Siyer

ŞEHİD OLMAK İSTEYEN BİR İHTİYAR

 

Muhammed bin İshak der ki:

Ensarilerden Cünneh oğlu Amr (r.a.) ihtiyar bir kimseydi. Hemde ayağı inmeliydi. Dört yiğit oğlu vardı. Daima Resul (s.a.v.) hizmetinde bulunurlardı. O ne zaman bir gazaya gitse, dördü de yanında yürürlerdi. Uhud gazasına gidildiği gündü. Gaziler hazırlandılar. O mübarek ihtiyarda gazaya gitmeği diledi oğulları:

– Ey Baba! dediler. Sen özürlüsün, ihtiyarlığın var, aksaklığın var. Sen gazaya çıkacak kimse değilsin.

İhtiyar Cünneh oğlu Amr (r.a.), bu sözler üzerine Peygamberimize gitti: – Ya Resulallah! dedi. Ben senin mübarek yüzünden ayrılmamayı diliyorum. Seninle birlikte gazaya gitmeyi istiyorum. Varayım. Belki de senin önünde şehid olurum.

Hz. Muhammed (s.a.v.):

– Ya İbnül Cünneh! dedi. Senin özrün vardır. Gazaya varman lâzım değildir.  Fakat, şehadet menziletine kavuşmak istersen sen bilirsin. O zaman ihtiyar Amr, silah kuşandı. Peygamberimizle birlikte gazaya çıktı, o gün o da şehid oldu.              (Siyer-i Nebî, C: 2, Sh: 927)

 

BİR MÜNAFIK BABA

 

Medine şehrinde bir münafık ihtiyar vardı. Ona Rafi oğlu Ümeyye oğlu Hâtib derlerdi. Açıktan:

– Ben müslümanım! derdi. Fakat geceleri küfür ehli ile beraberdi. Bu münafığın bir oğlu vardı ki, adı Hatib oğlu Yezid’di. Bu genç sıdk ile müslüman olmuştu. Uhud gazası günü Yezid çok yaralandı. Onu aldılar, Medîne’ye getirdiler. Müslümanlardan erkek, kadın Yezid (r.a.)’i görmeye geldiler. O yiğidi ölüm halinde yatar gördüler. Müslümanlar, babası Hâtıb’a:

– Ya Hâtıb! dediler. Sana beşaret olsun ki oğlun şu saatte cennete kavuşmaktadır.

Hâtıb:

– Ha şöyle diye diye oğlumu aldattınız. Yoldan çıkardınız. İşte , bunun gibi bir belaya uğradı, dedi. O zaman müslümanlar bildiler ki Hâtıb gerçekten münafığın biri imiş. Hemen oradan ayrıldılar, gittiler…

(M.Darirî, Siyer-i Nebî, C: 2, Sh: 915)

 

NEBİYY-İ EKREM (S.A.V.)’İ ZİYÂRET

 

Peygamber (s.a.v.)’in kabrini ziyaret etmek menduptur. Hattâ vakti olana vaciptir diyenler vardır. Farz haccı yapacak olan, işe evvelâ hacdan başlar. Nafile hacc yapacak olan, Medine’ye uğramadıkça muhayyerdir. Oraya uğrarsa, işe mutlaka Kabr-i şerîfi ziyaretten başlaması gerekir. Hacla birlikte Peygamberimiz (s.a.v.)’in mescidini ziyareti de niyet etmelidir. Hadiste haber verildiğine göre; orada bir namaz, başka yerdeki bin namazdan daha hayırlıdır. Bundan yalnız Mescîd-i Haram müstesnadır.

“Acaba Peygamber (s.a.v.)’in kabrini ziyâret kadınlara da müstehab mıdır?” Sahih kavle göre evet, bazı ulemanın açıkladığı şartlarla kerahetsiz câizdir.

Lübâb şârihi diyor ki: “İmam Hasan’ın Ebû Hanîfe’den rivayetine göre, farz olan hacc için en iyisi hacının işe hacdan başlayarak ziyareti sonra yapmasıdır. Ama ziyaretten başlaması da câizdir.” Çünkü nafileyi farzdan önce yapmak, farzı kaçıracağından korkulmazsa bil ittifak (ittifakla) câizdir.

Hacı adayı Medine’ye uğrayarak geçerse, mutlaka işe Peygamber (s.a.v.)’in kabrini ziyaretten başlaması îcâbeder. Çünkü yakınına gelmişken onu terk etmesi kasavet ve şekavetten sayılır.

(İbn-i Âbidîn, 5.c., 243.s.)

  • •••••••

“Kabrimi ziyaret edene şefaatim sabit bir hak olur; Kim ki, beni vefatımdan sonra ziyaret ederse, hayatımda ziyaret etmiş gibidir.” (Aclunî, Keşful-Hafâ II, Beyrut 1351, 250)

“Hac edip kabrimi ziyaret eden, beni diri iken ziyaret etmiş gibi olur.” (Taberânî)

Büreyde (r.a.)’den rivayetle Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Ben sizi kabirleri ziyaretten men etmiştim. Artık onları ziyaret edebilirsiniz. Çünkü onlar size âhireti hatırlatır.”

(H. Şerîf, Müslim)

 

MESCİD-İ NEBEVÎ’NİN FAZÎLETİ

 

Mukaddes bir yerde namâz kılmış olmak için Tûr mescidine kadar giden Basra b. Ebî Basra, dönüşünde Ebû Hureyre (r.a.) ile rastlaştılar. Ebû Hureyre (r.a.), ona: “Nereden geliyorsun?” diye sordu. “Tûr’dan geliyorum, orada namâz kıldım.” dedi!

Ebû Hureyre (r.a.): “Eğer, Tûr’a gitmeden önce, seninle görüşmüş olsaydım, gittiğin yere hiç de, gitmezdin. Çünkü, Resûlullâh (s.a.v.)’in: ‘Üç mescidden: Mescid-i Haram’dan, benim şu mescidimden, bir de, Mescid-i Aksâ’dan başka mescidlere yük bağlanıp sefer edilmez!’ buyurduğunu işittim.” dedi.

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’in bildirdiğine göre: Peygamberimiz (s.a.v.) bir gün, kendisiyle vedâlaşmağa gelen bir zâtla (Erkâm b. Ebî’l Erkâm’la) vedâlaşırken, ona: “Nereye gitmek istiyorsun?” diye sormuştu.

O da: “Mukaddes bir yerde namâz kılmış olmak için Beytü’l-Makdîs’e gitmek istiyorum!” dedi.

Bunun üzerine, Peygamberimiz (s.a.v.): “Benim şu mescidimde kılınan bir namâz, Mescid-i Haram, müstesnâ, başka mescidlerde kılınan bin namâzdan daha efdâl ve üstündür!” buyurdu.

Hastalanan ve: “Allâh, bana şifâ verirse, gidip Beytü’l-Makdîs’te namâz kılayım!” diyerek adakta bulunan bir kadın, hastalığından kurtulunca, yol hazırlıklarını görmüş ve yola çıkacağı sırada Peygamberimiz (s.a.v.)’in zevcesi Hz. Meymûne (r.a.)’ya uğramıştı. Selâmlaştıktan sonra durumu ona anlatınca, Hz. Meymûne (r.a.): “Evinde otur. Yol için yaptıklarını ye! Namâzını da, Resûlullâh (s.a.v.)’in mescidinde kıl! Çünkü, ben, Resûlullâh (s.a.v.)’in mescidinde kılınacak bir namâzın, Kâ‘be müstesnâ, başka mescidlerde kılınacak bin namâzdan efdâl ve üstün olduğunu söylediğini işittim.” dedi.

Abdullâh b. Zeyd’e göre Peygamberimiz (s.a.v.): “Evimle minberim arasındaki sâha, cennet bahçelerinden bir bahçedir!” buyurmuşlardır.

(M. Âsım Köksal (rh.a.), İslâm Tarihi, 8-9.c. 140-142.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İN MESCİDİNE

GİREN KİMSEYE…

 

İmâm-ı Tâberî diyor ki: “Peygamber (s.a.v.)’in kabrinin evinde olduğuna dâir bütün rivâyetlerin ma‘nâları birdir. Aralarında ihtilâf yoktur. Çünkü Peygamber (s.a.v.)’in kabri odasındadır. Oda da Peygamber (s.a.v.)’in evidir.”

Peygamber (s.a.v.)’in:

“Minberim havzımın üzerindedir.”

Bu hadîse gelince, bunda birkaç ihtimal vardır:

1- Peygamber (s.a.v.)’in minberi dünyâdakinin aynıdır. Zâhir olan da budur.

2- Orada (yani Havz-ı Kevser’in yanında (minber olması).

3- Peygamber (s.a.v.)’in:

“Evimle minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir.” hadîsinin de iki ma‘nâya ihtimali vardır:

1- Orada ibâdet etmek cennet bahçelerinden bir bahçeye nâil olmaya vesîle olur. Peygamber (s.a.v.)’in evi ile minberi arasında namâz kılmak, duâ etmek cennete müstehak olacak şekilde insana sevâb kazandırır. Nitekim, “Cennet kılıçların gölgeleri altındadır.” denildiği gibi.

2- Aynı yeri Allâh ta‘âlâ cennete nakleder, aynı şekilde cennette bulunur.

Bu da Davudî’nin görüşüdür.

İbn Ömer (r. anhümâ) ve sahâbe (r.a.)’den bir topluluk rivâyet etmişlerdir. Peygamber (s.a.v.) Medine’nin fazîleti hakkında şöyle buyurmuştur:

“Bir kimse Medine’nin güçlüğüne, darlığına, sıkıntısına sabretmez mi ki, ben ona Kıyâmet gününde şâhid veyâhud şefaatçi olmayayım”.

Medine-i Münevvere’den başka tarafa göç eden kimse hakkında şöyle buyurmuştur, Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

– Eğer bilmiş olsalardı, Medine onlar için daha hayırlıdır.

(Kadı ‘Iyâz (rh.a.), Şifâ-i Şerîf Tercümesi, 485.s.)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİ ZİYÂRET

 

Mescid-i Nebevîye vardığında Bâb-ı Selâm’dan veya Bâb-ı Cibrîl’den girilir. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin minberi yakınında (kerahet vakti değilse) iki rek‘at Mescide saygı namazı kılar. Sonra Allah’a şükür olsun diye iki rek‘at daha namaz kılar ve Cenâb-ı Hakk’ın kendisine olan tevfîkinden ve o yüce makama ulaşma şerefini lûtfettiğinden şükür secdesine varır. Sonra dilediği duâyı eder. Sonra kalkıp tam bir edep ve terbiye içinde arkasını kıbleye dönerek Peygamber (s.a.v.)’in huzûrunda durur. Peygamber (s.a.v.)’in mübârek yüzünün kendisine dönük olduğunu, sözlerini işittiğini düşünerek hareket eder. Selâmını alacağını, yapacağı duâya âmin diyeceğini hatırlayarak: “es-Selâmü ‘aleyke yâ Resûlallâh! es-Selâmü ‘aleyke yâ Nebiyyallâh! es-Selâmü ‘aleyke yâ Habîballâh! es-Selâmü ‘aleyke yâ Nebiyye’r-rahmeti! es-Selâmü ‘aleyke yâ Şefî‘a’l-ümmeti! es-Selâmü ‘aleyke yâ Seyyide’l-mürselîn! es-Selâmü ‘aleyke yâ Hâteme’n-nebiyyîn! es-Selâmü ‘aleyke yâ Müddessir! es-Selâmü ‘aleyke yâ Müzzemmil! Eşhedü enneke Resûlullâhi kad bellağte’r-risâlete ve eddeyte’l-emânete ve nasahte’l-ümmete ve avdahte’l-hüccete ve câhette fî sebîlillâhi hakka cihâdihî…” der, sonra mümkünse şu duâyı yapar: “Sana ölüm gelinceye kadar dîni ayakta tutan yâ Resûlallâh! Allâh’ın salât-ü selâmı sana ve senin mübârek cisminin bulunduğu yere olsun. Hem bu salât-ü selâm devâm ededursun. (Ayrıca) Olmuş ve olacak şeylerin sayısınca (salât-ü selâm) olsun!”

Kendisine tebliğ edilmek üzere tevdi‘ edilmiş selâm varsa, emâneti yerine getirmek vâcib olduğuna göre, onu tebliğ etmek üzere: “Selâm sana falan oğlu falandan. Senden Rabbin katında şefaat istiyor. Ona ve Müslümanlara şefaatçi ol!” der ve sonra salevât-ı şerîfe getirerek dilediği duâyı yapar.

Duâların en güzel ve en kısası: Salât-ü selâmdan ve Kur’ân-ı kerîmdeki: “Onlar kendilerine zulmedildikleri zaman, sana gelip de, Allah’tan mağfiret dileselerdi, sen peygamber de onlar için bağışlanma isteyiverseydin, elbette Allâh’ı tevbeleri kabûl edici ve çok bağışlayıcı bulacaklardı.” (Nisâ s. 64) meâlindeki âyetten sonra: “Sana, günâhlarımdan dolayı istiğfar ederek geldim. Senden Rabbin katında şefaat dileyerek huzûruna vardım.” der.

(Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, 674.s.)

9

RESÛLULLÂH SALLÂLLAHÜ ALEYHİ VE SELLEM’İN MÜBÂREK İSİMLERİ

 

Nebî, Resûl, Mürsel, Muhammed, Mustafâ, Ahmed, Mahmûd, Hâmid, Câhid, Kâsım, Mukassım, Akıb, Hâşir, Mac, Sirâc-ı Münîr (Aydınlatan kandil), Beşir, Nezir, Dâî (Duâ eden), Hâdî, Mühtedî, Asîr, Yesîr, Vesîle, Safî, Sâbir, Sâhib, Sâdık, Hâzık, Nâtık, Musaddık, Müzzemmil, Müddessir, Halîl, Habîb, Celîl, Cemîl, Nesîl, Mecîd, Müçtebâ, Murtezâ, Muktedîr, Râzî, Muhtar, Nâsır, Mustansır, Mansûr, Âdil, Nûr, Hüccet, Beyân, Burhân, Mü’min, Muti’, Mutâ’, Mezkûr, Zâkir, Müzekker, Âmin, Emîn, Azîz, Kerîm, Nâsih, Mekkî, Medenî, Ebtahî, Ümmî, Hâşimî, Kureyşî, Haremî, Arabî, Tehâmî, Zemzemî, Yesribî, Ümm-ü İmâm, Rahîm, Raûf, Vedûd, Atûr, Alim, Âmil, Haris, Ganî, Cevâd, Fettâh, Muallim, Seyf, Seyfî, Zâhir, Mazhur, Mazhar, Tâb, Tayyib, Tabîb, Mutayyıb, Münîr, Fâdıl, Mufdıl, Mufaddâl, Mifdal, Hatîb, Hasîb, Nesîb, Edîb, Mücîh, Fasih, Nasîh, Sahîh, Melîh, Nakî, Takî, Vefî, Seyyid, Sened, Kaabız, Vâsıt, Mutavassıt, Hakkü’l-Mübîn, Emîn, Mekîn, Sâbık, Sâyık, Şefî, Şâfî, Müşaffâ, Müteşâffî, Hâ Mîm, Tâ-sîn, Tâ-Hâ, Yâ-Sîn, (Elif Lâm Mîm), (Elif, Lâm, Mîm, Sâd), Tenzîl, Muhallil, Muharrim, Amir, Nâî, Bâi, Şakk, Evvel, Âhir, Bâtın, Zâhir, Şekûr, Şâkir, Hâşi, Âric, Zâbit, Vâiz, Şehîd, Muîd, Müs’id, Müsa’ad, Zâyir, Birr (her şeyden müberra), Müstahlif, Müstakim, Lâtif, Âl, Âbid, Âyid, Adid, Şerîf, Hanîf, Münîf, Afîf, Nedim, Rükn, Mürteca (beklenen), Muktefî, Muktezî, Müntazır, Rahmet, Mûcize, Ârif, Zâhid, Macide, Emleş, Dahûk, Kerîm, Kaim, Hâfız, Hafîz, Marıfuz, Mutefiz, Bedî’, Refi’, Beliğ, Bâliğ, Mübelliğ, Mazhar, Mübîn, Âhiz, Mu’ti (i’tâ eden, veren), Mucevvid, ve gökten inen bazı kitâbda Bûzâ, ve Tevrat’ta Mîza, Zebûr’da Nûra, İncil’de Hûra, ve Kur’ân’da Ahmed Muhammed, gök yüzünde Mahmûd, Arz yüzünde Beşîr, cinler indinde Nezîr (korkutucu), Cennet’te Ebu’l-kâsım, Cehennem’de Dâî (da’vâ edici)’dir. (Âline, halîfelerine, soyuna sopuna Allâh’ın selâmı ve salâtı olsun).

(Mustafa Darîr (Rh.A.), Siyer-i Nebî, S. 37-38)

 

PEYGAMBER (S.A.V) EFENDİMİZİN SADÂKATLERİ

 

Sıdk, ya’ni doğru sözlü olmak, peygamberliğin bir lâzimesidir. Peygamberler doğru sözlü olurlar. Veya başka bir ifâde ile zaten doğru sözlü olma­yan peygamber olamaz.,

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, peygamberli­ğini i’lân ettiği zaman, O (s.a.v.)’na karşı çıkanlar sihirbaz, kâhin, şâir demişler ve fakat hiçbir za­man yalancı diyememişlerdir. Çünkü O (s.a.v.)’nun doğruluğu, müşrik, kâfir, mü’min her­kesçe müselleme bir gerçekti. Bu yüzden el-Emîn lâkabına lâyık görülmüştür. Hattâ İslâmın ve Resûlulah (s.a.v.) Efendimizin başdüşmanı Ebû Cehîl bile:

“— Muhammed (s.a.v.) ben sana yalancısın!” de­miyorum demişti.

Allah (c.c.)’ın Resulü (s.a.v.) Efendimiz kavmini müslümanlığa çağırmakla vazifelendirildiği za­man:

— “Ey Kureyş! Size bu dağın ardında düşman atlılarının gelmekte olduğunu söylersem bana inanır mısınız?” demişler.

Orada bulunanların hepsi:

“Hepimiz inanırız. Çünkü sen ömründe yalan söylemedin” cevabını vermişlerdir.

Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Yüce Ahlâkı, S. 9

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN ÇOCUKLARA ŞEFKÂT VE SEVGİLERİ

 

Çocuklara olan sevgisinden dolayı onlara tesadüf ettikçe dâima selamlardı. (Ebû Dâvud)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) anne ve baba ile çocuklara dâir hâdiselerden son derece mütehassıs olurlar ve bunlan dinlemek isterlerdi. Bir gün fakir bir kadın, iki kızı ile Hz. Âişe (r.a.)’yi ziyaret etmiş ve Hz. Âişe (r.a.) evde onlara ikram için bir hurmadan başka bir şey bulamayınca hurmayı anneye ver­miş; anne de hurmayı ikiye bölerek çocuklarına yedirmişti. Hz. Âişe (r.a.) bu hâdiseyi Allah (c.c.)’ın Resulü (s.a.v.)’ne anlatınca Efendimiz (s.a.v.) şu sözleri söylediler:

“Çocukları hakkıyla sevmek ve onları koru­mak Cehennemden kurtuluştur.”

(Buhârî)

Ashâb’dan Câbir b. Semûre (r.a.) anlatıyor:

— “Bir gün Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’le namazımı kıldım. Namazdan sonra Resûl-i Ekrem (s.a.v.) ev­lerine gidiyorlardı. Ben de kendilerini ta’kib ettim. Rsûl-ı Ekrem (s.a.v.) yolda ba’zı çocuklara rast eldiler; hepsini okşadılar, beni de onlarla beraber okşadılar…”

Bir gün Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bir çocuğu sever­lerken bir bedevi gelmiş ve Allah (c.c.)’ın Resulü (s.a.v.)’ne:

“Siz çocukları bu kadar seviyorsunuz, benim on torunum olduğu halde bir defa bile kucağıma alıp sevmedim!” demişti de Allah (c.c.)’ın Elçisi (s.a.v.) de:

“O halde Cenâb-ı Hakk seni şefkat hissin­den mahrum etmiş.” cevabını vermişlerdi.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Yüce Ahlâkı)

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN AF VE BAĞIŞLAYICILIKLARI

 

Af ve bağışlama O (s.a.v.)’nun öyle bir huyudur ki, bu hususta kendilerini Kur’ân te’dib etmiştir. Cenab-ı Hakk (azze ve celle):

“Affı öne al, iyilikle emret, câhillerden yüz çe­vir!” (A’raf, 199) buyurmaktadır.

İntikâm almağa kudreti varken affetmek, O (s.a.v.)’nda öyle bir aynadır ki; orada temiz ruhla­rın en güzel şekilleri, ulvi maksat, yüce gaye, nef­sin arzularının üstüne yükselme gibi üstün vasıf­lar parıldar.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Yüce Ahlakı, S. 54)

***

ŞEYTANIN KİBRİ

Allah (c.c.) İblis’e:

“Ben sana secde emretmiş iken, seni secde et­mekten alıkoyan neydi?” buyurdu. İblis şöyle de­di: Ben Adem’den hayırlıyım. Çünkü beni ateş­ten, Onu ise çamurdan yarattın.” Allah-ü Teâlâ:

“Hemen in oradan (Cennetten). Sana Cennette kibirlenmek gerekmez. Haydi çık. Çünkü sen hor ve bayağı kimselerdensin.” buyurdu. İblis: Bana, kıyamete kadar ömür ve müddet ver” dedi. Allah-ü Teâlâ da:

“Sen mühlet verilenlerdensin.” buyurdu. İblis: Öyleyse, beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, insan oğullarım saptırmak için muhakkak senin doğru yoluna oturacağım, vesvese verip pusu kuracağım. Sonra onlara önlerinden ve arkaların­dan, sağlarından ve sollarından sokulacağım  ” dedi. (A’raf: 12-17)

 

PEYGAMBER (S.A.V) EFENDİMİZİN ZİKİRLERİ

 

Cenâb-ı Hakk (c.c.) Kur’ân’da:

“Onlar (mü’minler) ayakta iken, otururken ve yatarken (dâima) Allah’ı zikrederler.” (Al-i İmran, 191).

“Nice adamlar vardır ki, hiç bir ticaret, hiçbir alışveriş onlan zikrullahtan alıkoymaz.” (En-Nûr 37) buyurmaktadır.

Kur ân tebliğcisi o büyük Önder, bu emir ve sı­fatların en canlı timsâli idiler. Hz. Aişe (r.a.) validemiz, bize Resûlullah (s.a.v.)’ın, hayâttan bo­yunca hiç bir an Hakk (c.c.)’ı tenzih ve takdisten geri kalmadıklarını haber veriyorlar. Her lâhza zikrullah ile meşgul bulunuyorlardı. Otururken, yatarken, yürürken, uyurken, abdest alırken, seyahat ederken, evinden çıkarken, mescide gider­ken, düşmanla mücâdele ederken dâima Allah (c.c.)’ı zikreder, dâima O (c.c.)’nun adını takdis ederlerdi.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlâkı, S. 28)

 

 

İLÂHÎ İKAZLAR

“De ki “Allah katında bir ceza olmak bakımın­dan bundan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Allah’ın lanet ve aleyhinde gazab ettiği, iç­lerinden maymunlar, domuzlar yaptığı kimselerle Tağuta tapanlardır ki, işte bunların mevkii daha kötü ve dümdüz yoldan daha sapıktır. Size geldikleri zaman “iman ettik” derler. Halbuki onlar muhakkak küfr ile girmişler, yine muhakkak onunla çıkmışlardır. Allah onların nelr gizlemekte olduklarını çok iyi bilendir.” (Mâide: 60-61)

 

İBÂDET VE PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN NAFİLE İBÂDETLERİ

 

İbâdet ve Hikmetleri

İbâdet: Mükelleflerin (Erginlik çağına eren akıl sahibi insanların) nefislerinin arzu ve temayülleri­ne muhalefetle Rab’larına tizim için yapmış ol­dukları, yapılması sevap olan ve Allah (c.c.)’a ya­kınlık ifâde eden husûsî tâatlarıdır.

Tâat’ın aslı: Verâ’dır. (Haramdan kaçınma)

Verâ’nın aslı: Takva’dır.

Takvâ’nın aslı: Nefs muhasebesidir.

Nefs muhasebesinin aslı: Allah (c.c.)’ın azabından sakınmak, nimetini ummaktır.

On şey nefse gerekli görülmeyince, Verâ’ ta­mamlanmaz:

1- Dil, gıybetten korunmak, 2- Kötü zandan sa­kınmak, 3- Halkla alay etmekten geri durmak, 4- Haramlara bakmamak, 5- Doğru sözlü olmak, 6- İmân nimetinden dolayı yüce Allah (c.c.)’a min­nettar olmak ve kendi kendini beğenmemek, 7- Malı, hak yolunda harcamak ve bâtıl yollarda harcamamak, 8- Yükseklik ve büyüklük dileğinde bulunmamak, 9- Beş vakit namazı –vekitlerine,rükû ve secdelerine dikkat ve riâyet ederek- korumak, 10- Sünnet ve cemâat üzere istikamet etmek.

(M. A. Köksal, İ. Tarihi, C.18, S. 328)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN MECLİSLERİ

 

Resûlullah (s.a.v.)’ın meclisleri, bir saray gibi hizmetçiler ve maiyyet halkı ile çevrili değildi. Hattâ evinin kapısı bile yoktu. Fakat O (s.a.v.)’nun peygamberlik vakarı herkesin kalbine haşyet ve­rirdi. O (s.a.v.)’nu gören herkes kalbinde bir heye­can hissederdi. Huzurlarında Ashab (r.a.), o kadar sessiz ve sakin otururlardı ki, onları gören, cemaatten her birinin, başına konan bir kuşu ür­kütmemek için böyle davrandıklarını zannederdi. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’in huzurunda söz söyle­mek isteyenlerin haseb ve neseb, servet ve nüfuz­larına değil, ilim ve faziletlerine itibâr olunurdu. Peygamberimiz (s.a.v.), önce muhtaç ve fakirleri dinler onların ihtiyacını te’min ederdi. Huzurların­da oturanlar başlarını eğerek otururlardı. Kendileri de son derece mütevazi bir şekilde otururlardı. Söze başladıklarında herkes kulak kesilirdi. Mecliste bulunanlardan birisi söz söylerken Peygam­berimiz (s.a.v.) onun sözünü kesmezlerdi. Eğer kendileri konuşulan sözlerden memnun olmazlar­sa, onları duymazdan gelirlerdi. Bir mesele bahis mevzuu olduğu zaman kendileri de fikirlerini ileri sürerler, müzakere esnasında bir nükte söylenirse neşelenirler, nüktelere mukabele ederlerdi.

Peygamberimizin (s.a.v.) Yüce Ahlâkı

 

PEYGAMBER (S.A.V.)’İN ÂDET VE MEŞGÂLELERİ

 

İmam-ı Tirmizî: “Şemaîl”inde Hz. Ali (r.a.)’den naklen Peygamberimiz (s.a.v.)’in vaktini üç işe tahsis ettiklerini kaydeder. Bu vakitlerin bir kısmı ibadetlere, bir kısmı âmme (halkın) işlerine, bir kısmı da şahsî meşgalelere tahsis edilmişti.

Hz. Resûlullah (s.a.v.) gecenin yarısı, yahut üçte ikisi geçtikten sonra kalkarlar, yastıklarına yakın bulundurdukları misvakla dişlerini ovarlar, sonra abdest alıp teheccüd namazı kılar ve bir müddet böyle ibâdetle meşgul olurlardı. Daha sonra da sa­bah namazı için mescide çıkarlardı.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) her namaz için abdest ta­zelemeğe gayret ederlerdi. Ancak bazen bir abdestle birkaç namaz kıldıkları da olurdu. Mesela Mekke’nin fethi esnasında bir abdestle bir kaç na­maza iştirak etmişlerdir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) sünnet ve nafile namaz­larını umumiyetle evlerinde kılarlar, farz namazla­rını da mescidde ve Kur’an’ın uzunca sûrelerini okuyarak kılarlardı.

İstirahate yattıklarında dâima sağ yanları üze­rinde yatarlar, sağ ellerini sağ yanaklarının altına koyarlardı. Yolculuk esnasında da sağ kolları üze­rinde yatarlardı.

Hz. Peygamberimiz (s.a.v.)’in Yüce Ahlâkı, S.19.

 

PEYGAMBER (S.A.V.)’İMİZİN YEMEK YEYİŞ TARZLARI

 

Peygamberimiz (s.a.v.) zâhidâne bir hayat yaşadıkla­rından, bulduğunu yerler ve kalabalıkla yemek yemek­ten zevk duyarlardı. Yemeği yere diz çöküp, iki ayağı üzerine oturarak, besmele ile yerlerdi. Sıcak yemek ye­mezler ve sıcak yemekte bereket olmayacağını söylerler­di.

“Sıcak yemekte bereket yoktur. Allah-ü Teâlâ bize ateş yedirmez. Öyleyse yemeği soğutun” buyurmuşlardı.

Yemeği elleriyle ve üç parmak, nadiren dördüncüyü de yardımcı olarak kullanmak suretiyle ve dâima önle­rinden yerlerdi. İki parmakla yemekten hoşlanmazlardı. Yemek esnasında bazen bıçak kullandıkları olurdu.

Yemekleri parmaları ile sıyırırlar ve: “Yemeğin sonu daha bereketlidir” derlerdi.

Parmaklarını temizlemeden ellerini mendil ile silmezlerdi. Yemeğin sonunda nimetleri veren Cenab-i Hakk (c.c.)’a hamd ü şükr eder ve ellerini yıkarlardı.

Su içerken üç kerede içmeyi i’tiyad edinmişlerdi. Her defasında besmele ile başlar ve hamdele ile bitirirlerdi.

Cemaat içinde su veya süt içtiklerinde, kabı hemen sağındakine verir böylece devretmesini arzu ederdi. İçtikle­ri kaba üflemezler, nefes vermezlerdi. Kabı uzaklaştır­dıktan sonra nefes alır veya verirlerdi.

Evin içinde bir cariyeden daha utangaç hareket eder­ler, yemek istemezler; ancak sofra kurulursa yerlerdi. Ye­dirilenden yer, içirilenden içerlerdi. Yiyecek ve içeceği bizzat kendilerinin aldığı da olurdu.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Yüce Ahlâkı, s.11)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN TEVÂZU’U (ALÇAK GÖNÜLLÜLÜKLERİ)

 

Peygamberimiz (s.a.v.) Hazretleri, tevâ’zularından dolayı her sınıf insanla görüşür dertlerini din­ler, da’vetlerine icabet ederlerdi. Fukara ve köleler­le yemek yer, kendi işlerini kendi görür, en fakîr ve pejmürde insanlar arasında otururlardı.

Bir gün huzurunda bir bedevinin titremeğe baş­ladığını gören Allah (c.c.)’ın elçisi:

— “Arkadaş titreme! Ben bir melik değilim. Kureyş’ten kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum” buyurmuşlardı.

Abdullah b. Evfâ (r.a.), “Resûl-i Ekrem (s.a.v.) dullarla, bîçarelerle birlikte yürümekten ve onların işlerini görmekten çekinmezdi” demiştir. (Ebû Dâvud).

Bir gün adamın biri kendilerine:

“Efendimiz! En hayırlımız! En hayırlımızın oğlu!” diye hitap edecek olmuş, O (s.a.v.) da:

“Ey insanlar! Allah’tan korkunuz, şeytana uy­mayınız. Ben yalnız Abdullah’ın oğlu Muhammed’im, Allah’ın kuluyum. Bir de Cenâb-ı Hakk beni elçilikle şereflendirdi. Bana, bundan fazlasıyla ta’zim göstermenizi istemem” buyurmuşlardı.

Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Yüce Ahlâkı

 

PEYGAMBERİMİZİN UMÛMÎ ÂDETLERİ

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz umumiyetle sağ eliyle iş görmeyi severlerdi. Ayakkabılarını giyer­lerken önce sağ ayakkabılarını giyerlerdi. Camiye girerken önce sağ ayağıyla adım atarlar, şayet bir şey dağıtacak olursalar sağında bulunanlardan başlar ve bir iş yapacakları zaman besmele çeker­lerdi. Elbiseyi de önce sağdan giyerler, soldan çı­karırlardı.

Hz. Enes (r.a.) diyor ki:

— “Resûlullah (s.a.v.) bir gün evine gelerek su istediler, ben de süt getirdim. Peygamberimiz içti­ler. O (s.a.v.)’nun solunda Hz. Ebûbekir, önünde Hz. Ömer, sağ tarafında da bir bedevi oturuyor­du. Peygamberimiz sütü içtikten sonra Hz.Ömer kabı Hz. Ebûbekir’e uzatmak istemişti. Resûl-i Ek­rem (s.a.v.) kabın sağında bulunan bedeviye tak­dimini istemişti.

Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz Ashâb (r.a.)’ını künyeleri ile çağırır, çocuğu olan kadınla­ra da künyeleri ile seslenirlerdi. Çocuğu olmayan kadınlara ve çocuklara da bir künye bulur ve öyle seslenirlerdi. Böylece de herkesin hatırını hoş ederlerdi.

Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Yüce Ahlâkı Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır: “Cennete baktım da Cennet ehlinin çoğunu fa­kir kimseler gördüm. Cehenneme baktım da Ce­hennem ehlinin çoğunu kadınlar gördüm.”

(Zübdetül Buharî, s.565)

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN HÜSN-İ MUAMELELERİ

 

Kendileriyle peygamberliğinden önce münasebette bulunanlar, dürüstlüğüne hayran olduklarından O (s.a.v.)’na “El-Emin” diyorlardı. Peygamber olduktan sonra bile Kureyş mensupları, Resûlullah (s.a.v)’ı, can düşmanı bildikleri halde emânetlerini muhâfaza için O (s.a.v)’na veriyorlardı.

Bir gün bir Bedevi, Peygamber (s.a.v.)’den alacağını almaya gelmişti. Bedevi kabalığından Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’e gayet sert sözler söylemişti. Ashâb (r.a.) kızarak Bedevi’yi şu sözlerle uyarmışlardı:

“Sen kime hitab ettiğini biliyor musun?” Bedevi:

“Ben hakkımı istemeğe geldim” dedi. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’de:

— “Siz onu tutacaktınız. Çünkü bu adam hakkını istiyor.” buyurdular.

Bundan sonra Rasûl-i Ekrem (s.a.v.), Bedevi’ye hakkını fazlasıyla takdim ettiler.

Bir gün Sâib adlı bir arap taciri Peygamberimi (s.a.v.) e takdim edildi.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

— “Ben onu sizden daha iyi tanırım”, demişler. Saib de:

— “Evet, ticarette arkadaşlık etmiştik. Bütün hesapların gayet mükemmeldi.” demişti.

Peygamberimizin (s.a.v.) Yüce Ahlakı, s.42

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN TEMİZLİĞE RİÂYETLERİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.)’in en fazla önem ver­dikleri şeylerden biri de temizliktir. Bir gün üstü başı kirli bir adam görmüş, “üstünü başını yıkamı­yor musun?” demişlerdir. Bir defa da adamın biri huzuruna pek perişan bir kıyafetle girmiş, Pey­gamberimiz (s.a.v.) ona;

“Geçinmek için hiç bir vasıtan yok mu?” de­mişler.

“Var!” cevabını alınca şöyle buyurmuşlardır:

“Madem ki Allah’ın nimetlerine nail olmuş­sun; o halde nimetin eseri üzerinde görülsün.”

Cahiliyet âdetlerini üzerinden atamayan bazı kimseler, yerlere tükürür, camilerde bile ibadet es­nasında bu gibi hareketlerde bulunurlardı. Pey­gamberimiz (s.a.v.), bu fena âdetten son derece tiksinirlerdi. Bir defa yine böyle bir hareketin izini görmüşler ve son derece hiddetlenerek mübarek yüzleri kıpkırmızı kesilmişti. O’nun bu hiddetini anlayan Ensâr (r.a.)’dan bir kadın ortalığı temizle­yerek Resûlullah (s.a.v.)’ın teveccühünü kazan­mıştır.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in umûmi meclislerin­de kafur veya başka tütsüler yakılır, bu suretle de cemaatın istirahatına dikkat edilirdi. Cum’a günle­ri mescide güzel koku saçılmasını emrederdi.

Sıcak bir günde iş sahipleri ve isçiler iş elbise­leriyle camiye gelmişler, cami de küçük olduğu için hava taaffün etmiş ve kokmuştu. Bunun üze­rine Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz:

“Yıkanarak gelmiş olsaydınız daha iyi olurdu.” buyurmuşlardır.

(R. Mahmud Sâmî(k.s.), Peygamber (sa.v.) Efendimizin Yüce Ahlâkı)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN TEMİZLİĞE RİÂYETLERİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.)’in en fazla önem ver­dikleri şeylerden biri de temizliktir. Bir gün üstü başı kirli bir adam görmüş, “üstünü başını yıkamı­yor musun?” demişlerdir. Bir defa da adamın biri huzuruna pek perişan bir kıyafetle girmiş, Pey­gamberimiz (s.a.v.) ona;

“Geçinmek için hiç bir vasıtan yok mu?” de­mişler.

“Var!” cevabını alınca şöyle buyurmuşlardır:

“Madem ki Allah’ın nimetlerine nail olmuş­sun; o halde nimetin eseri üzerinde görülsün.”

Cahiliyet âdetlerini üzerinden atamayan bazı kimseler, yerlere tükürür, camilerde bile ibadet es­nasında bu gibi hareketlerde bulunurlardı. Pey­gamberimiz (s.a.v.), bu fena âdetten son derece tiksinirlerdi. Bir defa yine böyle bir hareketin izini görmüşler ve son derece hiddetlenerek mübarek yüzleri kıpkırmızı kesilmişti. O’nun bu hiddetini anlayan Ensâr (r.a.)’dan bir kadın ortalığı temizle­yerek Resûlullah (s.a.v.)’ın teveccühünü kazan­mıştır.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in umûmi meclislerin­de kafur veya başka tütsüler yakılır, bu suretle de cemaatın istirahatına dikkat edilirdi. Cum’a günle­ri mescide güzel koku saçılmasını emrederdi.

Sıcak bir günde iş sahipleri ve isçiler iş elbise­leriyle camiye gelmişler, cami de küçük olduğu için hava taaffün etmiş ve kokmuştu. Bunun üze­rine Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz:

“Yıkanarak gelmiş olsaydınız daha iyi olurdu.” buyurmuşlardır.

(R. Mahmud Sâmî(k.s.), Peygamber (sa.v.) Efendimizin Yüce Ahlâkı)

 

PEYGAMBERİMİZ ALEYHİSSELAM’IN ÜMMETİ HAKKINDAKİ DUASININ KABUL OLUNUŞU

 

Yüce Allah (c.c), Arafat’ta Peygamberimiz Aleyhisselam’ın: “Sen istersen, uğradığı zulümden dolayı, mazlu­ma Cennet verip, zalimi de, yarlığamağa kadirsin!” diye­rek yaptığı duasına o akşam icabet buyurmamıştı.

Peygamber Aleyhisselam ertesi günü, Müzdelife sa­bahında bu husustaki duasını tekrarladı. Sonra da güldü.

Eshabdan bazıları, Hz. Ebu Bekir (r.a.) ile Hz. Ömer (r.a.):

“Ya Rasûlallah! Babam anam sana feda olsun! Sen bu saatte şurada hiç gülmezdin!

Seni güldüren nedir? Allah seni hep güldürsün!” de­diler. Peygamberimiz Aleyhisselam:

“Yüce Allah iyi olanlarınızı yarlığadı. İyilerinizin, iyi olmayanlar hakkındaki şefaatim kabul buyurdu. İnen ilâhî rahmet onları da içine aldı. Sonra yeryüzüne dağıl­dı. Tevbe edip dilini ve elini günahtan koruyan ve sakı­nan herkesin üzerine düştü!

Şeytanla askerleri ise, Arafat dağlarının üzerinde “Al­lah onlara, bakalım ne yapacak?” diye gözlüyorlardı.

Yüce Allah’ın, benim duamı kabul buyurduğunu ve ümmetimi yarlığadığını öğrenince şeytan, başına toprak saçtı.

“Biz, zâten uzun zamandan beri onlar hakkında kor­kup duruyorduk. Nihayet rahmet ve mağfiret gelip onla­rı bürüdü! Eyvah! Mahv olduk!” diyerek çığlıklar Kopar­dılar, dağıldılar.

Onun yaptığına güldüm.

Şeytanın, Bedir günü dışında hiç bir gün Arefe gü­nünde olduğu kadar Allah’ın rahmetini indirip büyük günahlardan geçtiğini görünce zelîl, hayrdan uzak, hor ve hakîr, öfkeli bir duruma düştüğü görülmemiştir!” bu­yurdu.

“Şeytan, Bedir günü ne görmüştü?” diye sorulunca, Peygamberimiz Aleyhisselam: “Cebrail’in çarpışmak için Melekleri, sıraladığını görmüştü” buyurdu.

  • Köksal, Kitab ve Sünnet, s.123)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN GİYİNİŞLERİ

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v,) Hazretleri, giyinişlerinde muayyen bir tarz takip etmez; izâr, ridâ, gömlek ve cübbeden ne bulurlarsa onu giyerlerdi. Sade gi­yinmeyi severler, yeşil elbiseden hoşlanır ve ekse­riya beyaz giyerlerdi. Habeş Kralı Necâşî’nin gön­derdiği çoraplar, Resûlullah (s.a.v.) tarafından kullanılmıştır.

Bazen işleme kaftan giydikleri de olurdu. Be­yaz tenlerine çok güzel yakışan atlastan bir kaf­tanları vardı. Elbiselerini topuklarından aşağı uzatmazlardı. İzan ise daha yukarıda olurdu. Sa­rığının taylasanını omuzları arasına sarkıtırlardı. Zaferan ile boyanmış bir de çarşafı vardı ki yalnız bunun içinde namaz kıldığı da olurdu.

Bazı rivayetlere göre Allah’ın Resulü (s.a.v.) Hulle-i Hamrâ denilen, üzerinde kırmızı çizgiler bulunan Yemen kumaşı kullanırlardı. Umûmiyetle keçi kılından örme elbiseler giyerlerdi. Resûlullah (s.a.v.)’ın irtihâlini müteakip Hz. Âişe (r.a.) O (s-a.v.)’nun son dakikaları esnasında giy­dikleri elbiseyi halka göstermişti. Bunlar yamakh bir örtü, el dokuması sert bir entariden ibaretti.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in ayakkabıları sandal şeklinde olup, bağlanıp bu suretle ayaklarını tu­tarlardı.

Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Yüce Ahlâkı, s. 14-15

 

 

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN MÜLÂKAT VE ZİYARETLERİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.), kendileriyle görüş­meğe gelen ziyaretçileri kabul ederler, onlar­la musafaha etmek için önce davranırlar, musafaha esnasında ellerini daha önce çekmek itiyatında değillerdi. Biri kulaklarına bir şey söylemek istese söz bitmeden yüzünü çevirmezlerdi.

Kendilerini ziyarete gelen misafirleri, önce selam verir, müsaade ister, ancak ondan son­ra huzura girerlerdi. Kendileri de birini ziyarete gittikleri zaman kapının sağ veya sol kanadı önünde dururlar “Esselâmü aleyküm” derler içeri girmek için izin isterler, müsaade edilirse girerler, edilmezse geri dönerlerdi.

Ashâb-ı Kiram (r.a.)’dan biriyle karşılaştık­ları zaman onunla musahafa ederler, iyice el­lerini birbirine geçirerek sıkıştırırlardı.

Yolda rastladığı erkek, kadın, çocuk, köle, herkese selam verirlerdi. Bir defa yolda münafıklarla müslümanların bir arada otur­duklarını görmüşler, hepsini selamlamışlardı.

Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Yüce Ahlâkı

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V)’İN MUHÂKEME USÛLÜ

 

Peygamberimiz (S.A.V), Medine’de kendisine Müslim­ler, gay-r-i Müslimler tarafından arz edilen her çeşit dâvaları ve münâzaaları adalet dâiresinde (Nisa: 58-59) hall ve fasal etmekte idi.

Peygamberimiz, kadılık ve hâkimliğin, çok nâzik ve tehlikeli bir vazife olduğuna Ashabının dâima dikkatini çekerdi.

“Üç kısım kadı vardır: Bir kısmı, Cennet’tedir, iki kısmı da, Cehennem’dedir!

Cennet’te olanlar Hakkı tanımış ve ona göre hüküm vermişlerdir.

İkinci kısma dâhil olanlar ise: Bilmeden, insanlar hakkında hüküm vermiş ve Cehennem’i boylamışlardır.”

“Zulme ve haksızlığa sapmadıkça, Allah (c.c.), kadı ile beraberdir. Haksızlığa saptığı zaman, onu kendi ha­line bırakır!”

“Sizin hayırlınız, en güzel en iyi hüküm vereninizdir!”

“Bir hâkim, hüküm vereceği zaman, ictihâd eder ve içtihadında isabet ederse, ona, (doğruyu arama ve bul­ma mükâfatı olarak) iki ecir vardır.”

Peygamberimiz (S.A.V), muhakeme edeceği zaman, davacıyı dâva olunanı önünde oturturdu.

Davacıyı ve dâva olunanı dinlemekdikçe, hüküm ver­mez, hâkimlik yapacak olanlara da, bu şekilde hareket et­melerini tavsiye ederdi.

(İslâm Tarihi M. A. Köksal, C. 8, Sh. 241)

 

 

 

 

 

 

PEYGAMBER (S.A.V) EFENDİMİZİN YÜKSEK AHLÂKI

 

Resûl-i Ekrem (S.A.V), yüksek ahlâkı tamamlamak üze­re gönderilmiş, kendilerinde en güzel ahlâk örneğinin bulunduğu Kur’ân lisanıyla haber verilen bir peygamber­dir. Şu âyeti kerimeler O (S.A.V)’nun şefkat ve merhame­tini, güzel ahlâkını dile getirmektedir.

“Andolsun ki, Allah’ın Resul (S.A.V)’ünde Allah (c.c.)’ı ve Ahiret Günü’nü umanlar ve Allah (c.c.)’ı çokça zikredenler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb, 21)

“Gerçekten sen, pek büyük bir ahlâk üzeresin.” (Kalem ,4)

“Sen kaba ve katı yürekli olsaydın, onlar senin etra­fından dağılıp giderlerdi.”

(Âl-i İmran, 159)

Allah (c.c.)’ın Resulü (S.A.V) hiç bir müslümanı ismiyle lanetlememiş, hiç bir kadını, köle, cariye, hizmetçi ve hayvanı dövmemiştir.

Kimsenin kimseye karşı küçük düşmesine meydan ver­meden nasihatta bulunurlardı.

 

PEYGAMBER (S.A.V) EFENDİMİZİN SEVDİKLERİ RENK VE KOKULAR

 

Resûlullah (S.A.V) beyaz, yeşil ve sarı renkten hoşlanır­lar ve beyazın en güzel renk olduğunu söylerlerdi. Ken­dileri beyazdan başka bazen baştan başa sarı elbiseler de giyerlerdi. Kırmızı renkten hoşlanmazlardı.

Resûl-i Ekrem (S.A.V) güzel kokulardan hoşlanırdı. Çünkü güzel koku, Peygamberimiz (S.A.V)’e sevdirilen üç şeyden biri idi. Araplar arasında “sükk” adı ile anılan bir koku kullanırlardı. Ashâb-ı Kiram (R.A), Resûl-î Ek­rem (S.A.V)’in geçtiği yerde güzel bir koku bıraktığını be­yan etmişlerdir. Peygamberimiz (S.A.V)’in güzel kokuları misk ve anberden ibaretti.

 

PEYGAMBER (S.A.V) EFENDİMİZİN YATAKLARI

 

Resûl-i Ekrem (S.A.V)’in yatağı, içi hurma yaprakları ile dolu bir deri ile örtülü veya iki katlı bir kumaş parça­sından ibaretti.

Resûl-i Ekrem (S.A.V)’in Arabistan’ın tek hakimi duru­muna geçtikleri bir devrede bile evinde ufak bir sedir­den, su tulumundan başka bir eşyaları yoktu.

 

PEYGAMBER (S.A.V) EFENDİMİZİN GİYİNİŞLERİ

 

Resûl-i Ekrem (S.A.V) Hazretleri, giyinişlerinde muay­yen bir tarz ta’kip etmez; izâr, cidâ, gömlek ve cübbeden ne bulurlarsa onu giyerlerdi. Sade giyinmeyi severler, yeşil elbiseden hoşlanır ve ekseriya beyaz giyerlerdi. El­biselerini topuklarından aşağı uzatmazlardı, izanı ise da­ha yukarıda olurdu. Sarığının taylasanını omuzlan arası­na sarkıtırlardı.

Umumiyetle keçi kılından örme elbiseler giyerlerdi.

Allah’ın Resulü (S.A.V) Hulle-i Hamrâ denilen, üzerin­de kırmızı çizgiler bulunan Yemen kumaşı kullanırlardı.

Peygamberimiz (S.A.V)’in ayakkabıları sandal şeklinde olup, bağları bağlanıp bu suretle ayaklarını tutarlardı.

 

PEYGAMBER (S.A.V) EFENDİMİZİN TEMİZLİĞE RİAYETLERİ

 

Peygamberimiz (S.A.V)’in en fazla önem verdikleri şey­lerden biri de temizliktir. Bir gün üstü başı kirli bir adam görmüş “Üstünü başını yıkamıyor musun?” demişler­dir. Bir defa perişan birini görmüş (S.A.V) ona:

“Geçinmek için hiç bir vasıtan yok mu?” demişler.

“Var!” cevabını verince, şöyle buyurmuşlar:

“Madem ki Allah’ın nimetlerine nail olmuşsun; o halde nimetin eseri üzerinde görülsün.” (Ebû Davud)

Cuma günleri mescide güzel koku saçılmasını emreder­di.

Sıcak bir günde işçiler iş elbiseleri ile cumaya gelmişler ve bunun üzerine Resûl-i Ekrem (S.A.V):

— “Yıkanarak gelmiş olsaydınız daha iyi olurdu” bu­yurmuşlardı.

Ondan sonra da cuma günleri yıkanmak sünnet olmuş­tur.

Peygamberimiz (S.A.V), turp, soğan, sarımsak, pırasa gibi fena kokulu yiyeceklerin camiye gelinirken yenme­mesini buyurmuşlardır.

 

PEYGAMBER (S.A.V) EFENDİMİZİN YÜRÜYÜŞLERİ

 

Allah’ın Resulü (S.A.V) yolda yürürlerken sağa, sola bakmadan âdeta bir yokuştan aşağı iner gibi süratle yü­rürlerdi.

Bir şeye veya bir tarafa bakmak i’câb ederse bütün vücûdları ile dönüp öyle bakarlardı.

Yürüme esnasında küçük ve sık, düzenli adım atarlar­dı.

 

 

 

 

 

PEYGAMBER (S.A.V) EFENDİMİZİN HASTA ZİYARET VE TA’ZİYETLERİ

 

Resûlullah (S.A.V) Efendimiz, hastaları ziyarete önem verirler ve bunun müslümanlar için bir va­zife olduğunu söylerlerdi.

Hasta ziyareti esnasında hastaya ümid verirler, nabzını ellerine alıp mübarek elleriyle dokunur­lardı. Şifâ bulması için de Cenâb-ı Hakk (c.c.)’a dua ederlerdi. Hastaya da “inşallah kurtulacak­sın” derlerdi. Şayet birisi fena lâkırdı edecek olur­sa ondan memûn olmazlardı.

 

PEYGAMBER (S.A.V) EFENDİMİZİN OTURUŞ TARZLARI

 

Peygamberimiz (S.A.V) Efendimiz otururken dizlerini dikip elleri ile dizlerini bağlarlardı. Kim­seye darlık vermemek için Ashâb (R.A)’ı içinde ayaklarını uzatıp oturduktan vakî değildir.

Umumiyetle kıbleye müteveccih otururlardı. Yanlarına gelen misafirlerinin altına çoğu zaman sırtlarındaki abayı serer ve oturturlardı. Bazen de misafirlerine kendi minderlerini verirlerdi.

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V) EFENDİMİZİN ÜSTÜNLÜĞÜ

 

Peygamberimiz (S.A.V) Efendimiz bir hadîs-i şerifle­rinde buyurmuşlardır ki:

“Bana, beş şey -başka rivayette altı şey- verildi” ki, bunlar, benden önceki peygamberlerden hiçbirisine ve­rilmemiştir.

Ben, düşmanın kalbine korku düşüren bir heybetle yardımlandım o kadar ki, ismim, bir aylık yerde herke­sin kalbi üzerinde tesir eder.”

“Bütün yeryüzü, benim için rnescid ve temiz, te­mizleyici kılınmıştır.

Ümmetimden, namaz vaktini idrâk eden kimse, na­mazını olduğu yerde kılıversin.”

Bütün yeryüzünün Peygamberimiz (S.A.V)’e secdegâh olması, İslâm dininin yeryüzüne yayılacağını ifade eder.

Peygamberimiz (S.A.V)’den önceki peygamberler ve ümmetleri, ibâdetlerini ancak mâbed dahilinde yapabi­lir, mâbed dışında ibadet yapamazlardı.

3) “Savaş ganimeti bana helâl kılınmıştır.

Halbuki, benden önce peygamberlerden hiç birisine helâl değildir.

4) “Benden önce, her peygamber yalnız kendi kavmi­ne gönderilmişti.

Ben ise, bütün insanlara peygamber olarak gönderilmişimdir.”

5) “Peygamberler silsilesi benimle son bulmuştur.”

“Bana, Cevâmiülkelim verilmiştir.” Cevâmiülkelim’den maksad, Kur’ân-ı Kerîm’dir.

“Bana, şefaat yolları verilmiştir.” buyurmuşlardır.

Sohbetler (M. Asım Köksal)

 

PEYGAMBER (S.A.V) EFENDİMİZİN ZİKİRLERİ

 

Cenâb-ı Hakk (c.c.) Kur’ân’da: “Onlar (mü’minler) ayakta iken, otururken ve yatarken (daima) Allah’ı zik­rederler.” (Âl-i İmran 191)

“Nice adamlar vardır ki, hiçbir ticaret, hiç bir alışveriş onları zikrullahtan alıkoymaz.” (En-Nûr 37)

Kur’ân tebliğcisi o büyük önder, bu emir ve sıfatların en canlı timsâli idiler.

Her zaman, daima Allah (c.c.)’ı zikreder daima O’nun adını takdis ederlerdi.

 

PEYGAMBER (S.A.V) EFENDİMİZİN ÂDET VE MEŞGALELERİ

 

İmâm-ı Tirmizi, “Şemâil”inde Hz. Ali (R.A)’den nak­len Peygamberimiz (S.A.V)’in vaktini üç işe tahsis ettik­lerini kaydeder. Bu vakitlerin bir kısmını ibâdetlere, bir kısmı âmme (halkın) işlerine, bir kısmı da şahsî meşgalelere tahsis edilmişti.

Hz. Resûlullah (S.A.V) gecenin yansı, yahut üçte ikisi geçtikten sonra kalkarlar, dişlerini misvakla ovarlar, sonra abdest alıp Teheccûd namazı kılar, daha sonra da sabah namazı için mescide çıkarlardı.

Sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar isti­rahat ederlerdi. Onlara vaaz ve nasihatta bulunurlardı. Kuşluk vakti dört veya sekiz rekât namaz kılarlar, buna müteakip evlerine giderler, evlerinin işiyle meşgul olur­lardı. İkindi namazından sonra zevcelerini teker teker ziyaret ederlerdi.

 

PEYGAMBER (S.A.V) EFENDİMİZİN HİTABET VE BELAGATLERİ

 

Peygamberimiz (S.A.V), arap kabilelerinin en fasihi olan Kureyş’te doğmuşlardır. Kendileri “En fesâhatliniz benim” buyururlardı. Cennet ehli de onun bu fesîh ve beliğ lisanı ve şivesi ile konuşacaktır.

Mescidde konuştukları zaman asaya, harb meydanın­da ise yaya dayanırlardı.

Bir din dâvetçisi olarak konuşmalarında dini vecd ve heyecanın coşkunluğu görülürdü.

En katı yürekler O (S.A.V)’nun sözlerinin tesiriyle yu­muşardı. En heyecanlı zamanlarda O (S.A.V)’nun sözle­ri, alevlenen, köpüren duygulan teskin eder, birbirine en müthiş düşmanlık hisleriyle dolu olanları yumuşatır­dı.

 

 

 

PEYGAMBER (S.A.V) EFENDİMİZİN MÜLAKAT VE ZİYARETLERİ

Peygamberimiz (S.A.V) kendileriyle görüşmeye gelen ziyaretçileri kabul ederler, onlarla musafaha etmek için önce davranırlar, musafaha esnasında ellerini daha önce çekmek itiyadında değillerdi. Söz bitmeden diğer söze cevap vermezlerdi.

Birilerini ziyarete gittikleri zaman kapının sağ ve sol kanadı önünde dururlar. “Esselâmü aleyküm” derler. İçeri girmek için izin isterler, müsaade edilirse girerler, edilmezse geri dönerlerdi. Yolda gördüğü herkese se­lam verirlerdi.

 

RESÛL-İ EKREM (S.A.V)’DE ALLAH KORKUSU

 

Hz. Muhammed (S.A.V), Peygamberlerin sonuncusu, insanların en ekmeli ve Allah (c.c.)’ın habibi olduktan halde Allah (c.c.)’tan o derece korkarlardı ki, zaman za­man “Mahşer günü ne olacağım?” buyurdukları ve yi­ne Allah (c.c.) korkusundan mübarek gözlerinden yaşlar geldiği olurdu. Hz. Übey b. Kâ’b (R.A) der ki: “Gece­nin üçte ikisi geçtikten sonra, Resûl-i Ekrem (s.a.v,):

—”Ey imân edenler, Allah’ınızı hatırlayınız. Al­lah’ınızı zikrediniz. Zelzele yaklaşıyor. O’nun arka­sından neler gelecek. Ölüm bütün maiyyeti ve netice­leri ile önünüzdedir” buyururlardı. Mişkât Ağlama Bahsi (40).

Peygamberimiz (S.A.V) ayrıca “siz benim bildiğimi bilseniz az güler, çok ağlardınız” buyururlardı. (Buhari-Miislîm)

PEYGAMBER (S.A.V) EFENDİMİZİN İBÂDETLERİ

 

Allah (c.c.)’ın terbiye ettiği ve devamlı olarak O’nun kontrolü ve murakabesi altında bulunduğu Şanlı Pey­gamber (S.A.V), mütemadiyen ibâdet hâli içinde idiler. Kendileri “Allah (c.c.)’a lâyıkı veçhile ibâdet nasıl icra edilir” bunu tebliğ ve tatbik etmişlerdir.

Resûl-i Ekrem (S.A.V), fıtraten ibâdeti sevenler, gözü­nün nurunu, gönlünün huzur ve sürûrunu onda bulur­lardı.

 

PEYGAMBER (S.A.V) EFENDİMİZİN KONUŞMALARI

 

Peygamberimiz (S.A.V)’in konuşmaları tatlı ve te’sirli idi. Söz söyledikleri zaman gür ve yüksek sesle, kelime­leri tane tane söylerlerdi, hattâ dinleyenler sözlerini ezberleyebilirlerdi.

Sözlerini umumiyetle üç defa tekrar ederler, konuş­maları esnasında başlarını yukarıya kaldırırlardı. Kim­seye fena söz söyleme ve kimsenin sözünü kesmezlerdi. Boş söz asla konuşmazlardı.

Nadiren güler, fakat ekseriya tebessüm ederlerdi:

Bazı rivayetlere göre de Peyamberimiz (S.A.V) hiç bir zaman kahkaha ile gülmemişlerdir. Daima hakkı ko­nuşurlardı. Konuşulması ve anlatılması gereken bazı şeylere kinaye yolu ile işaret ederlerdi.

 

PEYGAMBER (S.A.V) EFENDİMİZİN MİSAFİRPERVERLİKLERİ

 

Muhtelif yerlerden Peygamberimiz (S.A.V)’e bir çok ziyaretçi ve misafir gelirdi. Resûl-i Ekrem (S.A.V) bunla­rın hizmetini bizzat görür ve ağırlarlardı. O (S.A.V)’nu görmeye gelen hiç bir kimse ağırlanmadan bırakılmaz­dı.

O (S.A.V) ihsan ve ikramlarında müslimi, gayr-i müslimden tefrik etmez ve herkesi ağırlardı.

Ba’zen misafirler çok gelir, evdeki bütün yiyecekler biter, ev halkı aç sabahlardı.

Ba’zen o kadar kalabalık oluyordu ki, Resul-i Ekrem (S.A.V) oturacak yer bulamaz ve çömelirdi.

 

PEYGAMBER (S.A.V) EFENDİMİZİN YEMEK YİYİŞ TARZLARI

 

Peygamberimiz (S.A.V) zâhidâne bir hayat yaşadıkla­rından bulduğunu yerler ve kalabalıkla yemek yemek­ten zevk duyarlardı. Yemeği yere diz çöküp iki ayağı üzerine oturarak besmele ile yerlerdi. Sıcak yemek ye­mezler ve sıcak yemekte bereket olmayacağını söyler­lerdi.

“Sıcak yemekte bereket yoktur. Allahü Teâlâ bize ateş yedirmez. Öyleyse yemeği soğutun” buyurmuş­lardı.

Meyvelerden en çok yaş hurma, kavun, karpuz ve üzümü severdi. Karpuzu şeker ve ekmekle yerlerdi. Ka­bağı da severler ve onun hakkında “O, kardeşim Yûnus’un sebzesidir” buyururlardı. Avlanan kuş eti yerler fakat kendileri avlamazlardı. Yemekleri parmak­ları ile sıyırırlar ve; “Yemeğin sonu daha bereketlidir” derlerdi.

Parmaklarını temizlemeden ellerini mendil ile silmezlerdi. Yemeğin sonunda nimetleri veren Cenâb-ı Hakk (c.c)’a hamd-ü şükr eder ve ellerini yıkarlardı. Su içer­ken üç kerede içmeyi i’tiyad edinmişlerdi.

 

PEYGAMBER (S.A.V) EFENDİMİZİN UMÛMÎ ÂDETLERİ

 

Peygamber Efendimiz (S.A.V), umumiyetle sağ eliyle iş görmeyi severlerdi. Ayakkabılarını giyerlerken önce sağ ayakkabılarını giyerlerdi. Camiye girerken önce sağ ayağıyla adım atarlar, şayet bir şey dağıtacak olursalar sağında bulunanlardan başlar ve bir iş yapacakları za­man besmele çekerlerdi. Elbiseyi de önce sağdan giyer­ler, soldan çıkarırlardı.

 

PEYGAMBER (S.A.V) EFENDİMİZİN MECLİSLERİ

 

Resûlullah (S.A.V)’ın meclisleri, bir saray gibi hizmet­çiler ve maiyyet halkı ile çevrili değildi. Hattâ evinin kapısı bile yoktu. Huzurlarında Ashâb (R.A), o kadar sessiz ve sakin otururlardı ki, onları gören, cemaatten her biri başına konan kuşu ürkütmemek gibi davrandıklarını zannederlerdi.

Söz söylemek isteyenlerin ilim ve faziletlerine itibar olunurdu. Peygamberimiz (S.A.V) önce muhtaç ve fakir­leri dinler onların ihtiyacını te’min ederlerdi. Huzurla­rında oturanlar başlarını eğerek otururlardı. Kendileri de son derece mütevazi bir şekilde otururlardı.

Mecliste bulunanlardan birisi söz söylerken Peygam­berimiz (S.A.V), onun sözünü kesmezlerdi.

Bazı zevata karşı aşırı hürmet ve muhabbetlerinden ayağa kalkarak karşılarlardı.

 

PEYGAMBER (S.A.V) EFENDİMİZİN SABIR VE ŞÜKÜRLERİ

 

O (S.A.V)’nun hayatı, O (S.A.V)’nun bütün ilâhi emir­leri harfiyyen yerine getirdiğinin şahididir.

O (S.A.V), felâketlere, hezimet ve musibetlere sabre­der; lütuf ve nimete erince de şükrederdi. Resûl-i Ek­rem (S.A.V) bu iki vasfı eşit olarak hâizdi.

Kur’ân’da O (S.A.V)’na sabretmeyi emretmektedir.

“Peygamberlerden şeriat sahiplerinin sabrettiği gibi sen de sabret. (Ahkâf, 35) O (S.A.V) da bütün sıkıntılara, Allah (c.c.)’a dayanarak sabretmiştir.

 

(S.A.V.) EFENDİMİZİN HİTABETLERİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.) “En fesâhâtliniz benim.” bu­yururlardı. Cennet ehli de onun bu fasih ve beliğ lisanı ve şivesi ile konuşacaktır.

Peygamberimiz (s.a.v.) hutbelerinde fasih bir lisan kullanırlardı. Hutbe vermek için hücrelerinden tek başlarına, üzerlerinde sadece bir elbise ile çıkarlardı. Hut­be esnasında bazen ellerinde bir yay, bazen bir asa bu­lunur ve buna dayanarak hutbe irâd buyururlardı. Mescidde konuştukları zaman âsâya, harb meydanında ise yaya dayanırlardı. Cuma ve bayram hutbelerini, tâyin edilen vakitlerde, diğerlerini ise gayr-ı muayyen zamanlarda verirlerdi. Hutbelerinde daha çok haber cümlelerini tercih ederlerdi. Sözlerinin te’sirini artır­mak istedikleri zaman, cümleleri sual-cevap tarzına so­karlardı. Hutbelerinin te’sirli yerlerinde, bütün vücûdlarının tepeden tırnağa kadar titrediği olurdu.

Peygamberimiz (s.a.v.), dîne davet eden bir peygam­ber, bir fâtih, bir vaiz, bir kumandan, bir hâkim ve bir devlet reisi idiler. Bir din dâvetçisi olarak Peygamberi­miz (s.a.v.)’in konuşmalarında dînî vecd ve heyecanın coşkunluğu görülürdü.

O (s.a.v.)’nun hitabeleri, dinleyiciler üzerinde mucîzevi bir te’sir icra eder, en katı yürekler, O (s.a.v.)’nun sözleri­nin te’siriyle yumuşardı. En heyecanlı zamanlarda O (s.a.v.)’nun sözleri, birbirine en müthiş düşmanlık hisle­riyle dolu olanları yumuşatırdı.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Yüce Ahlakı, Sh.: 26)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN GÜZEL AHLÂKI

 

Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in mübarek sözleri arasında öyle güzel ve hikmet dolu sözler vardır ki, bunla­ra “Bedayi’ül Hikem” denilir

Şu mealdeki Hadis-i Şerifler, bu Ahlâk ve Hikmet esaslarından bazısıdır:

* Hikmetin başı Allah korkusudur.”

* “İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibidir”

* “İnsanlar, tarak dişleri gibi hukuk bakımından eşittirler.”

* “Kendi değerini bilen kişi helak olmaz.”

* “Kendisi için istediğini senin için de istemeyen kimsenin dostluğunda hayır yoktur.”

* “Kendisi için sevdiğini, kardeşi için de istemedikçe, kişinin imanı kamil olmaz.”

* “Yalan yere yemin etmek yurdları harabeyeçevirir.”

* “Emaneti sana güvenen kimseye teslim et. Sana hıyanet edene sen hıyanet etme.”

* “Eski dostluğu devam ettirmek, imandandır.”

* “Alışverişde en çok ziyan eden o kimsedir ki, başkasının dünyası uğrunda kendi ahiretini yitirir.”

* “Kardeşinin uğradığı musibetten dolayı sen sevinç gösterme; yoksa, yüce Allah onu kurtarır da seni musibete düşürür.”

* “Cezası en çabuk verilen şey, zulümdür.”

* “İnsanlara kendini sevdirmek aklın yarısıdır”

* “Kanaat tükenmez bir hazinedir.”

* “Pişmanlık bir tevbedir.”

(Ö. N. Bilmen, Büyük İslam İlmihali)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN AZİM VE CESARETLERİ

 

Cenâb-ı Hakk (azze ve celle), Kur’ân’da peygamberi­ni methederken onlar hakkında: “azim sahibi peygam­berler” buyurmuştur. Peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed (s.a.v.) bu sıfata kemâliyle lâyık ve sahip idiler. On üç sene devam eden felâket ve haksız­lık demleri O (s.a.v.)’nun azim ve cesaretini asla sarsmamıştır.

Mekke’nin ileri gelenleri O (s.a.v.)’na tatbik ettikleri zulüm ve haksızlıktan bıktıktan zaman, O (s.a.v.)’na, Arabistan’ın hükümdarlığını, zenginlik ve en güzel ka­dınlarını teklif etmişler ve bu da’vâdan vazgeçmesini söylemişlerdi. Onlar bütün bu iğfal edici va’dlerin bir fayda vereceğini sanmışlardı. Aslında bu va’dlar, en sağlam inşânı bile sarsıp, da’vâsından vazgeçirebilirdi. Fakat O (s.a.v.), bütün bunlara ikrah nazarı ile bakmış, bütün bu aldatıcı va’dlere mukavemet etmişti. Bu şart­lar altında amcaları Ebû Tâlib, kendilerini himayeden feragat edeceğini hissettirdiği zaman, gösterdikleri azim ve cesaret, insanlık târihinde benzerine rastlanma­yan bir numunedir

“Amca! Bir elime ayı bir elime güneşi koysalar, ben bu hak davâdan vazgeçmem!” buyurmuşlardı.

Hayâttan boyunca müşriklerle ve diğer gayr-ı müslimlerle olan mücâdelelerinde azim ve cesaretin en gü­zel örneklerini vermişler, ordulan sayıca az olmasına rağmen büyük sayıdaki müşrik ordularını azim ve cesaretleri sayesinde perişan etmişlerdir.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimizin YüceAhlakı)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN AHDE VEFAKÂRLIKLARI

 

Peygamberler ve bahusus Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), ahdine ya’nî verdiği söze son derece vefakâr ve riayetkar idiler. Birkaç misâl:

Ebû Râfi (r.a.), Kureyş tarafından Medine’ye gönderi­len bir köle idi. Medine’de Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’i gör­dükten sonra O (s.a.v.)’na gönülden bağlanmış, müslümân olmuş ve Medine’de kalmayı arzûlamıştı.

Resûlullah (s.a.v.):

“Elçileri alıkoymak doğru değildir. Kalk Mekke’ye git. Oraya vardıktan sonra bize dönmek istersen gele­bilirsin.” diyerek bu teklifi reddetmişlerdi.

O da Mekke’ye dönmüş bilâhere Medine’ye gelerek müslümânlara iltihâk etmişti.

(Ebû Dâvud)

Peygamberimiz (s.a.v.) peygamberliğinden önce Ab­dullah b. Ebû Amsâ ile bazı ticari işler görmüştü. Bir gün Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bazı hesabları tesviye etmek için bu adamla bir yerde buluşmağa söz vermişlerdi. Abdullah bu sözü unutmuş ancak üç gün sonra verdiği sözü hatırlayarak geldiğinde Resûlullah (s.a.v.)’ı, hâlâ kendini bekler bir halde bulmuştu. Allah (c.c.)’ın Resulü (s.a.v.), Abdullah’ı görünce:

( “Abdullah! Üç gündür seni burada bekliyorum.” demekle yetinmiş, başka bir şey söylememişlerdi. (Ebû Dâvud)

(Peygamber(s.a.v.) Efendimizin Yüce Ahlakı, Sh.: 73)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN YÜCE AHLAKI

 

Peygamberimiz (s.a.v.) kendisine peygamber­lik gelmeden önce de, kavmi arasında ahlakının güzellik ve üstünlüğü ile övülür parmakla gös­terilirdi. Bu gerçeği, Muhammed b. İshâk ile Muhammed b. Sad ve daha başkaları, şöyle dile getirirler:

«Resûlullah (s.a.v.), erlik çağına erinceye kadar ve insanlıkça, kavminin en üstünü Ahlakça en güzeli, soy sopca, en şereflisi, komşuluk haklarını, en çok gözeteni, hilimce en büyüğü, doğru sözlülükte, en başta geleni, eminlik ve güvenirlikte, en büyüğü, kötülükten ve insanla­rı alçaltan huylardan da, en uzak bulunanı idi. Allah (c.c.), O (s.a.v.)’nda, bütün iyi haslet,ve meziyetleri toplamıştı. Bunun için, kendisi kavmi arasında «El’Emin» ismi ile anılırdı.

Ebu Abdullahülcedeli (r.a.) der ki: «Âişe (r.a,)’a Peygamber (s.a.v.) ahlakı nasıldı?» diye sordum. “İnsanların en güzel ahlaklısı idi. Hiç­bir çirkin söz söylemez ve hiç bir çirkin hareke­te tenezzül etmezdi. Çarşı pazarda bağırıp ça­ğırmaz, kötülüğü kötülükle karşılamazdı. Affeder ve bağışlardı.” dedi.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in dokuz on yıl hiz­metinde bulunmuş olan Enes b. Malik (r.a.)’te «Resûlullah (s.a.v.) insanların en güzel ahlak­lısı idi.» der.

(M.A. Köksal – İslâm Tarihi, C. 11, Sh.: 431)

***

«Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah’tır. O, bir işin olmasını dilerse, ona ancak “ol” der ve olur.» (Bakara Sûresi: 117)

 

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V.)’İN GÜZEL AHLAKI

 

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in mübarek sözleri arasında öyle güzel ve hikmet dolu sözler vardır ki, bunlara “Bedayi’ül-Hikem” deni­lir. Şu mealdeki Hadis-i Şerifler, bu Ahlak ve Hikmet esaslarından bazısıdır:

«Hikmetin başı Allah korkusudur.»

«İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibidir.»

«İnsanlar, tarak dişleri gibi hukuk bakımın­dan eşittirler.»

«Kendi değerini bilen kişi helak olmaz.»

«Kendisi için istediğini senin için de isteme­yen kimsenin dostluğunda hayır yoktur.»

«Kendisi için sevdiğini, kardeşi için de sev­medikçe, kişinin imânı kâmil olmaz.»

«Yalan yere yemin etmek yurtları harabeye çevirir.»

«Emaneti sana güvenen kimseye teslim et; sana hıyanet edene sen hıyanet etme.»

«Eski dostluğu devam ettirmek, imandandır.»

«Alışverişde en çok ziyan eden o kimsedir ki, başkasının dünyası uğrunda, kendi ahiretini yitirir.»

«Kardeşinin uğradığı musibetten dolayı sen sevinç gösterme, yoksa yüce Allah onu kurtarır da seni musibete düşürür»

«Cezası en çabuk verilen şey, zulümdür.»

«İnsanlara kendini sevdirmek aklın yarısıdır.»

«Kanaat tükenmez bir hazinedir.»

«Pişmanlık bir tevbedir…»

(Ö.N. Bilmen – Büyük islâm İlmihali)

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN YATIŞI

 

Berâ b. Azib der ki: “Resûlullah (s.a.v.), ba­na yatacak yerine varacağın zaman, namaz için abdest aldığın gibi, abdest al; sonra sağ yanının üzerine yat ve sonra da “Allahım, kendimi sana teslim ettim. Yüzümü sana çevirdim. Sırtımı sana dayadım. Ben senin azabından korkar, rah­metini umarım. Senden, senin rahmetinden baş­ka sığınılacak yok, Senin azabından korunulacak yok. Ancak Senin rahmetine sığınılır, ancak Senin rahmetinle kurtulunur. Ben senin indirmiş olduğun kitabına ve göndermiş olduğun Pepgamberine inandım.” de! O gecede ölürsen, İslâm fıtratı üzere ölür­sün.”

Yine rivayete göre: Peygamberimiz (s.a.v.): “Sizden biriniz geceleyin döşeğinden kalktıktan sonra, ona dönüp yatacağı zaman, onu izarının eteği ile üç kere çırpsın. Çünkü kendisinden son­ra neler olduğunu, nelerin gelip yatak üzerinde yerini aldığını bilemez. Döşeğine yattığı zaman sağ yanının üzerine yatsın. Yanını döşeğe koy­duğu zaman da “Allah’ım seni tesbih ve tenzih ederim. Ya Rab! Yanımı, döşeğe senin izninle koydum. Senin isminle de kaldırırım. Eğer ru­humu tutar, alıkorsan, ona rahmet ve mağfiret ihsan buyur. Eğer geri salarsan salih kulları­nı koruduğun gibi onu koru.” Uyandığı zaman da “Hamdolsun Allah’a ki, beni cesedimde afiyetli kıldı. Ruhumu bana geri çevirdi. Ve zik­ri için bana izin verdi,” desin.»

(M.A. Köksal – İslâm Tarihi C. 11, Sh.: 395)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN MEŞGALELERİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.), evine girişinden iti­baren vaktini, Allah (c.c.)’a ibadete, ev halkının işlerine ve kendi şahsi islerine aid olmak üzere üçe ayırmıştı. Şahsına ayırdığı vakti de, kendisi ile insanlar arasında bölüştürmüştü.

O vakitte yanına, insanlardan ancak seçkin sahabiler girerdi. Halka dini meseleleri, onlar aracılığı ile tebliğ eder, halkı ilgilendiren hiç bir şeyi yanında tutmaz, biriktirmezdi. Peygamber (s.a.v.), ümmetine ait vakti, fazilet sahip­lerine, dindeki üstünlük derecelerine göre bölüş­türüp kendilerini ona göre huzuruna çağırmak âdeti idi. Onların dini hacetleri ile meşgul olur, sorularına gereken cevapları verir, sonra da «Bunları, burada bulunan, burada bulunmayan­lara tebliğ etsin. Bana kendisi gelip hacetini arz edemeyen kimsenin hacetini siz bana arz ediniz. Muhakkak ki, sultana hacetini arz edemeyenin hacetini arz eden kimsenin ayaklarını, kıyamet gününde Allah (c.c.) sırat üzerinde sabit kılar.» buyururdu.

Peygamber (s.a.v.)’in yanında başka bir şey anılmaz, dile getirilmezdi. Zaten kendisi de, hiç kimseden bundan başkasını kabul etmezdi. Pey­gamber (s.a.v.)’in huzuruna girenler, talib ola­rak girerler, en büyük ilim zevkini tatmış ve onlara dalalet edici oldukları halde çıkarlardı.

(M.A. Köksal, İslâm Tarihi, C. 11)

***

“Suyunuz çekilecek olsa, söyleyin bakalım, size kim bir akar su getirebilir.”

(El-Mülk Sûresi: 30)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN DÖŞEĞİ

 

Hz Âişe (r.a.)’nin bildirdiğine göre: Pey­gamberimiz (s.a.v.)’in, üzerine yatıp uyuduğu döşeğin, yatağın yüzü derindendi, içi hurma lift doldurulmuştu. Kendisi de, zevcesi de onun üzerinde yatardı. Yastığının da, yüzü deridendi, içi hurma lifi doldurulmuştu.

Ensari bir hanımın getirdiği yün döşeği ge­ri göndermiş ve «Vallahi ey Aişe, isteseydim Al­lah (c.c.) altın ve gümüş dağlarını benim yanım da yürütürdü.» buyurdu.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in minderi de iki aba­dan ibadetti. Bir gece yanıma geldiği zaman, bu abayı katlayıp daraltmış idim. Onun üzerinde uyudu. Sonra:

“Ey Âişe! Bu geceki döşeğim, ne için her zamanki gibi değildi?” diye sordu.

“Yâ Resûlallah! Onu senin için katlayıp daralttım.” dedim. “Sen onu eski haline çevir.” buyurdu.

Hz Âişe (r.a.) der ki: “Resûlullah (s a.v.)’ın bir hasırı vardı ki geceleyin onun üzerinde namaz kılar, gündüzün de serip üzerinde halk ile otururdu.”

(M.A. Köksal – İslâm Tarihi, C. 11, Sh.: 153)

***

“Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olması, O’nun varlığının belgelerindendir. Doğrusu bunlarda, bilenler için ibretler vardır.”

(Er-Rûm Sûresi: 22)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN YEMEK YİYİŞLERİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.), ne kapalı kapılar ardına çekilir, ne perdeler arkasına dikilir, ne de kendisinin önüne, tabaklarla yemek taşınır­dı. Peygamberimiz (s.a.v.) toprak üzerine otu­rur, yemeğini de yerde yerdi

“Ben, kulun oturduğu gibi oturur, kulun ye­diği gibi yerim. Ben ancak bir kulum.” buyurur­du. Ebu Cuhayfe (r.a.) der ki: Resûluüah (s.a.v.): «Ben, bir şeye dayandığım halde yemek yemem.» buyurdu.

Dayanmak üç türlüdür:

  1. Bir yanının üzerine dayanmak,
  2. Bağdaş kurmak,
  3. El­lerinden birine dayanıp diğeri ile yemek yemek. Bu üçüncü dayanma biçimi, yerilmiş kınanmıştır. Peygamberimiz (s.a.v.), yemeği üç parmakla, şehadet parmağı ile onun iki yanındaki parmak­ları ile yerdi. Peygamberimiz (s.a.v.) :

«Yemeğin bereketi; yemekten önce ve sonra el yıkamaktır.» «Sizden biriniz, yemek yiyeceği zaman, çanağın ortasından yemesin. Fakat kıyı­larından yesin. Çünkü, bereket onun ortasına iner.» buyurdu. Yemek ortaya konulduğu zaman, Peygamberimiz (s.a.v.): «Allahümme barik lenâ fima rezaktana vekına azabennar. Bismillah» di­yerek dua ettikten sonra yemeğe başlardı.

Peygamberimiz (s.a.v.): «Yemeğe başlaınadan önce, besmeleyi unutursan (yemeğin evveli ve ahiri için bismillah) desin.» “Kim, elindeki et, yağ kokusunu, bulaşığını yıkamadan uyur da, kendisinin başına bir şey gelecek olursa kendisinden başkasını suçlamasın.” buyurdular.

(M.A. Köksal – İslâm Tarihi. C. 11, Sh.: 399)

 

PEYGAMBER (S.A.V.)’İN KONUŞMALARI

 

Hind b. Ebi Hâle, Peygamberimiz (s.a.v.)’i anlatıyor:

“Resûlullah (s.a.v.), daima düşünceli idi. Kendisinin susması, konuşmasından uzun sürerdi. Resûlullah (s.a.v.), lüzumsuz yere konuşmaz­dı. Söze başlarken de, sözü bitirirken de Allah (c.c.)’ın ismini anardı. Konuşurken kısa ve özlü kelimelerle konuşurdu. Resûlullah (s.a.v.)’ın söz­leri, hep gerçek ye yerinde idi. Resûlullah (s.a.v.) konuşurken ne fazla ne de eksik söz kullanırdı. Kimsenin gönlünü kırmaz, kimseyi hor görmez­di. En ufak bir nimete bile şükreder, hiç bir ni­meti yermezdi. Bir nimeti, ne hoşuna gittiği için över ne de hoşlanmadığı için yererdi.

Dünya için, dünya işleri için kızmazdı. Bir hak çiğnenmek istenildiği zaman onun öcünü almadıkça, hiç bir şey, kızgınlığının önüne ge­çemezdi. Kendi şahsı için asla kızmaz ve öç almazdı. Bir şeye işaret edeceği zaman parmağı ile değil, bütün eli ile işaret ederdi. Hayret ve teaccüp ettiği zaman, elinin duruşunu tersine çevi­rir, yani avucu göğe doğru ise, onu yere doğru, avucu yere doğru ise onu göğe doğru çevirirdi. Konuşurken el hareketi yapar, sağ elinin avucunu, sol elinin baş parmağının iç tarafına vurur dururdu.

Kızdığı zaman, kızgınlıktan hemen vaz geçer, kızgınlığını belli etmezdi. Neşelendiği ferahlan­dığı zaman, gözlerini yumardı. En fazla gülme­si, gülümsemekti. Gülümserken de, ağzındaki dişleri inci taneleri gibi görünürdü.»

(M.A. Köksal – İslâm Tarihi, Cil 11, Sh.: 416)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN HİLMİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.). Peygamberlikten ön­ce de, hilm sıfatının üstünlüğü ile kavminin en büyüğü idi. Her hilm sahibinden bir sürçme sadır olmuştur. Fakat Resûlullah (s.a.v.) bundan masûn bulunmuş, eza ve işkencelerin çoğal­ması, kendisinin, ancak sabrını artırmıştır. Peygamberimiz (s.a.v.), şahsına karşı işlenmiş olan suçlardan dolayı asla öç almazdı. O (s.a.v.) in­sanların en az kızanı, en çabuk razı olanı ve suç bağışlayanı idi.

Hz. Ali (r.a.), “Peygamber (s.a.v.), meclisi­ne gelen yabancıların sözlerinde ve sorularındaki kabalık ve kırıcılığa, Esbabı da kendisi gibi katlansınlar diye, katlanırdı.” demiştir.

Enes b. Malik (r.a.)’in rivayetine göre: Pey­gamber (s.a.v.)’a her kim gelirse, ona vaadda bulunur, istenen şey, yanında bulunursa onu ya­nına getirirdi. Namaz için ikamet getirildiği sırada, bir bedevi gelip, Peygamber (s.a.v.)’in el­bisesinden tutarak: «Görülecek işimden az bir şey kaldı. Namazdan sonra, onu unutursun diye korkuyorum.» dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.), işini görüp bitirinceye kadar badevi ile birlikte ayakta durdu, sonra dönüp namaz kıldı.

Yine Enes b. Malik (r.a.) der ki; Peygamber (s.a.v.)’e on yıl hizmet ettim. Bana ne «öf» dedi, ne de yapmadığım bir iş için «Keşki onu yapmasaydın,» ne de yaptığım bir iş için «Bunu ne diye yaptın» dedi.

(M.A. Köksal – İslâm Tarihi, C. 11, Sh.: 451)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN AZİM VE CESARETLERİ

 

Cenâb-ı Hakk (azze ve celle), Kur’ân’da pey­gamberini methederken onlar hakkında: “azim sahibi peygamberler” buyurmuştur. Peygamber­lerin sonuncusu olan Hz. Muhammed (s.a.v.) bu sıfata kemâliyle lâyık ve sahip idiler. On üç sene devam eden felâket ve haksızlık demleri O (s.a.v.)’nun azim ve cesaretini asla sarsmamıştır. Mekke’nin ileri gelenleri O (s.a.v.)’na tatbik ettikleri zulüm ve haksızlıktan bıktıkları zaman, O (s.a.v.)’na, Arabistan’ın hükümdarlığını, zenginlik ve en güzel kadınlarını teklif etmişler ve bu da’vâdan vaz geçmesini söylemişlerdi. Onlar bütün bu iğfal edici va’dlerin bir fayda vereceği­ni sanmışlardı. Aslında bu va’dler, en sağlam, insanı bile sarsıp, da’vâsından vazgeçirebılirdi. Fakat O (s.a.v.), bütün bunlara ikrah nazarı ile bakmış, bütün bu aldatıcı va’dlere mukavemet etmişti. Bu şartlar altında amcaları Ebû Tâlib, kendilerini himayeden feragat edeceğini hisset­tirdiği zaman, gösterdikleri azim ve cesaret, in­sanlık târihinde benzerine rastlanmayan bir nu­munedir:

— «Amca! Bir elime ayı bir elime güneşi koysalar, ben bu hak da’vâdan vazgeçmem!» bu­yurmuşlardı.

Hayâtları boyunca müşriklerle ve diğer gayr-ı müslimlerle olan mücâdelelerinde azim ve cesaretin en güzel örneklerini vermişler, ordu­ları sayıca az olmasına rağmen büyük sayıdaki müşrik ordularını azim ve cesaretleri sayesin­de perişan etmişlerdir.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlakı)

 

PEYGAMBER (S.A.V.)EFENDİMİZİN KADINLARA HÜSN-İ MUÂMELELERİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.)’in etrafında dâima erkekler toplandığı için kadınlar Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e suâl sormağa fırsat bulamıyorlardı. Bu­nun için kadınlar Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e müracaat ederek kendilerine bir gün ta’yîn edilme­sini istemişlerdi. Allah (c.c.)’ın Resulü (s.a.v.) de bu müracaatı kabul ederek kadınlara bir gün tahsis etmişlerdi. (Buhari)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e müracaat eden ka­dınlar, gayet sarîh ve açık bir ifâde ile suâller sorarlar; Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in Ashâb (r.a.)’ı onların cesaretine hayret ederdi.

Kadınların tabîatındaki nezâket ve kalbin­deki za’f dolayısıyla Resûl-i Ekrem (s.a.v.) on­ların hissiyatını rencide etmemeğe bilhassa dik­kat gösterirler ve kadınlara mülâyemetle mua­mele ederlerdi.

Peygamberimiz (s.a.v.), büyük bir inkılâb gerçekleştirerek kadınlara gerçek kadınlığın şahsiyet ve vekârını bahsetmiştir. Kadınları hürmat ve i’tibâr nokta-i nazarından erkeklerle aynı se­viyeye çıkaran O (s.a.v.)’dur; O (s.a.v.)’nun ge­tirdiği sistemdir.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in âlemlere rahmet olarak gönderilişinin bir eseri olarak da herkese merhametle muamele buyurmalarıdır.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlakı)

***

“(O akıl sahipleri) ki onlar, Allah’ın ahdi­ni yerine getirirler, verdikleri sözü bozmazlar.” (Ra’d Sûresi: 20)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN ÇOCUKLARA ŞEFKAT VE SEVGİLERİ

 

Çocuklara olan sevgisinden dolayı onlara tesadüf ettikçe dâima selâmlardı (Ebû Dâvud).

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) anne ve baba ile ço­cuklara dâir hâdiselerden son derece mütehas­sıs olurlar ve bunları dinlemek isterlerdi. Bir gün fakir bir kadın, iki kızı ile Hz. Âişe (r.a.)’yi ziyaret etmiş ve Hz. Âişe (r.a.) evde onlara ik­ram için bir hurmadan başka bir şey bulama­yınca hurmayı anneye vermiş; anne de hurmayı ikiye bölerek çocuklarına yedirmişti. Hz. Âişe (r.a.) bu hâdiseyi Allah (c.c.)’ın Resulü (s.a.v.)’ne anlatınca Efendimiz (s.a.v.) şu sözleri söyle­diler:

—           “Çocukları hakkıyla sevmek ve onları ko­rumak Cehennemden kurtuluştur.” (Buhari)

Ashâb’dan Câbir b. Semûre (r.a.) anlatıyor:

—           «Bir gün Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’le nama­zımı kıldım. Namazdan sonra Resûl-i Ekrem
(s.a.v.) evlerine gidiyorlardı. Ben de kendilerini ta’kîb ettim. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) yolda bazı
çocuklara rast geldiler; hepsini okşadılar, beni de onlarla beraber okşadılar…»

Bir gün Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bir çocuğu se­verlerken bir bedevi gelmiş ve Allah (c.c)’ın Resulü (s.a.v;)’ne:

—           «Siz çocukları bu kadar seviyorsunuz, benim on torunum olduğu halde bir defa bile kucağıma alıp sevmedim!» demişti de Allah (c.c.)’ın Elçisi (s.a.v.) de:

(«O halde Cenâb-ı Hak seni şevkât hissin­den mahrum etmiş.» cevabını vermişlerdi.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlakı)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN AHDE VEFÂKÂRLIKLARI

 

Peygamberler ve bahusus Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), ahdine ya’nî verdiği sö­ze son derece vefakâr ve riayetkar idiler. Birkaç misâl:

Ebû Râfi (r.a.), Kureyş tarafından Medîne’ye gönderilen bir köle idi. Medine’de Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’i gördükten sonra O (s.a.v.)’na gö­nülden bağlanmış, müslümân olmuş va Medîne’de kalmayı arzûlamıştı. Resûlullah (s.a.v.):

—«Elçileri alıkoymak doğru değildir. Kalk Mekke’ye git. Oraya vardıktan sonra bize dönmek istersen gelebilirsin.» diyerek bu teklifi red­detmişlerdi.

O da Mekke’ye dönmüş ve fakat bilâhare Medine’ye gelerek müslümânlara iltihâk etmişti. (Ebû Dâvud)

Peygamberimiz (s.a.v.) peygamberliğinden önce Abdullah b. Ebû Amsâ ile ba’zı ticarî işler görmüştü. Bir gün Resûl-i Ekrem (s.a.v.), ba’zı hesabları tesviye etmek için bu adamla bir yer­de buluşmağa söz vermişlerdi. Abdullah bu sözü unutmuş ancak üç gün sonra verdiği sözü hatırlayarak geldiğinde Resûlullah (s.a.v.)’ı, hâlâ kendini bekler bir halde bulmuştu. Allah (c.c.)’ın Resulü (s.a.v.), Abdullah’ı görünce:

—«Abdullah! Üç gündür seni burada bek­liyorum.» demekle yetinmiş, başka bir şey söyle­memişlerdi. (Ebû Dâvud)

(Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlakı)Sh.: 73)

 

PEYGAMBER (S A.V.) EFENDİMİZ’İN AF VE BAĞIŞLAYICILIKLARI

 

Af ve bağışlama O (s.a.v.)’nun öyle bir hu­yudur ki, bu hususta kendilerini Kur’ân te’dib etmiştir. Cenâb-ı Hakk (azze ve celle):

«Affı öne al, iyilikle emret, câhillerden yüz çevir!» (A’raf, 199) buyurmaktadır.

İntikam almağa kudreti varken affetmak, O (s.a.v.)’nda öyle bir aynadır ki; orada temiz ruhların en güzel şekilleri, ulvî maksat, yüce gaye, nefsin arzularının üstüne yükselme gibi üstün vasıflar parıldar.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Yüce Ahlakı, (Sh.: 54))

***

ŞEYTANIN KİBRİ

 

Allah (c.c.) İblis’e:

«Ben sana secde emretmiş iken, seni secde etmekten alıkoyan neydi?» buyurdu, İblis şöyle dedi: «Ben Âdem’den hayırlıyım. Çünkü beni ateşten, O’nu ise çamurdan yarattın»

Allah-û Teâlâ:

«Hemen in oradan (Cennetten). Sana Cennet­te kibirlenmek gerekmez. Haydi çık. Çünkü sen hor ve bayağı kimselerdensin.» buyurdu, İblis:

“Bana, kıyamete kadar ömür ve müddet ver”. dedi.

Allah-û Teâlâ da:

«Sen mühlet verilenlerdensin.» buyurdu. İb­lis:

«Öyleyse, beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, insan oğullarını saptırmak için mu­hakkak senin doğru yoluna oturacağım, vesvese verip pusu kuracağım. Sonra onlara önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım…» dedi.    (A’raf: 12-17)

 

 

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN MİSAFİRPERVERLİKLERİ

 

Muhtelif yerlerden Peygamberimiz (s.a.v.)’e birçok ziyaretçi ve misafir gelirdi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bunların hizmetini bizzat görür ve ağırlardı. O (s.a.v.)’nu görmeğe gelen hiç bir kimse ağırlanmadan bırakılmazdı.

O (s.a.v.), ihsan ve ikramlarında müslimi, gayr-i müslimden tefrik etmez ve herkesi ağırlarlardı. Bir defa müşriklerden biri O (s.a.v.)’nu ziyarete gelmiş ve misafirleri olmuştu. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) misafirlerine doyuncaya kadar keçi sütü ikram etmişlerdi.

Ba’zen misafirler çok gelir, evdeki bütün yi­yecekler biter, ev halkı aç sabahlardı. Yine bir gün Gıfarîler’den biri Peygamberimiz (s.a.v.)’e misafir olmuş, evde bir miktar sütten başka bir şey yoktu. Onu da misafire ikram ederek bütün ev halkı aç kalmışlardı.

Ashâb (r.a.) içinde en fakiri Suffelî’ler (Suffa Ashabı) idi ki, bunlar cemâatin devamlı misafiri idiler. Resûlullah (s.a.v.), bunların ağırlan­masını zaman zaman Ashâb (r.a.)’ına ikâz buyururlardı. Kendilerinin ancak dört kişi tara­fından taşınabilecek bir kazanı vardı ki, öğle zamanı bu kazan getirilir ve suffa Ashâb (r.a.)’ı dizilerek Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’le birlikte ondan yerlerdi. Ba’zen o kadar kalabalık olurdu ki, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) oturacak yer bulamaz ve çömelirlerdi. (Müslim)

(Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlakı, (Sh.: 53))

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN İYİLİK VE MERHAMETLERİ

 

O (s.a.v.), ümmetine dâima iyilik ve merha­metle muamele etmiş, köle ve cariyelere, çocuklara, düşkünlere ve canlılara merhametle mu­amele etmelerini emretmişlerdir. O (s.a.v.)’nun msrhâmeti düşmanlarına bile şâmil idi. Meselâ: Uhûd’da kendileri yaralı, amcası parçalanmış, yardımcıları ölmüş, yaralanmış ve dağılmış bir halde iken, düşmanlarına beddua etmssi istenin­ce dua ettiren bu rahmetti. O (s.a.v.)’na işkence eden ve de kendilerini kovan sakîflere, Taîf gü­nü dua ettiren yine o merhametti.

Açlıklarından şikâyet ederek, akrâbalık haklarına riâyet etmesini isteyen ve daha dün O (s.a.v.)’nu Mekke’den çıkarmış, Medine’de mu­hasara etmiş bulunan Kureyş’e Şam ve Yemen’e ticâret yollarını açtıran yine o merhamettir…

Hz. Âişe (r.a.) der ki, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bir bedevi geldi ve dedi ki:

( “Sen çocukları öpüyormuşsun? Biz onla­rı öpmeyiz.”

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) cevaben:

( «Allah kalbinden merhamet hissini almışsa ben sana ne yapabilirim?» buyurmuşlardı.

O (s.a.v.)’nun kalbi rahmetle dolup taşmıştır. O (s.a.v.)’nun rahmeti, dilinde müjde, gözlerinde yaş elinde ihsan olmuştur. Böylece merha­met ve iyilikte de önder olmuşlardır.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Yüce Ahlakı, Sh.: 52)

 

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN SEHÂVET VE CÖMERTLİKLERİ

 

Ebu Zerr (r.a.)’in rivayetine göre Peygambe­rimiz (s.a.v.):

—«Bütün Uhûd dağı altın olsa ve bana ve­rilse —borcumu ödemek için ayırdığım müstesna— onun bir dinarını üç gün yanımda bırak­mak istemezdim.»

Resûl-i Ekrem (s.a.v.), üzerlerinde bulunan parayı son kuruşuna kadar infâk etmedikçe evlerine girmezlerdi. Bir defasında Fedek Reisi hediye olarak dört deve yükü hububat göndermişti. Hz. Bilâl (r.a.) bunlan çarşıda satmış Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’in bir yahûdîye olan borcu­nu ödemişti.

Resûlullah (s.a.v.) bir şey kalıp kalmadığını sormuş, Hz. Bilâl (r.a.) de kaldığını söyleyince:

—           «Onları da sadaka olarak dağıt, yoksa evime gidemem.» buyurmuşlardır.

Hz. Bilâl (r.a.) de parayı verecek kimse bu­lamamış ve bunun üzerine Allah (c.c.)’ın Resu­lü (s.a.v.) evine gidememiş ve mescidde yatmış­lardı. Nihayet ertesi sabah kalan parayı Hz. Bi­lâl (r.a.) dağıtmış ve Cenâb-ı Paygamber (s.a.v.)’e:

—           «Cenâb-ı Hakk seni kurtardı» demişti. Rssûl-i Ekrem (s.a.v.)’de şükrederek evine gidebilmişlerdi. (Ebû Dâvud)

(Peygamber (s a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlakı, Sh.: 49)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN SEHÂVET VE CÖMERTLİKLERİ

 

Kerem ve cömertlik, Peygamberimiz (sav)’in tabîat-ı aslîyelerindendir. Peygamberimiz (s.a.v.), insanların en âlicenâb ve en asîli idiler. Bilhassa Ramazân aylarında O (s.a.v.)’nun ke­rem ve sehâvetine sınır olmazdı.

Bir gün bir adam Resûl-i Ekrem (s.av) mer’ada otlayan keçilerini sayarken gelmiş ve bir kaç keçi istemişti. Resül-i Ekrem (s.a.v.) de ona bütün sürüyü vermişti. Adam sürüyü kabi­lesine götürdüğünde:

(«Hepiniz müslümân olunuz. Muhammed (s.a.v.) o kadar cömerd ki, fakirlikten hiç korkmuyor.» demişti. (Buhârî)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) ba’zen birinden bir şey satın alır, sonra onu yine hediye ederlerdi Kendilerine bir şey geldi mi derhâl onu başka­larına hediye ederlerdi. Yanlarında bir şey gece kalacak olsa ondan üzüntü duyarlardı

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in hanımı Hz. Ümm-ü Seleme (r.a.) validemiz anlatıyor:

«Resûlullah (s.a,v.)’ın yüzünde bir deği­şiklik hissettim. Sebebini sorunca:

«Dün aldığım yedi dinarı veremedim ya­nımda kaldı.» dedi.» (Müsned-i İbn-i Hanbel)

(Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlakı, Sh.: 48)

***

“Din kardeşinin ihtiyacını gideren bir mü’minin hacetini de Cenab-ı Allah giderir.”

Hadis-i Şerif (Camiussağir)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDlMİZ’İN HÜSN-İ MUÂMELELERİ

 

Hz. Câbir b. Abdullah (r.a.), bir sefer esna­sında Resûlullah (s.a.v.)’la beraber bulunuyor­lardı. Câbir (r.a.)’in devesi yorulmuş ve ise ya­ramaz hale gelmişti. Peygamberimiz (s.a.v.) bu deveyi Câbir (r.a.)’den satın alarak parasını vermiş ve deveyi tekrar:

( «Deve de para da senindir.» diye iâde etmişlerdi. (Buharı)

Yine bir defa Resûl-i Ekrem (s.a.v.) birin­den bir deve almış yerine de daha mükemmel bir deve vermiş ve «Borçlarını daha iyi ve da­ha mükemmel ödeyenler faziletli kişilerdir.» buyurmuşlardır.

Yine bir gün Medine hâricinde, bir kervan konaklamıştı. Peygamberimiz (s.a.v.) kervanın yanından geçerken kırmızı bir deve görmüşler, fiâtını sormuşlar ve hiç pazarlık yapmadan deveyi alıp gitmişlerdi. Bir müddet sonra kervân halkından bir kaç kişi arasında endişe başlamış ve deveyi, parasını almadan verdiklerinden piş­manlık duymuşlardı.

Kervanın içinden bir kadın:

( «Üzülmeyin, bu havalide bu kadar nur yüzlü bir adam görmedik, böyle bir adam ya­lan söyleyip bizi aldatmaz.» demiş, kervan hal­kını teskin etmişti.

Akşam üzeri Resûl-i Ekrem (s.a.v.) devenin parasıyla birlikte kervanın yiyecek ve içeceğini de göndermişlerdi. (Darekutnî)

(Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlakı. Sh: 43)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN HÜSN-İ MUAMELELERİ

 

Kendileriyle Peygamberliğinden önce müna­sebette bulunanlar, dürüstlüğüne hayran olduklarından, O (s.a.v.)’na «El Emîn» diyorlardı Pey­gamber olduktan sonra bile Kureyş mensupları, Resulullah (s.a.v.)’ı can düşmanı bildikten hal­de emanetlerini muhafaza için O (s.a.v)’na ve­riyorlardı.

Bir gün bir bedevi, Peygamber (sav)’den alacağını almağa gelmişti. Bedevî kabalığından Resul-i Ekrem (s.a.v.)’e gayet sert sözler söy­lemişti. Ashâb (r.a.) kızarak bedeviyi şu söz­lerle uyarmışlardı:

«Sen kime hitab ettiğini biliyor musun?.

Bedevî:

«Ben hakkımı istemeğe geldim, dedi

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) de:

(«Siz onu tutacaktınız. Çünkü bu adam hakkını istiyor» buyurdular.

Bundan sonra Resûl-i Ekrem (sav) Bedevî’ye hakkını fazlasıyla takdim ettiler. (İbn-i Mace)

Bir gün Sâib adlı bir arap taciri Paygamberimiz (s.a.v.)’e takdim edildi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

—           «Ben onu sizden daha iyi tanırım.» de­mişler.

Sâib de:

—           «Evet, ticârette arkadaşlık etmiştik. Bü­tün hesapların gayet mükemmeldi.» demişti.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlakı Sh.: 42)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN YÜKSEK AHLÂKI

 

«Hz. Peygamber (s.a.v.), güler yüzlü, gü­zel huylu, nazik kalpli idi. Hiçbir vakit kaba ve sert huylu değildi. O (s.a.v.)’nun ağzından hiç­bir müstehcen kelime çıkmazdı. Başkalarının ha­reket tarzını tenkid veya takbih etmez; sevme­diği bir hareket veya durum karşısında bir şey söylemez, böyle bir harekette bulunan adam kendi hareket tarzının tasvibini isteyecek olur­sa, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) onu kınamadan, kalbi­ni kırmadan bundan vaz geçirirler, yahut susa­rak muhatablarına memnun olmadığını hissetti­rirlerdi.»

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) kendi hesabına üç şey­den sakınırdı:

— Münakaşa ve mücâdele etmekten,

— Kimseye lüzumundan fazla söylemekten,

— Kendilerini alâkadar etmeyen işlerle meşgul olmaktan.

Başkaları hesabına da üç şeyden sakınırdı:

— Kimseyi tenkid etmezdi.

— Kimseye hakarette bulunmazdı.

— Başkalarının sırlarına muttali olmak is­temezdi. (Tirmizî, Şemâil)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bütün işlerini, bütün vazifelerini tâyin etmişler, tesbih ve tehlîl zamanlarını ayırmışlar, uyku ve istirahat, misafir ve ziyaretçilerin kabul saatlerini tesbit etmişlerdi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) kimseye karşı hareket tarzını değiştirmezlerdi.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlakı, Sh.: 41)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN YÜKSEK AHLÂKI

 

Şu âyeti kerîmeler O (s.a.v.)’nun şefkat ve merhametinin, güzel ahlâkını dile getirmektedir:

«Andolsun ki, Allah’ın Resul (s.a.v.)’ünde Allah (c.c.)’ı ve âhiret gününü umanlar ve Al­lah (c.c.)’ı çokça zikredenler için güzel bir ör­nek vardır.» (Ahzâb. 21)

«Gerçekten sen, pek büyük bir ahlâk üzere­sin.» (Kalem, 4)

«Sen kaba ve katı yürekli olsaydın onlar se­nin etrafından dağılıp giderlerdi.» (Âl-i İmran, 159)

«Size kendinizden bir peygamber geldi ki müşkilât çekmeniz O’na pek ağır gelir, üzerini­ze son derece titizdir. Bütün mü’minlere gayet şefkatli ve merhametlidir.» (Et-Tevbe, 128)

Yine Hz. Âişe (r.a.) validemiz O (s.a.v.)’nun hakkında:

«Hz. Peygamber (s.a.v.) hiç kimseyi azarlamazdı, kendisine fenalık edenlere fenalıkla mukabele etmezdi. Kendisine yapılan fenalıklara göz yumar, faillerini affederdi. Bir kimse hakkında iki şıktan birini seçmek durumunda kalın­ca günaha düşmemek şartı ile en şefkatli olanı tercih ederdi. İlâhî emirlere isyan edenlere müs­tahak oldukları cezayı verirdi.» (Buhari, Müs­lim, Ebû Dâvud)

Allah (c.c.)’ın Resulü (s.a.v.) hiç bir müslümanı ismiyle lanetlememiş, hiç bir kadını, köle, cariye, hizmetçi ve hayvanı dövmemişlerdir.

Hiçbir şahsın da haram olmayan isteğini reddetmemişlerdir. (Buharı, Müslim, Ebü Dâvud)

(Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlakı)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN YÜKSEK AHLAKI

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.), yüksek ahlâkı ta­mamlamak üzere gönderilmiş, kendilerinde en güzel ahlâk örneğinin bulunduğu Kur’ân lisa­nıyla haber verilen bir Peygamberdir. Zâten ced’leri, beşeri kemâle eriştirmek ve doğru yo­la koymak, hayatları kusursuz, gönülleri temiz; kalpleri günah lekesinden beri, hidâyet dâvetçilerine ve mürşidlere bağlıdır.

Peygamberimiz (s.a.v.), kendi ifadeleriyle kendilerini Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın terbiye ettiği­ni söylemektedirler. Bu ifâde Peygamberimiz (s.a.v.)’in ne büyük bir ahlâkî kemâlâta nail olduğunu. gösterir. Çünkü O, söylediğini önce ken­di nefsinde ve şahsında tatbik eden bir vaiz idi. Başkalarına îzah edip öğrettiği edeb ve ahlâki umdelerini en mükemmel surette yaşardı.

Hayatının en mahrem sırlarına vâkıf olan zevceleri Hz. Âişe (r.a.) ve Hz. Hatice (r.a) vâlidelerimizdir.

Hz. Aişe (r.a.):

—           “O (s.a.v.)’nun ahlâkı Kur’ân’dı.” diyor.

Hz. Hatice (r.a) de, ilk vahy anında heye­canlanan Resûl-i Zişân (s.a.v.)’ı, ahlâk ve meziyetlerini sayarak O (s.a.v.)’nu şöyle teskin etme­ğe çalışıyordu:

—           «Cenâb-ı Hakk seni asla mahcûb etmeye­cektir. Çünkü Sen yakınlık bağlarına saygı gösteriyor, borçluların borcunu veriyor, fukaraya yardım ediyor, misafirleri ağırlıyor, doğruları destekliyor, muhtaçlara yardımcı oluyorsun.» (Buharî)

(Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlakı)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN SABIR VE ŞÜKÜRLERİ

 

O (s.a.v.)’nun hayâtı, O (s.a.v.)’nun bütün ilâhi emirleri harfiyyen yerine getirdiğinin şahididir. O (s.a.v.), felâketlere, hezimet ve musi­betlere sabreder; lütuf ve nimete erince de şükrederdi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bu iki vasfı eşit olarak hâizdi. Ashâb (r.a.)’ından biri bir gün en büyük musibetlere kimlerin hedef oldukları­nı sordu. Peygamberimiz (s.a.v.):

( «Her türlü musibete herkesten ziyâde peygamberler ma’rûz kalırlar. Diğer insanlar da ruhanî mertebelerine göre imtihana ve musibe­te uğrarlar.» (İbn-i Mâce) buyurdular.

Kur’ân da O (s.a.v.)’na sabretmeyi emret­mektedir:

«Peygamberlerden şeriat sahiplerinin sabret­tiği gibi sen de sabret!» (Ahkâf. 35).

O (s.a.v) da bütün sıkıntılara, Allah (c.c.)’a dayanarak sabretmişlerdir.

Bütün bu sıkıntılara ancak Resûl-i Ekrem (sa.v.) gibi bir Peygamber-i Zişân sabredebilir.

Büyük işler başarmış dâhiler, kumandan ve fâtihler bu başarılarını kendi akıl basiret ve bilgilerine hamlederler. Fakat Allah (c.c.)’a yakın olanlar bu başarının kendilerine Allah (c.c.)’ın bir lütfu olduğunu bilir ve O’na hamdederler. Peygamberimiz (s.a.v.) de kendilerine bir nîmet, bir muzafferiyet nail olunca; derhal şükran sec­desine kapanırlardı.

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN ZİKİRLERİ

 

Cenâb-ı Hakk (c.c.) Kur’ân’da:

«Onlar (mü’minler) ayakta iken, otururken ve yatarken (dâima) Allah’ı zikrederler.»

(Âl-i İmran, 191)

«Nice adamlar vardır ki, hiç bir ticaret, hiçbir alışveriş onları zikrullahtan alıkoymaz» (En-Nur 37) buyurmaktadır.

Kur’ân tebliğcisi o büyük Önder, bu emir ve sıfatların en canlı timsâli idiler. Hz. Aişe (r.a.) validemiz, bize Resûlüllah (s.a.v.)’ın, ha­yâtları boyunca hiç bir an Hakk (c.c.)’ı tenzih ve takdisten geri kalmadıklarını haber veriyor­lar. Her lâhza zikrullah ile meşgul bulunuyor­lardı. Otururken, yatarken, yürürken, uyurken, abdest alırken, seyahat ederken, evinden çıkar­ken, mescide giderken, düşmanla mücâdele eder­ken dâima Allah (c.c.)’ı zikreder, dâima O (c.c.)’nun adını takdis ederlerdi.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlakı, Sh.: 28)

 

İLÂHÎ İKAZLAR

 

«De ki «Allah katında bir ceza olmak bakı­mından bundan daha kötüsünü size haber vere­yim mi? Allah’ın lanet ve aleyhinde gazab ettiği, içlerinden maymunlar, domuzlar yaptığı kimse­lerle Taguta tapanlardır ki işte bunların mevkii daha kötü ve dümdüz yoldan daha sapıktır. Si­ze geldikleri zaman «imân ettik» derler. Halbuki onlar muhakkak küfr ile girmişler, yine muhakkak onunla çıkmışlardır. Allah onların neler giz­lemekte olduklarını çok iyi bilendir.» (Mâide: 60-61)

 

 

HZ PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’E VERİLEN BEŞ HASLET

 

“Câbir bin Abdullah (r.a.)’dan rivayet edil­miştir ki, Peygamber (s.a.v.):

— Benden önce kimseye verilmeyen beş şey bana verildi. Bir aylık yoldan «düşmana» kor­ku verilmekle zafergâh oldum. Ve yer bana mescid ve temizleyici kılındı. Binâenaleyh hangi kimseye namaz vakti gelirse namazını kılsın. Bana ganimetler helâl kılındı. Şefaat da verildi. Eskiden peygamber hususî olarak kavmine gön­derilirdi; ben ise insanların hepsine gönderildim.” buyurdular.

İki aylık mesafeden düşmanın kalbine kor­ku, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) yalnız dahi olsa. mut­laka doğacaktır.

Yeryüzünün her tarafı Resûl-i Ekrem (s.a.v.) ve ümmetine mesciddir. Namazın sahîh olması için hususî bir yer yoktur. «Önceki peygamber­lerden hiç biri mihrabına varmadıkça namaz kılamazdı.»

Hattabî diyor ki: «Geçmiş peygamberler iki kısımdır. Bir kısmına hiç cihad farz olmamış, bir kısmına ise cihad için izin verilmiş, lâkin ganimet olarak aldıkları şeyden istifâde ken­dilerine helâl kılınmamıştı.»

Kıyamet gününde şefaat etmek hakkı verilenlerin başında hiç şüphe yok ki. (Şefâat-i Uzmâ) sahibi Peygamberimiz (s.a.v.) gelir.

Diğer peygamberler yalnız kendi kavmine gönderilmişti. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) ise bütün insanlara peygamber gönderilmiştir.

(Selâmet Yolları. C. 1, Sh.: 166-168)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN İBÂDETLERİ

 

Allah (c.c.)’ın terbiye ettiği ve devamlı olarak O’nun kontrolü ve murakabesi altında bulunduğu şanlı Peygamber (s.a.v.), mütemadiyen ibâdet hâli içinde idiler. Her an O’nun rızâsına muvafık işlerle meşgul bulunuyorlardı. Kendi­leri «Allah (c.c.)’a lâyıkı vechile ibâdet nasıl icra edilir» bunu tebliğ ve tatbik etmişlerdir.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.), fıtraten ibadeti se­verler, gözünün nurunu, gönlünün huzur ve sü­rûrunu onda bulurlardı. Hattâ peygamber olma­dan önce, Mekke haricindeki Hirâ Mağarası’nda bir ay yalnız başına kendilerini ibâdete ver­dikleri olurdu.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlakı,Sh.: 28)

***

MÜSLİM ŞERHİ’NDE BUYURULUYOR Kİ:

 

«Hz. Ali (r.a.)’nin Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e yakınlığını, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in Hz. Ali (r.a.)’ye olan sevgisini, Hz. Ali (r.a.)’nin harblerdeki zaferlerini ve İslâm’a hizmetlerini düşü­nerek onu sevmek, İslâm’ın meydana çıkıp ya­yılmasında, Allah-û Teâlâ’nın ve Resulünün be­ğendikleri işlerin yapılmasında büyük emeğinin olduğunu görerek onu büyük bilmek, ancak mü’minlerin yapacağı iştir. Bunun aksine, saydığı­mız sebepler yüzünden Hz. Ali (r.a.)’ye düşman olan, buğz eden kimselerin nifakının şiddetli, fe­sadının çok olduğu anlaşılır. Böyle düşünceler­den Allah-ü Teâlâ’ya sığınırız.»

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Hz. Ali (r.a.), Sh.: 256)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN HİTÂBET VE BELÂGATLERİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.) «En fesâhâtliniz be­nim» buyururlardı. Cennet ehli de onun bu fasîh ve belîğ lisanı ve şivesi ile konuşacaktır.

Peygamberimiz (s.a.v.) hutbelerinde fasih bir lisan kullanırlardı. Hutbe vermek için hücrelerinden tek başlarına, üzerlerinde sadece bir elbise ile çıkarlardı. Hutbe esnasında bazen el­lerinde bir yay, bazen bir asa bulunur ve buna dayanarak hutbe îrad buyururlardı. Mescidde konuştukları zaman asaya, harb meydanında ise yaya dayanırlardı. Cuma ve bayram hutbelerini, tâyin edilen vakitlerde, diğerlerini ise gayr-ı mu­ayyen zamanlarda verirlerdi. Hutbelerinde da­ha çok haber cümlelerini tercih ederlerdi. Söz­lerinin te’sirini artırmak istedikleri zaman, cüm­leleri sual-cevap tarzına sokarlardı. Hutbeleri­nin te’sirli yerlerinde bütün vücûdlarının tepe­den tırnağa kadar titrediği olurdu.

Peygamberimiz (s.a.v.), dîne davet eden bir peygamber, bir fâtih, bir vaiz, bir kumandan, bir hâkim ve bir devlet reisi idiler. Bir dîn dâvetçisi olarak Peygamberimiz (s.a.v.)’in konuşmalarında dînî vecd ve heyecanın coşkunluğu görülürdü.

O (s.a.v.)’nun hitabeleri, dinleyiciler üzerin de mucizevi bir te’sir icra eder, en katı yürekler, O (s.a.v.)’nun sözlerinin te’siriyle yumuşardı. En heyecanlı zamanlarda O (s.a.v.)’nun sözleri, birbirine en müthiş düşmanlık hisleriyle dolu olanları yumuşatırdı.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlakı Sh.: 26)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN MECLİSLERİ

 

Resûlullah (s.a.v.)’ın meclisleri, bir saray gibi hizmetçiler ve maiyyet halkı ile çevrili de­ğildi. Hattâ evinin kapısı bile yoktu. Fakat O (s.a.v.)’nun Peygamberlik vakârı herkesin kalbine haşyet verirdi. O (s.a.v.)’nu gören herkes kalbinde bir heyecan hissederdi. Huzurlarında Ashâb (r.a.), o kadar sessiz ve sakin otururlar di ki, onları gören, cemaatten her birini, başına konan bir kuşu ürkütmemek için böyle davrandıklarını zannederdi.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in huzurunda söz söy­lemek istiyenlerin haseb ve neseb, servet ve nüfuzlarına değil, ilim ve faziletlerine itibâr olu­nurdu. Peygamberimiz (s.a.v.), önce muhtaç ve fakirleri dinler onların ihtiyacını te’min eder­lerdi. Huzurlarında oturanlar başlarını eğerek otururlardı. Kendileri de son derece mütevâzi bir şekilde otururlardı, söze başladıklarında her­kes kulak kesilirdi. Mecliste bulunanlardan bi­risi söz söylerken Peygamberimiz (s.a.v.), onun sözünü kesmezlerdi. Eğer kendileri konuşulan sözlerden memnun olmazlarsa, onları duymazdan gelirlerdi.

Meclislerinde bulunan herkese ayrı ayrı teveccüh gösterirler, herkese sohbetten nasibini verirlerdi. Meclisleri bir tevazu ve huzur meclisi idi. Bu meclislerin hedefi irşâd ve terbiye idi.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlakı Sh.: 25)

 

PEYGAMBER (S.A.V) EFENDİMİZ’İN UMÛMÎ ÂDETLERİ

 

Peygamberimiz (s.a.v) umûmîyetle sağ eliyle iş görmeyi severlerdi. Ayakkabılarını giyerlerken önce sağ ayakkabılarını giyerlerdi. Ca­miye girerken önce sağ ayağıyla adım atarlar, şayet bir şey dağıtacak olurlarsa sağında bu­lunanlardan başlar ve bir iş yapacakları za­man besmele çekerlerdi. Elbiseyi de önce sağ­dan giyerler soldan çıkarırlardı.

Hz. Enes (r.a.) diyor ki:

— «Resûlullah (s.a.v.) bir gün evine gelerek su istediler, ben de süt getirdim. Peygamberimiz (s.a.v.) içtiler. O (s.a.v.)’nun solunda Hz. Ebûbekir (r.a.), önünde Hz. Ömer (r.a.), sağ tara­fında da bir bedevi oturuyordu. Peygamberimiz (s.av.) sütü içtikten sonra Hz. Ömer (r.a.) ka­bı Hz. Ebûbekir (r.a.)’e uzatmak istemişti. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) kabın sağında bulunan be­deviye takdimini istemişti.»

Peygamberimiz (s.a.v.) Ashâb (r.a.)’ını künyeleri ile çağırır, çocuğu olan kadınlara da künyeleri ile seslenirlerdi. Çocuğu olmayan kadın­lara ve çocuklara da bir künye bulur ve öyle seslenirlerdi. Böylece de herkesin hatırını hoş ederlerdi.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlakı, Sh.: 24)

***

“Çok uyumak, kalbi öldürür, unutmayı arttı­rır. Çok gülmek gönlü öldürür, vekarı giderir. Çok günâh işlemek kalbi karartır, pişmâlık ve­rir.”

(Dört Büyük Halife (Bedir Yayınları), Sh.: 299)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN HASTA ZİYARETİ VE TA’ZİYETLERİ

 

Resûlullah (s.a.v.), hastaları ziyarete önem verirler ve bunun müslümanlar için bir vazife olduğunu söylerlerdi.

Hasta ziyareti esnasında hastaya ümid ve­rirler, nabzını ellerine alıp alnına mübarek el­leriyle dokunurlardı. Şifâ bulması için de Cenâb-ı Hakk (c.c.)’a dua ederlerdi. Hastaya da «İnşal­lah kurtulacaksın.» derlerdi. Şayet birisi fena lâ­kırdı edecek olursa ondan memnun olmazlardı.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlakı)

 

MÜNAFIKLARIN HALLERİ

 

“Ey Peygamber, kalbleriyle inanmadıkları halde ağızlarıyla “inandık” diyen (münafık)’larla, Yahudilerden o küfür içinde (alabildiğine) koşanlar seni mahzun etmesin. Onlar, durma­dan yalan dinleyen, senin huzuruna gelmeyen diğer bir kavm hesabına casusluk eden (kimse)lerdir. Kelimeleri (Allah tarafından) yerlerine konduktan sonra (tutub) bir tarafa atarlar onlar. «Eğer size şu (fetva) verilirse onu alın, şayet o verilmezse onu (kabul etmekden) çekinin» derler. Allah kimin sapıklığını irâde ederse artık Sen Allah’ın ona âid (meşîyyetini) önlemeye hiç bir vech ile muktedir olamazsın. Onlar öyle kim­selerdir ki Allah, kalblerini temizlemek düşme­miştir. Dünyada hor ve hakir olmak onların hak­kıdır. Ahirette de onlara pek büyük bir azab vardır.” (Maide 41)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN TEMİZLİĞE RİAYETLERİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.)’in en fazla önem ver­dikleri şeylerden biri de temizliktir. Bir gün üs­tü başı kirli bir adam görmüş, «üstünü başını yıkamıyor musun?» demişlerdir. Bir defa da adamın biri huzurlarına pek perişan bir kıyafetle girmiş, Peygamberimiz (s.av.) ona:

( «Geçinmek için hiç bir vasıtan yok mu?» demişler.

«Var!» cevabını alınca şöyle buyurmuş­lardır:

«Mademki Allah (c.c.)’ın nimetlerine na­il olmuşsun; o halde nimetin eseri üzerinde görülsün.» (Ebu Dâvud)

Cahiliyet âdetlerini üzerinden atamayan ba­zı kimseler, yerlere tükürür, camilerde bile ibâ­det esnasında bu gibi hareketlerde bulunurlar­dı. Peygamberimiz (s.a.v.), bu fena âdetten son derece tiksinirlerdi. Bir defa yine boyla bir ha­reketin izini görmüşler ve son derece hiddetlenerek mübarek yüzleri kıpkırmızı kesilmişti (Nesâi). O (s.a.v.)’nün bu hiddetini anlayan ensâr (r.a.)’dan bir kadın ortalığı temizleyerek Rasûlûllah (s.a.v.)’ın teveccühünü kazanmıştır.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in umûmî meclisle­rinde kâfur veya başka tütsüler yakılır, bu su­retle de Cemaatın istirahatına dikkat edilirdi. Cuma günleri mescide güzel koku saçılmasını emrederdi.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Yüce Ahlakı, Sh.:17)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDlMİZ’İN YATAKLARI

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in yatağı, içi hurma yaprakları ile dolu bir deri ile bir örtü veya iki katlı bir kumaş parçasından ibaretti.

Hz. Hafsa (r.a.) anlatıyor (ki; hanımlarındandır): «Bir defasında Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in, üzerinde daha rahat etmeleri için bir kumaş parçasını dört kat yaptım, fakat kendileri is­tirahatları hakkında bu kadar çok meşgul ol­mamdan memnun kalmadılar.» (Tirmizî)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in Arabistan’ın tek hâ­kimi durumuna geçtikleri bir devrede bile evin­de ufak bir sedirden, su tulumundan başka bir eşyaları yoktu.

(Peygamber (s.a.v) Efendimizin Yüce Ahlâkı, Sh.: 16)

 

 

 

HİCRETİN VACİP OLMASI

 

«Bir beldede ehl-i İslâm’ın azlığından do­layı dinini muhafaza edemeyen kimseye dinini ikâme edecek bir İslâm beldesine hicret etme­si vacip olur. Şu halde hicretin sebebi, hicre­te ihtiyaçtır. Hicrete ihtiyaç hâsıl olursa, hicret kıyâmete kadar bâki’dir.»

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Musâhabe: 6)

***

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZDEN:

 

«Küçüğümüze şefkat göstermeyen, büyüğümüzün hakkını tanımayan kimse, bizden (Bi­zim Sünnetimize uymuş olanlardan) değildir.»

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN GİYİNİŞLERİ

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Hazretleri, giyinişle­rinde muayyen bir tarz ta’kip etmez; izâr, ridâ, gömlek ve cübbeden ne bulurlarsa onu giyerler­di. Sade giyinmeyi severler, yeşil elbiseden hoşlanır ve ekseriya beyaz giyerlerdi. Habeş Kralı Necâşî’nin gönderdiği çoraplar, Resûlullah (s.a.v.) tarafından kullanılmıştır.

Bazen işleme kaftan giydikleri de olurdu. Beyaz tenlerine çok güzel yakışan atlastan bir kaftanları vardı. Elbiselerini topuklarından aşa­ğı uzatmazlardı, izârı ise daha yukarıda olurdu. Sarığının taylasanını omuzlan arasına sarkıtırlardı. Zaferan ile boyanmış bir de çarşafı var­dı ki yalnız bunun içinde namaz kıldığı da olur­du.

Bazı rivayetlere göre Allah’ın Resulü (s.a.v.) Hulle-i Hamrâ denilen, üzerinde kırmızı çizgiler bulunan Yemen kumaşı kullanırlardı. Umu­miyetle keçi kılından örme elbiseler giyerlerdi. Resûlullah (s.a.v.)’ın irtihalini müteakip Hz. Âişe (r.a.) O (s.a.v.)’nun son dakikaları esnasında giydikleri elbiseyi halka göstermişti. Bunlar ya­malı bir örtü, el dokuması sert bir entariden ibaretti.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in ayakkabıları san­dal şeklinde olup, bağları bağlanıp bu sûretle ayaklarını tutarlardı.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Yüce Ahlakı, Sh.: 14)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN BERAAT GECESİ İBADETİ

 

Hz. Aişe validemiz (r.anha), yüce Peygam­berimiz (s.a.v.)’in bu geceki hallerini şöyle nak­lediyor:

«Peygamber (s.a.v.) namaza kalktı. Secdeye kapanıp uzun müddet kaldı. Süre o kadar uza­dı ki ruhunu teslim etti zannettim. Elimle par­mağına dokundum, kımıldadı, ben de sevindim. Secdede şöyle dua ediyordu: «Allah’ım azabın­dan affına, gazabından rızana sığınırım. Sen­den yine sana iltica ederim. Şânın yücedir. Seni, lâyık olduğun şekilde medh ü sena edemem. Sen, kendini sena ettiğin gibisin.» Sabah olunca bun­ları Resûlullah (s.a.v.)’a söyledim O da: «— Ya Aişe bunları öğrendin mi?» buyurdu. «— Evet Ya Resûlallah.» dedim. Resûlullah (s.a.v.) da: «— Bunları hem öğren hem de başkalarına öğret. Çünkü bunları bana Cebrail öğretti ve secdede öyle dua etmemi istedi.» buyurdu. (Et-Tergib ve’t-Tergib)

İşte bu suretle Resûlullah (s.a.v.) sabaha ka­dar ibadet ve taattan ayrılmadı. Ben Resûlullah (s.a.v.)’in ayaklarını oğuştururken:

«Anam babam sana feda olsun; Allah-ü Te­âlâ evvel ve âhir günahlarım mağfiret etmedi mi? Seni geçmişte ve gelecekte günah işlemek­ten muhafaza etmedi mi? Öyle değil mi? Öy­le olmadı mı?» derdim. Resûlullah (s.a.v.):

«Ya Aişe ben Rabbimin (c.c.) bunca nimeti­ne şükreden bir kul olmayayım mı? Hem sen bu gecede ne olduğunu biliyor musun.» dedi…

(Üç aylar ve Faziletleri)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN DOĞRULUK HAKKINDAKİ EMİR VE TAVSİYELERİ

 

Yüce Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’inde: «Ey İman edenler! Allah’dan korkunuz (Allah’ın farzlarını yerine getiriniz! Yoksa sınırlarına yaklaşmaktan sakınınız.) Bir de sadıklar (peygamber aleyhisselam ve eshabı) ile birlikte olunuz!» buyurmuştur. Peygamber (s.a.v.) bir hadîs-i şerîfinde: «Doğruluğa devam ediniz. Çünkü doğruluk iyiliğe götürür. İyilik ise cennete götürür Doğruyu araştıra araştıra kişi en sonunda Allah katında sıddık olarak yazılır. Yalandan sakınınız! Çünkü yalan, fücura (sapıklığa) götürür. Şüp­hesiz ki, fücur da cehenneme götürür. Kişi yalan söyleye söyleye, yalanı araştıra araştıra, en so­nunda Allah katında kezzap (yalancı) olarak ya­zılır.» buyurmuşlardır.

 

PEYGAMBERİMİZİN (S.A.V.) DOĞRULUĞU HAKKINDA MÜŞRİKLERİN İTİRAFLARI

 

Peygamberimiz (s.a.v.) peygamberliğinden önce de, kavmi arasında doğrulukta en başta gelmekte idi. Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden ve Peygamberimizin (s.a.v.) en azılı düşmanların­dan Ebu Cehil, peygamber (s.a.v.)’e: «Seni yalanlamıyoruz! Fakat senin getirdiğin şeyleri yalan­ıyoruz» demiştir. Müşriklerden Ahnes b. Şerik’in Bedir yolunda kendisine «Ey Ebul Hakem! Şu­rada benden ve senden gayrı, konuşmamızı işi­ten yok. Sen bana Muhammed (s.a.v.) hakkındaki kanaatini haber ver. O doğru sözlü müdür?!Yoksa yalancı mıdır?» sorusuna da «Vallahi Muhammed (s.a,v.) doğru sözlüdür, hiç yalan söylememiştir» diye cevap vermiştir.

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN YEMEĞİ

 

Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.) der ki: “Resûlullâh (s.a.v.)’e dâima akşam yemeği yapıp gönderirdik. Kalanını, bize geri çevirdiği zaman, ben ve Ümm-ü Eyyûb, Resûlullâh (s.a.v.)’in elinin değdiği yerleri araştırarak oralardan yer ve bununla teberrük ederdik.

Yine bir gece, yapıp gönderdiğimiz soğanlı veya sarımsaklı yemeği Resûlullâh (s.a.v.) geri çevirmişti.

Onda, elinin izini göremeyince, feryâd ederek yanına gittim.

“Yâ Resûlallâh (s.a.v)! Babam anam Sana feda olsun! Sen, akşam yemeğini geri çevirdin. Fakat, onda elinin izini göremedim.

Halbuki ben ve Ümm-ü Eyyûb, geri çevirdiğin yemekte elinin değdiği yerleri araştırmakta ve bununla teberrük etmekte idik.” dedim.

Resûlullâh (s.a.v.): “Bu sebzede bir koku hissettim. Ondan yemedim. Ben, sizin görüşmediklerinizle görüşen, melekle fısıldaşan bir kişiyim. Ben, sizler gibi değilim. Arkadaşımı (Cebrâîl’i) rahatsız etmekten korkarım. İnsanı rahatsız eden şeyden, melekler de, rahatsız olurlar.” dedi.”

Bunun üzerine, Ebû Eyyûb: “Haram mıdır o yemek?” diye sordu. Peygamberimiz (s.a.v.): “Hayır! Fakat, ben, kokusundan dolayı ondan hoşlanmadım” dedi.

Ebû Eyyûb: “Senin hoşlanmadığın şeyden ben de, hoşlanmam!” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.), ona: “Siz, onu yiyiniz!” dedi. Ebû Eyyûb der ki: “Bunun üzerine, biz de, ondan yedik ve bir daha Resûlullâh (s.a.v.)’e o sebzeden yemek yapmadık.”

Birgün, Ümm-ü Eyyûb’a: “Resûlullâh (s.a.v.), kocanın evinde yedi ay oturmuştu. Resûlullâh (s.a.v.)’in, en sevdiği yemek hangisiydi?” diye sordular. Ümm-ü Eyyûb da:

“O (s.a.v.)’in, kendisi için ne bir yemeğin yapılmasını emrettiğini gördüm, ne de, bir yemeği zemm ettiğini gördüm. Kendisine herise (keşkek) yapar, hoşuna gittiğini görürdük de, O (s.a.v.)’e bu, beş altı, on günde bir hazırlanırdı.” dedi.

(M. Âsım Köksal (rh.a.), İslâm Tarihi, 8-9.c. 28.s.)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)lN RIZASI        ALINMADAN AĞZINA İLAÇ AKITILMASI

 

Hz. Aişe (r.anha) der ki: «Resûlullah (s.a.v.) baygın bir hâlde hasta iken ağzına ilaç koymağa başlamıştık. O da bize (Bana ilaç vermeyiniz) diye işaret etmiş durmuştu.

Biz ise (Resûlullah (s.a.v.)’ın ağzına ilaç, akıtılmasını istememesi, hastalar ilaçtan hoşlan­madığı içindir) demiş ve ilaç vermeğe devam et­miştik. O sırada Şam seferine hazırlanan ordu­nun başkumandanı Üsame b. Zeyd (r.a.) gelip Resûlullah (s.a.v.)’ın yanına girdi. Eğilip Resû­lullah (s.a.v.)’ı öptü. Resûlullah (s.a.v.) konuşamıyordu. Ellerini semaya kaldırdıktan sonra Üsa­me (r.a.)’nin üzerine indirdi. Üsame (r.a.) bun­dan, Resûlullah’ın kendisi için dua ettiğini anladı.

Resûlullah (s.a.v.) ayıldığı zaman (Ben si­zi bana ilaç vermekten men etmedim mi idi? di­ye hitap etti. Biz yine kendi kendimize (hasta ilaçtan hoşlanmaz) dedik.»

Esma bint-i Ümeysin (r.a.) bildirdiğine gö­re: Peygamberimiz (s.a.v.): «Bunu kim yaptı ba­na?» diye sordu. Peygamberimizin zevceleri de Habeş ülkesi tarafına işaret ederek «Oradan ge­len şu kadın yaptı!» diye Esma bint-i Ümeysi gösterdiler. O da: «Ya Resûlallah (s.a.v.)! biz sendeki hastalığın zatülcenb olmasından kork­muştuk.» dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) «Bu şey­tandan gelen bir şeydir. Yüce Allah (c.c.) bana o hastalığı bulaştırmış değildir. Ben Allah (c.c.) katında zatülcenb ile mübtelâ kılınmaktan üs­tün tutulmuşumdur. Allah (c.c.) onu bana mu­sallat kılmamıştır.» buyurdular. (İslâm Tarihi A. Köksal)

 

ALLÂH RESÛLÜ (S.A.V.)’İN YÜCE MEVKİÎ

 

İbn-i Vehb’den gelen bir rivayete göre; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: Allâh (c.c.) bana buyurdu ki:

– İste ey Muhammed!

– Ya Rabbi ben ne isteyeyim; Sen İbrahim’i dost edindin! Musa ile konuştun, Nuh’u (peygamber olarak) seçtin. Süleyman’a ondan sonra hiç kimseye lâyık olmayan bir mülk (hakimiyet) verdin, dedim.

– Sana bunlardan daha iyisini verdim: Sana Kevser’i verdim… Göğün ortasında adın adımla anılıyor… Yeryüzünü hem senin için hem de ümmetin için Tahûr (ziyadesiyle temizleyici) kıldım. Gelmiş geçmiş bütün günahlarını bağışladım. İnsanlar arasında bağışlanmış bir halde (pîr ü pak olarak) geziyorsun. Oysa ben bunu senden önce hiç kimseye yapmadım. Ümmetinin kalblerini birer Mushaf ezberleyicisi yaptım. Şefaat payesini senin için sakladım. Senden başka hiçbir peygambere saklamadım, buyurdu.

Huzeyfe (r.a.)’in rivâyet ettiği bir Hadîs-i şerîfte:

“Bana müjdeledi (Rabbini kastediyor): Ümmetimden benimle ilk yetmiş bin kişi cennete girecek. Her bin kişiyi yetmiş bin kişi daha takip edecek. (Bunlardan) hiçbiri hesap görmeyecek… Yine bana ümmetimin asla açlık çekmeyeceğini, hiç yenilmeyeceğini (bir müjde olarak) verdi. Yardıma yetişti, bana izzet ve ümmetime de bir aylık yoldaki düşmanın kalbine korku vererek zafer ihsan etti. Gerek bana ve gerekse ümmetime ganimetleri helâl kıldı. Bizden öncekilere şiddetle yasak kıldığı birçok şeyi bize helâl kıldı ve bize güçlük kılmadı.”

Ebu Hureyre (r.a.)’den:

“Bütün peygamberlere -beşeri emin kılmak ve inandırmak gibi- birçok mucizeler vermiştir. Bana verilen (en büyük mucize ise) Allâh’ın bana vahyettiği ilâhi vahiy (yani Kur’ân)’dır. Umarım ki Kıyamet günü en çok ümmeti olan ben olurum!”

(Kâdı İyaz, Şifa-i Şerif Tercümesi, 170.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) KENDİ

HEVÂSINDAN HİÇBİRŞEY SÖYLEMEZ

 

Resûlullâh (s.a.v.) ancak Allâh (c.c.)’ün emrettiğini emreder. Bu da ya kendisine vahy olunanları insanlara okuması veya Allâh (c.c.) tarafından Resûl olarak görevlendirildiğinden bunları ameli olarak pratiğe aktarması şeklinde olmuştur. Şu hadisler buna delildir.

Buhârî ve Müslim (r.a.), “Zina eden kişi” hakkında naklettikleri “Sizin aranızda Allâh’ın Kitab’ı ile hükmedeceğim” sözünden sonra Resûlullâh (s.a.v.)’in uygulamasında, sopa atmak ve sürgün cezaları ile hüküm verdiğini haber vermişlerdir. Oysa Kur’an da sürgün cezası mevcut değildi. Buhârî ve Müslim (r.a.) Ya’la b. Umeyye’den naklettiler ki: Resûlullâh (s.a.v.) Ci’rane (Mekke’ye yakın bir yer)de iken, cübbesine güzel bir koku sürünmüş bir adam geldi. Bu kişi Umre için ihrama girmişti. Dedi ki: Ya Resûlallâh (s.a.v.), bir kişinin cübbesine güzel bir koku sürdüğü halde umre için ihrama girmesini nasıl görürsün? Resûlullâh (s.a.v.) bir müddet soru soran kişiye baktı ve biraz sustu. Vahy gelerek şu âyet nâzil oldu: “Allâh için haccınızı ve umrenizi tamamlayın…” (Bakara s. 196) Resûlullâh (s.a.v.) o an orada bulunmayan adam için “Benden az önce umre hakkında soru soran kişi nerede? Sendeki kokuyu üç sefer yıka ve cübbeni de çıkar. Sonra da haccında yaptığın şeyleri umrendede yerine getir.” buyurdu.

