Sünnet, Mezhebler

ŞAFİİ MEZHEBİ

 

Bu mezhebin müessisi, İmam-ı Muhammed b. İdris eş-Şâfiî’dir. (150) tarihinde Gazze’de doğmuş, (204) de Mısır’da Rahmet-i Rahmân’a kavuşmuştur. İmam-ı Şafiî çok ah­lâklı, şiir ve lügatta gayet kuvvetli, büyük bir müctehid idi. İki yaşında iken Mekke’ye götü­rülmüş, oradaki büyük âlimlerden okumuş ve yirmi yaşında iken fetva vermiye izin veril­miştir.

Bağdâd’a gelerek İmam-ı A’zam’ın tale­besinden olan İmâm-ı Muhammed’in meclisle­rinde bulundu. Gerek imam-ı Muhammed’den gerek İmam-ı A’zam’ın kitaplarından pek çok istifâde etti. Er-Risâle, El-Üm adındaki kitap­ları meşhurdur. Diğer mezheblerden ayrıldığı bazı mes’eleler vardır. İmam-ı Şafiî’nin mez­hebi lik defa Irak’da intişâr edemedi. Çünkü, orada Hanefî ulemâsı çoktu. Sonra Irak’dan Mısır’a gitti ve orada Şafiî Mezhebi yayıldı. O vakitler Mısır’da Şafiî kadar büyük bir fâkih yoktu. Bunun için Şafiî Mezhebi evvelâ Mısır’­da başladı, sonradan Irak’a ve Bağdâd’a geç­ti. Mısır ve Arabistan ahâlisinin çoğu Şafiî’dir.

MEHMET AKİF’TEN

 

Gök kubbenin altında yatar, al kan içinde;

Ey yolcu şu topraklar için can veren erler

Hakkın bu veli kulları taş türbeye girmez

Gufrana bürünmüş, yalnız fatiha bekler

 

HANBELİ MEZHEBİ

 

Hanbeli Mezhebinin imâmı (164) de Bağdâd’da doğup (241) de yine orada Rahmet-i Rahmân’a kavuşan Ahmed b. Hanbel’dir. Bu da büyük müçtehidlerdendir. İmam-ı Ahmed’in Hadisde ve fıkıhda hocası, Ebû Hanife’nin ta­lebesinden olan İmam-ı Ebû Yûsuf’dur.

Daha başkalarından da okumuştur. İmâm-ı Şafiî (190) tarihinde Bağdad’a geldiğinde Ahmed b. Hanbel ile görüşmüş ve «Bağdâd’da bundan efdâl, bundan daha fakih ve âlim bir kimse görmedim.» demiştir.

Ahmed b. Hanbel’in en büyük eseri, meş­hur Müsned’idir. Şafiî Mezhebin’den sonra Hanbeli mezhebi teessüs ederek bazı yerler­de intişâr etti. Bugün, Şam ve Irak’da da var­dır. Necid’de daha çoktur. Ahmed b. Hanbel içtihadının hilâfına teklif edilen bir meseleyi kabul etmediğinden hapse atılmış ve yirmi se­kiz ay kadar en şiddetli bir surette hapsedile­rek döğülmüştür. En sonra yediği dayaklardan husule gelen zaiflik te’siriyle, dayanamıyarak Rahmet-i Rahmân’a kavuşmuştur. Ahmed b. Hanbel, kendi sözlerinin yazılmasını hoş görmezdi. Böyle olmakla beraber sözlerinden ve verdiği fetvalardan otuz cild kitab yazılmıştır.

 

 

 

HİCRET

 

Vacip Teâlâ Hazretleri buyuruyor:

«O kimseler ki onlar Allah’a ve Resulüne ve ki­taplarına iman ettiler ve o kimseler ki onlarda iman ile beraber hicret ve fisebîlillah mücâhede ettiler. İşte bu kimseler Allah’ın ihsa­nını ümîd ederler. Zira Allah Teâlâ mücahede edenlerin günahlarını mağfiret eder ve cihadları mukabili sevap vermekle merhamet bu­yurur.» (Bakara: 218)

Yine Allah Teâlâ buyuruyor: «O kimseler ki onlar îman ettiler ve îmanlarını ef’alleriyle sbât ederek vatanlarını terk ve civar-ı Resûlullah’a iltica etmek suretiyle hicret ettiler ve fîsebilillah malları ve canları ile mücahede ettiler. Onlar için indellah büyük dereceler vardır. Ve ancak onlar korktuklarından kur­tulup umduklarına nail olmak suretiyle feyz-ü necat buluculardır. Zira bunlar âhireti dünya üzerine tercih ettiler ve dîn-i ilâhîyi ifâ için mallarını ve canlarını fedaya müheyya oldu­lar Elbette bunların derecceleri büyüktür.» (Tevbe: 20)

Hicret: Din uğrunda beldesini, hanesini akraba ve teallukatmı, emvalini ye kâfirlerin komşuluğunu terk ederek diyâr-ı İslâm’a nak­letmektir. Mekke’nin fethinden sonra farziyeti nesh olunup sünnet olarak baki kalmıştır.

 

İMAM-I BUHARİ

 

İmam-ı Buhâri Büyük Muhaddis Hicretin 194 üncü senesinde 13 Şevval Cuma günü Buhara’da doğmuştur. Hicrî 256 da Ramazan bay­ramı akşamı Semerkand’ın Hartek köyünde Allah’ın rahmetine kavuşmuştur. Künyesi Muhammed bin İsmail Buhâri’dir. İmamı Buhâri sahih hadisleri tesbit için Horasan, Irak, Bu­hara, Mısır gibi İslâm ilim merkezlerini gez­miş. Hadis bilginlerinden istifade etmiştir. (El Câmiüs-Sahih) isimli kitabı telif olunan hadis kitaplarının en büyüğü ve en faydalısıdır. Cum­hurun kanaatine göre, Kur’ânı Kerimden sonra İslâm ahkâmının en sahih kaynaklarındandır. Ezberlediği altı yüz bin hadis arasından seçe­rek 16 senede bu eseri meydana getirmiştir. (Sahih-i Buhâri) de mükerrerleriyle beraber 7265 Hadis-i Şerif vardır.

 

KEŞKE HENNÂD OLAYDIM

 

Hadîs-i Şerifte buyurulduğu üzere cehen­nemden en sonra çıkacak «Hennâd» isminde biriymiş. Hasan-ı Basrî —rahmetullahi aleyh— ağlayarak «Keşke ben de onun gibi olaydım» demiş. Bunun sebebini sormuşlar, cevaben de­miş ki:

— Ona cehennemden çıkacağı tebşîr olunmuş, sened almış, demektir. Bizim elimiz­de böyle bir hüccet yok, demiştir. (Musahabe 6 s. 150)

 

AYET-EL KÜRSİ — IX

Halbuki Allah-ü Teâlâ ortaklık ve benzer­likten beridir. O her şeyden büyüktür. Bunun için, mukaddes zatına oranla kendiliğinden olan ilahi zat-ı celil’inden, başka herşey kü­çüktür. Sadece ve sadece (El-Aliyy) sadece ve sadece (El-Azım) ancak O. (c.c.)’dur. Bu zat-ı ezeli ve ebedi’den başka, tam manasıy­la, bir ma’bud mümkün olmaz. Ve buna karşı başkalarına kibir taslayıpta, şefaat nasıl umu­lur. Rab olarak başkalarını tanıyıb, Allah —celcelelâluh—dan başkasına tapandan nasıl şe­feat umulur. Böyle yapan, kafir, fasık, müna­fıklar pek bedbahttırlar.

Bu âyet-i celile ilahi meselelerin temeli­ni taammen kapsamaktadır. Çünkü Vacib Te­âlâ ve Tekaddes Hazret’lerinin, mevcut, va­hit (yani birtek) zatı, vacib-ül vücut olduğuna delildir. Herhangi bir şeyin içinde değildir. De­ğişme ve gevşeklikten temizlenmiş olduğuna delildir.

Huzurunda şefeata izin verilmeyen asla şefeat edemeyip, ancak ilahi bir izin olursa şefeat edebileceğine delildir. Her şeyin sahibi olup, bütün usul ve fûruu icad edici, mükem­mel bir kudret sahibidir. Her şeyi ilmi ihata et­miş. Hiçbir şey ağır gelmez. Zat-ı Pakini meş­gul de etmez. İnsan hayalinin idrak etmesi mümkün olmayıp, düşünmekten bile acizdir.

 

SÜNNETİN MANÂLARI VE ÇEŞİTLERİ

Sünnet, lügatta yol demektir. Sünnetullah ter­tibi, yüce Allah’ın hüküm, emir ve nehiylerine ifade eder.

Şeriat dilinde Sünnet: Peygamberimiz (s.a.v.)’den sâdır olan sözler (Hadisler), işler ve takrir (tasvibler) demektir. Peygamberimiz (s.a.v.)’in ibadet maksadı ile, farz ve vacip olmayarak iş­lemeye devam ve nadiren terk ettiği şeylere Sünnetülhûdâ, Sünnet-i Müekkede denir ki; ezan, kaamet, beş vakit namazın sünnetleri, mazmaza, istinşak… gibi, dinî tamamlayıcı nitelikte olan sün­netler olup onları terk etmek mekruh ve günah­tır.

Münferidin ezan okuması, misvak tutunmak, namaz içinde ve dışında bazı müstehab fiillerde, Peygamberimiz (s.a.v.)’in, yeme içme, oturup kalk­ma, giyinip kuşanma… gibi, âdet ve itîyad nite­liğindeki sünnetlerine de, Sünnetüzzevâid denir.

Bunları işlemekte sevâb bulunmakla beraber, terketmede günah yoktur. Adet niteliğindeki sün­netlerinin de, Rabbânîliğini “Beni Rabbim terbi­ye edip yetiştirdi ve güzel terbiye edip yetiştirdi.” diye açıklayarak onların da örnek tutulması ge­rekeceğine işaret buyurmuştur.

Hûda ve Zevaid sünnetlerinden bazılarını içi­ne alan ve Fıtrat Sünneti diye anılan bir takım sünnetler de vardır. Bunlar bıyık kesmek, sakal salmak, misvak tutunmak, buruna su çekmek, tır­nakları kesmek, parmak aralarını yıkamak, kol­tuk altı kıllarını gidermek, kasıkları traş etmek, su ile taharetlenmek, suyu ağızda çalkalamak .v.s.dir.

 

NÜBÜVVET, NEBİ, RESUL VE TARİFLERİ

Nübüvvet: Akıl sahibi kulların, üzerlerinde­ki dünya ve Ahiret işleri hakkında, Allah ile kuları arasında yapılan elçilik demektir.

Nebi: Kendisine, Melek tarafından vahy veya kalbine ilham olunan ya da Salih rüya ile uyarılan Zât demektir.

Resûl: Resul olması haysiyeti ile, Nübüvvet Vahyi’nin fevkinde özel bir Vahy ile üstün kılınmış olan ve kendisine, Cebrail Aleyhisselâm’ın Allah tarafından özel indirdiği kitapla Vahy et­miş olduğu yüce Allah’ın hükümlerini, halka tebliğ etmek için gönderdiği kâmil insan demektir.

Bunun için her Resûl, Nebidir; fakat, her Ne­bi, Resul değildir denilmiştir.

İMAN VE İSLÂM’IN MÂNÂSI

 

İman: Lugatta bir kimseyi söylediği sözde tas­dik edip doğrulamak kendisine inanmak demek­tir.

Başka bir deyişle iman: Kalb ile tasdik et­mektir.

Şeriat dilinde iman yüce Allah katından ge tirdiği şeylerde Peygamberimizi kalb ile tasdik ve dil ile ikrar etmek, beden ile de gereğini yerine getirmektir.

İslâm: Yüce Allah’ın emirlerine teslim olmak boyun eğmektir, iman ile İslâm arasında lügat cihetinden bir fark bulunmakla beraber İslâm’sız iman, imansız da İslâm olmaz.

Bunlar birbirinin içi, dışı gibidirler. Aslında iman ile islâm bir olurlar.

 

İMAM-I MÂLİK İBNİ ENES

 

Hicri (93) tarihinde Medine-i Münevverede doğmuş H. (179) tarihinde Medine-i Tahire’de ve­fat etmiştir. Rahmetullahi aleyh.

İmam Malik Müslümanların vücutlarıyle hak­kıyla iftihar ettikleri dört büyük müctehidin ikin­cisidir. Pek yüksek bir ilme, parlak bir zekâya, büyük bir zühd ve takvaya malik idi. Mezhebi vaktiyle Endülüse, bütün Mağrib ülkesine yayıl­mıştı. Bugün de Fas, Sudan, Trablusgarb, Cezayir, Yemen taraflarında Câridir.

ZÜBEYR İBN’ÜL AVVAM (R.A.)

 

Hz. Ali (r.a.), Zübeyr (r.a.)’e «Mısır valiliği­ne rağbet eder misin?» diye sorunca O:

«Hayır! Valilik istemem, fi sebilillah cihad ve o yolda imrâr-ı hayat etmek isterim. Mısır’a gi­derim. Eğer Amr İbn’il-As (r.a.)’a fetih müyesser olmuş ise serhad muhafızı olmak üzere sevahile inerim ve eğer Mısır’ın fethi henüz müyesser ol­mamış ise ona yardım ederim» demiş. Ve onun üzerine, gönderilen askere emîr olarak Mısır’ın muhasarasında Amr İbn’ül-As’a yetişmiş ve çok yararlık etmiştir. Kal’a duvarına nerdüban kur­mak, takıb çıkmak ve tekbir alarak dalkılıç içeri atlamak gibi fedâkârlıklarıyla düşmana dehşet vermiştir.

Fahr-i Alem (s.a.v.) Efendimiz onun hakkın­da «Her Peygamberin havarisi (samimi sadıykı) vardır, benim havarim de Zübeyr’dir.» buyurmuşlardır.

 

İMAM MUHAMMED İBN-İ İDRİS EŞ-SAFİÎ

 

  1. (150) tarihinde Askalan’da, veya Şam bel­delerinden Gazze’de doğmuş. H. (204) tarihinde Mısır’da vefat etmiştir. Rahmetullahi aleyh.

İmam Şafii nesebce Kureyşîdir, büyük dedesi Şafî; gençliğinde Resûli Ekrem (s.a.v.) Efendimize mülâki olmak şerefine ermişti. Onun baba­sı Sabit (r.a.) de Bedir gazvesinde İslâmiyeti ka­bul etmiş, muhterem bir sahabîdir.

Dört büyük müctehidin üçüııcüsüdür. Pak büyük bir âlim, pek büyük bir müfessir ve muhaddistir. Tıp ilminden, şiir ve edebde de ihtisası var idi. Mezhebi şarka, garba yayılmıştır.

 

GÖRMEDİĞİNİ GÖRDÜM DEMEK

 

Gözü korumak ve onun hakkını vermek hu­susunda bir başka hususta; görmediği halde, gördüm diyerek yalancı şahidlik yapmaktır. Böyle yapmak da günah-ı kebair (büyük günah) den­dir deniliyor. Görmediği halde gördüm diyerek yalan söylemek, zalime yardım etrnek ve de maz­lumun mutazarrır olmasına vesile olmak gibi üç ayrı noktadan işlenilen bu büyük günah iyice muhkemleştirilmiş olunuyor.

Bu davranışın, zıttı ise; «gördüğü bir hususu şehadet için çağrıldığı zaman şahidlik yapmaz ve saklarsa; bu da günah-ı kebairdir Bildiğini bildiği halde söylememesi bir çok hakların zayi olması­na sebep olacağı gibi hak sahibine de ayrıca zü­lüm etmiş olacağından günah-ı kebireyi irtikab etmiş olur.»

 

İMAM-I EL ŞAFİÎ (r.aleyh)

 

(150) tarihinde Askalan’da veya Şam belde­lerinden Gazze’de doğmuş, (204) tarihinde Mısır’da vefat etmiştir.

İmam-ı Şafii çok ahlâklı, şiir ve lügatta ga­yet kuvvetli büyük bir müçtehid idi. O, dört bü­yük müçtehidin üçüncüsüdür. Pek büyük bir âlimdir. Pek büyük bir müfessir ve muhaddistir. Tıp ilminde ve edebde de ihtisası var idi. Şafii mezhebinin kurucusudur, iki yaşında ikan Mekke’ye götürülmüş, orada büyük âlimlerden oku­muş ve yirmi yaşında iken fetva vermeye izin verilmiştir. Medine’de İmam-ı Mâlik’ten «Muvatta» okumuş. Mâlik, Şafiî’nin üstün bir zekâ, diri ve güçlü bir hafıza ve aydınlık bir kafaya sa­hip oluşu dolayısıyla kendisine ilgi göstermiştir.

Hz. İmam-ı Şafiî (k s.) nübüvvet ağacının bir budağı feraset ve sehâvette bî-nâzirdir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurur ki:

— «Benden sonra her yüzyılda bir er çıka ki benim dinimi yenileye ve şer’imi taze kıla.»

Evvelki yüzyıl içinde Ömer bin Abdü’l Aziz çıktı, ikinci yüz yıl içinde Şafiî geldi.

(B. İ. İlmihali, Ö. N. Bilmen)

***

Beş nesne kalbi aydınlatır, karanlığı giderir:

— İlim meclisinde bulunma.

— Elini yetim başına sürmek.

— Seher, vaktinde çok istiğfar etmek, günahlarının afvını istemek.

— Az yemek.

— Çok oruç tutmak.

(Hz. M. Sâmi (k.s.), Hz. Ali (r.a.), Sh.: 295)

 

İMAM-I BUHÂRİ (R.ALEYH) HAZRETLERİ

 

Babası, İmam-ı Mâlik (r.aleyh) Hazretlerin­den hadîs dersi almış âlim, muttaki ve temiz ahlâklı bir zâttır.

Buhârî Hazretleri, Kur’ân-ı Kerîm’i ezberle­dikten sonra on yaşında hadis ezberlemeye başlar. İlim yolunda yıllarını vermiş yaşlı âlimler bile bu talebenin, onun geniş bilgisinden fay­dalanırlar. Onbeş yaşma girmeden 70.000 hadis ezberler, ilim yolculuğuna 15 yaşında çıkar. Ho­rasan, Belh, Merv, Nişabur, Rey, Hicaz, Bağdat, Mısır’da beş yıl kalır. Basra’da beş yıl kalır, işittiği hadîsleri niçin yaz­madığını soran arkadaşlarına: “Siz bana yaz­dıklarınızı getirin.” der. Arkadaşlarının yazdık­ları 15.000’den fazla hadisi teker teker ezbere okur. 863’e kadar Irak dolaylarında kaldı ve git­tiği yerlerde hadîs okuttu. Nişabur, Belh, Semerkant, Buhara ve Farab’da da dersler verdi.

Buhara’dan çıkartıldıktan sonra Semerkant’a gitmek üzere yola çıktı. Hartenk Kasabası’nda hastalandı. Son yıllarda başından geçenler kendisini hayli yormuş, yıpratmıştı. Bir gece ellerini gökyüzüne kaldırmış, derin bir vecd içinde şöyle dua etmişti: «Ya Rabbi, artık dünya bana dar gelmeye başladı, ruhumu yanına al.» Rama­zanın son gecesi yatsıdan az sonra dâr-ı bakaya intikal etti (r.aleyh). Bayramın ilk gününe rast­layan ertesi 1 Şevval 256 (1 Eylül 870) Cum’a’dan sonra toprağa verildi. Mezarına nur indiği gö­rüldü ve mezar toprağından etrafa güzel koku­lar yayıldığı hissedildi.

(Doç. Dr. Müçteba Uğur, Buhârî)

 

İMAM-I MUHAMMED (R.ALEYH)

 

Ebû Abdullah Muhammed (r.aleyh), İmam-ı A’zam (r.a.)’ın pek yüksek talebelerinden müctehid bir zattır. İmam-ı Ahmed İbni Hanbel onun fıkhî eserlerinden çok istifade etmiştir. Hatta İmam-ı Ahmed (r.a.)’e: «Bu kadar dakik mes’eleleri nereden elde ettin?» diye sorulduğunda: «İmam-ı Muhammed’in kitaplarından.» diye ce­vap vermişlerdir.

Bu gibi büyük müctehidler, dâima birbir­lerinin kadrini tebcil etmiştir. Bu gibi zatlar arasında münakaşalar, dargınlıklar olmuştur seklindeki rivayetlerin aslı yoktur ve bazı düş­manların uydurmalarıdır.

İmam-ı Azam (r.a.)’ın ictihadlarını tamamen zapt ve kaydeden, İmam-ı Muhammed (r.a.) Hazretleridir. Kendisi de İmam-ı Azam (r.a.)’ın usulünü tatbik etmiş ve onun mezhebi dairesin­de ictihad etmişlerdir.

İmam-ı Muhammed (r.a.) Hazretleri, Vâsıt’ta dünyaya gelmişler, Kûfe’de yetişmişler. Bağdat’ı vatan edinerek hadis ve fıkıh ilimlerini neşre çalışmışlardır. Bir müddet Hârunür’-Reşid zamanında Rekka’da kadı olarak vazife yap­mışlardır. Rey şehrinde irtihal etmişler. Tebarek denilen kaleye defnedilmişlerdir.

Dini ilimlere dair eserlerinin sayısı 99’dur. Kitab-ı Usuli’l-Fıkh, Ennevâdir, Kitabü’l-Hücce, Elmüvatta eserlerinden bazılarıdır.

(Ömer Nasuhî Bilmen, Hukuk-ı İslâmiyye ve Islahat-ı Fıkhıyye Kamusu, C. l, Sh.: 392-393) ***

«Göklerde olanlar da, yerde olanlar da Al­lah’ındır. Allah her şeyi kuşatır.»

(Nisâ S.: 126)

 

İMAM AHMED BİN HANBEL (R.A.)

 

İmam Ahmed bin Hanbel, Hanbelî mezhebi­nin kurucusudur. (164) tarihinde Bağdat’da doğmuş, (241) tarihinde yine Bağdat’da vefat et­miştir. İmam Ahmed pek büyük bir âlimdir. Dört büyük müçtehidin dördüncüsüdür. Hadis ilmindeki ihtisası da fevkalâdedir. Ezberinde bir milyon hadis-i şerif bulunduğu rivayet olunu­yor: «Müsned» adındaki kitabı, otuzbin hadis­ten müteşekkildir. Zühd-ü takvası, yüksek seci­yesi, her türlü medhin fevkindedir.

İmam-ı Şafiî (190) tarihinde Bağdad’a gel­diğinde Ahmed bin Hanbel ile görüşmüş ve “Bağdat’da bundan efdâl, bundan daha fakîh ve âlim bir kimse görmedim.” demişti.

Ahmed bin Hanbel ictihadının hilâfına teklif edilen meseleyi kabul etmediğinden hapse atılmış ve (28) ay kadar en şiddetli bir sûrette hap­sedilerek döğülmüştür. En sonra yediği dayaklardan husule gelen zâiflik te’siriyle, dayanama­yarak Rahmet-i Rahman’a kavuşmuştur. Ahmed bin Hanbel, kendi sözlerinin yazılmasını hoş görmezdi. Böyle olmakla beraber sözlerinden ve verdiği fetvalardan otuz cilt kitap yazılmıştır.

(İ. İlmihali, Ö.N. Bilmen, İ. Dini A.H.A.)

***

Beş şey unutma meydana getirir:

— Fare artığını yemek,

— Kıbleye karşı bevl etmek,

— Durgun suya bevl etmek,

— Kül üzerine bevl etmek,

— Haram ile geçinmek.

(Dört Büyük Halife, Sh.: 293)

 

HADİS KİTAPLARI VE BUNLARI YAZANLAR

Hicri (122) de vefat etmiş olan Zühri, ahâdîs-i şerife’yi ilk defa yazanlardandır. Zührî’den sonra daha pek çok kimseler diyar diyar dolaşa­rak Peygamberimiz (s.a.v.)’in sünnetini, doğdu­ğu günden ölünceye kadar bütün söylediklerini, işittiklerini, hayât-ı husûsiyesine kadar bütün ahvâl ve harekâtını öğrenip onları senedleriyle beraber yazmışlar ve bunları bablara, fasıllara ayırmışlardır. Bunların yazdıkları kitaplara Müsned, Sünen ve Sahih denir. Bunların hepsi şâyân-ı hayret bir tetkik mahsûlüdür. Dünyâda yazılmış olan hiçbir tarih kitabında bunlardaki vüsûk, i’timâd ve kuvvet yoktur. Bunların için­den en sahîh ve en meşhur olanları şunlardır: Sahîh-i Buharî, Sahîh-i Müslim, Sünen-i Ebû Davud, Sünen-i Tirmizî, Sünen-i Neseî, Sünen-i İbn-i Mâce.

Bu altı kitaba Kütüb-ü Sitte denir. Bunlar­dan başka İmâm-ı Mâlik’in Muvatta adlı hadis kitabı ile İmâm-ı Ahmed İbn-i Hanbel’in Müsned’i de en mühim hadîs kitaplarındandır. Sâde İmâm-ı Ahmed’in Müsned’i altı büyük cilt olup, içinde kırkbeş bin hadis vardır. İşte Ahkam-ı İslâmiyye’nin, İslâm ahlâk ve ictimaiyatının esas­ları, Kur’ân-ı Kerîm ile bu hadîs kitaplarının içinde olan hadîslerdir.

(A.H. Akseki. İ. Dini, Sh.: 35)

***

«Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ın­dır. Dönüş Allah’adır.» (Nur Sûresi: 42)

 

İMAM AHMED BİN HANBEL (K.S.)

 

İmam Ahmed’in duvarı yıkıldı. Şakirdlerinden biri komşu duvarından bir kesek toprak aldı. Çamura kattı. Ahmed ânı gördü. «Sen müslüman duvarından toprak aldın, bana şakirdliğe yaramazsın», dedi kovdu. Başka balçık ile du­varını yaptı.

***

İmam Ahmed’e «Muhabbet nedir?» dediler.

– Bunu Bişr Hâfî’ye sorun ki, ben buna cevap veremem. Ol diridir, ândan utanırım, dedi

– Zühd nedir? dediler.

– Zühd üç türlüdür, dedi.

Evvel: Haramı terkeylemek. Bu avam zühdü.

İkinci: Helâlin da çoğunu terk eylemek Bu hâslarındır.

Üçüncü: Sol nesneleri terki terk eylemek kim seni Allah’dan alıkoya. Bu da ariflerin zühdüdür.

***

Ahmed bin Hanbel (r.a.) pâk cânını Hakk’a ısmarladı. Cenazesini götürürken hava yüzünde kuşlar gelirler kendilerini cenazeye ururlardı. O gün kırk Yahudi ve Hıristiyan zünnârlarını kestiler, müslüman oldular. Şevkle nâra atarak Lâilâhe illallah Muhammeden Resûlullah dediler.

***

Ümmetimin en şereflisi, Kur’an’ın ahkam-ı celilesiyle amil olan ve Kur’ân tilavetine müdavim olan hafızlarla, gece teheccüd namazı ve zikri ibadet için kalkıp geceleri ihya edenlerdir. (El Camius Sağir)

 

 

İMAM-I ŞÂFİİ (K S.)

İmam Şafii der:

Peygamber (s.a.v.)’i bir gece düşümde gör­düm Bana dedi: “Sen kimsin?” Ben dedim: «Ya Resûlallah! Senin bölüğündenim.» “ileri gel” de­di Vardım. “Ağzını aç” dedi. Açtım. Ağzıma tükrüğünü koydu. Şöyle ki ağzımın içi dopdolu oldu. “Var şimdi sana tamamdır” dedi. Ve o sa­atte Hazret-i Ali (r.a.)’i gördüm. Parmağıma bir yüzük geçirdi ve “Peygamber ilmi ve benim il­mim sana kuvvetli olsun,” dedi.

***

Her yıl Rum’dan Harûn Reşîd’e haraç gelirdi. Bir yıl gelmedi. Dediler ki: Bizim de âlimlerimiz vardır. Müslüman âlimleriyle bahis eylesinler Eğer müslüman âlimleri yenerse malı gön­deririz ve eğer bizim âlimler yenerse biz onlar­dan haraç isteriz, dediler. Dörtyüz ruhban gel­di ki, bahis ide. Halîfe imam Şafiî’yi çağırttı. Mes’eleyi anlattı, İmam Şafii “Dicle ırmağı ya­nında oturalım” dedi. Hep Bagdad halkı, ulemâ, imamlar ve Halife de geldi, oturdular.

Şafiî Hazretleri de bir aba giymiş geldi. Sec­cadesini Dicle ırmağı üstüne döşedi, geçti üstüne oturdu. “Kim benimle bahis ederse gelsin” dedi.

Dörtyüz râhib, Şafiî’den ol kerameti görüp hep birden müslüman oldular. Kayser-i Rum’a haber gönderildi. O da dedi ki :

— “Şükür kim, ol su üstünde oturan kişi buraya gelmedi. Yoksa buradakilerin cümlesi müslüman olurlardı.” (Tezkiret-ül Evliya)

 

 

 

İMAM-I ŞAFİİ (r.aleyh)

 

(150) tarihinde Askalan’da veya Şam beldelerinden Gazze’de doğmuş, (204) tarihinde Mısır’da vefat etmiş­tir.

İmam-ı Şafiî çok ahlâklı, şiir ve lügatta gayet kuvvetli büyük bir müçtehid idi. O, dört büyük müçtehidin üçüncüsüdür. Pek büyük bir âlimdir. Pek büyük bir müfessir ve muhaddistir. Tıp ilminde ve edebde de ihtisası var idi. Şafiî mezhebinin kurucusudur, iki yaşında iken Mekke’ye götürülmüş, orada büyük âlimlerden okumuş ve yirmi yaşında iken fetva vermeye izin verilmiştir. Medine’de İmam-ı Mâlik’ten “Muvatta” okumuş, Mâlik, Şafiî’nin üstün bir zekâ, diri ve güçlü bir hafıza ve ay­dınlık bir kafaya sahip oluşu dolayısıyla kendisine ilgi göstermiştir.

Hz. İmam-ı Şafiî (k.s.) nübüvvet ağacının bir budağı feraset ve sehâvette bî-nazîrdir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurur ki:

( “Benden sonra her yüzyılda bir er çıkar ki benim di­nimi yenileye ve şer’imi taze kıla.”

Evvelki yüzyıl içinde, Ömer bin Abdü’l Aziz çıktı, ikinci yüz yıl içinde Şafiî geldi.

(B.İ. İlmihâli, Ö.N.Bilmen)

***

Beş nesne kalbi aydınlatır, karanlığı giderir:

İlim meclisinde bulunmak.

Elini yetim başına sürmek.

Seher vaktinde çok istiğfar etmek, günâhlarının afvını istemek.

Az yemek

5- Çok oruç tutmak.

(Hz. M. Sâmi (k.s.), Hz. Ali (r.a), Sh.: 296)

 

İMAM-I ŞAFİÎ (K.S.)

 

İmam Şafiî der:

Pemgamber (s.a.v.)’i bir gece düşümde gördüm. Ba­na:( Sen kimsin? dedi. Ben: “Ya Resûlallah! Senin bölüğündenim.” dedim.

( İleri gel. dedi. Vardım.

( Ağzını aç. dedi.

Ağzımı açtım. Ağzıma tükrüğünü koydu. Şöyle ki ağzımın içi dopdolu oldu.

( Var şimdi sana tamamdır, dedi.

Ve o saatte Hazret-i Ali (r.a.)’yi gördüm. Parmağıma bir yüzük geçirdi ve:

( Peygamber ilmi ve benim ilmim sana kuvvetli ol­sun, dedi.

Her yıl Diyar-ı Rum’dan Harun Reşîd’e haraç gelirdi. Bir yıl gelmedi. Dediler ki: “Bizim de alimlerimiz var­dır. Müslüman âlimleriyle bahis eylesinler. Eğer rnüs­lüman âlimleri yenerse malı göndeririz ve eğer bizim âlimler yenerse biz onlardan haraç isteriz, dediler. Dörtyüz ruhban geldi ki, bahis ide. Halife İmam Şafiî’yi çağırttı. Mes’eleyi anlattı.

İmam Şafiî: “Dicle ırmağı yanında oturalım.” dedi. Hep Bagdad halkı, ulemâ, İmamlar ve Halife de geldi, oturdular.

Şafiî Hazretleri de bir aba giymiş geldi. Seccadesini Dicle ırmağı üstüne döşedi, geçti üstüne oturdu. “Kim benimle bahis ederse gelsin.” dedi.

Dörtyüz râhib, Şafiî’den ol kerameti görüp hep bir­den müslüman oldular. Kayser-i Rum’a haber gönderil­di. O da dedi ki:

“Şükür kim, ol su üstünde oturan kişi buraya gel­medi. Yoksa buradakilerin cümlesi müslüman olur­lardı.”

(Tezkiret-ül Evliya)

 

İMAM-I EL ŞAFİÎ (r.aleyh)

 

(150) tarihinde Askalan’da veya Şam beldelerinden Gazze’de doğmuş, (204) tarihinde Mısır’da vefat etmiş­tir.

İmam-ı Şafiî çok ahlâklı, şiir ve lügatta gayet kuvvetli büyük bir müçtehid idi. O, dört büyük müçtehidin üçüncüsüdür. Pek büyük bir âlimdir. Pek büyük bir müfessir ve muhaddistir. Tıp ilminde ve edebde de ih­tisası var idi. Şafii mezhebinin kurucusudur. İki yaşın­da iken Mekke’ye götürülmüş, orada büyük âlimlerden okumuş ve yirmi yaşında iken fetva vermeye izin ve­rilmiştir. Medine’de İmam-ı Mâlik’ten “Muvatta” oku­muş, Mâlik, Şafiî’nin üstün bir zekâ, diri ve güçlü bir hafıza ve aydınlık bir kafaya sahip oluşu dolayısıyla kendisine ilgi göstermiştir.

Hz. İmam-ı Şafii (k.s.) nübüvvet ağacının bir budağı feraset ve sehâvette bî-nazîrdir.

Hz. Peygamber (S.A.V) buyurur ki:

— “Benden sonra her yüzyılda bir er çıka ki benim dinimi yenileye ve şer’imi taze kıla.”

Evvelki yüzyıl içinde Ömer bin Abdü’l Aziz çıktı.

(B. İ. İlmihali, Ö.N. Bilmen)

***

Beş nesne kalbi aydınlatır, karanlığı giderir:

— İlim meclisinde bulunmak.

— Elini yetim başına sürmek.

— Seher vaktinde çok istiğfar etmek, günâhlarının afvını istemek.

— Az yemek.

( Çok oruç tutmak.

(Hz. M. Sâmi (k.s), Hz. Ali (r.a), Sh.: 293)

 

İMAM-I BUHARÎ (R.ALEYH) HAZRETLERİ

 

Babası, İmam-ı Mâlik (r.aleyh) Hazretlerinden hadis dersi, almış âlim, muttaki ve temiz ahlaklı bir zattır.

Buharı Hazretleri, Kur’an-ı Kerim’i ezberledikten son­ra on yaşında hadis ezberlemeye başlar. İlim yolunda yıllarını vermiş yaşlı âlimler bile, bu talebenin, geniş bilgisinden faydalanırlar. Onbeş yaşına girmeden 70.000 hadis ezberler. İlim yolculuğuna 15 yaşında çıkar. Horasan, Belh, Merv, Nişabur, Rey, Hicaz, Bağdat, Mısır’da beş yıl kalır. İşittiği hadisleri niçin yazmadığı­nı soran arkadaşlarına: “Siz bana yazdıklarınızı getirin” der. Arkadaşlarının yazdıkları 15.000’den fazla hadisi teker teker ezbere okur. Bir zaman, Irak dolaylarında kaldı ve gittiği yerlerde hadis okuttu. Nişabur, Belh, Semerkant, Buhara ve Farab’da da dersler verdi.

Buhara’dan çıkartıldıktan sonra Semerkant’a gitmek üzere yola çıktı. Hartenk Kasabası’nda hastalandı. Son yıllarda başından geçenler kendisini hayli yormuş, yıp­ratmıştı. Bir gece ellerini gökyüzüne kaldırmış, derin bir vecd içinde şöyle dua etmişti: “Ya Rabbi, artık dün­ya bana dar gelmeye başladı, ruhumu yanına al.” Ra­mazanın son gecesi yatsıdan az sonra dâr-ı bekaya inti­kal etti (r.aleyh). Bayramın ilk gününe rastlayan ertesi 1 Şevval 256 (1 Eylül 870) Cuma’dan sonra toprağa veril­di. Mezarına nur indiği görüldü ve mezar toprağından etrafa güzel kokular yayıldığı hissedildi.

(Doç. Dr. Müçteba Uğur Buhâri)

 

 

İMAM AHMED BİN HANBEL (K.S.)

 

İmam Ahmed’in duvarı yıkıldı. Şakirdlerden biri komşu duvarından bir kesek toprak aldı. Çamura kattı. Ahmed ânı gördü. “Sen müslüman duvarından toprak aldın, bana şakirdliğe yaramazsın.” dedi kovdu. Başka balçık ile duvarını yaptı. İmam Ahmed’e “Muhabbet nedir?” dediler.

( Bunu Bişr Hafi’ye sorun kim, ben buna cevap vere­mem. Ol diridir, ândan utanırım, dedi.

Zühd nedir? dediler.

Zühd üç türlüdür, dedi.

Evvel: Haramı terkeylemek. Bu avam zühdü.

İkinci: Helal’ın da çoğunu terk eylemek. Bu hâslarındır.

Üçüncü: Sol nesneleri terki terk eylemek kim seni Allah’dan alıkoya. Bu da ariflerin zühdüdür.

Ahmed bin Hanbel (R.A) pak canını Hakk’a ısmarladı. Cenazesini götürürken hava yüzünde kuşlar gelir ken­dilerini cenazeye ururlardı. O gün kırk Yahudi ve Hıris­tiyan zünnârlarını kestiler, müslüman oldular. Şevkle nâra atarak Lâilâhe İllâllah Muhemmeden Resulullah dediler.

Ümmetimin en şereflisi, Kur’an’ın ahkamını celilesiyle amil olan ve Kur’ân tilavetine müdavim olan hafızlarla, gece teheccüd namazı ve zikri ibadet için kalkıp geceleri ihya edenlerdir.

(Camiussağir)

 

İMAM-I MÂLİK (Rh.aleyh)

 

İmam-ı Mâlik dört muazzam müctehidin ikini sidir. Yemen kabilelerinden “Beni Esbah” kabilesine ve Hımyerîler’den bir hükümdar hanedanın mensuptur. Medine-i Münevvere’de doğmuş, orada neşvünema bulmuş, o mübarek belde-i tâhirenin ufuklarından senelerce bütün İslâm âleminin ilim ve hikmet nurlarını neşretmiş, yine o belde münevverede ahirete irtihal etmiştir.

Tebe-i tabiinden olan İmam Mâlik Hazretleri, tabiîn hazeratından birçok fukaha ve fuzalâya yetişmiş, gençliğinden itibaren ilim sahasına atılmış üç yüzü tabiînden, altı yüzü de onları tâbîlerinden olmak üzere dokuz yüz şeyhten hadîsi şerif arz etmiştir.

Ezcümle Abbasî halifelerinden Mansur, Mehdi Hadhi, Harunur Reşid, Emîn, Me’mun ve meşhur alimlerden İmam Muhammedüşşeybanî, İmam Şafii, Ebu Hâşim, Maîn İbni İsa, Yahya İbni Yahya İbnülmübarek, Elkattan, İbni Veheb gibi zatlar İmam-ı Mâlik’ten rivayette bulunmuşlardır.

Malik İbn-i Enes (rh.aleyh) Rebiadan, Rebia Enes İbni Mâlik (r.a.)’ten, o da Resul-i Ekrem (s.a.v.)’den ilm ahz etmiştir.

Hukukî İslâmiyye Konusu, Ö. Nasuhi Bilmen

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZE VE ASHÂB-I RESÛLULLÂH (S.A.V.)’E İTTİBÂ’ ETMEK

 

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, şöyle buyuruyorlar:

“Benim Peygamber olarak gönderildiğim dînin mi­sâli kavmine gelip de şöyle diyen bir insan gibidir:

“Ey kavmim, düşman ordusunu gözlerimle gör­düm. Bu felâketten sizi haberdâr ediyorum. Canınızı kurtarmağa bakın!.. Canınızı kurtarmağa bakın!..”

Kavmimden bir zümre bu haberi verene itaat etti. O gece erkenden sessizce çekip gittiler, kurtuldular. Onlardan bir zümre de O’nu yalanladır, yerlerinde sa­bahladılar, düşman ordusu, onları sabahleyin ansızın basıp perîşân etti, silip süpürdü. Bunlardan ilki bana itaat edip de getirdiklerime uyanlar gibidir. İkincisi ise bana isyan edip de Hakk’tan getirdiğimi yalanla­yanlar gibidir.” (Buharî, Müslim)

“İsrâîl oğullarının başına gelen musibetler, aynen Ümmetime de gelecek. O kadar ki İsrâîl oğullarından birisi, açıktan açığa annesiyle zina etse, ümmetim­den de onu yapan olacak. İsrâîl oğulları yetmişiki (72) fırkaya ayrıldı. Ümmetim de yetmiş üç (73) fırkaya ay­rılacak. Birisi hâriç hepsi dalâlette (cehennemde)dir.”

“- Hidâyet üzere olan hangisidir, Yâ Resûlallâh?”

“- Benim sünnetim ve ashabımın sünneti üzere olanlardır.” buyurdular. (Timizi)

“Dîn, yılanın deliğine çekilmesi gibi Hicaz’a çekilir. Dağ keçilerinin dağbaşlarmda gizlendiği gibi orada korunur. Dîn, garîb olarak başladı. Başladığı gibi yine garîb olarak dönecek. Ne mutlu garîblere. Onlar ben­den sonra, halkın bozduğu sünnetimi düzeltirler.” (Tirmizî)

(M. Yûsuf Kândehlevî (r.h.), Hayâtü’s-Sahâbe (r.a.) 1. c., 27-28. s.)

 

 

SÜNNET-İ ŞENİYYEYE YAPIŞAN VEYA ASHÂB-I KİRAM (R.A.)’DEN HERHANGİ BİRİSİNE UYAN KİMSE HİDÂYET ÜZEREDİR

 

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, buyuruyorlar ki: “Rabbıma, benden sonra ashabımın ihtilâfından sordum da şöyle cevâb verdi:

“- Yâ Ekreme’r-Rusül, ashabın benim indimde se­mâdaki yıldızlar gibidirler. Bazısı bazısından daha parlak, her birinin bir ışığı vardır. Kim Onlar’ın fark­lı ictihâdlarmdan birine yapışırsa, o kimse katımda hidâyet üzeredir.”

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz yine buyurdular ki: “Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız

hidâyete erersiniz.” (Bezin, Hz. Ömer (r.a.)’den, Teysirü’l-Vüsûl).

“Daha aranızda ne kadar yaşayacağımı bilmiyo­rum. Benden sonra şu iki zâta uyunuz: Hz. Ebû Be-kirü’s-Sıddîk (r.a.) ile Hz. Ömer İbnü’l-Hattâb (r.a.)’i işaret buyurdular. Ammâr’ın yoluna uyun, İbn-i Mes’ûd da ne söylerse kabul ediniz.” (Timizi, Huzeyie (r.a.)’den, Teysirü’l- Vusul).

“Benden sonra kim, benim terk edilmiş bir sün­netimi ihya ederse, ona sünnetimin tamâmiyle amel edenin mükâfatı gibi mükâfat vardır, onunla amel edenin mükâfatından da bir şey eksilmez. Kim de Allah ve Resulü (s.a.v.)’in hoşuna gitmeyen bir bid’at ihdas ederse, o bid’atle amel edenin günâhı kadar günâh yüklenir. Onun günâhından da bir şey eksilmez.” (Tirmizi, Bilâl bin Hârisn-Müzenî(r.a.)’den)

“Ümmetim anarşi içindeyken sünnetime yapışa­na bir şehîd sevâbı vardır.” (Teberâni, Ebû Hureyre (r.a.)’den) (M. Yûsuf Kândehlevî (r.h.), Hayâtü’s-Sahâbe (r.a.) 1. c., 27-28. s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZİ SEVEN, SÜNNETE UYAR, ASHÂB-I KİRAM (R.A.)’Ü SEVER VE ONLARIN YOLUNDAN GİDER

 

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, Enes (r.a.)’e hitaben buyur­muşlardır ki:

“-Evlâdım, hayâtın boyunca mümkün olduğu kadar kimseye karşı kîn besleme, evlâdım, bu benim sünnetimdendir. Benim sünnetimi seven, beni sevmiş olur; beni se­ven de, cennette benimle olur.” (Timizi, Enes (r.a.yaen) Muâviye (r.a.), İbn-i Abbâs (r.a.)’e sordu: “-Talha ve Zübeyr (r.a.) hakkında ne dersin?” “-Her ikisine de Allah rahmet eylesin. Allah’a yemîn ederim ki her ikisi de iffetli, iyi birer mü’min, maddeten ve ruhen temiz, şehîd ve âlim idiler.”

Muâviye (r.a.): “-Abbâs (r.a.) hakkında ne dersin?” İbn-i Abbâs (r.a.): “-Abbâs (r.a.)’e Allah rahmet eylesin. Allah’a yemîn ederim ki O, Resûlullâh (s.a.v.)’in babasının kardeşidir. Allah’ın dostunun gözbebeği idi. Bütün kabile­lerin başvurduğu kimseydi. Amcaların efendisiydi. Bütün işlerde ileri görüşlü, neticeleri kestirebilendi. İlim süsüy­dü. Onun üstünlüğü yanında, sülâlelerin ismi okunmazdı. O’nun kabilesinin medhi yanında diğer kabilelerin sesi çık­mazdı. Niçin böyle olmasın? Çünkü görgüsü ve bilgisi ye­rinde olan Abdülmuttalib O’nu yetiştirdi. Kureyş’in piyade ve süvarisinin en üstünüydü.” diye cevâblandırdı.

Hz. Âişe Sıddika (r.a.) şöyle rivayet ederler: Uhud har­binden bahsedince babam Ebû Bekir (r.a.) şöyle derler:

“-O gün, Talha’nın günüydü. Uhud günü, Allah ve Resûlü’nün yolunda cihâd eden bir kimse gördüm. Her yerde O’nu görüyordum. Çok cesurdu. Kendi kendime: “Ben fır­satı kaçırdım, sen bari bir şeyler yap Talha!” dedim. Resû­lullâh (s.a.v.)’in yarasını sardıktan sonra Talha’nın yanına gittik. Talha, yetmişten fazla mızrak, ok ve kılıç yarası al­mış, bir de parmağı kesilmişti.”

(M. Yûsuf Kândehlevî (r.h.), Hayâtü’s-Sahâbe (r.a.) 1. c., 28. 45. 275. s.)

 

KUR’ÂN’I ANCAK SÜNNET AÇIKLAR

 

İmâm-ı Şâfiî ve Beyhakî Tavus (r.a.) yolu ile naklettiler ki: Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Ben, ancak Allâh’ın Kitabında helâl kıldığı şeyi helâl, harâm kıldığı şeyi de haram kılarım.”

İmâm-ı Şâfiî (r.a.) dedi ki: Bu hadis, senedi kesintili bir haberdir. Vahyin olmadığı konuları da, Allâh (c.c.) yine vahyle, sünnete tabi olunmasını ve sünnete uymanın Allâh (c.c.)’ün farzını kabul etmek demek olduğunu açıkça beyan etmektedir. Allâh (c.c.) Kerîm olan Kitâbında:

“Resûl size neyi verdi ise onu alınız ve neden de yasakladı ise ondan da kaçınınız” buyurmuştur. (Haşr s. 7)

Alî (r.a.) İbn Abbas (r.a.)’yı haricîlere göndereceği zaman dedi ki: “Haricilere görüşlerinin yanlış olduğunu belirtmek için git. Onlara sadece Kur’ân’dan delîl getirme çünkü onlar Kur’ân’ı te’vil ederler. Lâkin sen onlara görüşlerinin yanlış olduğunu sünnetle isbât et, ortaya koy.”

İbn Abbas (r.a.) dedi ki: Yâ Emire’l Mü’minîn! Ben Allâhü Te‘âlânın Kitâbını onlardan daha iyi bilirim. Zîrâ Kur’ân, bizim evlerimizde nâzil oldu.

Alî (r.a.) dedi ki: “Doğru söylüyorsun. Lakin Kur’ân çok değişik ma‘nâlar taşıyıcıdır. Biz diyoruz, onlar da diyorlar. Fakat sen onlara sünnetlerle delîl getir, onlar sünnetten kaçacak yer bulamazlar.” Bunun üzerine İbn Abbas (r.a.) giderek onlara sünnettden delîller getirdi. Onların ellerinde kendilerini savunacak hiç bir delîlleri kalmadı.

Saîd b. Mansur, İmrân b. Hüseyin’den nakletti ki: Onlar hadîs müzâkere ederlerken bir adam dedi ki: “Bu gibi şeyleri bırakınız, bize Allâh’ın Kitâbından bahsediniz.”

Ömer (r.a.) dedi ki: Şüphesiz sen aptal birisin. Sen Allâhü Te‘âlânın Kitâbında açıklanan namaz ve orucu bütün detayları ile buldun mu? Şüphesiz bunlar hakkında Kur’ân asıl hükmünü koydu Sünnet de bunları açıkladı.”

(İmâm-ı Suyûtî, Akîdede Sünnetin Yeri, 35-95.s.)

 

SALEVÂTLARIN RESÛLULLÂH (S.A.V.)’E    ARZEDİLİŞİ

 

Mübârek kabirlerinde bir melek durur ve ümmetinin salevâtını Resûlullâh (s.a.v.)’e arzeder. İmâm Ahmed ve Nesâî böyle rivâyet etmişlerdir. Fakat Hâkim, şu hadîsi bildiriyor: “Muhakkak ki Cenâb-ı Hakk’ın yeryüzünde gezen melekleri vardır. Bana ümmetimden selâm yetiştirirler” (H.Şerîf, Nesâî)

İsbahânî de Umâre’den aldığı şu hadîsi bildiriyor: “Bir melek var ki, Cenâb-ı Hakk ona bütün kulların konuştuklarını işitme imkânı vermiştir. O melek bana salevât getiren kimsenin salât ve selâmını muhakkak bildirir.”

Ümmetinin amelleri de Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bildirilir, O (s.a.v.) de onlar için istiğfar eder.

Abdullâh bin Mübârek (rh.a.) Saîd b. Müseyyeb (r.a.)’in şöyle anlattığını yazıyor: Her gün sabah ve akşam, ümmetinin amelleri Resûlullâh (s.a.v.)’e arzolunuyor. Efendimiz (s.a.v.) de onları yüzleri ve emelleriyle bilir. Bunu düşünerek ona göre amel etmek her mü’mine vâciptir.

 

MİNBERİ İLE KABRİ ARASININ  CENNET BAHÇELERİNDEN SAYILMASI

 

“Evimle mimberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir.” (H. Şerîf, Müslim) Minberle O (s.a.v.)’in Şerefli Kabri arası cennet yerinden bir parça olması câizdir. Kâ‘be’deki Hacerü’l-Esved cennet taşlarından bir parça olduğu gibi, burada cennet toprağından bir parça olabilir. Bunun gibi Nil ve Fırat nehirlerinin de cennetten olduğu rivâyet edilmiştir. Allâh’ın hikmetinin gereği olarak cennetin taşından, toprağından suyundan ve meyvesinden dünyâda bulunması câizdir.

(İmâm-ı Kastalânî, İlâhî Rahmet Hz. Muhammed (s.a.v.), 518.s.)

 

SALEVÂT

 

Abdurrahman b. Avf (r.a.) anlatıyor: “Bir ihtiyacı olur düşüncesiyle Sahâbe (r.a.e.)’den beş veya on kişi gece ve gündüz Resûlullâh (s.a.v.)’in yanından ayrılmazdı. Bir defasında (sıra bende iken) yanına geldim. Evinden çıktı, ben de peşini ta‘kip ettim. Ensâr (r.a.e.)’in ileri gelenlerinden bir zâtın hurmalığına girip namaza durdu, sonra secdeye vardı. Secdeyi çok uzattı, öldü diye ağladım. Derken başını kaldırıp beni çağırdı ve:

– Ne var? diye sordu.

