Sami Efendi Hz. ve Mh. Ömer Öztürk

  1. MAHMUD SÂMİ (K.S.)’NİN İRTİHALİ’NİN HİCRÎ SENE-İ DEVRİYYESİ DOLAYISIYLE…

 

Ararım ağlayarak katrede, ummanda seni

Gül açan goncede, nâle-i hicranda seni

Izdırâbınla yanan sîne-i sûzanda seni

Hissedip leyl-ü nehar tende seni, canda seni

Firkatin yıktığı, şu ömr-ü perişanda seni.

 

Ağlıyor ben gibi ufkumda sönen bin emelim

Ağlıyor dîdelerim, her taatim, her amelim

İrtihâlin ile birdenbire lâl oldu dilim

Açılıp göklere gündüz, gece bîçâre elim

Dilerim görmeği ben, Ravza-i Rıdvanda seni.

 

Bir muhabbetki onun her ânı dünyaya bedel

Kays-ı Mecnûn eyleyen maşuka, Leylaya bedel

Adının her hecesi ni’meti uzmâya bedel

Asumanımda yanan necm-i süreyyâya bedel

Bir ömür gördü gönül mihr-i dirahşanda seni.

 

Seni Peygamber-i Zîşan çağırıp hânesine

Severek okşayarak sardı aziz sinesine

Kenz-i mahfide yazılmış seferin gayesine

Nail oldun girerek cennetin ol bahçesine

Saklayıp Rabb-i Celil gûşe-i sultanda seni.

 

Geçiyorken yine sensiz, şu ömür yaz ile güz

Silinip gitti gönülden bütün eşya kül, cüz

Neme lâzım benim artık gece, akşam, gündüz

Ağlayan Câhid’e bir bak yapayalnız, öksüz

Arıyor yaş dökerek zerrede, cihanda seni…

Câhid ERCAN

 

İRŞÂD VESİKASI

 

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Cenâb-ı Hakk’a; salât ve selâm O’nun yüce Resulü Efendimiz Muhammed’e, âline ve bütün ashabının üzerine ol­sun.

Din kardeşlerime, sadakat ve yakin erbabı­na açıkça arz ve ifade olunur ki:

Dervişane icazetnamemizi taşıyan manevî ev­lâdımız Sami Efendi, gençlik günlerini nezîh dînimizin kurtarıcı dairesi içerisinde geçirmiş. Yü­ce Nakşibendiyye tarikatına hizmetle bütün gay­retini ve mesâisini bu yolda harcamış, ciddiye­tini apaçık ortaya koyarak kendisini kabul ettirmiş olduğundan ve yürürlükte bulunan usûl ve kaidelere göre Hazret-i Hâcegân’ın muamelesine uygun olarak önce emr âlemine ait «beş latîfe»sini tasfiye ederek mâsivâ lekelerinden te­mizlemiş, sonra da halk âlemine ait «beş latifesi»ni her türlü bulanıklıktan kurtarma ve tezki­yeye gayret etmiş, Allah Teâlâ’ya hamdolsun zahi­rî hâli ve nâsiyesinde muvaffakiyet emareleri gö­rülmüştür, ilahî inayet letaif-i aşeresinde apa­çık tezahür etmiştir. Vuslata erebilmek için ge­rekli usûl ve marifet-i ilâhiyyeye olan arzusunu sağlam ve sâdık, tevhid ağacının meyvesini el­de edebilmek için lüzumlu olan gönül, himmet ve kalp gücünü fevkalâde yüksek görmüş oldu­ğum gibi; belli bir müddette nefy, isbât ve mu­rakabeler gibi esaslara riayetle zâtını ve sıfatı­nı süslemekte olduğunu gördüm.

 

İRŞÂD VESİKASI

 

Binâenaleyh saadet ve ferahlığın engin pı­narından damla damla içmek, selâmet vadisin­den serinletici soluklar almak isteyen yâni Yüce Nakşibendiyye tarikatına bağlanmak ve intisab arzusunda bulunan din kardeşlerime de tarikat âyin ve merasimlerini öğretmek için kendilerini izinli kıldım.

Allah Teâlâ Muhakkak ki Allah emanetleri ehline vermenizi emreder, buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk ve Hâdi-i Mutlak —celle celâlüh— Hazret­lerinden istirham ederim ki, tertemiz şeriat ve apaydınlık tarikatın hükümlerinin yerine getiril­mesindeki şevk, şetaret ve neş’esini bir kat da­ha artırıp, birtakım tevhîd ehli kimselere söz ve hâlinden istifade ettirsin, âmin.

( Ne ticaret, ne de alışverişin, Allah’ın zik­rinden alıkoymadığı kimseler vardır, âyet-i celilesinin ilâhi hükmüne vâkıf olan muhterem ih­vanımıza arz edebilirim ki, bâtınını tasfiye ve nefsini tezkiyeye tâlib olanların ve daha doğru­su Nakşibendiyye silsilesinden feyz almak isteyenlerin Sami Efendi’nin sohbetlerine devam ve açıklayacağı usûl ve âdaba uymaya gösterecekle­ri gayret ve ihtimam sayesinde bu isteklerine kavuşacaklarından şüphe yoktur. Bu Allah’a güç değildir. Ve lâ havle ve la kuvvete illâ billahi’l-aliyyi’l-azîm.

Ve sallellahü âlâ seyyidina Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ecma’în. Velhamdülillahi Rabbi’l alemin.

 

 

 

CENNETÜ’L-BAKİ’YE ACELE EDELİM

 

96 senelik ömrünü Hakk (c.c.) aşkında ve Peygamber (s.a.v.) sevdasında geçiren Hacı Sâmi Efendi Hazretleri Türkiye’de bulundukları son günlerde bir yakınlarına şöyle buyurmuşlar­dı:

– Cennetü’l-Baki’ye acele edelim!…

Gerçekten acele etmişlerdi… Ömür nefesle­rinin incilerini Peygamber (s.a.v.) beldesinde toplamak istiyorlardı.. Rahmân’a yürüyüşü oradan olacaktı. Artık ömür güneşi kuyusuna akacaktı…

Ölmek…

Ama nasıl?

Hak dostları için ölüm bir düğün gecesi ve vuslat bayramıdır. Onlar için korku ve mah­zun olmak yoktur…

Ölüm yatağına uzandıklarında bir an gözlerini yükseklere dikip bakmışlar ve mübarek zevcelerine dönüp demişler ki:

– Geleni gördünüz mü?

Onun nice kerametlerine şâhid olan zevcesi:

– Ah, demişti; ancak siz görürsünüz. Kim­di gelen?

Nebiyy-i Zîşân’ın dâvetçisi Hazret-i Bilâl idi.

Demek bizi bırakıp gidiyorsunuz?

– İnşallah Cennette buluşuruz!…

Hazret-i Üstâd böylece kendisine davet geldi­ğini ve ömürlerinin tamam olduğunu bildirmişlerdi. Gerçekten de ömürleri tamam olmuştu. 10 Cemâziyelevvel 1404/12.2.1984 pazar sabahı saat 4.30 civannda Rahmân’a yürümüşlerdi. Son ne­fesleri «Allah, Allah, Allah!» diyerek noktalan­mıştı.

(M.N. Bursalı, İ. ve Anadolu Evliyaları)

 

CENNETÜ’L-BAKİ’Yİ İSTERİM

 

Uzun seneler önceydi… İstanbul’da büyük bir âlim vefat etmiş, Eyyüb Sultan sırtlarında toprağa verilmiş­ti…

O zaman yakınlan Hacı Sâmi (k.s) Efendi’ye Eyüp Sultan sırtlarında Halic’e hâkim bir noktada kabir yeri almak istediler. Ve huzuruna gelip dediler ki:

( Ey din diyarının şeyhi, iznin olur mu size de Eyyüb Sultan’da bir kabir yeri alalım?

O yaradılışı büyük pir, bir an daldılar. Sonra gözleri­ni göklere doğru çevirip buyurdular ki:

( Eğer herkesin istediğini verselerdi, bizim gönlümüz Cennetül Baki’yi isterdi!..

Tabiî ki bu sözün manasını kimse anlayamamıştı… Aradan seneler geçti.. Tam yarım asır kadar bir zaman evvel böyle söylemişlerdi… Vakit tamam olunca kanatlı kuşlar gibi çırpınmaya başladılar ve nur şehri Medi­ne’ye, peygamber diyarına gitme arzusunu izhâr ettiler. Ve bütün sevdikleriyle vedâlaşarak Allah (c.c.) Resulü’nün mübarek beldesine sefer eylediler. Onun böyle aceleyle gidişi de bir başka mâna taşıyordu… Artık ömür günlerinin sona erdiği anlaşılıyordu.. Yine yanık gönüller onun ardından pınarlar gibi çağlıyordu…

(M.N.Bursalı İstanbul ve Anadolu Evliyaları Sh: 558)

 

HZ.ÖMER (R.A.) DİYOR Kİ:

 

“Sırrını ketm eden kendine hâkim olur.”

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZÂNOĞLU (K.S.)

 

1892 Yılında Adana’nm Tepebağ mahallesinde dünyayı teş-îf eden Hazret-i Sâmî (k.s.)’un babaları Müctebâ Efendi, anne-eri Ümmügülsüm Hanımefendilerdir. Dedelerinin ismi Abdur-ahmân, büyük dedeleri İshâk ve Hüseyin Efendilerdir. Büyük Türk beyliklerinden Ramazânoğlu Beyliği’nin en son beylerin­den olan Abdülhâdî Efendinin (ki Sâmî Efendi Hazretlerinin bü­yük dedelerindendir) tesbîtine göre Ramazânoğlu Beyliği as-en Türklerin Oğuz boyunun Üçoklar kabîlesindendir. Bu kabî-enin de şecereleri büyük Türk Hakanı Nureddîn Zengî (Şehîd) vasıtası ile Seyfullâh Hz. Hâlid bin Velîd (r.a.)’e dayanır. Efendi Hazretleri kendi ifadeleriyle doğumlarını şöyle nakletmektedir-er:”-Benim doğumum (1308) tarihindedir: Adana’da Vakıfsara-yı’ndadır. Doğumumdan evvel kapıya bir zât gelmiş: “-Bu evde, /akında bir doğum olacaktır, oğlan olacaktır, adını: Sâmî koyu­nuz; hayırlı bir insan olacaktır.” diyor, gidiyor. Bir müddet son­ra doğum oluyor, oğlan oluyor. Adı: “Mahmûd Sâmî” konuyor. Sonra o zât tekrar geliyor. Oğlan, doğduğunu söylüyorlar. Adı­nın da “Muhammed Mahmûd Sâmî” konulduğunu öğrenince:”-Sandıktaki emânetimi veriniz!” diyor. Ona benzer bn- emâneti veriyorlar:”-Bu değil; esâs sandıktaki bana âid emâneti veri­niz!” diyor. Veriyorlar. Memnun oluyor. Dua edip gidiyor.” Efen­di Hazretleri bu ma’lûmât hakkında:”-Bunu kaydediniz. Mühim­dir. Gelen zât, boş değildir. Bunları olduğu gibi sen kaydet, ile­ride neşredilir. İyi olur. Hayırlı olur.” diye buyurdular. Not: Bu ma’lûmât, Muhterem Ömer Kirazoğlu (Rh. Aleyh) Ağabey’in kendi el yazısı ile not defterinden alınmıştır. Metinden Hazretin ism-i şeriflerinin tam olarak “Muhammed Mahmûd Sâmî” oldu­ğu öğreniliyor. Hazretin 6 KASIM 1937’de kendi el yazılarıyla latince olarak, “Kadastro ve Tapu Tahrîrine Mahsûs Beyânna­mede, sâdece “Sâmî” ismini ve imzasını kullandıklarına ve nüfus cüzdanlarında da sâdece “Sâmî” ismi kullandığına göre tam ism-i şeriflerinin kullanılmaması o devirdeki birtakım ya sakları akla getirmektedir. Bu “Beyânnâme”de, Hazretin doğ dukları ev Seyhan vilâyeti, Adana kazası, Kayalıdağ mahallesi Sabuncu Abdullah sokağı olarak belirtilmiştir ki burada da isimler değiştirilmiştir. Hazretin doğdukları evin bulunduğu mahalle en son Tepebağ olmuştur.

 

 

 

 

  1. MAHMÛD SAMI RAMAZÂNOĞLU (K.S.)

 

Doğumundan i’tibâren bütün hayatı boyunca bu müjdenin şanlı izlerini taşıyan bu zâta “Âlî makam sahibi” ma’nâsma ge­len Sâmî ismi konur. Her hâlleri büyük, yüksek makam sahibi oluşlarının dışarıya tezahürüdür.

Hakk idâresinin kaldırılıp, halk idâresinin müslümanlara da sevdirilmeğe çalışıldığı şu cehalet asrında; ekseriyetin İslâm dışı davranışlarına;

“Bugünkü şartlarda ancak bu kadar olur.” diyerek kılıf bulup, İslâm’ın bazı şartlarda tam olarak yaşanamayacağı iddiasını hâlleri ile çürütüp, asra yakın ömrünün, doğumun­dan i’tibâren tamamını, sünnete harfiyyen riâyet ederek ge­çirip, İslâm, fitnenin zirveye çıktığı devirlerde sünnete tam olarak ittibâ edilerek yaşanabilir ve kıyamete kadar da ya­şanacaktır diye hayatı ile bunu isbât etmiş bir âlî kadirdir Hazret-i Sâmî (k.s.).

Allah (c.c.) dostlarının büyüklerinden bir zâtın ifâdesi ile “Asırların nâdir yetiştirdiği bir büyük velîdir” Hazret-i Sâmî

1950’li yılların başlarında İstanbul’a intikâllerinden sonra kendilerine Fahr-i Kâinat sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz tarafından “MAHMÛD” ismi verilmiş ve kendileri icazetli halî­feleri Adanalı Hacı Hasan Efendiye:

“-Fakire bundan sonra Mahmûd Sâmî denilmesini ihvana bildiriniz; bize böyle emrolundu.” diye emir gereği büyük teb-şîrâtı bildirirler.

Çocuk yaşlarında muhterem anneleri kendilerini akranla­rıyla oynamak üzere dışarı gönderdiklerinde Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimiz ellerini dizlerinin üzerine koyup “tahiyyât” oturuşundaki gibi oturup, uzaklara gözlerini diker, devamlı olarak düşünür, tefekkür ederler. Çünkü Allah (c.c.)’un Resulü (s.a.v.) Efendimiz, Mi’râc’da tahiyyâtta gibi oturmuşlardı. Bu sünneti ömürleri boyunca hep böyle sürdürdüler. Hiç bir za­man kendilerini bunun dışındaki bir şekilde otururken gören olmamıştır.

“Neden arkadaşları ile oynamayıp oturduğu” sorulduğun­da: “-Biz oyun için yaratılmadık.” buyurmuşlardır.

İşte hadîs-i şerifi telmih; İşte sünnete ittibâ’.

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZÂNOĞLU (K.S.)

 

Bu sünnete uygun hayat günümüz insanlarının ancak ör­neklerini kitâblarda görebildiği bir şekilde tam 96 yıl devam et­miştir. Doğumlarından dâr-ı bekaya intikâllerine kadar gece­siyle, gündüzüyle, harekâtı ve sekenâtı ile günün 24 saatinde sünnet-i seniyyeye; Hazret-i Abdullah ibn-i Ömer radıyallâhu anhümânm dediği gibi ve Pîr Efendimiz Hazretlerinin de mıs-ralaştırdığı şekilde: “Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve­sellem Efendimiz Hazretlerinin eşiğinde aklı kurbân ederek” katıksız, tam teslîmiyetli bir sünnet tatbikatıdır bu mübarek ha­yat!

İşte kerameti maddî ve ma’nevî olarak ikiye ayıran Muhyid-dîn-i Arabi Hazretlerinin: “Esâs keramet ma’nevî keramettir; o da yirmi dört saatin tamâmını Resûl-i Ekrem sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz Hazretlerinin sünnetine uygun olarak ge­çirmektir. Bizce makbul olan da budur.” dediği ma’nevî kera­metler manzumesidir Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimizin asırlık ömürleri.

Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri: “Ehlullâh kendilerinden kera­met zuhur etmesini kadınların hayız ve nifas hâli gibi görür­ler.” buyuruyor.

Bütün hayatlarında buna son derece dikkat eden Efendimiz (k.s.) Hazretleri bir sohbetlerinde (1970’li yılların ikinci yarısın­da Erenköy’de bir evde) Abdü’l-kâdir-i Gîlânî hazretlerinin ken­disini yardıma çağıran Adana’nm Misis nahiyesinin Abdoğlu <öyünden bir Ermeni çocuğunun hayvanına, düşen çuvalları Diiznillâh yüklemesine âid kıssayı anlatırken, son derece saf ihvanlardan Merhum Dr. Bahâ Bey, ayağa kalkarak:

“- Vallahi bu Zât, asrın Abdü’l-kâdir-i Gîlânî’sidir, ne zaman sıkışıp yetiş yâ Hazret-i Sâmî desem bu Zât’ın himmetiyle biiz-nillâh her müşkülüm hallolur.” diye bağırınca, Sâmî (k.s.) Efen­dimiz Hazretleri mu’tâdlarını bozarak yeni başlamış olan soh­beti “EI-Fâtiha” diyerek bitirip, fakire dönerek:

“-Arabayı hazırlayın”, buyurdular ve sohbeti yarıda bıra­kıp, ev sahibinin yapacağı ikramı da: “-İkramınızı kabul ettik, Allah (c.c.) razı olsun” diyerek yemeden oradan ayrıldılar.

İşte kendilerine karşı sırrı fahş edip kerametlerini açığa vu-Irana verdikleri kendi üslûblarınca en ağır ders.                      /

 

  1. MAHMUD SAMİ RAMAZANOGLU (K.S.)

 

Bütün hayatı ma’nevî keramet (ya’ni istikâmet) olan Efendimiz Hazretleri, kendilerinden sâdır olan kerametleri böylece saklamamızı bize öğretmiş oluyorlardı. Böylece kerametin matlûb olmadığını, zuhurunun o kişilere Allah (c.c.)’un rahmeti olduğunu anlatmış oluyorlardı. Buna da hamdetmek lâzımdı ve hemen takılmadan istikâmet üzere Hakk yola devamı öğretiyorlardı. Böylece inkılâb kabiliye­tini hâiz olan kalbimiz hakîkî ve tek matlûb olan Allah (c.c.) ile olacaktı. Ağyardan ictinâb gerekliydi. İşte kalbin hâlle­rini anlatırlarken verdikleri bir misâl: “Bukalemun denilen, Türkçe adı “bahtabakan” kertiş cinsinden kuyruğu ile da­la sarılan bir hayvan vardır. Çocukluğumuzda, bu boz renkli hayvanı tutar, erkeklerin o zaman kullandığı kırmızı renkli, püsküllü, kalıba konan feslerini onun üzerine ko­yardık. Kısa bir süre sonra fesi kaldırdığımızda, bukalemu­nun kıpkırmızı olduğunu görürdük. Biraz açıkta kalınca es­ki boz rengine avdet ederdi. Yine kadınların başını örttüğü siyah renkli yağlığı (başörtüsü), alır bukalemunun üzerine örterdik. Bir müddet beklettikten sonra başörtüsünü açtı­ğımızda hayvanın renginin siyahlaştığmı müşâhade eder­dik. Biraz sonra asıl rengine avdet ederdi.” “İşte bir hay­vanda bu derece bulunduğu yere intibak kâbiliyyeti olur­sa; ya kalbimizi nasıl muhafaza gerekir; teemmül edelim buyururlardı. Hadîs-i şerifte buyuruldu ki: “Cenâb-ı Hakk, sizin kalıbınıza değil; kalblerinize nazar atfeder. Kalb na-zargâh-ı İlâhîdir; ona göre dikkat etmeliyiz.” Yine buyuru-yorlar:”Gençliğimde dergâhta hâl ehli, ehl-i keşiften Âdil Beğ bana:”-Sâmî evlâdım, münâsebette bulunduğun kişi­lere çok dikkat et, sakın kasvetli kimselerle karşı karşıya oturma. Bir defa Ayasofya camiinde mevlid dinliyordum; bir de baktım letâiflerim durmuş. Karşımda diz dize otur­duğum adamın kalbi hasta imiş (ya’ni katı). Letâiflerimi üç günde zor çalıştırdım.” dedi. “Câmiide mevlid dinleyenin kalbinden bu in’ikâs olursa ona göre dikkat edelim.”

 

 

 

 

  1. MAHMUD SAMÎ RAMAZANOGLU (K.S.)

 

Gönüller sultânı Hazret-i Sâmî (k.s.), kalbin Kur’ân-ı ke­rîmde beş sınıf olarak beyân edildiğini anlatırlardı. Ez­cümle: 1- Ölü kalb, 2- Hastalıklı kalb, 3- Gafil kalb, 4- Zâkir kalb, 5- Ma’nen diri (hayy) kalb.

Kalbimizi her türlü hastalık ve tehlikelerden koruyacak birinci şartın zikru’llâha devam olduğunu her defasında tekrar tekrar beyân buyururlardı. Bunun da, az yiyip oruç tutarak ve şartlarına riâyetle yapılırsa netice hâsıl olacağı­nı bildirirlerdi. Çünkü kul, hadîs-i şerifte beyân buyuruldu-ğu üzere:

“Kalben zikre muvaffak olursa şeytân me’yûs olarak geri çekilir; zikirden gafil olursa kalbe yeniden girer.”

“Allah azîmüşşânı kalben zikreden ile zikretmeyenin farkı cesed dirisi ile ölüsünün farkı gibidir.” buyururlardı. Bu yüzden insanlar, kendilerini Allah (c.c.)’u ve O’nun zik­rini hatırlatanlarla beraber olmağa çağrılıyordu. Tevbe sû­resinde Cenâb-ı Hakk: “Ey îmân edenler, Allah’tan korkun da sâlih ve sâdıklarla beraber olun.” diye emrediyor. Sâ-lihlerden bu dünyada istifâde olacağı gibi kabirde ve mah­şerde de istifâde olunacağını tefsîr ve hadîsten misâllerle anlatırdı, Hazret-i Sâmî (k.s.).

Bu hususta kendilerine âid şu menkıbeyi anlatırlardı: “Çocukluğumda kız kardeşim yürüyemiyordu. Yakınla­rımız Pozantı’ya yakın bir köyde Kaplanca Dede adlı bir zât var; kızı ona götürün; inşâallâh onun vesîlesi ile Al­lah (c.c.) şifâ’ verir dediler. Ben, annem ve kız kardeşim o zâtın türbesine gittik. Geceyi orada geçirdik. Gece bir ara kız kardeşim bağırarak uyandı. Annem: “- Kızım ne var, ne oldu, niye bağırdın?” dedi. Kız kardeşim:

“- Anne şu kabirdeki dede kalktı, geldi benim kalçamın üzerine oturdu” dedi. Bu hâlden sonra yürüyemeyen kız kardeşim Allah (c.c.)’un izni ile ayağa kalktı yürüdü. Ömrü boyunca da bir daha ayağı ağrımadı” diye buyurdular.

İşte sâlihlerden biiznillâh “kabirdeki istifâde”.

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZÂNOĞLU (K.S.)

 

1892 Yılında Adana’nın Tepebağ mahallesinde Dünyaya teşrîf eden Hazret-i Sâmî (k.s.)’un babaları Müctebâ Efendi, anneleri Ümmügülsüm Hanımefendilerdir. Dedelerinin ismi Abdurrahmân, büyük dedeleri İshâk ve Hüseyin Efendilerdir. Büyük Türk beyliklerinden Ramazânoğlu beyliğinin en son beylerinden olan Abdülhâdî Efendinin (ki Sâmî Efendi Hazretlerinin büyük dedelerindendir) tesbîtine göre Ramazânoğlu beyliği aslen Türklerin Oğuz boyunun Üçoklar kabîlesindendir. Bu kabîlenin de şecereleri büyük Türk Hâkânı Nureddîn Zengî (Şehîd) vasıtası ile Seyfullâh Hz. Hâlid bin Velîd (r.a.)’e dayanır. Efendi Hazretleri kendi ifâdeleriyle doğumlarını şöyle nakletmektedirler: “-Benim doğumum (1308) târihindedir: Adana’da Vakıfsarayı’ndadır. Doğumumdan evvel kapıya bir zât gelmiş: “-Bu evde, yakında bir doğum olacaktır, oğlan olacaktır, adını: Sâmî koyunuz; hayırlı bir insan olacaktır.” diyor, gidiyor. Bir müddet sonra doğum oluyor, oğlan oluyor. Adı: “Mahmûd Sâmî” konuyor. Sonra o zât tekrâr geliyor. Oğlan, doğduğunu söylüyorlar. Adının da “Muhammed Mahmûd Sâmî” konulduğunu öğrenince: “-Sandıktaki emânetimi veriniz!” diyor. Ona benzer bir emâneti veriyorlar: “-Bu değil; esâs sandıktaki bana âid emâneti veriniz!” diyor. Veriyorlar. Memnûn oluyor. Duâ edip gidiyor.” Efendi Hazretleri bu ma’lûmât hakkında:“-Bunu kaydediniz. Mühimdir. Gelen zât, boş değildir. Bunları olduğu gibi sen kaydet. İleride neşredilir. İyi olur. Hayırlı olur.” diye buyurdular. Not: Bu ma‘lûmât, Muhterem Ömer Kirazoğlu (Rh. Aleyh) Ağabey’in kendi el yazısı ile not defterinden alınmıştır. Metinden Hazretin ism-i şerîflerinin tam olarak “Muhammed Mahmûd Sâmî” olduğu öğreniliyor. Hazretin 6 KASIM 1937’de kendi el yazılarıyla, latince olarak, “Kadastro ve Tapu Tahrîrine Mahsûs Beyânnâme”de, sâdece “Sâmî” ismini ve imzâsını kullandıklarına ve nüfus cüzdanlarında da sâdece “Sâmî” ismi kullandığına göre, tam ism-i şerîflerinin kullanılmaması o devirdeki birtakım yasakları akla getirmektedir. Bu “Beyânnâme”de, Hazretin doğdukları ev Seyhân vilâyeti, Adana kazası, Kayalıdağ mahallesi, Sabuncu Abdullâh sokağı olarak belirtilmiştir ki burada da isimler değiştirilmiştir. Hazretin doğdukları evin bulunduğu mahalle en son Tepebağ olmuştur.

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZÂNOĞLU (K.S.)

 

Doğumundan i‘tibâren bütün hayatı boyunca bu müjdenin şanlı izlerini taşıyan bu zâta “Âlî makâm sâhibi” ma‘nâsına gelen Sâmî ismi konur. Her hâlleri büyük, yüksek makâm sâhibi oluşlarının dışarıya tezâhürüdür.

Hakk idâresinin kaldırılıp, halk idâresinin müslümânlara da sevdirilmeğe çalışıldığı şu cehâlet asrında; ekseriyetin İslâm dışı davranışlarına;

“Bugünkü şartlarda ancak bu kadar olur.” diyerek kılıf bulup, İslâm’ın bazı şartlarda tam olarak yaşanamayacağı iddiâsını hâlleri ile çürütüp, asra yakın ömrünün, doğumundan i‘tibâren tamamını, sünnete harfiyyen riâyet ederek geçirip, İslâm, fitnenin zirveye çıktığı devirlerde sünnete tam olarak ittibâ edilerek yaşanabilir ve kıyâmete kadar da yaşanacaktır diye hayatı ile bunu isbât etmiş bir âlî kadîrdir Hazret-i Sâmî (k.s.).

Allâh (c.c.) dostlarının büyüklerinden bir zâtın ifâdesi ile “Asırların nâdir yetiştirdiği bir büyük velîdir” Hazret-i Sâmî (k.s.).

1950’li yılların başlarında İstanbul’a intikâllerinden sonra kendilerine Fahr-i Kâinat sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz tarafından “MAHMÛD” ismi verilmiş ve kendileri icâzetli halîfeleri Adanalı Hacı Hasan Efendiye:

“-Fakire bundan sonra Mahmûd Sâmî denilmesini ihvâna bildiriniz; bize böyle emrolundu.” diye emir gereği büyük tebşîrâtı bildirirler.

Çocuk yaşlarında muhterem anneleri kendilerini akrânlarıyla oynamak üzere dışarı gönderdiklerinde Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimiz ellerini dizlerinin üzerine koyup “tahiyyât” oturuşundaki gibi oturup, uzaklara gözlerini diker, devâmlı olarak düşünür, tefekkür ederler. Çünkü Allâh (c.c.)’ün Resûlü (s.a.v.) Efendimiz, Mi‘râc’da tahiyyâtta gibi oturmuşlardı. Bu sünneti ömürleri boyunca hep böyle sürdürdüler. Hiç bir zaman kendilerini bunun dışındaki bir şekilde otururken gören olmamıştır. “Neden arkadaşları ile oynamayıp oturduğu” sorulduğunda:

“-Biz oyun için yaratılmadık.” buyurmuşlardır.

İşte hadîs-i şerîfi telmîh; işte sünnete ittibâ‘.11

 

 

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZÂNOĞLU (K.S.)

 

Bu sünnete uygun hayat günümüz insanlarının ancak örneklerini kitâblarda görebildiği bir şekilde tam 96 yıl devâm etmiştir. Doğumlarından dâr-ı bekâya intikâllerine kadar gecesiyle, gündüzüyle, harekâtı ve sekenâtı ile günün 24 sâatinde sünnet-i seniyyeye; Hazret-i Abdullâh ibn-i Ömer radıyallâhu anhümânın dediği gibi ve Pîr Efendimiz Hazretlerinin de mısralaştırdığı şekilde: “Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz Hazretlerinin eşiğinde aklı kurbân ederek” katıksız, tam teslîmiyetli bir sünnet tatbîkâtıdır bu mübârek hayat!

İşte kerâmeti maddî ve ma‘nevî olarak ikiye ayıran Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin: “Esâs kerâmet ma‘nevî kerâmettir; o da yirmi dört sâatin tamâmını Resûl-i Ekrem sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz Hazretlerinin sünnetine uygun olarak geçirmektir. Bizce makbûl olan da budur.” dediği ma‘nevî kerâmetler manzûmesidir Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimizin asırlık ömürleri.

Muhyiddîn-i Arabî hazretleri: “Ehlullâh kendilerinden kerâmet zuhûr etmesini kadınların hayız ve nifas hâli gibi görürler.” buyuruyor.

Bütün hayatlarında buna son derece dikkat eden Efendimiz (k.s.) Hazretleri bir sohbetlerinde (1970’li yılların ikinci yarısında Erenköy’de bir evde) Abdü’l-kâdir-i Geylânî hazretlerinin kendisini yardıma çağıran Adana’nın Misis nâhiyesinin Abdoğlu köyünden bir Ermeni çocuğunun hayvanına, düşen çuvalları biiznillâh yüklemesine âid kıssayı anlatırken, son derece sâf ihvânlardan Merhûm Dr. Bahâ Bey, ayağa kalkarak:

“- Vallâhi bu Zât, asrın Abdü’l-kâdir-i Geylânî’sidir, ne zaman sıkışıp yetiş yâ Hazret-i Sâmî desem bu Zât’ın himmetiyle biiznillâh her müşkülüm hallolur.” diye bağırınca, Sâmî (k.s.) Efendimiz Hazretleri mu‘tâdlarını bozarak yeni başlamış olan sohbeti “el-Fâtiha” diyerek bitirip, fakîre dönerek:

“-Arabayı hazırlayın” buyurdular ve sohbeti yarıda bırakıp, ev sahibinin yapacağı ikrâmı da: “-İkrâmınızı kabûl ettik, Allâh (c.c.) râzı olsun” diyerek yemeden oradan ayrıldılar.

İşte kendilerine karşı sırrı fahş edip kerâmetlerini açığa vurana verdikleri kendi üslûblarınca en ağır ders.

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZÂNOĞLU (K.S.)

 

Bütün hayatı ma‘nevî kerâmet (ya‘ni istikâmet) olan Efendimiz Hazretleri, kendilerinden sâdır olan kerâmetleri böylece saklamamızı bize öğretmiş oluyorlardı. Böylece kerâmetin matlûb olmadığını, zuhûrunun o kişilere Allâh (c.c.)’ün rahmeti olduğunu anlatmış oluyorlardı. Buna da hamdetmek lâzımdı ve hemen takılmadan istikâmet üzere Hakk yola devâmı öğretiyorlardı. Böylece inkılâb kâbiliyetini hâiz olan kalbimiz hakîkî ve tek matlûb olan Allâh (c.c.) ile olacaktı. Ağyârdan ictinâb gerekliydi. İşte kalbin hâllerini anlatırlarken verdikleri bir misâl: “Bukâlemun denilen, Türkçe adı “bahtabakan” kertiş cinsinden kuyruğu ile dala sarılan bir hayvan vardır. Çocukluğumuzda, bu boz renkli hayvanı tutar, erkeklerin o zaman kullandığı kırmızı renkli, püsküllü, kalıba konan feslerini onun üzerine koyardık. Kısa bir süre sonra fesi kaldırdığımızda, bukalemunun kıpkırmızı olduğunu görürdük. Biraz açıkta kalınca eski boz rengine avdet ederdi. Yine kadınların başını örttüğü siyah renkli yağlığı (başörtüsünü) alır bukalemunun üzerine örterdik. Bir müddet beklettikten sonra başörtüsünü açtığımızda hayvanın renginin siyahlaştığını müşâhade ederdik. Biraz sonra asıl rengine avdet ederdi. İşte bir hayvanda bu derece bulunduğu yere intibâk kâbiliyyeti olursa; ya kalbimizi nasıl muhâfaza gerekir; teemmül edelim” buyururlardı. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Cenâb-ı Hakk, sizin kalıbınıza değil; kalblerinize nazar atfeder. Kalb nazargâh-ı İlâhîdir; ona göre dikkat etmeliyiz.” Yine buyuruyorlar: “Gençliğimde dergâhta hâl ehli, ehl-i keşiften Âdil Beğ bana:“-Sâmî evlâdım, münâsebette bulunduğun kişilere çok dikkat et, sakın kasvetli kimselerle karşı karşıya oturma. Bir def‘a Ayasofya câmiinde mevlid dinliyordum; bir de baktım letâiflerim durmuş. Karşımda diz dize oturduğum adamın kalbi hasta imiş (ya‘ni katı). Letâiflerimi üç günde zor çalıştırdım.” dedi. Câmiide mevlid dinleyenin kalbinden bu in‘ikâs olursa ona göre dikkat edelim.”

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZÂNOĞLU (K.S.)

 

Gönüller sultânı Hazret-i Sâmî (k.s.), kalbin Kur’ân-ı kerîmde beş sınıf olarak beyân edildiğini anlatırlardı. Ezcümle: 1- Ölü kalb, 2- Hastalıklı kalb, 3- Gâfil kalb, 4- Zâkir kalb, 5- Ma‘nen diri (hayy) kalb.

Kalbimizi her türlü hastalık ve tehlikelerden koruyacak birinci şartın zikru’llâha devâm olduğunu her def‘asında tekrâr tekrâr beyân buyururlardı. Bunun da, az yiyip oruç tutarak ve şartlarına riâyetle yapılırsa netice hâsıl olacağını bildirirlerdi. Çünkü kul, hadîs-i şerîfte beyân buyurulduğu üzere:

“Kalben zikre muvaffak olursa şeytân me’yûs olarak geri çekilir; zikirden gâfil olursa kalbe yeniden girer.”

“Allâh azîmüşşânı kalben zikreden ile zikretmeyenin farkı cesed dirisi ile ölüsünün farkı gibidir.” buyururlardı. Bu yüzden insanlar, kendilerini Allâh (c.c.)’ü ve O’nun zikrini hatırlatanlarla berâber olmağa çağrılıyordu. Tevbe sûresinde Cenâb-ı Hakk: “Ey îmân edenler, Allâh’tan korkun da sâlih ve sâdıklarla beraber olun.” diye emrediyor. Sâlihlerden bu dünyada istifâde olacağı gibi kabirde ve mahşerde de istifâde olunacağını tefsîr ve hadîsten misâllerle anlatırdı, Hazret-i Sâmî (k.s.).

Bu husûsta kendilerine âid şu menkîbeyi anlatırlardı: “Çocukluğumda kız kardeşim yürüyemiyordu. Yakınlarımız Pozantı’ya yakın bir köyde Kaplanca Dede adlı bir zât var; kızı ona götürün; inşâallâh onun vesîlesi ile Allâh (c.c.) şifâ’ verir dediler. Ben, annem ve kız kardeşim o zâtın türbesine gittik. Geceyi orada geçirdik. Gece bir ara kız kardeşim bağırarak uyandı. Annem:

“- Kızım ne var, ne oldu, niye bağırdın?” dedi. Kız kardeşim:

“- Anne şu kabirdeki dede kalktı, geldi benim kalçamın üzerine oturdu” dedi. Bu hâlden sonra yürüyemeyen kız kardeşim Allâh (c.c.)’ün izni ile ayağa kalktı yürüdü. Ömrü boyunca da bir daha ayağı ağrımadı” diye buyurdular.

İşte sâlihlerden biiznillâh “kabirdeki istifâde”.

14

 

 

 

 

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZÂNOĞLU (K.S.)

 

Sâlih dostların birbirlerine olan yardımlarının Kıyâmet günü de devâm edeceğinin tefsîrde beyân edildiğini sohbetlerinde sık sık anlatırlardı:

Kıyâmet günü hesâba çekilen bir kulun seyyiâtı hasenâtına denk geliyor. Meselâ, 1000 seyyiesi varsa 1000 de hasenesi var. Cenâb-ı Hakk azze ve celle hazretleri o kuluna anne babana git bir hasene iste, verirlerse bana getir seni cennete dâhil edeyim diye buyuruyor. O kul Mahşer gününün o sıkıntılı anında Allâh’ın lûtfu ile anne ve babasını bulup durumunu onlara anlatıyor. Onlar da evlâdım bugünkü günde biz kendimizi kurtaramadık ki sana bir faydamız olsun; sana bir şey veremeyiz diyorlar. O eli boş olarak, mahzûn bir hâlde Hakk’ın huzûruna varıyor. Annem babam bana bir şey vermediler yâ Rabbi diye durumu arz ediyor. Bunun üzerine Hakk Te‘âlâ ve tekaddes hazretleri o kuluna:

“-Senin dünya hayatında benim rızam için sevdiğin bir dostun yok mu idi?” diye soruyor. Cenâb-ı Hakk kulunun o anda hatırına getiriyor ve evet yâ Rabbi, filân kulun ile biz dünya hayatında senin rızân için sevişirdik diyor. Allâh (c.c.)’un lûtfu ile o dostunu bulup durumunu ona anlatıyor. Kardeşi cevâben diyor ki:

“-Ey kardeşim ne kadar hasene istersen alabilirsin. Ben kendimi kurtaramadım, bâri sen kendini kurtar” diyor. Hesâb veren kul, Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna sevinçle geliyor ve durumu arz ediyor. Bunun üzerine Sübhân olan Rabbimiz:

“-Yâ öyle mi; o böyle bir ızdırâblı gününde kardeşine acıyarak hasene veriyor; bense Cevvâdü Kerîmim, Erhâmü’r-Rahimînim, her ikinizi de affettim” buyuruyor.

Ne büyük tebşîrât-ı ilâhî. El-hamdü li’llâhi rabbî’l-‘âlemîn. Allâh (c.c.) cümlemize rızâsı için sevişmeyi nasîb etsin (Âmîn).

13

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZÂNOĞLU (K.S.)

 

İlk, orta ve lise tahsîlini Adana’da tamamlayan Hz. Sâmî (k.s.) yüksek tahsîlini İstanbul’da yaparlar. Hukuk Fakültesi’ni birincilikle bitiren Hz. Sâmî (k.s.) bu arada bir müddet Gümüşhâneli Dergâhı’na devâm ederler. Bu sırada Bâyezıd dersiâmlarından Rüşdü Efendi (Eski Beşiktaş müftüsü Merhûm Fuat Çamdibi Hocanın babası): “Sâmî Evlâdım, gel seni Şeyhülmeşâyih Es‘âd Erbilî Hazretlerine götüreyim.” der. Bu teklifi kabûl eden Efendi Hazretleri Rüşdü Efendi ile berâber Kelâmî Dergâhı’na giderler. Bu ilk karşılaşmanın devâmını kendileri şöyle anlatıyorlar: “Üstâdımızın huzûruna varıp ellerini öptük. Rüşdü Efendi Hoca: -Üstâdım bu getirdiğim genç Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddin Efendi’nin evlâdlarından Adanalı Sâmî Efendi- deyince; birden Üstâdımız Es‘âd Efendi Hazretleri: “Hayır! O bizim evlâdımız” buyurdular. Ve orada devâm ettiğim evrâdın ne olduğunu sordular. Günde beşbin zikrullâh, bir cüz Kur’ân-ı kerîm tilâveti, Delâil-i Hayrât diye cevâb verdim. -Evlâdım hastalık nerede ise tedâviye oradan başlamak lâzım, bu yüzden şimdilik bunları terk edip kalbî zikre başlayacaksın buyurdular ve Fakîre inâbe verdiler.” Akarsu deryâya kavuşmuş; su mecrâını bulmuştu. Cenâb-ı Hakk’ın lûtfu inâyeti ile Hz. Sâmî Efendimiz bir kaç ayda seyr u sülûkunu ikmâl buyurdular. Daha önce iki yıl devâm edilen dergâhta olmayan tecellî burada bir kaç ayda olmuştu el-hamdü li’llâh. Kısa sürede icâzet ve mutlak hilâfet alan Efendimiz Hazretleri mürşid-i kâmilin görevine âid şu kıssaları naklediyorlar: “Gençliğimde dergâha devâm ediyordum. Orada vazîfesi müntesiblerin ayakkabılarının tozunu almak olan bir dervîş vardı. Bir gün onun elindeki bezi aldım, pertavsızın altına tutarak bir müddet güneşin altında tuttum. Güneşin harâretinin pertavsız vasıtasiyle bezin üzerine teksîf edilmesi ile bez tutuştu ve yanmağa başladı. Dervîş hayretler içinde kaldı. İşte mürşid-i kâmil, iki cihânın Serveri ve Rahmet Güneşi Nebî salla’llâhu ‘aleyhi ve sellem Efendimizden aldığı nûru müntesiblerden müsâid kimselerin kalblerine teksîf edip, o nûr-ı Muhammedî (s.a.v.) ile kalbleri diriltip kemâle erdiren kişidir, bi-izni’llâh. Mürşid-i kâmil çobana benzer; çoban dağda koyunları otlatırken bacağı kırılanı orada bırakır mı? Sırtına atıp ağıla kadar getirir. Mürşid-i kâmil de hiç bir evlâdını bırakmaz ve terk etmez bi-izni’llâh.

14

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZÂNOĞLU (K.S.)

 

Mürşid-i kâmilini bulan ve Zât-ı ‘Âlîlerinin onun ifâdesi ile “Eyyâm-ı şebâbını şerîat-ı mutahhare ve tarîkat-ı ‘âliyye hizmetinde” geçiren Hazreti Sâmî Efendimiz ma‘nevî mertebeleri hızla aşıyorlardı. Bu yolda kendi ifâdeleri ile ihlâs ve tam teslîmiyet şarttı. Ölünün yıkayıcısına teslîmiyeti gibi mürid de mürşidine teslîm olmalıydı ki bi-izni’llâh neticeye ulaşsın. Kendileri anlatıyorlar: “Allâme Taftadânî hazretlerinin talebelerinden biri bir şeyhe intisâb etmiş. Bu talebeden hocasının huzûrunda hikmetli kelâmlar sâdır olmuş. Hocası: “-Evlâdım, bunları ben sana öğretmedim; sen bunları nereden öğrendin?” diye soruyor. Talebe: “-Efendim ben bir şeyhe intisâb ettim; zikir çekiyorum, doğuş oluyor ve böylece hikmetli konuşuyorum.” diyor. Bunun üzerine ‘Allâme Taftadânî hazretleri: “Oğlum beni de şeyhine götür”; diyor. Kendileri de aynı şeyhe intisâb ediyorlar. Fakat ya teslîmiyet yok veyâ nasîbi yok aynı tecelliyâtlar kendilerinde zuhûr etmiyor, aynı istifâde olmuyor. Sâmî Efendimiz Hazretlerinin bu anlattığı kıssadan çıkan hükme göre nasîbi olan müstaid kişiler mürşid-i kâmili bulup ona tam olarak teslîm olurlarsa bi-izni’llâh neticeye ulaşır, ma‘nevî mertebelerde hızla ilerleyerek kemâle ererler. Bunların hepsi kendilerinde bi-izni’llâh mevcûd olan Hazreti Sâmî (k.s.) kısa zamânda icâzet alırlar irşâdla görevlendirilirler. Kelâmî Dergâhı’ndaki hizmet günlerine âid Adapazarlı Pehlivân Efendi şu hâtırayı anlatır: “Adapazarı’ndan on arkadaşımla berâber Es‘ad Efendi Hazretlerinin ziyâretlerine gittik. Sohbet esnâsında tekkeye dâhil olmuştuk. İçerisi kalabalık olduğundan dışarıda oturuyor, Es‘ad Efendi Hazretlerinin kendilerini göremiyor, sâdece seslerini işitiyorduk. İlk def‘a sohbetlerine gelmenin heyecânı içindeydik. Sohbet sırasında ihvân arasında genç bir zât dolaşıp hizmet ediyordu. “Bu Genç orada dolaşmasa o zamân dikkatimiz dağılmaz, daha çok istifâde ederdik.” diye içimden geçirdim. Sohbet biter bitmez Es‘ad Efendi Hazretleri: “-Adapazarlı Pehlivân Efendi ve on arkadaşı buraya gelsin!” dediler. Hâlbuki bizi hiç tanımıyorlar ve geldiğimizi de görmemişlerdi.

“-Sâmî evlâdımız hakkında sû-i zan ettiniz, helâllık alın.” buyurdular. Afvımızı taleb edip böylece bu iki Zâtı ve aralarındaki derûnî muhabbet ve bağı öğrenmiş olduk.

El-hamdü li’llâh.

15

 

 

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZÂNOĞLU (K.S.)

 

Üstâdına olan bu muhabbet ve bağlılığını dâimâ arttırarak devâm ettiren Hazreti Sâmî Efendimiz bütün gün ve gecelerini hizmet yolunda geçirdiler. Dergâhın temizliğinden ihvânın her türlü hizmetlerine varıncaya kadar her an Sâmî Efendimiz, yatalak hasta olan ihvânın da her türlü hizmetlerini seve seve yaparlardı. Hazreti Es‘âd Erbilî Efendimizin: “Mâ‘nen bizimle aynı mertebededir, lâkin bu vazîfe bize verildi” diye tarif ettikleri Hüseyin Efendi Hazretleri yatalak olunca: “Bu Zâtın hizmeti için kim tâlib olur?” diye ihvâna sorarlar. Hemen Sâmî Efendimiz o Zâtın hizmetlerine koşarlar. Def‘i hâcetleri dâhil her hizmetlerini uzun müddet seve seve görürler. Nihâyet bu hizmetleri sonunda Hüseyin Efendi Hazretleri: “-Evlâdım, Cenâb-ı Hakk’a niyâz ediyorum; Allâh ‘azîmüşşân bize ihsân ettiklerini fazlası ile sana ihsân etsin!” diye duâ buyururlar. Dünya hayatını Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimizin buyurdukları gibi: “Benimle dünyanın misâli ağaç altında bir mikdâr dinlendikten sonra yoluna devâm eden yolcunun hâline benzer” diye ana rahmi ile kabir arasında bir sefer olarak görürdü; Hz. Sâmî Efendimiz. Ve bunu uzun bir ömürde her an tatbîk ettiler. “Bir yabancı âlim, fakire kendilerinin hâl ve kelâmlarından sordular. O anda hâtırıma gelen şu hâllerini anlattım: Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “-Seferden döndüğünüzde hanımlarınızın yanına haber vermeden girmeyiniz.” buyuruyorlar. Hz. Sâmî (k.s.) hayatı bir sefer olarak gördüğü için her yerinden kalkmalarını bir sefer kabûl ediyorlardı. Abdest almak için her lavaboya gidişlerinde yol zevcelerinin odasından geçiyordu. Yarım asırdan fazla süren evlilik hayatlarında bıkmadan, usanmadan, seve seve her def‘asında zevcelerini haberdâr ederlerdi. O’nun “Efendi buyur!” diye sesini duyunca odaya girer ve diğer tarafa geçerlerdi. Bu hâl altmış küsur yıl günde en az on def‘a devâm etti” deyince yabancı ‘âlim ayağa kalkarak: “-Bu zât Sâhibü’z-zamân’dır. Onun dışında hiç bir velî sünnet-i seniyyeyi bu kadar derin ve ihâtalı anlayıp tatbîk edemez, ancak o yapabilir” dedi.

El-hamdü li’llâhi rabbi’l-‘âlemîn.

16

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZÂNOĞLU (K.S.)