Beyhakî, kendi isnadı ile Hasan bin Atıyye’den nakletti ki: Hasan şöyle dedi: “Cebrâil (a.s.) Resûlullâh (s.a.v.)’e Kur’an’ı indirdiği gibi, sünneti de indiriyordu. Kur’an’ı Resûlullâh (s.a.v.)’e öğrettiği gibi, sünneti de öğretiyordu.” Bunu Dârimî (r.a.) de nakletmiştir:

İmam Şafiî (r.a.) dedi ki: İlim ehlinin, Resûlullâh (s.a.v.)’in bize varan sünnetleri hakkındaki değişik görüşleri bu tariflerin dışına taşmamaktadır. Resûlullâh (s.a.v.)’in bütün sünnetlerine tabi olmayı Allâh (c.c.) bize farz kıldı. Bu sünnete bağlı olmayı Allâh (c.c.)’e itaât, karşı gelmeyi Allâh (c.c.)’e isyan olarak nitelendirdi. Bu sünnetlere bağlanmamak için özür kabul etmedi.

(İmam-ı Suyutî, Akidede Sünnetin Yeri, 20.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) KÂİNATA RAHMETTİR

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizi, doğduğunda Ebû Leheb’in cariyesi Süveybe emzirmiştir. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin velâdetini beşaret ettikte Ebû Leheb onu âzâd eylemişti.

Ebû Leheb öldükten sonra bir gece vakıa (rü’yâ)’da gördüler. (Dedi ki):

“Cehennemdeyim. Amma düşenbe (pazartesi) geceleri geldiği zaman azabım tahfif olunur. Parmaklarımın arasını emerim, su çıkar onu içerim.” dedi.

“Sebebi budur ki; düşenbe (pazartesi) gecesi Resûlullâh (s.a.v.) dünyâyı teşrif ettikte, Süveybe gelip bana haber vermişti. Ben de âzâd etmiş idim. Hakk te‘âlâ onun mukabelesinde düşenbe (pazartesi) geceleri azabımı tahfif edip bu ihsanı kıldı” dedi.

İbn-i Cezerî (rh.a.) der ki:

“Ebû Leheb, Resûlullâh (s.a.v.) Hazretlerinin doğduğu gece bu ihsanı etmekle (Ebû Leheb gibi bir kâfirin Cehennem içinde fâidesini müşahede etmesine,) kıyas ile, bir kimse mü’min ve muvahhid ola, o gecelere ta’zîm edip, Resûlullâh (s.a.v.) hürmetine in’âm ve ihsanlar eyleye. Hakk sübhânehû ve te‘âlâ canibinde ne kadar lûtf u keremlere müstehakk olur!”

İşte mü’minlere lâyık olan budur ki Mevlid ayında Resûlullâh (s.a.v.) hürmetine Mevlid-i şerif okutup hayrât ve fukaraya vereler, demişlerdir.

Ve mücerrebdir ki, bir kimse Mevlid ayında Resûlullâh (s.a.v.) hürmetine cem’iyyet ve ziyafet ile Mevlid-i şerîf okutsa o yıl içinde belâdan emîn olup muradı ne ise hâsıl olur demişlerdir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),

Bedir Gazvesi ve Sûre-i Enfâl Tefsîri, 80.s.)

 

 

 

 

PEYGAMBER (A.S.)’LARIN DÎNİ İSLÂM

 

“Allâh (c.c.) katında makbul din, İslâm dînidir.” (Âl-i İmran s. 19) “Kim, İslâm’dan başka bir dîn ararsa, ondan, bu dîn, asla kabul olunmaz ve o âhirette de, en büyük zarara uğrayanlardandır.” (Âl-i İmran s. 85) İnsanların, ilk zamanlardan beri tuttukları, bağlandıkları tek ve umûmî dîn, İslâm dînidir.

Nuh (a.s.), müslümandı. Doğru yola kılavuzlamakla görevlendirildiği kavmine şöyle demişti: “Eğer, benim davetimden ve öğütlerimden yüz çeviriyorsanız, ben, sizden, bu hususta, zâten bir şey istemedim ki! Benim ecrim, Allâh’dan başkasına ait değildir. Ben, Ona, boyun eğen Müslümanlardan olayım diye emir olundum!” (Yunus s. 72)

Peygamberlerin atası İbrahim (a.s.) da, Onun oğulları ve torunları da, Müslüman idiler. Bu gerçek, Kur’ân-ı kerimde şöyle açıklanır: “Kendini bilmeyenden başka, kim, İbrahim’in dîninden yüz çevirir? And olsun ki: Biz, Onu, dünyada beğenip seçmişizdir. O, şüphe yok ki, âhirette de, muhakkak, sâlihlerden, yüksek derece Ashâbındandır. Rabbi Ona (Kendini, Hakka teslim et!) dediği zaman, O (Âlemlerin Rabbi’ne teslim oldum!) demişti. İbrahim, bunu, Oğullarına da, tavsiye etti. Onun torunu Yâkub da, öyle yaptı. (Ey Oğullarım! Allâh, sizin için İslâm dînini beğenip seçti. O halde, siz de, başka değil, ancak, müslümanlar olarak can veriniz!) dedi. Yoksa, ölüm Yâkub’un önüne geldiği vakit, siz de, orada hâzır mı idiniz? O, oğullarına (Benden sonra, neye ibâdet edeceksiniz?) dediği zaman, onlar (Senin İlâhına ve Babaların İbrahim’in, İsmail’in, İshak’ın İlâhı olan Allâh’a ibadet edeceğiz! Biz, Ona teslim olmuşuzdur!) demişlerdi.” (Bakara s. 130-133)

Yûsuf (a.s.) da “Atalarım İbrahim’in, İshak’ın Yâkub’un dînine uydum. Allâh’a, her hangi bir şeyi şerîk koşmamız bizim için, doğru olamaz. Bu Tevhide, bize ve insanlara Allâh’ın lütuf ve inâyetindendir. Fakat, insanların pek çoğu buna karşı şükür etmezler.” (Yusuf s. 38) “Benim canımı, müslüman olarak al! Beni, Sâlihler zümresine kat!” demişti.” (Yusuf s. 101)

(M. Asım Köksal (k.s.), İslam Tarihi, 3.c. 53.s.)

 

  1. MUHAMMED (S.A.V.) ÂLEMLERE RAHMETTİR

 

Cenâb-ı Hakk: “And olsun, size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sıkıntıya uğramanız ona çok ağır ve güç gelir. Üstünüze çok düşkündür. Bütün mü’minleri cidden esirgeyicidir, onları bağışlayıcıdır, O.” (Tevbe s. 128)

“Kim O Peygambere itaat ederse, muhakkak Allâh’a itaat etmiştir.” (Nisa s. 80)

“Biz Seni (Habibim) âlemlere (başka bir şey için değil) ancak rahmet için gönderdik.” (Enbiya s.107) buyurmuştur.

Ebu Bekr b. Tahir der ki: Allâh (c.c.) Muhammed (s.a.v.)’i Rahmet süsü ile süslemiştir; O (s.a.v.)’in (her şeyden önce) varlığı rahmettir! Bütün şemail ve sıfatı (nitelikleri) tüm mahlûkata rahmettir. O (s.a.v.)’in rahmetinden kim nasibini almışsa, hem dünyada, hem ukbada felaha kavuşanlardan, her türlü kötülükten de kurtulanlardan olmuştur. Ancak O (s.a.v.)’in sayesinde bütün sevgililere kavuşabilir insan. O (s.a.v.)’in hayatı Rahmettir, mematı da Rahmettir. Nitekim Peygamber (s.a.v.) bu gerçeği şu mübarek hadîsi ile tescil buyurmuşlardır:

“Hayatım sizin için hayırlıdır! Memâtım da sizin için hayırlıdır!”

O (s.a.v.), hem insanlara, hem de cinlere rahmet olarak gönderilmiştir. O (s.a.v.), bütün varlıklara rahmettir. Müminlere rahmettir; çünkü onlara doğru yolu göstermiştir. Münafıklara rahmettir; onları öldürülmekten kurtarmıştır.

“Allâh bir ümmete hayır murad etti mi, Peygamberini ondan önce alır ve onu o ümmet için bir şefaatçi ve selef kılar.” (Müslim)

Kâfirlere rahmettir; çünkü onların azablarının ertelenmesine vesîle olmuştur. (Zira eski milletlerde kâfirlerin cezası daha dünyadayken verilirdi.)

İbni Abbas (r.a.): “O (s.a.v.) hem mü’minlere rahmettir, hem de kâfirlere. Zira onlar (eski) yalanlayıcı milletlerin uğradıkları akıbetten (dünyada) muaf tutuldular.”

(Kadı ‘Iyaz (rh.a.), Şifâ-i Şerîf, 24-25.s.)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.) KURTULUŞA VESİLEDİR

 

Rivayet olundu ki: Âdem (a.s.) cennetden ihraç olunduğu zamanda nazar edip gördü ki; arşda ve cennetin her mevki’inde Hakk te‘âlânın ism-i şerîfi yanında Muhammed (s.a.v.) ism-i şerîfi yazılı idi.

Dedi: Ya Rabb! Bu Muhammed (s.a.v.) kimdir?

Allah te‘âlâ ve tebareke hazretleri buyurdu ki: Bu senin evlâdından O kimsedir ki, eğer O olmasaydı seni halk etmezdim.

Âdem (a.s.) dedi ki: Ya Rabb! Beni bu oğlumun hürmetine afvedip esirge! Hakk te‘âlâ ve tekaddes hazretleri buyurdu ki:

-Ya Âdem! Eğer gökler ve yerler halkı hakkında bu oğlun hürmetine benden şefaat dilesen şefaatin makbul olur.

Hazret-i Ömer (r.a.)’den mervîdir ki: Resûlullah (s.a.v.) buyurdu:

-Âdem (a.s.) hatayı işleyip günahkâr olduğu zaman;

-Ya Rabb! Muhammed (s.a.v.) hakkı için beni mağfiret eyle, dedi. Hakk te‘âlâ:

-Yâ Âdem sen Muhammed’i nice bildin ki ben Onu henüz halk etmedim! diye buyurdu. Âdem (a.s.) dedi:

-Oradan bildim ki, sen beni yed-i kudretinle halk edip bana ruh nefhettiğin zamanda başımı kaldırıp arş üzerinde;

“Lâ İlâhe İllallah Muhammedun Resûlullâh” yazılmış gördüm. Bildim ki sen ism-i şerifini ancak sana cemi’ halkın en sevgilisi olan bir kimsenin ismine muzaf eylersin, dedi. Hakk te‘âlâ ve tekaddes hazretleri:

-Yâ Âdem! Doğru söyledin. O bana halkın en sevgilisidir. Madem ki O’nun hürmetine benden mağfiret istedin, muhakkak ben seni afv eyledim. Eğer Muhammed (s.a.v.) olmasaydı, seni halk etmezdim buyurdu.

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s),

Musahabe 4, 13-14.s.)

 

 

 

 

 

KIZI FÂTIMÂ (R.ANHÂ)’YA ÖĞRETTİĞİ DUÂ

 

Hz. Fâtımâ (r.anhâ) bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.)’e giderek işinin çokluğundan şikâyetle “Ey Allâh’ın Resûlü! Ellerim değirmen çevirmekten yara içerisinde kaldı. Her gün bir defa un öğütüyor ve bir def‘a da hamur yoğuruyorum” dedi. Bunun üzerine

Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdular:

“Eğer Allâhü Te‘âlâ sana birşey vermek isterse o şey seni mutlaka bulacaktır. Fakat ben sana bundan daha hayırlısını haber vereceğim: Yatağına girdiğinde otuzüçer kere Sübhânallâh ve Elhamdülillâh, otuzdört kere de Allâhüekber demen senin için hizmetçiden daha hayırlıdır.

Sonra sabah ve akşam namazlarının arkasından şu kelimeleri on def‘a söyle:

“Lâ ilâhe illallâhu vahdehû la şerike leh. Lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü yuhyî ve yümît, biyedihi’l-hayr ve hüve âlâ külli şey’in kadîr.

(Allâh’tan başka ilâh yoktur. O tektir. O’nun ortağı yoktur. Mülk yalnızca O’nundur. Hamd O’na mahsustur. O diriltir ve öldürür. Hayır O’nun elindedir ve O’nun herşeye gücü yeter.)

Bu kelimelerin her birisi için sana on hasene yazılır ve günâhlarından da on tanesi silinir. Bunların her birisi İsmâil’in zürriyetinden bir köle âzâd etmek gibidir. Şirk müstesnâ o gün işleyeceğin hiç bir günah bu kelimelerin sevâbına yetişip onu sildirmez.”

(M. Yusuf Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 4.c., 49.s.)

“Kur’ân okumak ve zikir îmânı kuvvetlendirir.”

(H.Şerîf, Deylemî)

“Kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle mutmaîn olur.

(Ra‘d s. 28)

20

 

 

 

 

 

RESÛLULLAH (S.A.V.)’IN TA’LİM ETTİĞİ DUA

 

«De ki: Allah’ım! Senden yalvararak diliyorum. Ey gizliyi bilen; Ey semâ kudreti ile bina edilen; Ey, yer izzeti ile döşenmiş olan; Ey Celâlinin nuru ile Güneş’i ışık saçıcı, Ay’ı da parlayıcı kılan; Ey; her inanmış temiz nefese teveccüh eden. Ey, korkanların, rnüttakilerin korku­şunu sükuna erdiren; Ey, yaratıkların ihtiyaçları ve dilekleri indinde yerine getirilen; Ey, Yusuf’u kölelik boyunduruğundan kurtaran; Ey kulları­nın ihtiyaçlarını zatına arzetmek için araya bir vasıta koymayan, her dilek sahibinin münacat­larını doğrudan doğruya kendisi dinleyen ve alıp veren bir veziri olmayan Rabbim! Bir Rab ki, kendisine her müracaat edene vermekle ni’metlerinde bir azalma olmaz; hattâ dilek ve ihtiyaç sahiplerinin çokluğu O’nun kerem ve ihsanını ar­tırır. Allah, Muhammed (s.a.v.)’e ve Âline (ailesi ve çocukları ve dostları) salât (dua) ve selam et­sin. Duamı kabul buyur, isteğimi ver. Çünkü Sen, her şeye kadirsin.»

SEFERİN HÜKÜMLERİ:

 

Yolculara verilen kolaylıklardan bazıları:

— Ramazan-ı Şerifte müsaferette bulunan için orucunu tehire bırakmak mubahtır. Mukîm olduğu zaman tutması gerekir.

— Mesh müddeti üçgün üç gecedir.

— Misafir dört rekatlı farz namazları iki rekat kılar. Dört rekat kılması mekruhtur. Sünnetleri isterse kılar.

Bu şekilde namazın kısaltılması mevzuu Kitap, Sünnet ve ümmetin icması ile sabittir.

 

PEYGAMBERİMİZİN (S.A.V.) MEDİNE’LİLERE İLK TAVSİYELERİ

 

Abdullah b. Selâm (r.a.) der ki: “Resûlullah (s.a.v.), Medine’ye geldiği zaman, halk O (s.a.v.)’na üşüştü. (Resûlullah, geldi) denilince, O (s.a.v.)’nu görmek için ben de halkın arasına karıştım. Resûlullah (s.a.v.)’ın yüzünü görünce, anladım ki: O (s.a.v.)’nun yüzü, yalancı yüzü değildi!

Resûlulah (s.a.v.)’dan ilk işittiğim söz:

(Ey insanlar! Selâmı, selamlaşmayı yayınız! Ye­mek yediriniz! Akrabalık haklarını gözetiniz! Halk uyurken siz namaz kılınız. Selâmetle Cennete gi­rersiniz!) sözü idi.

Selâmın Sevişme ve Kaynaşmaya Sebep Olu­şu:

Peygamberimiz (s.a.v.)in, Medine’ye gelir gel­mez selamlaşmayı tavsiye etmesi, bunun Müslü­manlar arasında tanışma ve kaynaşmaya biricik sebep oluşundandı.

Nitekim, bir gün Peygamberimiz (s.a.v.), “Var­lığım kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki: Siz iman etmedikçe Cennete giremezsiniz! Birbirinizi sevmedikçe de gerektiği gibi iman etmiş olmazsınız.

Ben, sizi, yaptığınız takdirde sevişebileceğiniz bir şeye kılavuzlayayım mı?” demiş.

“Evet, Yâ Resûlullah! Kılavuzla!” dedikleri za­man, “Selâmı aranızda yayınız!” buyurmuşlardır.

  1. Asım Köksal, İslam Tarihi, c.8, s.49

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V)’İN HABEŞ KRALI NECAŞİ’YE GÖNDERDİĞİ MEKTUP

 

“Bismillâhirrahmânirrahîm.

Allah’ın Rasûlû Muhammed’den Habeş Kralı Necaşî Ahsam’a!

Senin, temelli selâmet içinde olmanı diler, sana olan nimetinden dolayı Allah’a hamd ü sena ederim. Ki O’ndan başka ilâh yoktur.

Melik, Kuddûs, Selâm, Mü’min ve Müheymin olan O’dur.

Şehâdet ederim ki, İsa b. Meryem Allah’ın çok temiz, iffetli, dünyadan el etek çekmiş olan Meryem’e ilka etti­ği Ruh’u ve Kelimesi’dir ki, Meryem, böylece ona gebe kalmış, Yüce Allah onu Ruh’dan nefh edip yaratmıştır. Nasıl ki Âdem’i de kudret eliyle ve nefhiyle öyle yarat­mıştı. Ben, seni, bir olan, eşi ortağı bulunmayan Allah’a ve O’na ibadet ve taata, bana tâbi olmağa ve Allah’dan getirip tebliğ etmiş olduğum şeylere iman etmeğe davet ediyorum. Çünkü ben Allah’ın Rasûlüyümdür. Seni ve askerlerini, Yüce Allah’a ibâdet ve tâata davet ediyorum. Ben, sana gereken tebligatı yapmış, dünya ve ahiret mutluluğunu sağlayacak öğütü vermiş bulunuyorum. Öğüdümü kabul ediniz!.. Doğru yola uyan, gidenlere selâm olsun!”

Peygamberimizin bu mektubu Necaşî’nin huzurunda okundu. Necaşî’ mektubu elçi Amr bin Ümeyye’den alıp gözlerine sürdü, öpüp başına koydu. Hemen tahtından in­di, tevazu ile yere oturdu ve Müslümanlığını açıkladı. Şahadet getirdi ve “Eğer yanına kadar gitmeğe imkân bulsaydım, muhakak giderdim” dedi.

(M. A. Köksal, İslâm Tarihi, VII. Sh.: 23-25)

 

Peygamberimiz (S.A.V) İran Kisrası’na, Abdullah b. Huzâfetüssehmi (R.A)’yi elçi göndererek ona bir mek­tup gönderdi. Besmele ile başlayan Yazı’nın meali şöyle idi:

“Allah’ın Resulü Muhammed’den, Farslar’ın ulu’su Kîsrâya!

Hidayete uyan, doğru yolu tutanlara, Allah (c.c.)’a ve Resulüne iman edenlere, Allah (c.c.)’dan başka ilâh bu­lunmadığına, onun eşi, ortağı olmadığına ve Muhammed (S.A.V)’in, Allah (c.c.)’ın kulu ve Resulü olduğuna şehâdet getirenlere selâm olsun! Ben seni, Allâh (c.c.)’a imana davet ediyorum. Çünkü, ben, Allah (c.c.)’ın, kalbleri diri, akılları başın­da olanları uyarmak, kâfirler hakkında da o azap sözü gerçekleşmek için bütün insanlara göndermiş olduğu peygamberiyimdir. Öyle ise, Müslüman ol, selâmeti bul! Eğer davetimden yüz çevirir, kaçınırsan, bütün Mecûsîlerin günâhı senin boynuna olsun!”

İran’ın mağrur Şah’ı, Peygamberimiz (S.A.V)’in yazı­sına hususile kendi adının önce zikr edilmeyişine son derece kızdı. Yazıyı yırttı.

Yemen Valisi Bazan’a da, Peygamberimiz (S.A.V)’i bağlayıp İran’a göndermesi için şiddetli emirler verdi. Bunun üzerine Bazan, Medine’ye iki adam saldı. Bunlar, Peygamberimiz (S.A.V)’e maksadlarını anlattı­lar, kendileri ile birlikte gelmediği takdirde İran ordu­sunun bütün Hicaz’ı istila edeceğini söylediler.

Peygamberimiz (S.A.V), onlara, hükümdarlarının öl­dürülmüş olduğunu bildirdi ve “Benim dinim ve hâkimiyetim, Kisra’nın mülk’ü saltanatının ulaştığı yer­lere kadar ulaşacak, atların ve develerin ayak basacak­ları en uzak yerlere kadar uzanacaktır!” buyurdu.

Elçiler, bu müthiş cevapla yurtlarına döndükleri za­man, haber verilen gecede Kisra’nın kendi oğlu tarafın­dan öldürülmüş olduğunu öğrendiler.

Bu ihbar, Yemen Valisi Bazan’ın da, müslüman olma­sına sebep oldu.

 

RESULULLAH (S.A.V.)’İN MEKKE’NİN FETHİ HİTABESİ

 

Resulullah (s.a.v.) Efendimiz, Mekke’nin fethi günü Kabe’nin kapısının eşiğinde Kureyş reislerine hitaben buyurdu ki:

“Kendisinden başka hiç bir ilah olmayan bir olup şeriki bulunmayan (Allah) vadinde sadık oldu. Kulu­na yardım etti. Vahid olan Allah (c.c.), bütün hizipleri hezimete duçar etti. Agah olun! Herbir tesir, kuvvet, mal ve dem şimdi iki ayağımın altındadır. Ancak beytin muhafaza ve hacılara su temini vazifesi başka­dır.

Ey Kureyş cemaati! Muhakkak Allah (c.c.) cahiliyet ahlakını, babalarla öğünmeyi giderdi, insanlar hep Adem (a.s.)’den Adem (a.s.) de topraktandır. Sonra şu ayeti okudu: “Ey nas biz sizi bir kadınla, erkekten ya­rattık. Ve sizi tanışasınız diye kavim ve kabilelere ayır­dık. Allah (c.c.) katında en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır. Muhakkak Allah Teâlâ Alîm ve Habir’dir.”

“Ey Kureyş cemaati Benim size ne yapacağımı umarsınız?” Dediler ki “Hayır umarız sen kerim kar­deş kerim kardeşin oğlusun.” Resulullah (s.a.v.) bu­yurdular ki: “Ben de size Yusuf (a.s.)’un kardeşlerine söylediğini söylerim. Benden size başa kakma yoktur. Gidiniz, hepiniz serbestsiniz.”

(M. gA. Köksal, İslâm Tarihi, c.10)

***

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZDEN

 

“İnsanlara merhamet etmeyen kimseye yüce Allah rahmet etmez.” (Kenzül İrfan)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN HZ. ALİ (R.A.)’A VASİYETİ

 

Yâ Ali! Beş şey gönlü öldürür:

  1. Çok ye­mek, 2. Çok uyumak, 3. Çok konuşmak, 4. Çok gülmek, 5. Rızık için çok endişe et­mek.

Beş şey kalbi karartır:

  1. Günah üze­rine günah işlemek, 2. Tok iken yemek, 3. Zulümle mal yığmak, 4. Namazı tehir et­mek, 5. Sol elle yemek ve içmektir.

Beş şey unutma meydana getirir:

  1. Fare artığı ye­mek, 2. Kıbleye karşı bevletmek, 3. Durgun suya bevletmek, 4. Kül üzerine bevletmek, 4. Haram ile geçinmek.

Beş şey kalbi parla­tır :

  1. İhlas suresini çok okumak. 2. Az ye­mek, 3. İlim meclisinde bulunmak, 4. Az pişmiş ekmek yemek, 5. Gece namaz kılmak.

Beş nesne kalbi aydınlatır:

  1. İlim meclisin­de bulunmak, 2. Elini yetim başına sürmek. 3. Seher vaktinde çok istiğfar etmek, 4. Çok yememek, 5. Çok oruç tutmak.

Beş şey gözün nurunu arttırır:

  1. Kâbe-i Muazzama’ya bak­mak, 2. Kur’ân-ı Kerim’e bakmak, 3. Anne ve babanın yüzüne bakmak, 4. Alimin yüzü­ne bakmak, 5. Akar suya bakmak.

Yâ Ali! Beş şey insanın kocamasına sebep­tir:

  1. Borcu çok olmak, 2. Gamı, üzüntüsü çok olmak, 3. Kadının nefesi erkeğe erişmek, 4. Güzel kokuyu çok sürünmek, 5. Çok bal­gam gelmek.

Yâ Ali! Cennet kapısında gördüm: «Nefsinin hevasına, arzularına muhalefet edenlerin ye­ri Cennet olur.» yazılıydı.

(Dört Büyük Halife. Sn.: 192 -193)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN MUAZ B. CEBEL (R.A.)’E EMİR VE TASVİYELERİ

 

«Sen kitap ehli olan bir kavme gidiyorsun. Onları Allah’tan başka ilâh olmadığına, benim de Resûlullah olduğuma şehadet getirmeğe davet et. Eğer bu hususta sana itaat ederlerse sakın mallarının en kıymetlilerini alma.

Eğer sana bu hususta itaat ederlerse kendi­lerine bildir ki: Allah onlara hergün ve gecede beş vakit namaz farz kılmıştır. Allah onlara zen­ginlerinden alınıp fakirlerine verilecek bir zekât farz kılmıştır.

Mazlumun duasından sakın! Çünkü bu dua ile yüce Allah arasında perde yoktur.»

***

Başka bir vakit, Muaz b. Cebel (r.a.): «Ya Re­sûlullah! Bana tavsiyelerde bulun.» dedi.

Peygamberimiz (s.a.v.): «Her ne halde ve nerede olursan ol Allah’tan kork» buyurdu.

Muaz (r.a.): «Bana tavsiyeni artır.» dedi.

Peygamberimiz (s.a.v.): «Günahın arkasından hemen haseneyi yetiştir ki, onu yok etsin» buyur­du.

Muaz (r.a.): «Bana tavsiyeni biraz daha art­tır.» dedi.

Peygamberimiz (s.a.v.): «İnsanlara güzel ah­lâkla muamele et. Ey Muaz! Sen ki kitap ehli bir kavim üzerine gidiyorsun. Onlar senden cennetin anahtarının ne olduğunu soracaklardır. Onlara (Cennetin anahtarı; Lâ ilâhe illallâhü vahdehü lâ şerike leh) de.» buyurdu.

BÜTÜN PUTLAR YIKILMAYA MAHKUMDUR

 

Peygamberimiz (s.a.v.) Havâzinleri bozguna uğratıp

Taif üzerine yürümek istediği sırada, Tufeyl b. Amr: “Yâ

Rasûlallah! Beni Amr b. Hümeme’nin putu olan Zülkeffeyn’e

gönder de, onu yıkayım?” dedi. Peygamberimiz Aleyhisse-

lam: “Olur!” buyurdu. Onu Zülkeffeyn’i yıkmaya, yok etmeye

gönderdi.  Tufeyl b. Amr, hemen kavminin yanına gitti.  Zül-

keffeyn; Huzâaların ve Devsîlerin putu idi. Bunlar, hac yap-

tıktan sonra Zülkeffeyn’in yanına uğrayıp tazim vazifelerini

yerine getirmedikçe, evlerine gelmezlerdi.  Zülkeffeyn putu

tahtadan yapılmıştı.  Tufeyl b. Amr onu yıktı. Üzerinde ateş

yaktı. Ateş birden alevlenip tutuştu. Tufeyl b. Amr, onu böyle

ateşe verip yakarken, şöyle diyordu: “Ey Zülkeffeyn! Ben se-

nin kullarından değilim. Bizim doğumumuz, senin doğumun-

dan daha eskidir! Ben senin içine ateş doldurdum!”

Zülkeffeyn yakılıp ortada tapılacak bir şey kalmayınca,

Devs kabilesi halkı topluca Müslüman oldular.  Yüce Allah

(c.c.) onlardan razı olsun! Tufeyl b. Amr, yanına kavminden

400 kişi alarak acele yola çıktı. Gelişinden dört gün sonra,

Peygamberimiz Aleyhisselama kavuştu. Yanında, ağır sa-

vaş aracı olarak debbabe ile mancınık da getirdi. Kur’ân-ı

Kerîm’de Huneyn Savaşında Allah (c.c.)’ın müslümanlara

olan yardımı şöyle anlatılır: “Andolsun ki; Allah (c.c.), bir-

çok yerlerde ve Huneyn gününde, size yardım etmiştir.

(O Huneyn gününde ki) çokluğunuz size kibir ve gurur

vermişti de, bu, size gelecek şeyden bir şeyi gidermeye

yaramamıştı. Yeryüzü, o genişliğine rağmen, başınıza

dar gelmişti. (Düşman karşısında) bozguna uğrayarak

gerisin geri dönüp gitmiştiniz. Sonra, Allah Resûlü ile

mü’minlerin üzerine sekînetini indirdi. Görmediğiniz or-

dularını indirdi ve kâfirleri azaplandırdı. Bu, o kâfirlerin

cezası idi. Sonra, Allah (c.c.), bunun ardından kimi di-

lerse tevbesini kabul eder.Allah (c.c.) çok yarlıgayıcı ve

esirgeyicidir.” (Tevbe s. 25-27)

(M.Asım Köksal, İslam Tarihi)

 

CENNETÜ’L BAKİ’ MEZARLIĞI

 

Malûm ola ki, Baki’ denilen yer sur (kale duvarları) dışında mübarek bir yerdir ki, vasfa gelmez. Medine kalesinin Bab-ı Cum’a tarafındadır. Bütün mevtaları o kapıdan çıkarırlar. İşte Baki’ dedikleri yer surların dışında etrafı duvarla çevrili bir mezarlıktır, içinde başka başka kubbeler, türbeler, kapılar vardır. Asıl Baki’ mezarlığının dört beş yerde kapısı vardır. Rivayete göre yalnız Ashab-ı kiramdan yetmiş bin kişi gömülüdür bu kabristanda. Hele şehidlerin adedi hiç belli değildir.

Orada taaffün (kokuşma) olmaz. Hem, ilk büyüklerden öyle rivayet olunmuş ki, yarın mahşer günü hesapsız ve azapsız gül sepeti silkeler gibi Baki’ kabristanında yatan mü’minleri Cennete silkeleseler gerektir. O mübarek mahalle defnolunmak değme bir kişiye mukadder olmaz. Eğer olursa bundan büyük saadet olmaz.

Baki’deki kubbelerin altında yatan yüce zatlar: Hazret-i Osman, Cennetü’l Baki’de müstakil bir kubbededir. (r.a.)

Onun karşısında Peygamber (s.a.v.) Efendimizin süt annesi Halime hatun validemiz bir kubbe altındadır. Baki’nin ortasında (s.a.v.) Efendimizin amcası Hazret-i Abbas (r.a.) yatar. Yine ortalarında Hazret-i Hasan, Hazret-i İmam Bakır, İmam Zeyne’l-Âbidin yatarlar (r.a.e.). Yine rivayete göre Hazret-i Fatımatü’z Zehra (r.anhâ) da onlarla aynı kubbe altındadır. Abdullah bin Mes’ud, Osman bin Maz’un (Resûl (s.a.v.) Efendimizin süt kardeşi), Peygamberimiz (s.a.v.)’in oğlu Hz. İbrahim bir kubbe altındadır. Hazret-i Ukayl ibn-i Ebî Talib (Hz. Ali’nin kardeşi) bir kubbededir.

Peygamber (s.a.v.) Efendimizin kızları Rukıyye, Zeyneb, Ümmü Külsum ile Peygamber (s.a.v.) zevcelerinden yedisi bir kubbe altındadır.İmam-ı Malik bir kubbededir. Hz. Ömer (r.a.)’in oğlu Abdullah (r.a.) bir kubbededir. Bunlar Baki’ kabristanı içindedirler. Hariçte Baki’ ile Kale kapısı arasında iki kubbe daha vardır. Birisi Sa’d bin Mu’az ve öteki Ebû Said el-Hudri hazretlerine aittir.

(Derviş Ahmet Peşkarî, Tayyibetü’l Ezkâr, 49-51.s.)

 

 

cemâate namaz kıldırsın” buyurmuş. Hz. Ebû Bekir (r.a.)

 

de  on  yedi  vakit  namaz  kıldırmış  idi.  Peygamber  (s.a.v.)

 

Efendimiz      irtihâlinden    dört    gün    evvel     Müslümanları

 

ihtilâftan korumak üzere bir şey yazdırmak isteyerek kalem

 

kâğıt  istemişti.  O  gün  öğle  üzeri  sıhhatinde  biraz  iyilik

 

hisseylemiş, Hz. Alî ve Abbâs (r.a.)’nın yardımıyla mescide

 

gelmiş  fakat  Hz.  Ebû  Bekir  (r.a.)  namaza  başlamış  idi.

 

Peygamber  (s.a.v.)  Efendimiz’in  geldiğini  Ebû  Bekir  (r.a.)

 

hissedince çekilmek istemiş, yerinden çekilmemesini işaret

 

buyurmuş, sonra Ebû  Bekir (r.a.)’in yanında oturmuştu. Hz.

 

Âişe  (r.anhâ)’nın  hücresine  döndükten  sonra  Peygamber

 

(s.a.v.)    Efendimiz’in     hastalığı     şiddetlenmişti.     Nihayet

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) “Allah (c.c.)’nun nimetine nail olan

 

peygamberler, sıddî klar, şehîdler ve sâlihlerle beraber,

 

bunların  refakati  ne  hoş  refakattir”  buyurdular.  Sonra

 

elini kaldırdı parmağıyla üç kere semâya işaret etti, “Reffk-ı

 

A’lâ’ya” dedi ve bu kelimelerle mübarek eli düştü. Mübarek

 

gözleri a’lâya dikildi.

 

Ve Sallallâhu alâ  Seyytdinâ  ve Nebtyyinâ  Muhammedin

 

ve alâ âlihi ve sahbihî ve sellim.

 

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s), Hz. Ebübekir (r.a.), 109-110.s.)

 

ASHÂB (R.A.E.)’İN PEYGAMBER (S.A.V.) SEVGİSİ

 

Uhud  Gazâsı’nda  Hz.  Peygamber  (s.a.v.)  cenkte  düştü  diye

 

Medîne’nin  içinde  yalan  haberler  yayıldı.  Halk  arasında  öyle  bir

 

söylenti  yayıldı  ki  bunun  üzerine  bağırıp  çağırmalar,  ağlama  ve

 

sızlanmaları  göklere vardı. O anda Ensâr hâtûnlarından Sümeyrâ

 

Hâtûn     şehirden    çıkıp    savaş    yerine   gitti.  Oraya    vardığında

 

kardeşinin,  oğlunun ve kocasıyla atas ının  dördünün birden  şehîd

 

olduklarını gördü. Fakat onlarla ilgilenmedi ve:

 

“Resûlullâh (s.a.v.) nasıl oldu, nerededir?” diye sordu.

 

“ileridedir” dediler. Tâ yan ına varıncaya kadar o tarafa koştu ve

 

mübarek eteğini eline aldı ve:

 

“Yâ  Resûlallâh (s.a.v.)! Hepsi yoluna feda olsun. Allah (c.c.)’ya

 

çok şükür, Seni sağ salim gördüm. Şimdi artık olan musîbetlerden

 

gam yemem, üzülmem” dedi.

 

Deniliyor  ki  Ashâb-ı   Kirâm’dan  Zeyd  bin  el-Desîne  (r.a.)’i,

 

Mekke müşrikleri tutup Harem’den dışarıya öldürmeye çıkardıkları

 

zaman Ebû Süfyân ona:

 

“Ya  Zeyd,  Allah’ını  seversen  doğru  söyle  şimdi  senin  yerine

 

Muhammed  (s.a.v.)  olsaydı  da  O’nun  boynunu  vursaydık  ve  sen

 

ailenin yanına dönseydin sevinir miydin? dedi. Zeyd (r.a.):

 

“Vallahi Muhammed (s.a.v), şimdi durduğu yerde O’na bir diken

 

batsaydı     ve    ben    de    ailemin    yan ında     olsaydım      katiyyen

 

sevinmezdim”   diye   cevâb   verdi.   Bunun   üzerine   Ebû   Süfyan:

 

“Muhammed         (s.a.v.)’in  Sahâbeleri’nin      O’nu    sevdikleri    kadar

 

Âdemoğulları’ndan        bir  kimsenin     diğer    bir  kimseyi     sevdiğini

 

görmedim” dedi.

 

“Ey  Habî bim,  o  hicreti  terk  edenlere  de  ki:  “Babalarınız,

 

oğullarınız,  kardeşleriniz,  karılarınız,  soylarınız,  kazandığınız

 

mallar, geçersiz olmasından korktuğunuz bir ticâret, hoşunuza

 

giden meskenler, size Allah ve Resulünden ve O’nun yolunda

 

cihâddan daha sevgili ise artık Allah’ın emri (azabı) gelinceye

 

kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.”

 

(Tevbes. 21)

 

Not: Ashâb-ı Kirâm’ın Ahlâkı serisinin birsonraki yazısı 24 Aralık

 

tarihindedir.

 

(Lâm -, Kastalânî (r.h.), İlâhi Rahmet Hazret-/ Muhammed (s.a.v.),  2.0,156-166)

 

 

İLK CUMA NAMAZI VE HUTBESİ

 

Peygamberimiz   (s.a.v.),   bir   Pazartesi   günü   geldiği

 

Küba’dan; Cuma günü, güneş doğup ortalığı aydınlattıktan

 

sonra   ayrıldı.   Dostu   Hazret-i   Ebû       Bekir   (r.a.)   ile   iki

 

taraflarını  kuşatan islâm ehlinden yüz kişilik bir toplulukla

 

Medîne’nin  yolunu  tuttu.  Medîne’ye  girerken,  sol  tarafa

 

meylederek,  Rânûna  denilen  vadinin  üst  tarafına  indiler.

 

Peygamberimiz (s.a.v.), burada bulunan mescidde, Cuma

 

namazının farz kılındığını teblîğ  buyurup, çok etkileyici bir

 

hutbe îrâd ederek, Mü’minlere ilk Cuma namazını  kıldırdı-

 

lar. Bu mescid, bundan böyle, “Cuma mescidi” diye anıldı.

 

Resûlullâh  (s.a.v),  buradaki  ilk  Cuma  hutbesinde  şöyle

 

hitab ettiler:

 

“Ey insanlar!.. Sağlığınızda kendiniz için âhiret azı-

 

ğını  hazırlayınız, tedârik görünüz ve onu, kendinizden

 

önce  gönderiniz.  Muhakkak  bilirsiniz  ki  kıyamet  gü-

 

nünde kişinin başına  vurulacak  ve  çobansız bıraktığı

 

koyunundan sorulacaktır. Sonra Cenâb-ı  Hakk, arada

 

bir tercüman ve perdadâr bulunmadan, bizzat, ona;

 

“Sana   benim   Peygamberim   gelip   de   emirlerimi

 

teblîğ  etmedi  mi?  Ben  sana  mal  verdim,  ihsan  ve

 

lütuf-ta  bulundum.  Sen,  bu  ni’metlerden,  kendin  için

 

âhirete ne ayırdın?” buyuracak.

 

Sonra o kimse, sağına soluna bakacak, birşey göre-

 

meyecek. Sonra önüne bakacak, ancak cehennemden

 

başka birşey göremeyecek!. Öyle ise, kişi, yarım hur-

 

ma ile de olsa, cehennemden kendisini kurtarabilecek

 

ise, hemen o hayrı  işlesin. Onu da bulamazsa, kelime-i

 

tayyibe  (güzel,  hoş  söz)  ile,  kendisini  kurtarsın.  Zîrâ

 

onunla bir hayra; on mislinden, yedi yüz misline (katı-

 

  1. na) kadar sevâb verilir. Selâm, Allah (c.c.)’nun selâmı,

 

rahmet ve bereketleri üzerinize olsun!” Âmîn.

 

ALLAH (C.C.) ONLARLA BERABERDİ

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ve Hz. Ebûbekir (r.a.)

 

Sevr mağarasının önüne geldiklerinde Ebû  Bekir (r.a.)

 

pek  ziyâde  mahzun  olarak:  “Yâ  Resûlallâh  (s.a.v.)!

 

Beni öldürürlerse ne gam. Ben bir şahısım, amma Allah

 

(c.c.)  göstermesin  sana  bir  ziyan  eriştirecek  olursa

 

bütün  ümmetin  helâkına  sebeb  olur”  deyince  Resûl-i

 

Ekrem  (sav.)  “Gam  çekme,  Allah  (c.c.)  bizimle

 

beraberdir” diye teselli etti.  Mağarada bulundukları

 

vakitte  Resûlullâh  (s.a.v.),  arkadaşı  olan  Ebû  Bekir

 

(r.a.)’e  “Mahzun  olma  zîrâ  Allah’ın  inayeti  bizimle

 

beraberdir.” buyurdular. Müşrikler dönüp gittikten sonra

 

Ebû  Bekir (r.a.), “Yâ  Resûlallâh (s.a.v.)! Eğer içlerinden

 

birisi şöylece önüne bakıverseydi bizi görürdü” deyince

 

Resûl-i Ekrem (sav.) “Ya sen o iki refik hakkında ne

 

zannedersin ki onların  üçüncüsü  Allah (c.c.) ola!”

 

diye buyurdular. Ebû  Bekir (r.a.) mağaraya girdi de bir

 

delik gördü. Oradan yılan ve çıyan gibi bir muzır hayvan

 

çıkıp da Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e zarar vermesin diye o

 

deliği ayağıyla tıkayıp oturdu. Resûlullâh (s.a.v.) de ona

 

dayanıp uykuya vardı. Hâlbuki o delikten bir yılan çıktı,

 

Ebû  Bekir-i  Sıddîk  (r.a.)’in  ayağını  soktu.  Ebû  Bekir

 

(r.a.), Fahr-i Âlem  (s.a.v.) uyanıp rahatsız olmasın diye

 

ayağını çekmedi. Lâkin canı acıyıp gözlerinden yaş aktı

 

ve göz yaşları  Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in mübârekyüzüne

 

damlamakla uykudan uyandı. “Ne var yâ  Ebâ  Bekir?”

 

diye sordu. O dahi  “Yâ  Resûlallâh (s.a.v.)! Ayağım.

 

bir şey soktu amma beis yok. Anam, babam sana

 

feda olsun.”  diye cevâb verdi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)

 

kalktı  yılanın  soktuğu  yere  tükürüğünü  sürdü  derhâl

 

acısı geçti ve Hz. Sıddîk (r.a.) de şifâ buldu.

 

(Hz. Mahmûd Sami Ramazânoğlu (fcs), Hz. Ebûbekir (r.a.), 30-31)

 

 

BÜTÜN İNSANLIK NEBİ (S.A.V.)’E MUHÂÇTIR

 

Kabirden önce Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz,  üzerinde Cennet

 

elbisesi ile kalkacaklar. Burak  üzerinde, elinde Livâü’l-hamd isimli

 

bayrakla mahşer yerine gidecek, peygamberler ve bütün insanlar

 

bu  bayrağın  altında  duracak,  hepsi,  beklemekten  çok  sıkılacak,

 

önce peygamberlerden Hazret-i Âdem, sonra Hazret-i Nuh, sonra

 

Hazret-i ibrâhîm, Hazret-i MÛsâ ve Hazret-i îsâ (a.s.)’a gidip, hesaba

 

başlanması için şefaat etmelerini dileyeceklerdir. Her biri, birer özür

 

bildirerek,  Allâhü  Te’âlâ’dan   utandıklarını  söyleyecekler,    şefaat

 

edemeyecekler, sonra Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e gelip yalvara-

 

caklardır. Resûlullâh (s.a.v.):

 

“-  insanlar  bana  gelirler.  Dertlerini  söylerler  ve  onlara:

 

“Evet, Allah’ın izin verdiği dilediği ve razı  olduğu kişiler için,

 

şefaat ederim. Kalan da kalır.

 

Allâhü Te’âlâ, mahlûkâtı  arasında hüküm vermeye başladığı

 

zaman, bir münâdi şöyle seslenir:

 

– Muhammed (s.a.v.) ümmeti nerede?

 

Evet,  biz  ümmetlerin  sonuncusu  olarak  dünyaya  geldik.

 

Ama,  K ıyamet  Günü,  ilk  hesaba  çekilecek  kimseleriz.  Ben

 

kalkarım, ümmetim de benimle beraber kalkar. Diğer  ümmetler,

 

bize yol açarlar. Temizlik eseri olarak parlak, nurlu bir  şekilde

 

yol alırız. Biz geçip giderken, diğer  ümmetler, bizim için şöyle

 

derler:

 

– Nerede ise, bu ümmetin hepsi peygamber olacakmış!…

 

Bundan sonra cennetin kapısına gider; kapının açılmasını is

 

terim. Bir ses der ki: – O kimdir? Ben:

 

-Allah’ın Resulü  Muhammed’im, derim. Kapı  açılır, içeri gi-

 

rer; Rabbime secdeye kapanırım. O’na öyle bir hamd ederim ki;

 

benden evvel hiç  kimse, O’na öyle bir hamd etmemiştir. Ben-

 

den sonra hiç  kimse böyle bir hamde muvaffak olamaz. Sonra

 

bana şöyle denir:

 

– Başını kaldır, söyle, dinleneceksin; iste, istediğin verile

 

cek. Şefaatçi ol, şefaatin kabul olunacak.

 

Bundan sonra  başımı  kaldırırım. Kalbinde  bir  arpa tanesi

 

kadar,  yâhûd zerre  miktarı  îmânı  olana  şefaatçi olurum. Yâni

 

“Allah’tan başka ilâh olmadığına; Muhammed’in Allah’ın Resulü

 

olduğuna şahadet edip yakî n derecesinde îmân edenlere.”

 

Not: Nebî (s.a.v.)’e Mahsûs Faziletler serîsinin bir sonraki

 

yazısı 29 Kasım tarihindedir.

 

(Ebû’l Leys Semerkandî, Tenbihü’l Gafilin, 57.s)

 

Resûl-i  Ekrem  (s.a.v),  halkı  bizimle  beraber  olmaktan,  görüşüp

 

konuşmaktan  men’etti.  Aynı  hâldeki  üç  kişi,  evlerimize  kapandık,

 

gözyaşları dökerek tevbemizin kabulü için yalvarıp durduk. Nihayet

 

hakkımızda   inen  Âyette   beyan   olunduğu   gibi,   yeryüzü   bütün

 

genişliğine  rağmen bize  dar geldiği, kalblerimi-zin kederden iyice

 

sıkıldığı biranda Sel Dağı’ndan birinin:

 

Ey  Ka’b!  Müjde!  diye  bağırdığını   duyar  duymaz,  secdeye

 

kapandım. Büyük bir ferahlık ve huzura kavuştum. Allâhü  Te’âlâ,

 

bizim  tevbemizin  kabulüne  dair  ilâhî  hükmünü,  Tevbe  Sûresi’nin

 

117 ilâ  119’uncu Âyetleri ile bildirmişti.

 

Resûl-i    Ekrem      (s.a.v.)’in  emriyle,     bizden    yüz     çeviren

 

Müslümanlar, bu afv karşısında, haberi bir an önce bize ulaşt ırmak

 

için, yarışa girmişlerdi. Allah’ın  Resulü  (s.a.v), verdiğim selâmıma

 

neş’e  ile  karşılık  verdiler.  “Anandan   doğduğundan   beri,   en

 

hayırlı günün!” buyurdular.

 

Beni  bu  ilâhî  lûtfa  nail  eden  doğruluktan  hiçbir  zaman  ay-

 

rılmayacağıma  dâir,  Allah  Resulü   (s.a.v.)’e  söz  verdim.  Yalan

 

özürde bulunup bu hususta yemîn edenlerin de, helak olup gittikleri,

 

Tevbe Sûresi’nin 95 ve 96. Âyetlerinde beyân buyu-ruldu.

 

Not:  Ashâb-ı  Kirâm’ın  Ahlâkı  serîsinin  bir  sonraki  yazısı  22

 

Kasım tarihindedir.

 

(K.Nİşâncızâde, Seydîşehrî , A. Cevdet Paşa, islâm Tarihi, 511 -513. s.)

 

NEBİ (S.A.V.)’İN AİLESİNE TA’ZÎM

 

Resûlullâh  (s.a.v.) bu  hususu teşvîketmişlerdir. Selef-i Sâlihîn

 

(r.a.e.)  de  bu  yolu  takib  etmişlerdir.  Allâhü  Te’âlâ  buyuruyor  ki:

 

“Hem   evlerinizde   oturun   ve   evvelki   câhiliyet   (zamanında

 

süslenerek, açılıp saçılarak sokağa çıkan kadınların) çıkışı gibi

 

çıkmayın.  Namazı  gereği  gibi  kılın.  Zekâtı  verin.  Allah’a  ve

 

Resûlü’ne  itaat  edin.  Ey  ehl-i  beyt  (Peygamber  ailesi)!  Allah

 

sizden sırf günâhı  gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.”

 

(Ahzâb s. 33)

 

Nebî  (sav.)  üç  kere:  “Allah  için  ehl-i  beytime  (ihsan  et-

 

menizi, onları hoş tutmanızı) istiyorum” buyurdular.

 

Biz, Zeyd b. Erkâm (r.a.)’e Resûlullâh (s.a.v.)’in Ehl-i Beyti’nin

 

kimler   olduğunu   sorunca   şöyle   cevâb   verdi:   “Alî’nin   ailesi,

 

Ca’fer’in  ailesi,  Akî l’in  ve  Abbâs’ın  aileleri.”  Resûlullâh  (sav.)

 

buyuruyorlar  ki:  “Ben  size  öyle  büyük  bir  şey  bırakıyorum  ki

 

eğer siz ona sımsıkı  yapışırsanız, asla sapıtmazsınız; Allah’ın

 

kitabı ve ehl-i beytim. Düşünün, onlar hakkında bakalım bana

 

nasıl  uyacaksınız.  (Kur’ânı  Kerîm’e  uymak,  O’nun  emirlerini

 

yerine    getirmek,     yasaklarından       da    kaçınmak      ile   olur.

 

Resûlullâh (s.a.v.)’in Ehl-i Beyti’ne uymak ise, onları

 

mek ile olur).”

 

Resûlullâh  (s.a.v.)  Efendimiz  buyuruyorlar  ki:  “Muhammed

 

(s.a.v.)’in  hanedanını      bilmek,    cehennemden         kurtulmaktır.

 

Muhammed (s.a.v.)’in hanedanını  sevmek, sırat  köprüsünden

 

kolay  geçmeye  vesiledir.  Muhammed  (s.a.v.)’in  hanedanına

 

yardım etmek ise azâbdan emin olmaktır.”

 

Ömer b. EbÛ Seleme (r.a.) der ki: ‘Ey Ehl-i Beyt (Peygamber

 

ailesi)! Allah, sizden sırf günâhı gidermek ve sizi temiz yapmak

 

istiyor.”  (Ahzâb s.  33) Âyet-i Celîle nazil olduğu vakit  -ki  Ümmü

 

Seleme (r.anhâ)’nın evinde nazil oldu-  Resûlullâh (s.a.v.), Fât ıma,

 

Hasan  ve  Hüseyin  (r.a.e.)’i  çağırdı.  Hz.  AİT  (r.a.)  de,  Resûlullâh

 

(s.a.v.)’in  arkasında  iken  Resûlullâh  (s.a.v.)  ince  bir  bez  örterek

 

şöyle buyurdular:

 

“Ey    Allah’ım!   Bunlar   benim   ehl-i   beytimdir.   Bunların

 

günâhlarını gider, bunları temizle.”

 

Not: Nebî (s.a.v.)’e karşı görevlerimiz serîsinin bir sonraki

 

pazısı … Kasım’dadır.

(Kadı lyâz, Şifâ’, Şerif, 432-433.s.)

 

 

NEBİ (S.A.V.)’E TA’ZÎ M ETMEK, EDEBLİ OLMAK ALLAH (C.C.)’NUN EMRİDİR

 

Cenâb-ı  Hakk Kur’ân-ı  Kerîm’de diğer Peygamberlere adlarıyla

 

hitab edip (yâ Âdem, yâ Nuh, yâ Zekeriyya, yâ Yahya, yâ Mûsâ, yâ

 

îsâ)   diye   buyurmuşlardır.   Fakat   Hz.   Peygamber   (s.a.v.)’e   yâ

 

Eyyuhe’r-Resûl,  yâ   Eyyühe’n-Nebî,  yâ   Eyyühe’l-Müzzemmil,  yâ

 

Eyyühe’l-Müddessir diye hitâb etmiştir. Bu gayet ulu bir mertebedir.

 

Bir  de,  bağırarak  onunla  konuşmak  ümmetine  haram  kılındı.

 

Nitekim Cenâb-ı  Hakkmeâlen:

 

“Ey   îmân     edenler,     seslerinizi    Peygamberin        sesinden

 

yüksek  çıkarmayın,  Ona  sözle  birbirinize  bağırdığınız  gibi

 

bağırmayın  ki  siz  farkına  varmadan  amelleriniz  boşa  gider.”

 

(Hucurats. 2) buyurmuşlardır,

 

ibn-i Abbâs (r.a.) diyor ki Bu Âyet-i Kerîme indikten sonra Hz.

 

Ebû  Bekir  (r.a.)  Hz.  Peygamber  (s.a.v.)’le  gizli  konuşanlar  gibi

 

konuşmaya başladı. Hz. Ömer (r.a.) de öyle yavaş  konuşuyordu ki

 

Hz.    Peygamber        (s.a.v.)   ondan     sormadıkça       sözünü      tam

 

işitemezlerdi.

 

Resûlullâh (s.a.v.)’ı İsmi İle Çağırmamak:

 

Hz.  Peygamber  (s.a.v.)’i  ismiyle  çağırmak  haram  kılınmışt ı.

 

Kur’ân-ı Kerîm’de meâlen:

 

“(Ey  inananlar!)  Peygamberin  (sizi)  çağırmasını  aranızda

 

birbirinizi   çağırmanız   gibi   tutmayın.”   (Nurs.   63)   Belki   ya

 

Resûlullâh,  yâ  Nebîyyallâh  diye  izzetle  ve  alçak  gönüllülükle  ve

 

alçak sesle çağırın demektir.

 

Bazıları  da  şu mânâyı  verdiler:  “Hz.  Peygamber  (s.a.v.)  sizi

 

yanına     çağırdığında      onun     çağrısını    birbirinize    yaptığınız

 

çağrıya benzetmeyin, yâni birbirinizi çağırdığınızda yüz çevirip

 

varmamak  ve  işitmezliğe  kalkışmak  gibi  bir  davranışa  sakın

 

Resûlullâh (s.a.v.) çağırınca yeltenmeyin demektir” dediler.

 

Not: Nebî (s.a.v.)’e karşı görevlerimiz serisinin bir sonraki

 

yazısı 7 Kasım’dadır.

 

(imâm-, Kastalânî (r.h.), ilâhi Rahmet Hz. Muhammed (s.a.v.), 1 .c, 500-510)

 

NEBÎ-Yİ EKREM (S.A.V.)’E TÂBİ OLMANIN GEREKLİLİĞİ 2

 

Yüce   Allah   (c.c.)   buyuruyor   ki:   “Peygamberin   çağırışını,

 

aranızda  birbirinizi  çağırış  gibi  tutmayın.  İçinizden  birbirini

 

siper  edip  sıvışıp  kaçanları  Allah  muhakkak  biliyor.  Bunun

 

için, Peygamberin emrine aykırı  hareket edenler, başlarına bir

 

belâ    inmesinden,   veya   elem   dolu   bir   azaba   uğramaktan

 

sakınsınlar.” (Nûrs.63)

 

“Her  kim  de,  kendisine  doğru  yol  apaçık  belli  olduktan

 

sonra,  Peygambere  aykırı  harekette  bulunur  ve  Mü’minlerin

 

yolundan başkasına giderse, onu, döndüğü sapıklıkta bırakırız,

 

Âhirette de kendisini cehenneme koyarız ki o ne kötü bir dönüş

 

yeridir” (Nisâ  115).

 

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdular:  “Yemin ederim ki  birçok

 

insan (âhirette), başı boş olan hayvanın sudan uzaklaştığı gibi,

 

benim havz-ı kevserimden uzaklaşırlar. (O benim Ashabımdan

 

sanarak) onları çağırırım ve şöyle derim: Uyanın gelin (buraya

 

yönelin),  uyanın  gelin,  uyanın  (buraya)  gelin.  (Onları  benim

 

havz-ı  kevserimden  uzaklaştıranlar)  derler  ki:  Onlar  senden

 

sonra     dinlerini    değiştirdiler.    Bunun      üzerine:     Kahrolsun

 

cehennemlikler,         kahrolsun        cehennemlikler,         kahrolsun

 

cehennemlikler”

 

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Benim Sünnetimden yüz

 

çevirenler,  benden  (benim  ümmetimden)  değildir.  Kitâb  ve

 

Sünnette      bulunmayanı        bizim     dî nimize    kim    sokarsa,      o

 

reddolunmuştur.”  Mikdam  (r.a.)’den  rivayet  ettikleri  Hadîs’te  şu

 

ziyadeyi zikrettiler: “Uyan ın, Allah’ın Resulünün haram kıldığı  şey,

 

Allah’ ın haram kıldığı şey gibidir. Resûlullâh (s.a.v.)’e, (bir hayvan)

 

sırtında      kitâb      gelince       şöyle       buyurdular:       “Kendi

 

peygamberlerinden başkasına veyâhûd kendilerine gönderilen

 

kitâbdan      başka     kitaba    meyledip       kendi    peygamber        ve

 

kitâblarından      yüz    çevirmeleri     bir   kavmin      aptallığına    ve

 

cahilliğine yeter de artar.”  Ebû  Bekir (r.a.) şöyle buyurmuşlardır:

 

Resûlullâh (s.a.v.)’in yaptıklarından hiçbirini terk etmedim. Hepsini

 

işledim. Eğer Resûlullâh (s.a.v.)’in Sünnetini terk edersem, hak ve

 

hidâyetten sapmaktan korkar ım.

 

Not: Bu serînin bir sonraki yazısı 5 Ekim tarihindedir.

 

(Kadı İyâz, Şifâ-i Şerif, 395-397.s)

 

 

NEBÎ-Yİ EKREM (S.A.V.)’E TÂBİ OLMANIN GEREKLİLİĞİ  1

 

iki cihan saadetine kavuşmak, ancak ve yalnız Peygam-

 

ber Efendimiz (s.a.v.)’e tâbi olmaya bağlıdır. O’na tâbi olmak

 

için îmân etmek ve islâm ahkâmını öğrenmek, bunu hakkıyla

 

tatbîk etmek lâzımdır.

 

Âhirette cehennemden  kurtulmak, yalnız Nebî  (s.a.v.)’e

 

tâbi olanlara mahsûstur. Dünyada yapılan bütün iyilikler, bü-

 

tün   keşifler,   bütün   haller   ve   bütün   ilimler,   Resûlullâh

 

sallala-hü  aleyhi  ve  sellem  Efendimiz’in  yolunda  bulunmak

 

şartı  ile  âhirette  işe  yarar.  Yoksa,  Peygamberimiz  (s.a.v.)’e

 

uymayanların yaptığı her iyilik, dünyada kalır ve ona âhirette

 

fayda vermez.

 

Allâhü  Te’âlâ  (bu  hususu  beyan  sadedinde)  şöyle  bu-

 

yuruyor: “(Resulüm), şöyle de ki: “Eğer siz Allah’ı sevi-

 

yorsanız,  hemen  bana  uyun  ki  Allah  da  sizi  sevsin  ve

 

günâhlarınızı  bağışlasın. Zira Allah  çok bağışlayıcı,  çok

 

merhamet edicidir.” (Âi-i imran: 31) Yine Allah (c.c.) buyuru-

 

yor: “Onun için hem Allah’a, hem de bütün kelimelerine

 

imân getiren O ümmi peygambere, Resulüne imân edin.

 

Ve O peygambere uyun ki doğru yolu bulaşınız.” (Araf: 158)

 

Muhammed b. AlîTirmizîder ki: Resul (s.a.v.)’de takip edile-

 

cek örnek, O’na uymak, O (s.a.v.)’in Sünnetine tâbi olmak ve

 

söz ve fiilde O (s.a.v.)’e muhalefeti terk etmektir. Resûlullâh

 

(s.a.v.) Bilâl b. el-  Haris (r.a.)’e şöyle buyurmuşlardır: “Ben-

 

den sonra terk edilen Sünnetimden bir Sünneti kim ihya

 

ederse, O Sünnet ile amel edenlerin sevabından hiçbir

 

şey noksan olmadan onların sevabı gibi kendisine sevâb

 

verilir. Kim ki kötü  bir bid’at icâd ederse, ondan Allah

 

ve Resulü  razı olmazlar (kitâb ve Sünnete uygun olmaz),

 

ona  o  bid’atı  işleyen  insanların  günâhlarından  bir  şey

 

noksan olmadan aynı günâh yazılır.”

 

No, 1: Bu serinin bir sonraki yaz,, 18 Ehindir

 

Not2: Bu gece (22 Ramazân’ı 23 Ramazân’a bağlayan gece)

 

Ankebût ve Rûm Sûrelerinin okunması çok faziletlidir.

 

 

 

 

 

 

MÜSLÜMAN KADINLARIN BİAT ETMESİ

 

 

Resûlullâh (s.a.v.)  Medîne’yi teşrîflerinde, sâdece Ensâr

 

erkeklerinden  değil,  Ensâr  kadınlarından  da  biat  aldı.  Hz.

 

Ümmü Atiyye (r.anhâ)’nın bu husustaki rivayetine göre, Pey-

 

gamberimiz  (s.a.v.),  Ensâr  kadınlarını  bir  evde  toplattı  ve

 

kendilerine Hz. Ömer (r.a.)’i gönderdi. Evin kapısında dikilip

 

kadınlara  selâm  veren  ve  kendisinin  Allah  Resulü  (s.a.v.)

 

adına geldiğini bildiren Hz. Ömer (r.a.), onlara, O (s.a.v.)’in

 

selâmını     teblîğ    etti.   Sonra:     “Allâhü      Te’âlâ’yaşirk

 

koşmaya-caklarına,   zina   etmeyeceklerine,   çocuklarını

 

öldürmeye-ceklerine,           iftirada      bulunmayacaklarına,

 

cenaze       peşinden         gitmeyeceklerine,            Cumadan

 

sakındırdıklarına,          Şeritte        Peygambere            karşı

 

gelmeyeceklerine,        feryad     ile  ağlama-yacaklarına         ve

 

nâmahremleri         (evlenmeleri       caiz)    olan     er-keklerle

 

konuşmayacaklarına” dâir kesin söz istedi.

 

Selmâ  binti Kays (r.anhâ) rivayetinde; “Ayrıca bize ko-

 

calarımıza  hile  yapmamamızı”  da söyledi. Bundan sonra

 

ona biat edip döndük. Ben o hanımlardan birisine:

 

“Hz. Peygamber (s.a.v.)’e tekrar git ve ona kocalarımıza

 

hfle  yapmamızdan  ne  kasdettiğini  sor!”  dedim.  Kadın  Hz.

 

Peygamber  (s.a.v.)’den  bunu  sorduğunda  O  (s.a.v.)  şöyle

 

buyurdular:   “Malını     ondan      habersiz     alıp   başkalarına

 

ver-menizdir.”

 

Hufeyle binti Ubeyd b. el-Hâris şöyle anlatıyor: Ben ve

 

annem   Karîre   binti   el-Hâris,   Muhacir   kadınlardan   bir

 

cemâatle  birlikte Hz. Peygamber (s.a.v.)’e giderek biâtta bu-

 

lunduk. Hz. Peygamber (s.a.v.), kendisi için kurulmuş  kıldan

 

yapılma bir  çadırda oturuyordu. O bizden Âyette belirtildiği

 

şekilde biat aldı. (Mumtehine, 12) Biz bunları  kabul ettiğimizi

 

söyleyip ellerimizi ona uzattığımızda Hz. Peygamber (s.a.v.)

 

“Ben  kadınların  ellerine  dokunmam!”  buyurdular. Bunun

 

üzerine bizi bağışlamasını  istedik, işte bizim biatimiz bu şe-

 

kilde gerçekleşmişti.

 

Kitâblarda Peygamberimiz (s.a.v.)’e biat eden Müslüman

 

kadınlardan 400 kadarının isimleri zikredilmiştir.

 

Not: Muamelelerserisinin bir sonraki yazısı 28 Ağustos’tadır.

 

(M. Yûsuf Kandehlevf, Hayatüs Sahâbe.c.l. 19.sj)

 

NEBÎ (S.A.V.) HİÇBİRZAMAN DOYASIYAYEMEDİLER

 

Zaman  olurdu  ki,  Hz.  Peygamber  (s.a.v.)’in  han ımlarına  âid

 

hücrelerin  hiçbirinde,  aylarca  ne  ışık  yanar,  ne  de  ateş  yak ılırdı.

 

Zeytinyağını  buldukları  zaman,  onu  merhem  yerine  kullan ır  ve

 

içyağını bulurlarsa da onu yerlerdi.

 

Ebû   Hüreyre   (r.a.)   rivayet   ediyor:   Allah   Resulü   (s.a.v.)’in

 

ailesine âid hiç  bir evde ne ekmek ne de yemek pişirmek için ateş

 

diye bir  şey  yak ılırdı. Bu  hâl  bazen  bir ay,  bazan  da iki ay böyle

 

devam  ederdi.  Dinleyenler  “Peki  ne  ile   yaşıyorlar-dı,  ey  Ebû

 

Hüreyre?”  diye  sordular.  Ebû  Hüreyre  (r.a.),  “Hur-ma  ve  suyla

 

geçinirlerdi. Bir de, Ensârdan bir kaç  komşuları vard ı. Allah onları

 

mükâfatland ırsın.     Ara    sıra    Hz.    Peygamber       (s.a.v.)’e    süt

 

gönderirlerdi”   dediler.   Hz.   Âişe   (r.a.)   şöyle   rivayet   ediyorlar:

 

“Resûlullâh  (s.a.v.)  hiçbir  zaman  doyasıya  yemedi-ler.  isteseydik

 

yiyebilirdik.  Fakat  Resûlullâh  (s.a.v.)  başkalarını  nefsine  tercîh

 

ederlerdi.”

 

Hz.  Fât ımâ  (r.anhâ),  Hz.  Peygamber  (s.a.v.)’e  bir  parça  arpa

 

ekmeği  takdim  ettiler.  Hz.  Peygamber  (s.a.v.)  ona  “Ba-banın  üç

 

günden beri yediği ilk yemek bu oluyor.” buyurdular. Biz Resûlullâh

 

(s.a.v.)’e  aç   olduğumuzu   söyledik   ve       elbisele-rimizi   kaldırıp,

 

karınlarımızın üzerine bağladığımız taşı gös-terdik. Hz. Peygamber

 

(s.a.v.) de elbisesini kaldırdı, karnına bağladığı iki taşı bize gösterdi.

 

Peygamber (s.a.v.) bir gün çok acıktılar. Karnına bir taş bağladıktan

 

sonra “Dikkat edin, çok nefis vardır ki toktur, yumuşak yatakta

 

yatar. Fakat kıyamet günü aç ve çıplaktır. Dikkat edin, çok kişi

 

vardır  ki  görünüşte  nefsine  önem  verir. Gerçekte ise,  nefsini

 

rezil etmektedir. Yine dikkat edilsin ki bazı kimseler görünüşte

 

nefsini  rezil  ediyor,  gerçekte  ise  onu  ikrama  boğmuşlardır.”

 

Hz.  Âişe   (r.anhâ)’dan   rivayetle;   “Peygamberinden   sonra   bu

 

ümmetin  başına  ilk  gelen  belâ   doyasıya  yemektir.   Çünkü

 

insanlar karınlarını  doldurduklarında bedenleri  seni izleşiyor,

 

böylece kalbleri zayıflıyor, şehvetleri azıyor.”

 

Not:Nebî (s.a.v.)’in yüce ahlâkı serisinin bir sonraki yazısı 30

 

Eylül’dedir.

(Yûsuf Kandehlevî (r.h.), Hayâtu’s-Sahâbe,1.c. 299.S.)

 

 

NEBİ (S.A.V.)’İN SAFA TEPESİNDEKİ HİTÂBLARI

 

Resûlullâh (s.a.v.) bir gün Safa Tepeciğine kadar gittiler.

 

Orada, yüksekçe bir taşın üzerine çıktılar.

 

Şehâdet parmaklarını kulaklarına tıkadılar. Yüksek sesle:

 

“Yâ Sabâhâh! Ey Kureyş Cemâati!” diyerek seslendiler. “Kim

 

bu   seslenen?”   diye   sordular.   “Muhammed   (s.a.v.),   Safa

 

Tepesinden sesleniyor!” dediler, işitenler, gelip Peygamberi-

 

miz (s.a.v.)’in karşısında toplandılar. Gelemeyenler de, top-

 

lantının sebebini anlamak için, yerlerine adam gönderdiler.

 

Yanına gelen Kureyşliler Peygamber (s.a.v.)’e: “Yâ  Muham-

 

med (s.a.v.)! Ne haber var?” diye sordular. Peygamberimiz

 

(s.a.v.):  “Benimle  sizin  hâliniz,  düşmanı  görünce  ailesini

 

haberdâr etmek için koşmaya başlayan ve düşmanın kendi-

 

sinden önce ailesine yetişip zarar vermesinden korkarak ‘Yâ

 

Sabâhâh! diye bağıran bir adamın hâline benzer. Ne der-

 

siniz? Ben, size  şu dağın eteğinden veya şu vadiden, sizi

 

yağmalamak isteyen bir takım atlıların çıkıvereceğini, yâhûd

 

akşama, sabaha,  düşman  baskınına  uğrayacağınızı  haber

 

verirsem, beni tasdîk eder, doğrular mısınız?” diye sordular.

 

“Evet! Seni tasdîk eder, doğrularız!  Çünkü, biz seni bütün

 

tecrübelerimizde doğru sözlü  bulduk! Sen, bizim katımızda

 

herhangi  bir  suçla  suçlanmış  bir  kişi  değilsin!  Hakkındaki

 

tecrübelerimizde,  sende  hiçbir  yalana  rastlamış  değiliz!”

 

dediler.

 

Bunun  üzerine, Peygamberimiz (s.a.v.): “Öyle ise, ben

 

sizi şiddetli bir azâb önünde inzâra, korkutup uyarmaya me-

 

murum” EyAbdulmuttalib oğulları! Ey Abdi Menâf Oğulları!

 

Ey Zühre Oğulları! Ey filanoğulları! Ey filanoğulları! diyerek

 

birer  birer  Kureyş   kabilesinin  bütün  ailelerine  seslenip:

 

“Yüce Allah; en yakın hısımlarımı azâb ile korkutmamı  bana

 

emretti. Sizler  “Lâ  ilahe illallah;  Allah’tan  başka  hiçbir ilâh

 

yoktur”  demedikçe;  ben size ne  dünyada bir  yarar,  ne  de

 

âhirette bir nasîb sağlayabilirim” buyurdular.

 

(M. Asım Koksal, islâm Tarihi, 1.c, 264-270.S.)

 

 

 

NEBÎ-Yİ EKREM (S.A.V)’İN MÜBAREK KOKULARI

 

Güzel  koku  kullanmaksızın  güzel  kokmak  Peygamber  (s.a.v.)

 

Efendimiz’in     nübüvvet     özelliklerindendir.    Hattâ    Enes     (r.a.)’in;

 

Resûl-i  Ekrem  (s.a.v.)  Hazretleri’nin  kokusundan  güzel,  misk  ve

 

amberden  bir  şey  koklamadım,  buyurduğunu  imâm  Ahmed  b.

 

Hanbel rivayet etmiştir. Câbir b. Abdullah (r.a.)’den rivayete göre,

 

Peygamber  (s.a.v.)  Efendimiz’in  mübarek  vücûdlarında  öyle  bir

 

güzel koku var idi ki, her hangi bir  yoldan geçseler, o yolu gayet

 

güzel   bir   koku   kaplad ığın-dan,   kendisini   o   civarda   görmemiş

 

olanlar,  güzel  kokularının  delaletiyle,  Hz.  Peygamber  (s.a.v.)’in  o

 

yoldan geçmiş bulun-duklarına hükmederlerdi. (Beyhâkî)

 

Taberâni  rivayet  eder  ki:  Resûl-i  Ekrem  (s.a.v.)’in  huzuruna

 

sahabelerden  biri  gelip  kızının  çeyizi  hususuna  yardım  etme-sini

 

istedi.  Peygamber  (s.a.v.)  Efendimiz  de,  mübarek  terle-rinden  bir

 

şişeye  iki  damla  koyarak:  “Bu  şişeyi  kızına  götür  ve  söyle  ki

 

içindeki  şeyle  kendisine  koku  sürünsün.”  buyurdular.  O  zât ın

 

kızı  her ne zaman o şişeden süründü  ise, kokusunu bütün Medîne

 

ahâlisi kokularlar idi ve hattâ onun evine “güzel kokular evi” denilirdi.

 

Müslim,  Enes  (r.a.)’den  rivayet  ediyor  ki:  Bir  gün  Enes  b.  Mâlik

 

(r.a.)’in  evine   Peygam-ber        (s.a.v.)   Efendimiz     şeref   verdiler.

 

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle hafif bir uykuya dald ıkları esnada mübarek

 

vücûdlarında terler belirdi. Hz. Enes (r.a.)’in annesi,  Ümmü  Selim

 

(r.anhâ),  bir  şişe bulup vücûd-i saadetlerinde ortaya  çıkan  terden

 

alıp şişeye koyarken Peygamber (s.a.v.)  Efendimiz, uyanıp Ümmü

 

Selim (r.anha)’nın hareketini gördüler ve  “Yâ  Selim,  ne  yapıyor-

 

sun?”  diye  sordular.  Korkularımıza  ilâve  için  mübarek  terini-zi

 

alıyordum,  cevâbını  alınca:  “Evet!  Ondan  daha  güzel  bir  koku

 

olmaz” buyurdular.

 

ibn-i Ömer (r.a.) rivayetine göre Peygamber (s.a.v.) Efendi-miz

 

şöyle buyurdular: “Üç şey vardır ki, hediye edilirse reddedilmez:

 

Yastık, güzel koku ve süt.”

 

Not: Nebî  (s.a.v.)’in yUce ahlâkı  serisinin bir sonraki yazısı  25 Temmuz’dadir.

 

(Şemail-i Şerîf, İmâm Tirmizi (r.h.),sf.231-232-234)

 

 

AY’IN NEBİ (S.A.V.)’E SELÂM VERMESİ

 

Avf Oğulları  kabîlesinden Habîb b. Mâlik’in Ay’ı  ikiye bölmesini

 

Allah   Resulü     (s.a.v.)’den    taleb   etmesi    üzerine   Cebrail   (a.s)

 

Peygamberimiz  (s.a.v.)’e  gelerek  “Yâ  Resûlullâh!  Hakk  Te’âlâ

 

sana  selâm  gönderiyor.  Yâ  Resûlullâh!  Haşini  oğullarından

 

dört büyük seyyidi yanına al ve Ebû Kubeys dağına çık. Allâhü

 

Te’âlâ    gökteki      aya,    senin    emirlerini     yerine     getirmesini

 

buyurdular.      Sen     ne   hükmedersen         o   yerine    getirecektir”

 

dedikten sonra tekrar makamına çıktı.

 

Bundan  sonra  hâdiseyi  Hz.  Ebû  Bekir  (r.a.)  şöyle  anlat ırlar:

 

“Ebû   Kubeys  dağının  altında  duruyorduk.  Ay  doğu  tarafından

 

göründü.  Yükselerek  yukarı  çıktı.  Nuru  bütün  âlemi  doldurmaya

 

başladı. Göğün ortasında kâmil bir dolunay hâline geldi. Kabe’nin

 

üstüne dikildi. Bütün insanlar ayın nasıl doğduğunu ve yukarı  nasıl

 

çıktığını  gördü. Sonra Kabe’nin üstüne indi. Burayı  yedi defa tavaf

 

etti. insanlar yaptığı tavaf ı saydılar. Ardından Kabe’ye karşı Allâhü

 

Te’âlâ’ya secde etti. Sonra gökyüzüne çıktı. Aydan bütün insanların

 

işiteceği  şekilde  bir  seda  duyuldu.  Allah  Resulü  (s.a.v.)’e  selâm

 

verdi. Fasîh bir Arapça ile “Selâm sana olsun, Ey öncekilerin ve

 

sonrakilerin  Efendisi!  Selâm  sana  olsun,  Ey  Peygamberlerin

 

sonuncusu! Selâm sana olsun, Ey Âlemlerin Râbbi’nin Resulü!

 

Şehâdet ederim ki, Allah’tan başka İlâh yoktur. Onun ortağı ve

 

benzeri de yoktur. Yine şehâdet ederim ki, Muhammed (s.a.v.)

 

Onun   kulu   ve   Resulüdür”  dedi.  Ay,  Allah  Resulü   (s.a.v.)’in

 

karşısında  durmuşken  iki  parça  oldu.  Yarısı  doğu  diğer  yarısı  da

 

batıdan tarafa yürüdü. Sonra ikisi bir araya gelerek kâmil bir ay oldu.

 

Ard ından Allah Resulü  (sav.)  bu aya selâm verip.  “Selâm  sana

 

olsun ey dolunay! Ey karanlıkların lâmbası!” dediler.”

 

Hz.  Ebû   Bekir  (r.a.)’in  anlattığı   bu  büyük  mucizeyi  bütün

 

insanlar gözleriyle gördüler.

 

NotıNebî  (s.a.v.)’e  mahsus  faziletler  serisinin  bir  sonraki

 

yazısı  16 Kasımdadır.

 

(Mustafâ Darir(r.lv), Siyer-i Nebi (s.a.v.), 1.0, 715-726.S.)

 

PEYGAMBER (S.A.V.)’İN DÜNYADAN YÜZ ÇEVİRMESİ

 

Abdullah ibn  Ömer (r.a.) şöyle anlat ıyor: Resûlullâh (s.a.v.) ile

 

beraber  çıktık.  Ensârın  bahçelerinden  birisine  girdik.  Resûlullâh

 

(s.a.v.) hurmaları  toplayarak yedi. Bana da  “Ey  İbn  Ömer! Niçin

 

yeniyorsun?”  diye  sordu.  Ben  de  “Ey  Allah’ ın  Resulü!  iştahım

 

çekmiyor” dedim. Hz. Peygamber (sav.) “Benim iştahım çekiyor.

 

Çünkü  bu  dördüncü  gündür  ki  ben  bir  şey  tatmadım.  Eğer,

 

Allah  (c.c.)’den   de   isteseydim,   Allah   (c.c.)   bana   Kisra   ve

 

Kayser’in  serveti  gibi  servet  verirdi.  Ey  Ömer’in  oğlu!  Bir

 

senelik  azığını  derle-yen  ve  Allah  (c.c.)’ye  güveni  zayıf  olan

 

kişiler içinde kaldığında hâlin ne olacaktır?” dedi. Allah (c.c.)’ye

 

yemîn ederim ki, biz daha oradayken “Nice canlı vardır ki, rızkını

 

sırtında taşımıyor. Allah ona da rızık verir, size de. Allah semi

 

ve  alîmdir.”  (Ankebûts.  60)  Âyeti nazil oldu. Bunun  üzerine Hz.

 

Peygamber  (sav.)  “Kesinlikle,  Allah  (c.c.)  bana  dünya  malını

 

biriktirmeyi  ve  şehvetlerin  peşinde  koşmayı  emret-medi. Kim

 

ki dünya malını  biriktirir ve onunla ebedî  hayâtı isterse, bilsin

 

ki hayât Allah (c.c.)’nun elindedir. Dikkat edin ki ben herhangi

 

bir dinarı, herhangi bir dirhemi  birik-tirmem ve yarın için rızık

 

da derlemem” diye buyurdular.

 

Nebî (s.a.v.)’e içinde süt ile bal bulunan bir bardak getirildi. Hz.

 

Peygamber  (sav.)  “Çok  güzel.  Aynı  bardakta  hem  iki  içecek,

 

hem de iki katık bir arada. Hayır, benim buna ihtiyacım yoktur.

 

Yanlış anlamayın. Ben bunun haram olduğunu söylemiyorum.

 

Fakat  Allah’ın  dünya  fazlalık-larından  dolayı   beni  sorguya

 

çekmesinden korkuyorum. Allah’a karşı  tevazu gösteriyorum.

 

Kim ki Allah’a karşı tevazu gösterirse Allah onu yüceltir. Kim

 

ki, gurura kapı-hrsa Allah onu düşürür. Kim ki, geçimde orta

 

yollu  davra-nırsa,  Allah  onu  zengin  kılar.  Kim  ki  ölümü  çok

 

hatırlarsa Allah onu sever” buyurdular.

 

Not:Nebi  (s.a.v.)’in  yüce  ahlâkı  serisinin  bir  sonraki  yazısı

 

12Haziran’dadır.

 

(M. Yûsuf Kandshlsvî(r.h.), Hayatü’s Sahâbe, 2.c, 312.S.),

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN BÜTÜN İNSANLIĞA PEYGAMBER OLARAK GÖNDERİLMESİ

 

Allâh (c.c): “(Hâbibim) de ki:  «Ey insanlar şübhesiz

 

ben göklerin ve  yerin mülk  (ü  tasarrufuna mâlik olan,

 

kendisinden       başka     hiçbir    Hakk    bulunmayan         hem

 

diril-ten, hem  öldüren Allah’ın size, hepinize gönderdiği

 

Pey-gamberim.”  (A’raf  s.168)  buyurmuşlardır.  Bu  Âyet-i

 

Kerîme      Hz.    Peygamber        (s.a.v.)’in   bütün    insanlara

 

gönderildiğine delîldir.

 

Hz. îsâ  (a.s.)’a inanan bir topluluk (ki onlara Nasrânî der-

 

ler) Hz. Muhammed (s.a.v.) hakktır, doğru söylüyor. Fakat

 

o  Arab  kavmine  gönderilmiştir.  Benî  israil’e  gönderilmedi

 

dediler. Bu Âyet-i Kerîme onların bu sözlerinin gerçek olma-

 

dığına delîldir. Zîrâ Allah (c.c.)’nun  «Yâ  eyyühennâsü»  «Ey

 

insanlar»  buyurdukları  bütün Âdemoğluna sesleniştir. Ondan

 

sonra meâlen :

 

«Sizin      hepinize       (gönderilmiş)        Resûlullâhım»

 

buyrul-maktadır.  Bu  da  Hz.  Muhammed  (s.a.v.)’in  bütün

 

insanlara peygamber olarak gönderildiğini isbât etmektedir.

 

Şimdi  Hz. Muhammed (s.a.v.)’in hak Peygamber olduğunu

 

kabul    edenlerin,    onun    bütün    insanlara     gönderildiğine

 

inanmaları gerekir.

 

Müslim,  Ebû  Hüreyre  (r.a.)’den  rivayet  etmiştir  ki  Hz.

 

Peygamber  (s.a.v.)  şöyle  buyurmuşlardır:  «Gönderildiğimi

 

işiten herferde getirdiğim Kur’ân’a ve İslâm’ın Seri ât hü-

 

kümlerinin hepsine îmân etmesi vâcibtir (mecburiyettir).

 

İşittikten sonra îmân etmeden ölse, cehennem ehlinden

 

olur.  İşitmemiş  ve  İslâm’a  çağrılmamış  olanlar  (Fetret

 

devrinde) mazurdurlar.»

 

imâm Müslîm’in (r.h.) Ebû  Hüreyre (r.a.)’den alıp bildirdiği

 

bu Hadîs-i Şerîf’te Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in gönde-

 

rilmesiyle diğer dinlerin hükümlerinin kalktığına delîl vardır.

 

Not: Nebî (s.a.v.)’e mahsus faziletler serisinin bir sonraki

 

yazısı 21 Hazirandadır.

(İmâm-ı KastalânM(r.h.), ilâhi Rahmet Hz. Muhammed (s.a.v.), 2.0, 94-96.S.)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN ADALETİ

 

Mekke’nin  fethi  esnasında  Mahzûm  oğullarından  bir

 

kadın  hırsızlık  yaptı.  Kavmi  onun  elinin  kesilmemesi  için

 

Üsâme   b.   Zeyd   (r.a.)’i   Hz.   Peygamber   (s.a.v.)’e   aracı

 

gön-derdiler. Üsâme (r.a.) gidip onun affını isteyince Hz. Peâ

 

-gamber (s.a.v.) mübarek yüzleri kıpkırmızı  kesildi ve “Allh

 

(c.c.)’nun koymuş  olduğu cezalardan birini kaldırmam

 

için  mi  bana  ricada  bulunuyorsun?”  buyurdular.  Bunun

 

üzerine  Üsâme (r.a.) “Ey Allah’ın Resulü! Bağışlanmam için

 

Allah’a duâ  et; ben çok pişmanım” dedi. Akşam olunca Hz.

 

Peygamber  (s.a.v.)  kalkarak  Allah  (c.c.)’ya  hamdü  senalar

 

ettikten sonra Ashâb-ı Kiram (r.a.e.)’e buyurdular ki:

 

“Ey  insanlar!  Önceki  ümmetlerin  helak  sebebleri,

 

içlerindeki soylu ve şerefli kimselerin herhangi bir suç

 

işlemesi hâlinde onlara ceza tatbik etmemeleri; zayıf ve

 

sıradan kimselerin suç  işlemesi durumunda ise onları

 

cezalandırmalarıdır. Muhammed’in (s.a.v.) nefsini kudret

 

elinde tutan Allah (c.c.)’ya yemin ederim ki kızım Fâtıma

 

hırsızlık yapacak olsa onun da elini kestirirdim.”  Sonra

 

Hz. Peygamber (s.a.v.) kadının elinin kesilmesini emretti.

 

Bir   bedevî,   Hz.  Peygamber  (s.a.v.)’e  gelerek   ondan

 

ala-cağını  istedi.  Hz.  Peygamber  (s.a.v.)’i  çok  sıkıştırdı  ve

 

“Ala-cağımı   ödeyinceye   kadar   yakanı   bırakmayacağım”

 

dedi.    Orada     bulunan     Sahâbîler     onu    bu    yaptığından

 

vazgeçirmek       amacıyla      “Azâb    olunasıca!     Sen     kiminle

 

konuştuğunu   biliyor  musun?”   dedilerse   de   bedevî   “Ben

 

hakkımı  istiyorum!” dedi.  Hz. Peygamber (s.a.v.) bedevînin

 

borcunu  fazlasıyla  verdi.  Bunun  üzerine  adam  “Sen  nasıl

 

alacağımı  hakkıyla verdin-se Allah (c.c.)  de sana  hakkıyla

 

mükâfaat ını  versin!” dedi.  Hz. Peygamber (s.a.v.) de şöyle

 

buyurdular:   “İnsanların       en    hayırlısı   onlara     haklarını

 

verendir.      Haksâhiblerinin,         hak-larını      zahmetsizce

 

alamadığı  bir  millette  hayır  yoktur  ve  o  millet  iflah

 

olmaz.”

 

Not:Nebî (s.a.v.)’in yüce ahlâkı serisinin bir sonraki yazısı 9Haziran’dadır.

 

(M. Yûsuf Kandehlevf (r.h.), Hayâtü’s-Sahâbe, 2.O., 136.s)

 

 

 

 

19 Mayıs, Mevtana Takvimi

VARAKA B. NEVFEL KISSASI

 

Nebî-yi    Ekrem      (s.a.v.)  Cebrâîl     (a.s.)   ile  olan    ilk

 

görüşme-lerinden  sonra  yüreği  titreyerek  eve  gelince,  Hz.

 

Hatîce’ye:  “Beni  sarıp  örtünüz!  Beni  sarıp  örtünüz!”

 

buyurdular.  Korkusu,  titremesi  geçinceye  kadar,  vücûdunu

 

sarıp örttüler. Hz. Hatîce (r.a.)’e: “Uykuda, rüyada görüp de

 

sana  söylemiş,  anlatmış  olduğum  şeyi,  Rabbim  bana

 

Cebrail’i    göndererek       açıkladı”     buyurup,     Yüce     Allah

 

tarafından  gelenleri  ve  Cebrâîl  (a.s.)’dan  işittiklerini  haber

 

verdi.

 

“Doğrusu,  kendim  hakkında,  korktum!”  buyurdular.

 

Hz. Hatîce (r.anhâ) Validemiz: “Öyle söyleme. Vallahi, Allah

 

seni hiçbir zaman utandırmaz, üzüntüye düşürmez. Çünkü,

 

sen akrabanı  görür gözetirsin, işini görmekten âciz olanların

 

yükünü        taşırsın.     Yoksula       verir,     hiç     kimsenin

 

kazandırama-yacağını kazandırırsın. Misafiri ağırlarsın. Hak

 

yolunda  kar-şılaştıkları  musîbet  ve  felâket  hâdiselerinde,

 

halka  yardımcı  olursun.  Sözü  doğru  söylersin.  Emâneti

 

yerine   verirsin.   Gü-zel   huylusun   da!”   dedi.   Sonra   da,

 

Peygamberimiz (s.a.v.)’i yanına alıp amcasının oğlu Varaka

 

  1. Nevfel’e götürdü.  Ona:  “Ey  amcamın  oğlu!  Dinle,  bak!

 

Kardeşinin  oğlu  ne  söylüyor?”  dedi.  Varaka  b.  Nevfel:  “Ne

 

gördün kardeşimin oğlu?” diye sordu. Peygamberimiz (s.a.v.)

 

gördüklerini,  işittiklerini  haber  verince,  Varaka:  “Senin  bu

 

gördüğün,  Allah  tarafından,   Mûsâ   (a.s.)’a  indirilmiş   olan

 

NâmÛs-ı   Ekber  (Cebrâîl)’dir!  Âh!  Keş-ke  kavminin  seni

 

(yurdundan)  çıkaracakları  zaman,  ben  sağ  ve  genç,  dinç

 

olsaydım!”  dedi.  Peygamberimiz  (s.a.v.):  “Demek,  onlar

 

beni  yurdumdan  çıkaracaklar  ha?!”  deyince,  Varaka  b.

 

Nevfel:  “Evet!  Çıkaracaklardır!  Çünkü,  senin  gibi  birşey

 

getirmiş   bir   kimse   yoktur   ki   düşmanlığa   ve   işkenceye

 

uğramasın! Eğer ben senin davet günlerine erişirsem, sana

 

son derecede yardım ederim!” dedi ve kendisi çok geçme-

 

den vefat etti.

 

Not: Siyer serisinin bir sonraki yazısı 11Haziran tarihindedir.

 

(M. Âsim Koksal, islâm Tarihi, 1.c, 173- 176.S.)

 

 

NEBİ (S.A.V.)’İN MUHTEREM EBEVEYNİ

 

 

Seleften büyük bir cemâat ve âlimlerin çoğu Efendimiz (s.a.v.)

 

Hazretleri’nin   anne   ve   babalarının   îmân   üzere   vefat   ettikleri

 

görüşündedirler.  Şunu   delîl   getirdiler.   Efendimiz   (s.a.v):   “Ben

 

mütemadiyen   (devamlı   olarak)   temiz  babaların  sulbünden,

 

temiz anaların rahmine nakloluna geldim.” diye buyurmuşlardır.

 

Cenâb-ı  Hakk Tevbe Sûresinde “Şübhesiz ki müşrikler, necistir

 

(pistir).”  buyurmuşlardır. Temizlik ile pislik; îmân ile şirk birbiriyle

 

tezad  teşkil  eder.  Resûl-i  Ekrem  (s.a.v.)’in  yüce  ecdâdından  her

 

birisi temizdir ve onların müşrik olmadıklarını kabul etmek vaciptir.

 

Efendimiz  (s.a.v.) Hazretleri’nin nesebi,  şirkin kirinden, küfrün

 

aybından  ve  her  türlü  pislikten  arınmışt ır.  O  dönemde  Kureyş’in

 

putlara   taptığı   meşhurdur.   Amma,   onların   içinde   Hz.   ibrâhîm

 

(a.s.)’ın  Dîni  üzere  olup  putlara  tapmayanlar  da  vard ı.  Ve  aynı

 

zamanda Hz. ibrâhîm (a.s.) şöyle duâ etmişti: “Beni ve oğullarımı

 

putlara tapmaktan uzak tut!”

 

Mâliki Mezhebi’nin büyük âlim ve kadılarından Ebû  Bekir ibn-i

 

Arabî  Hazretleri’ne, Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’nin ebeveynlerinin

 

cehennemde  olduğunu  söyleyen  kişinin  hâlini  sordular.  O  zât  da

 

şöyle   fetva   verdi:   “Efendimiz   (s.a.v.)   Hazretleri’nin   anne   ve

 

babalarının  cehennemde  olduğunu  söyleyen  kişi  mel’ûndur.  Zîrâ

 

Allâhü  Te’âlâ:  “Şübhesiz  ki  Allah  ve  Resûlü’ne  ezâ  edenler;

 

muhakkak  ki  Allah  onları   dünyada  ve  âhirette  la’netlemiş

 

(rahmeti sahasından kovmuş) ve onlara pek hakareti i bir azâb

 

hazırlamıştır”, buyurmaktadır. (Ahzâb s.57)”

 

Efendimiz  (s.a.v.)  Hazretleri  de:  “Ölülerden  dolayı,  hayâtta

 

olanlara  eziyet  etmeyin  (onları  üzecek  sözler  söylemeyin)”

 

buyurdular.

 

Efendimiz (sav.) Hazretleri: “Ashabım anıldığı  zaman susun

 

(dilinizi  tutun)”  buyurdular. Biz Sahâbe-i Kiram (r.a.e) Hazretleri

 

hakkında  noksanlık  ve  ayıp  verecek  bir  şeyle  konuşmaktan  men

 

olunduk. Peygamberler (a.s.) hakkında ayıp ve noksanlık veren bir

 

şeyle konuşmamak daha önce gelir.  Not:Nebî  (s.a.v.)’e mahsus

 

faziletler serisinin bir sonraki yazısı  15 Eylüldedir.

 

(Not: Daha fazla Bilgi için bkz. Sahih-i Buhâri, 4.c, 539-551.s.)

 

(İsmail Hakkı Bursevî(k.s.), Rûh’ul Beyân, 1.c, 767-672.S.)

 

 

NEBİ (S.A.V.)’İN MUHTEREM EBEVEYNİNİN ÎMÂN ETMELERİ

 

Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, bir gün, anne ve babasının

 

kabri başında çok şiddetli bir şekilde ağladılar. Anne ve ba-

 

 

 

Ve ağaç  yeşerdi. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’nin duasının

 

bereketiyle anne ve babası  diriltildi Efendimiz (s.a.v.) Haz-

 

retleri, onları îmâna davet etti. Onlar îmân ettiler, sonra yine

 

irtihâl (vefat) ettiler.

 

Efendimiz   (s.a.v.)   Hazretleri’nin   anne   ve   babasının

 

ye-niden diriltilip îmân etmeleri imkansız değildir. Aklen ve

 

şer’an caizdir, israiloğulları  zamanında öldürülen maktulün

 

yeniden dirilmesi ve katilini haber verme hâdisesi Kur’ân-ı

 

Kerîm’de yer almaktadır. îsâ  (a.s.)’ın duasının bereketi ve

 

Allah  (c.c.)’nun  izniyle  ölüler  diriltiliyordu.  Yine  Efendimiz

 

(s.a.v. Hazretleri’nin duasının bereketiyle bir ölü cemâat ye-

 

niden diriltildi. Bütün bunlar biliniyor iken Efendimiz (s.a v.)

 

Hazretleri’nin  anne  ve  babasının  yeniden  diriltilmeleri  ve

 

onların  îmân  etmeleri  neden  mümkün  olmasın?  Anne  ve

 

ba-balarının   yeniden   diriltilip   îmân   etmeleri,   Efendimiz

 

(s.a.v.) Hazretleri’nin şeref ve fazîletinin ziyâdeliği sebebiyle

 

olmuş-tur.

 

Allâhü  Te’âlâ  Hazretleri, Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’nin

 

anne ve babasına belirli bir ömür yazdı. Sonra o ömürleri

 

sona     ermeden       önce    Yüce     Allah    onları    vefat   ettirdi.

 

Ömür-lerinin   geride   kalan   biranı         geçirmeleri   ve   îmân

 

etmeleri  için  onları  bir  lahza  diriltti.  Onlar  ömürlerinin  o

 

süresi  içerisinde  îmân  ettiler.  Ömürlerini  îmân  ile  bitirmiş

 

oldular. Bu şekilde Allah (c.c), Peygamberi (s.a.v.)’e ikramda

 

bulundu.

 

Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’nin anne ve babasının îmânl,

 

olduklarını  gösteren  delîllerden  biri  de  şudur:  Efendimiz

 

(s.a.v.)  Hazretleri’nin  babasının  adı:  Abdullâh’dır.  Allah’ın

 

zâtına mahsûs isme izafe edildi. Yâni Allah (c.c.)’nun kulu

 

demektir. Abdullah’ın ismi, herhangi bir putla alâka kurulmadı

 

.  O  dönemde,  Lât  ve  Üzzâ  ismiyle  alâka  kurularak  isim

 

veriliyordu.

 

(Not: Daha fazla Bilgi için bkz. Tecrtd-i Sarth, 4.C., 539-551 .s.)

 

(İsmail Hakkı Bursevî (ks.), Rûhu’l Beyân, 1.c, 769-670.S.)

 

 

EFENDİMİZ (S.A.V.) İLE CEBRAİL (A.S.)’IN İLK GÖRÜŞMELERİ

 

Ramazân ayının 17’sinde, Pazartesi günü, Hira mağara-

 

sında, seher vakti, uyanık bulunduğu sırada Peygamberimiz

 

(s.a.v.)’e Hakk’ın emri geldi. Vahiy meleği Cebrail (a.s.) bir

 

insan suretine girmiş, en güzel bir surete bürünmüş, en güzel

 

kokular  sürünmüş  olduğu  hâlde  göründü.  Cebrail  (a.s.)’ın

 

üzerinde   sırmalı   atlastan   elbise   vardı.   Peygamberimiz

 

(s.a.v.)’e:  “Oku!”  dedi. Peygamberimiz (s.a.v):  “Ben, oku-

 

ma bilmem!” dedi. O zaman, melek Peygamberimiz (s.a.v.)’i

 

tutup takati kesilinceye kadar s ıktı. Sonra bırakıp,  “Oku!”

 

dedi. Peygamberimiz (s.a.v.): “Ben, okuma bilmem!” dedi.

 

Yine, melek, Peygamberimiz (s.a.v.)’i tutup, ikinci kez, ta-

 

kati kesilinceye kadar  sıktı. Sonra, bıraktı  ve  “Oku!”  dedi.

 

Peygamberimiz (s.a.v.): “Ben, okuma bilmem!”  dedi. Son-

 

ra,  melek, Peygamberimiz  (s.a.v.)’i  tutup  üçüncü  kez  sıktı.

 

Sonra da, bırakıp: “Oku! Herşeyi yaratan Rabbinin ismiyle

 

ki O insanı  bir alâktan (pıhtılaşmış  kan) yarattı. Oku! Ki

 

senin  Rabbin,  kalemle  yazı  yazmayı  öğreten,  insana

 

bilmediğini bildiren, bol kerem ve ikram sahibidir” (Mâks.

 

1-5) dedi. Cebrail  (a.s.): “Yâ  Muhammed (s.a.v.) Yüce Allah,

 

sana selâm söylüyor ve senin için ‘Sen, Benim, bütün cin-

 

lere ve insanlara  Resûlümsün! Onları  ‘La  ilahe  illallah;

 

Allah’tan başka ilâh yok’ kelime-i tevhidine davet et’ bu-

 

yuruyor” dedi.

 

Peygamberimiz (s.a.v.) de, bir Hadîs-i Şerîflerinde: “Ben

 

den önce, her peygamber münhasıran (özel olarak)

 

kendi kavmine gönderiliyordu. Ben ise, bütün beyaz

 

lara ve karalara (insanlara ve cinlere) gönderildim” bu

 

yurmuşlardır. Peygamberimiz (s.a.v.); Yüce Allah tarafından

 

Cebrail (a.s.)’ın getirip teblîğ ettiği peygamberlik vazîfesiyle

 

evine dönerken, hiçbir ağaç ve taşa rastlamadı ki kendisini

 

selâmlamasın. Not: Siyerserisinin birsonrakiyazısı 15 Ma

 

yıs tarihindedir.

 

(M. Asım Koksal, islâm Tarihi, 1.c, 173-176. sj)

 

 

O (S.A.V.) TAVAF ETMEDEN ASLA..

 

 

Hicretin altıncı yılında müslümanlar, umre yapmak için

 

Mekke’ye hareket ettiklerinde, Hz. Osman (r.a.) de onların

 

arasındaydı. Ancak, putperest Mekke yönetimi, müslümanları

 

Mekke’ye sokmama kararı almışt ı. Bunun üzerine Hudeybiye’de

 

karargah kuran Resûlullâh (s.a.v.), müşriklere diyalog kurarak,

 

maksatlarının yalnızca umre yapmak olduğunu onlara bildirmek

 

istiyorlardı. Resûlullâh (s.a.v.) elçilik görevini Hz. Osman (r.a.)’e

 

verdiler. Daha önce elçi gönderilen Hıraş b. Umeyye el-Ka’bî’yi

 

Mekkeliler öldürmek istemişlerdi. Müşriklerin hırçın davranışları

 

böyle bir elçiliği tehlikeli bir hale sokuyordu. Resûlullâh (s.a.v),

 

Hz. Osman (r.a.)’e şöyle buyurdular: “Git ve Kureyş’e haber

 

ver ki, biz buraya hiç kimse ile savaşmaya gelmedik. Sade

 

ce şu Beyt’i ziyaret ve onun haremliğine saygı göstermek

 

için geldik ve getirdiğimiz kurbanlık develeri kesip dönece

 

ğiz.” Hz. Osman (r.a.), Mekke’ye gidip, müşriklere bu hususları

 

bildirdi. Ancak onlar; “Bu asla olmaz. Mekke’ye giremezsiniz.”

 

karşılığını verdiler. Onlar ın red cevâbı islâm karargahına Hz.

 

Osman (r.a.)’in öldürüldüğü şeklinde ulaşt ı. Onun dönüşünün

 

gecikmesi bu haberi destekler nitelikteydi. Bunun üzerine

 

Resûlullâh (s.a.v), yanındaki bütün müslümanları, ölmek pa

 

hasına müşriklerle çarpışmak üzere, bey’ata (söz vermeye) ça

 

ğırdılar. Bey’atu’r-Rıdvan adıyla tarihe geçen bu bey’atlaşmada

 

Resûlullâh (s.a.v.) sol elini sağ elinin üzerine koyarak, “Osman

 

Allah’ın ve Resulünün işi için gitmiştir.” buyurdular ve onun

 

adına da bey’at ettiler. Müşrikler bu durumdan korkuya kapıl

 

dıkları için anlaşma yolunu tercih etmişlerdi. Hz. Osman (r.a.),

 

bu arada Mekke’deki güçsüz müslümanlarla görüşmüş ve on

 

ları islâm’ın yakında gerçekleşecek olan fethiyle teselli etmişti.

 

Müşrikler, Hz. Osman (r.a.)’e isterse Kâ’be’yi tavaf edebileceği

 

ni bildirmişler, ancak o, Resûlullâh (s.a.v.) tavaf etmeden, ken

 

disinin de tavaf etmeyeceği cevâbını vermişti. Hudeybiye’de

 

bulunan sahâbîler ise Resûlullâh (s.a.v.)’e: “Osman Beytullah’a

 

kavuştu, onu tavaf etti; ne mutlu ona” dediklerinde Resûlullâh

 

(sav);  “Beytullah’ı biz tavaf etmedikçe, Osman da tavaf

 

etmez.” buyurmuşlardır. Not: Dört Halîfe serisinin bir sonraki

 

lyazısı 8 Mayıs’tadır.

(ibn Sa’d, Tabakatül-Kübra, 2.c, 96-870)

 

 

 

 

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V.)’İN ŞEMÂİL-İ ŞERİF’LERİ

 

Rivayet    olunmuştur      ki  Resûl-i    Ekrem      (s.a.v.)  Efendimiz

 

Hazretleri’nin  mübarek  vücûdlarındaki  gizli  güzelliklere  delil  olan

 

zahirî güzellikler, kendisinden başka hiç bir kimsenin vücûdunda bir

 

arada    bulunmam ışt ır.     Hattâ    Imâm-ı    Kurtubî    rivayet    eder   ki

 

Peygamberimiz (s.a.v.) Hazretleri’nin güzelliklerinin tamâmı açıkça

 

ortaya  konmam ışt ır.  Eğer  bütün  zahirî  güzellikleri  görülebilseydi,

 

Sahâbe-i  Kiram  (r.a.e.)  ona  bakmaya  güç  ve  kuvvet  bulamazlar,

 

takat getiremezlerdi. Enes b. Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:

 

“Peygamber (s.a.v.) Efendimizin, boyları  ne aşırı  uzun, ne de

 

kısa idi, tenlerinin rengi, kireç  gibi beyaz veya esmer olmayıp hafif

 

kırmızılıkla karışık nûranî bir beyazlıkta idi, mübarek kılları, ne fazla

 

kıv ırcık,  ne  de  tam  düzdü;  Allâhü  Te’âlâ  O’na  peygamberliği  40

 

yaşının  başında  gönderdi.  Mekke’de  10  sene  ikâmet  ettiği  gibi

 

Medine’de de 10 sene ikâmet ettiler. Altmış yaşlarına bastıklarında,

 

Allâhü   Te’âlâ,   mübarek   ruhlarını   kabzedip   en   yüce   makama

 

kaldırdı.  Âhirete  intikâl  ettiklerinde  mübarek  saç  ve  sakallar ında

 

ancak yirmi kadar beyaz k ıl vardı.

 

Nebî  (s.a.v.),  kısa  veya  uzun  boylu  değillerdi.  Mübarek  el  ve

 

ayakları büyükçe idi, başları da irice idi. Kemik başları iri ve kuvvetli,

 

göğüsten göbeğe kadar uzanan k ılları  uzundu. Yürüdükleri zaman

 

sanki yukarıdan aşağıya doğru iniyor gibi önlerine eğik bir vaziyette

 

yürürlerdi.  O’ndan  önce  ve  sonra,  Onun  gibisini  görmedim.”  Hz.

 

Câbir  (r.a.)  rivayet  ediyor:  “Ben  mehtaplı  bir  gecede  âlemlerin

 

baştâcı    olan   Nebiyy-i   Muhterem   (s.a.v.)   Efendimiz’i   gördüm,

 

üzerinde k ırmızı  bir elbise vardı. Peygamberimizin parlak yüzü  ile

 

ayın   yüzünden   hangisinin   daha   güzel   olduğunu   tesbit   etme

 

gayesiyle  önce  Allah’ın  Resulü  (s.a.v.)’in  yüzüne  baktım,  daha

 

sonra  ay’ın  yüzüne  baktım,  vallahi  bana  göre  Peygamberimiz

 

(s.a.v.)’in o mübarek yüzleri aydan  çok daha güzel idi.” Not: Nebî

 

(s.a.v.)’in   Yüce   Ahlâkı   serisinin   bir   sonraki   yazısı    19   Nisan

 

tarihindedir.

 

(İmâm Tirmizi, Şemail-i Şerif s. 16-18-29)

 

 

NEBİ (S.A.V.)’İN TEMİZ SOYU VE ATALARI

 

Peygamberimiz (s.a.v.), soyları ve kendileri hakk ında şöyle

 

üoİAMah, ibrâhîm oğullarından,  İsmail’i seçti, ismâîl oğullarından

 

Kinâneoğullann, seçti. Kinâneoğullanndan

 

İ      K            İm0gUİIanm         S6ÇtL

 

SgU,n dan  =;çti                                     “Ben

 

Muhammed    bin Abdullah      bin Abdulmuttalibiml (s.a.v.)

 

B,nl      lar,n    ha,,r

 

,, ,«r,»Kürjsü”*” ™                    – °”       •”       –

l

BâsBSBüar—- – …… –

 

Sonra, onları ailelere ayırdı ve Beni, onlar ın en hayırlısı

 

de en hayırımızım nefeSHE=

gelinceye   kadar    soy   şerefliliğinin  kesintisiz  devam   ettiğinin

 

görülmediği”ni       bildirir.   Not:      Nebî(s.a.v.)’e      Mahsus

 

Faziletlerse-risinin birsonraki yazısı 25 Mayıs tarihindedir.

 

(M. Asım Koksal, İslâm Tarihi, 1 .c, 24-25.s)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN ALLAH (C.C.) KATINDAKİ YÜCE DEĞERİ

 

Yüce  Allah,  Kur’ân-ı  Kerîm’de:  “Hâlbuki  sen  içlerinde  iken,

 

Allah  onlara  azâb  edecek  değil  idi.  İstiğfar  ettikleri  hâlde  de

 

Allah     onlara     azâb     edecek      değil.”    (Enfais.    33)   şeklinde

 

buyurmuşlardır.

 

Bu  Âyet-i  Kerîme,  Efendimiz  (s.a.v.)  Hazretleri’nin   yüksek

 

şereflerine ve O’nun Allâhü Te’âlâ Hazretleri katında olan ihtiram ve

 

yüce  değerine  delâlet  eder.  Allâhü  Te’âlâ  Hazretleri,  Efendimiz

 

(s.a.v.)  Hazretleri’ni  kullarının  her  türlü  görünür  ve  görünmez;

 

musîbet, belâ, sıkıntı ve kötülüklerden muhafazasına sebeb olan bir

 

emniyet sebebi kılmışt ır ve azabın inmemesine sebeb kılmışt ır.

 

Bu Âyet-i Kerîme’lerde şu işaret vardır: Kişinin, sâlih ve takva

 

ehline  yak ınlığı  ve  evNyâ  ile  beraber  olması  sebebiyle,  Allâhü

 

Te’âlâ Hazretleri ondan azabı kaldırır.

 

Üftâde Efendi (k.s.) Hazretleri buyurdular ki: “Bütün nizâm ve

 

intizâm,     Efendimiz      (s.a.v.)    Hazretleri’nin     şerefli    vücûdları

 

sebebiyledir.   Ma’nen   diri   olduklarından   dünyadaki   tasarrufları

 

devam etmektedir.”

 

Hattâ  îsâ  (a.s.) cesediyle  beraber  semâya  yükseltildiği hâlde;

 

Efendimiz  (s.a.v.)  Hazretleri’nin  mübarek  ve  şerefli  cesedlerinin

 

yeryüzünde kalmasının sebeb ve hikmetleri hakkında denilmiştir ki:

 

Efendimiz  (s.a.v.)  Hazretleri’nin  temiz  cesedlerinin  yeryüzünde

 

kalması,  cesedler  âlemini  ıslâh  etmek,  âlemin  nizam  ve  intizâmı

 

içindir.

 

Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri her varlığın, kâinatın yaratılması ve

 

vücûda gelmesi için yaratılış sebebidir. Onun şerefli vücûdları ve latîf

 

unsurları, yaratılan mevcudatın en fazîletlisidir. Temiz ruhları, kudsî

 

ruhların en güzelidir. Kabîlesi, kabilelerin en fazîletlisidir. Dili, dillerin

 

en hayırlı-sıdır. Kitabı, ilâhî kitâbların en hayırlısıdır. Aileleri, ailelerin

 

en  hayırlısıdır.  Ashabı,  ashâbların  en  hayırlısıdır.  Doğum  zamanı,

 

zamanların  en  hayırlısıdır.  Ravza-ı  Münevvereleri,  mutlak  olarak

 

mekânların en yücesidir. Hatta Arş-ı A’lâ’dan da yücedir, k ıymetlidir.

 

Not: Nebi (s.a.v.)’e Mahsus Faziletler serisinin bir sonraki yazısı  23Mart  tarihindedir.

(İsmâîl  Hakkı  Bursevî  Hazretleri,  Rûhu’l-Beyân  Tefsiri, 9.c, 820-821.s)

 

NEBİ (S.A.V.)’E MAHSÛS HUSUSİYETLER –  II

 

  1. Bezzâr’da geçen ibn-i Abbâs (r.a.)’dan rivayet edilen Hadfs-i

 

Şerifte  şu  fazlalık  vardır:  “…Benim  şeytânım  kâfirdi,  Rabbim

 

bana yardım etti, şeytânım İslâm’a geldi.”

 

  1. Peygamber  (s.a.v.)  Efendimiz’in  yaratılışı  bütün  peygam-

 

berlerden ve mahlûkâttan öncedir. “Âdem rûh ile cesed arasında

 

iken, ben peygamberdim” buyurdular.

 

  1. Ruhlar  âleminde ilk defa söz ve mîsak alınan  “Ben  sizin

 

rabbınız değil miyim?” hitabına ilk cevâb veren Nebi (s.a.v.)’dir.

 

  1. Âdem (a.s.)  ve  bütün  mahlûkât  O  (s.a.v.)’in  sebebine  ya-

 

ratılmışt ır.  Hadis-i  Kudsl’de  “Habibim  sen  olmasaydın,  eflâki

 

(felekleri) yaratmazdım” buyurulmuştur.

 

  1. Hz.AIÎ(k.v)  buyuruyor  ki:  “Cenâb-ı  HakkÂdem  (a.s.)’dan

 

Nebi  (s.a.v.)’e  gelinceye  kadar  ne  kadar  peygamber  gönder-

 

diyse  hepsinden  and  ve  mîsak  (söz)  almıştır  ki  sağlıklarında

 

Resûlullâh  (s.a.v.)  nübüvvetle  gönderilecek  olursa  ona  îmân

 

edip  yardım  etsinler  ve  kendi  ümmetlerinden  de  böyle  yap-

 

maları için and ve mîsak alsınlar.”

 

  1. Allah (c.c), Nebi (s.a.v.)’in ism-i Şerifini Arş’ın üzerine, yedi

 

kat   göklere,   cennet   ve   cennette   bulunan   her   şeyin   üzerine

 

nakşetmiştir.

 

  1. Mübarek mezarında bir melek durur ve ümmetinin

 

salâvât ını Resûlullâh (s.a.v.)’e arzeder.

 

  1. Peygamber (s.a.v.)’in mucizesi kıyamete kadar durur. Diğer

 

Peygamberlerin   mucizeleri   yok   olup   sözünden   başka   bir  şey

 

kalmamışt ır. Kur’ân-ı azîm kıyamete kadar bakîdir.

 

  1. Hz.  Peygamber  (s.a.v.)’in  mu’cizeleri  diğer  peygamberler-

 

den çoktur.

 

  1. Nübüvvetle  gönderildiği  zaman  kâhinler  (falc ı)  kesildi  yok

 

oldular. Şeytânlar göklere çıkıp haber getiremez oldular.

 

  1. Mübarek göğsü  yar ılmışt ır. Cebrail (a.s.) ilk vahiy getirdiği

 

gün üç defa tutup göğsünden sıkmışt ır. Diğer peygamberlerden hiç

 

birine ilk vahiy geldiğinde böyle yap ılmamışt ır.

 

  1. Özelliklerinden birisi de Vesîle’dir. Bu cennetteki derecelerin

 

en yücesidir ve Nebî (s.a.v.)’e mahsûstur.

 

Bâzı âlimler Nebî (s.a.v.)’e hususiyet ve mucizelerden üç bin

 

adet verildiğini söylemiştir. Not: Nebî (s.a.v.)’e Mahsus Faziletler

 

serisinin bir sonraki yazısı 2Mart tarihindedir.

 

(Imâm-ı Kastalânî(r.h.),Mera/ı*ö’/tedönn;ye,1.c,460-621.s)

 

 

 

NEBİ (S.A.V.)’E MAHSÛS HUSUSİYETLER -1

 

imâm-ı BuhârT (r.h.) Câbir (r.a.)’in şöyle anlatt ığını yazıyor: Hz.

 

Peygamber (s.a.v.) buyurmuşlardır ki: “Bana beş özellik verildi ki

 

benden önce gelen Peygamberlerin hiçbirine verilmemiştir:

 

  1. Her Peygamber yalnız kendi kavmine gönderildi. Ben beyaz,

 

siyah,      kızıl     renkte        bütün       Âdem         oğullarına         Peygamber

 

gönderildim.

 

  1. Ganimetler  bana  helâl  kılındı.  Benden  önce  bir  kimseye

 

helâl kılınmamıştı.

 

  1. Arz  bana mescid  ve  temiz kılındı  ondan  teyemmüm  yapan

 

temiz olur. Ümmetimden herkes namaz vakti nerede bulunursa

 

orada namazını kılar.

 

  1. Bir  aylık  yerden  düşmanlarımın  kalblerine  heybet  ve  kor-

 

kunun düşmesiyle onları yenerim.

 

  1. Kıyamet gününde şefaat eylemek görevi bana verildi.” 6,7.

 

Müslim’de geçen Ebû Hüreyre (r.a.) rivayetinde şu fazlalıklar vardır:

 

“Bana  Cevâmiu’l-kelîm  (Az  söz  ile  çok  ma’nâyı  ifâde  etme)

 

verildi.  Peygamberlik  (silsilesi)  benimle  son  buldu.”  buyur-

 

muşlardır.

 

Bezzâr’da   Ebû           Hureyre       (r.a.)’in   şöyle       anlatt ığını     yazıyor:

 

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdular:

 

  1. Ben diğer Peygamberlerden üstün kılındım.

 

  1. Bana Kevser verildi.

 

  1. Benim geçmiş ve gelecek günahlarım afvolundu.

 

  1. Ümmetim diğer ümmetlerin hayırlısı kılındı.

 

  1. Muhakkak Peygamberimiz (s.a.v.) kıyamet gününde

 

Livâu’l-hamd (Hamd sancağı) sahibidir. O binanın altında

 

Âdem Peygamberden sonrakilerin hepsi haşrolunurlar.

 

  1. Müslim’deki Ebû  Huzeyfe (r.a.)  rivayetinde  şu  ziyade vardır:

 

“Sarflarımız meleklerin saffları gibidir.”

 

  1. Hz. Peygamber (sav.) “Arş altındaki hazineden bana Bakara

 

Sûresi’nin         sonunda          olan      Âyetler       verildi”       buyurmuşlardır.

 

Maksad ümmetin bu Âyetlerde belirtilen teklifler,  zorluklar, belâlar

 

ile  işkenceler  yüklenmeden  ve  unutma  ile  hata  ile  sorumlu  tutul-

 

madan afvedildiler demektir.

 

15,16.    Nebî (s.a.v.)’e mahsûs faziletlerden imâm-ı Ahmed’in

 

rivayet ettiği Hz. Alî (k.v.) rivayetinde şu fazlalıklar vardır:

 

“Bana arzın (yeryüzünün) anahtarları verildi. Ahmed adı ve

 

rildi.”

 

(İmâm-ı Kastalânî (r.h.), Mevâhibü’l Ledünniye, l.c, 4e0-621.s.)

 

ALLAH RESULÜ (S.A.V.)’İN MUHTEREME VALİDELERİ

 

Allah  Resulü  (s.a.v.)’in  valideleri  Hz.  Âmine  (r.anhâ)

 

hanîf  dînine  mensûbdu.  Ümmü  Semâa’nın  annesinden

 

naklettiği  bir  rivayet  hanîf  olan  Hz.  Âmine  (r.anhâ)’nın

 

oğlunun peygamber olacağını  da bildiğine delâlet etmek-

 

tedir.   Delâilü’n-Nübüvve’de   nakledildiğine   göre   Ümmü

 

Semâa’nın annesi şöyle demektedir: “Âmine’nin vefat ettiği

 

hastalığında  yanındaydım.  O,  beş  yaşında  olan  ve  baş

 

ucunda duran oğlu Hz. Muhammed (s.a.v.)’in yüzüne baktı

 

ve şu şiiri inşâd etti:

 

Ey    başının    vurulacağı     sabah,    Allah’ın    yardımıyla

 

ölü-mün  şiddetinden  yüz deve karşılığında kurtulan  zâtın

 

oğlu!   Allah   seni   mübarek   eylesin.   Rüyada   gördüğüm

 

doğ-ru  çıkarsa  eğer,  sen  yücelik  ve  ululuk  sahibi  Allah

 

tarafın-dan insanlara ve cinlere gönderileceksin.

 

Hacc     bölgelerinde       İslâm’ı    tebliğ   etmek,      hakkı

 

gerçek-leştirmek  ve  baban  İbrahim’in  dînini  tasdik  etmek

 

üzere   gönderileceksin.  Allah  sakındırdı   seni   milletlerle

 

devam edip gelen putlardan.

 

Sonra şöyle devam etti:

 

Her canlı ölür.

 

Her yeni eskir.

 

Her yaşlanan, yok olur.

 

Ben de öleceğim.

 

Fakat, hâtıram bakî kalacak.

 

Çünkü  geride  hayır  bıraktım;  temiz  bir  oğul  dünyaya

 

getirdim.

 

Şiirde  Hz.  Âmine  (r.anhâ)’nın;  Hz.  ibrâhîm  (a.s.)’ın

 

dîninden, Yüce Allah tarafından oğlunun peygamber olarak

 

gönderileceğinden ve putlara tapmaktan alıkondu-ğundan

 

bahsetmesi, tevhîd akîdesine sâhib bir Mü’mîne olduğunu

 

göstermektedir.

 

(inkişâf Dergisi, 10. Sayı, 14-31.s)

 

MEVLÎ D-İ ŞERÎ F’İ KUTLAMAK SÜNNETTİR

 

Bilindiği üzere, kulun Allah (c.c.)’a şükrü, secde, oruç, sadaka,

 

Kur’ân-ı Kerîm okumak gibi çeşitli ibâdetlerle olur. Hz.Mûsâ (a.s.)’ın

 

ümmeti,  Hz.  Mûsâ   (a.s.)’ın  kurtulması  ve  Fir’avn’ ın  boğulması

 

nimetini onlara ihsan eden Allah (c.c.)’ya oruç  tutarak fiilî  şükürde

 

bulunmuşlardır.  Müslümanlar  da  onlar  için  en  büyük  nimet  olan

 

Allah  Resulü  (s.a.v.)’in  mevlîdini  çeşitli  ibâdetlerle  Allah  (c.c.)’ya

 

şükrederek  ihya  etmektedirler.  Bazı  âlimler,  Mevlîd’in  Hz.  Mûsâ

 

(a.s.)  ile  ilgili  hâdiseye  uygunluk  arz  etmesi  için  Allah  Resulü

 

(s.a.v.)’in doğumunun tesbit edilmesi ve şükrün özellikle o gün dışa

 

vurulmas ı  gerekir, demektedir. Fakat şükrün yerine getirilmesi için

 

yap ılacak ibâdetler için bir gün söz konusu olmad ığından Mevlîd’i

 

de gün ile sınırlamak doğru olmaz.

 

Allah Resulü  (s.a.v.) pazartesi günü tuttuğu orucun gerekçesini

 

açıklarken: “Bugün dünyaya geldim” buyurmuşlardır. Buna göre

 

Mevlîd-i Nebî’yi ilk ihya eden, o gün oruç  tutarak Allâhü  Te’âlâ’ya

 

şükreden Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’dir.

 

Günümüzde Müslümanların mevlîd merasimleri şekil açısından

 

bazı  farkl ılıklar  arz  etse  de  Aşure  ve  pazartesi  günleri  Efendimiz

 

(s.a.v.)’in tuttuğu oruçların gayesi ile tamamen ör-tüşmektedir. Zîrâ

 

hepsi ilâhî rızâyı kazanmak için îfâ edilmektedir.

 

Kur’ân-ı  Kerîm  Müslümanlara islâm’ın  ulvî  değerleriyle meşru

 

ölçüler   çerçevesinde      sevinmeyi     tavsiye   etmektedir:    “De    ki:

 

‘Allah’ın   lütuf   ve   rahmetiyle;   yalnız   bunlarla   sevinsinler.’

 

(Yûnus  s.  58)  Allâhü  Te’âlâ  mü’mînlere  “rahmetle  sevinmelerini

 

emretmektedir.

 

Efendimiz (s.a.v), şu Âyet’in delâlet ettiği gibi bizzat rah

 

mettir: “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”

 

(Enbiyâ s.107) Nitekim ibn Abbâs (r.a.) “rahmet” kelimesini

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) olarak tefsîr etmiştir. Mü’minler Allah

 

Resulü (s.a.v.)’in varlığıyla her zaman sevinç duyarlar. Fakat

 

doğduğu ay ve gün sevinç daha yoğun bir şekilde yaşanır. Not:

 

Mübarek Gün ve Geceler serisinin bir sonraki yazısı 20 Nisan

 

tarihindedir.

 

(inkişaf Dergisi, 10. Sayı, 34-39.s)

 

 

HADÎS-İ ŞERİFLERDE NEBÎ (S.A.V.) EFENDİMİZ

 

Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyor ki:

 

“Cebrail  (a.s.)  geldi  ve  şöyle  dedi:  Gerçekten  benim  ve

 

senin  Rabbin  sana  diyor  ki:  “Hâbibim  zikrinin  nasıl  yüksel-

 

tildiğini  biliyor  musun?  “Ben  dedim  ki  Allah  daha  iyi  bilir.

 

Cenâb-ı  Hakk  buyurdular:  “Ben  nerede  zikr  olundumsa  be-

 

nimle beraber sen dezikdedildin.”

 

“Müezzinin  sesini  duyduğunuz  zaman,  onun  söyledikleri

 

gibi siz de söyleyiniz. Sonra bana salevât getiriniz. Kim bana

 

salevât  getirirse,  Yüce  Allah  o  kimseye  on  merhamet  eder.

 

Sonra benim için Allâh’dan vesileyi isteyiniz. Vesile cennette

 

öyle  bir  değerli  makamdır  ki,  o  ancak  Allah’ın  kullarından

 

birisine  verilecektir.  O  kulun  da  yalnız  ben  olacağımı  Umid

 

ediyorum. Kim benim için  vesileyi isterse  şefaatim ona helal

 

olsun.”

 

“Dikkat, Yüce Allah’a and olsun ki, şübhesiz ben semâda

 

ve yerde emin (güvenilir kişi lakabıyla) çağrılırım.”

 

“Sözlerin  en  doğrusu  Allah’ın  kelâmı  Kur’ân-ı  Kerim’dir.

 

Hidâyet  yollarının  en  üstünü   Hz.  Allah’ın  yolundan  giden,

 

Muhammed’in yoludur.  İslâm’a uymayan her şey bidattir. Her

 

bidat  sapıklık,  her  sapıklığın  yolu  da  cehennemdir.  Kıyamet

 

ansızın gelecektir.  (Şahadet parmağı  ile  orta  parmağının ara-

 

sındaki  yakınlığı  göstererek)  Ben  ve  Kıyamet  işte  böyleyiz.

 

(birbirimize  çok  yakınız)  Kıyamet  sabah  akşam  ansızın  ge-

 

lecektir. Ben her MU’min’e öz nefsinden daha yakınım. Çünkü

 

malını  terk  ederek  ölen  bir  kimsenin  malı   onundur.  (Yani

 

vârislerindir.)   Geride   bıraktığı   bütün   borcunun   ödenmesi,

 

çocuklarının bakılıp yetiştirilmesi ise bana  âiddir.  Çünkü  ben

 

MU’minlerin velisiyim.”

 

“Şübhesiz  Yüce  Allah  siz  MU’minleri  Uç  tehlikeden  kur-

 

tarmıştır.

 

  1. Peygamberiniz  Hz.  Muhammed  (s.a.v.)’in  size  beddua

 

etmesinden. Eğer beddua etseydi helak olurdunuz.

 

  1. Bâtılı destekliyenin, hakkı tutana galip gelmesinden.

 

  1. Bâtıl bir inanç üzerinde fikir birliğine varmanızdan.”

 

“Şübhesiz Yüce Allah beni cömert ve yumuşak huylu bir

 

insan olarak yaratmış, zâlim ve kindar olarak yaratmamıştır.”

 

(İmâm-ı Sûyûti, Câmi’us-sağîr, Hadis No:715-716,720-722,724)

 

HADÎS-İ ŞERİFLERDE NEBÎ (S.A.V.) EFENDİMİZ 1

 

Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyorlar ki:

 

“Şübhesiz  ben  iyikliklerin  kapısını  açmak,  kilitli  kalbleri

 

fethetmek için gönderilen son peygamberim.”

 

“Hikmetleri toplayan ve o hikmetleri çözen Kur’ân-ı  Kerîm

 

bana verildi. Bana verilen Kur’ân’da ( ve î lka edilen vahiyde )

 

sözün özü verildi, bildirildi.”

 

“Ben Mekke’de öyle taşlar bilirim ki, ben peygamber olarak

 

gönderilmezden önce beni selâmlarlardı.”

 

“Ben  bedduâcı  olarak  değil,  âlemler  için  rahmet  olarak

 

gönderildim.”

 

“Gerçi  ben  latîfe  yapmaktayım.  Ancak,  benim  latifelerim

 

başkası gibi yalan taşımaz, gerçeği ifâde eder.”

 

“Cenâb-ı  Hakk, bana her şeyin anahtarlarını verdi. Ancak,

 

beş  şeyi  bildirmedi.  (Bunlardan  biri)  Kıyametin  ne  zaman

 

kopacağını Allah bilir.”

 

“Biraz önce cennet ve cehennem bana şu duvarın üzerinde

 

gösterildi. Hayrı  ve  şerri bugünkü  gibi görmedim. Şayet sizin

 

benim bildiklerimi bilmiş olsaydınız, az güler çok ağlardınız.”

 

“Ümmetimin  hâli,  iyi  ve  kötü  amelleriyle  birlikte  bana

 

gösterildi.  Ümmetimin  güzel  amellerinden  olan  yoldan  taş

 

atmayı  (yolu  İslah  etmeyi)  de  gördüm.  Kötü  amellerden  de

 

mescide  (ve  civardaki)  atılıp,  gömülmeyen  tükürüğün  cezayı

 

gerektiren suç olduğunu gördüm.”

 

“Medine’nin ufuklarında ki melekler beklerken, taun has-

 

talığı ve Deccâl Medine’ye hiç bir zaman giremez.”

 

“Aydınlık  gecelerde  ve  ışıklı  günlerde  bana  salevât  oku-

 

yunuz. Bu salevâtlar bana arz edilecektir.”

 

“Cennet kapısına gelir ve açılmasını  isterim. Cennet baş

 

kapıcısı bana kim olduğumu sorar ben de, Muhammed deyince

 

şöyle  cevâb  verecektir:  Bu  kapıyı  sana  açmaya  ve  senden

 

önce kimseye açmamaya emrolundum.”

 

“Yüce  Allâh’dan  bana  bir  gelen  geldi.  Beni,  ümmetimin

 

yarısının cennete girmesi ile tamâmına şefaat etmem arasında

 

muhayyer  bıraktı.  Ben  şefaat  etmeği  tercî h  ettim.  Şefaatim,

 

Allah’a şirk koşmadan ölen kimseler için olacaktır.”

 

(İmâm-ı Sûyûtî (r.h.), CâmVus-sağîr, Hadîs No: 694,698,700,702,703, 704,706,708,709,711,712)

 

KUR’ÂN’DA NEBİ (S.A.V.)’E SAYGI –  II

 

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e eziyet edenlerin akıbeti:

 

Yüce Allah, Resûlulah (s.a.v.)’e eziyet edenleri de uyara-

 

rak onların akıbetinin çok kötü  olacağını  haber vermektedir:

 

“Allah’a ve Resulüne eziyet edenler (yok mu !) Allah onla-

 

ra hem dünyâda ve hem de âhirette la’net etmiş ve onlar

 

için alçaltıcı birazâb hazırlamıştır.” (Ahzabs.57)

 

Görüldüğü gibi Yüce Allah, Resûlullâh (s.a.v.) ‘e karşı ya-

 

pılacak bir eziyeti çok sert ve net müeyyidelere bağlamak-

 

tadır. Böylece Peygamberi  (s.a.v.)’i  ne kadar yücelttiğini  de

 

ortaya koymuş olmaktadır.

 

Bu cümleden olarak, Kur’ân’da Hz. Peygamber (s.a.v.)’e

 

yapılan  bazı  eziyetlerden  de  söz  edilir.  Bunlardan  birisi,

 

münafıkların Hz. Peygamber (s.a.v.) için her duyduğuna ina-

 

nan ma’nâsında “kulak” demeleridir. Halbuki Hz. Peygam-

 

ber  (s.a.v.),  onların suçlarını  yüzlerine  vurup  dönüş  yapma

 

f ırsatlarını kapatmış olmamak için söylediklerini kabul etmiş

 

gibi   görünüyordu.   Böylece   zarif   bir   insan   olarak,   diğer

 

Mü’mînlere gösterdiği inceliği onlara da göstermiş  oluyordu.

 

Âyet-i Kerîme’de bu hususlara işaret edilerek Hz. Peygam-

 

ber (s.a.v.)’e eziyet edenleri elim bir azabın beklemekte olduğu

 

haber  verilir  ve  ardından  gelen  Âyet’te  de  Allah’la  birlikte

 

Resûlullâh (s.a.v.)’i de razı etmenin şart olduğu belirtilir.

 

Başka bir örnek de; yahûdîlerin “râinâ” kelimesini istismar

 

etmeleridir. Bu kelime normalde “bizi gözet, teenni buyur,

 

müsâade   et   ki   iyi   anlayalım”   demek   iken,   onlar   bunu

 

ibrânice’deki  bir  küfür  ve  hakaret  kelimesine  benzeterek

 

söylüyorlardı.  Yüce  Allah  onların  bu  küstah  davranışlarına

 

mahal bırakmamak için bundan böyle Mü’mînlerin Resûlullâh

 

(s.a.v.)’e  karşı  “râinâ”  kelimesi  yerine  aynı  ma’nâya  gelen

 

“unzurnâ” kelimesini kullanmalarını  emretmekte ve bu emrin

 

ciddiyetini belirtmek  üzere de Âyet-i Kerîme’yi “ve kâfirler

 

için can yakıcı  birazâb vardır” (Bakaras. 104) cümlesi ile bitir-

 

mektedir. Bu da şübhesiz Allah (c.c)’nun Peygamber (s.a.v.)’e

 

ne kadar yüce makamlar verdiğini gösteren açık bir delildir.

 

(Diyanetilmî Dergi, 475.s)

 

 

KUR’ÂN’DA NEBİ (S.A.V.)’E SAYGI -I

 

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e muhabbet, elbette ona derin bir ta’zîmi

 

de gerektirir. Kur’ân bu konuda da detaya kadar inen ilginç atıflarda

 

bulunmuştur. Bizzat Yüce Allah, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ayr ı  bir

 

önem  ve  değer  verdiğini  çeşitli  vesflelerle  ortaya  koymuştur.  Bu

 

cümleden   olarak   O’nun   şanını   yücelttiğini   “Senin   sânını   da

 

yükseltmedik  mi!”  (inşirah  s.  4),  kendisine  pek  çok  nimetler

 

verdiğini  “Biz  sana  bol  nimetler  verdik.”  (Kevser  s.  1),  onun

 

dâima kendi gözünün önünde olduğunu  “Şübhesiz  ki  sen  bizim

 

gözlerimizin önündesin.” (Tür s. 48), ona dâima yardım edeceğini

 

“Ve Allah sana kuvvetli şekilde yardım edecektir.” (Fetih s. 3)

 

ve  onu  insanlann  her  türlü  düşmanlığından  koruyacağını  “Allah

 

Seni insanlardan koruyacaktır.”  (Mâide s. 67) ona  itaat etmenin

 

kendisine itaat demek olduğunu “Kim Resule itaat ederse Allah’a

 

itaat etmiş olur.” (Nisa s. 80) ifâde etmiştir.

 

Bundan başka Yüce Allah Resûllulah (s.a.v.)’e ayrı  bir yer ve

 

değer verdiğini gösteren ve detaya kadar inen bazı  hususlara da

 

temas etmiştir.

 

Bunlardan  birisi  Allâhü  Te’âlâ’nın,  meleklerin  ve  Mü’mînlerin

 

Resûlullâh (s.a.v.)’e salât etmesidir:

 

Yüce  Allah,  aşağıdaki  Âyette,  kendisinin  ve  meleklerin  Hz.

 

Peygamber’e “salât” ettiğini  yani onu hayırla  yâd edip  övdüklerini

 

belirttikten  sonra  buna  bütün  Mü’mfnleri  de  katılmaya  ve  ona

 

içtenlikle esenlik dilemeye  çağırmaktadır:  “Şübhesiz  ki  Allah  ve

 

melekleri, Peygambere salât etmekte (yani, onun şerefini gö-

 

zetmekte  ve  sânını  yüceltmekte)  dirler;  o  hâlde  siz  de  îmân

 

edenler  ona  salât  edin  (yani,  onun  sânını  yüceltmeye  özen

 

gösterin) ve ona içtenlikle selâm edin (esenlik dileyin).” (Ah-zab

 

  1. 33)

 

Yüce Allah böylece Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ne kadar müstes

 

na olduğunu çok açık olarak bildirmektedir. Allah (c.c.)’nün di

 

ğer peygamberlerden bu kadar istisna tutup O (s.a.v.)’i yücelttiği

 

Nebfsi (s.a.v.)’e ta’zfmde bulunmak, onu incitmekten son derece

 

sakınmak ve elbette Allah (c.c.)’nun bu teşvfk edici ve açık emri

 

ne uyarak Hz. Peygamber (s.a.v.)’e dâima salât ve selâm etmek

 

gerekir.

 

(Diyanet ilmî Dergi, 474-475.s)

 

 

 

 

 

 

ALLAH (CC.) İLK ÖNCE NEBİ (S.A.V.)’İN NURUNU YARATTI

 

Allâhü Te’âlâ  bir HadTs-i Kudsrde Peygamberimiz (s.a.v.) için;

 

“Sen  olmasaydın,  hiçbir  şeyi  yaratmazdım”  buyurdu.  Câbir  b.

 

Abdullah  (r.a.)  bir  gün  Nebî  (s.a.v.)’e  şöyle  sordu:  “Ey  Allah’ ın

 

Resulü   (s.a.v.)!   Allah   (c.c.)   mahlûkâtı   yaratmadan   önce   neyi

 

ya-rattı?”

 

Nebî (sav.) “Her türlü  noksanlıklardan münezzeh olan Yüce

 

Allah,  tüm  mahlûkâtı  yaratmadan  önce,  Peygamberinin  (Hz.

 

Muhammed  (s.a.v.)’in)  nurunu  kendi  nurundan  yarattı.  O  nûr,

 

Allah’ın dilediği kadar o hâli ile kaldı. O nûr, yaratıldığı zaman,

 

mahluklardan  hiçbir şey yoktu. Levh-i Mahfuz, kalem, cennet,

 

cehennem,  melekler,  yerler  ve  semâlar,  güneş,  ay,  insan  ve

 

cin… Kısacası  hiçbir şey mevcûd değildi. Hz. Allah mahlûkâtı

 

yaratmak  istediği  zaman,  o  nuru  dört  kısma  ayırdı.  Birinci

 

bölümünden   kalemi,   ikinci        bölümünden   Levh-i   Mahfûz’u,

 

üçüncü bölümünden ise Arş-ı A’zam’ ı yarattı.

 

Allah  (c.c.)  kalemi,  yarattığı  zaman,  yüz  boğum  halinde

 

yarattı. Öyle ki, bir boğumla diğer boğum arasında elli yıllık bir

 

mesafe  vardı.  Ve  Hz.  Allah  o  kaleme  yazmasını  buyurduğu

 

zaman, kalem: “Ne yazayım ya Rabb?” diye sordu. Yüce Allah

 

da   “La   ilahe   illallah   Muhammedün   Resûlullâh”   yaz,   diye

 

buyurdular. Bunun üzerine kalem şöyle dedi: “Bu Muhammed

 

ismi ne kadar güzel ve yüce bir isimdir ki, onu kendi isminizle

 

birlikte andınız. Bu isim, hangi kudsî kişinin ismidir?”

 

Hz.  Allah:  “Ey  kalem  onu  büyük  bir  edeble  yaz.  O  isim,

 

benim Habîbimin ismidir ki; Arş’ı, Lehv’i ve ey Kalem seni dahi

 

onun  nurundan  yarattım.  Eğer  onu  yaratmasaydım,  şu  anda

 

hiçbir    mahluku      yaratmazdım”        deyince,     Allah    (c.c.)’nun

 

heybetinden kalem çatlayıp yarıldı” buyurmuşlardır.

