Sahabe Hayatı

İBRET ALALIM

 

Bir kere Kureyş rüesâsı Hz. Ömer (r.a.)’i zi­yaret etmişti. Mecliste azâd edilmiş köleler de vardı. Kureyş beklediği halde Hz. Ömer (r.a.) bunlarla konuşmakta devam etmişti. Ebü Süfyan (r.a.) bu muameleden kızarak:

“— Hâle bakınız. Bu gün köleler bize tercihan kabul olunuyorlar.”

Fakat bu söz, adalet ve hak muhibbi olan­lar üzerinde hiç bir te’sir icra etmemiş ve ken­disine şu cevap verilmişti:

— Hz. Ömer (r.a.)’den şikayet hakkımız yoktur. Biz kendi hâlimize küselim. Müslüman­lık herkesi birden davet etti; biz davete icabette geciktik. Binaenaleyh, bizden evvel İslâmiyeti kabul edenler, bize tekaddüm etmek hakkını ka­zanmışlardır. (Hz. Ömer (r.a.), Sh. 103)

 

ARI SOKMASI

 

Daha çok yaban arıları olmak üzere, arı sok­ması aşırı duyarlılık ile anaflaktit şoka ve ölü­me sebep olabilir. Bu nedenle arının soktuğu yerde şiddetli ağrı, kaşınma, kızarma ve şişlik olmasının yanısıra, çarpıntı, nefes darlığı, bu­lantı, baş dönmesi ve bayılma durumu sözkonusu ise şu yolu takip edin:

—           İğneyi cımbızla çıkarın.

— Arının soktuğu yere amonyak, tentürdi­yot vd. uygulayın.

—           En yakın doktora başvurun.

Arı sokmasına karşı aşırı duyarlılığı olanlar doktorlarının da tavsiyesiyle yanlarında her za­man bir enjektör ile adrenalin amp l:1000 ve dekort flakon bulundurmalıdırlar.

 

SEHÂVET

 

Abdullah bin Cafer (r.a.) bir gün kendi çiftliğine giderken yolu üzerinde bir bahçeye inip istirahat eyledi. O bahçenin siyah genç bir bahçıvanı vardı. Bahçeyi beklerdi. O gencin yanına bir köpek geldi. Genç, köpeği görünce köpeğe bir ekmek atıverdi. Köpek onu hemen yedi. Bir ekmek daha verdi. Onu da yedi. Üçüncü bir ekmek daha verdi köpek onu da hemen yedi. Abdullah bin Cafer hazretleri o gencin hâline nazar etti ve:

– Sana bir günde ne kadar ekmek verirler, diye sordu. Genç de:

– Şu gördüğün üç ekmekten fazla vermezler, dedi. Abdullah da:

– Niçin bir günlük nafakanın hepsini kelbe verdin, sen kendini aç koydun, dedi. Genç köle de şöyle cevap verdi:

– Bu mekân köpek yeri değildir. Bildim ki bu kelb uzak yerden gelmiş ve çok acıkmıştır. Onu aç göndermeği revâ görmedim. Onun karnı doysun da ben birgün aç kalır oruç tutarım.

Bu sözü işitince Abdullah bin Cafer yanında hazır bulunanlara hitâben dedi ki:

– Bana niçin bu kadar cömertlik yapıp malını dağıtırsın diye levmederler. Meğer ben cömert değilmişim, bu genç benden daha cömerttir.

Abdullah bin Cafer (r.a.) o genç köleyi ve o beklediği bahçeyi sâhibinden satın alıp genç köleyi âzâd etti, bahçeyi de ona bağışladı.

Böylece hadîs-i şerîfin sırrına mazhar oldu. Hadîs-i şerifte şöyle buyurulmuştu:

“Cûd ve sehâ ile mevsûf olunuz ki Cenâb-ı Allâh hakkınızda cömertlikle muâmele buyursun…”

Cenâb-ı Allâh buyurmuştur ki: “Sen infâk et ben de sana infâk edeyim.”

İşte bu genç köle bir saat içinde hem kölelikten ve hem de fakirlikten kurtuldu ve hem de dünyaca zengin oldu. Âhiretce nâil olacağı mükâfât-ı ebediyye ise şüphesiz daha büyüktür.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Musâhabe 3, s. 140-141)

13

 

  1. ÖMER (R.A.)’I AĞLATAN GÜNÂHKÂR GENCİN HÂLİ (3)

 

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz o günâhkâr gence tekrâr buyurdular:

“-Günâhını, bana anlatabilirsin.” Bundan sonra o genç, günâhını şöyle anlattı:

“-Ben kefen soyucusuyum. Yedi yıldan beridir kabir açarım. Ensâr’dan birinin ölen kızının kabrini açtım. Kefenini soydum, bıraktım; fakat şeytân beni aldattı ve dönüp geldim ve onunla nefsimi körelttim. Yanından az ayrılınca kız, ayağa kalkıp: “-Ey genç, sana yazıklar olsun! Kıyâmet Günü’nün sâhibi Deyyân olan Allâh’tan utanmıyor musun? Beni ölüler arasında çıplak bıraktın. Allâh’ın huzûrunda kirlettin. Allâh ki yarın mahkeme-i İlâhi’de zulme uğrayanın hakkını, zâlimden alacak.”

O genç, işlediği bu büyük günâhın hikâyesini bitirince Ol Resûl-i Müctebâ Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz Hazretleri’nin mübârek benizlerinin değiştiği ve ürperdikleri görüldü. Ayağa kalktılar. Bir taraftan mübârek ser-i sâadetleri (S.A.V.)’i (başlarını) iki tarafa sallıyorlardı. Ve buyurdular ki:

“-Ey fâsık, cehenneme öyle lâyıksın ki!… Derhâl buradan dışarı çık!” O genç, Huzûr-i Risâletpenâhî (S.A.V.)’den çıkıp gitti. Tam kırk gece Allâh-ü Teâlâ’ya yalvardı. Kırkıncı gece ellerini semâya açıp yalvardı:

“-Ey Resûl-i Müctebâ Muhammed Mustafâ (S.A.V.)’in, Âdem (A.S.)’ın ve Havvâ’nın Rabbi! Eğer ben bağışlandıysam bunu, Ol Resûl-i Müctebâ (S.A.V.)’ (ve Ashâbı R.A.)’e bildir; yok bağışlanmadıysam semâdan bir ateş gönder de beni yaksın ki âhiret azâbından kurtulayım.” Bu yakarış üzerine Cebrâîl (A.S.) arza inip Fahr-i Kâinât (S.A.V.) Efendimiz’e geldi.

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 109-110)

 

 

 

  1. ÖMER (R.A.)’I AĞLATAN GÜNÂHKÂR GENCİN HÂLİ (2)

 

Hz. Ömer (R.A.), günâhkâr gencin hâlini bu şekilde haber verince Fahr-i Kâinât Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz buyurdular ki:

“-Yâ Ömer, onu içeri al; bana getir.” O genç, ağlayarak içeriye girdi ve Şefî’-i Rûz-i Cezâ ol Resûl-i Müctebâ Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz sordular:

“-Ey genç, niçin ağlıyorsun?” O genç:

“-Yâ Resûlallâh (S.A.V.) günâhlarımın çokluğuna ağlıyorum ve Cebbâr-ı Hakikî olan Allâh’ın bana gazâbından korkuyorum.” Habîb-i Kibriyâ (S.A.V.) Efendimiz, o gence sordular:

“-Ey genç, Allâh’a şirk mi koştun?” Genç:

“-Hayır, Yâ Resûlallâh (S.A.V.).” diye cevâb verince. Ol Ma’den-i İlm ü İrfân Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz buyurdular ki:

“-Allâh-ü Teâlâ, günâhları bağışlar. İsterse yedi kat gök, yedi kat yer kadar olsun. İsterse köklü dağlar misâli olsun.” bu haber-i sâdıkı dinleyen genç dedi ki:

“-Yâ Resûlallâh, benim günâhlarım yedi kat semâ yedi yer ve köklü dağlardan da büyüktür.” Bundan sonra Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz sordular ve o genç cevâb verdi:

“-Günâhın, Kürsî’den de büyük mü?”

“-Evet, Yâ Resûlallâh (S.A.V.), Kürsî’den de büyük!”

“-Allâh-ü Teâlâ, bu hâlde de günâhları bağışlar. Şimdi günâhını bana anlatabilirsin.”

“-Yâ Resûlallâh (S.A.V.), sizden utanıyorum.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 109)

 

“GÜNÂHINA TEVBE EDEN, GÜNÂH İŞLEMEMİŞ GİBİDİR.” VE HZ. ÖMER (R.A.)’I AĞLATAN GENCİN HÂLİ (1)

 

Kâsım (R.H.), Ebû Ümâme Bahillî (R.A.)’den Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti:

“Kulun sağında bulunan melek, solunda bulunan meleğin âmiridir. Kul, bir iyilik işlediğinde sağındaki melek hemen on misli sevâb yazar. Ancak kul, bir kötülük işlediğinde solundaki melek onu yazmak istediğinde, sağındaki melek ona mâni’ olur ve der ki:

“-Altı, yedi saat kadar bekle!” Solundaki melek bekler. Eğer bu süre içinde günâh işleyen o kul tevbe ederse, solundaki melek ona günâh yazmaz; tevbe etmezse ona sadece bir günâh yazar.”

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.) der ki: Bu rivâyet, Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz Hazretleri’nin: “Günâhına tevbe eden günâh işlememiş kimse gibidir.” Hadîs-i Şerîfleri’ndeki ma’nâya uygundur.

Seyyidinâ Hz. Ömer (R.A.)’nin şu Hadîs-i Şerîf’i rivâyet ettikleri nakledilir:

“Seyyidinâ Hz. Ömer (R.A.) bir gün ağlayarak Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in huzûr-ı Risâletpenâhîleri’yle müşerref olurlar. Server-i Rüsûl Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz Hazretleri:

“-Yâ Ömer niçin ağlarsın?” diye buyurduklarında Seyyidinâ Hz. Ömerü’l-Fârûk (R.A.):

“-Yâ Resûlallâh (S.A.V.), kapıda bir genç var, öyle ağlıyor ki ciğerimi yaktı.” diye haber verirler.

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 107-109)

 

İSLÂM’IN MUÂMELESİ

 

Şa’bî (R.A.)’in rivâyetine nazaran Hz. Alî (R.A.) Efendimiz, bir gün çarşıya çıktılar. Gördüler ki Hristiyânın biri bir zırh satmaktadır. Zırhı tanıdılar ve Hristiyâna: “-Bu benim zırhım, zırhımı ver!” dediler. Hristiyân vermek istemeyince Hz. Ali (R.A.): “-O hâlde kâdıya gidelim.” dediler. (Metinden bu hâdise’nin hilâfetin o zamanki makarrı olan Kûfe’de cereyân ettiği anlaşılıyor. Şa’bî’den Hâkim (R.H.)’ın rivâyetine göre ise Hz. Alî (R.A.)’ın zırhını çalan kimse Yahûdî’den bir kimsedir.) O zaman kâdı Şüreyh (R.A.) idi. Hz. Alî (R.A.), Kâdı Şüreyh (R.A.)’e gidip da’vâyı halletmesini, ondan istedi. Kâdı Şürayh, Hz. Alî (R.A.)’i görünce yerinden kalkıp yerini Hz. Alî (K.V.)’e ikrâm etti ve kendisi de gayr-ı Müslimin yanında Hz. Alî (K.V.)’in karşısına oturdu. Hz. Alî (K.V.), Şürayh’a hitâben:

“-Yâ Şürayh, eğer hasmım Müslüman olsaydı, onun yanına otururdum. Fakat Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in gayr-ı müslimlerle (Hristiyân ve Yahûdîlerle) samimî olmayın, onlara selâm vermeyin, onları güç durumda bırakın ve onları Allâh’ın küçümsediği gibi küçümseyiniz, dediklerini duydum.” Yâ Şürayh, aramızda hüküm ver.” dediler. Şürayh:

“-Ne diyorsunuz, mü’minlerin emiri?” deyince Hz. Ali (K.V.): “Bu zırh benimdir, onu çoktandır kaybetmiştim.” dediler. Kâdı Şüreyh (R.A.): “Sen ne diyorsun, ey Hristiyan?” dedi. O da: “-Mü’minlerin emirini yalanlayamam, fakat zırh benimdir.” dedi. Kâdı Şürayh (R.A.), Hz. Alî (R.A.)’e: “-Bu durumda zırhı ondan alamam, delîliniz var mı?” deyince:

Hz. Alî (K.V.)’in oğlu Hz. Hasan (R.A.) ile kölesi Kanber şâhidlik ettiler. Kâdı Şürayh, Hz. Alî (K.V.)’e: “-Hasan’ın yerine başka bir şâhid bul.” dedi. Hz. Alî (R.A.) de: “-Hasan’ın şâhidliğini redd mi ediyorsun?” deyince Şürayh: “-Asla! Fakat sizden duymuştum ki oğlun babaya şâhidliği câiz değildir.” diye beyânda bulununca Hz. Alî (K.V.): “-Adı batasıca seni, Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in: “Hasan ve Hüseyin Cennet gençlerinin efendileridir.” diye buyurduklarını işitmedin mi?” dediler. Sonra Yahûdî’ye hitaben, Hz. Alî (R.A.): “-Al zırhı!” diye buyurdular. Yahûdî de:

“-Bu gördüğüm ancak peygamberlerin hükümlerinden olabilir. Halîfe, benimle kâdıya geliyor. Kâdı, Halîfe’nin aleyhine hüküm veriyor. O da râzı oluyor. Ey Mü’minlerin Emiri, vallâhi doğru söyledin. Zırhın devenden düştü ben de aldım.” dedi ve sonra “Kelime-i Şehâdet”i, getirip İslâm’la şereflendi.

(M. Yûsuf Kandehlevî (Rh.A.),

Hayâtü’s-Sahâbe (R.A.), C. 1, S. 232-233)

 

 

 

 

DÖRT HALİFENİN

GÜZEL AHLÂKI ve ANLAYIŞI

 

Birgün Hz. ALİ (R.A.) hastalanmıştı. Hz. Ebû Bekir (R.A.) haberdâr olarak, Hz. Ömer ve Hz. Osman’a şöyle dedi:

– Hz. Ali hastalanmış, onu ziyârete gidelim.

Kabul ederler, berâberce Hz. Ali (R.A.)’in kapısı önüne gelirler. Hz. Ali (R.A.) onları karşılar. O esnâda Ali (R.A.)’in rahatsızlığı hafiflemişti. Buyur eder… Öyle sevinir ki sahîliğinin (cömertliğinin)  denizi dalgalanır. Evine girer; temiz bir tas içinde bir kişiye yetecek kadar bal bulur. Başka ikram edecek bir şey olmadığını görür.

Temiz beyaz tas, içinde bir kişilik bal, tasın kenârında ince siyah tüy (kıl) var. İkram için önlerine getirir:

– Buyurun! der.

Ebû Bekir Sıddîk (R.A.) der ki:

– Konuşmadan önce, baldan yemek lâyık değil. (Evvel kelâm, sonra taâm!)

Diğerleri:

– Sen bizim içimizde Efendimizsin; en kerîmimiz, en azîzimizsin. İlk söz sizin! Bunun üzerine,

Hz. EBU BEKİR:

 

– Din, beyaz tastan daha nurludur.

Zikrullah baldan daha tatlıdır.

Şerîat kıldan daha incedir.

 

Hz. ÖMER:

 

– Cennet, tastan daha nurludur.

Cennetin nîmetleri, baldan daha tatlıdır.

Sırat, Kıldan daha incedir.

Hz. OSMAN:

 

– Kur’ân-ı Kerîm, tastan daha nurludur.

Kur’ânı okumak, baldan daha tatlıdır.

Kur’ânı tefsir etmek, kıldan daha incedir.

 

 

 

 

Hz. ALİ:

– Misâfir, tastan daha nurludur.

Misâfirin kelâmı, baldan daha tatlıdır.

Misâfirin kalbi, kıldan daha incedir.

Bu anlayış ve teveccühler, Kur’ân Ahlâkıdır, ALLAH Teâlâ kalblerimizi, irfan nûru ile nurlandırsın! Bizleri ve sizleri Kur’ân-ı Hakîmin sırrına ulaştırsın. Âmin!

 

Yâ ALLAH! yâ RAHMAN! yâ RAHİM!

 

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Ebû Bekir (R.A.), C. 71)

31

HASET

 

Haset hakkında Rasulûllah (s.a.v.) hazretleri şöyle buyurmuştur. “Ateş odunu yediği (yakıp bitirdiği) gibi hasette hasenatı yer, bitirir.” “Üç (şey vardır ki) onlardan hiç bir kimse kurtulamaz.

1- Su-i zan

2- Uğursuzluk sayma

3- Haset

Onlardan kurtulma yolunu size bildireyim mi?

Su-i zanda bulunduğunda onu incelemekten vaz geç. Uğursuzluk düşüncesine kapıldığın zaman onu geçiştir. Haset zamanda onu isteme.

Zekeriyya aleyhisselam buyurdu ki:

Allah (c.c.) buyurur:

Haset eden benim nimetime düşmandır. Benim hükmüme öfkelidir, benim kullarım arasındaki taksimime razı değildir. Bilki hased haramdır. Haset, başkasının nail olduğu nimetin zevalinden veya uğradığı musibetten sevinmendir. Başkasının nail olduğu bir nimetten ondan zevalinin istemediğim halde aynı nimete nail olmaya, imrenmekten ibaret gıpta haram değildir. Hasedin sebebi, ya kibir ya düşmanlık veya da nefsin habisliğindendir.           (İ.Gazâlî, Kırk Esas)

 

 

  1. EBÛ BEKİR (R.A.) BULUNDU⁄U

MERTEBEYE NASIL ULAŞTI

 

Hz. Ali (k.v.) diyor ki:

“– Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin halifesi Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)’a bu makama varıp bizi geçmeye muvaffak olduğun ve azîm dereceye vardığını ne ile kazandın?” diye sordum.

Hz. Ebu Bekir (r.a.) dedi ki:

– Beş şey iledir:.

“1- İnsanları iki kısım gördüm; kimisi dünyayı ister, kimisi âhireti ister. Ben ise Mevlâyı tercih ettim.

2- Ben İslâma dahil olduğumdan itibaren doyasıya dünya taamı yemedim. Zira Marifetullah (c.c.) lezzeti ile meşguliyet beni dünya taamı lezzetlerine meylettirmedi.

3- İslâmiyete dahil olduğumdan itibaren dünya meşrûbâtından kanmadım. Zira Hâlıkımın muhabbeti dünya içeceklerinden fazla geldi ve beni muhabbetullah meşgul etti.

4- İslâmiyete dâhil olduğumda beni iki amel karşıladı. Dünya ameli ve âhiret ameli. Ben ahiret amelini dünya ameline tercih ettim.

5- Resûlullah (s.a.v.)’ın sohbetine mülazemet ettim. Hatta bir saat bile ayırlmazdım ki mağaraya girerken beraber idim.”

(R.Mahmud Sâmî (k.s.),

Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.) Sh. 120)

 

ASHÂB-I KİRÂM (R.A.)’E DİL UZATMAMAK

 

Sahâbe (r.a.)’e sevgi beslemek sünnet ehlinin (ehl-i sünnet ve’l cemaatin) şiarıdır. Çünkü onlar Resûlullâh (s.a.v.)’in yaranları (dostları) idi, ona destek oldular, yardımda bulundular, canlarını mallarını onun emrine sundular. Şu halde onları sevmek Allâh Resûlü (s.a.v.)’i sevmektir. Onları sevmek Peygamber (s.a.v.)’i sevmenin alâmetidir. Onlara kin tutmak Peygamber (s.a.v.)’e kin beslemektir. Nitekim Resûl-i Ekrem (s.a.v.): Onlar olmasaydı bu dînin hiç bir esası bize ulaşmazdı, farzları farz, sünnetleri sünnet olarak bilmezdik. Onlara kusur bulan, onlara söven dinden çıkar, müslümân camianın dışında kalır. Çünkü kusur bulmak, onların kötü olduklarına itikaddan, onlar hakkında gizlenen bir kinden, Allâh ta‘âlânın Kur’an-ı kerîmde onları övmesini, Resûlullâh (s.a.v.)’in onların faziletini ve onlan sevdiğini ifade eden hadîslerini inkâr etmekten neş’et eder. Ashab-ı kirâm (r.a.) Peygamber (s.a.v.)’in yardımcılarıdır. Şeriatın nâkilleridir. Nakledeni horlamak, nakledileni horlamak olduğu, nifak, zındıklık ve dinsizlikten uzak olan, düşünebilen herkes için zahirdir, idrak edeceği bir gerçektir.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurdu:

“Allâh (c.c.) beni ihtiyar buyurdu (seçti) ve benim için de ashab(ımı) seçti. Onlardan kimini benim için vezir, kimini yardımcı, kimini de hısım yaptı. Her kim onlara söver ise Allâh’ın ve bütün meleklerin, insanların la‘neti onun üzerine olsun. Allâh (c.c.) Kıyâmet gününde ondan ne bir farz ne de nafile (ibâdet) kabûl eder”

Enes b. Mâlik (r.a.)’den, şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

Ashab (r.a.)’den bir takımları Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e:

– Yâ Resûlallâh (s.a.v.), biz sebb ü şetme (hakarete, sövmeğe) mâruz kalıyoruz diye şekvada bulundular. Peygamberimiz (s.a.v.):

“Her kim ashabıma söverse Allâh (c.c.) ve bütün meleklerin ve insanların la‘neti onun üzerine olsun.” buyurdu.

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar, 212-214.s)

 

 

TALHA B. UBEYDULLÂH (R.A.)’İN HASLET VE FAZîLETLERİ

 

İslâmiyet’ten önce, cahiliyye devrinde, Arablar arasında okuma yazma bilenler pek az bulunduğu sırada, Talha b. Ubeydullâh (R.A.), okur yazar Mekkeliler arasında idi.

Talha b. Ubeydullâh (R.A.); Peygamberimiz (S.A.V.)’ in, kendilerini, cennetle müjdelediği on Sahâbî (R.A.E.)’den birisi olduğu gibi, Peygamberimiz (S.A.V.)’in, kendilerinden râzı olarak ayrıldığı altı Sahâbî (R.A.E.)’den de birisi olup Hz. Ömer (R.A.), kendisinden sonra, halîfelik işinin, onlarla konuşulmasını tavsiye etmişti.

Bunun içindir ki: “O kendileri, cennet’le müjdelenen on kişinin biri İslâmiyet’e yarışan, koşan sekiz kişinin biri; Ebû Bekr (R.A.)’in eli ile Müslüman olan beş kişinin biri; Şûrâ Eshâbı (R.A.) olan altı kişinin biridir!” denilmiştir.

Uhud Savaşı’nda, müşriklerin, attığını vuran keskin nişancı okçularından Malik b. Zübeyr, nişan alıp  Peygamberimiz (S.A.V.)’e, bir ok atmıştı. Talha b. Ubeydullâh (R.A.); okun, Peygamberimiz (S.A.V.)’e isâbet edeceğini anlayınca, Peygamberimiz (S.A.V.)’i, korumak için, elini oka karşı tutmuş, ok, onun parmağına değip elini, çolak yapmıştı. Uhud Savaşı’nda yaralanan  Peygamberimiz (S.A.V.)’i, sırtında taşıyarak Uhud kayalığına da, o, çıkarmıştı.

Peygamberimiz (S.A.V.), onun hakkında: “Talha, Cennet komşuluğunu hak etti!” “Uhud Günü; yeryüzünde sağımda Cebrâil’den, solumda da, Talha’dan başka, bana yakın kimse bulunmadığını gördüm!” “Yeryüzünde yürüyen bir şehîde bakmak isteyen, Talha b. Ubeydullâh’a baksın!” buyurmuşlardır.

Talha b. Ubeydullâh (R.A.), Uhud, Hendek ve diğer bütün savaşlarda Peygamberimiz (S.A.V.)’in yanında bulunmuş, hicretin otuz altıncı yılında Cemel Vak’ası’nda şehîd olmuştur. Allâh, ondan râzı olsun!

(M. Âsım Köksal (Rh.A.), İslâm Târihi Ansk., C. 3, S. 142-143)

 

 

EBÛ SELEME (R.A.)’İN MÜSLÜMÂN OLUŞU VE FAZÎLETLERİ

 

Ebû Seleme b. Abdulesed, Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Osmân b. Maz’un, Ubeyde b. Hâris ve Abdurrahman b. Avf (R.A.E.) ile birlikte, Peygamberimiz (S.A.V.)’in yanına gitmişti.

Peygamberimiz (S.A.V.), onlara, İslâmiyet’i, arz ve teklif etti. İslâm Şerîatlarını bildirdi. Hepsi, aynı sâatte Müslümân oldular.

Bunların Müslümân oluşları, Peygamberimiz (S.A.V.)’in Erkam b. Ebil’ Erkam (R.A.)’ın evinde, halkı, İslâmiyet’e gizlice da’vete başlamasından önce idi.

Ebû Seleme (R.A.), İslâmiyet’ten önce, cahiliye devrinde, Arablar arasında okuma yazma bilenler, pek az bulunduğu sırada, okur yazar Mekkeliler arasında idi.

Ebû Seleme (R.A.), Allâh yolunda Habeş ülkesine yapılan birinci ve ikinci hicrete zevcesiyle birlikte katılmış, Bedir, Uhud savaşlarında bulunmuş Uhud’da yaralanmıştı.

Peygamberimiz (S.A.V.), Uşeyre Gazâsı’na çıkarken, Ebû Seleme (R.A.)’i Medîne’de yerine vekil bırakmıştır.

Ebû Seleme (R.A.), hicretin dördüncü yılında irtihâl ettiği zaman, Peygamberimiz (S.A.V.):

“Allâh’ım! Ebû Seleme’yi yarlığa! O’nun derecesini, hidâyete erenler içinde yükselt! Ey Âlemlerin Rabbi! Bizi de, onu da yarlığa! Allâh’ım! O’nun kabrini genişlet ve kendisine orada bir nûr ihsan et!” diyerek duâ etmişlerdir.

Allâh, ondan razı olsun!

(M. Âsım Köksal (Rh.A.), İslâm Târihi Ansk., C. 3, S. 157-158)

 

SA’D B. EBÎ VAKKÂS (R.A.)’İN HASLET VE FAZÎLETLERİ

 

Sa’d b. Ebî Vakkâs (R.A.), Peygamberimiz (S.A.V.)’in, kendilerini, cennetle müjdelediği on Sahâbî (R.A.)’den birisi olduğu gibi, Peygamberimiz (S.A.V.)’in, kendilerinden râzı olarak ayrıldığı altı Sahâbî (R.A.)’den de, birisi olup Hz. Ömer (R.A.), kendisinden sonra, halîfelik işlerini, onlarla konuşulmasını tavsiye etmişti.

Sa’d b. Ebî Vakkâs (R.A.); arkadaşlarıyla birlikte namaz kıldığı sırada, baskın yapan müşriklerden birisinin, deve çene kemiği ile vurup başını yarmak sûretiyle, Allâh yolunda ilk kan döken ve yine, Allâh yolunda, ilk ok atandı.

Peygamberimiz (S.A.V.)’in, ok atıcı Eshâbı (R.A.)’ndandı. Kendisi, en iyi ok atıcı idi. Uhud Savaşı’nda bin ok atmıştı.

Sa’d b. Ebî Vakkâs (R.A.), o gün, müşriklere ok atarken, Peygamberimiz (S.A.V.):

“-At ey Sa’d! Babam, anam, sana fedâ olsun!”

“-Allâh’ım! Sa’d’in duâsını kabûl et!”

“-Allâh’ım! Sa’d’in atışını, okunu doğrult!”

Allâh’ım! Sana duâ ettiği zaman, “Sa’d’in duâsını kabûl et!” diyerek duâ etmişlerdir.

Sa’d b. Ebî Vakkâs (R.A.), Peygamberimiz (S.A.V.)’in, gözü özü pek Eshâbı (R.A.)’ndan ve yiğit süvârîlerdendi. Piyâdeler içinde bile, atlı gibi savaşırdı.

Servetinin tamamını, Allâh yolunda yoksullara dağıtmak isteyecek kadar da cömertti. Fakat, Peygamberimiz (S.A.V.) tarafından, buna müsâade edilmemiş, üçte ikisini dağıtmak istemişse de, yine müsâade olunmamış, yarısını dağıtmak istemiş, yine müsâade buyrulmamış, ancak üçte birini dağıtmasına müsâade buyurulmuştur.

Sa’d b. Ebî Vakkâs (R.A.), kardeşi Umeyr (R.A.) ile birlikte, Mekke’den Medîne’ye hicret etmiş, Peygamberimiz (S.A.V.)’in yanında Bedir, Uhud, Hendek, Hayber, (Mekke’yi) Fetih ve diğer bütün savaşlara katılmış, hicretin ellibeşinci yılında irtihâl etmiştir. Allâh, ondan râzı olsun!

(M. Âsım Köksal (Rh.A.), İslâm Tarihi Ansk., C. 3, S. 145-147)

 

  1. HAFSA (R.ANHÂ) VÂLİDEMİZİN

NİKÂHI

 

Buhârî’den:

Abdullah İbn-i Ömer (R.A.)’den rivâyete göre:

Ömer (R.A.)’in kızı hemşîrem HAFSA (R.A.), Sehm’li Huzâfe’nin oğlu Huneys (R.A.)’den dul kalmıştı.

Nebî (sallallahü aleyhi vesellem) Efendimiz’in, Ashâb’ından olan Huneys (R.A.) Bedir muhârebesinde hâzır bulunmuş ve oradan yaralı gelerek Medîne’de vefât etmiş. (Babam) demiştir ki:

– Osman Bin Affan (R.A.)’a kavuştum. Ona Hafsâ (radiyallahü anhâ)’yı almasını teklîf ettim. Ve “Ey Osmân (R.A.), istersen Ömer (R.A.)’in kızı Hafsa (R.A.)’yı sana nikâh edeyim,” dedim. O da:

– “Bu işi bir düşüneyim!” dedi.

Birkaç gün bekledim. Sonra kavuştuğumda:

– “Şu günümde evlenmek doğru olmadığını anladım!” dedi.

Sonra Ebû Bekir (R.A.)’e kavuştum.

Ona da:

– “İstersen Ömer (R.A.)’in kızı Hafsa (R.A.)’yı sana nikâh edeyim!” dedim.

Sonra Ebû Bekir (R.A.) sustu. Ve bana bir cevâb vermedi. Ben de Osmân (radiyallahü anh)’a darıldığımdan ziyâde Ebû Bekir (R.A.)’e darıldım. Osmân (R.A.) bir cevâb olsun vermiş ve özür dilemişti. Birkaç günler daha eğlendim. Sonra:

– “Hafsâ (R.A.)’yı Nebî (sallallahü aleyhi ve sellem) istedi, ben de Resûlullâh (sallallahü aleyhi ve sellem)’a nikâh ettim!”

Bu ara bana Ebû Bekir (R.A.) kavuştu ve şöyle özür diledi:

– “Ey Ömer (R.A.)! Hani sen Hafsa (R.A.)’yı bana teklîf edip de sana bir cevâb vermediğim zamân bana darılmıştın sanırım, öyle mi?” diye sordu.

Ben de

– “Evet doğrudur!” dedim.

Bunun üzerine Ebû Bekir (R.A.):

– “Senin teklîfine cevâb vermekten beni bir şey men’edemezdi. Ancak şu var ki ben Resûlullâh (sallallahü aleyhi vesellem)’den Hafsa (R.A.)’yı almak istediğini bana söylediğini iyi biliyordum da Resûlullah (S.A.V.)’in sırrını duyurmak istemiyordum. Şâyet Resûlullâh (S.A.V.), Hafsa (R.A.) hakkında düşüncesini bıraksa idi onu muhakkak ben kabûl ederdim.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Bedir Gazvesi, S. 82-83)

 

HİCRET-İ NEBEVÎ (S.A.V.)’İN

YILBAŞI OLARAK KABÛLÛ

 

Muharrem, Hicrî senenin ilk ayıdır. Hicrî târih, Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in, Mekke’den Medîne’ye hicretleriyle başlar.

Hz. Ömer (R.A.) zamanından mukaddem (önce) Arabistân’da bir târih-i mahsûs (husûsî bir târih) yoktu. Bir def’a Ka’b bin Lü’eyy’in vefâtı ve daha sonra Fil Hâdisesi, târihe mebde’ (başlangıç) olarak kabûl olunmuştu. Hicretin 21. senesinde Hz. Ömer (R.A.)’e, üzerinde Şa’bân ayı yazılı bir sened getirilmişti. Hz. Ömer (R.A.), “Bu senedi, geçen senenin Şa’bânı mı yoksa sene-i hâliye (bu senenin) Şa’bânı mı olduğunu” sordu.

Bu sırada, Hz. Ömer (R.A.), Yemen Vilâyeti Mâl Emîni Ya’lâ bin Ümeyye (R.A.)’den günü, ayı, yılı yerli yerinde düzgün yazılar almağa başlamış; bu şekil, Hz. Ömer (R.A.)’in çok hoşuna gitmişti. Bu da, Muharrem’in 1. gününün, Hicrî târihin başlangıcına vesîle olmuştur.

Bunun üzerine Meclis-i Şûrâ toplanarak Hz. Alî (K.V.)’in tavsiyesi üzerine Hicret-i Muhammediyye (S.A.V.)’in târihe mebde’ (başlangıç) olması, ittifâk-ı ârâ (re’y birliğiyle) ile kabûl edildi.

İslâm târihinde en mühim bir hâdise olan Hicret-i Nebevî (S.A.V.) de Hz. Ebû Bekir (R.A.) âilesi’nin şerefli büyük hizmetleri vardır. Hicret-i Peygamberî (S.A.V.), târihin seyrini değiştiren mühim bir hâdisedir. İslâm güneşinin Medîne-i Münevvere ufuklarında bütün meş’aleleriyle parlayarak, arzın her tarafını aydınlatmağa başlaması bu Hicret’ten sonra başlar.

Bu feyizli ve bereketli günün, her müslüman tarafından kutlanması ve müslüman kardeşler arasında tebrîklerin teâtî edilmesi dinî bir borçtur. Bu Hicretle doğan İslâm Devleti (30) yıl gibi çok kısa bir zamanda Endülüs’ten Çin’e kadar, cihânın en kıymetli mıntıkasında insanları, dîn ve vicdan hürriyetine, sulha sükûna kavuşturmuştur.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Ömer (R.A.))

 

 

HADÎS-İ ŞERÎF

 

Hiçbir kimse ben kendisine babasından, evlâdından ve bütün insanlardan daha sevimli oluncaya kadar gerçek îman etmiş olamaz.

(Buharî, Müslim)

 

MEDİNE DEMİRCİ KÖRÜGÜ GİBİDİR

 

Araplardan bir cemâat, Medine’de Rasûlullah (s.a.v.)’ın yanına gelip, müslüman oldular. Bir müddet sonra Medine vebâsına tutuldular. Geldiklerine pişman olarak Medine’den çıkıp  gittiler. Ashâb-ı Kiram’dan bazıları onları karşılayarak:

“Siz ne diye dönüyorsunuz?” dediler.

“Medine vebasına tutulduk, Medine’den nefret ettik!” dediler. Onlara:

“Rasûlullah, size güzel bir örnek değil mi?” diye sordular. Bazıları münafıklık ettiler, bazıları da etmediler. Çünkü onlar müslümandılar.

Medine’den çıkıp gidenler hakkında Peygamberimiz (s.a.v.):

“Medine, demirci körüğü gibidir; temizi kor, kiri, pası, dışarı atar!” buyurdu.

Yüce Allâh (c.c.)’da indirdiği ayette:

“Size ne oluyor ki, münâfıklar hakkında iki fırka oluyorsunuz? Allâh, onları kazandıkları şey yüzünden tersine döndürmüştür. Allâh, her kimi saptırırsa, artık sen onun için bir yol bulamazsın! ” buyurdu.

(Nisa: 88)

Bir gün bir arabî, Peygamberimiz (s.a.v.)’e gelip İslamiyet üzerine bey’at etmişti. Ertesi günü bu adam hummaya tutulmuş olarak geldi ve:

“Ya Muhammed! Beni bedevilik haline döndür!” dedi.

Peygamberimiz (s.a.v.) onun dileğini yerine getirmeye yanaşmadı.Arabî tekrar geldi ve:

“Beni bedevîlik haline döndür.” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) yine onun bu dilediğini kabule yanaşmadı.

Arabî çıkıp gidince, Peygamberimiz (s.a.v.) :

“Medine demirci körüğü gibidir. Temizi alıkor, kiri, pası dışarı atar.” buyurdu.

(M. Asım Köksal, İslam Tarihi, c.8, s.171)

 

Saff-ı Harbde şehîd olan kişi öldürüldüğünde ölüm acısını duymaz. Ancak sizden birisinin âzâsını parmak ile sıkılırken ne kadar zahmet görürse şehîd olan da o kadar zahmet hisseder.

Resûlullâh (S.A.V.), Uhud Harbi’nde şehîd olan şûhedânın ortasında durur da Ashâbı’na hitâben:

“Ben Kıyâmet Günü’nde bu mübârek şehîdlerin Allâh (C.C.) yolunda bezl-i hayat ettiklerine şehâdet edeceğim. Bunları kanları ile sarıp defnediniz. Harb meydânında her yaralanan şehîd Mahşer Günü’nde kalkarken kanları aka aka kalkacaktır. Rengi kan rengidir. Fakat kokusu misk kokusu gibidir.”

İşte şehîdler Hakk dîvânına vardığında onların nişânları, iftihâr madalyaları bu olacaktır.

(Hz. M. Sâmi Ramazânoğlu (K.S.), Uhud Gazvesi, S: 52)

 

HUDEYBİYE MUSÂLAHASININ DEVLETLER HUKUKU NOKTA-İ NAZARINDAN EHEMMİYETİ

 

Ehl-i İslâm ile Kureyş arasında akd edilmiş iş bu muâhedenâme (devletler hukuku) nokta-i nazarından da tedkîke şâyândır.

Husûsiyle şu dört cihet nazar-ı dikkati câlibdir:

Birincisi: Yazılış tarzında kavâîd ve merâsim: Muâhedenameye Cenâb-ı Hakk (C.C.)’nün ismiyle başlanmıştır.

İkincisi: On senelik muvakkat bir mütarekeyi hâvî olması ve bu yolda muâhedât-ı ahîrede görülen tevâud ve şerâite muvâfık bulunmasıdır.

Üçüncüsü: Mültecilerin iâde ve teslîmi kaziyyesiyle bu imtiyâzın yalnız Kureyş efrâdına tahsîs ve ihsân buyurulmasıdır. Filhâkîka mültecinin iâdesi arab ahlâk ve âdetince makbûl bir şey değil ise de burada maksad yalnız İslâm’a delâlet olduğundan Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Hazretlerinin bunu kabûle tenezzül buyurmaları, ulviyyeti güneş gibi âşikâr olan Dîn-i Mübîn’in bu gibi mânialara karşı her türlü te’sîrden ârî olduğunu beyân ve irâde hikmetine mebnî idi.

Dördüncüsü: Sâir kabilelere hakk-ı ihtiyâr (serbestîlik) verilmesidir ki, isterlerse ahd-i emân’ı Peygamber (S.A.V.)’e ve isterlerse Kureyş ‘in ahd-i emânına duhûlde muhayyer bırakılmışlardır. Geçmiş zamânlarda meçhûl olan bu hakk-ı hıyâr (ya’nî muhayyer olma hakkı) bu asırda Avrupa hukuk-i düveline girmiş ve pek büyük bir ehemmiyet almıştır.

 

(Hz R. M. Sâmî (K.S.), Hz. Osmân ve Alî r.a)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’E

700 YIL ÖNCE ÎMÂN EDENLER

EBÛ EYYÛB EL-ENSÂRÎ (R.A.)’İN EVİ -2

 

Birgün Melik, Samûl adındaki reis ulemâyı davet ederek şöyle bir emir verdi:

“Şayed benim zamanımda  beklenen Hâtemu’l-Enbiyâ zuhur edecek olursa pekâlâ. Eğer benden sonra zuhur ederse o muhterem zat nâmına size bir mektup tevdî’ edeceğim. Ve bu mektup elden ele, babadan evlâda emânet edilerek tâ Âhır-zaman Peygamberi’nin kendi eline varıncaya kadar devredilmelidir.” diyerek bir mektup ve üzerine de şu ibareyi yazdı:

“Evvel ve âhir her emir ve takdir Allâhü Te‘âlânındır.

Melik-i Tubba Umeyr bin Dürû’dan Allâh’ın Resûlü ve Nebîsi olan Muhammed bin Abdillâh’a:

Emmâ Ba’d: Tahkik ben sana ve sana nazil olan kitaba îmân ettim. Ve ben senin dînin ve sünnetin üzerineyim. Ve senin Rabbine îmân ettim. Ve senin îmân ve İslâm Şerîatına, Rabbinden getirdiğin şeylerin cümlesine îmân ettim. Eğer senin vaktine erişebilirsem ne güzel ne a‘lâ! Eğer erişmezsem bana Allâh indinde şefaat kıl. Ve beni Kıyamet gününde unutma. Zira ben senin evvelîn-i ümmetindenim ki, gelmezden evvel sana bey’at etdim. Ben senin ve pederin İbrahim (a.s)’ın milleti üzereyim.”

Melik bu mektubu yazdırdıktan sonra maıyyetiyle beraber memleketi olan Yemen’e döndü. Aradan asırlar geçip de Hâtemu’n-Nebiyyîn (s.a.v.) Efendimiz Medine-i Münevvere’ye hicretle teşrif buyurunca Ebû Eyyûb el-Ensâri (r.a.) Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimize bu mektubu takdim etdi.

Bu mektubu kendilerine okurlarken: “Salih kardeş Tubba, merhaba!” demiş ve bu cümleyi üç defa tekrar eylemişlerdir.

“Melik-i Tubba’ya sövmeyiniz. Zira o mü’min idi.” diğer rivâyetde: “O İslâm idi.” buyurmuşlardır. Bu Melik-i Tubba bi’set-i nebeviyyeden 700 sene evvel Peygamber (s.a.v.) Efendimize imân etmiş bulunuyordu.

(Hz. M. Sami Ramazanoğlu (k.s.),

Ashâb-ı Kiram, 1.c., 40-43.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’E

700 YIL ÖNCE ÎMÂN EDENLER

EBÛ EYYÛB EL-ENSÂRÎ (R.A.)’İN EVİ -1

 

Yemen Meliklerinden 25’inci melik olan Tubba’nın, evvel ki ismi Umeyr ibn-i Dürû idi, Zebur ile amel ederdi.

Bir vakitler seyahata çıkarak Hicaz’a geldi. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Medine-i Münevvere’ye hicretinden 700 veya 1000 sene evvel bu diyardan geçerken yanında bulunan dörtyüz kişilik bir ulema ve hukema cemaatından şöyle bir haber işitti:

“Cenâb-ı Allâh’ın insanları irşâd ve ıslah için gönderdiği Peygamberlerin sonu olan Hâtemu’l-Enbiyâ Mekke’de dünyayı teşrif edecek, bilâhare -Yesrib- yani Medine-i Münevvere’ye hicret edip burada vefat edecekdir. Zuhûru zamanı da yaklaşmakdadır. Ey Melik! Sizin makarr-ı saltanatınızda kâfî derecede ulemâ vardır. Bizi burada bırakınız. Ve bizim herbirimiz için bir hane yaptırınız. Me’mûldür ki Hâtemu’l-Enbiyâ hazretlerinin Asr-ı Saâdetlerine erişir ve kendine mülâkî oluruz. Eğer kendilerine kavuşabilirsek sizi de haberdar ederiz.” dediler.

Bunun üzerine melik bu 400 ulemâ için birer ev yaptırdı. Bir hâne de, gelecek Hâtemu’l-Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz için yaptırdı.

“O muhterem zat bu memlekete hicret buyurduğu vakit bu hanede ikâmet buyursun.” diye vasiyette bulundu.

Rivayet olunduğu veçhile Peygamber (s.a.v.) Efendimizin mihman olduğu ev, yani Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.)’in hanesi o melikin Peygamber (s.a.v.) Efendimiz nâmına yaptırdığı haneydi.

(Hz. M. Sami Ramazanoğlu (k.s.),

Ashâb-ı Kiram, 1.c., 40-43.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZİN İMRÂN (R.A.)’İN BABASI HUSAYN (R.A.)’İ İSLÂMADA’VETLERİ (1)

 

Kureyşliler, Husayn (r.a.)’e geldiler, O’na çok hür­met ederlerdi. Husayn (r.a.)’e, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizle konuşmasını söylediler. Husayn (r.a.), Re­sûlullâh (s.a.v.) Efendimize geldi, yanındaki Kureyş eşrafı, ‘aleyhi’s-selâtü ve’s-selâm Efendimizin kapısı­na yakın oturdular. İmrân (r.a.) ve arkadaşları da Huzûr-ı Risâletpenâhî (s.a.v.)’de idiler. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz:

“-Bu zâta yer verin.” buyurdular. Husayn (r.a.) Efendimiz (s.a.v.)’e hitaben:

“-Hakkınızda neler duyuyoruz, ilâhlarımızı inkâr ediyormuşsun. Hâlbuki babanız namuslu iyi bir zât­tı.” Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimiz:

“-Yâ Husayn kaç ilâha kulluk ediyorsun?” buyur­dular. Husayn (r.a.) de cevaben:

“-Yerde yedi, gökte bir ilâha…” dedi. Nebî-yi Ek­rem (s.a.v.) Efendimiz tekrar sordular:

“-Zarara uğradığında, malın mahv olduğunda ki­me yalvarıyorsun?” Husayn (r.a.):

“-Her ikisinde de göktekine.” diye cevâb verince Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz:

“-O hâlde birisi sana icabet ediyor, diğerlerini de ona ortak yapıyorsun. Şükürle, onu hoşnut mu et­mek istersin; yoksa seni kahretmesinden mi korkar­sın?” Husayn (r.a.):

“-Hayır, hiçbiri değil.” dedi. Husayn (r.a.) der ki:

“-Resûlullâh (s.a.v.) gibi konuşamayacağımı an­ladım.”

(M. Yûsuf Kândehlevî (r.h.), Hayâtü’s-Sahâbe (r.a.) 1. c., 72-73. s.)

 

BİTİP TÜKENMEYEN İŞKENCE

 

Müslümanlara karşı zulüm, işkence hiçbir zaman eksilmiyordu. Hattâ Habeş ilinden deniz aşıp tekrar karşıya ge­çenlere ve Mekke’ye gelenlere dayağı eksik etmiyorlardı, onları dövüyorlardı. Zindana atıyorlardı. Arkası olmayanla­rı, bir himaye altına girmeyenleri kâfir müşrikler tutar, onla­ra türlü azâb ederlerdi. Buna rağmen ne müslümanlık geri kalıyor, ne de Efendimiz (s.a.v.)’e bir bıkkınlık, yolunda du­ralamak geliyordu. Allah’ın Resulü, Allah (c.c.)’un iki cihan sevgilisi dîne da’vetle meşgul oluyor, yalnız Kureyşlileri de­ğil, Hâşim oğullarını da İslama çağırıyordu. Gece gündüz Yüce Allah’ın fermanını yerine getirmeğe çalışıyor, risâleti-ni halka tebliğ ediyordu. Kureyşliler:

Sakın bu sihirbazın dinine girmeyiniz. Diline aklanma­yınız. Sözüne inanmayınız! diye halkı kandırmağa çalışı­yorlardı.

Acaba, diyorlardı, bu sihirin namını duyan, yabancı yerden gelenler bulunuyor mu? Belki, onun dinine heves bağlamış olanlar bulunabilir. Onun dinine girerler. Ona ina­nırlar. İşte, bu sebepten, yollar daima gözcülerle doldurulu-yordu.

Eğer gelen yolcu, ırak yerlerden geliyorsa hemen kar­şı çıkarlar, onunla konuşmağa başlarlardı. Eğer o yolcunun sözlerinden Resûlullâh (s.a.v.)’in yüzünü görmeye geldiği­ni, Resûlullâh (s.a.v.)’e meyli olduğunu anlarlarsa, onun di­nine girmeğe muhabbeti varsa, o kimseyi hemen yakalar­lar, gizli bir yere götürürler, yere oturturlar, ikramda bulu­nurlardı. Tatlı taamla, tatlı sözlerle o kişinin gönlünde olan din hevesini gidermeğe çalışırlardı. Eğer başarılı olurlarsa o yolcuyu geri gönderirlerdi. Fakat geri dönmeyen olursa Kureyşliler hemen bu mü’minin üzerine hücum ederler, ona acı bir dilin zehirlerini kusarlar, eziyetlerde bulunurlardı.

(Mustafa Darîr-i Erzurumî (rh.a.), Siyer-i Nebi, 2. c., 69-71. s.)

 

MÜSLÜMAN BÎR KİMSE, RESULULLAH (S.A.V.) EFENDİMİZE HERHANGİ BİR ZARAR İSABET ETMEMESİ İÇİN BU UĞURDA CANINI FEDA EDER

 

Beşir bin Hasâsiyye (r.a.) rivayet ediyor:

“Resûlullâh (s.a.v.)’in yanlarına gittim. Beni İslâm’a da’vet ettiler. Sonra bana:

“- İsmin nedir?” diye sordular, Ben:

“- Nezir” dedim. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz:

“- Bilakis, sen Beşir’sin” diye buyurdular. Beni Suf-fe’de misafir ettiler. Kendilerine bir hediyye gelince biz­lere de veriyor. Zekâtı ise bizlere dağıtıyordu. Bir gece dışarıya çıktılar ki peşlerinden gittim. Bakî mezarlığına git­tiler ve şöyle diyorlardı:

“- Ey îmân edenlerin yurdu, Allah’ın selâmı sizlerin üzerinize olsun. Bizde sizlere katılacağız. Biz Allah içi­niz ve yine O’na döneceğiz. Sizler büyük hayırlara maz-har olasınız. Korkunç belâlardan kurtuldunuz. Sonra dönüp bana:

“- Kimsin?” dediler. Ben de:

“- Beşir” dedim. Buyurdular ki:

“- Eğer onlar olmasaydı, üzerindekiler ile birlikte ye­ri alt üst ederdim” diyen süvarilere mâlik Rebia kabile­si arasından senin kulağını, kalbini, gözünü, Allah’ın İs­lâm’a çevirmesi, hoşuna gitmez mi?” Ben, bu teklife:

“- Evet, yâ Resûlallâh (s.a.v.)” diye cevâb verdim. Re­sûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, bana:

“- Buraya geliş sebebin nedir?” diye suâl ettiler. Ben de:

“- Sana birinin herhangi bir zarar vermesi endîşesin­den, sana arzdaki haşerelerden bir zarar gelmesinden korktuğum için.” diye cevâb verdim.

(M. Yûsuf Kândehlevî (r.h.), Hayâtü’s-Sahâbe (r.a.), 1. c., 78-80. s.)

 

 

HAYBER’İN FETHEDİLECEĞİNİN

MÜJDELENMESİ VE FETHEDECEK YİĞİTİN

VASIFLARININ BİLDİRİLMESİ (1)

 

Peygamberimiz (S.A.V.) Eshâbına: “-Yarın sancağı öyle bir ere vereceğim ki; Allâh ve Allâh’ın Resûlü O’nu sever! O da Allâh’ı ve Allâh’ın Resûlü’nü sever. O Hayberi fethetmedikçe dönmeyecek, Hayber’i zorla alacaktır. Allâh, fethi onun eli ile gerçekleştirecektir. Kendisi düşmandan yüz çevirici, kaçıcı bir kimse de değildir.” buyurdular.

Sahâbîler (R.A.), geceyi sancağın kime verileceğini konuşarak geçirmişler ve hemen hepsi de sancağın kendilerine verilmesini ummuş durmuşlardı.

Sabah namazı vakti olunca, Resûlullâh (S.A.V.) sabah namazını kıldırdıktan sonra ayağa kalkıp sancağın getirilmesini istediler. Mücâhidler, Resûlullâh (S.A.V.)’in karşısında saff bağlamışlardı.

Hz. Ebû Bekir (R.A.), Hz. Ömer (R.A.) ve hemen bütün Kureyş Muhâcirleri (R.A.) sancağı almak için boyunlarını uzatıp durdular.

Hz. Ömer (R.A.): “Benim kumandanlığı o günkü kadar arzuladığım olmamıştır.” demiştir.

Peygamberimiz (S.A.V.) bir müddet bekledikten sonra “-Alî nerede?” diye sordu. Yâ Resûlallâh! Onun gözleri ağrıyor dediler.

Peygamberimiz (S.A.V.): “-O’nu bana çağırınız!” buyurdular. Hayber’in tozundan Hz. Alî (R.A.)’in gözleri ağrımakta idi. Seleme b. Ekvâ (R.A.) Hz. Alî (R.A.)’i Peygamberimiz (S.A.V.)’in yanına getirdi. Peygamberimiz (S.A.V.): “-İşte bununla işte bununla fetih gerçekleşecektir.” buyurdular.

(M. Âsım Köksal (Rh.A.), İslâm Târihi, C. 7, S. 165)

 

HİCRET ÖNCESİ AKABE-İ KÜBRÂ

 

Nübüvvet (S.A.V.)’in 13. senesinde, Hacc Mevsimi’nde, Kur’ân-ı Kerîm Muallimi Mus’ab bin Umeyr (R.A.) ile berâber yetmiş iki erkek ve iki kadın Mekke’ye geldiler. Ben-i Neccâr’dan Ebû Eyyûb El-Ensârî diye ma’rûf olan Hz. Hâlid bin Zeyd (R.A.) dahî onların içindeydi. Bunların cümlesi Akabe’de:

“And olsun ki o ağacın altında sana bîat ederlerken, Allâh mü’minlerden râzı olmuştur.” (Fetih: 18) Âyet-i Celîlesi’yle İltifât-ı Sübhâniyye’ye mazhar olarak birinci def’a ağaç altında Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Hazretleri’ne bey’at ettiler. Ve Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’in Medîne’ye Hicret buyurmasını teklîf ettiler. Ensâr-ı Kirâm (R.A.) Hazerâtı, kendi cânlarını evlâd ü ıyâllerini nasıl koruyorlarsa, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’i de böylece muhâfaza edeceklerine ahd ü bey’at ettiler. Yani îcâbında bu uğurda harb edeceklerine söz verdiler. Ve Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’in mübârek ellerini tuttular. Cân verip Cennet aldılar.

 

 

 

HİCRET-İ NEBEVİYYE (S.A.V.)

 

Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in Mekke-i Mükerreme’den Medîne-i Münevvere’ye Hicret-i Seniyyeleri, İslâm târihinin en büyük bir hâdisesidir ki bu hâdiseyle başlayan târihe, târih-i Hicrî denir.

Velâdet-i Muhammediyye (S.A.V.)’in 54’üncü ve Târih-i milâdînin 622’nci senesine müsâdifdir (rastlar). Yani Nübüvvet-i Muhammediyye (S.A.V.)’in 12’nci senesinde Rebîülevvel ayının 12’nci gününde Medine-i Münevvere’ye vâsıl olmuşlardır. Bu Hicret seferi esnâsında Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, mâcerâlarla karşılaşarak müeaddid (pekçok) Mücize-i Nebeviyye (S.A.V.)’in zuhûr eylediğini kitâblarımız tafsîlatiyle beyân eylemektedir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S.19-24)

 

AYNEYN TEPESİ’NİN MUHAFIZLARI

 

Peygamberimiz (s.a.v.), Uhud’da ordusunu, çarpışma düzenine koymaya başladı. Solda bu­lunan Ayneyn Tepesi’ne elli okçu gönderdi. Ab­dullah b. Cübeyr (r.a.)’ı onlara kumandan tayin etti. Peygamber (s.a.v.) okçulara hibaten:

«Vazifeniz; Bize yönelebilecek süvarileri oka tutup püskürtmek, onların arkamızdan gelme­lerine meydan ve imkân vermemektir. Düşmanı yenip ganimet toplamağa koyulduğumuzu gör­seniz de sakın bize katılmayınız. Onların bizi yendiklerini görseniz de sakın yerinizden ayrıl­mayınız ve yardımımıza koşmayınız. Siz yeri­nizde durmazsanız, biz galip olamayız.

Bizi arkamızdan koruyunuz. Biz düşmanın arkamızdan gelmesinden korkarız. Yerinizde du­runuz ve buradan hiç ayrılmayınız. Size yönel­dikçe, düşman süvarilerini oka tutunuz. Çünkü, süvariler, atılan oklara doğru gelemezler.

Allahım! Bunları onlara tebliğ ettiğime Se­ni şahid tutarım.» dedi.

Savaş müslümanların lehine gelişirken, ok­çulardan bazıları, birbirine «Allah, düşmanı boz­guna uğrattı. Siz de müşriklerin ordugahına gi­riniz. Kardeşlerinizle birlikte ganimet toplayı­nız.» dediler. Bazıları da «Siz Resûlullah’ın em­rini bilmiyor musunuz? Sakın yerinizden ayrıl­mayınız.» dediler.

Abdullah b. Cübeyr ve on arkadaşı hariç di­ğerleri yağmalamaya gidince Kureyş süvarileri müslümanları şehid ettiler. Verilen emrin umur­sanmaması kazanılan zaferi mağlubiyete çevirmiş, müslümanları feci duruma düşürmüştür.

(M. A. Köksal. İ. Tarihi, C. 3. Sh.: 72)

 

 

 

 

 

 

BEDİR’DE MÜ’MİN-MÜŞRİK KARŞI KARŞIYA

 

Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in henüz İslâmiyeti ka­bul etmeyen oğlu ilerlediği zaman babası, kılı­cını çekmiş oğluna karşı yürümüştü. Oğluyla mukâtele etmek üzre ruhsat istediyse de:

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz:

—“Yâ Ebû Bekir! Bilmez misin ki sen be­nim görür gözüm, işitir kulağım menzilesinde­sin!” buyurarak ruhsat vermedi ve yanından ayırmadı.

Oğlu Abdurrahman (r.a.) ise bilâhare şeref-i İslâm ile müşerref olup süvari fırka kumandanlığında bulunarak ordu-yu İslâm’da büyük hiz­metler görmüştür.

İşte dîn kuvveti ve aşkı böyle bahâdır olan bir evlâda karşı yürümekten geri bırakmamıştı. Hz. Ömer (r.a.) de dayısını oldurmak mec­buriyetinde kalmıştı. Hz. Ebû Ubeyde Bin Cer­rah (r.a.) da, karşısında kendisini öldürmeğe azm eden babasını öldürmek zaruretinde kal­mıştı.

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Bedir Gazvesi)

***

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN OTURUŞ TARZLARI

 

Peygamberimiz (s.a.v.), otururlarken dizleri­ni dikip elleri ile dizlerini bağlarlardı. Kimseye darlık vermemek için Ashâb (r.a.)’ı içinde ayak­larını uzatıp oturdukları vâki değildir. Umumiyetle kıbleye müteveccih otururlardı. Yanlarına gelen misafirlerin altına çoğu zaman sırtlarındaki abayı serer ve oturturlardı. Bazen da misa­firlerine kendi minderlerini verirlerdi.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Yüce Ahlakı)

 

EBÛ CEHİL’İN BAŞININ KESİLMESİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.): «Acaba, Ebû Cehil ne yaptı, ne oldu? Kim gidip bir bakar?» diyerek, ölüler arasında araştırılmasını emretti

Bunun üzerine, İbn-i Mes’ud, Ebû Cehil’i ara­mağa gitti. Onu, son nefesinde buldu ve tanıdı. Kendisine: «Â! Ebû Cehil! Sen misin?» dedi. Boy­nuna ayağıyla bastı. Sakalını, tutup çekti: «Ey Allah (c.c.)’ın düşmanı! Allah (c.c.), nihayet se­ni hor ve hakir etti mi?» dedi.

Ebû Cehil: «Ne diye beni hor ve hakir ede­cek? Sizin, öldürdüğünüz adama üstün bir kim­se daha var mı? Onların, benim gibi bir adamı öldürmelerinden benim için arlanacak ne var? Ey koyun çobanı! Allah (c.c.), seni hor ve ha­kir etsin! Sen, çıkılması pek sarp bir yere çık­mışsın! Sen, bana bu gün, zafer ve galebenin hangi tarafta olduğunu haber ver?» dedi.

İbn-i Mes’ud: «Allah (c.c.) ve Resulü (s.a.v.)’nün tarafındadır!» dedi.

Ebû Cehil’in miğferini kafasından çıkarır­ken de: «Ey Ebû Cehil! Seni öldüreceğim!» dedi.

İbn-i Mes’ud (r.a.), Ebû Cehil’i kendi kılıcıyle vurup öldüremeyince Ebû Cehil’in kılıcıyle başını kesti. Silahını, zırhını, miğferini, başı­nı getirip Nebi (s.a.v.)’in önüne koydu.

«Yâ Besûlallah (s.a.v.)! Bu, Allah (c.c.) düş­manı Ebû Cehil’in başıdır!» dedi.

Bunun üzerine, Peygamberimiz (s.a.v.), Al­lah (c.c.)’a hamd ü sena etti. «Hamd olsun O Al­lah (c.c.)’a ki kuluna yardım etti, dinini üstün kıldı.»

(M. A. Köksal, İslâm Tarihi, C. 9, Sh. 151)

 

HENDEK SAVAŞI’NDA GERÇEK MÜ’MİNLERİN TUTUM VE DAVRANIŞLARI

 

Mekke’li müşrikler Kur’ân-ı Kerîm’de de açık­landığı gibi Medine’de açılan hendeğin etrafını orduları ile sarmışlardır. Bu orduları gören mü’minler: «İşte bu, Allah’ın (c.c.) ve Resulünün (s.a.v.) bize va’d ettiği şeydir! Allah (c.c.) ve Pey­gamberi (s.a.v.) doğru söylemiştir.» dediler.

Münafıklar Mekke’den gelen bu orduların Hz. Muhammed (s.a.v.) ve onun eshabım tamamen ortadan kaldıracaklarını umuyorlardı. Mü’minler ise Allah (c.c.)’m kendilerine yardım edeceğini, İslâm Dininin bütün dinlere üstün kı­lınacağını biliyorlardı.

Mü’minlerin içinden bir kısmı bu cihadda şehid oldular, bir kısmı ise şehadeti istediler ve beklediler. Bu niyetlerini de hiç bir zaman için değiştirmediler.

Nitekim başlarına gelen yoksulluk ve sıkın­tılar, öyle belâlar oldu ki «Allah’ın (c.c.) yardı­mı ne zaman gelecek» diyorlardı. Allah (c.c.) ise ayetinde bildirdiğini yaptı ve yardımda bulun­du.

Bu sebepledir ki mü’minler bu düşman ordu­larının saldırdıklarını görünce de Allah (c.c.)’a olan imanlarını sarsmadılar.

Hem imanları kuvvetlendi, hem Allah (c.c.)’in mü’minlere yardım edeceği va’dine inançları art­tı, hem de Allah (c.c.)’ın takdirine teslimiyetleri çoğaldı.

Böylece gerçek mü’minler bu inançları ile ağır bir imtihanda münafıklardan ve zayıf imanlılardan ayrıldılar.

 

BEDİR GAZVESİ’NE ORDUNUN HAZIRLANIŞI

 

Mekke’den çıkıp Şam’a doğru yol alan Kureyş kervanına yetişmek üzere Resül-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz hazretleri, Medine’den çıkıp Uşeyte namındaki, mahalle kadar gitmişken, o kervana tesadüf etmeyip ancak, benî müdlîc taifesini taht-ı uhdesine ve emânına alarak Medine-i Münevvere’ye avdet buyurmuş idi.

Bu kervanın reisi Ebu Süfyan (r.a.) olup, Şam’dan külliyetli mal alarak geri döndü. Amr İbn-i As (r.a.) dahi beraberinde idi ve yanların­da ancak kırk kadar adam vardı. Öyle külliyet­li mallar ile, Şam’dan çıktıkları haber alınması üzerine kervanın ahvalini tecessüs etmek üzere Talha bin Ubeydullah ile Said bin Zeyd (r.a.) hazretlerini Şam cihetine gönderdi.

Resül-i Ekrem (s.a.v.) efendimiz de Şam’dan avdet eden kervanı karşılamak maksadıyla Ramazan-ı Şerifin sekizinci günü Medine’den çıkıp Revha namındaki mahalle vardı. Orada ordusu­nu muayene buyurdu. Abdullah İbn-i Ömer (r.a.) ile diğer ufak buluğa ermeyen çocukları ve âtıl ve sakat olanları geri çevirdi. O meyânda Umeyr bin Ebi Vakkas (r.a.) da geri çevrildiğinde ağlamıştı. O meyânda Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz onu alıkoymuş, onun ağabeyi Sa’d İbn-i Ebi Vakkas (r.a.) kendi eliyle kardeşinin beline kılıncı takmıştı. Karşı çıkılacak kuvvet zayıf olduğu için fazla ihtimam edilmemişti. Ve harbe iştirak serbest bırakılmıştı. Hatta Bedir’e iştirak etmeyenlere itâb edilmemiştir.

 

HUDEYBİYE MUSALÂHASI’NDA HZ. EBU BEKİR (R.A.)

 

Hicretin altıncı senesinde Ka’beyi ziyaret mak­sadıyla Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ashâbiyle beraber Medine’den çıkmıştı. Mekke’ye yaklaştık­ları sırada mukavemetle müşkilat çıkarılacağı an­laşılması üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ashâbiyle istişare eyledi. Hz. Ebu Bekir şu müta­lâayı dermiyan etti:

( «Yâ Resûlallâh bizim maksadımız harp ve darp değildir. Kabe’yi ziyarettir. Onun için yolumuzda durmakta ma’na yoktur.» dedi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz de bu fikri kabul ile Hudeybiye musahalası akd olundu. Bu muahede müslümanlardan ziyade müşriklerin lehinde gibi görü­nüyordu. Hz. Ömer (r.a.) son derece muzdarip olmuş. Hz. Ebu Bekir (r.a.)’e anlatmış, Hz. Ebu Bekr (r.a.) de O’na:

«Hz. Muhammed (s.a.v.) peygamberdir. Ne ya­parsa Allah (c.c.)’in emriyle yapar. Allah (c c.) onun her zaman nasırı ve muinidir.» demiştir. Bilâhare Hz. Ömer (r.a.) de bu muahedenin hakikaten bir feth-i mübin olduğunu anlamıştı.

***

Vacib: Yapılması şer’an kat’î derecede biri delil ile sabit olmamakla beraber herhalde pek kuvvetli bir delil ile sabit bulunan sevap, terk edilmesinde de azab vardır. İnkâr edilmesi bid’at’tır, ma’siyettir. Bunlarda vaciblerin hükmüdür.

 

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

 

Mekin (s.a.v.): İtibar görmüş.

 

 

ZÜRARE B. AMR (R.A.)’IN YOLDA GÖRDÜĞÜ RÜYAYI PEYGAMBERİMİZE YORDURMASI

 

Zürare b. Amr (r.a.) «Ya Resûlulalah yolda bir rü­ya gördüm beni korkuttu» dedi.

Peygamberimiz (s.a.v.) «Nedir o?» diye sordu. Zürare b. Amr «Gördüm ki evimde bırakmış olduğum dişi eşek çil, kara kızıl bir oğlak doğur­muş» yerden bir ateşin çıkıp benimle oğlumun arasına gerildiğinde gördüm ki o ateş (Dumanlı ateş! dumanlı ateş! Gözlüsü gözsüzü bana yiyecek yediriniz. Ben sizi ev halkınızı ve malınızı ye­rim! diyordu» dedi. Peygamberimiz de evinde, hamli gizli bir cariye bıraktın mı? diye sordu, Zürare b. Amr (r.a.) «Evet» dedi.

Peygamberimiz (s.a.v.) «İşte o cariye bir oğlan do­ğurmuştur. O senin oğlundur» buyurdu. Zürare b. Amr (r.a.) «Onun çil, kara, kızıl olmasının sebebini anlayamadım», dedi. Peygamber (s.a.v.), «Yakınıma gel» buyurdu.

Zürare b. Amr (r.a.) yaklaşıp «Seni hak peygam­ber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki onu senden önce hiç kimse bilmiyordu!» dedi.

Peygamber (s.a.v.) «Gördüğün çil, kara, kızıllık işte odur? Gördüğün ateşe gelince o benden son­ra kopacak fitnedir.» «O Ahir zamanda kopacak­tır» buyurdu. Zürare (r.a.) «Ya Resûlullah kopa­cak fitne nedir?» diye sordu.

Peygamber (s.a.v.) «Mü’minin kanını dökmek mü’mine baldan sudan tatlı gelecek kötülük ya­pan, kendini iyilik yapıyor sanacaktır! Sen ölürsen bu hali oğlun görecektir. Oğlun ölürse sen göreceksin» diye buyurdu.

 

KALENİN FETHİNİ ENGELLEYEN NE

 

Hazret-i Ömer (r.a.) zamânında Şam şehri civarında bir kal’a muhasara edildik Öğleye kadar kal’a feth edilmedi. Hazret-i Ömer gadaba geldi. İslâm askerine hitaben:

—           Kafa henüz feth edilemedi. Kâfirler İs­lâm askeri karşısında bu kadar dayanamazdı. Aramızda birisi bir hata yapmış olmasın, buyurdu.

İslâm askeri hayret edip, tövbe ve istiğfar etmeğe başladılar. O sırada bir kişi ağlayarak, Hazret-i Ömer’in huzuruna geldi.

—           Yâ Emîre’l-Mü’minîn! Bu gece teheccüde kalktığım zaman karanlık olduğu için misvâkimi arayıp bulamadım. Misvâksîz na­maz kıldım. Sizin aradığınız hatâ benim bu hatâmdır, dedi. Hazret-i Ömer:

—           Tövbe ve istiğfar etmeğe devam et, buyurdu. Bir saat sonra kal’a feth olundu.

 

 

ASKERLİKTE İTAAT:

 

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu:

«Dinleyin, itaat edin, velev başı kuru üzüm gibi küçük Habeşli bir köle size kumandan olsa da.» (Buhari, Müslim).

 

 

 

 

BORÇLUYA İMKAN TANIMALI:

 

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular:

«Kim borçlusuna soluk aldırır, onun öde­yebilmesine vakit ve imkân bırakırsa yahut (alacağını) ondan büsbütün silerse o, kıyamet günü Arş’ın gölgesinde bulunur.» (Müslim)

 

  1. ÖMER (R.A.)’İN ALLAH (C.C.) KORKUSU

 

Dahhâk (r.a.)’ın rivâyetine göre Ömer (r.a.) şöyle demiştir: “Ah! Keşke ailemin koçu olsaydım da beni beslese, bir dostları geldiğinde de kesse, bir kısmımı kebap yapsa, bir kısmımı da kurutup öyle yeseydi, sonra da dışkı olarak çıkarsaydılar. Keşke insan olmasaydım!”

Âmir b. Rebia (r.a.) anlatıyor: Bir keresinde Ömer (r.a.)’i gördüm; yerden bir saman çöpü aldı ve: – “Ah! Şu çöpün yerinde ben olsaydım, ah keşke yaratılmasaydım, ah keşke hiç bir şey olmasaydım! Ne olurdu, anam beni doğurmasaydı, keşke unutulup gitseydim!”

Ebû Nuaym (r.a.) “el-Hılye” adlı eserinde tahriç ettiğine göre Ömer (r.a.) şöyle demiştir: “Eğer gökten: “Ey insanlar, biriniz hâriç hepiniz Cennet’e gireceksiniz” diye seslenilse, hâriç tutulan o şahsın ben olmamdan korkarım. Şayet birisi de: “Ey insanlar biriniz hariç hepiniz Cehennem’e gireceksiniz” diye seslense istisnâ edilen o şahıs ben olabilirim diye ümit ederim.”             (Hayatü’s Sahabe, C. 2, Sh: 165-166)

Yasin sûresini okuyunuz. Çünkü onda on türlü bereket vardır:

1- Aç kimse okursa doyar.

2- Çıplak bir kimse okursa giyinir.

3- Bekâr okursa evlenir.

4- Korku içindeki okursa emniyete kavuşur.

5- Mahzun okursa ferahlar.

6- Yolcu okursa yolculuğunda Allah’ın yardımına mazhar olur.

7- Bir şeyi kaybolan kimse okursa kaybettiğini bulur.

8- Ölüye okunursa azabı hafifler.

9- Susuz kalan okursa susuzluğu gider.

10- Hasta okursa şifa bulur.

(Dualar ve Zikirler, S. 195)

 

 

 

 

BİR AN ALLAH’I UNUTTURUNCA

 

Hz. Talha (r.a.) kendi hurma bahçesinde namaz kılarken, ağaçlar arasında uçan bir kuşa gözü takılıp, kalbi de oraya meyledince, namazı kaç rekât kıldığını unutmuş. Selâm verdikten sonra hemen istiğfar edip kendisini Allah-ü Teâlâ’dan bir an için bile olsa ayırmış olduğundan hurma bahçesini sadaka olarak infak etmiştir.

BAKARA SURESİNDEN

 

  1. Biz nesbettiğimiz (değiştirdiğimiz) veya geri bıraktığımız bir âyetin (yerine) ya ondan daha hayırlısını, yahud onun benzerini geti­ririz. Allah’ın her şeye hakkıyla kadir olduğu­nu bilmedin mi? 107. Göklerin ve yerin mülk(-ü tasarrufu) gerçekten Allah’ın olduğunu ve size Allah’dan başka ne bir yar, ne de gerçek bir yardımcı bulunmadığını bilmedin mi? 108. Yoksa siz de evvelce Musa’ya so­rulduğu gibi Peygamberinizi sorguya mı çek­mek istiyorsunuz? Kim îmanı küfr ile değişir­se dümdüzyolu sapıtmış olur. 109. Ehl-i kitabtan bir çoğu, Hak kendilerine besbelli olduk­tan sonra, ruhlarında ki hasedden ötürü sizi imanınızdan sonra küfre döndürmek hevesi­ne düştü. Allah’ın emri gelinceye kadar şim­dilik onları bırakın, serzeniş de etmeyin. Şübhesiz ki Allah her şeye hakkıyla Kadir’dir.

 

  1. EBÛ BEKR (R.A.)’IN ALLÂH KORKUSU

 

Ehl-i sünnetin kararına göre Hz. Ebû Bekr Sıddık (r.a.) Peygamberleren sonra bütün insanlarda üstündür. Cennet’lik olduğu kesindir. Onu bizzat Resûlullâh (S.A.V.) Cennet ile müjdelemiş, hatta Cennet’lik bir topluluğun başı olacağını haber vermiş ve Cennet’in bütün kapılardan çağrılacağını müjdelemiştir. Ayrıca şöyle buyurmuşlardır: “Ümmetimden ilk önce Ebû Bekr Cennet’e girecektir.” Bütün bunlara rağmen O (r.a.) şöyle derdi: “Keşke ben kesilen bir ağaç olsaydın” Bazen “ Ne olaydı hayvanların yiyeceği bir ot olsaydım.” Bazen de: “ Bir mü’minin bedenindeki kıl olsaydım” derdi. Bir gün bir bahçeye uğradı. Orada yatmakta olan bir hayvanı görünce içini çekerek şöyle dedi: “Sen ne kadar rahatsın; yiyorsun, içiyorsun, ağaçların gölgesinde dolaşıyorsun. Ahirette de hesaba çekilmeyeceksin. Ne  olaydı Ebû Bekr’de senin gibi olsaydı.”

Rebîa Eslemi (r.a.) diyor ki: Bir keresinde Hz. Ebû Bekr (r.a.) ve benim aramdı ufak bir tartışma oldu. Zoruma giden bir söz sarf etti; hemen kendine geldi ve bana -sen de bana aynısını söyle ki ödeşelim – dedi. Ben bunu kabul etmeyince –  ya söyleyeceksin ya da Peygamber (S.A.V.)’e gidip haber vereceğim dedi. Ben yine cevap vermeyi reddedince kalkıp gitti. Eslem Oğullarından bazıları yanıma geldiler ve şöyle dediler: – İyi be hem haksızlık yapsın hem de gidip Peygamber (S.A.V.)’e şikayet etsin-Ben: Siz biliyormusunuz o kimdir? O Ebû Bekr Sıddık’tır. Eğer o bana darılırsa Allâh’ın sevgilisi  Resûlu de darılır. Allâh’ın Rasûlu darılırsa Allâh-u Teâlâ darılır. O zaman Rebîa’nın helâk olacağından bir şüphe kalır mı?- dedim.” Ondan sonra Peygamber (S.A.V.)’in huzuruna gidip hadiseyi anlattım. Peygamber (S.A.V.): -Doğru, sen cevap olarak karşılığında bir şey dememelisin, ancak bunun karşılığında, <Ey Ebû Bekr, Allâh seni afvetsin> de – buyurdular.”

 

(Fezâil-i A’mâl)

 

HALÎFEYİ SEÇECEK OLANLARDA ARANILAN ŞARTLAR

 

  1. Her yönü ile doğru bilinen ve âdil bir kimse olmak,
  2. Halîfe seçilmesi için namzed gösterilen kimsedeki aranılan şartları bilmeğe muktedir ilim sâhibi olmak,
  3. Birden fazla halîfe namzedlerinden hangisinin amme işlerini idâreye daha ehil olduğunu temyîz edecek bilgi ve görüş sâhibi olmaktır.

Halîfe namzedinin memleketinden olan halifeyi seçecek kimseler ile başka memleketlerden olan seçici kimseler arasında herhangi bir üstünlük yoktur.

(İmâm El-Mâverdî, El-Ahkâmü’s-Sultâniyye, İst. 1994, S. 30-32)

 

ASHAB-I KİRAM

 

Gel ey müslümân insan! Gel insâf eyle ve aklını başına al da O’nun (S.A.V.)’in Hakk yoluna cânını fedâ edenleri, O’nun (S.A.V.)’in güzel yüzünü görüp de mallarını mülklerini terk edenleri öğren ve tanı ki bunlar kimlerdir? Bunlar: Hazret-i Ebâ Bekir’üs – Sıddîk (R.A.), Hazret-i Ömer’ül Fârûk (R.A.), Hazret-i Osmân-ı Zinnûreyn (R.A.) ve Hazret-i Alî (K.V.) dir ki bunların herbiri Resûlullâh (S.A.V.)’in râşid halîfeleri ve “Hidâyet yıldızlarının en parlak olanları” Ümmet-i Muhammed (S.A.V.)’in hidâyet rehberleri ve İslâmiyetin öncüleridir.

Peygamber (S.A.V.)’i tasdîk edip ve O’na (S.A.V.)’e ittibâ edenlerin şeref ve haysiyeti ve yüzakı bunlardır. Bunlar, Hakîkat ehlinin misk kokularıdır.

Mü’minlerin en seçkinleri, Sahâbe-i Kirâm (R.A.)dür. Müşrikleri katledenler ve müşriklerle cihâd edenler de yine o Ashâb-ı Kirâm (R.A.)’dür.

Kur’ân-ı Kerîm, ilkönce Resûlullâh (S.A.V.)’e ve O’nun (S.A.V.)’in mes’ûd ve mübârek ma’nevî şahıslarında Ashâb-ı Kirâm (R.A.)’e inzâl olundu ve vesîleyle de, Kur’ân’ın irfânı ve “Ahlâk-ı Mahmûde”leri Kur’ân ahlâkından, Kur’an’dan ibâret olan Efendimiz (S.A.V.)’in irfânı da Ashâb-ı Kirâm (R.A.)’ün hörmetine bizlere bahşolundu.

Küffâra can ile baş ile kılıç sallayanlar, bunlardır.

(Ashâb-ı Kirâm (R.A.)’dür. İyilik erbâbına ilim, irfan ve feyz verenler de bunlardır.

Mi’râc’ın sırlarının mahremi olanlar bunlardır. Yine Mi’râc’ın nûrlarını taşıyan ve parlatan mumlar bunlardır, Ashâb-ı Kirâm (R.A.)’dür.

Bunlar, Ashâb-ı Kirâm (R.A.), “Mâ-evhâ” remzine (Ya’ni “Mâ-evhâ”nın neyi ifâde ettiğini hakkıyle bilenler) ve “Ev-ednâ, sırrına da mahrem olanlardır. (Yâ’ni “Ev-ednâ’nın hakîkatine erenlerdir.)

Bunlar, Ashâb-ı Kirâm (R.A.), mü’minlerin, başlarının tâcıdırlar ve Bunlar, Bunların yolundan gitmeyen bid’at ve dalâlet ehlinden ve Bunları sevmeyenlerden berîdirler.

 

(Eyyûbî, Menâkıb-ı Sultân Süleymân, Haz. Dr. Mehmed Akkuş, Ank. 1991, S. 45-47)

 

  1. EBÛ BEKİR (R.A.) VE HZ. ÖMER (R.A.)’E DİL UZATANIN HÜKMÜ

 

Ashâb-ı kiram ve din büyüklerini hayırla anmak, hepsine karşı sevgi ve saygı göstermek, hiç birine dil uzatmamak gerekir. Onlar arasında geçen bazı olayları ileri sürerek haklarında hürmete aykırı sözler söylemek hiçbir müslümana yakışmaz ve asla caiz olmaz.

(Ömer Nasûhî Bilmen (r.a.),

Büyük İslam İlmihali, 441.s.)

Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile Hz. Ömer (r.a.)’e veya bunlardan birine dil uzatan müslümanın tevbesi kabul edilmez.

Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile Hz. Ömer (r.a.)’e dil uzatan veya bunlara ta’n eden müslüman kâfir olur ve tevbesi kabul edilmez. Bu kavil ile İmam Debbûsî ve Ebu’l-Leys amel etmişlerdir. Fetva için muhtar olan da budur.

Musannif “Bu kavil, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz dil uzatan müslümanın tövbesinin kabul edilmeyeceğine dâir olan kavli, takviye eder.” diyerek bunu ikrar etmiştir. Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in hakkına riâyet etmek için hükümde ve fetvada kendisine itimat edilmeye lâyık olan kavil de budur.

(İbn-i Âbidîn (r.a.), Reddü’l Muhtar, 9.c., 35-36.s.)

 

  • •••••••

 

HADÎS-İ ŞERÎF

 

Ebû Kerîme Mikdâd ibn-i Ma’dîkerb (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Hiçbir kişi, midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır. Oysa insana kendini ayakta tutacak bir kaç lokma yeter. Şayet mutlaka çok yiyecekse, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefesine ayırmalıdır.” (H.Şerîf, Tirmizî)

 

DEMİR HAFIZLAR

 

Ubey b. Ka’b, Kur’ân-ı Kerîm’i, sekiz gecede, Temîm-i Dâri  yedi gecede hatm ederdi.

Temîm-i Dârî’nin bir tek gecede üç rekatta ve hattâ bir rekâtta hatmettiği de olur idi.

Muhammed b. Sîrîn, Hz. Osman’ın Kur’ân-ı Kerîm’i gece namazının bir rekâtında hatm etmeyi adet edindiğini ve şehid edildiği geceyi de böyle, bir rekatta hatm etmek suretiyle ihya eylemiş olduğunu bildirir.

Abdullah b. Selâm, Kur’ân-ı Kerîm’i okuyup bitirdiğini haber verdiği zaman, Peygamberimiz, ona: “Bunu, her gece, böylece oku!” buyurmuştur.

Abdullah b. Amr b. Âs da, Kur’ân-ı Kerîm’i, her gün ve gece hatm ederdi.

Peygamberimiz, ona, altı-yedi günde bir hatm etmesini tavsiye etmişti.                                          (İslam Tarihi, C. 8-9, Sh: 210, 211)

 

KUR’AN Ö⁄RETMEK ŞARTIYLA NİKÂH KIYILMASI

 

Peygamberimiz, bir gün, bir cariye gelip: “Ben, kendimi sana bağışladım!” dedi, uzun müddet ayakta dikildi.

Müslümanlardan fakir bir zat: “Ya Resûlallah! Sana lazım değilse, onu bana nikâhla!” dedi.

Peygamberimiz: “Yanında mihr olarak ona verebileceğin bir şey var mı?” diye sordu.

“Yanımda şu entarimden başka birşey yok!” dedi.

Peygamberimiz “Entarini ona verirsen, entarisiz nasıl oturacaksın? Sen, başka bir şey araştır.” buyurdu.

Adamcağız: “Verecek başka bir şey bulamadım!” dedi.

Peygamberimiz: “Demirden bir yüzük olsun araştır!” buyurdu.

Adamcağız, bunu da, araştırıp bulamayınca, Peygamberimiz, ona, “Ezberinde Kur’ân’dan bir şeyler var mı?” diye sordu.

“Var!” dedi ve “şu, şu sûreler!” diyerek ezberindeki isimlerini saydı.

Bunun üzerine Peygamberimiz:

“Ben de, ezberinde bulunan bu sûreleri ona öğretme karşılığında seni onunla evlendirdim.” buyurdu.             (İslam Tarihi, C. 8-9, Sh: 244-245)

 

  1. FATIMA (R.ANHÂ)’YA VERİLEN HAZİNE

 

Hz. Ali (r.a) bir defa kendi talebelerinden birine “Ben

sana, kendim ve Peygamberimiz (s.a.v)‘in en çok sevdi-

ği kızı Fatıma (r.anha)’nın başından geçenleri anlatayım

mı?” dedi. Talebesi “Tabi anlatın” dedi. Hz. Ali (r.a) “O kendi

elleri ile değirmeni çevirirdi. Bu yüzden elleri nasır bağlamıştı.

Su kırbasını kendisi doldurarak getirirdi. Bu yüzden kırbanın

iplerinden göğsünde izler meydana gelmişti. Evin her tarafını

kendisi temizlerdi. Bundan dolayı elbisesi hep kirlenirdi. Bir

defa Peygamberimiz (s.a.v)’e birkaç köle gelmişti. Ben Fa-

tıma (r.anha)’ya ‘‘Git, sen de kendine hizmetçi iste, sana

ev işlerinde yardımcı olsun’’ dedim. O Peygamber (s.a.v)’in

yanına gitti. Orası kalabalıktı, Fatıma (r.anha) çok utangaç ol-

duğundan herkesin önünde babasından istemekten çekindi

ve geri geldi. İkinci gün Peygamberimiz (s.a.v) bizzat kendi-

si geldi ve ‘‘Fatıma, sen dün ne için gelmiştin?’’ buyurdu.

Fatıma (r.anha) utandığından dolayı sustu. Ben ‘‘Ey Allah’ın

Resûlu, bunun durumu şudur; Değirmen çevirmekten

elleri nasır bağladı. Su kırbasını taşımaktan göğsünde

iplerin izleri çıktı. Daima ev işlerini yaptığından elbisele-

ri kir içinde kalıyor. Ben dün kendisine size hizmetçiler

geldiğini, onun da bir tane hizmetçi istemesini söylemiş-

tim. Onun için yanınıza gelmişti’’ dedim.” Bazı rivayetlere

göre Hz. Fatıma (r.anha) şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resûlu,

benim ve Ali’nin bir yatağımız var, o da bir koyun pos-

tudur. Geceleyin onu serip yatıyoruz. Gündüz üzerine

yem koyarak devemize yediriyoruz.” Peygamber (s.a.v)

“Kızım sabret, Hz. Musa ve onun ailesinin on seneye ka-

dar bir tek yatakları vardı. O da Hz. Musa’nın cübbesiydi.

Geceleyin onu serer üzerine yatarlardı. Sen takva sahibi

ol, Allah’tan kork ve O’nun emirlerini yerine getir. Evin

işlerini yapmaya devam et. Gece yatarken ‘‘33 defa Süb-

hanallah, 33 defa Elhamdulillah, 34 defa Allahu Ekber’’

  1. Bu kelimeler hizmetçiden daha iyi şeylerdir.” dedi. Hz.

Fatma (r.anha) “Ben Allah ve O’nun Resûlu’nden razıyım”

buyurdu.

(Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Fezail-i A’mal, s.112)

 

 

SAHÂBE (R.A.E.)’NİN SÜNNET ANLAYIŞI

 

Abdullah ibn-i Ömer (r.a.) diyor ki: Ben pederim Ömeru’l-Faruk’un sağlığında evlendim. Ve sünnet-i Muhammediyye (s.a.v.)’in icrası için düğün sofrası yaptım. Ashab-ı Kiram’ı ve bu meyanda Mihmandar-ı Resûl-i Kibriyâ Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.)’i de davet ettim. Lâkin düğün evinde mâl-i ganimetden elimizde bir yeşil perde vardı ki, kadınlarımızın gönülleri hoş olsun diye o perdeyi de asmıştık. Misafirlerimiz gelmeğe başladı. Bir müddet sonra Hz. Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.) de teşrif eyledi. Ve kemâl-i tevazu ile yerine oturdu. Bu münasebetle hepimiz hoşlanmış ve sevinmiştik.

Lâkin bir aralık Ebû Eyyûb’un mübarek gözleri o yeşil perdeye ilişince muğber (gücenme) oldu ve teessürünü şu sözleriyle izhâr etdi:

“Ey âdil ve kerîm olan kardeşim Hz. Ömer’in oğlu Abdullah! Siz ki Ashab-ı Kiram’ın ileri gelenlerisiniz. Böyle Peygamber (s.a.v.) Efendimizin zamanında olmayan -duvarları lüzumsuz yere örtmek- bid’atlarını ve israflarını yapmanız, Peygamber (s.a.v.) Efendimizin sünnetine muhalif ve dünya zînetine fazlaca meyil ve rağbet etmek değil midir?” deyince ben de mahcûb olarak şöyle cevab verdim: Haklısın yâ Ebâ Eyyûb! Ancak bu mes’elede benim her ne kadar rızam yok ise de, kadınların ısrarı ve mubah olan şeylerin isti’mâlinin kadınlarca caiz sayılmasından dolayı müsaade ettim.

Bunun üzerine Mihmandar-ı Resûl Ebû Eyyûb, benim özrümü kabul etmeyip bana şöyle red cevabı verdi:

“Yâ Abdullah! Sen ki, Hz. Ömer gibi bir zâtın muhterem evlâdısın. Siz nâsın muktadâ bih (kendine uyulan)’ı olacaksınız. Evet, kadınlara isteyenler mağlûb olsunlar! Halbuki senin kadınlara mağlûb olmanı hiç münasib görmüyorum. Öyle ise bana müsâade et, ben Sünnet-i Muhammediyye (s.a.v.)’e muhalif münker ve bid’at olan yerlerde duramam.” diyerek kalktı ve hiç durmadan ve düğün yemeği yemeden avdet buyurdu (döndü).

(Hz. M. Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),

Ashâb-ı Kiram, 1.c., 61.s.)

 

AKILLI KİM?

 

Resûlullâh (s.a.v.)“Cehennemden en son çıkıp cennete

girecek kisiye verilecek yerin büyüklüğü dünyanın on katı

kadardır.” buyurmuşlardır.

Peki, o zaman Hz. Ebû Bekir (r.a.)’e ne verilecek düşün-

mek gerekir, Allâh (c.c.) şefaat-i uzmâsına nâil eylesin. Akıllı

kim? Peygamberler müstesnâ olmak üzere en akıllı insan tabii

ki Hz. Ebû Bekir (r.a.), onun kazandıklarını düşünmek lazım.

Her şeyin bir karşılığı vardır; dünyanın karşılığı ahiret, cenne-

tin karşılığı cehennem, insanın karşılığı da Rabbinin rızası ve

cemâlidir. Onun için hulefâ-i râşidînden Hz. Ebû Bekir (r.a.), di-

ğer sahâbelerden de Hz. Hâlid bin Velid (r.a.), “Biz cennet ve

cehennem için çalısmayız, rızâ-i cemâl için çalışırız.” demişler-

dir. Nebî (s.a.v.), mü’minlerin Cenâb-ı Hakk’ın cemâlini görme

şekillerini anlatırken altı sınıf olarak tavsif ediyor. Birinci sınıf

“len terânî”  (A’râf s. 143) âyetini esas aldığı için “Allâh (c.c.) görü-

lemez” diye itikat ettiklerinden cennete girdikleri halde Cenâb-ı

Hakk’ın cemâlini göremeyecektir.

İkinci sınıf ilk celsede Cenâb-ı Hakk’ın cemâlini görecek bir

daha göremeyecek; onlar ömrünün sonunda müslüman olmuş

kişilerdir. Üç yılda bir görecek olanlar, ömrünün büyük bir kısmı-

nı boş geçirip ihtiyarlığa ulaştıktan sonra ibâdet taate başlayan

kişilerdir. Senede bir defa görecek olanlar, ömrünün yarısını

ibâdet taatle geçirip, yarısını boş geçiren kişilerdir. Ayda bir

defa görecek olanlar, kısa bir kısım ömrünü boş geçirip ondan

sonra ibâdet taate başlayan kişilerdir.

Her cuma günü görecek olanlar ise, reşit olduğu andan iti-

baren ömrünün sonuna kadar Cenâb-ı Hakk’a ibâdet taate de-

vam eden kişilerdir. Allâh (c.c.) bizi o zümre-i sâlihinden eylesin

inşâallah. Cennette Allâh (c.c.)’nun cemâlini görecek olan bahsi

geçen sınıfların dışında bir de Hz. Ebû Bekir (r.a.) vardır.

Nebî (s.a.v.) onun için “Ebû Bekir cennetteki köşkünden

yetmiş ayrı vecihle Cenâb-ı Hakk’ın cemâline oturduğu yer-

den nazar atfedecek.” buyurmuşlardır.

(Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün Sohbetleri’nden Derlenmiştir)

 

 

 

 

 

 

  1. ALİ (R.A.)’IN OĞLUNA VASİYETİ

 

Hz. Ali (r.a.) buyurdu ki:

«Ey Oğul!…

Herşey şeyden önce Allah’dan hakkıyla kork. Bütün emirlerini yerine getir. O’nu zikretmekle kalbini yaşat. İpine sımsıkı sarıl. Eğer tutunursan Rabbinle aranızdaki bağdan daha kuvvetli hangi bağ bulunabilir.