 

Hayatının tek gâyesi Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerinin sünnetine uymak ve onu ihyâ etmek olan Hz. Sâmî Efendimiz; daha önceki kitâplarda: “Kılıcı boynunda asılı Peygamber” olarak ta‘rîf edilen (s.a.v.) Efendimize bu husûsta da ittibâ edip gazâya iştirâk ederek “Gâzî” olmuşlardı. Bu husûsu kendileri şöyle anlatıyorlardı: “-Birinci Cihân harbinde Osmânlı ordusunda levâzım subayı olarak vazîfe gördüm. Alayımız Edirne’de vazîfe görüyordu. Açlık ve kıtlık son derece şiddetli idi. Askerlerimizin uzun süre yiyecek bulamadıkları oluyordu. Bu yüzden askerler ellerinin yetiştiği yere kadar kavak ağaçlarının kabuklarını yolarak onları çiğniyorlar ve böylece açlıklarını bir nebze olsun gidermeğe çalışıyorlardı. Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) Efendimizin: “Cihâdı terk eden millet zillete düçâr olur.” sözünü bütün talebelerine ezberleten Hz. Sâmî (k.s.) Cenâb-ı Hakk’ın: “Niçin yapamadığınızı söylüyorsunuz?” Kavl-i şerîfini de bize kendileri yaşayarak öğretiyorlardı. Yaşayarak, tatbîk ederek bize cihâdı öğretiyorlardı. Harbe iştirâk ederek Gâzî olmuşlar, ve ömürleri boyunca İslâm için kılıç sallama arzusu ile yaşamışlardı. Mübârek ömürleri doksanı bulduğunda dahî sohbetlerinde Uhud harbinde Amr ibn-i Sâbit (r.a.)’in müslüman oluşunu anlatırken; onun lâkabını: “Asram lâkabı ile mülakkab; keskin kılıç saldırıcı, diye ta‘rîf ederken oldukları yerde dizleri üzerine doğrularak ellerini havaya kaldırarak elindeki kılıcı ile derhâl düşman üzerine saldıracakmış gibi olan hâlleri ancak görülmekle anlaşılabilirdi. Yaşıyor; ondan sonra anlatıyorlar; anlatırken de o hâli aynen yaşıyorlardı. Hayatı cihâddı Hz. Sâmî Efendimizin. Ömür boyu cihâd. Ve bu cihâdı elinde silâhı gazâda da yaşamış ve Gâzî olmuşdu Hz. Sâmî (k.s.).

Ve nefe‘ana’llâhü te‘âlâ bi şefâatihi, Allâh (c.c.) cümlemizi O’nun muhabbetini hakkı ile yaşayıp öylece haşrolanlardan eylesin (Âmîn). Bi hurmeti seyyidi’l- enbiyâ-i ve’l- mürselîn salla’llâhu te‘âlâ ‘aleyhi vesellem.

17

 

KURULUŞUNUN 92. YILINDA          MTTB (MİLLÎ TÜRK TALEBE BİRLİĞİ)

 

Birinci Cihan Harbi sırasında, düşmanları tarafından ablukaya alınarak ortadan kaldırılmak istenen tek büyük Müslüman Türk toplumunun temelleri sarsılırken, bu iç ve dış şer güçlerine karşı, Türk Yüksek Tahsil Gençliğini organize etmek ve bu güçlerin zararlı faaliyetlerinden gençliği(n dinini, imanını ve vatanı) korumak gayesiyle Darü’l-Fünun talebeleri tarafından 4 ARALIK 1916’da İstanbul’da kurulmuştur.

İstiklâl Harbi’nin sona erip yeni Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasıyla, İslâm Dünyası’nı parçalayıp yok etmek amacındaki bu şer güçlerin içimize mikroplarını ve bu mikropların portörlüğünü yapacak ajanlarını sokmasıyla Millî Türk Talebe Birliği’nin esas görevi başlamış oldu.

Millî Türk Talebe Birliği, Türk Yüksek Tahsil Gençliğini, aralarda uğradığı bazı inkıtalar haricinde, başındaki idarecilerinin bilgi, beceri ve gayretleri oranında, dış güçlerin ajanları vasıtasıyla estirilen kuzey ve batı rüzgarlarından korumuş, gençliği bu memlekete sahip çıkacak bir gençlik olarak yetiştirmeye gayret etmiştir.

Özellikle 1971 yılında Genel Başkan olan Muhterem Ömer Öztürk, Millî Türk Talebe Birliği’ni hakikî gayesini yerine getirmesi yolunda ideal bir şekilde yöneterek, iç ve dış düşmanların bütün hücumlarına rağmen Türkiye’ye damgasını vurmuş, memlekette estirilen zararlı rüzgarlara kapılmayan, maneviyatı kuvvetli, bugünlerde memleket idaresinde söz sahibi olan Müslüman Türk Gençliğini yetiştiren MTTB’yi hakiki fonksiyonunu icra eden bir teşkilat haline getirmiştir.

Bu dönem, gençliğin sokaktan kütüpheneye ve kitaba, ilmî ve kültürel çalışmalara çekildiği dönem olmuştur.

12 EYLÜL 1980 ihtilâline kadar bu gayesini devam ettiren Millî Türk Talebe Birliği, bu tarihten itibaren memleket idaresine el koyan Askerî Yönetim tarafından faaliyetten men edilmiş, kapatılması neticesinde gençliğin yetişmesine yönelik sorumlulukları ve tüzüğü gereği tüm mevcudiyeti Fatih Gençlik Vakfı’na devredilmiştir.

MTTB

 

Kuruluş gayesine yönelik faaliyetlerini 1971 yılına kadar aralıklı devam ettirmeye çalışan MTTB, bu tarihe kadar belli mihrakların kontrol ve desteğindeki faaliyetleri ile ön plana çıkmıştır. Bir önceki dönem Genel Muhasiblik vazifesinde iken, Türkiye Temsilcisi olarak katıldığı “Dünya Gençlik Kurultayı”nda ön plana çıkan, konferans müddetince Birleşmiş Milletler binasında Müslüman Ülke temsilcileri için beş vakit ezan okutturup, mescid açtırarak namaz kılmalarını temin eden Muhterem Ömer Öztürk’ün 26 MART 1971 yılında Genel Başkan olmasıyla, MTTB, gerçek kimliğine bürünüp, temsil ettiği misyon için iftihar vesîlesi olmuştur.

MTTB’nin gerçek sahiblerinin bu teşkilata sahip çıktıklarını fark eden belli mihraklar, Bakanlar Kurulu Kararı ile MTTB’ye tahsisli olan binasını 1972 Mayıs ayında el altından bedava denebilecek bir fiyata Halkevlerine satışını yapmış, ancak Genel Başkan Muhterem Ömer Öztürk’ün son andaki müdahelesiyle bu oyunları boşa çıkmıştır. Bu amaçlarını gerçekleştiremeyince, bu kez 1972 yılı sonunda sırf MTTB’yi kapatmak gayesiyle 1630 sayılı Dernekler Kanunu çıkarılmış, ancak Genel Başkan Muhterem Ömer Öztürk’ün üstün gayretleri ve kıvrak zekâsı sayesinde kanuna rağmen mahkeme kararıyla MTTB ayakta kalmıştır.

Bu döneme kadar sadece kamoyuna yönelik ve belli mihrakların kontrol ve desteğindeki faaliyetlerinden öteye gidemeyen, Türkiye’deki güdümlü kör döğüşün bir aktörü durumunda olan MTTB, 1971’de Muhterem Ömer Öztürk’ün Genel Başkan olmasıyla, hiçbir mihrakın kontrolü ve desteği olmaksızın ve Türkiye’de bu mihrakların sahnelediği senaryoların hiçbirinin aktörü olmadan, Türkiye’nin en güvenilir teşkilatlarından biri olmuş, ama bunun yanında Gençliğin eğitimi için birbirinden değerli kurumlar, kurslar ve enstitüleri, icraat sahasına dökmüştür.

Eğitim, Kültür ve Kütüphane gibi müdürlüklerin faaliyette zirveye çıkması, Sosyal İlimler Enstitüsü gibi Türkiye’de bir ilki gerçekleştirmesi, Spor Klubü’nün, Amatör branşlarda Türkiye’nin en büyük klüplerinden biri haline gelmesi bu dönemi özet olarak anlatmaya yeter.

Muhterem Ömer Öztürk’ün verdiği bu rûh ve ivme ile MTTB 1980’e kadar aynı misyonunu devam ettirmiştir. Türkiye’de sol’un temsilciliğini yapan bazı fikir adamlarının dediği gibi, buna engel olmak için ise Türkiye’de bir ihtilal yapılmıştır.

4

 

MTTB VE MUHTEREM ÖMER ÖZTÜRK

 

1971’de kendisine teklif edilen, ancak reddeden MTTB Genel Başkanlığını; ma‘nevi terbiyesinde yetiştiği Sâhibü’z-zaman Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.)’un “İnşaallah hizmetiniz olur.” işaretiyle kabul eden Muhterem Ömer Öztürk Ağabey, “Burası siyasi bir kuruluştur, siyaset ise yalanla iç içedir.” kuşkusuna yine O yüce zatın verdiği “Evladım doğru konuşmak en büyük siyasettir. Yalan söylememek şartıyla ağzınıza geldiğini söyleyin.” cevâbını kendisine düstur edinmiş, 2,5 yıla yakın MTTB Genel Başkanlığı döneminde bu düsturun ne kapılar açtığını hepimize göstermiştir. 26 MART 1971’de Genel Başkan olarak yaptığı ilk konuşma onun takip edeceği yolun ve düsturların ne olduğunu bize göstermektedir:

“Memleketimizin içinde bulunduğu şartlar dahilinde yüksek tahsil gençliğine büyük görevler düşmektedir. Yarının ürkütücü kadrosu olan gençlik, bugünün sakat maarif politikası neticesinde maziden kopuk istikbali düşünebilme imkanı ve kapasitesinden mahrum bir tarzda yetiştirilmektedir. Eğitimimizin millî olması, mazisine lâyık, istikbaldeki vazifesine hazır, mukaddesatına bağlı gençler yetiştirmesinde, orta tahsilden itibaren talebelerle çok yakından ilgilenmek ve onları kazanmak, birer mücahit rûhuyla yetişmelerini sağlamak başlıca görevimiz olmalıdır. Asırlardır yerleşmiş ebede kadar devam edecek olan prensiplerin Anayasam olacağına sizleri şahit tutuyorum. Seçilsem de seçilmesem de, inandığım davanın neferi olarak son nefesime kadar hakka hizmet yolunda olacağım.”

Gerek Genel Başkanlık döneminde, gerekse daha sonra, günümüze kadar, yaşadıkları ve söyledikleri ile bu davanın bir neferinden öte kumandanlarından olduğunu gören gözlere göstermiştir. İslâm düşmanlarının her türlü yolları deneyerek alternatif İslam gençliği yetiştirme yoluna gittiği bu 36 yıllık zaman dilimi bizlere hakîkati haykırıyor: Zamanımızda mazi âti arasındaki köprü ancak bu zatın muhafaza etmeğe çalıştığı köprüdür. Diğerleri hayaldir ve batmaya mahkumdur!

 

MTTB (MİLLÎ TÜRK TALEBE BİRLİĞİ)

 

Birinci Cihan Harbi sırasında, düşmanları tarafından ablukaya alınarak ortadan kaldırılmak istenen tek büyük Müslüman Türk toplumunun temelleri sarsılırken, bu iç ve dış şer güçlerine karşı, Türk Yüksek Tahsil Gençliğini organize etmek ve bu güçlerin zararlı faaliyetlerinden gençliği(n dinini, imanını ve vatanı) korumak gayesiyle Darü’l-Fünun talebeleri tarafından 4 ARALIK 1916’da İstanbul’da kurulmuştur.

İstiklâl Harbi’nin sona erip yeni Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasıyla, İslâm Dünyası’nı parçalayıp yok etmek amacındaki bu şer güçlerin içimize mikroplarını ve bu mikropların portörlüğünü yapacak ajanlarını sokmasıyla Millî Türk Talebe Birliği’nin esas görevi başlamış oldu.

Millî Türk Talebe Birliği, Türk Yüksek Tahsil Gençliğini, aralarda uğradığı bazı inkıtalar haricinde, başındaki idarecilerinin bilgi, beceri ve gayretleri oranında, dış güçlerin ajanları vasıtasıyla estirilen kuzey ve batı rüzgarlarından korumuş, gençliği bu memlekete sahip çıkacak bir gençlik olarak yetiştirmeye gayret etmiştir.

Özellikle 1971 yılında Genel Başkan olan Muhterem Ömer Öztürk, Millî Türk Talebe Birliği’ni hakikî gayesini yerine getirmesi yolunda ideal bir şekilde yöneterek, iç ve dış düşmanların bütün hücumlarına rağmen Türkiye’ye damgasını vurmuş, memlekette estirilen zararlı rüzgarlara kapılmayan, maneviyatı kuvvetli, bugünlerde memleket idaresinde söz sahibi olan Müslüman Türk Gençliğini yetiştiren MTTB’yi hakiki fonksiyonunu icra eden bir teşkilat haline getirmiştir.

12 EYLÜL 1980 ihtilaline kadar bu gayesini devam ettiren Millî Türk Talebe Birliği, bu tarihten itibaren memleket idaresine el koyan Askerî Yönetim tarafından faaliyetten men edilmiş, kapatılması neticesinde tüzüğü gereği tüm mevcudiyeti Fatih Gençlik Vakfı’na devredilmiştir.

 

KURULUŞUNUN 91. YILINDA MTTB

(MİLLÎ TÜRK TALEBE BİRLİĞİ)

 

Birinci Cihan Harbi sırasında, düşmanları tarafından ablukaya alınarak ortadan kaldırılmak istenen tek büyük Müslüman Türk toplumunun temelleri sarsılırken, bu iç ve dış şer güçlerine karşı, Türk Yüksek Tahsil Gençliğini organize etmek ve bu güçlerin zararlı faaliyetlerinden gençliği(n dinini, imanını ve vatanı) korumak gayesiyle Darü’l-Fünun talebeleri tarafından 4 ARALIK 1916’da İstanbul’da kurulmuştur.

İstiklâl Harbi’nin sona erip yeni Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasıyla, İslâm Dünyası’nı parçalayıp yok etmek amacındaki bu şer güçlerin içimize mikroplarını ve bu mikropların portörlüğünü yapacak ajanlarını sokmasıyla Millî Türk Talebe Birliği’nin esas görevi başlamış oldu.

Millî Türk Talebe Birliği, Türk Yüksek Tahsil Gençliğini, aralarda uğradığı bazı inkıtalar haricinde, başındaki idarecilerinin bilgi, beceri ve gayretleri oranında, dış güçlerin ajanları vasıtasıyla estirilen kuzey ve batı rüzgarlarından korumuş, gençliği bu memlekete sahip çıkacak bir gençlik olarak yetiştirmeye gayret etmiştir.

Özellikle 1971 yılında Genel Başkan olan Muhterem Ömer Öztürk, Millî Türk Talebe Birliği’ni hakikî gayesini yerine getirmesi yolunda ideal bir şekilde yöneterek, iç ve dış düşmanların bütün hücumlarına rağmen Türkiye’ye damgasını vurmuş, memlekette estirilen zararlı rüzgarlara kapılmayan, maneviyatı kuvvetli, bugünlerde memleket idaresinde söz sahibi olan Müslüman Türk Gençliğini yetiştiren MTTB’yi hakiki fonksiyonunu icra eden bir teşkilat haline getirmiştir.

Bu dönem, gençliğin sokaktan kütüpheneye ve kitaba, ilmî ve kültürel çalışmalara çekildiği dönem olmuştur. 12 EYLÜL 1980 ihtilâline kadar bu gayesini devam ettiren Millî Türk Talebe Birliği, bu tarihten itibaren memleket idaresine el koyan Askerî Yönetim tarafından faaliyetten men edilmiş, kapatılması neticesinde gençliğin yetişmesine yönelik sorumlulukları ve tüzüğü gereği tüm mevcudiyeti Fatih Gençlik Vakfı’na devredilmiştir.

 

MTTB

 

Kuruluş gayesine yönelik faaliyetlerini 1971 yılına kadar aralıklı devam ettirmeye çalışan MTTB, bu tarihe kadar belli mihrakların kontrol ve desteğindeki faaliyetleri ile ön plana çıkmıştır. Bir önceki dönem Genel Muhasiblik vazifesinde iken, Türkiye Temsilcisi olarak katıldığı “Dünya Gençlik Kurultayı”nda ön plana çıkan, konferans müddetince Birleşmiş Milletler binasında Müslüman Ülke temsilcileri için beş vakit ezan okutup, mescid açtırarak namaz kılmalarını temin eden Muhterem Ömer Öztürk’ün 26 MART 1971’de Genel Başkan olmasıyla, MTTB, gerçek kimliğine bürünüp, temsil ettiği misyon için iftihar vesilesi olmuştur.

MTTB’nin gerçek sahiblerinin bu teşkilata sahip çıktıklarını fark eden belli mihraklar, Bakanlar Kurulu Kararı ile MTTB’ye tahsisli binasını 1972 Mayıs ayında el altından bedava denebilecek bir fiyata Halkevlerine satışını yapmış, ancak Genel Başkan Muhterem Ömer Öztürk’ün son andaki müdahelesiyle bu oyunları boşa çıkmıştır. Amaçlarını gerçekleştiremeyince, bu kez 1972 yılı sonunda sırf MTTB’yi kapatmak gayesiyle 1630 sayılı Dernekler Kanunu çıkarılmış, ancak Genel Başkan Muhterem Ömer Öztürk’ün üstün gayretleri ve kıvrak zekası sayesinde kanuna rağmen mahkeme kararıyla MTTB ayakta kalmıştır.

Bu döneme kadar sadece kamoyuna yönelik ve belli mihrakların kontrol ve desteğindeki faaliyetlerinden öteye gidemeyen, Türkiye’deki güdümlü kör döğüşün bir aktörü durumunda olan MTTB, 1971’de Muhterem Ömer Öztürk’ün Genel Başkan olmasıyla, hiçbir mihrakın kontrolü ve desteği olmaksızın ve Türkiye’de bu mihrakların sahnelediği senaryoların hiçbirinin aktörü olmadan, Türkiye’nin en güvenilir teşkilatlarından biri olmuş, ama bunun yanında Gençliğin eğitimi için birbirinden değerli kurumlar, kurslar ve enstitüleri, icraat sahasına dökmüştür.

Eğitim, Kültür ve Kütüphane gibi müdürlüklerin faaliyette zirveye çıkması, Sosyal İlimler Enstitüsü gibi Türkiye’de bir ilki gerçekleştirmesi, Spor Klubü’nün, Amatör branşlarda Türkiye’nin en büyük klüplerinden biri haline gelmesi bu dönemi özet olarak anlatmaya yeter.

Muhterem Ömer Öztürk’ün verdiği bu ruh ve ivme ile MTTB 1980’e kadar aynı misyonunu devam ettirmiştir. Türkiye’de sol’un temsilciliğini yapan bazı fikir adamlarının dediği gibi, buna engel olmak için ise Türkiye’de bir ihtilal yapılmıştır.

 

MTTB VE MUHTEREM ÖMER ÖZTÜRK

 

1971’de kendisine teklif edilen, ancak reddeden MTTB Genel Başkanlığını; manevi terbiyesinde yetiştiği Sâhibü’z-zaman Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.)’un “İnşaallah hizmetiniz olur.” işaretiyle kabul eden Muhterem Ömer Öztürk Ağabey, “Burası siyasi bir kuruluştur, siyaset ise yalanla iç içedir.” kuşkusuna yine O yüce zatın verdiği “Evladım doğru konuşmak en büyük siyasettir. Yalan söylememek şartıyla ağzınıza geldiğini söyleyin.” cevabını kendisine düstur edinmiş, 2,5 yıla yakın MTTB Genel Başkanlığı döneminde bu düsturun ne kapılar açtığını hepimize göstermiştir. 26 MART 1971’de Genel Başkan olarak yaptığı ilk konuşma onun takip edeceği yolun ve düsturların ne olduğunu bize göstermektedir:

“Memleketimizin içinde bulunduğu şartlar dahilinde yüksek tahsil gençliğine büyük görevler düşmektedir. Yarının ürkütücü kadrosu olan gençlik, bugünün sakat maarif politikası neticesinde maziden kopuk istikbali düşünebilme imkanı ve kapasitesinden mahrum bir tarzda yetiştirilmektedir. Eğitimimizin millî olması, mazisine lâyık, istikbaldeki vazifesine hazır, mukaddesatına bağlı gençler yetiştirmesinde, orta tahsilden itibaren talebelerle çok yakından ilgilenmek ve onları kazanmak, birer mücahit ruhuyla yetişmelerini sağlamak başlıca görevimiz olmalıdır. Asırlardır yerleşmiş ebede kadar devam edecek olan prensiplerin Anayasam olacağına sizleri şahit tutuyorum. Seçilsem de seçilmesem de, inandığım davanın neferi olarak son nefesime kadar hakka hizmet yolunda olacağım.”

Gerek Genel Başkanlık döneminde, gerekse daha sonra, günümüze kadar, yaşadıkları ve söyledikleri ile bu davanın bir neferinden öte kumandanlarından olduğunu gören gözlere göstermiştir. İslam düşmanlarının her türlü yolları deneyerek alternatif İslam gençliği yetiştirme yoluna gittiği bu 36 yıllık zaman dilimi bizlere hakikati haykırıyor: Zamanımızda mazi âti arasındaki köprü ancak bu zatın muhafaza etmeğe çalıştığı köprüdür. Diğerleri hayaldir ve batmaya mahkumdur!

 

KURULUŞUNUN 93. YILINDA

MTTB (MİLLÎ TÜRK TALEBE BİRLİĞİ)

 

Birinci Cihan Harbi sırasında, düşmanları tarafından ablu­kaya alınarak ortadan kaldırılmak istenen tek büyük Müslü­mân Türk toplumunun temelleri sarsılırken, bu iç ve dış şer güçlerine karşı, Türk Yüksek Tahsil Gençliğini organize etmek ve bu güçlerin zararlı faaliyetlerinden gençliği(n dînini, îmânını ve vatanı) korumak gâyesiyle Darü’l-Fünûn talebeleri tarafın­dan 4 Aralık 1916’da İstanbul’da kurulmuştur.

İstiklâl Harbi’nin sona erip yeni Türkiye Cumhuriyetinin ku­rulmasıyla, İslâm Dünyâsı’nı parçalayıp yok etmek amacında-ki bu şer güçlerin içimize mikroplarını ve bu mikropların portör­lüğünü yapacak ajanlarını sokmasıyla Millî Türk Talebe Birli-ği’nin esâs görevi başlamış oldu.

Millî Türk Talebe Birliği, Türk Yüksek Tahsil Gençliğini, aralarda uğradığı bazı inkıtâlar hâricinde, başındaki idârecile­rinin bilgi, beceri ve gayretleri oranında, dış güçlerin ajanları vasıtasıyla estirilen kuzey ve batı rüzgârlarından korumuş, gençliği bu memlekete sâhib çıkacak bir gençlik olarak yetiş­tirmeye gayret etmiştir.

Özellikle 1971 yılında Genel Başkan olan Muhterem Ömer Öztürk, Millî Türk Talebe Birliği’ni hakîkî gâyesini yerine getir­mesi yolunda ideal bir şekilde yöneterek, iç ve dış düşmanla­rın bütün hücûmlarına rağmen Türkiye’ye damgasını vurmuş, memlekette estirilen zararlı rüzgârlara kapılmayan, ma‘neviyatı kuvvetli, bugünlerde memleket idâresinde söz sâhibi olan Müslümân Türk Gençliğini yetiştiren MTTB’yi hakîkî fonksiyo­nunu icrâ eden bir teşkilât hâline getirmiştir.

Bu dönem, gençliğin sokaktan kütüphâneye ve kitâba, ilmî ve kültürel çalışmalara çekildiği dönem olmuştur.

12 Eylül 1980 ihtilâline kadar bu gâyesini devâm ettiren Millî Türk Talebe Birliği, bu tarihten itibâren memleket idâresi­ne el koyan Askerî Yönetim tarafından faaliyetten men edilmiş, kapatılması netîcesinde gençliğin yetişmesine yönelik sorum­lulukları ve tüzüğü gereği tüm mevcûdiyeti Fatih Gençlik Vak-fı’na devredilmiştir.

 

MTTB

 

Kuruluş gâyesine yönelik faaliyetlerini 1971 yılına kadar aralık­lı devâm ettirmeye çalışan MTTB, bu tarihe kadar belli mihrakların kontrol ve desteğindeki faaliyetleri ile ön plana çıkmıştır. Bir önce­ki dönem Genel Muhâsiblik vazîfesinde iken, Türkiye Temsilcisi olarak katıldığı “Dünyâ Gençlik Kurultayı”nda ön plana çıkan, konferans müddetince Birleşmiş Milletler binasında Müslümân Ül­ke temsilcileri için beş vakit ezân okutturup, mescîd açtırarak na­mâz kılmalarını temin eden Muhterem Ömer Öztürk’ün 26 Mart 1971 yılında Genel Başkan olmasıyla, MTTB, gerçek kimliğine bü­rünüp, temsil ettiği misyon için iftihâr vesîlesi olmuştur.

MTTB’nin gerçek sâhiblerinin bu teşkilata sâhib çıktıklarını fark eden belli mihraklar, Bakanlar Kurulu Kararı ile MTTB’ye tahsisli olan binâsını 1972 Mayıs ayında el altından bedâva denebilecek bir fiyata Halkevlerine satışını yapmış, ancak Genel Başkan Muhterem Ömer Öztürk’ün son andaki müdâhelesiyle bu oyunları boşa çıkmıştır. Bu amaçlarını gerçekleştiremeyince, bu kez 1972 yılı sonunda sırf MTTB’yi kapatmak gâyesiyle 1630 sayılı Dernek­ler Kânunu çıkarılmış, ancak Genel Başkan Muhterem Ömer Öz­türk’ün üstün gayretleri ve kıvrak zekâsı sâyesinde kânuna rağmen mahkeme kararıyla MTTB ayakta kalmıştır.

Bu döneme kadar sadece kamoyuna yönelik ve belli mihrakla­rın kontrol ve desteğindeki faaliyetlerinden öteye gidemeyen, Tür­kiye’deki güdümlü kör döğüşün bir aktörü durumunda olan MTTB, 1971’de Muhterem Ömer Öztürk’ün Genel Başkan olmasıyla, hiç­bir mihrakın kontrolü ve desteği olmaksızın ve Türkiye’de bu mih­rakların sahnelediği senaryoların hiçbirinin aktörü olmadan, Türki­ye’nin en güvenilir teşkîlâtlarından biri olmuş, ama bunun yanında Gençliğin eğitimi için birbirinden değerli kurumlar, kurslar ve ensti­tüleri, icraat sahasına dökmüştür.

Eğitim, Kültür ve Kütüphâne gibi müdürlüklerin faaliyette zirve­ye çıkması, Sosyal İlimler Enstitüsü gibi Türkiye’de bir ilki gerçek­leştirmesi, Spor Klubü’nün, Amatör branşlarda Türkiye’nin en bü­yük klüplerinden biri hâline gelmesi bu dönemi özet olarak anlat­maya yeter.

Muhterem Ömer Öztürk’ün verdiği bu rûh ve ivme ile MTTB 1980’e kadar aynı misyonunu devâm ettirmiştir. Türkiye’de sol’un temsilciliğini yapan bazı fikir adamlarının dediği gibi, buna engel olmak için ise Türkiye’de bir ihtilâl yapılmıştır.

MTTB VE MUHTEREM ÖMER ÖZTÜRK

 

1971’de kendisine teklif edilen, ancak reddeden MTTB Ge­nel Başkanlığını; ma‘nevi terbiyesinde yetiştiği Sâhibü’z-zaman Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.)’un “İnşâallâh hizmetiniz olur.” işâretiyle kabûl eden Muhterem Ömer Öztürk Ağabey, “Burası siyâsî bir kuruluştur, siyâset ise ya­lanla iç içedir.” kuşkusuna yine O yüce zatın verdiği “Ev­lâdım dürüstlük en büyük siyâsettir. Yalan söylememek şartıyla ağzınıza geldiğini söyleyin.” cevâbını kendisine düstûr edinmiş, 2,5 yıla yakın MTTB Genel Başkanlığı döne­minde bu düstûrun ne kapılar açtığını hepimize göstermiştir. 26 Mart 1971’de Genel Başkan olarak yaptığı ilk konuşma onun ta‘kîb edeceği yolun ve düstûrların ne olduğunu bize göstermektedir:

“Memleketimizin içinde bulunduğu şartlar dâhilinde yüksek tahsil gençliğine büyük görevler düşmektedir. Ya­rının ürkütücü kadrosu olan gençlik, bugünün sakat ma­ârif politikası netîcesinde mâzîden kopuk istikbâli düşüne­bilme imkânı ve kapasitesinden mahrûm bir tarzda yetişti­rilmektedir. Eğitimimizin millî olması, mâzîsine lâyık, istik­bâldeki vazîfesine hazır, mukaddesâtına bağlı gençler ye­tiştirmesinde, orta tahsilden itibâren talebelerle çok yakın­dan ilgilenmek ve onları kazanmak, birer mücâhid rûhuyla yetişmelerini sağlamak başlıca görevimiz olmalıdır. Asır­lardır yerleşmiş ebede kadar devâm edecek olan prensip­lerin Anayasam olacağına sizleri şâhid tutuyorum. Seçil­sem de seçilmesem de, inandığım da‘vânın neferi olarak son nefesime kadar hakka hizmet yolunda olacağım.”

Gerek Genel Başkanlık döneminde, gerekse daha sonra, günümüze kadar, yaşadıkları ve söyledikleri ile bu da‘vânın bir neferinden öte kumandanlarından olduğunu gören gözlere göstermiştir. İslâm düşmânlarının her türlü yolları deneyerek alternatif İslâm gençliği yetiştirme yoluna gittiği bu 38 yıllık za­man dilimi bizlere hakîkati haykırıyor: Zamanımızda mâzî âti arasındaki köprü ancak bu zâtın muhâfaza etmeğe çalıştığı köprüdür. Diğerleri hayaldir ve batmaya mahkûmdur!

 

  1. MAHMÛD SÂMî RAMAZÂNOĞLU (K.S.)-1

 

1892 Yılında Adana’nın Tepebağ mahallesinde dünyâya teşrîf

eden Hazret-i Sâmî (k.s.)’un babaları Müctebâ Efendi, anneleri

Ümmügülsüm Hanımefendilerdir. Dedelerinin ismi Abdurrahmân,

büyük dedeleri İshâk ve Hüseyin Efendilerdir. Büyük Türk bey-

liklerinden Ramazânoğlu beyliğinin en son beylerinden olan Ab-

dülhâdî Efendinin (ki Sâmî Efendi Hazretlerinin büyük dedelerin-

dendir) tesbîtine göre Ramazânoğlu beyliği aslen Türklerin Oğuz

boyunun Üçoklar kabîlesindendir. Bu kabîlenin de şecereleri

büyük Türk Hâkânı Nureddîn Zengî (Şehîd) vasıtası ile Sey-

fullâh Hz. Hâlid bin Velîd (r.a.)’e dayanır. Efendi Hazretleri kendi

ifâdeleriyle doğumlarını şöyle nakletmektedirler:

“-Benim doğumum (1308) târihindedir: Adana’da

Vakıfsarayı’ndadır. Doğumumdan evvel kapıya bir zât gelmiş:

“-Bu evde, yakında bir doğum olacaktır, oğlan olacaktır, adını:

Sâmî koyunuz; hayırlı bir insan olacaktır.” diyor, gidiyor. Bir müd-

det sonra doğum oluyor, oğlan oluyor. Adı: “Mahmûd Sâmî”

konuyor. Sonra o zât tekrâr geliyor. Oğlan, doğduğunu söylüy-

orlar. Adının da “Muhammed Mahmûd Sâmî” konulduğunu

öğrenince: “-Sandıktaki emânetimi veriniz!” diyor. Ona benzer bir

emâneti veriyorlar: “-Bu değil; esâs sandıktaki bana âid emâneti

veriniz!” diyor. Veriyorlar. Memnûn oluyor. Duâ edip gidiyor.”

Efendi Hazretleri bu ma‘lûmât hakkında:“-Bunu kaydediniz. Müh-

imdir. Gelen zât, boş değildir. Bunları olduğu gibi sen kaydet.

İleride neşredilir. İyi olur. Hayırlı olur.” diye buyurdular.

Not: Bu ma‘lûmât, Muhterem Ömer Kirazoğlu (Rh. Aleyh)

Ağabey’in kendi el yazısı ile not defterinden alınmıştır. Metinden

Hazretin ism-i şerîflerinin tam olarak “Muhammed Mahmûd

Sâmî” olduğu öğreniliyor. Hazretin 6 Kasım 1937de kendi el

yazılarıyla, latince olarak, “Kadastro ve Tapu Tahrîrine Mahsûs

Beyânnâme”de, sâdece “Sâmî” ismini ve imzâsını kullandıklarına

ve nüfus cüzdanlarında da sâdece “Sâmî” ismini kullandığına

göre, tam ism-i şerîflerinin kullanılmaması o devirdeki birtakım

yasakları akla getirmektedir. Bu “Beyânnâme”de, Hazretin

doğdukları ev Seyhân vilâyeti, Adana kazâsı, Kayalıdağ mahall-

esi, Sabuncu Abdullâh sokağı olarak belirtilmiştir ki burada da

isimler değiştirilmiştir. Hazretin doğdukları evin bulunduğu ma-

halle en son Tepebağ adını almıştır.

 

  1. MAHMUD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-2

 

Doğumundan i‘tibâren bütün hayatı boyunca bu müjdenin

şanlı izlerini taşıyan bu zâta “Âlî makâm sâhibi” ma‘nâsına

gelen Sâmî ismi konur. Her hâlleri büyük, yüksek makâm

sâhibi oluşlarının dışarıya tezâhürüdür.

Hakk idâresinin kaldırılıp, halk idâresinin müslümânlara

da sevdirilmeğe çalışıldığı şu cehâlet asrında; ekseriyetin

İslâm dışı davranışlarına;

“Bugünkü şartlarda ancak bu kadar olur.” diyerek kılıf

bulup, İslâm’ın bazı şartlarda tam olarak yaşanamayacağı

iddiâsını hâlleri ile çürütüp, asra yakın ömürlerinin, doğu-

mundan i‘tibâren tamâmını, sünnete harfiyyen riâyet ederek

geçirip, İslâm, fitnenin zirveye çıktığı devirlerde bile sünnete

tam olarak ittibâ edilerek yaşanabilir ve kıyâmete kadar da

yaşanacaktır diye hayatı ile bunu isbât etmiş bir âlî kadîrdir

Hazret-i Sâmî (k.s.).

Allâh (c.c.) dostlarının büyüklerinden bir zâtın ifâdesi ile

“Asırların nâdir yetiştirdiği bir büyük velîdir” Hazret-i Sâmî

(k.s.).

1950’li yılların başlarında İstanbul’a intikâllerinden sonra

kendilerine Fahr-i Kâinat sallallâhü aleyhi vesellem Efendi-

miz tarafından “MAHMÛD” ismi verilmiş ve kendileri icâzetli

halîfeleri Adanalı Hacı Hasan Efendiye:

“-Fakire bundan sonra Mahmûd Sâmî denilmesini ihvâna

bildiriniz; bize böyle emrolundu.” diye emir gereği büyük

tebşîrâtı bildirirler.

Çocuk yaşlarında muhterem anneleri kendilerini

akrânlarıyla oynamak üzere dışarı gönderdiklerinde Hazret-i

Sâmî (k.s.) Efendimiz ellerini dizlerinin üzerine koyup

“tahiyyât” oturuşundaki gibi oturup, uzaklara gözlerini di-

ker, devâmlı olarak düşünür, tefekkür ederler. Çünkü Allâh

(c.c.)’ün Resûlü (s.a.v.) Efendimiz, Mi‘râc’da tahiyyâtta gibi

oturmuşlardı. Bu sünneti ömürleri boyunca hep böyle sürdür-

düler. Hiç bir zaman kendilerini bunun dışındaki bir şekilde

otururken gören olmamıştır. “Neden arkadaşları ile oynama-

yıp oturduğu” sorulduğunda:“-Biz oyun için yaratılmadık.” bu-

yurmuşlardır. İşte hadîs-i şerîfi telmîh; işte sünnete ittibâ.‘

 

  1. MAHMUD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-3

 

Bu sünnete uygun hayat günümüz insanlarının ancak ör-

neklerini kitâblarda görebildiği bir şekilde tam 96 yıl devâm

etmiştir. Doğumlarından dâr-ı bekâya intikâllerine kadar gecesi-

yle, gündüzüyle, harekâtı ve sekenâtı ile günün 24 saatinde

sünnet-i seniyyeye; Hazret-i Abdullâh ibn-i Ömer radıyallâhu

anhümânın dediği gibi ve Pîr Efendimiz Hazretlerinin de

mısralaştırdığı şekilde: “Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi

vesellem Efendimiz Hazretlerinin eşiğinde aklı kurbân ederek”

katıksız, tam teslîmiyetli bir sünnet tatbîkâtıdır bu mübârek

hayat!

İşte kerâmeti maddî ve ma‘nevî olarak ikiye ayıran Muhyid-

dîn-i Arabî hazretlerinin: “Esâs kerâmet ma‘nevî kerâmettir; o

da yirmi dört sâatin tamâmını Resûl-i Ekrem sallallâhü aleyhi

vesellem Efendimiz Hazretlerinin sünnetine uygun olarak

geçirmektir. Bizce makbûl olan da budur.” dediği ma‘nevî

kerâmetler manzûmesidir Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimizin

asırlık ömürleri.

Muhyiddîn-i Arabî hazretleri: “Ehlullâh kendilerinden

kerâmet zuhûr etmesini kadınların hayız ve nifas hâli gibi

görürler.” buyuruyor. Bütün hayatlarında buna son derece dik-

kat eden Efendimiz (k.s.) Hazretleri bir sohbetlerinde (1970’li

yılların ikinci yarısında Erenköy’de bir evde) Abdü’l-kâdir-i

Geylânî hazretlerinin kendisini yardıma çağıran Adana’nın

Misis nâhiyesinin Abdoğlu köyünden bir Ermeni çocuğunun

hayvanına, düşen çuvalları biiznillâh yüklemesine âid kıssayı

anlatırken, son derece sâf ihvânlardan Merhûm Dr. Bahâ Bey,

ayağa kalkarak:

“- Vallâhi bu Zât, asrın Abdü’l-kâdir-i Geylânî’sidir, ne za-

man sıkışıp yetiş yâ Hazret-i Sâmî desem bu Zât’ın himmetiyle

biiznillâh her müşkülüm hallolur.” diye bağırınca, Sâmî (k.s.)

Efendimiz Hazretleri mu‘tâdlarını bozarak yeni başlamış olan

sohbeti “el-Fâtiha” diyerek bitirip, fakîre dönerek:

“-Arabayı hazırlayın” buyurdular ve sohbeti yarıda bırakıp,

ev sâhibinin yapacağı ikrâmı da: “-İkrâmınızı kabûl ettik, Allâh

(c.c.) râzı olsun” diyerek yemeden oradan ayrıldılar.

İşte kendilerine karşı sırrı fahş edip kerâmetlerini açığa

vurana verdikleri kendi üslûblarınca en ağır ders.

 

  1. MAHMUD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-4

 

Bütün hayatı manevî kerâmet (ya‘ni istikâmet) olan Efen-

dimiz Hazretleri, kendilerinden sâdır olan kerâmetleri böylece

saklamamızı bize öğretmiş oluyorlardı. Böylece kerâmetin

matlûb olmadığını, zuhûrunun o kişilere Allâh (c.c.)’ün rah-

meti olduğunu anlatmış oluyorlardı. Buna da hamdetmek

lâzımdı ve hemen takılmadan istikâmet üzere Hakk yola

devâmı öğretiyorlardı. Böylece inkılâb kâbiliyetini hâiz olan

kalbimiz hakîkî ve tek matlûb olan Allâh (c.c.) ile olacaktı.

Ağyârdan ictinâb gerekliydi. İşte kalbin hâllerini anlatırlarken

verdikleri bir misâl:

“Bukâlemun denilen, Türkçe adı “bahtabakan” kertiş

cinsinden kuyruğu ile dala sarılan bir hayvan vardır.

Çocukluğumuzda, bu boz renkli hayvanı tutar, erkeklerin

o zaman kullandığı kırmızı renkli, püsküllü, kalıba konan

feslerini onun üzerine koyardık. Kısa bir süre sonra fesi

kaldırdığımızda, bukalemunun kıpkırmızı olduğunu görürdük.

Biraz açıkta kalınca eski boz rengine avdet ederdi. Yine

kadınların başını örttüğü siyah renkli yağlığı (başörtüsünü) alır

bukalemunun üzerine örterdik. Bir müddet beklettikten sonra

başörtüsünü açtığımızda hayvanın renginin siyahlaştığını

müşâhade ederdik. Biraz sonra asıl rengine avdet ederdi.

İşte bir hayvanda bu derece bulunduğu yere intibâk kâbiliyyeti

olursa; ya kalbimizi nasıl muhâfaza etmemiz gerekir; teem-

mül edelim” buyururlardı.

Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Cenâb-ı Hakk, sizin

kalıbınıza değil; kalblerinize nazar atfeder.” Kalb

nazargâh-ı İlâhî’dir; ona göre dikkat etmeliyiz. Yine buyu-

ruyorlar: “Gençliğimde dergâhta hâl ehli, ehl-i keşiften Âdil

Beğ bana: “-Sâmî evlâdım, münâsebette bulunduğun kişilere

çok dikkat et, sakın kasvetli kimselerle karşı karşıya oturma.

Bir defa Ayasofya câmiinde mevlid dinliyordum; bir de baktım

letâiflerim durmuş. Karşımda diz dize oturduğum adamın kalbi

hasta imiş (ya‘ni katı). Letâiflerimi üç günde zor çalıştırdım.”

dedi. Câmiide mevlid dinleyenin kalbinden bu in‘ikâs olursa

ona göre dikkat edelim.”

 

  1. MAHMUD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-5

 

Gönüller sultânı Hazret-i Sâmî (k.s.), kalbin Kur’ân-ı

Kerîm’de beş sınıf olarak beyân edildiğini anlatırlardı. Ez-cüm-

le: 1- Ölü kalb, 2- Hastalıklı kalb, 3- Gâfil kalb, 4- Zâkir kalb,

5- Ma‘nen diri (hayy) kalb.

Kalbimizi her türlü hastalık ve tehlikelerden koruyacak bir-

inci şartın zikru’llâha devâm olduğunu her defasında tekrâr

tekrâr beyân buyururlardı. Bunun da, az yiyip oruç tutarak ve

şartlarına riâyetle yapılırsa netice hâsıl olacağını bildirirlerdi.

Çünkü kul, hadîs-i şerîfte beyân buyurulduğu üzere:

“Kişi kalben zikre muvaffak olursa şeytân me’yûs olarak

geri çekilir; zikirden gâfil olursa kalbe yeniden girer.”

“Allâh azîmüşşânı kalben zikreden ile zikretmeyenin

farkı cesed dirisi ile ölüsünün farkı gibidir.” buyururlardı.

Bu yüzden insanlar, kendilerini Allâh (c.c.)’yü ve O’nun zikrini

hatırlatanlarla berâber olmağa çağrılıyordu. Tevbe sûresinde

Cenâb-ı Hakk: “Ey îmân edenler, Allâh’tan korkun da sâlih

ve sâdıklarla beraber olun.” diye emrediyor. Sâlihlerden bu

dünyâda istifâde olacağı gibi kabirde ve mahşerde de istifâde

olunacağını tefsîr ve hadîslerden misâllerle anlatırdı, Hazret-i

Sâmî (k.s.).

Bu husûsta kendilerine âid şu menkîbeyi anlatırlardı:

“Çocukluğumda kız kardeşim yürüyemiyordu. Yakınlarımız

Pozantı’ya yakın bir köyde Kaplanca Dede adlı bir zât var; kızı

ona götürün; inşâallâh onun vesîlesi ile Allâh (c.c.) şifâ verir

dediler. Ben, annem ve kız kardeşim o zâtın türbesine gittik.

Geceyi orada geçirdik. Gece bir ara kız kardeşim bağırarak

uyandı. Annem: “- Kızım ne var, ne oldu, niye bağırdın?” dedi.

Kız kardeşim:

“- Anne şu kabirdeki dede kalktı, geldi benim kalçamın üz-

erine oturdu” dedi. Bu hâlden sonra yürüyemeyen kız kardeşim

Allâh (c.c.)’ün izni ile ayağa kalktı yürüdü. Ömrü boyunca da

bir daha ayağı ağrımadı.” İşte sâlihlerden biiznillâh “kabirdeki

istifâde.”

Not:Yazının devamı 1-5 Nisan tarihlerindedir.

(www.ramazanoglumahmudsamiks.com )

 

  1. MAHMUD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-6

 

Hz. Sâmi (k.s.), sâlih dostların birbirlerine olan

yardımlarının Kıyâmet günü de devâm edeceğinin tefsîrde

beyân edildiğini sohbetlerinde sık sık anlatırlardı:

Kıyâmet günü hesâba çekilen bir kulun seyyiâtı

hasenâtına denk geliyor. Meselâ, 1000 seyyiesi (günahı)

varsa 1000 de hasenesi (sevabı) var. Cenâb-ı Hakk azze

ve celle hazretleri o kuluna anne babana git bir hasene iste,

verirlerse bana getir seni cennete dâhil edeyim diye buyu-

ruyor. O kul Mahşer gününün o sıkıntılı anında Allâh’ın lûtfu

ile anne ve babasını bulup durumunu onlara anlatıyor. On-

lar da evlâdım bugünkü günde biz kendimizi kurtaramadık

ki sana bir faydamız olsun; sana bir şey veremeyiz diyor-

lar. O eli boş olarak, mahzûn bir hâlde Hakkın huzûruna

varıyor. Annem babam bana bir şey vermediler yâ Rabbi

diye durumu arz ediyor. Bunun üzerine Hakk Te‘âlâ ve

tekaddes hazretleri o kuluna:

“-Senin dünyâ hayatında benim rızâm için sevdiğin bir

dostun yok mu idi?” diye soruyor. Cenâb-ı Hakk kulunun

o anda hâtırına getiriyor ve evet yâ Rabbi, filân kulun ile

biz dünyâ hayatında senin rızân için sevişirdik diyor. Allâh

(c.c.)’un lûtfu ile o dostunu bulup durumunu ona anlatıyor.

Kardeşi cevâben diyor ki:

“-Ey kardeşim ne kadar hasene istersen alabilirsin. Ben

kendimi kurtaramadım, bâri sen kendini kurtar” diyor. Hesâb

veren kul, Cenâb-ı Hakkın huzûruna sevinçle geliyor ve du-

rumu arz ediyor. Bunun üzerine Sübhân olan Rabbimiz:

“-Yâ öyle mi; o böyle bir ızdırâblı gününde kardeşine

acıyarak hasene veriyor; bense Cevvâdü Kerîmim, Erhâ-

mü’r-Râhimînim, her ikinizi de affettim” buyuruyor.

Ne büyük tebşîrât-ı ilâhî. El-hamdü li’llâhi rabbî’l-

‘âlemîn. Allâh (c.c.) cümlemize rızâsı için sevişmeyi nasîb

etsin (Âmîn).

 

  1. MAHMUD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-7

 

İlk, orta ve lise tahsîlini Adana’da tamâmlayan Hz. Sâmî (k.s.)

yüksek tahsîlini İstanbul’da yaparlar. Hukuk Fakültesini birincilikle

bitiren Hz. Sâmî (k.s.) bu arada bir müddet Gümüşhâneli Dergâhı’na

devâm ederler. Bu sırada Bâyezıd dersiâmlarından Rüşdü Efendi

(Eski Beşiktaş müftüsü Merhûm Fuat Çamdibi Hocanın babası):

“Sâmî Evlâdım, gel seni Şeyhülmeşâyih Es‘âd Erbilî Hazretlerine

götüreyim.” der. Bu teklifi kabûl eden Efendi Hazretleri, Rüşdü

Efendi ile berâber Kelâmî Dergâhı’na giderler. Bu ilk karşılaşmanın

devâmını kendileri şöyle anlatıyorlar:

“Üstâdımızın huzûruna varıp ellerini öptük. Rüşdü Efendi

Hoca: -Üstâdım bu getirdiğim genç Gümüşhâneli Ahmed Ziyâed-

din Efendi’nin evlâdlarından Adanalı Sâmî Efendi, deyince; birden

Üstâdımız Es‘âd Efendi Hazretleri: “Hayır! O bizim evlâdımız”

buyurdular. Ve orada devâm ettiğim evrâdın ne olduğunu sordu-

lar. Günde beşbin zikrullâh, bir cüz Kur’ân-ı Kerîm tilâveti, Delâil-i

Hayrât diye cevâb verdim. -Evlâdım hastalık nerede ise tedâviye

oradan başlamak lâzım, bu yüzden şimdilik bunları terk edip kalbî

zikre başlayacaksın buyurdular ve Fakîre inâbe verdiler.”