 

Kalemin o sözü söyleyen k ısmı  kesildi. Herhalde bunun için-dir

 

ki, kalem yarılıp kesilmedikçe onunla hiç  bir şey yazılama-makta.

 

Buradan çıkarılan ve önde gelen bir ma’nâ da, Muham-med (s.a.v.)

 

ümmetinin Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e karşı  her türlü  durumda

 

son derece edebli olmaları gerektiğidir.

 

Not:  Yaratılış  serisinin  bir  sonraki  yazısı  26Ocak tarihin-

 

dedir.

 

(Muhammed Kara Davud (rh.a.), Delâil-i Hayrat Şerhi, 119.S.)

 

 

KUR’ÂN’DA NEBİ (S.A.V.) EFENDİMİZ-II

 

“Andolsun,   biz   sana   tekrarlanan   yedi  Âyeti   ve   büyük

 

Kur’ân’ı verdik.” (Hicrs. 187)

 

“Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsûs fazla bir

 

ibâdet   olmak   üzere   teheccüd   namazı   kıl   ki   Rabbin   seni

 

Makâm-ı Mahmûd’a ulaştırsın.” (isrâs. 79)

 

“(Ey Ekreme’r-Rusül!) Biz Kur’ân’ı Sana sıkıntı çekesin diye

 

değil,  ancak  (Allah’ın  azabından)  korkacaklara  bir  öğüt  (bir

 

uyarı) olsun diye indirdik.” (Tâ-hâs. 2-3)

 

“Peygamber,   Mü’minlere   kendi   canlarından   daha   önce

 

gelir.  Onun     eşleri   de   Müminlerin     analarıdır.   Aralarında

 

akrabalık    bağı    olanlar,   Allah’ın    Kitabına    göre,    (miras

 

konusunda)       birbirleri    için    (diğer)    Mü’minlerden       ve

 

Muhacirlerden daha önceliklidirler. Ancak dostlarınıza bir iyilik

 

yapmanız başka. Bu (hüküm) Kitâb’da yazılıdır.” (Ahzâb s. 6)

 

“Şübhesiz Allah ve  melekleri Peygamber’e salât ediyorlar.

 

Ey imân edenler! Siz de ona tam bir teslimiyetle salât u selâm

 

getirin.” (Ahzâbs. 56)

 

“Yâ-sin.  Hikmet  dolu  Kur’ân’a  andolsun  ki  Sen  elbette

 

dosdoğru  bir  yol  üzere  (peygamber)  gönderilenlerdensin.”

 

(Yâ-sin s. 1-4)

 

“Şübhesiz  biz  Sana  apaçık  bir  fetih  verdik.  Ta  ki  Allah,

 

Senin  geçmiş  ve  gelecek  günahlarını  bağışlasın,  Sana  olan

 

ni’metini  tamamlasın,  Seni  doğru  yola  iletsin  ve  Allah  Sana,

 

şanlı birzaferle yardım etsin.” (Fetihs. 1-3)

 

“(Ey Nebi-yi Zişân!) Şübhesiz biz Seni birşâhid, bir müjdeci

 

ve   bir   uyarıcı   olarak   gönderdik.   Ey   insanlar!   Allah’a   ve

 

Peygamber’ine  inanasınız,  Ona  yardım  edesiniz,  Ona  ta’zim

 

edesiniz    ve   sabah    akşam     Allah’ı   teşbih   edesiniz    diye

 

(Peygamber’i gönderdik.) Sana bi’ât edenler ancak Allah’a bi’ât

 

etmiş  olurlar. Allah’ın eli onların ellerinin  üzerindedir. Verdiği

 

sözden  dönen  kendi  aleyhine  dönmüş  olur.  Allah’a  verdiği

 

sözü  yerine  getirene,  Allah  büyük  bir  mükâfaat  verecektir.”

 

(Fetihs. 8-10)

 

KUR’ÂN’DA NEBİ (S.A.V.) EFENDİMİZ -1

 

“Rabbimiz! İçlerinden onlara bir peygamber gönder; onlara

 

Âyetlerini  okusun,  Kitabı  ve  hikmeti  öğretsin  ve  onları  her

 

kötülükten  arındırsın.  Şübhesiz,  sen  mutlak  güç  sahibisin,

 

hüküm ve hikmet sahibisin.” (Bakara s. 129)

 

“Allah’ın  rahmeti  sayesinde  Sen  onlara  karşı  yumuşak

 

davrandın.  Eğer  kaba,  katı  yürekli  olsaydın,  onlar  senin  et-

 

rafından  dağılıp  giderlerdi.  Artık  Sen  onları  afvet.  Onlar  için

 

Allah’tan  bağışlanma  dile.  İş   konusunda  onlarla  müşavere

 

(istişare) et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a

 

tevekkül  et,  (ona  dayanıp  güven).  Şübhesiz  Allah,  tevekkül

 

edenleri sever.” (Ali imrâns.159)

 

“Allah,   Mü’mî nlere   kendi     içlerinden;   onlara   Âyetlerini

 

okuyan, onları  (her türlü şirkten maddî  manevî çirkinliklerden,

 

pisliklerden)  arıtıp  tertemiz  yapan,  onlara  Kitâb  ve  hikmeti

 

öğreten    bir   peygamber       göndermekle      büyük     bir   lütûfta

 

bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde

 

idiler.” (Âl-iimrâns. 164)

 

“Her  ümmetten  bir  şâhid  getirdiğimiz  ve  Seni  de  onların

 

üzerine bir  şâhid yaptığımız zaman, bakalım onların hâli nice

 

olacak!” (Nisa s. 41)

 

“Hayır!  Rabbine  andolsun  ki  onlar,  aralarında  çıkan  çe-

 

kişmeli  işlerde  Seni  hakem  yapıp  sonra  da  verdiğin  hükme

 

içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun

 

eğmedikçeîmân etmiş olmazlar.” (Nisas. 65)

 

“Kim peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim

 

yüz  çevirirse  (bilsin  ki)  biz  Seni  onlara  bekçi  göndermedik.”

 

(Nisa s. 80)

 

“(Ey Nebî-yi Zîşân!) Eğer Allah’ın Sana lütuf ve merhameti

 

olmasaydı,     onlardan    bir   grup   Seni    saptırmaya     çalışırdı.

 

Halbuki  onlar,  ancak  kendilerini  saptırırlar,  Sana  hiçbir  zarar

 

veremezler. Allah Sana Kitabı  (Kur’ân’ı) ve hikmeti indirmiş ve

 

Sana  bilmediğin  şeyleri  öğretmiştir.  Allah’ın  Sana  lütfü  çok

 

büyüktür.” (Nisa s. 113)

 

“Oysa Sen onların içinde iken Allah onlara azâb edecek

 

değildi. Bağışlanma dilerlerken de Allah onlara azâb ede-

 

Icek değildir.” (Enfâl s. 33)

 

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN YÜCE AHLÂKLARI, KONUŞMALARI VE SUKÛTLARI

 

Hz. Hasan bin Alî (R.A.)’den, derler ki: Dayım Hind bin Ebû Hâle (R.A.)’e:

“-Bana, Resûlullâh (S.A.V.)’in konuşmalarını anlat.” dedim. Dayım Hind bin Ebû Hâle (R.A.), dediler ki:

“-Resûlullah (S.A.V.), dâimâ düşünceli olur ve konuşmazlardı. Susmağı tercîh ederlerdi. Söze tok bir ifâdeyle başlar; yine tok bir ifâdeyle bitirirlerdi. Az ve öz; ama ma’nâlı konuşurlardı. Sözlerini tane tane söylerlerdi. Lüzûmundan fazla ve eksik konuşmazlardı. Güzel huyluydular. Kaba ve hafif meşrebli değillerdi. Az da olsa, iyiliği küçümsemezlerdi. İyilikleri ne yerer; ne de överlerdi. Hakka bir hücûm olunca intikâmını almadıkça öfkeleri teskin olmazdı. (Bir başka rivâyette) Dünya ve  dünyâ için olan hiçbir şey, Resûlullâh (S.A.V.)’i, öfkelendirmezdi. Hakk’a bir hücûm olduğu zaman, O’nu kimse tanıyamaz ve onun intikâmını almadıkça, öfkesinden dolayı, O’nu hiçbir şey yerinden kımıldatamazdı. Kendilerine yapılan hücûmdan dolayı, öfkelenmezler; intikâm almazlardı. İşâret ettiklerinde, mübârek elleriyle işâret ederler; hayret ettiklerinde de ellerini çevirirlerdi. Konuştukları zaman, ellerini bir araya getirir; sol ellerinin başparmakları, sağ ellerinin avucuna vururlardı. Öfkelendiklerinde yüz çevirirler, sevindiklerinde de gözlerini kırparlardı. En fazla gülümsemeleri tebessüm idi. Çok tatlı gülümserlerdi.”

Hz. Hüseyin (R.A.) derler ki:

“Babam Hz. Alî (R.A.)’e Resûlullâh (S.A.V.)’in susmalarının (sükûtlarının nasıl olduğunu sordum.” Babam Hz. Alî (K.V.), dediler ki:

“-Resûlullâh (S.A.V.), dört şey sebebiyle susarlardı: Ya ağırbaşlılıklarından, ya ihtiyâtlarından; ya isâbetli konuşmak istediklerinden, ya tefekkürlerinden. O’nun ağır davranması, dikkatli düşünmek ve insanları dinlemek gâyesini gütmüş olmalarındandı. Ebedî ve geçici olan şeylerde düşünürlerdi. Hilim ile Sabır, Resûlullâh (S.A.V.)’de birleşmişti. Hiçbir şey, O’nu öfkelendirmez ve korkutmazdı. Dört husûsta ihtiyâtlı davranırlardı. Uyulması için en iyiyi almak, uzak durulması için kötüyü terk etmek, ümmetin hayrına olan şeyde görüş ileri sürmek, dünya ve âhireti birleştiren şeylerde onları (ümmeti) için hareket etmek.”

(M. Yûsuf Kandehlevî (Rh.A.),

Hayâtü’s-Sahâbe (R.A.), C. 1, S. 36-39)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN   YÜCE AHLÂKLARI (3)

 

Arzu etmedikleri bir şeyi görmemezlikten gelirler; O’ndan bir şey isteyen mahrûm kalmaz, pişmân olmazdı. İnsanları üç şey yüzünden terketmişlerdir: Hiç kimseyi kötülemezler, ayıplamazlar ve o kimsenin kötü taraflarını öğrenmek istemezlerdi. Sevâb olan husûslarda konuşurlardı. Konuştuklarında, arkadaşları, sanki başlarının üzerinde kuş varmış gibi, çok dikkatli olarak O’nu dinlerlerdi. (S.A.V.) konuştuklarında, arkadaşları susarlar; arkadaşları, konuştuklarında da Nebî (S.A.V.) susarlardı. O’nun yanında münâkaşa yapılmazdı. Arkadaşlarının güldüklerine, Nebî (S.A.V.) de gülerler; onların hayret ettiklerine Nebî (S.A.V.) de hayret ederlerdi. Bir garîb için konuşurlarken ve isterlerken karşılaştıkları kabalığa sabrederlerdi. Hattâ konuşurken sert çıkışanlara, ses çıkarmazlardı. Muhtâç bir kimseyi görürseniz, hemen ona yardım edin, buyururlardı. Ancak mükâfatlandırdığı bir kimse tarafından olursa medhî kabul ederlerdi. Sözünü bitirmedikçe kimsenin sözünü kesmezlerdi. Konuşan kimsenin sözünü bitirmesi ya da kalkıp gitmesiyle söze başlarlardı.”

(M.Yûsuf Kandehlevî (Rh.A.), Hayâtü’s-Sahâbe (R.A.), C. 1, S. 37-38)

 

EBÛ ZERR (R.A.)’İN VEFÂTI

 

İbn-i Esmak’ın rivâyetine göre İbn-il Kayyım diyor ki:

– Ebû Zerr Hazret-i Osman’ın hilâfeti zamanında Rebeze’ye nefyedilmişdir. Orada vefât ederken yanında haremi ile kölesinden başka kimse yoktu. Ebû Zerr (R.A.) bunlara şöyle vasiyyet etmiştir:

– Ben ölünce beni gasledip kefenleyiniz, sonra yolun ortasına bırakınız. Oraya gelen ilk kervana:

– Bu ölü, Peygamber’in dostu Ebû Zerr’in cenazesidir. Defnetmek üzere bize yardım ediniz, deyiniz. Kadınıyla kölesi Ebû Zerr’in vasiyyetini yerine getirdiler. Bu sırada Irak’tan bir kâfile geldi. İçlerinde Abdullah İbn-i Mes-ûd (R.A.) da bulunuyordu. Az kalsın kafilenin develeri yol üstündeki cenazeyi çiğneyecekti. Köle hemen ayağa kalktı:

– Bu ölü, Resûlullah’ın dostu Ebû Zerr’in cenazesidir, dedi. Bu sözü işiten İbn-i Mes’ûd (R.A.) hüngür hüngür ağlamağa başladı. Abdullah İbn-i Mes’ûd hem ağlıyor, hem de Resûlullah’ın:

– Ebû Zerr yalnız gezer, yalnız ölür, yalnız haşr olur buyurduğunu naklediyordu.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm (R.A.) S. 410)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN   YÜCE AHLÂKLARI (2)

 

Ashâbı (R.A.) ile yakından ilgilenirler; insanlara, aralarında olan şeylerden sorar; güzeli teşvîk eder, onun yapılmasını işâret ederlerdi. Kötüden asla hoşlanmaz; ondan herkesi sakındırırlardı. İşleri çok tertipliydi, hiç karışık değildi. İnsanların gaflete düşüp hakk’tan sapacaklarını hesâba katarlardı. Her hâle hazırlıklı olurlar, hakk’tan asla ta’vîz vermez ve şaşmazlardı. O’nun yakınları insanların en seçkinleriydi. O’nun yanında insanların en üstünü, herkese öğüt veren; en şereflisi de, insanlara en çok yardım edendi.”

Hz. Hüseyin (R.A.) derler ki: “Babam Hz. Alî (K.V.)’e, Resûlullâh (S.A.V.)’in nasıl oturduklarından sordum.” dediler ki:

“-Resûlullâh (S.A.V.), otururlarken de, ayakta dururlarken de dâimâ zikir hâlinde bulunurlardı. Kendilerine mahsûs bir makâmları yoktu. Herkesi, husûsî makâm edinmekten men’ ederlerdi. Bir topluluğa geldiklerinde, boş buldukları bir yere otururlar ve herkese de bunu emrederlerdi. Meclisteki her arkadaşıyla yeteri kadar ilgilenirler, herkese eşit muâmelede bulunurlardı. Kiminle bir yere oturur, kimin bir ihtiyâcını gidermek îcâb ederse, yanındaki, Nebî (S.A.V.)’i terk etmedikçe Nebî (S.A.V.), o kimseyi terk etmezlerdi. Kim, Nebî (S.A.V.)’in, bir ihtiyâcını görmesini isterse, Nebî (S.A.V.), o kimsenin ihtiyâcını görürler veyâ o kimseye tatlı sözler mukâbelede bulunurlardı. Ashâbına çok müsâhamalı ve babacan davranırlardı. Nebî (S.A.V.), çok müsâmahalı ve babacan davranırlardı. Nebî (S.A.V.), onların babası; onlar da Nebî (S.A.V.)’in çocukları sayılırdı. Yanlarında hakta herkes, müsâvîi idi. Meclisleri, hayâ’, ağırbaşlılık, sabır ve emniyyet meclisiydi. Orada yüksek sesle konuşulmaz, gürültü yapılmaz, harâm söz söylenmez ve hatâya meydân verilmezdi. O’nun meclisinde üstünlük takvâ ile idi. O mecliste herkes mütevâzî idi, büyüğe, ta’zîm edilir; küçük sevilir; ihtiyâc sâhibleri, tercîh edilir; garîb korunurdu.”

Hz. Hüseyin (R.A.), derler ki: “Babam Hz. Alî (K.V.)’e, Resûlullâh (S.A.)’in, arkadaşları arasındaki yaşayışlarının nasıl olduğunu sordum.” dediler ki:

“-Resûlullâh (S.A.V.) dâimâ güler yüzlü, iyi ve yumuşak huylu idiler. Kötü huylu, kaba, herkesi ayıplayan, herkesle alay eden, şarlatan bir kimse değillerdi.

(M. Yûsuf Kandehlevî (Rh.A.), Hayâtü’s-Sahâbe (R.A.), C. 1, S. 38-39)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN

YÜCE AHLÂKLARI (1)

 

Hz. Hüseyin (R.A.), derler ki: “Babam Hz. Alî (K.V.)’e, Resûlullâh (S.A.V.)’in hâne-i sa’âdetleri’ne nasıl girdiklerini sordum.” Dediler ki:

“-İstirâhât etmek için Ashâbı (R.A.)’den müsâade isteyerek evlerine girerlerdi. Evdeki zamanlarını üçe taksîm ederlerdi: Bu vaktin bir kısmını Allâh için, bir kısmını âileleri için, bir kısmını da kendileri için ayırırlardı. Kendilerine âid olan kısmı da kendileri ile insanlar arasında ikiye ayırırlardı. İnsanlar için ayırdıkları vakitte, halkın husûsî işlerini görürler, onlardan hiçbir şey esirgemezlerdi. Ümmetine ayırdıkları zamanlarında edebleriyle temâyüz etmiş seçkin kimseleri tercîh etmek, dîndeki derecelerine göre onlarla meşgûl olmak âdetlerindendi. Onlardan bir kısmının bir ihtiyâcı, bir kısmının iki ihtiyâcı, bir kısmının birkaç ihtiyâcı olurdu. İhtiyâcı çok olanlarla meşgûl olurlardı. Halkı, kendilerine fâideli işlerle meşgûl ederlerdi. Ümmet mes’elelerini sorar, Nebî (S.A.V.), onlara gerekenleri söylerler, buyururlardı ki: “Burada bulunan, bulunmayana sözümü duyursun. İhtiyâcını bana duyurmayanın ihtiyâcını, bana duyurunuz. Kim, ihtiyâcını duyurmayan birisinin ihtiyâcını ilgili olana duyurursa, Allâh Kıyâmette onu felâkete düçâr etmez.”

Resûlullâh (S.A.V.)’in yanında fuzûlî şeyler konuşulmazdı. Konuşan olursa, dinlemezlerdi. Ziyâretçi olarak Huzûr-ı Âlî-i Nebevî (S.A.V.)’e çıkanlar, hiç boş ayrılmazlardı. Huzûr-ı sa’âdetleri’nden birçok mes’eleyi öğrenmiş olarak çıkarlardı.

Hz. Hüseyin (R.A.) derler ki: “Babam Hz. Alî (K.V.)’e, Resûlullâh (S.A.V.)’in, hâne-i sa’âdetleri’nden dışarıya çıkışlarında nasıl davrandıklarını sordum.” dediler ki:

“Resûlullâh (S.A.V.), ancak ümmetini ilgilendiren husûslarda konuşurlardı. Ümmetini birbirinden uzaklaştırmaz; onları birbirleriyle kaynaştırırlardı. Her kavmin şereflisine iyilikte bulunur; onu kavmine başkan yaparlardı. İnsanları kötülüklerden sakındırırlar; bir kimseyi geri çevirseler bile, ona surat asmazlardı.”

(M.Yûsuf Kandehlevî (Rh.A.), Hayâtü’s-Sahâbe (R.A.), C. 1, S. 37-38)

 

 

 

NEBÎ (S.A.V.) EFENDİMİZ, GÜZEL VE HAKK MUÂMELEYİ EMİR BUYURMUŞLARDIR

Zeyd bin Su’ne (R.A.) derler ki:

“Resûlullâh (S.A.V.)’in entarilerinin yakalarından tutup öfkeyle yüzlerine baktım:

“-Yâ Muhammed (S.A.V.)! Hakkımı ödeyecek misin? Allâh’a yemîn ederim ki Abdülmuttalib oğullarından daha ihmâlkârını görmedim. Bunu sizin aranıza girince öğrendim!” dedim. Bu arada Hz. Ömer (R.A.)’e baktım, gözlerinden ateş fışkırıyordu, bana bakarak:

“-Ey Allâh’ın düşmanı! Resûlullâh (S.A.V.)’e karşı nasıl konuşuyorsun, nasıl böyle davranabiliyorsun? Allâh’a yemîn ederim ki, eğer müslüman olman ümidi olmasaydı, şu kılıcımla kafanı uçururdum!” dediler. Resûlullâh (S.A.V.) ise sâkin sâkin bana bakıyorlardı. Hz. Ömer (R.A.)’e, buyurdular ki:

“-Yâ Ömer, bana ve ona başka türlü davranman gerekirdi. Bana borcumu ödememi, ona da alacağını güzellikle istemesini söylemeliydin. Onu götür ve hakkı ne ise ver. Ayrıca onu korkuttuğun için de yirmi sa’ (üç litre su alan kab) hurma fazla ver.” buyurdular. Hz. Ömer (R.A.) beni götürdü. Hakkımı ve fazladan da yirmi sa’ (altmış litrelik) hurma verdiler. Ben, Hz. Ömer (R.A.)’e: “-Bu fazlalık niçin?” deyince Hz. Ömer (R.A.):

“-Resûlullâh (S.A.V.), seni korkuttuğum için bu kadar fazla vermemi emir buyurdular.” dedi. “-Sen beni tanıyor musun?” dedim de Hz. Ömer (R.A.) “-Hayır.” dediler. “-Ben, Zeyd bin Su’ne’yim.” dedim. Hz. Ömer (R.A.): “-Âlim olan mı?” dediler. “-Evet.” dedim. Hz. Ömer (R.A.): “-Resûlullâh (S.A.V.)’e niçin böyle davrandın ve o sözleri söyledin:” dediler. Ben de: “-Yâ Ömer, Resûlullâh (S.A.V.)’in yüzüne baktığımda, mübârek yüzlerinde nübüvvet alâmetlerinin hepsini görüyordum. Ama iki tânesini henüz görememiştim. Bunlar da: Tevâzu’unun gazâbı yenmesi ve karşılarındakinin gazâbı arttıkça O’nun tevâzu’unun artmasıydı. Artık onları da anladım. Yâ Ömer, seni şâhid tutuyorum ki ben şu andan i’tibâren Rabb olarak Allâh’ı, Dîn olarak İslâm’ı, Nebî olarak da Resûlullâh (S.A.V.)’i seçtim. Benim malım çoktur. Yarısı da ümmet-i Muhammed (S.A.V.)’e şu andan itibâren sadakadır.” dedim. Hz. Ömer (R.A.) ise: “-Bir kısmı sadaka olsun, de; çünkü onların hepsine yetiremezsin.” dediler. Ben de: “-Peki!” dedim. Berâberce Resûlullâh (S.A.V.)’e gittik. Ben îmân edip biât ettim.” dedi. Zeyd (R.A.) Resûlullâh (S.A.V.) ile birçok harblere katıldı ve Tebük Gazvesi’ne giderlerken irtihâl ettiler.

(M. Yûsuf Kandehlevî (Rh.A.),

Hayâtü’s-Sahâbe (R.A.) Tercemesi, C. 1, S. 150-151)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN YÜKSEK “ZÜHD”LERİ

 

Enes (R.A.)’in şöyle dedikleri rivâyet olundu:

“Resûlullâh (S.A.V.), kaba yünden elbise ve yamalı ayakkabı giyerlerdi. Bazen de kıldan dokunmuş sert elbise giyerlerdi. Arpa ekmeği yerler, kuru olduğu için su içmeden yutamazlardı.” (İbn-i Mâce ve Hâkim’den)

Ebû Bürde bin Ebû Mûsâ El-Eş’arî (R.A.)’den şöyle rivâyet olundu: “Hz. Âişe (R.A.), bize kaba kumaştan yapılmış yamalı bir hırka ve entâri çıkararak:

“-Resûlullâh (S.A.V.), irtihâl-i dâr-ı bekâ’yı teşrîf ederlerken üzerlerinde bu elbiseleri vardı.” dediler. (Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirmizî)

Sehl bin Sa’d (R.A.)’in şöyle dediği rivâyet olundu:

“Resûlullâh (S.A.V.), Peygamber ba’s oluşundan Dâr-ı bekâyı teşrîflerine kadar elenmiş hâlis undan ekmek yemediler. Sehl (R.A.)’a:

“-Resûlulâh zamanında elek var mıydı?” diye sordular:

“-Resûlullâh (S.A.V.), Peygamber oluşundan Dâr-ı bekâyı teşrîflerine kadar elek görmediler.” dedi.

“-Arpa ununu elemeden, nasıl ekmek yapıyordunuz?” diye sorduklarında da:

“-Arpayı öğütüyor, unu üfleyerek savuruyorduk. Kepeklerden uçanlar uçuyor, kalan ununu hamur yapıp ekmek ediyorduk.” (Buhârî’den)

Ümmü Eymen (R.A.), şöyle anlattı:

“Unun kepeğini çıkararak Nebî (S.A.V.)’e ekmek yaptım. Beyaz ekmeği görünce:

“-Bu nedir?” diye buyurdular.

“-Sana Habeşistan’da yaptığımız ekmek gibi, elenmiş undan ekmek yapmak istedim.” dedim. Bunun üzerine:

“-Çıkardığın kepekleri, tekrar una karıştırdıktan sonra hamur yoğur, ekmek yap.” buyurdular. (İbn-i Mâce ve İbn-i Ebi’d-Dünyâ’dan)

Ebû’d-Derdâ (R.A.) der ki:

“Resûlullâh (S.A.V.)’in unu elenmezdi. Bir kattan da fazla elbisesi yoktu.” (Taberânî’den)

Ebû Hüreyre (R.A.)’den şöyle rivâyet olundu:

“Aylar geçerdi, Resûlullâh (S.A.V.)’in evlerinde ne kandil yanardı, ne de ocak. Bir parça zeytinyağı bulurlarsa; vücûdlarına sürerlerdi. İçyağı (veya kuyrukyağı) bulurlarsa yemek yaparlardı.” (Ebû Ya’lâ’dan)

(Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

 

BÜTÜN CANLI VE CANSIZ VARLIKLAR, BİTKİLER VE TAŞLAR NEBÎ (S.A.V.) EFENDİMİZ’E SELÂM VERMİŞ, TA’ZİMDE BULUNMUŞTUR

 

Hz. Ali (K.V.) buyurmuştur ki: “Mekke’de Resûlullâh (S.A.V.) ile beraberdik. Mekke’nin bazı semtlerine doğru çıktılar ki O’nu (S.A.V.)’i karşılayan hiçbir ağaç ve hiçbir  dağ yok ki O’na (S.A.V.)’e şöyle demiş olmasın: “Esselamü aleyke ya Resûlallah!” (Tirmizî, Darimî)

Câbir bin Semûre (R.A.) Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını naklediyor: “Şüphesiz ben, Mekke’de bir taş biliyorum ki bana selam verdi.” (Tirmizî, Müslim) bu taşın Hacerü’l Esved olduğu söylenir.

Hz. Aişe Sıddîka (R.A.) Validemiz, Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etmişlerdir: “Cebrail (A.S.) bana Risalet’i tebliğ ettiği zaman, yanından geçtiğim her taş ve ağacın” –Esselâmü aleyke yâ Resûlallah! dediklerini duymaya başladım.” (Bezzâr)

Câbir bin Abdullah (R.A.)’dan rivâyet olunmuştur ki şöyle demiştir: “Nebî (S.A.V.)’in yanından geçtiği her taş ve ağaç, O’na (S.A.V.)’e tazimde bulunmuştur.” (Beyhakî, Suyûtî)

Hz. Abbas (R.A.)’in rivâyet ettiği bir Hadîs-i Şerîf’te haber veriliyor ki: “Resûlullâh (S.A.V.) amcası Abbas (R.A.) ve çocuklarına bir yorgan (veya çarşaf) örtüp de duâ buyurduklarında kapı eşikleri ve duvarlar “Âmin, âmin!” derlerdi.”(Beyhakî Suyûtî, Ebû Naim)

Caferü’s Sâdık bin Muhammed (R.A.) babaları Muhammed Bakır (R.A.)’den rivâyet ediyorlar ki: “Nebî (S.A.V.) rahatsızlandılar. Cebrail (A.S.) Nebî (S.A.V.)’e, içinde nar ve üzüm bulunan bir tabak getirdi. Nebî (S.A.V.) onlardan yediler. Tabaktakiler, Nebî (S.A.V.) onları yerlerken, onlar durmaksızın tesbih ediyordu.” (Kadı İyaz, Kastalanî, Suyûtî)

Enes (R.A.)’den rivâyet edildiğine göre: “Nebî (S.A.V.), Ebû Bekirü’s Sıddîk, Hz Ömer ve Osman (R.A.) Efendimiz ile Uhud Dağı’na çıktılar. Uhud, Onlar’dan korkusundan sallanmağa başlayınca Nebî (S.A.V.) Efendimiz, Uhud’a: “Korkma, kendine gel ve metin ol! Çünkü üzerinde, bir Nebî, bir Sıddîk ve iki de şehid bulunmaktadır.”(Buhârî, Tirmizi, İmam-ı Mâlik)

(Kadı İyâz (R.H.) Şifâ-yı Şerîf Tercemesi, S. 304 – 306)

 

BÜTÜN HAYVANAT, (A’RAF: 179’DA

HALLERİ BEYÂN EDİLEN CİNN VE

İNSANLAR HARİÇ) NEBÎ (S.A.V.)

EFENDİMİZ’E TA’ZİMDE BULUNMUŞTUR.

 

“And olsun ki biz, ins ve cinnden bir çoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalbleri vardır, bunlarla idrak etmezler; gözleri vardır, bunlarla görmezler; kulakları vardır, bunlarla işitmezler. Onlar, dört ayaklı hayvanlar gibidir. Hatta daha sapıktırlar. Onlar, gaflete düşenlerin ta kendileridir. “

(A’raf Sûresi, Âyet: 279)

Hz. Ömer İbn-i Hattab (R.A.) şöyle rivâyet ederler ki: “Resûlullâh (S.A.V.), Ashabı (R.A.)’dan bir cemaatle otururlarken kertenkele avlanmış bir bedevi çıkageldi: Oturanlara Nebî (S.A.V.) Efendimiz’i kasdederek,  “-Bu şahıs, kimdir?” diye sordu. Ona, “-Bu zat, Allâh’ın Nebîsi (S.A.V.)’dir?” denildi: Nebî (S.A.V.)’e yönelip: “-Lat ve Uzza hakkı için, bu kertenkele  seni tasdik etmedikçe ben, sana îmân etmem, dedi. Bunun üzerine Nebî (S.A.V.) Efendimiz, kertenkeleye: “Ey kertenkele! Oradaki cemaatin duyabileceği açık bir lisanla, diye hitab ettiler. Kertenkele: “Buyur, buyur ey gelenlerin (yaratıkların) süsü!.. diye cevab verdi. “-Söyle bakalım, sen kime kulluk edersin?” diye kertenkeleye sual edince, kertenkele: “-Ben, semada Arş’ı, yerde saltanatı, denizde yolu, Cennet’te rahmeti, Cehennem’de azâbı yaratan Allâh’a ibâdet ederim.” dedi. Nebî (S.A.V.) Efendimiz, tekrar sordular: “-Peki ben, kimim?” Kertenkele: “-Sen, Âlemlerin Rabbi’nin Resûlüsün, Nebîlerin hatemi (sonuncususun)sin, Seni doğrulayan felâha kavuşmuştur. Seni yalanlayan da perişan olmuştur.” diye cevab verince bedevî, hemen müslümân oldu.”

(Taberâni, Beyhakî, Suyûtî, İbn-i Asâkir)

Abdullah bin Ca’ferü’t Tayyar (R.A.)’dan rivâyete nazaran denilmiştir ki “Bir kimsenin bir bostanı vardı ki buraya hiç kimse giremezdi; çünkü orada herkese saldıracak bir deve vardı. Resûlullâh (S.A.V.) bostana girdiler ve deveyi çağırdılar. Deve burnunu yerde sürüyerek geldi ve Nebî (S.A.V.) önlerinde yere çöktü. Nebî (S.A.V.) devenin yere sarkan yularını, devenin başına dolayıp buyurdular ki: “Gök yer arasında hiçbir şey yoktur ki benim Allâh’ın Resûlü olduğumu bilmesin. Yalnız cinn ve insanlardan âsî olanlar müstesna.”

(Müslim, Ebû Dâvud)

(Kadi İyaz (R.H.) Şifa-yı Şerîf Tercemesi S. 307 – 311)

 

 

 

 

HUDEYBİYE MUSÂLAHASININ NETİCESİ

 

Câbir (radiyallahu anh)’den rivâyete göre, Hudeybiye günü Resûlullah (Sallallahü aleyhi ve sellem) bize:

– “Ey Hudeybiye Seferi’nde bulunan Ashâb’ım! Siz yeryüzündeki insânların en hayırlısısınız!” buyurdular.

Biz ise bu seferde bindörtyüz (1400) kişi idik. Bugün gözlerim a’mâ olmayıp da görebilse idim, altında bey’at ettiğimiz ağacın kendisini değil, yerini size muhakkak gösterirdim. (Tecrîd-i Sarîh, 10/264)

Ömer ibnü’l Hattab (radiyallahü anh)’in rivâyet ettiği uzun bir Hadîs Buhârî Şerhi’nde, Tecrîd’de beyân olunduğu üzere:

Müslümanlar’ın mukadderâtı, müstakbel hayâtı, Hudeybiye sulhu ile açılmış ve inkişâfa başlamıştır. Hudeybiye sulhü ile İslâm câmiâsının siyâsî varlığı hall ü akde muktedir bir devlet olduğu düşmânları tarafından kabûl ve tasdîk edilmiş bulunuyordu.

Bu târîhe kadar Hicaz kıt’asında Kureyş, arabların en yüksek siyâsî nüfûzu hâiz bir kabîlesi idi. Diğer arab kabîleleri Müslümânlar ile Kureyş’in bu iki hasmının müstakbel mukadderatına bakıyorlardı.

Resûlullah (S.A.V.)’in, Kureyş’i hiçe sayarak silâhsız 1400 kişi ile Mekke’nin kapısına gelmiş ve netîcede Kureyş’i bir sulh akdine ve bunu bir muâhedenâme ile tevsîka mecbûr etmesi Kur’ân-ı Kerîm’in beyânı veçhîle bir Feth-i Mübîn, en parlak bir zafer idi.

Her ne kadar yazılan muahedenâme maddesinde şart Müslümanlar’a pek ağır gelmiş ise de umûmî mâhiyeti i’tibâriyle arab kabîleleri arasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in Kureyş üzerinde müessir olduğunun siyâsî bir vesikası telâkkî olunmuştur. Bu târihten i’tibâren arab kabîleleri hey’etler göndererek küme küme İslâm Dîni’nin adâlet ve medeniyet câmiasına girmeğe başlamışlardır.

Bu musâlaha târihinde Mekke’nin fethine kadar geçen iki sene zarfında Müslümânlar’ın sayısı, İslâm Dîni’nin zuhûru zamânından Hudeybiye musâlahasına kadar geçen 19 veyâ 20 yıl içinde İslâm’a girenlerden birkaç misli kadar çoktur.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.),

Hz. Osmân ve Alî (R.A.), S. 53-54)

 

 

TEK HİDÂYET REHBERİ’NİN KUR’ÂN VE NEBÎ (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN OLMASI

 

Kur’ân-ı Kerîm’in Rehber olması:

Cenâb-ı Hakk’ın (Şûrâ: 52)’de buyurduğu: “Bununla, kullarımızdan dilediğimize hidâyet ederiz…” cümlesinde kasdedilen “hidâyet”in Cennet yoluna iletme ma’nâsında olması da mümkündür. Çünkü Cenâb-ı Hakk: “Fakat Biz Onu bir nûr yaptık ve bununla, kullarımızdan dilediğimize hidâyet ederiz.” (Şûrâ: 52) buyurmuştur ki bu, “Biz, Kur’ân’ı, sâyesinde, dilediğimiz kullarımızı hidâyete erdirdiğimiz bir nûr yaptık” demek olup, bu, ancak dünyada tahakkuk eden “hidâyet”e (ya’ni mü’min olmak şerefine) uygun düşer. Mu’tezile’nin “Bazıları hakkında Cennet’e hidâyet etmek vâcib,diğer bazıları hakkında Cennet’e hidâyet etmek de yasaktır” şeklindeki i’tikâdı, Âyet’te beyân edilen ifâdeye göre bâtıldır. Böylece bu Âyet (Şûrâ: 52) ile “Cenâb-ı Hakk’ın, dilediği kullarını hidâyete erdirdiği ve dilediği kullarını da saptırdığı ve bu husûsta da kendisine aslâ i’tirâz edilemeyeceğinin” kasdedildiği sâbit olmuş olur.

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’in Rehber Olmaları:

Âyet’in sonunda (Şûrâ: 52) Allâh-ü Teâlâ, Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’e: “Şübhesiz ki Sen, mutlakâ doğru bir yolun rehberliğini yapıyorsun.” diye hitâb ederek Kur’ân-ı Kerîm gibi “Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’in de hidâyete erdireceğini” bütün kullarına haber vermiştir. Bu “dosdoğru yolun da (Şûrâ: 53’te) “O dosdoğru yol, göklerin ve yerin sâhibi olan Allâh’ın yoludur. Dikkat edin, bütün işler sonunda Allâh’a döner.” hitâbıyla olduğu haber verilmiştir. Ve böylece de, kendisine ibâdet edilecek olan zât-ı Ecelle-i A’lâ’nın “göklerin ve yerlerin mâliki olan Allâh-ü Teâlâ olduğu”na dikkat çekilmiştir ki bundan maksad da, Allâh’tan başkasına ibâdet edenlerin görüşünü iptâl etmektir.

Daha sonra Cenâb-ı Hakk: “Dikkat edin, bütün işler sonunda Allâh’a döner.” buyurmuştur ki bu hitâb, bir tehdîd ve caydırıcılık husûsiyeti arz etmektedir. Böylece Cebâb-ı Hakk, bu mükellefiyetleri kabûl etmeyenlerin işlerinin, Allâh’a ya’ni kendisinden başka bir hâkimin olmadığı o yüce makâma varıp dayanacağını böylece de O hâkimin bütün insanlığı, hakk ettikleri mükâfât ya da cezâ ile mükâfâtlandıracağını ya da cezâlandıracağını haber vermiştir.

(Fahrüddîn Er-Râzî (R.H.), Tefsîr-i Kebîr Tercemesi, C. 19, S. 481-489)

 

RESÛLULLAH (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN YÜCE AHLÂKLARI, DOĞRULUK VE HAYÂLARI

 

Ebû Cuhayfe (R.A.)’den: “Nebî (S.A.V.)’i güneşin en sıcak zamanı, gün ortasında Batha mevkiinde namaz kılarken gördüğü ve karşısında ucu demirli bir harbe bulunduğu” rivâyet olunduktan sonra, şunları da söylediği rivâyet olunmuştur: “Halk, Resûlullâh (S.A.V.) Efendimizin iki mübârek ellerini tutmağa ve mübârek ellerini yüzlerine sürmeğe başladılar. Ben de Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin  mübârek ellerini tuttum ve yüzüme sürdüm. Bir de ne göreyim, mübârek elleri (o sıcak zamanda) kardan daha serindi. Koku cihetiyle de miskten daha hoş kokulu idi.”

Ebû Said-i Hudrî (R.A.) den: “Nebî (S.A.V.) hayâ cihetiyle kendi köşesinde oturan bâkire kızdan daha çok utangaçtı.” dediği rivâyet olunmuştur. Bu Hadîs-i Şerîf’te de Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’in yüce sıfatlarından hayâ sıfatı en beliğ bir şekilde bildirilmiştir. Resûlullâh  (S.A.V.) Efendimiz’in, bunlardan da utangaç olmaları, benzetilenin kendisine benzeyenlerden üstünlüğünü ifâdedir ki çok beliğ bir teşbihtir.

Ebû Hüreyre (R.A.)’den: “Nebî (S.A.V.), hiçbir zaman, hiçbir yemeği beğenmezlik etmezlerdi. Arzu ederlerse yerler; arzu etmezlerse yemeyip bırakırlardı.” dediği rivâyet olunmuştur.

Alâmet, Peygamberlik da’vası eden zatın davasında doğruluğuna ve Allâh (C.C.) tarafından insanların hayırlarına, saadetlerine ait kaideleri, esasları, tebliğe memur bulunduğuna delâlet eden delil (burhan) demektir.

Mu’cize Nübüvvet mevzûunda, delilleri olan o i’câzkar hârikalar, Peygamberleri inkâra kalkışan hasımlarını, aciz ve kudretsiz bırakmak için izhâr olunan olağanüstü olaylardır. Her asırda mütefekkirler, Peygamberler (S.A.V.) Efendimiz’in seciyye ve şahsiyetleriyle, tebliğ ettikleri Kur’an-ı Mübin’i  tedkik ederek sıdk-ı nübüvvetleri’ne istidlâl etmişlerdir. İlk Müslüman olan Hz. Hatice (R.A) Validemiz, Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in nübüvvetleri’ne âfâkî hiçbir delil aramadan (S.A.V.) Efendimiz’in yüksek seciyyeleriyle istidlâl ederek inanmışlardı. Ve : “Yâ Resûlallah, Sen akrabanı ziyâret edersin, âcizlere yardımda bulunursun, yoksullara kazandırırsın, misafiri ağırlarsın, Hakk yolunda halka yardım edersin.” demişlerdi.

(Sahîh-i Buhârî Muhtasarı

Tecrîd-i Sarih Tercüme ve Şerhi, C.9 , S. 271 – 283)

 

Bera’ (R.A.)’nın şöyle dediği rivâyet olunmuştur:

“Resûlullâh (S.A.V.), sîmâca insanların en güzeli; ahlâk i’tibâriyle de en güzeli idiler. Vücûdlarının yaratılışı cihetiyle de insanların en güzeli idiler. Mübârek boyları ne çok uzun idi; ne de çok kısa idi.”

Ebû Hüreyre (R.A.) Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in: “Ben, devirden devre ve aileden aileye intikal ile istıfâ eden (halis hale gelen, seçilen) Ademoğulları soylarının en temizinden naklolundum. Nihayet şu içinde bulunduğum Haşimi camiasından neş’et ettim.” diye buyurduklarını rivâyet etmiştir.

Ebû Hüreyre (R.A.)’ın rivâyet ettikleri bu Hadîs-i Şerîf’e göre, “Ademoğullarının teşkil ettikleri soylar, batından batına, aileden aileye temiz bir intikal ile istıfâ edeceği (tertemiz hale geleceği) ve Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in Şerefli mukaddes zatları da aralarına hiç sifah (karışıklık) karışmayarak, temiz babaların sulbünden, helâl annelerin pakize (tertemiz ) rahmine intikal ettiği ve en sonunda da bütün kabilelerin hürmet ettiği en temiz Haşimî Soyu’ndan neş’et ettiği (doğduğu, meydana geldiği) bildirilmiş oluyor. Ma’lum olan bir hakikattir ki Nûr-ı Muhammedî (S.A.V.)’in intikâli keyfiyyeti, tarihen mazbut olarak İsmail (A.S.) evladının sulbünden başlar. Sonra Kinâne’den, sonra Kureyş’ten, sonra Haşimi Oğulları’ndan intikal ederek gelir.

Abdullah İbn-i Amr İbn-i As (R.A)’dan şöyle  dedikleri rivâyet olunmuştur:

“Nebî (S.A.V.); sözlerinde, fiil ve hareketlerinde  taşkınlık yapacak  seciyyede (ahlâkta, huyda) değildirler. Taşkınlık da yapmış değildirler. “İyi biliniz ki sizin en güzel huylunuz, en hayırlı olanınızdır.” diye buyururlardı.”

Enes İbn-i Malik (R.A.)’den şöyle dedikleri rivâyet olunmuştur:

“Ben, hayatımda Nebî (S.A.V.)’in mübârek ellerinden daha  yumuşak hiçbir ipeğe, hiçbir dibağa yapışmadım. Yine ben ömründe  Resûlullâh (S.A.V.)’in kokusundan daha hoş bir koku da ebediyyyen ve kat’iyyen koklamadım.”

(Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih

Tercümesi ve Şerhi, C. 9 S. 268 – 276)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN HİLYE-İ SA’ÂDETLERİ VE YÜCE AHLAKLARI

 

Hz. Hasan bin Alî (R.A.)’dan, derler ki:

“Dayım Hind bin Ebû Hâle (R.A.)’den Resûlullâh (S.A.V.)’i gözümün önünde canlandırmasını istedim. O gâyet güzel anlatırdı. Resûlullâh (S.A.V.)’in yüce vasıflarından, birazcık olsun, bana anlatılmasını isteyişimin sebebi, Resûlullâh (S.A.V.)’in yolundan gitmek ve O’na benzemeğe çalışmak isteyişimdendi.” Dayım Hind bin Ebû Hâle (R.A.), dediler ki:

Resûlullâh (S.A.V.), iri ve dolgun cüsseliydiler. Yüzleri, ayın on dördü gibi parlardı. Orta boylu bir kimseden biraz uzun, çok uzun boylu bir insandan da biraz kısa boylu idiler. Mübârek başları, büyük; saçları da çok hafif dalgalıydı. Mübârek saçlarını ikiye ayırmazlar; ancak kendiliğinden ayrılınca öyle bırakırlardı. Mübârek saçlarının uzunluğu, kulaklarının memelerini biraz geçerdi. Mübârek saçları, gür ve parlak idi. Mübârek alınları geniş, kaşları, hilâl gibiydi ve çatık değildi. Mübârek iki kaşı arasındaki  bir damar, öfkelendiklerinde şişerdi. Mübârek burunları, hafif eğri ve zarîf idi. Mübârek burunları dâimâ parlardı, iyice dikkat etmeyen biri, mübârek burunlarının ortasını çıkık zannederdi. Mübârek gözleri, kara; yanakları yumuşak ve çıkıntısız idi. Mübârek ağızları geniş; dişleri zarîf ve hafif seyrek idi. Göğüsleri kıllı; mübârek boyunları sanki gümüşten idi. Kusursuz bir yaratılışları vardı. Vücûdları dolgun; a’zâları yerli yerinde idi. Mübârek karınları ile göğüsleri aynı hizada idi. Göğüsleri geniş; omuzları arasındaki mesâfe uzundu. Kemikleri iri; tenleri parlak; gerdânları açıktı. Kolları, omuzları ve göğüslerinin üstü kıllıydı. Bilekleri uzun; avuçları geniş; uylukları; elleri ve ayakları iri; parmakları uzun idi, Düztaban değildiler. Mübârek ayakları düzgündü; üzerlerinde su durmazdı. Ayaklarını sürtmezler; sağlam adım atarlar; mütevâzî yürürlerdi. Sanki yukardan aşağıya iniyorlarmış gibi sür’atli yürürlerdi. Bir tarafa döndüklerinde, bütün vücûdlarıyla dönerlerdi. Mübârek gözleri dâima yerdeydi. Gökten çok yere bakarlardı. Ekseri bakışları, bir inceleme mâhiyyetindeydi. Ashâbı (R.A.) arasında giderlerdi. Ashâbı (R.A.)’den bir kimseyle karşılaştıklarında, ilk sözleri selâm vermek, olurdu.”

(M. Yûsuf Kandehlevî (Rh.A.), Hayâtü’s-Sahâbe (R.A.), C. 1, S. 36)

 

ALLAH-Ü TEÂLÂ’NIN, EFENDİMİZ (S.A.V.)’E İHSAN VE İKRAM ETTİKLERİ

 

Allâh-ü Teâlâ’nın, “Kimini de çok üstün derecelere yükseltmiştir.” (Bakara: 253) beyânından murâd, Peygamberler (A.S.)’in mertebelerinin farklı olduğudur.  Allâh-ü  Teâlâ,  Hz. İbrahim (A.S.)’ı  “Halîl” dost ittihaz edinmiş ve bunu, bir başka Nebîsi (A.S.)’a vermemiş; Hz. Dâvud (A.S.)’a hem hükümdarlık ve hem peygamberlik vermiş ve bunları bir başka Nebîsi (A.S.)’a vermemiş, Hz. Süleyman (A.S.)’a insanları, kuşları, cinnleri ve rüzgârı müsahhar kılmış  ve bunları bir başka Nebîsi (A.S.)’a vermemiştir.

Allâh-ü Teâlâ, Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’i de hem insanlara ve hem cinnlere Peygamber göndermiş ve (S.A.V.) Efendimiz’in Şerîatı da bütün şerîatleri neshetmiştir.

Âyet’te geçen “dereceler” ifâdesi, mucizeler olarak tefsîr edilirse, Allâh-ü Teâlâ, her Nebîsi (A.S.)’a, kendi zamanında revaçta olan mucize Resûllullah etmiş; Habîbi (S.A.V.) Efendimiz’e ise, hükmü ve belâğati bâki olan Kur’an-ı Kerim mucizesini ihsan ve ikram etmiştir.

Âyet’te geçen “dereceler” ifâdesi, dünya ile ilgili mertebeler olarak alınırsa, yine Habîbullah (S.A.V.) Efendimiz, ümmetinin, sahabelerinin çokluğu, üstünlüğü ve devletinin güçlülüğü ve mükemmelliği, şerîatinin mükemmelliği, kalıcılığı ve hakimiyeti vb. diğer Enbiyâ (A.S.)’dan kat be kat efdâldirler.

Bakara: 253’ün başına Allâh-ü Teâlâ, “Allâh, onlardan bir kısmıyla konuşmuş” ifâdesiyle Hz. Mûsâ (A.S.)’nın, Âyet’in devâmında “Meryem’in oğlu İsâ’ya apaçık deliller verdik ve O’nu Rûhu’l Kudüs (Cebrail) ile destekledik.” İfâdesinde de Hz. İsâ (A.S.)’ın zikredilmesininin tefsîri şöyledir:

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’le de vasıtasız Mi’raçta, Allâh-ü Teâlâ konuşmuştur ki bu husus Necm Sûresi’nde apaçık beyân edilmektedir. Kur’an-ı Kerim’in inzaline ise Cebrail (A.S.)’ı vasıta kılan Allâh-ü Teâlâ, Habîb-i Kibriya (S.A.V) Efendimiz ile konuşmuştur. Hz. Mûsâ ve Hz İsâ (A.S.)’ın mucizeleri diğer  Enbiyâ (A.S.)’ın mucizelerinden daha aşikar ve daha güçlüdür. Onların ümmetleri, Kur’an inzal olurken de mevcud idiler.

Hz. Mûsâ ve Hz. İsâ (A.S.)’ın derecelerinin yüksek olması ve mucizelerinin de çok olmasına rağmen, ümmetleri, Nebîleri (A.S.)’a inkıyâd etmemiş; aksine Nebîleri (A.S.) ile çekişmişlerdir.

(Fahrüddin Er Razi (R.H.) Tefsîr-i Kebir Tercümesi, C.5 S. 376 – 392)

 

ALLÂH-Ü TEÂLÂ’NIN, HABİB-İ EKREM (S.A.V.)’ İNİN YÜCE VASIFLARINI, MAHLÛKÂTA İLK TAKDİM EDİP TANITIŞI

İbn-i Abbas (R.A.)’dan rivâyet olunduğuna göre, Nebî (S.A.V.) Efendimiz, bir gün Hadîcetü’l Kübrâ (R.A.)’ya haber vermeden Hira Mağarası’na çekip gittiler. Hadîcetü’l Kübrâ (R.A.) Nebî (S.A.V.) Efendimiz’i aradılar; fakat bulamadılar. Bir müddet sonra Nebî (S.A.V.) Efendimiz’i herhangi bir toz duman olmadığı halde renkleri değişmiş olarak gördüler. Bunun üzerine, Hz. Hadîcetü’l Kübrâ  (R.A.) Validemiz, “Sana ne oldu?” deyince Nebî (S.A.V.) Efendimiz: “Cebrail (A.S.)  geldi ve “Rabbinin adıyla oku!” dedi. Daha sonra Cebrail (A.S.) beni, bulunduğum yerden, düz bir yere götürdü; abdest aldı ve ben de abdest aldım. Sonra Cibril (A.S.) namaz kıldı; ben de O’nunla  O’nun gibi iki rekat namaz kıldım. Sonra Cibril (A.S.) bana : “Yâ Nebiyallah, namaz işte bu şekildedir.” dedi.” Bunun üzerine Hz. Hadîcetü’l-Kübrâ (R.A.) Validemiz, kavminin dini olan putperestlik üzere olmayan ve Hz. İsâ (A.S.)’nın dini üzere yaşayan amcasının oğlu Varaka bin Nevfel’e gittiler. O’na, Nebî (S.A.V.) Efendimiz’in durumunu anlattılar.  Nebî (S.A.V.) Efendimiz, bilâhare Varaka’ya gidince, Varaka, Nebî (S.A.V.) Efendimiz’e : “Cibril (A.S.) sana herhangi bir kimseyi,  Allâh’a îmân etmeğe da’vet etmeği emretti mi?” dedi. Nebî (S.A.V.) Efendimiz, de Hayır! diye cevap verdiler. Bunun üzerine Varaka: “Allâh’a yemin olsun ki, eğer senin davet günlerine kadar yaşarsam, sana çok büyük destek verir ve sana yardımcı olurum.” dedi. Fakat  Varaka’nın, Nebî (S.A.V.) Efendimiz’in davet günlerine erişmeğe ömrü kâfi gelmedi.

İşte bu hâdise, Kureyş müşriklerinin diline düşüp yayıldı. Ve müşrikler, Nebî-yi Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’e: “O, bir deli (mecnun)” dediler de, Allâh-ü Teâlâ, işte bu Kalem Sûresi’nin ilk beş Âyeti’yle “Habib-i Ekrem (S.A.V.)’in deli olmadığına yemin etti.”

Allâh-ü Teâlâ, Habîb-i Edib-i (S.A.V.) Efendimiz’i taltîf buyurup şu üç yüce vasıfla tavsîf etmiştir ki:

  1. Sen, töhmetten berîsin: “(Habîbim) Sen, Rabbinin ni’meti sayesinde bir mecnun değilsin.”
  2. Sen, çok büyük bir mükâfâta nâilsin: “Senin için muhakkak ve muhakkak tükenmeyen bir mükâfat vardır.”
  3. Üstün ahlâk Sen’dedir: “(Habîbim) Sen, hiç şüphesiz büyük bir ahlâk üzerindesin.”

(Fahrüddin Er- Râzî (R.H.), Tefsîr-i Kebir Tercemesi, C.22, S. 40-41)

 

  1. CERÎR-İ BECELÎ (R.A.)

 

Cerîr bin Abdillâh bin Câbir el-Becelî (Radıyallahu anh)’in künyesi “Ebû Amr”dir. Mensûb olduğu Becîle Kabîlesi (“kabîle” vezninde) Yemen aşâirindendir.

Cerîr (Radıyallahu anh) Yemen’in eşrâfından uzun boylu nûrânî yüzlü bir zât olup Hicret-i Seniyyenin onuncu senesi Ramazan ayında yüz elli kişi ile Medîne-i Münevvere’ye gelib Şeref’i İslâm ile müşerref olmuşlardır.

Cerîr (Radıyallahu anh)’in vürûdundan evvel Hazret-i Peygamber (Sallallahu Teâlâ aleyhi ve sellem) Efendimiz ashâbına haber verib:

“Size şu tarafdan hayırlı bir kimse geliyor ki yüzünde mesha-i melek ya’ni melek nişânesi vardır” buyurmuşlardır.

Geldiğinde İslâm’a mazhar olduğunda mazhar-ı ikram-ı nebevî olmuşlardır. Ve hakkı- sâmîlerinde:

“Size bir kavmin şerîfi geldiği vakitde ona ikrâm ve ihtirâm edin” buyurmuşlardır.

Hâce-i Âlem (Sallallahu Teâlâ aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretleri ona ahkâm-ı şer’ıyyeyi ta’lîm ve Zül-halesa denilen puthânenin hedm ü tahrîbini tenbîh ile Cerîr-i Becelî (Radıyallahu anh)’i Yemen’e gönderdi.

Hazret-i Cerîr dahî mevcûd maiyyetiyle varıp puthâneyi yıktı ve içindeki putu ve dikili kurban taşlarını kırdı ve orada câhiliyyet usulü üzre darb-ı ezlâm eder bir kimse var idi onu müslim edib ve ezlâmını kendisine kırdırıb sonra yine Medîne-i Münevvere’ye geldi. O puthâneye tapanların başlıcaları Sahîh-i Buhârî’de musarrah olduğu üzre-Has’am ve Becîle Aşâiri idi.

Cerîr (Radıyallahu anh) onların sebeb-i necât ve saâdetleri olmuş, şu nazm ile medh edilmiştir:

“Cerîr olmasaydı Becîle kabîlesi helâk olurdu” demektedir.

İbn-i Kuteybe der ki:

Cerîr (Radıyallahu anh) Hazret-i Ali (Radıyallahu anh) muhârebâtında bî-taraf bulunup cezîre nevahîsinde ikâmet etdi ve elli dört târihinde vefât eyledi. (Radıyallahu anh).

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.),

Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S. 285-286)

 

 

 

 

 

 

KUR’ÂN’DAN ÖNCEKİ KİTÂBLAR’DA

NEBÎ (S.A.V.)’İN YÜCE VASIFLARI VE

ÜMMET-İ MUHAMMED

 

Ata bin Yesâr (R.A.) diyor ki:

“Abdullâh bin Amr bin Âs (R.A.) ile karşılaştım. O’na:

“-Bana Resûlullâh (S.A.V.)’in Tevrât’taki vasıflarından bahset!” dedim. O da:

“-Peki, bahsedeyim: Allâh’a yemîn ederim ki O (S.A.V.), Tevrât’ta Kur’ân’daki sıfatlarıyla anılmıştır.” dedi ve “Biz, seni bir şâhid, bir müjdeci, bir uyarıcı, halka bir koruyucu olarak gönderdik. Sen kulum ve Resûlümsün. Sana “Mütevekkil” ismini verdim. Asla kaba, katı ve patavatsız değilsin. Kötülüğe kötülükle cevâb vermezsin, ancak bağışlar ve afvedersin. Bu şaşkın millete “Lâ ilâhe illallâh Muhammedü’r-Resûlullâh” dedirtmedikçe Allâh-ü Teâlâ, O’nun rûhunu almayacaktır. O (S.A.V.) ile kör gözleri, sağır kulakları, kilitli kalbleri açacaktır.” (Müsned-i Ahmed bin Hanbel)

Vehb bîn Münebbîh (R.A.): “Allâh, Zebûr’da Dâvûd (A.S.)’a şöyle vahyetti.” demiştir:

“-Ey Dâvûd, senden sonra Resûl-i Mükerremim (S.A.V.) gelecektir. İsmi Ahmed ve Muhammed’dir. O (S.A.V.), doğru olur, efendidir. Kat’iyyen O’na kızmam; O da beni aslâ kızdırmaz. O, günahsız olduğu hâlde ben O’nun geçmiş ve gelecek bütün günahlarını afvettim. O’nun ümmetine de merhamet edilmiştir. Enbiyâma farz kıldığım amelleri, Kıyâmet Günü bana kavuşuncaya kadar, onlara da farz kıldım. Onların nûru, Enbiyânın nûru gibidir. Ey Dâvûd, Muhammed (S.A.V.)’i ve Ümmeti’ni, bütün ümmetlere üstün kıldım.” (El-Bidâye 2/326)

Abdullâh bin Amr (R.A.), Ka’b (R.A.)’e:

“-Bana Muhammed (S.A.V.) ve Ümmeti’nin sıfatlarından bahset.” dedi. O da:

“-Onlar’dan Kitâbullâh’ta bahsedilmiştir.” diye cevâb verdi. “Ahmed ve Ümmeti çok şükrederler. Her hayır ve şerrde Allâh’a hamdeder ve O’nu medh ü senâ ederler ve her yerde Allâh’ı zikrederler. Onların yalvarışları göklere çıkar. Onların namazdaki iniltisi, oğul arısının, kayadaki uğultusu gibidir. Namazda melekler gibi saff yaparlar. Harbde de namazdaki gibi saff yaparlar. Onlar, Allâh yolunda cihâd ettiklerinde, melekler, onların önlerinde ve arkalarında sivri ve keskin mızraklarla savaşırlar. Şu beyâz çiçeklerin sapındaki yaprakları gölgelediği gibi, Allâh yolunda saff tuttuklarında, Allâh onlara gölge olur. Cihâddan hiçbir an geri kalmazlar.” (Hilye 5/386, Saîd bin Ebî Hilâl (R.A.)’den)

(M. Yûsuf Kandehlevhi (Rh.A.), Hayâtü’s-Sahâbe (R.A.), C. 1, S. 34-35)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HER ZAMAN VE MEKÂNDA YEGÂNE

ÖNDER NÜMÛNE-İ İMTİSÂL

RESÛLULLAH (S.A.V.) EFENDİMİZDİR

 

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, i’tikâdda, amelde, muâmeletta, ahlâkta, hâsılı kullukta; Allâh’ın emirlerini yaşamakta, teblîğde ve infâzda, yasaklarından da kaçmakta insanların ve cinnlerin her zaman ve mekânda örnek alabileceği tek rehber, tek önder; yegâne nümûne-i imtisâldir.

“Resûlullâh (S.A.V.)’in en yüksek seciyyeleri (ahlâkları) doğrulukları ve bütün insânî fazîletleri zât-ı mukaddes ve muazzezlerinde cem’ etmiş olmalarıdır. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in bu yüce ahlâkları, Ahzâb Sûresi, Âyet: 21’de: “Muhakkak ki Resûlullâh’ın hayâtında sizin için imtisâle değer örnekler vardır.” diye medholunmuştur. Peygamberimiz (S.A.V.) Efendimiz, hilkâten (yaratılıştan) ve ahlâken en yüksek bir fıtratta idiler. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in yüce fazîletlerini saymak, mevzûun dışına çıkmaktır. Biz burada, yalnız mevzûmuzla ilgili olan doğruluklarından ve eminliklerinden bahsedeceğiz. Muhâlif ve muvâfık bütün kavmin i’tirâf ve tasdîk ettikleri bir hakîkattir ki Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, Câhiliyyet Devri’nde de, İslâm Devri’nde de, hayatları müddetince, aslâ hilâf-ı hakîkat bir söz söylememişlerdir. O (S.A.V.)’in sözünden, özünden ve her türlü hâl ve harekâtından, herkes emîn idi. Bu cihetle kavmi tarafından, Câhiliyyet Devri’nde kendilerine “EL-EMÎN” lâkabı verilmiş ve en mühim ve müşkil kabîlelerin çekişme, kavga ve ihtilâflarında hakem seçilerek kanlı ihtilâfların, sulh yoluyla önü alınmıştır. Bu derece sadakat ve emniyyeti hâiz olan bir zâtın nübüvveti ve Allâh tarafından mülhem olarak teblîğ ettikleri adlî ve ahlâkî umdeler, bu suretle kabûl edilmek îcâb eder.”

(Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, C. 9, S. 287)

  • ••

Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in “Sünnet-i Seniyyeleri”ne sıkı sıkıya yapışılacağı “Nass-ı Kur’ân”la sâbit kılınmıştır. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz, Dîn-i İslâm’ın ve Ahlâk-ı İslâmiyye’nin sâdece teblîğini yapmakla ve hükümlerini te’sîs etmekle ve bunları cârî hale getirmekle kalmamış; her yerde ve her zamânda, gerek harbdeki ve gerekse sulhteki fiiliyâtlariyle, harekât ve sekenâtlariyle, lâzım olan her şeyi, bütün incelikleriyle, kendilerinde müşahhas olarak tatbîk etmek sûretiyle, güzel ve nümûne-i imtisâl olacak dersler vermişlerdir ve bütün beşeriyyete örnek olmuşlardır.

(Elmalılı Hamdi Yazır, Hakk Dîni Kur’ân Dili, C. 6, S. 3883)

 

(S.A.V.) EFENDİMİZİN  HİLYE-İ SAADETLERİ

Rasûlü Mücteba Muhammed Mustafa Sallallahü Aleyhi Vesellem Hazretleri hilkatçe ve ahlakça benî âdemin ekmeli idi. Enbiya-yı ı’zâm Aleyhimüsselam, âzâsı tam ve güzel yüzlü olup, Habîbi Hüdâ Muhammed Mustafa Sallallahü Aleyhi Vesellem onların en güzeli idi. Cism-i Pâki muntazam, her a’zâsı mütenâsip, endâmı gâyek matbu’; alnı, göğsü ve avuçları ve iki omuzlarının arası geniş idi. Boynu uzun ve mevzûn ve gümüş gibi saf, omuzları, pazuları ve baldırları iri ve kalın, bilekleri uzun, parmakları uzunca, elleri ve parmakları kalınca idi. Mübârek karnı göğsü ile beraber olup, şişman değildi. Ayaklarının altı çukur olup düz değildi. Uzuna karip orta boylu, iri kemikli, iri gövdeli, güçlü, kuvvetli idi.

Ne zaif ne semiz belki ikisi ortası ve sıkı etli idi. Mübarek cildi ipekten yumuşak idi. Kemal-i i’tidal üzere büyük başlı, hilal kaşlı, çekme burunlu, az değirmi çehreli ve söbüce yüzlü idi. İki kaşının arası açık, birbirine yakın idi, çatık kaşlı değildir. Kirpikleri uzun, gözleri kara, güzel ve büyükçe idi. Gözlerinin akında az kırmızılık vardı. Levni ezher, yani ne kireç gibi ak ne de kara yağız, belki ikisi ortası ve gül gibi kırmızıya mail beyaz, nûrânî ve berrak olup mübarek yüzünde nur lemaan ederdi. Dişleri inci gibi abıdar ve tabdar olup, söylerken ön dişlerinden ru saçılır, gülerken fem-i saadeti bir latif şimşek gibi zıyalar vererek açılırdı.

Saçları ne pek kıvırcık, ne de düz idi. Sabah sık ve tam idi. Uzun değildi bir tutamdan ziyadesini alırdı. Âlem-i Bekâ’ya rıhlet buyurduklarında saçı, sakalı henüz ağarmaya başlayıp başında ve sakalında biraz beyaz tel vardı.

Cismi nazif kokusu latif idi. Koku sürünsün sürünmesin teni ve teri en güzel kokulardan a’lâ kokardı. Bir kimse O’nunla musafaha etse bütün gün O’nun râyihayı tayyibesini duyardı. Mübârek eliyle bir çocuğun başını mesh etse, güzel kokusu ile o çocuk sair çocuklar arasında ma’lum olurdu. Doğduğu vakit dahi pâk ve latif idi. Sünnetli ve göbeği kesik olarak doğmuştu.

Allahümme salli aleyhi ve ala alihi ve ashabihi ecmaîn velhamdüllillahi Rabbil- Alemîn.

(M. Hani, Adab, S: 49)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN

AZİM İLE CESARETLERİ

 

Cenab-ı Hakk (c.c.), Kur’an’da peygamberini methederken onlar hakkında; “Azîm sahibi peygamberler” buyurmuştur. Peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed (s.a.v.) bu sıfata kemaliyle layık ve sahip idiler. On üç sene devam eden felâket ve haksızlık demleri O (s.a.v.)’nun azim ve cesaretini asla sarsmamıştır.

Mekke’nin ileri gelenleri O (s.a.v.)’na tatbik ettikleri zulüm ve haksızlıktan bıktıkları zaman, O (s.a.v.)’na, Arabistan’ın hükümdarlığını, zenginlik ve en güzel kadınlarını teklif etmişler ve bu da’vadan vaz geçmesini söylemişlerdi. On.lar bütün iğfal edici va’dlerin bir fayda vereceğini sanmışlardı. Aslında bu va’dleri, en sağlam insanı bile sarsıp, da’vasından vazgeçirebilirdi.

Fakat O (s.a.v.), bütün bunlara ikrah nazarı ile bakmış bütün bu aldatıcı va’dlere mukavemet etmişti. Bu şartlar altında amcaları Ebu Talib, kendilerini himayeden feragat edeceğini hissettirdiği zaman, gösterdikleri azim ve cesaret, insanlık tarihinde benzerine rastlanmayan bir numunedir:

-”Amca! Bir elime ayı, bir elime güneş koysalar, ben bu hak da’vadan vezgeçmem!” buyurmuşlardı.

Hayatları boyunca müşriklerle ve diğer gayr-ı müslimlerle olan mücadelelerinde azim ve cesaretin en güzel örneklerini vermişler, orduları sayıca az olmasına rağmen büyük sayıdaki müşrik ordularını azim ve cesaretleri sayesinde perişan etmişlerdir.

 

 

 

 

ŞECAAT VE KAHRAMANLIKLARI

 

Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Hazretleri, yüksek şahsiyetlerine yakıyır bir şecaat ve kahramanlık timsali idiler. Daha çocukken “ Lat ve Uzza hakkı için” diyerek kendisinden birşey istendiğinde şöyle cevap verdiler:

“Onlar adına benden bir şey istemeyin. Vallahi onları sevmediğim kadar hiçbir şeyi sevmez değilim.”

On yedi yaşında amcasıyla beraber bir Yemen seferine çıkmışlardı. Bir vâdide, azıp kaçmış, vahşileşmiş bir deve gördüler. genç Muhammed (s.a.v.), derhal önüne geçip onu yularından yakalamışlardı.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Yüce Ahlâkı, s.69)

 

BEDİR GAZVESİ ÖNCESİ

 

Rasûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi Vesellem)Efendimiz Şam’dan avdet eden (dönen) kervanı karşılamak maksadıyla Ramazan-ı Şerif’in Sekizinci günü Medine’den çıkıp Revha namındaki mahalle vardı. Orada ordusunu muayene buyurdu. Abdullah İbni Ömer (Radıyallahü Anh) ile diğer ufak, buluğa ermeyen çocukları, alil ve sakat olanları geri çevirmişti. O meyanda Umeyr bin Ebi Vakkas (Radıyallahü Anh) da geri çevirildiğinden dolayı ağlamıştı. Nihayet Rasûlü Ekrem (Sallallahü Aleyhi Vesellem) Efendimiz onu alıkoymuş, onun abisi S’ad İbn-i Ebi Vakkas (Radıyallahü Anh) kendi eliyle kardeşinin belire kılıncını takmıştı. (Bedir’de şehid olmuştur) Karşı çıkılacak kuvvet zayıf oldğu için fazla ihtimam edilmemişti. Harbe iştirak ihtiyari bırakılmıştı. Hatta Bedire iştirak etmeyenlere itab edilmemiştir.

İbn-i Ümmi Mektum (radıyallahü anh), Mescid-i Nebevî imametine me’mur olarak Medîne’de kalmış ve Ebû Lübâbe (radıyallahü anh) Hazretleri de Medîne’nin emri muhafazası için kaim-i makam bırakmıştı.

Avâlî karyelerinde nifaka dair bazı havadis işitildiğinden Âsım bin Adiy’ül-Aclânî (radıyallahü anh) Hazretleri de hâkim nasb olunarak Kuba’ya gönderilmişti.

Osman bin Affan (radıyallahü anh) Hazretleri de nâ-mzac olduktan başka, zevcesi ile Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi vesellem) Efendimizin kerime-i muhteremeleri Rukiyye (radıyallahü anh) Hazretleri de hasta olmakla, Rasûlullah (sallallahü aleyhi vesellem) Efendimizle gidemediği gibi, Ebû Ümâme (radıyallahü anh) Hazretlerinin validesi de ağırca keyifsiz olduğundan Medîne’de kalmak üzere me’zun olmuştu.

 

(Hazreti Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Bedir Gazvesi, S: 20)

 

EBÛ CEHİL’İN KATLİ

 

Bedir Harbi sırasında Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri:

– “Acaba Ebû Cehil ne yapıyor? Kim gidip de ondan haber getirir?” buyurdukta:

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a.) Hazretleri seğirtti, Ebû Cehil’in yanına gitti, gördü ki can çekişiyor. Hemen başını kesmek üzere sakalından tuttu. Ve ayağıyla boynuna bastı. Ebû Cehil gözlerini açtıkta: “Yâ Ebû Cehil sen misin?” dedi. Ebû Cehil ise son nefese gelmiş olduğu halde pervâsız İbn-i Mes’ûd (r.a.)’a:

– “Ey koyun çobanı! Pek sarp bir yere çıkmışsın. Bir büyük kişiyi kavm ü kabîlesi öldürmek hemen şimdi olmuş bir iş değil yâ! Bu olağan iştir. Fakat galebe hangi taraftadır?” diye sordu.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a.) de:

– “Nusret ve galebe Ehl-i İslâm’a yüz gösterdi” dedi.

Ebû Cehil’i sekerât halinde daha ziyâde ye’se düşürdü.

Ebû Cehil; artık her cihetten me’yûs ve nevmîd olunca:

– “Muhammed (s.a.v.)’e söyle, şimdiye kadar O (s.a.v.)’in düşmânı idim, şimdi düşmânlığım bir kat daha arttı.” dedi.

Derhâl Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a.) başını kesti. Son nefesinde de îmâna gelmeyip küfründe ısrâr ile cânını Cehennem’e ısmârlayıp gitti.

Abdullah İbni Mes’ud (r.a.)’in cüssesi nahif ve küçük, Ebû Cehil (a.l.)’in başı ise büyük olduğu halde onu yüklenip götürmesi temaşaya şayan (değer) bir keyfiyyet olarak:

“İşte Allah (c.c.)’ın düşmanı Ebû Cehil (a.l.)’in başı!” diyerek  Huzur-u Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerine getirdi.

Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri Cenâb-ı Allah’ın nusretine teşekkür etti:

– “Bu ümmetin Fir’avn’ı işte budur!” diye buyurdu.

(Hz. M. Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Bedir Gazvesi, S: 61)

 

TEBÜK SEFERİNE HAZIRLIK

 

Rasûlullah (s.a.v.) Tebük Gazvesine çıkacağı zaman, Ashâb-ı Kirâmı infâka teşvik için bir hutbe irâd eylediler. Askerin techizi için büyük yardıma ihtiyaç vardı.

İlk yardımı getiren Ebû Bekir Es-Sıddık (r.a.) oldu. Malının tamamı olan dörtbin dirhemi getirdi ve Rasûlullah (s.a.v.)’e teslim etti. Rasûlullah (s.a.v.):

– Ehl-ü ıyâline bir şey bıraktın mı? Buyurdular,

– Onlara Allah ve Rasûlünü bıraktım, dedi.

Ömer İbn’ül-Hattab (r.a.) de malının yarısını getirdi. Rasûlullah (s.a.v.):

– Ehl-ü ıyâline birşey bıraktın mı? Buyurdular,

– Malımın yarısını bıraktım, dedi.

Rasûlullah (s.a.v.) Ebû Bekir ve Ömer (r.a.)’a hitaben:

“İkinizin arasındaki fark sözlerinizin arasındaki kadardır.” buyurdu.

Sonra Osman bin Affan (r.a.) o kadar çok infakda bulundu ki onun gibi infak eden olmadı.

Sadece Osman (r.a.) on bin askeri techiz etti. Bunun için on bin dinarını tasadduk etti. En güzellerinden üçyüz deveyi ve elli kısrağı techiz edilmiş olarak infak eyledi.

Rasûlullah (s.a.v.) bu infak karşısında kendini tutamayıp minbere çıktı ve:

– “Allahım! Sen Osman’dan razı ol, çünkü ben ondan razıyım,” diye dua buyurdu.

(Hz. M. Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Tebük seferi, S: 8)

  • ••

“Kim ahiret kazancını istiyorsa, onun kazancını artırırız. Kim de dünya kârını istiyorsa ona da dünyadan birşeyler veririz. Fakat onun ahirette nasîbi olmaz.”

(Şûrâ :20)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN SIFATLARI

 

“Allah (geçmiş) Peygamberlerden (And olsun ki; size kitap ve hikmet verdim. Sonra da, size nezdinizdekini, tasdik eden bir Peygamber gelecektir. Ona, kesin olarak iman ve herhalde yardım edeceksinizdir! diye aht ve misak aldığı zaman (ikrar ettiniz ve uhdenize bu ağır yükü alıp  kabul ettiniz mi?) diye sordu. Onlar (ikrar ettik!) dediler. Bunun üzerine, Allâh (Öyle ise, birbirinize ve ümmetlerinize karşı şâhid olunuz!) Ben de, sizinle birlikte bu ikrarınıza şâhidlerdenim! buyurdu. Kadı Iyaz der ki “Yüce Allâh, o Mîsakı, vahy ile almıştır. Hiçbir Peygamber göndermemiştir ki, Ona, Muhammed Aleyhisselâmı veya vasıflarını anmış ve Ona, eriştiği takdirde, kesin olarak iman edeceksin diye kendisinden ahd ve mîsak almış olmasın. Deniliyor ki: Yüce Allâh, Peygamberlerinden, bunu, kendi kavimlerine de haber vermeleri ve onların, kendilerinden sonra gelecek kavmlara da, aynen bildirmeleri hususunda dahi kesin söz almıştır. (Ondan sonra da, size, nezdinizdeki o kitap ve hikmeti tasdik edici bir Peygamber gelmiştir) mealinin aslındaki hitab, “Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ın muâsırı olan Ehl-i kitabadır.”

Hazret-i Ali de demiştir ki:

“Yüce Allâh, Adem Aleyhisselâm’dan ve ondan sonra gelen her Peygamberden (Eğer, Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm, gönderildiği zaman, kendileri sağ olursa, Ona, iman ve dinine yardım etmeleri ve aynı hususta ümmetlerinden de, kesin söz almaları hususunda kesin söz almıştır.”

Atâ b. Yesar’dan rivâyet edildiğine göre: Peygamberimizin, Tevrat’taki sıfatlarından sorulunca, Abdullah b. Amr b. Âs, demiştir ki:

”Evet! Vallâhi Kur’ân’daki (Ey Peygamber! şüphe yok ki, Biz, Seni, Şâhid, Müjdeleyici ve Korkutucu olarak gönderdik.” (Ahzâb: 45) âyetindeki bazı sıfatları ile, Tevrât’ta da, tavsif buyrulmuştur.

(M. Âsım Köksal, İslâm Tarihi Ansk., C. 2, S: 95)

 

 

 

YEDİ SENELİK KITLIK

 

Âyet-i Celîle’de beyân olunduğu üzere ve görülen rüyâ üzerine yedi sene yine bolluktan sonra, kıtlık başlayacağı beyân olunmuştu.

Nas toplanarak geldiler. Yûsuf (A.S.)’a: “Evimizde yiyecek kalmadı bize sat” dediler. Yûsuf (A.S.)’da anbarların açılmasını emretti.

Birinci senede altın ve gümüş mukâbilinde erzâk verildi.

İkinci sene de hulliyât (kumaş) ve cevâhir bedelinde verildi.

Üçüncü sene hayvanlar mukâbilinde erzâk aldılar.

Dördüncü sene erkek kadın köleler verilerek erzâk ve hayvanât aldılar.

Beşinci senede akar, çiftlik mukâbilinde aldılar.

Altıncı senede evlâdlarını köle olarak vererek erzâk aldılar.

Yedinci senede ise kendileri köleliği kabul ederek erzâk aldılar.

Dediler ki, bu ana kadar böyle büyük ve haşmetli melik görmedik.

Yûsuf (A.S.) Melik’e dedi ki:

– Rabbim’in sun’u kudretini nasıl gördün? Ki gördüğün gibi bana tahvîl buyurdu. Melik:

– Re’yini muvâfık gördük. Biz de senin emrindeyiz. Yûsuf:

– Cenâb-ı Allâh şâhid olsun. Siz de şâhid olun ki Mısır ehlinden aldığım emlâki evvelinden âhirine kadar hepsini kâmilen size red ve iâde eyledim.

Yûsuf (A.S.) bu yedi senelik kıtlık müddeti içinde bir def’a olsun doyacak kadar yemek yemedi ki, aç olanların hâlinden korkup onları unutmasın. Ve erzâk almak için deve ile gelen bir kimse evvelce de geldi ise tekrar ona erzâk satmaz ve vermezdi.

“Biz rahmetimizi kimi dilersek ona nasîb ederiz. İyi hareket edenlerin mükâfatını zâyi etmeyiz”

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Yûsuf (A.S.), S: 71-72)

 

HAZRET-İ ABDULLÂH’IN VEFÂTI:

 

Hazret-i Abdullâh, Hz. ile Âmine ile evlendikten kısa bir müddet sonra, Kureyşîlerin ticâret malları yüklü kafilelerinden bir kafileye katılarak Şâm’a, Gazze’ye gitti.

Satacaklarını, satıp alacaklarını aldıktan sonra oradan geri döndüler.

Hazret-i Abdullâh, yolda hastalandı. Medîne’ye geldiler. Hazret-i Abdullâh, arkadaşlarına “Ben, burada, dayılarım Adiy b. Neccâr Oğullarının yanında biraz kalayım” dedi ve hasta olarak onların yanında bir ay kaldı.

Kafile arkadaşları, yollarına devam edip Mekke’ye geldiler. Abdulmuttalib, onlardan, Abdullâh’ın nerede kaldığını sordu. Onlar da, “Onu, gerimizde, dayıları Beni Adiy b. Neccâr’ların yanında bıraktık, kendisi hastadır!” dediler.

Bunun üzerine, Abdulmuttalib, büyük oğlu Harîs’i, acele Medîne’ye gönderdi.

Harîs, Medîne’ye vardığı zaman, Hz. Abdullâh’ı vefât etmiş ve Adiy b. Neccâr’lardan Nabiga’nın evine gömülmüş buldu.

Hz. Abdullâh’ın kabri, Nabiga’nın evinin içine girince, sol tarafa düşen küçük evdedir.

Dayıları, Hz. Abdullâh’ın, nasıl hastalandığını, olanca çabalarına rağmen, kendisini, ölümden kurtaramadıklarını ve Nabiga’nın evine gömdüklerini, Harîs’e anlattılar.

Harîs, acele Mekke’ye dönüp babasına acı haberi verince, Abdulmuttalib de, Abdulmuttalib’in bütün oğulları ve kızları da, son derece üzüldüler, ağlaştılar.

Hz. Abdullâh, vefât ettiği zaman yirmi beş yaşında idi. Peygamberimiz (S.A.V.) de, daha annesinden doğmamıştı.

(M. Âsım Köksal, İ. Târihi Ansk. C.1, S: 142-143)

Hz. Peygamber (S.A.V.) buyuruyor ki:

“Yâ Ebâ Hüreyre, güzel ahlâklı  olmaya  gayret et!

-Güzel ahlâk nedir, yâ Resûlallâh?

-Sana gelmeyene gider, kötülük edeni bağışlar, vermeyene verirsin.”                                                            (Beyhakî)

 

VAHİY VE TARZLARI

 

Hazret-i Ömer (R.A.), der ki “Resûlullâh (S.A.V.)’e vahy indirilirken, başucundan, arı uğultusuna benzeyen bir ses işitilirdi.

Yine, bir gün, Kendisine vahy indirilmişti.

Bir müddet, bekledik. Vahy hâli, kalktıktan sonra, Resûlullâh (S.A.V.), Kıble’ye yöneldi. Ellerini kaldırdı.

Allâh’ım! Bize, ihsânını artır, azaltma!

Bize nimet kıl! Bizi, alçaltma!

Bizi, hoşnud et! Bizden hoşnud ol!

diyerek duâ etikten sonra “Bana, on Âyet indirildi ki, onların hükmünü yerine getiren kimse, Cennet’e girer!” buyurdular.

Sonra da (Mü’minûn Sûresi’nin başından):

 

1- “O Mü’minler, muhakkak, felâh bulmuş (korktuklarından emin, umduklarına nâil olmuş)lardır.

2- O Mü’minler ki, namazlarına huşûlu (kalbleri, Allâh korkusu ve saygısı ile dolu, gözleri, secde yerine dikili, son derece sükûnetli durumda bulunur)durlar.

3- O Mü’minler ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler.

4- O Mü’minler ki, zekâtlarını, verirler.

5- O Müminler ki, mahrem yerlerini korurlar.

6- Ancak, zevcelerine veyâ kendi câriyelerine karşı olan durumları müstesnâdır. Kendileri, bunlardan dolayı, kınanmazlar.

7- Kim de, bunların ötesini ararsa, işte, artık onlar, haddi aşanlardır.

8- O Mü’minler ki, emânetlerine ve ahidlerine riâyetkârdırlar.

9- O Mü’minler ki, namazlarını korur, vaktinde kılmağa devâm ederler.

10- İşte, Onlar (Cennet’e) vâris olacakların ta kendisidirler.)” meâlindeki, on Âyeti, bize, başından sonuna kadar okudu.

(M. Âsım Köksal, İ. Târihi Ansk., C.3, S: 35-36)

 

MÜBÂREZE-Yİ BEDİR

 

O asırlarda tarafeyn muhârebeye girişmeden evvel, birer ikişer kişi meydana çıkıp da mukâtale etmek âdet idi. Buna mübâreze ve o kimselere mübâriz denirdi.

Müşriklerden Utbe, bir tarafa kardeşi Şeybe’yi ve bir tarafa oğlu Velid’i aldı. Meydâna çıkıp mübâreze istedi yani er diledi.

İlk önce Beni Neccâr’dan Afrâ Hâtun (R.A.)’nın Bedir’de hâzır olan yedi oğlundan Avf ile Muaz ve Abdullâh Bin Revâha (Radıyallâhü Anhüm Ecmaîn), Utbe, Şeybe ve Velid’e karşı çıktı.

Utbe: “Bizim sizinle bir işimiz, kavgamız yok, biz amcazâdelerimizi isteriz!” diye onları reddetti.

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri de:

“Kalk ya UBEYDE! Kalk ya HAMZA! Kalk ya Alî!” diye buyurdular.

Üçü de kalkıp, Hazret-i Ubeyde (R.A.) Utbe’ye; Hazret-i Hamza (R.A.) Şeybe’ye; Hazret-i Alî (R.A.)’de Ve-   lid’e karşı gittiler.

O vakit Hazret-i Ubeyde (R.A.) altmış üç yaşında. Hazret-i Hamza (R.A.) elli sekiz yaşında ve Hazret-i Alî (R.A.)’de yirmi bir yaşlarında olup, her biri yaşça karşısındaki hasmının akrânı idi. Ve bunların cümlesi de Arâbın en ileri gelen şecîlerinden idi.

Hazret-i Ubeyde (R.A.) ile Utbe yekdiğerine bir iki hamle eyledi ve iki ihtiyâr birbirini yaraladı ise de birisi diğerinin işini bitiremedi.

Hazret-i Hamza ve Alî (R.A.) hasımlarını bir hamle ile öldürdü ve dönüp Hazret-i Ubeyde (R.A.)’e yardım ile Utbe’nin dahî işini bitirdiler. Ubeyde (R.A.)’i de alıp Huzur-ı Nebevî’ye getirdiler. Şühedâ-yı Bedir’dendir.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Bedir Gazvesi, S: 41)

 

PEYGAMBERİMİZİN, MEKKE’NİN harâm VE DOKUNULMAZLIĞI HAKKINDAKİ AÇIKLAMASI

 

Peygamberimiz (S.A.V.), Mekke’yi fethinin ikinci gününde îrâd buyurduğu hutbesinde, Mekke’nin harâm ve dokunulmazlığını, şöyle açıklamıştır:

“Ey İnsanlar! Şüphe yok ki, Allâh, göklerle yer’i, güneşle ay’ı yarattığı gün, Mekke’yi de, harâm ve dokunulmaz (kılmıştır).

Kıyâmet gününe kadar da, harâm ve dokunulmaz olarak kalacaktır.

Mekke’yi harâm ve dokunulmaz kılan Allâh’dır.

O’nu, insanlar, harâm ve dokunulmaz kılmamışlardır.

Allâh’a ve Âhiret gününe inanan kimse için Mekke Haremi’nde kan dökmek, ağaç kesmek, helâl olmaz.

Mekke’de kan dökmek, benden önce, hiçbir kimse için helâl olmadığı gibi, benden sonra da, hiçbir kimse için, helâl olmayacaktır.

Bana da, ancak, gündüzün belli bir saatinde helâl kılınmıştır, ki bu da, Mekkeli’lerin, ilâhî gazâbı hakk etmiş olmalarından ileri gelmiştir.

Şüphe yok ki, Fil’i, Mekke’ye girmekten alıkoyan, tutan Allâh’tır.

Mekkeli’ler üzerine, Resûlullâh ile Mü’minler de, ancak bir kez salınmışlardır.

İyi biliniz ki:

Şu saatte Mekke, benim için bile harâmdır. Mekke’nin, bugünkü harâmlığı, dünkü harâmlığı haline dönmüştür.

(M. Âsım Köksal, İ. Târihi Ansiklopedisi, C.2, S: 185-186)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN

SABIR VE ŞÜKÜRLERİ

 

O (S.A.V.)’in hayatı, O (S.A.V.)’in bütün ilâhî emirleri harfiyyen yerine getirdiğinin şâhididir. O (S.A.V.) felâketlere, hezîmet ve musîbetlere sabreder, lütûf ve ni’mete erince de şükrederdi. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) bu iki vasfı eşit olarak hâizdi. Ashâb (R.A.)’dan biri bir gün en büyük musîbetlere kimlerin hedef olduklarını sordu. Peygamberimiz (S.A.V.):

“- Her türlü musîbete herkesten ziyâde peygamberler ma’rûz kalırlar. Diğer insanlar da rûhanî mertebelerine göre imtihâna ve musîbete uğrarlar.” buyurdular.                                                                         (İbn-i Mâce)

Kur’ân-ı Kerîm de O (S.A.V.)’e sabretmeyi emretmektedir:

“Peygamberlerden şerîat sahiplerinin sabrettiği gibi sen de sabret!”                                                (Ahkâf, 35)

O (S.A.V.) de bütün sıkıntılara, Allâh (C.C.)’ya dayanarak sabretmişlerdir.

Bütün bu sıkıntılara ancak Resûl-i Ekrem (S.A.V.) gibi bir Peygamber-i Zîşân sabredebilir.

Büyük işler başarmış dahiler, kumandan ve fâtihler bu başarılarını kendi akıl basiret ve bilgilerine hamlederler. Fakat Allâh (C.C.)’ya yakın bir lütfu olduğunu bilir ve O’na hamdederler. Peygamberimiz (S.A.V.) de kendilerine bir ni’met bir muzafferiyete nâil olunca; derhâl şükrân secdesine kapanırlardı. Mekke’nin fethi esnâsında Zîtuva’ya vardığı zaman Cenâb-ı Hakk (C.C.)’nün kendini muvaffak ettiğini görmüş ve hayvanın sırtında secdeye kapanmıştı.

(Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’in Yüce Ahlâkı, S: 36)

 

UHUD HARBİ ÖNCESİ RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İN RÜYÂSI

 

Hicretin 3. senesi Şevvâl ayının ibtidâlarında Çarşamba günü Kureyş ordusu Medîne hizâsına geldi. Cebel-i Uhud yanında Ayneyn denilen tepenin yanına kondu. Perşembe ve Cuma günleri de orada kaldı. Cuma gecesi Resûlullâh (S.A.V.) rüyâsında görmüş ki bir takım sığırlar boğazlanıyor. “Zül-fikâr” nâm kılıcın ucu kırılıp bir gedik peydâ olmuş ve arkalarına bir muhkem zırh giyip mübârek elini o zırhın yakasına sokmuş.

Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) ertesi gün bu rüyâyı şöyle yorumladı. “Boğazlanan sığırlar, Ashâbım’dan katlolunacak zevâta ve kılıcımın ucundaki gedik de Ehl-i Beytim’den birinin katlolunmasına işârettir. Ve muhkem zırhlar Medîne demektir.”

“Şu hâle nazaran Medîne içinde durunuz, düşman içeri hücûm ederse tedâfüî ve tahaffuzî cenk ediniz” diye buyurdu. Ashâb-ı Kirâm’dan bazıları da bu sûreti münâsip gördü.

Reîsü’l-münâfikîn olan Abdullah ibn-i Ubeyy ibn-i Selül de bu re’yde bulundu. Ve Yâ Resûlullâh! Zamân-ı câhiliyette düşman zuhûrunda biz ne vakit çıkar isek mağlûb olur idik. Ve ne vakit Medîne’de kalıp da müdâfaa eder isek gâlib gelir idik.” dedi.

Filvâkî, öyle tedâfüî hareket muvâfık-ı hâl ve maslahât idi. Zirâ Medîne’nin her tarafı binalar ve duvarlarla çevrilmiş ve geçit yerleri istihkâmlarla seddedilmiş olduğundan bir kal’a hükmünde olup Resûlullâh (S.A.V.)’in rüyâsında gördüğü gibi bir kavî zırh mesâbesinde idi.

Binâenaleyh bir müddetcik Medîne-i Münevvere’de sabr ü sebât olunsa urbâna fütûr gelerek bir kısmı savuşup gider idi. Ve Medîne üzerine hücûm ettikleri takdirde içeriden ok atılarak bir çoğu telef edilebilirdi.

Ve Kureyş ordusuna zaâf gelip îcâb-ı hâle göre üzerlerine hücûm ile muhârebeyi kazanmak kolay olurdu.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Uhud Gazvesi, S: 10)

 

 

 

Bİ’R-İ MAÛNE FÂCİASI

 

Hicretin dördüncü yılında, Amr oğullarının reisi Ebû Bera’ Amr İbn-i Mâlik Medîne’ye gelerek Resûlullâh (S.A.V.) ’i ziyâret etmiş ve:

– Yâ Muhammed! (S.A.V.) Necid halkına da Ashâb’ından bir hey’et gönderir ve İslâm’a davet edersen mühim bir kuvvet olan bu kalabalık kavmin davete icâbet edeceğini umarım, demişti. Resûlullâh (S.A.V.)  de:

“- Necidlilerin Ashâbıma kötü muâmele etmelerinden korkarım” buyurmasına karşın:

– Ben onları ahd ü emânıma alırım. Sakın çekinme gönder, demişti.

Bu da’vet üzerine Münzir bin Amr (R.A.)’ın riyâseti altında kurrâ’ denilen ma’lûmât sâhibi Ashâb’dan yetmiş kişi gönderildi. Bu heyet Medîne-yi Münevvere’ye dört konak mesâfede “Bi’r-i Maûne” denilen kuyu başına indiler.

Maûne kuyusuna varınca, Ashâb-ı Kirâm üzerine baskın ettiler. Artık mukâbeleden başka bir çare görmeyen Ashâb kılıçlarıyla müdâfaa ederek hepsi de şehîd düşünceye kadar çarpıştılar. Radıyallahü Anhüm Ecmaîn.

Bu fâcia üzerine Resûlullâh (S.A.V.) Allâh’a ve O’nun Resûlü’ne isyân eden şu Rı’l, Zekran, Benî Lihyan ve Asiyye oğulları üzerine kırk sabah (la’netle karışık) bedduâ etti.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Tebük Seferi, S: 77)

  • ••

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN KÂ’BE’Yİ

PUTLARDAN TEMİZLEMESİ

 

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Feth-i Mekke Günü Mekke’ye geldiğinde Kâ’be’ye girmekten çekindi. Çünkü Kâ’be’de câhiliyyetin tanrı edindiği putlar vardı. Resûl (S.A.V.) bunların çıkarılmasını emr etti. Ashâb (R.A.) tarafından putlar çıkarıldı. Bilhassa İbrâhim ve İsmâîl (A.S.)’ın sûretlerini de ellerinde ezlâm olduğu halde çıkardılar.

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) bu iki sûrete bakarak:

“-Allah bunları yapanları helâk etsin, Allâh’a yemîn ederim ki, putperestler pek iyi bilirler idi ki: Bu iki Peygamber erzâk-ı maksûmelerini böyle münker şeylerle aramış ve dilemiş değillerdi.” buyurdular.

Sonra Beyt’e dâhil oldular. Ve Beyt’in her tarafında tekbîr getirdiler. Fakat Beyt’de namâz kılmadılar. Bu Beyt hakkında şerhde îzâh vardır. (Tecrîd, 6/144)

Yine İbn-i Abbâs (R.A.)’dan gelen bir rivâyete göre:

Resûlullâh (S.A.V.) Ashâb (R.A.) ile berâber kazâ umresi için Kâ’be’ye geldiklerinde tavâf edilir iken müşrikler:

”-Ey Muhammed (S.A.V.) ümmeti! Peygamber’iniz size tekaddüm ediyor, sizi Medîne’nin hummâsı zayıf düşürmüş” diye istihzâ etmişlerdi.

Resûlullâh (S.A.V.) buna vâkıf olunca, tavâfın üç şavtında koşmalarını, Rükneyn-i Yemâniyyeyn arasında mu’tad üzere yürümelerini emr eyledi. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) tavâfın bütün şavtlarında koşmalarını emretmekle mâni bir şey varsa da o da ancak Ashâb (R.A.)’a acımasından ibârettir.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Osmân ve Alî (R.A.), S: 67-68)

 

  • ••

Resûlullâh (S.A.V.) (bir gazâdan dönenlere) buyuruyorlar ki:

“Ben, size daha yakın bir gazâ yeri, daha çok ganîmet ve daha çabuk dönüşü göstereyim mi?

Her kim abdest alır da mescide kuşluk namazı kılmak için çıkarsa, o kimsenin gazâ yeri, müfrezeninkinden daha yakın, ganîmeti onlarınkinden daha çok; dönüşü de onlardan daha çabuk olur.”

(S.Müslim)

 

MU’CİZE RüYÂ

 

Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) Efendimiz: Sarîh elfâz ile hilâfetin kimin tarafından iştiğal olunacağını ta’yîn etmemekle berâber Cenâb-ı Hakk O’na haber vermiş idi.

Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) Efendimiz buyurur ki:

“Bir gün uyuyordum, kendimi bir kuyu üzerinde gördüm. Kuyunun bir kovası var idi. Kuyudan Allâh’ın dilediği kadar su çektim.

Sonra Ebû Kuhâfe’nin oğlu yani Hazret-i Ebû Bekir (R.A.) gelerek kovayı elimden aldı, o da bir iki kova çekti. Fakat zaîf olduğundan Cenâb-ı Hakk onu kurtardı, fakat bu sırada kova büyüdü ve Hattâb’ın oğlu yani Hazret-i Ömer (R.A.) onu alarak kovayı daha kuvvetlice çekti, onun çektiği su ile havuz dolmuş idi, su içmek isteyenler her taraftan onun etrafında toplanmıştı.”

Bu rüyâ-yı Peygamberî ile evvelâ Hazret-i Ebû Bekir (R.A.)’in sonra Hazret-i Ömer (R.A.)’in riyâsete geçeceklerine işâret olduğu ifâde ediliyor.

Bu dahi mu’cizât-ı Nebevviyeden olup hakîkaten Ebû Bekir es-Sıddık (R.A.) iki sene küsûr hilâfet yaptıktan sonra Hazret-i Ömer (R.A.) hilâfete geçmiştir.

Hazret-i Ömer (R.A.)’in hilâfetinde bütün Kisrâ’nın mülkü fethedildi. Mısır, Şam gibi büyük beldeler İslâm eline geçti. Hâlâ bütün cihân Hazret-i Ömer (R.A.)’in fütûhâtına hayrandır.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Ebû Bekir (R.A.), S: 50)

***

Resûlullâh (S.A.V.) buyuruyor ki:

Eğer bir kimse namazı bekleyerek bir yerde oturursa, o kimse namazdadır.

(S. Müslim)

 

MÜŞRİKLERDEN İLK ÖLEN

 

Mübâreze daha başlamadan Ebû Cehil’in teşvîkiyle Âmir’in meydana çıkıp, Ehl-i İslâm’a ok atmasıyla mübârezeden evvel muhârebe kızıştı, kan düştü.

Beni Mahzûn’dan Esved bin Abdül-Esed de:

– “Ya ben Muhammedîlerin havuzundan şu içerim veya o havuzu hadım ederim veyahud o havuzun yanında ölürüm” diye yemin etti.

Fedâilik yolunda sell-i seyf ederek Ehl-i İslâm’ın havuzuna doğru seğirtti.

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri’nin arslanı Hamza (R.A.) Hazretleri o tarafa koşup Esved’e yetişti. Hemen bir kılıç vurdu. Esved arkası üzerine düştü. Lâkin zu’mu bâtılasınca yemini yerine gelsin diye kendini havuz içine attı. Hazret-i Hamza (R.A.) de onu havuz içinde katletti.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Bedir Gazvesi, S: 40)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN YEMEK

YEYİŞ TARZLARI

 

Peygamberimiz (S.A.V.) Efendimiz zâhidâne bir hayat yaşadıklarından, bulduğunu yerler ve kalabalıkla yemek yemekten zevk duyarlardı. Yemeği yere diz çöküp, iki ayağı üzerine oturarak, Besmele ile yerlerdi. Sıcak yemek yemezler ve sıcak yemekte bereket olmayacağını söylerlerdi.

“Sıcak yemekte bereket yoktur. Allâh-ü Teâlâ bize ateş yedirmez. Öyleyse yemeği soğutun.” buyurmuşlardı.

Yemeği elleriyle ve üç parmak, nâdiren dördüncüyü de yardımcı olarak kullanmak suretiyle ve dâimâ önlerinden yerlerdi. İki parmakla yemekten hoşlanmazlardı. Yemek esnasında bazen bıçak kullandıkları olurdu.

Allâh’ın Resûlü (S.A.V.), elenmiş arpa unundan yapılan ekmeği yerler, salatalığı da taze hurma tuz ile yerlerdi.

Eti ve etli yemekleri çok severlerdi. Tirid yemeğini kabak ile yerlerdi. Kabağı da severler ve onun hakkında: “O, kardeşim Yûnus’un sebzesidir.” buyururlardı. Avlanan kuş etini yerler, fakat kendileri avlanmazlardı.

Et yerken başlarını ete doğru eğmezler, eti ağızlarına yaklaştırıp dişleri ile ısırarak yerlerdi. Koyun bacak ve butlarından hoşlanırlardı. Tencerede pişen kabağı, sirkeye doğranmış ekmeği, Acve hurmasını severlerdi. Yemekleri parmakları ile sıyırırlar ve:“Yemeğin sonu daha bereketlidir.” derlerdi.

Parmaklarını temizlemeden ellerini mendil ile silmezlerdi. Yemeğin sonunda nimetleri veren Cenâb-ı Hakk Celle Celâlühü’ne hamd ü şükür eder ve ellerini yıkarlardı. Su içerken üç kerede içmeyi i’tiyâd edinmişlerdi. Her defasında Besmele ile başlar ve Hamdele ile bitirirlerdi. Cemaat içinde su veya süt içtiklerinde, kabı hemen sağındakine verir böylece devretmesini arzu ederdi. İçtikleri kaba üflemezler, nefes vermezlerdi. Kabı uzaklaştırdıktan sonra nefes alır veya verirlerdi. Evin içinde bir câriyeden daha utangaç hareket ederler, yemek istemezler, ancak sofra kurulursa yerlerdi. Yedirilenden yer, içirilenden içerlerdi. Yiyecek ve içeceği bizzat kendilerinin aldığı da olurdu.

(Peygamber (S.A.V.) Efendimizin Yüce Ahlâkı, S: 11)

 

PEYGAMBER (S.A.V.)’İN MU’CİZESİ

 

Tebûk Gazvesi’nde idi. Ashâb-ı Kirâm, bir gün susuz bir yere indiler. İnsanlar ve binekler susuzluktan telef olmak durumuna gelmişti. Resûlullâh (S.A.V.):

“- Su kovasını taşıyan nerede?” diye sordular.

“- İşte yâ Resûlullâh (S.A.V.) orada!” diye gösterildi. Resûlullâh (S.A.V.), o adamı çağırdı ve: “-Kovayı getir!” dedi. Onda çok az mikdâr su vardı. Mübârek parmaklarını onun üzerine koydu. On parmağından da su akmağa başladı. İnsanlar geldiler, kanasıya içtiler, bütün bineklerini de suladılar. Askerlerin on iki bin kısrağı ve on beş bin devesi var idi. İnsanlar ise otuz bin kadardı.

“Allâh (C.C.) yolunda muhârebe edip de ganîmete ulaşan hiç bir topluluk yoktur ki onlar, âhiretten olan sevâblarının muhakkak üçte ikisini dünyada elde etmeğe acele etmesinler. Onlara yalnız üçte bir kalmıştır. Eğer ganîmete kavuşmazlarsa, onların ecirleri eksiksiz olur. Âhirette alacakları üç mükâfata karşı dünyada acele ettikleri iki şey harpten selâmete çıkmaları ve ganîmete kavuşmalarıdır.”(Sahîh-i Müslim)

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.),Tebûk Seferi)

  • ••

Her sabah ve her akşam yedi def’a:

“Hasbiyellâhü lâ ilâhe illâhü ve aleyhi tevekkeltü ve hüve Rabbü’l arşi’l azîm”, diyen kimsenin dünya ve âhirete âid ne üzüntüsü varsa Allâh (C.C.) giderir, bunda ister sâdık, ister kâzib olsun.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Duâlar ve Zikirler, S: 149)

  • ••

İslâma çağdışı diyenlerin çağdışı kalacağı çağı, sen açacaksın. (İmâm-ı Şâfîî)

 

HAKÎKİ MÜFESSİR (S.A.V.) EFENDİMİZDİR

 

“Sizin cinsinizden size Resûl göndermekle ni’metimi itmâm ettiğim (tamamladığım) gibi, O Resûl-i Muazzam, sizin üzerinize Vahdaniyyetimiz’e delâlet eden Âyetlerimiz’i okur. Sizi günahlarınızdan tathîr eder (temizler) ve size Kitâb’ı, O Kitab’ın şâmil olduğu (kapladığı) hikmeti ta’lîm eder (öğretir) ve sizin bilmediğiniz şeyleri size öğretir.” (Bakara: 151)

Yani, “Ey Ümmet-i Muhammed! size ni’metimi tamamlamak için Resûl gönderip Vahdaniyyet’e ve hakkaniyyete delâlet eden Âyetlerimiz’i okumak ve günâhlarınızdan sizi temizlemek ve dünya ile âhirete dâir bütün hükümleri kuşatan ve ihtivâ eden Kur’ân’ı size ta’lîm etmek ve dînin emirlerinde daha bilmediğiniz birçok şeyleri ve sünnetimi size ta’lîm etmekle ni’metlerimizi tamamladık.” Vâcib Teâlâ Hazretleri, bu Âyet-i Celîle’de Resûl’ü (S.A.V.)’in yüce meziyyetlerini beyânla, inâd sâhiblerini insâfa da’vet etmiştir.

Çünkü Resûl (S.A.V.) ba’s olunduğu (gönderildiği) milletin içinde yetişmiş ve aynı örften bulunmuş olmakla Habîbi (S.A.V.)’in her hâli iffet, emânet, tînet-i tâhire (temiz yaratılışlarını) ve daha nice meziyyetlerini bilmeleri teblîğ-i ahkâmda (Kur’ân’daki ahkâmı duyurmada) kolaylığa vesîle olacağı gibi kavmi ve düşmanları nazarında dahî âli (çok yüce) mevki sâhibi olduğunu takdîr edecekleri şübhesizdir.

“Eğer yeryüzünde olan ağaçlar kalem olmuş olsa ve denizin o kadar vüs’atiyle berâber yedi deniz daha uzasa, mürekkeb olsa ve bil’umûm halk, Cenâb-ı Allâh’ın acâibâtını yazmış olsalar, kelimât-ı İlâhiyye’nin mutazammın olduğu ma’nâyı tüketemezler ve Cenâb-ı Allâh’ın kelimâtı tükenmez. Zîrâ Allâh-ü Teâlâ, mülkünde herkese gâlib ve cümle ef’âli hikmetten hâlî değildir.”

(Lokman: 27)

Hâzin Tefsîri’nde beyân olduğu üzere bu Âyet-i Celîle, yahûdîler veyâ kefere-i Kureyş tarafından “Muhammed (S.A.V.)’in getirdiği Kur’ân tükendi.” demeleri üzerine nâzil olmuştur.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe/1)

 

HUDEYBİYE DÖNÜŞÜ

VE SÛRE-İ FETH’İN NÜZÛLÜ

 

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri, Hudeybiye’de ondokuz ve bir rivâyette yirmi gün ikâmetten sonra Ashâb-ı Kirâm Radıyallâhu Anhüm Ecmaîn ile berâber Medîne-i Münevvere’ye avdet eyledi. Ashâb-ı Kirâm (R.A.) Beyt-i Şerîf’i ziyâret edemeyerek Medîne’ye döndüklerinden çok müteessir oldular.

Zührî (Rh.a.)’in rivâyetine göre Mekke ile Medîne arasında Sûre-i Fetih nâzil oldu. İbn-i Abbâs, Enes bin Mâlik (R.A.)’ın rivâyetlerine göre Sûre-i Fetih, Hudeybiye Sulh’ünün birçok fetihlerin mebde-i bir Feth-i Mübin olduğunu ihbâr ve beyân için nâzil olmuştur. Müfessirlerin cumhûruna göre de böyledir. Bu Sûre-i Şerîfe’nin ilk Âyetleri’nde şöyle buyurulmuştur.

“Habîbim! Biz sana bir Feth-i Mübîn açtık ki Allâh senin günâhından geçmiş ve geleceği mağfiret buyurup üzerindeki ni’meti tamamlayacak ve seni doğru yola yöneltecek eşsiz bir muzafferiyetle Allâh seni azîz ve mansûr kılacak!”

Bu Âyet-i Celîleler’de Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle’nin Resûl (S.A.V.)’e bir Feth-i Mübîn bahş ettiğini bildiriyor ve Ashâb Radıyallâhu Anhüm Ecmaîn’den Haz- ret-i Ömer (R.A.) gibi bazılarına bile hafî (gizli) kalan Hudeybiye Sulh’ü bir fetihdir ki istikbâlin fetih kapılarını açan gayet vazîh ve mes’ûd bir hâdise-i siyâsiyyedir, diye tavsîf buyuruluyor.

Hiç şüphesiz ki en yakın bir zamânda ve üç sene içinde fütûhâtın tahakkuku, Cenâb-ı Allâh Azze ve Celle’nin Peygamber (S.A.V.)’e bahşettiği bir “Nasr-ı Azîz”dir.

Ya’ni cihan târihinde eşi ve benzeri görülmeyen bir zaferdir.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Osmân ve Alî (R.A.), S: 54 )

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN

SEHÂVET VE CÖMERTLİKLERİ

 

Kerem ve cömertlik, Peygamberimiz (S.A.V.)’in tabîat-ı aslîyelerindendir. Peygamberimiz (S.A.V.), insânların en âlicenâb ve en asîli idiler. Bilhassa Ramazân aylarında O (S.A.V.)’in kerem ve sehâvetine sınır olmazdı.

Bir gün bir adam, Resûl-i Ekrem (S.A.V.) mer’ada otlayan keçilerini sayarken gelmiş ve bir kaç keçi istemişti. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) de ona bütün sürüyü vermişti. Adam sürüyü kabîlesine götürdüğünde:“Hepiniz müslümân olunuz. Muhammed (S.A.V.) o kadar cömert ki fakîrlikten hiç korkmuyor.”demişti. (Buhârî)

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) bazen birinden bir şey satın alır, sonra onu yine aynı kişiye hediye ederlerdi. Kendilerine bir şey geldi mi derhâl onu, başkalarına hediye ederlerdi. Yanlarında bir şey gece kalacak olsa ondan üzüntü duyarlardı.

Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in hanımı Hz. Ümmü Seleme (R.A.) vâlidemiz anlatıyor:

“Resûlullâh (S.A.V.)’ın yüzünde bir değişiklik hissettim. Sebebini sorunca:

“Dün aldığım yedi dinarı veremedim yanımda kaldı.” buyurdular. (Müsned-i İbn-i Hanbel)

Ebû Zerr (R.A.)’in rivâyetine göre Peygamberimiz  (S.A.V.):”Bütün Uhud Dağı altın olsa ve bana verilse, borcumu ödemek için ayırdığım müstesnâ, onun bir dinarını üç gün yanımda bırakmak istemezdim.”

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) üzerlerinde bulunan parayı son kuruşuna kadar infâk etmedikçe evlerine girmezlerdi. Bir def’asında Fedek reîsi hediye olarak dört deve yükü hubûbât göndermişti. Hazret-i Bilâl (R.A.) bunları çarşıda satmış. Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in bir yahûdiye olan borcunu ödemişti. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) bir şey kalıp kalmadığını sormuş, Hazret-i Bilâl (R.A.)’de kaldığını söyleyince: “Onları da sadaka olarak dağıt yoksa evime gidemem.” buyurmuşlardır.

(Peygamber  (S.A.V.) Efendimiz’in Yüce Ahlâkı, S: 48)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN

GİYİNİŞLERİ

 

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Hazretleri, giyinişlerinde muayyen bir tarz ta’kîb etmez; izâr, ridâ, gömlek ve cübbeden ne bulurlarsa onu giyerlerdi.

Sâde giyinmeyi severler, yeşil elbiseden hoşlanır ve ekseriyâ beyâz giyerlerdi.

Habeş Kralı Necâşî’nin gönderdiği çoraplar, Resûlullâh (S.A.V.) tarafından kullanılmıştır.Bazen işleme kaftan giydikleri de olurdu. Beyâz tenlerine çok güzel yakışan atlastan bir kaftanları vardı.

Elbiselerini topuklarında aşağı uzatmazlardı. İzârı ise daha yukarıda olurdu.

Sarığının taylasanını omuzları arasına sarkıtırlardı. Za’ferân ile boyanmış bir de çarşafı vardı ki yalnız bunun içinde namaz kıldığı da olurdu.

Bazı rivâyetlere göre Allâh’ın Resûlü (S.A.V.) hulle-i hamra denilen, üzerinde kırmızı çizgiler bulunan Yemen kumaşı kullanırlardı.

Umûmiyetle keçi kılından örme elbiseler giyerlerdi. Resûlullâh (S.A.V.)’in irtihâlini müteâkib Hz. Âişe (R.A.) O (S.A.V.)’in son dakikaları esnâsında giydikleri elbiseyi hâlka göstermişti. Bunlar yamalı bir örtü, el dokuması sert bir entâriden ibâretti.

Peygamberimiz (S.A.V.)’in ayakkabıları sandal şeklinde olup, bağlanıp bu sûretle ayaklarını tutarlardı.

Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in yatağı, içi hurma yaprakları ile dolu bir deri ile bir örtü veyâ iki katlı bir kumaş parçasından ibâretti. Hazret-i Hafsa (R.A.) anlatıyor (ki hanımlarındandır):

“Bir def’asında Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in üzerinde daha rahat etmeleri için bir kumaş parçasını dört kat yaptım, fakat kendileri istirâhatları hakkında bu kadar çok meşgûl olmamdan memnûn kalmadılar.” (Tirmîzî)

Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in Arabistân’ın tek hâkimi durumuna geçtikleri bir devrede bile evinde ufak bir sedirden, su tulumundan başka bir eşyâları yoktu.

(Peygamber (S.A.V.) Efendimizin Yüce Ahlâkı, S: 14)

 

ABDÜLMUTTALİB’İN VEFÂTI VE FAZÎLETLERİ

 

Kureyşliler, Abdülmuttalib’e (ikinci İbrâhîm) derlerdi. Ya’kûbî’ye göre; kendisi putlara tapmaktan ayrılmış, yüce Allâh’ın birliğine inanmıştı.

Abdülmuttalib, Âhiret’e, Âhiret cezâ ve mükâfâtına inanır “Vallâhi, şu dünyanın arkasında bir dünya daha vardır ki, iyilik edenler orada iyiliklerinin mükâfâtını görecekler; kötülük edenler de orada kötülüklerinin cezâsını çekeceklerdir! derdi.

Ramazân hilâli görününce, Hıra Mağarası’nda inzivâya çekilip ay çıkıncaya kadar oradan ayrılmaz, Allâh’a duâ ile meşgûl olurdu.

Böyle yapmayı, ilk def’a, o âdet edinmişti.

Beytullâh’ı çok çok tavaf eder, harâm olan ayların dokunulmazlıklarını son derece gözetir, Hacc mevsiminde, hâcılara mallarının en iyisinden infâkta bulunurdu. Konukları ağırlardı.

Dağ başlarında da, vahşî hayvanların, kurtların, kuşların karınlarını doyururdu.

Gayb olan Zemzem Kuyusu’nu ortaya çıkardıktan sonra, kuyunun başına yaptığı havuza Zemzem doldurup Mekke halkına ve hâcılara ikrâm ettiği gibi, kuru üzüm satın alıp Zemzem’le hoşaf yapıp içirdiği de, olurdu.

Abdümuttalib, Kureyşliler’in hâkimlerinden  idi.

Hırsızlık edenin elini keser, kız çocuklarının öldürülmesini men ederdi.

İçki içmezdi.

İçkiyi ve zinâyı yasaklamıştı.

Zinâ yapanı, kamçılatarak cezâlandırırdı.

Adağını yerine getirirdi.

Oğullarına ahlâkî fazîletleri emir ve tavsiye ederdi.

Abdülmuttalib’in vefâtı üzerine, şâir Huzeyfe bin Ganîm ile Matrûd bin Kâbü’l-huzaî de, söyledikleri mersiyelerde, kendisinin asâletini ve üztün meziyetlerini dile getirmişlerdir.

(M. Âsım Köksal, İslâm Târihi Ansk. C:2, S:77-78)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN

ALLÂH (C.C.)’NE İ’TİMÂD VE TEVEKKÜLLERİ

 

Hz. Peygamber (S.A.V.)’in sîreti okunduğu zaman O (S.A.V.)’in hayatında en amânsız felâketler, ve en çetin musîbetlere uğradığı hâlde ömründe ümitsizlik göstermediği görülür.

Amcaları Ebû Tâlib, O (S.A.V.)’e bu da’vâdan vazgeçmesini söylediği zaman:

“Amca! Yalnız kalacağımı düşünme! Hakk yalnız kalmaz. Bir gün gelir Arablar da, Arab olmayanlar da onu kabûl eder!” buyurmuşlardı.

Bir gün Âshâb (R.A.)’dan birine:

“Yemîn ederim ki bu Dînin kemâl mertebesine varacağı gün çok yakındır. O zaman gönüllerde Allâh (C.C.) korkusundan başka bir korku kalmayacaktır.”  demişlerdi. (Buhârî)

Peygamberimiz (S.A.V.), Necid Gazası’ndan dönerken Ashâb (R.A.)’ü ile birlikte bir ağacın gölgesinde istirâhat ederlerken yorgunluktan hepsi uyuyakalmışlardı. Resûlullâh (S.A.V.)’in kılıcı da ağacın üzerinde asılı idi. Bu esnâda oradan geçmekte olan bir bedevî bu vaziyetten istifâde ederek Peygamberimiz (S.A.V.)’i öldürmek istemiş, Allâh (C.C.)’ın Resûlü (S.A.V.) uyandıklarında bedevînin, kılıcı ile üzerine doğru yürüdüğünü görmüşlerdi. Bedevî haykırarak:

“Seni benim elimden şimdi kim kurtarabilir?” dedi.

Peygamberimiz (S.A.V.):

“Allâh!” deyince, bedevinin elindeki kılıç yere düşmüştü. İşte O (S.A.V.)’in Allâh (C.C.)’ne olan tevekkül ve i’timâdı…

(Peygamber (S.A.V.) Efendimizin Yüce Ahlâkı)

 

DIRÂR MESCİDİ

 

“Şu münâfıklar ki, mü’minlere zarar ve küfre kuvvet vermek, mü’minlerin arasını açmak bir de (daha evvel) Allâh ve Resûlullâh’a karşı muhârebe eden (Ebû Âmir’ Râhib)’e gözcülük yapmak üzere bir mescid edindiler. Bunlar bir de bu mescidi yapmakla hayır ve ibâdetten başka bir maksatları olmadığına kat’î yemîn ederler. Allâh da şehâdet eder ki bunlar yemînlerinde kat’iyyen yalancıdırlar. Sakın Habîbim bunların mescidine gidip namaz kılma!” (Tevbe:107)

Kubâ münâfıkları tarafından Dırâr Mescidi Kubâ’da Mescid-i Mübâreke’nin yanında küfür ve nifâk maksadıyla yapılmış bir binâ idi.

Resûlullâh (S.A.V.) Tebük Seferi’ne hareket edip Medîne’ye bir sâat mesâfede Zi-yevân Köyü’ne geldiğinde bunlar bir hey’et ile Huzûr-ı Saâdet-i Nebevî’ye gelerek:

“Yâ Resûlallâh! Hastalar için ve Kubâ Mescidi’ne gelemiyen Ashâb-ı Hâcet için husûsiyle yağmurlu gecelerde namaz kılmak için bir mescid binâ ettirdik. Teşrîf buyursanız da namaz kıldırsanız, hayır ve bereketle duâ buyursanız.” diye ricâ etmişlerdir.

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri de seferden avdet buyurduğunda arzularını is’af edeceğini va’d eylemişti.

Tebük Seferi’nden dönüşünde münâfıklar yine geldiler.

Tekrâr da’vet edip va’d-i Nebevî’yi hatırlattılar. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz gitmeğe hazırlanır iken Tevbe Sûresi: 107. Âyet-i Kerîme nâzil oldu.

Bu Âyet-i Celîle’nin şeref-i nuzûlü üzerine Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, Mâlik İbn-i Duhşûm ile Ma’n İbn-i Adiyy’i çağırdı ve: “Haydi hiç durmadan gidiniz. Şu zâlim cemâatin mescidlerini yıkınız, yakınız.” diye emir buyurdu.

Bu iki İslâm bahâdırı müsâreatla mescidin bulunduğu Benî Sâlim İbn-i Avf yurduna vardılar. Ve bu mehâbetli emri hiç tereddüt etmeden îfâ edip yaktılar, yıktılar.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Tebük Seferi, S: 55)

 

MEKKE’YE GİRERKEN

 

Kâbe-i Muazzama göründüğü zaman Hâtemü’l-Enbiyâ (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri tekbîr almaya başlayınca bilumûm Ashâb-ı Kirâm Rıdvânullâhi Teâlâ Aleyhim Ecmaîn de tekbîr aldılar.

O gün Cuma idi. “ıydü’l-fıtr”a on gün kalmıştı. Ehl-i İslâm sanki bir saâdet bayramına kavuşmuş idi. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz ammeye emân verdikten sonra yedi kere Beytullâh’ı tavaf eyledi. Ashâb-ı Kirâm’da ta’kîb ediyorlardı.

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Hazretleri’nin Mekke’ye girerken karşılaştığı çok sevimli bir manzara da şu idi:

Abdullâh ibn-i Abbâs (R.A.), Abdullâh ibn-i Ca’fer-i Tayyâr (R.A.), Abdullâh ibn-i Zübeyr Radıyallâhü Anhümâ’nın da içlerinde bulunduğu Hâşimî çocukları Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’i istikbâl etmişlerdi. Efendimiz bunları severek İbn-i Abbâs (R.A.) ile İbn-i Ca’fer (R.A.)’ı terkilerine almışlardır.

Resûl-i Ekrem (S.A.V.), bir müddet Hacûn Mevkii’nde çadır içinde tevakkuf buyurduktan sonra geniş bir kab içinde yıkan-mış olan yeni bir elbise giymişti. Devesine binerek sağında, solunda, önünde ve arkasında Ashâb’ı saff bağlayarak Ka’be’ye geldi, yolda Sûre-yi Fethi okudu, Harem-i Şerîf’e girdiler.

Hâlbuki Ka’be’nin etrâfında kurşunla tahkîm edilmiş üç yüz altmış put vardı. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz elindeki değneği putlara dürterek:

“Hakk geldi. Bâtıl gitti, helâk oldu. Hakk geldi. Hâlbuki ölen bâtıl, ne îcâd ne de öleni diriltmeye muktedir değildir.” buyurdular. Putlara değnekle dokundukça onlar bir bir yere düşüp seriliyordu. Putlar kâmilen kırıldı.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Hâlid bin Velid (R.A.), S: 66)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN YÜKSEK AHLÂKI

 

Hz. Peygamber (S.A.V.), güler yüzlü, güzel huylu, nâzik kalbli idi. Hiçbir vakit kaba ve sert huylu değildi. O (S.A.V.)’in ağzından hiçbir müstehcen kelime çıkmazdı.

Başkalarının hareket tarzını tenkîd veyâ takbîh etmez, sevmediği bir hareket veyâ durum karşısında bir şey söylemez, böyle bir harekette bulunan adam kendi hareket tarzının tasvîbini isteyecek olursa, Resûl-i Ekrem  (S.A.V.) onu kınamadan, kalbini kırmadan bundan vazgeçirirler, yâhûd susarak muhâtablarına memnûn olmadığını hissettirirlerdi.”

Resûl-i Ekrem  (S.A.V.) kendi hesâbına üç şeyden sakınırlardı:

1-Münâkaşa ve mücâdele etmekten,

2-Kimseye lüzûmundan fazla söylemekten,

3-Kendilerini alâkadar etmeyen işlerle meşgûl olmaktan,

Başkaları hesâbına da üç şeyden sakınırlardı:

1-Kimseyi tenkîd etmezlerdi,

2-Kimseye hakârette bulunmazlardı,

3-Başkalarının sırlarına muttali’ olmak istemezlerdi.

(Tirmizî, Şemâil)

Resûl-i Ekrem  (S.A.V.), bütün işlerini, bütün vazîfelerini ta’yîn etmişler, “tesbîh” ve “tehlîl” zamanlarını ayırmışlar, uyku ve istirahât, misâfir ve ziyâretçilerin kabûl saatlerini tesbît etmişlerdi. Resûl-i Ekrem  (S.A.V.) kimseye karşı hareket tarzını değiştirmezlerdi.

(Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’in Yüce Ahlâkı)

 

BENİ KURAYZA YAHUDİLERİNİN

MÜŞRİKLERLE İŞBİRLİĞİ YAPMALARI

 

Benî Nadir Yahûdilerinin reisi Huyyey b. Ahtap, Medine’ye doğru gelen Ebû Sufyan’la diğer Kureyş müşriklerine Benî Kurayza Yahûdilerinin kendilerine yardımda bulunacağını söyledi.

Ebû Sufyan da o’na: “Kavmine git, Muhamed (s.a.v.)’le aralarındaki duâhedeyi bozsunlar.” dedi.

Peygamberimiz, Medine’yegeldiği zaman, Müslümanlarla, Müslüman olmayanlar arasında bir muâhede yapmıştı. Bu muâyedeye göre: Yahûdileri, Mü’minlerle bir topluluk teşkil ettikleri kabul olunmakta. Peygamberimiz (s.a.v.) izni ve musaadesi olmadıkça, kendilerinin herhangi bir askerî harekatta bulunmayacakları, Medine’ye bir taarruz vukuunda elbirliği ile müdafaa da bulunuacağı ve Kureyşlilere de hiç bir şekilde yardım edilemeyeceği hükmü yer almakta idi.

Huyey b. Ahtap, Peygamberimizle (s.a.v.) muâhedeyi yapan Ka’b b. Esed’i kandırarak, muâhedeyi bozmak istememesine rağmen, O’nu muâhedeyi bozmaya ikna etti. Peygamberimiz (s.a.v.)’le aralarındaki muâhedeyi bozdu ve Peygamberimizin (s.a.v.) muâhede hakkında yazdığı yazıyı getirip yırttı.

Bu haberi Peygamberimize (s.a.v.) Hz. Ömer (r.a.) verdi. Bu haber üzerine Peygamberimiz (s.a.v.): “Hasbunallahu ve ni’mel’Vekil = Allah (c.c.), bize yeter!  O’ ne güzel Vekil’dir.” buyurdu.

 

(İslâm Tarihi C. 6, Sh. 226)

 

Hz. Âmine’nin şu şiiri ve sözleri, kâmil bir Muvahhidin lisânına yaraşır bir hâldedir ve O’nun yüksek edebî kudret-i ifâdesini göstermektedir.

Hz. Abdullâh’ın da, Tevhîd’e delâlet eden şiirleri vardır. Hz. Âmine’ye hıtbe edilmezden evvel Benî Esed’den bir kadın, Kâ’be içinde, Hz. Abdullâh’ı, i’lân-ı aşkla nefsine da’vet etmiş ve muvâfakat ettiğinde de kendisine mühim bir servet va’d etmişti. Bu hâyâsızca arz-ı nefs eden kadına iffet ve fazîlet kemâlinin timsâli Hz. Abdullâh, şu şiiriyle onu reddetmiştir: “Harâm, o kadar acıdır ki ölüm acısı, ondan çok hafiftir. Helâl ise çok tatlıdır. Var kadın sen açıkça helâlini ara! İzzet ve şeref sâhibi olan ızını ve dînini himâye ve muhâfaza eder; rosbuluk demek ola bir işe nasıl cesâret gösterir?”

 

(Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh, 4. Cild, 5. Baskı, S. 543-550)

 

RESÛL-İ EKREM (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN

MUHTEREM EBEVEYN’İN

 

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’in Peder-i Âlîleri Hazret-i Abdullâh’ın son seferi Medîne’ye olmuştur. Bu sefer hurma almak için gidilen birkaç günlük bir seferdi. Ehl-i Kitâb’ın ikâmet ettikleri Şâm ve civarına hiç sefer yapmamışlardır. Hâfız Sâlahüddîn’in bir eserinde Hazret-i Âmine’nin Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’e hâmile kaldıkları târihte on sekiz yaşlarında idiler ve Medîne’ye Benî Neccâr’dan dayılarının yanına hurma almak için son seferlerini yapmışlar ve Ora’da irtihâl emişlerdir. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) de ana karnında dür-i yetim olmuşlardır. Vâlideleri Hazret-i Âmine ise değil Mekke’den, kendi evinden bile dışarı çıkmamıştır.

Ebû Nuaym’in Delâil-i Nübüvvet’inden Zührî tarîkiyle Üm-i Semâa’nın vâlidesinden şöyle dediği ivâyet edilmiştir: “Resûlullâh (S.A.V.)’in Vâlidesi Âmine’nin ölüm hastalığında O’nu ziyârete gitmiştim. O sırada beş (altı) yaşına girmiş olan Muhammed (S.A.V.) annesinin başucunda oturuyordu. Âmine, bir müddet kâmil şefkat ve dikkatiyle oğlunun yüzüne baktı. İbrâhim’in Tevhîd nûrunu, Yûsuf’un güzelliğini, Mûsâ’nın mu’cizelerini,          Îsâ’nın asâletini hâiz olan oğlunun sîmâsından ilhâmla, hemen şu şiiri söyledi: “Ey büyük bir güvercinin mahsûl-i hayatı olan oğlum! Menâmımda gördüğüm rü’yâ doğru çıkarsa; sen, ins ve cinne, hill ü hareme ba’s olunup Peygamber olacaksın! Azîz oğlum! Sen, İslâm Dîni’nin, Ceddin Hazret-i İbrâhim Dîni’nin Hakk Dîn olduğunu tasdîk ve ta’lîm için ba’s olunacaksın! Allâh, seni, şu milletlerle beraber sürüp gelen, yaşayagelen şu putlardan ibâdetten yasaklamış ve esirgemiştir. “Hz. Âmine bu şiiden sonra: “Her yaşayan, ölür; her yeni, eskir; her çok, azalır; her büyük, fenâ bulur. Şübhesiz ben de öleceğim. Fakat ebedî anılacağım. Dünyâda oğlumu hayr’ülhalef bırakıyorum.” dedikten sonra vefât etmiştir.”

 

Bi kerre de Ebû Leheb’in Dürre denilmekle ma’rûf olan kızı Sebîa (R.A.), Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’e gelmiş ve “-Yâ Resûlallâh! Halk, bana “Ey Cehennem odununun kızı!” diye hitâb ediyor.” Sûretinde şikâyet etmişti. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (S.A.V.) şiddetli bir gadabla kalkıp: “Bazı kimselerin benim nesebimle uğraşmağa ne hakkı vardır? Kim ki benim nesebimle uğraşırsa, emîn olunuz ki o kimse, bana ezâ verir. Kim ki bana ezâ eder; o kimse, Allâh-ü Teâlâ’ya ezâ verir.” diye buyurmuşlardır.

Âbâ-i Ecdâd-ı Muhammed (S.A.V.) müşik olmadıklarının temiz olduklarının bir delîli de, Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’in: “Ben, mütemâdiyyen temiz babaların sülbünden, temiz anaların rahmine naklolunageldim.” diye buyurmuş olmalarıdır. Tevbe: 28’de: “Şübhesiz ki müşrikler, necîsdir.” diye tavsîf edilmiştir. Şübhesiz ki tahâret ile necâset; îmân ile şirk; mü’min ile müşrik tezâd teşkîl eder. Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in yüce ecdâdından her birisi temizdir ve onların müşrik olmadıklarını kabul etmek vâcibdir.

 

(Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh, 4. Cild, 5. Baskı, S. 543-551)

 

RESÛL-İ EKREM (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN

MUHTEREM EBEVEYNİ VI

 

Muhterem Babaları Hazret-i Abdullâh, haseb ve nesebce Kureyş’in en temiz bir soyuna mensûbdur. Buhârî, Sahîh’inde ve Târîh’inde Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’in atalarını, İbrâhîm (A.S.)’a kadar çıkarır. İbrâhîm Halîl (A.S.), Kâ’be’nin ilk bânisi bulunduğundan, Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’e gelene kadar, bütün İbrâhîm (A.S.) evlâdı, Kâ’be’ye hizmet edegelmişlerdir. Bu cihetle, Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in yüce ecdâdının bütün hayatları, kemâl derecede mazbûttur. Hepsi de şeref ve fazîlet sâhibi kimselerdir.

Muhterem Vâlideleri Hazret-i Âmine Bint-i Vehb’dir ki Pederleri Vehb, Benî Zühre’nin reîsidir. Vehb, kızının tahsîl ve terbiyesine pek ziyâde ihtimâm gösterdiğinden Hazret-i Âmine, Kureyş kızlarının en yükseği addolunurdu.

Tevbe:128’deki “Enfüsiküm” kavl-i Şerîfi, şâz olan bir kırâatte “Enfesiküm” şeklinde okunmuş ve ma’nâsı da, “Ey insanlar! Sizin en güzel ve temiz soyunuzdan, size en necîb bir Peygamber geldi.” şeklinde olmuştur.

Buhârî’nin rivâyetine göre, Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz, Kendileri de Huneyn Gazâsı’nda İslâm ordusunun bozulduğu sırada Nübüvvet ve Risâlet kuvvetinin Kendileri’ne bahşettiği yüksek bir irâde ve mehâbetle münhezim bir orduya hitâb ederek “Ben, Allâh’ın Peygamberiyim, bunda yalan yoktur! Ben, Abdulmuttalib’in torunuyum, soyumda yalancı yoktur!” buyurmuşlardır ve bozulan ordunun kuvve-i ma’neviyyesini iâde etmişlerdir.

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN ŞEMÂİL-İ ŞERÎFLERİ VE YÜCE AHLÂKLARI

 

Peygamberimiz (S.A.V.), koyu bir cehâlet muhîti içinde yetişmiş oldukları halde, ahlâkın en güzellerini öğretmiş, her zaman ve her mekâda en büyük zâtlardan sayılan kâmil insanlar nümûneleri olan ASHÂB-I KİRÂM RADIYALLÂHÜ ANHÜM HAZERÂTI’nı yetiştirmişlerdir.

İşte bu ASHÂB-I KİRÂM RADIYALLÂHÜ ANHÜM içinde, bütün insânî kemâlleri kendisinde toplayan ve yaşayan HAZRET-İ EBÂ BEKİR’İS – SIDDÎK (R.A.); adâletin yeryüzünde canlı bir timsâli olan HAZRET-İ ÖMER’ÜL-FÂRÛK (R.A.); hilimde, fedâkârlık ve ferâgatkârlıkta en yüksek mertebeyi bulan HAZRET-İ OSMÂN-I ZİNNÛREYN (R.A.), ilim ve fazîlette ve ilâhî ma’rifette vicdânlara rehberlik eden HAZRET-İ ALÎ KERREMALLÂHÜ VECHEH gibi o yüce zâtlar, hep o ümmî PEYGAMBER (S.A.V.)’İN FEYİZLERİ İLE YÜKSELMİŞ VE PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’den aldıkları nûrlarla dünyayı aydınlatmışlardır.

Peygamberimiz (S.A.V.)’deki Allâh’a ta’zîm ve Allâh’a muhabbet, her şeyin ve her derecenin üstünde idi. Allâh’a ibâdetten en büyük hazzı alırlar; gecenin karanlıklarında sâatlerce ibâdete dalar kalırlar idi.

Peygamberimiz (S.A.V.), Peygamberler (A.S.)’ın güzîdesi ve hâtemidirler. O, bütün insânlara ve cinnlere Peygamber olarak gönderilmiştir. Getirdikleri “DÎN” ve “ŞERÎAT” kıyâmete kadar yaşayacaktır. O, hiçbir Peygamberin erişemediği mertebeye erişmiş; bir gece ceseden ve rûhen Allâh’ın emriyle KA’BE’den, KUDÜS’teki MESCİD-İ AKSÂ’ya gitmiş; oradan göklere Mİ’RÂC’a çıkarak Allâh ile mülâkî olduktan sonra aynı gecede Mekke’deki hâne-i sa’âdetlerine dönmüşlerdir.

 

(Mustafa Âsım Köksal (R. Aleyh), İslâm İlmihâli)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN ŞEMÂİL-İ ŞERÎFLERİ VE YÜCE AHLÂKLARI

 

Güler yüzlü; tatlı sözlü; nâzik ve ince hissli idiler. Kahkahayı sevmez; ekseriyâ gülümserler idi. Hayatlarında sert bir hareketleri görülmemiştir.

Peygamberimiz (S.A.V.)’in akılları, zekâları en yüksek derecede idi. Gençliklerinde bile akılları ve doğruluklariyle, herkesin saygısını kazanmışlar idi Doğrulukta parmakla gösterilirler; bundan adayı kendilerine “EL-EMÎN” denilir idi.

Başladıkları bir işi,  bitirmeden  bırakmazlar idi. Hayatlarında aslâ tereddüde düştükleri görülmemiştir.

Ziyâretlerine gelenleri güler yüzle karşılarlar; onlarla müsâfaha ederler ve onları tatlı sözlerle ağırlarlardı. Hoşlanmadıkları bir kimsenin, bir şeyin aleyhinde bulunmazlar idi.

Herkesi müsâvî derecede tutarlar; hiç kimsede dünyevî bir imtiyâz ve pâye görmezler idi. Gösterişten, imtiyâzdan hoşlanmazlar; tevâzu’dan ayrılmazlar idi. Her kim olursa olsun, da’vetlerine giderler ve gönülleri hoş ederler idi. Kibirsiz bir vakarları var idi.

Fakîrlerin, kimsesizlerin, dulların işlerini görmekten; onların dertlerini dinlemekten geri kalmazlar idi.

Sâdelik ve ferâgat Peygambeimiz (S.A.V.) Efendimiz’in en başta gelen, en yüksek vasıflarından idi.

Gözleri ve gönülleri tok; geçici ve göçücü saltanatlara meyilleri yok idi. Fakîrlik içinde zengin; zenginlik içinde fakîr yaşarlardı.

Kendilerinde toplanan bütün vasıflar yüksek, sâde ve mübârek hayatları  herkes için en güzel örnek idi.

Peygamberimiz (S.A.V.) Efendimiz, “Ahlâkça en yüksek mertebede idiler.”

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN ŞEMÂİL-İ ŞERÎFLERİ VE YÜCE AHLÂKLARI

 

Peygamberimiz (S.A.V.), orta boylu; güzel endâmlı; alınları açık; göğüsleri ve omuzları geniş idiler.

Mübârek dişleri seyrekçe; saçları ne dümdüz; ne de kıvırcık olup sakalları da sık idi.

Gözlerinin siyâhları pek siyâh; akları da pek ak idi. Kirpikleri, siyâh ve uzun idi.

Mübârek yüzleri çok sevimli ve güzel idi.

Çehrelerindeki hâkimiyyet, herkes üzerinde büyük bir te’sîr bırakır idi. Sîmâlarının canlılığı, içe birden dokunur; doğrulukları, gün yüzünde Kur’ân gibi okunur idi. Kendilerini ilk def’a  görenler,  sarsılırlar; sonra da  canlarını O’nun yolunda fedâ ederler idi.

Gâyet sâde ve temiz giyinirler; açık renkli elbiseden hoşlanırlar idi.

Mübârek kadem-i sa’âdetlerine sandal biçimi bir ayakkabı giyerler; bağlarını düğümleyip hafif hafif gezerlerdi. Omuzlarında uzunca bir ihrâm taşırlar; sarıklarının uçları omuzlarına kadar sarkar idi.