Allah yolunda hakkıyla çalış. O’nun uğrunda mücâdele etmekten çekinme. Herhangi bir kimsenin ağır sözleri seni yolundan alıkoymasın. Nerede olursan ol, Hakk’a ulaşmak için bütün güçlükleri aşmaya çalış.

İslâmiyette ne var ise hepsini anla ve öğren. Kendini güçlükler karşısında sabretmeğe alıştır. Zîra haksızlık karşısında Hakk’a sabretmek en iyi ahlâktır. Bütün işlerde Allah’a sığın. Zira O en iyi koruyucu, en iyi barınak ve en yakın kurtarıcıdır. Her işinde Allah’a teslim ol. Zira insanoğluna herşeyi bahşeden de O, mahrum eden de O’dur.

Allah’ın karşısında kuvvet ve kudretsizliğini düşün.Her hususda O’na ihtiyâcın vardır. O’na yönel,  rızâsını dile, cezasından kork. Emirlerini yerine getirmeğe çalış; Zira O iyilikten başkasını emretmez. Yasaklarından kaçın, çünkü o kötülükten başkasını yasaklamaz…»

(Hz. M. Sâmi (k.s.), Hz. Ali r.a.)

 

HAZRET-İ ÖMER (R.A.) DİYOR Kİ:

 

Bahsi uzatma, sözü dağıtma; cemâatimizin hâli ma’lûm! Biz bir kavmiz ki çakmağı çakar isek ateş çıkarırız. Kuyuya iner isek kovayı kandıracak su doldururuz. Vurur isek kanatırız, diker isek kapatırız!

“Sırrını ketm eden kendine hâkim olur.”

“İnsanların en akıllısı, insanların harekâtını en iyi takdîr edendir.”

“İş bir kere geri kalırsa hiçbir vakit ilerlemez.”

“Bir suâl soran adamın suâlinden onun seviyye-i akliyyesini anlarım.”

“Günah işlemekten vazgeçmek, tövbe ile uğraşmaktan daha kolaydır.”

“Bana hatâlarımı gösteren adamdan Allah (c.c.) râzı olsun.”

Bir vâize şunları söylemişti:

“Başkalarını islâh etmek için kendinizi islâh etmeniz icâb eder.”

Hazret-i Ömer (r.a.) kıyâmet hesabından pek korkardı.

Bir gün Ebû Mûsâ’el-Eş’arî (r.a.)’ye sordu:

– “Ey Ebû Mûsâ! Biz ki müslümanlığı kabul ettik, yerimizi yurdumuzu bırakarak hicret ettik. Her yerde Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’le berâber bulunduk. Acabâ, kıyâmet gününde bir ecrü mükâfâta nâil olacak mıyız?”

Ebû Mûsâ (r.a.) şu cevâbı verdi:

– “Nasıl olmayacağız? Bilakis biz çok iyilikler ettik ve Cenâb-ı Hakk (c.c.)’dan büyük ihsânlar bekliyoruz.”

Hazret-i Ömer (r.a.) de:

– “Nefsimi yed-i kudretinde tutan Zât-ı Kibriyâ (c.c.) nâmına kasem ederim ki hesâptan kurtulmaktan başka bir şey istemiyorum.” dedi.      (Hz. Sâmî (k.s.), Hz. Ömer (r.a.))

 

HAZRETİ ALÎ (R.A.) BUYURUYORLAR Kİ

 

  • Bir itâatsizlik çok, bin itâat azdır.
  • Babana hürmet et ki, oğlun da sana hürmet etsin.
  • Kişinin arkadaşı, aklının kılavuzudur.
  • İyi kişilerin çoğalması, Allah’ın merhametidir.
  • İçin süslü olması, dışın süsünden hayırlıdır.
  • Dünyalıklarla sevinmek aldanmaktır.
  • Bedenin sağlığı, oruç tutmaktır.
  • Dayanıp katlanman seni zafere kavuşturur.
  • Allah’tan başkasından bir şey bekleyen kişinin emeği boşadır.
  • Kalbin nurlanması helâl yemektendir.
  • Gençlerle düşüp kalkmak insanın dînini bozar.
  • Îmân eden kişinin nurluluğu, geceleri ibadet etmesiyledir.
  • Kalbini, karanlıklarda namaz kılmakla nurlandır.
  • İyiliğin yersiz olması bir zulümdür.
  • Seni görmezden gelen kimseyi gör, gözet.
  • Arada söz taşıyan kişi, bir anda bir aylık fitne koparır.
  • Allah kelâmı (Kur’ân), kalbin ilâcıdır.
  • Nimeti anlamamak, onu yok eder.
  • Sözü çok olan kişinin, noksanı çok olur.
  • Tatlı subaşı kalabalık olur.
  • Emeli az olanın, ömrü uzundur.
  • Düşmana itaat etmek, insana ölümdür.
  • Kişinin zulmü, kendini yere serer.
  • Zulüm gören kişinin şikâyeti boşa gitmez.
  • Her gündüzün sonu bir gecedir.
  • Hak olan bir muameleye kızmak çirkinliktir.
  • Hakkı kabul etmek, dînden ileri gelir.
  • Kişinin kıymeti, önem verdiği şey ile ölçülür.

(Abdullah Âtıf Tüzüner,

Sîretu’n-Nebî (s.a.v.), 314-317.s.)

 

  1. EBÛ BEKİR (ra.)’İN ORDU KUMANDANI (YEZİD (R.A))’NA VASİYETİ

 

“Ben, seni tecrübe etmek üzere memur ettim. Gazel hareket eylersen evvelki me’muriyetinden daha büyük bir mansıb (mevki’) veririm ve eğer fena hareket eylersen seni azl ederim. Allah korkusunu kalbinden çıkarma. Zira o senin zahirini nasıl görürse iç yüzünü dahi öyle görür. Allah’a en yakın olan, ona ameliyle en ziyade yaklaşandır. Tekebbür ve tecebbür-i câhiliyeden (câhiliyet azametinden) sakın. Zira, Allah o sıfata ve onunla muttasıf (vasıflanmış) olana buğz eder. Askerinin ya­nına vardığında onlarla güzel musahabet (dostluk) eyle. Onlara nasihat edecek olduğunda sözü kısa söyle. Zira söz uzun olursa bazısı bazısını unutturur ve nefsini ıslâh et (temizle). Nâs sana sâlih olur. Beş vakit namazı evkat-ı muayyenesinde (muayyen zamanlannda) rükû’ ve sücudu itmam ederek huşu’ ile kıl. Düşmanın elçileri yanına geldikten sonra onlara ikram et ve çok eğlendirme. Tâ ki senin askerinin ahvalini öğrenmeden çıkıp gitsinler. Onlara efkârını bildirme ve ordunun halel (bozukluk) ve kusurunu gösterme. Her halde esrarını meydana koma ki, umurun muhtel olmasın (işlerin bozulmasın) ve istişare ettiğin­de sözü doğru söyle ki, meşveret doğru olsun… Geceleri uyanık olup eshabın ile musahabet (sohbet) eyle ki, sana haberler gele ve perdeler açıla. Geceleri askerine nevbet beklet ve karakolları­nı teksir et. Vakitli vakitsiz onları dolaş. Gaafil olanları yoliyle ve adalet üzere te’dîb (terbiye) eyle. Müstehakk-ı ceza olanlara ceza etmekten korkma. Askerin halinden gaafil olma ki, bâdî-i fesad olur (fesada sebeb olur). Fakat hallerini tecessüs ile onlan terzil (rezil) dahi etme. Nâsın esrarım meydana çıkarma. Zahir halleri ile iktifa eyle. Ehl-i kibr ü ucb ile (kibirli ve kendini beğe­nenle) düşüp kalkma. Ehl-i sıdk ve vefa ile hem meclis ol (doğ­ru ve sözünde duran kimselerle mecliste beraber ol). Mâl-i gani­mete hıyanet eyleme, fakr (yoksulluk) getirir ve nusrete mâni olur (yardıma engel olur). Karîben (yakında) nefislerini ibadet­hanelerde habsetmiş kavimler yâni rahipler göreceksiniz. Onla­ra dokunma. Onları halleri üzere bırak.”

(Kısas-ı Enbiyâ, Cedet Paşa)

 

 

 

HZ.EBU BEKİR (R.A.)’İN MÜCAHİDLERE TENBİHNÂMESİ

 

“Gideceğiniz memlekette zinhar zulüm ve teaddi et­meyiniz, çok yaşlı olanı katl etmeyiniz. Kadın ve çocuk­ları da katl etmeyiniz. Hayvanatı da helak etmeyiniz. Düşman ile ahid ve karar etdikte, ahdinizi bozupta ik­rarınızdan dönmeyiniz ve manastırlarda bir takım Ruhbanlar vardır ki, onları kavl-i batılları iktizası nefis­lerini habsetmişlerdir. Onları sakın katl etmeyiniz. Mabedlerini hedm etmeyiniz ve zaruret fevkâlede olma­dıkça hayvanatı kesmeyiniz ve ağaçları da kesip yak­mayınız.”

Hz. Ebu Bekir (r.a.), Yezid bin Süfyan’ı Şam’a gönde­rirken şu sözleri söylemişti:

“Ey Yezid!.. Senin akrabaların vardır. Lâkin başka­larına tercih ederek onlara iş vermek isteyeceksen, se­nin namına en ziyade endişeye düştüğüm nokta bu­dur. Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Müslümanların işinden bir işi deruhde edip iltimas eseri olarak o işe birini tayin eden Allah (c.c.)’ın lanetine duçar olur. Cenab-ı Hakk (c.c.) ondan bir mazeret veya fidye Vabul etmez, onu Cehennem’e atar.” buyurmuştur.

(Hz. Mahmud Sâmi (k.s.), Hz. Ebu Bekir (r.a))

***

HADİS-İ ŞERİF

 

“Sebepsiz akraba ziyaretini kesen ve bunu helâl sayan kimse Cennette giremez.”

(Buhari, Cilt: 12, Sh.: 123)

 

HZ EBÛ BEKİR (R.A.)’İN YEZİD B. EBÛ SÜFYAN’A YAPTIĞI TENBİHLER

 

«( Sana tecrübe ve imtihan için bu vazifeyi veriyorum, iyi hareket ettiğini görür isem seni memuriyette ibka ve terfi ederim. Allah (c.c)’dan sakın. Cahiliyet gururundan kaçın. Cenab-ı Hak onu ve onunla gururlananları sev­mez. Askerlerle arakdaşlığın iyi olmasına dikkat et. Onlara hayırdan bahs ve hayrı vaad ey­le Askerlere nasihat ettin mi nasihatların veciz olsun.

Kendini ıslah et ki insanlar sana karşı sa­lah bulsun. Düşman elçileri nezdine gelir ise onları ağırla ve onları fazla tutma ki askerlerin halini anlamadan gitsinler. Onlara askerlerini gösterecek olursan zaif noktalarını gösterme. Bilakis onları en muhteşem askerlerin arasında kabul et. Senden başka kimsenin onlarla görüşmesine müsaade etme! Maksatlarını iyi anla» buyurmuştur.

Mücahidlere şu nasihatlarda bulunmuştur:

«Gideceğiniz memlekette zinhar (sakın) zu­lüm ve teaddi (düşmanlık) etmeyiniz. Çok yaş­lı olanı katletmeyiniz. Hayvanatı da helak etme­yiniz. Düşman ile ahid ve karar ettikde ahdini­zi bozupta sözünden dönmeyiniz vo manastırlar­da birtakım ruhbanlar vardır ki onların kavli bâtılları iktizası nefislerini hapsetmişlerdir. Onları sakın katletmeyiniz. Mabedlerini yıkmayınız ve fevkalade zaruret olmadıkça hayvanatı kesmeyiniz ve ağaçları da yakmayınız.» buyurmuştur.

(Hz M.Sami, Hz.Ebû Bekir-iSıddik (r.a.) Sh. 105)

HACER-İ ESVED

 

Ömer İbnü’l-Hattâb (R.A.), bir haccı esnâsında Hacer-i Esved’e yaklaştı ve dudaklarını koyarak öptü ve dedi ki:

“- Çok iyi bilirim ki sen zarar ve menfâatı olmayan bir taş parçasısın. Eğer Resûlullâh (S.A.V.)’in seni takbîl ettiğini (öptüğünü) görmeseydim seni takbîl etmezdim, yani seni öpmezdim.”

Hazret-i Ömer (R.A.)’in bu sözüne Muhammed bin Cerîr-i Taberî diyor ki:

“- Arablar, Câhiliyye devrinde putperest olup, Hacer-i Esved’i öpmeği de Arabların putlara hürmeti kabîlinden bir lâzıme-i ihtirâm zannetmelerinden endîşe etmesi üzerine bu sözü söylemiş olduğunu” Taberî kayd etmişdir.

Hacer-i Esved’i öpmekten ve el sürmekten gâye bu taş parçasına teabbüd değil, bil’akis doğrudan doğruya Allâh Teâlâ Hazretleri’ne ta’zîm ve Peygamber-i Zîşân Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz’in söz ve fi’l-i Nebevî’sine tereddütsüz ittibâ’dan ibârettir.

Allâh Teâlâ Hazretleri, bu taşa ta’zîmi emretmiş ve bunu haccın menâsikinden addeylemiştir.

İbn-i Ömer (R.A.)’in rivâyetinde ise: Hacer-i Esved gökten indirip Ebû Kubeys Dağı’na konulduğu zaman beyaz billûr gibiydi. Orada kırk sene bekledi. Sonra İbrâhîm Aleyhisselâm Kâ’be’yi yapınca yerine koydu.

İbn-i Ömer (R.A.)’den rivâyet olunduğuna göre: Resûlullâh (S.A.V.)  buyurmuşlardır ki:

“Hacer-i Esved cennet yâkutlarından beyaz bir yakut idi. Fakat onu müşriklerin günâhları karartmıştır. Kıyâmet Günü’nde Uhud Dağı büyüklüğünde o da ba’s olunacak, arz ehlinden onu kim istilâm edip öptüyse onun hakkında şehâdet edecektir.”

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), İbrâhim (A.S.), S: 137,138)

 

İLİM BELDESİNİN KAPISI HZ. ALÎ (K.V.)’İN HACC’A DÂİR SUÂLLERE VERDİKLERİ CEVÂBLAR

 

Ebû Süleymân ed-Darânî (R.H.) şöyle rivâyet etti: “Alî bin Ebû Tâlib (K.V.)’e: “-Vakfe niye Harem’de yapılmıyor da, dağda (Arafât’ta) yapılıyor?” diye sorulunca Hz. Alî (K.V.):

“-Çünkü Kâ’be Allâh’ın evi, Harem de Allâh’ın kapısıdır. Hâcılar, Allâh’a elçi olarak geldiklerinde Allâh, yalvarmaları için onları kapıda durdurdu.” cevâbını verdi. “-Ey Mü’minlerin Emiri! Meş’ar-ı Harâm’daki Vukufa (durup da duâ etmeğe) ne dersin?” denilince Hz. Alî (K.V.):

“-Çünkü Allâh kendilerine evine girilmesine izin verince ikinci perdede durdurdu ki o da Müzdelife’dir. Yalvarmaları uzun sürünce Mina’da kurbân kesmek, sûretiyle kendisine yaklaşabileceklerine izin verdi. Tıraş olup, kurbânlarını kesip bununla üzerlerinde bulunan günahlardan temizlendikten sonra evini tertemiz olarak ziyâret etmelerine müsâade etti.” diye cevâblandırdı.

“-Ey Mü’minlerin Emiri! Teşrîk günlerinde neden oruç tutmak harâm kılındı?” diye sorulunca Hz. Alî (K.V.): “-Çünkü hâcılar Allâh’ın ziyâretçileridirler. Allâh’ın misâfirleridirler. Misâfire, kendisini ağırlayanın izni olmadan oruç tutması câiz değildir.” diye cevâb verdi. “-Ey Mü’minlerin Emiri! İnsanın Kâ’be’nin perdesine sarılması ve gözyaşı dökmesi ne ma’nâ ifâde ediyor?” denilince de Hz. Alî (K.V.): “-O, kendisiyle başkası arasında cinâyet olan birinin, düşmanının elbisesine tutunup ondan özür dilemesi ve suçunu bağışlaması için ona dil dökmesi gibidir.” diye te’vîl ettiler. (Bunu, Beyhakî (R.H.) ve diğerleri de rivâyet etmişlerdir.)

(İmâm Hâfız El-Münzirî (R.H.) Et-Terğîb ve’t-Terhîb Tercümesi C. 3, S. 38-43)

 

BEŞ ŞEY GÖZ NURUNU ARTIRIR

 

İbni Abbas (r.a.) şöyle demiştir: Beş şey göz nurunu artırır: Mushafa (Kur’an-ı Kerime) bakmak (okumak). Âlimlerin yüzüne bakmak, Dostların yüzüne bakmak, Yeşilliklere ve akarsuya bakmak, Ana, baba yüzüne bakmak.

BİRİNCİ SULTAN AHMED’DE PEYGAMBER (S.A.V.) SEVGİSİ

 

Bu zâhid, nâzik ve çelebi padişah: Pey­gamberimiz (s.a.v.)’in ayağı izini başına sor­guç seçmek isteği ile:

Nola tacım gibi başımda götürsem dâim

Kadem-î resmini ol hazret-i Şâh-î Resûl’ün demiş ve yıldız kümesi gibi altın bir levha üstüne işlettiği elmasların ortasına «Şeb-Çerağ» adlı muhteşem mücevheri yerleştirerek Harem-i Şerife hediye etmiştir.

  1. HASAN VE HÜSEYİN (R.A.)

 

«Hazret-i Hasan ile Hüseyin’i seven tah­kıyken beni sevmiş ve onlara buğz eden muhakkak bana buğz etmiş olur.» (Hadîs-i Şerif; El-Câmius-Sağır)

HİCRETİN VACİP OLMASI

«Bir beldede ehi-i İslâmın azlığından dola­yı dînini muhafaza edemeyen kimseye dînini ikâme edecek bir İslâm beldesine hicret etme­si vacip olur. Şu halde hicretin sebebi, hic­rete ihtiyaçtır. Hicrete ihtiyaç hâsıl olursa, hicret kıyamete kadar bâki’dir.»

(Ramazanoğlu M. Sami k.s. Musahabe-6)

 

ECNADİN VAK’ASI

 

Rum imparatorunun bir kısım ordusu Ecnadin’de toplanmış idi. Hazreti Halid bin velîd (r.a.) de Ecnadin’e yürüdü.

İki taraf karşı karşıya hazırlanmıştı. Rumlar muharebeye başlamadan evvel para ile müslümanları tama’landırmaya çalıştılarsa da nafile…

Halid bin Velîd (r.a.), meydanı harbe Dırar bin Ezver (r.a.)’ı çıkardı. Müşarunileyh Dımışk’da katlettiği Batros’un zırhını giyip ortaya çıktı. Bir çok mübarezeden sonra Rumlardan yirmi kadar bahadırı telef etti. Nihayet yüzünden nikabı ref ile Rumlara karşı:

– Ey ehli salîb! Esir tuttuğunuz Dırar bin Ezver benim. Hamran, Bevamin, Batros’u öldüren benim!

Vardan (Rum kumandanı):

– Ciğerparem oğlum Hamran’ı öldüren bu Arab mıdır? diye sordu. Onlar da: -Evet, dediler. Vardan:

– Öyleyse şimdi ben gider evladımın intikamını alırım, diye hemen kılınç kuşanıp giderken Trablusgarb havalisi hakimi İstafan karşı geldi:

Sen bırak da şu Arabla ben döğüşeyim. Hamran’ın intikamını alayım!…

İstafan’da birşey yapamayınca, Vardan, arkasına onbeş kadar süvari aldıktan sonra ileri yürüdü.

Hazreti Seyfullah da on kadar şücean-ı Arabla üzerine at sürdü. İşte o zaman iki ordu “hunrizane” bir surette birbiriyle karıştılar.

Kibar-ı sahabeden Sad İbn-i Zeyd Nevfelü’l-Adiyy (r.a.) Hazretlerinin sol koluna bir ok isabet etmesiyle fena halde mecruh oldu. Müdavatına ibtidar olunmuş ise de:

– “Bana acımayınız. Didar’ı Rasûl-i Ekrem (s.a.v)’e müteveccihim. Eğer ölecek olursam cesedimi şu hâk-i mukaddese defnediniz de kabrimi gözler çiğnesin” dedi. Ruhunu teslim etti. Kabri şerifleri el’an ziyaretgâhtır.

(Hz. M.Sâmî Ramazanoğlu (k.s), Halid bin Velîd (r.a.), S: 107)

 

HİCRÎ TÂRİHİN BAŞLANGICI

 

Muharrem, Hicrî senenin ilk ayıdır. Hicrî tarih; Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in Mekke’den Medîne’ye hicretiyle başlar. Hicretin 16. senesi sonralarında, Hz. Ömer (r.a.)’in emriyle Medîne’de bir meclis toplanarak târih meselesi konuşulmuş. Hz. Ali (k.v.)’nin teklîfi ile hicret târihi birinci ay olarak kabul olunmuştur. Bir gün Hz. Ömer (r.a.)’e, Şâbân ayı târihli bir mahkeme ilâmı, sunulmuştur. Bu ilâma, târihin ayı yazılıp yılı yazılmamıştır. Hz. Ömer (r.a.):

“Bu hangi yılın Şâ’bânı’dır. Bu yılın mı geçen senenin mi?” diye sormak zorunda kaldı.

Bu sırada, Yemen vilâyeti mal emîni Ya’lâ b. Ümeyye (r.a.)’den günü, ayı, yılı yerli yerinde düzgün yazılar almaya başlamış, bu şekil Hz. Ömer (r.a.)’in çok hoşuna gitmişti. Bunun üzerine Muharrem’in 1. günü hicrî târihinin bir başlangıcına vesile olmuştur.

Bu feyizli ve bereketli günün, her müslüman tarafından kutlanması ve kardeşlerine kutlaması dinî bir borçtur. Bu hicretle doğan İslam Devleti (30) yıl gibi çok kısa bir zamanda Endülüs’ten Çin’e kadar, cihânın en kıymetli mıntıkasında insanları, dîn ve vicdan hürriyetine, sulha sükûna kavuşturmuştur.

  • •••

Liîlâfi Kureyş Sûresi sabah ve akşam veya, beş vakit namazın akabinde en az 11 kerre okunmağa devam edilirse biiznillahi Teâlâ kişinin hayat tehlikesinden emin kalacağını İmam-ı Rabbanî mektûbatında haber veriyor. (Dualar ve Zikirler, s. 114)

 

  1. CA’FER-İ SÂDIK (R.A.) (2) Hazret-i Ca’fer (r.a.)’in, takva, fikir, his ve ahlâktaki ebâtı ona “Sâdık” lâkabını verdirm’iştir. Zamanının •nuhteşem Abbasî Halîfesi Ebû Ca’fer Mansûr (rh.a.)

ınunla istişare eder rikâbında yürür, öğütlerini tutardı.

İslâm’ın eşya ve hâdiselere hâkim olma devresinde, erde ve cem’îyete istikâmet vermekte, hakkı hakîkati elkînde mürşîd-i kâmildi.

Bir gün bir ırmak kenarında bulunurlarken kendisine âfiyâne teslimiyeti olan bir zât ırmağa düşer.

“Ca’fer! Ca’fer!” diye bağırarak imdâd ister ve suyun dibini bulur. Boğulurken birden kurtulur. Ca’fer (r.a.) sorar:

“Ne oldu?” der. Adam:

“Ca’fer!” dedim battım, “Allah!” dedim kurtuldum, deyince Ca’fer (r.a.):

“Bu hâli muhafaza et, gerçek istiâne budur.” buyururlar.

Kavimleri ve akrabaları ile çok meşgul olurdu, hayır öğütler verirdi.

Sözleri:

“Gelin birbirimizi uyandıralım. Doğru Hakk’a gidelim bey’at edelim, şefaat kılalım.”

“Muti1 ucbe düşerse âsi olur.”

“Âsi, tövbe ederse mutî’ olur.”

“Tövbe ibâdetten öncedir.”

“Beş kimseden sakının: Yalancıdan, ahmaktan, ba hîlden (cimriden), mürüvvetsizden, fâsıktan.”

Silsilede ana tarafından dedesi olan Hazret-i Kasım bin Muhammed (r.a.)’den inâbe almıştır. “Pürfeyz1 olarak anılır.

(Muhammed b. Abdullah HANİ (rh.a.), Adâb, 58. s.

 

  1. CA’FER-İ SÂDIK (R.A.) (Medine 83-148) (1)

 

Şemaili: Güzel yüzlü, tatlı sözlü, başı Büyükçe,-cismi nurlu idi. Levnine beyazla kırmızı karışmış melîh, bir sîmâya mâlikti. Hazret-i Alî (k.v.)’in torunu idi. Ona çok benzerdi.

Künyesi: Hazret-i Alî (k.v.)’in oğlu, Hazret-i Hüseyin (r.a.)’in oğlu, Zeynel Âbidîn (r.a.) oğlu Muhammed Bakır (r.a.) oğlu Cafer-i Sadık hazretlerinin anası, Hazret-i Kâ-sım’ın kızı idi. Ya’ni aynı zamanda Ca’fer (r.a.) Kasım (r.a.)’ın torunu idi. Baba tarafından Hz. Alî (k.v.)’e, ana tarafından Hz. Ebû Bekir (r.a.)’e varan nesebe sâhibdi.

ilmi, zühtü ve takvası yüksekti. Hakikât ehli idi. Tabiîn ve ondan sonrakiler arasında 7 meşhur fakîhten biri idi. Şeriat, ta-rîkat, ma’rifet ve hakikât mertebeleri içinde kâmil idi. Zamanı­nın bilcümle müsbet ilimlerine vâkıf, hakîkaten fizik-kimya ve bunların tatbikatı olan fen kollarında yekta idi. Yetiştirdiği tale­beler cebir ve kimya ilimlerinde keşifler yapmışlar, bunların ilmi­ni kurmuşlardır. Maddeye vukufu ve ona tasarrufu ve müsbet ilim kânunlarına muvafık hareketi kemâl .halinde idi. Herkesin akıl ve ilim hocası idi.

Mezhep imâmı, İmâm-ı A’zam (r.a.) onun terbiyesinde ge­lişmişti. İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (r.a.)’in pederi Sabit (r.a.), irtihâl ettiğinde, anası Ca’fer-i Sâdık hazretleri ile evlenmiş böylece İmâm-ı A’zam (r.a.), Ca’fer-i Sâdık (r.a.)’in oğulluğu olmuştur, aynı zamanda nezdinde yetişmiştir.

Birgün Hazret-i Ca’fer (r.a.), İmâm’a (Nû’mân (r.a.)’e) sor­muş:

“Akıl nedir?” Nû’mân (r.a.) cevaben: “Hayır ile şerri temyîz eden melekedir.” Hz. Ca’fer (r.a.):

“Onu atlar bile temyîz eder. Sahibi, atın yanına gelirken, ata ot mu getiriyor, yoksa kırbaç mı vuracak bilir.” Nû’mân (r.a.) bu­nu duyunca, zihni habt olur, şaşırır kalır. Bunun üzerine Ca’feri Sâdık (r.a.):

“Akıl, iki mühim hayır zuhur ettiği zaman hangisinin daha hayırlı olduğunu temyîz eden melekedir,” buyururlar. Nû’mân (r.a.) bu ta’riften pek mahzûz olur.

(Muhammed b. Abdullah HANİ (rh.a.), Âdâb, 58. s.)

 

  1. SELMAN-I FARİSÎ (R.A.)

 

Boyu uzun, levni buğday benizli, yüzü gökçek, sakalının ekserisi siyah idi.

Yaşadığı devirlerde herkesin makbulü idi. Ömrü uzundu. Aslı İranlı ateşe tapan bir karye beyinin oğlu idi. Hakk dîni­ni aradı, islâm olunca (müslümân olunca):

islâm’ın oğlu Selmân’ım! diye övünür ve sevinirdi. Hz. Ömer (r.a.) ondan görerek, kendine:

İslâm’ın oğlu Ömer, der ve öğünürdü. Herkes Selmân (r.a.)’i severdi:

Selmân bizdendir, derlerdi. Peygamberimiz (s.a.v.) da­hi:

Selmân ehli beyttendir, buyururlardı.

Birgün Resûlullâh (s.a.v.), Selmân (r.a.)’in omuzuna el­lerini koyarak:

Bunlardan öyle erler vardır ki, îmân Süreyya yıldı­zında olsa, muhakkak ona yetişirler, bulurlar, buyurdu.

“Selmân’a doyasıya ilim verilmiştir.” ve

“Herkes cennete âşık, cennet de Alî, Ammar ve Sel­mân’a aşıktır?” hadîsleri meşhurdur.

Tevazu’, iş bilmek ve bitirmek, geçim ehli olmakta kemal halinde idi. Âhir zaman Nebisini araya araya bulan ve ilk defa Nübüvvet mührünü öpenlerdendi. Hâtemü’n Nebiyyîn'(s.a.v.)’in necip ve enîsi idi.

Sözleri:

Üzerinde Rabbinin, kendinin, ailenin, komşularının hak­ları vardır.

Sâhiblerine vakti ile haklarını vermelisin.

Meşru’ olarak ye, iç, oruç tut, namaz kıl, uyu.

Kul Hakk’a tam itaat ederse, Hakk da onun istediğini muhakkak verir, buyururdu.

Silsilede emâneti Hazreti Ebû Bekir Sıddîk’ten almış­lardır. “Evliyanın rehberi” diye anılır.

(Muhammed b. Abdullah HANİ (rh.a.), Âdâb, 54. s.)

 

BAHREYN MÜRTEDLERİNİN SONU

 

Resulullah (s.a.v.)’ın intihalinden sonra, çeşitli bölge­lerde dinden çıkmalar başladı.

Bahreyn mürtedleri, Hatam’ın etrafında toplanarak, Cürasa denilen yerde ehl-i İslâmı muhasara ettirmişti. Zaman-ı saadette huzur-u Nebevi (s.a.v.)’ye gelip İslâm ile müşerref olan, meşhur Cârud (r.a.)’de Abdülkays kabilesi ile gelip, Bahreyn ordu komutanı Alâ İbni’l Hadramî (r.a.)’nin ordusuna iltihak etti. Bahreyn’de İslam üzere kalanlarda Alâ (r.a.)’nın yanında toplandı. Alâ (r.a.) Hatim ve Bahreyn hükümdarı Münzir b. Numan’a kar­şı ordusunu yerleştirdi, iki taraf ordularının etrafına hendek açıp, şiddetli ve uzun bir muharebe başladı.

Her gün, iki taraf da meydana çıkıp muharebe eder ve yorulduklarında geri dönerlerdi. Nihayet bir gece müşrik ve mürtedlerin sarhoş oldukları tahkik oluna­rak, Alâ (r.a.) gece baskını yaptırarak, iyice bir kılıç dü­şürdüler. Ne Hatam ne de Münzir kaldı, fakat bir kıs­mı kayıklara binerek Darin’e gittiler, İslâm askeri ile aralarında pek geniş bir haliç vardı. Halbuki elde kayık yoktu.

Alâ (r.a.) askere hitaben “Gaziler! Allah Teâlâ (c.c.) size karada âyetini gösterdi, taki denizde de ondan ibret alasınız. Haydi düşman üzerine yürüyünüz ve denize giriniz” diye buyurdu, atını suya vurdu. Askeri de kimi at, kimi deve sırtında oldukları halde suya vur­dular. Hep bir ağızdan “Ya Erhame’r-Rahimin yâ Kerîm, yâ Halîm, yâ Ehad, ya Samed, yâ Hayy, ya Muhyi’l-mevta, yâ Kayyum lâilahe illâ ente yâ Rabbenâ!” diye dua ederek o büyük halici kum üzerin­de yürür gibi geçtiler. Düşmanları, perişan ederek, Dârin ahalisinin karşı koyanlarını öldürerek, mal ve ev­ladı iyallerini ganimet olarak aldılar.

(Kıssas-ı Enbiya, C.1. Sh. 313)

 

  1. EBÛ BEKİR (R.A.)’İN HALİFE SEÇİLMESİ

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in vefatından sonra müslümanlar toplanmıştı.

Hz. Ömer (r.a.) Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in kendini aday gösterdiğini duyar duymaz ani bir fikirle «İçinde Hz. Ebû Bekir (r.a.) gibi bir zat bulunan bir cemaatin riyasetine geçmeyi kat’iyyen kabul edemeyeceğini.» söylemiş ve münakaşa esnasında Hz. Ebû Bekir (r.a.)’e:

«Elini uzat sana bey’at ediyorum.» demişti.

Hz. Ömer (r.a.)’in bu seçimi tam manasıyla meşru bir intihab idi ve Hz. Ebû Bekir (r.a.) minbere çıktı ve ilk nutkunu söyledi:

«Ey nâs!… Sizin en iyiniz olmadığım halde sizin başınıza geçmiş bulunuyorum. Vazifemi yol­lu yolunda ifa edersem bana yardım ediniz, Yanılır isem bana doğru yolu gösteriniz, doğruluk emanet, yalancılık hıyanettir. İçinizdeki zaif hakkını alıncaya kadar nazarımda kuvvetli­dir, içinizdeki kuvvetli de, ondan başkasının hak­ta alınıncaya kadar zaiftir. Bir millet Allah (c c) yolunda cihaddan fariğ olursa o millet zillete düçâr olur. Bir millette fenalık revaç bulursa bü­tün millet belâya uğrar. Ben Hz. Allah’a ve Pey­gamber (s.a.v.)’e itaaat ettikçe siz de bana itaat ediniz. Ben Hz. Allah ve Peygamber (s.a.v)’e is­yan edersem sizin bana itaatiniz lâzım gelmez Haydi namazınıza, Allah Teâlâ cümlenizi rahme­tine lâyık kılsın.»

 

DÖRT HALÎ FENİN GÜZEL AHLÂKI

 

Birgün  Hz.  Alî  (r.a.)  hastalanmıştı.  Hz.  Ebûbekir  (r.a.)

 

haberdâr  olarak,  Hz.  Ömer  ve  Hz.  Osman  (r.anhümâ)’ya

 

şöyle dedi: “Alî, hastalanmış, onu ziyarete gidelim.” Kabul

 

ederler beraberce Hz. Alî(r.a.)’in kapısı önüne gelirler. Hz.

 

Alî  (r.a.)   onları   karşılar.   O   esnada   Hz.   Alî      (r.a.)’nin

 

rahat-sızlığı    hafiflemişti.   Buyur     eder.    Öyle    sevinir    ki

 

cömertliğinin  denizi  dalgalanır.  Evine  girer;  temiz  bir  tas

 

içinde  bir  kişiye  yetecek  kadar  bal  bulur.  Başka  ikram

 

edecek bir şey ol-madığını  görür. Temiz beyaz tas, içinde

 

bir kişilik bal, ta-sın kenarında ince siyah kıl var. ikram için

 

önlerine getirir: Buyurun! der.

 

Ebûbekir   Sıddîk   (r.a.)   der   ki:   Konuşmadan  önce,

 

bal-dan   yemek   lâyık   değil.   (Önce   kelâm,   sonra   taam

 

(yemek)!)  Diğerleri:  Sen  bizim  içimizde  efendimizsin;  en

 

kerîmimiz, en azîzimizsin. ilk söz sizin! Bunun üzerine, Hz.

 

Ebû bekir (r.a.): Dîn, beyaz tastan daha nurludur. Zikrullâh

 

baldan daha tatlıdır. Şerîat kıldan daha incedir.

 

Hz. Ömer (r.a.): Cennet, tastan daha nurludur. Cennetin

 

ni’metleri, baldan daha tatlıdır. Sırat, kıldan daha incedir.

 

Hz. Osman (r.a.): Kur’ân-ı  Kerîm, tastan daha nurludur.

 

Kur’ân’ı okumak, baldan daha tatlıdır. Kur’ân’ı tefsîr et-mek,

 

kıldan daha incedir.

 

Hz.  Alî  (r.a.):  Misafir,  tastan  daha  nurludur.  Misafir

 

kelâmı,  baldan  daha  tatlıdır.  Misafir  kalbi,  kıldan  daha

 

in-cedir.

 

Bu  anlayış  ve  teveccühler,  Kur’ân  ahlâkıdır,  Allâhü

 

Te’âlâ    kalblerimizi,    irfan   nuru    ile  nûrlandırsın!      Enes

 

(r.a.)’-den    rivayet    edilmiştir.   Resûlullâh      (s.a.v)   şöyle

 

buyurur-larlar: “Ebûbekir’i sevmek Allah’ın afvını îcâbet

 

ettirir.  Ömer’i      sevmek       günâhları      ortadan      kaldırır.

 

Osman’ı  sevmek  îmânı  kuvvetlendirir.  Alî’yi  sevmek

 

cehennem

 

ateşini Söndürür.” (Allah (c.c.) hepsinden râz, olsun.)

 

(Mahmûd Sâmt Ramazânoğlu (k.s), Hz. Ebûbekir S,ddfk (r.a.), 71-72.s)

 

 

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V.)’İN İRTİHÂLİNDEN SONRA EBÛ BEKİR (R.A)

 

 

Fahr-i Âlem (s.a.v.) Efendimiz’in irtihâli üzerine temiz eş-

 

leri ağlamağa başladılar, irtihâl haberi sür’atle yayıldı. Hz.

 

EbÛ Bekir (r.a.) geldi, kimseye bir söz söylemeden Hz. Âişe

 

(r.anhâ)’nın hücresine girdi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in yattığı

 

yere doğru ilerledi, mübarek yüzünü açt ı. Ebû Bekir (r.a.) eğil-

 

di, (s.a.v.) Efendimiz’in mübarek alnını öptü, gözlerinden yaş-

 

lar boşandı. “Sana her şey feda olsun, Allah (c.c.)’nun nâmına

 

kasem (yemîn) ederim ki ölüme iki kere uğramayacaksın, mu-

 

kadder olan ölümü işte tadd ın bundan sonra ölmezsin” dedi.

 

Hz. Ebû Bekir (r.a.) Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in yanından çıktı.

 

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in irtihâli karşısında here ü

 

merc içinde kalan (darmadağınık olan) ümmetin geleceğini

 

idare etmek onun, omuzuna yüklenmişti. Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in yatt ığı hücreden çıkarken

 

mühim bir vaziyet karşısında kalmışt ı. Bu vaziyet Resûl-i Ek-

 

rem (s.a.v.) Efendimiz’in, Hz. Zeyd bin Harise (r.a.)’in oğlu Hz.

 

Üsâme (r.a.)’in kumandası altında hazırladığı ordunun Şam’a

 

doğru seferini emir etmesidir. Bu ordunun Medîne’de kalması

 

için müracaat vuku bulmuş ise de Hz. Ebû Bekir (r.a.) “Ars-

 

lanların gelip beni kapacağını bilsem yine Üsâme’yi beklet-

 

mem.” demiştir. Bâzı Ensâr, Hz. Üsâme (r.a.)’in genç olduğu-

 

nu, Ashâb’dan yaşlı bir kumandanın tayin olunmasını münâsib

 

gördüklerini Hz. Ömer (r.a.) vasıtas ıyla Hz. Ebû Bekir (r.a.)’den

 

istemişlerse de Hz. Ebû Bekir (r.a.) “Köpekler, kurtlar üzerime

 

saldıracak olsalar yine onu gönderirim.” Resûl-i Ekrem (s.a.v.)

 

Efendimiz’in emri bu merkezdedir. Tek başıma kalacak olsam da

 

onu gönderirim, demişti. Hz. Ebû Bekir (r.a.) ordu karargâhına

 

gelerek orduyu uğurladı. Hz. Üsâme (r.a.) ile arkadaşları at

 

üzerinde gittikleri hâlde Hz. Ebû Bekir (r.a.) yaya yürüyerek or-

 

duyu selâmladı, Hz. Üsâme (r.a.) atından inerek Hz. Ebû Bekir

 

(r.a.)’e atını takdim etmek istedi kabul etmedi, islâm ümmetinin

 

en büyüğüne bir at takdîm edilmek istenildi, onu da reddetti. Atı

 

üzerinde ilerleyen Üsâme (r.a.)’in yanında yaya yürüyordu. “Bir

 

saat olsun ayaklarım Allah yolunda tozlansın.” dedi. Bu vaziyet

 

karşısında Ensâr ve Muhacirin (r.a.e.)’in gözleri açıldı.

 

(Hz Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s), Hz. Ehuhekir (r.a.), m.sj)

 

 

fÎ HLÂS, FELÂK VE NÂS SÛRELERİNİN FAZİLETİ

 

Ukbe b. Âmir el-Cühenî  (r.a.) şöyle anlatıyor: Yanına git-

 

tiğim bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.) bana “EyÂmir’in oğlu

 

Ukbe! Seninle ilgisini kesen  kişilerle sen ilgini kesme!

 

Seni mahrum bırakıp sana bir şey vermeyen kimselere

 

sen ver! Sana zulüm ve haksızlık yapanları da bağışla!”

 

buyurdular. Başka bir gün de şunları söylediler:

 

“Ey  Ukbe  b.  Âmir!  Sana  bâzı  sûreler  öğreteyim  ki

 

Allâhü  Te’âlâ  onun benzerini ne Tevrat’ta, ne Zebur ve

 

İncil’de  ve  ne  de  Kur’ân’da  indirmiştir.  Sonra  bunları

 

okumadığın hiçbir gecenin olmamasını  tavsiye ederim.

 

Bunlar Kul hüve’llâhu ehad, Kul e’ûzu bi-rabbi’l-felâk ve

 

Kul eûzu bi-rabbi’n-nâs sûreleridir.”  işte Hz. Peygamber

 

(s.a.v.)’in bana okumamı emrettikleri günden bu yana bunları

 

okumadığım bir gece olmamıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in

 

emri olduğu için de bunları asla terk etmemem gerekir.

 

Hz. Âişe (r.anhâ) Validemiz şöyle anlatıyor: Hz. Peygam-

 

ber  (s.a.v.)  yataklarına  girdiklerinde  ihlâs ve  Muavvizeteyn

 

(Felâk ve Nâs) sûrelerini okuyarak ellerine üfler ve sonra da

 

bunları  yetişebildikleri kadar vücûdlarının her tarafına sürer-

 

lerdi.  Hz.  Peygamber  (s.a.v.)  son  hastalıklarında  kendileri

 

yapamadıklarından bunu benim yapmamı istediler.

 

Abdullah b. Hubeyd (r.a.)  şöyle anlatıyor: Yağmurlu ve

 

çok karanlık bir gecede bize namaz kıldırması  için Hz. Pey-

 

gamber (s.a.v.)’i aramaya  çıktık. Onu bulduğumuzda bana

 

“Söyle!” buyurdular. Ne diyeceğimi bilemediğim için bir şey

 

söyleyemedim. Hz. Peygamber (s.a.v.) yine “Söyle!” buyur-

 

dular. Ben yine bir  şey söyleyemedim.  Üçüncü  defa olarak

 

“Söyle!” buyurdularklarında “Yâ  Resûlallâh (s.a.v.)! Ne söy-

 

leyeyim?” dedim.

 

“Her  gün  sabah  akşam  Kul  hüvellâhu  ehad  (İhlâs),

 

Felâk ve Nâs  sûrelerini  üçer kere oku! Bu seni hiç  bir

 

şeye muhtaç etmez” buyurdular.

 

(M. Yûsuf KandehlevT (r.h.), Hayatü’s-Sahâbe, 4.O., 25-27.s)

 

 

 

KÜÇÜK YÜREKTEKİ BÜYÜK ÎMÂN

 

 

Ümmü Sinan el-Eslemiyye (r.anhâ) anlatıyor:

 

“Hz. Âişe (r.anhâ)’nın evinde, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in önüne

 

serilmiş bir yaygı gördüm. Üzeri Müslüman kadınların bu gazve için

 

hediye    etmiş   oldukları    eşyalarla   doluydu.    Bunlar    aras ında

 

fildişinden  ve  altından  yapılmış  bilezikler,  halhallar,  küpeler  ve

 

yüzükler  görülüyordu.  Hâlbuki  halk  o  sıralarda  büyük  bir  sıkıntı

 

içerisindeydi.

 

Hazret-i Bilâl (r.a.) rivayet eder: Resûl-i Ekrem salla ’llâhü aleyhi

 

ve sellem Efendimiz, Tebük Seferi’ne hazırlık üzere idiler. Sahâbe-i

 

Kiram   (r.a.e.)’e   konuşma   yaptılar.   “Getiren   getirsin,   getiren

 

getirsin!” buyurdular. Getirilen mallar toplandıktan sonra:

 

“Bilâl bir de kadınlar tarafına gidelim. Kadınlardan da veren

 

olur belki.” dediler. Beraber gittik. Onlara hitap ettiler:

 

“Ey  kızlarım!  Sizler  de  ne  verebilirseniz  verin  bakalım.

 

Verdiğinizin  kat  kat  karşılığını,  yarın  cennette  Rabbim  size

 

verecektir. Ben verdiklerinize  şahadet edeceğim. Allah’ım ben

 

şahidim,   bunlar   bana   neleri   varsa   verdiler,   diyeceğim…”

 

buyurunca, Peygamber-i Zîşân (s.a.v.)’in yanlarına kadar geldiğini,

 

kendilerine  hitap  ettiğini  gören  kadınlar,  her  şeylerini  vermeye

 

başladılar.

 

Eteğimi açt ım. Elbisemin  eteğine  yüzükler,  bilezikler, küpeler,

 

kolyeler  geliyordu.  Kenarda,  on  –  oniki  yaşlarında  bir  kız  çocuğu

 

gördüm.  Fakîr  bir  ailenin kızı  olmalıyd ı. Bir şeyi  yoktu. Annesinin

 

küçükken      kulağına    taktığı   küpeyi    vermek     için  çıkarmaya

 

çalışıyordu.   Uğraşt ı,   uğraşt ı  açamadı.     Çekti    kopardı.    Kan

 

damlayarak getirdi eteğime attı. Eteğim kanlandı… O anda îmânı,

 

kalbi,  ruhu  coşmuş  olan  yavrucak:  “Resûlullâh  (s.a.v.)  bekliyor,

 

herkes  verir  de   ben  nasıl   bundan   mahrum  kalırım?  Küpenin

 

açılmaması  bana mâni mi olacak!” dedi, çekti, kulağının memesini

 

kopardı,  körpe  kızıl  kanıyla,  birer  yakuta  dönmüş  olan  küpeleri

 

getirip verdi. (Allah (c.c.) şefaatlerine nail eylesin.)

 

Not: Ashâb-ı Kirâm’ın Ahlâkı serîsinin bir sonraki yazısı

 

2-3 Aralık tarihindedir.

 

(Alî Ulvi Kurucu (r.h.), Hâürâlar, 1.c, 201-202)

 

ÇİN İMPRATORUNUN ASHÂB HAKKINDAKİ SÖZLERİ

 

iran Şahı Yezdicerd, Çin imparatoru’ndan islâm ordusuna karşı

 

yard ım istedi. Çin imparatoru, iran elçisine:

 

“Komşu  hükümdarların  birbirlerine  yardım  ettiğini  biliyorum.

 

Yenilen  bir  hükümdara  yardım  etmek  gelenektir.  Sizi  memleke-

 

tinizden  çıkaran  adamların  vasıflar ını  anlat  da  nasıl  insanlar  ol-

 

duklarını  öğreneyim.  Çünkü  onların  az  oldukları  hâlde,  sizin  gibi

 

büyük bir devleti bu şekilde perişan edip yurdundan çıkarmasında

 

bir hikmet olsa gerek. Herhalde onların iyi, sizin ise kötü bir tarafınız

 

vard ır ki böyle oluyor” dedi. Sonra Çin imparatoru elçiye:

 

“Sözlerinde duruyorlar m ı?” diye sordu. Elçi:

 

“Evet” dedi. imparator:

 

“Savaşa başlamadan  önce size ne teklif ediyorlar”  dedi. Elçi:

 

“Bizi üç şeyden birini seçmeye davet ediyorlardı: Ya dinlerini kabul

 

etmeye, ya cizye vermeye, ya da savaşmaya. Dînlerine girseydik,

 

onlardan  biri  gibi  olacaktık.  Cizye  vermeyi  kabul  etseydik,  bizi

 

himayelerine alıp herkese karşı koruyacaklardı” dedi. imparator:

 

“Liderlerine itâatları nasıldır? diye sordu. Elçi:

 

“Onlar  kadar  liderlerine  itaat  eden  kimse  görmedim”  dedi.

 

imparator:

 

“Onların  dîninde  neler  haram,  neler  helâl?’  diye  sordu.  Elçi

 

bunları da anlattı, imparator:

 

“Helâlleri haram, haramları helâl sayarlar m ı?” dedi. Elçi:

 

“Hayır” dedi. imparator:

 

“Haramlarını  helâl,  helâllerini  haram  saymadıkça  hiç  bir

 

toplum helak olmaz” dedi ve iran Şahına şu mektubu yazdı: Sana,

 

başı  Merv’de sonu Çin’de olacak kadar büyük bir ordu göndermem

 

gerekir.  Böyle  yapmak  gerektiğini  biliyorum.  Ancak  senin  elçinin

 

bana anlattığı kavim eğer dağları yerinden sökmek isterlerse, bunu

 

yapabilirler.  Eğer  onlarla  bizim  aramızda  siz  olmasanız,  böyle

 

vas ıflara  sâhib  oldukları  müddetçe  benim  saltanatımı  da  elimden

 

alırlar.  Beni  dînlersen  onlarla  barış  ve  korumaları  altına  girmeye

 

razı ol. Onlar sana dokunmadıkça, sen de onlara dokunma.

 

Not: Ashâb-ı  Kirâm’ın Ahlâkı serîsinin bir sonraki yazısı 28

 

Kasım tarihindedir.

 

(Yûsuf Kandehlevî (r.h.), Hayâtü’s-Sahâbe, 4.c. 459-460.s)

 

ERLERİN ERİ HZ. OSMAN (R.A.)

 

Abdullah ibn Ömer (r.a.) der ki: Mısır ahâlisinden bir kimse gelip

 

bana Hz. Osman (r.a.)’in Bedir Gazvesine ve “Bey’âtü’r-Rıdvân” da

 

bulunmadığını  biliyor  musun  diye  sordu.  Ben  de  evet  biliyorum

 

dedim.

 

Sonra Abdullah ibn  Ömer (r.a.) o kimseye hitaben: “Şimdi sen

 

yan ıma gel de işin aslını sana anlatayım” diye tafsilat verdi: Hazret-i

 

Osman  (r.a.)’in  Bedir  Gazâsı’nda  bulunmayışının  sebebi:  Osman

 

(r.a.)’in  nikâhında     bulunan,     Resûlullâh     (s.a.v.)’in  Kerîme-i

 

muhteremelerinden Rukîyye (r.anhâ)’nın ölüm hastalığı ile hasta idi.

 

Rukîyye  (r.anhâ)’nın  hem  hastalığına  bakmak  ve  hem  de  irtihâl

 

eylediğinde  onun  techîz  ve  tekfini  için  Hazret-i  Osman  (r.a.)’in

 

evinde  kalması  Nebî  (s.a.v.)  tarafından  emredildi.  Hattâ  Hazret-i

 

Osman  (r.a.)  biraz  tereddüd  gösterdi.  Sonra  Resûlullâh  (s.a.v.)

 

Efendimiz, Hazret-i Osman (r.a.)’e hitaben:

 

“Muhakkak  olarak  sana,  Bedir  Gazâsı’nda  hâzır  bulunan

 

kimseye âhirette verilecek ecr-ü sevâb vardır. Bir de dünyâca

 

da orada hâzır bulunan bir kimsenin mâl-i ganâimden (ganimet

 

mallarından)      alacağı     hisse     kadar     sana     hisse    vardır,

 

verilecektir!”  diye  müjdelediler.  Onun   üzerine  Hazret-i  Osman

 

(r.a.) evinde kaldı.

 

Hazret-i      Osman        (r.a.)’in    Hudeybiye        Vak’ası’nda,

 

“Bey-‘atü’r-Rıdvân”da      bulunamamasına        gelince:   Eğer   Mekke-i

 

Mükerreme’de Hazret-i Osman (r.a.)’den daha şeref ve nüfuz sahibi

 

bir kimse bulunsaydı  Resûlullâh (s.a.v.) Hazretleri, Hazret-i Osman

 

(r.a.)’in yerine Mekke-i Mükerreme’ye elçi olarak onu gönderir idi.

 

Ya’ni Hz. Osman (r.a.)’in yerini tutacak ve bu işi yapacak başkasını

 

bulamadılar ve onu gönderdiler. “Bey’at-ı  Rıdvan” ise Osman (r.a.)

 

Mekke’ye     gittikten  sonra    meydâna      geldi.  Resûlullâh    (s.a.v.)

 

Hazretleri, mübarek sağ elini mübarek sol eli üzerine vurup: “işte şu

 

iki elimin bey’atı da Osman için olsun.” buyurdular.

 

Not: Dört BUyUk Halîfe serîsinin bir sonraki yazısı 26 Kasım

 

tarihindedir.

 

(Hz. Mahmûd Sâmt Ramazânoğlu, Hz. Osman ve Hz. Alî (r.anhümâ),  10-12.S.)

 

 

 

 

 

 

  1. MÂRİYE (R.ANHÂ) VALİDEMİZ

 

Peygamberimiz  (s.a.v.)’e  Mukavkıs  tarafından  hediye  olarak

 

gönderilen cariyelerden Mâriye (r.anhâ) Validemiz Peygamberimiz

 

(s.a.v.)  ile  konuştuktan  sonra;  O  (s.a.v.)’in  sohbetlerine,  güzel

 

konuşmalarına, tevâzularına, hayran kalıp hemen Müslüman oldu.

 

Peygamberimiz (s.a.v.) ise O’nun bu davranışından ve îmân ederek

 

Müslüman oluşundan çok memnun oldu. Mâriye (r.anhâ) Validemizi

 

kendisine nikahlayarak diğer hanımları arasına kattı.

 

Peygamber  (s.a.v.)  Efendimiz’in  evlenmelerinin  hepsini  Hz.

 

Âişe  (r.anhâ)  Validemizi  Allâhü  Te’âlâ’nın  emri  ile  nikahladıktan

 

sonra  yaptı.  Bunlar  Dînf,  siyasî  veya  merhamet  ve  ihsan  ederek

 

yap ılan   evlenmelerdir.     Nitekim    câriye    olan   Mâriye     (r.anhâ)

 

Validemiz    ile  olan    evlenmeleri    de    böyledir.   Hadfs-i    Şerîf’te

 

buyu-ruldu  ki:  “Bütün   zevcelerimle   evliliklerim   ve   kızlarımı

 

evlendirmem, hepsi Cebrail (a.s.)’m Allâhü Te’âlâ’dan getirdiği

 

izinle olmuştur.” Mâriye (r.anhâ) Validemiz de herkesin arzu ettiği,

 

fakat  nasîb  olmadığı  dereceye,  îmân  etmesiyle  yükselmiş,  bütün

 

Müslümanların annesi olarak herkesin saygısını  kazanmışt ı. Buna

 

O saygıyı ve şerefi kazandıran Peygamberimiz (s.a.v.)’i görür gör-

 

mez Allâhü Te’âlâ’ya îmân edip Müslüman olmasıdır.

 

Peygamberimiz        (s.a.v.)’in   Mâriye     (r.anhâ)    Validemizden

 

ibrâhîm adında bir oğlu dünyâya geldi. Bu sebeble de Peygambe-

 

rimiz (s.a.v.)’in hanımları  içinde Hz. Hatîce (r.anhâ) Validemizden

 

sonra çocuğu olan ikinci hanımı olma şerefine de kavuşmuş oldu

 

Peygamberimiz (s.a.v.)’in oğlu ibrâhîm, Medîne dışında bulu-

 

nanAvali isminde bir köyde, süt anneye verildi. Peygamber (s.a.v.)

 

Efendimiz sık sık bu köye oğlunun ziyaretine giderler O’nu şefkat

 

ve merhametle severlerdi. Yine bir gün aynı köye; Oğlu ibrâhîm

 

(r.a.)’i ziyarete gittiler. Oğlunun ruhunu teslim etmek üzere oldu

 

ğunu görür görmez O’nu, hemen bağrına bastı. Saçlarını okşama

 

ya başladı. Birkaç dakîka sonra ibrâhîm (r.a.) vefat edince: “Yâ

 

İbrahim! ölümüne çok üzüldük. Gözlerimiz ağlıyor, kalbimiz

 

sızlıyor. Fakat Rabbimizi gücendirecek herhangi bir söz,

 

söylemeyiz” buyurdular. Peygamberimiz (s.a.v.) aynı gün oğlu

 

ibrâhîm’in cenaze namazını kendi kıldırdılar. Bakî kabristanlığına

 

defnedildi. Kabrinin üzerini hafifçe açarak su döktüler. Baş taraf ı

 

na ise büyükçe bir taş koydular. Bu durum hâlâ Peygamberimiz

 

(s.a.v.)’in Sünneti olarak Müslümanlar arasında bugün de devam

 

etmektedir.

(islâm Âlimleri Ansiklopedisi,  1.C.)

 

 

SAHABE (R.A.E.)’İN NEBİ (S.A.V)’E ÎMÂN VE TESLİMİYETLERİ

 

Bir  kişi  Ebû’d-Derdâ  (r.a.)’e  gelerek  “Yâ  Ebâ’d-Derdâ!  Evin

 

yand ı!” dedi. Ebû’d-Derdâ:

 

“Hayır; evim yanmamışt ır” karşılığını verdi. Sonra bir ikincisi ve

 

ondan sonra da bir üçüncüsü gelip ona evinin yandığını söylediler.

 

Ebû’d-Derdâ     (r.a.)  aynı   şekilde   bu   ikisine  de   “Hayır,   evim

 

yanmam ışt ır”   dedi.   Nihayet    dördüncü     bir  kişi  gelerek    “Yâ

 

Ebâ’d-Derdâ!  Yangın  senin  evine  varıncaya  kadar  devam  etti  ve

 

orada  söndü!”  dedi.  Bunun  üzerine  Ebû’d-Derdâ   “Ben  Allâhü

 

Te’âlâ’nın  benim  evimi  yakmayacağını  biliyordum”  dedi.  Orada

 

bulunanlar bu işe şaşarak “Yâ  Ebâ’d-Derdâ! “Hayır, evim yanmadı”

 

demen mi, yoksa “Allah’ın benim evimi yakmayacağını biliyordum”

 

demen  mi  daha  acayiptir  bilemiyoruz.  Bunlar ı  neye  dayanarak

 

söyledin?”  dediler.  Ebû’d-Derdâ  (r.a.)  şunları  söyledi:  “Ben  Hz.

 

Peygamber (s.a.v.)’in “Kim sabahleyin şu duayı okursa akşama

 

kadar onun başına herhangi bir musibet gelmez” buyurduklarını

 

işittim,  işte  sözkonusu  duâ  şudur:  “Ey   Allah’ım!  Sen   benim

 

Rabb’imsin!  Senden  başka  İlâh  yok-tur.  Ben  sâdece   sana

 

dayanıp  güvendim.  Sen   yüce   Arş’ın  sahibisin!   Allah   neyi

 

dilerse  o  olur;  dilemedikleri  ise  olmaz.  Günahlardan  dönüp

 

ibâdetlere yöneliş ancak yüce ve büyük olan Allah’ın kuvvet ve

 

kudretiyledir. Ben biliyorum ki Allah’ın herşeye gücü  yeter ve

 

O’nun ilmi  herşeyi  kapsamaktadır.  Ey  Allah’ım! Ben  nefsimin

 

şerrinden  sana  sığınıyorum.  Ayrıca  perçemleri  senin  elinde

 

olan  diğer  bütün  canlılardan  da  sana  sığınıyorum.  Şübhe

 

yoktur ki benim Rabb’im dosdoğru bir yol üzerindedir.”

 

Abdullah     b.   Ömer(r.a.)birgünbirarslanı,     kulağından      tutup

 

bükerek  yoldan  uzaklaşt ırmış  ve  sonra  da  şöyle  demiştir:  “Hz.

 

Peygamber (s.a.v.) hiç bir zaman yalan söylememişlerdir. Ben onun

 

“İnsanoğlu neden korkarsa o, onun üzerine musallat olur. Eğer

 

insan  Allah  (c.c.)’dan  başka  hiç  birşeyden  kork-mazsa  onun

 

başına hiç  bir şey musallat olamaz.”  buyurduğunu duymuştum.

 

Not:   Ashâb-ı   Kirâm’ın   ahlâkı   serisinin   bir   sonraki   yazısı  14

 

Kasım’dadır.

 

(Muhammed Yûsuf Kandehlevr (r.h.), Hayâtu’s-Sahâbe, 3.c, 345-346.S.)

 

 

 

 

 

 

ASHÂB-I KİRAM (R.A.E.)’İN, DÜŞMANLARDA UYANDIRDIĞI İNTİBALAR

 

Hz.Peygamber(s.a.v.)’in      Sahabeleri     karşısında,    düşmanlar

 

yar ım   gün    bile   dayanamazlardı.      Bizans     imparatoru     Hirakl

 

Antakya’da bulunduğu sırada Rumlar Ashâb’ın karşısında  mağlup

 

olup kaçt ılar. Hirakl: “Allah sizi kahretsin! Karşınızdaki Arablar da

 

sizin gibi birer insan değil mi?” dedi. Askerleri; “Evet, onlarda bizim

 

gibi birer insandır” dediler. Herakl: “Peki onlar sizden daha mı çok?”

 

dedi. “Hayır biz onlardan kat kat fazlayız” dediler. Herakl: “O hâlde

 

neden devamlı  yeniliyorsunuz?” dedi. O zaman ileri gelen bir kişi

 

“Çünkü onlar geceleri namaz kılar, gündüzleri oruç tutar, sözlerinde

 

durur,  iyiliği  emreder,  kötülükten  sakındırır,  birbirlerine  zulüm  ve

 

haksızl ık  etmezler.  Oysa  biz,  içki  içer,  zina  eder,  haram  yer,

 

sözümüzde       durmaz,    soygunculuk      yapar,   zulmeder,     faiz  ve

 

tefecilikle  uğraşırız.  Allah’ ın  hoşnud  olacağı  şeyleri  yasaklarız,

 

yeryüzünde  bozgunculuk  yaparız”  dedi.  Bu  söz  üzerine  Hirakl:

 

“Doğru söylüyorsun” dedi.

 

Nasrânî  (hrristiyan) Arablardan Birinin Hirakl’e Ashâb (r.a.e.)’in

 

Vas ıflar ını  Anlatmas ı:  islâm  ordusu  Ürdün  bölgesine  girdiklerinde

 

kendi  aramızda  Şam’ın  kuşanacağından  bahsederek  “Kuşatma

 

başlamadan gidip bir şeyler alalım” dedik. Pazarda dolaşırken Şam

 

patriği   bize   haberci   gönderdi.   Yanına   gittiğimizde   “Siz   Arab

 

mısınız?” diye sordu. “Evet” dedik. “Nasrânî  misiniz?” dedi. “Evet”

 

dedik. “Biriniz gidin de gizlice şu adamları  gözetleyip maksadlar ını

 

öğrenip  haber  getirin”  dedi.  Birimiz  gidip  aralar ına  girdi  ve  bir

 

müddet     kaldıktan    sonra    yanımıza     gelerek    “Bunlar    gibisini

 

görmedim; geceleri ruhban; gündüzleri kahraman oluyorlar; ok ve

 

yaylar ını  kendileri yapıyor ve cins atlara biniyorlar. Bedenleri zayıf,

 

çünkü  az  yiyorlar.  Fakat  Allah’ı  anmaktan  ve  Kur’ân  okumaktan

 

uzak kalmıyorlar. Öyle ki yan ındaki adama sesini zor duyurabilirsin”

 

dedi.  Patrik,  arkadaşlarına  dönerek  “Bunlarla  baş  edebilmenize

 

imkan yoktur” dedi. Not: Ashâb-ı Kirâm’ın ahlâkı serisinin

 

bir sonraki yazısı 28 Ekim’dedir.

 

(Muham med Yûsuf Kandehlevî (r.h.),  Hayâtu’s-Sahâbe, 4.c, 457-458.S.)

 

 

  1. ALÎ (R.A.), ALLAH RESULÜ (S.A.V.) İÇİN CANINI HER AN FEDA ETMEYE HAZIRDI

 

Müşrikler Peygamberimiz (s.a.v.)’e karşı  suikast planları

 

yaparken Cebrâîl (a.s.) Peygamberimiz (s.a.v.)’e:

 

“Hani bir zaman da o kafirler, seni tutup bağlamaları

 

ve  öldürmeleri  ya  da  sürüp  çıkarmaları  için  sana tuzak

 

kuruyordu. Öyle ya Allah tuzakların en hayırlısını kurar.”

 

(Enfal s. 30)

 

Ayeti’ni getirince Allah Resulü  (s.a.v.): -Ey Cebrâîl (a.s.)

 

bu  Âyet’in  nüzul  sebebi  nedir?  diye  sordu.  Hz.  Cebrâîl

 

müşriklerin planlarını anlattı ve;

 

-Hakk Te’âlâ  senin de Medîne’ye hicret etmeni emretme-

 

ktedir, dedi.

 

Peygamberimiz  (s.a.v.),  Hz.  Alî  (r.a.)’i  yanına  çağırdı.

 

Ona  durumu  açıkladılar  ve:  -Ey  Alî! Allâhü  Te’âlâ  bu  gece

 

Medîne’ye gitmem için izin verdi, insanların bana verdikleri

 

emânetleri  sahihlerine  iade  et.  Gece  olunca  yatağıma  yat.

 

Allâhü Te’âlâ seni koruyacaktır, buyurdular.

 

Allâhü Tealâ, Hz. Cebrâîl (a.s.) ile Hz. Mikâil (a.s.)’a;

 

-Sizi  iki  kardeş  olarak  yarattım.  Birinizin  ömrünü  uzun

 

diğerininkini ise kısa kıldım. Uzun ömrü  hanginiz kabul edi-

 

yorsunuz? diye sordu.

 

Her iki  melek de HakkTe’âlâ’dan uzun ömür diledi. Önce

 

ölmeye hiç  biri razı olmadı. Bunun üzerine Allâhü Te’âlâ’dan

 

şu nida geldi:

 

-Ey Cebrâîl ve Mikâil! Bakın. Alî b. Ebû Tâlib benim sevgili

 

Resûl’üm için kendi canını  nasıl feda ediyor! Ölmeye  razı

 

oluyor! izzet ve celâlim hakkı için siz ikiniz de bu gece aşağıya

 

inin.   Alîyi  kâfirlerin   şerrinden     koruyun.     Ona    bir   zarar

 

veremesinler.

 

“Yine  insanlar  arasında  kimi  de  vardır  ki  Allah’ın

 

rızâsını  kazanmak  için  kendisini  feda  eder.  Allah  ise

 

kullarına çok şefkatlidir.” (Bakara s. 207)

 

Allâhü Te’âlâ  bu Âyet ile birlikte, Hz. Alî  (r.a.)’i koruması

 

için Hz. Cebrâîl (a.s.)’ı gönderdi.

 

Not: Dört halife serisinin bir sonraki yazısı  13 Kasımdadır.

 

(Mustafa Darir (r.h.), Siyer-i Nebi (s.a.v.), 2.c. 171)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’E ASHÂB (R.A.E.)’NİN İTAATİ

 

Bedir savaşı öncesi zor zamanda Cebrâîl (a.s.) gelerek Kureyş

 

ordusuyla,  kervandan  herhangi  birisinin  Müslümanlar  için  vaad

 

edildiğini  müjdeledi.  Bunun   üzerine  Resûlullâh  (s.a.v.)  Ashâb-ı

 

kiram (r.a.e.)’i toplayarak bir istişare meclîsi kurdu.

 

Resûl-i  Ekrem  (sav):  “Kureyş,  Mekke’den  çıkmış  geliyor,

 

ne  dersiniz?  Kervanın  peşine  mi  düşmek  istersiniz,  yoksa

 

Kureyş  ordusuna  karşı  mı  gitmek  cihetini  tercih  edersiniz?”

 

diye sordu.

 

Âyet-i Celîle’de işaret olunduğu üzere Ashâb (r.a.e.)’den çoğu:

 

“Biz  kervan  niyetiyle  çıktık,  eğer  böyle  bir  ordu  ile  muharebe

 

olunacağını  bilseydik daha hazırlıklı çıkardık.” diye cevâb verdiler.

 

Ve kervan tarafına meyil gösterdiler.

 

Resûlullâh   (s.a.v.),   Ashâb   (r.a.e.)’in   muhalefet   cevâbından

 

hât ır-ı  âlîleri  kırıldı.  Bunun  üzerine  Hz.  Ebû  Bekirve  Hz.  Ömer

 

(r.a.e.) sırayla ayağa kalkarak muhacirler adına; Kureyş  ordusuna

 

karşı gidilmesi lehinde Nebî(s.a.v.)’in hatırını hoşnûd edecek sözler

 

söylediler.

 

Sonra   Mikdâd   bin   Esved   (r.a.)   ki   ilk   Müslümânlardandır,

 

meydâna çıkıp söz alarak: “Yâ  Resûlallâh (s.a.v.)! Allah (c.c.)’nun

 

emri ne ise  biz itaat  eyleriz. Her  hâlde seninle  beraberiz. Vallahi

 

îmar  edilmiş  arazinin  en  sonuna  kadar  gitseniz  sizinle  beraber

 

gideriz!”  dedi.  Mikdâd  (r.a.),  müşrikler  üzerine  Ashâb  (r.a.e.)’ni

 

harekete   da’vetle,   teşvîk   maksadıyla   Nebî(s.a.v.)’in   huzuruna

 

gelerek:  “-Yâ   Resûlallâh  (s.a.v.)!  Biz  (Hz.  Muhammed  (s.a.v.)

 

ümmeti)  Mûsâ  (a.s.)  kavminin  Mûsâ  Peygamber  (a.s.)’a  “Haydi

 

sen  ve  Rabbin  düşmana  karşı  gidip  muharebe  ediniz  de  biz

 

burada duralım!” dedikleri gibi diyemeyiz. Lâkin biz senin sağında,

 

solunda, önünde ve arkanda düşmanla çarpışırız!” dedi.

 

ibn-i Mesud (r.a.) der ki: “Resûlallâh (s.a.v.)’in Mikdâd (r.a.)’ın

 

bu  ateşli  sözü  üzerine  yüzünün  parladığını  Mikdâd  (r.a.)’e  duâ

 

buyurduğunu gördüm.”

 

Not:  Ashâb-ı  Kirâm’ın  ahlâkı  serisinin  bir  sonraki  yazısı  14

 

Ekim’dedir.

 

(Hz. Mahmûd Sâmf Ramazânoğlu (k.s.), Bedir Gazvesi, 29-31.S.)

 

DENİZ GAZİSİ HANIM SAHÂBÎ (R.ANHÂ)

 

Enes bin Malik (r.a.) demişdir ki:

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, benim süt teyzem olan Melîha

 

kızı Ümm-i Haram (r.anhâ)’yı Küba’da ziyarete geldi. Çünkü  Ümm-i

 

Haram,  Peygamber  (s.a.v.)  Efendimiz’in  dedesi  Abdûlmuttalib’in

 

anası  “Selmâ” tarafından akrabası  ve süt yö-nünden de mahremi

 

idi.

 

Ümm-i Haram (r.anhâ), Peygamberimiz (s.a.v.)’e yemek verdi.

 

Sonra  Resûlullâh  (s.a.v.)  orada  bir  müddet  uyudular.  Der-ken

 

gülümseyerek uyandılar. Ümm-i Haram (r.anhâ):

 

“Yâ   Resûlallâh   (s.a.v.)!   Seni   ne   güldürüyor?”   diye   sordu.

 

Resûlullâh  (sav):   “Rüyamda   bana   ümmetimden   bir   kısım

 

mücâhidlerin       şu    gök    denizin     yâni   Akdeniz’in      ortasında

 

pâdişâhların  tahtlarında  kuruldukları   gibi   gemilere   kemâl-i

 

ihtişamla  binerek  deniz  harbine  gitdikleri  gösterildi  de  gü-

 

lüyorum.” diye buyurdular.

 

Ümm-i Haram (r.anhâ):

 

“Yâ  Resûlallâh (s.a.v), beni de o gazilerden kılması için Allah’a

 

duâ buyurunuz.” diye ricada bulundu. Resûlullâh (s.a.v.) de öylece

 

duada bulundu. Sonra Peygamber (s.a.v.) Efendimiz yine uyudu ve

 

gülümseyerek uyandı.  Ümm-i Haram (r.anhâ)  yine sordu. Resûl-i

 

Ekrem (s.a.v.) buyurdular ki:

 

“Ümmetimden          bir    kısım     mücâhidlerin,       pâdişâhların

 

tahtlarına  kuruldukları  gibi  kara  nakliyelerine  kurulup,  deb-

 

debeli  (gösterişli)  bir  kuvvet-i  külliye  ile  Allah  (c.c.)  uğrunda

 

Kayserin      şehri     olan    Kostantiniyye’ye         gazaya      gittikleri

 

gösterildi.” buyurdular.

 

Ümm-i Haram (r.anhâ):

 

“Yâ   Resûlallâh     (s.a.v.)!   Beni   o   Kostantıniyye      (istanbul)

 

gazilerinden  kılması  için  Allah’a  duâ  buyurunuz.”  diye  rica  etti.

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz de:

 

“Hayır sen önce deniz gâzilerindensin.” buyurdular.

 

Enes  (r.a.) diyor ki: “Ümm-i Haram Hicrî28 senesinde K ıb-rıs

 

Gazâsı’nda  Kıbrıs  Adası’na  denizden  çıktığı  sırada  bindi-rildiği

 

katırdan düşerek gaza yolunda şehîd olmuştur.” Kabr-i Şerîf’i şimdi

 

Kıbrıs’ta “Mer’e-i Sâliha ve Hâla Sultân” nâmıyla an ılmaktadır.

 

Not:Sahâbe serisinin bir sonraki yazısı 5 Kasımdadır.

 

(Hz Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Ashâb-ı Kiram, 1.c, 88.s.)

 

SAHABE (R.A.E.) EFENDİLERİMİZİN CİHÂDI ARZULAMALARI

 

Ebû     Hüreyre     (r.a.)  anlatıyor:    “Resûlullâh      (s.a.v.)

 

buyur-dular   ki:   “(Müslüman   erkeklerden)   kim,   Allah

 

yolunda,  İ’lâ-yı  Kelimetullâh  için,  devenin  iki  sağımı

 

arasında geçen müddet kadar savaşacak olsa cennet

 

kendisine vâcib olur.”

 

Peygamberimiz  (s.a.v.)  mübarek  âdetlerinden  biri  de

 

savaşa gidileceği zaman Medîne-i Münevvere’nin dı-şında

 

askeri     gözden      geçirmekti.      Onların     durumuna        ve

 

ihtiyâçlarına  bakar  ve  orduyu  düzene  sokarlardı.  Küçük

 

yaşta olanları  geri gönderirlerdi. Nitekim Uhud Savaşı  için

 

yola  çıktıklarında bir yere vardı, askeri gözden geçirdi ve

 

küçük   yaşta   olanları   “Henüz   çocukturlar”   diye   geri

 

çevirdi.  Bunlar  arasında  Abdullah  ibn-i  Ömer,  Zeyd  bin

 

Sabit,  Üsâme  bin  Zeyd,  Zeyd  bin  Erkam,  Berâ  bin  Azib,

 

Amr bin Hazm, Üseyd bin Zuheyr, Urâbe bin Evs, Ebû Sa’îd

 

el-Hudrî,  Semüre  bin  Cündüb,  Râfi  bin  Hadic  (r.a.e.)

 

Efendilerimiz vardı. Bunlar yaklaşık on üç, on dört yaş-ları

 

civarındaydılar, Onlara dönmeleri emredilince Hadic (r.a.)

 

“Yâ Resûlullâh, oğlum (Râfi) ok atmayı çok iyi bi-lir” diyerek

 

aracı  oldu. Râfi de izin alabilme arzusundan  dolayı  büyük

 

görünmek  için  topuklarını   yukarı   kaldırarak  dikiliyordu.

 

Bunun   üzerine   Peygamber   (s.a.v.)   ona   izin   ve-rince

 

Semûre bin Cündüb (r.a.), üvey babas ı  Mürre bin Sinan’a

 

“Peygamber (s.a.v.) Rafi’ye müsaade etti, bana müsâade

 

etmedi.  Halbuki  ben  Rafi’den  daha  güçlüyüm.  Eğer  o

 

benimle  güreşirse  onu  yıkarım”  dedi.  Peygamber  (s.a.v.)

 

ikisini güreştirdi. Gerçekten Semûre, Râfi (r.a.)’i yere yıktı.

 

Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.v.) ona da izin verdiler.

 

 

Not:Ashâb-ı Kirâm’ın ahlâkı serisinin bir sonraki yazısı 2 Ekim’dedir.

 

(Ceylâna Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Amellerin Faziletleri,  149-150.5 )

 

ESMÂÜ’LHÜSNÂ’DANEL-KAHHÂR(C.C)

 

“Her şeye gâlib ve hâkim. Bütün varlıkları emir ve iradesi

 

altında döndüren.”

 

Yerde  gökte  ve  bu  ikisinin  arasında  ne  varsa,  herşey

 

O’na teslim olmuş, boyun eğmiştir. Cebrail (a.s.)’dan tutun

 

da bir kelebeğe kadar her varlık O’nun kudret elindedir. O,

 

güneşi yerinden sökecek, yıldızları dökecek olsa, hiç kimse

 

O’na  mâni  olamaz.  O’nun  kudretinin  önünde  durabilecek

 

hiçbir kimse yoktur.

 

Bu  mübarek  isim,  Yüce  Allah’ın  Kahhâr  sıfat ının,  her

 

yönden  üstün  ve  daima  gâlib  olduğunu  ihtar  etmektedir.

 

Çünkü  Kahr, bir şeye ona hor, hakîr ve helak edebilecek

 

şekilde gâlib olmaktır. O kadar ki, Allah (c.c), sonsuz kud-

 

retiyle ve nihayetsiz kuvvetiyle her şeyi içinden ve dışından

 

kuşatmıştır.  Âlemler  dolusu  halk,  gökler  dolusu  melek

 

O’nun  emrindedir.  O,  öyle  bir  varlıktır  ki,  düşmanlarının

 

belini kırar, onları  kahreder. Hayatta hiç  bir varlık yoktur ki,

 

onun kahrı ve kudreti alt ında kıvranmasın, satveti karşısın-

 

da aciz kalmasın.

 

Kullardan kahhâr, düşmanlarını  kahr edene denir. Kul-

 

ların en büyük düşmanı  iki yanı  (sağrısı) arasında bulunan

 

nefsidir. O, kendisini aldatan şeytândan daha düşmandır.

 

Kul,  her  ne  zaman  nefsinin  şehvetlerini  kahr  ederse,

 

şeytânı  kahr etmiş olur. Çünkü şeytân onu, ancak şehvet-

 

leri vasıtasıyle helâka sürükleyebilir.

 

Bu isimleri bilen Müslüman, Allah’a karşı derin bir korku

 

duyar. Nefsine, şeytâna ve düşmanlara galip gelir. Onların

 

isteklerine  boyun  eğmez,  Mevlâ’sına  itaati  tercih  eder.

 

Âhiret için çalışmasına mani olan her şeyden uzaklaşır.

 

Bu îsm-i Şerîf’i günde 306 kerre virdedenlerin kalbinden

 

dünya sevgisi mahvolup Allah (c.c.)’dan başkasına iltifattan

 

geçer.  Gece  yarısında  ve  güneş  doğarken  zikreden  kişi

 

düşmanını yenip zulmünden korunur.

 

(Kurtûbi (r.h.), Esmâü’l HUsnâ, 327.S., imâm-ı Gazali, Esmâü’l HUsnâ, 89.S.1)

 

 

SHÂB (R.A.E.)’İN EFENDİMİZ (S.A.V.)’E TA’ZİMh

 

Urve, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelip konuştuktan ve Hz.

 

Peygamber         (s.a.v.)’i   dinledikten     sonra     şöyle     dedi:

 

‘E-Muhammed(s.a.v.), bana söyleyebilir misin? Eğer kav-

 

minin  işini  bitirir  yani  köklerini  kazırsan,  acaba  Arablar

 

arasında senden evvel aile ferdlerini ortadan kaldıran var

 

mıdır? Eğer böyle bir şey yoksa, and olsun ki ben etra-f ında

 

yüzler  görmüyorum  (Sahabelere  hakareti  îmâ  ede-rek).

 

Ben burada karmakarışık kişiler görüyorum. Onlar her an

 

kaçacak  ve  seni  yalnız  bırakacak  gibi  görünüyor-lar’..

 

Urve’nin  bu  sözlerini  dinleyen  Hz.  Ebûbekir  Sıddîk  (r.a.),

 

ona  ‘Biz  mi  Resûlullâh  (s.a.v)’i  bırakıp  kaçacağız?’  dedi.

 

Urve ‘Bu kimdir?’ deyince kendisine onun Ebûbekir olduğu

 

söylendi.  Bunun  üzerine  Urve  şöyle  dedi:  ‘Nefsimi  elinde

 

tutana  yemîn  ederim  ki  eğer  daha  önce  bana  bir  iyiliğin

 

olmamış olsaydı şimdi sana cevâb verirdim’

 

Urve  durmadan  göz  ucuyla  Hz.  Peygamber  (s.a.v)’in

 

Sahabelerine bakıyordu. Hz. Peygamber (s.a.v) onlara ne

 

emretse  hemen  onu  yerine  getirirlerdi.  Hz.  Peygamber

 

(s.a.v.)’e  ta’zimde  kusur  göstermiyorlardı.  Böylece  Urve,

 

Hz.       Peygamber          (s.a.v.)’in      yanından        ayrılarak

 

arkadaşları-na  gitti  ve  onlara  şöyle  dedi:  “Ey  kavim!  And

 

olsun ki ben krallara; Kayser’e, Kisrâ’ya, Necâşî’ye gittim ve

 

and olsun ki hiç birisi adamlarından, Muhammed (s.a.v.)’in

 

ashabın-dan  gördüğü  ta’zimi görmemektedir.  Muhammed

 

(s.a.v.)   onlara   bir   emirde   bulunsa   derhâl   onu   yerine

 

getiriyorlar. Abdest aldığı  zaman abdest suyunu getirmek

 

için nerdey-se birbirleriyle savaşacaklar. Konuştuğu zaman

 

O (s.a.v.) katında seslerini alçaltıyorlar; ta’zim maksadıyla

 

ona dik-katli bir şekilde de bakmıyorlar. Muhammed (s.a.v.)

 

size doğru bir teklif sunmaktadır, onu kabul ediniz.”

 

Not:Ashâb/ı Kirâm’ın ahlâkı serisinin bir sonraki yazısı 24

 

Eylüldedir.

(Muhammed Yûsuf Kand hl vî(r.h.), HayâtuSSahâbe, 1.c, 135-136.s)

 

 

  1. ÖMER (R.A.)’İN HALKINI GÖZETİP KOLLAMASI

 

Hz.   Ömer   (r.a.)   geceleri   dolaşır,   halkın   durumunu

 

kontrol  ederdi.  Hz.  Ömer  (r.a.),  Medîne’ye  geldiği  bir

 

zamanda  çölde  tek  bir  çadırda  bir  kadın  görmüştü  ve

 

kadına  sormuştu:  «Ömer  hakkında  ne  düşünüyorsun?»

 

Kadın:  «Allah (c.c),  Ömer’in belâsını  versin. Bütün reisliği

 

müddetinde  beş  para  almadım.»  dedi.  Hz.  Ömer  (r.a.):

 

«Sen böyle uzak yerde ayr ı yaşarken, Ömer seni nereden

 

bulsun?»      deyince   kadın:   «Beni   bulamayacaksa   niçin

 

devletin  başına  geldi?»  dedi.  Bu  söz  Hz.  Ömer  (r.a.)’i  o

 

kadar üzdü ki gözleri yaşardı.

 

Bir gün Hz. Ömer (r.a.), Medine’den üç mil mesafede bir

 

kadına tesadüf etmişti. Üç çocuğu ağlıyordu ve tencere de

 

ocakta  idi.  Hz.  Ömer  (r.a.),  çocukların  niçin  ağladıklarını

 

sordu. Kadın da, iki günden beri çocukların aç olduğunu ve

 

çocukları     aldatmak      için   tencerede      su    kaynatmakta

 

olduğunu   söyledi.   Hz.   Ömer   (r.a.),   derhâl   Medîne’ye

 

dönerek,  un,  yağ,  hurma  alarak  arkasına  yüklenmişti.

 

Kölesi Eşlem (r.a.) yükü götürmek istemiş, Hz. Ömer (r.a.)

 

de reddetmiş ve demiştir ki: “Kıyamet günü benim yüküme

 

iştirak  edecek  değilsin!.»  Hz.  Ömer  (r.a.),  kadının  ateşini

 

kendi  yakmış, çocuklar yemek  yedikten  sonra  oynamağa

 

başlamış,     kadın    da    demiş     ki:  «Cenâb-ı   Hakk   sana

 

mükâfat ını ihsan etsin. Ömer’in işgal ettiği makama o değil

 

sen lâyıksın!..”

 

Hz.  Abdurrahmân  bin  Avf  (r.a.)  der  ki:  “Bir  gün  Hz.

 

Ömer (r.a.) evime gelmişti. Niçin beni çağırtmayıp zahmet

 

ettiğini   sorunca,   Medîne’ye   bir   kervanın   gelip   şehrin

 

dışında     konakladığını,      yolcuları    yorgun      olduğu     için

 

istirâhate   muhtaç   olduğunu   söyledi;   haydi   gidelim   de

 

kervanı  muhafaza  edelim,  dedi.  Sabaha  kadar  kervanı

 

bekledik.”

 

Not:Dört halîfe serisinin bir sonraki yazısı 13 Ekim’dedir.

 

(Hz Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Hz. Ömer (r.a.), 109-110.S.)

 

TALHÂ B. UBEYDULLAH (R.A.)’IN MÜSLÜMAN OLUŞlA

 

Hz.  Ebû  Bekir  (r.a.)’in  Talhâ  b.  Ubeydullâh  adında  bir

 

amca oğlu vardı, Temîmoğulları’ndan idi ve şehrin dışında

 

otururdu. Bir gün şehre geldi, Kureyşliler Bathâ’da toplan-

 

mışlardı. Talhâ’yı görünce karşıladılar.

 

-Amcan ın oğlunun ne iş  işlediğini duydun mu? Baba ve

 

dedelerinin Dînini terk etti. Gitti, Ebû  Talib’in yetiminin bü-

 

yüsüne  aldandı.O’nun sözüne  inandı. O’nun Dinine  girdi,

 

dediler. Talhâ  (r.a.) o sözleri duyunca hiddetlendi. Bir söz

 

söylemeye mecali kalmadı. Hemen Hz. Ebû  Bekir (r.a.)’in

 

evine gitti ve aralarında şu konuşma geçti.

 

-Ey Atîk! Baba ve dedelerinin Dînini terk etmişsin!

 

-Lât ve Uzzâ  nasıl şeylerdir ki onların dini olsun. Bunlar-

 

dan nasıl tanrı olur?

 

-Lât ve Uzzâ tanrının kızlarıdır.

 

Sıddîk bu söze güldü. Bu sırada Hz. Alî  (r.a.) içeri girdi.

 

Konuşmaları bir süre dinleyen Hz. Alî (r.a.):

 

-Diyelim ki senin dediğin gibi Lât ve Uzzâ Allah’ ın kızla-

 

rıdır. Peki bu kızların annesi kimdir? Bunları  kim doğurdu?

 

diye sordu.

 

Talhâ  bu sözü  duyunca  şaşırdı. Dili tutuldu. Bir müddet

 

sessiz kaldı. Bundan sonra Talhâ ayağa kalkarak:

 

-Ey  Sıddîk!  Hadi  beni  Resul  (s.a.v.)’in  yanına  götür,

 

dedi.

 

Resûlullâh (s.a.v.) Talhâ’yı  görünce tebessüm buyurdu-

 

lar.  Yerlerinden  kalkıp,  onu  karşıladılar  ve  geçip  beraber

 

oturdular.  Daha  sonra  Resûlullâh  (s.a.v.)  Talhâ’ya  Allâhü

 

Te’âlâ’nın  vahdaniyetinden  (birliğinden),  ferdâniyyetinden

 

(tek oluşundan) bahsetti. Talhâ  bu sözleri duyunca muhab-

 

bet  denizinin  dalgaları  taştı.  Şehadet  parmağını  kaldırıp

 

îmâna geldi ve Müslüman oldu. Talhâ  b. Ubeydullâh (r.a.)

 

Müslüman  olanların  altıncısıdır  ve  hayâttayken  cennetle

 

müjdelenen on Sahabeden biridir.

 

Not:Sahâbe serisinin bir sonraki yazısı 28 Eylüldedir.

 

(Mustafâ Darir (r.h.), Siyer-i Nebî(s.a.v.), 1 .c, 535-540.s)

 

 

KUR’ÂN’DAASHÂB-I KİRAM (R.A.E.)

 

Allâhü      Te’âlâ     Fetih     Sûresi’nde       buyuruyor       ki:

 

«Muham-med (s.a.v.)  Allah’ın Resulüdür. Onunla olan

 

Müminler  kâfirlere  karşı  çok  şiddetli,  aralarında  ise

 

birbirlerine çok merhametli ve şefkatlidirler. Sen onları

 

rükû’ ve secdede görürsün. Onlar Allâhü Te’âlâ’nın fadl

 

ve      rızâsını      isteyicidirler.        Onların       sîma       ve

 

alâmetlerinden   yüzlerinde   secde   eserleri   görürsün.

 

Onların  vasıfları  Tevrat  ve  İncil’de  yazılıdır.  Bir  ekine

 

benzerler   ki   önce   kılıç   gibi   bir   filiz   çıkar,   sonra

 

kuvvetlenir,   kalınlaşır,   gövdesi   üzerine  doğrulur   ki

 

ekicileri   onun   kuvvet   ve   güzel   görünüşü   hayrette

 

bırakır.      Bunun         gibi      Müminler         de,      İslâmın

 

başlangıcında,  zayıf  görünüp  gittikçe  kuv-vet  bulup,

 

herkesi şaşırtır. Allâhü Te’âlâ kâfirleri kızdır-mak için bu

 

örneği verdi.» (Fetih s.29)

 

(Onunla beraber olanlar) kelâmı, Hz. Ebûbekir (r.a.)’i

 

övmektedir. Zîra sıkıntı ve ferâhda ve mağarada Resûlullâh

 

(s.a.v.)    ile   bulunan       O’dur.    (Kâfirlere      karşı     çok

 

şiddetlidirler)  kelâmı,  Hz.  Ömer  (r.a.)  içindir.  Zîra  müş-

 

riklere    çok     şiddetli    olan    O’dur.     (Aralarında       çok

 

merha-metlidirler)  kelâmı  Hz. Osman  (r.a.) hakkındadır.

 

Zîra, o, çok merhametli ve büyük haya sahibi idi.  (Onları

 

rükû’    ve    secdede   görürsün)   kelâmı,   Hz.   Alî           (r.a.)

 

şânındadır.  Zîra  her  gece,  binlerce  tekbîr  (Allâhü  ekber)

 

sesi, O’nun hususî  odasından, yüksek kapısından  hizmet

 

edenlerin,  kulaklarına  gelirdi.  (Allâhü  Te’âlâ’dan  fadl  ve

 

rızâsını isterler) kelâmından, Aşere-i Mübeşşere’den olan

 

ve Resûlullâh (s.a.v)’in havârîleri bulunan Talhâ ve Zübeyr

 

(r.a.e.)   murâd      ediliyor.   (Secde      eserleri     yüzlerinde

 

görü-nür)  kelâmından,  yine  Aşere-i  Mübeşşere’den  olan

 

Sa’d,  Saîd,  Abdurrahmân  bin  Avf  ve  Ebû  Ubeyde  bin

 

Cerrah (r.a.e.) kasdediliyor.

 

Not:  Ashâb-ı  Kirâm’ın  yüce  ahlâkı  serisinin  bir  sonraki

 

ya-zısı  14 Eylüldedir.

 

(Seyyîd Abdulkâdir-i Geylânt (k.s.), Gunyetü’t Talibin, 115-117.S.)

 

 

CENNETLE MÜJDELENEN SAHÂBÎ HZ. OSMAN-I ZİNNÛREYN (R.A.)

 

Hz.  Osman  (r.a.),  Medîne  Dönemi  boyunca  sürekli

 

Resûlullâh   (s.a.v.)   ile   birlikte   olmaya   gayret   gösterdi.

 

Ashâb’ın  en  zenginlerinden  biri  olması,  onun  islâm’a  ve

 

Müslümanlara herkesten çok maddî yardımda bulunmasını

 

sağladı.  Bilhassa  kâfirler  üzerine  sefere  çıkan  orduların

 

techîz  edilmesinde  yüksek  derecede  cömert  davrandığı

 

görülmektedir. Tarihçiler onun Tebük Seferi’ne çıkacak or-

 

dunun techîz edilmesine yaptığı  katkıyı  övgüyle zikretmek-

 

tedirler. O, bu ordunun yaklaşık üçte birini tek başına techîz

 

etmiştir.  Asker  sayısının  otuz  bin  kişi  olduğu  göz  önüne

 

alınırsa bu meblâğın büyüklüğü  rahatça anlaşılır. Onun bu

 

davranışından  çok  memnun  olan  Resûlullâh  (s.a.v.);  “Ey

 

Allah’ım! Ben Osman’dan razıyım. Sen de razı ol.” diye-

 

rek    duada     bulunmuş      ve    “Bundan       sonra     Osman’a

 

işledik-leri için bir sorumluluk yoktur.” demiştir.

 

(İmâm-ı Suyûtî(k.s.), Târihül-Hulefâ, 169.S.)