Akarsu deryâya kavuşmuş; su mecrâını bulmuştu. Cenâb-ı

Hakk’ın lûtfu inâyeti ile Hz. Sâmî Efendimiz bir kaç ayda seyr u sül-

ûkunu ikmâl buyurdular. Daha önce iki yıl devâm edilen dergâhta

olmayan tecellî burada bir kaç ayda olmuştu el-hamdü li’llâh. Kısa

sürede icâzet ve mutlak hilâfet alan Efendimiz Hazretleri mürşid-i

kâmilin görevine âid şu kıssaları naklediyorlar: “Gençliğimde

dergâha devâm ediyordum. Orada vazîfesi müntesiblerin

ayakkabılarının tozunu almak olan bir dervîş vardı. Bir gün onun

elindeki bezi aldım, pertavsızın (mercek) altına tutarak bir müddet

güneşin altında tuttum. Güneşin harâretinin pertavsız vasıtasiyle

bezin üzerine teksîf edilmesi ile bez tutuştu ve yanmağa başladı.

Dervîş hayretler içinde kaldı.

İşte mürşid-i kâmil, iki cihânın Serveri ve Rahmet Güneşi

Nebî salla’llâhu ‘aleyhi ve sellem Efendimizden aldığı nûru mün-

tesiblerden müsâid kimselerin kalblerine teksîf edip, o nûr-ı

Muhammedî (s.a.v.) ile kalbleri diriltip kemâle erdiren kişidir, bi-

zni’llâh. Mürşid-i kâmil çobana benzer; çoban dağda koyunları

otlatırken bacağı kırılanı orada bırakır mı? Sırtına atıp ağıla kadar

getirir. Mürşid-i kâmil de hiç bir evlâdını bırakmaz ve terk etmez

bi-izni’llâh.

 

  1. MAHMUD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-8

 

Mürşid-i kâmilini bulan ve Zât-ı ‘Âlîlerinin onun ifâdesi ile

“Eyyâm-ı şebâbını şerîat-ı mutahhare ve tarîkat-ı ‘âliyye hizme-

tinde” geçiren Hazreti Sâmî Efendimiz ma‘nevî mertebeleri hızla

aşıyorlardı. Bu yolda kendi ifâdeleri ile ihlâs ve tam teslîmiyet

şarttı. Ölünün yıkayıcısına teslîmiyeti gibi mürîd de mürşîdine

teslîm olmalıydı ki bi-izni’llâh neticeye ulaşsın.

Kendileri anlatıyorlar: “Allâme Taftadânî hazretlerinin tale-

belerinden biri bir şeyhe intisâb etmiş. Bu talebeden hocasının

huzûrunda hikmetli kelâmlar sâdır olmuş. Hocası: “-Evlâdım,

bunları ben sana öğretmedim; sen bunları nereden öğrendin?”

diye soruyor. Talebe: “-Efendim ben bir şeyhe intisâb ettim; zikir

çekiyorum, doğuş oluyor ve böylece hikmetli konuşuyorum.” di-

yor. Bunun üzerine ‘Allâme Taftadânî hazretleri: “Oğlum beni de

şeyhine götür”; diyor. Kendileri de aynı şeyhe intisâb ediyorlar.

Fakat ya teslîmiyet yok veyâ nasîbi yok aynı tecelliyâtlar kendile-

rinde zuhûr etmiyor, aynı istifâde olmuyor.

Sâmî Efendimiz Hazretlerinin bu anlattığı kıssadan çıkan

hükme göre nasîbi olan müsta‘îd kişiler mürşid-i kâmili bulup ona

tam olarak teslîm olurlarsa bi-izni’llâh neticeye ulaşır, ma‘nevî

mertebelerde hızla ilerleyerek kemâle ererler. Bunların hepsi

kendilerinde bi-izni’llâh mevcûd olan Hazreti Sâmî (k.s.) kısa

zamânda icâzet alırlar, irşâdla görevlendirilirler.

Kelâmî Dergâhı’ndaki hizmet günlerine âid Adapazarlı Pe-

hlivân Efendi şu hâtırayı anlatır: “Adapazarı’ndan on arkadaşımla

berâber Es‘ad Efendi Hazretlerinin ziyâretlerine gittik. Sohbet

esnâsında tekkeye dâhil olmuştuk. İçerisi kalabalık olduğundan

dışarıda oturuyor, Es‘ad Efendi Hazretlerinin kendilerini göremi-

yor, sâdece seslerini işitiyorduk. İlk defa sohbetlerine gelmenin

heyecânı içindeydik. Sohbet sırasında ihvân arasında genç

bir zât dolaşıp hizmet ediyordu. “Bu genç orada dolaşmasa o

zamân dikkatimiz dağılmaz, daha çok istifâde ederdik.” diye

içimden geçirdim. Sohbet biter bitmez Es‘ad Efendi Hazretleri: “-

Adapazarlı Pehlivân Efendi ve on arkadaşı buraya gelsin!” dedi-

ler. Hâlbuki bizi hiç tanımıyorlar ve geldiğimizi de görmemişlerdi.

“- Sâmî evlâdımız hakkında sû-i zan ettiniz, helâllık alın.” buyur-

dular. Affımızı taleb edip böylece bu iki Zâtı ve aralarındaki derûnî

muhabbet ve bağı öğrenmiş olduk. El-hamdü li’llâh.

 

  1. MAHMUD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-9

 

Üstâdına olan bu muhabbet ve bağlılığını dâimâ arttırarak

devâm ettiren Hazreti Sâmî Efendimiz bütün gün ve gecelerini

hizmet yolunda geçirdiler. Dergâhın temizliğinden ihvânın her

türlü hizmetlerine varıncaya kadar her an Sâmî Efendimiz,

yatalak hasta olan ihvânın da her türlü hizmetlerini seve seve

yaparlardı. Hazret-i Es‘âd Erbilî Efendimizin: “Mâ‘nen bizimle

aynı mertebededir, lâkin bu vazîfe bize verildi” diye ta‘rîf et-

tikleri Hüseyin Efendi Hazretleri yatalak olunca: “Bu Zâtın

hizmeti için kim tâlib olur?” diye ihvâna sorarlar. Hemen Sâmî

Efendimiz o Zâtın hizmetlerine koşarlar. Defi hâcetleri dâhil

her hizmetlerini uzun müddet seve seve görürler. Nihâyet

bu hizmetleri sonunda Hüseyin Efendi Hazretleri: “-Evlâdım,

Cenâb-ı Hakk’a niyâz ediyorum; Allâhü ‘azîmüşşân bize ihsân

ettiklerini fazlası ile sana ihsân etsin!” diye duâ buyururlar.

Dünyâ hayatını Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimizin

buyurdukları gibi: “Benimle dünyânın misâli ağaç altında bir

mikdâr dinlendikten sonra yoluna devâm eden yolcunun hâline

benzer” diye ana rahmi ile kabir arasında bir sefer olarak

görürdü; Hz. Sâmî Efendimiz. Ve bunu uzun bir ömürde her

an tatbîk ettiler. “Bir yabancı âlim, Fakire kendilerinin hâl ve

kelâmlarından sordular. O anda hâtırıma gelen şu hâllerini

anlattım:

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “-Seferden döndüğünüzde

hanımlarınızın yanına haber vermeden girmeyiniz,” buyuruyor-

lar. Hz. Sâmî (k.s.) hayatı bir sefer olarak gördüğü için her ye-

rinden kalkmalarını bir sefer kabûl ediyorlardı. Abdest almak

için lavaboya her gidişlerinde yol zevcelerinin odasından geçi-

yordu. Yarım asırdan fazla süren evlilik hayatlarında bıkmadan,

usanmadan, seve seve her defasında zevcelerini haberdâr ed-

erlerdi. O’nun “Efendi buyur!” diye sesini duyunca odaya girer

ve diğer tarafa geçerlerdi. Bu hâl altmış küsûr yıl günde en

az on defa devâm etti” deyince yabancı ‘âlim ayağa kalkarak:

“-Bu zât Sâhibü’z-zamân’dır. Onun dışında hiç bir velî sünnet-i

seniyyeyi bu kadar derin ve ihâtalı anlayıp tatbîk edemez, an-

cak o yapabilir” dedi. El-hamdü li’llâhi rabbi’l-‘âlemîn.

 

  1. MAHMUD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-10

 

Hayatının tek gâyesi Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Haz-

retlerinin sünnetine uymak ve onu ihyâ etmek olan Hz. Sâmî

Efendimiz; daha önceki kitâblarda: “Kılıcı boynunda asılı Pey-

gamber” olarak tarîf edilen (s.a.v.) Efendimize bu husûsta da

ittibâ edip gazâya iştirâk ederek “Gâzî” olmuş-lardı.

Bu husûsu kendileri şöyle anlatıyorlardı: “-Birinci Cihân

harbinde Osmânlı ordusunda levâzım subayı olarak vazîfe

gördüm. Alayımız Edirne’de vazîfe görüyordu. Açlık ve kıtlık

son derece şiddetli idi. Askerlerimizin uzun süre yiyecek bula-

madıkları oluyordu. Bu yüzden askerler ellerinin yetiştiği yere

kadar kavak ağaçlarının kabuklarını yolarak onları çiğniyorlar

ve böylece açlıklarını bir nebze olsun gidermeğe çalışıyor-

lardı.

Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) Efendimizin: “Cihâdı terk

eden millet zillete düçâr olur.” sözünü bütün talebelerine

ezberleten Hz. Sâmî (k.s.) Cenâb-ı Hakk’ın: “Niçin yapama-

dığınızı söylüyorsunuz?” Kavl-i şerîfini de bize kendileri ya-

şayarak öğretiyorlardı. Yaşayarak, tatbîk ederek bize cihâdı

öğretiyorlardı. Harbe iştirâk ederek Gâzî olmuşlar, ve ömür-

leri boyunca İslâm için kılıç sallama arzusu ile yaşamışlardı.

Mübârek ömürleri doksanı bulduğunda dahî sohbetlerinde

Uhud harbinde Amr ibn-i Sâbit (r.a.)’in müslümân oluşunu an-

latırken; onun lâkabını: “Asram lâkabı ile mülakkab; keskin

kılıç saldırıcı, diye tarîf ederken oldukları yerde dizleri üzerine

doğrularak ellerini havaya kaldırarak elindeki kılıcı ile derhâl

düşman üzerine saldıracakmış gibi olan hâlleri ancak görül-

mekle anlaşılabilirdi. Yaşıyor; ondan sonra anlatıyorlar; anla-

tırken de o hâli aynen yaşıyorlardı. Hayatı cihâddı Hz. Sâmî

Efendimizin. Ömür boyu cihâd… Ve bu cihâdı elinde silâhı

gazâda da yaşamış ve Gâzî olmuştu Hz. Sâmî (k.s.).

Ve nefe‘ana’llâhü Te‘âlâ bi şefâatihi, Allâh (c.c.) cümlemizi

O’nun muhabbetini hakkı ile yaşayıp öylece haşrolanlardan

eylesin (Âmîn). Bi hurmeti seyyidi’l-enbiyâ-i ve’l- mürselîn

salla’llâhu Te‘âlâ aleyhi vesellem.

(www .ramazanoglu mahmud samiks .com )

 

MUHTEREM ÖMER MUHAMMED ÖZTÜRK’ÜN

HAYATIMIZA  IŞIK TUTAN SÖZLERİ

 

–  Bir tek bilen vardır. O da  Nebî (s.a.v.)’dir. Söylenen söz

ancak O (s.a.v.)’in sözüne uyuyorsa muteberdir.

–  Peygamberlerden sonra insanların en akıllısı Hz.

Ebûbekir (r.a.)’dir. Çünkü Nebî (s.a.v.)’in yolunda her şeyini

fedâ etmiştir.

–  Bu dünyada (nefs ve hevâsına uyarak)  yaşama hakkı-

nı kullanan kimse, âhiretteki yaşama hakkını kaybetmiştir.

–  Şerî’at, tarîkat; zikir ve fikir hepsinden maksad; ahlâkı

güzelleştirmektir.

–  Ta’zîm ile yapılan ibâdet kişiyi Allah (c.c.)’nun zâtına

yaklaştırır.

–  Edebe riâyet etmezsen yıktığın yaptığından fazla olur.

–  Edebi zâyi’ edersen, İslâm’ı muhafaza edemezsin.

–  İslam taharet-i kâmile (tam bir temizlik) dînidir.

–  Toplumun temeli tesettüre dayanır.

–  Aile reisinin temel görevlerinden ikisi şunlardır: Teset-

türe uymayı sağlamak ve eve helâl rızık getirmek.

–  Para cepte olabilir, kasada olabilir; ama kalpte olması

câiz değildir.

-Ancak, dünya muhabbetiyle kalbi dolmuş kimseler fâiz

alıp verebilirler.

-Müslümanın tatili iş değişikliği yapmaktır. Müslüman

böylece dinlenir.

–  İslâm’ın propagandaya ihtiyacı yoktur. En güzel propa-

ganda onu sünnete tam olarak uyarak yaşamaktır.

–  Allah (c.c.); kendi yolunda bulunan kulunu imtihân

eder, ama mahrûm etmez.

–  Kimin istikâmeti daha düzgün ise o Allah (c.c.)’ya daha

yakındır.

–  Sabırla muâmele hayırlı neticeler getirir.

–  Vazîfemiz Allah (c.c.) demek, kullara da Allah (c.c.)

dedirtmektir.

 

FATİH GENÇLİK VAKFI (21 HAZİRAN 1971)

 

MTTB’nin 47. ve 48. Dönemi’nde Fatih Sultan Mehmed

Hân’a layık bir eser vücûda getirmek gâyesiyle bir komite

ku¬rulmuş ve halktan para toplanmıştı. Orta Öğretim Komi-

tesi adını taşıyan bu komitenin gâyesi sâdece rozet mukâbili

halktan yardım toplamaktı. Bu şekilde toplanan 210 bin TL

civarındaki yardım 48. Dönem MTTB Genel Başkanı İsmail

Kahraman’a teslim edilmiş ancak Fatih Sultan Mehmed Hân’ın

hatırasını yaşatacak güzel bir eser vücûda getirme düşünce¬si

1971 Nisan’ına kadar fiiliyata geçirilememişti.

  1. Genel Kurul’da MTTB Genel Başkanlığı’na seçilen Muh-

terem Ömer Öztürk, bu düşünceyi hayata geçirmek için hemen

işe koyuldu. Bu öyle bir eser olmalıydı ki ecdâdın ebe¬diyete

uzanan eserlerine benzemeliydi: Sebiller, imârethaneler, köprü-

ler, kervansaraylar, hanlar, çeşmeler, mekteblerle… Ecdâd ken-

dini mezarında mütevâzî bir şekilde; fakat eserlerini cemiyetin

hizmetinde bırakmayı tercîh etmişti. Onların torunları olduğu-

muzu iddiâ eden bizlerin, onların rûhlarına tezat teşkil edecek

birtakım teşebbüslerde bulunmamız elbette düşünülemezdi.

Muhterem Ömer Öztürk, bu düşüncelerin neticesinde Fatih

Sultan Mehmed Hân’ın hatırasını yaşatacak en uygun eserin

bir Vakıf kurulması olduğuna karar verdi. Daha önceki dönem-

lerde toplanan 210 bin TL civarındaki paranın 140 bin TL’si ile

İsmail Kahraman, noter kanalıyla kendi adına vakıf tesis senedi

hazırlamış, Muhterem Ömer Öztürk, bu vakıf senedini kabûl

ederek hemen teşebbüslerine başlamış, kuruluş hazırlığını ta-

mamlayarak 18 Haziran 1971 günü İstanbul 3. Asliye Hukuk

Mahkemesi’ne mürâcaat etmiştir. Yine aynı mahkemenin verdi-

ği 21 Haziran 1971 tarihli kararı ile Fatih Gençlik Vakfı resmen

tescil edilmiştir.

Ağustos 1971 tarih ve 13919 sayılı Resmî Gazete’de Va-

kıflar Genel Müdürlüğü’nün tescilinin yayınlanmasıyla Fatih

Gençlik Vakfı’nın resmen kuruluşu tamamlanmış ve Muhterem

Ömer Muhammed Öztürk’ün MTTB Genel Başkanlığı dönemi-

nin önemli icraatları arasına girmiştir.

 

EHLULLAH’LA BERABER OLMANIN FAZİLETİ

 

Saâdetin sebepleri, hak ve hakîkat ehlini hakkı ve gerçek-

leri söyleyenleri dinlemek,  karanlıkları ilim ve irfanlarıyla ay-

dınlatmaya çalışan, tehlikeli virajlarda bizleri işâret taşları ile

uyaran mânâ ehlinin eserlerini, kendilerini dinlemektir. Onların

bu eserlerini okumak, varlık aleminde tefekkür etmek, riyâzet

yoluyla nefsini terbiye etmeye çalışmak, nefsin tersliğini ve

sertliğini kırmak, onun meşru olmayan istek ve şehvetlerini

geri çevirmek demektir.Takva ve yakîn ehli ile dostluk kurup,

sohbet etmek, ârif kişilerle beraber oturup kalkmak, onlara

hürmet ve saygıda kusur etmemek, dualarını almak, edep-

leriyle edeplenmeye çalışmak, kitaplarını okumak, yollarında

yürümek ve sık sık ziyâretlerini ihmâl etmemek bu yolda en

büyük yardımcılardır. Bunun tersini yapmak ve davranmak ise

dalâlet ve felâkettir.

Çünkü Yüce Allah’ın sâlih kullarıyla beraber olmak ve on-

larla dostluk kurmakda dine hizmet ve yardım vardır. Onların

sohbeti, kalbi aydınlatır. Mânâ âleminin basamaklarına yüksel-

tir. Onların mübarek yüzlerine bakmak, hem ibâdet ve hem de

saâdettir. Fâsık ve günahkârlarla beraber olmaktada, Allahü

Teâlâ’dan uzaklaşmak ve kötülüklere batmak vardır.

Kesin delîllerle sâbit olmuştur ki, mübârek ve hayırlı insan-

larla arkadaşlık eden ve onlara yakın olan, dâimâ iyiliğe ve

mutluluğa nâil olur. Hayırsız ve kötü insanlara yakınlık duyan,

onlarla arkadaşlık edenler de dâimâ kötülüğe ve şerre vesîle

olmuştur.

Bu yüzden yüce Rabbimiz sürekli iyi insanlarla dostluk

kurmamızı emretmiştir: “Ey müminler, Allah’tan korkun,

(kötülüklerden sakının) îmânında ve sözünde doğru olan-

larla (sâlih ve sadıklarla) beraber olun.” (Tevbe s, 119) Sâdık

olmak, onların sohbetlerinde bulunmak ve onları sevmek, hak-

kın sevgisini ve bâtıldan uzaklaşmayı doğurur, takvâya vesîle

olur. Müttakîlerle beraber olmak, doğrularla beraber olmak,

hayır sahibi, fazılet sahibi ilim adamlarıyla birlikte olmak, onla-

rın sohbetlerinde bulunmakla muhakkak onların iyilik ve feyiz-

lerinden istifâde edilir.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, 193.s.)

 

MUHTEREM ÖMER MUHAMMED ÖZTÜRK’Ü

TANIYALIM

 

13 Ağustos 1946 (15 Ramazân 1365)’te Adana’da dünyâyı

teşrîf eden zât-ı âlileri, babaları Merhum Hacı Mehmed Öztürk

Efendi’nin Hz. Mahmûd Sâmî Ramâzanoğlu (k.s.) ile İstanbul’a

hicret etmeleriyle küçük yaşta İstanbul’a yerleşmişlerdir.

Doğduklarında “Ömer” İsm-i şerîflerini Hz. Mahmûd Sâmî

(k.s.) koymuşlar ve doğumlarından itibâren kendilerine mürebbî

(terbiyeci) olmuşlardır. Galatasaray Lisesi’nde orta öğrenimi-

ni tamamlayan zât-ı âlileri, İstanbul İktisâdî ve Ticârî İlimler

Akademisi’ni bitirmişler ve birkaç ay orada öğretim görevlisi ola-

rak görev yapmışlardır.

Allâh Resûlü (s.a.v.)’in yolundaki her hususta en büyük ön-

der olan Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)’in yolundan gitmeye çalışan

Muhterem Ömer Muhammed Öztürk, 1979 yılında Hz. Ebû Be-

kir (r.a.)’in Fahr-i Kâinât (s.a.v.) Efendimiz’e Medîne’ye hicretle-

rinde yol arkadaşı olduğu gibi Sâhibü’z-zamân Mahmûd Sâmî

Ramazânoğlu (k.s.) Hazretleri’ne yol arkadaşı olarak Medîne’ye

hicret etmişlerdir.

Hz Mahmûd Sâmî Ramâzanoğlu (k.s.), dünya hayâtlarının

sonlarına doğru yakın dostlarının ve sonradan O’nun yerine geç-

tiğini iddiâ eden ihvânın da içinde bulunduğu devlethânelerindeki

bir sohbetlerinde “Bizden sonra inşâallâh Evlâdımız Ömer Öztürk

kılavuzdur. Mûsâ Bey’e de kılavuz olsun.” buyurarak Muhterem

Ömer Muhammed Öztürk’ün ma’nevî derecesini îlân etmişlerdir.

Yine husûsî bir sohbetlerinde “Ömer Öztürk ma’nen vazîfelidir.

Bizim yerimiz Medîne; onunki ise Mekke’dir.” buyurmuşlardır.

Ömürlerinin son demlerinde ise vasiyetlerinin tamâmını Muhte-

rem Ömer Muhammed Öztürk’e yapmışlar, techîz ve tekfîn işleri-

nin de ne şekilde yapılacağını kendilerine bizzât söylemişlerdir.

Onun şu övgülerine mazhar olmuşlardır: Torunu Mahmûd

Kirazoğlu’na şöyle söylemişlerdir:

“Ömer Öztürk Ağabey’ine selâmımı söyle. Senin Medîne’de

ikâmetin için Ravza’da duâ etsin. Cenâb-ı Hakk O’nun duâsını

reddetmez. Duâsı makbûl kişilerdendir O.”

Medîne-i Münevvere’de de birçok kereler aynı lafızla “Ömer

Öztürk benim en emîn ihvânımdır. Kendisi ma’nen vazîfelidir.”

buyurmuşlardır.

(www .ramazanoglu mahmud samiks .com )

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZANOĞLU (K.S.)

CÂMİÎ ŞERÎF’İ

 

17 Eylül 2006 tarihinde yapımına başlanmış ve yaklaşık iki yıl-

da tamamlanmıştır. Bânisi Hz. Sami (k.s.)’nun ma‘nevî evlâdı ve

ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’tür.

23.5 x 28.5 metre ebadında bir alana yerleşmiş, dört ana kolon

üstüne tek ana kubbe ve etrafında dört yarım kubbe şeklinde inşâ

edilmiştir. Câminin külliye şekline getirilmesine devâm edilmekte-

dir.

İstanbul’un Pendik ilçesine bağlı Yenişehir mahallesinde bulu-

nan cami; Yavuz Sultân Selîm Câmii gibi Osmanlı mîmârîsinin ince

estetiğini açığa çıkaran bir eser olmuştur.

Caminin kendi adına yapıldığı Zât hakkında Kitâbe’de şöyle

denilmektedir: “Silsile-i aliyye-i Nakşîbendiyye’nin otuz üçüncü

postnişînleri olup silsile-i aliyyenin otuz ikinci postnişîni Şeyhü’l-

meşâyîh es-Seyyid Muhammed Es‘âd Erbilî kuddise sirrûh haz-

retlerinin hâlîfelerindendirler. Hazret-i Zât-ı akdes’in şecere-i

mübârekeleri, Ramazanoğlu Beğliği’nden Hz. Seyfullâh Hâlid bin

Velîd (r.a.)’e uzanır. Hicrî 1308’de Adana’da dünyâyı teşrîf eden

Zât-ı âli-kadrleri, 1404’te Medîne-i Münevvere’de irtihâl-i dâr-ı bekâ

eylediler. Kabr-i şerîfleri Cennetü’l bakîde ziyâretgâhtır.

Ulemâ-yı İslâm, “Bir asırlık mübârek ömürlerinin her ânında

Sünnet-i seniyye-i Resûl-i Kibriyâ (s.a.v.)’i ihyâ eylediklerinde ve

nice yüksek makamların sâhibi; Gavs*, Müceddid**, Sâhibü’z-

zamân*** ve Câna yakın ülfet makâmının sâhibi ve asırların nâdir

yetiştirdiği bir Zât-ı akdes olduklarında” ittifâk-ı ârâ eylemişlerdir.”

Allâhü Te‘âlâ yollarına ve şefâatlerine cümlemizi dâhil eylesin.

Âmîn.

*Gavs: Yardım etmek, imdada yetişmek demektir. Bunun yerine

“kutub” da kullanılır. En yüksek ma’nevî makamdır. Allah (c.c.) onla-

rın duası sebebiyle gelmesi muhtemel belâları def eder.

**Müceddid: Her asır başında geleceği Nebi (s.a.v.) tarafından

müjdelenen, dinin yüksek hâdimleridir. Kendilerinden ve yeniden bir

şey ortaya çıkarmazlar, yeni ahkâm getirmezler. İslâmî hükümlere

harfiyen uyarak dinin aslını ortaya koyarlar ve ona karıştırılmak is-

tenilen bid’atleri def ederler.

***Sâhibü’z-zamân: Zamanın etkisinden kurtulmuş; geçmiş, ge-

lecek düşüncesinden sıyrılmış, ân-ı vâhidi yakalayan ve onu sürekli

yaşayan kişidir. O, bu durumuyla zamanı aşmıştır.

 

  1. MAHMÛD SAMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)

 

İnsanları Hakk’a da‘vet eden, doğru yolu gösterip hakîkî

saâdete kavuşturan ve kendilerine Silsile-i Âliyye denilen

büyük âlim, velî ve mürşîdlerin otuz üçünçüsüdür.

Hz. Sâmi (k.s.) tarafından ismi konulan; yirmi küsür sene,

yakın hizmetinde bulunan, Medîne’ye hicretlerinde kendisine

refîk olan, vasîyetini de kendisine yaptığı -ki bunun tarikâtta

mânâsı açıktır- ve hakkında “Benim en emin ihvânımdır.”

“Seni seviyorum, senin sevdiklerini de seviyorum.” buyurdu-

ğu, mânevî evlâdı Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün

sohbetlerinden derlenen menkîbeleri şöyledir:

“Efendi hazretlerini Tahtakale’deki dükkanda muhase-

becilik yaptığı zamanlarda (Halîfesi, Adanalı Bakkal) Ha-

san Efendi Amca’ya   “Bundan sonra bana Mahmûd Sâmi

denmesi emrolundu. İhvana bildiriniz.” diye buyurdular. Bu

tebşirât da; kendisine şefaat makâmının Allah Resûlü (s.a.v)

tarafından verildiğinin beyânıdır. Allah hepimizi şefâatlerine

nail eylesin. (amin) (Hasan Efendi Amca: Efendi Hazretleri-

nin tam icazetli hakîkî halîfesi idi. 1969‘de Adana’da vefât

etti. Son nefesinde yanında idim. Onun da anlatılacak çok

kerâmeti var ama bana son nefesinde:  “Şurada gördüklerini

başka bir ferde anlatırsan âhirette on parmağım yakanda

olur. Hiç kimseye anlatmayacaksın” dedi. Onun için o gör-

düklerimizi maalesef anlatamıyoruz.)

Hazreti Sâmi Efendimiz’in kızıp kaşlarını çatma diye bir

huyları yoktu. Hoşlarına gitmeyen bir hal ortaya çıksa kıza-

mazlar, kaşlarını dahi çatamazlardı.

Adanalı Hasan Efendi Amca Sâmi Efendimiz’e “ Efendim

ihvânın içerisinde çok azanlar var. Celal sıfatınızı bir takın-

sanız da şunları bir yola getirseniz” deyince Efendi Hazret-

leri “ Hasan o bizde yok maalesef, Allah onu bize vermedi.

O işi sen yap.” buyurmuşlardı. Onun üzerine Hasan Efendi

Amca, Sâmi Efendimiz’in buyurdukları gibi Celal sıfatıyla

ihvânı terbiye etmeye başlamışlardı.”

(www .ramazanoglu mahmud samı ks .com )

 

KURULUŞUNUN 96. YILINDA  MTTB

(MİLLÎ TÜRK TALEBE BİRLİĞİ)

 

Allâh (c.c.)’nun “O günler (öyle günlerdir ki) biz onları insan-

lar arasında döndürür dururuz” (Âl-i İmrân s. 140) âyeti hükmün-

ce takdîr ettiği 700 yıllık ömrünü, Dîn-i Mübîn-i İslâm’ı yeryüzüne

hâkim kılmak için cihâdla geçiren muhteşem Osmânlı, dış güçler

tarafından içerideki bazı gâfil ve hâin kimselerin kullanılmasıyla,

Cihân Harbi’ne sokulmuş ve millet ateşe atılıp küfrün eline ikrâm

edilmiştir. İçine düşülen bu durumdan memleketi kurtarmak isteyen

o günkü Dârü’l Fünûn (bugünkü üniversite gençliği) 1916 yılının

ortalarına doğru Türk Talebe Birliği’ni (TTB)  kurmuşlar, ardından

da birçoğu cephelere giderek şehîd olmuşlardır.

Savaş yıllarından sonra Millî Türk Talebe Birliği, Türk Yüksek

Tahsil Gençliğini, aralarda uğradığı bazı kesintiler haricinde, başın-

daki idârecilerinin bilgi, beceri ve gayretleri oranında, dış güçlerin

ajanları vasıtasıyla estirilen kuzey ve batı rüzgarlarından korumuş,

gençliği bu memlekete sâhib çıkacak bir gençlik olarak yetiştirme-

ye gayret etmiştir. Özellikle 1971 yılında Genel Başkan olan Muh-

terem Ömer Muhammed Öztürk, Millî Türk Talebe Birliği’ni hakikî

gâyesini yerine getirmesi yolunda ideal bir şekilde yönetmişler ve

hakîki hedefine taşımışlardır.

1971’e kadar sadece kamuoyuna yönelik ve belli mihrâkların

kontrol ve desteğindeki faaliyetlerinden öteye gidemeyen,

Türkiye’deki güdümlü kör dövüşün bir aktörü durumunda olan

MTTB, 1971’de Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün Genel

Başkan olmalarıyla, siyâsi birçok kurumun MTTB’yi kendi çıkarla-

rı için kullanmak istemesine rağmen, hiçbir mihrâkın kontrolü ve

desteği olmaksızın Türkiye’nin en güvenilir teşkilâtlarından biri ol-

muştur. Gençliğin eğitimi için birbirinden değerli kurumlar, kurslar

ve enstitüler kurmuştur.

Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün kazandırdıkları bu rûh

ve ivme ile MTTB 1980’e kadar aynı misyonunu devâm ettirmiştir.

Türkiye’de “sol”un temsilciliğini yapan bazı fikir adamlarının dediği

gibi: “Buna engel olmak için Türkiye’de bir ihtilâl yapılmıştır.”

12 Eylül 1980’de memleket idâresine el koyan askerî yönetim

tarafından faaliyetten men edilmiş, kapatılması neticesinde genç-

liğin yetişmesine yönelik sorumlulukları ve tüzüğü gereği bütün

mevcûdiyeti Fâtih Gençlik Vakfı’na devredilmiştir.

(www .ramazanoglu mahmud samiks .com )

 

MTTB’NİN ALTIN DEVRİ VE

MUHTEREM ÖMER MUHAMMED ÖZTÜRK

 

Kimseyi ve hiçbir şeyi kolay kolay beğenmeyen  Merhum Necip

Fâzıl,  üniversitelerin ve MTTB’nin bir tahlîlinin yaparken  Muhte-

rem Ömer Muhammed Öztürk  dönemi için “Süt beyazı dönemi”

hükmünü vermiştir.

  1. Dönemde fiilen başkan olarak görev yapan Muhterem

Ömer Muhammed Öztürk, mücâhidliğiyle bize hep şu iki husûsu

düşündürmüştür:

  1. İslâm’ın dünyaya yayılmasında Allâh (c.c.) yolunda mücâhid

ve Resûlullâh (s.a.v.)’in ilmine vâris olan Horasan Erleri vasıtasıy-

la Türkistan’dan Anadolu’ya ve Balkanlar’a kadar dünyanın birçok

yerine İslâm’ın yayılmasında Ahmed Yesevi (k.s.) Hazretleri’nin

himmeti vardır.

Bütün ömrü cihâdla geçen Muhterem Ömer Muhammed Öz-

türk 1969’da 23 yaşlarındadır ve Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu

(k.s.) tarafından MTTB’de Müslümân bir gençlik yetiştirmekle

vazîfelendirilmiştir.  MTTB ile doğrudan veyâ dolaylı ilgisi olan her

Müslümân gençte Ömer Muhammed Öztürk’ün emeği ve hakkı

vardır. Bu hak, hem ma’nevî hem maddîdir.

  1. II.Abdülhamîd Hân, sonradan memleketi felâkete sürükleyen

ittihadcıların hidâyet üzere olmaları, vatana, millete hizmet etmele-

ri için olağanüstü gayretler göstermiş, onların ellerinden tutmuş ve

pek çoğuna kendi cebinden altınlar vermişdir.

Muhterem Ömer Muhammed Öztürk de geceli gündüzlü ve

her şeyini ortaya koyarak çalışmış, yetişmesine gayret ettiği birçok

kimselerin cebine harçlık koymuş,  hatta  evinin kirasını vermiş,

ancak bu kimseler sonraları politika fitnesi batağına düşmekten

kendilerini kurtaramamışlardır.

Bu yoğun çalışmaları esnâsında yaşadıkları bir hâdise şöyledir:

“Muhterem Ömer Muhammed Öztürk, 12 Mart 1971’de MTTB’nin

kapatılması kararının iptali için uğraşmaktadırlar. Sâmî Efendi

Hazretlerinin de duâ ve iznini almak için huzûruna girip  “Efendim

duâ buyurun Allâhü Te’âlâ bize şu binada on sene daha İslâm’a

hizmet etmeyi ihsân buyursun” diye duâ ister ve Sâmî Efendi Hz.

de  “Amin” derler.

Hz. Sâmî (k.s.)’un duâsı her zaman kendisiyle olan Muhterem

Ömer Muhammed Öztürk: “O duâdan sonra tam on sene daha

MTTB hizmete devâm etti. Eh söyleyene değil, söyletene bak.”

buyurmuşlardır

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZÂNOĞLU (K.S.)-1

 

Hazret-i Sâmi (k.s.)’un hayatını manevi görevlisi ve ihvâna kı-

lavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün kaleminden yayın-

lıyoruz:

1892 Yılında Adana’nın Tepebağ mahallesinde dünyâya teşrîf

eden Hazret-i Sâmî (k.s.)’un babaları Müctebâ Efendi, anneleri Üm-

mügülsüm Hanımefendilerdir. Dedelerinin ismi Abdurrahmân, büyük

dedeleri İshâk ve Hüseyin Efendilerdir. Büyük Türk beyliklerinden

Ramazânoğlu beyliğinin en son beylerinden olan Abdülhâdî Efen-

dinin (ki Sâmî Efendi Hazretlerinin büyük dedelerindendir) tesbîtine

göre Ramazânoğlu beyliği aslen Türklerin Oğuz boyunun Üçok-

lar kabîlesindendir. Bu kabîlenin de şecereleri büyük Türk Hâkânı

Nureddîn Zengî (Şehîd) vasıtası ile Seyfullâh Hz. Hâlid bin Velîd

(r.a.)’e dayanır. Efendi Hazretleri kendi ifâdeleriyle doğumlarını şöy-

le nakletmektedirler:

“-Benim doğumum (1308) târihindedir: Adana’da Vakıfsara-

yı’ndadır. Doğumumdan evvel kapıya bir zât gelmiş: “-Bu evde,

yakında bir doğum olacaktır, oğlan olacaktır, adını: Sâmî koyunuz;

hayırlı bir insan olacaktır.” diyor, gidiyor. Bir müddet sonra doğum

oluyor, oğlan oluyor. Adı: “Mahmûd Sâmî” konuyor. Sonra o zât

tekrâr geliyor. Oğlan doğduğunu söylüyorlar. Adının da “Muhammed

Mahmûd Sâmî” konulduğunu öğrenince: “-Sandıktaki emânetimi ve-

riniz!” diyor. Ona benzer bir emâneti veriyorlar: “-Bu değil; esâs san-

dıktaki bana âid emâneti veriniz!” diyor. Veriyorlar. Memnûn oluyor.

Duâ edip gidiyor.” Efendi Hazretleri bu ma‘lûmât hakkında:“-Bunu

kaydediniz. Mühimdir. Gelen zât, boş değildir. Bunları olduğu gibi

sen kaydet. İleride neşredilir. İyi olur. Hayırlı olur.” diye buyurdular.

Not: Bu ma‘lûmât, Muhterem Ömer Kirazoğlu (Rh. Aleyh)

Ağabey’in kendi el yazısı ile not defterinden alınmıştır. Metinden

Hazretin ism-i şerîflerinin tam olarak “Muhammed Mahmûd Sâmî”

olduğu öğreniliyor. Hazretin 6 Kasım 1937’de kendi el yazılarıyla,

latince olarak, “Kadastro ve Tapu Tahrîrine Mahsûs Beyânnâme”de,

sâdece “Sâmî” ismini ve imzâsını kullandıklarına ve nüfus cüz-

danlarında da sâdece “Sâmî” ismini kullandığına göre, tam ism-i

şerîflerinin kullanılmaması o devirdeki birtakım yasakları akla ge –

tirmektedir. Bu “Beyânnâme”de, Hazretin doğdukları ev Seyhân

vilâyeti, Adana kazâsı, Kayalıdağ mahallesi, Sabuncu Abdullâh so-

kağı olarak belirtilmiştir ki burada da isimler değiştirilmiştir. Hazretin

doğdukları evin bulunduğu mahalle en son Tepebağ adını almıştır.

(www .ramazanoglu mahmudsamiks .com )

 

  1. MAHMUD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-2

 

Doğumundan i‘tibâren bütün hayatı boyunca bu müjdenin

şanlı izlerini taşıyan bu zâta “Âlî makâm sâhibi” ma‘nâsına ge-

len Sâmî ismi konur. Her hâlleri büyük, yüksek makâm sâhibi

oluşlarının dışarıya tezâhürüdür.

Hakk idâresinin kaldırılıp, halk idâresinin müslümânlara da

sevdirilmeğe çalışıldığı şu cehâlet asrında; ekseriyetin İslâm

dışı davranışlarına;

“Bugünkü şartlarda ancak bu kadar olur.” diyerek kılıf

bulup, İslâm’ın bazı şartlarda tam olarak yaşanamayacağı

iddiâsını hâlleri ile çürütüp, asra yakın ömürlerinin, doğumun-

dan i‘tibâren tamâmını, sünnete harfiyyen riâyet ederek geçi-

rip, İslâm, fitnenin zirveye çıktığı devirlerde bile sünnete tam

olarak ittibâ edilerek yaşanabilir ve kıyâmete kadar da yaşana-

caktır diye hayatı ile bunu isbât etmiş bir âlî kadîrdir Hazret-i

Sâmî (k.s.).

Allâh (c.c.) dostlarının büyüklerinden bir zâtın ifâdesi ile

“Asırların nâdir yetiştirdiği bir büyük velîdir” Hazret-i Sâmî

(k.s.).

1950’li yılların başlarında İstanbul’a intikâllerinden son-

ra kendilerine Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz tarafından

“MAHMÛD” ismi verilmiş ve kendileri icâzetli halîfeleri Adanalı

Hacı Hasan Efendiye:

“-Fakire bundan sonra Mahmûd Sâmî denilmesini ihvâna

bildiriniz; bize böyle emrolundu.” diye emir gereği büyük

tebşîrâtı bildirirler.

Çocuk yaşlarında muhterem anneleri kendilerini

akrânlarıyla oynamak üzere dışarı gönderdiklerinde Hazret-i

Sâmî (k.s.) Efendimiz ellerini dizlerinin üzerine koyup

“tahiyyât” oturuşundaki gibi oturup, uzaklara gözlerini diker,

devâmlı olarak düşünür, tefekkür ederler. Çünkü Allâh (c.c.)’ün

Resûlü (s.a.v.) Efendimiz, Mi‘râc’da tahiyyâtta gibi oturmuşlar-

dı. Bu sünneti ömürleri boyunca hep böyle sürdürdüler. Hiç bir

zaman kendilerini bunun dışındaki bir şekilde otururken gö-

ren olmamıştır. “Neden arkadaşları ile oynamayıp oturduğu”

sorulduğunda:“-Biz oyun için yaratılmadık.” buyurmuşlardır.

İşte hadîs-i şerîfi telmîh; işte sünnete ittibâ.’

(www .ramazanoglu mahmudsamiks .com )

 

  1. MAHMUD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-3

 

Bu sünnete uygun hayat günümüz insanlarının ancak ör-

neklerini kitâblarda görebildiği bir şekilde tam 96 yıl devâm

etmiştir. Doğumlarından dâr-ı bekâya intikâllerine kadar gece-

siyle, gündüzüyle, harekâtı ve sekenâtı ile günün 24 saatinde

sünnet-i seniyyeye; Hazret-i Abdullâh ibn-i Ömer radıyallâhu

anhümânın dediği gibi ve Pîr Efendimiz Hazretlerinin de mısra-

laştırdığı şekilde: “Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz Haz-

retlerinin eşiğinde aklı kurbân ederek” katıksız, tam teslîmiyetli

bir sünnet tatbîkâtıdır bu mübârek hayat!

İşte kerâmeti maddî ve ma‘nevî olarak ikiye ayıran

Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin: “Esâs kerâmet ma‘nevî

kerâmettir; o da yirmi dört sâatin tamâmını Resûl-i Ekrem

sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz Hazretlerinin sünnetine

uygun olarak geçirmektir. Bizce makbûl olan da budur.” dediği

ma‘nevî kerâmetler manzûmesidir Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendi-

mizin asırlık ömürleri.

Muhyiddîn-i Arabî hazretleri: “Ehlullâh kendilerinden

kerâmet zuhûr etmesini kadınların hayız ve nifas hâli gibi gö-

rürler.” buyuruyor. Bütün hayatlarında buna son derece dikkat

eden Efendimiz (k.s.) Hazretleri bir sohbetlerinde (1970’li yılların

ikinci yarısında Erenköy’de bir evde) Abdü’l-kâdir-i Geylânî haz-

retlerinin kendisini yardıma çağıran Adana’nın Misis nâhiyesinin

Abdoğlu köyünden bir Ermeni çocuğunun hayvanına, düşen çu-

valları biiznillâh yüklemesine âid kıssayı anlatırken, son derece

sâf ihvânlardan Merhûm Dr. Bahâ Bey, ayağa kalkarak:

“-Vallâhi bu Zât, asrın Abdü’l-kâdir-i Geylânî’sidir, ne za-

man sıkışıp yetiş yâ Hazret-i Sâmî desem bu Zât’ın himmetiyle

biiznillâh her müşkülüm hallolur.” diye bağırınca, Sâmî (k.s.)

Efendimiz Hazretleri mu‘tâdlarını bozarak yeni başlamış olan

sohbeti “el-Fâtiha” diyerek bitirip, fakîre dönerek:

“-Arabayı hazırlayın” buyurdular ve sohbeti yarıda bırakıp,

ev sâhibinin yapacağı ikrâmı da: “-İkrâmınızı kabûl ettik, Allâh

(c.c.) râzı olsun” diyerek yemeden oradan ayrıldılar.

İşte kendilerine karşı sırrı fahş edip kerâmetlerini açığa vu-

rana verdikleri kendi üslûblarınca en ağır ders.

(www .ramazanoglu mahmudsamiks .com )

 

  1. MAHMUD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-4

 

Bütün hayatı manevî kerâmet (ya‘ni istikâmet) olan

Efendimiz Hazretleri, kendilerinden sâdır olan kerâmetleri

böylece saklamamızı bize öğretmiş oluyorlardı. Böylece

kerâmetin matlûb olmadığını, zuhûrunun o kişilere Allâh

(c.c.)’ün rahmeti olduğunu anlatmış oluyorlardı. Buna da

hamdetmek lâzımdı ve hemen takılmadan istikâmet üzere

Hakk yola devâmı öğretiyorlardı. Böylece inkılâb kâbiliyetini

hâiz olan kalbimiz hakîkî ve tek matlûb olan Allâh (c.c.) ile

olacaktı. Ağyârdan ictinâb gerekliydi. İşte kalbin hâllerini an-

latırlarken verdikleri bir misâl:

“Bukâlemun denilen, Türkçe adı “bahtabakan” kertiş cin-

sinden kuyruğu ile dala sarılan bir hayvan vardır. Çocukluğu-

muzda, bu boz renkli hayvanı tutar, erkeklerin o zaman kul-

landığı kırmızı renkli, püsküllü, kalıba konan feslerini onun

üzerine koyardık. Kısa bir süre sonra fesi kaldırdığımızda,

bukalemunun kıpkırmızı olduğunu görürdük. Biraz açıkta ka-

lınca eski boz rengine avdet ederdi. Yine kadınların başını

örttüğü siyah renkli yağlığı (başörtüsünü) alır bukalemunun

üzerine örterdik. Bir müddet beklettikten sonra başörtüsü-

nü açtığımızda hayvanın renginin siyahlaştığını müşâhade

ederdik. Biraz sonra asıl rengine avdet ederdi. İşte bir hay-

vanda bu derece bulunduğu yere intibâk kâbiliyyeti olur-

sa; ya kalbimizi nasıl muhâfaza etmemiz gerekir; teemmül

edelim” buyururlardı. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Cenâb-ı

Hakk, sizin kalıbınıza değil; kalblerinize nazar atfeder.”

Kalb nazargâh-ı İlâhî’dir; ona göre dikkat etmeliyiz. Yine

buyuruyorlar: “Gençliğimde dergâhta hâl ehli, ehl-i keşiften

Âdil Beğ bana: “-Sâmî evlâdım, münâsebette bulunduğun

kişilere çok dikkat et, sakın kasvetli kimselerle karşı karşıya

oturma. Bir defa Ayasofya câmiinde mevlid dinliyordum; bir

de baktım letâiflerim durmuş. Karşımda diz dize oturduğum

adamın kalbi hasta imiş (ya‘ni katı). Letâiflerimi üç günde zor

çalıştırdım.” dedi. Câmiide mevlid dinleyenin kalbinden bu

in‘ikâs olursa ona göre dikkat edelim.”

(www .ramazanoglu mahmudsamiks .com )

 

  1. MAHMUD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-5

 

Gönüller sultânı Hazret-i Sâmî (k.s.), kalbin Kur’ân-ı

Kerîm’de beş sınıf olarak beyân edildiğini anlatırlardı. Ez-

cümle: 1- Ölü kalb, 2- Hastalıklı kalb, 3- Gâfil kalb, 4- Zâkir

kalb, 5- Ma‘nen diri (hayy) kalb.

Kalbimizi her türlü hastalık ve tehlikelerden koruyacak bi-

rinci şartın zikru’llâha devâm olduğunu her defasında tekrâr

tekrâr beyân buyururlardı. Bunun da, az yiyip oruç tutarak ve

şartlarına riâyetle yapılırsa netice hâsıl olacağını bildirirlerdi.

Çünkü kul, hadîs-i şerîfte beyân buyurulduğu üzere:

“Kişi kalben zikre muvaffak olursa şeytân me’yûs ola-

rak geri çekilir; zikirden gâfil olursa kalbe yeniden girer.”

“Allâh azîmüşşânı kalben zikreden ile zikretmeyenin

farkı cesed dirisi ile ölüsünün farkı gibidir.” buyururlardı.

Bu yüzden insanlar, kendilerini Allâh (c.c.)’yü ve O’nun zikrini

hatırlatanlarla berâber olmağa çağrılıyordu. Tevbe sûresinde

Cenâb-ı Hakk: “Ey îmân edenler, Allâh’tan korkun da sâlih

ve sâdıklarla beraber olun.” diye emrediyor. Sâlihlerden bu

dünyâda istifâde olacağı gibi kabirde ve mahşerde de istifâde

olunacağını tefsîr ve hadîslerden misâllerle anlatırdı, Hazret-i

Sâmî (k.s.).

Bu husûsta kendilerine âid şu menkîbeyi anlatırlardı:

“Çocukluğumda kız kardeşim yürüyemiyordu. Yakınlarımız

Pozantı’ya yakın bir köyde Kaplanca Dede adlı bir zât var; kızı

ona götürün; inşâallâh onun vesîlesi ile Allâh (c.c.) şifâ verir

dediler. Ben, annem ve kız kardeşim o zâtın türbesine gittik.

Geceyi orada geçirdik. Gece bir ara kız kardeşim bağırarak

uyandı. Annem: “- Kızım ne var, ne oldu, niye bağırdın?” dedi.

Kız kardeşim:

“Anne şu kabirdeki dede kalktı, geldi benim kalçamın üze-

rine oturdu” dedi. Bu hâlden sonra yürüyemeyen kız kardeşim

Allâh (c.c.)’ün izni ile ayağa kalktı yürüdü. Ömrü boyunca da

bir daha ayağı ağrımadı.” İşte sâlihlerden biiznillâh “kabirdeki

istifâde.”

