsmail Hâmî Dânişmend, Garb Membalarına

Göre Eski Türk Seciye ve Ahlakı, İst. 1961, 8-16.s.)

 

ZÂBITA VAK‘ALARI OLMAYAN MEMLEKET OSMANLI ÜLKESİ

 

Anadolu ile İstanbul havâlisinde zâbıta vak’aları olmamıştır. Bu sahada, ender olarak vukua gelen zabıta vak’alarının umumiyetle Hıristiyan unsurlar ve bilhassa Rumlar tarafından tertib edildiği tesbit olunmuştur. 17. asrın ortalarından 19. asrın sonlarına kadar vaziyeti tedkik etmiş olan garp seyyahları ile araştırmacılarının ifadeleri, bu hususta hiçbir tereddüde imkan bırakmayacak kadar açık ve kat’idir.

Fransız seyyahı Du Loir, seyahat intibalarını 28 KASIM 1639-13 HAZİRAN 1641 arası memleketine gönderdiği on mektupta ifade etmiş ve bunlar 1654’te “du Les Voyages du Sleur Loir” ismiyle Paris’te bir seyahatname halinde neşredilmiştir. Bu eserin 188. sahifesinde şöyle denilir: “Bu memlekette hemen hiçbir cinayet vak’ası duyulmaz. Eğer bir iki fevkalade vak’a zuhur edecek olursa onlar da ani bir feveran neticelerinden veyahud yol kesen haydutların eşkıyalıklarından ibarettir.”

Frahsız seyyahlarından Grelot’nun “Relation Nouvelle d’un voyage de Constantinople” isimli 1680’de Paris’te neşredilmiş seyahatnamesinin 236. sahifesinde şu mühim kayıt vardır: “Vaktiyle Romalıların yaptığı gibi halkın hamama gidebileceğini ilan eden çan sesine lüzum yoktur. Türk hamamları, sabahın dördünde açılır, akşam saat sekize doğru kapanır. Bu müddet zarfında hamamda hiçbir gürültü ve kavga olmaz. Hiçbir kimsenin elbisesi ve para kesesi çalınmaz. Latin şairi Ovide’in elbiselerini muhafaza için kapıda beklemesini istediği bekçiye de hacet kalmaz.”

1872’de İstanbul’a gelmiş Fransız yazarlarından Paul Eudel Constantinople, Smyrne et Athenes isimli 1885’te neşredilmiş seyahatnamesinin 190. sahifesinde şöyle bir itirafta bulunur: “İnsana heyecan veren ulvi bir adet mucibince camiler, seyahate çıkacak kimselerin her türlü ticari senedlerini ve eshamiyle kıymetli eşyalarını emanet olarak bırakmalarına her zaman amade bulunur. En eski devirlerden beri bu emanetlerden herhangi bir şey çalınmamıştır. Bizim memleketlerde hırsızların bu kadar insaflı davranacaklarını te’min edemem.”

(İsmail Hâmî Dânişmend, Garb Membalarına Göre

Eski Türk Seciye ve Ahlakı, İst. 1961, 8-16.s.)

 

ÇAĞININ EN BÜYÜK MATEMATİKÇİLERİNDEN İBN-İ HAMZA MAĞRİBÎ

 

Osmanlılar zamanında yetişen matematik âlimidir. İsmi, Alî bin Vali bin Hamza olup, İbn-i Hamza adıyla meşhur oldu. On altıncı asırda yaşayan, doğum ve vefat tarihleri belli olmayan İbn-i Hamza Mağribi, aslen Cezayirlidir. Hayatı hakkında çok az bilgi olan İbn-i Hamza, bir müddet İstanbul’da kaldı. Bu zaman zarfında ilim öğrenip icazet (diploma) aldıktan sonra çeşitli medreselerde müderrislik yaptı. Fevkalade güzel Türkçe öğrenen İbn-i Hamza, İstanbul’dayken Tuhfetü’l-A’dad li-Zevi’r Rüşdi ve’s-Sedad adlı matematik ve cebire dair meşhur eserini o devrin Türkçesiyle hazırladı.

İbn-i Hamza, çalışmalarında özellikle sayısal ve geometrik süreklilikler ve uygunluklar konusu üzerine ağırlık vermiş ve logaritma ilminin gelişmesindeki temel konularda başarılı olmuştur. Bu çalışmalarında sayısal süreklilikler ile geometrik süreklilikler arasında bağlantı kurmuş ve ikisini birbirine tatbik etmiştir. Böylece o, logaritmayı geliştirmede hakiki öncü sayılmaktadır.

İbn-i Hamza, muhtelif ilim dallarında çalışmış olmakla beraber, özellikle matematik alanında mütehassıs olmuştur. Bu çalışmalar; onu çözülmesi güç problemlerin hallini kolaylaştıran logaritmanın temel bilgilerini bulmaya sevketmiştir. Batı ilim adamları, John Hagien’i logaritmanın kurucusu olarak ortaya atarlarsa da, çalışmalarından ve eserlerinden İbn-i Hamza’nın modern logaritmanın kurucusu olduğu görülür. Logaritmanın esaslarını ortaya koyan Sinan bin Feth el-Harrani ve İbn-i Yunus es-Sadefi el-Mısrî, İbn-i Hamza’nın hocalarıdır. İbn-i Hamza bu âlimlerden öğrendiklerini sistematize etmiş ve bu alanda yeni keşifler yapmıştır.

(İslam ve İlim, 17)

 

SULTAN 2. ABDÜLHAMİD HAN’IN

EĞİTİME VERDİĞİ EHEMMİYET

 

Sultan Abdülhamîd Hân zamanında: Her vilâyette mektepler, hastaneler, yollar, çeşmeler, yapıldı, Viyana’dan başka bir yerde eşi bulunmayan modern bir tıp fakültesi açıldı. 1876’da Mekteb-i Mülkiyeyi yaptırdığı gibi 1879’da da bir müze yaptırdı. 1880’de Hukuk Mektebi ve Divân-ı Muhasebatı (Sayıştay) kurdu. Beyoğlu Kadın Hastanesini yaptırdı. 1881’de Güzel Sanatlar Akademisi, 1883’te Yüksek Ticaret Mektebi, 1884’te Yüksek Mühendis Mektebi ve Yatılı Kız Lisesi açıldı. 1886’daTerkos Suyunu İstanbul’a getirtti ve Mülkiye Lisesini açtı.

1889’da Bursa’da İpekçilik Mektebini yaptırdı. 1891’de Halkalı Zirâat ve Baytar Mektebi ile Kağıthane’de bir poligon kurdurdu. 1890’da Bursa Aşiret Mektebini yaptırdı. 1891’de Üsküdar Lisesi ve Rüşdiyye Mektebleri, yine 1894’te Hamidiye Yüksek Ticâret Mektebi, şimdiki İstanbul Lisesi yapıldı.1896’da Akıl Hastanesi, 1902’de Mâden Arama Mektebi, Şam’da Tıbbiye-i Mülkiye yapıldı. Haydarpaşa’da 1903’te Askerî Tıbbiye Mek-teb-i Şahanesi, 1904’te Dilsiz ve Sağırlar Mektebi açıldı. Din bilgileri fen ve edebiyat ile ilgili pek çok kitap bastırdı. Köylere kadar kurslar açtırdı. Parasız kitaplar gönderdi.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 1.c. 89.s.)

LİDER NASIL OLMALI

 

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyete göre Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Biz, dünyâda ümmetlerin sonuncusuyuz. Âhirette ise, her ümmetin önüne geçeceğiz, (cennete her ümmetten önce biz gireceğiz). Bu itibarla bize itaat düşer. Bana itaat eden, gerçekte Allâh’a itaat etmiş ve bana karşı gelen, gerçekte Allâh’a isyan etmiş olur. Benim tayin ettiğim âmir’e itaat eden bana itaat etmiş ve ona karşı gelen, bana isyan etmiş olur. Bir lider, (müslümânları korumakta) kalkan gibidir. Onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur. Eğer o lider Allâh’ın emir ve yasaklarına göre hareket eder ve adalette bulunursa, bundan dolayı ona sevâb vardır. Eğer böyle hareket etmezse, günâhı kendisine ait olur.”

(Zübdetü’l Buhârî, 372.s.)

 

SULTÂN BÂYEZİD-İ VELÎ VE YAVUZ SULTÂN SELİM HÂN’A YAPILAN İFTİRALARA CEVÂB

 

Kızılbaş mes’elesini kökünden halle muktedir tek şahsiyyet Şehzâde Selim idi. 24 NİSAN 1512’de II. Sultan Bayezid, oğlu Selîm nâmına tahttan feragat ettiğini resmen bildirdi. 5 gündür İstanbul’da bulunan Selim halkın bitmek tükenmek bilmeyen tezâhürlerine muhâtab olmuştu.

Sultan Selim hasta babasının elini öptü ve tahta oturdu. Selim, babasının, şimdi İstanbul Üniversitesi Merkez Binası olan, Fatih’in yaptırdığı eski sarayda ikâmetini istiyordu. Fakat Sultân Bâyezid, Dimetoka Sarayına çekilmek arzusunu gösterdi. Sultân Selim bunu kabul etti. Uzun zamandır tahtan ayrılmağı düşünen II. Bâyezid, Dimetoka sarayı Hümâyunu tamir ettirmişti. Emrine verilen Rumeli beylerbeyi Yunus ve Kâsım paşalarla seyâhat hazırlığı yaptı. Kendisine kalabalık bir maiyet refâkat edecekti.

24 NİSAN’da Sultân Selim cülûs merâsimi için Topkapı sarayına giderken Sultan Bâyezid de eski saraya çekilmişti. Sultan Selim, babasını eski sarayın kapısına bizzat götürmüştü. II. Bâyezid, 11 gün sonra Dimetoka’ya hareket etmek üzere eski saraydan ayrıldı. Vezir Yunus ve Deftardâr Kâsım Paşalarla seyahate çıkan Sabık Hakan’ı, Sultan Selim yürüyerek uğurladı. Hasta olan II. Bâyezid ata binememiş, taht-ı revanla gidiyordu. Bir kaç kere Sultan Selim’e, artık geri dönmesini söyledi. Sultân Selim, İstanbul surlarına varınca atına bindi. Bir müddet de atlı olarak babasının taht-ı revânı yanında gitti. Bu sıralarda Sultân Bâyezid oğluna devlet işleri üzerinde mühim nasihatlerde bulunuyordu. Nihayet Sultân Selim, babasının hayır duasını rica etti. Oğluna dua eden Sultân Bâyezid elini öptürerek vedâ etti. Her ikisi de ağladı. Maiyetlerinde bulunanlar da çok üzgündüler. Türk tarihinin bir sayfası kapanmıştı, yeni bir sayfa açılıyordu. Sultân Bâyezid, Dimetoka’ya varamadı. İstanbul’dan hareketinden 1 ay 2 gün sonra, 26 MAYIS 1512’de Edirne’nin Hafsa kasabasının Abalar köyünde irtihâl etti.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, 3.c., 204-202.s.)

 

SULTAN ABDULHAMİD HÂN VE DÜYÛN-İ UMÛMİYE

 

Osmanlı Devleti, Sultan İkinci Abdülhamid Hân zamanına geldiğinde, ağır dış borçlar altında ezilme mevkiindeydi. Akıllı tedbirlerle belli bir zaman içerisinde bu borçlar ödenebilirdi. Lâkin 93 Harbi (1877-78) hezimeti, devleti iflâsın eşiğine getirdi. Devlet, en verimli topraklarını kaybetti. Akın akın gelen göçmenlerin sayısı bir milyona ulaştı. Bu kadar göçmeni bir yıl içinde rahata kavuşturmak çok zordu. Bu arada, Rusya’ya ağır tazminat ödeme mecburiyetiyle karşı karşıya kalındı. Rusya Ağrı kendilerine bırakıldığı takdirde, tazminât hakkından vaz geçebileceğini teklif etti ise de, Sultan Abdülhamîd Hân bu teklifi kesinlikle reddetti. Eğer Sultan Abdülhamîd Hân Ayastefanos antlaşmasındaki tazminatı, Berlin muahedesi ile düşürmemiş olsaydı, devlet daha o sırada batabilirdi. Ordunun durumu ise perişan bir vaziyetteydi. Emperyalist Avrupa devletleri yıllardır peşinde koştukları emellerine ulaşmak üzereydi. Onlar dış baskıların çemberi içerisinde sıkışan Osmanlı’yı borç bataklığı içinde boğmak istiyorlardı. İşte II. Abdülhamîd Hân’ın devraldığı mâlî durum bu idi.

1875 yılında borçları ödeyebilmek için rüsûm-ı sitte idaresi faaliyete konuldu ise de, bu idare şekli, Avrupalı alacaklıları memnun etmedi. Neticede Tevhîd-i Düyûn yapılması kararlaştırıldı. Böylece bütün dış borçlar birleştiriliyordu. Devletin bâzı mallar üzerinden aldığı gelir bundan böyle Türkiye Mâliye Nezâreti tarafından değil, ancak Düyûn-i Umûmiye tarafından tahsil edilecekti. Düyûn-i Umûmiyenin yetkisine bırakılan gelirler şunlardı: Tütün, tuz ve ipek vergi gelirleriyle, damga pulu ve balık resimleri. 3 EKİM 1880 yılında Muharrem kararnamesi İstanbul’daki büyük devletlerin elçilerine tebliğ edildi. Düyûn-i Umûmiye ile Türkiye rahat bir nefes almış ve borçlarını ödemeye başlamıştı. Bu târihte devletin dış borçlarının toplam faizleri ile birlikte 280 milyon tutarındaydı. Rusya’ya harp tazminatı ise, bu hesabın dışında kalıyordu. Muharrem kararnamesi ile bu borçlar 117 milyona kadar düşürüldü. Bu muazzam başarı Sultan Abdülhamîd Hânın şahsî kabiliyeti ve akıllı siyâseti sâyesinde sağlanmıştı.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 1.c. 100.s.)

 

 

 

 

OSMANLIDA İLK DENİZALTIYI YAPAN

İBRAHİM EFENDİ

 

Lâle Devri’nin bütün haşmetiyle hüküm sürdüğü yıllardı, tarih 1719’un 3 ARALIK’ını gösteriyordu. Zamanın padişahı III. Ahmed, şehzâdelerinin sünnet düğünlerini yaptırıyordu.

Denizin yüzü rengârenk kayıklarla dopdoluydu. Padişah, vezirler ve şehzadeler, Aynalıkavak’taki sahil sarayında heyecanla gösterileri seyrediyorlardı. Birdenbire denizden koca bir timsahın çıktığı görüldü. Kayıkçılar arasında bir gürültü koptu. Canavar, üç çifte kayık büyüklüğündeydi. Üst çenesini açıp kapayan, sağa sola hareket eden bu timsahın denizde işi neydi?

Timsahın, Aynalıkavak sarayına doğru yaklaşması, Padişah ve beraberindekileri daha da heyecanlandırmıştı. Sarayın önüne kadar geldiğinde gördüler ki, timsaha benzeyen bu yaratık, timsah şeklinde bir denizaltı gemisinden başka bir şey değildi.

Saray önlerinde ağır ağır denize gömülen denizaltı bir saat kadar sonra su yüzüne çıktı. Kocaman ağzı açıldı. Timsahın ağzından rengârenk elbiseler giymiş delikanlılar çıktı.

Seyyid Vehbi’nin “Sürname-i Hümayun”unda anlattığı bu hadise, bize Osmanlılar’da denizaltıların ilk denemelerinin başarıyla gerçekleştirildiğini göstermektedir.

Aslında timsah, eğlencelik olsun diye yapılmıştır. Mimarı ise tersane başmimarı (gemi inşaat mühendisi) İbrahim Efendi idi.  Başmimar İbrahim Efendi şüphe yok ki bunu çok ince matematik hesaplar içinde planlamış ve gerçekleştirmiştir. Fakat ne yazık ki İbrahim Efendi’nin bu mevzudaki bilgisi daha sondakilere aktarılamadı, geliştirilemedi; onun ölümü ile tarihe gömüldü. Tarihçi Bahaeddin ilk denizaltı gemisinin 1150 tarihinde Akka kuşatması sırasında kullanılarak, Müslümanların şehre girdiğini kaydetmektedir. Bu durumda, Mimar İbrahim Efendi de Osmanlılar’da ilk denizaltıyı yapan kişi olmaktadır.

(İslam ve İlim, 104.s.)

HİCRET-İ NEBEVÎ (S.A.V.)’İN

YILBAŞI OLARAK KABÛLÛ

 

Muharrem, Hicrî senenin ilk ayıdır. Hicrî târih, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in, Mekke’den Medîne’ye hicretleriyle başlar.

Hz. Ömer (r.a.) zamanından mukaddem (önce) Arabistân’da bir târih-i mahsûs (husûsî bir târih) yoktu. Bir def’a Ka‘b bin Lü’eyy’in vefâtı ve daha sonra Fil hâdisesi, târihe mebde’ (başlangıç) olarak kabûl olunmuştu. Hicretin 21. senesinde Hz. Ömer (r.a.)’e, üzerinde Şa’bân ayı yazılı bir sened getirilmişti. Hz. Ömer (r.a.), “Bu senedi, geçen senenin Şa‘bân’ı mı yoksa sene-i hâliye (bu senenin) Şa‘bân’ı mı olduğunu” sordu. Bu sırada, Hz. Ömer (r.a.), Yemen vilâyeti mâl emîni Ya’lâ bin Ümeyye (r.a.)’den günü, ayı, yılı yerli yerinde düzgün yazılar almağa başlamış; bu şekil, Hz. Ömer (r.a.)’in çok hoşuna gitmişti. Bu da, Muharrem’in ilk günü ile, Hicrî târihin başlangıcına vesîle olmuştur.

Bunun üzerine Meclis-i Şûrâ toplanarak Hz. Alî (k.v.)’in tavsiyesi üzerine Hicret-i Muhammediyye (s.a.v.)’in târihe mebde’ (başlangıç) olması, ittifâk-ı ârâ (re’y birliği) ile kabûl edildi.

İslâm târihinde en mühim bir hâdise olan Hicret-i Nebevî (s.a.v.)’de Hz. Ebû Bekir (r.a.) âilesinin şerefli ve büyük hizmetleri vardır. Hicret-i Peygamberî (s.a.v.), târihin seyrini değiştiren mühim bir hâdisedir. İslâm güneşinin Medîne-i Münevvere ufuklarında bütün meş‘aleleriyle parlayarak, arzın her tarafını aydınlatmağa başlaması bu hicretten sonra başlar.

Bu feyizli ve bereketli günün, her müslümân tarafından kutlanması ve müslümân kardeşler arasında tebrîklerin teâtî edilmesi dînî bir borçtur. Bu hicretle doğan İslâm devleti otuz yıl gibi çok kısa bir zamanda Endülüs’ten Çin’e kadar, cihânın en kıymetli mıntıkasında insanları, dîn ve vicdan hürriyetine, sulha sükûna kavuşturmuştur.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Hz. Ömer (r.a.), 127.s.)

 

SİLSİLE-İ ÂLİYYE’NİN PÎŞVÂSI SEYYİDİNÂ

  1. EBÛ BEKİR SIDDÎK (R.A.) -1

 

Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in adı: Abdullah, künyesi: Ebû Bekir, lâkabı: Sıddîk ve Atîk’tir. Babası: Osman, künyesi: Ebû Kuhâfe’dir. Annesinin adı: Selmâ, künyesi: Ümmü’l Hayr’dır. Babası ve annesi tarafından nesebi, Mürre’de Hz. Peygamber (s.a.v.) ile birleşir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’i ilk tasdîk edenlerden olduğu gibi Mirac-ı Nebevî (s.a.v.)’i dahî müşriklerin inkârına rağmen hiç tereddüt etmeden, derhâl tasdîk ettiğinden Sıddîk nâmını hak kazanmıştır.

Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur. “Kimi İslâm’a  da‘vet etti isem ilk lâhzada tereddüt geçirmiştir; yalnız Ebû Bekir müstesnadır. O hemen tasdîk etmiştir.” Cehennem ateşinden azâd olunmuş bulunduğu, Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından kendisine müjdelenmiştir.

Ebû Bekir (r.a.), Müslümânlığı kabul ettikten sonra Hz. Peygamber (s.a.v.)’in irtihâline kadar O (s.a.v.)’in yanından ayrılmamış, seferde ve hazarda O (s.a.v.)’in sohbetinde bulunmuş ve O (s.a.v.)’in dâimâ mahrem-i esrârı (sırdaşı) olmuş, malıyla, cânıyla, dimâğıyla ve bütün kudretiyle O (s.a.v.)’e  yardım etmiştir.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şâiri Hassan b. Sabit (r.a.), Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in yüksek şerefini, şöyle medheder: Peygamber (s.a.v.)’den sonra takva ve adâlet itibariyle insanların en hayırlısı; Hz. Peygamber (s.a.v.)’e inanan müslümânların birincisi olan Ebû Bekir’dir.

Hz. Ebû Bekir (r.a.) nezîh (çok temiz) bir hayat geçiren afîf (çok iffetli) bir zât idi. Fazîletten ayrılmaz, daima iyilik yapmağı severdi. İslâmiyet’ten evvel doğruluğu, insân perverliği ile tanınmış muteber bir tücârdı. Cahiliyyet devrinin kötülüklerinden uzak kalmıştı. O gibi fena hâllerden kaçınırdı. Cahiliyyet devrinde bile bir damla içki, içmemiştir. Her şeyin mubah görüldüğü o câhiliyyet devrinde şeref ve haysiyet kırıcı hâllerden çekinmiş, temiz bir hayat geçirmiştir. “Cahiliyyet zamanında içki içmedin mi? denilmiş. “Hâşâ!.. Ben namusunu korur, insanlık şerefini tanır bir adamım. İçki içen bunları zâyî‘ eder.” demiştir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bu sözü duyunca: “Ebû Bekir’in dediği doğrudur, Ebû Bekir’in dediği doğrudur.” buyurmuştur.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.), 17-54.s.)

 

 

 

 

SİLSİLE-İ ÂLİYYE’NİN PÎŞVÂSI SEYYİDİNÂ

  1. EBÛ BEKİR SIDDÎK (R.A.) -2

 

Cahiliyyet zamanında putperestlikten nefret ederdi ve hakîkati araştıranlardandı. İslâmiyetten evvel de Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in eski dostu idi. Kan da‘vâlarını hall ve fesl için hakem ta‘yin  olunurdu.

Hadîs-i şerîfte; “Ebû Bekir’in malından fâidemend olduğum (faydalandığım) kadar hiçbir maldan fâidemend olmuş değilim.” buyurulmuştur.

Tirmizî’deki Hadîs-i şerîfte: “Onun bize öyle iyilikleri vardır ki onların mükâfatını Kıyâmet gününde Allâhü Te‘âlâ hazretleri verecektir.” buyurulmuştur.

Hz. Ebû Bekir (r.a.), Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in en sevgili dostu, esrâr-ı Nübüvvet’in (Peygamberlik sırlarının) en samimî mahremi (sırdaşı, bileni) idi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz yaptığı işleri hep Ebû Bekir Sıddîk (r.a.) ile birlikte yapardı.

Resûlullâh (s.a.v.) Hazretlerinin Hz. Ebû Bekir (r.a.)’e muhabbeti, başka bir neş‘e ile tecellî ediyordu. İrtihâl buyuracakları sırada Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, şu sözleri buyurmuştular: “Dostluğu, yardımı itibariyle kendisine en çok minnettâr olduğum arkadaş Ebû Bekir’dir. Rabbim’den başka bir halîl (dost) ittihâz edecek olsam (edinsem) yine Ebû Bekir’i ittihâz ederdim. Onunla benim aramda İslâmiyet kardeşliği ve meveddeti (muhabbeti) vardır. Mescidin bütün kapıları kapansın, yalnız Ebû Bekir’in kapısı açık kalsın.”

Peygamber (s.a.v.) Efendimizin arzuları hilâfına bir hareket olup da müteessir olduklarında Hz. Ebû Bekir (r.a.) gelecek olursa derhâl tebessüm eder, teessür ve iğbirarı (gücenmeleri) zâil olurdu.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.), 17-54.s.)

Silsile’de emâneti Resûlullâh (s.a.v.)’den “sevr mağarasında” almıştır.

Resûl-i Kibriyâ (s.a.v.)’in, kibriyâ izni ile o anda Ebû Bekir (r.a.)’e teveccühü, ilâhî feyz ve esrârın kalbine nakşına vesîle olmuş ve Nakşîlerin “zikr-i hafî”si orada telkin ve tevdî olmuştu.

(M. Hânî, Adâb, 41-42.s.)

 

ÖMER B. ABDÛLAZİZ (R.A.) -1

 

Ömer b. Abdülaziz (r.a.), vâlilerine dâimâ, “bir gün Allâh (c.c.)’e hesap vereceklerini” hatırlatarak adaletle ve gerçek müslümân gibi hareket etmelerini, halkı bu şuurla yönetmelerini emrederdi. Emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l münkeri asla unutmamalarını, ilimleriyle amel etmelerini, herşeyin aslının Allâh korkusu olduğunu hatırlatır dururdu.

Hepsinden önemlisi onların bir “inânç devleti” inde görev yaptıklarını, onlar için en büyük düstur olarak Kur’an ve sünnetin daima uygulanması gerektiğini, bundan asla ayrılmamalarını, bunu yapmayanların dünyâ ve âhirette sorguya çekileceklerini söylerdi: “Haktan sonra bâtıl olmaz. Hakkın dışında olan herşey bâtıldır, merduttur (reddolunmuştur). İnsan, gören gözünü kendi eliyle kör eder mi, hak ortada iken bâtıla sapar mı?…” derdi.

Ömer bin Abdülaziz (r.a.), bütün görevlilerin ve vâlilerin, kendi makamlarını kötüye kullanabilecekleri veyâ halka karşı böbürlenebilecekleri bütün kapıları ve menfaat devşirme yollarını tamâmen tıkamış ve kapamıştı.

Yani kısacası, İslâm nedir? İslâm hayata yansıyınca durum nasıl olur? İnsan hakları nasıl korunur? Hattâ şu dünyâ âlemi nasıl bir huzûr mekânı olur, bunu bilfiil göstermişti.

Deniliyor ki, Ömer b. Abdülaziz (r.a.), normalde bir halîfenin dikkatini çekmeyecek olan birçok ince işlerin farkına vardı. Kötülük ve ihanetin nereden açık kapı bulduğunu bildiği için o kapıları kapattı. Bu açık kapılardan biri: Vâlilere ve idarecilere verilen hediyelerdir. Valiler bu hediyeleri kabûl ediyorlardı. Hem de, “Resûlullâh (s.a.v.) verilen hediyeleri kabûl ediyordu” diyerek, yaptıklarının meşrûluğuna delil getiriyorlardı. Daha da ileri gidip, “Hediye almak sünnettir” hükmünü bastırıyorlardı.

Bir defâsında kendisine hediye getirdiler. Kabûl etmedi. Getirenler, “Resûlullâh (s.a.v.)’in hediye kabûl ettiğini” söylediler. O da şöyle cevâb verdi:“O, Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) için hediyedir, ama bizim için rüşvettir. Benim ise bu rüşvete ihtiyâcım yoktur!” İşte böyle, rüşvet kapısını açabilir veyâ “hediye rüşvete benzemektedir” düşüncesiyle memurların hediye almasını yasaklamıştı.

(Ekrem Sağıroğlu, Halîfelik Dönemi

Ömer b. Abdülaziz (r.a.), 188.)

 

ÖMER B. ABDÛLAZİZ (R.A.) -2

 

Doğu eyâletlerinde vazgeçilmez bir örf olan “Nevruz ve Mihrican” bayramlarında verilen hediyeleri kaldırmıştı.

Vâlilere gönderdiği genelgelerde şunları da yazıyordu:

“Her ne ad altında olursa olsun, hediye kabûl etme! Halka dağıtılan kutsal kitaplardan bedel kabûl etme. Seyyahlardan, nikâhlardan, süt ve deve üzerinden vergi alma..”

(Emir Alî Musamer, Târihi İslâm, 126.s.)

“Vâlilerin ticaretle uğraşmalarını doğru bulmuyorum. Hele bir vâlinin, bulunduğu bölgede yaptığı ticaretin kendisine harâm olduğu düşüncesindeyim. İdarecilerden her kim ki, kendi namına bizzat ticaretle meşgul olursa, istemese dahi millete mahkum olur, minnet altında kalır. Bu konuda doğru davranmayı istese bile haksızlıklara sebep olabilir…”

(Ömer b. Abdülaziz (r.a.), 99.s.)

Ömer b. Abdülaziz (r.a.)’in, yönetim ilkelerinde ve kararlarında ne kadar isabetli olduğunu, ondan sekiz asır sonra gelen büyük tarihçi mütefekkir İbn-i Haldun da, meşhur “Mukaddime” isimli eserinde doğrulamakda ve şöyle demektedir:

“Sultanın ticaretle uğraşması halk için zararlı, devlet kademelerindekiler için fesat ve ifsad unsurudur. Herşeyden önce, tüccar olan Avrupa idarecilerinin beldeleri bu görüşün en büyük te’yidleridir.”

(İbn-i Haldun, Mukaddime, 97.s.)

İdarecilerin ticaretle uğraşmasını yasaklaması:

Ömer İbni Abdülaziz (r.a.), vâlilerin ve devlet kademesinde bulunan memurların ticaretle uğraşmalarını yasakladı.

Emevî halîfelerinin gerek kendileri ve gerekse aileleri için her türlü eşyâyı hazîneden almaları da yanlış olan başka bir uygulamaydı. O, bu kötü geleneği de tamâmen değiştirdi ve hakkı olmayan bir kimsenin hazineden (beytü’lmâlden) hiçbir sûretle bir şey alamayacağı kuralını koydu. Kendisi de hazineden hiçbir şey almadı.

(Ekrem Sağıroğlu,

Halîfelik Dönemi Ömer b. Abdülaziz (r.a.), 200.s)

 

YAVUZ SULTAN SELİM HÂN VE

MISIR SEFERİNDE SİNÂ ÇÖLÜNÜ GEÇİŞİ

 

Sultan Selim Hân, Mısır Sultanı Tomanbay’a Osmanlı hâkimiyetini tanıması şartıyla antlaşma teklifi için iki elçi gönderdi. Osmanlı elçileri, Sultan Tomanbay’ın arzusu dışında, Kölemenlerce öldürüldü. Sultan Selim Hân, Osmanlı elçilerinin katledilmesini harp sebebi saydı. Mısır’ın merkezi Kâhire’ye ulaşmak için Sina Çölünü geçmek gerekiyordu. Osmanlı ordusu Sina Çölünü günde ortalama otuz kilometre yürüyüşle bir haftada geçerek, harp târihinde rekor yaptı. Sina Çölünü geçerken şu vak’a o târihten beri menkıbe olarak anlatılır: Sina Çölünde yıllardan beri yağmur yağmamasının verdiği kuraklıkla, müthiş çoraklık, ıssızlık ve kum fırtınası vardı. Pâdişâh, devlet adamları ve süvariler ata binmiş hâlde çölde ilerlerken Sultan Selim Hân bir ara atından iner. Sultanın piyade yürüyüşüne geçmesiyle, bütün devlet adamları ve süvariler attan inerler. Başta Sultan Selim Hân ve bütün ordu kurak ve çorak Sina Çölünde piyade yürüyüşü yaparlar. Ordu harap ve bîtap bir hâle gelir. Fakat, Sultan Selim Hân, büyük bir edeb ve huşu içinde yürümektedir. Sebebi sorulunca; bütün heybet ve azametinden sıyrılıp, sakin ve edeple buyurur ki:

“Önümüzde, fahri kâinat Hazret-i Muhammed (s.a.v.) Efendimiz yürümekteyken at üstünde gitmekten haya ederim.”

Sina Çölünü geçerken yağmur da yağıp, kolayca Mısır’a ulaşırlar. Sultan Selim Hân, Kahire’ye 15 ŞUBAT 1517 târihinde parlak bir merasimle girdi. 20 ŞUBAT Cuma günü Melik Müeyyed Camiinde okunan hutbede kendisi için söylenen “Hâkimü’l Haremeyni’ş Şerîfeyn” unvanını kabul etmedi. Mübarek makamlara hürmeten ünvanındaki “Hâkim” kelimesi yerine hizmetçi mânâsındaki “Hâdim”i getirtip “Hâdimü’l-Haremeyni’ş Şerîfeyn” (Mekke ve Medine’nin Hizmetçisi) ünvanını aldı. Bunu belirtmek için de sarığının üstüne süpürge biçiminde sorguç taktı.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 20.c. 190.s.)

 

 

YAVUZ SULTAN SELİM HÂNIN TEVÂZUÛ

 

On altıncı yüzyılda Osmanlı kara ordusu, dünyânın en büyük ordusuydu. Sultan Selim Hân, kara askerine verdiği önemi donanmaya da verdi. Mısır’dayken, Memlüklüler zamanında Kızıldeniz’de donanma kumandanı olan Selman Reis, huzura gelince, Osmanlı hizmetine alındı. Cezayir hâkimi Barbaros Hayreddîn de Sultan Selim Hâna elçi gönderip, yardım istedi. Barbaros’un Osmanlı hizmetine girmesiyle, Akdeniz Türk Gölü olma yoluna girdi. Donanma faaliyetini tamamlayan Yavuz, devrin büyük âlimi Kemâl Paşazâde’ye niyetinin feth-i Efrenciye, yâni Avrupa olduğunu bildirmişti. Ancak yakalandığı amansız şirpençe hastalığı buna mâni oldu. Vefat etmeden bir müddet önce yanında bulunan Hasan Can; “Sultanım Allâh’ı hatırlamak zamanıdır.” deyince Yavuz Sultan Selim Hân:

“Lala, Lala bunca zamandan beri bizi kiminle biliyordun. Cenâb-ı Hakk’a teveccühümüzde bir kusur mu gördün?” buyurmuş ve Yâsin-i şerîf okumasını istemişti. Kendisi de onunla birlikte okurken rûhunu teslim etmiştir.

Sultan Selim Hânın sandukasının üstünde Mısır seferinde giydiği kaftanı örtülüdür. Sultan Selim Hân Mısır seferini tamamlayıp, Kahire’den Şam’a dönerken, yolda, o sırada Anadolu Kâdıaskerliği vazifesini yapan Ahmed ibn-i Kemâl Paşazadeyi yanına çağırdı. Sohbet ederek giderlerken, İbn-i Kemâl’in atı birdenbire bir su çukuruna bastığı için Sultan Selim Hânın üstü başı ıslanıp, kaftanı çamur oldu. İbn-i Kemâl Paşa telâşa düşünce, azametiyle meşhur olan Sultan Selim Hân; “Bir âlimin atının ayağından sıçrayan çamur, benim için şereftir. Öldüğüm zaman bu kaftanı böylece sandukanın üstüne koysunlar!” deyip, sırtından kaftanı çıkarıp, saklattı.

Sofiyye-i âliyyenin büyük âlimi Muhyiddîn-i Arabî’nin Şam’daki kabr-i şerîfini tespit ettirip yanına cami, türbe, imaret yaptırdı. Çok heybetli olup, azâmetinden çevresindekiler titrediği hâlde, âlimlere, halkına karşı tevazû sahibiydi. Devamlı; “Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş. Bir velîye bende olmak cümleden âlâ imiş.” buyururdu. Çok mütevâzi olup, sâde giyinirdi. Muhteşem Osmanlı Devletinin ve İslâm âleminin lideri olmasına rağmen Peygamber (s.a.v.) Efendimizin ahlâkı ile ahlâklandığından debdebe ve şaşaadan uzak hayat sürerdi.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 20.c. 192.s.)

 

SİLSİLE-İ ÂLİYE’NİN İKİNCİ POSTNÎŞÎNİ

  1. SELMÂN-I FÂRİSÎ (R.A.)

 

Ebû Abdullah Selmân-ı Fârisî (r.a.), aslen İranlıdır. Eski ismi “Mâbih” olub, Babası İran dehkanlarından “Bûd” yahud “Budahşan” isminde bir zât olup bulunduğu karyenin beyi, ağasıydı. Taraf-ı âli-i  Risâletpenâhî (s.a.v.)’den kendisine “Selmânu’l-Hayr” lakabı bahşolunmuştur.

Selmân-ı Fârisî (r.a.), gençliğinde Mecûsî iken, dîn-i hak aşkı ile âba ve ecdadının dînini terk edip ibtida nasraniyyeti kabul etmiş ve O Nûr-ı Hidayet’e tabi’ olmak için refakatlerine dahil olduğu tacirlerin hıyânetleriyle köle olarak Medine Yahudîlerinden birine satılmışdı.

Süleyman Çelebi Merhumun: Kimde ki aşkın nişanı vardurur, Elbette ânı ma’şûka irdürür beyti mazmûnunca Hâtemu’n-nebiyyîn (s.a.v.) Efendimiz’in cemâl-i bâ-kemaliyle ve şeref-i dîn-i İslâm ile müşerref olarak, Hatem-i nübüvvete ağlayarak yüz sürmüşdü ve matlubuna kavuşmuşdu. İbn-i Sa‘d’in rivayetine göre Hadîs-i şerîfte: “Selmân’a doyasıya ilim verilmişdir.” buyurulmuşdur.

Kezâ Resûlullâh (s.a.v.): “Cennet üç kişiye yani, Ali, Ammar ve Selman’a müştakdır.” buyurmuşdur.

Ali (r.a.) onun hakkında: “Ulûm-i evvelini ve âhirini tahsil etmiş bitmez ve tükenmez bir bahirden, bizden, yani ehl-i Beyt-i Nübüvvetdendir.” diye buyurmuşdur.

Geceleri Resûlullâh (s.a.v.) ile tenhâca pek çok musâhabet eylerdi. Hicrî 35 senesinde Medayin’de valiyken rahmet-i Rahmân’a kavuşmuşdur.

Kıymettar sözlerinden: Mü’minin dünyada hâl ü şânı tabibi yanında bulunan bir hastanın hali gibidir ki, o tabib onun derdini ve devasını bildiği için muzır bir şey iştiha ettiğinde mani olup, eğer onu yersen helak olursun, der. Mü’min de birçok şeyleri arzu eder ki Hakk Te‘âlâ Hazretleri onu onlardan men’eder. Tâ ki, öldüğünde cennete idhâl eylesin.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Ashab-ı Kiram, 126-145.s.)

Bir gün Cum’a sûresi nâzil oluyordu. 3. âyetin sonunda Ashab’dan birisi; “Bunlar kimlerdir yâ Resûlallâh?” diye üç kere sordu.Üçüncüde Allâh Resûlü (s.a.v.) elini yanındaki Selman-ı Farisî (r.a.)’in omuzuna koyarak:

-“Bunlardan öyle erler gelir ki, îman Süreyya Yıldızı’nda olsa varır erişirler.” buyurdu. (Buharî, Müslim, Tirmizî) Ulemâ diyor ki: “Bu Hadîs-i şerîfte Nakşî Silsilesi’ne işaret vardır.”

 

ÇANAKKALE SAVAŞLARI

 

Çanakkale savaşları 8,5 ay sürdü. Muharebeler iki taraf için ağır kayıplara sebep oldu. Bu kayıplar hesap edilirse iki tarafın Çanakkale’de yarımşar milyon asker görevlendirdiği anlaşılır. Çanakkale muharebeleri Osmanlı devletinin dört sene harbe dayanmasına, bu yüzden Çarlık Rusyası’nın yıkılmasına sebep oldu. Bu başarı, yalnız Osmanlı kuvvetlerinindir. Deniz yönünün kapalı ve demiryolunun Sırbistan toprağında kesik olmasından müttefiklerimiz Avusturya ve Almanya’nın Çanakkale’ye kattıkları kuvvet çok azdır.

Nisan ayındaki ilk çıkartmalarla Seddülbahir’den son müttefik kuvvetleri çekilene kadar geçen 259 günlük zaman zarfında Gelibolu yarımadasına yarım milyon insan gönderilmiş ve bunun fazlası kayıp hanesine yazılmıştı. Türklerin resmî kayıtlara göre kayıp miktarı 521.000 idi ki bu rakam müttefik kayıplarından sadece 1000 eksikti.

İlk bombardımandan (19 ŞUBAT 1915) itibaren 324 gün ve çıkarma gününe göre de tam 259 gün devam ederek neticesinde Osmanlı ordusunun ölümsüz bir zaferiyle kapanan I. Dünya Savaşının bu, en kanlı sahnesine ordumuzun en kıymetli ve en büyük kısmı iştirak etmiş ve ecdattan miras harp kabiliyetimizin en beliğ ve en şümûllü eser ve semereleri burada inkişaf eylemiştir.

Rakamlardan anlaşılacağı üzere Çanakkale bize çok ağıra mal olmuştur. Memleketin uğradığı zararlar ise çok daha acı tablolar ortaya koymuştur. Bizimle kıyaslanamayacak kadar geniş imkanlara sahip olan müttefik kuvvetlerin zayiatı yanında, bir tek devletin, Türkiye’nin kaybı gerçekten korkunç bir rakama ulaşmıştı. Üstelik bu savaşta verdiğimiz şehitlerin büyük bir kısmını, memleketin münevver sınıfını meydana getiren yedek subaylar teşkil ediyordu. Verdiğimiz on binlerce münevver şehîd, memleketimiz için ileri tarihlerde bile yerinin doldurulması imkânsız ağır bir kayıp oldu. O kadar ki Çanakkale’de yedek subay zayiatı akıllara durgunluk verecek bir dereceyi bulmuş, Doğu Batı kültürlerini toplayan bütün bir genç nesil imha edilmiştir. 2. Abdülhamid Hân’ın açmış olduğu yüksek mekteplerden mezun olan îmânlı ve kültürlü binlerce genç Çanakkale’de şehit olmuşlardır. Bunların kaybı, memleketimiz için çok büyük zararlara müncer olmuş, yoklukları senelerce hissedilmiş ve yerleri bir türlü doldurulamamıştır.

(Milli Gençlik Mecmuası (Nisan 1977) 148.s.)

 

 

SİLSİLE-İ ÂLİYYENİN ÜÇÜNCÜ POSTNÎŞÎNİ HZ. KÂSIM BİN MUHAMMED (R.A.)

 

Tâbiînin büyüklerinden. Medîne-i münevveredeki yedi büyük âlimden biri. Adı, Kâsım bin Muhammed bin Ebû Bekr-i Sıddîk et-Teymî’dir. Babası Muhammed, Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in oğludur. Annesi Sevde, son Sâsânî hükümdârıYezdücürd’ün kızı olduğundan, İmâm-ı Zeynelâbidîn ile teyze çocuklarıdır. Hz. Osmân’ın hilâfeti zamânında 651 (H. 31) yılında doğdu. Babası Mısır’da şehid edilip küçük yaşta yetim kalınca, halası ve Peygamberimiz (s.a.v.)’in mübârek hanımı Hz. Âişe (r.anha)’nın yanında büyüdü. 719 (H. 101) veya 725 yılında Mekke ile Medîne arasında Kudeyd’de Kâbe’yi ziyâret için giderken vefât etti.

Kâsım bin Muhammed, Selmân-ı Fârisî (r.a.)’in sohbetlerinde bulunarak yetişip bir rûh mütehassısı olmuştu. Tasavvuf ilminde, verâ ve takvâda yâni Allâhü Te‘âlânın harâm ettiklerinden sakınıp kaçınmada eşi yoktu. Silsile-i âliyye büyüklerinden dördüncüsü olan İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık da bunun sohbetinden feyz aldı.

Medîne’de yetişen ve kendilerine fukahâ-i seb’a adı verilen yedi büyük âlimden birisiydi. Allâh ve Resûlü (s.a.v.) adına konuşmanın ve dînî meselelerde fetvâ vermenin mesûliyetini en iyi şekilde idrâk edenlerdendi. Abdurrahmân b. Ebî Zenâd: “Peygamberimiz (s.a.v.)’in sünnetini Kâsım bin Muhammed’den daha iyi bilen birisini görmedim.” diyor.

Kâsım bin Muhammed (k.s.), çok mütevâzî, alçak gönüllüydü. Bir gün köylünün birisi Ona; “Sen mi daha çok biliyorsun, Sâlim bin Abdullah mı?” diye sordu. Cevâb olarak; “Burası Sâlim’in evidir.” deyip başka söz söylemedi. Muhammed bin İshak da onun için; “O benden daha iyi bilir, deyip, yalan söylemeyi veyâhut ben ondan daha iyi bilirim, diyerek kendisini üstün göstermeyi istemedi.” dedi. Hâlbuki Kâsım bin Muhammed, her ikisinden de âlimdi. Ebû Eyyûb-i Sahtiyânî; “Ondan daha faziletli bir kimse görmedim.” derken, İmâm-ı Buhârî de; “Zamânının en fazîletlisiydi.” demiştir.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 11.c., 240.s.)

 

ERBİL HÜKÜMDÂRI SELÇUKLU MUZAFFERÜDDİN GÖKBÖRİ HAZRETLERİNİN, MEVLİD-İ NEBEVÎ (S.A.V.) İÇİN YAPTIĞI MUHTEŞEM KUTLAMALAR VEYAPTIĞI DİĞER HAYIRLAR

Prof. Dr. Osman Turan Selçuklular zamânında Türkiye isimli kitâbının 334’üncü sahifesinde bu husûsta şöyle der: “Hayır te’sîsleri, mevlid âyinleri ve dîn uğrunda büyük hizmetleri ile meşhûr olan Erbil hükümdârı Muzafferüddîn Gökböri, Selçuklu askerlerini bizzât karşıladı ve ağırladı, Halîfe’ye de onların gelişini bildirdi.”

“Muzafferüddîn Gökböri’nin Erbil’de kurduğu hayır kurumları zamanına göre çok ileriydi. Bu konuda İbn-i Hallikân şöyle der: Hayır işlerinde hiçbir kimseden duyulmadık güzel hareketleri vardı. Her gün şehrin çeşitli yerlerinde muhtaçlara ekmek dağıtırdı. Bir yerden geldiği zaman evinin yanında toplanmış olan muhtâçları yanına çağırır, yaz ve kış mevsimine göre onlara para keseleri verir, kesenin içindeki paralar arasında bir iki veya daha fazla altın bulunurdu. Kötürümler ve körler için dört ev kurmuş bu evleri bu kişilerle doldurmuş, onlara ihtiyâçları olan şeyleri tahsîs etmişti. Her pazartesi ve perşembe günleri bu kişileri ziyâret eder ve onların hallerini sorardı. Onlara lâtife yapar, gönüllerini alırdı. Dul kadınlar, yetim çocuklar, sokakta bırakılmış süt çocukları için de evler yaptırmıştı. Bu süt çocukları için süt anaları tutmuş, bu evler için tahsîsatlar ayırmıştı. Her zaman buralarda oturanların durumunu kontrol eder, tahsisattan ayrı olarak onlara nafaka dağıtırdı. Yine şehirde kendisi tarafından yaptırılan hastahâneyi ziyâret eder, her hastanın başında durup gecesinin nasıl geçtiğini, nasıl olduğunu ve ne istediğini sorardı. Misâfirler için de ayrı bir ev (dârü’z-ziyâfe) inşâ ettirmişti. Dışardan gelen ilim adamları, fakîrler, sûfîler ve başkaları burada kalırdı. Buranın da özel tahsîsatı vardı. Burada kalanlardan biri, yola çıkacak olursa, yanına yiyecek ve diğer ihtiyâçları verilirdi.

Sibt bin el-Cevzî bunları anlattıktan sonra, “Erbil’de biri, bana O’nun senede mevlid için 300.000, hânkâhlar için 200.000 dârü’z-ziyâfe için 100.000, esirleri kurtarmak için 100.000, Hicâz için 300.000 dînar harcadığını söyledi.” der.”

(Doç. Dr. Ramazan Şeşen,

Salâhaddîn Eyyûbî ve Devleti,  İst. 1987, 317.s.)

 

SİLSİLE-İ ÂLİYE’NİN DÖRDÜNCÜ POSTNÎŞÎNİ HZ. CAFER-İ SÂDIK (K.S.)

 

Muhammed Bâkır (r.a.)’in oğludur. O da, Ali Zeynel Âbidin’in, Ali Zeynel Âbidin ise, Hz. Hüseyin’in oğludur. Hz. Hüseyin (r.a.) ise, malum, Hz. Ali (r.a.)’in oğludur. Allâh hepsinden razı olsun.

Der ki: “İyilik şu üç hale sahib olunca tam olur:

Bir güzel iş yapınca; gözünde küçültesin, gizli tutasın, acele edesin.. Çünkü küçük görürsen, büyür. Gizlersen, eksiği tamam olur. Acele edersen, ona bir an önce kavuşmuş ve iyi etmiş olursun..”

“Bir mümin kardeşine ait sevmediğin iş duyarsan, birden yetmişe kadar özür kapısı araştır. Bulamazsan; belki, benim anlayamadığım bir özrü vardır, de ve kapa..”

Derdi ki: “Müslüman kardeşinizden, manasını anlayamadığınız bir kelâm duyarsanız; iyiye yorunuz. Daha iyisini bulmanız kabil olmayacak kadar güzel bir şekilde yorumlayınız. Onun sözündeki, tam anlayamadığınız mana şeklini değil; nefsinizi töhmet altına alınız.”

Derdi ki. “Bir hata işlediğiniz zaman, Allâh’tan bağış taleb ediniz. Çünkü hatalar; insanlar yaratılmadan önce yaratılmıştır. Bütün helâk hatada ısrardadır.”

Medine’de vefat etti. Hicretin, 148.yılı idi. – Milâdî, 65.- yıla rastlar.

Derdi ki: “Bir kimsenin rızkı daralırsa istiğfara devam etsin.”

Kısa ve kalın yünden bir elbise giyerdi. Haz’dan yapılma bir de güzel kaftanı vardı, yünden yapılmış elbiseyi içten giyerdi, diğerini dıştan giyerdi.

İçine giydiği elbise için: “Onu, Allâh için giyeriz..”

Dışına giydiği için de. “Bunu da sizin için giyeriz..” buyururdu. Sonra da:

“Allâh için olanı gizledik.. Sizin için olanı da açığa çıkardık.” diye anlatırdı..

Derdi ki: “Cenâb-ı Hakk dünyaya şöyle emretti:

Ey dünya, bana hizmet edene hizmet et. Sana hizmet edeni de yor.

“Sultanların kapısında yaltaklanmadıkça, fakihler; peygamberlerin vekilleridir.”

“Allâhım, rızkını kestiğin kimsenin nasîbini elimle aç. Bana verdiğin herşey, senin ihsanındandır.”

Allâh ondan razı olsun..

(İmam-ı Şa’rânî (rh.a.), Tabakâtü’l-kübrâ, 101-104.s.)