 

Hz. Osman (r.a.), Veda Haccı  esnasında da Resûlullâh

 

(s.a.v.)’in yanındaydı. Resûlullâh (s.a.v.) Müslümanları  ilgi-

 

lendiren bir çok mes’elede Osman (r.a.)’ın yardımına mü-

 

racaat etmişlerdir.

 

Hz.  Ebû  Bekir  (r.a.)  halîfe  seçilince,  Osman  (r.a.)  ona

 

bey’at etti. Ebû  Bekir (r.a.) halifeliği boyunca  ümmetin iş-

 

lerini idarede onunla istişarede bulundu. Ebû  Bekir (r.a.)’in

 

irtihâlinden önce yazdırdığı  Hz. Ömer (r.a.)’in halîfe atan-

 

masına dâir belgeyi Osman (r.a.) kaleme almıştır. Hz. Ebû

 

Bekir (r.a.), Osman (r.a.)’in yazdıklarını  ona tekrar okuttur-

 

duktan sonra mühürletmişti. Osman (r.a.), yanında  Ömer

 

(r.a.)  ve  yanında  Üseyd  ibn  Saîd  el-Kurazî  (r.a.)  olduğu

 

hâlde dışarı  çıkmış  ve oradakilere “Bu kâğıtta adı  yazılan

 

kimseye bey’at ediyor musunuz” diye sormuştu. Onlar da

 

“evet” diyerek bunu kabul etmişlerdi.

 

(İbn Sa’d <r.h), Tabakâtül-Kübra, 3.c, 200.s)

 

  1. ALÎ (R.A.)’İN NASİHATİ

 

Hz. Hasan (r.a.),  İbn Mülcem tarafından hançerle ağır

 

şekilde  yaralanan  babası  Hz.  Alî  (r.a.)’in  huzuruna  ağla-

 

yarak girdi. Hz. Alî  (r.a.) ona niçin ağladığını  sordu. O da:

 

“Sen âhiretin ilk, dünyanınsa son gününde bulunduğun bir

 

sırada nasıl ağlamayayım?” cevâbını verdi. Bunun  üzerine

 

Hz. Alî (r.a.):

 

“Oğlum! Dörder nasihatten oluşan şu sözlerimi iyi dinle

 

ve   sak ın   bunları   unutma.   Çünkü   bunları   unutmadığın

 

sürece hiç  bir şey sana  zarar  veremez”  dedi. Hz.  Hasan

 

(r.a.)’in:  “Babacığım!  Bunlar  nedir?”  demesi  üzerine  de

 

şöyle  buyurdular:  “En  büyük  zengînlik  akıl,  en  büyük

 

fakîrlikse ahmaklıktır. En büyük cehalet (bilgisizlik), kendini

 

beğenmişlik; en büyük şeref de güzel ahlâktır.” Hz. Hasan

 

(r.a.):

 

“Babacığım  diğerleri  nelerdir?”  diye  sorunca  Hz.  Alî

 

(r.a.)  şunları  söyledi:  “Sakın  ahmaklarla  arkadaş  olma.

 

Çünkü  ahmak bir insan fayda vereyim derken sana zarar

 

verir. Sakın yalancılarla dost ve arkadaş olma! Çünkü böyle

 

bir  insan  sana  uzakları  yakın,  yakınları  ise  uzak  gösterir.

 

Sakın  cimrilerle  dost  olayım  deme;  çünkü  ihtiyacın  olan

 

şeyleri  senden  esirger.  Sakın  kötü  insanlarla  arkadaşlık

 

yapma; çünkü  kötüler seni çok ucuz bir şeye dahî satarlar.”

 

Hz. Alî (r.a.), oğlu Hz. Hasan (r.a.)’a sonra şunları söylediler:

 

“En iyi dost güzel ahlâk, en iyi arkadaşsa akıldır. Edeb de en

 

güzel  mirastır,   insanın  kendisini   beğenmesinden   daha

 

büyük vahşet yoktur.”

 

Hz.  Alî  (r.a.), oğlu Hasan  (r.a.)’e  şöyle nasihat  ettiler:

 

“Söyleyene değil, söylediği şeylere bak. Menfaate dayanan

 

bütün dostluklar bir yerde kesilmeye mahkûmdur.” Not: Dört

 

Halîfe serisinin bir sonraki yazısı 5 Ağustos’tadır.

 

(M. Yûsuf Kandehlevî (r.h.), Hayatü’s-Sahâbe, 4.c, 261-262.S.)

 

  1. FÂTIMATÜ’Z-ZEHRÂ (R.ANHÂ)’NIN TEVEKKÜLÜ

 

Hz. Osman (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’e ziyafet vermişti: Hz. Alî

 

(r.a.) ziyafetten çıkıp eve geldi Hz. Fât ıma (r.anhâ), Hz. Alî (k.v.) ‘yi

 

üzüntülü  gördü. Sebebini sordu. Hz. Alî  (k.v.) “Yâ  Fât ıma! Biz de

 

biraz zengîn olup da, Resûlullâh (s.a.v.)’i davet etseydik. Bugün Hz.

 

Osman davet etti.” dedi. Fât ımâtü’z-Zehrâ  (r.anhâ): “Biz de davet

 

edelim” dedi. Hz. Alî  (r.a.): “Ey Habîbullah (s.a.v.)’in Kerîmesi! Ne

 

ikram ederiz, hangi  yemekleri  veririz?” dedi. Hz.  Fât ıma  (r.anhâ):

 

“O,  Allâhü  Te’âlâ’nın  sevgilisidir.  Hakk  Te’âlâ  O’na  yemek  verir”,

 

dedi.  Hz.  Alî   (r.a.),  Resûlullâh  (s.a.v.)’in   huzuruna  vardı:  “Yâ

 

Resûlallâh!   Kerîmeniz   Fât ıma,   sizi   evine   davet   ediyor”   dedi.

 

Resûlullâh  ( s av ):  “Yalnız  beni mi,  yoksa  Ashâb-ımla  beraber

 

mi çağırıyor?” buyurdular. Hz. Alî (r.a.): “Ashâb-ı Kiram da beraber

 

buyursunlar” dediler.

 

Resûlullâh     (s.a.v.),  Ashâb      (r.a.e.)  ile  kalkıp    Hz.   Fât ıma

 

(r.anhâ)’nın evini teşrîf ettiler. Fât ımatü’z-Zehrâ (r.anhâ): “Yâ Rabbi!

 

Biliyorsun,  Habîbin  ve  Ashabı  bu  miskînin  evini  şereflendirdiler.

 

Onlara ikram edecek bir şeyim yok. Sen onlara ihsan ve ikram et,

 

ni’metler ver!” diye duâ etti. Bir tenceresi vardı. Ocağa koydu. Hakk

 

Te’âlâ  lütfederek tencereyi yemekle doldurdu. Hz. Fât ıma (r.anhâ)

 

bu yemeği Resûlullâh (s.a.v.)’in huzuruna götürdü. Ashâb-ı  Kiram

 

(r.a.e.)  ile   beraber     yediler.   Resûlullâh     (s.a.v.)   “Bu    Cennet

 

yemek-lerindendir.”  buyurdular.  Hz.  Fât ıma  (odasına  girip  Hakk

 

Te’âlâya şükür secdesi etti. “Yâ  Rabbi! Kölem yok ki âzâd edeyim.

 

Bu  ümmetin  günahkârlarından  bir  kısmının  Cehennem  ateşinden

 

âzâd edilmesini istiyorum” diye duâ etti. Hemen Cebrail (as.) geldi:

 

“Yâ   Resûlallâh!  Kızın  Fâtıma,  ümmetinin  günahkârları   için

 

münâcaat etti. Hakk Te’âlâ sana selâm söyledi ve “Fâtıma’nın

 

evine gelen yüz er-kek ve yüz kadından her birinin her adımına

 

Cehennemden bir kişiyi azad etti.” buyurduğunu haber verdi.

 

Not:Sahâbî ler serisinin bir sonraki yazısı 24 Ağustos’tadır.

 

(islâm Alimleri Ansiklopedisi, 1.c. 139.S.)

 

 

ASHÂB-ISUFFA(R.A.E)’İN FAZİLETİ

 

Ebû’l-Hasan el-Bekrî şöyle anlat ır: Kureyş kavmi Müslümanlara

 

karşı düşmanlıklarını gün geçtikçe artırıyordu. Gece gündüz hased

 

ve  g ıybet  ateşiyle  yanıyorlard ı.  Kim  gelip  Allah  Resulü  (s.a.v.)’e

 

îmân  etse  kâfirlerin  yüreğine  ateş  düşü-yordu.  Gelip  gidenleri

 

Resûlullâh  (s.a.v.)  ile  görüşmekten  men  etmekten  başka  çâreleri

 

kalmadı.

 

Her  gördüklerinde  Allah  Resulü  (s.a.v.)  birkaç  sahabesiy-le

 

birlikte  sohbet  ediyor,  yoksul  kişilerle  oturuyordu.  O  yoksul  diye

 

kötülediklerinin birisi Hz. Ammar b. Yâsir, diğeri Hz. Bilâl-i Habeşî

 

ve  bir  diğeri  de  Hz.  Suheyb-i  Rûmî  (r.a.e.)  idi.  Bu  ve  bunlar  gibi

 

sahabeler   Resûlullâh   (s.a.v.)’in   sevgisiyle   dopdolu   olmuşlardı.

 

Resûlullâh      (s.a.v.)’in   eşiğinde     oturuyorlardı.     O’nun     mübarek

 

cemâlinin nuru bunlara kuvvet olmuştu. Bu toplulu-ğa Suffa Ashâb-ı

 

denilmişti.  Devaml ı  Peygamberimiz  (s.a.v.)  ile  beraber  yürürlerdi.

 

Mal,  mülk  ve  evlâdı  terk  etmişlerdi,  iş  ve  güç  ile  uğraşmazlardı.

 

Al ışverişi terk etmişlerdi. Her şeyleri Allah Resulü (s.a.v.) olmuştu.

 

Râvîlerin bildirdiğine göre, bu yüce zâtlar Allah Resulü (s.a.v.)’in

 

en itibarlı Ashâbındandı. Kendileri istek ve arzularıy-la fakirliği tercîh

 

etmişlerdi.    Yamalı     elbiseler    giyerek     insanlar    arasında      hakîr

 

yürürlerdi.  El  ve  dillerini  dünyadan  çekmişlerdi.  Şerîatın  emrini

 

yerine getirirlerdi. Dînlerinin yoluna gidip dünya-yı unuttular. Tarîkat

 

kuşağını     kuşandılar.     Nefislerine     uymaktan   geçtiler.   Hevâ        ve

 

heveslerini  terk  ettiler.  Kendileri  için  yaşamayı  bıraktılar.  Allah

 

Resulü     (s.a.v.)’in   sevgisini   gönüllerinde      yerleş-tirdiler.   Tarikat

 

amellerini     yaptılar.   Hakîkat      menziline     ulaşt ılar.   Not:Ashâb-ı

 

Kirâm’ın yüce ahlâkı serisinin bir sonraki yazısı 8 Temmuz’dadır.

 

(Mustafa Darir(r.h.), Siyer-i Nebi(s.a.v.), 1.e, 710.S.)

 

Resûlullâh (s.a.v.)’in Duası: “Allah’ım, beni miskin ola

 

rak yaşat, miskin olarak ruhumu kabzet, kıyamet günü de

 

miskinler zümresiyle birlikte hasret.” Hz. Aişe (r.anhâ) atı-

 

larak sordu: “Niçin ey Allah’ ın Resulü?” “Çünkü” dedi, “Onlar

 

cennete, zenginlerden kırk bahar önce girecekler. Ey Aişe!

 

Fakirleri sev ve onları (meclisine) yaklaştır, ta ki Kıyamet

 

Uünü Allah da sana yaklaşsın.” (Tirmîzî, Zühd, 2353)

 

 

 

 

  1. ÖMER (R.A)’DEKİ ALLAH KORKUSU

 

 

ibn   Abbâs   (r.a.)   der   ki:   Hz.   Ömer   (r.a.)   sûikastle   yara-

 

landıklarında yanlarına gittim. “Ey Mü’minlerin Emîri! Sana müjdeler

 

olsun, sevinmelisin! Çünkü Allâhü Te’âlâ seninle yeni yeni şehirler

 

kurdu,   nifak   ve   fitneyi   ortadan   kaldırdı.   Yine   senin   sayende

 

Müslümanların rızıklarını  genişletti” dedim, Bana “Ey  ibn-i Abbâs!

 

Sen beni iyi bir yönetici olduğum için mi methediyorsun?” dedi. Ben

 

de “Ey Mü’minlerin Emîri! Seni, bunun dışında birçok güzel işlerinle

 

de  medhediyorum”  dedim.  Bunun  üzerine  “Nefsimi  kudret  elinde

 

tutan Allah (c.c.)’ya yemîn ederim ki dünyaya nasıl gelmişsem, aynı

 

şekilde  günâhım  ve  sevabım  birbirine  denk  olarak  gitmeyi  çok

 

isterdim” diye buyurdular.

 

ibn Abbâs (r.a.) şöyle anlat ıyor: Hz. Ömer (r.a.) yaralandığında

 

yan ına  giderek  şunları   söyledim:  “Ey   Mü’minlerin  Emîri!  Seni

 

cennetle müjdeliyorum.  Çünkü sen Hz. Peygamber (s.a.v.)’le uzun

 

bir süre birlikte oldun, ona çok büyük yardımlarda bulundun. Sonra

 

Müslümanların emîri oldun ve bu konuda büyük başarılar gösterip

 

görevini hakkıyla yerine getirdin.” Bunun  üzerine o şöyle dedi: “Ey

 

ibn-i   Abbâs!     Sen    beni    cennetle     müjdelemektesin!       Bense,

 

kendisinden  başka  ilâh  olmayan  Allah  (c.c.)’ya  yemîn  ederim  ki

 

dünya   ve   içindekilerin   hepsi   benim   olsaydı   o   dehşetli   günü

 

görmemek  için  hepsini  verirdim.  Emirlik  konusuna  gelince  yemîn

 

ederim ki bu konuda günâhımla sevabım eşit olsun, bu benim için

 

yeterlidir.  Geriye  bir  tek  ümîdim  kalıyor;  o  da  Hz.  Peygamber

 

(s.a.v.)’e sahabe olmaklığımdır.”

 

Hz.  Ömer  (r.a.),  ibn  Abbâs  (r.a.)’nın  sözleri  üzerine  “Beni

 

oturtunuz!” dediler. Tutup kaldırdılar; o zaman ibn Abbâs (r.a.)’ya,

 

sözlerini  bir  kere  daha  tekrarlatt ı.  Sonra  “Kıyamet  günü,  Allâhü

 

Te’âlâ’nın huzurunda da benim için bu şâhidliği yapar mısın?” diye

 

sordu, ibn-i Abbâs (r.a.)’nın “Evet; Allah’ın huzurunda da şâhidliğini

 

yapar ım” demesi üzerine de çok sevindiler. Not:Dört Halîfe serîsinin

 

bir sonraki yazısı  12 Temmuzdadır.

 

(M. Yûsuf Kandehlevî (r.h.), Hayatü’s-Sahâbe, 2.c, 160.S.)

 

İMANLI KİŞİYE ALLAH (C.C.) YETER

 

 

Bir ara Müslümanların bir gaflet anından yararlanan Gav-res b.

 

Heris isimli bir kişi elinde kılıcı  olduğu hâlde gelip Hz. Peygamber

 

(s.a.v.)’in tepesine dikildi ve “Seni benim elimden kim kurtarabilir?”

 

diye hayk ırdı. Hz. Peygamber (s.a.v.) “Allah kurtarabilir” dediler.

 

Bunun      üzerine    adam ın      kılıcı  birdenbire     elinden     düştü.    Hz.

 

Peygamber  (s.a.v.)  bu  düşen  kılıcı  alarak  ona  “Peki  şimdi  sen

 

söyle     bakalım.       Seni    benim       elimden      kim     kurtarabilir?”

 

buyurdular.  Gavres  “Bana  merhamet  et!”  dedi.  Hz.  Peygember

 

(s.a.v.) de ona  “Sen,  Allah’tan  başka  ilâh  olmadığına  şahadet

 

eder misin?” diye sordular. O ise “Hayır; fakat sana söz veriyorum

 

ki bundan böyle seninle sa-vaşmayacağım ve seninle savaşanların

 

yan ında  yer  almaya-cağım”  dedi.  Gavres’ten  bu  sözü  alan  Hz.

 

Peygamber  (s.a.v.)  onu  serbest  bıraktı.  Arkadaşlarının  yanına

 

dönen  Gavres  onlara  “Ben  şu  anda  insanların  en  hayırlısının

 

yan ından ge-liyorum” dedi.

 

Hz AİT (r.a.) geceleri mescide gidip nafile namaz k ılardı. Biz de

 

onu korumak için nöbet tutardık. Bir keresinde nama-zını bitirdikten

 

sonra yanımıza gelerek “Burada niçin bekliyor-sunuz?” diye sordu.

 

“Seni  korumak  için”  dedik.  “Peki  beni  göktekilere  karşı  mı  yoksa

 

yerdekilere      karşı    mı    koruyorsu-nuz?”         dediğinde      de    “Seni

 

yerdekilere karşı  koruyoruz” diye karşılık verdik. Bunun  üzerine o

 

şunları    söyledi:    “Şunu      biliniz  ki   gökte    hüküm      verilmedikçe

 

yeryüzünde  hiçbir  şey   olmaz.  Hiç   kimse  de   yoktur  ki  kaderi

 

gelinceye  kadar  iki  melek  tara-f ından  korunup  muhafaza  edilmiş

 

olmasın. Kaderi geldiğinde ise melekler o kişi ile kaderi arasından

 

çekilip  onları  başbaşa  bırakırlar.  Benim  üzerimde  de  Allah  (c.c.)

 

taraf ından görevlen-dirilen çok kuvvetli bir koruyucu vardır. Ecelim

 

geldiğinde bu koruyucu aramızdan  çekilecektir.  Şunu da biliniz ki

 

kişi   başı-na     gelmesi     takdir    olunan     şeylerin    gelip    kendisini

 

bulacağına       ve     takdir    olunmayan        şeylerinse      asla    başına

 

gelmeyeceğine inanmadıkça îmânın tadına varamaz.”

Not: Nebi (s.a.v.) in yüce ahlâkı  serisinin bir sonraki yazısı 25

 

Temmuz’dadır.

 

(M. Yûsuf Kandehlevî (r.h.), Hayatü’s-sahâbe 3.c. 167.s.)

 

  1. EBÛ BEKİR (R.A.)’İN FAZİLETİ

 

Hz. Ebû  Bekir (r.a.) fıtraten halîm, selîm, son derece refik ve

 

şefik  (yumuşak  huylu  ve  şefkatli)  idi.  Bununla  beraber  vazife  ve

 

mes’ûliyet  işlerinde  zerre  kadar  müsamaha  göstermezdi.  Dîn  ve

 

millet işlerinde en küçük bir tereddüdü, en basit müsamaha ile göz

 

yumduğu       görülemezdi.     Halkın    kusurlarını    büyütmez,      onlara

 

kusurları   derecesinde   muamele   gösterirdi.   Suçluları   takip   ve

 

edeblendirme      hususunda       zerre   kadar    ihmâl    göstermemekle

 

beraber  siyasî  suçlulara  icabına  göre  muamele  eder  ve  onları

 

afvederdi.  Ehl-i  zimmet’in  (islâm  idaresi  altından  yaşayan  gayr-i

 

Müslimlerin)  hukukunu,  emniyet  ve  korunmuşluklarını  gözetirdi.

 

Gayr-i  Müslimlerin  hiçbir  ma’bed  ve  kilisesi  yıkılmazdı  ve  çanları

 

çalmaktan, âyin yapmaktan men olunmazlard ı.

 

Hz.  Ebû  Bekir  (r.a.),  Resûl-i  Ekrem  (s.a.v.)  Hazretlerinin  en

 

sevgili dostu peygamberlik sırlarının en samimi mahremi idi. Resûl-i

 

Ekrem (s.a.v.) Efendimiz hep yaptığı işleri Ebû Bekir Sıddîk (r.a.) ile

 

birlikte yapardı. Resûlullâh (s.a.v.) Hazretlerinin Ebû  Bekir (r.a.)’e

 

muhabbeti  başka  bir  neş’e  ile  tecellî  ediyordu,  irtihâl  buyuracağı

 

sırada Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz  şu sözleri buyurmuşlardı:

 

“Dostluğu,   yardımı       itibariyle   kendisine   en   çok   minnettar

 

olduğum  arkadaş  Ebû  Bekir’dir.  Rabbimden  başka  bir  halil

 

ittihaz  edecek  (dost  edinecek)  olsam  yine  Ebû  Bekr’i  ittihaz

 

ederdim.     Onunla      benim     aramda      İslâmiyet     kardaşlığı    ve

 

meveddeti (dostluğu) vardır. Mescidin bütün kapıları kapansın,

 

yalnız Ebû Bekir’in kapısı açık kalsın.”

 

Amr  bin  As  (r.a.),  Resûl-i  Ekrem  (s.a.v.)  Efendimiz’e:  En  çok

 

sevdiğin  kimdir?  diye  sormuş.  Peygamber  (s.a.v.)  Efendimiz  de

 

“Âişe”     buyurmuş.     Erkeklerden      en   çok   sevdiğin    kimdir    Yâ

 

Resûllullâh? diye sormuş “Âişe’nin babası.” Sonra kimi seversiniz

 

dediğinde  “Ömer  (r.a.)’i”  buyurdular.  Sonra  başkalarını  saydı.

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in arzuları aksine bir hareket olup da

 

üzüldüklerinde Hz. Ebû Bekir (r.a.) gelecek olursa derhâl tebessüm

 

ederlerdi.    Not:   Dört    Halife    serisinin   birsonraki     yazısı   30

 

Hazirandadır.

 

(Hz. Mahmûd Sâmf (k.s.), Hz. Ebubekirüs S,ddfk (r.a.), 54-55.s.)

 

 

 

 

 

 

 

ASHÂB (R.A.E.)’E GÖRE BAŞÖRTÜSÜ NEDİR?

 

Başörtüsü  Kur’ân’ın emri ile sabittir. Vücûdun kısımla-

 

rını  (kadınlar hakkında) tepeden topuğa kadar bol ve kalın

 

bir elbise ile örtmek nasıl farz ise aynı şekilde başı  da, ku-

 

lakları, saçları,  boynu  ve  gerdanı  kapatacak  biçimde  ört-

 

mek farzdır. Hz. Âişe (r.anhâ) Validemiz, Safîyye (r.anhâ)

 

Vâlidemiz’in evine geldi ve orada hayız gördükleri (bulûğa

 

erdikleri) hâlde başörtüsüz namaz kılan kızlar gördü. Bu-

 

nun üzerine Hz. Âişe (r.anhâ) Validemiz şöyle dedi:

 

‘Onlardan hiçbir kız ve câriye başörtüsü  takınmaksızın

 

böyle namaz kılmasın!.

 

ibn-i  Abbâs  (r.a.)  anlatıyor:  “Ümmü  Seleme  (r.anhâ)

 

Validemiz, evinde iken de cilbâbesini (başörtüsünü) fazîlet

 

ümidiyle üzerinden hiç çıkarmazdı.”

 

Medîne-i Münevvere’nin bir mahallesinde bulunan Benî

 

Kaynuka’ Yahûdîlerine Peygamber  (s.a.v.)’in savaş  açma-

 

sının  sebebi,  bir  Müslime  kadının  başörtüsüne  saldırma-

 

larıdır.  Şöyle ki: Arab Müslümânlarından bir kadın; satılık

 

malları  ile Benî  Kaynuka’ çarşısına gelip onları  satmış  ve

 

orada  bulunan  bir  kuyumcunun  yanına  gidip  oturmuştu.

 

Yahûdîler,  ona  yüzünü  açtırmak  istiyorlardı,  fakat  kadın

 

kaçınmıştı.  Derken  kuyumcu,  kadının  elbisesinin  ucunu

 

kasıtlı  olarak  arkasına  düğümledi  ve  kadın işini  bitirip  de

 

kalkınca avreti (yüzü, saçları) açıldı. Bunun üzerine kadın

 

feryâd etti ve Müslümanlardan birer kişi, kuyumcunun üze-

 

rine atılıp onu öldürdü, yahûdîler de şiddetli saldırıya geçip o

 

Müslümânı şehîd ettiler.

 

Böylece     Müslümanlar        gazâblandı      ve   bu    yüzden

 

Müslümanlar  ile  Benî  Kaynuka  yahûdîleri  arasına  fesâd

 

düşmüş  oldu. Onların bu ihanet ve ittifakı  bozmalarından

 

haberdâr olan Resûlullâh (s.a.v.) derhâl o yahûdîleri kuşattı

 

ve bu muhasara onbeş gün devam etti. Sonra bir daha geri

 

dönmemek üzere onları Medîne’den sürüldüler.

 

(İbn-i Hişâm (r.h.), Siretünnebebeviyye, 3.cc.66.s)

 

  1. ÖMER (R.A.)’İN ADALETİ

 

Hz. Ömer(r.a.)’in halifelik dönemini diğerlerinden ayıran

 

sıfatlardan başta geleni, kendisinin karşısında şah ile fakîr,

 

asîl   ile   sıradan,   akraba   ile   yabancı,   insanların   ayrım

 

olmaksızın      aynı    muameleyi        görmeleridir.     Cebele     bin

 

Eyhem  Suriye’de  nüfuz  sahibi  ileri  gelenlerdendi.  Tavaf

 

esnasında  Mekke’de  eteğine,  nasılsa  adamın  biri  bastı-

 

ğından Cebele adama bir tokat atmış, o adam da kendisine

 

mukabelede        bulunmuştur.       Cebele,     Hz.    Ömer      (r.a.)’e

 

şikâyet  etmiş, Hz.  Ömer (r.a.)  de:  “Ektiğinizi biçmişsiniz!”

 

cevâbını  vermişti. Cebele de, kendi mevkisi îcâbı  bu ada-

 

mın îdâm ile cezalandırılması lâzım geldiğini söyleyince, şu

 

cevâbı  almıştı:  “Câhiliyyet  zamanında  vaziyet,  dediğiniz

 

gibi idi. Fakat islâmiyet insanlar arasında bu gibi farklılıkları

 

kaldırdı.” Cebele de: “Müslümanlık haseb ve neseb farkını

 

gözetmeyen bir dîn ise ben bu dînden vazgeçtim.” demişti

 

ve gizlice istanbul’a kaçmıştı. Fakat Hz.  Ömer (r.a.) onun

 

hatırı için dahî adaletten ayrılmamıştı.

 

Bir kere Kureyş’in ileri gelenleri Hz. Ömer (r.a.)’i ziyaret

 

etmişti.  Mecliste;  Bilâl,  Süheyb,  Ammâr  (r.a.e.)  Hazerâtı

 

gibi âzâd edilmiş köleler de vardı. Kureyş  reisleri beklediği

 

hâlde Hz. Ömer (r.a.) bunlarla konuşmaya devam etmişti.

 

Ebû  Süfyân  (r.a.)  bu  muameleye  kızarak:  “Hele  bakınız.

 

Bugün köleler bize tercîh edilip kabul olunuyorlar…” Fakat

 

bu  söz,  adalet  ve  hakk  aşığı  olanlar  üzerinde hiç  bir  etki

 

meydana getirmemiş ve kendisine şu cevâb verilmişti: “Hz.

 

Ömer      (r.a.)’den   şikâyete     hakkımız      yoktur.   Biz   kendi

 

talihimize  küselim.  Müslümanlık  herkesi  birden  da’vetetti;

 

biz  da’vete  icabette  geciktik.  Binâenaleyh,  bizden  evvel

 

islâmiyet!  kabul  edenler,  bizim  önümüze  geçme  hakkını

 

kazanmışlardır.”

 

Not:Dört Halîfe serisinin bir sonraki yazısı 8Haziran’dadır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Hz. Ömer (r.a.), 103.s)

 

 

ASHÂB (R.A.E.)’İN YETİŞTİRİLMESİ

 

Resûlullâh  (s.a.v.)  Suffe  Ehli’nin  yetişmesine  çalıştığı

 

gibi,  diğer  Sahâbîlerinin  de  islâm  Dîni’nin  hususiyetlerini

 

öğ-renmeleri için gayret sarf ediyor, onların her türlü sorunu

 

ile alâkalanıyor, herkesin kapasite ve mizacına göre  hangi

 

sa-hada  faydalı  olacaksa,  Tcâb  eden  emeği  veriyorlardı.

 

Kimleri nasıl ve ne şekilde yetiştirmesi icabediyorsa, herkesi

 

kaabili-yetine göre yetiştiriyordu.

 

Sahabilerin   her   sahada   yetişmeleri   için,   en   büyük

 

med-rese   Mescid-i   Nebevî   idi.   Bütün   büyük   ve   küçük

 

Sahâbîler;  burada  toplanıp  namaz  kılarlar,  Resul-i  Ekrem

 

(s.a.v.)’in hut-be, vaaz, nasîhat ve sohbetleriyle feyizlenerek,

 

maddî ve manevî âlemleri aydınlanırdı.

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, kadınların arzusu  üzerine,

 

ayrıca onlara da dinî  hükümleri öğretiyor, sorularına cevâb

 

vererek, müşkillerini çözüyordu.

 

Resûlullâh (s.a.v.), vaaz ve nasîhati, Sahâbîleri daha iyi

 

hazmetsinler ve kendilerine bir bıkkınlık hâli gelip de dikkatsiz

 

davranmasınlar diye, zaman ve zemine göre ayarlarlardı.

 

Mühim  bir  söz  söyledikleri  zaman,  iyi  anlaşılması  ve

 

herkesin  güzelce  kavraması   için,  üç   defa  tekrarlarlardı.

 

Sahabilere      sorular     sorar,   latîfelerde    bulunur,     onların

 

verdi-ği cevâblara göre onları taltif ederdi. Bu suretle öğreten

 

ve  öğrenen  arasındaki  bağı  kuvvetlendirir,  dikkatlerin  iyice

 

top-lanmasını       temin     ederdi.    Henüz      kendisine      vahiy

 

gelmemiş  bir  hususta  gelen  soruya,  ya  bilmediğini  söyler

 

veya   vahiy   gelinceye   kadar   sükût   buyurarak,   bir   şey

 

söylemezlerdi.  Âyet  ve  Hadîsler’de  kasdedilen  mânâları

 

anlayamadıklarını söyleyenlere, o hususu tarif eder, îzâhât

 

verirlerdi. Bazen de Sahâbîlere konuşma yaptırır, kendisi de

 

dinleyip     îzâhını     yaparlardı.      Peygamberimiz          (s.a.v.),

 

Sahâbîlerine       teblîğ     bu-yurdukları       hükümlerin       tatbîk

 

edilmesini de bizzat takib eder, dâvaları karara bağlarlardı.

 

Not: Nebi (s.a.v.)’in yüce ahlâkı serisinin bir sonraki yazısı 19

 

Mayıs’tadır.

 

(K.Nİşâncızâde, Seydîşehrî, A. Cevdet Paşa, islâm Tarihi, 42. s.)

 

 

  1. EBU BEKİR (R.A.)’I SEVMEK ÜMMETİN ÜZERİNE VÂCİBDİR

 

Peygamber   (s.a.v.)   Efendimiz’e   risâlet   geldiği   zaman

 

er-kekler arasından îmân etmek üzere ilk koşan Hz. Ebûbekir

 

(r.a.) oldu. Allah Resulü (s.a.v.) tarafından teblîğ edilen İslâmî

 

hakikatlerde şübhe ve tereddüde düşmeden tam bir teslimiyet

 

ile kabul etti.

 

Peygamberler müstesna bütün Mü’minlerin îmânı  ile Hz.

 

Ebûbekir (r.a.)’in îmânı tartılsa Hz. Ebûbekir (r.a.)’in îmânının

 

ağır    geleceğini    bizzat    Peygamber        (s.a.v.)   Efendimiz

 

bildir-mişlerdir.   Bu   sadakatle   miracı   tasdîk   ettikleri   için

 

kendilerine “Sıddîk” rütbesi verildi.

 

Sıddıklar  zümresinin  serdârı,  cihanın  ebedî  iftiharının

 

yâr-ı  garı  (mağara  arkadaşı)  bulunan  Hz.  Ebû  Bekir  (r.a.),

 

islâmiyet’in     yücelmesi      uğrunda       hiçbir    fedâkârlıktan

 

çekinmez-di.  Ticârette  kazandığı  servetini,  diyanet  uğrunda

 

feda  ve  sar-fetti.  îmânda  olduğu  gibi  ikramda  da  dâima

 

herkesten önde bulunurdu.

 

Peygamberlik  Nuru mektebinin  yetiştirdiği  yüce  bir  âlim,

 

islâm  Şeriatının  ücretsiz  muallimidir.  Resûlullâh  (s.a.v.)’ın

 

hayâtta  bulunduklarında  bile  fetva  veren  Ashâb-ı  Kiram

 

(r.a.e)’in en ileri fakîhlerindendir.

 

Peygamber   (s.a.v.)   Efendimiz   irtihâl   ettiğinde   Sahabe

 

göz-yaşları    içinde   ve   ne   yapacağını     bilmez   şaşkın   bir

 

hâldeyken:     “Ey    insanlar!     Kim    Muhammed          (s.a.v.)’e

 

tapıyorsa bilsin ki O (s.a.v.) vefat etmiştir. Kim Allah (c.c.)’ya

 

tapıyorsa O’nun Hayyun lâ-Yemût (diri ve ölümsüz) olduğunu

 

bilir.” hitâbıyla Ashâb-ı Kiram (r.a.e.)’i tesellîetti.

 

Hicretin  13.  senesinde,  63  yaşındayken  ebedî  hayâta

 

intikâl etti. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Hz. Ebû Bekir (r.a.)

 

hakkında söylediği sözlerden birkaçı:

 

“Ebû  Bekir benden, ben de ondanım. Ebû  Bekir dünya

 

ve âhirette benim kardeşimdir.”

 

“Ümmetime, ümmetiminenmerhametlisi Ebû Bekir’dir.”

 

“Ebû Bekir’i sevmek ümmetim üzerine vâcibdir.”

 

Not:Dört Halife’nin Fazîleti serisinin bir sonraki yazısı 26Mayıs’tadır.

 

(Şemsüddîn Ahmed Siyâsî, Hulefâ; Râşidîn, 8-1 Q.s)

 

(fa. ÖMER (R.A.) DEVRİNDE İSLÂM ORDUSUNDAN ETKİLENİP MÜSLÜMAN OLANLAR

 

Asr-ı Saâdet’te Müslümanlar herkesi, her yerde bu dîne

 

çağırmışlardır.  Onlar  bu  vazifelerini îfâ  ederken  islâm  in-

 

sanının bütün vasıflarını  benliklerinde topladıkları  için fiilen

 

yaptıkları  bir yana, nefesleri tesirini göstermiş, insanlık ara-

 

dığı örneği onlarla bulmuş ve uzak diyarlardan akın akın bu

 

dîne girmeye gelenler olmuştur. (HadîslerleMüsiümânhk, 1/49)

 

Hz.    Ömer     (r.a.)’in  devrinde     nice    binlerce    inşân

 

Müslümanlığı  kabul etmişti.  Hz.  Ömer  (r.a.),  arkadaşlarını

 

hakîkî  Müslümanlığa rehber olacak bir surette yetiştirmeyi

 

başardığından, islâm Ordusu nereye giderse, bütün dünyayı

 

fethetmeğe  azmeden  din  mücâhidlerini,  çöl  mücâhidlerini

 

bütün  halk  görerek  Müslüman  olurlardı.  Çünkü  insanlar

 

Müslümanlığın, doğruluğunu, sadeliğini, temizliğini, sıdk u

 

ihlâsını görürler, Allah (c.c.)’nün yardımı ile kalbleri etkilenir

 

ve  Müslümanlara  hayran  olurlardı.  Suriye’nin  Fethi’nde

 

düşman  elçisi  Corc,  Müslümanların  hâl  ve  hareketlerini

 

beğenerek Müslüman olmuştu. Mısırlı  bir reîs olan Settâ,

 

Müslümanların güzel ahlâklarından memnun olarak iki bin

 

arkadaşıyla birlikte Müslüman olmuştu.

 

Çölden  çıkan bir avuç  insanın en büyük devletleri fet-

 

hetmeleri, şübhesiz ilâhi bir kuvvetlendirme sayesinde ola-

 

ğanüstü  bir hâl olmuştu, iran Şahı, Çin hakanından yardım

 

taleb edince, Çin hakanı şu cevâbı vermişti: “Müslümanlar

 

gibi  bir  milletle  boy  ölçüşmek  neticesizdir.”  iranlılar

 

Müslümanlarla muharebe ederken bir  iranlı  başkumandan

 

firar  şübhesiyle sorgulanırken kendini müdâfaa  için okunu

 

çekmiş, bir taşa atarak taşı  paramparça etmiş ve şöyle de-

 

mişti: “Bu keskin oklar bile Müslümanlar üzerinde te’sî r

 

icra  etmezse  bunun  mânâsı;  Allah’ın  onlarla  beraber

 

olduğudur. O  hâlde onlarla harb etmekte bir mânâ yok-

 

tur.”

 

(Hz MahmCd Sâmf Ramazânoğlu (k.s.), Hz. Ömer (r.a.), 121 .s.)

 

 

ALLAH (C.C.)’NUN LÜTF Ü KEREMİ

 

Ebû Zerr (r.a.) der ki: Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şöyle bu-

 

yurduklarını işittim.

 

“Ben  cennete  ilk  giren  kişiyle  cehennemden  en  son

 

çıkan kişiyi bilirim. Şöyle ki; kişi kıyamet gününde huzura

 

getirilir.  Allâhü   Te’âlâ,  meleklerine  ‘Ona  dünyada  iken

 

işlemiş  olduğu küçük günâhları  söyleyiniz, büyüklerini ise

 

gizleyiniz’ buyururlar. Bunun üzerine melekler adama:

 

‘Sen  şu  günde  falan  falan  işi  yapmışsın,  doğru  mu?’

 

derler.  O  da  büyük  günâhlarının  sayılmasından  korkarak

 

inkâr etmez ve ‘Evet!’ der. O zaman Allâhü  Te’âlâ  ‘Onun

 

işlemiş olduğu her günâhın yerine bir sevâb koyunuz!’ diye

 

emreder. Bunu duyan kişi ‘Benim şöyle  şöyle günâhlarım

 

daha  vardır  ki  onları  burada  göremiyorum’  der”.  Buraya

 

geldiğinde  Hz.  Peygamber  (s.a.v.)  mübarek  azı  dişleri

 

görünecek kadar tebessüm buyurdular.

 

Hz. Peygamber (s.a.v.) yine buyurdular ki: “Ben ateşten

 

(cehennemden) en son çıkacak olan kimseyi tanırım. Şöyle

 

ki  o  sürünerek  ateşten  çıkar.  Kendisine  ‘Haydi  git  de

 

cennete  gir!’  denilir.  Ancak  o  cennete  vardığında  oranın

 

bütün  konaklarının  dolmuş  olduğunu  ve  kendisine  yer

 

kalmadığını görür. Bunun üzerine geri dönerek ‘Ey Rabbim!

 

Cennetin bütün konakları dolmuş, bana yer kalmamış’ der.

 

Ona ‘Sen cehennemde geçirmiş olduğun zamanı  hatırlıyor

 

musun?’  denilir.  O  da  ‘Evet,  hatırlıyorum’  der.  ‘O  hâlde

 

Allâh’dan istekte bulun!’ denilir. Onun cennetten kendisi için

 

bir yer istemesi üzerine de ona ‘ Ne kadar yer istemişsen o

 

senin olduğu gibi onunla birlikte dünyanın on misli de senin

 

olsun’  denilir.  Kişi  de  ‘Padişahlar  pâdişâhı  olan  Rabb’im!

 

Sen  benimle  alay  mı  ediyorsun?’  der.”  Hz.  Peygamber

 

(s.a.v.)  bu  son  cümleyi  söylediklerinde  yine  mübarek  azı

 

dişleri görününceye kadar tebessüm buyurdular.

 

(Muhammed Yûsuf KandehlevT(r.h.), HayâtuSSahâbe, 3.c, 191.s)

 

 

NEBİ (S.A.V.)’İN ASHÂBI’NA MUAMELESİ

 

Bilindiği gibi sevgi karşılıklı olur. Karşılıksız bir sevginin

 

sonsuza  dek  devam  etmesi  nerdeyse  imkansızdır,  işte

 

Resûllulah (s.a.v.) ile Ashâb’ı  arasındaki sevgi de karşılıklı

 

bir sevgi idi. Nitekim, Ashâb Resûlullâh (s.a.v.)’i çok sevi-

 

yor, O (s.a.v.) de onları  çok seviyor ve onlarla yakından il-

 

gileniyordu. Yüce Allah’ın işaret ettiği gibi kanatlarını  adetâ

 

onların  üzerine germişti. Onlara  çok yumuşak davranıyor,

 

kusurlarını  yüzlerine  vurmadan  düzeltmeye  çalışıyordu,

 

işlerinde onlara  danışıyordu. Nitekim  bu  durum  Kur’ân’da

 

şöyle ifâde edilmektedir: “Allah’ın rahmeti sebebi iledir ki

 

sen  onlara  yumuşak  davrandın.  Eğer  kaba  ve  katı

 

yürekli olsaydın, çevrenden dağılır, giderlerdi. Öyleyse

 

onların  kusurlarından  geç.  Onlar  için  mağfiret  dile.

 

(Yapacağın) işler hakkında onlara danış.” (Âl-i İmran s.

 

158)

 

Resûlullâh (s.a.v.)’inAshâbı’na olan düşkünlüğünü  Yüce

 

Allah başka bir Âyet-i Kerîme’de şöyle dile getirir: “And ol-

 

sun, içinizden size öyle bir peygamber geldi ki sizi sıkan

 

şeyler ona  çok ağır gelir; size çok düşkün, Mü’mınlere

 

çok şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe s.128)

 

Âyet-i Kerîme’de Yüce Allah’ın Hz. Peygamber (s.a.v.)’in

 

Mü’mînlere  olan  şefkat  ve  merhametini  belirtirken  kendi

 

Zâtına mahsûs iki sıfatını yâni  “Rauf ve Rahîm (çok şefkatli

 

ve çok merhametli olan)” sıfatlarını peygamberleri arasında

 

sâdece Hz. Peygamber (s.a.v.) için kullanmış olması da çok

 

anlamlıdır.

 

Hz. Peygamber (s.a.v.) sâdece ashabını değil kendisine

 

inanmayanları  da  düşünüp,  akıbetlerinin  ızdırâbını  içinde

 

duyuyor  ve  onların  da  kurtuluşa ermeleri  için  adetâ  ken-

 

disini heder edercesine uğraşıyor ve didiniyordu. Nitekim

 

“Onlar Mü’mın olmuyorlar diye nerdeyse kendini helak

 

edeceksin!” (şuârâs. 3) buyurulmaktadır.

 

Not: Nebi (s.a.v.)’in Yüce Ahlâkı serisinin bir sonraki yazısı

 

3 Mayıs’tadır.

 

(Diyanet ilmî Dergi, Hz. Peygamber (s.a.v.) Özel Sayısı, s. 471)

 

NEBİ (S.A.V.)’İ CANINDAN AZİZ BİLMEK

 

Yüce Allah Mü’minlerin Hz. Peygamber (s.a.v.)’in canını, kendi

 

canlarından      bile   önde     tutmalarını    istemiştir:   “Peygamber

 

Mü’minler   için   kendi   canlarından   ileridir.   Onun   eşleri   de

 

onların anneleridir.” (Ahzâbs.e.)

 

Demek  ki  Mü’minler  kendi  canlarından  önce  Hz.  Peygamber

 

(s.a.v.)’i düşünmek zorundadırlar. Hatta bu, savaş  meydanlarında

 

bile  olsa  böyle  olmal ıdır.  Nitekim  Tevbe  Sûresinde  Mü’mînlerin

 

onun   canından  önce   kendi   canlarının   kaygısına   düşmemeleri

 

gerektiği,  aksi  takdirde  bunun  kendilerine  asla  yakışmayacağı

 

açıkça  ifâde  edilmiştir:   “Ne   Medî ne   halkının   ne   de   onların

 

çevresinde  bulunan  bedevî  Arabların,  Allah’ın  Resûlü’nden

 

geri   kalmaları    ve   onun   canından   önce   kendi   canlarının

 

kaygısına düşmeleri onlara yakışmaz.” (Tevbe s.120)

 

Hz.  Peygamber  (s.a.v.)’in  canını  kendi  öz  canımızın  önüne

 

çıkarabilmemiz de elbette O (s.a.v.)’i çok sevmemize bağlıdır. işte

 

bunun için bizzat Hz. Peygamber (s.a.v.) de, kendisinin her şeyden

 

ve  herkesten  daha  çok  sevilmesi  gerektiğini  belirtmiştir.  Nitekim,

 

Buhârî’nin: “Peygamber (s.a.v.) sevgisi îmândandır” başlığı altında

 

verdiği Hadîslerden birisinde şöyle buyurmaktadır: “Sizden biriniz

 

beni  annesinden  babasından,  çoluk  çocuğundan  ve  bütün

 

insanlardan daha çok sevmedikçe î mân etmiş olamaz.”

 

O hâlde bir Mü’mîn, Hz. Peygamber (s.a.v.)’i başta kendi olmak

 

üzere  herkesten  ve  her  şeyden  daha  çok  sever,  kalbinde  O

 

(s.a.v.)’den önce  herhangi bir kimseye veya eşyaya yer veremez.

 

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu konudaki hassasiyetinin onun gerçek

 

mânâda örnek alınmasının ancak kendisinin çok sevilmesine bağlı

 

olduğundan kaynaklandığı  açıktır. Bu durum, aynı  zamanda onun

 

ümmetine olan düşkünlüğünü de göstermektedir. Çünkü, O (s.a.v.)

 

bu  ölçüde  sevilmedikçe,  getirdiği  üstün  esâslar  ideâl  mânâda

 

benimsenip  yaşanmayacak,  dolayısıyla  en  yüce  sevgi  olan  Allah

 

sevgisi de kuru bir iddia olarak ortada kalacaktır. Allah (c.c.) Nebî

 

(s.a.v.)’in sevgisini cümlemizin kalbine yerleştirsin. Âmin Not: Nebî

 

(s.a.v.)’e   karşı   görevlerimiz     serisinin    birsonraki    yazısı   22

 

Nisan’dadır.

 

(Diyanet ilmî Dergi, Hz. Peygamber (s.a.v.) Özel Sayısı, 472-73.S)

 

 

  1. ÂİŞE SIDDÎKA (R.ANHÂ) VALİDEMİZ

 

 

Peygamberimizin (s.a.v.) mübarek zevcelerinden birisi de Âişe

 

binti EbÛ Bekir (r.anhâ)’dır. Yani EbÛ Bekir (r.a.)’in kızıdır. Hz. Âişe

 

(r.anhâ)  Validemiz  küçük  yaşta  iken  okumayı  yazmayı  öğrenmiş

 

olup çok zekî ve kabiliyetli idiler. Her bir hâdise üzerine hemen bir

 

şiir söylemesi onun zekâsına bir delîldir. Öğrendiği ve ezberlediği

 

bir şeyi katiyyen unutmazdı. Çok akıllı, zekî, âlime, edîbe ve afîîe ve

 

sâlihâ  idi. Hafızas ı  pek kuvvetli olduğu için, Ashâb-ı  Kiram (r.a.e.),

 

birçok şeyleri perde arkasından veya mahremleri, eşleri vasıtas ıyla

 

ondan     sorup     öğrenirlerdi.    Âyet-i    Kerîme     ile   medh     edildi.

 

Peygamberimiz (s.a.v.)’in Hz. Âişe (r.anhâ) ile evlenmelerindeki en

 

önemli  sebeb  nikâh  akdinin  Hz.  Peygamber  (s.a.v.)’in  arzusuyla

 

değil,   Allâhü     Te’âlâ’nın    emri    ile   olmasıdır.     Cebrail    (a.s.)

 

Peygamberimiz (s.a.v.)’e yeşil bir ipek içinde Hz. Âişe (r.anhâ)’nın

 

suretini getirdi ve  “Bu senin  dünyâda  ve  âhirette  hatunundur”

 

buyurdular. (Tirmizî)

 

Hz. Âişe (r.anhâ) bir gün Rabbine şöyle münâcât eder:

 

“Allâhım,  ya  Rabbi!  Beni  Mü’minlerin  anası  kıldın,  kalbime

 

analık şefkat ve merhametini istedim; sen de lütfedip bunları  bana

 

ihsan  ettin!  Onların  muhabbetini  kalbime  yerleştirdin.  Muhakkak

 

hiçbir ana  yavrusunun Cehennem’e  girmesine razı olmaz. Onları

 

benimle  beraber  Cennete  gönder.  Aksi  hâlde  ben  de  onlarla

 

beraber Cehennem ateşine gireyim” der ve Mü’minlere şefkatinden

 

dolayı ağlar.

 

O esnada Melekût âleminde şiddetli bir ses işitilir, Cebrail (a.s.)

 

ulaşır ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’e şöyle der: Yâ Resûlullâh (s.a.v.)!

 

Cenâb-ı Allah sana selâm ediyor ve diyor ki:

 

“Yâ   Muhammed,   Âişe’ye           benim     sözümü       söyle!   “Sen

 

Resulümüzün  zevcesisin!  Biz  seni  Cehennem’e  nasıl  gön-

 

deririz,   seni   ateşe   atmak   caiz   değildir.   Evlâdı   anasından

 

ayırmak da caiz olmaz. Yâ  Âişe,  kalbin müsterih olsun! Yarın

 

kıyamet  gününde  evlâdının  hepsini  sana  ulaştıracağız!  Seni

 

onlarla beraber Cennet’e göndereceğiz. Onları melik koltuğuna

 

oturtacağız, eliklik tacını  başlarına giydireceğiz. Ve: “Rabblerı

 

onlara,  tertemiz içecek içirir.’  (insan  s.2l.a.) Âyet’inde bildirildiği

 

gibi tertemiz içecekler içireceğiz.”

 

Not: Sahabe serisinin bir sonraki yazısı 6 Temmuzdadır.

 

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Hz. EbÛ Bekr-i S,ddik(r.a.j, 156. sj))

 

 

  1. EBÛBEKİR (R.A.)’İN ÜSTÜN ŞAHSİYETİ

 

Hz. Ebû  Bekir (r.a.) kötülüklerden uzak bir hayât ge-

 

çiren iffetli bir zât idi. Fazîletten ayrılmaz, daima iyilik

 

yapmayı  severdi.  Hz.  Ömer  (r.a.)  der  ki  “Medîne’nin

 

kenarında ihtiyar ve a’ma (göremeyen) bir kadın vardı.

 

Her gün ona uğrayarak ihtiyâcını gidermek isterdim. Fa-

 

kat ne zaman gitsem benden evvel birinin uğrayıp, ona

 

lâzım olan her şeyi yapmış olduğunu görürdüm. Bir gün

 

merak ettim. Acaba her gün bu sevabı  işleyen kimdir,

 

dedim ve çok erkenden bu kadına uğradım. Bir de ne

 

göreyim bu sevabı  kazanmakta olan zât Hz. Ebû  Bekir

 

(r.a.) imiş.

 

islâmiyet’ten  evvel  doğruluğu  insanperverliği  ile

 

ma’ruf mu’teber bir tüccardı. Câhiliyet devrinin kötülük-

 

lerinden uzak kalmıştı. O gibi fena hâllerden kaçınırdı.

 

Câhiliyet devrinde bile bir damla içki içmemiştir. Her şe-

 

yin mubah görüldüğü o câhiliyet devrinde şeref ve hay-

 

siyet kırıcı hâllerden çekinmiş temiz bir hayât geçirmiştir.

 

Câhiliyet zamanında, içki içmedin mi? denilmiş, “Hâşa…

 

Ben namusunu korur, insanlık şerefini tanır bir adamım.

 

içki içen bunları zayi’ eder (kaybeder).» demiştir. Resûl-i

 

Ekrem (s.a.v.) bu sözü duyunca: “Ebû  Bekir’in dediği

 

doğrudur. Ebû  Bekir’in dediği doğrudur.” buyurmuş-

 

lardır. Câhiliyet zamanında putperestlikten nefret ederdi

 

ve  hakikati  araştıranlardandı,  islâmiyet  insanları  bir

 

ağaç ve taş  parçasından ibaret olan putlara tapmaktan

 

vazgeçirip bir tek olan AllâhüTe’âlâ  Hazretlerine ibâdete

 

davet ediyordu, işte, Ebû  Bekir (r.a.) de aradığını  bul-

 

muştu. Hemen îmân ederek câhiliyet karanlığından kur-

 

tulup islâm’ın nuruna kavuşmuştu, islâmiyetten evvel

 

de Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in eski dostu idi. Kan davala-

 

rını hâl ve fasi için hakem tayin olunurdu. Not: Dört Halife

 

serisinin bir sonraki yazısı 5 Nisan tarihindedir.

 

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s), Hz. Ebubekir S,dd,k (r.a.), 18.s.)

 

HZ.FÂTIMATÜ’Z-ZEHRÂ(R.ANHÂ)

 

Resûlullâh (s.a.v.)’in Hz. Hatîce’tül Kübrâ’dan olan dört kızından

 

en çok sevdiği, hicretten 13 yıl evvel Mekke’de doğdu. Hicretin ikinci

 

yılında  Hz.  AİT  (r.a.)  ile  evlendirildi.  Aklı,  zekâsı,  hüsn-i  cemâli

 

(güzelliği),  zühdü  (dünyâya  düşkün  olmaması),  takvası  ve  güzel

 

ahlâkı ile bütün insanlara çok güzel bir örnektir. Yüzü pek beyaz ve

 

parlak olduğundan (Zehra) denildi. Zühd ve dünyâdan kesilmekte

 

en    ileri  seviyede     idi;   kad ınlara    mahsûs      haller    kendisinde

 

görülmediği  için  (Betül)  çok  temiz  demişlerdir.  Âyet-i  Kerîme  ve

 

Hadîs-i  Şerîfler ile medh olundu. Resûlullâh (s.a.v.)’in irtihâlinden

 

sonra güldüğü hiç görülmemiştir. Peygamberimiz (s.a.v.)’den sonra

 

altı  ay  daha  yaşayıp  on  birinci  yılda  Ramazân-ı  Şerîf’in  3.  günü

 

irtihâl ettiler.

 

Ehl-i Beyt-i Nebevfnin fazîlet ve kemâlâtı  pek çoktur. Saymakla

 

bitmez.  Onları  anlatmağa,  medh  etmeğe  insan  gücü  yetişmez.

 

Onların     kıymetleri    ve   büyüklükleri,     ancak   Âyet-i     Kerîme     ile

 

anlaşılmaktadır, imâm-ı Şafiî  bunu çok güzel bildiriyor, diyor ki: “Ey

 

Ehl-i Beyt-i Resul!, Sizi sevmeyi, Allâhü Te’âlâ, Kur’ân-ı  Kerîm’de

 

emrediyor.   Namazlarında   size   duâ   etmeyenlerin   namazlarının

 

kabul  olmaması,  kıymetinizi,  yüksek  derecenizi  gösteriyor.  (Şafiî

 

Mezhebinde Tahiyyat’tan sonra Salevât okumak farzd ır.) Şerefiniz

 

ne   kadar   büyüktür   ki   Allâhü   Te’âlâ,   Kurân-ı   Kerîm’de   sizleri

 

selâmlıyor.”  Ehl-i  beyti  sevmek  her  Mü’mine  farzdır.  Son  nefeste

 

îmân ile gitmeğe sebeb olur.

 

Server-i Âlem (s.a.v.) bir Hadîs-i  Şerîf’te buyurdular ki:  “Ehl-i

 

beytim, Nûh (a.s.)’ın gemisi gibidir. Onlara tâbi olan, selâmet

 

bulur. Geri kalan helak olur.”

 

Bir   Hadîs-i     Şerîf’te   buyuruldu      ki:  “Fâtıma       benim      bir

 

cüz’-ümdür.  (Yâni  benden  bir  parçadır),  onu  inciten,  beni  in-

 

citir.”

 

“Kızım Fâtıma dikkat et! Bütün Mü’min kadınların

 

veya bu Muhammed (s.a.v.) ümmeti kadınlarının büyüğü

 

olmana razı değil misin?” Not: Sahabe serisinin bir sonraki

 

yazısı 2 Nisan tarihindedir.

 

(islâm Âlimleri Ansiklopedisi,  1.c. 139-144

 

 

  1. ALÎ (R.A.)’İN HEYBETİ

 

Hz. Alî  (r.a.)’in kardeşleri Tâlib ve Akîl, Hz. Alî  (r.a.) ile

 

birlikte Mekke’nin haremine gittiler. Kureyş’in toplantı  ma-

 

halline girdiler. Kureyş’in bütün ileri gelenleri burada toplan-

 

mışlar, konuşuyorlardı:

 

–  Hani o Muhammed (s.a.v.)’e emîn diyenler nerede?!

 

O’nun emînliği halkın emânetlerini toplayıp sonra da alıp

 

gidene kadar mıydı?!

 

Hz. Alî  (r.a.) bu sözleri duyunca duramadı. Hemen top-

 

luluğun önüne doğru geldi. Ukbe’ye doğru haykırdı.

 

–  Ey la’netli kâfir! Cehennem kütüğü! Allah Resulü

 

(s.a.v.) hakkında zırvalar söylüyorsun. Bu ne biçim söz

 

böyle?! Resûlullâh (s.a.v.)’de kimin emâneti kaldı?

 

Hz. Alî  (r.a.) bunları söyledikten sonra Ukbe’nin üzerine

 

yürüdü. Sonra da Ebû Leheb’e yönelip:

 

–  Ey la’netli! Dilini niçin tutmuyorsun? Neden Allah

 

Resulü (s.a.v.)’e düşmanlık yapıyorsun? Resûl’ün nuru

 

hakkı için! Sesini kesip yerinde otur. Yoksa zararım fena

 

olur, dedi.

 

Râvi şöyle der:

 

Kureyş  kavmi o güne kadar Hz. Alî  (r.a.)’in salâbet ve

 

cesaretini görmemişti. Bu şekilde şâhid olmuş oldular. Hep-

 

sinin üzerine heybeti çöktü, kalblerine korku düştü.

 

La’netli Ebû Cehil;

 

Ebû  Tâlib’in  oğlu!  Hele  bu  insanların  emâneti  için  ne

 

dersin? Sert sözler mi söylüyorsun? Yoksa gerçekten doğ-

 

ruyu mu söylüyorsun? Hz. Alî (r.a.);

 

–  Sert  söylerim,  doğru  söylerim.  Resûlullâh  (s.a.v.)’de

 

kimin emâneti varsa vereyim, dedi. Münâdîye (nida edene)

 

işaret etti. O da Mekke şehrini dolaşıp;

 

–  Kimin Muhammed b. Abdullah (s.a.v.)’de emâneti var-

 

sa gelsin, Alî’den alsın, diye nida etti.

 

Bütün emânet sâhibleri, Allah Resulü (s.a.v.)’in evine

 

geldiler. Üç gün boyunca emânetleri sahihlerine verdiler.

 

Bütün insanlar hoşnûd ve razı oldular. Not: Dört Halife seri

 

sinin bir sonraki yazısı 29 Mart tarihindedir.

 

(Mustafa Darîr (r.h.), Siyer-i Nebî(s.a.v.), 2.c, 192-193.s)

 

  1. OSMAN (R.A.)

 

Hz.     Osman       (r.a.)    Râşid      Halîfelerin     üçüncüsüdür.

 

Ümeyye-oğulları  ailesine mensûb olup, nesebi beşinci ceddi olan

 

Abdi Menaf’ta Resûlullâh (s.a.v.) ile birleşmektedir.

 

Resûlullâh  (s.a.v)  risâletle  görevlendirildiğinde  Osman  (r.a.)

 

otuz dört yaşlarındaydı. O, ilk îmân edenler arasındadır. Ebû Bekir

 

(r.a.),   güvendiği   kimseleri   islâm’a   davette   yoğun   gayret   gös-

 

termekteydi. Onun bu çalışmaları neticesinde, Abdurrahman b. Avf,

 

Sa’d  b.  Ebî  Vakkâs,  Zübeyr  b.  Avvâm,  Talhâ  b.  Ubeydullâh  ve

 

Osman b. Affân (r.a.e.) îmân etmişlerdi. Hz. Osman (r.a.), câhiliyye

 

döneminde de Hz. Ebû  Bekir (r.a.)’in samîmî  bir arkadaşı  idi. Hz.

 

Osman  (r.a.),  îmân  ettiği  zaman  bunu  duyan  amcası  Hakem  b.

 

Ebi’l-Âs  (r.a.)  onu  sıkıca  bağlayarak  hapsetmiş  ve  eski  dinine

 

dönmezse  asla  serbest  bırakmayacağını  söylemişti.  Hz.  Osman

 

(r.a.)  ebediyyen  dîninden  dönmeyeceğini  söyleyince,  kararl ılığını

 

gören  amcası  onu  serbest  bırakmışt ı.  Peşinden  o,  Resûlullâh

 

(s.a.v)’ın kızı Rukiyye (r.anhâ) ile evlenmişti.

 

Hz.  Osman  (r.a.),  hanımı  Rukiyye  (r.anhâ)  ağır  hasta  olduğu

 

için,  Resûlullâh  (s.a.v.)’in  izniyle  Bedir  savaşından  geri  kalmışt ı.

 

Rukiyye  (r.anhâ)  ordu  Bedir’de  bulunduğu  esnada  irtihâl  etmiş,

 

Müslümanların  zaferinin  müjdesi  Medîne’ye  ulaşt ığı  gün  toprağa

 

verilmişti.  Fiilî  olarak    Bedir’de    bulunmam ış      olmakla    birlikte

 

Resûlullâh (s.a.v.) onu Bedir’e katılanlardan saymış ve ganimetten

 

ona da pay ayırmışt ı.

 

Hz.  Osman  (r.a.)  Bedir  Gazvesi  hâriç,  müşriklerle  ve  islâm

 

düşmanlarıyla   yap ılan   bütün   savaşlara   katılmış,   mücâhid   bir

 

sahabedir.

 

Rukiyye (r.anhâ)’nın irtihâl edişinden sonra Resûlullâh (s.a.v),

 

Hz. Osman (r.a.)’i diğer k ızı  Ümmü  Gülsüm (r.anhâ) ile evlendirdi.

 

Hicretin dokuzuncu yılında Ümmü  Gülsüm (r.anhâ) irtihâl ettiğinde

 

Resûlullâh  (s.a.v.)  şöyle  buyurmuşlardır:  “Eğer  kırk  tane  kızım

 

olsaydı  birbiri  peşinden hiç  bir tane kalmaya-na kadar  onları

 

Osman’la evlendirirdim” ve yine Hz. Osman (r.a.)’e “Üçüncü  bir

 

kızım     olsaydı       muhakkak        ki    seninle      evlen-dirirdim”

 

buyurmuşlardır.

 

Resûlullâh (s.a.v.)’in iki kızıyla evlenmiş olduğu için iki nûr

 

sahibi anlam ında, “Zi’n-Nûreyn” lakabıyla an ılır olmuştur. Not:

 

Dört Halife serisinin bir sonraki yazısı 13Mart tarihindedir.

 

(imâm Suyûtî, Târîhül-Hulefâ, 165-168.s)

 

 

 

 

HAZRET-İ ÖMER (R.A.)’DEN ÖZLÜ SÖZLER

 

“Dünyâya az meyi et, hür yaşarsın.”

 

“Sırrını saklayan kendine hâkim olur.”

 

“insanların en akıllısı, insanların hareketlerini en iyi tak-

 

dir edendir.”

 

“Bu günün işini yarına geciktirmeyiniz.”

 

“iş bir kere geri kalırsa hiçbir vakit ilerlemez.”

 

“Bir  adamın  şöhretine,  görünüşüne  aldanmayınız.  Bir

 

inşânın namaz ve niyazına bakmayınız. Aklına ve doğru-

 

luğuna bakınız.”

 

“Bir suâl soran adamın suâlinden onun akıl seviyesini

 

anlarım.”

 

“Günâh işlemekten vazgeçmek, tövbe ile uğraşmaktan

 

daha kolaydır.”

 

“Bana hatâlarımı gösteren adamdan Allah (c.c.) razı ol-

 

sun.”

 

“Kalblerinizin nefret ettiği insanlardan sakınınız.”

 

“Başkalarını  ıslâh etmek için kendinizi  ıslâh etmek îcâb

 

eder.”

 

“Müslüman kardeşinin ağzından çıkan bir sözü  iyiye yor,

 

mümkün oldukça kötüye yorma.”

 

“Seni ölüme götürse de doğruluktan ayrılma.”

 

“Seni ilgilendirmeyen işe karışma.”

 

“Henüz vuku bulmamış şeylerden sorma.”

 

“Kötülüklerini  öğrenmek  düşüncesiyle  de  olsa  i’tikâdı

 

bozuk kimselerle arkadaş olma.”

 

“Günah işlemek istersen sonunu düşün.”

 

“Herhangi bir işinde Allah’tan korkanlarla istişare et. Zîrâ

 

Allah (c.c): Allah’tan kullar ı arasında yalnız âlimler hakkıyla

 

korkar.’ buyuruyor.”

 

Adam ın biri Hz. Ömer (r.a.)’in huzurunda birini medh

 

edince Hz. Ömer (r.a.) sormuş: “Bu adamla bir muameleniz

 

oldu mu?” Adam: “Hayır!” demiş. “Beraber yolculuk ettiniz

 

mi?” Adam yine: “Hayır!” demiş. “O hâlde siz hiç bilmediği

 

niz bir şeyden bahsediyorsunuz” demiştir. Not: Dört Halife

 

serisinin bir sonraki yazısı 28Şubat tarihindedir.

 

(M. Yûsuf Kandehlevî r.hQ, Hayâtü’s-Sahâbe, 4.c, 209-210.s)

 

 

NE MUTLU O KİMSEYE

 

Resûlullah  (s.a.v.)  ashabına  bir  hutbesinde  şöyle  bu-

 

yurdu:  “Ey  insanlar!  Sanki  ölüm  bizden  başka  insanlar

 

üzerine yazılmıştır. Sanki oradaki hak bize değil de başka

 

insanlar üzerine yazılmıştır. Sanki oradaki hak bize değil de

 

başkasına vâcib kılınmıştır. Sanki ölüler yakında dönecek

 

yolcularm ış,  biz  de  onlardan  sonra  dünyada  ebediyen

 

kalacakm.ş.z gibi onların miraslarını  yiyoruz. Her nasîhati

 

unutmuş ve başımıza belâların gelmesinden korkmuyoruz.

 

Kendi  kusurlarıyla  uğraşmaktan  başkalarının  kusurlarını

 

görmeyen kimseye ne mutlu! Helâl kazanan, davranışlar.

 

gizlide iyi olan, açıkta da faydalı ve yolu doğru olan kimseye

 

ne  mutlu!  Kendini  küçük  düşürmeden,  tevazu  gösteren,

 

malından      günâh      işlemeksizin      Allah    (c.c.)    yolunda

 

harcayan, din ve hikmet sâhibleriyle oturup kalkan, fakir ve

 

yoksullara  merhamet  eden  kimseye  ne  mutlu!  Mal ının

 

fazlas ın, harcayan, fakat sözünün fazlasın, tutan, sünnete

 

sar.l.p bidate dönmeyen kimseye ne mutlu!

 

Hz. Peygamber(s.a.v.), minberüzerindeydi.Ashabı da

 

etrafını çevirmişti. Hz. Peygamber (s.a.v.) “Ey insanlar!

 

Allah’tan gereği gibi utanın” dedi. Ashab (r.a.e.)’den

 

biri “Biz Allah (c.c.)’dan utanıyoruz” dedi. Hz. Peygam

 

ber (sav.) “Sizlerden kim Allah (c.c.)’dan utanıyorsa,

 

ölümü unutarak bir gece bile geçirmesin. Karnını,

 

kafasın, ve diğer azaların. haramdan korusun. Ölü

 

mü ve çürümeyi hatırlasın. Dünya süsünü terk etsin”

 

buyurdu. Allah’ın Resulü (s.a.v.), ayrıca; “Aza şükret

 

meyen bir kimse çoğa şükretmez. Halka teşekkür

 

etmeyen bir kimse Allah (c.c.)’ya şükretmez. Allah

 

(c.c.)’nun nimetlerinden bahsetmek şükürdür. Onu

 

terketmek de nankörlüktür. Cemaat rahmet, ayrılık

 

azâbdir” buyurdu. Not: Nebi (s.a.v.)’in Hutbe ve Nasihatleri

 

serisinin bir sonraki yazısı 27Nisan tarihindedir.

 

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hayatü’s-Sahâbe, 4.c, 163-164.s)

 

 

(YO. EBÛ BEKİR (R.A.)’İ ÜSTÜN KILAN FAZİLETLERİ

 

Hazret-i Alî (r.a.) buyurdular ki:

 

“Efendimiz   (s.a.v)   Hazretleri’nin   halîfesi   Ebû        Bekir

 

Sıddîk (r.a.) Hazretleri’ne sordum: “Ey Resûlullâh (s.a.v.)’in

 

Halîfesi!  Bu  yüce  menzil  ve  mertebeye  ne  ile  ulaştın?

 

Hakîkaten hepimizi ve bütün Sahabeleri geçtin?” dedim.

 

Hz. Ebû Bekir Sıddık (r.a.) buyurdular: “Beş şeyle:

 

Birincisi: insanların iki sınıf olduğunu gördüm. Dünyayı

 

isteyenler ve âhireti isteyenler. Ben Mevlâ’yı istedim.

 

İkincisi:  Ben  islâm’a  girdiğim  vakitten  bu  yana  asla

 

dünya  yemeklerinden  doyuncaya  kadar  yiyip  doymadım.

 

Çünkü Ma’rifetullâh’ın (Allah’ı tanımanın) lezzeti, beni dünya

 

yemeklerinin lezzetlerinden alıkoydu.

 

Üçüncüsü: Ben islâm’a girdiğim vakitten bu yana dünya

 

sularından  kana  kana  içmedim.  Çünkü   Muhabbetullâh

 

(Allah  sevgisi),  beni  dünya  sularından  ve  şerbetlerinden

 

alıkoydu.

 

Dördüncüsü: Her ne zaman karşıma iki amel çıksa; biri

 

dünya ameli ve diğeri de âhiret ameli; bunların içinden her

 

zaman âhiret amelini, dünya ameli üzerine tercîh ettim.

 

Beşincisi:  Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’yle hep sohbet

 

ettim. Hatta Sevr Mağarası’nda da beraber oldum.”

 

Bundan  dolayı  Ebû  Bekir  Sıddık  (r.a.)  Hazretleri  Efen-

 

dimiz (s.a.v.) Hazretleri’yle olan sohbetten bir saat bile ay-

 

rılmadı.  Hattâ  onunla  beraber  mağaraya  girdi.  Efendimiz

 

(s.a.v.) Hazretleri’nin katlandıkları bütün zorluk ve şiddetlere

 

ma’rûz   kaldı.  Bununla  beraber,  Ebû   Bekir  Sıddık  (r.a.)

 

Hazretleri’nin  kalbi,  Efendimiz  (s.a.v.)  Hazretleri’ne  bağ-

 

lanmakta  asla  bozukluk  göstermedi  ve  Efendimiz  (s.a.v.)

 

Hazretleri’nin emirlerine muhalefet etmeyi asla düşünmedi.

 

Not:  Dört  Halife  serisinin  bir  sonraki  yazısı  25Şubat  tari-

 

hindedir.

(İsmail Hakkı  Bursevî  Hazretleri, Rûhu’l-Beyân  Tefsîri,  4.c,  155-156.s)

 

MEKKE’NİN FETHİYLE SÜHEYL BİN AMR (R.A.)’IN MÜSLÜMÂN OLUŞU

 

Akıllı ve şerefliler İslâm’a uzak kalamaz; ama kadere de kimse karşı gelemez.”

Süheyl bin Amr (R.A.) şöyle rivâyet ederler:

“Resûlullâh (S.A.V.) zaferle Mekke’yi teşrîf buyurunca evime kapandım. Kapımı kapadım ve oğlum Abdullâh bin Süheyl’i, aramızı bulması için, Nebî (S.A.V.)’e gönderdim. Çünkü ben öldürülmeyeceğimden emîn değildim. Oğlum Abdullâh bin Süheyl gitti ve Nebî (S.A.V.)’e:

“-Yâ Resûlallâh, babam Süheyl bin Amr’a emân veriyor musunuz?” dedi. Resûlullâh (S.A.V.) de:

“-Evet, o, Allâh’ın emânıyla emniyyettedir, meydâna çıksın.” buyurdular ve sonra çevresindeki Ashâbı’na:

“-Sizden kim Süheyl’e rastlarsa, onu korkutmasın ki dışarı çıkabilsin. Yemîn ederim ki Süheyl akıllı ve şerefli bir kimsedir. Süheyl gibiler İslâm’a uzak kalamaz; fakat kadere de kimse karşı gelemez.” buyurdular. Abdullâh bin Amr (R.A.) babası Süheyl (R.A.)’in yanına gelip Resûlullâh (S.A.V.)’in buyurduklarını haber verince Süheyl:

“-Vallâhi O Nebî (S.A.V.), büyük küçük herkese karşı şefkatlidir, güzel muâmelede bulunur.” dedi. Süheyl (R.A.) Nebî (S.A.V.)’e gitmek üzere ayağa kalkıyor; fakat geri dönüyordu. Resûlullâh (S.A.V.)’e bîat etmeden Huneyn Gazvesi’ne katıldı ve Ci’rane’de (Mekke’de Harem’in dışında Mikât mahallidir.) Müslümân oldu. Resulullâh (S.A.V.) Efendimiz, o gün Süheyl (R.A.)’e Huneyn ganîmetlerinden yüz (100) deve verdiler.

(M. Yûsuf Kandehlevî (Rh.A.), Hayâtü’s-Sahâbe (R.A.), C. 1, S. 173)

İslâm târihinin mühim bir dönüm noktası olan Hudeybiye Musâlehanâmesi’ni imzâlayan Süheyl bin Amr (R.A.)’dir. Mekke’nin Fethi sırasında Müslümân olan Kureyşli’ler arasında Süheyl bin Amr (R.A.) derecesinde metânet gösteren hiçbir kimse bulunmamıştır.

Buhârî Şerh-i Tecrîd’in kaydına nazaran: Hz. Ömer (R.A.)’ın Hilâfeti zamanında Süheyl (R.A.), bütün akrabâsıyla Şâm’ın Fethi’ne iştirâk etmiş, hemen cümlesi bu gazâ’da şehîd olmuştur.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.),

Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S. 315-318)

31

BERÂ B. ÂZİB (R.A.) HADÎSİ

 

Berâ bin A’zib (R.A.)’den rivâyete göre: “Siz büyük bir fethi, Mekke’nin fethi sayarsınız. Vâkıa Mekke’nin fethi Kur’an’ın işâret ettiği parlak bir fetih ve zafer idi. Hâlbûki biz büyük fethi, Hudeybiye gününde Rıdvân Bey’âti addederiz. Ki o gün Cihâd için Resûlullah (S.A.V.)’e verdiğimiz sözden Allah (C.C.) râzı olmuştur. Biz o gün Nebî (S.A.V.)’in maiyyetinde 100’er mevcûtlu 14 bölük er idik.

Hudeybiye bir kuyudur. Biz oraya varınca kuyunun suyunu tamâmen çekmiştik de içinde bir katre su bırakmamıştık. Bu hâl Nebî (S.A.V.)’e arz olundu. Resûlullah (S.A.V.) bu kuyunun yanına gelip, kenârına oturdular. Sonra içinde biraz su bulunan bir kap istediler. Getirilen su ile duâ ettiler, sonra bu abdest ve çalkantı suyunu kuyuya döktüler. Bunun üzerine biz, kısa bir zamân kuyuyu Peygamber (S.A.V.)’in emriyle bu halde bıraktık. Sonra kuyu bize istediğimiz kadar su verdi. Hem biz hem de hayvânlarımız güç alıncaya kadar suya kandık”.

Berâ (R.A.), Uhûd Harbi’nden i’tibâren bütün harblere iştirâk eden Ashâb (R.A.E.) Hazeratı’ndandır.

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Ashâbı (R.A.E.) ile berâber Hudeybiye mevkisine vardığında Mekke müşrikleri onu müsellâh kuvvetle karşılamışlardı.

Evvelce beyân olunduğuna göre Osmân (radiyallahü anh)’in katli ciddî şâyiası üzerine Resûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem): “Artık bu müşriklerle vuruşmadıkça buradan ayrılmayız.” buyurdular. Ve sefer halkını bey’ata da’vet ettiler. Bütün Ashâb (radiyallahü anhüm ecmaîn), Cihâd etmek ve firâr etmemek üzere bey’at ettiler.

Yukarıdaki Misver (radiyallahü anh) ve Mervan (rahmetullahi aleyh) Hadîsi’nde beyân olunduğu üzere musâlehanâme akd olundu ki, bu “Bey’atü’r – Rıdvân”ın siyâsî kıymeti pek büyük idi. İslam ictimâî hey’etinin ahde ve akde muktedir bir devlet hâlindeki varlığı, düşmânları tarafında ilk def’a kabûl edilmiş bulunuyordu. Mekke’nin fethi, askerî ve şanlı bir zafer idi. Hudeybiye Musâlahası ise Siyâsî ve daha parlak bir zafer idi. İslam’ın i’tilâ devrinin dönüm noktası idi. Bu cihetle Fetih Sûresi’nin ilk Âyet’inde Hudeybiye Musâlehası:

-”Habîbim! Artık biz sana parlak bir fetih ve zafer kapısı açtık” diye tavsîf buyurulmuştur.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.),

Hz. Osmân ve Alî (R.A.), S. 52-53)

 

  1. ÜSÂME BİN ZEYD (R.A.)

 

Hazret-i Üsâme bin Zeyd bin Hâriset’ül-Kelbî (Radıyallahu anh) Ümm-i Eymen (Radıyallahu anh)â’nın oğludur.

Üsâme (Radıyallahu anh)’i Rasûlullah (Sallallahu Teâlâ aleyhi ve sellem) Efendimiz pek severler idi. Hadîs-i şerîf’de:

“Üsâme en sevdiğim insandır” buyurmuşlardır. Nezd-i Rasûlullah’da Üsâme’nin rif’at-i menziline mebnî Ashâb arasında Hazret-i Rasûlullah’ın mahbûbu diye vasıflanıb yâd olunur.

Hazret-i Ömer (Radıyallahu anh) oğlu Abdullah’a iki bin i’tâ buyurmuş olduğu halde Üsâme (Radıyallahu anh)’e beş bin i’taa buyurduğunda: Abdullah ibn-i Ömer itiraz ederek;

“Hazret-i Rasûlullah ile şu kadar gazâda berâber bulunmuş iken Üsâme’yi bana tercîh etdiniz!” demesi üzerine Hazret-i Ömer (Radıyallahu anh):

“Üsâme Hazret-i Rasûlullah’a senden ve pederi Zeyd dahî senin pederinden daha sevgilidir!” diye tevâzuan buyurmuşlardır.

Buhârî’de mezkûrdur ki: Hazret-i Seyyid’ül-Enâm Aleyhissalâtü ve’s-selâm Efendimiz Hazret-i Hasan ve Üsâme’yi berâber alarak birini bir dizlerine ve diğerini öbür dizlerine oturtarak:

“Yâ Rabb! Sen bunlardan râzî ol zîrâ ben bunları seviyorum” buyururlardı.

Hacc-ı Vedâ’da Arafat’dan Müzdelife’ye inerler iken, Rasûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Kusvâ nam develerine binerek Hazret-i Üsâme’yi terkesine almışlar idi.

Hicretin on birinci senesinde Belka cihetine techiz buyurdukları asker üzerine Hazret-i Üsâme (Radıyallahu anh)’i serdâr etmişlerdi idi ki Şeyhayn-ı Mükerremeyn ya’ni Hazret-i Ebû Bekir ve Ömer (Radıyallahu anhümâ) ve Hazret-i Sa’d ve Ebû Ubeyde (Radıyallahu anhümâ)’da o askerin içinde maiyyetinde bulunmuşlar idi. Ol vakitde Üsâme (Radıyallahu anh) daha on sekiz yaşında bir genç idi.

Kendileri levni siyah ve yassı burunlu idi. Hicretin elli sekiz (58) târihinde Medîne-i Münevvere kurbünde Cüraf nam mahalde vefât etmişlerdir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.),

Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S. 366-367)

ASHÂB (R.A.)’IN ŞEHÂDET ÖZLEMİ

 

Amr İbn-i Cemûh (R.A.), topal, hem de çok aksak birisiydi. Aslan gibi dört tane oğlu vardı. Resûlullâh (S.A.V.) ile her sefere katılıyorlardı. Uhud Harbi’ne babalarını göndermek istemediler:

“-Allâh, seni ma’zûr görmüştür.” dediler. Bunun üzerine Amr (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’e geldi:

“-Oğullarım beni, seninle Uhud’a göndermek istemiyorlar. Allâh’a yemîn olsun ki bu topal ayağımla Cennet’in yolunda gitmek istiyorum.” dedi. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’de “-Allâh, seni ma’zur görmüştür. Sana cihâd farz değildir.” buyurdular. Oğullarına hitâben de: “-Babanıza mâni’ olmayın. Herhâlde Allâh, ona şehâdeti ihsân edecek.” buyurdular.

Amr İbn-i Cemûh (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’e gelip: “-Yâ Resûlallâh, eğer Allâh yolunda harb eder de şehîd olursam, Cennet’e giderken bu topal bacağım düzelecek mi, ne dersiniz?” diye sordu. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz de: “-Tabiî!” buyurdular. Amr İbn-i Cemûh (R.A.)’ın kendisi, yeğeni ve kölesi Uhud’da şehîd oldular. Resûlullâh (S.A.V.), onların na’şını görünce: “-Onun sağlam ayakla Cennet’e girdiğini görüyorum.” buyurdular ve üçünün de aynı kabre gömülmelerini emrettiler.

Râfi’ bin Hâdic (R.A.)’ın, Uhud veyâ Hayber’de göğsüne ok gelip saplandı. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’e gelip: “-Yâ Resûlallâh (S.A.V.), göğsümdeki oku çıkar.” dedi. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz: “-Yâ Râfi’, istersen oku temreniyle beraber çıkarayım. Dilersen temren kalsın, sâdece oku çıkarayım. Temren Kıyâmet Günü senin şehîd olduğuna şehâdet etsin.” diye buyurdular. Râfi’ (R.A.) de:

“-Yâ Resûlallâh (S.A.V.), oku çıkar da,temren kalsın. Temren, Kıyâmet Günü benim şehîd olduğuma şâhid olsun.” dedi. Râfi’ (R.A.), Muâviye (R.A.)’in hilâfetine kadar yaşadı. Bir gün temrenin bulunduğu yara deşildi ve ikindiden sonra şehîdlik şerbetini içerek Hakk Teâlâ’ya yürüdü. (R.A.E.)

(M.Yûsuf Kandehlevî (Rh.A.), Hayâtü’s-Sahâbe (R.A.), C. 1, S. 324)

 

 

  1. ZEYD İBN-İ HÂRİSE (R.A.)

 

Hazret-i Zeyd (R.A.)’in Ahzâb Sûresinde ism-i âlîsi sarâhaten zikr olunmuşdur. Üsâme (R.A.)’in babasıdır.

Zeyd’in vâlidesi câhiliyyet zamanında mensûb olduğu Benî Ma’n âilesini ziyârete giderken sekiz yaşında oğlu Zeyd bir süvâri tarafından esîr edilip Mekke’ye getirilmiş, Hakîm bin Haram tarafından halası Hadîcet’ül-Kübrâ (R.A.)â için iştirâ edilmiş ve Hazret-i müşârun ileyhâ dahî Hazret-i Nebiyy-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’e hîbe eylemişdi.

Babası Hâriset’ül-Kalbî de: “Zeyd’e ağladım ve ne olduğunu bilemedim, ümîd olunur, sağ mıdır, yoksa eceli gelmiş midir? Güneş tulû’ ederken onu bana andırır, gurûb zamanı da, Zeyd’in tezekkürü ârız oluyor, rüzgârlar da onun zikrini tehyîc eder, onun üzerine benim huzn ü havfim ne kadar mümteddir!” diye beyitler söyleyerek ağlamakda iken Zeyd’in Nezd-i Risâletpenâhî de olduğunu kendi kabîlesinden Hacc mevsiminde ziyârete gelenlerden işidince Mekke’ye gelib Hâne-i Saâdet-i Nebevî’de oğlu Zeyd ile buluşmuş idi.

Hazret-i Rasûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz de Zeyd’i, babasına gitmek veyahud kendi yanlarında kalmak husûsunda tahyîr buyurduklarında Zeyd:

“Yâ Resûlallah! Sizin üzerinize hiç kimseyi tercih edemem, benim anam da babam da sensin!” demiş. Bunun üzerine Rasûlullah (S.A.V.) de Zeyd’i bir taş üzerine çıkararak arab örfüne göre:

“Huzzâr-ı Kirâm! Şâhid olunuz ki Zeyd benim oğlumdur!” buyurmuş. Bu sûretle Nezd-i Risâletde kalmış, Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de veled-i ma’nevî ittihâz buyurmuşdur.

Zeyd ibn-i Hârise (R.A) en evvel îman edenlerin üçüncüsüdür.

Bedir Harbinde bulunub müjde haberini Medîne’ye götürmüşdür.

Sallallahu Teâla aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri tarafından:

“Sen bizim kardeşimiz ve efendimizsin” taltîf-i azîmine mazhar olmuşdur.

Zeyd ibn-i Hârise (R.A.) Bedir’den i’tibâren Mu’te harbinde şehîd oluncaya kadar bütün gazâlarda bulunmuşdur. Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz’den geri kaldığı zamanlarda muhakkak Zeyd’i Medîne’de vekil bırakmış bulunurdu.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.),

Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S. 359-360)

 

  1. ÖMER (R.A.)’İN İMRENDİĞİ ŞEHÎD: HZ. VEHB İBN-İ KÂBUS EL-MÜZENÎ (R.A.) HAZRETLERİ

 

Vehb İbn-i Kâbus El-Müzenî (R.A.) ile birâderzâdesi Hâris İbn-i Akb (R.A.), Uhud Vak’ası’ndan haberdâr olmadıkları hâlde mücerred (yalnız) Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’i ziyâret için Cebel-i Müzeyne’den kalkıp Medîne’ye gelmişler iken Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in, Uhud Gazâsı’na teşrîflerini haber alınca derhâl Medine’den çıkıp Ordu-yu Hümâyûn’a geldiler.

O vakitte ise daha yeni Asâkir-i İslâmiyye (İslâm askerleri) münhezim olmuş (bozguna uğramış) idiğinden hemen harb meydanına girip merdâne cenge başladılar.

İşte o vakit Vehb (R.A.)’den görülen merdlik ve bahâdırlık doğrusu her iki taraf askerlerine de hayret verdi.

Hatta iki def’a Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’in üzerlerine hücûm eden fırkalara karşı çıkıp düşmanları geri çevirdi.

Sonra yine üçüncü bir fırka’nın hücûmunda Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz:

“-Ya bunlara kim karşı çıkacak?” diye buyurduklarında Vehb İbn-i Kâbus (R.A.):

“-Yine ben yâ Resûlallâh (S.A.V.)!” diye cevâb verdi.

Fahr-i Kâinât Aleyhi Efdâlü’s-Salâvât Hazretleri, Vehb (R.A.)’in bu sözünden memnûn olarak.

“-Yâ Vehb! Kalk ve Cennet ile mübeşşer ol!” diye buyurdular.

Vehb (R.A.)’in aksâ-yı emeli (mefkûresi, ideâli, en son arzusu) ise Huzûr-ı Nübüvvet (S.A.V.)’de şehâdet rütbesine nâil olmak idiğinden o fırkaya karşı vardı. Ve onu da vurup geri çevirdi. Ve kendisi de şehîd olarak murâdına erdi. (R.A.)

Sonra Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz, Vehb (R.A.)’in cenâzesi yanına vardılar. Rûhuna selâm ve duâ ettikten sonra:

“-Ben senden hoşnudum.” buyurdular. Onun için Ömerü’l-Fârûk (R.A.):

“-Kâbus oğlu gibi ölmeği cânıma minnet bilirim..” der idi.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Uhud Gazvesi, S. 36)

 

 

  1. EBÛ BEKİR (R.A.)’İN MÜCÂHİDLERE TENBÎHNÂMESİ

 

“Gideceğiniz memleketlerde zinhâr zulüm ve teaddî (düşmanlık) etmeyiniz, çok yaşlı olanı katletmeyiniz. Kadın ve çocukları da katletmeyiniz. Hayvânâtı da helâk etmeyiniz. Düşman ile ahid ve karâr ettikte ahdinizi bozup da ikrârınızdan dönmeyiniz ve manastırlarda bir takım ruhbânlar vardır ki, onların kavl-i bâtılları (bâtıl sözleri) iktizâsı (gereğince) nefislerini habsetmişlerdir, onları sakın katletmeyiniz. Ma’bedlerini hedm etmeyiniz  (yıkmayınız) ve zaruret fevkalade olmadıkça hayvanatı kesmeyiniz ve ağaçları da kesip yakmayınız.”

Hz. Ebû Bekir (R.A.),Yezîd bin Süfyân (R.A.)’ı teşyî ederken şu sözleri söyledi:

“Sana tecrübe ve imtihân için bu vazîfeyi veriyorum. İyi hareket ettiğini görür isem seni me’mûriyyette ibka ve terfî’ (devâmlı kılmak ve yükseltmek) ederim. Yoksa seni azlederim. Allâh (C.C.)’den sakın, Allâh (C.C.) senin içini ve dışını görüyor. Allâh (C.C.)’ne en yakın insanlar, O’na işledikleri işle yaklaşanlardır. Sana, Hâlid’i ta’yîn edeceğim bir iş vermiş bulunuyorum. Câhiliyyet gururundan kaçın. Cenâb-ı Hakk (C.C.), onu ve onunla gurûrlananları sevmez. Asker ile arkadaşlığın iyi olmasına dikkat et. Onlara hayırdan bahs ve hayrı va’d eyle. Askerlere nasîhat ettin mi, nasîhatlerin vecîz olsun. Kendini ıslâh et ki insanlar sana karşı salâh bulsun. Düşman elçileri nezdine gelirse, onları i’zâz et ve onları fazla tutma ki askerlerin hâlini anlamadan gitsinler. Onlara askerlerini gösterecek olursan zaîf noktalarını gösterme; bilakis onları en güzîde, en muhteşem askerlerin arasında kabul et. Senden başka kimsenin onlar ile konuşmasına mâni’ ol. Bizzât kendin onların maksadlarını anla…”

Yezîd bin Süfyân (R.A.)’i, Şâm’a gönderirken şu sözleri söylemişti:

“Ey Yezîd!.. Senin akrabâların vardır. Lâkin başkalarına tercîh ederek onlara iş vermek isteyeceksen, senin nâmına en ziyâde endîşeye düştüğüm nokta budur. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz: “Müslümânların işinden bir işi derûhte edip (üstüne alıp) iltimâs (kayırma) eseri olarak o işe birini ta’yîn eden, Allâh (C.C.)’nün la’netine düçâr olur. (yakalanır, uğrar). Cenâb-ı Hakk (C.C.) ondan bir ma’zeret veyâ fidye kabûl etmez, onu Cehennem’e atar.” buyurmuşlardır.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.),

Hz. Ebû Bekir Sıddîk (R.A.),S. 137-139)

 

 

 

 

  1. ABDURRAHMÂN İBN-İ AVF (R.A.)

 

Abdurrahmân ibn-i Avf (R.A.) Cennet ile müjdelenen on ashâbdan biridir. Nesebi Kilâb bin Mürre’de Resûlullah ile birleşir, Câhiliyyet devrinde ismi “Abd’ül-Ka’be” idi. Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz “Abdurrahmân” ismini verdi. Uzun boylu, güzel yüzlü hılkaten rikkat sahibi ve beyaz tenli idi. Resûlullah (S.A.V.) Dâr’ul-Erkam’a gelmeden önce müslüman oldu.

Abdurrahmân ibn-i Avf’ın hasâisinden birisi Resûlullah (S.A.V.)’in bazı zamanlarda kendisine iktidâ ederek namaz kılmış olmasıdır.

Bir gün Abdurrahmân ibn-i Avf cemâate imam olmuş, bir rek’at kıldıkdan sonra Resûlullah (S.A.V.) namaz’a erişerek iktidâ etmiş, imam selâm verdikden sonra fevt olan bir rek’atı kendileri tamamlayıp selâm vermişler ve buyurmuşlar ki:

“-Hiçbir Nebî, ümmetinden sâlih bir kimsenin arkasında namaz kılmadan dünyâdan ayrılmamıştır!”

Hazret-i Ali (R.A.) diyor ki, “Ben Resûlullah’ın Abdurrahmân bin Avf için şöyle buyurduklarını işitdim: “Sen semâ ehli içinde emînsin, sen ehl-i arz içinde de emînsin! “Ve yine Resûlullah (S.A.V.)  onun hakkında: “Abdurrahmân bin Avf, yeryüzünde Allah’ın vekîlidir!” diye buyurmuşlardır.

Ebû Ömer rivâyet ediyor ki: “Abdurrahmân ibn-i Avf, Bedir vak’asına ve bütün harblere katıldı. İlk müslüman olan sekiz kişiden biri oldu. Resûlullah’ın kendileriyle istişâre ettikleri altı sahabîden biridir. Ebû Bekir (R.A.)’ın huzûrunda müslüman olanlardandır.

İbn-i Abbâs Hazretleri buyuruyor ki: “Abdurrahmân ibn-i Avf, malının yarısını tasadduk etti. Dört bin dirhem bir def’asında, kırkbin dirhem diğer bir def’asında, yine kırkbin dirhem bir def’asında, beş yüz at da bir def’asında tasadduk etmişti.