 

  1. MAHMUD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-6

 

Hz. Mahmud Sâmi (k.s.)’un hayatını manevi vazifelisi

ve ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün

kâleminden yayınlamaya devam ediyoruz:

Hz. Sâmi (k.s.), sâlih dostların birbirlerine olan yardımları-

nın Kıyâmet günü de devâm edeceğinin tefsîrde beyân edil-

diğini sohbetlerinde sık sık anlatırlardı:

Kıyâmet günü hesâba çekilen bir kulun seyyiâtı

hasenâtına denk geliyor. Meselâ, 1000 seyyiesi (günâhı)

varsa 1000 de hasenesi (sevâbı) var. Cenâb-ı Hakk Azze

ve Celle Hazretleri o kuluna anne babana git bir hasene

iste, verirlerse bana getir, seni cennete dâhil edeyim diye

buyuruyor. O kul Mahşer gününün o sıkıntılı anında Allâh

(c.c.)’un lûtfu ile anne ve babasını bulup durumunu onlara

anlatıyor. Onlar da evlâdım bugünkü günde biz kendimizi

kurtaramadık ki sana bir faydamız olsun; sana bir şey ve-

remeyiz diyorlar. O eli boş olarak, mahzûn bir hâlde Hakkın

huzûruna varıyor. Annem babam bana bir şey vermediler yâ

Rabbi diye durumu arz ediyor.

Bunun üzerine Hakk Te‘âlâ ve tekaddes hazretleri o ku-

luna: “Senin dünyâ hayatında benim rızâm için sevdiğin bir

dostun yok mu idi?” diye soruyor. Cenâb-ı Hakk kulunun o

anda hâtırına getiriyor ve evet yâ Rabbi, filân kulun ile biz

dünyâ hayatında senin rızân için sevişirdik (birbirimizi karşı-

lıklı severdik) diyor. Allâh (c.c.)’un lûtfu ile o dostunu bulup

durumunu ona anlatıyor. Kardeşi cevâben diyor ki:

“Ey kardeşim, ne kadar hasene istersen alabilirsin. Ben

kendimi kurtaramadım, bâri sen kendini kurtar” diyor. Hesâb

veren kul, Cenâb-ı Hakkın huzûruna sevinçle geliyor ve

durumu arz ediyor. Bunun üzerine Sübhân olan Rabbimiz:

“Yâ öyle mi; o böyle bir ızdırâblı gününde kardeşine acıya-

rak hasene veriyor; bense Cevvâdü Kerîmim, Erhâ-mü’r-

Râhimînim, her ikinizi de affettim” buyuruyor.

Ne büyük tebşîrât-ı ilâhî. El-hamdü li’llâhi rabbî’l-‘âlemîn.

Allâh (c.c.) cümlemize rızâsı için sevişmeyi nasîb etsin

(Âmîn).

  1. MAHMUD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-7

 

İlk, orta ve lise tahsîlini Adana’da tamâmlayan Hz. Sâmî (k.s.)

yüksek tahsîlini İstanbul’da yaparlar. Hukuk Fakültesini birinci-

likle bitiren Hz. Sâmî (k.s.) bu arada bir müddet Gümüşhâneli

Dergâhı’na devâm ederler. Bu sırada Bâyezıd dersiâmlarından

Rüşdü Efendi (Eski Beşiktaş müftüsü Merhûm Fuat Çamdibi Ho-

canın babası):  “Sâmî Evlâdım, gel seni Şeyhülmeşâyih Es‘âd

Erbilî Hazretlerine götüreyim.” der. Bu teklifi kabûl eden Efendi

Hazretleri, Rüşdü Efendi ile berâber Kelâmî Dergâhı’na giderler.

Bu ilk karşılaşmanın devâmını kendileri şöyle anlatıyorlar:

“Üstâdımızın huzûruna varıp ellerini öptük. Rüşdü Efen-

di Hoca: -Üstâdım bu getirdiğim genç Gümüşhâneli Ahmed

Ziyâeddin Efendi’nin evlâdlarından Adanalı Sâmî Efendi, deyin-

ce; birden Üstâdımız Es‘âd Efendi Hazretleri: “Hayır! O bizim

evlâdımız” buyurdular. Ve orada devâm ettiğim evrâdın ne ol-

duğunu sordular. Günde beşbin zikrullâh, bir cüz Kur’ân-ı Kerîm

tilâveti, Delâil-i Hayrât diye cevâb verdim. -Evlâdım hastalık ne-

rede ise tedâviye oradan başlamak lâzım, bu yüzden şimdilik

bunları terk edip kalbî zikre başlayacaksın buyurdular ve Fakîre

inâbe verdiler.”

Akarsu deryâya kavuşmuş; su mecrâını bulmuştu. Cenâb-ı

Hakk’ın lûtfu inâyeti ile Hz. Sâmî Efendimiz bir kaç ayda seyr

u sülûkunu ikmâl buyurdular. Daha önce iki yıl devâm edilen

dergâhta olmayan tecellî burada bir kaç ayda olmuştu el-hamdü

li’llâh. Kısa sürede icâzet ve mutlak hilâfet alan Efendimiz Hazret-

leri mürşid-i kâmilin görevine âid şu kıssaları naklediyorlar: “Genç-

liğimde dergâha devâm ediyordum. Orada vazîfesi müntesiblerin

ayakkabılarının tozunu almak olan bir dervîş vardı. Bir gün onun

elindeki bezi aldım, pertavsızın (mercek) altına tutarak bir müddet

güneşin altında tuttum. Güneşin harâretinin pertavsız vasıtasiyle

bezin üzerine teksîf edilmesi ile bez tutuştu ve yanmağa başladı.

Dervîş hayretler içinde kaldı.

İşte mürşid-i kâmil, iki cihânın Serveri ve Rahmet Güneşi Nebî

salla’llâhu ‘aleyhi ve sellem Efendimizden aldığı nûru müntesibler-

den müsâid kimselerin kalblerine teksîf edip, o nûr-ı Muhammedî

(s.a.v.) ile kalbleri diriltip kemâle erdiren kişidir, bi-zni’llâh. Mürşid-i

kâmil çobana benzer; çoban dağda koyunları otlatırken bacağı kı-

rılanı orada bırakır mı? Sırtına atıp ağıla kadar getirir. Mürşid-i

kâmil de hiç bir evlâdını bırakmaz ve terk etmez bi’iznillâh.

 

 

  1. MAHMUD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-8

 

Mürşid-i kâmilini bulan ve Zât-ı ‘Âlîlerinin onun ifâdesi ile

“Eyyâm-ı şebâbını şerîat-ı mutahhare ve tarîkat-ı ‘âliyye hizme-

tinde” geçiren Hazreti Sâmî Efendimiz ma‘nevî mertebeleri hızla

aşıyorlardı. Bu yolda kendi ifâdeleri ile ihlâs ve tam teslîmiyet

şarttı. Ölünün yıkayıcısına teslîmiyeti gibi mürîd de mürşîdine

teslîm olmalıydı ki bi’iznillâh neticeye ulaşsın.

Kendileri anlatıyorlar: “Allâme Taftadânî hazretlerinin tale-

belerinden biri bir şeyhe intisâb etmiş. Bu talebeden hocasının

huzûrunda hikmetli kelâmlar sâdır olmuş. Hocası: “Evlâdım,

bunları ben sana öğretmedim; sen bunları nereden öğrendin?”

diye soruyor. Talebe: “Efendim ben bir şeyhe intisâb ettim; zikir

çekiyorum, doğuş oluyor ve böylece hikmetli konuşuyorum.” di-

yor. Bunun üzerine Allâme Taftadânî hazretleri: “Oğlum beni de

şeyhine götür”; diyor. Kendileri de aynı şeyhe intisâb ediyorlar.

Fakat ya teslîmiyet yok veyâ nasîbi yok aynı tecelliyâtlar kendi-

lerinde zuhûr etmiyor, aynı istifâde olmuyor.”

Sâmî Efendimiz Hazretlerinin bu anlattığı kıssadan çıkan

hükme göre nasîbi olan müsaid kişiler mürşid-i kâmili bulup ona

tam olarak teslîm olurlarsa bi’iznillâh neticeye ulaşır, ma‘nevî

mertebelerde hızla ilerleyerek kemâle ererler. Bunların hepsi

kendilerinde bi’iznillâh mevcûd olan Hazreti Sâmî (k.s.) kısa

zamânda icâzet alırlar, irşâdla görevlendirilirler.

Kelâmî Dergâhı’ndaki hizmet günlerine âid Adapazarlı

Pehlivân Efendi şu hâtırayı anlatır: “Adapazarı’ndan on arka-

daşımla berâber Es‘ad Efendi Hazretlerinin ziyâretlerine gittik.

Sohbet esnâsında tekkeye dâhil olmuştuk. İçerisi kalabalık oldu-

ğundan dışarıda oturuyor, Es‘ad Efendi Hazretlerinin kendilerini

de göremiyor, sâdece seslerini işitiyorduk. İlk defa sohbetlerine

gelmenin heyecânı içindeydik. Sohbet sırasında ihvân arasında

genç bir zât dolaşıp hizmet ediyordu. “Bu genç ortada dolaş-

masa o zamân dikkatimiz dağılmaz, daha çok istifâde ederdik.”

diye içimden geçirdim. Sohbet biter bitmez Es‘ad Efendi Hazret-

leri: “Adapazarlı Pehlivân Efendi ve on arkadaşı buraya gelsin!”

dediler. Hâlbuki bizi hiç tanımıyorlar ve geldiğimizi de görmemiş-

lerdi. “Sâmî evlâdımız hakkında sû-i zann ettiniz, helâllik alın.”

buyurdular. Affımızı taleb edip böylece bu iki zâtı ve aralarındaki

derûnî muhabbet ve bağı öğrenmiş olduk. El-hamdü li’llâh.

 

  1. MAHMUD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-9

 

Üstâdına olan bu muhabbet ve bağlılığını dâimâ arttırarak

devâm ettiren Hazreti Sâmî Efendimiz bütün gün ve gecele-

rini hizmet yolunda geçirdiler. Dergâhın temizliğinden ihvânın

her türlü hizmetlerine varıncaya kadar her an Sâmî Efendi-

miz, yatalak hasta olan ihvânın da her türlü hizmetlerini seve

seve yaparlardı. Hazret-i Es‘âd Erbilî Efendimizin: “Mâ‘nen bi-

zimle aynı mertebededir, lâkin bu vazîfe bize verildi” diye ta‘rîf

ettikleri Hüseyin Efendi Hazretleri yatalak olunca: “Bu Zâtın

hizmeti için kim tâlib olur?” diye ihvâna sorarlar. Hemen Sâmî

Efendimiz o Zâtın hizmetlerine koşarlar. Defi hâcetleri dâhil

her hizmetlerini uzun müddet seve seve görürler. Nihâyet

bu hizmetleri sonunda Hüseyin Efendi Hazretleri: “-Evlâdım,

Cenâb-ı Hakk’a niyâz ediyorum; Allâhü ‘azîmüşşân bize ihsân

ettiklerini fazlası ile sana ihsân etsin!” diye duâ buyururlar.

Dünyâ hayatını Nebîy-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimizin bu-

yurdukları gibi: “Benimle dünyânın misâli ağaç altında bir

mikdâr dinlendikten sonra yoluna devâm eden yolcunun

hâline benzer” diye ana rahmi ile kabir arasında bir sefer

olarak görürdü; Hz. Sâmî Efendimiz. Ve bunu uzun bir ömür-

de her an tatbîk ettiler. Bir yabancı âlim, Fakire kendilerinin

hâl ve kelâmlarından sordular. O anda hâtırıma gelen şu

hâllerini anlattım:

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “Seferden döndüğünüz-

de hanımlarınızın yanına haber vermeden girmeyiniz” bu-

yuruyorlar. Hz. Sâmî (k.s.) hayatı bir sefer olarak gördüğü için

her yerinden kalkmalarını bir sefer kabûl ediyorlardı. Abdest

almak için lavaboya her gidişlerinde yol zevcelerinin odasın-

dan geçiyordu. Yarım asırdan fazla süren evlilik hayatlarında

bıkmadan, usanmadan, seve seve her defasında zevcelerini

haberdâr ederler, onun “Efendi buyur!” diye sesini duyunca

odaya girer ve diğer tarafa geçerlerdi. Bu hâl altmış küsûr yıl

günde en az on defa devâm etti” deyince yabancı âlim ayağa

kalkarak: “Bu zât Sâhibü’z-zamân’dır. Onun dışında hiçbir velî

sünnet-i seniyyeyi bu kadar derin ve ihâtalı anlayıp tatbîk ede-

mez, ancak o yapabilir” dedi. El-hamdü li’llâhi rabbi’l-‘âlemîn.

 

  1. MAHMUD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-10

 

Hayatının tek gâyesi Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Haz-

retlerinin sünnetine uymak ve onu ihyâ etmek olan Hz. Sâmî

Efendimiz; daha önceki kitâblarda: “Kılıcı boynunda asılı Pey-

gamber” olarak tarîf edilen (s.a.v.) Efendimize bu husûsta da

ittibâ edip gazâya iştirâk ederek “Gâzî” olmuşlardı.

Bu husûsu kendileri şöyle anlatıyorlardı: “Birinci Cihân

harbinde Osmânlı ordusunda levâzım subayı olarak vazîfe

gördüm. Alayımız Edirne’de vazîfe görüyordu. Açlık ve kıt-

lık son derece şiddetli idi. Askerlerimizin uzun süre yiyecek

bulamadıkları oluyordu. Bu yüzden askerler ellerinin yetiş-

tiği yere kadar kavak ağaçlarının kabuklarını yolarak onları

çiğniyorlar ve böylece açlıklarını bir nebze olsun gidermeğe

çalışıyorlardı.

Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) Efendimizin: “Cihâdı terk

eden millet zillete düçâr olur.” sözünü bütün talebelerine

ezberleten Hz. Sâmî (k.s.) Cenâb-ı Hakk’ın: “Niçin yapa-

madığınızı söylüyorsunuz?” Kavl-i şerîfini de bize kendi-

leri yaşayarak öğretiyorlardı. Yaşayarak, tatbîk ederek bize

cihâdı öğretiyorlardı. Harbe iştirâk ederek Gâzî olmuşlar ve

ömürleri boyunca İslâm için kılıç sallama arzusu ile yaşamış-

lardı. Mübârek ömürleri doksanı bulduğunda dahî sohbetle-

rinde Uhud harbinde Amr ibn-i Sâbit (r.a.)’in müslümân olu-

şunu anlatırken; onun lâkabını: “Asram lâkabı ile mülakkab;

keskin kılıç saldırıcı” diye tarîf ederken oldukları yerde dizleri

üzerine doğrularak ellerini havaya kaldırarak elindeki kılıcı ile

derhâl düşman üzerine saldıracakmış gibi olan hâlleri ancak

görülmekle anlaşılabilirdi. Yaşıyor; ondan sonra anlatıyorlar;

anlatırken de o hâli aynen yaşıyorlardı. Hayatı cihâddı Hz.

Sâmî Efendimizin. Ömür boyu cihâd… Ve bu cihâdı elinde

silâhı gazâda da yaşamış ve Gâzî olmuştu Hz. Sâmî (k.s.).

Ve nefe‘ana’llâhü Te‘âlâ bi şefâatihi, Allâh (c.c.) cümlemizi

O’nun muhabbetini hakkı ile yaşayıp öylece haşrolanlardan

eylesin (Âmîn). Bi hurmeti seyyidi’l-enbiyâ-i ve’l- mürselîn

salla’llâhü Te‘âlâ aleyhi vesellem.

 

  1. SAMÎ (K.S.)’UN MUHTEREM ÖMER ÖZTÜRK’Ü

KENDİ YERLERİNE OTURTMALARI

 

Son devirde ülkemizde yaşamış en büyük velilerden Hz.

Sâmî (k.s.)’un “tabiri câiz ise” kucağında doğmuş, O’nun ter-

biyesinde büyümüş, hayatını Hz. Sâmî (k.s.)’a hizmete ve

O’ndan istifadeye adamış ve yine o zâtın vasiyyetleri gereği

teçhiz ve tekfin işlerini yapmış,  O’nun yolunu hâlâ insanlara

anlatan ve Hz. Sâmî (k.s.)’un manevî evlâdı ve vazifelisi olan

Muhterem Ömer Muhammed Öztürk, Hz. Sâmi (k.s.) ile yaşa-

dıkları bir berât kandili gecesini şöyle anlatmışlardır:

“Şaban-ı Şerîf’in başlarında Mahmûd Gezer Ağabeyle (Al-

lah rahmet eylesin Mekke’de vefat etti, Cennetü’l Muallâ’ya

defnedildi.) devlethanenin bahçesinde oturuyorduk. Efen-

di Hazretleri’nin hâdimesi gelerek beni bir kenara çağırdı

ve “Ömer Ağabey babam mahrem bir husus söyledi. Bunu

Ömer Öztürk’e anlat. Kendisinde kalsın. Îcâbını yerine getir-

sin. Fakat kimseye de bir şey söylemesin.” dedi ve Efendi

Hazretleri’nin “Ben berat gecesini Ömer Öztürk ile değerlen-

dirmek istiyorum. Kendisi bir imam bulsun. Ayrıca iki kişiyi de

çağırsın. İsterse birisi kendi babası Mehmet Öztürk olabilir.

Bir de başka ihvân, benimle birlikte hepimiz beş kişi olacağız.

Akşam namazını burada devlethanede kılacağız. İftarı bera-

ber eder, akşam ve yatsı namazını beraber kılar, geceyi de

beraber ihyâ ederiz inşâallah.” buyurduğunu söyledi. Fakir,

babama ve (Sami Efendimiz’in son yıllarında namazlarını kıl-

dıran) Mahmûd Hoca’ya haber verdim. Sonra Ömer Kirazoğ-

lu ağabey, İsmail ve Cevat Öztürk ağabeylerimi çağırttı. İftar,

namaz ve yemekten sonra Efendimiz Hazretleri her zaman

oturdukları demiryolu cihetine karşı olan koltuğa oturdular.

Az sonra ayağa kalkarak kendi karşısındaki koltuğa geçtiler.

Kendi koltuklarına, Fakiri çağırıp “Sen gel, buraya otur, burası

senin yerindir. Fakir de karşısında oturacağım” diyerek kendi

koltuklarına Fakiri oturttular. Muhteşem bir sohbetten sonra

yatsı namazı kılındı, tekrar aynı yerlerde oturarak sohbet, duâ

ve murâkabe edildi. İzin alınarak evlere hareket edildi.

WWW.RAMAZANOGLUMAHMUDSAMIKS.COM

 

 

 

TEK ÖLÇÜ: SÜNNET-İ SENİYYE

 

Muhterem Ömer Muhammed Öztürk hayatını sünneti ya-

şamaya adamış ve bunu bütün halleriyle isbât etmiştir. Bu

devirde sünnete sarılmanın nasıl olabileceğini anlamak is-

teyen için, Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün hayatının

her safhası dersler ve ibretlerle doludur.

Ülkemizde Müslümanların içerisine düştüğü ve İslâmî

terakkîye mâni olan en önemli hastalıklardan biri de Müs-

lümanların peşlerinden gittikleri liderleri, şeyhleri hakkında

“Benim şeyhim, liderim ne yaparsa doğrudur, o yanlış yap-

maz, onun bir bildiği vardır” anlayışıdır. Bu yanlış anlayışa

karşı Muhterem Ömer Muhammed Öztürk, bir sohbetlerinde

şunları söylemiştir.

“Eğer peşinden gittiğin zâtın yaptığı, söylediği söz, fiil ve

davranışlar Resûlullah (s.a.v)’e uyuyorsa doğru, uymuyorsa

yanlıştır. Benim şeyhim, önderim, ağabeyim, çok büyük bir

zâttır, bir bildiği vardır, ma’nen çok büyüktür, şöyle kerâmetleri

görülmüştür, işte şunun için yapmıştır gibi atraksiyonlara gir-

meden söylenecek tek söz “Bizim için tek bir ölçü ve dünya

ve âhiret kurtuluş reçetesi vardır; o da Resûlullah (s.a.v.)

Efendimiz’in Şerîat-ı Garrâ-i Muhammediyesi’dir. Peygam-

ber (s.a.v.) Efendimiz’in sünnetine uyan her şey doğrudur,

haktır, gerçektir, O (s.a.v.)’e uymayan her şey de her ne

sebeple yapılırsa yapılsın yanlıştır, batıldır. Müslüman kar-

şısına gelen hâdiseyi sünnet aynasına tutacak. Eğer orada

yer buluyor, o aynaya uyuyor ise alacak, uymuyorsa kabûl

etmeyecek, reddedecek.”

Bu söylediklerini öz nefsinde de yaşamış, çevresindeki-

lere; “Benim doğrumu, yanlışmış gibi göstermeye çalışan-

la işim yok ona hakkımı helal eder hesabını Allâh (c.c.)’a

havâle ederim ama benim asıl düşmanım bana yanlışımı

doğruymuş gibi göstermeye çalışandır. Mahşer sabahı iki

elim onun yakasındadır. Ona da hakkımı helâl etmiyorum.”

“Benim sözümde ve fiilimde eğer Sünnet’e muhâlif bir şey

varsa bunu almayın, kabul etmeyin.”

 

ŞAHESER BİR İNCELİK

 

Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün inandığı davayı

yaşadığına, kendisinin kurduğu Fatih Gençlik Vakfı’nın bir

bursiyerinin anlattıkları delildir:

“İstanbul’da üniversitede okurken Fatih Gençlik

Vakfı’ndan burs alıyordum. O sene, vakfın kurucusu ve

burslarımızı veren Muhterem Ömer Öztürk Ağabey yirmi

bir bursiyer öğrenciyi umreye götürdü. O gurubun içerisin-

de kâfile başkanı olarak ben de bulunuyordum. Medîne’de

bir öğle namazını Mescid-i Nebevî’de Ömer Ağabey ile be-

raber kıldık. Mescidden çıkarken Ömer Ağabey’in umreye

götürdüğü öğrenci arkadaşlardan biri “Abi mescidden hangi

ayakla çıkılır” diye sordu. Ömer Ağabey de “Mescide sağ

ayakla girilir, sol ayakla çıkılır.” dedi. O arkadaş heyecanla

“Ama Abi sen sağ ayakla çıktın” dedi. Bunu üzerine Ömer

Ağabey “O zaman hatâ etmişim” dedi. Oysaki Ömer Ağa-

bey çıkılması gereken ayakla yani sol ayakla mescidden

çıkmıştı. Burada Ömer Ağabey hem o arkadaşın kalbini kır-

mamış hem de yukarıda bahsettiğimiz “Yapılan yanlışı sa-

vunma” durumuna düşmemek için “Eğer senin söylediğin

gibi ben mescidden sağ ayakla çıktıysam gayet tabii hatâ

ettim” ma’nasını içeren “O zaman hatâ etmişim.” dedi.

Ömer Ağabey bütün bunları yaparken “Yalan” da söyle-

memiş oldu. Yani “Hatâ ettim” deseydi yalan söylemiş ola-

caktı. Çünkü Ömer Ağabey sol ayakla mescidden çıkmıştı.

“Yok, hatâ etmedim sen yanlış gördün” dese, hem o arka-

daşın kalbini kıracak hem de yanlışı savunmuş olacaktı.

“Eğer senin söylediğin gibi ben mescidden sağ ayak-

la çıktıysam” şartına bağlı olarak “O zaman hata etmişim”

dedi ve böylece de yalan söylememiş oldu.

Cenâb-ı Hakk Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin sünnetini

bu derece en ince noktasına kadar yaşayan Ömer Öztürk

Ağabeyden ayırmasın. Dünya ve âhirette O’nunla beraber

olmayı nasîb eylesin.”

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZANOĞLU (K.S.)

CÂMİÎ ŞERÎF’İ

 

17 Eylül 2006 tarihinde yapımına başlanmış ve yaklaşık iki

yılda tamamlanmıştır. Bânisi Hz. Sami (k.s.)’nun ma‘nevî evlâdı

ve ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’tür.

23.5 x 28.5 metre ebadında bir alana yerleşmiş, dört ana

kolon üstüne tek ana kubbe ve etrafında dört yarım kubbe şek-

linde inşâ edilmiştir. Câminin külliye şekline getirilmesine devâm

edilmektedir. İstanbul’un Pendik ilçesine bağlı Yenişehir mahal-

lesinde bulunan cami; Yavuz Sultân Selîm Câmii gibi Osmanlı

mîmârîsinin ince estetiğini açığa çıkaran bir eser olmuştur.

Caminin kendi adına yapıldığı Zât hakkında Kitâbe’de şöyle

denilmektedir: “Silsile-i Aliyye-i Nakşîbendiyye’nin otuz üçüncü

postnişînleri olup silsile-i aliyyenin otuz ikinci postnişîni Şeyhü’l-

meşâyîh es-Seyyid Muhammed Es‘âd Erbilî kuddise sirrûh haz-

retlerinin hâlîfelerindendirler. Hazret-i Zât-ı akdes’in şecere-i

mübârekeleri, Ramazanoğlu Beğliği’nden Hz. Seyfullâh Hâlid bin

Velîd (r.a.)’e uzanır. Hicrî 1308’de Adana’da dünyâyı teşrîf eden

Zât-ı âli-kadrleri, 1404’te Medîne-i Münevvere’de irtihâl-i dâr-ı

bekâ eylediler. Kabr-i şerîfleri Cennetü’l bakîde ziyâretgâhtır.

Ulemâ-yı İslâm, “Bir asırlık mübârek ömürlerinin her ânında

Sünnet-i seniyye-i Resûl-i Kibriyâ (s.a.v.)’i ihyâ eylediklerinde ve

nice yüksek makamların sâhibi; Gavs*, Müceddid**, Sâhibü’z-

zamân*** ve Câna yakın ülfet makâmının sâhibi ve asırların nâdir

yetiştirdiği bir Zât-ı akdes olduklarında” ittifâk-ı ârâ eylemişlerdir.”

Allâhü Te‘âlâ yollarına ve şefâatlerine cümlemizi dâhil eyle-

sin. Âmîn.

*Gavs: Yardım etmek, imdada yetişmek demektir. Bunun yeri-

ne “kutub” da kullanılır. En yüksek ma’nevî makamdır. Allah (c.c.)

onların duası sebebiyle gelmesi muhtemel belâları def eder.

**Müceddid: Her asır başında geleceği Nebi (s.a.v.) tarafın-

dan müjdelenen, dinin yüksek hâdimleridir. Kendilerinden ve ye-

niden bir şey ortaya çıkarmazlar, yeni ahkâm getirmezler. İslâmî

hükümlere harfiyen uyarak dinin aslını ortaya koyarlar ve ona

karıştırılmak istenilen bid’atleri def ederler.

***Sâhibü’z-zamân: Zamanın etkisinden kurtulmuş; geçmiş,

gelecek düşüncesinden sıyrılmış, ân-ı vâhidi yakalayan ve onu

sürekli yaşayan kişidir. O, bu durumuyla zamanı aşmıştır.

 

M.T.T.B. VE MUHTEREM ÖMER MUHAMMED ÖZTÜRK

 

Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün Medîne’ye hicret-

lerinden önceki yaklaşık 10 yıllık dönemde, Milli Türk Talebe

Birliği’ndeki başarılarını anlatmaktan kelimeler aciz kalır.

1971’de kendilerine teklif edilen M.T.T.B. Genel Başkanlığı-

nı ilk etapta reddeden, daha sonra ma‘nevi terbiyesinde yetiş-

tiği Sâhibü’z-zaman Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.)’un

emirleri ile M.T.T.B. Genel Başkanlığı teklifini kabul eden Muh-

terem Ömer Muhammed Öztürk, “Burası siyasi bir kuruluştur,

siyaset ise yalanla iç içedir.” tereddütünü yine o yüce Zât’ın

verdiği “Evlâdım dürüstlük en büyük siyasettir. Bu dürüstlüğe

devam etmek şartıyla ağzınıza geleni söyleyiniz.” cevâbıyla

aşmış, 2,5 yıla yakın MTTB Genel Başkanlığı döneminde bu

düsturun ne kapılar açtığını bize göstermiştir. 26 Mart 1971’de

genel başkan olarak yaptığı ilk konuşma, onun takip edeceği

yolun ve düsturların ne olduğunu bize göstermektedir:

“Memleketimizin içinde bulunduğu şartlar dâhilinde yüksek

tahsil gençliğine büyük görevler düşmektedir. Yarının yürütücü

kadrosu olan gençlik, bugünün sakat maarif politikası netice-

sinde, maziden kopuk, istikbali düşünebilme imkânı ve kapa-

sitesinden mahrum bir tarzda yetiştirilmektedir. Eğitimimizin

millî olması, mazisine lâyık, istikbaldeki vazifesine hazır, mu-

kaddesatına bağlı gençler yetiştirmek, orta tahsilden itibaren

talebelerle çok yakından ilgilenmek ve onları kazanmak, birer

mücahit rûhuyla yetişmelerini sağlamak, başlıca görevimiz ol-

malıdır. Asırlardır yerleşmiş, ebede kadar devam edecek olan

prensiplerin anayasam olacağına sizleri şahit tutuyorum. Seçil-

sem de seçilmesem de, inandığım davanın neferi olarak, son

nefesime kadar hakka hizmet yolunda olacağım.”

1971 yılında genel başkan olan Muhterem Ömer Öztürk,

M.T.T.B.’yi hakikî gayesini yerine getirmesi yolunda ideal bir

şekilde yöneterek, iç ve dış düşmanların bütün hücumlarına

rağmen Türkiye’ye damgasını vurmuş, memlekette estirilen

zararlı rüzgârlara kapılmayan, maneviyatı kuvvetli, bugünlerde

memleket idaresinde söz sahibi olan Müslüman Türk Gençli-

ğini yetiştirmiştir.

 

 

 

 

 

MUHTEREM ÖMER MUHAMMED ÖZTÜRK’ÜN

HİZMETLERİ

 

Kendi başkanlığı zamanına kadar, sadece kamuoyuna yö-

nelik ve belli mihrakların kontrol ve desteğindeki faaliyetlerinden

öteye gidemeyen, Türkiye’deki güdümlü kör döğüşün bir aktörü

durumunda olan MTTB, 1971’de Muhterem Ömer Öztürk’ün ge-

nel başkan olmasıyla, hiçbir mihrakın kontrolü ve desteği olmak-

sızın ve Türkiye’de bu mihrakların sahnelediği senaryoların hiç-

birinin aktörü olmadan, Türkiye’nin en güvenilir teşkilatlarından

biri olmuştur.

Muhterem Ömer Öztürk’ün verdiği bu rûh ve ivme ile

M.T.T.B., 1980’e kadar aynı misyonunu devam ettirmiştir. Bu dö-

nem, gençliğin sokaktan kütüphaneye ve kitaba, ilmî ve kültürel

çalışmalara çekildiği dönem olmuştur.

Yüksek bir ilim ve irfana sahip Muhterem Ömer Muhammed

Öztürk’ün hizmetleri bununla da sınırlı kalmayıp, Ehl-i Sün-

net Akâidi’nin güçlenmesi ve Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’in

istifâdesi için Misvâk Neşriyat’ı kurmuş ve ilk olarak da “Âlemlere

Rahmet Olan Peygamber (s.a.v.) Efendimiz” isimli kitabı hazır-

lattırıp neşretmiştir.

Daha sonra istişâre için oluşturduğu 15-20 kişilik bir heyet

vâsıtasıyla kaleme alınıp yayınlanması gerekli olan eserleri ve

konuları tesbît etmiş ve İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (r.a.)’in hayatı,

düşünce ve eserleri hakkında çalışmalar yapmaya karar vermiş-

tir. Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu Vakfı’ndan kısaltma olan Mis-

vak Neşriyat’ın ana gâyesi de bu ilk çalışmalarla şekillenmiştir.

Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün himmet ve gayretleri

ile İmâm-ı A’zam (r.a.) hakkında birçok kitap, dilimize kazandırıl-

mıştır. Hadislerle Hanefî Fıkhı isimli eser de kendilerinin bizzat

emekleriyle yayınlanmaya devam etmektedir.

Muhterem Ömer Muhammed Öztürk, ümmetin kandili olan

İmâm-ı Azam (r.a.)’in eserlerini ihyâ sebebiyle, O Nebî-yi Muhte-

rem (s.a.v.)’in dînini ikâme etmekte hayâllerimizin yetişemediği

bir gayret ve hassasiyet göstermektedir.

Allâhü Te’âlâ, İki Cihan Serveri Resûlullâh (s.a.v.)’in nûrlu yo-

lunda gidenlere cümlemizi dâhil eylesin. Sevdiklerinden bizleri

ayırmasın. Şefâatlerine nâil eylesin. Âmîn.

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZÂNOĞLU (k.s.)-1

 

Hazret-i Sâmi (k.s.)’un hayatını manevi görevlisi ve ihvâna kı-

lavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün kaleminden yayın-

lıyoruz:

1892 Yılında Adana’nın Tepebağ mahallesinde dünyâya teşrîf

eden Hazret-i Sâmî (k.s.)’un babaları Müctebâ Efendi, anneleri

Ümmügülsüm Hanımefendilerdir. Dedelerinin ismi Abdurrahmân,

büyük dedeleri İshâk ve Hüseyin Efendilerdir. Büyük Türk beylikle-

rinden Ramazânoğlu beyliğinin en son beylerinden olan Abdülhâdî

Efendinin (ki Sâmî Efendi Hazretlerinin büyük dedelerindendir)

tesbîtine göre Ramazânoğlu beyliği aslen Türklerin Oğuz boyunun

Üçoklar kabîlesindendir. Bu kabîlenin de şecereleri büyük Türk

Hâkânı Nureddîn Zengî (Şehîd) vasıtası ile Seyfullâh Hz. Hâlid bin

Velîd (r.a.)’e dayanır. Efendi Hazretleri kendi ifâdeleriyle doğumları-

nı şöyle nakletmektedirler:

“-Benim doğumum (1308) târihindedir: Adana’da Vakıfsarayı’

ndadır. Doğumumdan evvel kapıya bir zât gelmiş: “-Bu evde, yakın-

da bir doğum olacaktır, oğlan olacaktır, adını: Sâmî koyunuz; hayırlı

bir insan olacaktır.” diyor, gidiyor. Bir müddet sonra doğum oluyor,

oğlan oluyor. Adı: “Mahmûd Sâmî” konuyor. Sonra o zât tekrâr geli-

yor. Oğlan doğduğunu söylüyorlar. Adının da “Muhammed Mahmûd

Sâmî” konulduğunu öğrenince: “-Sandıktaki emânetimi veriniz!” di-

yor. Ona benzer bir emâneti veriyorlar: “-Bu değil; esâs sandıktaki

bana âid emâneti veriniz!” diyor. Veriyorlar. Memnûn oluyor. Duâ

edip gidiyor.” Efendi Hazretleri bu ma‘lûmât hakkında:“-Bunu kay-

dediniz. Mühimdir. Gelen zât, boş değildir. Bunları olduğu gibi sen

kaydet. İleride neşredilir. İyi olur. Hayırlı olur.” diye buyurdular.

Not: Bu ma‘lûmât, Muhterem Ömer Kirazoğlu (Rh. Aleyh)

Ağabey’in kendi el yazısı ile not defterinden alınmıştır. Metinden

Hazretin ism-i şerîflerinin tam olarak “Muhammed Mahmûd Sâmî”

olduğu öğreniliyor. Hazretin 6 Kasım 1937de kendi el yazılarıyla,

latince olarak, “Kadastro ve Tapu Tahrîrine Mahsûs Beyânnâme”de,

sâdece “Sâmî” ismini ve imzâsını kullandıklarına ve nüfus cüz-

danlarında da sâdece “Sâmî” ismini kullandığına göre, tam ism-i

şerîflerinin kullanılmaması o devirdeki birtakım yasakları akla ge –

tirmektedir. Bu “Beyânnâme”de, Hazretin doğdukları ev Seyhân

vilâyeti, Adana kazâsı, Kayalıdağ mahallesi, Sabuncu Abdullâh so-

kağı olarak belirtilmiştir ki burada da isimler değiştirilmiştir. Hazretin

doğdukları evin bulunduğu mahalle en son Tepebağ adını almıştır.

 

  1. MAHMÛD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-2

 

Doğumundan i‘tibâren bütün hayatı boyunca bu müjdenin

şanlı izlerini taşıyan bu zâta “Âlî makâm sâhibi” ma‘nâsına ge-

len Sâmî ismi konur. Her hâlleri büyük, yüksek makâm sâhibi

oluşlarının dışarıya tezâhürüdür.

Hakk idâresinin kaldırılıp, halk idâresinin müslümânlara da

sevdirilmeğe çalışıldığı şu cehâlet asrında; ekseriyetin İslâm

dışı davranışlarına;

“Bugünkü şartlarda ancak bu kadar olur.” diyerek kılıf

bulup, İslâm’ın bazı şartlarda tam olarak yaşanamayacağı

iddiâsını hâlleri ile çürütüp, asra yakın ömürlerinin, doğumun-

dan i‘tibâren tamâmını, sünnete harfiyyen riâyet ederek geçi-

rip, İslâm, fitnenin zirveye çıktığı devirlerde bile sünnete tam

olarak ittibâ edilerek yaşanabilir ve kıyâmete kadar da yaşa-

nacaktır diye hayatı ile bunu isbât etmiş bir âlî kadîrdir Hazret-i

Sâmî (k.s.).

Allâh (c.c.) dostlarının büyüklerinden bir zâtın ifâdesi ile

“Asırların nâdir yetiştirdiği bir büyük velîdir” Hazret-i Sâmî

(k.s.).

1950’li yılların başlarında İstanbul’a intikâllerinden son-

ra kendilerine Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz tarafından

“MAHMÛD” ismi verilmiş ve kendileri icâzetli halîfeleri Adanalı

Hacı Hasan Efendiye:

“-Fakire bundan sonra Mahmûd Sâmî denilmesini ihvâna

bildiriniz; bize böyle emrolundu.” diye emir gereği büyük

tebşîrâtı bildirirler.

Çocuk yaşlarında muhterem anneleri kendilerini

akrânlarıyla oynamak üzere dışarı gönderdiklerinde Hazret-i

Sâmî (k.s.) Efendimiz ellerini dizlerinin üzerine koyup

“tahiyyât” oturuşundaki gibi oturup, uzaklara gözlerini diker,

devâmlı olarak düşünür, tefekkür ederler. Çünkü Allâh (c.c.)’ün

Resûlü (s.a.v.) Efendimiz, Mi‘râc’da tahiyyâtta gibi oturmuşlar-

dı. Bu sünneti ömürleri boyunca hep böyle sürdürdüler. Hiç bir

zaman kendilerini bunun dışındaki bir şekilde otururken gö-

ren olmamıştır. “Neden arkadaşları ile oynamayıp oturduğu”

sorulduğunda:“-Biz oyun için yaratılmadık.” buyurmuşlardır.

İşte hadîs-i şerîfi telmîh; işte sünnete ittibâ.’

 

  1. MAHMÛD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-3

 

Bu sünnete uygun hayat günümüz insanlarının ancak ör-

neklerini kitâblarda görebildiği bir şekilde tam 96 yıl devâm

etmiştir. Doğumlarından dâr-ı bekâya intikâllerine kadar gece-

siyle, gündüzüyle, harekâtı ve sekenâtı ile günün 24 saatinde

sünnet-i seniyyeye; Hazret-i Abdullâh ibn-i Ömer radıyallâhu

anhümânın dediği gibi ve Pîr Efendimiz Hazretlerinin de mısra-

laştırdığı şekilde: “Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi vesel-

lem Efendimiz Hazretlerinin eşiğinde aklı kurbân ederek” katık-

sız, tam teslîmiyetli bir sünnet tatbîkâtıdır bu mübârek hayat!

İşte kerâmeti maddî ve ma‘nevî olarak ikiye ayıran

Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin: “Esâs kerâmet ma‘nevî

kerâmettir; o da yirmi dört sâatin tamâmını Resûl-i Ekrem

sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz Hazretlerinin sünnetine

uygun olarak geçirmektir. Bizce makbûl olan da budur.” dediği

ma‘nevî kerâmetler manzûmesidir Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendi-

mizin asırlık ömürleri.

Muhyiddîn-i Arabî hazretleri: “Ehlullâh kendilerinden

kerâmet zuhûr etmesini kadınların hayız ve nifas hâli gibi gö-

rürler.” buyuruyor. Bütün hayatlarında buna son derece dik-

kat eden Efendimiz (k.s.) Hazretleri bir sohbetlerinde (1970’li

yılların ikinci yarısında Erenköy’de bir evde) Abdü’l-kâdir-i

Geylânî hazretlerinin kendisini yardıma çağıran Adana’nın

Misis nâhiyesinin Abdoğlu köyünden bir Ermeni çocuğunun

hayvanına, düşen çuvalları biiznillâh yüklemesine âid kıssayı

anlatırken, son derece sâf ihvânlardan Merhûm Dr. Bahâ Bey,

ayağa kalkarak:

“- Vallâhi bu Zât, asrın Abdü’l-kâdir-i Geylânî’sidir, ne za-

man sıkışıp yetiş yâ Hazret-i Sâmî desem bu Zât’ın himmetiyle

biiznillâh her müşkülüm hallolur.” diye bağırınca, Sâmî (k.s.)

Efendimiz Hazretleri mu‘tâdlarını bozarak yeni başlamış olan

sohbeti “el-Fâtiha” diyerek bitirip, fakîre dönerek:

“-Arabayı hazırlayın” buyurdular ve sohbeti yarıda bırakıp,

ev sâhibinin yapacağı ikrâmı da: “-İkrâmınızı kabûl ettik, Allâh

(c.c.) râzı olsun” diyerek yemeden oradan ayrıldılar.

İşte kendilerine karşı sırrı fahş edip kerâmetlerini açığa vu-

rana verdikleri kendi üslûblarınca en ağır ders.

12 Şubat, Mevlâna Takvimi

 

  1. MAHMÛD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-4

 

Bütün hayatı manevî kerâmet (ya‘ni istikâmet) olan

Efendimiz Hazretleri, kendilerinden sâdır olan kerâmetleri

böylece saklamamızı bize öğretmiş oluyorlardı. Böylece

kerâmetin matlûb olmadığını, zuhûrunun o kişilere Allâh

(c.c.)’ün rahmeti olduğunu anlatmış oluyorlardı. Buna da

hamdetmek lâzımdı ve hemen takılmadan istikâmet üzere

Hakk yola devâmı öğretiyorlardı. Böylece inkılâb kâbiliyetini

hâiz olan kalbimiz hakîkî ve tek matlûb olan Allâh (c.c.) ile

olacaktı. Ağyârdan ictinâb gerekliydi. İşte kalbin hâllerini an-

latırlarken verdikleri bir misâl:

“Bukâlemun denilen, Türkçe adı “bahtabakan” kertiş cin-

sinden kuyruğu ile dala sarılan bir hayvan vardır. Çocukluğu-

muzda, bu boz renkli hayvanı tutar, erkeklerin o zaman kul-

landığı kırmızı renkli, püsküllü, kalıba konan feslerini onun

üzerine koyardık. Kısa bir süre sonra fesi kaldırdığımızda,

bukalemunun kıpkırmızı olduğunu görürdük. Biraz açıkta ka-

lınca eski boz rengine avdet ederdi. Yine kadınların başını

örttüğü siyah renkli yağlığı (başörtüsünü) alır bukalemunun

üzerine örterdik. Bir müddet beklettikten sonra başörtüsü-

nü açtığımızda hayvanın renginin siyahlaştığını müşâhade

ederdik. Biraz sonra asıl rengine avdet ederdi. İşte bir hay-

vanda bu derece bulunduğu yere intibâk kâbiliyyeti olursa;

ya kalbimizi nasıl muhâfaza etmemiz gerekir; teemmül ede-

lim” buyururlardı.

Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Cenâb-ı Hakk, sizin kalıbını-

za değil; kalblerinize nazar atfeder.” Kalb nazargâh-ı İlâhî’dir;

ona göre dikkat etmeliyiz. Yine buyuruyorlar: “Gençliğim-

de dergâhta hâl ehli, ehl-i keşiften Âdil Beğ bana: “-Sâmî

evlâdım, münâsebette bulunduğun kişilere çok dikkat et,

sakın kasvetli kimselerle karşı karşıya oturma. Bir defa Aya-

sofya câmiinde mevlid dinliyordum; bir de baktım letâiflerim

durmuş. Karşımda diz dize oturduğum adamın kalbi hasta

imiş (ya‘ni katı). Letâiflerimi üç günde zor çalıştırdım.” dedi.

Câmiide mevlid dinleyenin kalbinden bu in‘ikâs olursa ona

göre dikkat edelim.”

 

  1. MAHMÛD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-5

 

Gönüller sultânı Hazret-i Sâmî (k.s.), kalbin Kur’ân-ı

Kerîm’de beş sınıf olarak beyân edildiğini anlatırlardı. Ez-

cümle: 1- Ölü kalb, 2- Hastalıklı kalb, 3- Gâfil kalb, 4- Zâkir

kalb, 5- Ma‘nen diri (hayy) kalb.

Kalbimizi her türlü hastalık ve tehlikelerden koruyacak bi-

rinci şartın zikru’llâha devâm olduğunu her defasında tekrâr

tekrâr beyân buyururlardı. Bunun da, az yiyip oruç tutarak ve

şartlarına riâyetle yapılırsa netice hâsıl olacağını bildirirlerdi.

Çünkü kul, hadîs-i şerîfte beyân buyurulduğu üzere:

“Kişi kalben zikre muvaffak olursa şeytân me’yûs olarak

geri çekilir; zikirden gâfil olursa kalbe yeniden girer.”

“Allâh azîmüşşânı kalben zikreden ile zikretmeyenin

farkı cesed dirisi ile ölüsünün farkı gibidir.” buyururlardı. Bu

yüzden insanlar, kendilerini Allâh (c.c.) ve O’nun zikrini ha-

tırlatanlarla berâber olmağa çağrılıyordu. Tevbe sûresinde

Cenâb-ı Hakk: “Ey îmân edenler, Allâh’tan korkun da sâlih

ve sâdıklarla beraber olun.” diye emrediyor. Sâlihlerden

bu dünyâda istifâde olacağı gibi kabirde ve mahşerde de

istifâde olunacağını tefsîr ve hadîslerden misâllerle anlatırdı,

Hazret-i Sâmî (k.s.).

Bu husûsta kendilerine âid şu menkîbeyi anlatırlardı:

“Çocukluğumda kız kardeşim yürüyemiyordu. Yakınlarımız

Pozantı’ya yakın bir köyde Kaplanca Dede adlı bir zât var;

kızı ona götürün; inşâallâh onun vesîlesi ile Allâh (c.c.) şifâ

verir dediler. Ben, annem ve kız kardeşim o zâtın türbesine

gittik. Geceyi orada geçirdik. Gece bir ara kız kardeşim ba-

ğırarak uyandı. Annem: “- Kızım ne var, ne oldu, niye bağır-

dın?” dedi. Kız kardeşim:

“- Anne şu kabirdeki dede kalktı, geldi benim kalçamın

üzerine oturdu” dedi. Bu hâlden sonra yürüyemeyen kız kar-

deşim Allâh (c.c.)’n izni ile ayağa kalktı yürüdü. Ömrü bo-

yunca da bir daha ayağı ağrımadı.” İşte sâlihlerden biiznillâh

“kabirdeki istifâde.”

Not:Yazının devamı 9-13 Mart tarihlerindedir.

 

  1. MAHMÛD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-6

 

Hz. Mahmûd Sâmi (k.s.)’un hayatını manevi vazifelisi ve

ihvana kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün kâle-

minden yayınlamaya devam ediyoruz:

Hz. Sâmi (k.s.), sâlih dostların birbirlerine olan

yardımlarının Kıyâmet günü de devâm edeceğinin tefsîrde

beyân edildiğini sohbetlerinde sık sık anlatırlardı:

Kıyâmet günü hesâba çekilen bir kulun seyyiâtı hasenâtına

denk geliyor. Meselâ, 1000 seyyiesi (günâhı) varsa 1000 de

hasenesi (sevabı) var. Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle Hazretleri

o kuluna anne babana git bir hasene iste, verirlerse bana ge-

tir seni cennete dâhil edeyim diye buyuruyor. O kul Mahşer

gününün o sıkıntılı anında Allâh’ın lûtfu ile anne ve babasını

bulup durumunu onlara anlatıyor. Onlar da evlâdım bugünkü

günde biz kendimizi kurtaramadık ki sana bir faydamız olsun;

sana bir şey veremeyiz diyorlar. O eli boş olarak, mahzûn bir

hâlde Hakkın huzûruna varıyor. Annem babam bana bir şey

vermediler yâ Rabbi diye durumu arz ediyor. Bunun üzerine

Hakk Te‘âlâ ve tekaddes hazretleri o kuluna:

“Senin dünyâ hayatında benim rızâm için sevdiğin

bir dostun yok mu idi?” diye soruyor. Cenâb-ı Hakk kulu-

nun o anda hâtırına getiriyor ve evet yâ Rabbi, filân kulun

ile biz dünyâ hayatında senin rızân için sevişirdik (birbirimizi

karşılıklı severdik) diyor. Allâh (c.c.)’un lûtfu ile o dostunu bu-

lup durumunu ona anlatıyor. Kardeşi cevâben diyor ki:

“Ey kardeşim, ne kadar hasene istersen alabilirsin. Ben

kendimi kurtaramadım, bâri sen kendini kurtar” diyor. Hesâb

veren kul, Cenâb-ı Hakkın huzûruna sevinçle geliyor ve du-

rumu arz ediyor. Bunun üzerine Sübhân olan Rabbimiz:

“Yâ öyle mi; o böyle bir ızdırâblı gününde kardeşine

acıyarak hasene veriyor; bense Cevvâdü Kerîmim, Erhâ-

mü’r-Râhimînim, her ikinizi de affettim” buyuruyor.