Yürürken canlı yürürler, iki yana salınmazlar idi. Göz uçlarıyla yan taraflarını süzmekten çekinirler; bakacakları bir şeye veyâ tarafa tam dönerek bakarlar idi.

Peygamberimiz (S.A.V.) Efendimiz, çok düşünürler, ekseriyâ susarlardı. Sözlerini tane tane söylerler idi. Mübârek kelâmlarında duruluk, açıklık ve tatlılık var idi. Konuşurlarken ma’nâlı, kısa ve açık konuşurlar; sözleri herkes tarafından anlaşılır idi. Bir sözü bitirmeden başka bir   söze   başlamazlardı.   Peygamberimiz  (S.A.V.) Efendimiz’in sesleri, gür ve güzel idi.

Şahsen çok güzel olan Peygamberimiz (S.A.V.), huyca da güzel idiler; O’nun ahlâkı Kur’ân idi.

Peygamberimiz (S.A.V.), afv ile muâmele ederler, kendilerine karşı davranışlarında haddlerini aşanları, bağışlarlar idi. Kusurları yüze vurmaz; hiç kimseyi azarlamaz; kendile-rine saldırıda bulunanlardan öç almazlardı. Hısım ve akrabâya ve herkese yardımda bulunurlardı.

İnsanların en edâletlisi, en şecâatlisi, en iffetlisi ve sevgilisi idiler. Hayâkârlıkları son derecede idi. Kimsenin yüzüne dikkatlice bakmazlar idi.

 

(M. Asm.

 

 

 

 

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN

MECLİSİNDEKİLERE KARŞI TUTUMU

 

Hz. Hüseyin (r.a.) der ki “Resûlullah (s.a.v.) meclisindekilere karşı daimâ güleçti. Yumuşak huylu idi.

Esirgemesi, bağışlaması boldu. Katı kalbli değildi. Hiç kimse ile çekişmezdi. Hiç bağırıp çağırmazdı, kötü söz söylemezdi. Hiç kimseyi ayıplamazdı. Pinti ve cimri değildi. Hoşlanmadığı şeye göz yumardı. Umanı, umutsuzluğa düşürmez, bir şey hakkındaki hoşnudsuzluğunu açığa vurmazdı.

Kendisini üç şeyden:

  1. İnsanlarla çekişmekten, 2. Çok konuşmaktan, 3. Yararsız, boş şeylerle uğraşmaktan alıkoymuştu.

İnsanları da, üç şeyde kendi hallerine bırakırdı:

  1. Hiç bir kemseyi ne yüzüne karşı, ne de, arkasından kınamaz, ayıplamazdı. 2. Hiç kimsenin ayıp ve kusurunu araştırmazdı. 3. Hiç kimseye, hakkında sevaplı ve hayırlı olmayan sözü söylemezdi.

Peygamber (s.a.v.) konuşurken, meclisinde bulunanlar, başlarına kuş konmuş gibi, sessiz ve hareketsiz dururlar, sözünü bitirip susunca, söyleyeceklerini söylerler, fakat. Kendisinin yanında aslâ tartışmaz ve çekişmezlerdi.

Peygamber (s.a.v.)’ın yanında birisi konuşurken, konuşmasını bitirinceye kadar o birleri susarlardı. Peygamber (s.a.v.)’in yanında en sonrakinin sözü ile en öncekinin sözü farksızdı.”

 

(M. A. Köksal, İ. Tarihi, C.11, Sh. 414)

 

FAHR-İ KÂİNAT (S.A.V.) EFENDİMİZ HAZRETLERİ’NİN ŞEMÂİL-İ SA’ÂDETLERİ VE MU’CİZELERİ (2)

 

Yâ Resûlallâh (S.A.V.)! Mübârek saçların Ve’l-Ley! Sûresi’ni andıracak kadar siyâhlıkta ve güzelliktedir.  Mübârek Nübüvvet mührün de, Nûr Sûresi’ndeki “Nûr”un noktası gibi mükemmel, mübârek kelâmın gâyet düzgün; mübârek sözlerin ise dizilmiş en şâhâne inci taneleridir.

Yâ Resûlallâh (S.A.V.)! Hazret-i İbrâhîm Halîlullâh (A.S.)’ın nûrunun parlayan en ışıl ışılı Sensin. Hazret-i İsmâîl Zebîhullâh (A.S.)’ın sırırının mahremi de Sensin.

Yâ Resûlallâh (S.A.V.)! Senin varlığın gönlünü, Sana, açanlara sa’âdettir ve Yâ Resûlallâh (S.A.V.), Senin vücûdun, ol Mahşerde, sığınıllacak tek gölgeliktir.

Bütün felekler (semâlar) yeryüzüne gâlib (üstün) iken, şimdi, Yâ Resûlallâh (S.A.V.)! Seninle yeryüzünün semâlara (feleklere) gâlib gelmesi hakk olmuştur.

O Güzeller Güzeli (S.A.V.), vücûda gelince, dünyayı teşrîf edince, arzın (toprağın) mertebesi, birden bire yükseliverdi a’lâlara çıktı.

Yeryüzü dedi ki: “Ey dokuz kat gökyüzü, çok hararetli olma! Çünkü Hakk Resûl (S.A.V.)’in meskeni ve makarrı ben oldum. Bundan dolayı da şeref ve izzet bana âiddir; Ben bir inci kabuğuyum, o şâhâne İnci (S.A.V.) ise benim içimdedir.”

Nasıl yıldızların sayısına tahdîd yoksa, Resûlullâh (S.A.V.) Hazretleri’nin de mu’cizelerine de tahdîd yoktur.

Kur’ân-ı Kerîm, Âyet Âyet inzâl olmağa başlayınca Âyât-ı Beyyinât gibi, O’nun (S.A.V.) mu’cizât-ı beyyinâtı da zuhûr edip cihâna yayılmağa başladı.

Resûlullah (S.A.V.) Hazretleri’nin mu’cizeleri arasında husûsiyle ayı ikiye bölmesi vardır. O (S.A.V.), mu’cizeleriyle ve varlığıyla fakîri de zengini de şereflendirdi.

 

(Eyyûbî Menâkıb-ı Sultân Süleymân, Haz. Dr. Mehmed Akkuş, Ank. 1991, S. 43-45)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN  ŞEMÂİL-İ SA’ÂDETLERİ

 

Ey İlâhî lütfun mâyası ve Peygamberler (A.S.) topluluğunun Padişâhı (S.A.V.)!

Şerîat yolunun Başsüvârisi ve Hakîkat gülşeninin lâleliği (S.A.V.)!

Yâ Habîbullâh (S.A.V.)! Sen İlâhî hakîkatlerin yazılı olduğu sâhifesin ki Mirâc Gecesi bu hakîkatler Sana verildi.

Rûhlar, cemâlinle müşerref oldular ve Yâ Resûlallâh (S.A.V.)! çok çok lütuf ve keremlere nâil oldular.

Yâ Resûlallâh (S.A.V.)! şâyed Senin sa’âdetinin nûru olmamış olsuydı şehâdet mülkü aslâ bilinemezdi.

Yâ Resûlallâh (S.A.V.)! Senin varlık sebebin, her şeye rehber olmaklığın içindir. Ey Sultân‘ül Enbiyâ (S.A.V.), Senin varlığının bir başka sırrı da, hiçbir Nebî (A.S.)’ın gidemediği yerlere, sâdece Sana mahsûs ve  çok husûsî bir İlâhî da’vetle oralara gitmekliğin ve oraları yakînen görmekliğindir.

Ey Hakk’ın Nûru (S.A.V.)! Senin sâyende her şey zulumâttan kurtuldu. Şâyed Sen gönderilmemiş olsaydın, kim zulumattan kurtulup sa’âdet ve selâmete erişebilecek idi?

Yâ Resûlallâh (S.A.V.)! Senin bir benzerin bulunması aslâ mümkün değildir. Öyle ki güneşe rağmen gölgen görünmez ve Senin kemâlinin yüceliğini kimse bilemez ve o yüceliğe de hiçbir kimse erişemez.

Ey Rahmân (C.C.)’nün Sırrı olan (S.A.V.)! ilim ve fazîlet nâmına ne varsa hepsi Senindir. Ve Kur’an-ı Kerîm, Senin şânına inzâl edildi.

Ey Şâh (S.A.V.)! Allâh-ü Teâlâ, Senin meddâhın olunca (Allâh-ü Teâlâ, sen’i övdükten sonra), Sen’i medh ü senâ etmek kimin haddine? (Allâh-ü Teâlâ’nın övdüğünü, Seni, övmeğe, esâsen, hiç kimsenin kudreti yetmez.)

Yâ Resûlallâh (S.A.V.)! Senin mübârek gözlerin Sûre-i Necm’in 17. Âyeti’nde medhedildiği için diğer gözlere şifâdır ve mübârek kaşların ise yine Necm Sûresi, Âyet 9’da medhedildiği gibi iki yay gibidir. Senin gözlerin gibi güzel gözler; Senin kaşların gibi güzel kaşlar başka hiçbir kimsede yoktur ve olmayacaktır da.

 

(Eyyûbî, Menâkıb-ı Sultân Süleymân, Haz. Dr. Mehmed Akkuş, Ank. 1991, S. 41-43)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZ, PEYGAMBER OLMADAN ÖNCE DE MUVAHHİD İDİLER

 

Resûlullâh (S.A.V.) Nübüvvetle ba’s olunmadan evvel, Tevhîd fikriyle mu’tekid idi. Ve İbrâhîm (A.S.)’ın Şerîati ahkâmiyle ibâdet ederdi.

Ramazân aylarında bir mikdâr erzâk alıp Hirâ Dağı’na gider, orada kudret-i İlâhiyye’yi tefekkürle ibâdet ederlerdi.

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, kırk yaşına eriştikten sonra vahy-i İlâhiye mazhar oldular. Fakat vahy ile başlangıç devri, altı ay kadar rü’yâ âleminde tecellî ediyor idi ki gödükleri her rü’yâ aynen zuhûr ediyordu.

Bir Hâdis-i Şerîf’te: “Rü’yâ-yı sâliha, Nübüvvetin kırk altı cüz’ünden bi cüz’dür.” buyurulmuştur.

Bundan maksad da, yirmi üç sene süren müddet-i Nübüvet’in kırk altıda biri, altı, ay olduğu Muhaddisîn-i Kirâm (R.A.) tarafından, îzâh edilmiştir.

Vahy’in başlangıç keyfiyyeti Sahîh-i Buhârî metninde şöylece zikredilmiştir:

Ümmü’l-Mü’minîn Hazret-i Âişe (R.A.) derler ki: “Resûlullâh (S.A.V.)’in ilk vahiy başlangıcı altı ay kadar rü’yâ-yı sâdıka ile olmuştur.

Sonra kalbine halvet, yalnızlık muhabbeti ilkâ olundu. Cebel-i Hirâ’ya gider, orada ibâdet eder, sonra yine Hadîce nezdine avdet eder ve yine tekrâr azık tedârik eder, Hirâ’ya giderdi. Nihâyet vahy-i ilâhî, Hıra Mağarası’nda bulunduğu sırada geldi.”

Zât-ı Akdes-i Risâlet-Penâhi (S.A.V.) buyururlar ki:

“Cibrîl-i Emîn: “İkra’!” (Oku!) dedi, Ben de O’na: “Okumak bilmem.” dedim.

O zaman Melek, beni alıp tâkatım kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni yine bıraktı.

Yine: “İkra!” dedi. Ben de O’na: “Okumak bilmem.” dedim.

Yine beni, ikinci def’a alıp tâkatim kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni yine bıraktı.

Ve yine: “İkra’!” dedi. Ben de: “Okumak bilmem.” dedim.

Nihâyet beni üçüncü def‘a sıkıştırdı. Üçüncü tazyîkte (A.S.V.) Efendimiz’e:

“Ey Resûlüm, Besmele getirerek Rabbının adı ile oku ki her şeyi O yarattı. İnsanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku!.. Senin Rabbin nihâyetsiz kerem sâhibidir. Ki O, kalem ile yazıyı öğretti.  insana bilmediğini öğretti.” (A’lâk Sûresi, Âyet: 1-5)

Âyetleri vahyolundu.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe / 1)

 

 

 

 

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN BERÂT GECESİ İBÂDETİ

 

Hz. Âişe Vâlidemiz (R.A.), Yüce Peygamberimiz (S.A.V.)’in bu geceki hallerini şöyle naklediyorlar:

“Peygamber (S.A.V.) namaza kalktı. Secdeye kapanıp uzun müddet kaldı. Süre o kadar uzadı ki rûhunu teslîm etti zannettim. Elimle parmağına dokundum, kımıldadı, ben de sevindim. Secdede şöyle  duâ ediyordu: “Allâhım azâbından afvına; gazâbından rızâna sığınırım. Senden yine Sana ilticâ ederim. Şânın yücedir. Seni, lâyık olduğun şekilde medh ü senâ edemem. Sen, kendini senâ ettiğin gibisin.” Sabah olunca bunları Resûlullâh (S.A.V.)’e söyledim. O da: — “Yâ Âişe bunları öğrendin mi?” buyurdu. — “Evet Yâ Resûlallâh.” dedim. Resûlullâh (S.A.V.)’de: — “Bunları hem öğren, hem de başkalarına öğret. Çünkü bunları bana Cebrâil öğretti ve secdede öyle duâ etmemi istedi.” buyurdular.

(Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

İşte bu suretle Resûlulâh (S.A.V.) sabaha kadar ibâdet ve tâattan ayrılmadılar. Ben Resûlullâh (S.A.V.)’in ayaklarını oğuştururken: “Anam babam sana fedâ olsun; Allâh-ü Teâlâ evvel ve âhir günahlarını mağfiret etmedi mi? Seni geçmişte ve gelecekte günah işlemekten muhâfaza etmedi mi? Öyle değil mi? Öyle olmadı mı?”  dedim de. Resûlullâh (S.A.V.):“Yâ Âişe ben Rabbimin (C.C.) bunca nimetine şükreden bir kul olmayayım mı? Hem sen bu gecede ne olduğunu biliyormusun” dediler.”

(Üç Aylar ve Fazîletleri)

 

CAHİLİYE DEVRİ

 

Îsâ (A.S.) ile Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in Nübüvvetlerinin zuhûru arasında altı yüz küsür sene kadar bir Fetret vardır. Îsâ (A.S.)’ın dîni İseviyyet, Sûriye havâlîsinde doğarak, garba doğru yayılmış ve Arap Yarımadası’na girmemiştir. An’ane ve kavmiyyet fikri aralarında çok kuvvetli olan Arablarda putperestlikten başka bir dîn kabûl görmemiştir. Bunu, bazı hristiyân papazları deneyerek anlamışlardır. Medîne’deki yahûdîlik dîninin de Mekke’ye sirâyet edememesinin başlıca sebeblerinden birisi de budur.

Kureyş’in putlarını, sâdece Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimiz’in getirdikleri İslâmiyyet ve yüksek Nebîlik irâdesi, alaşağı etmiş ve ortadan kaldırmıştır.

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’in Muhterem Anne ve Babaları, Dedeleri ve Yüce soyları ile Arab tâifesinden Kus İbn-i Sâîde, Zeyd İbn-i Amr İbn-i Nüfeyl ve Varaka İbn-i Nevfel ve emsâlleri gibi bir zümre İbrâhîm (A.S.)’dan an’anevî vâris olduklaı bazı âdâb ve i’tikâd üzre hayat sürmekteydiler.

Bunların dışındaki Mekkeli erkek ve kadınların dînlerle alâkadar oldukları yoktu. Bundan dolayıdır ki Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz, Nübüvvetlerini i’lân buyurduklarında, Mekkeli kadın ve erkekler hayret etmişlerdi. “Bu, ne hâldir? Allâh, insanlardan Peygamber göndersin; şaşılacak şeydir. Tanrımız, Peygamber göndermek dileseydi, şübhesiz ki melek bir Peygamber gönderirdi. Böyle, insandan Peygamber olduğunu eski ve en yaşlı babalarımızdan da işitmedik…” diyorlardı. Şâyed Arab’ın, Peygamber ba’s ve gönderilmesi hakkında biraz ma’lûmatı olsaydı, bu kadar câhilâne hayret göstermeyecekti. Ve Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’e bu kadar yan bakmayacak ve düşman olmayacaktı. Gerçi İbrâhîm (A.S.)’ı Peygamber olarak işitiyorlardı; amma bunun da Nübüvveti’nin kendi zamanına mahsûs ve kendi zamanıyla sınırlı olduğu kanâatinde idiler.

Sonra İbrâhîm (A.S.) ile Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz arasında üç bin (3000) senelik uzun bir müddet vardı. Arablar, bununla birlikte İbrâhîm (A.S.)’ın getirdiği Şerîat’ın esâslarının neler oluğunu ve Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’in yüce ve pâk Ebeveyni’ni ve Şecere-i Âlîler’inden de ma’lûmât sâhibi değillerdi. Mekkeli putperest Arablar’ın vahşet ve cehâletlerinin ve bunlara merbût ahlâk ve âdetlerinin de ne derin çukurlarda olduğu her hâliyle sâbittir.

 

(Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh, 4. Cild, 5. Baskı, S. 543-545)

 

ÇIKAN GÖZÜ YERİNE KOYMA MUCİZESİ

 

Katade (r.a.)düşmanın oklarından korunmak için Peygamberimiz (s.a.v.)’in önüne dikilerek yayın başı ufalanıncaya kadar yerinden ayrılmaksızın onunla müşriklere ok attı.

Nihayet gözünden kendisi de bir okla vuruldu. Göz bebeği yanağının üzerine aktı. Çıkan göz bebeğini avucuna alıp Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanına geldi. Onu görür görmek, Peygamberimiz (s.a.v.)’in gözleri yaşardı.

“Ey Katade bu ne?” buyurdu.

Katade: “Görmüyor musun şunu ya Resûlallah (s.a.v.)” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.): “İstersen sabredersin, Cennet senin için hazırlanır. İstersen göz bebeğini yerine koyup senin için Allah’a yalvarırım. Ondan hiç bir şey eksik olmaz. Eski halini bulur” buyurdu.

Katade (r.a.): “Ya Resûlallah (s.a.v.)! Muhakkak ki Cennet büyük bir mükâfat ve yüksek bir ihsandır. Fakat benim nikâhım altında genç ve güzel bir hanımım var. Ve onu severim o da beni sever. Onun, gözümü (kapalı ve çapaklı) görmesinden bana karşı sevgisinin azalmasından korkarım. Sen hem gözümü yerine koyup eski haline getirsen, hem de benim için Allah’tan Cennet dilesen olmaz mı?” dedi.

Peygamberimiz (s.a.v.): “Ey Katede olur, yapayım” buyurdu ve Katade’nin gözbebeğini alıp yerine yokdu.

Katade’nin yeni gözü ötekinden daha dayanıklı ve güzeldi.

 

(İslâm Tarihi, M. Asım Köksal)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN  YÜKSEK “ZÜHD”LERİ

 

Sehl bin Sa’d (R.A.)’in şöyle dediği rivâyet olundu:

“Resûlullâh (S.A.V.) Peygamber ba’s oluşundan Dâr-ı bekâyı teşrîflerine kadar elenmiş hâlis undan ekmek yemediler. Sehl (R.A.)’a:

“-Resûlulâh zamanında elek var mıydı?” diye sordular:

“-Resûlullâh (S.A.V.), Peygamber oluşundan Dâr-ı bekâyı teşrîflerine kadar elek görmediler.” dedi.

“-Arpa ununu elemeden, nasıl ekmek yapıyordunuz?” diye sorduklarında da:

“-Arpayı öğütüyor, unu üfleyerek savuruyorduk. Kepeklerden uçanlar uçuyor, kalan ununu hamur yapıp ekmek ediyorduk.” (Buhârî’den)

Ümmü Eymen (R.A.), şöyle anlattı:

“Unun kepeğini çıkararak Nebî (S.A.V.)’e ekmek yaptım. Beyaz ekmeği görünce:

“-Bu nedir?” diye buyurdular.

“-Sana Habeşistan’da yaptığımız ekmek gibi, elenmiş undan ekmek yapmak istedim.” dedim. Bunun üzerine:

“-Çıkardığın kepekleri, tekrar una karıştırdıktan sonra hamur yoğur, ekmek yap.” buyurdular. (İbn-i Mâce ve İbn-i Ebi’d-Dünyâ’dan)

Ebû’d-Derdâ (R.A.) der ki:

“Resûlullâh (S.A.V.)’in unu elenmezdi. Bir kattan da fazla elbisesi yoktu.” (Taberânî’den)

Nu’mân bin Beşir (R.A.)’in şöyle dediği rivâyet olundu:

“Siz istediğiniz şeyleri yiyip içmiyor musunuz? Nebîmiz (S.A.V.)’i gördüm, karnını doyuracak kadar kuru hurma bile bulamıyordu.” (Müslim ve Tirmizî’den)

Ebû Hüreyre (R.A.)’den şöyle rivâyet olundu:

“Aylar geçerdi, Resûlullâh (S.A.V.)’in evlerinde ne kandil yanardı, ne de ocak. Bir parça zeytinyağı bulurlarsa; vücûdlarına sürerlerdi. İçyağı (veya kuyrukyağı) bulurlarsa yemek yaparlardı.” (Ebû Ya’lâ’dan)

Hz. Âişe (R.A.) şöyle anlattılar:

“Ebû Bekir (R.A.) Âilesi (Babamlar), bir gece bize koyun budu göndermişlerdi. Ben tuttum, Resûlullâh (S.A.V.) doğradılar. Veyâ Resûlullâh (S.A.V.) tuttu, ben kestim. Işık da yoktu.”

Taberânî’nin rivâyetinde râvî şöyle dedi:

Hz. Âişe (R.A.)’ya:

“-Ey Mü’minlerin anesi! Kandilin ışığında mı doğruyordunuz?” dedim.:

“-Yakacak yağımız olsa, yerdik.” diye cevâb verdiler. (İmâm-ı Ahmed ve Taberânî’den)

(Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

 

 

 

 

 

 

RESÛLALLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN YÜKSEK “ZÜHD”LERİ

 

Enes (R.A.)’in şöyle dedikleri rivâyet olundu:

“Resûlullâh (S.A.V.), kaba yünden elbise ve yamalı ayakkabı giyerlerdi. Bazen de kıldan dokunmuş sert elbise giyerlerdi. Arpa ekmeği yerler, kuru olduğu için su içmeden yutamazlardı.” (İbn-i Mâce ve Hâkim’den)

Hz. Âişe (R.A.) dediler ki:

“Bir sabah, Resûlullâh (S.A.V.), kıldan dokunmuş, başına kumaştan etek giyerek dışarı çıktılar.” (Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirmizî’den)

Ebû Bürde bin Ebû Mûsâ El-Eş’arî (R.A.)’den şöyle rivâyet olundu: “Hz. Âişe (R.A.), bize kaba kumaştan yapılmış yamalı bir hırka ve entâri çıkarak:

“-Resûlullâh (S.A.V.), irtihâl-i dâr-ı bekâ’yı teşrîf ederlerken üzerlerinde bu elbiseleri vardı.” dediler. (Bahârî, Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirmizî)

Esmâ bint-i Ebû Bekir (R.A.), şöyle anlattılar:

“Babam Ebû Bekir (R.A.)’in evindeydim. Resûlullâh (S.A.V.), hicret etmek isteyince O’na yol için azık hazırladım. Azık torbasını ve su kabını bağlayacak kuşağımdan başka bir şey bulamadım. Babam Ebû Bekir (R.A.)’e söyledim. O da:

“-Kuşağını ikiye ayır, biriyle su kabını, biriyle azık torbasını bağla.” dedi. Ben de öyle yaptım.

Esmâ (R.A.), kuşağını ikiye ayırıp onlarla Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in azık torbalarını ve su kablarını bağladığı için Esmâ (R.A.)’ya “Zât’ün-Nitakeyn” (İki kuşak sâhibi) denildi.” (Buhârî’den)

Hz. Âişe (R.A.) derler ki:

“Resûlullâh (S.A.V.), Dâr-ı bekâ’yı teşrîf ederlerken evimde bir dağırcık arpadan başka yiyecek bir şey yoktu. Uzun süre onunla idâre ettim.” (Buhârî, Müslim ve Tirmizî’den)

Amr bin Hâris (R.A.) derler ki:

“Resûlullâh (S.A.V.) Teşrîf-i dâr-ı bekâ ederlerken mal olarak bir şey bırakmamışlardı. Ne gümüşü, ne altını, ne kölesi ve ne de câriyesi. Yalnız bindiği katırı ve silâhı kalmıştı. Bir de fakirlere sadaka olarak bıraktığı hurmalığı.” (Buhârî’den)

Hz. Âişe (R.A.) derler ki:

“Resûlullâh (S.A.V.) İrtihâl-ı dâr-ı bekâ ile teşrîf buyururlarken zırhları bir yahûdînin yanında otuz ölçek arpa karşılığında rehin idi.” (Buhârî, Müslim, Tirmizî’den)

(Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

 

 

 

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN KUYUYA

ATILAN ÖLÜLERE HİTABI

 

Peygamberimiz (s.a.v.), Bedir’den ayrılacağı gece, müşrik ölülerinin atıldığı kuyuya doğru yürüdü. Eshâbı do, peşi sıra yürüdüler ve birbirlerine: “Her halde Resûlullah (s.a.v.) bir hâcet için gidiyor sanırız!” dediler.

Nihâyet, Peygamberimiz (s.a.v.), ölülerin atıldığı kuyunun bir tarafına durdu:

“Ey Utbe b. Rebîa! Ey Şeybe b. Rebîa! Ey Umeyve b. Halef! Ey Ebû Cehil . Hişam!” diyerek birer birer saydıktan sonra: “Sizler, kPeygamberinize karşı ne kötü kavim idiniz!.

Siz beni yalanladınız! Başkaları ise, beni tasdik erdip doğruladılar! Siz, beni yurdumdan, yuvamdan çıkardınız! Başkaları ise, bana kucak açtılar!

Siz, benimle çarpıştınız! Başkaları ise, bana yardım ettiler! Sizler, Rabbinizin, size vâ’d etmiş olduğu azâbı gerçekleşmiş buldunuz mu? Ben, Rabbimin bana vâ’d etmiş olduğu zaferi gerçekleşmiş buldum!” buyurdu.

Müslümanlardan bazıları, ezcümle Hz. Ömer (r.a.): “Yâ Resûlallah (s.a.v.)! Sen, şu cansız cesedlere, kokmuş lâşelere ne diye seslenir, söz söylersin!” deyince, Peygamberimiz (s.a.v): “Muhammed’in, varlığı, Kudret elinde bulunan Allah (c.c.)’a yemin ederim ki benim söylediklerimi, söz onlardan daha iyi işitir değilsiniz.

Fakat onlar, bana cevap vermeğe güç yetiremezler!” buyurdu.

 

(M.A. Köksal, İ. T., C. 9, Sh. 165)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZ “ÜST ÜSTE” ÜÇ GÜN DOYASIYA YEMEK YEMEDİLER.”

 

Beyhakî’nin rivâyetinde, Hz. Âişe (R.A.) şöyle söylediler:

“‘Resûlullâh (S.A.V.), üst üste üç gün doyasıya yemek yemediler. İsteseydik, doya doya yerdik. Fakat Resûlullâh (S.A.V.) başkalarına yedirmeği sever; kendi az yerlerdi.”

İmâm-ı Ahmed ve Taberânî’nin rivâyetlerinde, Enes (R.A.)’den şöyle rivâyet olundu:

“Fâtıma (R.A.), Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’e bir parça arpa ekmeği verdi. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) bunu aldıklarında:

“-Bu, üç günden beri, babanın ilk yediği yemektir.” buyurdular.

Taberânî’nin rivâyetinde şu ziyâdelik vardır:

“Fâtıma (R.A.)’dan, ekmeği alan Resûl-i Ekrem (S.A.V.):

“-Bu nedir?” derler. Fâtıma (R.A.) da:

“-Ekmek yaptım. İçim rahat etmedi. Bunu sana getirdim.” deyince Resûl-i Ekrem (S.A.V.):

“-Bu, üç günden beri, babanın ilk yediği yemektir.” buyurdular.

İbn-i Mâce ve Beyhakî’nin rivâyetlerinde, Ebû Hüreyre (R.A.)’den şöyle rivâyet olundu:

“Resûlullâh (S.A.V.)’e sıcak yemek getirildi de, yediklerinde:

“-Elhamdülillâh! Şu kadar zamandan beri karnıma sıcak yemek girmedi.” diye buyurdular.

Tirmizî’nin rivâyetinde, Ebû Ümâme (R.A.)’in şöyle dediği rivâyet olundu:

“Rabbim, Mekke dağlarını, istersem; bana altın yapacağını söyledi. Ben de: “Hayır, Rabbim! İstemem; fakat bir gün tok, bir gün aç yaşamağı isterim. Acıkınca sana yalvarır, niyâz ederim ve seni zikrederim. Doyunca sana şükreder, sana hamd ü senâ ederim.” dedim. Bunu, üç kerre tekrarladılar.”

Bezzâr’ın rivâyetine göre, Abdurrahmân ibn-i Avf (R.A.) derler ki:

“Resûlullâh (S.A.V.)’in hem kendileri, hem de âilesi, doyasıya arpa ekmeği yemeden, dünyadan gittiler.”

 

(Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN MEDİNE’YE GELİŞİ

 

Medine’li müslümanlar, Peygamber (s.a.v.)’in Medine’ye hicret için Mekke’den çıktığı haberini aldıkları zaman, hergün Hârre mevkine çıkarak Peygamber (s.a.v.)’i gözlerlerdi.

Yine birgün Yahudilerden biri kendi işi için kuleden uzakları, gözetlerken Peygamber (s.a.v.)’le ashabının beyazlara bürünmüş olarak serap ve sisleri yara yara gelmekte olduklarını gördü. Yahudi yüksek sesle “Ey arab cemaati! Ey Kayle oğulları! İşte nasibiniz, devletiniz, gelmesini bekleyip durduğunuz ulu kişiniz geliyor!” diyerek haykırdı.

Yahudinin sesini duyan Medine’li müslümanlar, Peygamberimiz (s.a.v.)’i karşılamak üzere dışarı fırladılar. Amr. b. Avf oğulları, yurdunda tekbirler ve sarsıntılar duyuldu.

Karşılayıcılar geldikleri zaman peygamber (s.a.v.) bir hurma ağacının gölgesinde oturup dinleniyordu. Hz. Ebû Bekir (r.a.) de Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanında, ayakta duruyordu. Müslümanların çoğu, Peygamberimiz (s.a.v.) daha önce görmedikleri için tanımıyordulardı. Peygamberimiz (s.a.v.) hiç konuşmuyor, susuyordu. Gelenler Hz. Ebu Bekir (r.a.) tanıdıkları için önce ona selâm veriyorlardı.

Peygamber (s.a.v.)’i, ancak üzerinden gölge çekilip de Hz. Ebu Bekir (r.a.) kendi maşlahiyle güneşten gölgelemeye kalktığı zaman tanıyabildiler ve selâmladılar.

 

(M.A. Köksal. İ. Tarihi, C. 1, Sh.: 7)

 

 

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN YÜKSEK “ZÜHD”LERİ

 

Hz. Âişe (R.A.) şöyle anlattılar:

Resûlullâh (S.A.V.)’in berdi (bir çeşit ot) ile örtülü bir dîvânı vardı. Üzerinde içine berdi doldurulmuş siyah bir minder vardı. Ebû Bekir ve Ömer (R.A.) yanına girdiler, Resûl-i Ekrem (S.A.V.), dîvânda yatıyorlardı. Onları görünce doğrulup oturdular. Mübârek yüzlerinde dîvânın izleri vardı ki bunu görünce:

“-Yâ Resûlallâh! Bu dîvânın üzerinde sert minder, seni rahatsız etmiyor mu? Şu Kisrâ ve Kayser, ipek döşeklerin üzerinde yatıyorlar.” dediler. Resulullâh (S.A.V.) de:

“-Böyle söylemeyin. Kisrâ ve Kayser’in varacağı yer ateştir. Benim bu dîvânımın ve minderimin sonu Cennettir.” buyurdular. (İbn-i Hibbân’ın Sahîhi’nden)

Hz. Âişe (R.A.)’dan bir başka rivâyet göre:

“Resûlullâh (S.A.V.)’in dayandıkları yastık, hurma lifi ile doldurulmuştu.” diye haber verilir.

Yine Hz. Âişe (R.A.)’dan bir başka rivâyet göre:

“Resûlullâh (S.A.V.)’in dayandıkları yastık, hurma lifi ile doldurulmuştu.” diye haber verilir. (Buhârî ve Müslim’den)

Hz. Âişe (R.A.) derler ki:

“Yanıma Ensâr’dan bir kadın geldi. Resûlullâh (S.A.V.)’in bir tarafı iple bağlanmış sert kadife döşeklerini gördü. (Bir başka tarîkle yapılan rivâyette ise şöyledir: Ebû’ş-Şeyh’in rivâyet etiği Hadîs’te Yahyâ bin Abbâd Kavimi’nden adını söylemediği bir kadının şöyle anlattığını rivâyet etti. Âişe (R.A.)’nın yanına girmiştim. Resûlullâh (S.A.V.)’in yatağını elledim, çok sertti içine berdi (bir çeşit ot) yâhûd hurma lifi doldurmuşlardı. Âişe (R.A.)’ya:

“-Ey mü’minlerin Anası! Bende, bundan daha güzel, daha yumuşak, yatak var.” diye sözüne devâm etti.) Gidince yumuşak bir yün döşek gönderdi. Resûlullâh (S.A.V.) gelip döşeği görünce:

“-Bu ne, yâ Âişe?” diye buyurdular. Ben de:

“-Yâ Resûlallâh! Medineli falanca kadın geldi, sert yatağınızı görüp gitti bu döşeği gönderdi.” dedim. Bunun üzerine Resûlullâh (S.A.V.):

“-Geri gönder yâ Âişe?” Allâh’a yemin ederim ki eğer isteseydim; Allâh, dağları bana altın ve gümüş yapardı.” buyurdular.

(Beyhakî’den, Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

 

 

 

 

 

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZİN ÇEKTİĞİ EZİYETLER

 

Enes (R.A.)’den rivâyet edilen Hadîs-i Şerîf’te Resûlullâh (S.A.V.), şöyle buyurdular:

“Allâh yolunda, Allâh’ın Dîni’ni teblîğ uğrunda, öyle korkutuldum, öyle korkulu zamanlar geçirdim ki hiç kimse benim gibi korkutulmadı. Allâh’ın Dîni uğrunda öyle eziyet ve sıkıntılara katlandım ki hiç kimseye, benim gibi, eziyet edilmedi. (Mekke’den Medîne’ye hicrette) Bazen gece, bazen gündüz otuz (30) günüm geçti. Yenilecek azığımız Bilâl’in koltuğunun altında taşınacak kadar azdı.” (Tirmizî ve ibn-i Hibbân’dan, Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

 

İBN-İ MES’ÛD (R.A.)’I AĞLATAN RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İN HÂLLERİ

 

Abdullâh İbn-i Mes’ûd (R.A.) der ki:

“Resûlullâh (S.A.V.) hasırın üzerine yattılar, kalktıklarında, hasırın izleri mübârek yüzlerinde belirmişti. Resûlullâh (S.A.V.)’e:

“-Sana yumuşak bi minder yapsak.” dedim de.

“-Benim dünya ile ne işim var. Ben dünyada, bir ağacın altında dinlenip sonra bırakıp yoluna giden bir yolcu gibiyim.” diye buyurdular.

Taberânî’nin rivâyetinde Abdullâh İbn-i Mes’ûd (R.A.), şöyle anlattılar:

“Resûlullâh (S.A.V.)’in yanlarına gittim. Hamam gibi çok sıcak odada hasırın üzierinde uyuyorlardı. Hasırın izleri, mübârek yüzlerine çıkmıştı. Bunu görünce ağladım. Benim ağladığımı gören Resûlullâh (S.A.V.):

“-Yâ Abdullâh! Niçin ağlıyorsun?” dediler. Ben de:

“-Kisrâ ile Kayser, ipek kumaşlardan yapılmış yumuşak döşek’lerin üzerinde yaşıyor; Sen ise hasırın üzerinde yatıyorsun. İzleri yüzünüze çıkıyor.” dedim. Bunun üzerine:

“-Yâ Abdullâh, ağlama! Onların görüp göreceği sâdece dünyadır. Âhiretin ebedî ni’met ve sa’âdetleri bizim içindir. Dünya ile benim ne işim var? Dünya ile benim münâsebetim: Yolcunun biraz sonra gitmek üzerine dinlenmek için altına oturduğu ağacın altı ile olan münâsebeti gibidir.” diye buyurdular.

 

(Taberânî gibi Ebû’s-Şeyh Kitâbü’s-Sevâb’dan, Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

 

 

 

 

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN KUL

PEYGAMBER OLMAĞI TERCÎH EDİŞLERİ

 

İbn-i Abbâs (R.A.) şöyle anlatır:

“Bir gün Resûlullâh (S.A.V.), Safâ Tepsi’nde Cebrâil (A.S.) ile berâberlerken, Resûlullâh (S.A.V.), Cebrâil (A.S.)’a:

“-Ey Cebrâil! Seni hakk üzere gönderen Allâh’a yemîn ederim ki Muhammed’in evinde ne bir mikdâr un, ne de bir avuç sevik (kavut, buğday ve arpa unu çorbası) kaldı.” demeleriyle, semâdan korkunç bir ses işitirler. Sesten heyecanlanan Resûlullâh (S.A.V.), Cebrâil (A.S.)’a:

“-Allâh, kıyâmetin kapmasını mı emretti?” der. O da:

“-Hayır, senin konuşman üzerine, Allâh, İsrâfil’e sana gelmesini emretti…” der. Bunun üzerine İsrâfil (A.S.):

“-Allâh, dediklerini işitti. Beni yeryüzünün hazînelirinin anahtarlariyle sana gönderdi. Bana emretti. Eğer istersen Tihâme Dağları’nı sana zümrüt, yâkût, altın ve gümüş yapacağım. Hem Peygamber, hem de melik olarak yaşayacaksın.” der. Bunları işiten Cebrâil (A.S.), mutevâzî bir kul olmağı tercîh etmesini işâret eder. Nebî (S.A.V.) de üç kerre İsrâfil (A.S.):

“-Hayır, meliklik değil; Peygamber ve mütevâzî bir kul olarak yaşamağı isterim.” buyururlar. (Taberânî ve Beyhakî’den)

Câbir bin Abdullâh (R.A.)’den rivâyet olunan Hadîs’te Resûlullâh (S.A.V.):

“Üzerinde ipek kadife örtülü beyaz altın üzerinde bana dünya hazînelerinin anahtarları sunuldu.” (İbn-i Hibbân’ın Sahîhi’nden)

Hz. Âişe (R.A.)’den şöyle rivâyet olundu:

“Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’e, bir kabda süt ve bal getirildi. Bunu görünce şunları söylediler:

“-İki şerbet (süt ve bal) bir arada, iki katık bir kabda. Benim buna ihtiyâcım yoktur. Yanlış anlamayın, bunların harâm olduklarını söylemiyorum. Fakat kıyâmet gününde, Rabbimin benden, zarûrî ihtiyâcım dışında, dünyaya âid şeylerden sormasını istemiyorum. Allâh’a karşı mütevâzî olmak istiyorum. Kim Allâh’a karşı mütevâzî olursa; Allâh onu yüceltir. Kim de büyüklenirse; Allâh, onu alçaltır. Kim iktisâd ederse; Allâh, onu zengin kılar. Ölümü çok zikredeni de Allâh sever.” (Taberânî’den),

 

(Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

 

CAHİLİYE DEVRİ ÂDETLERİ

 

1— Putlara tapmak: Mekke’de umumî putlarden başka, her âilenin kendi evinde tapındığı özel bir putu da vardı. Bir kimse yola çıkacağı zaman puta el, yüz sürer. Bu onun yapacağı ilk iş olurdu. Kâbe’nini çevresinde tapılmak üzere dikilmiş üçyüz altmış put bulunurdu.

2— Kan davasa: Kan davaları ve hatta en önemsiz hâdiseler bile âile ve kabileleri birbirine düşürür, yıllarca birbirleri ile boğuşurlardı.

3— Çocukların öldürülüşü: Açlık ve geçindirememek bahanesi ile, çocuklar öldürülürdü. Adam, köpeğini besleyip büyütür, çocuğunu ise öldürürdü. Kız çocuğu doğurmak yüz karası sayılır, kız çocukları toprağa diri diri gömülürdü.

4— Zina yaygınlığı: Cahiliye devrinde para kazanmak için, Efendiler câriyelerini fuhşa zorlarlardı. Bu devirde öyle erkekler vardı ki, kalarlardı. Bu  devirde öyle erkekler vardı ki,kamın dölünü almak maksadı ile karısına git falanca adamla yat derdi. Yine o devirde, on kişiden az sayıda erkekler, bir kadınla düşer kalkarlar; kadın gebe kaldığı ve doğurduğu zaman, erkeklerden hoşuna gidene “Ey filan bu senin çocuğundur.” der, adam da ister istemez o çocuğu kabul ederdi. Fahişelerin kapısında bayrak asılırdı.

5— İçki ve kumar: İçkinin her çeşidi içilirdi. İçki içmek hususunda birbirleri ile yarışırlardı.

6— Tavla, satranç ve benzeri kumar oyunları da çok yaygındı. Ok çekmek gibi bir oyunları da vardı.

 

(İslâm Tarihi, Cilt 3-4, Sh. 78-84)

 

RESÛL-İ EKREM (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN

EBEVEYNİ

 

Hâtem-i Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz’in Peder-i âlîleri Abdullâh İbn-i Muttalib ile Vâlideleri Âmine Bint-i Vehb (R.A.) Hazretleri’nin Cennet ehli olduklarına (aslâ Cehennem ehli olmadıklarını) dâir birçok, allâme, muhakkik, Tefsîr ve Hadîs ulamâsınca pekçok eser yazılmıştır. Bu eserlerde beyân edildiği üzere:

“Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in vâlideyni, Cennet ehlindendir. Çünkü Onlar’a hiçbir Nebî (A.S)’in’ da’veti ulaşmamıştır ve Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in Vâlideyn-i  irtihâlleri de Nebî (S.A.V.)’in bi’setinden (Nebî olarak seçilip gönderilmesinden) çok önce olduğu târihen sabittir. Kendilerine herhangi bir Nebî (A.S.)’ın da’veti ulaşmadan ölenlere azâb olunmayacağı Nasslarla (Âyet ve Hadîslerle) sâbittir.

Şerâfüddîn-ı Münâvî’ye: “-Nebî (S.A.V.)’in Babası Cehennemde midir?” diye sorulduğunda Münâvî, şiddetle haykırarak, “-Nebî (S.A.V.)’in  Babası, Fetret Devrin’de vefât etmiştir. Fetret Devrinde vefât edenlere İsrâ: 15’te ki: “Biz, bir peygamber göndermedikçe kimseye azâb edecek değiliz.” diye buyuruluyor.” Âyeti’yle cevâb vermiştir. Cessâs Ebû Bekr-i Râzî, Ahkâmü’l-Kur’ân’ında İsrâ:15’in ma’nâsı” “Cenâb-ı Hakk, Peygamber lisâniyle, kendi varlığına ve birliğine delîl koymadıkça azâb etmez.” demektir denilir.

Nasîrüddîn İbn-i Münîr-i Mâlikî de diyor ki: “Cenâb-ı Hakk, Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in Muhterem Ebeveyni’ni diriltmiş ve Onları îmânla şereflendirmiş ve Habîbi (S.A.V.)’in kalblerini de Ebeveyni’nin îmânlarından dolayı sürürla doldurmuştur.”

Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in Allâh-ü Teâlâ tarafından “Âlemlere rahmet olarak gönderdiği” beyân edilirken, Risâlet ve Nübüvvet Nûru’nun Güneşi (S.A.V.), henüz doğmadan o Yüce Parlak Nûru, mübârek ve muhterem sînesinde taşıyan bir Ana ve Baba’yı, Evlâdı’nın O Yüce Nûru’ndan mahrûm farz etmek hem edebe, hem de mantıka uygun düşmez. Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in Muhterem Vâlideyni işte O Yüce Nûr’un da’vetine erişmeden ve Muhterem Oğulları (S.A.V.)’in Nübüvvet-i’ni görmeden irtihâl etmişlerdir.

 

(Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh, 4 Cild, 5. Baskı, s.539-551)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN YÜCE

CEDDLERİ

 

Fahr-i Râzî ve diğer birçok ulemâ-yı Kirâm’a göre: “Hem Nebî (S.A.V.)’in, hem de sâir Enbiyâ-yı Kirâm (A.S.)’ın azîz peder ve vâlideleri, kâfir değillerdir.” Bu iddiâları’nı birçok yönden isbât etmişlerdir ki  Şuarâ: 218 ve 219 delîllerinden birisidir. Bu Âyetler’de Cenâb-ı Hakk: “Habîbim! Azîz ve Rahîm olan O Cenâb-ı Hakk’a tevfîk-i umûr eyle ki O, senin, gece teheccüd namazı kılanlar arasında namaz kıldığını ve Senin kıyâm, kuûd, rükû, secde gibi namazın erkanı arasındaki intikâlini de görür.” diye buyurmaktadır.

İbn-i Abbâs (R.A.)’dan gelen rivâyete göre, Şuarâ, 219’daki: “ Ve tekallübeke fî’s-sâcidin” kavli’nin ifâde etmek istediği ma’nâ şudur: “Allâh, senin bir peygamberin sulbünden, diğer bir peygamberin sulbüne intikâl ede ede, nihâyet nasıl bir Nebî olarak çıktığını görendir.” İşte Âyet’teki “sâcidîn = namaz kılanlar, ile bir takım muhakkik ve müfessirler: “Tâ Âmine Radıyallâhü Anhümâ’ya gelinceye kadar Muhammed (S.A.V.)’in nûrunun intikâline vasıta olan erkek ve kadın, Muhammed (S.A.V.)’in bütün usûl ve ecdâdı kasdedilmiştir.” demişlerdir. Bu sûretle Âyet-i Kerîme’nin ma’nâsı: “Habîbim! Allâh, senin namaz kıldığını ve bundan evvel de senin nûrunun bir sâcidden, (namaz kılandan) öbür sâcide intikâl edegeldiğini görür.” demek olur. Bu tefsire nazaran, “Bu Âyet-i Kerîme, Hz. Âdem (A.S.)’a kadar uzanan Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in bütün ceddlerinin kâmilen Müslümân olduklarına delâlet eder.”

Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in neseblerindeki silsilede, İbrâhim (A.S.)’ın pederi Âzer ile  ilgili olarak muhakkık ulemâ şöyle demişlerdir: “Azer, İbrâhîm (A.S.)’ın babası değil, amcasıdır; Âyet’te mecâzî olarak baba diye ta’bir olunmuştur. Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in nûru, İbrâhîm (A.S.)’ın vâlidesine intikâlinden sonra, Âzer, putlara tapınmıştır. Âzer, İbrâhîm (A.S.)’a,  “i’lân-ı Nübüvveti’nden sonra muhâlif olmuştur ve Âzer’in En’âm:74’teki “putlara tapınması” şübhe ve tereddüdü gerektirmemelidir.

 

(Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarih, 4. Cild, 5. Baskı, S.543-550)

 

CEBRÂİL (A.S.)’IN, PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’E ABDEST ALMAĞI VE NAMAZ KILMAĞI ÖĞRETİŞİ

 

Peygamberimiz (S.A.V.), ilâhî vahye mazhar oldukları ve Peygamberlik ile görevlendirildikleri gün, Hıra’dan döndükleri ve Mekke’nin yukarı taraflarında bulundukları sırada, Cebrâli (A.S.) vâdinin bir köşesinde ökçesini yere vurdu, oradan bir su kaynadı, ondan abdest aldı.

Peygamberimiz (S.A.V.), Cebrâil (A.S.)’ın abdest alışına bakıyorlar ve Cebrâil (A.S.) da, namaz için nasıl abdest alınıp temizlenileceğini (S.A.V.) Efendimiz’e göstermek istiyordu. Peygamberimiz (S.A.V.) de kalkıp Cebrâil (A.S.)’dan gördükleri gibi abdest aldılar.

Bundan sonra Cebrâil (A.S.), namazın nasıl kılınacağını Peygamberimiz (S.A.V.)’e göstermek için kalkıp Peygamberimiz (S.A.V.) ile birlikte iki rek’at namaz kıldı ve bu namazda yüzünün üzerine dört secde yaptı. Peygamberimiz (S.A.V.) de, namazı Cebrâil (A.S.) gibi kıldılar. Namaz kılındıktan sonra Cebrâil (A.S.) oradan ayrılıp gitti.

Yüce Allâh’tan, Peygamberimiz (S.A.V.)’e mübârek yüzlerini güldüren ve mübârek gönüllerinin özlediği ibâdet emri böylece gelmiş bulunuyordu.

Derin bir îmân ve sevinç içinde Hâne-i Sa’âdetleri’ne döndüler ve Allâh-ü Teâlâ’nın kendilerine olan üstün ikrâmını, Hz. Hatice (R.A.)’ya haber verdiler ve Hz. Hatice (R.A.) Vâlidemiz’in ellerinden tutup,O’nu suyun yanına götürdüler.

Namaz için nasıl abdest alınıp temizlenileceğini göstermek üzere, Cebrâil (A.S.)’ın kendilerine gösterdiği gibi abdest aldılar.

Hz. Hatice (R.A.) Vâlidemiz de, Peygamberimiz (S.A.V.)’in gösterdikleri gibi, abdest aldıktan sonra Peygamberimiz (S.A.V.), Cebrâil (A.S.)’ın kendilerine kıldırmış oldukları gibi, Hz. Hatice (R.A.) Vâlidemiz’e namaz kıldırdılar.

 

(Mustafa Âsım Köksal, Kitab ve Sünnet S. 55-57)

 

NEBÎ-Yİ ZÎŞÂN (S.A.V.) EFENDİMİZ

 

Sûre-i Fâtiha’daki: “Bizi doğru yola hidâyet et, kendilerine in’am ettiklerinin yoluna!” Âyeti’nin tefsîrinde Müfessirler demişlerdir ki: “Doğru yoldan murâd, Resûlullah (S.A.V.), Ehl-i Beyt (R.A.) ve Ashâb-ı Kirâm ve Râşid Hülefâ (R.A.)’dür.”

El – Bakara Sûresi, Âyet: 256’da Cenâb-ı Hakk’ın: “Sağlam kulpa yapışmıştır.” kavlini, bazı müfessirler şöyle tefsîr etmişlerdir: Sağlam kulptan murâd: 1) Resûlullâh (S.A.V.)’dir; 2) İslâm’dır; 3) Şehâdet kelimesidir.

İbrâhîm Sûresi, Âyet: 34’teki Cenâb-ı Hakk’ın: “Allâhın ni’metini saysanız; O’nu sayamazsınız.” kavlini, İmâm-ı Sehl bin Abdullâh Tusterî (R.A.): “Muhammed (S.A.V.) bütün kâinata Allâh tarafından ihsân edilen bir ni’mettir ki O (S.A.V.)’in husûsiyetlerini saymağa kalkışırlarsa sayamazlar, âciz kalırlar.” diye tefsîr etmiştir.

Müfessirîn “Sıdkı getirene ve onu tasdîk edenlere.” (Ez – Zümer Sûresi, Âyet: 33) kavlindeki murâd edilen kimsenin de Resûlullâh (S.A.V.) olduğunu beyân etmişlerdir. “Onu tasdîk edenler” sözüyle Ebâ Bekir (R.A.) Ali (R.A.) bütün Ashâb-ı Kirâm (R.A.) ve bütün mü’minler de murâd edilmektedir diyenler de olmuştur.

“Dikkat edin! Kalbler, ancak zikrullâh ile mutmaîn olur.” (Er – Ra’d Sûresi, Âyet: 28) kavlini, İmâm-ı Mücâhid (R.A.), Muhammed (S.A.V.) ve Ashâb-ı Kirâm (R.A.) ile tefsîr etmiştir.

 

(Kâdî İyâz, Şifâ-yı Şerîf Tercümesi, İst. 1993, S. 31 – 32)

 

NEBÎ,Yİ ZÎŞÂN (S.A.V.) EFENDİMİZ

 

Allâh’ın Resûlullâh (S.A.V.)’e yapılacak itâati kendine yapılacak itâatle birlikte zikretmesi, O (S.A.V.)’in İsm-i Sa’âdetlerini kendi İsm-i Celîliyle birlikte zikretmesi de Habîbi (S.A.V.)’e verdiği yüksek pâyedendir.

Cenâb-ı Hakk, Âl-i İmrân: 32, 132 ve Nisâ: 58’de ve daha birçok Âyet-i Celîle’de: “Allâh’a ve Resûlü’ne itâat edin!”, “Allâh’a ve Resûlü’ne îmân edin!” diye buyurmuştur. Kendi Zâtı ile Habîbi (S.A.V.)’in İsm-i Sa’âdetlerini “vav” ile cem’ etmiştir ki bu Peygamber (S.A.V.)’den başkası için aslâ câiz değildir.

Peygamber (S.A.V.) Efendimiz buyurmuşlardır ki: “Sizden biriniz asla “Maşaaellâhu ve şaae fülânun” demesin! Lâkin “Maşaaellâhu sümme şaae fülânun” (diyebilir.) Bu Hadîs-i Şerîf’i, Ebû Dâvûd, Nesaî, Dârimî, Suyûtî Huzeyfe (R.A.)’den rivâyet etmişlerdir.

Fıkıhta allâme ve yed-i tulâ sâhibi Hattabî diyor ki: “Peygamber (S.A.V.), Müslümanları, Allâh (C.C.)’nün dileğini, gayrisinin dileğine takdîm etmekle irşâd etmiştir; onlara nasıl davranacaklarını öğretmiştir. onlara “SÜMME” ile söylememelerini tenbih etmiştir. Eğer (vav) ile söylerlerse bu, (iştirâk) ifâde eder.”

Cenâb-ı Hakk’ın, Sûre-i Ahzâb: 56’daki: “İNNELLÂHE VE MELÂİKETEHU YUSALLÛNE ALENNEBİYYİ” şeklindeki hitâbını “Salât ederler, Allâh, Hîbîbi (S.A.V.)’e rahmet eder ve melekler de O (S.A.V.) için istiğfâr ederler.” diye müfessirîn izâh etmişlerdir.

Buhârî ve Müslim’in beyânına göre, Hz. Ömer (R.A.)’in Nebî (S.A.V.)’e şöyle hîtâb ettiği rivâyet edilir: “Yâ Resûlallah! Allâh katındaki üstün derecelerinizden birisi de, Sana yapılan itâatı kendisine yapılan bir itâat olarak kabul etmesidir.”

Nitekim Cenâb-ı Hakk bu yolda: “Kim Resûle itâat ederse, Allâh’a itâat etmiştir.” (En – Nisâ: 80) ve “De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız, bana tâbi olunuz ki Allâh sizi sevsin.” (Âl-i İmrân: 31) ve “De ki: Allâh’a ve Resûle itâat edin.” (Âl-i İmrân: 32) buyurarak, Resûlullâh (S.A.V.)’e yapılacak itâatı kendine yapılacak itâat olarak kabul etmektedir.

 

(Kâdi İyâz, Şifâ-yı Şerîf Tercümesi, İst. 1993, S. 29 – 31)

 

NEBÎ-Yİ ZÎŞÂN (S.A.V.) EFENDİMİZ

 

El – İnşirâh’daki, “Arkana ağırlık veren yükünü de Senden kaldırdık.” kavl-ı Celîliyle, Câhiliyet günlerinin ağırlığı murâd edilmiştir denilmiştir. Sûrenin 4. Âyeti: “Senin nâmını da yükselttik.” kavl-i Celîli’nde “Peygamberlikle nâmını yükselttik.”, “Kelime-i Tevhîd’de Benimle birlikte Sen de anılıyorsun.” ve “Ezân-ı Muhammedî” ma’nâlarında tefsîr edilmiştir.

Fakîh, Kâdi Ebu’l – Fadl İyâz (R.A.) derler ki: “İşte bu, Allâh (C.C.)’nün Nebî (S.A.V.)’e, nezd-i ilâhisinde bahşettiği büyük ve erişilmez derece ve mevkiidir. Allâh (C.C.), hiçbir kimseye vermediği dereceleri,. pâyeleri ve mevkiileri sâdece Habîb-i Kibriyâsı (S.A.V.)’e vermiştir. O (S.A.V.)’in kalbini îmân ve hidâyete açmış, ilim ve hilmle kalbini geniletmiş, Câhiliyetteki bütün ağırlıkları kaldırmış, bütün kötülüklerden nefret ettirmiş, teblîğ ettiği dîni, bütün dinlerden üstün kılmıştır. Allâh (C.C.) tarafından insanlara teblîğ edilmek üzere indirilen bütün emirleri teblîğde  (S.A.V.)’i muvaffak kılmış, böylece yükünü de hafifleterek O (S.A.V.)’i iç huzûruna kavuşturmuştur. Her cihetten O (S.A.V.)’in i’tibârını, rütbesini yükseltmiş; mübârek Nâm-ı Sa’âdetlerini bütün kâinata duyurmuş; O (S.A.V.)’in İsm-i Şerîflerinin kendi lafz-ı Celîliyle anılmasını emretmiştir.

Ebû Saîdi’l – Hudrî’den Buhârî ve Müslim’de rivâyet edilir ki:

“Cebrâil (A.S.) bana gelip dedi ki: “Benim ve Senin Rabbin dedi ki: – Biliyor musun, Senin şânın nasıl yükselttim? Allâh ve Resûlü bilir dedim. Şöyle buyurdular: Ben anıldığım zaman, Sen de Benimle anılıyorsun.”

Tâbiîn’in kibarlarından İbn-i A’ta (R.A.) bu Hadîs-i Şerîf’in son cümlesini şöyle tefsîr etmiştir: “Yani îmânı, Benimle beraber anılmanla tamamladım. Seni anan, Beni anmış olur; çünkü Senin isminin, Benim ismimle birlikte zikredilmesini emrettim.”

Ca’ferü’s – Sâdık (R.A.) ise bu son sözü şöyle tefsîr etmişlerdir: “Her kim seni Risâletle anarsa, Beni de Rûbubiyetle anmış olur.” Ulemânın kimisi de, bu sözle Efendimiz (S.A.V.)’in şefâatlerine işaret vardır, demişlerdir.

 

(Kâdi İyâz, Şifâ-yı Şerîf Tercümesi, İst. 1993, S. 26 – 28)

 

NEBÎ-Yİ ZÎŞÂN (S.A.V.) EFENDİMİZ

 

Cenâb-ı Hakk: “And olsun, size, kendinizden öyle bir Peygamber (S.A.V.) gelmiştir ki, sıkıntıya uğramanız O’na (S.A.V.) çok ağır ve güç gelir. Üstünüze çok düşkündür. Bütün mü’minleri cidden esirgeyicidir, onları bağışlayıcıdır, O (S.A.V.)” (Tevbe 128)

Fakîh ve Kâdî olan Ebû’l Fadl der ki:

“Allâh (C.C.), mü’minlere, Mekkeliler’e ve bütün insanlığa bu Âyet’teki Muhatabın kim olduğunu açık olarak bildirmiştir, Allâh-ü Teâlâ, Peygamberi (S.A.V.)’i, kendilerinden, tanıdıkları, yerini yurdunu bildikleri, sıdkına, emânetine kâil oldukları ve asla, şakadan da olsa, yalan konuşmadığını yakînen bildikleri bir kimse olarak göndermiştir.

Arabalarda hiçbir kabîle yoktur ki Peygamber (S.A.V.)’in onlarla yakınlığı bulunmasın Bu husus, Buhârî, Kitabü’l – Menâkıb’ta İbn-i Abbâs (R.A.) ve diğer müfessirlerce tahric edilmiştir ki: “De ki: Ben bu teblîğime karşı akrabalıkta sevgiden başka hiçbir mükafat istemiyorum.” kavl-i Celîliyle sâbittir.

Resûlullâh (S.A.V.)’in en şerefli, en üstün olması me’selesine gelince bundan önceki Âyet’te geçen MİN ENFÜSİKÜM kelimesini “F”nin fethiyle ENFESİKÜM şeklinde okunan kırâatten elde edilmiştir. Bu kırâate göre (S.A.V.) Efendimiz’i, Cenâb-ı Hakk son derece medh ü senâ buyurmaktadır. Zikredilen Âyet’te ( (S.A.V.)’in mü’minlere karşı çok düşkün olduğu, onları irşâd etmek bakımından nice meşakatlere katlandığı, dünya ve âhiret hayatlarını te’mîn için onları nasıl yetiştirdiği ve onlara karşı çok büyük ölçüde merhamet ve şefkat hisleriyle dopdolu olduğu anlatılmaktadır. Bu Âyet’te ayrıca Cenâb-ı Hakk, kendine mahsus olan RAÛF ve RAHÎM isim ve sıfatlarıyla O (S.A.V.) tesmiye ve tavsîf etmiştir.

Âl-i İmrân 164’te: “And olsun ki Allâh, mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Çünkü içlerinden ve kendilerinden bir Peygamber göndermiştir.” buyurulmaktadır.

İmâm-ı Âlî (R.A.), MİN ENFÜSİKÜM kavlini, neseb, musâhare ve haseb olarak tefsîr etmişler; İmâm-ı Ömerü’l – Adenî Müsned’inde Hz. Alî (R.A.)’den şu Hadîs-i Şerîfi tahric etmişlerdir: “Âdem (A.S.)’dan bu yana ecdâdımda zinâ yoktur. Hepsi nikâh mahsûlüdür.” İbni’l-Kelbî Ebû Nasr Muhammed b. Es-Sâib (Tabıîn’dendir) demiştir ki: “Peygamber (S.A.V.)’in neslinden tam beş yüz anne yazdım, hiçbirinde gayr-i meşrû hayat ve zinâ görmedim.”

 

(Kâdî İyâz, Şifâ-yı Şerîf Tercümesi, İst. 1993, S. 21 – 23)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZ

 

Yahsub Kabilesi’nden Fakîh, Kâdî, Hâfız Ebû’l – Fadl Musaoğlu, İyâz (R.A.) der ki:

Allâh-ü Teâlâ, Zâhir’dir; hayal ve vehim değildir. O, Bâtın’dır, noksan sıfatlardan ve fiillerden münezzehtir her şeyi kuşatmıştır… Velîlerine son derece şümûllü ni’metler ihsân etmiştir. Onlara ve bütün beşyeriyyete, kendi cinslerinden öyle bir Peygamber (S.A.V.) göndermiştir ki O (S.A.V.), Arab’ın ve diğer insanların en şereflisi soyca ve terbiye, nezâket ve asâlet ve tahâret cihetinden en önde gelendir. Aklen ve hilmen en râcih, ilim ve kavrayış cihetinden en ileri, yakîn ve azm cihetinden en güçlü, şefkat ve merhamet bâbından en üstün olanıdır.

Allâh-ü Teâlâ, O (S.A.V.)’i rûhen ve cismen pür ü pâk kılmıştır. O (S.A.V.)’i her türlü kusur ve ayıptan arındırmıştır. O (S.A.V.)’e hem hikmet, hem de hükmetme yeteneği vermiştir. O (S.A.V.)’le, O (S.A.V.) sâyesinde Hakk’ı göremeyen kör gözleri, Hakk’ı idrâk edemeyen kapalı kalpleri Hakk’a karşı sağır olan kulakları açmıştır. Bu sûretle sa’âdet ni’metlerinden, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine pay verdiği kimseler, O (S.A.V.)’e Îmân etmiş ve O (S.A.V.)’i te’yid edip yardım etmişlerdir. Alınlarına kat’i sûrette şekâvet damgası vurduğu kimseler de O (S.A.V.)’i inkâr etmiş, mü’cizelerine sırt çevirmişlerdir. Öyle ya! Bu dünyada kör olan, âhirette de kördür.

Allâh-ü Teâlâ, dâima gönüllerde neşv ü nemâ bulan O (S.A.V.)’e, Âli’ne, Ashâbı’na, Ezvâcı’na (R.A.) salât ü selâm etsin. Bizler de salât ü selâm ederiz, Allâh-ü Teâlâ, hepimizin kalblerini O (S.A.V.)’in nûruyla, sevgisiyle ve Şerîatiyle doldursun ve sıddîk, muttakî, şehid ve sâlih kullarına O (S.A.V.) vesîlesiyle ihsân buyurduğu her türlü yakîni bizlere de ihsân etsin. O velîlerine, yine O (S.A.V.) sâyesinde Cenneti’ni, Cemâli’ni ve diğer va’dettiği ni’metlerini tahsis etmiştir. Kendine gelecek tek yolu da Habîb-i Edîbi (S.A.V.)’e ihsân ve ikrâm etmiş ve bütün yolculara da Tek Rehber olarak O (S.A.V.) ta’yin ve ihsân etmiştir. Cennet’inin anahtarlarını da (S.A.V.) Hazretler’ine vermiştir.

Mustafa (S.A.V.)’in değerini hakkıyle ta’rif etmek, O (S.A.V.)’e gösterilecek ta’zîm ve tekrîm bâbında  O (S.A.V.)’in yüce mevkiini takdirde veya şerefli mansıbını bir nebze itirafta bulunmak çok zordur. Bu husus öylesine büyük bir arzdır ki en akıllılar şaşırır, en güçlü adımlar dolaşır, kayar. Meğer ki Allâh (C.C.)’nün tevfiki imdâd etmiş olmazsın.

 

(Kâdî İyâz, Şifâ-yı Şerîf, Tercemesi, İst. 1993, S. 13-15)

 

EFENDİMİZ (S.A.V.) NAMAZ  KILARKEN

DUYULAN SES

 

Ebû Dâvûd, Nesâî, İbn-i Huzeyme ve ibn-i Hıbbân’da, Mutarrıf (R.A.), babasının şöyle dediğini rivâyet etti:

“Resûlullâh (S.A.V.)’i namaz kılarlarken gördüm. Mübârek göğüslerinden, değirmen sesi gibi, inilti çıkıyordu.” Bir başka rivâyette “Kaynar tencere sesi gibi” şeklindedir.

İbn-i Huzeyme’nin rivâyetinde, Alî (R.A.) derler ki:

“Bedir Günü, Mikdâd (R.A.)’dan başka süvârî yoktu. O gece hepimiz uyumuştuk; ancak Resûlullâh (S.A.V.) sabaha kadar ağlayarak namaz kıldılar.

Taberânî ve Esbehânî’de, ibn-i Abbâs (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.)’in şöyle buyurduklarını rivâyet etiler:

“Allâh-ü Teâlâ, Mûsâ (A.S.)’a yüz kırk bin (140.000) kelime ile üç gün vahyetti (konuştu). Konuştuklarının içinde bir de şunlar vadı: Kullarım, dünyâ husûsunda, bana kanâatle olduğu kadar, hiçbir şeyle kulluk yapmazlar. Bana yaklaşanlar, takvâ ile olduğu kadar hiçbir şeyle yaklaşamazlar. Bana, ancak azemetimi tefekkürle, ağlayarak kulluk yaparlar… Azametime ta’zîm ederek ağlayanlara, öyle yüce bir makâm verilecek ki oraya hiç kimse ulaşmayacak.”

 

ASHÂB-I KİRÂM (R.A.)’DE ALLÂH KORKUSU

 

Hâkim’in rivâyetinde İbn-i Abbâs (R.A.) derler ki:

“Allâh-ü Teâlâ, Nebî (S.A.V.)’e: “Ey mü’minler! Kendinizi, âile ve akrabânızı, yakıtı insan ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyunuz.” (Tahrîm: 6) inzâl edilince, Resûlullâh (S.A.V.) bu Âyet’i Ashâbı’na okudular. Bir genç, Âyet’i dinleyince düşüp bayıldı. Resûlullâh (S.A.V.), mübârek ellerini, bayılan o gencin göğsüne koydular ve kalbleri şiddetle çarpan gence: “-Ey genç! Lâilâhe illallâh!” de buyurdular. Genç, Kelime-i Tevhîdi söyleyince Resûlullâh (S.A.V.), Onu Cennetle tebşîr buyurdular. Bunu gören Ashâb-ı Kirâm: “-Yâ Resûlallâh! Aramızda yalnız, O’nu mu müjdeliyorsunuz?” deyince: “-Allâh-ü Teâlâ’nın: “O Cennet, makamından, azametinden ve azâbından korkan kimseler içindir.” (İbrâhîm Sûresi: 14) Âyet’ini işitmediniz mi?” diye buyurdular.”

(Et-Tegîb ve’t-Terhîb)

 

MESCİD’DE AĞLAYAN KÜTÜK

 

Minber yapılmadan önce Mescidde bir hurma kütüğü vardı, ki Peygamberimiz (s.a.v.) hutbe esnasında ona dayanırdı.

Kendisi için yapılan Minberin üzerine çıktığı zaman, bu kütükten, gebe veya yavrusundan ayrılan devenin bozulamasına, inilemesine benzer sesler gelmeğe başladı.

Peygamberimiz (s.a.v.) Minberinden inip elini onun üzerine koyunca sesi kesildi. Bu hâdise, Mescidde bulunan bütün  cemaatin gözü önünde cereyân etmiştir.

Sehl b. Sa’d’e göre cemâat, kütüğün başına üşüşmüşler, rikkat ve heyecanlarından ağlaşmışlardır.

Rivâyete göre, kütük çatlayıp parçalarıncaya kadar inildemiş, bozulamıştır.

Kütüğün öküz gibi böğürüp bozulamasından Mescidin içi çalkanmıştı.

 

(Dârimî – Sünen, C. 1, Sh.: 19)

 

Câbir b. Abdullâh’a göre:

Peygamberimiz (s.a.v.) Minberden inip kütüğü kucaklayınca, kütük, bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra susmuş, Peygamberimiz (s.a.v.) de: “O, yanında yapılan zikrullâh’ı dinlemekten uzak kaldığı için, ağlamıştı.” demiştir.

Peygamberimiz (s.a.v.), bir çukur kazılıp kütüğün oraya gömülmesini emretmiş, bunun üzerine, kütük, Minberin altına gömülmüştür.

Minberin sağına, soluna gönüldüğü de, rivâyet edililr.

 

 

(İslâm Tarihi  M. A. Köksal)

 

PEYGAMBERİMİZİ (S.A.V.) NASIL YATAR KALKARDI?

 

Peygamberimiz (s.a.v.). döşeğinde uyumak istediği zaman sağ yanının üzerine yatar, sağ elini, sağ yanağının altına koyar, sonra da:

“Allah’ım! Kendimi, Sana teslim ettim. Yüzümü, Sana çevirdim. İşimi, Sana ısmarladım. Sırtımı, Sana dayadım. Ben, Senin azâbından korkar, rahmetini umarım. Senin rahmetinden başka sığınacak yok, Senin azâbından başka  korunulacak yoktur. Ancak, Senin rahmetine sığınılır ve ancak, Senin rahmetinle kurtulunur. Ben, Senin indirmiş olduğun Kitab’ına ve göndermiş olduğun Peygamber’ine (herkesten önce) inanmışımdır. Ey Rabb’im! Yanımı, Senin isminle yere koydum. Eğer, rûhumu tutar, alıkorsan, ona, rahmetinle muâmele et! Eğer, onu, salarsan, sâlih kullarını koruduğun gibi, onu da, koru! Allah’ım! Ben, Senin isminle ölür, Senin isminle dirilirim. Bize yediren, içiren, her ihtiyacımızı karşılayıp gideren, bizi barındıran, sığındıran Allah’a hamd olsun! Nice kişiler var ki kendilerinin ne ihtiyaçlarını karşılayanları var, ne de, barındıranları! Allah’ım! Kullarını huzûrunda topladığın günde azâbından, beni, karken de: “Hamd olsun O Allah’a ki, bizi, ölmüz de, O’na olacaktır.” derlerdi.

Peygamberimiz (s.a.v.) yüzünün üzerine yatmış bir adama rastlayınca: “İşte bu Allah’ın hiç sevmediği bir yatıştır.” buyurdu.

 

(M. A. Köksal, İ. Tarihi C. 11 Sh. 394)

 

PEYGAMBERİMİZİN ŞEFKAT VE MERHAMETİ

 

Uhud Savaşı günü, Peygamberimiz (s.a.v.)’in azı dişi kırılmış, yüzü yaralanmıştı.

Bu hal, Eshâb’ın son derece ağrına gitti.

Peygamberimize: “Müşriklerin aleyhinde duâ etsen?” dediler.

Peygamebirim: “Ben, lânetleyici olarak gönderilmedim. Fakat, ben, hakka dâvetçi ve rahmet olarak gönderildim. Allâh’ım! kavmime hidâyet nasîp et! Çünkü onlar, bilmiyorlar!” diyerek duâ etti.

Hz Ömer: “Babam, anam, sana fedâ olsun yâ Resûlallah!

Nuh Aleyhisselâm, kavmî hakkında (Ey Rabb’im! Yer yüzünde kâfirlerden, yurd tutan, gezip tozan hiç kimse bırakma! (Nuh Sûresi: 26) diye duâ etmişti.

Sırtın çiğnendiği, yüzün kana boyandığı ve azı dişin kırıldığı zaman, Nuh Aleyhisselâm gibi, sen de, aleyhimizde duâ etmiş olaydın, son ferdimize kadar hepimiz, muhakkak, helâk olurduk!

Fakat, sen, böyle demekten kaçındın da (Allâh’ım! kavmimi mağfiret buyur. Çünkü onlar, bilmiyorlar!) diyerek hayr duâ ettin!” dedi.

Peygamberimizin bu duâsı, fazîleti, ihsanın bütün derecelerini  güzel ahlâkı, keremi, sabr ve hilmin gayelerini bir arada toplamıştır.

Peygamberimiz, kendisine yapılanlara sükût etmekle kalmamış, hattâ onların suçlarını bağışlamış, sonra, şefkat ve merhamet etmiş, kendilerinin bağışlanmaları için duâ ve şefâatta bulunup (Onları yarlığa onları hidâvete erdir!) demirtiş.

 

(M. A. Köksal, İ. Tarihi C. 11 Sh. 451)

 

RESÛL-İ EKREM (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN EBEVEYNİ

 

Allâh-ü Teâlâ, Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in anne ve babalarına hayat bahşetmiş ve bu muhterem anne ve baba, azîz oğullarının Nübüvvet ve Risâleti’ni kabulle O’na îmân etmişlerdir. Bu görüş, birçok Hadîs hâfızının delîllendirdikleri bir yoldur. ibn-i Şâhin, Hâfız Ebû Bekr, Hatîb-i Bağdâdî, Süheylî, Kutubî, Muhibb-i Taberî, Allâme Nasîrüddîn İbn-i Münîr ve daha bu tabakadan pekçok Hadîs ehli bu yolda delîl getimişlerdir.

İbn-i Şâhin’in Nasih ve Mensûh’unda, Hatîb-ı Bağdadî’nin Sâbık ve Lâhik’ında, Dârekutnî ve İbn-i Asâkir’in Garâib’de tahrîclerine göre, Hz. Âişe (R.A.) şöyle demiştir:

“Haccetü’l-Vedâ’da Resûlullâh (S.A.V.), bizimle birlikte haccettiler. Sonra Hacun Kabristanı’na uğradılar. Resûlullâh (S.A.V.), hazîn ve gamlı olarak ağlıyordu. Orada uzunca bir zaman kaldıktan sonra benim yanıma geldiler. Bu def’a ferâhlanmış ve mütebessimdiler. Ben, hâllerinde gödüğüm bu bâriz değişikliğin sebebini sorduğumda:

“-Annemin Kabri’ne gittim. Cenâb-ı Hakk’tan annemi hayâta döndürmesini diledim. Kabul buyurup annemi diriltti ve bana îmân ettikten sonra ebedî hâline redd ve iâde buyurdu.” diye cevâb verdiler.”

Ehl-i Hadîs’den, râvîler arasında hâlleri meçhûl iki kişi bulunduğu için bu Hadîs’i zaîf kabul edenler olmuş ise de, bu husûsta Süheylî’nin cevâbı şudur: “Allâh her şeye kâdirdir. O’nun rahmeti, hiçbir şekilde âciz ve noksan değildir. O’nun rahmet deryâsının en ziyâde döküldüğü mübârek mansıb ise Resûlullâh (S.A.V.)’in mübârek kalbleridir.” demiştir.

Kurtubî der ki: “Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in annelerinin ihyâlarını beyân eden Hadîs’te herhangi bir zaîflik yoktur. Çünkü bunun delîli, ihyânın Vedâ Haccı’nda vukûa gelmesi ve Hz. Âişe’nin rivâyet etmesidir. Bunun için ihyâ hakkındaki zaîftir, haberleri nasıhtır. Cenâb-ı Hakk’ın lütf ü keremi, Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in irtihâllerine kadar, hakklarında, kesintisiz devam etmiştir. Sonra ebeveynini diriltip îmân etmeleri de aklen ve şer’an mümkündür. Kur’ân’da, Katîl-i Benî İsrâil’in diriltilmesi ve kâtilini haber vemesi, vârid olmuştur. Îsâ (A.S.)’in eliyle, Cenâb-ı Hakk’ın, birçok ölüyü diriltmesi bir hakîkatir. Bu i’tibârla Resûl-i Ekrem (S.A.V.) hakkında ziyâde kerem ve fazîlet olarak ebeyninin diriltilip onların Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’e îmân etmelerinde mümkin olmayacak hiçbir durum yoktur.” demiştir.

 

(Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh, 4. Cild, 5. Baskı, S. 546- 548)

HENDEK HARBİ VE GERÇEK MÜ’MİNLER

 

Kur’ân-ı Kerim’de açıklandığı üzre: “Mü’minler, orduları görünce: (İşte bu, Allah (c.c.)’ın ve Rasûlü (s.a.v.)’nün bize ca’d ettiği şeydir! Allah (c.c.) ve Peygamberi (s.a.v.), doğru söylemiştir!) dediler.

Bu, onların imanlarını ve teslimiyetlerini arttırmaktan başka bir şey yapmadı.

Mü’minler içinde Allah (c.c.)’a verdikleri sözde sadakat gösteren nice erler vardır ki, onlardan kimi, adadığını ödedi (sahid oldu). Kimi de, bunu bekliyor.

Onlar, hiç bir suretle ahidlerini değiştirmediler.”

 

(Ahzab: 22 – 23)

 

Allah (c.c.)’ın, Mü’minlere olan va’di ise: “Ey Mü’minler! Yoksa, siz, sizden önce gelip geçenlerin hali başınıza gelmeden, Cennet’e girevereceğinizi mi sandınız?

Onlara,öyle  yoksulluklar, öyle sıkıntılar gelip çattı ve öyle çeşitli belâlarla sarsılmışlardı ki hattâ Peygamberi, mâiyetindeki Mü’minlerle birlikte: (Allah (c.c.)’ın yardımı ne zaman yetişecek?) diyordu.

Gözünüzü açınız, iyi biliniz ki: Allah (c.c.)’ın yardımı, muhakkak, yakındır.”

 

(Bakara:214)

 

Bunun içindir ki, düşman ordular ile sarıldıklarını görmeleri, Mü’minlerin ancak, Allah (c.c.)’a olan imanlarını, yâni Allah (c.c.)’ın Mü’minlere yardım edeceği hususundaki vadine inançlarını, her türlü ibtilâlara sarlımadan göğüs germe azimlerini, Allah (c.c.)’ın takdirine teslimiyetlerini artırmıştır.

 

(İ.T. -M.A. Köksal C. 5/244)

 

PÂDİŞÂH, ASLÂ, cÂhil, GÂFİL, ZÂLİM,

OLAMAZ

 

Pâdişâhların, ordunun ve halkın durumunu uzak veyâ yakından bizzât tedkîk etmesi, ne olup bittiğini bilmesi gerekir. Eğer böyle yapmazsa hata ve gaflete düşer, halka hakaret ve zulmeder. Memlekette fesâd ve adâletsizlik alır yürür. Pâdişâh bunları bilmez de tedbîrini almazsa, zâlimdir. Çünkü “Zulme rızâ zulümdür.” Bilmezse gâfildir; bildiği halde tedbîrini almazsa zâlimdir, hâindir, hakîr ve câhildir, bu hâllerin hiçbirisi de iyi değildir.

Gerek câhiliyyet ve gerekse İslâmiyyet devirlerinde pâdişâhların, her şehirde habercileri vardı. Hayır ve şerr olan bütün hâdiseleri onlardan öğrenirlerdi. Bir kimse, haksız yere bir tavuk veya bir torba saman alsa 1.500 km mesâfeden bile pâdişâhın haberi olmuş, o kimseye gerekli cezâ verilmiş ve herkes de pâdişâhın uyanık olduğunu anlamıştır. Her bölgeye yerleştirdikleri işini bilen adamlarıyla zâlimlerin zulûmlerini önledikleri gibi, halka adâletle muâmele edilmesini sağlamış ve memleketi de imâr etmiştir. Yalnız bu çok nâzik bir iş olduğundan, daha çok elinden, aklından ve kaleminden kimsenin şübhe etmeyeceği memleketin, salâh ve fesâdı kendilerine bağlı olduğundan, kendi nefsine çalışmayacak kimselere havâle edilmelidir. Onların, memleket için lüzûmları diğer insanlar bir tarafa, ülkede pâdişâh gibidirler. Bu yüzden bunların aylık ve ücretlerinin hazineden ödenmesi gerekir.

Kendilerini pâdişahtan başka kimsenin tanımaması, ne yaptıklarını ve çıkan olayları yalnız pâdişâhın bilmesi ve gerekeni emretmesi lâzımdır. Neticede, işler yukarıda söylediğimiz şekilde yürürse; halk, pâdişâhın diyânetinden korkarak tam itâatkâr olur. Hiç kimsenin pâdişâha isyâna cesâreti olamaz. Haber alma ve suçu önleme me’mûrlarını ta’yîn eden pâdişâhın adâletinden, ilerisini görerek tedbîrli davranmasından ve uyanıklığından dolayı da ülke ma’mûr olur.

Pâdişâhın her şehre ve nâhiyeye keskin zekâlı ve harâmdan sakınan, tımâr işlerinin yürütülmesine, mallarının muhâfazasına bakacak nâibler göndermesi gerekir. Bu nâiblerin o bölge hakkında, her hususta, bilgileri olmalı, maaşları Beytülmâldan verilmeli, halka yük olmaktan ve rüşvet almaktan korunmalıdırlar.

 

(Bâtınîlerce şehîd edilen Büyük Selçuklu Veziri Nizâmülmülk,

Siyâsetnâme, Dokuz ve Onuncu Fasıl)

 

 

 

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN MEŞGALELERİ

 

Hz. Hüseyin (r.a.) der ki: “Peygamber (s.a.v.) ev içindeki meşgalesini babamdan sordum.

Babam: (Peygamber Aleyhisselâm) evine girişinden itibaren vaktini: “Allah (c.c.)’a ibâdete, evhalkının işlerine ve kendi şahsi işlerine aid olmak üzere üçe ayırmıştı. Şahsına ayırdığı vakti de, kendisiyle insanlar arasında bölüştürmüştü. Peygamber (s.a.v.), onların dinî hâcetlerile meşgul olur, sorularına gereken cevapları verir, sonra da: “Bunları burada bulunan, burada bulunmayanlara tebliğ etsin!” Peygamber (s.a.v.)’ın huzuruna girenler tâlip olarak girerler, en büyük ilim zevkını tatmış ve onlara delâlet edici oldukları halde, çıkarlardı.” dedi.

Babamdan, Peygamber (s.a.v.)’in, evinden çıkışında ne yaptığını sordum.

Ancak, konuşması, Müslümanlara yararlı olacak, onları birbirlerine ısındıracak, aralarındaki tefrikayı, soğukluğu kaldıracak ise, konuşurdu. Her kavmin yüksek haslete, kişisine ikram eder ve onu, kavminin üzerine vali yapardı. Âshâbını göremese, arar, halka, aralarında olan bitenleri sorardı, İyiliği, över ve berkiştirir, kötülüğü ise, yerer ve zaifletirdi. Kendisinin her işi, itidal üzere idi, ihtihafsızdı. Gaflete düşerler endişesi ile, Müslümünları uyarmaktan geri durmazdı. Her hâli mûtad idi. Ne hakkı tecâvüz, ne de, onu yerine getirmekte kusur ederdi. Kendisine yakın olanlar, insanların en hayırlıları idiler.”

 

(M. Â. Köksal, İ. Tarihi, C. 11, Sh. 412)

 

HİCRET ÖNCESİ AKABE-İ KÜBRÂ

 

Nübüvvet (S.A.V.)’in 13. senesinde, Hacc Mevsimi’nde, Kur’ân-ı Kerîm Muallimi Mus’ab bin Umeyr (R.A.) ile berâber yetmiş iki erkek ve iki kadın Mekke’ye geldiler. Ben-i Neccâr’dan Ebû Eyyûb El-Ensârî diye ma’rûf olan Hz. Hâlid bin Zeyd (R.A.) dahî onların içindeydi. Bunların cümlesi Akabe’de: “And olsun ki o ağacın altında sana bîat ederlerken, Allâh mü’minlerden râzı olmuştur.” (Fetih: 18) Âyet-i Celîlesi’yle İltifât-ı Sübhâniyye’ye mazhar olarak birinci def’a ağaç altında Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Hazretleri’ne bey’at ettiler. Ve Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’in Medîne’ye Hicret buyurmasını teklîf ettiler. Ensâr-ı Kirâm (R.A.) Hazerâtı, kendi cânlarını evlâd ü ıyâllerini nasıl koruyorlarsa, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’i de böylece muhâfaza edeceklerine ahd ü bey’at ettiler. Yani îcâbında bu uğurda harb edeceklerine söz verdiler. Ve Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’in mübârek ellerini tuttular. Cân verip Cennet aldılar.

 

HİCRET-İ NEBEVİYYE (S.A.V.)

 

Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in Mekke-i Mükerreme’den Medîne-i Münevvere’ye Hicret-i Seniyyeleri, İslâm târihinin en büyük bir hâdisesidir ki bu hâdiseyle başlayan târihe, târih-i Hicrî denir.

Velâdet-i Muhammediyye (S.A.V.)’in 54’üncü ve Târih-i milâdînin 622’nci senesine müsâdifdir (rastlar). Yani Nübüvvet-i Muhammediyye (S.A.V.)’in 12’nci senesinde Rebîülevvel ayını 12’nci gününde Medine-i Münevvere’ye vâsıl olmuşlardır. Bu Hicret seferi esnâsında Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, mâcerâlarla karşılaşarak müeaddid (pekçok) Mücize-i Nebeviyye (S.A.V.)’in zuhûr eylediğini kitâblarımız tafsîlatiyle beyân eylemektedir.

 

KIBLENİN MESCİD-İ HARAM’A ÇEVRİLMESİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.) Medine’de namazlarını 16,17 ay Beyt’ül Makdise doğru kıldılar. Halbuki Peygamberimiz (s.a.v.), öteden beri Kâbe’ye doğru yönelerek namak kılmayı arzu ederdi. Hele, yahudilerin “Muhammed (s.a.v.) ve Eshabı, biz gösterinceye kadar, kıblelerinin de neresi olduğunu bilmiyorlardı.” diyerek sinsi sinsi söylenmeleri, kendisini büsbütün rahatsız ediyordu.

Bir gün Cebrail (a.s.) gelince, O (a.s.)’na “Ya Cebrâil, Allâh’ın yüzümü yahudilerin kıblesinen, Kabe’ye çevirmesini arzu ediyorum!” dedi. Cebrail (a.s.) “Ben, ancak bir kulum, sen Rabbine niyat et. Bunu ondan iste.” Peygamberimiz (s.a.v.) Beyt-ül Makdis’e doğru namaz kılacağı zaman, başı göğe doğru kaldırmağa başladı. Bunun üzerine indirilen âyetlerde şöyle buyurdu:

“Biz, senin yüzünü, çok kerre göğe doğru çevirip durduğunu görürüz. Artık seni herhalde hoşnut olacağın bir kıbleye döndüreceğiz. Haydi namazda yüzünü Mescid-i Haram’a çevir. Ey mü’minler, siz de nerede bulunursanız namazda yüzlerinizi o tarafa (Mescid-i Haram’a) döndürünüz. Kendilerine kitap verilenler her halde bilirler ki bu,  rablarından gelen bir haktır. Allâh, onların yaptıklarından yapacaklarından gafil değildir.”

Rivâyete göre Peygamberimiz (s.a.v.) öğle namazını Mescid’de müslümanlarla birlikte iki rekat kıldığı zaman, Mescid-i Haram’a dönmesi emrolunmuş. Namaz içinde müslümanlarla o tarafa dönmüştür.

 

(M. Asım Köksal-İ.Tarihi, C. 2/33)

 

ANBER SEFERİNDEKİ YOKSULLUK HALİ

 

Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz hicretin 8. yılının Receb ayında Hz. Ebû Ubeyde (r.a.) komutanlığında üç yüz kişilik bir orduyu deniz sahiline doğru göndermiş, azık olarak bir çuval hurma vermişti. Bu ordu onbeş gün orada kaldı ve yiyecekleri bitti. Kafilede bulunan Hz. Kays (r.a.) parasını Medine-i Münevvere’de ödemeye söz vererek, kafiledekilerden deve satın alarak kesmeye başladı. Hergün üç deve kesiyordu. Ancak üçüncü gün kafile başkanı binekler tükenir de dönüşümüz zorlaşır düşüncesiyle deve kesimini yasakladı. Kimde ne kadar hurma varsa toplayarak bir torbaya koydu. Her gün kişi başına bir hurma taksim ediyordu. O hurmayı emiyorlar ve su içiyorlardı. Akşama kadar yedikleri yemek bu idi. Bu, dile çok kolay, fakat savaş zamanında güç ve kuvvete ihtiyaç duyulduğunda bir hurmayla gün geçirmek cesaret ve yürek işidir. Nitekim Hz. Cabir (r.a.) Peygamberimiz (S.A.V.) Efendimiz’den sonraki zamanlarda bu kıssaları anlatınca, bir talebesi: “Efendim bir hurma ne işe yarıyordu ki?” deyince “O hurmanın kıymetini de bitince anladık. Artık açlıktan başka çare kalmamıştı. Ağaçların kurumuş yapraklarını silkeleyip, suda ıslatıp yiyorduk. Mecburiyet insana her şeyi yaptırır. Allâh-u Teâlâ her zorluktan sonra bir kolaylık verir. Cenab-ı Hakk bu sıkıntı ve zorluklardan sonra denizden bizlere Anber denilen bir balık gönderdi, o kadar büyüktü ki, kafiledekiler on sekiz gün boyunca ondan yediler ve Medine-i Münevvere’ye dönene kadar  yanımızda azığımız arasında bulundu. Bu seferde başımızdan geçenler geniş bir şekilde Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’in huzurunda anlatınca:<Bu, Allâh’ın size göndermiş olduğu bir rızıktır buyurdular.”

(Fezâil-i A’mâl)

 

NEBÎ SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEM

EFENDİMİZ’İN, İBLİSE SUÂLLERİ

 

İbn-î Abbâs R. Anhümâ’dan rivâyet olunduğuna göre, Nebî (S.A.V.), bir gün Mescid’den çıkmışlardı. Kapıda İblisi gördüle. Nebî (S.A.V.), O’na:

“-Seni benim Mescidim’in kapısına getiren nedir?” İblis: “-Beni buraya getiren Allâh’dır.” Nebî (S.A.V.):

“-Pekiyi ne için?” İblis: “-Bana sormak istediğini sorman için.” İbn-i Abbâs (R.A.) der ki: Nebî (S.A.V.), İblise ilk defâ namazdan sordu ve dediler ki:

“-Ey mel’ûn! Ümmetimi cemâatle namazdan niye men’ edersin?” İblis, cevâben:

“-Ümmetin namaza çıktıkları vakit, beni kızgın bir humma tutar. Onlar, dağılıncaya kadar kendime gelemem.” Nebî (S.A.V.):

“-Pekiyi, ümmetimi ilimden ve duâdan niye men’ edersin?”

İblis, cevâben: “-Onlar, Kur’ân okumağa başladıkları zaman, ben kurşun gibi erir giderim.” Nebî (S.A.V.):

“Ümmetimi cihâddan niye men’ edersin?” İblis, cevâben: “-Ümmetin cihâda çıktıkları vakit dönünceye kadar, ayaklarıma zincir vurulur. Onlar, hacca çıktıkları vakit de, ayaklarıma ve boynuma zincirler vurulur. Onlar, sadaka vermek istedikleri zaman da, başıma testereler konulur; odun kesilir gibi başımı parçalarlar.” dedi.

Namaza Başlamadan Evvel Şu Duânın Okunması Tavsiyye Olunur:

“Allâhümme entel Evvelü feleyse kableke şey’ün ve entel Âhıru feleyse ba’deke şey’ün ve ente’z-Zâhiru feleyse fevkake şey’ün ve entel Bâtınu feleyse düneke şey’ün z’ül melekûti v’el-ceberûti Subbûhun Kuddûsün Rabb’ül- Melâiketi ver-Rûh.”

 

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Fâtiha Sûresi Tefsîri)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN HİLMİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.), Peygamberlikten önce de, hilm sıfatının üstünlüğü ile kavminin en büyüğü idi. Her hilm sahibinden bir sürçme sadır olmuştur, Fakat Resûlullah (s.a.v.), bundan masûn bulunmuş, eza ve işkencelerin çoğalması, kendisinin, ancak sabrını artırmıştır. Peygamberimiz (s.a.v.), şahsına karşı işlenmiş olan suçlardan dolayı asla öç almazdı. O (s.a.v.) insanların en az kızanı, en çabuk razı olanı ve suç bağışlayanı idi.

Hz. Ali (r.a), “Peygamber (s.a.v.), meclisine gelen yabancıların sözlerinde ve sorularındaki kabalık ve kırıcılığa, Eshabı da kendisi gibi katlansınlar diye, katlanırdı.” demiştir.

Enes b. Malik (r.a.)’in rivayetine göre: Peygamber (s.a.)’e her kim gelirse, ona vaadde bulunur, istenen şey, yanında bulunursa vaadini yerine getirirdi. Namaz için kamet getirildiği sırada, bir bedevi gelip, Peygamber (s.a.v.)’in elbisesinden tutarak: “Görülecek işimden az bir şey kaldı. Namazdan sonra, onu unutursun diye korkuyorum.” dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.), işini görüp bitirinceye kadar bedevi ile birlikte ayakta durdu, sonra dönüp namaz kıldı.

Yine Enes b. Malik (r.a.) der ki; Peygamber (s.a.v.)’e on yıl hizmet ettim. Bana ne “öf” dedi, ne de yapmadığım bir iş için “Keşke onu yapmasaydın.” ne de yaptığım bir iş için “Bunu ne diye yaptın” dedi.

(M.A. Köksal-İslâm Tarihi, C. 11, Sh, 451)

 

YERYÜZÜNDE İLK MA’BED

 

«Nâsın ibadet için, yeryüzüne evvela temeli atılan ve yapılan Beyt o beyt’dir ki, o Beyt çok hayrı ihtiva eder ve âlemlere hidâyet olup Mekke şehrinde kurulan Beyt’dir. Zira O Beyt’de Vahdaniyete delâlet eden açık ve zâhir âyetler ve Makâm-ı İbrahim vardır. Eğer bir kimse o Beyt’e giderse katl ve soygunculuk gibi şeylerden emin olur. Cümle-i alâmetlerinden birisi de İbrahim (a.s.)’ın o Beyt’i bina ederken ayağını bastığı makâmı olduğu gibi o Beyt’e dahil olan kimsenin de dünya âfetlerinin bir çoğundan emin olması ve ihlas üzere o Beyti ziyaret edenlerin âhiret azabından kurtulmasıdır.

Beyt-i Şerif’i ziyaret için gidip gelecek kadar azığa ve binite muktedir olan nâs üzerine Allah Teâlâ’nın rızası için «Hacc» farz oldu. Eğer bir kimse kudreti olduğu halde hacc etmezse, küfran-ı nimet ederse zararı kendine âid olur. Zira Allah Teâlâ âlemlerden gânidir, hiç kimsenin haccına ve sair ibadetine ihtiyacı yoktur.»     (Âl-i İmran Sûresi/96-97)

Makâm-ı İbrahim ile murad: Beyt’i bina ederken duvar yukarı kalkıp boyu ulaşamayacak bir hale geldiğinde iskele kurmak üzere konulan taşa İbrahim (a.s.) ayağını bastığında taşın yumuşayıp ayaklarının taşa batmasıyla husule gelen eserdir ki, el’an o taşa mevcuddur.  (Hz. M. Sâmi (k.s) Hz. İbrahim a.s.)

 

ALINLARDAN ALINLARA GEÇEN PEYGAMBER NURU

 

Hz. Havva, Şis’e hâmile olunca, alnında parıldamağa başlayan Nûr, Şis’i doğurduğu zaman, onun alnına geçmişti. Âdem (a.s.), bundan, Şis’in kendisinden sonra, yerini tutacağını anlamıştı. Şis (a.s.)’ın alnında parlayan Peygamberlik Nûr’u, zevcesine, oğlu Enuş doğduğu zaman da, Enuş’un alnına, ondan da, oğlu Kaynan’ın alnına geçmiş, asırlar boyunca, alından alına geçmiş durmuş ve nihayet, Abdulmuttalib’den Abdullâh’a, ondan da, Muhammed (s.a.v.)’e geçip son temelli sâhibinde karar kılmıştır.

 

  1. A. Köksal, (Peygamberler Tarihi, s. 19-68)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN İBÂDETLERİ

 

Allah (c.c.)’ın terbiye ettiği ve devamlı olarak O’nun kontrolü ve murakabesi altında bulunduğu Şanlı Peygamber (s.a.v.), mütemâdiyen ibâdet hâli içinde idiler. Kendileri “Allah (c.c.)’a lâyıkı vechile ibâdet nasıl icrâ edilir” bunu tebliğ ve tatbik etmişlerdir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), fıtraten ibâdeti severler, gözünün nûrunu, gönlünün huzûr ve sürûrunu onda bulurlardı.

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN DÖŞEĞİ

 

Hz. Aişe (a.r)’nın bildirdiğine göre: Peygamberimiz (s.a.v.)’ın üzerine yatıp uyuduğu döşeğin, yatağın yüzü deridendi. İçi hurma lifi doldurulmuştu. Kendisi de, zevcesi de onun üzerinde yatardı. Yastığının da, yüzü deridendi. İçi hurma lifi doldurulmuştu.

Ensari bir hanımın getirdiği yün döşeği, geri gönderdi ve “Vallahi ey Aişe; isteseydim, Allah altın ve gümüş dağlarını benim yanımda yürütürdü.”buyurdu.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in minderi de iki abadan ibaretti. Bir gece, yanıma geldiği zaman, bu abayı katlayıp daraltmış idim. Onun üzerine uyudu.

Sonra: “ Ey Aişe! Bu geceki döşeğim, ne için her zamanki gibi değildi?” diye sordu.

“Ya Resulallah! Onu senin için katlayıp daralttım.” dedim. “Sen onu eski haline çevir. “ buyurdu.

Hz.Aişe (r.a.) der ki: “Resulullah (s.a.v.)’ın bir hasırı vardı ki, geceleyin onun üzerinde namaz kılar, gündüzün de serip üzerinde halk ile otururdu.”

 

(M.A. Köksal- İslam Tarihi, C.11, Sh.: 153)

Dinin Hak olan meseleleri Üzerinde yapılacak

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN KALBİNE RE’FET VE RAHMET DOLDURULUŞU

 

Rivayete göre: peygamberimiz (S.A.V.), on yaşını, birkaç ay geçmiş bulunduğu sırada, kırda üzerinden bir sesin geldiğini işitti. Başlarını, kaldırıp baktıklarında, bir adamın, diğer bir adama “Bu, O mudur? “ diye sorduğunu gördüler, Sorulan adam “Evet”, dedi Ne yüzleri, ne de giyinişleri hiçbir kimsenin- kine benzemeyen adamlar peygamberimiz (S.A.V.)i karşılayıp kollarından tuttular. Peygamberimiz (S.A.V.) , onların tutuşlarını hiç his etmedi. Onlardan birisi arkadaşına “Yatır onu!” dedi. Peygamberimiz(S.A.V.)’ i, hiç çabalatmadan, eğip bükmeden yere yatırdılar. Onlardan biri, öteki arkadaşına “yar onun göğsünü!” dedi. O da Peygamberimiz(S.A.V.)’in göğsünü yardı. Peygamberimiz(S.A.V.)’in göksü ne kanadı ne de ağrıdı. Yine, biri  ötekine “kin ve kıskançlığı çıkar içinden!” dedi. O da pıhtılaşmış kan gibi bir şey çıkarıp attı. Yine biri ,  ötekine ” Rahmet ve re’fet doldur!” dedi. Bundan sonra Peygamberimiz(S.A.V.) , küçüklere karşı, son derece şefkatli, büyüklere karşı da merhametli oldu.

(M. A. Köksal ,  İ. Tarihi ,Cilt.2  ,  S. 86.)

Ebu Leheb’in Azabının Süveybe Hatun’dan Dolayı Hafifletilişi.

Ebû Leheb, öldükten sonra, âile halkından ba’zılarına rü’yâda Ebû Leheb kötü bir durumda gördüler. “Sana ne oldu?” diye sorulduklarında ,Ebû Leheb , “Ne olacak Süveybe’yi âzâdladığımdan dolayı, şununla sulanmaktan başka bir hayra, bir rahata kavuşmadım!” diyerek başparmağı ile şehadet parmağı arasında bir deliğe işaret etti. Rivayete göre: Ebû Lehebi rüyasında gören, Hz. Abbas(R.A.) idi. Hz. Abbas(R.A.) der ki : “ Ebû Leheb’i , ölümünden sonra bir yıl geçtiği halde, rü’yada görmemiştim. Sonra onu kötü bir durumda gördüm. “Sizden sonra, her pazartesi günü bana azabın biraz hafifletilmesinden başka hiç bir rahata kavuşmadım!” dedi. Resûlullah Aleyhisselâm, pazartesi günü doğunca, Süveybe Hatun, (S.A.V.)’in doğduğunu “kardeşin Abdullah’a Amine’nin bir oğlan çocuğu doğurduğu’nu biliyormusun?” diyerek müjdelemiş, Ebu Lehep de, ona “ git, sen hürsün” demişti. Bundan dolayı Ebu Leheb’in pazartesi günleri azâbı biraz hafifletilmekte idi.

(M. A. Köksal , İ. Tarihi ,Cilt 2 , S. 18)

 

PEYGAMBERİMİZ(S.A.V.)’İN YÜZÜĞÜ

 

Peygamberimiz (S.A.V.), Acem şâhına, Rum kâyseri’ne ve Habeş Necâşisi’ne mektub yazdırmak istediği zaman “ Yâ Resulallah, Onlar bir mektubu mühürlü olmadıkça, okumazlar ” denilmişti.

Bunun üzerine Peygamberimiz (S.A.V.) gümüş bir yüzük edindi ki kaşına üç satır halinde “Muhammed”ür Resulullah” nakş edilmişti.

Amr b. Sâîd (R.A) Peygamberimiz (S.A.V.) in yanına gelmişti. Onun parmağındaki halkayı görünce “Nedir bu elinde ki yüzük? diye” sordu. O da “Yâ Resulallah! Bu bir halkadır. Ben yaptım. Üzerinde muhammed’ ür resulullah yazılıdır.” dedi.

Peygamberimiz (S.A.V.) bu yüzüğü alıp Zât mührü alarak kullandı. Başkalarını yüzüklerine “Muhammed’ür Resulullah” kelimelerini nakş etmekten men ettiler.

Peygamberimiz (S.A.V.), mühür yüzüğünü, sol  elinin serçe parmağına takardı. Helâya (tuvalete) gireceği zaman yüzüğünü parmağından çıkarırdı. Parmağında bu yüzük bulunduğu halde teşrîf-i dâr-ı bekâ etmişlerdir.

Bu yüzüğü, Peygamberimiz (S.A.V.)in irtihallerinden sonra sırasıyla Hz Ebû Bekir, Hz Ömer ve Hz Osman (Radıyallahüanhüm) parmaklarına takmışlardır.

Hz. Osmân (R.A), Halîfe iken, Eris kuyusunun başında oturduğu sırada kuyuya düşürmüştür. Bütün aramalara rağmen, yüzük bulunamamış, kuyunun dibinde kaybolup gitmişti.

 

(M.A.Köksal, İslâm T. C.11 , S. 151)

 

Onları alıp Hücre-i Sa’adet yakınında kaldıkları odalarına götürdü. Odaları Ribât’ül-A’cem binâlarının bulunduğu arsa üzerinde idi. Nûreddîn Şehîd, odanın dört tarafını araştırdı, odada nefis kitâbeler, kıymetli eşyalar vardı. Onların ifâdelerine kulak vermeyip yerdah’hasırı kaldırdı ki desin bir lağım gördü. Çukurun ağzı, Hücre-i Sa’adete uzanan bir tünelin girişiydi. Sâdât-ı Medine, ol hınzîrlar hakkında kemâl, iffet, zühd sâhibi diye sifayişte bulunmuşlardı ki bu hâli görünce mahcûb oldular ve söyleyecek söz bulumadılar. Cenâb-ı Nûreddîn, de iki hadîsi, bizzat kendisi sorguladı. Fakat hınzırlar, lağımı kazış sebebini bir türlü söylemediler. Nûreddin Hazretleri, onların şiddetle dövülmelerini ve onlara işkence edilmesini emretti. O zaman mağrîbîler: «Biz mağribli müşriklerdeniz, islâm değiliz, hacc facizasını îfâ ve ziyâret-i Merkâd-ı Sâhib’ül-Mîrac hîlesiyle Medine-i Münevvere’ye geldik, bu hücrede ikâmeti tercih ettik, maksadımız Na’ş-ı Sa’âdet-i NAkş-ı Muhammedi’yi çalıp mağribe götürmektir. Bu uğurda ne kadar para sarfettikse Mağrîbîler ziyâdesiyle gönderdiler. Gördük ki Ehl-i Medîne’yi mal sarfiyle iğfâl mümkin değil. Sıdk ü vefâ kıyâfetinden görünmek için mel’ânete bürünerek zâhidlerden göründük ve ahâliyi de iğfâle muvaffak olup işimizi görmeğe koyulduk. Geceleri lağım kazdık, gündüzleri de, ziyâret hîlesiyle, o tdoprakları torbalara doldurup, Bakî’ül-Ferkad Makberesine (Cennet’ül-Bakîy) döktük. Kabr-i Saâdet’e yakla=ştığımız gece gökyüzünde şiddetli şimşekler çaktı ve yıldırımlar gürledi ki bunlardan çok korktuk suûrumuzu kaybettik. Sabahleyin de teşrîf-i hümâyununuzu haber aldık.» diyerek riyet ve fiillerini izhâr ettiler.

Nûreddîn Hazretleri, bu sözleri hayret ve ıztırâbla dinledi, sonunda rikkati galebe çalıp gözyaşlarını tutamadı, Mağrîbîlerin hapsedilmeden derhal katl ve idâmlarını emretti. Hücre-i Sa’âdet’e su’-ikasad eden habis, hınzîr mel’ûnlar, Şebbûk-ı Şerîfe altında müstehak oldukları şekilde îdâm edildiler.

Nûreddîn Şehîd, ol vakit bir fener yakıp tünele indi. Tünelin sonuna kadar gitti. Burada toprak yıkılıp arasından yed-i sa’âdet meddoldu Nebî (S.A.V.) Hazretleri’nin Mûbârek Eli uzandı. Nûreddîn Şehîd, Meddolan Yed-i Sa’âdeti takbîl etti, öptü. ki Ne büyük sonsuz sa’âdet! ve ne büyük sonsuz inayet!

Nûreddin Hazretleri, ol bedbahlarî İdâm edip temizledikten sonra Hücre-i Şerîfe etrafında şu seviyesine kadar dibi geniş bir hendek kazdırdı. Su çıkıncaya kadar kazdırdığı bu hendeğin toprağını boşalttırıp içine eritilmiş kurşun akıttırdı. Böylece Merkad-I Sa’âdet’in etrafını çevreleyen hendeği eritilmiş kurşunla doldurtup Hücre-i Sa’âdet’i sağlam kurşun duvar içine aldırdı. Fi 557 sene (1161)  (Eyûb Sabrî Paşa, Mir’ât-ı Medîne, Cild= 3-4, S. 684-686

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN SEHÂVET VE CÖMERTLİKLERİ

 

Ebu Zerr (r.a.)’in rivayetine göre Peygamberimiz (s.a.v.) :

— «Bütün Uhûd dağı altın olsa ve bana verilse —borcumu ödemek için ayırdığım müstesnâ— onun bir dinarını üç gün yanımda bırakmak istemezdim.»

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) üzerinde bulunan parayı son kuruşuna kadar infâk etmedikçe evlerine girmezlerdi. Bir def’asında Fedek Reîsi hediye olarak dört deve yükü hubûbât göndermişti. Hz. Bilâl (r.a.) bunları çarşıda satmış Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in bir yâhudîye olan burcunu ödemişti.

Resûlullah (s.a.v.) birşey kalıp kalmadığını sormuş, Hz. Bilâl (r.a.) de kaldığını söyleyince:

— «Onları da sadaka olarak dağıt, yoksa evime gidemem.» buyurmuşlardır.

Hz Bilâl (r.a.) de parayı verecek kimse bulamamış ve bunun üzerine Allah(c.c.)’ın Resûlü (s.a.v.) evine gidememiş ve mescidde yatmışlardı. Nihâyet ertesi sabah kalan parayı Hz. Bilâl (r.a.) dağıtmış ve Cenâb-ı Peygamber (s.a.v.)’e:

— «Cenâb-ı Hakk seni kurtardı» demişti. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) de şükrederek evine gidebilmişlerdi. (Ebû Davud)

(Peygamber (s.a.v.)

Efendimiz’in Yüce Ahlakı, Sh. 49)

 

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN HEDİYELEŞMELERİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.) dostlarının ve yakınlarının verdiği hediyeleri bir sevgi alâmeti olarak kabûl eder. Reddetmezlerdi. Ashâb-ı Kirâm (r.a), kendilerine muhtelif hediyeler gönderirlerdi.

Bir gün adamın biri Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e bir kumaş parçası hediye etmiş, fakat bir başkası bunu kendisinden isteyince bu kumaşı ona hediye etmişlerdi.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Hazretleri, kendilerine hediye verenlere mukâbil hediyeler verirlerdi. Hattâ bir defa Fezare Oğulları’ndan biri kendilerine bir deve hediye etmiş. Peygamberimiz (s.a.v.) buna mukâbele etmek isteyince adamın canı sıkılmıştı. Bunun üzerine Allah (c.c.)’ın Resûlü (s.a.v.) :

— « Siz bana hediye getiriyorsunuz ben de kabul ediyorum. Fakat hediyenize mukâbele etmek isteyince bundan sıkılıyorsunuz. Eğer böyle hareket ederseniz bundan böyle ben de sizin hediyelerinizi kabûl etmem» buyurdular. (Buhârî)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) minnet altında kalmak istemezlerdi. En yakın dostları Hz. Ebû Bekir (r.a.), hicret esnasında kendilerine bir deve vermek istemiş, fakat O (s.a.v.) derhâl bedelini takdim etmişlerdi.

Yine Medine’de câmii inşâsı esnâsında kendilerine bir arsa verilmek istenmiş, fakat O (s.a.v.) bunu bedelsiz kabûl etmemişlerdi.

 

(Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlakı, Sh.: 58)

 

HİCRET-İ NEBEVİYYE

 

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Mekke-i Mükerreme’den Medîne-i Münevvere’ye Hicreti seniyyeleri, İslâm Târihinin en büyük bir hadisesidir ki bu hâdiseyle başlayan tarihe TARİH-İ HİCRÎ denir.

Velâdet-i Muhammediyye (S.A.V.)’nin 54’üncü ve Târih-i Milâdi’nin 622’nci senesine müsâdiftir. Yâni Nübüvvet-i Muhammediyye (S.A.V.)’nin 12’nci senesinde, Rebi’ul evvel ayının 12’nci gününde Medîne-i Münevvere’ye vâsıl olmuşlardır.

Bir taraftan Evs ve Hazrec kabileleri fevc fevc imâna gelmekte idi ve bir taraftan Medîne-i Münevvere’ye hicret eden Ashâb-ı Kirâm (r.a.) peyderpey orada toplanmakta idi. Din-i İslâm, Medîne-i Münevvere’de kuvvet bulmaya başladı.

Ebû Cehil’in rey’i üzerine Peygamberimiz (S.A.V.)’i öldürmeye karar verdiler. Allah-ü Teâlâ Cebrâil (a.s.) vasıtasıyla Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimize Ebû Bekir Sıddîyk (r.a.) ile hicret etmesini buyurdu.

Resûl-i Zîşân (S.A.V.), Ebû Bekir Sıddîyk (r.a.) ile beraber Allah (c.c.) Hazretlerinin emri irâdesiyle Mekke’den hicret buyurdu. Üç gece Cebel-i Sevr’de kaldıktan sonra her ikisi, kılavuz olarak ücretle tutulan Abdullah bin Ureykıt ile beraber 500 km.’lik yolları geçtiler ve düşmanların şiddetli takibine rağmen Medîne-i Münevvere civârına sekiz günde vardılar. Seyahât için herşey hazırdı. Cebel-i Sevr’deki mağara bu günde mevcûddur. Peygamberimiz (S.A.V.)’in Medine’ye girişini bir Yahudi:

– “Ey Ehl-i İslâm! Beklediğiniz Zât işte geliyor!” diye herkese müjde vermiştir. (Hz. R.M.Sâmi (k.s.), Ashâb-ı Kiram, Sh: 18-19)

 

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN KADIN LARA HÜSN-İ MUÂMELELELERİ

 

Peygamberimiz (S.A.V.)’in etrâfına dâimâ erkekler toplandığı için, kadınlar Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’e suâl sormağa fırsat bulamıyorlardı. Bunun için kadınlar Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’e mürâcaat ederek kendilerine bir gün ta’yin edilmesini istemişlerdi. Allah (c.c.)’ın Resûlü (S.A.V.) de bu mürâcaatı kabül ederek kadınlara bir gün tahsis etmişlerdi. (Buhâri)

Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’e mürâcaat eden kadınlar, gâyet sarîh ve açık bir ifâde ile suâller sorarlar. Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in Ashâb (r.a.)’ı onların cesâretine hayret ederdi. Kadınların tabîatındaki nezâket ve kalbindeki za’f dolayısıyla Resûl-i Ekrem (S.A.V.) onların hissiyâtını rencîde etmemeğe bilhassa dikkat gösterirler ve kadınlara mülâyemetle muâmele ederlerdi. Peygamberimiz (S.A.V.), büyük bir inkılâb gerçekleştirerek kadınlara gerçek kadınlığın şahsiyet ve vekârını bahşetmiştir. Kadınların hürmet ve i’tibâr nokta-i nazarından erkeklerle aynı seviyeye çıkaran O (S.A.V.)’dur; O (S.A.V.)’nun getirdiği sistemdir. Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in âlemlere rahmet olarak gönderilişinin bir eseri olarak da herkese merhametle muâmele buyurmalarıdır. (Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’in Yüce Ahlakı)

“O akıl sahipleri) ki onlar, Allah (c.c.)’ın ahdini yerine getirirler, verdikleri sözü bozmazlar.” (Ra’d Sûresi : 20)

 

HUDEYBİYE MUSÂLAHASI

 

Ömer İbn’ül-Hattab (R.A.)’in rivayet ettiği bir Hadîs, Buharî Şerhi’nde Tecrid’de beyan olduğu üzere: Müslümanların mukadderatı, müstakbel hayatı, Hudeybiye Sulhu ile açılmış ve inkişafa başlamıştır. Hudeybiye sulhu ile İslâm câmiasının siyasî varlığı hall ü akde muktedir bir devlet olduğu düşmanları tarafından kabul ve tasdik edilmiş bulunuyordu.

Resûlullah (S.A.V.)’in Kureyş’i hiçe sayarak silahsız 1400 kişi ile Mekke’nin kapısına gelmiş ve neticede Kureyş’i bir sulh akdine ve bunu bir muâhedenâme ile tevsika mecbur etmesi Kur’an-ı Hakim’in beyanı vechile bir Feth-i Mübîn (en parlak bir zafer) idi.

Her ne kadar yapılan muahâdenâme maddelerinde şartlar müslümanlara çok ağır gelmişse de umûmî mahiyeti itibariyle Arap kabileleri arasında Resûlullah (S.A.V.)’in Kureyş üzerinde müessir olduğunun siyasî bir vesikası telâkkî olunmuştur. Bu tarihten itibaren Arap kabileleri heyetler göndererek küme küme İslâm dinin adalet ve medeniyet câmiâsına girmeğe başlamışlardır.

Bu musâlaha tarihinden Mekke’nin fethine kadar geçen iki sene zarfında müslümanların sayısı, İslâm Dininin zuhûru zamanından Hudeybiye musâlahasına kadar geçen 19 veya 20 yıl içinde İslâm’a girenlerden birkaç misli kadar çoktur.

( Hz. M. Sami (k.s) Hz. Osman ve Ali (R.A.), Sh, 53)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN MEŞGALELERİ

 

Peygamberimiz (S.A.V.), evine girişinden itibaren vaktini, Allah (C.C.)’a ibadete, ev halkının işlerine ve kendi şahsi işlerine aid olmak üzere üçe ayırmıştı. Şahsına ayırdığı vakti de, kendisi ile insanlar arasında bölüştürmüştü.

O vakitte yanına, insanlardan ancak seçkin sahabiler girerdi. Halka dini meseleleri, onlar aracılığı ile tebliğ eder, halkı ilgilendiren hiç bir şeyi yanında tutmaz, biriktirmezdi. Peygamber (S.A.V.), ümmetine ait vakti, fazilet sahiplerine, dindeki üstünlük derecelerine göre bölüştürüp kendilerini ona göre huzuruna çağırmak âdeti idi. Onların dini hacetleri ile meşgul olur, sorularına gereken cevapları verir, sonra da “Bunları, burada bulunan, burada bulunmayanlara tebliğ etsin, Bana kendisi gelip hacetini arz edemeyen kimsenin hacetini siz bana arz ediniz. Muhakkak ki, sultana hacetini arz edemeyenini hacetini Allah (C.C.) sırat üzerinde sabit kılar.” buyururdu.

Peygamber (S.A.V.)’in yanında başka bir şey anılmaz, dile getirilmezdi. Zaten kendisi de, hiç kimseden bundan başkasını kabul etmezdi. Peygamber(S.A.V.)’in huzuruna girenler, talib olarak girerler, en büyük ilim zevkini tatmış ve onlara delalet edecek oldukları halde çıkarlardı.

(M.A. Köksal, İslâm Tarihi, C.11)

 

  1. ALİ’YE GÖRE PEYGAMBERİMİZİN

ŞEKLİ VE ŞEMÂİLİ

 

Peygamber (AS); ne uzun, ne de kısa boylu idi. O, herkesten ayrılan bir orta boylu idi.

El ve ayak parmak parmakları irice, başı büyükçe idi.

Omuzları, dizleri ve bilekleri kemikli idi.

Göğsünden, göbeğine kadar çizgi halinde uzanan ince tüyler vardı.

Yürürken ayaklarını sürümez, adımlarını canlı ve uzun atar; sanki yüksekten iner gibi önüne doğru eğilirdi.

Saçı, ne öyle kıvırcık, ne de düzdü (hâreli idi).

Yüzü, çok yuvarlak değildi.

Teni, kırmızı ile karışık beyazdı.

Gözleri, büyükçe idi. Göz bebeklerinin siyahı, pek siyahtı. Kirpikleri, sık ve uzundu.

Kendisi, ne zaif, ne de şişmandı. Uzuvları kıllı değildi.

Bakmak istediği tarafa, bütün vücudu ile dönerek bakardı.

İki küreği arası enli, kendisinin peygamberler hâtemi olduğu omuz kürekleri arasındaki peygamberlik hâtem’inden belli idi.

İnsanların en coşkun ve en cömert gönüllüsü, en doğru sözlüsü ve en yumuşak tabiatlısı idi.

Kavim ve kabile yönünden de insanların en şereflisi idi.

Onu birden bire görenler, mânevî vakar ve heybetinden sarsılırlar, kendisini yakından tanıyınca da, ona en derin sevgi ile bağlanırlardı. Onun yüce haslet ve meziyetlerini anlatmak isteyen: (Ben, ne ondan önce, ne de sonra onun bir benzerini görmedim!) demekten kendisini alamazdı.

(İslâm Tarihi, M.A.Köksal, S.9)

 

  1. ALİ’YE GÖRE PEYGAMBERİMİZİN TAVR-U HAREKETİ

 

Rasûlullah, meclisindekilere karşı dâima güleçti, güzel huylu idi.

Onun esirgemesi, bağışlaması çoktu. Asla katı kalpli, acı dilli, hoşa gitmeyecek huylu değildi.

Kimse ile çekişmez, bağırıp çağırmazdı.

Kötü söz söylemezdi. Kimseyi, ayıplamazdı;

Pinti ve cimri değildi. Hoşlanmadığı şeye göz yumardı; umanı, umutsuzluğa düşürmezdi; hoşlanmadığı bir şey hakkında susardı.

Kendisini, üç şeyden alıkoymuştu: Kimseyle çekişmezdi, çok konuşmazdı, boş şeylerle uğraşmazdı.

Halkı da üç şeyde kendi haline bırakırdı: Hiç bir kimseyi ne yüzüne karşı, ne de arkasından kınamaz, ayıplamazdı; hiç kimsenin ayıp ve kusurunu araştırmazdı. Kimseyi, hakkında hayırlı ve sevaplı olmayan sözü söylemezdi.

Konuşurken, meclisinde bulunanlar, başlarına kuş konmuş gibi sessiz ve hareketsiz dururlardı. Sözünü bitirip susunca, söyleyeceklerini söylerler, fakat, onun yanında aslâ tartışmaz ve çekişmezlerdi. Birisi konuşurken, öbürleri susarlar, konuşmasını bitirinceye kadar onu beklerlerdi.

Resûlullah’ın yanında, en sonrakinin sözü ile, en öncekinin sözü farksızdı. Yâni, onun huzurunda en sonra konuşanda, ilk önce konuşan gibi dikkatle dinlenirdi.

Meclisinde bulunanlar, bir şeye gülerlerse, o da onlara uyarak güler, bir şeye hayret ederlerse, o da onlara uyarak hayret ederdi.

Huzuruna gelen gariblerin, yabancıların sözlerindeki ve sorularındaki katılık, kabalık ve kırıcılığa, -Eshâbı da kendisi gibi hareket etsinler diye- katlanırdı.

(Bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacını talep ettiğini gördüğünüz zaman, ihtiyacını ele geçirmesi için ona yardım ediniz!) derdi.

 

PEYGAMBER (S.A.V.)’İN MUCİZESİ

 

Tebük Gazvesinde idi. Ashab-ı Kiram, bir gün susuz bir yere indiler. İnsanlar ve binekler susuzluktan telef olmak durumuna gelmişti. Resûlullah (s.a.v.):

“– Su kovasını taşıyan nerede?” diye sordular.

“ İşte ya Resûlullah (s.a.v.), orada!” diye gösterildi. Resûlullah (s.a.v.) o adamı çağırdı ve “kovayı getir” dedi. Onda çok az miktar su vardı. Mübarek parmaklarını onun üzerine koydu. On parmağından da su akmağa başladı. İnsanlar geldiler, kanasıya içtiler, bütün bineklerini de suladılar. Askerlerin onikibin kısrağı ve onbeşbin devesi var idi. İnsanlar ise otuzbin kadardı.

“Allah (c.c.) yolunda muhârebe edip de ganimete ulaşan hiç bir topluluk yoktur ki onlar, ahiretten olan sevaplarının muhakkak üçte ikisini dünyada elde etmeğe acele etmesinler. Onlara yalnız üçte bir kalmıştır. Eğer ganimete kavuşmazlarsa, onların ecirleri eksiksiz olur. Âhirette alacakları üç mükafata karşı dünyada acele ettikleri iki şey harpten selamete çıkmaları ve ganimete kavuşmalarıdır.” (Hadîs-i Şerîf-Müslim)

(Tebük Seferi, Hz. Mahmud Sâmî (k.s.))

 

RESÛL-İ EKREM’İN FESÂHÂT VE BELâGATI

 

Nebîy-yi mu’ciz beyân Efendimiz (s.a.v.), fıtraten pek fasîh idi. Yüksek maksatlarını açık açık parlak bir sûrette ifâde ederdi. Huzuruna gelen elçilerin verdikleri nutuklara pek belîğ bir tarzda mukâbelede bulunurdu. Onun mübârek sözleri arasında bir çok mânâları toplayan öyle yüksek parçalar vardır ki bunlara “Bedâyi’ül hikem” denilir. (Hikmetin başı Allah korkusudur.) (İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibidir.) (Nâs tarak dişleri gibi birbirine -hukûken- müsâvîdir) (Kendi miktarını bilen kişi helâk olmaz.) (Kendi hakkında istediğini senin hakkında istemeyen kimsenin sohbetinden hayır yoktur.) (Kendi nefsi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe kişinin îmânı kâmil olmaz.) (Yalan yere yemin, yurtları harâb bir halde bırakır.) (Emâneti seni emîn ittihâz edene teslim et, sana hiyânet edene sen hiyânet etme.) (Nâsa kendini sevdirmek, aklın yarısıdır.) (Cezâsı en çabuk olan şey zülumdur.) (Kânaat tükenmez bir mal, fenâ bulmaz bir hazinedir) meâlinde bulunan mübarek Hadîs-i Şerîf’ler  de bu cümledendir.                                         (B.İslâm İlmihâli, Ö.N.Bilmen, Sh: 550)

 

“Gerçekten cennette bir ağaç vardır. Binekle giden onun gölgesinde yüz sene yürür bitiremez.”          (S.Müslîm, C. II, Sh: 235)

“Hiç şüphe yok ki cennetlikler, cennette köşkleri sizin semâda yıldızı gördüğünüz gibi göreceklerdir.”                                              (S.Müslîm, C. II, Sh: 237)

“Şüphesiz ki cennetlikler orada yiyip içerler; fakat tükürmezler; büyük küçük abdest bozmazlar ve burun atmazlar.”                                                (S.Müslîm, C. II, Sh: 244)

 

EBÛ CEHİL’İN KATLİ

 

Bedir Harbi sırasında Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri:

— “Acaba Ebû Cehil ne yapıyor? Kim gidip de ondan haber getirir?” buyurdukta:

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a.) Hazretleri seğirtti, Ebû Cehil’in yanına gitti, gördü ki can çekişiyor.Hemen başını kesmek üzere sakalından tuttu. Ve ayağıyla boynuna bastı. Ebû Cehil gözlerini açtıkta: “Yâ Ebû Cehil sen misin?” dedi. Ebû Cehil ise son nefese gelmiş olduğu halde pervâsız İbn-i Mes’ûd (r.a.)’a:

— “Ey koyun çobanı! Pek sarp bir yere çıkmışsın. Bir büyük kişiyi kavm ü kabîlesi öldürmek hemen şimdi olmuş bir iş değil â! Bu olağan iştir. Fakat galebe hangi taraftadır?” diye sordu.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a.) de:

— “Nusret ve galebe Ehl-i İslâm’a yüz gösterdi” dedi.

Ebû Cehil’in sekerât halinde daha ziyâde ye’se düşürdü.

Ebû Cehil; artık her cihetten me’yûs ve nevmîd olunca:

— “Muhammed (s.a.v.)’e söyle, şimdiye kadar O (s.a.v.)’nun düşmânı idim, şimdi düşmânlığım bir kat daha arttı.” dedi.

Derhâl Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a.) başını kesti. Son nefesinde de îmâna gelmeyip küfründe ısrâr ile cânını Cehennem’e ısmârlayıp gitti.

(Bedir Gazvesi, Hz. R.M.Sâmî (k.s.), Sh: 61)

 

DIRAR MESCİDİ

 

Kubâ münafıkları tarafından Dırar Mescidi Kubâ’da Mescid-i Mübâreke’nin yanında küfür ve nifak maksadıyla yapılmış bir binâ idi.

Resûlullah (s.a.v.) Tebük seferine hareket edip Medine’ye bir saat mesafede Ziyevân köyüne geldiğinde bunlar bir hey’et ile huzûr-ı saâdet-i Nebevî’ye gelerek: “Ya Resûlallah! Hastalar için ve Kubâ mescidine gelemiyen ashâb-ı hâcet için husûsiyle yağmurlu gecelerde namaz kılmak için bir mescid binâ ettik. Teşrif  buyursanız da namaz kıldırsanız, hayır ve bereketle duâ buyursanız” diye ricâ etmişlerdir.

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri de seferden avdet buyurduğunda arzularını is’af edeceğini va’d eylemişti.

Tebük seferinden dönüşünde münafıklar yine geldiler. Tekrar da’vet edip va’d-i Nebeviyi hatırlattılar. Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz gitmeğe hazırlanır iken Tevbe Sûresi: 107. âyeti kerîme nâzil oldu.

Bu âyet-i celîlenin şeref-i nuzûlü üzerine Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, Mâlik İbn-i Duhşum ile Ma’n İbn-i Adiyy’i çağırdı ve: “Haydi hiç durmadan gidiniz. Şu zalim cemaatin mescidlerini yıkınız, yakınız” diye emir buyurdu.

Bu iki İslâm bahadırı müsâreatla mescidin bulunduğu Benî Salim İbn-i Avf yurduna vardılar. Ve bu mehabetli emri hiç tereddüt etmeden îfa edip yaktılar, yıktılar.

(R.Mahmud Sâmî (k.s.), Tebük Seferi, Sh: 55)

 

PEYGAMBER (S.A.V.)’İN AHLÂKI

 

Bir Arabî gelip kendisine bir şeyler vermesini Peygamberimiz (s.a.v.)’den istemişti. Peygamberimiz de ona bir şeyler verdi ve:

– Sana ihsanda bulunmuş oldum mu? diye sordu. Arabî:

– Hayır! Bu kadar şeyle sen, ne bir ihsan, ne de bir iyilik yapmış oldun, dedi. Bunun üzerine müslümanlar kızdılar ve üzerine doğru yürüdüler. Peygamberimiz (s.a.v.) sakin olmalarını buyurdu. Sonra kalkıp evine girdi. Arabiyi eve çağırdı. Verdiğini artırdı ve:

– Şimdi sana ihsanda bulunmuş oldum mu? diye sordu. Arabî:

– Evet! Allah, senin ev halkını ve kabîleni hayırla mükâfatlandırsın, dedi. Peygamberimiz (s.a.v.):

– Sen, bize gelmiş, birşeyler istemiştin. Sana istediğini vermiştik. Sen, önceki sözü söyleyince, Eshabımın  kalbinde biraz kızgınlık hasıl oldu. Arzu edersen şimdi, önümde söylemiş olduğun sözü onların önünde de söyle ki, sana karşı kalplerinde olan kini gidersin, buyurdu. Arabî de ashabın önünde söylenenleri tekrar etti. Bunun üzerine peygamberimiz:

– Benim misâlim ile bu Arabînin misali, devesi kaçan bir kimsenin  misâline benzer ki, halk, onu yakalamak için ardına düşmüş, bu da ancak devenin kaçmasını, ürkmesini artırmıştır. Deve sahibi ise onlara:

– Siz, devemle benim aramdan çekiliniz! Çünkü ben ona sizden daha alışığım ve onu yakalamanın yolunu daha iyi bilirim, diye seslenip yerden eline aldığı kuru otu, ön tarafından yönelerek ona uzatmış ve yanında gelince de, ıhdırıp üzerine yükünü sarmış ve binmiştir. Eğer, şu adam önceki sözünü söylediği zaman sizi bıraksaydım, onu öldürecektiniz, cehenneme girecekti, buyurdu.

(A.Köksal, İslâm Tarihi, XI, Sh: 456-457)

 

HENDEK SAVAŞI

 

Aişe (r.a.) rivayet ile Hendek vakası hakkında nazil olan bu Ayetler’in meâli: “Ey peygamber’in iman eden Ashâb’ı! Allah’ın üzerinizdeki nimetlerinizi hatırlayınız. Hani bir zaman Ahzab orduları karşınıza gelmişti de düşmanlarınız üzerine bir yel ve sizin görmediğiniz (melâike ordularını) salıvermiştik. O zamân Allah ne yaptığınızı nasıl güçlükle hendek kazdığınızı görüyordu. O zamân düşmanlarınız ise hem üstünüzden (Medine vâdisi’nin doğusundan) hem altınızdan  (Medine’nin batısından) saldırmağa gelmişlerdi.

Ey mü’minler! Şaşkınlıkla gözler döndüğü, yürekler oynayıp gırtlaklara dayandığı ve Allah hakkında türlü zânlarda bulunduğunuz zamânı hatırlayınız. İşte o vakit mü’minler sıkı bir denemeye çekilmişlerdir. Ve şiddetli bir sarsıntı ile ırgalanmışlardı.” (Ahzâb S. 9/11)

(Hazret-i Osman (r.a.) ve Ali (r.a.), R.Mahmud Sâmî (k.s.), s. 127)

 

HAZRET-İ ALİ (R.A.)’NİN O⁄LU HASAN (R.A.)’A VASİYETİ

 

Peygamber (s.a.v.)’in Allah hakkında bildirdiği gibi hiçbir kimse bildirmedi. Ve bildiremez. O’nu bir önder ve kurtuluş ordusunun kumandanı gibi kabul et.

Dünyayı ve onun türlü hallerini, içinde bulunan bütün şeylerin başka bir yere göç edeceğini âhireti ve ehli için orada yapılacak şeyleri, âkibetlerini bildirdim. Bunlar hakkında senin ibret alman için bazı misaller vardır. Bu misaller ile senin kurtuluşunu ümit ettim.”           (Hz. Osman (r.a.) ve Ali (r.a.), R.M.Sâmi, (k.s.), Sh: 136)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN YÜKSEK AHLÂKI

 

Hz. Peygamber (s.a.v.), güler yüzlü, güzel huylu, nazik kalpli idi. Hiçbir vakit kaba ve sert huylu değildi. O (s.a.v.)’nun ağzından hiçbir müstehcen kelime çıkmazdı. Başkalarının hareket tarzını tenkid veya takbih etmez sevmediği bir hareket veya durum karşısında birşey söylemez, böyle bir harekette bulunan adam kendi hareket tarzının tavsibini isteyecek olursa, Resûl-i Ekrem  (s.a.v.) onu kınamadan, kalbini kırmadan bundan vaz geçirirler, yahut susarak muhatablarına memnûn olmadığını hissettirirlerdi.”

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) kendi hesabına üç şeydan sakınırdı:

1- Münakaşa ve mücâdele etmekten,

2- Kimseye lüzûmundan fazla söylemekten,

3- Kendilerini alâkadar etmeyen işlerle meşgûl olmaktan,

Başkaları hesabına da üç şeyden sakınırdı:

1- Kimseyi tenkid etmezdi,

2- Kimseye hakarette bulunmazdı,

3- Başkalarının sırlarına muttâli olmak istemezdi. (Tirmizî, Şemâil)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bütün işlerini, bütün vazifelerini tâyin etmişler, tesbih ve tehlil zamanlarını ayırmışlar, uyku ve istirahât, misâfir ve ziyaretçilerin kabul saatlerini tesbit etmişlerdi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) kimseye karşı hareket tarzını değiştirmezlerdi.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlakı)

 

BEDİR GAZVESİ

 

Hicretin 2. senesinde Nebî (s.a.v.) Hazretleri, 64’ü Muhâcirîn (r.a.), kalanı da Ensar (r.a.) Hazerâtı olmak üzere 305 kişilik (Mezûn olanlarla bu sayı 313 kişidir.) Ashâbıyla Medîne-i Münevvere’den Ebû Süfyan’ın Şam’dan dönen kervanını önlemek maksadıyla çıkmışlardı. Ebû Süfyan ve Amr İbni As, sapa yollardan giderek kervanı kurtarmış iseler de Murâd-ı Sübhânı vechile bu büyük vak’a vuku buldu. Medine’ye yürüyen Kureyş ordusu, sayı ve techizât cihetiyle çok üstündü, sayıları 1000’den fazlaydı. Ashâb (r.a.)’ın hepsi de oruçluydular.

Nebî (s.a.v.) Efendimiz ordunun başkumandan bayrağını, Mus’ab bin Umeyr (r.a.)’e, ikinci dereceden iki bayraktan birini Hz. Ali (r.a.)’e, diğerini de Sa’d İbn-i Muaz (r.a.)’a verdiler. Resûlullah (s.a.v.), Kureyş ordusuna karşı çıkmak veya kervanın peşine düşmek hususunda, ashâb-ı kirâm (r.a..) ile iştişare ettiler. Mikdad bin Esved (r.a.): “Ya Resûlallah, Allah’ın emri ne ise biz itaat eyleriz. Her halde seninle beraberiz. Vallahi arz-ı  ma’mûrenin en nihayetine kadar gitseniz sizinle beraber gideriz! Biz, Musa (a.s.) kavminin, Musa (a.s.)’a: “Sen ve Rabbin düşmana karşı gidip muhârebe ediniz de biz burada duralım!” dedikleri gibi diyemeyiz. Biz senin sağında, solunda, önünde ve arkanda düşmanla çarpışırız.” dedi. Bu muhârebede, kardeşler akrabalar, birbirlerine karşı çarpıştılar. Allah (c.c.)’ın nusretiyle Müslümanlar galip geldi. Kıyamete kadar yapılan, bütün hayırlardan Ashâb-ı Bedir’in amel defterlerine de yazılmaktadır.                                               (Hz. R.M.Sâmi (k.s.), Bedir Gazvesi)

 

PEYGAMBER (S.A.V.)’İMİZİN YEMEK

YEYİŞ TARZLARI

 

Peygamberimiz (s.a.v.) zâhidâne bir hayat yaşadıklarından, bulduğunu yerler ve kalabalıkla yemek yemekten zevk duyarlardı. Yemeği yere diz çöküp, iki ayağı üzerine oturarak, besmele ile yerlerdi. Sıcak yemek yemezler ve sıcak yemekte bereket olmayacağını söylerlerdi.

“Sıcak yemekte bereket yoktur. Allah-ü Teâlâ bize ateş yedirmez. Öyleyse yemeği soğutun” buyurmuşlardı.

Yemeği elleriyle ve üç parmak, nâdiren dördüncüyü de yardımcı olarak kullanmak suretiyle ve dâimâ önlerinden yerlerdi. İki parmakla yemekten hoşlanmazlardı. Yemek esnasında bazen bıçak kullandıkları olurdu.

Yemekleri parmakları ile sıyırırlar ve: “Yemeğin sonu daha bereketlidir” derlerdi.

Parmaklarını temizlemeden ellerini mendil ile silmezlerdi. Yemeğin sonunda nimetleri veren Cenab-ı Hakk (c.c.)’a hamd ü şükür eder ve ellerini yıkarlardı.

Su içerken üç kerede içmeyi i’tiyad edinmişlerdi. Her defasında besmele ile başlar ve hamdele ile bitirirlerdi.

Cemaat içinde su veya süt içtiklerinde, kabı hemen sağındakine verir böylece devretmesini arzu ederdi. İçtikleri kaba üflemezler, nefes vermezlerdi. Kabı uzaklaştırdıktan sonra nefes alır veya verirlerdi.

Evin içinde bir cariyeden daha utangaç hareket ederler, yemek istemezler, ancak sofra kurulursa yerlerdi. Yedirilenden yer, içirilenden içerlerdi. Yiyecek ve içeceği bizzat kendilerinin aldığı da olurdu.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Yüce Ahlâkı, Sh: 11)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN

SEVDİKLERİ RENK VE KOKULAR

 

Resûlullah (s.a.v.) beyaz, yeşil ve sarı renkten hoşlanırlar ve beyazın en güzel renk olduğunu söylerlerdi. Kendileri bazen baştan başa sarı renkli elbiseler de giyerlerdi. Kırmızı renkten hoşlanmazlardı. Bir gün Abdullah bin Ömer (r.a.) kırmızı elbise giyerek Resûlullah (s.a.v.)’ın yanına gitmişti. Peygamberimiz (s.a.v.) de bu elbiseden hoşlanmadığını îmâ edince, Abdullah (r.a.) evine giderek bu elbiseyi yakmıştı. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bundan haberdar olunca Abdullah bin Ömer (r.a.)’e:

– “O elbiseyi ziyân etmek doğru değildi. Onu bir kadına verebilirdin.” buyurmuşlardı.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.), güzel kokulardan hoşlanırdı. Çünkü güzel koku Peygamberimiz (s.a.v.)’e sevdirilen üç şeyden biri idi. Araplar arasında “sükk” adı ile anılan bir koku kullanırlardı. Ashâb-ı Kirâm (r.a.), Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in geçtiği yerde güzel bir koku bıraktığını beyân etmişlerdir. Peygamberimiz (s.a.v.)’in güzel kokuları misk ve anberden ibaretti.

(Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin Yüce Ahlakı)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN

ALLAH (C.C.)’A İTİMAD VE TEVEKKÜLLERİ

 

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sîreti okunduğu zaman O (s.a.v.)’nun hayatında en amânsız felâketler, ve en çetin musibetlere uğradığı halde ömründe ümitsizlik göstermediği görülür. Amcaları Ebû Tâlib, O (s.a.v.)’na bu dâvâdan vazgeçmesini söylediği zaman:

– “Amca! Yalnız kalacağımı düşünme! Hakk (c.c.) yalnız kalmaz. Bir gün gelir araplar da arab olmayanlar da onu kabul eder!” buyurmuşlardı. Bir gün Âshab (r.a.)’dan birine:

– “Yemin ederim ki, bu dinin kemâl mertebesine varacağı gün çok yakındır. O zaman gönüllerde Allah (c.c.) korkusundan başka bir korku kalmayacaktır.” (Buharî) demişlerdi.

Peygamberimiz (s.a.v.), Necid Gazası’ndan dönerken Ashâb (r.a.)’ı ile birlikte bir ağacın gölgesinde istirahat ederlerken yorgunluktan hepsi uyuyakalmışlardı. Resûlullah (s.a.v.)’ın kılıcı da ağacın üzerinde asılı idi. Bu esnada oradan geçmekte olan bir bedevî bu vaziyetten istifâde ederek Peygamberimiz (s.a.v.)’i öldürmek istemiş, Allah (c.c.)’ın Resûlü (s.a.v.) uyandıklarında bedevînin kılıcı ile üzerine doğru yürüdüğünü görmüşlerdi. Bedevi haykırarak:

– “Seni benim elimden şimdi kim kurtarabilir?” dedi.

Peygamberimiz (s.a.v.): – “Allah!” deyince, bedevinin elindeki kılıç yere düşmüştü. İşte O (s.a.v.)’nun Allah (c.c.)’a olan tevekkül ve i’timadı…

(Peygamber (s.a.v.) Efemdimizin Yüce Ahlakı)

 

PEYGAMBER (S.A.V.)’İN KONUŞMALARI

 

Hind b. Ebi Hâle, Peygamberimiz (s.a.v.)’i anlatıyor:

“Resûlullah (s.a.v.), daima düşünceli idi. Kendisinin susması, konuşmasından uzun sürerdi. Resûlullah (s.a.v.) lüzumsuz yere konuşmazdı. Söze başlarken de, sözü bitirirken de, Allah (c.c.)’ın ismini anardı. Konuşurken kısa ve özlü kelimelerle konuşurdu. Resûlullah (s.a.v.)’ın sözleri, hep gerçek ve yerinde idi. Resûlullah (s.a.v.) konuşurken ne fazla ne de eksik söz kullanırdı. Kimsenin gönlünü kırmaz, kimseyi hor görmezdi. En ufak nimete bile şükr eder, hiç bir nimeti yermezdi. Bir nimeti, ne hoşuna gittiği için över, ne de hoşlanmadığı için yererdi.

Dünya için, dünya işleri için kızmazdı. Bir hak çiğnenmek istenildiği zaman onun öcünü almadıkça, hiç bir şey, kızgınlığının önüne geçemezdi. Kendi şahsı için asla kızmaz ve öç almazdı. Bir şeye işaret edeceği zaman parmağı ile değil, bütün eli ile işaret ederdi. Hayret ve teaccüp ettiği zaman, elinin duruşunu tersine çevirir, yanı avucu göğe doğru ise, onu yere doğru, avucu yere doğru ise onu göğe doğru çevirirdi. Konuşurken el hareketi yapar, sağ elinin avucunu, sol elinin baş parmağının iç tarafına vurur dururdu.

Kızdığı zaman, kızgınlıktan hemen vaz geçer, kızgınlığını belli etmezdi. Neşelendiği, ferahlandığı zaman, gözlerini yumardı. En fazla gülmesi, gülümsemekti. Gülümserken de, ağzındaki dişleri inci taneleri gibi görünürdü.”       (M.A.Köksal, İslâm Tarihi, C: 11, Sh: 416)

 

EBÛ CEHİL’İN KATLİ

 

Bedir Harbi sırasında Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri:

– “Acaba Ebû Cehil ne yapıyor? Kim gidip de ondan haber getirir?” buyurdukta:

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a.) Hazretleri seğirtti, Ebû Cehil’in yanına gitti, gördü ki can çekişiyor. Hemen başını kesmek üzere sakalından tuttu. Ve ayağıyla boynuna bastı. Ebû Cehil gözlerini açtıkta: “Yâ Ebû Cehil sen misin?” dedi. Ebû Cehil ise son nefese gelmiş olduğu halde pervâsız İbn-i Mes’ûd (r.a.)’a:

– “Ey koyun çobanı! Pek sarp bir yere çıkmışsın. Bir büyük kişiyi kavm ü kabîlesi öldürmek hemen şimdi olmuş bir iş değil â! Bu olağan iştir. Fakat galebe hangi taraftadır?” diye sordu.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a.) de:

– “Nusret ve galebe Ehl-i İslâm’a yüz gösterdi” dedi.

Ebû Cehil’in sekerât halinde daha ziyâde ye’se düşürdü.

Ebû Cehil; artık her cihetten me’yûs ve nevmîd olunca:

– “Muhammed (s.a.v.)’e şöyle, şimdiye kadar O (s.a.v.)’nun düşmânı idim, şimdi düşmânlığım bir kat daha arttı.” dedi.

Derhâl Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a.) başını kesti. Son nefesinde de îmâna gelmeyip küfründe ısrâr ile cânını Cehennem’e ısmârlayıp gitti.

(Bedir Gazvesi, Hz. R.M.Sâmî (k.s.), Sh: 61)

 

HİCRET-İ NEBEVİYYE

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Mekke-i Mükerreme’den Medîne-i Münevvere’ye Hicreti seniyyeleri, İslâm Târihinin en büyük bir hadisesidir ki bu hâdiseyle başlayan tarihe TARİH-İ HİCRÎ denir.

Velâdet-i Muhammediyye (s.a.v.)’nin 54’üncü ve Târih-i Milâdi’nin 622’nci senesine müsâdiftir. Yâni Nübüvvet-i Muhammediyye (s.a.v.)’nin 12’nci senesinde, Rebi’ul evvel ayının 12’nci gününde Medîne-i Münevvere’ye vâsıl olmuşlardır.

Bir taraftan Evs ve Hazrec kabileleri fevc fevc imâna gelmekte idi ve bir taraftan Medîne-i Münevvere’ye hicret eden Ashâb-ı Kirâm (r.a.) peyderpey orada toplanmakta idi. Din-i İslâm, Medîne-i Münevvere’de kuvvet bulmaya başladı.

Ebû Cehil’in rey’i üzerine Peygamberimiz (s.a.v.)’i öldürmeye karar verdiler. Allah-ü Teâlâ Cebrâil (a.s.) vasıtasıyla Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimize Ebû Bekir Sıddîyk (r.a.) ile hicret etmesini buyurdu.

Resûl-i Zîşân (s.a.v.), Ebû Bekir Sıddîyk (r.a.) ile beraber Allah (c.c.) Hazretlerinin emri irâdesiyle Mekke’den hicret buyurdu. Üç gece Cebel-i Sevr’de kaldıktan sonra her ikisi, kılavuz olarak ücretle tutulan Abdullah bin Ureykıt ile beraber 500 km.’lik yolları geçtiler ve düşmanların şiddetli takibine rağmen Medîne-i Münevvere civârına sekiz günde vardılar. Seyahât için herşey hazırdı. Cebel-i Sevr’deki mağara bu günde mevcûddur. Peygamberimiz (s.a.v.)’in Medine’ye girişini bir Yahudi:

— “Ey Ehl-i İslâm! Beklediğiniz Zât işte geliyor!” diye herkese müjde vermiştir.

(Hz. R.M.Sâmi (k.s.), Ashâb-ı Kiram, Sh: 18-19)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN

SEHÂVET VE CÖMERTLİKLERİ

 

Kerem ve cömertlik, Peygamberimiz (s.a.v.)’in tabiat-ı aslîyelerindendir. Peygamberimiz (s.a.v.), insânların en âlicenâb ve en asîli idiler. Bilhassa Ramazân aylarında O (s.a.v.)’nun kerem ve sehâvetine sınır olmazdı.

Bir gün bir adam Resûl-i Ekrem (s.a.v.) mer’ada otlayan keçilerini sayarken gelmiş ve bir kaç keçi istemişti. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) de ona bütün sürüyü vermişti. Adam sürüyü kabilesine götürdüğünde:

– “Hepiniz müslümân olunuz. Muhammed (s.a.v.) o kadar cömert ki, fakirlikten hiç korkmuyor.” demişti. (Buhâri)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bazen birinden bir şey satın alır, sonra onu yine hediye ederlerdi. Kendilerine bir şey geldi mi derhâl onu, başkalarına hediye ederlerdi. Yanlarında bir şey gece kalacak olsa ondan üzüntü duyarlardı.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in hanımı Hz. Ümmü Seleme (r.anha) vâlidemiz anlatıyor:

– “Resûlullah (s.a.v.)’ın yüzünde bir değişiklik hissettim. Sebebini sorunca:

– “Dün aldığım yedi dinarı veremedim yanımda kaldı.” dedi.                 (Müsned-i İbn-i Hanbel, Peygamber (s.a.v.)                         Efendimiz’in Yüce Ahlakı, Sh: 48)

X X X

“Yarım hurma ile olsa dahi ateşten korunmaya çalışınız. Bunu da bulamazsanız tatlı sözlerle..”

(Riyazü’s Salihin, C. 2, Sh: 109)

 

PEYGAMBERİMİZİN DO⁄DU⁄U GECEDE

VUKU’ BULAN BİR HADİSE

 

Hz. Aişe’den rivayet olunduğuna göre: Mekke’de ticaretle uğraşan bir yahudi vardı.

Peygamberimizin doğduğu gece, bu yahudi Kureyşilerin meclislerinde birinde bulunuyordu.

Yahudi, “Bu gece sizlerden birisinin çocuğu doğdu mu?” diye sordu.

“Bilmiyoruz” dediler.

Yahudi “Vallahi sizin bu kabahatinizden iğrendim! Bakınız ey Kureyş cemaati1 Size söylüyorum: hatırınızda tutunuz!

Bu gece, bu ümmetin âhir zaman peygamberi Ahmed doğdu!

Eğer yanlışım varsa Filistin’in kudsiyetini inkâr etmiş olayım.

Evet! O’nun iki küreği arasında kırmızımtırak, üzerinde tüyler bulunan bir ben var” dedi.

Toplantıda bulunanlar, Yahudi’nin sözünden hayrete düştüler ve dağıldılar.

Her birisi, evlerine döndüklerinde bunu ev halklarına anlattılar. Bazılarına ev halkları tarafından, “Bu gece Abdulmuttalib’in oğlu Abdullah’ın bir oğlu doğdu. Adını da Muhammed koydular” denildi. Ertesi günü, Yahudi’nin menziline gidip “bahsettiğin çocuğun bizde doğduğunu öğrendin mi?”  dediler.

Yahudî “Onun doğumu, benim size verdiğim haberden sonra mıdır, yoksa, önce midir?” diye sordu.

“Öncedir ve ismi de Ahmet’dir! dediler.

Yahudî “Beni ona götürünüz!” dedi.

Yahudi ile birlikte kalkıp, Hz. Amine’nin evine gittiler, içeri girdiler. Peygamberimizi yahudinin yanına çıkardılar. Yahudi peygamberimizin arkasında beni görünce, üzerine fenalık, baygınlık geldi. Sonra ayıldı.

“Yazıklar olsun sana! Ne oldun?” dediler.

Yahudî “Artık, İsrailoğullarından peygamberlik gitti! Ellerinden kitapta çıktı.

Yahudî bilginlerinin kıymeti ve itibarları kalmadı artık.

Bu, onların öldürülecekleri hakkında verilmiş bir hükümdür.

Ey Kureyş cemaati! Ferahlandınız, sevindiniz mi?

Vallahi, size, haberi, doğudan batıya kadar ulaşacak bir satvet, bir hamle atılım verilecektir!” dedi.    (İslam Tarihi, M.Asım Köksal, C: 2, Sh: 8-9)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN ŞEMÂL-İ ŞERİFELERİ (II)

 

Saçları kıvırcık olmadığı gibi dümdüz halde değildi. Sakalları gürdü. Saçlarını uzattıkları zaman kulak memelerini geçtiği olurdu. Sakallarının bir tutamdan fazlasını uzatmazlar, keserlerdi.

Rihletleri anında saç ve sakalları henüz ağarmaya başlamıştı. Başlarında biraz, sakallarında ise sayılabilecek kadar az beyazlık vardı.

Cisimleri nafiz, kokuları lâtif idi. Koku sürsün sürmesin tenleri ve terleri çok güzel kokardı. Bir kimse O (s.a.v.)’nunla musafaha etse o gün O (s.a.v.)’nun güzel kokusunu devamlı hissederdi.

Doğumları anında göbekleri kesik ve sünnetli olarak dünyaya teşrif etmişlerdi.

Duyuları son derece kuvvetli olup uzak mesafelerden işitir ve görürlerdi.

Resul-i Ekrem (s.a.v.)’in sîmâsındaki mehabet, bütün Ashâb-ı Kirâm (r.a.) ve O (s.a.v.)’nu gören diğer insanlar üzerinde derin bir tesir icrâ ederdi.

O (s.a.v.), insanların en güzeli ve en çok nûrlu olan: idi. O (s.a.v.)’nu anlatanlar “ayın ondördü gibi güzeldi” diyorlar.

Ashâb-ı Kirâm’dan Sâbır (r.a.): “Heybetli ve bulutsuz bir gecede bir kere Peygamber (s.a.v.)’in, bir kere de ayın yüzüne baktım, Resûlullah (s.a.v.)’ın yüzü daha câzipti” diyor.                                                (Mişkât, Sıfatü’n-Nebî) (1)

Yine Ashab-ı Kirâm’dan Berrâ (r.a.):

– “Peygamberimizin yüzü en sevimli ve en güzel yüzdü” diye anlatıyor.            (Müslîm, Sıfatü’n-Nebî) (2)

(Peygamber Efendimizin Yüce Ahlakı)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN ŞEMÂL-İ ŞERİFELERİ (I)

 

Resûlullah (s.a.v.) Hazretleri, hilkaten ve ahlaken beni Adem’in en mükemmeli idi. Bütün peygamberler aslında azaları tam, yüzleri güzel ve mükemmel olup Peygamberimiz (s.a.v.) bunların da en güzeli ve en mükemmeli idiler.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in boyları, azâları, ve endâmları birbirine gayet mütenasipti. Uzuna yakın orta boylu idiler. Fakat halk arasında -mehabetlerinden- herkesten uzun görünürlerdi. Alınları açık ve geniş, kaşları hilâl biçiminde ve birbirine yakın fakat çatık değildi.

Gözleri kara, kiprikleri siyah ve uzundu. Terledikleri zaman terleri mübarek yüzlerinden inci daneleri gibi dökülür ve misk gibi kokardı. Çekme burunlu ve az değirmi çehreli, söbüce yüzlü olup boyunları uzunca idi. Dişleri inci daneleri gibi düzgün ve parlaktı. Söz söylediklerinden ön dişleri parlardı.

Omuzlarının arası geniş, omuzları, pazuları, ve baldırları kalın, bilekleri ve kolları uzunca, elleri ve parmakları kalınca idi. Göğüsleri geniş olup; karınları ile göğüsleri aynı hizada idi. Şişman değillerdi. Ayakları düz taban olmayıp çukurca idi. İri kemikli, iri gövdeli, güçlü kuvvetli ve sık etli idiler. İki omuzları arasında peygamberlik mührü vardı ki bu mühür, bir güvercin yumurtası büyüklüğünde olup kırmızı ve yumru şekilde idi.

Tenleri yumuşak olup tenlerinin rengi ne fazla beyaz ve ne de esmerdi. Gül gibi kırmızıya meyyâl, parlak bir renkti.

(Devamı Yarın)

(Dünden Devam)

 

BEDİR GAZÂSI

 

Cenâb-ı Hakk’ın murâdı, İslâm’ın şevketini ve dîni’ni i’lâ etmek olduğu cihetle zaferin sebeplerini hazırladı ve Bedir Gazası’nda Ehl-i İslâm’ın azlığına ve ehl-i küfrün çokluğuna rağmen şu hatır ve hayâle gelmeyen hârik’ul-âde ilâhî yardımı ile zafer verdi.

` ` `

Kâfirler; ehl-i îman’ı muhârebeye başlamadan evvel az gördükleri halde harp esnâsında kendilerinin üç misli gördükleri rivâyet olunmaktadır.

` ` `

Bedir Savaşı’nda müslüman askerlerin sayısı 313 kişi kadardı. Bunların 64’ü Muhâcirîn’nden diğerleri Ensâr’dandı.

` ` `

Meydan muharebesinde müşrikler öldürülmüş, savaş başlamış ve muharebe kızışmıştı…

O esnâda Resûl-i Ekrem (s.a.v.) çadırında:

“– Yâ Rabb! Peygamberlerine yardım edeceğin hakkındaki ahdini ve zafer va’dini yerine getirmeni senden isterim. Allah’ım! Eğer mü’minlerin helâkini diliyor isen bugünden sonra sana ibâdet eden bulunmayacaktır.” diye duâ’ya başladı.

Bu duâ esnâsında hafifçe uyku geldi ve hemen tebessümle uyanarak.

“– Müjde yâ Ebâ Bekir! İşte Melâike-i Kirâm ile Cebrâil (a.s.) imdâda geldi!” diye buyurdu. Başta bu ümmetin Firavnı olan Ebû Cehil olmak üzere müşriklerin ileri gelenleri öldürüldü.   (R.M.Sâmî (k.s.), Bedir Gazvesi, Sh: 19)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN YATIŞI

 

Berâ b.Azib (r.a.) der ki: “Resûlullah (s.a.v.), bana yatacak yerine varacağın zaman, namaz için abdest aldığın gibi, abdest al; sonra sağ yanının üzerine yat ve sonra da “Allahım, kendimi sana teslim ettim. Yüzümü sana çevirdim. Sırtımı sana dayadım. Ben senin azabından korkar, rahmetini umarım. Senden, senin rahmetinden başka sığınılacak yok. Senin azabından korunulacak yok. Ancak Senin rahmetine sığınılır, ancak Senin rahmetinle kurtulunur. Ben senin indirmiş olduğun kitabına ve göndermiş olduğun Peygamberine inandım” de!

O gecede ölürsen, İslâm fıtratı üzere ölürsün.”

Yine rivayete göre: Peygamberimiz (s.a.v.): “Sizden biriniz geceleyin döşeğinden kalktıktan sonra, ona dönüp yatacağı zaman, onu izarının eteği ile üç kere çırpsın. Çünkü kendisinden sonra neler olduğunu, nelerin gelip yatak üzerinde yerini aldığını bilemez. Döşeğine yattığı zaman sağ yanının üzerine yatsın. Yanını döşeğe koyduğu zaman da “Allahım seni tesbih ve tenzih ederim. Ya Rab! Yanımı, döşeğe senin izninle koydum. Senin isminle de kaldırırım. Eğer geri sallarsan salih kullarını korduğun gibi beni koru.” Uyandığı zaman da “Hamdolsun Allah’a ki, beni cesedimde afiyetli kıldı. Ruhumu bana geri çevirdi. Ve zikri için bana izin verdi.” desin.”                                          (M.A.Köksal, İslâm Tarihi, C: 11, Sh: 395)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN

UHUD GAZÂ’SINA HAZIRLI⁄I

 

Cuma hutbesinde fezâil-i cihâdı beyân buyurdu. Ve ikindiyi cemâatla edâ ettikten sonra Ebû Bekri Sıddık (r.a.) ve Ömerü’l Fâruk (r.a.) Hazretleriyle beraber hücre-i mutahharesine gitti. İkisi birlikte Resûlullah (s.a.v.)’ın imamesini düzelttiler ve elbise-i seferiyesini giydirdiler.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) birbiri üzerine iki zırh giydi. Ve kılıncını kuşanıp yine onlarla beraber hücresinden çıktı. Sâir Ashab-ı Kiram (r.a.) da onun çıkmasını bekliyorlardı. Ashab’ın büyüklerinden Sa’d bin Muaz (r.a.) ve Useyyid bin Hudayr (r.a.) “Yâ Resûlâllah! Biz senin emrine muhalefet etmeyiz, dilediğini işle” dediler. Fakat Resûlullah (s.a.v.) silâhlanıp atına binmek üzere olduğundan “Bir peygambere silâhlandıktan sonra cenk etmeden dönmek yakışmaz.” buyurdular. Ve hemen atına binip ordusu ile Medîne dışına çıktılar. (Hz. M.Sâmi (k.s.), Uhud Gazvesi)

 

UHUD HARBİ ÖNCESİ RESÛLULLAH (S.A.V.)’İN RÜYASI

 

Hicretin 3. senesi Şevval ayının ibtidalarında çarşamba günü Kureyş ordusu Medîne hizasına geldi. Cebel-i Uhud yanında Ayneyn denilen tepenin yanına kondu. Perşembe ve Cuma günleri de orada kaldı. Cuma gecesi Resûlullah (s.a.v.) rüyasında görmüş ki bir takım sığırlar boğazlanıyor. “Zül-fikâr” nâm kılıcın ucu kırılıp bir gedik peyda olmuş ve arkalarına bir muhkem zırh giyip mübarek elini o zırhın yakasına sokmuş.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) ertesi gün bu rüyayı şöyle yorumladı. “Boğazlanan sığırlar, ashabımdan katlolunacak zevata ve kılıcımın ucundaki gedik de ehl-i beytimden birinin katlolunmasına işarettir. Ve muhkem zırhlar Medîne demektir.”

“Şu hale nazaran Medîne içinde durunuz, düşman içeri hücum ederse tedâfüî ve tahaffuzî cenk ediniz” diye buyurdu. Ashab-ı Kiram’dan bazıları da bu sureti münasip gördü.              (Hz. M.Sâmi (k.s.), Uhud Gazvesi)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN

GİYİNİŞLERİ

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Hazretleri, giyinişlerinde muayyen bir tarz takip etmez; izâr, ridâ, gömlek ve cübbeden ne bulurlarsa onu giyerlerdi. Sade giyinmeyi severler, yeşil elbiseden hoşlanır ve ekseriya beyaz giyerlerdi. Habeş Kralı Necâşî’nin gönderdiği çoraplar, Resûlullah (s.a.v.) tarafından kullanılmıştır.

Bazen işleme kaftan giydikleri de olurdu. Beyaz tenlerine çok güzel yakışan atlastan bir kaftanları vardı. Elbiselerini topuklarından aşağı uzatmazlardı. İzârı ise daha yukarıda olurdu. Sarığının taylasanını omuzları arasına sarkıtırlardı. Zaferan ile boyanmış bir de çarşafı vardı ki yalnız bunun içinde namaz kıldığı da olurdu.

Bazı rivayetlere göre Allah’ın Resûlü (s.a.v.) Hulle-i Hamrâ denilen, üzerinde kırmızı çizgiler bulunan Yemen kumaşı kullanırlardı. Umûmiyetle keçi kılından örme elbiseler giyerlerdi. Resûlullah (s.a.v.)’ın irtihâlini müteakip Hz. Âişe (r.a.) O (s.a.v.)’nun son dakikaları esnasında giydikleri elbiseyi halka göstermişti. Bunlar yamaklı bir örtü, el dokuması sert bir entariden ibâretti.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in ayakkabıları sandal şeklinde olup, bağlanıp bu sûretle ayaklarını tutarlardı.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Yüce Ahlâkı, Sh: 14-15)

 

YAHUDÎLERİN, RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İN RİSÂLETİNİ BİLMELERİ

Abbas (r.a.) şöyle demiştir: “Bir ticâret kâfilesi ile ve ticâret

maksadı ile Yemen’e gitmiştim. Kafîlede Ebû Süfyan da vardı.

Biz  oradayken  Hanzala  bin  Ebû  Süfyan’dan  aldığımız  mek-

tûbda  şöyle  deniliyordu:  Muhammed  (s.a.v.)  Peygamberliğini

ilân etti, insanları Allâhü Te‘âlâ’ya ve O’nun dînine çağırıyor.”

Bu haber Yemen’de çeşitli toplantılarda derhal duyuldu ve ya-

yıldı. Sonra yahudîlerden bir haham tarafından bize şöyle de-

nilmekte idi: “Allâh aşkına doğru söyleyin, O’nun herhangi bir

sefihliği, eğlenceye meyilli oluşu görülmüş müdür?” Ben de de-

dim ki: “Abdü’l-Müttalib’in ilâhına yemîn olsun ki onda böyle bir

şey görülmemiştir. O, aslâ yalan da söylememiş, emânete hı-

yânet de etmemiştir. O’nun Kureyş yanındaki adı “el-Emîn”dir.”

Bunun üzerine haham: “O’nun okuma yazması var mıdır?” diye

sordu. Ben: “Hayır” dedim. Haham yerinden fırlayıp cübbesini

orada bırakarak bağırmaya başladı: “Yahudîler mahvoldu, ya-

hudîler mahvoldu!”

Sonra kâfilemizin konakladığı yere geldiğimiz zaman, Ebû

Süfyan bana: “Ey Abbas, görüyorsun ki yahudîler yeğenin Mu-

hammed (s.a.v.)’den korkuyorlar” dedi. Ben kendisine şu karşı-

lığı verdim: “Benim gördüğümü sen de gördün. O’na inanmak

husûsunda ne dersin? O gerçekten peygamber ise, başkaları-

nı geride bırakarak öne geçmiş olursun. Eğer öyle değilse, hiç

olmazsa kendisini yalnız bırakmamış olursun. Emsâlinden ba-

zılarını yanında bulursun.” Ebû Süfyan bana şu karşılığı verdi:

“Ben,  atlı  askerlerin  Mekke’nin  üst  tarafında  görüleceği  güne

kadar O’na îmân etmem!” Ben, “Sen ne diyorsun?” dedim, O da

bana: “Hiç, rastgele konuşuyorum. Fakat aynı zamanda Mek-

ke’nin  üst  tarafında  bizleri  zorlayacak  askerlerin  görülmesine

Allâh’ın izin vermeyeceğini de biliyorum(!)” diye karşılık verdi.”

Vaktâ  ki  Resûlullah  (s.a.v.)  Mekke’yi  fethettiler,  biz  o  gün

Mekke’nin üst tarafından İslâm askerinin gelişini de seyrettik. O

sırada Ebû Süfyan’a: “Daha önceki sarf ettiğin sözleri hatırlıyor

musun?” diye sordum. O da: “Allâh’a yemîn ederim ki, o sözle-

ri aynen hatırlıyorum!” diye cevâb verdi.”

(Celâleddin es-Suyûtî, Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mu‘cizeleri, 1.c., 176.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İN CÖMERTLİĞİ

Cömertlikte Resûlullâh (s.a.v.)’e kimse erişemez! O, bu

yönden  de  herkesten  üstündür.  Onu  yakından  tanıyan

(dost-düşman) herkes böylece O (s.a.v.)’in yüce şahsiyeti-

ni vasf etmişti.

Câbir b. Abdullâh (r.a.)’den: “Hayatında, kendisinden is-

tenen bir şey için hayır (veremem) dememiştir.” (Müslim)

İbn Abbas (r.a.)’dan: “Peygamber (s.a.v.) iyilik yapmak

bakımından insanların en cömerti idi. En çok cömert dav-

randığı  zaman,  Ramazan  ayı  idi.  (Hele)  Cebrâîl  (a.s.)’la

buluştuğu zaman Saba rüzgârından daha cömert olurdu.”

(Buhârî)

Enes  (r.a.)’den:  “Bir  adam  Resûlullâh  (s.a.v.)’den  mal

istedi. Ona iki dağ arasını dolduracak kadar çok koyun ver-

  1. Adam memleketine dönünce:

Gidin siz de Müslüman olun; çünkü Muhammed (s.a.v.)

fakirlikten endişe duymayan bir adam gibi (bolca dağıtıp)

veriyor, dedi.” (Müslim)

Birçok kimseye yüz deve vermiştir. Safvan’a yüz verdi.

Sonra bir yüz daha, sonra (yine) bir yüz daha verdi.

Henüz Peygamber olarak gönderilmeden önce de du-

rumu aynı idi. Nevfel oğlu Varaka ona şöyle dedi: “Zayıfa

yardım edersin, yoksulun elinden tutup korursun.”

“Hevâzin (kabilesinin), altı bin civârında olan esirlerini

geri vermiştir.”

Abbas (r.a.)’e taşıyamayacağı kadar ağır bir altın verdi.

Kendisine doksan bin dirhem getirilip (önüne) hasırın üstü-

ne serildi. Sonra ayağa kalkıp taksim etmeye koyuldu, bi-

tirinceye kadar her isteyene verdi (hiç kimseyi mahrûm bı-

rakmadı).

Bir adam geldi, Resûlullâh (s.a.v.)’den bir dilekte bulun-

  1. Ona: “Sana şu anda verecek bir şeyim yok; lâkin

benim  nâmıma  satın  al,  bize  bir  şey  gelince  hemen

onu öderiz!” buyurdu. (Tirmizî)

(Kadı Iyâz, Şifâ-i Şerîf, 110-111.s.)

 

PEYGAMBER (S.A.V.)’İN GÜVENİLİRLİĞİ

Dâvud  bin  Husayn  şöyle  demiştir:  “Resûlullâh  (s.a.v.)

Efendimiz, kavminin her bakımdan en fazîletlisi olarak bü-

yüdü; hepsinin en güzel ahlâklısı O idi. Mürüvvette ve hoş-

görüde en ileri olan O idi, en iyi komşu idi. Hilim, emânet

ve sadâkat bakımından hepsinden önde idi, çirkin söz söy-

lemekten en uzak olan da yine o idi. O (s.a.v.)’in şu veya

bu ile çekişip cidalleştiği görülmemiştir… Kavmi yanında O,

o kadar emîndi ki, kendisini ancak el-Emîn diyerek çağırı-

yorlardı.”

İbn-i Sa‘d şöyle haber verir: “İslâm’dan önceki câhiliye

devrinde, Kureyş büyükleri bazı ciddî mes’elelerde, Pey-

gamber (s.a.v.)’in hakemliğine başvururdu.”

Mücâhid  şöyle  nakleder:  “Bana  efendim Abdullah  bin

es-Sâib söyledi. Şöyle ki: “Ben, câhiliye zamanında Pey-

gamberimiz (s.a.v.)’in ortağı idim. Ben Medine’ye gittiğim-

de bana:

“Beni tanıdın mı?” diye sordu. Ben de:

“Evet  yâ  Resûlallâh  (s.a.v.),  Sen  benim  ortağımdın,

hem de ne güzel bir ortak. Kimseyle çekişip didişmezdiniz”

diye karşılık verdim.

Abdullah bin Ebu’l-Hamsâ şöyle rivâyet etmiştir: “Ben,

Peygamber (s.a.v.) Efendimize peygamberlik verilmezden

önce kendisinden birşey satın almış ve O’na biraz borcum

kalmıştı… Kendisine:

– “Burada  bekle,  kalanını  getirip  vereyim”  demiştim.

Ben bu maksâdla oradan ayrıldım, fakat o gün ve ertesi

gün bunu tamâmen unutmuşum. Üçüncü gün hatırladığım-

da derhal oraya koştum, kendisinin hâlâ orada beklemek-

te  olduğunu  gördüm. Tabiî  bende  olan  alacağını  da  ver-

dim. O (s.a.v.) bana sadece:“Bu kadar bekletmekle şüb-

hesiz  bana  sıkıntı  vermiş  oldunuz!  Tam  üç  gün  beni

burada beklettiniz.” buyurdular.

(Celâleddin es-Suyûtî, Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mu‘cizeleri, 1.c., 163.s.)

 

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZİ SEVMENİN ALÂMETLERİ -1

 

  1. Bir kimse, şâyed birini, hakîkaten, seviyorsa; kayıdsız şart-

sız  ona  uyar  ve  ona,  aslâ  muhâlefet  etmez  ve  onun  emirlerini

hoşgörür  ve  onun  teklîflerinede  râzı  olur.  O  (s.a.v.)’e  uymak,

Allâhü Te‘âlâ’nın açık emridir. Bu açık emirler Kur’ân-ı Kerîm’de

pek çoktur. Bu emirlerden birisi:  “Habîbim de ki: Eğer siz Al-

lâh’ı seviyorsanız, hemen bana uyunuz ki Allâh da sizi sev-

sin  ve  günâhlarınızı  bağışlasın.  Zîrâ Allâh,  çok  bağışlayıcı,

çok merhamet edicidir.” (Âl-i İmrân s. 31) âyetidir.

  1. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in emri ve tavsiyelerini, kendi

arzûlarına tercîh etmektir; yani kendi arzûlarını O (s.a.v.)’in emir

ve tavsiyelerine göre ayarlamaktır.

  1. Allâh’ın rızâsını kazanmanın da ancak, her husûsta Resû-

lullâh  (s.a.v.)’e  ittiba‘  etmek  olduğunu  bilerek,  Allâh’ın  rızâsını

kulların rızâsına tercîh etmek, yani rızâ-yı İlâhî uğruna, kulların rı-

zâsını iptâl etmektir.

  1. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’i çok zikretmek ve her nefesi-

ni  O  (s.a.v.)’in  “Sünnet-i  Seniyyeleri”ne  uydurmanın  gayreti

içinde bulunmaktır.

  1. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e ulaşmayı ve kavuşmayı çok arzû

etmek ve bu iştiyâkı kalbinde taşımaktır.

  1. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e çok ta‘zîm etmek; O (s.a.v.)’in sev-

diklerine, dokunduğu yerlere, eşyâlara ve O (s.a.v.)’den olan O

(s.a.v.)’i hatırlatan, O (s.a.v.)’e götüren her şeye ta‘zîm etmek; O

(s.a.v.)’in ism-i şerîflerini zikrederken huşû‘ ve hudû‘ içinde bu-

lunmak ve kalbinin O (s.a.v.)’e ta‘zîmle ürpermesidir.

  1. Resûlullâh (s.a.v.)’in sevdiklerini, Ehl-i Beyt’i, Muhâcirîn’i,

Ensâr-ı Kirâm’ı bütün Ashâb-ı Kirâm’ı kendi nefsinden ve yakın-

larından çok sevmek; Onlar’a buğzedenlere, düşmanlık edenle-

re, buğzetmek; düşmanlık etmek; hatta kavm-i Arabı ve Resûlul-

lâh (s.a.v.)’in sevdiği yemekleri, meyvaları, kokuları, renkleri sev-

mektir.

  1. Resûlullâh  (s.a.v.)’e  buğzedenlere  ve  düşman  olanlara,

düşman olmak ve buğzetmek; O (s.a.v.)’in Sünnet-i Seniyyesi’ne

muhâlefet eden, kim olursa olsun, onu aslâ sevmemek ve onun-

la bir arada bulunmamaktır.

(Kadı İyâz, Şifâ-i Şerîf, 405-412.s.)

 

CİNLERİN HÎLELERİ SONA ERDİ

 

Temîm-i Dârî (r.a.) demiştir ki: “Resûlullâh (s.a.v.) Efendi-

miz gönderildiği zaman ben Şam’da idim. Akşam olduğunda

bir vâdide gecelemem îcâb etti. Yatarken, bana bir zarar do-

kunmasın diye âdete uyarak: “Ben, şu vâdinin efendisi ve sâ-

hibine sığındım!” diyerek uzandım. Bir de ne göreyim gâîb-

den bir ses: “Ey Temîm, ne yapıyorsun! Niçin senin gibi bir

mahlûka sığınıyorsun? Bilmelisin ki hiçbir cin, Allâh (c.c.)’nun

irâdesi önüne geçemez, Allâh (c.c.)’nun murâd ettiği bir zara-

rı  önliyemez!”  Ürpererek  doğruldum  ve:  “Vay  anasına!  Sen

neler  söylüyorsun?”  demekten  kendimi  alamadım.  Gâibden

tekrar:  “Niye  anlamıyorsun?  İşte  Allâh’ın  Resûlü  meydana

çıktı.  Biz,  O  el-Emîn  (s.a.v.)  arkasından  namaz  kıldık

Mekke’de… Müslüman olup O’na uyduk. Cinlerin bütün hîle-

leri sona erdi, tecellî eden vahiy konusunda kulak hırsızlığı

yapmaları da sona erdi. Sen, durma Muhammed (s.a.v.)’e git

Müslüman ol! O, bütün âlemlerin Rabbi olan Allâh (c.c.)’nun

hak elçisidir! Tereddüd gösterme, derhal Müslüman ol!”

Temîm devamla der ki: “Sabah olunca Şam’daki rahipler-

den  birine  gidip  olanları  anlattım.  Onun  cevâbı  da  şu  oldu:

“Sana  söylenen  doğrudur.  Bir  peygamber  Harem’den  çıka-

cak,  Harem’e  hicret  edecektir,  diye  bizde  bilgi  bulunmakta-

dır… O, cümle peygamberlerin sonuncusu ve en büyüğü ola-

caktır.”

Ebû Nu‘aym Huveylid ed-Damrî’den nakleder: “Biz, putla-

rımızdan birinin yanında oturuyorduk. Ansızın putun içinden

şöyle bir ses geldi: “Vahiy hakkında kulak hırsızlığı yapmak

sona  erdi!  Şeytanlar  o  sahalardan  sürüldü.  Bütün  bunlar,

Mekke’de  zuhûr  eden  peygamber  hürmetine  tecellî  etti.

O’nun adı Ahmed’dir, hicret yurdu da Yesrib (Medine)dir. O,

namazı ve orucu emreder, iyilik ve yardımlaşmayı tavsiye ey-

ler.” Biz, putun yanından kalkıp durum hakkında insanlardan

soruşturmaya başladık. Bize cevâben dediler ki: “Evet, ger-

çekten Mekke’de Ahmed adında bir peygamber çıkmıştır, da‘-

vetine başlamıştır…”

(Celâleddin es-Suyûtî, Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mu‘cizeleri, 1.c., 188.s.)

 

RESÛL-İ EKREM (S.A.V.)’İN TEMİZLİĞE RİÂYETLERİ

Peygamberimiz (s.a.v.)’in en fazla önem verdikleri şey-

lerden biri de temizliktir. Bir gün üstü başı kirli bir adam gör-

müş,  “Üstünü başını yıkayamıyor musun?” demişlerdir.

Bir def‘a da adamın biri huzûruna pek perişan bir kıyâfetle

girmiş, Peygamberimiz (s.a.v.) ona:

– “Geçinmek için hiçbir vâsıtan yok mu?” demişler.

– “Var!” Cevâbını alınca şöyle buyurmuşlardır:

– “Mâdemki  Allâh’ın  ni‘metlerine  nâil  olmuşsun;  o

halde ni‘metin eseri üzerinde görülsün.” (Ebû Dâvud)

Câhiliyet  âdetlerini  üzerinden  atamayan  bazı  kimseler,

yerlere tükürür, camilerde bile ibâdet esnâsında bu gibi ha-

reketlerde  bulunurlardı.  Peygamberimiz  (s.a.v.),  bu  fenâ

âdetten son derece tiksinirlerdi. Bir def‘a yine böyle bir ha-

reketin izini görmüşler ve son derece hiddetlenerek mübâ-

rek yüzleri kıpkırmızı kesilmişti. (Nesâî)

Hz.  Peygamber  (s.a.v.)’in  bu  hiddetini  anlayan  Ensâr

(r.a.e.)’den   bir   kadın   ortalığı   temizleyerek   Resûlullâh

(s.a.v.)’in teveccühünü kazanmıştır.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in umûmî meclislerinde kafûr ve-

ya başka tütsüler yakılır, bu sûretle de cemaâtın istirahatına

dikkat edilirdi. Cuma günleri mescide güzel koku saçılması-

nı emrederlerdi.

Sıcak bir günde iş sahipleri ve işçiler iş elbiseleriyle câ-

miye gelmişler, câmi de küçük olduğu için hava taaffün et-

miş ve kokmuştu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Yı-

kanarak gelmiş olsaydınız daha iyi olurdu.” buyurmuş-

lardı. Ondan  sonra  da  Cuma  günleri  yıkanmak  sünnet  ol-

muştur.

Peygamberimiz (s.a.v.), turp, soğan, sarmısak, pırasa gi-

bi  fenâ  koku  veren  yiyeceklerin  kokusundan  pek  hoşlan-

mazlardı. Onun için de bu gibi şeyleri yiyen şahısların koku-

lu halleriyle camiye gelmemelerini ve herkese karışmamala-

rını isterlerdi. (Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Yüce Ahlâkı, 26.s.)

 

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İN EMRETTİĞİNİ HİÇ KİMSE DEĞİŞTİREMEZ

Hasan b. Ebu’l Hasan (r.a.) anlatıyor: Resûlullâh (s.a.v.)

irtihâlinden önce, Ömer b. Hattâb (r.a.) dahil bütün Medîne-

lileri  ve  civar  kabile  Müslümanlarını  savaşa  gitmek  üzere

toplamış, Üsâme b. Zeyd (r.a.)’i de onlara kumandan ta‘yin

etmişti. Fakat ordu henüz Medîne hendeğinin dışına çıkma-

dan Resûlullâh (s.a.v.) Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu.

Müslümânlar  Hazret-i  Ebû  Bekir  (r.a.)’e  bi‘ât  ettikten

sonra Üsâme (r.a.), Hazret-i Ömer (r.a.)’e: “- Halîfe’ye git ve

ordunun Medîne’ye geri dönmesi için O’ndan izin iste. Çün-

kü Ashâbın ileri gelenleri ve güçlüleri ordumda bulunuyorlar.

Ayrıca ben, müşriklerin, Müslümanların âilelerine, Resûlul-

lâh (s.a.v.)’in Ehl-i beytine ve Halîfe’ye saldırmalarından kor-

kuyorum.”  dedi.  Ensâr  da:  “-  Eğer  Ebû  Bekir  (r.a.)  bunu

kabûl etmeyip, mutlaka gitmemizi isterse bizim şu isteğimizi

ona bildir. Bize Üsâme (r.a.)’den daha yaşlı birini kumandan

ta‘yin etsin.” dediler. Üsâme (r.a.)’in emri üzerine Hz. Ömer

(r.a.) doğruca Hz. Ebû Bekir (r.a.)’e gitti ve Üsâme (r.a.)’in

söylediklerini O’na bildirdi. Bunun üzerine Ebû Bekir (r.a.):

“- Köpeklerin ve kurtların beni burada paramparça ede-

ceklerini bile bilsem, yine de Resûlullâh (s.a.v.)’in verdi-

ği bir karârı kat‘iyyen bozamam.”  dedi. Hz. Ömer (r.a.):

“-  Ensâr da, kendilerine Üsâme (r.a.)’den daha yaşlı birini

kumandan ta‘yin etmeni arzû ediyor. Bu arzûlarını sana bil-

dirmemi söylediler.” deyince, oturmakta olan Ebû Bekir (r.a.)

fırlayarak  ayağa  kalktı,  Ömer  (r.a.)  ‘in  sakalından  tutarak:

“- Allâh cezânı versin, Üsâme’yi Resûlullâh (s.a.v.) ku-

mandan ta‘yin etti. Sen ise benden onu azletmemi isti-

yorsun.” dedi. Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile yaptığı bu konuşma-

lardan  sonra  Ömer  (r.a.)  oradan  ayrılarak  orduya  döndü.

Müslümanlar O’na: “- Ne yaptın?” diye sordular. Hz. Ömer

(r.a.) de onlara: “- Defolun! Allâh cezânızı versin! Sizin yüzü-

nüzden  bugün  Halîfe’den  ne  azarlar  işittim!”  diye  karşılık

verdi.     (Yûsuf Kandehlevî, Hadislerle Müslümanlık, 2.c., 431-432.s.)

 

ALLÂH’A İ‘TİMÂD VE TEVEKKÜL

Hz.  Peygamber  (s.a.v.)’in  sîreti  okunduğu  zaman  O

(s.a.v.)’in hayatında en amansız felâketler, en inatçı ve en çe-

tin musîbetlere uğradığı halde ömründe zerre kadar korku, en-

dişe  veya  ümitsizlik  göstermediği  görülür.  Hz.  Muhammed

(s.a.v.), Mekke’de yalnız ve himâyesiz yaşadığı birçok felâket-

lere uğradığı, Uhud ve Huneyn gazâları esnâsında en korkunç

tehlikelerle karşılaştığı zaman; aynı irâde kuvvetini, aynı sar-

sılmaz  azmi  göstermişti. Amcaları  Ebû  Tâlip,  O  (s.a.v.)’e  bu

da‘vâdan vazgeçmesini söylediği zaman:

– “Amca! Yalnız kalacağımı düşünme! Hakk yalnız kal-

maz.  Bir  gün  gelir  Arablar  da  Arab  olmayanlar  da  onu

kabûl eder!” buyurmuşlardı.

Bir gün Ashab (r.a.e.)’den birine:

– “Yemîn ederim ki, bu dînin kemâl mertebesine vara-

cağı gün çok yakındır. O zaman gönüllerde Allâh korku-

sundan başka bir korku kalmayacaktır.” (Buhârî) demişlerdi.

Hicret esnâsında Kureyş Hz. Peygamber (s.a.v.)’i öldürme-

ği kararlaştırmıştı. Evi muhâsara edilen Resûlullâh (s.a.v.), son

derece sükûnetle hareket ederek Hz. Alî (r.a.)’i yerine bırak-

mış, O’na geceyi yatağında geçirmesini emretmişlerdi. O gece

o yatak, işlenmesi plânlanan bir cinâyete sahne olacaktı. Hz.

Alî (r.a.), büyük bir teslîmiyetle bu emri yerine getiriyordu. Re-

sûlullâh (s.a.v.) de ölüm yatağını gül bahçesine çevirmeğe kâ-

dir olan Cenâb-ı Hakk’a i‘timâd ediyor ve gözü arkada kalma-

dan emîn olarak ayrılıyorlardı.

Evleri düşmanlar tarafından muhâsara edilmiş olan Allâh’ın

Resûlü (s.a.v.), Rabbinin emrine boyun eğerek ve O’na güve-

nerek kendisinin hakk Peygamber oluşunu tasdîk eden Yâsîn

Sûresi’nin ilk âyetlerini okuyarak evlerinden ayrılmışlardı.

Resûl-i  Ekrem  (s.a.v.)’in  yolculuk  boyunca  devam  eden

mütevekkil  tavırları,  mağaradaki   teslîmiyetleri,  kendilerini

ta‘kip eden Süraka bin Cüş’üm’e karşı tutumları, O (s.a.v.)’in

Allâh (c.c.)’ya tevekkül ve i‘timâdını gösteren en kuvvetli delil-

lerdir.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Yüce Ahlâkı, 50.s.)

 

 

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İN EBÛ CEHİL’E BORCUNU ÖDETTİRMESİ

Eraş kabîlesinden bir adam devesine binerek Mekke’ye

geldi. Ebû Cehil bu deveyi bu adamdan satın aldı, fakat

parasını vermedi. Adam Kureyş topluluğuna giderek duru-

mu anlattı: Kendisinin garib bir yolcu olduğunu söyleyerek,

Ebû Cehil’den hakkının alınması husûsunda kendisine ki-

min yardım edebileceğini sordu… Onlar da sırf ikisi arasın-

daki soğukluk ve düşmanlığı bildikleri için; “İşte şu adamı

görüyorsun ya, ancak sana o adam yardım edebilir” diye-

rek  Resûlullâh  (s.a.v.)’e  işâret  ettiler  ve:  “Haydi  ona  git!”

dediler. Peygamberimiz (s.a.v.) o sırada Mescidin bir tara-

fında idi. Adamcağız Peygamberimiz (s.a.v.)’e giderek du-

rumu O’na anlattı.

Peygamberimiz (s.a.v.) de bu adamcağızı yanına ala-

rak doğruca Ebû Cehil’in evine gitti ve kapıyı çaldı. İçeri-

den  Ebû  Cehil:  “Kim  o?”  diye  seslendi.  Peygamberimiz

(s.a.v.) de: “Muhammed (s.a.v.)” diyerek cevâb verdi. Dı-

şarı çıkan Ebû Cehil, gerçekten toprak gibi kesilmişti. Pey-

gamberimiz (s.a.v.) kendisine: “Derhal bu adamın hakkını

öde!” dedi. Ebû Cehil: “Ayrılmayınız, hemen hakkını öde-

yeyim”  dedi  ve  evine  girip  çıktı.  Adamın  hakkını  ödedi.

Efendimiz (s.a.v.) de o adamla birlikte oradan ayrıldı. Ola-

yı  ta‘kîb  edenlerden  bâzıları  Ebû  Cehil’e  hitâben:  “Ey

Ebû’l-Hakem, doğrusu sen şaşılacak bir şey yaptın, derhal

Muhammed (s.a.v.)’e itaat ettin” dediler.

Ebû Cehil onlara verdiği cevâbda: “Haklısınız, şaşıla-

cak bir iş yaptım doğrusu… Fakat Allâh’a yemîn ederim ki,

O (s.a.v.) benim kapımı çaldığı zaman beni müthiş bir kor-

ku kapladı, kapıyı açıp baktığım zaman, tepemde bir bü-

yük deve dikiliyordu! Şimdiye kadar hiç böylesini de gör-

müş değildim. Eğer ben Muhammed (s.a.v.)’e derhal itaat

etmeseydim, muhakkak o deve beni parçalayıp yerdi.”

(Celâleddin es-Suyûtî, Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mu‘cizeleri, 1.c., 227.s.)

 

SEHÂVET VE CÖMERTLİK

Kerem ve cömertlik, Peygamber (s.a.v.) Efendimizin tabî‘-

at-ı  asliyyelerindendir.  Peygamberimiz  (s.a.v.),  insanların  en

âlicenâb  ve  en  asîli  idiler.  Bilhassa  Ramazân  aylarında  O

(s.a.v.)’in kerem ve sehâvetine sınır olmazdı.

Bir gün bir adam Resûl-i Ekrem (s.a.v.) mer‘ada otlayan ke-

çilerini sayarken gelmiş ve bir kaç keçi istemişti. Resûl-i Ekrem

(s.a.v.) de ona bütün sürüyü vermişti. Adam sürüyü kabîlesine

götürdüğünde:      “Hepiniz  Müslümân  olunuz.  Muhammed

(s.a.v.)  o  kadar  cömerd  ki,  fakirlikten  hiç  korkmuyor” de-

mişti. (Buhârî)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) ba‘zen birinden bir şey satın alır, son-

ra onu yine hediye ederlerdi. Kendilerine bir şey geldi mi derhâl

onu, başkalarına hediye ederlerdi. Yanlarında bir şey bir gece

kalacak olsa ondan üzüntü duyarlardı.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in hanımı Ümmü Seleme (r.anhâ) vâ-

lidemiz  anlatıyor:  “Resûlullâh  (s.a.v.)’in  yüzünde  bir  değişiklik

hissettim. Sebebini sorunca: “Dün aldığım yedi dinarı vere-

medim yanımda kaldı.” dedi. (Müsned-i İbn Hanbel)

Ebû  Zerr  (r.a.)’in  rivâyetine  göre  Peygamberimiz  (s.a.v.):

“Bütün Uhûd dağı altın olsa ve bana verilse -borcumu öde-

mek için ayırdığım müstesnâ- onun bir dinarını üç gün ya-

nımda bırakmak istemezdim.” buyurdular.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.), üzerlerinde bulunan parayı son kuru-

şuna kadar infâk etmedikçe evlerine girmezlerdi. Bir def‘asında

Fedek Reîsi hediye olarak dört deve yükü hububat göndermiş-

  1. Bilâl (r.a.) bunları çarşıda satmış, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in bir

yahudîye olan borcunu ödemişti. Resûlullâh (s.a.v.) birşey ka-

lıp kalmadığını sormuş. Bilâl (r.a.) de kaldığını söyleyince: “On-

ları da sadaka olarak dağıt yoksa evime gidemem.” buyur-

muşlardır. Hz. Bilâl (r.a.) de parayı verecek kimse bulamamış

ve bunun üzerine Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) evine gidememiş ve

mescidde  yatmışlardı.  Nihâyet  ertesi  sabah  kalan  parayı  Hz.

Bilâl (r.a.) dağıtmış ve Cenâb-ı Peygamber (s.a.v.)’e: “Cenâb-ı

Hakk seni kurtardı” demişti. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) de şükre-

derek evine gidebilmişlerdi. (Ebû Dâvud)

(Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Yüce Ahlâkı, 74.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İ ZİYÂRETİN EDEBLERİ

Ziyâretçi,  bu  şerefli  mevkî‘de  tevbesini  yenilemeli  ve

noksanlıktan münezzeh bulunan Allâh’tan bu tevbeyi, hâlis

bir dönüş kılmasını istemelidir. Bu davranış, müstehâbdır.

Duâsının  kabûlünde  Rabbinden  Resülullâh  (s.a.v.)

Efendimizin şefaat etmesini dilemelidir. Sonra, istiğfârı ve

tazarrû‘u çoğaltıp şöyle demelidir:

“Ey Allâh’ın  Resûlü  (s.a.v.),  biz  Senin  cemâatin  ve

ziyâretçileriniz. Senin hakkını ödemek, Seninle bereket

bulmak, sırtımıza ağır bir yük olan ve kalbimizi karartan

şeylerden dolayı şefaatini dilemek için huzûrunuza gel-

miş bulunuyoruz. Yâ Resûlullâh (s.a.v.), bizim için Sen-

den başka şefaatçi yok, onu (şefâatini) umuyoruz. Se-

nin kapından başka ümîdimiz yok. Bizim için mağfiret

dileyiver.  Rabbin  katında  bize  şefaat  eyle.          Cenâb-ı

Hakk’tan bize diğer isteklerimizi ihsân etmesini ve bizi,

sâlih kulları ve ilmiyle âmil olan âlimler arasında haş-

retmesini isteyiver.”

Bir Arabî kabr-i şerîfin baş ucuna durup şöyle demişti:

“Ey Allâhım, şu kabirde medfun bulunan zât, Habî-

bin (s.a.v.); ben de, senin kulunum; şeytan ise düşma-

nındır. Eğer beni yarlığayacak olursan, Habîbin (s.a.v.)

sevinir, kulun kurtulur, düşmanın olan iblis gadablanır.

Eğer  sen  beni  yarlığamaz  isen  Habîbin  bana  gadap

eder, düşmanın hoşnud olur ve ben kulun da helâk olu-

rum. Ey Rabbim, sen Habîbin (s.a.v.)’i gadablandırmak,

düşmanını  hoşnut  etmek  ve  kulunu  helak  etmekten

hoşlanmayan  bir  keremkârsın. Arablar  arasında  kadri

âlî bir kişi vefât ettiğinde, kabri başında köle âzâd eder-

ler.  Şu  Muhterem  Zât  (s.a.v.),  kâinatın  efendisidir.  Ey

esirgeyenlerin  en  merhametlisi,  sen  de  O  (s.a.v.)’in

kabri başında beni ateşten âzâd ediver.” Âmîn

Orada bulunanların bir kısmı: “Ey Arab kardeş, bu gü-

zel isteyişin sebebiyle, Allâh seni afvetsin” dediler.

(Yûsuf en-Nebhânî, Şevâhidü’l Hakk, 162-164.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İN NAMAZDA AĞLAMASI

Âişe (r.anhâ) anlatıyor: “Peygamberimiz (s.a.v.) gece yatar,

Bilâl’in okuduğu sabah ezanıyla kalkar guslederdi. Yanakların-

dan  ve  saçlarından  suların  damladığını  görüyordum.  Sonra

mescide çıkarak namazı kıldırırdı. Namazı kıldırırken ağladığı-

nı işitirdim.”

Ubeyd b. Umeyr naklediyor: “Bir def‘asında Âişe (r.anhâ)’ya:

–  Ey  Mü’minlerin Annesi,  Resûlullâh  (s.a.v.)’den  gördüğün

en ilginç amelinden bize söz eder misin? dedim.

Hz. Âişe (r.anhâ) bir süre sustuktan sonra şunları anlattı:

–  Gecelerden  bir  gece  bana:  “Âişe,  beni  bırak,  bu  gece

Rabbime kulluk edeyim” dedi. Ben: “Vallâhi ben hem sana ya-

kın olmayı hem de seni memnun edecek şeyi yapmayı isterim”

dedim. Bu cevâbım üzerine kalktı, abdest alıp namaza durdu.

Hep ağlıyordu, göz yaşlarından kucağı ıslandı. Oturduktan son-

ra da yine ağlamasını sürdürdü, sakalı ıslandı. Secdeye vardı,

yine ağlıyordu, gözyaşlarından yer ıslanmıştı. Derken Bilâl ge-

lip namaza seslendi. Bilâl, Allâh Resûlü (s.a.v.)’i ağlar görünce:

–  Yâ  Resûlallâh  (s.a.v.),  Allâh  senin  geçmiş  ve  gelecek

günâhlarını bağışlamışken yine mi ağlıyorsun? dedi.

Resûlullâh (s.a.v.):

– Çok şükreden bir kul olmayayım mı? Vallâhi bu gece

bana öyle bir âyet indirildi ki onu okuyup da üzerinde dü-

şünmeyenlere yazıklar olsun, dedi ve şu âyeti okudu:  “Şüp-

hesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün bir-

biri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeyleri denizde akıt

(ıp taşıt) an o gemilerde, Allâh’ın yukarıdan indirip onunla

yeryüzünü ölümden sonra dirilttiği suda, depreşen her hay-

vanı orada üretip yaymasında, gökle yer arasında (Hakk’ın

emrine) boyun eğmiş olan rüzgârları ve bulutları evirip çe-

virmesinde…  aklı  ile  düşünen  bir  kavim  için  nice  âyetler

vardır.” (Bakara s. 164)

Mutarrif,  sahâbî  olan  babasının  şöyle  dediğini  naklediyor:

“Bir  def‘asında  Resûlullâh  (s.a.v.)’i  gördüm,  namaz  kılıyor  ve

ağlamaktan, dönmekte olan değirmen taşının uğultusu gibi göğ-

sünden sesler geliyordu.”

(M.Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s Sahâbe, 3.c., 402-403.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZİN TEBÜK SEFERİNDE ÜMMETİNE TAVSİYELERİ

Sözlerin en doğrusu Allâh’ın kitâbıdır, yapışılacak en sağlam

kulp takvâ kelimesidir. Dînlerin en hayırlısı İbrâhîm Peygamberin

dînî (İslâmiyet)dir. Yolların en hayırlısı Muhammed (s.a.v.)’in yolu-

dur.  Sözlerin   en  şereflisi  zikrullâhtır.  Kıssaların  en  güzeli  şu

Kur’ân’da nakledilenlerdir. İşlerin en hayırlısı farz kılınanlarıdır. İş-

lerin en kötüsü de (dînde) sonradan ihdâs edilenlerdir. En güzel

gidişât Peygamberlerin gidişâtıdır. En güzel ölüm şehîdlerin ölü-

müdür. En koyu körlük doğru yolda bulunduktan sonra sapmaktır.

En hayırlı ilim yararlı olandır, en hayırlı yol izlenen yoldur.

Körlüğün  fenâsı  kalb  körlüğüdür.  Üst  el  alt  elden  (veren  el,

alan elden) üstündür. Az ve yeterli mal çok olup azdıran maldan

daha iyidir. Faydasız özür ölümün gelip çattığı anda yapılanıdır.

Pişmanlığın kötüsü Kıyâmet günü yapılanıdır. İnsanların bazıları

namâzı son vaktinde kılar, bazıları da Allâh’ı pek az anar. Yanlış-

ları en çok olan dili fazlaca yalan söyleyendir. Hayırlı zenginlik göz

tokluğudur. En hayırlı azık takvâdır. Hikmetin başı Allâh korkusu-

dur.

Kalblere yerleştirilenlerin en hayırlısı kesin inançtır. Şübhe ve

tereddüd küfrün bir çeşididir. Ölenlerin ardından ağıt yakmak câ-

hiliyet işidir. Ganîmet mallarından aşırmak cehennem közlerinden

aşırmaktır.  Biriktirilip  zekâtı  verilmeyen  mallar  deriyi  cehennem

ateşiyle dağlamaktır.

Şiir, İblis’in zurnalarındandır. Şarap günâhların her türlüsünü

bir  araya  getiren  nesnedir.  Kadınlar  şeytânın  av  tuzaklarıdır.

Gençlik delilikten bir bölümdür.

Kazançların en kötüsü fâiz kazancıdır. Yemelerin fenâsı yetim

malı yemektir. Mutlu, başkalarının hâlinden ibret alandır. Bahtsız

da anasının karnında bahtsız olandır.

Şübhesiz her birinizin varacağı yer dört arşınlık bir yerdir. Her

işin sonu mu‘teberdir. Amellere hâkim olan sonlarıdır. Haber ya-

yanların en şerlileri yalan haber yayanlardır.

Allâh bağışlayanı bağışlar, öfkesini yutana sevâb verir. Uğra-

dığı felâkete katlanıp sabır gösterene karşılığını verir. Dedikodu-

ları dinleyip onlara uyanları Allâh rüsvây eder. Allâh sabredene kat

kat sevâb bahşeyler. Kim Allâh’a karşı gelirse Allâh da ona azâb

eder.

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 4.c., 138-139.s.)

 

EFENDİMİZ (S.A.V.)’İ ÖVMEK TÂATTİR

Resûlullâh  (s.a.v.)  Efendimizden  gerek  bu  âlemde,

gerekse âhiret âleminde, hayatta veya irtihâlinden son-

ra ve hattâ mahşer yerinde bile her türlü hayırda vâsıta

olması istenebilir. Bu haberler, tevâtür derecesine ulaş-

mış olup vehhâbîlerin ortaya çıkmasından önce, üzerin-

de ittifak olunmuştur.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizi rubûbiyet sıfatlarından

başka bir şeyle ta‘zimde bulunmakta, küfür ve şirkden

en   küçük  bir  şey  mevcut  değildir.  Bilakis,  Efendimiz

(s.a.v.)’i övmek, tâatlerin büyüklerindendir.

Hürmet  edilmesi  emredilen  şeylerden  bir  kısmı,

Kâ‘be-i  muazzama,  Hacer-i  Esved,  Makam-ı  İbrahim’-

dir. Bunlar, taş oldukları hâlde, Allâhü Te‘âlâ Kâ‘be’yi ta-

vaf etmekle; rükn-i yemânîye, dokunmak sûretiyle; Ha-

cer-i Esved’i öpmekle, Makâm-ı İbrahim arkasında na-

maz kılmakla ve Mültezem’de duâ etmekle onlara ta‘zi-

mi bize emretmiş bulunmaktadır. Biz, buraların hiçbirin-

de Allâhü Te‘âlâ’dan başkasına ibâdet etmiyoruz.

Bu şeylerin îzâhından burada iki şey ortaya çıkmış

bulunmaktadır:  Birincisi,  Resûlullâh  (s.a.v.)  Efendimizi

büyük tanımanın ve onun rütbesini diğer yaratılmışlar-

dan üstün bilmenin vâcib olduğudur. İkincisi, rubûbiyeti

tek bilmek, mübârek ve yüce olan Rabbimizin zâtında,

sıfatlarında  ve  ef‘âlinde,  yarattıklarının  hepsinden  ayrı

bulunduğuna itikad etmektir. Artık kim yaratılmış bir var-

lık hakkında, noksanlıktan münezzeh ve Hâlik Te‘âlâ ile

ortaklık bulunduğuna inanırsa, putların ilâh olduğuna ve

onların ibâdete lâyık bulunduğuna inanmış olan müşrik-

ler  gibi  şirk  koşmuş  olur.  Kim  de  Resûlullâh  (s.a.v.)’in

mertebesinde kusur görürse isyan etmiş ve küfre sap-

lanmış olur.

(Yûsuf en-Nebhânî, Şevâhidü’l Hakk, 172.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) SAYESİNDE KAZANILAN SAVAŞ

 

Hacc mevsiminde Bekr bin Vail’den bazı kimseler gel-

mişti. Hz. Peygamber (s.a.v.), Ebû Bekir (r.a.)’e: “Git on-

lara  İslâm’ı  arz  et.  Bizi  kabûl  etsinler”  dedi.  Ebû  Bekir

(r.a.) de onlara gidip arz etti. Onlar dediler ki: “Bizim şey-

himiz ve büyüğümüz Hâris, henüz gelmedi. O geldiği za-

man ona soralım.” Hâris geldiği zaman sordular, o da de-

di ki: “Şimdi biz İran’la savaş hâlindeyiz. Aramızdaki bu

savaş bittikten sonra gelip bu mes’eleyi hallederiz. O za-

man sana bir cevâb veririz, ey Ebû Bekir!”

Onlar gidip Zikar denilen yerde İranlılarla karşılaştılar.

Savaş  esnâsında  Hâris  adamlarına:  “Bize  kendisini  ve

da‘vetini arz eden o adamın adı ne idi?” diye sordu. On-

lar: “Onun adı Muhammed (s.a.v.) idi” dediler. Hâris bu-

nun üzerine dedi ki: “O hâlde O Zât’ın adını burada ken-

dinize şiâr ediniz” dedi. Savaşa “Muhammed (s.a.v.) pa-

rolası ile devam ettiler, sonunda gâlib geldiler. Resûlullâh

(s.a.v.)  Efendimiz  de  bu  husûsta  buyurdular  ki:  “Onlar

orada, benim sebebimle gâlib geldiler.”

Meşhûr âlim el-Âmidî’nin meşhûr şâir el-Aşa’nın dîvâ-

nı üzerine yazdığı bir şerhi vardır. Ben bu şerhde şöyle

yazılmış olduğunu gördüm:

“Denilir ki: Zikar savaşının olduğu gün, Cebrâîl (a.s.)

gelip  savaşın  seyrini  Hz.  Peygamber  (s.a.v.)’e  gösterdi.

Peygamberimiz  (s.a.v.)  de:  “Allâh  (c.c.)’nun,  Bekr  bin

Vail’i İranlılara karşı muzaffer eyle!” diye duâ etti ve bu

duâsını iki kere tekrarladı. Cebrâîl (a.s.) da kendisine de-

di  ki:  “Senin  duân  makbûldür,  sen  onların  muzafferiyeti

için duâ ettiğin müddetçe zafer onlarındır.” Gerçekten de

öyle oldu. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz onların galebesi-

ni görünce tebessüm buyurdular ve:  “Benim sa‘yemde

muzaffer oldular” sözünü söyledi.”

(Celâleddin es-Suyûtî, Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mu‘cizeleri, 1.c., 319.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZİN RÜ’YÂSI -2

Melekler:

–  “Sorma,  ileri  yürü!”  dediler.  Birlikte  yürüdük.  Yeşil  bir

bahçeye vardık. Bu bahçede büyük bir ağaç vardı. Bunun di-

binde  ihtiyâr  bir  adamla  birtakım  çocuklar  bulunuyordu.  Bu

ağaca yakın bir tarafta da, birisi, önünde ateş yakmakla meş-

gûldü. Melekler benimle bu ağaca çıktılar. Beni bir eve koy-

dular ki, ben bundan güzel bir ev görmedim. Burada ihtiyar,

genç birtakım erkekler, kadınlarla çocuklar vardı. Sonra me-

lekler beni buradan çıkardılar. Benimle ağaca yukarı çıktılar

ve beni eskisinden daha güzel ve daha kıymetli bir eve koy-

dular. Burada da ihtiyarlar, gençler vardı. Meleklere:

“Beni bu gece iyi gezdirdiniz. Şimdi bana gördüğüm şey-

leri bildiriniz!” dedim. Melekler:

Evet, (anlatalım) dediler: Hani şu ağzı parçalandığını gör-

düğün kimse yok mu? Bu bir yalancı idi, o, dünyâda dâimâ

yalan söylerdi. Bunun neşrettiği yalan âfâka yayılırdı. İşte bu

yalancı Kıyâmet gününe kadar bu sûretle azâb olunacaktır.

Hani  şu  başı  ezildiğini  gördüğün  adam  da  yok  mu:  Ce-

nâb-ı Hakk bunun Kur’ân öğrenmesine hidâyet etmiş de (bu

ni‘metin  kadrini  bilmeyerek)  bütün  gece  (Kur’ân  okumayıp)

uyku uyumuştu, gündüz de Kur’ân ile amel etmemişti. Bu da

yevm-i kıyâmete kadar bu sûretle azâb edilecektir.

Hani o delik içinde gördüğün çıplaklar yok mu? Bunlar da

bir alay zânîlerdir. Nehirde gördüğün de fâiz yiyen haramkâr-

lardır. Ağacın dibindeki ihtiyar, İbrâhîm (Halîl aleyhi’s-selâm)

dır.

İbrâhîm’in etrafındaki çocuklar da insan evlâdıdır. O ateş

yakan da Cehennem’in bekçisi olan “Mâlik”tir. Girdiğin birinci

ev,  bütün  mü’minlerin  müşterek  köşküdür,  ikinci  gördüğün

muhteşem  saray  da  şühedâ  sarayıdır.  Ben  Cibrîlim,  bu  da

kardeşim Mîkâîl’dir. Yâ Muhammed (s.a.v.), başını yukarı kal-

dır, dedi. Başımı kaldırdım, ne göreyim? Yukarıda beyaz bay-

rak misâli bir bulut. Melekler: “İşte burası senin makâmındır.”

dediler.

(Sahih-i Buhârî Tercümesi, 4.c., 597-600.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZİN RÜ’YÂSI -1

Nebî (s.a.v.) sabah namazını kılınca yüzünü Ashâb-ı Kirâm

(r.a.e.)’e dönerek:

– “Sizden rü’yâ gören var mıdır?” buyurdu. Biz:

– “Hayır, yoktur” dedik. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurdular ki:

– “Lâkin bu gece ben bir rü’yâ gördüm. Gördüm ki, iki melek

bana geldi. Bunlar iki elimi tutup beni düz bir fezâya çıkardılar.

Orada bir kimse oturuyordu, diğer bir adam da ayakta duruyor-

  1. Elinde demirden çatal bir kanca vardı. Ayaktaki adam bu ça-

tal kancayı oturanın ağzının sağ tarafına, tâ kafasına kadar so-

kuyor ve ağzın bu kısmını parçalıyordu. Sonra bu adam ağzın

diğer tarafını da bu sûretle tahrîb ediyordu. Bu sırada ağzın sağ

kısmı iyi olmuş bulunuyordu. Bu def‘a da buraya dönüyor, yine

kancayı sokup parçalıyordu. Melekler:

– “Hiç sorma, ileri yürü!” dediler. Birlikte ileri gittik. Nihâyet

arka üstü yatmış bir adamın yanına geldik. Bunun başucunda

da bir adam oturmuş, elinde yumruk cesâmetinde bir taş. Bu-

nunla  yatan  adamın  başını  kırıyordu.  Taşı  başına  her  vurdu-

ğunda, taş yuvarlanıp gidiyordu. O adam da arkasından taşı al-

mağa koşuyordu. O dönüp gelmeden bunun başı iyi oluyor, es-

ki hâline avdet ediyordu. O adam avdet edince yine başına vu-

rup eziyordu. Melekler:

– “Hiç sorma, ileri yürü” dediler. İleri gittik. Fırın gibi altı ge-

niş, üstü dar bir deliğe eriştik. Bu deliğin altında ateş yanıyor-

  1. Ateş, alevlenip yükseldikçe içindeki insanlar da yükseliyor,

hattâ (delikten) çıkmağa yaklaşıyorlardı. Ateşin alevi sakinleş-

tikçe de aşağı dönüyorlardı. Burada çıplak erkekler, çıplak ka-

dınlar vardı. Melekler bana:

– “Hiç sorma, ileri git” dediler. Yürüdük, tâ ki kandan bir neh-

rin içinde ayakta bir adam dikiliyordu. Bu nehrin kenarında da

bir adam duruyordu. Önünde nar gibi “yuvarlak” taşlar bulunu-

yordu. Nehirdeki adam yüzerek sâhile doğru gelip çıkmak iste-

yince sâhildeki adam çenesine bir taş atıyor, nehirdekini eski

yerine iâde ediyordu. Çıkmak için sâhile doğru gelmeğe her te-

şebbüs ettikçe, sâhildeki, hemen çenesine bir taş fırlatıyor, onu

eski yerine reddediyordu.”

(Sahîh-i Buhârî Tercümesi, 4.c., 597-600.s.)

 

NEBÎ (S.A.V.) EFENDİMİZİ SEVMEK

Resûlullâh (s.a.v.)’i sevmek, onun pak ve seçkin ashâbı-

nı sevmek ve dâima hürmet ve ta‘zimle anmaktır. Ehl-i sün-

net ulemâsının ittifak ettikleri şekilde onların derece ve üs-

tünlüklerini kabûl etmektir.

Resûlullâh (s.a.v.)’i sevmek, tebliğ buyurduğu dînin yayıl-

masına ve şerî‘atının hükümrân olmasına çalışmaktır, cihâd

etmektir. Bu cihâd öncelikle nefsin ıslâhıyla başlamalıdır. Bu

uğurda cihâd edenler, nefislerinde ibâdetin büyük haz ve lez-

zetini  bulurlar,  bu  uğurda  zorluklara  karşı  dayanma  güçleri

artar. Âhiret işlerini dünyâ işlerine tercîh ederler. Karşılaştık-

ları zorluklar ve belâlar karşısında elem değil zevk duyarlar.

Aldıkları bu zevk dünyânın en güzel ve en zengin ni‘metlerin-

den alınamaz.

Resûlullâh (s.a.v.)’i sevmek, O’nun sünnetini sevmek ve

yaşamaktır.  Sünnetinin  yayılmasına  bütün  gayretiyle  çalış-

maktır.  Bid‘atlere  düşman  ve  yabancı  olmaktır.  Çünkü  her

bid‘a sünnetin düşmanı ve onu yok eden tehlikeli ve büyük

bir  zehirdir.  Bid‘aya  hayranlık  duyan,  sünnete  düşmandır.

Sünnetin düşmanı ise, Allâh ve Resûlü (s.a.v.)’in düşmanıdır.

(Sünneti sevip yaşatmak için de) Müslümanların kıldıkla-

rı namazı, tuttuktarı orucu, verdikleri zekatı, yaptıkları haccın

şartlarını,  vâciblerini,  sünnetlerini  ve  bu  ibâdetlerini  bozan

sebeblerin inceliklerini, özetle, itikâdı, ameli, dünyevî ve uh-

revî  bütün  konuları  selef  ve  halef  ulemâsının  kitâblarında

açıklandığı  üzere  bilmeleri,  yaşamaları  ve  yaşatmaları  için

çaba  sarfetmeleri  gerekir.  Ehl-i  sünnet  ulemâdan  aldıkları

ilimle daha diri ve daha uyanık olmaları için bu muhterem ze-

vâtın eserlerini okumak ve onlara uymak için gayret sarfet-

meleri gerekir. Kezâ her Müslümanın Ehl-i Beyt’in, Ashâb-ı

Kirâm’ın ve İslâm ulemâsının (r.a.e.) büyüklük ve öncelik de-

recelerini de bu nezih yol ve kaynaklardan öğrenmesi ve uy-

ması  lüzumludur.  Çağdaş  kafalılara,  reformistlere  ve  sahte

müçtehidlere  uymak,  onların  yaygaralarına  inanmak  büyük

bir gaflet ve delâlettir.

(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 151-152.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZİN ÜMMETİNE ŞEFKATİ

Resûlullâh (s.a.v.) birgün Cebrâil (a.s.) ile görüştükten sonra

evine girdi, kapandı. Artık, yalnız namaza çıkıyordu. Namaz kı-

lıyor; tekrar hanesine kapanıyordu. Hiç kimse ile de konuşmu-

yordu.  Namaza  duruyor,  ağlıyor;  Allâh’a  yalvarıyordu.  İki  gün

böyle geçti. Üçüncü gün, Hz. Ebû Bekir (r.a.) kapıya geldi: – “Ey

rahmet evinin sâhibi! Size selâm. Resûlullâh  (s.a.v.)’i gör-

mek için izin var mı?” dedi. Cevâb alamayınca, ağlaya ağlaya,

dönüp gitti. Bundan sonra, Selmân Farisî (r.a.) geldi: – “Ey rah-

met evinin sâhibi! Size selâm. Efendim Resûlullâh (s.a.v.)’i

görmeye izin var mı?” dedi. O da bir cevâb alamadı. Ağlaya

ağlaya, düşe kalka, Hz. Fâtıma  (r.anhâ)’nın evine gitti, kapıya

vardı. Hz. Alî (r.a.) orada değildi.

– Selâm sana! Ey Resûlullâh (s.a.v.)’in kızı, selâm sana! de-

dikten sonra, şöyle devam etti:

–  Ey  Resûlullâh  (s.a.v.)’in  kızı,  Resûlullâh  (s.a.v.)  günlerdir

hanesine kapandı. Yalnız namaza geliyor. Hiç kimse ile konuş-

muyor. Evine de hiç kimseyi almıyor.

Bu haber üzerine Hz. Fâtıma (r.anhâ), siyah abasına sarın-

dı, gitti. Resûlullâh (s.a.v.)’in kapısında durdu. Selâm verdi ve

şöyle dedi:

– Yâ Resûlallâh (s.a.v.), ben Fâtıma…

Resûlullâh o esnâda secdede idi, ağlıyordu. Secdeden başı-

nı kaldırdı; şöyle buyurdu:

– Gözümün nûru Fâtıma ile aramda bir şey yok. Ona ka-

pıyı açın; gelsin.

Fâtıma (r.anhâ) içeri girince, Resûlullâh (s.a.v.)’e baktı. Şid-

detle  ağlamaya  başladı.  Ağlaması  Resûlullâh  (s.a.v.)’in  hâlini

görmesindendi.  Resûlullâh  (s.a.v.)’in  rengi  sararmış  ve  değiş-

mişti. Ağlamaktan ve üzüntüden yüzü süzülmüştü. Bir ara şöyle

sordu: – Yâ Resûlallâh (s.a.v.), sana ne oldu?

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle anlattı:

– Ey Fâtıma, bana Cebrâil geldi. Cehennem katlarını an-

lattı.  En  üst  katta,  ümmetimden  büyük  günâh  işleyenlerin

bulunacağını söyledi. Beni ağlatan ve üzüntüye sokan işte

budur.    (Ebû Leys Semerkandî, Tenbîhü’l Ğâfilîn Bustânü’l-Ârifîn, 66.s.)

 

AZILI MÜŞRİKLERİN KUR’ÂN-I KERÎMİ TASDÎKİ

Beyhakî’nin  İbn-i  Abbas  (r.a.)’dan  rivâyeti  şöyledir:  Bir

gün, Velîd bin Muğîre, Peygamberimiz (s.a.v.)’e geldi. Hâlin-

de  Müslümanlığa  yumuşamış  gibi  bir  durum  gözleniyordu.

Sükûnetle Peygamber (s.a.v.)’in kendisine okuduğu Kur’ân’ı

dinledi. Bu durum Ebû Cehil’in kulağına gitmiş, Velîd’e gidip

çatmış: “Ey Amca, senin kavmin, sana mal toplayıp vermek

istiyorlar” demiş. Velîd: “Sebeb ne?” diye sormuş. Ebû Cehil:

“Muhammed  (s.a.v.)’e  meylediyormuşsun.  Çok  sayıda  mal

vererek seni bundan vazgeçirmek istiyorlar” diye karşılamış.

Velîd: “Kureyş benim, hepsinden daha zengin olduğumu bil-

miyor  mu?”  demiş.  Ebû  Cehil  de:  “Öyleyse,  Muhammed

(s.a.v.)’e git, O’nu inkâr ettiğine veya O’ndan nefret ettiğine

dâir bir lâf söyle de bu lâf Kureyş’e ma‘lûm olsun. O zaman

seni ma‘zur görürler” demiş. Velîd:  “Sen söyle bakalım, ne

diyeyim? Şâirdir desem, şiirin her çeşidini iyi bilirim. Mu-

hammed (s.a.v.)’de ise hiçbir şekilde şâirlik yok. Bâzı ka-

hinlerin cinlerden veya gâibden duyarak söylediklerini id-

diâ ettikleri söze de benzemiyor, O’nun okudukları. Valla-

hi O’nun okuduğu ne bunlara, ne de onlara benzemiyor!

Yine yemîn ederek söylüyorum ki, Muhammed (s.a.v.)’in

okuduğu  şeyin  bambaşka  bir  tatlılığı  ve  güzelliği  var!

O’nun üstü meyvelerle, altı salkımlarla tıklım tıklım! Bere-

ket ve hayrı nihâyetsiz. O devamlı büyüyor ve yüceliyor.

Hiçbir şey onun üzerine çıkamaz. O, altına aldığı her şeyi

ezer yok eder.”

Bu sözler karşısında iyice kızaran Ebû Cehil, amcası Ve-

lîd’e hitâben: “Amca, amca! Sen Muhammed (s.a.v.)’e gidip

onu  inkâr  ettiğine  dâir bir  söz söylemedikçe, mümkün değil

Kureyş seni hoş görmez!” diye haykırmış. Velîd bu durum kar-

şısında bocalayıp, “Biraz zaman tanı da düşüneyim” demiş.

Artık o; hayli düşündü, sonra surat asıp kaşlarını çattı, Ebû

Cehil’e baktı ve: “Bu, emek çekilip öğretilen, başkasından öğ-

renilen bir büyüden başkası değildir” dedi. Böylece, Ebû Ce-

hil’i ve Kureyş’i memnûn etti.

(Celâleddin es-Suyûtî, Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mu‘cizeleri, 1.c., 198.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZİN DİĞER PEYGAMBERLERE OLAN ÜSTÜNLÜĞÜ

 

Peygamber  (s.a.v.)  buyurdular  ki:  “Bana,  benden  önce

hiçbir peygambere verilmeyen beş şey verilmiştir:

  1. Bir aylık yolda (ki düşmanımın kalbine) korku veri-

lerek zafere kavuşturuldum.

  1. Yer(yüzü) bana mescid ve (teyemmüm etmek için)

pek temizleyici olarak kılındı; binâenaleyh ümmetimden

herhangi bir adama namaz (vakti) gelip çatarsa namazı-

nı kılsın!

  1. Ganîmetler bana helâl kılındı; halbuki benden önce

hiçbir peygambere helâl kılınmamıştı.

  1. (Yalnız bir kavme değil,) tüm insanlığa (Peygamber

olarak) gönderildim.

  1. Bana, şefâat etme (yetkisi veya pâyesi) verildi. Di-

ğer   bir   rivâyette   Resûlullâh  (s.a.v.)  Efendimiz   şöyle

buyurmuştur: (Bana) İste, sana istediğin verilecektir! de-

nildi.

Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:

Allâh (c.c.) bana buyurdu ki:

– İste ey Muhammed (s.a.v.)!

– Ya Rabbi ben ne isteyeyim; Sen İbrâhîm’i dost edin-

din! Mûsâ ile konuştun, Nûh’u (peygamber olarak) seç-

tin. Süleymân’a ondan sonra hiç kimseye lâyık olmayan

bir mülk (hâkimiyet) verdin, dedim.

–  Sana bunlardan daha iyisini verdim: Sana Kevseri

verdim… Göğün ortasında adın adımla anılıyor… Yer(yü-

zünü) hem senin için de hem de ümmetin için Tahûr te-

mizleyici (ziyâdesiyle) kıldım. -Gelmiş- geçmiş bütün gü-

nâhlarını bağışladım. İnsanlar arasında bağışlanmış bir

halde (pir u pak olarak) geziyorsun. Oysa ben bunu sen-

den önce hiç kimseye yapmadım. Ümmetinin kalblerini

birer Mushaf ezberleyicisi yaptım. Şefaat pâyesini senin

için sakladım. Senden başka hiçbir peygambere sakla-

madım, buyurdu. (Ahmed b. Hanbel)

(Kadı İyâz, Şifâ-i Şerîf, 168-170.s.)

 

AHDE VEFÂ

Peygamberler  ve  bâhusûs  Peygamberimiz  (s.a.v.),

ahdine yani verdiği söze son derece vefâkâr ve riâyetkâr

idiler.

Ebû Râfi (r.a.), Kureyş tarafından Medîne’ye gönderi-

len bir köle idi. Medîne’de Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’i gördük-

ten sonra O (s.a.v.)’e gönülden bağlanmış, müslümân ol-

muş  ve  Medîne’de  kalmayı  arzûlamıştı.  Resûlullâh

(s.a.v.): “Elçileri alıkoymak doğru değildir. Kalk Mek-

ke’ye git. Oraya vardıktan sonra bize dönmek ister-

sen gelebilirsin.” diyerek bu teklîfi reddetmişlerdi. O da

Mekke’ye dönmüş fakat bilâhare Medîne’ye gelerek müs-

lümânlara iltihâk etmişti. (Ebû Dâvud)

Hudeybiye hükümlerinden biri: “Mekke’den Medîne’ye

gidecek  her  Mekkeliyi  Kureyş’e  iâde  etmekti.”  Tam  bu

şartın  kabûlü  anında  Mekke’de  müşrikler  tarafından

“Müslümân oldu” diye zincirlere vurulan Ebû Cendel (r.a.)

bir  yolunu  bulup  kaçmış  ve  müslümânların  yanına  gel-

mişti. Bütün müslümânlar da manzaradan müteessir ol-

muşlar ve Ebû Cendel (r.a.)’i iâde etmek istememişlerdi.

Fakat Allâh’ın Resûlü (s.a.v.), o anda bile ahde vefânın

en çetin örneğini göstererek Ebû Cendel (r.a.)’e:  “Sab-

ret,  biz  verdiğimiz  sözden  dönmeyiz  Cenâb-ı  Hakk

sana bir çıkış yolu te’min edecektir.”

Bedir Muhârebesi esnâsında Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e

iltihâk etmek üzere gelen Huzeyfe ile arkadaşı, müşrikle-

re  harbe  iştirak  etmeyeceklerine  dâir  söz  vermişlerdi.

Bunlar  Resûlullâh  (s.a.v.)’e  müracaat  ederek  hâdiseyi

anlatmışlar, mücâhidlerin saflarına iştirâk etmek istedik-

lerini de ilâve etmişlerdi. Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) bunlara:

“Hayır, biz verdiğimiz söze sâdık olmalıyız. Biz ancak

Allâh’tan yardım istiyoruz ve O’nun yardımı bize kâfî-

dir.” buyurmuşlardı.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Yüce Ahlâkı, 113.s.)

 

 

 

 

 

 

 

PEYGAMBER (S.A.V.)’E YAPILAN

KALB AMELİYATI

 

Peygamber (s.a.v.)’in süt annesi Halime vâlidemiz anlatı-

yor: “Gerçekten Allâh (c.c.) bize, süt çocuğumuz sebebiyle bü-

yük iyilik ve bereketler vermiştir. Biz, bu bereketleri görmeye

devam ederek iki senemiz geçti. İki yaşını doldurduğu zaman,

emsâline ve yaşına nisbet edilemeyecek kadar, çok gelişmiş

ve serpilmişti…  (Normal emzirme süresi de uzatılmıştı.)

Birgün  süt  kardeşi  koşarak  ve  telaş  içinde  eve  geldi  ve:

“Anacığım, Kureyşli kardeşimin yanına beyaz elbiseli iki adam

geldi, onu yere yatırıp karnını yardılar!” diye feryâd etti. Ben

ve babaları koşarak çocuğun yanına gittik. O’nu rengi uçmuş

ayakta dikilir vaziyette bulduk. Babası hemen onu kucaklayıp:

“Yavrum sana ne oldu?” diye sordu… O da:  “Beyaz elbiseli

iki adam geldi, beni yere yatırıp karnımı yardılar, içinden

bir şey çıkarıp attılar, sonra karnımı dikip eski hâline ge-

tirdiler” dedi. Babası bana dedi ki: “Ey Halime, ben bu çocu-

ğun başına bir iş gelmesinden korkuyorum. O’nu alıp götüre-

lim, başına bir şey gelmeden âilesine teslîm edelim.” O’nu ala-

rak Mekke’ye gittik, âilesine teslîm ettik… Anası bize dedi ki:

“Ne sebeble çocuğu geri getirdiniz? Hani siz O’nu bırakmak

istememiştiniz? Ve O’nu çok seviyordunuz?” Biz de dedik ki:

“Çocuğun başına bir şey gelmesinden korkuyoruz.” Âmine bi-

ze: “Esas sebeb nedir? Bana doğru söyleyiniz!. Yoksa şeyta-

nın kendisine dokunacağı zannına mı kapıldınız? Allâh’a ye-

mîn ederim ki, şeytan ona dokunamaz! Ben inanıyorum ki, be-

nim bu oğlumun şânı ve hâli çok büyük olacaktır. Onu size ha-

ber vereyim mi?” Biz: “Evet” dedik. O da dedi ki: “Ben bu yav-

ruma hâmile kaldığım zaman, hiç ağırlık duymadım. O’na hâ-

mile iken gördüğüm rü’yâda, benden bir nûrun çıktığını, bütün

Şam  saraylarını     aydınlattığını  müşâhede  ettim…  Sonra         O

doğduğu zaman, doğan çocuklarda âdet olduğu gibi düşmedi.

İki eli üzerine düşüp başı da yukarıya doğru idi; başını dikmiş

hep semâya bakıyordu… Eğer siz onu, şimdi bırakmak istiyor-

sanız; bırakabilirsiniz…”

(Celâleddin es-Suyûtî, Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mu‘cizeleri, 1.c. 104.s.)

 

 

DIMÂD (R.A.)’İN

MÜSLÜMAN OLUŞUNDAKİ MU‘CİZE

 

İbn-i Abbas (r.a.) diyor ki: “Bir gün Ezd kabilebinden olan

Dımâd Mekke’ye gelmiş, Kureyş’le konuşmuş… Kendisi yel ve

benzeri hastalıkları tedaviye çalışırmış… Kureyş’ten bâzı akıl-

sızlar  ona:  “Muhammed  (s.a.v.)  delirdi”  demişler.  Dımâd  da

Peygamberimiz  (s.a.v.)’e  acıyarak:  “Gidip  şu  adamcağızı  te-

dâavî edeyim umulur ki Allâh (c.c.) ona benim elimle şifâ verir”

diye Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanına gelmiş… Demiş ki: “Yâ

Muhammed  (s.a.v.),  ben,  bâzı  hastalıkları  okuyup  tedavî  et-

meğe çalışırım. Allâh (c.c.) da dilediği kuluna, benim elimle şi-

fa verir… İstersen, seni de tedâvî etmeğe çalışırım!” Onun bu

sözlerine karşılık olarak Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de bu-

yurmuş ki:

“Olanca hamd-ü senâ gerçekten Allâh içindir! Biz yal-

nız O’na hamd eder, yalnız O’ndan yardım dileriz… O’na

hakkıyla  inanır,  hakkıyla  tevekkül  ederiz…  Nefislerimizin

şerrinden ve yaptıklarımızın kötülüklerinden de yine O’na

sığınırız… Bir kimse ki Allâh ona hidâyet vermiştir; hiçbir

kimse  onu  bu  hidâyetten  saptıramaz.  Bir  kimse  ki Allâh

onu saptırmıştır, kimseler ona hidâyet veremez… Ben, bü-

tün varlığımla şahâdet ederim ki: Allâh’dan başka hiçbir

ilâh yoktur! Yine şahâdet ederim ki: Muhammed de, ger-

çekten O’nun kuludur ve Resûlüdür!”

Dımâd, bu muhteşem îmân ve tevhîd cümlelerini duyunca

hayrân olmuş ve demiştir ki: “Yâ Muhammed (s.a.v.), bu emsâl-

siz  güzellikteki  sözleri  bana  tekrar  eder  misin?”  Peygamber

(s.a.v.) Efendimiz de kendisine bu cümleleri tekrar buyurmuşlar.

Bunun üzerine Dımâd: “Yâ Muhammed (s.a.v.), ben kâhinle-

rin sözlerini de işittim, sihirbazların, şâirlerin kelamlarını da

dinledim. Fakat bunlar kadar güzel sözleri, şimdiye kadar

hiç duymuş değilim! Bu cümleler, gerçekten ilim ve hikmet

deryasının tâ merkezine ulaşmıştır. Ey Allâh (c.c.)’nun elçi-

si, elini bana uzat da müslümanlığı kabûl etmek üzere sana

biât edeyim!” demekten kendisini alamamıştır.

(Celâleddin es-Suyûtî, Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mu‘cizeleri, 1.c., 236.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İN DEDESİNİN RÜ’YÂSI

Ebû  Nu‘aym,  Abdullah  bin  Ebu’l-Cehm’in  oğlu  Ebû  Bekir

(r.a.)’den şöyle nakleder: “Ben Ebû Tâlib’in, babası Abdü’l-Mut-

talib’den  naklen  şöyle  dediğini  duydum:  “Ben,  Kâ‘be’nin Altın

oluk tarafında uyumakta iken korkunç bir rü’yâ gördüm. Büyük

bir ürperti ile uyandım ve Kureyş’in kadın kâhinine giderek gör-

düğüm rü’yâyı anlattım. Dedim ki: “Rü’yâmda yerden bir ağacın

bittiğini gördüm. Ağaç o kadar büyüktü ki, başı semâya değiyor,

dalları  ise  doğu  ve  batıya  uzanıyordu…  Fakat  bu,  nûrdan  bir

ağaç  idi.  Öylesine  âşikâr  ve  büyük  bir  nûr  ki,  belki  güneşin

nûrundan yetmiş kat daha büyüktü… Bu nûrdan ağacın büyük-

lüğü, parlaklığı ve yüksekliği gittikçe büyüyordu… Bir yanıp bir

sönüyordu… Bu sırada Kureyş’ten bir grubun bu ağacın dalları-

na yapıştığını, diğer bir grubun ise bu ağacı kesmeye çalıştıkla-

rını görüyordum. Kesmek isteyenler ağaca yaklaştıkları zaman

güzellikte bir benzerini görmediğim bir genç onları yakalıyor, on-

ların  belini  kırıyor,  gözlerini  çıkarıp  atıyordu…  Ben,  bu  sırada

ağaca elimi uzattım ise de dokunamadım… Acaba bu kime na-

sîb olacak” dedim. O genç bana dedi ki: “Nasîb, senden önce

davranan ve ağaca tutunan kimselerindir.” Bunun üzerine korku

ve ürperti içinde uyandım…” Rü’yâmı bu şekilde o kadın kâhine

anlattığım zaman, o da ürperdi ve sapsarı kesildi. Bana dedi ki:

“Gördüğün rü’yâ, gerçektir, senin soyundan bir adam gelecek,

doğu ve batıya hâkim olacak ve insanlar kendisine itaat edecek-

tir…”

Gördüğü rü’yâyı, bu şekilde kâhine yordurmuş olan Abdü’l-

Muttalib, oğlu Ebû Tâlib’e demiştir ki: “Umulur ki yorumda işâret

edilen bu adam, sen olursun!” Ebû Tâlib, babası tarafından gö-

rülen ve kendisine aktarılan bu rü’yâyı, zaman zaman anlatırdı.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in peygamberliğini ilân etmesinden son-

ra da bunu anlatır ve: “Abdü’l-Muttalib’in rü’yâsında gördüğü o

ağaç,  Allâh’a  yemîn  ederim  ki,  kardeşimin  oğlu  Muhammed

Ebû’l-Kâsım el-Emîn (s.a.v.)’dir!” derdi. Kendisine derlerdi ki: “O

halde, hâlâ O’na îmân etmeyecek misin?” O da şu karşılığı ve-

rirdi: “Büyüklerin beni kınamasından ve bana sövmesinden çek-

miyorum!…”

(Celâleddin es-Suyûtî, Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mu‘cizeleri, 1.c., 83.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İN ŞEMÂİLİ

 

Başta Tirmizî’nin eş-Şemâil adlı kitabı olmak üzere çe-

şitli kaynakların Hasan bin Alî (r.a.)’den rivâyetlerine göre,

o şöyle demiştir: “Dayım İbn-i Ebî Hâleye Peygamberimiz

(s.a.v.)’in Hilye’si hakkında sordum, bana verdiği cevâbda

o dedi ki: “O büyük ve kuvvetli idi. Mübârek yüzü, ayın on

dördü gibi parlardı. Boyu, ortadan az uzunca, başı büyük

ve saçı biraz dalgalı idi. Eğer saçı kendiliğinden ayrılırsa,

onu kendi hâlinde bırakırdı. Saçını uzattığı zaman, kulak

yumuşağını geçerdi. O, pembemsi beyaz tenli, geniş alın-

lı, ince ve gür kaşlı idi ve kaşları arasında fazla açıklık yok-

  1. İki kaşı arasında bir damar olup kızdığı zaman şişerdi.

Burun ucu inceydi ve nûr gibi parlardı. Fazla dikkat etme-

yen, bu yüzden burnunu uzun zannederdi. Sakalı sık, göz-

bebeği simsiyah, yanakları düz, ağzı büyükçe, dişleri ga-

yet  güzel  ve  seyrekçe  idi.  Göğsünden  göbeğine  doğru

inen incecik bir kıl çizgi vardı. Boynu gümüş gibi parlardı.

O’nun vücûd yapısı ve bütün organları gayet mu‘tedil

ve mütenâsibdi. Ne şişman, ne de zayıf idi. Göğsü ile kar-

nı aynı hizâdaydı, göğsü aynı zamanda geniş idi. Kezâ iki

omuz  arası  geniş,  el  ve  ayak  parmaklan  uzun,  kalın  ve

kuvvetli idi. Kolları kıllı, memeleri kılsızdı. Elleri geniş, kol-

ları uzun, el ve ayak parmaklarının kemikleri düz ve pürüz-

süz idi. Her iki ayağının altı biraz çukurdu. Üzerleri ise düz

ve  pürüzsüzdü.  Ayakları  ıslandığı  zaman,  su  üzerinden

kayar giderdi. Yürürken ayağını kuvvetle kaldırır ve ileriye

atardı. Adımları  genişti.  Kolay,  kuvvetli  ve  vakarlı  yürür-

dü… Döndüğü zaman, yalnız boynu ile değil tam dönerdi.

Bir şeye bakmak ihtiyâcı olmadığı zaman gözünü yumar-

dı. Hayâsı ve tevâzuu son derece olup, yukarıya doğru az,

aşağıya doğru çok bakardı. Bakışlarının pek çoğu, göz ke-

narı ile olurdu. Arkadaşları önde, kendileri arkada giderdi.

Karşılaştığı kimselere önce kendileri selâm verirdi.”

(Celâleddîn es-Suyûtî, Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mu‘cizeleri, 1.c., 138.s.)

 

 

 

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İN ÜMMETİNE DUÂSI

Abbas b. Mirdas (r.a.)’den şöyle nakledilmiştir: Arafe günü

akşamı, Hz. Peygamber (s.a.v.) ümmetinin affı ve Allâh’ın onla-

ra merhamet etmesi için duâ etti. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu ko-

nudaki duâlarını arttırınca, Cenâb-ı Allâh, kul hakkını ilgilendir-

meyen  günâhları  affettiğini  kendisine  bildirdi.  Bunun  üzerine

Hz. Peygamber  (s.a.v.) şöyle duâ etti. “Yâ Rabbi! Sen zulme-

den  kullarına  yaptıkları  zulümden  dolayı  işlemiş  oldukları  gü-

nâhların yerine onlara sevâb vermeye kâdirsin. Ve bu zâlim kul-

larını affetmeye de kâdirsin.” O akşam, Cenâb-ı Allâh, Resûlü

(s.a.v.)’e bir şey bildirmedi. Ertesi sabah Müzdelife’de Hz. Pey-

gamber  (s.a.v.),  duâsını  tekrarladı.  Cenâb-ı  Allâh  ona  şöyle

mukâbele etti: “Onları da affettim”. Bunun üzerine Resûlullâh

(s.a.v.) gülümsedi.

Abdullah  b. Arar  (r.a.)’den:  Resûlullâh  (s.a.v.)  Hz.  İbrâhim

(a.s.)’ın  “Yâ  Rabbi!  İnsanların  çoğu  sapıttı…”  sözünü  ve  Îsâ

(a.s.)’ın  da  “Eğer  onlara  azâb  edersem,  kullarına  azâb  etmiş

olursun.” sözünü okudu. Sonra ellerini kaldırarak:

– “Allâhım ümmetimi koru! Allâhım, ümmetimi koru! Al-

lâhım ümmetimi koru!” diye duâ etti ve ağladı. Bunun üzeri-

ne Allâh (c.c.):

– “Yâ Cebrâîl! Muhammed (s.a.v.)’e git. Niye ağladığını sor”

dedi. Cebrâîl (a.s.), hemen Resûlullâh (s.a.v.)’e gelip niçin ağ-

ladığını  sordu.  Resûlullâh  (s.a.v.),  sebebini  söyleyince  Allâh

(c.c.), Cebrâîl (a.s.)’a:

–  “Muhammed  (s.a.v.)’e  git.  Ümmetin  konusunda  Seni

râzı edeceğiz, Seni bu konuda üzmeyeceğiz de” buyurdu.

Âişe (r.anhâ) der ki: Resûlullâh (s.a.v.)’i neşeli görmüştüm:

– “Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Bana duâ et” dedim.

– “Allâhım, Âişe’nin gizli âşikâr yaptığı ve yapacağı bü-

tün günâhlarını affet” diye duâ etti. Bunun üzerine sevinçten

başım önüme düşünceye kadar güldüm. Resûlullâh (s.a.v.):

– “Duâm seni sevindirdi mi?” dedi. Ben de:

– “Duân beni niçin sevindirmesin?” dedim. Resûl (s.a.v.):

– “Vallâhi o benim ümmetim için her namazda yaptığım

duâdır” diye mukâbele etti.

(Yûsuf Kandehlevî, Hadîslerle Müslümanlık, 4.c., 1688-1689.s.)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN NEFESİYLE

İYİLEŞEN HASTALAR

Abdullâh b. Üneys (r.a.) anlatıyor: “Yahudî Rizam oğ-

lu Müstenir, Şevhât ağacından ma‘mul âsâsıyla yüzüme

vurup derin bir yara açtı; yara, tâ kemiğime kadar indi.

Allâh Resûlü (s.a.v.)’in yanına gittim, yarayı açıp içine

doğru  nefes  buyurdular.  Ondan  sonra  yaranın  acısını

hissettiğimi hatırlamıyorum.” (Taberânî)

Sahâbe’den bir zât anlatıyor: “Avucumun içinde bir

ur çıkmıştı. Allâh’ın Peygamberi (s.a.v.)’e vardım ve:

– Yâ Nebiyyallâh (s.a.v.)! Şu ur gittikçe büyüyor, ne

kılıç tutabiliyorum ne de hayvanın dizginini, dedim.

– Bana doğru yaklaş, buyurdular.

Yaklaştım, avucumun içine okuyup üfledikten sonra

elini urun üzerine koyarak bir süre oğdu. Sonra elini kal-

dırdığında urdan eser göremedim!” (Taberânî)

Abyâd   b.   Hammâl  anlatıyor:   “Yüzümde  ekzema

hastalığı peydâ olmuştu, neredeyse burnum kopacaktı.

Resûlullâh (s.a.v.), beni huzûruna çağırdı, mübârek eli-

ni yüzüme sürdü. O gün akşam olmadan yüzümde ek-

zemadan eser kalmadı.” (Ebû Nu‘aym)

Râfi‘ b. Hadic (r.a.) anlatıyor: “Bir gün Peygamberi-

miz (s.a.v.)’in yanına girdim, içerde bir kazanda et kay-

nıyordu. Gözüme ilişen bir parça iç yağını canım çekti,

alıp yedim. Bu yüzden bir sene hasta oldum (karın ağ-

rısına yakalandım). Sonra durumu Resûlullâh (s.a.v.)’e

arz ettim. Bana:

– O yağda yedi kişinin hakkı vardı, buyurduktan

sonra mübârek elini karnıma sürdü, anında yeşil is-

tifra yaptım. Kendisini hak dîn ile gönderen Allâh’a

yemîn ederim ki o günden sonra karın ağrısı görme-

dim.” (Ebû Nu‘aym)

(M. Yusuf Kandehlevî, Hayâtü’s Sahâbe, 4c., 341.s.)

 

  1. BİLÂL (R.A.)’İN RÜ’YÂSI

Hz. Ömer (r.a.) Beytü’l-makdis’i fethettikten sonra yo-

la çıkıp Câbiye’ye varınca Bilâl (r.a.) ondan Şam’da kal-

masına müsâade etmesini istedi. O da bunu kabûl etti.

Ebü’d-Derdâ (r.a.) der ki: Resûlullâh (s.a.v.)’in bizi bir-

birimize kardeş yaptığı Ebû Ruveyha, Havlân’da bir eve

misâfir olarak konakladı. O ve kardeşi Havlân’dan bir top-

luluğa gittiler. Onlara “Sizden evlenmek için eş istemeye

geldik. Bizler bir zamanlar kâfirdik. Yüce Allâh bize hidâ-

yet etti. Köle idik, Allâh bizi âzâd etti. Fakirdik, Yüce Allâh

bizi  zengin  etti.  Eğer  bizi  evlendirirseniz  Allâh’a  hamd

edeceğiz. İsteğimize olumsuz cevâb verirseniz Allâh’tan

başka hiç kimsenin gücü ve kuvveti yoktur diyeceğiz.” Bu-

nun üzerine Havlânlılar onları evlendirdi.

Şam’da ikâmet eden Bilâl (r.a.), bir gün rü‘yâsında Re-

sûlullâh  (s.a.v.)’i  gördü.  Resûlullâh  (s.a.v.)  ona  “Bu  ne

sevgisizlik yâ Bilâl! Beni ziyâret etme zamanın gelme-

di mi?” dedi. Bilâl (r.a.) üzüntü içinde, korkarak ve titre-

yerek uyandı. Hayvanına binerek Medîne’nin yolunu tut-

  1. Resûlullâh (s.a.v.)’in kabrine gelince, orada ağlamaya,

mezarına  yüz  sürmeye,  Hz.  Hasan  ve  Hz.  Hüseyin

(r.a.)’ya yönelerek onları bağrına basıp öpmeye başladı.

Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a.) “Senin bu mescîdde Re-

sûlullâh  (s.a.v.)  için  okuduğun  ezânını  özledik”  dediler.

Bunun üzerine Bilâl (r.a.) mescîdin damına çıktı ve o gün-

ler durduğu yere durdu.  “Allâhü ekber, Allâhü ekber” diye

ezana başlayınca bütün Medîne titredi. “Eşhedü en lâ ilâ-

he illallâh” cümlesine gelince Medîne’nin titremesi daha

da arttı. “Eşhedü enne Muhammeden Resûlullâh”a gelin-

ce, genç kızlar evlerinden (haremlerinden) dışarı çıktılar.

Herkes  “Resûlullâh  (s.a.v.)  dirildi  mi?”  dedi.  Resûlullâh

(s.a.v.)’in irtihâlinden sonra Medîne’de hiçbir kadın ve er-

kek o gün ağladığından daha çok ağlamadı.

(Eşref Alî et-Tehanevî, Hadislerle Hanefî Fıkhı, 6.c., 294-295.s.)

 

AİLE REİSİ VE BİR EŞ OLARAK HZ. PEYGAMBER

(S.A.V.) VE ALÇAK GÖNÜLLÜLÜĞÜ

 

“Evinde ailesinin işine bakardı: Elbisesini bizzât kendisi

yıkardı. Koyununu kendi sağardı. Elbisesini kendi yamar-

dı, kendi pabuçlarını kendi dikerdi. Kendi hizmetini kendi

görürdü. Evini kendi süpürürdü, deveyi bağlardı. Süt ge-

tiren deveyi kendi otlatırdı. Hizmetçi ile yemek yemekte

sakınca görmezdi, onunla beraber hamur yoğururdu. Çar-

şıdan yiyeceğini kendi taşırdı.”

Enes (r.a.)’dan: “Medine cariyelerinden biri dahi olsa,

gelip Resûlullâh (s.a.v.)’in elini tutup evine götürmek

(maddî ihtiyacını veya şefaat gibi manevî ihtiyacını temin

etmek maksadıyla) istese bile, onunla gider ve ihtiyacını

karşılardı.

Bir defasında yanına bir adam girmiş ve heybetinden

korkmuştu da ona: “Kendine gel, korkma, ben bir kral

değilim! Ben sadece kadid (kurutulmuş et) yiyen Kureyş

kabilesinden olan bir kadının oğluyum!” dedi. (İbn-i Mace,

Sünen)

Ebû Hureyre (r.a.)’den: “Peygamber (s.a.v.)’le birlikte

çarşıya gittim. Giyilecek eşya satın aldı ve tartıcıya:

“ (Herhalde o zaman para tartı ile veriliyordu.) Fazla tart

(yani parayı biraz fazla al) dedi.”

Ebû Hureyre (r.a.) bu kıssayı uzunca anlattıktan sonra

dedi ki:

“Tartıcı hemen Peygamber (s.a.v.)’in eline sarıldı ve

öpmek istedi. Fakat o mübarek elini çekerek şu ihtarda

bulundu:

– Bunu Acemler krallarına karşı yaparlar. Ben kral deği-

lim, ben sadece içinizden bir adamım.

Sonra elbiseleri aldı. Ben taşımak istedim. Fakat bana

da şöyle hitab etti: “Kişi, sahip olduğu şeyi taşımaya ehak-

tır!.” (Suyûtî, Ebû Dâvud)

(Kadı ‘Iyaz, Şifâ-i Şerîf, s.132)

 

RESÛLULLAH (S.A.V.)’İ SEVMENİN ALAMETLERİ-2

 

Resûlullah (s.a.v.)’i sevmenin; alâmeti:

(7) O’nu çok anmakla beraber, O’na çok ta’zim ve hürmet

etmek, O’nu zikrederken, huşu, hudu içinde bulunmak, O’nun

ismini işittiğinde içi sızlamaktır.

İshak et- Tücyibî şöyle diyor:  Resûlullah (s.a.v.) âhirete

irtihal etmesinden sonra ashabı onu andıklarında, huşu ve

hudu içinde bulunur, vücutları titreyip ağlarlardı. Tâbiînlerden

çoğunun hali de böyle idi. Bazısı bunu Resûlullah (s.a.v.)’i

sevdiği kimisi de Resûlullah (s.a.v.)’den korktuğu ve O’na

tâ’zim ettiği için yapardı.

(8) Resûlullah (s.a.v.)’in sevdiği kimseyi, ehl-i beytini ve

ashabını sevmek ve onlara düşmanlık yapanlara düşman ol-

mak, onlara buğzedenlere buğzetmektir. Bir kimseyi seven,

onun sevdiğini de sever.

(9) Resûlullah (s.a.v.)’in getirmiş olduğu ve onunla insan-

ları hidâyete sevkettiği, kendisi de doğru yolu onunla bulduğu

ve onun ahlâkı ile ahlâklandığı Kur’ân-ı Kerim’i sevmektir.

(10) Resûlullah (s.a.v.)’in ümmetine şefkat ve merhamet

etmek, onlara nasihat etmek, onların yararına çalışmak, onla-

rın müşkülâtlarını gidermektir.

(11) Resûlullah (s.a.v.)’i sevmenin kâmil olmasının

alâmeti: Resûlullah’ı sevdiğini iddia eden kimsenin zahid ol-

ması (yani, dünyaya metelik vermemesi), fakirliği tercih etme-

si, fakirlerin halleriyle hallenmesidir.

Abdullah b. Müğaffel (r.a.)’in rivâyet ettiği hadîste; adamın

biri Resûlullah (s.a.v.)’e der ki:  “Ey Allah’ın Resûlü! Ben mu-

hakkak seni seviyorum.” Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.)

:  “Söylediğin söze bak.” buyurur. Adam üç kere: “Allah’a

yemin ederim ki, ben seni seviyorum.” deyince Resûlullah

(s.a.v.) ona şöyle buyurdular: “Eğer beni gerçekten seviyor-

san fakirliğe karşı bir kalkan hazırla, çünkü beni sevene

fakirlik, hedefine akan selden daha sür’atli gelir.” (Tirmizî,

Zühd 36 (2350))

(Kadı İyâz, Şifa-i Şerif, s.405)

 

 

 

RESÛLULLAH (S.A.V.)’İ SEVMENİN ALAMETLERİ-1

 

Bir kimse bir şeyi sevdi mi, muhakkak onu tercih eder.

O’na uymayı tercih eder. Yoksa sevgisinde sadık olmaz. An-

cak sevdiğini iddia eder. Resûlullah’ı (s.a.v.) sevmekte sadık

olan kimse de Resûlullah’ı (s.a.v.) sevdiğini kendinde göste-

rendir. Bunun alâmet ve işareti:

(1) Resûlullah’a (s.a.v.) uymak, O’nun sünnetini işlemek,

söz ve fiillerine tâbi olmak, emirlerini yerine getirmek, yasak –

larından kaçınmak, O’nun edebleriyle edeblenmektir. Bunun

şahidi ise Allâhu Teâlâ’nın şu sözüdür: (Habibim) de ki:

“Eğer siz Allah’ı seviyorsanız, hemen bana uyun ki, Allah

da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Zira Allah çok

bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” (Ali İmran, 31)

(2) Resûlullah’ın (s.a.v.) dindeki emirlerini ve (yapılması

için) teşvik ettiği hususları kendi nefsinin hevasına ve şehevî

isteklerine uymasına tercih etmesidir.

(3) Allah’ın rızasını, kulların kızmasına tercih etmektir.

Enes h. Mâlik der ki: Resûlullah (s.a.v.) bana buyurdu ki:

Ey yavrucuğum, eğer kalbinde hiçbir kimseye kin ve

hased beslemeden gece ve gündüzü geçirmeye mukte-

dir olursan yap.

Bundan sonra bana şöyle buyurdu:

Ey oğulcağızım, bu benim sünnetimdir. Kim ki benim

sünnetimi ihyâ ederse o kimse beni sevmiş olur. Kim

beni severse o cennette benimle beraberdir.

(4) O’nu çok hatırlamaktır. Çünkü kim bir şeyi severse

onu çok anar.

(5) O’na ulaşmayı, kavuşmayı çok arzulamaktır. Çünkü

her seven sevdiğine kavuşmayı ister.

(6) Allah’a (c.c.) ve Allah’ın Resûlüne buğzedenlere buğ-

zetmek, Resûlullah’a düşman olanlara düşman olmak. O’nun

dininde bid’atlar icad edip sünnetine muhalefet edenden

uzaklaşmak. Resûlullah’ın şeriatına muhalif olan her şeyin

kendisine ağır gelmesidir.

(Kadı İyâz, Şifa-i Şerif, s.405)

 

RESÛLULLAH (S.A.V.)’İN YATAĞI

 

Hz. Aişe (r.anhâ)’ya Resûlullâh (s.a.v.)’in yatağının nasıl

olduğu soruldu. O da:

– “İçi hurma lifi dolu deridendi” diye cevap verdi.

Aişe (r.anhâ)’dan: Bana Ensardan bir kadın geldi.

Resûlullâh (s.a.v.)’in yatağının katlanmış bir aba olduğunu

görünce hemen gitti, bana içi yün dolu bir yatak gönderdi.

Resûlullâh (s.a.v.) gelir gelmez:

– “Bu ne ya Aişe?” dedi.

– “Ya Resûlallâh! Ensardan falan kadın bana gelmişti.

Senin yatağını görünce evinden bana bunu göndermiş”

dedim.

– “Onu iâde et!” dedi. Ben de iâde etmedim. Bu yatağın

evimde olması hoşuma gidiyordu. Sonra üç defa onu iâde

etmemi söyledi ve:

– “İâde et onu ya  Aişe! Allâh’a yemin ederim ki eğer ben

isteseydim Allâhü Te‘âlâ benim için dağı taşı altın ve gümüş

yapardı.” buyurdu.

Cafer b. Muhammed babasından naklediyor: Hz. Aişe

(r.anhâ)’ya, Resûlullâh (s.a.v.)’in kendi evindeki yatağının

ne olduğu soruldu. O da:

– “İçi lif dolu, deri bir yataktır” diye cevap verdi.

Hz. Hafsa (r.anhâ)’ya Resûlullâh (s.a.v.)’in yatağının ne

olduğu soruldu. Bunun üzerine Hafsa (r.a.) şunları anlattı:

Kalın bir kumaştır. İkiye katlarız üzerinde uyur. Bir gece,

onu dörde katlarsam daha yumuşak olur dedim ve dörde

katladım. Sabah olunca Resûlullâh (s.a.v.) “Bu gece altıma

ne serdin?” dedi. “Her zamanki yatağını fakat dörde kat-

lamıştım, senin için daha yumuşak olur diye düşündüm”

dedim. Bunun üzerine;

– “Onu eskisi gibi katlayın! Çünkü yatağın yumaşaklığı

gece, teheccüde geç kalkmama sebep oldu, buyurdu” diye

cevap verdi.

(Yûsuf Kandehlevî, Hadislerle Müslümanlık, c.3, s.1319)

 

YAHUDİLERİN PEYGAMBERİMİZİ (S.A.V.)’İ

TANIMALARI

 

İbn-i Sa’d’ın İbn-i Abbas’tan, Zühri’den ve Asım bin

Ömer bin Katâde’den rivâyeti şöyledir: Peygamber (s.a.v.

Efendimiz’in Medine ziyaretiyle ilgili olarak dediler ki: “Pey-

gamberimiz (s.a.v.)’in Medine’de dayıları vardı. Bunlar, Me-

dine’deki Adiyy bin Neccâr Oğullarına mensub idiler. Efen-

dimiz (s.a.v.), altı yaşına girdiği zaman, anası O’nu yanına

alarak dayılarını ziyarete götürdü. Yanlarında Ümmü Eymen

de vardı. Medine’ye vardıklarında Nâbiğa’nın evine indiler ve

bir ay Medine’de kaldılar, işte bu ziyaret zamanına ait bizzât

Peygamber Efendimiz bazı şeyler hatırlar ve derdi ki: “İşte,

o zaman biz anamla birlikte bu eve inmiştik. Ben, Adiyy bin

Neccâr oğullarına ait olan bir kuyuda güzelce yüzmüştüm.”

Peygamberimiz (s.a.v.) o kuyuda yüzdüğü sırada, ba-

şına yahudiler toplanmışlar ve O’na dikkatle bakmışlardır.

Ümmü Eymen demiştir ki: “Bana yahûdîlerden iki adam gelip:

“Ahmed’i çıkar da bize göster” dediler. Ben de çıkardım. Onlar

da onu evirip çevirdiler, iyice incelediler… Sonra biri diğerine

dedi ki: “Hiç şüphesiz bu çocuk, bu ümmetin peygamberidir!

Bu Medine şehri de onun hicret yurdu olacaktır ve bu şehirde

büyük bir harb de olacaktır.” Ben bu sözleri, aynen onların

konuşmalarından almış bulunuyorum.”

Peygamberimiz (s.a.v.) aynı zamanda demiştir ki: “Ben,

o kuyuda yüzerken yahûdînin birinin dikkatle ve tekrar

tekrar bana baktığını gördüm. O yahûdî bana: “Senin

adın nedir?” diye sordu. Ben de: “Ahmed” diye cevap

verdim. Sonra dikkatle arkama baktı ve: “Bu, bu ümme-

tin peygamberidir!” diye konuştu. Sonra dayılarıma gidip

bunu onlara da söyledi. Dayılarım da anama söylediler…

Bunun üzerine bana bir şey olur diye anam korkuya ka-

pıldı… Ve Medine’den çıktık…”

Ümmü Eymen: “Amine ve çocuğu ile birlikte Mekke’ye

döndüm, dönüş sırasında Ebvâ denilen yere geldiğimizde

Amine hastalandı ve orada vefat etti” demiştir.

(İmâm Suyûti, Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mucizeleri, c.1, s.142-143)

 

RESÛLULLAH (S.A.V.)’İ SEVMEK FARZDIR

 

“Ey Habîbim, o hicreti terk edenlere de ki: Babala-

rınız, oğullarınız, kardeşleriniz, karılarınız, soylarınız,

kazandığınız mallar, geçersiz olmasından korktuğunuz

bir ticaret, hoşunuza giden meskenler, size Allâh ve

Resûlünden ve O’nun yolunda cihaddan daha sevgili ise

artık Allâh’ın emri (azâbı) gelinceye kadar bekleyin. Allâh

fasıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” (Tevbe s. 24)

Bu kadar (tehdid), Resûlullâh (s.a.v.)’i sevmenin gerekli

olduğuna, vâcip olmasının kesinliğine, kadrinin yüceliğine ve

Resûlullâh (s.a.v.)’in buna müstehak olduğuna, teşvik, tenbih,

huccet ve delil bakımından kafidir. Çünkü, Allâhü Te‘âlâ: “Artık

Allâh’ın emri (azâbı) gelinceye kadar bekleyin.” sözü ile malı,

akrabası, çoluk çocuğu kendisine Allâh ve Resûlü (s.a.v.)’den

daha sevimli olanların halinin çirkin olduğunu, onlara azap

vereceğini beyan buyurdu. Sonra âyet-i kerimenin sonu ile

onların fasık olduklarını ve sapıklardan olup Allâh (c.c.)’ün

hidâyetine ulaşamadıklarını bildirdi.

Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyor ki: “Hiç biriniz, ben ona,

evladından da, pederinden de ve bütün halkdan daha

sevgili olmadıkça îman etmiş olmaz.” (Buhârî)

Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyor ki: “Kimde üç (haslet)

bulunursa, îmanın tadını tatmış olur: 1- Allâh (c.c.) ile

Allâh’ın Peygamberi, kendisine Allâh ve Peygamberden

başkasından daha sevgili olmak, 2- Sevdiği kimseyi, sırf

Allâh (c.c.) için sevmek, 3- Allâh (c.c.)’ün onu küfürden

kurtarmasından sonra tekrar küfre dönmekten, ateşe atı-

lacakmışcasına korkup hoşlanmamak.” (Buhârî)

Hz. Ömer (r.a.)’den, Resûlullâh (s.a.v.)’e şöyle rivâyet

edilir: – Allâh’a yeminle söylerim ki Ya Resûlallâh (s.a.v.) Ca-

nım hariç, bana her şeyden sevgilisin.”dedim Bunun üzerine

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Ben kendisine canından

daha sevgili olmadıkça, sizden biriniz asla îman etmiş ol-

maz.” Hz. Ömer (r.a.): – SanaKur’ân’ı gönderen Allâh (c.c.)’e

yemin ederim ki, sen bana canımdan daha sevgilisin deyince.

Resûlullâh (s.a.v.): “Ey Ömer şimdi (tamam).” buyurdu.

(Kadı İyâz, Şifâ-i Şerîf, s. 398.)

 

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V.)’İN

DÖRT HALİFEYİ MÜJDELEMESİ

 

Huneyn gazasında, harbin şiddetlendiği sırada, Cündeb

(r.a.) Resûlullah (s.a.v.)’in huzuruna gelip, yâ Resûlallah,

harp çok şiddetlendi. Ashabınızdan birini seçiniz, eğer size

bir emr vâki’ olursa, onu seçelim. Eğer olmazsa, onu seçil-

miş bilelim, dedi. Resûlullah (s.a.v.); “İşte Ebû Bekir, eğer

bana bir şey olursa, onu bana halîfe olarak seçiniz.

Ömer bin Hattâb benim dostumdur. O benim dilimden

doğruyu söyler. Osmân bin Affân bendendir ve ben

ondanım. Alî bin Ebî Tâlib benim dünyâda ve âhirette

kardeşim ve yoldaşımdır.” buyurdu.

Resûlullah (s.a.v.) bir kimseye bir kaç deve yükü hur-

ma verdi. O şahıs, yâ Resûlallah! Senden sonra bu bağışı

bana veren olmaz, dedi. Resûlullah (s.a.v.) “sana veren

olur” buyurdu. Kim olur diye sorunca, “Ebû Bekir verir”

buyurdu. O şahıs bunu Hz. Ali’ye (r.a.) söyledi. Hz. Ali

(r.a.) o kimseye, Resûlullah’a gidip, Ebû Bekir’den sonra

kim verir, diye sor dedi. Gidip sordu, “Ömer bin Hattâb

verir” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Alî (r.a.) o şahsa, yine

gidip sor, Ömer bin Hattâb’dan sonra kim olur, dedi. O da

gidip Resûlullah’a yine sordu. “Osmân ve Alî “radıyallahü

anhümâ” olur.” buyurdu.

Bir gün bir kadın Resûlullah’ın huzûruna gelip, bir

şey istedi. “Bir müddet sonra gel” buyurdu. Kadın, yâ

Resûlallah, gelince sizi bulamazsam ne olacak, dedi.

“Beni bulamazsan, Ebû Bekr’e git. Benden sonra halîfe

o olsa gerekdir.” buyurdu.

Sefîne (r.a.) şöyle nakletmiştir: Resûlullah (s.a.v.) bu-

yurdu ki: “Benden sonra halîfelik müddeti otuz senedir.

Ondan sonra melikler saltanat sürer.” Ebû Bekir (r.a.) iki

sene, Ömer (r.a.) on sene, Osman (r.a.) on iki sene ve Ali

(r.a.) altı sene halîfelik yaptılar.

(Molla Cami, Şevahid-ün Nübüvve, s.261-263)

 

RESÛLULLAH (S.A.V.)’E İMAN VE İTAAT

 

İmâm Şafiî (r.a.) dedi ki: “Allâh (c.c.); dîninde, farzın –

da ve Kitab’ında, Resûl (s.a.v.)’e itaâti farz, isyânı haram

kılmak sûretiyle, önemli bir yer verdi. Resûl (s.a.v.)’in

fazîletini,Kur’ân-ı Kerim’de, kendine olan îmanla bir-

leştirerek beyân etti. Allâh (c.c.) buyurdu ki “Allâha ve

Resûlüne îman edin.” (A’raf s. 158) ve yine “Ancak Allâh’a

ve Resûlüne îman edenler, mü’minlerdir…” (Hucûrat s. 15)

Allâhü Te‘âlâ temel olan îmanın başlangıcını; ondan

sonra gelen şeylerin (îman edilecek diğer esasların ve

amellerin) kabul edilebilmesi açısından, Allâh’a îman ve

sonra Resûlü (s.a.v.)’e îmanda kılmıştır.

İmâm Şafiî (r.a.) dedi  ki: “Allâh-u Te‘âlâ bütün insanlara;

göndermiş olduğu vahye (Kur‘an’a) ve Resûlullâh (s.a.v.)’in

sünnetine, tâbi‘ olunmasını, itaât edilmesini farz kılmıştır.

Kerim olan Kitab’ında Allâh-u Te‘âlâ şöyle buyurur:

“Muhakkak Allâh (c.c.) mü’minlere, onların içinden,

Resûl göndermek sûretiyle nimet verdi (iyilik etti) ki O

Resûl onlara Allâh’ın âyetlerini okuyor, onları arındırı-

yor ve onlara Kitab’ı ve Hikmeti öğretiyordu. Oysa ön-

ceden onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Al-i İmrân

s.164) Bu âyeti kerîmede Kitâb ve Hikmet beraberce zikre-

dilmiştir. Allâh-u Te‘âlâ’nın Kitâb diye buyurduğu;Kur’ân-ı

Kerim’dir.Kur’ân’ı bilen ilim ehlinden, işittiğim şudur ki;

Hikmet buyruğundan kasıt, Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetidir.

Bunun bu manaya gelmesi bir haktır.

Zira Allâh (c.c.) Kur’ân-ı Kerîm’de:

“Ey îman edenler! Allâh’a itaât edin, Resûlü’ne ve

sizden olan emir sahiplerine de itaât edin. Şâyet bir hu-

susta anlaşmazlığa düşerseniz, Allâh’a ve âhirete ger-

çekten inanıyorsanız onu Allâh’a ve Resûlüne götürün .

(Onların hükmüne göre hükmedin) Bu hem hayırlı, hem

de netice itibariyle daha iyidir.” (Nisa s. 59) buyurmuştur.

 

(İmâm-ı Suyûti, Akîdede Sünnetin Yeri, s.6-7)

 

EFENDİMİZ (S.A.V.)’İN ÜMMETİNE ŞEFKATİ

 

Bir bedevî geldi, Efendimiz (s.a.v.) ‘den bir şeyi istedi.

Ona istediğini verdikten sonra:  “Sana iyilikte bulundum,

değil mi?” diye sorunca, bedevî: “Hayır, bana iyilikte bu-

lunmadın!” diye cevap verdi. Bunun üzerine Müslümanlar,

öfkelenip ona hücum etmek istediler.

Peygamberimiz (s.a.v.) :“Yapmayın!” diye işaret etti.

Sonra evine girip, biraz daha bir şey yolladı ve: “Nasıl,

şimdi sana ihsân etmiş oldum mu?” diye sordu.

Bedevî de: “Evet, Allah, seni, ehlini ve (bütün) kabileni

hayr ile mükâfatlandırsın!” dedi.

“Demin söylediğin sözden ashabımın kalbinde sana

karşı bir nefret uyanmış olabilir. Haydi onların yanında

da benim önümde söylediğin sözleri tekrar et de gönül-

lerinde sana karşı besledikleri kötü duygu gidiversin.”

tavsiyesinde bulundu.

Ertesi gün veya yatsı zamanı gelince, adam geldi, Pey-

gamber (s.a.v.) buyurdu: “Bu Arabi, biliyorsunuz ki, o

söylediği sözü demişti. Bunun üzerine biz biraz daha

fazla verdik kendisine, şimdi ise razı olduğunu iddia

ediyor. Öyle mi?”  “Evet, Allah seni, ehlini ve kabileni hayr

ile mükâfatlandırsın!” dedi.

Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Benimle bu adam, devesi olan bir adama benzeriz.

Deve kendinden kaçmıştır. Herkes ardına düşüp de-

veyi yakalamaya çalışmıştır, fakat onlar çağırdıkça

deve kaçmasını artırmıştır. Nihâyet asıl sahibi olan kişi

(onunla beni başbaşa bırakınız, çünkü ben ona sizden

daha şefkatliyim ve huyunu sizden daha iyi bilirim!) di-

yerek onun önüne gitmiştir, yerden bir parça bir şey

alıp ona yedirmiştir ve deve gelip yatmış, onu güzelce

teçhiz edip sırtına binmiştir. İşte ben de sizi, adam o

sözü söyledikten sonra bıraksaydım, hücum edip ada-

mı öldürecektiniz ve o da ateşe girecekti.” (İmâm Bezzar)

(Kadı İyaz, Şifa-ı Şerif, s.122)

 

RESÛLULLAH (S.A.V.)’E VE EHL-İ BEYTİNE

SALAVÂT GETİRMEK ALLAH’IN EMRİDİR

 

Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur; ‘‘Üzerime günde bin

defa salavât getiren kimsenin Allah cesedini cehennem

ateşine haram kılar.’’ (Mustatraf)

Abdullah ibn Amr ibni As (r.a.)’den rivâyet edildiğine

göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu. “Ezan işittiğiniz

zaman müezzinin söylediklerin aynen siz de söyleyin

sonra bana salavât getirin çünkü bir kimse bana bir

salavât getirirse Allah ona on kere rahmet eder. Daha

sonra benim için Allah’tan vesileyi isteyin çünkü vesile

cennette Allah’ın kullarından tek bir kuluna layık olan

bir makamdır. O kulun ben olacağımı umuyorum. Be-

nim için vesileyi isteyen kimseye şefaatim vâcip olur.”

(Müslim, Salat 11)

“Gerçekten Allah ve melekleri Peygambere salat

ederler. Ey îman edenler, siz de ona salat edin ve gö-

nülden teslim olun.” (Ahzâb s. 56 )

“Kaab bin Acere demiştir ki: Bu âyet nazil olduğu zaman

Resûlullah (s.a.v.) Efendimize: Ey Allah’ın Resûlü, sana

nasıl selam vereceğimizi ve nasıl selavat getireceğimizi

bilmiyoruz dediğimde, buyurdular ki: “Allâhümme salli alâ

Muhammedin ve alâ âli Muhammed.”

Bu âyetin nüzulünden sonra, nasıl salavât getirecekleri

hakkında Ashab-ı Kiram’ın sorusu ve “Allâhumme salli alâ

Muhammedin ve alâ âli Muhammed.” diyen Resûlullah

(s.a.v.)’ın cevabı, açık olarak gösteriyor ki, bu âyeti kerime’

de, ehli beyte de salavâtın getirilmesinin murad olduğuna

açık delildir. Eğer âyeti kerimeden bu anlaşılmamış olsay-

dı, âyetin hemen nüzulünden sonra, ne bu soruya ve ne

de Resûlullah (s.a.v.) tarafından verilen cevaba ihtiyaç kal-

mayacaktı. Ashabın bu şekilde cevap almaları, Resûlullah

(s.a.v.)’in âline (ailesine ve soyuna) de salavâtın getirilmesi

emir olunduğuna delalet eder. Hem de Resûlullah (s.a.v)

bu konuda âlini de kendi nefsi yerine koymuştur. Çünkü

salavâttan maksat hürmettir. (Ehl-i Sünnet Akaidi c.2 s. 33)

Resûlullah (s.a.v)’ın ismini işittiği vakit salavât getirmeyi

terk etmek. Dilin âfetlerinden sayılmıştır.

(İbrahim Eken, Kulluk, s.140)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN ERİŞİLMEZLİĞİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.)’in mucizeleri, diğer peygamber-

lerin mucizelerinden hem sayı bakımından sayılamayacak

kadar çoktur ve hem de derece bakımından çok çok üs-

tündür.

Resûlullah (s.a.v.)’in aklı, ma’rifeti ve ilmi hiç kimseye

nasîp olmayacak derecede çok fazla idi. Bunun en açık

delîli, ümmî iken (okur yazar değilken) ve hiç kimseden

bir şey öğrenmediği hâlde, işleri, hâlleri, tavırları, söz-

leri, ahlâkı, ilmi ve fazîleti o derecede idi ki, hiç kimsenin

aklı ve ilmi ona ulaşamazdı. Tevrât’ta, İncîl’de, diğer ilâhî

kitâplarda ve suhuflarda bulunan sırları ve haberleri bilirdi.

Hâlbuki ehl-i kitâbın âlimleriyle görüşmemiş, onlarla sohbet

etmemiş ve onlardan bir şey öğrenmemişti. Geçmiş üm-

metlerin hâllerini, keşf ehli hükemânın (alimlerin) hikmetle-

rini çok iyi bilirdi.

Sözleri tatlı idi. Her hareketi ve duruşu, davranışları ve

işleri o şekilde idi ki, dahâ güzeli düşünülemezdi.

Resûlullah (s.a.v.)’in bedeninin kuvveti herkesten faz-

la idi. O zamanın en kuvvetli pehlivânı Rügâne’yi İslâm’a

davet ettiğinde, onunla güreşmiş ve yenmişti. Rügâne’nin

babası da o devrin pehlivânı idi. Câhiliyye devrinde onu

da mağlup etmişti. Rügâne’nin babası üç defa güreşti.

Resûlullah (s.a.v.) üç defasında da onu yendi.

Resûlullah (s.a.v.)’in mübârek yüzüne değen mendili

asla ateş yakmazdı. Bir gün Enes bin Mâlik (r.a.)’e bir gu-

rup insan misâfir oldular. Yemek yediler. Yemekten sonra

câriyesine mendil getir, dedi. Câriyesi kirli bir mendil getirdi.

Enes bin Mâlik (r.a.) o mendili ateşe attı. Bir müddet sonra

mendili ateşten çıkardı. Mendil yanmamış, kirlerden temiz-

lenip, süt gibi beyâz olmuştu. Misâfirleri bu ne hâldir diye

sorunca, bu mendil Resûlullah (s.a.v.)’in mübârek yüzünü

sildiği bir mendildir. Ne zaman kirlense, ateşe atarız, terte-

miz olur ve asla yanmaz, dedi.

(Molla Cami, Şevahid-ün Nübüvve, s.253-256)

 

 

 

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN HACC’DA BAŞINI

KAZITMASI VE KAZITANLARA DUÂ ETMESİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.), kurbanlarını kestikten sonra,

kırmızı meşinden yapılmış çadırına girdi. Orada saçını

kazıttı. O gün, Peygamberimiz (s.a.v.)’in başının saçını

kazıyan Hıraş b. Ümeyye b. Fadlu’l-Huzâî idi. Hıraş, Pey-

gamberimiz (s.a.v.)’in başının kazımış olduğu saçlarını

yanı başlarındaki yeşil semüre ağacının üzerine attı.Ümmü

Umâre; ağacın başına atılan saçları halkın alıp bölüştükle-

rini ve kendisinin de halkın aralarına sokulup saçlardan bir

demet almış olduğunu bildirmiştir.

Sahabiler, Peygamberimiz (s.a.v.)’in başının saçlarını

kazıttığını gördükleri zaman, onlar da başlarını tıraş ettir-

meye koyuIdular. Kimisi kurban kesiyor, kimisi kurbanını

kestikten sonra başını tıraş ettiriyordu. Bir ara öyle yığıldılar

ki, az kalsın birbirlerini ezivereceklerdi.

Peygamberimiz (s.a.v.), ashabından kimisinin başını

kazıtmakta, kimisinin saçlarını kırptırmakta, kısalttırmakta

olduklarını görünce, çadırından başını çıkarıp: “Allah, baş-

larını kazıttıranlara rahmet etsin!” diyerek duâetti. Saha-

biler: “Yâ Rasûlallah! Saçlarını kırptıran, kısalttıranlara da!”

dediler. Peygamberimiz (s.a.v.): “Allah, başlarını kazıt-

tıranlara rahmet etsin!” diyerek duâetti. Sahabiler: “Yâ

Rasûlallah! Saçlarını kırptıran, kısalttıranlara da!” dediler.

Peygamberimiz (s.a.v.): “Allah, başlarını kazıttıranlara

rahmet etsin!” diyerek duâetti. Sahabiler: “Yâ Rasûlallah!

Saçlarını kırptıran, kısalttıranlara da!” dediler. Peygamberi-

miz (s.a.v.): “Allah, saçlarını kırptıran, kısalttıranlara da

rahmet etsin!” diyerek duâetti. Sahabiler: “Yâ Rasûlallah!

Ne için saçlarını kırptıran, kısalttıranları hariç tutup, kazıttı-

ranlara rahmet dileyerek yardım ettin?” diye sordular. Pey-

gamberimiz (s.a.v.): “Çünkü, onlar (ötekiler gibi) şüphe-

ye düşmediler!” buyurdu.

(M. Asım Köksal, İslâm Tarihi, c.5, s. 330)

 

NEBİ (S.A.V.)’DEN KALANLAR

 

Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafâ (s.a.v.)’in

irtihalinden sonra bıraktıkları mal ve mülke pek dikkat-

le bakmalıyız. Zira peygamberlikten önce yaşadığı ra-

hat hayatında hiç durmadan ticâretle uğraşan, daha

sonra çok zengin bir kadın olan Hz. Hatice (r.anha) ile

evlenerek bu kadar yıl beraber yaşayıp, onun büyük

serveti içinde bulunan, peygamber olduktan sonra ken-

dinin kazançları ve bilhassa savaşlarda alınan gani-

metlerden büyük bir hisse alan, içerden ve dışardan

kendilerine akıp gelen nice hediyeleri kabul buyuran

Peygamber (s.a.v.)’in bıraktığı mal bu kadar mı olma-

lıydı? Şüphesiz evet bu kadar olacak. Çünkü bir Hadîs-i

şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Benim vârislerim

altın ve gümüş paylaşmayacaktır. Zira benim bırak-

tığım Fedek ve Hayber arazisinden alınan mahsul

benim ailelerime nafaka olarak ayrıldıktan sonra, ka-

lanı Allâh yolunda muhtaç olan kullara sadakadır.”

İşte Peygamber (s.a.v.) Efendimizin dünya malına

rağbeti ancak bu kadardı ve bu da O (s.a.v.)’in hak Pey-

gamber olduğuna ayrıca bir delildir. Bu kadar servet için-

de, bu kadar fırsatlar yanında, Peygamber (s.a.v.) Efendi-

mizin mübarek hırkası pek temiz olmakla beraber yamalı

idi. Onun peygamberlikten önceki hali nasıl idiyse, son-

raki hali yine öyleydi. Baştan ne ise sonu da o oldu. Tarih

onu en ince noktalarına kadar yazmış, bir daha böyle bir

şahsa da rastlamamıştır. işte peygamberlerin yolu budur.