Tebük Seferinde malının nısfını tasadduk etmişdir. Şöyle ki: Dördbin dirhem Huzûr-ı Saâdete getirerek: “Yâ Resûlallah! Benim sekiz bin dirhemim var, nısfını ehlime terk ve nısfını Rabbim Teâlâ Hazretlerine ikrâz eyledim.” dedi.

Hicretin 21 veya 22 tarihinde 75 yaşında irtihâl ederek, Cenâze namazını Hazret-i Osman (R.A.) kılmış ve Cennet’ül-Bakıy’a defnolunmuşdur. (Kısas-ı Enbiyâ, S. 402)

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramzânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S. 179)

 

  1. ALİ (R.A.)’İN HZ. EBÛ BEKİR VE
  2. ÖMER (R.A.) HAKKINDAKİ HUTBESİ

 

Hz. Ali (R.A.)’in hutbesi:

“Nedir o kavmin hâl-i şânı ki, Kureyşin uluları ve müslüminin babaları olan iki zatı lisana alıyorlar. Mümin, tekıyy (sakınan) olanlar bu iki zatı severler. Bunlara ancak facir ve deni olanlar buğz ederler. ikisi de Resûlullah (S.A.V.) Hz.lerine sıdk ve vefa ile yâr ve hemdem oldular. Resûlullah her ikisi kadar kimseyi sevmezdi ve onların re’yi kadar kimsenin re’yine î’tibar etmezdi. Resûlullah (S.A.V.) ikisinden de râzı olduğu hâlde âlem-i ukbaya gitti ve ikisi de müminler kendilerinden râzı oldukları halde dâr-ı ukbâya gittiler.

Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in emriyle Ebû Bekir imam olup mü’minlere namaz kıldırdı ve Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in irtihalinde mü’minler bittav-ı verrıza (kendi teslimiyet ve rızaları ile) Ebû Bekir’e beyat eylediler. Benî Abdulmuttalib’den ona ibtida biat eyleyen ben idim. Kendisi hilâfeti istemezdi, bizlerden birimizin bu yükü yüklenmesini arzu ederdi. Billahi bâkilerin en hayırlısı ve merhametlisi ve etkâsı ve sinnen ve islâmen akdemi idi. Resûlullah (S.A.V.)’in siyreti üzere gitti. Ondan sonra Hz. Ömer, veliyyülemr oldukta nâsın bazısı hoşnud ve bazısı nâhoşnud oldular. Lâkin nâhoşnud olanlar da sonra hoşnud kaldılar. O da Hz. Peygamber (S.A.V.)’in ve Hz. Ebû Bekir’in isrine iktidâ eyledi. Tallahi O da rahîm idi. Mazluma nusrat ve merhamet eylerdi. Allah (C.C.)’nin emirlerinde kınayandan korkmaz ve çekinmezdi.

Cenab-ı Hakk (C.C.) O’nu sıdk ve hak üzere konuşmaya muvaffak etmişti. Zannederdin ki, onun lisanı üzere bir melek nutk ediyor. Allah-ü Teâlâ O’nun ismiyle islâmı azîz kıldı ve onunla münâfıkların kulûbuna havf ve haşyet ve mü’minînin kulûbuna meyl ve muhabbet verdi. Onun gibi kimi bulabilirsiniz? Allah-ü Teâlâ (C.C.) bu ikisinin meslekî üzere gitmeğe bizleri muvaffak eylesin. Beni seven ikisini de sevsin. Onlara buğz eden kimse bana buğz etmiş olur. Ben de o kimseden berî olurum. Âgah olunuz ki:

Peygamber (S.A.V.)’den sonra bu ümmetin en hayırlısı Ebû Bekir ve Ömer’dir. Bundan sonra onları lisana alan olursa müfteri cezasını icra ederim. Estağfirullah’e ve leküm.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Ebû Bekir (R.A.), S. 129)

 

 

KÂDİSİYYE HARBİ

 

Hz Ömer (R.A.) yeni bir ordu hazırlamıştı. Ve başkumandân olarak Hz. Sa’d Bin Ebî Vakkâs (R.A.) ta’yîn olundu. İslâm Ordusu, 120.000 kişi idi. Ordu Kâdisiyye’de karargâhını kurdu.

Muhârebe bütün gece devâm etti. Mücâhidler de yorgunluktan bîtâb kalmışlardı. Îran başkumandânı Rüstem üzerine hücûm edilince kaçmağa mecbûr kalmış, Hilâl (R.A.) nâmındaki bir mücâhid de, ırmağa atılıp kurtulmak isteyen Rüstem’i yakalayarak öldürmüştü. Hilâl (R.A.) Rüstem’in tahtına çıkarak Rüstem’i öldürdüğünü ilân edince Îranlılar kaçmağa başladılar. Müslümânlar tarafından şiddetle ta’kib edildiler. Bu muhârebede Îranlıların kumandânlarının kısm-ı a’zamı ölmüşlerdi. Îranlıların zâyiâtı hesabsızdı. Müslümânlar 6.000 Şehîd vermişlerdi.

Hz. Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs (R.A.) muzafferiyet hakkında Hz. Ömer (R.A.)’e muntazam haber gönderir, Hz. Ömer (R.A.) de her sabah Medîne hâricine çıkar, haber getiren adamı karşılardı.

Bir gün yine Hz. Ömer (R.A.) Medîne hâricine çıkmış bekliyorken bir hecin devesinin gelmekte olduğunu görünce ona doğru ilerlemiş, îzâhât istemiş, postacı da hecini durdurmadan Müslümânların muzaffer olduğunu söylemeğe başlamış, Hz. Ömer (R.A.) de arkadan yaya koşarak hecîn ile birlikte Medîne’ye kadar girmiş, Medîne’ye girince herkesin Hz. Ömer (R.A.)’e hürmet ettiğini hecin süvârisi görünce ve herkesin Emîrü’l Mü’minîn demeğe başladığını işitince korkup titremeğe başlamış, niçin kendisini tanıtmadığını korkarak kemâl-i mahcûbiyetle  istifsâr eylemişti. Hz. Ömer (R.A.) de sözü kesmemesini ve tafsîlât i’tâsına devâm etmesini ricâ etmiş ve bu sûretle cemâatle birlikte Hz. Ömer (R.A.)’in evine kadar gidilmişti. Hz. Ömer (R.A.) nutkunda:

– “Müslümânlar!.. Ben sizi kul köle edinen bir hükümdâr değilim. Ben de sizin gibi ALLAH (C.C.)’ın kuluyum. Aramızdaki fark, binim bir de riyâset yükünü taşımış olmaklığımdır. Sizi emn ü itmi’nân içinde yaşatacak sûrette hizmet edebilirsem ne mutlu… Sizi kapımın önünde bekletmek bir fâciâdır. Ben size akvâl ile değil, ef’al ile rehber olmak isterim.” demişti.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.),

Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S. 345)

 

  1. UMEYR (R.A.)’İN İSLAMİYYETİ KABÛLU

 

Önceleri İslâmiyyetin en müthiş düşmânlarından biri olan Umeyr bin Vehb (radiyallahü anh) bir gün harbde, Safvân bin Ümeyye ile Bedir zâyiâtı için ağlıyorken Safvân:

– “Vallahi artık hayât yaşamağa değmez!” demiş.

Umeyr (radiyallahu anh) de:

– “Doğru söylersin, borçlu olmasam, âilem olmasa yalnız başıma Medîne’ye gider Muhammed -sallallahü aleyhi vesselem-i öldürürdüm!” demiş.

Safvân ona:

– “Fakat sen hiç merak etme! Ben senin çocuklarına bakmağa hazırım!” demişti.

Bunun üzerine Umeyr (radiyallahü anh) evine dönmüş, kılıcını zehirlemiş Medîne’ye hareket etmişti. Umeyr (radiyallahü anh), Hazret-i Ömer (radiyallahü anh)’e tesadüf etmiş, Hazret-i Ömer (radiyallahü anh) de onun hâlinden şüphelenmiş, onu yakalayarak Huzûr-u Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi vesellem)’e getirmişti.

Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi vesellem) de; Ömer (radiyallahü anh)’e:

– “Bırak şu adamı Ömer!” demiş.

Umeyr (radiyallahü anh)’e de:

– “Bana yaklaş niye geldin?” buyurdu.

Umeyr (radiyallahü anh) de:

– “Oğlumun serbestisini te’mîn için geldim!” dedi.

– “O halde niçin kılıçla geldin?”

– “Ona ehemmiyet vermeyiniz, çünkü Bedir’de bir işe yaramadı!”

– “Hayır Umeyr! Sen Hucre’de Safvân ile berâber beni öldürmeyi tasarladınız!”

Bu sözler Umeyr (radiyallahü anh)’i titretti:

– “Muhakkak sen Allah’ın peygamberisin, çünkü bunu bir ben, bir de Safvân bilir!” dedi.

Umeyr (radiyallahü anh) İslâmiyyeti kabûl etti. Mekke’ye döndü. Ve hem de Mekke’de hemşehrîlerini irşâdla meşgûl olarak, birçok zâtı irşâda muvaffak oldu.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Bedir Gazvesi, S. 84)

 

HER HUSÛSTA OLDUĞU GİBİ “CİHÂD”DA DA KISTÂS, ASHÂB-I KİRÂM (R.A.)’ÜN “CİHAD” ANLAYIŞIDIR

 

Hz. Âişe (R.A.) Vâlidemiz şöyle buyuruyorlar:

“Uhud Harbi anıldığında Ebû Bekir (R.A.) “-O gün Talha (R.A.) çok savaştı.” derler ve şunları anlatırlardı: “Uhud Savaşı’nda Resûlullâh (S.A.V.)’in yanlarına vardığımızda, mübârek vech-i sa’âdetleri yaralanmış ve birkaç kişiyi de şehîd olmuş hâlde bulduk. Miğferinin iki halkası mübârek yüzlerine batmıştı. Nebî-yi Ekrem (S.A.V.) bize Talha (R.A.)’ı kasdederek: “-Arkadaşınızın yardımına koşunuz, o çok kan kaybetti.” diye emrettiler. Talha (R.A.)’ı, o civârdaki çukurlardan birinde bulduk. Üzerinde yetmiş küsür ok, mızrak ve kılıç yarası vardı. Parmağı da kesilmişti. Kendisine emr-i Nebevî (S.A.V.) gereğince yardım yaptık.”

Enes bin Mâlik (R.A.) şöyle rivâyet ediyor: “Amcam Enes bin Nadr (R.A.), Bedir Gazvesi’nde bulunamamıştı. Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’e gelip: “-Yâ Resûlallâh, müşriklerle yaptığın ilk gazvede bulunamadım. Eğer bundan sonraki gazvelerde bulunmağı Allâh ihsân ederse, nasıl harb edeceğim görülür.” dedi. Uhud Gazvesi’nde Müslümânlar dağılmağa yüz tuttuğunda O: “-Allâh’ım, Ashâb nâmına senden özür dilerim! Müşriklere karşı da sana sığınırım.” dedi. Ve düşmana karşı ilerlerken karşısına Sa’d İbn-i Muâz (R.A.) çıktı. Ona: “-Yâ Sa’d İbn-i Muâz, Cennet’i istiyorum ve Nadr’in Rabbine yemîn ederim ki ben, Uhud tarafından Cennet’in kokusunu duyuyorum.” dedi. Daha sonra Sa’d İbn-i Muâz (R.A.), Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’e: “-Yâ Resûlallâh, ben O’nun gösterdiği hârikaları tasvîre muktedir değilim!” dedi. Enes bin Mâlik (R.A.) diyor ki: “O’nu bulduğumuzda üzerinde seksen küsür kılıç, mızrak ve ok yarası vardı. Şehîd olmuştu ve müşrikler O’nu müsle yapmışlardı. (Burnunu, kulaklarını vesâir uzuvlarını kesmek ve gözlerini oymak, çirkin şekle sokmak) O’nu ancak kız kardeşi parmaklarından tanıyabildi. Biz şu Âyetin O’nun ve O’nun gibileri hakkında indiğini zannediyoruz: “Mü’minler içinde öyle mert öyle kahraman erler vardır ki Allâh’a verdikleri sözü yerine getirdiler. İçlerinden kimi ahdini tamamladı. Kimi de tamamlamağı bekliyor. Bunlar zerre kadar değişmediler.” (Ahzâb: 23)

(M. Yûsuf Kandehlevî (Rh.A.), Hayâtü’s-Sahâbî (R.A.), C. 2, S. 516)

 

  1. EBÛ BEKİR (R.A.) IN FEZÂİLİ

 

Hz. Ebû Bekir (R.A.) fıtraten halîm, selim, son derece refik ve şefik idi.

Bununla beraber vazife ve mes’ûliyet işlerinde zerre kadar müsâmaha göstermezdi. Onun rıfk ve mülâyemeti, şahsi muâmelâtına ait idi. Din ve millet işlerinde en küçük bir tereddüdü, en basit müsâmaha ile göz yumduğu görülemezdi. Ve fakat nâsın kusurlarını izaz i’zam etmez onlara kusurları derecesinde muamele gösterirdi

Mücrimleri takip ve te’dip hususunda zerre kadar ihmal göstermemekle beraber siyasi mücrimleri icabına göre muamele ve afv ederdi.

Ehli zimmetin hukukunu, emniyet ve masuniyetini gözetirdi.

Gayri müslimlerin hiç bir mabed ve kilisesi yıkılmazdı.

Çanlarını çalmaktan, ayinlerini yapmaktan men olunmazlardı.

Hz. Ebû Bekir (R.A.), Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Hz.lerinin en sevgilisi, dostu esrarı nübüvvetin en samimi mahremi idi. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz hep yapdığı işleri Ebû Bekir Es-Sıddîk ile birlikte yapardı.

Resûlullah (S.A.V.) Hz.lerinin Ebû Bekir (R.A.)’a muhabbeti başka bir neş’e ile tecelli ediyordu.

İrtihal buyuracağı sırada Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz şu sözleri buyurmuştu: “Dostluğu, yardımı itibariyle kendisine en çok minnetdar olduğum arkadaş Ebû Bekir’dir. Rabbimden başka bir halil ittihaz edecek olsam yine Ebû Bekr’i ittihaz ederdim. Onunla benim aramda İslâmiyyet kardaşlığı ve meveddeti vardır. Mescidin bütün kapıları kapansın, yalnız Ebû Bekir’in kapısı açık kalsın.”

Amr bin As, Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’e: “En çok sevdiğin kimdir?” diye sormuş. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz de: “Âişe” buyurmuş. Erkeklerden en çok sevdiğin kimdir Ya Resûllullah? diye sormuş “Âişe’nin babası”. Sonra kimi seversiniz dediğinde “Ömer’i” buyurdular. Sonra başkalarını saydı.

Peygamber (S.A.V.) Efendimizin arzuları hilâfına bir hareket, olup da müteessir olduklarında Hz. Ebû Bekir gelecek olursa derhal tebessüm eder, teessür ve iğbirarı zâil olurdu.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Ebû Bekir (R.A.), S. 53-5)

 

  1. ÜSEYYİD BİN HUDAYR (R.A.)

 

Üseyyid bin Hudayr bin Simâk el-Ensârî (Radıyallahu anh)’in künyesi “Ebû Yahya”dır rüesâ-yı Ensâr’dandır.

Emr-i hılâfetin tekarrürü esnâsında “Bizden bir emir ve sizden bir emir olsun” sözüne gidildiği takdirde emârete Hazrecîlerden Sa’d ibn-i Ubâde namzed olduğu gibi Evsîlerden de bu zât-ı âlî kadir namzed idi.

Vakt-i Cahiliyye’de Hazrec ile Evs arasında vuku bulan harblerde babası Hudayr, Evs’in yegâne fârisi bulunuyordu. Üseyyid (Radıyallahu anh) de vak’a-i Buâs’da Evsîlerin reîsi idi.

Huneyn Gazâsı bozgunluğunda Üseyyid (Radıyallahu anh) kendi kabîle firârîlerine:

“Yâ Evs!” diye nidâ etdiğinde Evsîler sür’atle icâbetle mutâvaat göstermişlerdir.

İslâm’ı Mus’ab bin Umeyr (Radıyallahu anh) delâletiyle Akabe-i Ûlâ bey’atından sonra Medîne-i Münevvere’de vuku bulmuşdur. Sâbikıyndandır.

Hazret-i Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz Zeyd ibn-i Hârise (R.A.) ile beynlerinde muâhât icrâ buyurmuşlardı.

Kendileri ukalâ-yı kamilînden ve ehl’i re’y zevâtdan idi. Ebû Bekir (R.A.)’in hilâfeti için bey’atda Cenâb-ı Üseyd’in eser-i azîmi olmuşdur.

Feth-i Mekke seferinde Mevkib-i Hümâyûn’da Sultân’ül-Enbiyâ (Sallallahu Teâlâ aleyhi ve sellem) Efendimiz’in sağ câniblerinde Ebû Bekir (Radıyallahu anh) ve sol câniblerinde bu zât-ı âlî-kadir bulunmuşdur. Hazret-i Ebû Bekir (Radıyallahu anh) hılâfeti zamanında Üseyyid bin Hudayr (Radıyallahu anh)’e ziyâde hürmet ve mürâât buyururlardı.

Üseyyid bin Hudayr (Radıyallahu anh) kırâat-i Kur’an’da sadâ cihetiyle ahsen-i nâs idi.

Ümm’ül-müminîn Hazret-i Âişe (Radıyallahu anhâ)’dan mervîdir ki:

“-Ensârdan üç zât vardır, fazl cihetiyle kendilerinin fevkinde kimse sayılmazdı, üçü de benî Abd’il-Eşhel’dendir: Sa’d ibn-i Muâz, Üseyyid bin Hudayr ve Abbâd bin Bişr buyurmuşlardır.

Resûl-i Ekrem (Sallallahu Teâlâ aleyhi ve sellem) Efendimiz:

“Üseyyid bin Hudayr iyi insandır” diye senâ etmişdir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S. 215)

 

 

  1. HAMZA (R.A.)

 

Seyyid’üş-Şühedâ Hazret-i Hamza (Radıyallahu anh) Rasûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretlerinin amucasıdır. Künyesi “Ebû Umâre, Ebû Ya’lâ’dır. Vâlidesi de Hâle bint-i Vüheyb bin Abd-i Menâf’dır.

Hâle, Rasûl-i Ekrem (Sallallahu Teâlâ aleyhi ve sellem) Efendimiz’in vâlide-i muhteremleri Cenâb-ı Âmine’nin akrabası idi. Rasûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i emzirmiş olan, Ebû Leheb’in âzâdlısı Tüveybe, Hazret-i Hamza (Radıyallahu anh)’i de irdâ’ etmiş olmakla Rasûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizle süt kardeşi bulunuyordu. Rasûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den iki yaş, ve bir rivâyete göre dörd yaş büyük idi. Bi’set-i Muhammediyye (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in ikinci senesi müslümân olmuşdu.

Müşârun ileyh Kureyş arasında hamâset ve şecâatiyle meşhur olduğundan Hazret-i Hamza (Radıyallahu anh)’in müslümân olması, hiç şübhesiz İslâmiyyet için büyük bir kuvvet ve mesned idi.

Hazret-i Hamza (Radıyallahu anh) Medîne’ye hicret etmiş Bedir Harbinde fevkal’âde yararlıklar göstermişdir. Kureyş rüesâsından Tuayme bin Adiyy Hazret-i Hamza tarafından öldürülmüşdür. Uhud Harbi’nde de ibrâz etdiği kahramanlıklarla Kureyş’in en nâmdar bahâdırlarından otuz kadarını tepelemiş ve kendisi de yirmiden fazla yara almışdı.

Nihâyet Cübeyr bin Mut’ım’in kölesi Vahşî tarafından atılan bir zencî mızrağıyla şehîd edilmişdir. (Radıyallahu anh).

İslam Târihinde her ne zaman Uhud Gazvesi yâd olunsa Uhud’daki şühedâ kafilesinin alemdârı olarak Seyyid’üş-Şühedâ Hazret-i Hamza (Radıyallahu anh) anılır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.),

Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S. 331-332)

 

 

HADÎS-İ ŞERÎF

 

“Her iyiliğe on sevâb verilir.” Âyet-i Kerîme’sine göre üç gün tutulan oruca da otuz gün oruç tutmak sevâbı verileceğine işâret edilmiştir.

(Hz. Seyyid Abdülkâdir Geylânî, (K.S.), Üç Aylar ve Fazîletleri)

 

 

  1. ABDULLAH İBN-İ MES’ÛD (R.A.)

 

Abdullah ibn-i Mes’ûd (R.A.) Sâbikıyn-i Evvelînden, ya’ni en evvel dîn-i Mübîn-i İslâm’a gelenlerden olub, Hazret-i Ömer (R.A.)’in İslâmından mukaddemdir.

Bedir’de ve Uhud’da ve Hendek’de ve Bey’at’ür-Rıdvân’da ve bütün gazâlarda Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz Hazretleriyle berâber bulunmuşdur. Yermuk Vak’ası’nda dahî hazır olmuşdur.

Buhârî’de mezkûr olduğu üzre “Bab’ül-Menâkıb”da; Abdullah İbn-i Mes’ûd (R.A.), sâhib’ün-na’leyn ve sâhib’ül-visâde ve sâhib’ül-mathara idi ki, Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz’in ayakkabılarını kaldırmak ve yasdıklarını ve abdest ibriklerini taşımak hizmet-i cihan-kıymetiyle dâima maiyyet-i seniyye’de bulunurdu. Ve hizmet vakitlerinde bilâ isti’zân Huzûr-ı Hümâyûn-u Hazret-i Risâletpenâhî’ye girmeğe me’zûn idi. Bir tarafa kıyâm-ı saâdet vukûunda na’leyn-i saâdeti Kadem-i Saâdete giydirir idi. Bir tarafa saâdetle teşrîflerinde na’leyn-i saâdeti kollarına geçirir idi.

Vücûdları gâyet hafif ve kasıyr olub, bir gün Huzûr-u Hazreti Risalet de bir şey indirmek için ağaca çıkmışdı. Bacaklarının inceliğini görenler gülüşmeğe başlamalarıyla Peygamber Aleyhisselâtü Ve’sselâm Efendimiz Hazretleri:

“-Niçin gülersiniz? Ol Zât ki Kıyamet Günü’nde mîzân-ı me’cûriyyeti Cebel-i Uhud’dan ağırdır” buyurmuşlardır.

Kur’ân-ı Kerîm’i Mekke’de iken en evvel Kureyş’e ismâ’ eden Abdullah ibn-i Mes’ûd (R.A.)’dir. Sûre-i Rahmân-ı Makam-ı İbrâhîm’de cehren okuyarak küffâra duyurmuş, darb ü tahkîr görmüşdür.

Maraz-ı mevtlerinde Osman (R.A.) ıyâdetlerine gelib “Şikâyetiniz nedendir?” diye hatırını suâl etdiklerinde “Zünûbumdandır” diye cevâb vermiş. “Ne iştihâ edersiniz?” suâline cevâbda: “Rabbimin rahmetini” demiş. “Tabîb göndereyim mi?” suâline “Tabîb beni hasta etdi” cevâbını vermiş. (Ya’ni Tabîb’den muradları Şâfi-i Hakîkî olan Hakk Teâlâ Hazretleridir.) “Akçe göndereyim mi?” suâline cevâb da: “Akçe ile işim yok” buyurmuş. “Kerimeleriniz için olsun göndereyim?” sözü üzerine Hazret-i Osman’a “Sen benim kızlarım hakkında fakr ü zarûret korkusu mu çekiyorsun? Ben onlara her gece Sûre-i Vâkıa’yı okumalarını tenbih etmişimdir. Rasûlullah (S.A.V.)’den işitdim, buyurdular ki “Her gece Sûre-i Vâkıa’yı okuyan kimseye ebeden fakr ü fakâ isâbet etmez” cevâbıyla mukabele etmişlerdir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S. 207)

 

 

 

  1. ABDULLAH İBN-İ ÖMER (R.A.)

 

İbn-i Ömer, Ömer ibn’il-Hattâb (R.A.)’in oğludur. İsimleri “Abdullah”dır.

Künyeleri “Ebû Abd’ir-Rahman olub, çocuk iken Mekke’de babası Ömer İbn’il-Hattâb (R.A.) ile İslâm’a gelmişdir. Bedir ve Uhud gazâlarından mâadâ gazâlarda bulunmuşdur.

İbn-i Ömer (R.A.)’den mervîdir ki:

“Ben Hazret-i Peygamber (S.A.V.)’e Uhud senesi arzolundum. O vakit on beş yaşımda idim, cihad için beni kabul ve icâze buyurdular.” demişdir.

Abdullah ibn-i Ömer (R.A.), Sünnet-i Seniyye’ye muvâzıb ve bid’atden müctenib bir zât-ı vâlâ-şân ve sâhib-i ilm ü irfan olup isr-i Rasûlullah (S.A.V.)’e kesretle ittibâ üzre idiler.

Seyyid’ül-enâm Aleyhissalâtü ves-Selâm Hazretleri her nerede ve hangi ağacın altında           oturmuşlar veyahud namaz kılmışlar ise orada oturup, namaz kılmışlardır. Bunun için kendisine: “Vakkâfun alâ isr-i Rasûlillah” denir.

Mallarından her ne kendilerine hoş gelirse onu fîsebîlillah bezl ü infâk edib elden çıkarmak mu’tadları idi.

Köle ve câriyelerinden tâat ve ibâdete mülâzim olanları hemen âzâd ederlerdi. Kendisinin bu hâli kölelerinin ma’lûmu olduğundan âzâd olmağı arzu edenler mescide mülâzemet ederek nâil-i emel olurlardı. “Onlar sizi aldatmak için bunu yapıyorlar” diyenlere İbn-i Ömer Hazretleri: “Bizi Hak ile aldatana biz aldanırız” diye cevâb verirlerdi. Bilerek aldanmak mekremetdir.

İrtihâlleri 73 târihinde Abdullah İbn-i Zübeyr’in şahâdetinden sonra Haccâc zamanında vuku’ bulmuşdur. Haccâc-ı Zâlim mızrağın “Zücc” tabir olunan alt demirine zehirli su vererek Haccın izdihamlı vaktinde İbn-i Ömer (R.A.)’in ayağının üstüne saplatmış ve bu sûretle sebeb-i vefâtı ve şehâdeti olmuşdur.

Sahîh-i Buhârî’nin fezâil-i Ashâb faslında mezkûr olduğu üzre ehl-i Irak’dan biri Abdullah ibn-i Ömer (R.A.)’e: “Muhrim (ya’ni ihramda olan kimse) sinek öldürürse ne lâzım gelir?” diye suâl edince müşârunileyh hazretleri: “Reyhâne-i Nebî olan Hazret-i Hüseyn’i katl etdiniz de şimdi bir sineğin katlini mi soruyorsunuz?” diye cevâb vermişlerdir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm, S. 201)

 

  1. EBÛ BEKİR (R.A.) HAKKINDA BAZI

HADİS-İ ŞERİFLER

 

“Nebî müstesna olduğu halde Ebû Bekir herkesten efdaldir.”

“Ebû Bekir benden ve ben de Ebû Bekir’denim. Ebû Bekir dünyâ ve âhiret kardaşımdır.”

Ebû Bekr Es-Sıddîk’a deyiniz îmam olup nas’a namaz kıldırsın” bu hadisi şerîf dahi Hz. Sıddîk’ın hilâfetine işaret olan hadislerdendir.

“Ümmetimden en evvel Cennet’e dahil olan Ebû Bekir ve Ömer Cennet’de bulunan bilcümle kâmillerin seyyididirler.”

“Ebû Bekir ve Ömer benim için başa nisbetle semi – basar (göz – kulak) gibi azîz ve mühimdirler.”

“İmâm-ı Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin benim ehlimdir. Ve Ebû Bekir ve Ömer ehlûllah’tır. Ehlûllah ise benim ehlimden efdaldır.”

“Benden sonra gelen hulefâm’a iktida ediniz; Onlar Ebû Bekir ve Ömer’dir.”

“Cenâb-ı Allah (C.C.) beni vüzerâi erbaa ile müeyyed buyurdu. İkisi ehli semadan yani Cebrâil ve Mikâil ve ikisi de ehli arzdandır. Yani Ebû Bekir ve Ömer Hazretleridir.”

“Ebû Bekir Es – Sıddîk ve Ömer el – Faruk Radıyallahu Teâlâ Anhüma efendilerimiz hazretlerine muhabbet îmandan olup buğzları ise küfürdür.”

“Ehli cennetin kâmillerinin seyyidi Ebû Bekir ve Ömer hazerâtıdır. Tahkik Ebû Bekir cennet ehli meyanında semada Süreyya yıldızı gibi parlaktır.”

“Benden sonra makam-ı hilâfetin Ebû Bekir ve ondan sonra Ömer hazerâtına intikali için vuku bulan işaretlerim kendiliğimden olmadı, belki Cenabı Allah (C.C.) bu iki zatı sairlerine takdim buyurdu.” Bunun hikmeti ise bâr-ı nübüvveti Muhammediye’yi münhasıran müşarunileyhim efendilerimizin hamil ve haiz olması ve bâr-ı nübüvvet bâr-ı velâyetin fevkında bulunmasıdır.

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz buyurmuştur ki:

“Dünyada hiçbir kimsenin malı benim için Ebû Bekir’in malı kadar faideli olmamıştır.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Ebû Bekir (R.A.), S. 84-85)

 

  1. SA’D İBN-İ MUÂZ (R.A.)

 

Sa’d İbn-i Muâz (R.A.) “Evs”lerin reîsi, Ehl-i Bedir’den, Ensâr’ın ekâbirinden olup Muhâcirîn arasında Ebû Bekir (R.A.) ne makamda idiyse, Sa’d ibn-i Muâz (R.A.) de Ensâr arasında o makamın sâhibi idi.

Ahzâb ya’ni Hendek Gazâsında Küffâr-ı Kureyş’den Hıbbân bin Arika’nın ekhulinden-şiryân-ı azudîsinden yaralandı. İbn-i Arika oku atar iken Arab âdeti üzre:

“Al sana! Benim de İbn-i Arika olduğumu bil!” demişdi. Hazret-i Sa’d de ve bir rivâyetde Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) de:

“Allah yüzünü cehennemde terletsin” buyurmuşdur.

Yahûdiler Ehl-i İslâm ile aralarında olan ahdi nakz ettirip, küffâr-ı Kureyş’i Medîne üzerine hücûm etdirip Asâkir-i İslâmiyyeyi mahsûr ve muztarr bir hâle düşürmüşler idi. Benî Kureyza yahûdîleri, Hendek Harbini müteâkıb Asâkir-i İslâm’ın muhâsarasına ve tezyîka ma’rûz kalınca bilâ-kayd ü şart teslîm olmuşlardı.

Beni Kureyza yahûdilerinin evvelki ihânetlerine karşı yapılacak muâmelenin ta’yîni hususunda “Sa’d ibn-i Muâz (R.A.)’in” hakem olmasını Rasûlullah (Sallallahu Teâlâ aleyhi ve sellem) Efendimiz, tensib buyurdular. Bir ata bindirip Huzûr-u Nebevî’ye getirdiler. Rasûlullah (Sallallahu Teâlâ aleyhi ve sellem) Efendimiz orada bulunanlara: “Seyyidinize hurmeten ayağa kalkınız!” buyurdular. Sa’d (R.A.) erkeklerinin katl, mallarının taksim, karılarının ve çocuklarının da esir olmasına hükmetdi.

Rasûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de Hazret-i Sa’d’in bu hükümünden dolayı:

“-Kasem olsun ki sen, Allah’ın yedi kat semâvâtı üzerindeki hükmüne muvâfık hüküm verdin, bunun böyle olacağını seher vakti melek gelip bana haber verdi” buyurmuşlardır.

Sa’d ibn-i Muâz (R.A.) hasta yatarken bir keçi yanından geçip tırnağıyla yarasına dokunmuş; yarası kanayarak bir daha kanı durmağa imkân kalmayarak, ruh-u pür-fütûhları a’lây-ı ıllıyyîn’e uçarak şehîden irtihal eylemişdir. (R.A.)

Yaralandıktan sonra bir ay kadar yaşamışlardı.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.),  Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S. 321)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)

 

buyurdular:

Dünyânızdan bana üç şey

sevdirildi:

–              Güzel koku,

Helâl nisâ,

Gözümün nûru olan namaz.

 

Hz. EBÛ BEKİR (R.A.):

 

–              Yâ Rasûlallah!.. Senin yüzüne

bakmak,

Kızımın Resûlullah’ın zevcesi

olması,

Senin yolunda mal harcetmek,

 

Hz. ÖMER (R.A.):

–              İyilikle emretmek,

Kötülükten nehyetmek,

Eski kaftan giymek.

Hz. OSMAN (R.A.):

 

–              Aç doyurmak,

Kur’ân okumak,

Çıplak giydirmek.

 

Hz. ALÎ (R.A.):

 

–              Misafire hizmet etmek,

Yaz gününde oruç tutmak.

Düşmana kılınç vurmak,

 

Hz. İBN-İ ABBAS (R.A.):

 

–              Mahlûkattan uzlet,

Allah ile ünsiyet,

Allah’a tevbekâr olmak.

 

Hz. HASAN (R.A.):

 

–              Geceleri namaz kılmak,

Sözün doğrusunu söylemek,

Hastaları ziyâret etmek.

 

Hz. HÜSEYİN (R.A.):

 

–              Allah’a mahabbet,

Allah için fukaraya şefkat,

Allah yolunda şehâdet.

 

 

Hz. HAMZA (R.A.):

 

–              Ahd’e vefâ,

Emâneti edâ,

Cemâate devâm.

Hz. ÂİŞE (R.A.):

 

–              Ana babaya ikram,

Helâl kazanç,

Haramdan ictinâb (sakınmak)

 

Hz. FATIMA (R.A.):

 

–              Yetimlere şefkat,

Komşuya ihsan,

Fakir ve zayıflara merhamet.

 

CEBRÂÎL (A.S.):

 

–              Dalalette olanları,

Allah’a itâatkâr olan gariplerle

ünsiyet etmeyi,

Darlık içinde olan ailelere

yardım etmeyi dediler.

 

AZRÂÎL (A.S.):

 

–              Allah’a tevekkül,

Allah’ın kaderine rızâ

Allah’ın emrine itâat

 

,MİKÂİL (A.S.):

 

–              Ağlayan göz,

Zikreden lisân,

Titreyen kalb.

 

İSRÂFÎL (A.S.):

 

–              İlmiyle âmil âlim,

Sabırlı zâhid,

Âcize yardım.

VE CENÂB-I RABB-ÜL-ÂLEMÎN

 

–              Ben de Dünyânızdan

üç şey sevdim:

Sıkıntıları kaldırmak,

Günahları mağfiret etmek,

Ayıpları setretmek.

buyurdular.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Ebû Bekir Sıddîk (R.A.)

 

  1. EBÛ BEKİR (R.A.)’IN NESEBİ

 

Hz. Ebû Bekir’in adı “Abdullah”dır. Künyesi Ebû Bekir’dir Lâkabı, Sıddîk ve Atîyk dir. Babasının adı Osman, künyesi Ebû Kûhafedir. Anasının adı Selma, künyesi Ümmülhayr’dir. Babası ve anası tarafından nesebi “Mürre”de Hz. Peygamber (S.A.V.) ile birleşir.

Babası Ebû Kuhafe, Mekke-i Mükerreme’nin fethinden sonra Hz. Ebû Bekir’in delâletiyle İslâm olmuştur ve 92 yaşında Hz. Ebû Bekir (R.A.) dan sonra vefat etmiştir.

Hz. Ebû Bekir (R.A.) Kureyşdendir, Teymî’dir. Câhiliyetde ismi Abdul Kâ’be idi. Müslüman olunca Hz. Peygamber (S.A.V.) Ona Abdullah ismini vermiştir.

Hz. Peygamber (S.A.V.)’i ilk tasdik edenlerden olduğu gibi Mirâc-ı Nebiyi dahi müşriklerin inkârına rağmen hiç tereddüt etmeden derhal tasdik ettiğinden Sıddîk namını hak kazanmıştır.

Hz. Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurmuştur.

“Kimi İslâma davet etti isem ilk lâhzada tereddüt geçirmiştir. Yalnız Ebû Bekir müstesnadır. O hemen tasdik etmiştir.”

Cehennem ateşinden azad olunmuş bulunduğu Hz. Peygamber tarafından kendisine müjdelenmiştir. Bu itibarla da “Atîk” lâkabını taşır.

Hz. Peygamber (S.A.V.) in doğumundan iki sene sonra dünyaya gelmiştir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramaâzanoğlu (K.S.), Hz. Ebûbekir (R.A.), S. 17)

 

MÜSLÜMANLIĞI KABULÜ

 

Hz. Ebû Bekir (R.A.) nezîh bir hayat geçiren afîf bir zat idi. Faziletten ayrılmaz, daima iyilik yapmayı severdi. İslâmiyet’ten evvel doğruluğu insan perverliği ile ma’ruf muteber bir tüccardı.

Câhiliyet devrinin kötülüklerinden uzak kalmıştı. O gibi fena hallerden kaçınırdı. Câhiliyet devrinde bile bir damla içki içmemiştir.

“-Cahiliyet zamanında, içki içmedin mi?” denilmiş,“-Haşa… Ben namusunu korur, insanlık şerefini tanır bir adamım. İçki içen bunları zâyi’ eder,” demiştir. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) bu sözü duyunca: “Ebû Bekir’in dediği doğrudur. Ebû Bekir’in dediği doğrudur.” buyurmuştur.

Cahiliyet zamanında putperestlikten nefret ederdi ve hakikati araştıranlardandı.

İşte, Ebû Bekir (R.A.) da aradığını bulmuştu. Hemen iman ederek cahiliyet karanlığından kurtulup İslâmın nuruna kavuşmuştu.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Ebûbekir (R.A.), S. 18)

 

  1. ZEYD İBN-İ SÂBİT (R.A.)

 

Zeyd ibn-i Sâbit bin Dahhak el-Ensârî (Radıyallahu anh) “Sizin ferâizi en iyi bileniniz Zeyd’dir.” sitâyiş-i nebeviyyesine mazhar olmakla ferâiz ilminde ashab’ın en fakîhi idi.

Künyesi “Ebû Saîd” ve bir rivâyetde “Ebû Abdirrahman”dır.

Altı yaşında iken, babası câhiliyyet vakayiinden Buâs vak’asında katledilmişdir. Bedir gazvesinde yaşı küçük olmakla geri çevrilmişdi. Bir rivâyetde Uhud’da dahî bulunamayıb ilk bulunduğu Hendek gazâsı olmuşdur. Orada müslimîn ile berâber toprak taşır olduğu cihetle Hazret-i Rasûl-i Ekrem (Sallallahu Teâlâ aleyhi ve sellem) hizmetini takdîren:

“Bu bir iyi çocukdur” buyurmuşlardır.

Rasûlullah (Sallallahu Teâlâ aleyhi ve sellem) Efendimiz Zeyd ibn-i Sâbit’e süryânî lisânını teallümü emir buyurmuş olmakla, mezkûr lisân üzre Sultan’ul-Enbiyâ (Sallallahu Teâlâ aleyhi ve sellem)’e gelen mülûkun mektublarının mütercimliğini etmiş olduğu gibi vahiy kâtibliğinde dahî bulunmuş ve muahharan Ebû Bekir (Radıyallahu anh) zamanında dahî başlıca cem’ul-Kur’ân hizmetinde bulunmuşdur.

Tebük Seferinde Benî Mâlik bin Neccâr’ın sancağı Ensâr’dan Umâre bin Hazm (Radıyallahu anh)’in elinde iken Zât-ı Hazret-i Rasûlullah:

“-Zeyd’in ilmi senden ziyâdedir” diye sancağı Umâreden alıb Zeyd ibn-i Sâbit (Radıyallahu anh)’e vermişdir.

Hazret-i Zeyd, Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer (Radıyallahu anhümâ)’ya da kitâbet hizmetini îfâ eylemiştir.

Ömer (Radıyallahu anh) bu Zeyd ibn-i Sâbit (Radıyallahu anh)’ı iki haccında ve bir de Şam’ı teşrîflerinde olmak üzere, üç kerre kendi makamlarında kâim bırakmışlardır.

Hazret-i Osman (Radıyallahu anh) da hacc etdikce müşârûn-ileyhi istihlâf eyler idi.

Osman (Radıyallahu anh) zamanında Beyt’ül-mâl me’mûriyyeti de Zeyd ibn-i Sâbit (Radıyallahu anh)’in uhdesinde idi.

Hicret’in kırk beş târihinde Medîne-i Münevvere’de vefat eylemiştir. Radıyallahu Anh.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S. 225)

 

  1. SELMÂN-I FÂRİSÎ (R.A.)

 

Selmân-ı Fârisî (R.A.), aslen Îranlıdır. Eski ismi “Mâbih” olup, babası Îran dehkanlarından “Bûd” yahud “Bûdahşan” isminde, bulunduğu karyenin beyi, ağası idi.

Taraf-ı âlî-i Risâletpenâhîden kendisine “Selmân’ül-Hayr” lakabı bahşolunmuştur. Nesebi anıldıkda “Selmân ibn-i İslâm” denilir.

Selmân (R.A.)’ın müslüman oldukdan sonra son derece samîmî hareketi, Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz’le Ashâb-ı Kirâm arasında kendisine karşı pek derin bir alâka ve muhabbet uyandırmışdır. Bilâ-istisnâ  herkes Selmân (R.A.)’ı seviyordu.

Muhâcirîn “-Selmân bizdendir”,

Ensâr: “Selmân bizdendir” diye aralarında Selmân sevgisini paylaşamıyorlardı.

İşte bu sevgiye binâen hem Ashâbı te’lif, hem de Selmân’ı taltif için, Resûl-i Ekrem (S.A.V.):

“-Selmân bizdendir, Ehl-i Beyt’dendir” buyurmuşlardır.

Selmân (R.A.)’in azîz şahsiyyeti, salâbet-i ahlâkıyyesinde, zühdî hayâtında ve Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’e ve müslümanlığa fart-ı sadâkat ve muhabbetinde ve ihtiyârlığına rağmen mücâhedelerinde görülür.

İbn-i Sa’d’in rivâyetine göre:

Hadîs-i Şerîf’de: “Selmân’a doyasıya ilim verilmişdir” buyurulmuşdur.

Kezâ Resûlullah (S.A.V.):

“-Cennet üç kişiye, ya’ni; Ali, Ammâr ve Selmân’a müştakdır!” buyurmuşlar. Ali (R.A.) onun hakkında: “-Ulûm-ı evvelîni ve âhirini tahsîl etmiş, bitmez ve tükenmez bir bahirden, bizden, ya’ni, Ehl-i Beyt-i Nübüvvetdendir” diye buyurmuşdur.

Geceleri, Resûlullah (S.A.V.) ile tenhâca pek çok musâhabet eylerdi. Îran’ın Fethinden sonra Ömer (R.A.) tarafından Kisrâ’nın pâyitahtı olan Medâyin’e vâli nasbedilmiş ve 25 senesinde Medâyin’de vâli iken rahmet-i Rahmân’a kavuşmuştur.

Selmân-ı Fârisî (R.A.) muammerîndendir. Hâfız İbn-i Hacer-i Askalânî’nin nakline göre müşârünileyh’in sinni (yaşı) 250’yi geçdiğinde ittifak edilmiştir. İhtilâfları 250’den sonra hakkındadır. Hâfız Zehebî 280 yaşını tecâvüz etdiğine kanâat etdiğini söylemişdir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.),

Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S. 101-110)

 

  1. SÜHEYL BİN AMR (R.A.)

 

Süheyl bin Amr, Kureyşî ve Âmirî’dir. Kureyş’in en beliğ ve hâkim hatiblerinden ma’dûddur. Mekke’nin fethi sırasında müslüman olmuş ve Resûl-i Ekrem (Sallallahu Teâlâ aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretleri tarafından kendisine Huneyn ganimetinden bir hisse verilmişdi.

Müşârun ileyh Mekke’de kâfir iken Rasûl-i Ekrem aleyhinde hutbe îrâd ederdi. Bedir Muhârebesinde Kureyş ile birlikde gelerek esir düşmüşdü. Hazret-i Ömer (Radıyallahu anh) bu fırsattan istifâde ederek Rasûlullah (Sallallahu Teâlâ aleyhi ve sellem)’e:

“Yâ Rasûlallah! Müsâade ediniz de aleyhinize söylediği sözlerin cezâsı olarak Süheyl’in iki ön dişlerini sökeyim aleyhinizde bir daha hutbe dahî söyleyemesin” dedi. Resûl-i Ekrem (Sallallahu Teâlâ aleyhi ve sellem) de:

“Yâ Ömer! Suheyl’i bırak, belki o bir gün gelir de bir hutbe îrâd eder de senin takdîr ve şükrânını kazanır” buyurdu.

Ve hakîkaten Resûlullah (Sallallahu Teâlâ aleyhi ve sellem) Efendimiz’in bu sözleri irtihâl-i Nebevî’yi müteâkip Arabların irtidâdı sırasında tahakkuk etdi. Bir herc ü merc sırasında Kureyş’in îmân ve irâdesi Mekke’de sarsılmağa başlamış idi. Hattâ Attâb bin Üseyyid Mekke vâlisi de ihtifâya mecbûr olmuşdu.

Halkın iradesi sarsıldığı böyle dağdağalı bir zamanda îmân ve kanâatine tamâmen bağlı olan Süheyl (Radıyallahu anh) mühim bir halk kitlesi karşısında beliğ bir hutbe îrâd eyledi. Hulâsası:

“Ey Kureyş cemâati! Sakın siz îmân edenlerin sonu, irtidad edenlerin de önü olmayınız, vallahi bu İslâm dini güneş ile ayın tulûundan gurûbuna kadar tabîî seyri gibi beşeriyyeti tenvîr ederek imtidâd ve devam edip gidecektir” dedi.

Mekke’nin fethi sırasında müslüman olan Kureyşliler arasında Süheyl bin Amr derecesinde metânet gösteren hiçbir kimse bulunmamıştır.

Aynı zamanda Süheyl (Radıyallahu anh) Kur’ân-ı Hakîm’in mukaddes huzûru karşısında rakıyk’ul-kalb idi. Kur’ân-ı Kerîm’in tilâveti sırasında rengi sararır ve kemâl-i teessürle ağlar idi.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S. 315-316)

31

 

ALLÂH’TAN KORKANA, ALLÂH (C.C.) MUTLAKÂ BİR ÇIKIŞ KAPISI İHSÂN EDER

 

“Kim Allâh’tan korkarsa, Allâh ona bir çıkış kapısı ihsân eder.” (Talâk Sûresi, Âyet: 2)

Fahrüddîn (Rahîmehullâh), Tefsîr-i Kebîr’inde, bu Âyet-i Celîle ile ilgili şu ma’nâlara yer verir:

“İnsanlara zor gelen bütün şeyler husûsunda bir çıkış yolu yaratır.” ma’nâsı müfessirlerce verilmiş bir ma’nâdır.”

Kelbî de “Kim, musîbetlere sabrederse, Allâh, o kimseye, Cehennem’den kurtulup Cennet’e götüren bir çıkış yolu ihsân eder.” demiştir.

Bu Âyet, Hz. peygamber (S.A.V.) Efendimiz nezdinde okunduğunda, Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz: “Dünya şübhelerinden, ölüm sekerâtından ve Kıyâmet Günü’nün sıkıntılarından bir çıkış yolu ihsân eder…” buyurmuşlardır.

Müfessirlerin çoğu bu Âyet’in nüzul sebebiyle ilgili şöyle demişlerdir: “Avf İbn-i Mâlik El-Eşcaî (R.A.) hakkında nâzil olmuştur. Düşmanlar, Avf İbn-i Mâlik (R.A.)’in oğlunu esir almışlardı. Avf İbn-i Mâlik (R.A.), durumuna gelip Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’e anlatır ve ihtiyâcını arz eder. Bunun üzerine Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, ona: “-Allâh’tan kork, sabret ve “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh…” cümlesini söylemeğe devâm et.” buyururlar. Avf İbn-i Mâlik (R.A.)da böyle yapar. bir gün evde iken oğlunu karşısında bulur. Oğlu düşmanlardan kurtulmuş ve gelirken de bir deve sürüsüne rasgelmiş ve bu sürüyü de sürüp babasına getirmiş. Keşşâf sâhibi: “Öyle ki düşmanlar, bu yüz develik sürüyü görmemişler, o da onları sürüp getirmiş. İşte Cenâb-ı Hakk “Onu ummadığı bir cihetten rızıklandırır…” (Talâk Sûresi: Âyet: 3) ifâdesiyle anlatılan husûs budur. Bu Âyet’le ilgili de şu söylenebilir: “Kim Allâh’tan korkar, helâl kazancı tercîh ederse ve âilesine (onun huysuzluğuna) karşı sabrederse, eğer bir sıkıntısı varsa Allâh, onun bu sıkıntısını giderir ve onu, ummadığı bir yerden rızıklandırır.”

(Fahrüddîn Er-Râzî (R.H.) Tefsîr-i Kebîr Tercemesi, C. 21, S. 536;538)

 

  1. ABDULLAH İBN-İ ABBÂS (R.A.)

 

İbn-i Abbâs (Radıyallahu anh), Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in amucaları Abbâs (Radıyallahu anh)’in oğludur.

İsimleri “Abdullah”dır. Hazret-i Abbâs’ın on oğlu içinde yalnız bu zât-ı âlî-kadir nâmdâr bulunmuşdur.

Vâlideleri “Ümm’ül-fadl Lübâbe” (Radıyallahu anhâ)’dır.

Hazret-i Abbâs’ın ilk evlâdı “Fadl” olduğundan kendileri “Ebûl-Fadl” zevceleri de “Ümm’ül-Fadl” diye künyelenmişdir.

Hazret-i Abdullah, Hazret-i Abbâs’ın ikinci oğludur. Velâdetleri Hicret-i Seniyye’den üç sene mukaddemdir.

Yeni doğduklarında huzûr-ı Hazret-i Risâlet (S.A.V.)’e arz u takdîm olunmakla, Hazret-i Seyyid’il-Enâm Aleyhissalâtu ve’s-selâm Efendimiz, Abdullah ibn-i Abbâs’a mübârek rîk-ı Şerîfleriyle hurma gibi tatlı bir şeyi ağzında çiğneyib, çocuk Abdullah’ın damağına tahnîk buyurmuşlardır. Yeni doğan çocuklara böylece yapmak âdet idi.

Hazreti Ömer (Radıyallahu anh) zamanında ashâb’ın büyükleri bulundukları halde İbn-i Abbâs Hazretleriyle de müşâvere ederler ve kendilerine hürmet ve mahabbet ederlerdi.

Yetmişbir yaşlarında altmışsekiz sene-i Hicriyye’sinde Tâif’de irtihâl etmişlerdir. Beyaz tenli, uzun boylu, sabîh’ıl-vech, fasîh’ıl lisân bir zât-ı âlî-kadir idiler.

Kelâm-ı Şerîflerindendir:

Bütün işlerinizin temeli din’dir.

Zînetiniz ilimdir,

Ayıblarınızın muhâfızı edebdir,

İzz ü şeref ve kuvvetiniz hılmdir,

Sizi birbirinize bağlayacak olan şey de vefâdar olmanızdır.

Ömer‘ül-Fârûk (Radıyallahu anh)’in huzûrunda Abdullah ibn-i Abbâs oturur iken Şâir Hatıy’e İbn-i Abbâs hakında şöyle suâl etmiş:

“Yaşça (sinnen) hepsinin küçüğü olduğu halde ilmen cümleye fâik olan bu zât kimdir” diye suâl edince, “Abdullah İbn-i Abbâsdır” cevâbını almışdır.

Abdullah ibn-i Abbâs (Radıyallahu anhümâ) kendi ilimlerinin Hazreti Alî (Radıyallahu anh)’ın ilmine nazaran, denizin engin yerine konulmuş bir şişe su kadar olduğunu i’tirâf etmişdir. Radıyallahu anhüm.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm, S. 95-98)

 

HİDÂYET YILDIZLARI ASHÂB-I KİRÂM (R.A.) HAZERÂTI’NIN HEPSİ DE     ÂDİLDİRLER VE MÜCTEHİDDİRLER

 

İmâm-ı Nevevî (R.H.), diyor ki “Osmân (R.A.)’in halîfeliği bi’l-İcmâ’ sahîhtir. O, mazlûm olarak şehîd edilmiş ve kendisini bir takım fâsıklar şehîd etmişlerdir. Ashâb- Kirâm (R.A.)’den O’nu öldürmeğe iştirâk eden olmamıştır. O’nu, ayak takımı ve kabîlelerin en âdî ve sefîlleri öldürmüşlerdir. Ashâb-ı Kirâm (R.A.)’ün o zamanda orada bulunanları, bu sefîl fâsık ve şakî defetmekten âciz kalmışlardır. Nihâyet rezîller O’nu, muhâsara ederek şehîd etmişlerdir.

Alî (K.V.)’e gelince O’nun hilâfeti bi’l-icmâ sahîhtir. Kendi zamanında halîfe O idi; başkasının hilâfet hakkı yok idi.

Muâviye (R.A.) ise, âdil, fâzıl necîb Ashâb-ı Kirâm (R.A)’dendir.

Aralarında cereyân eden harblere gelince: Bu harbler sebebiyle her tâife, kendinde hâsıl olan şübhe (kanâat)den dolayı, kendinin doğru hareket ettiğine inanıyordu.

Ashâb-ı Kirâm (R.A.)’ün hepsi, âdildirler. Allâh, Onlar’dan râzı olsun. Harblerinde ve sâir işlerinde ise te’vîlcidirler. Bu te’vîlcilik, Onlar’dan hiçbirisini adâletten ayırmamıştır; çünkü Onlar, müctehiddirler. İctihâdî bir takım mes’elelerde ihtilâf etmişlerdir. Bundan, Onlar’dan herhangi birinin eksik taraflı olması lâzım gelmez. Bilmiş ol ki bu harblerin sebebi, da’vâların şiddetle birbirine benzer olmasındandır. Bundan dolayı Ashâb (R.A.) Hazerâtı’nın ictihâdları muhtelif olmuş. Ashâb (R.A.), bu husûsta, üç kısma ayrılmışlardır.

Bir kısmın ictihâdına göre, hakkın kendi taraflarında olduğundan ve muhâliflerin âsî sayıldığından ve bundan dolayı da âsî ve bâgi olan muhâliflerle harbetmek vâcibdir. Onlar da bunu yapmışlardır.

İkinci kısım, birinci kısmın tam aksine ictihâdda bulunmuştur. Bunlar, hakkın kendi taraflarında olduğuna kâni’ olmuşlar ve kendilerine yardım edilmesinin vâcib olduğunu söylemişlerdir.

Üçüncü kısım da, hiçbir tarafı tercîh etmemişler ve her iki taraftan da uzak kalmışlardır. Bunlar da iki tarafa karışmamağın vâcib olduğunda ictihâd etmişlerdir. Çünkü bir müslümânın ölümü hak ettiği anlaşılmadıkça onların üzerine hücûm etmek helâl değildir.

(Ahmed Dâvûdoğlu (Rh.A.), Sahîh-i Müslim

Terceme ve Şerhi C 10, S. 6153-6154)

 

EZVÂC-I MUTAHHARÂT

(R.ANHÜNNE)’NİN FAZîLETLERİ

 

Ezvâc-ı Mutahharât (R.Anhünne)’nin fezâil ve mehâsinine nihâyet yoktur. Onlar mü’mînlerin vâlideleridir. Onlara karşı da her türlü hürmet ve muhabbetle mütehassis bulunmak bizim için bir vecîbedir.

Resûl-ü Ekrem (S.A.V.)’in ilk muhterem Refikası Hadîcet’ül-Kübrâ (R.Anhâ) Hazretleridir ki Nebî-yi Zîşân (S.A.V.) Efendimiz’i tasdîk edenlerin birincisi bulunmak şerefini hâizdir. Hazret-i İbrâhîm (R.A.)’den başka sâir Evlâd-ı Nebevî (R.A.)’nın muazzez vâlidesidir. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) uğrundaki fedâkârlıkları her türlü senâlara lâyıktır. Hadîs-i Şerîf’te: “Kadınların en hayırlısı Hazret-i Meryem ile Hazret-i Hadîce’dir. “ buyurulmuştur. Cibrîl-i Emîn (A.S.), Allâh-ü Teâlâ’nın ve kendisinin selâmlarını Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) vasıtasıyla Hz. Hadîce (R.A.)’ya teblîğ etmiş ve O’nun için Cennette pek kıymetli bir makam bulunduğunu da müjdelemiştir.

Ezvâc-ı Mutahharât (R.Anhünne)’den biri de Hz. Âişe-i Sıddîka vâlidemizdir. Bu muhterem vâlidemiz, Resûl-ü Ekrem (S.A.V.)’e çok hizmetlerde bulunmuş, O (S.A.V.)’den çok ilm ü irfân ahzetmiş, İslâmiyet âlemini neşrettiği dînî ma’lûmât ile aydınlatmıştır. Hz. Âişe (R.A.)’nın zekâsı, dirâyeti, nezâheti, kudret-i ilmiyesi fevkâlâde idi. O (R.A.) nezâhetini Kur’ân-ı Mübîn îlân etmektedir. O (R.A.)’ya söz söyleyecek bir kimse Kur’ân-ı Kerîm’in tezkiyesine ve bütün Ehl-i İmânın hüsn-ü şehâdetine münâfi bulunacağı cihetle mücâsirlerinin İslâmiyetle hiçbir alâkası bulunamaz. Hz. Âişe Sıddîka (R.A.) Vâlidemiz, Fukahâ-yı Sahâbe (R.A.)’nın büyüklerindendir. Hadîs-i Şerîfler rivâyetinde temâyüz etmiş altı zâttan biri de Ümm’ül-Mü’mînîn Hz. Âişe (R.A.)’dır. 2210 Hadîs-i Şerîf rivâyet etmiş olup dînimizin birçok ahkâmı bu Hadîs-i şerîflere müsteniddir. Ümmühatî müminînden biri de Hz. Ömer (R.A.)’ın muhterem kerimesi Hafza Vâlidemizdir. Kendisinden (60) Hadis-i şerif rivâyet olunmuştur.

Mü’minlerin muhterem validelerinden biri de Ebû Süfyan hazretlerinin kızı Hz. Muaviye (R.A.)’nın hemşiresi olan Ümmi Habîbe hazretleridir.

Bunların hepsini hürmetle yad etmek, hepsine muhabbet ve tazimde bulunmak bizim için bir vazîfedir. Allah-ü Teâla cümlesinde razı olsun ve bizleri şefaatlarına nâil buyursun âmin.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Ashâb-ı Kîrâm, S: 17-18)

 

  1. SUHEYB-İ RÛMÎ (R.A.)

 

Suheyb-i Rûmî (Radıyallahu anh) havâss-ı ashâb-ı Rasûlullah’dan Suheyb bin Sinan bin Mâlik en-Nemrî Hazretleridir ki:

“Suheyb ne iyi kuldur” sitâyiş-i celîl-i Nebevî’ye mazhar olmuş ve diğer Hadîs-i Şerîfde:

İslâmda önde bulunanlar dörttür: Ben Arab’ın, Suheyb Rum’un Selmân Fâris’in ve Bilâl da Habeş’in önde bulunanıdır, buyurulmakla şân-ı âlîsi pek yüceleşmişdir. Mefhum-u Hadîs-i Şerîf’deki sâbikıyyet, kendilerinin dâire-i münciye-i İslâm’a olan dühûlde müsâreatlarıdır.

Bi’set-i Seniyye’de müslimîn’in adedi 20-40 arasında iken Ammâr (Radıyallahu anh) ile bir günde İslâm’a gelmişlerdir. Sabikıyn-i Evvelîn’den ve fî-sebîlillah muazzeb olan müstad’afîden olmuşlardır ki onlar; Hazret-i Bilâl ve Suheyb ve Ammâr ve Habbâb ve Ümm-i Ammâr olan Sümeyye Radıyalahu Teâlâ anhüm Hazerâtıdır.

Bu zevât-ı kirâm Dîn-i İslâmı bidâyeten kabûl etdikleri hâmîleri de olmadığı için demirden gömlekler içinde ve Mekke’nin en sıcak mahallinde güneşde durdurularak ve bazılarına husûsî daha başka işkenceler yapılarak ta’zîb olunmuşlardır.

Kızıl yüzlü ve çok saçlı ve boyu kısaya karîb orta bir zât-ı fazîlet olub latîfe-ğû imişler. Bir gün Huzûr-u Risâletde hurma ekl olunur iken gözleri ağrımakda olduğu halde gelib hurma tenâvül etmekle Hazret-i Fahr’ür-Resûl (Sallallahu Teâlâ aleyhi ve sellem):

Gözün ağrıdığı halde hurma mı yiyeceksin Yâ Ebâ Yahyâ? buyurmuşlar. Hazret-i Suheyb de:

Ben ağrımaz tarafından yiyeceğim cevâbını vermiş ve bu söz mûcib-i dıhk ve inbisât-ı âlî olmuşdur.

Ömer’ül-Fâruk (Radıyallahu anh) Efendimiz ehl-i şûrânın ittifakları hâsıl oluncaya kadar Mescid-i Şerîf-i Nebevî’de namaz kıldırmağı Hazret-i Suheyb’e tavsiye etmişdir. Kendilerinden otuz Hadîs-i Şerîf mervîdir. Cümleden biri şu Hadîs-i Şerîfdir:

“Kur’ân’ın haram kıldığı şeyleri halâl itikad eden kimse Kur’ân’a îman etmemişdir.”

Vefatları yetmiş üç yaşında olduğu halde hicretin otuz sekizinci senesi Medîne-i Münevvere’de Bakıy’-ı Şerîf’e defnolunmuşdur. (Radıyallahu anh).

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S. 219-221)

 

ÜMM-İ HARÂM (RADIYALLAHU ANHÂ)

 

Enes bin Mâlik (Radıyallahu anh) demişdir ki:

“Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz benim süt teyzem olan Melîha kızı Ümm-i Harâm’ı Kubâ’da ziyârete geldi. Çünki Ümm-i Harâm Peygamberimiz’in dedesi Abdulmuttalib’in anası “Selmâ” tarafından akrabâsı ve süt cihetinden de mahremi idi. (Sahîh-i Müslim)

Ümm-i Harâm Peygamberimiz (S.A.V.)’e yemek verdi. Sonra Resûlullah (S.A.V.) bir müddet uyudu… Derken gülümseyerek uyandı. Ümm-i Harâm: “Yâ Resûlallah! Seni ne güldürüyor?” diye sordu. Resûlullah (S.A.V.):

“Rü’yâmda bana ümmetimden bir kısım mücâhidlerin şu gök denizin -Akdeniz’in- ortasında padişahların tahtlarında kuruldukları gibi gemilere kemâl-i ihtişamla binerek deniz harbine gitdikleri gösterildi de gülüyorum” diye buyurdular.

Ümm-i Harâm: “Yâ Resûlallah, beni de o gâzilerden kılması için Allah’a duâ buyurunuz” diye ricâda bulundu. Sonra Peygamber (S.A.V.) Efendimiz yine uyudular. Yine gülümsüyerek uyandı, yine sordu, buyurdu ki:

“-Ümmetimden bir kısım mücâhidlerin, padişahların tahtlarına kuruldukları gibi kara nakliyelerine kurulub, debdebeli bir kuvvet-i külliye ile Allah uğrunda Kayser’in şehri olan Kostantıniyye’ye gazâya gitdikleri gösterildi.” diye buyurdu. Ümm-i Harâm:

“-Yâ Resûlallah! Beni o Kostantıniyye gâzîlerinden kılması için Allah’a duâ buyurunuz” diye ricâ etdi. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz de:

“-Hayır, sen önce deniz gâzîlerindensin” buyurdu.

Enes (Radıyallahü anh) diyor ki:

“Ümm-i Harâm Hicrî 28 senesinde Kıbrıs gazâsında, Kıbrıs adasında denizden çıktığı sırada, bindirildiği katırdan düşerek gazâ yolunda şehîd olmuşdur. Kabr-i Şerîfi el-ân Kıbrıs’da “Mer’e-i Sâliha ve Hala Sultan” nâmiyle anılmaktadır.

Zevci Ubâde bin Sâmit (Radıyallahu anh) de iki Akabe Bey’atînda bulunmuş ve Hazrecîlerin Nekâbetini ihrâz etmiş, irtihâl-i Nebevî’den sonra Şâm’dan gönderilen ilmî hey’et içinde bulunmuş ve Humus’da ikâmet etmişdir. (Radıyallahu anhüm).

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S.68-69)

 

  1. EBÛ BEKİR (R.A.) BULUNDUĞU

MERTEBEYE NASIL ULAŞTI

 

Hz. Ali (kerremallahu vecheh) diyor ki:

“– Rasûlullah (S.A.V.) Efendimizin halifesi Ebû Bekir Sıddîk (R.A.)’a bu makama varıp bizi geçmeye muvaffak olduğun ve azîm dereceye vardığını ne ile kazandın?” diye sordum.

Hz. Ebû Bekir (R.A.) dedi ki:

– Beş şey iledir:

“1- İnsanları iki kısım gördüm; kimisi dünyayı ister, kimisi âhireti ister. Ben ise Mevlâyı tercih ettim.

2- Ben İslâma dahil olduğumdan itibaren doyasıya dünya taâmı yemedim. Zira Marifetullah (C.C.) lezzeti ile meşguliyet beni dünyâ taâmı lezzetlerine meylettirmedi.

3- İslâmiyete dahil olduğumdan itibaren dünya meşrûbâtından kanmadım. Zira Hâlıkımın muhabbeti dünya içeceklerinden fazla geldi ve beni muhabbetullah meşgul etti.

4- İslâmiyete dâhil olduğumda beni iki amel karşıladı. Dünya ameli ve âhiret ameli. Ben ahiret amelini dünya ameline tercih ettim.

5- Resûlullah (S.A.V.)’in sohbetine mülâzemet ettim. Hatta Resûlullah (S.A.V.)’den bir saat bile ayrılmazdım ki mağaraya girerken beraber idim.”

İbn-i ömer (R.A.) anlatıyor.

“Biz Resûlullâh (S.A.V.)’ın yanında oturuyorduk. Hz. Ebû Bekir’de orada idi ve yırtık bir abaya bürünmüştü. O sırada Hz. Cebrail Aleyhisselâm nazîl oldu. Resûlullâh (S.A.V.)’a selâm verdi ve O’na şöyle dedi:

– Ya Resûlallâh! Ebû Bekr’i niçin yırtık bir abaya bürünmüş görüyorum? Resûlullâh (S.A.V.) buyurdu:

– Fetihten önce malını bana getirdi. Hz. Cebrail (A.S.) Resûlullâh (S.A.V.)’a şöyle dedi:

– O’na Allah’ın selâmını tebliğ et ve de ki; Allah Teâlâ sana şöyle buyuruyor: Sen bu fakirliğinden dolayı benden razı mısın? Yoksa dargın mısın? Bunun üzerine Efendimiz (S.A.V.) Ebû Bekir (R.A.)’e döndü ve buyurdu ki:

– Ya Ebâ Bekir! İşte Cibril, sana Allah’ın selâmını söylüyor ve diyor ki: Sen bu fakirliğinden dolayı Ben’den razı mısın, kızgın mısın? Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir (R.A.) ağladı ve şöyle dedi:

– “Ben, Allah’ıma mı kızgınım? Hayır ben Allah’ımdan razıyım! Ben Allah’ımdan razıyım! Ben Allah’ımdan razıyım.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Ebû Bekir (R.A.) S. 57-58)

 

  1. ZÜBEYR İBN’ÜL-AVVÂM (R.A.)

 

Zübeyr ibn’ül-Avvâm bin Huveylid El-Kureyşî El-Esedî (R.A.) Aşere-i Mübeşşere’den “Havârîy’ün-Nebî” namiyle benâm bulunan Hazret-i Zübeyr’dir.

Nesebi Huveylid bin Esed bin Abd’il-Uzzâ’dan Kusay’da neseb-i Resûlullah (S.A.V.) ile birleşir.  Zevcesi de Ebû Bekir es-Sıddıyk (R.A.)’in kızı Esmâ Zât’ün nitakeyn’dir.

Ebû Bekir Sıddıyk (R.A.)’in islâmından bir müddet sonra 15 yaşında iken islâm olmuşdur.

Evvelâ Habeşistan’a, sonra Medîne’ye hicret etmişdir. Seleme bin Selâme ile akd-i mü’âhât-ı Nebevî olmuşdur.

İslâm’da en evvel “Sell-i Seyf” eden Zübeyr (R.A.)’dir ki, Bedir Vak’asında düşmana en evvel kılınç çekmişdir.

Kılınç urmakda mahâretleri meşhûrdur.

Hendek gavzesinde mübâreze için karşısına çıkan Nevfel-i Mahzûmî’ye havâle etdiği kılınç merkûmu yukarıdan aşağıya iki şakk edib altındaki eğeri de kesmiş olması üzerine “Senin kılıncın gibi kılınç görmedik!” diyenlere: “Onu yapan kılınç değil bilekdir!” demişdir.

Bütün gazalarda ve sonradan Yermuk Seferinde ve Mısır’ın fethinde bulunmuşdur.

Mervîdir ki Cibrîl-i Emîn Rasûlullah (Sallallahu Teâlâ aleyhi ve sellem) Efendimiz’e gelerek şöyle dedi:

“Allah sana selam ediyor ve buyuruyor ki: Zübeyr’e benden selâm söyle, ve ona müjde ver ki, Allah sen Peygamber olarak gönderildiğin günden Kıyâmet gününe değin Allah yolunda ne kadar kılınç sallayan mücâhid varsa onların ecirlerinden bir şey eksiltmeden hepsinin sevâbı kadarını Zübeyr’e vermişdir. Çünki O, Allah Yolunda kılınç sallayanların ilkidir.”

Bedir günü meleklerin Zübeyr’in sarığının rengindeki sarıklarla nüzûl etmeleri müşârun ileyh (R.A.)’in hasâisındandır. Zübeyr (R.A.)’in sarığı sarı renkde olub başına sarılmışdı. Melekler de Bedir günü sarı renkdeki sarıklarla nüzûl etmişlerdi.

Zübeyr (R.A.)’in cömerdliğine gelince: Bir def’asında İbn-i Zübeyr (R.A.), Hazret-i Âişe-i Sıddıyka (R.Anhâ)’ya yüz seksen bin dirhemlik bir meblağ göndermişdi.

Vehb (R.A.) demişdir ki: Zübeyr (R.A.)’in bin kölesi vardı, Zübeyr (R.A.)’e harac verirlerdi. Zübeyr (R.A.) onlardan aldığından bir dirhem dahî evine koymaz tamamını tasadduk ederdi. Müşârun ileyh, kerem sâhibi cömerdlerdendi.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S. 155-158)

 

HULEFÂ-İ RÂŞİDÎN (R.H.) HAZERÂTI’NIN VE DİĞER ASHÂB (R.A.)’ÜN FAZÎLETLERİ HUSÛSUNDA EHL-İ SÜNNET ULEMÂSININ TERTÎBİ

 

Enes bin Mâlik (R.A.)’ın rivâyetine nazaran, Hz. Ebû Bekir (R.A.) buyuruyorlar ki: “Biz mağarada iken başlarımızın üzerinde müşriklerin ayaklarını gördüm. Ve: “-Yâ Resûlallâh, birisi ayaklarıma baksa, ayaklarının altında bizi görecek!” dedim. Resûlullâh (S.A.V.): “-Yâ Ebâ Bekir, üçüncüsü Allâh olan iki kişiyi sen ne zannediyorsun?” buyurdular.”

Bu Hadîs’i, Buhârî “Kitâb-ı Fedâil-i Ashâb” ile “Hicret” bahsinden, Tirmizî “Tefsîr”‘de tahrîc etmişlerdir. “İki kişi”den murâd, Nebî (S.A.V.) ile Hz. Ebû Bekir (R.A.), “Üçüncü Allâh olan”dan murâd da, Allâh’ın kudret ve yardımıdır. Hadîs’in bir başka rivâyetinde “Sus, yâ Ebâ Bekr, iki kişi, üçüncüsü Allâh!” buyurulmuştur ki bundan murâd: “Biz iki kişiyiz, Allâh da bu iki kişiye yardımcıdır.” takdîrindendir.

Ehl-i Sünnet, “Sahabe’nin en fazîletlisi Ebû Bekir (R.A.), ondan sonra Ömer (R.A.) olduğunda ittifâk etmiş, bunların cumhûru ondan sonra Osmân (R.A.), daha sonra Alî (K.V.) geldiğini söylemişlerdir.

Ebû Mansûr Bağdâdî (R.H.), diyor ki: “Ulemâmız bu tertîb üzere “Dört Halîfe”nin, sahabe (R.A.E.)’nin, en fazîletlileri olduğuna, sonra “Cennet’le müjdelenen on kişi” sonra “Bedir Ashâbı”, sonra “Uhud Ashâbı”, sonra “Bey’atü’r-Rıdvân Ashâbı”, sonra Ensâr’dan “Her iki Akabe Bey’atı”nda bulunanlar, sonra “Sâbikûn-u Evvelûn” geldiğine icmâ etmişlerdir. “Sâbikûn-ı Evvelûn”dan murâd, İbn-i Müseyyeb (R.A.) ile bir tâifeye göre, iki Kıble’ye karşı namaz kılmış olanlardır. Şa’bi (R.A.)’in kavline göre, “Bey’atür-Rıdvân”da bulunanlar; Atâ ile Muhammed bin Ka’b (R.A.)’e göre de “Bedir Ashâbı”dır.”

Kâdî Iyâz (R.H.)’ın beyânına göre içlerinde İbn-i Abdilberr (R.H.)’ın da bulunduğu bazı ulemâ, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’in hayatlarında irtihâl eden Ashâb (R.A.)’ün, irtihâl-i Nebî (S.A.V.)’den sonra hayatta olanlardan daha fazîletli olduklarını söylemişlerdir. Fakat mutlak olan bu görüş kabul görmemiştir. İmâm-ı Ebû’l-Hasan El-Eş’arî (R.H.)’a göre kat’î olan görüş, Ashâb-ı Kirâm (R.A.)’ün fazîletindeki tertîbin “Bunlar, fazîlet husûsunda da halîfelikleri tertîbine göredir.” demiştir.

(Ahmed Dâvûdoğlu (Rh.A.), Sahîh-i Müslim

Terceme Terceme ve Şerhi, C. 10, C. 6151-6154)

 

İKRİME (R.A.)’IN, MÜSLÜMAN OLUŞU

 

İkrime (R.A.), zevcesi Ümm-i Hâkim (R.A.) tarafından Yemen Tihâme sâhillerinde bir gemiye binmiş hâlde iken bulunup Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in Huzûr-ı Sa’âdetleri’ne getirildiğinde (zevcesinin yüzü kapalıydı) Resûlullâh (S.A.V.)’e:

“-Yâ Muhammed (S.A.V.) zevcem, senin, bana emân verdiğini söyledi.” dedi. Nebî (S.A.V.) Efendimiz de:

“-Doğru söylemiş, sen emniyyettesin.” buyurdular. İkrime (R.A.):

“-Yâ Muhammed (S.A.V.), beni neye da’vet ediyorsun?” dediğinde Nebî (S.A.V.) Efendimiz:

“-Lâ İlâhe İllallâh Muhammedü’r-Resûlullâh demeğe, Namaz kılmağa, Zekât vermeğe ve şöyle şöyle yapmağa da’vet ediyorum.” buyurarak İkrime (R.A.)’e İslâm’ın esâslarını îzâh eylediler. İkrime (R.A.) de:

“-Yemîn olsun ki Sen, Hakk’a ve güzele, iyi şeylere da’vet ediyorsun. Yemîn ederim ki Sen, Resûlullah ba’s olunmadan önce de bizim içimizde hep doğru konuşan ve hep doğru olandın. Allâh’tan başka ilâh olmadığına Muhammed’in Allâh’ın kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet ederim.” diyerek Huzûr-ı Nebevî (S.A.V.)’de îmân’la müşerref oldu. İkrime (R.A.):

“-Sonra ne söyleyeyim?” deyince Nebî (S.A.V.) Efendimiz:

“-Allâh’ı ve burada bulunanları şâhid tutarım ki ben muhâcir ve mücâhid bir Müslümânım, de” buyurdular. İkrime (R.A.)’de, Nebî (S.A.V.) Efendimiz’in kendisinden istediklerini söylediler. İkrime (R.A.):

“-Sana karşı yaptığım bütün düşmanlıklar, sana karşı attığım her adım, sana karşı geldiğim her yer ve yüzüne karşı yâhûd gıyâbında söylediğim her söz için mağfiret dilemeni istiyorum.” diye arzda bulununca. Nebî (S.A.V.):

“-Allâhım, bana yaptığı bütün kötülükleri, senin nûrunu söndürmek için attığı her adımını bağışla. Yüzüme karşı ya da gıyâbımda benim aleyhimde söylediği sözleri de bağışla.” diye duâ buyurdular. İkrime (R.A.):

“-Tamam, yâ Resûlallâh, Allâh’a yemîn ederim ki insanları Allâh yolundan çevirmek için sarf ettiğim malın iki mislini, Allâh yolunda sarf edeceğim. Allâh yolundan çevirmek için yaptığım savaşların iki mislini Allâh yolunda yapacağım.” diyerek söz verdi.

(M. Yûsuf Kandehlevî (Rh.A), Hayâtü’s-Sahâbe (R.A.), C. 1, S. 176-178)

 

 

  1. EBÛ EYYÛB’EL ENSÂRÎ (R.A.)’I İSTANBUL’A CEZBEDEN HADİSLER

 

1- Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bir Hadîs-i Şerîflerinde buyurmuşlardır ki: “Allah Celle ve Alâ Hazretlerinin sâlih ameller içinde çok sevdiği şu üç ameldir:

  1. a) Namazı vaktinin ilk cüz’ünde edâ etmek
  2. b) Ana ve babaya karşı hürmet ve itâat etmek.
  3. c) Allah uğrunda düşman ile harbetmektir.” (Buharî)

2- “Bir mücâhid fî sebîlillâh düşmana hücûm ve faâliyetinde iken, üzerine güneş doğması ve akşam üzeri harb meydanında karargâhına dönmesi, Allah’ın indinde, güneş’in üzerine doğub batdığı bütün dünyâ mal ve mülkünden daha hayırlı ve sevablıdır.” Bu hadîsin râvîsi Ebû Eyyûb’el-Ensârî (R.A.)’dir. (Buhârî, Müslim)

3- “Kostantıniyye elbetde fetholunacakdır. İmdi onun emîri ne güzel emîrdir, ve ordusu ne güzel ordudur.”

Bu hadîs-i Şerîf, Ayasofya ve Fâtih Câmilerinin Şadırvan kapıları üzerinde de yazılmıştır. Bu hadîs-i Şerîf’i Ashâb-ı Kirâm’dan Bişr’ül-Ganevî (Radıyallahu anh) rivâyet etmişdir.

4- Ebû Eyyûb’el-Ensârî (R.A.)’ın İstanbul’a teşrîfinin bir sebebi de şu Hadîs-i Şerîf olmuşdur:

“Benim ümmetimden gazâ için ilk denize binen asker öyle bir askerdir ki, amelleri sebebiyle onlara cennet vâcip olmuşdur. Ya’ni şüphesiz Cennet ve mağfireti kazandılar.” Yine:

“Benim ümmetimden gazâ için hazırlanıb Kayser-i Rûm’un memleketi olan Kostantıniyye’ye (İstanbul) cihâda giden asker de afv u mağfirete mazhar olmuşdur.” demektedir. (Feth-i Kebîr)

5- Peygamber Efendimiz bir Hadîs-i Şerîflerinde de:

“Kisrâ denilen Şâh helâk olduktan sonra başka gelmeyecektir. Nefsim Yed-i kudretinde olan Rabbim’e yemin ederim ki, siz Kayser’in -Melik-i Rûm’un ve Kisrâ’nın hazînelerini elde edeceksiniz.” diye buyurmuşdur. (Feth-i Kebîr) Bu hadîs-i Şerîf de Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in mu’cize olan kelâmlarındandır.

6- Bir Hadîs’i Şerîf’de: “Bir tarafı kara, diğer tarafı denize bakan bir memleket vardır, işittiniz mi?” buyurunca, Ashâb-ı Kirâm: “Evet, orası Kostantıniyye, ya’ni İstanbul’dur” demişler. Onun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz: “Kıyâmet kopmaz, tâ ki Benî İshâk’dan 70.000  (Yetmiş bin) asker tekbirlerle “Lâ ilâhe illâllâhu vellâhu ekber” diyerek o şehre gazâ edip fethetmedikçe!” diye buyurmuşdur. (Et-Tac, C: 5, Sh: 250)

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm, S. 72-73)

 

  1. EYYÛB’UN (R.A.) KABRİNİN

BULUNUŞU

 

El-Âsârül-Mecidiyye Fil-Menakıb’il-Hâlidiyye kitabında yazıldığı üzere:

Fâtih Hazretleri, Akşemseddin’den Hazreti Ebû Eyyûb’un Kabr-i Şerîf’inin yerini göstermesini ricâ etti. Akşemseddin orada bulunan çınarın dallarından iki dal aldı. Birini baş ucuna, diğerini ayak ucuna dikti. Ve: “-İşte burası Cenab-ı Mihmandarın Kabr-î Şerîfidir” diye buyurdular.

Gece olunca Fâtih, Silahdar’ı çağırdı:

“-Al benim bu yüzüğümü, git Şeyh’in çınar dallarıyla Kabr-i Ebû Eyyûb’a nişan koyduğu yere, toprağa göm ve çınar dallarını yerinden sök ve yirmi adım kıble tarafına muntazamca yere dik. Bakalım Hazreti Şeyh yarın gittiğimizde neresini gösterecek?” diye emir verdi. Silahdâr Ağa Fâtih’in emrini yerine getirdi. Sabah olunca Fâtih Akşemseddin’den bir yanlışlık olmaması için lütfen zahmet buyurarak Ebû Eyyûb’ün Kabr-i Şerîf’inin yerini göstermesini rica etti.

Tekrar beraberce geldiler. Fakat Şeyh yine dünkü gösterdiği yere gitti. Çınar dallarına bakarak:

“-Bunların yeri değişmiş, ben dün buraya dikmiştim.” diye buyurmuş, ve “toprak altında bir yüzük görüyorum, onu da oradan çıkarınız.” diye buyurunca maiyyetinde bulunanlar hayret içinde kaldılar. Fâtih tekrar kalbinin mutmain olması için bir alâmet göstermesini rica etti. Akşemseddin Hazretleri:

“Kabrin baş tarafından iki arşın kadar kazılsın, mümkündür ki: “Hâzâ Kabr-u Ebû Eyyûb el-Ensâri” diye yazılmış bir taş çıkacak” buyurmuş. Fil-hakîka aynen zuhur edince Fâtih’in vücudu titremeğe başladı. Eğer maiyyeti tutmasaydı yere düşeceği muhakkak idi.

Onun için Fâtih, “İstanbul’un fethine sevindiğimden ziyâde ben ehl-i keşif ve kerâmet sahibi olan Akşemseddin Hazretlerinin maiyyetinde bulunmaklığım beîs’i iftihârımdır.” demiştir.

Fatih’in Silâhdar Ağası da Şeyh Hazretlerinden çınar dallarını tekrar Kabrin baş ve ayak ucuna gömmesini istizan etmiş ise de Akşemseddin:

– Bırak onlar da senin yâdigârın olarak kalsın, zira Hazret-i Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyüb el-Ensarî (R.A.)’in cesed-i şerîfi orada gasledilmiş olduğundan o ağaçlar da orada kalsın, mümkün mertebe orası çınarların altı- çiğnenmesin” buyurmuşdur.

(Hz. Mahmûd. Sâmî Ramazânoğlu (K.S), Ashab-ı Kiram 1, S: 104)

 

EBÛ SÜFYÂN (R.A.)’IN İSLÂM’LA          ŞEREFLENİŞİ

 

“Ashâb-ı Kirâm (R.A.), her husûsta Resûlullâh (S.A.V.)’e ittibâ etmişler ve onun her emrini yerine getirmişlerdir.”

Ashâb-ı Kirâm (R.A.) Hazerâtı’nın, Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in Huzûr-ı Sa’âdetleri’ne çıktıklarını gören Ebû Süfyân (R.A.), Hz. Abbâs (R.A.)’a:

“-Resûlullâh (S.A.V.), Onlara ne emrederse, onlar yapıyorlar mı?” dedi. Hz. Abbâs (R.A.) da:

“-Resûlullâh (S.A.V.), eğer onları, yemekten ve içmekten men’ etse bile, onlar yine Nebî (S.A.V.)’e itâat ederler. Sende, Resûlullâh (S.A.V.)’den kavminin afvını ricâ et.” dedi ve Ebû Süfyân (R.A.)’ı alıp Huzûr-ı Nebevî (S.A.V.)’e götürdükleri ertesi sabah Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, Ebû Süfyân (R.A.)’ı gördüklerinde:

“-Yazıklar olsun sana ey Ebâ Süfyân! Daha Kelime-i Şehâdet getirmeğin zamanı gelmedi mi?” diye buyurduklarında Ebû Süfyân (R.A.):

“-Anam, babam sana fedâ olsun. Sen ne kadar şerefli, halîm ve dostlarına bağlısın. Artık Allâh’tan başka ilâh olmadığına kâni oldum. Zirâ olsaydı, bana fâidesi olurdu. Ben kendi ilâhımızdan yardım istedim; Sen de kendi İlâhı’ndan yardım istedin. Yemin ederim ki her def’asında sen, bana gâlib geldin. Eğer benim ilâhım gerçek; Senin İlâhın bâtıl olsaydı elbette ben gâlib gelirdim.” dedi. Bunun üzerine Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz:

“-Yazık sana ey Ebâ Süfyân! Benim Allâh’ın Resûlü olduğumu kabul etmek zamanın gelmedi mi?” buyurdular. Ebû Süfyân (R.A.):

“-Yemîn olsun ki içimde şimdiye kadar böyle bir şey vardı.” Hz. Abbâs (R.A.) ise:

“-Yazık sana Ey Ebâ Süfyân! Haydi Müslümân ol ve boynun vurulmaktan önce Kelime-i Şehâdet getir.” deyince Ebû Süfyân (R.A.) Kelime-i Şehâdet getirip müslümân oldu. Hz. Abbâs (R.A.):

“-Yâ Resûlallâh, Ebû Süfyân övülmekten hoşlanır. Ona bir iftihâr etmek vesîlesi veriniz.” deyince Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz: “Peki” buyurup:

“-Kim Ebû Süfyân’ın evine girerse o emniyyettedir. Kim kendi evine girerse o da emniyyettedir. Kim Kâ’be’ye girerse o da emniyyettedir.” diye haber verdiler.

(M. Yûsuf Kandehlevî (Rh.A.), Hayâtü’s-Sahâbe (R.A.) C. 1, S. 165-171)

 

  1. EBÛ EYYÛB’EL ENSARÎ (R.A.)’İN BASRA’YA GİDİŞİ

 

Ebû Eyyûb’el-Ensari (R.A.) Basra’ya hareket ettiğinde Basra ahâlisi günlerce şenlikler yapmışlardır.

O zaman Basra vâlîsi bulunan, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in amcazâdesi Abdullah İbn-i Abbâs (R.A.) Ebû Eyyûb (R.A.)’ı kendi konağına almışdır.

Ma’lûm olduğu üzere Abdullah İbn-i Abbâs (R.A.) genç yaşında Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’e kavuşmuş ve Duâ-yı Nebevî’ye mazhar olarak o vesîle ile de ilim ve irfân, ahlâk-ı hasene ve servet ü sâmân sahibi olmuştur.

Kur’ân-ı Azîm’uş-şânı en evvel tefsîr eden, Abdullah İbn-i Abbâs (Radıyallahu anhümâ)’dır, İşte Basra vâlisi İbn-i Abbas (R.A.), bu büyük misâfir Ebû Eyyûb (R.A.)’e o kadar izzet ve ikrâm ve o kadar hürmet muhabbet etmişdir ki, hiç bir kimsenin, hiç bir misâfirine bu derece ikrâm ve ihsân etdiği işidilmemiştir.

Şöyle ki: Ebû Eyyûb’el-Ensârî (R.A.) İbn-i Abbâs Hazretlerine misâfir olunca İbn-i Abbâs (R.A.) konağının kapısının halkasını tutarak:

“Yâ Ebâ Eyyûb, Resûl-i Kibriyâ Hazretleri Mekke’den Medine’ye hicret buyurduğu zaman sen nasıl evini Zât-ı Risâlepenâhiye teslim etmiş isen, -senin yaptığını yapamam ama-, ben de bugün konağımı bütün eyşâlarıyla berâber sana tahsîs ve teslim ediyorum” diyerek evinin anahtarlarını Ebû Eyyûb’a teslîm etmiş ve kendisi de başka bir konağa nakletmişdir.

Bir müddet sonra Ebû Eyyûb’el-Ensârî (R.A.) Basra’yı terkedeceği zaman İbn-i Abbâs (R.A.) konağının bütün kıymetli eşyâsını misâfirine hediye etdiği gibi, ayrıca 2000 dirhem -bir rivayetde 4000 dirhem- gümüş ile yirmi – bir rivayetde kırk- köle ihsân etmişdir.

İşte Resûlullah (S.A.V.):

“Kadr ü kıymet sahibinin kıymetini ancak kadr ü kıyâmet sâhibi bilir” buyurmuşlardır.

Ebû Eyyûb’un şerefi böylece bilinmiş ve bildirilmişdir.

Maamâfîh, Ebû Eyyûb (R.A.) kölelerin hepsini de Rızâ-yı ilâhî için âzâd etmiş ve diğer aldığı paralarla eşyaları da kölelere vermişdir. Bu sûretle de Sîret-i Muhammediyye’ye kâmilen temessük ve ittibâ eylediğini isbât etmişdir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S. 45)

 

HAZRET-İ OSMÂN (R.A.)’İN

FEZÂİLİ HAKKINDA HADÎS-İ ŞERÎF’LER

 

Kenz’ül – İrfân’dan:

“Osmân bin Affân Hazretleri dünyâda, âhirette de herkesten ziyâde bana yakındır.” (Câmi’üs – Sağir)

“İmâm-ı Osmân Hazretleri ümmetim içinde hayâsı ile mevsûf olanların birincisidir. İmam-ı müşârun ileyh aynı zamânda ümmetimin en kerîmidir.” Hazreti Osmãn (R.A.)’in yalnız kölelerinden ikibin  dörtyüz neferini fî-sebîlillah âzâd buyurduğu mervîdir (R.A.) (Câmi’üs – Sağîr).

“Cennet’te her bir NEBÎ için bir refîk-ı mahsûs var. Benim de refîkım Osmân İbn-i Affân’dır.” (Câmi’üs – Sağîr).

“Cehenneme müstehak olanlardan yetmiş bin şahıs Hazreti Osmãn’ın şefâatiyle bilâ – hisâb cennete dâhil olurlar.” (Câmi’üs – Sağîr).

“İmâm-ı Osmân cennet’te benimledir, refîkımdır.” (Menâvî).

“Ey Osmân! Benden sonra sana hılâfet verilecektir. Münâfıklar seni o makâmdan hal’etmek isteyecekler. Zinhâr sen o zaman hal’ine rızâ gösterme. Ve o gün sen oruç tut, iftârı benim yanımda edeceksin.” (Râmûz’dan).

“Ey Osmân! Cenâb-ı Hakk, ruhbâniyyet gibi ağır teklifleri bizlerden ref’ederek bütün bâtıllardan yüz çeviren ve kolay olan DÎNİ bizlere bahş etti. Minâ’dan Arafât’a kadar her tepenin üzerinde tekbîr emretti. Eğer sen bizim gibi hâcc’a niyet etmiş isen biz (tehlîl, tekbîr, tevhîd’den) ne gibi zikirler yapıyor isek sen de onu yap.”

“Ey Osmân sana bir müjde vereyim mi? İşte Cibrîl (aleyhisselâm) bana haber veriyor ki: Hiçbir mü’min yok ki üç def’a birbiri arkasıra aksırırsa muhakkak o kimsenin kalbinde îmân sâbit olmuş olur.” (Râmûz’dan)

“Benden sonra hilâfet Ebû Bekir’in, ondan sonra Ömer’indir. Bunlardan sonra ihtilâf zuhûr eder.” (Kenz’ül – İrfân)

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Osmân ve Alî (R.A.), S. 78-79)

 

SEYYİDİNÂ HZ. ÖMER (R.A.) VE SEYYİDİNÂ HZ. OSMÂN (R.A.)’E TA’ZÎM VE MUHABBET

 

İkinci Halîfe Hz. Ömer İbni’l-Hattâb (R.A.)’dir. Fahr-i Kâinat (S.A.V.) Efendimiz, haklarında buyurdular ki: “Benden sonra Nebî gelseydi, Hattâb oğlu Ömer olurdu.”

Bir gün Cibrîl-i Emîn (A.S.), Fahr-i Kâinat (S.A.V.) Efendimiz’e gelip dedi ki: “-Yâ Resûlallâh, seninle hemcelis olsak, Nûh (A.S.)’ın ömrü kadar bir zaman berâber olsak ve Ömer (R.A.)’in fazîletlerini sana haber versem bitirmeğe gücüm yetmezdi.”

Nakledilmiştir ki: “Hz. Ömer İbni’l-Hattâb (R.A.), dört bin kilise yıkıp dört bin yerde mescîd ihyâ etmiştir.”

Fahr-i Kâinat (S.A.V.) Efendimiz, buyurmuşlardır ki: “Mi’râc Gecesi, dünya semâsında yetmiş bin melek, Ebû Bekir ve Ömer’in dostları için mağfiret dilerler. İkinci kat semâda da gördüm ki yetmiş bin melek, Ebû Bekir ve Ömer’e kîn besleyenlere la’net ederler.”