 

KANUNÎ SULTAN SÜLEYMAN HÂNIN TERFİ İSTEYEN BÂLİ BEYE CEVÂBI

 

Mohaç Meydan muharebesinde, Macar ordusunu arkadan çevirerek onu tamamen mahv eden Semendire sancak beyi Gazi Bâli bey, kendinde mevcud olan ve sancak beylerinin alâmeti bulunan iki tuğ’un üçe çıkarılmasını rica ederek, pâdişâhtan bir tuğ daha istemiştir. Kânunî, Gazi Bâli beye şu cevâbı vermiştir:

“Yadigârım ve Muhterem Lalam Gazi Bâli Bey! Berhudar olasın, yüzün ak olsun. Bizden bir tuğ dahî arzu eylemişsin. Henüz bir tuğ zamanı değildir. Sana Hazret-i Muhammed Mustafâ (s.a.v.) fetih tuğunu verdik. Bu ihsan üzerine iyilik olmaz. Bunun şükrünü bilip, yerine getiresin. Bilesin ki bey olmak iki kefeli terazidir. Bir kefesi cennet ve bir kefesi cehennemdir. Bir an adâletle hükmetmek, yetmiş yıllık ibâdetten efdaldir. Âhireti hatırdan çıkarmayasın. Serasker olduğun yerlerde ve hükmünün geçtiği mahallerde, zulüm ve düşmanlık etmekten şiddetle sakınasın. Âhirette bize hitâb olunursa, senin yakana yapışırım. “Ol vilâyetleri kılıcımla fetheyledim!” demeyesin. Memleket, Allâhü Te‘âlâ hazretlerinindir. Sakınıp, nefsine gurur getirmeyesin. Fetholunan kalenin mal ve erzakını hep Beytülmâl için almışsın. Buna rızâ-yi hümâyunum yoktur. Beşte birini alıp, geri kalanını İslâm askerine dağıtasın. İslâm askerinin ihtiyarlarını baba, orta yaşlılarını kardeş ve gençlerini oğul bilesin. Babalara hürmet edesin, oğullara şefkat gösteresin. İslâm askerine hiçbir veçhile zorluk çektirmeyesin. Nimeti bol veresin. Eğer hazînen tükenirse buraya bildiresin ki, sana bir iki bin kese göndermekten aczim yoktur. Halkın fakirlerini, büyük vazifelerle rencide ettirmekten şiddetle kaçınasın ki, bizim halkımızı rahat görüp, küffar halkı imrensinler. Meyl ve muhabbetleri bizim tarafa olsun. Bir kimseyi hizmetinde kullandığın zaman da, sakın evvelki hâline îtimat etmeyesin. Çok kimse vardır, elinde fırsat olmadığı zamanda zâhidlik ve iyilik yüzü gösterip, eline fırsat geçtiği zaman Firavun ve Nemrud olur. Ol kimseleri tecrübe edip göresin. Evvelki hâli son hâline uygunsa hizmetinde kullanasın.

İmdi, ey Gazi Bâli Bey! Sana dahî nasihatim odur ki; atın yürüğünü, kılıcın keskinini ve beyin bahadırını saklayasın. Allâhü Te‘âlâ hazretleri yolunu açık ve kılıcını keskin eyleye ve seni küffâr-ı hâk-sâr üzerine mansur ve muzaffer eyleye…”

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 11.c. 120.s.)

 

 

 

SULTÂN 2. ABDÜLHAMÎD HÂNIN ALTYAPI HİZMETLERİ

 

Sultan Abdülhamîd Hân zamanında: Her vilâyette mektepler, hastaneler, yollar, çeşmeler, yapıldı.

1886’da Terkos suyunu İstanbul’a getirtti. 1890’da Bursa demiryolu, 1891’de Yafa – Kudüs demiryolu ile Ankara demiryolu yapıldı.

Yine 1892’de Hamidiye Kâğıt Fabrikası, Kadıköy Havagazı Fabrikası ve Beyrut Limanı Rıhtımını yaptırdı. 1893’te Küçüksu Barajı ve Manastır – Selanik demiryolu yapıldı. 1894’te Şam-Horan demiryolu ve Eskişehir – Kütahya demiryolu yapıldı.

1895’’te Beyrut – Şam demiryolu, Darülaceze binası, mum fabrikası, Afyon – Konya demiryolu, Sakız Limanı Rıhtımı, İstanbul – Selânik demiryolu yapıldı. Ereğli kömür ocakları çalıştırıldı. 1896’da Tuna nehrinde Demirkapı kanalını, Kapalıçarşı tamirini yaptırdı.

1900’de Medîne-i Münevvereye kadar telgraf hattı yaptırdı. 1902’de Hamidiye Hicaz demiryolu Zerka’ya kadar işledi. Kâğıthane’deki Hamidiye suyu İstanbul’a getirildi.

1904’te Bingaziye telgraf hattı yapıldı. 1905’te İstanbul-Köstence kablosu döşendi. Haydarpaşa İstasyon binası yapıldı.

Abdülhamîd Hân, İstanbul – Eskişehir – Ankara ve Eskişehir – Adana – Bağdad ve Adana – Şam – Medîne demiryollarını yaptırdığı zaman, başka memleketlerde bu kadar demiryolu yoktu.

Harp gücünü kaybetmiş olan eski gemileri Haliç’e çekip Avrupa’da yapılan üstün evsâflı kruvazörler, zırhlılar ile donanmayı kuvvetlendirdi. Askeri, subayı öyle şerefli olmuştu ki, bir kahvenin önünden bir binbaşı geçerken, kahvede oturanlar ayağa kalkarak saygı gösterirlerdi. Öyle bereket vardı ki, bir binbaşının evinde pişen yemekten, bir mahalle fakirlerinin karnı doyardı. Bütün millet, sivil, asker, herkes birbirini severdi.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 1.c. 89.s.)

 

SİLSİLE-İ ÂLİYYE’NİN BEŞİNCİ POSTNÎŞÎNİ HZ. BEYAZİD-İ BİSTAMÎ (K.S.)

 

Allâh ondan razı olsun..

Bayezid onun künyesidir. Esas adı Tayfur. Babasının adı İsa.

Hicrî ikinci, Milâdî dokuzuncu asırda yaşamıştır. Derdi ki: “Allâh’ım, bu kulları, onlardan bir gayret olmadan yarattın. Onların arzusu olmadan, boyunlarına bir emanet yükü vurdun. Bu halleriyle, onlara yardım etmezsen, kim yardım edecek?.”

Birgün, kendisinden farz ve sünnetin tarifini istediler. Şöyle cevap verdi: “Sünnet, dünyayı tamamen terk etmektir. Farz ise, Mevlâ ile sohbettir.” Sonra biraz daha açıkladı:

“Çünkü Peygamber (s.a.v.) Efendimizin bütün sünneti; dünyayı kalbe sokmamaya delâlet eder. Farzların bir emirler külliyesi olan Kitaba gelince; o da, Mevlâ ile sohbete çağırır. Çünkü ondaki kelâm; şanı yüce Allâh’ın sıfatlarından, kelâm sıfatının tecellisidir.” Derdi ki:

“Nimetler, insanda devamlıdır. Onlara yapılacak şükür de ezelî ve ebedî bir vasıf taşımalıdır.” Birgün biri geldi:

İnsan ne zaman tevazu‘ halini bulabilir? şeklinde sordu. Şu cevabı verdi:

“Nefsine ne bir hal, ne de bir makam tanıyacak ve halk içinde kendisinden daha hakir kimse olacağını aklına getirmeyecek.”

Birgün, Bistam âlimlerinden biri, Bayezid’in yanına geldi ve:

Yâ Bayezid! Bu ilim sana nereden, kimden vergi? dedi. Şu cevabı aldı:

“Allâh’tan. Allâh’ın nimeti. O’nun zatından. İzahı gayet kolay. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin şu Hadîs-i şerifini, tam ma‘nâsıyla okursan, anlarsın:

Bir kimse bildiğiyle amel ederse; Cenâb-ı Hakk ona, bilmediğini ihsan eyler.”

O gelen âlim, bu cevap karşısında sustu.

(İmam-ı Şa’rânî (rh.a.), Tabakâtü’l-kübrâ, 250-253.s.)

 

FATİH SULTAN MEHMED HÂN -1

 

Sultân Mehmed hân, târihin en büyük hükümdarıdır. Kiros’tan, Büyük İskender’den, Sezar’dan, bir kelimeyle, gelmiş geçmiş bütün hükümdarlardan büyüktür.

İstanbul’un fethi, İkinci Mehmed’in şahsî bir eseridir. Osmânlı devletinin tabiî gelişmesinin bir netîcesi olarak kabûl edilemez.

Balistikteki keşifleri, matematikteki dehâsı, dînî ilimleri çok iyi bilmesi, Arabça ve Farsça’ya vukûfundan başka Yunanca, Sırpça, İtalyanca ve daha bir iki dili iyi anlaması, Fâtih Sultân Mehmed hânı, Osmânlı târihinin en büyük hükümdârı, en büyük askeri, en büyük devlet ve siyâset adamı, en bilgin devlet başkanı olarak kabûl ettirmeye bizi zorlar. Bir çok târihçiye göre de Türkler’in tarih boyunca yetiştirdiği en büyük şahsiyettir.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Târihi)

Allâh Resûlü (s.a.v.); “O, ne güzel kumandandır” dediği için dost düşman, Sultân Fâtih’in, târihin en büyük hükümdârı olduğunu tasdîk etmek mecbûriyetinde kalıyor.

Çok merhametli ve müsamahalıydı. Kendisine elli gün mukavemet eden, birçok müslümanın şehid edilmesine sebeb olan İstanbul şehri ve onun sakinleri hakkında gösterdiği merhamet, aklın alamayacağı genişliktedir. Hâlbuki o devir Avrupa’sında muzaffer bir kumandan, zapt ettiği şehrin halkına görülmedik zulüm ve işkence yapmakta kendini haklı görürdü. Fâtih vicdan hürriyetine büyük kıymet verirdi. İstanbul’a girdiği vakit ayaklarına kapanan İstanbul patriğini yerden kaldırmakla âlicenaplığını gösteren cihângîr, şu sözlerle patriği tesellî etti: “Ayağa kalkınız. Ben Sultan Mehmed, hepinize söylüyorum ki: Şu andan itibâren artık ne hayâtınız, ne de hürriyetiniz husûsunda gazâb-ı şahanemden korkmayınız!”

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 7.c. 128.s.)

 

FATİH SULTAN MEHMED HÂN -2

 

Fâtih Sultan Mehmed Hân, soğukkanlı ve cesurdu. Bu özelliğinin en güzel misâlini, Belgrad muhâsarası sırasında, askerin gevşediğini gördüğü zaman önlerine geçip düşman hatlarına girerek gösterdi.

Askeri ve siyasi sahada eşsiz bir deha idi. Otuz senelik saltanat devresinde düzenlediği küçük, büyük seferler, memleketin coğrafî işbirliğini sağlamaya dayanır. Bu gayeye ulaşmak için de at geçmez kayalıklardan, geçit vermez nehirlerden geçerek; durup dinlenmeden, kış yaz demeden savaştı. Kumandanlığı ile diplomatlığı dâima berâber hareket ederdi. Hangi devlet üzerine sefer düzenleyecekse, o devletin iç ve dış münâsebetlerini, zaaflarını, kuvvetini, diğer devletlerle olan münâsebetlerini en ince noktasına kadar tetkik eder ve sefere hasmının en zayıf ve kendisinin en kuvvetli zamanında çıkardı.

Câsuslar bulundurduğu gibi, Avrupalı devletlerin Osmanlılarla ilgili hareketleri müzâkere eden bütün meclislerinde geniş bir haber alma teşkilâtına da sahipti. Almanya’da yerlilerden elde edilmiş câsusları da vardı. İtalya ise, son derece gizli ve daimî bir Türk haber alma servisiyle örülüydü. Fâtih’in, bu teşkilâtı sayesinde düşmanlarından günü gününe haberi olur, hareketlerini değerlendirerek tedbirler alırdı.

Osmanlı donanmasının tekâmül etmiş şekilde kurucusu Fâtih’tir. Topçuluğa gerekli ehemmiyeti veren ilk pâdişâhtır. Fâtih’ten önce, top, bütün dünyâda, daha çok sesi ile düşmanı ürkütmek için kullanılırdı. Büyük kaleleri yerle bir edebileceği ve meydan muharebelerinde rol oynayacağı hiç düşünülmemişti. Fâtih, bütün bunları akıl ederek, o târihe kadar görülmeyen sayı ve çapta top yapılmasına yöneldi. Topların balistik ve mukavemet hesaplarını kendisi yaptı.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 7.c. 129.s.)

 

SİLSİLE-İ ÂLİYENİN ALTINCI POSTNÎŞÎNİ

  1. EBÜ’L-HASAN HARKÂNÎ (K.S.)

 

İsmi Ali bin Ca‘fer, künyesi Ebü’l-Hasan’dır. Harkânî diye de meşhur olmuştur. İran’ın Horasan bölgesindeki Bistam’ın bir kasabası olan Harkan’da doğdu. 1034 (H.425) senesinde Harkan’da vefât etti.

Büyük İslâm âlimi Bâyezîd-i Bistâmî’nin rûhâniyetinden istifâde eden Ebü’l-Hasan Harkânî on iki sene Harkan’dan Bistam’a hocasının kabrini ziyâret için gitti. On iki sene sonra, Allâhü Te‘âlânın lütfuyla Bâyezîd’in rûhâniyetinden istifâde edip olgunlaştı. Allâhü Te‘âlâyı tanıtan kalp ilimlerinde ve diğer ilimlerde talebe yetiştirmeye başladı. Pekçok talebesi vardı. Zamânın hükümdârı Sultan Mahmûd-ı Gaznevî, onun sohbetinde bulundu. Ebü’l-Hasan Harkânî ona bir hırkasını hediye etti.

Yolların korkulu eşkıyâlarla dolu olduğu bir zamanda yolculuğa çıkan talebeleri, nasıl hareket edelim diye sorduklarında; “Ebü’l-Hasan deyip beni hatırlayınız.” demişti. Yolda eşkıyâlarla karşılaşınca; “Yâ Allâh…” dediler. Yalnız birisi, hocasını yardıma çağırdı. Diğerlerinin bütün mallarını aldıkları hâlde ona dokunmadılar. Berâberce Ebü’l-Hasan’ın huzûruna gelince, durumu anlatıp, sebebini sordular: “O arkadaşınızı kurtaran Allâhü Te‘âlâdır. Günahkâr ağızdan çıkan duâyı Cenâb-ı Hakk kabul etmez. Bunun için siz Allâh’a yalvardığınız zaman duânız kabûl olmadı. Bu arkadaşınız beni hatırlayıp imdât isteyince; “Yâ Rabbî! Şu kulunu içinde bulunduğu belâdan kurtar.” diye Rabbime duâ ettim. Allâhü Te‘âlâ duâmı kabul ettiği için, arkadaşınız kurtuldu. Mesele bundan ibârettir.” buyurdu.

Ebü’l-Hasan-ı Harkânî hazretleri buyurdular ki:

Nîmetlerin en iyisi, çalışarak kazanılandır. Arkadaşların en iyisi, Allâhü Te‘âlâyı hatırlatandır. Kalplerin en nûrlusu içinde mal sevgisi olmayandır. Şu iki kişinin çıkardıkları fitneyi, şeytan bile çıkaramaz. Dünyâ hırsına sâhib âlim ve ilimden yoksun sûfî.

Çok ağlayınız, az gülünüz, çok susunuz, az konuşunuz. Çok veriniz, az yiyiniz, çok uyanık olunuz, az uyuyunuz.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 6.c., 142.s.)

 

SULTAN ABDULHAMİD HÂN

VE DÜYÛN-İ UMÛMİYE

 

Osmanlı Devleti, Sultan İkinci Abdülhamid Hân zamanına geldiğinde, ağır dış borçlar altında ezilme mevkiindeydi. Akıllı tedbirlerle belli bir zaman içerisinde bu borçlar ödenebilirdi. Lâkin 93 Harbi (1877-78) hezimeti, devleti iflâsın eşiğine getirdi. Devlet, en verimli topraklarını kaybetti. Bu arada, Rusya’ya ağır tazminat ödeme mecburiyetiyle karşı karşıya kalındı. Rusya Ağrı kendilerine bırakıldığı takdirde, tazminât hakkından vaz geçebileceğini teklif etti ise de, Sultan Abdülhamîd Hân bu teklifi kesinlikle reddetti. Eğer Sultan Abdülhamîd Hân Ayastefanos antlaşmasındaki tazminatı, Berlin muahedesi ile düşürmemiş olsaydı, devlet daha o sırada batabilirdi. Ordunun durumu ise perişan bir vaziyetteydi. Emperyalist Avrupa devletleri yıllardır peşinde koştukları emellerine ulaşmak üzereydi. Onlar dış baskıların çemberi içerisinde sıkışan Osmanlı’yı borç bataklığı içinde boğmak istiyorlardı. II. Abdülhamîd Hân’ın devraldığı mâlî durum bu idi.

1875 yılında borçları ödeyebilmek için rüsûm-ı sitte idaresi faaliyete konuldu ise de, bu idare şekli, Avrupalı alacaklıları memnun etmedi. Neticede Tevhîd-i Düyûn yapılması kararlaştırıldı. Böylece bütün dış borçlar birleştiriliyordu. Devletin bâzı mallar üzerinden aldığı gelir bundan böyle Türkiye Mâliye Nezâreti tarafından değil, ancak Düyûn-i Umûmiye tarafından tahsil edilecekti. Düyûn-i Umûmiyenin yetkisine bırakılan gelirler şunlardı: Tütün, tuz ve ipek vergi gelirleriyle, damga pulu ve balık resimleri. 3 EKİM 1880 yılında Muharrem kararnamesi İstanbul’daki büyük devletlerin elçilerine tebliğ edildi. Düyûn-i Umûmiye ile Türkiye rahat bir nefes almış ve borçlarını ödemeye başlamıştı. Bu târihte devletin dış borçlarının toplam faizleri ile birlikte 280 milyon tutarındaydı. Rusya’ya harp tazminatı ise, bu hesabın dışında kalıyordu. Muharrem kararnamesi ile bu borçlar 117 milyona kadar düşürüldü. Bu muazzam başarı Sultan Abdülhamîd Hânın şahsî kabiliyeti ve akıllı siyâseti sâyesinde sağlanmıştı.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 1.c. 100.s.)

 

FİLİSTİN VE SULTAN 2. ABDÜLHAMİD HÂN

 

Sultan 2. Abdülhamid Hân, siyonizm tehlikesini çok iyi gören devlet adamıdır. Osmanlı tahtına çıkınca ilk icraatı, Filistin’in bütün topraklarını, sarayın (Osmanlı Hânedanının) mülkü hâline getirmek olmuştur. Böylece Filistin’de toprak satışı kesin olarak önlendi. Ayrıca Filistin’e, 33 senelik saltanatı esnasında tek bir Yahûdînin girmesine izin vermedi. Siyonizm teşkilâtının lideri Dr. Theodor Hertzel, birçok defa Saraya ve Babıâli’ye mektup yazdı. İngiltere’nin aracılığı ile Theodor Hertzel ve Haham Moşe Levi, Sultan Abdülhamîd Hân ile görüştüler. Dr. Theodor Hertzel, Sultan İkinci Abdülhamîd Hân’a şu teklifleri sundu:

Filistin’de altın para karşılığı toprak sattığı takdirde:

  1. Yahûdîler, Osmanlının tüm borçlarını ödeyecek.
  2. Osmanlı Devletine büyük mâlî yardımda bulunacaklar.
  3. Sultan Abdülhamîd Hân’ın siyâsetini Avrupa’da destekleyecekler.
  4. Yahûdîler, Osmanlı Devletinde inşâ edilecek savaş üslerinin parasını ödeyecekler.
  5. Sultan Abdülhamîd Hân’a şahsı için büyük servet verecekler.
  6. Filistin’de kurulacak büyük üniversitede aynı zamanda Türk talebeleri de okuyacak. Tahsil için Avrupa’ya gitmeye lüzum kalmayacak.

Tahsin Paşa’nın hâtıralarına göre, Sultan Abdülhamîd Hân bu teklifler karşısında çok hiddetlendi ve yüksek sesle bağırarak: “Dünyânın bütün devletleri ayağıma gelse ve bütün hazînelerini kucağıma dökseler, size siyonistlik adına bir karış yer vermem. Ecdadımızın ve milletimizin kanıyla elde edilen bir vatan, para ile satılamaz. Derhal burasını terk edin! Defolun!” demiştir. Bu teşebbüsün arkasında İngiltere ve meşhur banker Yahûdî asıllı Roçi de bulunuyordu. Tahttan indirildikten sonra, 1909’da, İkinci Meşrutiyet döneminde teşkil olunan Osmanlı hükümetinde, üç Yahûdî veya dönme bakan bulunuyordu. İttihat ve Terakki, azınlıkların da toprak satın alabileceğine dâir kânun çıkarttı. İttihat ve Terakki’nin ihânetlerinden biri de bu idi. Yahûdîler geniş topraklar alarak üzerlerine tapuladılar.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 1.c. 88.s.

 

SİLSİLE-İ ÂLİYENİN YEDİNCİ POSTNÎŞÎNİ         HZ. EBÛ ALİ FÂRMEDÎ (K.S.)

 

İsmi, Fadl bin Muhammed’dir. Künyesi, Ebû Ali’dir. Ebû Ali Fârmedî diye meşhur olmuştur. 1042 (H. 434) senesinde doğdu.

Zâhirî din ilimlerini, Ebü’l-Kâsım Kuşeyrî’den öğrendi. Ayrıca, Ebû Abdullah Muhammed bin Muhammed Şîrâzî, Ebû Mansûr Temîmî, Ebû Abdurrahmân Neylî, Ebû Osman Sâbunî ve başka âlimlerden de ilim tahsili gördü.

Tasavvuf ilminde yüksek derecelere kavuşması iki vâsıtayla olmuştur. Birisi Ebü’l-Kâsım Gürgânî-i Tûsî, diğeri de Ebü’l-Hasan Harkânî’dir.

Ebû Ali Fârmedî (k.s.), Nizâmülmülk’ün makâmına gelince, büyük vezir derin bir hürmetle ayağa kalkar, O’nu kendi makâmına oturturdu. Hâlbuki, İmâmü’l-Haremeyn ve Ebü’l-Kâsım Kuşeyrî geldiği zaman, sâdece ayağa kalkar, yerini terk etmezdi. “Neden böyle yapıyorsun?” diye sorduklarında; “Ebû Ali Fârmedî hazretleri benim yüzüme karşı kusurlarımı söylüyor, yaptığım yanlış işleri açıklayıp beni îkâz ediyor. Diğer âlimler ise, beni bana övüyorlar. Bu yüzden nefsim gururlanıyor. Ebû Ali Fârmedî hazretlerinin yermesi, benim için daha hayırlı olduğundan, ona daha çok hürmet ediyorum.” derdi.

Ebû Ali Fârmedî ilim ve fazîlette yüksek derecelere ulaşıp, pekçok talebe yetiştirdi. Yûsuf Hemedânî ve İmâm-ı Gazâlî gibi büyük âlimler onun ilim meclisinde ve sohbetinde yetiştiler. Her ikisi de Ebû Ali Fârmedî hazretlerinden istifâde ederek kemâle gelip yüksek derecelere kavuştu. Ömrünü ilim öğrenmek, öğretmek ve insanlara Allâhü Te‘âlânın emir ve yasaklarını anlatmakla geçiren Ebû Ali Fârmedî, 1085 (H. 477) senesinde vefât etti. Kabri Tûs, yâni Meşhed şehrindedir.

Ebû Ali Fârmedî (k.s.) buyurdular ki: “Talebenin hocasına karşı dili ile saygılı olması gerektiği gibi söylediğini de kalbinden reddetmemelidir.” Bununla ilgili şu rüyâsını anlatır: Hocam Ebü’l-Kâsım Gürgânî’ye bir rüyâmı anlattım ve ona; “Senin bana rüyâmda şöyle şöyle dediğini gördüm ve niçin böyle yaptığını sordum.” dedim. Hocam, bunun üzerine bir ay benimle konuşmadı ve; “Eğer içinde söylediklerimi reddetmek duygusu ve cevap arzusu olmasa, rüyânda bana bunu bu şekilde sormazdın.” dedi.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 6.c., 106.s.)

 

OSMÂN GÂZÎ’NİN VASİYETİ

 

Dâr-ı bekâya göçerken Oğlu Orhan Gâzî, Ahî Şemsüddîn, Ahî Hasan Saltuk ve Turgut Alp ve Çandarlı Halîl’e şu vasiyyeti yaptı: “Benim oğullarıma ve dostlarıma birinci vasiyetim; dâima gazâ ve cihâd sünnetini ikâme ve Nebî (s.a.v.)’in dînini kuvvetlendirerek devâm ettirmektir. Tam bir kuvvet ve kudretle Nebî (s.a.v.) Efendimizin sancağını Livâ-yı şerîfini yükseltiniz. İslâm’a hizmet âdetini kullanılmaz hâle getirmeyiniz. Çünkü Cenâb-ı Hakk, bu zaîf kulunu, beldeleri feth ve İslâmın âdetlerini öne geçirmeğe ve üstün tutmak üzere teyid buyurdu. Bu hânedânda cihâd kanunlarının ve dîne hizmetin dâimi ve istikrarlı olacağını ümîd ederim. Bu hânedânın evlâdından, torunlarından, tâbîlerinden, müntesiblerinden her kim bu kavmin yolundan gitmez ve adaletle şerîate hizmet etmezse mahşerde Peygamber (s.a.v.) Efendimizin şefâatlerinden, pederine kavuşmaktan mahrûm ve  uzak kalır. Sonra Orhan Gâzî’ye dönerek:

“Dînî ve dünyevî hâdiselerin, eğlenceye dâir ve ma’nevî taleblerin cümlesinde, amellerinde, işlerinde, her türlü hâl ve fiillerinde dâima Şeri’at-ı Mutahharaya uy ve onu uyulacak tek ölçü kabul et.

Mübhem ve meçhûl işlerinde Allâh ve Resûlü (s.a.v.)’in emirlerine ve Şeriât imâmlarının yol gösterciliği ve sağlam derin ve geniş bilgili âlimlerin sözleriyle amel et ki bu vasiyet hayırları toplayıcı ve bütün saâdetleri içine alıp kuşatmaktadır.

Adâleti bütün işlerinde esâs kabûl et. Merhamet ve ihsân melekesiyle donan ki bu sultânlığın şereflerindendir. Reise, baş olan kimseye Allâh’ın  kullarının, Allâh’ın ihsânlarından nefsine ortak ve hisse sâhibi görmek gerekir. Böyle olursa reis olan kimse Allâh’ın dergâhındaki sevgililerden mahbûblardan olur.

Elinin altındaki insanlara, hatta mahlûkata dahî merhamet ve şefkat et. Mücâhidlerin başlarını, idaren altındaki bütün halkı ve sana tâbi olanların tamâmını ve bütün askerlerini kendi evlâd ve akrabâların derecesinde tut, kabul et.

Oğul, ben öldüğüm vakit, beni Bursa’da şol gümüşlü kubbenin altına koyasın. Ve bir kimse sana Allâh’ın buyurmadığı sözü söylerse sen onu kabul etme, eğer bilmezsen Allâh ilmini bilene sor.” dedi ve rahmet-i Rahmâna kavuştu.

(Ziyâ Nûr Aksun, Osmanlı Tarihi 1.c., 26.s.)

 

KOSOVA ZAFERİ VE 1. MURAD HÂN (HÜDÂVENDİGÂR)

 

Bulgaristan harekâtını muvaffakiyetle tamamlayan Vezîriâzam Ali Paşa, Yanbolu’ya gelen Sultan Murâd Hân ile görüşerek, durumu arz etti. Durum değerlendirmesi yapılıp ordu süratle Priştine’ye doğru harekete geçti. Yollarda yerli ahâlinin mal, mülk, can ve ırzına karşı hiç bir tecâvüz yapılmadan Kosova’ya gelindi. Yağma ve tahribatın yapılmaması, Balkan milletlerini Osmanlının güzel ahlâkına ve adaletine hayran bıraktı. Üsküp ile Priştine arasındaki Kosova’da müttefik Haçlı ordusuyla karşılaşılıp muharebe nizâmı alındı. 8 AĞUSTOS 1389 muharebe öncesi Kosova’da şiddetli fırtına vardı ve o gün Berât Gecesiydi. Akşam çadırına çekilen Sultan Murâd Hân, Berât Gecesini ihya edip namaz kıldı. Kur’ân-ı kerîm kıraat ettikten sonra, seccadesinin üzerinden kalkmadan târihe geçen şu duayı okudu: “Ey Rabbim! Bu fırtına, şu âciz Murâd kulunun günahları yüzünden çıktıysa, masum askerlerimi cezalandırma. Onları bağışla.. Allâhım.. Onlar ki, buraya kadar, sâdece Senin adını yüceltmek, İslâm dînini kâfirlere duyurmak için geldiler. Bu fırtına âfetini, onların üzerinden def eyle.. Senin şânına lâyık bir zafer kazanmalarını nasip eyle. Onlara öyle bir zafer kazandır ki, bütün Müslümanlar bayram ede.. Müslümanları mansûr ve muzaffer eyle. Ve dilersen o bayram gününde şu Murâd kulun sana kurbân olsun.. Önce beni gazi kıldın, sonra şehit et..”

Fırtına dinip, 9 AĞUSTOS 1389 günü yapılan Kosova Meydan Muharebesinde Birinci Murâd Hân büyük bir zafer kazandı. Sırp devletinin yıkılıp, Balkanların Türk hâkimiyetine geçişini sağlayan Kosova Zaferinden sonra, Sultan Murâd Hân, devrin an’anesince muharebe meydanını dolaşmaya başladı. Bu sırada Miloş Obiliç adında yaralı bir Sırp asilzadesi tarafından hançerlenerek şehit edildi. İslâmın cihâd emrini yerine getirmek ve Osmânlı’nın şânını yükseltmek için, târihî kaynaklarda otuz yedi gaza yaptığı yazılır.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 13.c. 373

 

 

SİLSİLE-İ ÂLİYYE’NİN SEKİZİNCİ POSTNÎŞÎNİ HZ. YÛSUF HEMEDÂNÎ (K.S.) -1

 

İsmi Yûsuf bin Eyyub, künyesi Ebû Yâkub’dur. 1048 (H.440) senesinde Hemedan’da doğdu. 1141 (H.535)de Herat’tan Merv’e giderken yolda vefat etti. Merv’de bulunan kabri ziyaret yeridir.

On sekiz yaşında Bağdat’a gelip fıkıh ilmini Ebû İshâk Şirâzî’den öğrendi. Yaşı küçük olmasına rağmen, Ebû İshak (rh.a.) kendisine husûsî ihtimam gösterirdi. Tasavvufu Ebû Ali Fârmedî hazretlerinden öğrenip, sohbetinde yetişerek kemâle ulâştı.

Altmış yıldan fazla, insanlara doğru yolu göstermekle meşgul oldu. Yüzlerce talebe ondan ders aldı. Abdullah Berkî, Hasan Endâkî, Ahmed Yesevî ve Abdülhâlık Gücduvânî gibi büyük velîler yetiştirdi. Bunlardan Ahmed Yesevî, Türkistan tarafına göç edip, insanları irşâd ederek büyük hizmetler yaptı.

Yûsuf Hemedânî rahmetullahi aleyh önce Merv’de bir müddet kalıp Herat’a gitti. Herat’ta uzun zaman kaldıktan sonra, tekrar Merv’e gelip bir müddet daha kaldı ve tekrar Herat’a döndü. Herat’tan Merv’e giderken yolda vefat etti.

Yûsuf Hemedânî, bütün dostlarına, talebesi Abdülhâlık Gücduvânî’ye tâbi olmalarını söyledi. Kendisinden sonra, bu talebesi insanlara doğru yolu gösterdi.

Yûsuf Hemedânî Irak, Horasan, Mâverâünnehir bölgelerinin muhtelif şehirlerinde bulunarak, halka saadet yolunu anlatmakla meşgul olmuştur. İlmi, fazîleti ve kerâmetleriyle İslâm dünyâsında tanınıp çok sevilmiştir.

Eline ne geçerse muhtaçlara verir, kimseden birşey istemezdi. Herkese iltifat eder, yumuşak ve merhametli davranırdı. Yolda yürürken bile Kur’ân-ı Kerîm okumakla meşgul olurdu.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 20.c., 280.s.)

 

SİLSİLE-İ ÂLİYYE’NİN SEKİZİNCİ POSTNÎŞÎNİ HZ. YÛSUF HEMEDÂNÎ (K.S.) -2

 

Yûsuf Hemedânî (k.s.)’a; “İslâm âlimlerinin ve kıymetli rehberlerin azalıp, yok olduğu zaman ne yapmak lâzım?” denildiğinde:

“O zaman hergün o büyüklerin yazdığı kitaplardan bir miktar okuyunuz.” buyurdu.

Sayısız kerâmetlerin ve fazîletlerin kendisinde toplandığı ve velî-i kâmil bir zâttı. Kerâmetlerinin en büyüklerinden birisi; Allâhü Te‘âlâyı tanımak yolunda çok yüksek derece ve makamlar sâhibi olan, Abdülhâlık Gücduvânî gibi büyük bir velîyi yetiştirmesidir.

Ebû Saîd Abdullah, Abdülkâdir Geylânî hazretleri ve İbnü’s-Saka ilim tahsili için Bağdat’a gelmişlerdi. Yûsuf Hemedânî Bağdat’ta Nizamiye Medresesinde va‘z ediyordu. İbnü’s Saka adındaki meşhur bilgin kalkıp saygısızca birşey sordu. Ona otur senin sözünden küfür kokusu geliyor buyurdu. Hakîkaten İbnü’s Saka o zaman İstanbul’a sefir olarak gidip orada Hıristiyan oldu.

Birgün, Hemedân’dan bir kadın ağlayarak, Yûsuf Hemedânî (k.s.)’un huzuruna geldi ve dedi ki:

“Oğlumu Bizanslılar esir etmişler.”

“Sabredin.”

“Sabredecek hâlim kalmadı.”

Bunun üzerine Yûsuf Hemedânî hazretleri:

“Yâ Rabbî, bu kadının oğlunu esirlikten kurtar. Üzüntüsünü neşeye çevir!” diye duâ etti.

Kadın eve gelince, bir de ne görsün, oğlu evde oturuyor! Şaşakaldı. Oğluna:

“Anlat evlâdım! Buraya nasıl geldin?”

“Biraz evvel İstanbul’daydım. Ayaklarım bağlıydı. Başımda muhafız vardı. Aniden bir kimse geldi. Beni kaptığı gibi, bir anda buraya getirdi.” dedi.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 20.c., 280.s.)

 

 

 

YAVUZ SULTAN SELİM HÂN VE ŞAH İSMAİL

 

Akkoyunlu Devletini ortadan kaldıran, Azerbaycan, Irak-ı Acem, Irak-ı Arab ve İran’ı ele geçirerek Ceyhun Nehrine kadar hududunu genişleten Şah İsmail, sünnî Özbekleri de yendikten sonra, Anadolu’ya yönelmişti. Gönderdiği dâî ve halifeleri vasıtasıyla Osmanlı hudutları içinde yaşayan Şiîleri kendisine bağlıyor ve fırsat buldukça da isyanlar çıkartıyordu.

Yavuz Sultan Selim Han topladığı olağanüstü dîvânda, Şah İsmail’in yaptığı saldırıları bir bir anlattı. Dîvânda yapılan uzun müzâkerelerden sonra İran’a sefere karar verildi. Sefer hazırlıklarını tamamlayan Yavuz, 20 NİSAN 1514’te Üsküdar’a geçerek Orduyu Hümâyun ile İran Seferine çıktı. Şah İsmail, yiğitlik harcı olan er meydanına davet edildi. Meydana çıkmayınca, Safevî topraklarına girildi. Şahın, Sultan Selim Hâna karşı ülkesini müdâfaa etmemesi üzerine ikinci bir nâme gönderildi. Bu nâmede; Osmanlı ordusunun uzun bir yoldan gelip epeyden beri muharebe için ordu aramasına rağmen meydana çıkan olmadığı, pâdişâhların ellerindeki memleketlerin nikâhlıları olduğu, erkek ve yiğit olanın onu nâmahreme dokundurtmayacağından bahsedilerek, miğfer yerine yaşmak, zırh yerine çarşaf giymesi tavsiye edildi. Kadın elbiselerinden hırka, şal ve çarşaf gönderildi. Osmanlı ordusunun aylardır yolda bulunması, sefer güzergâhını Safevîler çekilirken tahrip etmesi, Şah İsmail’in ajanlarının faaliyetleri, Yeniçeriler arasında hoşnutsuzlukların çıkmasına sebep oldu. Çadırına ok atacak kadar ileri gidildiğinde askere verdiği nutuk harp psikolojisinin şaheserlerindendir. Bu nutukla; Hedefe daha varılmadığını, seferden asla dönülmeyeceğini, cihad için çıkılan bu seferden hâtûnlarını düşünenlerin dönebileceğini, yiğit olanın gelmesini isteyip, tek başına da olsa gideceğini, bütün heybet ve azametini göstererek, gür sesiyle söyledi. l. Selim Hânın nutku asker arasında çok tesirli oldu ve ordu onu takip etti. Bu arada Sâfevî ordusunun Çaldıran Ovasında olduğu haberi alındı.

Sultan Selim Hân kumandasındaki Osmanlı ordusu ile İran Şahı İsmail-i Sâfevî kumandasındaki Sâfevî ordusu, 23 AĞUSTOS 1514 târihinde Çaldıran Ovasında muharebeye tutuştu. Şah İsmâil-i Sâfevî tâhtını, tacını ve hanımını muharebe meydanında bırakarak, kaçtı.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 20.c. 188.s.)

 

 

MALAZGİRT MEYDAN MUHAREBESİ

 

Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Alparslan ile Bizans İmparatoru Romen Diojen kuvvetleri arasında 26 AĞUSTOS 1071 târihinde Doğu Anadolu’da Malazgirt Ovasında meydana geldi. Bu muharebe, dînî, millî, siyâsî, askerî neticeleri ve Türk-İslâm târihinin en büyük zaferlerinden biri olması bakımından önemlidir.

Alparslan, muharebe azmiyle ordugâh kurarken, önceden düşmanla döğüşeceğini Bağdat’taki Abbasî Halifesine bildirip dua talebinde bulundu. Büyük Sultan, savaş başlamadan evvel, Halife el-Kâim’in (1031-1075) gönderdiği İbnü’l-Mahleban’ı, değerli komutanlarından Sav Tigin’le birlikte Diojen’e elçi gönderdi.

Sultan Alparslan’ın heyeti, 25 AĞUSTOS 1071 sabahı Bizans ordugâhında hafife alınıp, hakarete uğradı. Diojen heyet başkanına; “Kışlamak için İsfehan’ın mı, yoksa Hemedan’ın mı daha iyi olduğunu” sordu. Sulh teklifini şiddetle reddedip; “Sultânınıza söyleyiniz; kendileriyle müzâkerelerini Rey’de yapacağım, ordumu İsfehan’da kışlatıp, Hemedan’da sulayacağım” dedi. Heyet başkanı da, Diojen’e; “Atlarınızın Hemedan’da kışlayacaklarından ben de eminim, fakat sizin nerede kışlayacağınızı bilemiyorum.” diyerek gereken karşılığı verdi.

Alparslan, âlim ve devlet adamlarının tavsiyesiyle, muharebeyi Cuma günü yapmayı tercîh etti: 26 AĞUSTOS Cuma günü askerlerini toplayan Alparslan atından inip secdeye vardı; “Yâ Rabbî! Sana tevekkül ediyor, azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve Senin uğrunda cihâd ediyorum. Yâ Rabbî niyetim hâlistir. Bana yardım et; sözlerimde hilaf varsa beni kahret” diye dua etti. Sonra askerlerine dönerek; “Burada Allâhü Te‘âlâdan başka bir Sultan yoktur, emir ve kader O’nun elindedir. Bu sebeple benimle birlikte cihâd etmekte serbestsiniz.” dedi. Askerler coşarak şevke geldiler ve hep bir ağızdan; “Asla emrinden ayrılmayacağız.” mukabelesinde bulundular. Cuma namazından sonra başlayan muharebede Sultan Alparslan, fevkalâde bir taktik uyguladı. Bozkır çevirme hareketiyle, Türk ordusu hilâl şeklinde yayıldı. Bizans ordusunda Türklerin ok, gürz ve kılıcından kurtulanların, akşam teslim olmaya can attıkları görüldü. Cengâverliğine rağmen hiçbir şey yapamayan mağrur Bizans imparatoru Diojen, yaralı halde bütün maiyeti ile beraber esir edildi.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 13.c. 194.s. )

 

A.B.D., ANCAK OSMANLILARIN TUNUS

BEYLERBEYLİĞİNE MUHÂTAP İDİ

 

1803 yılında “Granol Türk” adlı bir Amerikan gemisi, Tunus’a geldi. Fakat Trablus beylerbeyliğine bağlı Türk korsanlarının bazı Amerikan gemilerini vurması üzerine Birleşik Amerika Devleti, Akdeniz’e bir harb filosu göndererek sancak göstermek ve kuvvet gösterisi yapmak istedi. Filoya bağlı 35 toplu Filedelfiya ile Vixen adlı harb gemileri, Trablus’da üzerlerine gelen bir Türk gemisine karşı manevra yapmak isterken karaya oturdu, bütün gayretlere rağmen yüzdürülemedi.

A.B.D.’nin en büyük gemisi olan Filedelfiya gemisinin 300 mürettebatı, Türkler tarafından esir edildi. Libya Beylerbeyi Yunus Paşa, gemiyi ve mürettebatını salıvermek için A.B.D.’den 3 milyon altın dolar tazminat ve bundan böyle Türk korsanlarının Amerikan sancağına emân vermesi için de yılda 20.000 dolar vergi ödemesini istedi. A.B.D.’de umumi efkâr bu paranın ödenmesini istiyordu. Tunus beylerbeyliği de A.B.D.’den, sancağına emân vermek için yılda 10.000 dolar vergi istiyordu.

Tunus’a gelen deniz albayı Rodpers, böyle bir şeye selâhiyeti olmadığını söyledi. Tunus beylerbeyi Hammûde Paşa, Menemenli Süleyman Ağa adlı, dilbilir bir adamını A.B.D.’ye müzakereye yolladı.

Washington’a gelen Süleyman Ağa devlet tarafından misafir edildi ve Başkan Thomas Jefforson tarafından kabul edildi. Bir yıl süren müzâkereler neticesinde Süleyman Ağa tekrar Tunus’a döndü. 1812’de A.B.D.’nin Cezayir konsolosu Lear, Cezayir beylerbeyine yıllık vergi olarak hükümetin 26.000 altın dolarını ödedi.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Târihi)

 

 

 

 

A.B.D.’NİN, TARİHİNDE YABANCI DİLDE

İMZALADIĞI TEK ANTLAŞMA

 

1776’da İngiltere’den istiklâlini kazanan A.B.D. 1783’ten itibaren Avrupa ölçülerine göre mütevazi de olsa, denizlerde bayrak gezdirmeye başladı. Daha 25.07.1785’de, Cadiz açıklarında bir A.B.D. gemisi, Cezayir korsanlarınca zabtedildi. Boston limanına bağlı Kaptan Isaak Stevens’in Maria’sı idi. Az sonra Philadelphia’ya bağlı Kaptan O’Brien’ın Dauphin’i aynı akıbete uğradı, Cezayir’e getirildi. 1793 Ekim ve Kasım aylarında 11 A.B.D. gemisi daha Türk korsanlarınca zabtedildi. Kongre, Türk korsanlarına karşı koyacak güçte kalyonlar inşâsı için Başkan George Washington’a 688.888 altın dolar harcama yetkisi verdi (27.03.1794).

Ancak Cezayir’le başa çıkacak bir donanma yapmak uzun vadeli idi. Washington, Cezayir’le temas etti. 21 Safer 1210 (05.09.1795) muahedesi Türkçe ve 22 maddedir: A.B.D., Cezayir’e defaten 642.000 altın dolar ve her yıl 12.000 Osmanlı altını ödeyecekti. Buna karşılık Cezayir’deki Amerikan esirleri serbest bırakılacak, Cezayir, gerek Atlantik, gerek Akdeniz’de hiç bir Amerikan gemisine dokunmayacaktı. Muahedeyi George Washington ve Beylerbeyi Hasan Paşa imza ve tasdik ettiler. Bu vesika, A.B.D.’nin 2 asrı geçen târihinde, yabancı (İngilizce olmayan) dille imzâladığı tek muahededir. Aynı zamanda A.B.D.’nin tarihi boyunca yabancı bir devlete vergi (Türkçe metinde: Seneviyye) ödemeyi kabul ve taahhüd ettiği tek anlaşmadır.

1785’de ilk A.B.D. teknesi, İstanbul’a, 1800 sonbaharında da George Washington fırkateyni Cezayir limanına dostluk ziyaretleri yaptı. Kaptan William Bainbridge’in idaresindeki G. Washington fırkateyni, Cezayir’den İstanbul’a geldi. Bu Amerikan gemisiyle Cezayir beylerbeyi Osmânoğlu Mustafa Paşa, Üçüncü Selim’e 2 arslan, 2 pars ve başka hediyeler göndermişti. Kaptân-ı Derya Dâmad Küçük Hüseyin Paşa, bu yeni devletin kaptanı ile konuşmak istedi. Deniz albayı Bainbridge’i kabul ve iltifât etti (Thomas Harris, Life and Services of Commodore William Bainbridge, Philadelphia 1837, 45-61.s.)

(Yılmaz Öztuna, Osmanlı Tarihi, 135-136.s.)

 

SİLSİLE-İ ÂLİYENİN DOKUZUNCU POSTNÎŞÎNİ

  1. ABDULHALIK GOCDÜVÂNÎ (K.S.)

 

Babası Abdülcemil Efendi alim bir zat olup, Malatyalıydı. İmâmı Malik’in soyundandır. Kitaplarda doğum tarihine rastlanmamıştır. Buhara yakınlarındaki Gocdüvân kasabasında doğdu. 1180 (H. 575) senesinde aynı yerde vefat etti. Babaları Abdülcemil, Hızır (a.s.) ile arkadaşlık ederdi. Aralarında muhabbet olduğundan, Hızır (a.s.) babasına; “Senin bir salih evladın dünyaya gelecektir. İsmini Abdülhalık koyarsın.” buyurdu.

Birgün Hızır (a.s.) yanına gelip Allâhü Te‘âlâyı gizli ve açık anmanın yollarını öğretti ve onu manevi evlatlığa kabul etti. Yirmi iki yaşındayken Hızır (a.s.) onu, şaşırmışlara yol göstericilerin büyüklerinden olan Yusuf Hemedani’ye gönderdi. Manevi ilimleri hocasının sohbetiyle tamamladı. Onun vefatı ile insanlara, doğru yolu gösterme vazifesini devraldı. Çok talebe yetiştirdi; binlerce insanın doğru yolu bulmalarına sebeb oldu.

Abdülhalık Gocdüvânî bir aşûre günü birkaç dostu ile beraber otururken, sırtında hırka, omuzunda seccade olan biri gelip meclise oturdu. Bir müddet sonra üstada: “Hazret-i Resûlullâh buyurdu ki: “Mü’minin firasetinden korkunuz. Çünkü o, Allâh’ın nuru ile bakar.” Bu hadîsin sırrı nedir?” diye sordu. Abdülhalık hazretleri; “Sırrı şudur ki, belindeki zünnarı kesip Müslüman olmakla şereflenesin.” Adam şaşırıp; “Allâh korusun, bende zünnar falan yok.” dedi. Birisi, bu adamın üstündeki hırkasını çıkartınca, kafirlere mahsus olan zünnar ortaya çıktı. O zat tövbe etti ve Müslüman oldu.

Vasiyetnamesinde, manevi oğulları Hace Evliya-yı Kebir’e buyurdular ki: “Sana vasiyyet ederim ey oğul ki: Her halinde ilim, edep ve takva üzere ol! İslam alimlerinin kitaplarını oku! Fıkıh ve hadis öğren! Cahil tarikatçılardan sakın! Şöhretten kaç! Şöhrette afet vardır. Aslandan kaçar gibi cahillerden kaç! Bid’at sahibi, sapıklar ile ve dünyaya düşkün olanlar ile arkadaşlık etme! Helalden ye! Çok gülme! Kahkaha ile gülmek gönlü öldürür. Herkese şefkat ve merhamet et! Kimseyi hakir görme! Kimse ile münakaşa, mücadele etme! Kimseden bir şey isteme! Tasavvuf büyüklerine dil uzatma! Onları inkar eden felakete düşer.”

Tasavvufta meşhur olan, on bir temel kelime Abdülhalık Gocdüvânî’nin sözlerindendir.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 1.c., 74-75.s.)

 

MİMAR SİNAN -1

 

Mimar Sinan, tam manasıyla bir sanat dâhîsidir. Türk mimarisini erişilemeyecek dereceye yükseltmiştir.

Mimar Sinan mimarbaşı olduğu sürece birbirinden çok değişik konularla uğraştı. Zaman zaman eskileri restore etti. Bu konudaki en kesif çabaları Ayasofya için harcadı. 1573’te Ayasofya’nın kubbesini onararak çevresine takviyeli duvarlar yaptı ve eseri, bugünlere sağlam olarak gelmesini sağladı. Sinan, her mimarî eseri kendine has bir biçimde ele almak, yapıda form ve konstrüksiyon beraberliğini kurmak, dış mekân ve kuruluşunun iç mekâna bütünlük kazanmasını sağlamak, mevcut teknolojik imkân ve malzeme denemelerinin üstünde, onları kendi istekleri doğrultusunda kullanmayı bilmek, akılcı ve sade bir malzeme kullanma anlayışına sahip olmak gibi, günümüzde de geçerli mimarlık prensiplerini, bundan dört asır önce eserleriyle ortaya koydu. Bu sebeple daima sanatı ile asırlar ötesi bir mimari deha olarak anıldı ve anılacak.

Kânûnî Sultan Süleyman tarafından Manisa’da, 21 yaşında ölen çok sevdiği oğlu Şehzade Mehmet’in hatırasına bir türbe, cami ve külliye binalarını yapmakla görevlendirildiği zaman Mimar Sinan, 54 yaşında idi. Sonradan çıraklık eserim dediği Şehzade Camii ile türbe, medrese, imaret, tabhane, mektep, kervansaray ve muvakkithaneden ibaret külliye 1544-1548 tarihleri arasında dört yılda tamamlanmıştır.

(İslam ve İlim, 176.s.)

 

 

 

 

 

 

ÂYET-İ KERÎME

 

Allâh’ın mescidlerini ancak Allâh’a ve âhiret gününe îman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allâh’tan başkasından korkmayan kimseler i’mar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır. (Tevbe s. 18)

 

MİMAR SİNAN -2

 

Süleymaniye Camii sadece mimarlık bakımından değil, öteki sanat kolları bakımından da eşi bulunmaz bir şaheserdir. Akmermerden olan mihrabı, minber, hünkâr ve müezzin mahfilleri birer sanat harikasıdır.

Caminin yanında dört medrese, bir darü’l hadis, bir okul, bir hastane, bir imaret, bir okuma odası, bir tıp medresesi, bir kütüphane, bir kervansaray, bir hamam ve bir de sebil bulunmaktadır. Cami bütün bu yapılarıyla birlikte, İstanbul’un en büyük külliyesidir. Mimar Sinan’ın türbesi ise bu külliyenin kuzeydoğusundadır. Süleymaniye Camii, 1556’da Padişahın ve Mimar Sinan’ın katıldığı bir törenle açıldı. 7 yıl süren inşaata 996.300 duka altın harcanmıştır.

Edirne’de en büyük eseri olan Selimiye Camii’ne başladığı zaman, 80 yaşına basmış bulunuyordu. Sinan, Selimiye’yi överken, şu cümleleri kullanmaktadır. ”Bunun minaresinin hem nazik, hem de üç yollu olması sebebiyle yapımının güç olduğu, dünya halkının akıllı geçinenlerinin imkân dışı demelerinin gerçek sebebi budur. Ayasofya kubbesi gibi bir kubbe İslâm dünyasında yapılmamıştır diyen kâfirlerin mimar geçinenleri, “Müslamanlara üstünlüğümüz var” derlermiş. “O büyüklükle kubbeyi doldurmak çok güçtür” sözleri, Allâh (c.c.)’ün bu aciz kulunun kalbinde dert olmuştur. Adı geçen caminin kubbesini Allâh (c.c.)’ün izni, Sultan Selim Han’ın gücünü ortaya koymasıyla Ayasofya kubbesinden  6 zir‘a  (dirsekten orta parmak ucuna kadar olan bir uzunluk ölçüsü, 75-40 santim arasında değişir) yüksek ve 4 zir‘a derin yaptım.

Asıl gücümü Edirne Selimiye Camii’nde ortaya koyup tüm kabiliyetimi açık-seçik sergiledim. Dünyanın bütün mimar ve mühendisleri olanca güçlerini harcasalar, böylesine büyük bir eserin yapımını gerçekleştiremezler.”