Şöyle ki, kendilerinin ve ailelerinin nafaka ve ih-

tiyaçlarını, sanat, çiftçilik, ticâret, savaş veya baş-

ka helâl yollarla kazandıktan sonra fazlasını hal-

kın ihtiyar, âciz, hasta, çocuk, kadın, kör, yolcu

(v.s.) gibi zayıf, yoksul ve miskinlerine dağıtmaktır.

(M. Cemal Öğüt, Hz. Fâtıma-i Zehra, s.207)

 

RESÛLULLAH (S.A.V.)’DEN BAHSEDERKEN

EDEBE RİAYET ETMELİYİZ

 

Bir hususta Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’in koyduğu bir

hüküm karşısında -Allâh korusun- insanın nefsi ve şeytân

başka şeyler söyleyecek olursa hemen elini açıp: “Ya Rabbi,

ben senin ve Habibin (s.a.v.)’in her hükmüne benim lehimde

de olsa aleyhimde de olsa her hususta razıyım. Sen şahidim

ol, bu düşünceme aykırı olan şeyleri bana şeytân söylüyor,

nefis söylüyor. Ben onlara muhalefet ediyorum Allâh’ım, sen

benim şahidim ol” diye duâ etmelidir.

Günümüzde îmânı muhafaza edebilmek için gerekli olan

en mühim kıstaslardan biri budur. Hiçbir zaman Allâh (c.c.)

ve Resûlü (s.a.v.)’e karşı en ufak bir saygısızlıkta bulunul-

mamalıdır.

Birgün Halife Ömer İbn-i Abdülaziz’in meclisinde ada-

mın biri: “Sizin filan yerdeki valinizin babası inaçsız biri”

diyor. Orada bulunanlardan bir başkası da hemen atılıp:

“Bunda ne var, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in babası da

(hâşâ) inançsız değil miydi?” diyor. Bu büyük saygısızlık

üzerine Halife birden ürperiyor, tüyleri diken diken oluyor

ve: “Ey utanmaz adam! Böyle bir konuda sen Resûlullah

(s.a.v.)’den başka örnek verecek bir kimseyi bulamadın mı?

Bundan böyle artık senin ömrünün sonuna kadar devlet hiz-

metlerinde istihdam etmeyeceğim” diyerek vazifesinden az-

lediyor. (Ayrıca sahih kaynaklarda Nebî (s.a.v.) Efendimiz’in

muhterem anne ve babalarının imânlı olarak bu dünyadan

göç ettiklerine dair bilgiler mevcuttur.)

Resûlullâh (s.a.v.) ile ilgili örnek verirken çok dikkatli dav-

ranmak ve edeb sınırını kesinlikle aşmamak gerekir. Rebha-

mi hazretleri kitaplarında müslümanların sadece Resûlullâh

(s.a.v.)’in kendisi, ebeveyni, zevceleri, ehl-i beyti, çocukları,

sahabesi için değil, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’i sevenler

için dâhi dikkatli, edebli, temkinli ve saygılı bulunması ge-

rektiğini beyân etmiştir.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, c.2, s.74)

 

RASÛLULLAH (S.A.V.)’İ ZİYARET NASIL YAPILIR?

 

Ey Mescid-i Nebevi’ye gelen kişi! Rasûlullah (s.a.v.)’e

selâm okuyup, salât ve selâm getirdikten sonra minberine

gitmeli, orada Rasûlullah (s.a.v.)’in hutbe okumak ve va’z u

irşadda bulunmak için o minbere vekar ve tâzim ile çıkışını

tasavvur etmelisin. Minber üzerinde durduktan sonra yüzü-

nü ashab-ı kirâm (r.a.e.)’e nasıl çevirdiğini ve o yüzün nasıl

pırıl pırıl parladığını da hayal etmelisin. Yine orada onun Al-

lah Teâlâ’ya hutbesiyle, ashab-ı kirâm (r.a.e.)’i itâat etmeye

teşvik ettiğini ve muhacirler ile ensarın (r.a.e.) onun etrafını

nasıl çevirdiklerini hatırlamalısın. Orada Allah Teâlâ’dan şu

istekte bulunmalısın: Kıyâmette seninle onun arasına her-

hangi bir mâni girip seni ondan uzaklaştırmasın.

İşte bütün bunlar hac amellerinde kalbin vazifeleridir.

Ziyarete gelen kişi, bütün bu vazifeleri yaptıktan sonra kal-

ben mahzun olması ve korkması gerekir. Çünkü kişi acaba

haccı kabul olunup kendisi mahbublar zümresine kaydedildi

mi, yoksa haccı reddolunup kendisi rahmet kapısından ko-

vulanlara mı ilhak edildi? Bunun keyfiyetini bilmemektedir.

Bu keyfiyeti kalbinden ve amellerinden öğrenmeye çalış –

malıdır. Eğer kalbinin dünyadan uzaklaşmasının daha fazla

olduğunu, Allah’a ve ünsiyet evine daha yakınlaştığını gö-

rür ve amellerinin de şeriat mizanıyla tartıldığını müşahede

ederse o zaman haccının kabul olunduğuna can-ı gönülden

inanmalıdır.

Çünkü Allah Teâlâ ancak kendisini sevenin amelini kabul

eder ve Allah Teâlâ kimi severse onun yardımcısı olur. Sev-

gisinin alâmetlerini onda belirtir ve gösterir. Melun İblis’in

ona tasallut etmesini önler. Bu bakımdan o kimsede böyle

bir durum bulunursa, muhakkak bilmelidir ki bu, haccın ka-

bul olunmasına delâlet eder. Eğer tam bunun aksini görür-

se, o vakit belki de seferinden ancak meşakkat ve yorgunluk

kalmıştır. Böyle bir durumdan Allah Teâlâ’ya sığınırız!

(İmâm Gazâli, İhyâ-i Ulumi’d-din, c.1, s.766-768)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN

ŞAKASI DA DOĞRU İDİ

 

Abdullah b. Amr der ki: “Ben, Resûlullâh (s.a.v.)’den

duyduğum her şeyi ezberlemek ister ve yazardım.

Kureyşîlerden olan Sahâbîler, beni bundan nehy ettiler

(Sen, Resûlullâh (s.a.v.)’den duyduğun her şeyi yazıp

duruyorsun ama, Resûlullâh (s.a.v.), beşerdir. Gazap

halinde de, rızâ halinde de, söz söyler!) dediler. Bunun

üzerine, ben, bir müddet yazmaktan vazgeçtim. Nihâyet,

durumu Resûlullâh (s.a.v.)’e arz ettim. Resûlullâh (s.a.v.),

ağzına parmağıyla işaret ederek “Yaz! Varlığım, kudret

elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, buradan, hak

sözden başkası çıkmaz!” buyurdu.”

Peygamberimiz (s.a.v.), dil şakası yaparken bile, doğ-

ruluktan, doğru sözlülükten ayrılmaz “Ben, şaka yapa-

rım ama, gerçekten başkasını söylemem!” buyururdu.

Bir koca karı, Peygamberimiz (s.a.v.)’e gelip “Yâ

Resûlullâh! Beni, cennete koyması için Allâh’a duâet!”

dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) “Ey Ümmü filan! Yüce

Allâh, koca karıyı cennete koymaz!” buyurdu. Namaz

vakti girince, Peygamberimiz (s.a.v.) namaza çıktı. Pey-

gamberimiz (s.a.v.), namazdan dönünceye kadar kadın-

cağız, ağladı durdu. Hz. Aişe (r.anhâ); “Yâ Resûlullâh!

(Koca karı, cennete girmez!) dediğin için, bu kadıncağız,

ağlayıp duruyor!” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.), güldü:

“Haber veriniz ki: O, cennete koca karı olarak gir-

meyecek! Çünkü, yüce Allâh “Gerçekten, biz, onları,

yep yeni bir yaratılışla yarattık ta, kız oğlan kızlar, ko-

calarına sevgiyle düşkün hep bir yaşıt yaptık. Amel

defterleri sağ taraflarından verilecek Ashâb-ı yemin

için” (Vâkıâ s. 35) buyuruyor.” Ve kendisinin gençleşip de,

cennete öyle gireceğini söylemek istediğini anlattı.

( M. Asım Köksal, İslâm Tarihi Medine Devri, c.11, s.437)

 

KURTARICI SEVGİ

 

Abdullah b. Mübarek (r.a.) şöyle der: İki güzel huy vardır

ki, kimde bulunursa o kimse kurtulmuştur: Doğruluk ve Hz.

Muhammed (s.a.v.)’in ashabını sevmek.

Eyyub es- Sahtiyâni (r.a.) şöyle der: Kim, Hz. Ebû Bek-

ri severse, o kimse dini ikame etmiştir. Kim ki, Hz. Ömer’i

severse, o kimse, İslâm dinini açıklamıştır. Kim ki, Hz. Ali’yi

severse en sağlam bir kulpa tutunmuştur. Kim ki, Peygamber

(s.a.v.)’in ashabını en güzel şekilde överse, o kimse münafık-

lıktan uzaklaşmıştır.

Ashabdan birini kim sevmezse, o kimse bid’at ehlinden-

dir. Peygamberin sünnetine muhalefet etmiş, selef-i salihinin

yolundan ayrılmıştır. Bütün ashabı sevinceye ve kalbi (kin-

den) salim oluncaya kadar, amelinin kabul olunmamasından

korkulur.

Halid b. Said (r.a.)’den rivâyetle Resûlullah (s.a.v) şöy-

le buyuruyor: Ey insanlar! Ben Ebû Bekir’den razıyım.

Bunu ona bildirin. Ey insanlar! Ben, Ömer, Ali, Osman,

Talha, Zübeyr, Sa’d, Said, Abdurrahman b. Avf’dan razı-

yım. Bunu onlara bildirin. Ey insanlar! Allah Bedir ehlini,

Hudeybiye ehlini yarlıgadı. (suçunu bağışladı) Ey insan-

lar! Ashabım, (bilhassa) kayınpederlerim ve damadlarım

hakkında bana riâyet ediniz. Hiçbiriniz onlardan hak ta-

lep etmesin. Çünkü o haklar öyle haklardır ki, yarın kıya-

met günü bağışlanmazlar. (Taberani)

Bir adam, Muafa b. İmran ‘a, Ömer b. Abdülaziz ‘in yanın-

da Muaviye nerede kalır (diyerek, Ömer b. Abdülaziz’i üstün

görünce), ona öfkelenerek şöyle der: Peygamber (s.a.v.) ‘in

ashabına hiçbir kimse kıyas edilemez.Hz. Muaviye, Peygam-

ber (s.a.v.)’in ashabından, ailesinin (zevcelerinden Ümmü

Habibe’nin kardeşi) akrabasıdır. Genel kâtibi, bilhassa vahiy

kâtibidir.

Bir adamın cenazesi, Resûlullah’a (s.a.v.) getirildi.

Resûlullah (s.a.v.) onun cenaze namazını kılmadı. (Niçin

kılmadığı, kendisine sorulunca): ‘Osman’a buğzediyordu.

Allah da ona buğzetti, buyurdu. (Tirmizi)

(Kadi İyâd, Şifa-i EFENDİMİZ (S.A.V.)’İN MÜBAREK DİŞLERİ

Uhud Gazvesinde edepten yoksun Utbe b. Ebû Vakkas,

kâinat kutusundaki değerli inci Peygamber Efendimiz’e

(s.a.v.) bir taş attı. Taş mübarek alt dudağına isabet etti ve

alttaki dişini kırınca gül yaprağı inceliğindeki dudağından

akan kan damlaları kutlu gerdanını gül rengine boyadı.

Akan kan yere damlayacak kadar çoğaldığında sidre yu-

vasının zümrüd-ü ankası Cibrîl (a.s.) aceleyle kanat çırp-

tı. Kanadındaki tüylerle Resûlullah Efendimiz’in (s.a.v.)

yüzünü silmeye başladı. “Yâ Resûlallah! Yemin ederim ki

mübarek nazlı dudağından eğer yeryüzüne bir damla kan

aksaydı dünyanın son gününe kadar yeryüzünde çiçekle-

rin ve bitkilerin boy göstermesi imkânsız bir şey olurdu. Bu

yüzden cennet hurilerine süs olmak üzere o gül renkli du-

daklarından sızan kanlı damlaların cennet hazinelerine gö-

türülmesi hakkında merhametli ve gayur olan  Allah ferman

buyurmuştur” dedi. Daha sonra insanların ve cinlerin sul-

tanı Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) ağzından düşüp elin-

de bulunan inci dişlerine canını vererek müşteri olmuştur.

“Ey melekler âleminin gözdesi! Allah’ın (c.c.) gazâbından

emin olmak ve canını korumak üzere kâinat kıymetindeki

inci dişlerinizi bu samimi dostunuza vermenizi rica ede-

rim” dileğiyle Resûlullah Efendimiz’in (s.a.v.) kırılmış olan

dişlerini istedi. Ancak Hz. Peygamber (s.a.v.) “Ben bunu

ümmetimden günahkâr kimseler için koruyacağım.

Mahşer gününde, ‘Yâ Muhammed İsyan denizine dalan

ümmetin benim fermanımı kırıp parçaladılar’ şeklinde

ilâhî hitap gelecek. ‘Ey Allahım! Ben âciz bir kul iken

müşrik kullarından olup benim dişimi kıranlar hakkın-

da af muamelesini tercih ettim. Hâlbuki af ve ihsânda

bulunmak cihânı yaratan ulûhiyyetinin şanına layıktır’

mazeretiyle cevap vereceğim. Bu kırık dişimi de şefaat

vesilesi kılacağım” şeklinde inci gibi cevap verdi.

(Eyüp Sabri Paşa, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Hayatı, s.211)

 

RESÛLULLAH (S.A.V.)’E SAYGI VAZİFEMİZ

 

Yanında Peygamber (s.a.v.) zikredildiği veya kendisi andı-

ğı zaman, O’na hürmet ve tâ’zim eylemek, O’nun heybetinden

korkarak bütün hareketinden kesilmek, Resûlullah (s.a.v)’in

yanında bulunduğu zaman, kendisine nasıl çeki-düzen verme-

si gerekiyordu ise, öylece davranması her mü’mine vâciptir.

Ebû Hümeyd der ki: “Halife Ebû Ca’fer, Peygamber

(s.a.v)’in mescidinin imâmı Mâlik (r.h.) ile münakaşa ederek

yüksek sesle konuştu. Bunun üzerine Mâlik (r.h.) ona şöyle

dedi: Ey mü’mirilerin emiri. Bu mescidde yüksek sesle konuş-

  1. Çünkü Cenab-ı Hak senden daha büyük olan kimsele-

ri terbiye etmek için şöyle buyurmuştur: “Ey îman edenler!

Seslerinizi Peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın ve

birbirinize bağırır gibi ona bağırmayın. Haberiniz olmadan

amelleriniz boşa çıkabilir.” (Hucûrat s. 2) Bir kısmını da med-

hederek buyuruyor ki: “Gerçekten Allah’ın Peygamberi ya-

nında seslerini kısanlar, o kimselerdir ki, Allah kalplerini

takva için imtihan etmiştir. Onlara bir mağfiret ve büyük

bir mükâfat vardır.” (Hucûrat s. 3) Başka bir kavmi de yererek

şöyle buyuruyor: Hücrelerin (Peygambere ait odaların)

önünde (isminle hitap ederek)  seni çağıranlar (var ya),

onların çoğu akılsız kimselerdir. (Hucûrat s. 4)

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in vefatından sonra

ona hürmet etmek, hayatında kendisine hürmet etmek gibidir.

Ebû Ca’fer, Mâlik’in bu sözlerini hürmetle kabul ede-

rek kendisine sordu: Ey Ebû Abdullah! Kıbleye dönüp de

mi duâedeyim, yoksa Peygamber (s.a.v) ‘e yönelerek mi

duâedeyim?

Mâlik (r.h.) şöyle der: Resûlullah’dan niçin yüzünü çeviri-

yorsun. Halbuki O senin ve baban  Adem (aleyhisselâm)’ın (ve

bütün insanların) kıyamet gününde Allah ‘a yaklaşmalarına ve-

siledir. O’na yönel ve O’ndan şefaat dile. Allah O’nu (senin için

olan) şefaatini kabul eder.

(Kadı İyâz, Şifa-i Şerif, s.427)

 

 

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V.)’İ

RÜYADA GÖRMENİN FAYDALARI

 

Her mü’minin en büyük arzularından biri de o yüce Resûlü

(s.a.v.) rüyâda görmektir.  Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöy-

le buyurdular: “Kim, beni rü’yâsında görürse; gerçekten

beni görmüş olur. Zira şeytân kesinlikle benim şeklime

girmez.” (Sahih-i Buhârî, 6482)

Allâhü Teâlâ hazretleri, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i

hayatında şeytândan koruduğu gibi; Peygamber Efendimiz

(s.a.v.)’in teklif dünyasından ayrılmasından sonra da Allâhü

Teâlâ hazretlerini onu şeytândan korudu.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i rüyasında gören kişi, sanki

uyanık olarak Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i görmüş gibidir.

(Saadetü’d-Darayn, s. 459)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i rüyada görmenin maddî

ve manevî faydalarından bazıları şunlardır: Hidâyete se-

beptir. Allâh’ın rahmetine vesiledir. Hayra vesiledir. Ebedî

devlettir.  Sevgi ve muhabbete sebeptir. Zâhid olur. Takvâ

sahibi olur. Dünyâ sıkıntılarından kurtulur. Bütün işleri ken-

disine kolay gelir. Sabır sahibi olur. Tahammül eder. Tevekkül

sahibi olur. Kanaatkâr olur. Varlığa sevinmez, yokluğa üzül-

mez. İbâdetlerden haz alır. Amellerin sırrına vakıf olur. Duası

makbûl bir kişi olur. Allâh’a teslimiyeti artar. Amellerinin seva-

bı kat kat olur. En uzun ömürlü insanların yaptığı ibâdetler ka-

dar sevap alır. Sünnet-i seniyye üzerine yaşar. Yüzü nurlanır.

Ahlâkı ve huyu güzel olur. Allâh dostları onu sever. Melekler

ona aşık olur. Son nefesinde Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i

zahiren görür. Sekerâtü’l-mevt halinde Peygamber Efendimiz

(s.a.v.) ona yardım eder ve ondan şeytânı def eder. İman ile

vefat eder. Kıyâmet gününde Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e

gâyet yakın olur. Şefaat edicilerden olur. Cehennem ateşi

kendisini yakmaz. Cennetliktir. Cennette de Peygamber Efen-

dimiz (s.a.v.)’ile müşerref olur.

(Yusuf en-Nebhanî, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’i Rü’yâda Nasıl

Görebiliriz?, Misvak Neşriyat. s. 11-15)

 

 

RESÛLULLAH (S.A.V.)’İN  İRTİHÂLİYLE SOLAN AĞAÇ

 

Ümmü Ma’bedin kız kardeşinin oğlu Hind’den, o da

Ümmü Ma’bed’den şöyle nakletmiştir: Resûlullah (s.a.v.)

çadırıma uğradı. Gece çadırımda istirâhat edip, uyudu.

Uyanınca su istedi. Mübarek ellerini yıkadı ve ağzını

çalkalayıp, suyunu çadırımın yanında bulunan bir dike-

nin dibine döktü. Sabahleyin baktık ki, oradan büyük bir

ağaç yetişmiş. Kocaman meyveler vermişti. Meyvelerin

kokusu amber gibi, tadı şeker gibi idi. O meyveleri aç

kimse yese doyar, susuz kimse yese suya kanar, hasta

olan yese sıhhate kavuşurdu. Üzüntülü kimse yese ne-

şelenirdi. O ağacın yaprağından yiyen deve ve koyunlar

hesapsız süt verirdi.

Biz o ağacın adını mübarek ağaç koymuştuk. Çevre-

deki kabileler, hastaları için onun meyvelerinden isteme-

ye gelirlerdi. Bir seher vaktinde o ağacı yemişleri dökül-

müş, yaprakları küçülmüş bir halde gördüm. Çok korktum

ve üzüldüm. Bir de işittim ki, Resûlullah’ın (s.a.v.) vefât

haberi geldi. Bu hadiseden sonra, aradan otuz sene

geçti. Yine bir sabah vakti dışarı çıkıp baktım ki, o ağaç

kökünden budaklarına kadar diken halini almış, meyve-

leri yere dökülmüştü. Hazret-i Ali’nin (a.s.) şehid edildiği

haberini işittik. Bu hadiseden sonra o ağaç artık meyve

vermedi. Fakat yapraklarından faydalanıyorduk. Bir gün

baktım ki ağacın içinden halis kan akıyordu. Yaprakları

solmuştu. Üzüntülü bir halde otururken, Hazret-i Hüse-

yin (r.a.) şehit edildi diye haber getirdiler. Ondan sonra o

ağaç kökünden kurudu ve belirsiz oldu.

(Molla Cami, Şevahid-ün Nübüvve, s.127, 128)

 

 

 

 

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN MÜBAREK İSİMLERİ

 

Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.v.) isimleri pek çoktur. Bu

isimlerden her biri, hiç şüphesiz O’nun büyüklüğüne ve şe-

refinin yüksekliğine delâlet etmektedir… Bazı alimler, gerek

Kur’ân’da geçen gerek hadislerde bulunan, gerekse daha

önce nazil olmuş semavî kitaplarda bulunan bu isimlerin sayı-

sının bin olduğunu söylemektedirler.

Buhâri ve Müslim’in Cübeyr bin Mut’im’den rivâyeti şöy-

ledir: “Ben, Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurmakta olduğunu

işitmişimdir: ‘Biliniz ki; benim bazı isimlerim vardır! Ben,

Muhammed ve Ahmed’im! Ben, Allah’ın kendisi sebebiy-

le küfrü imha ettiği el-Mâhî’yim! Ben, insanların kendi ka-

demi üzerinde haşrolunacakları el-Hâşir’im! Yine ben el-

Akib’im! O Akib ki, kendisinden sonra asla bir peygamber

gelmeyecektir!…’”

Yine Cübeyr’den Ahmed’in, Tayâlisî’nin rivâyetinde ise, yu-

karıda geçen beş isme ilaveten: “…Yine ben, el-Hâtem’im ki,

peygamberlik benimle mühürlenmiştir” buyurulmuştur.

Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Rabbim’in indinde benim

on adım var: Muhammed, Ahmed, Fâtih, Hâtem, Ebû’l-

Kâsım, Haşir,  kıb, Mâhî, Yâsîn ve Tâhâ.”

Mücâhid’in rivâyeti ise şöyledir: “Ben Muhammed ve

Ahmed’im. Ben Melhame yani savaş peygamberiyim. Ben

Mukaffa ve Hâşir’im. Ben, zirâat yapmak için değil, Allah

yolunda savaşmak için gönderildim.”

Müslim’in Ebû Musa el-Eşari (r.a.)’den rivâyeti de şöy-

ledir, “Peygamber (s.a.v.), kendi zâtına ait bazı isimleri bize

haber vermişti. O (s.a.v.) demişti ki: “Ben Muhammed’im,

Ahmed’im! Ben Mukaffa ve Hâşir’im! Ben, tevbe peygam-

beri, savaş peygamberi ve rahmet peygamberiyim.”

İbn-i Asâkîr îbn-i Abbas’tan şöyle rivâyet eder: “Benim

Kur’ân’daki adım Muhammed, İncil’deki adım Ahmed, Tev-

rat’taki adım da Ahyed’dir. Bana Ahyed denilmiş, çünkü

ben, ümmetimi cehennem ateşinden uzaklaştırıyorum.”

(İmâm Celaleddin es-Suyûti, Peygamberimizin Mucizeleri, c.1, s.139-140)

 

EFENDİMİZ (S.A.V.)’İN MERHAMETİ

 

Efendimiz (s.a.v.) hiç kimseye darılmazdı. Merhamet-

li davranmada, bağışlama ve sabretmedeki güzel ahlâkı

kemâlini bulmuştu. Bu özelliklerinden dolayıdır ki, kâfirler

savaşta onu yaraladılar, mübarek dişini kırdılar. Mübarek

yüzünü yaralayıp kan akıttılar. Bu halde iken sahabe ona:

Ya Resûlallah (s.a.v.) bu kâfirlere bedduâ et dediklerin –

de Efendimiz (s.a.v.): ‘‘Ben bedduâ etmek için gönderil-

medim, ancak davet ve rahmet edici olarak gönderildim

buyurdu ve ya Rabbi, kavmimi sen affet, hidâyete erdir,

zira onlar bilmezler’’ (Müslim, Birr, 87), diye hayırlı dualar etti.

Hz. Peygamber (s.a.v.) ‘in sabrının, affedişinin ne dere-

cede üstün olduğunu bu olay bize göstermeye yeter.

İbn-i Hibbân bu duayı yorumlayıp «Ya Rabbi kavmimi

affet» demekten dileği yüzümü yaraladıkları için günahları-

nı affet demektir. Yoksa tüm günahlarını affet demek değil-

dir. Eğer öyle olsaydı duası kabul olunur ve o zaman bütün

Kureyş kâfirleri îmana gelirlerdi diye buyurmuştur.

Hz. Ömer (r.a.) anlattı: “Ya Resûlallah (s.a.v.) anam

babam sana feda olsun. Nuh (a.s.) kavmine bedduâ edip

meâlen: «Ey Rabbim, yer (yüzün) de kâfirlerden yurt tu-

tan hiç kimse bırakma.» (Nuh s. 76) diye buyurdu. Eğer sen

de bize bedduâ etseydin hepimiz helak olurduk. Mübarek

sırtına vurdular, mübarek yüzünü kanattılar, mübarek dişini

kırdılar yine bedduâ etmedin, hayırlı duâ yaptın” dedi.

Bu makamda bir incelik vardır. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in

yüzünü yaraladılar affedip «Ya Rabbi kavmimi bağışla»

buyurdu. Fakat Hendek Gazâsı’nda namazdan alıkoyduk-

ları zaman bedduâ edip «Allah’ım karınlarına ateş dol-

dur» buyurdu. Kendi yüzüne yapılan yaraya dayandı. Fa-

kat din yüzüne yapılan yaraya dayanmadı. Zira dînin yüzü

namazdır. Cenâb-ı Hakk’ın hakkını kendi hakkından üstün

tuttu, dediler.

(İmâm Kastalâni, Mevahib-ü Ledünniye, s.325)

 

EFENDİMİZ (S.A.V.)’İN DOĞUMUNDA

MEYDANA GELEN OLAYLAR

 

Osman b. Âs (r.a.)’ın annesi Fâtıma-i Sakîfe anlatıyor:

Ben o gece Hz. Âmine’nin yanındaydım. Yeryüzünde

benzeri görülmemiş bir güzellik ortaya çıkarak gökteki bir

yıldız dünyanın dört bir yanına ışıklar saçtı; oda içinde

birçok meşale yandı zannettim. Çünkü o saadet yıldızı,

koca bir nur ile doğdu. Amine’den bütün âleme bir nur

yükseldi ki yerle gök arasında nurdan başka bir şey gö-

rünmedi.

Abdurrahman bin Avf (r.a.)’ın anası Şifâ Hâtûn bildi-

riyor.

Hz. Muhammed (s.a.v.) doğunca ben almıştım. Elim

üstüne düştüğü anda bir kimsenin Allah’ın rahmeti üzeri-

ne olsun dediğini duydum ve doğu ile batı arasının nurla

dolduğunu ve Rum ülkesindeki bazı köşkleri gördüm ve

yine o anda Muhammed (s.a.v.)’i emzirdim, sarıp yatır-

dım. Birden vücudum titredi, gözlerim karardı ve Muham-

med (s.a.v.) gözümden kayboldu. Ve ne oldu deyince;

doğu tarafına götürdüler, diye kulağıma bir ses geldi. Bu

söz kalbimden hiç gitmedi. Tâ Hz. Muhammed (s.a.v.)

Peygamber oluncaya kadar unutmadım ve ilk müslüman

olanlardan biri oldum.

Hz. Muhammed (s.a.v.)’in doğumu ile meydana gelen

haller şunlardı:

Ahiret gününde şefaatçi olacak Resûlullah Efendimiz

(s.a.v.)’in doğduğu gece Sâve gölünün suyu kaybolmuş,

o geceye gelinceye değin bir damla su görülmemiş olan

Semâve çölünde çeşitli ırmaklar ortaya çıkmıştı. İran

kisrasının sarayından on dört burç düşmüş, Fars ilinde

ateşe tapanların bin yıldan beri yanan ateşi sönmüştü.

(Eyüp Sabri Paşa, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Hayatı, s.45

İmâm Kastalâni, Mevahib-ü Ledünniyye, s.37)

 

PEYGAMBER (S.A.V.)’İN EMÎN OLUŞU

 

Peygamber (s.a.v.) en emîn, en âdil ve en doğru bir pey-

gamberdi. Öylesine emin ve doğru idi ki, bunu düşmânları

bile kabûl edip itiraf etmişlerdir. Henüz kendisine peygam-

berlik gelmeden önce bile (el-Emîn) deniyordu. İbn-i İshak,

“Allâh (c.c.) onda bütün güzel ahlâk ve hasletleri topladığı

için kendisine emîn denilmiştir.” dedi. Allâh (c.c.): “Orada

kendisine itaat olunandır. Bir emîndir.” (Tekvir s. 21) bu-

yurmuştur.

Birçok müfessir, bu âyette kastedilen, Hazreti Muham-

med (s.a.v.)’dir, dediler. Kureyş, Kâ’be’nin inşaasında

Hacer-i Esved’i kim koyacağı husûsunda anlaşmazlığa dü-

şünce, aralarına ilk defâ kim gelirse onu hakem kılacakları-

na karar verdiler. Derken, Peygamberimiz (s.a.v.) çıkagel-

  1. Bu, henüz kendisine peygamberlik gelmeden önce idi.

Dediler ki: – Bu Muhammed (s.a.v.)’dir. Bu, kendisine son

derece güvenilen bir zâttır. (Yani Emîn’dir.) O (s.a.v.)’in ha-

kem olmasına hepimiz yürekten râzıyız. Hakemliğini kabûl

ediyoruz.

Er-Rabi b. Huşeym’den: “İslâmiyetten önce, cahiliyet

devrinde (insanlar) Resûlullâh (s.a.v.)’in hakemliğine baş-

vururlardı.” dedi.

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Vallâhi ben gökte de Emînim, yerde de.”

Alî (k.v.)’den nakledilmiştir: “Ebû Cehil, Peygamberimiz

(s.a.v.)’e dedi ki: – Biz seni yalanlamıyoruz, biz sana gelen

kitabı yalanlıyoruz. Bunun üzerine Allâh (c.c.): “Şüphesiz

onlar, seni yalanlamıyorlar.” meâlindeki âyeti inzâl buyur-

muştur.

Ahnes b. Şerik, Bedir günü Ebû Cehil ile karşılaştı ve

ona sordu:- Ey Hakem’in babası burada sözümüzü duya-

cak kimse yok, bir sen bir de ben varım. Söyle bakalım Mu-

hammed (s.a.v.) sadık (doğru bir kimse) midir, yoksa yalan-

cı mıdır? Ebû Cehil -Allâh’a yemîn ederim ki Muhammed

(s.a.v) doğru ve pek emîn bir zâttır! O hayatında katiyyen

yalan söylememiştir.dedi.

(Kadı ‘Iyaz, Şifâ-i Şerîf, s.133-135)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.) KURTULUŞA VESÎLEDİR

 

Rivâyet olundu ki: Âdem (a.s.) cennetden ihraç olundu-

ğu zamanda nazar edip gördü ki; arşda ve cennetin her

mevki’inde Hakk Te‘âlânın ism-i şerîfi yanında Muhammed

(s.a.v.) ism-i şerîfi yazılı idi.

Dedi: Ya Rabb! Bu Muhammed (s.a.v.) kimdir?

Allah Te‘âlâ ve Tebâreke Hazretleri buyurdu ki: Bu se-

nin evlâdından O (s.a.v.) kimsedir ki, eğer O (s.a.v.) ol-

masaydı seni halk etmezdim.

Âdem (a.s.) dedi ki: Ya Rabb! Beni bu oğlumun hürme-

tine afvedip esirge! Hakk Te‘âlâ ve Tekaddes Hazretleri

buyurdu ki:

-Ya Âdem! Eğer gökler ve yerler halkı hakkında bu

oğlun hürmetine benden şefaat dilesen şefaatin mak-

bul olur.

Hazret-i Ömer (r.a.)’dan mervîdir ki: Resûlullah (s.a.v.)

buyurdu:

– Âdem (a.s.) hatayı işleyip günahkâr olduğu zaman;

– Ya Rabb! Muhammed (s.a.v.) hakkı için beni mağfi-

ret eyle, dedi. Hakk Te‘âlâ:

– Yâ Âdem sen Muhammed’i nice bildin ki ben Onu

henüz halk etmedim! diye buyurdu. Âdem (a.s.) dedi:

– Oradan bildim ki, sen beni yed-i kudretinle halk

edip bana ruh nefhettiğin zamanda başımı kaldırıp arş

üzerinde;

“Lâ İlâhe İllallah Muhammedur Resûlullâh” yazılmış

gördüm. Bildim ki sen ism-i şerifini ancak sana cemi’

halkın en sevgilisi olan bir kimsenin ismine muzâf ey-

lersin, dedi. Hakk Te‘âlâ ve Tekaddes Hazretleri:

– Yâ Âdem! Doğru söyledin. O bana halkın en sev-

gilisidir. Madem ki O (s.a.v.)’in hürmetine benden mağ-

firet istedin, muhakkak ben seni afv eyledim. Eğer

Muhammed (s.a.v.) olmasaydı, seni halk etmezdim bu-

yurdu. (Hadis-i Kutsi)

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s), Musahabe 4, 13-14.s.)

 

ALLAH RESÛLÜ’NÜN (S.A.V.) DİLEĞİ

 

Allahu Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Ey

Muhammed! Peygamberden azim sahibi olanların

sabretiği gibi sen de sabret. İnkarcılar için acele etme.”

(El Ahkaf -35.) Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Allah (c.c.) yolunda

gösterdiği sabır, sabredenlerin sabrının üstündedir; ona

karşı direnenlerin çeşitli eziyetlerine tahammülü ise alim-

lerin tahammülünü aşar.

Ne zamanki amcası Ebu Tâlib vefât etti, Allah Resûlü

(s.a.v.)‘e Kureyş’in eziyetleri arttı. Çeşitli düşmanlıklarla

karşısına çıktılar. Allah Resûlü (s.a.v.) bu sefer Tâif’e

yöneldi. Umulur ki Sakıf kabilesi ona bir destek, Mekke’deki

kavmine karşı bir yardımda bulunurdu. Fakat umulduğu

gibi çıkmadı. O (s.a.v.)’i en kötü şekilde karşıladılar ve O

(s.a.v.)’i en çirkin şekilde geri çevirdiler. Murizi’ni dediği gibi,

Sakiflilerle Kureyşlilerin arasında bir düşmanlık yoktu, aynı

zamanda aralarında kan bağı vardı.

Buhari ve Müslim’in Hz. Aişe (r.a.) rivayet ettikleri bir had-

iste: “Ey Allah Resûlü (s.a.v.) Uhud  gününden daha zor

bir günle karşılaştın mı?”, cevaben Allah Resûlü (s.a.v)

şöyle buyurdular: “Seni kavminden gördüğümü gördüm,

Akabe günü onlardan en zorlusuyla karşılaştım. Şöyle

ki, Abdi Kelale oğlu Abidi Yaleyli oğluna kendimi arz et-

tim, istediğimi bana vermedi. Oradan yüzümde üzüntü

ile ayrıldım. Ancak Sealib topraklarından ayrıldım.

Başımı kaldırdım, bir de ne göreyim başımın üstünde

bir bulut beni gölgeliyor. Dikkatlice bakınca orada Ce-

brail (a.s.)’i gördüm. Bana sesleniyor ve diyordi ki ‘Al-

lahu Teala senin kavminin sana söylediklerini ve geri

çevirdiklerini işitti. Onlar hakkında dilediğini emretmen

için sana dağlar meleğini gönderdi.” Dağlar meleği bana

nida etti, selam verdi ve sonra dedi ki: “Ya Muhammed!

Hiç şüphesiz Allah Teala kavminin sana söylediklerini

işitti. Ben dağlar meleğiyim. Bana emrini bildirmen

için beni sana gönderdi. Eğer dilersen oların üzerine

Ahşebeyn dağını geçireyim.” Allah Resûlü (s.a.v.) şöyle

buyurdular: “Allah (c.c.)’den dileğim onların soyundan

Allah (c.c.)’ye kulluk eden ve O’na eş koşmayan kim-

selerin çıkmasıdır.”

(Muhammed Alevi Maliki, Kamil İnsan, s. 137)

 

 

 

ÂLEMLERE RAHMET (S.A.V.)

 

Cenâb-ı Hakk: “And olsun, size kendinizden öyle bir

Peygamber gelmiştir ki, sıkıntıya uğramanız ona çok ağır

ve güç gelir. Üstünüze çok düşkündür. Bütün mü’minleri

cidden esirgeyicidir, onları bağışlayıcıdır, O.” (Tevbe s. 128)

“Kim O Peygambere itaat ederse, muhakkak Allâh’a

itaat etmiştir.” (Nisa s. 80)

“Biz Seni (Habibim) âlemlere (başka bir şey için değil)

ancak rahmet için gönderdik.” (Enbiya s.107) buyurmuştur.

Ebu Bekr b. Tahir der ki: Allâh (c.c.) Muhammed (s.a.v.)’i

Rahmet süsü ile süslemiştir; O (s.a.v.)’in (her şeyden önce)

varlığı rahmettir! Bütün şemail ve sıfatı (nitelikleri) tüm

mahlûkata rahmettir. O (s.a.v.)’in rahmetinden kim nasibini al-

mışsa, hem dünyada, hem ukbada felaha kavuşanlardan, her

türlü kötülükten de kurtulanlardan olmuştur. Ancak O (s.a.v.)’in

sayesinde bütün sevgililere kavuşabilir insan. O (s.a.v.)’in ha-

yatıda Rahmettir, mematı da Rahmettir. Nitekim Peygamber

(s.a.v.) bu gerçeği şu mübarek hadîsi ile tescil buyurmuşlardır:

“Hayatım sizin için hayırlıdır! Memâtım da sizin için

hayırlıdır!” (El- Bezzar)

O (s.a.v.), hem insanlara, hem de cinlere rahmet olarak

gönderilmiştir. O (s.a.v.), bütün varlıklara rahmettir. Müminlere

rahmettir; çünkü onlara doğru yolu göstermiştir. Münafıklara

rahmettir; onları öldürülmekten kurtarmıştır.

“Allâh (c.c.) bir ümmete hayır murad etti mi, Peygam-

berini ondan önce alır ve onu o ümmet için bir şefaatçi ve

selef kılar.” (Müslim)

Kâfirlere rahmettir; çünkü onların azablarının ertelenmesine

vesîle olmuştur. (Zira eski milletlerde kâfirlerin cezası daha

dünyadayken verilirdi. Maymun ve domuz suretine çevirilirler-

di.)

İbni Abbas (r.a.): “O (s.a.v.) hem mü’minlere rahmettir,

hem de kâfirlere. Zira onlar (eski) yalanlayıcı milletlerin

uğradıkları akıbetten (dünyada) muaf tutuldular.”

(Kadı ‘Iyaz, Şifâ-i Şerîf, s. 24-25)

 

EFENDİMİZ (S.A.V.)’İN CESARET

VE KAHRAMANLIĞI

 

Bu özellik, insan olmanın en üstün cevheri, yüce ahlâkın

temel taşıdır. Azim, kararlılık, gerçekçilik ve doğru sözlülük, bü-

tün bunlar sadece cesaret ve yiğitlikten doğar. Hz. Peygamber

(s.a.v.) yüzlerce felaket, tehlike ve bir çok savaşla yüzyüze gel-

  1. Fakat hiçbir zaman azim ve sebat ayağı yerinden oynamadı.

Bedir savaşının kıran kırana ortamında üçyüz zayıf müslüma-

nın ayağı, bin kişilik silahlı ordu karşısında yerinden oynamaya,

sarsılmaya başlayınca koşarak Peygamber’in (s.a.v.) eteğine

sığınılıyordu. Kolu ve bileği nice büyük savaşlar kazanmış olan

Hz. Ali (r.a.) diyor ki: “Bedir savaşında amansız düşman

saldırıları bütün hızıyla üzerimize geldikçe Hz. Peygamber

(s.a.v.)in yanına sığınıyor, O’nu kendimize siper ediyorduk.

O, herkesten daha cesurdu. O gün müşrik ordusunun saf-

larına Hz. Peygamber (s.a.v.)’den daha yakın kimse yoktu.”

(İbn-i Hanbel)

Huneyn savaşında Hevâzin kabilesi tarafından amansız

bir ok yağmuru başlayınca pek çok müslüman savaş alanın-

dan geri çekildi. Ama Hz. Peygamber (s.a.v.)  birkaç fedâîsiyle

birlikte her zaman olduğu gibi savaş alanında dimdik durdu.

Allah Resûlü (s.a.v.)  bu sırada katırını dizginleyerek ilerlemeye

çalışıyordu. Ama fedakâr sahabîler kendisine engel oluyordu.

Düşman askerlerinin hedefi sadece Hz. Peygamber (s.a.v.)’di.

Buna rağmen mübarek ayağında en ufak bir sarsılma olmadı.

Adamın biri bu savaşa katılan Berâ (r.a.)’a “Huneyn savaşın-

da siz de kaçmış mıydınız?” diye sordu. Berâ(r.a.) da, “Evet,

ama ben, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yerinden bir adım dahi

geri çekilmediğini gördüm. Allah (c.c.)’ya yemin ederim

ki; savaş en şiddetli noktaya ulaştığında Hz. Peygamber

(s.a.v.)’in yanına giderek O’na sığınıyorduk, içimizde en

cesur ve en korkusuz olanlar, Hz. Peygamber (s.a.v.) ve

O’nunla birlikte duranlardı” dedi.” (Müslim)

Hz. Enes (r.a.) der ki: “Hz. Peygamber (s.a.v.)  herkesten

daha cesurdu. Bir gün Medine’de, “Düşman geldi!” diye

bir yaygara koptu. Halk karşı koymak için harekete geçti.

Herkesten önce davranıp sokağa ilk çıkan Hz. Peygamber

(s.a.v.)’di. Korkusuzca herkesten önce ortaya çıkmak için

atının eğerlenmesini bile beklemedi. Atın çıplak sırtına bi-

nerek bütün tehlikeli bölgeleri dolaşıp geldi ve: “Tehlike

yok!” diyerek insanları teskin etti.” (Buhari)

(Kadi İyaz, Şifa-i Şerif s.113-114)

 

 

 

HİCRETTE YAŞANANLAR

 

Süheyb b. Sinan (r.a.) şöyle anlatıyor. Hz. Peygam-

ber (s.a.v.): “Sizin hicret edeceğiniz yer bana gösterildi.

Orası iki taşlık arasında çorak bir arâzidir. Bu durumda

ya Hacer’dir ya da Yesrîb (Medîne)’dir.” buyurdular. (Bu-

hari) Sonra da berâberinde Hz. Ebûbekir (r.a.) olduğu hâl-

de Medîne’ye hicret ettiler. Ben de onlarla birlikte gitmek

istemiştim. Fakat Kureyş gençleri buna mâni oldular. Ben o

gece hiç oturmaksızın ayakta dolaştım durdum. Gençler:

“Karnı ağrıyordur.” diyorlar ve beni ishâl olmuş zannediyorlardı.

Hâlbuki benim hiçbir şeyim yoktu. Onların uyumalarını bekled-

im ve sonra yola çıktım. Fakat biraz sonra arkamdan yetiştiler.

Beni yolumdan alıkoymak istiyorlardı. Onlara: “Benim çok

param vardır; onları size verirsem yolumdan çekilir hicret et-

meme izin verir misiniz?” dedim. Onlar da râzı oldular. Böylece

hep birlikte Mekke’ye geri döndük. Onlara evimin eşiğinin altını

kazmalarını söyledim. Kazdılar, oradan çıkan paraları verdim

ve sonra: “Falan kadına gidiniz? Onda iki tane elbisem vardır;

onları da alınız!” dedim. Sonra yola düştüm: daha Medîne’ye

girmeden Kubâ’da Hz. Peygamber (s.a.v.)’le Ebûbekir (r.a.)’e

yetiştim. Hz. Peygamber (s.a.v.) beni görünce  “Yâ Ebâ Ya-

hyâ! Kârlı bir alışveriş yaptın!” buyurdular.

(M. Yûsuf Kandehlevî (r.h.), Hayatü’s Sahâbe, 1.c., 347.s.)

 

HİCRÎ SENENİN SON GECESİ OKUNACAK DUÂ

 

Bismi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

“Ve salla’llâhü ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve

sahbihî ve sellim. Allâhümme mâ ‘amiltü fi hâzihi’s-seneti

mimmâ neheytenî anhü felem etüb minhü velem terdâhü

ve nesîtühû velem tensehu ve halimte aleyye fîhi ba‘de

cür’etî ‘alâ ma’sıyetike fe-innî estâğfiruke fa’ğfirlî mâ ‘am –

iltü fîhâ mimmâ terdâhü ve ve‘adtenî aleyhi’s-sevâbe fe-

es’elüke. Allâhümme yâ kerîmü yâ ze’l-celâli ve’l-ikrâm.

En-tetegabbelehû minnî velâ tagta racâî minke yâ kerîm.

Ve salla’llâhü ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sah-

bihî ve sellim.”

(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, 91.s.)

 

 

NEBİ (SAV)’İN BİR SAHABİYE DUASININ BEREKETİ

 

Bir keresinde Hz. Peygamber (s.a.v.)’e şu şiiri okudum:

“Cömertliğimiz ve zenginliğimiz göklere ulaştı. Buna

rağmen biz bundan daha fazlasını istiyoruz”. Bundan

çok hoşlanan Hz. Peygamber (s.a.v.), “Ey Ebâ Leylâ!

Daha başka ne istiyorsun?” diye sordular. “Cenne-

ti istiyorum” dedim. Hz. Peygamber (s.a.v.) de, “Allah

(c.c.)’nun izniyle bu da olacaktır” buyurdular. (Buhari)

Bunun üzerine ben şiire devamla şu beyti okudum: “Or-

talığın selâmetini koruyamayan halimlikte (yumuşak

huylulukta); işler karıştığında düzeltecek tevâzu yoksa

cehâlette de hayır yoktur”. Bunları işiten Hz. Peygamber

(s.a.v.), “Çok güzel söyledin. Allah Teâlâ ağzını bozma-

sın ve onu korusun!” diye dua ettiler. (Buhari)

Ya’lâ (r.a.) şöyle diyor: “Ben onu (Nâbiga’yı) gördüm;

yüz küsur yaşında olmasına rağmen bir tek dişi dahi

düşmemişti.” Abdullah b. Cirad (r.a.) ise şöyle diyor: “Ben

onu gördüğümde dolu tanesi gibi dişlere sahipti ve bir

tanesi dahi düşmemiş ya da çürümemişti.” Nâbiga ha-

yatı boyunca herkesten daha güzel dişlere sahip oldu. Çok

yaşlı olmasına rağmen her düşen dişinin yerine mutlaka bir

yenisi çıkardı.

Hz. Peygamber (s.a.v.) “Bu ümmetin meselesi yağ-

murun durumuna benzer. Bilinmez, yağmurun evveli

mi daha hayırlıdır sonu mu?” buyurdu. (Tirmizi) Hz. Pey-

gamber (s.a.v.) “Allah (c.c.)’nun, yeryüzünde seyahat

eden bir gurup melekleri vardır. Onlar benim ümmeti-

min selâmını bana tebliğ ederler” buyurdu. (Müslim) Yine

Allah (c.c.)’nun Resûlü (s.a.v.) “Benim hayatım sizin için

hayırlıdır. Siz soruyorsunuz, benden cevab alıyorsu-

nuz. Benim vefatım da sizin için hayırlıdır. Sizin amelle-

riniz bana arz edilir. Hayrını gördüğümde Allah (c.c.)’ya

hamdederim, şerrini gördüğümde de, sizin için af tale-

binde bulunurum” dedi.

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, 4/418)

 

SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN MÜBAREK

GÖZLERİ İLE İLGİLİ MUCİZELER

 

Yüce Allah Kur’ân’da buyuruyor ki: “Muhammed’in gözü

şaşmadı ve sınırını aşmadı.” (Necm, 17).

Beyhakî’nin rivayetine göre, bu hususu Îbn-i Abbas (r.a.) şöy-

le ifade etmiştir: “Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, gündüzleyin

ışıkta gördüğü gibi, geceleyin karanlıkta da görürdü.”

Ebû Hüreyre (r.a.)’dan naklen: O demiştir ki: “Bir defasında

Resûlüllâh (s.a.v.) Efendimiz bizlere hitaben: “Siz benim yal-

nız ön tarafı mı gördüğümü mü sanıyorsunuz? Vallahi sizin

rukûnuz da, secdeleriniz de bana gizli değildir! Ben sizi ar-

kamdan da görmekteyim” (Buharı ve Müslim) buyurdular.

Enes (r.a.)’den şöyle rivayet eder: “Resûlüllâh (s.a.v.)

Efendimiz buyurdular ki: Ey insanlar! Ben sizin imâmınızım.

Rükû ve secdelerinizi benden önce yapmayınız. Çünkü ben

sizi, hem önümden, hem de arkamdan görmekteyim.”( Buharı

ve Müslim)

E l-Humeydî Müsned’inde, îbn-i Münzir Tefsîr’inde ve

Beyhakî, Mücâhîd’den naklen demiştir ki: “Peygamberimiz

(s.a.v.), önünden rahatlıkla gördüğü gibi, arkasından ve saflar

arasından da rahatlıkla görürdü.” Mücahid bu açıklamayı, aşağı-

daki âyet-i celile dolayısiyle yapmıştır. Şöyleki: “O ki, gece na-

maza kalktığın zaman seni görüyor. Secde edenler arasında

senin dolaşmanı da görüyor.” (Şuara s.218)

Âlimlerimiz diyorlar ki: Bu öndende, arkadan da görmek işi;

hakîki bir idraktir ve mucize kabilinden olup Peygamberimiz

(s.a.v.)’e mahsustur; O (s.a.v.)’e ait büyük özelliklerden biridir.

Sonra bu görme işinin, O (s.a.v.)’in iki gözüyle olması da caizdir.

Ve görülen şeyin karşısında bulunma şartı olmaksızın, yâni mü-

kemmel bir şekilde görmesi gerçekleşmektedir. Ehl-i Sünnet’e

göre, görülen şeyle karşı karşıya bulunmak şart değildir. Hak

olan da budur. Nitekim âhirette Allah (c.c.)’ı görmek de haktır.

Fakat bunda da karşı karşıya bulunmak şart değildir.

(Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin (s.a.v.) Mucizeleri, c. 1, s. 7-10)

 

NEBİ (S.A.V.)’İN ŞEMÂİL VE AHLÂKI

 

“Nebî (s.a.v.)`i güneşin en sıcak zamânı gün ortasında

Bathâ (mevkiin) de namaz kılarken gördüğü ve karşısında

ucu demirli bir harbe bulunduğu” rivâyet olunmuştur. Bura-

daki rivâyette Ebû Cuhayfe (r.a.) (şunları da) söylemiştir:

Halk, Resûlullah (s.a.v.)`in iki elini tutmaya ve onu yüzle-

rine sürmeye başladılar. Ben de Resûlullah (s.a.v.)`in elini

tuttum ve yüzüme sürdüm. Bir de ne göreyim, onun eli (o

sıcak zamanda) kardan daha serindi. Kokusu da miskten

daha hoş kokulu idi, demiştir.

Ebû Hüreyre (r.a.) Resûlullah (s.a.v.)`in: “Ben, -de-

virden devre ve âileden âileye intikal (ile ıstıfâ`) eden-

Âdemoğulları soylarının en temizinden naklolundum.

Nihâyet şu içinde bulunduğum (Hâşimî) câmiasından

neş`et ettim” dediği rivâyet olunmuştur. (Buhari)

Yine Ebu Hüreyre (r.a.)’dan rivâyet başka bir Hadis-i

Şerif’te:  “Nebî (s.a.v.) hiçbir zaman hiç bir yemeği be-

ğenmezlik etmedi. Arzu ederse yerdi, etmezse bırakır-

dı” dediği rivâyet olunmuştur. (Buhari)

Mü’milerin Anası Hz. Âişe (r.anha) şöyle rivâyet etmiştir:

“Resûlullah (s.a.v) (dünyâ işlerinden) iki şey arasında

muhayyer kılındı mı o, muhakkak onlardan en kolayı-

nı alırdı. Şu kadar ki, o kolay şey günah olmaya. Eğer

günâhı mûcib olursa, o kolay şeyden halkın en uzak

bulanın Resûlullah olurdu. Resûlullah (s.a.v.) kendisi

için kin tutup öç almamıştır. Meğer ki, Allah (c.c.)`ya

karşı hürmetsizlik edilmiş ola. Bu halde irtikâb edi-

len hürmetsizlik sebebiyle Allah (c.c.) için (öfkelenir,)

intikâm alırdı.” (Buhari, Tirmizi)

Enes B. Mâlik (r.a.) şöyle dediği rivâyet olunmuştur:

Ben hayâtımda Nebî (s.a.v.)’in elinden daha yumuşak

hiç bir ipeğe, hiç bir dîbâya yapışmadım. Yine ben öm-

rümde Resûlullah (s.a.v.)`in kokusundan daha hoş bir

koku da ebedî koklamadım.

(Sahih-i Buhari, Hadis No: 1445, 1454,1457,1458,1461)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN GİYİM ÂDÂBI

 

Ebu Said el-Hudri (r.a.)’den şöyle rivayet edilmiştir:

“Peygamber (s.a.v.) elbise giydiği zaman gömlek olsun,

aba ve yâhut sarık olsun adını söyler ve:

“Allahümme innî eselüke min hayrihi ve hayri mâ

hüve leh, ve eûzu bike min şerrihî ve şerri ma hüve

leh.”

Allah’ım, senden bunun hayrını ve ne için yapılmış-

sa onun da hayrını isterim. Onun şerrinden ve ne için

yapılmışsa onun da şerrinden sana sığınırım, derdi.”

(Ebu Davûd,  Tirmizi)

Elbise, ayakkabı, pantalon vb. gibi elbiseler giyerken

önce sağ elleri ve ayakları geçirmek müstehaptır. Çıka-

rırken önce solu, sonra da sağı çıkarır. Gözlerine sürme

çekerken, misvak kullanırken, tırnak keserken, bıyık kırpar-

ken, koltukaltı kıllarını yolarken, başı tıraş ederken, namaz-

da selam verirken, mescide girerken, tuvaletten çıkarken,

abdest, gusül, yeme, içme, tokalaşma, haceri esvedi se-

lamlarken, birinden bir şey alır ve verirken vb. şeyleri ya-

parken, hepsinde sağdan başlamak müstehâptır. Tersini

yaparken de soldan başlanır.

Hz. Aişe (r.anha) diyor ki: Resûlullah (s.a.v.) abdest

alma, saç tarama ve ayakkabı giyme gibi şeyleri yaparken

sağdan başlamayı severdi. (Buhari, Müslim)

Hz. Aişe (r.anha) diyor ki: Resûlullah (s.a.v.) sağ elini

abdest ve yemek yeme için, sol elini de tuvalet vs. şeyler

için kullanırdı. (Ebu Davud)

NOT  : Bil ki, kime amellerin faziletine dair bir rivayet

ulaşırsa, bir defa da olsa onunla amel etmesi uygun olur.

Öylece (itaat edenler) grubunun içine girer. Onu duymaz-

dan gelip hiç yapmaması uygun olmaz. Onu elinden geldiği

kadar yapmalıdır.

Zira Peygamberimiz (s.a.v.), sahih bir hadisinde: “Size

bir şey emrettiğim zaman onu elinizden geldiği kadar

yapın.” buyurmuştur. (Müslim)

(İmam-ı Nevevi, el-Ezkâr, s.48)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN KENDİSİNE

YAPILANA YUMUŞAKLIKLA CEVAP VERMESİ

 

Hz. Peygamber (s.a.v)’e yahudilerden bir kişi sihir yap-

tı. Peygamber (s.a.v.) birkaç gün ondan müştekî (rahatsız)

oldu. Cebrail (a.s.) geldi ve “Yehudden bir kişi sana si-

hir yapmıştır. Falan falan kuyuda bir takım düğümler

düğümlemiştir. Birisini gönder onu getirsin” (Ebu Müslim)

deyince, Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. Ali (r.a.)’yı oraya gön-

derdi. Hz. Ali (r.a.) o büyü yapılan ipi çıkardı ve Peygamber

(s.a.v.)’e getirdi. Hz. Peygamber (s.a.v.)’de o düğümleri

çözdü. Hz. Peygamber (s.a.v.), sanki bağından kurtulmuş

gibi oldu. Fakat bunu o yahudinin yüzüne vurmadı. Vefat

edinceye kadar böyle kaldı.

Hz. Peygamber (s.a.v)’e sihir yapıldı. Hz. Peygamber

(s.a.v) hanımı ile cinsî münasebette bulunmadığı halde,

bulunduğunu sanmaya başladı. Bu sihrin, en şiddetlisidir.

Hz. Peygamber (s.a.v), “Ey  Âişe! Biliyor musun, Allah

kendisinden istediğim konuda bana fetva verdi. Bana

iki kişi geldi. Birisi başımın, diğeri de ayaklarımın ucu-

na oturdu. Başımın ucuna oturan diğerine: “Adama ne

olmuş?” dedi.

Diğeri: “Sihir yapılmıştır” dedi.

Baş ucumdaki adam: “Sihiri kim yapmıştır?” diye sor-

  1. Ayak ucundaki adam da: “Lebid b. A’sam” dedi. (Bu

Benî Zureyk kabilesinden bir kişidir. Yahudiler ile araların-

da anlaşma vardı ve münafıktı.) O başucumdaki yeniden,

“Hangi nesneyle yapmıştır bunu?” diye sordu. Diğeri,

“Bir hurma salkımının kabuğu altına üfleyerek onu Zer-

van kuyusunun altındaki salın altına koymuştur” dedi.

(Ebu Müslim)

Hz. Peygamber (s.a.v) o kuyuya vardı. O yapılan sihri

çıkardı ve “İşte bu kuyu bana gösterilen kuyudur! Onun

suyu sanki kınanın suyu idi. Oradaki hurmalar sanki

şeytanların başlarıydı” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v)’e

“Bunu neden halka ilan etmiyorsun?” dedim. Hz. Pey-

gamber (s.a.v),“Allah (c.c.) bana şifa verdi. Kimseyi

utandırmak istemiyorum” dedi.

İmam Ahmed ve Müslim (Hz. Aişe’den)

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, 3/102-103)

 

 

NEBÎ (S.A.V.)’İN KABR-İ ŞERÎFİNİ ZİYÂRET

İBÂDETLERİN EN ÜSTÜNÜDÜR

 

Bu hakikat, Kitâb, Sünnet, icmâ’ ve kıyâs ile sâbittir. Nîsâ

Sûresi’nin 64. Âyet-i Kerîmesi, Resûlullah (s.a.v.)’e gitmeyi teş-

vik etmekte, O’nun huzûrunda istiğfârda bulunmaya, O’nun da

onlar için af ve mağfirette bulunacağına delâlet etmektedir.

Hadîs-i Şerîfler’de kabirleri ziyâret emredilmiştir. Hadîs-i

Şerîf’te: “Kabirleri ziyâret ediniz! Bu ziyâretler, sizlere

âhiret gününü hatırlatır” (Buhari, Tirmizi) buyuruldu. Resûlullah

(s.a.v.) Efendimiz’in kabri, kabirlerin seyyididir. Resûlullah

(s.a.v.)’in Kabr-i Şerîfi de, Hadîs-i Şerîf’te geçen kabirler

ifâdesine dâhildir. Ziyâret emrine o da dâhildir.

Vâkıdî, Fütûh uş-Şam adlı eserinde şöyle demektedir: “Ebû

Ubeyde bin Cerrâh (r.a.), Beyt-i Makdis’in evlerine kadar geldiği

zaman, Meysere bin Mesrûk (r.a.) ile Halîfe Hz. Ömer (r.a.)’a

bir mektûp gönderdi. Meysere (r.a.), Medîne-i Münevvere’ye

girdiği vakit gece idi. Önce Mescid-i Nebevî’ye girdi. Türbe-i

Saadet’e gelince Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) ve Hz. Ebû Bekir

(r.a.)’a selâm verdi.”

Yine aynı kitapda şöyle anlatılır: “Hz. Ömer (r.a.), Beyt-i

Makdis halkı ile sulh yapmıştı. Bu sırada Ka’b-ül-Ahbâr gelip

müslüman oldu. Hz. Ömer (r.a.) onun müslüman olmasından

dolayı çok sevindi. Ka’b-ül-Ahbâr’a; “İstersen benimle Medîne-i

Münevvereye gel, orada Resûlullah Efendimiz (s.a.v.)’i ziyâret

edersin, bu ziyâret senin için fâideli olur” dedi. Ka’bül-Ahbâr,

Hz. Ömer (r.a.)’a; “Ey Mü’minlerin Emîri! Emrettiğin gibi ya-

payım” dedi: Hz. Ömer (r.a.), Medîne-i Münevvere’ye gelince,

önce Mescid-i Nebevî’ye geldi. Resûlullah Efendimiz (s.a.v.)’e

selâm verdi. Bu hâdiseyi, hadîs ve târih âlimleri de anlattı.”

Âlimler, erkekler için kabirlerin ziyâretinin müstehâb ol-

duğunda icmâ’ etmişlerdir. Bunu bildirenlerden birisi de, Ebû

Zekeriyyâ Nebevî’dir. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin Kabr-i

Şerîf’ini ziyâret husûsunda, erkek ile kadın arasında fark yok-

tur. Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin Kabr-i Şerîfler’inin dışındaki

kabirlerin ziyâretine gelince, erkeklere müstehâb olduğunda

icmâ’ vardır.

(İmâm-ı Sübkî, Şifâüs-sikâm fî ziyâreti hayr-il-enâm)

 

KUR’AN’DA EFENDİMİZ (S.A.V.)’E UYMAK EMRİ

 

Allah (c.c.)’yı sevenlerin mutlaka Peygamber (s.a.v.)’e

uyması gerekir, en güzel örneğin Allah (c.c.)’nun Resûlü

(s.a.v.)’de olduğunu kabul etmelidirler. Peygamber

(s.a.v.)’in dediğine tabi olmadıkça asla iman edilmiş olmaz:

“Ey Peygamber de ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız

bana uyun ki Allah’ta sizi sevsin günahlarınızı bağışla-

sın.” (Al-i İmran 31) “Gerçek şu ki Allah’ı ve Âhiret gününü

umanlar ve Allah’ı çokça ananlar için Allah’ın Peygam-

berinde güzel örnekler vardır.” (Ahzap 21) “Hayır, hayır,

Rabbine andolsun ki onlar anlaşmazlığa düştükleri her

konuda sen peygamberi hakem yapmadıkça ve sonra

senin kararına kalplerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın

tam bir teslimiyetle tabi olmadıkça gerçekten inanmış

olmazlar.” (Nisa 65)

Peygamberimiz (s.a.v.) ne getirdiyse alınmalı, yasakla-

dığından da vazgeçilmesi gerekir, çünkü o ancak vahye da-

yanarak konuşur. Resûl (s.a.v.)’e itaat edenin Allah (c.c.)‘ya

itaat etmiş olur:

“Kim o Peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş

demektir.” (Nisa 80) “Ve o Peygamber kendi arzu ve he-

vesine göre de konuşmamaktadır. Onun size aktardığı

sözler kendisine indirilen ilahi haberden başkası değil-

dir. “ (Necm 3-4) “… Ey Peygamber şüphesiz ki sen insan-

ları Allah’ın dosdoğru yoluna ulaştıracaksın.” (Şura 52)

Allah Resûlü’nün emrine aykırı davrananların bir bela

ve azaba uğrayabileceklerini bilmelidirler:

“… O Peygamberin buyruğuna karşı gelmek iste-

yenler başlarına bu dünyada bir belanın, bir güçlüğün

ya da öte dünyada can yakıcı biz azabın gelmesinden

korkup sakınsınlar.” (Nur 63) “… Bu sebeple Peygamber

size ne verirse ve ne getirirse onu alın ve sizi neden

sakındırırsa ondan da elinizi çekin.” (Haşr 7) “… Herhan-

gi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve

Peygambere götürün…”  (Nisa 59)

(İmam-ı Nevevi, Riyazzüssalihin, s. 64-65)

 

 

 

 

RESÛLULLAH (S.A.V.) EFENDİMİZİ SEVMEK

 

Resûlullah (s.a.v.) Efendimizi, ruhen ve itikaden sevmek

lazımdır. Allah (c.c.)’ya gerçek kul olmak isteyenler, onun

muhabbetinde yarışmakta, en yüce makamı onun sevgisinde

bulmakta, bu aşkla ölmeyi, şehadet mertebesinden üstün bil-

mektedirler. Bu sevgi, mümin için ruhun gıdası, kalbin nuru ve

hayatının gayesi ve bütün saadetin anahtarıdır. Bu hayati gıda-

dan mahrum olanlar, manen ölüdürler. Kalplerinde bu muhab-

bet nuru yanmayanlar, manen karanlıkta batmışlardır. Onun

sevgisi, imana kuvvet, basirete nur, amellere ihlas, yüce hal ve

makamlara basamaktır. Onun sevgisi dünyada velilik, kabirde

dirilik ve mahşerde gölgelik verir. Onun sevgisi ile cennet yolu

açılır. Bu iksirden mahrum olanlar, bu dünyada ebter ve ahirette

de erzeldirler.

Allahu Teala onu sevmeyi yüce kitabında emretmiştir: “Ey

Resûlüm De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, ka-

rılarınız, soylarınız, kazandığınız mallar, geçersiz olmasın-

dan korktuğunuz bir ticaret, hoşunuza giden meskenler

size Allah ve Resûlü’nden ve onun yolunda cihaddan daha

sevgili ise, artık Allah’ın emri (azabı) gelinceye kadar bek-

leyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez. (Tevbe

24)  Ayeti Kerime, Yüce Allah’ı ve Resûlü (s.a.v.)’i her şeyden

fazla sevmeyi emreder. Nefsini, ailesini ve dünyalığını, Allah

(c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’nden fazla sevenleri açık bir şekilde

tehdid eder.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de şöyle buyururlar: “Beni

evladınızdan, babalarınızdan ve bütün insanlardan daha

fazla sevmedikçe, hiçbiriniz iman etmiş sayılmaz.’’ (Nur 63)

Yani kamil mümin olmaz.

Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını insanlara tebliğ eden

peygamberlerdir. İnsanlığa dünya ve ahiretin saadet kapıları-

nı gösteren ve açan gene onlardır. Bunun için bütün peygam-

berleri ve başta büyük Peygamberimizi (s.a.v.) sevmek ve ona

uymak yüce Rabbimizin emridir: “Gerçekten Allah’ı, ahiret

gününü arzulayanlar ve Allah’ı çok zikredenler için, size

Allah’ın Resûlü’nde (takip edeceğiniz) pek güzel örnekler

vardır.” (Ahzab 21)

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi s. 149)

 

NEBİ (S.A.V.)’İN ANNE, BABA VE ECDADI MÜ’MİNDİLER

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Muhterem anne ve babala-

rı îmân üzereydiler. Onlar, İbrâhim (a.s.)’in tevhid dinine bağlıy-

dılar. Asla putlara tapmadılar. Bu konuda birçok âlim müstakil

kitap yazmıştır. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in mübârek anne

ve babalarının îmân ehli olduğuna dair kitap yazan âlimlerden

biri de Saçaklızâde Mehmed Efendi (r.h.)’dir. Kitabının ismi

“Risâle fî îmân-ı vâlidî Resûlullâh (s.a.v.)” dir.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in Muhterem babaları Hz. Abdullâh

(r.a.), haseb ve nesebce Kureyş’in en temiz soyuna mensûbdur.

Buhârî, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in atalarını, İbrâhîm (a.s.)’a ka-

dar çıkarır. İbrâhîm Halîl (a.s.), Kâ’be’yi ilk binâ eden olduğun-

dan, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e kadar, bütün İbrâhîm (a.s.) evlâdı,

Kâ’be’ye hizmet ede gelmişlerdir. Bu yönden, Resûl-i Ekrem

(s.a.v.)’in yüce ecdâdının bütün hayatları, kemâl derecede kayıt

ve zabt altındadır. Hepsi de şeref ve fazîlet sâhibi kimselerdir.

Tevbe Sûresi 128’deki “enfüsiküm” kavl-i şerîfi, şâz olan

bir kırâatte “enfesiküm” okunmuş ve manâsı, “Ey insanlar!

Sizin en güzel ve temiz soyunuzdan, size en necîb bir Pey-

gamber geldi.”olmuştur. Nebî (s.a.v.); “Ben, Allâh (c.c.)’nun

Peygamberiyim, bunda yalan yoktur! Ben, Abdulmuttalib’in

torunuyum, soyumda yalancı yoktur!” buyurmuşlardır ve

bozulan ordunun mânevi kuvvetini iâde etmişlerdir.

Büyük âlim Münâvî’ye:

“- Nebî (s.a.v.)’in babası cehennemde midir?” diye soruldu-

ğunda Münâvî, şiddetle haykırarak,

“- Nebî (s.a.v.)’in babası, Fetret devrinde vefât etmiştir.

Fetret devrinde vefât edenlere İsrâ sûresi 15. âyette: “Biz, bir

peygamber göndermedikçe kimseye azâb edecek değiliz.”

diye buyuruluyor.” diyerek cevâb vermiştir.

Diğer bir rivâyete göre Peygamberimiz (s.a.v.) Vedâ

Haccı’ndan döndüğü zaman, Allâhü Te‘âlâ, ona anne babası-

nı ve amcası Ebû Tâlib’i diriltti. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz,

onlara İslâmiyeti arz etti. Onlar da îmân ettiler (sonra yine öl-

düler)…

(Tarihü İbnü’l-Verdi, c. 1, s. 102)

(Ömer Faruk Hilmi, Ehl-i Beyt’in Fazileti ve Ebû Tâlib’in İmanı, s.16)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN ANNESİ

TARAFINDAN MÜJDELENMESİ

 

Ebû Nuaym, Ümmü Semâa’dan o da annesinden riva-

yet eder: Ben, Amine’nin vefatı ile neticelenen hastalığa

yakalandığı zaman, onu gördüm. O sırada Muhammed

(s.a.v.) de onun başucunda idi ve beş yaşlarında görünü-

yordu. Amine, büyük bir üzüntü ve hasretiyle oğlu Muham-

med (s.a.v.)’in yüzüne baktı ve sonra şiir halinde şunları

söyledi: “Ey oğlum! Allah (c.c) seni mübarek kılsın! Sen

ki, çok ni’metler ihsan edici Allah’ın yardımı ile ve adına

yüz deve kesilerek kurtulmuş bir babanın evladısın! Baban

Abdullah’a çıkmıştı kurrâ da, yerine bu yüz deve feda edil-

mişti. Oğlum, eğer rü’yâda gördüğüm aynen çıkarsa, mu-

hakkak sen insanlara Peygamber olarak gönderileceksin;

Celâl ve ikram sahibi Allah (c.c.) tarafından Mekke’de ve

Mekke’nin dışında hakikati ortaya çıkarmakla ve İslâm’ı

kullara tebliğ etmekle mükellef bulunacaksın… İslâm ki,

Senin atan ve büyük insan İbrahim’in dînidir; îbrâhim ki, ne

kadar iyi bir kuldur. Oğlum ben seni böyle görüyorum ve

insanlara uyarak putlara saygı göstermekten seni sakındı-

rıyorum!…”

Sonra Amine şu sözleri ilâve etti: “Şüphesiz her yaşa-

yan ölür! Her yeni eskir, her genç kocar. îşte ben ölüyorum,

fakat adım bakî kalacak! Ben, insanlara büyük bir hayır

bırakıyorum, ben senin gibi tertemiz bir çocuk dünyaya ge-

tirmişim!” Bunları ifade etti ve sonra oracıkta vefat eyledi.”

Cinlerin, Amine gibi büyük bir kadın için yas tutup ağ-

ladıklarım duyuyor ve onların şu sözleri söylediklerini işi-

tiyorduk:

“Bizler, Amine gibi büyük bir kadının vefatına ağlıyoruz!”

“Bu güzellik ve yüksek iffet sahibinin acısıyla içimizi dağlı-

yoruz!” “Öyle bir kadın ki, oğlu âhir zamanın Peygamberi

olacak!” “Öyle bir Peygamber ki, minber’i Medine’de kuru-

lacak…”

(Celaleddin Suyuti, Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mucizeleri)

 

NEBİ (S.A.V.)’İN ŞİDDETLİ SITMAYA SABRETMESİ

 

Ebu Said el-Hudrî (r.a.) şöyle anlatıyor: Resûlullah

(s.a.v)’ in huzuruna girdim; sıtmaya yakalanmıştı. Üzerin-

de bir kadife vardı. Elimi kadifenin üzerine koyarak “Ey

Allah’ın Resûlü (s.a.v.)! Sıtman amma da korkunçmuş!”

dedim. Hz. Peygamber (s.a.v), “Biz böyleyizdir. Bizim

belamız çok şiddetli, ecrimiz de katmerli olur” buyur-

  1. Sonra “Musibeti en zor olanlar kimlerdir?” diye sor-

dum. Hz. Peygamber (s.a.v), “Peygamberlerdir” buyurdu.

“Peygamberlerden sonra kimdir?” diye sordum. Hz.

Peygamber (s.a.v), “Âlimlerdir!” dedi. “Âlimlerden sonra

kimdir?” diye sordum. “Salihlerdir” dedi ve devamla “On-

ların herhangi birisi bitlenmekle belalanır ki, nerdeyse

bitler onu öldürür. Başka birisi fakirlikle belalanır. Sır-

tında giydiği abadan başka hiçbir şey bulamaz. Bunun-

la birlikte onların bazılarının bu bela ve musibetlerden

duyduğu sevinç, sizin lüks ve refah içinde yaşamaktan

duyduğunuz sevinçten daha büyüktür” buyurdu. (Müslim)

Resûlullah (s.a.v)’e bir grup kadın olarak vardık, onu

ziyaret ediyorduk. Kendisi sıtmaya tutulmuştu. Resûlullah

(s.a.v) bir su tulumu getirilmesini ve ağaca asılmasını em-

retti. Sonra onun altına oturdu. O su tulumundan Resûlullah

(s.a.v)’in başına su damlıyordu. Sıtmasının çok şiddetli olu-

şundan böyle yapıyordu. “Ey Allah’ın Resûlü! Şu sıtmayı

senden uzaklaştırması için Allah’a yalvarsana!” dedim.

Hz. Peygamber (s.a.v), “İnsanların bela yönünden en

şiddetlileri peygamberlerdir. Sonra onları takip edenler,

sonra onları takip edenler, sonra onları takip edenler-

dir” buyurdu. (Müslim)

Hz. Peygamber (s.a.v): “Kesinlikle, mü’minlerin üze-

rine hastalıklar şiddetli olur. Hiçbir mü’min yoktur ki,

ona bir diken batsın veya hastalığa yakalansın da, Al-

lah (c.c.) ona hastalığı keffaret kılmasın, onunla hatala-

rını silmesin, derecesini yükseltmesin” buyurdu. (Müslim)

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.3 s.130-131)

 

 

 

EBU TALİB’İN HZ. PEYGAMBER (S.A.V)’İN

HÜRMETİNE YAĞMURUN YAĞMASINI İSTEMESİ

 

İbn-i Asâkir’in Târih’inde naklettiğine göre Celheme

bin Arfeta demiştir ki: “Ben Mescid-i Haram’a gitmiştim.

Kureyş’in dağınık bir vaziyette bulunduğunu, izdiham ve

gürültüden geçilmediğini gördüm. Yağmur duası yapıyor-

lardı. İçlerinden biri: “Lât ve Uzzâ adındaki putlarınızın

yanına giderek, onlardan şefaat isteyin!” diye bağırıyordu.

Bir başkası da: “Menât’a gidiniz, Menât’a” diyerek hay-

kırıyordu, içlerinden yaşlı birisi bu arada: “Vesim ve Ka-

sim! Yani meşhur ve büyük adam! Güzel yüzlü, tatlı ve

haklı sözlü! Size ne oluyor da O’na başvurmuyorsunuz?

ibrahim’in bakiyesi,  ismail’in sülâlesi  sizin içinizdedir!”

dedi. Bu yaşlı kişiye “Ebû Talib’i mi kastediyorsun?” diye

sordular. O da: “Evet” karşılığını verdi.

Hep birlikte kalkıp Ebu Talib’in evine gittiler. Ben de git-

tim. Kapıyı çaldıklarında Ebû Talib dışarı çıktı ve niçin gel-

diklerini anlatmaları üzerine de: “Öğle vaktinin girmesini

ve rüzgarın esmesini bekleyiniz” dedi. Güneşin zevalinden

sonra, yanında sanki buluttan sıyrılan güneş gibi biri bu-

lunduğu halde halkın yanına çıktı. Etrafında başka gençler

de vardı. Ebû Talib yanındaki Efendimiz (s.a.v.)’in elinden

tutup Kabe duvarının dibine ve arkası Kâbe’ye dayalı bir

vaziyette oturttu. Efendimiz (s.a.v.) de Şehadet parmağını

yukarı kaldırarak dua buyurdu. Yanındaki diğer gençler de

dua ediyorlardı. Semada ise hiç bulut yoktu. Derken bulut-

lar görünmeye ve çeşitli taraflardan yükselmeye başladı.

Çok geçmedi hava iyice kapandı ve bol bol yağmur yağdı.

Vadilerden seller aktı ve her taraf bolluk bereketlik oldu.

Ebû Tâlib de bunun üzerine şiir hâlinde şu sözleri söyle-

di: “Nûr yüzlü! O’nun yüzüsuyu hürmetine yağmur istenir.

Kendisi yetimlerin sığınağı, dulların dayanağıdır.”

Her tarafı kıtlık ve kuraklık sarmışken, nimete ve bere-

kete kavuşuldu.

(Asım Köksal, İslam Tarihi)

 

 

 

 

HADİSLERDE NEBİ (S.A.V) – 2

 

Ebu Musa el-Eş’ari (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Allah’ın benimle gönderdiği hidayet ve ilim yeryüzü-

ne yağan bol yağmura benzer. Yağmurun yağdığı yerin

bir bölümü verimli bir topraktır. Yağmur suyunu emer,

bol çayır ve ot bitirir. Bir kısmı da suyu emmeyen katı bir

yer olup suyu biriktirir ve muhafaza eder de Allah, o su

ile insanları faydalandırır. İnsanlar ve hayvanlar o sudan

içerler ve ondan ekip biçerler.

Yine o yağmur öyle bir yere yağar ki orası düz ve kay-

paktır, ne su tutar ne de ot bitirir. İşte bu üç türlü top-

rak Allah’ın gönderdiği hak din hakkında anlayışlı olan

ve Allah’ın benimle gönderdiği hidayet ve ilim kendisine

fayda veren onu hem öğrenen hem de öğreten kimse ile

buna başını kaldırıp kulak asmayan ve Allah’ın benimle

gönderdiği hidayeti kabul etmeyen kimsenin benzeridir.”

(Buhari)

Cabir (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.)

şöyle buyurdu: “Benim ve sizin durumunuz; ateş yakıpta

ateşine pervane ve çekirgeler düşmeye başlayınca onla-

ra engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben

sizi ateşten korumak için eteklerinizden tutuyorum, siz

ise elimden kurtulup ateşe girmeye çalışıyorsunuz.” (Müs-

lim)

Bu Hadis Peygamber (s.a.v.)’in Ümmeti hakkındaki şefkat

ve merhametinin ne kadar büyük olduğuna delildir.

Nebî (s.a.v.) şöyle buyurduğu rivâyet olunmuştur: “Be-

nimle Peygamberler (zümresin)`in benzeri, şu bir kimse-

nin meseli ve benzeri gibidir ki, o kişi, bir ev yaptırmış

ve binâyı tamamlayıp süslemiş de yalnız bir tuğlası eksik

kalmış. Bu vaziyette halk binâya girip gezmeğe başlarlar.

Ve (eksik yeri görüp) hayret ederek: Şu bir tuğlanın yeri

boş (bırakılmış) olmasaydı! dediler. Resûlullah (s.a.v.):

“Ben o (yeri boş bırakılan) kerpicim, ben Hâtemü`n-

Nebiyyîn`im” (Peygamberlerin sonuyum!) buyurduğu

rivâyet olunmuştur.

(Riyazzüssalihin s. 66-67, Sahih-i Buhari)

 

EFENDİMİZ (S.A.V.)’İN FAZİLETİNE DAİR

HADİS-İ ŞERİFLER 1

 

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:

“İnsanlar (Kıyamet günü) diriltilecekleri zaman yerden

ilk çıkacak olan benim. Onlar (huzur-u ilahiye) geldikle-

rinde (onlar adına) hatipleri ben olacağım. (Allah’ın Rah-

metinden) ümidlerini kestiklerinde (rahmet ve mağfireti)

onlara ben müjdeleyeceğim. O gün Livâu’l-hamd (şükür

sancağı) benim elimde olacak. Ademoğlu’nun Allah’a en

kerim olanı da benim. Bunda övünme yok!” (Tirmizi, Menakıb

2, 3614).

Hz. Cabir (r.a.) anlatıyor: “Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:

“Bana beş şey verilmiştir ki, bunlar benden önceki

peygamberlerden hiçbirine verilmemiştir. Her peygamber

sadece kendi kavmine gönderilmiştir. Ben ise kırmızılara

(Acemlere) ve siyahlara (Araplara) da gönderildim. Bana

ganimetler helal kılındı. Halbuki benden öncekilerden

kimseye helal değildi. Yer bana tahâr, pâk ve mescid kı-

lındı. Her kim namaz vaktine girerse, nerede olursa olsun

namazını kılar. Ben, bir aylık mesafede olan düşmanımın

içine düşen bir korku ile yardıma mazhar oldum. Bana şe-

faat (etme yetkisi) verildi.” (Buhari, Teyemmüm 3, Salat 56, humus

8; Müslim, Mesacid 3, (521); Nesai, Gusl 26, 1, 210-211).

Hz. Huzeyfe (r.a.) anlatıyor: “Resûlullah (s.a.v.) buyurdu-

lar ki: “İnsanlara karşı üç şeyle faziletli (üstün) kılındık:

Saflarımız meleklerin safları düzeninde kılındı. Arzın ta –

mamı bize mescid kılındı. Toprak bize, su bulamadığımız

zaman, tahûr (temiz ve temizleyici) kılındı.” (Müslim, Mesâcid

4, 522).

Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: “ Resûlullah (s.a.v.) buyur-

dular ki:“Her peygambere mutlaka insanların inanmakta

olageldikleri şeyler cinsinden bir mucize verilmiştir. Ama

bana verilen (mucize) ise vahiydir ve bunu bana Allah

vahyetmiştir. Bu sebeple Kıyamet günü, diğer peygam-

berlere nazaran etbâı en çok olan peygamberin ben ola-

cağımı ümid ediyorum.”

(Buhari, Fezâilu’l-Kur’ân 1, İ’tisam 1; Müslim, İman 239, 152)

 

EŞSİZ TEVEKKÜL

 

Ateş, o kadar alevlenmişti ki, uçan kuşlar, oradan ge-

çecek olsalar, hararetin şiddetinden, yanıp kavruluyorlardı.

Ateşin sıcaklığı ve dumanı, Guta halkını, neredeyse, helak

edecekti.

Hararetin şiddetinden, bazıları, yer altındaki bodrumlara

sığınmak zorunda kalmışlardı. İbrahim (a.s.)’ı, ateşe atmak

için, yüksek bir binanın üzerine çıkardılar. Ellerini, ayak-

larını, sımsıkı bağladılar. Binanın üzerine de bir Mancınık

kurdular. İbrahim (a.s.)’ı, Mancınığın kefesine koydular.

Mancınığı yapan, ve kuran, Heyzen olup kendisi, Mancınık

yapanların ilki İdi. İbrahim (a.s.), bağlanırken, Yüce Allah´a:

“Senden başka ilâh yoktur! Sen, her noksandan mü-

nezzeh ve mukaddessin. Alemlerin Rabb´isin! Hamd,

Sana mahsustur. Mülk, Senindir. Senin şerîkin yoktur!”

dedi.

Mancınıkla havaya atıldığı sırada Cebrail (a.s.): “Ey

İbrahim (a.s.) bir hacetin var mı?” diye sordu. İbrahim

(a.s.): “Sana ise, hayır!” dedi. Cebrail (a.s.): “Öyle ise,

hâcetini, Rabb´inden dile!” dedi. İbrahim (a.s.): “O´nun;

hâlimi, dileğimi, bilmesi, bana yeter!” dedi. Ve başını,

göğe kaldırıp: “Ey Allâhım! Sen, göklerde Tek´sin! Yer-

de de, Tek´sin! Ben de, yerde bir tek´im! Yerde, benden

başka, Sana ibâdet edecek kimse yoktur.  Allah, bana

yeter! Ne güzel Vekildir O!” dedi.

Ateşin içine atıldığı zaman, İbrahim (a.s.)’ın, Yüce

Allâh’a  tevekkülü, en yüksek derecede idi. Tevhid´i,

Vesîlesiz, Aracısız sırf, katkısız Tevhiddi. O zaman, Yüce

Allah tarafından: “Ey ateş! İbrahim´e karşı, serinlik ve

selâmetlik ol!” buyuruldu. Ateş, Yüce Allâh’ın buyurduğu

gibi, oldu. Ateşten, sıcaklık ve yakıcı tabiatı giderilip ateş,

bir ışık haline getirildi. Ateş, ancak, İbrahim (a.s.)’ın bağlan-

dığı ipleri yaktı. İbrahim (a.s.), ateşin içinde yedi gün kaldı.

Kendisinin, ateşte kırk veya elli gün kaldığı da, rivayet edilir.

(Taberî-Tarih c.1 ,s.123-124, Ebülferec ibn.Cevzî-Tabsıra c.1 ,s.115,

Sâlebî-Arais s.77,  Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s. 146.)

 

 

EFENDİMİZ (S.A.V.)’İN ŞEMAİLİ

 

Ukbe B. Hâris (r.a.)’ın şöyle dediği rivâyet olunmuştur:

(Resûlullah (s.a.v.)`in vefâtından bir kaç gün sonra) Ebû

Bekîr (r.a.) ikindi namazını kıldı. Sonra (mescidden) çı-

kıp (Alî (r.a.) ile berâber) gidiyordu. (Yolda Alî (r.a.)`ın

oğlu) Hasan (r.a.)`ı gördü. Çocuklarla oynuyordu. Ebû

Bekîr (r.a.) çocuğu tutup omuzuna alarak: – Peygam-

ber (s.a.v.)’e benzeyen, Alî (r.a.)`a benzemiyen (yavru)

babam sana fedâ olsun! dedi. Alî (r.a.) ise gülüyordu.

(Buhari)

Enes B. Mâlik (r.a.) (Resûlullah (s.a.v.)`i şöyle tarîf ve

tavsîf ettiğini) rivâyet etmiştir: Nebî (s.a.v.) kavminin orta

boylusu idi: ne çok uzun, ne de fazla kısa endamlı idi.

Resûlullah (s.a.v.) ezherü`l-levn idi: (Teni ve sîmâsı,

kırmızı rengi iyice emmiş beyazdı) ne (kireç renginde)

duru beyazdı, ne de kara yağızdı. Resûlullah (s.a.v.)

(Sûdânîler gibi) kıvırcık, kısa saçlı değildi. Düz, ve uzun

saçlı da değildi. O, mu`tedil sarkık saçlı idi. Ona kırk

yaşı (nın tamâmı) nda (Vahy) indirildi. Vahy indirilmekte

olduğu halde Mekke`de on yıl ikamet etti. Medîne`de de

on yıl (yaşadı). Ve başı(nın saçı)nda ve sakalında yir-

mi tel ak saç bulunmıyarak (Refîk-ı A`lâ`ya = Cenâb-ı

Hakk dîvânına da`vet olunup) alındı. (Ve altmış yaşının

tamâmında vefât etti).

Yine Enes B.Malik (r.a.) ‘a Nebî (s.a.v.) (saçını) boyadı

mı? diye sorulmuş. O da: hayır, boyamadı. Çünkü biraz

beyazlık onun yalnız -iki gözüyle iki kulağı arasına dö-

külen- iki zülfünde vardı, demiştir.

Berâ` B. Âzib (r.a.) şöyle dediği rivâyet olunmuştur:

Resûlullah (s.a.v.) sîmâca insanların en güzeli idi.

Ahlâk i`tibâriyle de en güzeli idi. (Endâmının) yaratılışı

cihetiyle de insan (tip) leri (ni)n en güzeli idi. O, ne çok

uzundu, ne de çok kısa boylu idi.

(Sahih-i Buhari, Hadis No: 1441,1447,1449,1450)

 

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN GÖNDERİLDİĞİ

SIRADA MEYDANA GELEN MUCİZELER

 

İbn-i İshak (r.a.) ve Ebû Nuaym (r.a.), şu haberi nakletmişlerdir:

“Yüce Allah Peygamberimiz (s.a.v.)’i gönderdiği zaman, Sâsânî

sarayında oturmakta olan Kisrâ sabah uyanınca, saray tacının kı-

rıldığı ve Dicle’nin korkunç bir şekilde taştığını görmüştür. Bundan

endişelenerek kâhinleri, müneccimleri ve sihirbazlarını toplayıp

bu olayların neyin alâmeti olduğunu açıklamalarını istemiş. Hal-

buki onların o gün bütün ilimleri ve oyunları alınmış kendileri tam

manası ile şaşırıp kalmışlardır. Zira o gece sahrada geceleyen;

Hicaz’dan bir ışığın çıktığını ve tâ doğuya kadar uzandığını görür

ve bunun yorumunu: “Eğer şu gördüğüm doğru ise, Hicaz’dan bir

sultan zuhur edecek ve doğuya mâlik olacaktır. Yeryüzü kendi-

sinin önderliğinde büyük hayırlara ve bereketlere kavuşacaktır!”

şeklinde yapar. Biraz sonra da kâhinlerin, müneccimlerin ve si-

hirbazların tutukluğu ve şaşkınlığı geçmiştir. Birbirine bakıp “Her

halde farkındasınız, bize bu tutukluk, muhakkak semavî bir emir

ve iş sebebiyle gelmiştir. Bu da ancak, gönderilmiş bir Peygamber

olabilir ve bu Peygamber, şimdiki dini ve idareyi kırıp atacaktır!”

Vâkıdl (r.a.) ve Ebû Nuaym (r.a.) Ebû Hüreyre (r.a.)’den şu

haberi nakletmişlerdir: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) gönderildiği

zaman bütün putlar devrilmiştir. Buna şaşıran şeytanlar, reisleri

İblîs’e giderek durumu haber vermişler.

İblîs, “bunun, gönderilmiş bulunan bir peygamber sebebiyle

olduğunu” söylemiş. Şeytanlar O’nu aramaya koyulmuşlarsa da

bulamamışlar. Reislerine haber vermişler. İblîs bizzat kendisi ara-

maya çıkmış ve O’nu Mekke’de bulmuştur ve şeytanlara hitaben:

“Ben O’nu Mekke’de buldum, yanında Cibril (a.s.) de vardı” de-

miştir..

Mücâhid’den şöyle nakledilir:

İblis korku ve dehşete kapılarak dört defa feryat etmiştir:

Birincisi lanete uğradığı zaman,

İkincisi Arza indirildiği zaman,

Üçüncüsü Hz. Muhammed (s.a.v.) Peygamber olarak gönde-

rildiği zaman,

Dördüncüsü ise Fatiha Sûresi nazil olduğu zaman.

(Ebû Nuaym Hılyetü’l-Evliyâ)

 

KUR’ÂN’DA NEBİ (S.A.V.) EFENDİMİZ

 

“Andolsun, biz sana tekrarlanan yedi Âyeti ve büyük

Kur’ân’ı verdik.” (Hicr s. 187)

“Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsûs

fazla bir ibâdet olmak üzere teheccüd namazı kıl ki Rab-

bin seni Makâm-ı Mahmûd’a ulaştırsın.” (İsrâ s. 79)

“(Ey Ekremer-Rusül!) Biz Kur’ân’ı Sana sıkıntı çeke-

sin diye değil, ancak (Allah’ın azabından) korkacaklara

bir öğüt (bir uyarı) olsun diye indirdik.” (Tâ-hâ s. 2-3)

“Peygamber, Mü’minlere kendi canlarından daha

önce gelir. Onun eşleri de Müminlerin analarıdır. Arala-

rında akrabalık bağı olanlar, Allah’ın Kitabına göre, (mi-

ras konusunda) birbirleri için (diğer) Mü’minlerden ve

Muhacirlerden daha önceliklidirler. Ancak dostlarınıza

bir iyilik yapmanız başka. Bu (hüküm) Kitâb’da yazılı-

dır.” (Ahzâb s. 6)

“Şübhesiz Allah ve Melekleri Peygamber’e Salât edi-

yorlar. Ey imân edenler! Siz de ona tam bir teslimiyetle

Salât’u Selâm getirin.” (Ahzâb s. 56)

“Yâ-sin. Hikmet dolu Kur’ân’a andolsun ki Sen elbet-

te dosdoğru bir yol üzere (Peygamber) gönderilenler-

densin.” (Yâ-sin s. 1-4)

“Şübhesiz biz Sana apaçık bir Fetih verdik. Ta ki Al-

lah, Senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın,

Sana olan nimetini tamamlasın, Seni doğru yola iletsin

ve Allah Sana, şanlı bir zaferle yardım etsin.” (Fetih s. 1-3)

“(Ey Nebi-i Zişân!) Şübhesiz biz Seni bir şâhid, bir

müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ey insanlar!

Allah’a ve Peygamber’ine inanasınız, Ona yardım ede-

siniz, Ona ta’zim edesiniz ve sabah akşam Allah’ı tesbih

edesiniz diye (Peygamber’i gönderdik.) Sana bi’ât eden-

ler ancak Allah’a bi’ât etmiş olurlar. Allah’ın eli onların

ellerinin üzerindedir. Verdiği sözden dönen kendi aley-

hine dönmüş olur. Allah’a verdiği sözü yerine getirene,

Allah büyük bir mükâfaat verecektir.” (Fetih s. 8-10)

 

AĞLAYAN KÜTÜK MUCİZESİ

 

Peygamber (s.a.v.)’in mescidi pek sade idi. Damı hurma

dallarıyla örtülü, zemini kum ve topraktı. Yağmur yağdığı za-

man sular içeri akar, namaz kılan sahâbîlerin alınları çamur-

lanırdı. Bu kadar sade olan Mescid-i Nebevî’nin minberi de o

ölçüde sade olup kuru bir hurma kütüğünden ibaretti. Daha

doğrusu Allah‘ın Resûlü hutbe okurken bu kütüğe dayanıp

yaslanırdı. Ensardan bir kadın veya erkek:

– Yâ Resûlallah! Sana bir minber yapsak olmaz mı? diye

sordu. O da:

– Olabilir, dedi. Bazı rivâyetlere göre o hanım veya erkek

sahâbî, marangoz olan kölesine üç basamaklı bir minber

yaptırdı. Onu getirip Mescid-i Nebevî’ye koydular. Bir cuma

günüydü. Resûlullah (s.a.v.) ilk defa minbere çıkıp hutbe oku-

maya başlayınca, hurma kütüğünden bir inilti, bir ağıt sesi

duyuldu. Herkes bu iniltiyi kendisinin o andaki anlayışına ve

duyuşuna göre yorumladı. Kimi bu sesi doğumu yaklaşmış bir

devenin iniltisine, kimi iki parçaya bölünen bir şeyin sesine,

kimi de ağlayan bir çocuğun hıçkırığına benzetti. Resûlullah

(s.a.v.)’ın mübarek vücuduna temas etme hazzından mah-

rum kalan ve bu yüzden ağlayıp inleyen kütüğün hali, Resûl-i

Ekrem (s.a.v.)’i duygulandırdı. Minberden indi ve onu kucak-

layarak teskin etti. Peygamber (s.a.v.): “Eğer onu kucakla-

masaydım, kıyamet gününe kadar inleyecekti” buyurdu

(Dârimî, Mukaddime 6). Daha sonra bu duygulu kütük Resûlullah

(s.a.v.)’in emri üzerine toprağa gömüldü.

Resûlullah (s.a.v.)’in hasretine dayanamayarak ağlayan

kütük olayı, yüzlerce sahâbînin huzurunda meydana gelmiş-

tir.

Tâbiîn neslinin büyük âlim ve zâhidi Hasan-ı Basrî haz-

retleri, bu hadîsi rivâyet ettikten sonra etrafındakilere şöyle

derdi:

– Ey müslümanlar! Kütük bile Resûlullah (s.a.v.)  hasretiy-

le inliyor, onu özlüyor. Resûlullah (s.a.v.) ‘a kavuşmayı arzu

eden kimselerin onu daha çok özlemesi gerekmez mi?

(Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 2, s. 559)

 

NEBİ (S.A.V.)’İN SOHBET ÂDABI

 

Hz. Hüseyin (r.a.)der ki: Babama, Peygam-

ber (s.a.v.) meclisindeki âdetinden sordum, o da:

‘Resûlullah (s.a.v.) Allah’ı zikretmedikçe ne oturur, ne de kalkardı.

Mecliste yerlerden biryeri kendisine belirlemez, böyle yapmayı men

ederdi.

Nerede olursa olsun, oturan bir cemaatin yanına vardığı zaman

üst başa geçmez, meclisin sonuna oturur ve böyle yapmalarını Müs-

lümanlara da emrederdi. Kendisiyle birlikte oturan herkese nasibini

verir, öyle ikram ederdi ki, herkes Resûlullah (s.a.v.) katında kendi-

sinden daha mükerrem bir kimse yok sanırdı. Kendisiyle oturan veya

gelip hacetini arzeden kimsenin herşeyine, dönüp gidinceye kadar

katlanırdı.

Bir kimse, kendisinden bir hacette, istekte bulununca, onu

reddetmez, verir, yahut tatlı ve yumuşak bir dille geri çevirirdi.

Peygamber (s.a.v.)’in meclisi bir ilim, haya, sabır ve ema-

net meclisi idi. Meclisinde ne sesler yükselir, ne bir kim-

se suçlanır, ne de işlenmiş bir kusur ve hata açığa vurulurdu.

Kendisini üç şeyden: İnsanlarla çekişmekten, Çok ko-

nuşmaktan,  ve boş şeylerle uğraşmaktan alıkoymuştu.

Peygamber (s.a.v.) konuşurken, meclisinde bulunanlar başlarına kuş

konmuş gibi sessiz ve hareketsiz dururlar; sözünü bitirip susunca,

söyleyeceklerini söylerler; fakat kendisinin yanında asla tartışmaz,

çekişmezlerdi.

Peygamber (s.a.v.) yanında birisi konuşurken, konuşmasını bi-

tirinceye kadar, diğerleri susarlardı. Peygamber (s.a.v.) yanında en

sonrakinin sözü ile en öncekinin sözü farksızdı.

Meclisinde bulunanlar birşeye gülerlerse O’da onlara uyarak

güler, birşeye hayret ederlerse O’da onlara uyarak hayret ederdi.

Meclisine gelen gariblerin, yabancıların sözlerindeki ve sorularındaki

kabalık ve kıncılığa ashabı da kendisi gibi davransınlar diye katlanırdı.

Gerçeğe uygun olmayan övmeyi kabul etmezdi. Hakka tecavüz etme-

dikçe hiç kimsenin sözünü kesmezdi. Haka tecavüz ettiği zaman da,

ya onu men ederek sözünü keser, yahut meclisten kalkıp giderdi’ dedi.

(İtin Sa’d, Tabakât, c. 1 , s. 424-425, Tirmizî, Şemail, s. 59-60, Kadı lyaz,

Şifa.c.1, s. 119-121.)

 

 

 

 

NEBİ (S.A.V.) SÖZÜNÜN ERİDİR

 

Peygamberimiz Aleyhisselam yalnız kendi kavminin değil,

Hz. Ali’nin dediği gibi, bütün insanların da en doğru sözlüsü ve

ahdine en vefalısı idi.

Peygamberimiz Aleyhisselamın ağzından hiçbir zaman hak

ve gerçek sözden başkası çıkmazdı.

Abdullah b. Amr b. Âs der ki:

“Ben, Resûlullah Aleyhisselam’dan duyduğum herşeyi ez-

berlemek ister ve yazardım.

Kureyşlilerden bazı sahabiler beni ondan nehyettiler ve:

‘Sen Resûlullah Aleyhisselam’dan duyduğun herşeyi yazıp

duruyorsun ama, Resûlullah Aleyhisselam nihâyet beşerdir.

Gazap halinde de, rıza halinde de söz söyler!’ dediler.

Bunun üzerine, ben bir müddet yazmaktan vazgeçtim.

Nihâyet, durumu Resûlullah Aleyhisselam’a arzettim.

Resûlullah Aleyhisselam, ağzına parmağıyla işaret ederek:

‘Yaz! Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim

ki, buradan hak sözden başkası çıkmaz!’ buyurdu.”

Peygamberimiz Aleyhisselam, dil şakası yaparken bile,

doğruluktan, doğru sözlülükten ayrılmaz:

“Ben şaka yaparım, ama gerçekten başkasını söylemem!”

buyururdu.

Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına bir adam gelerek

kendisini bir hayvana bindirmesini (kendisine binecek bir hay-

van verilmesini) isteyince, Peygamberimiz Aleyhisselam:

“Ben seni dişi bir devenin dölüne bindireyim!” buyurdu.

Adam:

“Yâ Rasûlallah! Ben dişi devenin dölünü ne yapayım?” dedi.

Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam:

“Develeri dişi develerden başkası mı doğurur?” buyurdu.

“Cahiliye devrinde Allah Resûlü’yle bir yerde buluşmak üze-

re anlaşmıştık.Fakat ben verdiğim sözü unuttum. Üç gün sonra

hatırladığımda koşarak anlaştığım yere gittim.. baktım ki Allah

Resûlü orada bekliyor. Bana ne kızdı ne de darıldı. Sadece: “Ey

genç! Bana meşakkat verdin. Üç gündür seni burada bekliyo-

rum.” dedi. (Ebû Davud)

(M. Asım Köksal, İslam Tarihi, c. 8 s. 415-416)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.) NASIL YATAR KALKARDI?

 

Abdestli yatmak   sünnettir: “Abdestli yatan, uykuda iken,

gündüz saim, gece kaim gibi sevaba kavuşur.” (Deylemî)

(Saim, oruçlu; kaim, gece kalkıp ibadet eden kimsedir.)

“Abdestli yatana, o gece bir melek saba-

ha kadar “Ya Rabbi bu kulunu affet!” diye

dua  eder.” (Hâkim) (Meleğin  duası kabul olur.)

Misvakla dişleri temizleyip sağ yanı üzere kıbleye karşı yat-

mak sünnettir. Uyku, ibadetleri kuvvetle ve sağlam yap-

mak niyetiyle olursa ibadet olur. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:

“Âlimlerin uykusu ibadettir.” (İ. Gazali)

Peygamberimiz (s.a.v.) döşeğinde uyumak istediği zaman,

sağ yanının üzerine yatar, sağ elini, sağ yanağının altına koyar,

sonra da:  «Allah’ım! Kendimi, Sana teslim ettim. Yüzümü,

Sana çevirdim. İşimi, Sana ısmarladım. Sırtımı, Sana daya-

dım. Ben, Senin azâbından korkar, rahmetini umarım. Senin

rahmetinden başka sığınacak yok. Senin azâbından başka

korunulacak yoktur. Ancak, Senin rahmetine sığınılır ve

ancak, Senin rahmetinle kurtulunur. Ben, Senin indirmiş

olduğun Kitab’ına ve göndermiş olduğun Peygamber’ine

(herkesten önce) inanmışımdır. Ey Rabb’ım! Yanımı, Senin

isminle yere koydum. Eğer, ruhumu tutar, alıkorsan, ona,

rahmetinle muamele et! Eğer, onu, salarsan, sâlih kulla-

rını koruduğun gibi, onu da, koru! Allah’ım! Ben, Senin

isminle ölür, Senin isminle dirilirim. Bize yediren, içiren,

her ihtiyacımızı karşılayıp gideren, bizi barındıran, sığın-

dıran Allah’a hamd olsun! Nice kişiler var ki kendilerinin

ne ihtiyaçlarını karşılayanları var, ne de, barındıranları!

Allah’ım! Kullarını huzurunda topladığın günde azâbından,

beni, koru!» diyerek dua eder, uykudan uyanıp kalkarken

de: «Hamd olsun O Allah’a ki, bizi, öldükten sonra diriltti.

Kıyamet günü, dönüşümüz de, O’na olacaktır.» derlerdi.

Peygamberimiz (s.a.v.) yüzünün üzerine yatmış bir adama

rastlayınca: «İşte bu Allah’ın hiç sevmediği bir yatıştır» bu-

yurdu.

(İmam-ı Buhâri, Edebü’l-müfred, s. 312)

 

NEBİ (S.A.V.) ANCAK ALLAH’A GÜVENİRDİ

 

Câbir (r.a) şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v.)’le bir-

likte Necid gazvesine çıkmıştık. Dönüşte Hz. Peygamber

(s.a.v.) bir öğle sıcağının, ağaçları çok olan bir vadide dinle-

nerek geçirilmesine karar verdiler. Böylece herkes ağaçların

gölgesine dağıldılar. Kendisi de bir ağacın gölgesine çekildiler

ve kılıçlarını da ağaca astılar. Henüz uykuya dalmıştık ki Hz.

Peygamber (s.a.v.)’in sesiyle uyandık. Bizleri yanına çağırı-

yordu. Hemen koştuk. Oraya vardığımızda Hz. Peygamber

(s.a.v.) yanında bir göçebe Arapla oturuyordu. Hz. Peygam-

ber (s.a.v.) bizlere şunu anlattılar:

“Ben uyurken şu kişi gelip kılıcımı kınından çekmiş.

Uyandığımda onu kılıcım elinde başucumda dikilirken

gördüm. Bana “Söyle bakalım, şu anda seni benim elim-

den kim kurtarabilir?” dedi. Ben “Allah kurtarabilir” diye

karşılık verdim. O “Seni elimden kim kurtarabilir?” diye

sorusunu tekrarladı. Ben de birincisinde olduğu gibi

“Allah kurtarabilir” dedim. Bunun üzerine o kılıcı kınına

sokarak yanıma oturdu.” Hz. Peygamber  (s.a.v.) kendisini

öldürmek istemiş olan bu kişiye hiç bir ceza vermedi.

Başka bir rivâyette ise Necid’in Nahl denilen mevkiinde

Gavres isimli birisi kılıcıyla Hz. Peygamber (s.a.v.)’in başu-

cuna dikildi ve “Seni benim elimden kim kurtarabilir?” diye

haykırdı. Hz. Peygamber (s.a.v.) “Allah kurtarabilir” dedi-

ler. Bunun üzerine adamın kılıcı birdenbire elinden düştü. Hz.

Peygamber bu düşen kılıcı alarak ona “Peki şimdi sen söyle

bakalım. Seni benim elimden kim kurtarabilir?” buyurdu-

lar. Gavres “Bana merhamet et!” dedi. Hz. Peygember de ona

“Sen, Allah’tan başka ilah olmadığına şehâdet eder mi-

sin?” diye sordular. O ise “Hayır; fakat sana söz veriyorum

ki bundan böyle seninle savaşmayacağım ve seninle sava-

şanların yanında yer almayacağım” dedi. Gavres’ten bu sözü

alan Hz. Peygamber (s.a.v.) onu serbest bıraktı. Arkadaşları-

nın yanına dönen Gavres onlara “Ben şu anda insanların en

hayırlısının yanından geliyorum” dedi.

(Bidaye IV/48 (Buhari ve Müslim’den).

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ

HAZRETLERİ’Nİ RÜYADA GÖRMENİN YOLLARI

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ni rüyada

görmenin yolları çoktur.

1.Kişinin yaşantısıyla ilgili olanlar 2.Tavsiye edilen duâlar

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ni rüyada görmek

isteyen, Nebi (s.a.v.) ile müşerref olmak isteyen kişi, şu vasıfları

taşımaya dikkat etmelidir. İman, salih amel, ihlas, takvâ, verâ

sahibi olmalıdır. Haram yememelidir. Büyük günahları işleme-

melidir. Ahlak-ı hamîde üzere yani Peygamber (s.a.v.) Efen-

dimiz Hazretleri’nin ahlakı üzere bulunmalıdır. Allâh’ü Te’âlâ

Hazretleri’nin ahlakı olan “Ahlâküllah” üzere yaşamalıdır. Yalan

söylememeli, tevbe-i nasûh ile tevbe etmelidir.

Kur’ân-ı Kerim ile ve onun açıklaması olan Peygamber

(s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin sünneti seniyyesine göre ya-

şamalıdır. Zulüm ehli olmamalı, zâlimler ile sohbet etmemelidir.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’i sevmelidir. Hem de kendi canın-

dan, malından, evladından, anne ve babasından daha çok…

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin ashabını, ehl-i

beyitini (seyyid ve şerîfleri) sevmelidir. Evliyâullâhı, Âlimleri (fı-

kıh ehlini) ümmet-i merhûmeyi sevmelidir. Mahlûkatı sevmelidir.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ne, onun dinine ve ge-

tirdiği kitaba hizmet etmelidir. Hasan-ı Basri (k.s.) der ki: “Kim,

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ni rü’yâda görmek isti-

yorsa; dört rek’at namaz kılsın. Namazın her rek’atinde Fâtiha-i

şerîfeden sonr Zamm-ı sûre olarak  Duhâ,İnşirâh, Kadîr, Zilzâl

sûrelerini okusun Son oturuşa oturduğu zaman; ettehıyyatü’den

sonra salli ve barik dualarını yetmiş kere okusun. Sonra selâm

versin. Uyku basıncaya kadar hiç konuşmasın. Hep Peygamber

(s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ne salât-ü selâm okusun. Bu kişi

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ni rü’yâda görür. Ayrı-

ca, Şeyh Mustafa el-Bekrî Hazretleri, “Hizbün-Nevevî” kitabında

şöyle buyurdu: “Kim her gece, -“Muhammed (s.a.v.)” ismi şerîfini

yirmi iki (22) kere okursa; o kişi, Nebi (s.a.v.)’i çokça rü’yâda

görür.

(Yusuf Nebhani, Misvak Neşr. Nebi (s.a.v.)’i Rüyada Nasıl Görebiliriz,  s.83)

 

 

 

EFENDİMİZ (S.A.V.)’İ RÜYÂDA GÖRMEK

 

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kâinatın efendisidir. Her

mü’minin en büyük arzularından biri de o yüce Resûlü (s.a.v.)’i

rüyâda görmektir.  Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular

ki:  “Kim, beni rü’yâsında görürse; gerçekten beni görmüş

olur. Zira şeytan kesinlikle benim şeklime girmez.” (Sahih-i

Buhârî)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i rüyasında gören kişi, sanki

uyanık olarak Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i görmüş gibidir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i Rüyada Görmenin Fay-

daları:

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hazretlerini rüyada görmenin

maddî ve manevî birçok faydaları varı: 1.Hidâyete sebeptir.

2.Allâh’ım rahmetine vesiledir. 3.Hayra vesiledir. 4.Ebedî dev-

lettir. 5.Sevgi ve muhabbete sebeptir. 6.Zâhid olur. 7.Takvâ

sahibi olur. 8.Dünyâ sıkıntılarından kurtulur. 9.Bütün işleri

kendisine kolay gelir. 10.Sabır sahibi olur 11.Tahammül eder.

12.Tevekkül sahibi olur. 13.Kanaatkâr olur. 14.Varlığa sevin-

mez, yokluğa üzülmez. 15.İbâdetlerden haz alır.

16.Amellerin sırrına vakıf olur. 17.Duası makbûl bir kişi olur.

18.Allâh’a teslimiyeti artar. 19.Amellerinin sevabı kat kat olur.

20.En uzun ömürlü insanların yaptığı ibadetler kadar sevap alır.

21.Sünnet-i Seniyye üzerine yaşar. 22.Yüzü nurlanır. 23.Ahlâkı

ve huyu güzel olur. 24. Allâh dostları onu sever. 25.Melekler

ona aşık olur. 26.Son nefesinde Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i

zahiren görür. 27.Sekerâtü’l-mevt halinde Peygamber Efendi-

miz (s.a.v.) ona yardım eder ve ondan şeytanı def eder. 28.

İman ile vefat eder. 29. Kıyâmet gününde Peygamber Efendi-

miz (s.a.v.)’e gâyet yakın olur. 30. Şefaat edicilerden olur. 31.

Cehennem ateşi kendisini yakmaz. 32. Cennetliktir.

  1. Cennette de Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e müşerref

olur.

(Saadetü’d-Darayn: s. 459; Tenbîhü’l-Gabi fi Rü’yetin-Nebî: s. 93-94;

Hazinetü’l-Esrâr, s. 175

 

HRİSTİYANLIĞI BIRAKIP NEBÎ (S.A.V.)’İN

DAVETİYLE MÜSLÜMAN OLANLAR

 

Sûreyi böylece okuyup bitirdiğin zaman:

‘Ben Muhammed’e iman ettim ve ben ona iman edenlerin il-

kiyim!’ de!Onlar sana hiçbir hüccet getirmezler ki, boşa gitmesin!

Hiçbir yaldızlı kitap getirmezler ki, nuru sönmüş olmasın.Onlar

sana kendi dilleriyle birşey okudukları zaman: ‘Tercüme ediniz!’ de!

‘Allah bana yeter!’ dedikten sonra:‘Ben Allah’ın indirdiği her kitaba

inandım. Aranızda adaleti yerine getirmekle de em rol undum.

Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir!

Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de size aittir.

Bizimle sizin aranızda hiçbir mücadele yoktur.

Allah hepimizi biraraya toplayacaktır. Dönüş ancak O’nadır!’

[Şûra: 15] de!

Müslüman oldukları zaman toplanıp önünde yere kapandıkları

değneği iste!

Onlar ılgın ağacındandır.

Birisi beyaz ve sarı ile karışık alacadır.

Birisi kamış gibi boğumludur. Öbürü de kara abanoz ağacı gibi

kapkaradır!

Onları çıkarttır, çarşılarında ateşe ver, yak!” buyurdu.

Ayyaş b. Ebi Rebia der ki:

“Gittim. Resûlullah (s.a.v.)ın bana emrettiği şeyleri yaptım.

Yanlarına vardığım zaman, onlar süslenmiş, süslü elbiselerini

giymiş bulunuyorlardı.

Kendilerini göreyim diye üç evin kapılarındaki büyük perdelere

kadar yaklaştım.

Onlara:

‘Ben Resûlullahın elçisiyim!’ dedim.

Ve Resûlullah (s.a.v.)ın yapmamı bana emrettiği şeyleri yaptım.

Beni kabul ettiler. Resûlullah (s.a.v.)ın beyan buyurduğu gibi

oldu.”

Hicretin 9. yılında Ramazan ayındaPeygamberimiz (s.a.v.)’in

Tebük’ten dönüp geldiği sırada, Hristiyan olan Himyer kralları

Hemdan kralı Numan’ın şirkten ve müşriklerden ayrılıp Müslüman

oldukları hakkında Peygamberimiz (s.a.v.)’e gönderdikleri yazıları

ile elçileri Mürâretü’r-Rahâvî  Medine’ye geldi.

(İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 282-283)

 

NEBÎ (S.A.V.)’İN HRİSTİYANLARI

İSLÂM’A DAVETİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.), Ayyaş b. Ebi Rebia (r.a.)’i bir yazı

ile Hristiyan Kral Himyerî’ye göndermiş ve yazısında şöyle

buyurmuştu:“Sizler, Allah’a ve Resûlüne iman ederseniz, selamete,

güvenliğe erersiniz.Hiç şüphesiz, bir olan, eşi ortağı olmayan Allah,

Musa’yı âyetleriyle (mucizeleriyle) gönderdi. İsa’yı kelimeleriyle ya-

rattı.(Fakat) Yahudiler, ‘Üzeyr Allah’ın oğludur!’ dedi.Nasrânîler de,

‘Allah, üçün üçüncüsüdür. İsa Allah’ın oğludur! dediler”

Peygamberimiz (s.a.v.), Ayyaş b. Ebi Rebia’yı mektupla gönde-

rirken de:

“Sen, onların yurduna varınca, geceleyin girmeyeceksin.

Sabaha kadar bekledikten sonra, güzelce bir abdest al. İki rekat

namaz kıl. Allah’tan kurtuluş ve kabul dile ve Allah’a sığın.

Yazımı sağ eline al ve onu onlara sağ elinle ve sağ taraflarından

ver!

Seni kabul ettikleri zaman, onlara Beyyine sûresini oku:

“Kitablılardan ve müşriklerden küfredenler, apaçık bir hüccet,

yani içinde kitabların en doğru hükümleri yazılı, bâtıldan uzak ve

temiz sahifeleri okuyacak, Allah’tan bir peygamber gelinceye kadar

güya bekleyeceklerdi, dinlerinden ayrılacak değillerdi.

Böyle iken, Kitab verilmiş olan bunlar, ayrılmadılar ayrılmadılar

da, ancak kendilerine o apaçık hüccet geldikten sonra ayrıldılar.

Halbuki, onlar Allah’a O’nun dininde ihlas ve samimiyet erbabı

ve muvahhid olarak ibadet etmelerinden, namazı dosdoğru kılmala-

rından, zekatı vermelerinden başkasıyla emrolunmamıslardı.

En doğru din de, bu idi.

Gerçekten, Kitablılardan olsun, müşriklerden olsun, bütün o küf-

redenler Cehennem ateşindedirler, onun içinde temelli kalıcıdırlar.

Yaratılanların en kötüsü de, onların ta kendileridir.

İman edip de güzel amel ve hareketlerde bulunanlara gelince;

hiç şüphe yok ki, bunlar da yaratılanların en hayırlısıdırlar.

Onların Rableri katında mükâfat, altından ırmaklar akmakta

olan Adn cennetleridir. Hepsi de içlerinde temelli kalıcıdırlar.

Allah onlardan hoşnut olmuş, bunlar da Allah’tan hoşnut olmuş-

lardır.

İşte bu saadet, Rabbinden korkanlara mahsustur.’ [Beyyine:

1-8]

(İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 282-283)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN İSM-İ ŞERİF’İNİN

YÜCELTİLMESİ

 

Ebû Hüreyre (r.a) şöyle demiştir: “Peygamberimiz (s.a.v.)

buyurdu ki: Âdem, cennetten çıkarıldığı zaman Hind’e (ora-

daki Serendip arzına) indi ve yalnızlık sebebiyle korktu… O

sırada Cebrail (a.s.) inerek ezan okudu: “Allahü Ekber Al-

lahü Ekber! Eşhedü enlâilâhe illallah, eşhedü enne Mu-

hammeden resûlüllah diyerek nida etti. Âdem ona sordu:

“Muhammed kimdir?” Cebrail de: “Senin evladından pey-

gamber olanların en sonuncusudur” diyerek cevap verdi…”

Hz. Ali (r.a) şöyle demiştir: “Allah Teâlâ Peygamberimiz

(s.a.v.)’e Ezân’ı öğretmek istediği zaman, Cebrail Burak’a

binerek geldi. Burak, önce O’nu bindirmek istemedi. Cebrail

ona dedi ki: “Sakin ol yâ Burak! Allah (c.c.)’a yemin ederim

ki Allah (c.c.) indinde Muhammed (s.a.v.) ‘den daha kerim

olan birisi sana binmiş değildir. Peygamberimiz (s.a.v.)

Burak’a binerek ilâhî huzura kadar yükseldi… O orda du-

rurken perde arkasından bir melek çıkıp: “Allahü Ekber

Allahü Ekber!” dedi.Perdenin arkasından o meleğe ceva-

ben: “Kulum doğru söyledi, gerçekten Ben’den başka

ilâh yoktur!” denildi. Melek tekrar: “Ben şehadet ederim

ki Muhammed Allah’ın Resûlüdür” diye şehâdette bulun-

  1. Kendisine yine perde arkasından o meleğe cevaben:

“Kulum doğru söyledi, ben Muhammed (s.a.v.)’i Resûl

olarak gönderdim” denildi.Melek: “Hayye ales-saîâh,

hayye alal-felâh! kad kâmetis-salâh!” dedi ve devamla:

“Allahü ekber Allahü ekber!” diye nida etti.Perde arka-

sından: “Kulum doğru söyledi, ben en büyüğüm, ben

yegâne büyük olanım!” denildi.Sonra melek: “Lâ ilahe

illallah” kelime-i tevhidi ile ezanı bitirdi. Perde arkasından

da: “Kulum doğru söyledi! Gerçekten benden başka

ilâh yoktur!” diye cevap verildi. Sonra Melek Muhammed

(s.a.v.)’in elinden tutarak O’nu ileri götürdü, biraz daha ilâhî

huzura yaklaştırdı.

(Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri, c.1 s.23)

 

 

NEBİ (SA.V.)’İN EVDEKİ MEŞGÂLESİ

 

Hz. Hüseyin (r.a.) der ki: “Peygamber (s.a.v.)in ev içindeki

meşgalesini babam (Ali b. Ebû Talib)’dan sordum. Babam:

‘Peygamber (s.a.v.), evine girişinden itibaren vaktini Allah’a

ibadete, ev halkının işlerine, ve kendi işlerine ait olmak üzere

üçe ayırmıştı. Şahsına ayırdığı vakti de, kendisiyle insanlar ara-

sında buluşturmuştu. O vakitte yanına, gelen insanlardan ancak

seçkin sahabileri girerdi.

Halka dinî meseleleri onlar aracılığıyla tebliğ eder, halkı ilgi-

lendiren hiçbir şeyi yanında tutmaz, biriktirmezdi.

Ümmetine ait vakti fazilet sahiplerine dindeki üstünlük dere-

celerine göre bölüştürüp kendilerini ona göre huzuruna çağır-

mak, Peygamber (s.a.v.)in âdeti idi. Onlardan kimisi bir hâcetli,

kimisi iki hâcetli, kimisi de daha çok hâcetli idi. Peygamber

(s.a.v.), onların dinî hâcetleriyle meşgul olur, sorularına gereken

cevapları verir, sonra da:

‘Bunları burada bulunan, burada bulunmayanlara tebliğ etsin!

Bana kendisi gelemeyip hacetini arzedemeyen kimsenin ha-

cetini siz bana arzediniz!

Muhakkak ki, sultana hacetini arzedemeyenin hacetini arze-

den kimsenin ayaklarını Kıyamet gününde Allah Sırat üzerinde

sabit kılar!’ buyururdu. Babamdan, Peygamber (s.a.v.)in evinden

çıkışında ne yaptığını sordum. Babam:

‘Resûlullah (s.a.v.) dışarıda konuşmazdı. Ancak konuşması,

Müslümanlara yararlı olacak, onları birbirlerine ısındıracak, ara-

larındaki tefrikayı, soğukluğu kaldıracak ise konuşurdu.

Her kavmin yüksek hasletli kişisine ikram eder ve onu kav-

minin üzerine vali yapardı. Hiç kimseden güleryüzünü ve güzel

huyunu esirgemezdi. Ashabını göremese arar, halka aralarında

olan bitenleri sorardı.

İyiliği över ve berkiştirir, kötülüğü de yerer ve zayıflatırdı.

Kendisinin her işi itidal üzere idi, ihtilafsızdı.

Gaflete düşerler endişesiyle, Müslümanlan uyarmaktan geri

durmazdı. Her hali mûtad idi. İbadet ve taat için kendisinde tam

bir istidad vardı.

Ne hakkı tecavüz, ne de onu yerine getirmekte kusur ederdi.

(İbin Sa’d, Tabakât, c. 1 , s. 424-425, Tirmizî, Şemail, s. 59-60, Kadı

lyaz, Şifa.c.1, s. 119-121)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN ADININ

ALLAH’IN ADI İLE BİRLİKTE YAZILMASI

 

Hz. Ömer (r.a.) demiştir ki: “Resûlüllah (s.a.v.) şöyle bu-

yurdular: “Âdem (a.s.) Cennette malûm hatayı işlediği za-

man, “Yâ Rabbi! Beni, has kulun Muhammed hürmetine

bağışla!” diye duâ etti. Allah (c.c.) da kendisine: “Yâ Âdem,

Muhammed’i nasıl tanıdın?” diye sordu. Âdem (a.s.) şöyle

cevap verdi: “Yâ Rabbi! Sen beni yarattığın ve ruhundan bana

üflediğin zaman, başımı kaldırıp yukarı bakmıştım, işte o sıra-

da Arş’ın sütunları üzerinde: “Lâ ilahe illallah! Muhammedün

Resûlüllah” diye yazılı olduğunu gördüm. Bildim ki Sen, kendi

adının yana ancak en sevgili kulunun ismini koyarsın.” Bunun

üzerine Cenâb-ı Hakk: “Evet yâ Âdem, doğru söyledin. Eğer

Muhammed olmasaydı, Ben seni yaratmazdım…” diye bu-

yurdu. (Hâkim, Beyhâkî, Taberânî)

Hz. Ali (r.a.) rivâyet eder: “Resûlüllah (s.a.v.) buyurdu ki:

“Ben mîrâc gecesinde Arş’ın üzerinde; “Allah’tan başka

ilâh yok, Muhammed(s.a.v.) Allah’ın Resûlüdür! Ebû Bekir

gerçekten sıddîktir, Ömer fâruktur, Osman da iki nûr sahi-

bidir!” şeklinde yazılı olduğunu gördüm.”

Ebû’d-Derdâ (r.a.) ‘dan şöyle rivâyet olunmuştur: “Peygam-

ber (s.a.v.) buyurdu ki: “Ben mîrac gecesi Arş’ta bir yeşil

yaygı gördüm, üzerinde beyaz bir nur halinde şöyle yazılı

idi: “Allah’tan başka ilâh yok, Muhammed (s.a.v.) Allah’ın

Resûlüdür! Ebû Bekir sıddîktır. Ömer de fâruktur!” Câbir

(r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Resûlüllâh(s.a.v.) tarafın-

dan “Cennetin kapısında: Lâ ilahe illallah Muhammedün

Resûlüllâh!” yazılı olduğu bildirilmiştir.

İbn-i Abbâs (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, Resûlüllâh

(s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Cennette mevcut her bir ağacın

her yaprağında: Lâ ilahe illallah, Muhammedün Resûlüllâh”

yazılıdır.”Câbir (r.a.)’den şöyle rivâyet olunmuştur: “Âdem

(a.s.)’ın iki omuzu arasında: “Muhammed Allah’ın Resûlüdür

ve bütün peygamberlerin hâtemidir” diye yazılmıştır.”

(Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri c. 1 s.21)

 

RESÛL-İ EKREM (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN

NASÎHATLERİ

 

Buhârî’de Abdullâh ibn-i Ömer (r.a.) der ki:

“Resûlullâh (s.a.v.), omuzumu tutarak:

“-Dünyâda garîbmişsin gibi yâhûd yolcuymuşsun gibi ol!”

diye buyurdular. Sonra: Ey İbn-i Ömer! Akşama kavuştuğun-

da sabaha çıkacağına, sabaha kavuştuğunda da akşama

çıkacağına ümidlenme. Sağlıklı olduğunda, hasta olduğun

zaman için; dünyâ hayatında da âhiretin için hazırlık yap.”

buyurdular.

Tirmizî ve Beyhakî’de Abdullâh ibn-i Ömer (r.a.) şöyle anlat-

tılar: “Resûlullâh (s.a.v.), omuzumu tutarak:

“-Dünyada garîbmişsin gibi, yahûd yolcuymuşsun gibi ol.

Kendini ölülerden say; dünyâya bağlanma; ey İbn-i Ömer!

Sabaha kavuştuğunda, akşama çıkacağına; akşama kavuş-

tuğunda da, sabaha çıkacağına ümidlenme. Hasta olmadan

önce, sağlıklı zamanlarında; ölmeden önce de, yaşadığın

müddetçe çok çalış, âhiretine hazırlan. Çünkü ey Abdullâh!

Âhirette (yarın) isminin dahî ne olduğunu bilmezsin.” diye bu-

yurdular.

Taberânî’de Muâz (r.a.)’den şöyle rivâyet olundu: “Resûlullâh

(s.a.v.)’e: “-Yâ Resûlallâh! Bana nasîhat et!” dedim: “-Allâh’a,

sanki O’nu görüyormuş gibi, ibâdet et. Kendini ölülerden say,

yani kendini ölmüş bil, dünyâya kalbini kaptırma. Her taşın

yanında, her ağacın yanında, her yerde Allâh’ı zikret. Bir  gü-

nah işlediğinde hemen peşinden bir iyilik yap ki ona keffâret

olsun. Gizli hataları, gizli tevbe ile; açıktan işlediğin hataları,

açıktan tevbe ile afvettir.” diye buyurdular.

Buhârî ve Nesâî’de, Enes (r.a.) der ki:

“Resûlullâh (s.a.v.) bir çizgi çektiler: “Bu insandır.” buyurdu-

lar. O çizginin yanına bir çizgi daha çektiler: “Bu da, insanın

ecelidir.” buyurdular. İkinci çizgiden uzağa bir çizgi daha çe-

kerek: “Bu da, insanın arzularıdır.” buyurduktan sonra: “İşte,

insan ecelinden daha uzak arzularına giderken daha yakın

olan eceli gelir ve insan arzularına kavuşmadan ölür”. diye

buyurdular.”                                                (Münzirî, Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

 

 

NEBİ (S.A.V.)’DE ADALETİ VE ALLAH KORKUSU

 

Hz. Peygamber (s.a.v.) devrinde, Mekke’nin fethi esnasında

Mahzum oğullarından bir kadın hırsızlık yaptı. Kavmi onun

elinin kesilmemesi için Üsâme b. Zeyd’i Hz. Peygamber

(s.a.v.)’e aracı gönderdiler. Üsâme gidip onun affını isteyin-

ce Hz. Peygamber (s.a.v.) kıpkırmızı kesildi ve “Allah’ın

koymuş olduğu cezalardan birini kaldırmam için mi bana

ricada bulunuyorsun?” buyurdular. Bunun üzerine Üsâme

“Ey Allah’ın Rasûlü! Bağışlanmam için Allah’a dua et; ben çok

pişmanım” dedi. Akşam olunca Hz. Peygamber (s.a.v.) kalka-

rak Allah’a hamdü senâlar ettikten sonra şunları söyledi:

“Ey insanlar! Önceki ümmetlerin helâk sebepleri, içle-

rindeki soylu ve şerefli kimselerin herhangi bir suç işleme-

si halinde onlara ceza tatbik etmemeleri; zayıf ve sıradan

kimselerin suç işlemesi durumunda ise onları cezalandır-

malarıdır. Muhammed’in nefsini kudret elinde tutan Allah’a

yemin ederim ki onun kızı Fatıma hırsızlık yapacak olsa

onun da elini kestirirdim”. Sonra Hz. Peygamber kadının

elinin kesilmesini emretti. Kadın daha sonra güzel bir şekilde

tevbe ederek evlendi. Hz. Âişe vâlidemiz şöyle diyor:

“Bu kadın o olaydan sonra bana gelir; ben de onun ihtiyaç-

larını ve isteklerini Hz. Peygamber’e iletirdim”

Bir gün Hz. Ömer

“Ey Allah’ın Rasûlü! Saçlarınızın ve sakallarınızın kılları ne

de çabuk beyazlaştı” deyince Hz. Peygamber (s.a.v.) “Hûd ve

kardeşleri olan Vâkr’a, Amme yetesâelûn ve İze’ş-şemsü

küvvirat sûreleri beni ihtiyarlattı” buyurdular.

Hz. Peygamber (s.a.v.) bir keresinde “Sûr’a üfürmekle

görevli olan İsrafil onu ağzına almış, kulak kabartarak ken-

disine ne zaman emir geleceğini bekleyip dururken ben

hayattan nasıl tat alabilirim?” buyurdular. Bunun üzerine

sahabiler “Ey Allah’ın Rasûlü! O halde biz ne diyelim?” diye

sordular. Hz. Peygamber (s.a.v.) “Allah bize kâfidir ve O ne

güzel vekildir. Biz O’na tevekkül ederiz (Hasbüna’I-lâhu ve

ni’me’l-vekîl, ale’l-lâhi tevekkelnâ!)” buyurdular.

(M. Asım Köksal, İslam Tarihi, VI/477-478)

 

 

HUNEYN SAVAŞINDA MÜŞRİKLERİN BOZGUNU

 

Huneyn savaşında Müslümanlar bozguna uğrayıp da düş-

manlar Peygamberimiz (s.a.v.)’e doğru yönelince, Peygam-

berimiz (s.a.v.) katırından yere inip: “Peygamber, benim!

Abdulmuttalib’in oğlu benim! Allah’ım! Bize yardımını

indir! Ey Allah’ım! Ben, Senden, bana olan (zafer) va’dini

yerine getirmeni diliyorum! Ey Allah’ım! Muhakkak ki.

Sen, onların bize galip gelmelerini istemezsin!” diyerek,

Allah’tan yardım ve zafer diledi. “Ey Allah’ım! Hamd, Sana

mahsustur.Şikâyetler ancak Sana arzolunur. Yardım an-

cak Senden dilenir” diyerek dua edince, Cebrail (s.a.v.) ge-

lerek: “Sana telkin olunan bu kelimeler, arkasında Firavun bu-

lunduğu ve kendisine deniz yarılıp yol açıldığı gün, Musa’ya

da Allah tarafından telkin olunmuştu!” dedi.

Peygamberimiz (s.a.v.) yerden aldığı bir avuç toprağı veya

kumu müşriklerin yüzlerine doğru attı, saçtı. “Bu yüzler kara

olsun!” dedi. Onlardan, Allah (c.c.)’ın yarattığı hiçbir kimse

yoktu ki, Yüce Allah (c.c.), o bir avuç toprak veya kumla on-

ların gözlerini doldurmamış, kalblerine korku düşürmemiş ol-

sun! Peygamberimiz (s.a.v.): “Kâbe’nin Rabbine andolsun

ki; onlar bozguna uğradılar, gittiler!” buyurdu.

Cübeyr b. Mut’im, o sıradaki müşahedelerini şöyle anlatır:

“Havâzinler, bozguna uğramadan, Müslümanlara çarpış-

tıkları sırada, gökten simsiyah örtü gibi birşeyin gelip bizim-

le Havâzinler arasına düştüğünü, bu gökten gelip bizimle

Havâzinleri gölgeleyen ve ufku kaplayan siyah şemsiye gibi

şeye dikkatlice baktığım zaman, onun siyah karıncalar oldu-

ğunu, vadiyi doldurduğunu, Huneyn vadisinde karınca seli ak-

tığını gördüm!  Onların meleklerden ibaret olduğunda, bunun

Allah tarafından bir yardım olup bizi onlarla desteklediğinde

hiç şüphem kalmadı. Nihâyet, Havâzinlerin bozguna uğrama-

larından başka bir şey vuku bulmadı!” Bir mucize olarak, gök-

le yer arasında, demir taşlar üzerine düşen demir parçalarının

çıkardıkları sesler gibi çınlayan sesler de duyulmuştu!

(M.Asım Köksal, İslam Tarihi c. 7 s.17)

 

KUR’AN-I KERİM’DE EFENDİMİZ (S.A.V.)’E

İSMİYLE HİTAP EDİLMEMESİ

 

Cenâb-ı Hakk, bazı peygamberleri kendi isimleriyle isim-

lendirmiştir. Meselâ Hz.İsmâil ve İshâk, “Alîm” ve “Halîm”,

Hz.İbrâhim, “Halîm”, Hz.Mûsâ, “Kerîm”, Hz.Yûsuf, “Hafîz” olarak

isimlendirilmişlerdir. Hz.Muhammed’in (s.a.v) dışındaki peygam-

berler, bu İlâhî isimlerden sâdece bir veya iki isimle anılırken,

Resûlullah’ın bunlardan otuz kadarıyla Kur’ân’da anıldığı görül-

mektedir.

Ancak Cenâb-ı Hakk’ın, hiçbir peygamberi, kendine âit olan

“Raûf” ve Rahîm” isimleriyle anmadığını, yalnızca Resûlullah’ı

bu iki isimle adlandırdırmıştır: “Size kendi aranızdan öyle bir

Peygamber geldi ki zahmete uğramanız ona ağır gelir. Kalbi

üstünüze titrer, müminlere karşı raûf ve rahîmdir. (pek şef-

katli ve merhametlidir.)” (Tevbe 9/128)

“Ey Peygamber! Rabb’inden sana indirilen buyrukları

tebliğ et!” (Mâide 5/67)

“Ey Peygamber! Allah sana ve seninle beraber olan mü-

minlere yeter.” (Enfâl 8/64), “Ey örtüsüne bürünen!” (Müzzem-

mil 73/1), “Ey örtüye bürünen!” (Müddessir 74/1).

Resûlullâh (s.a.v.)’e hitapta en çok kullanılan sıfatlar, “Ey

Nebi! Ey Resûl”dur. Hz.Peygamber (s.a.v)’in bizzat isimleri de

Kur’ân-ı Kerim’de geçmektedir. Ancak bunlar, hitap makamında

olmayıp, nübüvvet özelliğinin vurgulanmak istendiği yerlerde

geçmektedir: Yine Kur’ân-ı Kerim’de geçmiş kavimlerin, pey-

gamberlerine isimleriyle hitap ettiklerini görüyoruz. Ancak Hz.

Peygamber (s.a.v.)’e karşı olan hitaplarda, bu şekil bir hitap tarzı

yasaklanıyor ve: “Resûlullah (s.a.v.)’i, kendi aranızda birbiri-

nizi çağırdığınız gibi çağırmayınız…”(Nûr 24/63) buyruluyor. Bu

âyetten de, insanların birbirlerine seslendikleri gibi, Resûlullâh

(s.a.v.)’e seslenmemeleri, Ey Muhammed! Ey Ebe’l-Kâsım! gibi

isim zikrederek hitapta bulunmamaları, ancak Yâ Resûlellah! Yâ

Nebiyyellâh! gibi yumuşak bir şekilde ve saygı ifade eden kelime-

ler kullanmaları gerektiği anlaşılmaktadır. Zaten ashâb-ı kirâm da

ona: Anam-babam sana fedâ olsun Ey Allah’ın Resûlü! gibi saygı

ifâde eden kelimelerle hitap ederlerdi.

(Zemahşerî, Keşşaf Tefsiri, 2/325; Kurtubî, a.g.e, 8/302; Âlûsî, a.g.e,

11/52, Râzî, Tefsîr, 24/35)

 

HUNEYN SAVAŞINDA PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.’İN

MÜCAHİDLERİ ZAFERLE MÜJDELEMESİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.), Huneyn savaşından önce Müca-

hidleri çarpışmaya teşvik etti. Sadakat ve bağlılık gösterdikleri,

güçlüklere göğüs gererek sabır ve sebat ettikleri takdirde fetih

ve zafere kavuşacaklarını onlara müjdeledi.Huneyn vadisine

sabahın alacakaranlığında, savaş düzeni halinde inilmeye

başlandı. Havâzinler, Huneyn vadisinin iki yanına gizlenmişler,

pusu kurmuşlardı. Cabir b. Abdullah; Havâzinlerin Huneyn’e

önceden gelip vadinin gizli yollarını ve dar geçitlerini tuttukla-

rını, Müslümanları oralarda pusuya düşürmek için toplanmış,

hazırlanmış, üslenmiş olduklarını ve birdenbire saldırılarına

uğradıklarını söyler.

Seleme b. Ekvâ da:“Ben, ilerleyip bir yokuşa çıkıyordum.

Beni düşmandan biri karşıladı. Hemen ona bir ok attım. Ben-

den gizlendi de, ne yaptığını bilemedim.Havâzinlere bakıp

dururken, bir de ne göreyim: Onlar başka bir yokuştan ortaya

çıkıvermişlerdi!” der.