Hz. Ömer (R.A.)’in kerâmetlerine son yok, O, üstün sıfatlarda eşsizdir.

Kendileri, demişlerdir ki: “Ben, Ebû Bekir (R.A.)’in iyiliklerinden sâdece bir iyiliğim.” Bazen de derlermiş ki: “Ne olaydı ben, Ebû Bekir (R.A.)’in göğsündeki kıl olsaydım.” Allâh-ü Teâlâ’nın rahmeti onlarladır.

Üçüncü Halîfe Hz. Osmân bin Affân (R.A.)’dir.

Bir gün Fahr-i Kâinat (S.A.V.) Efendimiz, buyurdular ki:

“-Yâ Osmân, hilimde ve vakarda İbrâhîm (A.S.)’a benzersin.”

Fahr-i Kâinat (S.A.V.) Efendimiz, yine buyurdular ki: “Osmân’ın nûru, semâ ehline ışık verir; güneşin de yer ehline ışık verdiği gibi.”

Fahr-i Kâinat (S.A.V.) Efendimiz, bir cenâze namazında bulundukları hâlde, cenâzenin namazını kıldırmadılar. Ashâb (R.A.)’den biri sorunca da: “O kimsenin, Hz. Osmân’a kîni vardı.” diye cevâblandırdılar.

Dördüncü Halîfe Aliyyü’l-Murtazâ (R.A.)’dır. Kur’ân-ı Azîmmü’ş-Şâm’da on yerde (Âyet’te) dost sığınağı olan Alî (R.A.)’e işâret vardır. Onlar hakkında seçkin haberler pek çoktur.

(Celâlzâde Mustafâ (Rh.A.), Selîmnâme, S. 245)

 

SEYYİDİNÂ HZ. ALÎ (K.V.) VE HZ. FÂTIMATÜ’Z-ZEHRÂ VE HZ. HASAN VE HZ.

HÜSEYİN (R.A.E.)’E TA’ZÎM VE MUHABBET

 

Fahr-i Kâinat (S.A.V.) Efendimiz, buyurmuşlardır ki: “Müslümânlarda Alî’nin hakkı, babanın oğul üzerindeki hakkı gibidir.” ve yine buyurmuşlardır ki: “Alî’yi sevmek günahları giderir. Tıpkı ateşin odunu yediği gibi.”

Fahr-i Kâinat (S.A.V.) Efendimiz, yine buyurdular ki: “Ey Alî, ben Adem (A.S.) evlâdının efendisiyim; sen ise Arab’ın efendisisin.”

Fahr-i Kâinat (S.A.V.) Efendimiz, yine bir başka Hadîs-i Şerîfleri’nde buyurdular ki: “Bir kimse, Alî’yi gönlüyle sevse, ümmetimin üçte ikisinin üç katı kadar sevâb alır; bir kimse, kalbi ve diliyle Alî’yi sevse, bütün ümmetim kadar sevâb bula.”

İmâmımız Ebû Hanîfe’ye Hz. Alî (K.V.) Hazretleri’ni sormuşlar buyurmuşlar ki: “Onlar hakkında ne söyleyebilirim ki insanların çoğu Onlar’ın korkusuyla Müslümân olmuşlardır; Onlar ise, Allâh korkusundan Müslümân olmuşlardır.”

Üstâd İshâk bin Meşşâd (R.H.) rivayet etmiştir ki “Cennet ehli, Cennet’e girip de ebediyyet sofrasında oturduklarında yiyip içerlerken Allâh’a yakın olan melekler, onların başlarında hizmet ederler. Kuşlar, Tûbâ ağacının dallarında ilâhî nağmeler söylerken bir nûr hâsıl olur ve bütün cennet ehli şaşırıp ellerini yemek ve içmekten çekerler. Meğer Mevlâ (C.C.)’nün Cemâl-i bâkemâlini görme vaktidir, derler. Arş’ın derinliklerinden nidâ gelir ki, “-Yâ Ehl-i Cennet, işinize bakınız! Bu nûr, Cenâb-ı Hakk’ın tecellî nûru değil; Fâtımatü’z-Zehrâ (R.A.)’nın tebessümlerinden zuhûr etmiş olup Alî (R.A.)’in nûrundandır.” derler.

Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.)’in Ali, yakınları, Ehl-i Beyti, cihânın ulularıdırlar. Bütün sahâbeleri (R.A.) ise, halkın en fazîletlileridirler.

İki güzel torun, iki nûrlu güneş, kâinatın iki ayı, iki yıldızı, her biri Fahr-i kâinat (S.A.V.) Efendimiz’in gözlerinin nûru, Velîyullâh’ın gözbebeği, ehl-i takvâ’nın sultânı İmâm-ı Hasan ve İmâm-ı Hüseyin (R.A.) Hazerâtıdır.

Fahr-i Kâinat (S.A.V.) Efendimiz: “Hasan ve Hüseyin Cennet gençlerinin seyyididirler.” buyurmuşlardır.

Allâh’ım! Habîbin (S.A.V.) hürmetine, bizi, Onları hakkıyla sevenlerden ve Onlar’a ta’zîm edenlerden eyleyip yollarından bizi ayırma ve Cennet’te Onlarla berâber eyle biz âsî mücrim kullarını. Âmin!

(Celâlzâde Mustafâ (Rh.A.), Selîmnâme, S.246-247)

 

SEYYİDİNÂ HZ. ALÎ (K.V.) VE HZ. FÂTIMATÜ’Z-ZEHRÂ VE HZ. HASAN VE HZ.

HÜSEYİN (R.A.E.)’E TA’ZÎM VE MUHABBET

 

Fahr-i Kâinat (S.A.V.) Efendimiz, buyurmuşlardır ki: “Müslümânlarda Alî’nin hakkı, babanın oğul üzerindeki hakkı gibidir.” ve yine buyurmuşlardır ki: “Alî’yi sevmek günahları giderir. Tıpkı ateşin odunu yediği gibi.”

Fahr-i Kâinat (S.A.V.) Efendimiz, yine buyurdular ki: “Ey Alî, ben Adem (A.S.) evlâdının efendisiyim; sen ise Arab’ın efendisisin.”

Fahr-i Kâinat (S.A.V.) Efendimiz, yine bir başka Hadîs-i Şerîfleri’nde buyurdular ki: “Bir kimse, Alî’yi gönlüyle sevse, ümmetimin üçte ikisinin üç katı kadar sevâb alır; bir kimse, kalbi ve diliyle Alî’yi sevse, bütün ümmetim kadar sevâb bula.”

İmâmımız Ebû Hanîfe’ye Hz. Alî (K.V.) Hazretleri’ni sormuşlar buyurmuşlar ki: “Onlar hakkında ne söyleyebilirim ki insanların çoğu Onlar’ın korkusuyla Müslümân olmuşlardır; Onlar ise, Allâh korkusundan Müslümân olmuşlardır.”

Üstâd İshâk bin Meşşâd (R.H.) rivayet etmiştir ki “Cennet ehli, Cennet’e girip de ebediyyet sofrasında oturduklarında yiyip içerlerken Allâh’a yakın olan melekler, onların başlarında hizmet ederler. Kuşlar, Tûbâ ağacının dallarında ilâhî nağmeler söylerken bir nûr hâsıl olur ve bütün cennet ehli şaşırıp ellerini yemek ve içmekten çekerler. Meğer Mevlâ (C.C.)’nün Cemâl-i bâkemâlini görme vaktidir, derler. Arş’ın derinliklerinden nidâ gelir ki, “-Yâ Ehl-i Cennet, işinize bakınız! Bu nûr, Cenâb-ı Hakk’ın tecellî nûru değil; Fâtımatü’z-Zehrâ (R.A.)’nın tebessümlerinden zuhûr etmiş olup Alî (R.A.)’in nûrundandır.” derler.

Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.)’in Ali, yakınları, Ehl-i Beyti, cihânın ulularıdırlar. Bütün sahâbeleri (R.A.) ise, halkın en fazîletlileridirler.

İki güzel torun, iki nûrlu güneş, kâinatın iki ayı, iki yıldızı, her biri Fahr-i kâinat (S.A.V.) Efendimiz’in gözlerinin nûru, Velîyullâh’ın gözbebeği, ehl-i takvâ’nın sultânı İmâm-ı Hasan ve İmâm-ı Hüseyin (R.A.) Hazerâtıdır.

Fahr-i Kâinat (S.A.V.) Efendimiz: “Hasan ve Hüseyin Cennet gençlerinin seyyididirler.” buyurmuşlardır.

Allâh’ım! Habîbin (S.A.V.) hürmetine, bizi, Onları hakkıyla sevenlerden ve Onlar’a ta’zîm edenlerden eyleyip yollarından bizi ayırma ve Cennet’te Onlarla berâber eyle biz âsî mücrim kullarını. Âmin!

(Celâlzâde Mustafâ (Rh.A.), Selîmnâme, S.246-247)

 

  1. SÂBİT BİN KAYS (R.A.)

 

Enes bin Mâlik (Radıyallahu anh)’den oğlu Mûsa vasıtasıyla rivayete göre:

Yemâme vak’ası günü Enes (Radıyallahu anh) Ensâr’ın hatîbi ve Hazrecîlerin alemdârı olan “Sâbit bin Kays’ın yanına gelmiş ve harb saflarında bozgunluk başladığını anlatmak istemişdi. Halbuki Sâbit o sırada iken uyluğunu açmış hanut denilen ve ölüye sürülen bir nevi koku sürünüyor ve şehid olmağa hazırlanıyordu.

“-Yâ amuca! Seni ne tutuyor ki harb saflarına gelmiyorsun?” diye seslendi. O da:

“Ey Kardeşim oğlu, şimdi geliyorum” dedi. Bir tarafda hanut sürünüyordu, kokudan sonra Sâbit (R.A.)iki kat beyaz elbise giyerek kefenlendi. Sonra harb saffına gelib yer aldı. (Enes (R.A.)’de Hadîs-i Şerîf’in burasında asker’in bir kısmının inhizâmını anlatmışdır.) Sâbit (R.A.) de: “Sonra karışmazdan evvel şöyle açılın da düşmanı görelim de nihayet çarpışalım” dedi. Ve devamlı: “Biz Rasûlullah (S.A.V.) Efendimiz’le birlikte harb ederken öyle bozgunluk yaparak harb etmezdik, harb safı yerinden oynamazdı, akranınız size kaçmayı ne fenâ adet edindirmiş!” diyerek bozguncuları payladı.

Sâbit (Radıyallahu anh)’ın şecâat ve hamâseti ve kefene bürünerek nasıl şehâdete hazırlandığı Hadîs’de yazıldığı gibi şehîd olduktan sonra da ulvî ve rûhânî hayâtına dâir bir menkıbesini de Taberî rivâyet etmişdir.

Sâbit (Radıyallahu anh) şehîd düşdüğünde         üzerinde kıymetli bir zırh varmış, bu zırh çalınmış.

Birisi rü’yâsında Sâbit bin Kays (Radıyallahu anh)’ı görür. Bu azîz Şehîd: “Filan yerdeki ocakda bir çömlek vardır, zırhım o çömlek içinde saklıdır, onu oradan aldır” der ve zırhın bedelinden sarf ve isti’mâli husûsunda birtakım vasiyyetlerde bulunur. Rü’yânın sahibi arkadaşlarıyla berâber gidib ararlar, orada zırhı bulurlar, ve şehidin vasiyyetini yerine getirirler.

Tirmizî der ki: Sâbit rü’ya sâhibine: Sakın bunun rü’yâ olduğunu söyleme ve Ebû Bekr’e şunu bildir ki: Üzerimde felan kimsenin şu kadar kuruş alacağı vardır, kölelerimden filan ve filan âzaddır demiş. Ebû Bekir (Radıyallahu anh) şehîdin bu vasiyyetini yerine getirmişdir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S. 377-378)

 

  1. MUT’IM BİN ADİY (R.A.)

 

Nebî (Sallallahü Aleyhi Vesellem) Efendimiz müşriklerin Bedir maktûlleri hakkında şöyle buyurmuştur:

– “Ey Cübeyr! Eğer baban Mut’ım Bin Âdiy sağ olsaydı, sonra şu kokmuş cifeler hakkında şefâat etseydi hiç şübhesiz bunları Mut’ım’e diri diri ve fidye-i necât olmaksızın bağışlardım!” buyurdu.

Îzâhı:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi Vesellem) Efendimiz bu kadar kanlı düşmânları bağışlamak derecesinde Mut’ım bin Adiy (Radiyallahü Anh)’e teveccüh göstermesi, Mut’ım (Radiyallahü Anh)’in Resûlullah (Sallallahü Aleyhi Vesellem) Efendimiz’in üzerinde pek büyük hakk-ı minneti bulunmasındandır. Şöyle ki:

Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi Vesellem) Tâif seferinden me’yûs bir halde Mekke’ye dönüp geldiğinde Mut’ım (Radiyallahü anh):

Peygamber (Sallallahü Alehi Vesellem) Efendimiz Hazretlerini himâyesine almış ve dört oğluna emr edip silâhlandırarak bunların her birisini Ka’be’nin birer rüknüne dikerek Resûlullah (sallallahü aleyhi vesellem) üzerinde himâyesi olduğunu Kureyş’e karşı ilân etmiştir.

Bu haber Kureyş’e erişince Mut’ım (radiyallahü anh)’e gelerek Kureyş:

– “Sen hakk-ı himâyesi mu’teber olup küçük görülmeyen bir kimsesin!” deyip himâyesini kabûl etmişlerdi.

Bundan evvel Kureyş, Hâşimîleri, Hâşim oğulları mahallesinde muhâsara ettiklerinden mahsûrlar hakkında bir sâhife yazmışlardı. Bu alçak sahîfeyi Mut’ım bin Adiy (Radiyallahü anh), paçavra gibi yırtıp atmıştı. İşte;

Mut’ım (Radiyallahü anh)’in bu şerefli eline hürmeten on dört senelik bir zulüm ve husumetin intikâm mahsûlünü bile Resûl-i Ekrem (Sallallü Aleyhi Vesellem) Efendimiz Hazretleri “Bağışlarım!” buyuruyor.

Mut’ım bin Adiy (Radiyallahü anh) Bedir Harbi’nden önce Mekke’de doksan küsür yaşında ölmüştür.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Bedir Gazvesi, S. 87-88)

 

SULTÂN SÜLEYMÂN HAN’IN MÜCÂHİDLİĞİ

 

Sultân Selim-i Evvel’in oğlu Sultân Süleymân-ı Evvel, bir erkek arslandır. O, fazîletlerle dolu, hüner kaynağıdır. Yiğitliğiyle dünyâyı âbâd eyledi. O erkek arslanın, dünyanın dört bir tarafına koşturduğu atını, rüzgâr bile geçemedi. Rüzgâr devâmlı değildir; ama O yiğit, şehzâde iken de Sultân iken de gece gündüz seferlere çıktı ve cihâd için at koşturdu. Bu yolda Dâra, Zaloğlu Rüstem, Şâh Hüsrev ve Cem yarışamazlar; eğer bunlar O’nun zamanında olsalardı O’nun kapısında hâdim olurlardı.

Gazâlarda O’nun yol arkadaşları ilim ve irfân elhi ve kutublardı. O’nun sancağında “Nasrun min Allâh” Âyeti yazılıdır. Başka kavimlerin geçmişteki güçlü sultânları O’nun ordusunun heybetini görselerdi daha vuruşmadan onların toplulukları dağılırdı. O’nun kılıcı şarkı da garbı da titretti; bundan dolayıdır ki kızılbaşlar, hayret ve şaşkınlık içinde kaldılar. O yedi iklimin padişâhıdır ve bundan dolayı ve yiğitliğinin lâyıkı olan padişâhlık tâcı da O’na lâyıktır.

Cenk darbeleriyle ve cihâdın şevketinden hâsıl olan sadâlardan korkan Ruslar ve Avrupalılar gece gündüz uyuyamaz olmuşlardır. İslâm’ın padişâhı coştuğunda, deniz bile ona itâat ederek dalgalanmaz olur. (Burada Barboros Hayreddin Hazretlerinin, Preveze’de aleyhlerine esen rüzgâr ile dalgalanan denize, kâğıt üzerine ilgili Âyetleri yazıp, atması îmâ edilmektedir ki Sultan Süleymân O cihâdda fiilen bulunmasa da, halîfe olarak o cihâdın ma’nen başkumandanıdır.) O’nun şevketli kılıcının kahredici darbeleriyle Moskof’un ödü patlardı. O’nun kapısında, ne zaman mehter davulu vurulsa, Allâh’ın nusretiyle te’min olunan zafer sadâlara işitilirdi. O’nun zafer sancağı dalgalandıkça bütün şehbâzlar etrafında cem olurlardı. Ne zaman küffâr üzerine yürüse; düşmanlar, çoluk çocuklarını bırakıp kaçarlardı. O şâhın düşmanlarının akılları başlarından gider, hepsi deliğine kaçışan farelere dönerlerdi. Atının nal sesi işitildiğinde düşman, Çobanyıldızı da olsa, yerinde duramazdı. O’nun her an işi Hakk yolda gazâdır ve her kolunda da bin hüner vardır.

(Eyyûbî, Menâkıb-ı Sultân Süleymân, Haz. Dr. Mehmed Akkuş, Ank. 1991, S. 61-65)

 

GAYR-İ MÜSLİMLERE NASIL REDD-İ SELÂM EDİLİR?

 

Sahîh-i Buhârî’de Ebû Hüreyre (R.A.)’den rivâyet edilen bir Hadîs-i Şerîf’te, ehl-i kitâb tarafından verilen selâm’ın, yalnız “Ve aleyküm” diyerek reddedilmesi Ashâb (R.A.)’e bildirilmiştir.

Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi C.4, S. 283-284)

 

  1. HUZEYFE BİN YEMÂN (R.A.)

 

Huzeyfe (Radıyallahu anh) Sahib-i sırr-ı Resûlullah olan meşhûr Hazret-i Huzeyfe’dir. Babasının ismi “Hisl ibn-i Câbir”dir, “El-Yemân” lakabıdır.

Bedirde bulunamamışdır. Uhud gazâsında bulunmuş ve Hendek gazvesinde dahî taraf-ı Risâletpenâhîden bir müfreze ile küffârın ahvâlini tahkîyke me’mûr olmuşdur.

Sâhib-i sırr-ı Resûlullah idi ki Hazret-i Resûlullah (Sallallahu Teâlâ aleyhi ve sellem) dünyâda ne olub biteceğini ona hafiyyen söylemişler ve zamân-ı Saâdetlerinde münâfıkları tanıtmışlardır. Fakat Huzeyfe (Radıyallahu anh) mahrem-i esrârlık şiârını muhâfaza edib kimseye bildirmemişdir.

Hazret-i Ömer’ül-Fâruk (Radıyallahu anh) Huzeyfe’nin bulunmadığı cenâzede bulunmaz imiş.

Hazret-i Ömer (Radıyallahu anh) zamanında Huzeyfe (Radıyallahu anh) Îran Muhârebâtında bulunmuşdur.

Hazret-i Ömer (Radıyallahu anh) vâlilerine verdiği fermanları; “Filânı size gönderdim ve şöyle hareket etmesini ona emir ve tenbîh etdim.” diye yazar olduğu halde Huzeyfe (Radıyallahu anh)’i Medâyin’e vâli ta’yîn etdiğinde fermânına: “Sözünü dinleyin ve itâat edin ve istediğini verin” demektedir. Oraya varıb menşûru okundukda ahalî, “Ne isterseniz verelim” demişlerdir.

Huzeyfe (Radıyallahu anh) de: “İçinizde bulunduğum müddet yiyeceğimi ve merkebimin yemini isterim” deyib başka hiç bir talebde bulunmamışdır.

Hazret-i Ömer (Radıyallahu anh) muahharan Huzeyfe (Radıyallahu anh)’ı Medîne-i Münevvere’ye taleb etdiklerinde kendileri yol üzerinde bir yere gizlenerek Hazret-i Huzeyfe’yi hufyeten görmüşler ve gönderdikleri hâl üzere avdet etmiş bulmalarıyla kucaklayub:

“Sen benim birâderimsin, ben de senin birâderinim” buyurmuşlardır.

Hazret-i Huzeyfe (Radıyallahu anh) Hicretin otuz altı târihinde Hazret-i Osmân (Radıyallahu anh)’in şehâdetinden kırk gece sonra vefât etmişdir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S. 263-264)

 

DÎNİNİ KORUMAK İSTEYEN, ASHÂB-I

KİRÂM (R.A.E.) HAZERÂTI’NA TA’ZİM EDER

 

Akıllı olan, Sahâbe-i Kirâm (R.A.E.) hakkında güzel konuşmalıdır. Onların hiçbiri için kötü söz etmemelidir. Dînini korumak için bunu yapmalıdır.

Abdullâh bin Mugaffel (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.)’in şöyle buyurduklarını bildirmiştir:

“Allâh, Allâh, Ashâbım’ın işini Allâh’a havâle ederim. Benden sonra, Onlar’a kin tutmayın. Bir kimse, onları severse, beni sevdiği için sever; bir kimse, Onlar’a buğzederse, bana buğzetmiş olur. Onlar’a eziyet eden, bana eziyet etmiş olur; bana eziyet eden, Allâh’a eziyet etmiş olur. Allâh’a eziyet edeni de Allâh’ın yakalayacağı vâriddir.”

Hz. Alî bin Ebû Tâlib (R.A.)’in minberden şöyle dedikleri rivâyet edildi:

“Resûlullâh (S.A.V.)’den sonra bu Ümmet’in hayırlısı Ebû Bekir (R.A)’dir. O’ndan sonra hayırlısı Ömer (R.A.)’dir. Allâh adına yemîn ederim ki eğer istersem, üçüncünün de ismini veririm.” Bazıları dediler ki: “Bu üçüncüden, Hz. Osmân (R.A.)’i kasdetmiştir.” Bazıları da şöyle dediler: “Bu üçüncüden kendisini kasdetmiştir.”

İbrâhîm Nehâî (R.A.), Sahâbe (R.A.) arasında vukû’ bulan savaşlardan soruldu. Şöyle dedi: “-O akan bir kandır. Elimiz ona bulaşmadı; biz de dilimizi bulaştırmayalım.”

Ebû Hüreyre (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti:

“Bu dört kişinin sevgisi, ancak mü’min olan bir kalbde birleşir.” Ya’ni Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osmân ve Hz. Alî (R.A.E.)

Ebû İshâk Hemedânî (R.H.), Kusay (R.A.) yoluyla, Hz. Alî (R.A.)’den Resûlullâh (S.A.V.)’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti:

“Allâh-ü Teâlâ, bana emretti: Ebû Bekir’i, baba; Ömer’i, müşîr; Osmân’ı, dayanak; Alî’yi de , arkadaş tutayım. Bunların misâli, Ümmü’l-Kitâb’da böyledir. Anlayınız, bunları ancak mü’min, müttekî olanlar sever; ancak fâcir ve şakî olanlar buğzeder. Onlar, Nübüvvetimin halîfeleridir. Dînimin, dünyamın bağıdır ve işimi koruyanlardır; hikmetimin kaynağıdırlar. Birbirimizden kesilmeyin, hasedleşmeyin.”

Ebû Zübeyr (R.A.), Câbir bin Abdullâh (R.A.)’den naklen, Resûlullâh (S.A.V.)’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti:

“Ebû Bekir, vezîrimdir; benden sonra ümmetimin başına kâimdir. Ömer, habîbimdir; Osmân, bendendir; Alî, kardeşimdir; sancağımın sâhibidir.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Bustânü’l-Ârifîn, S. 957-958)

 

SEYFULLÂH (ALLÂH’IN KILICI) HÂLİD BİN VELÎD (R.A.)’İN İSLÂM’A GİRİŞİ

 

Hâlid bin Velîd (R.A.) şöyle derler:

“Allâh, benim hakkımda hayır murâd edince kalbime İslâm’ı yerleştirdi ve aklımı başıma getirdi.

Resûlullâh (S.A.V.), Hudeybiye’ye gelince ben de bir müşrik süvârî bölüğünün kumandanı olarak yola çıktım. Usfân’da Resûlullâh (S.A.V.) ile Ashâbı (R.A.)’e yetiştim. O’na yaklaşıp gözüktüm. Resûlullâh (S.A.V.), önümüzde Ashâbı (R.A.)’e öğle namazını kıldırdı. Onlar’a hücûm etmenin tam zamanı diye düşündüm. Sonra nasıl olduysa vazgeçtik. Bu da hayırlı oldu. Resûlullâh (S.A.V.), kalbimden geçenlere muttali’ oldular ki Ashâbı (R.A.)’e ikindi namazını “salât-ı havf” olarak kıldırdılar. Bu, bize çok te’sîr etti. “Bu, Allâh tarafından korunuyor.” dedim. Sonra oradan ayrılıp yolunu değiştirerek sağ tarafa yöneldiler. Kureyşliler ile Hudeybiye’de anlaşma yapıldıktan ve Kureyşliler, O’nu geriye (Medîne’ye) çevirdikten sonra kendi kendime: Artık geriye ne kaldı? Nereye gideyim? Necâşi’ye mi? O da Muhammed (S.A.V.)’e uydu. Muhammed (S.A.V.)’in Ashâbı (R.A.), O’nun yanında emniyyet içinde yaşıyorlar. Yoksa Herakl’in yanına gideyim de, bu dîni bırakıp Hristiyân yâhûd Yahûdî mi olayım? İran’da mı ikâmet edeyim? Yâhûd geriye kalanlarla evimde mi ikâmet edeyim?” işte ben böyle kararsızlık içinde bocalarken Resûlullâh (S.A.V.), geçen senenin “umre”sini kazâ’ etmek için Mekke’ye geldiler. Ben ise O’nun görmemesi için gizlendim. Kardeşim Velîd bin Velîd (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) ile “umre”yi kazâ’ için gelmiş. Beni aramış ve bulamayınca şu mektûbu yazıp bırakmış:

“Bismillâhirrahmânirrahîm. Bu kadar akıllı olduğun hâlde İslâm’a girmekten kaçınman kadar acaîb bir şey görmedim. İslâm gibi bir Dîn’den kim uzak kalabilir? Resûlullâh (S.A.V.), bana seni sordular ve: “-Hâlid nerede?” dediler. Ben de:     “-Allâh, onu getirir.” dedim. Resûlullâh (S.A.V.):     “-Onun gibiler İslâm’a uzak kalabilir mi? Mücâdele ve gayretlerini müslümânlar için yapsaydı, onun için daha iyi olurdu. Onu diğerlerinden üstün tutardık.” diye buyurdular. Kardeşim, çabuk ulaş fırsatı kaçırma!”

Kardeşimin bu mektûbundan sonra ortaya çıkmakta acele ettim ve İslâm’a olan rağbetim de çok arttı.”

(M.Yûsuf Kandehlevî (Rh.A.), Hayâtü’s-Sahâbe (R.A.), C. 1, S. 160-161)

 

HİCRET’TE HZ. EBÛ BEKİR (R.A.)

 

Ashâb-ı Kirâmın Mekke’den Medîne’ye hicret etmeleri, Medîne’de Evs ve Hazrec kabilelerinin de îmâna gelmesi üzerine Medîne’de Dîn-i İslâm kuvvet buldu. Müşriklerin akılları erdi ki: Resûl-i Ekrem (S.A.V.) de onların yanına giderse Medîne’de büyük Kuvve-i İslâmiyye peydâ olacak ve Kureyş’in Şam yolunda pek mühim bir güzergâhı olan Medîne diyarı da Ehli İslam elinde kalacakdı. Kureyş müşriklerinin uluları, buralarını düşündükçe telaşa düştüler ve hemen müşâverelerde bulunmak üzere Dârunnedve’de toplandılar.

Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in mübârek vücûdunu ortadan kaldırmak kararını aldılar. Bu kararın icrâsı için gece Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in evi önünde birikip onun uyumasına muntazır oldular.

Cebrâil Aleyhisselâm gelip keyfiyeti Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’e haber verdi. Medîne’ye hicret etmek üzere me’zûn ve Ebû Bekir  Es-Sıddîk (R.A.)’i birlikte götürmeye me’mûr olduğunu bildirdi.

Resûlullah (S.A.V.) hemen Ali İbn-i Ebû Talib (R.A.)’ı çağırdı.

“Ya Ali! Ben Medine’ye gidiyorum. Bu emanetleri sahiplerine teslîm et, sen de durma gel. Fakat şimdi benim döşeğime yat ki müşrikler beni yatıyor zannetsinler” buyurdu.

Ali (Kerremallahü Vecheh), Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in döşeğine yattı ve Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in yeşil hırkasını kendi üzerine örttü.

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) hemen bir avuç toprak aldı ve Yasin-i Şerîf Sûresinin evvelindeki “Vecea’lnâ minbeyni eydîhim sedden, ve minhalfihim sedden, feağşeynâhüm fehüm lâyübsirûn” ayet-i kerimesini âhirine kadar okudu. O toprağı kapısı önündeki bekleyen müşriklerin üzerine saçtı ve çıkıp gitti. Kör gibi oldular. O (S.A.V.)’i göremediler.

Resûllullah (S.A.V.) Ebû Bekir Sıddîk (R.A.)’in hanesine vardı. Kapısı önünde durdu, Âdâb-ı Şer-i Şerif üzere içeri girmeye ev sahibinin izni var mı? diye sordu.

Hazreti Ebû Bekir (R.A.)’de “Buyurunuz Yâ Resûlallah!” dedikten sonra Resûl-i Ekrem (S.A.V.) içeri girdi ve taraf-ı Bârî Teâlâ’dan hicrete mezun olduğunu bildirdi. Ebû Bekir Sıddık (R.A.) da “Ben de birlikte miyim?” diye sordu. Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’de “Evet” buyurunca, Ebû Bekir Sıddîk (R.A.)’in sürûrundan gözlerinden yaşlar aktı.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Ebû Bekir (R.A.), S: 27)

 

 

HAYATTA OLAN İNSANLARIN KÖTÜ AMELLERİ VEFAT EDEN AHBABLARINA BİLDİRİLDİĞİ İÇİN EBÛ EYYÛB (R.A.)’ÜN ENDİŞE ETMESİ

 

Bir Hadîs-i Şerif’de buyurulmuş ki:

“Dünyada sizin yaptığınız ameller sizin akraba ve kabîlelerinizden ahibbânızdan evvelce vefat etmiş olan ölülerinize bildirilir. Eğer yapdığınız amel hayır ise ölüler sevinir, eğer ameliniz kötü ise müteessir ve mükedder olur. Ve Cenâb-ı Hakk’a:

“Yâ Rab! Bize hidayet eylediğin gibi bizden geriye kalanlara da hidayetini eriştir.” diye duâ ederler.

Diğer bir Hadîs-i Şerif’de:

“Ey Ümmetim! Ölülerinizi kötü amellerinizle rüsvay ve mahcûb etmeyiniz. Zira kabirlerinde yatan dostlarınıza sizin kötü ameliniz arzolunur. Yani bildirilir.” buyurmuşlardı.

Bu Hadîs-i Şerifi bir vaiz va’zında okuduğunda Ebû Eyyûb (Radıyallahu anh) de bir arkadaşıyla beraber dinlemiş. Bunun üzerine Ebû Eyyûb Hazretleri vâize: “Sen bu sözleri kime söylüyorsun ey Âlim?” buyurdu. Âlim de:

“Vallahi sizin ikinize söylüyorum” deyince Ebû Eyyûb (R.A.) şöyle bir münacâtta bulundu:

“Yâ Rab, ben sana sığınırım o hallerden ki, benden evvel vefat eden aziz dostlarım Ubade bin Sâmit ile Sa’d İbn-i Ubade’ye karşı, işlediğim amel ile rüsvay ve mahcûb etme Allahım!” deyip endîşesi artarak baygınlık geçirmişdir.

Ebû Eyyûb (R.A.)’ın irfan, tevâzu ve kemâlâtını takdîr eden vâiz de bunun üzerine Ebû Eyyûb (R.A.)’a:

“Allah u Zü’l-Celâl Hazretleri bir kulunu sevdi mi, onun dünya ve âhiretde aybını örter. Ve sâlih amellerle onu halk nazarında teşhîr eder” diyerek Ebû Eyyûb (R.A.)’ın endîşesini hafifletmeğe çalışmışdır. Ebû Eyyûb Hazretlerinin tevâzu’ ve endişesinden biz mü’minler de hisse-i ibret almalıyız!

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S. 51)

 

  1. EBÜ’D DERDÂ (R.A.)

 

Ebü’d-Derdâ Üveymir bin Mâlik el-Hazrecî (Radıyallahu anh) Ensâr-ı Kirâmdandır. İslâm’dan evvel tâcir idi. Ve kendisinin İslâmı ehl-i beytinden sonra idi. Uhud’dan mâadâ meşâhidde bulunmuşdur.

Hazret-i Fahr’ür-Resûl (Sallallahu Teâlâ aleyhi ve sellem) Ebü’d-Derdâ’yı Selmân-ı Fârisi (Radıyallahu anh) ile muâhât buyurmuşlardır.

Ebü’d-Derdâ (Radıyallahu anh) Ashâb-ı güzin’in efdâlinden ve fukahâ ve hukemâsından olub hakk-ı sâmîlerinde: “Her ümmetin bir hakîmi vardır. Bu ümmetin hakîmi de Ebü’d-Derdâ Üveymir’dir” senâ-yı nebevîsi vâki olmuşdur.

Şam’ın muhasarasında bulunmuşlar ve Şâm’ın Fethinde kadı olmuşlardır. Hazret-i Osmân (Radıyallahu anh)’ın zamân-ı hılâfetinde Şâm kadısı olduğu halde Hicretin otuz ikinci senesinde vefât eylemişdir. Yüz yetmiş dört hadîs-i Şerîf rivâyet etmişdir.

Bir kimseye tesâdüf etmişler idi ki, hasb’el-beşeriyye mürtekibi olduğu bir günahdan dolayı nâs kendisine sebb ü ta’n ediyor idi. Ebü’d-Derdâ (Radıyallahu anh) bu adam hakkında:

“-Bu adam bir kuyuya düşmüş olsaydı siz onu çıkarmak istemeyecek mi idiniz?” buyurduğunda nâs da:

“-Belâ (evet) çıkarır idik.” demişler. “Öyle ise din kardeşine sebb etmeyin sizi bu günah musîbetinden vâreste kılan Allah’a hamd ediniz!” buyurmuşlardır. Nâsın:

“-Sen buna buğz etmez misin?” suâllerine cevâbda dahî:

“-Ben onun ancak fi’line buğz ederim, o fiili terk edince yine benim birâderimdir!” buyurmuşlardır.

İbn’ül-Esîr’in beyânına göre:

Ebü’d-Derdâ (Radıyallahu anh) tümsek burunlu, gözlerinin beyazı birâz humretli olup başlarına bir külâh giyer ve üzerine sarık sarıb ucunu iki kürek kemiklerinin arasına uzatırlar imiş.

“Derdâ” lâfzı, dişleri dökük demek olan “edred” lâfzının müennesidir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.),

Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S. 267-268)

 

 

  1. HÂLİD BİN VELÎD (R.A.) VE

MU’TE HARBİ

 

Hâlid bin Velîd (Radıyallahu anh) Hicretin sekizinci senesi Mekke’den Amr İbn-ül-Âs ve Ka’be-i Muazzama’nın perdedârı bulunan Osman bin Ebî Talha ile birlikte Medîne-i Münevvere’ye gelib şeref-i İslâm ile müşerref olmuşlardır.

Hazret-i Fahr’ul-Mürselîn (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e göründüklerinde Ashab-ı Güzîn’e hitâben:

“Mekke size kendi güzîdelerini atdı” buyurmuşdur.

Müslümanlarla Rumlar arasında vukû bulan muhârebelerin başlangıcı olan “Mu’te” harbindeki yüz bin kişilik düşman ordusuna karşı üç bin kişilik bir kuvvet hazırlanmışdı. Tarihde ber-tafsîl beyan olunduğu üzere, evvelâ Zeyd ibn-i Hârise, sonra Ca’fer bin Ebû Talib ve sonra da Abdullah İbn-i Revâha (Radıyallahu anhüm) şecâatla ve hârikalarla harb etdikten sonra şehîd olmuşlardı. Sonra Livâ-i Şerif’i Hâlid bin Velîd (Radıyallahu anh) alıp asâkir-i İslâm’ı çok mâhirâne muntazam bir şekilde ta’biye ve tertîb ederek seher vakti bağteten pek şiddetli hücûm ile düşman ordusu bozulmuştu.

Hazret-i Hâlid (Radıyallahu anh) demiştir ki: “Mu’te günü elimde dokuz kılınç parçalandı. Yalnız ağzı enli yemânî bir kılınç vardı, elimde o mukâvemet etdi.”

Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretleri Mu’te harbi safahâtını göz önünde gibi görüyordu. Buyurdu ki:

“-İşte sancağı Zeyd aldı, şehîd oldu, şimdi sancağı Ca’fer bin Ebî Tâlib aldı, o da şehîd oldu, bu def’a bayrağı Abdullah İbn-i Revâha aldı, o da şehîd oldu.” Resûlullah (S.A.V.); (Üçü içinde) “Cennete girdi” buyurmuşdur.

Ve bu haberi verirken mübârek iki gözünden yaş dökülüyordu.

Sonunda:

“Sancağı Allah’ın kılınçlarından bir kılınç aldı. Nihâyet Allah mücâhidlere fethi müyesser kıldı!” buyurdu.

Bu “Seyf-i İlâhî”den murâd-ı Nebevî: Hâlid bin Velîd idi.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.),

Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S. 381-382)

 

  1. ÜBEYY İBN-İ KÂ’B (R.A.)

 

Übeyy bin Kâ’b bin Kays el-Ensârî (Radıyallahu anh)’in bir künyesi “Eb’ul-Münzir”dir ki bu künyeyi Hazret-i Fahr’ur-Resûl (Sallallahu Teâlâ aleyhi ve sellem) vermiştir. Ve diğeri “Ebû’t-Tufeyl”dir ki bunu da oğlu Tufeyl sebebiyle Hazret-i Ömer (Radıyallahu anh) vermiştir.

Akabe’de ve Bedir’de bulunmuş olan Ashâb-ı Rasûlullah’ın ekâbirindendir. “Seyyid’ül-Ensâr” denilirdi, Seyyid’ül-Kurrâ ve Muallim-i Sahâbe idiler. Tercümân’ul-Kur’ân Abdullah ibn-i Abbâs (Radıyallahu anh) hafızlarını Übeyy bin Kâ’b (Radıyallahu anh)’a dinletmişlerdir.

Seyyid’ül-Enâm aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz Hazretleri Cenâb-ı Übeyy’e hıtâben: “Beyyine Sûresini sana okuyup dinletmemi Rabbim bana emr etti” buyurmuş ve Hazret-i Übeyy (Radıyallahu anh) bu iltifât-ı âlî üzerine vecd-i ibtihâc ile ağlamıştır.

Vahiy kâtiblerinden olup Asr-ı Risâletde fetvâları zâhir olan fukahâ-i Ashâbdandır. Hazret-i Ömer (Radıyallahu anh) müşârun-ileyhi Seyyid’ül-müslimîn diye yâd ederlerdi. Hicretin on dörd târihine kadar Terâvih namazı evlerde münferiden kılınıyor idi. Şevket-i İslâmiyye o vaktin hâlince en azîym olan Rûm ve Îran devletlerini lerze-nâk etmeğe başlamış olduğuna teşekküren o sene Hazret-i Ömer (Radıyallahu anh) Mescid-i Şerîf’de kandil yakdırarak Terâvih namazını cemâatle edâsına Übeyy bin Kâ’b (Radıyallahu anh)’i me’mûr eylemişlerdir. “En iyi okuyanımız Übeyy’dir, ve hükm ü kazâca mâhirimiz Alî’dir” buyururlardı. Hadîs-i Buhârî’de: “Kur’ân-ı dört kişiden, ya’ni Abdullah b. Mes’ûd, Sâlim, Muâz ve Übeyy b. Kâ’b’dan öğreniniz” buyurulmuşdur.

Târîh-i vefâtı, muhtelefün fîh olub Hicret-i seniyyenin on dokuz veya yirminci senesidir.

Hazret-i Ömer’in Hilâfeti zamanında Saâdet Asrı’nda Kur’ân-ı Azıym’üş-şân’ın ilk altı hâfızından biri idi. İsimleri: Übeyy bin Kâ’b, Zeyd ibn-i Sâbit, Muâz bin Cebel, Ebû’d-Derdâ, Sa’d ibn-i Übeyd ve Ebû Zeyd (Radıyallahu anhüm)’dür.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S. 275)

 

SÜHEYL BİN AMR (R.A.)’İN FAZÎLETLERİ VE İSLÂM’A HİZMETLERİ

 

Süheyl bin Amr (R.A.), Mekke’de kâfir iken Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz aleyhinde hutbe îrâd ederdi. Bedir Muhârebesi’nde Kureyş’le birlikte gelerek esîr düşmüştü. Hz. Ömer (R.A.), bu fırsattan istifâde ederek Resûlullâh (S.A.V.)’e mürâcaat ile:

“-Yâ Resûlallâh (S.A.V.), müsâade ediniz de aleyhinize söylediği sözlerin cezâsı olarak Süheyl’in ön dişlerinden ikisini sökeyim de aleyhinize bir daha hutbe söyleyemesin.” dedi. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz:

“-Yâ Ömer, Süheyl’i bırak. Belki o, bir gün gelir de bir hutbe îrâd eder ve senin takdîr ve şükrânını kazanır.” buyurdular. Hakîkaten Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in bu sözleri İrtihâl-ı Nebevî (S.A.V.)’i müteâkıb Arabların irtidâdı sırasında tahakkuk etti. Süheyl (R.A.) mühim bir halk kütlesi karşısında belîğ bir hutbe îrâd eyledi:

“-Ey Kureyş cemâati! Sakın siz îmân edenlerin sonu, irtidâd edenlerin de önü olmayınız. Vallâhi bu İslâm Dîni, güneş ile ayın tulûundan gûrûbuna kadar (doğuşundan batışına kadar) tabiî seyri gibi beşeriyyeti tenvîr ederek imtidâd (aydınlatarak sürecek) ve devâm edip gidecektir.” dedi.

Hilâfet-i Hz. Fârûk (R.A.)’de bir gün bazı zevât, Halîfe (R.A.) kapısına gelip girmeğe izin istemişler idi. Eşrâf-ı Mekke’den Ebû Süfyân, Hâris bin Hişâm, Süheyl bin Amr (R.A.) ve daha bazı zevât ile berâber Hz. Süheyb, Ammâr ve Bilâl (R.A.) gibi Ashâb-ı Bedir (R.A.) de içlerinde bulunmuştu. Ammâr, Bilâl ve Süheyb (R.A.)’e izin çıkıp Halîfe (R.A.)’in huzûruna dâhil oldular. Ebû Süfyân ve Ashâbı (R.A.) sonraya kaldılar. Ebû Süfyân (R.A.) bu hâle münfâil olarak: “Hiç böyle bir gün görmedim. Şu makûle kölelere (köle takımına) izin verilsin de bize iltifât olunmayarak burada kalalım.” demişti. Süheyl (R.A.) de:

“Ey kavm ü aşîret! Ben sizin vechinizde olan hâli vallâhi müşâhede etmekteyim. Siz darılacak iseniz kendinize darılın. İslâm’a onlar çağrıldı, siz de çağrıldınız; onlar sür’at etti, siz betâet ettiniz. Vallâhi onların sebkat etmiş oldukları, (öne geçtikleri) fazîleti fevt etmeniz (kaçırmanız) şimdi münâfi olduğunuz kapıya dâhil olmakta müsâbakayı fevt etmenizden eşedd idi. Görüyorsunuz, bunlar size tekaddüm ettiler. Onları bu bâbda sebkat ve tekaddüme bir tarîk yoktur; ancak cihâda bakın da ona mülâzemet edin. Belki Cenâb-ı Hakk sizi şehâdet ile merzûk kılar.” diye cevâb verdiler.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S. 315-318)

 

  1. EBÛ EYYÛB EL ENSARÎ (R.A.)’IN ZÜHD-Ü TAKVÂSI

 

Abdullah İbn-i Ömer (R.A.) diyor ki:

“Ben pederim Ömer’ül Fârûk’un sağlığında evlendim. Ve sünnet-i Muhammediyye’nin icrâsı için düğün sofrası yapdım. Ashâb-ı Kirâm ve bu meyanda Mihmandâr-ı Resûl-i Kibriya Ebû Eyyûb’el-Ensârî (R.A.)’i de davet etdim. Lâkin düğün evinde mâl-i ganîmetden elimizde bir yeşil perde var idi ki, kadınlarımızın gönülleri hoş olsun diye o perdeyi de asmış idik.

Bir aralık Ebû Eyyûb’un mübârek gözleri o yeşil perdeye ilişince muğber oldu ve teessürünü şu sözleriyle izhâr etdi:

“Ey âdil ve kerîm olan kardeşim Hazret-i Ömer’in oğlu Abdullah! Siz ki Ashâb-ı Kirâm’ın ileri gelenlerisiniz. Böyle Peygamber Efendimizin zamanında olmayan – duvarları lüzumsuz yere örtmek- bid’atlarını ve israflarını yapmanız Peygamber Efendimiz’in sünnetine muhâlif ve dünyâ zinetine fazlaca meyil ve rağbet etmek değil midir?” deyince ben de mahcûb olarak şöyle cevab verdim:

“-Haklısınız Yâ Ebâ Eyyûb! Ancak bu mes’elede her ne kadar benim rızam yok ise de, kadınların ısrarı ve mubah olan şeylerin isti’mâli kadınlara mubah ve câiz olması üzerine bu adet de bid’at sayılmadığı için müsâde etdim” diyerek özür diledim.

Bunun üzerine Mihmandâr-ı Resûl Ebû Eyyûb benim özrümü kabul etmeyip bana şöyle cevab verdi:

“Ey Abdullah! Sen Hazret-i Ömer gibi bir zât-ı muhteremin evlâdısın. Siz nâsın muktedâbihi olacaksınız. Evet, isteyenler mağlub olsunlar! Halbuki senin kadınlara mağlub olmanı hiç münasip görmüyorum. Öyle ise bana müsâade et, ben Sünnet-i Muhammediyye’ye muhâlif münker ve bid’at olan yerlerde oturmam” diyerek kalktı ve hiç durmadan ve düğün yemeği yemeden avdet buyurdu.

“İbret alınız.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S. 47)

 

 

 

 

 

 

SEYYİDİNÂ HZ. EBÛ BEKİRÜ’S-SIDDÎK (R.A.)’E TA’ZÎM VE MUHABBET

 

Kur’ân-ı Kerîm, Tevbe: 40 “Mağaradaki iki kişiden ikincisi” Âyeti’ndeki ilâhî hitâbla şereflenen ilk halîfe Ebû Bekirü’s-Sıddîk (R.A.)’dır.

Hadîs-i Şerîfler’de Nebî (S.A.V.) Efendimiz: “İnsanda olan her varlık, yaratıldığı topraktan bir mikdâr göbeğinde taşır. Benim ile Ebû Bekir, bir topraktan yaratıldık.” diye buyurmuşlardır. Ne büyük ve ebedî sa’âdet ve saltanat ki bundan büyük üstünlük olur mu?

Nebî (S.A.V.) Efendimiz, yine buyurmuşlardır ki: “Mahşer meydânına hesâb günü, kızıl altından üç taht kurulur. Birinde ben, birinde Hz. İbrâhîm (A.S.) ve ikimizin arasındaki tahtta da Ebû Bekir otururuz. Bir münâdî şöyle der: “Ne mutlu, o gerçek dosta ki Habîbi ile Halîli arasındadır!”

Fahr-i Kâinat (S.A.V.) Efendimiz, yine buyurmuşlardır ki: “Dünyadaki bütün iyilikler, üç yüz altmış haslettir. Bir kimsede, onlardan sâdece birisi olsa Cennet’e girer.” Ebû Bekir (R.A.), o sırada dediler ki: “-Yâ Resûlullâh, o hasletlerden bende bir şey var mıdır?” Nebî (S.A.V.) Efendimiz, buyurdular ki: “-Onların hepsi sende mevcûd.”

Fahr-i Kâinat (S.A.V.) Efendimiz, bir başka Hadîsler’inde buyururlar ki: “Mi’râc Gecesi, Semânın her katına vardığımda, önce benden Ebû Bekir’i sorarlardı. Cennetler’de benim için olan her derecenin yanında, mutlaka Ebû Bekir’in de bir derecesi vardır. Kıyâmet günü olunca, Allâh-ü Teâlâ, öncekileri sonrakileri toplar, Arş’tan bir münâdî: “-Ebû Bekir Sıddîk nerededir?” diye nidâ eder. O sâat hazır olup, Arş önünde durur. Derler ki: “-Git, Cennet’e gir.” Ebû Bekir: “-İlâhi, benim sevenlerim vardır, inâyet eyle.” der. Allâh: “-Onlar, günâhta aşırı gitmişlerdir.” buyurur. Ebû Bekir’de: “-Allâhım, onları bana bağışla!” der. Sonra Allâh Azze ve Celle buyurur ki: “-Sen ve sevenlerin, seni sevenlerin sevenleri, cennet’e giriniz. Ben Allâh Azze ve Celle, beyâz inciden bir kubbe yarattım. İçerisinden dışarısı, dışarıdan da içerisi görünür. Bu kubbenin dört bin kapısı vardır. Her kapının arası bin yıllık yoldur. Sen ve sevenlerin ve seni sevenlerin sevenleri gidip orada kalınız ve ne tarafa isterseniz bakınız.”

(Celâlzâde Mustafâ (Rh.A.), Selîmnâme, S. 244)

 

SAKİFLİ URVE BİN MES’ÛD (R.A.)’İN MÜSLÜMÂN OLUŞU VE ŞEHÎDLİKLE ŞEREFLENMESİ

 

Resûlulâh (S.A.V.) Efendimiz, Sakif’ten dönerlerken Urve bin Mes’ûd (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in peşlerine düştüler ve Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, Medîne’yi teşrîflerinden önce (S.A.V.) Efendimiz’e yetişip müslümân oldular. Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’den kavmine İslâm’ı teblîğ için izin istediklerinde Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz:

“-Onlar seni öldürürler.” diye buyurdular. Çünkü Resûl-i Ekrem (S.A.V.), onların kendilerinden birine karşı çok inâdcı olduklarını biliyorlardı. Urve (R.A.) ise:

“-Yâ Resûlallâh, onlar beni kızlarından daha çok severler, bana bağlıdırlar.” dedi. Urve (R.A.), kavmini İslâm’a da’vet etmek için Sakif’e döndü. Aralarındaki mevkii sebebiyle, kendisine karşı gelmeyeceklerini ümîd ediyordu. Evine vardı. Evinin üst katından kavmini İslâm’a da’vet etti ve kendisinin Müslümân olduğunu izhâr edince kavmi O’nu her taraftan ok yağmuruna tuttu. Kendisine öldürücü bir ok isâbet etti ve şehîd oldu. Kendisine?

“-Kanında ne görüyorsun?” dediklerinde Urve (R.A.):

“-Allâh’ın bana ikrâm ettiği şerefi, Allâh’ın bana içirdiği şehîdlik şerbetini görüyorum. Benim hâlim Tâif muhâsarası’nda şehîd olanların hâli gibidir. Beni onların yanına defnedin.” dedi. O’nu şehîdlerin yanına gömdüler.

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in, O’nun hakkında şöyle buyurdukları rivâyet olunur:

“O, kavmini Hakk Dîn’e da’vet eden Yâsîn sâhibi gibidir.”

(Yâsîn sâhibi: Yâsîn Sûresi’nde zikrolunan, Antakya’da kavmini Hz. Îsâ (A.S.)’ın elçilerine îmâna da’vet edip bu uğurda öldürülen Habîbü’n-Neccâr’dır.)

(M. Yûsuf Kandehlevî (Rh.A.), Hayâtü’s-Sahâbe (R.A.), C. 1, S. 183)

 

İTÂAT

 

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz itâat husûsunda şöyle emrettiler:”Dinleyin, itâat edin, velev başı kuru üzüm gibi küçük Habeşli bir köle size kumandan olsa bile.” ve “itâat ancak ma’rûf olanadır.”

(Buhârî, Müslim, Ahmed İbn-i Hanbel)

 

  1. ÖMER (R.A.)’İN BAŞLICA HİZMETLERİ

 

1- Beyt’ül – Mâl te’sîsi,

2- Kâdılar ta’yîni, mahkemeler te’sîsi,

3- Emir’ül-Mü’mînin unvânını kabülü,

4- İdâre-i askeriyye ve Merâkiz-i askeriyye tesîsi,

5- Gönüllülere maâş tahsîsi,

6- Arâziyi ölçtürmek,

7- Tahrîr-i nüfûs icrâsı,

8- Kanallar hafri,

9- Vâridât idâresini te’sîs,

10- Kûfe, Basra, Musûl, Fustât gibi şehirler te’sisi,

11- Arâzî-i Meftûha’yı vilâyat’a taksim,

12- Nehirlerden çıkarılan şeylere vergi tarhı,

13- Düşmân memleketlerine mensûb tâcirlerin, İslâm memleketleriyle ticâretine müsâade,

14- Memleketleri devr ü teftîş  ile ahâlinin ahvâlini istinkâh,

15- Polis idâresini te’sîs ve teharrî me’mûrluğu ihdâsı,

16- Mekke ile Medine arasında ve muhtelif şehirlerde yolcular için misâfirhâne inşâsı,

17- Metrûk çocukları himâye. Mektebler te’sis ve maâş tahsîsi,

18- Gayr-i Müslim olsa da bir arabın esîr olarak kullanılmamasını te’mîn,

19- Hz. Ebû Bekir (r.a.)’i Kur’ân toplamak için iknâ, 20- Kıyâs esâsını kabûl  (fıkıh ve hukukda),

21- Sabah ezânına “es-Selâtü hayrun mine’n-Nevm”i kabûl ve ilâve,

22- Terâvih Namazının cemâatle edâsını kabûl, 23- Bir def’âda vukû’ bulan talâk-ı selâseyi, bâyin olarak kabûl,

24- Sarhoşluk cürmü için celdi, a’zami cezâ olarak kabûl,

25- Satılacak atlardan zekât almak kâidesini kabûl,

26- Benî Ta’leb’den cizye yerine zekât ahzi,

27- Evkâf usûlünü te’sis,

28- Cenâze namâzında dört tekbîr almak için Ashâb’ın ictimâını te’min.

(Hz. Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),  Hz. Ömer (r.a.))

 

ABDURRAHMAN B. AVF’IN MESLEKİ,

HASLET VE FAZİLETLERİNDEN BAZILARI

 

Abdurrahman bin Avf (r.a.), ticaretle uğraşırdı. Kısa zamanda çok zengin olmuştu.

“Taşa uzansam, altında ya altına ya da gümüşe rastladığımı görürüm?” derdi.

Abdurrahman bin Avf (r.a.), Peygamberimiz (s.a.v.)’in, kendilerini, Cennetle müjdelediği on Sahabi’den birisi olduğu gibi, Peygamberimiz (s.a.v.)’in, kendilerinden razı olarak ayrıldığı lat Sahabi’den de, biris olup Hz. Ömer (r.a.), kendisinden sonra halifelik işinin, onlarla konuşulmasını tavsiye etmişti.

Abdurrahman bin Avf (r.a.), Tebük seferinde servetinin yarısın getirip orduya bağışlamıştı.

Bununla da kalmayıp Allah yolunda kırk bin, daha sonra, kırk bin dinar (altın) harcadı.

Ayrıca, orduya beş yüz at, beş yüz de deve yükledi.

Kendisinin, Ka’be’yi tavaf ederken, “Allah’ım! Nefsinin cimriliğinden, beni koru!” diyerek dua ettiği görülmüştür.

Vefat edeceği zaman (sırada), son derece ağlamış, ağlamasının sebebî sorulunca “Mus’ab b.Umeyr, benden daha hayırlı idi. Rasûlullah Sallallahü Aleyhi Vesellem devrinde vefat etmiş, içine sarılacak bir kefeni bulunmamıştı!”

Hamza bin Abdulmuttalib (r.a.), benden daha hayırlı idi. Onun için de, sarılacak kefen bulunmamıştı.

Ben, Ahiret nasibi, dünya hayatında verilmiş olan kimselerden olmaktan korkuyorum!

Servetimin çokluğu, beni tutup arkadaşlarımdan alıkoymasından korkuyorum!” demişti.

Peygamberlerimizin Zevcesi Hz. Ümmü Seleme’ye “Ey Anne! Servetimin çokluğunun, beni helak etmesinden korkuyorum!” dediği zaman, Hz. Ümmü Seleme (Oğulcuğum!  İnfak et, fakirlere dağıt gitsin!” tavsiyesinde bulunmuştur.

Bir gece, Mısır’dan dönen yüz develik ticaret kervanını, Medineli’lerin yetimlerine bağışlamıştır.

Şam’dan Medine’ye gelen buğday, un ve yiyecek yüklü yedi yüz develik ticaret kervanını da, çullu develeri ve yükleriyle birlikte -Allah Rızası için- Medine fakirlerine bağışlayıvermiştir!

(M.Asım Köksal, İslâm Târihi Ansk. C.3, S : 150-151)

 

PİŞUVÂ-Yİ HÂCEGÂN, SEYYİDİNÂ EBÎ BEKİR (R.A.)

 

Uzunca boylu, beyaz tenli, zaif bedenli, gür saçlı, seyrek sakallı, çukurca gözlüydü. Kalpleri geniş, aşkallah, haşyetullah ve muhabbeti Rasûlullah ile dolu idi. Duruşları mahzun ve sevimli, enbiyadan sonra insanların efdali idi.

Peygamberimizin çocukluk ve gençlik arakdaşı, nebîlik geldikten sonra ilk eşi, Medine’ye hicrette tek yoldaşı, hayatı boyunca manevî kardeşi idi.

Mekke’den Medine’ye gizlice hicret ederken Sevr Mağarasında saklandıkları  zaman “İkinin İkincisi” diye Hakk tarafından tavsif edilen “Sıdk”’ın yanındaki yâıgar “Sıddîk” idi.

Orada Rasûl-i Ekrem Sallallhü Aleyhi Veselleme bir ziyan gelir diye korktuğunda, meâlen, “Mahzûn olma! Allah bizimledir!” âyeti nâzil olmuştur.

O, Peygamber Sallallahü Aleyhi Vesellem’e ve İslâm’a dimağı ile canı ile, malı ile ve bütün kudret ve imkanları ile hizmet etmiştir.

Birgün Rasûlullah Sallallahü Aleyhi Vesellem’e müşrikler, Kabe yanında suikast ederlerken yetişip: “Rabbim Allahtır, dediği için bir kimseye eziyet edilir mi?” diye bağırıp kafirleri oradan dağıtmıştır.

O, cesur, cömert, yumuşak kalpli, hasass yürekli, ilim, hilim fikir, görüş ve ahlak sahibi bir zattı. Hazin hazin Kur’an okurken gözlerinden yaşlar boşanır. Onun bu halini görenlerin yürekleri yumuşardı.

Hayatı boyunca Hakk yolundaki salâbeti, Şecaat ve cesâretteki metâneti, adâleti tatbikteki istikâmeti, Hakk elçisi yanındaki sadâkati onu “Sıddıklık” makamına erdirmişti.

Öyle ki: Devrinde bir sene vardır, insanlardan bir şikâyet ve mahkeme mevzu olmamış, hâkimler boş, hapishaneler açık kalmıştır. Cihan tarihinde bu sene tektir ve bunun yegâne âmili Hazreti Ebû Bekir Sıddîk’tır.

Siyâset kiyâset ve dirayet ehli idi. O hâl, kâl, sâl, mâl, fikir, şükür, zikir erbabındandı.

Rasûlu Zişan Efendimiz Rasûlullah Sallallahü Aleyhi Vesellem ilk örnek halifsi ‘dur. Sadatın Seyididir.

Emaneti bizzat Rasûlullah Sallallahü Aleyhi Vesellem’den “Sevr Garında” almıştır. Pişuvayı Hacegan diye anılır.

(M. Hani, Adab S: 52)

 

BİLAL-İ HABEŞİ (R.A.)

 

Bilâl ibn-i Rebah el-Habeşî Radıyallahü Anh’in künyesi Ebû Abdü’l-Kerim, yahut Abdullah Ebû Ömer’dir.

Hazreti İmamü’l-Murselîn Aleyhi salavâtüllahi ve selâmühü’nün devamlı olarak müezzini ve hâzinidir.

Köle cinsinden olup Sâbıkîn-i Evvelîn’dendir. Köle iken i’lân-ı İslâm ile müşriklerin ezâ ve işkencelerine sabr-u tehammül eden Ashâb-ı ibtilâdandır.

Hz. Ebu Bekir’is-Sıddıyk (r.a.) kölelikten kurtararak azad eylemiştir.Ve ondan sonra Bilal (r.a.) Nebiyy-i Ekrem (s.a.v.) Efenidimiz’in hizmetine devam etmişdir. Bedir’de bütün meşahid-i Seniyyede bulunmuştur.

Kastalânî, Sahîh-i Buhârî’nin Kitâb-ı Menâkıp şerhinde demiştir ki: “Bilal Radıyallahü Anh Sâdıkü’l-İslâm, Tâhirü’l-Kalp Harîsun Aled-diyâne” idi. Hakk Teâlâ rızası yolunda şedîden ta’zîb olduğu halde sabretdi. Kendisine en ziyâde âzâb eden Ümeyye bin Halef idi. Merkûm, en sonra Bedir gazâsında Bilâl-i Habeşî’nin elinde maktûl olduğundan Hz. Ebû Bekir (r.a.) bu hususta şu beyti buyurdu:

“Seni tebrik edermi. Rahman olan Allah (c.c.) senin hayrını ziyade etmişdir ve intikamını aldın ey Bilal!”

Hz. Bilal sedid’ül-üdm (pek esmer) ve ahif ve pek uzun boylu ve kuru yüzlü imişler. Mekke’de doğmuş ve aslı Habeşe’dendir 63 yaşında Şam’da hicretin 20 tarihinde vefat etmişlerdir.

En evvel Ezan okuyan ve kaamet getiren bu zat-ı ali-kadirdir.

Gerçi Ezan Abdullah ibn-i Za,yd el-Ensari’nin rü’yarayla meşru buyrulmuşdur. ve lakin Hz. Bilal daha sesli olduğu için Ezanı Emr-i Nebi ile Bilal-i Habeşi (r.a.) okumuşdur.

Hz. Bilal (r.a.) evvel Seheri bir ezan okuyarak Ashabı teheccüde uyandırır ve sabah ezanını vakti duhülünde ibn-i Mektüm (r.a.) okurdu. Sefer-i Hümayun vukuunda Hz. bilal birlikde gider ve Hz. İbn-i Ümm-i Mektum (r.a.) da Medine’de kalırdı.

Sabah ezanında “Namaz uykudan hayırlıdır.” cümlesi hz. Bilal Habeşi (r.a.)’in ilavesidir. Bir sabah ezanında Bilal-ı Habeşi (r.a.) onu ilaveten okumuş ve taraf-ı Hazret-i Risalet-penah (s.a.v.)’den tasvib ve istihsan buyrulmuşdur.

(Hz. Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Ashab-ı Kiram (r.a.), S: 243)

 

HAZRETİ ÖMER (R.A.)’İN RİYÂSET VE ADÂLETİ

 

Hazreti Ömer Radıyallahü Anh’in devr-i hükümetini temyiz eden sıfatlardan başta geleni:

Onun karşısında şah ile fakir, asil ile adi, akraba ile yabancı, insanların bila tefrik aynı muameleyi görmeliridir.

Bir kere Amr Bin El-As Radıyallahü Anh’in oğlu Abdullah Radıyallahü Anh Haksız yere bir adamı dövdüğünden, döğülen adamı Hazreti Ömer Radıyallahü Anh getirerek babasının gözü önünde Abdullah Radiyallahü Anh’e seksen kırbaç vurdurmuştu.

Cebele bin El-Eyhem Suriye’de nüfuz sahibi reislerdendi. Tavaf esnasında Mekke’de eteğine nasılsa adamın biri bastığından Cebele, bir tokat atmış, o adam da kendisine mukabele de bulunmakla Cebele, Hazreti Ömer Radıyallahü Anh’e şikayet etmiş, Hazreti Ömer Radıyallahü Anh de:

– Ektiğini biçmişsiniz!” cevabını vermişti. Cebele de, mevki icabı bu adamın idam ile cezalandırılması lazım geldiğini söyleyince, şu cevabı almıştı:

– Cahiliyet zamanında vaziyet dediğiniz gibi idi. Fakat İslamiyet insanlar arasında bu gibi farkları izale etti.”

Cebele de:

– “Müslümanlık haseb ve neseb farkını nazar-ı itibara almayan bir din ise ben bu dinden vazgeçtim.” demişti ve gizlice İstanbul’a kaçmıştı.”

Fakat Hazret-i Ömer Radıyallahü Anh onun hatırı için adaleti teşkil etmemişti.

 

(Hazreti Mahmut Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),Hazreti Ömer (r.a.), S: 103)

 

ASR-I SAADET’TEN

 

Bedir Gazvesi’nden önce Muhâcirin’den Mikdâd Bin Esved ve Ensâr’dan Sa’d İbn-i  Muâz (r.a.)’ın Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e arz-ı teslîmiyyeleri ve mücâhidleri teşvîk için söyledikleri sözleri:

Mikdâd İbn-i Esved (r.a.):

– “Yâ Resûlallah! Allah’ın emri ne ise biz itâat eyleriz ve her halde seninle beraberiz. Vallahi arâzî-i ma’mûrenin en nihâyetine kadar gitseniz sizinle berâber gideriz!” dedi.

Sa’d İbn-i Muâz (r.a.):

– “Yâ Resûlallah! Biz sana inandık, taraf-ı Bârî’den getirdiğin Kur’ân’ın hak olduğuna î’tikâd ve i’timâd ve sana itâat ve ittibâ etmek üzere ahd ü misak eyledik. Nasıl dilersen o sûretle hareket et! Bize emret, biz seninle beraberiz. Seni gönderen Allah (c.c.) hakkı için, eğer denize girersen seninle berâber denize gireriz, hiçbirimiz geri kalmayız. Biz düşmâna karşı varmaktan çekinmeyiz. Muhârebe vaktinde geri dönmeyiz.

Yâ Resûlallah! Biz harbde sebât etmesini, sadâkat göstermesini biliriz. Düşmânla karşılaştığımızda Cenâb-ı Hakk’tan umarız ki Ensâr câmiasının elinden seni memnûn ve mesrûr edecek şehâmet hârikaları gösterecektir. Hemen alâbereket’illâh bizimle berâber düşmân üzerine âzimet buyurunuz..!” dedi.

Ey Nebiyyi Muazzam! Sana Allahü Teâlâ ve mü’minlerden tebaiyyet edenler kâfîdir!                                                     (Enfâl :64)

Ey Nebiyyi Zîşan! Mü’minleri düşmanlarınla muharebeye terğîb et! Eğer sizden sabırlı ve metanetli yirmi kişi olursa kâfirlerden ikiyüz kişiye ghalip olurlar ve eğer sizden yüz kişi olursa kâfirlerden bin kişiye gâlip olurlar. Şu galebenin sebebi; o kâfirlerin, câhil, söz anlamaz ve birşey bilmez, ilim ve irfandan â’rî olmalarıdır.”                                                                          (Enfâl :65)

(Hz. M. Sâmî Ramzanoğlu (k.s.), Bedir Gazvesi, S: 167)

 

MUS’AB BİN UMEYR (R.A.)

 

Hicreti Seniyye’den evvel Medine-i Münevvere’ de ilk Cum’a namazını Mus’ab bin Umeyr (r.a.) kıldırmıştır. Bera bin Azib (r.a.) der ki:

Bizimle Medine-i Münevvere’ye ibtida Hicret eden, Mus’ab bin Umeyr (r.a.) olup, sonra Ammar bin Yasir, Sa’d ibn-i Ebi Vakkas, Abdullah ibn-i Mes’ud, Bilal-i Habeşi (r.a.)’den sonra yirmi rakib ile Ömer ibn’il Hattab (r.a.) Hazerâtıdır.

Yevm-i Uhud’da yirmi bir yerinden yaralanmışdır. İbn-i Kum’et’ül-Leysi tarafından şehid edilmiştir. Şehid olunca bayrağı Hz. Ali (r.a.) almışdır.

Habbab bin Eret (r.a.)’den şöyle rivayet etmiştir:

“Biz Rıza-yı Bari’(yi kasd ederek Nebî (s.a.v.) ile Medine’ye hicret ettik. Artık ecir ve mükfatamızı Cenab-ı Hakk’a vacib oldu. Yoldaşlarımızdan bu ecir ve nimetten hiçbir şey tatmadan ahirete gidenler vardır ki. Ki Mus’ab bin Umeyr bunlardan birisidir. Dostlarımızdan kendilerine hicret semeresi olan bu meyveyi devşirenler de vardır. Mus’ab Uhud günü şehid olmuştu da biz onu saracak bir kefen bulamamıştık. Yalnız Şehid’in bir kaftanını bulmuştuk. Bu aziz şehidi ona sarmaya çalışmış idik. Başını bürürken ayakları açılıyordu, ayaklarını kapatırken başı açığa çıkıyordu. Bu yoksulluk karşısında Nebî (s.a.v.) bize şehid’in başını örtemmizi ve ayaklarının üstüne “İzhir” denilen kokulu otdan koymaklığımızı emreyledi.”

Şarih A’ynî, hadîs-i şerifteki: “Bûrde”ye “Alaca yün kaftan” diyor. Kutbî de “Yaşlı kadınların giydikleri çizgili bir sevbdir” dediklerine göre, Mus’ab bin Umeyr’in bir kocakarı libası giyecek kadar fakru ihtiyaç  içinde geçen ferâğatkâr hayatını daha belâğatla ifade ediyor. Bu Hadis-i Şerif uslûb-i beyan i’tibarı ile yüksek bir gaye-i edebiyyeyi haizdir.

(Hz. M. Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Asham-ı Kiram, S: 330)

 

Kasım BİN MUHAMMAD (R.A.)

 

Boyu uzun, levni esmer, sakalı ve gözleri siyah idi. Gözlerinin yaşı durmaz akardı. Sakalının iki tarafı seyrek idi. Haşyetullahtan başı daima eğri dururdu. Alnında secde alameti bir nur vardı. Ebûbekir Sıddık (r.a.)’ın torunu idi.

Hazreti Ebûbekir Sıddık (r.a.)’ın oğlu Muhammed oğlu Kasım Hazretlerinin anası, Yezid Cerdin kızı olmakla, İmam Zeynel Abidin ile teyzezâde idiler.

Ashabadan sonra gelen tabiinin kibarlarındandı. Çok kuvetli fıkıh (İslam Hukuku) bilgisi sahibi idi. Yedi meşhur fakihten biri idi. Aynı zamanda Nafia İlimleri (Mühendislik ve Mimarlık bilgileri) ile mücehhez ve tahkik ehli bir zat idi.  Müsbet ilimlere vukufu ve onlara müvafık hareketi Abidilik (Kulluk) perdesi altında mahfuzdu. Takva ve verada zamanının feridi idi.

Ashabdan bir çoklarına erişmiş, istifade etmiş, hadisler rivayet eylemiştir. Zamanını boş geçirmez her anını değerlendirmek isterdi.

Silsilede emaneti Hazreti Selman-ı Farisi (r.a.)’dan almış, vefanın milki, evliya cemaatınının serdarı diye anılır.

(M. Hani Adab, S: 56)

  • ••

 

– Üç şey kurtarıcıdır. Üç şey de helak edicidir.

 

Kurtarıcı üç şey şudur:

a-) Gizlide , açıkta Allah için takva sahibi olmak.

b-) Rıza ve öfke halinde hakkı söylemek.

c-) Varlıkta, yoklukta iktisada riayet etmek

 

Helake götüren üç şey de şudur:

a-) Tâbi olunup peşine düşülen hevâî arzular.

b-) Buyruğundan çıkılmayan kötü cimrilik.

c-) İnsanın kendini beğenmesi.

(M. Hani, Adap)

 

HAZRETİ EBÛ BEKİR (R.A.)’IN

MÜSLÜMAN OLUŞU

 

Hz. Muhammed (s.a.v.)’e henüz risâlet (Hakk Elçiliği) gelmeden önce, Ebû Bekir (r.a.), (Mekke’den Medîne’ye seyahat ederek) 390 yaşında  bir (âlim) zâta misâfir olur. Hz. Ebû Bekir (r.a.) bunu, şöyle anlatır: Oradaki işlerimi bitirdim. Vedâ etmek için  yaşlı zâta gittim. Bana:

O Nebî hakkında söylediğim bir kaç şiir beytini uhdene alır mısın? dedi. Ben de: “Evet alırım.” dedim. Bana şu beyitleri okudu:

“Benden Allah’ın Rasûlüne selâm götür! Ben her ne kadar Râhip isem de; O’nun dînine uygun olarak yaşamaktayım.”

Ebû Bekir Sıddîk (r.a.): “Onun bu vasiyetini ve şiirini ezberledim. (O sırada) Hz. Muhammed (s.a.v.)’e Nebîlik geldiğini işittim, yerini sordum.. Hz. Hatice (r.a.)’nin evinde olduğunu söylediler. (Gidip) kapıyı çaldım. Beni karşıladı.. Dedim ki:

– Ya MUHAMMED! Rasûlullah Sallallahü Aleyhi Vessellem, babalarının ve dedelerinin DİNİ’ni terkettin!..

Hazreti Muhammed Sallallahü Aleyhi Vessellem bana:

– Ya Ebâ Bekir! Ben sana ve bütün insanlara ALLAH’’ın (c.c.) Rasûlü’yüm! ALLAH (c.c.)’ne iman et! dedi. Ben:

– Buna delilin nedir? dedim. Cevaben:

– Sana (Yemen’de) şiir beyitlerini, (vasiyetlerini) bildiren yaşlı zattır, dedi.

– Ey Habibim (Sevgilim)! Sana (bunu) kim haber verdi? dedim.

– Benden önceki Peygamberler’e haber veren büyük Melek (Cebrail)’dir, dedi.

– Bana elini uzat! dedim (Kendisini kabul ettim). Beraber Kelime-i Şehadeti getirdik.

Hazret-i Ebû Bekir-i Sıddîk der ki:

Rasûlullah’ın yanından ayrıldığımda Mekke’nin iki yanında, benim müslüman olmama Hazreti Muhammed  Sallallahü Aleyhi Vessellem’den daha fazla sevinen kimse yoktu.

(Hz. Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Hz. Ebû Bekir (r.a.), S: 66)

 

  1. OSMAN (R.A.)

 

Hazret-i Enes (r.a.) dedi ki:

Ben, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’den işittim, buyurdular ki:

“Cennet’de bir şimşek aydınlığı bütün cennet ehlini ziyadar eder. Cennet ehli birbirlerine:

– “Bu nedir? Burası şimşek çakacak yer midir?” dediklerinde:

– “Bu ziya Hazret-i Osman’ın nurudur, bir odadan bir odaya gitmek için na’lin ini giydi de ondan aydınlık zuhur etti, diye cevap verilir.”

Hazret-i Ali (r.a.) dedi ki:

Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular:

“Allah’ın rahmeti Osman’a olsun, ondan melekler haya eder, utanır.”

(Hz. Mahmud Sâmî Ramzanoğlu (k.s.), Hz. Osman ve Ali (r.a.))

 

 

 

  1. ALİ (R.A.)

 

Amr İbn-i (r.a.) rivayet eder ki:

Bir gün İmam-ı ’nin libasında bir nice yerinde ruk’a (yama) görüp dediler ki:

– “Ya Halife-i Rasûlallah! Bu kadar hazine elinde iken yamalı libas giymek size revâ değildir.”

Hz. Ali (r.a.) cevab verdiler ki:

– “Mü’minler bize iktida etmeğe ve kalbe huşu’ hasıl olmağa bize yamalı elbiseler giymek sezadır.”

(Mevahib Haşiyesinde S: 314)

Hazret-i Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, buyurdular. Ali (r.a.)’ye hitâben:

– “Senin sebebinle Allah-ü Teâlâ’nın bir kimseye hidayet etmesi cümle yeryüzünde olan kızıl develer senin olmaktan hayırlıdır.”

(Mevahib-i Ledünniye, S:313)

– “Ya Ali! Senin bir irşadınla bir kişinin Müslüman olması sana kızıl develer bahşedilmesinden daha hayırlıdır.” buyurdular.

(Buhari (aleyhirrahmeti ve’l-gufran), Tecrid, 10/303).

  • ••

SELMAN-I FÂRİSÎ (R.A.)

 

Boyu uzun, levni buğday benizli, yüzü gökçek, sakalının ekserisi seyrek idi.

Yaşadığı devirlerde herkesin makbûlü idi. Ömrü uzundu. Aslı İran’lı ateşe tapan bir karye beyinin oğlu idi. Hakk dinini aradı. İslâm olunca (Müslüman olunca):

– İslâm’ın oğlu Selman’ım! diye övünür ve sevinirdi.

Hz. Ömer (r.a.) ondan görerek, kendine:

– İslâm’ın oğlu Ömer, der ve öğünürdü.

Herkes Selman’ı severdi:

– Selman bizdendir, derlerdi. Peygamberimiz (s.a.v.) dahi:

– Selman ehli beyttendir, buyururlardı.

Birgün Rasûlullah (s.a.v.), Selman’ın omuzuna ellerini koyarak:

– Bunlardan öyle erler vardır ki, iman süreyya yıldızında olsa, muhakkak ona yetişirler, bulurlar. Buyurdu.”

-“Selman’a doyasıya ilim verilmiştir.” ve

-“Herkes Cennet’e aşık, Cennet de Ali, Ammar ve Selman’a aşıktır?” Hadisleri meşhurdur.

Tevâzu’ iş bilmek ve bitirmek, geçim ehli olmakta kemal halinde idi.

Âhir zaman Nebîsini araya araya bulan ve ilk defa Nübüvvet Mührü’nü öpenlerdendi.Hâtemün Nebiyyîn Sallallahü Aleyhi Vesellemin necip ve enîsi idi.

Sözleri:

-Üzerinde Rabbinin, kendinin, âilenin, komşumalarının hakları vardır.

-Sahiplerine vakti vakti ile haklarını vermelisin.

-Meşru’ olarak ye, iç, oruç tut, namaz kıl, uyu,

-Fazîlet hılmin kesretinde (çokluğunda), ilmin menfaatindedir (faydalısındadır).

-Kul Hakk’a tam itaat ederse, Hakk da onun istediğini muhakkak verir, buyururdu.

Silsilede emâneti Hazreti Ebû Bekir Sıddîk’ten almışlardır. Evliyânın serveri diye anılır.

(M. Hani, Âdab, S: 54)

 

  1. OSMAN (R.A.)’IN FEZAİLİ HAKKINDA

HADİS-İ ŞERİFLER

 

“Osman İbni Affan Hazretleri dünyada da, ahiretde de herkesten ziyade bana yakındır.”

(Cami’üs-Sağir)

  • ••

“İmam-ı Osman Hazretleri ümmetimin içinde hayası ile mevsuf olanların birincisidir. İmam-ı müşarin ileyh aynı zamanda ümmetimin en kerimidir.”

Hz. Osman (r.a.)’ın yalnız kölelerinden iki bin dörtyüz neferini fi-sebebillah azad buyurduğu mervidir.

(Cami’üs-Sağir)

  • ••

“Cennet’te her bir NEBÎ için bir refîk-ı mahsus var.

Benim de refikım Osman bin Affan’dır.”

(Cami’üs-Sağir)

  • ••

“Cehenneme müstehak olanlardan yetmiş bin şahıs Hz. Osman’ın şefaatiyle bila-hisab cennete dahil olurlar.”

(Cami üs-Sağir)

  • ••

“İmam-ı Osman cennette benimledir, refîkımdır.”

(Menavi)

  • ••

“Ey OSMAN sana bir müjde vereyim mi? İşte CİBRİL (a.s.) bana haber veriyor ki: Hiç bir mü’min yok ki üç defa birbiri arkasına aksırırsa muhakkak o kimsenin kalbinde iman sabit olmuş olur.”

(Ramuz)

  • ••

“Benden sonra hilafet EBÛ BEKİR’in, ondan sonra ÖMER’indir. Bunlardan sonra ihtilaf zuhür eder.”

(Kenz’ül- İrfan)

(Hz. Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Hz. Osman (r.a.), S: 78)

 

DIRAR BİN EZVER (R.A.)’IN HİRAKLE CEVAPLARI

 

Hirakl, esir edilen islam kumandanlarından Hazreti Dırar bin Ezver Radıyallahü Anh:

– Arapların fırka kumandanı Dırar (Radıyallahü Anh) sen midir?

– “Evet! Peygamber Sallallahü Aleyhi Vesselam yolunda sizinle harbeden Dırar benim!..”

– Şimdi öyle sert sözleri bırak! Kendini askerlerin yanındamı sanıyorsun?”

– “Her nerede olursam olayım, Din düşmanlarına göğsünü gere gere cevap vermekten çekinmem. Sen beni korkar mı zannediyorsun?”

– Çabuk söyle kime güveniyorsun? Burasını askerlerimizin merkezi olduğunu unutuyor musun?

– “Şeriat-ı İslamiyye ve Ensar-ı Muhammediyye, zulmet-i Cehl ile bir zulmetgaha mübeddet olmuş olan sahralara, dağlara, şehirlere perter-i iclalini yaymış, afıtab-ı adalet her tarafı kaplamaya başlamıştır. Hala sen kendine teselli vermek istiyorsun!..”

– Bilmiş ol ki, şu anda vücudunun her parçasını koparmak benim için bir içim su kadar ehemmiyetli olamaz!

– “Huzur-ı Muhammadeyyi Sallallahü Aleyhi Vesselem’de bulunan bir müslüman: yetmiş tane Hirakl olsa hiçe saydığı gibi, mun bir takım tehdidatını da nazar-ı ehemmiyeteolmaz!.. Senin sen mücazalın öldürmek değilim? Gideceğim yer Huzur-u Rasulullah (Sallallahü Aleyhi Vesselem)dir. Din-i Celil uğrunda terk-i hayat etmek bize her şeyden lezzetlidir.”

Hirakl: -”Siz bir takım aç ve bî-ilâç arablar, âlî kâşânelerde oturmak ve ibrâz-ı satvet etmek nenize kayışır?”

DİRÂR (r.a.):

– “Zu’n-i fâksidince aç zannettiğin Arablar, bu gün DİN-İ CELİL ve PEYGAMBER-İ Zİ-ŞAN (s.a.v.) sâyesinde her türlü ni’mete nâil oldular. Satvetleri İslâmiyettir. Bir sayha-i mücâhidâneleri dağları sarsar, ovarları dereleri inletir ve savâik-ı besâletleri düşmânları yakar, velvele–i merdâneleri seni tiril tiril titretir! İşte bak karşında nasıl bî-pervâ söylüyorum. Hiç havf ediyor muyu?”

(Hz. Mahmut Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Hz. Ömer  (r.a.), S: 122)

 

MÜSLÜMANLIKTAN DÖNDÜRÜLMEK İÇİN HABBAB BİN ERET’E İŞKENCE YAPILIŞI

 

Huzaalardan Siba b. Abdul’uzza’nın kızı Ümmü Enmar’ın azadlı kölesi olan Habba, demirci olup, kılıç yapardı.

Kendisi; Müslümanlığını açıklamaktan çekinmeyen, dininden döndürülmek için, ağır işkencelere uğratılan, koruyucusuz Müslümanlardandı. Müşrikler, onun çıplak vücudunu, dikenler içinde sürürlerdi! Çıplak vücuduna demir gömlek giydirilip en sıcak günde Ramda’da güneş altında vücudunun yağı eritilircesine, tutulduğu da olurdu.

Güneşten kızgın hale gelmiş, ya da ateşle kızdırılmış olan taşa, çıplak sırtı bastırıldığı halde, söyletmek istedikleri şeyi, küfür sözünü, ona söyletemezlerdi!

Nitekim, müşrikler bir gün, onu yakalayıp soydular. Düz bir yerde yaktıkları ateşin içine, sırt üstü yatırdılar.

İçlerinden birisi, ayağı ile, onun göğsünün üzerine bastı. Ateş, sönünceye ve yer soğuyuncaya kadar, kendisini, öylece tuttular!

Yıllar geçtiği halde bile, Habbab’ın sırtındaki yanıkların izleri, alacaları kaybolmadı.

Hazret-i Ömer, Halifeliği sırasında, Habbab’a, müşriklerden çektiği işkenceyi sormuştu.

Habbab “Ey Mü’minler Emir’i! Bak sırtıma!” dedi.

Hazret-i Ömer, onun sırtına bakınca, “Doğrusu, ben, insan sırtının, bugünki gibisini, hiç görmemiştim!” dedi.

Bunun üzerine, Habbab:

“Benim için bir ateş yakmışlardı, ben, onun üzerine, sürüklenip atılmıştım.

O ateşi, ancak, benim sırt etimin yağı söndürmüştü! dedi. Müşrikler, bütün işkencelere rağmen, Habbab’a söyletmek istediklerini, söyletemezlerdi.

(M. Asım Köksal, İslam Tarihi Ansk. C.4, S:100-101)

 

  1. TALHA BİN UBEYDULLAH (R.A.)

 

Talha bin Ubeydullah (r.a.) Aşere-i Mübeşşere’den ve ağniyâ-i ashâbdandır. Künyesi Ebu Muhammed’dir.

İslam’da sebk eden sekiz kişinin biri ve ashab-ı şura olan altı zattan biridir.

Uhud vak’asında Hz. Talha (r.a.) Sultan’ul-Enbiya (s.a.v.) Efendimize havale olunan bir kılıncı koluyla müdafaa ettiği için çolak kalmış ve o gün çok fedakarlıklar edip, Hz. Sultan-ı Rasûl’den “Talha müstehıkk-ı cennet oldu!” tebşir-i celîlini almıştır.

Me’mûren Şam yolunda bulunduğu için Bedir’de bulunamamış ise de sehm ü ecrini almıştır. Ve Uhud’da, ondan sonraki harblerde ve Bey’at’ür Rıdvan’da bulunmuştur. Ashâb-ı Şûrâdan olup, altı kişiden biridir. Fakat meşveretde Medine-i Münevvere’de bulunamamıştır.

Cemel Vak’asında altmış yaşlarında olduğu halde Mervan’ın okuyla şehid olmuştur.

Hadis-i Şerifte:

“Şehid’i hâl-i hayatında görmek isteyenler Talha bin Ubeydullah’a baksın” buyurulmuştur.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Talha (r.a.)’yı çok severdi. O (r.a.)’ı göremeyince: “Ne oldu ki ben o melih, fasih dostumuzu göremiyorum?” buyururlardı. O (r.a.)’a Talhat’ül-Hayr, Talhat’ül-Cûd lakablarını vermişlerdir.

Talha (r.a.) Nebî (s.a.v.) Efendimizden hiçbir zaman ayrılmadı. Ve Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz O (r.a.)’ndan razı oldukları halde irtihal etti.

Ali (r.a.) onun hakkında der ki:

“İşte bu Ebû Muhammed Talha (r.a.)’dır ki ekseriyetle kendinden bir şey istemeden verirdi.”

(Hz. M. Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Ashab-ı Kiram)

 

  1. EBÛ BEKİR (R.A.) BULUNDUĞU

MERTEBEYE NASIL ULAŞTI

 

Hz. Ali (kerremallahu vecheh) diyor ki:

“– Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin halifesi Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)’a bu makama varıp bizi geçmeye muvaffak olduğun ve azîm dereceye vardığını ne ile kazandın?” diye sordum.

Hz. Ebû Bekir (r.a.) dedi ki:

– Beş şey iledir:.

“1- İnsanları iki kısım gördüm; kimisi dünyayı ister, kimisi âhireti ister. Ben ise Mevlâyı tercih ettim.

2- Ben İslâma dahil olduğumdan itibaren doyasıya dünya taâmı yemedim. Zira Marifetullah (c.c.) lezzeti ile meşguliyet beni dünyâ taâmı lezzetlerine meylettirmedi.

3- İslâmiyete dahil olduğumdan itibaren dünya meşrûbâtından kanmadım. Zira Hâlıkımın muhabbeti dünya içeceklerinden fazla geldi ve beni muhabbetullah meşgul etti.

4- İslâmiyete dâhil olduğumda beni iki amel karşıladı. Dünya ameli ve âhiret ameli. Ben ahiret amelini dünya ameline tercih ettim.

5- Rasûlullah (s.a.v.)’in sohbetine mülâzemet ettim. Hatta Rasûlullah (s.a.v.)’den bir saat bile ayrılmazdım ki mağaraya girerken beraber idim.”

Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:

“Kıyâmet gününde Rıdvan adındaki haznedar melek Cennetin ve Cehennemin anahtarlarını getirerek, Hz. Ebû Bekir (r.a.)’a şöyle der:

Yâ Ebû Bekir! Allah (c.c.) sana selâm edip şöyle buyuruyor: “Bunlar Cennet ve Cehennem’in anahtarları. Dilediğin kimseleri Cennet’e; istediğin kimseleri de Cehennem’e gönder!”

Yeryüzü halkının imanı ile Ebû Bekir’in imânı tartılsa, Ebû Bekir’in îmanı ağır gelir.

(Hz. M Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.) S: 120)

 

HAKK’A HİZMET EDEN AYAK

 

İmâm Alî (r.a.) rivayet eder ki:

Bir gün Rasûlullah (s.a.v.) bana buyurdu:

– “Yâ Alî, benimle gel!”

Kâ’be-i Şerîf’e vardık. Girdiler, “Otur!” diye buyurdular. Oturdum. Mübârek iki ayaklarını omuzuma (çiğnime) koydular ki Kâ’be’nin damına çıkalar. Meğer orada müşriklerin bakırdan veya sarıdan sanemleri (putları) varmış. Omuzuma çıktılar. Nübüvvet ağırlığına takatım yetmediğine vâkıf olup yere indiler. Bu def’a kendileri oturup:

– “Yâ Alî, çiğnime sen çık ve o asnâmı parçala.” diye buyurdular.

Edeb edip ben dedim ki:

– “Yâ Rasûlallah! Kimin haddi ola ki senin mübarek çiğnine ayak koya?

Buyurdular ki:

– “Yâ Alî! Hakk hizmetinde olan ayağı enbiya omuzuna basa aceb olmaz!”

Emre imtisâl edip çiğnine basdım. Beni kaldırdılar. Şöyle zannetim ki, eğer ufk-ı semaya erişmek murad etsem ererdim. Sonra ol asnâmı yüzleri üzre bırakıp pâre pâre ettim ve geri inip sür’atle gittik, kimse bizi görmedi.”

(Mevahib, 312)

(Hz. M. Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Hz. Osman ve Ali (r.a.) S: 114)

  • ••

Hazreti Enes İbn-i Malik (r.a.) dedi ki:

Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular:

“Ebu Bekir’i sevmek mağfireti îcab ettirir, Ömer’i sevmek isyân’ın günâhlarını yok eder, Osmân’ı sevmek îmân’ı takviye eder, Alî’yi sevmek cehennem ateşini söndürür.”

 

(Hz. M. Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Hz. Osman ve Ali (r.a.), S: 82)

 

 

 

HAZRET-İ HATİCE (R.A.)’NIN MÜSLÜMAN

OLUŞU, ÜSTÜN HASLET VE FAZİLETLERİ

 

Hazret-i Hatice, cahiliye devrinde (Tahire) diye anılırdı. Kureyş kadınları içinde, soyca en üstün, şerefçe en büyük, servetçe en zengin olanı idi. İşini çok iyi bilir ve sıkı tutardı. Akıllı, uyanık, içli ve ince düşünceli idi.

İmam Zühri’den rivayet edildiğine göre: Peygamberimiz (s.a.v.) “Uykuda gördüğüm ve sana anlatmış olduğum şeyi, Yüce Rabbim, bana, Cebrail Aleyhisselam’ı göndererek açıkladı.” buyurup Yüce Allah tarafından gelenleri ve Cebrail Aleyhisselam’dan işittiklerini, haber verdiği zaman, Hazret-i Hatice: “Sana müjdeler olsun! Vallahi, Allah, senin hakkında hayırdan başka bir şey yapmaz!

Sana, Allah’dan gelen, hak ve gerçektir! diyerek Allah’a, Allah’ın Rasûlüne ve O’na, Allah tarafından gelenlere, ilk inanan.

Peygamberimiz (s.a.v.)’e, Peygamberlik geldiği pazartesi gününün sonuna doğru, herkesten önce, Namaz kılmak şerefine eren, Allah tarafından, Cennet’te, İnciden bir köşk müjdelenen, Mutlu Cennet Hatunu idi. Aynı zamanda, Yüce Allah’ın Selamına da, nail olmuştu.

Peygamberimiz (s.a.v.); kavmi tarafından redd olunmak, yalanlanmak… gibi hiç sevmediği hareketlerle karşılaşarak üzüntü içinde evine döndüğü zaman, Yüce Allah, Rasûlünün üzüntüsünü, Hazret-i Hatice’nin teselli ve teskin edici sözleri ile hafifletir, sabatını sağlar, vazifesini kolaylaştırırdı.

Peygamberimiz (s.a.v.), Hazret-i Hatice (r.a.) hakkında:

“Halk, beni, inkarla karşıladığı zaman, O bana inandı. Halk, beni, yalanladığı zaman, O, beni tastik etti, doğruladı. Halk, beni mahrum ettiği zaman, O, beni malına ortak etti. Kadınlar, beni, evladdan mahrum ettiği zaman, Allah, bana, O’ndan evlad da, nasib etti”. Kendi zamanındaki kadınların hayırlısı: İmran’ın kızı Meryem idi. Bu ümmetin kadınlarının hayırlısı da, Hatice’dir!” “Cennet halkı kadınlarının üstünü: Hatice bint-i Huvalylid, Fatıma bint-i Muhammed, Meryem bint-i İmran ve Firavun’un zevcesi Asiye bint-i Müzahım’dır!” buyurmuştur.