– Yâ Resûlallâh, secdeyi uzattın, içimden “Allâh (c.c.), Resûlü’nün rûhunu aldı, O (s.a.v.)’i bir daha göremeyeceğim” dedim, diye cevâb verdim.

Resûlullâh (s.a.v.): – Ümmetim husûsunda beni râzı ettiği için Rabbime şükür maksadıyla secde ettim. Ümmetimden her kim bana bir kere salevat getirirse Allâh ona on iyilik yazar, on günâhını da siler, buyurdu.”

Aynı kıssayla alâkalı olarak İmâm Ahmed ile Hâkim’in tesbît ettikleri rivâyetlerde farklı şu ifâdeler vardır: “Abdurrahman b. Avf (r.a.) diyor ki: Ben, Resûlullâh’a ağlamamın sebebini söyleyince Resûlullâh (s.a.v.) şöyle dedi:

– Cebrâil bana: “Yâ Muhammed (s.a.v.)! Sana müjde var. Allâh (c.c.) “Sana salevat getirene rahmet ederim, sana selâm verene selâm veririm” buyuruyor” dedi. Ben de şükretmek maksadıyla Allâh’a secde ettim.”

Ebû Talhâtü’l-Ensârî (r.a.) anlatıyor: “Bir gün Resûlullâh (s.a.v.) oldukça neş’eli sabahladı, sevinci yüzünde görülüyordu.

– Yâ Resûlâllah, neş’elisiniz! Sevinciniz çehrenizden okunuyor! dediler.

– Evet, dedi. Rabbim katından bana gelen elçi: “Ümmetinden her kim sana bir salevat okursa Allâh bu sebebten ona on sevap verir, on günahını siler, on derece yükseltir ve aynı salevâtla mukâbelede bulunur” dedi.”

(M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.), Hadîslerle Müslümânlık, 4.c., 43.s.)

 

KIRK HADÎS-İ ŞERÎF -1

 

“Selmân (r.a.) dedi ki: Resûlullâh (s.a.v.)’den:

“Ümmetimden kim onu ezberlerse cennete mutlaka girer.” buyurduğu o kırk hadîsi sordum,

Buyurdular ki:

1-            Allâh’a îmân.

2-            Âhiret gününe îmân.

3-            Meleklere îmân.

4-            Allâh’ın gönderdiği kitaplara îmân.

5-            Allâh’ın gönderdiği peygamberlere îmân.

6-            Öldükten sonra dirilmeye îmân.

7-            Kadere, yani hayrın ve şerrin O’ndan geldiğine îmân.

8-            Allâh’dan başka ilâh olmadığına ve Muhammed (s.a.v.)’in Allâh’ın elçisi olduğuna îmân.

9-            Şartlarına uygun alınmış tam bir abdestle namazı vaktinde kıl.

10-         Zekâtını ver.

11-         Ramazan ayında oruç tut.

12-         Malın var ve kâfî ise haccet.

13-         On iki rekat namazı her gece ve gündüz kıl.

14-         Hiç terk etmeden her gece vitir namazını kıl.

15-         Allâh’a hiçbir şeyi aslâ ortak koşma.

16-         Anne babana karşı gelme.

17-         Zulüm ve haksızlıkla yetimin malını yeme.

18-         İçki içme.

19-         Zinâ etme.

20-         Yalan yere yemîn etme.

21-         Yalan yere şâhitlik etme.

22-         Nefsine göre hareket etme.

(M. Zekeriyya Kandehlevî, Fezâil-i A‘mâl, 412-413.s.)

 

KIRK HADÎS-İ ŞERÎF -2

 

23-         Müslüman kardeşinin arkasından konuşma (gıybet etme).

24- İffetli, nâmuslu kadına iftirâ atma.

25-         Müslüman kardeşine kin gütme.

26-         Nefsânî eğlencelere dalma.

27-         Aylak kimselerle düşüp kalkma.

28-         Ayıplamak maksadıyla, kısa boyluya ey kısa boylu deme.

29-         İnsanların hiçbiri ile alay etme.

30-         İki kardeş arasında söz getirip, götürme.

31-         Verdiği ni‘metlerden dolayı Allâh’a hamdet.

32-         Musîbet ve belâlara sabret.

33-         Kendini aslâ Allâh’ın azâbında kurtulmuş sanma.

34-         Akrabanla aranızdaki bağları kat’iyen koparma.

35-         Akraba ve yakınlarını hep ziyâret et.

36-         Allâh’ın yaratıklarından hiçbirine la‘net etme.

37-         Sık sık tekbir getirip ‘lâ ilâhe illallâh’ de ve çokça tesbîh (sübhânallâh) oku.

38-         Cuma ve bayramlarda câmide cemaatte olmayı hiçbir zaman terk etme.

39-         Bil ki, sana nasîb olan huzur ve rahat senin kaderinde olduğundan sana verildi, o senden katiyen yanlışlıkla başkasına gitmedi. Senin nasibin olmayan şey de aslâ sana ulaşmaz.

40-         Ve Kur’ân-ı Kerîm’i okumayı hiçbir şekilde bırakma.

Selmân (r.a.) diyor ki: “Bunu ezberleyen kimseye ne sevâb verilecek” diye sordum da buyurdular ki: “Allâhü Zü’l-Celâl o kimseyi peygamberler ve âlimlerle birlikte haşredecektir.”

(M. Zekeriyya Kandehlevhî, Fezâil-i A‘mâl, 412-413.s.)

 

FIRKA-İ NACİYE

 

Server-i Enâm aleyhi ve ‘alâ âlihi’s-salâtü ve’s-selâmın:

“-Benim ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bunların hepsi cehenneme, ancak bir tanesi cennete girecektir.” Hadîs-i şerîfinde yetmiş iki fırkanın cehenneme girmesinden murad azâba duçar olmalarıdır. Yoksa îmâna münâfi ve kâfirlere mahsûs olan ebedî olarak cehenneme giriş değildir. Çünkü onların cehenneme girişlerine sebep kendilerinin bozuk itikadıdır. Bozuk itikadlarının gerektirdiği kadar cehennemde muazzeb olacaklardır. Tek fırka ise onların aksine cehennem azâbından kurtulan bahtiyarlardır. Şu kadar var ki, bunlardan da günâh işleyip, bu günâhı tevbe veyâ şefaatla afvolunmayanlar günâhı kadar cehennem azâbına giriftar olabilirler. Gerçi diğer fırkalar da cehennem azâbında devâmlı kalacak değillerdir. Zîrâ bid‘at ehli denilen bu fırkaların ehl-i kıble olanlarını zarûrat-ı dîniyyeyi ve ahkâm-ı şer‘iyyeyi inkâr etmedikçe tekfîr mümkün değildir.

Ulemâ buyurmuşlardır ki, “Bir zâttan doksan dokuz vechile küfür zâhir olsa ve bir vechile İslâm bulunmuş olsa o adam hakkında uygun olan küfr ile hükmetmemektir, şüphesiz en doğrusunu Allâh (c.c.) bilir.”

Bu ümmetin fukarâsı, zenginlerinden yarım gün önce cennete gireceklerdir. O yarım gün dünyâ ölçüleriyle beş yüz yıldır. Zîrâ bir gün Hakk ta‘âlâ indinde bin senedir. Nitekim:

“Allâh nezdinde bir gün sizin sayageldiğiniz günlerden bin yıl gibidir.” âyet-i kerîmesi bu ma‘nâya şâhiddir.

Fakirden murad “fakir-i sâbir”dir ki, ahkâm-ı şer‘iyyeyi yerine getiren, mahzûrat-ı şer‘iyyeden kaçınandır. Fakirlerin de kendi aralarında dereceleri ve mertebeleri vardır.

Biri diğerinden üstün buyurulmuştur.

Nitekim “Biri öbüründen üstün” (Nûr s. 40.â.) buyurulmuştur. Onun da en yüce mertebesi “makam-ı fenâ”dır ki o da Hakk celle ve ‘alâdan başka herkesi âciz ve nâçîz bilip yok kabûl etmektir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Musâhabe, 6.c.13-14.s.)

 

BAŞKA BİR MEZHEBİ KUSURLU GÖRMEMEK

Başka bir mezhebi kusûrlu görüp hafîfe alacak şekilde, hak bir mezhebi de aşırı şekilde övüp üstün tutmaktan son derece sakınmak gerekmektedir. Bu kötü huy düşmânlık ve buğza yol açar. Dünyâ ve âhirete âid birçok zarârlar doğurur. Ayrıca “Her kim benim bir dostuma eziyet ederse ben ona harb ilân ederim” kudsî hadîsinde belirtilen şiddetli bir cezâya çarpılmaya da yol açar. Çünkü ilmiyle âmil olan müslümân bilginlerin tümü hiç şübhesiz “Allâh’ın velîleri” diye nitelenen gruba girer…

Kimi zamân görülmüştür ki, yukarıda açıklandığı gibi övgü, sefîh insânların dedikodularını da içine alır ve asabiyyet duygusuyla câhil kişileri başka mezheblerin saygın imâmları hakkında ileri geri konuşmaya bile sevk eder.

[Bu durumda ise vebâl ve suçun bir kısmının buna sebeb olanlara âid olacağı açıktır. Bu yüzden Kur’ân-ı kerîm bizi, başka dîne inananların tapındıkları ilâhlarına sövüp saymaktan men‘ etmiştir. Böylece onlar da ibâdet edilecek tek İlâh olan Rabbimizin İlâhî şânına söz etmeye yeltenmesinler. Allâh ta‘âlâ şöyle buyurur: “Allâh’dan başka yalvardıklarına sövmeyin ki onlar da bilmeyerek aşırı gidip Allâh’a sövmesinler.”

Bu durumda, ehl-i kıbleden sayılan mezheblerin bağlılarını ve İslâm cemâatlarını, sünnî olsun olmasın hafîfe alarak incitmemek, daha titiz davranmak gerekir.]

Hâlbuki buna bir kişi bile karşılık verecek olsa şiddetli anlaşmazlıklar olur. Bu yolda münâkaşa ve sürtüşmeye koyulanların sözleri kendi imâmlarına iletilse, o tür sözleri reddederek söyleyenlerini azarlarlar, kötü sonuçlar doğuran taassub ve ham hayâllere tutulan bu kişileri tamâmen yanlarından kovarlardı.

Büyük imâmlar, yerine göre birbirlerine muhâlif olsalar bile üstünlük taslama iddiâsı onlarda bulunmadığından, sürekli edeb ve saygı ile muhâliflerinin bile fazîlet ve olgunluklarını i‘tirâf ederlerdi.

(İmâm Ebû Hanîfe (r.a.),

Terc. Manastırlı İsmail Hakkı (rh.a.), 84.s.)

 

MES’ELELERİN HALLİ İÇİN: KİTÂBA, SÜNNETE, İCMÂYA, KIYÂS-I FUKAHÂYA MÜRÂCAAT

 

“Eğer bir şeyde çekişirseniz, Allâh’a ve âhiret gününe îmân etmişseniz, onun hallini Allâh’a ve Resûlü’ne bırakın. Bu, hem daha hayırlı; hem de netice i‘tibâriyle daha güzeldir.” (Nisâ s. 59.â.)

Bazı müfessirler, bu âyet-i celîleye şöyle ma‘nâ vermişlerdir: “Herhangi bir mes’elede bir müşkiliniz olduğunda, aranızda tartışmayı bırakın. Onun hallini Allâh’a ve Resûlü’ne havâle edin. Çünkü bu müşkili, ancak Allâh ve Resûlü (s.a.v.) bilir.”

Halîl İbn-i Ahmed Basrî (r.h.) hazretleri bu husûsta buyurdular ki: “İnsanlar dört kısımdır. Birincisi: Bir şey bilmez; bir şey bilmediğini de bilmez; fakat bir şey bildiğini zanneder ki böyleleri ahmaktır. Bunlardan uzak durulmalıdır. İkincisi: Bir şey bilmez; fakat kendisinin bir şey bilmediğini, câhil olduğunu bilir. Bilgiçlik taslamaz. Böylelerine bilmedikleri öğretilmelidir. Üçüncüsü: İlim sâhibidir; fakat ilim sâhibi olduğunu bilmez. Bunlar gaflettedir. Bunları gafletlerinden uyandırmak ve ilimleriyle amel işleyip iki cihân saâdetini kazanmalarına vesîle olmak gerekir. Dördüncüsü: İlim sâhibidirler ve ilimleriyle de amel ederler. Onlara tâbi‘ olmak, müşkillerde onlara mürâcaat etmek ve bilmediklerimizi onlardan öğrenmek ve onlarla amel etmek gerekir.

İşte Allâh’a ve âhiret gününe îmân etmişseniz, aranızdaki çekişmeyi bırakıp, ihtilâfa düştüğünüz her mes’eleyi onlardan öğreniniz. İlmiyle amel eden bu kimseler, Allâh ve Resûlü (s.a.v.) mürâcaat ederek veyâ icmâya veyâ kıyâs-ı fukâhâya mürâcaat ederek sizin içinden çıkamayacağınız mes’eleyi hallederler.

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (r.h.),

Tefsîrü’l-Kur’ân, 2.c., 52-53.s.)

 

EHL-İ SÜNNETİN ESÂSLARI -1

 

Sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdu: – İslâm camiasından (cemaatinden) bir karış ayrılan, İslâm halkasını boynundan çıkarmıştır. Bir insanın “ehl-i sünnet ve’l-cemaat”den olabilmesi için şu sayılan esasları kabûllenmesi gerekir:

1- Bir kişinin kendi îmânında şübhesi olmamalıdır. “İnşâ’allâh mü’minim” gibi şekke (şüpheye) sebebiyet veren ifadelerden kaçınmalıdır. 2- Salih ve günâhkâr ayırımı yapmaksızın, her müslümânın arkasında namâz kılınır. 3- Günâhkâr mü’mine, günâhı helâl addetmedikçe kâfir denilemez. 4- Kıble mensûbu, küçük büyük her müslümânın cenâze namâzının kılınması lâzımdır. 5- Hayır ve şerr Allâh (c.c.)’ün takdiriyle meydana gelir. 6- Haksız yere hiçbir müslümâna silâhla saldırılmaz. 7- Hazerde ve seferde mestler üzerine meshetmek meşrûdur. 8- Sultan tarafından vazifelendirilen her idarecinin arkasında bayram ve cuma namâzlarını kılmak haktır. 9- “Îmân Allâh (c.c.)’ün bir bağışıdır.” diye itikad edilmelidir. 10- Kulların yaptıkları işler Allâh (c.c.)’ün yaratması ile olur. 11- Kabir azâbı haktır. 12- “Allah (c.c.)’ün sözleri mahluk (yaratılmış) değildir” diye inânmak. 13- Kabre konanın, Münker ve Nekîr melekleri tarafından sorguya çekileceği hak ve doğrudur. 14- Dirilerin duâ ve sadakaları ölülere fayda verir. 15- Peygamber (s.a.v.)’in şefaati haktır. 16- Mi‘rac hâdisesinde Aleyhissalâtü vesselam Efendimiz gökler ötesi âleme rûh me‘al cesed (hem ruh, hem cesetle) çıkmıştır. 17- Kıyâmet günü amel defterlerinin okunacağı haktır. 18- Hesap, mîzan, sırat haktır. 19- Cennet ve cehennem şu anda yaratılmışlardır, asla yok olmayacaklardır. 20- Kıyâmet günü Allâh (c.c.), kullarını vasıtasız sorguya çekecektir.           (İmâm Zehebî (rh.a.),

Büyük Günâhlar Ekbölüm, 247-249)

 

EHL-İ SÜNNETİN ESÂSLARI -2

 

21- Ashâb-ı kirâm (r.a.)’den on zât dünyâdayken cennetle müjdelendi. 22- Peygamberler (a.s.)’dan sonra en üstün insan ve velî Hz. Ebû Bekir (r.a.)’dir. 23- Ebû Bekir (r.a.)’den sonra insanların ve velîlerin en üstünü sırasiyle Hz. Ömer, Hz. Osmân ve Hz. Alî (r. anhüm) hazerâtıdır. 24- Ashab-ı kirâm (r.a.) aleyhinde bulunmak, gıybetlerini yapmak câiz değildir. 25- İnsanlarınkine benzememekle birlikte Allâh (c.c.) kötü işlere gazap eder, iyi davranışlardan hoşnut ve râzı olur. 26- Mahiyeti kavranmaksızın Allâh (c.c.)’ün cennette görüleceği gerçektir. 27- Peygamberlerin mertebeleri velîlerin derecelerinden daha üstün ve yüksektir. 28- Evliyânın kerâmetleri inkâr edilemez. 29- Allâh (c.c.) neyi irâde ederse ona hükm eder. İşlediğinden sorumlu değildir. Adâletiyle saidi şaki, fazl u keremiyle şakiyi said yapar. 30- Kâfirlerin akılları peygamberlerin ve mü’minlerin akıllarından geridir. 31- Halk hikmetini kavrasın veyâ kavramasın, hayır olsun şer olsun, Allâh (c.c.)’ün dilediğini yapar, dileyeceğini de işler. 32- Kur’ân-ı kerîm Allâh (c.c.)’ün kelâmıdır ve yaratılmamıştır. 33- Başkalarının hukûkuna tecavüz eden biri, helâllik almadan ölürse, Allâh (c.c.), Kıyâmet günü onun iyi amellerinden alarak hak sâhibine verir. 34- Kul bir tâate teşebbüs edip onu başarmaya çalıştığında sarfeylediği güç, o işi yapmaya giriştiği an kendine verilmektedir. Yine kişi, bir günâhı irtikâba kalkıştığında harcayacağı kuvvet o anda kendine verilir. 35- Allâh (c.c.)’ü kalben tanıdığı halde bu inâncını lisanla ikrar etmeyen, açığa vurmayan kâfir, lisanıyla ikrar ederken bunu kalbiyle doğrulamayan da münâfıktır. 36- Vitir namâzı bir selâmla üç rekâttır. 37- Îmân ne artar ne de eksilir. 38- Muhabbetullâh velîlerden ilâhî teklifleri ıskat eylemez.   39- Allâh (c.c.)’ün rahmetinden ümid kesmek küfürdür. 40- Allâh (c.c.)’e yer, zamân, gidip-gelme gibi sıfatlar izâfe edilemez.

(İmâm Zehebî (rh.a.),

Büyük Günâhlar, Ekbölüm, 247-249.s.)

 

İMÂM-I ZÜFER (RH.A.)

 

Züfer b. Hüzeyl b. Sabbâh El-Kûfî hazretleri, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in ünlü talebelerinden fıkıh kitâbları yazıp düzenleyen (tedvîn eden) on imâmdan biridir. Aslen İsfahânlı olup Kûfe’de yurt tutmuştur. Babası bir aralık Basra vâlîsi, birâderi Temîm kabîlesi bölgesinde âmil (kaymakâm), nüfûzlu ve zengîn olduğu hâlde ikisinin de yanlarına gitmez, onlara pek fazla rağbet göstermezdi. Dünyâlık peşinde koşmayan kanaatkâr bir kişi idi. Hattâ dünyâlıkların konuşulduğu yerlerden hemen kalkar giderdi. İşi gücü öğrenmek, öğretmek, ve âhiret ile ilgili şeyleri dile getirmekti. O’nda Allâh (c.c.) korkusu o kadar çok belirgindi ki O’nun davranışlarına bakanlar İlâhî gazâb korkusundan helâk olacak sanırlardı. Şübheleri halletmekte uzmandı. Çözümü zor işleri İmâm Ebû Yûsuf (rh.a.)’den daha güzel anlatıp haber verdiği için Hanefîler arasında ihtilâf olunca O’na başvurmayı tercîh ederlerdi. Dâvud-ı Tâî (k.s.) ile kardeşlik akdi yapmıştı. Fakat O, ibâdet ve zâhidlikte Dâvud (k.s.)’la bir olduğu hâlde ilim öğrenmekten de hiç geri kalmamıştır. O zekâ ve kavrayışta da O’nun gibidir. İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’in herkesden çok teveccühünü kazanmış, O’ndan büyük övgüler almıştır. Eğer ömrü uzun olsaydı bütün yaşıtlarını (akrânlarını) kesinlikle geçecekti, fakat yaşı elliyi bulmadan vefât etmiştir. Kendisine ısrârla kadılık teklîf edilmişken kabûl etmemiş, gerektiğinde uzun süre ortalıkta görünmeyivermiş, fakat daha sonra halkın ısrârından dolayı (ilerde belirtileceği gibi) Basra kadılığını kabûl etmiş, 158 (775) yılında bu vazîfede iken vefât etmiştir. Ancak irtihâlinde terekesinde bir şey bulunmamıştı.

(İmâm Ebû Hanîfe (r.a.),

Terc. Manastırlı İsmail Hakkı (rh.a.), 55.s.)

 

İMÂM EBÛ YÛSUF (RH.A.)

 

İmâm Ebû Yûsuf Ya‘kub b. İbrâhîm b. Habîb El-Kûfî hazretleri, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in önde gelen talebelerinden olup Hanefî mezhebinin ikinci imâmı sayılır.

Sahâbelerden Sa‘d b. Habte (r.a.)’in torununun oğlu olup Kûfe şehrinde 113 (731) yılında doğmuştur. O’nu, ana babası ticârete yönlendirip ilimden koparmak isteyince İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e başvurarak O’nun dostluğunu ve yardımlarını görmüştü.

Bir yandan İmâm-ı A‘zam (r.a.)’den fıkıh bilgisi öğrenirken öte yandan yine O’ndan ve çağının diğer bilginlerinden hadîs okumuş, hadîs hâfızı olmuştu. Övülecek vasıfları, ba‘zı konularda orijinal görüş ve ictihadları vardır.

Halîfelerin yanında da iyi bir yeri vardı. Abbâsîler’den Mehdî, Mûsâ el-Hâdî ve Hârûn Reşîd zamânlarında kadı olmuş ve Hârûn Reşîd döneminde “Kadı’l-Kudât” ünvânıyla en önce O anılır olmuştur.

Hanefî mezhebi ile ilgili usûl ilmini ilk önce tedvîn edip mes’elelerin yazılması yoluyla dünyânın çeşitli yerlerine ilmi yayan Ebû Yûsuf hazretleridir.

Sâhib olduğu bu geniş fıkıh bilgisinin yanında tefsîr, hadîs, Eyyâm-ı Arab gibi çeşitli edebî ilimlerde de tam bir yetkinliğe sâhibdi. Akıllı ve zekî bir kişi idi.

İbâdetine çok i‘tinâ eder, günde yüz ya da iki yüz rek‘at namâz kılardı. Recep ve Şa‘bân aylarını oruçlu geçirirdi. Kötülüklerin ortadan kalkması için mücâdele ederdi. Hârûn Reşîd’in hilâfetinin 12. senesinde Rebîülevvel 182 (Mayıs 793) ayında vefât etti.

(İmâm Ebû Hanîfe (r.a.), Terc.

Manastırlı İsmail Hakkı (rh.a.), 52.s.)

 

 

İMÂM-I MUHAMMED VE İMÂM-I ŞÂFÎÎ (R.ANHÜMÂ) HAZRETLERİ

 

İmâm-ı Şâfîî (r.a.), İmâm-ı Muhammed (r.a.)’in talebelerindendir. İmâm-ı Muhammed (r.a.) Şâfîî (r.a.)’in annesi ile evlenmiş ve kitablarını malını ona bırakmıştır. Şâfîî (r.a.) Hazretleri hakikaten insaf göstermiş ve “Kim fakih olmak isterse Ebû Hanîfe’nin ashâbına (talebelerine) devam etsin, çünkü ma’naları anlamak ancak onlara müyesser olmuştur. Vallâhi ben Muhammed bin Hasan’ın kitabları ile fâkih oldum” demişlerdir. Hazreti Şafiî’nin (r.a.), İmâm-ı Muhammed (r.a.) sayesinde fâkih olmasından maksad fıkhının O’nun sâyesinde artmasıdır. Yoksa Şâfîî (r.a.) Hazretleri Bağdâd’a gelmezden önce müctehid bir fakîh idi. Müctehid-i mutlak olan bir zât, kendi derecesinde olmayandan böyle bir ictihâdı nasıl alabilir? Rivayete göre İmâm-ı Şâfîî (r.a.): “Ben Muhammed bin Hasan’ın ilminden bir deve yükü kitâb yüklendim. Fıkıhta en güvendiğim kimse Muhammed bin Hasan’dır.” demişlerdir.

İsmâil bin Recâ (r.h.) diyor ki: “İmâm-ı Muhammed’i rüyâmda gördüm ve “Allâh sana ne muâmele yaptı?” diye sordum. Dedi ki “Beni afvetti. Sana azâb etmek isteseydim, bu ilmi sana vermezdim buyurdu.” “Ebû Yûsuf nerede? dedim. “O iki derece bizim fevkimizdedir.” dedi “Yâ Ebû Hanîfe? dedim. “-Heyhat! O, illiyyûn’un âlâsındadır.” dedi

İlliyyûn cennetin en yüksek yerinin ismidir. Yani, Ebû Hanîfe (r.a.), Ebû Yûsuf ile İmâm Muhammed (r.anhûmâ)’ya nisbetle cennet’in en yüksek yerindedir. Yoksa mutlak sûrette cennetin en yüksek yerinde demek değildir. Çünkü peygamberler (a.s.) ve ashâb-ı kirâm (r.a.e.) hazretleri kat’î sûrette Ebû Hanife (r.a.)’den daha yüksek derecededirler. “Ya Rabb, beni Peygamberlerle berâber haşreyle! gibi duâlara gelince bunlardan maksad toplantı ve sohbetlerdir. Menzile ve dereceler değildir. Allâh te‘âlânın “İşte bunlar Allâh’ın kendilerine in’âmda bulunduğu peygamberlerle, sıddîklarla berâberdir…” (Nisâ s. 69) âyet-i kerîmesi de bu ma‘nâyadır.

(İbn-i Âbidîn, Tercüme: Ahmed Dâvûdoğlu, 1.c., 56-57.s.)

 

KİŞİ SEVDİĞİYLE BERÂBERDİR

 

Hakk te’âlâ hazretleri: “Kim ki Allâh’a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allâh’ın kendilerine ni’metler verdiği Peygamberlerle, sıddiyklarla, şehidlerle ve iyi adamlarla beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştırlar.” (Nisâ s. 69) buyurmuştur.

Bu âyet-i kerîmenin ifâde ettiği mânâ, Resûlullâh (s.a.v.)’e itaat eden bütün müslümânları kapsar. Bu âyetin iniş sebebi şudur: Hz. Peygamber (s.a.v.)’i çok seven Su’bân adında bir sahabe vardı. Onsuz duramazdı. Bir gün çok üzgün, benzi sararmış bir halde huzûra geldi. Kendisini o durumda gören Efendimiz (s.a.v.) halini sordu. O da “Ya Resûlallâh (s.a.v.), hasta değilim. Seni çok özleyince üzülüyorum. Âhirette seni göremeyeceğimi düşündüm. Zîrâ eğer Cennete girersem seni göremem. Çünkü sen Peygamberlerle yüksek makamlarda bulunacaksın. Eğer cennete giremezsem seni hiç göremeyeceğim. O zamân halim nice olur diye üzülüyorum” cevâbını verdi. İşte bunun üzerine bu âyet indi dediler.

Âyet bütün müslümânları kapsamakta ve Hakk te’âlâ hazretleriyle Resûlü (s.a.v.)’e itaat edenlerin yüksek manevî derecelere varacakları mânâsını ifâde etmektedir.

İmâm Râzi (rh.a.) diyor ki, (men yuti’ıllâhe) şerefli sözündeki itaat, Allâh (c.c.)’u bilip, celâlini, yüceliğini, izzetini ve birliğini içtenlikle tasdik etmektir.

Âyet-i kerîme âhiret hallerinden iki ulu emri tenbih etmiştir:

Birincisi; kıyâmet gününde tüm saadetlerin kaynağı olan, Ma’rifetullâh (Allâh’ı bilme ve tanıma) ile ruhun aydınlanmasıdır. Kalbinde Ma’rifetullâh nuru ziyade olan daha nurludur ve kurtuluşa varmıştır.

İkincisi; Hakk te’âlâ hazretleri tâat ehline büyük ecir ve ziyâde sevâb vereceğini va’d etmiş (söz vermiş)tir. Ondan sonra bu âyet-i kerîmede Peygamberlerle birlikte olmayı da va’d etmiştir. Fakat bu demek değildir ki tâat ehli, Peygamberlerle aynı derecede bulunacaklardır. Hayır tâat ehli de Peygamber de Cennette olacaklardır. Fakat yerleri birbirinden ne kadar uzakta olursa olsun yine birbirlerini görür ve diledikleri zamân birbirleriyle görüşüp konuşurlar. Arada hiç bir engel yoktur.

(İmâm-ı Kastalânî,

İlahi Rahmet Hz. Muhammed (s.a.v.), 2.c., 127.s.)

 

MEZHEB İMAMLARINA UYMANIN GEREKLİLİĞİ -1

 

Kabul etmeliyiz ki, dinî meselelerle ilgili olayların hükümlerini, öteden beri herkes tararafından kabul edilen bu büyük müctehidlerden öğrenmek zorundayız. İctihad gücünde olmayan kimselerin dînî konular üzerinde, müctehidlerin mezhebine aykırı olarak, kendi anlayışlarına göre hüküm vermeleri, kendi düşüncelerine göre cevab vermeleri, Allah (c.c.) katında çok büyük bir sorumluluğa sebeb olur. Bu şekilde bir kimse vereceği cevabda doğru olsa bile, bilmeksizin cevab vermiş olacağından yine sorumluluktan kurtulamaz. Bu konuda bir hadîs-i şerifin meali şöyle: “Sizin ateşe atılmaya en cesaretliniz, fetvaya (dinî meselelere) cevab vermeye en çok cesaret göstereninizdir.”

Bir düşünelim: Bir kimse tababet, matematik veya astronomi ilmine dair bilgisi olmadığı halde, bunlar üzerinde söz söylemeye ve yazı yazmaya cesaret edemez. Cesaret edecek olursa, büyük hatalara düşmüş ve kendini çok küçük düşürmüş olur. Artık bu ilimlerden çok daha önemli ve geniş olan, üstelik sorumluluğu büyük olan dînî ilimler üzerinde yeterince bilgisi olmayanların söz söylemeye ve cevab vermeye cesaret göstermeleri nasıl doğru olabilir? Böyle bir cesaret, büyük sorumluluklar gerektirmez mi? Bunun benzeri, insanların yapmış oldukları kanun maddelerini bilmeyen kimselerin, bu maddeler konusunda gelişi güzel söz söylemeleri, bunların nelerden ibaret olduğunu ve nasıl uygulanacağını açıklamaya kalkışmaları asla doğru görülmez. O halde Allah (c.c.) kanunu olan yüce dinin yüksek hükümleri hakkında yeterli bilgi sahibi olmayanların söz söyleyip cevab vermeye kalkışmaları nasıl doğru olabilir? İnsan bunun manevî sorumluluğunu düşünüp titremelidir. Maddî çıkarlar, hiç bir zaman manevî sorumlulukları karşılayamaz.

(Ömer Nasûhî Bilmen, B. İslâm İlmihâli, 43-44.s.)

 

MEZHEB İMAMLARINA UYMANIN GEREKLİLİĞİ -2

 

Eğer din konusunda herkes, müslümanlar tarafından kabul edilen muhterem bir müctehide uymaz da, kendi düşüncesine göre söz söyleyecek olursa, hak dinin yüce aslını kaybetmiş ve büyük bir sapıklık içine düşmüş olur. Nitekim böyle karanlık bir durum, geçmiş ümmetlerden birçoğunun başına gelmiştir. Bu sebebden dolayı, müslümanlar böyle bir sapıklığa düşmemek için, öteden beri bu dört büyük müctehidden birine uymuşlar ve onu yol gösterici kabul etmişlerdir. Bu sayede de manevî sorumluluktan kurtulmak çaresini elde etmişlerdir.

Bu dört müctehidin büyüklüğü üzerinde ve onların mezheblerinin hak olduğunda müslümanlar çoğunluğunun birliği vardır. Bu dört mezhebden başkasına uyulmaması konusunda da yine bütün müslümanların sanki bir birlik anlaşmaları olmuştur. Çünkü bu dört mezhebi kuran dört müctehidden her biri, Hazreti Peygamberimiz (s.a.v.)’in devrine çok yakın bir zamanda yetişmiş, büyük bir ilim ve güzel amellerle vasıflanmışlardı. Üstün bir zekâya sahib olan, eserleri zamanımıza kadar ulaşan ve bütün müslümanların takdirini kazanan kimseler olmuşlardır. Böylece müslümanlar arasında fazla ayrılık kapısı kapanmış, tam yetki sahibi olmayanların içtihada kalkışmalarına meydan kalmamıştır.

Ara sıra meydana çıkacak bazı mesele ve olayların hükümlerini belirlemek için bu dört müctehidden birinin uygulamış olduğu esasa ve benimsemiş olduğu usûle başvurmak yeterlidir. Bunlara uyarak din ilimlerinde yetki ve faziletleri kabullenilmiş olan kimseler tarafından bu gibi mesele ve olayların hükümleri çözümlenip belirlenebilir.

(Ömer Nasûhî Bilmen, B. İslâm İlmihâli, 43-44.s.)

 

AYAĞA KALKMAK

 

Bir hadîs-i şerifte vârid olmuştur ki: Bir gün Peygamberimiz (s.a.v.), bizim yanımıza teşrif buyurduklarında, biz O (s.a.v.) için ayağa kalktık. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.): “Acemlerin birbirine ayağa kalktıkları gibi ayağa kalkmayınız.” buyurdular:

Enes (r.a.)’den; “Peygamberimiz (s.a.v.): Ayağa kalkılmasını hoş görmezlerdi.” diye rivayet edilmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.):

“Her kim kendisi için ayağa kalkılmasını arzu ederse, cehennemde yerini hazırlasın.” buyurmuşlardır.

Câmi’u’s-Sağir’de; Hz. Âişe (r.anhâ)’dan Peygamberimiz (s.a.v.): “Her kim kendisi için erkeklerin ayağa kalkmasını isterse, ateşten yerini hazırlasın.” buyurmuşlardır, diye rivayet edilmiştir.

Musâfahada (el tutuşmada bulunmakta) bir beis yoktur, iki Müslüman karşılaştıklarında, birbirinin elini tutar, selâtü-selâm okur, birbirinin hâl ve hatırını sorar. Bu, bir sevgi ve dostluk alâmetidir. Peygamberimiz (s.a.v.):

“Birbirine rastgelen iki Müslüman musâfahada bulunduklarında günâhları, ağaçtan kuru yapraklar döküldüğü gibi dökülür.” Diğer bir hadîs-i şerifte de: “İki Müslüman biraraya gelip müsâfahada bulundu mu, daha birbirinden ayrılmadan mağfiret olunurlar.” buyurmuşlardır.

Fetâvây-ı Bezzâzîyye’de; “Musâfahada bir beis yoktur, çünkü musâfaha Müslümanlar arasında devamlı mevcûd olan eski bir sünnettir.” diye yazılıdır.

İlmiyle amel eden âlimlerin; adâletli sultanların, teberrük için ellerini öpmekte bir beis yoktur. Zira Sahâbe-i Güzin (r.anhüm) Peygamberimiz (s.a.v.)’in ellerini öperlerdi.

Annenin, babanın elini öpmek, bunlardan başka büyüklerin ellerini Müslümanlıklarına ta’zîm ve hürmet için öpmekte bir beis yoktur. Ama, dünyâ menfaati için öpmek mekrûhdur. Bir Müslümanın başka bir Müslümanla karşılaştığında kendi elini öpmesi tahrîmen mekrûhdur.

Süfyân İbn-i Uyeyne (r.a.); “İlmiyle amel eden âlimlerin, adaletli sultanların elini öpmek sünnettir.” dediğinde, Abdullâh b. el-Mübârek (rh.a.) kalkıp Süfyân (r.a.)’in başını öpmüştür.

(Mülteka Tercümesi, 2.c. 356.s.)

 

HAZRETİ PEYGAMBER (S.A.V.) HAKKINDA NE DEDİLER?

 

“Sana muasır bir vücut olamadığımdan dolayı müteessirim. Ey Muhammed (s.a.v.) muallimi ve naşiri olduğun bu kitap (Kur’an) senin değildir. O ilâhîdir. Bunun ilâhî olduğunu inkar etmek, mevcut ilimlerin batıl olduğunu ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için beşeriyet senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra da görmeyecektir. Ben huzur-u mehabetinde, kemal-i hürmetle eğilirim.”

(Alman Birliğinin Mimarı PRENS BİSMARK)

  • ••••••

“Biz Avrupa milletleri medenî imkanlarımıza rağmen, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in son basamağına varmış olduğu merdivenin ilk basamağındayız. Şüphe yoktur ki, bu yarışmada hiç kimse onu geçemeyecektir.”

(GOETHE)

“Kendisini Hz. Muhammed (s.a.v.)’le mukayese edebileceğimiz bir insan bugüne kadar henüz anasından doğmamıştır.”

 

 

(CARLAYLE)

  • ••••••

“Hiçbir insan bu kadar az bir zaman içinde bu kadar muazzam ve payidar bir inkılap vücuda getiremedi. Hakimdi. Hatipti. Peygamberdi. Fikirler fatihiydi. İnsanların büyüklüğü hangi ölçü ile ölçülürse ölçülsün, acaba ondan daha büyük bir insan bulunur mu?”

(A. D. LAMARTİNE)

  • ••••••

Ve son söz: “Canım var oldukça ben Kur’an’ın kölesiyim. Muhammed Muhtarın (s.a.v.) ayağının tozuyum… Gökler kadar geniş bir ağız isterim ki, o meleklerin bile kıskandıkları güzeli öveyim.”

(MEVLÂNA CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ)

 

RESÛLULLAH (S.A.V.)’E İTAAT, ALLÂH (C.C.)’E İTAATTİR

 

Peygamber (s.a.v.)’e itaat etmek, O (s.a.v.)’in sünnetini yerine getirmeyi, getirmiş olduğu hususları kabullenip boyun eğmeyi gerektirir. Allâh (c.c.) hiçbir peygamber göndermedi ki, ümmetlerinin kendilerine itaat etmesini vacip kılmasın. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetini yerine getirerek, O (s.a.v.)’e itaat eden kimse, Allâh’ın farzlarını da yerine getirip Allâh’a itaat eder. Sehl b. Abdullah’tan, “İslâm Şeriatı” sorulunca şöyle cevap verdi: “Peygamber size ne verdi ise, onu alın.”

Semerkândî de der ki: Farzları yerine getirmek sûretiyle Allâh’a, sünnetlerini yerine getirmekle de Peygamber (s.a.v.)’e itaat ediniz. Yine Allâh’ın size haram kıldığı hususlardan uzaklaşmak sûretiyle, Allâh’a itaat edin, Resûlullâh (s.a.v.)’in size tebliğ ettiği hususlarda O (s.a.v.)’e itaat edin denildi.

Zührî der ki: Bana Ebû Seleme b. Abdullah kendisinin Ebû Hureyre (r.a.)’in şöyle dediğini işittiğini haber verdi: Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Bana kim itaat ederse, o Allâh’a itaat etmiş olur. Kim bana isyan ederse, Allâh’a isyan etmiş olur. Benim emrime itaat eden, bana itaat etmiş, emirlerime isyan eden de bana isyan etmiş olur.

(Kadı ‘Iyaz, Şifâ-i Şerîf, 382.s.)

Bir elçiyi tanımak, onun kendisini değil, onu görevlendirip gönderen makamı tanımaktır. Mesela bir devletin elçisini, memurunu reddetmek, o devleti ve onun kanunlarını reddetmek olduğu gibi, Allâh (c.c.)’ün elçisi demek olan Peygamber (s.a.v.)’i kabul etmeyip reddetmek de Allâh (c.c.)’e küfür ve saygısızlıktır. Bundan dolayı Allâh (c.c.)’ün elçisine itaat etmekten kaçınanlar, Allâh (c.c.)’e ibadet ve taatten kaçınan kafirlerdir. Allâh (c.c.) de kafirleri sevmez, küfrün hiçbir çeşidine razı olmaz. Eğer Hıristiyanlar Allâh (c.c.)’ü sevselerdi, İsa (a.s.)’ı Allâh (c.c.)’ün bir peygamberi olarak tanırlar ve O’na bir tanrı olarak ibadet değil, bir peygamber olarak itaat ederler.

(Hak Dini Kur’an Dili, 2.c. 342.s.)

 

 

 

ALLÂH (C.C.) VE RESÛLÜ (S.A.V.) BİR İŞE HÜKÜM VERDİĞİ ZAMAN İNANAN ERKEK VE KADINA, O İŞİ KENDİ İSTEKLERİNE GÖRE SEÇME HAKKI YOKTUR (Ahzab s. 36)

 

Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.) bir işe hüküm verdiği zaman, yani Allâh Resûlü (s.a.v.) hüküm ve karar verdiğinde -ki burada Allâh (c.c.)’ün zikredilmesiyle, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in durumunun yüceltilmesi ve O (s.a.v.)’in bir işe hüküm vermesinin, aynı zamanda Allâh (c.c.)’ün hüküm vermesi demek olduğunun bildirilmesi amaçlanmıştır. Nitekim, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e itaat etmek, Allâhü Te‘âlâya itaat etmek demektir.- İnanmış bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Aksine kendi düşünce ve tercihlerini, Allâh Resûlü (s.a.v.)’in düşünce ve tercihine tabi kılmaları gerekir.

Rivayet edilmiştir ki, Hz. Peygamber (s.a.v.), halası Abdülmuttalib’in kızı Ümeyye’nin kızı Zeyneb binti Cahş (r.anhâ)’yı, evlatlığı Zeyd b. Harise (r.a.)’e istemişti. Zeyneb (r.anhâ) beyaz tenli ve güzeldi. Zeyd (r.a.) ise siyah olduğundan Zeyneb (r.anhâ) O’nu istememiş ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’e şöyle demiştir:

“Ey Allâh’ın Resûlü! Ben senin halanın kızıyım ve Kureyş’in en ileri gelenlerine mensûbum. Bu nedenle onu kendime reva göremiyorum.” Aynı şekilde kardeşi Abdullâh da bu işe razı olmamıştı. Bunun üzerine bu âyet inmiştir.

Bunun üzerine Zeynep (r.anhâ) gönül rızasıyla Hz. Zeyd (r.a.) ile evlenmeyi kabul etmiştir. Her kim Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’e herhangi bir hususta karşı gelir ve kendi görüşüyle hareket ederse şüphesiz apaçık bir şekilde hak yoldan sapmış ve dosdoğru yoldan ayrılmış olur.

(İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l Beyân Tefsiri, 6.c., 450.s.)

 

Yüzlerinin ateşte evrilip çevrileceği gün, derler ki: “Eyvahlar bize! Keşke Allâh’a itaat etseydik ve Resûle de itaat etseydik.” (Ahzap s. 66)

 

RESÛLULLAH (S.A.V.)’E İTAAT FARZDIR

 

Allâh (c.c.) Resûlüne olan itaâtin, teslîmiyyetin ve bağlılığın bizzat kendisine yapılmış olacağını birçok âyetinde belirtmiştir. Allâh (c.c.) buyurur ki:

“Hayır, Rabbine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin etmedikçe ve sonradan haklarında verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam olarak teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa s. 65)

Ve yine Resûlullâh (s.a.v.)’in emrine tabi olmayı gerektiren bir delil daha, Allâhü Te‘âlâ buyurur ki:

“Resûlullâh (s.a.v.)’in çağrısını, aranızda bazınızın, bazınızı çağrısı gibi tutmayın. Allâh içinizden başkalarını siper edinerek sıvışıp gidenleri çok iyi bilir. Resûlullâh (s.a.v.)’in emrine muhalefet edenler başlarına bir belânın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar” (Nur s. 63)

Allâh (c.c.), bir âyetinde de şöyle buyurmaktadır:

“Resûl size neyi verdiyse onu alınız ve hangi şeyi yasakladıysa ondan da kaçınınız.” (Haşr s. 7)

Bu âyetler ve daha nice ayetler, Resûlullâh (s.a.v.)’in emrine tabi olmayı ve O’na itaâtin gerekli olduğunu göstermektedir. Resûlullâh (s.a.v.)’in emri reddedilmez, çünkü Allâh (c.c.) Resûlüne itaât edilmesini farz kılmıştır.

İmam Beyhâki (r.a.) şöyle dedi: “Şayet sünnet dinde delil olmasaydı, Resûlullâh (s.a.v.) kendisiyle beraber bulunanlara, dinlerini öğrettikten sonra, vermiş olduğu hutbesinde şöyle buyurmazdı: “Burada bulunan kişiler, bulunmayanlara anlattıklarımı aktarsınlar, umulur ki, anlatılan şahıs burada dinleyenden daha anlayışlı ve kavrayışlı olabilir.” ve yine sünnet delil olmasaydı Resûlullâh (s.a.v.) “Allâh (c.c.), bizden bir hadisi dinleyip de, bunu başka bir kişiye anlatarak vazifesini yerine getirenin yüzünü parlatsın. Olur ki anlatılan kişi dinleyenden daha kavrayışlıdır.” buyurmazdı. Bu hadis mütevatir bir hadistir.”

(İmam-ı Suyûtî, Akidede Sünnetin Yeri, 8.s.)

“De ki, siz gerçekten Allâh’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allâh da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allâh çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.”  (Âl-i İmran s. 31)

 

İSLÂM ÂLİMLERİ VE İÇTİHAD

 

Nice büyük İslâm Âlimleri, müçtehidliği iddia etmemişlerdir. Kaldı ki onlar içtihadın öneminin ne olduğunu çok iyi biliyorlardı, hadlerini de aşmıyorlardı. Cahil cesur olur, sözünden de anlaşılacağı üzere çağımızda bu tür cesurlara rastlamak mümkündür. Şayet bu tipler devlet yöneticisi olurlarsa devletin batmasına sebep olur, dinde ise öncü olurlarsa maneviyatı öldürürler. Ehil olmayanların içtihada yeltenmeleri kendisini sapıtacağı gibi başkasını da sapıtacağı kesindir.

Binaenaleyh, müçtehid olmayan müslümanların tam ve gereği gibi kitaba ve sünnete bağlı kalmaları, itikadî, amelî ve bütün hayatî konularda Şer-i Şerîfe uygun yaşayabilmeleri için selefe, onun icmâına yani bir mezhebe uymak zorundadırlar.

Yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, müçtehid olmayan bir ilim adamı, şahsî içtihadına dayanarak veya yalnız meale güvenerek, Kitap ve Sünnetten hüküm çıkarıp fetva vermesi asla caiz değildir.

Müslüman bu dört mezhepten birisine tabi olmakla Kitap ve Sünnetin yolundan çıkmış olmaz. Tam tersine bunlardan birisine uyan tam manasıyla Kitap ve Sünnete uymuş olur.

Bugün içtihadı iddia edenlerin tamamı bu saydığımız eserleri okumaktan ve anlamaktan acizdirler. Sade meallere veya ahteriyi kebire dayanarak Kitap ve Sünnetten dini hükümler çıkarmaya, selef ve halefin hatta ehli bid’atın veremediği fetvaları bu cesur cahillerin verdiklerini görüyoruz. Bunlardan bazıları Kitap ve Sünnette bulunmayan ve fuhulu ulemadan (ulemanın ileri gelenleri) hiçbirisi tarafından rivayet edilmeyen konuları, Ashab-ı Kiram’a atfederek, uydurma rivayetlerle çağdaş kafalarına göre fetvalar vermektedirler. Kendilerini yalanlayan ve uydurma rivayetlerini çürüten delilleri ise görmemezlikten gelirler.

Bu adamların ifade ve ibareleri, şeytanın vesvesinden, akıl ve ilimlerinin yokluğundan, nefislerini beğenmelerinden dolayıdır ki sevilip sayılmazlar. Fıkıh ilminden habersiz bu tipler sade hevalarına uyarak rastgele fetvalar vermekle büyük bir vebali de yüklenmiş oluyorlar. Allâh hidayet nasip etsin.

(Mehmed Çağlayan,

Ehl-i Sünnet ve Akaidi, 171-181.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’E  İTAAT ETMENİN GEREĞİ

 

Cenâb-ı Hakk, meâlen: “O halde Allâh’a ve O’nun ümmî nebî olan Resûlüne ki, kendi de O Allâh’a ve O’nun sözlerine îman etmekte olandır, îmân edin, O’na tâbi olun tâ ki, doğru yolu bulmuş olasınız.” (A‘râf s. 158) buyurmuştur.

Yine Cenâb-ı Hakk, meâlen: “O halde Allâh’a, O’nun Peygamberine ve indirdiğimiz o nûra îmân edin.” (Teğâbün s. 8) buyurmuştur. Nurdan maksat Kur‘an-ı Kerîm’dir.

Kısaca Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ve Kur‘an’a imân ve tasdik vacibtir. İslâm bunlarsız olmaz. Nitekim Cenâb-ı Hakk:

“Kim Allâh’a ve Peygamberine îman etmezse muhakkak (bilsin) ki, biz o kâfirler için çılgın bir ateş hazırlamışızdır.” (Fetih s. 13) buyurmuştur.

Yine Allâh (c.c.) meâlen:

“Öyle değil, Rabbine and olsun ki onlar aralarında kimi oraya kimi buraya çektikleri (kavga ettikleri şeylerde) seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça îmân etmiş olmazlar.” (Nisa s. 65) buyurmuştur.

Bu âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hakk kendi kutsal nefsine yemîn ederek buyurmuştur ki: “Bir kimse bütün işlerinde Resûlullâh (s.a.v.)’in verdiği hükümlere dıştan ve içten tamâmen razı olup uymadıkça mü’min olamaz.” Bu hükümler arzusuna uygun olsun veyâ olmasın uymalıdır. Nitekim bir hadîs-i şerîfte de “Resûlullâh (s.a.v.)’in şerefli söz ve hükmüne içtenlikle razı olup uymayan kimse mü’min olmaz.” buyrulmaktadır.

Cenâb-ı Hakk, Resûlü (s.a.v.)’in hükmüne ve şerefli sözüne tam bir teslimiyetle uymayan kişinin îmânı kâmil olmaz, diye buyurmuştur.

(İmâm-ı Kastalânî, İlahi Rahmet

Hz. Muhammed (s.a.v.), 2.c., 127.s.)

Buhârî (r.a.), Ebû Hureyre (r.a.)’den nakletti ki; Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “İstemeyenler hariç, ümmetimin hepsi cennete girerler.” Sahabeler (r.a.) dediler ki: “Ya Resûlallâh, istemeyenler kimlerdir?” Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Kim bana itaât ederse cennete girer ve kim de bana isyan ederse, işte o istemeyendir.”

 

RESÛLULLAH (S.A.V.) OLMADAN KUR’AN ANLAŞILMAZ

İmam Beyhakî (r.a.) kendi senedi ile Şebib bin Ebî Feddaleti’l Mekkî’den nakletti ki: İmran bin Hüseyin (r.a.) şefaati anlattı. Toplulukdan biri dedi ki: “Ey Ebâ Nüceyd! Muhakkak siz bize hadisler naklediyorsunuz, ama biz onların aslını Kur‘an’da bulamıyoruz.” İmran (r.a.) sinirlenerek o kişiye dedi ki: “Sen Kur‘an’ı okudun mu?” O kişi “Evet okudum” dedi. İmran (r.a.) dedi ki “Sen sabah namazının iki, öğle, ikindi ve yatsı namazının dört ve akşam namazının üç rekat olduğunu Kur‘an’da buldun mu?” Adam dedi ki; “Hayır, bulamadım.” İmran (r.a.) dedi ki; “Öyleyse bunları kimden aldınız? Biz bunları Resûlullâh (s.a.v.)’den, siz de bizlerden aldınız. Hem siz Kur‘an’da, her kırk koyundan bir tanesinin zekât olarak verileceğini ve böylece belirli bir sayıda şu kadar deve, belirli miktarda şu kadar dirhem zekatın verileceğini ve daha nice amellerin haberini buldunuz mu?” Adam, dedi ki: “Hayır bulamadık.” İmran (r.a.): “O halde bunları kimden aldınız? Biz bunları Resûlullâh (s.a.v.)’den. Siz de bizlerden aldınız. Hem siz Kur’an’da; (Kâbe’yi) tavaf etmeği ve orada sa’y tavafının (yedi şavt) olduğunu ve Makam-ı İbrahim’in arkasında iki rek’at namaz kılındığını buldunuz mu? Ve siz Kur’an’da: Sürgün ve uzaklaştırma cezâsının olduğuna, şigâr evliliğinin yasaklandığına dair bir haber buldunuz mu?. Hele siz Allâhü Te‘âlânın şu buyruğunu da işitmediniz mi?