Mimar Sinan, önemli eserlerini İstanbul ve Edirne’den başka, Anadolu’da ve Halep, Şam, Sofya, Hersek, Budin, Rusçuk gibi Osmanlı şehirlerinde de meydana getirdi. Müslümanlığın damgası durumundaki eserleriyle rahmetle anılacaktır.

(İslam ve İlim, 181-190.s.)

 

SİLSİLE-İ ÂLİYYE’NİN SEKİZİNCİ POSTNÎŞÎNİ      HZ. ÂRİF-İ RİVGİRÎ (K.S.)

 

Buharalıdır. Buhara’ya 30 kilometre uzaklıkta bulunan Rivgir kasabasında doğdu. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. 1209 (H. 606)’da Rivgir’de vefat etti.Medrese tahsili görüp, zâhiri ilimlerde büyük gayret ve çalışma gösterdi. Bu tahsil sırasında büyük alim ve veli Abdülhalık-ı Gücduvânî ile tanışıp onun sohbetlerinde bulundu. Abdülhalık-ı Gücduvânî ile tanışması şöyle oldu: Ârif-i Rivgirî, birgün çarşıda büyük alim Abdülhalık-ı Gücduvânî’ye rastladı. Baktı ki, şeyh yüklenmiş evine erzak götürüyor. Edeple yaklaşarak eşyaları taşımak için izin istedi. Şeyh yükünü Arif’e verdi ve beraberce eve gittiler. Eşyaları bıraktıktan sonra; “Bir saat sonra gel, yemeği beraber yiyelim.” davetini aldı. Rivgirî evden ayrıldıktan sonra kendisinde bir boşluk hissetti. Kalbindeki bu boşlukta sadece Abdülhalık-ı Gücduvânî’ye karşı bir hizmet aşkı vardı. Bir saat sonra eve gitti. İltifatlar görüp evlatlığa kabul edildi. Hocası tarafından mänevi ilimler ve evliyalık yolunun esasları öğretilmeye başlandı. Ârif-i Rivgirî, hep bunlarla meşgul olup, medreseye ve eski hocasına dönmedi.

Ârif-i Rivgirî hocası Abdülhalık-ı Gücduvânî hazretlerinin derslerini ve sohbetlerini ihlasla ve dikkatle takib ederek zahiri ilimlerde büyük âlim, batıni ilimlerde çok üstün bir veli oldu. Abdülhalık-ı Gücduvânî hazretlerinin hayatları boyunca, hizmetiyle şereflendi. Hocasının vefatından sonra onun yerine irşad makamına geçip, talebelere ders vermeye başladı. Pekçok kimsenin hidayete ve yüksek evliyalık makamlarına kavuşmasına vesile oldu. Uzun bir ömür sürdü.

Zamanının bir tanesi olan Ârif-i Rivgirî hazretleri herkese yumuşak davranır, kimsenin kalbini kırmazdı. Nefsinin istediklerini yapmaz, istemediklerini yapardı. Haramlardan şiddetle kaçar, harama düşmek korkusuyla mübahların fazlasını terk ederdi. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin sünnetlerine sıkı sıkıya sarılır, sünnet-i seniyyenin yaşanması için çok gayret gösterirdi. Onun bu gayretine karşılık Allâhü Te‘âlâ da kendisine büyük makamlar ihsan etti.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 2.c., 258-259.s.)

 

AVRUPALININ ATALARI DA İLİM VE              MEDENİYET DÜŞMANI İDİ

 

Nasiriler olarak da bilinen, İspanya’daki Müslüman hânedanların sonuncusu, merkezi Gırnata şehri olan Benî Ahmer Devleti siyasi bir kuvvet olmaktan çok, kültür ve medeniyet alanında üstün bir varlık gösterdi. Benî Ahmer Devleti 15. asrın sonuna kadar hüküm sürdü. Ancak bu devirde, İspanya’nın kuvvetli krallıklarından olan Kastilya Kraliçesi İzabella ile Argonya Kralı Ferdinand’ın evlenmeleri İspanyol birliğinin teşekkülünü sağladı ve Müslümanlara felâket getirdi. 1492’de İspanyollar devletin merkezi Gırnata’yı kuşattılar. Son Benî Ahmer hükümdârı Ebû Abdullah Muhammed, bâzı şartlarla şehri Katolik Ferdinand’a teslim etmeye râzı oldu.

Ebû Abdullah’ın Afrika’ya çekilmesi ile sekiz yüz yıldan beri bir İslâm memlekti olan İspanya, tamamen hristiyanların eline geçti. Gırnata’ya giren Hıristiyanlar, Haçlı taassubu ile İslâm kültür ve medeniyetinin en güzel yerlerinden biri olan Endülüs’ü yakıp yıktılar. Sanat harikası câmileri tahrib ettiler. Bir kısmını kiliseye çevirdiler. Beşyüz bin el yazması eser, Ferdinand tarafından meydanda yakıldı. Böyle ilim düşmanları tarihte pek nadir görüldü. Müslüman halka muameleleri de çok zâlimâne oldu. Kaçabilen Müslümanlar, Kuzey Afrika’ya sığındı, geride kalanlar kitle hâlinde katlolundu. Hıristiyanlık, İspanya’nın bu son parçasına vahşet ve barbarlık âfeti olarak girdi.

Benî Ahmer Devleti, Ortaçağ’da kurulan devletlerin kültür ve medeniyet alanında ileri bir seviyede olması sebebiyle İslâm tarihinde önemli bir değere sahiptir. Devletin kurucusu Muhammed bin Ahmer, başşehir Gırnata’da yaptırdığı, Elhamra Sarayı ile, dünya mimarlık tarihinin en muhteşem eserlerinden birini meydana getirmiştir. Günümüzde bile bu saray, görenlerin hayret ve takdirini kazanmaktadır. Ayrıca Benî Ahmer Devletinde pek çok âlim yetişti. Daha çok çalıştıkları ilim sahalarında kurucu rol oynayan bu âlimlerin başında gelen İbn-i Haldûn, tarih sosyolojisinin kurucusudur. Yine Lisânüddîn ibn-i Hatîb ve Makkârî gibiler ise ünleri her tarafa yayılmış âlimlerdir.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 3.c., 338.s.)

 

 

 

 

SİLSİLE-İ ÂLİYYE’NİN ONBİRİNCİ POSTNÎŞÎNİ HZ. MAHMÛD-I FAĞNEVÎ (K.S.)

 

Mâverâünnehr bölgesinin Tûr-i Sînâ gibi mukaddes bir yer olmasına vesile olan, orayı nûrlandıran büyük âlim ve velîlerden olan Mahmûd-i İncir-i Fağnevî, Buhara’nın Fağne köyünde doğdu ve Akbenî nâhiyesinde yerleşti. Doğum târihi bilinmemektedir. 1315 (H.715) senesinde vefat etti. Mimarlıkla geçinirdi. Zamanın meşhur velîsi Hâce Arif-i Rivgirî hazretlerinin derslerinde ve sohbetlerinde yetişip, kemâle geldi. Maddî ve manevî ilimlerde zamânının en büyük âlimlerinden oldu. İnsanları irşâd edip, saadet yolunu göstermek için hocasından icazet aldı. Bir çok âlim yetiştirdi. Binlerce kimsenin, dalâletten hidâyete (doğru yola, saadete) kavuşmasına vesîle oldu. Yetiştirdiği âlimlerin en büyüğü Hâce Ali Râmitenî hazretleridir. Kendisinden sonra halîfesi olmuştur.

Zikri sesli yapardı. Vaktinin büyük âlimlerinden Hâce Muhammed Pârisâ’nın dedelerinden olan Mevlânâ Hafizuddîn, Buhara’da, o zamanın en büyük imâm ve âlimlerinin huzûrunda, Hâce Mahmûd’a: “Siz hangi niyyetle cehri (sesli) zikr ile meşgul oluyorsunuz?” diye sordu. Cevâbında: “Uyuyanları uyandırmak, gafillere işittirmek ve insanları dînin ana caddesi ve doğru yolu üzerinde yürütmek, hakîkate teşvik etmek, böylece insanların, bütün iyiliklerinin anahtarı ve her mutluluğun esâsı olan tövbe ve bir büyüğe bağlanmalarına sebep olmak istiyorum.” buyurdu. Bunu duyunca Mevlânâ böyle zikretmeniz helâl olur.” dedi ve hakikatini mecazdan ayrılma hududunun belli olması için sesli zikrin sınırını (şartını) rica etti. Bunun üzerine Mahmûd İncir-i Fağnevî şöyle buyurdu: “Sesli zikri ancak, dili yalandan ve gıybetten, boğazı, mîdesi haram ve şüpheliden temiz, kalbi riya ve gösterişten uzak, sırrı Rabbinden başka her şeye teveccühden münezzeh olan yapabilir.” buyurdu.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 13.c., 157.s.)

 

OSMANLI HAKİMİYETİNE GİRMEK ARZUSUYLA KÜRT BEYLERİNDEN YAVUZ SULTAN SELİM’E DAVET

 

1514’de Yavuz Sultan Selim Hân’ın Şiî Şah İsmail’i Çaldıranda mağlub etmesiyle, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Sünnî halk harekete geçmişti. Bölgedeki Kürt Beyleri de bir araya gelerek, Osmanlı Hakimiyetine girmek gerektiğine karar verip, aşağıdaki nâmeyi imzalamışlar, ve Molla İdris’i de elçi olarak Yavuz Sultan Selim Hân’a göndermişlerdi:

“Can-ü gönülden İslam Sultanı’na biat eyledik, ilhadleri (dinsizlikleri) zahir olan Kızılbaşlardan yüz çevirdik. Kızılbaşların neşrettiği dalâlet ve bid’atlerini kaldırdık ve Ehl-i Sünnet mezhebi olan Şafiî mezhebini icra eyledik. İslam Sultanı’nın nâmıyla şeref bulduk ve hutbelerde dört halifenin ismini anmaya başladık. Cihada gayret ve İslam Padişahı’nın yollarını bekledik. Duyduk ki, padişah Dulkadir eyaletine gitmiş; bunun üzerine biz de Mevlana İdris’i makamınıza gönderdik. Hepimizin arzusu şudur:

Bu muhlis ve size itaat eden bedenlere yardım edesiniz. Bizim beldelerimiz Kızılbaş diyarına yakındır, komşudur ve hatta karışıktır. Nice yıllar bu mülhidler, bizim evlerimizi yıkmışlar ve bizimle savaşmışlardır. Sadece İslam Sultanı’na muhabbet üzere olduğumuz için, bu inancı saf insanları o zalimlerin zulümlerinden kurtarmayı merhametinizden bekliyoruz. Sizin inayetleriniz olmazsa, biz kendi başımıza müstakil olarak bunlara karşı çıkamayız. Zira Kürtler, ayrı ayrı kabile ve aşiret tarzında yaşamaktadırlar. Sadece Allah’ı bir bilip, Muhammed Ümmeti olduğumuzda ittifak halindeyiz. Diğer hususlarda birbirimize uymamız mümkün değildir. Sünnetullah böyle cari olmuştur. Ancak ümidvarız ki, padişahtan yardım olursa Arap ve Acem Irak’ı ile Azerbaycan’dan o zalimlerin elleri kesilir. Özellikle Diyarbekir ki, İran memleketlerinin fethinin kilidi ve Bayındırhan Sultanlarının payitahtıdır, bir yıldır Kızılbaş askerlerinin işgali altındadır ve elli binden fazla adam öldürmüşlerdir. Eğer padişahın yardımı bu Müslümanlara yetişirse, hem uhrevi sevap ve hem de dünyevi faydalar elde edeceği muhakkaktır…”

(Hoca Sadettin Efendi, Tacü’t-Tevarih 11.c., 308.s.)

(Tarih ve Düşünce Dergisi, Şubat 2006, 23.s.)

 

SİLSİLE-İ ÂLİYENİN ONİKİNCİ POSTNÎŞÎ

  1. ALİ RÂMİTENÎ (K.S.)

 

“Azizan” ve “Pir-i Nessac” isimleri ile meşhurdur. Buhara’ya on beş kilometre olan Ramiten adında büyük bir kasabada doğdu. 1328 (H.728)’de Harezm’de vefat etti. 1315 (H.715) ve 1321 (H.721) tarihlerinde vefat ettiği de bildirilmiştir.

Ramiten’de ilim tahsiline başladı. Çok kısa zamanda ilim yolunda mertebeler katetti. O devrin en büyük alimi olan Hace Mahmud İncir-i Fağnevî’nin derslerine büyük bir aşkla devam etti. Hocasının iltifatlarına kavuştu. Manevi ve maddi ilimlerde kemale erdi. Böylece zamanının en büyük alimlerinden, yol göstericilerinden oldu. Harezm’e gidip yerleşti. İnsanlara İslamiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Pekçok talebe yetiştirdi. Harezm sultanı da onun sohbetinde bulunarak talebeleri arasına girdi. Kerametleri pek çoktur. Bunların bir kısmı kitaplara geçmiştir. İki oğlu olup, ikisi de din ve fen ilimlerinde söz sahibi idiler. Hace Azizan, vefatından sonra talebelerle meşgul olmayı küçük oğlu İbrahim’e bıraktı. Büyük oğlu da büyük âlim idi. İnsanlara doğru yolu gösterme vazifesi niye büyük oğluna verilmedi diye bunları tanıyanlarda bir düşünce hasıl oldu. Büyük âlim Hace Ali Ramiteni bu düşünceleri anlayıp buyurdu ki: “Büyük oğlum bizden sonra fazla yaşamaz. Kısa zamanda bize kavuşur.” Gerçekten kendisinin vefatından on dokuz gün sonra büyük oğlu da babalarına kavuştu.

Buyurdu ki: “Allâhü Te‘âlâya hiç isyan etmediğiniz bir dille dua ediniz ki, duanız kabul olsun.”

“İki halde kendinizi sakının: Söz söylerken ve yemek yerken.”

“Halkı Hakka davet eden kimse, canavar terbiyecisi gibi olmalıdır. Canavar terbiyecisi, nasıl uğraştığı hayvanın huyunu ve istidadını (kabiliyetini) bilip de ona göre davranırsa, o da öyle.”

“Talebenin, maksadına kavuşması için çok çalışması, nefsini terbiye etmek için çok uğraşması lazımdır. Fakat bir yol vardır ki, nefsi itmi’nana (Rabbinden razı olmaya) kavuşturup, rûhu kısa zamanda yüksek derecelere kavuşturur. O da; Allâhü Te‘âlânın sevgili kullarından birinin gönlünü kazanmaktır. Zira onların kalbi, Allâhü Te‘âlânın nazar ettiği yerdir.”

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 2.c., 35.s.)

 

  1. ABDÜLHAMÎD HÂN’IN EĞİTİM POLİTİKASI

 

  1. Abdülhamîd Hân eğitime çok önem veriyor ve bu alan­da hiçbir fedâkârlıktan kaçınmıyordu. “Ben okumuş adamdan korkmuyorum.” diyordu. Osmanlı Devleti’nde en büyük eğitim ve öğretim hamleleri onun zamanında ya­pıldı. Eğitim alanındaki başarısı düşmanlarının dahi takdîri­ni toplayarak düşmanları bile gerçekleri dile getirmek zo­runda kaldı.

Kendisine muhâlif olan Ahmet Reşit Rey; “Gariptir ki, bir taraftan basını bu kadar baskı altında bulunduran II.Abdül­hamîd, diğer taraftan memleketin irfânının yükselmesi için yabancı lisanların öğrenilmesine ve milletin aydınlanması­na çok çalışır ve okullara çok önem verirdi. Yakınlarından işittiğimize göre; Bir milletin hürriyet ve meşrûtiyete kavuş­ması için daha olgunlaşması ve cehâletten kurtulması la­zımdır, dermiş.”

  1. Abdülhamîd Hân, eğitim kurumlarında gençlere iyi bir İslâmî terbiyenin verilmesini ister ve bu konuda zaman za­man irâde-i seniyyeler yayınlatırdı.

Ayrıca, ülkeye, Batı’daki bilim ve teknoloji transferi için Avrupa’ya her dalda öğrenci gönderdi. Ama mâlesef giden bu öğrencilerin bir çoğu nefs ve şehvetlerinin esîri olarak Batı kültür potasında eridiler. II.Abdülhamîd Hân da bundan şikâyetçi olarak;

“Berlin’deki sefîrimizin, bize verdiği raporlara göre, bu gençler arasında kendisini çalışmaya adayanların sayısı pek az olduğu görülüyor. Almanya’ya giden gençlerimizin çoğu Osmanlılar’a has i‘tidal ve sâdelik fazîletlerini kaybe­diyorlar. Orada öğrendikleri ise içki içmek, ahlâka uygun­suzluk ve buna benzer şeyler oluyor. Kendini beğenmiş, id­dialı, şişinerek döndüklerinde, arkadaşlarına ve ihtiyar fakat tecrübeli paşalara yukarıdan bakıyorlar. Örflerimizi, âdetle­rimizi tenkîd ediyorlar. Hele Pâris’e tahsîle gidenlerin ekse­risi eğlenceye dalıyorlar, çalışmaya vakit bulamıyorlar.”

(M. Aydın, II. Abdülhamid Hân’ın Lîderlik Sırları, 72.s.)

 

OSMANLI’NIN ÖRNEK ADÂLETİNE ŞÂHİDLİK EDEN AVRUPALILAR

 

“Türkiye’de iltimas mektûbu geçmez. Adâletlerinin en iyi ya­nı, da‘vâların kısa sürmesidir. İspanya’da olduğu gibi ‘Nasıl ol­sa da‘vâ bitmiyecek.’ diye haklı taraf, haksız tarafla uyuşmaya mecbûr bırakılmaz. Da‘vâlar bitmeden kadı veyâ kazasker, kür­süsünden kalkamaz…”

“Türk hukukçuları, bizim hukukçular gibidir. Farkları, da‘vâ-ları bizimkiler gibi safsataya boğup Bâbil Kulesi’ne çevirecekle­ri yerde, basite ircâ etmeleridir. Kanunları daha çok örfe daya­nır. Haksızın muğâlata yapmasına aslâ meydan vermezler. Ka­nunlarının sayısı azdır. Bizdeki gibi aynı konuda bir sürü kanun yoktur. İspanya’da 30-40 yıl süren da‘vâlar olduğunu Türkiye’de söylesem, kimse inanmaz. Bir da‘vâ burada bir ay sürdü mü, çok uzun sürmüş sayılır. Delîllerin ve şâhidlerin ilk celsede ta­mâmen hazır bulunmaları şarttır. Kadı ekseriya bir celsede hükmeder. Ancak tereddüd ettiği da‘vâlar, bir kaç celse uzar. Cenâb-ı Hakk’ın hikmetinden suâl edilmez: Adâleti tatbîk etmek Müslümân Türkler’e düşsün de biz Hıristiyanlar, adâletin sade­ce lâfıyla geçinelim.” İspanya kralı II. Felipe’ye takdîm ettiği eserinde anlatan bir İspanyol müellifinin müşâhedeleri…

(Kânûnî Devrinde istanbul, 95-102)

 

OSMANLI’DA ÎDAM CEZÂSININ İNFÂZI

Îdam hükmü dışında kadı’nın verdiği hüküm derhal tatbîk edilir, îdam hükmünde ise, kadı’nın kararını ve imzâsını taşıyan hüccet, îdam cezâsı yiyen mahkûm ile beraber sancakbeyine, eyâlet merkezi ise beylerbeyine götürülür. Vâli paşa, olayı şah­sen inceledikten ve çevresindeki yüksek görevlilerin fikrini der­hal aldıktan sonra cezâyı infâz ettirir. Eğer kadı’nın verdiği îdam cezâsını yerinde görmez veyâ ağır bulursa, suçluyu, hüccetiy-le beraber İstanbul’a sevk eder. Orada kazaskerlerden hangisi­nin sahasında ise o da‘vâyı inceler, îdâmı tasdîk etmek, hafîf­letmek veyâ kaldırmak hakkı kazaskere âittir. Eyâlet içinde yük­sek dereceli mahkemelerin bulunmaması, bu husûsta İstan­bul’a sorulmadan bir şey yapılamaması sebebiyledir. Kazasker mahkemesinde kararı bozulan kadı, çok kötü sicil almış olurdu.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, 10.c, 276-277.s.)

 

OSMANLIDAKİ ALÇAKGÖNÜLLÜLÜK

 

Anadolu ve İran seyahatine âit intibâları 1821 ’de neşredilen “Voyage en Armenié et en Perse” ismindeki eserinde anlatan müsteşrik Amedee Jau-bert , Müslümân-Türklerin âlimlere kar­şı gösterdikleri alçakgönüllülüğü şöyle anlatır: “Şarklılar kendi­lerinin bilmediklerini bilen âlim kimselere karşı hududsuz bir hayranlık gösterirler. Onların nazarında mahviyet ve tevâzu il­min en güzel husûsiyyetidir; işte bundan dolayı bir Acem şâiri­nin cidden san‘atkârâne olan şöyle bir teşbîhi vardır: Meziyyet-lerinin te’mîn ettiği üstünlüklere tevâzu fazîletini ekleyen bir kimse, üstündeki yemişlerin çokluğundan dolayı başını yere doğru eğen bir ağaç dalına benzer.”

  1. Brayer, Neuf Annéesâ Constantinople 1836 Paris c.1 sh. 198-199’da eski Türk tevâzuunu şöyle anlatır: “Müslümân Türkler arasında kibir ve gurur adetâ yok gibidir. Kur’ân’ın en şiddetle nehyettiği temâyüllerin biri de budur: Yeryüzünde sa­kın azametle yürüme; insanlardan nazarlarını gururla çevirme. Mütekebbir ve mağrur olandan Allâh nefret eder. Harekâtında mütevâzî ol; yavaş sesle konuş. Kibir cehâletten ileri gelir, âlim aslâ mağrûr olmaz. Bir taraftan da mütemâdiyen mahviyet tel­kîn edilir: Tevâzu cennet kapısının anahtarıdır. Alçakgönüllü­lük, yükselme ve saâdetin süsüdür. Tevâzu insana asillik verir. Hakîkî hâkim mütevâzi olur. Hemcinslerine karşı dâima alçak gönüllü ol.

İşte bundan dolayı Müslümân-Türk’ün yürüyüşünde vakar ve ihtişâm olmakla beraber, kat‘iyyen kibir ve azamet yoktur. Dâima yavaş sesle konuşur; el ve kol hareketlerinde hiç bir za­man mütehakkimâne bir edâ sezilmez; hizmetinde tatlılık ve kolaylık vardır.

Türk Edeb, hayâ ve tevâzuunun kaynağı İslâmiyettir. Vücû­dun bakılmayacak noktalarından yüz çevrilmesi, dînî bir vecî­bedir. Kadına dâima ve her yerde, hattâ gezinti yerlerinde bile hürmet edildiği için sarkıntılık ve tecâvüz gibi suçlar Osman­lı’da bilinmez. İffet hayâ ve tevâzuda a‘zamî olgunluğa ulaşma­ları İslâm ahkâmının yaşanmasındandır.        (İsmâîl Hâmi Danişmend,

Garb Membalarına Göre Eski Türk Seciyye ve Ahlâkı, 27.s.)

 

 

 

 

OSMANLI’DA MAHKEMELER VE KADILAR

 

Amme (kamu) da‘vâlarında, kadı, yalnız Hanefî hukûkunu esâs alıyordu. Bu gibi da‘vâlar da zâten daha çok hükümet ta­rafından yayınlanan pâdişâh kânunnâmelerine dayanıyordu. Bu kânunnâmeler esâstı ve ancak onlarda bulunmayan hü­kümler için şer‘î hükümlere mürâcaat edilebiliyordu.

Kadı hükmü olmaksızın cezâ verilemiyordu. Kadı hükmü ol­madan kimsenin cezâ tertip ve infâz edememesi, Osmanlı idâ­resinin temel prensiplerinden biridir. Kadı, aynı zamanda mülkî salâhiyetleri de hâiz bir hâkim sıfatını taşıyan kimsedir. Müftü­ler sadece dîn temsilcileridir. XVIII. asrın sonları için d’Ohsson, hülâsa olarak şunları söyler: “İslâm, adâleti ibâdetten üstün tutmuştur. Kadıyı azletmek salâhiyeti yalnız hükümdâra mahsûstur. Kadıyı, kendi nâmına halka adâlet tevzî etmek üzere, padişah ta‘yîn eder. Bir kadının şahsî hayatında bir leke varsa, fazîletli değilse, içki içiyorsa, hiç bir kuvvet onu yerinde muhâfaza edemez. Kadının bilgili olması şarttır. İmâm Şâfiî, câhil kadının hükmünü, geçersiz saymıştır. Kadı, her şartta vakar ile hareket etmeye mecbûrdur. Şid­det hareketinde bulunamaz, tehdîd edici söz söyleyemez, sert tavır takınamaz, hattâ konuşurken sesini yükselte-mez. Bir kadı, yalnız pâdişâhı değil, hüküm vererek, Hz. Peygamber (s.a.v.)’i de temsil ettiğini aslâ unutamaz.”

Celseler herkese açık tutulmak mecbûriyetindedir. Kadı, da‘vâlı ile da‘vâcıya eşit muâmele etmekle mükelleftir. Da‘vâda taraf olanlarla hiç bir şahsî alâka kuramaz, onlarla gizlice konu­şamaz, muhâkeme ederken espri, husûsî bir jest, mimik ve işâ-ret yapamaz. Taraflardan birinin tarafını tutucu hiç bir söz söy­leyemez. İki tarafı dinlerken dikkatsiz hareket edemez, bütün rûhu ile dinler. Celse, hiç bir kuvvet tarafından ihlâl edilemez. Bizzat pâdişâh bile, celseyi ihlâl edemez. Kâtib, bütün söyle­nenleri zabta geçirir. Sonra kadı’nın hükmünü yazıp imzalatır. Hüküm sûreti bir nüshadan fazla yazılır. Kadı, yakınlarından bi­rinin da‘vâsına bakamaz; da‘vâ yakının aleyhinde olsa ve aley­hinde hükmetse de bakamaz. Hiç bir yakınını âmme şâhidi ola­rak kullanamaz.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, 10.c, 272.s.)

 

OSMANLI’DA HIZLI YARGI SİSTEMİ

 

Osmanlı düzeninde hemen tevzî edilmeyen adâlet, adâletsizlik sayılır. Osmanlı adâletinin bu husûstaki şöh­reti ise, cihanşümûldür. 2 veyâ 3 celse nâdirdir, ekseri da‘vâlar bir celsede hükme bağlanır.

Bir kaç bin hâkimle, akıl almaz genişlikte bir devletin nasıl bu derecede sür‘atli icrâ-yı adâlet edebiliyordu. Ak­la gelmesi muhtemel bu sorunun cevâbı şudur:

Vatandaş, çok mühim da‘vâlar için kadı’ya giderdi. Ufak tefek anlaşmazlıkları, büyük otoriteleri olan âile re­isleri, esnaftan olan zâtlar, esnaf kethudâları hakem ola­rak çözerlerdi. Böyle şeyler için çok mühim bir adam olan kadı’nın huzûruna çıkmak ayıptı. Gerçi kadı, bir akçalık da‘vâyı görmeye kânûnen mecbûrdu. Fakat böyle ehem­miyetsiz ihtilâflar aslâ kadı huzûruna getirilmezlerdi. Âm­me davâlarına gelince, polis vukuatı günümüze göre çok azdı. Ahlâk ve gelenekler çok sağlamdı. O zamanki da‘vâ sayısı ile bugünkiler rakam şeklinde mukâyese edilirse, çok fecî bir sosyal durum ortaya çıkar. Bugün ülke, âde­tâ birbiriyle anlaşamayan insanların yurdu olmuştur.

Üstelik bir kadı veyâ nâib, ancak yarım gün çalışabi­lirdi. Zîrâ aynı zamanda mülkî ve beledî (belediye’ye âit) âmirdi. Yarım gününü de bu işlere ayırmaya mecbûrdu.

Bu sûretle hızlı, hattâ derhal adâlet gerçekleştirilebili-yordu. Da‘vâ sayısı kalabalık olan İstanbul gibi yerlerde “Kadı’nın gece vekîli” vardı. Bu hâkimler, da‘vâları kadı nâmına gece görüp bitiriyorlardı.

Kadı’nın başında bulunduğu mülkî üniteye “kazâ”, nâib’in başında bulunduğu daha küçük ve kazâya bağlı mülkî üniteye “nâhiye” deniliyordu. Arabça’da kazâ “ka­dılık”, nâhiye de “nâiblik” demektir. Son zamanlarda ka­zâya ilçe, nâhiyeye bucak denilmeye başlanmıştır.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, 10.c, 273-274.s.)

 

ÇANAKKALE SAVAŞLARI

 

Çanakkale savaşları 8,5 ay sürdü. Muharebeler iki taraf için ağır kayıplara sebep oldu… Osmanlı devletinin dört sene harbe dayanmasıyla Çarlık Rusyası’nın yıkılmasına sebep oldu.

Bu başarı, yalnız Osmanlı kuvvetlerinindir. Deniz yönünün kapalı ve demiryolunun Sırbistan toprağında kesik olmasından müttefiklerimizin Avusturya ve Almanya’nın Çanakkale’ye kattık­ları kuvvet çok azdır. Nisan ayındaki ilk çıkartmalarla Seddülba-hir’den son müttefik kuvvetleri çekilene kadar geçen 259 günlük zaman zarfında Gelibolu yarımadasına yarım milyon insan gön­derilmiş ve bunun fazlası kayıp hanesine yazılmıştı. Türklerin resmî kayıtlara göre kayıp miktarı 251.000 idi ki bu rakam müt­tefik kayıplarından sadece 1000 eksikti.

İlk bombardımandan (19 Şubat 1915) itibâren 324 gün ve çıkarma gününe göre de tam 259 gün devâm ederek netîcesin­de Osmanlı ordusunun ölümsüz bir zaferiyle kapanan I. Dünyâ Savaşının bu, en kanlı sahnesine ordumuzun en kıymetli ve en büyük kısmı iştirâk etmiş ve ecdattan miras harp kabiliyetimizin en beliğ ve en şümûllü eser ve semereleri burada inkişaf eyle­miştir. Rakamlardan anlaşılacağı üzere Çanakkale bize çok ağı­ra mal olmuştur. Memleketin uğradığı zararlar ise çok daha acı tablolar ortaya koymuştur.

Bizimle kıyaslanamayacak kadar geniş imkanlara sâhib olan müttefik kuvvetlerin zâyiatı yanında, bir tek devletin, Türki­ye’nin kaybı gerçekten korkunç bir rakama ulaşmıştı. Üstelik bu savaşta verdiğimiz şehîdlerin büyük bir kısmını, memleketin mü­nevver sınıfını meydana getiren yedek subaylar teşkil ediyordu. Verdiğimiz on binlerce münevver şehîd, memleketimiz için ileri tarihlerde bile yerinin doldurulması imkânsız ağır bir kayıp oldu. O kadar ki Çanakkale’de yedek subay zâyiatı akıllara durgunluk verecek bir dereceyi bulmuş, Doğu Batı kültürlerini toplayan bü­tün bir genç nesil imha edilmiştir. 2. Abdülhamid Hân’ın açmış olduğu yüksek mekteplerden mezun olan îmânlı ve kültürlü bin­lerce genç Çanakkale’de şehîd olmuşlardır.

Bunların kaybı, memleketimiz için çok büyük zararlara mün­cer olmuş, yoklukları senelerce hissedilmiş ve yerleri bir türlü doldurulamamıştır.

(Milli Gençlik Mecmuası (Nisan 1977), 148-151.s.)

 

VAKIF DUÂLARI

 

Herhangi bir malı vakfeden (vâkıf) tarafından, vakfın idâre-si ile ilgili hazırlanmış nizamnâme vardır. Vakıf senedi de deni­len vakfiyeler, kadılık siciline işlendikten sonra kesinleşirdi.

Vakfiyelerde, gerek başta, gerekse sonda pek çok duâ bu­lunur. Metinde geçen bu hayır duâlardan başka bir de bedduâ bulunur. Bilhassa vakfiyede belirtilen hizmetleri yerine getirme­yen, ona ihânet eden, onu gâyesinin dışında kullanan haksız olarak onun malından yiyen ve onu değiştiren için bedduâlar bulunur. Bu bedduâda “Allâh’ın, peygamberlerin, meleklerin, insanların ve bütün mahlûkatın la‘netinin, vakfı tağyir eden (değiştiren) üzerine olması” istenir. Bu bedduâ daha sonra gelen insanlar için ma‘nevî bir tehdîd olmaktadır. Gerçekten, inanan ve muvahhid olanlar böyle bir bedduâya ma‘rûz kalmak istemezler. (Vakıflar Dergisi, 1983)

“Allâh’a ve Âhiret gününe inanan, güzel ve temiz olan Haz-reti Peygamber (s.a.v.)’i tasdîk eden, Sultân, Emir, Bakan, kü­çük veyâ büyük herhangi bir kimseye, bu vakfı değiştirmek, bozmak, nakletmek, eksilterek, başka bir hâle getirmek, iptâl etmek, işlemez hâle getirmek, ihmâl etmek ve tebdîl etmek he­lâl olmaz. Kim onun şartlarından herhangi bir şeyi veyâ kâide­lerinden herhangi bir kâideyi bozuk bir yorum ve geçersiz bir yöntemle değiştirir, iptâl eder ve değiştirilmesi için uğraşır, fesh edilmesine veyâ başka bir hâle dönüştürülmesine kastederse, haramı üstlenmiş, günâha girmiş ve ma‘siyetleri irtikâp etmiş olur. Böylece günâhkarlar alınlarından tutularak cezâlandırıl­dıkları gün Allâh onların hesâbını görsün. Mâlik onların istekli­si, zebâniler denetçisi ve cehennem nasîbi olsun. Zîrâ Allâh’ın hesâbı hızlıdır. Kim bunu işittikten sonra, onu değiştirirse onun günâhı, değiştirenler üzerindedir. Kuşkusuz O, iyilik edenlerin ecrini zâyi etmez..” (Sultân II. Bâyezîd’in 1 Şubat 1495 Tarihli Vakfiyesinden)

Her kimse ki, Vakıflarımın bekâsına özen ve gelirlerinin ar­tırılmasına itinâ gösterirse, bağışlayıcı olan Allâhü Te‘âlâ’nın huzûrunda ameli güzel ve makbûl olup, mükâfaatı sayılamaya­cak kadar çok olsun, dünyâ üzüntülerinden korunsun ve muhâfaza edilsin.

(Kânûnî Sultân Süleymân Vakfiyesi’nden 950H/1543M)

 

FETİH NE SİZE NE DE BİZE NASÎB OLACAK

 

Sultan İkinci Murâd’a: “Sultânım! Ankara’da Hacı Bayram isminde biri, bir yol tutturarak halkı başına toplamış. Aleyhi­nizde bâzı sözler söyleyip saltanatınıza kasdedermiş. Bir is­yan çıkarmasından korkarız!” ihbarı üzerine, sultânın emriyle Hacı Bayram-ı Velî ile yanındaki genç talebesi Akşemseddîn Edirne’ye getirildiler.

Sultan İkinci Murâd Han, devletin selâmetine kasdeden bir eşkıyâ beklerken, karşısında; nûr yüzlü bir velî görünce mahcubiyetinden yüzüne bakamadan; “Yolculuğunuz zah­metli oldu herhalde” dedi. Hacı Bayram-ı Velî ise tebessüm­le; “İyi bir vesîle oldu. Yol boyunca epeyce ma‘neviyât âşıkla­rı gördük ve tanıştık.” diyerek, pâdişâhı rahatlattı. Sultân, Ha­cı Bayram-ı Velîyi kendisiyle sohbet ettikçe daha iyi anladı. Ankara’dan getirttiğine çok üzüldü, tanıştığı için de çok sevin­di Hacı Bayram-ı Velîyi günlerce sarayda misâfir etti, izzet ve ikrâmda bulundu.

Sohbet ettiği günlerden birinde, mevzu İstanbul’un fethine gelince Sultan Murâd “Allah’ın izni ile İstanbul’u almak istiyo­rum. Devlet-i âl-i Osmân’ın topraklarının ortasında bir Bizans Devletinin olmasına hiç gönlüm râzı değil. Sevgili Peygambe­rimiz (s.a.v)’in de fethini müjdelediği bu İstanbul bize lâzım. Bunu almak için yardımınızı bekliyorum.” dedi.

Hacı Bayram-ı Velî derin bir tefekkürle Sultân’ı dinledi, sö­zü bittikten bir süre sonra:

“Sultânım! Bu şehrin alınışını görmek ne size, ne de bize nasîb olacak. İstanbul’u almak, şu beşikte yatan Mu-hammed’e (Fâtih Sultân Mehmed Hân’a) ve onun hocası, bizim Köse Akşemseddîn’e nasîb olsa gerektir.” müjdesi­ni verdi.

“Le-tüftehanne’l konstantiniyyetü feleni‘me’l emiru emiruhâ veleni‘me’l ceyşü zâlike’l ceyş.”

Konstantiniyye (İstanbul) elbet bir gün fetholu-nacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir.” (h. Şerîf)

(Tarih ve Düşünce Dergisi, 49.Sayı, 2004)

 

OSMÂNLI’DA ÜSTÜN ADÂLET

 

Her bakımdan dünyânın üstün ve örnek adâleti, Tür­kiye’de idi. Bu adâlet mes’elâ, da‘vâların derhal dene­cek derecede çabuk hükme bağlanması gibi… Batı’da adâletin o kadar bozuk olduğu, Türkiye’de ise üstün ol­duğu, Batılı seyyahların şahâdetlerinden ortaya çıkıyor.

Âsâyiş, devlet menfaat ve emniyeti, âmme mesele­lerinin her şeyden üstün tutulduğu bir düzende adâlet kılıcının keskin ve müessir olması tabiî idi. Seferde, kimsenin gözünün yaşına bakılmazdı. Zîrâ orduda en küçük bir düzensizliğin, Devlet-i Âlîye’ye, bir ülke kay­bettireceğini Türkler târihî tecrübeleriyle çok iyi biliyor­lardı. 1639’da İran toprağında iken atlarını ekin içine sa­lan Mısır’ın Çerkeş Memlûk asıllı sancak beylerinden (tümgeneral) Mustafa Bey ile bir neferin başını, IV. Murâd’ın sadrâzamı Kara Mustafa Paşa ordu kadı’sının hükmüyle derhal kestirmişti. XV. asrın sonlarında Türk adâleti “dünyânın en liberal, şefkatli ve doğru” adâleti idi.

Şimdi bu husûsta, esir olarak bir kaç yıl istanbul’da kalan ve Türkiye’de gördüklerini İspanya kralı II. Felipe’ye takdîm ettiği eserinde anlatan bir İspanyol müelli­finin müşâhedelerini naklediyorum; bu sırada İspanya, Hıristiyan Avrupa’nın en büyük devletidir:

Açık bir sebeple Türk erkeği, karısını boşayabilir. Fa­kat, evlenirken biçilen ağırlığın ikinci kısmını da (mihr-i müeccel) vermek ve verdiği hediyelerin tamâmı ile kadı­nın beraberinde getirdiği eşyâyı kadına bırakmak mec­bûriyetindedir. Kadın bunların hepsini alarak babasının evine döner…

Türk’ün adâleti, hıristiyan olsun, mûsevî olsun, Müs­lümân olsun, herkese eşit şekilde tatbîk edilir.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, 10.c, 274-275.S.)

 

BİR DEHÂ OLAN YAVUZ SULTÂN SELİM HÂN

 

Çaldıran hezîmeti, tehdîd edici Şiî tehlikesini izale et­tiği için, Memlûklülerde sevinçle karşılanmış, Mısır ve Suriye’de şenlikler yapılmıştı. Hele Yavuz’un şehzâdeli­ğinde senelerce üzerinde en ince teferruatına kadar dü­şündüğü projelerini tatbîk ederken dedesi gibi dâhiyâne ve hiçbir açık kapı bırakmayan tedbîrlere tevessül et­mesi, karşıdakini büsbütün uyuşturucu mâhiyetteydi. Mes’elâ Çaldıran Sefer-i Hümâyûnu’na çıkarken Mem­lûk Sultânı’na sefîr gönderip seferin müştereken yapıl­masını, Şiî tehlikesinin imhâsı şerefinin iki büyük Sünnî devlet arasında paylaşılmasını teklîf etmiş, fakat başını Şah İsmâîl ile belâya sokmak istemeyen Memlûk Sul­tânı tarafından nâzikâne şekilde atlatılmıştı. Yavuz’un maksâdı da böyle idi ve teklîfinin bir neticesi olacağını biliyordu ki, o da, Mısır’ı dostluğuna inandırıp uyutmak ve çetin İran seferi esnâsında rahat durmasını sağla­mak idi. Yavuz’un mükemmel câsusluk teşkilâtı ise, Memlûklüler’de geçen herşeyden haberdâr idi. Vezîr-i âzam Sinan Paşa’nın 40.000 kişilik bir öncü ordusu ile Fırat’ı aşması üzerine Memlûklüler’de telâş başlamış, artık Osmanlı’nın niyeti anlaşılmıştı. Memlûk ordusunda Yavuz taraftarı beyler vardı. Onları kendisine çekmişti.

Zaferden sonra Yavuz, düşmanı en serî bir şekilde ta‘kîb ettirmek dehâsını göstererek, birkaç hafta içinde Mısır’a kadar olan toprakları zapteyledi. Hama, Humus ve Şam, birbiri arkasından düşdü. Memlûklüler’in peri­şan kuvvetleri, başsız kalmıştı. Şam’da Yavuz, uzunca müddet tavakkuf etti. Daha birçok işler başardıktan son­ra birçok cihângirin göze alamadığı Sina’yı geçecekti. Selâhaddîn-i Eyyûbî’den sonra Mısır ilk defa olarak hâ­riçten gelen bir cihangir tarafından zapt edilecekti.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, 8.c, 43-45.s.)

 

KORKUSUZ IV. SULTÂN MEHMED HÂN

 

  1. Mehmed (1648-1687) muhârebe meydanlarında bulun­muş, seferlere çıkmış ve muhârebeleri bizzat idâre etmiş korkusuz bir pâdişâh… Korkusuzluk (cesâret değil, cesâretten daha fazla, daha başka bir şey olan korku hissine yabancılık). Müthiş avcı. 39 yıl çok muhteşem şekilde tahtta kalmış. Avcılı­ğı, yalnız Osmanoğulları’nda değil, başka bir hânedanda da ör­neği kolay gösterilemeyecek bir ibtilâ hâline getirmiş. Târihe “Avcı” diye geçmiş.

Ataları ve torunları gibi korku hissine yabancı… 1669’da 28 yaşında bir genç adam. Tesalya’da dolaşıyor. 2.918 metre olan ulu Olimpos zirvesine tırmanır. Tırmanış sırasında altındaki at uçuruma düşüp ölür. Kılı kıpırdamaz. Yayan tırmanmaya de­vâm eder ve zirveyi bulur. Eh demek müthiş bir dağcı… Fakat bu tırmanış sırasında, altındaki at uçuruma düşmeden evvel bir şey yapar. Ve çok ardından kendisini ta‘kîb eden maiyyetini dehşet içinde bırakır: Arası uçurum olan iki kaya arasını, çok iyi bir atın bile sürülemeyeceği bir mesâfeyi, atını sürerek geçer.

6,5 yaşında padişâh oldu. 39 yıllık saltanattan sonra 45 ya­şında, o zamanın telâkkîlerine göre çok olgun, şimdi bize göre genç bir yaşta tahttan indirildi. Babası Sultân İbrâhîm, katledil­mişti. Amcası II. Osman da öyle. Hal’i kendisine Dârüssaâde Ağası resmen tebliğ etti. O: “Murâd’ullâh böyle imiş!” şeklinde lâfı kısa kesecek bir cevâbla yetindi. Bir kaç saniye sonra, çok ehemmiyetsiz bir şey hâtırına gelmiş de soruyormuş gibi, pek az bir merakla: “Bundan sonra bize katil var mı?” dedi. Dârüs­saâde Ağası: “Hâşâ Pâdişâhım, dedi; Allâh, o günü göstermi-ye!” Bu cevâba zerre kadar ehemmiyet vermeyerek, dâiresini bıraktı, 39 yıldır velîahd olan ve şimdi tahta çıkan kardeşi II. Sü­leyman’ın oturduğu dâireye geçti. Korku duygusuna yabancılık, böyle yetiştirildikleri içindi. Aldıkları terbiye iktizâsı idi. Her şeyi görüp geçirmelerinin neticesiydi. Korkusuzluk damarlarında vardı. Bir saat sonra öldürülüp öldürülmeyeceğini pek de merak etmeyen aynı hükümdâr, aslında meraklı, her şeyle ilgilenen, her şeyi öğrenmek isteyen bir şahsiyetti. Osmanoğullarının hepsi büyük insanlardı.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, 8.c, 40.s.)

 

 

 

 

KADILARIN RÜTBE VE DERECELERİ

 

İstanbul rütbesinin üzerinde Anadolu, sonra Rumeli ka­zaskeri pâyeleri vardı. Bu rütbeler vezir (mareşal) rütbesine eşitti. Fakat protokolde vezirler, Rumeli kazaskerlerinden önde gelirlerdi. Yüksek müderrisler, büyük kadılıklardan bi­rini istemezlerse, eyâlet defterdârı olmaları da mümkündü. Bu sûretle mâliye mesleğine geçip başdefterdarlığa (mâliye bakanı) kadar yükselirlerdi; fakat bunlar nâdirdir. Mâliyeci­ler daha çok kalemiyye sınıfından, çekirdekten mâliye kâti­bi olarak yetişmiş kimselerdi. Kadılıktan müderrisliğe geç­mek isteyenlere de tesâdüf olunur. Kadılık aynı zamanda politik bir makam olduğu için mîzâcı bu işe gelmeyenler müderrislik isterler ve arzuları yerine getirilirdi.

Kadılar, gündelik akça ile derecelenirdi: 50 akçalık kadı, 150 akçalık kadı, 500 akçalık kadı gibi. Bu, onların günde­lik hesâbıyle aydan aya aldıkları resmî maaşları idi. Ancak hüccetlerden kanunî resim aldıkları için, gerçekte gelirleri, maaşlarının bir kaç katı idi. Kadılara çok para verilmesi, pa­ra sıkıntısına düşüp adâletsiz işlere ve rüşvete kapılmamaları içindir. İngiltere de bu sistemi uygulamış, hâkimler için, maaşları dışında, bankalarda açık hesâb bulundurmuş, bu hesâbdan para çeken hâkime niçin çektiği sorulmamıştır.

Kadı, ya Anadolu, ya Rumeli, yada Mısır kadısı idi. Bi­rinden diğerine geçemezdi (az istisnâ vardır). Rumeli ka­zaskerine bağlı, devletin Avrupa eyâletlerindeki kadılar 9 dereceye ayrılmışlardı. Bu dereceleri geçerek terfî ederler­di. Anadolu kazaskerine bağlı devletin Asya ve kısmen Af­rika eyâletlerindeki kadılar 10 dereceye ayrılmıştı. Mısır ka­dılıkları 6 derece idi, gene Anadolu kazaskerine bağlanmış­lardı. Bu üç sâhada en yüksek dereceye erişen kadı, isti­dâdı varsa, mollalığa yükselebilirdi. Anadolu, Rumeli ve Mı­sır kadılarının birinden diğerine geçişin yasaklanması, kadı’nın, uzun teşriî ve idârî hayatında, aynı bölgeleri, orala­rın örf ve âdetlerini, dillerini tanıması ve öğrenmesi içindi.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, 10.c, 285.s.)

 

PÂDİŞÂHIN SELÂHİYETLERİ

 

Pâdişâhın, Başkan Roosevelt’in selâhiyetlerinden pek de büyük selâhiyetleri olmadığını söylebiliriz. Pâdişâhın teb‘ası olan her vatandaş, pâdişâha istida (dilekçe) vermek, isterse Dîvân-ı Hümâyûn’a çıkıp derdini söylemek hakkını hâizdi. Yalnız pâdişâhla şahsen görüşülemezdi. Ancak bir toplum derdi için, bir kalabalığı temsîlen birkaç kişi pâdişâhı alenen görüp konuşmak isteyebilirlerdi. Pâdişâh çıkar görüşürdü ki, ayak dîvânı denen meşhûr müessese budur. Pâdişâha, bil­hassa cuma selâmlıklarına gidip gelirken istida (dilekçe) ver­mek âdetti. Bu gelenek, saltanatın son yıllarına kadar sürdü.

Pâdişâh emirlerini reddeden büyük ve küçük görevliler çıkmıştır. 1812 Ekiminin ilk günü II. Sultân Mahmûd’a karşı koyan Beylerbeyi Camii imâmının durumu, buna parlak bir misâldir: Pâdişâh, bir Ramazan gecesi bu camide, sesini din­lemek istediği başka bir imâmın terâvih kıldırmasını istemiş, câmi imâmı: “Ben bu camiin imâmı iken, ehli olduğum vazîfeden çıkarılmadıkça, burada pâdişâh, başkasına namâz kıldıramaz” demiştir. Silâhdâr Ağa gibi çok yüksek bir görevli: “İmâm Efendi, size yine ikrâm olunur, Şevketlü Efendimiz’in bu gece câmiye gelmesi, bu imâma terâvih kıldırmak içindir.” dediyse de İmâm dinlememiş, o gece II. Mahmûd’un irâdesi yerine getirilmemiş ve bundan dolayı da imâm hakkında hiç bir ta‘kîbatta bulunulmamıştır.

Pâdişâhlar bir karar vermeden önce, o mes’eleyi Dîvân-ı Hümâyûn’a havâle ettirip uzun uzun müzâkere ettirirlerdi. Dî­vân, neticeyi pâdişâha bildirir, pâdişâh irâdesi ona göre çı­kardı. Zâhiren pâdişâh, hiç bir kayda tâbi değildi. Devletin sâhibi ve toprağın mâlikiydi. Fakat pâdişâhlar kânun, şerî‘at, ve yerleşmiş an‘aneler ve âdetlere bağlıydı. III. Mustafa, Mora ihtilâlinin bastırılmasında büyük hizmet eden ulemâ’dan Mü­derris Osman Efendi’yi iki rütbe birden yükseltip mükâfaatlandırmak istediyse de Şeyhülislâm Mirzazâde Sa‘îd Efendi, bu irâde’ye direnip iki rütbe yükselmenin “kânun olmadığını” söyledi ve pâdişâh irâdesi geçerli olmadı.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, 8.c, 52-53.S.)

 

OSMANLI’NIN İBRET-İ ÂLEM ADÂLETİ

 

Kadı, cezâlanmasına hükmettiği suçluyu, subaşını çağı­rarak teslîm eder. Türkler kâtilin kellesini keserler, eşkıyâyı asar, câsusu kazığa vururlar. Birine silâh çekeni, yaralama­mış olsa bile, üst kısmını soyarak ve vücûdunu bıçakla çize­rek bir müddet teşhîr ederler. Bunun için bir Türk, çok mec­bûr olmadıkça kılıç ve hançer çekmez, işi sille tokatla geçiş­tirmeye bakar. O kadar yıl Türkiye’de bulundum, yalnız bir tek hıristiyanın vurulduğunu gördüm…

Yalancı şâhidin suratını boyayıp eşeğe ters bindirirler. Eşeğin kuyruğunu, yular gibi eline verirler, ibret olsun diye gezdirirler. Suçunu, eşeğin alnına konan bir levhaya yazarlar. Yalancı şâhid bu şekilde sokakları dolaşırken, portakal ve patlıcan kabuğu atılarak hakârete uğrar. Bundan böyle aslâ şâhidlik yapamaz… En çok uygulanan cezâ dayaktır. Dala­şanları, sarhoşluk edenleri, küfredenleri, hakâret edenleri, derhal falakaya çekerler… İstanbul’u idâre ederken tatbîk edi­len adâlete, dünyâda tesâdüf edilemez. Mes’elâ Sinan Paşa (İstanbul Kadısı), sık sık tebdîl gezer. Olan bitenleri öğren­mek için lokantalara girip yemek yer. Yangına karşı tedbîrleri kontrol eder…

Herkes kapısının önünü temiz tutmaya mecbûrdur… Bir gün fevkalâde bir hâdiseye şâhid oldum: Kölesi olduğum Si­nan Paşa ile geziyordum. Paşa, delik deşik kir pas içinde bir elbise giymiş bir yahudîye rastladı. Herife: “İstanbullu mu­sun?” dedi. “Evet efendimiz.” diye cevâb alınca: “Beni evine götür.” dedi. Herif önümüze düşüp bizi evine götürdü. Paşa, adamın karısını çağırdı: “Bu senin kocan mı, yiyeceğini, içe­ceğini, giyeceğini temin edebiliyor mu?” dedi. Kadın: “Evet efendimiz, bizden hiç bir şey esirgemez.” diye cevâb verdi. Bunun üzerine adamlarına dönerek: “Bu karıya yüz deynek, her şeyini temin eden kocasını bu kılıkta gezdiriyor.” dedi. Daha cümle tamâmlanmadan dayak faslı başladı. İşte bizim “barbar” dediğimiz Türkler… Onlara “barbar” demekle, kendi barbarlığımızı gösteriyoruz…

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, 10.c, 274-275.S.)