(M. Asım Köksal, İslam Tarihi Ansk. C.3, S: 90-91)

 

  1. EBÛ BEKİR SIDDÎK’IN SÖZLERİ

 

* İstişârede doğru söyle ki, rey doğru olsun…

* Dostuna dost ol, ve cümle ashabını hukukta müsavi tut…

* Halka iyilik etmek, âfetlerden ve belâlardan masumiyeti muciptir.

* Mal, hasislerde, silâh korkaklarda, rey, zaiflerde olursa, işler bozulur.

* Mazlumun bedduasından korkunuz…

* Sıdk emanet, kizb hiyanettir.

* Ne söylediğini ve ne zamanda söylediğini düşün.

* Hiç bir bela yoktur ki, ondan daha baskını olmasın…

* Hakkı tanıyanların kölesi ol…

* Zulüm, ahdini bozma, hile kimde bulunursa zararları yine kendine dokunur.

* Sabırda mûsibet, hüzün ve telaşda menfâat yoktur…

* Sırrını, aleni şeylerle bir tutma. Zira işin bozulur.

* Sabredin ki, her işin başı sabırdır.

* Maiyetinle konuş ki, ma’lûmât-ı nâfia alasın…

(Cevâhir-i Ciharyar)

(Hz. M. Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Hz. Ebû Bekir  es-Sıddîk (r.a.), S: 159)

 

HAZRETİ EBÛ’D – DERDÂ (R.A.)

 

Ebu’d-Derda Uveymir bin Âmir el-Hazrecî (r.a.) Ensâr-ı Kiramdandır. İslâmdan evvel tâcir idi. Ve kendinin İslâmı, ehl-i beytinden sonra olmuştur. Uhûd’dan mâadâ meşahidde bulunmuştur.

Ebu’d-Derda (r.a.) Ashab-ı Güzin’in efdâlinden ve fukaha ve hukemasından olup hakk-ı sâmîlerinde:

“Üveymir bu ümmetin hâkimidir” ve her ümmetin bir hakimi vardır, ümmetimin hâkimi de Ebu’d-Derda Üveymirdir” sena-yı Nebevileri vaki olmuştur.

Şam’ın muhasarasında bulunmuşlar ve Şam’ın fethinde kadı olmuşlardır.

Hasb’el-beşeriyye mürtekibi olduğu bir günahtan dolayı nâsın kendisine sebb ü ta’n eylediği bir kimseye tesadüf ettiğinde Ebu’d-Derda (r.a.):

– Bu adam bir kuyuya düşmüş olsaydı siz onu çıkarmak istemeyecek mi idiniz? buyurduğunda nâs da:

– Evet çıkarırdık demişler.

– Öyle ise din kardeşinize sebb etmeyin, sizi bu günah musibetinden vâreste kılan Cenâb-ı Allah’a hamd edin buyurmuşlardır. Halkın:

– Sen buna buğzetmez misin? suallerine cevabta dahi:

– Ben onun ancak fiiline buğzederim, o fiili terk ettiğinde yine benim biraderimdir, buyurmuşlardır.

(Hz. M. Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Ashâb-ı Kirâm/2, S: 83-84)

  • ••

İmam Ahmed, Taberânî hasen senedlerle Abdullah ibn Bişr’den şu hadisi rivayet ederler: Bu zat der ki, bir süre önce şöyle bir hadis duymuştum:

«Yirmi veya daha az veya daha çok kişiden oluşan bir topluluk içinde bulunduğunda bunların yüzüne dikkatle bak. Eğer içlerinde Allah için kendisinden çekinilen bir kişi göremezsen, bil ki artık durum nazik bir hal almıştır.»

(Hz. M. Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Ashâb-ı Kirâm/2, S: 83-84)

 

  1. FATIMA (R.A.)’NIN ARZUSU

 

Taberâni şu hadisi rivayet eder;

“Kadının evinden çıkmasında bir sakınca yoktur; ancak onu şeytan karşılar ve ona: Seni kim görürse beğeniyor, der. Kadın elbisesini giyince ona, nereye gideceksin diye sorulur. O da, bir hastayı yoklamayı veya bir cenazeyi teşyîe veya bir mescidde namaz kılmaya gidiyorum, diye cevap verir. Halbuki kadın Rabbine evinde ibadet ettiği gibi hiçbir yerde ibadet edememiştir.”

Bir müddet sonra, yeni evliler, kendilerine bir ev vermesi için Neccar oğullarından Harise b. Numan’a söylemesini, Peygamberimiz (s.a.v.)’den rica ettiler.

Peygamberimiz (s.a.v.), bu isteği, Harise’ye duyurmaktan utandı ve kaçındı. Fakat, Harise, bunu, haber alınca, Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanına geldi:

“Ya Rasûlallah! Haber aldım ki, Fatıma, ayrı bir eve taşınmak için Sana müracaat etmiş.

Neccar oğulları evlerinin en yakını olan benim bu evlerim, Senindir. Benim, canım ve malım, ancak, Allah ve Rasûlü içindir.

Vallahi ya Rasûlallah! O mülkü, benden alman, bana bırakmandan daha hoş ve daha makbûldür!” dedi.

Peygamberimiz (s.a.v.):

“Doğrusun! Allah, mallarını bereketlendirsin!” buyurdu. Verilen eve Hz. Fatıma’yı yerleştirdi.

Hz. Fatıma, bir gün, Peygamberimiz (s.a.v.)’e geldi. “Ya Rasûlallah! Ne benim ve ne de, Amcamın oğlunun, geceleri üzerinde uyuduğumuz, gündüzleri de, üzerinde kestirdiğimiz bir koç postundan başka döşeğimiz var!” dedi.

Peygamberimiz (s.a.v): “Ey Kızım! Sabret!Çünkü, Musa b. İmran da, Zevcesi ile (20) yıl döşeksiz oturdu. Onların, pamuktan yapılmış bir abadan başka döşekleri yoktu!” buyurdu.

(M. Âsım Köksal, İslam Tarihi, Cilt 8-9)

 

EBÛ MÛSÂ EL-EŞA’RÎ (R.A.) ANLATIYOR:

 

Rasûlullah (s.a.v.) Hazretleri, Bi’r-i Erîs’in kenarına, kuşağına, bileziğinin üzerindeki kuyuya mübarek iki bacağını açık olarak sarkıtıp oturmuştu. Mevsimin şiddet-i hararetinden serinlik için öyle yapmıştı.

Sonra Rasûlullah (s.a.v.) Hazretlerine, selam verdim. Sonra yine dönüp bostanın kapısında bekledim. “Bugün ben Rasûlullah (s.a.v.)’in bevvâbı olacağım.” dedim. (Yani kapıcısı olacağım dedim.)

Sonra (Hazreti Ebu Bekir (r.a.) geldi ve Cennet’le tebşir edildi. Sonra Hazreti Ömer (r.a.) geldi ve Cennetle tebşir edildi.)

– Sonra yine ben gidip kapının iç tarafına oturdum. Kendi kendime: Allahü Teâlâ Hazretleri kardeşime hayır murad ederse şimdi onu buraya getirir diye dua ve temenni etmekte iken isti’zan yollu bahçe kapısını bir insan salladı.

– “Bu kimdir?” dedim. Cevaben:

– “Osmân İbn-i Affân’ım!” dedi. Ben:

– “Dur biraz bekle isti’zân edeyim” dedim.

Rasûlullah (s.a.v.) Hazretleri’nin yanına gidip haber verdim. Rasûlullah (s.a.v.) Hazretleri, biraz sükut edip tevakkuftan sonra bana cevaben:

– “Sen O’na huzuruma gelmek için izin ver ve O’nun üzerine gelecek belvâ (belalar) ve düçar olacağı felaketler üzerine Cennet ile tebşir eyle” buyurdular.

Ben gelip Osman (r.a.)’a hitaben:

– “İçeriye giriniz. Rasûlullah (s.a.v.) seni Cennet ile tebşir buyurdular. Fakat sana isabet edecek ve senin düçar olacağın bir belvâ, beliyye ve felaket üzerine…” dedim.

Hakikaten mu’cize-i Nebîyye olarak, Hazreti Osman (r.a.)’in Şehadetine sebeb olan büyük beliyye ve fitne zuhura gelmiştir.

(Hz. M. Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Hazreti Osman ve Ali (R.A.),S:68)

 

HUZEYFE BİN YEMÂN (R.A.)

 

Huzeyfe (R.A.) Sâhib-i sırr-ı Resûlullâh olan meşhûr Hazret-i Huzeyfe’dir. Babasının ismi “Hisl İbn-i Câbir”dir. “El-Yemân” lâkabıdır.

Bedir’de bulunamamıştır. Uhud Gazâsı’nda bulunmuş ve Hendek Gazvesi’nde dahî taraf-ı Risâletpenâhîden bir müfreze ile küffârın ahvalini tahkîke me’mûr olmuştur.

Sâhib-i sırr-ı Resûlullâh idi ki Hazret-i Resûlullâh (S.A.V.) dünya da ne olup biteceğini ona hafiyyen söylemişler ve Zamân-ı Saâdetlerinde münâfıkları tanıtmışlar. Fakat Huzeyfe (R.A.) mahrem-i esrârlık şiârını muhâfaza edip kimseye bildirmemişdir. Hazret-i Ömer’ül Fâruk (R.A.) Huzeyfe’nin bulunduğu cenâze namazında bulunup namazını kılar imiş ve Huzeyfe’nin bulunmadığı cenâzede bulunmaz imiş.

Hazret-i Huzeyfe (R.A.) Hicretin otuz altı târihinde Hazret-i Osmân (R.A.)’ın şehâdetinden kırk gece sonra vefât etmiştir.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu  (K.S.), Ashâb-ı Kirâm, S: 263-264)

  • ••

Bir Hadîs-i Şerîf’de, Efendimiz (S.A.V.) buyuruyorlar ki: «Kıyâmet Günü Allâh-ü Teâlâ (C.C.) şöyle buyurur:

“— Benim celâlim için birbirini sevenler nerededir? Bugün; hiç bir gölgenin (himâyesinin) bulunmadığı bir günde onları himâyeme alacağım.»

Yine Efendimiz (S.A.V.) buyurmuşlardır ki: «Yedi kişi vardır ki, hiç bir gölgenin bulunmadığı Kıyâmet Gününde Allâh (C.C.) onları (Arş’ının) gölgesine alır. Bunlar da: 1— Âdil olan hükümdâr, 2 — Ömrünü Allâh (C.C.)’ya ibâdetle geçiren genç, 3 — Mescidden ayrıldığı halde, dönünceye kadar kalbi ona bağlı kalan kimse, 4 — Birbirini Allâh (C.C.) için sevip böylece bir yere gelen ve öylece ayrılan kimseler, 5 — Hiç kimsenin olmadığı bir yerde Allâh (C.C.)’yu anıp gözyaşı döken kimse, 6 —Kendisini soylu ve güzel bir kadın da’vet ettiği halde, ben Allâh (C.C.)’den korkuyorum, diyen bir kimse, 7 — Sağ eliyle verdiğini, sol eli bilmeyecek şekilde gizli bir sadaka veren kimse.»

 

 

HAZRET-İ ULEYYE’NİN Cenâb-I HAKKA NİYÂZI

 

Seferberlik (Tebük) şevki ve heyecanı son haddini bulmuş, fakir olup da Resûlullâh (S.A.V.) tarafından levâzım-ı seferiyeleri te’min edilmeyerek geri kalmaya mecbûr olanlar ağlaşıyorlardı. Bunlardan biri de Uleyye İbn-i Yezid (R.A.) idi.

ibn-i Kayyîm’in rivâyetine göre: Uleyye bin Zeyd (R.A.) teheccüd namazından sonra Cenâb-ı Hakk’a söyle niyâz etmiş:

“- Allâhım! Sen cihâd emrettin. Ve cihâda teşvîk ve terğîb buyurdun. Sonra da Peygamberin ile berâber gazâya gitmek kudretini bana vermediğin gibi Peygamberi’nin eline de beni üstüne bindirecek bir deve bırakmadın. Allâhım bilirsin ki ben her bâdirede üzerime düşen mal, can, nâmus borcunu veren bir kulunum, dedi. Sabah namazından sonra Resûl-i Ekrem (S.A.V.) cemâate:

“- Bu geceki sadakacı kişi nerededir? buyurdu. Kimse kalkmadı. Tekrar, nerede ise kalksın? buyurdu. Uleyye (R.A.) kalkdı. Resûlullâh (S.A.V.):

– Ey Uleyye müjde sana! Hayatım yed-i kudretinde olan Allâh’a yemin ederim ki sen, zekât ve sadakası kabul olanların dîvânına yazıldın.” buyurdu.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Tebûk Seferi, S: 15)

  • ••

« On Şey İslâm Fıtratındandır:

1- Bıyığı sünnet vechile kısaltmak

2- Sakal bırakmak

3- Dişleri misvâk ile temizlemek

4- Burnu su ile temizlemek

5- Tırnakları kesmek

6- Parmak boğumlarını iyice yıkamak

7- Koltuk kıllarını gidermek

8- Kasık kıllarını temizlemek

9- İstincâ’ etmek (yani büyük ve küçük def-i hacetinde su ile temizlenmek).

10- Hadîs-i Şerîf’in senedlerinden olan Mus’ab (R.A.): «Onuncusunu unuttum. Bunun mazmaza (ağzı su ile temizlemek) olması muhtemeldir.» diyor.

Hz. Âişe (R.A.) da: “Onuncusunun hıtan, yani erkek çocukların sünnet edilmesi” olduğu ihtimâlini beyân buyurmuşlardır.

(Buhârî ve Müslim)

 

 

NEFS-İ EMMÂRE ESİRLERİNİN MEFSEDETLERİ

 

1- İHLÂS’tan mahrûm olmak,

2- ÂHİRET’e yönelmemek,

3- Mukaddes ve Muazzez İslâm Dîni’ni şahsî veyâ siyâsî nüfûz veyâ menfâatına âlet etmek,

4- ŞÖHRET, BAŞKANLIK, REFÂH, ALKIŞ için dînî faâliyette bulunmak

5- İhtiyâcı olmadığı halde-Fukarâ ve diğer hakk sâhiblerine engel olarak – ZEKÂT’ları, ISKÂT-I SALAT PARALARINI doymaz bir hırsla cebe indirmek,

6- Mütekaddimîn ve müteahhirîn fukahâsının ittifâkla reddettiği PARAYLA KUR’ÂN-I KERÎM okuma yoluna sapmak,

7- GIYBET etmek,

8- İFTİRÂ etmek,

9- Müslümanlar arasına DÜŞMANLIK ve TEFRÎKA tohumları saçmak,

10- SABAH NAMAZLARINDA ÖLÜLER gibi uyumak,

11- EZÂNLAR okununca – Şer’i özürü olmaksızın – onlara icâbet edip de CEMÂATE gitmemek,

12- EMÂNET’E hıyânet etmek,

13- FÂİZLE İLGİLİ MUÂMELELERE bulaşmak,

14- Sonra bütün bu kötülük ve hatâlarına rağmen     KENDİSİNİ DEV AYNASINDA görmek,

Birtakım kimseler vardır. İşte bunlar Nefs-i Emmâre’lerdir.

Cehillerine şaşılır ki kendilerini yüce bir makamda sanırlar.

(İmâm-ı Gazalî, Ihyâ-u Ulûmüd-Dîn, Cilt 1, S: 27)

 

 

 

 

ÜSÂME BİN ZEYD (R.A.)

 

Hazret-i Üsâme bin Zeyd bin Hâriset’ül-Kelbî (R.A.) Ümm-ü Eymen (r.a.)’ın oğludur.

Resûlullâh (s.a.v.)  Efendimiz, Üsâme (r.a.)’i  pek severler idi. Hadîs-i Şerîf’te:

“Üsâme en sevdiğim insandır” buyurmuşlardır. Nezd-i Resûlullâh (s.a.v.)  Efendimiz’de Üsâme’nin rif’at-i menziline mebnî Ashâb arasında Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in mahbûbu diye vasıflanıp yâd olunur.

Hazret-i Ömer (r.a.), oğlu Abdullâh’a iki bin (hisse) i’tâ buyurdu.

Abdullâh ibn-i Ömer itirâz ederek:

“Hazret-i Resûlullâh ile şu kadar gazâda berâber bulunmuş iken Üsâme’yi bana tercîh etdiniz” demesi üzerine Hazret-i Ömer (r.a.):

“Üsâme, Resûlullâh (s.a.v.)  Efendimiz’e senden ve pederi Zeyd dahi senin pederinden daha sevgilidir!” diye tevâzuan buyurmuşlardır.

Buhârî’de mezkûrdur ki:

Hazret-i Seyyid’ül En’âm Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazret-i Hasan ve Üsâme’yi berâber alarak birini, bir dizlerine ve diğerini, öbür dizlerine oturtarak:

“Yâ Rabb! Sen bunlardan râzı ol, zîrâ ben bunları seviyorum” buyurmuşlardı.

Hacc-ı Vedâ’da Arafat’dan Müzdelife’ye inerlerken, Resûlullâh (s.a.v.)  Efendimiz Kusvâ nâm develerine binerek Hazret-i Üsâme’yi terkisine almışlar idi.

128 Hadîs-i Şerîf rivâyet etmiştir. Hicretin 58. senesinde Medîne-i Münevvere’de vefât etmişlerdir.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),  Ashâb-ı Kirâm 1, S: 366)

 

HÂLİD BİN VELİD (R.A.)’IN VEFÂTI

 

Maraz-ı mevtinde şöyle buyurmuştu:

Şimdiye dek yüz kadar muhârebede bulundum. Bedenimde ok, kılınç, mızrak, yarasından hâlî bir karış yer kalmamış olduğu halde hamdolsun işte şimdi ise “ilây-ı kelimetullâh” uğrunda döğüşe döğüşe fedâ-yı can ediyorum. Rahat döşeğimde öldüğüme üzülüyorum. Korkakların gözleri uyumasın.” buyurmuş ve teslîm-i rûh etmiştir.

Hicretin yirmi yedinci senesinde irtihâl etmiştir. Bu gazi-i şecâat-âver’in makbere-i sükûnu Humus şehri kenarındadır. (Radıyallâhü Anh).

Hâlid bin Velid (R.A.)’ın müzeyyen türbesi içinde, yanında kıble cihetinde kendi oğlu Abdurrahmân bin Hâlid medfûndur.

Humus’taki Câmiin kuzey-doğu köşesinde, iki mezar taşıyle beliritlen yine kendi oğullarından Ömer bin Hâlid ve yanında da Hazret-i Ömer bin Hattâb (R.A.)’ın oğlu Abdullâh medfûndur. Rahmetullâhi Aleyhim Rahmeten Vâsiah.

 

HUMUS’TA HÂLİD BİN VELİD CAMİİ’NİN KAPISI ÜSTÜNDEKİ KİTÂBENİN TERCEMESİ:

 

“Bu Sahâbe-yi Kirâm’dan Seyyidünâ Hâlid bin Velid Radıyallâhü Anh Hazretleri’nin câmiidir. Tevâtüren mübârek makamlarının burada olduğu sâbit olmuştur. Hicrî 653 yılında Sultân Baybars tarafından binâ edilmiştir. Bilâhare Hicrî 1318 yılında Sultân Abdülhamîd Hân-ı Sânî yıkılıp yeniden yapılmasını emretmişti. Bu tecdid işi önce mezkur Sultân’ın ihsânlarıyla sonra fazîlet erbâbının gayretleriyle ancak 1363’de gerçekleşebilmiştir.”

 

 

HADÎS-İ ŞERÎF

 

“Hâlid bin velîd, müşrikler üzerine Allâh tarafından çekilmiş bir kılınçtır.”

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.),Hâlid bin Velid (R.A.), S: 177)

 

ŞÜHEDÂ-YI BEDİR

(BEDİR HARBİ ŞEHÎDLERİ)

 

1-  Seyyidünâ Hârise bin Sürâka El-Hazrecî

2-  Seyyidünâ Züş-Şimâleyn İbn-i Abd Amr El-Muhâcirî

3-  Seyyidünâ Râfî İbn-i Muallâ El-Hazrecî

4-  Seyyidünâ Sa’d İbn-i Hayseme El-Evsî

5-  Seyyidünâ Safvân İbn-i Vehb El-Muhâcirî

6-  Seyyidünâ Âkil İbn-ü’l Bükeyr El-Muhâcirî

7-  Seyyidünâ Ubeyde Bin Hâris El-Muhhacirî

8-  Seyyidünâ Umeyr İbnü’l Humâm El-Hazrecî (Kılıç ile ilk şehîd olan)

9-  Seyyidünâ Umeyr İbn-i Ebî Vakkas El-Muhâcirî

10-Seyyidünâ Avf İbnü’l Hâris El-Hazrecî

11-Seyyidünâ Mâlik Mübeşşir Bin Abdülmünzir El-Evsî

12-Seyyidünâ Muavviz İbn-i Hâris El-Hazrecî

13-Seyyidünâ Mihca’ İbnü’s Sâlih El-Muhâcirî (Hz. Ömer (R.A.)’ın âzâdlısı ve okla ilk şehîd olan)

14-Seyyidünâ Yezid İbnü’l Hâris El-Hazrecî

(Rıdvânullâhi Teâlâ Aleyhim Ecmaîn)

 

  1. ALÎ (R.A.)’İN ŞEHÂDETİ

 

Alî (R.A.) Irak’a gitmek üzere Medîne’den çıkarken bir ayağı üzengide olduğu halde Abdullâh İbn-i Selâm (R.A.) gelip:

– “Ya Emir’el-Mü’minîn! Irak’a gitme! Korkarım orada sana kılıcın ucu dokunur!” dediğinde Alî (R.A.):

– “Onu bana Resûlullâh (S.A.V.) Hazretleri; “Alî’nin kâtili, nâsın en şakîsidir.” diye ihbâr etmişti.” dedi.

Hicretin 40. senesinin Ramazân-ı Şerîf hulûlünde taâmdan kesildi. Üç lokmadan ziyâde yemez oldu. “Emr-i İlahinin aç iken vürûdunu arzu ederim.” demiştir. Nihâyet bir iki günlük ömrü kalmış olduğunu haber verdi.

Ramazân’ın yirmi yedinci gecesi âlem-i menâmda Resûlullâh (S.A.V.)’ı görüp ümmetinden şikâyet eyledikde, “Onların aleyhine duâ et.” buyurmakla:

– “Ya Rabb bana onlardan hayırlısını ver. Onlara da benden fenâsını ver!” diye duâ eylemiş ve hemen uyanıp rüyâsını oğlu Hasan (R.A.)’a söyledi.

Halbuki sabah vakti olmakla müezzin ezân okudu. Alî (R.A.) Mescid-i Şerif’e müteveccih oldukta havâlideki ördekler onun üzerine çağırışmakla yanındakiler, kovmak istediklerinde:

– “Dokunmayınız onlar nevâyıhtır (benim için matem tutuyorlar)!” buyurmuş.

Kapıdan çıkar iken nâsın en şakîsi İbn-i Mülcem onu şehîd eylemiş idi.

Alî (R.A.) öleceği yılı, ay ve günü de, min tarafillâh, bilmişti.

  • ••

Hazret-i Alî (R.A.)’in oğlu Hasan ve Hüseyin (R.A.)’ya:

“Size takvâyı vasiyet ederim. Dünyaya rağbet eylemeyiniz. Zâyi’niz için ağlamayınız. Dâimâ doğru söyleyiniz. Kitâbullâh ile amel ediniz. Zâlime karşı hasım, mazlûma karşı muîn (yardımcı) olunuz. Ahkâm-ı Şer’iyyede levm-i lâimden ihtirâz etmeyiniz.”

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Alî (R.A.), S: 145-146)

 

SÜHEYB-İ RÛMÎ (R.A.)’İN HİCRETİ

 

“İnsanlardan öyle kimseler vardır ki, Allâh’ın rızâsını kazanmak uğrunda kendisini satın alır. Allâh bu kullarına çok merhametlidir.”

Meâlindeki Âyet-i Celîle Süheyb-i Rûmî (R.A.) hakkında nâzil olduğu rivâyet edilir.

“Süheyb bin Sinan er-Rûmî (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in arkasından hicret etmek üzere Medîne’ye müteveccihen Mekke’den yola çıkmışlardı. Yüz yaşlarında idi. Kureyş müşriklerinden bir fırka onu ta’kîb ettiler. Berâberinde bir mikdâr okları bulunup gâyet keskin nişancı idi. Onlara dedi ki:

“Ey Kureyş cemâatı! Biliyorsunuz ki ben sizden kimseye bir tecâvüzde bulunmadım. Fakat bulunacak olsam vallâhi şu elimdeki oku adamın kalbine oturturum. Ve elimdeki oklarım bitinceye kadar bana yaklaşamazsınız. Oklarım bittikten sonra ise geri kalanınızı şu kılıcımla temizlerim. Bana ondan sonra bir şey yapabilirsiniz. Görüyorsunuz ben bir ihtiyâr adamım. Aranızda bulunmaklığım sizin işinize yaramaz ki! Benim Mekke’deki evimde bir mikdâr malım vardır. Gidin onu alın ve onun mukâbilinde bana yol verin ve benim ebediyyen müslüman olduğumu da bilin” dedi.

Süheyb (R.A.)’e yol verdiler. Medîne-i Münevere’ye vâsıl oldu. Vardığında onu ilk karşılayan Ebû Bekir es-Sıddîk (R.A.) oldu. Kendisine:

“- Satışın karlı çıktı yâ Süheyb, mübârek olsun.” dedikten sonra:

“- Hangi satış yâ Ebâ Bekir? diye sordu. Ebû Bekir (R.A.) Allâh Teâlâ’nın Süheyb hakkında inzâl buyurduğu Âyet-i Celîle’yi haber verdi. Süheyb çok mesrûr oldu.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Bakara Sûresi Tefsîri, S: 257)

 

HAZRET-İ ÖMER (R.A.)’İN ADÂLETİ

 

Bir münâfığın bir kimse ile husûmeti olup, Resûl-ü Ekrem (S.A.V.)’e kazâya durur, Hz. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) hasmının lehine hüküm etmişti. Zîrâ hak onun idi. Münâfık hükme râzı olmayıp, Hz. Ebû Bekir (R.A.)’e vardı ve ahvâli arz eyledi. Buyurdular ki:

“Resûlullâh (S.A.V.)’e varmadın mı?”

Dedi ki:

“Vardım, Lâkin murâdımca hükm etmedi.”

Hz. Sıddık (R.A.) azarlayıp:

“Var yürü abes söyleme! Hüküm Allâh’ın ve Resûlullâh’ındır, râzı ol.” dedi.

Münâfık râzı olmayıp Hz. Ömer (R.A.)’e geldi.

Kazıyyeyi arz eyledikte:

“Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’e varmadın mı?” dedi.

Münâfık yine Hz. Ebû Bekir (R.A.)’e verdiği cevâbı verdi:

Hz. Ömer (R.A.) gazâba gelip dedi ki:

“Sabr eyle de içeri gidip geleyim, murâdınca hüküm eyliyeyim.”

Hemen içeri girip ve bir bıçağı eteği altına gizleyip, süratle gelip:

“Allâh ve Resûlü’ne beyât ettin mi?” dedi. “Evet!” dedikte: “Hangi; elinle yapmıştın?” dedi sağ elini uzatıp:

“İşte bu elimle yapmıştım.” deyince, hemen eline muhkem yapışıp münâfığın elini kesti ve:

“Fahr-i Âlem (S.A.V.)’in mübârek eline yapışıp beyât ettikten sonra hükme râzı olmayanın cezâsı budur.” dedi. Münâfık kesilen elini alıp ağlayarak Fahr-i Kâinât (S.A.V.)’e geldi:

“Ömer (R.A.) benim elimi bigayrı cürüm kesti” diye şikâyet ettikte, Hz. Ömer (R.A.) ihrâz olunup mâcerayı takrîr etti. Hz. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) şehâdetle:

“Ente Fâruk yâ Ömer (Yâ Ömer! Sen hakk ile bâtılı en iyi ayırıcısın)!”  diye buyurdular.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Ömer (R.A.), S: 150)

 

 

VAHŞÎ  (R.A.)

 

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz Vahşî (R.A.)’i İslâm’a davet etmek için birini gönderdi. O da Resûlullâh’a cevâben:

“Ya Muhammed! Sen, “Bir kimseyi öldüren, yâhûd Allâh’a şirk koşan, yâhûd zinâ eden Kıyâmet Günü iki kat azâba uğrar ve cehennemde hor ve hakîr olarak ebeden kalır.” diye Allâh’ın hükmünü beyân etmiş iken beni nasıl İslâm’a davet ediyorsun?- Ben ki bunların hepsini yaptım. Benim için nerede bir kurtuluş yolu olacak ki diye mukâbele etti. Allâh-ü Teâlâ:

“Ancak tevbe edip sâlih amel işleyenler müstesnâ ki Allâh onların seyyiâtını hasenâta tebdîl eder.” Âyetini inzâl etti. Resûlullâh (S.A.V.) bu Âyeti Vahşî (R.A.) ve arkadaşlarına gönderdi. Vahşî (R.A.) dedi ki:

Bu, çok ağır bir şarttır. Ben buna takat getiremem. Bundan başka bir kurtuluş yolu var mı? Cenâb-ı Hakk:

“Allâh-ü Teâlâ kendisine şirk koşulmasını kat’iyyen mağfiret etmeyecektir. Bundan başka günahlardan dilediklerini mağfiret edebilir.” Âyetini inzâl buyurdu.

Resûlullâh (S.A.V.) Vahşî (R.A.)’e bunu da gönderdi. Vahşî (R.A.):

Ben iyice şüpheye düştüm. Mağfiret edilip edilmeyeceğimi bilmiyorum. Bundan başka ümit kapısı var mıdır? dedim. Allâh-ü Teâlâ:

“De ki: Ey nefislerine zulüm etmekte ileri giden kullarım! Allâh’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz! Çünkü Allâh bütün günahları affeder. Muhakkak o Gafûr ve Rahim’dir.” Âyetini inzâl etti.

Vahşî (R.A.) ferahladı. “Rahmetin ne kadar büyük ey Rabbim!” diyerek gelip arkadaşları ile beraber müslüman oldu. Resûlullâh (S.A.V.)’in yanındakiler:

Yâ Resûlullâh! Bu sadece Vahşî (R.A.)’a mı mahsûstur, yoksa bütün müslümanlara mı? deyince, Resûlullâh (S.A.V.):

“Bütün müslümanlar içindir.” Buyurdular.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.),Uhud Gazvesi, S: 62)

 

 

 

 

HAZRET-İ SA’D İBN-İ REBÎ (R.A.)

 

Sa’d İbn-i Rebî’ bin Amr el-Hazrecî (R.A.) Ensâr-ı Kirâm’dan ve Nukabâ’dandır. Birinci ve ikinci Akabe’de bulunmuştur. Tahrîr ve kitâbet ehlindendi. Uhud Harbi’nde şehîd olmuştur.

Sa’d İbn-i Rebî’ (R.A.)’in zevcesi Habîbe bint-i Zeyd İbn-i Ebî Zübeyr, Sa’d’e, buğz ile emrine muhâlefet etdikte Sa’d zevcesini darb eyledi. Babası hemen koşup Resûlullâh’a şikâyette bulunmakla Resûlullâh (S.A.V.):

Bizde ona kısâsı tatbîk ederiz (Sa’d’in yüzüne bir tokat vurdururuz) buyurunca şu Âyet-i Celîle nâzil oldu.

“Hâtunların isyân etmelerinden ve hukûk-ı zevciyyeye riâyet edememelerinden havf ederseniz siz onlara va’z u nasîhat edin. Allâh’ın emrini ve nehyini hukûk-ı ilâhiyye ve zevciyyenin neden ibâret olduğunu onlara kemâl-i rıfk ve mülâyemetle söyleyin, eğer va’zlarınızı kabûl etmezlerse onları yataklarında yalnız olarak terk edin. Onları haddini tecâvüz etmemek şartıyla dövün…” (Nisâ Sûresi: 34)

Bunun üzerine Nebî (S.A.V.):

“– Biz bir iş murâd ettik, Allâh da bir iş murâd etti. Allâh’ın murâd ettiği en hayırlıdır.” buyurdu. Üzerlerinden kısâsı kaldırdı.

Ve, böylece darb eyleme gibi şeylerde kısâs yoktur.

Bu Âyet Fahri Râzi’nin beyânına nazaran Muhammed bin Mesleme’nin kızı Sa’d’ın zevcesi hakkında nâzil olmuştur.

Sa’d ibni Rebî bir gazâb ile tokat vurunca hanımı döşeğinden imtinâ ile berâber Resûlullâh’a şikâyet etmesi üzerine Resûlullâh (S.A.V.) bir tokata bir tokat kısâs olunmasıyla emredince bu Âyetin nâzil olduğu mervîdir.

Âyetteki “Nüşûz” kelimesinin mânâsı hâtunun zevcine buğz ile emrine muhâlefet ve sözünü dinlememekle zevcine tekebbür etmesidir.

(Hz. M. Sâmi Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm 2, S: 64-68)

 

  1. OSMÂN (R.A.)’IN BAŞINA GELECEK BELÂLARDAN DOLAYI CENNETLE

MÜJDELENMESİ

 

Ebû Mûsâ (R.A.) der ki: “Kendi kendime: Allâh-ü Teâlâ Hazretleri, birâderime hayır murâd ederse şimdi buraya getirir diye duâ ve temennî etmekte iken istîzân (izin isteme) yollu bahçe kapısını bir insan salladı.”

“- Bu kimdir?” dedim. Cevâben:

“- Osmân İbn-i Affân’ım!” dedi. Ben:

“- Dur biraz bekle istîzân edeyim.” dedim.

Resûlullâh (S.A.V.) Hazretleri’nin yanlarına gidip haber verdim. Resûlullâh (S.A.V.)Hazretleri, biraz sükût buyurup tevakkuftan (durduktan) sonra cevâben:

“- Sen O’na huzûruma gelmek için izin ver ve O’nun üzerine gelecek belvâ (belâlar) ve dûçâr olacağı felâketler üzerine cennet ile tebşîr eyle.” buyurdular. Ben gelip Osmân (R.A.)’a hitâben:

“- İçeriye giriniz. Resûlullâh (S.A.V.) seni Cennet ile tebşîr buyurdular. Fakat sana isâbet edecek ve senin dûçâr olacağın bir belvâ, bir beliyye ve felâket üzerine…” dedim.

Sonra Osmân (R.A.), Allâh-ü Teâlâ’ya hamd ü senâ ederek ve “Allâhü’l-müsteân”  ya’nî Allâh muînimiz olsun… diyerek içeriye girdi. Huzûr-ı Risâlet-penâhî (S.A.V.)’e vardığında mezkûr kuyunun kuşağında, bileziğinde oturacak yer yok idi. Sonra Hazret-i Osmân (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Hazretleri’nin muvâcehe ve mukâbelesinde mezkûr kuyunun başka tarafına oturdu.

Bazı ulemâ Osmân (R.A.) Hazretleri’nin şu hâlî, müşârünileyhin kabri, Hücre-i Mutahhara’da Resûlullâh (S.A.V.) Hazretleri’yle Ebû Bekir ve Ömer (R.A.) Hazerâtı’nın yanında olmayıp ayrıca Bakıy’-ı Şerîf’de mukâbele ve muvâcehe-i Hücre-i Mutahhara’da olacağına işârettir, dediler.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Osmân ve Alî (R.A.), S: 71-72)

 

  1. ÖMER (R.A.)’IN DEVLET ADAMLIĞI

 

Emîrul-Mü’minîn Hz. Ömer (R.A.) zamanında memâlik-i Îslâmiyye vüs’at buldu. Beytül-mâl-i Müslimîn de emvâl ile doldu. Bundan dolayı servet ve gınâdan dolayı ağrazı dünyeviyye ve fitne olacağını düşünerek Hz. Ömer (R.A.)’ın zihnini meşgûl ediyordu.

Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) Hazretleri, Hz. Ömer (R.A.)’e hayatta bulunduğu sürece fitne zâhir olmayacağını haber vermişti.

Hz. Ömer (R.A.) milyonlarca emvâli ganâimi nâsın derecelerine göre taksim ederken, kendisi için orta halde bir muhâcir gibi tasarruf içinde geçinirdi.

Hatta birgün hutbe okurken gömleğinin on iki yerinde yama olduğu görülmüştü. Kimsenin ona bir diyeceği yoktu.

Herkes ondan utanır, mehâbetinden korkar ve sakınırdı.

Hz. Ömer (R.A.) her işe dikkat ve tekayyüd eyler ve emn ü âsâyişi muhâfaza için gece sokaklarda gezer idi.

Halbûki  Memâlîk-i İslâmiyye vüs’at buldu, işler çoğaldı, her yerde adâlet-i kâmile icrâsı müşkil oldu. Hazret-i Ömer (R.A.) de bu halden sıkılıp:

“Yâ Rabb! Rûhumu kabzet!” demeye başladı.

Hatta birgün ağlarken sebebi soruldukta:

“Nasıl ağlamayayım ki, Fırat kenarında bir oğlak zâyi olsa korkarım ki, Ömer’den sorulur!..” dedi.

Hz. Ömer (R.A.)’in fütûhâtı ve Millet-i İslâmiyyeye hıdemâtı (hizmetleri) çoktur.

Hz. Ömer (R.A.) sözünü dinletir, vurursa acıtır, Emr-i Dîn’de Levm-i Lâim’den ve ta’nü tâ’inden hazer etmez ve hatır gözetmez, her hâlükârda adâleti iltizâm ile kat’iyyen tarafdarlık yoluna gitmezdi.

Âkil, müdebbir, kâni, sâbir, âbid, zâhid ve kesîr’ul-mehâmid zât idi.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Ömer (R.A.), S: 146)

 

EBÛ EYYÛB EL-ENSÂRÎ’Yİ İSTANBUL’A

CEZBEDEN HADÎS-İ ŞERÎFLER

 

“Allâh Celle ve A’lâ Hazretlerinin sâlih ameller içinde çok sevdiği şu üç ameldir:

– Namazı vaktinin ilk cüz’inde edâ etmek,

– Ana ve babaya hürmet ve itâat etmek,

– Allâh uğrunda düşman ile harb etmektir.”

(Buhârî Cihâd, 1; Tevhîd 47)

“Bir mücâhidin fî sebîlillâh düşmana hücûm ve faâliyetinde iken üzerine güneş doğması ve akşam üzeri harb meydanından karargâhın’a dönmesi Allâh (C.C.) indinde güneşin üzerine doğup battığı bütün dünya mal ve mülkünden daha hayırlı ve sevâbdır.”

(Buhârî Cihâd 5.6 )

“Konstantiniyye elbette fetholunacaktır. İmdi onun emiri ne güzel bir emirdir ve ordusu ne güzel ordudur.”

“Benim ümmetimden gaza için ilk denize inen asker öyle bir askerdir ki o amelleri sebebîyle onlara cennet vâcib olmuştur. Yani şüphesiz cennet ve mağfiret kazandılar.”

“Benim ümmetimden gaza için hazırlanıp Kayser-i Rûmun memleketi olan Konstantıniyye’ye (İstanbul) cihâda giden asker de afv u mağfirete mazhâr olmuştur.”

(FethiKebîr, Tecrîd-i Sarîh Terc. 8/136)

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm)

 

“Şüphesiz ki Allâh (Azze ve Celle) gündüzün günâh işleyenin tevbesini kabûl etmek için, geceleyin elini açar. Geceleyin günâh işleyenin tevbesini kabûl etmek için, gündüzün elini açar. (Bu) Tâ güneş battığı yerden doğuncaya kadar (devam eder).”

(S. Müslim, C. II, S: 110)

 

“Münâfıkın misâli iki sürü arasında hayretle kalan koyun gibidir. Kimi o sürüye gider, kimi bu sürüye!”

(S. Müslim, C: II, S: 175)

 

 

 

BİLÂL-İ HABEŞÎ (R.A.) HAZRETLERİ

 

Bilâl ibn-i Rebah el-Habeşî (R.A.)’in künyesi Ebû Abdü’l-Kerîm, yahut Abdullâh Ebû Ömer’dir.

Hazret-i İmamü’l-Murselîn Aleyhi salavâtüllâhi ve selâmühü’nün devamlı olarak müezzini ve hâzinidir.

Köle cinsinden olup Sâbıkîn-i Evvelîn’dendir. Köle iken i’lân-ı İslâm ile müşriklerin ezâ ve işkencelerine sabr-u tehammül eden Ashâb-ı İbtilâdandır.

Hz. Ebû Bekir’is-Sıddıyk (R.A.) kölelikten kurtararak azâd eylemiştir. Ve ondan sonra Bilâl (R.A.) Nebiyy-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’in hizmetine devâm etmişdir. Bedir’de bütün Meşâhid-i Seniyye’de bulunmuştur.

Kastalânî, Sahîh-i Buhârî’nin Kitâb-ı Menâkıb şerhinde demiştir ki: “Bilâl (R.A.) Sâdıkü’l-İslâm, Tâhirü’l-Kalp Harîsun Aled-diyâne” idi. Hakk Teâlâ rızâsı yolunda şedîden ta’zîb olduğu halde sabretdi. Kendisine en ziyâde âzâb eden Ümeyye bin Halef idi. Merkûm, en sonra Bedir Gazâsı’nda Bilâl-i Habeşî’nin elinde maktûl olduğundan Hz. Ebû Bekir (R.A.) bu hususta şu beyti inşâd buyurdu:

“Seni tebrik ederim. Rahman olan Allâh (C.C.) senin hayrını ziyâde etmişdir ve intikâmını aldın ey Bilâl!”

Hz. Bilâl şedid’ül-üdm (pek esmer) ve nahîf ve pek uzun boylu ve kuru yüzlü imişler. Mekke’de doğmuş ve aslı Habeş’dendir 63 yaşında Şam’da hicretin 20 tarihinde vefât etmişlerdir.

En evvel Ezân okuyan ve kamet getiren bu zât-ı âlî-kadirdir.

Gerçi Ezân Abdullâh ibn-i Zeyd el-Ensârî’nin rü’yâlarıyla meşrû buyrulmuşdur, ve lâkin Hz. Bilâl daha sesli olduğu için Ezânı, Emr-i Nebî ile Bilâl-i Habeşî (R.A.) okumuşdur.

Hz. Bilâl (R.A.) tulû-i fecirden evvel seherî bir ezân okuyarak Ashâbı teheccüde uyandırır ve sabah ezânını vakti duhûlünde İbn-i Mektûm (R.A.) okurdu. Sefer-i Hümâyûn vukûunda Hz. Bilâl birlikde gider ve Hz. İbn-i Ümm-i Mektûm (R.A.) da Medîne’de kalırdı.

Sabah ezânında “Namaz uykudan hayırlıdır.” cümlesi Hz. Bilâl-i Habeşî (R.A.)’in ilâvesidir. Bir sabah ezânında Bilâl-i Habeşî (R.A.) onu ilâveten okumuş ve taraf-ı Hazret-i Risâlet-penâh (S.A.V.)’den tasvîb ve istihsân buyrulmuşdur.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S: 243)

 

CA’FER BİN EBÎ TÂLİB (R.A.)

 

Ca’fer bin Ebî Tâlib (R.A.)’ın künyesi Ebû Abdullâh’dır. Hazret-i Alî (R.A.)’den on yaş büyüktür. Diğer biraderi Âkil de Hazret-i Ca’fer’den on yaş büyüktür.

Hazret-i Ca’fer (R.A.) muhâcirîn-i evvelîn’den müslimînin otuz ikincisidir. Ca’fer ve Alî (R.A.) müslüman oldukları için pederleri Ebû Talib’in vefâtında varis (mîrâsçı) olamamışlardır.Hazret-i Ca’fer (R.A.)’in Habeşistan’a hicretinde Necâşi, huzur-u Hazret-i Ca’fer (R.A.)’de İslâm olmuştur.

Feth-i Hayber Günü Hazret-i Ca’fer (R.A.)’in Medîneyi Münevvere’ye hicreti aynı zamana müsâdif olmakla (S.A.V.) Efendimiz: “Hayber’in fethine mi, yoksa Ca’fer’in kudümüne mi, hangisine sevineceğimi bilemiyorum!” buyurdular.

Hazret-i Ca’fer (R.A.)’in alınlarından öptüler ve kucakladılar ve ona Medîne-yi Münevvere’de Mescid-i Şerîf-i Nebevi yanında bir hâne tahsîs buyurdular. Ca’fer bin Ebî Talib (R.A.) Sâhib-i hicreteyn, Zül Cenâhayn’dır.

Hilkaten ve hulûkan (ahlâken) Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’e en ziyâde benzer fevkalâde sahî (eli açık, cömert) bir zat-ı melek sıfat idi. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz onu “Ebûl-Mesâkîn” yani fukarâ babası diye yâd ederlerdi. Sehâvette “Cevâd ibn-i Cevâd” diye ma’rûftur. Ebû Hureyre (R.A.)’in re’yince Hazret-i Resûlullâh (S.A.V.)’den sonra Hazret-i Ca’fer-üt Tayyâr’dan efdâl kimse yok idi.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hâlid bin Velid (R.A.), S: 32)

Peygamberimiz (S.A.V.) buyuruyorlar:

“helâl bellidir; harâm da bellidir. Bu ikisinin arasında çok kimselerin bilmedikleri şüpheli şeyler de vardır. Binâenaleyh bir kimse bu şüpheli şeylerden korunursa, dînini ve ırzını siyânet etmiş (korumuş) olur. Şüpheli iş işleyenler, harâma düşerler.

Korunun kenarında hayvanlarını otlatan kimse gibi ki, koruya dalması pek mümkündür. Dikkat ediniz, her hükümdârın bir korusu vardır. Uyanık olunuz, Allâh’ın korusu da harâm kıldığı şeylerdir. Şunu da biliniz ki, bedende bir et parçası vardır. O düzgün olursa bütün vücûd düzgün olur. Eğer o bozuk olursa, bütün vücûd da bozulur. Biliniz ki, bu et parçası kalbdir.”

(Buhârî, Müslim R. Sâlihîn C. 2, S: 25)

 

HAZRET-İ OSMÂN  (R.A.)

 

Riyâzü’n-Nasihîn’den: (S:383)

Abdullâh İbn-i Selâm (R.A.)’den rivâyeten şöyle buyrulmaktadır:

“Hz. Osmân (R.A.)’e selâm vermek için yanına gittim. İçeriye girerek kendisine selâm verdim. Hz. Osmân (R.A.) da selâmı aldıktan sonra:

“-Merhabâ ey kardeşim, ben bu gece Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’i şu pencereden gördüm.” dedi ve pencereyi gösterdi. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz bana hitâben:

“-Yâ Osmân! Seni muhâsara altına mı aldılar?” diye sordular. Ben de “Evet” dedim. “Yâ Osmân! Seni susuz mu bıraktılar?” diye sordular, ben de “Evet!” dedim. Hemen bir kova suyu bana uzattılar, ben de kanıncaya kadar içtim, hâlen de ferahlığını hissetmekteyim. Bana: “Dilersen düşmanlarına galebe çalmak için nusret erişsin, dilersen iftârı bizim yanımızda yaparsın.” dediler. Ben de Resûlullâh (S.A.V.) in yanında iftâr etmeyi tercih ettim.” dedi.

Şehâdetleri o gün vâki oldu. (Radıyallahu Anh ve nef’anallâhü teâlâ bi-şefâatihî)

Hazret-i Enes (R.A.) dedi ki:

Ben Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’den işittim, buyurdular ki:

“Cennet’de bir şimşek aydınlığı bütün cennet ehlini ziyâdâr eder. Cennet ehli birbirlerine: “Bu nedir? Burası şimşek çakacak yer midir?” dediklerinde:

– Bu ziyâ Hz. Osmân’ın nûrudur, bir odadan bir odaya gitmek için na’linini giydi de ondan aydınlık zuhûr etti, diye cevab verilir.”

Hazret-i Alî (R.A.) dedi ki:

Resûlullâh (S.A.V.) buyurdular:

“Allâh’ın rahmeti Osmân’a olsun, ondan melekler hayâ eder, utanır.”

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Osmân ve Alî (R.A.), S: 81-82)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V)’İN FATIMÂ HÂTUN’A SON DERECE SEVGİ VE SAYGI BESLEYİŞİ

 

Ebû Tâlib’in zevcesi Fatımâ Hâtun, fazîletli, iyi halli bir kadındı. Peygamberimiz’in yanında, O’nun, büyük bir mevkii ve i’tibârı vardı. Fatımâ Hâtun vefât ettiği zaman, Peygamberimiz’in gözlerinden yaşlar akmış, “Bu gün, Annem, vefât etti.” buyurup, Kendi gömleğini, O’na kefen olarak sardırmış, cenaze namazını kıldırmış, gömüleceği kabrin içine girip (inip) üzerine biraz uzandıktan sonra, O’nu indirtmişti. “Biz, Senin, buna yaptığın şeyi, başkasına yaptığını hiç görmedik?” dedikleri zaman da “Ebû Tâlib’ten sonra, bu kadıncağız kadar iyilik eden, hiçbir kimse yoktur! Ahirette Cennet elbiselerinden elbise giymesi için, O’na, gömleğimi sardırdım. Kabre ısınması, alışması ve kabrin O’nu sıkmaması için de, oraya kendisi ile birlikte uzandım!” buyurmuştur. Peygamberimiz; yengesi için duyduğu üzüntüden hayrete düşenlere de “O, beni doğuran Annemden sonra Annem idi. Kendi çocukları aç durur, suratlarını asarlarken, O, önce benim karnımı doyurur, saçımı tarar ve gül yağlarıyla yağlardı. O, benim Annemdi! Cebrâil Aleyhisselâm, Yüce Rabbim tarafından (Bu kadın, Cennetliklerdendir!..) diye haber verdi.” buyurdu ve:

“Allâh, seni, yarlıgasın ve hayırla mükâfatlandırsın!

Allâh, Sana, rahmet etsin ey Annem!

Sen, benim Annemden sonra Annem idin.

Kendin, aç durur, beni doyururdun.

Kendin, çıplak durur, beni giydirirdin.

En nefis nimetlerden kendi nefsini alıkoyar, bana, arttırırdın. Bunu da ancak, Allâh’ın rızasını ve âhiret yurdunu umarak yapardın.Allâh ki, diriltendir, öldürendir. Hiç ölmeyen diridir. O! Ey Allâhım! Annem Fatıma bint-i Esed’i afv ve mağfiret et! O’na, huccet ve delilini anlat! Girdiği yeri, genişlet! Ben Peygamberinin ve benden önceki Peygamberlerinin hakkı için duâmı kabul buyur ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allâh!” diyerek O’nun hakkında duâ etmiştir. Peygamberimiz, bu mübârek Cennet hâtununun, sağ bulunduğu müddetçe, gidip ziyâret eder, O’nun evinde kuşluk uykusu uyurdu.

(M. Âsım Köksal, İ.Târihi, C. 2, S: 81-82)

 

 

EBÛ TÜRÂB

 

Sehl ibn-i Sa’d (R.A.) Hazretleri der ki: “Birgün Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri, Kerîme-i Risâlet-Penâhîleri Hazret-i Fâtımatü’z-Zehrâ (R.A.)’nın Hâne-i Saâdetine teşrîf buyurduklarında, Dâmâd-ı Nübüvvet Penâhîleri Haz-ret-i Alî Kerremallâhü Vecheh’i bulamadıklarından:

“- Kızım Fâtıma, Amcazâden nerede?” diye suâl buyurdular. Hazret-i Fâtımatü’z-Zehrâ (R.A.):

“- Bilmem, aramızda azıcık bir şey oldu, ondan dolayı biraz bize küstü, çıktı gitti. Ne tarafa gittiğini bilmiyorum.” diye cevâb verdi.

İşbu Hadîs’in râvîsî Sehl (R.A.)’e hitâben:

“- Yâ Sehl! Şimdi git, Alî nerededir, ara bul, sor da bana haber ver.” diye emr ü irâde buyurduğu cihetle Sehl (R.A.) Hazretleri, Huzûr-ı Risâlet Penâhî (S.A.V.)’e gelip:

“- Yâ Resûlallâh! Hazret-i Alî, Mescid-i Şerîf’te yatmaktadır.” diye arz eyledi.

Bunun üzerine Resûlullâh (S.A.V.) Hazretleri, Mescîd-i Şerîf’i teşrîfle Hazret-i Alî (R.A.)’ı, Mescid-i Şerîf’de ridâ ve cübbe-i saâdetlerinin bir tarafı toz toprağa sarkmış olduğu halde yatmakta iken buldu ve:

“- Ey toprak babası! (Ebû Türâb!) kalk, toprak babası kalk, gidelim hânemize.” buyurdular.

Sonra Hazret-i Alî (R.A.) Fermân-ı Risâlet Penâhî (S.A.V.)’e imtisâlen hâne-i saâdetlerini teşrîf buyurdular ve Hazret-i Fâtıma (R.A.)’yı Karîrü’l-ayn kıldılar. (S.A.V.)

İşbu Hadîs-i Şerîf’den fukarâ’dan başka ağniyâ için dahî cevâmi’ ve mesâcidde yatmak ve uzanmak gibi ve bir kimseye bir nev’i bir münâsebet ile lâkab ve künyelemek gibi mahlâs ile taltifin câiz olduğu istinbât olunmuştur. Zîra Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Hazretleri, Hazret-i Alî (R.A.)’in ridâ-yı saâdetlerine toz-toprak bulaşmış olduğu halde müşâhede buyurdukta “Ebû Türâb” künyesiyle Hazret-i Alî (R.A.)’i taltîf buyurdular.

 

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Osmân ve Alî (R.A.), S: 86)

 

HAZRET-İ EBÛ BEKİR VE HZ. ÖMER (R.A.)’ÜN FEZÂİLİNE DÂİR BAZI HADÎS-İ ŞERÎFLER

 

“Nebî müstesnâ olduğu hâlde, Ebû Bekir herkesten efdâldir.”

“Ebû Bekir benden ve ben de Ebû Bekir’denim. Ebû Bekir dünya ve âhiret kardeşimdir.”

“Ebû Bekir Es-Sıddîk’a deyiniz imâm olup nâs’a namaz kıldırsın”, bu Hadîs-i Şerîf dahî Hazret-i Sıddîk’ın hilâfetine işâret olan Hadîsler’dendir.

“Ümmetimden en evvel Cennet’e dâhil olan Ebû Bekir’dir.”

“Kıyâmet Günü’nde herkesle hesâb görülür, ancak Ebû Bekir müstesnâdır.”

“Enbiyâ ve mürselîn müstesnâ oldukları hâlde Ebû Bekir ve Ömer Cennet’te bulunan bilcümle kâmillerin seyyididirler.”

“Ebû Bekir ve Ömer benim için başa nisbetle semi’ basar (kulak ve göz) gibi azîz ve mühimdirler.”

“İmâm-ı Alî, Fatıma, Hasan ve Hüseyin benim ehlimdir. Ve Ebû Bekir ve Ömer Ehlullâh’tır. Ehlullâh ise benim ehlimden efdâldir.”

“Benden sonra gelen hulefâya iktidâ ediniz: Onlar Ebû Bekir ve Ömer’dir.”

“Cenâb-ı Allâh (C.C.) beni vüzerâ-i erbea ile müeyyed buyurdu: İkisi ehl-i semâdan yani Cebrâil ve Mikâil ve ikisi de ehl-i arzdandir. Ya’ni Ebû Bekir ve Ömer Hazretleri’dir.”

“Ebû Bekir es-Sıddîk ve Ömerü’l-Fârûk (R.A.) efendilerimiz hazretlerine muhabbet îmândan olup buğzları ise küfürdür.”

“Ehl-i Cennet’in kâmillerinin seyyidi Ebû Bekir ve Ömer Hazerâtı’dır. Tahkîk Ebû Bekir Cennet ehli meyânında semâda Süreyyâ Yıldızı gibi parlaktır.”

“Benden sonra hilâfet Ebû Bekir’indir ve ondan sonra Ömer’indir. Bunlardan sonra ihtilâf zuhûr eder.”

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Ebû Bekir (R.A.), S: 84-85)

 

MÛTE KUMANDANLARINDAN ZEYD BİN

HÂRİSE (R.A.)

 

Hazret-i Zeyd (R.A.) Sûre-i Ahzâb’da ism-i âlisi sarâhaten zikrolunan Zeyd’dir ki Üsâme (R.A.)’ın pederidir.

Zeyd’in vâlidesi, Câhiliyet zamanında mensûb olduğu Benî Maan (Maan Oğulları) âilesini ziyârete giderken sekiz yaşındaki oğlu Zeyd, bir süvârî tarafından esir edilip Mekke’ye getirilmiş, Hâkim bin Harâm tarafından halası Haticetü’l-Kübrâ (R.A.) için satın alınmış. Hazret-i Müşarûn ileyhâ dahî Zeyd’i Hazret-i Nebî-yi Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’e hediye eylemiştir.

Pederi Harisetü’l-Kelbî de; beyitler söyleyerek ağlamakta iken Zeyd’in Nezd-i Risâletpenâhî’de olduğunu kendi kabîlesinden hacc mevsiminde, ziyârete gelenlerden işitince Mekke’ye gelip Hâne-yi Saâdet-i Nebevî’de oğlu Zeyd ile buluşmuş idi.

Hazret-i Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz de Zeyd’i pederine gitmek veyâhûd kendi yanlarında kalmak husûsunda muhayyer (serbest) bıraktıklarında Zeyd:

“- Yâ Resûlallâh! Sizin üzerinize kimseyi tercîh edemem! Benim anam da babam da sensin!” demiştir. Bunun üzerine Resûlullâh (S.A.V.)’de Zeyd’i bir taş üzerine çıkararak Arabın örfüne göre;

“Huzzâr-ı Kirâm! Şâhid olunuz ki Zeyd benim oğlumdur.” buyurmuştur, bu sûretle Nezd-i Risâlet’te kalmış. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz de O’nu veled-i ma’nevî ittihâz buyurmuşlardır.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hâlid bin Velîd (R.A.), S: 26)

  • ••

“İşte o günde kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar.”

(Abese Sûresi: 34,35,36)

 

HAZRET-İ ADİYY BİN HÂTEM (R.A.)

 

Adiyy bin Hâtem (R.A.)’in soyu silsile-i nesebi, cûd ü sehâ ile meşhûr ve elsine-i nâsda ma’rûf olan Hâtem-i Tayy’de müntehî olur… Adiyy bin Hâtem (R.A.) hicretin yedinci yılında kabîlesi nâmına sefâretle Medîne’ye gelmiş ve kabîlesi halkının an-cemâatin müslüman olduklarını Resûlullâh (S.A.V.)’e arz etmiştir.

Huzûr-u Saâdet’e girdiğinde Fahr-i Kâinât (S.A.V.) Efendimiz üstünde oturmakta bulundukları bir minderi asâlet ve necâbetine hürmet ederek Adiyy bin Hâtem (R.A.)’e sunmuş ve onu üstüne oturtmuştur.

Cedd-i A’lâsı gibi kendisini de cömertliği hakkında pek çok nevâdir menkîbeler menkûldür. “Cevâd ibnü’l-Cevâd” yani Cömerd oğlu cömert diye tavsîf olunur. Kabîlesi halkı ile berâber Adiyy bin Hâtem (R.A.)’in İslâmiyeti çok kuvvetli ve pek samîmi idi. İrtihâl-i Nebeviyye’yi müteâkib kabâil-i Arab irtidâd ettikleri halde Adiyy bin Hâtem (R.A.)’in kabîlesinden hiçbir ferdin böyle çirkin bir hareketi görülmemiştir.

Rivâyet edilir ki Nebî (S.A.V.) Mi’râc’da Cehenneme muttali kılındı da orada bir sığınakta ateş azâbı görmeyen bir adam gördü. Nebî (S.A.V.):

“- Bu adama ne oluyor ki bu sığınakta duruyor ve ateşle muazzeb olmuyor?” diye sordukta Cibrîl Aleyhisselâm dedi ki:

“- Bu adam Hâtem-i Tayy’dır. Allâh onu cûd ü sehâsı dolayısıyla Cehennem azâbına düçâr etmedi.”

(Hz. M. Sâmî  Ramazânoğlu  (K.S.), Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S: 99)

Allâh (C.C.) buyuruyor: “Âyetlerimizi inkâr ile kâfir olanları ateşe yaslayacağız, derileri piştikçe azâbı devâmlı tatmaları için onların derilerini yenileyeceğiz; şüphesiz ki Allâh (C.C.) her şeye mutlak gâlibtir, her işin de mutlak hüküm ve hikmet sâhibidir.”

(Nisâ Sûresi: 56)

“Yarım hurma ile olsa dahî ateşten korunmaya çalışınız. Bunu da bulamazsanız tatlı sözlerle..”

(Riyâzü’s-Sâlihîn, C. 2, S: 109)

 

ZÜBEYR İBNÜ’L-AVVAM (R.A.)

 

İslâm’da en evvel “Sell-i Seyf” eden Zübeyr (R.A.)’dir ki, Bedir Vak’ası’nda düşmana en evvel kılıç çekmiştir. Kılıç vurmakta mahâreti meşhûrdur. Hendek Gazvesi’nde mübâreze için karşısına çıkan Nevfel-i Mahzûmî’ye havâle ettiği kılınç merkûmu yukarıdan aşağıya iki şakk edip altındaki eğeri de kesmiş olması üzerine

“- Senin kılıncın gibi kılınç görmedik!” diyenlere:

“- Onu yapan kılınç değil bilektir!” demiştir. Bütün gazâlarda ve sonradan Yermuk Seferi’nde ve Mısır’ın fethinde bulunmuştur.

Hz. Alî (R.A.) O’na: “-Mısır vâliliğine rağbet eder misin?” diye kerâmetle suâl etmekle Zübeyr (R.A.) de:

“- Hayır! Vâlilik istemem, fî sebilillâh cihâd ve o yolda imrâr-ı hayât etmek isterim. Mısır’a giderim. Eğer Amr İbni’l-As’a fetih müyesser olmuş ise murâbit (serhâd muhâfızı) olmak üzere sevâhile inerim ve eğer Mısır’ın fethi henüz müyesser olmamış ise ona yardım ederim.” demiş ve onun üzerine, Mısır üzerine der-dest techîz olunan askere emir olarak Mısır’ın muhâsarasında Amr ibnü’l-As (R.A.)’a yetişmiş ve çok yararlık etmiştir. Kal’a duvarına merduban kurmak, takıb çıkmak ve tekbîr alarak dalkılıç içeri atlamak gibi fedâkârlıklarıyla düşmana dehşet vermişdir.

Fahr-i Âlem (S.A.V.) Efendimiz onun hakkında:

“Her Peygamberin havârisi yani samîmî dostu vardır, benim havârim de ‘Zübeyr’ (R.A.)’dir.” buyurmuşlardır.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S: 155)

  • ••

Hasen Hadîs-i Şerîf olarak Mesabîh’te Abdullâh bin Mugaffel (R.A.)’den bildiriliyor: Resûlullâh (S.A.V.):

“Ashâbıma dil uzatmakta Allâh-ü Teâlâ’dan korkunuz! Benden sonra onları kötü niyyetlerinize hedef tutmayınız. Nefsinize uyup kin bağlamayınız! Onları seven, beni sevdiği için sever. Onlara buğz  eden bana buğz ettiği için e-der. Onlara eziyyet eden, bana eziyyet etmiş olur. Bana ezâ eden Allâh-ü Teâlâ’ya da ezâ eder, incitir. Allâh-ü Teâlâ, kendisini incitenlere muâhezesini, ibret cezâsını geciktirmez.” buyurmuşlardır.

(Ş.Ahmed Efendi, Dört Büyük Halîfe, S: 377)

 

MÛTE HARBİNDE hâlİD BİN VELÎD (R.A.)

 

Enes Bin Mâlik (R.A.)’den rivâyete göre Mûte Harbi hakkında şehâdet haberi gelmeden önce Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, Mimber-i Saâdeti’ne oturmuştu, Hakk Teâlâ Hazretleri, Habîbi’ne Mûte Harbi’nin safahâtını gözü önünde gibi gösteriyordu.

Buyurdular ki:

“- İşte sancağı Zeyd aldı, şehîd oldu. Şehâdet getirip salât ve selâmdan sonra siz de Zeyd için istiğfâr ediniz, Zeyd Cennet’e girdi. Orada safâdadır. Şİmdi sancağı Ca’fer ibn-i Ebû Tâlib aldı. O da şehîd oldu, buyurdu. Buna da şehâdet, salât ve duâ edip; siz de istiğfâr ediniz. İşte Ca’fer de Cennet’e girdi. İstediği tarafına iki kanatlı uçuyor. Bu def’a da bayrağı Abdullâh bin Revâha aldı. O da şehîd oldu, buyurdu. O’na da şehâdet, salât ile duâdan sonra: Abdullâh için istiğfâr ediniz. Bu da Cennet’e dâhil olmuştur, buyurdu. Ve bu haberi verirken mübârek iki gözü yaş döküyordu. En sonra sancağı Allâh’ın kılınçlarından bir kılıç aldı. Nihâyet “Allâh” mücâhidlere fethi müyesser kıldı.” buyurdular.

Bu seyf-i İlâhî’den murâd Hâlid Bin Velîd (R.A.)’di.

Bundan sonra Hazret-i Hâlid (R.A.) “seyfullâh” diye anılmıştır. Fil-hakîka ehl-i İslâmın elinde Allâh’ın keskin bir kılıncı idi. Ondan sonra da Hazret-i Hâlid bin Velîd (R.A.) yüzünden Biiznillâhi Teâlâ pek çok fütûhat zuhûra geldi.

Hazret-i Hâlid (R.A.) demişdir ki: “Mûte Günü elimde dokuz kılınç parçalandı. Yalnız ağzı enli yemânî bir kılınç vardı. Elimde o mukâvemet etti.”

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hâlid Bİn Velîd (R.A.), S: 23)

  • ••

 

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz buyuruyorlar ki:

“Kim gazâ ve cihâd etmeksizin cihâdı arzu edip de kendi kendine:

“Keşke ben de mücâhidlerden olsaydım.” demeksizin vefât ederse münâfıklık huyundan bir şu’be üzerine ölmüş olur.” (S. Müslim)

 

HAMD, Allâh’A MAHSÛSTUR

 

Hamd, Sûfiyye’ye göre kendisine hamd edilenin kemâlini izhârdır. Onun kemâli de sıfatında, ef’âlinde ve âsârındadır.

Şeyh Davud Kayserî der ki:

Hamd, kavlî, fiilî ve hâlî olmak üzere üç kısımdır.

1- Kavlî hamd: Cenâb-ı Hakk kendisini nasıl senâ ettiyse ve hamdini enbiyâsının lisânlarında, nasıl icrâ ettiyse lisânın öylece hamd-ü senâ etmesidir.

  1. Fiilî hamd: Allâh’ın rızâsını umarak O’na teveccüh ederek bedenî ibâdet ve hayrâta devâm etmektir. İnsana lisâniyle hamdetmek nasıl vâcib ise her bir uzvu ile hamd etmek de öylece vâcibtir.

Nebî (S.A.V.) “Elhamdü lillâhi a’lâ küllî hâl”, her bir hâl için Allâh’a hamdolsun, buyurmuşlardır. Kulun Allâh’a hamd etmiş olabilmesi için her bir uzvunu ne için yaratılmışsa Allâh’a kulluk ve O’na kurbiyyet yolunda Şer-i Şerîf’in beyân ettiği vech ve istikâmette kullanması lâzımdır.

  1. Hâlî hamd: Rûh cihetiyle yapılan hamd’dır. İlmî ve amelî kemâlât ile muttasıf olunacak ahlâk-ı İlâhîyye ile ahlâklanmaktır.

Kavlî hamd ile hamdeden, hamdettiği kemâl sıfatlarını ona isnâd ile ta’rîf etmiş olur. Buna göre hamd ta’rîfi lüzûmlu kılar. Ta’rîfde tearrufu lüzûmlu kılar. Yani ta’rîf edebilmek için evvelâ mârifet ehli olmak lâzımdır. Kulun hamdi Allâh’ı bildiği ölçüde kıymet kazanır.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Fâtiha Sûresi Tefsîri, S: 24)

 

  • ••

 

Hazret-i Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurdu:

“Üç şey vardır ki bunların hepsi her müslümanın üzeri-ne bir hakktır (vazîfedir):

1- Hastaları ziyâret etmek,

2- Cenâzelerde bulunmak,

3- Aksıran kimse, Azîz ve Celîl olan Allâh’a hamdederse, ona :

“Yerhâmükellâh” demek”

(İmâm-ı Buhârî, Edebü’l-Müfred)

 

  1. ÖMER (R.A.)’IN HİCRETİ

 

Hicret ederken  Ashâb-ı Kirâm, hep gizlice Mekke’den çıkıp, Medîne’ye geldiler. Ancak Ömerü’l-Fârûk (R.A.) alenî olarak hicret eyledi.Şöyle ki:

Kılıcı kuşandı, yayını omuzuna astı. Oklarını eline aldı. Ve Rüesâ-yı Kureyş, Kâ’be-i Mükerreme etrafında halka halka olup oturmakta iken Harem-i Şerîf’e gitti. Beyt-i Şerîf’i yedi def’a tavaf etti. İki rek’at namaz kıldı. Sonra:

“- Yüzleriniz kara olsun!” diye Rüesâ-yı Kureyş’e bed-duâ ederek yanlarından geçerken:

“- Anasını ağlatmak ve evlâdını yetim ve karısını dul bırakmak isteyen kimse, şu vâdinin öte tarafında bana kavuşsun!” dedi.

Mekke’den çıktı ve Medîne-i Münevvere’ye hicret etti, arkasına düşen olmadı.

Hz. Ömer (R.A.) Uhud Vak’ası günü Ashâb-ı Kirâm şaşırıp da müteferrik oldukları zaman, Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in yanında pâyidâr olanlardan biridir. Hem böyle şecî ve bahâdır ve hem de âlim ve âkil ve müdebbir idi.

Ne zaman Ashâb-ı Kirâm arasında bir ihtilâf vukû’ bulsa, O’nun rey’i doğru çıkardı.

 

İBRET ALALIM

 

Bir kere Kureyş rüesâsı Hz. Ömer (R.A.)’i ziyâret etmişti. Mecliste âzâd edilmiş köleler de vardı. Kureyş beklediği hâlde Hz. Ömer (R.A.) bunlarla konuşmakta devâm etmişti. Ebû Süfyan bu muameleden kızarak:

“-Hâle bakınız. Bu gün köleler bize tercîhen kabûl olunuyorlar.”

Fakat bu söz, adâlet ve hakk muhibbi olanlar üzerinde hiçbir te’sîr icrâ etmemiş ve kendisine şu cevâb verilmişti:

“- Hz. Ömer (R.A.)’den şikâyete hakkımız yoktur. Biz kendi hâlimize küselim. Müslümanlık herkesi birden da’vet etti; biz da’vete icâbette geciktik. Binâenaleyh, bizden evvel İslâmiyet’i kabûl edenler, bize tekaddüm etmek hakkını kazanmışlardır.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Ömer (R.A.), S: 104)

 

 

 

 

HİCRET’TE HZ. EBÛ BEKİR (R.A.)

 

Ashâb-ı Kirâm’ın Mekke’den Medîne’ye hicret etmeleri, Medîne’de Evs ve Hazrec Kabîleleri’nin de îmâna gelmesi üzerine Medîne’de Dîn-i İslâm kuvvet buldu. Müşriklerin akılları erdi ki: Resûl-i Ekrem (S.A.V.) de onların yanına giderse Medîne’de büyük Kuvve-i İslâmiye peydâ olacak ve Kureyş’in Şâm yolunda pek mühim bir güzergâhı olan Medîne diyârı da Ehl-i İslâm elinde kalacakdı. Kureyş müşriklerinin uluları, buralarını düşündükçe telâşa düştüler ve hemen müşâverelerde bulunmak üzere Dârunnedve’de toplandılar.

Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in mübârek vücûdunu ortadan kaldırmak kararını aldılar. Bu kararın icrâsı için gece Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in evi önünde birikip onun uyumasına muntazır oldular.

Cebrâil Aleyhisselâm gelip keyfiyeti Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’e haber verdi. Medîne’ye hicret etmek üzere me’zûn ve Ebû Bekir  Es-Sıddîk (R.A.)’i birlikte götürmeye me’mûr olduğunu bildirdi.

Resûlullâh (S.A.V.) hemen Alî İbn-i Ebû Tâlib (R.A.)’ı çağırdı.

“-Ya Alî! Ben Medîne’ye gidiyorum. Bu emânetleri sâhiblerine teslîm et, sen de durma gel. Fakat şimdi benim döşeğime yat ki müşrikler beni yatıyor zannetsinler.” buyurdular.

Alî Kerremallâhü Vecheh, Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in döşeğine yattı ve Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in yeşil hırkasını kendi üzerine örttü.

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) hemen bir avuç toprak aldı ve Yâsîn-i Şerîf Sûresi’nin evvelindeki “Vecea’lnâ minbeyni eydîhim sedden, ve minhalfihim sedden, feağşeynâhüm fehüm lâyübsirûn.” Âyet-i Kerîmesi’ni âhirine kadar okudu. O toprağı kapısı önündeki bekleyen müşriklerin üzerine saçtı ve çıkıp gitti. Kör gibi oldular. O (S.A.V.)’i göremediler.

Resûlullâh (S.A.V.), Ebû Bekir Sıddîk (R.A.)’in hânesine vardı. Kapısı önünde durdu, Âdâb-ı Şer-i Şerîf üzere “-İçeri girmeye ev sâhibinin izni var mı?” diye sordular.

Hazret-i Ebû Bekir (R.A.)’de: “-Buyurunuz, Yâ Resûlallâh!” dedikten sonra Resûl-i Ekrem (S.A.V.) içeri girdi ve taraf-ı Bâri Teâlâ’dan hicrete me’zûn olduğunu bildirdi. Ebû Bekir Sıddîk (R.A.) da: “-Ben de birlikte miyim?” diye sordu. Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’de “Evet” buyurunca, Ebû Bekir Sıddîk (R.A.)’in sürûrundan gözlerinden yaşlar aktı.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Ebû Bekir (R.A.), S: 27)

 

  1. EBÛ DÜCÂNE (R.A.) UHUD HARBİ’NDE

 

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz: “-Hakkını îfâ etmek şartıyla bu kılıncı kim alır?” buyurdular. Ensâr’dan Ebû Dücâne (R.A.) Hazretleri: “-Yâ Resûlallâh! Bu kılıncın hakkı nedir?” diye sordu. Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’de: “-Onun hakkı eğilip bükülünceye kadar düşmanın yüzüne vurmaktır.” diye buyurdular. Ebû Dücâne (R.A.): “-O şart ile ben alırım.” deyince Resûlullâh (S.A.V.) kılıncı ona verdi.

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Hazretleri’nden şart-ı ma’lûm ile o kılıcı aldıktan sonra başına bir kırmızı sargı sardı. Ve önüne gelen müşrikleri kılınç ile vurup cerh ve  telef ederek düşman safını yardı.

Hatta öte tarafa geçip Ebû Sufyân’ın karısı olan Hind’in yanına vardı. Hind ise diğer kadınlarla geride def çalarak müşrikleri cenge teşvîk ve tahrîk ederken Ebû Dücâne (R.A.) dalkılınç olarak bunların üzerine varınca Hind ne yapacağını saşırdı. Ebû Dücâne (R.A.) da: “Resûlullâh (S.A.V.)’in kılıncı ile böyle bîkes bir kadının başına vurmak lâyık değildir.” diyerek geri dönüverdi.

O gün Ebû Dücâne (R.A.)’den zuhûra gelen fevkalâde şecâat herkese hayret verdi.

Meydan-ı harbe çıkarken bu niyyetini: “Ben ol, merdim ki yâr-ı vefâ şiâ’rımla nezd-i nahlistândaki sefh-i cebelde bulunduğumuz sırada Keyyûl’da (ya’ni Sufûf-i harbin gerisinde) bulunmamak üzere ahidleşmişimdir. Allâh’ın ve Resûlullâh’ın seyfleriyle harb ve darb ederim.” diye göstererek çalımlı çalımlı yürümeye başlamıştı.

Sallallâhü Aleyhi Vessellem Efendimiz de Ebû Dücâne’nin bu yürüşüyüne: “O yürüyüşü Hakk Teâlâ, bu makâmların gayrisinde sevmez.” buyurmuşlardı.

Başına sardığı o kırmızı sarığı Ebû Dücâne’nin meşheresi yani alâmet-i fârikası olmakla müşârunileyh “Zül-meşhere” ünvânını almış. Ve ahyânen onu giydiği muharebelerde “La tübkî velâ tezer” fehvâsınca ateş kesilmiştir. “Ebû Dücâne’nin sesi bir bölük askere bedeldir.” diye sitâyiş-i Nebeviyye’ye mazhar olmuştur.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Uhud Gazvesi, S: 20)

 

HAZRET-İ ÖMER (R.A.)’IN ŞEHÂDETİ

 

Medîne’de Muğire bin Şu’be (R.A.)’ın kölesi Firûz, künyesi Ebû Lü’lü’ olup ateşperest idi. Sanatı, dülger, demirci, nakkâş idi.

Firûz, bir gün Hazret-i Ömer (R.A.)’e mürâcaat ederek Muğire (R.A.)’in kendisinden aldığı yevmiyenin ağır olduğundan şikâyet etmiş idi. Hz. Ömer (R.A.) yevmiyenin  mikdârını sormuş, 2 dirhem olduğunu anlamıştı. Bunun üzerine Hazret-i Ömer (R.A.) de yevmiyesinin çok olmadığını beyân edince Firûz kızarak ayrılmıştı.

Ertesi gün Firûz, elbisesinde sakladığı bir hançerle sabah namazı vakti câmi’ye girdi. Hazret-i Ömer (R.A.) mihrâba geçmişti. Namaz başlar başlamaz Firûz, hançerini  gizlendiği yerden çıkarak Hazret-i Ömer (R.A.)’i altı yerinden yaraladı.

Darbelerden biri Hazret-i Ömer (R.A.)’in karnına isâbet etmişti. Hazret-i Ömer (R.A.) derhâl yerine Abdurrahmân bin Avf (R.A.)’i takdîm etmiş, kendisi de bî-hûş olarak yere düşmüş idi. Firûz birkaç müslümanı daha yaraladıktan sonra  intihâr etmişti.

Hazret-i Ömer (R.A.) evine götürüldü. İfâkat bulduğu zaman kendisini kimin vurduğunu suâl etti. Firûz, olduğu haber verilince, bir müslüman tarafından vurulmadığı için Cenâb-ı Allâh’a şükr etmişti.

İçtiği süt yarasından geldiğinden yarasının tehlikeli olduğuna kanâat getirilmişti.

Hazret-i Ömer (R.A.), oğlu Hazret-i Abdullâh (R.A.)’ı çağırarak Peygamber (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri’nin yanına defnolunması için Hazret-i Âişe (R.A.)’dan müsâade istihsâl etmesini taleb etmek üzere gönderdi.

Hazret-i Ömer (R.A.)’in selâmını teblîğ ile ricâsını taleb etti. Hazret-i Âişe (R.A.)’de:

“- O yeri kendim için ayırmıştım. Fakat rızâ-yı hâtırla Hazret-i Ömer (R.A.)’e terk ediyorum.” dedi.

Hazret-i Ömer (R.A.) de:

“- En büyük arzum bu idi.” dedi, çok memnûn oldu.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Ömer (R.A.), S: 78)

 

  1. TALHA BİN UBEYDUllâh (R.A.)

 

Talha bin Ubeydullâh (R.A.) Aşere-i Mübeşşere’den ve ağniyâ-i Ashâb’dandır. Künyesi, Ebû Muhammed’dir.

İslâm’da sebk eden sekiz kişinin biri ve Ashâb-ı Şûrâ olan altı zâttan biridir.

Uhud Vak’ası’nda Hz. Talha (R.A.) Sultânü’l-Enbiyâ (S.A.V.) Efendimiz’e havâle olunan bir kılıncı koluyla müdâfaa ettiği için çolak kalmış ve o gün çok fedâkârlıklar edip, Hz. Sultân-ı Resûl’den “Talha müstehıkk-ı cennet oldu!” tebşîr-i celîlini almıştır.

Me’mûren Şâm yolunda bulunduğu için Bedir’de bulunamamış ise de sehm ü ecrini almıştır. Ve Uhud’da, ondan sonraki harblerde ve Bey’atü’r-Rıdvân’da bulunmuştur. Ashâb-ı Şûrâ’dan olup, altı kişiden biridir. Fakat meşveretde Medîne-i Münevvere’de bulunamamıştır.

Cemel Vak’ası’nda altmış yaşlarında olduğu hâlde Mervân’ın okuyla şehîd olmuştur.

Hadîs-i Şerîf’te:

“Şehîd’i hâl-i hayatında görmek isteyenler Talha bin Ubeydullâh’a baksın.” buyurulmuştur.

Bir diğer Hadîs-i Şerîf’te:

“Talha ve Zübeyr cennette benim komşularımdır.” buyurmuşlardır.

Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, Talha (R.A.)’yı çok severdi. O (R.A.)’ı göremeyince: “Ne oldu ki ben o melîh, fasîh dostumuzu göremiyorum?” buyururlardı. O (R.A.)’a Talhatü’l-Hayr, Talhatü’l-Cûd lâkablarını vermişlerdir.

Talha (R.A.), Nebî (S.A.V.) Efendimiz’den hiçbir zaman ayrılmadı. Ve Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz, O (R.A.)’den râzı oldukları hâlde irtihâl ettiler.

Alî (R.A.) onun hakkında der ki:

“İşte bu Ebû Muhammed Talha (R.A.)’dır ki ekseriyetle kendinden bir şey istemeden verirdi.”

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S: 147-151)

 

  1. SAÎD BİN ZEYD (R.A.)

 

Babası Zeyd ile Ömerü’l Fârûk (R.A.) amcazâdedirler. Onun için Ömerü’l Fârûk Radıyallâhü Anh, Saîd (R.A.)’i “Aşere-i mübeşerre”den olduğu hâlde akrabâ olduğundan dolayı istihlâf mes’elesinde şûrâya dahil kılmamıştır. Âhir ömründe Ömer (R.A.) istihlâf işini “Aşere-i mübeşşere”den altı zâta havâle buyurmuştur.

Saîd bin Zeyd (R.A.)’ın nesebi Ka’b İbn-i Luey’de Nebî (S.A.V.) ile birleşir. Saîd (R.A.)’ın babası, Nebî (S.A.V.) ba’s olunmadan Dîn-i Hanîf’i ya’ni Dîn-i İbrâhîm’i arardı. Putlar için kurbân kesmez, murdâr eti, akmış kanı yemezdi. Varaka bin Nevfel ile Hakk Dîni aramaya çıktılar. Varaka, nasrâniyeti kabûl etti. Zeyd kabûl etmeyince:

Râhib: “-Sen öyle bir dîn arıyorsun ki henüz yeryüzünde yok.” dedi. “ O nedir?” suâline

Râhib:

“- İbrâhîm Halîl’in Dînidir.” dedi.

Zeyd Hazretleri, Allâh (C.C.)’ya ibâdet eder, Allâh (C.C.)’ne şerîf tanımaz, Kâ’be’ye karşı namaz kılardı.

Saîd bin Zeyd (R.A.) rivâyet ediyor:

Biz Resûlullâh (S.A.V.) Hirâ Dağı’nda iken, Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz o esnâda vâki’ olan zelzele karşısında:

“- Sâbit ol ya Hirâ! Senin şu anda üzerinde bulunanlar, Nebî, Sıddîk ve Şehîd makâmlarını ihrâz eden kimselerdir.” dedi. Bu söz üzerine:

“- Onlar kimlerdir?” denilince.

“- Onlar Ebû Bekir, Ömer, Osmân, Alî, Talha, Zübeyr, Sa’d ibn-i Ebî Vakkâs, Abdurrahmân bin Avf, Ebû Ubeyde bin Cerrâh’dır.”

“- Onuncusu kimdir?” diye suâl olununca Saîd b. Zeyd (R.A.):

“Benim” cevâbını verdi.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S: 173-176)

 

HAZRET-İ ÖMER (R.A.)’IN FÜTÛHÂTI

 

Hazret-i Ömer (R.A.)’in on senelik zaman-ı hilâfetinde Mısır, Irak, Cezîre, Hüzistân, Irak, Acem, Azerbaycan, Fars, Kirmân, Horasan ve Mikrân ile Bülûcistân’ın bir kısmı fethedilmiştir.

Muhtelif cephelerde Mücâhidîn-i İslâm’ın adedi 120.000’i geçmişti.

İranlılar’ın muazzam teçhizâtına mukâbil, Arablar’ın silâhları pek basit idi. Hatta Kadisiye Harbi’nde Arablar’la alay ederek oklarına çuvaldız demişlerdi. Hiç şüphe yoktur ki, Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’in Ashâbı’na nefh ettiği şevk, heyecân, azm, himmet, cesâret, celâdetle ve tevfîkât-ı İlahiyye ile bu fütûhat ve zaferler ihrâz edilmiştir.

Bilhassa Müslümânların hâiz oldukları istikâmet ve nâmûskârlıklarıyla mağlûb milletleri meftûn etmişlerdir. Hattâ Müslümânlar Sûriye’yi tahliyeye mecbûr kaldıkları zamân bütün hıristiyânlar müteessir olmuşlar, Müslümânların tekrâr avdeti için duâ etmişler, Bizans İmparatorluğu’na tekrâr baş eğmemek için and içmişlerdi.

Hazret-i Ömer (R.A.)’in devr-i fütûhâtında adâlet ve insâf hudûdu hiç bir zaman tecâvüz edilmemiştir. Bir insanın hayatına sûikast etmek bir tarafa, bir ağaç bile kesilmemişti. Çocuklarla ihtiyârlar her taarruzdan masûn edilir, hiçbir Müslüman düşmanına hıyânet etmez, verdiği sözden geri dönmezdi.

Kumandanlara şu emir verilirdi.

“- Düşmanla dövüştüğünüz zaman gadretmeyiniz. Kimsenin a’zâ ve cevâhirini kesmeyiniz. Çocuklara ilişmeyiniz”.

Teslîm olduktan sonra tekrâr silâhla mürâcaat ederek isyân edenler, taahhüdât-ı sâbıkalarını îfâ ettikleri takdîrde afvolunurlardı.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Ömer (R.A.), S: 80)

 

UBEYDE B. HÂRİS’İN MÜSLÜMAN OLUŞU VE

FAZÎLETLERİNDEN BAZILARI:

 

Ubeyde b Hâris (R.A.); Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Osmân b. Maz’ûn, Abdurrahmân b. Avf ve Ebû Seleme (R.A.) ile birlikte, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’in yanına gittiler.

Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, onlara, İslâmiyet’i arz ve teklîf etti. İslâm Şerîatı’nı anlattı.

Hepsi, aynı sâatte Müslüman oldular.

Bunların Müslüman oluşları, Peygamberimiz (S.A.V.) Efendimiz’in, Erkâm b. Ebil’ Erkâm’ın evinde, halkı, İslâmiyete gizlice da’vete başlamasından önce idi.

Ubeyde b. Hâris (R.A.)’in, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’in katında büyük değeri ve yeri vardı.

Peygamber (S.A.V.) Efendimiz; Hazret-i Hamza (R.A.)’den sonra, Ubeyde b. Hâris (R.A.)’i, altmış kişilik askeri bir birliğin başına geçirip kendisine beyaz bir sancak bağlamışlardır.

Ubeyde b. Hâris (R.A.); Bedir Savaşı’nda, Şeybe b Rebîa ile çarpışırken, Şeybe, O’nun ayak bileğini, kılıçla kesmiş, kan ve ilikleri, akmağa başlamış, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’in yanına getirilmişti.

Ubeyde b. Hâris: “-Yâ Resûlullâh! Ben, şehîd değil miyim?” diye sormuş:

Peygamber (sa.v.) Efendimiz: “-Evet! Sen, şehîdsin!” diye buyurmuşlardır.

Ubeyde b. Hâris (R.A.), yanaklarını, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’in ayaklarına koyarak “-Yâ Resûlullâh! Vallâhi, Ebû Tâlib, sağ olsaydı, söylediği söze, kendisinden ziyâde, benim lâyık olduğumu anlardı!” dedi ve Ebû Tâlib’in:

“Bizler, O’nun çevresinde, çoluk çocuklarımızı unutturacak derecede çarpışıp yerlere serilmedikçe, O’nu, size teslîm mi edeceğimizi sanıyorsunuz?!” meâlli beytini okudu.

Ubeyde b. Hâris (R.A.), Bedir’den dönülürken Safra’da, geceleyin vefât etti ve oraya da, gömüldü.

Allâh, ondan râzı olsun!

(M. Âsım Köksal, İslâm Târihi Ansk., S: 167-168)

 

 

 

SA’D İBN-İ EBÎ VAKKÂS (R.A.)

 

Aşere-i Mübeşşere’dendir. İslâma ilk girenlerin yedincisidir. İslâm’da Allâh (C.C.) yolunda ilk ok atan Sa’d (R.A.)’dır. Kendisine “Fârisü’l-İslâm” demekle meşhûrdur.

Irak ve İran üzerine hareket eden muazzam ordunun başkumandanı olarak pek büyük fütûhâta mazhar olmuştur.

Buhârî şerhinde 17 yaşında müslüman olduğu rivâyet edilmiştir. O sırada namaz farz kılınmamışdı. İslam’a girmesine Hz. Ebû Bekir (R.A.) delâlet etmiştir.

  • ••

Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs (R.A.), 80 yaşını mütecâviz olduğu hâlde, hicretin 55’inci senesinde Medîne-i Münevvere civârında Akîk Mevkii’nde hânesinde irtihâl edip Medîne-i Münevvere’ye Cennetü’l-Bakî kabristânına defnedilmiştir.

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, Sa’d (R.A.)’den râzı olduğu hâlde irtihâl ettiler. Sa’d (R.A.)’ın bir çok güzel husûsiyeti vardır.

Birincisi: Allâh yolunda ok atan Arabların ilkidir.

İkincisi:  Duâsı indallâh müstecâbdır. Çünkü Nebî (S.A.V.) Efendimiz, O’nun hakkında: “Allâh’ım! Sana duâ ettiği zaman Sa’d’ın duâsını müstecâb kıl!” diye duâ buyurmuşlardır.

Üçüncüsü: Nebî (S.A.V.) Efendimiz’in ana ve babasını cem’an Sa’d (R.A.)’e fedâ etmesidir. Nitekim Alî (R.A.) der ki:

“Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, Sa’d’dan başkası için “Anam-babam sana fedâ olsun!” dememiştir.” Nebî (S.A.V.) Efendimiz Uhud Günü durmadan:

“-At Yâ Sa’d! Babam anam, sana fedâ olsun!” diyordu. Sa’d (R.A.) Uhud Günü 1000 ok atmıştır.

Dördüncüsü: Uhud Günü’nde Nebî (S.A.V.) Efendimiz’in sağında ve solunda Cebrâil ve Mikâil’i görmüş olma husûsiyetine sâhibdir. Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs (R.A.) der ki:

Uhud Günü Nebî (S.A.V.)’in sağında ve solunda kıtâlin en şiddetlisi ile mukâtele edib Resûlullâh (S.A.V.)’ı müdâfaa eden beyaz elbiseli iki recül gördüm. Bundan önce görmemiştim, sonra da görmedim.

Sa’d (R.A.), Cebrâil ve Mîkâîl (A.S.)’i kasdediyordu.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm, S: 136-144)

 

HAZRET-İ EBÛ BEKİR (R.A.)’IN halîFE SEÇİLMESİ

 

Ensâr, Sa’d bin Ubâde’yi reis ta’yîn etmek üzere “Sakıyfe” de toplanmışlardı. Hz. Ömer (R.A.)’i daha Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in hânesinde iken çağırmışlardı. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer (R.A.), Hz. Ebû Ubeyde (R.A.) ile birlikte Sakıyfe’de ictimâ eden Ensâr yanına vardılar. Hazrec Kabîlesi, Sa’d bin Ubâde (R.A.)’yi ta’yîn ile ona biât etmek istiyorlardı. Ensâr hâtibi: “-Biz İlâhî da’vânın yardımcıları Ensârız. Siz Muhâcirler bizim içimizde bir tâifesiniz. Bizi kökümüzden bir tarafa atmak bizim bu işten büsbütün uzaklaştırmak mı istiyosunuz?” dedi. Hazret-i Ömer (R.A.) cevâb vermek istediyse de Hazret-i Ebû Bekir (R.A.) geri çekti, kendisi merdâne metânetiyle ilerleyerek söze başladı:

“- Ey Ensâr… Siz kendi nâmınıza yâd ettiğiniz bütün fezâili hâizsiniz. Fakat hakîkat şudur ki, Arablar Kureyş’in riyâseti ve hükûmeti etrafında toplanırlar. Bu işi başkasına vermezler, size bu iki zâttan birisini intihâb etmenizi tavsiye ediyorum.” dedi.

Bir eliyle Hazret-i Ömer’i diğer eliyle Hazret-i Ebû Ubeyde’yi tuttu. İkisini ileri sürdü ve arkalarında durdu. Hazret-i Ebû Bekir (R.A.)’in sözleri cemâatı îkâz etti. Bu sûretle ta’kîb olunacak hatt-ı hareketi göstermiş oldu.

Hazret-i Ömer (R.A.), Ebû Bekir (R.A.)’in kendisini namzet gösterdiğini duyar duymaz âni bir fikirle: “- İçinde Hazret-i Ebû Bekir gibi bir zât bulunan bir cemâatin riyâsetine geçmekten Allâh (C.C.)’ne sığınırım.” demiş ve münâkaşa esnâsında Hazret-i Ebû Bekir (R.A.)’e:

“- Elini uzat sana biât ediyorum.” demişti.

Hazret-i Ebû Bekir (R.A.)’in elini eline alarak ona biât eylemiş ve Hazret-i Ebû Ubeyde, Hazret-i Osmân, Hazret-i Abdurrahmân bin Avf (R.A.) de biât etmişti ve bütün cemâat da biât eylemiş yalnız Sa’d bin Ubâde biât etmemişti.