“Resûl (s.a.v.) size neyi verdiyse onu alınız ve sizi neden yasakladıysa ondan da kaçınınız.” (Haşr s. 7)

Muhakkak biz bunların haberini Resûlullâh (s.a.v.)’-den aldığımız zaman, sizler hayatta değildiniz, bunun için de haberiniz yoktu.”

(İmam-ı Suyutî, Akidede Sünnetin Yeri, 11-12.s.)

 

KUR‘AN-I KERÎMİ ANLAMAK ANCAK SÜNNET İLE MÜMKÜNDÜR

 

Beyhakî dedi ki, İmam Şafii (r.a.) şöyle dedi:

“Kur’an’da bulunan nâsih ve mensuh; Resûlullâh (s.a.v.)’in bildirmiş olduğu haber ile, zaman itibariyle birinin diğerinden sonra olmasıyla, son olarak bildirilen hükmün, önceki hükmü ortadan kaldırmasıyle ve Hadis ile icmayı bilen alimlerin bildirmesi ile tanınır bilinir. Allâhü Te‘âlânın Kitabındaki nasihin çoğu ancak Resûlullâh (s.a.v.)’in sünneti ile tanınır, bilinir.”

Beyhakî, Cündüb b. Abdullah (r.a.)’den nakletti: Cündüb (r.a.) dedi ki: Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Kim kendi rey’i ile (görüşü ile), Kur’an hakkında bir görüş bildirirse, bu kişi görüşü ile isabet etse bile hataya düşmüş demektir.”

Beyhakî, ibrahim et-Teymî’den nakletti:

İbrahim dedi ki: Ömer (r.a.) İbn-i Abbas (r.a.)’e bir mektup göndererek dedi ki: “Kitabı, Resûlü ve kıblesi bir olan bu ümmet nasıl olur da ihtilafa düşer?.”

İbn-i Abbas (r.a.) cevaben dedi ki:

“Ya Emire’l Mü’minin, bize Kur’an nazil oldu. Biz de O’nun ne için indiğini bilerek okuduk, belledik. Bizlerden öyle kavimler, topluluklar gelecek ki Kur’anın ne için indiğini bilmeden O’nu okuyacaklardır. Her grubun bu âyetlerden ayrı ayrı görüşleri olacaktır. Farklı farklı görüşler olunca ihtilafa düşeceklerdir, ihtilafa düşünce birbirleriyle savaşacaklardır.”

Evet, bunlardan anlaşılıyor ki; Kur’an’dan doğru hüküm çıkarmak için âyetlerin sebebi nüzûlünün (ne için indiğinin) bilinmesi gerekmektedir. Bunlar da Resûlullâh (s.a.v.)’in hadislerinin bilinmesi ile mümkündür.

(İmam-ı Suyutî, Akidede Sünnetin Yeri, 71-72.s.)

 

 

 

SÜNNETİN KUR‘AN’I AÇIKLAMASI

 

Beyhakî, Yahya b. Kesir’den nakletti ki; Yahya şöyle dedi: “Sünnet Kur‘an üzerine bir hüküm koyucu olarak inmiştir. Kur’an ise sünnet üzerine bir hüküm koyucu olarak inmemiştir.” Bunu Dârimî ve Said b. Mansur da naklettiler.

Beyhakî dedi ki:

“Yukarıda zikredilen hadîsten “Sünnet Kur‘an’a muhalif olabilir.” şeklinde bir anlaşılma çıkarılmamalıdır.

Bu hadîsin ma‘nâsı; Sünnetin Kur‘an’ı açıklayıcı olması yönüyle ele alınmalıdır. Allâh (c.c.) bunu Kitabının şu buyruğu ile belirtmiştir:

“Sana zikri (Kur’an’ı), insanlara açıklayasın diye indirdik…” (Nahl s. 44)

Kur’an’da aslı bulunan şeyi açıklayıcı olan sünnettir, bu sebeple sünnetler hiçbir zaman Kur’an’a muhalif değildir.”

Ben ise bu konuda şunu söylemek isterim ki:

Kur‘an’ın sünnete olan ihtiyacından şu ma‘nânın anlaşılması gerekir: Şüphesiz sünnet, Kur‘an’ın mücmel (kapalı) âyetlerini açıklayıcı ve ayırıcı bir niteliktedir. Zira Kur‘an’da bazı gizli, kapalı durumların olduğu kesindir, işte Resûlullâh (s.a.v.)’e indirilen Kur‘an; bilinen derinliklerinin, gizliliklerinin, insanların anlaması için, açıklanması açısından, sünnete muhtaçtır.

Sünnetin Kur‘an üzerine hüküm koyucu olmasından da şu ma‘nânın anlaşılması gerekir: Her ne kadar öz bir şekilde anlatımla çok şeyi kasdetme açısından sünnet Kur‘an’ın seviyesine çıkamasa da, Kur‘an, sünnet için açıklayıcı ve hüküm koyucu değildir. Çünkü sünnet kendiliğinden açık ve anlaşılırdır. Sünnet, Kur‘an için bir açıklayıcı durumundadır. Açıklayıcı durumunda olan şeyin, açıklanan şeyden daha geniş, daha anlaşılır ve daha açıklayıcı olması her akıl sahibi tarafından bilinen bir gerçektir. Allâh (c.c.) en iyisini bilendir.

(İmam-ı Suyutî, Akidede Sünnetin Yeri, 67-68.s.)

 

HADÎS-İ ŞERÎFLERİN KUR’AN’A ARZ EDİLMESİ

 

Hamd, bağlılığımız ve güvenimiz kendisine olan Allâhü Te‘âlâya, Sâlat ve Selâm da, Allâh’ın kulları içerisinden seçip çıkardığı kulu ve Resûlü, Muhammed (s.a.v.)’e olsun.

Önceden müslümanların tartışmasız kabul etmiş oldukları bir konu, şu zamanda müslümanları şüpheye düşürmek için konuşulmaya başlandı. Konuşulmasına başlanan bu konu, fasık, zındık bir râfizî’nin şu sözüdür; “Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetleri hüccet (delil) teşkil etmez. Tek delil Kur’an-ı Kerîm’dir.” Bu sözünü kuvvetlendirmek için de şu hadisi, kendi lehine delil getirdi:

“Size benden bir hadis geldiği zaman onu Kur’an’a arz ediniz. Hadîsin aslını Kur’an’da bulursanız alınız. Kur’an’da aslını bulamazsanız kabul etmeyiniz.”

İmam Beyhakî (r.a.), Hadîsi Kur‘an’a arzetme hakkında nakledilen hadîsin, sahih olmayıp batıl bir haber olduğunu ve o, hadîsin kendisini de çıkmaza, geçersizliğe sürüklediğini beyân etmiştir. Çünkü Kur’an’da, Hadîs’in Kur’an’a arzedilmesi gerektiğini ifade eden bir âyet yoktur. Hem de bu kişiler, hadisi kabul etmedikleri halde yine kendi sapık düşüncelerine hadîsten delil getirerek bir çelişkiye düşmekte ve hem davalarının hem de kendilerinin yalancı olduklarını ortaya koymaktadırlar.

Usûl âlimlerince bilinen şartlar çerçevesinde, Resûlullâh (s.a.v.)’in hadislerini (ister söz, ister amel olsun) kim delil olarak kabul etmezse, o kişi İslâm milletinden çıkıp, kâfir olmuştur. O kişi ya yahudî ve hıristiyanlarla ya da diğer kâfir zümrelerin biriyle haşrolunacaktır.

(İmam-ı Suyutî (rh.a.), Akidede Sünnetin Yeri, 3.s.)

 

SÜNNETE SIMSIKI YAPIŞMAK

 

Mik’dam (r.a.) dedi ki; “Resûlullah (s.a.v.) Hayber gününde bazı şeyleri haram kıldı. Bunlar ehlî eşekle, bundan başka bazı şeylerdir. Sonra Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Korkarım ki sizden bir adamın, koltuğuna yaslanmış rahat bir vaziyette iken, benden bir hadis nakledilir de o kişinin “Sizinle benim aramda Allâh’ın Kitabı vardır. Onda helâl bulduğumuzu helâl, haram bulduğumuzu da haram kabul ederiz” diyeceği bir zaman yaklaşmaktadır. Ancak, iyi bilin ki Resûlullâh (s.a.v.)’in haram kılışı da Allâhü Te‘âlânın haram kılması gibidir.”

Resûlullâh (s.a.v.) veda haccı esnasında insanlara bir hutbe verdi, buyurdular ki: “Muhakkak size bıraktığım şeylere sımsıkı sarılırsanız asla dalâlete düşmezsiniz. Bu şeylerde iki emirdir; Allâhın Kitabı Kur’an ve Nebînizin Sünnetidir. Ey insanlar! Ben size ne söylüyorsam onu dinleyiniz ki mutlu olabilesiniz ve onunla amel ediniz ki saadete erişebilesiniz.”

Beyhakî kendi senedi ile İrbad bin Sariye (r.a.)’den nakletti. İrbad şöyle dedi: “Resûlullâh (s.a.v.) birgün bize namaz kıldırdı. Sonra bize yönelerek, açık ve etkili bir şekilde va’z etti. Bundan dolayı gözler yaşardı, kalbler titredi. Topluluktan birisi dedi ki: “Resûlullâh (s.a.v.) sanki vedâda bulunan birisi gibi konuşma yaptı.” Ve Resûlullâh (s.a.v.)’a dedi ki: “Ya Resûlallâh (s.a.v.)! Kendinden sonra bize ne tavsiye edersin?” Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki; “Size, Allâh (c.c.)’den korkmayı ve üzerinize, başı siyah üzüm tanesi gibi olan Habeşli bir kulun emîr olması halinde bile, onu dinlemeyi ve ona itaâti tavsiye ederim. Sizden kim benden sonra yaşarsa çok ihtilaflar görecektir, o zaman siz benim sünnetime ve doğru yola ileten Raşid Halifelerimin yoluna tâbi olunuz ve buna azı dişlerinizle sımsıkı sarılınız. Sonradan icat edilip dinden gösterilen şeylerden sakınınız. Şüphesiz ki dinden gösterilerek sonradan icat edilen herşey bid’at, her bid’at de sapıklıktır.”

(İmam-ı Suyutî (rh.a.),

Akidede Sünnetin Yeri, 14-15.s.)

SÜNNETE İTTİBÂ

 

Beyhakî Evzâî’den (r.a.) nakletti ki; Evzaî şöyle dedi:

“Sana Resûlullâh (s.a.v.)’in hadîsi ulaşırsa, ondan başkasına tabi olmaktan ve hayatını düzenlemekten sakın. Çünkü Resûlullâh (s.a.v.) Allâhü Te‘âlâdan olan şeyleri tebliğ etmektedir.”

Beyhakî, Süfyan es-Sevri (r.a.)’den nakletti ki; “Hadis ilmi, ilmin hepsidir.”

Beyhakî, Osman b. Amr’den nakletti ki; Osman dedi ki; Bir adam, Malik’e soru sordu, İmam Malik te o kişiye Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu, dedi.

Adam, İmam Malik’e dedi ki: Sen de aynı görüştemisin?.

İmam Mâlik o şahsa Allâhü Te‘âlânın şu âyetini okudu:

“…Resûlün buyruğuna aykırı hareket edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya canyakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar.” (Nur s. 63)

Ebû Nuaym Hilye kitabında, kendi senedi ile Hamidî’den nakletti ki; Hamidî şöyle dedi: Mısır’da iken, İmam Şafii (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.)’den bir hadis nakletti. Topluluktan birisi dedi ki: “Ey Ebâ Abdullah sen de bunu kabul ediyor musun?” İmâm Şâfiî sinirlenerek dedi ki: “Sen beni kiliseden çıkarken veya belimde zünnâr bulunurken mi gördün ki Resûlullâh (s.a.v.)’den bir hadis olsun da onu kabul etmeyeyim.”

Ebû Nua’ym Rebi b. Süleyman’dan nakletti; Rebi dedi ki: Bir adam İmâm Şafiî’ye, bir hadis hakkında sordu, İmam Şafiî de “Bu hadîs sahihtir.” dedi. O kişi: “Sen ne diyorsun dedi. İmâm Şafiî, sinirlendi ve dedi ki: “Ben Resûlullah (s.a.v.)’den bir hadîs naklettiğim zaman o hadîse aykırı görüş bildirirsem hangi sema beni gölgelendirir, hangi yer beni barındırır.”

(İmam-ı Suyutî, Akidede Sünnetin Yeri, 76-77.s.)

 

SÜNNETİ ÖĞRENMEK VE ÖĞRETMEK

 

Makdisî (r.a.) kendi senediyle Ebu’d-Derda (r.a.)’den nakleder. Ebu’d-Derda (r.a.) dedi ki: Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki:

“Sünnetin yok olmasından korkarak, sabah akşam sünneti öğrenmeğe giden kişi, sabah akşam Allâh yolunda cihad eden kişi gibidir. Kim ilmi gizlerse Kıyamet gününde, Allâh (c.c.) onun ağzına ateşten bir gem vurmuş olarak yaratacaktır.”

Muaz (r.a.) dedi ki: Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki:

“Ümmetimin içinde, sonradan dîne sokulan bid’atler çıktığı ve Ashabına dil uzatıldığı zaman alimler ilimlerini açıklasınlar. Eğer ilimlerini ortaya koymazlarsa, Allâhü Te‘âlânın, Meleklerin ve bütün insanların la‘neti onların üzerine olsun.”

Velid b. Müslim’e denildi ki: Açıklanması gereken ilim hangi ilimdir? Velid dedi ki: “Sünnet’dir.”

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki:

“Ümmetimden kim kırk hadis belleyip yaşarsa ve bu hadislerle insanları dinleri hususunda bir işte faydalandırırsa, bu kişi Kıyamet günü âlimlerden biri olarak diriltilir.”

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Kim sünnetlerden kırk hadîsimi naklederse Kıyamet gününde Nebîlerle birlikte haşrolunacaktır.”

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki:

“Bir kişinin iki hadisi öğrenip, bununla kendisini faydalandırması ve bunu başkalarına öğreterek onları faydalandırması, altmış sene ibadet etmesinden daha hayırlıdır.”

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Şüphesiz İslâm garîb başladı ve bu garîbliğine dönecektir. Garîblere müjdeler olsun.”

Denildi ki: Ya Resûlullâh! Garîbler kimlerdir?

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Garipler, benim sünnetimi sevenler ve benden sonra Allâh’ın kullarına sünnetimi öğretenlerdir.”

(İmam-ı Suyutî, Akidede Sünnetin Yeri, 107.s.)

 

ALLAH (C.C.)’ÜN O (S.A.V.)’E OLAN SEVGİSİ

 

Allah (c.c.) gizli bir hazine iken bilinmek istemiş ve bu kâinatı yaratmıştır. Kâinatın bütünü Yaratıcısının bildiğimiz-bilemediğimiz isimlerinin tecellilerine aynadır. O (s.a.v.), isimler sayesinde vardır, O (s.a.v.), isimleri görünür kılmak için vardır…

Hz. Âdem (a.s.) Allah (c.c.)’e hitap eder:

– “Allahım beni niçin Muhammed (s.a.v.)’in babası diye künyeledin?” Allah (c.c.) buyurur;

– “Ey Adem! Kaldır başını da bak!”

Hz. Adem (a.s.) emrin gereğini yerine getirince görür ki, Arş’ın üzerinde “En Sevgili”nin (s.a.v.) nuru vardır ve ismi yazılıdır… Sonra, Allah (c.c.) Hz. Adem (a.s.)’a hitap eder.

– “Bu, senin soyundan gelecek olan bir peygamberin nurudur ki, O (s.a.v.)’in ismi göklerde Ahmed (s.a.v.) ve yerde de Muhammed (s.a.v.)’dir. Eğer O olmasaydı seni yaratmazdım!”

Hz. Ömer (r.a.) şu hadisi nakletmektedir. Hz. Adem (a.s.) cennetten çıkarıldıktan sonra Allah (c.c.)’e yalvarır;

– “Ya Rabbi! Muhammed (s.a.v.) hürmetine beni affet!” Allah (c.c.) cevap verir;

– “Ey Adem! O Benim için insanların en sevgilisidir. Değil mi ki, Benden, O (s.a.v.)’in hürmetine af diliyorsun… Ben de seni bağışladım.”

Rivayet Hz. Selman-ı Farisi (r.a.)’dendir:

Cebrail (a.s.) der ki;

– Ey Allah’ın Elçisi! Rabbin diyor ki; Eğer İbrahim’i dost edindimse, seni de sevgili edindim. Benim katımda senden daha üstün bir yaratılmış yoktur. Kâinatı ve insanlığı senin değerini onlara bildirmek için yarattım. Sen olmasaydın onlar da olmayacaklardı.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),

Musahabe 4, 10-14.s.)

 

 

 

 

SÜNNETİ YAŞAMAK

Beyhaki kendi senedi ile Hz. Âişe (r.a.)’den nakletti ki; Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Altı sınıf insana Allâh (c.c.) lânet etmiş ve duâları, Allâh katında kabul olunan Nebîler de lânet etmişlerdir. Bunlar şu kişilerdir:

1- Allâhü Te‘âlânın Kitabına herhangi birşey ekleyen,

2- Allâh’ın takdirini (kaderini) yalanlayan,

3- Baskıyla (otorite ile), Allâh (c.c.)’ün aziz kıldığını zelil, zelil kıldığını aziz kılan.

4- Allâhü Te‘âlânın haram kıldığı şeyleri helâlleştiren,

5- Benim soyumdan Allâhü Te‘âlânın haram kıldığı şeyi helâlleştiren,

6- Benim sünnetimi terk eden.”

Beyhakî, kendi senedi ile Abdullah bin Ömer (r.a.)’den nakletti ki: Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Her amel için bir şevk ve iştiyak vardır. Ve her şevkin bir de azalması vardır, işte bu esnâda kimin gönlü benim sünnetimden dışarıya çıkmazsa, muhakkak o kişi hidayete ermiş, kimin de gönlü bundan başka şeylere yönelirse helâk olmuş olur.”

Beyhakî (r.a.) kendi senedi ile Enes bin Malik (r.a.)’den nakletti: Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Kim benim sünnetimi (yaşamak ve yaşatmak sûretiyle) diriltirse, muhakkak beni seviyor demektir. Kim de beni severse cennette benimle beraberdir.”

Beyhakî, kendi senedi ile Ebû Hureyre (r.a.)’den nakletti ki, Ebu Hureyre (r.a.) dedi ki: Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Benim ümmetim fesâda gidip bozulduğu zaman sünnetimi ikâme eden (ayakta tutan) kişiye yüz şehid ecri vardır.”

(İmam-ı Suyutî, Akidede Sünnetin Yeri, 7-8.s.)

 

BÜTÜN KÂİNAT, O (S.A.V.)’İN ARZUSUNA UYMAK ZORUNDADIR

 

Hz. Enes (r.a.) rivayet ediyor: İnsanlar kıtlığa maruz kaldılar. Resûlullâh (s.a.v.) bir cuma günü hutbe verirken Daru’l-Kaza tarafında zamanında mevcut olan kapıdan bir kimse Mescide girdi. Resûlullâh (s.a.v.)’in karşısına dikilerek şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resûlü (s.a.v.), malımız helâk oldu, horantamız aç kaldı, yollar kapandı. Yüce Allah’a duâ et de bize yağmur versin!” Bunun üzerine Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz ellerini kaldırdı:

“Ey Allahım! Bize yağmur ver. Ey Allahım! Bize yağmur ver. Ey Allahım! Bize yağmur ver.” diye duâ etti. Enes (r.a.) sözlerine devamla: Allah’a yemin olsun ki; o sırada biz gökyüzünde hiçbir bulut parçası görmüyorduk. Nefsim elinde olan Zat’a yemin olsun, daha ellerini geri çekmeden semada dağlar gibi bulutlar peydah oldu. Derken daha minberden inmemişti ki, sakalından yağmur damlaları dökülmeye başladı. O gün, ertesi güne kadar yağmur yağdı. Daha sonraki günde de yağdı, onu takib eden günde de yağdı, hatta müteakip cumaya kadar yağış devam etti. Yemin olsun, bir hafta Güneş yüzü göremedik. Gelecek cuma günü, yine Resûlullâh (s.a.v.) ayakta hutbe irat ederken aynı kapıdan birisi girip Peygamber (s.a.v.)’in karşısına dikilerek: “Ey Allah’ın Resûlü (s.a.v.)! Mallar helâk oldu, yollar kesildi. Allah’a duâ et de artık bu yağmurları bizden dindirsin” dedi. Bunun üzerine Allah Resûlü (s.a.v.) ellerini kaldırarak:

“Ey Allahım! Etrafımıza, üzerimize değil. Ey Allahım! Tepelere, bayırlara, dere içlerine ve otlaklara (yağdır)” diye dua etti. Eliyle bulutlara doğru hangi istikametteki buluta işaret etti ise, bulutlar orada açıldı. Bütün Medine buluttan temizlendi. Bir rivayette de de şöyle denmiştir: “Allahım, (yağmur) etrafımıza yağsın, üzerimize değil! Allahım, dağların ve tepelerin üzerine, vadilerin içine, ağaç biten yerlere olsun!” Hz. Enes (r.a.) der ki: “Bulut hemen çekildi, biz de çıkıp güneşte yürüdük.”

(Buhârî ve Müslim)

 

SÜNNETE TÂBÎ OLMAK

 

“…O’na (Resûlullâh’a) itaât ederseniz, doğru yola erişirsiniz.” (Nur s. 54)

Cüneyd dedi ki: Allâhü Te‘âlâya varan yol, Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetlerine tabi olan, hadislerini itirazsız kabul eden ve yaşayanlar hariç Allâh (c.c.)’ün yarattığı kişilerin üzerine kapalıdır.

Ve Cüneyd, sözüne şöyle devam etti:

“Kim Kur’an-ı belleyip yaşamaz ve Sünneti yazıp yaşamazsa, bir iş hususunda o kişi örnek alınmaz, o kişiye uyulmaz. Çünkü bizim ilmimiz Kitap ve Sünnetle sınırlıdır, bizim yolumuz Resûlullâh (s.a.v.)’in hadisleriyle sağlamlaştırılmıştır.”

Ebu Osman el-Hayri dedi ki:

“Allâh’la beraber olma: iyi ahlâkın ve Allâh’tan korkmanın devamı ile kişinin kendi nefsini her an kontrolü ve Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetine tabi olmak ve ilmin zahiri manasını almak ile sağlanır.” Ve devamla dedi ki: Kim sünneti kendisi üzerine, amel ve söz olarak emîr yaparsa, hikmetle konuşur. Kim de heva ve hevesini üzerine, amel ve söz olarak emîr yaparsa bid’atle konuşur. Allâhü Te‘âlâ şöyle buyurmuştur: “…O’na (Resûlullâh’a) itaât ederseniz, doğru yola erişirsiniz.” (Nur s. 54)

Ebû el-Fevaris Şah b. Şûcca’ el-Kirmani dedi ki:

“Kim gözünü haramlardan kaçındırırsa, nefsini şehvetlerden alıkoyarsa, batınını Kur’an ve Sünnetle ayarlamaya devam ederse, zahirinde sünnete tabi olarak yaşarsa ve nefsini helâl yemeğe alıştırırsa, o kişi ferasetinde hatâ etmez.”

Ebû’l-Abbas Ahmed b. Sehl b. Ata el-Ademî dedi ki:

“Kim kendisini sünnet âdâbı ile yaşamaya alıştırırsa, Allâh (c.c.) o kişinin kalbini marifet nuru ile aydınlatır. Hem kişi için sevdiğinin emirlerine, fiillerine ve ahlâkına tabi olup yaşamaktan daha şerefli bir makamı yoktur.”

(İmam-ı Suyutî, Akidede Sünnetin Yeri, 117-118.s.)

 

İMÂM ŞAFİÎ (R.A.)’E GÖRE SÜNNETİN  ÜÇ FONKSİYONU

 

İmâm Beyhaki (r.a.) sünnetin açıklanması bölümünde, İmamı Şafiî (r.a.)’in, Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetini üç yönden ele alarak açıkladığını belirtmektedir:

1- Resûlullâh (s.a.v.)’in sünneti; Allâhü Te‘âlânın Kitabında hüküm olarak bildirmiş olduğu (indirmiş olduğu) kitabın hükümleri gibidir. Yani Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetinde bulunan hüküm, aynen Kur’an’da da mevcuttur.

2- Resûlullâh (s.a.v.)’in sünneti, Allâhü Te‘âlânın mücmel (öz) olarak indirdiği bir ayetten anlaşılması gereken manayı, o âyetin hususî ve umumî olarak nasıl farz olduğunu ve Allâh’ın kullarının bu farzları nasıl anlamaları ve ne şekilde yaşam pratiğine aktarmaları gerektiğini açıklar.

3- Resûlullâh (s.a.v.)’in sünneti, Allâh (c.c.)’ün kitabında olmayan hükümleri ortaya koyar. Zira Allâh (c.c.) Kitab’ında Resûlullâh (s.a.v.)’e itaât edilmesini farz kılmıştır. Muhammed (s.a.v.) Allâh (c.c.)’ün kendisine risaleti göndermesiyle Resûl oldu. Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetlerine tabi olunması da Allâhü Te‘âlânın emri ile farz kılındı.

Bazı âlimler de şöyle dedi: Aslında Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetlerinin aslı, Allâh (c.c.)’ün Kitab’ında mevcuttur. Kur’an’da aslı zikredilen namaz, alışveriş, faiz ve daha nice hükümlerin, nasıl olacaklarını hep sünnet açıklamaktadır.

İmam Beyhakî kendi senedi ile Ömer (r.a.)’den nakletti ki: Ömer (r.a.) minberde iken şöyle dedi: “Ey insanlar! Görüş bildirme, Resûlullâh (s.a.v.)’den ise o bir gerçektir, haktır. Çünkü bunu Resûlullâh (s.a.v.)’e Allâh (c.c.) bildirmiştir.”

(İmam-ı Suyutî, Akidede Sünnetin Yeri, 18.s.)

 

HADİS İLMİNDE DİKKATLİ OLMAK

 

Enes (r.a.) ve İbn-i Ömer (r.a.) dediler ki: Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Kim benim sünnetimden yüz çevirirse o benden değildir.”

İbn-i Abbas (r.a.) dedi ki; Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu:

“Allâhım benim halifelerime merhamet et.”

Biz dedik ki: “Ya Resûlullâh (s.a.v.) senin halifen kimlerdir.” Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Onlar öyle kimselerdir ki, benden sonra gelip, benim hadislerimi nakledip ve onları insanlara öğretenlerdir.”

Ebû Nuaym (r.a.) Hilye adlı kitabında İbn-i Abbas (r.a.)’dan nakletti ki; İbn-i Abbas (r.a.) şöyle dedi: Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki:

“Kim ümmetime benim sahih bir hadisimi naklederse ve bu naklettiği hadisle bir sünnet diriltilir ve bir bid’at ortadan kaldırılırsa, işte bu kişi için Cennet vardır.”

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Kim, ben söylemediğim halde bana yalan söz isnad ederse veya emrettiğim bir şeyi kabul etmezse, o kişi cehennemdeki yerine hazırlansın.”

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Kim ben söylemediğim halde, bana yalan söz isnad ederse, ateşteki yerine hazırlansın. Ve kime de benden bir hadis ulaşır da onu kabul etmezse, o kişinin kıyamet gününde düşmanıyım. Size, benden bilmediğiniz bir hadis ulaşırsa, “Allâh (c.c.) en iyi bilendir” deyiniz.” (Taberanî) Evsat kitabında Cabir (r.a.)’den nakletti ki:

Cabir (r.a.) dedi ki: Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kime, benden sahih bir hadis nakledilir de onu yalanlarsa, o kişi, üç şeyi yalanlamış olur:

1- Allâhü Te‘âlâ (c.c.)’ü,

2- Resûlullâh (s.a.v.)’i,

3- Bu hadisi nakleden kişiyi.”

(İmam-ı Suyutî, Akidede Sünnetin Yeri, 84.s.)

 

ALLAH (C.C.) HABÎBİ (S.A.V.) İÇİN KIBLEYİ DEĞİŞTİRMİŞTİR

 

Yüce Allâh (c.c.), O (s.a.v.)’e Kâbe’ye yönelerek namaz kılmasını emreder. Bu emir, Allah (c.c.)’ün O (s.a.v.)’e duyduğu sevginin açık ispatlarından biridir. Çünkü “En Sevgili” hiç sevmediği yahudilerden ayrılmak için namazlarında Kudüs yerine Kâbe’yi bağrında taşıyan Mekke’ye yönelmek istemektedir. öğle namazı sırasında sevindirilir. Vahiy gelmektedir…

“Biz, yüzünü çokça semaya doğru çevirdiğini görüyoruz. And olsun ki Biz, seni hoşnut olacağın bir kıbleye döndüreceğiz… Şimdi sen, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.” (Bakara s. 144)

Halk dilinde, bir kimse başka bir kimseyi sevmekle nitelendirileceği zaman hep kullanılan bir kalıplaşmış ifade vardır. Denir ki; “Falanca falancaya sevgisinden dolayı kıblesini değiştirdi…” Allah (c.c.) de en sevdiği kulu için kıbleyi hakikî ma‘nâda değiştirir ve “Seni memnun olacağın bir kıbleye döndüreceğiz.” buyurur…

Seni, Benim memnun (razı) olacağım bir kıbleye döndüreceğiz… demez. Sanki Allah (c.c.) şöyle der gibidir; “Ey Sevgili! Herkes Benim rızamın peşindeyken, Ben seni hoşnut etmeyi istiyorum… Hem de her iki dünyada da… Bu dünyada örneğin, kıbleyi değiştirerek, âhirette ise “Rabbin sana verecek, sen de razı olacaksın” (Duha s. 5) ayetinin haber verdiği şerefli makamla…

(Fahruddin er-Râzî (rh.a.), Tefsir-i Kebir)

 

SÜNNET DE KUR’ÂN GİBİ KORUNMUŞTUR

 

Bunun iki metodla isbâtlanması mümkündür.

1-  Sünnet, “Zikri biz indirdik ve onu yine biz koruyaca­ğız” âyetindeki ilâhi koruma va‘dinin kapsamına girer.

2-  Sünnetin bu âyeti kerimedeki koruma va‘dinin kapsamı­na girmediği kabûl edilse bile, Kur’ân’da geçen diğer pek çok âyeti, kerimenin zorunlu bir gereği olarak korunmuş olmalıdır.

“Zikir aramızdan indirile indirile ona mı indirildi” (Kamer s. 25) âyetindeki “zikir” den kasıt vahiydir.

Kur’ân’da Peygamber (s.a.v.)’in üzerine zikrin indirildiği;

“Aramızdan onun üzerine mi zikr indirildi” (Kamer s. 25) ve “Ey Kendisine, zikr indirilen…” (Hicr s. 6) denilerek ifâde ve is-bât edilmektedir.

“Biz sana zikri (vahyi) insanlara indirileni (Kur’ân’ı) açıklayasın diye indirdik” (Nahl s. 44) denilmek sûretiyle Kur’ân’ın açıklamasının da Peygamber (s.a.v.) tarafından va­hiyle yapıldığı ifâde edilmektedir.

Bu âyette geçen zikir’den kastın yalnızca Kur’ân olduğu id­diâ edilse bile Peygamber (s.a.v.)’in açıklama yapacağı her iki yoruma göre kesindir. Peygamber (s.a.v.)’in Kur’ân açıklamala­rı en azından “O hevâsından konuşmaz söyledikleri hep kendisine indirilen vahiydir” âyetine göre vahye dayanmak­tadır. Kur’ân’ın Allâh’ın kasdettiği şekilde anlaşılması, daha ön­ce Araplarca bilinmeyen bu yeni Şerî‘atin kavramlarının (örne­ğin namâzın içeriklerinin) vahiyle tesbît edilmesini zorunlu kılar. Bu ma‘nâya göre yukarıda ifâde ettiğimiz âyetteki zikr’den ka­sıt vahiy olmalıdır.

Peygamber (s.a.v.)’in Kur’ân açıklamasına Kur’ân denile­meyeceği ve açıklamasının Sünnet olduğu da açıktır. Sünnet ise vahiydir. Peygamber (s.a.v.)’in ictihâdları ise ilâhi kontrol al­tındadır. O dâr-ı bekâya teşrîf etmeden önce ilâhi irşâdla düzel­tilmiş ya da hükmü ortadan kaldırılmış veyâ Allâh’ın rızâsına uygunlukları; düzeltilmemek sûretiyle tescil edilmiş olduğundan doğrulukları ilâhi tasdîklidirler. Ve dîn’de delîldirler.

“Zikri biz indirdik onu yine biz koruyacağız” âyeti keri­mesinin kapsamına sünnet de zorunlu olarak giriyor olmalıdır.

(Muhammed Önder, İslam Fıkhında Organ Naklinin Hükmü)

 

İSLAM DÖRT TEMEL ÜZERİNE KURULMUŞTUR

 

Ehl-i Sünnet’in kabul ettiği şer’î delîller dörttür. Bunlar; Ki-

tap, Sünnet, icmâ ve kıyâstır.

Kitap, Kur’ân-ı Kerîm’dir. Sünnet ise, Resûlullâh (s.a.v.)

Efendimiz’in fiîlî, sözlü ve ikrara dayanan hadîsleridir. İcmâ,

hakkında Kitap ve Sünnette delîli bulunmayan ve daha ev-

velki bir temaya ters düşmeyen, bir asrın müçtehid âlimlerinin

bir konu hakkında ittifâk etmeleridir. Zîrâ  bir hadîs-i şerîfte

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Ümme-

tim dalâlet (sapıklık) üzerine ittifâk etmez.” Müçtehid olma-

yan kimselerin icmâı (verdikleri karar) geçerli değildir.

Kıyâs, Kitab ve Sünnet’te hakkında delîl bulunmayan bir

konuyu müçtehid fakihlerin hakkında delîl bulunan benzeri bir

konuya kıyâslamak sûretiyle hükme bağlamasıdır.

Bazı kimseler Kur’ân-ı Kerîm’i delîl olarak kabûl eder, fa-

kat sünnet, icmâ ve kıyâsı delîl olarak kabul etmezler. Bunlar

kendilerine Kur’ân ehli adını veriyorlar. Bu grup mensupları,

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in sahih hadîslerini de delîl olarak

kabul etmemektedirler. Bunlar herhalde Resûlullâh (s.a.v.)’siz

bir din icâd etmek hevesindedirler. Bu kimselerin sözleri an-

lamsız ve değersiz, kuru laftan öteye gidemez.

Bir kısım da Kitap ve Sünneti sözde delîl olarak kabul eder,

fakat Ashâb-ı Kirâm’ın ve Tâbiîn’in (r.a.e) ittifâk ettikleri hu-

susları (ve mezheb imamlarının görüşlerini) kabul etmiyorlar.

Bunlar Kur’ân ve Sünneti kendi bozuk düşüncelerine göre yo-

rumlamak sûretiyle ümmetin genel yolundan ayrılmaktadırlar.

Halbuki fıkhı bilen herkes ittifâkla şu gerçeği kabul etmiştir ki:

Müçtehid olmayan kimselerin kitap ve sünnetten hüküm çıkar-

maları (yani her biri müctehid olan mezheb imamlarına ters

düşmeleri) câiz değildir. Bu kimseler hakkında Cenâb-ı Hak

(c.c.) şöyle buyurmaktadır: “Her kim de kendisine doğru yol

apaçık belli olduktan sonra, Peygambere aykırı harekette

bulunur ve mü’mînlerin yolundan başkasına uyar gider-

se onu döndüğü sapıklıkta bırakırız. Âhirette de kendisini

cehenneme koyarız ki, o, ona kötü bir dönüş yeridir.” (Nisâ

s.115)

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâid, 296-297.s.)

 

HANEFÎ MEZHEBİ’NİN TEMELİ KUR’AN VE SÜNNETTİR

 

Büyük âlimler, İmâm-ı A‘zam (r.a.) ve arkadaşlarını “re’y

ve kıyâs yanlıları” olarak nitelendirseler de bunu onların

şânlarına gölge düşürmek amacıyla yapmazlar. Ya‘ni “Onlar

kendi düşüncelerini Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetinin ve

Sahâbe (r.a.e.)’in sözlerinin önüne geçirirler” demek istemez-

ler, eğer böyle deseler iftirâ etmiş olurlar. İmâm-ı A‘zam (r.a.)

ve talebeleri bu iddiâlardan kesinlikle uzaktır. İmâm-ı A‘zam

(r.a.)’den çok çeşitli yollardan rivâyet olunmuştur ki Kur’ân-ı

Kerîm’de bulamadığı hükümleri, Sünnet-i Seniyye’de de bu-

lamazsa Sahâbenin sözlerine başvururdu. Bu durumda eğer

Sahâbe’nin sözlerinde farklılık olursa içinde âyet ve hadîslere

en uygun olan sözü alırdı. Şâyed bir mes’ele hakkında

Sahâbe’den rivâyet edilen bir söz bulamazsa Tâbiînden biri-

sini taklîd etmeyip onların yaptığı gibi kendisi ictihâd yapardı.

(Çünkü İmâm-ı A‘zam (r.a.)’da Tâbiîndendir.)

Fudayl b. Iyâz (k.s.) şöyle söyler: “İmâm-ı A‘zam Ebû

Hanîfe (r.a.), herhangi bir mes’ele hakkında sahîh hadîs bu-

lursa onunla amel ederdi. Yine Sahâbe ve Tâbiînden yalnız

sahîh bir söz kendisine ulaşınca ona muhâlefet etmezdi. Bun-

ların dışında kıyâsla hükmederdi. Ancak kıyâs yöntemini çok

iyi bilirdi.”

İmâm-ı Müzenî (r.h.), İmâm-ı Şâfiî (r.h.)’den birçok kez

şunu işittiğini söyler: “Bütün fakîhler kıyâsda Ebû Hanîfe

(r.a.)’in âilesi (çoluk-çocuğu) gibidir.”

İmâm-ı A‘zam (r.a.) şöyle der: “Bazı insanların hakkımızda

“Re’y (kendi görüşü) ile fetvâ verirmiş” dediklerine şaşarım.

Bir mes’elede eser (Kur’ân ve Sünnet) varken ben re’y veya

kıyâs ile fetvâ verir miyim? Kur’ân, sünnet ve Ashâb (r.a.e.)’ın

icmâına karşı hiç kimse re’y açıklamaya yetkili olamaz. Ancak

Sahâbe arasındaki sözlerde ihtilâf olunca ictihâdla onların

içinden kitab ve sünnete en yakın olanı seçer alırız. Ashâbın

konuştuğu mes’eleler üzerinde kıyâsla hükmederiz. Zâten

ictihâda yetkili olanların öteden beri durumları da budur.”

(İbn-i Hâcer el-Heytemi (r.h.), İmâm Ebû Hanîfe (r.a.), 139-141.s.)

İSLAM’DAKİ DERİN HASSÂSİYET

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in harb-sulh, ibâdet-ticaret,

hak ve adâlet, suç-cezâ  gibi ciddî ve önemli konularla meşgûl

olması hemen herkes tarafından pek tabiî karşılandığı hal-

de, onun, günlük insan hareketlerinin biçim ve şekilleriyle de

meşgûl olmasını bazıları akıllarına sığdıramayabilirler. Nite-

kim Selmân-ı Fârisî (r.a.)’e  bir müşrik biraz da alaylı bir edâ

ile şöyle dedi: “Görüyorum ki dostunuz Muhammed, size

her şeyi, ama her şeyi, hatta helâya nasıl oturacağınızı

bile öğretiyor?”

Selmân (r.a.), gayet ciddî bir edâ ile:

“Evet, gerçekten de öyle”, diyerek onu tasdîk ettikten son-

ra  Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in tuvalet âdâbıyla ilgili tav-

siyelerini sıraladı.” (Müslim, Tahâret 57-58)

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ümmetine bir baba gibi her

konuyu öğretmiş, onların izzet ve şerefine yaraşır davranışları

göstermiştir. Bunda “küçük işlerle meşgûliyet” gibi bir basit-

lik değil, “en küçük ayrıntıyı bile ihmal etmeme derecesinde

bir ciddiyet, sorumluluk ve insanı bir bütün olarak değer-

lendirmek” gibi derin ve anlamlı bir hassâsiyet yatmaktadır.

İşte Selmân (r.a.), bunun farkındaydı ve aklınca alay etmek

isteyen “Bir peygamber de böyle şeylerle uğraşır mıymış?”

demeye getiren devrin çağdaş müşrik kafasına gerçeği bü-

tün safiyeti ve açıklığı ile haykırıyordu: “Evet, herşeyi bize O

(s.a.v.)  öğretiyor!”

Abdullah İbni Ömer (r.a.) de kendisine:

“Biz hazar namazı ile, korku (havf)  namazını Kur’ân’da

buluyoruz. Fakat sefer (yolculuk) namazını Kur’ân’da bula-

mıyoruz. Nasıl oluyor bu?” diyen Ümeyye İbni Abdullah İbni

Hâlid’e; “Bak yeğenim! Biz hiçbir şey bilmezken Allah (c.c.)

bize Hz. Muhammed (s.a.v.)’i peygamber olarak gönderdi. Biz,

Hz. Muhammed (s.a.v.)’i neyi, nasıl yaparken görmüşsek, onu

öylece yaparız” (Nesâî, Taksîru’s-salât 1) diyor. Ashâb (r.a.e.)’in bil-

gi kaynağının ve her sâhada örneğinin Peygamber Efendimiz

(s.a.v.) olduğunu açıkca ifâde ediyordu.

(İmâm Nevevi, Riyazüs Sâlihin, 1.c., 16-36.s.)

 

 

SÜNNET-İ SENİYYE’YE UYMAKTASELEF-İ SÂLİHÎN’DEN ÖRNEKLER

 

Resûlullah (s.a.v.) Mekke’nin fethi ânında  sa’y yaparken

müşriklere karşı güçlü görünmeleri için omuzlarını açıp her-

vele yapmalarını ashâbından istemişti. İslâm her tarafa hâkim

olduktan sonra da hervele (remel) yapılması hakkında Ömer

(r.a.) der ki; “Allah İslâm’ı hâkim kılıp küfrü giderdiği halde

neden hâlâ hervele yapılıyor ve omuzlar açılıyor diye aklıma

geldi. Fakat böyle olmakla birlikte Resûlullah (s.a.v.) zama-

nında yaptığımız bir şeyi asla bırakamayız.” (Ebû Dâvud 1887)

Hz.Ömer (r.a.)’e; “İnsanlar bugün emniyettedir, o halde

niçin seferde namazları kısaltıyoruz?” diye sorulduğunda bu-

yurdu ki; “Bunu Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme ben

de sormuştum. Bana; “Bu Allah Azze ve Cellenin sizlere bir

ihsânıdır. Allah’ın ihsânını kabul edin” buyurdu.” (Ebû Dâvud)

Hz. Osman (r.a.), Efendimiz (s.a.v.) hayatta iken O’na

hizmet ve bağlılıkta nasıl hassas idiyse, vefâtından sonra da

sünnetine tâbi olmakda da o ölçüde titiz ve gayretli olmuş-

tur. Ahkamla ilgili konularda olduğu gibi günlük işlerinde de

Resûlullah (s.a.v.)’i kendisine örnek almıştır. Bir defasında

Mescid-i Nebevî’nin ikinci kapısında oturup, kesilmiş hay-

vanın bir kürek kemiğini getirip yemiş, sonra kalkıp namaz

kılmış ve şöyle buyurmuştur; “Resûlullah (s.a.v.) in oturduğu

yerde oturdum, Onun yediğinden yedim ve Onun yaptığı gibi

yaptım.”  (İmam Ahmed 1/62)

Bişr el-Hafi (k.s.) diyor ki, «Bir gece Nebî (s.a.v.)’i

rü’yâmda gördüm, bana dedi ki, “Ey Bişr! Allah senin de-

receni arkadaşların arasında neden yüksek kıldı, biliyor

musun?” “Hayır, ya Resûlullah” diye cevap verdim. Bunun

üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) “Sâlihlere hizmet ettiğin

için, mü’mîn kardeşlerine nasihat ettiğin için, dostlarını

ve yolumdan ayrılmayanları sevdiğin için ve yolumdan

gittiğin için.” diye kendi sorusuna cevap verdi. Nebî (s.a.v.)

buyuruyor ki: “Benim sünnetimi ihyâ eden beni sevmiş

olur, beni sevenler de Kıyâmet günü cennette benimle

birlikte olurlar.”

(İmâm-ı Gazâlî (k.s.) , Kalplerin Keşfi , 59-66.s.)

 

KUR’AN ANCAK SÜNNETLE ANLAŞILIR

 

Nebi (s.a.v.)’i aradan çıkarmak isteyen bazı kimseler Hz.

Muhammed (s.a.v.)’in sadece bir nakilci, diğer bir ifâdeyle bir

“postacı” olduğu, vazifesinin, sadece Kur’ân’ı teblîğden ibaret

bulunduğunu;  Kur’ân’ın dinle ilgili her şeyi açıkladığını, sün-

netin veya başka bir şeyin dinî hükümlere kaynaklık etmesi-

ne, Kur’ân’ı açıklamasına gerek kalmadığını savunurlar.

Din kardeşim iyi düşün Nebi (s.a.v.) , Kur’ân-ı Kerîm’de

toplu bir şekilde bildirilenleri, ya’nî kısa ve kapalı olarak

bildirilenleri açıklamasaydı, Kur’ân-ı Kerîm kapalı kalırdı.

Nebi (s.a.v.)’in vârisleri olan mezheb imâmlarımız Hadîs-i

şerîflerde üstü kapalı olarak bildirilenleri açıklamasalardı,

Nebi (s.a.v.)’in sünneti  kapalı kalırdı.

Böylece, her asırda gelen âlimler, Nebi (s.a.v.)’e tâbi ola-

rak, kısa ve üstü kapalı anlatılanları açıklamışlardır. Meselâ

Nebi (s.a.v.), abdesti nasıl alacağımızı Hadîs-i şerîfleri ile bize

bildirmeseydi, nasıl abdest alacağımızı Kur’ân-ı Kerîm’den

çıkaramazdık. Namazların kaç rek’at oldukları ve orucun,

haccın, zekâtın hükümleri, nisâb mikdârları, şartları ve farz-

ları ve sünnetleri, Kur’ân-ı Kerîm’den çıkarılamazdı.

İmrân bin Husayn (r.a.)’e bir kimse, bizimle yalnız Kur’ân’la

konuş (Kur’ân’dan delîl getir) deyince, İmrân (r.a.) ona: “Sen

tam ahmaksın. Kur’ân-ı Kerîm’de farzların rek’atlarının sayı-

sı açık olarak var mı? Yâhud bunda sesli okuyun, diğerinde

sessiz deniyor mu?” buyurarak onu susturdu.

Hz. Ömer (r.a.)’e yolculukta namazın kasr edilmesi, ya’nî

dört rek’atlı farzları iki rek’ât olarak kılmaktan soruldu ve:

“Biz, azîz kitabda korku namazını buluyoruz, fakat seferî

namazı bulamıyoruz” denildi. Sorana: “Ey kardeşimin oğlu,

Allahü Teâlâ bize Peygamber (s.a.v.)’i gönderdi. Biz bir şey

bilmeyiz. Ancak biz, Resûlullah (s.a.v.)’in yaptığını gördüğü-

müz şeyi yaparız. O, seferde, dört rekatlı farzları iki kılardı.

Onu teşrî’ eden (şer’i hüküm olarak belirleyen) Resûlullah

(s.a.v.)’dir” buyurdu. (Beyhâki, Sünen)

(İmâm Şârânî,  Mîzân’ül Kübrâ, Mukaddime Bölümü)

 

BİR MEZHEBE BAĞLI OLMAK ZARURİDİR

 

İnanç ve itikâd esaslarından olan ve bilinmesi farz olan

her şeyin, akil baliğ olan her müslüman tarafından bilinmesi

gerekir. Bu sağlam bilgi aklî delillerle teyid edilmelidir. İmân

konusunda taklid etmek câiz değildir.

Lâkin şerîatın fıkhî meselelerinde ictihâda ehil olan bir

âlimi (Mezheb imamını) taklid etmek câizdir, hatta gereklidir.

Çünkü herkesi müctehid olacak derecede ilim tahsil etmeye

ve okumaya mecbur tutmak, insanları hayatları için gerekli

ihtiyaçlarını temin etmekten alıkoymak olur. Hem yaratılış

bakımından herkesin müctehid olması imkânsızdır, hem de

âhiret için hazırlanmaktan mahrum olur. Cenâb-ı Hakk “Bil-

miyorsanız bilenlerden sorunuz.” (Nahl s. 43) buyurmuştur.

Kişi bilmediği bir konu ile karşılaştığı zaman onu  sorma-

lıdır. çünkü sormadan mantığına dayanarak vardığı sonuç

ister doğru, ister yanlış olsun yaptığı işle Yüce Allâh’ın emri-

ne uymuş olmaz ve bu şekilde Allâh (c.c.)’un rızâsına vesile

olan ibâdet de olmaz. (Bunu fıkıh kitaplarından şu misâlle

anlatabiliriz):

Âmâ (kör) bir insan, kıblenin yönünü sorduktan sonra na-

maza durmalıdır. Sormadan namazını kıldığı takdirde kıble

yönüne isâbet etse de, kıldığı namaz câiz olmaz. Bunun gibi

müctehid olmayan bir kişi, kendi bilgisine dayanarak veya

görüşlerini dört hak mezhebden birine dayandırmayan biri-

sinden sorarak ibâdetini yapsa ve yaptığı ibâdet de gerçek-

ten doğru olsa, yaptığı ibâdetin bir değeri yoktur. Doğrusunu

öğrenip tekrar yapmalıdır.

Şeyh Abdülkerim bu konuda şöyle der: Âmi olanın (içtihad

derecesine eremeyen kimsenin), dört hak mezhep müçtehid-

lerinden birinin mezhebini taklid etmesi vâciptir. Bunun delili

hem Kitap ve hem de Sünnettir. Muhbir-i Sâdık (s.a.v.)’in,

hayırlı olduklarına şehâdet ettiği üç asrın alimleri ve sonra

gelen âlimler, bazı değersiz muhâlifler dışında bu konuda

ittifak etmişlerdir.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, 79-81.s.)

 

MEZHEPSİZLİK EN TEHLİKELİ BİDATTİR

 

Bir takım cahillerin ağzında şu cümle sakız olmuştur:

“Asr-ı saadette  mezheb var mıydı? Yoktu. O halde mez-

heb bid’attir. Bunlara deriz ki Nebi (s.a.v.) devrinde, Kur’ân-ı

Kerim de, baştan sona kadar tek bir Mushaf halinde yazıl-

mamıştı. Hafızların hafızalarında bulunuyordu. Yemâme

savaşında hayli hafızın şehid olmaları karşısında endişeye

düşülmüş ve ilk Mushaf ortaya çıkmıştır. Asr-ı Saâdette yok-

tu diye mushafa bid’at denilebilir mi? İşte Mushaf, Kurân’ın

İlâhi nazmını, mezheb de, o nazmda ve onun tefsiri mahi-

yetinde olan Sünnet’teki şeriat hükümlerini bir araya getiren

bir müssesedir. Lüzumludur, faydalıdır, zarûridir.

“Herkes dinini Kur’an’dan öğrensin, mezheblere lüzum

yoktur” fikri tatbikatta anarşi doğurur. Mezhepsizler de na-

maz kılmayı, abdest almayı, orucun ahkâmını ilmihâl ve

fıkıh kitaplarından, yani mezheblerden öğrenmektedirler.