 

OSMANOĞULLARININ BÜYÜKLÜĞÜ

 

Müneccimbaşı Ahmed Dede, Sahâifü’l-Ahbâr’ın III. cil­dinde Osmanlı tarihinde sözünü şöyle sürdürür:

“Yüksek akla ve erişilmez güce mâliktir. Bahtları, kısmet­leri ve tâlihleri açıktır çok ihsânda bulunurlar. Saltanatlarının şevketine son yoktur. En keskin kılıç, en sivri ve delici mız­rak onlardadır. Servet, mal, mülk, asker ve silâh bakımın­dan yeryüzünde birincidirler. Te’sîr ve kuvvetleri eşsizdir. En iyi yolu ta‘kîb ederler. Görüşleri doğru ve aydındır. Doğu’nun ve Batı’nın, karaların ve denizlerin efendisi, Mekke ve Medine’nin hâmisi onlardır. Allâh (c.c.) onları; Hz. Süley­man (a.s.)’dan sonra hiç kimseye nasîb olmayan bir şevket­le şereflendirmiştir. Bu husûs, onların hayatlarını tedkîk edenlerin malûmudur. Bu devletin hükümdârları, selefleri olan hükümdârlara, devletlere ve onların halkına zulüm ve kötülük ederek yükselmemişlerdir. Hiç bir haksızlık etme­mişlerdir. Dâimâ adâletle davranmışlardır. Ülkelerinin büyük bir kısmını kâfirlerden, zâlimlerden fethetmişlerdir. Kılıçları­nın hakkı, mızraklarının meyvesi olarak bu devleti kurmuş­lar ve büyütmüşlerdir. Ne hazıra konmuşlar, ne de kimsenin hakkını yiyerek saltanata geçmişlerdir. Saltanat tahtını boş bulmuşlar, ancak onlar doldurmuşlardır. Yeryüzüne bu va­sıfta başka bir hânedan gelmemiştir.”

Grenard şöyle diyor: “Osmanoğulları, teşebbüslerine, ma‘nâlı bir şekilde “Rûm” adını verdikleri ülkelerden başla­dılar. Osmanoğulları’nın gelişi, barbar kitlelerin bir istilâsı neticesi olmadığı gibi, bir veyâ bir kaç milletin bir başkası tarafından fethi yâhud eyâletlerin kuvvetli bir devlet tarafın­dan ilhâkı neticesinde de olmadı. Osmanoğulları’nın devle­ti, daha önce kurulmuş değildi ve bin yılın kâidesine göre dı­şarıdan tâ Orta Asya’dan gelip kuvvet alan yeni bir devlet kuruluyordu. Bir bakıma bu, bir ihtilâldi. Balkanlarda ve Ana­dolu’da uzun süre istikrârlı bir birlik kurulmuşsa bu birliğin ömrü, Osmanlılar’ın istisnâî otoritesi sa‘yesinde olmuştur.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, 8.c, 10-11.s.)

 

MALAZGİRT MEYDAN MUHAREBESİ

 

Büyük Selçuklu Devleti Sultânı Alparslan ile Bizans İmparato­ru Romen Diojen kuvvetleri arasında 26 Ağustos 1071 târihinde Doğu Anadolu’da Malazgirt Ovasında meydana geldi. Bu muha­rebe, dînî, millî, siyâsî, askerî neticeleri ve Türk-İslâm târihinin en büyük zaferlerinden biri olması bakımından önemlidir.

Alparslan, muhârebe azmiyle ordugâh kurarken, önceden düşmanla döğüşeceğini Bağdat’taki Abbasî Halîfesine bildirip du-â talebinde bulundu. Büyük Sultân, savaş başlamadan evvel, Halîfe el-Kâim’in (1031-1075) gönderdiği İbnü’l-Mahleban’ı, de­ğerli komutanlarından Sav Tigin’le birlikte Diojen’e elçi gönderdi.

Sultân Alparslan’ın heyeti, 25 Ağustos 1071 sabahı Bizans or­dugâhında hafîfe alınıp, hakârete uğradı. Diojen heyet başkanı­na; “Kışlamak için İsfahan’ın mı, yoksa Hemedan’ın mı daha iyi olduğunu” sordu. Sulh teklîfini şiddetle reddedip; “Sultânınıza söyleyiniz; kendileriyle müzâkerelerini Rey’de yapacağım, ordu­mu İsfahan’da kışlatıp, Hemedan’da sulayacağım” dedi. Heyet başkanı da, Diojen’e; “Atlarınızın Hemedan’da kışlayacakların­dan ben de emînim, fakat sizin nerede kışlayacağınızı bilemiyo­rum.” diyerek gereken karşılığı verdi.

Selçuklu Sultânı Alparslan, âlimlerinin ve devlet adamlarının tavsiyesiyle, muhârebeyi Cuma günü yapmayı tercîh etti: 26 Ağustos Cuma günü askerlerini toplayan Alparslan atından inip secdeye vardı; “Yâ Rabbî! Sana tevekkül ediyor, azametin karşı­sında yüzümü yere sürüyor ve Senin uğrunda cihâd ediyorum. Yâ Rabbî niyetim hâlistir. Bana yardım et; sözlerimde hilâf varsa beni kahret” diye duâ etti. Sonra askerlerine dönerek; “Burada Al-lâhü Te‘âlâdan başka bir Sultân yoktur, emir ve kader O’nun elin­dedir. Bu sebeple benimle birlikte cihâd etmekte serbestsiniz.” dedi. Askerler coşarak şevke geldiler ve hep bir ağızdan; “Aslâ emrinden ayrılmayacağız.” mukâbelesinde bulundular. Cuma na­mâzından sonra başlayan muhârebede Sultân Alparslan, fevka­lâde bir taktik uyguladı. Bozkır çevirme hareketiyle, Türk ordusu hilâl şeklinde yayıldı. Bizans ordusunda Türklerin ok, gürz ve kı­lıcından kurtulanların, akşam teslîm olmaya can attıkları görüldü. Cengâverliğine rağmen hiçbir şey yapamayan mağrur Bizans im­paratoru Diojen, yaralı halde bütün maiyeti ile beraber esir edildi.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 13.c. 194.s. )

 

MÜSLÜMÂN HALK NAZARINDA

PÂDİŞÂH NASIL BİR ŞAHSİYETTİR?

 

Osmanoğulları için Türk milletinin telâkkisini Âşık Paşazâde, şu veciz cümleyle ifâde eder: “Ebed bâkıy kalır bil nesl-i Os­man.” IV. Mehmed nezdinde İngiltere’nin büyükelçisi olan ve Os­manlı tarih ve teşkilâtı üzerinde en mühim eserlerden birini ya­zan Lord Ricault şöyle der: “Yeryüzünün en büyük kısmına hük­meden pâdişâh.” Sonra Türkler’in, hükümdârlarına olan sevgi ve ta‘zîmlerine karşı hayretle karışık bir hayranlık duyduğunu yazar. Türk milletinin, Osmanoğulları’na bir çeşit ma‘nevî üstünlük is-nâd ettiklerini, bu derecede her şeyin üzerinde hürmet gösterdik­lerini, hıristiyan milletlerin bunu örnek almaları îcâb ettiğini ekler.

Osmanoğulları âilesine, hele bu âilenin reîsi olan pâdişâha bağlılık derecesi, denebilir ki, Müslümân Türk’ün Allâh’ına olan bağlılığından sonra gelirdi. Türk, hükümdârına ne derece ta‘zîm ederse şânının o derecede yüksek olacağı fikrinde idi. Pâdişâh aşkına hiç bir fedakârlık çok görülmezdi. Mes’elâ, Anadolu Bey­lerbeyi Vezîr Timurtaş Paşa, Timur’a karşı yapılan Ankara Muha­rebesinde oğlu Yahşi Bey’i şehîd vermiş, kendi de diğer oğulları Ali, Oruç ve Mahmud Beyler ile beraber Timur’a esîr olmuş, oğ­lu Umur Bey ise kaçabilmişti. Anadolu Beylerbeyliğinin merkezi olan Ankara şehrine girdiği zaman Paşa’nın konağını ve orada bulunan hazînesini ele geçiren Timur, bu hazînenin kıymeti kar­şısında şaşırarak: “Sen bu hazîneyi ne maksâdla topladın? Velî-nî‘metini müdâfaa etmek üzere harcayamaz mıydın? Askerin ih­tiyâcını düşünmeksizin hazîne biriktiren ricâl-i devlet, devletler için aynî harâbîdir” deyince, Timurtaş Paşa büyük bir cüretkârlık göstererek: “Benim Pâdişâhım dünkü hükümdâr değildir. (Ti­mur’un âileden hükümdâr olmamasına îmâ); hükümdârlığından evvel hazîneler toplamamış pâdişâhlar gibi ordular teşkîli için, maiyyet erkânının altınına, muhtâç değildir” şeklinde Timur’u tahkîr edince Timur: “Seni ve evlâdını serbest bırakmak azminde idim; lâkin bu cevâbın keffâreti olmak üzere, ile’l-ebed esîr kala­caksın, demiş, fakat sonradan Paşa’yı serbest bırakmıştır. Şu hâdise, hükümdârlarına söz getirmemek için, bir Osmanlı’nın ne dereceye kadar cesâret sâhibi olduğunun bir misâlidir.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, 8.c, 47-48.s.)

 

 

 

 

 

 

 

 

BABA YAVUZ SULTÂN SELÎM HÂN;

OĞUL SULTÂN SÜLEYMÂN HÂN

 

Baba Yavuz Sultân Selîm Hân: Vefakâr olmakla beraber, devletin istikbâli için muzır saydığı hiçbir hareketi affetmez ve en şedîd şekilde cezâlandırırdı. Husûsî hayatında gâyet yumu­şaktı; devlet işleri görüşülürken, hele harb dîvanlarında pek cid­dî ve kat‘î azim sâhibi idi. Ele aldığı mevzûu sonuna kadar ve herşeye rağmen ileri götürür, yolundan dönmezdi. Bunun için, bir karârını, her türlü ihtimâli düşündükten sonra alırdı. Husûsî meclislerde teveccühünü kazanmış olanlar ve Pâdişâhın nezâ­ketini bilip iltifâtını görenler, resmî meclislerde apayrı bir karak­ter görüp şaşırırlar, hattâ burada da aynı şekilde hareket etmek isteyenler, başlarıyla oynamış olurlardı. Türk devletinin yüksek menfaatleri üzerinde hiçbir şey tasavvur edilemezdi. Yavuz Sultân Selîm Hân, bu fikrin ve ideâlin şampiyonudur.

Oğul Kânunî Sultân Süleymân Hân: Onun için Hammer: “Teşkilâtçı bir dehâ” demektedir. Aslında buna siyâsî ve askerî iki dehâyı daha, mutlaka eklemek îcâb eder. İngiliz tarihçisi Sir Edward S. Creasy şöyle der: “Kanûnî Sultân Süleymân’ın ay­dın devlet idâresi, Osmanlı şevketinde başlıca âmillerdendir. Bu hükümdâr, büyüktü. Ama yalnız müsâid şartların tesâdüfüyle değil, yalnız devletin ilerlemeye ve yükselmeye olan istidâdı­nı geliştirmek yolunda gösterdiği anlayış ve kullandığı azim ve irâde dolayısıyle de değil, o, şahsı itibâriyle büyüktü. Zîrâ dev­rinin şartlarından çok iyi faydalanmasını bildiği gibi, ilhâm kay­nağını ancak kendi varlığında bulmak sûretiyle, devlet-i Âlî-ye’nin geleceğini de istediği şekilde yoluna koymaya muvaffak oldu.”

Bazı Avrupa tarihçileri XVI. asra “Kânûnî Asrı” (Melzig) derler. “Türk Asrı” diyenler de vardır. Başka bir İngiliz tarihçisi, Kânûnî’nin ordusundaki temizlik ve sıhhat itinâsının ancak XX. asrın modern ordularınınki ile mukâyese edilebileceğini kayde­der. Saltanâtının 10 yıl, 8 ay, 11 gününü, devletinin şevketi ve bekâsı uğruna at üzerinde geçiren bu hükümdâr, fıkıhta (İslâm hukûku) bilgindi. Çok iyi Arapca ve Farsça bilir, Sırpça konuşa­bilirdi. İyi bir şâirdi, büyük bir Dîvân-ı Muhibbi bıraktı.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, 8.c, 45-46.s.)

 

HALÎFE ÖMER B. ABDÜ’L-AZİZ B. ABDÜ’L-MELİK (R.A.)

 

Ömer ibn Hattâb (r.a.) hazretleri, Ömer ibnü’l-Abdü’l-Aziz’in vâlidesi tarafından cedd-i âlâsıdır. Şöyle ki: Ömer ibn Hattâb (r.a.) hazretleri, ahd-i hilâfetinde gece kol ge­zerken sabaha karşı bir hâneden bir ses işitmiş. Kulak tut­muş. Hâne sâhibesi olan kadın, kızına: “Kalk, süte su kat.” diyormuş. Kız da: “Emîrü’l mü’minîn, süte su katmağı ya­sak etti.” dedikte vâlidesi: “Emîrü’l mü’minîn nereden du­yacak.” deyince kız da: “Zâhirde ona itaât edip de gizli isyân mı edelim?” demiş. Ömer ibn Hattâb (r.a.) hazret­leri o hâneyi tesbît edip Dârü’l-Hilâfe’ye gelince oğlu Âsım’ı çağırıp: “Filan mahallede, filan hânede bir kız var. Eğer kimsenin akd-i nikâhında değil ise var onu kendine nikâh et. Belki Cenâb-ı Hakk ondan hayırlı evlâd ihsân eder” demekle Âsım dahî varıp o kızı tezevvüc etti ve on­dan Ümmü Âsım nâm (isimli) kızı doğup onu Abd’ül-Aziz b. Abdü’l-Melik, tezevvüc etmekle ondan da Ömer ibn Abdü’l-Aziz (r.a.) doğdu ve adâlette büyük pederinin tavır ve meslekini tuttu. Onun gibi, emir-i dînde (dîn işlerinde) ayıplayanın kötülemesinden sakınmaz, Allâh (c.c.)’den başka kimseden korkmaz idi.

Zevcesi Fâtımâ bint-i Abdü’l-Melik’den mervîdir. De­miştir ki: “Bir gün Ömer ibn Abdü’l-Aziz namâz kılar iken yanına vardım. Göz yaşları sakalının üzerine dökülüyor­du. Yeni bir hâdîse mi vukûa geldi, dedim. Dedi ki: Yeryü­zündeki Ümmet-i Muhammed’in ahvâlini düşündüm. Aç, muhtâç, sakat ve fakir var. Mazlûm, kahre uğramış, garip ve esir var. Daha nice yardıma muhtâç çâresizler var. Kı­yâmet gününde Rabbim onları benden soracak. Da‘vâcım Muhammed (s.a.v.) hazretleri olacak. Kendimi kurtaramazsam hâlim nereye varacak, diye düşünerek nefsime acıdım da ağladım.”

(Ahmet Cevdet Paşa, Kısâsı Enbiyâ ve Tevârih-i Hulefâ, 1 .c, 716.s.)

 

EDEBÂLİ’NİN, OSMAN GÂZİ’YE VASİYETİ

 

Ey oğul, artık Bey’sin! Bundan sonra öfke bize, uysallık sana. Güceniklik bize, gönül almak sana Suçlamak bize, katlanmak sana. Âcizlik bize, hoş görmek sana. Anlaşmazlıklar bize, adâlet sana. Haksızlık bize, bağışlamak sana…

Ey oğul, sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma; insanı yaşat ki devlet yaşasın. Ey oğul, işin ağır, işin çetin, gücün kula bağlı, Allâh yardımcın olsun…

Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelâmlısın! Ama; bunları nerede, nasıl kullanacağını bilmezsen, Sabah rüzgârında savrulur gidersin. Öfken ve nefsin bir olup aklını yener.

Dâimâ sabırlı, sebâtlı ve irâdene sâhib olasın! Dünyâ, senin gözlerinin gördüğü gibi değildir. Bütün bilinmeyenler, feth edilmeyenler, görünmeyenler, Ancak sen fazîletli ve ahlâklı olursan gün ışığına çıkacaktır.

Ey oğul! Ananı, atanı say!

Bereket büyüklerle beraberdir.

İnancını kaybedersen, yeşilken çöllere dönersin.

Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördüğünü görme! Bildiğini bilme! Sevildiğin yere sık gidip gelme!

Ey oğul! Üç kişiye acı:

Câhil arasındaki âlime, zenginken fakir düşene

Ve hatırlı iken itibârını kaybedene.

Ey oğul! unutma ki, yüksekte yer tutanlar, Aşağıdakiler kadar emniyette değildir.

Haklıysan mücâdeleden korkma!…

 

OSMANLI MAHKEMELERİ VE KADILARI-1

 

Kadı olmak için, medresenin yüksek derecelerinden me­zun olmak şarttı. Aksi mümkün değildi. Tahsilsiz sadrâzam olunabilirdi. En küçük bir kazaya kadı olunamazdı. Herhangi bir tahsîl de kâfî değildi. Mutlaka yüksek medrese bitirmek lâ­zımdı. Kadı, belirli bir suçu olmadıkça azlolunamaz, ancak daha yüksek bir kazâya ta‘yîn edilmek üzere bulunduğu ka­zadan alınabilirdi. Ticâret yapması yasaktı. Borç alıp vere­mez, hediye kabûl edemez, umûmî ziyâfetlerde bulunamaz­dı. Kadı, halîfe olan pâdişâhın vekîli olarak, onun adına adâ-let tevzî ettiği için, kendini sadrâzama tâbi, onun emrinde saymazdı. Sadrâzam, kadı’nın kazâya, adâlete âit işlerine, hüküm veriş şekline karışamazdı. Meğerki devlet emniyeti ile ilgili bir da‘vâ olsun. İslâm Dîni’nde doğrulukla hüküm ver­mek (kazâ bi’l-hakk), Allâh’a inanmaktan sonra en büyük inanç ve ibâdet sayıldığı için, kadı’nın mutlak adâleti, her şe­yin üzerinde telâkkî edilirdi.

Klasik devir Osmanlı Devletinin 2.500 kadar kazâya ayrıl­dığını söyleyeyim. Kazâların sınırları, bugünkü cumhuriyet il­çelerinden çok daha genişti. Onların altında nâhiyeler vardı. Nâhiyelere klasik devirde daha çok “niyâbet” denmektedir. Bunların başında, kadı’nın selâhiyet ve vazîfelerini gören ve bugünkü nâhiye müdürü yerinde de olan nâibler bulunuyor­du. Kadı’nın nâibi, kadıya bağlı nâibler oldukları için böyle adlandırılmışlardır. Nâiblerin çoğu da yüksek tahsil görmüş­lerdi. Bütün nâhiyelerde nâib olabilmek için, mutlakâ medre­senin bütün derecelerini bitirmek îcâb ediyordu. Nâhiye mü­dürü ve kaymakamda yüksek tahsil arayan, fakat vilâyet ve eyâlet valilerinde (sancakbeyi ve beylerbeyi) böyle bir şart aramayan düzen nasıl bir düzendir? Bunun cevâbı, basit ol­duğu kadar mantıklıdır. Nâib ve kadı, ya‘ni nâhiye müdürü ve kaymakam, aynı zamanda hâkimdi (yargıç). Hâkim olabil­mek için hukûk bilmek, hukûk bilmek için mutlakâ yüksek tahsil görmüş olmak şarttı. Sancak beyi ve beylerbeyi ise hâ­kim değildi, generaldi.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, 10.c, 270-271.s.)

 

OSMANLI MAHKEMELERİ VE KADILARI-2

 

Askerî ve mülkî yetkileri şahsında toplamış generaller (san­cakbeyi, beylerbeyi)… Bunların çoğu da Enderun Mektebi’nde yüksek tahsil görmüşlerdi. Fakat daha çok muhârebe meydanla­rından yetişiyor, askerî ve idarî başarı gösteren sancakbeyi, bey­lerbeyi, hattâ vezîr olabiliyordu. Fakat medresede askerlik öğretilmediği, hukuk öğretildiği için sancak beyi ve beylerbeyi hukûk okumadıklarından kadı olamıyorlardı.

En küçük bir kazâ kadısından, “molla” denilen en büyük kadı­ya (mes’elâ istanbul, Edirne, Kahire, Mekke vs. kadıları) kadar hepsinin ilk âmiri kazaskerdi. Anadolu cihetinde ise Anadolu ka­zaskeri, Rumeli cihetinde ise Rumeli kazaskeri. Kadı ünvânını ta­şıyan bir şahıs, aralarında çok derece farkı olmakla beraber, di­ğer bir kadıya tâbi olamazdı. Fakat istisnâları vardır. Mes’elâ is­tanbul ve Mısır kadılarının emrinde pek çok kadı vardı. İlk merci­leri kazaskerlerdi. Ancak kadı ünvânını henüz ihrâz etmemiş, nâib denilen hâkimler, kazaskerlere değil, bağlı oldukları kazânın kadısına tâbi idiler.

Büyük kadıların, “muhzır” denilen adlî polisleri vardı. Kadılar, halkın umûmî istek ve şikâyetlerini Dîvân’a bildirmek hak ve va-zîfesine sâhibdiler. Büyük kadıların, nâhiye müdürü olmayan merkez nâibleri de vardı. Zîrâ büyük merkezlerde da‘vâlar çok ol­duğu için, kadı, hepsine yetişemiyordu. Maiyyetindeki nâiblere, nisbeten ehemmiyetsiz da‘vâları gördürüyordu. Büyük kadıların muhzırları ve kâtipleri, çok kalabalıktı. Zîrâ her da‘vânın ve hük­mün sicile geçirilmesi mecbûriyeti vardı. On binlerce cilt teşkil eden bu siciller, sosyal târihimizin büyük kaynakları arasındadır. Bu belgeler henüz çok az tetkîk edilmişlerdir.

Kadıların hepsi istisnâsız Hanefî mezhebinde idi. Fakat va­tandaşın, kadı’nın Şâfiî, Mâlikî veyâ Hanbelî hukûkuna göre hük­metmesini istemek hakkı vardı. Bu takdîrde kadı, öyle hükmeder­di. Görüldüğü gibi, kadı’nın bir değil, dört mezhebin hukûk siste­mini bilmesi lâzımdı. Bu iş de, yarım yamalak tahsille mümkün değildi. Fakat kadı, istediği ehl-i vukûf ile danışabildiği gibi, ka­nunnâmeler ve hukûk kitâbları da dâimâ yanındaydı. Daha önce aynı meâldeki da‘vâlarda eski kadıların verdiği hükümler de, ka­dı için esâs olabiliyordu. Mahkeme sicilleri, kadı’nın emrindeydi.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, 10.c, 271-272.s.)

 

 

  1. ABDÜLHAMÎD HÂN’A ERMENİLERDEN

ŞÜKRÂN MEKTÛBU

 

Ermenîler, Osmanlı sınırları içerisinde “sadık teba” olarak en rahat günlerini yaşadılar. Osmanlı pâdişâhları sıkıntılarıyla bizzat alâkadâr oldular. Her vesîle ile Os­manlı devletinin kendilerine yaptığı yardımdan ötürü minnet ve şükran duygularını dile getirdiler.

1855 yılında Bursa’da yaşanan deprem felâketinin ar­dından Ermenîler Padişah ll. Abdülhamîd Hân’a bir te-şekkürnâme yazarlar. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde kayıtlı olan bu belgede başta Ermenî Murahhası (Başpis­koposu) olmak üzere, 21 mahalle muhtarı, 7 papaz ve 9 kocabaşın (Ermenîlerin ileri gelenleri) imzâsı yer alıyor.

26 Ekim 2000 günkü Türkiye Gazetesinde “Örnek Mektûb” başlığıyla yayınlanan teşekkürnâmede şu ifâde­ler yer alıyor:

“Rabbimiz Te‘âlâ Hazretleri bir daha göstermesin. Bu kere dahi vukû bulan zelzeleden ve akabinde zuhûr eden harikten (depremin ardından çıkan yıkımdan) dola­yı memleketimiz ahâlisinin uğramış olduğu hasar ve se­fâletleri, kudretli, asâletli, velînimetimiz ve cihân pâdişâ­hımız efendimiz hazretlerinin, bütün cihân hakkında olan bolca ikrâm ve merhâmetlerini bizden esirgemeyerek, beldemiz kazâlarına yüklü yardımlar ulaştırılmış ve bu ihsânlardan hiçbir millet mahrûm bırakılmayarak, Erme­nî milleti için 31 bin 800 kuruş yardımda bulunulmuştur. Bu yardımlar, önceden hasarları belirlenmiş Ermenîlere birer birer taksîm ve teslîm edilmiştir. Pâdişâhımız tara­fından bize lâyık görülen bu büyük lûtfu, bu âciz, çâresiz kullarının durumlarının iyileştirilmesi ve perîşanlığımızın giderilmesi, doğrusu, cümleye yeniden hayat vermişçesine sevindirmiş ve şenlendirmiştir.”

(Mehmet Aydın, II. Abdülhamîd Hân’ın

Lîderlik Sırları, 73.s.)

 

ALLÂH’IN BAHŞETTİĞİ YÜKSEK DEHÂ: OSMANLI

 

Cenâb-ı Hakk, 6.000 yıllık tarihte hiç bir âileye bu derece bol dehâ bahşetmemiştir. Yabancı tarihçiler, bu husûsa çok dikkat etmişlerdir.

Bernard Lewis şöyle der: “Türkiye Müslümânları’nın yük­sek ciddiyeti, İslâm tarihinde benzeri bulunmayan bir şekilde Osmanlı Devleti’nin şâşaalı günlerindeki hizmet ve vazîfeye bağlılık duygusu, hemen göze çarpar. Mes’elâ Abbasî halîfe­lerinden hangisi ilk Osmanlı sultânlarını harekete geçiren bağlılıkla, ma‘nevî ve dînî gâye keskinliğiyle mukâyese edi­lebilecek bir dereceye erişmiştir? İhtiyâr, ölümün eşiğinde bir Kânûnî Sultân Süleymân’ı yeni bir Macaristan seferinin daha güçlükleriyle karşı karşıya koyan ve taht şehrinin rahatlıkla­rından ordugâh sıkıntılarına ve muhakkak bir ölüme götüren amansız vazîfeye bağlılık şuûru, hangi halîfede vardı? (Emergence, 13) Pâdişâhlar şefkatli, merhametli kimselerdir. Sâdece III. Selîm’in duygu dünyâsı bile incelenirse, rikkate düşülür. (Zeinkeisen, VI, 858-9, n. 2)

III. Selim, san‘atta dehâ mertebesine erişen Osmanoğ-lu’dur. Osmanoğulları içinde büyük şâirler, hattatlar… sanat­kârlar vardır. Pâdişâhlar, doğrudan doğruya güzel san‘atlara girmeyen san‘atlarla da uğraşırlardı, içlerinde II. Abdülhamîd Hân gibi ince marangozlukta, I. Mahmûd Hân gibi mücevher işlemekte en yüksek üstâdlık mertebesine erişenler vardı. Bâzıları bizzat san‘atkâr değil, fakat bâzı mevzûlarda müte­hassıstı. Mes’elâ, Fâtih ve Kânûnî, değerli taşların büyük mütehassısı idiler. Hânedan, çok üstün harb adamları yetiş­tirerek parladı. Osmanoğulları’nın çoğu askerlikten, denizci­likten (Sultân Azîz), avcılıktan, türlü sporlardan fevkalâde an­larlardı. II. Abdülhamîd hân bile şehzâdeliğinde bir kaç dalda çok iyi sportmendi, istisnâsız hepsi attan çok iyi anlar ve ata çok iyi binerlerdi. Sultân Abdülazîz, donanmaya, gemiye, or­duya, silâha çılgınca meraklı idi. Bunların üzerine titrerdi. Çok bilginler yetişmiştir. Bazıları ilmî eserler kaleme almışlar­dır.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, 8.c, 41-43.s.)

 

SARAYINI AKADEMİ HÂLİNE ÇEVİREN SULTÂN: ULUĞ BEY

 

Onbeşinci yüzyılda yetişmiş Müslümân-Türk astronomi âli­mi, Semerkant sultânıdır. Sarayda iyi bir öğrenim gördü. Onbir yaşında Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Arapçayı mükemmel bir şekil­de öğrendi. Bursalı Kâdızâde Rûmî’den ders aldı. İlme merâkı kadar devlet ve hükümet işlerine de ilgi duyan Uluğ Bey, Semer-kant’ta 38 sene hükümdârlık yaptı. İdarî hizmetlerinin yanında il­mî çalışmalara büyük önem verdi ve sarayını bir akademi hâline getirdi. Uluğ Bey tarafından Semerkant’ta kurdurulan rasathane­deki astronomi çalışmaları, astronominin bugünkü ileri seviyesi­ne gelmesinde şeref payına sâhibdir. Astronomiyle ilgili çalışma­larının temelini, matematikteki trigonometrik esâslar teşkil et­mektedir. Bu sebebden Uluğ Bey, trigonometri ilmi üzerinde ge­niş çalışmalar yaptı. Bir derecelik yayın sinüs değerini hesâbla-mak bu yolda yapılan çalışmaların ilkini teşkîl eder. Uluğ Beyi dünyâya tanıtan, astronomi alanında yaptırdığı eserler oldu. Onun en meşhûr eseri Semerkant’ta yaptırdığı büyük rasatha­nedir. Günümüzden yaklaşık altı asır önce yapılan bu rasatha­nedeki çalışmalar, çağımızın astronomi çalışmalarına hâlâ ışık tutmaktadır. O gün yapılan hesâblar, günümüzün astronomik hesâblarına tıpatıp uymaktadır. Rasathâne’nin yer üstündeki kısmı üç katlı idi. Yıldızların yüksekliklerini bulmak için kullanılan rub‘ı dâire Ayasofya Câmii’nin kubbesi kadardı.

Uluğ Bey, İlhanlılar zamanında yapılan rasadları yeniden in­celedi. Kontrolden geçirdi ve yeni rasadlar yaptı. Oniki sene sü­ren bu çalışmasının netîcesini ancak 1437 senesinde alabildi ve kendi adıyla anılan büyük eseri Uluğ Bey Zîci’ni ortaya koydu. Önceki zîclerin eksiklerini tamâmlayan bu eser devrin ilmî esâs­lara dayanan tek cetveli olup, eski zîclerin yanlışlarını düzeltiyor ve yıldızların hareketlerini daha mükemmel gösteriyordu. Eser, bilim târihinde Batlemyüs ve Nasîrüddîn Tûsî’nin hazırladığı zîclerden sonra üçüncü büyük zîc olarak tanınmaktadır. Uluğ Beye, Batı dünyâsı ilim adamları, “15. asır astronomu” ünvanını ver­mişlerdir. Ayrıca Milletlerarası Astronomi Derneği tarafından Ay’ın görünen yüzeyinde bir bölgeye Uluğ Bey Krateri adı verilmiştir.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 19.c, 329-330.s.)

 

 

 

ÖRNEK DEVLET ADAMI ÖMER B. ABDULAZİZ

 

İslâm dünyasında beşinci halife diye anılan Ömer b. Ab-

dülaziz  zamanında hilâfet müessesesi kuvvet bulmuş ve

Dört Halife devrindeki canlılığına kavuşmuştur. Bu canlılığı

sağlayabilmek için Ömer b. Abdülaziz, önceki kötü idarecileri

görevden uzaklaştırmış ve ümmet içinde takvasıyla ve vazi-

feye “ehil” oluşuyla tanınan kimseleri iş başına getirmiştir

Ömer b. Abdülaziz, İslâm toplumunun arzulanan bir şe-

kilde olması ve Allâh (c.c.)’un emirlerinin bu cemiyette tatbîk

edilmesi için, elinden gelen gâyreti göstermiştir. Onun kısa

hilâfeti döneminde İslâm toplumunda köklü anlayış değişik-

likleri meydana gelmiştir.

Bilindiği gibi İslâm dünyasında Hz. Peygamber (s.a.v.)’in

hadislerinin tedvini onun emri iledir. Daha önce dağınık bir

şekilde bulunan hadislerin toplanması için ilk defa valilerine

emirler yazan odur. Bu bakımdan hadis tarihi, tedvin işini ona

borçlu olduğunu belirtmekle bir hakşinâslık örneği vermiş ol-

maktadır. O, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hadislerine o kadar

düşkündü ki, çöllerde yaşayan insanlara bile hadis öğretmek

için görevliler tayin eder, böylece Hz. Peygamber (s.a.v.)’in

hadislerinin her tarafta bilinip yayılmasını sağlardı.

Ömer b. Abdülaziz, diğer konularda olduğu gibi, emrin-

deki insanlara karşı davranışlarında da adâlet ve merhameti

elden bırakmazdı.

Onun, “İyiliği emredip kötülükten sakındırmak” konusun-

da her türlü gayreti sarfettiği de kaynakların sözbirliğiyle ver-

diği bilgiler arasındadır.

O, Allâh (c.c.)’dan korkan ve takvâ sahibi bir kimse idi.

Her hareketinde i’tidalli davranan Ömer b. Abdülaziz’in genç-

liği zenginlik ve bolluk içinde geçmişti. Fakat iş başına geç-

tikten sonra her zaman düşünceli ve çok az yemek yiyen bir

kimse olmuştur. Hanımı Fâtıma, onun kadar oruç tutan ve

namaz kılan kimseyi görmediğini söyleyerek, halife Ömer b.

Abdülaziz’in durumunu ve Allâh (c.c.)’un emirleri karşısında-

ki tavrını ortaya koyar. (rahmetullahi aleyh)

(Büyük İslâm Tarihi, 2.c., 405-408.s.)

 

AYASOFYA’YI ANLAMAK

 

Roma İmparatorluğu’ndan üstün bir imparatorluğun

dev adamı olan Türk’ü binbir tarihî sebep yüzünden cüce-

leştiriyorlar, 10 milyon kilometre karelik bir servet ve nimet

zeminini 700 bin kilometrekare fakir bir anavatan kadrosu-

na kadar indiriyorlar, fakat bütün bu olanlara rağmen, Sul-

tan Fatih’in o kadar mahâretle yerine oturttuğu mili söküp

atamıyorlar, çekip alamıyorlar. Zira İstanbul ve Ayasofya,

muazzam nasibi îcâbı, anavatana bitişik ve onun içinde

kalıyor; hiçbir şey yapılamayınca da, dünyada hiçbir mil-

letin başına gelmemiş bir felâkete yol açılıyor; Ayasofya

Türk’ün öz evi ve anayurdu içinde güya Türk’lerin eliyle

manasından koparılıyor, duvarlarından Allah (c.c.) ve

Resûlü’nün (s.a.v.) mukaddes isimleri indiriliyor, iç sıva-

ları kazınıp putlar meydana çıkarılıyor ve hilalden ziyade

sâlibin (haçın) faziletlerini îlâna memur bir müze, yani için-

de İslamiyetin gömülü olduğu bir lahid haline getiriliyor.

Artık o, basit bir taş yığınıdır. Öyle bir taş yığını ki, sadece

kendisinde kıyılan ulvî ma’nânın kâtillerini i’lân ve ihtarla

kalmıyor, üstelik her an sâlibin ağzından salyasını akıtı-

cı bir iştah telkîniyle, Türk’ün, rûhiyle beraber maddesini,

maddesiyle beraber de ruhunu hıristiyanlık alemine peş-

keş çeken, “Buyurun, ne duruyorsunuz; gelin ve bizi esir

edin!” diyen bir hava yaşatıyor.

Böylece, Batı dünyasının bize içimizden, içimizdeki

ajanları vasıtasıyla yaptırdığını, ne Haçlılar yapabildi, ne

Moskof, ne de Ayasofya’nın gözü dönmüş şehvetlisi Yu-

nanlılar…

Ayasofya’nın kapatılması işte böyle olmuştur. Türk tari-

hine, mukaddesatına, ruhuna, ihanetlerin en büyüğü şek-

linde meydana gelmiştir. Türk’ü yoktan var ettiğini iddia

eden bir zümre ve klik zihniyeti, Ayasofya ile Türk vatanı-

nı, göklerdeki aslî ve hakikî vatanıyla beraber satmıştır.

(Necip Fazıl Kısakürek, Ayasofya Konferansı, 29.12.1965, MTTB)

 

İSTANBUL’UN MA’NEVî FÂTİHİ

  1. HÂLİD B. ZEYD EBÛ EYYÛB EL-ENSÂRî (R.A.)

 

Peygamberimiz (s.a.v.)’in mihmandârı, Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’in

büyüklerindendir. Türkiye’de “Eyyûb Sultân” olarak tanınır.

Resûlullah (s.a.v.), Medîne’ye hicretlerinde yedi ay Hz.

Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.)’ın evinde misâfir kalmıştır. Kendisi,

hanımı ve annesi (r.a.e.) gece-gündüz, Resûlullâh (s.a.v.)’e

hizmet ettiler. Böylece mihmandârlık makamı, Hz. Âdem

(a.s.)’dan kıyâmet gününe kadar, hiç kimseye nâsip olmayan

bir şeref, Hz. Ebû Eyyûb (r.a.)’e nasîp ve ihsân olundu.

Çok cömert idi. Evi herkese açıktı. Eline geçeni Allâh (c.c.)

yolunda harcardı. Köleleri ve cariyeleri azâd eder, onlara

ihsânda bulunurdu. Sünnet-i Seniyye’ye çok bağlı idi. Dün-

yayı sevmez, dünyâlıktan hoşlanmazdı.

Hz. Ebû Eyyûb (r.a.), Hz. Muaviye (r.a.)’in İstanbul fethi

için teşkil ettiği orduya da yetişmiştir. Yaşı ilerlemesine rağ-

men Resûlullâh (s.a.v.)’in İstanbul fethi için verdiği müjde-

ye kavuşma şerefi ve heyecanıyla dolu idi. Katıldığı ordu

ile İstanbul önlerine kadar gelen Hz. Ebû Eyyûb el-Ensârî

(r.a.), çarpışmalar sırasında hastalandı ve yatağa düştü.

Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.) ecelinin yaklaştığını hissederek,

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in “Kostantiniyye’de kalenin

yanında bir recûl-i sâlih (iyi bir kişi) defn olunacaktır”

Hadîs-i şerîfini rivâyet ederek vasiyette bulundu: “Şâyet bu-

rada vefât edersem, cenazemi hemen defnetmeyin. Ordu-

nun gidebileceği yerin en ileri noktasına kadar götürün ve

beni oraya defnedin.” Gerçekten bir müddet sonra Hz. Ebû

Eyyûb el-Ensârî (r.a.) ruhunu Râhmân’a teslim eyledi. Vasi-

yeti üzerine askerler nâaşını elleri üzerinde ordunun vardığı

en uç noktaya taşıdılar. Tekbir ve duâlarla defnettiler.

Hz. Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.) sağlığında göremediği o

fethi vefâtından sonra kabrinden temaşa etmek istemişti. Bu

bakımdan İstanbul’un ma’nevî fâtihi olarak kabul edilen Ebû

Eyyûb el-Ensârî (r.a.), bu toprakları asırlardır şereflendirmiş

ve nûrlandırmıştır.

(İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, 1.c., 263-268.s.)

 

SULTAN II. MURAD’IN HELAL LOKMA HASSASİYETİ

 

Çelebi Mehmed’in vefâtını haber alır almaz, vâli olarak

bulunduğu Amasya’dan gelip, Bursa’da Osmanlı tahtına

geçti. Sultan Murâd, Haçlı Ordusunu Varna ve Kosova’da

iki kez mağlûb etti. Kosova muharebesi, Avrupa’nın, Türk-

leri kıtadan atmak için yaptığı son büyük teşebbüstür.

İstanbul’un fethi için en büyük adımdır. Bu muharebe, cihân

hâkimliğinin de kat’î bir göstergesidir. Sultan Murâd’ın, ne

derece yüksek, rûhî ve İslâmî bir olgunluğa sahip olduğunu,

vasiyetnamesi ispat eder: “Vefatımda beni, Bursa’ya, oğlum

Alâeddin’in yanına gömünüz. Mezarımın üstüne muhteşem

türbe yaptırmayınız. Vücûdumu doğrudan doğruya toprağa

gömünüz ki, Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti üstüme yağsın. Me-

zarımın üstüne dört duvar yapınız ve hafızların oturmaları

için de yanına oturaklar yapınız. Cenazemi perşembe günü

naklediniz ki, defin Cumâ günü yapılabilsin.”

Âşıkpaşazâde, onun, bu dinî anlayışını ve adâletini met-

hetmekte, Kudüs-i şerîf, Mekke, Medîne fukarâsına sadaka

gönderdiğini, birçok büyük köyün gelirini Haremeyn’e vak-

fettiğini, kendi mübârek eliyle, seyyidlere para üleştirdiğini

kaydetmektedir.

Bir gün Fazlullâh namıyla, Acem’den gelmiş bir hâkimin

“Bu vilâyetin halkında fazla mal vardır; padişahlara bir oyun

kurup almak câizdir.” dediğini duyar, buna karşı Sultan,

şu red cevâbını verir: “Bu söz ne söz ki, söyleyesin. Bizim

vilâyetimizde üç helâl lokma vardır ki, başka vilâyetlerde yok-

tur. Biri madenler, biri kâfirden alınan haraç, biri de gâzâdan

kazanılan ganîmet mâldır. Benim asker-i mansûrum, bu

helâl lokma ile zinde kalır. Bunlara, bu zor ile alınan lokma

haram olur. Şimdi bunlara helâl lokma gerekir. Hangi padi-

şah ki, askerine haram lokma yedirir, o asker haramî olur.

Haramînin kendi sözü olmaz, hâlinin ne olduğu malûmdur.”

Bu cevâb, Sultan’ın çok ince bir adâlet hissi ile hareket etti-

ğini, buna en derin bir şekilde inandığını gösterir.

(Ziya Nûr Aksun, İslâm Tarihi, 3.c., 34-35.s.)

 

  1. ABDULHAMİD HAN’IN

İSTANBUL’U TERK ETMEMESİ

 

Bâbıali baskınıyla zoraki hakimiyetlerini tesis eden ittihat-

çılar, İtilaf Devletleri Donanmalarının Çanakkale’yi zorlaması

ve karaya asker çıkarıp İstanbul yolunu açmaya davranma-

sı üzerine müthiş bir korkuya düştüler ve hükümet merkezini

Anadolu’ya taşımayı düşündüler. Bu arada Sultan Abdülhamîd

Han’a da başvurdular ve şöyle dediler:  Devlet merkezinin

Eskişehir’e kaldırılması ihtimali vardır. Hatta bu iş için gerekli

hazırlıklar da yapılmaktadır. Şevketlû biraderiniz Sultan Reşad

Hazretleri, sizi, düşman eline geçmesini mümkün gördükleri

Payitahtlarında bırakmayacaklanna göre Anadolu’nun hangi

köşesine çekilmek istediğinizi ve nereyi tercih buyurduğunuzu

soruyorlar.

O zaman Sultan Abdülhamîd Han, bütün ümit kapılarını

kapayan bu ruhî iflâs ve hezîmet ânında, ayakta ve çarpıcı bir

heybet içinde, tane tane şu cevabı verdi: Şevketli biraderimin

hakipay-ı şahanelerine arz-ı ubudiyet ederim. Endişeleri tama-

miyle gereksizdir. Eğer dokunulmamış ise, Çanakkale’yi ben

zamanında, fevkalâde tahkim eylemiştim. Oradan hiçbir donan-

manın geçmesi mümkün değildir. Boğaziçi de öyle. Amma farz

edelim ki öyle bir felâket başa geldiği takdirde, Hakanın yapa-

cağı şey, tâcını, halkını terk edip kaçmak değil eyvan-ı payi-

tahtının taşları altında can vermektir. Hazret-i Fatih bu beldeyi

küffar elinden fethettiği zaman Bizans İmparatoru Konstantin

kaçmayıp, harp ede ede, yıkılan kalelerin altında can vermek

celâletini göstermişti. Biz, Fatih’in ahfâdı, Konstantin’den aşağı

kalamayız. Zât-ı Şahaneye böylece arz edin! Rahat olsunlar ve

ezelî irâdeye boyun eğsinler! Şuradan şuraya kımıldamasınlar!

Düşman buraya giremez. Bana gelince, ben artık bir yere git-

mem. Yegâne arzum burada ölmektir.

Bu ulvî cevap, ittihatçıların, o sözde gözükara (!) kahra-

manların yüreğine işledi. Onlar da İstanbul’u terk etmemeye

ve sonuna kadar direnmeye karar verdiler. Ve netice malûm…

Sırf Abdülhamîd’in rûhî telkini sayesinde boşaltılmayan Payi-

taht ve çekip giden düşman… Ulu Hakan, hapishanesinden bile

İstanbul’u kurtarmıştır.

(Necip Fazıl Kısakürek, Ulu Hakan II. Abdulhamid Han, 592.s.)

 

‘KIZIL SULTAN’ İFTİRASI KİMİN İCADI?

 

Babıâli’de en nâzik makamlar Ermenilerin elindeydi. Tan-

zimattan beri büyük ihtirâslarla yanıp tutuşan Ermeniler, (Hın-

çak) ismiyle Paris’te bir cemiyet kurmuşlar, sonra cemiyetle-

rini Londra’ya taşımışlar ve milletlerini birleştirip sosyalizma

çerçevesinde idare etmeyi gaye edinmişlerdi. İlerideki anar-

şist ve ihtilâlci Ermeni komitelerinin ilk nüvesi, entellektüel

şekli olan bu cemiyet, güya Osmanlı Devleti’nden Ermeniler

adına istiklâl istemiyor, herzamanki teraneyle «ıslahat» ve

adâlet diliyordu. Rusya ise Kafkasya’daki Ermenilerin daha

fazla çoğalmaması ve o yerlerin gitgide aslî Ermeni vatanı

yerine geçmemesi için, sınırlarını Osmanlı Ermenilerine ka-

patmıştı. Bu da Ermenileri kızdırıyordu. Sultan Abdülhamîd

Han o harikulade siyasî dehâsiyle bu tezatları sezdi ve

Rusya’yı zaif noktasından yakalayıp onunla Ermeni meselesi

üzerinde zımnî bir anlaşmaya vardı.

Bu arada bütün Ermeni müesseselerini, hususiyle mektep-

lerini gözetim altına aldı. Fermanla açılmamış olan ve fesâd

yataklarından başka bir şey olmayan Ermeni mekteplerini

kapattı. Böylece, 1889 senesi, Türkiye Ermenileri hesâbına,

diledikleri gibi at oynatamayacaklarını anladıkları bir yıl oldu.

1890’da Patrik Aşıkyan Efendi Babıâli’ye kafa tutmaya gider-

ken Sultan Abdülhamîd Han, bütün Ermeni kiliselerini, aynı

saat, aynı dakikada, incilerinden çatılarına kadar aranması

emrini verdi. Kiliseler arandı ve bir kaçında zararlı evrak, giz-

li haberleşmeler, silâhlar ve bombalar bulundu. Artık Sultan

Abdülhamîd Han ile Ermenilerin arası açılmış oluyordu. Artık

Ermeniler de, vatanperverlik satan bazı sözde Türkler gibi,

Sultan Abdülhamîd Han’a hâin, müstebid, zâlim, gaddar, kızıl

sultan yaftalarını takabilirlerdi. «Kızıl Sultan» tâbiri, doğrudan

doğruya Ermeni buluşudur ve dünyada bir eşi gelmemiş de-

recede merhametli bir hükümdara bu, hakîkate yüzde yüz

ters sıfatı yakıştıran Ermenilerdir. Yeni nesiller de bu eski

Ermeni buluşunu hakîkat diye kabullenmiş, Ermeni kafasiyle

düşünmeye mahkûm edilmiştir.

(Necip Fazıl Kısakürek, Ulu Hakan II. Abdulhamid Han, 239.s.)

 

OSMANLI’DA PEYGAMBER (S.A.V.) SEVGİSİ

 

Osmanlı’da  Hz. Peygamber (s.a.v.) sevgisi bir başka  neş’e

ile tezâhür etmiştir.  Ulu Camii’nin ibâdete açıldığı 1400 sene-

sinden birkaç yıl sonra ve Süleyman Çelebi’nin de camide imam

olarak görevde bulunduğu bir sırada gerçekleşen bir olay bunu

ispatlamaktadır.

Kaynaklardan öğrenildiğine göre, İran asıllı bir vâiz Ulu

Cami’de yaptığı bir vaaz sırasında, “Amene’r-rasûlü” diye şöh-

ret bulan ve “Biz, O’nun peygamberleri arasında bir fark gö-

zetmeyiz” anlamının da yer aldığı Bakara suresinin 285. âyetini

yorumlarken, Hz. Peygamber (s.a.v.)’i Hz. İsa (a.s.)’dan üstün

görmediğini söylemişti. Bunun üzerine, dinleyenler arasında bu-

lunan Hz. Peygamber (s.a.v.) âşığı ve bilgili bir Arab, vâizin bu

yorumuna karşı çıkmış ve “Bu konuda cehâletinizi giderememiş-

siniz, tefsir ilminde pek çok eksiğiniz var. Âyetlerin nâsihinden,

mensûhundan, muhkeminden, müteşâbihinden (yani Kur’an’ı

tefsir etmeye yarayan ilimlerden) gâfilsiniz. Peygamberler ara-

sında fark yoktur demekten ilâhi maksat, peygamberlik görevle-

rini yerine getirmek hususundadır, yoksa fazilet mertebelerinde

değildir. Eğer Âyet-i Kerîme’nin manası her bakımdan kuşatıcı

olsaydı, bu durumda Allâh (c.c.), “O peygamberlerin kimine

kiminden üstün meziyetler verdik’ (Bakara s. 253) buyurur muy-

du?” diyerek vâize gereken cevabı vermişti.

Bütün bu konuşmalara tanık olan Süleyman Çelebi son de-

rece müteessir olmuş, vâizin ilk sözlerine karşılık doğaçlama

olarak,

“Ölmeyip İsa göğe bulduğu yol,

Ümmetinden olmak için idi ol”

beytini söylemiş ve akabinde şu dört beyti ilâve etmişti:

“Hem dahî Mûsâ elindeki âsâ / Oldu onun izzetine ejderhâ

Çok temennî kıldılar Hakk’tan bulalar

Ki Muhammed (s.a.v.) ümmetinden olalar

Gerçi kim onlar dahi mürsel durur

Lâkin Ahmed (s.a.v.) efdâl ü ekmel durur”

Dünyayı teşriflerinin mîlâdî yıldönümünde ne mutlu Hz. Pey-

gamber (s.a.v.)’i sevenlere ve müjdeler olsun Hz. Peygamber

(s.a.v.)’in sevdiği mü’minlere! Sonsuz salât ü selâm, sevgisine

lâyık olmayı dilediğimiz Yüce Resûl’e…

(Diyanet İlmî Dergi, Hz. Peygamber (s.a.v.) Özel Sayısı, 2003, 521.s.)