Ne büyük tebşîrât-ı ilâhî. El-hamdü li’llâhi rabbî’l-‘âlemîn.

Allâh (c.c.) cümlemize rızâsı için sevişmeyi nasîb etsin

(Âmîn).

 

  1. MAHMÛD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-7

 

İlk, orta ve lise tahsîlini Adana’da tamâmlayan Hz. Sâmî (k.s.)

yüksek tahsîlini İstanbul’da yaparlar. Hukuk Fakültesini birin-

cilikle bitiren Hz. Sâmî (k.s.) bu arada bir müddet Gümüşhâneli

Dergâhı’na devâm ederler. Bu sırada Bâyezıd dersiâmlarından

Rüşdü Efendi (Eski Beşiktaş müftüsü Merhûm Fuat Çamdibi

Hocanın babası):  “Sâmî Evlâdım, gel seni Şeyhülmeşâyih Es‘âd

Erbilî Hazretlerine götüreyim.” der. Bu teklifi kabûl eden Efendi

Hazretleri, Rüşdü Efendi ile berâber Kelâmî Dergâhı’na giderler.

Bu ilk karşılaşmanın devâmını kendileri şöyle anlatıyorlar:

“Üstâdımızın huzûruna varıp ellerini öptük. Rüşdü Efendi

Hoca: -Üstâdım bu getirdiğim genç Gümüşhâneli Ahmed Ziyâed-

din Efendi’nin evlâdlarından Adanalı Sâmî Efendi, deyince; birden

Üstâdımız Es‘âd Efendi Hazretleri: “Hayır! O bizim evlâdımız”

buyurdular. Ve orada devâm ettiğim evrâdın ne olduğunu sordu-

lar. Günde beşbin zikrullâh, bir cüz Kur’ân-ı Kerîm tilâveti, Delâil-i

Hayrât diye cevâb verdim. -Evlâdım hastalık nerede ise tedâviye

oradan başlamak lâzım, bu yüzden şimdilik bunları terk edip kalbî

zikre başlayacaksın buyurdular ve Fakîre inâbe verdiler.”

Akarsu deryâya kavuşmuş; su mecrâını bulmuştu. Cenâb-ı

Hakk’ın lûtfu inâyeti ile Hz. Sâmî Efendimiz bir kaç ayda seyr

u sülûkunu ikmâl buyurdular. Daha önce iki yıl devâm edilen

dergâhta olmayan tecellî burada bir kaç ayda olmuştu el-hamdü

li’llâh. Kısa sürede icâzet ve mutlak hilâfet alan Efendimiz Haz-

retleri mürşid-i kâmilin görevine âid şu kıssaları naklediyorlar:

“Gençliğimde dergâha devâm ediyordum. Orada vazîfesi mün-

tesiblerin ayakkabılarının tozunu almak olan bir dervîş vardı.

Bir gün onun elindeki bezi aldım, pertavsızın (mercek) altına

tutarak bir müddet güneşin altında tuttum. Güneşin harâretinin

pertavsız vasıtasiyle bezin üzerine teksîf edilmesi ile bez tutuştu

ve yanmağa başladı. Dervîş hayretler içinde kaldı.

İşte mürşid-i kâmil, iki cihânın Serveri ve Rahmet Güneşi

Nebî salla’llâhu ‘aleyhi ve sellem Efendimizden aldığı nûru

müntesiblerden müsâid kimselerin kalblerine teksîf edip, o nûr-ı

Muhammedî (s.a.v.) ile kalbleri diriltip kemâle erdiren kişidir, bi-

zni’llâh. Mürşid-i kâmil çobana benzer; çoban dağda koyunları

otlatırken bacağı kırılanı orada bırakır mı? Sırtına atıp ağıla kadar

getirir. Mürşid-i kâmil de hiç bir evlâdını bırakmaz ve terk etmez

bi-izni’llâh.

 

  1. MAHMÛD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-8

 

Mürşid-i kâmilini bulan ve Zât-ı ‘Âlîlerinin onun ifâdesi ile

“Eyyâm-ı şebâbını şerîat-ı mutahhare ve tarîkat-ı ‘âliyye hizme-

tinde” geçiren Hazreti Sâmî Efendimiz ma‘nevî mertebeleri hızla

aşıyorlardı. Bu yolda kendi ifâdeleri ile ihlâs ve tam teslîmiyet

şarttı. Ölünün yıkayıcısına teslîmiyeti gibi mürîd de mürşîdine

teslîm olmalıydı ki bi-izni’llâh neticeye ulaşsın.

Kendileri anlatıyorlar: “Allâme Taftadânî hazretlerinin tale-

belerinden biri bir şeyhe intisâb etmiş. Bu talebeden hocasının

huzûrunda hikmetli kelâmlar sâdır olmuş. Hocası: “-Evlâdım,

bunları ben sana öğretmedim; sen bunları nereden öğrendin?”

diye soruyor. Talebe: “-Efendim ben bir şeyhe intisâb ettim; zikir

çekiyorum, doğuş oluyor ve böylece hikmetli konuşuyorum.” di-

yor. Bunun üzerine ‘Allâme Taftadânî hazretleri: “Oğlum beni de

şeyhine götür”; diyor. Kendileri de aynı şeyhe intisâb ediyorlar.

Fakat ya teslîmiyet yok veyâ nasîbi yok aynı tecelliyâtlar kendile-

rinde zuhûr etmiyor, aynı istifâde olmuyor.

Sâmî Efendimiz Hazretlerinin bu anlattığı kıssadan çıkan hük-

me göre nasîbi olan müsta‘îd kişiler mürşid-i kâmili bulup ona tam

olarak teslîm olurlarsa bi-izni’llâh neticeye ulaşır, ma‘nevî merte-

belerde hızla ilerleyerek kemâle ererler. Bunların hepsi kendile-

rinde bi-izni’llâh mevcûd olan Hazreti Sâmî (k.s.) kısa zamânda

icâzet alırlar, irşâdla görevlendirilirler.

Kelâmî Dergâhı’ndaki hizmet günlerine âid Adapazarlı

Pehlivân Efendi şu hâtırayı anlatır: “Adapazarı’ndan on

arkadaşımla berâber Es‘ad Efendi Hazretlerinin ziyâretlerine git-

tik. Sohbet esnâsında tekkeye dâhil olmuştuk. İçerisi kalabalık

olduğundan dışarıda oturuyor, Es‘ad Efendi Hazretlerinin kendile-

rini göremiyor, sâdece seslerini işitiyorduk. İlk defa sohbetlerine

gelmenin heyecânı içindeydik. Sohbet sırasında ihvân arasında

genç bir zât dolaşıp hizmet ediyordu. “Bu genç orada dolaşmasa

o zamân dikkatimiz dağılmaz, daha çok istifâde ederdik.” diye

içimden geçirdim. Sohbet biter bitmez Es‘ad Efendi Hazretleri: “-

Adapazarlı Pehlivân Efendi ve on arkadaşı buraya gelsin!” dedi-

ler. Hâlbuki bizi hiç tanımıyorlar ve geldiğimizi de görmemişlerdi.

“- Sâmî evlâdımız hakkında sû-i zan ettiniz, helâllık alın.” buyur-

dular. Affımızı taleb edip böylece bu iki Zâtı ve aralarındaki derûnî

muhabbet ve bağı öğrenmiş olduk. El-hamdü li’llâh.

 

  1. MAHMÛD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-9

 

Üstâdına olan bu muhabbet ve bağlılığını dâimâ arttırarak

devâm ettiren Hazreti Sâmî Efendimiz bütün gün ve gecelerini

hizmet yolunda geçirdiler. Dergâhın temizliğinden ihvânın her

türlü hizmetlerine varıncaya kadar her an Sâmî Efendimiz,

yatalak hasta olan ihvânın da her türlü hizmetlerini seve seve

yaparlardı. Hazret-i Es‘âd Erbilî Efendimizin: “Mâ‘nen bizimle

aynı mertebededir, lâkin bu vazîfe bize verildi” diye ta‘rîf et-

tikleri Hüseyin Efendi Hazretleri yatalak olunca: “Bu Zâtın hiz-

meti için kim tâlib olur?” diye ihvâna sorarlar. Hemen Sâmî

Efendimiz o Zâtın hizmetlerine koşarlar. Defi hâcetleri dâhil

her hizmetlerini uzun müddet seve seve görürler. Nihâyet

bu hizmetleri sonunda Hüseyin Efendi Hazretleri: “-Evlâdım,

Cenâb-ı Hakk’a niyâz ediyorum; Allâhü ‘azîmüşşân bize ihsân

ettiklerini fazlası ile sana ihsân etsin!” diye duâ buyururlar.

Dünyâ hayatını Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimizin

buyurdukları gibi: “Benimle dünyânın misâli ağaç altında

bir mikdâr dinlendikten sonra yoluna devâm eden yolcu-

nun hâline benzer” diye ana rahmi ile kabir arasında bir se-

fer olarak görürdü; Hz. Sâmî Efendimiz. Ve bunu uzun bir

ömürde her an tatbîk ettiler. “Bir yabancı âlim, Fakire kend-

ilerinin hâl ve kelâmlarından sordular. O anda hâtırıma gelen

şu hâllerini anlattım:

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “-Seferden döndüğünüzde

hanımlarınızın yanına haber vermeden girmeyiniz,” buyuruy-

orlar. Hz. Sâmî (k.s.) hayatı bir sefer olarak gördüğü için her

yerinden kalkmalarını bir sefer kabûl ediyorlardı. Abdest almak

için lavaboya her gidişlerinde yol zevcelerinin odasından geçi-

yordu. Yarım asırdan fazla süren evlilik hayatlarında bıkmadan,

usanmadan, seve seve her defasında zevcelerini haberdâr ed-

erlerdi. O’nun “Efendi buyur!” diye sesini duyunca odaya girer

ve diğer tarafa geçerlerdi. Bu hâl altmış küsûr yıl günde en

az on defa devâm etti” deyince yabancı ‘âlim ayağa kalkarak:

“-Bu zât Sâhibü’z-zamân’dır. Onun dışında hiç bir velî Sünnet-i

Seniyyeyi bu kadar derin ve ihâtalı anlayıp tatbîk edemez, an-

cak o yapabilir” dedi. El-hamdü li’llâhi rabbi’l-‘âlemîn.

 

  1. MAHMÛD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-10

 

Hayatının tek gâyesi Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Haz-

retlerinin sünnetine uymak ve onu ihyâ etmek olan Hz. Sâmî

Efendimiz; daha önceki kitâblarda: “Kılıcı boynunda asılı Pey-

gamber” olarak tarîf edilen (s.a.v.) Efendimize bu husûsta da

ittibâ edip gazâya iştirâk ederek “Gâzî” olmuş-lardı.

Bu husûsu kendileri şöyle anlatıyorlardı: “-Birinci Cihân

harbinde Osmânlı ordusunda levâzım subayı olarak vazîfe

gördüm. Alayımız Edirne’de vazîfe görüyordu. Açlık ve kıt-

lık son derece şiddetli idi. Askerlerimizin uzun süre yiyecek

bulamadıkları oluyordu. Bu yüzden askerler ellerinin yetiş-

tiği yere kadar kavak ağaçlarının kabuklarını yolarak onları

çiğniyorlar ve böylece açlıklarını bir nebze olsun gidermeğe

çalışıyorlardı.

Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) Efendimizin: “Cihâdı terk

eden millet zillete düçâr olur.” sözünü bütün talebelerine

ezberleten Hz. Sâmî (k.s.) Cenâb-ı Hakk’ın: “Niçin yapama-

dığınızı söylüyorsunuz?” Kavl-i şerîfini de bize kendileri ya-

şayarak öğretiyorlardı. Yaşayarak, tatbîk ederek bize cihâdı

öğretiyorlardı. Harbe iştirâk ederek Gâzî olmuşlar, ve ömür-

leri boyunca İslâm için kılıç sallama arzusu ile yaşamışlardı.

Mübârek ömürleri doksanı bulduğunda dahî sohbetlerinde

Uhud harbinde Amr ibn-i Sâbit (r.a.)’in müslümân oluşunu

anlatırken; onun lâkabını: “Asram lâkabı ile mülakkab; keskin

kılıç saldırıcı, diye tarîf ederken oldukları yerde dizleri üze-

rine doğrularak ellerini havaya kaldırarak elindeki kılıcı ile

derhâl düşman üzerine saldıracakmış gibi olan hâlleri ancak

görülmekle anlaşılabilirdi. Yaşıyor; ondan sonra anlatıyorlar;

anlatırken de o hâli aynen yaşıyorlardı. Hayatı cihâddı Hz.

Sâmî Efendimizin. Ömür boyu cihâd… Ve bu cihâdı elinde

silâhı gazâda da yaşamış ve Gâzî olmuştu Hz. Sâmî (k.s.).

Ve nefe‘ana’llâhü Te‘âlâ bi şefâatihi, Allâh (c.c.) cümlemizi

O’nun muhabbetini hakkı ile yaşayıp öylece haşrolanlardan

eylesin (Âmîn). Bi hurmeti seyyidi’l-enbiyâ-i ve’l- mürselîn

salla’llâhu Te‘âlâ aleyhi vesellem.

 

  1. SÂMİ (K.S.)’UN EVLÂDI OLMAK

 

Sâmi Efendi Hazretleri’nin hakiki vekili, Ma’nevi evlâdı Muhte-

rem Ömer Muhammed Öztürk anlatıyor:

Allâhü Azîmü’ş-Şân; “Velîlerim kubbelerim altındadır. Onu

benden gayrisi bilmez.” (Nefahâtü’l-Üns, s.45) buyuruyor. Bir gün

bir yere bir muhaddis gelmiş, orada sohbet ediyor. Genç bir çocuk

da paltosunu kafasına çekmiş, yan tarafta oturuyor. Yaşlı birisi de

genci ikaz ederek:

“Evlâdım bu muhaddis meşhur Vehb bin Münebbih’tir, bir daha

bulamazsın gel istifâde et.” diyor.

“Amca işine bak.” diyor. Biraz sonra ihtiyar dayanamıyor. Tekrar:

“Evlâdım bu Vehb bin Münebbih’tir. Büyük muhaddistir bir daha

yolu buraya düşmez, şuradan istifâde et.”

“Ya amca sen işine bak.” diyor çocuk. Adam üçüncü defa genci

ikaz edince genç:

“Ben Vehb bin Münebbih’in Rabbi’nden dinliyorum.” Yaşlı amca:

“Vehb bin Münebbih’in Rabbinden mi?” deyince genç:

“Evet! Rabbinden” diyor. Yaşlı amca:

“Oğlum bu çok büyük bir iddiâ buna delil gerek.” (deyince) genç

diyor ki:

“Vallâhi bak amca senin Hızır (a.s.) olduğunu şurada herkese

söylerim, senin yakanı paçanı koparırlar.” Hızır (a.s.):

“Yarabbi sen, velîlerin isimlerini vermiştin, bu çocuğun ismi yok-

tu.” deyince Hakk Te’âlâ Hazretleri:

“O senin bildiklerin.” buyuruyor.

Onun için Allâh dostlarının kimler olduğunu yalnız Allâh bilir.

Hakîkî mü’minlik vasfını iktisâb edersek onu da elde etmiş oluruz.

Olağanüstü hâllerle bir yere varılmaz. Kuş da uçuyor, balık da yüzü-

yor. Uçağa da binince 500 kişi havada gidiyor. Asıl iş hakîkî mü’min,

Müslümân olmak, Resûlullâh (s.a.v.)’e ittibâ edip O’nun yolundan

gitmektir. Sünnet-i Seniyye’ye uymakta sahâbenin hâli ortadadır.

Hz. Sâmî (k.s.)’un hâli de ortadadır.

Geceleri bazen fakiri çağırırlardı. Özel sohbet ederlerdi. Bir

gece gittiğimde yine ağlayarak duâ ediyor: “Ben Sâmî’nin evlâdıyım

diyeni mahşerde vallâhi bırakmam, billâhi bırakmam. (şefaat ede-

rim)” diyordu. Allâh (c.c.), Sahabe (r.a.e.)’in ve Hz. Sâmi (k.s.)’un

yolundan gidip şefââtlerine nail olmayı nasib etsin. (Âmin)

 

FATİH GENÇLİK VAKFI (21 HAZİRAN 1971)

 

MTTB’nin 47. ve 48. Dönemi’nde Fatih Sultan Mehmed

Hân’a lâyık bir eser vücuda getirmek gâyesiyle bir komite

kurulmuş ve halktan para toplanmıştı. Orta Öğretim Komite-

si adını taşıyan bu komitenin gâyesi sâdece rozet mukâbili

halktan yardım toplamaktı. Bu şekilde toplanan 210 bin TL

civarındaki yardım 48. Dönem MTTB Genel Başkanı Isma-

il Kahraman’a teslim edilmiş ancak Fatih Sultan Mehmed

Hân’ın hatırasını yaşatacak güzel bir eser vücuda getirme

düsüncesi 1971 Nisan’ına kadar fiiliyata geçirilememişti..50.

Genel Kurul’da MTTB Genel Başkanlığı’na seçilen Muhterem

Ömer Öztürk, bu düşünceyi hayata geçirmek için hemen işe

koyuldu. Bu öyle bir eser olmalıydı ki ecdâdın ebediyete uza-

nan eserlerine benzemeliydi: Sebiller, imarethaneler, köprüler,

kervansaraylar, hanlar, çesmeler, mekteblerle… Ecdâd kendi-

ni mezarında mütevâzî bir sekilde; fakat eserlerini cemiyetin

hizmetinde bırakmayı tercih etmisti. Onların torunları olduğu-

muzu iddiâ eden bizlerin, onların rûhlarına tezat teşkil edecek

birtakım tesebbüslerde bulunmamız elbette düsünülemezdi.

Muhterem Ömer Öztürk, bu düsüncelerin neticesinde Fatih

Sultan Mehmed Hân’ın hatırasını yaşatacak en uygun eserin

bir Vakıf kurulması olduğuna karar verdi. Daha önceki dönem-

lerde toplanan 210 bin TL civarındaki paranın 140 bin TL’si ile

İsmail Kahraman, noter kanalıyla kendi adına vakıf tesis sene-

di hazırlamış, bakiyesi (60 bin TL civarındaki para) ise İsmail

Kahraman nezdinde kalmıştır. Muhterem Ömer Öztürk, bu va-

kıf senedini kabûl ederek hemen teşebbüslerine başlamış, ku-

ruluş hazırlığını tamamlayarak 18 Haziran 1971 günü İstanbul

  1. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne mürâcaat etmistir. Yine aynı

mahkemenin verdiği 21 Haziran 1971 tarihli kararı ile Fatih

Gençlik Vakfı resmen tescil edilmiştir. Ağustos 1971 tarih ve

13919 sayılı Resmî Gazete’de Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün

tescilinin yayınlanmasıyla Fatih Gençlik Vakfı’nın resmen

kuruluşu tamamlanmış ve Muhterem Ömer Muhammed

Öztürk’ün MTTB Genel Başkanlığı döneminin önemli icraatları

arasına girmiştir.

(www .ramazanoglu mahmudsamiks .com )

 

 

FATİH GENÇLİK VAKFI, MTTB’NİN VÂRİSİDİR

 

Fatih Gençlik Vakfı kuruluşunun hemen akabinde faaliyet-

lerine başlamıştır. En önemli faaliyetlerinden biri olan Yüksek

Öğretim Öğrencilerine burs vermeye, yine aynı yılda (1971-72

Öğretim Yılı) 15 kişiye karşılıksız olarak kişi başına ayda 300

TL ve 8 ay süreli olarak başlamıştır. 300 TL ile başlayan burs

miktarı aynı dönem Nisan ayında 400 TL’ye çıkarılmıştır. 1972-

73 Öğretim Yılı’nda bursiyer sayısı 50 kişiye çıkarılmış, takip

eden yıllarda bu sayı artarak devam etmis ve kısa zamanda

150 öğrenciye ulaşmıştır. Öğrencinin hem ilmî hem de kültü-

rel gelişimlerini de dikkate alan Vakfımızın Kurucusu Muhte-

rem Ömer Öztürk’ün, maddî ve manevî gayret ve himmetleri

ile 1973 yılında 1 milyon TL civarında bir yatırımla Istanbul’un

en büyük birkaç matbaasından birine sahip olan Vakfımız faali-

yetlerini bu yönde de devam ettirmiştir. Kısa bir hesap yapmak

sûretiyle kurulusunda vakfedilen 140 bin TL’lik paranın kaç öğ-

renciye ne kadar zamanda burs olarak dağıtılabileceği ortaya

çıkar. Buna rağmen her yıl hem öğrenci sayısı hem de burs mik-

tarının artarak devam etmesi, bunun yanında ayrıca döneminin

ilk beşi arasında gösterilen matbaa işletmesinin kuruluşu için

yapılan yatırım da ancak Vakfın kurucusu olan Muhterem Ömer

Öztürk’ün gayret ve himmetleriyle mümkün olmuş ve olmaya

devam etmektedir.

1980 ihtilali ile faaliyeti durdurulan MTTB’nin 1986 yılında

İstanbul Valiliği tarafından fesh edilmesi neticesi tüzüğünde

bulunan “Fesih hâlinde tüm mal varlığı Fatih Gençlik Vakfı’na

devredilir” maddesi geregince yine Istanbul 1. Sulh Hukuk

Mahkemesi’nin 12.02.1988 tarih ve 982/72 no’lu kararıyla bütün

mal varlığı Fatih Gençlik Vakfı’na devredilmiş, böylece

MTTB’nin tek vârisinin de Fatih Gençlik Vakfı olduğu karar

altına alınmıştır.

Fatih Gençlik Vakfı, kuruluşundan beri Üniversite

Gençliği’nin maddî ve ma’nevî her türlü ihtiyacına cevâb ver-

mek için,

Kurucusu Muhterem Ömer Öztürk’ün maddî ve ma’nevî yar-

dım ve himmetleri ile faaliyetlerini devam ettirmektedir.

(www .ramazanoglu mahmudsamiks .com )

 

MUHTEREM ÖMER MUHAMMED ÖZTÜRK’Ü

TANIYALIM

 

Hz. Sâmî (k.s.)’nin -tabiri caiz ise- kucağında doğmuş, onun

terbiyesinde büyümüş, hayatını Hz. Sâmî (k.s.)’ye hizmete ve on-

dan istifadeye adamış, vasiyetleri üzere techiz, tekfin işlerini ye-

rine getirmiş ve onun yolunu insanlara anlatmış ve hâlâ anlatan

manevi evlâdı ve hakiki vekili olan Muhterem Ömer Muhammed

Öztürk,  kendi doğumları ile ilgili olarak şu bilgileri vermektedirler:

“13 Ağustos 1946’da Adana’nın Seyhan kazası Tepebağ

Mahallesi’nde doğdum. Seyhan kazası daha sonra kaldırıldı.

Adana’nın merkez ilçesi oldu. Nüfus kâğıdımda bu şekilde ka-

yıtlı idi. İkâmet adresimiz Tepebağ Mahallesi, Hacı Hamit Sokak,

10/67 idi.

Doğduğum sene için rahmetli peder şöyle derdi:

“Bu sene benim için büyük fütûhatlara sebep oldu. Senin

doğduğun sene Üstâdımıza bağlandık. Ona evlâd olduk. O sene

hacca gittim, işin içine rüşvet girdiği için müteahhitliği bırakmak

istiyordum, o sene müteahhitliği bıraktım, demir ticaretine başla-

dım, “Ya Rabbi kadının girmeyeceği ve alışveriş etmeyeceği bir

iş nasîb eyle” diye duâ ederdim. Hakîkaten demir ticaretinde hiç

kadın yoktu ve uzun süre bu işi yaptık.”

 

YÜZLERİNDE HİCÂBLA DOĞMALARI

 

Muhterem valideleri Hacı Hatun Anne anlatır:

“Evlâdım Ömer, yüzünde hicab olduğu hâlde dünyaya geldi.

Doğumu yaptıran ebe: ‘Senelerdir doğum yaptırırım, böyle bir

şeye şahid olmadım.’ diyerek hayrete düşer.”

Doğduklarında yüzlerinde bulunan şeffaf hicab daha sonra

teberrük için bir komşularına verilmiş ancak geri gelmemiştir.

İsimlerinin konulmasını şöyle anlatırlar:

“Elhamdülillâh ismimizi Hz. Sâmî (k.s.) koyuyor, “Ömer olsun

çocuğumuzun adı” buyuruyor.  38 sene de Cenâbı Hakk nasîb

etti beraber bulunduk. Son nefesinde de beraberdik. Kendileri

tedavi için İstanbul’da bulunduğum zamanlar muhtereme zevce-

lerine şöyle buyurmuşlardır:

”Ömer Öztürk’ün yanımda olmasını çok isterdim. Son nefe-

simde Allâh (c.c.)’dan dilerim. İnşallâh benim yanımda, başu-

cumda bulunur!”

(www .ramazanoglu mahmudsamiks .com )

 

 

 

MUHTEREM ÖMER MUHAMMED ÖZTÜRK’ÜN

BAZI VECİZ SÖZLERİ VE TAVSİYELERİ

 

  1. Allâh (c.c.); kendi yolunda bulunan kulunu imtihân eder ama

mahrûm etmez.

  1. Kimin istikâmeti daha düzgün ise o Allâh (c.c.)’ya daha ya-

kındır.

  1. Sabırla muâmele hayırlı neticeler getirir.
  2. Vazîfemiz Allâh (c.c.) demek, kullara da Allâh (c.c.) dedirtmek-

tir.

  1. Ancak, dünya muhabbetinin kalbini sarmış olduğu kimseler fâiz

alıp verebilir

  1. Toplumun temeli tesettüre dayanır.
  2. Aile reisinin temel görevlerinden ikisi tesettüre uymayı sağla-

mak ve eve helâl rızık getirmektir.

  1. Bu dünyada nefis ve hevâsına uyarak yaşama hakkını kulla-

nan kimse, âhiretteki yaşama hakkını kaybeder.

  1. Müslümânın tatili iş değişikliği yapmaktır. Müslümân böylece

dinlenir.

  1. Şerî’at, tarîkat, zikir ve fikir hepsinden maksad; ahlâkı güzel-

leştirmektir.

  1. Ta’zîm ile yapılan ibâdet kişiyi Allâh (c.c.)’ün zâtına yaklaştırır.
  2. Peygamberlerden sonra insanların en akıllısı Hz. Ebûbekir

(r.a.)’dir. Çünkü Nebî (s.a.v.)’in yolunda her şeyini fedâ etmiştir.

  1. Bir tek bilen vardır; o da Nebî (s.a.v.)’dir. Söylenen söz ancak

O (s.a.v.)’in sözüne uyuyorsa muteberdir.

  1. Edebe riâyet etmezsen yıktığın yaptığından fazla olur.
  2. Edebi zâyi’ edersen, İslâm’ı muhafaza edemezsin.
  3. İslam taharet-i kâmile (tam bir temizlik) dînidir.
  4. Para cepte olabilir, kasada olabilir; ama kalpte olması câiz

değildir.

  1. İslâm’ın propagandaya ihtiyacı yoktur. En güzel propaganda

onu sünnete tam olarak uyarak yaşamaktır.

  1. İslâm aksiyon dîni değildir, amel dînidir. Allâh (c.c.) ve Resûlü

(s.a.v.) emreder ve biz yaparız.

  1. Bir meclisin (oturumun) câiz olabilmesi için bir şey öğrenmek

veya öğretmek şarttır.

  1. Oldum demek öldüm demektir.

(www .ramazanoglu mahmudsamiks .com )

 

M.T.T.B. VE MUHTEREM ÖMER MUHAMMED ÖZTÜRK

 

Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün Medîne’ye hicret-

lerinden önceki yaklaşık 10 yıllık dönemde, Milli Türk Talebe

Birliği’ndeki başarılarını anlatmaktan kelimeler aciz kalır.

1971’de kendilerine teklif edilen MTTB Genel Başkanlığı’nı

ilk etapta reddeden, daha sonra ma‘nevi terbiyesinde yetişti-

ği Sâhibü’z-zaman Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.)’un

emirleri ile MTTB Genel Başkanlığı teklifini kabul eden Muh-

terem Ömer Muhammed Öztürk, “Burası siyasi bir kuruluştur,

siyaset ise yalanla iç içedir.” tereddütünü yine o yüce Zât’ın

verdiği “Evlâdım dürüstlük en büyük siyasettir. Bu dürüstlüğe

devam etmek şartıyla ağzınıza geldiğini söyleyiniz.” cevâbıyla

aşmış, 2,5 yıla yakın MTTB Genel Başkanlığı döneminde bu

düsturun ne kapılar açtığını bize göstermiştir. 26 Mart 1971’de

genel başkan olarak yaptığı ilk konuşma, onun takip edeceği

yolun ve düsturların ne olduğunu bize göstermektedir:

“Memleketimizin içinde bulunduğu şartlar dâhilinde yüksek

tahsil gençliğine büyük görevler düşmektedir. Yarının yürütücü

kadrosu olan gençlik, bugünün sakat maarif politikası netice-

sinde, maziden kopuk, istikbali düşünebilme imkânı ve kapasi-

tesinden mahrum bir tarzda yetiştirilmektedir. Eğitimimizin millî

olması, mazisine lâyık, istikbaldeki vazifesine hazır, mukadde-

satına bağlı gençler yetiştirmek, orta tahsilden itibaren talebe-

lerle çok yakından ilgilenmek ve onları kazanmak, birer mücahit

rûhuyla yetişmelerini sağlamak, başlıca görevimiz olmalıdır.

Asırlardır yerleşmiş, ebede kadar devam edecek olan prensip-

lerin anayasam olacağına sizleri şahit tutuyorum. Seçilsem de

seçilmesem de, inandığım davanın neferi olarak, son nefesime

kadar hakka hizmet yolunda olacağım.”

1971 yılında genel başkan olan Muhterem Ömer Öztürk,

M.T.T.B.’yi hakikî gâyesini yerine getirmesi yolunda ideal bir

şekilde yöneterek, iç ve dış düşmanların bütün hücumlarına

rağmen Türkiye’ye damgasını vurmuş, memlekette estirilen

zararlı rüzgârlara kapılmayan, maneviyatı kuvvetli, bugünlerde

memleket idaresinde söz sahibi olan Müslümân Türk Gençliğini

yetiştirmiştir.

MTTB’DE FAALİYETLERİNDE GENÇLİğE

VERİLMEK İSTENENLERİN ÖZÜ:

 

Ömer Muhammed Öztürk, MTTB’de görev yaptıkları yıllarda genç-

liğe her şeyi Sünnet-i Seniyye’ye göre değerlendirmeyi, Sünnet-i Se-

niyye kantarında tartmağı öğretmişlerdir. Bunun da yolunun (Türkiye

Müslümânları olarak çoğunluk Hanefi olduğu için) İmam-ı A’zam’a tâbi

olmaktan geçtiğini, onun Sahabe ve Tâbiin (r.a.e.)’den alıp bütün dünya-

ya yaydığı Ehl-i Sünnet İtikadı’na ve Fıkıh ilmine sarılmakla mümkün ola-

cağını vurgulamışlardır. Bir taraftan bütün insanlara bunları anlatırken,

diğer taraftan özel sohbetlerinde de Nakşibendiyye yolunun inceliklerini,

nefis tezkiyesinin ve kalp tasfiyesinin şartlarını anlatmışlar, irfana susa-

mış gönüllerde marifet tomurcuklarının açmasına vesile olmuşlardır.

Doğruları öğretmişler yanlışlara işâret etmişlerdir.

“Doğruları öğrenirseniz, yanlışlar kendiliğinden ortaya çıkar. Yanlış-

lar öğrenilmez!” buyurmuşlardır.

“İslâm’ı öğren, yaşa; öğret, yaşat.”

Ömer Muhammed Öztürk bu dört temel umdeyi MTTB’ye Genel

Başkan olduktan sonra hep vurgulamışlardır.  Kendilerinin bütün hayatı

da bu dört esasta temerküz eder. Bu dört esası şöyle açıklamışlardır:

  1. İSLÂMI ÖĞRENMEK:

Gavs-ı Âzam Seyyid Abdülkadir Geylani (ks.) Hazretleri buyuruyorlar

ki: “Evlâd bu dîn, defter köşelerinden, kitablardan, medreselerden değil;

hakk erenlerin ağzından öğrenilir.”

Yusuf Hamedânî (k.s.)’a sormuşlar, efendim sizin gibi hakiki bir âlime

yetişip ilim öğrenemeyenler dînlerini nasıl öğrensinler?

Hazret buyurmuş: “Öyle olduklarına inandıkları kimselerin kitaplarını

okuyup mucibince amel etsinler”

  1. ÖĞRENDİKLERİNİ YAŞAMAK: Allâh-ü Teâlâ Saff Sûresi 2. ve 3.

Âyetlerde (meâlen):

“Ey îmân edenler! Yapamayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?

Yapamayacağınızı söylemeniz, Allâh katında şiddetli bir buğza se-

bep olur.” buyurmaktadır, bu nedenle öğrendiklerimizi yaşamak mec-

buriyetindeyiz.

 

3-4. YAŞADIKLARINI ÖĞRETMEK, ÖĞRETTİKLERİNİ YAŞATTIR-

 

MAK: Allâh ü Teâlâ bu hususta da Bakara Sûresi, Âyet 30’da meâlen:

“Hani Rabbin meleklere: ‘Muhakkak ben yeryüzünde emirlerimi

tebliğ ve infâzaya me’mur bir halife yaratacağım.’ demişti.” Buyu-

ruyor.

(www .ramazanoglu mahmudsamiks .com )

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZÂNOĞLU (K.S.)-1

 

Hazret-i Sâmi (k.s.)’un hayatını manevi görevlisi ve ihvâna kı-

lavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün kaleminden yayın-

lıyoruz:

1892 Yılında Adana’nın Tepebağ mahallesinde dünyâya teşrîf

eden Hazret-i Sâmî (k.s.)’un babaları Müctebâ Efendi, anneleri

Ümmügülsüm Hanımefendilerdir. Dedelerinin ismi Abdurrahmân,

büyük dedeleri İshâk ve Hüseyin Efendilerdir. Büyük Türk beylikle-

rinden Ramazânoğlu beyliğinin en son beylerinden olan Abdülhâdî

Efendinin (ki Sâmî Efendi Hazretlerinin büyük dedelerindendir)

tesbîtine göre Ramazânoğlu beyliği aslen Türklerin Oğuz boyunun

Üçoklar kabîlesindendir. Bu kabîlenin de şecereleri büyük Türk

Hâkânı Nureddîn Zengî (Şehîd) vasıtası ile Seyfullâh Hz. Hâlid bin

Velîd (r.a.)’e dayanır. Efendi Hazretleri kendi ifâdeleriyle doğumları-

nı şöyle nakletmektedirler:

“-Benim doğumum (1308) târihindedir: Adana’da Vakıfsarayı’

ndadır. Doğumumdan evvel kapıya bir zât gelmiş: “-Bu evde, yakın-

da bir doğum olacaktır, oğlan olacaktır, adını: Sâmî koyunuz; hayırlı

bir insan olacaktır.” diyor, gidiyor. Bir müddet sonra doğum oluyor,

oğlan oluyor. Adı: “Mahmûd Sâmî” konuyor. Sonra o zât tekrâr geli-

yor. Oğlan doğduğunu söylüyorlar. Adının da “Muhammed Mahmûd

Sâmî” konulduğunu öğrenince: “-Sandıktaki emânetimi veriniz!” di-

yor. Ona benzer bir emâneti veriyorlar: “-Bu değil; esâs sandıktaki

bana âid emâneti veriniz!” diyor. Veriyorlar. Memnûn oluyor. Duâ

edip gidiyor.” Efendi Hazretleri bu ma‘lûmât hakkında:“-Bunu kay-

dediniz. Mühimdir. Gelen zât, boş değildir. Bunları olduğu gibi sen

kaydet. İleride neşredilir. İyi olur. Hayırlı olur.” diye buyurdular.

Not: Bu ma‘lûmât, Muhterem Ömer Kirazoğlu (Rh. Aleyh)

Ağabey’in kendi el yazısı ile not defterinden alınmıştır. Metinden

Hazretin ism-i şerîflerinin tam olarak “Muhammed Mahmûd Sâmî”

olduğu öğreniliyor. Hazretin 6 Kasım 1937de kendi el yazılarıyla,

latince olarak, “Kadastro ve Tapu Tahrîrine Mahsûs Beyânnâme”de,

sâdece “Sâmî” ismini ve imzâsını kullandıklarına ve nüfus cüz-

danlarında da sâdece “Sâmî” ismini kullandığına göre, tam ism-i

şerîflerinin kullanılmaması o devirdeki birtakım yasakları akla ge-

tirmektedir. Bu “Beyânnâme”de, Hazretin doğdukları ev Seyhân

vilâyeti, Adana kazâsı, Kayalıdağ mahallesi, Sabuncu Abdullâh so-

kağı olarak belirtilmiştir ki burada da isimler değiştirilmiştir. Hazretin

doğdukları evin bulunduğu mahalle en son Tepebağ adını almıştır.

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZÂNOĞLU (K.S.)-3

 

Bu sünnete uygun hayat günümüz insanlarının ancak ör-

neklerini kitâblarda görebildiği bir şekilde tam 96 yıl devâm

etmiştir. Doğumlarından dâr-ı bekâya intikâllerine kadar gece-

siyle, gündüzüyle, harekâtı ve sekenâtı ile günün 24 saatinde

sünnet-i seniyyeye; Hazret-i Abdullâh ibn-i Ömer radıyallâhu

anhümânın dediği gibi ve Pîr Efendimiz Hazretlerinin de mıs-

ralaştırdığı şekilde: “Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve-

sellem Efendimiz Hazretlerinin eşiğinde aklı kurbân ederek” ka-

tıksız, tam teslîmiyetli bir sünnet tatbîkâtıdır bu mübârek hayat!

İşte kerâmeti maddî ve ma‘nevî olarak ikiye ayıran

Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin: “Esâs kerâmet ma‘nevî

kerâmettir; o da yirmi dört sâatin tamâmını Resûl-i Ekrem

sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz Hazretlerinin sünnetine

uygun olarak geçirmektir. Bizce makbûl olan da budur.” dediği

ma‘nevî kerâmetler manzûmesidir Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendi-

mizin asırlık ömürleri.

Muhyiddîn-i Arabî hazretleri: “Ehlullâh kendilerinden

kerâmet zuhûr etmesini kadınların hayız ve nifas hâli gibi gö-

rürler.” buyuruyor. Bütün hayatlarında buna son derece dik-

kat eden Efendimiz (k.s.) Hazretleri bir sohbetlerinde (1970’li

yılların ikinci yarısında Erenköy’de bir evde) Abdü’l-Kâdir-i

Geylânî hazretlerinin kendisini yardıma çağıran Adana’nın

Misis nâhiyesinin Abdoğlu köyünden bir Ermeni çocuğunun

hayvanına, düşen çuvalları biiznillâh yüklemesine âid kıssayı

anlatırken, son derece sâf ihvânlardan Merhûm Dr. Bahâ Bey,

ayağa kalkarak:

“- Vallâhi bu Zât, asrın Abdü’l-Kâdir-i Geylânî’sidir, ne za-

man sıkışıp yetiş yâ Hazret-i Sâmî desem bu Zât’ın himmetiyle

biiznillâh her müşkülüm hallolur.” diye bağırınca, Sâmî (k.s.)

Efendimiz Hazretleri mu‘tâdlarını bozarak yeni başlamış olan

sohbeti “el-Fâtiha” diyerek bitirip, fakîre dönerek:

“-Arabayı hazırlayın” buyurdular ve sohbeti yarıda bırakıp,

ev sâhibinin yapacağı ikrâmı da: “-İkrâmınızı kabûl ettik, Allâh

(c.c.) râzı olsun” diyerek yemeden oradan ayrıldılar.

İşte kendilerine karşı sırrı fahş edip kerâmetlerini açığa vu-

rana verdikleri kendi üslûblarınca en ağır ders.

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZÂNOĞLU (K.S.)-4

 

Bütün hayatı manevî kerâmet (ya‘ni istikâmet) olan Efen-

dimiz Hazretleri, kendilerinden sâdır olan kerâmetleri böylece

saklamamızı bize öğretmiş oluyorlardı. Böylece kerâmetin

matlûb olmadığını, zuhûrunun o kişilere Allâh (c.c.)’ün rahme-

ti olduğunu anlatmış oluyorlardı. Buna da hamdetmek lâzımdı

ve hemen takılmadan istikâmet üzere Hakk yola devâmı öğ-

retiyorlardı. Böylece inkılâb kâbiliyetini hâiz olan kalbimiz

hakîkî ve tek matlûb olan Allâh (c.c.) ile olacaktı. Ağyârdan

ictinâb gerekliydi. İşte kalbin hâllerini anlatırlarken verdikleri

bir misâl:

“Bukâlemun denilen, Türkçe adı “bahtabakan” kertiş cin-

sinden kuyruğu ile dala sarılan bir hayvan vardır. Çocuklu-

ğumuzda, bu boz renkli hayvanı tutar, erkeklerin o zaman

kullandığı kırmızı renkli, püsküllü, kalıba konan feslerini onun

üzerine koyardık. Kısa bir süre sonra fesi kaldırdığımızda,

bukalemunun kıpkırmızı olduğunu görürdük. Biraz açıkta ka-

lınca eski boz rengine avdet ederdi. Yine kadınların başını

örttüğü siyah renkli yağlığı (başörtüsünü) alır bukalemunun

üzerine örterdik. Bir müddet beklettikten sonra başörtüsünü

açtığımızda hayvanın renginin siyahlaştığını müşâhade eder-

dik. Biraz sonra asıl rengine avdet ederdi. İşte bir hayvan-

da bu derece bulunduğu yere intibâk kâbiliyyeti olursa; ya

kalbimizi nasıl muhâfaza etmemiz gerekir; teemmül edelim”

buyururlardı.

Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Cenâb-ı Hakk, sizin kalıbını-

za değil; kalblerinize nazar atfeder.” Kalb nazargâh-ı İlâhî’dir;

ona göre dikkat etmeliyiz. Yine buyuruyorlar: “Gençliğim-

de dergâhta hâl ehli, ehl-i keşiften Âdil Beğ bana: “-Sâmî

evlâdım, münâsebette bulunduğun kişilere çok dikkat et,

sakın kasvetli kimselerle karşı karşıya oturma. Bir defa Aya-

sofya câmiinde mevlid dinliyordum; bir de baktım letâiflerim

durmuş. Karşımda diz dize oturduğum adamın kalbi hasta

imiş (ya‘ni katı). Letâiflerimi üç günde zor çalıştırdım.” dedi.

Câmiide mevlid dinleyenin kalbinden bu in‘ikâs olursa ona

göre dikkat edelim.”

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZÂNOĞLU (K.S.)-5

 

Gönüller sultânı Hazret-i Sâmî (k.s.), kalbin Kur’ân-ı

Kerîm’de beş sınıf olarak beyân edildiğini anlatırlardı. Ez-

cümle: 1- Ölü kalb, 2- Hastalıklı kalb, 3- Gâfil kalb, 4- Zâkir

kalb, 5- Ma‘nen diri (hayy) kalb.

Kalbimizi her türlü hastalık ve tehlikelerden koruyacak bi-

rinci şartın zikru’llâha devâm olduğunu her defasında tekrâr

tekrâr beyân buyururlardı. Bunun da, az yiyip oruç tutarak ve

şartlarına riâyetle yapılırsa netice hâsıl olacağını bildirirlerdi.

Çünkü kul, hadîs-i şerîfte beyân buyurulduğu üzere:

“Kişi kalben zikre muvaffak olursa şeytân me’yûs olarak

geri çekilir; zikirden gâfil olursa kalbe yeniden girer.”

“Allâh azîmüşşânı kalben zikreden ile zikretmeyenin farkı

cesed dirisi ile ölüsünün farkı gibidir.” buyururlardı. Bu yüz-

den insanlar, kendilerini Allâh (c.c.)’yü ve O’nun zikrini ha-

tırlatanlarla berâber olmağa çağrılıyordu. Tevbe sûresinde

Cenâb-ı Hakk: “Ey îmân edenler, Allâh’tan korkun da sâlih

ve sâdıklarla beraber olun.” diye emrediyor. Sâlihlerden bu

dünyâda istifâde olacağı gibi kabirde ve mahşerde de istifâde

olunacağını tefsîr ve hadîslerden misâllerle anlatırdı, Hazret-i

Sâmî (k.s.).

Bu husûsta kendilerine âid şu menkîbeyi anlatırlardı:

“Çocukluğumda kız kardeşim yürüyemiyordu. Yakınlarımız

Pozantı’ya yakın bir köyde Kaplanca Dede adlı bir zât var;

kızı ona götürün; inşâallâh onun vesîlesi ile Allâh (c.c.) şifâ

verir dediler. Ben, annem ve kız kardeşim o zâtın türbesine

gittik. Geceyi orada geçirdik. Gece bir ara kız kardeşim bağı-

rarak uyandı. Annem: “- Kızım ne var, ne oldu, niye bağırdın?”

dedi. Kız kardeşim:

“- Anne şu kabirdeki dede kalktı, geldi benim kalçamın

üzerine oturdu” dedi. Bu hâlden sonra yürüyemeyen kız kar-

deşim Allâh (c.c.)’ün izni ile ayağa kalktı yürüdü. Ömrü bo-

yunca da bir daha ayağı ağrımadı.” İşte sâlihlerden biiznillâh

“kabirdeki istifâde.”

Not:Yazının devamı 1-5 Mart tarihlerindedir.

)www .ramazanoglu mahmud sami ks .com (

 

 

 

 

ALLAH DOSTLARINA DÜŞMANLIK EDEN

ALLAH’A DÜŞMANLIK ETMİŞ OLUR

 

Ebû Hureyre (r.a) den rivayet edilir:“Allah Teala ve

tebâreke hazretleri buyuruyor ki: Benim evliyâma

adâvet (düşmanlık) eden kimseye ben muhakkak

îlan-ı harb eylerim.”Yani benim dostluğumda ve koru-

mamda bulunan her vakit  taat ve ibadet ile meşgul olan

has kullarıma, evliyama kim ki, düşmanlık ve onlara eza

ve cefâ ederse o kimse bilmiş olsun ki ben onunla sava-

şırım ve onu mahv u helâk eder ve sonra da azâba uğ-

ratırım ve onlara muhabbet eden kimseye de muhabbet

eylerim, demektir.

“Hiçbir kul ona farz etmiş olduğum şeyden ziyâde

sevgili bir şey ile bana mukarreb (yaklaştırılmış ya-

kın) olamamıştır.” Yani farzları hakkıyla eda eden ve

yasaklardan kaçınan kimse veliyullah ve Allah (c.c.)‘a

manevi yakınlığa erişir, demektir. Ve benim bazı kullarım

farzların edasıyla beraber nafileleri dahi yapmaya  de-

vam eder. Ta ki ben ona muhabbet ederim. Onu severim.

Artık ben ona muhabbet edip ben onu ziyâde sevdikten

sonra ben o kulumun sem’i (Allah’ın (c.c.) insanlar gibi

zamana, âlete muhtaç olmayarak her şeyi işitmesi ve

duyması) olurum, öyle sem’i o her işitilecek şeyi o sem’i

ile işitir ve dahi ben o kulumun basarı (Kendi şânına lâyık

bir vecih ile Cenâb-ı Hakk’ın “görme sıfatı”dır. Kâinatta

hiçbir şey O’nun görmesinden hâriçte kalamaz) olurum

ki, kulum her görülecek her şeyi  o basar ile görür.

Ve ben o kulumun ayağı olurum ki kulum her yerde

onunla hareket eyler ve eğer kulum benden bir şey sual

ederse hakkaki derhal ben ona o şeyi ita eylerim ve ku-

lum korkulan şeylerden, şeytandan vesaireden bana sı-

ğınırsa herhalde ben onu muhafaza eylerim

( Hz.Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.) Musâhabe 3 s.21-22)

 

  1. MAHMUD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-6

 

Hz. Mahmud Sâmi (k.s.)’un hayatını manevi vazifelisi ve

ihvana kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün kâle-

minden yayınlamaya devam ediyoruz:

Hz. Sâmi (k.s.), sâlih dostların birbirlerine olan

yardımlarının Kıyâmet günü de devâm edeceğinin tefsîrde

beyân edildiğini sohbetlerinde sık sık anlatırlardı:

Kıyâmet günü hesâba çekilen bir kulun seyyiâtı hasenâtına

denk geliyor. Meselâ, 1000 seyyiesi (günâhı) varsa 1000 de

hasenesi (sevabı) var. Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle Hazretleri

o kuluna anne babana git bir hasene iste, verirlerse bana ge-

tir seni cennete dâhil edeyim diye buyuruyor. O kul Mahşer

gününün o sıkıntılı anında Allâh’ın lûtfu ile anne ve babasını

bulup durumunu onlara anlatıyor. Onlar da evlâdım bugünkü

günde biz kendimizi kurtaramadık ki sana bir faydamız olsun;

sana bir şey veremeyiz diyorlar. O eli boş olarak, mahzûn bir

hâlde Hakkın huzûruna varıyor. Annem babam bana bir şey

vermediler yâ Rabbi diye durumu arz ediyor. Bunun üzerine

Hakk Te‘âlâ ve tekaddes hazretleri o kuluna:

“Senin dünyâ hayatında benim rızâm için sevdiğin bir dos-

tun yok mu idi?” diye soruyor. Cenâb-ı Hakk kulunun o anda

hâtırına getiriyor ve evet yâ Rabbi, filân kulun ile biz dünyâ

hayatında senin rızân için sevişirdik (birbirimizi karşılıklı

severdik) diyor. Allâh (c.c.)’un lûtfu ile o dostunu bulup duru-

munu ona anlatıyor. Kardeşi cevâben diyor ki:

“Ey kardeşim, ne kadar hasene istersen alabilirsin. Ben

kendimi kurtaramadım, bâri sen kendini kurtar” diyor. Hesâb

veren kul, Cenâb-ı Hakkın huzûruna sevinçle geliyor ve du-

rumu arz ediyor. Bunun üzerine Sübhân olan Rabbimiz:

“Yâ öyle mi; o böyle bir ızdırâblı gününde kardeşine

acıyarak hasene veriyor; bense Cevvâdü Kerîmim, Erhâ-mü’r-

Râhimînim, her ikinizi de affettim” buyuruyor.