Doğrudan Kur’an ve hadisten istifade edebilmek, kişi-

de mezhep imamları gibi bir ilmi gerektirir. Nitekim, Kur’an

ve hadisteki müteşâbih ayetleri yanlış anlayarak Allâh

(c.c.)’un gökte olduğunu, yüzü, eli, ayağı bulunduğunu id-

dia edenler dahi çıkmıştır.

Bazıları; “Nebiyyi Ekrem (s.a.v.) dururken neden mez-

hep imamlarını taklit edelim” tarzında fikirler öne sürmek-

tedirler. Oysa Allâhü Teâla Ku’rân-ı Kerim’de “Eğer bil-

miyorsanız, bilenlere sorun’’ (Enbiyâ s. 7)  buyurmuştur.

Âlimlerin çoğu tarafından bu ayet âvâmın bir müctehid ali-

mi taklid etmesi gerektiği şeklinde kabul edilmiştir. Çünkü

Nebi (s.a.v.)’i bize anlatacak olan onlardır. Şu ayet de aynı

hususa delâlet etmektedir:

“Müminlerin hepsinin  topyekün sefere çıkmaları

doğru değildir. Onların her kesiminde bir grup dinde

geniş bilgi elde etmek ve kavimleri (savaştan) dön-

düklerinde onları ikaz etmek için geride kalmalıdır.

Umulur ki sakınırlar.” (Tevbe s. 122).

(Said Ramazan El-Bûti, Mezhepsizlik Bid’attir, 49-73.s.)

 

MEZHEPSİZLERİN DÜŞTÜKLERİ GÜLÜNÇ HÂL

 

Mezhebe uymayı kabul etmeyen bir şahısla aramızda şöyle bir

diyalog geçmiştir.

Ben:  Allâh (c.c.)’un hükümlerini anlamadaki metodun nedir?

O: Müctehid imamların konuyla ilgili sözlerine bakar ve aralarından

Kitap ve Sünnete yakın olanını tercih ederim.

Ben: Diyelim ki elinde beş bin lira var, bu paralar kasanda altı

ay kaldı, bu malların zekatını ne zaman verirsin? O: Birader bu dini

bir meseledir, hazırlıksız olarak cevap verilecek cinsten kolay bir

iş değildir. Mutlaka üzerinde çalışmak, tetkik etmek ve araştırmak

gerekir.

Ben: Pekala, Müslümanların müctehid imamların serdettiği

delillere başvurarak bunlardan kitap ve sünnete en uygun olanını

tercih etmeleri gerekir mi? O: Evet

Ben: Bu demektir ki bütün insanlar mezhep imamlarının sahip

olduğu ictihad kudretine sahiptirler. Hatta bunlar daha büyük ve

daha mükemmel bir güç ve kudrete sahiptirler. Çünkü müctehid

imamların görüşleriyle alâkalı bir hükme varabilenler veya Kitap ve

Sünneti esas alarak bu hususta bir hükümde bulunabilenler şüphe

yok ki o müctehid imamların tamamından daha bilgilidirler.

Mezhebi kabul etmeyen insanlar, Müslümanların müctehid

imamlardan herhangi birini taklid ederek helâl ve haramla ilgili hü-

kümleri öğrenebileceği bu kitaplardan uzaklaştırmak suretiyle, icti-

had etmek ve şer-i delilleri araştırmak ve incelemekle yükümlü tut-

tuğunuz zaman, bu Müslümanlara açıkça şöyle demiş olursunuz:

Allâh (c.c.)’nın hükümleriyle ilgili herhangi bir problemle karşı-

laştığınızda kendi şahsi kanaatiniz yönünde hareket etmeniz yeter.

İnsanların tamamını imar projelerinde mühendislere, sağlıkla ilgili

problemlerinde doktorlara başvurmamaya, onlara güvenmemeye

ve sözlerini  kaâle almamaya davet etseydik, insanların hepsini bu

mütehassıslara başvurmadan kendi ictihadları ve bir takım araş-

tırmalardan sonra kendilerinde oluşan kanaaatleri doğrultusunda

hareket etmeye çağırsaydık, insanlar da bunu kabul etselerdi ne

olurdu? Her şey altüst olur, kargaşa meydana gelir, insanlar evleri

yapacağım derken yıkarlar, doktorluğa hevesleneceğim derken

kendi canlarından olurlardı. Uzmanlık gerektiren dünyevi konular-

da bu haller oluşursa, bunlardan daha hassas ve ciddi olan dini

hükümlerde nasıl bir durum ortaya çıkacağını anlamak zor değildir.

(Said Ramazan El-Bûti, Mezhepsizlik Bidattir, 131-132.s.)

 

İSLÂM’IN DÖRT DAYANAĞI

 

İslâm hukukunu teşkil eden fıkıh ilminin başlıca kaynak-

ları Kur’ân-ı Kerîm ile Peygamber (s.a.v.) Efendimizin sün-

netleri ve icmâ ile kıyâstır.

Dinimizin esâsı, İslâm hukukunun faydalandığı en kudsî

ve birinci kaynak, Allahu Teâlâ’nın kelâmı olan Kur’ân-ı

Kerîm’dir. Kur’ân-ı Kerîm, itikad, ibâdet, âdâb, muame-

lelerdeki sınırlar ve cezalarla ilgili ana meseleleri ihtivâ

eder. İslâmî hükümler zaman içinde meşru kılındığından,

Kur’ân-ı Kerîm’in de kısım kısım nâzil olması ilâhî hikmet

icabıdır. Şâyet şer’î hükümlerin hepsi birden gelseydi, bu,

insanlara ağır gelirdi. Şer’î hükümleri bildiren âyetler, olay-

lar üzerine inerek, insanlar alıştırılmıştır.

Peygamber (s.a.v.) Efendimizin sünnet-i seniyyeleri

de Kur’ân-ı Kerîm’i açıklayıcı mâhiyettedir ve şer’î delildir.

Sünnet, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz tarafından –farz ve

vacip olmadığı halde- bazen de terk edilmek üzere yapılmış

olan her türlü fiildir. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin müba-

rek söz ve fiilleri gibi sükûtları da sünnet-i seniyyelerinden-

dir. Zirâ Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bir şeyin yapıldığını

görüp sükût eder, red veya inkâr buyurmazlarsa bu hal, o

şeyin caiz olduğunu gösterir ve onu sünnet kılar.

İcmâ ise sözlük anlamı itibariyle ittifak ve kasd manaları-

na gelir. Istılahta ise, bir asırda bulunan İslâm müçtehitleri-

nin, şer’î bir hüküm üzerinde ittifak etmeleri demektir. İcma-ı

ümmet bunu ifade etmektedir. Aklî bir hüküm üzerindeki it-

tifaka icma denilmediği gibi, sadece açık bir nakle dayanan

şeyler hakkındaki ittifaka da icma adı verilemez. Örneğin,

Alemin sonradan yaratıldığı ve kıyametin gerçekleşeceği

hususundaki ittifaklar böyledir. Bununla birlikte Avâm taba-

kasının bir şey hakkındaki ittifakları da icma sayılmaz.

Kıyâs ise Kur’an, sünnet ve icmada hükmü bulunama-

yan hususları, müctehidlerin ve fakihlerin, hükmü bulunan

olaylarla karşılaştırarak hükme bağlamasıdır.

(Fetâvâyı Hindiyye, 15.c., 78-86.s.)

 

KUR’AN’IN HZ. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN SÜNNETİNE VERDİĞİ DEĞER-2

 

Kur’ân’da, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, bilhassa inananlar

için Allâh (c.c.)’ün büyük bir lütfu olduğu belirtilmekte, O’na

îman, O’na itâatla irtibatlandırılmakta; yine O (s.a.v.), insan-

lar için en güzel bir örnek şahsiyet olarak gösterilmekte, O

(s.a.v.)’e insanlara tebliğ edip öğretmesi için Kur’ân’ın yanında

çoğu yerde sünnet anlamına gelen hikmetin de verildiği tesbiti

yapılmakta, vahiy sadece Kur’ân ile sınırlandırılmamakta, pek

çok yerde Hz. Peygamber (s.a.v.)’e itaat, Allâh (c.c.)’e itâatla

birlikte zikredildiği gibi münferit olarak da O (s.a.v)’e itâatin

lüzûmu vurgulanmaktadır.

Bununla birlikte hiç şüphesiz sünnet, hiçbir zaman Kur’ân

seviyesinde kabul edilmemiş, ilk sırada dâima Kur’ân yer al-

mış, sünnete ondan sonra yer verilmiştir.

Nitekim bu durum, bizzat Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafın-

dan Muaz b. Cebel (r.a.) Yemen’e vâli olarak gönderilirken

verilen tâlimatta da açıkça tesbit edilmiştir. Hz. Muaz (r.a.),

Medine’den ayrılacağı sırada Peygamber (s.a.v.) Efendimiz

ona, “Sana halli için herhangi bir dava getirildiği zaman

nasıl ve neye göre hüküm verirsin?” diye sordu.

Hz. Muaz (r.a.), “Allah (c.c.)’nun kitabındaki hükümlerle

hüküm veririm” dedi.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, “Eğer Allah’ın kitabın-

da onunla ilgili bir hüküm bulamazsan neye göre hüküm

verirsin?” diye sordu.

Hz. Muaz (r.a.) , “Resûlullah (s.a.v.)’in sünnetine göre

hüküm veririm” dedi.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz bu sefer, “Resûlullah’ın

sünnetinde de onunla ilgili bir hüküm bulamazsan, ne ya-

parsın?” diye sordu.

Hz. Muaz (r.a.), “O zaman, kendi görüşüme göre ictihad

eder, hüküm veririm” dedi.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz bundan son derece mem-

nun oldu ve: “Allâh’a hamdolsun ki, Resûlullah’ın elçisini,

Resûlullah’ın razı olduğu şeye muvaffak kıldı.”

(Prof. Dr. Mevlüt Güngör, Kur’an’ın Nebi (s.a.v.)’in Sünnetine Verdiği Değer)

 

KUR’ÂN-I KERÎM’İN AÇIKLAYICISI RESÛLULLAH (S.A.V.) EFENDİMİZDİR

 

Allâhü Teâla şöyle buyurmuştur: “Biz o peygamberleri,

açık delillerle ve kitaplarla gönderdik. Sana da, kendileri-

ne indirileni insanlara açıklaman için Zikr’i (Kur’ân’ı) indir-

dik. Belki düşünüp öğüt alırlar” (Nahl  s. 44)

Mekkeli müşrikler Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in pey-

gamberliğini inkar etmekle kalmayıp ondan önceki peygam-

berlere de dil uzatmışlardı. Şöyle diyorlardı: “Allah-u Teâla bir

beşeri resûl olarak göndermekten çok yüce ve azametlidir. Ve

eğer bize peygamber göndermeyi dileseydi, elbette katındaki

meleklerden birini gönderirdi”. Aynı sûrenin önceki âyetinde

“Ehl-i zikr’e sorun, bilmiyorsanız!” , denilerek Müşriklere

ehl-i kitap âlimlerinden gerçeği teyid ettirebilecekleri anla-

tılıyordu. Çünkü Mekke müşrikleri bazı işlerde kitap ehlinin

âlimleriyle istişare ediyorlardı. Şüphesiz ehl-i kitap alimleri yu-

karıdaki âyette değinilen ve Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) Efendimiz

ile önceki peygamberlerin gönderilişindeki  açık delillerden,

onlara indirilen kitaplardan haberdardı.

Âyette Kur’ân-ı Kerîm’e Zikir isminin verilmesi onun gâfiller

için bir hatırlatma ve uyarı olmasından dolayıdır. Zira burada:

“İnsanlara açıklaman için Zikr’i indirdik” denilerek Kur’ân-ı

Kerîm’in indiriliş sebebine de değinilmiştir. Böylece Peygam-

ber Efendimiz (s.a.v.)’e; hükümleri, şerîatı açıklamak ve in-

sanları geçmişte helâk olan kavimlerden ibretler sunmak gibi

görevlerin verildiği ifade edilmiştir. Bununla beraber insanların

da düşünüp öğüt almaları istenerek gafletten kurtulmaya, ha –

kikatlere uyanmaya ve helâk edici kötülüklerden sakınmaya

davet edilmişlerdir.

Mü’minler, Kur’ân-ı Kerîm’i iyice okuyup anlamalı, Pey-

gamber Efendimiz (s.a.v.) in sünnetini örnek almalı ve emir

ve yasakları öğrenip hayatlarına tatbîk etmek için O (s.a.v.)’in

vârisleri olan hakîki alimlere müracaat etmelidirler. Zira

Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) Efendimiz bir hadis-i şerîflerinde: “Hik-

met, mü’minin yitiğidir; onu nerede bulursa almalıdır” bu-

yurmuşlardır.

(İsmail Hakkı Bursevî (k.s.), Rûhü’l-Beyân Tefsîri, 14.c., 455-462.s.)

 

KUR’AN, ANCAK SÜNNET İLE ANLAŞILIR

 

Allahü Teâlâ şöyle buyurdu: “(Resûlüm) şöyle de ki:

‘Eğer siz Allah’ı seviyorsanız, hemen bana uyun ki, Allah

da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Zira Allah çok

bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” (Âl-i İmran s. 31)

Yine bir başka Âyet-i Kerîme’de “Peygamber size ne ver-

diyse onu alın, size ne yasak ettiyse ondan da sakının.

Allah’tan korkun çünkü, Allah’ın azabı çetindir.” (Nisa s. 80)

buyurmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e itaat etmek, sünnetini yerine ge-

tirmeye âzâmi gayret sarfetmek, emrettiklerini yapıp yasakla-

dıklarından kaçınmak her müslüman için vecibedir. Allah (c.c.)

hiçbir peygamber göndermedi ki, ümmetlerinin kendilerine ita-

at etmesini vacip kılmasın.

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in sünnetini yerine getire-

rek, itaat eden kimse, Allah (c.c.)’ün farzlarını yerine getirip

Allah (c.c.)’a itaat eder. Zira bir hadîs-i şerîfinde Resûlullah

(s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular: “Kim bana itaat ederse

o Allah’a itaat etmiş olur. Kim bana isyan ederse, Allah’a

isyan etmiş olur. Benim emrime itaat eden, bana itaat

etmiş, emirlerime isyan eden de bana isyan etmiş olur.”

Allahü Teâlâ şöyle buyurdu: “O gün yüzler ateş içinde kay-

nayıp çevrilirken: ‘Vah bize keşke Allah’a itaat etseydik,

peygambere de itaat etseydik’ diyeceklerdir.” (Ahzâb s., 66)

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Kur’an kendisi-

ni sevmeyen, lezzet almayan kimse için (lâfzı itibariyle)

güç, (manası itibariyle) zor ve çetin sayılır. Kur’an-ı Kerim

âdil bir Hâkimdir. Kim benim sözüme yapışır, Kur’an’ın

mânâsını anlar, (lafzı itibariyle) Kur’an-ı Kerim’i ezberler,

(hükmü ile amel ederse) kıyamet gününde Kur’an ile be-

raber haşrolunur. Kim ki Kur’an-ı Kerim ve benim hadi-

simi hor görürse dünya ve ahirette hüsrana uğramıştır.

Benim ümmetime, benim sözümü tutmalarını, benim

emirlerime itaat etmelerini ve sünnetime tâbi olmalarını

emrettim. Benim sözüme razı olanlar Kur’an’a da razı ol-

muştur.”

(Kâdi ‘İyaz, Şifâ-i Şerîf, 377-388.s.)

 

NEBİ (S.A.V.), ALLÂHÜ TE’ÂLÂ’NIN BÜYÜK BİR LÜTFUDUR

 

“Andolsun ki Allâh, müminlere büyük bir lütûfta bulun-

du; zira daha önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlar-

ken onlara, kendi içlerinden, kendilerine Allâh’ın âyetlerini

okuyan, kendilerini temizleyen ve kendilerine Kitap ve

hikmeti öğreten bir Peygamber gönderdi” (Âl-i İmrân s. 164).

“Andolsun, içinizden size öyle bir Peygamber gel-

di ki sıkıntıya uğramanız O’na ağır gelir; size düşkün,

mü’minlere şefkatlidir, merhametlidir, eğer yüz çevirirler-

se de ki: “Allah bana yeter! O’ndan başka ilah yoktur. O’na

dayandım, O, büyük arşın sâhibidir.” (Tevbe s. 128-129)

Hiç şüphesiz, insan olarak bize düşen bu büyük lütfun

kıymetini bilerek, Âyet-i Kerîme’de  de işâret edildiği gibi, O

(s.a.v.)’i canımızdan da aziz bilip çok sevmek ve her işimizde,

bize en güzel bir örnek olarak gösterilen bu yüce şahsiyetin

yolundan gitmek olacaktır.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e îman, müslüman olmanın

önde gelen şartlarındandır. O (s.a.v.)’in şerefli ismi Kelime-i

Şehâdet’te Yüce Allâh’ın adı ile birlikte yer almıştır. Ayrıca O

(s.a.v.)’e inanmanın lüzumu hakkında Kur’ân’da pek çok Âyet-i

Kerîme mevcuttur.

Hiç şüphesiz, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e îman, O (s.a.v.)’in

sadece bir peygamber olduğuna inanmanın da ötesinde bir

anlam ifâde etmektedir. Bu da, O (s.a.v.)’in Allâh (c.c.)’dan alıp

bize bildiklerinin bütününü, bununla ilgili olarak, her türlü emir,

yasak, öğüt, uygulama, yorum ve açıklamalarının doğruluğu-

nun kabulünü, kısacası O (s.a.v.)’in her bakımdan örnek alın-

masını ve cân-ı gönülden sevilmesini gerektirir.

İşte, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in dindeki bu müstesnâ ye-

rini ortaya koyan başka bir husus da Kur’ân’da bizzat Yüce

Allâh tarafından O (s.a.v.)’in bize, her yönüyle kendimize örnek

olarak alacağımız bir şahsiyet olarak takdim edilmesidir. “An-

dolsun, Allâh’ın Resülünde sizin için; Allâh’a ve ahiret gü-

nüne kavuşmayı uman, Allâh’ı çok zikreden kimseler için

güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb s. 21)

(Mevlüt Güngör, Kur’an’ın Nebi (s.a.v.)’in Sünnetine Verdiği Değer)

 

NEBÎ (S.A.V.)’E UYANLARA UYMAK EN BÜYÜK SAADETTİR

 

Bir kısım insanlar anlayabildiği kadarıyla şeriata uyar.

Şeriat sahibi nereye yürürse oraya yürür, nerede durursa

orada durur. Muhammedî fiillerden en küçük bir şey terket-

meksizin bütün gayretini ve himmetini sarfeder. İşte orta

yol ve sünnet budur. Bununla amel eden de sünnîdir. Allâh

(c.c.) sevgisi ancak bu yolu takip etmekle elde edilir.

Bu bilgilere göre sünnetle amel eden gerçek sünnî, za-

hir ile bâtını şahsında toplayan, sırf zahirî veya sırf bâtînı

olmayıp, ifrat ve tefritten uzak kalan kişidir.

“İttiba ettiğin zaman peygamberlerin efendisi olan Hz.

Muhammed (s.a.v.)’e ittiba et. O Peygamber (s.a.v.) ki,

Adem (a.s.) başta olmak üzere bütün nebiler ve veliler

onun sancağı altındadırlar. Allâh’ım, bizim mesleğimizi ona

muhabbet kıl ve bizi onun şefaatiyle rızıklandır.”

Resûlullah (s.a.v.)’e uymak onun getirdiği şeriatın kabul

edilmesiyle mümkün olur ve bu, kişiyi kurtuluşa ulaştırır.

Takva bu ikisinden oluşur. Nitekim hasta perhizle iyi-

leşir. Hasta kalplerin tedavisi akıllı bir kul için her şeyden

önemlidir. Bu da ancak takva ve Hayru’l-verâ (s.a.v.)’in

sünnetini ihyâ ile gerçekleşir.  Nitekim hadiste; “Kim be-

nim sünnetimi ihya ederse, beni ihyâ etmiştir. Kim de

beni ihyâ ederse beni sevmiştir. Beni seven de cennet-

te benimle birtikte olur” buyrulmuştur.

Eğer Resûlullah (s.a.v.)’in sohbetine kavuşamamış,

onunla beraber olamamışsan, o takdirde, senin için onun

sünnetine sarılman, hadislerine kulak vermen ve onun

sünnetini sevenlerin sohbetine katılman mümkündür. Bu

hal ise kıyamet gününe kadar devam edecektir. Salih in-

sanlarla ve takva sahibi kullarla birlikte olmakta büyük fay-

da vardır.

Allâh (c.c.), bizi Kur’an  ve Sünnetin nûruyla nurlandır-

sın.

(İsmail Hakkı Bursevî, Ruhu’l Beyân Tefsiri, 3.c., 257-343.s.)

 

SÜNNETE UYMANIN ÖNEMİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.): “Sünnet, ikidir:

  1. Farz hakkında olan sünnet.
  2. Farz hakkında olmayan sünnet.

Farz hakkındaki sünnetin aslı Kitabullah’tadır. Ona yapış-

mak hidayet, onu bırakmak dalâlet, sapkınlıktır. Farz hakkın-

da olmayan sünnetin aslı Kitabullah’ta yoktur. Ona yapışmak

fazilettir, onu bırakmak günâh değildir. Ümmetimin bozuldu-

ğu zamanda sünnetime sarılan kimse için şehit ecri vardır!”

buyrulmuştur.

“Sizin üzerinize öyle bir zaman gelecektir ki, o zamanda

helâl olan üç dirhemden veya kendisiyle görüşülüp konuşu-

lacak bir kardeşten veya amel edilecek bir sünnetten daha

aziz, daha şerefli bir şey bulunmayacaktır” buyurmuşlardır.

Ashab’dan İrbaz b. Sâriye (r.a.) der ki:

“Resûlullah (s.a.v.) bir gün sabah namazından sonra bize beliğ

bir nasihatte bulundular. Bu öğütten gözler yaşardı, kalbler ürper-

  1. Bu, bir vedalaşıcının vaazına benziyor! Öyle ise yâ Rasûlallah!

Bize neyi tavsiye buyurursun? dedik.

Resûlullah (s.a.v.):

“Ben sizi gecesi gündüzü gibi aydın olan şeyin üzerinde

bırakmış bulunuyorum. Benden sonra, ancak helak olacak

olan kimse ondan sapar! Allâh (c.c.)’dan sakınmanızı, başı-

nıza Habeşli bir köle de geçse onun emirlerini dinlemenizi,

kendisine itaat etmenizi size tavsiye ederim. Benden sonra,

sizlerden yaşayanlar, birçok anlaşmazlıklara şahit olacak-

tır! O zaman sünnetime, sünnetimden bildiğiniz şeylere, hi-

dayet ve doğru yol üzerinde bulunan halifelerimin (Hulefa-i

Râşidînin) sünnetine sımsıkı sarılınız! Sonradan sonraya or-

taya çıkarılan birtakım şeylerden sakınınız! Çünkü, sonradan

sonraya ortaya çıkarılan şey bid’attr. Her bid’at da dalâlettir,

sapkınlıktır!” buyurdular.

Hz. Ali (r.a.): “Resûlullah (s.a.v.)’nin ruhu kabzolununca, Ebu

Bekir (r.a.) halife oldu. Yüce Allâh tarafından ruhu kabzolununca-

ya kadar, Resûlullah (s.a.v.)’in ameline ve sünnetine göre hareket

etti. Sonra Ömer (r.a.) halife oldu. Ruhu kabzolununcaya kadar o

da öyle hareket etti. Her ikisi de, Resûlullah (s.a.v.)’in ameline ve

sünnetine göre hareket etti” diyerek şehadette bulunmuştur.

(Asım Köksâl, İslâm Tarihi, 18.c., 267-268.s.)

 

SÜNNETE UYMANIN YOLU

 

Bir kimsenin sahîh bir hadis görüp, hemen amel

edebileceğini zannederek, onunla fetva vermesi uygun

değildir. İmâm Ahmed  b. Hanbel (r.h.), böyle alelacele

fetva vermenin caiz olmadığına ve üstelik fıkıh ve marifet

ehli âlimlere, bu hadîsden çıkan fıkıh hükümlerinin neler

olduğunun  sorulmasının şart olduğuna işaret etmek-

tedir. Onlar bu hadîsin delil olarak kullanmaya elverişli

olup olmadığını (ve hadisin nasıl anlaşılması gerektiğini)

mezheb imamının sözlerine dayanarak kendisine söy-

lerler.

Sünnete uymak isteyen müslümanın kulağına fısılda-

nan diğer bir dışı süslü söz de “Müslüman, başkasına

(alimlere, imamlara) değil, Resûlullah (s.a.v.)’e uymakla

emrolunmuştur” sözüdür. Bu sözü söyleyene deriz ki:

Seni, “Sünnete sarılmaya teşvik eden ve sünnetin ilmen

ve amelen terkinin hüsran ve dalâlet olduğunu söyle-

yen mezheb imamlarının hidâyet üzere olmadıklarını ve

Resûlullah (s.a.v.)’e ittibâ etmemiş olmadıklarını gerek-

tirir. Bu yüzden de sen Resûlullah (s.a.v.)’e uymak için

mezhep imamlarının dışında bir yol arıyorsun demektir.

Sen onları, sanki Allâh (c.c.)’nun Kitabı ve Resûlü

(s.a.v.)’in sünnetinden bir delile dayanmaksızın, insanlar

için helâl ve haram konusunda hükmü kendileri veren

ruhbanlar şeklinde düşünüyorsun. Halbuki onlar, onla-

rı seven birisinin tasavvur ettiğinden daha çok sünnete

bağlıydılar ve onlar kendilerinden sonra gelenlere sade-

ce, müezzinin imamın tekbirlerini arka saflara ulaştırma –

sı gibi, Rasûlullah (s.a.v.)’in emirlerini ulaştırıyorlardı.

Bu hakikatten habersiz olan yıkıcı cerayanlar, insanı,

imâmlar hakkında kötü düşünmeye, onların faziletlerine

leke sürmeğe sevkeder. Kısacası Nebi (s.a.v.)’in sünne-

tine uymanın yolu, mezheb imamlarına uymaktan geçer.

(Muhammed Avvame, İmamların İhtilaflarında Hadislerin Rolü , 55-57.s.)

 

 

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’E İTAAT

 

İbn Atâ (k.s.), “Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetini âdab ve

erkânıyla yerine getiren kimsenin kalbini, Allâh (c.c.) ma’rifet

nuruyla aydınlatır. Emir, yasak ve ahlâkta Allâh (c.c.) sevgili-

sine uymaktan daha şerefli bir makam yoktur.” buyurmuştur.

Ebu İshak (k.s.) da “Allâh (c.c.) sevgisinin belirtisi, çok taat

ve ibâdet ile Resûlullâh (s.a.v.)’e bağlılıktır” demiştir.

Bazı âlimler şöyle demişlerdir: “İmânın nuru en çok Hz.

Peygamber (s.a.v.)’in sünnetine uyup bid’at (sonradan türe-

miş âdetler)’den uzak kalmaktan doğar, ilmini risâlet ilmin-

den almayıp, bana Ledün (gizli bilgi) verilmiştir diyenin ilmi,

şeytanın ve nefsin ilmidir. Ruhî lezzet, Resûlullâh (s.a.v.)’ın

şeriatına uymaktan gelen lezzetttir.”

Yüce Allâh, Kur’an-ı Kerim’de “Kim o Peygambere

itaat ederse, muhakkak Allâh’a itaat etmiştir.” (Nisa s. 80)

buyurmuştur. Yine meâlen: “Eğer bunlar mü’min iseler,

Allâh’ı ve Resûlünü râzı etmeleri daha doğrudur.” (Tevbe

  1. 62) buyurmuştur. Ve yine: “Kim Allâh’a ve Peygamberine

itaat ederse (Allâh) onu altından ırmaklar akan cennete

sokar.” (Mücâdele s. 13) buyurmuştur. Yine: “Allâh’a ve Pey-

gamberine itaât edin, tâ ki rahmete kavuşturulasınız.”

(Âlî İmran s. 132)

Bu âyetlerle Allâh (c.c.)’ün O (s.a.v.)’e itaati kendine itaat

kabul eder.

Ebu Hureyre (r.a.)’dan rivayetle Peygamber Efendimiz

(s.a.v.): “Âdem cenneten çıkarıldığı zaman çok sıkıldı,

gönlü daraldı. O anda Cebrail (a.s.) inip ona iki kere

“Allâhü Ekber” dedi, iki kere de “Eşhedü en lâ ilahe

illallah” ve iki kere de “Eşhedü enne Muhammeden

Resûlullâh” dedi” buyurmuşlardır.

İmam Şafii (r.a.) dedi ki: Sahabeden olsun Tabiin’den

olsun, herhangi bir kimseye Rasûlullah (s.a.v.)’den bir haber

verildiği zaman, o haberi kabul etmeyen, ona muhalif söz

söyleyen ve bu sözü sünnet kabul etmeyen birisini bilmi-

yorum.

(İmâm Kastalânî, Mevâhibü Ledünniye, 2.c., 73-74.s.)

 

MEZHEB İMÂMLARININ KUR’ÂN VE SÜNNET-İ SENİYYEYE BAĞLILIKLARI

 

Dört mezhep imâmların ilmî seviye ve dereceleri, hadîs

hâfızlarının seviye ve derecelerinden daha üstündür. (Hadîs

Hâfızı: En az yüz bin hadîsi râvileri ile birlikte ezbere bilen

kişidir.) Çünkü onlar, hadîs hâfızlarının sahip oldukları müs-

tesna değerlere sahip olmakla beraber, ictihad için gerek-

li ilimleri, yüksek idrakin ve aklî kemalin en ince ayrıntıları

araştırma kudretine mâlik zâtlardır.

Bunlardan bir tanesi, İmâm Ebû Hanîfe Numan bin

Sabit’tir ki, Resûlulah (s.a.v.) Efendimiz’in: “Eğer ilim Sü-

reyya yıldızında olsa bile, Farislerden bazıları muhakkak

ona kavuşacaktır.” (Tirmizî, Tefsir, Muhammed, 3256, 3257) hadîsi

şerîfi’ni ona hamletmişler.

Onlardan biri, İmâm Mâlik bin Enes’tir ki, Resûlullâh

(s.a.v.) Efendimiz’in: “Develerin koltuk altı yaralanıncaya

kadar gezecek olurlarsa, Medîne âliminden daha bilgi-

lisini bulamayacaklardır.’’ hadîsi şerîfi ona hamledilmiştir.

Onlardan bir tanesi de, İmâm Muhammed bin İdris

Eşşafii’dir ki, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz onun hakkında:

“Kureyşlilerden bir âlimin ilmi, yer kürrenin tabakalarını

dolduracaktır.” buyurmuşlardır.

Yine onlardan bir tanesi, İmâm Ahmed bin Hanbel’dir ki,

o, büyük Müsned’in sahibi ve hadîs bakımından en zengin

bir kaynağa sahiptir. (Allâh (c.c.) cümlesinden râzı olsun.)

Mezheb imâmlarından hiçbirisi kendisini herhangi bir ka-

nun koyucu görmemiştir. Gerçek kanun koyan, helâl ve ha-

ramı açıklayan Allâhü Teala’dır. Bu kanunları insanlara tebliğ

eden ve açıklayan Peygamber (s.a.v.) Efendimizdir.

Eğer Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in şerîati ile, Kur’ân-ı

Kerîm’deki icmalleri, (toplu, öz olarak bir arada bulunan ilim-

leri) açıklamasaydı, Kur’ân-ı Kerîm anlaşılmadan kalırdı.

Aynı şekilde, müctehid dîn imâmları, Sünnet-i Seniyyede bu-

lunan özlü bilgileri açıklamasalardı, Sünnet-i Seniyye kendi

icmâli üzere kalırdı. Asrımıza kadar hep böyle gelmiştir.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.178-179)

 

İSLÂM’IN ÖZELLİKLERİ

 

Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Yalnız Allâh’a kulluk et ona başkasını ortak koşma,

Farz namazları tam kıl, farz olan zekatı ver, Hac ve Umre

yap, Ramazan (orucunu tut), insanların sana yaptıkları iyi

hareketleri sen de başkasına yap, sevmediğin şeyleri de

başkasına da yapma.”

“Ortak koşmayarak sadece Allâh’a kulluk et, onu görür

gibi olduğun halde ona ibâdet et, nefsini daima ölümde

say, her taş ve ağacın yanında Allâh’ı an. Bir günah işler-

sen onun akabinden hemen bir sevap işle; yaptığın günah

şâyet gizli ise yapacağın sevap da gizli olsun, işlemiş oldu-

ğun günah âşikar ise yapacağın sevap da aşikar olmalıdır.”

(İmam Suyuti, Câmiu’s-Sağir ve Tercümesi, c.1 s.82)

“İslâm dîni artacaktır ve (hiç bir zaman) eksilmeyecek-

tir.”

(Bu Hadîs-i Şerîf Peygamberimizin bir mucizesidir. Çün-

kü: Peygamberimiz bu Hadîsi ile çok insanların İslâm Dîni’ne

gireceğini ve münferit olarak İslâmiyetten ayrılacaklar olsa da

bunlarla İslam’a herhangi bir noksanlık gelmeyeceğini işaret

buyurmuştur)

“İnsanlar ile Allâh’tan başka ilah olmadığını ve benim de

Allâh’ in Resûlü olduğumu söyletinceye kadar uğraşmakla

emr olundum. Bunu söylediklerinde, hakkın dışında, mal

ve canlarını benden korumuş olurlar”

“Bu dînin başı teslimiyettir. Allâh’a teslim olan selâmete

erişir. Namaz, dînin direğidir. Ama en yüksek şeref ve dere-

ce Cihaddır. Bu dereceye ancak en üstün Mü’minler ulaşır.”

“Ben ancak rahmet ve kolaylık yolu göstermek için gön-

derildim.”

“İslâm kolay bir dîndir, bu dînde taassuba kaçan kimse

bir gün usanır ve o zorluklara mağlup olur. O halde doğru

yoldan ayrılmayın, yaptıklarınızı iyi yaparak en mükemmeli-

ni yapmaya çalışınız, müjde veriniz (korkutmayınız), sabah,

akşam ve gecenin bir cüz’ünde ibâdete sığınınız çalışınız.”

“İslâm güzel ahlâktır.”

(İmam-ı Suyutî, Câmiü’s-sağîr, c.1 s.26-36)

 

SÜNNET-İ SENİYYEYİ KABUL ETMEYEN TOPLULUKLAR-1

 

Sünneti-i Seniyyeyi kabul etmeyen topluluklardan olan rafızîler

birgün toplanarak, dediler ki: “Onların Nebisi Muhammed’i kötüle-

yelim.” Onların büyüklerinden birisi dedi ki: “Hayır böyle yapma-

yalım. Böyle yaparsak öldürülürüz.” Dediler ki: “O zaman onların

sevdiklerine dil uzatalım, kötüleyelim. Çünkü “Komşuna eziyet et-

mek istiyorsan, onun köpeğini döv” sözü meşhurdur. Onların sev-

diklerine dil uzattıktan sonra, onlardan ayrıl ve küfürle itham et.”

Ebû Hanife (r.a.), bu fırka hakkında şöyle söylemiştir:

“Sen düşünceleri adil olan kişilerden hadîs dinle, Şiiler bun-

dan müstesnadır. Şüphesiz şiîlerin inançlarının aslı; Resûlullâh

(s.a.v.)’in Ashâb-ı (r.a.e.)’nin dalalette olduklarını kabul etmektir.”

Bu grupların sahabeleri sapıklıkla suçlamaları şaşılacak bir

durumdur. Bunlar, sahabelerin dalalette olduklarım kabul ettikle-

rinden, sahabeler tarafından nakledilen hadîsleri kabul etmezler.

Aslında bu grubun, bu sebepten dolayı, Kur’ânı da kabul et-

memeleri gerekir. Çünkü Sahabeler (r.a.e.) bize nasıl hadîsleri

nakletmişlerse, böylece Kur’ân-ı Kerim’i de nakletmişlerdir. Şâyet

bu kişiler Kur’ân-ı Kerim’i kabul ediyorlarsa, hadîsleride kabul et-

meleri gerekir. Zira ikisini de sahabeler nakletmişlerdir.

Bu kimseler Sahabe (r.a.e.)’i tekfîr ederek şöyle söylediler:

“Ali (r.a.) müstesna, bütün sahabeler cehennemdedir.” ve “Esa-

sında Nebi, Ali (r.a.) olacaktı, fakat Cebrail (a.s.) yanlışlıkla vahyi

Muhammed (s.a.v.)’e getirdi.”

Milel ven’Nihal adlı kitapta Rafızîler’in on iki gruba ayrıldıkla-

rını gördüm:

  1. Ali (r.a.)’in nebi olduğunu söyleyenlerin teşkil ettiği “Aleviy-

ye” grubu. Bu grup, konuşmalarında, Nebi Ali (s.a.v.) diye bah-

sederler. Ezanlarını da “Eşhedu enne Aliyyen Rasûlullâh” diye

okurlar.

  1. Şiiler grubudur. Bunlar: “Şüphesiz Ali (r.a.) Rasûlullâh

(s.a.v.)’in vasîsi idi. O’ndan sonra, gelecek ilk halifesi idi. Fakat

sahabiler, Ali’nin hakkını yediler Rasûlullâh (s.a.v.)’in yapmış ol-

duğu vasıyyeti terk ederek Ebû Bekir (r.a.)’e biat ettiler.” diye iddia

etmektedirler. Bu grubun sözü apaçık bir yalandan ibarettir.

(İmam-ı Suyûtî, Miftâhü’l Cenneh, s.121)

 

 

 

 

SÜNNET-İ SENİYYEYİ KABUL ETMEYEN TOPLULUKLAR-2

 

  1. İshâkıyye grubudur. Bunlarda; “Adem (a.s.)’dan itibaren

nübüvvet, kıyâmet gününe kadar, Ehli Beyt’in ve Kitab’ın il-

mini bilen her kişi için devam edecektir” diye iddia ederler.

  1. En Navisiyye grubudur. Bunlarda: “Kim Ebû Bekir ve

Ömer, Ali’den faziletlidir derse o kişi kâfirdir.” diye iddia eder-

ler.

  1. İmamiyye grubudur, Bunlar da: “Yeryüzü gizli olsun, açık

olsun, Hüseyin’in çocuklarından bir imâmdan asla boş kal-

maz. Bu İmam hiç kimseden ilim öğrenmeyecektir. Bilâkis

bu imâm’a ilmi Cebrail (a.s.) öğretmiştir. O öldüğü zaman

boş kalan yeri hemen Hüseyinin oğullarından bir başkasıyla

doldurulur” diye iddia etmektedirler.

  1. Zeydiyye grubudur. Bunlarda: “Hüseyin (r.a.)’in çocuk-

ları, kılınan namazlar için İmamdırlar. Onlardan birisi bulun-

duğu müddetçe başkasının arkasında namaz kılmak caiz

değildir.” diye iddia ederler.

  1. Rac’iyye grubudur. Bunlarda: “Şüphesiz Ali ve onun

evlâdları dünyaya döner ve düşmanlarından intikam alırlar.

Onların dünyaya hakim olabilmeleri için başkalarına veril-

meyen şeyler onlara verilecektir. Daha önce zulümle dolan

dünyayı, bunlar adâletle dolduracaklardır” diye iddia eder.

  1. El-lâ’ine grubudur. Bunlarda, sahabelere lanet etmeyi

kendilerine bir ibâdet edinmişlerdir. Allâh (c.c.), bu kişilere

lanet etsin, sahabelerden de râzı olsun.

  1. Es-Saibe grubudur. Bunlar da Ali’nin ilah olduğunu id-

dia ederler. Allâh (c.c.) bu iftiracıların dediklerinden münez-

zehtir, yüce ve büyüktür.

  1. En-Nasihiyye grubudur. Bunlar da, kişinin ölümünden

sonra ruhunun başka cesetlere geçtiğini iddia ederler.

  1. Mutarahbısa grubudur. Bunlarda her asırda, bütün iş-

lerde kendisine uyulan ve mehdi olduğunu iddia ettikleri bir

kişi çıkarırlar ve bu mehdiye tabi olmayanların kâfir oldukla-

rını iddia ederler.

(İmam-ı Suyûtî, Miftâhü’l Cenneh, s.121)

 

SÜNNET-İ SENİYYEYE YAPIŞMAK

 

Hâkk Teâlâ, zâhirimizi ve bâtınımızı (dışımızı, içimizi)

Sünnet-i Seniyye-i Mustafâviyyeye uymakla süslesin! Hz.

Resûlullâh (s.a.v.), Allâhü Teâlâ’nın sevgilisidir. Her şeyin

en iyisi, en güzeli, sevgiliye verilir. Bunun içindir ki, Kur’ân-ı

Kerim’de, “Elbette sen, en büyük, en yüksek ahlak üze-

re yaratıldın” (Nûn s. 4), “(Onlara söyle: Benim gittiğim

yol, doğru yoldur. Bu yolda yürüyünüz, başka dînlere,

nefslerinize uymayınız. Doğru yoldan ayrılmayınız!”

(En’âm s. 153) buyuruldu. Onun dînine, doğru yol, onun dîni

dışında kalan yollara, felâket yolu deyip, bu yollardan ka-

çınınız buyruluyor.

O Server (s.a.v), Allâhü Teâlâ’ya şükür etmek ve insan-

lara hakîkati bildirmek için, “Yolların en hayrlısı, doğru-

su, Muhammedin (s.a.v.) yoludur” buyurdu. Bir hadîs-i

şerîfte, “Rabbim beni en güzel edeble, edeblendirdi”

buyurdu.

Sevgilinin ahlâkı, sıfatları, her nerede bulunursa orası

da sevilir. “Benim izimde yürüyünüz! Allâhü teâlâ, sizi

sever) (Âl’i İmran s. 31) bunu işâret etmektedir.

O hâlde, O (s.a.v.)’e uymağa çalışmak, insanı

Mahbûbiyyet (sevgili olmak) makâmına kavuşturur. Aklı

olanların, iyi ve doğru düşünebilenlerin zâhirleri ile, bâtınları

ile Habîbullâh (s.a.v.)’e tam uymağa çalışması lâzımdır.

Her bakımdan güzel olanı anlatan söz, güzel olacağı

için, uzadıkça, güzelliği artar. “Rabbimin kelimelerini yaz-

mak için, deniz mürekkeb olsa, Rabbimin kelimeleri bit-

meden deniz biter. Bir deniz dahâ getirsek o da biter”

(Kehf s. 110) buyruldu.

“Hayır! Rabbine yemin olsun ki, onlar aralarında çı-

kan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp, sonra da senin

verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan

tam anlamıyla teslim olmadıkça îmân etmiş olmazlar”

(Nisa s. 65)

(İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, s.69-71)

 

SÜNNETİN KUR’ÂN’I AÇIKLAMASI

 

Bazı âlimler Sünnet, Kur’ân’ın şerhidir yani açıklayıcısı-

dır, dediler. İmam Şafii ve Beyhaki Tavus (r.a.) yolu ile nak-

lettiler ki: Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Ben, ancak Allâh (c.c.)’ün Kitabında helâl kıldığı şeyi

helâl, haram kıldığı şeyi de haram kılarım.” (Beyhaki)

İmâm-ı Şafi (r.a.) dedi ki: “Vahyin olmadığı konular da

Allâh (c.c.), sünnete tabi olunmasını ve sünnete uymanın

Allâh (c.c.)’ün farzını kabul etmek demek olduğunu açıkça

beyan etmektedir. Allâh (c.c.) Kerîm olan Kitabında:

“Resûl size neyi verdi ise onu alınız ve neden de ya-

sakladı ise ondan da kaçınınız” (Haşr s. 7) buyurmuştur.”

İmâm Şafii’nin delil olarak getirdiği âyeti kerîmeyi

Abdullâh İbn Mes’ud (r.a.) da, Resûlullâh (s.a.v.)’den bir şeyi

kabul eden kimsenin, Allâh (c.c.)’ün Kitabın’dan kabul etmiş

olacağı hususunda delil getirmiştir. Çünkü Kitap Resûlullâh

(s.a.v.)’in sünnetine tabi olunmasını farz kılmıştır.

Beyhaki ve Hakim, Hasan Basri (r.a.)’den naklettiler ki;

Hasan (r.a.) dedi ki: İmran bin Hüseyin (r.a.) Nebi (s.a.v.)’den

hadîs naklederken, toplulukta bulunan bir kişi İmran’a dedi

ki: “Ya Ebû Nuceyd! Sen bize Kur’ân’dan bahset.”

İmran (r.a.) dedi ki: “Sen ve arkadaşların Kur’ân okuyor-

sunuz. O halde bana namazın içindeki hareketler ve nama-

zın kaç vakit, kaç rek’at olduğu hususunda Kur’ân’dan bir

bilgi verebilir misiniz? Bana; altının zekâtı, ineğin zekâtı,

devenin zekâtı ve çeşitli malların nerelerden alınıp nerelere

verileceği hakkında Kur’ân’dan bir bilgi verebilir misiniz? La-

kin ben Resûlullâh (s.a.v.)’in bunları haber vererek, zekâtın

bundan bu kadar, bundan bu kadar farz kıldığında yanında

idim. Siz ise o zaman yoktunuz. Bunları bu sebepten dolayı

sizlere anlatıyorum.

Adam İmran (r.a.)’e dedi ki: “Sen beni bu bilgilerle aydın-

lattın, Allâh (c.c.)‘da seni aydınlatsın.”

(İmam-ı Suyûtî, Miftâhü’l Cenneh, s.39)

 

NEBÎ (S.A.V.)’E TÂBÎ OLMANIN ŞARTLARI

 

Nebi (s.a.v.) Efendimiz’e tâbî olmak için Sünnet-i Seniyyesini

iyi bilmek gerekir. Resûlullâh (s.a.v.)’in Sünnet-i Seniyyesini de

muhakkikiyn ûlemadan, müctehid ûlemadan öğrenmek gerekir.

İmâm-ı Âzam Ebû Hanife (r.a.) hazretleri, Nebi (s.a.v.)

Efendimiz’i gerçekten seven bir mü’minde şu vasıfların olması

gerektiğini söylemiştir:

  1. Resûlullâh (s.a.v.)’in Sünnet-i Seniyyesine her hususta

tam olarak ittiba edilmelidir. Hakk Teala hazretleri; “Andolsun,

Allâh’ın Resûlü’nde sizin için; Allâh’a ve ahiret gününe ka-

vuşmayı uman, Allâh’ı çok zikreden kimseler için güzel bir

örnek vardır.” (Ahzâb s. 21)

  1. Resûlullâh (s.a.v.)’in her sözü kabul edilip hükmüne uyul-

malı, her meselede Resûlullâh (s.a.v.)’in hakemliğine başvurul-

malıdır.

  1. İnsanlar arasında Resûlullâh (s.a.v.)’in dîni olan İslâm’ı

yaymaya ve tevhid bayrağını yüceltip, putperestliği ortadan kal-

dırmaya çalışılmalıdır.

  1. Emr-i bi’l ma’ruf nehy-i anil münker yapmak. Yani doğru-

yu emretmeli, kötülükten sakındırılmalıdır. Hakk Teâlâ hazretle-

ri Kitab-ı Kerîm’inde; “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı

ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allâh’a

imân edersiniz.” (Âl-i İmrân s. 110) buyurmaktadır.

  1. Mü’min Nebi (s.a.v.)’in yüce ahlâkıyla ahlâklanmaya ça-

lışmalıdır. Cenâb-ı Hakk, Resûlullâh (s.a.v.) için; “Sen elbette

yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem s. 4) buyurmaktadır.

  1. Nebi (s.a.v.)’e daima salât-ü selâm getirmelidir. Hakk

Teâlâ hazretleri; “Şüphesiz Allâh ve melekleri Peygamber’e

salât ediyorlar. Ey imân edenler! Siz de ona salât edin,

selâm edin.” (Azhâb s. 56) buyurmaktadır.

  1. Nebi (s.a.v.)’in huzûrunda yüksek sesle konuşmamalıdır.

Hakk Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de; “Ey îmân edenler!

Seslerinizi, Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Bir-

birinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağır-

mayın, yoksa siz farkına varmadan işledikleriniz boşa gider.

(Hucurât s. 2) buyurmaktadır. Allâh (c.c.) muhafaza buyursun.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler-2, s.56-61)

 

SÜNNETE YAPIŞMAK HİDÂYET, TERK ETMEK SAPIKLIKTIR

 

Bizlere nimet verib; İslam’a hidâyet ederek, Hz. Peygamber

(s.a.v.)’in ümmetinden yapan Allâhü Teâlâ Hazretlerine hamd ol-

sun…. Bil ki, Dünya ve Ahiret mutluluğunu temin edecek geçer ak-

çenin kazanılması, Dünya ve ahiretin Efendisi Nebiyyi Zîşân (s.a.v.)

Efendimize (her hâl ve harekette) uymaya bağlanmıştır.

Bu ittiba ise ancak, Dîn-i mübîn-i İslam’ın hükümlerini yerine

getirip insanlar arasında geçerli kılmakla ve küfrün merasimlerini

(İslam’a aid olmayan adet, gelenek, görenek, tören v. s.) hayatımız-

dan çıkartmakla mümkündür.

Resûlullâh (s.a.v.)’in Sünnet-i Seniyyesi’ne birşey katmamalı ve

Eshâb-ı kirâm (r.a.e.)’e uymalıdır. Çünkü, Eshâb-ı kirâmdan herbiri,

gökteki yıldızlar gibidir. Herhangi birine uyan sa’âdete kavuşur.

(Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’e uymak, onların yolunda olan imâmlara

ve bu imâmların yaptığı kıyas ve ictihadlara uymakla mümkündür.)

Kıyâs ve ictihâd, bid’at değildirler. Çünkü bunlar, âyetlerin manâlarını

meydâna çıkarmaktadırlar. Bu manâlara başka birşey eklemezler.

(Ey akıl sâhibleri! İyi anlayınız!) meâlindeki âyet-i kerîme, kıyâs ve

ictihâdı emretmekdedir.

Birisi bazen şöyle diyebilir:

Müslümân, Resûlullâh (s.a.v.)’e uymakla emrolunmuştur, başka-

sına uymakla me’mûr değildir.

Cevab şudur:

Sünnet-i Seniyyeye yapışmak hidâyet, o’nu terk etmek de sa-

pıklıktır. Mezheb İmâmlarımız, Sünnet-i Seniyyeye yapışmışlardır ve

hidâyet üzeredirler, dolayısıyla, onlara uyanlar da hidâyet üzeredirler.

Mezheb imâmları Sünnet-i Seniyyeyle amel etmenin doğru usûlünü

ve yolunu bize açıklamaktadır. Ta ki, insanlar Sünnet-i Seniyyeye ya-

pışan, Sünnet-i Seniyyenin yasakladığı mahzûrlara da düşmesin. Bu

sebeble, hadîs-i şerîfe tutunmak isteyen kimsede, mutlak ve sınırlı

içtihâd etme âletleri, tam bulunması gerekir. Şu halde, hadîsle amel

etmenin bir takım şartlara bağlı olması gerekir: Sened tarafından,

Usûl-i Hadîs kaidelerine, metin tarafından da, Usul-i Fıkh kaidelerine

elverişli olması gibi. (Bunlar), bir hadîsin, amel edilmeye elverişli ol-

masının şartlarındandır. (Bunu da ancak müctehid olan anlar)

(Mektubat-ı Rabbani, c.1, 163. ve 186. mektub

 

MUTASAVVIFLARIN SÜNNET-İ SENİYYE ANLAYIŞI

 

Zûnnûn el-Mısrî (r.a.) dedi ki: Allâh-u Tealaya olan sevginin işareti,

Rasûlullâh (s.a.v.)’in ahlâkına, fiillerine, emirlerine ve Sünnet-i Seniy-

yelerine bağlı olup, yaşamakla belli olur.

Cüneyd dedi ki: “Kim Kur’ân-ı belleyip yaşamaz ve Sünnet-i Seniy-

yeyi yazıp yaşamazsa, bir iş hususunda o kişi örnek alınmaz, o kişiye

uyulmaz. Çünkü bizim ilmimiz Kitap ve Sünnet-i Seniyye ile sınırlıdır,

bizim yolumuz Rasûlullâh (s.a.v.)’in hadîsleriyle sağlamlaştırılmıştır.”