 

HİNDİSTAN FÂTİHİ GAZNELİ MAHMÛD HAN (R.H.)

 

Mahmûd-ı Gaznevî, azâmeti, tavırları, yiğitliği, ve adâleti

ile tanınır. Türk ordularının başında bulunduğu tarih, İslâm

Asya’sının en şerefli bir devresidir. Mahmûd-ı Gaznevî, cesâret

ve atılganlığı nispetinde dînî meselelerde üstün idi. Bir taraftan

putperestler arasında dîni yaymaya çalışırken, diğer taraftan

İran ve Horasan bölgelerini karışıklık içinde bırakan çok çeşitli

mezheplerin zararlı propagandalarını ortadan kaldırmağa uğ-

raşmıştır. İran ve Irak’ta Şiîliği yaymağa ve güçlendirmeğe ça-

lışan Büveyhoğulları’na indirdiği darbe İslâm’ın tevhîd gayesini

hedeflemiş bulunuyordu. On yediye varan Hindistan seferlerini

ise dini yaymak gibi mukaddes bir maksat uğrunda yapmıştı.

Gazneli Mahmûd’un İslâm’ı yükseltmek hususundaki bu par-

lak gayret ve fedakârlığı, kendine İslâm âleminin ebedî minnet

ve şükranını kazandırmış, Abbasî hâlifesi bu İslâm serdarına

“Emînü’d-devlet (Devletin Güvencesi)” ve “Yemînü’d-devlet

(Devletin Uğuru)” unvanlarını vermek sûretiyle ortak hislere

tercüman olmuştur.

Gaznelî Mahmud Hindistan hakkındaki düşünceleri-

ni gerçekleştirmek için, hicretin 404’üncü senesinde, cihâd

istikâmetini yine o zengin kıta’ya yöneltti. Bu defa putperestliğe

kat’î darbeyi indirmeğe azmetmişti. Hintlilerin inanışlarınca 40

bin senelik olan büyük putun bulunduğu şehir üzerine yürüdü.

Putperestler asırlık ma’budlarını kurtarmak için, kudurmuşça-

sına bir gayretle karşı koymaya başladılar. Fakat siyâsî us-

talığı nisbetinde askerî taktik ilminde de eğitimli olan Gazneli

Mahmûd, askerî kültürü ile Hintlileri aciz bıraktı. 3 büyük heyke-

lin bulunduğu Mardiye şehrini zapt etti ve bu meşhur putu par-

çaladı. Lahor, Konuç, Gelçent, Delhi, Şirve, Keşmir gibi büyük

beldeleri İslâm havzasına soktu.

Merhum Sultan Gazneli Mahmûd, hicretin 416 senesinde,

dillere destan olan meşhur Sumnat’ın fethedilmesiyle neticele-

nen seferi başlattı. Hind seferlerinin en meşhuru ve en büyüğü

Sumnat seferidir. Bu seferle Hindistan’ın en büyük putunu or-

tadan kaldırdı ve Hintliler arasında İslâm yayılmaya daha hızlı

bir şekilde  devam etti.

(Ziya Nur Aksun, İslâm Tarihi, 2.c., 38.s.)

 

 

 

 

İSTANBUL’UN FETHİ

 

“İstanbul elbette fethedilecektir. Onu fethedecek

emir ne güzel emîrdir ve onu fethedecek asker ne gü-

zel askerdir.” Üç kıtaya hâkimiyetin dayanağı ve Cihânın

idare merkezi olmaya lâyık bir beldenin müslümanlara nasîb

olacağını, Yüce Allah’ın Sevgili Peygamberi (s.a.v.) müjde-

lemişlerdir.

Öteden beri İstanbul İslâmiyet nazarında da mukaddes

bir belde hüviyetini kazanmıştı. Müslüman Türk Sultanlarını

İstanbul’un kurtarılmasına ve fethine zorlıyan sebepler ara-

sında başta geleni ve en önemlisi dînî unsurlardır. Osmanlı

Devleti İslâmî hükümlere göre yönetildiğinden devlet adam-

ları dâima dînin emirlerine uymuşlar ve dînimizi bütün dün-

yaya yaymak  için uğraşmışlardır.

Napolyon Bonapart demiştir ki: “Bütün dünya, bir hükü-

metin idaresi altında bulunsa merkezi idaresi İstanbul olmak

lâzım gelir.  İstanbul’a hâkim olan, cihana hâkim olabilir.”

İstanbul şehri en güzide bir idare merkezi olmaya lâyık bu-

lunması yönünden öteden beri milletlerin, hükümdarların ba-

kışlarını çekmiş, bir şehir, muhtelif tarihlerde birçok milletlerin

hücumlarına uğramıştır. Şöyle ki, on yedi defa Trakyalılar,

kadim İranlılar, Tûrânîler, Latinler, Avarlar gibi gayri müslim

milletler tarafından kuşatıldığı gibi yedi defa müslüman Arap-

lar, beş kere müslüman Türkler tarafından kuşatılmıştır.

Sultan II. Mehmed’de ma’nevî tarafı çok kuvvetli bir dev-

let adamı olarak yetiştirilmiştir. Babası ve hocaları onu büyük

işler başaracak şekilde hazırlamışlardır. Daha Manisa’da

şehzade iken hocası Akşemseddin kendisine İstanbul’un

fâtihi olacağını ve böylece Hz. Muhammed (s.a.v.)’in müj-

desine mazhar bulunacağını haber vermiştir. Bundan sonra

Sultan Mehmed devamlı gece gündüz İstanbul’u almak için

plânlar yapmış, ordunun silâhlarını yenilemiş, bilim adamları

ile beraber gece gündüz birçok yenilikler, icatlar yapmıştır.

Nihâyet mîlâdî 1453 senesinde “Ya ben Bizansı alırım, ya

Bizans beni” diyerek İstanbul kapılarına dayanmıştır.

(Cengiz Aksel, Fetih, Fatih ve İstanbul, s.38-39)

 

FETH-İ MÜBÎN

 

29 Mayıs Salı sabah namazından sonra, Türk ordusunun Or-

taçağı kapatan, büyük târihî hareketi başladı. Ordu-yu hümâyûn,

kara ve denizde, bütün cephelerde birden, genel harekâta girişti.

Toplar, hep birden şehir üzerine çevrilerek ateşlendi; etrafı yo-

ğun bir duman ve barut kokusu kapladı. Mehter en etkili cenk

havalarını vururken, tekbîr, tehlîl ve tüfenk sadâlarıyla genel bir

hücum yapıldı.  İlk hamlede iki bin merdivenle 50 bin yiğit ileri

atılmış,harbin en şiddetli ânında, Akşemseddîn ile Molla Gürânî

ateş hattına girerek, gazâ yolunda şehâdet derecesine ulaşmayı

isteyerek askere örnek olmuşlardır. Fâtih, dahî askeri coşturan

sözlerle, elinde kılınç, gâzi ünvanını kuvvetlendirmek için Top-

kapı gediğine saldırıyordu. Bu sırada Ulubatlı Hasan nâmındaki

muazzez nefer, tekbîrlerle Topkapı suruna sancağı dikti. Böylece

İslâm dilâverlerinin ve Oğuz kavminin, asırlardan beri hayâl ettiği

mukaddes rü’yâ hakîkat olmuştu. Ulubatlı, Peygamber (s.a.v.)’in

müjdesine mazhar olarak, 30 kadar arkadaşıyla şehâdet mer-

tebesine ulaştı. Surlara bayrak dikilip, Bizans’ın başaşağı olan

bayrağı sökülüp atılınca, ezanlar okunmaya başlandı. Sultan

Mehmed Han surlardaki bu manzarayı görünce, atından yere

inerek, Muhbir-i Sâdık (s.a.v.)’in senâsına erişmenin, kendisini ve

devletini İslâm’ın en mukaddes şerefine mazhar kılan medhiyye-i

Resûlullâh (s.a.v.)’e kavuşmanın verdigi heyecanla, sükür sec-

desine kapanarak; Cenâb-ı Hakk’a hamdetti. Sonra otağ-ı

hümâyûnuna çekilerek, devlet erkânının tebriklerini kabûl etti.

Türk askerleri artık şehre tamâmen hâkim olmuşlar ve

Ayasofya’ya dayanmışlardı. Fâtih askerlere, direnenlerden baş-

kasının öldürülmemesini, ancak esîr edilmelerini emretti. Fe-

tih bütün Müslüman dünyâsına zafernâmelerle teblîğ edilmiş;

Muhbir-i Sâdık (s.a.v.)’in hadîsleriyle övülmüş olan Fâtih Meh-

med ve ordusu en kudsî bir hürmete lâyık görülmüştür. Mısır’da

Şam’da, Bağdât’da büyük dînî merâsimler yapılmış; Halîfe’nin

emriyle câmilerde Türk şehîdlerinin rûhları ta‘ziz edilmiş; İkinci

Mehmed ismi hutbelerde zafer dolayısıyla anılmıştır. Bu andan

itibâren bütün İslâm dünyâsı, Seyyidü’l Beşer (s.a.v.)’in müjdesi-

ne mazhar olan Osmanlı Devleti’ni Müslümanlığın büyük temsil-

cisi olarak kabûl etmeğe başlamış bulunuyordu.

(Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi, 141-142.s.)

 

BÜYÜK ŞAHSİYET

 

Fâtih’in 49 yaş gibi pek faal bir dönemde irtihâl etmesi,

şüphesiz Türk tarihinin büyük felâketlerinden biridir. Bir müd-

det daha yaşadığı takdirde dünya tarihinin akışı, hattâ dünya-

nın bugünki coğrafyası şüphesiz değişecekti. Fâtih, venedik

tarafından zehirletilerek şehîd edilmiştir. Bu, Venedik’in, pa-

dişahın şahsına yönelttiği 15. ve sonuncu sûikast olup, diğer

14’ü hedefine ulaşamamıştı. (Babinger, 349)

Fâtih’in fetihleri yalnız büyük değil, mühim ve ma’nâlı ol-

muş, Osmanlı Türk Cihan Devleti’nin temelleri bu fetihlerle

atılmıştır.

Fâtih devrinde Türk ordu ve donanması çok gelişmiş, or-

dunun silâhları, her birkaç senede bir yenilenir ve daha iyi-

leri, eskilerinin yerine konurdu. Türk Osmanlı donanmasının

gerçek kurucusu da Fâtih’tir. Tahta geçtiği zaman Türkiye’nin

yalnız 30 kadırgası (Savaş gemisi) vardı. Fâtih’in irtihâlinde

ise Osmanlı donanmasında 250 harb ve 500 kadar nakliye

gemisi bulunuyordu bu kuvvet, tartışmasız şekilde dünyanın

birinci deniz kuvveti idi ve Venedik donanmasından çok daha

güçlü idi. Fatih’e silah sanayiinde özellikle top teknolojisinde

mûcit denilebilir.

İstanbul Üniversitesi’nin de kurucusu da Fâtih’tir. Os-

manlı Devleti’nin anayasası sayılan “Fâtih Kanûnnâmesi” de

Padişah ile son vezîr-i âzamı Karamânî Mehmed Paşa’nın

İslâmî hükümler çerçevesinde yaptıkları çalışmaları ile oluş-

turulmuştur. Kanûnî’nin Kanûnnâme’sinde de bu eser esas

alınmış ve bu kanunlar, Tanzimat’a (1839) kadar, Osmanlı

anayasası şeklinde yürürlükte kalmıştır. Bu kadar uzun süreli

yürürlükte kalan bir anayasanın Dünya tarihinde eşi benzeri

yoktur.

“Türk dünyası için Fâtih, günümüze kadar, bütün impara-

torların en büyüğü olup, beşer tarihinde başka her hangi bir

şahsın kendisi ile karşılaştırılması çok zordur.” “Fâtih Sultan

Mehmed, Türk Milleti’nin, bütün tarihinin en hârikulade ve en

yaklaşılması mümkün olmayan şahsiyetidir.” (Babinger)

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, 3.c., 126-130.s.)

 

OSMANLI HOŞGÖRÜSÜ

 

İslâm devletler hukukunun hükümlerine göre, sulh yolu ile

fethedilen ülkelerde mevcut olan ehl-i kitâba ait kilise ve hav-

ralara dokunulmaz; ancak yenilerinin inşaasına da müsaade

edilmez. Eskiden beri var olanlar tamir edilebilir. Savaş yoluy-

la fethedilen topraklarda ise, durum tam tersinedir. Yani İslâm

hükümdarı, isterse, başka dinlere ait tüm ma’bedleri yok eder

ve gayr-i müslimleri de sürgün edebilir. İşte İstanbul, tama-

men savaş yoluyla fetholunmuştur. Ayasofya’nın ve benzeri

bazı kiliselerin câmiye çevrilişinin meşrû olmasının  sebebi

bu hükümdür. Bu hüküm, İstanbul çapında tatbîk edilseydi

İstanbul’daki bütün kilise ve havraların yıkılması gerekirdi.

İstanbul’u Yüce Allah’ın yardımı ve kılıcının kuvvetiy-

le fetheden Fâtih Sultân Mehmed, Ayasofya’yı câmi hâline

çevirdikten sonra, papaz ve hahamlardan oluşan bir heyeti

huzuruna kabul eder. Papaz ve hahamlar heyeti, İstanbul’u

savaşla fethettiğini, dilerse İstanbul’da hiçbir kilise ve havra

bırakmayacağını bu durumun devletler hukukundan doğan

bir hakkı olduğunu Fâtih’e ifâde ederler; ancak kendisine,

kendilerine ve ma’bedlerine karşı İstanbul’un barış yolu ile

fethetmiş gibi kabul etmesini ve geç de olsa toplu halde huzu-

runa gelişlerinin bu mânâya vesîle saymasını rica etmişlerdir.

Çevresindeki din âlimlerine danışan Fâtih Sultân Mehmed,

bu isteklerini geri çevirmemiş ve câmiye çevrilenlerin dışın-

da kalan kilise ve havralara, hakkı olduğu halde müdâhele

etmemiştir.

İstanbul’un fethini geçen bin yılın en önemli yüz olayı ara-

sında zikreden CNN, Time ve benzeri kuruluşların yaptıkları

tesbitlerden bir cümle şöyledir: “İstanbul, Fatih tarafından fet-

hedilmeden evvel, tam bir harâbe ve ölü şehir idi. Fetihden

sonra, hem Avrupa’nın ve hem de Müslüman memleketlerin

ticaret merkezi ve mâmur bir dünya şehri hâline geldi.”  Ni-

tekim Rus tarihçi Ouspensky bile “Türkler 1453’te, Haçlıların

1204’de yaptıklarından çok daha insanca ve hoşgörüyle dav-

randılar.”

(Ahmed Akgündüz, Bilinmeyen Osmanlı, 107-108.s.)

 

 

BÜYÜK FETİHLERİN ALTYAPISINI

HAZIRLAYAN PADİŞAH

 

İkinci Bâyezid devri Osmanlı devletinin yeni hamlelere

hazırlanma ve Fatih’in zaferlerini hazmetme devri olarak gö-

rülmektedir. Bu sıralarda İspanya’daki son İslâm hükümdârı

olan Gırnata Hâkimi’nin elçileri “İki Denizin Sultanı ve İki Ka-

ranın Hakanı”ndan yardım talebi için İstanbul’a gelmişlerdir.

Endülüs’e kat’î bir yardımın yapılabilmesi için, Afrika’da üs-

lere sahip olmak lâzımdı. Bu sebeple Sultan, o zamân için

mümkün olanı yaptı ve Kemal Reis’e İspanya sahillerini yakıp

yıkmasını ve krallara korku salmasını emretti. Kemal Reis, İs-

panya limânlarını bombardıman etti, bazılarına asker çıkartıp

yağmalattı ve şân ve şerefle İstanbul’a döndü. Ancak bu za-

ferler Katolik Hükümdarları ancak 4 yıllığına durdurabilmişti.

Dört yıl sonra Gırnâta düştü.

Sultan Bâyezid, Osmanlı hükümdârlarının en âlimlerinden

biridir. Sonradan Venedik Doç’u olan Andre Gritti onun: “Hiç

içki kullanmadığını, az yediğini, ata binmekten hoşlandığını,

avı sevdiğini, dinî merasimlere pek riâyetkâr olup, fukarâya

bol sadaka dağıttığını, makine sanayiinden zevk aldığını, ki-

tab okumaya düşkün olduğunu, askeri yeni silâhlarla donattı-

ğını; süvariyi, topçuyu ve top nakliyatını yenilediğini, donan-

maya ehemmiyet verip, çok geliştirdiğini, ordunun istendiği

yerde toplanma kabiliyetini geliştirdiğini” yazar.

Devrinde büyük fetihler olmadı. Fakat Fatih’in büyük fe-

tihleri iyice hazmedildi ve kendisinden sonraki fetihlerin alt

yapısı hazırlandı. II. Bâyezid babası gibi İtalya’nın içişlerine

fiilen müdahale ederdi. Venedik tarafından esir tutulan Man-

tua Dukası’nın serbest bırakılması için Venedik’e baskı yap-

mış ve Duka’yı iâdeye mecbûr etmiştir. Padişahın İtalya’daki

itibarı pek yüksekti.

Asya ve Kuzey Afrika ülkelerinde şöhret ve itibarı,

Avrupa’dakinden az değildi. Molla Câmî, II. Bâyazid adına

kasideler ve Silsiletü’z-Zeheb adlı eserini yazmıştır.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, 3.c., 207.s.)

 

TEVÂZÛ SAHİBİ HÜKÜMDAR YAVUZ SULTAN SELİM

 

Padişahlık hasletlerini tamamıyla şahsında toplamış olduğu

için, sert ve şaşmaz bir disipline, tuttuğunu koparır bir azim ve

irâdeye, son derece cevvâl bir dinamizme sahip olduğu için,

Osmanlılarca “Yavuz” namıyla anılan bu sultan, pederinin tah-

tan çekilmesi üzerine, padişahlık makamına geçti.

Yavuz’un 8 yıl içinde yaptığı işler baş döndürücü olmuştur.

Osmanlı topraklarını 2,5 mislinden fazla genişletmiştir. Bu su-

retle tarihin en büyük cihangirleri arasında yer almış ve Os-

manlı padişahlarının şübhesiz en büyüklerinden biri olmuştur.

Cezayir’i himayesine alıp Mağrib’e atlamış, İspanya ile karşı

karşıya gelmiştir. Memluk İmparatorluğunu tamamen haritadan

silmiştir. Halifeliği üzerine alması, Osmanoğulları’na tartışma-

sız bir manevi güç kazandırmıştır. Yıkıcı Şii propagandasını,

Anadolu’dan ebediyen sürüp atmıştır. Rıdaniye Savaşında Tu-

manbay alt edilmiş, Osmanlı büyük bir zafer kazanmıştır.

Müstakil bir Beylik iken 1514’de Osmanlı Devleti’ne itaat

ederek Adana bölgesi sancağı kendilerine verilen, savaşlarda

kahramanlıklar göstererek İslâm’a büyük hizmetler eden Ra-

mazanoğlu Mahmud Bey bu savaşta şehîd olmuştur.

Doğu seferinden İstanbul’a dönen Yavuz Sultan Selim

için büyük merasimler hazırlanmıştır. Yüz binlerce insan, en

samimi hisleriyle hükümdarlarını karşılamak için aylardır bek-

lemektedir. Osmanlı Padişahları’nın ve Yavuz’un bu gösterişi,

devlet işlerindendir. Özel hayatında mahçub, mütevâzi ve sa-

kin bir kimsedir. Geceleri odasında gözlük takıp kitap okuduğu

anlarda, alelâde bir Türk bilgininden hiçbir farkı yoktur. Son

derece sâde giyinmektedir. İstanbul’da halkın hissiyatını ve

yapılacak merasimleri öğrenince son derece sıkılmıştır. Şah-

sına gösterilecek olan bu derece tezâhürattan utandığı için,

bir gün sonra merasimle şehre girmesi lâzımken, birkaç saat

önce, gece vakti, yanında birkaç kişi ile kayığa binmiş, gizlice

Topkapı Sarayı’na çıkmıştır. Ertesi gün halk ve devlet adamları,

Padişah’ın Saray’da olduğunu öğrenmişler ve hiçbir merasim

yapamamışlardır.

Bu hadise 16. asırdaki Türk ahlâkının yüksekliğini gösterir.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, 257-261.s.)

 

ASHÂBIN YOLUNDA BİR PÂDİŞAH:

KÂNÛNÎ SULTAN SÜLEYMAN

 

Kanûnî’yi şahsen gören Malta şövalyelerinden Anthoine

Geuffroy, onu şöyle tavsif ediyor: “Uzun boylu, zayıf, esmer

çehreli, geniş ve yüksek alınlı” (Brîefve Description de la Court du

Grand Türc). Kanûnî Sultan Süleyman, Türk-Osmanlı hüküm-

darları arasında, diplomasi ve devlet idaresinde gösterdiği

dehâ bakımından Fatih’ten, askerlik dehâsı bakımından gene

Fatih’ten ve babası Yavuz’dan sonra gelir. “Zamanın hiçbir

hükümdarı, Yavuz’un tek vârisi Kanûnî Süleyman’dan daha

iyi bir eğitim görmemiş ve büyük bir devleti idare için onun

gibi pratik şekilde yetişmemiştir” (S. N. Fisher, The Middle East, A

History, New York, 1959, 222.s.).

“Kanûnî, edebiyat ve hukuk gibi sahalarda bilgindi. Arapça

ve Farsçadan başka Sırpça da biliyordu” (Hammer, GOR, II, 176).

Şu beyitleri pek meşhurdur: “Halk içinde muteber bir nesne

yok devlet gibi, Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi,

Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır, Olmaya baht-û

sa’âdet dünyada vahdet (birlik) gibi.”

Tarihçi Lorga, “Kanûnî’nin Charles-Quint’den daha bü-

yük bir şahsiyet olduğunu, başında bulunduğu Türk impara-

torluğunu, Avrupa’nın hiçbir devletinin aynı müddet içindeki

tekâmülüyle mukayese dahi edilemeyecek derecede geliştirip

kendinden sonra gelene teslim eylediğini” yazıyor (Voyageurs

Français dans l’Orient, 21). “Kanûnî, devlet nüfuz ve haysiyetine

gölge düşürecek bir şeyde müsamaha etmediği gibi, bu gibi

hallere meydan verilmemesini de tavsiye ederdi. Kendisi ile

görüşenlerin kapalı mütalâalarından, maksatlarını sezer ve

ona göre cevap verirdi.” (Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi II, 408.s.).

Kanûnî Sultan Süleyman, son seferine ölmek için, başka

bir deyişle, öleceğini bile bile çıkmıştır. Bunun bütün emâre,

hatta delîlleri ortadadır. Ataları gibi harb meydanında, or-

dusunun içinde, otağ-ı hümâyûnda ölmek istemiş, saray-ı

hümâyûn hareminde ölmekten ürkmüştür. Son nefesine ka-

dar devletinin selâmetini ve yüceliğini düşünmüştür.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, 4.c., 232-233.s.)

 

OSMANLI’NIN FRANSA’YA YARDIMLARI

 

Kanuni Sultan Süleyman Han devrinde; Fransa Kutsal

Roma-Germen İmparatorluğu”nun kuşatması ve tehdidi altın-

da idi. O zamanlar Fransa tarihten silinme noktasında gelmişti.

Kutsal Roma-Germen İmparatorluğuna yenilen; Fransa Kralı I.

François, Şarlken’e yani kutsal Roma-Germen İmpataroruna

esir düştü. I. François’in annesi, Osmanlı Sultanı Kânuni’ye

mektup yazarak yardım istedi. Kânuni Sultan Süleyman

Han 1526 Mohaç Zaferi ile düşmanlarını yendi ve Viyana ile

Macaristan’a yöneldi. Şarlken Osmanlı Sultanının isteğine bo-

yun eğdi. ve I. François’i serbest bıraktı.

  1. François (Fransa) ile Şarlken (Kutsal Roma-Germen

İmparatorluğu) arasında 1527’de tekrar savaş oldu. Fransa

yenildi. I. François, Rinçon isimli bir elçi ile Kanuni Sultan Sü-

leyman Han’dan yardım istedi. Kanuni, Viyana’yı kuşatınca,

Şarlken Osmanlı’nın tehdidi üzerine I. François ile Kambre

Anlaşmasını imzaladı.

Almanya ile İngiltere ittifâk yaparak Fransa’yı köşe-

ye sıkıştırdılar. Paris’e 50 km yaklaştılar. Fransa Kralı yine

Osmanlı’dan yardım istedi. Kanuni Sultan Süleyman Han,

Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa’yı 154 savaş ge-

misi ile 28 Mayıs 1543’te İstanbul’dan uğurladı. 11 Temmuz

1543’te Osmanlı donanması Tulon limanına vardı. Nis şehrini

Şarlken’den alıp Fransa’ya iâde etti. Forsalar hariç 29 bin 440

Türk asker ve subayı Tulon’da 1 yıl 3 ay kaldı. Her gün 5 vakit

Ezân-ı Şerif okundu.

Bugünkü Avrupa’nın gerçek kurucusu ve asırlardır ko-

ruyucusu Osmanlı’dır. Osmanlı, Portekiz Kralını Fas’ta yen-

  1. İspanya Kralı II. Felipe Şarlken’in oğlu bunu fırsat bilerek

Portekiz’i ve sömürgelerini ele geçirdi. Osmanlı, Portekiz

milliyetçilerine silah ve para desteği yaptı. Portekiz yeniden

bağımsızlığını kazandı. Osmanlı donanması İspanyol donan-

masını mağlûb etti.

Fransa, Osmanlı’nın bu yardımına teşekkür etmek yerine,

Osmanlı’yı arkadan hançerledi. Azınlıkları Osmanlı’ya karşı is-

yana sevk etti. Ermenilere Fransa askeri elbiseleri giydirerek

yüz binlerce Türk’ün katline destek verdi ve teşvik etti.

(Necati Özfatura, Basından Seçmeler)

 

 

KIBRIS FÂTİHİ SULTAN 2. SELİM

 

Sultan Selîm, babası Kânûnî’nin vefât haberini alır almaz

önce Topkapı’da biât merâsimi yapılır sonra Belgrad’a sul-

tanlarının ölümü onlardan gizlenmiş olan ordusunun başına

gider ve saltanatı başlar.

1570’de Dîvân, Kıbrıs meselesiyle meşgul olmuş ve ada-

ya 300 küsur parça gemi ile 60 bin kişilik bir kuvvet gönde-

rilmiştir. Lala Mustafa Paşa emrinde olan bu kuvvet Kıbrıs

adasını tamamıyla fethetmiştir. Kıbrıs’ın alınmasını bizzat

Sultan Selim istemiştir.

Zamanında Devlet, çok azâmetli olan iki büyük teşebbü-

se girişmiş; Süveyş ile Don ve Volga kanallarının açılmasına

çalışmıştır. Bunlar, kusur ve sevâbıyla, bu Sultan için, iftihar

edilmeye değecek kadar büyük gayretlerdir. Edirne’deki

Selîmiye Câmii de yine Sultan Selim zamanında yapılmıştır.

Sultan Selim, tarihen mağdur sultanlarımızdan biridir.

Onun, şiir ve sohbet meclislerinden hoşlanışı, hakkındaki

türlü söylentilerin kaynağını teşkil etmiş; bu tarafından hoş-

lanmayan askerî ve millî telâkkimiz dolayısıyla da bunlar

kuvvet bulmuştur. Bazı batı tarihçileri ve hasta bir anlayış

ile yakın tarihçilerimiz ise, Kıbrıs fethine, buranın meşhur

olan şaraplarının sebep olduğunu gösterirler. Sanki fetihten

başka yolla Kıbrıs şarabı elde edilemezmiş gibi, bu saçma

ve mânâsız fikir ileri sürülür. Bunun gerçekle hiçbir alâkası

yoktur. Kıbrıs, Doğu Akdeniz’in stratejik ehemmiyeti büyük

yegâne adasıdır. Buranın düşman elinde kalması, Anadolu

sahillerinin emniyetini ihlâl eder. Anlaşılan şarap sebebini ile-

ri süren zihniyet, bunları göremeyecek kadar ilkeldir. Tersine

Kıbrısın fethi Sultan Selim’in dehâsının bir tezâhürüdür.

Nitekim kendisinin, Ebû’s-Suûd Efendi’nin vefâtına, oğlu-

nun ölümünden daha fazla üzüldüğü rivâyet edilir. Âlimlere

cülûs bahşisi verilme âdeti de yine Sultan Selim zamanında

başlamıştır. Bu husus, onun, ulemâya ve ilme verdiği yüksek

kıymetin, herhalde en büyük delillerinden biridir. Aynı zaman-

da manevî dünyâsının yüksekliğine de işâret eder.

(Ziya Nur Aksun, İslam Tarihi 3, 62-66.s.)

 

AYASOFYA GÖZBEBEĞİMİZDİR

 

İstanbul’u aldıktan sonra Hz. Fatih ilk iş olarak Ayasof-

ya’ya gelerek burada toplanmış olan Bizans halkına hitaben

can, mal ve din özgürlüklerinin kendi teminatında olduğu ko-

nusunda güvence verdi. Harap ve bakımsız durumda olan

Ayasofya’yı camiye çevirerek onarıma aldırdı. Hz. Fatih ve

ondan sonra gelen Osmanlı Padişahları da fetih sembolü

olarak kabul edilen Ayasofya’ya büyük önem verdiler ve bu

konuda hiçbir fedakârlıktan kaçınmadılar.

Ayasofya’nın masrafları ve onarımları, Fatih tarafından

kurulmuş olan vakıf gelirlerinden karşılanmıştır. Ayasof-

ya’nın vakıfları şehir içindeki musakkafat, dükkânlar, evler,

menziller, değirmenler, hanlar, hamamlar ve özellikle Fatih

tarafından yaptırılan bedestenlerden oluşmaktadır. Fatih

Sultan Mehmed Han’ın Ayasofya vakfiyesi şöyledir:

“İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu

Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, bir

maddesini ta’dil ederse, onu iptal veya ta’dile koşarsa, fasit

veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya

Camisi’nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kasteder-

lerse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara

yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz ola-

rak onda tasarruf yapmaya kalkarlar, camilikten çıkarırlar ve

sahte evrak düzenleyerek, mütevellilik hakkı gibi şeyler ister

yahut onu kendi batıl defterlerine kaydederler veya yalandan

kendi hesaplarına geçirirlerse ifade ediyorum ki huzurunuz-

da, en büyük haramı işlemiş ve günâhları kazanmış olurlar.

Bu sebeple, bu vakfiyeyi kim değiştirirse, Allâh’ın,

Peygamber’in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün

Müslümanların ebediyen laneti onun ve onların üzerine ol-

sun, azapları hafiflemesin, onların, haşr gününde yüzlerine

bakılmasın. Kim  bunları  işittikten  sonra  hâla  bu  değiştirme

işine devam ederse, günâhı onu değiştirene ait olacaktır.

Allâh’ın azabı onlaradır. Allâh işitendir, bilendir.”

(Fatih Sultan Mehmed Han, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nde

Bulunan Ayasofya İle İlgili Arapça Vakfiyenin Tercümesi)

 

KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL

 

Ruslara karşı Kafkasya’yı ayağa kaldıran bu mücâhit,

âlim, veli zat 1797 senesinde Dağıstan’da dünyaya geldi.

Şeyh Şamil, otuz yaşına kadar tefsir, hadis, fıkıh ve fen

bilgilerini öğrendi. 39 yaşında imam seçilen Şeyh Şamil,

mücâhitleri yeniden teşkilatlandırdı. Bölük pörçük gruplar

halinde olan bölge halkını etrafında topladı. Ruslara karşı

tam bir birlik meydana getirdi. Teşkilatlandırdığı mücâhitler,

Rus birliklerinin korkulu rüyası oldu. Şeyh Şamil’in basit

silahlarla yaptığı mücadelelere Ruslar, kalabalık ve ağır si-

lahlarla cevap verdiler. 1834’ten 1859 yılına kadar Kafkas-

ya, Rus zulmüne karşı Şeyh Şamil’in önderliğinde direndi.

Kafkasya’daki şanlı direniş bütün dünyada duyuldu. Abdül-

mecid Han Şeyh Şamil’e yardım gönderse de bu yardımlar

şartların müsait olmaması nedeniyle yeterli ölçüde olamıyor-

  1. Buna rağmen, Kafkas mücâhitleri zafer üstüne zaferler

kazandılar.

Şeyh Şamil’in Ruslara karşı kazandığı zaferlerin en meş-

huru Darga Savaşıdır. Dağıstan’ı çeviren yüz elli bin kişilik

Rus ordusu bütün yolları kesti. Şeyh Şamil’in karargâhına

doğru ilerleyen on sekiz bin kişilik Rus öncü birliğinin komu-

tanı, büyük zayiat vererek vardığı Darga’dan dönüşe geçti.

Fakat üç general, yüz doksan beş subay ve üç bin dört yüz

üç askeri, yollarda Şeyh Şamil’in mücahitleri tarafından telef

edildi.

Kırım Savaşı sonrası Çeçenistan Rusların eline geçti.

Rus kuvvetleri, Şeyh Şamil’in Anadolu’dan ve İran’dan ge-

len silah ikmal yollarını kestiler. Bu hadiseden sonra küçük

cemaatlere ayrılan bazı Çeçenler Şeyh Şamil’i terk ettiler.

Dağıstan tamamen sarsıldı. Dört yüz kişilik mücahit grubuy-

la kalan Şeyh Şamil iki oğluyla beraber Ruslara teslim olmak

zorunda kaldı. Şeyh Şamil, daha sonra hac için Hicaz’a git-

mek üzere Rusya’yı terk etti. İstanbul’da Abdülaziz Han’ın

misafiri oldu. 1871’de Medine’de Hakk’ın rahmetine kavu-

şan Şeyh Şamil, Cennetü’l-Bâki Kabristanı’na defnedildi.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 18.c., 267-269.s.)

 

  1. SULTAN AHMED HÂN

 

Sultan Ahmed, babası III. Mehmed, onun babası III. Mu-

rad ve onun babası II. Selim’den sonra, yâni Kanûnî’den beri,

devlet işleriyle ilk defa bu derece ciddî şekilde ve kâbiliyet gös-

tererek uğraşan hükümdardır. Çocuk yaşında gösterdiği zekâ

ve kavrayış, sonradan oğulları II. Osman ve IV. Murad’da dehâ

derecesini bulmuş ve bu iki hükümdar da babaları gibi çocuk

denecek yaşta büyük kâbiliyet göstermişlerdir.

Sultan Ahmed, çok dindardı. Yavuz Sultan gibi son dere-

ce sade giyinir, hattâ çok değerli kumaşlar kullanmazdı. Di-

ğer bir meziyeti, büyükbabası, bilhassa babası zamanındaki

Harem’in fevkalâde nüfuzuna, daha tahta geçer geçmez bü-

yükanası Safîye Vâlide Sultan’ı Eski Saray’a göndererek son

vermesidir. Onun hükümdarlığı boyunca hiç bir Saray kadı-

nının nüfuzu bahis konusu olmamıştır. Tek kardeşi Şehzade

Mustafa’yı îdâm ettirmemesini, tahta çıktığı anda kendinden

başka hanedanın hiç bir erkek üyesi olmamasına, yâni henüz

şehzadesi doğmamasına ve Şehzade Mustafa’nın aklî duru-

munun bozuk, binaenaleyh şer’an saltanatı kâbil olmamasına

bağlamak da mümkündür. Zira Sultan Ahmed, oğulları II. Os-

man ve bilhassa IV. Murad derecesinde olmamakla beraber,

sert ve icâbında devletin yüksek menfaatleri için ne gerekiyor-

sa yapmaktan çekinmeyen bir şahsiyetti.

Sultan Ahmed, babası III. Mehmed’in yaptığı gibi bir tek

defa olsun sefere çıkmamıştır. Mamâfîh XVII. asırda artık ge-

çen asırdaki gibi bizzat ordularının başına geçen Avrupa hü-

kümdarlarının sayısı da belirli şekilde azalmıştır. Buna karşılık

Ahmed Hân, İstanbul’da her fırsatta halk arasında dolaşmış,

Bursa, Edirne, Çanakkale gibi yakın yerlere de gitmiştir.

Gayet kuvvetli, çok iyi binici, atıcı, avcı ve silâhşördu ki

bu meziyetleri oğulları II. Osman’la IV. Murad’a, fevkalâde

bir şekilde gelişerek intikal etmiştir. Edirne’de bir şeşperi (Sa-

vaş araçlarından altı dilimli topuz) 30 metre yüksekliğindeki

bir burçtan aşırıp 500 metre mesafeye fırlatmaya muvaffak

olmuş, şeşperin düştüğü yere bir sütun (nişan taşı) dikilerek

olay ebedîleştirilmiştir.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, 136.s.)

 

 

 

SULTAN II. OSMAN HÂN

 

“Genç” denen II. Osman 18. pâdişâh olarak ataları-

nın tahtına oturduğu zaman, 13 yaşını ancak 3 ay ve 24

gün geçmişti. Babası I. Ahmed padişah olduğu zaman,

  1. Osman’ın padişah olduğu yaştan ancak 4 ay, 10 gün

büyüktü. Buna rağmen büyük kabiliyet göstermiş, devlet

işlerini az zamanda mükemmelen kavramıştı. Bu kabiliyet

  1. Osman’da çok daha fazla gelişmiş durumdadır. İmpa-

ratorluğun bütün azametine rağmen içtimaî bünyede bir

donma, bir kısırlaşma olduğu da ortadadır. Tetkikler, bu

fikirlerin, esasta II. Osman’a ait olmakla beraber, bir takım

müşavirler tarafından geliştirildiğini ortaya koymaktadır.

Osmanoğulları’nın korkusuz adamlar oldukları, bu şe-

kilde dünyanın ve tarihin birinci hanedanından doğmak

imtiyazının şuuru içinde yetiştirildikleri muhakkaktır. Bir II.

Osman’da, kardeşi olan bir IV. Murad’daki cesaret, şüp-

hesiz alelade bir şey değildir ve böyle bir yetiştirilmenin

neticesidir. II. Osman’ın babası ve kardeşi gibi fevkalâde

bir silâhşor, süvari ve sportmen olduğu, üstelik büyük bir

fizik güce sâhib bulunduğu bilinmektedir. Bu vasıflar, derin

bir tahsil, terbiye ve kültürle bezenmiştir.

  1. Osman da, kendinden önce gelen bütün şehzade-

ler gibi devrin en iyi hocalarından ders görmüş, Türkçeyi,

Arapçayı, Farsçayı, edebiyatlarıyla, çağının ilimleriyle çok

iyi öğrenmişti. “Fâris” ve “Fârisi mahlâsiyle yazdığı şiir-

lerini toplayan Dîvân’ı büyük bir kültürün ve iyi bir san’at

kaabiliyetinin mahsulüdür. II. Osman devrinde İstanbul’da

bulunan üç Fransız elçisinin raporlarına dayanarak II.

Osman’dan bir asır sonra bu padişah hakkında iki ciltlik

Fransızca bir eser (Histoire d’Osman) yazan Madame de

Gomez, genç hükümdarın mükemmel Latince, Yunanca

ve İtalyanca bildiğini, bu dillerde yazılmış klâsik eserleri

okuduğunu yazmaktadır. II. Osman’ın geniş ufkunu izah

etmektedir.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, 152-168.s.)

 

ÇANAKKALE DESTÂNI

 

Sultân II. Abdülhamîd Hân’ın önceden aldığı tedbîrler

ve O’nun eğittiği askerlerle Haçlı’ya karşı kazanılan ve Türk

târihinin dönüm noktasını teşkîl eden bir mübârek zaferdir.

Çanakkale Savaşları 8,5 ay sürdü. Memleketin en hassâs

yerine yöneltilen taarruz kırıldı. Çanakkale Muhârebeleri,

Osmânlı Devleti’nin dört sene harbe dayanmasına, bu yüz-

den Çarlık Rusyası’nın yıkılmasına sebeb oldu. Bu başarı

yalnız Osmânlı kuvvetlerinindir.

İlk bombardımandan i’tibâren 324 gün ve çıkarma

gününe göre de tam 259 gün devam ederek neticesin-

de Osmânlı Ordusu’nun ölümsüz bir zaferiyle kapanan I.

Dünya Savaşı’nın bu en kanlı sahnesine ordumuzun en

kıymetli ve en büyük kısmı iştirâk etmiş ve semereleri bu-

rada inkişâf eylemiştir. Türklerin resmî kayıtlara göre kayıp

mikdârı 251.000, müttefiklerin ise 252.000 idi.

Türkler, 2200 yıllık târihlerinin en büyük topyekün

felâketine ma’rûz kaldılar. Bu savaş sonunda Türkiye’nin

hiçbir zaman istilâ görmemiş en değerli toprakları,

Anadolu’nun içlerine kadar tahrîp edildi. Türk ekonomisi,

savaştan tam bir yıkım hâlinde çıktı. Asrın başlarında 50-

100 bin nüfûsa erişmiş Anadolu şehirlerinde nüfûs, yarımın

çok aşağılarına düştü.

Birinci Cihan Harbi, Türk milletinin askerlik değerini ve

manevî gücünü bir defa daha ortaya çıkarmaktan da geri

kalmadı. Çanakkale zaferi, Türklerin büyüklük çağlarında

kazandıkları zaferlerden biri gibi değerlidir. 4 yıl boyun-

ca Türkler, dünyanın birbirine hiç benzemeyen ülkele-

rinde Çanakkale’de, Kafkasya’da, Galiçya’da (Polonya),

Makedonya’da, Dobruca’da, Yemen’de, Hicaz’da, Libya’da,

Sina’da, Filistin’de, Irak’ta, İran’da vuruştular. Teçhizat ek-

sik ve mahrumiyet büyüktü. Savaştan çıkan dört devletin

uğradığı muamele hakaretâmizdi. Türkler, baş kaldırdı. Al-

manlar, Avusturya-Macaristân ve Bulgaristan baş eğdi.

(Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi, 11.c., 248.s.)

 

YILDIZ İSTİHBARAT TEŞKİLÂTI

 

Sultan Abdülhamîd Han’ın haber alma teşkilâtı, gayet

ince metodlarla çalışmıştır. Bu teşkilât sayesinde, yaban-

cılarla düşüp kalkanlar ve elçiliklere girip çıkanlar, Beyoğlu

eğlence yerlerinde gezip dolaşanlar, bazı postahanelerden

Avrupa postalarını gözetleyip kollayanlar, ecnebî vapur-

larından çıkıp şehri ziyaret edenler, Avrupa’ya gidenler ve

oradan dönenler, bütün idare ve icra cihazlarında söylenip

konuşulanlar ve düşünülüp tasarlananlar, malî ve iktisâdi

müesselerde, fikrî ve siyasî muhitlerde evrilip çevrilenler,

hiçbir müdahale olmaksızın anı anına kayıt ve zaptedilmiştir.

Ulu Hakan İkinci Abdülhamîd Hân’ın, bir imparatorluğu

tasfiye saatinde ele alıp 33 sene ayakta tutabilmesinin sır-

ları içinde başlıca sepeblerinden biri de işte bu istihbarat

teşkilâtıdır.

Bir aralık Müşir Fuat Paşa’nın çıkarmak istediği askerî is-

yan, bu teşkilât sayesinde haber alınmış, başlamadan bas-

tırılmış ve mensuplarından 146 subay ele geçirilerek çeşitli

cezalara çarptırılmıştır.

Ermeni meselesinde Sultan Abdülhamîd Han’ın İngiliz

Sefirine verdiği cevap, onun istihbarattaki kuvvetini göster-

mek bakımından akıl durdurucudur: Sefir, Zât-ı Şâhane’ye

soruyor: Daha ne kadar Ermeni öldüreceksiniz?

“Zat-ı Şahane” dudaklarında acı ve tiksintili bir tebes-

süm, ok gözlerini sefire mıhlayıp cevap veriyor: “Filân gün,

filan saatte Karadeniz’in filan noktasına yaklaşıp, karaya,

Ermenileri Türklere karşı silâhlandırmak için şu kadar san-

dık malzeme çıkaran ve komitecilere teslim eden İngiliz

gemisinde, Türk başına kaç silâh bulunuyorsa tam o kadar

Ermeni öldüreceğiz.”

Sefir, dehşetinden başını tutmuş ve bu ahmak hayret

karşısında Sultan Abdülhamîd Han acı gülüşünde devam

etmiştir. Sultan Abdülhamîd Han’ın hafiyeleri dâvası, onun

vatana hizmet gayesinin yanı başına alınmalı ve bu nokta-

dan da ona hayranlık ve minnettarlık beslenmelidir.

(Necip Fazıl Kısakürek, Ulu Hakan II. Abdulhamid Han, 235-236.s.)

 

BAĞDAT FATİHİ IV. MURAT

 

Kanûnî’den beri hiçbir Osmanoğlu, ordu tarafından IV.

Murad derecesinde sevilmemiş ve saygı görmemişti. Üstün

cesareti, kahramanlığı, her türlü meşakkate tahammülü, bü-

yük zekâsı, birçok hüneri, askerî dehası, çok takdir ediliyordu.

Atıcılıkta, süvarilikte, silâhşorlukta, imparatorlukta bir eşi daha

yoktu. En küçük disiplinsizliğe karşı tahammülsüz olduğu,

gerektiğinde îdâmla cezalandırdığı halde, muharebe mey-

danlarında askerine karşı çok şefkatliydi. Her gün seyyar ordu

hastahânelerini, yaralı çadırlarını ziyaret ederdi.

Şeyhülislâm’a büyük saygısı vardı. Çocukluğu ihtilâller

içinde geçtiği için, her türlü felâketi kanıksamıştı. Korku hissi-

ne tamamen yabancıydı.

Yayını çektiği bir ok, bir tüfek mermisinden daha uzağa

düşerdi. Ciritle deldiği 12 kalkan hâtıra olarak Budapeşte’nin

Beç (Viyana) Kapısı’na, okla deldiği 12 zırh da Kahire kalesine

asılmıştır (Târih-i Gılmânî, 17). Ölümünde, içte huzur ve asa-

yiş içinde, dışta kelimenin tam mânâsıyla şevketli bir Osmanlı

bırakmakla kalmamış, cihanın en büyük vurucu kuvveti olan

Türk ordusunu dehşetli bir harp makinesi hâline getirmiştir.

Avrupa’daki Osmanlı casus teşkilâtını yeniden düzenle-

miş, Kanûnî devrindeki derecesine getirmişti. Avrupa hüküm-

darlarının en büyük korkusu, IV. Murad çapında bir askerin,

henüz 30 yaşına gelmemiş bir hükümdarın Batı’ya dönmesiydi

(Saeredo. VI, 419 – 420).Gerek Türk, gerek Batı kaynaklarının

birleşerek söyledikleri gibi zamansız ölümü, Avrupa’ya geniş

nefes aldırtmış ve büyük sevinç uyandırmıştır. Daha 17 ya-

şındayken kendisiyle görüşen Venedik balyozu, IV. Murad’ın

zekâsından ve sertliğinden ürkmüş, istikbâlde büyük işler ya-

pacağı ve Avrupa için çok tehlikeli olacağını bildiren raporunu

Senato’ya göndermiştir.

Güneydoğu Anadolu’da yolları ihya etmiş, büyük köprüler,

kervansaraylar, hanlar inşa veya tamir ettirmiştir. Avrupa’da

hiçbir önemli savaş yapmadığı halde tesiri büyük olmuştur.

Devrinde imparatorluk mühim hiçbir toprak kaybına uğrama-

mış, bilâkis Orta ve Güney Irak’ı İran’dan geri almıştır.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, 248-250.s.)

 

 

 

 

 

AVRUPA’NIN, MÜSLÜMAN

BILIM ADAMLARINDAN ETKILENMESI

 

Dekart, Galile, Kopernik, Newton, Lavoisier, Kepler, Wright

Kardeşler, Toriçelli, Kristof Kolomb, Vasco de Gama…

İçinizde bunları tanımayan var mı? İlkokuldan başlayarak

tanımaya başladığımız bu yabancı bilim adamları tarih kitapları-

na bakarsanız, birçok önemli buluşun “ilk” sahibi. Yüzyıllar önce

Semerkant, Bağdat ve İstanbul’dan Latinceye veya Fransızcaya

çevirilen bir çok kitaplar ilk bulan alimler göz ardı edilerek Avru-

palı bilim adamları tarafından sahip çıkıldı. Mesela “Newton’dan

yerçekimini “ilk bulan” kişi diye bahsederiz. Oysa yerçekimini

ilk keşfeden, bilim adamı, pek tanımadığımız bir müslüman:

Râzi’dir.

Avrupa’da ilmî ve fikrî gelişmeler bu devrede de ilerlemiş,

ancak henüz bunlar halka mal edilemediği ve sanayiye tatbik

olunamadığı için, bu gelişmenin cihan tarihi çapındaki ehemmi-

yeti duyulamamıştır. Kilise, yavaş yavaş ilmi kontrolden vazgeç-

meye başlamıştır. Ancak bilhassa İspanya gibi Katolik ülkeler-

de ilme karşı taassup devam etmektedir. Meselâ 1600 yılında

İtalya’da Bruno, Kopernik nazariyesini (teorisini) neşrettiği için

Engizisyon tarafından yakılmıştır (Pirenne, II, 616).

Otuz Yıl Savaşları, Hıristiyanları birbirine düşürerek,

Avrupa’da bir şüphecilik havasının teşekkülüne yol açmış, bu,

serbest düşünce yararına olmuştur. Rönesans, Arablar ve Bi-

zans vasıtasıyle Avrupa’ya geçen ilim ve tefekkürü, umûmî

istifâdeye sunmuştu. 17. asırda müsbet ilimlere atlayarak

meyvelerini veren bu akımın önüne geçmek, artık hiçbir kuv-

vet tarafından mümkün olamadı. Bununla beraber Kilise, müs-

bet bilginin, kendi batıl dinleri aleyhine bulunduğu iddiasından

vazgeçmedi. Dekart, 1637’de Discours de la Methode’u ya-

yınladı. Fransa’yı şahsı için tehlikeli bulan büyük mütefekkir,

hürriyetin daha geniş olduğu Hollanda’da yaşamaya başla-

dı ve Meditations’u neşretti. Diğer taraftan Viete, Türk asıllı

Müslüman büyük bilgin Hârezmî’nin bulduğu cebir ilmini tam

mânâsıyle Avrupa’ya tanıttı.

Gene Müslümanların bulduğu trigonometri, Avrupa’da yayı-

larak müsbet ilimlerin gelecekteki gelişmelerine zemin hazırladı.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi)

 

GEMILER KARADAN YÜRÜYOR

 

Papa İstanbul’un kuşatılması üzerine yardım olarak 3 tane

büyük gemi göndermişti. Fâtih bu gemilerin boğazdan geç-

mesine izin vermek istemiyordu. Fakat rüzgarı da arkasına

alan papa donanması Türk donanmasını atlatmıştı. Bu du-

ruma Fâtih Sultan Mehmed Han atını denize sürecek kadar

celallenmişti.

Donanmasının muvaffakiyetsizliği üzerine Sultan Mehmed

Han, Haliç’e kıyı olan İstanbul surlarının çok zayıf olduğunu

bildiği için bu vaziyetten yararlanmak istedi. Böylece kara sur-

larında mukavemete devam eden kuvvetlerinin bir kısmını,

Bizanslılar bu tarafa kaydırmaya mecbur kalacaklar ve kuvvet

dengesi bozulacaktı. Bu sebeple tarihte eşine rastlanmayan

ve bu âna kadar bir misâline teşebbüs dahi edilememiş, gemi-

leri karadan yürütme işine karar verdi.

Bu planını en yakınlarından bile gizleyip, kimseye sezdir-

medi. O zaman bağ bahçelik ve çalılık olan yerleri süratle te-

mizletti. Bu işte binlerce işçi çalıştırıldı. Yollar yapılıp, iri taşlar

üzerine kalaslar döşenerek, don yağı, sadeyağ ve zeytinyağı

ile yağlanarak, yolun iniş ve çıkışlı yerleri ayarlandı. İşin Özel-

liğine uygun palanga, bocurgat tespit malzemeleri yerleştirildi.