Ne büyük tebşîrât-ı ilâhî. El-hamdü li’llâhi rabbî’l-‘âlemîn.

Allâh (c.c.) cümlemize rızâsı için sevişmeyi nasîb etsin

(Âmîn).

 

  1. MAHMUD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-7

 

İlk, orta ve lise tahsîlini Adana’da tamâmlayan Hz. Sâmî (k.s.)

yüksek tahsîlini İstanbul’da yaparlar. Hukuk Fakültesini birin-

cilikle bitiren Hz. Sâmî (k.s.) bu arada bir müddet Gümüşhâneli

Dergâhı’na devâm ederler. Bu sırada Bâyezıd dersiâmlarından

Rüşdü Efendi (Eski Beşiktaş müftüsü Merhûm Fuat Çamdibi

Hocanın babası):  “Sâmî Evlâdım, gel seni Şeyhülmeşâyih Es‘âd

Erbilî Hazretlerine götüreyim.” der. Bu teklifi kabûl eden Efendi

Hazretleri, Rüşdü Efendi ile berâber Kelâmî Dergâhı’na giderler.

Bu ilk karşılaşmanın devâmını kendileri şöyle anlatıyorlar:

“Üstâdımızın huzûruna varıp ellerini öptük. Rüşdü Efendi

Hoca: -Üstâdım bu getirdiğim genç Gümüşhâneli Ahmed Ziyâed-

din Efendi’nin evlâdlarından Adanalı Sâmî Efendi, deyince; birden

Üstâdımız Es‘âd Efendi Hazretleri: “Hayır! O bizim evlâdımız”

buyurdular. Ve orada devâm ettiğim evrâdın ne olduğunu sordu-

lar. Günde beşbin zikrullâh, bir cüz Kur’ân-ı Kerîm tilâveti, Delâil-i

Hayrât diye cevâb verdim. -Evlâdım hastalık nerede ise tedâviye

oradan başlamak lâzım, bu yüzden şimdilik bunları terk edip kalbî

zikre başlayacaksın buyurdular ve Fakîre inâbe verdiler.”

Akarsu deryâya kavuşmuş; su mecrâını bulmuştu. Cenâb-ı

Hakk’ın lûtfu inâyeti ile Hz. Sâmî Efendimiz bir kaç ayda seyr u sül-

ûkunu ikmâl buyurdular. Daha önce iki yıl devâm edilen dergâhta

olmayan tecellî burada bir kaç ayda olmuştu el-hamdü li’llâh. Kısa

sürede icâzet ve mutlak hilâfet alan Efendimiz Hazretleri mürşid-i

kâmilin görevine âid şu kıssaları naklediyorlar: “Gençliğimde

dergâha devâm ediyordum. Orada vazîfesi müntesiblerin

ayakkabılarının tozunu almak olan bir dervîş vardı. Bir gün onun

elindeki bezi aldım, pertavsızın (mercek) altına tutarak bir müddet

güneşin altında tuttum. Güneşin harâretinin pertavsız vasıtasiyle

bezin üzerine teksîf edilmesi ile bez tutuştu ve yanmağa başladı.

Dervîş hayretler içinde kaldı.

İşte mürşid-i kâmil, iki cihânın Serveri ve Rahmet Güneşi

Nebî salla’llâhu ‘aleyhi ve sellem Efendimiz’den aldığı nûru

müntesiblerden müsâid kimselerin kalblerine teksîf edip, o nûr-ı

Muhammedî (s.a.v.) ile kalbleri diriltip kemâle erdiren kişidir, bi-

zni’llâh. Mürşid-i kâmil çobana benzer; çoban dağda koyunları

otlatırken bacağı kırılanı orada bırakır mı? Sırtına atıp ağıla kadar

getirir. Mürşid-i kâmil de hiç bir evlâdını bırakmaz ve terk etmez

bi-izni’llâh.

 

  1. MAHMUD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-8

 

Mürşid-i kâmilini bulan ve Zât-ı ‘Âlîlerinin onun ifâdesi ile

“Eyyâm-ı şebâbını şerîat-ı mutahhare ve tarîkat-ı ‘âliyye hizme-

tinde” geçiren Hazreti Sâmî Efendimiz ma‘nevî mertebeleri hızla

aşıyorlardı. Bu yolda kendi ifâdeleri ile ihlâs ve tam teslîmiyet

şarttı. Ölünün yıkayıcısına teslîmiyeti gibi mürîd de mürşîdine

teslîm olmalıydı ki bi-izni’llâh neticeye ulaşsın.

Kendileri anlatıyorlar: “Allâme Taftazânî hazretlerinin tale-

belerinden biri bir şeyhe intisâb etmiş. Bu talebeden hocasının

huzûrunda hikmetli kelâmlar sâdır olmuş. Hocası: “-Evlâdım,

bunları ben sana öğretmedim; sen bunları nereden öğrendin?”

diye soruyor. Talebe: “-Efendim ben bir şeyhe intisâb ettim; zikir

çekiyorum, doğuş oluyor ve böylece hikmetli konuşuyorum.” di-

yor. Bunun üzerine ‘Allâme Taftazânî hazretleri: “Oğlum beni de

şeyhine götür”; diyor. Kendileri de aynı şeyhe intisâb ediyorlar.

Fakat ya teslîmiyet yok veyâ nasîbi yok aynı tecelliyâtlar kendile-

rinde zuhûr etmiyor, aynı istifâde olmuyor.

Sâmî Efendimiz Hazretlerinin bu anlattığı kıssadan çıkan

hükme göre nasîbi olan müsta‘îd kişiler mürşid-i kâmili bulup ona

tam olarak teslîm olurlarsa bi-izni’llâh neticeye ulaşır, ma‘nevî

mertebelerde hızla ilerleyerek kemâle ererler. Bunların hepsi

kendilerinde bi-izni’llâh mevcûd olan Hazreti Sâmî (k.s.) kısa za-

mânda icâzet alırlar, irşâdla görevlendirilirler.

Kelâmî Dergâhı’ndaki hizmet günlerine âid Adapazarlı

Pehlivân Efendi şu hâtırayı anlatır: “Adapazarı’ndan on

arkadaşımla berâber Es‘ad Efendi Hazretlerinin ziyâretlerine git-

tik. Sohbet esnâsında tekkeye dâhil olmuştuk. İçerisi kalabalık

olduğundan dışarıda oturuyor, Es‘ad Efendi Hazretlerinin kend-

ilerini göremiyor, sâdece seslerini işitiyorduk. İlk defa sohbetlerine

gelmenin heyecânı içindeydik. Sohbet sırasında ihvân arasında

genç bir zât dolaşıp hizmet ediyordu. “Bu genç orada dolaşmasa

o zamân dikkatimiz dağılmaz, daha çok istifâde ederdik.” diye

içimden geçirdim. Sohbet biter bitmez Es‘ad Efendi Hazretleri: “-

Adapazarlı Pehlivân Efendi ve on arkadaşı buraya gelsin!” dedi-

ler. Hâlbuki bizi hiç tanımıyorlar ve geldiğimizi de görmemişlerdi.

“- Sâmî evlâdımız hakkında sû-i zan ettiniz, helâllık alın.” buy-

urdular. Affımızı taleb edip böylece bu iki Zâtı ve aralarındaki

derûnî muhabbet ve bağı öğrenmiş olduk. El-hamdü li’llâh.

 

 

 

  1. MAHMUD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-9

 

Üstâdına olan bu muhabbet ve bağlılığını dâimâ arttırarak

devâm ettiren Hazreti Sâmî Efendimiz bütün gün ve gecelerini

hizmet yolunda geçirdiler. Dergâhın temizliğinden ihvânın her

türlü hizmetlerine varıncaya kadar her an Sâmî Efendimiz,

yatalak hasta olan ihvânın da her türlü hizmetlerini seve seve

yaparlardı. Hazret-i Es‘âd Erbilî Efendimizin: “Mâ‘nen bizimle

aynı mertebededir, lâkin bu vazîfe bize verildi” diye ta‘rîf et-

tikleri Hüseyin Efendi Hazretleri yatalak olunca: “Bu Zâtın hiz-

meti için kim tâlib olur?” diye ihvâna sorarlar. Hemen Sâmî

Efendimiz o Zâtın hizmetlerine koşarlar. Defi hâcetleri dâhil

her hizmetlerini uzun müddet seve seve görürler. Nihâyet

bu hizmetleri sonunda Hüseyin Efendi Hazretleri: “-Evlâdım,

Cenâb-ı Hakk’a niyâz ediyorum; Allâhü ‘azîmüşşân bize ihsân

ettiklerini fazlası ile sana ihsân etsin!” diye duâ buyururlar.

Dünyâ hayatını Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in

buyurdukları gibi: “Benimle dünyânın misâli ağaç altında

bir mikdâr dinlendikten sonra yoluna devâm eden yolcunun

hâline benzer” diye ana rahmi ile kabir arasında bir sefer

olarak görürdü; Hz. Sâmî Efendimiz. Ve bunu uzun bir ömürde

her an tatbîk ettiler. “Bir yabancı âlim, Fakire kendilerinin hâl

ve kelâmlarından sordular. O anda hâtırıma gelen şu hâllerini

anlattım:

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “-Seferden döndüğünüzde

hanımlarınızın yanına haber vermeden girmeyiniz,” buyuruy-

orlar. Hz. Sâmî (k.s.) hayatı bir sefer olarak gördüğü için her

yerinden kalkmalarını bir sefer kabûl ediyorlardı. Abdest almak

için lavaboya her gidişlerinde yol zevcelerinin odasından geçi-

yordu. Yarım asırdan fazla süren evlilik hayatlarında bıkmadan,

usanmadan, seve seve her defasında zevcelerini haberdâr ed-

erlerdi. O’nun “Efendi buyur!” diye sesini duyunca odaya girer

ve diğer tarafa geçerlerdi. Bu hâl altmış küsûr yıl günde en az

on defa devâm etti” deyince yabancı ‘âlim ayağa kalkarak: “-Bu

zât Sâhibü’z-zamân’dır. Onun dışında hiç bir velî sünnet-i seni-

yyeyi bu kadar derin ve ihâtalı anlayıp tatbîk edemez, ancak o

yapabilir” dedi. El-hamdü li’llâhi rabbi’l-‘âlemîn.

 

  1. MAHMUD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-10

 

Hayatının tek gâyesi Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Haz-

retlerinin sünnetine uymak ve onu ihyâ etmek olan Hz. Sâmî

Efendimiz; daha önceki kitâblarda: “Kılıcı boynunda asılı Pey-

gamber” olarak tarîf edilen (s.a.v.) Efendimiz’e bu husûsta da

ittibâ edip gazâya iştirâk ederek “Gâzî” olmuşlardı.

Bu husûsu kendileri şöyle anlatıyorlardı: “-Birinci Cihân

harbinde Osmânlı ordusunda levâzım subayı olarak vazîfe

gördüm. Alayımız Edirne’de vazîfe görüyordu. Açlık ve kıtlık

son derece şiddetli idi. Askerlerimizin uzun süre yiyecek bula-

madıkları oluyordu. Bu yüzden askerler ellerinin yetiştiği yere

kadar kavak ağaçlarının kabuklarını yolarak onları çiğniyorlar

ve böylece açlıklarını bir nebze olsun gidermeğe çalışıyor-

lardı.

Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) Efendimizin: “Cihâdı terk

eden millet zillete düçâr olur.” sözünü bütün talebelerine

ezberleten Hz. Sâmî (k.s.) Cenâb-ı Hakk’ın: “Niçin yapama-

dığınızı söylüyorsunuz?” Kavl-i şerîfini de bize kendileri ya-

şayarak öğretiyorlardı. Yaşayarak, tatbîk ederek bize cihâdı

öğretiyorlardı. Harbe iştirâk ederek Gâzî olmuşlar, ve ömür-

leri boyunca İslâm için kılıç sallama arzusu ile yaşamışlardı.

Mübârek ömürleri doksanı bulduğunda dahî sohbetlerinde

Uhud harbinde Amr ibn-i Sâbit (r.a.)’in müslümân oluşunu an-

latırken; onun lâkabını: “Asram lâkabı ile mülakkab; keskin

kılıç saldırıcı, diye tarîf ederken oldukları yerde dizleri üzerine

doğrularak ellerini havaya kaldırarak elindeki kılıcı ile derhâl

düşman üzerine saldıracakmış gibi olan hâlleri ancak görül-

mekle anlaşılabilirdi. Yaşıyor; ondan sonra anlatıyorlar; anla-

tırken de o hâli aynen yaşıyorlardı. Hayatı cihâddı Hz. Sâmî

Efendimizin. Ömür boyu cihâd… Ve bu cihâdı elinde silâhı

gazâda da yaşamış ve Gâzî olmuştu Hz. Sâmî (k.s.).

Ve nefe‘ana’llâhü Te‘âlâ bi şefâatihi, Allâh (c.c.) cümlemizi

O’nun muhabbetini hakkı ile yaşayıp öylece haşrolanlardan

eylesin (Âmîn). Bi hurmeti seyyidi’l-enbiyâ-i ve’l- mürselîn

salla’llâhu Te‘âlâ aleyhi vesellem.

(www .ramazanoglu mahmudsamiks .com )

 

  1. SAMİ (K.S.)’UN YOLUNUN DEVAMI

 

Ömer Muhammed Öztürk, Hz. Sâmi’nin (k.s.) tabiri câiz ise

kucağında doğmuş, O’nun terbiyesinde büyümüş, hayatını

Hz. Sâmi’ye (k.s.) hizmete ve O’ndan istifadeye adamıştır. Hz.

Sâmi’nin (k.s.) yolunu devam ettiren, manevî evlâdı ve hakiki veki-

lidir. Hz. Sâmi’nin (k.s.), Muhterem Ömer Muhammed Öztürk hak-

kında zaman zaman ihvanın huzurunda söylediği sözleri buraya

almak istiyoruz:

Hz. Sâmi (k.s.), 1976’dan 1984’e kadar zaman zaman şöyle

buyurmuşlardır: -Ömer Öztürk benim en emin ihvanımdır.

Medine -i Münevvere’de de müteaddit defalar aynı lafızla şöyle

buyurmuşlardır:

-Ömer Öztürk benim en emin ihvanımdır. Kendisi manen va-

zifelidir.

Medine -i Münevvere’de Abdüsselam Efendi’nin evini kiraladı-

ğımızı bildirince:

-Elhamdülillah, elhamdülillah Ömer Öztürk bize komşu oldu.

Ömer Öztürk bize komşu oldu, diyerek sevincini beyan etmişlerdi.

Erenköy’deki devlethanede Mahmud’un İstanbul’a tayini esna-

sında Hacı Anne, Hazret’in huzurunda:

-Vallahi Ömer Öztürk kıyamete kadar en az Mahmud kadar bu

evin evlâdıdır, diyerek yemin ediyor. Efendi Hazretleri’ne dönerek:

-Öyle değil mi Efendi?” diye sorunca kendileri de: -Evet doğru

söylüyorsun. Öyledir, buyurmuşlardır. Elhamdülillah.

Erenköy’de yine bir gün evdeki konuşmasında defaatle:

-Ömer Öztürk manen uyanıktır, buyurmuşlardır.

Yine bir gün evde:

-Ömer Öztürk çok halisane çalışıyor. Çok vefakârane hizmet

ediyor. Allah kendisinden razı olsun. Ömer Öztürk’ün bize çok mu-

habbeti vardır. Hizmet için fırsat kollar, buyurmuşlardır.

-Hacı Anne bir gün Sami Efendi Hazretleri’ne:

-“Yahu Efendi! Devamlı her yerde Ömer, Ömer, Ömer diyorsun

ne oluyor?” diye sorunca Hz. Sâmi (k.s.):

-“Onun bize çok muhabbeti var.” buyurmuşlar. Allah, o muhab-

bet üzere haşretsin.

(www.ramazanoglumahmudsamiks.com)

 

ÖMER MUHAMMED ÖZTÜRK’Ü TANIYALIM

 

 

Ömer Muhammed Öztürk, 13 Ağustos 1946’da Adana’nın

Seyhan ilçesi Tepebağ Mahallesi’nde doğdu. Seyhan, daha

sonra Adana’nın merkez ilçesi haline geldi. Nüfus cüzdanında

ikâmet adresi şöyle kayıtlıydı: Tepebağ Mahallesi, Hacı Hamit

Sokak, 10 / 67.

Doğumunda babası nüfus kaydını henüz Tarsus’tan

Adana’ya naklettirmemişti.

Onun için nüfus cüzdanında doğum yeri olarak ‘Tarsus’ ya-

zılıdır.

Doğduğu seneyi rahmetli babası şöyle anlatır:

“O sene benim için büyük fütuhata sebep oldu. Ömer’in

doğduğu sene Üstadımıza bağlandık, O’nun evladı olduk. O

sene hacca gittim, işin içine rüşvet girdiği için müteahhitliği bı-

rakmak istiyordum. O sene müteahhitliği bıraktım, demir ticare-

tine başladım. Ya Rabbi haramdan uzak duracağım ve kadın-

larla muhatap olmayacağım bir iş nasip eyle, diye dua ederdim.

Hakikaten demir ticaretine girdik ve uzun süre bu işi yaptık.”

Babası, Mahmud Sâmi Hazretleri’nin (k.s.) müridi olduğu

için O’na götürüyorlar. ‘Ömer olsun çocuğumuzun adı’ buyuru-

yor ve bundan sonra da Mahmud Sâmi Hazretleri’nin (k.s.) dizi

dibinde ve onun terbiyesinde yetişiyor.

Bu kutlu başlangıçla birlikte 38 yıl süren beraberlik, Sâmi

Hazretleri’nin (k.s.) son nefesine kadar devam ediyor.

1980 yılında kaza geçirip ciğerleri yırtılınca Mahmud Sâmi

Hazretleri (k.s.), Ömer Öztürk’ü İstanbul’a tedavi için gönderi-

yor. Ömer Öztürk, İstanbul’da iken bir gün Medine’de ev halkı-

na soruyor:

-Ömer Öztürk nerededir?’ Ev halkı da:

-İstanbul’da efendim, siz gönderdiniz tedavi için, diyorlar.

-Yok, o şu anda Mekke’de bulunuyor, görev yeri O’nun Mek-

ke, diyor.

Daha sonra hastalık hali zuhur edince Hacı Anne, Sami

Efendi Hazretleti’nin ağzından şu sözlerin döküldüğünü işitiyor:

-Ömer Öztürk’ün yanımda olmasını çok isterdim. Son ne-

fesimde Allah’tan dilerim İnşallah benim yanımda, başucumda

bulunur.                                 (Ömer Muhammed Öztürk’ün Hayatı s.)

 

 

ÖMER ÖZTÜRK VE EDEB

 

Edep konusunda büyükler şöyle der: “Edebe riâyet etmeyen,

sünnetlere riâyet etmeyi kaçırır, sünnetlere uymayı kaçıran farzları

ve vacipleri gereği gibi yapmaktan uzaklaşır, farz ve vacip gibi dinin

temellerinin yeterince yerine getirilememesi, kişiyi imanını kaybet-

me tehlikesine duçar eder. İmanını kaybedene binlerce vah olsun!”

O halde mutlu sona ulaşmanın ana kaynağı, daha doğrusu

başlangıç noktası edeptir. Adabın korunması işte bu sebeple bü-

yük önem arz eder.

Edep bir taç imiş nur-i Hüda’dan

Giy ol tâcı emin ol her belâdan

Mısralarının bütün ihvana ezberletilmesini emreden Hz.

Sâmi’nin (k.s.) hayrul halefi olan Muhterem Ömer Muhammed

Öztürk’ün hayatı her konuda üstün bir edep dairesi içinde geçmek-

tedir. Sohbetlerinde,

-Büyükler, İslâm’ın altıncı şartı edeptir derler. Bununla İslâm’ın

5 şartına bir şey eklemiş olmuyorlar. Ancak bu beş şartın hakkıyla

yaşanabilmesi için edep kurallarına riâyet edilmesi gerektiğini söy-

lemiş oluyorlar. İslâm edepler manzumesidir, buyurarak edepten

çok sık bahsederler.

İnce ve zarif davranışları, Muhterem Ömer Muhammed

Öztürk’ün günlük hayatında, oturup-kalkmalarında, konuşmala-

rında her zaman fark etmek mümkündür. Sahip oldukları yüksek

edep, her muamelelerinde kendisini gösterir. Kalp kırmaktan son

derece kaçınırlar, yakınındaki birinin bir hatasını söyleyebilmek için

kalbi kırılmasın, incinmesin diye senelerce bekledikleri olmuştur.

Allah Resûlü’ne (s.a.v.) karşı edepleri ise bambaşka bir dikkat

ve ciddiyetle tecelli etmektedir. Sohbetlerinde şöyle buyurmuşlar-

dır:

-Allah (c.c.) ve Resûlü’ne (s.a.v.) karşı en ufak bir saygısızlıkta

bulunulmamalıdır.

Resûlullah’ın (s.a.v.) kendisi, ebeveyni, zevceleri, çocukları,

ehl-i beyti, sahabesi için değil Resûlullah (s.a.v.) Efendimizi seven-

ler için dâhi dikkatli, edepli, temkinli ve saygılı bulunması gerektiğini

beyan etmiştir. Hz. Mevlâna Celâleddin Efendimiz, “Ya Resûlullah

(s.a.v.), ben ağzımı bin kere misvaklarım, bin kere miskle, amberle

yıkarım, yine de bu ağzı senin mübarek ismin olan Muhammed’i

(s.a.v.) anmaya layık göremem” buyurmuşlardır.

(Ömer Muhammed Öztürk’ün Hayatı s.)

 

ALLAH EHLİ OLANI NASIL ANLARIZ?

 

Allah (c.c.) dostlarıyla sık sık irtibat kurmalı ve onların

meclislerinde çok bulunmalıdır. Böyle yapmak hem din iş-

lerine güç verir hem de hayır ve berekete sebep olur. (Bu-

nun hakkında) Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Sana kendisi ile dünya ve ahirette kurtuluşa ereceğin,

dinini güçlendiren bir şeyi bildireyim mi? İşte o, Allahu

Teâlâ’yı ananların meclislerine devam etmendir. Yalnız

kaldığın zaman da dilini Allahu Teâlâ’nm zikriyle de-

vamlı meşgul tutmandır.” (Mişkat)

Allah ehli olanların kimler olduğunu araştırmak çok

önemlidir. Allah ehlinin alameti sünnete uymaktır. Çünkü

Allahu Teâlâ Hazretleri, kendi sevgili Peygamber’ini ümme-

tin hidâyeti için örnek olarak göndermiştir. Nitekim Kur’an-ı

Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: (Ey Rasûlum) de ki:

“Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da

sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağış-

layıcı, çok merhamet edicidir.”(Al-i İmran-31)

Kim Peygamberimiz (s.a.v.) ‘e tam bir şekilde uyarsa,

o gerçekten Allah ehlidir. Kim sünnete uymaktan ne kadar

uzaklaşırsa, o kadar Allah’a yakınlıktan da geri kalır. Tefsir

alimlerinin yazdığına göre “Kim Allahu Teâlâ’yı sevdiğini id-

dia eder de Rasûlullah (s.a.v.) ‘in sünnetine karşı çıkarsa,

işte o yalancıdır. Çünkü sevginin usulü ve aşkın kanununa

göre, kişi birini sevdiğinde onun evini, kapısını, duvarını,

avlusunu, bahçesini hatta köpeğini ve merkebini bile sever.”

Özet olarak, bir kişinin Allah dostlarından olduğu araştı-

rıldıktan sonra, onunla ilişkileri geliştirmek, onu sık sık ziya-

ret etmek, onun ilminden istifade etmek, dinde yükselmeye

sebeptir. Aynı zamanda bu Peygamberimiz (s.a.v.)’in bir

emridir. Bir hadîste şöyle buyurulmuştur: “Cennet bahçe-

lerine uğradığınızda bir şeyler elde ediniz.” Sahabeler,

“Ya Rasûlallah, Cennet bahçeleri nedir?” diye sorunca,

“İlim meclisleridir!“ buyurdu.

(Ömer Muhammed Öztürk’ün Hayatı s.)

 

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZANOĞLU (K.S.)

 

CÂMİÎ ŞERÎF’İ

17 Eylül 2006 tarihinde yapımına başlanmış ve yaklaşık iki yıl-

da tamamlanmıştır. Bânisi Hz. Sami (k.s.)’nun ma‘nevî evlâdı ve

ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’tür.

23.5 x 28.5 metre ebadında bir alana yerleşmiş, dört ana ko-

lon üstüne tek ana kubbe ve etrafında dört yarım kubbe şeklinde

inşâ edilmiştir. Câminin külliye şekline getirilmesine devâm edil-

mektedir. İstanbul’un Pendik ilçesine bağlı Yenişehir mahallesinde

bulunan cami; Yavuz Sultân Selîm Câmii gibi Osmanlı mîmârîsinin

ince estetiğini açığa çıkaran bir eser olmuştur.

Caminin kendi adına yapıldığı Zât hakkında Kitâbe’de şöyle

denilmektedir: “Silsile-i aliyye-i Nakşîbendiyye’nin otuz üçüncü

postnişînleri olup silsile-i aliyyenin otuz ikinci postnişîni Şeyhü’l-

meşâyîh es-Seyyid Muhammed Es‘âd Erbilî kuddise sirrûh haz-

retlerinin hâlîfelerindendirler. Hazret-i Zât-ı akdes’in şecere-i

mübârekeleri, Ramazanoğlu Beğliği’nden Hz. Seyfullâh Hâlid bin

Velîd (r.a.)’e uzanır. Hicrî 1308’de Adana’da dünyâyı teşrîf eden

Zât-ı âli-kadrleri, 1404’te Medîne-i Münevvere’de irtihâl-i dâr-ı

bekâ eylediler. Kabr-i şerîfleri Cennetü’l bakîde ziyâretgâhtır.

Ulemâ-yı İslâm, “Bir asırlık mübârek ömürlerinin her ânında

Sünnet-i seniyye-i Resûl-i Kibriyâ (s.a.v.)’i ihyâ eylediklerinde ve

nice yüksek makamların sâhibi; Gavs*, Müceddid**, Sâhibü’z-

zamân*** ve Câna yakın ülfet makâmının sâhibi ve asırların nâdir

yetiştirdiği bir Zât-ı akdes olduklarında” ittifâk-ı ârâ eylemişlerdir.”

Allâhü Te‘âlâ yollarına ve şefâatlerine cümlemizi dâhil eylesin.

Âmîn.

*Gavs: Yardım etmek, imdada yetişmek demektir. Bunun yeri-

ne “kutub” da kullanılır. En yüksek ma’nevî makamdır. Allah (c.c.)

onların duası sebebiyle gelmesi muhtemel belâları def eder.

**Müceddid: Her asır başında geleceği Nebi (s.a.v.) tarafından

müjdelenen, dinin yüksek hâdimleridir. Kendilerinden ve yeniden

bir şey ortaya çıkarmazlar, yeni ahkâm getirmezler. İslâmî hüküm-

lere harfiyen uyarak dinin aslını ortaya koyarlar ve ona karıştırıl-

mak istenilen bid’atleri def ederler.

***Sâhibü’z-zamân: Zamanın etkisinden kurtulmuş; geçmiş,

gelecek düşüncesinden sıyrılmış, ân-ı vâhidi yakalayan ve onu

sürekli yaşayan kişidir. O, bu durumuyla zamanı aşmıştır.

 

 

 

 

 

 

KURULUŞUNUN 96. YILINDA MTTB

 

Allâh (c.c.)’nun “O günler (öyle günlerdir ki) biz onları insanlar

arasında döndürür dururuz” (Âl-i İmrân s. 140) âyeti hükmünce

takdîr ettiği 700 yıllık ömrünü, Dîn-i Mübîn-i İslâm’ı yeryüzüne hâkim

kılmak için cihâdla geçiren muhteşem Osmânlı, dış güçler tarafın-

dan içerideki bazı gâfil ve hâin kimselerin kullanılmasıyla, Cihân

Harbi’ne sokulmuş ve millet ateşe atılıp küfrün eline ikrâm edilmiştir.

İçine düşülen bu durumdan memleketi kurtarmak isteyen o günkü

Dârü’l Fünûn (bugünkü üniversite gençliği) 1916 yılının ortalarına

doğru Türk Talebe Birliği’ni (TTB) kurmuşlar, ardından da birçoğu

cephelere giderek şehîd olmuşlardır.

Savaş yıllarından sonra Millî Türk Talebe Birliği, Türk Yüksek

Tahsil Gençliğini, aralarda uğradığı bazı kesintiler haricinde, başın-

daki idârecilerinin bilgi, beceri ve gayretleri oranında, dış güçlerin

ajanları vasıtasıyla estirilen kuzey ve batı rüzgarlarından korumuş,

gençliği bu memlekete sâhib çıkacak bir gençlik olarak yetiştirmeye

gayret etmiştir. Özellikle 1971 yılında Genel Başkan olan Muhterem

Ömer Muhammed Öztürk, Millî Türk Talebe Birliği’ni hakikî gâyesini

yerine getirmesi yolunda ideal bir şekilde yönetmişler ve hakîki he-

define taşımışlardır.

1971’e kadar sadece kamuoyuna yönelik ve belli mihrâkların

kontrol ve desteğindeki faaliyetlerinden öteye gidemeyen, Türki-

ye’deki güdümlü kör dövüşün bir aktörü durumunda olan MTTB,

1971’de Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün Genel Başkan

olmalarıyla, siyâsi birçok kurumun MTTB’yi kendi çıkarları için

kullanmak istemesine rağmen, hiçbir mihrâkın kontrolü ve desteği

olmaksızın Türkiye’nin en güvenilir teşkilâtlarından biri olmuştur.

Gençliğin eğitimi için birbirinden değerli kurumlar, kurslar ve ensti-

tüler kurmuştur.

Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün kazandırdıkları bu rûh

ve ivme ile MTTB 1980’e kadar aynı misyonunu devâm ettirmiştir.

Türkiye’de “sol”un temsilciliğini yapan bazı fikir adamlarının dediği

gibi: “Buna engel olmak için Türkiye’de bir ihtilâl yapılmıştır.”

12 Eylül 1980’de memleket idâresine el koyan askerî yönetim

tarafından faaliyetten men edilmiş, kapatılması neticesinde genç-

liğin yetişmesine yönelik sorumlulukları ve tüzüğü gereği bütün

mevcûdiyeti Fâtih Gençlik Vakfı’na devredilmiştir.

(www.ramazanoglumahmudsamiks.com)

 

MTTB VE UNUTULMAZ LİDERİ ÖMER ÖZTÜRK

 

MTTB, 1916 yılında kurulmuş, 1970’li yıllarda da asıl lideri-

ni bularak İslâm Gençiliği yetişmesine vesile olmuş bir gençlik

teşkilatıdır.

1971’de kendilerine teklif edilen MTTB Genel Başkanlığı’nı

ilk etapta reddeden daha sonra ma‘nevi terbiyesinde yetiştiği

Sâhibü’z zaman Hz. Mahmud Sâmi Ramazanoğlu’nun (k.s.) tas-

vipleri ile MTTB Genel Başkanı olmayı kabul eden Muhterem

Ömer Muhammed Öztürk, Hz. Sâmi’nin (k.s.) kendisine öğrettiği

“Dürüstlük en büyük siyasettir” sözünü düstur edinmiş, MTTB

Genel Başkanlığı yaptığı iki buçuk yıla yakın dönemde bu düstu-

run ne kapılar açtığını herkese göstermiştir.

Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün Medine ‘ye hicret-

lerinden önceki yaklaşık on yıllık dönemde Milli Türk Talebe

Birliği’nde gerçekleştirdiği başarılı faaliyetlerin anlatılması bu ça-

lışmamızın sınırlarını aşarak ayrı kitaplar yazılmasını gerektirir.

26 Mart 1971 Genel Kurulu’ndan hemen sonra 31 Mart ve 7

Nisan’da birer hafta aralıklarla Basın – Yayın Müdürlüğü bünye-

sinde yapılan toplantıda Muhterem Ömer Muhammed Öztürk:

“Önce kendimizi yetiştirmeliyiz. Önce Hakk Erenlerin ağzından

ve Ehl-i Sünnet itikadına uygun kitaplardan okuyup İslâmı öğ-

renmeliyiz. Bu öğrendiklerimizi yaşamalıyız. Öğrenip yaşadıkla-

rımızı, sözümüzü dinleyecek en yakınlarımıza öğretmeliyiz ve

öğrettiklerimizi de yaşatmalıyız.”  Kısa ifadesiyle: “İslam’ı Öğren,

Yaşa; Öğret, Yaşat”

Ömer Muhammed Öztürk, bu temel prensibi MTTB’ye Genel

Başkan olduktan sonra hep vurgulamışlardı ve bizzat yaşamış-

lardır. MTTB faaliyetlerinin amacı her zaman  İslam’ın teâlisi,

yayılması ve İslami şuura sahip sünneti yaşayan gençlik yetiş-

tirilmesi olmuştur. Bunda da muvaffak olmuşlar, memleketimiz-

de İslam’ın yeniden neşv ü nema bulmasına vesile olmuşlardır.

Kendilerinin başkanlığından hemen önce senede birkaç faaliyeti

olan; kongresi bile üç – beş kişiyle yapılan MTTB’yi; kapatıldığın-

da Türkiye genelinde iki yüzün üzerinde şubesi olan bir kurum

haline getirmişler, Türkiye’de İslami gençlik hareketi başlatmış-

lardır.

(Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün Hayatı s.)

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZÂNOĞLU (K.S.) – 1

 

Hazret-i Sâmi (k.s.)’un hayatını manevi görevlisi ve ihvâna kla-

vuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün kaleminden yayınlı-

yoruz:

1892 Yılında Adana’nın Tepebağ mahallesinde dünyâya teşrîf

eden Hazret-i Sâmî (k.s.)’un babaları Müctebâ Efendi, anneleri Üm-

mügülsüm Hanımefendilerdir. Dedelerinin ismi Abdurrahmân, büyük

dedeleri İshâk ve Hüseyin Efendiler’dir. Büyük Türk Beyliklerin’den

Ramazânoğlu Beyliği’nin en son Beylerin’den olan Abdülhâdî

Efendi’nin (ki Sâmî Efendi Hazretleri’nin büyük dedelerindendir)

tesbîtine göre Ramazânoğlu Beyliği aslen Türkler’in Oğuz Boyu’nun

Üçoklar Kabîlesi’ndendir. Bu kabîlenin de şecereleri büyük Türk

Hâkânı Nureddîn Zengî (Şehîd) vasıtası ile Seyfullâh Hz. Hâlid bin

Velîd (r.a.)’e dayanır. Efendi Hazretleri kendi ifâdeleriyle doğumları-

nı şöyle nakletmektedirler:

“-Benim doğumum (1308) târihindedir: Adana’da Vakıfsarayı’

ndadır. Doğumumdan evvel kapıya bir zât gelmiş: “-Bu evde, yakın-

da bir doğum olacaktır, oğlan olacaktır, adını: Sâmî koyunuz; hayırlı

bir insan olacaktır.” diyor, gidiyor. Bir müddet sonra doğum oluyor,

oğlan oluyor. Adı: “Mahmûd Sâmî” konuyor. Sonra o zât tekrâr geli-

yor. Oğlan doğduğunu söylüyorlar. Adının da “Muhammed Mahmûd

Sâmî” konulduğunu öğrenince: “-Sandıktaki emânetimi veriniz!” di-

yor. Ona benzer bir emâneti veriyorlar: “-Bu değil; esâs sandıktaki

bana âid emâneti veriniz!” diyor. Veriyorlar. Memnûn oluyor. Duâ

edip gidiyor.” Efendi Hazretleri bu ma‘lûmât hakkında: “-Bunu kay-

dediniz. Mühimdir. Gelen zât, boş değildir. Bunları olduğu gibi sen

kaydet. İleride neşredilir. İyi olur. Hayırlı olur.” diye buyurdular.

Not: Bu ma‘lûmât, Muhterem Ömer Kirazoğlu (Rh. Aleyh)

Ağabey’in kendi el yazısı ile not defterinden alınmıştır. Metinden

Hazretin ism-i şerîflerinin tam olarak “Muhammed Mahmûd Sâmî”

olduğu öğreniliyor. Hazretin 6 Kasım 1937’de kendi el yazılarıyla,

latince olarak, “Kadastro ve Tapu Tahrîrine Mahsûs Beyânnâme”de,

sâdece “Sâmî” ismini ve imzâsını kullandıklarına ve nüfus cüz-

danlarında da sâdece “Sâmî” ismini kullandığına göre, tam ism-i

şerîflerinin kullanılmaması o devirdeki birtakım yasakları akla ge-

tirmektedir. Bu “Beyânnâme”de, Hazretin doğdukları ev Seyhân

Vilâyeti, Adana Kazâsı, Kayalıdağ Mahallesi, Sabuncu Abdullâh So-

kağı olarak belirtilmiştir ki burada da isimler değiştirilmiştir. Hazretin

doğdukları evin bulunduğu mahalle en son Tepebağ adını almıştır.

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZÂNOĞLU (K.S.) – 2

 

Doğumundan i‘tibâren bütün hayatı boyunca bu müjdenin

şanlı izlerini taşıyan bu zâta “Âlî makâm sâhibi” ma‘nâsına ge-

len Sâmî ismi konur. Her hâlleri büyük, yüksek makâm sâhibi

oluşlarının dışarıya tezâhürüdür.

Hakk idâresinin kaldırılıp, halk idâresinin müslümânlara da

sevdirilmeğe çalışıldığı şu cehâlet asrında; ekseriyetin İslâm

dışı davranışlarına;

“Bugünkü şartlarda ancak bu kadar olur.” diyerek kılıf

bulup, İslâm’ın bazı şartlarda tam olarak yaşanamayacağı

iddiâsını hâlleri ile çürütüp, asra yakın ömürlerinin, doğumun-

dan i‘tibâren tamâmını, sünnete harfiyyen riâyet ederek geçirip,

İslâm, fitnenin zirveye çıktığı devirlerde bile sünnete tam olarak

ittibâ edilerek yaşanabilir ve kıyâmete kadar da yaşanacaktır

diye hayatı ile bunu isbât etmiş bir âlî kadîrdir Hazret-i Sâmî

(k.s.).

Allâh (c.c.) dostlarının büyüklerinden bir zâtın ifâdesi ile

“Asırların nâdir yetiştirdiği bir büyük velîdir” Hazret-i Sâmî (k.s.).

1950’li yılların başlarında İstanbul’a intikâllerinden son-

ra kendilerine Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz tarafından

“MAHMÛD” ismi verilmiş ve kendileri icâzetli halîfeleri Adanalı

Hacı Hasan Efendiye:

“-Fakire bundan sonra Mahmûd Sâmî denilmesini ihvâna

bildiriniz; bize böyle emrolundu.” diye emir gereği büyük

tebşîrâtı bildirirler.

Çocuk yaşlarında muhterem anneleri kendilerini akrânlarıyla

oynamak üzere dışarı gönderdiklerinde Hazret-i Sâmî (k.s.)

Efendimiz ellerini dizlerinin üzerine koyup “tahiyyât” oturuşun-

daki gibi oturup, uzaklara gözlerini diker, devâmlı olarak dü-

şünür, tefekkür ederler. Çünkü Allâh (c.c.)’ün Resûlü (s.a.v.)

Efendimiz, Mi‘râc’da tahiyyâtta gibi oturmuşlardı. Bu sünneti

ömürleri boyunca hep böyle sürdürdüler. Hiçbir zaman kendi-

lerini bunun dışındaki bir şekilde otururken gören olmamıştır.

“Neden arkadaşları ile oynamayıp oturduğu” sorulduğunda:

“-Biz oyun için yaratılmadık.” buyurmuşlardır. İşte Hadîs-i Şerîfi

telmîh; işte sünnete ittibâ.’

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZÂNOĞLU (K.S.) – 3

 

Bu sünnete uygun hayat günümüz insanlarının ancak ör-

neklerini kitâplarda görebildiği bir şekilde tam 96 yıl devâm

etmiştir. Doğumlarından dâr-ı bekâya intikâllerine kadar gece-

siyle, gündüzüyle, harekâtı ve sekenâtı ile günün 24 saatinde

sünnet-i seniyyeye; Hazret-i Abdullâh ibn-i Ömer radıyallâhu

anhümânın dediği gibi ve Pîr Efendimiz Hazretlerinin de mıs-

ralaştırdığı şekilde: “Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve-

sellem Efendimiz Hazretlerinin eşiğinde aklı kurbân ederek” ka-

tıksız, tam teslîmiyetli bir sünnet tatbîkâtıdır bu mübârek hayat!

İşte kerâmeti maddî ve ma‘nevî olarak ikiye ayıran

Muhyiddîn-i Arabî Hazretlerinin: “Esâs kerâmet ma‘nevî

kerâmettir; o da yirmi dört sâatin tamâmını Resûl-i Ekrem

sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz Hazretlerinin sünnetine

uygun olarak geçirmektir. Bizce makbûl olan da budur.” dediği

ma‘nevî kerâmetler manzûmesidir Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendi-

mizin asırlık ömürleri.

Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri: “Ehlullâh kendilerinden

kerâmet zuhûr etmesini kadınların hayız ve nifas hâli gibi gö-

rürler.” buyuruyor. Bütün hayatlarında buna son derece dik-

kat eden Efendimiz (k.s.) Hazretleri bir sohbetlerinde (1970’li

yılların ikinci yarısında Erenköy’de bir evde) Abdü’l-Kâdir-i

Geylânî hazretlerinin kendisini yardıma çağıran Adana’nın

Misis Nâhiyesi’nin Abdoğlu Köyü’nden bir Ermeni çocuğunun

hayvanına, düşen çuvalları biiznillâh yüklemesine âid kıssayı

anlatırken, son derece sâf ihvânlardan Merhûm Dr. Bahâ Bey,

ayağa kalkarak:

“- Vallâhi bu Zât, asrın Abdü’l-Kâdir-i Geylânî’sidir, ne za-

man sıkışıp yetiş yâ Hazret-i Sâmî desem bu Zât’ın himmetiyle

biiznillâh her müşkülüm hallolur.” diye bağırınca, Sâmî (k.s.)

Efendimiz Hazretleri mu‘tâdlarını bozarak yeni başlamış olan

sohbeti “el-Fâtiha” diyerek bitirip, fakîre dönerek:

“-Arabayı hazırlayın” buyurdular ve sohbeti yarıda bırakıp,

ev sâhibinin yapacağı ikrâmı da: “-İkrâmınızı kabûl ettik, Allâh

(c.c.) râzı olsun” diyerek yemeden oradan ayrıldılar.

İşte kendilerine karşı sırrı fahş edip kerâmetlerini açığa vu-

rana verdikleri kendi üslûblarınca en ağır ders.

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZÂNOĞLU (K.S.) – 4

 

Bütün hayatı manevî kerâmet (ya‘ni istikâmet) olan Efen-

dimiz Hazretleri, kendilerinden sâdır olan kerâmetleri böylece

saklamamızı bize öğretmiş oluyorlardı. Böylece kerâmetin

matlûb olmadığını, zuhûrunun o kişilere Allâh (c.c.)’ün rah-

meti olduğunu anlatmış oluyorlardı. Buna da hamd etmek

lâzımdı ve hemen takılmadan istikâmet üzere Hakk yola

devâmı öğretiyorlardı. Böylece inkılâb kâbiliyetini hâiz olan

kalbimiz hakîkî ve tek matlûb olan Allâh (c.c.) ile olacaktı.

Ağyârdan ictinâb gerekliydi. İşte kalbin hâllerini anlatırlarken

verdikleri bir misâl:

“Bukâlemun denilen, Türkçe adı “bahtabakan” kertiş cin-

sinden kuyruğu ile dala sarılan bir hayvan vardır. Çocuklu-

ğumuzda, bu boz renkli hayvanı tutar, erkeklerin o zaman

kullandığı kırmızı renkli, püsküllü, kalıba konan feslerini onun

üzerine koyardık. Kısa bir süre sonra fesi kaldırdığımızda,

bukalemunun kıpkırmızı olduğunu görürdük. Biraz açıkta ka-

lınca eski boz rengine avdet ederdi. Yine kadınların başını

örttüğü siyah renkli yağlığı (başörtüsünü) alır bukalemunun

üzerine örterdik. Bir müddet beklettikten sonra başörtüsünü

açtığımızda hayvanın renginin siyahlaştığını müşâhade eder-

dik. Biraz sonra asıl rengine avdet ederdi. İşte bir hayvan-

da bu derece bulunduğu yere intibâk kâbiliyyeti olursa; ya

kalbimizi nasıl muhâfaza etmemiz gerekir; teemmül edelim”

buyururlardı.

Hadîs-i Şerîf’te buyuruldu ki: “Cenâb-ı Hakk, sizin kalı-

bınıza değil; kalblerinize nazar atfeder.” Kalb nazargâh-ı

İlâhî’dir; ona göre dikkat etmeliyiz. Yine buyuruyorlar: “Genç-

liğimde dergâhta hâl ehli, ehl-i keşiften Âdil Beğ bana: “-Sâmî

evlâdım, münâsebette bulunduğun kişilere çok dikkat et,

sakın kasvetli kimselerle karşı karşıya oturma. Bir defa Aya-

sofya Câmii’nde mevlid dinliyordum; bir de baktım letâiflerim

durmuş. Karşımda diz dize oturduğum adamın kalbi hasta

imiş (ya‘ni katı). Letâiflerimi üç günde zor çalıştırdım.” dedi.

Câmiide mevlid dinleyenin kalbinden bu in‘ikâs olursa ona

göre dikkat edelim.”

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZÂNOĞLU (K.S.) – 5

 

Gönüller Sultânı Hazret-i Sâmî (k.s.), kalbin Kur’ân-ı

Kerîm’de beş sınıf olarak beyân edildiğini anlatırlardı. Ez-

cümle: 1- Ölü kalb, 2- Hastalıklı kalb, 3- Gâfil kalb, 4- Zâkir

kalb, 5- Ma‘nen diri (hayy) kalb.

Kalbimizi her türlü hastalık ve tehlikelerden koruyacak

birinci şartın zikru’llâha devâm olduğunu her defasında

tekrâr tekrâr beyân buyururlardı. Bunun da, az yiyip oruç

tutarak ve şartlarına riâyetle yapılırsa netice hâsıl olacağını

bildirirlerdi. Çünkü kul, Hadîs-i Şerîf’te beyân buyurulduğu

üzere:

“Kişi kalben zikre muvaffak olursa şeytân me’yûs

olarak geri çekilir; zikirden gâfil olursa kalbe yeniden

girer.”

“Allâh azîmüşşânı kalben zikreden ile zikretmeyenin

farkı cesed dirisi ile ölüsünün farkı gibidir.” buyururlar-

dı. Bu yüzden insanlar, kendilerini Allâh (c.c.)’yü ve O’nun

zikrini hatırlatanlarla berâber olmağa çağrılıyordu. Tevbe

Sûresi’nde Cenâb-ı Hakk: “Ey îmân edenler, Allâh’tan

korkun da sâlih ve sâdıklarla beraber olun.” diye emre-

diyor. Sâlihlerden bu dünyâda istifâde olacağı gibi kabirde

ve mahşerde de istifâde olunacağını tefsîr ve hadîslerden

misâllerle anlatırdı, Hazret-i Sâmî (k.s.).

Bu husûsta kendilerine âid şu menkîbeyi anlatırlardı:

“Çocukluğumda kız kardeşim yürüyemiyordu. Yakınlarımız

Pozantı’ya yakın bir köyde Kaplanca Dede adlı bir zât var;

kızı ona götürün; inşâallâh onun vesîlesi ile Allâh (c.c.) şifâ

verir dediler. Ben, annem ve kız kardeşim o zâtın türbesi-

ne gittik. Geceyi orada geçirdik. Gece bir ara kız kardeşim

bağırarak uyandı. Annem: “- Kızım ne var, ne oldu, niye

bağırdın?” dedi. Kız kardeşim:

“- Anne şu kabirdeki dede kalktı, geldi benim kalçamın

üzerine oturdu” dedi. Bu hâlden sonra yürüyemeyen kız

kardeşim Allâh (c.c.)’ün izni ile ayağa kalktı yürüdü. Ömrü

boyunca da bir daha ayağı ağrımadı.” İşte sâlihlerden

biiznillâh “kabirdeki istifâde.”