Nitekim Allâh-u Teâla şöyle buyurmuştur:

“…O’na (Rasûlullâh’a) itaât ederseniz, doğru yola erişirsiniz.”

(Nur s. 54)

Ebû Osman’ın vefatı esnasında, oğlu Ebû Bekr, acıdan dolayı

gömleğini yırttı. Ebû Osman gözünü açtı ve dedi ki: Ey oğulcuğum!

Zahirde Rasûlullâh (s.a.v.)’in Sünnet-i Seniyyesi’ne aykırı bir hareket,

batında riyânın olduğunu gösterir.

Ebû el-Kasım en’Nasrabadıy dedi ki;

“Tasavvufun aslı şunlar üzerine bina edilmiştir;

  1. Kur’ân ve Sünnet-i Seniyyenin yaşam pratiğine aktarılması,
  2. Heva ve hevesin ve bid’at’lerin terk edilmesi,
  3. İslam’ı yaşayan ve yaşatan âlimlere hürmet edilmesi,
  4. Yaratılmışların, eksikliklerini, noksanlarını görerek bunlardan

ibret alınması,

  1. Kur’ân ve Sünnet-i Seniyyede olan duâlara ve bunlara aykırı

olmayan duâ ve zikirlere devam edilmesi,

  1. Ruhsatlarla amel etmenin terk edilmesi,
  2. Uzak te’villerden sakınılması.

Ebû el-Fevaris Şah b. Şûcca’ el-Kirmani dedi ki:

“Kim gözünü haramlardan kaçındırırsa, nefsini şehvetlerden alıko-

yarsa, batınını Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye ile süslemeye devam eder-

se zahirinde Sünnet-i Seniyyeye tabi olarak yaşarsa ve nefsini helâl

yemeğe alıştırırsa, o kişi ferasetinde (olayların iç yüzünü anlamada ve

doğru neticelere varmada) hata etmez.”

Âlimler dedi ki: Hakiki sabır, Kitap ve Sünnet-i Seniyyenin hüküm-

lerine uymakla ortaya konan sabırdır. Sehl b. Abdullâh dedi ki; “Kahra-

manlık, sünnet’e tabi olmaktır.”

Cenâb-ı Hakk bizleri de Efendimiz (s.a.v.)’in Sünnet-i Seniyyesi’ni

rehber edinen kahramanlardan eylesin. Amin.

(İmam-ı Suyûtî, Miftâhü’l Cenneh, s.116)

 

SÜNNET-İ SENİYYE’YE UYMANIN YOLU

 

Günümüzde bazı insanlar; Bugün Hadîs kitaplarından

istifâdenin eskiden olduğundan daha kolay olduğunu ve bu

Hadîslerden veya mevcûd mezheblerden istifâde ederek, yeni

bir fıkıh mezhebi kurmanın ve elimizde mevcûd pekçok Hadîs

kitabına dayanarak, delili en kuvvetli olan görüşü tesbit etmenin

mümkün olduğunu iddia etmişlerdir.

Bunun cevabı: Bugün mevcûd en geniş Hadîs kitabındaki

hadîslerin sayısı, imâmların vâkıf oldukları veya kitaplarında zik-

rettikleri rivâyet edilen Hadîslerden çok daha azdır. Üstelik bu

kitaptaki pekçok Hadîsin senedlerinin araştırılması gerekir. Gü-

nümüzde ise onları tedkik etmek ve sonra onlardan istifâde et-

mek mümkün değildir. Halbuki Dört Hakk Mezheb İmamlarından

İmam-ı Ahmed b. Hanbel (r.a.)’e “Birisi yüzbin Hadîs ezberlerse

fakih olur mu “ diye sormuşlar, hazret “Hayır” demiş, yükselte yük-

selte dörtyüzbine vardıklarında “Eh, böyle bir kimse belki insanla-

ra fetva veren müctehid bir fakih olabilir” demiştir.

Diğer bir husus da bazılarını iddia ettikleri gibi fıkıh, dînden

ayrı birşey değildir. Çünkü fıkıh, Kitâb ve Sünnet-i Seniyyenin,

tefsir ve şerhidir ve fıkıh dînden ayrı kabul edilirse dînin tamamını

ortadan kaldırır. Böyle bir düşüncenin Kitâb ve Sünnet-i Seniyyeyi

bizim için anlaşılmaz bir hale koyacağı, bir gerçektir.

Onlara göre meselâ Ebû Hanîfe’nin fıkhı Kitâb ve Sünnet-i Se-

niyye ile ilgisi olmayıp sadece Ebû Hanîfe’ye aittir. Kendi fıkıhları

ise Kitâb ve Sünnet-i Seniyye’nin fıkhıdır!

Böyleleri şöyle derler: “Onlar adamsa biz de adamız”  Çünkü

onlar bilmezler ki Mezheb İmamları, boğulacak olan bir kimsenin

kurtuluş çâreleri araması gibi, sahip oldukları görüşlerin delillerini

araştırmakla ömürlerini geçirmişlerdir.

Bazıları  da  şöyle derler: “Müslümân, Resûlullâh (s.a.v.)’e

uymakla emrolunmuştur, başkasına uymakla emrolunmamıştır.”

Cevab şudur: Sünnet-i Seniyye’ye yapışmak hidâyet, o’nu terk

etmek de sapıklıktır. Mezheb İmâmlarımız, Sünnet-i Seniyye’ye

yapışmışlardır ve hidâyet üzeredirler, dolayısıyla, onlara uyanlar

da hidâyet üzeredirler. Mezheb imâmları Sünnet-i Seniyye ile

amel etmenin doğru usûlünü ve yolunu bize açıklamaktadır.

(Muhammed Avvame, İmamların İhtilafları , s.21,96,114)

 

MEZHEB İMAMLARINA UYAN KİŞİ PEYGAMBER (S.A.V.)’E UYMUŞ DEMEKTİR

 

Ahmed b. Hanbel (r.aleyh) şöyle demiştir: “Kim, (mezheb

imâmlarının taklid edilemeyeceğini) dîninde kimseyi taklîd et-

meyeceğini iddia ederse, O (nun sözü), Allâh (c.c.) ve Resûlü

(s.a.v.) katında fâsık kimsenin sözüdür. Bununla, Ashâb-ı

Kirâm (r.a.e.)’den gelen rivâyetleri iptâl etmeyi ilim ve Sünnet-i

Seniyyeyi boşa çıkarmayı istemektedirler. Halbuki doğru yol,

Ehl-i Sünnet olanların, rivâyet sahiplerinin, kendilerine yetişip

de onlardan hadîs aldığımız, kendilerinden Sünnet-i Seniyye-

leri öğrendiğimiz kimselerin gittiği yoldur. Onlar, tanınan, doğ-

ruluk sahibi, kendilerine uyulan ve kendilerinden (ilim) alınan,

bid’at, muhalefet sahibi olmayan güvenilir kimselerdir. Bu da,

onlardan önce gelen imâmlarının ve âlimlerinin görüşüdür.

Öyleyse buna tutunun Allâh (c.c.) size rahmet etsin ve onu

öğrenip öğretin. Tevfîk, sadece Allâh (c.c.) iledir”

Ahmed b. Hanbel (r.aleyh) (yine) şöyle dedi:”Kişinin ya-

nında, içinde Resûlullah (s.a.v.)’in sözü, Sahâbe ve Tabiûn’un

görüşleri bulunan kitâblar varsa, ilim sâhibi müctehid birine,

hangisinin alınacağını ve böylelikle doğru bir biçimde (nasıl)

amel edeceğini sormadıkça, dilediği ile amel etmesi ve dile-

diğini seçip onunla hükmetmesi ve amel etmesi câiz olmaz.

(İmâm Ebû Ya’lâ el -Ferrâ, Tabakâtü’l-Hanâbile, 1.c.,31-65.s.)

(Kur’an, Sünnet-i Seniyye ve icmâdan sonra), “kıyâs”

yani ehil alimlerin Kur’an ve Sünnet-i Seniyyeden yola çıka-

rak yaptıkları ictihad, İslâmiyyetin dört temelinden birisidir.

Buna hepimizin uyması gerekir. İctihâd, her müslümân için

huccettir, seneddir. Bunun için müctehid olan âlimlere uymak

lâzımdır. Dînin temellerini, bu âlimlerin bildirdiklerine uygun

olarak öğrenmelidir. İctihâd derecesinde olan yüksek âlimler,

dînin hükmlerini açığa çıkarmışlardır. Dînden olmayan şeyleri

meydâna çıkarmış değillerdir. Görülüyor ki, ictihâd yolu ile bil-

dirilen hükümler, sonradan meydâna çıkarılmamıştır. Dînden

olan, dînin temeli olan şeylerdir. Çünkü, dîn bilgilerinin temel-

leri dörttür. Dördüncüsü, kıyâs yanî ictihâddır.

(Mektubat-ı Rabbani, 1.c., 260. ve 272. Mektup)

 

KUR’AN’DA İNSANA LAZIM OLAN HER ŞEY VARDIR

 

Kur’an-ı Kerim, bu hayatı ilgilendiren tüm meseleleri ele

almış ve hepsi için çözüm yollan göstermiştir. Allâh (c.c.)’ün

nizamının, çağdaş meseleleri çözemeyeceğini iddia edenler,

bu nizamı incelememiş ve onda derinleşmemiş kimselerdir.

Biri, şöyle diyebilir: “Kur’an-ı, Kerim, toprağın nasıl daha

çok mahsul vereceğini, modern buluşlarla ilgili meselelerle

buna benzer hususlara dair bir çözüm getirmiş değildir.”

Bir kere herkes şunu bilmelidir: Kur’an, meselelere çare

getirirken, özel meseleleri ele almaz. Prensipler üzerinde du-

rur. O, yeryüzünün derinliklerine inip Allâh (c.c.)’ün âyetlerini

bulmamızı, dünya işlerinde, çalışıp gelir elde etmemizi, yer-

yüzünü imar etmemizi ve benzeri hususları yapmamızı ister.

Ona uyduğumuz takdirde beşerin gerçekleştirebileceği ilerle-

menin nihai sınırına ulaşabiliriz. O halde kainatta araştırma

yapmanın zorunlu olduğuna dair temel prensip Kur’an’da

mevcuttur. O bu konudaki inceleme ve araştırmamızın de-

vam etmesini bizden prensip olarak istemektedir.

Kalbinde Allâh (c.c.)’ya imân bulunan ve Allâh (c.c.)’ün

kudretini kalbinde duyan kişi, inceleme ve araştırmalarına

devam ettiği takdirde çok şey gerçekleştirebilir. Temel pren-

sip, toprağı ekmemiz, yeryüzünü bayındır hale getirmemiz

ve böylece Allâh (c.c.)’ün âyetlerini ortaya çıkarmamızdır. Bu

gibi konularda tembel davranır ve çalışmazsak, başka millet-

lerin bizden ileri gitmiş olmasını yadırgama hakkımız yoktur.

Çalışma hususunda Allâh (c.c.)’ün nizamını terk eden biziz.

O halde netice alma konusunda Yüce Allâh’ın kanunlarının

bizi terk etmiş olması tabiidir. Hayatın güzel tarafı işte budur.

Eğer çalışan öğrenci ile hayatında bir kitap bile okumamış

olanı, başarı konusunda eşit ise, hayatın bir güzelliği kalmaz.

Toprağı eken, ona özen gösteren, onu sulayan ve hastalıklar-

dan onu korumak için ilaçlayan kişi ile onu işlemeyip olduğu

gibi bırakan aynı neticeyi alacak olursa hayatın bir güzelliği

olamaz. İşte Kur’an, dünya ve âhirette bu mesele üzerinde

durmaktadır.

(Muhammed Mütevelli Şa’râvî, Kur’an Mucizesi,  36-37.s.)

 

SÜNNET, KUR’AN’IN AÇIKLAYICISIDIR

 

İslâm dininin birinci temeli Kur’an-ı Kerim’dir. Sünnet ise

ikinci esası teşkil eder. Kur’an’a göre sünnetin konumuna

gelince; Sünnet, Kur’an’ın açıklayıcısıdır. Nitekim Allah Teala

şöyle buyurmuştur:

“Biz sana da Kur’an-ı indirdik, tâ ki insanlara, kendi-

lerine ne indirildiğini açıkça anlatasın ve ta ki onlar da

düşünüp anlasınlar” (Nahl s. 44) Başka bir âyette ise “Şüp-

hesiz ki sen dosdoğru yola iletmektesin.” (Şûra s. 52-53)

buyrulmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.v.), Kur’an’ın âyetlerini bazen sözle-

riyle bazen davranışlarıyla bazen de her ikisiyle birlikte açık-

lardı. Nitekim şu âyette geçen zulüm kelimesini şirk olarak tef-

sir ettiği kaydedilmiştir. “İman edenler ve imanlarına zulüm

karıştırmayanlar, işte güven onlarındır ve hidâyet üzere

olanlar da onlardır.” (Enam s. 32) Yine “Kimin kitabı sağ

tarafından verilirse kolay bir hesap ile hesaba çekilecek-

tir ve sevinçli olarak ehline dönecektir.” (İnşikak s. 7-9)

âyetinde de «Kolay hesabı» kulun hesab için Allah’ın huzuru-

na çıkarılıp fakat amelleri sorgulanmadan bırakılması olarak

tefsir etmiştir.

Buhari’nin rivâyetinde Hz. Peygamber (s.a.v.): “Ben na-

sıl namaz kılıyorsam siz de öyle kılın” buyurmuştur. Hz.

Peygamber (s.a.v.) Veda Haccı sırasında şöyle buyurmuştur:

“Hac menasikini benden alınız. Zira bu haccımdan sonra

bir daha hac yapabileceğimi sanmıyorum.”

Ubade b. Samit’den Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “Kadın-

larınızdan fuhuş yapanlara karşı dört şahid getirin, eğer

şâhidlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye ya-

hut Allah onlara bir (çıkar) yol gösterinceye kadar evlerde

hapsedin.”(Nisa s. 15) âyeti hakkında şöyle buyurduğunu

nakleder: “Benden alınız (benden öğreniniz) Allah onlara

bir çıkar yol gösterdi. Bekarın bekarla zina etmesinin ce-

zası yüz değnek ve bir yıl toplumdan tecrid edilmektir. Evli

kimselerin zina cezası ise yüz değnek ve recmedilmektir.”

(Muhammed Ebû Şehbe, Sünnet Müdafası, 1.c., 47-48.s.)

 

“SADECE KUR’AN YETER” DİYENLERE CEVAP

 

İmam-ı Şafii (r.a.): “Size, âyetlerimizi okuyacak, sizi her

kötülükten arıtacak, size kitabı ve hikmeti öğretecek ve

bilmediklerinizi bildirecek aranızdan, bir Resûl gönder-

dik. (Bakara s. 151) âyetindeki hikmetten maksat, Resûlullah

(s.a.v.)’in sünnetidir, önce Kur’an zikredilmiş, peşinden hikmet

bildirilmiştir” buyuruyor.

Kur’an-ı Kerim açıklamasız öğrenilseydi, Resûlullah

(s.a.v.)’e, (tebliğ et yeter) denilirdi, ayrıca (açıkla) denmezdi.

Halbuki açıklanması da emredilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle

buyrulur: “Biz bu Kitabı, hakkında ihtilafa düştükleri şeyi

insanlara açıklayasın ve iman eden bir kavme de hidâyet

ve rahmet olsun diye sana indirdik. (Nahl s. 64)” Bu âyet-i ke-

rime, açıklamayı gerektiren âyetlerin bulunduğunu gösterdiği

gibi, bunu açıklamaya Resûlullah (s.a.v.)’in yetkisi olduğunu

da göstermektedir. Kur’an-ı Kerim’de her bilgi açık değildir.

Resûlullah (s.a.v.) bunları vahiy ile öğrenmiş ve ümmetine

bildirmiştir. Resûlullah (s.a.v.)’in, Kur’an-ı Kerim’i açıklayan

sünnetine önem vermeyen biri, İmam-ı Şafii hazretlerine der

ki: ”Kur’an’ın bir kelimesini inkâr eden kâfir olur. Öyleyse neye

dayanarak, herhangi bir emir hakkında; âyet yok iken “bu farz-

dır” nasıl denebilir? Şu halde biz bazı hadîsleri kabul etmesek

ne lâzım gelir?

İmam Şafii, Kur’anda geçen “hikmet”in sünnet demek ol-

duğunu ispat ettikten sonra der ki: “Allahü Teâlâ buyuruyor

ki: Resûle itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. (Nisa s. 80)

Rabbine andolsun ki anlaşmazlıklarda seni hakem kılıp

verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam

manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar. (Nisa s.

65) Demek ki Allah’ın hükmünü bildiren Kitap’tan ayrı ola-

rak, Resûlullah (s.a.v.)’in hükmü de vardır. Allahü Teâlâ

yine buyuruyor ki: Peygamber size neyi verdiyse onu alın,

neyi yasakladıysa ondan da sakının! (Haşr s. 7) Bu âyet de,

Resûlullah (s.a.v.)’in emir ve nehyine sarılmanın farz olduğunu

bildiriyor.

(İmam-ı Süyuti, Miftahu’l-cenne fi’l-ihticac bi’s-sunne İmam-ı Şarani,

Mizan-ül Kübra)

 

NEDEN MEZHEPLER VAR?

 

Müçtehid olmayan bir mü’min için, dört mezhebten birisini

taklid etmek vâcibtir. Taklid: Delîlini bilmeden, mezhebi günü-

nümüze kadar ulaşmış müçtehid bir imama uymaktır. Özel-

likle bu devirde mutlak müçtehid bulunmadığı için her Müslü-

man buna mecburdur. Bu vecibeye riâyet etmeyen bir kimse,

mezhebsiz ve bid’at ehlidir.

Şeyh Abdulkerim, Nuru’l İslâm adındaki kitabında şöyle

diyor: Âmi (içtihad derecesine eremeyen kimse) için, bu mez-

heb müçtehidlerinden birinin mezhebini taklid etmesi vâcibtir.

Bunun delîli hem kitap ve hem de sünnettir. Resûlullah

(s.a.v.)’ın, en hayırlı nesiller olduğunu beyan ettiği üç asrın

âlimlerinin icmâi; bazı değersiz muhalifler dışında, onlardan

sonra gelenlerin de söz birliği ettiği bir husustur.

Şah Veliyullah Dehlevi der ki: “Bilmiş olun ki, bu dört mez-

hebten birisine uymakta büyük yarar, terk etmekte ise büyük

zarar vardır…”

Müslümanlar bugün zillet içerisinde yaşıyor ve inançlarını

gereği gibi yaşayamıyorlarsa, bu, selefi ve müçtehidleri [(Pey-

gamber (s.a.v.) dönemine yakın yaşamış âlimlerin en büyük-

lerini)] taklid ettiklerinden dolayı değil; tam tersine onlardan ve

onların hareket ve fıkıhlarından uzak kaldıklarındandır.

Bu yüzden toplumu inançsızlık ve ahlâksızlık bataklığın-

dan kurtaracak tek yolun yeniden İslâm’a dönüp, mezheb

imamlarının ve onların yolunda bulunan âlimlerin eserleri-

ni okuyup anlamak, tatbik imkânlarını aramak ve bulmakla

mümkün olacağını ve başka bir yol bulunmadığını her Müslü-

man çok iyi bilmelidir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında mezhebler var mıydı?

Sorusuna cevâben deriz ki: Nebî (s.a.v.) zamanında, günü-

müzdeki gibi kitaplar, medreseler ve tekkeler de bulunmuyor-

  1. Bu tip güzel, faydalı, gerekli ve özü itibariyle Nebî (s.a.v.)

zamanında bulunduğu hâlde sonradan ismi konup müesse-

seleşmiş birçok şey vardır ki, bunlardan biri de mezheblerdir.

(Misvak Neşriyat, Hakk Dînin Bâtıl Yorumları, s.138)

 

KUR’ÂN VE SÜNNET VARKEN NEDEN MEZHEPLERE İHTİYAÇ DUYUYORUZ

 

Bu dört mezheb imamlarının tek amacı Kur’ân ve sün-

neti açıklamaktır. Mezheb imamlarından hiçbirisi, kendisini

herhangi bir kanun koyucu olarak görmemiştir. Gerçek ka-

nun koyan, helal ve haramı açıklayan Allahü Teâlâ’dır. Bu

kanunları insanlara tebliğ eden ve açıklayan Allah’ın Resûlü

(s.a.v.) Efendimizdir. Mezheb imamları da kendilerinden

sonra kimsenin ulaşamayacağı bir vukufiyetle Kur’ân ve

sünneti açıkladıkları için onlara tâbi oluruz. Nitekim İmâm-ı

A’zam’dan sonra kimseye 4000 kişiden ders almak, İmâm

Ahmed b. Hanbel’den sonra da kimseye 1 milyon hadîs ez-

berlemek nasîb olmamıştır.

Bunlar, “Görüşüm, sahîh hâdise muhalif düşerse, hadîs

mezhebimdir. Sahîh hâdise karşı, sözümü duvara çalın.” gibi

sözlerle, hükümlerde mutlaka ana kaynaklara bağlılıklarını

ifade ederler. Onların bu ifadeleri, güvenilir kaynaklarda zik-

redilmektedir.

“Sahîh hadîsi bulduğunuz zaman, sözümü duvara çalın.”

sözünün muhatapları da bu mezheb imamlarından sonra

gelen, onlara tâbi olma metodunu bilen, menkul ve makul

ilimlere tam olarak hâkim ve muttaki, “Mezhebte müçtehid”

ilim adamlarıdır. Bunların çoğu hatta tamamı; hadîsleri ez-

berlemiş, mezheb imamlarının delîllerini, kuvvet ve zayıflı-

ğını bilen, bütün usul ve furu’u yutmuş, halleri fetvalarından

daha temiz ve takva yolunu daima tercih etmiş zatlardır.

Yani her fıkıh âlimine gördüğü hadîsle müstakil olarak

amel etmesi câiz değildir. Bu, ancak içtihâd rütbesi olan kim-

senin hakkıdır. “Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan

sonra peygambere muhalefet eder, mü’minlerin yolundan

başkasına uyup giderse; onu döndüğü o yolda bırakırız.

(Fakat ahirette) kendisini cehenneme koyarız. O, ne kötü bir

yerdir!” (Nîsâ s. 115)

(Misvak Neşriyat, Hakk Dînin Bâtıl Yorumları, s.139)

 

KUR’AN VE SÜNNETE SARILMAK

 

‘’Hepiniz birden Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, ayrıl-

mayın.’’

‘’Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerde

olanlara bir şifâ, mü’minler için bir hidâyet ve rahmet

gelmiştir.’’

Abdullah bin Mes’ûd (r.a.)’den: Peygamber (s.a.v.) bu-

yurdular ki: ‘’Gerçek, bu Kur’an Allah’ın ziyâfet sofrasıdır.

Gücünüz yettiği kadar O’nun ziyâfetini kabul edin! Mu-

hakkak bu Kur’an Allah (c.c.)’ın kopmaz ipidir. Apaçık

nurdur, faydalı bir şifadır. Kendisine yapışana tam bir

koruyucudur, uyana kurtuluş yoludur. Hakdan gayriye

meyletmez ki kınanıp tekdir olunması istensin. Eğrilmez

ki doğrultulsun. Acîbe ve garibelerinin sonu gelmez.

Çok tekrar edilip okunmakla eskimez. Siz Kur’ân’ı oku-

yun! Allah (c.c.) sizi, her harfinin okunması üzerine on

hasene ile mükâfatlandırır. Ama ben, “Elif – Lâm – Mîm”

bir harftir, demiyorum. Belki “Elif” bir harftir, “Lâm” bir

harftir ve “Mîm” bir harftir..’’

“Rahmetim her şeyi kuşatmıştır. Onu (bilhassa)

sakınanlara, zekât verenlere ve âyetlerimize inanan-

lara yazacağım. Onlar öyle kimselerdir ki yanlarındaki

Tevrat’ta ve Incil’de yazılı buldukları Ümmî Nebi olan

Peygamber’e uyarlar ki, o Peygamber onlara iyilikle em-

reder, onları kötülükten men’eder, iyi ve temiz olan şey-

leri helâl eder, kötü ve zararlı şeyleri haram kılar, onların

ağır yüklerini, sırtlarında olan zincirleri indirir.

İşte O’na îmân edenler, O’na saygı gösterip O’nu

i’zâz edenler, O’na yardım edenler ve onunla indi-

rilen nûra uyanlar yok mu! felâha kavuşanların tâ

kendileridir.’’(A’râf:156-157) Ibni Abbâs (R.A)’dan; Pey-

gamber (A.S.) buyurdu ki : ‘’Ümmetim fesada gittiğin-

de sünnetime sımsıkı sarılan kimseye yüz şehid sevabı

vardır.’’(Beyhakî)

(İmam-ı  Birgivî,Tarikat-ı Muhammediyye, 10-30.s.)

 

EFENDİMİZ (S.A.V.)’İN SÜNNETİNİN DEĞERİ

 

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in sözlerinin diğer insan-

lardan farklı bir değeri vardır. Çünkü O (s.a.v.) bir peygam-

berdir. Sözleri; inanç, ibadet, ahlâk ve sosyal münâsebetler

alanında Müslümanlar için hayat ölçüleri verir. Müslümanlar,

İslâmiyet’in nasıl yaşanacağını, Hz. Peygamber’in (s.a.v.)

sözlerinden öğrenirler. İslâm literatüründe, Hz. Peygamber’in

(s.a.v.)  sözlerine “hadîs-i şerîf” denir.

Sünnet ise, Hz. Peygamber’in sadece sözlerinin değil, ha-

yatının tamamını kapsayan bilgilerdir. Daha doğrusu sünnet,

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hayat tarzının adıdır. O’nun

devlet başkanı olarak tâkip ettiği yol, aile içindeki davranışla-

rı, ibadetleri nasıl yaptığı, konuşma tarzı, arkadaşlarıyla iliş-

kileri sünnettir. Kısacası insanın doğumdan ölüme kadar bir

Müslüman olarak nasıl yaşayacağının şeklidir sünnet. Her

dinin bir hayat anlayışı ve yaşama biçimi vardır. İslâm Dini de

“Allah’ın Resûlü’nde sizin için en güzel örnek vardır.” (Ah-

zab s. 21) âyetiyle Hz. Muhammed’in (s.a.v.) sünnetine uygun

hayat sürmeyi hedef olarak göstermiştir. Sünnetten yararlana-

bilmek için her şeyden önce Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in

“en güzel örnek” olduğuna, sünnetinin yaşanabilirliğine, insan

özüne ve ihtiyaçlarına en üst seviyeden cevaplar getirdiğine

inanmak gerekir. Zîrâ Hz. Peygamber (s.a.v.) âlemlere rahmet

ve hidâyet rehberi olarak gönderilmiştir. Sünnetin kurtarıcılı-

ğından şüphe etmek Hz. Peygamber (s.a.v.)’in risâletine karşı

çıkmak anlamına gelir. Nitekim Abdullah İbni Mes’ûd (r.a.) bir

defâsında “Peygamberiniz’in sünnetini terk ettiniz mi saptınız

gitti demektir” tembîhinde bulunmuştur.

“Gerçekten sen doğru yola çağırıyorsun” (Mü’minûn s.

23) ve “Eğer o peygambere  itaat ederseniz doğru yolu

bulmuş olursunuz.” (Nûr s. 54) âyetleri, sünnetin kurtarıcılığı-

nı ortaya koyan Kur’ânî delîllerdendir. Peygamber Efendimiz

(s.a.v.) ise “Ben sizi bel bağınızdan tutmuş ateşe düşmek-

ten kurtarmaya çalışıyorum; siz ise, elimden kurtulup ate-

şe girmeye çalışıyorsunuz” buyurmuştur.

(Doç. Dr. Aynur Uraler, Gönüllerin Gülü Hz. Muhammed (s.a.v.), )

 

SÜNNETE UYMANIN TIBBÎ NETİCELERİ

 

AIDS salgın halde olduğu Kenya ve Uganda’da Amerikalı

bilim adamlarınca yürütülen iki araştırma, sünnet olmanın HIV

(AIDS) virüsüne yakalanma riskini yarı yarıya azalttığını orta-

ya koydu. Bu yeni bulgular elde edilince Dünya Sağlık Örgütü

erkeklerde sünnetin yaygınlaştırılması için kampanya başlattı.

Çünkü sünnet olmak, adeta bulaşıcı hastalıklara karşı yapılan

aşılanmaya benzer koruma sağlıyordu. Dr. Williams ve arka-

daşları, sünnetin yaygınlaştırılması halinde önümüzdeki 10

yılda yaklaşık 2 milyon yeni HIV infeksiyonunun ve 300.000

ölümün engelleneceğini hesaplamaktadır. Sonraki 10 yılda ise

3 ilâ 7 milyon kişinin HIV infeksiyonuna yakalanmasının ve 2

ilâ 7 milyon kişinin AIDS’ten ölümünün önüne geçilebilecektir.

HIV’in genel bir salgın olmadığı ülkelerde de sünnetin tüm er-

keklere yaygınlaştırılması tavsiye edilmektedir, çünkü bu kez

de diğer yararları (idrar yolu infeksiyonlarının, HPV bulaşması-

nın ve dolayısıyla kadınlarda rahim kanserinin, genital ülseratif

hastalık yaygınlığının azaltılması) açısından gerekli görülmek-

tedir.

Ehil kişilerce, gerekli cihazların bulunduğu temiz ve hijyenik

ortamda yapılan sünnetin komplikasyonları da yok denecek

kadar az olduğu yine belirtiliyor. Birleşmiş Milletler’in Dünya

Sağlık Örgütü, bugün sünnet olmayı AIDS’ten korunmanın en

etkili yolu olarak ilan etmiştir. Nitekim Dr. Dubais Raymond’un;

“Sünnet, çiçek aşısı gibi bütün erkeklere mecbur edilmelidir”

sözü de bu hususu vurgulamaktadır.

Bu konuda Hadîs-i Şerîflerde buyuruldu ki:

“Sünnet olmak, erkekler için, sünnettir.” (Taberani)

“Fıtri sünnet beştir: Sünnet olmak, kasıkları temizle-

mek, tırnak kesmek, koltuk altını temizlemek ve bıyıkları

kısaltmak.” (Buhari) Evet, Peygamberimiz (s.a.v.)’in ümmetine

tavsiye ettiği ve Müslüman milletimizin adeta İslâm’ın şiarı ola-

rak görerek erkeklerin hepsinin olduğu sünnet; yüzyıllar sonra

şimdi Dünya Sağlık Örgütünce hararetle tavsiye edilmektedir.

Ey Yüce Nebi, sana olan hayranlığımız giderek artmaktadır.

Ne mutlu senin yolunda gidenlere…

(Prof. Dr. Sefa Saygılı, Zafer Dergisi, Sayı:380)

 

HADÎSLER GÜNÜMÜZE NASIL ULAŞMIŞTIR?

 

Hicri ilk asırda hadîsler yazmaktan daha çok sözlü ola-

rak ve ezberden rivâyet ediliyordu. Daha sonra çıkan fitne

ve kargaşalıklarda bazı siyasi gurupların kendi lehlerine

hadîs uydurmaları, asr-ı saadetin giderek daha çok geride

kalması gibi sebepler, ashab-ı kiramın öğrencileri olan tabi-

in hazeratının ve onlardan sonraki muhaddislerin hadîsleri

toplamalarına ve bu konuda çok titiz davranmalarına yol

açtı. Pek çokları bir iki hadîs almak için günlerce, haftalarca

süren yolculuklara çıktılar.

Hadîs ilmi dünyada yalnızca müslümanlara has bir ilim

olup tarihçilere parmak ısırtmış, bu ilmi değersiz göstermek

isteyen müsteşrikleri de bir çok sıkıntılara sokmuştur. Dün-

ya tarihinde, Peygamberimiz (s.a.v.)’den başka, hayatı ve

risaleti, bütün ayrıntıları ile ve çok titiz metodlarla günümü-

ze kadar ulaşan başka hiç bir şahsiyet yoktur.

“Hadîs üçüncü asırda yazılmıştır… Şüphelidir”, “Haber-i

vâhiddir güven vermez, amel edilmez” diyenlere dostça

şu tavsiyeyi yaparız: “Bunu ne sen söylemiş ol ne de biz

duymuş olalım. İnsanlık tarihi, dünyanın nizamı, haberleş-

me sistemleri hep haber-i vahîd esasına dayanır, üstelik

diğerleri, İslâm’ın hadîs an’anesinde olduğu gibi kontrollü

ve tahkikli de değil. Hadîs ilmini reddedersen, öbürlerini ön-

celikle reddetmen, başta baban, her şeyden şüphe etmen

gerekir. Böylesine sıkı ve güven verici şartlar altında bize

intikal eden hadîslerden şüphe etmek, hayatta pek az şeye

inanmamızı gerektirir.  Tarih kitaplarının çoğunu çöpe at-

mak gerekir. Çünkü hiçbiri, hadîslerin mazhar olduğu tedkîk

ve tenkîdden geçmiş değildir ve böyle bir tedkîk ve değer-

lendirmeye kesinlikle tahammül edemezler. Günümüzde

bile gazetelerin yazdığı, radyoların söylediği pek az şeye

inanılabilir. Hadîsçilerin koyduğu itikad, dindarlık, dürüstlük

gibi sıkı şartları arayacak olsak kaç gazetecimiz, muhabiri-

miz bu imtihanı verebilir…

(Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, c. 27-28)

 

SÜNNET KUR’ÂN’I TEFSİR ETMEKTEDİR

 

Kur’ân’da belirtilmemiş bulunan namazların vakitleri-

nin, rükû ve secdelerinin, diğer hükümlerinin açıklanması,

zekâta oranları, zekât vaktinin, zekâta tâbi malların nisapla-

rının, zekâta tâbi olup olmayan malların belirlenmesi, oruçla

ilgili hükümle sünnet tarafından beyan edilmiştir. Yine ha-

desten ve necasetten taharet, hacc, usûlüne uygun boğazla-

ma (tezkiye), av, yenmesi helâl olanların, haram olanlardan

ayrılması, nikâh hükümleri ve buna bağlı olarak talâk, ric’at,

zıhâr, liân gibi diğer konular, alış-veriş ve ilgili hükümler,

ceza hukuku ile ilgili kısas vb. hükümler Kur’ân’da   topluca

gelen esasların açıklaması olmaktadır. “İnsanlara indirile-

ni açıklayasın diye sana Kitab’ı indirdik” (Nahl s. 44) âyet-i

kerîmesinde ifade edilen husus da bu olmaktadır.

Rivâyete göre Imrân b. Husayn bir adama şöyle demiş-

tir: “Sen ahmak birisin! Sen Allah’ın kitabında öğle namazı-

nın dört olduğunu ve kıraat esnasında açıktan okunmaya-

cağını bulabilir misin?” Sonra o, namaz, zekât ve benzeri

yükümlülükleri saydı ve şöyle dedi: “Bütün bunları Allah’ın

kitabında açıklanmış buluyor musun? Allah’ın kitabı bunla-

rı müphem bırakmıştır, sünnet ise onları açıklamaktadır.”

Mutarrif b. Abdillah b. eş-Şıhhîr’e: “Bize sadece Kur’ân’dan

bahsedin” dendiği zaman şöyle demiştir: “Vallahi biz (hadîs

rivâyeti ile) Kur’ân’a bir alternatif getirme arzusunda değiliz.

Ancak bu halimizle biz, Kur’ân’ı bizden daha iyi bilen birinin

(Rasûlullah (s.a.v.)’i kastederek) olduğunu göstermek istiyo-

ruz.”

el-Evzâî, Hassan b. Atıyye’den şöyle dediğini nakleder:

“Vahiy Rasûlullah (s.a.v.)’e inerdi. Onu tefsir eden sünneti

de ona Cibril getirirdi.” Ahmed b. Hanbel’e: “Sünnet, Kitap

üzerine hâkim konumdadır” şeklindeki söz hakkında sorul-

duğu zaman: “Ben bu konuda bu sözü söyleme cesaretini

gösteremem. Ancak ben şunu derim: Sünnet Kitab’ı tefsir

eder ve onu açıklar.”

(Şatıbi, el-Muvafakat, s. 23-24)

 

MÜCTEHİD OLMAYAN KİMSE KUR’AN VE SÜNNET’DEN HÜKÜM ÇIKARAMAZ

 

Kitap, sünnet ve imamların görüşlerini bilmeyen kimse,

karşılaştığı konular hakkında onu irşad edecek bir imamın

açıklamasını görmeden, gördüğü delile tabi olması caiz de-

ğildir. Müçtehid olmayan bir ilim adamı, şahsi içtihadına da-

yanarak veya yalnız meale güvenerek, Kitap ve Sünnetten

hüküm çıkarıp fetva vermesi asla caiz değildir.

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Ha-

kim içtihad ederek verdiği hükümde isabet ederse ona

iki sevap, hükmünde yanılırsa bir sevap vardır.”(Buhari)

Eğer müçtehid hakkı arayan, içtihad aletlerine sahip, usu-

lünü ve kıyas çeşitlerini bilen bir kimse ise, o zaman hata

yapsa bile ecir verilir. Çünkü, içtihad bir ibadettir. Eğer iç-

tihad eden zat içtihad şartlarına sahip biri değilse, çektiği

zahmet boşunadır. Yaptığı yanlışlıklardan dolayı da mazur

sayılmaz. Çünkü, hatada ecir yoktur. Tam tersine günahkar

olmasından korkulur.

İçtihadın lüzumuna şu âyet-i kerime de işaret etmektedir:

“Ey iman edenler, Allâh’a itaat edin. Peygambere ve

sizden olan idarecilere de itaat edin. Sonra bir şey hak-

kında çekiştiniz mi hemen onu Allâh’a ve Resûlüne arz

ediniz. Eğer Allâh’a ve ahiret gününe inanıyorsanız. Bu

müracaat, hem hayırlı, hem de netice bakımından daha

güzeldir.” (Nisa s. 59) Âyeti kerimedeki Allâh’a itaat, O’nun

kitabı Kur’an-ı Kerim’e uymaktır. Resûlullah (s.a.v) Efendi-

mize itaat de, onun emirlerine uymaktır. Ulul emirden mak-

sat, eğer bunlardan devlet yöneticileri murad ise, kitap ve

sünnete muhalif olmayan meşru emirlerine uymaktır. Eğer

ulul emrden maksat Alimler ise, içtihad yoluyla, kitap ve

sünnetten aldıkları şer’i meselelere uymaktır, “İhtilafa düş-

tüğünüz konulan Allâh ve Resûlüne arz edin”cümlesinden

maksad, ilim ve içtihad sahiplerinin Kitap ve Sünnetten çı-

kardıkları hükümlere uymaktır.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, 177-178)

 

RESÛLULLAH (S.A.V.) NE BUYURMUŞSA VAHİYDİR

 

Resûlullah (s.a.v.)’in keşif veya mucizevî şekilde gayba

muttali olma yoluyla görmesi veyahut da her nasıl olursa

olsun diğer yollarla vâkıf olması arasında hiçbir fark yoktur.

Üzerine hem itikat hem de amel konusunda hüküm bina

edilir. Çünkü Resûlullah (s.a.v.) masumdur; ismet sıfatı var-

dır ve o hiçbir zaman hevâ ve heveslerine uyarak bir şey

söylemez. Ne söylerse vahiy söyler.

Bunun örneği Resûlullah (s.a.v.)’in şu sözüdür: “Şüphe-

siz Rûhu’l-kudüs kalbime üfledi ki, hiçbir canlı rızkını

tamamlamadıkça ölmeyecektir. Şu halde Allah’tan sa-

kının ve rızkınızı güzel yollardan arayın.” (Keşful-hafâ)

Yine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Bana Ka-

dir gecesi gösterilmişti. O sırada beni ailemden biri

uyandırdı; ben de unuttum. Siz onu son on (gece) içe-

risinde arayın.” (Buhâri, Müslim, Ebû Dâvûd) Başka bir

hadîste Resûlullah (s.a.v.): “Görüyorum ki rüyalarınız

Ramazanın son yedi gecesi hakkında birbirini tutuyor.

Artık kim Kadir gecesini arayacaksa onu Ramazanın

son yedisinde arasın” (Buhâri, Müslim) buyurmuştur. Bu

da Resûlullah (s.a.v.)’in uykuda görülen rüya üzerine haber

vermesine örnektir.

Benzeri bir olay da, ezanın başlangıcı hakkında söz

konusu olmuştur. Abdullah b. Zeyd şöyle anlatır: Sabahla-

dığımız zaman Resûlullah (s.a.v.)’e geldik ve ben ona rü-

yamı anlattım. Bunun üzerine o: “Şüphesiz bu, gerçek bir

rüyadır” buyurdu… Sonunda Ömer b. el-Hattâb: “Seni hak

ile gönderene yemin ederim ki, ben de onun gördüğünün

benzerini gördüm” dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.):

“Allah’a hamd olsun! O da işin doğruluğunu daha da

pekiştiriyor” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Tirmizî, Ahmed) Gö-

rüldüğü üzere bu hadîste Resûlullah (s.a.v.) rüyanın hak

olduğuna hükmetmiş ve onun üzerine ezanın lâfızları hak-

kında hüküm binasında bulunmuştur.

(Şatıbi, el-Muvafakat, 4.c., 77-80.s.)

 

SAHABE-İ KİRAMIN UYGULAMASI DA SÜNNETTİR

 

Sahabenin (r.a.) sünneti (yani uygulaması) da sünnet

sayılır ve onunla amel edilmesi ve ona müracaat edilme-

si gerekir. Buna aşağıdaki âyet-i kerimeler delil teşkil eder:

“Siz insanlar için ortaya çıkarılmış hayırlı bir ümmet-

siniz ” (Âl-i Îmrân s. 110) “Böylece sizi insanlara şahit ve

örnek olmanız için tam ortada bir ümmet kıldık. ” (Ba-

kara s. 143) Birinci âyette, ashabın diğer ümmetlere karşı

üstünlükleri olduğu isbat edilmektedir. Bu da ancak onla-

rın her konuda istikâmet sahibi olmaları ve durumlarının

muhalefet değil, muvafakat içerisinde olması yoluyla olur.

İkincisinde ise onların mutlak adalet sahibi oldukları be-

lirtilmektedir. Bu da, birinci âyetin medlulüne delâlet eder.

Sahabe neslinden sonra gelen ehl-i sünnet âlimleri saha-

benin mutlak ve genel olarak adalet sahibi olduklarını söy-

lemişler; onlardan hem rivâyet, hem de dirâyet yönünden

bir istisna ya da ayırıma gitmeksizin ilim almışlardır. Diğer

nesiller hakkında ise aynı tavrı göstermemişler; onlar içe-

risinden ancak imamlıkları sahih; adaletleri de sabit olan

kimselerden ilim almışlardır. Bu da sahabe neslinin diğer

nesillerden daha çok övgüye lâyık olduklarım gösteren

bir delil olur. Dolayısıyla sahabe hakkında onların mutlak

adalet vasfına sahip olduklarını söylemek, onların mutlak

anlamda âdil kimseler olduklarını kabul etmek gerekecektir.

Durum böyle olunca da, onların sözleri muteber, amelleri

de rehber olacaktır. Onlara övgü sadedinde gelen diğer

âyetlerin durumu da aynıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine

imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip

gelenleri severler; onlara verilenler karşısında içlerinde

bir çekememezlik hissetmezler; kendileri zaruret için-

de bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar.

Nefsinin tamahkârlığından korunabilmiş kimseler, işte

onlar saadete erenlerdir. (Haşr s. 9)

(Şatıbi, el-Muvafakat, s. 70-73)

 

BİR MEZHEBE BAĞLI OLMANIN HÜKMÜ NEDİR?

 

Müctehid olmayan bir mü’min için, dört mezhebten bi-

risini taklid etmek vâcibtir. Taklid: Hangi Âyet ve Hadis’e

dayandığını bilmese bile, mezhebi gününümüze kadar

ulaşmış müctehid bir imama uymaktır. Özellikle bu devir-

de mutlak müctehid bulunmadığı için her Müslüman buna

mecburdur. Bu vecibeye riâyet etmeyen bir kimse, mezheb-

siz ve bid’at ehlidir. (Mezheplere gereksiz görerek, peşînen

Müslüman sayısı kadar mezhebi kabul etmiş oluyorlar.)

Şeyh Abdulkerim, Nuru’l İslâm kitabında şöyle diyor:

“Âmi yani ictihad derecesine eremeyen kimse için, bu

mezheb müctehidlerinden birinin mezhebini taklid etme-

si vâcibtir. Bunun delîli hem Kitap ve hem de Sünnet’tir.

Resûlullâh (s.a.v.)’in, en hayırlı nesiller olduğunu beyan

ettiği üç asrın âlimlerinin icmâi; bazı değersiz muhalifler

dışında, onlardan sonra gelenlerin de söz birliği ettiği bir

husustur.”

Şah Veliyullah Dehlevi der ki: “Bilmiş olun ki, bu dört

mezhebten birisine uymakta büyük yarar, terk etmekte ise

büyük zarar vardır…”

Müslümanlar bugün zillet içerisinde yaşıyor ve inançla-

rını gereği gibi yaşayamıyorlarsa, bu, selefi ve müctehidle –

ri (Peygamber (s.a.v.) dönemine yakın yaşamış âlimlerin

en büyüklerini) taklid ettiklerinden dolayı değil; tam tersine

onlardan ve onların hareket ve fıkıhlarından uzak kaldıkla-

rındandır.

Bu yüzden toplumu inançsızlık ve ahlâksızlık bataklığın-

dan kurtaracak tek yolun yeniden İslâm’a dönüp, mezheb

imamlarının ve onların yolunda bulunan âlimlerin eserlerini

okuyup anlamak, tatbik imkânlarını aramak ve bulmakla

mümkün olacağını ve başka bir yol bulunmadığını her Müs-

lüman çok iyi bilmelidir.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, s.179)

 

SÜNNETE YAPIŞMAK KURTULUŞUN ANAHTARIDIR

 

Tasavvuf yolunun büyükleri, Sünnet-i Seniyye’ye uymuş,

azîmet yolunu tutmuşlardır. Sünnet-i Seniyye’ye uymakla

ve azîmet yolunu seçmekle birlikte, eğer bu haller ve ma-

nevi durumlar ile şereflenirlerse, büyük ni’met bilirler. Eğer,

bu hallere ve manevi durumlara kavuşurlar, fakat sünnete

yapışmakta ve azîmeti seçmekte gevşeklik olursa, bu hal-

leri hiç beğenmezler ve böyle mevâcidi, yanî kendinden

geçmeği istemezler. Bu gevşekliği, felâketin başlangıcı bi-

lirler. Çünkü, Hindistân’daki din adamlarından olan Cûkiyye

ve Berehmenler ile eski Yunan filozofları da böyle tecellî

sanılan tecellîlere ve lem-i misâldeki keşflere ve Vahdet-i

vücûd bilgilerine mâlik oldular. Fakat, rezîl ve rüsvâ olmak-

tan ve felâkete sürüklenmekten kurtulamadılar. Sa’âdetden

mahrûm kalmaktan başka, ellerine bir şey geçmedi.

Allahu Teâlâ’nın lütfû ve ihsânı ile, bu büyüklerin yolu-

na girdiğinize göre, onlar gibi olmanız lâzımdır. Onların yo-

lundan kıl kadar ayrılmamalısınız. Ancak, böylece, onların

yüksekliklerinden, bir şeylere kavuşabilirsiniz. Önce, Ehl-i

Sünnet vel-cemâ’at mezhebi âlimlerinin kitâplarında bildi-

rilenlere uygun olarak, i’tikâdı düzeltmek lâzımdır. Bundan

sonra, farzları, vâcibleri, sünnetleri, müstehabları, helâl

ve harâmları, mekrûhları ve şüpheli olanları, Ehl-i Sünnet

âlimlerinin fıkıh kitâplarından öğrenmeli ve işler, bu bilgiye

uygun olmalıdır. Bunlar yapıldıktan sonra, sıra üçüncüsüne

gelir ki, bu da, tasavvuf bilgileridir.

Ehl-i Sünnet i’tikâdı ve fıkıh bilgilerine uygun işler, kuşun

iki kanadı gibidir. Bu iki kanat sağlam olmadıkça, maddesiz,

zamânsız âleme uçulamaz. Cenâb-ı Hakk Resûlullah (s.a.v.)

Efendimiz’in mübarek sünnetlerini gözünün nuru bilenlerden

eylesin. Âmin.

(İmam-ı Rabbani (k.s.), Mektûbat, 237.Mektup)

 

HADİSLERLE DOĞRUDAN AMEL EDEBİLİR MİYİZ?

 

Müctehid olmayan bir kimsenin, mezhep imamlarının gö-

rüşünü terk ederek, duyduğu bir ayete veya hadise tabi ol-

ması caiz değildir. Çünkü, alimler o ayeti veya hadisi mutlaka

görmüştür. Şayet muhalefet etmişse mutlaka bildiği bir delile

dayanmaktadır. “Eğer bilmiyorsanız bilenlerden sorun.”

(Nahl 43) Keza, “…Halbuki o haberi Peygambere ve mümin-

lerden olan kumandanlara iletseler, onlardan öğrenirler-

di.” (Nisa 83)

Fetva veren kimsenin şartı: Fetvasının önce gelen alim-

lerin görüşüne ters olmaması lazımdır. Şayet fetvası bunlara

muhalif olursa, bu fetva reddedilir ve o fetvaya uymak iste-

yenler de men edilir.

“Şarap içen kimseye sopa ile vurun” ve sonra dördüncü

defa “Eğer tekrar içerse, onu öldürün.” Hadis-i Şerif’in açık

mealine göre amel edildiği takdirde, dördüncü defa şarap

içenin öldürülmesi lazım gelir. Halbuki böyle karar vermek

büyük bir hatadır. Çünkü, böyle birisinin öldürülemeyeceğine

dair ümmetin icması vardır.

Her ilim erbabının bildiği gibi, Mut’a nikahına (zamanlı

nikâh akdine) cevaz veren sahih hadisler vardır. Bu Hadis-i

Şerifler’i gören ve hükmünün kaldırıldığından haberdar olma-

yan bir kimsenin bu hadislere dayanarak nikah yapması veya

fetva vermesi büyük bir hata olacağı gibi ayrıca günahtır. Zira

bu hadisleri nesheden ve mut’a nikahını yasaklayan hadisler

de vardır.

“Halife Me’mun, mut’a nikahına cevaz veren hadisleri gö-

rünce, tellalları çıkartarak, mut’a nikahının caiz olduğunu ilan

etmişti. Lakin bunu duyan Kadı Yahya bin Eksem hemen Ha-

lifeye giderek: Sen zinayı helal ediyorsun, diyerek o hadisin

neshedildiğini (yürürlükten kaldırıldığını) bildirdi. Halife daha

evvel bu hadisin mensuh bir hadis olduğunu bilmediği için,

bunun üzerine yeniden tellalları vasıtasıyla, mut’a nikâhının

haram olduğunu halka ilan etti.”

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet Akâidi, s.172-174)

 

KUR’ÂN NASIL ANLAŞILIR?

 

Sünneti dikkate almadan sadece kitap ile yetinme dü-

şüncesi, Ehl-i Sünnet’ten olmayan nasipsiz kimselere aittir.

Çünkü bunlar, bu aşırı düşüncelerini “Kitâb’ın herşeyi beyân

etmiş olduğu” esası üzerine kurmakta ve sünnetin getirdiği

hükümleri bir tarafa atmaktadırlar. Bu da onların, Ehl-i Sün-

net yolundan ayrılmaları ve Kur’ân’ı, iniş amacına uyma-

yacak şekilde tevil etmeleri gibi bir tutuma girme sonucunu

doğurmuştur. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v.)’den şöyle

bir rivayet gelmektedir: “Ümmetim hakkında en çok kork-

tuğum iki şey vardır: Kur’ân ve süt. Kur’ân’dan korkum,

mü’minlerle tartışmak için onu münafıkların öğrenmiş

olmasıdır. Sütten korkuma gelince, (onu üretmek için)

kırsal kesimlere giderler (cami ve cemaati bırakırlar)

şehvetlerine uyarlar ve sonunda namazı terk ederler.”