Ayrıca her gemi için beşiğe benzer kızaklar hazırlatıldı. Yeteri

kadar koşum hayvanı da icap eden yerlerde bulunduruluyor-

du.

Donanmanın büyük bir kısmı 22 Nisan’da Tophane önle-

rine geldiğinde durum ancak anlaşılmıştı. Donanmanın kara-

dan kat ettiği yolun güzergâhı Tophane-Kumbaracı Yokuşu –

Tepebaşı-Asmalı Mescit – Kasımpaşa şeklinde tespit edilmişti.

Yolun uzunluğu 1512 metre kadardı. Gemiler Kasımpaşa’dan

Haliç’e ininceye kadar, Bizans ve Cenevizliler tarafından fark

edilemedi. O devirde Bizans’ta hurafe o kadar yaygındı ki, sa-

baha karşı gemilerin süratle Haliç’e doğru geldiğini görenler;

“Bu Müslümanlar bize sihir yapıyor.” diye seyre daldılar. Os-

manlı donanmasından altmış yedi gemi İkinci Mehmed Hanın

bu dâhiyane buluşu sayesinde Haliç’e girdi ve düşman donan-

masına karşı büyük zafer kazandı.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 10.c., 227-238.s.)

 

ISTANBUL’UN FETHI

 

İstanbul’u fethetmek için, İstanbul Boğazı’na hakim ol-

mak, Boğaz’dan geçen bütün gemileri Türk kontrolüne al-

mak gerekiyordu. Bu düşünceyle II. Mehmed (Fâtih) Boğaz-

kesen Hisârı’nı inşâ ettirdi. Deniz seviyesinden 82 metreye

çıkan 26,70 m. yükseklikteki 3 kule ile muazzam kale 4 ayda

2

bitti. 31.250 m yer kaplıyordu. Karşıda Yıldırım Beyazıd’ın

yaptırdığı Anadolu Hisârı yükseliyordu.

Hazırlıkları gören imparator, bütün Avrupayı yardıma ça-

ğırırken, Pâdişâh da bir taraftan Edirne’de hazırlıklar yapı-

yordu. Târihin ilk havan topları döktürüldü.

22 Nisan gecesi 67 küçük gemilik Türk filosu karadan

yürütülmek suretiyle Kasımpaşa sırtlarından denize indirildi.

Akşemseddin Hazretleri, fethin müjdesini aldığını belirterek,

fethe âit Hadîs-i Şerîf’i okudu.

  1. Mehmed, Harb Divânını topladı. Surlara ilk çıkacak

olanlara terfi vereceğini bildirdi. 29 Mayıs sabahı Pâdişâh,

sabah namazını kıldı, atına binip bütün kurmayları ile ön

safa geldi. Güneşin ilk ışıklarıyla top ateşi başladı. Bu ateşin

himâyesinde asker surlara tırmanmaya ve her noktada sur-

ları tazyîke başladı. Mehter yeri göğü inletircesine çalıyor,

dîn ve tarîkat adamları, duâlar, Âyetler, îlâhiler okuyordu.

Safları dolaşıyorlardı. Nihâyet saat 7’ye gelmek üzereydi.

İstanbul’a tatlı bir ılıklık yayılmaya başlamıştı. Bu sıralarda

Topkapı sırtlarında burçlara Türk sancağı dikilmiş ve İstan-

bul fetholunmuştu.

İstanbul’un fethini geçen bin yılın en önemli yüz olayı ara-

sında zikreden CNN, Time ve benzeri kuruluşların yaptıkları

tesbitten bir cümle nakledelim: İstanbul, Fâtih tarafından fet-

hedilmeden evvel, tam bir harâbe ve ölü şehir idi. Fetihten

sonra, hem Avrupa’nın ve hem de Müslüman memleketlerin

ticâret merkezi ve mamur bir dünya şehri haline geldi. Nite-

kim Rus tarihçi Ouspensky bile “Türkler 1453’te, Haçlıların

1204’te yaptıklarından çok daha insanca ve hoşgörüyle dav-

randılar” diyebilmektedir.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, 2.c, 432-471.s.)

 

SULTAN İBRAHİM’E YAPILAN İFTİRALAR-1

 

Sultan İbrahim, târihimizin en mağdur, en fazla iftira ve

ta’rîze uğramış simalarından biridir. Onun mağduriyeti, asırlar

geçmiş olmasına rağmen, hâlâ devam etmektedir. Başına bir

felâket gelmiş, fevkalâde bir hâdise ile; bir siyasî ve askerî dar-

be ile devrilmiş olduğu için, aleyhinde söylenenlerden dâima

şüphe etmek lâzımdır. Onu tahttan indirenler ve fecî bir şekilde

katledip şehîd edenler, cinayetlerini halk nazarında meşru gös-

terebilmek için, ona “Deli” damgasını vurmuşlar, hunhar ve ka-

dın düşkünü bir sefîh olarak lekelemişlerdir. Hâlbuki bu isnâdlar

onun hayâtı devrinde cereyan eden vakaların akışı ile tamamen

tezât hâlinde görünmektedir.

Kendisini tahttan indirenlerden biri de ulemâdan

Karaçelebizâde Abdülazîz Efendi’dir. Onun Ravza-tü’l-Ebrâr

zeylinde yazdıkları, Sultan İbrahim’i değil, kendi kadrini küçül-

tücü, ifna edici ibarelerle doludur. Sultan İbrahim tahta çıktığın-

da, halk ona büyük ümîdler bağlamıştı. Kendisi de cülusunda

Cenâb-ı Hakk’a ettiği duâda “Halkı hoş hâl eyle, birbirimizden

hoşnûd eyle.” cümlelerini sarfetmişti.

Eski devrin saray yaranını dağıtmış; kendisinin etrafında

bulunanlara fazla servet elde etme imkânı tanımamak yolunu

tutmuştu. İstanbul dâhilindeki dolaşmalarında ahâlinin ekmek

almak için fırın önlerinde kuyruk olduğunu görmüş, bunun üze-

rine Sadrâzam’a “Sen ki lâlâmsın, İstanbul’da tebdil gezerken

fırın önlerinde ekmek almak için bekleyenler gördüm. Tebeayı

şahanemden hiçbirisinin ekmek almak için bir an dahi olsa bek-

lemesine rızâyı şahanem yokdur. Bir hoşça mukayyed olasın…”

mealinde bir hat yazmıştı.

Bundan başka halkın zarurî ihtiyaç maddelerinin fiat-

larıyla dâima alâkadar olmuş; fukaranın zararına pahalılık

vücûda getirilmemesini temin için müdâhalelerde bulunmuştur.

Sadrâzamlarına zamanında çok âdil olarak isim bırakmak iste-

diğini, bunun için gayret etmelerini defalarca bildirmiştir.

Hattâ bâzı husûsî hatlarında ahâlinin meseleleri için duy-

duğu ıztırabı anlatmış; Allâh (c.c.)’ya karşı büyük mes’ûliyetini

dile getirmiş; bâzen bunun için sabahlara kadar uyuyamadığını

ifâde etmiştir.

(Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi, 2.c., 186-187.s.)

 

SULTAN İBRAHİM’E YAPILAN İFTİRALAR-2

 

Sultan İbrahim, Osmanlı sahillerinin ortasında,

Anadolu’dan 180 km. ötede, Kuzey Afrika’daki Türk top-

rakları ile deniz muvasalamızı kesen ve bir korsan yuvası

hâlindeki Girit’i alma teşebbüsüne girişmiştir. Bu suretle fü-

tuhat hareketine devam etmiş; Osmanlı târihi bakımından

“duraklama devri” tasnifini fiilen cerhetmiş bir pâdişâhtır.

Buraya serdar olarak tâyin ettiği adam devrin en kıymetli

askeri olarak şöhret bulmuştur. Bu sefer için hazırlıklara biz-

zat iştirak etmiş ve tersaneyi hemen her gün ziyaret ederek,

çalışanları gayrete getirmiştir.

Sultan İbrahim ayrıca Karadeniz’e Kazaklar vâsıtasıyle

mahreç temin etmek istiyen Rusya’nın elinden Azak kalesini

aldırmış; onlara karşı Kırım Hanı’nı serbest bırakmış ve baş

kaldırmamalarını temin etmiştir. Moskova tahtında hak iddia

eden bir Rus prensini desteklemiş; bundan eski Türk belde-

leri olan Kazan ve Astrahan’ın Kırım’a verilmesi taahhüdünü

almıştır. Bu suretle devletin değişmeyen politikasına, yâni

İslâmları ve Türkleri himaye siyâsetine devam etmiştir.

Batılı sefirlere karşı korkutma ve tehdit siyasetini tatbik

etmiş; hattâ Venedik’in Güney Mora’ya saldırıp bâzı esirler

almasına karşı, Osmanlı ülkesinde bulunan Cumhuriyet te-

beasına mukaabele-i bi’l-misil yapmak istemiştir. Fakat bu

arzusu Makam-ı Meşîhat tarafından muvâfık görülmediği

için, tatbik edilmemiştir. Devrinde devlet mekanizmasının

sağlamlaştırılması için yapılmış olan adli, mâlî, idâri ve

askerî düzenleme hareketlerini umumiyetle himaye ve teş-

vik etmiştir.

Sultan İbrahim’in bu hareketleri ve devrindeki muvaffaki-

yetler ile sonraki târihlerde zikredilen sefîh, deli gibi tavsifler

ve bunu te’yîd edecek vak’alar, tam bir tezat hâlinde görün-

mektedir. Nitekim Hammer de buna işaret etmekte ve dev-

rinde hükümet işlerinin zedelenmeden yürüdüğünü: şiddetli

bir tenkîdçi olan târihin, vahîm tesirlere yol açmayan şahsî

kusurları müsamaha nazarı ile göreceğini yazmaktadır.

(Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi, 2.c., 183-187.s.)

 

GEMİLERİ YAKAN HÜKÜMDÂR

 

Târık b. Ziyad Endülüs’ü fetheden büyük İslâm kuman-

danıdır. Kuzey Afrika ve Endülüs (İspanya) fetihlerine katı-

lan bir mücâhitti. Emevî Halîfesi Velîd bin Abdülmelik (705-

715) zamânında, Kuzey Afrika’nın batı sâhillerini fethetmek,

Berberîleri itâat altına almak için vazîfelendirilen Mûsâ bin

Nusayr’ın kumandasına girdi. İspanya ve Avrupa’nın fethi

için ileride yapılacak sefer hazırlıklarına keşif gâyesiyle 710

yazında Güney İspanya/Endülüs sâhiline çıktı. Keşif tamam-

lanıp dönünce, Endülüs’ün fethiyle vazîfelendirildi. Târık bin

Ziyâd, Mûsâ bin Nusayr’dan aldığı yedi bin askerle Kuzey

Afrika sâhilinden Sebte Boğazını geçip İberik Yarımadasına

çıkarma yaptı. Sâhildeki dağa topladığı askerlerine geri dön-

me ümidi bırakmamak için, karşıya geçtiği gemileri yaktırdı.

Boğaza ve bu dağa adı verilip, Cebel-i Târık denildi. Hemen

fetih harekâtını başlattı. Carter’yi ve Algeziras’ı fethetti.

714’te Halîfe Velîd bin Abdülmelik tarafından Şam’a

dâvet edilen Târık bin Ziyâd, bu târihten ölümüne kadar

Sûriye’de kaldı. 720 senesinde Şam’da vefât etti. Târık bin

Ziyâd, en büyük İslâm kumandanlarındandır. Son derece

âdil ve metindi. İspanya’da İslâm adâlet ve merhâmetinin

güzel bir nümûnesini gösterdi. Bu yolla fütûhatını kolaylaş-

tırdı.  İspanya’ya geçtikten sonra askerlerinin geri dönüş

ümitlerini yok etmek için, bütün gemilerini yaktırması gözü-

pekliğini ve kararlılığını gösterdiğinden bu icraatı hâlâ anla-

tılır. Şu kıssa Târık bin Ziyâd’ın îman hassâsiyeti ve tevâzû

hâline güzel bir numûnedir:

Târık bin Ziyâd’ın beş bin kişilik ordusu, doksan bin kişi-

lik İspanya ordusunu perişan etmişti. Târık, kralın hazineleri

üzerine ayağını koyarak kendi kendine şöyle dedi:

“Ey Târık! Dün boynu tasmalı bir köle idin. Gün geldi,

Allah seni hürriyetine kavuşturdu. Sonra da bir kumandan

oldun. Bugün, Endülüs’ü fethettin ve kralın sarayında bulu-

nuyorsun. Şunu iyi bil ve hiçbir zaman unutma ki, yarın da

Allâh’ın huzûrunda olacaksın!”

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 18.c., 347-348.s.)

 

PREVEZE DENİZ ZAFERİ (28 Eylül 1538)

 

11 Mayıs 1537’de Hayrettin Paşa donanma ile İstanbul’dan

ayrıldı. 6 gün sonra da Kanunî ordu ile İstanbul’dan hareket etti.

Bu sefer Osmanlı tarihinin nâdir seferi hümayunlarından biridir.

Divân-ı Hümâyun, Andrea Doria kumandasında cehennemî bir

haçlı ordusunun oluştuğu haberini aldı. Turgut Reis’i 20 ge-

miyle öncü olarak Yunan Denizi’ne gönderdi. Hayrettin Paşa,

Preveze’ye girip kaleyi tamir ettirdi.

Hayrettin Paşa amirallerini baştardasına çağırarak uzun bir

müzakere yaptı. Hayrettin Paşa, deniz harbinin açık denizde

olacağını, sahilde olmayacağını, sahilde manevra yapılamaya-

cağını, uzun menzilli topların düşman çok yaklaşacağı için üs-

tünlüğünü kaybedeceğini söyledi. İki donanma manevralardan

sonra Preveze körfezi önündeki Aya Mavri Adası’nın güneyba-

tısında buluştular.

Haçlı donanmasının başında İspanya büyük amirali Ce-

nevizli Andrea Doria bulunuyordu. Milli bir donanma değildi.

Doria’nın birçok emri yerine getirilmedi. Hayrettin Paşa’nın

manevra dehası, Türk gemilerinin yürüklüğü, toplarının üstün

menzili, haçlı gemilerinin kabiliyetsîzliği Hristiyanları hezimete

uğrattı. Zafernâmeyi Padişah, Hayrettin Paşa’nın oğlu Hasan

Bey’den, şükretmek için ayakta dinledi. Preveze’nin “cihad-ı

ekber” ilan edilmesini, İmparatorluk’da şenlikler yapılmasını

emretti.

Preveze Zaferinden sonra Akdeniz, Türk gölü hâline geldi.

Herbiri birer deniz kurdu olan Osmanlı leventlerine denizler

dar gelip, okyanuslara açıldılar. Avrupa krallarının desteğinde-

ki deniz korsanlığının önüne geçilip, deniz seyahati, ticareti ve

sahildeki halkın emniyet ve huzuru sağlandı. Kuzey Afrika’daki

İslâm devletleri, Avrupa devletlerinin tecavüzlerinden korundu.

Denizden hacc yolu emniyet altına alınarak, hacılar, korsan ta-

arruzundan emin olarak hacc yaptılar

(Osmanlı Devleti Tarihi, 1.c., 208.s.)

“İşte (iyi veya kötü) günleri insanlar arasında (böyle)

döndürür dururuz. (Bazen bir topluma iyi ya da kötü günler

gösteririz, bazen öbürüne.) Allâh, sizden îman edenleri ayırt

etmek, sizden şahîdler edinmek için böyle yapar. Allâh,

zâlimleri sevmez.” (Âl-i İmrân s. 140)

 

KUDÜS FÂTİHİ MÜTEVÂZİ HÜKÜMDAR

SELÂHADDÎN EYYÛBÎ

 

Eyyûbîler Devletinin kurucusu. 1137’de Tikrit’te doğdu.

Yirmi beş senelik vezirlik ve sultanlık hayâtı, hep İslâmiyete

hizmetle geçmiştir. Onun zamânında, Şam medreselerinde

ders veren altı yüzden fazla fıkıh, din, şeriat ilminin üstâdı

vardı. Selâhaddîn Eyyûbî, komutan ve memurlarıyla bir ar-

kadaş gibi samîmî olarak konuşur, yumuşaklıkla muâmele

ederdi. Bundan dolayı herkes, fikrini ve arzusunu çekin-

meden söylerdi. Zamânında yetişen âlimlerden İmâdüddîn

el-Kâtib, onun hakkında şöyle demektedir:

“Sultan ile oturan bir kimse, onunla oturduğunun farkı-

na varmaz, bir arkadaşıyla oturuyor zannederdi. Anlayışlı,

dînine bağlı, temiz, hatâları affeder, kusûrları görmemez-

likten gelir ve kızmazdı. Asık suratlı durmaz, dâimâ tebes-

süm eder vaziyette olurdu. Bir şey isteyeni, boş çevirdiği

görülmezdi. Herkese çok nâzik davranır, kimseye kaba ha-

reketlerde bulunmazdı. Söz verdiği zaman yerine getirirdi.

Mısır ve Kudüs’ü fethedip, hazînelere sâhip olduğu hâlde,

ömrü boyunca bir asker gibi yaşamıştır. Parayı zarûrî ihti-

yaçlara ve askerî malzemelere sarf ederdi.

Öldüğü zaman cebinden bir altın ile birkaç gümüş para

çıktı. Baştan başa çelik zırhlarla kaplı olan Haçlıları, göğ-

sü açık, îmânlı bir grup askeriyle perişan ederdi. Hattâ bir

defâsında da; “Et iken demirle çarpışıyoruz, yüz olursak,

karşımıza bin düşman çıkıyor, kaleler ateş saçıyor, deniz-

ler düşman kusuyor.” demekten kendini alamadı. Yaptığı

bütün harplerde, askerlerinin sayısı, düşmandan dâimâ

azdı. Haçlılar tarafından saray hâline getirilen Mescid-i

Aksâ’yı yeniden câmi hâline getirdi. Mihrâbını ve birçok

kısımlarını mermer ve mozaiklerle kaplattı. Selâhaddîn

Eyyûbî, 1193 kışı Şubatında hastalandı. On dört gün has-

ta yattı. 4 Mart 1193 târihinde, Şam’da vefât etti. Kabri

Şam’da Medresetü’l-Aziziye’dedir.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 17.c., 297-298.s.)

 

BATILI GÖZÜYLE OSMANLI

 

“Osmanlı İmparatorluğu, geniş bir imparatorluktur. Ve tarih

nokta-i nazarından, sonsuz öneme sahiptir… Bir devdir ki, güçlü

kolları aynı zamanda üç kıt’ayı kavrar. Bütün imparatorluklar gibi

bir gün düşerse, Asya, Afrika ve Avrupa kıt’alarında bırakacağı

enkaz, bu üç kıt’ayı kaplayacaktır… Osmanlı İmparatorluğu, bu-

gün bile (1835), Bizans’ın şevketinin zirvesinde iken hâiz olduğu

genişlikten daha geniş ülkeleri elinde tutmaktadır.” (Von Hammer,

Osmanlı Tarihi)

“Bütün tarih boyunca Yakın (Orta) Doğu’yu hakimiyetinde

birleştiren tek devlet Osmanlı İmparatorluğu’dur. Buna ne Pers,

ne Roma, ne Arap imparatorlukları muvaffak olmuşlardır. Gene

Osmanlı İmparatorluğu, bütün Arap kavmini, Arapça konuşan

milletleri, idaresinde birleştirmiştir. Osmanlılar’ın Yakın Doğu’da

yerlerine geçen Avrupalı veya yerli hiçbir devlet bu bölgeyi, Os-

manlılar kadar iyi idare edememişlerdir. Eski ve günümüzdeki

başka hiçbir devletin idaresi, Yakın ve Güneydoğu Avrupa mil-

letleri için Osmanlı yönetimi derecesinde hayırlı olamamıştır.”

(A.J. Toynbee)

“Osmanlı başarısının sırrı, Türkler’in şahsi meziyet ve

liyâketten başka hiçbir şeye ehemmiyet vermemeleridir. Ne

para, ne soyluluk, Türk toplumunda imtiyaz sağlayamamakta-

dır.” (Baron von Busbeca)

Osmanlılarda merhametsiz ve müsamahasız adam sevil-

mez. Merhamet hisleri çok gelişmiştir. Bu hissin temelinde Allâh

(c.c.) korkusu yatar. Zekât, fitre ve hayratlarını ihmâl etmezler.

Kendilerine hizmet edenlere ve bayrakları altında bulunanlara

en iyi muamele yapan Osmanlılardır.

Osmanlıların en övülmeğe değer tarafları, sosyal sınıfları,

insan olarak birbirinden ayırmamalarıdır. (Amicrs 1883)

 

TEŞRÎK TEKBÎRLERİ

 

Kurbân bayramının arefe gününün sabah namâzından

i‘tibâren bayramın dördüncü gününün ikindi namâzına kadar yir-

miüç vakit farz namâzlardan sonra def‘a: “Allâhü ekber, Allâhü

ekber, Lâilâhe illâ’llâhu va’llâhu ekber, Allâhü ekber ve li’llâhi’l

hamd” diye tekbîr alınır ki, buna (teşrîk tekbîri) denir. Teşrîk

tekbîrleri, âlimlerin birçoğuna göre vacîbdir.

(Ömer Nasûhî Bilmen (rh.a.), Büyük İslâm Ilmihâli, 166.s.)

 

OSMANLI’NIN BÜYÜK İTİBARI

 

  1. yüzyılda Almanya’nın Mülhaim şehrindeki Ren

Nehri’nin bir yakasında Almanlar, öbür yakasında Fransızlar

oturuyorlardı. Fransızlar, her sene nehrin  Almanlar’daki kıs-

mına geçip mahsûlün tümünü toplayıp götürüyorlardı. O sıra-

lar, birliğini temin edemeyen güçsüz Almanlar ise, buna fazla

ses çıkaramıyorlardı. Bir şey olunca çareyi, durumu Osmanlı

sultanına yazıp, imdat istemekte bulurlardı. İşte Fransızların

bu tutumunu da Osmanlılara bildiren bir mektup yazmaya ka-

rar vermişlerdi. Mektupta şöyle denmektedir: “Fransızlar her

sene bize zulmediyor, mahsûlümüzü elimizden alıyorlar. Siz

ki, dünyaya adını veren imparatorluğun sultanı. Asker gönde-

rin. Mahsulümüzü bu sene olsun toplama imkanı sağlayın.”

Çöküş faslına girildiği bir zamana denk gelen yardım isteğini

inceleyen padişah, asker göndermeyi gerekli görmez; yalnız-

ca asker elbisesi göndermeyi kâfi bulur ve cevabı bir mektupla

içi beyaz elbise dolu üç çuval yollanır. Şaşkına dönen Alman-

lar, çuvalı alıp mektubu okurlar: “Fransızlar korkak adamlardır.

Onlara yeniçeri göndermemize gerek yoktur. Yeniçeri elbisele-

rini görmeleri kafidir. Çuval içindeki Osmanlı askeri elbiselerini

adamlarınıza giydirin. Mahsûl zamanı, nehrin yakın yerlerinde

dolaştırın. Karşıdan gören Fransızlar için bu kâfidir.” Bağ bah-

çe sahipleri hemen Osmanlı askerinin kıyafetini kapışırlar.

Hasat vakti Mülhaim’lilerden büyük bir grup yeniçeri kıya-

fetinde, nehir kıyısında dolaşmaya başlar. Ertesi gün gelen

haber, Almanların sevinç çığlıklarına sebep olur: Osmanlı-

lardan imdat geldiğini düşünen Fransızlar, korkudan köyleri-

ni de terk ederek iç kesimlere doğru kaçışmışlardır. Bu olay,

Mülhaim’lilerin gönüllerinde taht kurmuştur. Giydikleri yeniçeri

kıyafetlerini de Mülhaim’e bağlı Karlsruhe Müzesi’ne koyup zi-

yarete açarlar. Şehrin en yüksek binasına da Osmanlı bayrağı

asarlar. Ayrıca, halen olayın yıl dönümünde karnaval düzen-

leyip hadiseyi karnaval olarak kutlarlar. Bu olay, Osmanlı’nın

sadece bir yeniçeri kıyafetiyle Almanları,  Fransızların elinden

ve talandan kurtardığını gösteren maziden elmas bir tablo ola-

rak kalmıştır.

(Cevdet Kılıç, Bilgelik Hikayeleri, 307.s.)

 

OSMANLI BARIŞI (PAX OTTOMAN)

 

Bu kavram, Osmanlı Devleti’nin hüküm sürdüğü çağlarda,

dünya barışına olan katkısı anlatılmak için kullanılır. Devrinin

süper gücü olduğu halde, bu gücü dünya barışının sağlanma-

sında kullanan Osmanlı’nın geniş bir coğrafyada tesis ettiği

barışın ne anlama geldiği gün geçtikçe daha iyi anlaşılmak-

tadır. Zira Balkanlar, Karadeniz sahilleri, Ortadoğu ve Kuzey

Afrika coğrafyası, bu gün siyasal dengelerin ve uluslararası

barışın giderek bozulduğu mekanlar haline geldi.

Osmanlılar dünya siyasi arenasında bir denge unsuru

olma yönünde politikalar geliştirmişlerdir. Batıda ve Doğuda

askeri zaferler ile sağlanan bu denge unsuru misyonu, yük-

selme döneminde tam anlamıyla gerçekleşmiştir. 16. yüzyılda

Akdeniz ve Karadeniz Türk’ün hâkimiyetine girmiş, Balkanlar-

da sulh ve sükûn hali sürüyordu. Kuzey Afrika, Arabistan yarı-

madası, bu güçlü devletin hâkimiyet sahasına girerek barış ve

güvenlik kuşağının içerisinde yer alıyordu. Osmanlı, Balkan

toplumları üzerinde barışı, hoşgörüyü ve hürriyet ortamını

sağlarken, diğer Avrupa ülkelerinin ilk dikkate alacakları ülke

durumuna geliyordu. Avrupa ülkeleri kendi aralarındaki ilişki-

lerde bile Osmanlı’nın ne söyleyeceğine bakıyorlardı. Dolayı-

sıyla Osmanlı’yı göz ardı eden ve Osmanlı’dan bağımsız bir

politika izleyemiyorlardı. Zira, Osmanlılar Avrupa’yı seyreden

pasif bir seyirci değil, muktedir bir oyuncu idi. Şu söylenebilir;

yıkılırken bile uluslararası güçlerin dikkatle izlediği bir ülke du-

rumundaydı Osmanlı Devleti.

Osmanlı idaresi zulme değil adalet ilkelerine dayanıyor,

insan hak ve hürriyetlerine değer veriyor, Şer’-i Şerif’in çizdiği

sınırları aşmıyordu. Araştırmacı Fairfax Downey: “Yirmi deği-

şik ırka mensup halk, Osmanlı hâkimiyeti altında, sızıltısız,

gürültüsüz yaşadılar. Birçok Hristiyan, vergileri ağır ve adaleti

kararsız olan Hristiyan ülkelerindeki yurtlarını bırakarak Os-

manlı Devleti’ne gelip yerleşiyorlardı.”

Kısaca Pax Ottoman demek, bütün insanları Allâh’ın kulla-

rı olarak kabul eden İslâm Ahlâkı’nın, Osmanlı Devleti tarafın-

dan uygulanması demektir.

(Ahmet Akgündüz, Bilinmeyen Osmanlı, 359-361.s.)

 

 

 

 

OSMANLI’NIN DOĞU SİYASETİ

 

Osmanlı Devleti’nin değişmeyen siyâsetinin kaynağı ve

dayandığı hukukî temeli, İslâmiyetin getirdiği hükümlerdi.

İslâm hukukunun müsaade ettiği ölçüde her mahallin örf

ve âdetlerine de hürmet gösteriyordu. Bu sebeple, Osmanlı

Devleti’ne tâbi’ olan bir Müslüman beylik, dâhilde ve hâriçte,

farklı bir sistemle karşılaşmıyordu. Meselâ, Doğudaki Kürt ve

Türkmen Aşiretleri, Osmanlı Devleti’ne iltihak etmekle bir şey

kaybetmemişlerdi; belki kazanmışlardı. İşte Osmanlıya bağlılı-

ğın sırrı burada yatıyordu.

Osmanlı Devleti sahip olduğu topraklar üzerinde, ırka ve

maddî sömürüye dayanan bir ayırıma gitmiyordu. Zira top-

raklarının dahilinde bulunan her yer dâr’ül-İslâm sayılıyor ve

bütün Müslüman ahali de bu ülkenin aslî vatandaşı kabul edi-

liyordu. Zaten Osmanlıyı Avrupa’dan ayıran en önemli husu-

siyet de buydu.

Müslüman Türklerle Kürtler arasında mevcut olan bazı ufak

ve önemsiz farklılıklar dışında, aralarında dinî, ahlakî, kültürel

ve coğrafî çok büyük azamî müşterekler vardı. Bu sebeple de,

Doğu Anadolu’nun siyasî, dinî, kültürel ve idarî bütünlüğünü

bozmak ve parçalamak maksadıyla içerde ve dışarıda yapılan

faaliyetlerin, bölge halkı arasında müessir olması çok zordu.

Çaldıran Zaferini takip eden 1516 yılında 25-30 tane Kürt

beyi (ümerây-ı ekrâd), Osmanlı Devleti’ne itaat arzularını pa-

dişaha iletmişlerdi:

“Can ü gönülden İslâm Sultânı’na bî’at eyledik, İlhâdları

zâhir olan Kızılbaşlar’dan teberri eyledik.Kızılbaşların neşret-

tiği dalalet ve bid’atleri kaldırdık ve ehl-i sünnet mezhebi ve

Şafi’î mezhebini uyguladık. İslâm Sultânı’nın namı ile şeref

bulduk ve hutbelerde dört halifenin ismini anmaya başladık.

Sizin inâyetleriniz olmazsa, biz kendi başımıza müstakil

olarak düşmanlara karşı çıkamayız. Zira Kürtler, ayrı ayrı ka-

bile ve aşiret tarzında yaşamaktadırlar. Sadece Allâh (c.c.)’u

bir bilip Nebî (s.a.v.)’in ümmeti olduğumuzda ittifak halindeyiz.

Diğer hususlarda birbirimize uymamız mümkün değildir. Sün-

netullah bizde böyle cârî olmuştur.”

(Abdulkadir Akgündüz, www.osmanli.org.tr)

 

KÂNûNÎ SULTAN SÜLEYMAN HAN’IN

DOĞU SEFERİ

 

Kânûnî, batıda Hıristiyan Avrupa devletleri ile mücâdele

ederken, İran’daki Şiî Safevî Devleti Osmanlıya saldırılar dü-

zenleyip ahâliye zulmediyordu. Safevîlerin ajanları Osmanlı

ülkesinde faaliyet gösterip, Celâliler vâsıtasıyla iç isyânlar çı-

karmak istiyorlardı. Şâh Tahmasb’ın bu düşmanca davranış-

ları yüzünden Sultan Süleyman Han, harekete geçti. 27 Ekim

1533’te Vezir-i âzam Makbul İbrâhim Paşayı İstanbul’dan

doğuya gönderen Sultan’ın kendisi de, baharda sefere çıktı.

11 Haziran 1534’te İstanbul’dan hareket eden Kânûnî Sul-

tan Süleyman Han, 27 Eylül’de Tebriz’e girdi. Safevîlerin zul-

münden bunalan şehir halkı, Kânûnî’yi ve Osmanlı ordusunu

sevinçle bir kurtarıcı olarak karşıladılar. Yavuz Sultan Selim

Hana karşı 1514 Çaldıran mağlûbiyetinin hâlâ tesirinde olan

Safevîler, devamlı Osmanlılardan kaçıp, meydan muhârebesi

için ortaya çıkamıyorlardı. Osmanlı kuvvetlerinin bölgeye gel-

mesinden memnun olan ahâli, âlimler, kale ve şehir hâkimleri

pâdişâha bağlılıklarını arz ettiler. Bölgede bulunan Şiî İran-

lılardan hazret-i Ebû Bekr, Ömer, Osman, Âişe (r.a.e.) dâhil

sahâbîlere küfür ve iftira etmemeleri için ahd alındı

Bağdat Vâlisi Zülfikâr Han ve Geylân Hâkimi Mâlik Mu-

zaffer, Sultan Süleyman Hana bağlılıklarını bildirdiler. 24

Kasım 1534’te Bağdat’a giren Osmanlı ordusunun ardından,

Azamiyye’de İmâm-ı A’zam’ın kabrini ziyâret edip, büyük bir

türbe yapılmasını emrettikten sonra, Kânûnî Sultan Süleyman

Han, 30 Kasımda şehre girdi. Bağdât’ta ahâlinin, âlimlerin, ku-

mandanların ve devlet adamlarının bulunduğu bir sırada şü-

kür ifâdesi olan dînî merâsim yapılarak, ihsânlarda bulunuldu.

1534-1535 kışını Bağdât’ta geçiren Sultan, burada Os-

manlı devlet teşkilâtını tesis ettirdi. Bağdat’ın mübârek bel-

delerini, Kerbelâ’da hazret-i Ali ve Hüseyin’in makamlarını

ziyâret etti. Geylân’da Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin kab-

rine türbe ve yanına imâret, İmâm-ı A’zam’ın kabrine türbe

yaptırdı.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, s. 114)

 

ALLAH DOSTLARI DİLİYLE OSMÂNLI

 

Ertuğrul Gâzî, Konya’ya her gelişlerinde Mevlânâ (k.s.)

Hazretleri’ni ziyâret ederlerdi. Bir keresinde, henüz küçük bir

çocuk olan Osmân Gâzî’yi de berâberinde Şeyh Hazretleri’ne

getirip hayır duâlarını ricâ eylediler. O sırada Selçuklu hüküm-

darı bulunan kimsenin Kalenderî olan bir şahsa bağlandığını

işiten Hz. Mevlânâ: “Hoş şimdi hükümdâr, kendine bir baba

bulduysa biz de kendimize bir oğul bulduk.” diyerek Osmân

Gâzî Hazretleri’nin elinden tutup hayır duâ eylediler. Onu ulu ve

devâmlı olacak bir devletle müjdelediler. “Mâdem ki bunun oğul-

ları ve torunları benim neslime inanırlar ve bağlanırlar, devletleri

dâim olsun.” diye de duâ buyurdular.

İdris-i Bitlisî’nin Heşt Behişt adlı târihinde naklettiğine

göre, o devirde Kumral Abdal adlı sâlih bir zât vardı. Yenişehir

havalîsinde oturur, zaman zaman dervişleriyle küffâr köylerine

gazâ’ ederdi. Bir gün Hz. Hızır (a.s.) yâhûd Evliyâullâh’tan bir

zât, Kumral Abdal ile buluşup: “Allâhü Teâlâ, Osmân Gâzî’ye

Kıyâmet Günü’ne kadar devam edecek ulu bir devlet ihsân ey-

ledi, var müjdele!” diye emretti. Kumral Abdal, Osmân Gâzî’yi

bilmezdi, Onu bulup müjdeyi verince Osmân Gâzî çok sevindi

ve “Şimdi bir kılıç ile bir maşrabam var, ikisini de sana veriyo-

rum.” dedi. Kumral Abdal, sâdece maşrabayı teberrüken aldı.

Yavuz Sultan Selim Han, Mısır’a açtığı sefer sırasında

Halep’ten Şam’a doğru giderken yolda, Muhyiddin-i Arabi

Hazretleri’ni ve onun Yavuz’u işaret eden sözlerini hatırladı:

“Sin, Şın’a girdiğinde Muhyiddin’in kabri meydana çıkar”  Şam’a

vardığında oranın alim ve velileriyle görüşmelerde bulundu. Söz

dolaşıp Muhyiddin-i Arabi Hazretleri’ne de geldi Şam’ın ileri ge-

lenleri, Hazret’in kabrinin bulunduğu yerin halen çöplük olduğu-

nu, o güne kadar hazrete iyi gözle bakılmadığını anlattılar.

Yavuz Sultan Selim Han, derhal harekete geçip kabrin yerini

tesbit ettirdi. Oraya hemen bir türbe ve yanıbaşına büyük bir

cami ve imaret inşaatı başlattı.  “Sin” den maksadın Selim, “Şın”

dan maksadın da Şam olduğu kesin olarak ortaya çıkmıştı. Ya-

vuz Sultan Selim Han, bu sırada Şam’da üç ay kadar kalmıştır.

(Müneccimbaşı Ahmed Dede Târihi, c.1 s.46-48)

 

ENDÜLÜS EMEVÎ DEVLETİ

 

765–1031 yılları arasında Endülüs’te hâkimiyet kuran

Emevî Hânedânıdır. Ed-Dâhil (Muhâcir) lakabıyla bilinen

Abdurrahmân’dan îtibâren Üçüncü Hişam’la sona eren

bu devlet, 275 sene yaşadı. Üçüncü Abdurrahmân’a

kadar “Kurtuba  Emirliği” diye adlandırılan devlete bu

hükümdâr zamânında “Endülüs Emevî Hilâfeti” nâmı ve-

rildi. Hükümdâr, “Emîr-ül Mü’minîn” ünvânını aldı.

Emevîler, İslâm dînini, İspanya’dan Avrupa’ya soktu.

Fas, Kurtuba ve Gırnata Üniversiteleri’ni kurup, batıya

ilim ve fen ışıkları saldı. Hıristiyanlık âlemini uyandırıp bu-

günkü müsbet ilerleme temelinin atılmasına sebep oldu.

Dünya üzerindeki ilk üniversite Fas’ın Fez şehrinde bulu-

nan Kayrevan Üniversitesi idi. Bu üniversite 859 (H.244)

yılında kurulmuştur. İlme ve âlimlere çok değer verilirdi.

Bunun için Endülüs’te ilim ve fen çok ilerledi. Saraylar

ve devlet dâireleri birer ilim kaynağı oldu. Her memleket-

ten ilim öğrenmek için Kurtuba’ya akın akın toplandılar.

Kurtuba’da büyük ve mükemmel bir tıp fakültesi kuruldu.

Avrupa’da ilk defa yapılan Tıp Fakültesi budur. Avrupa

kralları ve devlet adamları, tedâvi için Kurtuba’ya gelir,

gördükleri medeniyete, güzel ahlâka, misâfirperverliğe

hayrân kalırlardı. Kurtuba’da altı yüz bin kitap bulunan bir

kütüphane yapıldı. Ayrıca emsâli pek az bulunan ince sa-

natlı saraylar, câmiler, bahçeler meydana getirildi.

Birçok ilimlerin bilhassa tıp ve astronominin temelle-

ri atıldı. Endülüs Emevîler’i devrinde yetişen âlimlerden

bâzıları şunlardır: Muhyiddîn-i İbn-i Arâbî, Kâdı Ebû

Bekr İbn-i Arabî, Nûreddîn Batrûcî, meşhur müfessir Ebî

Abdullâh bin Muhammed Kurtûbî (r.h.e.)’dir. Son zaman-

larda İslâm ahlâkını, İslâmiyet’in emirlerini bıraktıkların-

dan, hattâ Ehl-i sünnet îtikâdından ayrıldıkları için, Pirene

Dağlarını aşamadılar. Parçalandılar ve yıkıldılar.

( Yeni Rehber Ansiklopedisi, c.6 s.329-332)

 

 

 

 

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN FETİH GÜNÜ

MEKKELİLER’E HİTABI

 

Hz. Ömer (r.a.) şöyle anlatıyor: “Fetih günü Hz. Peygam-

ber (s.a.v.) Mekke’ye girdi. Saffan b. Ümeyye, Ebû Süfyan b.

Harb, Haris b. Hişam’ı huzûruna çağırdı. Ben de kalbimden

“Allâh (c.c.) bunları elimize düşürdü. Onlara daha önce yaptık-

larını hatırlatacağım.” dedim. Bu sırada Hz. Peygamber (s.a.v.):

“Benimle sizin durumunuz, Hz. Yusuf (a.s.) ile kardeşlerinin

durumu gibidir. Bugün sizin üzerinize herhangi bir kınama

yok. Allâh (c.c.) sizi affetsin. Allâh (c.c.) merhametlilerin en

merhametlisidir.” dedi. Bunun üzerine ben düşündüklerimden

utandım.

Resûlullâh (s.a.v.) Mekke’yi fethettiğinde, Kâbe’ye girdi.

Sonra dışarı çıktı. Ellerini Kâbe kapılarının yanlarına koyarak

Mekkeliler’e, “Size ne yapacağımı düşünüyorsunuz?” dedi.

Bunun üzerine Süheyl b. Amr, “Biz hayır düşünüyor, hayır umu-

yoruz. Çünkü sen kerim bir kardeş, kerim bir kardeşin oğlusun”

dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara, “Ben, kardeşim Yusuf’un

kardeşlerine söylediği sözü söylerim. Bugün sizin üzerinize

bir kınama yoktur.”

Sonra Hz. Peygamber (s.a.v.) Kâbe’ye vardı. Kâbe kapısının

iki tarafını tuttu ve Kureyş’e hitaben “Siz ne diyorsunuz? Si-

zin hakkınızda vereceğim hükmün ne olacağını sanıyorsu-

nuz?” dedi. Onlar, ‘Sen merhametli bir kardeşsin, yumuşak ve

merhametli bir amcanın oğlusun’ dediler. Mekkeliler bunu üç kez

tekrarladılar. Hz. Peygamber (s.a.v.) de: “Ben size, Yusuf’un

ediği gibi diyorum. Bugün sizin için herhangi bir kınama

yoktur. Allâh (c.c.) sizi bağışlar. Çünkü O (c.c.), merhametli-

lerin en merhametlisidir.” dedi. Böylece Mekkeliler mescidden

çıktılar. Sanki mezarlarından kalkıp haşre giden insanlar gibiydi-

ler. Hepsi de İslâm’a girdiler.

Kureyşliler mescide toplandıklarında, Hz. Peygamber

(s.a.v.) “Size ne yapacağımı sanıyorsunuz.”, dedi. Onlar da,

“Bize hayırla davranacağını umuyoruz. Çünkü sen kerem sahibi

bir kardeş ve kerem sahibi bir kardeşin oğlusun” dediler. Hz.

Peygamber (s.a.v.) “O halde gidiniz, hepiniz serbestsiniz.”

buyurdu.

(M. Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.1 s.158-159)

 

SULTAN II. ABDULHAMİD’İN SANAYİ ANLAYIŞI

Sulltan Abdülhamid (r.aleyh)’in bilindiği gibi çok üstün

bir sanayi anlayışı vardı. Avrupa’da, kendisine hediye edil-

mek üzere bir binek otomobili yapılmıştı. Bu hediye kendi-

sine arzedildiğinde Abdülhamid Han bunu kabul etmedi, bu

otomobilin fabrikasını kurmalarını istedi. Talebleri şu oldu:

“Bunun dünyada en iyi, en yüksek yapılan fabrikası hangi-

sidir? O fabrikadan biraz daha iyisini yapmaya mecbursu-

nuz. Yapabiliyorsanız yapınız. Yoksa hiç yapmayınız!”

Bu anlayıştan dolayıdır ki onun kurduğu bütün fabri-

kalar zamanında dünyanın en üstün fabrikaları idi. Bugün

dahi dünyanın bütün saraylarının perdesini ancak onun te-

sis ettiği Hereke Tekstil yapabilmektedir.

  1. Abdülhamid’i, Amiral Sir Hery Woods, şöyle tahlil et-

mektedir:

“Abdülhamid rejimi hakkında doğru bir hükme vara-

bilmek için, olaylara akılcı bir açıdan bakmak gerekir. Bu

açıdan bakıldığında, idaresinin ne kadar iyi olduğu görü-

lecektir. Abdülhamid’in tahta çıkışı çok şanssız bir devreye

rastlar. Rus savaşı, Türkiye’yi para ve personel bakımın-

dan tamamen iflas ettirmişti. Önceki hükümdarlar zama –

nında muhtelif andlaşmalar gereğince alınan dış borçlar

ödenemeyecek bir seviyeye ulaşmıştı. Savaştan sonra

yapılan Berlin Antlaşması ile bir yandan Avrupa’daki en

büyük ve en zengin eyaletlerini, diğer yandan doğudaki

stratejik savunma pozisyonunu kaybetmişti. Bütün bu kötü

neticelere rağmen, devlet hazinesi, birkaç yıl içinde yeni-

den düzene sokuldu, ticaret canlandırıldı ve dış borçların

mühim kısmı ödendi.

Abdülhamid tahttan düşürülmemiş olsaydı, Birinci Dün-

ya Savaşı patlamayacaktı. Aksini farz etsek bile, Abdül-

hamid, en büyük ihtimalle, Türkiye’nin tarafsız kalmasını

sağlayarak, memleketine bir zafer hediye etmiş olacaktı.

Bunu iddia etmekle kâhin sayılmamalıyım.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, c.7 s.245-246)

 

OSMANLI’NIN ÇAĞLARI AŞAN NİZÂMI

 

Devlet, bütün Türk devletlerinde saltanat hanedanı-

nın müşterek malı idi. Âl-i  Selçuk’ta, Âl-i Cengiz’de, Âl-i

Timur’da, ve  Anadolu Beyliklerinde hep böyle idi. Bunun çok

zararlı neticeleri tarihen sabittir. Tuğrul, Alparslan ve Melik-

şah devrinde çok büyük ülkeleri elinde tutan Selçuk Devlet-i

Muazzaması bu adet ve akide dolayısıyle merkezi otorite

sarsılınca, hemen beş parçaya ayrılmıştır.

Osmanoğulları Devleti de bu vartalardan geçmiştir.

Yıldırım’in zamanında onun Çubuk Ovası’nda Timur’a

mağlûbiyetinden   sonra Şehzâde mücâdelelerine girmiş,

bir fetret devrine düşmüş; Çelebi Sultan Mehmed’in büyük

gayretiyle bundan on senede kurtulmuş; ondan dolayı da

kendisi bâzı târihçilerimizce “Bânî-i Sâni-i Devlet” unvanına

lâyık görülmüştür. Fâtih, meşhur kaanunnâmelerinde devle-

tin “büyük evlâda geçeceğini”; şehzadelerin “nizâm-ı âlem

ve selâmet-i devlet için” katledilebileceklerini bildiren ka-

nununu, o zamanki hukukçuların görüşleri ve ictihadlarıyle

ortaya koymuş ve “Bu atam ve ecdadım kanunudur, benim

dahi kanunumdur, benden sonra gelen nesiller, buna göre

amel edeler.” diye, istikbaldeki Osmanoğulları’na dahi emir

vermiş idi. Bu, aslında çok takdir edilecek azametli bir ka-

rar idi; Osmanoğlu bununla milletin rahatı ve huzûru, âlemin

nizâmı, devletin ve dînin selâmeti için, kendi ailesinden kan

fedâkârlığı yapıyordu. Bunu göze alabilecek bir aile tasav-

vur dahi edilemez. Bu da onların devlet’le, dîn’le, millet’le ne

kadar haşır neşir olduklarını, bu mefhûmlarla nasıl yoğrul-

duklarını gösterir. Osmanoğulları Fâtih’le Türk devlet anla-

yışındaki “devletin hanedan ailesinin müşterek malı olması”

kaidesini düzeltmiş ve bunu millet için en zararsız hâle ge-

tirmiştir. Bu, İslâm fakîhlerinin ve hukukçuların görüşleriyle

ortaya çıkmış bir kanundur. Osmanlılar’ın devlet anlayışları-

na hayat verdikleri terkîb, bununla da kalmamış; dünya ça-

pında bir senteze kavuşmuş; mirasçısı bulundukları Roma

âleminin görüşlerini de aşacak bir mertebeye ulaşmıştır.

(Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi, s.127-128)

 

 

KÂNÛNÎ’NİN DEVLETİN BEKAASI İÇİN

OĞLUNU FEDÂ ETMESİ

 

Cihan padişahı Kânunî son zamanlarda yanlış lanse edilen

bir padişah olmuş hatta bazı maksatlı tarihçiler tarafından Kanunî

karısı Hürrem Sultan’ın sözüne uyup, dirâyetli oğlu Mustafa’yı

öldürterek, yerine Hurrem Sultan’dan olan II. Selim’i tahtın varisi

yaparak  böylece Cihan Padişahı’nın, Cihan İmparatorluğu’nu

karısına olan zaafına kurban ettiği iddia edilmektedir. Fakat

yine bu tarih kitaplarında, Hürrem Sultan’ın büyük oğlu Şehza-

de Bayezid’in çocuklarıyla sığındığı İran hükümdarı tarafından,

Kanunînin ricasıyla boğduruldukları yer almaktadır. Mustafa’yı

boğdurtacak, II. Selim’i tahta geçirtecek kadar Kanunî’ye hâkim

olan Hürrem Sultan, niçin oğlu Bayezid’i ve torunlarını kurtarma-

dı? Annelik şefkati sadece II. Selim’e mi aitti?

Kânûnî Sultan Süleyman 1553 senesi Ağustos sonunda

Nahcıvan sefer-i hümâyûnuna çıktı. Bu müddet içinde, Şehza-

de Mustafa hakkında bir takım haberler aldı. Bunlarda da onun

saltanat dâvasında ısrarlı bulunduğu, hattâ bunun için İran’la

elbirliği ettiği ve hattâ “lihye (sakal)” koyuverdiği bildiriliyordu.

Sakal koyuvermek ise bir şehzade için, saltanat dâvasına kıyam

demekti. Osmanlı şehzadeleri sultan oluncaya kadar sakal bı-

rakmazlardı. Herhalde Kanûnî’nin bu işi iyice tahkik ve tedkîk

ettirdiği, netîcede Şehzade Mustafa’nın isyanına kani bulunduğu

anlaşılıyor! Kanûnî şeriate uymaya son derece ehemmiyet ve-

ren, vatan ve devlet endîşesini her türlü beşerî zaafların üstünde

tutan, milletinin zararda olmaması, dahilî bir harb geçirmemesi

için kendini dertlendiren bir pâdişâhtı.

Kânûnî bütün hislerini ve aklını “devlet-i ebed müddet”in be-

kası davasına vermişti. Bu sebeple oğlunu Aktepe mevkiindeki

ordugahında idam ettirdi. Şehzadenin cenaze namazını kendi-

sinin kıldırmak isteği, defalarca şiddetli gözyaşlarından nama-

zı bozduğu rivâyet edilir. Bütün şu olaylar onun ne kadar acı

ve kederlerle, ne iç paralayıcı mes’uliyetlerle bu kararı verdiği

bunda da sırf dînin selâmeti ve devletin bekası endişesinin  rol

oynadığını gösterir.

(Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi, s.315-316)

 

 

 

MÜSLÜMÂNLARIN

İSTANBUL’U FETHETME ARZUSU

 

Türk-İslâm târihinde çok önemli bir yer tutan İstanbul’un fet-

hi, İslâmiyet’le birlikte ortaya çıkan mukaddes bir ideâl, yüce bir

gâyedir. Bu ulvî gâye uğruna önce Arablar, sonra da Türkler İstan-

bul surları önünde seve seve can verdiler.

İstanbul, 1453 senesine kadar çeşitli millet, devlet ve top-

luluklar tarafından bir çok defa muhasara edildi. Peygamber

(s.a.v.)’in; “Kostantiniyye (İstanbul) muhakkak fethedilecektir.

Bu fethi yapacak hükümdâr ne güzel hükümdar ve onun

askerleri ne güzel askerdir” hadîs-i şerîfi, bütün Müslümân

sultan ve kumandanlarının bu şehri fethetmek arzu ve gayretle-

rini harekete geçirdi. Müslümânlar, feth-i mübîni gerçekleştirmek

için pek çok teşebbüste bulundular. İslâm âleminde dört halîfe,

Emevîler, Abbasîler ve Osmanlılar devrinde en büyük ideâl hâline

gelen İstanbul’un fethine ilk teşebbüs, üçüncü halîfe hazret-i Os-

man devrinde yapıldı. Emevîler devrinde yapılan muhasarada

büyük sahabelerden Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.)’de bulunuyordu.