Hazret-i Ebû Bekir (R.A.)’in bu intihâbı tam ma’nâsıyla meşrû bir intihâb idi.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Ebû Bekir (R.A.), S: 113)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN İRTİHÂLİNDEN SONRA HZ. EBÛ BEKİR (R.A.)

 

Fahr-i Âlem  (S.A.V.) Efendimiz’in irtihâli üzerine Zevcât-ı Tahirât ağlamaya başladılar. İrtihâl haberi, sür’atle yayıldı. Hazret-i Ebû Bekir (R.A.) geldi kimseye bir söz söylemeden Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in yattığı yere doğru ilerledi, mübârek yüzünü açtı. Emr-i Hakk vukû’ bulmuş idi. Ebû Bekir (R.A.) eğildi, Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz’in mübârek alnını öptü, gözlerinden yaşlar boşandı. “-Sana herşey fedâ olsun, Allâh (C.C.)’nün nâmına kasem ederim ki ölüme iki kere uğramayacaksın. Mukadder olan ölümü işte taddın bundan sonra ölmezsin!” dedi. Hazret-i Ebû Bekir (R.A.), Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’in yattığı hücreden çıkarken mühim bir vaziyet karşısında kalmıştı. Zerre kadar tereddüd bütün bir inkılâbı bozabilirdi. O gün asîl bir kahramânlığın, yüksek bir azmin, samîmi bir îmânın gâlib geleceği bir gün idi. Hazret-i Ebû Bekir (R.A.)’de bu hassalar hep vardı.

Hazret-i Ebû Bekir (R.A.)’in ilk vazîfesi cemâat-ı müslimînin galeyânını teskîn etmekti. Bu sırada Hz. Ömer (R.A.) kılıncını sıyırmış, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’in öldüğünü söyleyenlerin kellesini keseceğini, Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in ölmediğini, bayıldığını ilân etmişti. Hücreden Hz. Ebû Bekir (R.A.) çıkarken Hz. Ömer (R.A.) hâlâ söylüyordu… Hz. Ebû Bekir (R.A.) ona “Sus!” dedi. O da sustu. Sonra kendisi söylemeye başladı. Evvelâ Cenâb-ı Hakk (C.C.)’a hamd eyledi. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’e salât ü selâm getirdi ve sonra şu kıymetli sözleri söyledi:   “-Ey nâs!.. Muhammed (S.A.V.)’e tapan bilsin ki; Muhammed (S.A.V.) ölmüştür. Hz. Allâh (C.C.)’ne tapanlar ise Allâh (C.C.)’nün Hayyün-lâyemût olduğunu bilirler.” Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki:

(Meâlen) “Muhammed (S.A.V.) ancak o, bir Peygamberdir. Ondan evvel nice Peygamberler gelip geçmiştir. O, ölür veyâ öldürülürse siz geri mi döneceksiniz? Kim geri dönerse Allâh (C.C.)’ne bir zarar vermez. Allâh (C.C.) nâil oldukları İslâmiyet ni’metine şükür edenlere mükâfâtını verir.”

Cemâatı teskîn ettikten sonra Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer (R.A.) Hâne-i Saâdete girdiler, Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in en yakın akrabâsı ile techîz ve tekfîniyle meşgûl oldular.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (R.A.), S: 111-113)

 

Edeb, bir tâc imiş nûr-u Hüdâ’dan,

Giy ol tâcı emîn ol her belâdan,

Edeb iledir kemâl-i Âdem,

Edeb iledir nizâm-ı Âlem.

  1. Osmân B. AFFÂN (R.A.)

Hazret-i Osmân (R.A.)’in neseb ve silsilesi, Resûlullâh (S.A.V.) ile Abdül-Menaf’da birleşir. Künyesi Ebû Amir’dir.”Ebû Abdullâh”, “Ebû Leylâ” diye künyelendiği hakkında dahî rivâyet vardır.

Bilhassa “Zinnûreyn” lâkabıyla meşhûr olmuşdur ki “iki nûr sâhibi” demektir. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in kerîmesi Rukiyye Radıyallâhü Anha ve onun vefâtı üzerine diğer kerîmesi Ümm-i Gülsüm Radıyallâhü Anha’yı tezevvüc etmesi bu ünvân ile meşhûr olmasına vesîle olmuştur.

Dârekutnî (RH.A.)’in rivâyetine göre, Hazret-i Alî (R.A.)’in yanında bir kerre Hz. Osmân (R.A.) zikrolunduğunda:

“Osmân öyle yüksek bir zâttır ki semâda bile “Zinnûreyn” diye anılır.” demiştir.

Hz. Ebû Bekir (R.A.), Hz. Osmân (R.A.)’a İslâmiyet’ten bahsetmiş, Resûlullâh (S.A.V.)’e götürmek üzereyken Resûl-i Ekrem (S.A.V.), Hz. Ebû Bekir (R.A.)’i ziyârete geldi. Orada Hz. Osmân (R.A.)’a: “- Allâh’ın ihsân ettiği Cennet’e rağbet et. Ben sana ve bütün insanlara hidâyet rehberi olmak üzere gönderildim.” dediler.

Hz. Osmân (R.A.) diyor ki:

“- Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in lisânından duyduğum sözler o kadar saff ve sâde, o kadar i’câzkâr bir te’sîri hâizdi ki kelime-i şehâdet kendi kendine ağzımdan döküldü. Elimi, Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’e vererek müslüman oldum.”

Hz. Osmân (R.A.) bir çok harblere iştirâk etmiş Tebûk Gazası’nda İslâm Ordusu’nun üçte birini yalnız kendisi techîz etmiştir. Bu yüzden Resûl-i Ekrem (S.A.V.) bir hutbe îrâd ederek:

“- Yâ Rabbi, ben Osmân’dan râzıyım, Sen de O’ndan râzı ol!” diye duâ buyurmuşlardır.

Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Osmân (R.A.), S: 7)

 

HÂLİD BİN VELÎD (R.A.)

 

Hâlid bin Velîd (R.A.) Hudeybiye Musâlehası’ndan ve Feth-i Hayber’den sonra Hicretin Sekizinci senesi dühât-ı Arab’dan Benî Sehm eşrâfından Amr ibnü’l-As (R.A.) ve Abdü’d Dâr (R.A.) Oğulları’ndan olup Kâ’be-i Muazzama’nın perdedârı bulunan Osmân bin Ebî Talha (R.A.) ile birlikte Mekke’den İslâmiyet’i kabûl azmiyle Medîne-yi Münevvere’ye gelip şeref-i İslâm ile müşerref olmuştur.

Hazret-i Fahrü’l-Mürselîn (S.A.V.) Efendimiz’e göründüklerinde Ashâb-ı Güzîn’e hitâben :

“- Mekke size kendi güzîdelerini attı.” buyurmuşlardır.

Hâlid (R.A.) der ki:

“Pâk elbiselerimi giydim. Sonra Resûlullâh (S.A.V.)’e varmayı kasdettim. Bana kardeşim Velîd mülâki oldu.Dedi ki: “Sür’at et, çabuk ol! Zîrâ Resûlullâh (S.A.V.) sizin kudümünüze mesrûr oldu ve gelmenizi muntazırdır.

Biz de sür’atle yürüdük, Huzûru’na çıktık. Sallallâhü Aleyhi Vesellem Huzûru’nda oturuncaya kadar gülüyor tebessüm ediyorlardı… “Esselâmü Aleyke yâ Nebiyyallâh!” diye selâm verdim. Selâmımı beşûş bir yüzle iâde eyledi.Dedim ki:

“Eşhedü en lâilâhe illallâhü ve enneke Resûlullâhi”

Resûlullâh (S.A.V.) buyurdular ki:

“Sana hidâyet ihsân eden Allâh’a hamdederim ki senin aklının, seni ancak hayra götürecek bir akıl olduğunu ümid ediyordum.”

“Yâ Resûlallâh! Allâh-ü Teâlâ’dan benim için mağfiret talep eyle ki şu mevâkı’da senin aleyhinde hâzır olmuştum.” dedim.

Resûlullâh (S.A.V.):

“- İslâm olunca evvelki ma’siyetler kâmilen afv olunur.” buyurdular ve devâmla:

“- Allâh’ım! Hâlid bin Velîd’i senin yolundan alıko-yan mevzûatlardaki cür’etinden dolayı mağfiret eyle.” diye duâ ettiler.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hâlid Bin Velîd (R.A.), S: 17)

 

  1. ÖMER (R.A.)’İN NESEBİ

 

Ömer bin el-Hattâb bin Nüfeyl bin Abdü’l-Uzza bin Rabah bin Abdullâh bin Kurt bin Zürah bin Adiy bin Kâ’b bin Lüey bin Fiba bin Mâlik (R.A.).

Sekizinci ced’de Peygamberimiz (S.A.V.) Efendimiz’le nesebi birleşir.

Hz. Ömer (R.A.)’in ceddi Nüfeyl, kabîleler arasında ihtilâf zuhûrunda hakem olarak kabûl edilmişti.

  • ••

Nüfeyl’in Ömer ve Hattâb isminde iki oğlu vardı. Ömer’in  oğlu Hazret-i Fâruk (R.A.)’ın yeğeni Zeyd (R.A.), öyle yüksek bir zekâyı ve mümtâz bir seciyyeyi hâiz idi ki; Bi’set-i Nebeviyye (S.A.V.)’den mukaddem putperestliği terk ederek Tevhîd-i İlâhî’yi kabûl etmişti. Arabları, Dîn-i İbrâhîm’e da’vet ederdi. Bu yüzden halk kendisine düşman olmuştu.

Hz. Ömer (R.A.) Hicret-i Nebevviyye’den kırk sene evvel doğmuştur. Amr İbn’ül-As (R.A.), bazı arkadaşları ile birlikte otururken yüksek bir âvâz duyduklarını, tahkîkten sonra Hattâb’ın dünyaya bir oğlu geldiğini anladıklarını söylüyor.

Hz. Ömer (R.A.)’e, çocukluğu zamanında babası tarafından deve çobanlığı yaptırılmakta idi. O zaman bu meslek Arablar arasında müstahkâr değildi. Hz. Ömer (R.A.) bütün gün develerin arkasında dolaşır, yorulduğu zaman biraz istirâhat etmek isterse, babası tarafından dövülürdü.

Hz. Ömer (R.A.), Riyâset-i İslâmiyye’yi deruhte ettikten sonra bir gün bu havâliden geçmiş, orada gözleri yaşararak şu sözleri söylemiştir.

“Yâ Rabb ne büyüksün! Hayatımda öyle bir zaman geçti ki buralarda deve güder, bîtâb kalarak biraz dinlenmek istediğim zaman babam beni döverdi. Bugün ise en yüksek makâmı işgâl ediyorum. Müslümanların riyâsetini deruhte etmiş bulunuyorum. Ve Allâh (c.c)’den gayrisine baş eğmiyorum.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Ömer (R.A.), S: 9)

 

NİL NEHRİNİN AKMASI

 

Abdullâh İbn-i Ömer (R.A.)’den rivâyet olunduğuna göre:

Fir’avn zamanında Nil taşmıştı. Memleket halkı ona gelip:

“- Ey Melik! Bize Nil’i akıt.” dediler. Fir’avn:

“- Ben sizden râzı değilim.” dedi.

Halk üç def’a gelip gittiler. Üçüncü def’a geldiklerinde:

“- Ey Melik! Hayvanlarımız öldü, çocuklar ve bâkireler helâk oldu, eğer Nil’i akıtmazsan senden gayri ilâh tutarız.” dediler.

Fir’avn onlara çöle çıkmalarını söyledi. Kendisi de çıkıp onların göremeyeceği ve sesini işitemeyecekleri bir yere ayrılıp yanağını yere koydu ve şehâdet parmağını kaldırarak:

“- Allâh’ım! Huzûruna zelîl bir kölenin efendisinin huzûruna çıktığı gibi çıkıyorum, senden başka onu akıtmaya kâdir bir kimsenin bulunmadığını biliyorum; onu akıt!” dedi, kalktı. Nil akmağa başladığı vakit onlara gelip:

– Sizin için Nil ‘i akıttım, haydi bana secde edin.” dedi.

  • ••

Rivâyet olunduğuna nazaran bir gün Cebrâil Fir’avn’e gidip:

“- Ey melik! Kullarıma melik kıldığım ve hazinelerimin anahtarlarını verdiğim bir kul, benim sevdiklerime düşmanlık ediyor, düşmanlarımı da dost ediniyor.” Fir’avn ona dedi ki:

“- Eğer böyle bir kul benim olsa ben onu Kızıldeniz’de boğarım.

“- Ey melik! Bunu bana yazıp verir misin?

Fir’avn, hokka, kalem ve kâğıt istedi ve bunu yazdı. Fir’avn boğulacağı esnâda Cebrâil yetişip kendi yazdığını gösterdi,     Fir’avn tanıdı. Cibrîl dedi ki:

“- Bu kendin hakkında kendi verdiğin hükümdür.”

(Hz.  M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsîri, S: 53)

 

EBÛ EYYÛB EL-ENSÂRÎ (R.A.)

HAYBER GAZASINDA

 

Hayber Kal’ası Medîne-yi Münevvere’ye dokuz konaklık (175 km) mesâfede bir yerdir. Burası gerek Medîne’de, gerekse civârında bulunan yahûdîlerin merkeziydi. İslâmiyet’e ve Resûl-i Zîşân (S.A.V.) Efendimiz’e bütün sû-i kasdlar hep buradan geliyordu. Artık bu fitne ve fesâd yuvasını kaldırmak zamanı gelmişti. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz 1600 kişilik bir ordu ile yahûdîlerin Hayber   kal’ası’nı muhâsara eyledi.

Hayber Fâtihi ünvânını alan Alî (R.A.)’in bu muhârebede pek büyük kahramanlığı görüldü. Kal’alar sükût etdi. Pek çok ganîmet alındı. Ve birçok esir alındı. Fakat yine, yahûdîler sû-i kasddan geri durmadılar. Hayber Muhârebesi’nde Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’i zehirlediler. İrtihâl-i Nebeviyye’de:

“Hayber’de yediğim zehirli etin taht-ı te’sîrinde bulunuyorum, çünkü bu sebeble Mevlâm şehâdet mertebesi ihsân buyuracak, Uhud Muharebesi’nde gâzîlik mertebesini a’tıfet buyurduğu gibi!” diye buyurmuşlardır.

Bu muhârebede Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’e daha başka sû-i kasdlar ve taarruzlar yapmaları pek muhtemel olduğundan, Mücâhid-i A’zam Ebû Eyyûb el-Ensârî (R.A.) geceleri sabaha kadar Resûl-ü Ekrem’in çadırının etrafında pür-silâh nöbet beklemiştir.

Bir sabah Fahr-i Âlem (S.A.V.) Efendimiz çadırından çıktığı vakit Ebû Eyyûb (R.A.)’ın nöbet beklediğini görünce mahzûziyetinden (sevincinden):

“-Allâh’ım, sabahlara kadar uykusuz kalıp nöbet beklemek sûretiyle beni muhâfaza etmeye çalışan Ebû Eyyûb’u sen de dünyada ve âhirette muhâfaza buyur.” diye duâ buyurmuşlardır.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Ashâb-ı Kirâm (R.A.), S: 66)

 

HAZRET-İ EBÛ BEKİR (R.A.)’IN NESEBİ

 

Hz. Ebû Bekir (R.A.)’in adı “ABDULLÂH”dır. Künyesi Ebû Bekir’dir. Lâkabı, Sıddîk ve Atîk’dir. Babasının adı Osman, künyesi Ebû Kuhâfe’dir. Anasının adı Selmâ, künyesi Ümmül-Hayr’dır. Babası ve anası tarafından nesebi “Mürre”de Hazret-i Peygamber (S.A.V.) ile birleşir.

Babası Ebû Kuhâfe, Mekke-yi Mükerreme’nin fethinden sonra Hazret-i Ebû Bekir (R.A.)’in delâletiyle müslüman olmuştur ve 92 yaşında Hazret-i Ebû Bekir (R.A.)’den sonra vefât etmiştir.

Hazret-i Ebû Bekir (R.A.) Kureyş’tendir, Teymî’dir. Câhiliyette ismi Abdül-Kâbe idi. Müslüman olunca Hazret-i Peygamber (S.A.V.) O’na Abdullâh ismini vermiştir.

Hazret-i Peygamber (S.A.V.)’i ilk tasdîk edenlerden olduğu gibi Mi’râc-ı Nebevî’yi dahi müşriklerin inkârına rağmen hiç tereddüt etmeden derhâl tasdîk ettiğinden Sıddîk nâmını hakk kazanmıştır.

Hazret-i Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurmuştur:

“Kimi İslâm’a da’vet etti isem ilk lahzada tereddüt geçirmiştir. Yalnız Ebû Bekir müstesnâdır. O hemen tasdîk etmiştir.”

Cehennem ateşinden âzâd olunmuş bulunduğu Hazret-i Peygamber (S.A.V.) tarafından kendisine müjdelenmiştir. Bu i’tibârla «Atîk» lâkabını taşır.

Hazret-i Peygamber (S.A.V.)’in doğumundan iki sene sonra dünyaya gelmiştir.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Ebû Bekir (R.A.), S: 17)

  • ••

Resûlullâh (S.A.V.) şu (meâldeki) kelimelerle duâ olunmasını emrederlerdi:

“Allâhım! Cimrilikten sana sığınırım, korkaklıktan da sığınırım, erzel-i ömür (denilen ihtiyârlığın bunaklığın)dan da sığınırım, dünyâ fitnesinden yani deccâlin şerrinden de sana sığınırım, kabir azâbından da sana sığınırım!”

(Hz. Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs (R.A.), Buhârî)

 

“HİDÂYET YILDIZLARI” ASHÂB-I KİRÂMA (R.A.)

 

Hâlid bin Umeyr El- Adevî (R.A.) der ki:

“Basra Vâlisi Utbe bin Gazvân (R.A.), bize yaptığı bir hitâbesinde Allâh’a hamd ü senâdan sonra şunları söyledi:

“-Şübhesiz, dünya hayatı hızla gelip geçmektedir. Dünyanın, geçmişe nisbetle, kalan ömrü, suyu biten kaptaki damlacıklar kadar azdır. Her halde başlangıcı olup sonu olmayan âhirete göçeceksiniz. Öyle ise, o âleme, yapabileceğiniz en hayırlı amellerinizle gidiniz. Bize Resûlullâh (S.A.V.)’in haber verdiğine göre, Cehennem’in ağzından atılan bir taş, yetmiş sene gitse, dibine ulaşamayacakmış. Ne kadar büyük ve derin olduğunu ona göre kıyâslayın. Allâh’a and olsun ki orası, âsîlerle doldurulacaktır. Buna şaşıyor musunuz? Yine bize Resûlullâh (S.A.V.)’in haber verdiklerine göre, Cennet’in kapılarının iki kanadının arası, yürümekle kırk yıllık mesâfe imiş. Mutlakâ bir gün gelecek, orası da insanlarla dolacak.

Bir gün Resûlullâh (S.A.V.)’in yanlarında, yedi kişi, bulunuyorduk. Ağaç yaprağından başka yiyecek bir şeyimiz yoktu. Yaprak yemekten avurtlarımız yara oldu. Giyeceğimiz de yoktu. Eski bir abâ bularak ikiye böldüm. Yarısıyla ben, yarısıyla da Sa’d bin Mâlik (R.A.), belden aşağımızı kapattık. Bugün ise, her birimiz, birer şehre vâli olduk. Yoksul kimse kalmadı. KENDİ NEFSİMDE BÜYÜK OLUP

 

ASHÂB-I KİRÂM (R.A.)’ÜN, HER HUSÛSTA

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İ ÖRNEK ALMALARI

 

Ebû Vâîl (R.A.) der ki:

“Muâviye (R.A.), hasta yatan Ebû Hâşim bin Utbe (R.A.)’in ziyâretine gitti. Ağladığını görünce:

“-Dayıcığım, neden ağlıyorsun? Seni rahatsız eden ağrıların mı var? Yoksa, dünyadan ayrılacağım diye mi ağlıyorsun?” dedi. Muâviye (R.A.)’in bu sözlerini dinleyen Ebû Hâşim (R.A.):

“-Hayır, ne hastalığıma, ne de dünyadan ayrılacağıma ağlıyorum. Fakat Resûlullâh (S.A.V.), bize tavsiyyelerde ve vasiyyete bulunmuştu; onları yapamadık; yerine getiremedik.” dedi. Muâviye (R.A.):

“-Onlar ne idi?” dedi. O da:

“-Resûlullâh (S.A.V.): Dünya malından insana bir hizmetçi, Allâh yolunda cihâd için bir binek yeter.” diye buyururlarken işttim. Ben bugün onlara sâhibim.” dedi.

İbn-i Hibbân’ın Sahîhi’nda, Semûre (R.A.): “Ebû Hâşim taûn hastalığına yakalanmıştı. Ziyâretine gittim. O sırada Muâviye (R.A.), geldi…” dedi.

Ruzeyn’in rivâyet ettiği Hadîs’in sonunda şu ziyâdelik vardır:

“Ebû Hâşim, irtihâl edince mîrâsı hesablandı; hamur yoğuduğu ve yemek yediği çanakla birlikte otuz dirhem tutarına ulaştı.”

(Tirmizî, Nesâî, İbn-i Mâce’den Et-tergîb ve’t-Terhîb)

“Âmir bin Abdullâh (R.A.), şöyle anlattı:

“Selâm’ül-Hayr (R.A.), irtihâl etmek üzere iken şikâyetlenip rahatsızlandığını anladılar.” Yanındakiler:

“-Yâ Ebâ Abdillâh! Neden rahatsızlandın, şikâyetin nedir? Senin çok hayırlı bir geçmişin var. Resûlullâh (S.A.V.) ile birçok gazvelere ve büyük fetihlere katıldın!” dediler. O da şunları söyledi:

“-Üzülüyorum; çünkü Resûlullâh (S.A.V.), irtihâl-i dâr-ı Bekâyı teşrîflerinde bizlere: “İnsana, yolcunun azığı kadar dünyalık yeter.” buyurmuşlardı. İşte beni üzen ve korkutan şey, budur.”

Hz. Selmân (R.A.), irtihâl edince malı toplandı, tamamının tutarı, onbeş dirheme (iki üç koyun parasına ulaştı.”

Alî bin Büdeyme (R.A.) der ki: “-Selmân (R.A.) irtihâl edince eşyâsı satıldı; tutarı ondört (14) dirheme ulaştı.”

 

(İbn-i Hibbân,Taberânî’den Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

 

  1. AMR B. CEMÛH (R.A.)

 

 

Hz. Amr b. Cemûh (r.a.) ayağından sakattı. O’nun dört oğlu vardı. Onlar çoğu zaman Resûlullâh (S.A.V.)’in yanında bulunurlar ve savaşlara katılırlardı. Uhud Savaşı’nda Amr. b. Cemûh (r.a.)’da savaşa katılmayı arzu etti. Halk: -Sen mazursun, ayağın sakat olduğu için yürümende zor olur- dediler. Buyurdu ki: -Çocuklarım Cennet’e gitsin de ben geride kalayım. Bu ne kötü bir şeydir.- Hanımı da O’nu  tahrik etmek için kınayarak, -Ben O’nun savaştan kaçıp geri geleceğini görür gibi oluyorum- dedi. Bunu duyan Amr b. Cemûh (r.a.) silahını kuşanıp kıbleye dönerek şöyle duâ etti:

-Allâh’ım! Beni aileme tekrar döndürme-. Bundan sonra Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in huzuruna gitti ve kavminin kendisini savaştan men etmesini ve kendi arzusunu açıkladı ve: -Ben sakat bacağımla Cennet’te gezib dolaşmayı arzu ediyorum.- dedi. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz: -Seni Allâh mazur kıldı. Gitmemen de ne sakınca var?- buyurdular. O (r.a.) arzusunu tekrarlayınca Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz izin verdi. Ebû Talha (r.a.) diyor ki: -Ben Amr’ın savaşta çalımlı çalımlı yürüdüğünü gördüm. (Allâh’a yemin olsun ki Cennet’i arzuluyorum) diyordu. Bir oğlu da arkasından koşuyordu. İkisi de savaştılar ve şehîd oldular. Hanımı kocasının ve oğlunun cesetlerini bir deveye yükleyip defnetmek için Medine-i Münevvere’ye getirirken deve çöktü. Deveye vurarak çok güçlükle ayağa kaldırdılar ve  Medine-i Münevvere’ye götürmeye çalıştılar. Fakat o yüzünü Uhud’a doğru çeviriyordu. Hanımı durumu Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’e anlatınca (Deveye öğle emredildi. Amr savaşa giderken bir şey söyledi mi?) Buyurdular. Hanımı (kıbleye dönerek: “Allâh’ım! beni aileme döndürme” diye duâ etmişti.) dedi. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz: (İşte bundan dolayı deve Medine’ye doğru gitmiyor.) buyurdular.-

 

(Fezâil-i A’mâl)

 

  1. EBÛ BEKR (R.A.)’DE HARAM KORKUSU

 

Hz. Ebû Bekr (r.a.)’ın bir kölesi vardı… Gelirinden muayyen bir miktarını Hz. Ebû Bekr (r.a.)’e verirdi. Bir defasında bir miktar yemek getirdi. Hz. Ebû Bekr (r.a.) ondan bir lokma yedi, kölesi: “Siz her gün nasıl kazandığımı sorardınız, bugün sormadınız” dedi. Buyurdu ki: “Açlığın şiddeti yüzünden sormaya sıra gelmedi, şimdi söyle.” Kölesi! “Cahiliyet zamanında bir kavme  uğramıştım. Onları okuyup üflemiştim. Bundan dolayı onlardan alacağım vardı, bugün  yolum oraya düştü, orada düğün oluyordu. Bana bu yemeği onlar verdiler;” dedi. Hz. Ebû Bekr (r.a.): “Sen beni az kalsın helâk edecektin” buyurdu. Ondan sonra parmağını boğazına sokarak kusmaya çalıştı. Ama o şiddetli açlık halinde yenen bir lokma idi, dışarı çıkmadı. Biri: “su içersin kusabilirsin” dedi. Büyük bir kapla su getirtti. Bol bol su içti ve kustu. Nihayet o lokmayı çıkarabildi. Biri: “Allâh size merhamet etsin, bir lokma yüzünden bu kadar sıkıntıya katlandınız” dedi. Hz. Ebû Bekr (r.a.) şöyle buyurdu: “Eğer bu lokmayla beraber canım çıksaydı yine de o lokmayı çıkarırdım. Ben Resûlullâh (S.A.V.)’den işittim ki <Haramla beslenen vücuda Cehennem ateşi daha layıktır.> Ben vücudumun bir parçasının bu lokmayla beslenmesinden korktum.”

 

(Fezâil-i A’mâl)

 

  1. ÜMMÜ SÜLEYM (R.A.)’IN TESLİMİYETİ

 

Hz. Ümmü Süleym (r.a.), Hz. Enes (r.a.)’ın annesiydi. Önce kocası yani Hz. Enes (r.a.)’ın babasının vefâtından sonra dul kalmıştı. Hz. Enes (r.a.)’ı büyütmek düşüncesiyle bir müddet nikahlanmamıştı. Sonra Ebû Talha (r.a.)ile nikahlandı. Ondan Ebû Umeyr adlı bir oğlu olmuştu. Resûlullâh (S.A.V.) Onların evine gidince Ebû Umeyr’e şaka yapardı. Ebû Umeyr aniden vefât etmişti. Ümmü Süleym (r.a.) onu yıkadı, kefene sardı ve bir sedir ü- zerine yatırdı. (O gün) Ebû Talha (r.a.) oruçluydu. Ümmü Süleym (r.a.) ona yemek vs. hazırladı, kendini süsledi, güzel kokular süründü. Akşam kocası geldi, yemeğini yedi, çocuğun durumunu sordu. Ümmü Süleym (r.a.) çocuğun durumunun artık sakin olduğunu, tamamen iyileştiğini söyleyince kocası rahatladı ve gece hanımıyla birlikte yattı. Sabahleyin kalktığı zaman kocasına: “Sana bir şey sormak istiyorum bir kimse birine emanet bir şey verse sonra onu geri almak istese, onu geri vermesi gerekir mi, gerekmez mi?” dedi. Kocası da: “Muhakkak geri vermek gerekir, alıkoymaya ne hakkı var, istenen şeyin geri verilmesi gerekir” dedi. Bunu duyunca Ümmü Süleym (r.a.): “Senin oğlun Allâh’ın emanetiydi. Allâh onu geri aldı.” dedi. Ebû Talha (r.a.) buna çok üzüldü ve: “Bana önceden niye haber vermedin?” dedi ve Hz. Peygamberimiz (S.A.V.)’in huzuruna giderek bütün hadiseyi anlattı. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz duâ etti ve: “Olabilir ki Allâh o geceye bir bereket nasib eder.” buyurdu. Ensardan biri diyor ki: “Ben Peygamberimiz’in duâsının bereketini gördüm. O gecenin bereketiyle Ebû Talha’nın oğlu Abdullah doğdu. Onun dokuz tane çocuğu oldu ve hepsi de Kur’ân-ı Kerîm’i öğrendiler.”

 

(Fezâil-i A’mâl)

KARAHANLILAR’DA DÎN, DEVLET VE TOPLUM HAYÂTI

ÂL-İ EVLÂD (S.A.V.) İLE MÜNÂSEBETİ SÖYLER:

 

Bunlar, Resûlullâh (S.A.V.)’in neslidir ki bunlara hürmet edersen devlet ve sa’âdete kavuşursun. Bunları, pekçok ve gönülden sev; onlara iyi bak ve yardımda bulun. Bunlar, “Ehl-i Beyt”tir, Resûlullâh (S.A.V.)’ın uruğudur; ey kardeş sen de onları, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’in hakkı için sev.

 

  1. ÖMER (R.A.)’IN HALİ

 

Hz. Ömer (r.a) çoğu kere eline bir tutam ot alır ve: “Keşke ben bir tutam ot olsaydım” bazen de: “Keşke anam beni doğurmasaydı” derdi. Bir gün bir işle uğraşırken adamın biri geldi ve: “Falan adam bana zulûm etti, siz ondan benim hakkımı alınız.”  dedi. Hz. Ömer (r.a.) adama bir kırbaç vurdu ve: “Ben bu işlere bakmak için oturduğum zaman gelmezsin,  başka işler meşgul iken gelip karşılık almamı istersin.” dedi. Adam çekip gitti. Hz. Ömer (r.a.) bir adam göndererek onu çağırttı ve kırbacı ona vererek: “Benden hakkını al” dedi. O kişi: “Ben Allâh için seni afvettim” dedi. Hz. Ömer (r.a.) eve geldi. İki rekât namaz kıldı. Sonra kendine hitap ederek şöyle demeye başladı: “Ey Ömer, sen alçaktın, Allâh seni yükseltti. Sen yolunu şaşırmıştın, Allâh sana doğru yolu gösterdi. Sen değersiz biriydin, Allâh sana değer ve şeref verdi. Sonra seni halkın başına emir yaptı. Şimdi biri gelerek kendisine yapılan zulmün karşılığını almak için senden yardım istiyor, sende ona vuruyorsun. Yarın Kıyâmet Günü Rabbine ne cevab vereceksin?”  uzun bir müddet bu şekilde kendini hesaba çekip kınadı.

 

(Fezâil-i A’mâl)

 

 

 

SA’D B. MUAZ (R.A.)

 

Sa’d b. Muaz (r.a.); Peygamberimiz (s.a.v.)’in emri ile Mus’ab b. Umeyr (r.a.)’in halkı İslâmiyete dâvet etmek ve Kur’ân okumak üzre Medine’ye geldiği zaman, Müslüman olmuştu.

Sa’d b. Muaz (r.a.)’ın Müslüman olduğu gün, Abdul’Eşhel oğullarından kadın, erkek Müslüman olmayan kimse kalmamıştı.

Sa’d b. Muaz (r.a.) halkı İslâmiyete dâvet etmek üzre evini Mus’ab (r.a.)’a tahsis etmişti.

Sa’d b Muaz (r.a.)’, amcasının oğlu Üseyd b. Hudayr (r.a.)’la birlikte Abdul’Eşhel oğullarının putlarını kırmışlardır.

Bedr’egidilirken, yolda Müslümanlardan bazıları Kureyş kervanının Bedir’den geçip gittiğini öğrenince, geri dönmek istedikleri ve müşriklerle çarpışmaktan kaçındıkları zaman, Peygamberimiz (s.a.v.), Eshabın bu yoldaki görüşlerini öğrenmek istemiştir.

Sa’d b. Muaz (r.a.) Ensar adına ayağa kalkarak: “Biz, Sana iman ve Seni tasdik ettik. Bize getirdiğin şeyin hak ve gerçek olduğuna şehâdet ettik. Bu hususta dinlemek ve itaat etmek üzre Sana kat’i sözler de verdik.

Yâ Resûlallah (s.a.v.)! Nasıl istersen, öyle yap! Biz, Seninle birlikteyiz.

Seni, hak din ve Kitabla gönderen Allâh (c.c.)’a and olsun ki Sen, bize şu denizi gösterip dalarsan, biz de, Seninle birlikte dalarız! Bizden bir kişi bile geri kalmaz!

Yarın, bizimle birlikte düşmanımıza karşı gitmeni istemez değiliz.” demişti.

 

(M. Â. Köksal, İ. Tarihi, C. 5, Sh. 385)

 

EHL-İ SUFFA

 

Medine’de kavim ve kabileleri, evleri barakaları bulunmayan, mescidin (suffa) gölgelik yerinde yatıp kalkan sahâbilere denirdi. Çok zaman Hz. Peygamber (s.a.v.) cematinde bulunurlardı. Peygamberimiz (s.a.v.)  daima, Ehl-i Suffa ile sohbet ederdi. Kur‘an ve sünnet öğreticileri de bunlar arasından seçilirdi. Bu yolda Bir-i Mâûne denilen yerde müşrikleri tarafından şehid edilen 70 kişi Ehl-i Suffa’dandır.

Açlıktan dermanı kesilen Suffa Eshâbından birisi bir gün Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e gelip halini arzetti. Peygamber (s.a.v.) de onu zevcelerine gönderdi. Zevceleri: “Yanımızda sudan başka bir şey yok!” dediler. Bunun üzerine, Peygamberimiz (s.a.v.) yanındakilere: “Kim, şu açı yemeğine ortak yapar, yahut konuklar?” dedi. Ensârdan bir kişi, ayağ kalkıp: “Ben!” ve zevcesine: “Haydi. Resûlullah (s.a.v.)’ın misafirini ağırla!” dedi. Kadın: “Çocukların yiyeceğinden başka evimizde bir şey yok!” dedi. Kocası: “O yemeği getir, kandili yak, çocuklarını da uyut!” ded. Kadın yemeği hazırladı, ışığını yaktı, çocuklarını da uyuttu. Sonra, halktı, kandili düzeltir gibi yapıp, söndürdü. Misâfirlerine sanki kendileri de yemek yiyormuş gibi göstermek istediler. İkisi de aç olarak gecelediler. Ertesi günü Peygamberimiz (s.a.v.) onu görünce: “Bu gece, Allâh, sana güldü. Karı koca ikinizin hareketinizden hoşnut oldu!” dedi.

 

(İslâm Tarihi, Cil 1, Sh, 199)

ASHÂB-I KİRÂM (R.A.)’ÜN YÜCE ÎMÂN VE

AHLÂKLARI

 

Ebû Hüreyre (R.A), geçmiş günlerini şöyle anlatır:

“-Üzerimden üç gün geçti, yiyecek bir şey gelmedi. Açlıktan dermânım kalmamıştı. Suffa’ya gitmek isterken düştüm. Hâlimi gören çocular:

“-Ebû Hüreyre, delirmiş!” diye bağırdılar.

Ben de, onlara:

“-Deli, sizsiniz!” diyordum. Bu telâş ile Suffa’ya vardım. O sırada Resûlullâh (S.A.V.) iki çanak tirit getirmişler; Ehl-i Suffa onu yiyorlardı. Beni görüp çağırsınlar diye uzanıyordum. Ama yemek bitmiş, ancak çanağın kenarında bulaşığı kalmıştı. Resûlullâh (S.A.V.), onları topladılar, bir lokma oldu. Mübârek parmakları ile alıp bana:

“-Allâh’ın ismiyle ye!” buyurdular. Kudret ve irâdesiyle yaşadığım Allâh’a yemin ederim ki o lokmayı yiyince doydum.”

 

( İbn-i Hıbbân’dan Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

Abdullâh bin Şakîk (R.A.) der ki:

“Ebû Hüreyre (R.A.) ile birlikte, Hz. Âişe (R.A.)’nın Hücresi’nin yanında idik, geçmiş günlerini bana şöyle anlattı:

“-Üzerimizde eski birer hırkadan başka bir şey yoktu. Bazen günler geçer, karnımızı doyuracak yemek bulamazdık. Hattâ o kadar acıkırdık ki ayakta durabilmek için karnımıza taş bağlardık.”

 

(Ahmed İbn-i Hanbel’den Et-tergîb ve’t-Terhîb)

Abdullâh İbn-i Mes’ûd (R.A.), der ki:

“Bir gün Resûl-i Ekrem (S.A.V.), Ashâbı’nın yüzlerinden aç olduklarını görünce Onlar’a:

“-Size müjde! Yakında bolluğa kavuşacak sabah akşam tirit yiyeceksiniz.” buyurdular.

Onlar da

“-Yâ Resûlallâh! Biz, o gün daha mı hayırlı olacağız?” dediklerinde, Resûl-i Ekrem (S.A.V.):

“-Hayır, siz bugün, o günkünden daha hayırlı, daha fazîletlisiniz.” diye buyurdular.”

 

(Bezzâr’dan Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

 

 

  1. EBÛ BEKR (R.A.)’E BEYTÜL MALDAN MAAŞ BAĞLANMASI

 

Hz. Ebû Bekr Sıddık (r.a.) kumaş ticareti ile uğraşır, geçimini bununla temin ederdi. Halife seçilince adeti üzere sabahleyin bir kaç top kumaş alıp satmak için çarşıya çıktı. Yolda Hz. Ömer (r.a.) ile karşılaştı. Hz. Ömer (r.a.) O’na: “Nereye gidiyorsun?” diye sorunca, “Çarşıya gidiyorum” dedi. Hz Ömer (r.a.): “Eğer sen ticaretle uğraşırsan halifelik görevi ne olacak?” dedi. Hz. Ebû Bekr (r.a.): “O halde çoluk çocuğu nereden yedireceğim”  dedi.  Hz. Ömer (r.a.): “Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’den emin lakabını alan Ebû Ubeyde’nin yanına gidelim de o sizin için hazineden bir miktar maaş kararlaştırsın” dedi. İkisi de onun yanına gittiler. Ebû Ubeyde (r.a.), bir muhacir için ortalama ne veriliyorsa aynısını kararlaştırdı. Bir gün hanımı: “Canım tatlı birşey yemek istiyor” deyince: Hz. Ebû Bekr (r.a.): “Bende para yok ki satın alayım” dedi. Hanımı: “Günlük yiyeceğimizden azar azar arttırırsak bir kaç günde (tatlı alacak kadar miktar) olur.” deyince Hz. Ebû Bekr (r.a.) İzin verdi. Hanımı bir kaç günde biraz para biriktirdi. Hz Ebû Bekr (r.a.): “Tecrübeyle anlaşıldı ki bu kadar miktar bize beytül maldan fazla verilmektedir.” dedi. Bu yüzden hanımının biriktirdiği parayı beytül mala iade etti ve hanımın günlük biriktirdiği kadar paranın maaşlarından kesilmesini de emretti.

 

(Fezâil-i A’mâl)

 

ASHÂB-I KİRÂM (R.A.)’IN TAKVALARI

 

Muhammed bin Ka’b El-Kurezî (R.A.), “Alî bin Ebû Tâlib (R.A.)’in şu sözleri bana rivâyet edildi.” dedi:

“Mescid’de Resûlullâh (S.A.V.) ile oturuyorduk. Mus’ab bin Umeyr (R.A.) yanımıza geldi. Üzerine yıtıklarına tüylü deri parçası dikili eski bir hırka giymişti. O’nu bu hâlde gören Resûlullâh (S.A.V.), O’nu önceki zenginlik hâliyle şimdiki fakirlik hâlini düşünerek ağladı. Daha sonra şöyle dediler:

“-Bakalım nasıl olacaksınız? İlerde zenginleyip ağır kıymetli elbiseler, giydiğinizde, önünüze çeşitli yemek tabaklarının biri konulup biri kaldırıldığında, evlerinizi Ka’be’nin örtüsü gibi kıymetli perdelerle süslediğiniz vakit,..”

Bu sözleri dikkatle dinleyen Ashâb-ı Kirâm (R.A.):

“-Yâ Resûlallâh! O zaman, bugünkünden daha iyi oluruz. Geçim sıkıntımız olmaz. Bütün vakitlerimizi ibâdetle geçiririz.” deyince Resûl-i Ekrem (S.A.V.):

“-Siz, bugün, o günden daha hayırlı ve daha takvâ üzeresiniz.” diye buyurdular.

(Tirmizî’den Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

Sehl bin Sa’d (R.A.) şöyle anlatır:

“-Bizde bir kadın vardı, tarladan pazı toplardı. Cum’a günü gelince pazının köklerini tencerede kaynatır, üzerine de biraz eldeğirmeninde öğüttüğü arpa ununu çalarak bir türlü yemek yapar, bizi da’vet ederdi. Cum’a namazını kıldıktan sonra evine gider, ona selâm verirdik. Bize o pazı yemeğini çıkarırdı. O yemek için Cum’a gününü sabırsızlıkla beklerdik.”

Diğer bir rivâyette de Sa’d (R.A.): “O yemekte yağ dahî olmazdı ve Cum’a günleri, bize düğün bayram olurdu.” diyor.

(Buhârî’den Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

Ebû Zerr (R.A.), şöyle anlatır:

“Müşriklerle bir gazvede idik. Bir ara közde pişirilmiş ekmek yediklerini görünce üzerlerine yürüdük. Ekmeklerini aldık ve yemeğe başladık. Câhiliyyet devrinde “Ekmek yiyen şişmanlar.” diye duymuştuk. ekmeği yiyince bazılarımız, “Şişmanladım mı, acaba?” diye karnına bakıyordu.

 

(Taberânî’den Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

 

 

EZVÂC-I MUTAHHARÂT (R.ANHÜMÂ)’NIN FAZîLETLERİ

 

Ezvâc-ı Mutahharât (r.anhümâ)’nın fezâil ve mehâsinine nihâyet yoktur. Onlar mü’mînlerin vâlideleridir. Onlara karşı da her türlü hürmet ve muhabbetle mütehassis bulunmak bizim için bir vecîbedir.

Resûl-ü Ekrem (s.a.v.)’in ilk muhterem Refikası Hadîcet’ül-Kübrâ (r.anhâ) Hazretleridir ki Nebî-yi Zîşân (s.a.v.) Efendimiz’i tasdîk edenlerin birincisi bulunmak şerefini hâizdir. Hazret-i İbrâhîm (r.a)’den başka sâir Evlâd-ı Nebevî (r.a.)’nın muazzez vâlidesidir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) uğrundaki fedâkârlıkları her türlü senâlara lâyıktır. Sahîh-i Buhârî, C.7, Sh: 214’te kayıtlı bir Hadîs-i Şerîf’te: “Kadınların en hayırlısı Hazret-i Meryem ile Hazret-i Hadîce’dir. “ buyurulmuştur. Cibrîl-i Emîn (a.s.), Allâh-ü Teâlâ’nın ve kendisinin selâmlarını Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) vasıtasıyla Hz. Hadîce (r.a.)’ya teblîğ etmiş ve O’nun için Cennette pek kıymetli bir makam bulunduğunu da müjdelemiştir ki bu da Sahîh-i Müslim C.7, Sh:133’te kayıtlıdır. Hadîcet’ül-Kübra (r.a.) Vâlidemizin fezâili hakkında daha nîce Ehâdîs-i Şerîfe vardır.

Ezvâc-ı Mutahharât (r.a.)’dan biri de Hz. Âişe-i Sıddîka vâlidemizdir. Bu muhterem vâlidemiz, Resûl-ü Ekrem (s.a.v.)’e çok hizmetlerde bulunmuş, O (s.a.v.)’den çok ilm ü irfân ahzetmiş, İslâmiyet âlemini neşrettiği dînî ma’lûmât ile aydınlatmıştır. Hz. Âişe (r.a.)’nın zekâsı, dirâyeti, nezâheti, kudret-i ilmiyesi fevkâlâde idi. O (r.a)’nın nezâhetini Kur’ân-ı Mübîn îlân etmektedir. O (r.a.)’ya söz söyleyecek bir kimse Kur’ân-ı Kerîm’in tezkiyesine ve bütün Ehl-i İmânın hüsn-ü şehâdetine münâfi bulunacağı cihetle mücâsirlerinin İslâmiyetle hiçbir alâkası bulunamaz. Hz. Âişe Sıddîka (r.a.) Vâlidemiz, Fukahâ-yı Sahâbe (r.a.)’nın büyüklerindendir. Hadîs-i Şerîfler rivâyetinde temâyüz etmiş altı zâttan biri de Ümm’ül-Mü’mînîn Hz. Âişe (r.a)’dır. 2210 Hadîs-i Şerîf rivâyet etmiş olup dînimizin birçok ahkâmı bu Hadîs-i şerîflere müsteniddir. Sahâbe-i Kirâm’ın fukahâsından sayılan diğer vâlidelerimiz de Hz. Ömer (r.a.) kerîmeleri Hz. Hafsa (r.a.) ile Hz. Ebû Süfyân (r.a.)’ın kerîmesi ve Hz. Muâviye (r.a.) hemşîresi olan Hz. Ümmü-i Habîbe  (r.a.)’dır.

(Ö.N. Bilmen,Ashâb-ı Kîrâm, Sh: 17-18)

 

 

 

 

UHUD ŞEHİDLERİNİN MÜKÂFATI

 

Peygamberimiz (s.a.v) buyurdu ki:  “Uhud’da kardeşleriniz şehid oldukları zaman, Allâh (c.c.), onların ruhlarını yeşil kuşların kursaklarına koydu ki, onlar, Cennet’in ırmaklarından sulanır, meyvalarından yerler. Arş’ın gölgesinde asılı altın kandillere gidip yuvalanır, tünerler. Onlar, böyle yiyecek ve içeceklerinin hoşluğunu, güzelliğini görünce: “ Keşke, Allâh’ın bize neler ikram ettiğini, kardeşlerimiz bilselerdi de Cihad’dan çekinmeseler, çarpışmaktan korkup düşmandan yüz çevirmeselerdi!” dediler.

Allah (c.c.)0 “Tarafımızdan ben onlara bu söylediklerinizi tebliğ eder, ulaştırırım!” dedi ve indirdiği âyetlerde şöyle buyurdu: “Allah yolunda öldürülenleri sakın, ölüler sanma! Bilâkis onlar, Râb’ları katında diridirler.” (Bakara Sûresi: 154)

Öyle ki, Allah’ın lutuf ve inayetinden kendilerine verdiği şehitlik mertebesiyle hepsi de, sevinerek Cenet nimetleriyle rızıklanırlar. Arkalarından şehitlikle henüz kendilerine katılamayanlar hakkında da: Onlara hiç bir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değiller! Onlar, Allah’dan gelen bir nimetle, hâttâ daha fazlasıyle ve Allah (c.c.)’ın mü’minlere olan mükafatını zayi edemeyeceği müjdesiyle sevinirler.”

 

(Al-i İmran: 169-171)

 

(İslam Tarihi M. Asım Köksal, C. 10/222)

 

  1. HABBAB B. EL-ERET (R.A.)’IN ÇEKTİĞİ EZİYETLER

 

Hz. Habbab b. El-Eret (R.A.) kendilerini imtihan için ileri atan ve Allâh yolunda en korkunç işkencelere katlanan mübarek zatlardan biriydi. İlk müslüman olan beş veya altı kişiden sonra müslüman olmuştu. Bu yüzden  uzun zaman eziyet çekti. O’na demir zırh giydiderek kızgın güneşin altına bırakıyorlar, o da zırhın sıcaklık ve hararetinden kan-ter içinde kalıyordu. Çoğu zaman kızgın kumlar üzerine sıpt üstü yatırılırdı. Bu yüzden  sırtının etleri çürüyüp, dökülmüştü. O bir kadının kölesiydi. Kadın O’nun Peygamber (S.A.V.)  ile görüştüğünü öğrenince ceza olarak bir demiri kızdırır, o’nunla Habbab (R.A.)’ın başını dağlardı. Hz. Ömer (R.A.) uzun zamandan sonra kendi hilâfeti döneminde Hz. Habbab (R.A.)’den kendisine yapılan eziyetleri genişçe anlatmasını istedi. Habbab (R.A.) – sırtıma bakın- dedi. Hz. Ömer (R.A.) O’nun sırtını görünce: -Ben böyle bir sırt hiç kimsede görmedim- buyurdu. Habbab (R.A.): -Beni ateş korları üzerine yatırarak sürüklerlerdi. Sırtımdan çıkan yağ ve kanlarla ateş sönerdi- dedi.  Bu kadar eziyetler çekmesine rağmen İslâm yükselmeye ve  fetih kapıları açılmaya başladığında O: -Allâh etmesin, çekmiş olduğumuz eziyetlerin mükafatı yoksa dünyada iken mi veriliyor- diye ağlar, dururdu.

“Hz. Habbab (R.A.) Hicretin 37. senesinde irtihâl etti. O Kûfe’ye defnedilen ilk sahâbiydi. İrtihâlinden sonra Hz. Ali (K.V.) O’nun kabrinin yanından geçerken şöyle buyurdu: – Allâh Habbab’a rahmet etsin. Kendi isteğiyle müslüman oldu, severek hicret etti; ömrünü cihadla geçirdi ve musibetlere sabretti. Kıyâmeti hatırlayan, hesab vakti için hazırlık yapan, geçinecek kadar mala kanaat eden ve kendi Mevla’sını razı eden kimseye ne mutlu!-

 

(Fezâil-i A’mâl)

 

  1. EBÂ ZERR GIFÂRÎ (R.A.)

 

İbrâhîm İbn-i Eşter (R.A.) şöyle anlattı:

Ebâ Zerr (R.A.), Rebeze’de iken irtihâli yaklaşır.

Bunu anlayan karısı, ağlamağa başlar. Ebâ Zerr (R.A.)

“-Niçin ağlıyorsun?” der. Karısı:

“-Ağlıyorum; çünkü sana bir şey yapamayacağım. İrtihâl ettiğinde sana kefen yapacak bir şeyim yok.” der. Ebâ Zerr (R.A.):

“-Ağlama! Çünkü Resûlullâh (S.A.V.): “Sizden biri çölde irtihâl edecek; cenâzesinde bir takım mü’min, hazır bulunacak.” buyurdular. Bunu söyledikleri mecliste benimle bulunanların hepsi şehir ve kasabalarda irtihâl ettiler. O mecliste bulunup da, benden başka irtihâl etmeyen kalmadı. İşte çölde irtihâl edecek olan kimse, benim. Yolu gözet, sana dediğim bir takım mü’mini, mutlakâ, göreceksin. VALLÂHİ HİÇ YALAN SÖYLEMEDİM KİMSE DE BENİ YALANLAMADI!” der. Karısı:

“-Nereden gelecek o bir takım mü’min? Hacc mevsimi de geçti; artık hiç kimse buradan gelip geçmez! der. Ebâ Zerr (R.A.):

“-Yola bak!” der. Karısı, bakınca akbaba kuşu sürüsü gibi bir cemâat, hızla gelip yanında dururlar. Ve:

“-Ne istiyorsun?” derler. O da:

“-Bir müslüman, (Kocam) irtihâl etmek üzere, O’nu kefenleyin; sevâb kazanırsınız.” der. Müslüman cemâat:

“-O kimdir?” derler. Ebâ Zerr (R.A.)’in Karısı:

“-Ebâ Zerr (R.A.)” deyince:

“-Anamız ve babamız O’na fedâ olsun!” derler. Hızla Ebâ Zerr (R.A.)’in yanına gelirler. Bunları gören Ebâ Zer (R.A.):

“-Size müjdeler olsun! İşte Resûlullâh (S.A.V.)’in haber verdikleri cemâat sizsiniz. Beni, siz, kefenleyip defnedeceksiniz. Allâh’a yemîn ederek sizden ricâ ediyorum ki beni kefenleyecek kimse, ne idârecilik; ne onun yardımcılığını; ne de postacılığını yapmış olsun!” der. Oradakilerin hepsi, adı geçen vazîfelerde bulunmuşlar; yalnız resmî vazîfelerde bulunmamış bir genç:

“-Seni kefenleyecek olan benim. Heybemde anamın eğirip dokuduğu iki parça kumaş var. Seni, onunla kefenleyeceğim. Üzerimde ayrıca iki elbisem var.” der. Ebâ Zerr (R.A.):

“-Beni kefenleyecek olan kimse, sensin!” der.”

(imâm-ı Ahmed İbn-i Hanbel (R.A.)’den Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

 

 

SAHABEDEKİ KARDEŞLİK DUYGUSU

 

Ebû Hüreyre (R.A.)’den şöyle rivâyet edilmiştir: “Hicret-i Seniyye üzerine Ensâr (R.A.) Nebî (S.A.V.)’e: “-Yâ Resûlallâh! Hurmalıklarımızı bizimle Muhâcir kardeşlerimiz arasında taksîm buyur.” dediler. Sallallâhü Teâlâ Aleyhi ve Sellem: “Öyle olmaz!” buyurdular.

Bunun üzerine Ensâr (R.A.), Peygamberimiz (S.T.A.V.)’in emirleriyle Muhacirîn (R.A.)’e terbiye ve sulama külfetini siz derûhte ediniz de sizi mahsûle ortak yapalım, dediler. Bu sûretle Ensâr ve Muhâcirin (R.A.): “-Resûlullâh (S.A.V.)’in emrini işittik ve itâat ettik.” diye mutâbık kaldılar.

Lisân-ı Şerîat’de bu şirkete (müsâkat) denilir.

Ensâr ile Muhâcirîn (R.A.) arasındaki bu müsâkatın nısfiyyet üzerine olduğunu Buhârî şârihleri kaydediyorlar. Bu ulvî teâvünün (yardımlaşmanın)  sâiki: Akabe Gecesi nükabâ-i Ensâr (R.A.)’ün Medîne’ye hicret edecek müslümanlara muâvenette bulunacaklarına dâir Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri’ne verdikleri sözün yerine getirilmesi zamanının hulûl etmiş olmasıdır.

Ensâr (R.A.), Akabe Bey’atı’nda derûhte ettikleri bu vazîfe-i uhuvveti ziyâdesiyle îfâ ettiler. Enes İbn-i Mâlik (R.A.)’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Nebî (S.A.V.), Bahreyn’den iki kıt’a arazîyi, mukâtaa sûretiyle Ensâr’a vermek istedi de. Onları da’vet buyurdular. Ensâr (R.A.): “-Yâ Resûlallâh! Bize mukâtaa buyurduğunuz gibi Muhâcir kardeşlerimiz’e de ikta’ etmedikçe bize ihsân buyurmayınız.” dediler. Resûlullâh (S.T.A.V.):

“-Ey Ensâr! Benden sonra siz, yakın bir istikbâlde (gelecekte) çok ağır hodgamlığa (bencilliğe) şâhid olacaksınız. Fakat siz, Havz-ı Kevser’de bana mulâkî oluncaya kadar sabrediniz.” buyurdular.

Sa’d İbn-i Rebî’ (R.A.) Medîne’nin en zengin bir servet sâhibi (olarak) (Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in kendisiyle kardeş yaptıkları) Abdurrahmân İbn-i Avf (R.A.)’e servetinin nısfını hîbe ettiği hâde Abdurrahman ibn-i Avf (R.A.) kabul etmemiş, yağ ve yoğurt ile başladığı ticâretle binlerce dirhem tasadduk edecek bir servete mâlik olmuştur.

Zamân-ı Sa’âdet’te bazı Ashâb-ı Kirâm (R.A.)’ün ticâretle iştigallerini ve taraf-ı Risâletpenâhî (S.A.V.)’den takdîr ve teşvîk buyurulduğu (Buhârî, Abdurrahmân İbn-i Avf (R.A.) Hadîs’i) izhârdır. Sonra en mühim hüküm de, ticâret ve emsâli sanâyi’ ile iştigal ederek kişinin zâtî kazancının hibe vesâir yollarla başkasının muktesabâtından müstefid olmaktan çok hayırlıdır.”

 

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe / 1)

 

  1. ALÎ (K.V.)

 

Ebû Ya’lâ’nın rivâyetinde, Hz. Alî (R.A.) şöyle anlattılar:

“Bir kış sabahı, evden çıktım; soğuk iliğime işlemişti. Evimizde bulunan bir yün kumaşı alıp boynuma ve omuzlarıma attım. Isınmak için o yün kumaşla göğsümü iyice kapattım. VALLÂHİ EVİMDE YİYECEK HİÇBİR ŞEY YOKTU. RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İN EVLERİNDE BİR ŞEY OLSA; HABERİM OLURDU. Kısmetimi aramak için Medîne’nin bir tarafına gittim, bir yahûdînin bahçesine vardım. Bahçe duvarının yarığından içeriye baktığımı gören bahçenin sâhibi yahûdî:

“-Ne istiyorsun bedevî? Her kovası bir hurma karşılığına kuyudan su çekip hurmaları sular mısın?” dedi. Ben de:

“-Evet, kapıyı aç.” dedim. Hemen kapıyı açtı. Kuyudan su çekip ağaçları suladım ve bir avuç hurma kazanınca:

“-Artık yeter!” dedim ve bir avuç hurmayı yiyip üzerine de su içtikten sonra Resûlullâh (S.A.V.)’in yanlarına gidip Mescid’de yanlarına oturdum.

Hz. Fâtıma (R.A.) şöyle anlattılar:

“Bir gün Resûlullâh (S.A.V.) Hasan ile Hüseyin’i kasdederek:

“-Oğullarım nerede?” dediler. Ben de:

“-Sabahleyin kalktık, evimizde yiyecek hiçbir şey yoktu. Alî (R.A.): “-Yanımda yiyecek birşey yok, korkarım, çocuklar yemek isterler; ağlarlar. Seni rahatsız ederler. Onları da götüreyim.” dedi. “Filânca yahûdînin yanına gitti” dedim. Bunun üzerine, Resûl-i Ekrem (S.A.V.), yahûdînin yanına gitmek için çıktılar. Giderlerken Hasan ile Hüseyin’i, bir humalıkta su başında oynarlarken görürler. Önlerinde ise biraz hurma varmış. Babalarına:

“Yâ Alî! Sıcaklar basmadan oğullarımı götürmeyecek misin?” derler. Alî de:

“-Evimizde yiyecek hiçbir şey yok. Yâ Resûlallâh, Fâtıma’ya biraz hurma toplayıncaya kadar oturursanız…” deyince Resûlullâh (S.A.V.) otururlar. Alî, benim için bir mikdâr hurma toplayıp çıkına koyar. Çocukları eve getirmek için oradan ayrılırlar. Çocukların birisini, Resûl-i Ekrem (S.A.V.), birisini de Alî taşırlar.

 

(Taberânî’den Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

 

HİCRET-İ NEBEVÎ (S.A.V.)’İN YILBAŞI OLARAK KABÛLÛ

 

Muharrem, Hicrî senenin ilk ayıdır. Hicrî târih, Resûl-i Ekrem (S.A.V.) in, Mekke’den Medîne’ye hicretleriyle başlar.

Hz. Ömer (R.A.) zamanından mukaddem (önce) Arabistân’da bir târih-i mahsûs (husûsî bir târih) yoktu. Bir def’a Ka’b bin Lü’eyy’in vefâtı ve daha sonra Fil Hâdisesi, târihe mebde’ (başlangıç) olarak kabûl olunmuştu. Hicretin 21. senesinde Hz. Ömer (R.A.)’e, üzerinde Şa’bân ayı yazılı bir sened getirilmişti. Hz. Ömer (R.A.), “Bu senedi, geçen senenin Şa’bânı mı yoksa sene-i hâliye (bu senenin) Şa’bânı mı olduğunu” sordu.

Bu sırada, Hz. Ömer (R.A.), Yemen Vilâyeti Mâl Emîni Ya’lâ bin Ümeyye (R.A.)’den günü, ayı, yılı yerli yerinde düzgün yazılar almağa başlamış; bu şekil, Hz. Ömer (R.A.)’in çok hoşuna gitmişti. Bu da, Muharrem’in 1. gününün, Hicrî târihin başlangıcına vesîle olmuştur.

Bunun üzerine Meclis-i Şûrâ toplanarak Hz. Alî (K.V.)’in tavsiyesi üzerine Hicret-i Muhammediyye (S.A.V.)’in târihe mebde’ (başlngıç) olması, ittifâk-ı ârâ (re’y birliğiyle) ile kabûl edildi.

İslâm târihinde en mühim bir hâdise olan Hicret-i Nebevî (S.A.V.)’de Hz. Ebû Bekir (R.A.) âilesi’nin şerefli büyük hizmetleri vardır. Hicret-i Peygamberî (S.A.V.), târihin seyrini değiştiren mühim bir hâdisedir. İslâm güneşinin Medîne-i Münevvere ufuklarında bütün meş’aleleriyle parlayarak, arzın her tarafını aydınlatmağa başlaması bu Hicret’ten sonra başlar.

Bu feyizli ve bereketli günün, her müslüman tarafından kutlanması ve müslüman kardeşler arasında tebrîklerin teâtî edilmesi dinî bir borçtur. Bu Hicretle doğan İslâm Devleti (30) yıl gibi çok kısa bir zamanda Endülüs’ten Çin’e kadar, cihânın en kıymetli mıntıkasında insanları, dîn ve vicdan hürriyetine, sulha sükûna kavuşturmuştur.

 

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.),

Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer (R.A.)

 

 

ASHÂB-I KİRÂM (R.A.)’ÜN ÖRNEK YAŞAYIŞLARI

 

Ebû Hureyre (R.A.) der ki:

“-Ehl-i Suffa (R.A.)’den yetmiş (70) kişi tanırım. Hiçbirisinin hırkası yoktu. Kimi, birer eteklikle bellerinden aşağılarını kapatıyor; kimi de, omuzlarına attıkları birer kumaş parçası ile vücûdlarını kapatıyor; avret mahallerimiz açılmasın diye elleriyle önlerinden birleştiriyordu. Kiminin etekleri, bacaklarının yarısına kadar, kimisininki topuklarına kadar iniyordu.”

 

(Buhârî ve Hâkim’den Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

 

Utbe bin Abdi’s-Sülemî (R.A.), der ki:

“-Resûlullâh (S.A.V.)’den elbise istedim, bana iki (parçadan ibâret olan) keten elbise giydirdiler. Bunun üzerine arkadaşlarımın arasında en iyi giyinen ben oldum.”

 

(Ebû Dâvûd’dan Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

 

Yahyâ bin Ca’de (R.A.) şöyle anlattı:

“-Habbâb (R.A.) hastalanmıştı. O’nu, Resûlullâh (S.A.V.)’in Ashâbı’ndan bazı kimseler ziyârete giderek:

“-Müjde yâ Ebâ Abdullâh! Muhammed (S.A.V.)’in Havzı’nın başına gidip Cennet şerbeti içeceksin!” dediler. Bunları işiten Habbâb (R.A.), zenginliğin ve dünya sa’âdetlerinin alâmetleri olan evdeki eşyâyı işâret ederek:

“-Bu kadar ni’metlerin içinde yaşayarak O’nu nasıl göreceğim?” Hâlbuki Resûlullâh (S.A.V.): “-Dünya malından, bir yolcunun yanında götüreceği kadarı yeter.” diye buyurmuşlardı, dedi.”

 

(Ebû Ya’lâ ve Taberânî’den Et-tergîb ve’t-Terhîb)

 

Sa’d bin Ebî Vakkâs (R.A.) der ki:

“-Arablar’dan, Allâh yolunda, ilk oku atan benim. Resûlullâh (S.A.V.)’ın maiyyetinde harbediyorduk. Asma ve muğayler ağacının yaprağından başka yiyecek bulamıyorduk. Dışkımız da koyununki gibi kuru oluyordu.”

 

(Buhârî ve Müslim’den Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

 

  1. ÖMER (R.A.)’İN, ZÜHD VE TAKVÂLARI

 

Zeyd bin Eslem (R.A.), şöyle anlattılar:

“Ömer (R.A.), su istedi; bal şerbeti getirdiler. Bal şerbetini görünce:

“-Bu, çok güzeldir. Fakat Allâh-ü Teâlâ’nın (Canlarının isteğini verenleri): “Dünyada bütün güzel kısmetlerinizi tükettiniz. Âhireti ihmâl ettiniz. Ömrünüzü onlarla geçirdiniz. (Allâh’ı unuttunuz) (Ahkâf Sûresi: 20) diye kınadığını işitiyorum. Korkarım güzel kısmetlerimiz dünyada biter, âhirete bir şey kalmaz.” dediler ve bal şerbetini içmediler.”

Hz. Abdullâh ibn-i Ömer (R.A.) rivâyet ettiler: Hz. Ömer (R.A.), Câbir bin Abdullâh (R.A.)’ın elinde bir dirhem gördü: (Dirhem: O zamanın gümüş para birimidir ve 5 veyâ 6 dirheme o zaman bir koyun alınabiliyordu.)

“-Bu paraya ne alacaksın?” diye sordular. O da:

“-Evime et alacağım; çocukların canı et istiyor.” diye cevâb verince Hz. Ömer (R.A.):

“-Siz, her canınızın istediğini alır mısınız, amca oğluna (akrabâsına) ve komşularına yardım etmek için biraz az yeseniz olmaz mı? Yoksa şu Âyet-i Celîle gözünüzden kaçtı mı? “Dünyada bütün güzel kısmetlerinizi tükettiniz. Âhireti ihmâl ettiniz. Hep dünya ni’metleriyle oyalandınız. (Allâh’ı unuttunuz.)” (Ahkâf Sûresi: 20) dedi.”

Enes (R.A.) der ki:

“Halifeliği zamanında Ömer (R.A.)’i gödüm: Hırkasının iki omuzunun arasında, üç yamalı yer vardı.”

 

  1. OSMÂN (R.A.)’İN ZÜHD VE TAKVÂLARI

 

Abdullâh bin Şeddâd bin El-Hâd (R.A.) der ki:

“Osmân bin Affân (R.A.)’i, Cum’a günü minberde hutbe okurken gödüm. Üzerinde dört beş dirhem değerinde kaba bir Aden abâsı, başında ince bir tülbent vardı. Vücûdu ince, sakalı uzun, yüzü güzeldi.”

(Taberânî’den Hâkim ve İmâm-ı Mâlik

(R.A.)’den, Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

 

ABDULLAH B. ZÜBEYR (R.A.)’İN DOĞUŞU

 

Esma bint-i Ebî Bekr (R.A.) der ki: “Ben, gebelik müddetimi doldurmuş olarak Mekke’den çıktım; Muhacir olarak Medine’ye geldim. Kuba’ya indim. Abdullah’ı orada doğurdum. Sonra onu Resulullah’a getirip kucağına koydum. Resulullah bir hurma istedi. Onu çiğneyip çocuğun ağzına verdi ki oğlumun midesine giren ilk şifalı şey, Resulullah’ın bu çiğnemi oldu. Resulullah, çiğnediği hurmayı çocuğun damağına sürdükten sonra ona bereket duası da yaptı. Abdullah, Medine’de muhacir müslüman aileleri içinde ilk doğan çocuktu. Abdullah (R.A.)’ın doğumu ile muhacirler son derece ferahladılar. Çünkü yahudiler tarafından onlara, “Artık, sizi sihirledik. Sizin için çocuk doğurmak yok.” deniliyordu. Müslümanlar aralarında hep bu sihri konuşmakta idiler. Abdullah’ın doğduğunu işitir işitmez, (Allâh-ü Ekber) diyerek tekbir getirdiler ki bu, Allâh (c.c.)’ın yahudileri yalanlamasından duydukları sevinçten ileri gelmiştir.

Peygamberimiz (s.a.v.), çocuğu eliyle sığadıktan sonra, ona abdullah ismini taktı.

Abdullah b. Zübyr (R.A.), 7-8 yaşlarında iken, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e biat etmiştir. Bir geceyi sabaha kadar kıyamda, bir geceyi sabaha kadar Rükû’da, bir geceyi de sabaha kadar secdede geçirmeyi adet edinmişti. Kendisinin, bir rekâtta Bakara Al-i İmran, Nisa ve Maide surelerini okuduktan sonra Rükûa gittiği rivayet edilir.

 

(M.Asım Köksal-İslam Tarihi Medine Dev. C.2 Sh. 11)

 

  1. SA’D VE HZ. ABDULLAH B. CAHŞ (R.A.)’IN DUÂLARI

 

Hz. Abdullah b. Cahş (r.a.) Uhud savaşında Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a.) Hazretlerine: “Ey Sa’d! Gel birlikte duâ edelim, herkes kendi ihtiyacına göre duâ etsin, diğeri amin desin. Böyle yapmak duânın daha çabuk kabul olmasını sağlar.” dedi. Her ikisi de bir köşeye çekilerek duâ ettiler. Önce Hz. Sa’d (r.a.) duâ etti. “Allâh’ım! Yarın savaş başlayınca karşıma hamlesi çok şiddetli ve cesur birini çıkar; o bana şiddetle saldırsın, ben de ona şiddetle saldırayım. Ona karşı bana zafer nasib et ki Senin yolunda onu öldüreyim ve ganimet elde edeyim.” Hz. Abdullah (r.a.) “Amin” dedi. Sonra Hz. Abdullah (r.a.) şöyle duâ etti: “Allâh’ım! Yarın Savaş meydanında beni hamlesi çok sert olan cesur biriyle karşılaştır. Ben ona şiddetle saldırayım ki o da bana şiddetle saldırsın; sonra o beni öldürsün, burnumu kulağımı kessin. Kıyâmet Günü huzuruna çıktığımda, Sen (Ey Abdullah! Senin kulağın, burnun niçin kesildi) diyesin. Ben de (Ey Allâh’ım! Senin ve Senin Resûlünün yolunda kesildi) diyeyim. Sonra Sen (doğru, bunlar ancak benim yolumda kesilmiştir) diyesin.” Hz Sa’d (r.a.) “Amin” dedi. Ertesi gün savaş başladı. Her ikisinin duâsı istedikleri şekilde kabul edildi. Sa’d (r.a.) diyor ki: “Abdullah b. Cahş’ın duâsı benim duâmdan daha üstündü. Akşamleyin baktım ki kulağı, burnu (kesilmiş) biri ipe bağlanmış duruyordu.” Uhud Savaşı’nda O’nun kılıcı kırılmıştı. Resûlullâh (S.A.V.) O’na bir ağaç dalı vermişti. O’nun eline geçer geçmez o dal kılıç oluvermişti. O kılıç bir zaman sonra iki yüz dinara satılmıştı.

 

(Fezâil-i A’mâl)

 

  1. EBÛ BEKİR (R.A.)’İN ZÜHD VE TAKVÂLARI

Zeyd bin Erkam (R.A.) şöyle söyledi:

 

“Ebû Bekir (R.A.)’in yanında idim. İçecek bir şey istediler. Su ve bal şerbeti getirdiler. Ellerine alınca dertli dertli ağladılar. Bir rahatsızlığı var zannettik. Bir şey de soramadık Ağlamaları durunca:

“-Ey Resûlullâh (S.A.V.)’in Halîfesi! Neden ağladınız?” dedik. Şunları söylediler:

“-Bir gün Resûlullâh (S.A.V.)’in yanında idim. Bir ara, kendilerinden bir şeyi uzaklaştır gibi yaptıklarını gördüm. Fakat uzaklaştırdıkları şeyi görmedim. Ve:

“-Yâ Resûlallâh! Nedir o, kendinizden uzaklaştırmak istediğiniz? Ben bir şey göremiyorum.” dedim. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (S.A.V.):

“-Dünya bana yaklaştı. Ben de: “Korkma! Sen bana kavuşamayacaksın.” dedi, diye buyurdular.

Ebû Bekir (R.A.) devamla:

“Resûlullâh (S.A.V.)’in bu hâlleri bana çok tesîr etti. O’NUN EMRİNE UYMAYAN BİR ŞEY YAPARIM DİYE KORKTUM DA ONUN İÇİN AĞLADIM.” dediler.

 

  1. ALÎ (R.A.)’İN VE HZ. FÂTIMA (R.A.)’NIN DÜĞÜNLERİ VE ÇEYİZLERİ

Câbir (R.A.) der ki:

 

“Alî ve Fâtıma (Radıyallâhü Anhümâ)’nın düğününde idik. O düğünden daha güzel bir düğün görmedik. Yataklarını, hurma lifi ile doldurduk. Düğünde yemek olarak hurma ve zeytinyağı getirdiler, onları yedik. Yataklarının kılıfı tabaklanmamış koç derisiydi.

Abdullâh ibn-i Öme (R.A.) şöyle anlattı:

“Resûlullâh (S.A.V.), kızı Fâtma (R.A.)’yı, Alî (R.A.) ile evlendirirken çeyiz olara bir kadife battaniye, içine huma lifi ve ot doldurulmuş bir deri yastık, bir de su tulumu verdiler, Kadife battaniyenin yarısını altlarına döşek yapıyorlar; yarısını da üstlerine örtüyorlardı.”

 

(İbn-i Ebi’d-Dünya ve Bezzâr’dan, Et-Tergî ve’t -Terhîb)

 

HAZRET-İ SAÎD BİN ZEYD -RADIYALLAHU ANH-

Esma(r.a) diyor ki:

 

— Ben Zeyd bin Amr bin Nevfel; kâbe’ye arkasını dayamış olduğu halde gördüm. Şöyle söylüyordu:

— Ey Kureyş toplumu, Allah’a yemin ederim ki, sizin içinizde benden başka İbrahim dini üzere olan yokdur.

Zeyd İbn-i Amr İbn-i Nevfel ölümü kastedilen kızları ölümden kurtarırdı. Kızını öldürecek olan şahsa:

— Onu öldürme! Onun bütün hayati ihtiyaclarını ben temin edeceğim, der ve elinden alırdı. Ne zaman o çocuk büyür, yetişkin hale gelirse babasına:

— İşte kızın, eğer istersen onu sana vereyim, istersen ihtiyaclarını temin etmekde devam edeyim, derdi.

Buharî’nin rivâyetine göre, Abdurrahman bin Zeyd bin Eslem babasından rivâyet etdi ki:

Taağuttan ona tapmaktan kaçınarlar» âyet-i kerimesi sahabenin üçü hakkında nâzil oldu. Onlar ki câhiliyyet devrinde kitab ve nebi’den haberleri olmaksızın Allah’ı tevhid ederlerdi. O Ashab da şunlardır: Zeyd İbn-i Amr, Ebû Zer ve Selman ki onları Allah doğru yolda hidâyet etmişti…

Said(r.a)’in babası Zeyd Ukalâdan olmakta, cahiliyyet devrinde puta tapmakdan ve onlara kurban kesmekten ve o nâma kesilenleri yemekten ve kan ve ölü eti yeme gibi cahilî adetlerden i’raz edip muhavvllik yolunu tutmuştur.

Hazret-i saîd’in babası Zeyd, tâlib-i dîn-i hak olup Hicaz’dan çıkıp Şam’a doğru gelmiş Belkaa nahiyesinde bir rahib’e din-i Hanîf-i sormuş, râhib ona:

“— Sen bir dine talibsin ki, seni ona erişdirecek kimse bulamayacaksın? Velâkin çıkıp gelmiş olduğun beldeden zûhur edecek olan Nebiyy-i Ahiri’z zaman’ın zuhûru yaklaşmıştır. O din-i İbrahim üzere meb’üs olacaktır. Durma git, belki de zûhur etmiştir.,, demiş olduğundan Zeyd dahi hemen serîan oradan çıkmış ve Mekke’ye giderken yolda hıristiyanlar tarafından öldürülmüştür.

Hazret-i Ömer(r.a) ile said (r.a) Resulullah (s.a.v.)’den Zeyd için istiğfar niyaz etmişler ve Cenab-ı Risalet-meâb:

“— Hay hay, Zeyd yevm-i kıyametde başlı-başına bir ümmet olarak ba’s olunur.,, diyerek muvafık vermişlerdir.

 

 

Hz. MAHMÛD SÂMÎ (k.s) Ashab-ı Kiram, C:2 S: 212, 213,214

ENDERÛN MEKTEBİ

 

Bu mektep, Topkapı Sarayı içinde idi. Sarayda, orduda ve hükûmet işlerinde çalışacak me’mûrları, müstahdemleri burası yetiştirirdi. Bu mektebin İstanbul Fâtih’i tarafından açıldığı zannedilmektedir. Talebesi, Acemi oğlanlar arasından seçilirdi.

Enderûnluların yalnız büyük küçük odalardakileri değil, öteki odalarda bulunanları da okuyup yazmaktan, bir hüner ve san’at öğrenmekten geri kalmazlardı. Bunlar, kendi odalarına düşen vazifeleri yaptıktan sonra kalan vakitlerinde yazı öğrenirler, kur’ân okurlar,uhıfza çalışırlar ve tecvid öğrenirlerdi. Bir kısmı da daha seviyede olup Saray’a gelen hocalardan şer’î bilgileri edinirlerdi.

Yaz, kış akşam namazından bir saat önce abdestlerini alırlar, güneş batıncaya kadar Kur’ân okurlardı. Akşam namazını kıldıktan sonra yatsıya kadar dinlenirler, yatsı ezanından sonra Hünkâr mescidine gelirler, her oda, kendine ayrılan yerde namazını kılar, imamla birlikte hünkâra duâ ederlerdi. Sonra herkes odasına çekilirken ayak üzeri, padişah selâmetliği için ve geçmiş padişahların ruhları için üç ihlâs, bir Fâtiha-yı Şerîf okurlardı.

Sabahları güneş doğmadan önce kalkarlar, sabah namazına kadar Kur’ân okurlar, namazı kıldıktan sonra da Kur’ân’dan okuyacakları yeni dersleri alırlardı. Bundan sonra hünkâra âit bir vazife varsa onu görürler, ve başka ilim ve marifet tahsiliyle meşgul olurlardı.

(Osman Ergin, Türkiye Maarif Tarihi)

 

Mİ’RÂC  GECESİ

 

Cenâb-ı Allah (c.c.)’ın emriyle sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) “Burak” adı verilen semavî bir binek ile bu gecede Mescid-i Haram’dan, Mescid-i Aksa’ya gitmiştir. Yolculuğun başlangıcını,Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) şöyle anlatmıştır:

“Ben Kâbe’de, Hıcr-ı İsmâil’de, uyku ile uyanıklık arasında bulunduğum bir sırada, bir de baktım. Cibrîl (a.s.) bana Burak’ı getirdi.”  Böylece başlayan yolculuk bir gece içinde tamam olmuştur. Peygamberimiz (s.a.v.) Mescid-i Aksa’da iki rek’at namaz kılmıştır. “Bana peygamberler gösterildi, onlara, imâm olarak namaz kıldırdım”  diyerek Mescîd-i Aksa’daki namazı ta’rîf etmiştir. Sonra yine Cebrâil (a.s.) ile birlikte semaya yükselerek “Sidret’ül Müntehâ” denilen kısma geldiği zaman Cebrâil (a.s.) Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’e:

— “Yâ Resûlallah, artık ben ileri gidemem. Eğer bir parmak ileri gidersem yanarım. Daha ilerisi Allah (c.c.)’a ve Habîb’ine aiddir” demiştir.

Bundan sonra Peygamberimiz (s.a.v.) “Refref”  adı verilen vasıta ile bu ulvî seyahâta devam ederek Arş, Kürsî, Cennet, Cehennem gibi varlıkları seyretmiştir. İşte Mi’râc, sadece âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’e nasib olmuş, ulvî, semavî bir seyahâttir. Bu olayın geçtiği geceye de İsrâ veya Mi’râc gecesi adı verilir.  (Tebliğ Derg.)

 

 

RECEB’İN YİRMİ YEDİNCİ GÜNÜ

YAPILACAK İBÂDETLER

 

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet edilmiştir:

Resûlullah (s.a.v.):

“Receb’in yirmi yedinci gününü oruç tutan kimse için altmış ay oruç tutmuş sevâbını Hakk Teâlâ yazar. Ve o gün Nebî (s.a.v.) üzerine Cebrâil (a.s.)’in Peygamberlik vazîfesini indirdiği ilk gündür.” buyurdu.

Hasan-ı Basrî (r.a.) anlatmıştır:

“Abdullah b. Abbas (r.a.) Receb’in yirmi yedinci sahabından itibâren i’tikâfa girerdi. O, öğle vaktine kadar namaz kılardı. Öğle namazını kıldıktan sonra biraz istirahât eder ve sonra (dört rek’at) namaza, her rek’âtta bir (Fâtiha) ve  (İnnâ Enzelnâ Fî Leyletil’Kadr)’i üç defa ve (Kul Hüval’lahu Ahad) sûresini elli defa ve Felâk ve Nâs Sûrelerini birer def’a okuyarak kılardı. Sonra ikindi vaktine kadar duâ ederdi. İbni Abbas (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’ın böyle yaptığını da söylerdi.”

Ebû Hüreyre ve Selman-ı  Fârisî (r.a.)’dan bildirilmiştir:

Resûlullah (s.a.v.): “Receb’de bir gün ve bir gece vardır ki o günde oruç tutan ve o gecede namaz kılan kimse için yüz sene oruç tutmuş ve yüz sene ibâdet etmiş gibi sevâb verilir.” buyurdu. O gün, Receb’in çıkmasına üç gün kalan gündür. Yani, Receb’in yirmi yedinci günü ve gecesidir. Ve o gün, Nebîmiz (s.a.v.)’in Peygamber olarak tâ’yîn olunduğu gündür.    (Üç Aylar ve Fazîleti, Sh: 39)

 

“HACCET’ÜL VED”DA HZ. EBÛ BEKİR (R.A.)

 

Hicretin onuncu senesinde Peygamber Efendimiz (S.A.V.), Vedâ’ Haccı’nı ifa ederek bütün insanlık âlemini tenvir eden irşadlarla dolu hutbesini irad ettiler.

Ebu Bekir (R.A.) bu hacc esnasında Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in yanında bulunuyordu. Vedâ Haccı’nda yüz binden fazla müslüman vardı, fakat Ebu Bekir (R.A.) bunların başında bulunuyordu.

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz Hazretlerinin Veda Hutbesi günü bütün dünyaya hitâb ederek bütün hurâfelerin ilga olunduğunu, insanlığın teâlisine mani olan bütün sedlerin yıkıldığını, insanların müsâvi, müslümanların kardeş olduklarını, kan davalarının, cahiliyyet âdetlerinin zevâl bulduğunu ilân ettikleri mübarek ve tarihi bir gün idi.

Risaletine aid son vazifelerinin ifâ ederek dininin kemal bulduğunu mekarim-i ahlâk’ın ikmal edildiğini anlatmış, bir kere daha müslümanlarla aynı yerde buluşup buluşamıyacağını bilmediklerini buyurmuşlardı.

* * *

“Gideceğiniz memlekette zinhar zulüm ve teaddî etmeyiniz, çok yaşlı olanı katl etmeyiniz. Hayvanatı da helâk etmeyiniz. Düşman ile ahid ve karar etdikte, ahdinizi bozup da ikrarınızdan dönmeyiniz ve manastırlarda bir takım ruhbanlar vardır ki onları kavl-i batılları iktizası nefislerini habsetmişlerdir. Onları sakın katletmeyiniz. Ma’bedlerini hedm etmeyiniz ve zarûret fevkâlede olmadıkça hayvanatı kesmeyiniz ve ağaçları da kesip yakmayınız.”

Hz. Ebu Bekir (R.A.) Yezid bin Süfyan’ı Şam’a gönderirken şu sözleri söylemişti:

“Ey Yezid!….Senin akrabaların vardır. Lâkin başkalarına tercih ederek onlara iş vermek isteyeceksen, senin namına en ziyade endişeye düştüğüm nokta budur. Resûl-i Ekrem (S.A.V.): “Müslümanların işinden bir işi deruhde edip iltimas eseri olarak o işe birini ta’yin eden Allah (C.C.) ondan bir mazeret veya fidye kabul etmez, onu cehenneme atar.” buyurmuşlardır.

(Hz. R. Mahmud Sâmî (K.S.), Hz. Ebu Bekir (R.A.))

 

 

 

 

  1. EBÛ BEKİR (R.A.)’İN HALÎFE SEÇİLMESİ

 

Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in irtihâl-i dâr-i bekâyı teşrîflerinden sonra Ensâr, Sa’d bin Ubâde(R.A.)’i reis tayin etmek üzere «Sakıyfe»de toplanmışlardı.

Hz. Ebû Bekir (R.A.) ve Hz. Ömer (R.A.), Hz Ebû Ubeyde (R.A.) ile birlikte Sakıyfe’de ictimâ eden Ensar’ın yanına vardılar.

Ensar hatîbi: «Biz, İlâhi da’vanın yardımcıları Ensârız. Siz Muhâcirler bizim içimizde bir tâifesiniz. Bizi kökümüzden bir tarafa atmak, bizi bu işten bütün bütün uzaklaştırmak mı istiyorsunuz?» dedi.

Hz. Ebû Bekir (R.A.) söze başladı: — «Ey Ensar! Siz kendi namınıza yâd ettiğiniz bütün fezâili hâizsiniz. Fakat hakikat şudur ki Araplar Kureyş’in riyâseti ve hükümeti etrafında toplanırlar.» dedi. Hz. Ebû Bekir (R.A.)’in sözleri cemaati i’kaz etti. Bu suretle takip olunacak hatt-ı hareketi göstermiş oldu.

Hz. Ömer (R.A.), Hz. Ebû Bekir (R.A.)’e: —«Elini uzat sana bey’at ediyorum» demişti.

Hz. Ebû Bekir (R.A.)’in elini eline alarak ona bey’at eylemiş ve Hz. Ebû Ubeyde (R.A.), Hz. Osman (R.A.), Hz. Abdurrahman bin Avf (R.A.) de bey’at etmiş ve bütün cemaat de bey’at eylemiş yalnız Sa’d bin Ubâde (R.A.) bey’at etmemişti.

Hz. Ebû Bekir (R.A.)’in bu intihabı tam ma’nasıyle meşrû bir intihab idi.

(Hz. R. M. Sâmi (K.S.), Hz. Ebû Bekir Sıddık (R.A.)

 

ABDULLAH İBNİ ÖMER(R.A) DİYORKİ

 

Ben babam Ömer’ul-Faruk’un sağlığında evlendim. Ve sünneti muhammediyye’nin icrası için düğün sofrası yaptım. Ashab-ı Kiram-i ve bu meyanda mihmandarı Resulu kibriyâ Ebu Eyyub El-Ensari- (r.a)’ı davet ettim. Lakin düğün evinde mâli ganimetden elimizde yeşil bir perde vardı ki, kadınlarımızın gönülleri hoş olsun diye o perdeyi de asmıştık. Misafirlerimiz gelmeğe başladı. Bir müddet sonra Hz. Ebu Eyyub el-Ensari (r.a) de teşrif eyledi. Ve kemâli tevazu ile yerine oturdu. Bu münasebetle hepimiz mahzuz ve mesrur olmuşduk. Lakin bir aralık Ebu Eyyüb’un mübarek gözleri o yeşil perdeye ilişince muğber oldu. Ve teessürünü şu sözleriyle izhar etti.

«-Ey Âdil ve kerim olan kardeşim Hz. Ömerin oğlu Abdullah: Siz ki Ashab-ı Kiramın ileri gelenlerisiniz. Böyle Peygamber Efendimizin (S.A.V.) zamanında olmayanduvaları lüzumsuz yere örtmek- bidatlarını ve israflarını yapmanız Peygamber Efendimiz(S.A.V.)’in sünnetine muhalif ve dünya zinetine fazlaca meyil ve rağbet etmek değilmidir?» deyince ben de mahcub olarak şöyle cevap verdim:

-Haklısın Yâ Ebâ Eyyüb! Ancak bu meselede benim her ne kadar rızam yok ise de, kadınların ısrarı ve mübah olan şeylerin istimalinin kadınlarca caiz sayılmasından dolayı müsade ettim.

Bunun üzerine mihmandar-ı Resulullah (S.A.V.) Ebû Eyyüb (r.a) benim özrümü kabul etmeyip bana şöyle red cevabı verdi:

«Ya Abdullah! sen ki Hz ömer gibi bir zatın muhterem evlâdısın. Siz nâsıl mukteda bih olacaksınız? Evet, kadınlara isteyenler mağlup olsunlar! Halbuki senin kadınlara mağlub olmanı hiç münasib görmüyorum, Öyle ise bana müsaade et ben Sünnet-ı Muhammediyye’ye muhalif münker ve bid’at olan yerlerde duramam» diyerek kalktı ve hiç durmadan ve düğün yemeği yemeden avdet buyurdu.

Hz. M. Sami (k.s) Ashab-ı Kiram, C:1, S:58)

 

  1. ÖMER (R.A.)’IN NESEBİ

 

Ömer bin El-Hattâb bin Nüfeyl bin Abdü’l-Uzzâ bin Rabâh bin Abdullâh bin Kurt bin Zürâh bin Adîy bin Ka’b bin Lüey bin Fihr bin Mâlik.

Sekizinci ced’de Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz’le nesebi birleşir.

Hz. Ömer (r.a.)’in ceddi Nüfeyl, kabileler arasında ihtilâf zuhûrunda hakem olarak kabûl edilmişti.

Cedd-i Peygamberî Abdülmuttalib ile Harb ibn-i Ümeyye arasından riyâset meselesinden dolayı ihtilâf zuhûr ettiği zamân Nüfeyl, Abdülmuttalib lehine şu sözleri söylemişti:

« Boyu seninkinden daha uzun, yüzü senin yüzünden daha sevimli, dimâğı seninkinden daha büyük, nesli senin neslinden daha çok, taraftârları senin taraftârlarından daha mebzûz bir adamla boy mu ölçüşüyorsun?» «Bunu söylerken biliyorum ki, senin de arablar arasında sözün geçer. Sesin yüksektir! Aşîretinin vahdetini muhâfazaya kıskançsın!»

Nüfeyl’in Ömer ve Hattâb isminde iki oğlu vardı. Ömer’in oğlu Hz. Fârûk (r.a.)’un yeğeni Zeyd (r.a.), öyle yüksek bir zekâyı ve mümtâz bir seciyyeyi hâiz idi ki, Bi’set-i Nebeviyyeden mukaddem putperestliği terk ederek Tevhid-i İlâhi’yi kabûl etmişti. Arabları Din-i İbrâhim’e davet ederdi. Bu yüzden halk kendisine düşmân olmuştu.

(Hz. M.Sâmi (k.s.), Hz. Ömer (r.a.)

 

EBU EYYUB EL-ENSARİ’NİN HZ.MUAVİYE İLE GÖRÜŞMESİ

 

Ebu Eyyüb el-Ensari (r.a) bir tarihte Medine’den Şam’a teşrif etmişti. Muaviye’nin huzuruna girdiği vakit: «Hz Resulullah doğru söylemiş » diyerek Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in mucize olarak vukuundan evvel haber verdiği ahvali gözleriyle gördüğünde birdenbire Hadis-i şerif hatırlamış ve tasdik etmişti. Muaviye sordu:

«- Ya Eba Eyyub niçin « Resulullah doğru söylemiş. » dedin. Yoksa burada taaccub edecek birşey mi gördün?» Ebu Eyyüb (r.a) dedi ki:

«Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir gün bize şimdi sizin meclisinizden de görmekte olduğum ahvalin hülasasını aynen haber vermişti. ve:

«- Ey Ensar! Benden sonra servet ve saltanat sahibi olan ümerayı görmeniz muhakkaktır. O vakit sizler Şeriat-ı Muhammedi ye sarılmak suretiyle sabrı sebat etmelisinizki ancak doğru yolu bulabilesiniz» buyurmuştu.

Filhakika Muaviye zamanında ferah ve zevk u sefa başlamış, herkes mülk ve servet sahibi olmuş, devlet zenginleşmiş, umerânın kapılarında nöbetçiler kullanılmaya başlanmış harem ağaları sarayda bulundurulmuş, velhasıl dünya alayine rağbet artmıştı. Muaviye, Ebu Eyyüb el-Ensariye (r.a):

– Ne var, şer’i şerife tecavüz edilmiş bir hal mi gördün? demek istemişti. Ebu Eyyüb (r.a) de:

« Evet, Sünnet-i Muhammediyelerin yerini bidatlarin tutmuş olduğunu gördüm. Sana yalnız takvayı tavsiye ederim» cümlesiyle iğbirarını açıklamış ve hiç çekinmeden:

– « Senin medisine bir daha gelmem.» deyip Şamî bırakarak İbn Abbas (r.a)’ın yanına Basra’ya hareket etmiştir.

 

Hz. M.Sami (k.s) Ashab-ı Kiram, C:1, S: 65.

 

 

  1. ÖMER (R.A.)’İN FÜTÜHÂTINA İCMÂLİ BİR NAZAR

 

Hz. Ömer (r.a.)’in on senelik zamân-ı hilâfetinde Mısır, Irak, Cezîre, Hûzistân, Irak-ı Acem, Âzerbeycân, Fâris, Kirmân, Horasân ve Mikrân ile Bülücistân’ın bir kısmı feth edilmişti.

Muhtelif cebhelerde Mücâhidîn-i İslâm’ın adedi: 120.000’i geçmişti. İranlıların muntazam teçhizâtına mukâbil, Arapların silâhları pek basit idi. Hattâ Kâdisiye harbinde Araplarla alay ederek oklarına çuvaldız demişlerdi.