(İmam Ahmed 4/146, Tirmizi)

Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiştir: “Bir kavim gelecek ve

Kur’ân’ın müteşâbihâtı ile sizinle tartışmaya gireceklerdir.

Siz, onlara hadislerle mukabele edin. Çünkü hadislere vâkıf

olanlar, Allah (c.c.)’nun kitabını daha iyi bilenlerdir.”

Ebû’d-Derdâ ise: “Sizin hakkınızda endişe ettiklerimden

biri de âlimin sürçmesi ve münâfığın Kur’ân ile tartışmaya

girmesidir” demiştir.

Yine Hz. Ömer (r.a.)’dan şöyle söylediği nakledilmiş-

tir: “Üç şey vardır ki dini yıkar: âlimin sürçmesi, münâfığın

Kur’ân ile tartışmaya girmesi ve saptırıcı imamlar.”

İbn Mesûd (r.a.) ise: “Öyle kavimler göreceksiniz ki, ken-

dileri arkalarına atmış oldukları halde sizi Allah (c.c.)’nun ki-

tabına çağıracaklardır. O zamanda siz ilme sarılın ve bid’at

çıkarmaktan sakının, ifrata düşmekten kaçının, köklü ve

güzel olana yapışın” demiştir.

Hz. Ömer (r.a.): “Sizin hakkınızda iki tip insandan kor-

kuyorum: Biri, uygun olmayacak şekilde Kur’ân’ı tevile kal-

kışan kimsedir. Diğeri de kardeşiyle mülk yarışına girendir”

demiştir.

(Şatıbi, el-Muvafakat, s. 15-16)

 

FİTNE DEVRİNDE BEŞİNCİ MEZHEP (!) SAHİPLERİNDEN KAÇINMAK

 

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet edilen bir Hadîs-i Şerîf’te Pey-

gamberimiz (s.a.v.): “Şüphesiz bu ilim, dîn ilmidir. Öyle ise

dîninizi kimden öğrendiğinize iyi bakın.” buyurmaktadır. (Müs-

lim) Müslüman, dînini doğru bir şekilde öğrenebilmek için önce-

likle zihnine boşalan zararlı kaynakların yolunu kesmelidir. Hak

olan İslâm Dîni’ni, bâtıl yorumlarıyla çarpıtanlara diğer bir deyişle

“beşinci mezheb(!)” ortaya atanlara karşı dikkatli olmalıdır. Bu

kişilerin özel hayatları yakından incelendiğinde günlük yaşayış-

ları, dürüstlük(!)leri ve ibadetle olan ilişkileri onları tanımamıza

yardımcı olacaktır.

Fıkıh usûlüne göre, peygamberlerin yolunda olduğunu söyle-

yen bir kimsenin bu iddiasının doğruluğunun göstergesi; fiilinin,

sözüne uygun olmasıdır. Meselâ, yabancı kadınlara bakmayı

yasakladığı zaman, eğer bizzat kendisi de bakmayan biri ise bu

kişiye uyulur. Bir Âyet-i Kerîme’de Cenab-ı Hakk şöyle emir bu-

yurur:

“(Ey bilginler!) Sizler Kitab’ı (Tevrat’ı) okuduğunuz (ger-

çekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi

unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Bakara

  1. 44)

Bu bağlamda, medya karşısında ve sanal ortamda edilgen

olmak yerine; Ehl-i Sünnet hassasiyetini, dâima ayakta tutmamız

gerekir. Zehrin, altın kupa içerisinde sunulduğu günümüzde, bir

kimsenin, arkasındaki medya desteği ve maddî imkânlar saye-

sinde çok meşhur olmasına veya felsefe ve demagoji yoluyla

insanları etkilemesine değil; ümmetin, 1400 yıldır üzerinde itti-

fak ettiği, ilim ve faziletleri herkesçe bilinen âlimlerin kitaplarında

naklettikleri esaslara bağlılıklarına bakmak gerekir. Bu âlimlere

tâbi olmayı yersiz bulup doğrudan Kur’ân ve Sünnet’e bağlanma-

yı tavsiye edenler, kitap ve konferanslarıyla ortaya çıkıp insanları

kendilerine çağırarak aslında kendi içlerinde çelişkiye düşmek-

tedirler.

Allâh (c.c.); Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’in ve onlardan gelenleri

bize nakleden İmamlarımızın yollarında yürümeyi nasîb eylesin.

Allâh (c.c.), hakkı hak (olarak) bilip ona tâbi olmayı, bâtılı da bâtıl

(olarak) bilip ondan kaçınmayı nasip etsin. Âmin.

(Misvak Neşriyat, Hakk Dinin Batıl Yorumları’na Cevaplar s. 323)

 

SÜNNETE YAPIŞANLARIN MÜKAFATI

 

“Ümmetimin fesadı zamanında kim sünnetime temes-

sük ederse (yapışırsa), ona yüz şehid ecri vardır.” (Bağavi,

Münavi, Feyzül Kadir)

Bir amelde tehlike arttıkça sevap fazlalaşmaktadır. Bid’at

ve sapıklıkların arttığı böyle tehlikeli bir zamanda İslâm’ın

hükümlerine Kur’an’ın anlaşılmasına, Sünnet’in ve İslâm’ın

hayata kazandırılmasına hizmet, pek büyük bir hizmettir;

hatta normal şartlarda bir şehidin yaptığı fedakarlıktan daha

büyük fedakarlıklar ister ki, birçok şehidin sevabı kadar sevap

gerektirebilsin. Çünkü şehit bir anda bir fedakarlık gösterip

canını Allah (c.c.) yolunda verirken böyle bir atmosfer içinde,

Kur’an’a, Sünnet-i Seniyye’ye hizmet eden birisi, hayatının

her gününde büyük fedakarlıklarda bulunabilmektedir.

Demek oluyor ki, zaman şiddetlendikçe, fitneler arttıkça

amellerin sevapları da artacaktır. Ayrıca bu Hadis-i Şerif’te

her türlü sünnete uymak için büyük bir teşvik vardır. Hadis’te

geçen temessük (sünnete yapışma) kelimesi, şu anlamlara

gelir:

  1. Temessük kararlılıkta, sebat ve ısrardır: Sünnet-i Seniy-

ye ve Ahkâm-ı Kur’an’a bağlılıkta sebat ve ısrardır

  1. Temessükde devamlılık vardır: Öyleyse yüz şehid ecri

gibi büyük mükâfat gerektiren iş devamlılığı, sabrı, kararlılığı,

bir ömrü birbirinden ayrılmayan Kur’an ve Sünnet yoluna vak-

fetmeyi gerektirir.

  1. Temessük bütüne sahip çıkmaktır: Bir şeyi salmamak

üzere tutmak, yakalamak, yakalanan ve tutulan şeyin bütü-

nünü elde tutmakla mümkündür. Dili konuşmaktan tutmak

onu tamamen söz söylemekten alıkoymak demektir. Biraz

konuşup biraz susmak, konuşmamak sayılmaz. Temessük,

İslam’ın, Kuran ve Sünnet’in bütün yönlerine yapışmak, on-

ları bırakmamak, ayakta tutma mücadelesi vermek demektir.

  1. Temessük karşılıklı güçlerin mücadelesini yansıtır:

“Kim benim sünnetime temessük ederse” (Müslim), hadi-

si açısından düşünüldüğünde sünneti muhafaza ve korumak

için sürekli bir mücadele ve mücahedeyi ifade eder.

(Taftazani Serhu’l-Makasıd, I-V, Heytemi es-Savaiku’l-Muhrika

el-Kamûsu’l-Muhit III, 329; el-Mu’cemu’l-Vasit s. 869; el-Mufredat, s,469)

 

KUR’AN’A, SÜNNETE SARILMALIYIZ

 

Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Ben size öyle bir şey

bıraktım ki, ona sımsıkı sarılırsanız, hiçbir zaman dalâlete

düşmez, sapmazsınız. O, Allah (c.c.)’nun Kitâbıdır ve

Resûlullah’ın sünnetidir” buyurmuştur. (Buhari)

“Peygamberlerden hiçbir Peygamber yoktur ki, ona in-

sanların imân etmek zorunda kaldığı mucizelerin bir benzeri

verilmemiş olsun. Bana verilen mucize ise Allah (c.c.)’nun

bana vahyettiğidir, Kur’ân’dır. Bunun için, kıyâmet günü

Peygamberlerin en çok ümmetlisi ben olacağımı umarım!”

buyurmustur. (Buhari, Müslim)

Peygamberimiz Aleyhisselamdan önceki Peygamberlerin

mucizeleri kendilerinin vefatlarıyla sona ermiş, onları o zaman

hazır bulunanlardan başkaları da görmemişlerdir. Peygambe-

rimiz Aleyhisselamın mucizesi olan Kur’ân-ı Kerîm ise kıyâmet

gününe kadar devam edecektir.

Hz. Ali (k.v.) der ki: “Resûlullah (s.a.v.)’den işittim: ‘Haberi-

niz olsun ki, birtakım fitneler zuhûr edecektir!’ buyurdu. (Tir-

mizi)

‘Yâ Resûlallah (s.a.v.)! O fitnelerden çıkış, kurtuluş ne-

dir?’ diye sordum.

‘Kitabullahtır! Çünkü sizden öncekilerin haberleri de,

sizden sonrakilerin haberleri de, aranızdakilerin hükmü de

ondadır. O hak ile bâtılı ayıran kesin bir hükümdür, şaka

ve boş şey değildir. Onu zorbalıkla bırakan kimsenin Allah

(c.c.) boynunu kırar. Hidayeti, doğru yolu ondan başkasın-

da arayanı dalâlete düşürür. O, Allah (c.c.)’nun en sağlam

urganıdır! O, hikmetle dolu Kur’ân’dır! O, en doğru yoldur!

O boş arzuların haktan saptıramayacağı, dillerin karıştırıp

belirsiz edemeyeceği, ilim adamlarının duyamayacağı, çok

tekrarlanmasından bıkılmayan, akılları hayrette bırakan me-

ziyetleri bitip tükenmeyen bir kitapdır.

O öyle bir kitaptır ki, cinlerden bir zümre, onu dinledikleri

zaman: “Biz, gerçek, hayranlık veren bir Kur’ân dinledik ki,

o hakka ve doğruya götürüyor. Bundan dolayı, biz de ona

inandık… demişlerdir.” (Cin Suresi)

(İslamTarihi, Asım Köksal Peygamberimiz Aleyhisselamın Ümmetine

Bıraktığı İki Emanet: Kitab ve Sünnet)

 

 

 

SÜNNETE SARILMAK GEREK

 

Ashabdan İrbaz b. Sâriye der ki: Resûlullah (a.s.) bir

gün sabah namazından sonra bize vaazda bulundu. Bu va-

azdan gözler yaşardı, kalpler ürperdi.

‘Bu, bir vedalaşıcının vaazına benziyor! Öyle ise yâ

Resûlallah! Bize neyi tavsiye buyurursun? dedik.

Resûlullah (s.a.v.): “Ben sizi gecesi gündüzü gibi

aydın olan şeyin üzerinde bırakmış bulunuyorum.

Benden sonra, ancak helak olacak olan kimse ondan

sapar! Allah (c.c.)’dan sakınmanızı, başınıza Habeşli

bir köle de geçse onun emirlerini dinlemenizi, kendi-

sine itaat etmenizi size tavsiye ederim. Benden son-

ra, sizlerden yaşayanlar, birçok anlaşmazlıklara şahit

olacaktır! O zaman sünnetime, sünnetimden bildiğiniz

şeylere, hidâyet ve doğru yol üzerinde bulunan halife-

lerimin (Hulefâ-i Râşidîn’in) sünnetine sımsıkı sarılınız!

Sonradan sonraya ortaya çıkarılan birtakım şeylerden

sakınınız! Çünkü, sonradan sonraya ortaya çıkarılan

şey bid’attr. Her bid’at da dalâlettir, sapkınlıktır!” buyur-

  1. (Buhari)

Hz. Ebu Bekir (r.a.), halife olduğu zaman yaptığı konuş-

mada: “İnen Kur’ân ve Peygamber (s.a.v.)’in sünnetleri

bize öğretildi de, biz bu sayede bilgi sahibi olduk” de-

miştir.

Hz. Ali (r.a.) de: “Resûlullah (s.a.v.)’in ruhu kabzolu-

nunca, Ebu Bekir (r.a.) halife oldu. Yüce Allah tarafın-

dan ruhu kabzolununcaya kadar, Resûlullah (s.a.v.)’in

ameline ve sünnetine göre hareket etti. Sonra Ömer

(r.a.) halife oldu. Ruhu kabzolununcaya kadar o da öyle

hareket etti. Her ikisi de, Resûlullah (s.a.v.)’in ameline

ve sünnetine göre hareket etti” diyerek şehadette bulun-

muştur.

Peygamberimiz (s.a.v.), başka bir hadislerinde de:

“Eğer sizler Peygamberinizin sünnetini bırakacak olur-

sanız, muhakkak dalâlete düşer, yolunuzu şaşırırsı-

nız!”  buyurmuştur. (Buhari)

Peygamberimiz (s.a.v.): “İyi biliniz ki; bana kitap ve

onunla birlikte bir o kadar daha verildi!” buyurmus-

tur. (Buhari) Yani, Cebrail (a.s.), Peygamberimiz (s.a.v.)’e

Kur’ân-ı Kerîmle indiği gibi, sünnet ile de inerdi. Bu nedenle

sünnete itaat, Kur’an’a itaat kadar önemlidir.

(Asım Köksal İslam Tarihi)

 

SÜNNETİN, İNANÇ VE AMEL YÖNÜNDEN DÎNDEKİ YERİ

 

Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetlerinin aslı, Allâh (c.c.)’un

Kitabı’nda mevcuttur. Kur’ânda aslı zikredilen namâz,

alışveriş, fâiz ve daha nice hükümlerin, nasıl olacaklarını

hep sünnet açıklamaktadır.

İmâm Beyhâki, kendi senedi ile Şebib bin Ebi

Feddalet’il Mekki’den nakletti ki: İmran bin Hüseyin (r.a.)

şefaati anlattı. Topluluktan biri dedi ki: “Ey Ebû Nüceyd!

Muhakkak siz bize hadîsler naklediyorsunuz, ama biz

onların aslını Kur’ân’da bulamıyoruz.” İmran (r.a.) sinir-

lenerek o kişiye dedi ki: “Sen Kur’ân’ı okudun mu?” O

kişi: “Evet okudum.” dedi. İmran (r.a.) dedi ki: “Sen sabah

namâzının iki, öğle, ikindi ve yatsı namâzının dört ve ak-

şam namâzının üç rek’at olduğunu Kur’ânda buldun mu?”

Adam dedi ki: “Hayır bulamadım.” İmran (r.a.) dedi ki:

“Öyleyse bunları kimden aldınız? Biz bunları Resûlullâh

(s.a.v.)’den, siz de bizlerden aldınız. Hem siz Kur’ân’da,

her kırk koyundan bîr tanesinin zekât olarak verileceğini

ve böylece belirli bir sayıda şu kadar deve, belirli mik-

tarda şu kadar dirhem zekâtın verileceğini ve daha nice

amellerin haberini buldunuz mu?” Adam dedi ki: “Hayır

bulamadık.” İmran (r.a.): “O hâlde bunları kimden aldı-

nız? Biz bunları Resûlullâh (s.a.v.)’den, siz de bizlerden

aldınız. Hem siz Kur’ân’da; (Kâbe’yi) tavaf etmeyi ve

orada sa’y tavafının (yedi tavaf) olduğunu ve Makam-ı

İbrâhim’in arkasında iki rek’at namâz kılındığını buldunuz

mu? Ve siz Kur’ân’da: Sürgün ve uzaklaştırma cezasının

olduğuna, şigâr evliliğinin yasaklandığına dair bir haber

buldunuz mu? Hele siz Allâhü Te‘âlâ’ nın şu buyruğunu

da işitmediniz mi? “Resûl size ne verdiyse onu alın,

size ne yasakladıysa ondan da sakının.” (Haşr s. 7)

(İmâm-ı Suyûti, Miftâhü’l Cenneh)

(Misvak Neşriyat, Hakk Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, s.134)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN SÜNNETİNE UYMALIYIZ

 

Resûlullah (s.a.v.)’ın sünnetine uymak gerektiği Kur’ân-ı

Kerîm ve hadîs-i şerifler bildirmektedir. Allâhu teâlâ, âyet-i

kerîmesinde: «Aralarında ihtilâf ettikleri şeyde seni ha-

kem kılıp hükmüne razı olmadıkça, o hüküm sebebi ile

kalblerinde darlık bulmayıp, zâhir ve bâtınları ile sana

uymadıkça, Rabbin hakkı için mü’min olamazlar» (Nisa

  1. 65) buyuruyor.

Resûlullah (s.a.v.): «Getirdiklerime değil de, kendi

isteklerine tâbi’ olanlarınız îmân etmiş sayılmaz» buyur-

muştur. Diğer bir hadîs-i şerîfde: «Sünnetimi zayi’ eden

kimseye şefaatim haram olur» buyurdu. Sünneti zayi’ et-

mek Ona, Onun getirdiği İslâm dînine uymamak demektir.

Diğer bir hadîs-i şerîfde: «Sünnetimi ihyâ eden, dirilten,

beni ihyâ etmiş olur. Beni ihyâ eden beni sever. Beni

seven kıyamet gününde, Cennette benimle olur» buyur-

muştur. Diğer bir hadîs i şerîfde; «Sünnetimi muhafaza

eden kimseye Allâhu teâlâ dört haslet ikram eder. İyi

kimselerin kalblerinde muhabbeti olur. Kötü kimse-

lerin kalblerinde heybetli olur. Rızkında genişlik olur.

Dîninde sağlam ve güvenli olur» buyurmuştur.

Âyet-i kerîmede: «Ey habîbim! Yahudî ve hıristiyanla-

ra de ki, eğer Allâhu teâlâ’yı seviyorsanız, bana uyunuz.

Allâhu teâlâ da sizi sevsin» (Al-i İmrân s. 31) buyurulmak-

tadır. Resûlullah (s.a.v.) dünyâdan ve onun çabuk geçen

zevk ve lezzetlerinden yüz çevirdi. O halde dünyâdan yüz

çevirdiğin, Allâhu Teâlâ’ya yöneldiğin ve vakitlerini âhiret

işleriyle geçirdiğin kadar onun yolunda yürümüş ve bunları

yaptığın kadar O (s.a.v.)’e uymuş olunur. Aksine dünyâya

bağlandığın kadar Onun yolundan ayrılır. Ona uymayı bıra-

kır ve âyet-i kerîmede: «Taşkınlık edip, şehvetine uyarak

kâfir olup dünyâ hayâtını âhirete tercih edenin kalacağı

yer Cehennemdir» (Naziat s. 9) bildirilen kimselere katılırsın.

(İmâm Muhammed Bin Ebûbekir, Şir’at-ül İslâm Tercemesi, s.15-16)

 

FIKIH DİNİN KIVÂMIDIR

 

Kur’an-ı Kerim’i belli bir seviyede öğrenen kimse için ef-

dal olan, fıkıh ilmini öğrenmeye çalışmaktır. Çünkü,Kur’ân-ı

Kerim’i ezberlemek farz-ı kifâye, fakat kişinin kendisine

lâzım olan fıkıh bilgisini öğrenmek farz-ı ayın’dır.

Fakih Ebû Cafer, şöyle der: Resûlullah (s.a.v.) mescide

girdi, orada iki meclis gördü. Biri, Allah’ın zikri ile meşguldü.

Diğeri fıkıh ilmi öğreniyordu. Birincisi Allah’a (c.c.) duâ edi-

yor ve O’na (c.c.) rağbet gösteriyordu. Bunları gördükten

sonra Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Her iki meclis de

iyilik üzerinedir. Ancak, biri diğerinden daha üstündür.

Bunlar Allah’a (c.c.) duâ ederler, ancak, Allah (c.c.) di-

lerse onların dilediğini verir dilemezse vermez. Fakat

burada öğrencilere ve halka ilim öğretenler var ki, bun-

lar başkadır. Ben de ancak muallim olarak gönderildim.

Bunlar daha fazîletlidir.” Ve daha fazîletli olanların yanına

oturdu.

Ebû Hüreyre (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurdu-

ğunu anlattı: “Dinde fıkıh ilmini öğrenmek kadar hiç bir

şeyle Allah’a (c.c) ibâdet edilemez. Fıkıh ilmine vâkıf

bir kimse, şeytâna bin âbidden (çok ibâdet eden) zorlu

ve çetin gelir. Her şeyi ayakta tutan bir dayanak vardır;

dini ayakta tutan da fıkıh ilmidir.”

Şa’bî şöyle der: Bir kimse, Şam’dan kalkıp Yemen’e

kadar gitse, gelecekte kendisine faydalı bir kelime öğren-

se, onun bu gidişinin boşuna olmadığı görüşündeyim. Bil

ki, İlmin çeşitleri vardır. Bu çeşitlerin her biri Allah katında

güzeldir. Ama, hiçbiri fıkıh ilmi gibi değildir.” Durum böyle

olunca, insana gereken, diğerlerine nazaran, en fazla fıkıh

ilmine önem vermektir. Çünkü, bir kimse, fıkıh ilmini bilirse,

diğerlerini bilip öğrenmek kendisine kolay gelir. Çünkü, fıkıh

dinin kıvamıdır.

Hazreti Muâviye (r.a.), Peygamberimiz’in (s.a.v.) şöyle

buyurduğunu rivâyet ediyor: “Allah kimin hakkında hayır

dilerse, onu fıkıh ilmine sahip kılar.” (Buhârî, Tirmizi)

(Ebû’l-Leys Semerkandi, Tenbihül Gafilin s.492, 497, 778,

Muhammed Alaaddin b. İbni Âbidin, Üç Boyutuyla İslâm Sf. 746)

 

 

SÜNNETE SARILMAKTA KARŞILAŞILAN SORUNLAR

 

Günümüzde dini ilimler alanında, tam mânâsıyla yetiş-

miş ilim adamı sayısının fazla olmaması sünnete sarılmaya

önemli bir engeldir. “Allah ilmi, insanlara lütfettikten son-

ra onu (hafızalardan) çekip almaz, ilmi, ulemâyı almak

suretiyle kaldırır” (Buhâri) hadîsinin devamında, âlimlerin

eksileceğinden onların yerine câhillerin önder kabul edile-

ceğinden söz edilir. Gerçek mânâda ilim adamının eksildiği

sebebiyle meselelerin çözümünde ve insanlara izahında

yetersiz kalınmaktadır. Bundan daha vahimi, aklına estiği

gibi konuşanlar artmış, dinin kaynaklarına dayanmayan

şahsî görüşler İslâm adına takdim edilir olmuştur.

Diğer yandan ilim ile meşgul olanların kötü örnek ol-

ması da sünnete yönelik engellerin temelindeki önemli bir

etkendir. Halk, kendilerinden daha bilgili olanları örnek alır.

Meselâ, ilim adamlarının yanlış davranışlar ve sünnet kar-

şıtları karşısında susmaları kötü gidişatı kolaylaştıran ve

onu tabii gösteren bir anlayışa sebep olur.

Aynı şekilde ilimle meşgul olanların İlmî olmayan bir ta-

vır göstererek konuları iyice araştırmadan görüş belirtme-

leri, toplumun din anlayışında karmaşaya sebep olmakta-

dır. İlimle meşgul olan bazı kişilerin kendilerini her konuda

konuşmaya yetkili görmeleri de bir başka etkendir. Hatta

bu kimseler Sünneti, kendi koydukları kurallara uygunsa

kabul etmişler, sünnet onlara ters düştüğünde ise sünneti

reddetmişlerdir.

İlim adamı olarak bilinen ancak iyi yetişmemiş bir kim-

senin zorda kaldığı zaman kendi aklına göre konuşması,

önemli bir engeldir. Hz. Ömer (r.a.), şu sözüyle onları ta-

nımlamıştır: “Kaynaklara dayanmadan görüş belirtenler,

sünnetlerin düşmanıdır, sünneti muhafaza onlara güç geldi,

anlamak da ellerinden kaçtı. Onlar, kendilerine soru sorul-

duğunda “bilmiyorum” demekten utandılar, sünnetleri kendi

görüşlerine göre söylediler, onlardan kaçın. Çünkü onların

kendileri sapmış ve başkalarını da saptırmışlardır.” (Beğavi)

(Doç. Dr. Aynur Uraler, Sünnete Uymanın Engelleri)

 

MEZHEP İMAMLARININ NAZARINDA HADİSLERİN DEĞERİ

 

İmâm-ı Azam Ebû Hanife (r.a.) şöyle demiştir: “İçlerinde

hadîsle meşgul olanlar bulunduğu müddetçe insanlar salâh

içersindedirler. Ne zaman ilmi, hadisin dışında ararlarsa o za-

man bozulurlar! Allah’ın dîniyle ilgili bir konuda şahsî görüşünü-

ze göre hüküm vermekten sakınınız, sünnete tâbî olunuz. Kim

sünnetten ayrılırsa sapıtır.”

İmâm Şâfiî (r.a.) de şöyle demiştir: “Resûlullah (s.a.v.)’den

bir hadîs rivâyet ettiğim halde, o hadisten başka bir hükme va-

rırsam, beni hangi gökyüzü gölgelendirir, hangi yeryüzü beni

taşır!”

Bir gün İmâm Şâfiî (r.a.) bir hadis rivâyet eder. Buhârî’nin

şeyhlerinden el-Humeydî: “Bu hadîsi kabul ediyor musun?” der.

İmâm Şâfiî (r.a.): “Sen beni belimde zünnarla kiliseden çıkarken

mi gördün (ben müslüman değil miyim) ki Resûlullah (s.a.v.)’in

bir hadisini duyup da onu kabul etmeyeyim?” cevabını verir.

İmâm Mâlik (r.a.)’in sünnetle ilgili şu benzetmesi ne kadar

güzeldir: “Sünnetler Nûh’un gemisidir; kim o gemiye binerse

kurtulur, kim binmezse boğulur.”

İmâm Ahmed b. Hanbel (r.a.) de şöyle demiştir: “Kim

Rasûlullah (s.a.v.)’in hadîsini reddederse, o kimsenin helak ol-

masına ramak kalmıştır.”

Bu sözlerin tek bir nokta üzerinde durduğunu görüyoruz,

o da: Resûlullah (s.a.v.)’in sünnetine sarılmanın zarûri oluşur.

Kim sünneti öğrenir de onunla amel ederse, onun kazançlı ve

kurtuluşa eren kimselerden olduğu, her kim de sünnetten yüz

çevirirse, bunun hüsrân ve doğru yoldan ayrılma alâmeti oldu-

ğudur. Müslümanın kalbinde ve aklında -onların ilimde imâm

olduklarına inanması yanında- bütün hak mezhep imâmlarına

karşı böyle bir düşünce yerleşirse, o takdirde o kimsenin; her

biri sünnete yaklaşmak için gayret sarfetmiş olmakla birlikte o

imâmların şer’î hükümlerde niçin ihtilâf ettiklerini araştırmasın-

da bir mahzûr yoktur.

(Muhammed Avvame, İmâmların Fıkhi İhtilaflarında Hadislerin Rolü, s. 19-21)

 

BİR HAK MEZHEBE BAĞLI OLMALIYIZ

 

Yüce İslâm dînini bir tek mezhebin çerçevesine sıkış-

tırmak; imkânsız olduğu kadar, Müslümanlar için büyük bir

darlık ve sıkıntı doğurur. Yalnız, sabah Hanefî, akşam Şafii

olmak da ehl-i sünnetin mezheblerini eğlenceye almak ol-

duğu gibi asla doğru bir hareket de değildir.

Bir Müslümanın bu dört mezhebi terk ederek kitap ve

sünnetin meal ve tercümelerinden anladığımla amel edip,

hüküm çıkarabilirim veya ben de müctehidim, bununla

beraber ehl-i sünnettenim demesi halinde, davası doğru

olmaz.

Yine ayrıca telfik, yâni mezhebleri birleştirmek haram –

dır. Telfik; iki ya da daha fazla mezhebin birbirine zıt hü –

kümlerini, bir meselede ya da fıkhî bir konuda bir araya

getirerek iki ya da daha fazla müctehidin görüşünden yeni

bir hüküm icat etmektir.

Kasım b. Kutlubuğa, İbn Hâcer Heytemî, Remlî, Ömer

  1. Nüceym ve İbn Abidin’in de aralarında bulunduğu çok

sayıda muhakkik fakih, telfikin (mezheplerin görüşlerini

birleştirerek dilediği konuda dilediğine uymanın) mutlak

olarak haram sayıldığını, bu noktada söz birliğinin var ol-

duğunu söylemektedir. Onlara göre, telfikin önünün açıl –

masıyla büyük günahlara meşruiyet kazandırılır. Böyle

bir davranış, fıkhın kısmen ya da tamamen bozulmasına

sebebiyet verir ve haramların mübaha dönüşmesine yol

açar.

Örneğin, bekâr bir kadınla, gayrimeşru bir şekilde

birleşmek isteyen kişi; telfik yaparak İmâm-ı A’zâm Ebû

Hanife’nin nikâhta veliyi zorunlu görmemesinden hareket-

le velisiz, İmâm Malik’in şahitleri şart koşmamasını taklit

ederek şahitsiz bir nikâh akdetse, akdi, bâtıl olur. Çünkü

yeni icat edilen bu hüküm, yapılmak istenen zinâ için takdir

edilen bir meşruiyet kılıfıdır. Ve şeri’ hiçbir dayanağı yoktur.

(Misvak Neşriyat, Hakk Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, s.145)

 

SÜNNET, KUR’ANIN AÇIKLAYICISIDIR

 

Allah Tealâ bir âyet-i kerimede «Namazı kılın zekatı ve-

rin» buyurmuştur. Ancak namazın ne rek’at sayılarını, ne

nasıl kılınacağını, ne de vakitlerini açıklamadığı gibi, farzla-

rını, sünnet ve vâciplerinden ayrı olarak da zikretmemiştir.

Aynı şekildeKur’ân, zekatın ne zaman vâcip olacağını, ni-

sap miktarını, zekat olarak verilecek birimi ve nelere zekat

düşeceğini de belirtmemiştir. Bütün bunları Hz. Peygamber

(s.a.v.)’in sünneti izah etmiştir.

Allah Teâlâ, başka bir âyette «erkek hırsız ve kadın

hırsızın yaptıklarından ötürü Allah tarafından ibret veri-

ci bir ceza olarak ellerini kesin, Allah azizdir, hakîmdir»

(Maide s. 38) buyurmuş ancak ceza gerektirecek hırsızlığın ne

olduğunu, ellerin nereden nereye kesileceğini müphem bı-

rakmış yine bütün bunları sünnet açıklığa kavuşturmuştur.

Yine Allah bir âyette «Ey insanlar! İçki, kumar, putlar

ve fal okları şüphesiz şeytân isi pisliklerdir, bunlardan

kaçının ki saadete eresiniz.» (Maide s. 70) buyurmuş, fakat

içki içene verilecek cezayı tâyin etmemiş, bu haddi tayin

eden de yine sünnet olmuştur.

Başka bir âyette “Zina eden kadın ve erkeğin her bi-

rine yüzer değnek vurun. Allah’a ve âhiret gününe ina-

nıyorsanız Allah’ın dinini tatbik hususunda sizi sakın

acıma duygusu kaplamasın…” (Nur s. 2) buyurmuş, bu

hükmün kimlere uygulanacağını belirtmemiştir. Sünnet bu

hükmün bekârlar için olduğunu söylemiş, evlilerin cezasını

ise recm olarak tesbit etmiştir.

Başka bir âyette « (Savaştan) geri kalan üç kişinin

de Allah tevbelerini kabul etti, yeryüzü genişliğine rağ-

men, onlara dar gelmiş ve vicdanları kendilerini sıktık-

ça sıkmıştı.» (Tevbe s. 118) buyurmuş, bunların kıssaları ve

işledikleri suçu açıkça ortaya koymamıştır. Sünnet, bunları

en güzel bir şekilde açıklamıştır. Bunlara benzer sayısız

örnekler verilebilir.

(Prof. Dr. Muhammed Ebû Şehbe, Sünnet Müdafası, c.1, s.47-48)

 

BİR MEZHEBE UYMAK NEDEN GEREKLİDİR?

 

Mezheb; ictihad edebilecek ilme sahip olan bir âlimin

edille-i şer’riye dediğimiz dört delilden yani kitap (Kur’an),

sünnet (hadis), icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukahaya dayana-

rak çıkardığı hüküm ve meselelerdir.

Erkek-kadın her Müslümanın itikadda ve amelde mez-

hebini öğrenip bilmesi vâciptir.

Ehli sünnetin itikadda iki imâmı vardır: İmâm Muham-

med Mansur Maturidi ve İmâm Ebû Hasan Eş’ari. Hanefi

âlimleri, İmâm Muhammed Mansur Maturidi’yi, Şafi ve Ma-

liki âlimleri ise İmâm Ebül Hasan Eş’ari’yi itikadda imâm

kabul etmişlerdir.  Maturidi ve Eş’ariler arasında pek az ko-

nuda farklılıklar vardır.

Günümüze ulaşan, amelde dört hak mezheb vardır.

Bunlar; Hanefi, Şafi, Hanbelî ve Maliki’dir. Müslüman bu

dört mezhepten birisine tabi olmakla Kitap ve Sünnetin yo-

lundan çıkmış olmaz. Tam tersine bunlardan birisine uyan

tam manasıyla Kitap ve Sünnete uymuş olur.

Mezhebe müntesib İmâm Gazalî, İmâm Suyûti, İmâm

Nevevî, Abdulkâdir Geylanî, Sadeddin Taftazanî gibi büyük

imâmlar bile kendi görüşleriyle ictihad etmemişler, bağlı bu-

lundukları mezhebin görüşlerine uymuşlardır. Günümüzde

müçtehid imâmların eserlerini bile doğru dürüst bir şekilde

okumaktan aciz bazı kimseler müctehidlik iddia etmekte ve

şer’i hükümleri doğrudan doğruyaKur’ân-ı Kerim ve hadis-

lerin meallerinden çıkarmaya yeltenmektedirler. Bu nevzu-

hurlar, halef ve selef ulemasına hatta mezhep imâmlarına

bile dil uzâtmakta, kendi lerini onların seviyelerinde görme-

ye çalışmaktadırlar. İslâm aleminin gülistanında öten bül-

bülleri taklid ederek kendilerince hükümler çıkarmaya  çalı-

şan bu viranelerde öten baykuşlar, İslâm’ın temel akîdesini

sarsmakla birlikte, müslümanların Ehl-i sünnet alimlerine

olan güven ve bağlılıklarını yıkmaya çalışmaktadırlar.

(Mehmet Çağlayan, Ehli Sünnet Akîdesi, s. 178-179)

 

 

 

 

NEBİ (S.A.V.)’İN ÖRNEKLİĞİ SINIRLANDIRILAMAZ

 

Kur’ân’da apaçık ifâdelerle Hz. Peygamber (s.a.v.)’in

Yüce Allah (c.c.) tarafından mü’minler için her yönüyle

örnek alınması gereken bir insan olarak takdim edildiğini

görmekteyiz. Konu ile ilgili âyetlerde, şu veya bu konuda

diye, bir kayıt konulmamış olmasından, O’nun, insanlar için

her hususta, her yönüyle, mutlak olarak örnek gösterildiği

anlaşılmaktadır.

“And olsun ki, Resûlullah’ta sizin için, Allah’a ve

âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zik-

redenler için en mükemmel bir örnek vardır.” (Ahzâb s. 21)

Bu âyette, Resûlullah (s.a.v.)’ın, Allah (c.c.)’a ve âhiret

gününe inananlar için örnek bir şahsiyet olarak gösterilme-

si; böylece O’nu örnek edinmenin, Allah (c.c.)’a ve âhiret

gününe îmân hususuna bağlanması, O’nun sünnetine din-

de ne kadar büyük bir değer verilmiş olduğu açık bir şekilde

ortaya konulmaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm, Resûlullah (s.a.v.)’ın bütün sözlerinin

hakk olduğunu ve hatalara karşı korunduğunu da belirtir.

Necm Sûresi 3 ve 4. âyetlerde: “O, arzusuna göre de

konuşmaz. O (onun konuşması kendisine), vahyedilen-

den başkası değildir.” buyrulmaktadır.  Alimlerin büyük

çoğunluğu âyet ve hadîslerden elde edilen başka delîllere

de dayanarak Resûlullah (s.a.v.)’ın bütün sözlerinde, hâl ve

hareketlerinde hataya karşı korunduğu, yâni ismet sâhibi

olduğu görüşünde birleşmiştir.

“Size bir şeyi nehyettiğim zaman ondan sakının,

emrettiğim zaman da gücünüz yettiği kadar yerine ge-

tirin.” (Müslim) hadîsinde, Nebî (s.a.v.)’e hangi kapsamda

uyulacağına dâir özel bir kısıtlama getirilmemiştir.

Bir sahâbiye;  ‘Sen, Resûlullah (s.a.v.)’tan duyduğun her

şeyi yazıyorsun; oysa Peygamber (s.a.v.)de bir beşerdir;

öfke veya sevinç hâlinde bir şey söyleyebilir’ dediklerinde

Nebî (s.a.v.) ağzına işaret ederek bana, “Nefsim elinde

olan Allah (c.c.)’a and olsun ki buradan haktan başka

bir şey çıkmaz.” buyurdu. (Ahmed b Hanbel)

(Misvak Neşriyat, Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, s.18-19)

 

HADİSLER GÜNÜMÜZE NASIL ULAŞMIŞTIR?

 

Hicri ilk asırda hadîsler, yazılmaktan daha çok sözlü

olarak ve ezberden rivâyet ediliyordu. Daha sonra çıkan

fitne ve kargaşalıklarda bazı siyasi grupların kendi lehle –

rine hadîs uydurmaları, Asr-ı Saadet’in giderek zamanının

daha çok geride kalması gibi sebepler, ashâb-ı kiramın

öğrencileri olan tâbiîn hazeratının ve onlardan sonraki mu-

haddislerin hadîsleri toplamalarına ve bu konuda çok titiz

davranmalarına yol açtı. Pekçoğu; bir iki hadîs almak için

günlerce, haftalarca süren yolculuklara çıktılar.

Hadîs ilmi; dünyada yalnızca Müslümanlara has bir ilim

olup târihçilere parmak ısırtmış, bu ilmi değersiz göstermek

isteyen müsteşrikleri de birçok sıkıntılara sokmuştur. Dün-

ya târihinde, Peygamberimiz (s.a.v.)’den başka; hayatı ve

risaleti bütün ayrıntıları ile ve çok titiz metodlarla günümüze

kadar ulaşan başka hiçbir şahsiyet yoktur.

“Hadîs, üçüncü asırda yazılmıştır… Şüphelidir.”, “Tek

kişi rivâyet etmiştir; bu nedenle güven vermez, amel

edilmez.”,diyenler; konuyu yüzeysel bir değerlendirmeyle

ne kadar basite indirgediklerinin farkında olmalıdırlar. Bu

konuda bir “hadîs usûlü kitabı” okumalarını dostça tavsiye

ederiz. İnsanlık târihi, dünyanın nizamı, muhâberât sistem-

leri hep tek kişi (az kişi)  esasına dayanır, üstelik diğerleri,

İslâm’ın hadîs an’anesinde olduğu gibi kontrollü ve tahkikli

de değildir. İslâm’ın metodları reddedilirse öbürlerini önce-

likle reddetmek ve her şeyden şüphe etmek gerekir. Böy-

lesine sıkı ve güven verici şartlar altında bize intikal eden

hadîsleri bir kalemde boşa çıkarmak, hadîslerden şüphe

etmek, hayatta pek az şeye inanmamızı gerektirir.  O za-

man, târih kitaplarının çoğunu çöpe atmak gerekir. Çünkü

hiçbiri, hadîsler kadar tedkîk ve tenkîdden geçmiş değildir

ve böyle bir tedkîk ve değerlendirmeye kesinlikle tahammül

edemezler. Günümüzde bile gazetelerin yazdığı, radyoların

söylediği pek az şeye inanılabilir.

(Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, c. 1, s. /27-28)

 

MEZHEBLERİN GEREKLİLİĞİ

 

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat imâmlarının ve müctehidle-

rinin fer’î mes’elelerde ihtilâf etmeleri, bütün insanları kap-

sayan bir ni’met, çok geniş bir rahmet ve kurtuluşa erecek

ümmetin üstün hasletlerinden sayılan büyük bir fazîlet ol-

duğunda aslâ şübhe edilmemelidir. Bazı câhil kişiler bu in-

celikten   habersiz   olduğundan   “Hazret-i   Peygamber

(s.a.v.) bir şerîat ile geldiği hâlde şu dört mezheb nereden

çıktı?” derler. Bilmezler ki büyük âlimler her şeyin sırrını

bilerek açıkladıkları gibi bunun da sırrını ve hikmetini açık-

lamışlardır.

Hazret-i  Peygamber  (s.a.v.)’in  getirdiği  dîn,  geçmiş

ümmetlerin  üzerinde  bulunan  ağır  sorumluluk  ve  yükleri

kaldırmakla  ayrı  bir  özellik  taşımaktadır.  Meselâ  bilerek

adam  öldürmenin  cezâsı  Hazret-i  Mûsâ  (a.s.)’ın  Şerî‘a-

tı’nda  kısâs  iken,  Hazret-i  Îsâ  (a.s.)’ın  Şerîatı’nda  diyeti

gerektirmekteydi. İslâmiyet’te ise öldürülenin velîsi kısâs

ve diyet arasında serbest bırakılmıştır. Önceki şerîatlarda

giysinin necâset bulaşan yerini kesmek gerekirken, bizim

dînimizde temiz su  ile yıkamak yeterlidir. Diğer dînlerde

câiz  olmayan  hükümlerin  neshi  (Daha  önce  geçerli  bir

hükmün yürürlükten kaldırılması) bizim dînimizde câizdir.

Onların kitabları tek bir kırâat ile okunurken Kur’ân yedi,

belki on kırâat üzere okunabilmektedir. Bu çeşit pek çok

kolaylık ve Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in hürmetine nice

nice kolaylıklar bu ümmete bağışlanmıştır. Allâhü Te‘âlâ:

“Allâh size kolaylık ister, zorluk istemez…” (Bakara s. 185)

“O, dînde sizin için hiçbir zorluk kılmamıştır…” (Hacc s.

78) “O Peygamber, …onların ağır yüklerini indirir, zor

teklîflerini hafîfletir.” (A’râf s. 157)  gibi âyetlerin tefsîrlerin-

de bunlar ayrıntılı olarak verilmiştir. Yine “Ben müsâma-

hakâr olan Hanîflik üzere gönderildim” hadîsiyle buna

işâret edilmiştir.

(İbn Hacer el-Heytemî, İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’in Hayâtı, 82-84.s.)

İMAM-I BUHARÎ (K.S.) HAZRETLERİ

 

Babası, İmam-ı Mâlik (R.A.) Hazretler’inden Hadis dersi almış âlim, muttaki ve temiz ahlaklı bir zattır.

Buharî Hazretleri, Kur’an-ı Kerim’i ezberledikten sonra on yaşında hadis ezberlemeğe başlar. İlim yolunda yıllarını vermiş yaşlı âlimler bile, bu talebenin, geniş bilgisinden faydalanırlar. On beş yaşına girmeden 70.000 Hadis ezberler. İlim yolculuğuna 15 yaşında çıkar. Horasan, Belh, Merv, Nişabur, Rey, Hicaz, Bağdad, Mısır’da beş yıl kalır. İşittiği Hadisleri niçin yazmadığını soran arkadaşlarına: “Siz bana yazdıklarınızı getirin.” der. Arkadaşlarının yazdıkları 15.000’den fazla Hadis’i teker teker ezbere okur. Bir zaman, Irak dolaylarında kaldı ve gittiği yerlerde Hadis okuttu. Nişabur, Belh, Semerkand, Buhara ve Farab’da da dersler verdi.

Buhara’dan çıkartıldaktan sonra Semerkand’a gitmek üzere yola çıktı. Hartenk Kasabası’nda hastalandı. Son yıllarda başından geçenler kendisini hayli yormuş, yıpratmıştı. Bir gece ellerini gökyüzüne kaldırmış, derin bir vecd içinde şöyle dua etmişti: “Ya Rabbi, artık dünya bana dar gelmeğe başladı, ruhumu yanına al. “ Ramazanın son gecesi yatsıdan az sonra dâr-ı bekâya intikal etti (K.S.). Bayramın ilk gününe rastlayan ertesi 1 Şevval 256 (1Eylül 870) Cum’adan sonra toprağa verildi. Mezarına nur indiği görüldü ve mezar toprağından etrafa güzel kokular yayıldığı hissedildi.

(Doç. Dr. Müçteba Uğur, İmâm-ı Buhârî)

 

İMAM BUHARİ (Rh. A.)

 

Adı Muhammed, babasının adı İsmail, Buhara’lıdır. İlmiyle âmil olan bir zâttır. Her anıldığı yerde rahmet-i ilâhi’ye nail olur. Bütün yılını oruçla geçirdi. Yediği pek az olurdu. Son zamanlarında yemek işini o kadar azalttı ki; günde ya bir hurma yerdi, ya da badem. Allah-û Teâlâ (c.c.)’dan utanır, ayak yoluna gitmemek için az yerdi.

Şöyle derdi: «Bana göre insanların öveni de, kötüleyeni de aynı.» «İsterim ki; Rabb (c.c.)’ıma ulaştığım zaman, hiç gıybet etmemiş olayım ve böyle bir şey için beni kimse aramaya.»

Hadis yazdığı geceleri birkaç defa uyur, kalkardı. Bir Hadis-i Şerîf yazar, sonra başına koyar uyur, az sonra yine kalkardı. Abdest alır, kandiline yağ döker, lambasını yakar, yine yazmaya başlardı. Bazı geceler bunu yirmi defa tekrar ettiği olurdu.

Buhari-i Şerife yazdığı her Hadis-i Şerif için iki rekât şükür namazı kılmıştır. Yalnız babasının malını yerdi. Çünkü onu helâl bilirdi. Ayrıca babası; «Malıma bir dirhem, haram veya şüpheli malın karıştığını bilmiyorum» demişti.

(Tabakatül Kübra)

*İMAM-I AHMED (RH.A)

 

Babasının adı Hanbel’dir. Onunla künye alır. Kurduğu mezhebin adı da Hanbelî.

Şöyle anlattı. –Rabbımı rüyada gördüm: Sana yakın olanları, yaklaştıran vasıtalar arasında en değerlisi nedir ya Rabbi? dedim. Şöyle buyurdu:

–Kelâmımı okumak… Tekrar: –Anlayışla mı, anlayışsız mı? diye sordum. Şu cevabı aldım: –Hem anlayışlı, hem anlayışsız…

Bir yerden Hadis-i Şerif dinlemek gerekse; mutlaka, yanında başkalarının da bulunmasını istendi..

Bu mühimdir. Anlatan gidebilir, anlatılan da unutulabilir.. Birçok zatla böyle yapmıştır. Bunlar arasından; Yahya b. Muin’i ve Abdullah b. Davud’u sayabilirim. En doğrusunu Allah bilir. Derdi ki: –Zekeriya a.s. peygamberin oğluYakup(a.s.) Peygamber, harama bakmak korkusu yüzünden evlendi..

Peygamber S.A. efendimizin sünnetini tam manasıyla yerine getirmeye çalışırdı. Bidattan kaçardı. Bu hususta; o kadar ileri idi ki , çevresine örnek olmuştu.. Bu konuda bir misal verilecek olsa, onu verirlerdi. Gece namazını hiç bırakmazdı, yirmi dört saatte mutlaka bir defa kur’an-ı Kerim hatmederdi.. Halka daima kolaylık yollarını gösterir; onlara ağır vazifeler verirlerdi…

Ebu İsmet (R.A.) anlatıyor: – Bir gece İmam-ı Ahmed’in yanında kaldım. Yatarken baş ucuma bir kap dolusu, su koymuştu. Sabahleyin yanıma geldi, suya baktı; olduğu gibi duruyordu. Hayret etti ve şöyle dedi: –Fesubhanallah, bir adam var; ilim talebi yolundadır. Ama, gece ibadetine kalkmaz. Nefsine böyle bir vazife vermemiştir. Hayret nasıl bir virdi olmaz?.. Hasta olmuştu. İdrarını tahlile götürdüler; tabib baktı ve şöyle dedi: – Bu ciğeri gam ve hüzünle parçalanın kişinin idrarına benziyor..

Yalnız kalmayı çok severdi. Onu kimse ile görmek mümkün değildi. Hatta nerede kaldığını dahi, pek bilen yoktu. Görenler; ya mescitte, ya bir cenazede, ya da bir hasta ziyaretinde görebilirdi.

Halife; Kur’an’ın mahluk olduğuna dair kendisinden fetva istedi. Vermediği için sopaya yatırıldı.  Kamçı ile dövüldü.

Sopaya götürüleceği zaman, içinde bir korku vardı; kendi kendine; –«Ya, yaptıkları azaba dayanamazsam..» diyordu. Allah-û Teâlâ Ebu Haysem-ül-Ayn adlı birinin dili ile ona kuvvet ve cesaret ihsan eyledi..

(Devamı Yarın)

 

Adı geçen, İmam-ı Ahmed’in yanına geldi ve şöyle dedi:

– Ya Ahmed, ben falan  hırsızım. Yaptığım batıldı. Suçumu ikrar etmem için bana, tam on sekiz bin kamçı vuruldu; yine de ikrar etmedim.. Sen hak üzeresin ve hakkı söylüyorsun.. Sakın, acısından dilin kaymasın..

Bu sözü hiç unutmadı Kamçı üzerinde her şakladıkça, o hırsızın sözünü hatırlıyordu.. Dayandı ve arzu edilen sözü söylemedi..

Sonra o sıkıntılı günleri geçti. Halife Mütevekkil ona saygı gösterdi. Bir defa Mütevekkil’in evine gitti. Mütevekkil anasını çağırdı ve; -Anacığım gel; bu zatın gelişi ile eve nur doldu, dedi. Ve nefis elbiseler getirip giydirdiler. İmam-ı Ahmed giydiğine baktı ve şöyle dedi.

–Bütün ömrümce, bunlardan kaçmak kurtuldum; Ama âhir ömrümde, yine onların tuzağına tutuldum. Ecelim yaklaştığı sırada dünyalarına kapıldımverilen elbiseyi, orada kaldığı süre giydi; ayrılırken çıkarıp attı.

Fudayl bin lyaz anlatıyor:

–İmam-ı Ahmed yirmi sekiz ay hapis yattı.. Hergün bayılıncaya kadar, kamçı ile dövülürdü. Bayılır düşerdi. Kılıçla dürter uyandırır; tekrar kamçılardı. Ta halife Mutasım ölünceye kadar. O ölünce Vasık yerine geçti. Serbest bıraktılar; ama en az devre de, bu oldu gibi.

-Artık bu ülkeyi ilhad hallesi sardı; duramam»dedi. gizli yaşadı. Ne namaz, ne de bir başka iş için cemaat arasına karışırdı. Taa, vasık ölünceye kadar. O ölünce de yerini Mütevekkil aldı. İmam-ı Ahmed’den azabı kaldırdı. Makamına getirtti. İzaz ikram etti. Her tarafa yazdı; İmam deyhindeki cereyanı durdurdu. Kur-ân’ın mahluk olmadığını ilan etti. Bu suretle Mutezile de susturuldu. Onlar, en şerli bidat ehli idi.

Hicretin 241. miladın, 855 yılında vefat etti. Yetmiş yıl yaşamıştı.

Bütün eza ve cefadan sonra, ölü halde evine teslim edildi. Ölüm döşeğinde yatıyordu. İnsanlar ve hayvanlar evin etrafını sardı. Gün geçtikçe bu kalabalık arttı. Yollar geçilmez oldu. Vefat ettiği zaman halk avaz avaz bağırıp ağlıyordu. Onun ölümüne dünya titredi. Bağdad ehli sahraya döküldü, namazını kıldı.

Cenazesine iştirak edenler sayıldı; sekiz yüz bin erkek, altmışbin de kadın olduğu anlaşıldı. Damlarda duranlar, sefinelerden seyredenler, bu sayının dışındaydı. Onları saymak mümkün olsaydı, bir milyonu bulurdu. Bir rivayete göre de iki buçuk milyon bulundu.