669 baharında kuvvetli bir şekilde muhasara edilen İstanbul, fet-

holunamadı. Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.) bu kuşatma sırasında

şehî olup, İstanbul surları yakınına defnedildi. Onuncu asırda,

İslâmiyet’i kabul eden Türkler, büyük şevk ve îmân ile İstanbul’un

fethini ulvî bir gâye olarak benimsediler.

1071 Malazgirt zaferinden sonra Anadolu’ya yerleşen Türkler,

iki sene gibi kısa zamanda Marmara denizi ve boğaziçi sahillerini

ele geçirerek İstanbul’u tehdîde başladılar. On birinci asrın sonla-

rında Papa’nın öncülüğünde hıristiyanların mukaddes beldelerini

Müslümânlardan kurtarmak ve Türkleri Anadolu’dan atmak için

düzenlenen haçlı seferleri İstanbul’un fethini geciktirdi.

1299’da Osman Gâzi’nin kurduğu Osmanlı Devleti pâdişâhları

ve askerleri hadîs-i şerîfde müjdelenen ulvî gâyeye ulaşmak arzu-

suyla faaliyetlerde bulundular. Osman Gâzi ölüm döşeğinde oğlu

Orhan Gâzi’ye; “İstanbul’u al, gülzâr et” diyerek vasiyette bulun-

muştu, İstanbul’un fethinin ilâhî bir vâd olduğunu bilen Osmanlı

sultanları ısrarla bunun üzerinde durdular.

(Osmanlı Târihi Kronolojisi, c.1 s.232)

 

FETH-İ MÜBÎN

 

29 Mayıs’da Sultan Menmed Han, sabah namazından

sonra güneş yükselince iki rek’at namaz kılarak kılıcını

kuşanıp ata bindi ve askerlerine; “Şimdi parlak bir cihâd

için birbirinizi teşvik ediniz, zafer için üç şart esastır. Niye-

tinizi hâlis edip, emirlere itaat ediniz. Yâni tam bir sükûnet

ve intizâm ile verilen emirleri eksiksiz icra edip, yaptırı-

nız, îmânınızın verdiği galeyan ile muhârebeye koşunuz.

Bu işte liyâkatinizi ortaya koyunuz. Zillet geride, şehâdet

ileridedir. Bana gelince, sizin başınızda döğüşeceğime

yemîn ederim. Herkesin ne suretle hareket ettiğini bizzat

tâkib edeceğim” deyip, hücum emrini verdi. Allâhü teâlânın

rızâsı için cihâda niyet etmiş olan Osmanlı askeri; “Ya cen-

net! Ya İstanbul!” diyor ve iki yerden başka bir makama

gitmek istemiyordu. İslâm mücâhidleri arkadaşlarının ya-

ralanmasına, şehîd olmasına aldırmadan; “Allâh Allâh”

nidalarıyla hücuma geçti. Ellerine geçirdikleri her türlü

vâsıtalarla surlara tırmanmaya çalışıyorlardı.

Fethin bir süre gecikmesi üzerine yerinde duramayan

Fâtih, Akşemseddîn’i davet etti. Fakat o, taarruz başlama-

dan önce çadırına girerek rahatsız edilmemesini söyledi-

ğinden, kimse çadıra giremedi. Bunun üzerine Sultan ken-

disi gitti. Çadırın bir kenarından baktığında, Akşemseddîn

kuru toprak üzerinde diz çökmüş, ellerini açmış Allâhü

teâlâya yalvarıyor, zamanın sahibini, en büyük evliyâsını

imdada göndermesini arzuluyordu. Sultan Mehmed Han

da elini açıp; “Âmin” dedi. Her ikisinin gözlerinden yağmur

gibi yaşlar aktı. Sultan Mehmed Han oradan ayrılıp otağı-

na doğru gelirken, Bizans surlarına baktı. İslâm askerinin

önünde; beyaz elbiseli, yeşil sarıklı başka bir ordunun daha

hücum ettiğini gördü. Çok geçmeden Ulubatlı Hasan, otuz

kadar arkadaşıyla ilk defa surlar üzerine Osmanlı sancağı-

nı dikti ve oracıkta şehîd edildi. Osmanlı kuvvetleri muhtelif

bölgelerden dalga dalga İstanbul’a girmeye başlamışlardı.

(Tâc-üt-Tevârih, c.2 s.268)

 

FETİH SONRASI

 

29 Mayıs Salı günü öğleye doğru kır atının üstünde bera-

berinde hocaları ve ordu kumandanları olduğu hâlde muhte-

şem bir alayla Topkapı’dan İstanbul’a giren Pâdişâh’ın yanın-

da, çok sevdiği hocası Akşemseddîn de vardı. Fâtih Sultan

Mehmed Han çok genç olduğu için herkes Akşemseddîn’i

pâdişâh sanıyordu. Ona demet demet çiçek sunuyordu.

Akşemseddîn, Genç pâdişâhı göstererek; “Sultan Mehmed

ben değilim, odur” dedi. Sultan Mehmed de; “Gidiniz, yine

ona gidiniz. Sultan Mehmed benim ama o benim hocamdır.

Şehrin manevî fâtihidir” dedi. Sultan, Türk askerlerinin kale

burçları dâhil her taraftan göklere yükselen ezan ve tekbir

sesleri arasında, Ayasofya önüne geldi. Genç Sultan, yerlere

kapanan ahâli, rahip ve eski Ortodoks patriğine karşı; “Kalkı-

nız! Ben sultan Mehmed, size ve bütün ahâliye söylüyorum

ki, bu günden îtibâren hayâtınız ve hürriyetiniz hususunda

benim gazâbımdan korkmayınız” diye hitâbda bulundu.

Bütün san’at ve ticâret erbâbıyla ahâlinin dîn, mezheb

hürriyetini te’min eden bir ferman yayınlayan sultan Mehmed,

Ayasofya’nın Cuma gününe kadar câmi hâline getirilmesini

emretti. Maiyyetiyle Ayasofya’ya gelen Fâtih, İstanbul’da ilk

Cuma namazını burada kıldı. 655’den 1453’e kadar devam

eden bir ideâlin (Feth-i mübîn) gerçekleştirildiği, fetihname-

lerle bütün İslâm âlemine müjdelenip dünyâya ilân edildi.

İstanbul fethedilmekle, Osmanlı Devleti toprakları arasın-

da sıkışıp kalan, mevcudiyeti ve siyâseti ile dâima bir tehlike

teşkil eden, bin yüz yirmi üç senesi İstanbul’da geçen bin

dört yüz seksen senelik Roma İmparatorluğu’na son verildi.

Osmanlı Devleti’nde yükselme devri başlayıp, çihân-şümul

hâkimiyet fikri gelişti. İnsanlığı îmân birliği içinde bir tek devlet

ve hükümdar hâkimiyetinde toplamak için teşebbüse geçildi.

Fetihle beraber İstanbul sefahat yeri olmaktan çıkarılarak ilim

ve kültür merkezi hâline getirildi. Osmanlılar her gittiği yerde

olduğu gibi, İstanbul’da da medrese ve kütüphâneler açtılar.

(Fetihnâme-i İstanbul; (Kıvâmî)

 

YAKIN TARİHTE CÂMİ KIYIMI

 

Tarihçiler ve sanat tarihi uzmanları yakın tarihimizde ülke

genelinde on bin kadar ecdat (atalar) eserinin yok edildiği-

ni açıklamaktadırlar. Bunlar Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı

eserleridir. Bazıları yanmış, yıkılmış, tamir edilmemiş; bazıları

kasıtlı olarak satılmış, kiraya verilmiş, depo yapılmış; bazıları

çeşitli bahanelerle temellerine kadar yıkılmıştır. Bunların he-

men hepsinin tapu kayıtlarında zikri geçmektedir. Bazısının

fotoğrafları da bulunmaktadır. Edirne’den Kars’a, Sinop’tan

Adana’ya kadar binlerce cami, mescid, tekke, dergah, zaviye,

medrese, mektep, imâret, çeşme, han, hamam ve sâir binalar

yıkılmıştır. Yıkım bununla kalmamış eski eserlerin üzerindeki

İslam harfleriyle yazılmış kitabeler kazınmıştır.

Malum olduğu üzere Müslüman bir ülke üzerindeki abi-

deler, mimarlık eserleri, camiler, medreseler, mezarlıklar ve

diğer bütün tarihi binalar, o ülkenin tapu senetleri gibidir. Bir

millet, üzerinde yaşadığı topraklar üzerinde bu tapu senetle-

rine dayanarak hak iddia edebilir. Bu yüzdendir ki, dünyadaki

bütün milletler, vatanlarnın yani varoluş melcanlannın üzerin-

deki tarihi ecdâd eserlerini titizlikle, hassasiyetle, kıskançhIc-

la korurlar, ayakta tutarlar; hattâ, yeni kurulmuş öyle devletler

vardır ki, onlar kendileri için tarih uydururlar.

Bizde ise maalesef yakın tarihimizde tam tersi yapılmış

ve bu toprakların bize ait olduğunu isbat eden on bine ya-

kın tarihi, mimari, ve sanatsal kıymeti olan bina ve eser yok

edilmiştir.

Tarihi ve mimari kültür mirasımızın tacı olan Sultanahmed

camii yakın tarihimizde bir ara ibadete kapatılmış ve depo ya-

pılmıştı. Bu faciayı gören ve bilen yaşlı vatandaşlarımız halen

mevcuttur. Böylesine önemli bir sanat ve mimarlık eseri, milli

kültür ve kimliğimizin sembolü bir mabet nasıl olur da kapa-

tılmış ve depo yapılmıştır? İşte şu kanunla: 1935 tarihli resmi

gazetede yayınlanmış, 2845 kanuna göre “…tasnif harici tu-

tulacak cami ve mescidler usul ve muvzuata göre kendilerin-

den başkaca istifade edilmek üzere kapatılır.”

(Mehmet Şevket Eygi, Yakın Tarihimizde Cami Kıyımı, s.9-17)

 

 

SULTAN DÖRDÜNCÜ MEHMED HAN

 

Osmanlı sultanlarının on dokuzuncusu ve İslâm halîfe-

lerinin seksen dördüncüsüdür. Şehzâdeliğinde, İmâm-ı Şâmî

Yûsuf Efendi, Şâmî Hüseyin Efendi ve diğer kıymetli hoca-

lardan ders alarak yetiştirilmeye başlandı. Babası İbrâhim

Han’ın âsîler tarafından tahttan indirilmesi üzerine 8 Ağustos

1648’de sultan olan dördüncü Mehmed Han yedi yaşında idi.

Tahsîl ve ta’limine saltanatı zamanında da devam etti.

Osmanlı Devleti’nde Kânûnî Sultan Süleymân Han’dan

sonra en fazla tahtta kalan pâdişâh olan dördüncü Mehmed

Han, yaradılış îcâbı mutedil, kadirşinas ve vefâkâr olup, verdi-

ği söze sâdık bir şahsiyete sâhipti. Orta boylu, tıknaz, beyaz

tenli ve yanık çehreli idi. Ata çok bindiği için vücûdu öne me-

yilli idi. Ava, edebiyata, târihe merakı olup, sohbet dinlemeyi

severdi. Beş vakit namazı cemâatle kılardı. İçkiyi yasak edip,

imalathaneleri kapattırdı. Dîne sonradan karıştırılan bütün

hurafelerin kaldırılması için uğraştı. Kahvehaneleri kapattırıp,

oyuncu ve çalgıcıları İstanbul’dan uzaklaştırdı.

Sadrâzamlığı Köprülü ailesine verip, idareden memnun

olunca, savaşlardan zaman kaldıkça çok sevdiği sürek avla-

rına devam etti. Ava merakından avcı lâkabı verilmiştir. Za-

manında Osmanlı Devleti en geniş hududlarına kavuşarak,

dünyâ siyâsetinde faal rol oynadı.

Sultan dördüncü Mehmed Han, pâdişâhlığına da mâl ol-

ması ihtimâli olan isyân dönemlerinde sebat ve metanetle

hareket ederek, âsîlere yüz vermemiş ve çok geçmeden de

orduyu Anadolu üzerine göndererek, âsîlerin perişan edilme-

sini sağlamıştır.

Devrinde, kıymetli ilim adamları ve san’atkârlar yetişti. Her

türlü sahalarda kıymetli eserler yazıldı. Seyyid Feyzullâh, Ayşî

Mehmed, Hibrî Ali, Ebü’l-Bekâ Eyyûb bin Mûsâ, Şuûrî Hasan

efendiler kıymetli fıkıh, edebiyat, lügat ve diğer ilimlere âid

eserler yazdılar. Dördüncü Mehmed devrinde inşâası tamam-

lanıp, ibâdete açılan Yeni Câmi, Osmanlı mimarisinin şahe-

serlerindendir. Yeni Câmi yanındaki Mısır Çarşısı, bu câmiye

vakıf olarak yapılmıştır.

(Rehber Ansiklopedisi, c.11 s.332)

 

 

OSMANLI’DA HAREM GERÇEĞİ

 

Padişahın sarayda aile efradı ile birlikte kaldığı bölüme

“harem” denmekteydi. Harem aynı zamanda bir okuldu. Ha-

remdeki tüm kadınların sayısı bazı tahminlerle hesaplanarak,

bazı kişiler tarafından, padişahın hanımı olarak gösterilmek

istenmiştir. Hâlbuki bu sayının içinde, padişahların valideleri,

kız kardeşleri, kendi kızları, yeğenleri, kuzenleri, şehzadelerin

eşleri, hizmetçi kadınlar, eğitim gören kızlar vardı.

Haremi anlatan bazı kişiler, padişahları cinsel zevklerine

müptela olan birer insan olarak anlatmaktadır. Hâlbuki harem-

deki hayatı Osmanlı döneminde dışarıdan bir kişinin görmesi

mümkün değildir.

Osmanlı ülkesine herhangi bir sebeple gelen batılılar geri

döndüklerinde hatıralarını anlatırken daha fazla ilgi çekebil-

mek için Harem’i de anlatmaya kalkmışlardır. Bu insanlar, bı-

rakın haremi görmeyi, sarayın bahçesine dahi girememişler-

  1. Sarayın içindeki insanların çoğu bile Harem’e giremezken

dışarıdan gelen birinin hareme kadar girebilmesi kesinlikle

mümkün değildi. İstanbul’a hiç gelmediği halde haremi gör-

müş gibi kitap yazanlar vardır.

Batılı yazarlar Harem’i anlatırken ya kendi düşünceleri

doğrultusunda resimler çizdirmiş ya da kendi ülkelerindeki

saraylardaki bazı ahlaksız durumların fotoğraflarını kullan –

mışlardı. Bu konuda Ahmet Akgündüz’ün Topkapı Sarayı’nda

başından geçen bir olay ibret vericidir:

“…Hünkâr Sofası denilen salonu anlatırken (misafirlere)

duvardaki, aile hayatı ve terbiye ile alakalı bazı âyetleri ve

hadîsleri gösterdim. Buradaki görevlilerden birisi: ‘Hocam, biz

bu yazıları padişahların cariyeler ve güzel kadınlar için yaz-

dığı tahrik edici aşk şiirleri olduğunu söylüyorduk. Gerçekten

bunlar âyet ve hadîs midirler?’ diye sordu. Benden, evet, ce-

vabını alınca da ağlamaya başladı. Osmanlı hükümdarların-

dan bazıları Harem dairesinde, altı gümüş çivili ayakkabılarla

gezinirdi. Ayakkabıların çıkardığı ses hükümdarın varlığını

haber verdiğinden o anda yolu üzerine kadınlar çıkmazdı.

(Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Osmanlı’da Harem, s. 69,70,319)

 

SULTAN İKİNCİ SÜLEYMÂN HAN

 

Osmanlı sultanlarının yirmincisi ve İslâm halîfelerinin sek-

sen beşincisidir. Şehzâdeliğinde mükemmel tahsil ve terbiye

gördü. Kardeşi sultan dördüncü Mehmed Han zamanında

sarayda husûsî hocalardan ders aldı. Hattat Tokatlı Ahmed

Efendi’den sülüs ve nesih hattını öğrendi.

Sultan İkinci Süleymân Han tahta geçtiğinde, Osmanlı Dev-

leti; Avusturya, Venedik, Papalık, Lehistan, Malta, Toskana ve

Rusya ile harb halindeydi. Avusturya cephesindeki işlerin her

geçen gün biraz daha kötüye gitmesi üzerine, bütün memleket

genelinde seferberlik ilân etmek suretiyle asker toplanmasına

ve ikinci Süleymân Han’ın da teşvik etmek gâyesiyle hasta

olmasına rağmen sefere çıkmasına karar verildi. Pâdişâh, 7

Haziran’da Sofya’ya kadar gitti. Fakat sıhhati daha öteye git-

meye müsait olmadığı için orada kaldı.

Sofya’dan sonra orduya kumanda eden Serdâr Recep

Paşa, ordunun ağırlıklarını Niş’de bırakarak Belgrad’a doğru

ilerlemek isterken bir düşman ordusu da Pasarofça’ya doğ-

ru çekilmekte idi. Serdâr bunların üzerine vezir Ömer Paşa’yı

gönderdi. Ömer Paşa’nın mağlûbiyeti üzerine bizzat harekete

geçtiyse de yenildi. Top ve bütün mühimmat, çadırlar, düşman

eline düştü. Bu mağlûbiyet Sofya’da bulunan Süleymân Han’a

haber verildiğinde, Sultan teessüründen ağlamaya başlamış

ve yanında bulunanlara; “Bir sâdık kulum yok ki ortalığın

ahvâlini doğru söyleye” demişti.

İkinci Süleymân Han kadirşinas, hâlim, cömert ve temkin-

li bir pâdişâhtı. Fakir, muhtaç ve ihtiyâç sahiplerine pek çok

ihsânlarda bulunurdu. Saltanat müddeti iç ve dış gailelerle

geçti. Bilhassa, Avusturya karşısında alınan mağlûbiyetler do-

layısıyla, herkesin, Rumeli elden çıkıyor diye Anadolu’ya kaç-

tığı sırada, muktedir devlet adamı Köprülüzâde Fâzıl Mustafa

Paşa’yı iş başına getirerek, kaybedilen yerleri devlete tekrar

kazandırdı.

Memleket içerisinde îmâr faaliyetleri ile de ilgilenen

Süleymân Han, kendisi de Fener kulesi ile İzmir’de bir câmi

inşâ ettirdi.

(Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi)

 

MELİK- ÜL ÂDİL NûREDDÎN MAHMûD ZENGİ

Selçuklu atabeglerinden olan Nûreddîn Mahmûd Zengi

1118’de Musul’da doğmuştur.  İyi bir eğitim ve öğretim göre-

rek, İslâm terbiyesiyle yetiştirildi. Gençliğinden îtibâren baba-

sının seferlerine katılarak kumandanlık vasıflarını geliştirdi.

Babasının ölümü üzerine, Musul Atabegliği oğulları arasında

paylaşıldı. Nûreddîn Mahmûd Zengi, Haleb merkez olmak

üzere Fırat Nehri’nin batısında kalan yerleri aldı.

1147-1149 yılları arasında gerçekleşen İkinci Haçlı Se-

ferlerini netîcesiz bırakan İslâm kahramanlarından biri olan

Nûreddîn Zengi, kurduğu eğitim kurumları, sosyal tesisler ve

yaptığı îmâr faaliyetlerinin yanında, komutanlarına özel önem

vermiş ve başta Selahaddin Eyyubi olmak üzere onları gerek

kumandanlık ve gerekse siyaset konusunda yetiştirmiştir. Uy-

gulamış olduğu usta siyaset sayesinde Müslümânların birliği-

ni sağlamış ve sonradan komutanlarından Selahaddin Eyyubi

tarafından gerçekleştirilecek olan Kudüs’ün Fethi’nin zeminini

hazırlamıştır.

Nureddin Zengi ileri görüşlü bir liderdi, O’nun üç hayali var-

dı. İlki  İslam birliğini kurmaktı -ki bunu hayattayken gerçekleş-

tirmiştir-. İkinci hayali yani Kudüs’ün yeniden fethini kendisin-

den hemen sonra Selahaddin Eyyubi gerçekleştirmiştir. Son

hayali ise Konstantiniyye’nin fethi idi, bu fetih de Fatih Sultan

Mehmed Han’a nasip olmuştur.

Medreseler, câmiler, imâretler, kervansaraylar, hastâne

ve dâr-ül-hadîsler yaptırdı. Masrafların karşılanması, tâmirâtı

ve yaşatılması için büyük vakıflar bıraktı. Şam’da yaptırdığı

büyük hastâne, devrin en meşhur mütehassıs doktorlarının

hizmet verdiği bir sağlık müessesesiydi. Hadîs üniversitesi

mâhiyetindeki ilk Dâr-ül-hadîsi o kurdu ve pek çok kitap vak-

fetti. Haksızlıkların önüne geçmek ve devletin menfaatlerini

korumak için, hassas bir haber alma teşkilâtı kurdu. Nûreddîn

Zengi, Allâhü Teâlânın emrine riâyet edip halkının sağlığını ve

memleketin huzûrunu korudu. Aynı zamanda Hanefi mezhe-

binde âlim, geceleri evrad ve zikir ile meşgul olan bir zât idi.

Nebi (s.a.v.)’in Türbe-i Saadetini saldırılardan korumuştur.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, c.15, s.274-275)

 

 

 

 

 

SULTAN İKİNCİ AHMED HAN

 

Yirmi birinci Osmanlı sultânı, seksen altıncı İslâm

halîfesidir. 25 Şubat 1643 (6 Zilhicce 1052)’de dünyâya gel-

  1. İyi bir tahsil gördü. Arabî ve Fârisî’yi öğrendi. 1691’de

pâdişâh oldu. Gayret ve merhameti ile tanındı. Sultan Ahmed

Han’a pâdişâh olduğu bildirildiği zaman; “Mülkün mâliki Allâhü

Teâlâ’dır. O (c.c.), mülkü dilediğine verir. Dilediğini azîz, dile-

diğini zelil eder” mealindeki âyet-i kerîmeyi okuduktan sonra;

“Ben saltanata tâlib değildim. Allâhü Teâlâ fazlu kereminden

bu âciz kuluna nasîb eyledi. Bu nimetin şükrünü edâ edemem”

dedi.

Çok merhametli ve vatanperver olan sultan İkinci Ahmed

Han, hasta olduğu zamanlarda bile, devlet işlerinden asla el

çekmezdi. Haftada iki gün yapılan dîvân toplantılarının dörde

çıkarılmasını emretti. Toplantıları bizzat tâkib eder, yaptığı her-

hangi bir hatâyı düzeltmekten çekinmezdi.

Kıyafet değiştirerek halk arasında dolaşır, dertlerini sabır-

la dînler, çâre bulunması için gerekli yerlere emirler verirdi.

İslâmiyet’e, Hicaz bölgesine ve seyyidlere hizmet hususunda

derin bir mes’ûliyet hissi içinde hareket ederdi. Tahta çıktığı

zaman söylediği sözler, Sultân’ın nasıl manevî bir mes’ûliyetle

devlet reisliğini kabul ettiğini anlatmakta ve milletine hizmet

duygusunun derinliğini göstermektedir.

Ahmed Han, devrinde âdil bir sultan olarak yaşamış, mil-

letini memnun etmek için elinden gelen her şeyi yapmaya ça-

lışmıştır. Gösterişten hoşlanmaz, sâde giyinmeye özen gös-

terirdi. Uzun uzun düşündükten ve bilenlerle istişare ettikten

sonra karâr verirdi. San’atkârları korur, taltiflerde bulunarak

daha iyiye ve güzele doğru yönlendirirdi. Kendisi de güzel

yazı yazardı. Yazdığı Kur’ân-ı Kerîm’ler ve çoğalttığı kitaplar

vardır. Şairlik tarafı da bulunan Ahmed Han, bir şiirinde şöyle

demektedir:

Sığındım tâ ezelden ben Allâh’a

O’dur zîrâ bâya, yoksula penâh

Tevekkül üzre ol, her zaman Ahmed

Yardım etsin sana her yerde Allâh!

(Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 118)

 

SULTAN İKİNCİ MUSTAFA HAN

 

Osmanlı sultanlarının yirmi ikincisi ve İslâm halîfelerinin

seksen yedincisidir. Gayretli ve kahraman ruhlu bir hü-

kümdar olan sultan Mustafa, henüz tahta geçtiğinin üçün-

cü günü sadrâzama gönderdiği fermanda: “Cenâb-ı Hak,

bu âciz ve günahkâr kuluna bir cihân pâdişâhlığı ihsân

etti. Devleti idare edenlerin hangisi zevk ve sefaya, ken-

di nefsinin rahatına düşmüş ise, eli altındaki memleket

ve tebeasının huzûru ve rahatı kaçmıştır. Biz, bugünden

zevki ve sefayı kendimize haram kıldık. Düşmana kar-

şı ceddim (Kânûnî) Sultan Süleymân gibi kendim sefere

çıkmaya kat’î niyet ettim. Sizler ki vezîriâzamım, vüzerâ,

ulemâ, vükelâ ve ocak ağalarısınız; cümleniz bir yere ge-

lip, bu hatt-ı hümâyûnumu okuyup düşününüz; gazâya

gitmem mi mâkul, yoksa Edirne’de oturup kalmamız mı

münâsib? Dîn, devlet ve halka hangisi faydalı; Allâh için

söyleşip, doğruyu bana bildiriniz vesselâm…” demiştir.

Dokuz seneye yakın Osmanlı sultanlığı yapan ikinci

Mustafa Han muktedir, vatanperver, çalışkan ve değerli

bir pâdişâhtı. Ordularının başında sefere giden son Os-

manlı sultânıdır. Âlimlere ve hocasına hürmeti o kadar

çoktu ki, bu hâl tahttan indirilmesine sebeb oldu. Aynı

zamanda sultan Mustafa iyi bir şâirdi. Şiirlerinde önceleri

Meftûnî, daha sonraları İkbâli mahlasını kullanmıştır.

Devrinde devlet adamları ve âlimler, kıymetli ilmî ve

sosyal müesseseler yaptırmışlardır. Hocası Feyzullâh

Efendi, Fâtih’te bir medrese ve değerli kitapların top-

landığı bir kütüphâne; sadrâzam Amcazade Hüseyin

Paşa, Saraçhane’de bir medrese, kütüphâne ve çeşme;

sadrâzam Rami Mehmed Paşa, Eyyûb’de bir çeşme ile

mektep; Dâmâd Ali Paşa bir kütüphâne yaptırmışlardır.

Sultan’ın silâhdârı olan Çorlulu Ali Paşa tarafından Tersa-

ne içinde iki katlı câmi yaptırılmıştır.

(Rehber Ansiklopedisi, c.12 s.330)

 

OSMANLI İSLÂM’I

HEM YAŞAMIŞ, HEM YAŞATMIŞTIR

 

Osmanlı Devleti İslam’ı hem yaşadığı hem de yaşattığı

için, kader-i İlâhi bu uzun süre içinde İslâm’ın bayraktarlığı un-

vanını onlara ihsan etmiştir. En kötü zamanlarında bile, değil

içki gibi İslâm’ın açık bir hükmüne muhalefet, içtihâdî mese-

lelerde dahi şer’î hükümlere uymak için elden gelen gayreti

gösterdiklerini, sayıları milyonları bulan arşiv belgeleri isbât

etmektedir.

Osmanlı Padişahları bu konuda hassastırlar. Örneğin II.

Bayezid’e ait olan ve Osmanlı Sancaklarından birine gönderi-

len ferman şöyledir:

Dergâhıma arz olundu ki, sancağınıza bağlı şehir, kasaba

ve köylerde, düğünlerde, toplantılarda, açıkça şarap içildi-

ği, çeşitli sarhoş edici içkiler kullanıldığı, her türlü rezalet ve

sefâhetin yapıldığı görülmüştür.

Emrim size ulaşınca, bu konuda tam ihtimâm gösteresiniz.

Bundan sonra hiç bir yerde, fâsıklar toplanıp açıkça günâh

işlemeyeler ve İslâm’ın kurallarına gereği gibi uyalar

Sen ki, sancak beğisin, bu hususu görüp gözetip emrime

aykırı hareket edenlerin kâdî kararıyla haklarından gelip, şer’î

hükümleri ve emirlerimi icra edesin.

Osmanlı Padişahlarının bu yasaklarına ve şeriate karşı bu

hassasiyetlerine rağmen, açıkça şer’î hükümleri çiğnemeleri

nasıl düşünülebilir? Bu misâlden de anlaşılmaktadır ki, Os-

manlı Padişahları hakkında söylenen “sarhoş” ve “aile hayatı

berbat” gibi ithamlar, tamamen iftiradır ve belli bir vesikaya

dayanmamaktadır.

Ayrıca Molla Fenâri veya Emir Sultân’ın, içki içtiği için Yıl-

dırım Bâyezid’in şahitliğini kabul etmediği iddiası da doğru

değildir. Belki Molla Fenari, bir konuda şahitliği arzu edilen

Yıldırım’ın cemaatle namazı terk etmesinden dolayı şahitliğini

kabul etmediği doğrudur. O da bunun üzerine sarayının ya-

nına cemaatle namazı terk etmemek için yeni bir cami inşa

ettirmiştir.

(Ahmed Akgündüz, Bilinmeyen Osmanlı, s. 57-59)

 

SULTAN ÜÇÜNCÜ AHMED HAN

 

Osmanlı pâdişâhlarının yirmi üçüncüsü, İslâm

halîfelerinin seksen sekizincisidir. Son derece zekî ve akıl-

lı olan Sultan Ahmed Han  ilk dersini şeyh-i sultanî Meh-

med Efendi’den aldı. Seyyid Feyzullâh Efendi’nin yıllarca

tedrisâtı altında yetişti. Üçüncü Ahmed Han 22 Ağustos

1703’de pâdişâh îlân edildi. Bîat merasiminden sonra

İstanbul’a gelip, hazret-i Hâlid’in türbesini ziyaret ederek

âdetler uyarınca hazret-i Peygamberin (aleyhisselâm)

Eyyûb Sultan’daki kılıcını kuşandı. Henüz otuz yaşlarında

bulunan yeni pâdişâh, 1703 Edirne vak’asında isyânı çıka-

ranların elebaşlarını iyi bir siyâsetle yakalatıp teker teker

cezâlandırdı. Baltacı Mehmed Paşa’yı sadrâzam yaptı.

Devletin iç işlerini düzeltmek için çalışmalarına başladı.

Türk târihinde yeni bir devri, İbrâhim Paşa ile birlikte

açmış olan bu kültürlü, ince zevkli, pâdişâhın en büyük

eseri matbaa olmuştur. Sultan Ahmed Han, önceleri kitap-

ları el yazısıyla yazıp çoğaltan ve bununla geçinen binler-

ce hattat ve san’atkârı korumuş, zamanında bir çok büyük

kabiliyetin gelişip şöhret bulmasına yol açmıştı. Zamanın-

da Nedîm, Neyli, Nâbî, Nahîfi gibi dîvân edebiyatının dev

şahsiyetleri yetişti. Sultan bunları himaye ettiği gibi kendisi

de Necîb mahlası ile şiir yazıyordu. Yanyalı Es’ad Efendi,

Herâtlı Kâbızî Mansürîzâde Fasîhi, Haleb kâdısı İlmî Efen-

di, Müstercizâde Abdullâh Efendi, şeyhülislâm Yenişehirli

Abdullâh Efendi ve Nedîm gibi ilim ve fikir adamları bir

araya gelip, doğu ve batı dillerinden tercümeler yapıyor-

  1. Avrupa’da çiçek aşısı henüz bilinmez iken İstanbul’da

bizzat tatbik ediliyordu. Hattâ çiçek hastalığına yakalanan

pâdişâhı; ser etibbâ (baş tabib) Mehmed Efendi, tabib

Süleymân Efendi ve müneccimbaşı Mehmed Efendi te-

davi etmiştir. İyi bir nişancı olan üçüncü Ahmed Han, 85

adımdan tek bir atışta bir dînârı vururdu, dokuz yüz arşına

ok atıp, Okmeydanı’nda adına taş diktirdiği bildirilmektedir.

 

HAÇLI SEFERLERİ’NİN İÇ YÜZÜ

 

Haçlı Seferleri 1096-1291 yılları arasında meydana gelmiş-

tir. İlk bakışta dîni nitelikli görünen bu seferlerin temel sebeple-

ri: Türklere karşı destek arayan Bizans’ın siyasi güç kazanma,

fakirleştirilmiş Avrupa halkının ekonomik avantajlar elde etme,

papalığın ise Ortodokslar üzerinde nüfuz kurma gâyesinden

başka bir şey değildi. Haçlı Seferleri, doğu dünyası ve insanlık

değerlerini kaybetmemiş Avrupalılar tarafından, nefretle kınan-

mıştı. Maalesef, bu gün bile bir kritiğe tâbi tutulsa Haçlı Seferleri

benzeri çapulcu seferlerine katılacak binlerce insan, yani insan-

lıktan uzaklaşmış varlıklar bulunabilir.

Haçlı Seferlerinin tertipleyicilerinden Pierre Lermit, tanrının

kendisiyle görüşüp Isa’nın mezarının (Kudüs) Müslümânlardan

temizlenmesi gerektiğini ve Müslümânlara karşı savaşılması ge-

rektiğini söylediğini ileri sürüyordu.

Papa, seferlere katılanlara zafer vaat etmişti. İlk dört seferde

istedikleri başarıyı elde edemeyenler bu başarısızlığın sebebini

papaya sorduklarında ondan, “Sizler günahkâr insanlarsınız;

seferlere günahsız kişiler katılmalı.” cevabını almışlardı. Papa-

nın bu yaklaşımı seferlere 12-13 yaşlarındaki çocukların gönde-

rilmesinde etkili olmuştu.

1212’de (V. Haçlı Seferi) Fransa’da Etienne adlı bir Fransız

çocuk binlerce çocuğu peşine taktı. Bu çocukların çoğu, daha

Italyan lîmânlarına inemeden, uzun yolculuğa dayanamadan

öldü. I. Haçlı Seferi’nde Haçlılar, Kudüs’te yaklaşık 40.000

Müslümân’ı katlettiler. Gödofroi de Buygon, Papa II. Urban’a

yazdığı mektupta: “Kudüs’te bulunan bütün Müslümânları kat-

lettik; malumunuz olsun ki Süleyman Mabedi’nde atlarımızın diz

kapaklarına kadar Müslümân kanına batmış olarak yürüyoruz.”

diyordu.

Bu sahnelerin günümüzün çağdaş dünyasında bile aynen

sürmesi insanlığın sandığımızın aksine gelişmediğini mi göste-

riyor acaba?

Kudüs ve civarını işgal eden Haçlılar altın, gümüş ve değerli

taşların peşine düşmüştü. “Müslümânlar kurnazdır, değerli takı-

ları yutarak saklamışlardı.” diyerek öldürdükleri Müslümânların

cesetlerini parçalayarak içlerinde değerli takılar arıyorlardı.

(Tarih Mecmuası-Hayat; Yıl: 1965, Sayı: 4, Sayfa: 20)

 

 

ENDÜLÜS EMEVİ DEVLETİ’NİN EĞİTİM SİSTEMİ

 

Endülüs’te üç aşamalı bir eğitim ve öğretim sistemi vardı.

Altı yaşından itibaren başlayıp altı yedi yıl süren ilk dönemde,

diğer İslâm ülkelerinde olduğu gibi Kur’ân-ı Kerîm ve ilmihal

bilgileriyle Arapça ve şiir öğretiliyor, mekân olarak da küçük

mescidlerle camilere yakın evler, öğretmenlerin evleri yada

devlet tarafından açılan yatılı mektepler kullanılıyordu. Yatılı

mekteplerde görev yapan öğretmenlerin ücretini devlet, diğer

öğretmenlerinkini ise öğrenci velileri ödüyordu. İlk aşamayı

tamamlayan öğrenciler dilerlerse “şüyûh” denilen müderris-

lerin etrafında oluşan halkalara katılırlardı. Belli bir program

ve süreyle kayıtlı bulunmayan bu halkalarda dil ve edebiyat,

fıkıh, tefsir, hadîs, tıp, matematik, kimya gibi ilimler okutulur-

  1. Müderrisler ücretlerini devletten, vakıflardan ya da öğrenci

velilerinden alırlardı. Metot olarak okuma, dinleme ve yazdır-

ma uygulanırdı. Üçüncü aşamada ise ihtisaslaşma başlardı.

Bu dönemin sonunda, okudukları medreselerden başarılı ta-

lebelere müderris olabileceklerini gösterir icazetnameler veri-

lirdi. Hükümdar ve hâcib, vezir, vali gibi yüksek kademelerdeki

devlet adamları özel müderrisler tutarak kendi evlerinde çocuk-

larının eğitimini sağlarlardı.

Endülüs müslümanları tıp sahasında da önemli gelişmeler

kaydettiler. Bunda daha önce Doğu’da yapılan çalışmaların

büyük payı vardı. Ancak Endülüslüler Doğu’dan aldıkları bilgi-

lere pek çok katkıda bulundular ve özellikle hayvanlar üzerin-

de yaptıkları çalışmalarla fizyolojide önemli başarı sağladılar.

Fizyoloji ve anatomide Galen ve Hipokrat gibi klasik dönem

hakîmlerinin bilgilerinden faydalanmakla beraber onların bazı

hatalarını da düzelttiler. Ayrıca uygulamalı tıp ilmini geliştirdiler

ve bu çerçevede ameliyatlarda kullanılan aletler ve bunların

kullanılış şekilleri hakkında ciddi eserler yazdılar. Bitkilerden

öz suyu elde etme tekniğini geliştirip farmakoloji alanında

eserler meydana getirdiler ve eczahaneler kurdular. Endülüs’te

pek çok hastahane bulunuyordu. Halifelik döneminde yalnız

Kurtuba’da irili ufaklı elli kadar hastahanenin mevcut olduğu

bilinmektedir.

(Diyanet İslam Ansiklopedisi)

 

FEDÂKARLIK TİMSÂLİ SULTAN I. MAHMUD

 

Sultan I. Mahmud, Osmanlı cemiyetinin en alt tabakala-

rından gelen bir ihtilal hareketiyle, devlet yönetiminden çekil-

meğe mecbur olan amcası III. Ahmet’in yerine 1730 yılında

tahta geçmiştir. Sultan I. Mahmud tahta geçtikten iki üç içeri-

sinde ihtilalcileri tavsiye ettikten sonra idariye tam anlamıyla

ele alarak icraatlarına başladı.

Rusya Avusturya ile birlikte Kırım kuvvetlerinin, kendisi-

ne ait Kafkas topraklarından geçtiğini bahane ederek Azak

ve Kırıma saldırdı. Bunun üzerine Osmanlı Devlet’i iki dev-

let ile muhabere etmek zorunda kaldı. Osmanlı kuvvetleri,

Avusturya’ya karşı şiddetle karşı koydular ve Sırbistan ile

Belgrad’ı geri aldılar. Bunun üzerine barış teklif eden Avustur-

ya ile Belgrad Antlaşması imzalandı ve Pasarofça Antlaşması

ile terk edilmek zorunda kalınan Sırbistan ile Belgrad tama-

men geri alındı. Bunun üzerine yalnız kalan Rusya Osmanlı

kuvvetlerine karşı tek başına karşı koyamayacağını anlayınca

barışa razı oldu ve eski durumun korunması esasında anlaş-

maya varıldı.

Daha sonra İran meselesi ile uğraştı. İran üzerinden ge-

len Nadir Şah ismindeki isyancının Osmanlı topraklarına te-

cavüzü sonucu bazı kayıplar verilse de isyancıların üzerine

gönderilen Osmanlı kuvvetleri isyancıları bastırmakla kalma-

mış aynı zamanda Nadir Şah’ı da öldürerek sorunu tamamen

çözmüştür.

Hayatının son anlarında ata binemeyecek kadar hastaydı.

Buna rağmen Cuma selamlığına çıktı ve saraya dönerken at

sırtında vefat etti. Doktorların camiye gitmemesi hakkındaki

ısrarlarını dinlememiş; hem dini vazifesini eda etmek hem de

Cuma selamlığına gelen halkın padişahlarını görememesin-

den dolayı kafa karışıklığını önlemek için Demirkapı Camii’ne

gitmişti. Şu husus, adeta bile bile ölüme giden Padişah’ın mil-

letin rahatı ve huzuru için ne büyük bir nefsi fedakârlık duy-

gusu ile dolu olduğunu göstermekte ve kendi hanedanının

tarihteki karakteristik vasfına işaret etmektedir.

(Ziya Nur Aksun, İslam  Tarihi c.2 s.114)

 

ÇANAKKALE DESTÂNI

 

Müslüman Türk’ün, şanlı tarihindeki kahramanlık destanla-

rından biri de Çanakkale Zaferidir.

99 yıl önce yaşanan bu tarihi olay, adeta bu gün meydana

gelmiş gibi milletimizin hafızasında tazeliği ve canlılığını ko-

rumaktadır. Çünkü Çanakkale Zaferi, kahraman Mehmetçiğin

dünya’yı hayrete düşüren bir iman ve kahramanlık destanıdır.

Şüphesiz bu şanlı zafer, her türlü imkânsızlık karşısında Meh-

metçiğin iman ve azminin açık bir göstergesi olarak tarihe altın

harflerle yazılmıştır. Bu mücadele ırkları, renkleri, dilleri değişik

çeşitli milletlerden oluşan muntazam haçlı ordularının, milleti-

mizi yok etmek amacıyla kara, deniz ve havadan var gücüy-

le saldıran Hilal ve Haç mücadelesidir. Kısaca iman ve küfür

mücadelesidir. Sultân II. Abdülhamîd Hân’ın önceden aldığı

tedbîrler ve O’nun eğittiği askerlerle Haçlı’ya karşı kazanılan ve

Türk târihinin dönüm noktasını teşkîl eden bir mübârek zaferdir.

Mehmed Âkif’in uzun manzûmesi olmasaydı bu büyük savaş

günümüze nasıl intikâl edebilecekti? Meçhûl!..

Çanakkale savaşları 8,5 ay sürdü. Memleketin en hassâs

yerine yöneltilen taarruz kırıldı. Osmânlı müdâfaasiyle Çanak-

kale, Irak ve Filistin cephelerinde bir milyona yakın İngiliz ve

Fransız askeri, Müttefik devletlerin ana cephelerinden uzak tu-

tuldu. Muhârebeler iki taraf için ağır kayıplara sebeb oldu.

Çanakkale muhârebeleri, Osmânlı devletinin dört sene har-

be dayanmasına, bu yüzden Çarlık Rusyası’nın yıkılmasına

sebeb oldu. Bu başarı yalnız Osmânlı kuvvetlerinindir.

İlk bombardımandan i’tibâren 324 gün ve çıkarma gününe

göre de tam 259 gün devam ederek neticesinde Osmânlı or-

dusunun ölümsüz bir zaferiyle kapanan I. Dünya savaşının bu

en kanlı sahnesine ordumuzun en kıymetli ve en büyük kısmı

iştirâk etmiş ve semereleri burada inkişâf eylemiştir. Türklerin

resmî kayıtlara göre kayıp mikdârı 251.000, müttefiklerin kayıp

mikdârı ise 252.000 idi.

  1. Abdülhamîd Hân’ın açmış olduğu yüksek mekteblerden

me’zûn olan îmânlı ve kültürlü binlerce genç Çanakkale’de

şehîd olmuşlardır.

(Millî Gençlik Mecmuâsı, Çanakkale Özel Sayısı, 1977)

 

İKİNCİ ABDÜLHAMÎD HAN’IN EŞSİZ METÂNETİ

 

Sultan ikinci Abdülhamîd Han, Osmanlı padişahlarının otuz

dördüncüsü, İslam halifelerininin doksan dokuzuncusudur.

Abdülhamîd Han gençliğinde kazandığı serveti, halifeliği dö-

neminde İslâm dininin yükselmesi ve Müslümanların arasında

birlik ve dirliğin temini için harcadı. Abdülhamîd Han Türk ve

İslâm tarihinin ender kaydettiği çok büyük bir şahsiyetti. Dün-

ya siyâset târihinin en büyüklerindendi. Onun siyâsî dehâsı

cihânşümûldü. Abdülhamîd Han, silsile-i saadattan, Şeyh

Salâhuddin b.Mevlânâ Sürâcüddin Hazretlerine bağlıydı. Şey-

hi, İttihad ve terakkînin fitne çıkartma zamanında, Halife’ye:

“Ümmet-i Muhammed’in üzerine bir belâ’nın gelmekte olduğu-

nu, insanların bu belâ, musîbet ve felâketleri hak ettiğini, bu-

nun önüne dua ve silâh ile geçmenin mümkün olamayacağını

ve bunun bir takdiri ilâhî olduğunu ve bunun kazâ-i mübrem

olduğunu…” beyan etmişlerdi. Hal’ edildiği zaman Halifenin

bunu sadece, “Zâlike takdîru’l-azîzi’l-alîm” diyerek büyük bir

soğukkanlılıkla karşılamasını sağladı. Kardeş kanının dökül-

mesini engelledi.

Abdülhamîd Han kerâmet sahibi bir evliyâ idi. Tayy-ı zaman

ve tayy-ı mekan kerametiyle hacca gitti.

Abdülhamîd Han, tahttan indirilince kendisine pek çok if-

tiralarda bulundular. İttihat Terakki komitesi, masonlar, erme-

niler, yahudîler ve diğer vatan, millet ve din düşmanları “Çok

adam öldürttü” diye onu karalama politikası yürüttüler. Kendisi

gazetelere ilan verdi:  “Ben kimin nesini öldürtmüşsem, bana

karşı dâva açsın, mahkeme huzurunda benden hak istesin”

diye. Sadece bir kadın “Kocamı öldürttü” diye mahkemeye

mûrâcaatta bulundu. Mahkeme gün tâyin etti. Abdülhamîd

Han kadının kocasını hiç görmediği gibi tanımıyordu bile. İşin

doğrusunun ortaya çıkması için Cenâb-ı Allâh(c.c.) ’a dua etti.

Tam mahkeme günü, kadının kocası gemiden indi. Meğer

Trablusgarb’da İtalyanlara esir düşmüş, bilâhere serbest bıra-

kılmış; kerâmet huzûr etti, o gün geldi. Böylece Ulu Hakan’a

iftira atanlar çok mahçup oldular. Cennet-Mekân Abdülhamîd

Han 1918 tarihinde İstanbul’da vefat etti.

(İslam Alimleri Ansiklopedisi)

 

İKİNCİ ABDÜLHAMİD HAN’IN DUASI

 

Şahsımı değil, milletimi bu hale getirenlere, hakkımı helâl

etmiyorum! Beni, benim için lif lif yolsalar, cımbız cımbız zer-

relerimi koparsalar, sarayımı yaksalar, hanümanımı, haneda-

nımı söndürseler, çocuklarımı gözümün önünde parçalasalar

helâl ederdim de Sevgili’nin (s.a.v.) yolunda yürüdüğüm için

beni bu hale getiren ve milletimi ateşe atan insanlara hak-

kımı helâl etmem! Allahım! Mukaddes isimlerine kurban ol-

duğum Allahım! Ya Âdil! Adaletinle tecelli edersen hepimiz

kül oluruz! Bize acı! Resûlünün, Sevgilinin, Kainatın Efen-

disi (s.a.v.)’in nurunu kaydeder gibi olduğu için bu hale ge-

len millete, rahmetinle, fazlınla, lütfunla tecelli et! Yâ Kâdir!

Kundaktaki yavruyu gagasına almış, kaçıran leş kuşunu

düşürüp çocuğu kurtarmak ancak senin kudretine sığabilir.

Leş kuşlarının gagasında kundak çocuğuna dönen milletimi

kurtar Allahım! Ya Ma’bud!.. Ömrümde tek vakit farz namazı

kaçırdığımı hatırlamıyorum! Ama tek vakit namazım olduğu-

nu iddiaya da nefsimde kuvvet bulamıyorum!.. Huzurunda

eğileceğime kaskatı kalıyorum ve duada ruh teslim edece-

ğime yatağımda kıvranıyorum! Sana kulluk gösteremeyen

bu kulunu affet Allahım! Eğer, yılları tesbih dizisince süren

hükümdarlığımda Seni bir kere anabildim, Resûlüne (s.a.v.)

bir an bağlanabildimse, duamı, o bir kere ve bir an yüzü suyu

hürmetine kabul et!

Yâ Sübhan! Şu titrek elleri, Kıyamet gününde sana “Üm-

metim, ümmetim!” diye yalvaracak olan Habib’inin eteğinde,

şimdi “Milletim, milletim!”diye dilenen bu ihtiyarın duasını geri

çevirme! Milletimi evvelâ “Ba’sü ba’de’l-mevtsiz” bir ölümle

yok etmeye götüren sahte kurtarıcılar ve sahta kurtuluşlar-

dan kurtar; ve ona bir gün gelecek kurtarıcıları, gerçek kur-

tuluşu nasib eyle!..

Benim artık bu dünya gözüyle görebileceğim hiçbir saa-

det ümidim kalmadı. Bari felâketi olsun bana daha fazla gös-

terme Allahım! Ayakta duramaz, haldeyim! Vadem ne gün

dolacak Allahım?.. “

(Necip Fazıl Kısakürek, Ulu  Hâkan)

 

SELEF-İ SÂLİHİN’İN YOLUNDA BİR PADİŞAH:

SULTAN III. OSMAN

 

Sultan III. Osman kardeşi Sultan I. Mahmud’un vefatı

üzerine 57 yaşında tahta geçmiştir. Kısa geçen saltanatın-

da özellikle başkent İstanbul’da meydan gelen Hocapaşa

ve Cibali yangınları, veba salgını ve denizleri bile donduran

şiddetli kış koşulları ile uğraşmak zorunda kalmıştır.

Tahta geçtiği zaman saraydaki müzisyenleri çıkartmış,

İstanbul’daki meyhaneleri kapattırmış, İslam şeriatında

olmayan işleri ve halkın açık kıyafetler ile süslü ve deb-

debeli bir şekilde gezmelerini yasaklamıştır. Bu yasakların

uygulanmasının başlıca sebebi olarak özellikle İstanbul’da

meydana gelen afetlerin halk tarafından meydana getirdiği

isteklerden kaynaklanmaktadır.

Kardeşi Sultan I. Mahmud zamanında yapımları baş-

lanan Nuru Osmaniye Camii, Ahırkapı Feneri ve Midilli

Ada’sındaki Sığrı limanını bitirttirmiş ve açılışlarını gerçek-

leştirmiştir.

Koca Ragıb Paşa’nın sadrazamlığı sırasında çok rahat-

sız bulunmasına rağmen Akdeniz’den dönen donanmanın

limana girişini görmek için Sarayburnu’ndaki Yalı Köşk’üne

gitmiş ve buradan dönüşte de hastalığı ağırlaşarak vefat et-

miştir. Vefat ettiğinde 57 yaşında olan Sultan III. Osman iki

sene on buçuk ay tahta kalmıştır.

Kendisi son derece dindar ve Salih bir kişiydi. Rüşvet,

yalan ve hileden şiddetle nefret ederdi. Bununla beraber

gayet eli açık ve merhametli bir sultandı. Osmanlı saltana-

tında sık sık değişiklikler yapmasına rağmen idari ve siyasi

vasıfları yüksek olan kişileri yönetim kademelerine getirme-

ğe çalışmışlardır. Hiddetli ve çabuk kızan bir mizaca sahip

olmasına rağmen hatasından hemen dönecek kadar fazilet

ve büyüklük gösterirdi. Devrinde icra ettiği tek büyük ceza,

çok güvendiği Bıyıklı Ali Paşa’ya karşı davranışıdır. Bunu da

çok nefret ettiği rüşvet suçundan dolayı yapmıştır.

(Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi c.3  s.118)

 

İSTANBUL’UN FETHİ

 

29 Mayıs Salı sabah namazından sonra, Türk ordusunun Orta

Çağı kapatan, büyük târihî hareketi başladı. Ordu-yu hümâyûn,

kara ve denizde, bütün cebhelerde birden, umûmî harekâta girişti.