Havâzinler; attıkları hiçbir oku boşa gidermeyecek kadar

keskin nişancı ve atıcı idiler. Havâzin’lerin İslâm askerlerin-

den ilk karşılaştıkları kimseler ise, genellikle, aceleci, zırhsız,

silahsız veya pek az silahlı bir takım toy gençlerdi. Bununla

birlikte, onlar karşılaşır karşılaşmaz Havâzin’lerin üzerlerine

atılıp onları bozguna uğratmayı başarmışlardı. Fakat ganimet

toplamaya koyuldukları zaman da, Havâzinlerin çekirge sürü-

sü gibi ok yağmuruna tutuldular ve tutunamayarak bozuldular,

dönüp kaçmak zorunda kaldılar. Bu öncü birliği içinden ilk ür-

küp kaçanlar da, suçları bağışlanmış ve kendiliklerinden İslâm

mücahidleri arasına katılmış bulunan iki bin kadar Mekkeli idi.

Enes b. Malik (r.a.) de hiçbir zaman Havâzin’ler kadar ka-

labalık ve çokluk bir topluluk görmediğini, sabah karanlığında,

vadiye inerken, dar bir geçitte onların birdenbire saldırısına uğ-

radıklarını ve ilk bozulup kaçanların Süleym süvarileri olduğu-

nu ve Süleymleri Mekkelilerin, Mekkelileri de sair halkın takip

ettiğini, süvarilerin kaça kaça İslâm ordularının arkasına kadar

çekilmiş olduklarını gördüklerini bildirir.

(M.Asım Köksal, İslam Tarihi, c. 7 s.17)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İ VESÎLE KILMAK SÜNNETTİR

 

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in makâmı ve bereketi sebe-

biyle tevessülde bulunmak, peygamberlerin sünneti ve geç-

mişteki sâlihlerin sîretidir. Dört mezhebin âlimlerinden bir çoğu,

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’i ziyâret bahsinde; ziyâretçinin

kabr-i şerîfe dönmesinin, Resûlullâh (s.a.v.) ile tevessülde bu-

lunmanın sünnet olduğunu, dile getirmiştir.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in irtihâlinden üç gün sonra,

onlara bir Arâbî gelip kendisini kabr-i şerîfin üzerine atmış,

oranın toprağından başının üzerine saçmış ve “Yâ Resûlullâh

(s.a.v.), Sen söyledin, biz de Senin kelâmını işittik ve kabûl et-

tik. Bizim Senden muhafazaya çalıştığımızı, Sen de Allâh’dan

telakkî ve muhâfaza ettin. Allâhü Te‘âlânın sana indirdikleri ara-

sında şu âyet de bulunmaktadır:

“Onlar, kendilerine zulmettikleri vakit sana gelip de

Allâh’dan mağfiret dileselerdi (Sen) Peygamber de on-

lar için mağfiret dileyiverseydi(n) elbette Allâh’ı tevbeleri

hakkıyla kabûl edici, çok esirgeyici bulacaklardı.” “Ben de

nefsime zulmettim, Rabbime benim için mağfiret dileyivermeniz

için zâtına geldim” dedi. Kabr-i şerîften “O, seni muhakkak

yarlığadı” diye bir ses yükseldi.

Hadîs-i şerîf: “Hayâtım sizin için hayırdır; siz haber ve-

rirsiniz ve haberdâr edilirsiniz. Ölümüm de sizin için hayır-

lıdır. Yaptıklarınız bana arz olunur. Hayırdan bir şeyi gördü-

ğümde Allâh’a hamd ederim. Şerden bir (şey) gördüğümde

sizin için mağfiret dileğinde bulunurum.”

Netîce; ehl-i sünnet ve cemâat mezhebine göre, Resûlullâh

(s.a.v.) Efendimiz’in gerek hayâtında, gerekse irtihâlinden son-

ra O (s.a.v.) ile tevessül etmek câizdir. Diğer peygamberler ve

sâlih kullar ile tevessül de câizdir. Zikri geçen hadîs-i şerîfler

buna delâlet etmektedir. Zîrâ biz, ehl-i sünnet ve cemâat toplu-

luğu olarak, yaratma ve yoketme, fayda ve zarar eriştirme yö-

nünden gelecek te’sîrin ancak Allâh’a mahsûs olduğuna itikâd

etmekteyiz. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz için yaratma, yoktan

var etme, fayda ve zarar eriştirme cihetinden bir te’siri olduğu-

na inanmıyoruz.

(Yûsuf en-Nebhânî, Şevâhidü’l Hakk, 157-162.s.)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN EŞSİZ TAVIRLARI

 

Hind b. Ebi Hâle de Nebi (s.a.v.)’i şöyle anlatır:

“Resûlullah (s.a.v.) yürürken ayaklarını yerden canlıca

kaldırır, iki yanına salınmaz, adımlarını geniş atar, yüksek bir

yerden iner gibi önüne doğru eğilir, vakar ve sükûnetle rahat

yürürdü. Bakmak istediği, bakacağı tarafa tamamıyla dönerek

bakardı. Etrafına gelişigüzel bakınmazdı. Yeryüzüne bakışı,

semaya bakışından uzundu.Yeryüzüne bakışı da, gözucuyla

idi. Yürürken, sahabilerinin gerisinde yürürdü. Birisiyle karşı-

laştığı zaman, önce kendisi selâm verirdi.

Resûlullah (s.a.v.) daima düşünceli idi. Kendisinin susma-

sı, konuşmasından uzun sürerdi. Resûlullah (s.a.v.) lüzum-

suz yere konuşmazdı. Söze başlarken de, sözü bitirirken de,

Allah’ın ismini anardı. Konuşurken kısa ve özlü kelimelerle

konuşurdu. Resûlullah (s.a.v.)’in sözleri hep gerçek ve yerin-

de idi. Resûlullah (s.a.v.) konuşurken ne fazla, ne de eksik

söz kullanırdı. Kimsenin gönlünü kırmaz, kimseyi hor görmez-

  1. En ufak nimete bile saygı gösterir, hiçbir nimeti yermezdi.

Bir nimeti ne hoşuna gittiği için över, ne de hoşlanmadığı için

yererdi.

Dünya için, dünya işleri için kızmazdı; fakat bir hak çiğ-

nenmek istendiği zaman, onun öcünü almadıkça hiçbir şey

kızgınlığının önüne geçemezdi. Kendi şahsı için asla kızmaz

ve öç almazdı.

Birşeye işaret edeceği zaman, parmağıyla değil, bütün

eliyle işaret ederdi. En fazla gülmesi, gülümsemekti. Gülüm-

serken de, ağzındaki dişleri inci taneleri gibi görünürdü.”

Hz. Âişe (r.anha)’nın bildirdiğine göre; Peygamberimiz

(s.a.v.) insanların en güzel ahlâklısı idi. Hiçbir çirkin söz söy-

lemez ve hiçbir çirkin harekete tenezzül etmezdi. Çarşı ve

pazarlarda bağınp çağırmaz, kötülüğü kötülükle karşılamaz-

dı. Fakat, affeder ve bağışlardı. İnsanların en naziği, en iyi

huylusu ve en güleci idi. Allah (c.c.) yolunda cihad dışında ne

bir hizmetçiye, ne bir cariyeye, ne de bir kimseye el kaldırmış,

vurmuştu.

(Kadı lyaz, Şifa-ı Şerîf, 1.c., 118-119.s.)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN SUSUZ KUYUDAN

SU FIŞKIRTMASI

 

Müslümanlar, Hudeybiye’de, Peygamberimiz (s.a.v.)’e su

darlığından şikâyetlendiler. Peygamberimiz (s.a.v.), ok çanta-

sından bir ok çıkarıp onun Semed kuyusunun dibine saplan-

masını emretti. Oku ashabdan birisi alıp kuyunun içine indi.

Ok kuyunun dibine saplanır saplanmaz, su fışkırmaya başla-

dı. Müslümanlar, kuyunun kıyısına oturarak, su kaplarını dol-

durdular. Develerini de çöktürüp suladılar.Kuyunun içine okla

inen sahabi, kurbanlık develerin sürücüsü Naciye b. Cündüb

idi.Naciye b. Cündüb’ün kuyunun içinde halkın salınan kova-

larını doldurmakla uğraştığı sırada, bir kadın elinde bir kova

ile kuyunun başına gelip:“Ey kovaları dolduran kişi! Benim

kovam öndedir. Onu da dolduruver! Görüyorum ki; halk seni

övüyorlar, seni hayırla anıyorlar, sana tazimde bulunuyorlar”

demişti.

Berâ b. Âzib (ra) ’in bildirdiğine göre; Hudeybiye kuyu-

sunun suyu çekilmiş, içinde bir damla bile su kalmamıştı.

Durum Peygamberimiz (s.a.v.)a arzedildi.Peygamberimiz

(s.a.v.), kuyunun başına gelip oturdu. İçinde biraz su bulunan

bir kab istedi. Getirilen su ile abdest aldıktan sonra, ağzını

çalkaladı ve içinden, dua etti. Abdest aldığı ve ağzında çal-

kaladığı suyu kuyunun içine döktü. Peygamberimiz (s.a.v.)’in

emriyle, kuyu, biraz kendi haline bırakıldı. Sonra, kuyu su-

landı. Müslümanlar da, Müslümanların hayvanları da, ondan

kana kana içtiler. Kuyunun suyundan içenler, 1400 kişi idi.

Seleme b. Ekvâ da der ki: “Biz, Resûlullah (s.a.v.)ın maiy-

yetinde Hudeybiye’ye geldik. Biz, o gün, yüzer kişilik ondört

bölüktük. Kuyunun yanında, henüz suvarılacak elli koyun da

vardı ki, kuyu onları bile sulayamıyor, suya kandıramıyordu.

Resûlullah Aleyhisselam, kuyunun kıyısına oturup dua etti ve

ağzına alıp çalkaladığı suyu kuyuya bırakınca, kuyunun suyu

yükseldi. Biz ondan hem hayvanları suladık, hem de kendi-

miz su aldık.

(M. Asım Köksal, İslam Tarihi, 5/272-274.)

 

MEKKE’NİN FETHİNDEN SONRA YAŞANANLAR

 

Cabir b. Abdullah’ın bildirdiğine göre; Peygamberimiz (s.a.v.),

Fetih yılında, Mekke’de:

“Hiç şüphe yok ki; Allah ve Resûlü hamrı (şarabı),

Lâşeyi, Domuzu, Putları satmayı haram kıldı!” buyurmuştur.

“Yâ Rasûlallah! Ölü hayvanların iç yağlarının hükmünden bize

haber ver.Çünkü, onlarla gemiler boyanıyor, deriler yağlanıyor.

Halk onlardan kandil yakıyor” denildi.Peygamberimiz (s.a.v.):

“Hayır! O da haramdır.Allah Yahudilerin belâsını versin! Allah ken-

dilerine ölü hayvanların iç yağlarını haram kılınca, onu erittikten

sonra satıp, parasını yediler!” buyurdu.Peygamberimiz (s.a.v.),

Mekke’nin fethinde kadınlarla müta suretiyle belirli ve kısa bir süre

için evlenmeyi de yasakladı. (Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 866)

Soylu Bir Kadının Hırsızlık Suçundan Dolayı Elinin Kesi-

lişi

Kureyşîlerin Mahzum oğullarına mensup bir kadın, nasılsa,

bir hırsızlık yapmıştı.Kadının aile halkı, elinin kesileceğinden

korkarak, Üsâme b. Zeyd’e başvurup, kendisinin Peygamberimiz

(s.a.v.) katında şefaatçi olmasını dilediler.Üsâme durumu Pey-

gamberimiz (s.a.v.)’e arzedip kadının bağışlanmasını dileyince,

Peygamberimiz (s.a.v.)’ın rengi değişti ve:“Sen kötülükleri önle-

mek üzere Allah’ın koymuş olduğu cezalardan bir cezanın affı

hakkında mı benimle konuşuyorsun?!” buyurdu.

Üsâme:

“Yâ Rasûlallah! Bu uygunsuz davranışımdan dolayı, Allah’tan

yarlıganmamı dile!” dedi.Akşam olunca, Peygamberimiz (s.a.v.)

ayağa kalkıp Allah’a lâyık olduğu üzere hamd-ü senada bulundu

ve:“Bundan sonra derim ki: Sizden önceki insanları helak eden,

ancak, onların içlerinden şerefli ve soylu birisi hırsızlık ettiği za-

man onu cezasız bırakmaları, içlerinden fakir ve zayıf biri hırsızlık

edince de onun hakkında ceza uygulamaları idi.Muhammed’in

varlığı Kudret Elinde olan Allah’a yemin ederim ki; Fâtıma binti

Muhammed hırsızlık edecek olsaydı, muhakkak, onun da elini

keserdim!” buyurdu.Sonra da emretti, o kadının eli kesildi.Bunun

üzerine, kadın güzelce tevbe etti ve evlendi de.Kadın, bundan

sonra, Hz. Âişe’nin yanına gelir gider, o da onun ihtiyacını Pey-

gamberimiz (s.a.v.)a arzederdi.

(Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 162)

 

RASÛLULLAH (S.A.V.)’İN ZENGİN TEBLİĞİ

 

Rasûlullah (s.a.v.)’a çeşitli zamanlarda en faziletli amelin, en

hayırlı işin ne olduğu sorulmuş, sorulan sorulara tamamen farklı

cevaplar vermiştir. Bu özellik Rasûlullah (s.a.v.)’in herkese farklı

reçete sunduğunu göstermektedir.

Rasûlullah (s.a.v.)’a “Hangi amel daha üstündür?” diye sorul-

muştu. Rasûlullah (s.a.v.) “Allah (c.c.)’a imandır” buyurdu. “Son-

ra nedir?” diye sordular. “Allah (c.c.) yolunda cihâddır” buyur-

  1. “Sonra nedir?” diye sordular. “Hacc-ı mebrûrdur” buyurdu.

(Buhârî)

Bir başka zaman ona: “Hangi amel daha üstündür?” diye so-

ruldu. Rasûlullah (s.a.v.): “Vaktinde kılınan namazdır” buyurdu.

“Sonra hangisidir?” dediler. “Ana-babaya iyiliktir” buyurdu. “Son-

ra hangisidir?” dediler. “Allah yolunda cihâddır” buyurdu. (Buhârî)

Ebû Ümâme’den şöyle rivâyet edilir: Rasûlullah (s.a.v.)’a gel-

dim ve: “Bana doğrudan senden öğreneceğim bir şey emret” de-

dim. Bana: “Oruca sarıl! Çünkü onun gibisi yoktur” buyurdu.

(Nesâî)

Rasûlullah (s.a.v.)’a “Kıyamet gününde Allah katında derece

bakımından en üstün amel hangisidir?” diye soruldu. “Allah (c.c.)’ı

çok zikreden erkekler ve kadınlar” buyurdu. (Tirmizî)

Yine “La ilahe illallahu vahdehû lâ şerike leh…” zikri hak-

kında: “Hiçbir kimse, ondan daha üstün bir şey getirmemiştir”

buyurmuştur. Bir rivâyette ise “Allah (c.c.) katında duadan daha

üstün başka bir şey yoktur” buyrulmuştur. (Nesâî)

Rasûlullah (s.a.v.)’a “Hangi ibadet daha üstündür?” diye sorul-

  1. “Kişinin kendisi için duasıdır” buyurdu. (Bezzâr)

Müslümanların hangisi daha hayırlıdır?” sorusuna Rasûlullah

(s.a.v.): “Müslümanların, dilinden ve elinden emin oldukları

kimsedir” buyurdu. (Müslim)

Yine ona: “Hangi müslümanlık daha hayırlıdır?” diye sordular:

“Yemek yedirmen, tanıdığın tanımadığın herkese selâm ver-

mendir” buyurdu. (Müslim) Hadîs kaynaklarında farklı reçeteler

olarak “Kişiye sabırdan daha hayırlı ve geniş başka bir bağışta

bulunulmamıştır” (Buhârî, Müslim) “Sizin en hayırlınız, Kur’ân’ı

öğrenen ve öğreteninizdir”(Buhârî, Tirmizî) “İbadetlerin en üs-

tünü, (Allah (c.c.)’tan) kurtuluş beklentisidir” (Tirmizî) h adîs-i

şerîfleri bulunmaktadır.

(Şatıbi, el-Muvafakat, s. 98-99)

 

RESÛLULLAH (S.A.V.)’İ ZİYÂRET

 

Ebü’d-derdâ (R.A.)’den şöyle nakledilir: “Ömer bin Hat-

tab (r.a.) Beyt-i Makdis’i fethedip, Câbiye denen yere gelin-

ce, Bilâl-i Habeşî (r.a), Hz. Ömer (r.a.)’den, kendisini Şam’a

yerleştirmesini istedi. Hz. Ömer (r.a.), onun bu teklifini kabûl

etti. Bilâl-i Habeşî (r.a.) burada evlendi. Bir gün rü’yâsında

Resûlullah (s.a.v.)’i gördü. Resûlullah (s.a.v.)  ona; “Bu ne

eziyet böyle yâ Bilâl? Beni ziyâret edeceğin zaman yak-

laşmadı mı?” diye buyurunca, Hz. Bilâl (r.a.)  üzüntü ile

uyandı. Bineğine bindi ve korku ile Medîne’ye doğru yola

çıktı. Resûlullah (s.a.v.)’in kabr-i şerîflerine geldi. Orada ağ-

lamaya başladı. Sonra Hasan ve Hüseyin (r.anhümâ)’nın

yanlarına gitti. Onlara sarıldı ve onları öptü. Onlar Hz. Bilâl

(r.a.)’e; “Mescid-i Nebevî’deResûlullah (s.a.v.) için oku-

duğun ezân gibi bir ezânını dinlemek istiyoruz” dediler.

Bilâl-i Habeşî (r.a.) onların bu isteğini kabûl etti. Mescid-i

Nebevî’ye giderek, Resûlullah (s.a.v.) zamânında ezân

okuduğu yerde durdu. Allâhü Ekber, Allâhü Ekber diye

okumaya başlayınca, Medîne-i Münevvere’de büyük bir

heyecân meydâna geldi. Eşhedü en lâ ilahe illallah de-

yince, bu durum daha da arttı. Eşhedüenne Muhamme-

den Resûlullah okuyunca, herkes başlarını pencereler-

den dışarı çıkardılar ve: “Yoksa Resûlullah (s.a.v.) tekrar

mı dirildi?” dediler. Resûlullah (s.a.v.)’in vefâtından sonra,

bugünden daha çok erkek ve kadınların ağladığı bir gün

görülmedi.

Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.) zamânında, Bilâl-i Habeşî (r.a.)

Medîne-i Münevvere’ye sırf Resûlullah (s.a.v.)’i ziyâret için;

Tabiîn zamânında Ömer bin Abdülazîz (r.a.)’in gönderdiği

şahıs ise, sırf onun selâmını Resûlullah (s.a.v.)’e ulaştırmak

için gitmişti. Medîne’ye bir ihtiyâcı için gidip, bu sırada da

Resûlullah (s.a.v.)’in ziyâret edilmesi veya sırf Resûlullah

(s.a.v.)’i ziyâret gâyesi ile Medîne’ye gidilmesiyle ilgili

rivâyetler pek çoktur.

(İmâm-ı Sübkî, Şifâüs-Sikâm fî ZiyâretiHayr-il-Enâm)

 

NEBİ (S.A.V.) ANNE BABASI MÜ’MİNDİRLER

 

Kesin delillerle sabittir ki Peygamber(sav)’ ın annesi babası mü-

mindir. Allah Resûlü  (s.a.v.)’in Ebeveyni’nin ehl-i necat olduğunu

kabul etmenin gerek dini gerekse de dünyevi önemli faydaları var-

dır. Aksi bir kabul, büyük zararlar ihtiva etmektedir. Abdülahad Nûrî

(k.s.) bu faydalar bağlamında şunları zikretmektedir:

1.Müslümanların kalplerine sevinç vererek rahatlamalarını temin

etmek.

2.Din düşmanlarının istihzalarına engel olmak.

3.Allah Resûlü (s.a.v.)’in sevinip göz aydınlığı kabul ettiği şeyle

mesrur olmak.

  1. Bu kabulün bir mucize ve Allah Resûlü (s.a.v.)’ne ait bir özellik

olarak O (s.a.v.)’in  atalarının şeref ve faziletine işaret ettiğini anla-

mak.

5.Allah Resûlü (s.a.v.)’in  hoşnut ve razı olacağı bir meseleye

rağbet ederek O (s.a.v.)’e yaklaşmak ve şefaatine nail olmak.

6.Fetva kitaplarında da belirtildiği gibi dini konularda en güzel

olanı tercih edip onunla  amel etmek.

“Bir kimseye doksan dokuz açıdan küfür, tek bir açıdan iman

gerekse bu durumda en doğru olan onun imanına hükmetmektir.

Çünkü kişinin küfrünü ispat etmekte hiçbir fayda yoktur.”  Buna göre

müşrik olduklarına dair kat’i nass olmayan Ebeveyn’in mümin olduk-

larına hükmetmek en güvenilir yoldur.

Şer’î deliller ve tarihî veriler Ebeveyn-i Resûl’ün mü’min olduğu

yönündedir. Bu yüzden dört müctehit imam bu konuda açıkça görüş

belirtme ihtiyacı hissetmemiştir.Allah Resül’ü (s.a.v.)’in Ebeveyn-i

mü’mindirler.

Sonraki dönem alimlerinin mesele üzerinde fikir beyan ederken

son derece hassas davranmaları, bir kısmının da açıkça görüş be-

yan etmekten kaçınmaları, ilerleyen yıllarda konunun ne derece cid-

diye alındığını göstermektedir.

Ulema, Ebeveyn’i tekfir etmenin hiçbir fayda temin etmeyeceği

gibi Allah Resûlü (s.a.v.)’e eza etme cihetiyle de laneti gerekli kılaca-

ğı hususuna dikkat çekmiştir.

Allah Resûlü (s.a.v.)’in Ebeveyni’nin dini durumunun bilinmeme-

si müminlerin imanına bir zarar vermez. Fakat onların cehennemde

olduklarını iddia etmek Resûl-i Ekrem’e eza verir.

(İnkişaf Dergisi 10. Sayı 14-31.s.)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN MASUMİYETİ

 

Peygamber (s.a.v.)’imizin ve diğer peygamberlerin, Allah

(c.c.)’ın varlığını ve topluca sıfatlarını bilmemekten korunmuş

oldukları hakk ve gerçektir. Bu husus, kendisine peygamberlik

geldikten sonra aklî delîller ve icma ile kendisine peygamberlik

gelmeden önce ise işitme ve nakli delîllerle sabittir. Peygambe-

rimiz (s.a.v.)’in, dîn işlerinde beyan buyurduğu, vahiy yolu ile

Rabbinden alıp tebliğ buyurduğu hususlarda ilme muhalif bir

hâlde bulunması da kesin olarak vâki değildir. Bu husus da aklî

ve şer’î delîllerle sabittir.

Allah (c.c.), Peygamberimiz (s.a.v.)’i yalan söylemekten

ve sözünde durmamaktan korumuştur. Yalan söylemenin ve

sözünde durmamanın; O’nun için imkânsız olduğu şer’î, aklî

ve nazarîdelîllerle sabittir. Kendisine peygamberlik gelmeden

önce yalan söylemekten kesin olarak münezzehtir. Büyük gü-

nahlardan münezzehtir. Küçük günahlardan da uzaktır. De-

vamlı olarak unutmak ve gaflet içinde bulunmaktan, ümmeti

için Allah (c.c.)’ın gönderdiği hükümlerde kendisine devamlı

unutma olmasından ve hata etmekten korunmuştur. Rıza

hâlinde olsun, öfkeli iken olsun, ciddi konuşurken olsun,

şaka yaparken olsun bütün hâllerinde Peygamber (s.a.v.)

Efendimiz korunmuştur.

UYARI: Bu hususlara sımsıkı sarılman ve bunları kesinlik-

le kabullenmen sana vâcibtir. Bu bölümleri hakkıyla bilmenin,

faydası büyük olduğu gibi tehlikesinin de büyüklüğünü bilmen

gerekir. Çünkü Peygamber (s.a.v.)’e vâcip, câiz ve imkânsız

olanları; peygamberin getirdiği hükümlerin (farz, vâcib, sünnet

gibi) şekillerini bilmeyen kimse, zikredilen hususların, aldık-

ları hükmün tersine bir inanca sahip olmaktan emin olamaz.

Peygamberimiz(s.a.v.) için düşünülmesi câiz olmayan bir şeyi

O’na isnad etmek suretiyle veya Peygamber (s.a.v.)’de ol-

mayandan kendisini tenzih etmez de böylece bilmediği hâlde

helak olur; cehennemin en derin ve aşağı tabakasına düşer.

Çünkü bâtıl olanın Peygamber (s.a.v.)’de mevcud olduğunu

sanmak ve Peygamber (s.a.v.)’e câiz olmayanı ona isnad edip

inanmak sâhibini helâk ve hüsrana götürür.

(Kadı İyad, Şifa-i Şerîf, s. 590-591)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN MASUMİYETİ

 

Peygamberimiz’in (ve diğer peygamberlerin) Allah

(c.c.)’yu ve sıfatlarını bilmemekten masumdurlar. Bu husus,

kendisine peygamberlik gelmeden öncesi ve geldikten son-

rası için kesin olarak sabittir. Peygamberimiz (s.a.v.)’in, din

işlerinde beyan buyurduğu, vahiy yolu ile Rabbinden alıp teb-

liğ buyurduğu hususlarda ilme muhalif bir halde bulunması da

kesin olarak vâki değildir. Bu husus da aklî ve şer’î delillerle

sabittir. Peygamberimiz (s.a.v.), Allah onu peygamber olarak

ümmetine gönderdiği andan beri kasıdlı olsun, kasıdsız olsun

yalan söylemekten ve sözünde durmamaktan korunmuştur.

Yalan söylemenin ve sözünde durmamanın O’nun için im-

kansız olduğu şer’i, akli ve nazari delillerle sabittir. Kendisine

peygamberlik gelmeden önce yalan söylemekten kesin ola-

rak münezzehtir. Büyük günahlardan ittifakla münezzehtir.

Bütün günahlardan da uzaktır. Devamlı olarak unutmak ve

gaflet içinde bulunmaktan, ümmeti için  Allah’ın gönderdiği

hükümlerde kendiside devamlı unutma ve hata etme halle-

rinden korunmuştur. Rıza halinde olsun, öfkeli iken olsun, cid-

di konuşurken olsun, şaka yaparken olsun bütün hallerinde

Peygamber (s.a.v.) korunmuştur.

Bu hususlara, sımsıkı sarılman ve kesinlikle kabullenmen

sana vaciptir. Bu bölümleri hakkıyla bilmenin faydası büyük

olduğu gibi tehlikesinin de büyüklüğünü bilmen gerekir. Çün-

kü Peygamber (s.a.v.)’e, vâcip, caiz ve imkansız olanları,

peygamberin getirdiği hükümlerin (farz, vacip, sünnet gibi)

şekillerini bilmeyen kimse, zikredilen hususların aldıkları hük-

mün tersine itikad etmesinden emin olmaz. Peygamberimiz

(s.a.v.) için düşünülmesi câiz olmayan bir şeyi O’na isnad

etmek suretiyle veya Peygamber (s.a.v.)’de olmayandan

kendisini tenzih etmez de böylece bilmediği halde helâk olur,

cehennemin en derin ve aşağı tabakasına düşer. Çünkü bâtıl

olanın Peygamber(s.a.v.)’de (mevcud olduğunu) sanmak ve

Peygamber (s.a.v.)’e caiz olmayanı ona isnad edip inanmak

sâhibini helâk ve hüsrana götürür.

(Kadı İyad, Şifa-i Şerîf, 590-591.s.)

 

TARİH SAHNESİNDE DAHA ÖNCE

GÖRÜLMEMİŞ YİĞİTLİK: MUTE HARBİ

 

Mute gazası, Hicretin 8. yılında gerçekleşmiştir.

Silahlanıp yola çıkmaya hazırlanan İslâm mücahidlerinin sa-

yısı 3.000 idi. Mute’de düşman ise 200.000 veya 250.000 kişilik

mücehhez idi.Bunların yanlarında atlar ve silahlar da bulunuyor-

  1. Müslümanlar ise, bunlardan mahrumdu.

Peygamberimiz (s.a.v.), öğle namazını kıldırdıktan sonra,

oturdu. Ashab (r.a.e.) da, çevresinde, kendisiyle birlikte oturdular.

O sırada, Numan b. Funhus (Mahs) adındaki Yahudi de, gelip

halk ile birlikte Peygamberimiz (s.a.v.)‘in başucunda durdu.  Pey-

gamberimiz (s.a.v.): “Cihada çıkacak olan şu insanlara, Zeyd

  1. Harise kumandandır! Zeyd b. Harise öldürülürse, Cafer b.

Ebu Talib kumandandır! Cafer b. Ebu Talib öldürülürse, Ab-

dullah b. Revâha kumandandır!  Abdullah b. Revâha da öldü-

rülürse, Müslümanlar, aralarından münasip birini seçsinler

ve onu kendilerine kumandan yapsınlar!” buyurdu.

Bunun üzerine, Müslümanlar ağlamaya başladılar ve: “Yâ

Rasûlallah! Keşke sağ kalsalar da, kendilerinden yararlansay-

dık!” dediler. Peygamberimiz (s.a.v.), cevap vermeyip sustu.

Yahudi Numan b. Funhus: “Ey Ebu’l-Kasım! Eğer sen gerçek-

ten peygambersen, az veya çok adlarını andığın kişilerin hepsi

ölürler.

Çünkü, İsrail oğulları içinde zuhur eden peygamberler bir

adamı bir cemaat üzerine kumandan tayin ettikleri ve ‘Filan, filan

öldürülecek!’ dedikleri zaman, yüz kişinin bile adını anmış olsalar,

onların hepsi ölürler, sağ kalmazlardı!” dedi.

Sonra da, Zeyd b. Hârise  (r.a.)’e dönüp:“Vedânı, vasiyetini

yap!Eğer Muhammed (s.a.v.)  gerçekten peygamberse, artık sen

hiçbir zaman onun yanına geri dönemeyeceksin!” dedi. Zeyd b.

Harise (r.a.)  ise: “Ben şehadet ederim ki; o, hiç şüphesiz, gerçek

peygamberdir!” dedi.  Mute savaşında, yedi günde, mücahidler-

den ancak on dört kişi şehit oldu.   Düşmanlardan öldürülenler

ise, pek çoktu. (Devamı 27 Mart’ta)

(İbn İshak; İbn Hişam, c. 4, s. 17; Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 760)

 

NEBÎ (S.A.V.) EFENDİMİZ,

BÜTÜN DİNLERİ İPTAL ETTİ

 

“O’dur (Allah, O Ma’bud-ı Kerim’dir) ki Resûlü’nü

Kur’an ile ve Hakk Din ile gönderdi, O’nu her din üzeri-

ne yükseltmek (üstün kılmak) için, velev ki müşriklerin

hoşuna gitmesin.” (Saff s. 9)

Bu mübârek Âyet’te, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in

ne gibi ulvî şeylerle ve ne gibi bir gayeyi te’min için pey-

gamber gönderilmiş olduğunu bildiriyor.

Evet, şüphe yok ki Din-i İslâm’a karşı bütün muhâlif din-

ler, bozguna uğratılmış ve hâle gelmiştir. Bir kere ma’lûmdur

ki bütün semâvî dinler, başlangıçta Tevhid esasına dayalı

idiler, hepsi de Tevhid-i Bâri (Allâh’ın Birliği) meselesinde

ve diğer inanç konularında aynı hükümleri ihtiva etmektey-

diler. Ancak şer’i hükümler ve amelî mes’eleler i’tibariyle

aralarında  bazı farklar vardır. Fakat şunlar tahrif olmuştur.

Bu bakımdan ise  İslâm Dîni diğer İlâhî dinler arasında pek

seçkin bir yere sahiptir. Hükümleri bütün insanlığa yöneliktir

ve Kıyâmet’e kadar bâkîdir.

Diğer mübârek peygamberler (a.s.)’ın tebliğ etmiş ol-

dukları dinlerin hükümleri ise kendi zamanlarına ve kendi

kavimlerine yönelik ve kendi  zaman ve kavimleri ile sınır-

lıdır.

Bâtıl  ve muharref (tahrif olunmuş) dinlere gelince bun-

ların aslında hiçbir ma’nevî kıymeti yoktur. Tahrif olunmuş

olmaları i’tibâriyle de Din-i İslâm’a göre asla bir kıymet ve

makbûliyyete sahip değildirler. Din-i İslâm’ın pek nûranî

olan ve pek kuvvetli delillere dayalı bulunan varlığı yanında

pek sönük kalmış, varlıklarını isbat edebilecek bir özellik-

lerden mahrum bulunmuşlardır. Dinler arasında mukâyese

yapabilen her insaf sahibi  bu hakîkati i’tirafa mecbûrdur.

“(Ey Habibim!) De ki: “Hak geldi, batıl yok oldu. El-

bette batıl yok olmaya mahkumdur.” (İsrâ s. 81)

(Ömer Nasuhî Bilmen, Kur’ân-ı Kerîm’in Meali veTefsîri, 7.c. 3438)

 

NEBİ (S.A.V.)’İN KENDİSİNİ ANLATMASI

 

Peygember (s.a.v.) Efendimiz, Allah’ın bahşetmiş olduğu

nimetleri dile getirmek anlamında ve Allah katındaki makamı-

nın ve kadrinin ne kadar yüksek olduğunu ümmetine bildirmek

maksadıyla kendi faziletlerini beyan etmiştir. Ta ki kendisine

karşı îmanı, saygısı ve muhabbeti ona göre büyük olsun. Bu

husus, gizlenmesi caiz olmayan, aksine açıklanması elzem

olan bir dini meseledir. Nitekim O’ndan vahyin dışında bir söz

sâdır  olmamıştır; “O, kuruntudan, keyfinden konuşmuyor,

indirilmiş bir vahiyden başkası değildir o.”

O (s.a.v.) şöyle buyurmuştu; “Kıyamet günü âdemoğlunun

efendisi benim. Ama bu iftihar vesilesi değildir.” Bazıları bu

sözü yanlış anlayıp sapıtmasın diye, bunun bir övünç kaynağı

olmadığını belirtmiştir. Ümmetine karşı çok merhametli olduğu

için “Kıyamet günü âdemoğlunun efendisi benim.” deyip

sözü bitirmemiştir. Bu sözü başkası söylese övünme anlamı

taşıyacağı için, bunu övünmek maksadıyla değil; sadece bir

hakikatin ifadesi olarak ve ümmetine Allah katındaki makamı-

nın ne denli yüce olduğunu bildirmek için, keza hadîsin deva-

mındaki “Kıyamet gününde ilk şefaat edecek olan benim”

mübarek sözünden de  anlaşıldığı üzere büyük şefaatin yalnız-

ca O (s.a.v.)’e özel olduğunu, şefaat aramak için oradan oraya

koşarak yorulmaları gerekmediğini anlatmak için söylenmiştir.

İbn-i Arabi (k.s.) der ki:  Allah Rasûlü bize, o dehşetli kıya-

met gününde o peygamberden bu peygambere şefaat dilen-

mek için koşuşturup yorulmamamız için şefkati gereği bizim

rahatlığımızı düşündüğünden dolayı ilk şefaat merciinin kendi-

si olduğunu bildirmiştir.

Herkesin “nefsî, nefsî” diyeceği o günde, yerini bize bil-

direrek, gönül rahatlığıyla yerimizde durup, sıra kendisine

gelip ümmeti için şefaat edinceye kadar sabretmemiz için o

sözü söylemiştir. Bu hadîsi duymayanlar veya duyduğu halde

unutanlar peygamber peygamber koşuşturup yorulacaklardır.

Oysa bu sözü duyup kıyamette de, o şekilde hareket edenler

rahat edecektir. O (s.a.v.)’in ümmetine karşı şefkati ne büyük-

tür.

(Yusuf  en-Nebhâni, Fezâil-i Muhammediye, 9.s.)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN YÜCE AHLÂKI

 

Çocukluk çağından itibaren Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanında

uzun bir bir hayat geçirmiş olan Hz. Ali (r.a.), oğlu Hüseyin (r.a.)’e

Peygamberimiz (s.a.v)’in ahlâkını şöyle tasvir ediyor:

“Peygamberimiz (s.a.v.), güler yüzlü, güzel huylu, nâzik kalbli

idi. Kendisinin ağzından kötü söz çıkmazdı.

Resûlullah (s.a.v.) sevmediği bir hareketi, hoşlanmadığı bir şeyi

ihmâl ile karşılardı. Şâyed öyle bir harekette bulunan bir adam, ha-

reketini kabul ettirmeye kalkışacak olursa, onu muaheze etmeden,

kalbini kırmadan ya bundan vazgeçirir, ya da susarak hoşnutsuz-

luğunu hissettirirdi.

Resûlullah şahsî münâkaşa ve mücâdeleden, lüzumundan faz-

la konuşmaktan, kendisini ilgilendirmeyen şeylerle uğraşmaktan

çekinirdi. Hiç kimseyi tenkîd, tahkir ve mahcûb etmez, kimsenin

sırlarına vâkıf olmak istemezdi.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in bahis konusu ettiği meseleler halkı

yararlandıracak mesele ve konulardı.

Resûlullah (s.a.v.) söz söylemeğe başladığı zaman, Sahâbîleri

hep birden susar, başlarını önlerine eğerek candan dinlerlerdi. Bir

kimse söz söylemeğe başladığı zaman da, Resûlullah (s.a.v.) yö-

nelir, onu dikkatle dinlerdi.

Bir yabancı kimse sert ve kaba bir şekilde konuşacak olursa,

Peygamber (s.a.v.) ona sonuna kadar katlanırdı.

Kendisinin övülmesini dinlemekten hoşlanmazdı. Eğer, birisi

gördüğü iyilikten dolayı teşekkür edecek olursa, onun bu teşekkü-

rünü kabul ederdi.

Peygamber (s.a.v.) kimsenin sözünü kesmezdi. Son derece

âlicenap, özü, sözü doğru ve temizdi. Konuşması, sohbeti tatlı idi.

Kendisini, ilk defa görenler vakar ve heybeti karşısında sarsılır-

lar. Onunla arkadaşlık edenler ise kendisine hayran olurlardı.”

Ashâb’dan Enes b. Mâlik de: “Ben, on yıl Peygamber (s.a.v.)’in

yanında bulundum. Bir defa bile bana üff! dediğini bilmiyorum. Ne

işlediğim uygunsuz işlerden dolayı beni muaheze etti, ne de yapıl-

ması gereken işlerden dolayı (Niçin yapmadın?) dedi. O, herkese

de böyle idi” der.

(M. Âsım Köksal, Sohbetler,  s. 308, 309),

 

KUR’ÂN’DA PEYGAMBER (S.A.V.)’E SAYGI EMRİ

 

Allâh (c.c.)’nun Resûlullâh (s.a.v.)’e karşı saygılı olunması ge-

rektiği hususunda Kur’an-ı Kerim’de birçok emirleri bulunmakta-

dır: “Şüphesiz Allâh (c.c) ve Resûlünü incitenlere, Allâh (c.c)

dünya ve ahirette lânet etmiş ve onlara aşağılayıcı bir azâb

hazırlamıştır” (Ahzâb s. 57) buyrulmaktadır.

Yine Kur’an-ı Kerim’de Hakk Teâlâ hazretleri: “Ey îmân eden-

ler! Yemek için çağrılmaksızın ve yemeğin pişmesini bekle-

meksizin (vakitli vakitsiz) Peygamber’in evlerine girmeyin,

çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince de hemen dağılın.

Sohbet için beklemeyin. Çünkü bu davranışınız Peygamber’i

rahatsız etmekte, fakat o sizden de çekinmektedir. Allâh ise

gerçeği söylemekten çekinmez. Peygamberin hanımlarından

bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Böyle

davranmanız hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri

için daha temizdir. Allâh’ın Resûlüne rahatsızlık vermeniz ve

kendisinden sonra hanımlarını nikâhlamanız ebediyyen söz

konusu olamaz. Çünkü bu, Allâh katında büyük bir günahtır”

(Ahzâb s. 53) buyurmaktadır.

Yine başka bir âyet-i kerimede: “Ey îmân edenler! Allâh’ın

ve Peygamberinin önüne geçmeyin. Allâh’a karşı gelmekten

sakının. Şüphesiz, Allâh (c.c) hakkıyla işitendir, hakkıyla bi-

lendir” (Hucurât s. 1) buyrulmaktadır.

Cenâb-ı Hakk, Nebî (s.a.v.)’e nasıl hürmet gösterilmesi gerekti-

ğini şöyle beyân buyurmuştur: “Mü’minler ancak Allâh’a ve pey-

gamberine inanan, onunla beraber toplumu ilgilendiren bir iş

üzerindeyken ondan izin almadan çekip gitmeyen kimseler-

dir. O hâlde bazı işlerini görmek için senden izin isterlerse,

içlerinden dilediğine izin ver ve onlar için Allâh’tan bağışlama

dile. Şüphesiz Allâh çok bağışlayandır, çok merhamet eden-

dir.” (Nûr s. 62) Hemen akabinde ise: “(Ey inananlar!) Peygam-

berin (sizi) çağırmasını aranızda birbirinizi çağırmanız gibi

tutmayın (zira O’nun çağırmasına derhal koşmak gerekir, Pey-

gamber çağırmasına aldırmazlık edilemez). İçinizden biribirini

siper ederek sıvışıp gidenleri Allâh gerçekten bilir. Artık onun

emrine muhalefet edenler, başlarına bir belânın gelmesinden

veya elem dolu bir azâba uğramaktan sakınsınlar” (Nûr s. 63)

 

İNSANLIĞA EN MÜKEMMEL ÖRNEK

 

“Andolsun Allâh’ın Resûlün’ de sizin için Allah’ı (c.c)

ve âhireti arzu eden ve Allah (c.c)’yu çok anan kimseler

için-uyulacak en güzel bir örnek vardır” (Ahzâb s. 21).

Bu âyette, Resûlullah (s.a.v.)’in, Allah’a ve âhiret gününe

inananlar için örnek bir şahsiyet olarak gösterilmesi, böyle-

ce onu örnek edinmenin Allah’a ve âhiret gününe îman hu-

susuna bağlanması O (s.a.v.)’in sünnetine dinde ne kadar

değer verilmiş olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm, Resûlullah (s.a.v)’ın bütün sözlerinin

haklı olduğunu, hatalara karşı korunduğunu da belirtir:

Necm Sûresi’nde: “O, hevasından konuşmaz, onun ko-

nuşması kendisine yapılan bir vahiy iledir” (Necm: 53/3-

4) buyrulmaktadır, Bâzı âlimlerimiz, burada Kur’ân kaste-

dildiğini ifâde etmişse de, âyet ve hadîslerden elde edilen

başka delillere de dayanan ve büyük çoğunluğu teşkil eden

âlimler, Resûlullah (s.a.v)’ın bütün sözlerinde hataya karşı

korunduğu yâni ismet sâhibi olduğu görüşünde birleşmiştir.

Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Size bir şeyi neh-

yettiğim zaman ondan sakının, emrettiğim zaman da

gücünüz yettiği kadar yerine getirin”  (Ahmed b. Han-

bel) hadîsinde, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e hangi kapsamda

uyulacağına dâir özel bir kısıtlama getirilmemiştir. Başka bir

hadîs-i şerîfte Abdullah b. Amr-ı As (r.a.)’dan şöyle rivâyet

edilmiştir: Ben Resûlullah (s.a.v)’ten duyduğum her şeyi

yanımda bulundurmak için yazıyordum; nihâyet Kureyş

muahcirleri beni bu işten sakındırarak, “Sen Resûlullah

(s.a.v)’den duyduğun her şeyi yazıyorsun; oysa Peygamber

de bir beşerdir; öfke veya sevinç üzerine bir şey söyleyebi-

lir!” dediler. Bu nedenle Resûlullah (s.a.a)’in hadîslerini yaz-

maktan sakınarak olayı Nebi (s.a.v.) hazretlerine aktardım.

Hazret ağzına işaret ederek bana, “Nefsim elinde olan

Allâh (c.c.)’a andolsun ki buradan haktan başka bir şey

çıkmaz” buyurdu.  (Ebû Davud)

(Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 1.c., 341-342.s.)

 

PEYGAMBERİMİZ ALEYHİSSELÂMIN

PARMAĞINDAN PINAR GİBİ SU AKITMASI

 

Cabir b. Abdullâh’ın bildirdiğine göre; Hudeybiye günü halk

susuz kalmış, Resûlullâh Aleyhisselâmın önünde bulunan su ibri-

ğinden abdest aldığı sırada ona doğru varmışlardı.

Resûlullâh (s.a.v.), onlara: “Size ne oluyor!” diye sordu.

“Mahvolduk yâ Rasûlallâh!” dediler. Peygamberimiz (s.a.v.):

“Ben sizin aranızda iken, siz mahvolmayacaksınız!” bu-

yurdu.

“Yâ Rasûlallâh (s.a.v.)! Yanımızda, senin ibriğindekinden baş-

ka, ne abdest alacağımız, ne de içeceğimiz su var!” dediler. Bu-

nun üzerine, Resûlullâh Aleyhisselâm elini ibriğin üzerine koydu.

“Alınız, Bismillâh=Allâh’ın ismiyle” buyurdu.

Kaynaklardan kaynar gibi, hemen parmaklarının arasından

su akmaya başladı! Müslümânlar, ondan hem su içtiler, hem de

abdest aldılar.

Cabir b. Abdullâh’a: “O zaman siz kaç kişi idiniz?” diye sorul-

  1. Cabir: “Binbeş yüz kişi idik!” dedi.

Müslümânlar, Hudeybiye’de, Peygamberimiz (s.a.v.)’in

duâsının bereketiyle, yağmura da kavuştular. Hudeybiye’de yağ-

mura tutulunca, Resûlullâh (s.a.v.)’in emriyle, münadi: “Namazla-

rınızı, ağırlığınızın yanında kılınız!” diyerek seslenmişti.

“Hudeybiye’de bir gece üzerimize yağmur yağmış, geceleyin

yağmış olan yağmurdan sonra, Resûlullâh (s.a.v.) bize sabah

namazını kıldırmıştı. Sonra, halka yüzünü döndürüp: ‘Bilir misi-

niz, Rabbiniz ne buyurdu?’ diye sordu. ‘Allâh ve Allâh’ın Resûlü

daha iyi bilir!’ dediler. Bunun üzerine, Resûlullâh (s.a.v.): ‘Allâh;

‘Kullarımdan kimisi bana îmân etmiş, kimisi de kâfir olarak

sabaha çıkmıştır! Kim ki, Allâh’ın fazlı ve rahmetiyle üzerimi-

ze yağmur yağdı, dediyse o Bana îmân etmiş; kim de, şöyle

şöyle oldu da bize yıldız sayesinde yağmur yağdı, dedi ise,

işte o, Beni inkâr, yıldızlara îmân etmiştir!’ buyurdu’ dedi.

Ebû Katâde de: “Biz Hudeybiye’de bulunduğumuz ve üzerimi-

ze yağmur yağdığı sırada, Abdullâh b. Übeyy’in, ‘Bu, güz mevsimi

yıldızının işidir! Şi’râ yıldızından dolayı bize yağmur yağdı! dedi-

ğini işittim” demiştir.

(M. Asım Köksal, İslam Tarihi, c.5 s.275-276.)

 

NEBİ (S.A.V.)’İN ŞEREFİNE

BU ÜMMETE VERİLENLER

 

Ebû Zerr (r.a.) anlatır: “Bir gece çıktım, baktım ki Resûlullâh

(s.a.v.) tek başına yürüyor. Yanında herhangi bir insan yoktur.

Kendi kendime “Herhalde Hz. Peygamber (s.a.v.)  herhangi bir

insanın kendisiyle yürümesini istemiyor. O halde ben de onun

arkasından yürüyeyim!” dedim ve böylece ayın ışığında onun

arkasından yürümeye başladım.

Geriye bakarak beni gördü ve “Sen kimsin?” buyurdu.

“Ben Ebû Zerr’im, Allâh (c.c.) beni sana feda etsin!” dedim. Hz.

Peygamber (s.a.v.), “Ey Ebâ Zerr! Gel” dedi ve ben böyle-

ce Peygamber (s.a.v.) ile birlikte bir saat yürüdüm. Bu esnada

“Adam bugün ne kadar çalışırsa çalışsın kıyâmet gününde

az bulacaktır. Ancak Allâh (c.c.) bir insana mâl verir ve o

da bunu sağına, soluna, önüne ve arkasına bunu dağıtarak

hayır yolda infak ederse o müstesnadır” buyurdu. Peygam-

ber (s.a.v.) ile yine bir müddet daha yürüdük. Bana “Sen bu-

rada otur. Ben bir yere kadar gidip geleceğim” dedi ve beni

taşlık bir düzlükte oturttuktan sonra ilerleyip gözden kayboldu.

Geri dönmesi uzun sürdü. Sonra uzaktan bir karartı görün-

meye başladı ve bana yaklaşınca “Zina da yapsa, hırsızlık da

yapsa” dediğini duydum. Yanıma gelince dayanamadım ve “Ey

Allâh’ın Peygamberi (s.a.v.)! Allâh (c.c.) beni sana fedâ kılsın,

sen şu düzlüğün kenarında kimle konuşuyordun? Sana cevap

veren bir kimseyi işitmedim” dedim.

Hz. Peygamber (s.a.v.) “O Cebrail (a.s.) idi. Tam düzlü-

ğün kenarında benimle karşılaştı ve “Ümmetine müjde ver!

Allâh (c.c.)’ya birşeyi ortak koşmadığı halde ölen bir kimse

(doğrudan veya günahı kadar cehennemde kaldıktan son-

  1. ra) cennete girecektir” dedi. “Ey Cebrail! Zina etseler; hır-

sızlık yapsalar da mı?” dedim. Cebrail (a.s.) “Evet” dedi”.

Ben “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! Hırsızlık yapsalar, zina etseler

de mi?” diye tekrarladım. Hz. Peygamber (s.a.v.) “Evet” dedi.

Ben yine “Hırsızlık yapıp zina etseler de mi?” dedim. Hz. Pey-

gamber (s.a.v.) “Evet” dedi. “İçki içse de” ibaresini de ekledi.”

(Rûdânî, Cem’ül-Fevaid, c.1 s.7)

 

NEBİ (S.A.V.)’E ÎMÂNIN KABİRDEKİ FAYDASI

 

Enes bin Mâlik’in (r.a.) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte,

Resûl-i ekrem (s.a.v.); “Meyyit mezara konup, mezar ba-

şındakiler dağılırken onların ayak seslerini işitir. Sonra

yanına yüzleri siyah ve gök gözlü iki melek gelir. Biri-

ne Nekîr, diğerine Münker denir. Meyyite; ‘Muhammed

(s.a.v.) hakkında ne dersin?’ dediklerinde, eğer mü’min

ise, bu iki meleğin suallerine cevap olarak; ‘Muham-

med (s.a.v.), Allâhü Teâlâ’nın kulu ve Resûlüdür. Eşhe-

dü en lâ ilahe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden

Resûlullâh’ der. Bu iki melek; ‘Biz elbette biliyoruz ki,

sen dünyâda da böyle derdin’ derler. Daha sonra kab-

re cennetten yaygı serilir. Cennet elbiseleri giydirilir.

Meyyit için cennetten bir kapı açılır. Kabre cennet ko-

kuları yayılır. Eğer meyyit kâfir ise, bu iki meleğe cevap

olarak; ‘Ben bilmem, insanlardan işitirdim, bir şeyler

söylerlerdi, ben de onu söylerdim’ der. Bu iki melek;

‘Biz elbette biliyoruz ki, sen öyle derdin’ derler. Sonra

toprağa sıkış diye emrolunur. Toprak, o kimsenin üzeri-

ne sıkışır, kaburga kemiklerini birbiri üzerine geçirir ve

Allâhü teâlâ onu bu yattığı yerden kaldırıncaya kadar,

dâima azâb içinde bulunur” buyurmuştur.

Bu hadîs-i şerîfler sahîhtir. Ehl-i sünnet ve cemâat

âlimleri, kabirdeki hayat hakkında icmâ’ etmişlerdir. İmâm-ı

Haremeyn, “Şâmil” adlı eserinde şöyle demiştir: “Önce ge-

len âlimler, kabir azâbı ve meyyitlerin kabirlerinde hayat-

ta oldukları, rûhların cesedlerine iâde edildiği husûsunda

ittifâk etmişlerdir.”

Ebû Bekr İbn Arabî “Emed-ül-aksâ” adlı eserinde; “Mü-

kellef olanların kabirlerinde diriltilip, onlara suâl sorulması

husûsunda Ehl-i sünnet arasında ihtilâf yoktur” demiştir.

Hasılı, rûh cesede iade olunur. Cesed suâl vaktinde di-

riltilir. Bu andan kıyâmete kadar, ya ni’mete kavuşur veya

azâb görür.

(İmâm-ı Sübkî, Şifâüs-sikâm fî ziyâreti hayr-il-enâm)

 

 

NEBÎ (S.A.V.) EFENDİMİZ

İNSANLARIN EN GÜLER YÜZLÜSÜYDÜ

 

Kays’dan rivâyet edildiğine göre, demiştir ki:

Cerîr’in şöyle dediğini işittim:

Ben Müslümân olalı beri, Resûlullâh (s.a.v.), beni her gör-

dükçe, yüzüme karşı tebessüm buyurmuşlardır. (Buhârî)

Ebû  Hureyre (r.a.)’den rivâyet  edildiğine  göre, demiştir ki:

Peygamber (s.a.v.)  şöyle buyurdu: “Gülmeyi azalt; çünkü çok

gülmek kalbi Öldürür. (Tirmîzi)

Gülmek, îmana aykırı düşen bir huy değildir. Zira İbn- i Ömer:

“Resûlullâh (s.a.v.)’in ashâbı gülerlerdi. Böyle olmakla bera-

ber kalblerindeki îman, dağdan daha büyüktü.” buyurmuştur. An-

cak daha önceki açıklamalarda belirtildiği gibi, fazla ve devamlı

bir şekilde gülmeye alışmak insanın vakar ve şerefini izale eder,

kalbin hassasiyetini gidererek âhireti unutturmaya, boşuna za-

man geçirmeye sebep olur. Bu bakımdan Peygamber Efendimiz

(s.a.v.)’in buyurdukları şekilde az gülmeye gayret etmek ve buna

alışmaya çalışmak ve bunun yerine tebessümü çoğaltmak en

güzel bir hareket tarzıdır.

Ebû Hureyre (r.a.), Peygamber (s.a.v.)’in şöyle dediğini

rivâyet etti: “Çok gülmeyiniz; çünkü gülmenin çoğu kalbi öl-

dürür.” (İbn Mace)

Ebû Hureyre (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, şöyle anlat-

mıştır: Peygamber (s.a.v.), gülmekte ve konuşmakta olan bir

topluluğun yanma varıp: “Nefsim, kudret etinde olana (Allâh

(c.c.)’e) yemin ederim ki, eğer benim bildiğimi siz bileydiniz,

az gülerdiniz ve çok ağlardınız.” dedi. (Buhârî)

Sonra Peygamber (s.a.v.) döndü (gitti)  de, o cemaat ağladı.

Sonra Allâh (Azze ve Celle), Peygamber (s.a.v.)’e vahy etti ki:

“Ey Peygamber (s.a.v.)! Niçin kullarımı ümidsizliğe dü-

şürüyorsun?”

Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) geri dönüp, şöyle buyur-

du:

“Müjdeleyiniz, doğruyu söyleyiniz ve itidal üzre olu-

nuz (büsbütün sevinmeyiniz, tamamen ümidsizliğe

düşmeyiniz).”(Müsned-i İmam Ahmed b.Hanbel)

(İmam Buhârî, Edeb-ül Müfred, c.1 s.268)

 

MELEKLERİN NEBİ (S.A.V.)’E KARŞI EDEBLERİ

 

Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’in Resûlullâh (s.a.v.)’e olan ta’zim

ve edeblerine dâir hadîs-i şerîfleri ve haberleri pek çoktur.

Melekler bile Resûlullâh (s.a.v.)’e karşı kemâli edeb üzere

olurlardı.

Ebûbekir bin Ebû Şeybe, İbn-i Büreyde’den şöyle naklet-

ti: “Medîne-i münevvereye gelmiştik. Abdullâh bin Ömer’in

(r.a.) yanına gittik. Bize şunları anlattı: Resûlullâh (s.a.v.)’in

huzûrlarında bulunuyorduk. Bu sırada güzel elbiseli, gü-

zel yüzlü, hoş kokulu birisi geldi ve “Esselâmü aleyke yâ

Resûlullâh!” dedi. Resûlullâh (s.a.v.) onun selâmını aldı. O

zât “Yâ Resûlullâh (s.a.v.)! Sana doğru yaklaşayım mı?” de-

yince, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) izin verdi. O zât da yaklaştı. Biz

o günkü gibi böyle güzel elbiseli, hoş kokulu ve güzel yüzlü

ve Resûlullâh (s.a.v.)’e daha fazla hürmet ve ta’zimde bulu-

nan birisini görmedik. O zât sonra yine; “Ey Allâh’ın Resûlü

(s.a.v.)! Sana doğru yaklaşayım mı?” diyerek izin istedi. Pey-

gamber (s.a.v.) Efendimiz ; “Evet, yaklaş” buyurdu. O zât

üçüncü defa Resûlullâh (s.a.v.)’e; “Ey Allâh’ın Resûlü! Sana

yaklaşayım mı?” diye sordu. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) yine;

“Evet, yaklaş” buyurdu” dedi.

Abdullâh İbn-i Ömer (r.a.), sonra o zâtın (Cebrâil (a.s.))

sözlerini, Resûlullâh (s.a.v.)’in îmân ve İslâm ve daha başka

mevzûlarla alâkalı sözlerini anlattı.” Burada, Cebrâil (a.s.)’ın

Resûlullâh (s.a.v.)’e olan ta’zimine, edebine iyi bakmak ve

bunu iyi anlamak gerekir.

Yine Resûlullâh (s.a.v.)’in mübârek rûhunu teslim alma-

ya geldiğinde, Azrâil (a.s.) Resûlullâh (s.a.v.)’e olan ta’zim

ve edebi de böyledir. Resûlullâh (s.a.v.)’e olan ta’zimi, hem

Kur’ân-ı Kerîm, hem hadîs-i şerîfler, hem de ümmetin icmâ’ı

bildirmektedir.

Şunda hiç şüphe yoktur ki, kim Resûlullâh (s.a.v.)  ziyâret

edilmez, O (s.a.v.)’e ziyâret için gidilmez, O (s.a.v.)’den yar-

dım istenilmez derse, o kimse Resûlullâh (s.a.v.)’e karşı

edebden çok uzaktır.

(İmâm-ı Sübkî, Şifâüs-Sikâm fî Ziyâreti Hayr-il-Enâm)

 

NEBİ (S.A.V.)’İN SABRI

 

Ebû Said el-Hudrî (r.a.) şöyle anlatıyor: “Resûlullâh

(s.a.v.)’in  huzûruna girdim; sıtmaya yakalanmıştı. Üzerinde

bir kadife vardı. Elimi kadifenin üzerine koyarak “Ey Allâh’ın

Resûlü (s.a.v.)! Sıtman amma da korkunçmuş!” dedim. Pey-

gamber (s.a.v.) “Biz böyleyizdir. Bizim belamız çok şiddet-

li, ecrimiz de katmerli olur” buyurdu. Sonra “Musibeti en

zor olanlar kimlerdir?” diye sordum. Hz. Peygamber (s.a.v.)

“Peygamberlerdir” buyurdu. “Peygamberlerden sonra kim-

dir?” diye sordum. Hz. Peygamber (s.a.v.) “Âlimlerdir!”

dedi. “Âlimlerden sonra kimdir?” diye sordum. “Sâlihlerdir”

dedi ve devamla “Onların herhangi birisi bitlenmekle

belâlanır ki, nerdeyse bitler onu öldürür. Başka birisi fa-

kirlikle belâlanır. Sırtında giydiği abadan başka hiçbir şey

bulamaz. Bununla birlikte onların bazılarının bu belâ ve

musîbetlerden duyduğu sevinç, sizin lüks ve refâh içinde

yaşamaktan duyduğunuz sevinçten daha büyüktür” bu-

yurdu.” (İbn Mâce)

Resûlullâh (s.a.v.)’e bir grup kadın olarak vardık, onu ziya-

ret ediyorduk. Kendisi sıtmaya tutulmuştu. Resûlullâh (s.a.v.)

bir su tulumu getirilmesini ve ağaca asılmasını emretti. Sonra

onun altına oturdu. O su tulumundan Resûlullâh (s.a.v.)’in mü-

barek başına su damlıyordu. Sıtmasının çok şiddetli oluşun-

dan böyle yapıyordu. “Ey Allâh’ın Rasûlü (s.a.v.)! Şu sıtmayı

senden uzaklaştırması için Allâh (c.c.)’ya yalvarsana!” dedim.

Hz. Peygamber (s.a.v.) “İnsanların bela yönünden en şid-

detlileri peygamberlerdir. Sonra onları takip edenler, son-

ra onları takip edenler, sonra onları takip edenlerdir” bu-

yurdu. (Beyhakî)

Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)’e bir hastalık Musâllat oldu. Bunun

üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. Aişe (r.anhâ) annemize:

“Kesinlikle, mü’minlerin üzerine hastalıklar şiddetli olur.

Hiçbir mü’min yoktur ki, ona bir diken batsın veya hastalı-

ğa yakalansın da, Allâh (c.c.) ona hastalığı keffaret kılma-

sın, onunla hatalarını silmesin, derecesini yükseltmesin”

buyurdu. (İbn Sa’d, Hakim ve Beyhakî)

(M. Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.3, s.130-131)

 

RESûLULLÂH (S.A.V)’İ SEVMEK

ÎMÂN ALAMETLERİNDENDİR

 

– Ey Habibim? O hicreti terk edenlere de ki: “- Babalarınız,

oğullarınız, kardeşleriniz, karılarınız, soylarınız, kazandığı-

nız mallar, geçersiz olmasından korktuğunuz bir ticaret, ho-

şunuza giden meskenler, size Allâh ve Resûlünden ve onun

yolunda cihaddan daha sevgili ise artık Allâh’ın emri (azâbı)

gelinceye kadar bekleyin. Allâh fasıklar topluluğunu hidâyete

erdirmez.” (Tevbe s.24)

Bu tehdid , Resûlullâh (s.a.v.)’i sevmenin gerekli olduğuna,

vacib olmasının kesinliğine, kadrinin yüceliğine ve Resûlullâh

(s.a.v.)’in buna müstahak olduğuna kafidir. Çünkü Allâhü Teâlâ:

“Artık Allâh’ın emri (azâbı) gelinceye kadar bekleyin.” sözü

ile malı, akrabası, çoluk çocuğu kendisine Allâh ve Resûlünden

daha sevimli olanların halinin çirkin olduğunu, onlara azâb verece-

ğini beyan buyurdu. Sonra âyet-i kerîmenin sonu ile onların fasık

olduklarını ve sapıklardan olup Allâh’ın hidâyetine ulaşamadıkla-

rını bildirdi.  Enes (r.a.)’den rivâyet edilmiştir. Resûlullâh (s.a.v.)

buyuruyor ki:

– “Hiçbiriniz, ben ona, evlâdından, ebeveynlerinden ve bü-

tün halktan daha sevgili olmadıkça îmân etmiş olmaz.” (Buhârî)

Enes (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu rivâyet et-

miştir: “Kimde üç (haslet) bulunursa, îmânın tadını tatmış olur.

  1. Allâh ile Allâh’ın peygamberi, kendisine Allâh ve pey-

gamberden başkasından daha sevgili olmak,

  1. Sevdiği kimseyi, sarf AIlah için sevmek,
  2. (Allâh’ın onu küfürden kurtarmasından sonra) tekrar

küfre dönmekten, ateşe atılacakmışçasına korkup hoşlanma-

mak. (Buhârî)

Ömer b. Hattab ‘dan, Resûlullâh (s.a.v.)’e şöyle dediği rivâyet

edilir: Allâh’a yeminle söylerim ki, (ya Resûlullâh) canım hariç,

bana her şeyden sevgilisin.

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurur:

– Ben kendisine canından daha sevgili olmadıkça, sizden

biriniz asla îmân etmiş olmaz.

Hz. Ömer (r.a.): Sana Kur’ân’ı gönderen Allâh ‘a yemin ederim

ki, sen bana canımdan daha sevgilisin. Resûlullâh (s.a.v.):

-Ey Ömer şimdi (tamam), buyurdu. (Buhârî)

(Kadı İyad, Şifâ-i Şerîf, s.398.)

 

İSLÂM GÜNEŞİ HER DEVİRDE

İNSANLARI AYDINLATMIŞTIR

 

İslâm şeriatı, hidâyet için en mükemmel, en şerefli ve en kap –

samlı bir şeriattır. Allâh teâlâ onunla gök şeriatlarını tamamlamış

ve onu sonsuz kılmıştır. Allâh yere varis oluncaya kadar İslâm şe-

riatına, kalma hakkı tanımıştır.

Bunun için o, kalıcı ve süreklidir. Binası güçlü, düzeni muh-

kemdir. Fert ve toplumlarm ihtiyaçlarına cevap verebilecek ni-

teliktedir.Bilindiği gibi İslâm şeriatı, iki büyük temel ve şerefli iki

kaynağa dayanır:

Birincisi: Allâh teâlânın kitabıdır ki bu onun en doğru yolu, en

güzel sözüdür. O, Allâh’ın metin âyetleri ve cehalet susuzluğunu

gideren tatlı su kaynağıdır.

Doğru İslâmî bakış açısına sahip olmayan dar görüşlü bazı

kimseler her zaman ve her yerde beşer ihtiyacına cevap vereme-

mekle İslâm şeriatını kusurlu buluyor.

İslam şeriatım donmak ve sönmekle suçlayarak yalan ve iftira-

da bulunuyorlar. Hem de bunları “Müslümân” sıfatı ile söylüyorlar.

Halbuki dinimiz ve din önderlerimiz tarihteki sonsuz İslâm mede-

niyetine kale olmuşlardır. Dünyayı uykusundan ve cehaletinden

kaldırmış ve medeniyet hareketine öncülük etmişlerdir.

Hiç kuşkusuz İslâm’a mensup olduğunu söyleyen o kimseler;

sömürgeci casusların en büyüklerinden ve İslâm toplumunu yok

etmek için plan yapan komplocuların en tehlikelilerindendirler.

İslâm düşmanları bile, İslâm şeriatını geniş ufuklulukla nitelerken,

içimizdeki bazı modernistler İslâm’ı kötülüyorlar. Nitekim 1937 yı-

lında, La Haye’de yapılan ‘Mukayeseli Kanun’ kongresi yapılmış,

bu kongreye çeşitli dünya devleterinden batılı düşünürler ve araş-

tırmacılar katılmıştır. Bu kongrede aşağıdaki kararlar alınmıştır.

  1. İslâm şeriatı, genel teşri kaynaklarından biri kabul edilmiştir.
  2. İslâm şeriatı, canlı bir şeriattir.
  3. İslâm şeriat başkasından alınmış değil, kendi başına ayakta

durabilen bir şeriat olarak kabul edilmiştir.

Şeriatımız, Allâh’a hamd olsun her asırla beraber yürüyor, her

nesle yetiyor ve hayat gerçekleri ile dönüyor.

(Muhammed Alevî Mâlikî, Kâmil İnsan, 291-306)

 

NEbÎ (S.A.V.)’E MAHSÛS OLAN FÂZİLET VE

MÛCİZELERDEN bAZILARI

 

  1. Cenâb-ı Hakk, Hz. Peygamber (s.a.v.) hakkında bütün

peygamberlerden mîsak (ahd) almıştır. Nitekim Kur’ân-ı

Kerîm’de şöyle buyrulmuştur:

“Allâh geçmiş peygamberlerinden and olsun ki, size

kitab ve hikmet verdim. Sonra da size yanınızdaki o

kitab ve hikmeti tasdîk eden bir Peygamber gelmiştir

(gelecektir). Ona kat’iyyen îman ve ona her hâlde yar-

dım edeceksiniz diye.” (Al-i İmran s. 81)

Hz. Ali ve İbn Abbâs (r.a.e.) buyurmuşlar ki, “Cenâb-ı

Hakk göndermiş olduğu her peygamberden “Eğer sen

hayatta iken Muhammed Mustafâ (s.a.v.) gönderilirse,

ona îmân edip kendisine yardım edeceksin” diye söz ve

mîsak almıştır. İşte âyet-i kerîmenin mânası budur” dediler.

  1. Âdem (a.s.) ve bütün yaratıklar onun sebebi ile yara-

tılmışlardır.

  1. Gökler ve cennetler üzerine onun şerefli ismi yazılmış –

tır.

  1. Doğduğu anda şehadet parmağını kaldırıp secde-

ye varmıştır ve anası da kendinden çıkan bir nurun Şam

köşklerini aydınlattığını görmüştür. Melekler Hz. Peygam-

ber (s.a.v.)’in beşiğini sallardı ve beşikte iken ay onunla

konuşmuş ve işâret ettiği yere eğilmiştir.

  1. Âdem (a.s.)‘dan, Resûlullâh (s.a.v.)‘e gelinceye kadar

onun soyundan ana ve babalarından hiçbirinde zinâ olma-

mıştır. Birleşmeleri hep nikâhla olmuştur. Sonra soyundan

hiç kimse haksız yere bir kimsenin kanını dökmemiş, öl-

dürmemiştir. (Beyhaki ve Taberâni)

  1. Ayrıca bütün peygamberlere verilen mucizelerin tama-

mı Nebî (s.a.v.)’e de kemâliyle verilmiştir.

  1. Allâhü Teâlâ âlemlerin Rabbi iken, Kur’ân-ı Kerîm’de,

“Rabbüke, Rabbike” (Senin Rabbin) buyurularak,

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz övülmektedir.

(İmâm-ı Kastalâni, İlâhi Râhmet Hz. Muhammed (s.a.v.), 2.c, 82.s.)

 

RESûLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN

YAPTIKLARI TÜM DUÂLARIN KABUL EDİLMESİ

 

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, her kim için duâ buyur-

muşlar ise anında müstecâb olmuştur. Bu husustaki haber-

ler mütevâtirdir. Huzeyfe (r.a.)’in rivâyet ettiği hadîsi şerîfte

vârid olmuştur ki: “Resûlullâh (s.a.v.), bir kimseye duâ

buyurduklarında o duâdan (yalnız o kimse değil) çocu-

ğu ve torunu bile fâidelenirdi.”

Bazı seferlerde Ashâb-ı Kirâm (r.a.) susuz kaldılar. Hz.

Ömer (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’e müracaat edip duâ istediler.

Resûlullâh (s.a.v.) duâ buyurdular. Bir bulut gelip Ashâb-ı

Kirâm (r.a.e.)’i sulayıp gitti. İstiska hakkında duâ buyurdu-

lar, bolca yağmur yağdı. Yağmurun çok yağması üzerine,

yağmurun kesilmesi için duâ istediler de Resûlullâh (s.a.v.),

yağmurun ihtiyâcı olan yerlere sevki için duâ buyurdular.

Ebû Hureyre (r.a.)’in annesine duâ buyurdular ve anne-

si, müslümân oldu.

Hz. Alî (k.v.)’e sıcak ve soğuğun te’sîr etmemesi için duâ

buyurdular. Hz. Alî (k.v.)’e bundan sonra sıcak da soğuk da

te’sîr etmedi. Bundan dolayı Hz. Alî (r.a.) yazın kışlık elbise,

kışın da yazlık elbise giyerlerdi.

Kerîmeleri Hz. Fatıma (r.a.)’ya: “Allâh, seni hiç aç bırak-

masın.” diye duâ buyurdular. Hz. Fâtıma (r.a.) Validemiz

derler ki: “Ondan sonra hiç aç kalmadım.”

Tufeyl bin Âmir (r.a.): “Yâ Resûlallâh, bana duâ buyu-

runuz da kavmime karşı bir alâmetim olsun.” diye müra-

caat edince Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “Allâhım, onu

nûrlandır.” diye duâ buyurdular. Bundan sonra onun iki gö-

zünün arasında bir nur parlayıverdi. Tekrar duâ buyurdular:

“Yâ Rabbi, iki gözü arasına müsle yapılmış denilmesin-

den korkuyorum.” diye buyurunca, iki gözünün arasındaki

nur, değneğine yöneldi. O değnek karanlık gecelerde yolu-

nu aydınlatırdı. Tufeyl bin Âmir (r.a.)’e bundan sonra “Nur

sahibi” denildi.

(Kadı lyâz (r.h.), Şifâ-i Şerîf, s.327-329)

 

PEYGAMBERLİK MÜJDELERİ

 

Nebi (s.a.v.)’in peygamberliğini müjdeleyen

hâdiselerden biri de Ümeyye bin Ebî Salt kıssasıdır. Ebû

Süfyân (r.a.) söyle anlatmıştır:

Ümeyye bin Ebî Salt, Şâmda bana Utbe bin Rebî’nin

hâlini sordu. Anlattım, “güzel” dedi. Sonra yaşını sordu,

söyleyince, “ihtiyârlamış, onun kusûru budur”. “Böyle

söyleme, ihtiyârlık ona şeref ve fazîletten başka bir şey

getirmemiştir”, dedim. Bunun üzerine, “sus da bunun sır-

rını söyleyeyim” diyerek şöyle anlattı:

“Biz kitâplarımızda okuduk ki, bizim diyârımızdan bir

Peygamber gelecektir. Ben şüphesiz o peygamber ben

olsam gerektir” diyordum. İlim ehli olanlarla bu husûsu

konuştuk. O peygamberin Abd-i Menâf oğullarından

gelecegini söylediler. Abd-i Menâf oğullarına ne kadar

dikkatle baktıysam da bu işe Utbe bin Rebî’den başka

uygun birini göremedim. Fakat sen onun yaşını söyledin,

yaşı geçmiş. Anladım ki gelecek olan peygamber o de-

ğildir. Çünkü o, kırk yaşını geçmiş ve ona peygamberlik

bildirilmemiş”.

Bu konuşmalardan sonra aradan günler geçdi. Hz.

Peygamber (s.a.v.), peygamberliği bildirildi. Ben ticâret

için Yemen tarafına gittim. Ümeyye bin Ebî Salt’ın yanına

uğradım ve alay yollu “beklediğin peygamber gönderildi”,

dedim. Bunun üzerine bana, “o hakk ve gerçek peygam-

berdir. Ona tâbi’ ol” dedi. Ben de “sen niçin tâbi’ olmazsın”

dedim. Dedi ki “kabîlemin kadınlarından utanırım. Onlara

dâimâ gelecek olan peygamber ben olacağım derdim.

Şimdi benim Abd-i Menâf oğullarından bir kimseye tâbi

olduğumu görürlerse kınarlar. Ey Ebû Süfyân! Kendini

Onun huzûrunda boynuna ip takılmış bir oğlak gibi kabûl

et ve Ona tâbi’ ol. Her ne emrederse aslâ muhâlefet gös-

terme” diye tembîh etti.

(Molla Câmi, Şevâhidün-nübüvve, s.98)

 

 

 

 

 

 

NEBÎ-Yİ EKREM (S.A.V.),

PEYGAMBERLERIN EN ÜSTÜNÜDÜR

 

Bütün müslümânlar, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Allâhü

Te’âlâ’nın Resûlü (peygamberi), peygamberlerin en üstünü,

efendisi ve sonuncusu olduğuna, bütün insanlara ve cinlere

peygamber olarak gönderildiğine îtikad eder. Nitekim Allâhü

Te’âlâ, “Seni bütün insanlara gönderdik” (Sebe s. 28) ve “Seni

âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ s. 107) buyuruyor.

Ebû Emâme (r.a.)’in bildirdiği hadîs-i şerîfte, “Allâhü Te’âlâ

beni dört şeyle peygamberlerden üstün kıldı ve beni bütün

Insanlara peygamber gönderdi” buyuruldu. Diğer bir hadîs-i

şerîfte, “Allâhü Te’âlâ’nın diğer peygamberlere verdiği

mu’cizeleri ve onlardan fazlasını bana verdi” buyuruldu.

Bâzı âlimler, Resûlullâh (s.a.v.)’den meydana gelen

mu’cizeleri saymışlar, bin tane olduğunu söylemişlerdir. Özel-

likle Arabların sözlerinin hepsinden yüksek olan Kur’ân-ı Kerîm,

Resûlullâh (s.a.v.)’in en büyük ve açık mu’cizelerindendir. Bu-

nunla Resûlullâh (s.a.v.)’in bütün Arablar, Arab edebiyatını bi-

lenler, edebî sanatlara hakim olanlar üzerine üstünlüğü açık

ve belli olmasıyla Kur’ân-ı Kerîm, Resûlullâh (s.a.v.)’e mu’cize

olmuştur. Nitekim Musâ (a.s.)’ın asası, Mûsâ (a.s.)’a mu’cize

olmuştur. Çünkü Mûsâ (a.s.) sanatlarında gâyet usta, mahir ve

meşhur sihirbazlar ve kâhinlerin bulunduğu bir zamânda pey-

gamber olarak gönderilmişti.

Bunun gibi ölüleri diriltmek, ekmeh ve ebrası (körlük ve

fena hastalıkları) iyi etmek, Îsâ (a.s.)’a mu’cize olmuştur. Çün-

kü Îsâ (a.s.), san’atlarında gâyet usta hekimlerin bulunduğu bir

zamânda gönderilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm, konuşma sanatları yö-

nünden insanları aciz bırakmış ve Resûlullâh (s.a.v.) için en açık

bir mu’cize olmuştur.

Kur’ân-ı Kerîm’de Hakk Teâlâ Hazretleri, “Nebilerden ba-

zısını bazısından üstün kıldık.” (İsra s. 55) buyurmaktadır.

Yine Kur’ân-ı Kerîm’de Allâhü Teâlâ, bütün peygamberlere, “Ya

Âdem, Ya Musâ, Ya İsa” diyerek ismi ile hitap ederken, Hz. Pey-

gamber (s.a.v.)’e “Ya eyyühennebiyyu, ya eyyüherresûl” diye

özel hitapta bulunmuştur. Bu da Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in

peygamberlerin en üstünü olduğunun bir göstergesidir.

(Abdulkâdir-i Geylânî, Gunyetü’t Tâlibîn, s.109-110)

 

NEBİ (s.a.V .)’İN HALASI VE

MÜCÂHİD eVlâd ÂNASI ERVÂ (r. aNHâ )

 

Rasûlüllâh (s.a.v.)’in halasıdır. Oğlu Tuleyb İbn Umeyr

Müslümân olunca annesine:

— Ben Müslümân olup Muhammed (s.a.v.)’e tabi oldum, dedi.

Erva Bint Abdulmuttalib de şöyle dedi:

— Senin yardım ve desteğine en lâyık kimse halaoğlundur

(Resûlullâh (s.a.v.)’dir).

Birgün Tuleyb İbn Umeyr (r.a.):

— Ben, Allâh için, Rasûlullâh (s.a.v.)’e gelip onun huzûrunda

Müslümân olmanı, onu tasdîk etmeni ve Allâh’tan başka ilâh ol-

madığına şahadet etmeni istiyorum, dedi.

Erva Bint Abdilmuttalib hemen:

— Allâh’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allâh’ın

elçisi olduğuna şahadet ederim, dedi.

Ondan sonra devamlı Peygamber’e (s.a.v.) yardım eder ve

oğlu Tuleyb İbn Umeyr (r.a.)’i ona yardım etmeye ve emrini yerine

getirmeye teşvik ederdi.

Tuleyb (r.a.), Avf İbn Sabre es-Sehmî’nin Rasûlullâh (s.a.v.)’e

sövüp hakaret ettiğini duydu. Bunun üzerine ölmüş bir devenin

çene kemiğini alıp Avf İbn Sabre’ye vurdu ve onun başını yardı.

Böylece o İslâm’da bir müşriğin kanını akıtan ilk kişi oldu.

Erva (r.a.)’e:

— Oğlunun yaptıklarını görmüyor musun? dediler. Erva (r.a.):

— Onun günlerinin en hayırlısı dayısının oğluna yardım ettiği

gündür diye cevap verdi.

Tuleyb dayısının oğluna yardım eder. Ondan kanını ve malını

esirgemez. Erva (r.a.) Medine’ye hicret edip Peygamber (s.a.v.)’e

biât etmiştir.

Rasûlüllâh (s.a.v.) Refîk-i a’lâ’ya gidince Erva (r.a.) şu şiiri

söylemiştir:

Ey Allâh’ın Rasûlü (s.a.v.)! Sen bizim ümîdimizdin. Sen bize

iyilik ederdin. Zulmetmezdin. Sanki kalbimin üzerinde Muham-

med (s.a.v.)’in adı var. Peygamber’den sonra kabileler bir araya

gelmediler. Ne mutlu evlâtlarına İslâmı öğretip de, onların İslâmın

hizmetçileri ve fedaileri olmalarını isteyen faziletli annelere!

(Sahabe Hayatından Tablolar, c. 3 s.241-243)

 

EHL-İ KİTAP’TAN, NEBİ (S.A.V.)’E İMÂN EDENLER

 

AbdUrrahmân bin Avf (r.a.) şöyle anlatıyor: Hz. Muham-

med (s.a.v.)’in peygamberliğinin bildirilmesinden önce ticaret

için Yemen’e gitmiştim. Askalan bin Ebî Avâlimin evinde misâfir

olmuştum. O çok yaşlı, zayıf, âdetâ kuş yavrusu gibi kalmış bir

ihtiyârdı. Her gidişimde “sizin aranızdan, şeref ve şöhret sâhibi

ve dîninize muhâlefet eden bir kimse çıktı mı” diye sorardı.

Ben de “hayır” diye cevap verirdim.

Bir defasında yine gitmiştim. Bana “nesebini söyle”, dedi.

Ben de söyledim. “Sana öyle güzel bir müjde vereceğim ki,

ticaretten çok iyidir”, dedi ve şöyle bildirdi. “Hakk Teâlâ se-

nin kavminden geçen ay bir peygamber gönderdi. Onu bü-

tün mahlûkâtdan üstün kıldı ve ona bir kitâb gönderdi. Put-

lara tapmaktan men’ eder, dîn-i islâma da’vet eder. Hakka

çağırır, bâtıldan sakındırır. O hangi kabîledendir”, dedim.

Hâşimoğulları kabîlesindendir ve siz Onun dayılarısınız. “Ey

Abdurrahmân! Hemen git, Ona tâbi’ ol, doğru söylediğine inan

ve yardımcı ol ve benim şu birkaç beyitimi Ona götür”, dedi. O

beytlerden üçünün ma’nâsı şöyledir:

Sonsuz ilm sâhibi Allâh’a inanırım,

Geceyi sabâh ile aydınlatan Allâh’a inanırım.

Şehâdet ederim, Mûsâ’nın Rabbine,

Seni Resûl olarak gönderdiğine.

Şefâ’atcim ol Rabbimin huzûrunda,

İyiliğe, kurtuluşa çağrıldığımda!

İşlerimi çabuk bitirip, Mekkeye döndüm. Hz. Ebû Bekir

(r.a.) ile karşılaşıp, Humeyrî’nin söylediklerini anlatdım. “Evet,

Allâhü Teâlâ Muhammed bin Abdullâh (s.a.v.)’i peygamber ola-

rak gönderdi. Huzûruna git”, dedi. O sırada Hz. Resûl-i Ekrem

(s.a.v.) Hz. Hatîce (r.anhâ)’nin evinde idi. Oraya gidip girmek

için izin istedim. İzin verildi, içeri girdim. Beni görünce tebes-

süm edip, “İki hayırlı şeyden birini getirdin”, buyurdu. Nedir

deyince, “Ya hediye getirdin veyâ bir kimseden mektûb ge-

tirdin”, buyurdu. Orada bulunanlara da, “Biliniz ki, Humeyrî

mü’minlerin üstünlerindendir”, buyurdu. Sonra ben kelime-i

şehâdet söyleyerek müslümân oldum.

(Mevlânâ Abdürrahmân Câmî, Şevâhid-ün Nübüvve, s.100-101)

 

RESÛLULLÂH (s.a.V .)’E İRTİHALİNDEN

SONRA DA AYNI SAYGI GÖSTERİLMELİDİR

 

İnsanlara vefâtından sonra da, hayattaki gibi muâmele

edilir. Onun için, Resûlullâha (s.a.v.) hayatta iken olduğu gibi,

vefâtlarından sonra da aynı edebi gözetmek gerekir. Hz. Ebû

Bekir (r.a.) buyurdu ki: “Hayatta iken de, vefâtlarından sonra da

Resûlullâhın (s.a.v.) huzûrunda sesi yükseltmemek gerektiği bil-

dirilmiştir.”

Âişe (r. anhâ), Resûlullâhın (s.a.v.)’in mescidine çivi çakanla-

rın gürültülerini duyunca; “Resûlullâh (s.a.v.)’i rahatsız etmeyin”

diye haber gönderirdi.

Şöyle bildirilmiştir: “Hz. Ali (k.v.), evinin kapısının ta’mir edi-

lecek bir kısmı olduğu zaman, Resûlullâhı (s.a.v.) rahatsız etme-

mek için tenhâ bir yere götürür, öyle ta’mir ederdi.”

Urve (r.a.) nakletti: “Birisi, Hz. Ömer (r.a.)’in huzûrunda Hz.

Ali (r.a.)’e dil uzatınca o şahsa; “Allâhü teâlâ senin yüzünü çirkin-

leştirsin. Şimdi kabrinde Resûlullâh (s.a.v.)’e eziyet ettin” dedi.

(r.a.e.)

Selef-i sâlihînin hayatlarına bakılırsa, hayatındaki gibi,

vefâtından sonra da, Resûlullâh (s.a.v.)’e karşı edeb ve hürmete

pekçok dikkat ettikleri görülür. Aynı şekilde, Peygamber (s.a.v.)’in

kabr-i şerîfinde de, edeb ve hürmete çok riâyet ederlerdi.

Ka’b-ül-Ahbâr’dan (r. aleyh) şöyle rivâyet edilmiştir: “Her

fecrin doğuşunda, yetmişbin melek iner, Resûlullâhın (s.a.v.)

kabr-i şerîfini kuşatırlar, kanatlarını sürerler. Resûlullâh (s.a.v.)’e

salevât okurlar. Akşam olunca yükselirler. Sonra onlar kadar bir

gurup melek iner ve onların yaptıklarını yaparlar. Böylece kabr-i

şerîfin yanına gelinip duâ edildiği zaman, orada bulunan me-

leklerin huzûrunda duâ edilmiş olur. Melekler oraya, o kabirde

Resûlullâh (s.a.v.) bulunduğu için gelmektedirler. Bu sebeple,

Ashâb-ı Kirâm, ta’zimden dolayı, Resûlullâh (s.a.v.)’in kabr-i

şerîfinde seslerini alçaltırlar, kısarlardı.”

Sahîh-i Buhârî’de, Ömer bin Hattâb’ın (r.a.) şöyle buyurduğu

rivâyet edilmiştir: “Taifli iki kişiye; “Eğer siz buralı olsaydınız, sizi

incitirdim. Çünkü siz, Resûlullâh (s.a.v.)’in mescidinde seslerinizi

yükseltiyorsunuz” buyurdu.

(İmâm-ı Sübkî, Şifâüs-sikâm naklen)

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V.)’İN TEVÂZUU

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) en üstün mevkiye sahip olmakla

beraber insanların en mütevazisiydi. İbn Amr (r.a.) diyor ki,

“HacC mevsiminde ak bir deve üzerinde herkes arasında, kim-

seyi sağa sola itip kakmadan, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’i sıradan

insanlar gibi cemreler atarken gördüm. Çullu merkebine biner,

terkisine adam alırdı. Hastaları ziyaret eder, cenazelere katı-

lır, kölelerin bile davetlerine icabet ederdi. Ayakkabısını tamir

eder ve elbisesini yamardı. Evde muhterem zevcelerinin işle-

rine katılır onlara yardım ederdi. Kendisi için ayağa kalkılma-

sından hoşlanmazlardı. Çocuklar topluluğuna uğrar ve onlara

selâm verirdi.”

Bir gün Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bir adamın yanına gitti.

Adam Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in heybetinden titremeye başladı.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Sâkin ol, ben bir hü-

kümdar değilim. Ben, Kureyş kabilesinden kurutulmuş et

yiyen bir kadının çocuğuyum.” buyurdu.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in hususi bir mevkii yoktu. Ashâb-ı

(r.a.e.) arasında onlardan bir fertmiş gibi otururdu. Gelen bir

yabancı onu sormadan bilemezdi. Hz. Aişe (r.anhâ) bir gün

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e, “Yemeğini yaslanmış olduğun halde

ye, çünkü bu senin için daha kolaydır” dedi. Resûl-i Ekrem

(s.a.v.) başını uzattı, eğdi nerede ise yere değecekti. Daha

sonra da, “Hayır ben kulların yediği gibi yer, oturduğu gibi

otururum” buyurdu. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) masada yemedi-

ği gibi, hazmı kolaylaştıran ve iştahı açan şeylerle donatılmış

sofrada da yememiştir.

Kim olursa olsun kendisini çağıranlara “Lebbeyk (Buyu-

run)” diye cevap verirdi. Bir meclise gittiği zaman herkese

karşı olan sevgisi ve tevazuundan onların sohbetlerine iştirak

eder; ahiret konuşuyorlarsa ahiretten, yemek içmekten konu-

şuyorlarsa yemek içmekten, başka bir mubah bir şey  konu-

şuyorlarsa bu yönden onların sohbetine katılırlardı. Zaman

zaman saadetli huzûrlarında eski devirleri anan şiirler söyler

ve gülüşürlerdi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) de gülümser ve haram

olmayan şeylerden onları men etmezlerdi.

(İmâm-ı Gazâlî, İhyâyı Ulumiddîn, c.2 s.896)

 

HADÎS-İ ŞERİFLERDE NEBİ (S.A.V.)

 

“Bana, benden önceki nebilere verilmeyen özellikler veril-

miştir: Düşmanın kalbine korku salma, yeryüzünün hazinele-

rinin anahtarları, Ahmed ismi, toprağın bana temiz kılınması,

ümmetimin en hayırlı ümmet oluşu.” İmam Ahmed Ali’den (r.a.)

rivayet etmiştir.

Nihâye’de şöyle denmektedir: “Bana arzın hazînelerinin

anahtarları verildi” ifadesiyle Allâh Rasûlü (s.a.v.), kendisinin ve

ümmetinin ülkeler fethetmede ve hazineler elde etmede kabiliyetli

kılındığını haber vermiştir.

“Ben mü’minlere göre kendi öz benliklerinden daha değer-

liyim. Vefat edip de borç bırakan mü’minin borcunu ödemek

benim boynumun borcudur. Mal bıraktıysa varislerine aittir.”

İmâm Ahmed, Buhârî, Müslim, Nesâî ve Ibn Mâce Ebû Hureyre

(r.a.)’den rivayet etmişlerdir.

“Ben şu anda yaşayanların da, benden sonra doğacakların

da peygamberiyim.” İbn Sa’d Hasenu’l-Basri’den rivayet etmiştir.

“Ben peygamberlerin efendisiyim. Ama bununla övünmek

yok.” Semûye Câbir’den (r.a.) rivayet etmişlerdir.

“Ben sizin takvaca en üstününüz ve Allâh’ın hadlerini en

iyi bileninizim.” İmâm Ahmed ensardan bir sahâbiden rivayet et-

miştir.

Allâh’ın hadleri; büyük günah saydığı ve yasaklayıp yapanla-

ra cezâ verdiği haramlardır. Had lügatte, men etmek ve iki şeyin

arasını ayırmak demektir. Şer’î hadler de helâl ile haramın arasını

ayırmaktadır.

“Ben Ahmed’im. Ben Muhammed’im. Ben, insanların ar-

dından haşrolunacağı ‘hâşir’im. Ben Allâh’ın kendisiyle küf-

rü mahvettiği mahvediciyim. Kıyâmet günü geldiğinde hamd

livası sancağı benim yanımda olacak. Ben peygamberlerin

efendisi ve şefââtçisi olacağım.” Taberânî, Câbir’den (r.a.) riva-

yet etmiştir. Hâşir; insanların kendi peşinden diriltileceği ve başka

değil sadece kendi dininde olacağı kimse demektir. Liva; sadece

ordu komutanının yanında bulunan sancak demektir. Sallallâhu

aleyhi ve sellem kıyâmet günü bütün yaratıkların efendisi ve hep-

sinin altında toplanacağı sancağın sahibi olacaktır.

(Yusuf en-Nebhâni, Nebi (s.a.v.)’in Faziletleri, s.84-86)

 

NEBİ (S.A.V)’İN

SAVAŞ İDARESİNDEKİ ÜSTÜNLÜĞÜ

 

Hz. Peygamber (s.a.v)’in hayatını, savaşlarını ve düşmanlara

karşı tutumlarını inceleyen bir kimse O’nun üstünlüklerini görecektir.

Bunlar, liderliğinin büyüklüğüne, bilgisinin kemaline, savaş teknikle-

rindeki deneyimine, marifetinin güzelliğine ve orduları güzel idare-

sine birer delildir. Halbuki Allâh Resûlü (s.a.v), savaş tekniklerini ve

askeri bilgileri okulda veya fakültede okumamıştır.

Allâh Resûlü (s.a.v), savaş stratejisini belirlerken işlerini düşman-

larından gizli tutmaya, düşmanlarının durumunu öğrenmeye özen

gösterirdi. Böylece onların tedbir alması önlemek isterdi.

Allâh Resûlü (s.a.v)’in hikmetli siyasetinden biri de şudur. Ne

zaman ki Kureyş, Hudeybiye Antlaşması’nı bozdu, Ebû Süfyan’ı

Medine’ye, yüce Peygamber (s.a.v.)’e antlaşmanın yenilenmesini

ve sürenin uzatılmasını sormaya gönderdi. Ebû Süfyan şöyle dedi:

“Ey Muhammed (s.a.v.)! Şüphesiz ben, Hudeybiye Antlaşması’nda

yoktum. Antlaşmayı yenilemek için geldim. Hz. Peygamber (s.a.v)

buyurdular ki: “Bunun için mi geldin?” Ebû Süfyan: “Evet” dedi.

Allâh  Resûlü (s.a.v): “Bir şey mi oldu?” dedi. Ebû Süfyan: “Allâh

korusun. Biz antlaşmamıza ve sulhumuza sahibiz, değiştirme-

dik.” dedi. Bunun üzerine yüce Peygamber (s.a.v.) de: “Biz de ant-

laşmaya bağlıyız.” buyurdular.

Şu peygamber siyasetine bakın! Yüce Peygamber (s.a.v.) antlaş-

manın bozulmasından ötürü onu kınamamıştır. Savaş yapma düşün-

cesine kapılmamaları ve savaş için hazırlıklar yapmamaları için onu

savaşla korkutmamıştır.

Allâh Resûlü (s.a.v), düşmanlarla karşı karşıya gelmeden önce

onları tehdit etme ve korkutma yoluna giderdi. Yüce Peygamber

(s.a.v.) Fatıma Vadisi’ne ulaşınca Kureyş’i korkutmak için her aske-

rin bir ateş yakmasını emretti. On bin ateş yakıldı. Ebû Süfyan bu

ateşleri görünce ürktü, kalbine korku doldu ve şöyle dedi: “Bu ateşler

nedir?” Ateşler sanki Arafat ateşlerine benziyordu. Eskiden adetleri

üzere Arafat gecesinde ateşler yakılırdı. O gece Ebû Süfyan ve Bedil

bin Verka, haber almak için casusluk yapmaya çıktılar. Bu manzara

onları çok etkiledi. Rahatsızlık, dehşet ve hayret içinde konuşmaya

başladılar. Aynı zamanda bu gördükleri Ebû Süfyan’ın Allâh Resûlü

(s.a.v)’den Mekke ahalisi için aman dilemesine neden olmuştur.

(Muhammed Alevi, Kamil İnsan Hz. Muhammed (s.a.v.), s.223-232)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’E KARŞI EDEB

 

“Birisi; ‘Eğer Resûlullâh (s.a.v.) vefât etse, Resûlullâh

(s.a.v.)’in falanca hanımı ile evlenirdim’ deyince, şu meâldeki

âyet-i kerîme nâzil oldu: ‘Ey îmân edenler! Yemek vaktini gö-

zetmeksizin size izin verilip de davetli olduğunuz vakitten

başka zamanlarda Peygamberin evlerine girmeyin. Fakat

çağırıldığınız zaman girin. Yemeği yediğinizde de hemen

(yanından) dağılın. Konuşmak, sohbet etmek için de izin-

siz girmeyin. Çünkü bu, Peygambere eziyet veriyor. Size

(çıkın veya girmeyin demeğe) utanıyor, fakat Allâh, gerçeği

açıklamayı terk etmez. Bir (Peygamberin) zevcelerine ge-

rekli bir şey soracağınız vakit de, perde arkasından sorun.

Böyle yapmanız, hem sizin kalbleriniz, hem de onların

kalbleri için daha temizdir. Allâhın Resûlüne, sizin ezi-

yet etmeniz doğru olmaz. Arkasından (vefâtından sonra)

zevcelerini nikâh eylemeniz de hiçbir zaman câiz olmaz.

Bu (Peygambere eziyet etmek ve arkasından zevcelerini

nikâhlamak), Allâh katında çok büyük bir günahtır.’ (Ahzâb

  1. 53). Burada, Allâhü Teâlâ’nın, gerek hayatta iken, gerekse

vefâtlarından sonra Resûlullâha (s.a.v.) eziyet verecek şey-

lerden nasıl muhâfaza buyurduğunu iyi anlamalıdır. Bu husûs,

dînde zarûrî olarak bilinen ve âyet-i kerîmenin, Resûlullâh

(s.a.v.)’in vefâtından sonra zevceleri ile evlenmenin ona eziyet

olacağını bildirmesi ile anlaşılmaktadır. Öyleyse Müslümân bir

kimsenin, Resûlullâha (s.a.v.) karşı çok edebli olması lâzımdır.

Bu mevzûda çok dikkatli olmalıdır. Aksi takdîrde, insanın

maazallâh ayağı kayar, dünyâ ve âhırette hüsrana uğrar.

İmâm-I Mâlik Hazretleri Resûlullâh (s.a.v.)’i ziyaret için

Medine’ye geldiğinde, binmesi için kendisine bir katır getirilmiş-

  1. Çünkü yürüyemiyordu. İmam Mâlik (r.a.) bu katıra binmedi

ve şöyle dedi:

“Resûlullâh (s.a.v.)’in mübârek ayaklarıyla bastığı bir yeri

katırın ayaklarıyla çiğnemek bana lâyık değildir.”

Böylece Medine’ye Peygamberimiz (s.a.v.)’in kabr-i

şerîflerine kadar iki ayağına elleriyle dayanarak zorla yürüyüp

gitmişti.

(İmâm-ı Sübkî, Şifâüs-sikâm fî ziyâreti hayr-il-enâm)

 

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)’İN

ÜSTÜN SİYASETLERİ

 

Peygamberimiz (s.a.v)’in hayatında, sorunların çözümünde,

durumlara karşı koymada, andlaşmaların yapılması ve yapılan

andlaşmaların uygulanmasında, ileri görüşlü olmada ve çözüm

yolu bulmada, işleri yönlendirmedeki hikmeti, kemali ve siyaseti-

nin büyüklüğüne dair apaçık örnekler vardır.

Allâh Resûlü (s.a.v), bu sıfatları ile maddi ve manevi men-

faatleri gerçekleştirmiş, faydalı olanları almış, bozguncu olanları

def etmiş ve kötülüklerin önüne set çekmiştir. İşleri yerli yerine

oturtmuş ve kendisinden önce hiçbir kimsenin getiremediği ba-

şarıyı elde etmiştir.

Bu bir misali daha olmayan kesin başarı, O (s.a.v.)’in dînini

eksiksiz yapan ve yaşayan, zâhid, mütevâzi, iyiliksever ve mer-

hametli niteliklerini değiştirmemiştir.

Hiç şüphe yoktur ki O (s.a.v.)’in hayatında, ümmetine önderli-

ğinde, idareyi ele alışında ve peygamberlik görevini eda edişinde

en büyük delil, hakimin (devlet başkanının)yapması gerekenleri

söz ile değil, bilfiil yapmasıdır.

Bin Erkam, Bin Ubey oğlu Selul’ün sözlerini Allâh  Resûlü

(s.a.v)’e aktardı. Bunun üzerine Hz.Ömer (r.a) şöyle dedi: “Ey

Allâh Resûlü (s.a.v)! Birine emret onu öldürsün.” Allâh Resûlü

(s.a.v), Ömer (r.a.)’e şu karşılığı verdi: “Ey Ömer! Bu nasıl olur?

İnsanlar Peygamber arkadaşlarını öldürüyor demezler mi?”

Allâh Resûlü (s.a.v), bu konuda Hz.Ömer (r.a)’e ölçülü ve

etkili siyasetini açıklamayı istemiş ve şöyle buyurmuşlardır: “Ey

Ömer! Durumu nasıl görüyorsun? Allâh (c.c.)’ya yemin ede-

rim ki bana söylediğin gün o münafığı öldürtmüş olsaydım,

kavmi arasında büyük bir kahraman olarak ismi yaşayacaktı.

Diğer yandan da başlatmış olduğu fitne yayılarak artacak ve

başımıza sayısız engeller çıkacaktı. Bugün öldürülmesi için

emir vermiş olsam, hemen onu öldürürsün, zira kavminin gö-

zünde o münafığın durumu daha iyi anlaşılmış, bize karşı da

insanların kalpleri sevgi ve muhabbetle taşmaktadır.”

Hz. Ömer (r.a.) şöyle diyor: “Allâh (c.c.)’ya yemin olsun ki,

Allâh Resûlü (s.a.v)’in emir ve hikmetli siyasetinin, bereket ve ha-

yır yönünden büyük sonuçları olmuştur.”

(Muhammed Alevi, Kamil İnsan Hz. Muhammed (s.a.v), s.215-219)

 

NEBİ  (S.A.V)’İN KADINLARA VE

ÇOCUKLARA ŞEFKÂTİ

 

Allâh Resûlü (s.a.v), eşleriyle ve ailesinin diğer fertleriyle gü-

zel geçinirdi. Eşlerine oldukça nazik davranır ve onlarla şakala-

şırdı. Onlara sevgi ve muhabbetle muâmele eder, ihsanda bulu-

nurdu. Yüce Peygamber (s.a.v) şu sözleri ile de bunu belirtmiştir:

“Sizin en hayırlınız, ailesine hayırlı olandır. Ben aileme sizin

en hayırlınızım.” (İbn Mace)

“Allâh Resûlü (s.a.v) evinde kaldığı zaman nasıldı?” diye Hz.

Âişe (r.anhâ)’dan sorulduğunda şu cevabı verdi: “İnsanların en

yumuşağı, en çok tebessüm edeni ve güler yüzlüsü idi.”

Başka bir hadîs-i şerîf’te, Allâh Resûlü (s.a.v), Hz.Ali (r.a.)’in

çocukları Hasan ve Hüseyin (r.a.e.)’i öptü, yanında Temimli Akra

bin Habis de vardı. Akra şöyle dedi: “Benim on çocuğum var,

onlardan hiçbirini asla öpmedim.” Allâh Resûlü (s.a.v) ona baktı,

sonra şöyle dedi: “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.”

Başka bir rivâyette ise Allâh Resûlü (s.a.v) şöyle buyurdular:

“Allâh senin kalbinden rahmeti merhameti söküp almıştır,

sana karşı ben ne yapabilirim?” (Buharî; Müslim; Tirmizî) Yani

kimin kalbinde çocuklara dâir rahmet ve merhamet bulunursa,

bu onu çocukları öpmeye sevkeder, kimin kalbinden de rahmet

sökülüp alınmışsa, bu da onu çocukları öpmekten alıkor.

Allâh Resûlü (s.a.v)’i gördüğümde Hasan (r.a.) onun om-

zunda idi ve şöyle söylüyordu. “Allâh’ım! Ben onu seviyorum.

Sen de onu sev.” Yine Allâh Resûlü (s.a.v)’den soruldu: “Aile

efradından hangisi sana daha sevimlidir?” “Hasan ve Hüseyin”

cevabını verdiler.

Enes (r.a)’den rivâyet edilen bir diğer hadîste de Allâh’ın elçisi

(s.a.v.) oğlu İbrahim (r.a.)’in yanına girdi, İbrahim (r.a.) can çeki-

şiyordu, son nefeslerini yaşıyordu. Allâh Resûlü (s.a.v)’in gözleri

doldu ve yaşlar inmeye başladı. Bunu gören Abdurrahman bin

Avf (r.a.) O (s.a.v.)’e şöyle dedi: “Ey Allâh’ın Resûlü! Sen de mi

ağlıyorsun?”

Allâh Resûlü (s.a.v): “Ey Bin Avf! Onlar rahmettir.” cevabını

verdi ve devamla şunları söyledi: “Göz ağlar kalp üzülür; Rab-

bimizin râzı olmayacağı şeyi söylemeyiz. Ey İbrahim! Şüphe-

siz biz, senin ayrılığından ötürü üzgünüz.” (Ebû Dâvud)

(Muhammed Alevî Mâlikî, Kâmil İnsan, s.118-120)

 

FETİH GÜNÜ

 

Mekke’nin Fethi Günü Hz. Peygamber (s.a.v.), Ebû Süfyan’ı

gördüğünde:

“Ey Ebû Süfyan! Azâb olasıca! Allâh’tan başka ilahın

olmadığına şahidlik edeceğin zaman gelmemiş midir? diye

sordu. Ebû Süfyan: “Sana annem babam feda olsun! Sen ne

kerim ne hâlim bir insansın! Akrabalık bağlarına riâyet eder-

sin. Ben zannediyorum ki eğer Allâh ile beraber başka ilahlar

da olursa benim için daha faydalı olur” dedi. Hz. Peygamber

(s.a.v.):

“Azâb olasıca, ya Ebû Süfyan! Benim Allâh’ın Resûlü

olduğumu kabul etmenin zamanı gelmedi mi?” dedi. Ebû

Süfyan: “Yine annem babam sana feda olsun. Sen ne

hâlim, ne kerim bir insansın! Akrabalık bağlarına çok riâyet

edersin. Allâh’a yemin ederim ki, şu ana kadar bu hususta

şüphedeydim” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.):

“Azâb olasıca, Ey Ebû Süfyan! Beni yormazdan evvel

Müslümân ol. Allâh’tan başka ilâh olmadığına, Hz. Muham-

med (s.a.v.)’in Allâh’ın Resûlü olduğuna şahidlik et” dedi.

Böylece Ebû Süfyan şehadet getirdi ve Müslümân oldu.

Hz. Abbas (r.a.): “Ey Allâh’ın Resûlü! Ebû Süfyan gösterişi

sever. Ona bir paye ver” dedim. Hz. Peygamber (s.a.v.) de:

“Kim ki Ebû Süfyan’ın evine girerse emniyettedir. Kim

ki kapısını kapatırsa emniyettedir. Kim ki mescide girerse

o da emniyettedir” dedi. Ebû Süfyan gitmek istediği zaman

Hz. Peygamber (s.a.v.):

“Ey Abbas! Onu dağın bittiği noktada, tam vadinin ka-

pısında durdur. Tâ ki Allâh’ın askerlerini görsün” buyurdu.

Abbas diyor ki: “Ebû Süfyan’ı aldım, vadinin daraldığı tam uçta,

Resûlullâh (s.a.v.)’in emrettiği noktada durdurdum. Kabileler

sancaklarını takib ederek yanımdan geçtiler. Her kabile geçer-

ken bunların kim olduğunu soruyordu. Tüm kabileler böylece

geçti.

Affedişlerin en makbulü, muktedirken affetmek, iyiliklerin en

güzeli ise, kötülüklere karşı yapılarıdır. “Kolaylık göster, affa

sarıl, iyiliği tavsiye et, câhillerden de yüz çevir.” (A’râf s. 199)

(M. Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.1, s.150)

 

 

 

 

ÖNCEKİ KİTAPLARDA NEBİ (s.a.v.)

 

Taberâni Ebû Umâme’den (r.a.) rivayet etmiştir. Allâh

Rasûlü (s.a.v.) haber vermiştir: “Ma’add b. Adnan’ın ço-

cukları kırk kişi olunca Musâ’nın askerlerinin üzerine yü-

rüdü. Askerleri esir alıp döndüler. Musâ onlara beddua

etti: Yâ Rabb’î, Ma’add’in çocukları askerlerimi esir aldı.

Allâh Teâlâ hemen vahiy indirdi: Ey Musâ, onlara beddua

etme! Zira onların soyundan benim seçtiğim, müjdeleyen

ve uya ran ümmî bir nebî gelecektir. Onların soyundan,

verdiği kolay rızıktan dolayı  Allâh’tan râzı olan, az da olsa

Allâh’ın amellerini kabul edip kendilerinden  râzı olduğu,

rahmete nail olmuş Muhammed ümmetini gönderecektir.

Allâh onları ‘Lâ ilahe illallâh’ sözüyle cennete koyacaktır.

Çünkü onların nebisi Muhammed b. Abdullâh b. Abdul-

muttalib, büyük bir akıl ve heybet sahibi olduğu halde çok

mütevâzi; hüküm ve hikmet sahibi olduğu halde sükût

eden bir insandır. Onu en hayırlı ‘cîl’den, Kureyş ümme-

tinden; Kureyş’in de en hayırlı kolu Hâşimoğulları’ndan

çıkaracağım. O (mahza) ha yırdır, hayırdan gelip, hayra

gidecektir. Keza ümmeti de hayra gidecektir.”

Hüküm; amel ve fıkıh sahibi olmak, adâletle hükmetmek

anlamında dır. Cîl ise; insan topluluğu demektir. Ümmet ma-

nası da verilmiştir. Keza ayrı dil kullanan her kavim anlamına

da gelmektedir.

Ebû Nu’aym İbn Mes’ud’dan (r.a.) rivayet etmiştir: Allâh

Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem önceki kitaplarda şöyle

anıldığını söylemiştir: “Sıfatı, mütevekkil Ahmed’dir. Doğu-

mu Mekke’de, hicreti Medîne’yedir. Katı ve kaba değildir.

İyiliğe iyilikle karşılık verir, kötülüğe kötülükle karşılık

vermez. Ümmeti çok hamdeder. Bellerinden aşağıya izar

bağlar, çevrelerini tertemiz tutarlar, kalplerinden dua

ederler. Cephede saf tutar gibi namaz için saf bağlarlar.

Bana yakın olmak için kanlarıyla kurban sunarlar. Gece

zâhid olur, gündüz aslan kesilirler.”

(Yusuf en-Nebhâni, Nebi (s.a.v.)’in Faziletleri, s. 84-86)

 

CİNLERİN NEBÎ (s.a.v .)’DEN İSTİFADESİ

 

Resûlullâh (s.a.v) bir gece teheccüd ile meşgûl idi

ve Kur’ân-ı Kerîm okuyordu. Nusaybin cinnîlerinden

yedi cinnî oraya uğradılar. Resûlullâh (s.a.v.)’in okuduğu

Kur’ân-ı kerîm âyetlerini işittiler. Bir müddet sonra Nusay-

bin cinnîlerinden kalabalık bir toplulukla gelip, Mekke’nin

yukarısına indiler. Onlardan birisi, Resûlullâh (s.a.v.)’in

huzûruna geldi. Resûlullâh (s.a.v.) Ashâb (r.a.e.) ile oturu-

yordu. Ashâb-ı Kirâm’a, “Benimle kim gelir ki, kalbinde

zerre miktar korku bulunmasın.” buyurdu.

Abdullâh bin Mes’ûd (r.a.) ayağa kalktı ve Resûlullâh

(s.a.v.)’in hurma nebiziyle dolu olan matarasını su dolu

zan ederek aldı. Birlikte Mekke’nin yukarısına gittiler.

Resûlullâh (s.a.v.) bir çizgi çizip: “Ey Abdullâh, bu çiz-

ginin içinden dışarı çıkma ve hiçbir şeyden korkma”

buyurdu. Abdullâh İbn Mes’ûd (r.a.) şöyle anlatmıştır:

“O çizginin içinde oturdum. Uzakda bir topluluk vardı.

Resûlullâh (s.a.v.) onlara yaklaşınca ayağa kalkdılar, hür-

met gösterdiler. Resûlullâh (s.a.v.) sabâha kadar onların

arasında kaldı. Sonra benim yanıma geldi ve “Çok bek-

ledin yâ Abdullâh” buyurdu. “Nasıl beklemeyeyim ki yâ

Resûlullâh (s.a.v.). Dünyâ ve âhıret saâdeti senin emrine

uymağa bağlıdır” dedim.

Sonra o kalabalık arasından iki kişi Resûlullâh (s.a.v.)’in

yanına geldi. Resûlullâh (s.a.v.) onlara “Niçin geldiniz ki,

sizin işinizi hâllettim” buyurdu. Dediler ki, “Yâ Resûlullâh

(s.a.v.) Sabâh namâzını seninle birlikte kılmak istiyoruz,

onun için geldik”. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) ab-

dest aldı. “Onlar kimlerdir” diye sordum. “Nusaybin

cinnîleridirler. Müslümân oldular. Ba’zı ihtilâfları vardı.

Hâllettim. Kendilerine yiyecek ta’yîn edilmesini istedi-

ler. Kemikleri kendileri için, tezeği de hayvânları için

yiyecek olarak bildirdim” buyurdu. Bu hâdiseden sonra

kemikle ve tezek ile tahâretlenmeyi yasakladı.

(Mevlânâ Abdurrahmân Câmî, Şevâhid-ün Nübüvve, s.120-121)

 

NEBİ (S.A.V.)’İN EHL-İ KİTABI İMANA DAVETİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.), Hayber yahudilerine bir yazı göndere-

rek onları hakkı itiraf ve kabûle dâvet etti. Onlara gönderdiği yazı-

sında şöyle buyurdu:

“Bismillâhirrahmânirrahîm. Musâ (a.s.)’ın ve kardeşinin

dostu ve Musâ (a.s.)’ın getirdiklerinin doğrulayıcısı Muham-

med Resûlullâh tarafındandır.

Ey Tevrat ehli topluluğu! Allâh size Kitabınızda: ‘Mu-

hammed, Allâh’ın Resûlüdür! Onunla birlikte bulunanlar da,

kâfirlere karşı çok şiddetli, kendi aralarında ise çok merha-

metlidirler. Onları, hep rükû ve sücud halinde, Allâh (c.c.)’dan

lütuf ve hoşnutluk dilerlerken görürsün. Onlar yüzlerindeki

secde eserinden tanınırlar. Bu, onların Tevrat’taki tavsif ve

temsilleridir.

Onların İncil’deki tavsif ve temsilleri de, filizini çıkarmış,

onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerinde dimdik

yükselmiş, ekincilerin hoşuna giden bir ekin gibidir. Onlar,

kâfirleri kızdırmak için yetiştirilmişlerdir. Allâh (c.c.), onlardan

îmân eden, sâlih amellerde bulunanlara, hem yarlıganma, hem

büyük mükâfat va’d etmiştir’ (Feth s. 29) diye buyurmadı mı? Siz

bunu Kitabınızda muhakkak yazılı bulmuşsunuzdur.

Ben, size Allâh hakkı için and veriyorum! Üzerinize indiril-

miş olanlar için and veriyorum! Sizden önceki torunlara kudret

helvası, selva kuşu eti yediren Allâh (c.c.) için and veriyorum!

Babalarınızı Firavun’dan ve onun yaptığı kötülüklerden kurta-

rıncaya kadar denizi kurutan Allâh (c.c.) için and veriyorum!

Allâh’ın size indirdiği Kitap’ta, Muhammed’e îmân edece-

ğiniz hakkındaki âyetleri bulmadığınızı bana haber verebilir

misiniz? ‘Eğer bunu Kitabınızda bulmadınızsa, size zorlama

yok!’(Bakara s. 256)

Artık îmân ile küfür apaçık belli olmuştur… Sizi Allâh

(c.c.)’ya ve O’nun Peygamberine îmâna davet ediyorum!”

(Beyhakî, Sünen, c. 10, s. 180)

“Nefsim kudret elinde olan Allâh’a yemîn olsun ki, ister

yahudi ister hristiyan olsun, bu ümmetten beni işitip de gön-

derildiğim şeylere îmân etmeden ölen kimse cehennemliktir!”

(Müslim)

(M. Asım Köksal, İslam Tarihi, c.5 s.455-456.)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V)’İN YÜCE AHLÂKI

 

Hz. Peygamber (s.a.v.) lütûf yönünden insanların en cö-

merdi idi. Allâh (c.c.)’a yemin ederim ki O (s.a.v.), soğuk sa-

bahlarda herhangi bir erkek, köle, kadın veya bir çocuk ken-

disine su getirdiğinde onun kalbini kırmamak için o suyla elini,

kollarını ve yüzünü yıkardı. Kim kendisine bir sual sorsa, ona

kulak verir ve kimse ayrılıp dönmedikçe dönmezdi. Elini sık-

mak isteyen ister büyük, ister küçük olsun onun elini sıkar, o

elini çekmeden de çekmezdi. Eğer birisi Resûlullâh (s.a.v.)  ile

yüz yüze gelerek karşılarsa, o yüzünü çevirmeden Hz. Pey-

gamber (s.a.v.)  yüzünü çevirmezdi. Yanında oturan hiç kimse-

nin huzûrunda ayaklarını, dizlerini uzatmazdı. Hz. Peygamber

(s.a.v.), hiçbir hizmetçisine ve herhangi bir kadına vurmamıştır.

Eliyle herhangi bir şeye vurmamıştır. Ancak Allâh (c.c.) yolunda

cihad ederken mesele değişirdi.

Hz. Âişe (r.anhâ)’ya, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ahlâkını

sordum. Bana; “Hz. Peygamber (s.a.v.) çirkin konuşmaz; çar-

şılarda bağırmazdı. Kötülüğe kötülükle karşılık vermezdi. O af-

feder veya yüz çevirirdi yahut da affeder, bağışlanma talebinde

bulunurdu.

Hz. Peygamber (s.a.v.), Medîne’ye geldi. Ben (Enes b. Mâlik

(r.a.)) o zaman sekiz yaşındaydım. Annem beni Resûlullâh

(s.a.v.)’e götürerek “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! Ensar’ın erkek-

leri ve kadınları sana hediyeler vermiştir. Benim sana hediye

verecek gücüm yoktur. Ancak benim bu oğlum vardır. Onu ben-

den kabul et. İstediğin kadar sana hizmet etsin!” dedi. Böyle-

ce ben Peygamber (s.a.v.)’e on sene hizmet ettim.  Andolsun,

bana of bile demedi. Yaptığım bir şeye “Niçin şöyle yaptın?”

demediği gibi, yapmadığıma da “Niçin şöyle şöyle yapmadın?”

demedi. Hiçbir zaman bana küfrettiği vaki olmadı ve hiçbir fiske

vurmadı. Hiçbir zaman beni azarlamadı ve hiçbir zaman yü-

zünü bana ekşitmedi ve hiçbir zaman, bana emrettiği şeyde

gevşeklik yaptığımda beni kınamadı. Ailesinden biri beni kına-

sa, “Onun yakasını bırakın, eğer olması takdir edilseydi o

olacaktı” derdi. (Ebû Nuaym, Delâil s. 57 (Enes’den))

(Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.3 s.92-96)

 

 

 

 

KUR’ÂN’DA NEBİ (S.A.V.)

 

Allâh Teâlâ Haşr Sûresi’nde şöyle buyurmuştur: “Resûl

size ne verdiy se onu alın; size neyi yasakladıysa ona son

verin ve Allâh’tan korkun. Hiç kuşkusuz, Allâh’ın azâbı

çok şiddetlidir.”  (Haşr s.7)

Allâh Teâlâ Saff Sûresi’nde şöyle buyurmuştur: “Meryem

oğlu Îsâ’nın da şöyle dediğini hatırla: “Ey Isrâiloğulları!

Ben size Allâh’ın elçisiyim. Benden önce gelen Tevrat’ı

doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir

elçiyi mûjdeleyici olarak gönderildim. Fakat İsa’nın müj-

delediği elçi onlara apaçık delilleri getirdiğinde: “Bu, ka-

tıksız bir büyüdür.” dediler”  (Saff s. 6)

Allâh Teâlâ Cumâ Sûresi’nde şöyle buyurmuştur: “O

Allâh’tır ki, ümmîlere içlerinden bir Resûl göndermiştir de

O onlara Allâh’ın âyetlerini okur, onları arıtıp temizler, on-

lara Kitab’ı ve hikmeti öğretir. Onlar bundan önce tam bir

sapıklık içine gömülmüşlerdi.” (Cuma s. 2)

Başka âyetlerde de Cenab-ı Hakk şöyle buyurmuştur:

“Îmân edip sâlih amel işleyenleri, karanlıklardan ay-

dınlığa çıkarmak için size Allâh’ın apaçık âyetlerini oku-

yan bir peygamber gönderdi. Kim Allâh’a inanır ve sâlih

bir amel işlerse, Allâh onu, içinden ırmaklar akan, içinde

ebedî kalacakları cennetlere sokar. Allâh, gerçekten ona

güzel bir rızık vermiştir.” (Talak s. 11)

“Eğer (ikiniz) Allâh’a tevbe ederseniz, ne iyi; çünkü iki-

nizin de kalpleri eğildi. Yok, eğer peygambere karşı birbi-

rinize arka çıkmaya kalkışırsanız haberiniz olsun ki, onun

yardımcısı Allâh’tır, Cebrâil’dir ve sâlih mü’minlerdir.”

Onun arkasından da melekler ona arka çıkar. (Tahrim s. 4)

“Ey îmân edenler, Allâh’a öyle tevbe ile tevbe edin ki,

nasûh (gâyet ciddi, samimi) bir tevbe olsun! Ola ki Rab-

biniz kusurlarınızı örter, Allâh’ın peygamberi ve onun

beraberinde îmân edenleri utandırmayacağı günde sizi

altından ırmaklar akan cennetlere koyar. Onların nurları,

önlerinde ve sağ yanlarında koşacak, şöyle diyecekler:

«Ey Rabbimiz, bizlere nurumuzu tamamla ve bizi bağışla;

şüphesiz ki sen her şeye kadirsin!»” (Tahrim s. 8)

 

NEBÎ (S.A.V.)’İN DOĞUMU

 

Peygamber (s.a.v.)’in doğumunda yaşanan bir olayı Hz.

Âmine (r.a.) şöyle anlatır:

“(Nebi (s.a.v.) Efendimiz doğduğunda) O’nu elime almak

istedim. Hemen üç hûrînin hazır olduğunu gördüm. Her biri-

nin yüzü bir bedir (ay)  gibiydi. Başka melekler de vardı. Bun-

lar bir anda kaybolup o üç melek yaklaştılar. Meğer bunlar

hûrî suretinde melekler imiş. Yanıma geldiler. Birinin elinde

gümüşten beyaz bir ibrik, yeşil zebercedden bir maşraba

vardı. Diğerinin elinde kızıl ipekten dürülmüş bükülmüş bir

bez vardı. Meleklerden biri ileri geldi. Leğeni Allâh’ın Habîbi

(s.a.v.)’in önüne koydu ve:

-Ey Muhammed (s.a.v.)! Bu leğen dünyanın benzeridir.

Dünyayı sana arz ettim. Nereyi gösterirsen senin makamın

orası olacaktır. Elini bu leğenin neresine gösterirsen ben de

sana oranın doğuda mı, yoksa batıda mı, Şam’da mı yoksa

Anadolu’da mı olduğunu haber vereceğim, dedi. Gözümün

nuru o leğenin orta yerine elini koydu. Ben şaşakaldım. Daha

şimdi doğan çocuk bu sözü nasıl anlamıştı?

Âmine Hâtun bilmezdi ki, bütün yaratılmışlar onun yanın-

da tıfıldır. Amma onun cümle mahlûkâtdan şânı uludur.

Ey müminler! Resûlullâh (s.a.v.) hakkında söylenen söz-

leri ve o sözlerin şerhlerini, mucize ve kerametlerini sakın

inkâr etmeyin. Diliniz ve dîniniz zayıflar. Îmânınıza zarar

gelir. Peygamberimiz (s.a.v.)’in makamı yüksek makamdır.

Yüce menzildir. Bütün peygamber ve velîlerle, dîn imâmları

ve yakîn ehli âlimler onun haline hayran kaldılar. Hiç kimse

O’nun kurbetinin, zînetinin ve rütbesinin derecesini gereği

gibi anlayamamıştır.

Mevlîd gecesi, Resûlullâh (s.a.v.)’in doğum zamanında

görülen hâlleri, mûcizeleri okumak, dinlemek, çok sevâbdır.

Çünkü hadîs-i şerîfte “Allâhü Teâlâ bir kimseye söz ve

yazı sanatı ihsân ederse, Resûlullâh (s.a.v.)’i övsün, düş-

manlarını kötülesin” buyurulmuştur.

Not: Bugün veya ertesi gün oruç tutmak sevâbdır.

(Mustafa Darir, Siyer-i Nebî,c.1s.249)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN

ÜSTÜNLÜĞÜ VE O’NA SALAVÂTIN FAZÎLETİ

 

Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyorlar ki:

“Bir melek yanıma gelerek bana selâm verdikten sonra

şöyle dedi: ‘Ben devamlı olarak seninle müşerref olmak için

Allâh’ımdan müsaade istiyordum.’ (Melek daha sonra şöyle

dedi:) ‘Ey Allâh’ın Resûlü sana müjdeler olsun ki, Allâh’ın nez-

dinde senden daha iyi bir hiç kimse yoktur.’”

“Benimle kıyâmetin durumu (ha geldi, ha gelecek diye) yarış

eden iki koşu atına benzer. Yine benimle sizin durumunuz, daha

önce gönderilip düşman bu tarafa geliyor diye elbiselerini çıka-

rarak işaret eden bir öncüye benzer.”

“Kıyâmet günü bütün insanların efendisi, yer yarılarak kab-

rinden ilk çıkacak insanlara şefâât kabul edilecek yine ben ola-

cağım.”

“Ben dört meziyetle insanlardan üstün kılındım; Cömertlik-

le, Cesurlukla, Zevcelerime karşı iyi davranmakla

“Ey müminler bana salavât getiriniz ve tam manasıyla duâ

ediniz. Sonra şöyle deyiniz: Allâhümme salli ala Muhammedin

ve ala a’li Muhammed, ve barik ala Muhammed’in ve alâ â’li Mu-

hammedin kema bârakte a’la İbrahime ve, alâ â’li İbrahim inne-

ke hamidüm mecid.

Allâh’ım, efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v)’in ve aile efradının

derecelerini yükselt ve makamlarını ali eyle. İbrahim (a.s.) ve aile

efradına ihsan da bulunduğun fevzü bereketini, Hz.Muhammed

(s.a.v.) ve aile efradını da bağışla. Çünkü sen şüphesiz hamid ve

mecitsin.”

“Oturduğunuz meclislerinizi bana salavât getirmekle süs-

leyiniz. Çünkü salavâtlarmız sizin için nur olacaktır. (Kıyâmet

günü o nurun sayesinde sırat köprüsünden geçmeyi başara-

caksınız.)”

“Allâh’ın (c.c.) öyle melekleri vardır ki,  kendilerine (insan-

ların) ibâdetlerini işitme duygusu verilmiştir. Kim bana salavât

getirirse o melekler onu bana ulaştırır. Rabbime yalvardım ki,

bana salavât getiren kuluna on tane rahmetini ihsan eylesin”

“Ey müminler bana salavât getiriniz. Zira üzerime getirilen

salavâtlar, günahlarınızın kirlerini temizleyen manevi bir alettir.”

(İmam-ı Suyutî, Câmiü’s-sağîr, c.1 s.26-36)

 

“SENİ NEREDE BULALIM”

 

Fahr-i Kâinat (s.a.v.) buyurur ki : Hz. Adem  (a.s.), hatasının

affı için Cenâb-ı Hakk’a “Yâ Rabbi!, Muhammed (s.a.v.) hak-

kı için beni bağışla!” deyince, Cenâb-ı Hakk affetti ve sordu:

“Ya Adem, Muhammed’i nereden bildin?” Hz. Adem (a.s.),

cevaben: “Ya Rabbi, O zaman ki beni yaratıp ruh verdin, ba-

şımı kaldırınca arşın üzerinde: “Lâ ilâhe illallah Muhammedu’r-

resûlullah” yazılı gördüm ve ind-i ülûhiyetinde (senin yanında)

halkın en hayırlısının O olduğunu anladım.” deyince, Cenâb-ı

Hakk: “Evet Yâ Adem! Doğru söyledin, halkın bana en sev-

gilisi O’dur. Madem ki onun hürmetine dedin, seni bağış-

ladım. Eğer Muhammed olmasa idi seni halketmezdim.”

buyurdu. (Yusuf Nebhâni, Şevahidül-Hak)

Enes (r.a.), Peygamberimiz (s.a.v.)’e: “Bana yevmi kıyamet-

te (kıyamet gününde) şefaat edersin değil mi Ya Resûlullah?”

diye sordu. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Evet!  Allâh  izin

verirse.” buyurunca, Hz. Enes (r.a.): “Sizi o gün nerede araya-

yım Ya Resûlullah (s.a.v.)” dedi. Fahr-i Âlem (s.a.v.): “Evvelâ

sıratta ararsın, bulamazsan mîzanda ararsın, bulamazsan

havzımın  başında ararsın, bu üçünden birinin başında, mu-

hakkak bulunacağım.” buyurdular. (İmam-ı Şârânî, Elkeşfül-

ğumme)

Hz. Ali (k.v.) Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e, sûretiniz nedir?

diye sordular. Peygamberimiz (s.a.v.) cevaben buyurdular ki;

“Mârifetullah sermayem, akıl dinimin aslı, muhabbetullah

esası, şevkullah binitim, zikrullah hemdemim (arkadaşım),

Allâh (c.c.)’a itimad hazinem, hüzün refîkim, ilim silâhım,

sabır libasım (elbisem),  mukadderata (Allâh (c.c.)’un tak-

dirine)  rıza ganimetim, Rabbıma karşı aczimle müftehi-

rim (iftihar ederim), dünyaya meyletmemek sanatım, Allâh

(c.c.)’u yakîn ilmiyle bilmek azığım, Hakk’a taat bana kâfi,

cihad ahlâkım, gözümün sürûru namazdadır. Bütün gam ve

düşüncem ümmetim içindir ve iştiyâkım (arzum) da Allâh

Celle ve Alâ Hazretlerinedir.”

(Kadı İyaz, Şifa-i Şerif)

Ya Rabbel Âlemin!.. Hatalarımızı lûtfunla bağışla, Kalbimizi

Habîbinin sevgi ve muhabbetiyle ihya et. Râzı olup cemâlini na-

sib ettiğin kullarının arasına kat! Amin…

 

NEBİ (S.A.V.)’E İTAÂT

ALLÂH (C.C.)’YA İTAÂT GİBİDİR

 

Buhâri’nin Ebû Hureyre (r.a.)’in naklettiği bir hadise

göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “İstemeyenler

hariç, ümmetimin hepsi cennete girerler.” Orada bulu-

nan sahabeler  “Ya Resûlullah, istemeyenler kimlerdir?”

diye sorunca Resûlullah (s.a.v.) “Kim bana itaât ederse

cennete girer ve kim de bana isyân ederse, işte o iste-

meyendir.” buyurdu.

Buharî ve Müslim’in Abdullah bin Mesud (r.a.)’den nak-

lettiklerine göre İbn Mes’ud (r.a.) şöyle buyurdu: “Allâh

(c.c.) dövme yapana, dövme yaptırana, kaşlarını yoldu-

rana, dişlerini törpületene, Allâh (c.c.)’ın yarattığını güzel

görünmek için değiştirenlere lanet etti.” Bu haber Ümmü

Yakub denilen bir kadına ulaştı. Kadın İbn Mes’ud’a gelip

“Senin böyle böyle söylediğin bana ulaştı.” dedi. Bunun

üzerine İbn Mes’ud (r.a.) “Resûlullah (s.a.v.)’in lanet etti-

ğine bana ne oluyor ki lanet etmeyeyim. Bu hem Allâh’ın

Kitabın’da da mevcuttur.” Buyurdu. Kadın “Ben Kur’anın

hepsini okudum fakat dediğini bulamadım.” deyince İbn

Mes’ud (r.a.) “Eğer sen onu okusaydın bunu bulurdun. Sen

şu ayeti okumadın mı ‘Resûl size neyi verdiyse onu alı-

nız ve neden de nehy ettiyse ondan da kaçınınız.’”

İmam Beyhâki (r.a.) şöyle demiştir: “Şayet sünnet din-

de delil olmasaydı, Resûlullâh (s.a.v.) kendisiyle beraber

bulunanlara, dinlerini öğrettikten sonra, vermiş olduğu

hutbesinde şöyle buyurmazdı:  ‘Burada bulunan kişi-

ler, bulunmayanlara anlattıklarımı aktarsınlar, umulur

ki, anlatılan şahıs burada dinleyenden daha anlayış-

lı ve kavrayışlı olabilir.’ ve yine sünnet delil olmasaydı

Resûlullah (s.a.v.), ‘Allâh (c.c.), bizden bir hadisi dinle-

yipte, bunu başka bir kişiye anlatarak vazifesini yerine

getirenin yüzünü parlatsın. Olur ki anlatılan kişi dinle-

yenden daha kavrayışlıdır.’ buyurmazdı.”

(İmam-ı Suyûti, Miftahu’-l Cenneh, 8-15.s.)

 

HUDEYBİYE SEFERİ

 

Allâh (c.c.)’un elçisi, rüyasında ashabı ile birlikte güvenlik

içinde Kâbe’yi ziyaret ediyordu. Hz. Peygamber (s.a.v.) bunun

üzerine, Kâbe’yi ziyaret etmek isteyenlerin hazırlanmasını em-

retti ve 1400 kişi yola çıktı. Mekkeli müşrikler Hz. Peygamber

(s.a.v.)’in hareketini öğrenince, toplanarak Resûlullah (s.a.v.)’in

Mekke’ye girmesine izin vermemeyi kararlaştırmışlardı.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, onlarla görüşmesi için, Hz.

Osman (r.a)’i Mekke’ye gönderdi. Hz. Osman (r.a.) kiminle

görüştü ise, umre yapmanın mümkün olmadığını anladı. Hz.

Peygamber (s.a.v.): “Biz buraya kesinlikle savaşmak için

gelmedik. Amacımız Kâbe’yi ziyarettir, Umre yapmaktır.

Kureyşliler eski savaşlarda zayif düşmüşlerdir. Dilerlerse

onlarla bir anlaşma, bir süre için barış anlaşması yapmak

isterim. Kabul ederlerse ne âlâ, aksi takdirde Allâh (c.c.)’a

yemin ederim ki, ölünceye kadar onlarla savaşırım” dedi.

Resûlullah (s.a.v.) ile Süheyl, uzun görüşmelerden sonra an-

laşma şartlarını tesbit ettiler. Buna göre;

  1. Müslümanlarla müşrikler, on yıl süreyle savaşmayacaklar,

birbirlerine saldırmayacaklardı.

  1. Müslümanlar bu yıl Kabe’yi ziyaretten vazgeçerek geri

dönecekler, ancak gelecek yıl umre yapacaklar, müşriklerin bo-

şaltacağı Mekke’de üç gün kalacaklar ve yanlarında yolcu kılıç-

larından başka silah taşımayacaklardı.

  1. Mekke’den birisi müslüman olarak Medine’ye sığındığın-

da iade edilecek; fakat Medine’den Mekke’ye sığınanlar iade

edilmeyecekti.

  1. Arap kabileleri istedikleri tarafla anlaşma yapmakta ser –

best olacaklardı.

Müslümanlar bu şartların aleyhlerine olduğunu düşündüler,

fakat şüphesiz Allâh (c.c.) ve Resulü (s.a.v.) neyin hayırlı, neyin

şer, neyin izzet, neyin zillet olduğunu daha iyi bilirdi. Bu andlaş-

ma ile ilk kez müşrikler Medine İslâm toplumunu resmen tanı-

mış oluyorlardı. Ayrıca, Hudeybiye ile Mekke’nin fethi arasında

geçen iki yıl içinde, müslüman olanların sayısı, Hudeybiye’den

önceki on dokuz yıl boyunca müslüman olanların iki katına ulaş-

mıştı.

(M. Asım Köksal, İslâm Tarihi, Beni Kureyza-Hudeybiye Seferi)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN HEDİYELEŞMELERİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.) dostlarının ve yakınlarının verdiği

hediyeleri bir sevgi alâmeti olarak kabul eder, reddetmezlerdi.

Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.), kendilerine muhtelif hediyeler gönde-

rirdi. Bir gün adamın biri Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e bir kumaş

parçası hediye etmiş, fakat bir başkası bunu kendisinden is-

teyince bu kumaşı ona hediye etmişlerdi.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Hazretleri, kendilerine hediye ve-

renlere mukâbil hediyeler verirlerdi. Hattâ bir def’âsında biri

kendilerine bir deve hediye etmiş, Peygamberimiz (s.a.v.)

buna mukâbele etmek isteyince adamın canı sıkılmıştı. Bu-

nun üzerine Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) : “Siz bana hediye ge-

tiriyorsunuz ben de kabul ediyorum. Fakat hediyenize

mukâbele etmek isteyince bundan sıkılıyorsunuz. Eğer

böyle hareket ederseniz bundan böyle ben de sizin hedi-

yelerinizi kabul etmem” buyurdular.

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN

MİSAFİRPERVERLİKLERİ

 

Muhtelif yerlerden Peygamberimiz (s.a.v.)’e birçok ziya-

retçi ve misafir gelirdi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bunların hizme-

tini bizzat görür ve ağırlarlardı. O (s.a.v.)’i görmeye gelen hiç

kimse ağırlanmadan bırakılmazdı.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.), ihsân ve ikramlarında müslimi,

gayr-i müslimden tefrik etmez ve herkesi ağırlarlardı. Bir

def’a müşriklerden biri O (s.a.v.)’i ziyârete gelmiş ve misa-

firleri olmuştu. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) misafirine doyuncaya

kadar keçi sütü ikram etmişlerdi. Bazen misafirler çok gelir,

evdeki bütün yiyecekler biter, ev halkı aç sabahlardı.

Ashâb (r.a.e.) içinde en fakiri Ashâb-ı Suffa idi ki, bun-

lar cemaatin devâmlı misafiri idiler. Bir gün Resûl-i Ekrem

(s.a.v.), bütün Suffalıları alarak Hz. Âişe (r.anhâ)’nın evine

gittiler. Hz. Âişe (r.anhâ)’ya ne varsa getirmesini söylediler.

Mevcûd yemek getirilince yenilmiş ve biraz daha da isten-

mişti. Hurma ve müteâkiben süt verilmişti. Bu sûretle de Suf-

falılar ağırlanmıştı.

(Ahmed Kul, Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Yüce Ahlâkı, 83-92.s.)

 

 

 

 

 

 

EZAN VE KÂMETİN ORTAYA ÇIKIŞI

 

Sâid bin Mansur (k.s.), Ebû Umeyr bin Enes (r.a.)’den

şöyle rivayet eder. O şöyle der: “Ensar’dan olan amcam,

bana şu şekilde haber verdi: “Peygamber (s.a.v.), insanla-

rı namaza nasıl davet edeceği hususunda merak etmişti.

O, bu hususta Ashab’ı ile istişarelerde bulundu. Kendisi-

ne denildi ki: “Namaz vakti gelince, etraftan görülecek bir

şekilde yüksek bir yere bir sancak çektiriniz!”. O (s.a.v.),

bu fikri beğenmedi. Denildi ki: “Boru çaldırınız!” O (s.a.v.)

bu fikri de beğenmedi ve: “Bu, yahudilerin işidir” diye-

rek reddetti. O (s.a.v.)’e denildi ki: “Peki, çan çalınsın!”.

O (s.a.v.), bunu da beğenmedi ve: “Bu da Nasranîlerin

işidir.” diyerek reddetti. Bu istişare toplantısında bulunan

Abdullah bin Zeyd (r.a.) de, meraklı ve tasalı olarak evine

dönmüştü. O gece rü’yasında Ezan’ı gördü.”

Ebu Davud (k.s.) ve Beyhakî (k.s.), Îbni Ebu Leyla

(r.a.) tarikiyle rivayet ederler. O demiştir ki: “Bana bazı

arkadaşlarımızın söylediklerine göre, Peygamber (s.a.v.)