O gün; yahudî, nasara, mecusîgillerden yirmi bin kişi müslüman oldu. Allah ondan razı olsun.

Tabakat-ül Kübra 203-204-205-205-208 cilt. 1

 

İMAM-I BUHÂRÎ (R.ALEYH) HAZRETLERİ’NİN AHLÂKI VE GÖRÜŞLERİ

 

Yumuşak huylu ve hoşgörü sahibiydi. Hoşgörü daha çok mü’minlere karşıydı. Kötülük ve günah sözkonusu olduğunda hoşgörülü davranmaz, yapanı uyarırdı.

Günlük yaşayışında az yer, az konuşur, az uyurdu. Gündüzleri yufka ekmeği yemez, onun yerine bazen iki üç badem yemekle yetinirdi. Yemeklerinde baharat kullanmazdı. Az yiyip az uyumakla israftan kaçarak vaktini değerlendirirdi. Böylece hem kendi yediklerinden başkalarına da ikram etmek fırsatı bulur, hem de ilme ve Allah(c.c.)’a kulluk vazifesine daha fazla zaman ayırabilirdi. Az konuşmakla birlikte hoş sohbetti. Sözlerini ağır ağır, tane tane söylerdi. Son derece doğru sözlüydü, “Müslüman asla yalancı ve cimri olmaz” derdi. Kendisi için istediğini, müslüman kardeşleri için de isterdi. Her söylediğinin doğru olmasına dikkat ederdi. Ancak her doğruyu da söylememeye itina gösterirdi. Başkaları hakkında yumuşak bir dil kullanır, kimsenin dedikodusunu yapmazdı. Bundan dolayı da: “Allah (c.c.)’ın huzuruna gıybette bulunmadan çıkmak istiyorum. Kıyâmet günü de kimseni bana hasım olacağını zannetmiyorum” derdi. Sözünde sâdıktı Zarar görmek pahasına da olsa sözünden dönmezdi. İçi gibi dışı da temiz ve düzenli idi. Ağızda kötü kokması yüzünden soğan, sarmısak ve pırasa gibi yiyecekleri çiğ olarak hayatında asla yememiştir.

İlim ve faziltten sapmamış, siyasete asla bulaşmamıştır. İdarecilere yakın olmamaya dikkat etmiştir. Ona göre”Hadîs öğrenmek Resûlullah (s.a.v.) ile beraber bulunmak” demektir.

Doç. Dr. Mücteba Uğur (Buhârî)

 

BUHÂRÎ VE CÂMİ-İ SAHÎHİ

 

Buhârâ’ya nisbet olumuştur. Burası, Mâvrâ’ün-Nehr beldelerinden bir beldedir. Kendisi orada doğdu. Ve bu isim, O’nun için ve Onun Kitâbı için bir alem gibi, yani çok husûsî bir isim oldu. O’na Hadîs husûsunda, Emîr’ül-Mü’minîn denilir.

Çünkü Hadîsin hıfzında, onu sağlama bağlamasında, Allâh’ın Kitâbı’nın ve O’nun Resûlü (S.A.V.)’in Sünneti’nin ma’nâlarını anlamada, zihninin ve zekâsının keskinliğinde, bakış ve görüşünün inceliğinde, fıkhının kâmil ve tam oluşunda, zühdünün kemâlinde, takvâsının ileri derecede oluşunda, Hadîslerin tarîkleri ve illetlerinden haberdâr olma husûsunda O’nun misli görülmemiştir.

Denilmiştir ki: O’nun çocukluğunda ezberinde yetmiş bin (70.000) Hadîs vardı. Bir bakışta kitâbda olan şeyi ezberlerdi.

Yahyâ Bin Ca’fer (K.S.)’den naklolundu ki: “Şâyed benim ömrümden Buhârî’nin ömrüne katmağa kâdir olsam, elbette bunu yaparım.”

Muhammed Bin Ahmed El-Mervezî (K.S.), dedi ki: “Ben Rükün ile Makam arasında bulunuyordum. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’i rü’yâda gördüm. Buyudular ki:

“-Yâ Ebû Zeyd! Ne zamana kadar benim Kitâbımı tedrîs etmeyip Şâfiî’nin kitâbını tedrîs edeceksin? (okuyup okutacaksın?)” Ben de:

“-Yâ Resûlallâh, sizin kitâbınız nedir?”dedim. Buyrudular ki:

“Muhammed Bin İsmâîl El-Buhârî’nin Câmi-i Sahîhi’dir.”

Sonra O, on (10) yaşında iken kendisine Hadîs ta’lîmi talebi ilhâm olundu. On bir (11) yaşına geldiği zaman bazı şeyhlerin (Hadîs şeyhlerinin) yanlışlıklarına karşı redd cevâbı verdi. On altı (16) yaşında ise İbn-i Mübârek ve Vekî’nin kitâblarını ezberlerdi Ebû Hanîfe (R.A.)’in Ashâbı’nın kelâmını öğrendi.

Hadîs için iki kerre Şâm’a ve Mısır’a göç etti. Dört kerre de Basra’ya göç etti. Bağdâd, Kûfe ve Hicâz’a ise sayısızca gitti.

Bir zâttan naklolunmaktadır ki: “O, kendisi ve başkası için olan mühim şeyler dolayısiyle Buhârî’yi yüz yirmi (120) kerre okudu ve ihtiyâcı karşılandı, yani istediğine nâil oldu.”

 

(Muhammed Mevlâna Ebû Saîd Hâdimî (K.S.),

Berîka Tercemesi 1. Cild)

 

NÛBÜVVET, NEBİ VE RESUL

 

Nûbüvvet: Akıl sahibi kulların, üzerlerindeki dünya ve âhiret işleri hakkında, Allâh ile kulları arasında yapılan elçilik demektir

Nebî: Kendisine, melek tarafından vahy veya kalbine ilham olunan, ya da sâlih rü’yâ ile uyarılan zât demektir.

Resûl: İse, Resul olması, haysiyetiyle, Nûbüvvet vahyinin fevkında özel bir vahy ile üstün kılınmış olan ve kendisine Cebrâil (a.s.)’ın, Allâh (c.c.) tarafından özel olarak indirdiği kitab ve vahy etmiş olduğu, yüce Allâh (c.c.)’ın hükümlerinin, halka, tebliğ etmek üzere gönderdiği kâmil insan demektir.

Bunun için “Her Resul Nebi’dir, fakat, her Nebî Resûl değildir” denilmiştir.

Nebîlik ve Resullük, Allâh (c.c.) vergisi olup bunu, Yüce Allâh (c.c.)’ın kullarından, dildiğinine ve lâyık olanına verdiği de Kur’an-ı Kerîm’de şöyle açıklanır.

“Bir Vahy ile veya bir perde arkasından, yahud bir elçi (melek) gönderip te -kendi izniyle- dileyeceğini, vahy etmesi olmaksızın Allâh’ın hiç bir beşere kelam söylemsi vaki olmamıştır.a Şüphesiz ki o çok yücedir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir. İşte biz, sana da, böylece, emrimizden bir ruh (Kur’ân)’ı vahy ettik…Şüphesiz ki sen, muhakkak, doğru bir yolun Rehberliğini yapıyorsun.” (Şura: 51-52)

 

(İslâm Tarihi, A.Köksal, Sh.: 7-8)

 

EBÛ ABDULLÂH MUHAMMED BİN İSMÂİL EL-BUHÂRÎ VE CÂMİ-İ SAHÎHİ (1)

 

Buhârî (K.S.) dedi ki: “Sahîhim’e bir Hadîs koymadım; ancak ve ancak gusülden ve iki rek’at namaz kıldıktan sonra koydum. Ve O’nu (Sahîhim’i) on altı (16) senede tertîb ve tasnîf ettim. Onu Allâh-ü Teâlâ ile benim aramda bir hüccet (delîl) kıldım. Onu Mescid-i Harâm’da düzenledim. Ve ben O’na hiçbir Hadîs koymadım, ancak ve ancak iki rek’at namaz ve istihâreden sonra koydum. Böylece O’nun sıhhati, tam bilinir; kesinlik kazanırdı.”

Bazı arîfler’den rivâyet olunmuştur ki: “O, (Buhârî’nin Sahîhi), okunacağı her şiddettin  def’ olunmasına vesîle olur. O’nunla binilen geminin battığı görülmemiştir. Onu isti’mâl edenin duâsı, müstecâbdır. Okuyucusuna duâ etmiştir. O’nun kırâatı ile yağmur duâsına çıkılır. Denilmiştir ki: Tecrübe edilmiş ilâc O’dur.”

İbn-i Huzeyme (K.S.)’den naklolundu ki: “Arzda, Hadîs’i Ondan daha iyi bilen bir kimse yoktur. Onun çok malı vardı. Devâmlı olarak fakirlere ve talebelere sadaka verirdi. Kendisi ise günde iki veyâ üç badem ile kanâat ederdi. Bir rivâyette “Kırk sene katık yemedi.” denilmiştir.

Başka bir rivâyette: Abbâsî Hilâfeti’nin vekili emir, Ona iltifât etmek üzere ve Sahîhi’ni de berâberinde getirmesini isteyerek sarayında O’nunla konuşmaları için, O’na bir elçi gönderdi. O ise uzak durup gelmedi ve Abbâsî Hilâfeti’nin vekili olan emîrin elçisine dedi ki: “Ona şunu söyle, ben ilme zillet vermem ve onu sultâların kapılarına taşımam. Eğer O, Kitâb’dan bir şeye muhtâc olursa, benim mescidimde, benim yanımda hazır bulunsun. Ve devâmla dedi ki: “İlim, kimsenin yanına gitmez; onun yanına gelinir.”

Bunun üzerine sultân kendi çocukları için bir meclis düzenlemesini ve onlardan başkasının, o meclise alınmamasını bildirmek üzere bir elçi gönderdi. Buhârî (K.S.), bu teklîften uzak durdu ve dedi ki:

“Bana düşmez ki: İlmi,bir kavme dinletip diğer bir kavme dinletmeyeyim.”

 

(Muhammed Mevlâna Ebû Saîd Hâdimî (K.S.),

Berîka Tercemesi 1. Cild)

 

EBÛ ABDULLÂH MUHAMMED BİN İSMÂİL

EL-BUHÂRÎ VE CÂMİ-İ SAHÎHİ (2)

 

Üst üste yaptığı teklîfler ve gönderdiği elçiler, İmâm-ı Buhârî (K.S.) tarafından reddolunan emîr, Buhâra ulemâsı’ndan, Buhârî (K.S.) Hazretleri’ni susturmak ve O’na karşı tertîbde bulunmak üzere, yardım istedi. Sonunda İmâm-ı Buhârî Hazretleri’nin gidişâtı aleyhinde ittifak ederek O’nu o beldesinden sürgün ettiler. Bunun üzerine O da: “Ey Rabbim! Onlar’ın, bana içlerinden kasdettikleri şeyi, bana göster!” diye duâ etti. Böylece duâsı kabûl olundu ve bir ay geçmeden emir azledilip, işlediği bir suçtan dolayı bir eşeğe bindirilerek Buhârâ’da sokak sokak dolaştırıldı. Sonra da ölünceye kadar hapsedildi. Emîre yardım edenlerden hiçbir kimse kalmadı ki hepsi de şiddetli bir belâya mübtelâ olup süründüler.

Buhârî (K.S.) Hazretleri, Semerkand yakınında bir yerde hicrî iki yüz elli altı (256) senesinde irtihâl eyledi. İrtihâl ettiklerinde altmış iki (62) yaşınnda idiler. Kabirlerine konuldukları zaman, etrafa, kabirlerinin toprağından misk gibi bir koku yayıldı. İnsanlar, bir müddet bu misk kokulu kabir toprağından almak için gelip gittiler. Bu söylenenlerin hepsi Aliyyü’l-Kârî’nin Mişkât Şerhi’nden hülâsa edilmiştir.

 

(Muhamed Mevlâna Ebû Saîd Hâdimî (K.S.)

Berîka Tercemesi 1. Cild)

 

Buhârî (K.S.), Câmi-i Sahîh adını verdiği bu kitâbını, altı yüz bin (600.000) Hadîs’ten seçerek tertîb ettiğini söylüyor. Câmi-i Sahîh’te tekrarlarıyla beraber, dokuz bin seksen iki (9082) Hadîs vardır. Ezberlediği ve bunların içinden seçip yazdıklarını, Nebî-yi Ekrem (S.A.V.) kadar uzanan senedler ile Hadîslerin, Nebî (S.A.V.)’den i’tibâren bütün râvîlerin hâllerini iyice tedkîk ederek ve onların güvenilen kimseler olduklarına kanâat getirdikten sonra Hadîsleri, Câmi-i Sahîhi’ne derc etmiştir.

İmâm-ı Buhârî (K.S.), diyor ki: “Bir gün Enes (R.A.)’den Hadîs öğrenip rivâyet eden kimseleri zihnimden geçirdim. Bir saat içinde, hemen üç yüz zâtın adlarını hatırlayıverdim.”

Bütün Hadîs âlimleri, “Kur’ân’dan sonra, en sahîh kitâb Sahîh-i Buhârî’dir” demişlerdir.

 

(Ahmed Hamdi Akseki, İslâm Dini, Yirmidördüncü Baskı, S. 35)

 

İMÂM-I ŞÂFİÎ (R.A.) VE ŞÂFİÎ MEZHEBİ

 

Bu mezhebin müessisi, İmâm-ı Muhammed bin İdrîs Eş-Şâfiî (R.A.), (hicri 150) târihinde Gazze’de doğmuş; (hicrî 204)’te de Mısır’da Rahmet-i Rahmân’a kamuşmuşlardır. İmâm-ı Şâfiî (R.A.) yüksek ahlâk sâhibi, şiir ve lûgatte gayet kuvvetli, büyük bir müctehid idi. İki yaşında iken Mekke’ye götürülmüş, oradaki büyük âlimlerden okumuş ve yirmi yaşında iken fetvâ vermeğe izin verilmiştir.

Bağdâd’a gelerek, İmâm-ı A’zam (R.A.)’ın talebesinden olan İmâm-ı Muhammed (R.A.)’ın meclisinde bulundular. İmâm-ı Muhammed’den ve İmâm-ı A’zam (R.A.)’ın kitâblarından çok istifâde etti. Er-Risâle ve El-Üm adındaki kitâbları meşhûrdur. Irak’ta., Hanefî ulemâsı çok olduğu için İmâm-ı Şâfiî (R.A.)’in mezhebi burada intişâr edemedi. İmâm-ı Şâfiî (R.A.), Irak’tan Mısır’a gitiler. Burada İmâm-ı Şâfiî (R.A.)’den daha büyük bir fakîh yoktu. Şâfiî Mezhebi, evvelâ Mısır’da intişâr etti, daha sonra Irak’a Bağdâd’a geçti ve Horasan, Şâm ve Yemen’in bazı yerlerinde yayıldı. Fâtimîler Devri’nde, Mısır’da Şâfiî Fıkhı iyice yok olmağa yüz tutmuştu ki sonradan Salâhaddîn-i Eyyûbî, Şâfî Mezhebi’ni ihyâ ettiler. Mısır ve Arabistan ahâlîsinin çoğu Şâfiî Mezhebi üzeredir.

 

İMÂM-I AHMED İBN-İ HANBEL (R.A.) VE HANBELÎ

MEZHEBİ

 

Ahmed İbn-i Hanbel (R.A.), (hicrî 164)’te Bağdâd’da doğdular. İctihâd’ının hilâfına olan bir teklîfi kabul etmediklerinden dolayı yirmi sekiz ay hapiste kaldılar ve çok şiddetli bir şekilde Kendileri’ne dayak atıldı. Hapis süresince yedikleri bu dayakların te’sîriyle, (hicrî 241)’de yine Bağdâd’da Rahmet-i Rahmân’a kavuştular.

Bu Büyük Müçctehid’in Fıkıh ve Hadîs’te hocaları, İmâm-ı Ebû Yûsuf (R.A.)’dir. (hicrî 190)’da Bağdâd’da, İmâm-ı Şâfiî ile görüşmüş ve Şâfiî (R.A.), imâm-ı Ahmed hakkında: Bağdâd’da bundan efdâl, bundan daha fakîh ve âlim bir kimse görmedim.” demiştir. İmâm-ı Ahmed İbn-i Hanbel (R.A.), daha başkalarından da okumuştur. En büyük eseri, “Müsned”, nâmındaki Hadîs kitabıdır. Kendi sözlerinin yazılmasını hoş görmezlerdi. Böyle olmakla berâber, sözlerinden ve vediği fetvâlardan otuz cild kitâb yazılmıştır.

Kendisine mahsûs usûl dâiresinde ictihâd yaptıklarından dolayı Şâfiî Mezhebi’nden sonra Hanbelî Mezhebi teessüs eylemiştir. Usûl yönünden Şâfiî Mezhebi’ne yakındır. Diğer mezheblere nisbetle Hanbelî Mezhebi, o kadar çok intişâr etmemiştir. Hülâgû Vak’ası’ndan sonra Hanbelîler, Bağdâd’da azaldılar. Şimdi Şâm’da, Irak’ta, ençok da Necid’de Hanbelîler, vardır.

(Ahmed Hamdi Akseki, İslâm Dîni, Yirmidördüncü Baskı, S. 47-49)

 

KÜTÜB-İ SİTTE’DEN, BUHÂRÎ’DEN BAŞKA,

DİĞER HADÎS KİTÂBLARI VE MUHADDİSLER

İMÂM-I MÜSLİM VE SAHÎH-İ MÜSLİM:

 

Sahîh-i Buhârî’den sonra en sahîh Hadîs kitâbı hicrî (204)’te doğup hicrî (261)’de Nişabûr’da irtihâl eden İmâm-ı Müslim (K.S.)’in Sahîh-i Müslim adlı adlı kitâbıdır. Bunda da tekrarlarıyla berâber yedi bin iki yüz yetmiş dokuz (7279) Hadîs vardır. Bundaki kuvvet de, Buhârî gibidir. İmâm-ı Müslim de (Buhârî gibi) bir Türk âlimidir. Bu Kitabı’nı, kendi kulağıyla erbâbından işitmiş olduğu üç yüz bin (300.000) Hadîs’ten seçtiğini kendisi söylüyor.

 

 

İMÂM-I EBÛ DÂVÛD VE SÜNEN-İ EBÛ DÂVÛD:

 

Sicistanlı Süleymân Bin Âs, hicrî (202-275) arası yaşamıştır. Kitâbı’nın adı, Sünen-i Ebû Dâvûd denilmekle meşhûrdur. Bu Kitâb, fıkhî esâslar için en mu’teber kaynaklardandır. İmâm-ı Gazâlî (K.S.), “Ahkâm Hadîsleri’nde bu Kitâbın bir müctehide yeteceğini” söylüyor. Ebû Dâvûd beş yüz bin (500.000) Hadîs’ten seçerek bu Kitâbı’nı tertîb etmiştir ki Kitâb’ta dört bin sekiz yüz (4800) Hadîs vardır.

 

İMÂM-I TİRMİZÎ VE SÜNEN-İ TİRMİZÎ:

 

Tirmizli Muhammed Bin Îsâ’dır ve hicrî (209-279) arası yaşamış ve Tirmiz’de irtihâl etmiştir. Eserine (Sünen-i Tirmizî denildiği gibi) Câmi-i Tirmizî de denilir. Hadîs ilmini, İmâm-ı Buhârî ve diğer Buhârâ ulemâsı’ndan okumuştur. İmâm-ı Buhârî (K.S) Hazretleri’nin irtihâlinden sonra, Horasan’da bunun gibi başka bir âlim yoktu.

 

İMÂM-I NESEÎ VE SÜNEN-İ NESEÎ

 

Ahmed Bin Şuayb, hicrî (215 veyâ 216’da) Horasan’da   Nesa denilen yerde doğmuş ve 13 Safer 303’te Remle’de irtihâl ederek Beyt-i Makdis’e gömülmüştür.

 

 

 

 

İBN-I MÂCE VE SÜNEN-İ İBN-İ MÂCE:

 

Gazvinli İbn-i Mâce, hicrî (207-273) yaşamış ve bu kitâbını tertîb etmek için birçok yerleri gezip dolaşmıştır.

İlk def’a Ömer İbn-i Abdülazîz (R.A.)’in emriyle Şer’î hükümlerin tafsîlatına ve Usûl-i Dîne dâir binlerce Hadîs-i Şerîf yazılmıştır. Hicrî (122’de) irtihâl eden İmâm-ı Zührî, Hadîs-i Şerîfleri ilk def’a yazanlardandır. İmâm-ı Zührî’den sonra pekçok kimse, diyâr diyâr dolaşarak Peygamberimiz (S.A.V.)’in Sünneti’ni bütün inceliklerine kadar tesbît edip yazmışlar, bâblara ve fasıllara ayırmışlardır.

 

(Ahmed Hamdi Akseki, İslâm Dîni, Yirmidördüncü Baskı, S. 34-36)

 

İMÂM-I AHMED İBN-İ HANBEL (R.A.) VE HANBELÎ MEZHEBİ

 

Ahmed İbn-i Hanbel (R.A.), (Hicrî 164)’te Bağdâd’da doğdular.

İctihâd’ının hilâfına olan bir teklîfi kabul etmediklerinden dolayı yirmi sekiz ay hapiste kaldılar ve çok şiddetli bir şekilde Kendileri’ne dayak atıldı. Hapis süresince yedikleri bu dayakların te’sîriyle, (Hicrî 241)’de yine Bağdâd’da Rahmet-i Rahmân’a kavuştular.

Bu Büyük Müçtehid’in Fıkıh ve Hadîs’te hocaları, İmâm-ı Ebû Yûsuf (R.A.)’dir.

(Hicrî 190)’da Bağdâd’da, İmâm-ı Şâfiî ile görüşmüş ve Şâfiî (R.A.), imâm-ı Ahmed hakkında: Bağdâd’da bundan efdâl, bundan daha fakîh ve âlim bir kimse görmedim.” demiştir.

İmâm-ı Ahmed İbn-i Hanbel (R.A.), daha başkalarından da okumuştur. En büyük eseri, “Müsned” nâmındaki Hadîs kitâbıdır.

Kendi sözlerinin yazılmasını hoş görmezlerdi. Böyle olmakla berâber, sözlerinden ve verdiği fetvâlardan otuz cild kitâb yazılmıştır.

Kendisine mahsûs usûl dâiresinde ictihâd yaptıklarından dolayı Şâfiî Mezhebi’nden sonra Hanbelî Mezhebi teessüs eylemiştir.

Usûl yönünden Şâfiî Mezhebi’ne yakındır. Diğer mezheblere nisbetle Hanbelî Mezhebi, o kadar çok intişâr etmemiştir.

Hülâgû Vak’ası’ndan sonra Hanbelîler, Bağdâd’da azaldılar. Şimdi Şâm’da, Irak’ta, ençok da Necid’de Hanbelîler, vardır.

(Ahmed Hamdi Akseki, İslâm Dîni, Yirmidördüncü Baskı, S: 47-49)

 

 

 

 

MEZHEBSİZLİK DİNSİZLİĞE KÖPRÜDÜR (1)

 

(Muhammed Zâhid El-Kevserî)

Hatîb-i Bağdâdî, İbn-i Kerâme’ye dayandırarak, Târih-i Bağdâdî adlı eserinde (14/247) demiştir ki: “Biz bir gün Vekî’nin yanındaydık. Adamın biri Vekî’ye “Ebû Hanîfe’nin hata ettiğini” söyledi. Vekî cevâben: “Kıyâsta Ebû Yûsuf ve Züfer; Hadîs hıfzında İbn-i Ebû Zâide, Hafs bin Gıyâs, Hibbân ve Mendel; Arab Dili’nde Kâsım bin Maan; Zühd ve takvâda Dâvûd-i Tâî ve Fudayl gibi zâtlar yanındayken Ebû Hanîfe, nasıl olur da hata edebilir? Meclisinde ve çevresinde böyle zâtlar varken bir kimsenin hata yapması düşünülemez. Çünkü hata yapacak olsa hemen bu zâtlar, Ebû Hanîfe’yi hatasından çevirirler.” demiştir.

Mezhebler, işte böyle sağlam temeller üzerine oturtulmuştur… Pekiyi son zamanlarda liderlik sevdasıyla biri ortaya çıkar da mezkûr müctehidler’in ictihâdları’nın yerine kendi ictihâdlarını ikâme edip insanları, mezhebleri bırakmağa çağırır ve mezhebler’in bağlılarını şaşkınlık içinde bırakmaktan ve gösteriş budalalığından öte bir esâsa dayanmayan kendi imâmlığını (müctehidliğini), mezhebsizlik üzerine oturtmağa çalışırsa eğer; siz, kendini böyle bir vesveseye ve kuruntuya kaptıran birine ne dersiniz? Böyle birine, ya deli teşhîsi konulmuş; fakat tımârhâneye götürülmemekle hata edilmiş bir mecnûn dersiniz.

Bir müddetten beri, bazılarından buna benzer na’ralar duymağa başladık. Bunlar, akıllarınca müctehid imâmlar’ın ictihâdları’nı ortadan kaldırmağa yönelik olarak Şer’î sâhalarda ictihâd’a yelteniyorlar. Bu kuruntularına kulak asmadan önce, bana kalırsa, bunların akıllarından bir zorlarının olup olmadığı husûsunda bir tıp doktoruna muâyene ettirilmeleri gerekir. Kendilerinde birazcık akıl bulunduğu tesbît edildiği takdîrde bunların İslâm ümmeti’ni, dîn ve dünya işlerinde parçalamağa yönelik hedefler peşinde koştukları ve üzerlerine İslâm güneşi doğduğundan beri, aralarında devâm eden bir kardeşlik döneminden sonra bu ümmet’i birbiriyle didişmeğe ve boğazlaşmağa sevk edecek mel’ûnca gâyeler güttükleri ve bu dîn’in düşmanlarından oldukları kesinkes ortaya çıkar.

(Saîd Ramazân El-Bûtî, Mezhebsizlik islâm Şerîatını Tehdîd Eden En Tehlikeli Bid’attir.)

 

MEZHEBSİZLİK DİNSİZLİĞE BİR KÖPRÜDÜR (2)

 

Tahâvi ve diğerlerinin de dedikleri gibi, Ebû Hanîfe, bu zâtların ilimlerini Fıkıh, Hadîs, Kur’ân ve Arabî ilimlerde derin bilgi sâhibi talebeleri arasında kırk fakîh’ten oluşan fakîhler meclisinde en seçkin arkadaşlarıyla enine boyuna tartıştıktan sonra tedvîn ve tanzîm yoluna gitmiştir. Kendi mezhebi’nden olmayan Muhammed bin İshak en-Nedîm, İmâm-ı A’zam hakında şöyle söylüyor: “Karada ve denizde, doğuda ve batıda, uzak ve yakında ilim nâmında ne varsa hepsini O tedvîn etmiştir.” İmâm-ı Şâfiî (r.a.) ise: “İnsanlar, fıkıhta Ebû Hanîfe”nin ıyâlidir.” demiştir. Sonra fıkıh, O’nun arkadaşlarının elleriyle olgunlaşmış olup, ıslâh ve tashîh için söylenecek herhangi bir şey bırakmamışlardır. Allâh, hepsinden râzı olsun.

Bilâhere Şâfiî (r.a.) gelmiş, iki kaynağın, suyunu birleştirmiştir ve Müslim bin Hâlid gibi Mekkeli hocalardan, ki Müslim bin Hâlid ilmi, İbn-i Cüreyc’den, O da Atâ’dan O da İbn-i Abbâs (r.a.)’den almıştır, devşirdiklerini de üzerine ilâve etmiştir. Şâfiî (r.a.)’in akadaşları, arkadaşlarının arkadaşları, doğu ve batıyı tutmuş ve yeryüzünü ilim ve irfânla doldurmuşlardır. O’nun ve arkadaşlarının ilim ve irfânları sâyesinde Mısır halkı en yüksek bilgi seviyesine ulaşmıştır. Ömrünün son yıllarında Şâfiî (r.a.), Mısır’a yerleşerek yeni mezhebi’ni Ora’da neşretmiş ve Oraya da defnolunmuştur. Allâh kendisinden ve arkadaşlarından râzı olsun.Basîretli ve akl-ı selîm sâhibi bir Müslüman, mezhebsizlik propagandalarına, aslâ kanmaz. Evet, böyle bir Müslüman’ın Tâbiîn Devri’nden beri bu Dîn’in usûl ve fürû’unu Efendimiz (s.a.v.)’den tevârüs ettikleri gibi muhâfaza eden müctehid imâmlar’ın etrafından ayrılmağa çağıran bir na’râ işittiğinde, yâhûd kulağına mezhebler’den birine yönelik bir saldırıda, mutlakâ bu meş’ûm sesin çıkış yerini araştırmalı, bu fitne yuvasını muhakkak keşfetmelidir. Bu sesin, Müslümanlar’ın dert ve sıkıntılarıyla ilgilenmeyenlerle sarmaş dolaş olduğunu ve fazîlet sâhibi her eskiye düşman olduğunu görecektir. İslâmî ilimleri’ni, hakkıyla okuyan samîmî bir Müslüman’dan böyle meş’ûm bir ses duyulmaz. Bu ses, olsa olsa, İslâmî ilimleri bilmeyen veyâ üstün körü bile okumamış ve kendi emellerine âlet edecek kadar bir şeyler öğrenmiş sahte bir müslümandan yükselebilir.

(Saîd Ramazân El-Bûtî, Mezhebsizlik İslâm Şerîatını Tehdîd Eden En Tehlikeli Bid’attir.)

 

İMÂM-I MÂLİK (R.A.)’IN HİLYESİ VE AHLÂKI

 

Hz. İmâm (R.A.)’in nesebi: Mâlik bin Enes bin Mâlik bin Ebû Âmir bin Amr bin Hâris bin Gaymân bin Huseyl şeklindedir. Ebû Âmir (R.A.), zaman-ı Sa’âdet’te yaşamış Nebî (S.A.V.) Efendimiz’in Ashâbı’ndandır. İmâm-ı Mâlik (R.A.)’in dedesi Mâlik (R.A.)’ın, Hz. Osmân (R.A.)’den ve diğer Sahâbî (R.A.)’den rivâyeti vardır. Ebû Âmir (R.A.)’in, Bedir Gazvesi’nden başka bütün gazvelere Nebî (S.A.V.) Efendimiz’le bulunduğu rivâyet olunur.

Talebelerinden Yahyâ Bin Bukeyr (R.A.)’ın rivâyetine göre Hz. İmâm, H. 93’de Medîne’de doğmuşlar ve H. 179’da yine Medîne’de irtihâl etmişlerdir. Kabr-i Şerîfleri Cennetü’l-Bakî’de olup asırlardır ziyâret edilmektedir. İmâm-ı Mâlik (R.A.)’ın doğumları, hayatları ve irtihâlleriyle ilgili dört mısralık bir şiirde şöyle denilmektedir: “İmâmlar’ın, öğünç sebebi olan Mâlik, Hakk yolda gitmiş, ne iyi bir imam’dır. O’nun doğumu, yol gösteren yıldızdır. İrtihâliyle de Mâlik kurtuldu.” şiirdeki “yıldız” kelimesi, H. 93’e; “Mâlik kurtuldu” sözüde H. 179’a tekâbül eder ebced hesâbıyla.

Uzun boylu, dolgunca vücûdlu, esmere çalan beyâz tenli, açık , geniş ve  güzelce yüzlü, yüksek burunlu idiler. Alınları açık olup, saçları dökülmüş asla’ (dazlak) idiler. Cenâb-ı Emîrü’l-Mü’minîn Ömerü’l – Fârûk ve Alîyyü’l-Murtazâ (R.A.) de asla’ idiler. Göğüslerine inen sık ve uzun sakalları vardı. Bıyıklarını dudaklarının kenârından i’tibâren kırparlardı. Bıyıkları tâmâmen tıraşı mekrûh sayarlar ve “Bıyıkları tamâmen tıraş etmek müsle nev’înden bir iştir.” derlerdi.

Vâkidî (R.A.) demiştir ki: “İmâm-ı Mâlik (R.A.) doksan yıl yaşadı. Saçlarındaki aklığa boya çalmadı ve bir kerre de olsa hamama gitmedi. Çok güzel giyinen bir kimseydi. Yemen’in Aden şehrinin, Horasan ve Mısır’ın pahalı, meşhûr, kıymetli ve güzel elbiselerinden giyinirdi. Elbiseleri çok def’a beyâz olurdu. Yanında güzel koku bulundurur ve buyururlardı ki: “Allâh’ın kendisine ni’met ve servet verdiği; fakat bu ni’met ve servetin eseri, üzerinde görülmeyen kimseyi sevmem. Çünkü ni’meti gizlemek, ni’mete küfrânda bulunmak cinsinden bir şeydir.”

(Abdülazîz bin Şâh Veliyyullâh Dehlevî (Rh.A.),

Büstânu’l-Muhaddisîn Tercemesi, S. 17-19)

 

İMÂM-I MÂLİK (R.A.)’IN, NEBÎ (S.A.V.) EFENDİMİZ’E VE ASHÂB-I KİRÂM (R.A.)’E İTTİBÂDAKİ TİTİZLİKLERİ

 

İmâm-ı Mâlik (R.A.)’in yüzükleri gümüştendi. Yüzüğün kaşı siyâhtı. Üzerinde “Allâh, bize yeter; O, ne güzel Vekîl’dir.” (Âl-i İmrân: 173) Âyeti nakşedilmişti. Talebelerinden Mutarrif (R.A.), bir gün yüzükteki bu Âyet’in seçilip yazılış sebebini, İmâm’dan sordu. Hz. İmâm, buyurdular ki: “Allâh’ın kelâmında mü’minler hakkında: “Allâh, bize yeter; O, ne güzel Vekîl’dir, dediler.” buyuruluyor. İstedim ki Âyet’in mazmûnunu gözüm önüne alayım, içime nakşolsun.”

Medîne’de, İmâm-ı Mâlik (R.A.)’ın kaldıkları ev, Abdullâh İbn-i Mes’ûd (R.A.)’in evleriydi. Mescid-i Sa’âdet’te, İmâm-ı Mâlik (R.A.)’in oturdukları yer ise, Emîrü’l-Mü’minîn Hz. Ömer (R.A.)’ın yerleriydi.

İmâm-ı Mâlik (R.A.), demişlerdir ki “Ömrümde bir kerre olsun bir sefîhle ve edebsizle oturmuşluğum yoktur.” İmam-ı Ahmed İbn-i Hanbel (R.A.), bu husûsta: “Bu durum, sâdece İmâm-ı Mâlik’e nasîb ve müyesser olan, nâdir bir durumdur. Âlimler zümresinde bundan daha büyük fazîlet olamaz. Çünkü sefîhlerle sohbet, ilmin nûrunu karartır, âlimi tahkîk zirvesinden taklîd çukuruna yuvarlar ki bu da, âlimin değerine halel getirir.”

Hiçbir kimse, İmâm-ı Mâlik (R.A.) hazretleri’ni, yiyip içerken görmemiştir. Temkîn ve vakar sâhibiydiler. Yemek ve içmek işlerini tenhâda yaparlardı. Evlâd, ahfâd ve hizmetçilerine karşı gösterdikleri muâmelede çok yüksek mertebede idiler. Her husûsta, dâimâ Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’in ve Ashâb-ı Kirâm (R.A.)’ün sünnetleri’ne ittibâda son derece titiz davranırlardı.

İmâm-ı Mâlik (R.A.), ilim talebinde, büyük bir arzu ve iştiyâk sâhibiydiler. İlme başladıklarında, maddî durumlarının kifâyetsizliği yüzünden evlerinin damını söküp ağaçlarını satarak te’mîn ettikleri para ile kitâb ve sâire almışlardır. Fakat daha sonra maddî bir genişliğe ermişlerdir.

Tam ve mükemmel bir hâfızaları vardı. Buyurdular ki “Hâfızama bir şey koyup da onu unuttuğum olmamıştır.” Ders okutmağa yedi yaşında başladılar, “Kendi elimle bin Hadis-i Şerîf yazdım.” demişlerdir.

(Abdüllazîz bin Şâh, Veliyyullah Dehlevî (Rh.A.),

Büstânü’l-Muhaddisîn Tercemesi, S. 19-20)

 

İMÂM-I ŞÂFİÎ (R.A.) VE ŞÂFİÎ MEZHEBİ

 

Bu mezhebin müessisi, İmâm-ı Muhammed bin İdrîs Eş-Şâfiî (R.A.), (hicri 150) târihinde Gazze’de doğmuş; (hicrî 204)’te de Mısır’da Rahmet-i Rahmân’a kavuşmuşlardır. İmâm-ı Şâfiî (R.A.) yüksek ahlâk sâhibi, şiir ve lûgatte gayet kuvvetli, büyük bir müctehid idi. İki yaşında iken Mekke’ye götürülmüş, oradaki büyük âlimlerden okumuş ve yirmi yaşında iken fetvâ vermeğe izin verilmiştir.

Bağdâd’a gelerek, İmâm-ı A’zam (R.A.)’ın talebesinden olan İmâm-ı Muhammed (R.A.)’ın meclisinde bulundular. İmâm-ı Muhammed’den ve İmâm-ı A’zam (R.A.)’ın kitâblarından çok istifâde etti. Er-Risâle ve El-Üm adındaki kitâbları meşhûrdur. Irak’ta., Hanefî ulemâsı çok olduğu için İmâm-ı Şâfiî (R.A.)’in mezhebi burada intişâr edemedi. İmâm-ı Şâfiî (R.A.), Irak’tan Mısır’a gitiler. Burada İmâm-ı Şâfiî (R.A.)’den daha büyük bir fakîh yoktu. Şâfiî Mezhebi, evvelâ Mısır’da intişâr etti, daha sonra Irak’a Bağdâd’a geçti ve Horasan, Şâm ve Yemen’in bazı yerlerinde yayıldı. Fâtimîler Devri’nde, Mısır’da Şâfiî Fıkhı iyice yok olmağa yüz tutmuştu ki sonradan Salâhaddîn-i Eyyûbî, Şâfî Mezhebi’ni ihyâ ettiler. Mısır ve Arabistan ahâlîsinin çoğu Şâfiî Mezhebi üzeredir.

 

MEDÎNE-İ MÜNEVVERE’Yİ ZİYARET

 

Medine şehrini gördüğünüz zaman, Allahü Teâlâ’nın Resûlüne ayırdığı ve Hazret-i Resûlullâhın hicret ettiği bir şehir olduğunu, ilahi emirlerin ve Peygamberimizin birçok sünnetlerinin burada meşru olduğunu, ölünceye kadar buradan düşman ile harb edip İslam dinini ilan ettiğini, sonra kendisinin ve kendisinden sonra hilafet vazifesini ifa eden iki dostunun (Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in) türbelerinin de burada bulunduğunu hatırla. Sonra Resûl-i ekrem’in buralarda gezdiğini ve ayak basmadık bir yer bırakmadığını düşünerek o nisbette huşû içinde yürü. Resûl-i Ekrem’in kalbine Allahü Teâla’nın ifaze ettiği büyük ilim ve marifeti ve Habibinin adını yücelterek kendi İsm-i Şerîfiyle bile andığını, konuşurken, yüksek sesle de olsa Resûl-i Ekrem’e hürmetsizlik edenin amelini mahvettiğini düşün. O’nu ve Ashabını göremediğine üzüntü duy. Sonra dünyada görmek şerefine nail olmadığın gibi âhirette de görememek tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu düşün ve bu korkuyu hisset.

(Hüccetü’l-İslâm imam Gazâli İhyâu Ulûmi’d-dîn C.1 S: 766)

 

İMÂM-I AHMED İBN-İ HANBEL (R.A.) VE HANBELÎ MEZHEBİ

 

Ahmed İbn-i Hanbel (R.A.), (hicrî 164)’te Bağdâd’da doğdular. İctihâd’ının hilâfına olan bir teklîfi kabul etmediklerinden dolayı yirmi sekiz ay hapiste kaldılar ve çok şiddetli bir şekilde Kendileri’ne dayak atıldı. Hapis süresince yedikleri bu dayakların te’sîriyle, (hicrî 241)’de yine Bağdâd’da Rahmet-i Rahmân’a kavuştular.

Bu, Büyük Müctehid’in Fıkıh ve Hadîs’te hocaları, İmâm-ı Ebû Yûsuf (R.A.)’dir. (hicrî 190)’da Bağdâd’da, İmâm-ı Şâfiî ile görüşmüş ve Şâfiî (R.A.), İmâm-ı Ahmed hakkında: Bağdâd’da bundan efdâl, bundan daha fakîh ve âlim bir kimse görmedim.” demiştir. İmâm-ı Ahmed İbn-i Hanbel (R.A.), daha başkalarından da okumuştur. En büyük eseri, “Müsned”, nâmındaki Hadîs kitabıdır. Kendi sözlerinin yazılmasını hoş görmezlerdi. Böyle olmakla berâber, sözlerinden ve verdiği fetvâlardan otuz cild kitâb yazılmıştır.

Kendisine mahsûs usûl dâiresinde ictihâd yaptıklarından dolayı Şâfiî Mezhebi’nden sonra Hanbelî Mezhebi teessüs eylemiştir. Usûl yönünden Şâfiî Mezhebi’ne yakındır. Diğer mezheblere nisbetle Hanbelî Mezhebi, o kadar çok intişâr etmemiştir. Hülâgû Vak’ası’ndan sonra Hanbelîler, Bağdâd’da azaldılar. Şimdi Şâm’da, Irak’ta, ençok da Necid’de Hanbelîler, vardır.

(Ahmed Hamdi Akseki, İslâm Dîni, Yirmidördüncü Baskı, S. 47-49)

 

HİCRET ÖNCESİ AKABE-İ KÜBRÂ

 

Nübüvvet (S.A.V.)’in 13. senesinde, Hacc Mevsimi’nde, Kur’ân-ı Kerîm Muallimi Mus’ab bin Umeyr (R.A.) ile berâber yetmiş iki erkek ve iki kadın Mekke’ye geldiler. Ben-i Neccâr’dan Ebû Eyyûb El-Ensârî diye ma’rûf olan Hz. Hâlid bin Zeyd (R.A.) dahî onların içindeydi. Bunların cümlesi Akabe’de: “And olsun ki o ağacın altında sana bîat ederlerken, Allâh mü’minlerden râzı olmuştur.” (Fetih: 18) Âyet-i Celîlesi’yle İltifât-ı Sübhâniyye’ye mazhar olarak birinci def’a ağaç altında Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Hazretleri’ne bey’at ettiler. Ve Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’in Medîne’ye Hicret buyurmasını teklîf ettiler. Ensâr-ı Kirâm (R.A.) Hazerâtı, kendi cânlarını, evlâd ü ıyâllerini nasıl koruyorlarsa, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’i de böylece muhâfaza edeceklerine ahd ü bey’at ettiler.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm (R.A.)

 

MEZHEBSİZLİK DİNSİZLİĞE KÖPRÜDÜR

 

(Muhammed Zâhid El-Kevserî)

Hatîb-i Bağdâdî, İbn-i Kerâme’ye dayandırarak, Târih-i Bağdâdî adlı eserinde (14/247) demiştir ki: “Biz bir gün Vekî’nin yanındaydık. Adamın biri Vekî’ye “Ebû Hanîfe’nin hata ettiğini” söyledi. Vekî cevâben: “Kıyâsta Ebû Yûsuf ve Züfer; Hadîs hıfzında İbn-i Ebû Zâide, Hafs bin Gıyâs, Hibbân ve Mendel; Arab Dili’nde Kâsım bin Maan; Zühd ve takvâda Dâvûd-i Tâî ve Fudayl gibi zâtlar yanındayken Ebû Hanîfe, nasıl olur da hata edebilir? Meclisinde ve çevresinde böyle zâtlar varken bir kimsenin hata yapması düşünülemez. Çünkü hata yapacak olsa hemen bu zâtlar, Ebû Hanîfe’yi hatasından çevirirler.” demiştir.

Mezhebler, işte böyle sağlam temeller üzerine oturtulmuştur… Pekiyi son zamanlarda liderlik sevdasıyla biri ortaya çıkar da mezkûr müctehidler’in ictihâdları’nın yerine kendi ictihâdlarını ikâme edip insanları, mezhebleri bırakmağa çağırır ve mezhebler’in bağlılarını şaşkınlık içinde bırakmaktan ve gösteriş budalalığından öte bir esâsa dayanmayan kendi imâmlığını (müctehidliğini), mezhebsizlik üzerine oturtmağa çalışırsa eğer; siz, kendini böyle bir vesveseye ve kuruntuya kaptıran birine ne dersiniz? Böyle birine, ya deli teşhîsi konulmuş; fakat tımârhâneye götürülmemekle hata edilmiş bir mecnûn dersiniz.

Bir müddetten beri, bazılarından buna benzer na’ralar duymağa başladık. Bunlar, akıllarınca müctehid imâmlar’ın ictihâdları’nı ortadan kaldırmağa yönelik olarak Şer’î sâhalarda ictihâd’a yelteniyorlar. Bu kuruntularına kulak asmadan önce, bana kalırsa, bunların akıllarından bir zorlarının olup olmadığı husûsunda bir tıp doktoruna muâyene ettirilmeleri gerekir. Kendilerinde birazcık akıl bulunduğu tesbît edildiği takdîrde bunların İslâm ümmeti’ni, dîn ve dünya işlerinde parçalamağa yönelik hedefler peşinde koştukları ve üzerlerine İslâm güneşi doğduğundan beri, aralarında devâm eden bir kardeşlik döneminden sonra bu ümmet’i birbiriyle didişmeğe ve boğazlaşmağa sevk edecek mel’ûnca gâyeler güttükleri ve bu dîn’in düşmanlarından oldukları kesinkes ortaya çıkar.

Kendi mezhebi’nden olmayan Muhammed bin İshak en-Nedîm, İmâm-ı A’zam hakında şöyle söylüyor: “Karada ve denizde, doğuda ve batıda, uzak ve yakında ilim nâmında ne varsa hepsini O tedvîn etmiştir.” İmâm-ı Şâfiî (R.A.) ise: “İnsanlar, fıkıhta Ebû Hanîfe”nin ıyâlidir.” demiştir.

(Saîd Ramazân El-Bûtî, Mezhebsizlik İslâm Şerîatını Tehdîd Eden En Tehlikeli Bid’attir.)

 

 

 

EBÛ ABDULLÂH MUHAMMED BİN İSMÂİL EL-BUHÂRÎ VE CÂMİ-İ SAHÎHİ

 

Buhârî (K.S.) dedi ki: “Sahîhim’e bir Hadîs koymadım; ancak ve ancak gusülden ve iki rek’at namaz kıldıktan sonra koydum. Ve O’nu (Sahîhim’i) on altı (16) senede tertîb ve tasnîf ettim. Onu Allâh-ü Teâlâ ile benim aramda bir hüccet (delîl) kıldım. Onu Mescid-i Harâm’da düzenledim. Ve ben O’na hiçbir Hadîs koymadım, ancak ve ancak iki rek’at namaz ve istihâreden sonra koydum. Böylece O’nun sıhhati, tam bilinir; kesinlik kazanırdı.”

Bir rivâyette: Abbâsî Hilâfeti’nin vekili emir, Ona iltifât etmek üzere ve Sahîhi’ni de berâberinde getirmesini isteyerek sarayında O’nunla konuşmaları için, O’na bir elçi gönderdi. O ise uzak durup gelmedi ve Abbâsî Hilâfeti’nin vekili olan emîrin elçisine dedi ki: “Ona şunu söyle, ben ilme zillet vermem ve onu sultânların kapılarına taşımam. Eğer O, Kitâb’dan bir şeye muhtâc olursa, benim mescidimde, benim yanımda hazır bulunsun. Ve devâmla dedi ki: “İlim, kimsenin yanına gitmez; onun yanına gelinir.”

Bunun üzerine sultân kendi çocukları için bir meclis düzenlemesini ve onlardan başkasının, o meclise alınmamasını bildirmek üzere bir elçi gönderdi. Buhârî (K.S.), bu teklîften uzak durdu ve dedi ki:

“Bana düşmez ki: İlmi, bir kavme dinletip diğer bir kavme dinletmeyeyim.”

Üst üste yaptığı teklîfler ve gönderdiği elçiler, İmâm-ı Buhârî (K.S.) tarafından reddolunan emîr, Buhâra ulemâsı’ndan, Buhârî (K.S.) Hazretleri’ni susturmak ve O’na karşı tertîbde bulunmak üzere, yardım istedi. Sonunda İmâm-ı Buhârî Hazretleri’nin gidişâtı aleyhinde ittifak ederek O’nu o beldesinden sürgün ettiler. Bunun üzerine O da: “Ey Rabbim! Onlar’ın, bana içlerinden kasdettikleri şeyi, bana göster!” diye duâ etti. Böylece duâsı kabûl olundu ve bir ay geçmeden emir azledilip, işlediği bir suçtan dolayı bir eşeğe bindirilerek Buhârâ’da sokak sokak dolaştırıldı. Sonra da ölünceye kadar hapsedildi.

Buhârî (K.S.) Hazretleri, Semerkand yakınında bir yerde hicrî iki yüz elli altı (256) senesinde irtihâl eyledi. İrtihâl ettiklerinde altmış iki (62) yaşınnda idiler. Kabirlerine konuldukları zaman, etrafa, kabirlerinin toprağından misk gibi bir koku yayıldı.

(Muhammed Mevlâna Ebû Saîd Hâdimî (K.S.) Berîka Tercemesi 1)

 

EN İDEAL ÖRNEK

 

Hz.  Peygamber  (s.a.v.)  Efendimiz  en  son  peygamber

olması  sebebi  ile  bütün  insanlara  gönderilmiştir  ve  her

yönüyle en ideal insandır.  Çünkü, Yüce Allah, onu bizzat

kendisi seçmiş ve terbiye etmiştir. Kur’ân’daki ifâdeleri ile O

(s.a.v.), en üstün bir ahlâk sahibidir. Etrafına ışık saçan yüce

bir kandildir. Kendisine tabî olanları dâima doğruya götürür.

Bütün  insanlar  için  bir  rahmet  olarak  gönderilmiş-tir.  Bu

sebeble O (s.a.v.), bütün insanlık ve özellikle Allah (c.c.)’ya

ve  âhiret  gününe  inananlar  için  mükemmel  bir  ör-nektir.

Nitekim   bu   husus   bir   Âyet-i   Kerîme’de   açıkça   ifâde

edilmiştir:    “Sizin     için,    Allah’a     ve    âhiret     gününe

kavuş-mağı arzulayanlar ve Allah’ı çok çok zikredenler

için,   Allah’ın   Resûlü’nde   en   mükemmel   bir   örnek

vardır.”  (Ahzâbs. 21)     Gerçekten de O (s.a.v.)’in  örnek hayâtı  incelendiğinde

görülecektir ki o, Allah’a gönülden bağlanmanın, O (s.a.v.)’in

emirlerini aşkla yaşamanın, Mü’mînlerin  ızdırâbına ortak ol-

manın, onlara sırf Allah rızâsı  için yardım etmeyi bir kalbî

zevk     hâline    getirmenin       ve    intikama     muktedîr      iken

afvetme-nin en güzel örneklerini vermişlerdir.

Zulme ve kötülüğe karşı  durmanın, doğruluk ve adalet

ölçülerinden   asla   ayrılmamanın   en   canlı   örnekleri   O

(s.a.v.)’inyücehayâtındadır.  Sabrın,  merhametin,  alçakgö-

nüllülüğün, aile reisliğinde anlayışın, idarecilikte sorumluluk

duygusunun, askerlikte ileri görüşlülüğün, çocuklar, yetimler

ve güçsüzlerle ilgilenmenin en eşsiz örnekleri O (s.a.v.)’in

hayâtındadır.O hâlde, gerçek bir Mü’min, kendisine örnek

edineceği  Yüce  Nebî  (s.a.v.)’i  var  bildiği  her  şeyden  çok

sever. O (s.a.v.)’i kendisine rehber edinir.  Çünkü  Mü’min,

Hz.  Peygamber (s.a.v.)’e, O (s.a.v.)’i sevmek ve ona itaat

etmek  için  inanmıştır.  O  (s.a.v.)’i  gereği  gibi  sevmez  ve

emirlerini yerine getirmezse O (s.a.v.)’e olan  îmânının el-

bette bir mânâsı  kalmayacaktır.  Not:Nebî  (s.a.v.)’in  Yüce

Ahlâkı serisinin bir sonraki yazısı 11 Mayıs’tadır.