Toplar, hep birden şehir üzerine çevrilerek ateşlendi; etrafı

kesîf bir duman ve barut kokusu kapladı. Mehter en etkili cenk

havalarını vururken, tekbîr, tehlîl ve tüfenk sadâlarıyla genel bir

hücum yapıldı. İlk hamlede iki bin merdivenle 50 bin yiğit ileri

atılmış, harbin en şiddetli ânında, Akşemseddîn ile Molla Gürânî

ateş hattına girerek, gazâ yolunda şehâdet derecesine ulaşma-

yı isteyerek askere örnek olmuşlardır. Fâtih, dahi askeri coşturan

sözlerle, elinde kılınç, gâzi ünvanını kuvvetlendirmek için Topkapı

gediğine saldırıyordu. Bu sırada Ulubatlı Hasan nâmındaki mu-

azzez nefer, tekbîrlerle Topkapı suruna sancağı dikti. Böylece

İslâm dilâverlerinin ve Oğuz kavminin, asırlardan beri hayâl ettiği

mukaddes rü’yâ hakîkat olmuştu. Ulubatlı, Peygamber (s.a.v.)’in

müjdesine mazhar olarak, 30 kadar arkadaşıyla şehâdet merte-

besine ulaştı.

Surlara bayrak dikilip, Bizans’ın başaşağı olan bayrağı sökülüp

atılınca, ezanlar okunmaya başlandı. Sultan Mehmed Han surlar-

daki bu manzarayı görünce, atından yere inerek, Muhbir-i Sâdık

(s.a.v.)’in senâsına erişmenin, kendisini ve devletini İslâm’ı en

mukaddes şerefine mazhar kılan medhiyye-i Resûlullâh (s.a.v.)’e

kavuşmanın verdiği heyecanla, şükür secdesine kapanarak;

Cenâb-ı Hakk’a hamdetti. Sonra otağ-ı hümâyûnuna çekilerek,

devlet erkânının tebriklerini kabûl etti.

Türk askerleri artık şehre tamâmen hâkim olmuşlar ve

Ayasofya’ya dayanmışlardı. Fâtih askerlere, direnenlerden başka-

sının öldürülmemesini, ancak esîr edilmelerini emretti. Fetih bü-

tün Müslüman dünyâsına zafernâmelerle tebliğ edilmiş; Muhbir-i

Sâdık (s.a.v.)’in hadîsleriyle övülmüş olan Fâtih Mehmed ve or-

dusu en kudsî bir hürmete lâyık görülmüştür. Mısır’da, Şam’da,

Bağdâd’da büyük dînî merâsimler yapılmış; Halîfe’nin emriyle

câmilerde Türk şehîdlerinin rûhları ta‘ziz edilmiş; İkinci Mehmed

ismi hutbelerde zafer dolayısıyla anılmıştır. Bu andan itibâren bü-

tün İslâm dünyâsı, Seyyidü’l Beşer (s.a.v.)’in müjdesine mazhar

olan Osmanlı Devleti’ni Müslümanlığın büyük temsilcisi olarak

kabûl etmeğe başlamış bulunuyordu.

(Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi, 141-142.s.)

 

FETHİN DÜNYADAKİ YANKILARI

 

İstanbul’un fethinin ve Doğu Roma’nın düşmesinin te-

siri, bütün dünya sathında muazzam olmuştur. Avrupa’da

korkunç bir felaket olarak üzüntü yaratan bu hadîse, İslâm

âleminde sevinçle karşılanmıştır. I. Memlûk Sultanı, Fatih’e

elçi göndererek kendisini tebrik etmiştir. İslâm âleminde ve

bilhassa Türk Memlûk İmparatorluğu’nun büyük şehirlerinde

Fâtih’in bundan sonra birbirini takip eden zaferleri de şenlik-

lere vesile olmuş ve kullanmışsa da, «Feth-i Mübin» dolayı-

sıyla yapılan merasimler ve izhar edilen sevinç, diğerlerini

gölgede bırakmıştır. Kahire’deki Abbasi Halifesi’nin emriyle

camilerde, Türk şehidlerinin ruhlarına minnetle dualar edil-

miştir. Bütün İslâm âlemi bu sevinci göstermiştir.

İslâm âleminin bu derece sevince boğulmasının dinî

sebepleri çok derinlerde idi. İstanbul, müslümanlar için bir

ideal olmuş, fakat Emevîler ve Abbasîler zamanında alına-

mamıştı. Peygamberimiz (s.a.v.), İstanbul Fâtihini ve fethi

başaracak orduyu, saadetle tebşir etmişti. Kur’an’da ge-

çen «Belde-i Tayyibe» tabiri bile, ebced hesabıyla, Feth-i

Mübin’in hicri tarihini gösteriyordu.

Gerçekten İstanbul’un fethi bütün Türk tarihinin en mü-

him hadîsesini teşkil etmekte ve tarihte Türk milletine nasip

olmuş en şerefli hadîse sayılmaktadır. Ortaçağ’ı kapatıp

Yeniçağ’ı açmanın hiçbir şeyle ölcülemeyecek derecede

muazzam olan şerefi, Feth’e ebedî bir mâna kazandırmıştır.

Bu kuşatmada bir çok askeri yeniliklerin bizzat padişah

tarafından icad ve tatbik edildiği bildirilmektedir. Tarihçiler

Padişahın harp tarihinde ilk defa bu kadar büyük bir topçu

birliği kurduğunu yazmaktadırlar. «Şahi» adı verilen topun

hesaplarını bizzat kendisi yapmış ve denemelerinde bulun-

muştur. Bu şekildeki toplarla Avrupa’deki derebeylikler yıkı-

lıp feodaliteye son verilmiş ve yeni çağlar açmıştır.

Nihâyet Osmanlı Ordusu bu büyük topun açtığı delikler-

den İstanbul surlarına girmeye başlamıştır.

(A. Hilmi, İslâm Tarihi, 674.s., Y. Öztuna, Türkiye Tarihi, 3.c., 211-212.s.)

 

 

 

OSMANLI NEDEN SAVAŞMIŞTIR?

 

Osmanlı Allah’ın dinini yaymak için cihad

etmiş,düşmanlarına; İslâm’ı kabul etmelerini, kabul etmeme-

leri halinde cizye vererek İslâm bayrağı altında huzurla yaşa-

malarını teklif etmiştir.

Nitekim Petervaradin’in fethinden evvel, Kur’ân ve Sünne-

tin emrine uyularak sulh içinde itaatleri istenmiş ve isyan ve

zulümde inad edince cihad ilan edilmiştir. Osmanlı tarihleri,

her savaş Öncesi, “Kötülüğü en güzel bir şekilde bertaraf

ediniz” hadîsi ve “Rabb’inin yoluna hikmet ve güzel öğüt-

le davet et” âyetinin emirlerine uyulduğunu açıkça beyan

etmektedir. Bu dediğimiz hususu, Batılı tarihçiler de kabul

etmektedirler. Mesela Alman Tarihçi Lies   aynen şunu söyle-

mektedir: “Rum ve Acem ülkeleri feth edilince, Müslüman or-

dusu ülkelerin insanlarını, İslâm ile kılıç arasında değil, İslâm

ile cizye arasında serbest bırakırdı. Bu husus methe layıktır.”

Düşmanın İslâm toprağını istila etmesi veya tahammül

edilemez bir şekilde hareket etmesi halinde, müdafaa harbi

yapmak gerekir Osmanlı Devleti’nin savaşlarının önemli bir

kısmı, müdafaa harbi niteliğindedir.

Güçsüz ve zayıf kimselere destek olmak gibi insanî se-

bepler de harb sebebidir. Rodos’un fethi orada bulunan 5-6

bin kadar Müslümana zulüm yapılması hatta yerli halka bile

zulmedilmesidir. Gerçekten buradaki Müslümanları, Hıristiyan

idareciler adada esir tutmuşlar; gündüz boyunları bukağıda

ve gece ise ayaklarına zincir takmışlardır. İbn-i Kemal, Mohaç

Seferinin sebeplerinden biri olarak Macar Valilerinin ahaliye

yaptıkları zulmü göstermektedir. Nitekim gayrı Müslim tarihçi-

ler dahî, Bizans’ın zulmünden dolayı çok sayıda Hıristiyan’ın

Osmanlı askerlerinden yardım istediğini açıkça ifade etmek-

tedirler. Münafıkları, dinden dönenleri, İslâm’ın kesin emir-

lerini (zekât gibi) inkâr edenleri, İsyancıları ve andlaşmayı

bozanları cezalandırma gayesi de meşru’ bir harbin gerekçe-

lerindendir. Osmanlı  Devleti’nin Anadolu Beylikleri ve Celâlî

isyanları İle ilgili hareketleri bu manada harbe girmektedir.

(Ahmed Akgündüz, Bilinmeyen Osmanlı, s.27-28)

 

AVRUPA’DA KÖLE OLMAK

 

Coğrafi Keşifler sonucunda, Avrupa’ya, sömürülen ülkeler-

den yüz binlerce insan köle olarak getirilmişti. Birkaç gün önce,

özgürce yaşayan insanlar bir anda eşya gibi alınıp satılmaya

başlanmıştı. Suçları neydi? Savaşa girmek mi, terörist faaliyette

bulunmak mı, korsanlık yapmak mı? Hiçbiri… Büyük devletlerin

sömürgecilik yapmayı planladıkları bir coğrafyada doğmaktı tek

suçları.

Orta Çağın Fransa’sında, kölelerin hakları o kadar kısıtlan-

mıştı ki, köle ile evlenenler köle olma cezasına çarptırılıyordu.

Yani, kölelikten çıkışın bütün yolları kapatılıyordu.

Fransa’da 1685 yılında çıkarılmış olan kanuna (Karalar Ka-

nunu) göre, kaçan köle ya öldürülür ya da kölenin kulağı kesilirdi.

Bu uygulama sadece zenci köleler için geçerliydi.

1767’de çıkarılan bir kanunla da siyahların Fransa’ya girme-

leri yasaklanmıştı. Bu kanuna göre siyahlar adi ve hakir sayılmış,

beyazlarla aynı haklara sahip olmaları uygun görülmemişti. Ka-

derin cilvesine bakın ki Fransa’ya girmeleri bile yasak olan zen-

ciler sayesinde bugün Fransa, spor alanında sayısız başarılar

elde etmiştir.

Kölelerin eşya gibi kullanıldığı İngiltere’de de Kraliçe Eliza-

beth (1558-1603) bizzat köle ticareti ile ilgilenmiş ve bu işi teşvik

etmişti. Bir seferinde 47.146 köleyi Afrika’dan gemi ile getirtmişti.

Pek çok bilimsel deney, yine köleler üzerinde denenmişti. Bir-

çok köle bu deneyler sonucunda ya sakat kalmış ya da ölmüştü.

İslam’da ise kölelik teşvik edilmemiş, o dönemin şartları do-

layısıyla birden değil ama yavaş yavaş kaldırılmıştır ve köle de

olsa herkese insan muamelesi yapmıştır.

Ma’rur İbnu Süveyd (r.aleyh) anlatıyor: “Ebû Zerr (r.a.)’i gör-

düm, üzerinde bir takım (hulle) vardı, kölesi de aynı şekilde bir

takım giyiyordu. Bunun sebebini sordum. Bana şu cevabı verdi:

“Resûlullah (s.a.v.)’den şöyle söylediğini işitmiştim:

“Onlar sizin kardeşleriniz ve yakın adamlarınızdır. Allah

Teâlâ Hazretleri onları ellerinizin altına (emaneten) koy-

muştur. Kimin kardeşi eli altında ise, yediğinden  yedirsin,

giydiğinden giydirsin, yapamayacağı iş buyurmayınız, eğer

buyurursanız onlara yardım edin.” (Buhârî)

(Prof. Dr. Ahmet Akgündüz; Osmanlı’da Harem)

 

CÖMERT SULTAN III. MUSTAFA

 

Sultan III. Osman’ın vefatı üzerine 1757 senesinde tah-

ta çıkmıştır. Saltanatının ilk on senesinde hemen hemen

hiçbir dış sıkıntı ve savaş olmamıştır. Ancak 1766 yılında

İstanbul’da büyük bir deprem meydana gelmiş ve başta

Fatih Camii olmak üzere birçok yapıda ciddi hasarlar mey-

dana gelmiş ve birçoğu da yıkılmıştır. Bu müthiş deprem

afetinin tahribatının giderilmesi için çalışmaları başlatan

Sultan III. Mustafa, hızlı bir imar faaliyetine girişmiştir. Fa-

tih ve Eyüp Sultan Camii Şerifleri yeni baştan imar edilmiş,

Tophane ve Kapalıçarşı süratle yenilenmiştir.

Bu sırada Lehistan’ın Rusya, Prusya ve Avusturya ara-

sında paylaşımı meselesi ortaya çıkmıştı. Babıâli kuzey

bölgesinde dengelerin bozulduğunu gördüğünden Prusya

ve Avusturya’ya gelecekte kendilerini bekleyen tehlikeleri

anlatamamıştır. Bu iki devletin doğuya doğru genişleyerek

Slav topluluklarının içine girmesi Rusya ile ilişkilerine zarar

vermiştir.

Bunun sonucunda Rusya’da olaya müdahil olarak Os-

manlı kuvvetlerine karşı taarruza başlamış ve Osmanlı

donanmasını Çeşme’de büyük bir bozguna uğratmıştır.

Bu durum karşısında hayli hiddetlenen Sultan III. Mustafa,

hasta olmasına rağmen ve doktorların tavsiyelerine aldır-

madan Edirne’ye hareket etmiş ve ordunun başına bizzat

geçmek istemiştir. Fakat yönetimde olan kişiler toplanarak

padişahı ikna etmişler ve onu yoldan geri çevirmişleridir.

Bunun ertesinde gelen Varna zaferinden biraz hoşnut olan

padişahın hastalığı daha da ileri gitmiş ve 58 yaşında vefat

etmiştir.

Sultan III. Mustafa, dindar, faal, hamiyetli ve her türlü

zorluğa dayanıklı bir kişiydi. İlme ve ulemaya oldukça düş-

kün olan padişah devamlı surette bu kişilere yardımlarda

bulunur ve gittiği yerlerde kendilerine izzet ve ikramlarda

bulunurdu.

(Ziya Nur Aksun, İslam Tarihi c.2 s.120)

 

EHL-İ SÜNNET’İ HAKİM KILMAK İÇİN

YAPILAN ÇALDIRAN SAVAŞI

 

Çaldıran Savaşı; Osmanlı pâdişâhı Yavuz Sultan Selîm

Han ile İran şahı İsmâil arasında, 23 Ağustos 1514’de,

Çaldıran ovasında yapılan târihin en büyük meydan

muhârebelerinden biridir.

Yavuz Sultan Selîm o geceyi, sabaha kadar ibâdet ve Al-

lahü Teâlâya yalvarmakla geçirdi. 23 Ağustos sabahı Osman-

lı ordusu harb nizâmı aldı. Ordunun sağ kolunu Anadolu bey-

lerbeyi Sinân Paşa ile Zeynel Paşa’nın emrindeki Anadolu ve

Karaman kuvvetleri, sol kolunu ise Rumeli beylerbeyi Hasan

Paşa kumandasındaki Rumeli askerleri teşkil ediyordu.

Yorgun Osmanlı piyadelerini, ordusunun büyük bir kısmını

meydana getiren süvariler ile imha etmek düşüncesinde olan

Şâh, 23 Ağustos sabahı hücum emri verdi. Askerleri “Şâh,

Şâh!” sesleri ile saldırdılar. Yavuz Sultan Selîm Han ordusu-

nu son bir kez gözden geçirdikten sonra; “Yâ Allah! Bismillah!

Allahü Ekber!” diyerek hücum emrini verdi. Osmanlı ordusu;

tekbîrlerle çığ gibi Şâh’ın ordusuna yüklendi. Osmanlı ordu-

sunun ustaca manevraları sayesinde İran ordusu kısa za-

manda dağılmaya başladı. Askerinin dağıldığını gören Şâh,

durumun kendisi için çok tehlikeli olduğunu anlayınca, yaralı

bir vaziyette taht ve hanımını harb meydanında bırakarak

kaçmak zorunda kaldı. Savaş, Osmanlıların galibiyeti ile bit-

  1. Târihin en büyük meydan muhârebelerinden birini, Allahü

Teâlânın izni ile kazandığını gören Yavuz Sultan Selîm Han,

şükür secdesine kapandı. Sevinç göz yaşları dökerek, Allahü

Teâlâya hamd etti.

Yavuz Sultan Selim Han bu zaferi ile; Anadolu’da müslü-

manlar arasında yayılarak Eshâb-ı kiram düşmanlığını körük-

leyen, Türk dünyâsının inanç birliğini bozmaya çalışan sapık

inanç sahiplerini temizledi. Bu bozuk inancın yayılmasını ön-

ledi. Böylece Ehl-i sünnet itikadını kuvvetlendirerek, İslâm’a

büyük hizmette bulundu.

(Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi (Danişmend); cild-2, s. 6 Tâc-üt-

Tevârih; cild-2, s. 268 vs. kaynaklar)

 

YAVUZ SULTAN SELÎM HAN’IN MEKTUBU

 

“Bilesin ve anlıyasın ki, ilâhî hükümlerden yüz çevirenle-

rin, Allahü Teâlânın dînini yıkmaya çalışanların bu hareket-

lerine, bütün müslümanların ve adâletsever hükümdarların

kudretleri nisbetinde mâni olmaları farzdır. Sen ki, müslü-

manların memleketlerine saldırdın; şefkat ve utanmağı bir ta-

rafa bırakarak, zulm kapılarını açtın. Günahsız müslümanları

incittin. Fitne ve fesadı kendine gaye edindin. Nefsinin kötü

arzularına ve fıtratındaki bozukluklara uyarak, dîn-i İslâm’ın

emirlerini değiştirmeye kalktın. Haramlara helâl diyerek nice

müslümanları ifsâd ettin. Mescidleri, türbeleri ve mezarları

yıktın. Âlimleri ve Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem

Efendimiz’in neslinden gelen mübarek seyyidleri öldürdün.

Kur’ân-ı Kerîm’i helâ çukurlarına attın. Hazret-i Ebû Bekr’e

ve hazret-i Ömer’e söverek hakaret ettin. Bu saydıklarım se-

nin kötü hâllerinden sâdece bir kaçıdır.

Dillerde dolaşan bunlar ve bunlara benzer hareketle-

rinden dolayı, âlimlerim, kesin delillere dayanarak; senin

kâfirliğine, dinden çıkıp, mürted olduğuna fetva verdiler. Bu

durum karşısında AllahüTeâlâ’nın emirlerini yerine getirmek,

zulm görenlere yardım etmek için merasimlerde kullandı-

ğım pâdişâhlık elbiselerimi çıkardım. Zırhımı giyip, kılıcımı

kuşandım. Atıma binerek Safer ayının başında Anadolu ya-

kasına geçtim.

Maksadım; Allahü Teâlâ’nın inâyetiyle senin şahlığını yok

etmek ve bu suretle, âcizler üzerinden zulmünü ve fesadı-

nı kaldırmaktır. Ancak, kılıçtan önce sana, Sünnet-i seniyye

icâbı sünnî îtikadı teklif ederim. Eğer yaptıklarına pişman

olup cân-ı gönülden istiğfar eder ve aldığın kaleleri geri ve-

rirsen, tarafımızdan, dostluktan başka bir şey görmezsin.

Fakat kötü hâllerine devam ettiğin takdirde; zulümlerinle

simsiyah yaptığın yerleri nura kavuşturmak ve elinden almak

üzere, Allahü Teâlâ’nın izniyle yakında geleceğim. Takdir ne

ise öyle olacaktır.”

(Tâc-üt-Tevârih, cild-2 s. 397, vs.)

 

OSMANLI HAREMİ

 

Osmanlı Devletinde harem’den söz edilince akla hemen

Topkapı Sarayı gelmektedir. Topkapı Sarayı’nın tamamen

Padişahların evi ve eğlence yeri olduğu çok kişi tarafından

ifade edilmekte ve hatta aksine fikirler kabul dahi görme-

mektedir. Turist rehberleri, Topkapı Sarayının görevlileri ve

hatta art niyetli bir kısım ilim ve fikir adamları dahi, Topkapı

Sarayı’nı, Osmanlı Padişahlarının eğlence sarayı olarak ni-

telendirmekte.

Bu saraylar, bugün Cumhurbaşkanlığı Köşkü, ve bakan-

lıklar gibi devlet daireleridir. Bu saraylarda, Padişahın yani

bugünkü anlamıyla Cumhurbaşkanının lojmanı veya konutu

demek olan mekânlar, sadece Harem denilen yerlerdir. Bu

Harem denilen yerler incelendiğinde, bugünkü devlet adam-

larımızın evlerinden daha çok ihtişamlı olduğu söylenemez.

Aynı manadan hareketle, kadınların ikamet ettikleri ve ya-

bancı erkeklerin girmesi yasak olan evlere de İslâm âleminde

harem adı verildiği gibi, yabancı erkeklere haram olan kadın-

lara da harem adı verilmektedir. Osmanlı zamanında evler ve

devlet adamlarının konutları demek olan saraylar, haremlik

ve selamlık diye ikiye ayrılmıştı; girilmesi yasak olan harem

kısmı kadınların ikâmetine tahsis edilmişti.

İşin doğrusunu ve Batılı yazarların nasıl meseleyi çarpıt-

tıklarını ise, 1960’lı yıllarda Harem’in restorasyonunda görev

alan Mualla Anhegger şöyle anlatıyor: “Yabancıların “Harem

Hayatı“ yazdıkları eserler ve çizdikleri resimler tamamen ha-

yal mahsûlüdür. Çünkü kimsenin elinde bununla ilgili kaynak

yani malzeme yoktur. Müslüman kadınlar, erkeklerden kaç-

maları, dışarıda örtülü gezmeleri, kadınlı erkekli toplantılara

iştirak etmemeleriyle kimseye bu malzemeyi vermemişlerdir.

Avrupa hükümdarlarının kadın ve kızlarının hayatlarına, gö-

rünüş ve giyinişlerine dair bir çok resim, heykel ve yazılar

mevcud olduğu halde -bir kaç Yabancı Sefir eşinin saray-

lılarla görüşmesi ve onları abartarak resmetmesi bir tarafa

bırakılırsa-, bizimkiler için böyle kaynaklar mevcut değildir”.

(Ahmed Akgündüz, Bilinmeyen Osmanlı, s. 320-321)

 

 

MİLLET OLARAK NE ZAMAN YÜKSELMİŞİZ?

 

Türklerin büyük devletler ve köklü medeniyetler kurmasına

en önemli sebep, manevî değerlerine ve İslam’a olan bağlılık-

larıdır.

Bir adamın kıymeti himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti

milleti ise, o kimse tek başına bir millettir, himmeti milleti olabil-

mesi için, o ferdi milletine bağlayan kuvvetli bağlar ve milletin

hayatını şahsi hayatına tercih ettiren önemli sebepler bulunma-

lıdır.. O halde manevî değerlerle ordusunu techîz etmeyen bir

millet, gelecekte her an tehlikelere maruz kalır. Devleti’nin bir

zamanlar, bütün Avrupa’nın büyük devletlerine karşı hayatını

devam ettiren, şu fikirdir: “Ben ölürsem şehîdim, öldürsem ga-

ziyim” Kosova meydan muharebesine çıkan Murad Hüdaven-

digar: “Yarab beni din yolunda şehid, ahirette said et” demiş

ve şehîd olmuştur. Bu ruh ile şahlanan şanlı ecdadımız, şevk

ile ve aşk ile ölümün yüzüne gülerek bakmış; daima Avrupa’yı

titretmiştir.

Tarih bize gösteriyor ki, biz Müslüman Türkler, ne derece

mânevi değerlere bağlanmış isek ilerlemişiz. Ne vakit manevî

değerlerimizden uzak kalmışsak gerilemişisizdir.

Vatana ihanet suçuyla 1821 yılında Patrikhanenin orta kapı-

sı önünde asılan İstanbul’daki Fener Patriki Gregorios tarafın-

dan Rus Çarı Aleksandr’a yazılan mektupta aynen şu ifadeler

yer almaktadır:

“Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak mümkün değildir.

Çünkü Türkler, sabırlı, mukavemetli, mağrur ve izzet-i nefisli

insanlardır. Bu hasletleri, dinlerine bağlılıklarından ve kadere

rıza gös-termelerinden, anânelerinin kuvvetinden ve âmirlerine

itaat duygusundan ileri gelmektedir. Bu sebeple, Türklerde

evvela itaat duygusunu kırmak ve manevî bağları koparmak,

dinî metânetlerini zayıflatmak gerekir. Maneviyatları sarsıldığı

gün, Türkleri zaferlere götüren asıl kudretlerinden sıyıracak ve

onları maddi kuvvetlerle yenmek mümkün olacaktır. Osmanlı

Devleti’ni ortadan kaldırmak için harp meydanlarındaki zaferler

kâfi değildir. Yapılacak olan, Türkler’e bir şey hissettirmeden bu

tahribi tamamlamaktır.”

(Prof. Ahmet Akgündüz, Bilinmeyen Osmanlı s. 71)

 

MİLLETİNİN DERDİYLE ÖLEN SULTAN

ABDÜLHAMİD

 

Sultan I. Abdülhamid, büyük kardeşi Sultan III. Mustafa’nın

vefatı üzerine 49 yaşında Osmanlı tahtına geçmiştir. Tahta

geçtiği sırada yaptığı konuşmada orduya hitap ederek birlik ve

beraberliğe riayet edilmesini ve düşmandan intikam alınmasını

söylemiştir.

Özellikle 1774 senesinde Rusya ile girişilen savaş Osmanlı

için iyi bir netice getirmemiştir. Şumnu karargâhı da kuşatmaya

uğrayınca barışa razı olunmuş ve Rusya ile Küçük Kaynarca

Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma ile Kırım, Kuban ve Bu-

cak Tatarların hâkimiyetine bırakılmış ancak dini olarak hilafet

makamına bağlı olarak kalması kararlaştırılmıştır.

Küçük Kaynarca Antlaşmasında savaşın sebebi olan

Lehistan’dan hiç bahsedilmemiştir. Hâlbuki Osmanlı Devleti’nin

kuzey topraklarını korumak için başlattığı bu savaş; iki Alman

devletinin saçma rekabetleri, Fransa’nın şaşkınlığı, İngiltere’nin

menfaatçi tavırları nedeniyle Avrupa dengesini derinden de-

ğiştiren bir seri olayın meydana gelmesine sebep olmuş ve

Osmanlı Devleti sadece toprak kaybetmemiş aynı zaman-

da Karadeniz’in Kuzey kısmında bulunan Müslüman halk ile

bağlantısı koparılmıştır. Bunun yanında kendine güveni artan

Rusya, karşısında gerek siyasi gerekse de askeri olarak kendi-

sini engelleyecek hiçbir gücün varlığını görmemesinden dolayı

daha da hırçınlaşmış ve Osmanlı Devleti’ne karşı saldırılarını

arttırmıştır. Bu sebeple 1778 yılında Osmanlı Devleti’nin Özü

kalesini kuşatmış ve kalede bulunan 25 bin Türk’ü aileleri ile

birlikte kılıçtan geçirmiştir. Bu olayı haber alan Sultan Abdülha-

mid ise hadisenin vahametine dayanamayarak vefat etmiştir.

Merhum Pâdişâh, Bahçekapı’daki türbesinde medfûndur.

Kendisi, devlet işlerini, teferruatına kadar takip eder, muamele-

lerin yolunda gitmesine gayret ederdi. Sadrazamlığa ve vezir-

liğe getireceği adamları bilhassa tahkik eder; işi ehline vermek

isterdi. Sadrazamlarını, işlerinde serbest bırakır; yalnız bazı

tavsiyelerde bulunurdu.

(Ziya Nur Aksun, İslam Tarihi c.3 s.123)

 

 

 

KİŞİSEL GELİŞİM REÇETELERİ VE GERİ KALIŞ HİKAYEMİZ

 

Kitapçılarda rastladığımız kişisel gelişim kitaplarını karıştır-

dığımızda bâzen çiğ çeviriler arasında savrulduğunuzu, bâzen

kendi anlam kiplerinize yabancı değerler dizisi üzerine kurulu bir

kişisel gelişim furyasının ürünü olan sığ kitaplarla karşılaşırsınız.

Başka bir değişle, pop-psikolojinin işgüzarlığıyla pıtırak gibi çoğa-

lan bu kitaplarla, kas geliştirir gibi kişilik geliştirmeye çalışıyoruz.

Dahası Modernizm; bizlere, saldırgan-girişimcili-

ği, agresif ve ben-merkezci bireyciliği, fırsatçılığı, fayda-

cılığı, daha fazla tüketimi, insan-dışılaşmayı, yabancı-

laşmayı, geleneksel ve kültürel kodlardan uzaklaşarak

başkalaşmayı, sanal ötekiler kurgulayarak kendimiz olamamayı,

emek vermemeyi, yok etmeyi, sunî ve kurgulanmış yaşantılarla bir

ömür tüketmeyi, televizyon karşısında paralize olmayı vâazediyor.

Neden, kendi içimizde kalıplandırmadığımız kişisel gelişim ölçüt-

leriyle benliğimizi aramaya meftûn oluyoruz?

Kişiliğimizi geliştirmek ve bir kimlik sâhibi olmak adına;

kendi anlam kiplerimize, psiko-sosyal kodlarımıza ve tarihsel

bağlarımıza yabancılaşıyoruz. Bütün bu pahalı ve cafcaflı se-

minerlerde, bir kimlik veyâ bir kişilik satın aldığını düşünenler,

aslında kendilerine daha da yabancılaştıklarının farkında değiller.

Bu da yetmezmiş gibi, modernizm, her şeyin içini öylesine boşalt-

mış ki, sûfîlere mahsus “Ölmeden önce ölünüz” nüktesi, tamamen

ters yüz edilmiş bir şekilde çoğumuzun hikâyesini özetliyor. Bu

kaotik zamanlarda hemen hemen hepimiz, aydınlanarak mutlak

hakîkate ve sevgiliye kavuşarak ölmeden önce ölmüş değiliz; ter-

sine, muğlak gerçekliklere ve karanlığa gömülerek sevgiliden ayrı

düşmeye mahkûm olarak psikolojikman ölmeden önce ölmüşüz.

Nefsen değilse bile rûhen, zâhiren değilse bile bâtınen ölmüşüz…

Halbuki birey olarak ait olduğumuz sosyal dokumuz, ide-

allerimiz, ahlakî secîyelerimiz, manevî önderlerimiz var.

Bu medeniyetin potasından polen polen toplanmış ve kendi özü-

müzden kotarılmış ve dinî temellere dayanan, gıdalarımız ve

membâlarımız dururken, neden Kişisel Gelişim Teknolojilerine ve

de Amerikan kültür emperyalizmine çanak tutan Pop-Psikoloji re-

çetelerine giriftâr olmaya kalkışıyoruz?

(http://www.kemalsayar.com/sayfalar.asp?s=140)

 

SULTAN III. SELİM (1789 – 1807)

 

Sultan Selim, amcası Sultan I. Abdülhamid’in vefatı üze-

rine Osmanlı Devleti’nin 28. padişahı olmuştur. Sultan Se-

lim, tahta geçtiği zaman 25 yaşında bulunuyordu.

Saltanata çıktığı zaman, iki devlete karşı yapılan çar-

pışmalar, bütün şiddetiyle devam ediyordu. Belgrad, Avus-

turyalıların; Bender ise Ruslar’ın eline geçti, İsveç ile itti-

fak, Devlet’e bir fayda vermedi. Prusya ile yapılan ittifak,

Avusturya’nın, muharebeden çekilmesine sebep oldu ve

onlarla Ziştov Antlaşması yapıldı (1791). Yalnız kalan Rus-

lar ile de Yaş Antlaşması imzalandı (1792).

Askerî mağlûbiyetlere uğramamız, bir kısım devlet

adamları arasında, kendi nizamımıza ve millî sistemimize

karşı şüphe uyandırdı. Güya Devlet’i kuvvetlendirmek için

Nizâm-ı Cedîd (Yeni Düzen) ismi ile anılan bir kısım düzen-

leme hareketine girişildi. Bunu tatbik eden adamlar; fikren

gayet noksan, ciddî bir devlet ve namus görüşü olmayan,

idealist olmaktan uzak kimselerdi. Bu insanları çoğu şahsî

menfaatlerini ve zevklerini düşünüyorlardı. Bunların yaptık-

ları işler cemiyette, maddî ve manevî bir huzursuzluk doğur-

  1. Bunun sonucu olarak ise, Nizâm-ı Cedîd ordusuna yapı-

lan harcamalar sebebiyle Kabakçı Mustafa hareketi oldu ve

Selim Han tahtan indirildi.

Bir yıl sonra ise Alemdar hareketi yüzünden bu tahtan

indirilmiş Padişah, emirle boğduruldu ve Lâleli Camii’nde

babasının yanına defnedildi.

Sultan Selîm, 18 sene süren, büyük dâhilî ve haricî ka-

rışıklıklar ve muharebelerle geçen saltanat devrinde, Os-

manlı Devleti’ni kuvvetlendirmek, ona eski şân ve şevketini

kazandırmak için çalışmıştır. Ordunun içerisinde bulunan

arabacı, kumbaracı ve lâğımcı ocaklarını geliştirmiştir.

Mühendishâne-i Bahrî-i Humâyûn’u geliştirmiş ve bunun

kara kısmını açmıştır. Tersaneyi, her çeşit savaş gemilerini

yapabilecek hale getirmiştir.

(Ziya Nur Aksun, İslam Tarihi, c.3 s127)

 

VELİLERİN DİLİNDEN OSMANLI

 

Kâdı konuldu. Sübaşı konuldu. Pazar kuruldu ve hutbe okun-

  1. Bu halk kanun ister oldular. Germiyân’dan birisi geldi:

“-Bu pazarın vergisini bana satın.” dedi. Halk:

“-Osmân Hân’a git.” diye cevâb verdi. O adam Osmân

Gâzî’ye gitti. Sözünü söyledi ve Osmân Gâzî, sordu:

“Vergi nedir?” Adam dedi ki:

“-Pazara ne gelse, ben ondan para alırım.” Osmân Gâzî:

“-Senin, bu pazara gelenlerde alacağın mı var ki para ister-

sin?” dedi. O adam:

“-Hânım, bu töredir. Bütün memleketlerde vardır ki pâdişâh

olanlar alır.” dedi. Osmân Gâzî, sordu:

“-Bunu Allâh mı buyurdu, yoksa beğler kendileri mi yaptı?” O

adam yine:

“-Töredir Hânım, ezelden kalmıştır.” diye cevâb verdi. Osmân

Gâzî, çok öfkelendi:

“-Bir kişinin kazandığı başkasının olur mu? Kendi malı

olur. Ben, onun malına ne koydum ki bana akçe ver diyeyim?

Bire kişi! Var git! Artık bana bu sözü söyleme ki sana ziyânım

dokunur.” dedi.

Bunun üzerine halk dedi ki:

“-Hânım, bu pazarı bekleyenlere âdettir ki bir nesnecik

vereler.” Osmân Gâzî:

“-Mâdem ki böyle diyorsunuz, öyleyse bir yük getirip satan

herkes iki akçe versin. Satmayan bir şey vermesin. Kim bu kanu-

numu bozarsa; Allâh onun dînini de, dünyasını da bozsun. Kime

bir tımar verirsem elinden sebebsiz yere almasınlar. O ölünce

oğluna versinler. Oğlu çok küçük dahî olsa versinler. O, cihâda

yarayacak hâle gelinceye kadar sefer vaktinde hizmetkârları

sefere gitsin. Her kim bu kanunu tutarsa Allâh ondan râzı olsun.

Eğer neslime bu kanundan başka bir kanun koyduracak olurlar-

sa edenden ve ettirenden Allâh râzı olmasın.” dedi.

Gâziler gördüler ki ne tarafa yürüseler gâlib geldiler, Osmân

Gâzî’ye şöyle dediler.

“-Hânımız, elhamdülillâh kâfir mağlûb, Müslümânlar ise

gâlibdir. Çünkü senin gibi gayretli Hânımız vardır. Şimdiden

sonra durmak câiz değildir.”

(Ni’me’l-ceyş Âşıkpaşazâde Târihi, S. 23-28)

 

ABD, ANCAK OSMANLILARIN TUNUS

BEYLERBEYİ İLE MUHÂTAP İDİ

 

1803 yılında “Granol Türk” adlı bir Amerikan gemisi,

Tunus’a geldi. Fakat Trablus Beylerbeyliği’ne bağlı Türk kor-

sanlarının bazı Amerikan gemilerini vurması üzerine Birleşik

Amerika Devleti, Akdeniz’e bir harb filosu göndererek sancak

göstermek ve kuvvet gösterisi yapmak istedi. Filoya bağlı 35

toplu Filedelfiya ile Vixen adlı harb gemileri, Trâblus’da üzer –

lerine gelen bir Türk gemisine karşı manevra yapmak ister-

ken karaya oturdu, bütün gayretlere rağmen yüzdürülemedi.

ABD’nin en büyük gemisi olan Filedelfiya gemisinin 300

mürettebatı, Türkler tarafından esir edildi. Libya Beyler-

beyi Yunus Paşa, gemiyi ve mürettebatını salıvermek için

ABD’den 3 milyon altın dolar tazminat ve bundan böyle Türk

korsanlarının Amerikan sancağına emân vermesi için de yıl-

da 20.000 dolar vergi ödemesini istedi. ABD’de umumi efkâr

bu paranın ödenmesini istiyordu. Tunus Beylerbeyliği’de

ABD’den, sancağına emân vermek için yılda 10.000 dolar

vergi istiyordu.

Tunus’a gelen deniz albayı Rodpers, böyle bir şeye

selâhiyeti olmadığını söyledi. Tunus Beylerbeyi Hammûde

Paşa, Menemenli Süleyman Ağa adlı, dilbilir bir adamını

ABD’ye müzakereye yolladı.

Washington’a gelen Süleyman Ağa devlet tarafından mi-

safir edildi ve Başkan Thomas Jefforson tarafından kabul

edildi. Bir yıl süren müzâkereler neticesinde Süleyman Ağa

tekrar Tunus’a döndü. 1812’de ABD’nin Cezayir Konsolosu

Lear, Cezayir Beylerbeyi’ne yıllık vergi olarak hükümetin

26.000 altın dolarını ödedi.

Yine  ABD ile Cezayir Beylerbeyi arasında Cezayir’de  ya-

pılan diğer bir  antlaşmanın da  metni Türkçe olup Osmanlı

diplomasisine ait belge türü olan “âhidnâme” terminolojisiyle

yazılmıştır.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Târihi)

 

 

 

 

TARİHİMİZE ŞAN VERENLERDEN

SULTAN TUĞRUL BEY VE ÇAĞRI BEY

 

Devrinde dünyanın en kuvvetli ve en büyük devleti olan Sel-

çuklu Devleti ve büyük devlet adamı Tuğrul Bey… Biri diğerini ha-

tırlatan iki muhteşem isim…

Müslümanların kurduğu büyük devletlerden olan Selçuklu

Devletinin kuruluşu ve yükselişi Tuğrul Bey’in hayatında düğüm-

lenir. Çünkü Selçuklu Devletinin kurucusu, ağabeyi Çağrı Bey’le

birlikte Tuğrul Bey’dir…

Mahir bir devlet idarecisi, şecaatli ve dirayetli bir kumandan,

İhlâsın ve tevazuun zirvesinde bir Mü’min, Ceyhun’dan Fırat’a

kadar uzanan bir devletin kurucusu Tuğrul Bey’in hayatı ibretler-

le doludur. Sarsılmaz azmin, ulvî idealin, dağ gibi îmanın somut

misalidir Sultan Tuğrul Bey…

Selçuk Bey’in oğullarından Mikail Bey, Çağrı ve Tuğrul

Beyler’in babalarıdır. Mikail Bey, 998’te Çağrı ve Tuğrul Bey’ler

henüz çok küçük yaştayken şehit düşmüştür. Babalarının şeha-

detinden sonra Çağrı ve Tuğrul Bey’ler, dedeleri Selçuk Bey’in

nezaretinde Cend şehrinde itina ile yetişirler…

Dedelerinin vefatından sonra iki bahadır kardeşin mücadele

dolu dönemi başlar… Çağrı Bey, kendisinden küçük olmasına

rağmen, devlet idareciliğindeki mahareti sebebiyle kardeşi Tuğrul

Bey’in Sultan olmasını istemiş ve kardeşini candan desteklemiş-

tir. Bu hareketiyle idarede birliğin ve halkın huzurunun ilk planda

olduğunu göstermiş ve bir kumandan olarak devlete hizmeti şiar

edinmiştir. Böylelikle askeri sahadaki dehasıyla Çağrı Bey, siyasî

sahadaki dehasıyla Tuğrul Bey Selçuklu Devleti’ni zaferden zafe-

re götürmüşlerdir.

Selçuklu Devleti’nin tanzim şeklinin ele alındığı Merv’de topla-

nan büyük kurultayda Tuğrul Bey, birlik halinde hareket etmenin

lüzumunu şöyle bir misalle açıklamıştır. Tuğrul Bey kurultayda

eline aldığı bir oku ağabeyi Çağrı Bey’e vererek kırmasını ister.

Çağrı Bey bu tek oku rahatça kırar. Aynı hareketler tekrarlanır ve

ok sayısı üçe çıkınca Çağrı Bey kırmakta zorlanır. Ve dört oku

kıramaz. Bunun üzerine Tuğrul Bey, birlik olmadıkları takdirde ko-

layca yenilebileceklerini, birleşik oklar gibi dayanışma içerisinde

oldukları her zaman muvaffak olacaklarını anlatır.

(Burhan Bozgeyik,Tarihimize Şan Verenler ,s.4-7)

 

AYASOFYA’DA İLK CUMA NAMAZI

 

Ayasofya’daki ilk Cuma Namazı’nı Ahmed Muhtar Paşa

Feth-i Celile-i Konstantiniyye adlı kitabında şöyle anlatır:

“Fethin diğer mühim hâdisesi, Ayasofya’da ilk Cuma

Namazı’dır. Mimarlar ve işçiler geceyi gündüze katıp

çalışarak salı günü feth olunan şehrin en büyük kilisesinde

cumaya kadar lüzumlu değişikliği yaptıktan sonra, pâdişah,

emîrleri, mücâhidleri, gazîleri büyük bir alay ve erkânla ge-

lip içeri adımını atar atmaz, mâbedin içinde ilâhî bir gulgule

yükseldi, hâfızlar okumaya, müezzinler salâlara, ezanlara

başlamışlardı. Cemâat bir ağızdan tekbir alıyor ve kubbe

aksisadâlarla uğulduyordu. Nice dem bu ilâhî sesler sürüp

gittikten sonra, müezzinler. “İnn-Allâhe ve melâiketehû”

Âyeti’ni yanık seslerle okumaya başlayınca, Akşemseddin

Hazretleri, Sultan Mehmed Hân-ı Sânî Hazretleri’nin

koltuğuna girip hürmetle kendisini minbere çıkardı.

Etrâfa hidâyet nûru saçan Seyf-i Muhammedî, elinde

parıl parıl parlıyordu. Hazret-i Fatih minberde yüksek ve

heybetli bir sesle “Elhamdülillâh, elhamdülillâh” diye

hutbe okumaya başlayıp, nîmet ve ihsânların hakikî sahibi

Cenâb-ı Hakk’a yönelerek şükür ve hamd eylediği zaman-

da idi ki, câmide mevcut bütün gazîler, İslâm mücâhidleri

bir acâib ferahlık, neş’e ve zevk ile kendinden geçme de-

recelerine gelip feryâd ve şâdümânî ile gözlerinden sel gibi

yaşlar dökmeye başladılar. Hazret-i Fâtih, bir hatib uslûb ve

edâsı üzere hutbeyi okuyup bitirdi.

 

SULTAN FATİH’İN AYASOFYA VAKFİYESİ

 

“…İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla

kim bu Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi

değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse onu iptal veya

tedile koşarsa, camilikten çıkarırlar veya yalandan ken-

di hesaplarına geçirirlerse… Alllâh (c.c.)’nun, Peygam-

ber (s.a.v.)’in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi

bütün Müslümanların ebediyen LANETİ ONUN VE ON-

LARIN ÜZERİNE OLSUN, azapları hafiflemesin onların,

haşr gününde yüzlerine bakılmasın.”

(Ahmed Muhtar Paşa, Feth-i Celile-i Konstantiniyye)

 

SULTAN II. MAHMUD HAN

 

Sultan II. Mahmud, I. Abdülhamid’in Nakş-ı Dil Valide

Sultan’dan doğmuş oğludur. 23 yaşını 9 gün geçe Osmanlı

Padişah’ı olmuştur.  Osmanlı Padişahlarının 32.’sidir. Genç

hükümdar, III. Selim’in bütün fikirlerine varis olduğu gibi,

kendisinden 23 yıl yaşlı olan amca oğlunun bütün hatala-

rından da ders almıştı.

Çocuğu olmayan III. Selim tarafından öz oğlu gibi bü-

yütülmüştü. III. Selim Sultan II. Mahmud’un  büyük ağabeyi

olan IV. Mustafa’ın saltanatı sırasında, Veliahd Şehzade

ile temasa geçerek, tahta geçeceği zaman yapması icab

eden şeyleri kendisine iyice telkin etmişti. II. Mahmud iyi

şair, bestekar, ve hattattı. Mahlası “Adli” idi. Devrinin bütün

bilgileriyle mücehhezdi. Son zamanlarında biraz Fransızca

ögrendiği de rivayet edilmektedir.

Doğuş eseri olan dehası bir yana, sabır, takip fikri,

azim, bir işi sona erdirme, icabında adımını geri atmasını

bildiği gibi yerinde son derece atak ve sert olma gibi, III.

Selim’de olmayan vasıfları kendinde toplamıştı. III. Selim

gibi büyük bir sanat koruyucusu ve imarcısı olan II. Mah-

mud, İstanbul’daki bütün büyük camilerin tamirini yaptırdı.

Unkapanı köprüsü onun zamanında yapıldı.

Mekke-i Mükerreme’de bir medrese yaptırdı ve Mescid-i

Aksa’yı tamir ettirdi. İmparatorluğunu en felaketli bir anında

dağılması adeta mutlak olan bir zamanda tahta geçmişti

Devamlı iç ve dış gaile ve felaketler içinde geçen hayatı

boyunca, bir an bile ümitsizliğe kapılmamış ve enerjik tu-

tumunu kaybetmemiş, karar ve hüküm yeteneğini kaybet-

memişti.

  1. Mahmud, 31 yıl, 4 gün tahta kalmıştır. Bu müddet,
  2. Mehmed ile II. Abdülhamid arasındaki en uzun saltanat-

tır. Esaslarını hazırladığı ve ilan edemediği Tanzimat’ı ölü-

münden 4 ay sonra oğlu Sultan Abdülmecid’in himayesiyle

Mustafa Reşid Paşa yürürlüğe koyacaktır.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi)

 

 

 

 

 

 

 

KÖSEM SULTAN’IN HAYIRLARI

 

  1. Ahmed Han’ın eşi olan Mahpeyker Kösem Valide Sultan,

hüsn-i cemali, aklı ve zekâsı, hayrat ve hasenatıyla meşhur

ve saliha bir valide sultandı. Edindiği servetlerin tamamını

İstanbul’da ve taşrada hayır eserleri yaparak harcadı.

Zaman zaman güvendiği adamlarına şehirdeki yoksul ve

garipleri tespit ettirirdi. Ardından kendisi tebdil-i kıyafet şehre

çıkar ve önceden tespit ettirdiği yoksullara zekât ve sadakalar

dağıtırdı.

Her yıl Recep Ayı’nda yine Tebdil-i Kıyafet saraydan çıkıp,

katiller hariç hapishanelerdeki suçluların borçlarını ya da suçla-

rının karşılığı tazminatlarını ödeyip onların serbest kalması ile

bizzat ilgilenirdi.

Her yıl hac mevsiminde küçük saka ve büyük saka denen

iki vazifeliyi hac kafıleleriyle yola çıkartıp, bunlar vasıtasıyla yol

boyunca hacılara soğuk sular, bazı konaklarda da şeker şer-

betleri dağıttırırdı.

Çeyizleri olmadığı için evlenemeyen yetim kızların bulunup

onlara gerekli çeyizin yanında oturacakları evlerin de verildiği

bir vakıf kurmuştu. Saraydaki cariye ve köleler onun sayesin-

de efendiden üstün hâle gelmişlerdi. Onun ayrıca muhtaçlara

maaş bağladığı da bilinmektedir. Hatta öldüğünde Valide Sul-

tan tarafından bakılan binlerce kişinin İstanbul’da muhtaç duru-

ma düştüğü belirtilmektedir.

Kösem Sultan’ın mübarek makamlara hürmeti ve bu yolda

olanlara verdiği değer çok fazlaydı.

Vakfiyesinde Mekke ve Medine’ye giden hacılara su sağ-

lanması amacıyla otuz deve tahsis edilip, bunların yirmi beşinin

su taşıma, beşinin de gerekli araç gerecin taşınması için ayrı-

lacağı, altı deveci ve altı sakanın hizmet vereceği belirtilmişti.

Ayrıca Kösem Sultan Haremeyn’in yoksullarına ve yoksul

hacılara her yıl gömlek, yün palto, yemeni ve sarık kumaşı da-

ğıtılması; Kudüs, Mekke ve Medine camilerinde Kur an-ı Kerim

okutulması gibi hayır işleri de gerçekleştirdi. Kösem Sultan Hz.

Peygamber soyundan gelen iki yüz kişiye Recep, Şaban ve

Ramazan Aylar’ında tahsisat verilmesini sağladı.

(Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, Valide Sultanlar Ve Harem s.165-167)

 

MAĞDUR PADİŞAH IV. MUSTAFA

 

  1. Sultan Mustafa, Tarihen, Osmanlı hükümdarlarının en

mağdurlarından biridir, 1 sene 2 ay süren saltanat müddeti,

ciddî dahilî karışıklıklar ve haricen de Rusya muharebesi ile

geçmiştir. 29’uncu Osmanlı pâdişâhı olan bu zât, 29 yaşında

olduğu halde, Rumeli ayanlarının başı olan Alemdar’ın dar-

besiyle tahttan indirilmiştir. Kendisinin hırslı ve gerici olduğu

hakkında hâlâ tekrarlanan görüşün, hiç bir ciddî kıymeti yok-

tur. Saltanat makamında müstakil kalmamış ve devlet reisi

otoritesini tam kuramamıştır. Çok disiplinli bir isyan hareketiy-

le iş başına gelmiş olmasına rağmen, Osmanlı hanedanının

değişmez an’anesine uyarak, karışıklık çıkaranları tasfiyeye

çalışmış; bunun zeminini hazırlamağa uğraşmıştır. Bu husus-

ta, tıpkı, I. Mahmud gibi davranmak istemiş ve isyancıları ce-

zalandırarak devlet otoritesini güçlendirmeyi gaye edinmiştir.

Fakat bunda muvaffak olamamış ve istihdam etmekte mahzur

görmediği yenilikçi kimselerin ihanetine uğramıştır.

Yaradılış olarak, menfi olan yeni akımlara muhalif ve

Devlet’in, asırlardan beri denenmiş olan olan yüksek prensip-

lere dayanarak kuvvetlendirileceğine inanmış bir hükümdar

olarak görünmekle birlikte, yeni düzen taraftarı olan kişileri

tasfiyeyi düşünmemiş; hükümet hizmetlerinde, bunlardan

istifâdeye de çalışmıştır. Bu suretle, Osmanlı ricali arasında,

bir belâ olarak zuhur eden Yenilikçi-Muhafazakâr çekişmesini

kaldırmak istemiş ve Devlet’e hizmet hususunda, bu iki züm-

reden de istifâdeye gayret etmiştir. Onun bu görüşü, Ulu ec-

dadına hâkim olan üstün devlet reisliği anlayışının bir neticesi

olarak görülmektedir.