)www .ramazanoglu mahmud sami ks .com (

12 Şubat, Mevlâna Takvimi

  1. MAHMUD SÂMİ RAMÂZANOĞLU (K.S.) – 6

Hz. Mahmud Sâmi (k.s.)’un hayatını manevi vazifelisi ve

ihvana kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün kâle-

minden yayınlamaya devam ediyoruz:

Hz. Sâmi (k.s.), sâlih dostların birbirlerine olan

yardımlarının Kıyâmet Günü’de devâm edeceğinin tefsîrde

beyân edildiğini sohbetlerinde sık sık anlatırlardı:

Kıyâmet Günü hesâba çekilen bir kulun seyyiâtı

hasenâtına denk geliyor. Meselâ, 1000 seyyiesi (günâhı)

varsa 1000 de hasenesi (sevabı) var. Cenâb-ı Hakk Azze ve

Celle Hazretleri o kuluna anne babana git bir hasene iste,

verirlerse bana getir seni cennete dâhil edeyim diye buyuruy-

  1. O kul Mahşer Günü’nün o sıkıntılı anında Allâh (c.c.)’nun

lûtfu ile anne ve babasını bulup durumunu onlara anlatıyor.

Onlar da evlâdım bugünkü günde biz kendimizi kurtaramadık

ki sana bir faydamız olsun; sana bir şey veremeyiz diyorlar.

O eli boş olarak, mahzûn bir hâlde Hakkın huzûruna varıyor.

Annem babam bana bir şey vermediler Yâ Rabbi diye durumu

arz ediyor. Bunun üzerine Hakk Te‘âlâ ve Tekaddes Hazretleri

o kuluna:

“Senin dünyâ hayatında benim rızâm için sevdiğin bir dos-

tun yok mu idi?” diye soruyor. Cenâb-ı Hakk kulunun o anda

hâtırına getiriyor ve evet yâ Rabbi, filân kulun ile biz dünyâ

hayatında senin rızân için sevişirdik (birbirimizi karşılıklı

severdik) diyor. Allâh (c.c.)’nun lûtfu ile o dostunu bulup duru-

munu ona anlatıyor. Kardeşi cevâben diyor ki:

“Ey kardeşim, ne kadar hasene istersen alabilirsin. Ben

kendimi kurtaramadım, bâri sen kendini kurtar” diyor. Hesâb

veren kul, Cenâb-ı Hakkın huzûruna sevinçle geliyor ve du-

rumu arz ediyor. Bunun üzerine Sübhân olan Rabbimiz:

“Yâ öyle mi; o böyle bir ızdırâblı gününde kardeşine

acıyarak hasene veriyor; bense Cevvâdü Kerîmim, Erhâ-mü’r-

Râhimînim, her ikinizi de affettim” buyuruyor.

Ne büyük tebşîrât-ı ilâhî. El-hamdü li’llâhi rabbî’l-‘âlemîn.

Allâh (c.c.) cümlemize rızâsı için sevişmeyi nasîb etsin

(Âmîn).

 

  1. MAHMUD SÂMİ RAMÂZANOĞLU (K.S.) – 7

 

İlk, orta ve lise tahsîlini Adana’da tamâmlayan Hz. Sâmî (k.s.)

yüksek tahsîlini İstanbul’da yaparlar. Hukuk Fakültesi’ni birin-

cilikle bitiren Hz. Sâmî (k.s.) bu arada bir müddet Gümüşhânevi

Dergâhı’na devâm ederler. Bu sırada Bâyezıd Dersiâmlar’ından

Rüşdü Efendi (Eski Beşiktaş Müftüsü Merhûm Fuat Çamdibi

Hoca’nın babası):  “Sâmî Evlâdım, gel seni Şeyhülmeşâyih Es‘âd

Erbilî Hazretleri’ne götüreyim.” der. Bu teklifi kabûl eden Efendi

Hazretleri, Rüşdü Efendi ile berâber Kelâmî Dergâhı’na giderler.

Bu ilk karşılaşmanın devâmını kendileri şöyle anlatıyorlar:

“Üstâdımızın huzûruna varıp ellerini öptük. Rüşdü Efendi

Hoca: -Üstâdım bu getirdiğim genç Gümüşhâneli Ahmed Ziyâed-

din Efendi’nin evlâdlarından Adanalı Sâmî Efendi, deyince; birden

Üstâdımız Es‘âd Efendi Hazretleri: “Hayır! O bizim evlâdımız”

buyurdular. Ve orada devâm ettiğim evrâdın ne olduğunu sordu-

lar. Günde beşbin zikrullâh, bir cüz Kur’ân-ı Kerîm tilâveti, Delâil-i

Hayrât diye cevâb verdim. -Evlâdım hastalık nerede ise tedâviye

oradan başlamak lâzım, bu yüzden şimdilik bunları terk edip kalbî

zikre başlayacaksın buyurdular ve Fakîre inâbe verdiler.”

Akarsu deryâya kavuşmuş; su mecrâını bulmuştu. Cenâb-ı

Hakk’ın lûtfu inâyeti ile Hz. Sâmî (k.s.) Efendimiz bir kaç ayda

seyr u sülûkunu ikmâl buyurdular. Daha önce iki yıl devâm edilen

dergâhta olmayan tecellî burada bir kaç ayda olmuştu el-hamdü

li’llâh. Kısa sürede icâzet ve mutlak hilâfet alan Efendimiz Haz-

retleri mürşid-i kâmilin görevine âid şu kıssaları naklediyorlar:

“Gençliğimde dergâha devâm ediyordum. Orada vazîfesi mün-

tesiblerin ayakkabılarının tozunu almak olan bir dervîş vardı. Bir

gün onun elindeki bezi aldım, pertavsızın (mercek) altına tutarak

bir müddet güneşin altında tuttum. Güneşin harâretinin pertavsız

vasıtasiyle bezin üzerine teksîf edilmesi ile bez tutuştu ve yanmağa

başladı. Dervîş hayretler içinde kaldı.

İşte Mürşid-i Kâmil, iki cihânın Serveri ve Rahmet Güneşi

Nebî salla’llâhu ‘aleyhi ve sellem Efendimiz’den aldığı nûru mün-

tesiblerden müsâid kimselerin kalblerine teksîf edip, o Nûr-u

Muhammedî (s.a.v.) ile kalbleri diriltip kemâle erdiren kişidir, bi-

zni’llâh. Mürşid-i Kâmil çobana benzer; çoban dağda koyunları

otlatırken bacağı kırılanı orada bırakır mı? Sırtına atıp ağıla kadar

getirir. Mürşid-i Kâmil de hiç bir evlâdını bırakmaz ve terk etmez

bi-izni’llâh.

 

  1. MAHMUD SÂMİ RAMÂZANOĞLU (K.S.) – 8

 

Mürşid-i Kâmil’ini bulan ve Zât-ı ‘Âlîlerinin onun ifâdesi ile

“Eyyâm-ı şebâbını şerîat-ı mutahhare ve tarîkat-ı ‘âliyye hizme-

tinde” geçiren Hazreti Sâmî (k.s.) Efendimiz ma‘nevî mertebeleri

hızla aşıyorlardı. Bu yolda kendi ifâdeleri ile ihlâs ve tam teslîmi-

yet şarttı. Ölünün yıkayıcısına teslîmiyeti gibi mürîd de mürşîdine

teslîm olmalıydı ki bi-izni’llâh neticeye ulaşsın.

Kendileri anlatıyorlar: “Allâme Taftazânî Hazretleri’nin tale-

belerinden biri bir şeyhe intisâb etmiş. Bu talebeden hocasının

huzûrunda hikmetli kelâmlar sâdır olmuş. Hocası: “-Evlâdım,

bunları ben sana öğretmedim; sen bunları nereden öğrendin?”

diye soruyor. Talebe: “-Efendim ben bir şeyhe intisâb ettim; zikir

çekiyorum, doğuş oluyor ve böylece hikmetli konuşuyorum.” di-

yor. Bunun üzerine ‘Allâme Taftazânî Hazretleri: “Oğlum beni de

şeyhine götür”; diyor. Kendileri de aynı şeyhe intisâb ediyorlar.

Fakat ya teslîmiyet yok veyâ nasîbi yok aynı tecelliyâtlar kendile-

rinde zuhûr etmiyor, aynı istifâde olmuyor.

Sâmî Efendimiz (k.s.) Hazretleri’nin bu anlattığı kıssadan

çıkan hükme göre nasîbi olan müsta‘îd kişiler mürşid-i kâmili

bulup ona tam olarak teslîm olurlarsa bi-izni’llâh neticeye ulaşır,

ma‘nevî mertebelerde hızla ilerleyerek kemâle ererler. Bunların

hepsi kendilerinde bi-izni’llâh mevcûd olan Hazreti Sâmî (k.s.)

kısa zamânda icâzet alırlar, irşâdla görevlendirilirler.

Kelâmî Dergâhı’ndaki hizmet günlerine âid Adapazarlı

Pehlivân Efendi şu hâtırayı anlatır: “Adapazarı’ndan on

arkadaşımla berâber Es‘ad Efendi Hazretlerinin ziyâretlerine git-

tik. Sohbet esnâsında tekkeye dâhil olmuştuk. İçerisi kalabalık

olduğundan dışarıda oturuyor, Es‘ad Efendi Hazretlerinin ken-

dilerini göremiyor, sâdece seslerini işitiyorduk. İlk defa soh-

betlerine gelmenin heyecânı içindeydik. Sohbet sırasında ihvân

arasında genç bir zât dolaşıp hizmet ediyordu. “Bu genç orada

dolaşmasa o zamân dikkatimiz dağılmaz, daha çok istifâde eder-

dik.” diye içimden geçirdim. Sohbet biter bitmez Es‘ad Efendi

Hazretleri: “-Adapazarlı Pehlivân Efendi ve on arkadaşı buraya

gelsin!” dediler. Hâlbuki bizi hiç tanımıyorlar ve geldiğimizi de

görmemişlerdi. “-Sâmî evlâdımız hakkında sû-i zan ettiniz,

helâllık alın.” buyurdular. Affımızı taleb edip böylece bu iki Zâtı ve

aralarındaki derûnî muhabbet ve bağı öğrenmiş olduk. El-hamdü

li’llâh.

 

  1. MAHMUD SÂMİ RAMÂZANOĞLU (K.S.) – 9

 

Üstâdına olan bu muhabbet ve bağlılığını dâimâ arttırarak

devâm ettiren Hazreti Sâmî (k.s.) Efendimiz bütün gün ve gecel-

erini hizmet yolunda geçirdiler. Dergâhın temizliğinden ihvânın

her türlü hizmetlerine varıncaya kadar heran Sâmî Efendimiz,

yatalak hasta olan ihvânın da her türlü hizmetlerini seve seve

yaparlardı. Hazret-i Es‘âd Erbilî Efendimizin: “Mâ‘nen bizimle

aynı mertebededir, lâkin bu vazîfe bize verildi” diye ta‘rîf et-

tikleri Hüseyin Efendi Hazretleri yatalak olunca: “Bu Zâtın

hizmeti için kim tâlib olur?” diye ihvâna sorarlar. Hemen Sâmî

(k.s.) Efendimiz o Zâtın hizmetlerine koşarlar. Defi hâcetleri

dâhil her hizmetlerini uzun müddet seve seve görürler. Nihâyet

bu hizmetleri sonunda Hüseyin Efendi Hazretleri: “-Evlâdım,

Cenâb-ı Hakk’a niyâz ediyorum; Allâhü ‘azîmüşşân bize ihsân

ettiklerini fazlası ile sana ihsân etsin!” diye duâ buyururlar.

Dünyâ hayatını Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in

buyurdukları gibi: “Benimle dünyânın misâli ağaç altında

bir miktâr dinlendikten sonra yoluna devâm eden yolcu-

nun hâline benzer” (Buhari, Müslim) diye ana rahmi ile kabir

arasında bir sefer olarak görürdü; Hz. Sâmî Efendimiz. Ve bunu

uzun bir ömürde her an tatbîk ettiler. “Bir yabancı âlim, Fakire

kendilerinin hâl ve kelâmlarından sordular. O anda hâtırıma

gelen şu hâllerini anlattım:

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “-Seferden döndüğünüzde

hanımlarınızın yanına haber vermeden girmeyiniz,” buyuruy-

orlar. (Buhari) Hz. Sâmî (k.s.) hayatı bir sefer olarak gördüğü için

her yerinden kalkmalarını bir sefer kabûl ediyorlardı. Abdest al-

mak için lavaboya her gidişlerinde yol zevcelerinin odasından

geçiyordu. Yarım asırdan fazla süren evlilik hayatlarında

bıkmadan, usanmadan, seve seve her defasında zevcelerini

haberdâr ederlerdi. O’nun “Efendi buyur!” diye sesini duyunca

odaya girer ve diğer tarafa geçerlerdi. Bu hâl altmış küsûr yıl

günde en az on defa devâm etti” deyince yabancı ‘âlim ayağa

kalkarak: “-Bu zât Sâhibü’z-zamân’dır. Onun dışında hiç bir velî

sünnet-i seniyyeyi bu kadar derin ve ihâtalı anlayıp tatbîk ede-

mez, ancak o yapabilir” dedi. El-hamdü li’llâhi rabbi’l-‘âlemîn.

 

  1. MAHMUD SÂMİ RAMÂZANOĞLU (K.S.) – 10

Hayatının tek gâyesi Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz

Hazretleri’nin sünnetine uymak ve onu ihyâ etmek olan Hz.

Sâmî (k.s.) Efendimiz; daha önceki kitâblarda: “Kılıcı boynun-

da asılı Peygamber” olarak tarîf edilen (s.a.v.) Efendimiz’e bu

husûsta da ittibâ edip gazâya iştirâk ederek “Gâzî” olmuşlardı.

Bu husûsu kendileri şöyle anlatıyorlardı: “-Birinci Cihân

Harbi’nde Osmânlı Ordu’sunda Levâzım Subayı olarak vazîfe

gördüm. Alayımız Edirne’de vazîfe görüyordu. Açlık ve kıtlık

son derece şiddetli idi. Askerlerimizin uzun süre yiyecek bula-

madıkları oluyordu. Bu yüzden askerler ellerinin yetiştiği yere

kadar kavak ağaçlarının kabuklarını yolarak onları çiğniyorlar

ve böylece açlıklarını bir nebze olsun gidermeğe çalışıyor-

lardı.

Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) Efendimiz’in: “Cihâdı terk

eden millet zillete düçâr olur.” sözünü bütün talebelerine

ezberleten Hz. Sâmî (k.s.) Cenâb-ı Hakk’ın: “Niçin yapama-

dığınızı söylüyorsunuz?” Kavl-i şerîfini de bize kendileri ya-

şayarak öğretiyorlardı. Yaşayarak, tatbîk ederek bize cihâdı

öğretiyorlardı. Harbe iştirâk ederek Gâzî olmuşlar, ve ömür-

leri boyunca İslâm için kılıç sallama arzusu ile yaşamışlardı.

Mübârek ömürleri doksanı bulduğunda dahî sohbetlerinde

Uhud Harbi’nde Amr ibn-i Sâbit (r.a.)’in Müslümân oluşunu

anlatırken; onun lâkabını: “Asram lâkabı ile mülakkab; keskin

kılıç saldırıcı, diye tarîf ederken oldukları yerde dizleri üzerine

doğrularak ellerini havaya kaldırarak elindeki kılıcı ile derhâl

düşman üzerine saldıracakmış gibi olan hâlleri ancak görül-

mekle anlaşılabilirdi. Yaşıyor; ondan sonra anlatıyorlar; anla-

tırken de o hâli aynen yaşıyorlardı. Hayatı cihâddı Hz. Sâmî

(k.s.) Efendimizin. Ömür boyu cihâd… Ve bu cihâdı elinde

silâhı gazâda da yaşamış ve Gâzî olmuştu Hz. Sâmî (k.s.).

Ve nefe‘ana’llâhü Te‘âlâ bi şefâatihi, Allâh (c.c.) cümlemizi

O’nun muhabbetini hakkı ile yaşayıp öylece haşrolanlardan

eylesin (Âmîn). Bi hurmeti seyyidi’l-enbiyâ-i ve’l- mürselîn

salla’llâhu Te‘âlâ aleyhi vesellem.

(www .ramazanoglu mahmudsamiks .com (

 

  1. SAMÎ (K.S.)’UN MUHTEREM ÖMER ÖZTÜRK’Ü

KENDİ YERLERİNE OTURTMALARI

 

Hazreti Mahmud Sâmî (k.s.)’un “tabiri câiz ise” kucağında

doğmuş, O’nun terbiyesinde büyümüş, hayatını Hazreti Sâmî

(k.s.)’a hizmete ve O’ndan istifadeye adamış, ve yine o zâtın

vasiyyetleri gereği teçhiz ve tekfin işlerini yapmış,  O’nun yolunu

hâlâ insanlara anlatan ve Hazreti Sâmî (k.s.)’un manevî evlâdı

ve vazifelisi olan Muhterem Ömer Muhammed Öztürk  Hz. Sâmi

(k.s.) ile yaşadıkları bir Berât Kandili Gecesi’ni şöyle anlatmış-

lardır:

“Şaban-ı Şerîf’in başlarında Mahmûd Gezer Ağabeyle (Al-

lah rahmet eylesin Mekke’de vefat etti, Cennetü’l Muallâ’ya

defnedildi.) devlethanenin bahçesinde oturuyorduk. Efendi

Hazretleri’nin hâdimesi gelerek beni bir kenara çağırdı ve “Ömer

Ağabey babam mahrem bir husus söyledi. Bunu Ömer Öztürk’e

anlat. Kendisinde kalsın. Îcâbını yerine getirsin. Fakat kimseye

de bir şey söylemesin.” dedi ve Efendi Hazretleri’nin “Ben Berat

Gecesi’ni Ömer Öztürk ile değerlendirmek istiyorum. Kendisi bir

imam bulsun. Ayrıca iki kişiyi de çağırsın. İsterse birisi kendi ba-

bası Mehmet Öztürk olabilir. Bir de başka ihvân, benimle birlikte

hepimiz beş kişi olacağız. Akşam namazını burada devlethane-

de kılacağız. İftarı beraber eder, akşam yatsı namazını beraber

kılar, geceyi de beraber ihyâ ederiz inşâallah.” buyurduğunu

söyledi.Fakir, babama ve (Sami Efendimiz’in son yıllarında na-

mazlarını kıldıran) Mahmûd Hoca’ya haber verdim. Sonra Ömer

Kirazoğlu ağabey, İsmail ve Cevat Öztürk ağabeylerimi çağırttı.

İftar, namaz ve yemekten sonra Efendimiz Hazretleri her zaman

oturdukları demiryolu cihetine karşı olan koltuğa oturdular. Az

sonra ayağa kalkarak kendi karşısındaki koltuğa geçtiler. Kendi

koltuklarına, Fakiri çağırıp “Sen gel, buraya otur, burası senin

yerindir. Fakir de karşısında oturacağım” diyerek kendi koltukla-

rına Fakiri oturttular. Muhteşem bir sohbetten sonra yatsı nama-

zı kılındı, tekrar aynı yerlerde oturarak sohbet, duâ ve murâkabe

edildi. İzin alınarak evlere hareket edildi.

(Misvak Neşriyat, Hak Yolda Kılavuz Ömer Muhammed Öztürk)

 

HAK YOLDA KILAVUZ

MUHTEREM ÖMER MUHAMMED ÖZTÜRK

 

13 Ağustos 1946 (15 Ramazân 1365)’te Adana’da dünyâyı

teşrîf eden zât-ı âlileri, babaları Merhum Hacı Mehmed Öztürk

Efendi’nin Hz. Mahmûd Sâmî Ramâzanoğlu (k.s.) ile İstanbul’a

hicret etmeleriyle küçük yaşta İstanbul’a yerleşmişlerdir.

Doğduklarında “Ömer” İsm-i Şerîfler’ini Hz. Mahmûd Sâmî

(k.s.) koymuşlar ve doğumlarından itibâren kendilerine mürebbî

(terbiyeci) olmuşlardır. Galatasaray Lisesi’nde orta öğrenimi-

ni tamamlayan zât-ı âlileri, İstanbul İktisâdî ve Ticârî İlimler

Akademisi’ni bitirmişler ve birkaç ay orada öğretim görevlisi ola-

rak görev yapmışlardır.

Allâh Resûlü (s.a.v.)’in yolundaki her hususta en büyük ön-

der olan Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)’ın yolundan gitmeye çalışan

Muhterem Ömer Muhammed Öztürk, 1979 yılında Hz. Ebû Be-

kir (r.a.)’ın Fahr-i Kâinât (s.a.v.) Efendimiz’e Medîne’ye hicretle-

rinde yol arkadaşı olduğu gibi Sâhibü’z-zamân Mahmûd Sâmî

Ramazânoğlu (k.s.) Hazretleri’ne yol arkadaşı olarak Medîne’ye

hicret etmişlerdir.

Hz Mahmûd Sâmî Ramâzanoğlu (k.s.), dünya hayâtlarının

sonlarına doğru yakın dostlarının ve sonradan O’nun yerine geç-

tiğini iddiâ eden ihvânın da içinde bulunduğu devlethânelerindeki

bir sohbetlerinde “Bizden sonra inşâallâh Evlâdımız Ömer Öztürk

kılavuzdur. Mûsâ Bey’e de kılavuz olsun.” buyurarak Muhterem

Ömer Muhammed Öztürk’ün ma’nevî derecesini îlân etmişlerdir.

Yine husûsî bir sohbetlerinde “Ömer Öztürk ma’nen vazîfelidir.

Bizim yerimiz Medîne; onunki ise Mekke’dir.” buyurmuşlardır.

Ömürlerinin son demlerinde ise vasiyetlerinin tamâmını Muhte-

rem Ömer Muhammed Öztürk’e yapmışlar, techîz ve tekfîn işle-

rinin de ne şekilde yapılacağını kendilerine bizzât söylemişlerdir.

Onun şu övgülerine mazhar olmuşlardır: Torunu Mahmûd

Kirazoğlu’na şöyle söylemişlerdir:

“Ömer Öztürk Ağabey’ine selâmımı söyle. Senin Medîne’de

ikâmetin için Ravza’da duâ etsin. Cenâb-ı Hakk O’nun duâsını

reddetmez. Duâsı makbûl kişilerdendir O.”

Medîne-i Münevvere’de de birçok kereler aynı lafızla “Ömer

Öztürk benim en emîn ihvânımdır. Kendisi ma’nen vazîfelidir.”

buyurmuşlardır.

(WWW.RAMAZANOGLUMAHMUDSAMİKS.COM)

 

TEHECCÜD HASSASİYETİ

 

Bu devirde sünnete uymanın nasıl gerçekleşeceğini anlamak

isteyenler için, Ömer Muhammed Öztürk’ün hayatının her safha-

sı dersler ve ibretlerle doludur.

“Sünnet anlayışımız, İbn Ömer (r.a.)’ın sünnet anlayışıdır” bu-

yuran Ömer Muhammed Öztürk hayatlarını, sünneti yaşamaya

adamış ve bunu fiilen ispat etmişlerdir.

Gece ibadeti hayatlarında özel bir yer teşkil eder. Her gece

-eğer yatmışlarsa- 02.00’de kalkarlar ve 12 rekat teheccüt na-

mazı kılıp dua, gözyaşı, istiğfar ve zikir ile işrak vaktine kadar

ibadete devam ederler.

Seyyid-i Kâinat, Sebeb-i Mevcudat (s.a.v.) Efendimiz’in;

“Bir erkek gecenin bir vaktinde hanımını uyandırır da

her ikisi de namaz kılarsa çok zikreden erkekler ve kadınlar

arasına yazılırlar.” Hadis-i Şerif’ini sık sık tekrar ederek herkesi

teheccüd namazına teşvik ederler.

Cenâb-ı Hakk’ın “Onlar, korkarak ve ümit ederek Rable-

rine ibadet etmek için yataklarından kalkarlar. Kendilerine

rızık olarak verdiğimiz şeylerden de Allah için harcarlar. Hiç

kimse, yapmakta olduklarına karşılık olarak, onlar için sakla-

nan göz aydınlıklarını bilemez.” ve “Onlar gecelerini Rableri

için kıyama durarak ve secdeye kapanarak geçirirler.” (Fur-

kan s. 25. 64. a,) ayetlerinde beyan edilen zümreden olmaya gayret

ederler.

Gençliklerinden beri süregelen bu âdetlerini yerine getirmek

hususunda Cenâb-ı Hakk’ın yardımına mazhar olmuşlardır. Bir

mülâkat esnâsında şunu anlatmışlardır:

– ‘Yusufcuk’ cinsinden küçük bir kuşum vardı. Evleninceye ka-

dar her gece saat 3’te gelir camı tıklar, beni teheccüde kaldırırdı.

03.00 olan teheccüde kalkma vakitleri daha sonra manevi bir

emirle 02.00’ye alınmıştır. Çoğu geceleri hastalıklarla geçmesine

rağmen hiçbir zaman bu ibadeti terk etmemişler, hatta 9 ay yat-

malarına vesile olan trafik kazası geçirdikleri gece bile, kırık bel –

le, yanlarındaki arkadaşlarının yalvarmalarına aldırış etmeden

teheccüd namazı kılmışlardır.

(Misvak Neşriyat, Hakk Yolda Kılavuz Ömer Muhammed Öztürk)

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZÂNOĞLU (K.S.) CÂMİİ

 

17 Eylül 2006 târihinde yapımına başlanmış ve yak-

laşık iki yılda tamamlanmıştır. Bânîsi Hz. Sâmî (k.s.)’nun

ma’nevî evlâdı Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’tür.

23.5 x 28,5 metre ebadında bir alana yerleşmiş, dört

ana kolon üstüne tek ana kubbe ve etrafında dört yarım

kubbe şeklinde inşâ edilmiştir. Caminin külliye şekline geti-

rilmesine devam edilmektedir. İstanbul’un Pendik İlçesi’ne

bağlı Yenişehir Mahallesi’nde bulunan Cami; Yavuz Sultân

Selîm Camii gibi Osmanlı mimarîsinin ince estetiğini açığa

çıkaran bir eser olmuştur.

Caminin kendi adına yapıldığı Zât hakkında Kitâbe’de

şöyle denilmektedir: “Silsile-i Âliyye-i Nakşîbendiyye’nin

otuz üçüncü postnişînleri olup Silsile-i Âliyye’nin otuz ikinci

postnişîni Şey-hü’l-meşâyîh es-Seyyîd Muhammed Es’âd

Erbilî kuddise sirrûh Hazretleri’nin hâlîfelerindendirler.

Hazret-i Zât-ı akdes’in şecere-i mübârekeleri, Ramazânoğlu

Beğliği’nden Hz. Seyfullâh Hâlid bin Velîd radıyallâhü anh’a

uzanır. Hicrî 1308’de Adana’da dünyâyı teşrif eden Zât-ı âli-

kadirleri, 1404’te Medîne-i Münevvere’de irtihâl-i dâr-ı beka

eylediler. Kabri Şerifleri Cennetü’l bakîde ziyâretgâhtır.

Ulemâyı islâm, “Bir asırlık mübarek ömürlerinin her ânında

Sünnet-i seniyye-i Resûl-i Kibriya sallallâhü te’âlâ aleyhi ve

sellem’i ihya eylediklerinde ve nice yüksek makamların sa-

hibi; Gavs*, Müceddid**, Sâhibü’z-zamân*** ve Cana yakın

ülfet makamının sahibi ve asırların nâdir yetiştirdiği bir Zât-ı

akdes olduklarında ittifâk-ı ârâ eylemişlerdir.”

Allâhü Te’âlâ yollarına ve şefaatlerine cümlemizi dâhil

eylesin. Âmîn.

*Gavs: Yardım etmek, imdada yetişmek demektir. Bunun yerine “kutub”

da kullanılır. En yüksek manevî makamdır. Allah (c.c.) Onların duası sebebiyle

gelmesi muhtemel belâları defeder.

**Müceddİd: Her asır başında geleceği Nebî (s.a.v.) tarafından müjdele-

nen, Dînin yüksek hadimleridir. Kendilerinden ve yeniden bir şey ortaya çıkar-

mazlar, yeni ahkâm getirmezler, islâmî hükümlere harfiyen uyarak Dînin aslını

ortaya koyarlar ve ona karıştırılmak istenilen bid’atleri def ederler.

***Sâhİbü’z-zamân: Zamanın etkisinden kurtulmuş; geçmiş, gelecek dü-

şüncesinden sıyrılmış, ânı vahidi yakalayan ve onu sürekli yaşayan kişidir. O,

bu durumuyla zamanı aşmıştır.

 

KURULUŞUNUN 100. YILINDA  MTTB

(MİLLÎ TÜRK TALEBE BİRLİĞİ)

 

Allâh (c.c.)’nun “O günler (öyle günlerdir ki) biz onları insan-

lar arasında döndürür dururuz” (Âl-i İmrân s. 140)  Âyet’i hükmünce

takdîr ettiği 700 yıllık ömrünü, Dîn-i Mübîn-i İslâm’ı yeryüzüne hâ-

kim kılmak için cihâdla geçiren Muhteşem Osmânlı,  dış güçler

tarafından içerdeki bazı gâfil ve hâin kimselerin kullanılmasıyla,

Cihan Harbi’ne sokulmuş ve millet ateşe atılıp küfrün eline ikrâm

edilmiştir. İçine düşülen bu durumdan memleketi kurtarmak isteyen

o günkü Dârü’l Fünûn (bugünkü üniversite gençliği) 1916 yılının

ortalarına doğru Türk Talebe Birliği’ni (TTB)  kurmuşlar, ardından da

birçoğu cephelere giderek şehîd olmuşlardır.

Savaş yıllarından sonra Millî Türk Talebe Birliği, Türk Yük-

sek Tahsil Gençliğini, aralarda uğradığı bazı kesintiler haricinde,

başındaki idârecilerinin bilgi, beceri ve gayretleri oranında, dış

güçlerin ajanları vasıtasıyla estirilen kuzey ve batı rüzgarlarından

korumuş, gençliği bu memlekete sâhib çıkacak bir gençlik olarak

yetiştirmeye gayret etmiştir.

Özellikle 1971 yılında Genel Başkan olan Muhterem Ömer Mu-

hammed Öztürk, Millî Türk Talebe Birliği’ni hakikî gayesini yerine

getirmesi yolunda ideal bir şekilde yönetmişler ve hakîki hedefine

taşımışlardır.

1971’e   kadar sadece kamoyuna yönelik ve belli mihrakların

kontrol ve desteğindeki faaliyetlerinden öteye gidemeyen,

Türkiye’deki güdümlü kör döğüşün bir aktörü durumunda olan

MTTB, 1971’de Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün Genel

Başkan olmalarıyla, siyâsi birçok kurumun MTTB’yi kendi çıkarları

için kullanmak istemesine rağmen, hiçbir mihrakın kontrolü ve

desteği olmaksızın Türkiye’nin en güvenilir teşkilatlarından biri

olmuştur. Gençliğin eğitimi için birbirinden değerli kurumlar, kurslar

ve enstitüler kurmuştur.

Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün kazandırdıkları bu rûh

ve ivme ile MTTB 1980’e kadar aynı misyonunu devâm ettirmiştir.

Türkiye’de “sol”un temsilciliğini yapan bazı fikir adamlarının dediği

gibi: “Buna engel olmak için ise Türkiye’de bir ihtilal yapılmıştır.”

12 Eylül 1980’de memleket idâresine el koyan Askerî Yöne-

tim tarafından faaliyetten men edilmiş, kapatılması neticesinde

gençliğin yetişmesine yönelik sorumlulukları ve tüzüğü gereği bütün

mevcûdiyeti Fâtih Gençlik Vakfı’na devredilmiştir.

(WWW.RAMAZANOGLUMAHMUDSAMİKS.COM)

 

HAK YOLDA KILAVUZ ÖMER ÖZTÜRK

 

Ebedî mutluluğun sırrı; bizi karanlıkları ilim ve irfanlarıy-

la aydınlatan ve tehlikeli dönemeçlerde bizleri işâret taşları

ile uyaran mâneviyat ehline uymaktadır. Nitekim Cenâb-ı

Hakk; “Ey mü’minler, Allah’tan korkun, (kötülüklerden

sakının) îmânında ve sözünde doğru olanlarla (sâlih ve

sadıklarla) beraber olun.” (Tevbe s.19) buyurmuştur. Sâdık ve

sâlihlerle beraberlik; hakkın sevgisini, bâtıldan uzaklaşmayı

ve takvâyı doğurur.

Abdulkâdir-i Geylânî hazretleri: “Peygamberlik bayrağını

her dönemde taşıyan kırk büyük velî bulunur” buyurmuştur.

Yani Nebî (s.a.v.)’i hakkıyla seven, hayatının her ânında O

(s.a.v.)’in sünnetini yaşatan ve kendi devirlerinde Peygambe-

rimiz (s.a.v.)’e vekâlet eden ehlullah silsilesi; insanları Allah

ve Resûlü (s.a.v.)’e kılavuzlamayı sürdürecektir.

“Bu devirde böyle insanlar var mı?” sorusuna, Muhterem

Ömer Öztürk’ü tanıyan bir mü’min tereddütsüz olarak cevap

verebilir. 13 Ağustos 1946 (15 Ramazân 1365)’te Adana’da

dünyâya teşrîf eden zât-ı âlileri, doğumlarından itibaren Hz.

Mahmud Sami (k.s.) hazretlerinin terbiyesi altında yetişmiş-

ler, Osmanlı bakiyyesi pek çok âlimin sohbetlerine iştirak

ederek Hz. Sami’den aldıkları ilim ve irfan nûrunu kemâle

erdirmişlerdir.

Kendileri, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetinin 21. yüz-

yılda da yaşanabilir olduğunu yaşantısıyla göstermektedir-

ler.  Ancak aldıkları terbiye gereği kendilerine hiçbir zaman

vücut vermemişler, en yakınlarından bile kendisini ustaca

gizlemişler, kendilerini yok sayarak insanları hep dâvâya

yönlendirmişlerdir. Cenâb-ı Hakk’ın ‘İçinizde iyiliği emredip

kötülükten sakındıran bir cemaat bulunsun’ emr-i celilesi

mucibince büyük küçük demeden her türlü irşad faaliyetleri-

ne kendisini adamıştır.

Kendileri hâlen Medine-i Münevvere’de ‘Bâb-ı Sıddık’ın

Hadimi’ olarak Ümmet-i Muhammed’e (s.a.v.) yol göster-

meğe ve senede iki kez de Türkiye’ye gelerek hizmetlerine

devam etmektedirler. Allah (c.c.) zât-ı âlilerini uzun ömürle

muammer etsin.

(Misvak Neşriyat, Hak Yolda Kılavuz Ömer Öztürk s. 13)

 

ALLAH YOLUNDAKİ AZİM ve GAYRETLERİ

 

Azim ve çalışkanlık çocukluklarından beri Muhterem

Ömer Öztürk’ün öne çıkan vasıfları olmuş, bu sayede yö-

neldikleri her işte -biiznillah- muvaffak olmuşlardır. Birkaç

saatlik uyku ile günlerini geçirmekte; Ümmet-i Muhammed

(s.a.v.)’den birinin meseleleri, bundan kaynaklanan üzün-

tü ve bedenlerindeki hastalıklar sebebiyle çoğu zaman bu

birkaç saatlik uykudan da mahrum kalmakta, gece-gündüz

dünya rahatını terk etmektedirler. “Biraz istirahat buyursa-

nız” diyen hadimlerine çoğu kez, “İstirahat kabirde” cevabı-

nı vermişlerdir.

Eski arkadaşlarından birinin tespiti:

– Ben yirmi dört saatte yirmi beş saat çalışan sadece

Ömer Bey’i gördüm!’

MTTB başkanlıkları zamanında kendisinin en çalışkan

mesai arkadaşlarından biri, genel sekreter olan Yusuf Ak-

kaya bile: – Ömer ağabey, siz kendinize üç genel sekreter

tayin edin, sekizer saat çalışalım biz bu çalışmaya ayak uy-

duramıyoruz. Kusura bakmayın! demiştir.

1977 senesinde geçirdikleri trafik kazası sonrası dokuz

ay yatmışlar, bunun üzerine ihvandan maneviyat ehli bir

zât:

– Ömer Bey, bel kemiğinin kırılması hoş bir şey değil;

ama senin belin kırılmazsa sen nasıl duracak, nasıl otura-

caktın? Sen durmayan, oturmayan bir kimseydin. Allah’ın

bu takdiri karşısında bundan sonra artık oturarak hizmet

etmen gerekecek demişlerdir.

Muhterem Ömer Öztürk’ün şu anki sağlık durumları,

oturarak hizmet etmelerine bile müsait değilken, azim ve

metanet ile hizmetlerine devam etmektedirler.

Bütün bunların temelinde kendilerinin cihad anlayışı

yatmaktadır. Canlarıyla ve mallarıyla; başta nefse karşı ol-

mak üzere an-be-an, gün-be-gün ve ömür boyu süren ve

her seferinde Allah’ın izniyle galip gelinen bir cihad…

(Misvak Neşriyat, Hak Yolda Kılavuz Ömer Öztürk, s. 223)

 

  1. SAMÎ (K.S.)’UN MUHTEREM ÖMER

ÖZTÜRK’Ü KENDİ YERLERİNE OTURTMALARI

 

Hazreti Mahmud Sâmî (k.s.)’un “tabiri câiz ise” kucağında

doğmuş, O’nun terbiyesinde büyümüş, hayatını Hazreti Sâmî

(k.s.)’a hizmete ve O’ndan istifadeye adamış, ve yine o zâtın

vasiyyetleri gereği teçhiz ve tekfin işlerini yapmış, O’nun yo –

lunu hâlâ insanlara anlatan ve Hazreti Sâmî (k.s.)’un manevî

evlâdı ve vazifelisi olan Muhterem Ömer Muhammed Öztürk

Hz. Sâmi (k.s.) ile yaşadıkları bir Berât Kandili Gecesi’ni

şöyle anlatmışlardır: “Şaban-ı Şerîf’in başlarında Mahmûd

Gezer Ağabeyle (Allah rahmet eylesin Mekke’de vefat etti,

Cennetü’l Muallâ’ya defnedildi.) devlethanenin bahçesinde

oturuyorduk. Efendi Hazretleri’nin hâdimesi gelerek beni bir

kenara çağırdı ve “Ömer Ağabey babam mahrem bir husus

söyledi. Bunu Ömer Öztürk’e anlat. Kendisinde kalsın. Îcâbını

yerine getirsin. Fakat kimseye de bir şey söylemesin.” dedi

ve Efendi Hazretleri’nin “Ben Berat Gecesi’ni Ömer Öztürk ile

değerlendirmek istiyorum. Kendisi bir imam bulsun. Ayrıca iki

kişiyi de çağırsın. İsterse birisi kendi babası Mehmet Öztürk

olabilir. Bir de başka ihvân, benimle birlikte hepimiz beş kişi

olacağız. Akşam namazını burada devlethanede kılacağız. İf-

tarı beraber eder, akşam yatsı namazını beraber kılar, geceyi

de beraber ihyâ ederiz inşâallah.” buyurduğunu söyledi.

Fakir, babama ve (Sami Efendimiz’in son yıllarında na-

mazlarını kıldıran) Mahmûd Hoca’ya haber verdim. Sonra

Ömer Kirazoğlu ağabey, İsmail ve Cevat Öztürk ağabeylerimi

çağırttı.İftar, namaz ve yemekten sonra Efendimiz Hazretle-

ri her zaman oturdukları demiryolu cihetine karşı olan kol-

tuğa oturdular. Az sonra ayağa kalkarak kendi karşısındaki

koltuğa geçtiler. Kendi koltuklarına, Fakiri çağırıp “Sen gel,

buraya otur, burası senin yerindir. Fakir de karşısında otura-

cağım” diyerek kendi koltuklarına Fakiri oturttular. Muhteşem

bir sohbetten sonra yatsı namazı kılındı, tekrar aynı yerlerde

oturarak sohbet, duâ ve murâkabe edildi. İzin alınarak evlere

hareket edildi.

(Misvak Neşriyat, Hak Yolda Kılavuz Ömer Öztürk, s.287)

 

FATİH GENÇLİK VAKFI (21 HAZİRAN 1971)

 

 

MTTB’nin  47.  ve  48.  Dönemi’nde  Fatih  Sultan  Mehmed

Hân’a layık bir eser vücûda getirmek gâyesiyle bir komite ku-

rulmuş  ve  halktan  para  toplanmıştı.  Orta  Öğretim  Komitesi

adını taşıyan bu komitenin gâyesi sâdece rozet mukâbili halk-

tan yardım toplamaktı. Bu şekilde toplanan 210 bin TL civa-

rındaki yardım 48. Dönem MTTB Genel Başkanı İsmail Kah-

raman’a  teslim  edilmiş  ancak  Fatih  Sultan  Mehmed  Hân’ın

hatırasını yaşatacak güzel bir eser vücûda getirme düşünce-

si 1971 Nisan’ına kadar fiiliyata geçirilememişti.

  1. Genel  Kurul’da  MTTB  Genel  Başkanlığı’na  seçilen

Muhterem Ömer Öztürk, bu düşünceyi hayata geçirmek için

hemen işe koyuldu. Bu öyle bir eser olmalıydı ki ecdâdın ebe-

diyete uzanan eserlerine benzemeliydi: Sebiller, imarethane-

ler, köprüler, kervansaraylar, hanlar, çeşmeler, mekteblerle…

Ecdâd kendini mezarında mütevâzî bir şekilde; fakat eserleri-

ni cemiyetin hizmetinde bırakmayı tercîh etmişti. Onların to-

runları olduğumuzu iddiâ eden bizlerin, onların rûhlarına tezat

teşkil edecek birtakım teşebbüslerde bulunmamız elbette dü-

şünülemezdi.

Muhterem Ömer Öztürk, bu düşüncelerin neticesinde Fa-

tih  Sultan  Mehmed  Hân’ın  hatırasını  yaşatacak  en  uygun

eserin bir Vakıf kurulması olduğuna karar verdi. Daha önceki

dönemlerde toplanan 210 bin TL civarındaki paranın 140 bin

TL’si ile İsmail Kahraman, noter kanalıyla kendi adına vakıf

tesis senedi hazırlamış, Muhterem Ömer Öztürk, bu vakıf se-

nedini kabûl ederek hemen teşebbüslerine başlamış, kuruluş

hazırlığını  tamamlayarak  18  Haziran  1971  günü  İstanbul  3.

Asliye  Hukuk  Mahkemesi’ne  mürâcaat  etmiştir.  Yine  aynı

mahkemenin  verdiği  21  Haziran  1971  tarihli  kararı  ile  Fatih

Gençlik Vakfı resmen tescil edilmiştir.

Ağustos 1971 tarih ve 13919 sayılı Resmî Gazete’de Va-

kıflar  Genel  Müdürlüğü’nün  tescilinin  yayınlanmasıyla  Fatih

Gençlik  Vakfı’nın  resmen  kuruluşu  tamamlanmış  ve  Muhte-

rem Ömer Muhammed Öztürk’ün MTTB Genel Başkanlığı dö-

neminin önemli icraatları arasına girmiştir.

FATİH GENÇLİK VAKFI, MTTB’NİN VÂRİSİDİR

 

 

Fatih Gençlik Vakfı kuruluşunun hemen akabinde faaliyet-

lerine başlamıştır. En önemli faaliyetlerinden biri olan Yüksek

Öğretim Öğrencilerine burs vermeye, yine aynı yılda (1971-72

Öğretim Yılı) 15 kişiye karşılıksız olarak kişi başına ayda 300

TL ve 8 ay süreli olarak başlamıştır. 300 TL ile başlayan burs

miktarı  aynı  dönem  Nisan  ayında  400  TL’ye  çıkarılmıştır.

1972-73 Öğretim Yılı’nda bursiyer sayısı 50 kişiye çıkarılmış,

takip eden yıllarda bu sayı artarak devam etmiş ve kısa za-

manda 150 öğrenciye ulaşmıştır.

Öğrencilerin hem ilmî hem de kültürel gelişimlerini de dik-

kate  alan  Vakfımızın  Kurucusu  Muhterem  Ömer  Öztürk’ün,

maddî ve manevî gayret ve himmetleri ile 1973 yılında 1 mil-

yon TL civarında bir yatırımla İstanbul’un en büyük birkaç mat-

baasından birine sahip olan Vakfımız faaliyetlerini bu yönde de

devam ettirmiştir. Kısa bir hesap yapmak sûretiyle kuruluşun-

da vakfedilen 140 bin TL’lik paranın kaç öğrenciye ne kadar

zamanda burs olarak dağıtılabileceği ortaya çıkar. Buna rağ-

men her yıl hem öğrenci sayısı hem de burs miktarının artarak

devam etmesi, bunun yanında ayrıca döneminin ilk beşi ara-

sında gösterilen matbaa işletmesinin kuruluşu için yapılan ya-

tırım  da  ancak  Vakfın  kurucusu  olan  Muhterem  Ömer  Öz-

türk’ün gayret ve himmetleriyle mümkün olmuş ve olmaya de-

vam etmektedir.

1980 ihtilali ile faaliyeti durdurulan MTTB’nin 1986 yılında

İstanbul  Valiliği  tarafından  fesh  edilmesi  neticesi  tüzüğünde

bulunan “Fesih hâlinde tüm mal varlığı Fatih Gençlik Vakfı’na

devredilir”  maddesi  gereğince  yine  İstanbul  1.  Sulh  Hukuk

Mahkemesi’nin 12.02.1988 tarih ve 982/72 no’lu kararıyla bü-

tün  mal  varlığı  Fatih  Gençlik  Vakfı’na  devredilmiş,  böylece

MTTB’nin tek vârisinin de Fatih Gençlik Vakfı olduğu karar al-

tına alınmıştır.

Fatih  Gençlik  Vakfı,  kuruluşundan  beri  Üniversite  Gençli-

ği’nin maddî ve ma’nevî her türlü ihtiyacına cevâb vermek için,

Kurucusu Muhterem Ömer Öztürk’ün maddî ve ma’nevî yar-

dım ve himmetleri ile faaliyetlerini devam ettirmektedir.

KİMİN ARDINDAN GİDİLİR?

 

Geçmiş büyüklerin en başta gelen ahlâkı -kişiyi göl-

gesinin izlediği gibi- Kur’ân ve Sünnet’e sarılmalarıydı.

Onlardan  herhangi  biri  mezheplerin  gerek  şimdilerde

unutulan ve gerekse hâlâ kullanılan bütün delillerine va-

kıf olarak tartışma meclislerinde kesin huccetler ve apa-

çık belgelerle âlimleri susturacak derecede tertemiz Şe-

riat’ın çeşitli ilim dallarında derinlemesine vukuf sahibi

olmadıkça  mürşidlik  postuna  oturmazdı.  Bu  gerçeğin

böyle olduğu, onların sözleri ile fiillerinden anlaşıldığı gi-

bi aynı zamanda eserleri de bu tür bilgilerle doludur.

Tasavvuf  ehlinin  seyyidi  (büyüğü,  efendisi)  İmâm

Ebu’l-Kâsım  el-Cüneyd-i  Bağdadî  rahmetullahi  aleyh

şöyle diyordu:

“Bizim  şu  kitabımız  (Kur’ân)  kitapların  efendisi

ve en kapsamlısıdır, şeriatımız tüm şeriatların (sis-

temlerin) en açığı ve en incesidir. Yolumuz Kur’ân

ve   Sünnet’le   pekiştirilmiştir.   Kur’ân’ı  okumayan,

Sünnet’i  ezberleyip  ma‘nâlarını  anlamayan  kişiye

uymak doğru değildir.”

“Havada Bağdaş Kuranın Değil,

Allâh Huzûrunda Divan Duranın Ardından Gidin.”

Yine Cüneyd-i Bağdadî rahmetullahi aleyh, bağlıları-

na şunları söylüyordu:

“Bir  adamın  havada  bağdaş  kurup  oturduğunu

görseniz bile, onun Allâh’ın emir ve yasakları karşı-

sında  nasıl  davrandığını  tespit  etmedikçe  kendisi-

nin   peşinden   gitmeyiniz.  İlâhî  emirlerin  tümüne

uyup yasaklardan da uzak durduğunu gördüğünüz-

de ise ona inanın, ardından gidin. Ama emirleri çiğ-

neyip yasaklardan kaçınmadığını görürseniz ondan

uzak durun.”             (İmâm Abdülvehhab Şa‘rânî, Selef-i Sâlihînin,

Evliyâullahın Yüce Ahlâkı, Hikmetli Sözleri, 19-20.s.)