şöyle buyurmuştur: “Ben, gerçekten namaz vaktinin

geldiğini bildirmek üzere bazı kimseleri evlere gön-

dermeyi düşünmüştüm. Sonra bunu bazı kimselerin

yüksek yerlerden ilan etmelerine karar vermiştim.”

Bu sırada ensardan bir adam gelip dedi ki: “Ey Allâh’ın

Resûlu (s.a.v.), ben senin bu husustaki ihtimamını gör-

dükten sonra evime dönmüş yatmıştım. Rüyamda yeşil

elbiseli bir adam gördüm, Mescid’in üzerine çıkıp ezan

okudu, sonra oturdu. Sonra kalkıp yine ezan okudu, yal-

nız fazladan olarak: “Kad Kâmeti’s-Salah” diyordu. Ben

insanların tuhaf karşılamayacaklarını bilsem, o sırada

uykuda değil de, uyanık bir halde bulunduğumu da söy-

lerdim.” Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) buyurur ki:

“Haydi git Bilal’e, bunu söyle de ezan okusun! Allâh

gerçekten sana çok hayırlı bir şeyi göstermiştir.”

(es-Suyûti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, 341-343. s.)

 

 

PERGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN

İYİLİK VE MERHAMETLERİ-2

 

İyilik ve merhamette, Resûlullâh (s.a.v.)’in seviyesine

kimse ulaşamaz. Kuvvetli ve zayıf, fakir ve zengin hallerin-

de, bu iyilik ve merhamet vasıfları dâima O (s.a.v.)’in büyük

şahsiyetinin aynası olmuştur. Rahmet, kendilerine ihâta et-

miş, iyilik ve merhametin önderi olmuşlardır.

Resûlullâh (s.a.v.)’in merhameti, bütün insanlara şâmil,

ihsan ve iyiliği, hem mü’min hem de müşriklere vâsıl olmuş-

tur. Büyük kalbine ve geniş merhametine en yakın olanlar,

fakirler, zayıflar ve âcizlerdi. Fukaraya karşı beslediği sevgi,

Allâh (c.c.)’den dünyâ ve âhirette, olanlarla beraber olmayı

isteyecek dereceye varmıştı.

Hayâtı fakirlerle beraberdi. Evinde ve elinde ne varsa on-

ların olurdu. Fakirlere olan meyli son derece idi. Kendilerine

Allâh (c.c.) tarafından bahşedilen âlî fıtrat ve engîn rahmetin

gereğini, fakirlere i’tinâ ve ikram ederek, âcizlerin elinden tu-

tarak ve ihsânını onlara bezlederek yerine getirmişlerdi. Âlî

fıtrat ve engin merhametleri o derece idi ki, içinde yaşadığı

cemiyet ve nizâmını kısa zamanda değiştirmiş, fakir ve zayıf-

lardan şark ve garbı dize getiren bir ümmet çıkarmışlardır.

Resûlullâh (s.a.v.), ümmetine dâima iyilik ve merhametle

muamele etmiş, köle ve cariyelere, çocuklara, düşkünlere

ve canlılara merhametle muamele etmelerini emretmişlerdi.

O (s.a.v.)’in merhameti düşmanlarına bile şâmildi. Meselâ,

Uhûd’da kendileri yaralı, amcası parçalanmış, yardımcıları

ölmüş, yaralanmış ve dağılmış halde iken, düşmanlarına

bedduâ etmesi istenince duâ ettiren bu rahmetti. O (s.a.v.)’e

işkence eden ve de kendilerini kovan Sakîfliler’e, Taîf günü

duâ ettiren yine o merhametti.

Hz. Âişe (r.anhâ) der ki, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bir

bedevî geldi ve dedi ki: “Sen çocukları öpüyorsun? Biz onları

öpmeyiz.” Resûl-i Ekrem (s.a.v.) cevâben: “Allah kalbinden

merhamet hissini almışsa ben sana ne yapabilirim?” bu-

yurmuşlardır.

(Ahmed Kul, Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Yüce Ahlâkı, 79-82.s.)

 

ALLAH (C.C.)’NUN NEBÎ (S.A.V.)

VASITASI İLE BİLDİRDİĞİ BAZI GERÇEKLER

 

Peygamberimiz (s.a.v.), kendisinden asırlarca sonra keş-

fedilecek veya keşfine çalışılacak bazı ilmî, fennî hakikâtleri

Ayet-i Kerîme’lerle kıyamete kadar gelecek herkese haber ver-

mişlerdir. Meselâ:

  1. “Arzın semavi cisimlerle bitişik iken birbirlerinden

ayrılmış olduklarını; güneş, ay gibi semavi cisimlerden her

birinin birer Felek’te yüzdüğünü;” (Enbiyâ s. 30-33)

  1. “Güneşin kararlaşacağı yere doğru seyr ve cereyan

eylediğini” (Yasin s. 38)

  1. “Göklere muvâzene (denge) kanununun vaz edildiği-

ni” (Rahmân s. 7)

  1. “Semanın ilk halinin gaz olduğunu” (Fussilet s. 11)
  2. “Bütün insan neslinin Hz. Adem’de zerreler (Gen) ha-

linde bulunduğunu” (Â’raf s. 173)

  1. “Ruhun mahiyetini kavramağa, insan ilminin yetme-

yeceğini” (İsrâ s. 85)

  1. “Göklerde de insanlar gibi yaratıklar bulunduğunu ve

Allah (c.c.)’un onları bir zaman insanlarla bir araya getire-

ceğini” (Şûrâ s. 29)

  1. “Aşıcı, bastırıcı, kuvvetli bir araç olmadıkça göklerin

sınırlarını aşmak mümkün olmayacağını” (Rahman s. 33)

  1. “İnsanların bütün tutum ve davranışlarının kayda

alındığını” (Câsiye s. 29)

  1. “Cansız, dilsiz sanılan şeylerin dahi, insanların ko-

lay kolay anlayamayacakları hususi bir dile sahip oldukla-

rını” (İsrâ s. 44)

(Asım Köksâl, İslâm Tarihi-Mekke Devri, 132.s.)

 

ZİLHİCCE’NİN ONUNCU GÜNÜNÜN FAZİLETİ

 

Saîd-i Hudrî’den (r.a.) bildirdiği hadîs-i şerîfte: “Ayların üs-

tünü ve efendisi Şehr-i Ramazandır. Ondan daha büyüğü,

hacc-ı ekber ve Kurban bayramının bir araya geldiği Zil-

hiccenin onuncu günüdür” buyuruldu. Şeyh Ebülberekât’ın

isnâd ile Hz. Câbir (r.a.)’den bildirdiği hadîs-i şerîfte Resûlullah

(s.a.v.): “Dünya günlerinin en üstünü, Zilhiccenin onuncu

günüdür” buyurdu.

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN

KULLANILMASINI YASAKLADIKLARI  ŞEYLER

 

Berâ’ (İbn-i Âzib) (r.a.)’den şöyle rivâyet edilmiştir. Berâ

(r.a.) demiştir ki: “Nebî (s.a.v.), bizi gümüş (ve altın) kap

(kullanmak)tan,  altın yüzük (takmak)tan, ve  ipekli kumaş

kullanmaktan menettiler.” Hz Peygamber (s.a.v.) ipeği sağ

eline ve altını sol eline alarak “Bu ikisi ümmetimin erkek-

lerine haramdır.” (Ebu Davud-Libas, Nesai-Zineh, Ahmed-Müsned)

buyurmuşlardır.

Hanefî imâmlarına göre, altın kaptan yiyip içmekteki ha-

ramlık, erkekler için olduğu gibi kadınlar için de geçerlidir.

Çünkü bu konuda bize ulaşan Huzeyfe (r.a.) Hadîsi’nde bir

cemaate karşı Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “Ey Ashâbım,

siz gümüş ve altın bardaktan su içmeyiniz, bunların ta-

baklarından da yemeyiniz.”  diye buyurmuşlardır. Altın

ve gümüş kaşık, saat, kalem, bıçak, buhurdan ve benzeri

şeyleri kullanmak da, böyle caiz değildir. Altın ile gümü-

şü süs olarak takmak yalnız kadınlara helâldir. Erkeklere

ise haram olup, yalnız gümüş yüzük ve köstekli cep sa-

atinin zincirinin gümüşten olması caizdir. Altından olursa

haramdır. Çünkü yasaklık, mutlaktır, umûmîdir. Bu konuda

icmâ’ da vardır.  İmâm-ı Muhammed (r.h.)’a göre “övünmek

kasdedilmeyerek altın ve gümüş kab kacakları süs olarak

kullanmak câizdir. Çünkü bunda Ni’met-i İlâhiyye’yi göster-

mek vardır.” demiştir. (Aynî, 4.c., 13.s.)

Tâbiîn imâmlarından İbn-i Ebî Leylâ (r.a.) diyor ki: “Hu-

zeyfe (r.a.), Medâyin’de bulunduğu sırada, bir mecliste su

içmek istemişler. Bir rivâyete göre Medâyin eşrâfından bir

zât, diğer rivâyete göre, bir mecûsî, gümüş bir bardakla su

getirmiş. Huzeyfe (r.a.) Hazretleri, gümüş bardak sunulun-

ca bardağı alıp sâhibine fırlatmışlar. Ve: “Seni bu bardakla

su getirmekten kaç def’a men’ etmiş olmasaydım, şimdi bu

muâmeleyi yapmazdım.” demişler ve Hadîs-i Şerîfi zikret-

mişlerdir.

(İmam-ı Buhari, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi  4.c., 276-285.s.)

 

 

 

RESÛLULLAH (S.A.V.)’İN İYİLİK VE MERHAMETİ

 

“Ey Peygamber! Biz seni ancak âlemlere rahmet ola-

rak gönderdik.” (Enbiya s. 107)

Resûlullah (s.a.v.) hiç kimseye darılmazlardı. Merhametli

davranmada, bağışlama ve sabretmedeki güzel ahlâkı en

yüksek kemâlini bulmuştur. Bu özelliklerinden dolayıdır ki,

kâfirler onu yaraladılar, mübârek dişini kırdılar, mübârek yü-

zünü yaralayıp kan akıttılar. Bu halde iken Ashâb-ı Kirâm

(r.a.e.), O (s.a.v.)’e: “Ya Resûlallah (s.a.v.) bu kâfirlere bed

duâ et” dediklerinde Efendimiz (s.a.v.):

“Ben bedduâ etmek için gönderilmedim, ancak dâvet

ve râhmet edici olarak gönderildim.” buyurdular ve “Ya

Rabbi, kavmimi sen afvet, hidâyete erdir, zira onlar bil-

mezler” diye hayırlı duâlar ettiler. Bu olay bizlere Hz. Pey-

gamber (s.a.v.)’in sabrının, afvedişinin, merhametinin ne

derece üstün olduğunu göstermeye yeter.

İmâm-ı Hibbân bu duâyı yorumlayıp “Ya Rabbi kavmimi

afvet” demekten dileği “Yüzümü yaraladıkları için günahları-

nı affet”  demektir, yoksa tüm günâhlarını affet demek değil-

dir” diye buyurmuşlardır.

Bu makamda bir incelik vardır. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in

yüzünü yaraladılar afvedip “Ya Rabbi kavmimi bağışla” bu-

yurdular. Fakat Hendek Gazâsında namazdan alıkoydukları

zaman bedduâ edip “Allâh’ım karınlarını ateşle doldur” bu-

yurdular. Kendi hakkı üzerine Cenab-ı Hakk’ın hakkını üstün

tutmuşlardır. Bir hadîs-i şerîflerinde Peygamberimiz (s.a.v.):

“İyilik cennete kavuşturur, yerdekilere merhamet edin

ki, göktekiler de size merhamet etsin. İnsanlara acıma-

yana Allâh (c.c.) merhamet etmez. Merhamet sahible-

rine Rahmân olan Allâh, râhmetiyle muâmele buyurur.

Gönlünde merhamet olmayanlar ancak şakîler (şeytana

uyanlar)dır” buyurmuşlardır. Resûlullah (s.a.v.)’in kalbi rah-

metle dolup taşmıştır. O (s.a.v.)’in rahmeti, dilinde müjde,

gözlerinde yaş, elinde ihsân olmuştur. Böylece merhamet ve

iyilikte de önde olmuşlardır.

(İmâm-ı Kastalânî, İlâhi Rahmet Nebi  (s.a.v.), 1.c., 325-326.s.)

 

NEBİ (S.A.V.)’İN GÜZEL MUÂMELELERİ

 

Bir gün bir bedevî, Peygamber  (s.a.v.)’den alacağını

almaya gelmiştir. Bedevî kabalığından dolayı Resûl-i Ek-

rem (s.a.v.)’e sert sözler söylemişti. Ashâb (r.a.e.) kızarak

bedevîyi şu sözlerle uyarmışlardı: “Sen kime hitâb ettiğini

biliyor musun?” Bedevî: “Ben hakkımı istemeye geldim” dedi.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) de : “Siz onu tutacaktınız. Çünkü bu

adam hakkını istiyor.” buyurdular.

Hz. Cabir bin Abdullâh (r.a.) bir sefer esnâsında Resûlullâh

(s.a.v.) ile beraber bulunuyorlardı. Câbir (r.a.)’in devesi yorul-

muş ve işe yaramaz hale gelmişti. Peygamberimiz (s.a.v.) bu

deveyi Câbir (r.a.)’den satın alarak parasını vermiş ve deveyi

tekrar: “Deve de para da senindir.” diye iâde etmişlerdi.

Yine bir def’a Resûl-i Ekrem (s.a.v.) birinden bir deve al-

mış yerine de daha mükemmel bir deve vermiş ve “Borçla-

rını daha iyi ve daha mükemmel ödeyenler fazîletli kişi-

lerdir.” buyurmuşlardır.  Yine bir gün Medine hâricinde bir

kervan konaklamıştı. Peygamberimiz (s.a.v.), kervanın yanın-

dan geçerken kırmızı bir deve görmüşler, fiyatını sormuşlar

ve hiç pazarlık yapmadan deveyi alıp gitmişlerdi. Bir müddet

sonra kervan halkından birkaç kişi arasında endîşe başlamış

ve deveyi, parasını almadan verdiklerinden pişmanlık duy-

muşlardı. Kervan içinde bir kadın: “Üzülmeyin, bu havalide

bu kadar nur yüzlü bir adam görmedik, böyle bir adam yalan

söyleyip bizi aldatmaz.” demiş,  kervan halkını teskîn etmişti.

Akşam üzeri Resûl-i Ekrem (s.a.v.), devenin parasıyla birlikte

kervanın yiyecek ve içeceğini de göndermişlerdi.

Huneyn gazâsında Peygamberimiz (s.a.v.) İslâm müca-

hidlerine ödünç zırh temin etmek için henüz müslüman olma-

yan Safvan’a müracat etmişlerdi. Kaybolan zırhların te’min

edileceği sözüyle Safvan müslümanlara otuz-kırk zırh ödünç

verdi. Savaştan dönünce zırhlar sayılmış, birkaçının kaybol-

duğu anlaşılınca Resûl-i Ekrem (s.a.v.) tazminat teklif etmiş-

ler fakat Safvan (r.a.): “Ya Resûlullâh (s.a.v.) artık kalbim de

değişti” diyerek îmân etmişti.

(Ahmet Kul, Peygamber  (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlâkı, 66-70.s.)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’DEN

MUÂZ BİN CEBEL (R.A.)’E TAZİYE MEKTUBU

 

Peygamberim (s.a.v.) Efendimiz sahâbelerine son dere-

ce düşkün idi. Âyet-i Kerime’de belirtildiği üzere “Andolsun,

size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin

sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün,

mü’minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe s.

128) Sahâbelerinin her türlü derdi ile ilgilenirdi.

Bir gün Muaz b. Cebel (r.a.)’in çocuğu vefat etmişti. Pey-

gamber (s.a.v.) Efendimiz bundan haberdar olunca bir mektup

kaleme aldı ve Muaz b. Cebel (r.a.)’e gönderdi. Mektubun içeriği

şu şekildeydi: “Allâhü Teâlâ sana selâmet versin! Ona hamd

ederim. Herkese iyilik ve zarar, yalnız O’ndan gelir. O dile-

medikçe, kimse kimseye iyilik ve kötülük yapamaz.

Allâhü Teâlâ, sana çok sevâb versin. Sabretmeni nasîb

eylesin! O’nun ni’metlerine şükür etmenizi ihsan eylesin!

Muhakkak bilmeliyiz ki, kendi varlığımız, mallarımız, ser-

vetimiz, kadınlarımız ve çocuklarımız, Allâhü Teâlâ’nın

sayısız ni’metlerinden, tatlı ve fâideli ihsânlarındandır. Bu

ni’metleri, bizde sonsuz kalmak için değil, emanet olarak

kullanmak, sonra geri almak için vermiştir. Bunlardan, belli

bir zamanda fâideleniriz. Vakti gelince, hepsini geri alacak-

tır.

Allâhü Teâlâ, ni’metlerini bize vererek sevindirdiği za-

man şükretmemizi, vakti gelip geri alarak üzüldüğümüz

zaman da sabretmemizi emreyledi. Senin bu oğlun, Allâhü

Teâlâ’nın tatlı, faydalı nimetlerinden idi. Geri almak için sana

emanet bırakmış idi. Seni, oğlun ile faydalandırdı. Herkesi

imrendirecek şekilde sevindirdi, neşelendirdi. Şimdi geri

alırken de, sana çok sevâb, iyilik verecek, acıyarak doğru

yolda ilerlemeni, yükselmeni ihsân edecektir.

Bu merhamete, ihsâna kavuşabilmek için sabretmeli,

O’nun yaptığını hoş görmelisin! Kızar, bağırır, çağırırsan,

sevâba, merhamete kavuşamazsın ve sonunda pişman

olursun. İyi bil ki, ağlamak, sızlamak, derdi, belayı geri çe-

virmez. Üzüntüyü dağıtmaz! Kaderde olanlar başa gelecek-

tir. Sabretmek, olmuş bitmiş şeye kızmamak lâzımdır.”

(İslam Âlimleri Ansiklopedisi, 1.c., 329.s.)

 

NEBÎ (S.A.V.) EFENDİMİZ’İ SEVMENİN BELİRTİLERİ

 

Peygamber (s.a.v.)’e olan sevginin birçok belirtisi vardır

ki bunlardan biri de söz ve davranışlarıyla dininin gerekle-

rini yapmak ve ahlâklarıyla ahlâklanmaktır. Yani O (s.a.v.)

gibi eli açık, merhametli, alçak gönüllü, sabırlı olmak, belâ

ve musîbetlere sabredip onun sevgisiyle avunmaktır. Zira

seven kimse o sevginin lezzetiyle belâ ve musîbetlerin

acısını unutur. O sevgiyle dolmuş gönüller elem çekmez,

muhabbet neş’esiyle acıları savar.

Bir diğer muhabbet belirtisi de Hz. Peygamber (s.a.v.)’i

çok zikretmektir. Zira kişi sevdiğini çok anar. Muhabbet

zikrin devamıdır denilmiştir. Muhabbetin üç belirtisi vardır.

Biri sevdiğini daima düşünmek; biri suskun, durgun, olunca

onu düşünmek; biri de işi gücü ona itaat etmektir.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’i sevmenin bir başka belirtisi de

O (s.a.v.)’in tebliğ ettiği Kur’an-ı Kerim’i sevmektir.

Sehl bin Abdullah (r.a.): “Bir kimse, bütün hallerinde

Resûlullâh (s.a.v.)’i kendine velî (dost, sahibi) bilmez ve

yalnız nefsine uyarsa o, sünnetlerin tatlılığından zevk ala-

mamıştır. Zira Hz. Peygamber (s.a.v.) “Beni nefsinden

fazla sevmeyenin imanı tam değildir” buyurmuştur” de-

miştir.

Nefsinin esiri günahkâr bir kadın vardı. Öldükten sonra

onu rüyada gördüler: “Cenâb-ı Hakk seni ne yaptı?” dedi-

ler. “Afvetti” dedi. “Bağışlamasının sebebi nedir?” diye sor-

dular. “Hz. Peygamber (s.a.v.)’i çok sevdiğini ve ona olan

özleyişi sebebiyle beni afvetti” diye cevap verdi ve o anda

şöyle bir ses işittim: “Bizim sevgilimizi görmek isteyeni kı-

namaktan utanırız. Belki onu sevdiğiyle bir araya getiririz”

diye buyurulduğunu sözlerine ekledi.

Resûlullâh (s.a.v.)’i sevmek, sünnetini sevmek ve hadîs-i

şerîflerini dinlemekten zevk almaktır. Zira kişi sevdiği kim –

senin sözlerini işitmekten zevk alır. Hadîs-i şerîf dinlemek

Resûlullâh (s.a.v.) ile bir çeşit musahâbe (konuşma)’dir.

(İmâm-ı Kastalânî, Mevâhibü Ledünniye, 2.c., 162-168.s.)

 

 

 

EFENDİMİZ (S.A.V.)’İN GİYİNİŞLERİ

 

Ebu Nuaym (r.aleyh), İbn-i Ömer (r.a.)’in şöyle anlattığını söy-

lüyor: Hz. Peygamber (s.a.v.) “Mü’minin giyimi, temizliği ve aza

kanaat edip razı olması, Cenab-ı Hakk Hazretleri’ne ikram-

dandır” buyurmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.v.), renk ve biçimde kendine has bir elbi-

se giymezler, ak, siyah, yeni, eski ne rast gelirse giyinirlerdi. Bir

hadîs-i Şerîfte: “Ben bir kulum. Kulların giydiği elbiseler gibi

giyerim” buyurmuşlardır. Hz. Aişe (r.a), “Resulullâh (s.a.v.)’in bir

ak tacı vardı ve giyecekler arasında da gömleği fazla severdi.”

buyurmuşlardır.

Yezîd kızı Esmâ (r.a.) şöyle buyurdular: Hz. Peygamber

(s.a.v.)’in gömleğinin kolları, mübârek bileğine kadardı. Bundan

fazla etmezdi ki, tutmaya engel olmasın. Eksik de etmezdi ki so-

ğuk ve sıcaktan korunmaya yetsin.

Bir hadîs-i şerîfte Resulullâh (s.a.v.) “Elbiseden yere temas

eden her şey ateştedir” buyurdular. Hattâbî  (r.aleyh) bunların

mânâsı şudur diyor: Elbisesini topuklarından daha aşağı uzatan

kimsenin, topuğundan aşağısı cehennem ateşinde azap görür

demektir.

(İmâm-ı Kastalânî, İlâhi Rahmet Hz. Muhammed (s.a.v.), 1.c.,  374-380.s.)

Resûlullah (s.a.v.) beyaz, yeşil ve sarı renkten hoşlanırlar ve

beyazın en güzel renk olduğunu söylerlerdi. Kendileri bazen baş-

tanbaşa sarı renkli elbiselerede giyerledi. Kırmızı renkten hoşlan-

mazlardı.

Birgün Abdullah b. Ömer (r.a kırmızı  elbise giyerek Resulullah

(s.a.v.)’in yanına  gitmişti. Peygamberimiz (s.a.v.)’de bu elbiseden

hoşlanmadığını ima edince Abdullah (r.a.) evine giderek bu elbi-

seyi yakmıştı.

Şa‘bân-ı Şerîf’te Okunacak Duâlar:

“Allâhümme bârik lenâ fî şa’bân ve belliğnâ ramazân vah-

tim lenâ bi’l-îmân ve yessir lenâ bi’l- Kur’ân.”

(Bu duânın, -sayı sınırı olmamakla berâber- Şa’bân-ı Şerîf bo-

yunca günde 100 defa okunması çok fazîletlidir.)

Şa‘ban-ı Şerîf Duâları:

İlk on (10) gün: “Yâ latîfü celle şânüh”

İkinci on (10) gün: “Yâ rezzâgu celle şânüh”

Son on (10) gün: “Yâ azîzü celle şânüh”

(Misvâk Neşriyat, İbâdet Takvimi ve Duâlar, 55.s.)

 

NEBÎ (S.A.V.)’İN DUÂSININ BEREKETİ

 

Ebû Eyyûb (r.a.)’in iki gözü görmeyen ihtiyar bir annesi, hanımı

ve birkaç tane de çocuğu vardı. Ebu Eyyûb(r.a.)’in annesi; “Oğlum!

Ey Hâlid! Bugün şehrimizde büyük bir kalabalık ve gürültü var. Bu-

nun sebebi nedir?” diye sordu. Ebû Eyyûb (r.a.); “Anneciğim!  Allâh

Resûlü (s.a.v.) bugün şehrimize geliyor. Ahâli O’nu karşılamaya çık-

tı. Sevinç ve mutlulukları bu yüzdendir” dedi. Annesi; “Oğul! Resûl

(s.a.v.)’in evine misafir olacağı kimse ne saadetli ve bahtlı kişidir!”

dedi. Ağladı. Sonra şöyle devam etti: “Ne olurdu O kerîm, atûf, rahîm

ve raûf kimse gelip bizim evimize konuk olaydı!” dedi. Ebû Eyyûb

(r.a.); “Ey anne! Sen bu hayalden geç. Medine’nin beyleri, zenginleri

davarlar kestiler, hazırlıklar yaptılar. Resûlullah (s.a.v.)’in kendi ev-

lerine misafir olmasını beklemektedirler. Bizim gibi miskin yoksula o

devlet nereden gelsin?! “Ne olur! Gözlerim dahi görmüyor ki, O’nu

hiç olmazsa uzaktan seyredeyim. Meclisinde bir an dahi olsa otura-

yım. Ne büyük mahrûmiyet içindeyim” dedi. Ağladı, ağladı…

Allâh Teâlâ’nın sıfatlarından bir tanesi de kırık gönüllerin yanın-

da olmasıdır. Karanlıkları aydınlatıcıdır. O sultanın nazarı gönlü kırık

olanlaradır. Hakk Teâlâ, Cebrail (a.s.)’a;

“Resûl (s.a.v.)’e bildir, o gözsüz ihtiyarcığın gönlünü yapsın.

Onun kapısına, evine misafir olsun” dedi. Hz. Cebrail gelip; “Ey

Muhammed (s.a.v.)! Ben deveni o kadıncağızın evine götürürüm.

Seni kim davet ederse ona, “Hak Teâlâ deveye emretmiştir. O ne-

rede çökerse oraya misafir olacağım de” dedi. Allâh Resûlü (s.a.v.),

Ebû Eyyûb (r.a.)’in evine girdi. Ebû Eyyûb annesini getirdi. Peygam-

berimiz (s.a.v.);

“Ey anne!” diye hitap etti. Kadıncağız; “Lebbeyk yâ Resûlallah

(s.a.v.)!” diye karşılık verdi. “İster misin? Allâh’a dua edeyim de

gözün açılsın?” buyurdu. Kadıncağız; “Evet. Ey Allâh’ın Resûlü

(s.a.v.)! Dua et de gözüm seni bir an dâhi olsun görsün. Sonra da

elinde kurban olayım” dedi. Allâh Resûlü (s.a.v.) abdestini tazele-

  1. Dört rekat namaz kıldı. İki mübarek parmağını o kadıncağızın iki

gözü üzerine koydu. Hakk Teâlâ gözlerine nur verdi. Baktı, Resûl

(s.a.v.)’in mübârek cemalini gördü. Salevât getirdi, Resûl (s.a.v.)’in

ayağına düştü. Sevinerek dışarı çıktı. Etrafa bağırmaya başladı. “Ey

Yesribliler! Geliniz, Resûl (s.a.v.)’in mûcizesini görünüz. Benim gör-

meyen gözümü dua ile açtı” dedi. Bu haber Medine’de kısa sürede

yayıldı. İnsanlar koşuşarak Eyyûb (r.a.)’in annesinin yanına geldiler.

Müslüman olmayanlar da bölük bölük gelip müslüman oldular.

(Mustafa Darir, Siyer-i Nebi, 2.c., 199-204.s.)

 

EFENDIMIZ (S.A.V.)’IN GÖRÜŞÜNE UYMANIN ÖNEMI

 

Hicretin üçüncü senesi Şevval ayının başlarında Çarşam-

ba gününde, Kureyş ordusu Medîne’nin hizasına geldi. Uhud

Dağı yanındaki Ayneyn tepesinin yanına kondu. Perşembe

ve Cuma günleri orada kaldı. Cuma gecesi Resûlullah (s.a.v)

rüyasında görmüş ki bir takım sığırlar boğazlanıyor. Zülfikâr

adlı kılıcın ucu kırılıp bir gedik peyda olmuş ve arkalarına bir

muhkem zırh giyip mübarek elini o zırhın yakasına sokmuş.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) ertesi günü rüyasını ashâbına söyledi:

“Boğazlanan sığırlar ashâbımdan katlolunacak kişi-

lere ve kılıcımın ucundaki gedik de ehl-i beytimden biri-

nin katlolunmasına işârettir. Ve muhkem zırh da Medîne

demektir. Şu halde Medîne içinde durunuz. Düşman içeri

hücum ederse savunma harbi yapınız” dedi.

Ashâb-ı Kiram’dan bazıları da bunu uygun gördü. Zira

Medine’nin her tarafı binalar ve duvarlarla çevrilmiş, geçit

yerleri istihkâmlarla kapatılmış olduğundan bir kale hükmün-

deydi. İçeride sebât edilerek düşman bıktırılabilir, hücum ha-

linde oklarla büyük kısmı telef edilebilir hatta düşman zayıf-

layınca hücum ederek muharebeyi kazanmak kolaylaşırdı.

Fakat Bedir Gazâsında bulunamayıp Ashâb-ı Bedir’in

nail olduğu derecelere imrenenler ve Hz. Hamza (r.a.) olmak

üzere pek çok sahâbe meydan harbi yapılması taraftarıydı.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.) çaresiz  meydan har-

bine karar verdi. Hücre-i saadetine girdi ve birbiri üzerine iki

zırh kuşandı. Halbuki Efendimiz (s.a.v.) savunma harbini uy-

gun görmüşken bazı ashâbın O’nu dışarı çıkmaya mecbur

etmeleri büyük hataydı. Meydan harbinde ısrar eden ashâb

pişman oldular ve Efendimiz (s.a.v.) içeriden çıktıklarında:

“Yâ Resûlallah! Biz senin emrine muhalefet etmeyiz, dile-

diğini işle” dediler. Fakat Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz onla-

rın ısrarı üzerine silahlanıp atına binmek üzere olduğundan:

“Bir peygambere silahlandıktan sonra cenk etmeden

dönmek yakışmaz” buyurdular. Ve hemen atına binip ordu-

yu saâdet ile birlikte Medîne dışına çıktılar.

(Hz. Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (k.s.), Uhud Gazvesi, 9-12.s.)

 

 

 

 

PEYGAMBERIMIZ (S.A.V.)’I SEVMEK

 

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e olan sevginin belirtileri şun-

lardır: Sünnet-i seniyyelerini yerine getirmek, O (s.a.v.)’in

gösterdiği hak yolda yürümek ve O (s.a.v.)’e bağlı kalmak,

şerefli şerîatının çizdiği sınırı aşmamak ve şeriat âdabına

uymaktır.

Cenâb-ı Hakk, Kur’an-ı Kerim’inde meâlen: “(Habibim)

de ki : Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyun ki Allâh da

sizi sevsin ve suçlarınızı örtsün.” (Âlî Imrân s. 31) bu-

yurdular.

Bir gün Hz. Ömer (r.a.) yemin edip: “Ya Resûlallâh

(s.a.v.), bana nefsimden başka herşeyden daha sevgilisin”

dedi. Peygamber (s.a.v.): “Beni nefsinden daha fazla sev-

meyen mü’min-i kâmil olamaz.” buyurdular. Bunun üzeri-

ne Hz. Ömer (r.a.): “Sana kitap indiren Allâh (c.c.)’a yemin

ederim ki, seni nefsimden daha çok seviyorum” dedi. Efen-

dimiz (s.a.v.): “Şimdi tam sevgimizi söyledin ya Ömer”

buyurdular.

Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki:

“Îman halâveti (tadlılığı, lezzeti) üç şeyden alınır:

Allâh ve Resûlü (s.a.v.)’i her şeyden fazla sevmek,

sevdiği dostu, Allâh (c.c.) rızası için sevmek, yanında

küfre dönüşü, yakıcı ateşe atılmak gibi mekruh (kötü)

görmektir.”

Sevbân (r.a.) bir gün benzi sararmış, perişan bir halde

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanına geldi. Onu o halde gören

Efendimiz (s.a.v.): “Sana ne oldu ya Sevban?” diye sor-

dular. O da: “Ya Resûlallâh (s.a.v.), sen âhirette peygam-

berlerle yüksek mertebelerde bulunacağın için seni göreme-

yeceğimi düşünüyor ve halim ne olacak diye üzülüyorum”

cevabını verdi.

O zaman Cenâb-ı Hakk şu Âyet-i Kerîmeyi indirdi: “Kim

Allâh’a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allâh’ın

kendilerine nimetler verdiği Peygamberlerle, sıddîklarla,

şehîdlerle ve sâlihlerle beraberdirler.” (Nîsa s. 69)

(Imâm-ı Kastalânî, Mevâhibü Ledünniyye, 2.c., 151-158.s.)

 

 

  1. PEYGAMER (S.A.V.)’İN ZÜHDÜ

 

Zühd, dünyaya, maddi şeylere ve çıkarlara rağbet

etmemek, ihtiraslı ve bencil olmamak, kanaatkâr olmak,

nefsin arzu ve isteklerini denetim altına almak, mânevi

değerleri maddi değerlerden üstün tutmak, fırsat olduğu

halde başkasını kendine tercih ve nefsi terbiye etmek

amacıyla helâl olan şeylerden bile vazgeçmektir. Zühd

içinde olan bir kimseye veya dünyadan el etek çekerek

Allâh (c.c.)’e yönelen, kendini O’na ibadete veren kişiye

de “zâhid” denir. Allâh (c.c.)’den başka her şeyden, hatta

cennetlerden bile yüz çevirerek, O (c.c.)’den başkasını

sevmeyen kimse, mutlak mânâda zâhiddir.

Bir gün Hz. Ömer (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’in

hâne-i saâdetine gelmişti. Odanın içine şöyle bir göz

gezdirdi. Her taraf bomboştu. Evin içinde hurma yap-

raklarından örülmüş bir hasır vardı. Allâh Resûlü (s.a.v.)

onun üzerine yaslanmıştı. Kuru hasır, Hz. Peygamber

(s.a.v.)’in mübârek teninde izler bırakmıştı. Bir köşede

bir ölçek kadar arpa unu vardı. Onun yanında da çivi-

de asılı eski bir su kırbası duruyordu. Hepsi bu kadar

işte!.. Arabistan Yarımadası’nın Fahr-i Kâinât Efendimiz

(s.a.v.)’e boyun eğdiği bir günde, O (s.a.v.)’in dünyaya

ait mal varlığı bunlardan ibâretti. Hz. Ömer (r.a.) bunları

görünce, içini çekti. Kendini tutamadı, gözleri dolu dolu

oldu ve ağladı. Hz. Peygamber (s.a.v.):

“Niçin ağlıyorsun ey Ömer?” diye sordu. Hz. Ömer

(r.a.) da: “Niçin ağlamayayım yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Kay-

ser ve Kisrâ dünya nîmetleri içinde yüzüyor! Resûlullâh

(s.a.v.) ise kuru hasır üzerinde yaşıyor!..” dedi. Hz. Pey-

gamber (s.a.v.), Hz. Ömer (r.a.)’in gönlünü hoş etti ve:

“Ağlama Ey Ömer! Dünyanın, bütün nîmet ve

zevkleriyle onların, âhiretin de bizim olmasını iste-

mez misin?”

(İmâm Gazâli, İhyâ-u Ulûmi’d- Din, 4.c., 535.s.)

 

KUR’AN’A GÖRE NEBİ (S.A.V.)’İN

ANNE-BABASI MÜ’MİNDİRLER

 

“Biz Peygamber göndermedikçe azap edecek değiliz.”

(İsrâ s. 15) “Rabbin memleketlerin ana merkezlerine bir pey-

gamber göndermedikçe o memleketleri helâk edici değil-

dir.” (Kasas s. 59)

“Eğer biz, bu (Kur’an)’dan önce onları bir azapla helâk

etseydik, muhakkak şöyle diyeceklerdi: Ya Râbbi, bize bir

peygamber gönderseydin de şu aşağılığa ve rezilliğe düş-

meden önce senin âyetlerine tâbi olsaydık.” (Tâhâ s. 134),

meâlindeki âyetler fetret devrinde yaşayanların Allâh (c.c)’e

inanmakla kurtuluşa ereceklerine delildir.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in anne-babasının da fetret ehlin-

den olması nedeniyle bu zümreden oldukları söylenmiştir.

İmam  Gazalî (k.s.), kendisine dinî davet ulaşmadan ölen

kimsenin hükmen Müslüman olduğu sonucuna varmıştır. el-

Übbî, Suyûtî ve alimlerin büyük çoğunluğu İslâm daveti ulaş-

madığı ve fetret ehlinden oldukları için Resûlullah (s.a.v.)’in

Ebeveyn’inin mü’min olduklarını söylemişlerdir.

“Bir zamanlar İbrahim, İsmail ile beraber Beytullah’ın

temellerini yükseltiyorken (şöyle diyorlardı:) Ey Râbbi-

miz, bizden bunu kabûl buyur, sen elbette hakkıyla işi-

tensin, bilensin. Ey Râbbimiz, bizi Müslümanlardan (sana

itaat edenlerden) eyle, neslimizden de sana itaat eden

(Müslüman) bir ümmet çıkar…Ey Râbbimiz, onlara içle-

rinden bir peygamber gönder ki…” (Bakara s.127-128) buyrul-

muştur.

Âyette “Ey Rabbimiz, bizi Müslümanlardan kıl ve Ey

Rabbimiz, onların içinden kendilerine bir peygamber gön-

der…” şeklinde dua edenler, Hz. İbrahim ile İsmail (a.s.) idi ve

bu peygamberlerin duâsına icâbet olunarak gönderilen de Hz.

Peygamber (s.a.v.)’den başkası değildi. Öyleyse Resûlullah

(s.a.v.)’in atalarından, sonunda kendilerinden Hz. Peygamber

(s.a.v.) dünyaya gelinceye kadarkilerin hepsi de İbrahim (a.s.)

dini (tevhid inancı) üzere Allâh (c.c.)’e itaat eden kimselerden-

dir. Bu, Kur’an’la sabit olmuştur.

(Abdulehad Nûri, Te’dîbü’l-Mütemerrîdîn)

 

NEBİ (S.A.V.)’İN BÜYÜKLÜĞÜ

 

Kıyamet gününde haşr ve neşr olduğunda, Allâhü Teâlâ

tarafından “Âlemlerin Rabbi’nin huzuruna gelin” diye bir nida

edilecek. Sonra sûrun deliklerinden ruhlar çıkıp havaya arı

gibi dağılacaklar. Herbir ruh kendi bedenini isteyecek. Bura-

da da bütün ruhlardan önce Peygamberimiz (s.a.v.)’in ruhu

inecek, bedenine girecek, ravzası üzerinde gayet güneş yüzlü

berk dururken hemen Cebrâil (a.s.) iki hulle ile bir Burak geti-

recek. Sonra da Livâ-i hamd’i getirip;

“Ey Muhammed! Hülleleri giy. Burağa bin. Bu hamd san-

cağını eline al. Bugün kıyamet günüdür. Bugün hükümdarlık

senindir. Sancak senindir. Keramet makamına gir” der.

İki cihân sultanı Burak’a binip mübarek eline Hamd

Sancağı’nı alır, Cebrâil (a.s.) sağ tarafında, Mîkâil (a.s.) sol

tarafında ve binlerce başka melek de yanlarında olduğu halde

Allâhü Teâlâ’nın vaat ettiği Makâm-ı Mahmûd’a tazîm ederek

varır. Ümmetinden buraya gelecekler hayrete düşüp şaşkınlık

geçirmesinler, Hamd Sancağını görüp sancak dibine toplan-

sınlar diye burada beklemeye başlar.

-Ya Rabbi! Bizi de bütün müslümanlarla birlikte orada top-

lananlardan eyle. Cennete girenlerden eyle.- Âmîn.

Allâh (c.c.)’un Habîbi (s.a.v.)’e diğer bütün ümmetler de

tazim gösteriler. Bu büyük bir müjdedir.

Nebi (s.a.v.) bütün yaratılmışların sebebi, en şereflisi ve

en azîzi yapan, Makâm-ı Mahmûd ile şefâat hakkını vere-

rek O (s.a.v.)’i bütün Peygamberlerden üstün kılan, ismini O

(s.a.v.)’in ismiyle yanyana yazarak, hasedci şeytanın burnunu

sürtüp, O (s.a.v.)’in şânını yücelten Allâhü Teâlâ’ya hamd-

ü-senâlar olsun. Nebi (s.a.v.), Allâhü Teâlâ’nın indinde çok

makbûldür. Allâhü Teâlâ’nın melekleri O (s.a.v.)’in yardım-

cılarıdır. Ağaçlar, toprak ve taşlar, O (s.a.v.)’le konuştular. O

(s.a.v.)’i sevenler dünyâda ve âhirette sevilip kurtulurlar. O

(s.a.v.)’e düşman olanlar, kovulup Cehennem’e atılırlar. Do-

ğumunun miladi sene-i devriyesi vesilesiyle, bizi Hz. Nebi

(s.a.v.)’in ümmeti yapmakla şereflendiren Allâhü Teâlâya

hâmd ederiz.

(Mustafa Darir, Siyer-i Nebî, 1.c., 243.s.)

 

 

 

TEVRAT’TA NEBÎ (S.A.V.)’İN ANLATILMASI

 

Îbn-i Asâkir Muhammed bin Hamza demiştir ki: “Büyük

dedem Abdullah bin Selâm, Peygamber (s.a.v.)’in Mekke’de

çıktığını duyduğu zaman, O’nunla karşılaşmak istemiş, O’nun

yanına gitmiştir… Peygamber (s.a.v.) Efendimiz kendisine:

“Sen, Abdullah bin Selâm’sın ve Yesrib (Medine) halkının

âlimisin!” buyurmuştur. Dedem de “Evet” demiştir. Peygam-

berimiz (s.a.v.) ona “Ey Abdullah, Allâh (c.c.) aşkına doğru

söyle, Allâh (c.c.)’nün Musa’ya indirdiği Tevrat’ta benim

vasfım yok mudur?” demiş. O, bu soru karşısında demiş ki:

“Yâ Muhammed! Bana Rabbinden bahset!” Tam bu sırada Ceb-

rail (a.s.) gelip: “De ki: Allah ehaddir, Allâh Samed’dir! Do-

ğurmamış ve de doğurulmamıştır! Hiçbir şey O’nun dengi

olmamıştır” meâlindeki Îhlâs Sûresinin âyetleriyle cevab ver-

mesini söylemiştir. Peygamberimiz (s.a.v.) de bu âyetleri okuya-

rak cevaplamıştır. İşte bunun üzerine büyük dedem Abdullah bin

Selâm: “Şehâdet ederim ki Sen, Allâh’ın resûlüsün! Gerçekten

Allâh sana yardım edecek ve senin elinle İslâmı diğer dinlerin

üzerine çıkaracaktır. Ben senin sıfatını Tevrat’ta: “Ey Peygam-

ber, Biz Seni şâhid, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik! Sen

benim kulum, Resûlümsün! Sana el-Mütevekkil adını verdim,

sen sert ve şiddetli değilsin, sokaklarda bağırır değilsin, kötü-

lüğe iyilikle karşılık verirsin, affeder bağışlarsın… Allâh, eğri mil-

leti O’nunla doğrultmadıkça, onlar: “Lâ ilahe illallah!” Kelime-i

Tevhidi ile doğru yolu bulmadıkça; O’nun vâsıtası ile kör gözleri

açmadıkça, işitmeyen kulakları işitir hâle getirip kapalı kalbleri

açmadıkça, O’nu dünyadan âhirete göçürmeyecek, O’nu vefat

ettirmeyecektir!” şeklinde bulup okumuşumdur demiştir.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Tevrat’ta kendi vasıflarına

dâir yazılanları ve ümmetinin “Ümmet-i Hammâd” (Her hâl ü

kârda Allâh (c.c.)’a hamd eden bir ümmet)” olduğunu anlattıktan

sonra: “…ve onların indileri yâni kitapları kalblerindedir… Savaş-

ta saf tuttukları gibi, namazlarında da saf tutarlar…Onlar, öz can-

larını Allâh (c.c.) yolunda feda ederek Allâh (c.c.)’nun yakınlığını

kazanırlar…Onlar, geceleri râhib, tâat ve ibâdette; gündüzleri ise

arslan kesilirler. Allâh (c.c.) yolunda canla başla cihâd ederler…”

buyurdular.

(İmâm Suyûti, Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mucizeleri, 1.c., 26-40.s.)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN YATAKLARI

 

Hz. Peygamber (s.a.v.) yataklarında ihtiyacına yetecek

kadarıyla yetinirdi. Fazlasını istemezdi. Sahih-i Müslim’de

Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bir döşek er kişi için, bir döşek

hatun için, bir döşek misafir için, dördüncüsü şeytan

içindir” buyurmuşlardır. Fakat âlimler buyurmuşlar ki, bu

hadîsin mânâsı, lüzumundan fazlası kibirlenmek ve övün-

mek içindir. Bu duygu ile yapılan her iş yerilmiştir. Ayrıca

hadîste biri er, biri hatun için buyurulması hastalık ve özür-

lü zamanlarda ayrı yatmaları içindir.

Hz. Aişe (r.a.) : “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in döşeği, içi

hurma lifiyle doldurulmuş deridendi”, buyurdular. Yine

Hz. Aişe (r.a.) şöyle buyurdular: “Bir gün Ensâr hatunların-

dan biri bana geldi. Resûlullah (s.a.v.)’in döşeğini görünce

gitti ve bana içi yünle doldurulmuş bir döşek gönderdi.

Hz. Peygamber (s.a.v.) gelip gördü ve: “Ya Aişe bu ne-

dir” dedi. “Ensârdan bir hatun geldi senin döşeğini gördü

ve gidip bunu gönderdi” dedim.

“Ya Aişe bunu geri gönder. Vallahi eğer isteseydim

Allâh (c.c.) benimle gümüş ve altın dağlar yürütürdü”

buyurdular.

İbn Abbas (r.a.) şöyle rivayet ettiler: “Bir gün Hz. Ömer

(r.a.) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in odasına girdi ve Resûlullah

(s.a.v.)’in bir hasır üstünde yattığını ve iplerinin mübârek

vücudunda iz bıraktığını gördüler. Hz. Ömer (r.a.): “Ya

Resûlullah (s.a.v.), bir yumuşak döşek üzerine yatsaydınız

ne olurdu” dedi.

“Ya Ömer benim dünya ile ne işim vardır. Benim

dünya ile ilişkim sıcak bir günde yola çıkan ve bir ağa-

cın altında bir saat gölgelenip sonra kalkıp yoluna de-

vam eden yolcuya benzer” buyurdular.

Bir rivâyette Hz. Peygamber (s.a.v.) hatunlarına: “Ben

Âişe’den başka hanginizin yorganına bürünsem bana

Cebrail (a.s.) gelmedi”, buyurdular.

(İmâm-ı Kastalânî, İlâhi Rahmet Nebi (s.a.v.), 1.c.,  392-394.s.)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN ALLÂH (C.C.)

İNDİNDEKİ DEĞERİ

 

“Ey Peygamber, şüphesiz seni biz, bir şahit, müjde-

leyici ve korkutucu olarak gönderdik.” (Bakara s. 59) Allâh

(c.c.) bu âyette O (s.a.v.)’i, herkesin üstünde tutacak birçok

vasıflar vermiş, birçok rütbeler de ihsan etmiştir. Önce O

(s.a.v.)’i ümmetine karşı, Risaleti tebliğ ettiğine dair şahit tut-

muştur. (Bu pek büyük bir şereftir ve aynı zamanda sadece

O (s.a.v)’in özelliklerindendir). İnanan ve Allâh (c.c.)’nin emir-

lerine boyun eğenler için O (s.a.v.)’i bir müjdeleyici kılarken,

mâsiyet ehline karşı da bir uyarıcı ve cehennem ateşinden

korkutucu yapmıştır.

Yine bir âyette Allâh (c.c.): “Böylece sizi (ey Muhammed

(s.a.v.) ümmeti) vasat (orta) bir ümmet yapmışızdır, in-

sanlara karşı, hakikatin şahitleri olasınız, bu Peygamber

de sizin üzerinize tam bir şahit olsun diye.” (Bakara s. 143)

buyurmuştur. Ebu-l’Hasan el-Kâbisî (r.h.) şöyle buyurmuştur:

“Allâh (c.c.) hem Peygamber (s.a.v.)’in üstünlüğünü, hem de

ümmetinin değerini bu âyette bütün insanlığa duyurmuştur”.

Bu hususta başka bir âyette Allâh (c.c.) şöyle buyurmuştur:

“Her ümmetten leh ve aleyhlerinde söyleyecek birer şahit

onların üzerine de Habibim seni bir şahit olarak gönder-

diğimiz zaman yahudîlerin, kâfirlerin, münafıkların halleri

nice olur?” (Nisâ s. 41) Denildi ki, Allâh (c.c.) Peygamberlere

“Tebliğ ettiniz mi?” diye sorduğunda “Evet” diyecekler, fakat

ümmetleri, “Bize ne bir müjdeci ve ne de bir korkutucu gelmiş-

tir” deyip inkâra kalkışacaklar. Bunun üzerine Hz. Peygamber

(s.a.v.)’in ümmeti o peygamberlerin doğru söylediklerine dair

şahit olacaklar, bizim Peygamberimiz (s.a.v.) de ümmetinin bu

şahadetini onaylayacaklardır.

Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmuştur: “İman edenlere,

Râbleri indinde kendileri için muhakkak bir kadem-i sıdk

olduğunu müjdele!” (Yûnus s. 2) Katâde (r.h.), Hasenü’l Basrî

(r.h.) ve Zeyd b. Eslem(r.h.): “ Buradaki kadem-i sıdk’ın, Hz.

Peygamber (s.a.v.)’dir, O (s.a.v.), onlara ahirette şefaat ede-

cektir” buyurdular.

(Kâdi Îyaz, Şifâ-i Şerîf, 32-36.s.)

 

NEBİYY-İ EKREM (S.A.V.) BİZE LÂZIM OLAN

HER ŞEYİ BİLDİRMİŞTİR

 

Allâh (c.c.)’un her yaptığı şeyde binlerce hikmet vardır.

Resûlullâh (s.a.v.)’e bildirdiği kadarını bildirmiştir. O (s.a.v.)

de bize lâzım olan kısmını beyân etmiştir. Bunun dışında-

kilerden de haberimiz yoktur. Eğer kıyametin vaktini bilsek

hepimiz tembellik ederiz. Onun için de Nebî (s.a.v.) bu güne

hazırlanmamızı söylemiştir. Allâh Resûlü (s.a.v.), hadislerle

sabit, çıkacak olan o zâtın özelliklerini, ismini, nereden çıka-

cağını beyan etmiştir ve Kütüb-ü Sitte’de altı hadis kitabının

üçünde de mevcut olduğu için o zâtın çıkışına inanmak Müs-

lümanlar için vacibdir.

Nebî (s.a.v.), Mehdiyy-i Âl-i Resûl için; “İsmi ismime,

yüzü de yüzüme benzeyecek. Medîne doğumlu olacak.

İsmi Abdullah’ın oğlu Muhammed, annesinin adı da Fat-

ma olacak.” diye beyan buyurmuşlardır. Bir başka rivâyette

annesinin adı için Âmine diyen de vardır. Bunların hepsini

Nebî (s.a.v.) tavsif etmiştir. Bir kere Medîneli olacaktır, Nebî

(s.a.v.)’in ahfadından olacak, sîma olarak Nebî (s.a.v.)’e

benzeyecek, ismi de Muhammed olacak, dilinde de hafif

rekâket (kekemelik) olacak. Günümüzde maalesef bu mev-

zu da sulandırılmıştır (Mehdi’nin çıkmayacağına dair) yanlış

propoganda bugün dahi yapılmaktadır ve yapanların durumu

ortadadır. Bir Müslüman eğer papaya gidip de papa efen-

di hazretleri derse; müşrikün kâfir olanlara iltifat eden, ittibâ

eden, hürmet eden, ta’zim edenlerin hükmünün ne olduğu

da fıkıh kitaplarında net bir şekilde bellidir. Allâh (c.c.) hepi-

mizi şaşmaktan şaşırmaktan muhafaza buyursun. Bizim şa-

hıslarla meselemiz yok; ama bu adamlar Müslümanları boz-

mak, ifsat etmek için kullanılmaktadır. Nebî (s.a.v.) “Fâsıkı

fıskıyla zikredin ki Ümmet-i Muhammed onlardan emîn

olsun.” buyurmuşlardır.

Cenâb-ı Hakk cümlemizi sırât-ı müstakîmden ayırmasın.

Habîb-i Edîbi (s.a.v.)’in nurlu yolunda etsin. Mahşer sabahı,

kıyâmet günü ve cennette kendisi ile komşu etsin.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, 37.s.)

 

 

ALLÂH (C.C.)’ÜN NEBÎ (S.A.V.)’İ TALTİF ETMESİ

 

Allâh (c.c.) şöyle buyurmuştur: “Yemin ederim ki

o geceleri geri dönüp aydınlık neşreden, akıp akıp

yuvalarına giden yıldızlara, nefeslendiği dem sabaha

ki, şüphesiz o Kur’an, çok şerefli bir elçinin getirdiği

kelâmdır. Bir elçi ki çetin bir kudrete mâliktir. Arş’ın

sahibi olan Allâh (c.c.) nezdinde çok itibarlıdır. Orada

kendisine itaat olunandır. Bir emindir. Sizin sahibiniz

bir mecnun değildir. And olsun ki; sahibiniz onu apa-

çık ufukta görmüştür. O gaybden dolayı asla suçlu

da değildir. O Kur’an da taşlanmış bir şeytanın sözü

de değildir.” (Tekvir s. 15-25)

Bu Âyet-i Kerîmelerde de Peygamber (s.a.v.)’e yük-

sek pâyeler verilmiştir. Ali bin İsa (r.h.) buradaki şerefli

bir elçiden murat, Hz. Peygamber (s.a.v.)’dir buyurdular.

Sonrasındaki tüm vasıflar tabiî ki O (s.a.v)’e aittir. Cenab-ı

Hakk bu sûrede kâfirlerin Hz. Peygamber (s.a.v.)’e yakış-

tırdıkları tüm kötü vasıflardan O (s.a.v.)’i tenzih etmek için

yeminle başlamıştır, O (s.a.v.)’i teselli etmiş, tasalanma-

masını buyurmuştur.

Yine bir âyette Allâh (c.c.): “Habibim sen, Rabbinin

nimeti sayesinde, bir mecnun değilsin.” (Kalem s. 2) bu-

yurmuştur. Bu âyet, hitab ve karşılıklı konuşmada riayet

edilmesi gereken en büyük bir nezaket kaidesini belirtir;

Allâh (c.c.) Peygamberi (s.a.v.)’i, bu ilâhî hitabına mazhar

kılarak taltif buyurmuştur. Sonra Hz. Peygamber (s.a.v.)’in,

nezd-i, ilâhisinde sonsuz sevaba, bitmeyen mükâfata nail

olduğunu şöylece izah etmiştir: “Senin için muhakkak ve

muhakkak tükenmeyen bir mükâfat vardır.” (Kalem s. 3)

Sonra O (s.a.v.)’e yaptığı bağışlar, verdiği güzel ahlâk ve

tüm güzellikleri övmüş ve teyid ederek şöyle buyurmuştur:

“Hiç şüphesiz sen pek yüce bir ahlâk üzerindesin.”

(Kâlem s. 4)

(Kâdi ‘İyaz, Şifâ-i Şerîf, 43-48.s.)

 

HADİS-İ ŞERİF’LERDE HZ. PEYGAMBER (S.A.V.)-2

 

“Allâh (c.c.) İbrahim’i dost, Musa’yı kurtarılmış dostu,

beni de sevgili edindi. Sonra dedi ki: İzzetime ve celâlime

yemin olsun ki habîbimi, halîlime ve neciyyime tercih ede-

ceğim.” Beyhaki, Ebû Hureyre (r.a.)’den rivayet etmiştir.

“Ben, diriltildiklerinde peygamberlerin efendisiyim,

Allâh (c.c.)’un huzuruna geldiklerinde öncüleriyim. Umut-

suzluğa düştüklerinde müjdeleyicileriyim. Secdeye var-

dıklarında imâmlarıyım. Huzurda toplandıklarında Allâh

(c.c.)’a en yakın olanlarıyım. Ben konuşurum, onlar tasdîk

eder. Ben şefaat ederim, onlar şefaatimi diler. Ben isterim,

onlar verir.” İbn Neccâr, Ümmu Kürz (r.anha)’dan  rivayet et-

miştir.

“Ben kıyamet günü peygamberlerin tâbisi en çok ola-

nıyım. Cennetin kapısını ilk çalacak olan da benim.” Müs-

lim, Enes (r.a.) ‘dan rivâyet etmiştir.

“Ben cennette ilk şefaat edecek kimseyim. Hiçbir nebî

benim kadar tasdik edilmemiştir.” Müslim, Enes (r.a.)’den

rivayet etmiştir.

“İlk diriltilecek olan benim. Sonra Ebûbekir, sonra

Ömer, sonra Cennetetü’1-Bâkî ehli, sonra Mekke ehli.”

Tirmizî ve Hâkim, İbn Ömer (r.a.)’den rivayet etmiştir.

“Rabb’im katında benim on ismim vardır: Muhammed,

Ahmed, Ebû’l-Kâsım, Fâtih, Hatim, Mâhî, Âkib, Haşir, Ya-

sin, Tâhâ.” İbn Adiyy ve İbn Asâkir Ebû’l-Fadl (r.a.)’den rivayet

etmiştir. Fâtih; açan demektir. Efendimiz (s.a.v.)’in şu sözü de

bu isme delâlet etmektedir: “Âdem ruh ve ceset arasında

(yaradılış esnasında) iken ben nebî idim.”

“Allâhü Teâlâ beni en çok arzulanan zamanda seçmiş-

tir. Biz kıyamet günü öne geçen ilkleriz. Ve şunu iftihar

etmeksizin bildiriyorum: İbrahim halîlullah, Musa safiy-

yullah ve ben habîbullahım. Kıyamet günü livâu’l-hamd

benim yanımda olacaktır. Allah bana ümmetimi şu üç

belâdan âzâde kılacağını vadetmiştir: Kıtlık kırıp geçirme-

yecek. Düşman köklerini kazıyamayacak. Dalâlet üzere it-

tifak etmeyecekler.” Amr b. Kays (r.a.)’den rivayet edilmiştir.

(Yusuf en-Nebhanî, Nebi (s.a.v.)’in Faziletleri, 81-103.s.)

 

HADİS-İ ŞERİF’LERDE HZ. PEYGAMBER (S.A.V.)-1

 

“Cibril bana gelerek (Allâhü Teâlâ’nın şöyle buyurdu-

ğunu) bildirdi: Ey Habibim! Sen olmasaydın cenneti ya-

ratmazdım. Sen olmasaydın cehennemi yaratmazdım.” Bu

hadisi Deylemî İbn Abbas (r.a.)’den  rivâyeten aktarmıştır.

“Büyüklüğü Ka’be kadar olan bir melek gelerek dedi

ki: Kral nebi mi, yoksa kul nebî mi olmak istersin. Birisini

tercih et. Cibril bana Allâh (c.c.)’a karşı mütevâzi olmamı

başıyla işaret ederek bildirdi. Dedim ki: Ben kul bir nebî ol-

mayı yeğlerim. Rabb’im bu tercihimden hoşnud olup dedi

ki: Sen yerin yarılmaya başladığında ilk çıkan ve şefaat

etmeye başlayacak ilk kişisin.” Bu hadisi İbn Asâkir Âişe

(r.anhâ)’dan; İbn Abbas, İmam Ahmed, Ebû Dâvud. Tirmizî,

Nesâî ve İbn Mâce, Ebû Hureyre (r.a.)’den rivayet ederek ak-

tarmışlardır.

“Ben kıyamet günü Âdemoğlunun efendisiyim. İlk

açılacak kabir benimkidir, ilk şefaat edecek ve ilk şefaati

kabul edilecek olan benim.” Müslim ve Ebû Davud, Ebû Hu-

reyre (r.a.)‘den rivayet etmiştir.

“Ben temiz, sadık, ümmî nebîyim. Yazıklar olsun beni

yalanlayıp, benden yüz çevirip, bana karşı savaşana, ya-

zıklar! Ve nice büyük hayırlara ersin beni savunup, bana

yardım edip, sözümü doğrulayıp benimle beraber cihad

edene.” İbn Sa’d, Ömer b. Hibban (r.a.)’den rivayet etmiştir.

“Ben nebîyim asla yalan söylemem. Ben Abdü’l-

Muttalib oğluyum. Ben arabın en fasihiyim. Ben Kureyş’te

doğdum. Sa’d b. Bekr kabilesinde büyüdüm, nasıl dil ha-

tası yaparım.” Taberânî, Ebû Saîd (r.a.)’dan rivayet etmiştir.

“Allâh (c.c.)’a karşı en muttakiniz benim. Allâh (c.c.)’u

en iyi bileniniz de benim.” Buhârî, Âişe (r.anha) ‘dan  riva-

yet etmiştir. “Ben girmedikçe cennet bütün peygamberlere

haramdır. Ve benim ümmetim girmedikçe diğer ümmetlere

de haramdır.” İbn-i Neccâr,  Ömer (r.a.)’den rivayet etmiştir.

“Kıyamet günü her nebinin nurdan bir minberi olacak-

tır. Ben en parlak ve en uzun minberde duracağım.” İbn

Ebî Mansûr, Enes (r.a.)’dan rivayet etmiştir.

(Yusuf en-Nebhanî, Nebi (s.a.v.)’in Faziletleri, 81-103.s.)

 

KUR’AN’IN, HZ. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN

SÜNNETİNE VERDİĞİ DEĞER-1

 

İnsanlığın dünya ve âhiret rehberi olarak Kur’ân-ı Kerim,

onun ihtiyacı olan herşeyi göstermiştir. Bunların bir kısmına

kendi âyetleri arasında yer vermiş, bir kısmının da açıklamasını

Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’e bırakmıştır. Dolayısıyla Efen-

dimiz (s.a.v.)’in beyânları, Kur’ân âyetlerinin açıklaması mesa-

besindedir.

Bu böyle iken “her mes’elede ille de Kur’an âyeti isterim’ diye

tutturmak ilmîlik değil, dinî bilimlerden nâsîbi olmamanın işa-

retidir. Bu tavır, insanı hadîsleri hafife almaya; Hz. Peygamber

(s.a.v.)’i tanımamaya götürür.

Kur’an-ı Kerim ise, bizi, mutlak olarak ‘en güzel örnek olan’

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e uymaya çağırmaktadır. Dini mevzuların

tamamı karşısında böyle bir hassasiyet, dünya ve âhiret rezillik-

lerinden bizi kurtaracaktır.

Özellikle son zamanlarda bir takım kimseler: “Bize Kur’ân

kâfidir. Allâh bize onu göndermiş ve sadece ona dayanmamızı

istemiş başka bir kaynakla bizi mesul tutmamıştır” deyip bile-

rek veya bilmeyerek, maksatlı veya maksatsız Allâh’ın Rasûlü

(s.a.v.)’in sünnetini devreden çıkarmaya çalışmakta; O (s.a.v.)’in

dinde hüccet oluşu, rivayetlerin sıhhati ve râvîleri hususunda

şüphe uyandırmaya gayret etmekte birtakım kimseler de Hz.

Peygamber (s.a.v.)’in sünneti karşısında gevşek davranmakta

“sünnete uyulsa da olur uyulmasa da olur” gibi bir tavır sergile-

mekte ve herhangi bir konuda bir hadîs delil olarak zikredildiği

zaman da dudak bükmektedirler.

Halbuki, İslâm’ın temel kaynağı olan Kur’ân’da Yüce Allâh,

Hz. Peygamber (s.a.v.)’i ve O (s.a.v.)’in sünnetini çok müstesna

bir yere oturtmakta ve O (s.a.v.)’e itaati kendisine olan itâatla bir

tutmaktadır.

“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Peygambere ve siz –

den buyruk sahibi olanlara itaat edin” (Nisa s. 59)

“Kim Allâh’a ve Peygamber’e itaat ederse, işte onlar,

Allâh’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddık-

larla, şehidlerle ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne

güzel arkadaştır.” (Nisa s. 69)

(Prof. Dr. Mevlüt Güngör, Kur’an’ın

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Sünnetine Verdiği Değer)

 

KUR’AN’DA HZ. PEYGAMBER (S.A.V.)-2

 

Allâhü Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Onlar ki, yanlarındaki

Tevrat ve İncil’de yazılmış bulacakları ümmi peygambere

uyarlar: O onlara iyiliği emreder, kötü ve çirkinden onları

alıkoyar. Güzel şeyleri onlara helâl kılar, pis şeyleri onlara

yasaklar. Sırtlarından ağırlıklarını indirir, üzerlerindeki zin-

cirleri, bağları söküp atar. O’na inanan, O’nu destekleyen,

Ona yardım eden, Onunla indirilen ışığa uyan kişiler, kur-

tuluşa erenlerin ta kendileridir.” (A’raf s.157).

Allâhü Teâlâ yine  şöyle buyurmuştur: “De ki! “Ey insanlar!

Ben sizin tümünüze Allah’ın Rasûlüyüm. Göklerin ve yerin

mülkü o Allah’ındır, O’ndan başka ilah yoktur. O diriltir, O

öldürür. O halde Allâh’a ve Resûlü’ne iman edin, Allâh’a

ve O’nun sözlerine inanın, O ümmî peygambere iman edip

uyun ki, doğruya ve güzele ulaşabilesiniz.”  (A’raf s. 158).

“Küfre sapanlar, seni tutup bağlamaları yahut öldürme-

leri ya da yurdundan çıkarmaları için sana tuzak kuruyor-

lardı. Onlar tuzak kurarlar, Allâh da tuzak kurar. Ama Allâh,

tuzak kuranların en hayırlısıdır.” (En’fâl s. 30)

Âyette Kureyş’lilerin Peygamber (s.a.v.)’e hazırladıkları

tuzak hatırlatılarak, bu tuzaktan kurtardığı için Allâh (c.c.)’ya

şükretmesi istenmektedir. Âyeti açarsak şöyle denmektedir:

Hatırla o zamanı ki, kâfirler seni bağlayarak, hapsederek, ya-

ralayarak, öldürerek veya Mekke’den sürerek etkisiz hale ge-

tirmek istemişlerdi.

Allâhü Teâlâ şöyle buyurdu: “Biz onu hak ile indirdik ve

o hak ile indi. Seni de ancak müjdeci ve uyarıcı olarak

gönderdik. O’nun emrine uyanları güzel bir son ile müjde-

lemen, isyan edenleri ise acıklı bir azab ile uyarman için

gönderdik. Sana düşen sadece müjdelemek ve uyarmak-

tır.” (İsra s. 105)

Allâhü Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Tâ, Hâ. Biz bu Kur’ân’ı

sana, zahmet çekesin, bedbaht olasın diye indirmedik.” (Tâ

Hâ s. 1-2)  Yani kâfirler aydınlık yola gelmiyor diye üzüntüden

kendini harab etme. Senin görevin mesajı iletmekten (tebliğ-

den) ibarettir.

(Yusuf en-Nebhanî, Nebi (s.a.v.)’in Faziletleri, 43-67.s.)

 

KUR’AN’DA HZ. PEYGAMBER (S.A.V.)-1

 

Hakk Teâlâ Hazretleri Kitab-ı Kerim’inde meâlen şöyle

buyurmaktadır: “Ve unutma ki Allâh, peygamberlerden

mîsaklarını almış, şöyle demişti: Size, Kitap’tan ve hikmet-

ten nasib verdim. Sonra size elinizdekini doğrulayıcı bir

resûl geldiğinde, ona mutlaka inanacak ve ona muhakkak

yardım edeceksiniz. Kabul ettiniz ve ağır yükümü üzerini-

ze aldınız mı? “Kabul ettik.” dediler. O halde tanık olun,

sizinle beraber ben de tanıklardanım, dedi.” (Âl-i İmran s. 81)

İbrahim (a.s.)’in İsmail (a.s.) ile birlikte, Beytullah’ın

ana duvarlarını yükselterek şöyle yakardıkları zamanı da

an: “Rabbimiz, bizden gelen niyazları kabul buyur; sen,

evet sen, Semî’sin, her şeyi çok iyi duyarsın; Alîm’sin, her

şeyi çok iyi bilirsin. Rabbimiz! Bizi, sana teslim olmuş iki

müslüman kıl. Soyumuzdan da sana teslim olan müslü-

man bir ümmet oluştur. Bize ibadet yerlerimizi göster, bi-

zim tövbemizi kabul et. Sen, evet sen, Tevvab’sın, tövbemi

cömertçe kabul edersin; Rahîm’sin, rahmetini cömertçe

yayarsın.” (Bakara s. 127-128).

Peygamber (s.a.v.)’den başkası değildir, onların soyun-

dan gönderilen. Onların duâsına verilen cevab odur. Nitekim

(s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştu: “Ben babam İbrahim’in

duası, İsa’nın müjdesi ve annemin rüyasıyım.”

Yine Kur’an-ı Kerim’de buyrulmuştur ki: “İşte böyle! Biz

sizi, insanlar üstüne tanık olasınız, resul de sizin üstünü-

ze tanık olsun diye, orta yolu izleyen bir ümmet yaptık.”

(Bakara s. 143).

“Hayır, Rabbi’ne yemin olsun ki iş, onların sandığı gibi

değil. Onlar, aralarında çıkan karmaşık işlerde seni hakem

yapıp verdiğin hükümle ilgili olarak, içlerinde hiçbir bu-

rukluk duymadan tam bir teslimiyete ulaşmadıkça iman

etmiş olamazlar” (Nisa s. 65). Yani, senin onlar hakkında ver-

diğin hüküm lehlerine de olsa, aleyhlerine de olsa homurdan-

madan razı olmaları, gereğini yapmaları gerekir. Sana hem

zahiri görüntüleriyle, hem de iç dünyalarında teslim olmadıkça

gerçek mü’min olmazlar.

(Yusuf en-Nebhanî, Nebi (s.a.v.)’in Faziletleri, 43-67.s.)

 

HABİB-İ EKREM (S.A.V.)’İNİN YÜCE VASIFLARI

 

Hadis-i Şeriflerinde Nebî (s.a.v.) Efendimiz şöyle bu –

yururlar: “Cebrail (a.s.) geldi ve “Rabbinin adıyla oku!”

dedi. Daha sonra Cebrail (a.s.) beni, bulunduğum

yerden, düz bir yere götürdü; abdest aldı ve ben de

abdest aldım. Sonra Cibril (a.s.) namaz kıldı; ben de

O’nunla  O’nun gibi iki rekat namaz kıldım. Sonra Cib-

ril (a.s.) bana : “Yâ Nebiyallah, namaz işte bu şekilde-

dir.” dedi.”

Bunun üzerine Varaka bin Nevfel’e gittiler. Ona, Nebî

(s.a.v.) Efendimiz’in durumunu anlattılar.  Nebî (s.a.v.)

Efendimiz, bilâhare Varaka’ya gidince, Varaka, Nebî

(s.a.v.) Efendimiz’e: “Cibril (a.s.) sana herhangi bir kimse-

yi, Allâh’a îmân etmeğe da’vet etmeği emretti mi?” dedi.

Nebî (s.a.v.) Efendimiz de: “Hayır!” diye cevap verdiler.

Bunun üzerine Varaka: “Allâh’a yemin olsun ki, eğer senin

davet günlerine kadar yaşarsam, sana çok büyük destek

verir ve sana yardımcı olurum.” dedi. Fakat Varaka’nın,

Nebî (s.a.v.) Efendimiz’in davet günlerine erişmeğe ömrü

kâfi gelmedi.

İşte bu hâdise, Kureyş müşriklerinin diline düşüp ya-

yıldı. Ve müşrikler, Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’e: “O,

bir deli (mecnun)” dediler de, Allâh-ü Teâlâ, işte bu Kalem

Sûresi’nin ilk beş Âyeti’yle “Habib-i Ekrem (s.a.v.)’in deli

olmadığına yemin etti.”

Allâh-ü Teâlâ, Habîb-i Edib-i (s.a.v.) Efendimiz’i taltîf

buyurup şu üç yüce vasıfla tavsîf etmiştir ki:

  1. Sen, töhmetten berîsin: “(Habîbim) Sen, Rabbinin

ni’meti sayesinde bir mecnun değilsin.”

  1. Sen, çok büyük bir mükâfâta nâilsin: “Senin için

muhakkak ve muhakkak tükenmeyen bir mükâfat var-

dır.”

  1. Üstün ahlâk Sen’dedir: “(Habîbim) Sen, hiç şüphe-

siz büyük bir ahlâk üzerindesin.”

(Fahrüddin Er- Râzî (r.aleyh), Tefsîr-i Kebir Tercemesi, 22.c., 40-41.s.)

 

AZRÂİL (A.S.)’IN İZİN İSTEMESİ

 

Fahr-i Âlem (s.a.v.)’e, son günlerinde hastalandığı za-

man Cebrâil (a.s.) üç gün hâlini sormaya gelmiş hâl ve hatîr-ı

âlîlerini  sormuştur.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in irtihâl buyurduğu gün Azrâil (a.s.)

ve yanında yetmiş bin melekle beraber İsmâil nâmında henüz

yer yüzüne hiç inmemiş bir melek arza (yeryüzüne) indiler,

önde Cebrâil (a.s.) gelerek: Yâ Resûlullah, (s.a.v.) içeri girmek

için Azrâil izin istiyor, dedi. Nebî (s.a.v.) izin verdi ve Azrail (a.s.)

içeri girdi.

Nebiyyi Muhterem (s.a.v.) Efendimiz sordular: “Maksâd

ziyâret midir, yoksa kabz-ı rûh  mudur? (ruhumu almak

mıdır?)”

Azrail (a.s.) “Hakk Tealâ size mûti’ olmamı (itaat etmemi)

emreyledi. Yâ Resûlullah izin verirseniz vazifemi yapacağım,

müsâade etmezseniz bırakıp gideceğim.” deyince Cebrâil (a.s.)

Nebî (s.a.v.)’e bakarak, “Allâhü Tealâ sizin likâınıza müştâkdır

(cemâlinize fazlaca istek duymaktadır) Yâ Resûlullah” dedi.

Nebi (s.a.v.), “Rabbıma kavuşmak istiyorum.” buyurdular ve

o anda ebedî âleme irtihâl eylediler.

Bütün âlim ve velîler şunda ittifak etmişlerdir ki: Fahr-i Ri-

salet (s.a.v.)’in mübarek vücud-u saâdetlerinin değdiği toprak,

Kâbe’den de, göklerden de, beyt-ül ma’mûrdan da, Sidre-i

Müntehâ’dan da, Arş-ı Âzam’dan da, daha mübarek, daha şe-

refli ve daha kıymetlidir. Şâir Nâbi, bir nâ’tında şöyle der:

Yüzün sür, her ne istersen dile bâb-ı recâdır bu.

Sakın, terk-i edebden, kûy-i mahbûb-u Hüdâdır bu,

Nazargâh-ı ilahîdir, makâm-ı Mustafâ’dır bu.

(Ümit kapısıdır, Allah (c.c.)’nun sevgilisinin semtidir bu. Bu-

rada edebi terk etmekten sakın!)

Yâ Rabbe’l âlemîn! Bizim hatalarımızı lütfunla bağışla. Kal-

bimizi Habîb-i Edîb’in (s.a.v.)’in muhabbetiyle dirilt. Bizi râzı ol-

duğun kulların arasına kat.

“Ve sallallâhu ‘alâ seyyidinâ ve nebiyyinâ muhamme-

din ve’alâ âlihî ve sahbihî ve sellim. Ve’l hamdulillahî rabbil

âlemîn.”

(İmâm Kastalânî, Mevâhibülledünnîye, 515.s.)

 

 

İKİNCİ AKABE BİATI

 

Bir Hacc mevsimiydi. Mus’ab (r.a.) Mekke’ye dönmüştü.

MedîneIi müşrik ve Müslümanlardan O’na refakat eden bir

kalabalık da vardı. Zilhicce ayının, büyük ihtimalle on ikinci

günü gece yarısına yakın bir saatte Hz. Peygamber (s.a.v.)

ile Akabe Mevkiinde buluşmak ve görüşmek üzere Onunla

sözleştiler.

Hepsi yetmiş üç kişi idiler. Aralarında iki tane de hanım

vardı. Hz. Peygamber (s.a.v.) kararlaştırılan gecenin bu sa-

atinde ve yanında yalnızca amcası Abbâs (r.a.) olduğu hal-

de bulundukları yere geldi. Abbas (r.a.), henüz kavminin dini

üzerinde bulunuyordu (daha müslüman olmamıştı.) Sadece

yeğeninin güvenliği için gelmişti ve Medînelilerden de yeğeni-

nin güvenliği için söz istiyordu.

Medîneliler,  Hz. Peygamber (s.a.v.)’e şöyle hitâb ettiler:

“Ey Allah’ın elçisi (s.a.v.) asıl seni dinliyoruz. Kendi hakkın-

da ve Rabbinle ilgili olarak ne istiyorsan sen bize onu söyle,

gerisi önemli değil.” Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.)

konuşmaya başladı. Kur’an-ı Kerim’den ayetler okudu ve on-

ları cesaretlendirmeye, rağbetlerini uyandırmaya çalışarak

sonunda şunları söyledi:

“Râbbimle ilgili olarak şu hususları şart koşuyorum:

Yalnızca O (c.c.)’a kulluk edeceksiniz. O (c.c.)’a asla or-

tak koşmayacaksınız. Kendim için de şunları şart koşu-

yorum:  Kadınlarınızı ve çocuklarınızı nasıl koruyorsanız

beni de öyle koruyacaksınız.”

Tam o sırada Medîneli grup içinden Ma’rur oğlu Berra

adında biri Hz. Peygamber (s.a.v.)’e yaklaşarak elinden tuttu

ve şöyle dedi: “Evet, ey Allâh’ın elçisi (s.a.v.), seni insanlı-

ğa elçi olarak gönderen Allâh (c.c.)’a yemin ederim ki nasıl

kendi ailelerimizi koruyorsak seni de öyle sakınacağız. He-

pimiz Resûlullah (s.a.v.)’a biât etmiş, (O (s.a.v.)’e söz vermiş

ve boyun eğmiş) bulunuyoruz. Şunu iyi biliniz ki bizler savaş

çocuklarıyız, silah erbabıyız, hepimiz askeriz ve bu geleneği

nesil nesil ecdâdımızdan devralmış bulunuyoruz.”

(Hz. Âdem’den Bugüne İslâm Tarihi, 1.c., 368-372.s.)

 

HÂTEM-ÜL ENBİYÂ (S.A.V.)’İN NÛRU

 

Habîl’i şehîd ettikten sonra Yemen’e giden Kâbil’in, ço-

cukları çoğalmıştı. Bunlar îmân etmemiş azgın bir hâlde sa-

pıklık içinde yaşıyorlardı. Şît (a.s.), Şam’dan Yemen’e gidip,

Allahü Teâlâ’nın emri üzere onları îmâna ve ibâdet etmeye

davet etti. Fakat bu kavim onun dînini kabul etmeyip, sapık-

lıklarında ısrar ettiler. Şît (a.s.) onlar ile harp etti. Bu harpte

kılıç kullandı. İlk kılıç kullanan odur. Yemen’deki bu azgın

kavmin bir kısmını kılıçtan geçirdi, bir kısmını da esir aldı.

Şît (a.s.) babası Âdem (a.s.) ile (veya kardeşleri ile) Kâbe’yi

balçık çamuru kullanarak taştan yaptı. Mekke’de de ikâmet

edip her yıl hacc yaptı, ömrünün dokuz yüz sene civarında

olduğu rivâyet edilmiştir. Peygamberliğinin ise iki yüz sene-

den uzun sürdüğü rivâyet edilmiştir.

Âdem (a.s.) irtihâl edeceği zaman, oğlu Şît (a.s.)’a;

“Yavrum! Bu alnında parlayan nur, son peygamber olan

Muhammed (s.a.v.)’in nurudur. Bu nuru, mü’min, temiz ve

afîf hanımlara teslim et ve oğluna da böyle vasiyette bulun!”

dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in nuru Şît (a.s.)’dan sonra

oğlu Enûş’a geçmiş ve onun alnında sabah yıldızı gibi par-

lamıştı. Şît (a.s.) da babası Âdem (a.s.) gibi aynı vâsiyeti

oğlu Enûş’a yaptı. Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelinceye ka-

dar, bütün babalar, oğullarına böyle vâsiyet ettiler. Hepsi,

bu vasiyeti yerine getirip, en asîl, en afîf kız ile evlendi. Nûr,

temiz alınlardan, temiz hanımlardan geçerek, evlâddan

evlâda intikal edip asıl sahibi olan Hâtem-ül Enbiyâ (s.a.v.)

hazretlerine gelmiştir. Böylece, âdemoğulları içinde, Hz.

Peygamber (s.a.v.)’in nurunu taşıyan, seçilmiş bir soy vardı

ki, her asırda, bu soydan olan zâtın yüzü çok güzel ve par-

lak olurdu. Bu nur ile, kardeşleri ve diğer insanlar arasında

tanınır, içinde bulunduğu kabîle, başka kabîlelerden daha

üstün, daha şerefli olurdu. Şît (a.s.) irtihâl ettikten sonra

Âdem (a.s.)’ın yanına defnedildi. Kendisinden sonra yerine

oğlu Enûş’u halîfe tâyin etti.

(Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, 1.c., 50.s.)

 

MEDİNELİLERİN İSLAMİYETLE İLK TANIŞMASI

 

Mekke’de Hacc zamanı gelmiş; pazarlar, tezgâhlar kurul-

muştu. Komşu şehirlerden Arab kabîleleri Mekke’ye gelmek-

teydi. Hz. Peygamber (s.a.v), gelen çeşitli Arab kabîle men-

suplarıyla temas kurmaya çalışırken bir ara Medîneli Hazrec

kabîlesinden bir grup ile Akabe mevkîinde karşılaştı.

Onlara: “Kimlerdensiniz?” diye sorunca: “Bizler Hazrec

kabîlesinden bir grubuz” diye cevap verdiler. Hz. Peygamber

(s.a.v.): “Oturmaz mısınız? Size bazı şeyler anlatacağım”

dedi. Onlar da “Elbette” diyerek oturdular. Hz. Peygamber

(s.a.v) onları Allâh (c.c.)’a imân etmeye ve müslüman olma-

ya dâvet edip Kur’ân-ı Kerîm’den ayetler okudu.

Medîneliler öteden beri, yahûdîlerle bir anlaşmazlık içi-

ne girdiler mi onların; şöyle dediğini duyarlardı: “Yakında bir

Peygamber çıkacak ve nerdeyse de çıkmak üzeredir. O’na

tabi olup O’nun izinden yürüyeceğiz ve Ad ile İrem kavimleri

nasıl öldürüldü ise biz de O’nunla birlikte size karşı sava-

şıp sizi yok edeceğiz.” Bu sözü hatırlayan ve yahûdîlerden

önce hak peygambere biât etmek isteyerek Hz. Peygamber

(s.a.v.)’in davetine uydular, O’nu tasdîk ettiler ve kendilerine

aktardığı İslam’ın prensiplerini kabul ederek şöyle dediler:

“Biz öyle bir topluluğun içinden geliyoruz ki aralarındaki

düşmanlık ve fitne, hiçbir milletin arasında yoktur. Umarız ki

Allâhü Teâlâ senin vâsıtanla onların arasını bulur. Biz gidince

onlara teklifte bulunacağız. Senin emrine uymaları çağrısın-

da bulunacağız. Sana, uyacağımıza dair söz verdiğimiz bu

dînin icâblarını onlara da aktaracağız. Eğer Allâh (c.c) onları

bu dinin etrafında toplayacak olursa senden daha üstün bir

kimse bulunmayacaktır.” Sonrada seneye de akabeye gele-

ceklerine dair Hz. Peygamber (s.a.v)’e söz verdiler.

Bunlar altı kişi idiler. Medîne’ye varınca bu olayı halka

anlattılar. Hz. Peygamber (s.a.v) hakkında bilgi verdiler ve

onları imâna davet ettiler. İslâm dini, bir anda yayılmaya

başladı. Öyle ki Medîne’de Hz. Peygamber (s.a.v.)’in adının

anılmadığı bir ev kalmadı.

(El-Bidaye, 3.c., 231.s.)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN FAZİLETİ

 

Âlimlerimiz şöyle buyurmuşlardır: “Herhangi bir Peygambe-

re verilmiş bulunan bir mucize veya faziletin bir benzeri veya

onun daha büyüğü, mutlaka Peygamberimiz (s.a.v.)’e de ve-

rilmiştir.

Peygamberimiz (s.a.v)’in Nuh (a.s.)’a üstünlüğü aşikârdır.

Yirmi küsur sene gibi pek kısa zamanda Peygamber (s.a.v.)

Efendimiz (s.a.v.)’e imân etmiş olanların sayıları yüzbinlere

varmış, insanlar ferd ferd değil, fevc fevc onun dinine gelip

Müslümân olurken; Nuh (a.s.) kavmi içinde dokuz yüz elli sene

kalmış olmasına rağmen, kendisine imân etmiş olanların sayısı

yüzü bulmamakta idi.

Hûd (a.s.)’a rüzgâr mucizesi verilmiştir. Peygamber (s.a.v.)’e

de, Hendek Gazvesi’nde rüzgârla yardım mucizesi verilmiştir.

Sâlih (a.s.)’a (dokunulması yasak) deve mucizesi verilmiş-

tir. Peygamber (s.a.v.)’e de; devenin kendisiyle konuşması ve

kendisine itaât etmesi mucizesi verilmiştir.

İsmail (a.s.)’a sabr ve metânet mucizesi verilmiştir. Fakat

Peygamberimiz (s.a.v)’in göğsünün yarılmasındaki sabır muci-

zesinin, İsmail (a.s.)’a verilen sabır mucizesinden daha büyük

olduğu ortadadır. Zîrâ İsmail (a.s.) Allâh (c.c)’nun emri istika-

metinde kurbân olmaya rızâ göstermişti, fakat kurbân edilme-

mişti. Efendimiz (s.a.v)’in bundan daha büyük bir sabır isteyen

göğsünün yarılması mucizesi ise, aynen meydana gelmiş ve

yaşanmış bir mucizedir. Yusuf (a.s.)’a verilen mucize, onun

bütün Nebî ve Resûllerden ve hatta bütün insanlardan daha

güzel olması idi. Peygamberimiz (s.a.v)’e verilmiş bulunan gü-

zellik ve cemâl ise, hiçbir kula verilmemiş derecede idi.

Yusuf (a.s.)’a verilmiş bulunan güzellik ile Peygamber

(s.a.v.) Efendimize verilmiş bulunan güzellik, eğer karşılaştırı-

lacak olursa; güzelliğin tamamının sevgili ve güzel Peygambe-

rimiz (s.a.v)’e, bunun yarısı kadarının da Yusuf (a.s.)’a verilmiş

olduğunu söylememiz gerekir. Dâvud (a.s.)’a demirin yumuşa-

tılması mucizesi verilmiştir. Kezâ Peygamberimiz (s.a.v)’e de

taşın ve kayanın yumuşatılması mucizesi verilmiştir.

(İmâm Suyûti, Peygamberimizin Mucizeleri,  340-346.s.)

 

 

 

 

 

RESÛLULLAH (S.A.V.) EFENDİMİZİ

ZİYARET ETMEYE DAİR HADİS–İ ŞERİFLER

 

“Kabrimi ziyâret edene şefâatim vâcib oldu.” (Dâre

Kutnî, Beyhâkî ve diğer imamlar bu hadisin “hasen” olduğunu

bildirmişlerdir) Resûlullah (s.a.v.)’i ziyâret husûsunda gelen

hadîs-i şerîflerin uydurma olduğunu iddiâ edenlerin sözlerinin

iftirâ olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Sübhânallah! Böyle

söyleyen, Allahü Teâlâ’dan ve Resûlü (s.a.v.)’den hiç hayâ

etmedi mi?

Hadîs-i şerîf’teki “Şefâatim vâcib oldu”nun manâsı;

şefâatim haktır ve mutlaka olacaktır, şefâatim lâzımdır, de-

mektir. Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in bu Hadîs-i şerîf’i mutla-

ka tahakkuk edecektir. Çünkü O (s.a.v.) va’detmiştir.

Efendimiz (s.a.v.)’in şerefli kabrini ziyâret, yakınlıkların en

ileride olanı, taatlerin en fazla ümid vereni ve yüksek  dere-

celere ulaşmanın yoludur. Kim bunun dışında bir inanç taşır-

sa, İslâm bağını boynundan çıkarmış; Allah (c.c.)’ya, Resûlü

(s.a.v.)’e ve yüksek âlimler topluluğuna muhâlefette bulun-

muş olur. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’i ziyâret sünnet olup bu ko-

nuda müslümanlar ittifâk hâlindedir. Ashâb-ı Kirâmdan Bilâl-i

Habeşî (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’in kabr-i şerîfini ziyâret için,

Şam’dan Medîne-i Münevvere’ye sefer, yolculuk yapmıştır. Bu

mevzûda, Bilâl-i Habeşî (r.a.)’in bu seferi açık ve kesin delîldir.”

İbn-i Asâkir, Hz. Bilâl’in (r.a.)’in hayatını anlatırken hâdiseyi

zikretmiştir. Bunu bizzat Nebi (s.a.v.) Efendimiz tavsiye bu-

yurmuşlardır:  “Bir kimse beni ziyâret etmek için gelse ve

başka bir şey için niyeti olmasa, kıyâmet günü ona şefâat

etmemi haketmiş olur.”, “Hacc edip kabrimi ziyâret eden

kimse, beni diri iken ziyâret etmiş gibi olur.”  “Hacc edip

de, beni ziyâret etmeyen kimse, beni incitmiş olur.”,  “Kim

beni ziyâret ederse, kıyâmet gününde bana komşu olur.”

“Kim beni sırf Allah rızâsı için Medîne-i Münevvere’de

ziyâret ederse, kıyâmet gününde bana komşu olur.” “Üm-

metimden bir kimse imkânı olduğu hâlde beni ziyâret et-

mezse, artık onun için mâzeret yoktur.”

(Takıyyüddin Sübki, Şifa-üs-sikam fi ziyâret-il-hayr-il-enam )

 

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V)’E BAHŞEDİLEN

BAZI ÖZELLİKLER

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, daha Âdem (a.s.) kendi ya-

ratılışına maya teşkil eden çamurun içinde iken yaratılmış bir

peygamber idi. Ayrıca gerek Âdem (a.s.), gerekse diğer peygam-

berler ve bütün yaratıklar sadece O (s.a.v)’in hürmetine yaratıl-

mışlardır.

Peygamberimiz (s.a.v.) hakkında diğer peygamberlerden

söz alınmıştır. Aynı zamanda Peygamberimiz (s.a.v.) “Ben sizin

Rabbiniz değil miyim?” hitâbına da, herkesten ve bütün pey-

gamberlerden önce cevap verip: “Evet, Rabbimizsin!” demiştir.

O (s.a.v.)’in mübârek adı, günün beş vaktinde okunan ezan-

larda söylendiği gibi; Âdem (a.s.) zamanında ve melekût-ı âlâ’da

da söylenmiştir. Ayrıca melekler de O (s.a.v.)’i her zaman ve sa-

atte  (selât ü selâmla) anmaktadırlar.

Gerek Adem (a.s.)’dan, gerekse de diğer bütün peygam-

berlerden, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in sağlığına yetiştikleri

taktirde O (s.a.v.)’e iman edecekleri, O (s.a.v.)’e yardımcı olup

destekleyecekleri hakkında kendilerinden mîsâk, yani ilâhi bir

ahid ve söz alınmış olması da; sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in

büyük bir özelliğidir. Önceki nâzil olan semâvî kitaplarda, gerek

Peygamberimiz (s.a.v.)’in geleceği, gerekse de O (s.a.v.)’in üm-

metinin, ashabının ve halifelerinin bazı özellikleri de bildirilmiş ve

müjdelenmiştir.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in kalbinin, bütün ilâhi vahiy ve ilham-

lara istidatlı olması için kalbi Cebrâil (a.s.) tarafından yarılıp ame-

liyat edilmiş; nur ve hikmetle doldurulmuştur. Sırtında, tam kalbi-

nin hizasına düşecek yerde de Hâtemü’n-Nübüvvet yaratılmış;

O (s.a.v)’in mübarek kalbi bu yönden de şeytânın vesveselerine

kapalı kılınmıştır.

Hele İsrâ ve Mi’râc mucizesi, yedi kat gökler ve daha yüce-

leri kendisi için açılmış ve bir yol olmuştur. O (s.a.v.) bu gecede,

“Kâbe Kavseyn” makamına yükselmiştir. Hiçbir meleğin ve pey-

gamberin ayak basmadığı âlemlere ayak basmıştır. O gece pey-

gamberler kendisinin arkasında durmuşlar, O (s.a.v.) de onlara

namaz kıldırmıştır.

(Celâleddin es-Suyûti, Hasâisü’l Kübrâ, 353-360.s.)

 

MÜŞRİKLERİN AMBARGO KARARI

 

Kureyşliler, ailesinin Hz. Peygamber (s.a.v)’i yalnız bı-

rakmayacağını, amcası Ebu Talib’in halâ kendisini destekle-

meye devam ettiğini görünce müşrikler bir araya gelip yan-

larına  Velîd bin Muğire’yi alarak Ebû Talib’e gittiler. Ona:

“Ey Ebû Talib! Bak, işte Kureyş topluluğununun en yiğit

ve en güzel delikanlısı Ammara bin Velid, al onu kendine

oğul edin. Bu delikanlı artık aklı ve gücüyle senindir. Buna

karşılık, senin ve atalarının dinine ters düşen, halkının bir-

liğini bozan, onların idealleriyle alay eden yeğenini getir de

bize ver. Onu öldürelim. İşte sana bir erkeğe karşılık bir er-

kek veriyoruz” dediler. Ebû Talib ise onlara şöyle bir karşılık

verdi:

“Benimle ne çirkin bir pazarlık yapıyorsunuz! Yedirip içi-

reyim diye bana oğlunuzu veriyorsunuz, ben de öldüresiniz

diye oğlumu size vereyim öyle mi? Allâh’a yemin ederim ki

bu ebedîyyen olacak iş değil!”

Kureyşliler bu durumu ve bununla beraber Hz. Peygam-

ber (s.a.v.)’e gün geçtikçe katılmaların devam ettiğini görün-

ce, ki aynı zamanda müslümanlar sığınabilecek Habeşis-

tan gibi güvenli bir ülke de bulmuşlardı, İslam dîni kabileler

arasında yayılıyordu, Ömer ve Hamza (r.a.e.) gibi Kureyş’in

tanınmışları müslüman olduktan sonra Müslümanlar daha

da güçlenmişlerdi. Kureyş’in ileri gelenleri bir araya toplanıp

bir danışma oturumu düzenlediler.

Bu oturumda, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e destek olanlara

karşı bir ekonomik ambargo kararlaştırdılar. Bunu da ya-

zılı olarak tesbît etmeyi karara bağladılar. Bu karara göre

Kureyşliler Haşimoğulları ve Muttaliboğulları’na kız verme-

yecek, onlardan evlenmeyeceklerdi. Onlara hiçbir şey sat-

mayacak ve onlardan hiçbir şey satın almayacaklardı. Bu

sözleşmeye bağlı kalacaklarına dair birbirlerine güvence

verdiler ve sözleşmeyi Kâbe’nin içine astılar.

(El-Bidaye Tercümesi, 3.c., 126-149.s.;

Hz. Âdem (a.s.)’dan Bugüne İslâm Tarihi, 1.c., 310-311.s.)

 

NEBİ (S.A.V.)’İN HAK’TA SEBÂTLARI

 

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in güzel vasıflarının en yücesi ve

yaşadığı müddetçe bağlı kaldığı düstûr, Hakk’ta devam ve

sebât etmeleriydi. Amcası Ebû Tâlib’in kendilerini himaye

etmesinden dolayı ölümle tehdit edildiği, Kureyş tarafın-

dan korkutulduğu, Ebû Tâlib’in da’vâsından vazgeçsin diye

Resûlullâh (s.a.v.)’e yalvardıkça red ve gözyaşından başka

bir şey elde edemediği manzara. Etrafında kasırgalar kopan

iki adam ve bunların ortasında, Hakk sevgisinin, îmânda

sebâtın örneği Allah’ın Resûlü (s.a.v.)…

Resûlullâh (s.a.v.)’i, bir kere de Kâ’be yanında, Utbe

  1. Rebiâ’nın kavmi adına kendileriyle konuşurken göre-

lim. Utbe: “Getirdiğin din sayesinde mal elde etmek murâd

ediyorsan, seni mallarımızla zengin yapalım. Eğer şeref

ve i’tibâr istiyorsan seni başımıza reîs yapalım. Eğer sana

gelen tutulup kurtulamadığın bir sihir ise seni iyi edinceye

kadar tedavi ettirelim.” dedi.

Utbe sözlerini bitirince Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Fussilet

Sûresi’nin ilk âyetlerini okuyarak cevâb verdiler: – “Rahman

ve Rahim olan Allah’ın adıyla… Bu vahiy, yarattıklarını

rahmetiyle kucaklayan sevgiyle bağışlayan Allah’ın vah-

yidir. Öyle bir kitaptır ki hakkı bâtıldan ayırt etmiş arapça

Kur’ân’dır. Bilen (gören) insanlara gönderilmiştir. Müjdeler

verir, eğri yolun sonundan korkulur. Fakat onların çoğu,

ondan yüz çevirdikleri için O’nu hakkıyla dinlemezler.”

O’nun ruhunu dolduran Hakk, O’nun en yüce matlûbu olma-

saydı, kendisine düşman olan kavminin böylesine yumuşaması,

onların kahramanlığını tatmin etmeğe, ma’bûdlarına ve dinleri-

ne karşı başlattığı inkılâbı durdurmağa kâfi bir sebep olabilirdi.

Yüce Allah’ın Resûlü (s.a.v.) kahramanlık meydanında

hak üzere sebâtın ve insanları yalnız Allah (c.c.)’ya kul ve

kendi aralarında kardeş olmağa davetin tek örneğidir.

Not: Bu gece (22 Ramazanı 23’üne  bağlayan gece)

Ankebût ve Rûm surelerini okumak çok faziletlidir.

(Misvak Neşriyat, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlâkı, 53-57.s.)

 

 

 

 

NEBÎ (S.A.V.)’İN ÜSTÜN ŞEFKATİ

 

Nebî (s.a.v.) insanları tek olan Allah (c.c.)’ya îmâna davet et-

mek, Allah (c.c.) katından getirip teblîğ etmiş olduğu şeyleri kabul

etmelerini istemek, kavmi olan Kureyş müşriklerine karşı kendisini

barındırmalarını, korumalarını, kendisine yardımcı olmalarını talep

etmek üzere Tâif’e gitti. Ancak orada Peygamberimiz (s.a.v.)’le alay

ettiler. Köleleri toplayıp  Peygamberimiz (s.a.v.)’e sövdürdüler!

Peygamberimiz (s.a.v.) onların aralarından geçerken, ayakla-

rını kaldırıp indirdikçe attıkları taşlarla yaraladılar. Peygamberimiz

(s.a.v.) üzgün bir halde, Taif’ten ayrılarak Mekke’ye yönelmişti.

Hz. Âişe (r.anhâ), bir gün Peygamberimiz (s.a.v.)’e: “Yâ

Resûlullah (s.a.v.)! Senin başına, Uhud gününden daha çetin bir

gün geldi mi?” diye sormuş, Peygamberimiz (s.a.v.)’de: “Senin

kavminden neler çektim neler! Hele onların yüzünden Akabe

günü çektiğim ise, çektiklerimin en çetini idi. (Taife gidip)

Kendimi Abdi Yâli’lere arz ve bana yardımcı olmalarını niyaz

ettiğim zaman, isteğimi kabul etmemiş, reddetmişlerdi. Ben

de, üzgün bir halde Mekke’ye yönelip, yüzümün doğrusuna

gittim durdum. Ancak Kamu’s-Seâlib’de kendime gelebil-

dim. Başımı kaldırıp baktığım zaman, bir bulutun beni göl-

gelemekte olduğunu gördüm. Tekrar baktığımda, bir de ne

göreyim? Bulutun içinde Cebrâil var! Hemen bana seslendi:

“Şüphe yok ki, Allah (c.c.), kavminin sana söylediklerini

ve sana verdikleri red cevaplarını işitti de, onlar hakkında

dilediğini kendisine emredesin diye sana Dağlar Meleği’ni

gönderdi!” dedi. Dağlar Meleği bana seslendi ve selâm ver-

  1. Sonra da:

“Yâ Muhammed (s.a.v.)! Şüphe yok ki, Allah, kavminin

sana söylediklerini işitti. Ben Dağlar Meleğiyim! Rabbin, di-

lediğini bana emredesin diye beni sana gönderdi. Şimdi, ne

dilersen, dile! Eğer onların üzerilerine iki ahşabı (dağı) kapa-

mamı dilersen dile! (Hemen kapatıvereyim!) dedi. Ben:

“Hayır! Ben onların helâk olmalarını istemem. Bilakis,

Allah (c.c.)’nun, onların sulblerinden, yalnız Allah (c.c.)’a

ibâdet edecek, O (c.c.)’ya hiçbir şeyi şerik koşmayacak kim-

seler çıkarmasını dilerim” dedim” buyurmuştur.

(Mustafa Âsım Köksâl, İslâm Tarihi, 5.c., 75.s.)

 

NEBÎ (S.A.V)’İN AZÎM VE CESARETLERİ

 

Cenâb-ı Hakk (c.c.), Kur’ân’da peygamberlerini methe-

derken onlar hakkında: “Azîm sâhibi peygamberler” bu-

yurmuştur. Peygamberlerin sonucusu olan Hz. Muhammed

(s.a.v.) bu sıfata kemâliyle lâyık ve sahip idiler. On üç sene

devam eden felâket ve haksızlık demleri O (s.a.v.)’in azim

ve cesâretini asla sarsmamıştır.

Mekke’nin ileri gelenleri Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e tatbîk

ettikleri zulüm ve haksızlıktan bıktıkları zaman, O (s.a.v.)’e,

Arabistan’ın hükümdarlığını, zenginlik ve en güzel kadın-

larını teklîf etmişler ve bu da’vâdan vazgeçmesini söyle-

mişlerdi. Onlar bütün baştan çıkarıcı va’dlerin bir fayda

vereceğini sanmışlardı. Aslında bu va’dler, en sağlam

insanı bile sarsıp, da’vâsından vazgeçirebilirdi. Fakat O

(s.a.v.), bu teklîflerin hiçbirini hoş karşılamamış, bütün bu

aldatıcı va’dlere mukavemet etmişti. Bu şartlar altında am-

caları Ebû Tâlib, kendilerini himâyeden ferâgat edeceğini

hissettirdiği zaman, gösterdikleri azim ve cesâret, insanlık

târihinde benzerine rastlanmayan bir numûnedir:

– “Amca! Bir elime ayı bir elime güneşi koysalar, ben

bu hak da’vâdan vazgeçmem!” buyurmuşlardı.

Hayâtları boyunca müşriklerle ve diğer gayr-ı müslimler-

le olan mücâhadelerinde azim ve cesâretin en güzel örnek-

lerini vermişler, orduları sayıca az olmasına rağmen büyük

sayıdaki müşrik ordularını azim ve cesâretleri sayesinde

perişan etmişlerdir.

Hz. Enes b. Sâbit (r.a.) anlatıyor: “Bizim hepimizin en

cesûru Hz. Peygamber (s.a.v.)’di. Bir gün Medîne’de düş-

manın şehre girdiği haberi yayıldı. Herkes müdâfaaya ha-

zırlandı. Fakat Resûl-i Ekrem (s.a.v.) derhal hareket ederek

eyerlenmesini bile beklemeden atın sırtına atlamışlar, şeh-

rin istilâya uğradığı söylenen kısmına koşmuşlardı. Allâh

(c.c.)’nun  Resûlü (s.a.v.) her tarafı teftîş ettikten sonra geri

dönerek korkanların korkusunu gidermişlerdir.

(Misvak Neşriyat, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlâkı, 106-107.s.)

 

NEBİ (S.A.V.)’İN AFV VE MERHAMETLERİ

 

Afv ve bağışlama Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in öyle bir huyu-

dur ki, bu hususta kendilerini Kur’ân edeblendirmiştir. Cenâb-ı

Hakk (azze ve celle): “Afvı öne al, iyilikle emret, câhillerden

yüz çevir!” (A’raf s. 199) buyurmaktadır.

İntikam almağa kudreti varken affetmek Resûl-i Ekrem

(s.a.v.)’de öyle bir aynadır ki; orada temiz ruhların en güzel

şekilleri, ulvî maksat, yüce gâye, nefsin arzularının üstüne

yükselme gibi üstün vasıflar parıldar.

Hz. Hamza (r.a.)’i şehîd eden Vahşî (r.a.) anlatıyor: “Taîf ve

Mekke’nin fethinden sonra Resûlullâh (s.a.v.)’e gitmek üzere

yola çıktım. Huzûra girip Kelime-i Şahadeti getirince beni gör-

düler ve: “Sen Vahşî misin?” diye sordular. Ben de: Evet Yâ

Resûlullah (s.a.v.) dedim. O (s.a.v.) de; “Otur ve Hamza’yı

nasıl öldürdüğünü bana anlat.” buyurdular. Oturup anlattım.

“Bana yüzünü göstermeyebilir misin?”  buyurdular.

Bundan sonra Nebî (s.a.v) irtihâl edinceye kadar beni gör-

memesi için Resûlullah (s.a.v.)’den gizlendim.”

Hz. Âişe (r.a.) vâlidemizin anlattığına göre, bir gün çöl

ahâlisinden biri Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e gelir. O sıra-

da, Hazreti Peygamber (s.a.v.)’in çocuklarla olan yakın ilgisini

görüp de yadırgamış olacak ki, bedevî sorar:

– “Siz, çocuklarınızı öpüp okşar mısınız!? Biz ise, onları

kesinlikle öpmeyiz!” der. Hazreti Peygamber (s.a.v.) de, “O

halde Cenâb-ı Hakk seni şefkat hissinden mahrûm etmiş.”

cevâbını vermişlerdir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), merhamet duygusunun en

mükemmel tecellî ettiği örnektir. O (s.a.v.)’in, ümmetine olan

düşkünlüğü târif edilmez derecededir. Onların; dünyâları ile

ukbâları ile, sevapları ile günâhları ile, hastalıkları ile sağlık-

ları ile, başlarına gelenlerle ve gelecek olanlarla, kısacası her

şeyleri ile ayrı ayrı ilgilenmektedir. Bu sebepledir ki: “Benim

tasam, kederim ve bilcümle üzüntülerim, ümmetim içindir” bu-

yurmuşlardır.

(Misvak Neşriyat, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlâkı, 85.s.)

 

 

EBÛ LEHEB VE KARISININ DÜŞMANLIKLARI

 

Ebû Leheb’in karısı Ümmü Cemil, Peygamberimiz (s.a.v)’e

düşmanlıkta aşırı gider; küfründe, inkârında ve inadında koca-

sına yardımcı olurdu. Ümmü Cemil her gece, dikenli ağaç dal-

larını toplayıp büyük demet yapar; geceleyin ayağına batsın,

yaralar açsın diye Peygamberimiz (s.a.v)’in geçeceği yollara

atar, saçardı. Peygamberimiz (s.a.v) ise, kum yığınına, ipek

üzerine basar gibi basar, geçip giderdi.

Ümmü Cemil kendisi ve kocası hakkında Tebbet sûresinin

indiğini işitince Peygamberimiz (s.a.v)’in Hz. Ebû Bekir (r.a.)

ile birlikte Kâbe Mescidinde oturduğu sırada oraya vardı. Ken-

disinin elinde bir taş bulunuyordu. Hz. Ebû Bekir (r.a.), onu

görünce, Peygamberimiz (s.a.v)’e: “Ya Resûlallah! Bu Ümmü

Cemil’dir. Eziyet edici bir kadındır. Sana doğru geliyor! Onun

seni görmesinden korkuyorum! Keşke bu kadın sana bir zarar

vermeden, eziyet etmeden kalkıp gitmiş olsaydın, bir köşeye

çekilseydin!” dedi. Peygamberimiz (s.a.v): “O beni göremez!”

buyurdu. Gerçekten de, Ümmü Cemil Peygamberimiz (s.a.v)’i

göremedi! Yüce Allah ona göstermedi. O ancak Hz. Ebû Bekir’i

görebildi. Gelip, Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in başına dikildi. Ona: “Ey

Ebû Bekir! Arkadaşın nerede?” diye sordu. Hz. Ebû Bekir: “Ne

yapacaksın onu? Sen benim yanımda hiç kimse görmüyor

musun?” dedi. Ümmü Cemil: “Benimle alay etme! Ben senin

yanında senden başkasını göremiyorum. Bana haber verildi

ki, arkadaşın beni hicvetmiş. Vallâhi, onu bulsaydım, şu taşı

kendisinin ağzına vuracaktım!” dedi.

Peygamberimiz (s.a.v)’den hoşlanmayan Kureyş müşrikleri,

Peygamberimiz (s.a.v)’in ‘Övülmüş’ mânâsına gelen Muham-

med ismini zıddına çevirerek, Müzemmem (Yerilmiş) derlerdi.

Peygamberimiz (s.a.v), bunu şu hadîs-i şerîfleriyle açıklamış-

lardır: “Yüce Allah’ın Kureyş müşriklerinin sövmelerini,

lanetlemelerini benden nasıl uzaklaştırdığına şaşmaz

mısınız? Onlar müzemmem (yerilmiş) diye söver ve mü-

zemmem diye la’netlerlerdi. Hâlbuki ben Muhammed’im

(Övülmüşüm).” (Buhârî, c. 4, s. 162)

(Mustafa Âsım Köksâl, İslâm Tarihi, 4.c., 75-76.s.)

 

 

 

 

PEYGAMBER (S.A.V)’E İTAAT

 

Deylemî, Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu rivâyet

etmiştir: “Kur’ân, kendisinden hoşlanmayana karşı zor-

dur; aşılmaz, anlaşılmaz görünür. Halbuki o, (her konu-

  1. da) hakemdir. Kim, benim hadîsime yapışır, onu anlar

ve hıfzederse, Kur’ân’la birlikte hareket etmiş olur. Kim,

Kur’ân’ı ve hadîsimi hafife alırsa, dünya ve âhirette peri-

şan olur. Ümmetime sözüme yapışmalarını, emrime itaat

etmelerini ve sünnetime tâbi olmalarını emrettim. Kim,

benim sözüme râzı olursa, Kur’ân’a râzı olmuş olur.”

Çünkü Allah Teâlâ: “Peygamber size neyi verdiyse onu

alın, size neyi nehyederse ondan da vazgeçin.’’ buyur-

maktadır.’’ (Haşr s.7)

İbn Abdilberr, Ebû Hureyre (r.a.)’den rivâyet ediyor:

“Resûlullah (s.a.v), bir gün, Ubeyy İbn Ka’b (r.a) ‘ın yanına

vardı. O, namaz kılıyordu. Efendimiz (s.a.v.): Ya Übeyy! diye

seslendi. Übeyy, namaza devam etti. Allah Resûlü (s.a.v.)’e

icâbet etmedi. Namazı hafif tutup Allah Resûlü (s.a.v.)’e dön-

dü. Allah Resûlü (s.a.v.) kendisine:

‘Ya Übeyy! Seni çağırdığımda bana icâbet etmene

engel olan neydi?’ diye sordu. Übeyy: ‘Namaz kılıyor-

dum, ya Resûlullah,’ dedi. Efendimiz (s.a.v.): ‘Sen, âyet-i

kerîme’de: ‘Size hayat veren şeye çağırdığı zaman

Allah’a ve Resûlü’ne icâbet edin,’ buyurduğunu bilmiyor

musun?’ diye sorunca, Übeyy: ‘Evet, ya Resûlallah! Biliyo-

rum, inşâallah bir daha böyle yapmayacağım’ dedi.”

Yine Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:

“Bana yüz çevirenler müstesnâ, ümmetimin hepsi

cennete girecektir” Sahabîler (r.a.e.) sordular, “Ey Allah’ın

Resûlü! Yüz çevirenler, kimlerdir?” Peygamberimiz (s.a.v.)

sözlerine şöyle devam etti, “Kim bana uyarsa cennete

girecek, bana isyan edenler, bana yüz çevirmişler de-

mektir. Sünnetime uygun olarak yapılmayan her iş is-

yandır.”

(Kâd-i Iyâz, Şifâ, 2.c., 25.s.; Ali Nasif, et-Tâc, 4.c., 123.s.)

 

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’DE TEVÂZÛ

 

“Mütevazi olmadıkça gerçek zâhid olamazsınız” buyu-

ran Hazreti Peygamber (s.a.v.), hayâtında kendisine ayrıcalık

tanımamış; çevresinden de, normal bir insana göstermeleri

gereken hürmetten farklı bir davranış içine girmelerini isteme-

miştir.

Hz. Âişe (r.a.) anlatır: “Sıradan bir erkek evinde ne ile

meşgûl olursa, Resûlullah (s.a.v.)  de onlarla meşgûl olur: Evi-

nin kırık döküğünü elden geçirir, elbisesini yamar, düğmesini

diker, pabucunu tamir eder, kendine ait özel işlerini görür, evi

süpürür, hayvanlarını yemlerdi.” (Buhârî)

Enes bin Mâlik (r.a.)’den rivayet göre “Nebi (s.a.v.)’e bir ka-

dın geldi ve ona şöyle dedi: “Şüphesiz benim sana bir hâcetim

var.” Allah Resûlü (s.a.v.) buyurdular ki: “Şehrin hangi yo-

lunda oturmayı istersen otur. Ben de seninle otururum.”

Nebî (s.a.v.) ihtiyaç sahibi köle olsun veya kadın olsun, onların

ihtiyaçlarını görürdü.

Nebî (s.a.v.)’in kendisi için ayağa kalkılmasından hoşlan-

mayışı da O’nun tevâzûyu sevmesini göstermektedir. Bununla

birlikte insanların fazilet sahibi kimseler için ayağa kalkmala-

rına engel değildir. Ashâb (r.a.e.)’in Nebî (s.a.v.) için ayağa

kalktıkları bilinmektedir.

Ömer (r.a.)’den rivâyetle: “Allah Resûlü (s.a.v.) buyurdular

ki: ”Hristiyanların, Meryem oğlu İsa’yı övdükleri gibi siz

de beni övmeyin. Ben ancak bir kulum, bana Abdullah,

Allah’ın kulu ve O’nun Resûlü deyin.” (Buhârî) Yani Hristi-

yanlar Hz. İsa’yı övmede aşırı gitmişlerdi. Onu ilâh ve ilâhın

oğlu yaptılar. Siz de beni överken yalana baş vurmayın,

mübâlağaya düşmeyin, aşırı gitmeyin. Zîrâ onların gözlerini,

yaratılış delîllerini görmekten kör etmiştir buyurmaktadır.

Allah Resûlü (s.a.v.)’in Allah (c.c.)’nun kulu ve Resûlü olma-

sı, Allah’a kullukta başkasının ona eşit olmasını gerektirmez.

Zîra Allah’a kulluk, rubûbiyyeti müşahâde-görmek ve ondan

gâfil olmamaktır. Çünkü Nebi (s.a.v.), insan kemâlinin ta ken-

disi olan kulluk vasıfında, yaratılmışların en mükemmelidir.

(Muhammed Alevî Mâlikî, (r.h.), Kâmil İnsan Hz. Muhammed (s.a.v.), 151.s.)

 

TEVÂZÛDA TOPRAK GİBİ OL

 

Tevâzû, sözlükte boyun eğmek demektir.

Örfte, insanın, makam ve azâmetinin gereğinden çıkması,

emsalinin derecesinden inmesidir. Hakîkati araştıran âlimlere

göre, tevâzû; kulun, kendi nefsi için bir değer, bir kıymet ve

bir üstünlük görmemesi, içinde bulunduğu hâli, hak ettiğinden

daha büyük görmemesidir. Tevâzû’nun en geçerli olanı, hiç

kimseye yaltaklanmadan ve zillete düşmeden, ölçülü, tutarlı

ve itidalli bir şekilde bulunmaktır.

Kur’ân-ı Kerîm’de ve Peygamber  (s.a.v.) Efendimiz’in

hadîs-i şerîflerinde Tevâzu üzerinde önemle durulmaktadır.

“Rahman’ın iyi kulları öyle kimselerdir ki, yeryüzünde al-

çakgönüllü yürürler. Cahiller kendilerine takıldıkları zaman

da, onlara “selâm” deyip geçerler. Onlar mü’mînlere karşı

şefkatli ve merhametlidirler. Her zaman onları rükûda iki

büklüm ve secdede kıvrım kıvrım bulursun!” (Furkan s.63)

Şeyh Sadî diyor ki: “Ey insan! Allah (c.c.) seni topraktan

yarattığı için alçak gönüllü ol. Ateş gibi hırslı, inatçı olma ve

dünyayı yakma.  Korkunç ateş yükseldi, sivrildi. Toprak ise

tevâzu gösterdi. Ateş böyle yükseldiği, yani kibirlendiği için

ondan la’netlenmiş şeytan yaratıldı. Toprak alçakgönüllülük

gösterdiği için ondan da Adem (a.s.) yaratıldı.”

Ebû Zeyd (r.a.) der ki: “Kul, yaratılanlar arasında, ondan

daha şerlisi olduğunu sandıkça, o mütekebbirdir, büyüklük

taslayandır.” Ona denildi ki: “Pekiyi ne zaman mütevazi olur?”

cevâben şöyle dedi: “Kendisi için söz ve hâl hakkı görmedi-

ğinde.”

Mütevâzi, boyun eğdiği zaman kendini, yaptığının üstünde

gören kimse değildir. Mütevazi; boyun eğdiğinde kendini, yap-

tığının altında görendir. Tevâzû, bâzen Rabbinin büyüklüğünü

hissettiğinde olur. Bu gerçek tevâzûdur. Bâzen de tevâzû, ku-

lun kendi noksanlarını gördüğünde olur.

İlk tevâzû, nefsi söndüren, onu eriten benlikleri yok eden

kibir ve başkanlık tuzağını nefisten söktürür. İkinci tevâzû ise,

kulun fazilet derecelerine yükselmesini sağlar.

(Muhammed Alevî Mâlikî (r.h.), Kâmil İnsan Hz. Muhammed (s.a.v.), 150.s.)

 

İNKARCILARIN FELÂKETE UĞRAMALARI

 

Peygamberimiz (s.a.v.), Kureyş müşriklerinin İslâmiyeti

önlemek için her tedbire başvurmalarına bakmayarak, Yüce

Allah’ın emriyle, hiç kimseden korkmaksızın, gece gündüz,

gizli açık, halkı İslâmiyete davet ve teşvik etmekten geri dur-

mamakta idi.

Peygamberimiz (s.a.v.) müşriklerin kendisini dinlemedik-

lerini, yalanlayıp durduklarını, İslâmiyete karşı çok yavaş ve

isteksiz davrandıklarını ve sırt çevirdiklerini görünce: “Ey Al-

lah! Şunlara da, Yûsuf (a.s.)ın zamanındaki yedi (kıtlık)

yılı gibi, yedi (kıtlık azâbı) verip  bana yardım et!” diyerek.

Kureyş müşriklerine bedduâ etti.

Bunun üzerine, yağmurlar kesildi. Yer kupkuru oldu, ku-

rudu! Kureyş müşriklerini öyle bir kuraklık ve kıtlık yakaladı

ki,  herşeyi kökten kazıdı, silip süpürdü! Birçokları açlıktan

öldüler! Yiyecek birşey bulamayınca açlıktan dolayı, ölü hay-

vanların etlerini, kokmuş leşleri, derileri, kemikleri,  köpekleri,

kanla deve yününden yapılan “ılhız” denilen şeyi yediler. On-

lardan biri, gökyüzüne baksa, açlıktan dolayı, ortalığı duman

kaplamış gibi görürdü.

Mekke’de kuraklık ve kıtlık son dereceyi bulunca,  Ebû

Süfyân Sahr b. Harb, Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanına geldi:

“Ey Muhammed! Sen kendinin rahmet olmak üzere gönderil-

diğini söylüyor Allah’a itaati akrabayı görüp gözetmeyi bize

emredip duruyorsun! Kavmin ise, kuraklık ve kıtlıktan ölüp

gitmektedirler. Onlardan bu felâketin kaldırılması için  Allah’a

bir duâ ediver. Eğer sen duâ edersen, Allah da şu belâyı üze-

rimizden kaldıracak olursa, Allah’a iman edeceğiz!” diye and

içerek söz verdi. Bunun üzerine, Nebî (s.a.v.), Yüce Allah’a

duâ etti. Yağmur sularıyla sulandılar. Yüce Allah onların üze-

rinden kuraklık ve kıtlık azâbını kaldırınca, onlar eski şirkleri-

ne döndüler. Bu hususta şöyle buyurulmuştur: “Biz o azâbı

biraz açacağız, fakat siz yine  döneceksiniz; amma o

büyük satvetle (tutuşla birlikte) sıkıvereceğimiz gün, her

halde biz intikam alacağız.” (Duhân s. 15-16)

(Mustafa Âsım Köksâl, İslâm Tarihi, 5.c., 28.s.)

 

 

 

 

NEBİ (S.A.V.)’İN GÜZEL KOKU SÜRÜNMELERİ

 

Hz. Âişe (r.anhâ) validemiz, Resûlullah (s.a.v.)

Efendimiz’in giyim kuşamı ve kılık kıyafeti ile birinci de-

recede ilgilenirlerdi. Kendisi, hayatının her safhasında

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’i, bulabildiği en güzel koku-

lar sürerek giydirirdi. Nitekim Veda Haccında da, zerie adı

verilen koku sürerek Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ihramlarını

bizzat kendi eliyle giydirmiştir. (Buhârî)

Nebî (s.a.v.) Efendimiz, günlük hayâtında, yanında

“sükke” diye tâbir edilen bir koku bulundurur ve gerektikçe

ondan sürünürdü. (Ebû Dâvud) Özellikle yolculuklarında bir-

likle götürülmesi mûtad olan eşyaları arasında bir de koku

şişesi vardır.

Hz Peygamber (s.a.v.)’in güzel koku ile ilgili davranış-

larından biri de O’nun, ikrâm edilen kokuyu reddetmemesi

idi. Hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmuştur: “Zîrâ koku, külfet-

siz bir ikrâmdır!.”(Ahmed b. Hanbel, Müsned), Nitekim bir baş-

ka münâsebetle: “Üç şey vardır ki, reddedilmez: Yastık,

güzel koku ve süt!.” buyurmaları da aynı hikmeti taşımak-

tadır. Başka bir Hadîs-i şerîfte buyuruluyor ki: “Dünyâda

bana üç şey sevdirildi: Kadın, güzel koku ve gözü-

mün nuru namaz.” (El-Hakim, Müstedrek) Peygamber (s.a.v.)

Efendimiz’in genel meclislerinde kâfûr veya başka tütsüler

yakılır, bu sûretle de cemaâtın istirâhatine dikkat edilirdi.

Sıcak bir günde iş sahipleri ve işçiler elbiseleriyle câmiye

gelmişler, câmi küçük olduğu için hava kokmuştu. Nebi

(s.a.v.) “Yıkanarak gelmiş olsaydınız daha iyi olurdu”

buyurmuşlardır. Ondan sonra da Cuma günleri yıkanmak

sünnet olmuştur.

Nebî (s.a.v.) turp, soğan, sarmısak, pırasa gibi fenâ

koku veren yiyeceklerin kokusundan pek hoşlanmazlardı.

Onun için de bu gibi şeyleri yiyen şahısların kokulu hal-

leriyle câmiye gelmemelerini ve herkese karışmamalarını

isterlerdi.

(Misvak Neşriyat, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlâkı, 28.s.)

 

 

NEBÎ (S.A.V.)’İN UMÛMÎ ÂDETLERİ

 

Allah Resûlü (s.a.v.), yemeğinde, temizlenmesinde, al-

masında, vermesinde de sağ elini, bunların dışında ve ezi-

yeti gidermede de sol elini kullanırdı. Hapşırdığı zaman yüzü

kızarır, hapşırmasını gizler ve onu elbisesi ile karşılardı.

Yüce Peygamber (s.a.v.) yürüdüğü zaman, aşağıya akan

su gibi süratle gideceği yöne doğru himmet ve azimle yü-

rürdü. Bu hususda Ebû Hureyre (r.a.) şöyle diyor: “Allah

Resûlü (s.a.v.) ile bir cenazede idim, yürüdüğüm zaman o

beni geçerdi, koştuğumda ben onu geçerdim. Yürüyüşünde

Allah Resûlü (s.a.v.)’den daha hızlı yürüyen birini görmedim.

Sanki yer onun için dürülüyordu. Biz kendimizi zorluyorduk

fakat O, hiç halini bozmuyordu.”

Ashâbıyla oturduğu zaman, kalkmak istediğinde şöyle

derdi: “Ey Allah’ım! Seni her türlü noksanlıktan tenzih

ederim. Hamdinle tanıklık ederim ki senden başka ilâh

yoktur. Senden mağfiret diler sana tevbe ederim.” De-

vamla şöyle buyururdu: “Bu, mecliste olanların keffareti-

dir.”

Yeni bir elbise giymek istediği zaman, onu cuma günü

giyer ve giyerken de şöyle buyururlardı: “Allah’ım! Sana

hamd olsun, bana onu giydirdin, senden, daha hayırlısı-

nı ve hayır için yapılanı isterim. Elbisenin kötüsünden ve

kötülük için dikileninden sana sığınırım,”

Allah Resûlü (s.a.v.)’in gümüşten bir yüzüğü vardı.

Enes (r.a.) şöyle diyor: “Gece yatağına uzanınca misvakı,

temizlik eşyası ve tarağı yanına konulurdu. Geceleyin kalk-

tığı zaman dişlerini misvaklar ve saçını sakalını tarardı, sık

sık başını yağlar, aynaya bakar ve şöyle buyururlardı: “Yara-

tılışımı ve huyumu güzelleştiren, başkasına nisbeten iti-

dalli yaratan Allah’a hamd olsun. Hilkatimi (yaradılışımı),

düzgün ve noksansız yaratan, yüzümün şeklini sevimli

yapan, onu güzelleştiren ve beni Müslümanlardan kılan

Allah’a hamd ve senalar olsun.”

(Muhammed Alevî Mâlikî, Kâmil İnsan Hz. Muhammed (s.a.v.), 157-158.s.)

 

NEBİ (S.A.V.)’İN ANNE-BABASI MÜ’MİNDİRLER

 

Abdulah b. Abbas (r.a.) “Yakında Rabbin sana verecek de

memnun olacaksın.” (Duha s. 5) mealindeki âyette geçen Allah

Resûlü (s.a.v.)’in memnuniyetinden maksadın, “Ehl-i beytten kim-

senin cehenneme girmemesi” şeklinde olduğunu belirtmektedir.

Allah Resûlü (s.a.v.)’in doğumunu kendisine müjdeleyen Sü-

veybe adlı câriyeyi azad eden Ebû Leheb’in, bu hareketinden

dolayı her pazartesi günü cehennemdeki azâbının hafifleyecek

olması, buna karşılık O (s.a.v.)’in dünyaya gelmesine vesîle olan

Ebeveyn’in cehenneme girmesi, hiçbir şekilde îzah edilemez.

Muhyiddin ibnü’l-Arabî (k.s.) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ana-

babasının sadece seçilmiş hayırlılardan değil, ebrârın (iyilerin) bü-

yüklerinden olduğunu söylemiştir.

Ebeveyn-i Resûl (s.a.v.)’in Îmânlı Olduklarını Kabul Etme-

nin Faydaları:

a- Müslümanların kalplerini rahatlatıp huzura kavuşturmak

b- Din düşmanlarının sevinmelerine engel olmak

c- Nebî (s.a.v.)’in mutlu olduğu şeyle, sevinip mutlu olmak,

d- Bunun Resûlullah (s.a.v)’in bir mûcizesi ve O (s.a.v.)’e has

bir özellik olduğunu anlamak

e- Bu durumun Resûlullah’ın (s.a.v) soyunun şerefinin bir gös-

tergesi olduğunu anlamak,

f- Resûlullah’ı (s.a.v.) memnun ve râzı edecek şeylere rağbet

ederek O (s.a.v.)’e yaklaşmak ve O (s.a.v.)’in şefaatine nail olmak.

Âlimler, Ebeveyn’i tekfir etmenin hiçbir fayda temin etmeyeceği

gibi Allah Resûlü (s.a.v.)’e ezâ etmek yönünden de lâneti gerekli

kılacağı hususuna dikkat çekmişlerdir.

Allah Resûlü (s.a.v.)’in Ebeveyni’nin dini durumunun bilinme-

mesi mü’mînlerin îmânına bir zarar vermez. Fakat onların cehen-

nemde olduklarını iddia etmek Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e eziyet verir.

Ayrıca bu durum kesin bir delîl olmayan hususta kimsenin tekfir

edilemeyeceği gerçeği ile de çelişir.

İbn Kemal (r.h.): “Müslümana yakışan nasıl olursa olsun Allah

Resûlü (s.a.v.) şerefini ihlâl edecek ifâdelerden dilini korumasıdır.

Ebeveynin müşrik olduğunu söylemekte açık bir ihlâl vardır.”

Not: Daha fazla bilgi için bkz. Tecrîd-i Sarih, 4.c., 539-551

(Abdulehad Nûri,Te’dîbü’l-mütemerrîdîn)

 

KUR’AN’DA NEBİ (S.A.V.)’E EDEB – IV

 

“Resûllullah(s.a.v.)’in huzurunda yapılan bir top-

lantıdan ancak onun izni ile ayrılın” emri: Yüce Allah

Resûlü’(s.a.v.)’e hürmet ve saygı gösterilmesi hususunda

Kur’ân’da, böyle bir özel durumu bile gündeme getirmiştir:

“Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve peygambe-

rine (gönülden) inanmışlardır. İctimâî bir iş (görüşmek)

üzere o (Allah’ın Resûlü) ile beraber bulundukları zaman

ondan izin almadan gitmezler (Ey Muhammed), sen-

den izin alanlar, işte onlar, Allah’a ve Resûlü’ne inanan

kimselerdir.”(Nur, 62)

Görüldüğü gibi, burada Hz. Peygamber (s.a.v.)’e saygı ile

ilgili canlı bir örnek verilmektedir: Herkesi ilgilendiren toplu gö-

rüşmelerin yapıldığı bir toplantının ancak Resûlullah (s.a.v.)’in

izni ile terkedilebileceği, mü’mînlere yakışanın bu olduğu be-

lirtilerek adetâ, izin almadan orayı terkedenlerin imanlarının

tehlikeye düşeceği gibi bir îmâda bulunulmaktadır. Takip eden

âyetin sonunda da, onun emrine aykırı davrananların başla-

rına bir belânın gelmesinden veya acı bir azâba uğramaktan

sakınmaları gerektiği ihtâr edilmektedir.

Resûlullah (s.a.v.)’in dâvetine icâbet zorunluluğu: Ta-

kibeden âyette Hz. Peygamber (s.a.v.)’in çağrısına mutlaka

icâbet edilmesi istenmektedir: “Peygamber’in çağırmasını,

aranızda herhangi birinizin diğerini çağırması gibi tut-

mayın (Zîrâ onun çağırmasına derhal koşmak gerekir.

Peygamber’in çağırmasına aldırmazlık edilmez.) Allah

sizden birinizin arkasına gizlenerek sıvışıp gidenleri bili-

yor. Bundan dolayı onun (Allah Resûlü (s.a.v.)’in) emrine

aykırı davrananlar, kendilerine bir belânın çarpmasından,

yahut onlara acı bir azâbın uğramasından korksunlar.”

(Nur s. 63)

Görüldüğü gibi bu âyette de yine Hz. Peygamber (s.a.v.)’e

saygı konusunda detaya inilmekte ve onun çağrısının diğer

herhangi bir çağrı gibi tutulmayıp mutlaka cevap verilmesi,

yerine getirilmesi, onun gücendirilmemesi gerektiği belirtil-

mekte ve aksi davranışların Yüce Allah’ın bir musibetine veya

azâbına sebep olacağı açıkça ifâde edilmektedir.

(Diyanet İlmî Dergi, Hz. Peygamber (s.a.v.) Özel Sayısı, 478.s.)

 

 

KUR’AN’DA NEBİ (S.A.V.)’E EDEB – 3

 

Yüce Allah Habîbi (s.a.v.)’e gösterilmesi gereken saygı-

yı anlatırken detaya kadar inerek şöyle buyurur: “Ey îmân

edenler! Seslerinizi, Peygamber’in sesinin üstüne yük-

seltmeyin, birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi

onunla da öyle yüksek sesle konuşmayın. Yoksa siz

farkında olmadan amelleriniz boşa gider. Allah’ın elçisi-

nin huzurunda seslerini kısanlar ise öyle kimselerdir ki,

Allah onların kalplerini, takvâ için imtihân etmiş (onların

takvâya ehil olduklarını anlamıştır. Onlar için mağfiret ve

büyük mükâfât vardır. (Ey Peygamber!) Odalarının arka-

sından sana bağıranların çokları, düşüncesiz kimselerdir.

Onlar, sen kendilerinin yanına çıkıncaya kadar beklese-

lerdi kendileri için elbette daha iyi olurdu. Allah çok ba-

ğışlayan çok esirgeyendir. “ (Hücûrat s. 2-5)

Görüldüğü gibi Yüce Allah bu âyetlerde de onun huzurun-

da onun ses tonundan daha yüksek bir sesle konuşulmama-

sı gerektiğini bildirmiş; aksi takdirde yapılan bütün amellerin

farkında olunmadan bir anda boşa gideceğini haber vermiştir.

Bu âyetlerin inmesinden sonra Ashâb (r.a.e.)’in ikinci âyette

sözü edilen imtihândan başarı ile geçmek için bu hususa çok

dikkat ettikleri ve bu emirleri hassasiyetle uyguladıkları bir

gerçektir.

Meselâ tefsîrlerde bu âyetin inmesinden sonra Hz. Ebû

Bekir ve Hz. Ömer (r.a.e.)’in Resûlullah (s.a.v.)’in huzurunda

çok alçak sesle konuştukları belirtilmiş; yaratılıştan yüksek

bir ses tonuna sahip olan Sabit b. Kays (r.a.) ise bu âyetin

inmesinden sonra “Ben cehennem ehlindenim.” deyip evin-

den çıkmamış; bunu duyan Resûlullah (s.a.v.), ses tonunun

yaratılıştan yüksek olması sebebi ile kendisinin bu hükmün

kapsamına girmediğini belirterek onu teselli etmişlerdir.

Yukarıda âyetlerde de Yüce Allah, Hz. Peygamber (s.a.v.)’i

yüksek sesle çağırmanın yanlış olduğunu beyân etmektedir.

(Türbe-i Saâdet’lerinde de sesimizi yükseltmekten ve edebe

aykırı her türlü davranıştan kaçınmalıyız!)

(Diyânet İlmî Dergi, Hz. Peygamber (s.a.v.) Özel Sayısı, 2003, 477.s.)

 

 

KUR’AN’DA NEBİ (S.A.V.)’E EDEB – II

 

Nebî (s.a.v.)’e gösterilecek saygı konusunda bir ör-

nek de bizzat Yüce Allah’ın Hz. Peygamber  (s.a.v.)’e

Kur’ân’da hiçbir yerde ismi ile hitâb etmemiş olmasıdır. Di-

ğer peygamberlere (a.s.) isimleri  ile hitâb bulunan pek çok

âyet-i kerîme olmasına rağmen, Hz. Peygamber (s.a.v.)

için kullanılan hitâblar “Ey Peygamber, Ey Resûl!” gibi

hitâblardır. Bu durum bile Allahü Teâlâ’nın Hz. Peygamber

(s.a.v.)’e ayrı bir değer verdiğini göstermektedir.

“Ey îmân edenler! Allah ve Resûlünün önüne geç-

meyin, Allah’dan korkun. Şüphesiz ki Allah her şeyi

işiten ve her şeyi bilendir.” (Hucûrat s. 1)

Görüldüğü gibi, Yüce Allah, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e

itaat ve saygıda bu kadar detaya inmiş, onun önüne geçil-

memesini istemiştir. Onun önüne geçmemekten kasıt da

elbette hem söz ve hem de fiil olarak onun önüne geçme-

mektir. Bu bakımdan bu yasağa söz gelimi onun bulun-

duğu bir mecliste ortaya çıkan bir probleme ondan önce

cevap vermeye kalkışmaktan tutun da, onunla birlikte yol-

da giderken bir izin veya işâret olmaksızın onun önünden

yürümek veya sofrada ondan önce yemeğe başlamak gibi

her türlü eylem ve söz girmektedir. (Şu anda da mânevî

hayat ile sağ olduklarından, Türbe-i Saâdetleri’ne gidip

huzurlarına varıldığında da kendilerine asla sırt dönülme-

melidir.)

Yüce Allah’ın insanlara kendi içlerinden birisini ör-

nek seçerek peygamber göndermesi onlar için büyük bir

lütûftur. O’nun bütün insanlar için seçip gönderdiği son elçi

Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. Ona inanmak sadece onun pey-

gamberlerden bir peygamber olduğunu kabul etmek demek

olmayıp, onu samîmi olarak sevip ona ta’zîm etmek de

gerekir. Sevgi, dışa yansıyan bir duygudur. Eğer bu sevgi

hakîki bir sevgi ise beraberinde derin bir saygıyı da getirir.

(Diyanet İlmî Dergi, Hz. Peygamber (s.a.v.) Özel Sayısı, 2003, 476.s.)

 

KUR’AN’DA NEBÎ (S.A.V.)’E EDEB – I

 

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e sevgi, elbette ona derin bir ta’zîmi

gerektirir. Kur’ân bu konuda detaya kadar inen ilginç atıflarda

bulunmuştur. Bizzat Yüce Allâh (c.c.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’e

ayrı bir önem ve değer verdiğini çeşitli vesîlelerle ortaya koy-

muştur. O (s.a.v.)’in bu kadar değer verdiği bir zâta elbette say-

gı göstermek, onu incitmekten son derece sakınmak gerekir.

İşte Cenâb-ı Hakk’ın Nebî (s.a.v.)’le muâmelelerde gözetile-

cek edebleri örneklerle anlatmış ve Ashâb (r.a.e.)’i uyarmıştır.

İbn-i Abbas (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, Hz. Peygam-

ber (s.a.v.) Ashâb (r.a.e.)’e evinde yemek yedirir fakat bazen

yemekten önce gelirler; yemekten sonra da kalkıp gitmezlerdi.

Hâliyle Hz. Peygamber (s.a.v.) sıkılır ama misâfirlerine de bir

şey demezlerdi. İşte böyle detay sayılabilecek bir konuda bile

Yüce Allah (c.c.) Ashâb (r.a.e.)’i uyararak şu âyeti göndermiştir:

“Ey îmân edenler! Yemeğe çağrılmadan Peygamberin ev-

lerine girmeyin, (şâyed yemek hâricinde size izin verilmiş

de girmişseniz) yemek vaktini gözetlemeyin (yemek gelsin

diye oturup durmayın. Yemeğe) davet edildiğiniz zaman gi-

rin, yemeği yeyince de dağılın. Söze dalmayın. Çünkü bu

(hareketiniz) Peygamber’e eziyet veriyor fakat o (size bunu

söylemekten) utanıyordu. Ama Allâh, hakkı söylemekten

utanmaz. Onlardan (Peygamber (s.a.v.)’in hanımlarından)

bir şey istediğiniz zaman da perde arkasından isteyin. Bu,

hem sizin kalbleriniz, hem de onların kalbleri için daha te-

mizdir. Sizin, Allâh’ın Resûlü’ne eziyet etmeniz ve kendi-

sinden sonra onun eşlerini nikâhlamanız aslâ olmaz. Çün-

kü bu,  Allah katında büyük bir (günah)tır.” (Ahzâb s. 53)

Görüldüğü gibi Yüce Allâh bu âyette de Resûlullâh (s.a.v.)’e