(Diyanet ilmî Dergi, Hz. Peygamber (s.a.v.) Özel Say/s/, s.470)

 

 

 

 

ASHÂB-I KİRAM (R.A.E.)’İN VASIFLARI

 

Ashâb-ı   Kirâm’ın   Allah   (c.c.)’ya  îmânları   güçlü   idi,

sağ-lam  bir  tevekkül  ve  teslimiyet  anlayışları  vardı.  Hz.

Pey-gamber  (s.a.v.)’e  derin  sevgi  saygı  bağlarıyla  bağlı

idiler. Zihinleri arı ve duruydu, düşünce seviyeleri yüksekti.

Ta-assubdan         (körü     körüne       birşeye     bağlanmaktan)

 

uzaktılar; olayları değerlendirme ve muhakeme kabiliyetleri

yüksekti.  Bu  sebeble  zorluklar  onların  gönüllerinde  ümid,

sevgi  ve  başarı  ışığını  söndürememişti;  azim,  metanet,

sabır  ve  tahammülleri  o  sönmeyen  ışığın  yakıtı  olmuştu,

ilim, sohbet,  ülfet, muhabbet, dostluk, irşâd, ihsan ve îsâr

(kendisi muhtaç iken başkasına vermek) ehli idiler.

Kendileri ihtiyâçlı  bile olsalar Dîn kardeşlerini kendilerine

tercîh edebilecek üstün ahlâk mertebesine erişmişlerdi. Ya

öğrenici, ya öğretici, ya da bu faaliyete destekçi idiler. Sağ-

lam komşuluk ve iş  münâsebetleri vardı, nizam ve intizama

riâyet etmekteydiler. Herkes toplumun huzuru ve ilerlemesi

için  sorumluluğuna  düşeni  hakkıyla  yapma  gayreti  için-

deydiler.  Dünyalık onlar için helâlinden kazanılmış  şeyler

olup,  şahsî  ve ailevî  ihtiyaçları  karşıladıktan sonra artanları

Allah (c.c.)’ya, Peygamber (s.a.v.)’e, Dîne, topluma, hayr-ü

hasenat yolunda hizmete vâsıta idi. islâm’ı  olanca sadeliği

ile anlamada, yaşamada, savunmada ve yaymada gayretli

olup Kur’ân ve Sünnet’e hâlis kalble bağlıydılar.

Dünyevî  ilişkilerine  de  Kur’ân  ve  Sünnet’e  olan  bağlı-

lıkları    yön      veriyordu.      Toplum       huzurunu        bozucu

hareketler-den   kaçınırlar   ve   böyle   hareketlere   tevessül

edenlere fırsat vermezler, böylelerinin elbirliğiyle karşısında

yer alırlar ve zararından toplumu korurlardı. Bunun dışında

fertlerden  insanlık  hâli  zuhur  eden  yanlışlıkları,  hata  ve

eksiklikleri    teşhir   etmezler;      gıybet     ve    dedikodu      ile

yaymazlar, insanların gizli işlerini tesbît için özel bir merak

gütmezlerdi.        Birbirlerini     çekiştirmezler,       müsamahalı

davranırlar, iyi niyetle uyarırlar, yol gösterirler, hakkı ve sabrı

tavsiye ederlerdi.

 

(Diyanet ilmî Dergi, Hz. Peygamber (s.a.v.) Özel Sayısı, 487.S.)

 

NEBÎ-Yİ EKREM (S.A.V.)’E TÂBİ OLMANIN GEREKLİLİĞİ 3

 

Peygamberimiz       (s.a.v.)’e  uymak     Allah   (c.c.)’nun   emridir.

Resûlullâh     (s.a.v.)’e  uymamak      islâm    nimetine    saldırmaktır.

Resûlullâh  (sav):  “Getirdiklerime  değil  de,  kendi  istekle-rine

tâbi olanlarınız îmân etmiş  sayılmaz.”  buyurmuşlardır. Diğer bir

Hadîs-i Şerîfte:  “Sünnetimi zayi eden kimseye  şefaatim haram

olur”  buyurdular. Sünneti  zayi’  etmek O  (s.a.v.)’e ve O (s.a.v.)’in

getirdiği   islâm   Dînine   uymamak   demektir.   Diğer   bir   Hadîs’te;

“Sünnetimi muhafaza eden kimseye Allâhü  Te’âlâ  dört haslet

ikram  eder.  İyi  kimselerin  kalblerinde  muhabbetli  olur.  Kötü

kimselerin  kalblerinde  heybetli  olur.  Rızkında  genişlik  olur.

Dî ninde sağlam ve güvenli olur.” buyurmuşlardır.

O (s.a.v.)’e uyduğun kadar O (s.a.v.)’e ümmet olursun. Aksine

dünyaya bağlandığın kadar O (s.a.v.)’in yolundan ayrılır; O (s.a.v.)’e

uymayı   bırakırsın.  Meşhur  Hadîs’lerde  buyrulur  ki;  “İnsanların

bozulduğu,  yolların,  milletlerin  ayrıldığı  zamanda  Sünnetime

yapışana  yüz  şehîd  sevabı  vardır.  O  zaman  Sünnetimi  elde

tutmak, ateş  korunu elde tutmak gibidir. Onu ne atabilir, ne de

tutabilir.”

Resûlullâh  (s.a.v.)  buyurdular:  “Birzamân   gelir,   o  zaman

Sünnetime  kıymet  verilmez,  bid’atler  çıkar.  Sünnetime  uyan

garib olur, yalnız kalır. İnsanların çıkardığı  bid’atlere uyan elli

hattâ  daha çok arkadaş  bulur.” buyuruldu. Ashâb-ı Kiram (r.a.e.)

bizden  sonra  bizden  üstün  kimse  olur  mu?  dediler.  Resûlullâh

(s.a.v.) “Evet”  diye buyurdular. “Yâ  Resûlullâh! Onlar sizi görürler

mi?”  dediler.  “Hayır”   diye  cevâb  verdiler.  “Yâ   Resûlallâh!  O

zamanda onlar nas ıl olurlar?” dediler. Cevaben; “Sudaki tuz gibi.

Suda  tuzun  erimesi  gibi  kalb-leri  erir.”  buyurdular. Ashâb: “Ya

Resûlullâh! O zaman onlar nasıl yaşarlar” diye sordular. O (s.a.v.)

 

de; “Sirke içinde kurt gibi”  buyurdular. “Dînlerini nasıl korurlar?”

dediler. O (s.a.v.) de “Avuçtaki ateş  koru gibi. Bırakırsa söner;

tutar veya sıkarsa elini yakar.” buyurdular.

Not: Bu serînin bir sonraki yazısı 20 Kasım tarihindedir.

(SeyyrdAlğâde(r.h.),Ş/fafû fe/âm,15-1s)

 

NEBÎ-Yİ EKREM (S.A.V.)’E TÂBİ OLMANIN GEREKLİLİĞİ -4

 

Son peygamber olarak Sevgili Peygamberimiz Hz. Mu-hammed

Mustafa  (s.a.v.),  âlemlere  rahmet  olarak  gönderilmiştir.  Kur’ân-ı

Kerîm’de meâlen;  “(Habî bim),  biz  seni  ancak  âlemlere  rahmet

olarak gönderdik.” (Enbiyâs. 107) buyrulmuş-tur.

Allâhü Te’âlâ, âlemlere rahmet olarak göndermiş oldu“u Sevgili

Peygamberimiz (s.a.v.)’e öyle bir yetki vermiş ki O Resul size neyi

emretmişse  onu  alın,  neden  sakındırmış  ise  ondan  kaçının”

buyurmuşlardır.

Başka  bir  Âyet-i  Kerîme’de  de  “(Resulüm)  de  ki;  Eğer  siz

Allah’ı  seviyorsanız,  hemen  bana  uyun  ki  Allah  da  sizleri

sevsin  ve  günahlarınızı  bağışlasın”  (Âl-i  imran  s.  31)  diyerek

Allah’ ın rızâsını  kazanmanın ve bağışlanmanın  tek  yolunun Allah

Resulü  (s.a.v.)’i sevmek ve O (s.a.v.)’e tâbi olmak olduğunu beyân

etmiştir.

Peygamber  (s.a.v.)  Efendimiz’in  Ashabı   (r.a.e.)  bizzat  gör-

dükleri ve sohbetinde bulundukları ve var bildikleri herşeye Allah ve

Resulü  (s.a.v.)’i  tercîh  ettikleri  için  Allah’ın  razı  olduğu  topluluk

olarak yaşamışlar ve Allah rızâsını kazanmışlardır. Bizim de dünya

ve âhiret saadetini elde etmemizin yolu düzgün bir itikada, sâlih bir

amele sâhib olmaktan geçmektedir. Bu da; ilimsiz, amelsiz ve ehil

 

olmayan   kişilerin     arkasından   gitmekle   değil,   ilmini,   ahlâkını,

ehliyetini   islâm    âleminin     kabul    ettiği   müc-tehid     imamlar ın

arkasından gitmekle elde edilir.

 

(Eşref Alî et-Tehânevî, Hadîslerle Hanefî Fıkhı, 1.c. 3-4.S.)

 

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır ki:

“Size, Allâh’dan korkmanızı ve başınızdaki bir köle de olsa

emirlerini dinleyip ona itaat etmenizi tavsiye ederim. (Ebû Dâvûd,

Sünnet, 6)

İçinizden  kim  (o  zamanda)  yaşarsa  birçok  ihtilâflar  gö-

recek. Bu zamanda aman ha Sünnetime ve doğru yola iletilmiş

Râşid   halîfelerimin  Sünnetine  sarılın.   Ona  sıkı   sıkıya  (azı

dişlerinizle   bir   şeyi    ısırır   gibi)  yapışın.   İşlerin   sonradan

uydurulanından  sakının.  Zira  her  sonradan  uydurulan  şey

bid’attir.  Her  bid’at  da  sapıklıktır.  Her  sapıklığın  ise  yeri  ce-

hennemdir.” (Tirmizî, İlim, 16)

(İmâm-ı Nevevî, 40 Hadîs , 125-126.S.)

 

 

 

 

 

 

NEBÎ-Yİ EKREM (S.A.V.)’E UYMANIN YOLU

 

Nebî  (s.a.v.)’e  uymanın  yolu; din  ilimlerini  (fıkıh,  hadîs

gibi), Ehl-i Sünnet Âlimleri’nin kitâblarından öğrenip, öğren-

diklerimize göre amel etmektir. Hadîs-i Şerifte: “İlim ile olan

az  amel  çoktur.  Cahillikle   yapılan  çok  amel  azdır.”

buyu-ruluyor.      Buradaki      azlık,  çokluk     sevâb     ve    kabul

yönündendir. Yine Resûlullâh (s.a.v.), bir âbid ile bir âlimden

 

bahs ederken: “Âlimin, bilgisiz âbidden üstünlüğü, benim

sizin en aşağınızdan üstünlüğüm gibidir” diye buyurdular.

Bir kere de:  “Elbette  Allâhü  Te  âlâyı, melekleri,  gök ve

yer   ehli,   yuvasındaki   karıncaya   kadar,   ilim   öğreten

insanlar üzerine hayır ile salevât ederler” buyurdular.

Ebû   Hüreyre  (r.a.)’den  rivayetle  Resûlullâh  (s.a.v.):

“Dinde ilim öğrenmekten daha  üstün bir şey ile Allâhü

Te’âlâ’ya ibâdet edilmemiştir” buyurmuşlardır.

“İlim taleb etmek (yani farz-ı ayın olan ilmi, fıkıh ilmini

istemek) her Müslüman erkek ve kadın üzerine farzdır.”

Bilinmelidir  ki  taleb  edilmesi,  öğrenilmesi  herkese  farz

olan ilimler üçtür.

Birinci ilme “Herkesin Dînini doğrultacak kadar ilim öğren-

mesi farzdır” cümlesi ile işaret edilmiştir. Ya’nî  herkes, Dînini

ayakta tutabilmesi için Ehl-i Sünnet âlimlerinin bildirdiği doğru

îmânı  öğrenmeli,  buna  göre  inanmalıdır,  ikinci  ilme  “Allâhü

Te’âlâ  için amelinde ihlâs olmalıdır” sözü  ile işaret etmiştir.

Ya’nî  amelini, her türlü  bozukluktan, riya ve kendini beğen-

mekten hâlis  etmeli, sırf Allah rızâsı  için yapmalıdır. Üçüncü

ilme “Ve insanlarla iyi münâsebet etmelidir” sözü  ile işaret et-

miştir. Ya’nî dîne ve dünyâya âid işlerde sâlih Müslümanlara

danışarak, Şerîatın zahiri ile amel etmelidir.

(Seyyîd Alîzâde (r.h.), Şir’atü’l islâm, 39-40.S.)

 

“Ey Allah’ın Resulü!” dedim, “Ben senden pek çok Hadîs

işittim.  Ancak  bunlardan,  sonradan  işittiklerimin,  önceden

işittiklerimi  unutturacağından  korkuyorum.  Bana  (hepsinin

yerini tutacak) cami (toplayıcı) bir kelime söyle!”  “Bildikle-

rinde Allah’a karşı  müttakî  ol (bu sana yeter)!”  buyurdu-

lar.

(Tirmizî, İlim, 19)

 

İMAM AHMED BİN HANBEL: (K.S.)

 

İmamı Hanbel (r.a.) vera, takva, riyazet ve keramet içinde acaib hallere sahipti ve duası müsecab idi.

Birgün Ahmed Hanbelî’yi tutup Halife önüne getirdiler. «Kur’an mahluktur, de» dediler.

Sarayın önünde bir çavuş duruyordu: «Yâ imam korkma Hakkı okuyup batılı söyleme. Ben bir kere uğruluk ettim. Beni sopa ile dövdüler. Haksız olduğum halde ikrar etmedim. Sen ise haktasın, ne korkarsın?» dedi.

Onun sözü Ahmed’e kuvvet vermişti. İçeri koydular, yaşlanmış ve riyazetten zayıf olmuş­tu. Elini ardına bağlayıp, kamçı ile vururlardı. Bu esnada Ahmed’in iç donu çözüldü, fakat gaybden bir el çıkıp Ahmed’in donunu bağladı. O ke­rameti görünce Ahmed’i salıverdiler.

***

Nakildir ki bir gencin anası kötürüm oldu. Oğluna dedi ki:

«— Benim senden hoşnut olmamı dilersen, git İmamı Ahmed’e yalvar, benim için dua kılsın da ben iyi olayım.» dedi.

Yiğit kalkıp Ahmed b. Hanbel’in yanına gel­di. Ahmet «— Kimdir?» dedi.

— Hacetim vardır» dediyse de Ahmed ka­pıyı açmadı. «— Hacetini Allah bitirsin» dedi.

O yiğit anasının yanına gittiği zaman, ana­sının kötürümlüğünü gitmiş gördü.

 

MAL BAĞIŞLARKEN ÇOCUKLAR EŞİT TUTULMALI

Sahih-i  Müslim’de  Nu‘man  b.  Beşir’den  rivâyet  edilen

bir  hadîs-i  şerîfte:  “Allâh’tan  korkunuz.  Çocuklarınız

arasında adâleti gözetiniz.” buyurulmuştur. Atiyye ve ba-

ğış husûsunda adâlet göstermek, çocukların haklarındandır.

Vakıf da bir atiyye ve bir bağışdır. Bundan dolayı erkek-

le kız bir tutulur. Çünkü fukahâ hadîs-i şerîfteki adâleti bir

kimsenin hayatta iken çocukları arasında atiyye ve bağış

husûsunda müsâvat göstermesiyle tefsir etmişlerdir.

Hâniyye’de beyân edildiğine göre bir kimse sıhatte iken

çocuklarına bir şey hîbe edip birine diğerlerinden fazla ver-

se, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e göre bu fazla vermesi o çocuğun

dindarlığından dolayı olursa, bunda beis yoktur. Çocuklar

dindarlıkta müsâvi olurlarsa, birine fazla vermesi mekruh

olur. İmâm Ebû Yûsuf’a göre de bir baba çocuklarından bi-

rine  diğerlerinden  fazla  vermekle  onlara  zarar  vermeyi

kasdetmezse, bunda bir beis yoktur. Eğer onlara zarar ver-

meyi  kasdederse,  çocukları  arasında  müsâvat  yapması

vâcib  olur.  Fetvâ,  İmâm  Ebû  Yûsuf’un  kavli  üzerinedir.

İmâm-ı Muhammed’e göre; adâlet, erkek çocuğa mirasda

olduğu gibi iki kız hissesi vermekle olur.

Bazı müctehidler İmâm Ebû Yûsuf’a tâbi olup: “Çocuk-

lar  arasında  müsâvat  yapmak  vâcibdir.  Çocuklarının

birisine   diğerlerinden   fazla  veren   kimse   günâhkâr

olur.” demişlerdir.

Mezheb ehlinin muhakkıklarına göre, vakıf bâbında bir

farîza-i şer‘iyye yoktur. Ancak zikredilen hadîs-i şerîfin mû-

cebi yani, çocuklar arasında müsâvatın yapılması vardır.

Bir Müslüman mekrûhdan sakınmalı, vakıf bâbındaki farî-

za-i şer‘iyyeyi çocuklarının arasında müsâvata hamletme-

lidir. Örf ve âdet, hassa mu‘âraza edemez.

(İbn-i Âbidîn, 9.c., 378.s.)

HADÎS EZBERLEMENİN ÖNEMİ

 

Beyhakî, Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan nakletti; Abdullah (r.a.) dedi ki: Ben Resûlullâh (s.a.v.)’den birşey işittiğim zaman, onu ezberlemek için yazardım. Kureyş ise onları yazmayıp sadece ezberlememi istediler. Dediler ki; Sen Resûlullâh (s.a.v.)’den ne işitirsen yazıyorsun, oysa Resûlullâh (s.a.v.) de bir beşerdir. Hoşnutluk ve gazap anında da konuşur.

Bir müddet durdum ve onlara Resûlullâh (s.a.v.)’in şu hadîsini anlattım. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki:

“Benden hadîs yaz. Nefsim elinde olan Allâhü Te‘âlâya yemin ederim ki, buradan hak olan şey hariç bir şey çıkmaz” buyurarak eliyle ağzını işâret ettiler.

Bu hadîsi Dârimî ve Hâkim de nakletmişlerdir.

Beyhakî Ebû Hüreyre (r.a.)’den nakletti ki: Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle dedi: Ensâr (r.a.e.)’den bir kişi Resûlullâh (s.a.v.)’e gelerek:

Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Şüphesiz ben Senden hadîs dinliyorum fakat onu ezberleyemiyorum. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Sağ elinden destek al. (Eliyle de yazı için işâret ettiler.)” (Yani hadîsi yaz, çünkü yazmak ezberlemen için sana yardımcı olur buyurdular.) Bu hadîsi Tirmizî de nakletti.

Beyhakî ve Dârimî, Abdullah b. Dinar’dan naklettiler: Ömer b. Abdulaziz (r.a.), Ebû Bekir b. Muhammed b. Amr b. Hazm’a bir mektup göndererek dedi ki: Resûlullâh (s.a.v.)’in hadîslerinden ve unutulmuş sünnetlerinden ne varsa hepsini araştırarak yaz. Çünkü ben, ilmin yok olmasından ve onun ehlinin gitmesinden korktum.

Beyhakî ve Dârimî, Zührî’den naklettiler:

Zührî (rh.a.) dedi ki: Bizim geçmiş âlimlerimiz “Sünnete tutunmak kurtuluştur” derlerdi.

(İmâm-ı Suyûtî, Akîdede Sünnetin Yeri, 83-84.s.)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN MUAZ B. CEBEL (R.A.)’I YEMEN’E GÖNDERİRKEN DENEMESİ

 

Muaz b. Cebel (r.a.) der ki: Resûlullah (s.a.v.) beni yemen’e gönderirken:

«— Sana, bir dâva geldiği zaman, neye göre hüküm verirsin?» diye sordu.

«— Allah (c.c.)’ın kitabına göre hüküm veririm!» dedim.

«— Allah (c.c.)’ın Kitabında bir dayanak bulunmazsa, neye göre hüküm verirsin?» dedi.

«— Resûlullah (s.a.v.)’in sünnetine, hükümlerine göre hüküm veririm! » dedim.

«( Resûlullah (s.a.v.)’ın sünnetinde ve hükümlerinde bir dayanak bulunmazsa, neve göre hüküm verirsin? » diye sordu.

«— Kendi rey ve içtihadıma göre hüküm ve­ririm!» dedim.

Bunun üzerine, Resûlullah (s.a.v.), eli ile göğsüme vurarak: «Hamd olsun Allah’a ki, Resûlullah’ın hoşnut olacağı şeye, Resûlullah’ın el­çisini muvaffak kıldı!» dedi. (İslâm Tarihi, C. 1, Sh. 189)

***

«Allah (c.c.) yolunda savaşan kimse Allah (c.c.)’ın teminatı altındadır ki onu ya şehid ola­rak süratle mağfiret ve rahmetine kavuşturur, yahut gazi olarak sevap ve ganimetle memleke­tine döndürür. Allah (c.c.) yolunda, harbe gi­den kimse savaştan dönünceye kadar usanma­dan gündüzleri oruç tutan geceleri durmayıp ibadet eden gibidir. » (İbni Mâce)

 

SAHÂBÎ (R.A.E.)’DEN BERÎ OLUNMAZ ONLARDAN İLGİ KESİLMEZ

 

Bu mevzuda İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe (r.a.) hazretleri şöyle buyurmuşlardır:

“Hiçbir mü‘min, Resûlullâh (s a.v.) Efendimizin ashâbı (r.a.) arasında hiçbir kimseden ilgisini keserek uzaklaşamaz.”

Bu hususta biz ehl-i sünnet ve’l-cemâat ile râfızîler ara­sında ihtilâf vardır. Zîrâ râfızîler, Hz. Alî (k.v.) dışında kalan bütün sahâbî (r.a.e.)’den kendilerini berî kabul ederler. Onla­ra karşı Beyhakî (r.h.)’ın rivayet ettiği şu hadîs-i şerifi delil getiriyoruz. Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “Ashabım, yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız, doğru yolu bulursu­nuz” diye buyurmuşlardır. Ashâb (r.a.e.)’in fazileti ile ilgili olarak bu ve bunun gibi hadîs-i şeriflerin sayısı çoktur. Bura­da o hadîs-i şeriflerin zikredilmesi sözün uzamasına sebeb olur.

İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (r.a.) yine buyurmuşlardır ki:

“Diğerleri olmaksızın sahâbe-i kiram (r.a.e.)’den yalnız biri velî kabul edilemez.”

Biz ehl-i sünnet ve’l-cemâat ile şî’a taifesi arasında bu mevzuda ihtilâf vardır. Şiîler, ashâb (r.a.e.) içinde yalnız Hz. Alî (k.v.)’i velî kabul ederler. Bu i’tikâd yine râfizîlerin i’tikadına yakındır. Bunun bozuk bir i’tikâd olduğunu izah ettik. İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (r.a.) hazretleri buyurmuşlardır ki:

“Hz Alî (k.v.) ile Hz. Muâviye (r.a.) arasında meydana gelen hâdiseler, Allah’a havale edilmelidir. Zîrâ Allah ta’âlâ, gizli ve açık her şeyi bilendir.”

İmâm-ı A’zam (r.a.) bu sözleriyle bu iki sahâbî (r.a.)’ün durumunda şübhe ettiği ma’nâsını kasdetmemistir. Ancak bu mevzû’da en sağlam yolu tutmuştur. Zîrâ en sağlam yol, dili­mizi sahâbî (r.a.e.)’nin büyüklerinden olan bu iki zattan uzak tutmaktır.

(İmâm-ı Mâturîdî (r.h.), Fıkhü’l-Ekber Şerhi)

 

ABDULLÂH İBN-İ MES’ÛD (R.A.)’DEN İMÂM-I A‘ZAM EBÛ HANÎFE (R.A.) EFENDİMİZE

 

(İbn-i Mes’ûd (r.a.)’ın ektikleri, Alkame (r.a.)’ın suladıkları) Fıkhın biçilmesinden murâd, dağınık bir halde bulunan nevâdir (nâdir olan şeyler) ve fâidelerini bir araya toplamaktır. Bu işi, sulehâdan (sâlihlerden) meşhûr imâm, zâhîd Kûfeli İbrahîm bin Yezid bin Kays bin Esved İmrân en-Nehâi (r.a.) yapmıştır. Kendileri A’meş (r.a.)’den ve diğer birçok ulemâdan rivâyette bulunmuşlar ve hicri 95 veya 96’da irtihâl etmişlerdir.

Fıkhın harmanını dövmekten murâd, tenkîh (düzeltmek, ayıklamak) ve izahına çalışmaktır. Bunu da İmâm-ı A’zam (r.a.)’in üstâdları Kûfeli Hammâd bin Müslim (r.a.) yapmışlardır. İmâm-ı A’zam (r.a.) Efendimiz, onun sayesinde yetişmiştir, bilahare  Hammâd (r.a.), ondan ilim tahsil eylemiştir. İmâm-ı A’zam (r.a.) Efendimiz: “Hiçbir namaz kılmamışımdır ki arkasından babam ile üstâdıma (ona, yani Hammâd (r.a.)’e) istiğfarda bulunmayayım” demiştir. Hammâd (r.a.) hicrî 120 yılında irtihâl eylemiştir.

Fıkhın ununu öğütmekten maksâd, (fıkhın) usûl ve furû’unu (esâslarını ve şubelerini, dallarını, bölümlerini) çoğaltmaktır. Bunun yollarını izâh eden de İmâmlar imâmı, Ümmet-i Muhammed (s.a.v)’in Kandili Ebû Hanîfe’n-Nu’mân (r.a.)’dir. Filhakika fıkhı ilk tedvin eden (kitab haline getiren), bâblara (başlıklara, bölümlere) bugünkü hâliyle ayırıp tertîb eden O’dur. O’nu da “el-Muvatta” nâm eseriyle İmâm-ı Mâlik (r.a.) ta’kib etmişlerdir. Öncekiler sadece ezberlediklerine i’timâd ederlerdi. “Kitâbü’l-Ferâiz”i ve “Kitâbü’ş-Şurût”u ilk vaz‘ eden İmâm-ı A’zam (r.a.)’dir.

Fıkhın hamurunu yoğurmaktan murâd, İmâm-ı A’zam (r.a.)’in kavâid (kaideleri) ve usûlünü incelemektir. Bu kâidelerden ziyâdesiyle hüküm çıkarmak için çaba gösteren İmâm-ı A’zam (r.a.)’in tilmizi (talebesi) Kâdı’l Kudât Ebû Yûsuf Ya’kub bin İbrâhîm (r.a.)’dir.

Hatib-i Bağdadî’nin rivâyetine göre Ebû Hanîfe (r.a.)’in mezhebinde ilk usûl-i fıkıh kitabı yazan fıkhî mes’eleleri yazdırıp neşreden ve Ebû Hanîfe (r.a.)’in ilmini cihana yayan O’dur. (İmâm-ı Yûsuf (r.a.)) zamanının en fakîhi O idi.

(İbn-i Âbidin, Terc. Ahmed Dâvudoğlu (r.h.), 1.c., 53-54.s.)

 

EN HAYIRLI ÜMMET, ASHÂB-I KİRÂM (R.A.) HAZERÂTIDIR VE ONLAR’IN      YOLUNDAN GİDENLERDİR

“Siz, insanların iyiliği için (seçilip) ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz…” (Âl-i İmrân: 110) Ayet-i Kerimesi hakkında Hz. Ömer bin Hattab (R.A.) derler ki:

“-Allâh dileseydi “siz” zamirini kullanırdı ve hepimiz bu “Ayet’in içine girerdik. Fakat Allâh, “sizsiniz” ifâdesini kullanarak, bu Âyet’i sâdece Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in Ashâbı’na hâs kılmıştır. Kim, Onlar’ın yaptığı gibi yaparsa, insanlar için seçilmiş en hayırlı ümmet olur.” Hz. Ömer (R.A.), “İnsanların iyiliği için seçilmiş en hayırlı bir ümmetsiniz…” Âyeti’ni okuyarak bize dediler ki:

“-Ey insanlar, size okuduğum şu Âyet’in vasfettiği Ümmet’ten olmak, kimi sevindirirse, Allâh’ın öyle bir Ümmeti İçin şart koştuğu şartları yerine getirsin.”

“Allâh, kullarının kalblerine baktı da Muhammed (S.A.V.)’i seçti. O’nu, peygamberlik vazîfesiyle gönderdi. Allâh, bundan sonra tekrâr insanların kalblerine baktı ve Ashâb (R.A.)’ü, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz için seçti.

Bir yol edinmek isteyen, bugün irtihâl etmiş bulunan Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in Ashâbı (R.A.)’ün yolundan yürüsün. Ashâb (R.A.), bu Ümmet’in en hayırlısı ve en halîs kalblisidirler. Onlar , en âlimi ve en zühd ü takvâ hayatı yaşayanıdırlar. Allâh’ın kendilerini, Resûlü (S.A.V.)’e arkadaşlık için seçtiği bir toplulukturlar. Onlar, Allâh’ın Dîni’ni, kendilerinden sonra gelenlere aktaran bir kavimdirler. Bu sebeble ahlâkınızı ve gidişâtınızı, Onlar’ın ahlâklarına ve gidişâtlarına benzetin. Onlar, Muhammed (S.A.V.)’in Ashâbı (R.A.)’dürler. Ka’be’nin Rabbi olan Allâh’a yemîn ederim ki Onlar, dosdoğru bir yoldadırlar.”

Abdullâh İbn-i Mes’ûd (R.A.) bir gün:

“-Siz, Resûlullâh (S.A.V.)’in Ashâbı (R.A.)’den daha çok oruç tutar; daha çok namaz kılar; daha çok cihâd edersiniz. Hâlbuki Onlar, sizden daha hayırlıdırlar.” diye buyurunca Oradakiler:

“-Niçin, yâ Ebâ Abdurrahmân?” dediler. Cevâben:

“-Onlar, dünyadakileri bırakıp âhirettekilere düşkün olan insanlardır.” dediler. (Hilye 1/136)

(M. Yûsuf Kandehlevî (Rh.A.), Hayâtü’s-Sahâbe (R.A.), C. 1, S. 40-41)

 

HER MÜ’MİN, ASHÂB-I KİRÂM (R.A.)’E VE ONLARIN YOLUNDAN GİDEN MÜ’MİNLERE TA’ZÎM ETMEK VE ONLARA HAYR VE DUÂDA BULUNMAKLA MÜKELLEFTİR

 

“Bunların arkasından gelenler (şöyle) derler: “Ey Rabbimiz, bizi ve îmân ile daha önceden bizi geçmiş olan (dîn) kardeşlerimizi yarlığa. Îmân etmiş olanlar için kalblerimizde bir kîn bırakma! Ey Rabbimiz, şübhesiz ki sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin!” (Haşr Sûresi, Âyet: 10)

Bu Âyet-i Kerîme’nin meâlinde “Bunların arkasından gelenler”den murâd, Muhâcirîn (R.A.) ve Ensâr-ı Kirâm (R.A.)’ün arkasından kıyâmete kadar gelmiş ve gelecek olan Mü’minler’dir ki bunların ayırd edici âdeti, hem kendilerine, hem geçmişlerine ve en öne geçmiş olan Ashâb-ı Kirâm ve selef-i Sâlihîn (R.A.)’ü dâimâ hayırla yâd etmektir.

Teessüf olunur ki haddini ve hakkını bilmeyen ba’zı kimseler, her biri ilâhî hikmet’in bir tecellîsi olan ve aradan bin bu kadar sene geçmiş bulunan hâdiseleri idrâkten mahrûm kafalarıyla güyâ muhâkemeye kalkışarak Ashâb-ı Kirâm (R.A.)’dan şu veyâ bu zât’ın aleyhinde, hatta kimi de, Çehâr-ı Yâr-i Güzîn (R.A.) Hazerâtı’ndan ilk üçü (Hz. Ebû Bekir ü’s-Sıddîk, Hz.Ömer İbnü’l-Hattâb, Hz.Osmân İbn-i Affân (R.A.) hakkında dil uzatmaktadırlar. Cenâb-ı Hakk’ın bu Âyet’le kasd ve medheylediği mü’minleri üç sınıf olarak zikr ve tertîb buyurmuştur ki onlar da, evvelâ: Muhâcirler (R.A.) sonra: Ensâr (R.A.); sonra: Bunların arkasından gelip de kendilerini hayır ile yâd eden Mü’minler’dir. İbn-i Ebî Leylâ (R.H.) diyor ki: “Sen, sakın bu üç mertebeden dışarıda olmamağa çalış.”

Rivâyete göre, Iraklı’lardan bir cemâat Muhammed bin Alî bin Hüseyin (R.A.) Hazretleri’ne geldiler. Hz. Ebû Bekir, Hz.Ömer ve Hz. Osmân (R.A.)’e dil uzattılar. Müşârünileyh onlara: “-Siz Muhâcirîn (R.A.)’den misiniz?” Onlar: “-Hayır.” Dediler. “-Peki, Onlar’dan önce Medîne’yi yurd ve îmân edinen Ensâr (R.A.)’den misiniz?” Onlar: “-Hayır” dediler. Müşârünileyh (R.A.) Hazretleri: “-O hâlde bu iki fırkadan ayrıldınız. Ben şehâdet ederim ki siz, Cenâb-ı Hakk’ın, haklarında: (Vellezîne câû min ba’dihim…” Haşr: 10’u okuyarak) buyurduğu zümreden hâriçsiniz. Çünkü Allâh-ü Teâlâ, onlardan evvel geçmiş olanlara sövmelerini değil, istiğfâr etmelerini emretmiştir. Onlara sövenler, nasıl onların tâbi’leri olabilirler? Def’ olun karşımdan! Allâh, size yapacağını yapmış.” diyerek onları (Iraklıları) yanından kovmuşlardır.

(Hasan Basrî Çantay (Rh.A.)

Kur’ân-ı Hakîm ve meâl-i Kerim, C. 3, S. 1025-1026)

 

BÜTÜN MÜ’MİNLER, ALLAH VE RESULÜ (S.A.V.)’İN TERCÎH ETTİKLERİNİ, TERCİH

 

ETMEK MECBURİYETİNDEDİRLER “Ve bir mü’min ve bir mü’mine için sahîh değildir ;i Allah ve Resulü bir işe hükmettiği vakit, onlar için ,;endi işlerinden dolayı, o hükm-i İlâhiye karşı, bir muhayyerlik olsun. Ve her kim Allah’a ve Resûlü’ne isyan ederse, artık apaçık bir sapıklık ile sapıtmış

Olur.” (33.Ahzâb s. 36.â.)

Bu mübarek âyet, Allah’ın ve Peygamber-i Âlîşân [s.a.v.)’in emir ve hükmüne muhalefetin (asla) caiz olma­dığını bildiriyor.

Şöyle ki: Ve bir mü’min ve bir mü’mine için sahîh değildir ki uygun ve dosdoğru olmaz ki Allah ve Resu­lü bir işe hükmettiği vakit, bir muamelenin yapılmasını takdîr ve emir buyurduğu zaman, onlar için kendi işle­rinden dolayı, o ilâhî hükme, o Nebî (s.a.v.)’in emrine karşı, (bu emirlerin aksine bir seçim ve tercîh hakkına sâ-hib olsun), bir muhayyerlik olsun, bu asla caiz olmaz Onlar için (bütün mü’min erkekler ve kadınlar için) bir ve cîbedir ki Cenâb-ı Hakk ve O’nun Resulü (s.a.v.), ney seçmişlerse, tercîh etmişlerse, mecburen rızâ gösterip tâbi’ olsunlar; ona muhalif re’yde bulunmasınlar. Ve her kim, Allah’a ve Resulü (s.a.v.)’e isyan ederse, herhan gi bir hususta muhalefet gösterip kendi re’yine göre hare kette bulunmak isterse artık apaçık bir sapıklıkla sapıt mış olur. Çok açık bir hataya, bir büyük günâha düşmü bulunur. Bundan dolayı, her müslümân için elzemdir k Allah ta’âlânın ve Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in emir ve feı mânına kalbden ihlâs ve samîmiyyetle uymakdır; uyma zorundadır.

(Ömer Nasûhî BİLMEN (rtı.a >y                                       Kur’ân-ı Kerimin Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsiri)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZİN

KABRİNDE DİRİ OLUŞU-1

 

Resûlullâh (s.a.v.) şerefli mezarında hayattadır. Diğer Peygamberler de böyledir. Bu dirilik dünyâya ait dirilik şeklinde telakkî edilmemelidir. Çünkü “Her nefis ölümü tadıcıdır.” (Âl-i İmrân s. 158) hükmü gereğince O (s.a.v.) de ölümü tatmıştır.

Bazılarının rivâyetine göre ezan okuyup namaz kılarlar. İbn Zebâle ve İbn Neccâr (rh.a.) demişlerdir ki, Eyyâm-ı Harre denilen fitne zamanında Yusuf oğlu Haccâc Medine’ye geldiği zaman kargaşalık oldu. Üç gün Medine’de ezan okunmadı. Halk şehrin dışına çıkmıştı. Said bin Museyyeb (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.)’in mescidinde idi. O diyor ki, korktum ve şerefli mezarının yanına vardım. Öğle olunca mübârek mezarda ezan okundu. Öğle namazını kıldım. Üç gece kaldım, her namaz vakti mübârek mezarda ezan okunup kamet getirildi. Sonra halk şehre döndü ve minârelerde ezan okunmaya başlandı. Şerefli mezardan işittiğim gibi o ezanları da duydum diye buyurdu. Yani müezzinlerin ezanını işittiği gibi şerefli mezarda okunan ezan da öyle işitiliyordu demektir.

Peygamberler (a.s.)’ın hac yaptığı ve Lebbeyk dedikleri kesindir. Eğer onlar ölüdür nasıl hac yapar ve Lebbeyk derler denirse, âhiret, mükellefiyet yeri değildir.

Şehîdler Cenâb-ı Hakk’ın katında diridirler ve rızıkları veriliyor. Hac yapmaları ve namaz kılmaları da mümkündür.

Berzah âleminde (ölümden kıyâmet gününe kadar olan zaman) onlara daha fazla sevap kazanmaları için dünyâdaki gibi amel işleme gücü veriliyor.

Âhirette kesilen tekliftir (mükellefiyettir), amel değildir. Câizdir ki, amel teklif yolu ile değil, lezzet alma yolu ile yapılır. Onun için Kur’an okurlar, tesbîh çekerler. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şefaat zamanında secdeye vardığı da bu kısımdandır.

(İmâm-ı Kastalânî, İlâhî Rahmet Hz. Muhammed (s.a.v.), 516.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZİN

KABRİNDE DİRİ OLUŞU -2

 

Kur’ân-ı Kerim’de: “Muhakkak ki sen de öleceksin (Habîbim) onlar da elbet öleceklerdir.” (Zümer s. 30) diye buyrulmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.) de “Ben kabzolunmuşum” buyurmuştur. Yani mübârek rûhunun alınacağı bildirilmektedir. Hz. Ebû Bekir (r.a.) de o gün Resûlullâh (s.a.v.) ölmüştür demiştir, İslâm halkı da Hz. Peygamber (s.a.v.)’in vefât ettiği fikrinde birleşmişlerdir.

Bunlara rağmen diridirler, yaşıyorlar nasıl denebilir sorusuna Şeyh Takıyyüddin es-Sübkî (rh.a.) şöyle cevâb veriyor:

Onların ölümü sürekli bir ölüm değildi. Gerçi vefât etti. Fakat sonradan hayat verildi. Onun için bıraktıkları mal, mülk vârislerine geçmedi.

Hz. Ebû Bekir (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in ev halkına ve hizmetçisine nafaka verirdi. Mal ve mülkün vârislere geçişi sürekli ölüm şartına bağlıdır. Yani kıyâmete kadar dirilmeyen ölülerin mal ve mülkleri vârislerine geçer. Peygamberlerinki ise geçmez.

Sonradan gelen hayat (dirilip yaşama) âhiret hayatıdır. Bu hayatın dünyâ hayatından daha mükemmel olduğuna şüphe yoktur. Rûh da sâbittir. Peygamberlerin bedenlerinin çürümediği ve diğer ölülerin rûhlarının tekrar bedenlerine döndüğü hadîslerle sabittir. Bu takdirde şehîdlerin ve Peygamberlerin bu mertebelerde bulunduklarına şüphe yoktur.

Kısaca böyle bir hayatın var olabileceğini isbat etmekten akıl çekinmez. Fakat onların ve diğer ölülerin söylenenleri, işitip anladıklarının sabit olduğuna şüphe yoktur. Şeyh Zeynüddin el-Merâğî, bu hal herkese nasîb olmaz pek az kimselerde olur demiştir.

(İmâm-ı Kastalânî, İlâhî Rahmet Hz. Muhammed (s.a.v.), 517.s.)

 

İMAM-I BUHÂRÎ (R. ALEYH) HAZRETLERİ’NİN AHLÂKI VE GÖRÜŞLERİ

 

Yumuşak huylu ve hoşgörü sahibiydi. Hoşgörüsü da­ha çok mü’minlere karşıydı. Kötülük ve günah sözkonusu olduğunda hoşgörülü davranmaz, yapanı uyarırdı.

Günlük yaşayışında az yer, az konuşur, az uyurdu. Gündüzleri yufka ekmeği yemez, onun yerine bazen iki üç badem yemekle yetinirdi. Yemeklerinde baharat kul­lanmazdı. Az yiyip az uyumakla israftan kaçarak vakti­ni değerlendirirdi. Böylece hem kendi yediklerinden başkalarına da ikram etmek fırsatı bulur, hem de ilme ve Allah (c.c.)’a kulluk vazifesine daha fazla zaman ayı­rabilirdi. Az konuşmakla birlikte hoş sohbetti. Sözlerini ağır ağır, tane tane söylerdi. Son derece doğru sözlüydü. “Müslüman asla yalancı ve cimri olmaz” derdi. Kendisi için istediğini, müslüman kardeşleri için de isterdi. Her söylediğinin doğru olmasına dikkat ederdi. Ancak her doğruyu da söylememeye itina gösterirdi. Başkaları hakkında yumuşak bir dil kullanır, kimsenin dedikosunu yapmazdı. Bundan dolayı da: “Allah (c.c.)’ın huzuru­na gıybette bulunmadan çıkmak istiyorum. Kıyamet gü­nü de kimsenin bana hasım olacağını zannetmiyorum” derdi. Sözünde sâdıktı. Zarar görmek pahasına da olsa sözünden dönmezdi. İçi gibi dışı da temiz ve düzenli idi. Ağızda kötü kokması yüzünden soğan, sarmısak ve pırasa gibi yiyecekleri çiğ olarak hayatında asla yeme­miştir.

İlim ve faziletten sapmamış, siyasete asla bulaşma­mıştır. İdarecilere yakın olmamaya dikkat etmiştir. Ona göre “Hadîs öğrenmek Resûlullah (S.A.V) ile beraber bu­lunmak” demektir.

Doç. Dr, Mücteba Uğur (Buharî)

 

EHL-İ SÜNNET VEL CEMAATİN TANIMI VE DOĞUŞU

 

Sünnet, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin yolu, cemaat; Ashab-ı kirâm (r.a.e.)’in Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizden öğrendikleri ile yaptıkları ve takip ettikleri yol demektir.

Sâdeddin Et-Taftazanî (r.a.)’in tarifine göre, Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat demek, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizin yolu ve O (s.a.v.)’in nurlu yolundan giden ashabının yolu demektir.

Ehl-i Sünnet, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin yolu ve sîreti olan sözleri, fiilleri ve takrirleridir. Ve’l cemaat de: Ashâb, tabiin, tebe-i tabiin ve onlardan sonra gelen ve onlara tabi olan kimselerdir. Kaşşaşî adı ile tanınmış Arifibillâh Ahmed bin Muhammed el Medeni, el Cevabu Şafi kitabında diyor ki: Ehli Sünnet ve’l Cemaatten maksat, kitap ve sünnet üzerinde ittifak etmiş, ihtilaf ve tefrikadan sakınmış, Allâh’ın dîninde cidal ve münakaşaya sebep veren akla değil, kaynağı kitap ve sünnetten gelen delile sarılmış olan kimselerdir.

Sünnet ve’l Cemaat ilim örfünde: Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin ve mübarek ashabının yolunda bulunan ve onlara uyma mutluluğuna ermiş Müslümanlardır. Ehli Sünnet ve’l Cemaat, Hanefî, Maliki, Şafiî ve Hanbelî mezheplerine mensup bulunan fakih, müfessir, muhaddis, sofi, edebiyatçı ve halk tabakasının mübarek adıdır. O zamandan çağımıza kadar devam eden ve İslam âleminin en büyük çoğunluğunu teşkil eden bu fırkaya fırka-i nâciye de denilir.

Ehl-i Sünnet ve’l Cemaatin doğuş sebebi ise, felsefeyi dine karıştırarak ortaya çıkan sapık fırkaların kitap, sünnet ve ashabın Müslümanlara vermiş olduğu nezih ve halis inancı bozmaya çalışmalarından dolayıdır.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz ve ashab (r.a.e.)’inin nurlu yolundan gidenlere Ehli Sünnet ve’l Cemaat, bu yoldan ayrılıp, kitap ve sünnetin zahirine uymayan, ashabın yoluna muhalif olan ve mezheplerinin temelini felsefenin teşkil ettiği Kaderiye, Cebriye, Mutezile, Şia ve benzeri isimlerle adlandırılan mezheplere de Ehl-i Bid’a denildi.

(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 52.s.)

 

FIKIH İLMİNİN HAKİKATİ VE DOĞUŞU

 

Muhtelif yerlerde yaşayan insanların hâdiseleri ya aynen kitaba geçmiş yahud onlara, delâlet eden şeyler izah edilmiştir. Hatta fukahâ (fakihler), hiç vukû’ bulmayan yahud nâdiren başa gelen şeylerden bile söz etmişlerdir. Nass ile beyan edilmeyen meseleler nadirdir. Bazen bir mesele nass ile beyan edildiği halde onu görmek  isteyen kimse yerinde araştırmadığı yâhud yapılanı anlamadığı için istifade edemez.

Şöyle de denebilir; Fıkıhtan murad bizim mezhebimiz ile diğer mezheplerdir. Zira bu ma’nâya fıkıh asla ziyade kabul etmez. Dört mezhebin dışında yeni bir kavil (mezheb) îcâd etmek câiz değildir.

Derler ki: Fıkhı, Abdullâh İbn-i Mesud (r.a.) ekmiş, Alkame (r.a.) sulamış; İbrahim Nehâî biçmiş; Hammad (r.a.) harmanını dövmüş; Ebû Hanîfe (r.a.) ununu öğütmüş; Ebû Yusuf (r.a.) hamurunu yoğurmuş; Muhammed (r.a.) ekmeğini yapmış; sâir insanlar onun ekmeğinden yemektedir. Bazıları bu söylediklerimizi manzum olarak ifade etmişlerdir.

Fıkhı ekmekten murâd, (fıkhın) meselelerini ilk defa delillerinden çıkartmaktır. Bu hususta ilk (defa) söz eden Sahabî-i Celîl Abdullâh İbn-i Mesud (r.a.)’dir. Kendileri (r.a.), ilk Müslüman olanlardan ve Bedir gazâsına iştirak edenlerdendir. Ashâb (r.a.e.)’nin büyük âlimlerinden biridir. Hz. Ömer (r.a.)’den evvel Müslüman olmuşlardır. İmam-ı Nevevî (r.a.), “Et-Takrib” nam eserinde şöyle demektedir:

Rivayete göre Mesrûk (r.a.);  “Ashâb (r.a.e.)’nin ilmi, altı kişide nihayet bulur ki bunlar: Ömer, Alî, Babam, Zeyd, Ebu’d-Derda ve İbn-i Mesud (r.a.e.)’dir. Sonra bu altı kişinin ilmi, Alî (r.a.) ile Abdullâh ibn-i Mesud (r.a.) de nihayet bulmuştur,” demiştir.

Fıkhın sulanması, onu teyid ve izahtan ibarettir. Fıkhı, büyük fakih Alkame bin Kays bin Abdullâh bin Malik en-Nehâî (r.a.) îzah etmiştir. Bu zat, Esved bin Yezid (r.a.)’in amcası ve İbrahim en-Nehâî (r.a.)’in dayısıdır. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin hâli hayatlarında doğmuş, Kur’ân’ı ve ilmi, Ömer, Alî, İbn-i Mes‘ud, Hz. Âişe ve Ebu’d-Derda (r.a.e.) hazeratından telakkî etmiştir (almış, kabul etmiştir).

(İbn-i Âbidîn, 1.c. 53.s.)

 

ALLÂH RESÛLÜ (S.A.V.)’E SALEVAT GETİRMENİN MİKDÂRINA DÂİR HADÎS-İ ŞERÎF

 

Hz. Übey ibn-i Ka‘b (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’e dedi ki: “Yâ Resûlallâh, ben Senin üzerine çok salevât getiriyorum. Buna vaktimin ne kadarını tahsîs edeyim?” Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “Dilediğin kadarını.” buyurdular. Hz. Übey ibn-i Ka‘b (r.a.): “Dörtte biri nasıl?” diye sorunca Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “Dilediğin kadar yap, artırırsan senin için daha hayırlıdır.” diye buyurdular. Hz. Übey ibn-i senin için daha hayırlıdır.” diye buyurdular. Hz. Übey ibn-i Ka‘b (r.a.) tekrâr sordu: “Yarı olsa?” Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “Dilediğin kadar yap, artırırsan senin için daha hayırlıdır.” diye buyurdular. Hz. Übey ibn-i Ka‘b (r.a.) tekrâr sordu: “Üçte iki nasıl?” deyince Resûlullâh (s.a.v.):“Dilediğin kadar yap, artırırsan senin için daha hayırlıdır.” Hz. Übey ibn-i Ka‘b (r.a.) bunun üzerine tekrâr sordu: “Bütün vakitlerimde Yâ Resûlallâh, Sana salât getirsem.” Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki:

“Bu sana yeter, gam ve kederine de mânî‘ olur.”

SALAVÂT-I ŞERÎFE

Hadîs-i şerîfte: “Kim, bu salâvât-ı şerîfeyi bir def‘a okursa bana on iki bin salevât getirmiş gibi olur.” buyurulmuştur.

Allâhümme salli ‘alâ muhammedi’n-nebiyyi ‘adede men sallâ ‘aleyhi mine’l-ahyâri ve ‘adede men lem yusalli ‘aleyhi mine’l-eşrâri ve ‘adede katarâti’l-emtâri ve ‘adede evrâkı’l-eşcâri ve ‘adede enfâsi’l-müstağfirîne bi’l-eshâri ve ‘adede mâ-kâne ve mâ-yekûnu ilâ yevmi’l-haşri ve’l-karâri ve salli ‘aleyhi mâ-te‘âkabe’l-leyli ve’n-nehâri. Ve salli ‘aleyhi ma’htelefe’l-melevâni ve te‘âkabe’l-‘asrâni ve kerrere’l-cedîdâni ve’stakbele’l-ferkadâni ve ‘adede emvâci’l-bihâri ve ‘adede’r-rimâli ve’l-ğifâri. Ve belliğ rûhahu ve ervâha ehli beytihi minne’t-tehiyyete ve’t-teslîme ve ‘alâ cemî‘i’l-enbiyâi ve’l-mürselîne ve’l-hamdü li’llâhi rabbi’l-‘âlemîne. Allâhümme salli ‘alâ muhammedin ve ‘alâ âli muhammedin bi ‘adedi külli zerratin elfe elfi merratin. Allâhümme salli ‘alâ muhammedi’n-nebiyyi ve ‘alâ âlihi ve sahbihi ve sellim. Sübbûhun kuddûsun rabbunâ ve rabbu’l-melâiketi ve’r-rûh. Rabbi’ğfir ve’rham ve tecâvez ‘ammâ ta‘lemu inneke ente’l- e‘azzu’l-ekremu.