 

 

KURULUŞUNUN 94. YILINDA MTTB (MİLLÎ TÜRK TALEBE BİRLİĞİ)

 

Birinci Cihan Harbi sırasında, düşmanları tarafından ablu-

kaya  alınarak  ortadan  kaldırılmak  istenen  tek  büyük  Müslü-

mân  Türk  toplumunun  temelleri  sarsılırken,  bu  iç  ve  dış  şer

güçlerine karşı, Türk Yüksek Tahsil Gençliğini organize etmek

ve bu güçlerin zararlı faaliyetlerinden gençliği(n dînini, îmânını

ve vatanı) korumak gâyesiyle Darü’l-Fünûn talebeleri tarafın-

dan 4 Aralık 1916’da İstanbul’da kurulmuştur.

İstiklâl Harbi’nin sona erip yeni Türkiye Cumhuriyetinin ku-

rulmasıyla, İslâm Dünyâsı’nı parçalayıp yok etmek amacında-

ki bu şer güçlerin içimize mikroplarını ve bu mikropların portör-

lüğünü yapacak ajanlarını sokmasıyla Millî Türk Talebe Birli-

ği’nin esâs görevi başlamış oldu.

Millî  Türk  Talebe  Birliği,  Türk  Yüksek  Tahsil  Gençliğini,

aralarda uğradığı bazı inkıtâlar hâricinde, başındaki idârecile-

rinin bilgi, beceri ve gayretleri oranında, dış güçlerin ajanları

vasıtasıyla  estirilen  kuzey  ve  batı  rüzgârlarından  korumuş,

gençliği bu memlekete sâhib çıkacak bir gençlik olarak yetiş-

tirmeye gayret etmiştir.

Özellikle 1971 yılında Genel Başkan olan Muhterem Ömer

Öztürk, Millî Türk Talebe Birliği’ni hakîkî gâyesini yerine getir-

mesi yolunda ideal bir şekilde yöneterek, iç ve dış düşmanla-

rın bütün hücûmlarına rağmen Türkiye’ye damgasını vurmuş,

memlekette estirilen zararlı rüzgârlara kapılmayan, ma’neviya-

tı  kuvvetli,  bugünlerde  memleket  idâresinde  söz  sâhibi  olan

Müslümân Türk Gençliğini yetiştiren MTTB’yi hakîkî fonksiyo-

nunu icrâ eden bir teşkilât hâline getirmiştir.

Bu dönem, gençliğin sokaktan kütüphâneye ve kitâba, il-

mî ve kültürel çalışmalara çekildiği dönem olmuştur.

12 Eylül 1980 ihtilâline kadar bu gâyesini devâm ettiren

Millî Türk Talebe Birliği, bu tarihten itibâren memleket idâresi-

ne el koyan Askerî Yönetim tarafından faaliyetten men edilmiş,

kapatılması netîcesinde gençliğin yetişmesine yönelik sorum-

lulukları ve tüzüğü gereği tüm mevcûdiyeti Fatih Gençlik Vak-

fı’na devredilmiştir.

 

 

 

 

MTTB

 

Kuruluş gâyesine yönelik faaliyetlerini 1971 yılına kadar aralık-

lı devâm ettirmeye çalışan MTTB, bu tarihe kadar belli mihrakların

kontrol ve desteğindeki faaliyetleri ile ön plana çıkmıştır. Bir önce-

ki  dönem  Genel  Muhâsiblik  vazîfesinde  iken,  Türkiye  Temsilcisi

olarak  katıldığı  “Dünyâ  Gençlik  Kurultayı”nda  ön  plana  çıkan,

konferans müddetince Birleşmiş Milletler binasında mescîd açtıra-

rak Müslümân Ülke temsilcileri için beş vakit ezân okutturup, na-

mâz  kılmalarını  temin  eden  Muhterem  Ömer  Öztürk’ün  26  Mart

1971 yılında Genel Başkan olmasıyla, MTTB, gerçek kimliğine bü-

rünüp, temsil ettiği misyon için iftihâr vesîlesi olmuştur.

MTTB’nin gerçek sâhiblerinin bu teşkilata sâhib çıktıklarını fark

eden  belli  mihraklar,  Bakanlar  Kurulu  Kararı  ile  MTTB’ye  tahsisli

olan binâsını 1972 Mayıs ayında el altından bedâva denebilecek

bir fiyata Halkevlerine satışını yapmış, ancak Genel Başkan Muh-

terem Ömer Öztürk’ün son andaki müdâhelesiyle bu oyunları boşa

çıkmıştır. Bu amaçlarını gerçekleştiremeyince, bu kez 1972 yılı so-

nunda sırf MTTB’yi kapatmak gâyesiyle 1630 sayılı Dernekler Kâ-

nunu çıkarılmış, ancak Genel Başkan Muhterem Ömer Öztürk’ün

üstün gayretleri ve kıvrak zekâsı sâyesinde kanuna rağmen mah-

keme kararıyla MTTB ayakta kalmıştır.

Bu döneme kadar sadece kamoyuna yönelik ve belli mihrakla-

rın kontrol ve desteğindeki faaliyetlerinden öteye gidemeyen, Tür-

kiye’deki güdümlü kör döğüşün bir aktörü durumunda olan MTTB,

1971’de Muhterem Ömer Öztürk’ün Genel Başkan olmasıyla, hiç-

bir mihrakın kontrolü ve desteği olmaksızın ve Türkiye’de bu mih-

rakların sahnelediği senaryoların hiçbirinin aktörü olmadan, Türki-

ye’nin en güvenilir teşkîlâtlarından biri olmuş, ama bunun yanında

Gençliğin eğitimi için birbirinden değerli kurumlar, kurslar ve ensti-

tüleri, icraat sahasına dökmüştür.

Eğitim, Kültür ve Kütüphâne gibi müdürlüklerin faaliyette zirve-

ye çıkması, Sosyal İlimler Enstitüsü gibi Türkiye’de bir ilki gerçek-

leştirmesi, Spor Klübü’nün, Amatör branşlarda Türkiye’nin en bü-

yük klüplerinden biri hâline gelmesi bu dönemi özet olarak anlat-

maya yeter.

Muhterem  Ömer  Öztürk’ün  verdiği  bu  rûh  ve  ivme  ile  MTTB

1980’e kadar aynı misyonunu devâm ettirmiştir. Türkiye’de sol’un

temsilciliğini yapan bazı fikir adamlarının dediği gibi, buna engel ol-

mak için ise Türkiye’de bir ihtilâl yapılmıştır.

 

MTTB VE MUHTEREM ÖMER ÖZTÜRK

 

1971’de  kendisine  teklif  edilen,  ancak  ilk  etapta  kabul

etmediği MTTB Genel Başkanlığı’nı; ma‘nevi terbiyesinde ye-

tiştiği  Sâhibü’z-zaman  Hz.  Mahmûd   Sâmî  Ramazanoğlu

(k.s.)’un  “İnşâallâh  hizmetiniz  olur”  işâretiyle  kabûl  eden

Muhterem Ömer Öztürk Ağabey, “Burası siyâsî bir kuruluş-

tur, siyâset ise yalanla iç içedir” kuşkusuna yine O yüce Zâ-

tın verdiği  “Evlâdım dürüstlük en  büyük  siyâsettir. Yalan

söylememek şartıyla ağzınıza geldiğini söyleyin” cevâbını

kendisine düstûr edinmiş, 2,5 yıla yakın MTTB Genel Başkan-

lığı döneminde bu düstûrun ne kapılar açtığını hepimize gös-

termiştir. 26 Mart 1971’de Genel Başkan olarak yaptığı ilk ko-

nuşma onun ta‘kîb edeceği yolun ve düstûrların neler olduğu-

nu bize göstermektedir:

“Memleketimizin  içinde  bulunduğu  şartlar  dâhilinde

yüksek tahsil gençliğine büyük görevler düşmektedir. Ya-

rının yürütücü kadrosu olan gençlik, bugünün sakat maâ-

rif politikası netîcesinde mâzîden kopuk istikbâli düşüne-

bilme imkânı ve kapasitesinden mahrûm bir tarzda yetiş-

tirilmektedir. Eğitimimizin millî olması, mâzîsine lâyık, is-

tikbâldeki  vazîfesine  hazır,  mukaddesâtına  bağlı  gençler

yetiştirmesinde, orta tahsilden itibâren talebelerle çok ya-

kından ilgilenmek ve onları kazanmak, birer mücâhid rû-

huyla yetişmelerini sağlamak başlıca görevimiz olmalıdır.

Asırlardır  yerleşmiş  ebede  kadar  devâm  edecek  olan

prensiplerin Anayasam olacağına sizleri şâhid tutuyorum.

Seçilsem  de  seçilmesem  de,  inandığım  da‘vânın  neferi

olarak son nefesime kadar hakka hizmet yolunda olaca-

ğım.” Gerek Genel Başkanlık döneminde, gerekse daha son-

ra, günümüze kadar, yaşadıkları ve söyledikleri ile bu da‘vâ-

nın bir neferinden öte kumandanlarından olduğunu gören göz-

lere göstermiştir. İslâm düşmânlarının her türlü yolları deneye-

rek alternatif İslâm gençliği yetiştirme yoluna gittiği bu 39 yıl-

lık zaman dilimi bizlere hakîkati haykırıyor: Zamanımızda mâ-

zî âtî arasındaki köprü ancak bu zâtın muhâfaza etmeğe ça-

lıştığı köprüdür. Diğerleri hayaldir ve batmaya mahkûmdur!

 

HAZRET-İ MAHMÛD SÂMÎ RAMAZÂNOĞLU (K.sh

 

insanları Hakk’a da’vet eden, doğru yolu gösterip hakîkî saadete

 

kavuşturan  ve  kendilerine  Silsile-i  Âliyye  denilen  büyük  âlim  ve

 

velîlerin otuzüçünçüsüdür.

 

Hz.  Mahmûd  Sâmî   (k.s.)  tarafından  isimleri  konulan;  otuz

 

seneye  yak ın  bir  süre,  yakın  hizmetlerinde  bulunan,  Medîne’ye

 

hicretlerinde  kendilerine  refîk  olan,  vasiyetlerini  de  kendilerine

 

yapt ığı  -ki bunun tarîkatta ma’nâsı  açıktır- ve hakk ında “Benim en

 

emîn  ihvanımdır”,  “Seni  seviyorum,  senin  sevdiklerini  de  seviyo-

 

rum”  buyurdukları,  ma’nevî  evlâdı  Muhterem  Ömer  Muhammed

 

Öztürk’ün sohbetlerinden derlenen menkîbeleri şöyledir:

 

“1950’li yılların başında Efendi Hazretleri Suriye’ye gitmişlerdi.

 

Orada  meşâyıhtan  epeyce  bir  zât  var.  Şeyh  Kettânî,  o  şeyhlerin

 

hepsini   bir   yerde   toplamışt ı.   (Suriye’nin,   Mısır’ın,   Türkiye’nin

 

şeyhleri  de  orada  mevcuddu.)  Kendi  aralarında  diyorlardı  ki,  “Bir

 

murakabe  yapalım,  Sâhibü’z-zamân  (o  devirde  yeryüzünde  bu-

 

lunan  en  büyük  veli)  kimdir,  öğrenelim.”  Şeyh  Kettânî  murakabe

 

(Allah (c.c.)’yu kalb ile düşünmek) anında elinde olmadan “Vallahi

 

Sâhibü’z-zamân   Şeyhu’l-Etrâktır   (Türk   Şeyhi)”   diye   bağırarak

 

Sâhibü’z-zamân’ın Hz. Sâmî (k.s.) olduğunu beyân etmiştir.

 

Nebî(s.a.v), Cuma Sûresi nazil olurken, “Ashaba yetişmeyen

 

ümmetlere  de  peygamber  gönderildi.”  Âyeti  nazil  olunca  birisi

 

sordu:    “Yâ   Resûlallâh,   onlar   kimlerdir?”   Nebî       (s.a.v.)   cevâb

 

vermediler. Sâil (soruyu soran kişi) bir daha sordu. “Yâ  Resûlallâh,

 

bunlar  kimlerdir?”  Yine  cevâb  vermediler.  Nebî-yi  Ekrem  (s.a.v),

 

üçüncü  defa kendisine sorulduğunda ona da cevâb vermediler ve

 

mübarek   elini   sağ   taraf ında   bulunan   Selmân-ı   Fârisî   (r.a.)’in

 

omzuna koyarak: “Şunlardan öyle erler vardır ki îmân Süreyya

 

yıldızında olsa varır ona yetişirler.” buyurdular.

 

Efendimiz (s.a.v.)’in sözünün; Sünnetlerin unutulduğu, fitnenin

 

kaynadığı  bir dönemde, 96 yıllık ömrünün tamâmında Sünneti ihya

 

ederek,    îmânın     Süreyya     yıldızında    da    olsa   ulaşılabileceğini

 

hayatlarıyla     bizlere   gösteren      Hz.    Sâmî     (k.s.)   Efendimiz’in

 

hayâtlarının; Nebî-yi Ekrem (s.a.v.)’in mübarek sözlerinin tezahürü

 

olduğunu anladığımızı ifâde etmek ma’nasında “Sadaka Resûlullâh

 

– Resûlullâh (s.a.v.) muhakkak doğru söyledi” diyoruz. Yani 96 yıllık

 

Sünnete   tamamıyla   uygun   bir   ömürle   hayâtlarında   Efendimiz

 

(s.a.v.)’in      sözünün         tezahürünü          herkese        göstermiş

 

Muhammedîmeşrebli  nâdir  bir  velî-yi  Mürşid-i  Kâmil’dir  Hz.  Sâmî

 

(k.s.).”

(WWW.RAMAZANOGLUMAHMUDSAMIKS.COM)

 

HAZRET-İ SAMI (K.S.)’UN İHVANINA YARDIMI

 

Sâmî  Efendi (k.s.) Hazretleri’nin ma’nevîevlâdı  Muhterem

 

ÖmerMuhammed Öztürk anlatıyor: “Ankaralı  Mustafa Amca

 

hâl ehli bir kimse idi. Ameliyat olmuş, doktorlar vücûdunun

 

içerisinde bir şey unutmuşlar. Bu hatayı düzeltmek için tekrar

 

ameliyata almaya karar vermişler. Mustafa Amca hastanede

 

yatarken yerleri temizleyen farraş  (temizlik görevlisi) Mustafa

 

Amca’nın  üzerindeki  yorganı  kaldırmış. Ameliyat  olan  yere

 

elini sokmuş  içeride unutulan o maddeyi çıkarmış  ve eliyle

 

de o ameliyat olan yeri sıvazlamış. Sonra da yorganı örterek

 

ortadan kaybolmuş.

 

Mustafa  Amca,  Efendi  Hazretleri’ne:  “Efendim  benim

 

böyle işler yapacak bir ma’nevîyatım yok. Bildim ki o gelen

 

kişi sizin gönderdiğiniz  Ricâlullâh’dan  (ma’nevî  görevli)  bir

 

kimsedir. Buna lâyık olacak bir durumum da yok. Ancak size

 

olan bir kuru muhabbetim var” deyince Hazret-i Sâmî  (k.s.)

 

elini kaldırdı ve “Allah, bu muhabbet  üzere hasretsin Mustafa

 

Efendi! Buna  duâ  edelim”  dedi.  Allah  (c.c),  Hazret-i  Sâmî

 

(k.s.)’un buyurduğu bu muhabbet  üzere  hasretsin hepimizi.

 

Âmin!

 

Derler  ki  Allâhü  Azîmüşşân’a  ulaşmak  iki  yolla  müm-

 

kündür. Birincisi: Nefsini tezkiye, kalbini tasfiye etmek ki bu

 

çileli, zor, meşakkatli bir yoldur, ikincisi de Ehlullâh’tan biri-

 

nin gönlüne girmek ile olur ki bu yol kişiyi doğrudan Allâh-ü

 

Azîmüşşân’a  ulaştırır.  Allah  (c.c),  gönlünden  düşürmesin.

 

Onun nurlu yolundan ayırmasın. Âmin!

 

Yahyahh Hacı  Hasan Efendi naklediyor: Efendi Hazretleri

 

Kayseri’de demiryolunun kenarındaki bir evde sohbette bu-

 

lunuyorlar.  Sohbette  bulunan  samîmi  ihvanlardan  biri,  için-

 

den şöyle geçirmiş: “Allah bize ne büyük bir devlet nasîb etti.

 

Böyle  bir  zâtın  evlâdı  olduk,  sohbetinde  bulunuyoruz.  Yüz

 

yüze, karşı karşıya oturma şerefine nail oluyoruz. Ama bende

 

hiçbir şey yok, keşke bazı  istifâdelerimiz olsa idi.” Bu sırada

 

Hz.  Sâmî  (k.s.)  geçen  treni  göstererek;  “Bakın  şu  katara.

 

Bütün vagonları  çekiyor. Bir kısmı  dolu, bir kısmı  da  boş.”

 

Böylece o ihvana cevâbını  vermiş  oluyor. Allah  şefaatlerine

 

nail eylesin.” Âmin!

 

(WWW.RAMAZANOGLUMAHMUDSAMIKS.COM)

 

  1. MAHMÛD SAMI (K.S.) EFENDİMİZ’E ARSLANIN YALTAKLANMASI

 

Ma’nevî  Evlâdı  Muhterem  Ömer Muhammed  Öztürk anlatıyor:

 

“Her  şeyin  başı  Allah  korkusudur.  Allah’tan  korkan  başka  hiçbir

 

şeyden     korkmaz.     Allah’tan   korkmayan       da   herkesten     korkar.

 

Muhyiddîn      Arabî    Hazretlerinin    şeyhi    Ebû    Medyen-i     Mağribî

 

Hazretleri bir kalabalık görüyor. Kalabalığın yanına gidiyor bakıyor

 

ki  a’slan  adamın  birinin  merkebini  yiyor,  yarıya  kadar  da  yemiş.

 

Merkebin sahibi de hayvanını kaybettiği için dövünüyor.

 

Ebû  Medyen-i  Mağribî  Hazretleri,  hayvanın  sahibine  soruyor:

 

“Ne var ne oldu, neden dövünüyorsun?”. Adam cevaben: “Efendim,

 

hâlimi   görüyorsunuz.      Şu   a’slan    hayvanımı     yedi”   diyor.   Ebû

 

Medyen-i   Mağribî      Hazretleri   a’slanı   yan ına   çağırıyor.   Hazret

 

çağırınca  a’slan  kuzu  kuzu  yanına  geliyor.  A’slanın  kulağından

 

tutuyor,  adamın  yanına  getirip  diyor  ki:  “Tut  şunu  kulağından  al

 

götür, senin hizmetini yapsın.”

 

Adam,  arslan ı  kulağından  tutup  götürüyor.  Bir  müddet  sonra

 

adam     Ebû    Medyen-i      Mağribî    Hazretleri’nin    yanına    gelerek:

 

“Efendim  vallahi  bu  a’slan  aynen  bir  merkebin  yaptığı  hizmeti

 

yap ıyor, arkamda bir köpek gibi dolaşıyor. Ama ben korkuyorum.

 

Bunu âzâd edin gitsin, istemiyorum. Ben kendime yeni bir hayvan

 

buldum” diyor. Bunun üzerine Hazret kulağına eğilip a’slana diyor

 

ki: “Bir daha insanların, meskûn olduğu araziye gelme, insanların

 

hududlarına  dâhil  olma.  işte  seni  böyle  cezaland ırırız.  Hadi  yürü

 

git!”

 

A’slan   da   dağlara   doğru   yürüyüp   gidiyor,   işte   sen   Allah

 

(c.c.)’dan korkar isen bütün mahlûkât da senden korkar.

 

“Bir gün Hz. Sâmî Efendimiz’in huzurunda iken ‘Görüyor musun

 

bak arslan yaltaklanıyor (yağcılık yapıyor), yüzünü gözünü sürüyor,

 

hizmet  arz ediyor,  bir  hizmetimiz  var  mı  diyor.’  Fakîr de: Tamam

 

Efendim ama ben bir şey görmüyorum deyince Hz. Sâmî (k.s.) yine

 

“Görmüyor musun bak, gelmiş şuraya hizmet arz ediyor” diyor.

 

Muhammedîmeşrebli velî, velîler içerisinde asırlarda nâdir gelir.

 

Hayvanat ve cinnîler Sâhibü’z Zaman olan Velînin emri altındadır.”

 

Not: Sâmî Efendi Hazretleri’nin mübarek hayâtları, daha ayrınt ılı bir

 

şekilde takvimin sonuna eklenmiştir.

 

(WWW.RAMAZANOGLUMAHMUDSAMIKS.COM)

 

ALLÂH DOSTU’NUN ARKASINDA BİRKAÇ ADIM

 

Hz.   Mahmûd  Sâmî(k.s.)’un   Ma’nevîEvladı   Muhterem  Ömer

 

Muhammed Öztürk, babası  Muhterem Mehmed Öztürk’ten nak-len

 

anlatıyorlar: “Efendi Hazretleri ile beraber hac ziyaretinde Harem’in

 

arka  taraf ında  bir  otelde  kalıyorduk.  Türbedâr  Fâlih  Efendi,  Hz.

 

Mahmûd Sâmî  (k.s.) Efendimiz’i, -Nebî  (s.a.v.-Efendimiz’in Türbe-i

 

Saadetlerinin iç  kısm ına girerek yapılacak olan- ziyarete götürmek

 

için kendisini beklemelerini söy-ledi. Yatsıdan sonra Fâlih  Efendi,

 

Efendi  Hazretleri’ni  ziyaret  için  davet  etti.  Efendi  Hazretleri  ile

 

beraber  ziyarete  gitmek  için  kalkıp  hareket  ettik.  O  sırada  orada

 

ihvânıyla  beraber  bulunan  Muzaffer  Ozak,  Efendi  Hazretleri’nin

 

kalktığını  görünce  ayağa  kalkarak  yanında  bulunanlara  “Bakın

 

arkadaşlar şu gördüğü-nüz Zât, hakîkî  bir Allah dostudur. Gelin biz

 

de  onun  arkasında  teberrüken  (bereketlenmek  için)  birkaç  adım

 

atalım”  demiş.  Ar-kadaşları  ile  beraber  Hazret’in  arkasından  bu

 

şekilde yürüdü-ler. Efendi Hazretleri de Harem’e doğru yürürlerken

 

“Muzaffer  Efendi’yi  de  çağırın.  O  da  bizimle  beraber  ziyarette

 

bulunsun” dediler. Bir Allah dostunun arkasından birkaç adım attığı

 

için  çok  nâdir  kimselere  nasîb  olacak  büyük  bir  devlet  Muzaffer

 

Ozak Efendi’ye de böylece nasîb oldu.

 

Hz.  Sâmî  (k.s.),  fakîre  isim  vererek;  bazı  kişilerin  derslerini

 

görüşmek   üzere   çağırttılar.   Onların   derslerini   kontrol   ederken

 

dışarıdan bakan birisi Hazretin sohbet ettiğini zannederdi. Der-sini

 

kontrol  ettiği  kimseye  dönerek  “işte  zikir  hâli  dil  ile  başlar,  kalbe

 

intikâl eder. işte kalbin beş hâli vardır: Ölü kalb, hasta-lıklı kalb, gafil

 

kalb, zâkir kalb, ma’nen diri kalb” diyerek kalbin hâllerini anlatırlardı.

 

Ondan  sonra  başka  bir  tarafa  yönelerek,  baştan  başlayarak

 

anlatırdı. Ondan sonra “Zikir ruha intikal eder. Rûh âlem-i er-vahdan

 

gelmiştir.  Kafeste  kuş   mesabesindedir.  Bizim  esâs  mü-kerrem

 

sıfat ımız  melek  gibi  yarat ılmış  olan  rûhumuzdur.  ikinci  basamak

 

kalbden sonra orasıdır” buyururlardı. Sonra tekrar baştan başlayıp

 

bunları saydıktan sonra sırra geliyor.

 

Söylediklerinin   ma’nâsını   sorarlar,   fakîr   de   Hazret-i   Sâmî

 

Efendimiz’in onların bulunduğu tarafa dönmüş  iken söyledikle-rine

 

göre ne anlaşılması gerektiğini îzâh ederdim.”

 

(WWW.RAMAZANOGLUMAHMUDSAMiKS.COM)

 

 

 

 

GÖNLÜMÜZ MEDİNE’Yİ ARZULAR

 

Ma’nevT Evlâdı  Muhterem Ömer Muhammed Öztürk anlatıyor:

 

“Resûlullâh  (s.a.v.)’in  emri  gereği  bütün  Müslümanlar  Cennetü’l

 

Bakîde defnolunmayı arzu etmelidirler. Çünkü Resûlullâh (s.a.v.)’e

 

Şam, Irak ve Yemen tarafından üç ayrı  kavim ayr ı ayrı zamanlarda

 

gelerek  Huzûr-u  Risâletpenâhrde  oturdular.   Resûlullâh   (s.a.v.)

 

onlara  islâm’ı  telkîn  etti  ve  o  kavimler  de  Müslüman  oldular.  O

 

zamana kadar inen emirleri Allah Resulü (s.a.v.)’den telakki ettiler.

 

Ve  her  bir  kavim  de  “Beldemize  gidelim  islâm’ı  orada  anlatalım”

 

diyerek müsâade istediler.

 

Nebîy-yi Ekrem (s.a.v.) her bir cemâat kalkıp gittiğinde; “Eğer

 

bilselerdi Medî ne kendileri için daha hayırlı idi.” buyurmuşlardır.

 

Buradan      anlamamız       gereken      şu:    Medîne-i     Münevvere’yi,

 

Şam-Irak-Yemen’in,        tam     ortas ına    koyarsak,     yön     itibariyle

 

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz bu mübarek sözlerinin dünyanın her

 

taraf ını  kapsadığını görürüz. Bu sözün ma’nâsı “Medîne, dünyanın

 

her yerinden daha hayırlıdır” demektir.

 

Yine Efendimiz (s.a.v.) Medîne için “Kiminelinden Medine’de

 

ölmek gelirse onu işlesin. Şehidmiş  gibi  ölür. Mahşer sabahı

 

da  kendisine  şefaat  ederim”  buyurmuşlardır.  Ulemâ,  Cennetü’l

 

Bakîde  bulunanların  Nebî  (s.a.v.)’in  hassa  ordusu  gibi  olduğunu

 

tarif  ediyor.  Burada  yatan  zâtlar,  yar ın  mahşer  sabahı  Nebî-yi

 

Ekrem  (s.a.v.)’in  önünde,  arkasında,  sağında  solunda  Sahâbe-i

 

Kiram  (r.a.e.)  Hazerât ıyla  beraber  yürüyeceklerdir.  Cenâb-ı  Allah

 

bunu hepimize nasib ve müyesser eylesin (Âmin).

 

Hz.  Mahmûd  Sâmî(k.s.)  Efendimiz’in  Medîne-i  Münevvere’ye

 

hicret  etme  arzusu  ile  ilgili  anlatılan  şöyle  bir  hâdise  vardır:  ih-

 

vandan  5  kişi  Ebû  Eyyûb  el-Ensârî  (r.a.)  türbesinin  yakınlarında

 

mezar yeri almak için belediyeye başvurmuşlar. Babama diyorlar ki

 

“Üstadımıza  bir  sorar  m ısın  ona  da  yer  alalım  mı,  isterler  mi?”

 

babam da Üstadımıza giderek “Efendim Eyüp’ten mezar yeri sat ın

 

alıyoruz,  eğer  arzu  ederseniz  sizin  için  de  yer  alalım  mı?”  diye

 

soruyor.  Efendi  Hazretleri  de  “Eğer  herkese  gönlünün  istediğini,

 

veriyorlarsa bizim gönlümüz Cennetü’l Bakîyi ister, Medîne’yi arzu

 

eder” buyurarak oradan yer istemediğini beyan etmiştir. Allah (c.c.)

 

cümlemizi şefaatlerine nail etsin.” (Amin) Not: Efendi Hazretlerinin

 

hayatı takvimin sonuna eklenmiştir.

 

(WWW.RAMAZANOGLUMAHMUDSAMiKS.COM)

 

MUHTEREM ÖMER MUHAMMED ÖZTÜRK’Ü TANIYALIM

 

13  Ağustos  1946  (15  Ramazân  1365)’te  Adana’da  dünyâyı

 

teşrîf  eden  zât-ı  âlileri,  babaları  Merhum  Hacı  Mehmed  Öztürk

 

Efendi’nin  Hz.  Mahmûd  Sâmî  Ramâzanoğlu  (k.s.)  ile  istanbul’a

 

hicret etmeleriyle küçük yaşta istanbul’a yerleşmişlerdir.

 

Doğduklarında “Ömer” ism-i Şeriflerini Hz. Mahmûd Sâmî (k.s.)

 

koymuşlar     ve    doğumlarından       itibaren   kendilerine    mürebbî

 

(terbiyeci)   olmuşlardır.   Galatasaray   Lisesi’nde   orta   öğrenimini

 

tamamlayan      zât-ı   âlileri,  istanbul  iktisadî   ve   Ticarî   ilimler

 

Akademisi’ni bitirmişler ve birkaç ay orada öğretim görevlisi olarak

 

görev yapmışlardır.

 

Allah Resulü  (s.a.v.)’in yolundaki her hususta en büyük önder

 

olan  Hz.  Ebû   Bekir  Sıddîk  (r.a.)’in  yolundan  gitmeye  çalışan

 

Muhterem  Ömer  Muhammed  Öztürk, 1979  yılında Hz. Ebû  Bekir

 

(r.a.)’in  Fahr-i  Kâinat  (s.a.v.)  Efendimiz’e  Medîne’ye  hicretlerinde

 

yol   arkadaşı     olduğu    gibi   Sâhibü’z-zamân       Mahmûd      Sâmî

 

Ramazânoğlu  (k.s.)  Hazretleri’ne  yol  arkadaşı  olarak  Medîne’ye

 

hicret etmişlerdir.

 

Hz  Mahmûd  Sâmî   Ramâzanoğlu  (k.s.),  dünya  hayâtlarının

 

sonlarına doğru yakın dostlarının ve sonradan O’nun yerine geç-

 

tiğini iddia eden ihvanın da içinde bulunduğu devlethanelerindebir

 

sohbetlerinde  “Bizden  sonra  inşâallâh  Evlâdımız  Ömer  Öztürk

 

kılavuzdur.  Mûsâ  Bey’e  de  kılavuz  olsun.”  buyurarak  Muhterem

 

Ömer Muhammed Öztürk’ün ma’nevîderecesini îlân etmişlerdir.

 

Yine husûsî  bir sohbetlerinde “Ömer Öztürk ma’nen vazifelidir.

 

Bizim   yerimiz   Medîne;  onunki  ise  Mekke’dir.”  buyurmuşlardır.

 

Ömürlerinin son demlerinde ise vasiyetlerinin tamâmını  Muhterem

 

Ömer Muhammed Öztürk’e yapmışlar, techîz ve tekfîn işlerinin de

 

ne şekilde yapılacağını kendilerine bizzat söylemişlerdir.

 

Onun  şu  övgülerine  mazhar  olmuşlardır:  Torunu  Mahmûd

 

Kirazoğlu’na şöyle söylemişlerdir:

 

“Ömer  Öztürk  Ağabeyine  selâmımı  söyle.  Senin  Medîne’de

 

ikâmetin  için  Ravza’da  duâ  etsin.  Cenâb-ı  Hakk  O’nun  duasını

 

reddetmez. Duası makbul kişilerdendir O.”

 

Medîne-i Münevvere’de de birçok kereler aynı lafızla “Ömer

 

Öztürk benim en emîn ihvânımdır. Kendisi ma’nen vazifelidir.”

 

buyurmuşlardır.

(WWW .RAMAZANOGLUMAHMUDSAMİKS.COM)

 

 

 

 

 

 

GAYE AHLÂKI GÜZELLEŞTİRMEKTİR

 

Şahsında  islâm  ahlâkını  toplayan  ve  sohbetlerinde  de  güzel

 

ahlâkın çok ehemmeiyetli olduğundan sık sık bahseden Muhterem

 

Ömer Muhammed Öztürk, Asr-ı  Saadet’ten misâllerle bu mevzûyu

 

şöyle anlatm ışt ır:

 

“Hz. Hasan ve Hüseyin (r.a.) bir gün çölde gidiyorlardı. Bir

 

ihtiyarın abdest aldığını gördüler, ihtiyar abdesti doğru almıyor,

 

şartlarına uymuyordu. Yaşlı olduğu için, “Böyle abdest sahih olmaz”

 

demeye sıkıldılar. Yanına giderek dediler ki:

 

-Mübarek efendim! Birbirimizden daha iyi abdest aldığımızı

 

söylüyoruz. Birer abdest alal ım. Hangimizin haklı olduğunu bize

 

bildirir misiniz?

 

Önce Hz. Hasan (r.a.), sonra Hz. Hüseyin (r.a.) güzel bir abdest

 

aldılar. Aldıkları abdest tamamen birbirinin aynıyd ı, ihtiyar, dikkatle

 

baktı  ve sonra dedi ki: “-Evlatlarım! Aldığınız abdestin birbirinden

 

hiçbir  farkı  yok.  Asl ında  ben  abdest  almasını  bilmi-yormuşum.

 

Abdest almas ını şimdi sizden öğrendim.”

 

Muhterem  Ömer  Muhammed  Öztürk  konuyu  anlatmaya  bir

 

başka misâlle şöyle devam etmiştir: “Hz. Fât ımâ (r.anhâ) ile Hz. AİT

 

(r.a.) arasında bir kırgınlık olmuş. Efendimiz (s.a.v.) eve gidip de Hz.

 

AİT (r.a.)’i evde bulamayınca Hz. Fât ımâ  (r.anhâ)’ya soruyor:  “Alî

 

nerede?” “Yâ Resûlallâh aramızda ufak bir münâkaşa geçti üzüldü

 

gitti mescidde yatıyor” dedi. NebT (s.a.v), mescide gidiyor ve Hz.

 

AİT   (r.a.)’in  kumların     üzerinde     yattığını   görüyor.     Seslenip

 

uyandırıyor. “Kalk, yâ Ebâ Turâb (Toprağın Babası)!” diye üç defa

 

sesleniyor.    Hz.    AİT    (r.a.)   “Hayatta     en    çok    hoşlandığım

 

künyelerimden biridir” diyor. NebT (s.a.v.) Hz. AİT (r.a.)’i kald ırıyor

 

eve  götürüyor,  ikisinin  aras ına  oturuyor  konuşuyor  sohbet  ediyor

 

aralarını düzeltiyor, onları barışt ırıyor, müsâade alıp gidiyor.

 

işte NebT (s.a.v.)’in o aklımızın almadığı hârika üslûbu…

 

işte tatbîkatları yüce hayâtlarında, işte tatbîkatları Sahabede…

 

Hedef Müslüman olmak, Sünneti yaşamak, adam gibi adam

 

olmaktır, inşâallâh iyi bir Müslüman olmaya, hakîkî bir Mü’mîn

 

olmaya, Tmân-ı kâmil sahibi olmaya çalışalım. Tarîkatın gayesi

 

işte bu ahlâkı öğretmektir, uçmak kaçmak gibi olağanüstü hâller

 

göstermek değil!”

(WWW .RAMAZANOGLUMAHMUDSAMİKS.COM)

 

İKRÂM-I İLÂHÎ

 

Abdullah  b.  Abbâs  (r.a.)’den  bildirildiğine  göre:  Bir  gün  Pey-

 

gamber (s.a.v.)’in bindiği hayvanın arkasına binmiştim. Bana şöyle

 

buyurdular: “Ey genç sana bazı kaideler öğreteceğim: Allah’ın emir

 

ve  yasaklar ını  gözet  ki  Allah  da  seni  gözetsin.  Dâima  Allah’ın

 

rızâsını  her  işinde  önde  tut  ki  Allah’ın  yardımını  her  an  yanında

 

bulasın…”(Tirmizi)

 

Bu  Hadîs-i  Şerîf’deki  mânâyı  ömrü  boyunca  yaşayan  Muh-

 

terem  Ömer  Muhammed  Öztürk  -Allah  uzun  ömürler  versin-  bir

 

Hacc   dönüşü   Suriye   gümrüğünde   yaşadıklarını   şöyle   anlat ır:

 

“Suriye  girişi ana baba günü. Her taraf araba dolu. Biz de sıraya

 

girdik. Binlerce araba var, yüzlerce değil. Artık sıramız ne zaman

 

gelecek  belli  değil.  Kenara  çekildik  bekliyoruz.  Bir  adamcağız

 

(Suriye  gümrüğünde  görevli)  geldi. “Şoför kim?” diye sordu. “Be-

 

nim”  dedim. Bana “Kenara gel” dedi. Kenara geçtik. Adam bana,

 

“Bak  bu  arabanın  her  tarafı,  içi  dışı  dolu.  Şimdi  bütün  bunların

 

hepsini indireceksin. Bunların hepsini teftiş  edeceğiz. Size de çok

 

zahmet olacak bu. Sen şimdi bana bir bahşiş ver, geç, git” dedi.

 

Ben de dedim ki:Resûlullâh (s.a.v): “Rüşveti alan da, veren de

 

cehennemdedir.” buyurmuşlardır.

 

Adam şaşkınlık içerisinde “Ne dedin? Bir daha söyle!” dedi.

 

Nebî   (sav),   “Rüşveti   alan   da   veren   de   cehennemdedir”

 

buyuruyorlar. Bizim için hiçbir zahmet yok. Eşyayı  teker teker in-

 

diririz; kontrol edersin; tekrar yerine koyarız; gerekirse bekleriz; hiç

 

önemli değil, dedim.

 

Adam sakal ımı tuttu, okşadı. (Arablarda bu çok büyük iltifatt ır.)

 

“işte Hac ı dediğin böyle olur, verin şu pasaportları” dedi. Aldı bizim

 

pasaportları, çıkardı kalemi ve hepsine imza attı. Ondan birkaç yüz

 

metre ilerideki çıkış kapısına işaret etti. Bunun işaretini duyunca ne

 

var   der  gibilerinden   işaret   ettiler.  Meğer   adam     oranın   baş

 

müfettişiymiş.    Binlerce   arabanın    arasından     çıkardı   bizi.  Hiç

 

beklemeden Suriye kapısını geçtik.”

 

işte  Allah  (c.c.)’nun  hudûdlarını  koruyan  Hakk  Erlerine  gelen

 

ikrâm-ı ilâhî! Allah (c.c.) kıymetlerini hayâtlarında iken bilmeyi nasîb

 

etsin. (Âmin)

 

Not:  Muhterem  Ömer  Muhammed  Öztürk’ün  hayatı  ve  so

 

sohbetlerinden oluşan yazıların diğer kısmı 6-7-8 Aralık’tadır.

 

 

(WWW.RAMAZANOGLUMAHMUDSAMİKS.COM)

 

 

 

 

 

KURULUŞUNUN 95. YILINDA MTTB

(MİLLÎ TÜRK TALEBE BİRLİĞİ)

 

Allah (c.c.)’nun “O günler (öyle günlerdir ki) biz onları  İnsan-

 

lar  arasında     döndürür      dururuz”    (Âl-i   Imrân   s.   140)   Âyeti

 

hükmün-ce  takdîr  ettiği  700  yıllık  ömrünü,  Dîn-i  Mübîn-i  islâm’ı

 

yeryüzüne hâkim kılmak için cihâdla geçiren Muhteşem  Osmanlı,

 

dış   güçler   tarafından   içerdeki   bazı   gafil   ve   hâin   kimselerin

 

kullanılmasıyla,  Cihan  Harbi’ne  sokulmuş  ve  millet  ateşe  atılıp

 

küfrün eline ikram edilmiştir, içine düşülen bu durumdan memleketi

 

kurtarmak   isteyen   o   günkü   Dârü’l   Fünûn   (bugünkü   üniversite

 

gençliği) 1916 yılının or-talar ına doğru Türk Talebe Birliği’ni (TTB)

 

kurmuşlar,     ardından     da   birçoğu     cephelere     giderek    şehîd

 

olmuşlardır.

 

Savaş  yıllarından sonra Millî  Türk Talebe Birliği, Türk Yüksek

 

Tahsil   Gençliğini,   aralarda    uğradığı   bazı   kesintiler  haricinde,

 

başın-daki  idarecilerinin  bilgi,  beceri  ve  gayretleri  oran ında,  dış

 

güçlerin  ajanları  vasıtasıyla  estirilen  kuzey  ve  batı  rüzgarlarından

 

korumuş,  gençliği  bu  memlekete  sâhib  çıkacak  bir  gençlik  olarak

 

yetiştirmeye gayret etmiştir.

 

Özellikle  1971  yılında  Genel  Başkan  olan  Muhterem  Ömer

 

Mu-hammed  Öztürk,  Millî  Türk  Talebe  Birliği’ni  hakikî  gayesini

 

yerine  getirmesi  yolunda  ideal  bir  şekilde  yönetmişler  ve  hakîki

 

hedefine taşımışlardır.

 

1971’e  kadar  sadece  kamoyuna  yönelik  ve  belli  mihrakla-rın

 

kontrol    ve   desteğindeki      faaliyetlerinden    öteye    gidemeyen,

 

Türkiye’deki  güdümlü  kör  döğüşün  bir  aktörü  durumunda  olan

 

MTTB,  1971  ‘de  Muhterem  Ömer  Muhammed  Öztürk’ün  Genel

 

Baş-kan olmalarıyla, siyâsi birçok kurumun MTTB’yi kendi  çıkarları

 

için  kullanmak  istemesine  rağmen,  hiçbir  mihrakın  kontrolü  ve

 

desteği  olmaksızın  Türkiye’nin  en  güvenilir  teşkilatlarından  biri

 

olmuştur. Gençliğin eğitimi için birbirinden değerli kurumlar, kurslar

 

ve ens-titüler kurmuştur.

 

Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün kazandırdıkları  bu rûh

 

ve ivme ile MTTB 1980’e kadar ayn ı  misyonunu devam ettirmiştir.

 

Türkiye’de “sofun temsilciliğini yapan bazı  fikir adamlar ının dediği

 

gibi: “Buna engel olmak için ise Türkiye’de bir ihtilal yapılmışt ır.”

 

12 Eylül 1980’de memleket idaresine el koyan Askerî  Yönetim

 

taraf ından   faaliyetten    men    edilmiş,   kapatılması     neticesinde

 

genç-liğin  yetişmesine  yönelik  sorumlulukları  ve  tüzüğü  gereği

 

bütün mevcudiyeti Fâtih Gençlik Vakfı’na devredilmiştir.

 

(WWW.RAMAZANOGLUMAHMUDSAMiKS.COM)

 

 

MTTB’NİN ALTIN DEVRİ VE MUHTEREM ÖMER MUHAMMED ÖZTÜRK

 

Kimseyi ve hiçbir şeyi kolay kolay beğenmeyen Merhum Necip

 

Fazıl, üniversitelerin ve MTTB’nin bir tahlilinin yaparken Muhte-rem

 

Ömer     Muhammed   Öztürk   dönemi   için   “süt   beyazı       dönemi”

 

hükmünü verilmiştir.

 

  1. Dönemde fiilen başkan olarak görev yapan Muhterem Ömer

 

Muhammed        Öztürk,   mücâhidliğiyle    bize  hep   şu   iki  hususu

 

düşündürmüştür:

 

  1. islâm’ın dünyaya yayılmasında Allah (c.c.) yolunda mücâhid

 

ve Resûlullâh (s.a.v.)’in ilmine vâris olan Horasan Erleri vasıtas ıy-

 

la Türkistan’dan Anadolu’ya ve Balkanlar’a kadar dünyanın birçok

 

yerine islâm’ın yayılmasında Ahmed Yesevi (k.s.) Hazretleri’nin

 

himmeti vardır.

 

Bütün   ömrü     cihâdla   geçen   Muhterem   Ömer   Muhammed

 

Öz-türk    1969’da    23    yaşlarındadır    ve   Hz.   Mahmûd      Sâmf

 

Ramazânoğlu  (k.s.)  tarafından  MTTB’de  Müslüman  bir  gençlik

 

yetiştirmekle  vazîfelendirilmiştir.  MTTB  ile  doğrudan  veya  dolaylı

 

ilgisi olan her Müslüman gençte Ömer Muhammed Öztürk’ün emeği

 

ve hakk ı vard ır. Bu hak, hem ma’nevf hem maddîdir.

 

  1. II.Abdülhamfd Hân, sonradan memleketi felâkete sürükleyen

 

ittihadcıların hidâyet üzere olmaları, vatana, millete hizmet etmele-

 

ri için olağanüstü gayretler göstermiş onların ellerinden tutmuş ve

 

pek çoğuna kendi cebinden altınlar vermişdir.

 

Muhterem Ömer Muhammed Öztürk de geceli gündüzlü ve her

 

şeyini  ortaya  koyarak  çalışmış,  yetişmesine  gayret  ettiği  birçok

 

kimselerin  cebine  harçlık  koymuş,  hatta  evinin  kirasını  vermiş,

 

ancak  bu  kimseler  sonraları  politika  fitnesi  batağına  düşmekten

 

kendilerini kurtaramamışlardır.

 

Bu yoğun çalışmaları esnasında yaşadıkları  bir hâdise şöyledir:

 

“Muhterem  Ömer Muhammed  Öztürk, 12 Mart 1971’de MTTB’nin

 

kapatılması   kararının  iptali  için  uğraşmaktadırlar.  Sâmf  Efendi

 

Hz’lerinin de duâ ve iznini almak için huzuruna girip “Efendim duâ

 

buyurun Allâhü Te’âlâ bize şu binada on sene daha islâm’a hizmet

 

etmeyi ihsan buyursun” diye duâ ister ve Sâmf Efendi Hz. de “Amin”

 

derler.

 

Hz. Sâmf (k.s.)’un duası her zaman kendisiyle olan Muhterem

 

Ömer Muhammed Öztürk: “O duadan sonra tam on sene daha

 

MTTB hizmete devam etti. Eh söyleyene değil, söyletene bak.”

 

buyurmuşlardır.

(WWW .RAMAZANOGLUMAHMUDSAMİKS.COM)

 

 

MUHTEREM ÖMER MUHAMMED ÖZTÜRK’ÜN  MÜSLÜMAN GENÇLİĞE TAVSİYESİ

 

“Gençliğe mürebbi (terbiye eden, yol gösterici) olunuz” em-rinin

 

bereketiyle  Şeriat-ı  Ğarrâ-yı  AhmeaTnin memleketimizde yeniden

 

canlanmasına      ve   yayılmasına     vesîle   olan   Muhterem      Ömer

 

Muhammed Öztürk şu ifadelerinde davasını  özetlemiştir: “Cenâb-ı

 

Hakk’ın, ‘(Habîbim) de ki: Eğer Allah’ı  seviyorsanız bana uyun

 

ki Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın’ (Âl-i imrân s. 34)

 

diye  açıkça  beyan  ettiği  ve  âlemlere  rahmet  olarak  gönderdiği,

 

Peygamber (sa v) Efendimiz Hazretleri’ne her hu-susta tâbi olmayı

 

Müslüman  kendine  şiar  (prensip)  edinmelidir  ‘Biz  seni  ancak

 

âlemlere     rahmet     olarak   gönderdik’      (Enbiyâ   s.107)    Âyet-i

 

Kerîmesi’ndeki sır aslında bizleri derin bir tefekküre sevk etmelidir.

 

Mü’min kişi, Resûlullâh (s.a.v.)’e bütün hâl ve hareketleriyle tam

 

olarak  uymak  mecburiyetindedir  islâmiyet,  Peygamberimiz  (s.a.v)

 

ile teblîğ  edilmiş  ve yine O (s.a.v.) ile mükemmele ermiş-tir. Yani

 

îlâhî rahmetin tecellîsi yine burada tezahür ederek (or-taya çıkarak)

 

islâmiyet’in   kâinata   yayılması   Peygamber   (s.a.v.)   Efendimiz’in

 

yüzüsuyu hürmetine gerçekleşmiştir.

 

islâm,  sözlerde  ve  eserlerde  kalıcı  bir  manzume  değildir  Bir

 

hayat   nizâmı,   yaşama   nizâmıdır.   Nefisleri   ve   bütün   a’zâları

 

Resûlullâh (s.a.v)’in hayât ına göre, aynı metodla terbiye etme-liyiz,

 

islâm  gençliğinin  metod  tartışmaları  ile  kaybedecek  vak-ti  yoktur.

 

Bunun  için  her  ferd,  her  Mü’min,  özellikle  Müslüman  gençlik,

 

Peygamber  (s.a.v.)  Efendimiz  Hazretleri’ni,  giyinişleri,  oturuşları,

 

yürüyüşleri,  konuşmaları,  yemek  yiyişleri  kısacası  bü-tün  hâl  ve

 

hareketleri  ile  örnek  alıp  kendi  hâl  ve  hareketlerini  O  (s.a.v)’e

 

uydurmaya çalışmalıdır.

 

Meselâ boş konuşuyor ve g ıybet ediyorsa terkedip ya ha-

 

yır söylemeli, ya da susmal ıdır. Sol eliyle yemek yiyorsa terk

 

ederek sağ eliyle yemeli, israfa son verip orta halli olmal ı; şaka

 

da olsa yalan söylememeli ve verdiği sözü mutlaka yerine getir-

 

meli; işlerinde acele ediyorsa, terk edip akıllı ve dikkatli hareket

 

etmelidir. Yol budur. Başka yollar çıkmazdadır. Müslümânın bo-

 

geçirecek zamanı yoktur. Her ânın hesabını vereceğinin bilin

 

cinde olmalıdır.

(WWW .RAMAZANOGLUMAHMUDSAMİKS.COM)