Hiç şüphe yoktur ki Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in Ashâb’ına nefs ettiği şevk, heyecân, azm, himmet, cesâret, celâdetle ve tevfîkât-ı İlâhiyye ile bu fütuhat ve zaferler ihrâz edilmiştir.

Bilhassa Müslümânların hâiz oldukları istikâmet ve nâmûskârlıklariyle mağlub milletleri meftûn etmişlerdir.

Hatta Müslümânlar Sûriye’yi tahliyeye mecbûr kaldıkları zamân bütün Hıristiyânlar müteessir olmuşlar. Müslümânların tekrâr avdeti için duâ etmişler, Bizans İmparatorluğuna tekrâr baş eğmemek için and içmişlerdi.

İskender ve Cengiz fütûhêtlerğnde, zulüm ve katl-i âm ile hareket ettiklerinden idareleri yaşayamamıştı.

Fakat Hz. Ömer (r.a.)’in devr-i fütûhâttında adâlet ve insâf hudûdu hiç bir zamân tecâvüz edilmemiştir. Bir insânın hayâtına sü-i kasd etmek bir tarafa, bir ağaç bile kesilmemişti.

 

(Hz. M. Sâmi (k.s), Hz Ömer (r.a.) Sh. 80)

 

SÂLİM MEVLÂ EBİ HUZEYFE (R.A.)

 

Sâlim (r.a.) eshâb-ı Bedirdendir. Ve sahâbenin kurrâ ve fuzalâsından ma’dûddur. Medine-i Münevvere’ye Hicret-i Seniyye’den evvel hicret ederek Muhâcirîn’e imâmet etmişdir.

«Kur’ân’ı dört kişiden öğrenin» Hadîs-i Şerîfinde ta’dâd buyurulan dört zâtdan biri de Sâlim (r.a.)’dır.

Bir gün Hz. Âişe (r.anhâ) bir güzel tilâvet işidip dinlemek için oturmuş. Ve Huzûr-i Rasûlullah (s.a.v.)’e gelmekde teahhur etmişdi. Efendimiz (s.a.v.) sebeb-i teahhurunu suâl buyurdukda, bir güzel Kur’ân istimâı kendisini te’hir etmiş olduğunu haber vermesi üzerine Reshul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri ridâ-yı şerîflerini alarak çıkmışlar ve Kur’ân-ı Kerîm-i okuyanın Sâlim olduğunu anlayıb:

«Ümmetim içinde senin gibilerinin bulunduğuna Allah Teâlâ’ya hamd ederim» buyurmuşlardır.

***

 

  1. ALİ (R.A.)’NİN OĞLUNA VASİYETİ:

 

Ey Oğul!

Bir işi yapmadan önce onun üzerinde iyice düşün. En iyi bir şekilde karâr verebilmek için güvenilir kimselerle istişâre et. Bu tavsiyemi anlamağa çalış. Ve bundan ayrılmamağa dikkat et. Şunu bil ki en hayırlı söz faydalı olandır. Fayda vermeyen ilimde hayır yoktur. Öğrenilmesi lüzûmlu olmayan ilimden de bir fâide te’mîn edilmez.

 

(Hz. M Sâmi (k.s.), Hz. Ali ve Osman (r.a.)

 

KIBRIS ADASININ FETHİNDE ÜMM-İ HARAM  (R.ANHA )

 

Enes b. Malik (R.A.) demişdir ki: Resul-i Ekrem (S.A.V.)  Efendimiz, benim süt teyzem olan Meliha kızı olan Ümm-i Haram (R.Anha )’ı Kubâ’da ziya-rete geldi. Çünki Ümm-i Haram (R.Anha) , Pey-gamberimiz (S.A.V.) Efendimizin dedesi Abdülmuttalib’in anası «Selma» tarafından akrabası ve süt cihetinden de mahremi idiler.

Ümm-i Haram (R.Anha) Peygamberimize yemek verdi. Sonra Resulullah (S.A.V.) bir müddet uyudular, derken gülümseyerek uyandılar. Ümm-i Haram (R.Anha): «Yâ Resulallah! seni ne gül-dürüyor? » diye sordu.Resulullah:« Rüyamda bana ümmetimden bir kısım mücahidlerin şu gök de-nizin yani Akdeniz’in ortasında padişahların tahtlarında kullandıkları gibi gemilere kemâl-i   ihtişamla binerek deniz harbine gittikleri gösterildi de gülüyorum.» diye buyurdular.

Ümm-i Haram (R.Anha) : « Yâ Resullallah, beni de o gazilerden kılması için Allah’a dua buyurunuz, diye ricada bulundu. Sonra Peygamber (S.A.V.) Efendimiz yine uyudular ve gülümseyerek uyandılar. Ümm-i Haram (S.A.V.) yine sordu. Resul-i Ekrem Efendimin  (S.A.V.) buyurdular ki: «- Ümmetimden bir kısım mücahidlerin, padişahların tahtlarına kuruldukları gibi kara nakliyelerine kurulup depdebeli bir kuvvet-i künye ile Allah uğrunda Kayser’in şehri olan Konstantiniyyeye gazaya gittikleri gösterildi. » buyurdular. Ümm-i Harâm (R.Anha)«- Yâ Resulullah Beni o Konstantiniyye gazilerinden kılması için Allah’a dua buyurunuz.» diye rica etti. Resul-i Ekrem  (s.a.v.) de: « Hayır sen önce deniz gazilerindensin» buyurdular.

Hz. R.M.Samî (K.S.) Ashab-ı Kiram S.70)

 

 

  1. ÖMER (R.A.)’İN KUR’ÂN-I KERİM’İ CEM’ VE NEŞRİ

 

Kur’ân-ı Kerîm’i evvelâ cem’ve tertîb eden, yazdırarak metnini olduğu gibi muhâfaza eden, Memâlik-i İslâmiyye’nin her tarafında ta’lîm ettiren Hz. Ömer (R.A.)’dir.

Bugün Kur’ân-ı kerîm’i okuyan her Müslümân Fârûk-ı A’zam (R.A.)’ın bu hizmetine medyûndur.

Hz. Muâz bin Cebel (R.A.), Filistin’de Kur’ân ta’lîm ederdi. Bir gün talebesi sayılmış, 1600 kadar olduğu görülmüştü.

Hz. Ömer (R.A.) fıkıh’ın esâslarının da bütün memleketlerde neşrine şâyân-ı hayret bir şekilde çalışarak muvaffak olmuştur.

Gusül hakkında Ashâb arasında bir ihtilâf olduğunda:

«— Siz Bedir Muhârebesi’ne iştirâk eden Ashâb’sınız. Siz ihtilâf edecek olursanız, sizden sonra gelecek olanlar daha fazla ihtilâf ederler.» demişti.

Vâliler ve me’mûrların ta’yîninde, fıkh’ı iyi bilenlerin ta’yinine dikkat ederdi.

Bir nutkunda Hz. Ömer (R.A.):

«— Sizi işhâd (şahid) ederim ki, vâlilerinizi, size dîninizi öğretmeleri için ta’yin ediyorum.» demişti.

Kâdı Ebû Yûsuf (R.A.) diyor ki:

«Hz. Ömer (R.A.), Ehl-i îmân’dan bir ordu topladı mı, onun başına fakih ve ilim sâhibi bir zât ta’yin ederdi.»

 

(Hz. R.M. Sâmî (K.S), Hz. Ömer (R.A.) , S. 126-127)

 

EBU DÜCÂNE (R.A.) HAZRETLERİ

 

Uhûd gazvesi boyunca Ebu Dücâne (R.A.) ,  Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in kendisine «eğilip bükülünceye kadar düşmana vurması» şartıyla verdiği kılıçla, çarpışmıştır. Kılıcı alınca başına kırmızı bir sargı sardı. Ve önüne gelen müşrikleri kılıç ile vurup düşman safını yardı.

Hatta en gerilerde olan Ebû Süfyan’ın karısı Hind’e ulaştı. Fakat «Resûlullah (S.A.V.)’ın verdiği kılıç ile böyle bîkes bir kadının başına vurmak lâyık değildir.» diyerek geri dönüverdi.

O gün Ebü Dücâne (R.A.)’den zuhûra gelen fevkalâde şecâat herkese hayret verdi.

Resûlullah (S.A.V.)’e ok ve taş atarak hücûm edilmesi sırasında kendisini siper ederek pekçok yerinden yaralandı. «Ebû Dücâne (R.A.)’nin sesi bir bölük askerdir.» diye sitâyiş-i nebevîye mazhâr olmuştur.

Resûlullah (S.A.V.) Uhûd harbinden dönüşte Hazret-i Alî (R.A.)’nin kılıcını Hz. Fatıma (r.anha)’ya vererek «Şu memduh kılıncı al da kanını sil.» dediğini duymuş ve Hz. Alî (R.A.)’ya hitaben; «Bugün sen cidden kıtâl etmiş olduğun gibi, Ebu Dücâne ve Sehl ibn-i Huneyf ve Hâris bin es-Sıma dahî cidden kıtâl etmişlerdir.» buyurdu.

Ebu Dücâne (R.A.) Yemâme vak’ası’nda Müseylemetül Kezzâb duvarla çevrili bir bahçede kendini korurken «beni mancınıkla duvardan içeri atın.» diyerek bahçeye girmiş, ayağı kırık olduğu halde harb edip kapıyı mücâhidlere açmış ve kendisi de şehîd düşmüştür.

 

(Hz. M. Sâmî (K.S.), Uhûd Gazvesi)

 

KEŞKE ALLAH’IN KİTABINI OKUSA

 

Abdullah bin Mes’ud (r.a)bir gün Kûfe civârını gezi-  yordu. Birtakım fâsıkları gördü. Oturmuş şarâb içiyorlardı. Aralarında Zazan isimli sesi güzel hem çalar, hem söyler biri vardı.

Abdullah bin Mes’ud Onun sesini duyunca şöyle dedi:

— Ne güzel ses, keşke Allah’ın kitâbını okumak için olsaydı. Bundan sonra başını örttü. Onları görmeden geçip gitti. Zazan, onun söylendiğini duyunca sordu:

— Bu şahıs kimdir?

Dediler ki:

— Resûlullah(S.A.V.)’ın ashâbından Abdullah bin Mes’ud(R.A.)’dir.

— Ne söylüyordu?

— Ne güzel ses, keşke Allah’ın kitâbını okumak için olsaydı? diye söyledi.

Zazan bu sözü duyunca, içine korku girdi. Ye-rinden fırladı. Udunu yere çaldı, kırdı. Koşup gitti. Abdullah bin Mes’ud(R.A.)’a yetişti. Örtüsünü açtı, önünde şiddetle ağlamaya başladı. Abdullah bin Mes’ud(R.A.) da başını ona dayadı, onunla ağlamaya başladı. Bir ara Abdullah bin Mes’ud (R.A.)şöyle dedi:

— Allah‘ın sevdiğini, ben nasıl sevmem?

Zazan, böylece günahlarına tevbekâr oldu. Abdullah bin Mes’ud(R.A.)’la kaldı. Kur’ân okumayı öğrendi. Kur’ân’dan ve ilimden nâsibini aldı. İlimde bir imâm oldu. Bir çok rivâyetlerde ismi geçti.

( Ebûl-leys Semerkandî,Tenbîhül Gâfilîn,S:116)

 

SELMAN-I FÂRİS

 

Zencir-i esaret ayaklarımı bağladı “Bedir ve “Uhudâ katılamadım.

Günün birinde Rasulullah (S.A.V.) Efendimiz bana:«-Selmân, kendini mükatebeye bağla». diye ferman buyurdular. Sahibimle 300-500 hurma ağacı dikmek ve kırk okka altın vermek üzere mükatepe ettik. Böylece azat olacaktım.

Rasulullah (S.A.V.)Ashab-ı Kirama: «Şu kardeşimize yardım ediniz,» diye buyurdular. Hurma fidanları tamam olunca, Rasulullah Efendimiz(S.A.V.)bana: «Selman, şimdi artık git de bu fidanlar için çukur kazmaya başla.İşin bitince bana gel, ki onları ben dikeyim.» buyurdular.

Fidanları biz yanaşdırıp Rasulullah(S.A.V.) mübarek eliyle yerine koyuyordu. O fidanların bir tanesi bile kurumadı.

Rasulullah (S.A.V.), gazaların birinden altından tavuk yumurtası kadar bir şey getirmişlerdi. Avdetinde: «-Mükatep olan Farisli ne yaptı? Nerede? diye sual buyurmuşlar. çağrıldım: «- Selman, işte al da üzerinde kalan borcu öde,» buyurdular. «- Yâ Rasulallah , bu kadarcık şey benim borcuma nereden yetecek? dedim. O altın parçasını Rasulullah – Sallalahü aleyhi vesellem-mübarek dili üzerinde çevire çevire gezdirdi ve :

«- Hele sen bunu al Allah senin borcunu öder.» buyurdu.

Altın parçasını aldım ve alacaklarıma o parçadan tarta tarta altın verdim. Senin nefsi kabza-i kudretimde olan Allah’a kasem olsum ki onlara ondan kırk okka tartıp haklarını eksiksiz olarak verdim, ve azad edildim. Ondan sonra Resululah sallallahü aleyhi vesellem- ile birlikte “ Hendek “ de bulundum. ve onunla hiçbir gazada bulunmayı fevt etmedim.

Gerek son derece azm-ü gayretinden ve gerekse sıdku imanının kuvvetinden, muhacirin ve Ensar onu paylaşamaz olmuştu.

İşte bu sevgiye binaen Resulullah -sallallahu aleyhi vesellem- hem Ashabı telif hem de Selman-ı taltif için: «-Selman bizdendir, Ehli beytdendir,» buyurmuşlardır. Ebu Hureyre’den rivayetle, Resulalallah – sallallahu aleyhi veselleme Cuma süresi nazil olurken «- Ashab’a erişmeyen ümmetlere de peygamber gönderdi». ayetini okuyunca: Ya Rasullallah! Biz ashabına erişemeyen kimseler kimlerdir”. diye sorduk Rasulullah (S.A.V.) cevap vermeden üç kere tekrarladı. ve elini Selman’ın üzerine koydu ve dediki: «-Şunlardan öyle erler veya er  vardır ki, iman süreyya yıldızının yanında olsa, muhakkak ona yetişir, bulur.»

(Hz.M.Sami (k.s.) ASHAB-I KİRAMİ C:1, S.127)

 

SELMAN-I FÂRİSİ (R.A)

 

Ammüriye yani Anadoludaki Sivrihasar’da salih bir zata mulazemet etmiştim Maraz-ı mevtinden ona sordum “Senden sonra kime mülazemet edeyim.»

Oğlum, dünyada artık bizim mesleğimizin üzerine hiç kimseyi tanımıyorum. Lakin din-i İbrahim ile ba’s olunacak Peygamberin zuhura pek ziyâde yaklaşmıştır. O peygamber Arap toprağında zuhur edecektir. Ve iki taşlık arasında kain bir yere hicret edecektir. Bu iki taşlığın arası hurmalıktır. O peygamberin de bazı alametleri vardır. Hediyeden yer, sadakadır yemez. İki küreği arasında hatem-i nübümet vardır. Çaresini bulur, gidebilirsen git-» dedi, vefat etti:

Ben-i Kelb kabilesinden oraya ticaret için gelmiş bir kaç kimseye rastladım.

« – Size şu sığır ve koyunları vereyim, beni Arap diyarına götürün.» dedim, pekiyi dediler. Vadi-ı-Kura’ya geldiğimizde Araplar bana zulmedip «-kile» diye beni bir yahudiye sattılar. Yahudinin amcası beni Medineye götürdü.

Medine’de ikametim sırasında Allah Celle ve Alâ Hazretleri Nebiyyi Ekrem -(S.A.V.)-i bas buyurmuştu. Lakin Mekke’de bulundukları müddetçe kölelik esaretinin bana tahmil ettiği bâr-ı meşakkat ve meşguliyet yüzünden kendilerinden bahsedildiğini hiç işitmemiştim.

Medine’ye Rasulullah Efendimizin (S.A.V.) geldiğini sonradan işitmiştim.

Biraz yiyecek biriktirmiştim, Akşam Kübâya Resulullah (S.A.V.)’in huzuruna vardım. Dedim ki: « İşitdim ki, sen salih bir zatsın. Yanında da fakir kimseler varmış şunları sadaka için saklamıştım. Sizi buna başkalarından ehak görüyorum. Efendimiz-(S.A.V.) Fenavül buyurdu ve Ashab-ı Kiram’a yemelerini emrettiler. Kendi kendine «bu iki» dedim Daha sonra Bakiyül Garkad’ta Hatem-i Nübüvvetia acba görebilirmiyim diye arkalarına geçtim. Resulullah (S.A.V.) «yeyiniz.» diye emretdi. Kendisi mübarek elini çekti,yemedi

Kendi kendime bu “bir”dedim. Yine biraz yiyecekle Medine’de ziyaret ettim.

«Sadaka yemediğinizi gördüm. bu ise size ikrama hazırlanmış bir hediyedir. » dedim. Resulullah-(S.AV.), arka tarafa geçmemden bir alamet aradığım teferrus edip hemen ridây-ı şeriflerini sıyırdılar. Hatem-i nübümeti gördüm. Tanıdım ve üzerlerine kapanıp ağlamaya başladı.

Rasulullah-sallallahü- aleyhi vesellem-Efendimiz bana:

« Bu tarafa dön,» buyurdular. Karşı taraflarına geçtim. Başımdan geçeni arzettim.

 

  1. ÖMER (R.A.)

 

Hz. Ömer (r.a.) her işe dikkat ve tekayyüd eyler ve emn ü asayişi muhafaza için gece sokaklarda gezer idi.

Halbuk Memalik-i İslâmiyye vus’at buldu. İşler çoğaldı, her yerde adalet-i kâmile icrası müşkil oldu. Hz Ömer (r.a.) de bu halden sıkılıp:

—« Yâ RABB! Ruhumu kabz et!» demeğe başladı.

Hatta bir gün ağlarken sebebi sorulduğunda:

— « Nasıl ağlamıyayım ki, Fırat kenarında bir oğlak zayi olsa korkarım ki, Ömer (r.a.)’den sorulur!..» derdi.

(Hz. M. Sâmi (k.s.), Hz. Ömer r.a.)

*

Hz Enes İbn-i Mâlik (r.a.) dedi ki: Resûlullah 5s.a.v.) buyurdular:

«Ebû Bekir (r.a.)’i sevmek magfireti icab ettirir,

Ömer (r.a.)’i sevmek isyan’ın günahlarını yok eder,

Osman  (r.a.)’yi sevmek Cehennem ateşini söndürür.»

*

Hz. Ali (r.a.), Talha (r.a.) hakkında der ki:

« İşte bu Ebû Muhammed Talha (r.a.)’dır ki ekseriyetle kendinden bir şey istemeden verirdi.»

 

EZVÂC-I MUTAHHARÂT (R.ANHÜMÂ)’NIN FAZîLETLERİ

 

Ezvâc-ı Mutahharât (r.anhümâ)’ın fezâil ve mehâsinine nihâyet yoktur. Onlar mü’mînlerin vâlideleridir. Onlara karşı da her türlü hürmet ve muhabbetle mütehassis bulunmak bizim için bir vecîbedir.

Resûl-ü Ekrem (s.a.v.)’ın ilk muhterem Refikası Hadîcet’ül-Kübrâ (r.anha) Hazretleridir ki Nebî-yi Zîşân (s.a.v.)’ımızı tasdîk edenlerin birincisi bulunmak şerefini hâizdir. Hazret-i İbrâhîm (r.a)’den başka sâir Evlâd-ı Nebevîye (r.a.)’nin muazzez vâlidesidir. Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) uğrundaki fedâkârlıkları her türlü senâlara lâyıktır. Sahîh-i Buhârî, C.7, Sh: 214’te kayıtlı bir Hadîs-i Şerî’te: “Kadınların en hayırlısı Hazret-i Meryem ile Hazret-i Hadîce’dir. “ buyurulmuştur. Cibrîl-i Emîn (a.s.), Allah-ü Teâlâ’nın ve kendisinin selâmlarını Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) vasıtısıyla Hz. Hadîce (r.a.)’ye teblîğ etmiş ve O’nun için cennette pek kıymetli bir makam bulunduğunu da müjdelenmiştir ki bu da Sahîh-i Müslim C.7, Sh:133’te kayıtlıdır. Hadîcet’ül-Kübra (r.a.) Vâlidemizin fezâili hakkında daha nîce Ehâdîs-i Şerîfe vardır.

Zevcât-ı Mutahharât (r.a.)’dan biri de Hz. Âişe Sıddîka vâlidemizdir. Bu muhterem vâlidemiz, Resûl-ü Ekrem (s.a.v.)’e çok hizmetlerde bulunmuş, O (s.a.v.)’ndan çok ilm ü irfân ahzetmiş, İslâmiyet âlemini neşrettiği dînî ma’lûmât ile aydınlatmıştır. Hz. Âişe (r.a.)’nin zekâsı, dirâyeti, nezâheti, kudret-i ilmiyesi fevkâlâde idi. O (r.a)’nun nezâhetini Kur’ân-ı Mübîn îlân etmektedir. O’na söz söylecek bir kimse Kur’ân-ı Kerîm’in tezkiyesine ve bütün Ehl-i İmânin hüsn-ü şehâdetine münâfı bulunacağı cihetle mücâsirlerinin İslâmiyetle hiçbir alâkası bulunamaz. Hz. Âişe Sıddîka (r.s.) Vâlidemiz, Fukahâ-yı Sahâbe (r.a.v.)’nin büyüklerindendir. Hadîs-i Şerîfler rivayetinde temâyüz etmiş altı zâttan biri de Ümm’ül-Mü’mînîn Hz. Âişe (r.a)’dir. 2210 Hadîs-i Şerîf rivayte etmiş olup dînimizin birçok ahkâmı bu Hadîs-i şerîflere müsteniddir. Sahâbe-i Kirâm’ın fukahâsından sayılan diğer vâlidelerimiz de Hz. Ömer (r.a.) kerîmeleri Hz. Hafsa (r.a.) ile Hz. Ebû Süfyân (r.a.)’ın kerîmesi ve Hz. Muâviye (r.a.) hemşîresi olan Hz. Ümm-i Habîbe  (r.a.)’dir.

(Ö.N.Bilmen,Ashâb-ı Kîrâm, Sh: 17-18)

 

EBU EYYUB EL-ENSARİ’NİN SON ARZUSU

 

(Muavya oğlu Yezid’in İstanbul seferinde Kağıthane’de bir çadır içinde hasta ve yaşlı bir halde iken) O esna da Yezid de istifsar-ı hatır için Ebû Eyyübün yanına geldi de:

“-Yâ Ebâ Eyyüb, bir arzun varmıdır? Ve vasıyyet etmek istermisin?» diye ağzını aradı. Ebu Eyyüb Hazretleri de Yezid’e şöyle cevap verdi:

«Amma sizin dünyanızdan ben hiçbir şey istemiyorum. Ancak benim vasiyyetim ve arzum şudur ki, ben vefat ettiğim zaman benim naşımı gücün yettiği kadar düşman memleketinin içerilerine kadar sok ve beni harb eden mücahidlerin ayakları altına göm! Ta ki mücahidlerin atlarının altında benim kabrim dümdüz olarak belirsiz olsun. Sen beni oraya bırak ve dön. Zira Resul-i Ekrem ve Nebiyyi Zi-şan Efendimiz Hazretlerinden işitdim ki:

“- Konsantiniyye’de kal’anın yanında bir racül-i salih defnolunacaktır,» buyurmuştu. İşte ben umarımki o racul-i salih olan kimse, ben olayım,» dedi ve mübarek ruh-i azîz-i mele-i âlaya intikal etti.

Hz Mücahidin dediğini yaptılar ve onu surun yakın bir yerine defnettiler. O, bugüne kadar maruftur ve tazim edilen bir Zat-ı Âli Kâdirdir. Ondan şefâat dilerler ve şefaatına nail olurlar.

Hz. M. Sami (k.s) ASHAB-I KİRAM I. Sy. 90

  1. Kâ’b- (r.a)-: Eyyüb’de Çınam mahallede Beylik değirmeni civarında. 2. Ebû’d-Derda – (r.a)-: Zâl Mahmut Paşa Cami yakınında. 3. Muhammed-el-Ensari-(r.a)-: Abdülvedûd Mallesi, Babül Ensar yakınında. 4. Abdussâdık Âmir-(r.a)-: Eğrikapı haricinde Makbere civarı. 5. Hâfir-(r.a); Eğrikapı’da kapı arasında. 6. Cafer bin Abdullah el-Ensarî-(r.a)-: Hâce Kaşır Cami mihrabı tarafında (Maydancı Cami) 7. Abdullah Hudrî-(r.a)-: Eğrikapı içinde Rum Kilisesi sokağında çukurda. 8. Ebu saîd el-Hudrî-(r.a)-: Eğrikapu içinde Kariye Camii Şerifi yakınında Sultan Hamamı civarında. 9. Câbir-(r.a)-: Ayvanaray kapısı içinde Mustafa Paşa Camii derununda. 10. Şube-(r.a) Eğrikapı dahilinde Şişhane yakınında. 11. Amr ibn’ul’-As-(r.a)-: Yeraltı camiinde (Kurşunlu Mahzen Camii derununda.) 12. Vehb bin Huşeyre-(r.a)-: Yeraltı camiinde (Kurşunlu Mahzen Camii derununda.) 13. Sufyan bin Uveyne-(r.a)-: Yeraltı Camiinde (Kurşunlu Mahzen Camii derununda.) 14. Hamdullah Ensari-(r.a)-: Ayvansaray’da Toklu İbrahim Dede’nin kabri yanında. 15. Ebu Şeybe El-Hudri-(r.a)-: Ayvansaray’da Toklu İbrahim Dede’nin kabri yanında (Bu ikisi Peygamber Efendimiz Sallallahü aleyhi vesellemin Halime’den olan süt kardeşleridir.) 16. Usame bir Zeyd-(r.a)- Eğrikapu civarında. 17. Abdullah İbn-i Hişam-(r.a)- Sultan Hamamı yakınında. 18. Abdurrahman Şâmi-(r.a)- Ayasofya’da Cephane civarında. 19. Abdülvehhab-(r.a)- Üsküdar’da dere kenarında.

 

Hz. M.Sami (k.s) ASHAB-I KİRAM I Sy. 97

  1. ÖMER’(R.A)’İN HABERCİYİ KARŞILAMASI

 

Hz. Sa’d bin Ebi Vakkas -radiyallahü anh- İranla yapılan Kadısıye Savaşı hakkında Hz. Ömer -radıyallahu anh-’e muntazam haber gönderir. Hz Ömer-radılyallah anh-de her sabah Medine haricine çıkar, haber getiren adamı karşılardı.

Bir gün yine Hz. Ömer-radıyallahü anh- Medine haricine çıkmış beklerken bir hecin devenin gelmekte olduğunu görünce ona doğru ilerlemiş, izahat istemiş, postacı da hecini durdurmadan müslümanların muzaffer olduğunu söylemeye başlamış, Hz. Ömer-radıyallahu anh-de arkadan yaya olarak koşarak hecin ile birlikte Medine’ye girmiş, Medine’ye girince hecin süvarisi herkesin Hz. Ömer-radıyallahü anh-’e hürmet ettiğini görünce ve herkesin Emirül – Mü’minin demeğe başladığını İşitince korkup titremeğe başlamış niçin kendisini tanıtmadığını korkarak kemal-i mahcubiyetle istifsar eylemişti. Hz. Ömer (r.a) de sözü kesmemesini ve tafsilatı i’tasına devam etmesini rica etmiş ve bu suretle cemaatle birlikte Hz. Ömer (r.a)’in evine kadar gidilmişti Hz. Ömer (r.a) nutkunda:

— “ Müslümanlar! Ben sizi kul köle edinen bir hükümdar değilim. Ben de sizin gibi Allah’ın kuluyum. Aramızdaki fark, benim bir de riyaset yükünü taşıyor olmamdır. Sizi emnü itminan içinde yaşatacak surette hizmet edebilirsem ne mutlu.. Sizi kapımın önünde bekletmek bir faciadır. Ben size akval ile değil, ef’al ile rehber olmak isterim”demişti.

Hz. M.S. Ramazanoğlu (k.s.)Hz. Ömer (r.a) sh.50

 

EBU EYYÜB’EL-ENSARİ’NİN EVİ

 

Yemen meliklerinden 25.Melik olan Tübba-i Evvel, ki, ismi Umeyr ibn-u Düru’dur. Bir rivayete göre Esad Ebu Kureyb’dir. Bu zat kitab-ı ilahi olan Zebur ile amel ederdi. Bir vakit seyahata çıkarak Hicaz’a geldi. Medine’yi Münevere şehrinin asıl tesisinden 700 ve bir rivayetle 1000 Sene evvel, yani Peygamberimiz (S.A.V.)’in Medine-yi Münevereye hicretinden 700 veya 1000 sene evvel bu diyardan geçerken yanında bulunan dört yüz kişilik bir ulama ve hukama cemaatından şöyle haber işiti.

« Cenab-ı Allah’ın insanları irşad ve islah için gönderdiği peygamberlerin sonu olan Hatemül-Enbiya Mekke’de dünyaya teşrif edecek bilahare buraya-Yesrib-yani medine-i Mühevvere’ye  hicret ve burada vefat edecektir. Zuhûr zamanı da yaklaşmaktadır.»

Melik’in maiyyetindeki alimler bu vesile ile melikten şöyle istirhamda bulunmuşlardı»

«. Ey melik!. Sizin makarr-ı saltanatınızda kafi derecede ulema vardır. Bizi burada bırakınız. Ve bizim her birimiz için bir tane ev yaptırınız. Memuldur ki; Hatemûl Enbiya hazretlerinin Asr-ı saadetlerine erişir ve kendine mülaki oluruz. Eğer kendilerine kavuşabilirsek sizi de haberdar ederiz.» dediler.

Bunun üzerine melik bu 400 ulema için birer ev yaptırdı. Ve herbirine birer cariye verdi. Birçok mal ihsan etti. Bir hane de, gelecek Hatemu’l Enbiya için yaptırdı. «Ve o muhterem zat bu memlekete hicret buyurduğu vakit bu hanede ikamet buyursun» diye vasiyette bulundu. Rivayet olunduğu vechile Peygamber – Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz mihman olduğu ev, yani Ebu Eyyüb el-Ensari Radyallah’ü anh’ın hanesi o melikin Peygamber Efendimiz namına yaptırdığı haneydi!

İ. Şarani Tabakatül Kübra I sy.3

 

  1. MUAZ (R.A)’IN ZÜHD VE TAKVAŞI

 

Hz. Muaz bin Cebel (r.a) zühd ve takvası ile maruf Ashab’dandı. Hristiyanlar da bunun şöhretini duymuşlar. Hürmet göstererek kıymetli hak üzerine oturtmak istemişler; Hz. Muaz (r.a) da:

– ”Fukaranın hakkını ve kanını gasbetmekle dokunan bir halının üstüne oturmam. Sizin hürmet ettiğiniz şeye ben ehemmiyet vermem. Yere oturmak yalnız kölelerin yapacağı bir şey ise, biliniz ki Allah’ın benden daha aciz bir kölesi yoktur” demişti:

Hz. Muaz (r.a)’ın bu derece tevazu ve mahviyyetkarlığından hayret etmişler:

“Müslümanlar arasında senden daha yükseği var mıdır?” diye sormuşlar. Hz. Muaz (r.a.) da:

– Bana müslümanların en acizi olmak kifayet eder.”demişti. Bu sözler üzerine Hırıstiyanlar arasında sukunet hakim olmuştu. Sonra

– ”Buraya niçin geldiniz?” denildi.

– “Sizden taleb ettiğimiz şey, müslümanlığı kabul etmek, namaz kılarken ka’be’ye teveccüh etmek, içki içmekten, domuz eti yemekten imtina etmektir. Bunu kabul ederseniz bizim kardeşimiz olursunuz. Kabul etmezseniz, teslim olup idaremizi kabul ve cizye verirsiniz. Aksi takdirde hakem kılıçtır. çokluğunuza ehemmiyet vermeyiniz.” Cenab-ı hakk buyuruyor ki: “Nice küçük ordular, büyük orduları Allah’ın izni ile yendi. Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara suresi /249) Hz. Ömer (r.a) sh. 59 M.Sami (k.s.

 

  1. ÖMER (R.A.)

 

Hz. Ömer (r.a.) halife iken birkaç bin askeri, harbe göndermişti. Harbe gidenlerin evlerine adam gönderip hâllerini sordurması ve geceleri kendisinin şehri gezmesi âdet- i şerîfesi idi. Bir gece şehri dolaşıyordu. Bir evin önünden geçerken ağlayan bir kadın sesi duydu. Kulak verdi.

– Halîfe, kocamı harbe gönderdi. Biz burada aç susuz kaldık. Yarın çocukları götürüp halîfenin kapısına bırakacağım, diyordu. Hz. Ömer (r.a.), dayanamadı. Gidip evinden bir çuval unu sırtına alıp kadının evine getirdi. Ateş yakıp ekmek pişirdi. Çocukları kaldırıp yedirdi. Sonra kadından özür diledi.

– Şimdiye kadar sizin hâlinizi bilmiyorduk, ihtiyâcınız olursa, hemen bize bildirin, diyerek ayrıldı. Kadın, Hz. Ömer (r.a.)’in akıllara hayret veren tevâzuu karşısında mahcûb olup hayır duâlar etti. Hz. Ömer (r.a.) yeryüzünün halîfesi iken bu derece tevâzu gösteriyordu. Onu, bu büyüklüğü ile candan sevmeyenin hâlini düşünmelidir.

(Ş. Ahmed Efendi Dört Büyük Halife )

“Allah rahmeti yüz parça yaratmış, doksan dokuzunu kendi nezdinde tutmuş; yeryüzüne bir cüz indirmiştir. İşte mahlûkat bu cüzden dolayı birbirlerine acırlar. Hattâ hayvan, üzerine basarım endişesiyle tırnağını yavrusundan kaldırır.” (S.Müslim, C: II, Sh: 99)

 

SAD İBN-İ EBİ VAKKAS -radıyallahü anh-,

 

Nebi aleyhis-salatü vesselemin güzide ashabındandır. Müslüman olduğu zaman 17 yaşında tüvana bir gençti. En namdar mücahitlerdendir. Allah rızası için ilk oku Hazret-i Sad etmiştir. Said ibn-i Müseyyeb -radıyallahü anh- « Resulullah -sallallahü aleyhi vesellem -’in gaza meydanında: « Atı Yâ sa’d! Babam, anam sana feda olsun!» diyerek muttasıl ok verdiğini sa’din ağzından işittim.» demiştir. Irak fütuhatının bahadır kumandanıdır. Sıffın ve Cemel vekalarında uzleti seçmiştir. Hz. Ali -radıyallahü anh- bu hareketine gıbta ederek demiştir ki: Sa’d ile İbn-i Ömer’in bitaraf hareketleri çok doğrudur. Bu uzlette günah var ise de herhalde o günah küçüktür. Sevap var ise o da şüphesiz çok büyüktür. Hz. Ömer -radıyallahü anh-ın helifeliği döneminde. Küfe de Abs kabilesinden üsamı bın katade, -Sa’d-radıyallahü anh-’e üç töhmet isnat etti. Sa’d -radıyallahü anh-de bunu işitince müteessir olup ben de üç dua edeyim buyurduve: «- Ya Rab! Senin bu kulun yalancı olup da riya ve suna olarak kıyam etmiş ise ömrünü uzun, fakrü ihtiyacını da mümted eyle ve onu fitney,e maruz kıl! » Sa’d -radıyallahü anh-ın duası kabul olmakla o adam, kaşları gözlerinin üzerine düşmüş bir halde ihtiyar oluncaya kadar yaşadı ve zaruret sekti ve nisaya meftun olup yolda genç kızlara takılıp rüsvay olurdu. Halini soranlara : « Ben Sa’d’in duası tuttu» diye cevap verirdi. Fahr-i Âlem -sallalahü aleyhi vesellem- onu hakkında: « – Ya Rab! O’nun duasını müsteab kıl! » diye dua buyurmuş olduğundan, Sa’d- radıyallahü anh- her kimin hakkında dua etse müstecap olurdu. Bu yüzden halk onun duasına tama eder, bedduasından korkardı.- Radıyallahü anhüm –

ASHABI KİRAM I  Sy. 165

 

 

BEDİR GAZVESİ’NDE UMEYR BİN HUMÂM (R.A.)

 

Bedir Harbi’nde Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri hücûm emri verdi. Şöyle ki:

«— Her kim bugün düşmândan yüz çevirmeyip de sebât eyler ve şehîden vefât eylerse, Cenâb-ı Hakk elbette onu Cennet’e koyacaktır. Bugün şehîd olanlara Cennet’ül-Firdevs hazır ve onlara Rıdvân muntazırdır!» yolu hem sahîh, hem müessir sözlerle Ashâb-ı Kirâm’ını teşvîk ederek:

«— Haydi şiddetli hamle ve hücûm ediniz!» diye buyurdu. Hazreç Kabilesinden Umeyr bin Humâm (R.A.) Hazretleri hurma yerken Cennet müjdesini işittikte

«— Peh peh! Cennet’e girmek için şu heriflerin elinde ölmekten başka bir şey lâzım değil mi? Pek iyi!» diyerek elindeki hurmaları yere attı ve hemen sell-i seyf ederek şehâdetin fazîletine dâir güzel ve müessir beyitler söyleyerek düşmân üzerine hücum etti. Artık geri dönmeyip nice müşrikîni katl ettikten sonra nihâyet kendisi şehîd olarak Cennet’ül-Firdevs’e gitti.

Millet-i İslâmiyye’de oktan başka silâh ile şehîd olanların birincisi Umeyr Bin Humâm (R.A.)’dır.

Afrâ Hâtun (R.A.)’un büyük oğlu Avf (R.A.) dahî şehâdet mertebesine nâil olmak için zırhını çıkarıp attı ve hemen sell-i seyf ederek düşmân üzerine hücum etti. Ve müşrikînden nicelerini öldürdü. Nihâyet kendisi de şehîd olup murâdına erdi (R.A.).

(Hz. M. Sâmi, Bedir Gazvesi Sh. 54)

 

  1. ÖMER (R.A.)

 

Hicret zamanında hep Ashâb-ı Kirâm (R.A.), gizlice Mekke’de çıkıp Medine’ye geldiler. İllâ Ömer’ül-Fâruk (R.A.) alenî olarak hicret eyledi. Şöyle ki: Kılıcını kuşandı, yayını omuzuna astı, oklarını eline aldı ve rüesâ-yı Kureyş, Kâbe-i Mükerreme avlusunda halka halka olup oturmakta iken Harem-i Şerîfe gitti. Beyt-i Şerîfi, yedi defa tavaf etti ve iki rek’ât namaz kıldı. Ba’dehu “Yüzleriniz kara olsun”, diye rüesâ-yı Kureyş’e bedduâ ederek yanlarından geçerken “Anasını ağlatmak ve evlâdını yetim ve karısını dul bırakmak isteyen kimse şu vâdinin öte tarafında bana kavuşsun.”deyip Mekke’den çıktı ve Medîne’ye hicret etti. Arkasına düşen olmadı. Vaka-i Uhud günü Ashâb-ı Kirâm (R.A.), şaşırıp da müteferrik (dağılmış) oldukları zaman Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in yanında pâyidar olanlardan biridir. Hem böyle şeci’ ve bâhâdır, hem de âlim ve âkil (çok akıllı) ve müdebbir idi. Ne zaman Ashâb-ı Kirâm arasında bir ihtilâf vuku’bulsa onun reyi doğru çıkardı. Tarih-i Fîl’den üç sene sonra doğmuştur. Uzun boylu, iri gövdeli idi. Gözlerinde nev’emâ (bir nevî) kırmızılık var idi.

(Dört Büyük Halife, Şemseddin Ahmet Efendi)

  • • •

Sahîh isnad ile Câbir bin Abdullah (R.A.) Hazretleri’nden rivâyet ediliyor: Hazret-i Ebu Bekir (R.A.) irtihâline yakın:  – Beni Resûlullah’ın mübarek kabrinin bulunduğu evin kapısına götürün, kapıyı çalınız. Kapı size açılırsa beni oraya defn ediniz, buyurmuşdu Câbir (R.A.) diyor ki: – İrtihâl edince vasiyyeti üzerine götürüp kapıyı çaldık”-Ebû Bekir (R.A.)’i getirdik, senin yanına defn olunmak istiyor,”dedik kapı açıldı.  – “İçeri girip defn ediniz” diye bir ses duyduk. Kapıyı açanı ve söyleyeni hiç görmedik.

(Ş.Ahmet Efendi, Dört Büyük Halife, Sh: 57)

 

 

  1. ÖMER (R.A.)’İN ADLİ İDÂRESİ

 

İslâmiyet târihinde ilk evvel adliye dâiresi Hz. Ömer (r.a.) tarafından vücûda getirilmiştir.

Hakkâniyet ve adâleti lâyıkiyle icrâ etmenin şart-ı esâsîsi; Fukarâ, ağniyâ, rüesâ, tebeâ, eşrâf ve avâm arasında müsâvât-ı tâmmenin gözetilmesidir. Hz. Ömer (r.a.) bu kâideye riâyet olunmasına o kadar dikkat ederdi ki ba’zan mahkemelerde bulunarak hâkimlerin hatt u hareketine nezâret ederdi.

Bir defâ Hz. Ubey bin Ka’b (r.a.) ile Hz. Ömer (r.a.) arasında ihtilâf vukû’ bulmuş. Hz. Übey (r.a.) da’vâsını Hz. Zeyd bin Sâbit (r.a.)’e arz etmişti.

Hz. Ömer (r.a.) müddeâ aleyh sıfâtiyle mahkemeye gelmiş, Hz. Zeyd bin Sâbit (r.a.)’e arz etmişti.

Hz. Ömer (r.a.) müddeâ aleyh sıfâtiyle mahkemeye gelmiş, Hz. Zeyd (r.a.), Hz. Ömer (r.a.)’e arz-ı hürmet eylemişti.

Hz. Ömer (r.a.) bu vaziyetten müteessir olarak şu  sözü söyledi:

– “Tarafgîrliğin ilk alâmeti budur!”

Hz. Ömer (r.a.), Hz. Übey (r.a.) ile yan yana oturdu. Hz. Übey (r.a.)’in delili yoktu. Hz. Ömer (r.a.) de aleyhindeki da’vâyı kabul etmiyordu. Hz. Übey (r.a.) yemîn teklif etti. Hâkim Hz. Zeyd (r.a.) de Hz. Ömer (r.a.)’in mevki’ini nazar-ı dikkate alarak Hz. Übey (r.a.)’den bu talebi geri almasını ricâ etti.

Hz. Zeyd (r.a.)’in bu tarafgirliğinden hiddetlenen Hz. Ömer (r.a.) şu sözleri söyledi:

– “Senin huzûrunda âhâd-i nâstan biriyle Ömer müsâvî olmazsa hiç bir vakit hâkimliğe lâyık olmazsın!.”

(Hz. Ömer (r.a.), Hz. M.Sâmi (k.s.), Sh. 88-89)

 

  1. EBUBEKİR (R.A.)’İN

YEZİD B.SÜFYAN’A TAVSİYESİ

 

Ordu’yu Yezid b. Süfyan’ın kumandasında sevk etmişti. Hz. Ebu Bekir, Yezid b. Süfyan’ın teşyi ederken şu sözleri söyledi:

“Sana tecrübe ve imtihan için bu vazifeyi veriyorum. İyi hareket ettiğini görürsem seni memuriyette ibka ve terfi ederim. Yoksa seni azl ederim. Allah (c.c.)’dan sakın, Allah (c.c.), senin içini de dışını da görüyor. Allah (c.c.)’a en yakın insanlar, ona işledikleri işle yaklaşanlardır. Sana, Halid’i tayin edeceğim bir iş vermiş bulunuyorum. Cahiliyet gururundan kaçın. Cenab-ı Hakk (c.c.) onu ve onunla gururlananları sevmez. Askerlerle arkadaşlığın iyi olmasına dikkat et. Onlara hayırdan bahs ve hayrı vaad eyle. Askerlere nasihat ettin mi, nasihatlerin veciz olsun. Kendini ıslah et ki, insanlar sana karşı salâh bulsun. Düşman elçileri nezdine gelir ise onları izaz et ve onları fazla tutma ki, askerlerin halini anlamadan gitsinler. Onlara askerlerini gösterecek olursan zaif noktalarını gösterme; bilakis onları en güzide, en muhteşem askerlerin arasında kabul et. Senden başka kimsenin onlarla konuşmasına mani ol. Bizzat kendin onların maksatlarını anla…”

Yezid b. Süfyan’ı Şam’a gönderirken ayrıca şu sözleri de söylemişti:

“Ey Yezid!.. Senin akrabaların vardır. Lâkin başkalarına tercih ederek onlara iş vermek isteyeceksen, senin namına en ziyade endişeye düştüğüm nokta budur. Rasulü Ekrem (s.a.v.) “Müslümanların işinden bir işi deruhte edip iltimas eseri olarak o işe birini tayin eden Allah (c.c.)’ın lanetine düçar olur. Cenab-ı Hakk (c.c.) ondan bir mazeret veya fidye kabul etmez, onu cehenneme atar.” buyurmuştur.    (Hz. Ebu Bekir (r.a.), R.Mahmud Sâmi (k.s.), s. 138)

 

  1. OSMAN (R.A.)’IN ŞEHADETİ

 

Mervan’ın bir hilesi ile, Hz. Osman (r.a.) aleyhine, tahrik olunan âsiler galeyana gelip, Osman (r.a.)’ın ya hall’i (görevden alınması), ya katli, diyerek ayaklandılar. Hz. Osman (r.a.)’nın hanesini, sıkı bir şekilde muhasara edip, içeriye su girmesine bile müsaade etmediler.

Hz. Osman (r.a.) kendisini öldürmek isteyenlere Resul-i Ekrem (s.a.v.)’in dilinden şunları söylemişti:

“– Bir müslümanın kanı ancak üç şeyden biri ile mübah olur. Müslüman olduktan sonra tekrar küfre dönmek, evli olduğu halde zina etmek veya bir kimseyi öldürmek. Ben ise müslüman olduktan önce ve sonra zina etmedim, dinimden fedakârlıkta bulunmadım ve bir kimseyi de öldürmedim, o halde beni nasıl öldürüyorsunuz?”

Şehadeti esnasında orada bulunan Ebu Hureyre (r.a.), işgalciler Hz. Osman (r.a.)’ın muhafızlarından birini öldürünce:

“– Yâ Emir’el-mü’minîn, savaşma sırası geldi, bizden birini şehid ettiler.” demiş. Hz. Osman da:

“Ya Ebâ Hureyre (r.a.) elindeki kılıcı at! Bunların hedefi sadece benim. Ben kendimi feda ederek mü’minleri koruyacağım,” dedi ve şehid oldu.

(Hz. M.Sâmi (k.s.), Hz. Osman-ı Zinnureyn (r.a.))

 

 

  1. OSMAN (R.A.)

 

Abdurrahmân bin Ebî Leylâ rivayetiyle Hz. Ali (r.a.) hizmetçisi Kanber’e mescide gidip, Hz. Osman (r.a.)’ı seven var mı? diye bağırmasını emir buyurdu. Kanber mescide gidip emredilen şekilde bağırınca:

– (Bir kişi kalkıp) ben Hz. Osman’ın severim, dedi. Kanber:

– Gel seni Emirü’l-Mü’minin Hz. Ali çağırıyor, dedi:

O şahıs Hz. Ali’nin huzuruna geldi. Emirü’l Mü’minin:

– Hz. Osman’ı seviyor musun? buyurdu. O şahıs:

– Hz. Osman’ı canımdan çok severim. Çünkü bir zamân Resûl-i Ekrem’in huzûruna varmıştım: “Ya Resûlullah! Yeni evlendim. Mehir param yok. Bana şeyler verin, dedim. Kırk dirhem kıymetinde bir okıyye altın verdiler. Bir okkıye altın da Hz. Ebû Bekr (r.a.) verdi bir okkıye de Hz. Ömer (r.a.) verdi. Hz. Osman (r.a.) iki okiyye verdi. Sebebini sordum: “-Hz. Ali (r.a.)’nin yanında malı olmadığından, bir okıyye de onun için verdim” dedi. “Ya Resulallah! Duâ buyurun, bu malın bereketi olsun” dedim.

– Bir peygamber, bir Sıddîk ve iki şehîdin verdikleri malda bereket olmaz mı?” buyurdular. Hz. Ali (r.a.) bunu duyunca sevinip:

“Çok doğru söyledin kardeşim!” dedi.

(Şemsüddin Ahmet Efendi, Dört Büyük Halife)

 

HAZRETİ EBÛ TALHA ZEYD BİN SEHL

 

-Radıyallahu anh-

Ebu Talha, Zeyd İbn-i Sehl -radıyallahu anh- Enes bin Malik -radıyallahu anh-’in üvey babasıdır. Enes’in babası Malik küfr ile ölünce Enes’in validesini Ebû Talha -radıyallahu anh- almışlardır.

Resûl-i Ekrem -Sallallahu aleyhi ve Sellem efendimiz’i kerimeleri muhteremleri, Osman bin Affan -radıyallahu anh-’in zevcesi Ümmi Gülsüm -radıyallahu anh-nın Hicretin 9’uncu yılında irtihalinde kabre Ebu Talha -radıyallahu anh- indirmiştir.

Enes -radıyallahu anh-in rivayetiyle Sallallahu Teâlâ aleyhi ve sellem Efendimiz kabrin bir tarafında oturmuştu. İki gözlerinden yaş döktüğünü Enes -radıyallahu anh- “gördüm” demiştir.

Bu hadis-i şerîf’ten müstefâd olan hüküm:

– Sessiz göz yaşı dökmek caizdir.  (Mevtâya ağlamak).

– Kabrin kenarında oturmak caizdir.

– Bir lüzûm ve zaruret olmadıkça kabri ihtiramen çiğnememelidir.

Müslimin Ebu Hüreyre -radıyallahu anh-den rivayetine göre bir hadis-i şerifde:

“Sizin birinizin ateş közünün üzerine oturup elbisesini yakmasıyla vücuduna işlemesi, kabrin üzerine oturmasından elbette hayırlıdır.” buyurulmuştur.

(R. Mahmûd Sâmi (k.s), Ashâb-ı Kiram-2, Sh: 7,9,10)

 

  1. ÖMER (R.A.)

 

Büyük âlimler ve evliya, imânın kâmil olması için, mü’minin Hak Teâlâ’dan havf ve recâsı (korku ve ümid) ile zühd ve takvâsının (dünyaya kıymet vermemek ve harâmlardan kaçmak) i’tidâlde olmasını tavsiye ederler. Devâmlı korku ve ümid içinde olmalıdır. Hz. Ömer (r.a.) buyuruyor ki:

– Hak Teâlâ: Bütün kullarımı cennetime koyacağım, yalnız bir kuluma azâb edeceğim, buyursa: Günahlarımın çokluğuna bakarak, azâbı gören kimse benim derim. Eğer, Allahu Teâlâ, bütün kullarımı cehenneme, yalnız bir kulumu cennete koyacağım, buyursa, acıması ve ikrâmı bol olan Hak Teâlâ’dan, benim Cennet’e gireceğimi ümit ederim.

Bâhusûs büyüklerimiz buyuruyor. Beyit

Yâ Rab! Mâdem buyurdun, Benden ümîd kesmeyin1

Günâhım çok olsa da ümidi keser miyim?

O hâlde mü’mine lâyık olan, Hak Teâlâ’nın azâbından emin olmamak ve rahmetinden ümid kesmekdir.

Yine büyükler nasihat ederler ki: Mü’min her zaman ölümü hatırlamalı, bir ân unutmamaya çalışmalıdır. Çünkü, bir hadis-i şerîfte Lezzetleri keseni çok hatırlayınız, buyrulmuştur. Lezzetleri kesen şey ölümdür. Hz. Ömer (r.a.) kendisine ölümü hatırlatmak üzere bir kişiyi vazifelendirmiştir. Her gün o şahıs birkaç kere gelir, ölümü hatırlatır, tâyin edilen akçasını alıp giderdi. Bir gün yine gelip ölümü hâtırlattı. Hz. Ömer o şahsa:

– Artık ölümü hatırlatmanıza ihtiyâcımız kalmadı. Sakalımıza ak düştü. Ak sakal ölümün habercisidir. Devâmlı gözümün önünde durmakta, bana ölümü hatırlatmaktadır, buyurdu.

 

MUHACİRLER’İN FAZİLETLERİ

 

Kur’ân-ı Kerîm, muhacirlerin dünyadaki yüksek derecelerine, ahiretteki kemal mertebelerine işaret ederek der ki:

Bismillhahirrahmanirrahim

“Onlar ki, zulme uğrayarak hicret etmişlerdir, onlara dünyada ecirler ihsan edeceğiz. Fakat onların Ahiretteki ecirleri, bilseler daha büyüktür.” (Nahl: 41)

Kur’ân-ı Kerîm muhacirlerin bütün şedaide, ruhani ve cismani azablara karşı gösterdikleri sabır ve metanete işaret ederek der ki:

“Onlar ki Allah yolunda hicret ederek sonra öldürüldüler, yahut öldüler, Cenab-ı Hak onları hiçbir kesintiye uğramıyacak nimetlerle rızıklandırdı Allah (c.c.) muhakkak ki, rızık ihsan edenlerin en hayırlısıdır. Onlar öyle bir yere gireceklerdir ki, ondan hoşnut olacaklardır.” (Hac: 58-59).

Muzayaka ve güçlük zamanında Resul-i Ekrem’e yardım edenler hakkında Kur’ân’da:

“Cenab-ı Hak güçlük zamanında Resul-i Ekrem’e uyan muhacirlerle Ensar’ın tevbesini kabul etmiştir.” (Tevbe: 117)

(Siyer-i Nebi, C: 2, Sh: 413)

 

 

 

MUHACİRLER’İN FAZİLETLERİ

 

Kur’ân-ı Kerîm, muhacirlerin dünyadaki yüksek derecelerine, ahiretteki kemal mertebelerine işaret ederek der ki:

Bismillhahirrahmanirrahim

“Onlar ki, zulme uğrayarak hicret etmişlerdir, onlara dünyada ecirler ihsan edeceğiz. Fakat onların Ahiretteki ecirleri, bilseler daha büyüktür.” (Nahl: 41)

Kur’ân-ı Kerîm muhacirlerin bütün şedaide, ruhani ve cismani azablara karşı gösterdikleri sabır ve metanete işaret ederek der ki:

“Onlar ki Allah yolunda hicret ederek sonra öldürüldüler, yahut öldüler, Cenab-ı Hak onları hiçbir kesintiye uğramıyacak nimetlerle rızıklandırdı Allah (c.c.) muhakkak ki, rızık ihsan edenlerin en hayırlısıdır. Onlar öyle bir yere gireceklerdir ki, ondan hoşnut olacaklardır.” (Hac: 58-59).

Muzayaka ve güçlük zamanında Resul-i Ekrem’e yardım edenler hakkında Kur’ân’da:

“Cenab-ı Hak güçlük zamanında Resul-i Ekrem’e uyan muhacirlerle Ensar’ın tevbesini kabul etmiştir.” (Tevbe: 117)

(Siyer-i Nebi, C: 2, Sh: 413)

 

ASHÂB CENNETE KOŞUYOR

 

Bedir Harbi’nde Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri hücûm emri verdi. Şöyle ki:

“– Her kim bugün düşmândan yüz çevirmeyip de sebât eyler ve şehîden vefât eylerse, Cenâb-ı Hakk elbette onu Cennet’e koyacaktır. Bugün şehîd olanlara Cennet’ül-Firdevs hazır ve onlara Rıdvân muntazırdır!” yollu hem sahîh, hem müessir sözlerle Ashâb-ı Kirâm’ını teşvîk ederek:

“– Haydi şiddetli hamle ve hücûm ediniz!” diye buyurdu.

Hazreç Kabilesinden Umeyr bin Humâm (r.a.) Hazretleri hurma yerken Cennet müjdesini işittikte

“– Peh peh! Cennet’e  girmek için şu heriflerin elinde ölmekten başka bir şey lâzım değil mi? Pek iyi!” diyerek elindeki hurmaları yere attı ve hemen sell-i seyf ederek şehâdetin fazîletine dâir güzel ve müessir beyitler söyleyerek düşmân üzerine hücum etti. Artık geri dönmeyip nice müşrikîni katl ettikten sonra nihâyet kendisi de şehîd olarak Cennet’ül-Firdevs’e gitti.

Millet-i İslâmiyye’de oktan başka silâh ile şehîd olanların birincisi Umeyr Bin Humâm (r.a.)’dır.

Afrâ Hâtun (r.a.)’un büyük oğlu Avf (r.a.) dahî şehâdet mertebesine nâil olmak için zırhını çıkarıp attı ve hemen sell-i seyf  ederek düşmân üzerine hücum etti. Ve müşrikînden nicelerini öldürdü. Nihâyet kendisi de şehîd olup murâdına erdi (r.a.).

(Hz. M.Sâmi (k.s.), Bedir Gazvesi, Sh: 54-55)

 

 

  1. ALİ (R.A.)’NİN HALİFE SEÇİLMESİ

 

Hz. Osman Zi’n-Nureyn (r.a.)’in şehâdetinden sonra bu fâciânın neye müncer olacağı meçhûl bulunduğundan ehli Medine telâşa ve endişeye düştü, kimse ne yapacağını bilemedi. Hilafeti Hz. Ali (r.a.)’ye kabûl ettirmek üzere onun başına üşüştüler.

Hz. Ali (r.a.):

– “Bu iş sizin işiniz değildir. Ehl-i Bedr’in işidir” dedi. Medine’de mevcud olan Ehl-i Bedir, hilâfete Ali (r.a.)’yi lâyık gördüler ve onun yanına vardılar. “Elini ver, bey’at edelim” dediler.

Hz. Ali (r.a.):

“– Beni bırakınız, başkasını arayınız, önümüze bir iş çıkacak ki onun, akıllar almaz, gönüller mütehammil olmaz şekil ve renkleri vardır. Bence vezîr olmak emir olmakdan evlâdır. Siz kimi intihâb ederseniz ben de ona bey’at ve cümleden ziyhade itâat eylerim.” dedi.

Onlar da:

“– Yâ Ali (r.a.), Allah (c.c.) için insâf et. Ehl-i İslâm’ın başına gelen felâketi görmüyor musun?” diyerek ısrar edince Hz. Ali (r.a.) kabûle mecbûr olup kararını ertesi güne bıraktı.

Hz. Ali (r.a.):

“– Bu iş sizindir onda kimsenin hakkı yoktur. Siz kimi isterseniz halife odur. Dün bir karar üzere ayrılmış idik ki ben istemiyerek söz verdim,” deyince hepsi: “– Biz dünkü karar üzereyiz” demeleriyle,

Hz. Ali (r.a.)’da:

“– Şâhid ol yâ Rabbi” dedi.

Hz. Ali (r.a.)’ye Mescid-i Nebevî’de Hicrî 35 senesi Zi’lhicce’nin yirmibeşinci ve Cum’a günü bey’at olundu.

(Hz. R.M.Sâmi (k.s.), Hz Ali (r.a.), Sh: 62)

 

  1. EBÛ BEKİR (R.A.)’DE RIZÂ

 

Rivâyet edilmiştir ki: Hz. Ebû Bekir 7 sene müddetince diş ağrısına mübtela olmuş: Cibril-i emîn (a.s.) bu durumu Resûlullah (s.a.v.)’a bildirir. Resulûllah (s.a.v.), Hz. Ebubekir’in halini sorar ve buyuruyorlar ki:

— Ya Ebû Bekir! (bu ağrı) halini niçin bildirmiyorsun?

Hz. Ebû Bekir (r.a.)  şöyle cevâb verir:

— Sevgili Allah’tan gelen şeyden nasıl şikâyet ederim?

(Sabır, Temkin, Tahammül, Rızâ Ahlâk-ı Hasene’dendir…) Senden öğrendik yâ Rasûlullah.

Denildi ki: Allah-ü Teâlâ vahyinde şöyle buyurur: (Ya Habîbim! Ümmetine kalbleri katılaşmasın diye çok mal vermedim. Tevbe etmekten mahrûm olmasınlar diye âni ölüm vermedim. Kabirlerinde çok beklemesinler diye onları en son ümmet kıldım.)

(Ya Muhammed Bütün Enbiyâdan önce sen Cennet’e gireceksin.

Senin ümmetin de, diğer Nebîlerin ümmetlerinden önce girecek.)

Ensârdan bir kimsenin hânesindeki hurmanın dalı fakir bir komşusunun havlusuna sarkmış, o daldan yere  düşen hurma tanelerini fakirin çocukları aldığında hurma sâhibi gider ellerinden alır ve hatta ağızlarına koyduklarını parmağıyla çıkarır imiş. Bîçâre fakir hurma sâhibinin şu çirkin muâmelesinden müteessir olduğu cihetle Resûlullah (s.a.v.) hazretlerine şikâyet etmesi üzerine Resûlullah (s.a.v.) Hazretleri hurma sâhibini cennette bir hurma ağacı mukâbilinde mezkûr ağacı fakire terk etmesine işâret buyurunca hurma sâhibi râzı olmaz.

Bunun üzerine Ensârdan Ebû Ed-Dahdâh (r.a.) o hurma ağacını bir hurma bahçesi vererek satın alır ve Resûlullah (s.a.v.)’a gelir ya Resûlullah… Cennette bir hurma ağacıyla mezkûr hurma ağacını değişir misin? deyince Resûlullah (s.a.v.) “Evet değişirim.” buyurur.”

Fakiri çağırıp hurma ağacını teslim eder.

(Hz. Ebû Bekir (r.a.), Hz. R.Mahmûd Sâmî (k.s.))

 

(DÜNDEN DEVAM)

4- Resulûllah (s.a.v.) Hatem bin As ve Mervân bin Hatem’i nifâkları sebebiyle Medîne’den dışarı sürmüştü. Siz onları yine Medîne’ye getirdiniz? Hz. Osmân (r.a.):

Resû-ü Ekrem (s.a.v.) Hazretlerinin son hastalıklarında onları getirmek için izin istemiştim. vermişlerdi. Bunu Ebû Bekir ve Ömer’e söyledim şâhid istediler. Şâhid bulunamadı. Ben halife olunca Resulûllah’dan aldığım izinle onları geri getirdim. cevabını verdi.

5- Ben-i Ümeyye yâni akrabana, kendi kavmine ihsânını artırıyorsun. Onların maişetini fazlalaştırıyorsun? Hz. Osman (r.a.):

— Biliyorsunuz ki Hakk Teâlâ bana mal ve servet vermiştir. Akrabama ihsânımı kendi öz malımdan yaparım. Şimdiye kadar Beytül Mal’den onlara hiçbir şey vermiş değilim. Bu beğenilen huyumda bu yaştan sonra vazgeçemem buyurdu.

6- Kur’ân-ı Kerîm’de  birkaç nüsha hariç diğerlerini niye yaktın?

— Kur’ân-ı Kerîm rivâyetlerinde ihtilâf olduğunu bana etraftan bildirdiler. İslâm Dîninde bir fitne çıkmaması için Ashâbın kurrasının icmaıyle bir  imam nüsha cem edip tertîbi değişik diğer nüshaları yaktım. buyurdu.

7- Hz. Ebû Bekir (r.a.) Resûlullah (s.a.v.) hürmeten  bir basamak aşağı dururdu. Hz. Ömer (r.a.), Hz. Ebû Bekir’e hürmeten bir basamak aşağı  dururdu. Halbuki siz Resûlullah’ın durduğu basamakta durdunuz. Bunun sebebi?

— Bu kâideyi devâm ettirseydim bir zaman sonra kuyu kazıp içinde hutbe okumak icâb edecekti dedi.

8- Hayvanların Bâki’de otlamasını niçin yasak ettin?

Beytül Mâlın hayvanlarının yemesi için diğer mallara yasak ettim. cevâbını verdi.

9- Siz Resulûllah (s.a.v.) yüzüğünü kaybettiniz? Hz. Osmân (r.a.):

— Ashâb-ı Kirâm’ın gözleri önünde Eris Kuyusuna düştü. Çok aradık bulamadık. O şereften mahrûm kaldık. buyurdu.

Böylece Hazret-i Osmân (r.a.)’ı ilzâm etmek sorular sorarak onu cevâp veremeyecek vaziyete düşürmek isteyen İbn Sebe’nin fitnesine kapılmış kimseler her sorduklarına tahmîn edemeyecekleri cevâplar alarak kötü vaziyete düştüler. Hz. Ali’nin de gayretiyle bir fitne çıkması önlendi. (Hz. R.M.Sâmî (k.s.), Hz. Osmân (r.a.))

 

  1. OSMÂN (R.A.)’A HASIMLARININ

SORDUĞU DOKUZ SUÂL

 

1- Resûlullah (s.a.v.) ve Şeyheyn Hazretleri Arafâtta namazı kasrettiler. Siz niçin tamam kıldınız? Hz. Osmân (r.a.) cevâben:

— “İslâm Dîni yayıldı, şark ve garptan yeni müslüman olanlar gelip Arafât’ta toplandılar. Eğer namazı tam kılmasaydım, etraftan gelen yeni müslümanlar, namazın öyle kılınacağını zannedip hataya düşerlerdi, kasretmenin sünnet olduğunu bilemezlerdi.” buyurdu.

2- Resûlullah (s.a.v.) ve Şeyheyn hazretleri, Ebû Zerr (r.a.)’i mükerrem tutarlardı. Sen ise Medîne’den çıkardın? Sorusuna cevâben Hz. Osmân (r.a.):

— “Ebû Zerr (r.a.) Şam’da Muaviye’nin yanında bulunuyordu. Muaviye, Beytül mal yani mâl-i müslimîn’e mâlullah dedi. Ebu Zerr (r.a.) de malları bildiğin gibi sarf etmek için mâl-ı müslimîn’e, mâlullah diyorsun. Bunun cevâbını Hakk Teâlâ (c.c.)’ya âhirette vereceksin. Mâl-ı müslimîn dememenin cevâbını, müslümanlara da vermen lâzım, dedi ve Muaviye onu Şam’dan Medîne-i Münevvere’ye gönderdi.” dedi.

3- Önceleri zekâtı âmirler toplardı. Şimdi ise mal sâhibinin isteğine bıraktın. Böylece herkes gönlünün istediğine veriyor?

Hz. Osmân (r.a.) cevâbında: “Âmirler aldıkları zekât mallarını ziyân eder ve mal sâhiplerinden zorla ve istemeyerek alırlardı. Mal sâhiplerini serbest bırakarak Beytül Mâl’e kendi istekleriyle getirmelerini te’mîn ettim,” buyurdu.

(Hz. Osmân (r.a.), Hz.M.Sâmî (k.s.))

(Devamı Yarın)

 

 

 

 

 

 

  1. OSMÂN (R.A.)’A HASIMLARININ

SORDUĞU DOKUZ SUÂL

 

1- Resûlullah (s.a.v.) ve Şeyheyn Hazretleri Arafâtta namazı kasrettiler. Siz niçin tamam kıldınız? Hz. Osmân (r.a.) cevâben:

— “İslâm Dîni yayıldı, şark ve garptan yeni müslüman olanlar gelip Arafât’ta toplandılar. Eğer namazı tam kılmasaydım, etraftan gelen yeni müslümanlar, namazın öyle kılınacağını zannedip hataya düşerlerdi, kasretmenin sünnet olduğunu bilemezlerdi.” buyurdu.

2- Resûlullah (s.a.v.) ve Şeyheyn hazretleri, Ebû Zerr (r.a.)’i mükerrem tutarlardı. Sen ise Medîne’den çıkardın? Sorusuna cevâben Hz. Osmân (r.a.):

— “Ebû Zerr (r.a.) Şam’da Muaviye’nin yanında bulunuyordu. Muaviye, Beytül mal yani mâl-i müslimîn’e mâlullah dedi. Ebu Zerr (r.a.) de malları bildiğin gibi sarf etmek için mâl-ı müslimîn’e, mâlullah diyorsun. Bunun cevâbını Hakk Teâlâ (c.c.)’ya âhirette vereceksin. Mâl-ı müslimîn dememenin cevâbını, müslümanlara da vermen lâzım, dedi ve Muaviye onu Şam’dan Medîne-i Münevvere’ye gönderdi.” dedi.

3- Önceleri zekâtı âmirler toplardı. Şimdi ise mal sâhibinin isteğine bıraktın. Böylece herkes gönlünün istediğine veriyor?

Hz. Osmân (r.a.) cevâbında: “Âmirler aldıkları zekât mallarını ziyân eder ve mal sâhiplerinden zorla ve istemeyerek alırlardı. Mal sâhiplerini serbest bırakarak Beytül Mâl’e kendi istekleriyle getirmelerini te’mîn ettim,” buyurdu.

(Hz. Osmân (r.a.), Hz.M.Sâmî (k.s.))

(Devamı Yarın)

 

  1. EBÛ BEKİR (R.A.)’İN ALLAH (C.C.) SEVGİSİ

 

Hz. Ebû Bekir (r.a.), Allah (c.c.) ve Resûlullah (s.a.v.) yolunda malını ve ıyalini feda etmiş; ciğerparesi kızını Resûlüllah (s.a.v.)’a nikâhlamıştır.

İbn-i Ömer (r.a.) anlatıyor:

“Biz Rasûlüllah (s.a.v.)’ın yanında oturuyorduk. Hz. Ebû Bekir (r.a.) de orada idi ve yırtık bir abaya bürünmüştü. O sırada Hz. Cebrail (a.s.) nazil oldu. Resûlullah (s.a.v.)’a selâm verdi ve O (s.a.v.)’na şöyle dedi:

– Ya Rasûlullah! Ebu Bekri niçin yırtık bir abaya bürünmüş görüyorum?

Rasûlüllah (s.a.v.) buyurdu:

– Fetihten önce malını bana getirdi.

Hz. Cebrail (a.s.) Rasûlullah (s.a.v.)’a şöyle dedi:

– O’na Allah’ın selâmını tebliğ et ve de ki: Allah Teâlâ sana şöyle buyuruyor:

– Sen bu fakirliğinden dolayı benden razı mısın? Yoksa dargın mısın?

Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.), Ebû Bekir (r.a.)’e döndü ve buyurdu ki:

– Ya Eba Bekr! İşte Cibril, sana Allah’ın selâmını söylüyor ve diyor ki:

– Sen bu fakirliğinden dolayı Ben’den razı mısın, kızgın mısın?

Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir (r.a.) ağladı. Ve şöyle dedi:

– Ben, Allah’ıma mı kızgınım? Hayır ben Allah’ımdan, razıyım! Ben Allah’ımdan razıyım. Ben Allah’ımdan razıyım!

(Hz. R.M.Sâmi (k.s.), Hz. Ebû Bekir (r.a.), Sh: 57)

 

 

HAZRET-İ HASAN VE HÜSEYİN

 

-radıyallahu anhüma-

Hasan ve Hüseyin, Ali bin Ebi Talib el-Kureyşi el-Hâşimi -radıyallahu anh-’ın oğullarıdır. Valideleri Hazreti Fâtımet’üz-Zehra -radıyallahu anhâ- ve nefeanallahu teâlâ bi-şefâatihi- Reyhanet-ün Nebîdir.

Hasan -radıyallahu anh- Hicret-i seniyye’nin üçüncü senesi Ramazan ayında doğup 49 senesinde Medine-i Münevvere’de 46 yaşlarında mesmumen merhum olmuşlardır.

Hüseyin -radıyallahu anh- de Hicret-i seniyye’nin dördüncü senesi şa’ban ayında doğup 61 senesi Muharremin onuncu (Âşûrâ) gününde Irak’da Fırat nehrine karib “Kerbelâ” mevkiinde 56 yaşlarında karib oldukları halde maktulen merhum olmuşlardır.

Resûlullah -sallallahu aleyhi vesellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır.

Bir melek semâdan birinci  def’a olarak bana gelip selâm verdi: Hasan ile Hüseyin şebâb-ı ehl-i cennet’in seyidleri ve Fatımet’üz Zehra da nisâ-i ehl-i cennetin seyyidesi olduğunu tebşir eyledi.

“Tahkıykan benim mahdûmum yani Hasan -radıyallahu anh- büyük bir zâttır. Me’mul ederim ki Cenâb-ı Hak iki azim ordu içinde tekevvün edecek olan münazaayı bununla ıslah buyursun.

“Hazret-i Hasan ile Hüseyin’i seven tahkıykan beni sevmiş ve onlara buğz eden muhakkak bana buğz etmiş olur” buyrulmuştur.

(R. Mahmûd Sâmî (k.s.) Ashâb-ı Kiram-2, Sh: 42-44)

 

 

 

 

 

 

HAZRET-İ TALHA BİN UBEYDULLAH

 

-radıyallahu anh-

Talha’nın zevcesi anlatıyor:

“Talha bir gün yüzbin dirhem tasadduk etti. Benim yanıma geldiği vakit onu gamlı ve üzgün buldum. Dedim ki:

“Üzüntünün sebebi nedir?” Dedi ki:

“– Yanımdaki mal çoğaldı ve beni bunalttı.” Dedim ki:

“– Onu da tasadduk etmene ne mani var? Kalk taksim et ve tasadduk et.” Talha bütün malını bir dirhem kalıncaya kadar tasadduk etti.

Talha bin Yahya diyor ki:

Bir gün Talha’nın haznedarına:

“– Talha’nın ne kadar malı var?” dedim. Dedi ki:

“– Dörtyüz bin dirhem. Talha bunun korkusuyla gece uyuyamadı ve sabaha kadar taksim edip infak etti.

Hazret-i Ali -radıyallahu anh- onun hakkında bir adamın şu beyti okumakta olduğunu işitti.

“Bir fetadır kim kaçan etse sadîkına atâ,

Bir dahi fakr ona gelmez daimî bulur gınâ.”

Ali -radıyallahu anh- onun hakkında der ki:

“İşte bu Ebu Muhammed Talha -radıyallahu anh-’dir ki ekseriyetle kendinden bir şey istenmeden verir.” -radiyallahu anh-                (R. Mahmûd Sâmî (k.s.), Ashâb-ı Kiram-I, Sh: 190-191)

 

  1. EBÛ BEKİR (R.A.)’IN KIYMETİ

 

Mağarada bir gün Hz. Ebû bekir (r.a.)’i susuzluk dolayısıyla hararet bastı. Resûlullah (s.a.v.)’a arz edince:

— “Dışarı çık. Orada akan ırmaktan iç.” buyurdular.

Hz. Ebû bekir emre uyarak dışarı çıktı. Kardan ak ve soğuk, baldan tatlı ve miskten daha güzel kokulu bir ırmak gördü. İstediği kadar içti. Geriye dönünce:

— “Ya Resûlullah (s.a.v.)! Bu dağın başında kimsenin görmediği şekilde güzel su nasıl akıyor.” dedi.

— “Hakk Teâlâ cennet nehirlerine müekkel olan meleğe, cennet nehirlerinden birini Ebû Bekir’in içmesi için bu mağaranın önünden akıtmasını emretti.” buyurdular.

Hz. Ebû Bekir (r.a.), sevincinden ağlayarak:

— “Anam babam sana fedâ olsun! Ebu Bekir’in Hak Teâlâ katında cennet ırmağını Mekke’nin dağından akıtacak kadar kıymeti var mıdır? dedi.

— “Evet ya Ebu Bekir, Hakk Teâlâ Hazretleri katında daha da fazla kıymetin vardır. Beni peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki sana buğz eden kimseler, yetmiş yıl ibâdetleri bile olsa cennete giremezler.” buyurdular.                 (Ş.Ahmed Efendi, Dört Büyük Halîfe, Sh: 31)

Ebû Hureyre (r.a.)’nin bildirdiğine göre bir hadîs-i şerîf’te Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

— “Bize her nimet verene, iyilik  edene  mükâfatını  verdik. Fakat Ebû Bekir’in iyiliğinin, ikrâmının karşılığını veremedik. Ona Hakk Teâlâ Hazretleri kıyâmette ikramda bulunacak, mükâfatını verecektir. Bana Ebû Bekir’in malının verdiği fâide gibi hiç kimsenin malının fâidesi olmadı. Eğer dost edinseydim, Ebû Bekir’i dost edinirdim. Fakat Ben Hakk Teâlâ Hazretlerinin dostuyum.” buyurmuşlar.

Hazret-i Ömer (r.a.):

— “Hazret-i Ebû Bekir bizim seyyîdimiz, hayırlımızdır. Resûlullah (s.a.v.) ise hepimizden hayırlıdır.” buyurmuştur.

 

(Ş.Ahmed Efendi, Dört Büyük Halîfe,  Sh: 51)

 

  1. ÖMER (R.A.)’İN KERAMETİ

 

Abdullâh İbn-i Abbâs (r.a.) der ki:

– “Bir gün Ömer (r.a.)’in yanına vardım. Kendisini mağmûm gördüm. Dedi ki: “Emr-i Hilâfette ne yapacağımı bilmiyorum. Kalkıp oturuyorum, bu bâbda mütehayyirim.”

Dedim ki:

– “Ali (r.a.)’ye meyl ve rağbetin var mı?”

Dedi ki:

– “Ale’t-tahkîk Alî (r.a.) bu işe ehildir. Fakat mizâcında birâz mizâha meyl vardır. Benden sonra o Halîfe olursa, muhakkak sizi bildiğiniz Tarîk-i Hakk’a sevk ve tergîb eder. Re’y ve i’tikâdındayım.”

Dedim ki, Osmân (r.a.) hakkında re’yin nedir?

Dedi ki:

– “Onu istihlâf etsem, İbn-i Ebî Muayt’ı nâsın başına belâ eder, Arab da ona iltifât etmez olur, nihâyet kendisinin boynunu vururlar. Vallâhî ben onu istihlâf etsem öyle yapar, arab da böyle yapar.”

Bu da Hz. Ömer (r.a.)’in bir kerâmetidir ki, ayniyle zuhûr  etmiştir.

  1. ÖMER (R.A.) DİYOR Kİ:

“Bahsi uzatma, sözü dağıtma; Biz bir kavmiz ki çakmağı çakar isek ateş çıkarırız. Kuyuya iner isek kovayı kandıracak kadar su doldururuz. Vurur isek kanatırız, diker isek kapatırız!”

(Hz. R.M.Sâmi (k.s.), Hz. Ömer (r.a.))

 

HAZRET-İ ENES BİN MÂLİK

 

-radıyallahu anh-

Hazret-i Üftade Kuddise sirruh demişdir ki:

“Talib-i Hak ve Hakikat, ancak Sünnet-i Seniyye’ye riayet etmekle terakki edebilir. Mezkurdur ki:

Haccâc zamanında insanlar defalarca yağmur duâsına çıktılar. Bir damla bile yağmur düşmedi. Onlara birisi dedi ki:

– Eğer ikindi namazının sünnetini ve yatsı namazının sünnetlerini terk etmeyen bir kimse çıkıp duâ ederse Allah yağmur verecektir. Yoksa kırk kerre, daha duâ etseniz bile yağmur yağmayacaktır.

Epeyce böyle bir adam aradılar. Bulamadılar. Sonra Haccâc kendini yokladı.

– Ben bu namazları hiç kaçırmadım,dedi ve duâ etti. Eder etmez çok büyük bir yağmur yağdı ve maksûd hasıl oldu.

Bu, Haccâc’ın, zulm ile meşhur olmasıyla birlikte Sünnet-i Seniyye’ye sarılmasının bereketi ile hasıl olmuşdur.

İstiska, yani yağmur duâsı ve namazından önce tevbe edilmesi, sadaka dağıtılması, oruç tutulması ve nâsın kendi içlerindeki sulehâyı vesile ve şefaatçı edip duâ etmeleri lâzımdır.

(R. M. Sâmî, Ashâb-ı Kiram-I, Sh: 167, 168)

 

İBN-İ ABBAS’IN HADİS AHZ VE

RİVAYETLERİNDEKİ HASSASİYETİ

 

İbn-i Abbas da muasırları gibi İslâmi bilgilere sahibti ve bunları, başta Resul-i Ekrem olmak üzere, Ashabın en büyüklerinden almıştı. Tarih, edebiyat gibi çeşitli mevzulardaki bilgileri ise, muhitin örf ve adeti veçhile mutahassıslarından öğrenmişti.

İbn-i Abbas Resul-i Ekrem’den birşey görmüş veya işitmişse, onu; Resul-i Ekrem’den gördüğünü veya işittiğini açıklayarak rivayet etmiştir. Resul-i Ekrem’den değil de başkalarından görüp veya işitip Menbaını zikre lüzum görmeden rivayet ettiği şeyler olmuşsa, kendisinin bu şekilde hareketinden, onların dahi peygamberden görülmüş veya işitilmiş hissini vermek istediğine nasıl hükmedilebilir? İbn-i Abbas Kaetani’nin farzettiği gibi Hadis uydurmaktan ve onu, Peygamber’e atfetmekten korkmayan bir kimse olsaydı. O’nun her söylemek istediği, hususiyle menbalarını göstermediği şeyleri de Peygamber’den işitmiş veya görmüş olduğunu açıkça söylemesinde ne müşkilat vardır?                                         (M.Asım Köksal, İslam Tarihi, C: 7, Sh: 222)

 

 

 

CENNET VE CEHENNEM

 

Cennet dört tanedir: Huld cenneti, Firdevs cenneti, Me’va cenneti, Adn cennetidir.

Bu cennetlerin kapıları sekiz tanedir.

İbn Abbas (r.a.)’ın şöyle dediği anlatılır:

– Cennet ehlinin en alt derecede olanının konağı, cennetin yüz ölçümü itibarı ile beşyüz senelik yoldur. Onun için beşyüz huri vardır. Onun oradaki zevcesine bir sarılması, dünya ömrüne bedeldir. Önüne sofrası konur; dünyanın ömrü kadar yese, yine de tadına doyamaz. Oradaki içme işi de böyledir.

Cennet Hazininin adı, Rıdvan’dır. Rahmet ve refet giydirilmiştir. Cehennemler bir biri üstüne yedi tanedir.

Onun ilki cehennemdir. Bu, en üst kapıdır.

İkincisinin adı: Leza’dır.

Üçüncüsünün adı: Hutame’dir.

Dördüncüsünün adı: Sair’dir.

Beşincisinin adı: Sakar’dır.

Altıncısının adı: Cahim’dir.

Yedincisinin adı: Haviye’dir. Bu cehennemlerin en altıdır. En şiddetli azap orada olacaktır. Orası zındıklara ve münafıklara hazırlanmıştır.  Cehennem hazinine, Mâlik adı verilmiştir. Gazap ve heybet libası giymiştir.

Allahım! Fazlınla kereminle bizi ondan koru. Ey merhamet edenlerin en merhametlisi. Amin!                                              (Tenbihü’l Gâfilîn, Sh: 933, 934, 935)

 

  1. OSMAN’A BEYAT

 

Abdurrahman bin Avf (r.a.):

Ya Rabb! Şahid ol! Boynumdaki emaneti Osman’ın boynuna koydum. Allah’ın, Resûlü’nün ve Halifelerinin yolu üzere sana beyat ediyorum” dedi ve orada muhacirin ile ensarda beyat etti.

Sonra Hz. Talha geldi. Hz. Osman’ın yanına girdi. Hz. Osman ona Muhayyersin ister isen beyat eyle ve eğer ibâ edersen emr-i intihâbı iade ederim.” Talha: Herkes sana beyat ettimi? diye sordu. Evet demekle Talha da bende razıyım nasın ittifakına muhalefet eylemem, deyip beyat eyledi.

Kibâr-ı tabiinden biri Abdurrahman bin Avf’a sordu.

– Ali’yi ne cihetle terkedip Osman’a bey’at ettiniz? Abdurrahman bin Avf da:

– Benim suçum yok, ben Ali’ye bey’atı tasmim ile iptida ona teveccüh ederek: Peygamberin sünneti ve Ebubekir ve Ömer’in sireti ile amel edeceğini ahdü misâk teklif ettim. O: “Kudretim mertebesinde” diye kayd-ı ihtizar gözetti. Tekrar ettim yine aynı cevabı verdi. Osman’a arz ettim, bilâ kayd kabul eyledi” dedi.  (R.Mahmud Sâmî (k.s.), Hz. Osman (r.a.))

Kim sabahleyin üç defa: “Euzû billahis semiğil alimi mineşşeytanirracim.” diyerek Sure-i Haşr’ın sonundan üç ayet okursa Allah Teâlâ onun için yetmişbin melek vazifelendirir, akşama kadar ona istiğfar ederler, o gün ölürse şehid olarak ölür, akşamleyin bunu yapan da aynı derecededir.   (Dualar ve Zikirler, s. 82)

 

  1. EBUBEKİR’İN MÜSLÜMANLI⁄I KABULÜ

 

Hz. Ebû Bekir (r.a.) nezih bir hayat geçiren aîf bir zat idi. Faziletten ayrılmaz, daima iyilik yapmayı severdi. İslamiyetten evvel doğruluğu, insan perverliği ile ma’ruf muteber bir tüccardı.

Câhiliyet devrinin kötülüklerinden uzak kalmıştı. O gibi fena hallerden kaçınırdı. Cahiliyet devrinde bile bir damla içki içmemiştir. Her şeyin mübah görüldüğü o câhiliyet devrinde şeref ve haysiyet kırıcı hâllerden çekinmiş, temiz bir hayat geçirmiştir.

“– Câhiliyet zamanında, içki içmedin mi?” denilmiş.

“– Haşa… Ben namusumu korur, insanlık şerefini tanır bir adamım. İçki içen bunları zâyi eder,” demiştir. Resûlü Ekrem (s.a.v.) bu sözü duyunca: “Ebu Bekir’in dediği doğrudur. Ebu Bekir’in dediği doğrudur.” buyurmuştur.

Cahiliyet zamanında putperestlikten nefret ederdi ve hakikati araştıranlardandı. İslâmiyet insanları bir ağaç ve taş parçasından ibaret olan putlardan vazgeçirip, bir tek olan Allah-ü Teâlâ Hz.’lerine ibadete dâvet ediyordu.

İşte, Hz. Ebu Bekir (r.a.) da aradığını bulmuştu. Hemen, iman ederek cahiliyet karanlığından kurtulup İslamın nuruna kavuşmuştu.

İslamiyetten evvel de Rasûl-ü Ekrem (s.a.v.)’in eski dostu idi. Kan davalarını hal ve fasl için hakem tayin olunurdu.

(R.Mahmud Sâmî (k.s.), Hz. Ebu Bekir (r.a.), Sh: 18)

 

HAZRETİ SA’D İBN-İ REBİ (R.A.)

 

Sa’d İbn-i Rebi’ bin Amr el-Hazreci -radıyallahu anh- Ensar-ı Kiram’dan ve nukaba’dandır. Birinci ve ikinci Akabe’de bulunmuştur. Tahrir ve kitabet ehlindendi. Uhud Harbinde şehit olmuştur.

Sa’d İbn-i Rebi -Radıyallahu anh-’in zevcesi Habibe bint-i Zeyd İbn-i Ebi Züheyr, Sa’d’e, buğz ile emrine muhalefet etdikte Sa’d zevcesini darb eyledi. Babası hemen koşup Resûlullah’a şikayette bulunmakla Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:

Bizde ona kısası tatbik ederiz (Sa’d’in yüzüne bir tokat vurdururuz) buyurunca şu âyet-i celile nâzil oldu.

“Hatunların isyan etmelerinden ve hukûk-ı zevciyyeye riayet edememelerinden havf ederseniz siz onlara va’zu nasihat edin. Allah’ın emrini ve nehyini hukuk-ı ilâhiyye ve zevciyyenin neden ibaret olduğunu onlara kemâl-i rıfk ve mülâyemetle söyleyin, eğer va’zlarınızı kabul etmezlerse onları yataklarında yalnız olarak terk edin. onları haddini tecavüz etmemek şartıyla dövün…” Nisa Sûresi: 34

Bunun üzerine Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-

– Biz bir iş murad ettik, Allah da bir iş murad etti. Allah’ın murad ettiği en hayırlıdır, buyurdu. Üzerlerinden kısası kaldırdı.

Ve böylece darb eyleme gibi şeylerde kısas yoktur.

(R. Mahmûd Sâmi (k.s.), Ashab-ı Kiram: 2, Sh: 64-68)

` ` ` ` `

 

  1. ÖMER (R.A.)

 

Hz. Ömer (r.a.) zamanında Şam şehri civârında bir kal’a muhâsara edildi. Öğleye kadar kal’a feth edilmedi. Hz. Ömer (r.a.), gadaba geldi. İslâm askerini huzûruna çağırdı.

“– Kal’a henüz feth edilmedi. Kâfirler, İslâm askeri karşısında bu kadar dayanamazdı. Aramızda birisi bir hatâ yapmış olmasın” buyurdu.

İslâm askeri hayret edip tövbe ve istiğfâr etmeğe başladılar. O sırada bir kişi ağlayarak Hz. Ömer (r.a.)’in huzûruna geldi.

“– Ya Emîr’ül–müminîn! Bu gece teheccüde kalktığım zamân karanlık olduğu için misvakımı arayıp bulamadım. Misvaksız namaz kıldım. Sizin aradığınız hatâ benim bu hatâmdır.” dedi. Hz. Ömer (r.a.):

“– Tövbe ve istiğfâr etmeğe devam et.” buyurdu.

Bir saat sonra kal’a fetholundu. O hâlde, İslâm askerine yakışan, doğru yoldan bir adım sapmamaktır. Böylece yapılan harbler yüz aklığı ile kazanılır. Zulm etmek dünyâda ve âhirette işe yaramaz. Büyüklerimiz: “Allah-ü Teâlâ, zulm eden askerin kalbine korku düşürür, onlar da harb yapamadan kaçarlar.” buyurulmuşlardır. Bazı büyükler de: “Zulm, harb meydanında çirkin bir şekle girip zâlimlerin gözlerine görünür. Korkup kaçarlar” buyurmuşlardır. Böylece hâdiseler çok olmuştur. Tecrübelerle sâbittir. Allah-ü Teâlâ  nefislerimizin şerrinden, çirkin işler yapmaktan hepimizi muhâfaza buyursun.                                          (Dört Büyük Halife, Şemsüddin Ahmed Efendi)

 

  1. ÖMER (R.A.)

 

Adamın biri Hz. Ömer (r.a.)’e müracaat ederek, zevcesine âid 60 dirhemlik bir aynayı kölesi çaldığından, elinin kesilmesini istedi. Hz. Ömer (r.a.) ele fetva vermekten imtinâ etti. Çünkü köle de, ayna da aynı adama aitti.

Bundan şu esas istihrâc olunur ki sirkât, sârik’ın tasarrufu olmayan bir şeyi çalması demektir.

Bir defa adamın biri Beyt’ül-Mâl’den bir miktar para çalmıştı. Hz. Ömer (r.a.) bu adamı tahlîye etti. Çünkü hür müslimin Beyt’ül-Mâl’de hakkı vardır. Yani “Biliniz ki, ganîmet olarak aldığımız şeyin beşte biri, Allah’a, Resûlullah (s.a.v.)’a, akrabaya, öksüzlere ve ebnâ-yı sebîl’e aittir.”

 

Arabistân kıtlığı esnasında H. Ömer (r.a.); et, yağ, balık yememiş ve şöylece tazarruâtta bulunmuştu:

– “Yâ Rabbi benim günahlarım yüzümden ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’i mahvetme!..”

Kölesi Eslem (r.a.) demiş ki:

– “Kıtlığın şiddeti azalmamış olsaydı, Hz. Ömer (r.a.), fakirlerin halinden duyduğu teessürden mutlaka ölürdü.”

Hz. Ömer (r.a.), içki içmenin cezâsını teşdîd etmişti. Bu tedbîr vesilesiyle servetin çoğalması refâhı tezâyâd etmiş, halk sefâhete esir olmamış ve fütûhatın vus’atı de tezâyüd etmişti.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in sürdürdüğü sade hayat her yerde devam etmişti.       (R.Mahmûd Sâmi (k.s.), Hz. Ömer (r.a.))

 

 

 

 

  1. ALÎ (R.A.) VE KÂFİR

 

Menküldür ki, bir gün İmâmı Alî (r.a.) sahrâda tenhâ gezerken bir kâfir pehlivana rast gelip İmâm-ı Alî (r.a.)’e üç kere hamle eyledi. Her üçünde hamlesini def’edip, göğsü üstüne çıkıp başını kesmek murâd edince kâfir ilkinde tazarrû’ edib:

“– Er olan bastığını boğazlamaz Yâ Ali” dedikde azâd eyledi. İkincisinde;

“– Yâ Ali! Seni mürüvvet ma’deni derler, bana emân ver!” deyince kâfiri yine azâd eyledi. Üçüncüde ise kâfir ihanetle Hz. Alî (r.a.)’nin yüzüne (hâşâ) tükürdü.

Alî (r.a.) bu hâlette kâfiri bırakıp:

“– Yürü âzâdsın!” dedi.

Bu kere kâfir hayretle sebebini sual etti.

İmam-ı Alî (r.a.) cevâb verdi ki:

“– Bizim gazâmız iki türlüdür: Biri senin gibi kâfire gazâ  etmektir ki Allah (c.c.) rızâsı için olur… O biri de nefsimizle gazâdır ki, ona muhâlefetle olur. Senin ile mukâtelem Allah (c.c.) rızâsı için idi. Kaçan ki sen ol ihâneti ettin, eğer ol halde seni öldürür isem nefsim rızâsı için öldürmüş olurdum ve nefsim bana yol bulup gâlebe etmiş olurdu. Seni azâd ettim. Nefsime basıb gazâ-yı ekber etmiş olduk ki senin gibi kâfirin zararından nefsin zararı mü’mine daha fazladır.”

Bu sözleri işitip, kalbinde hidâyet güneşi doğup:

“– Ya Ali! Bana İslâm’ı arz eyle, yakînen bildim ki, dininiz Hak Din imiş” dedi.

(Hz. M.Sâmî (k.s.), Osman ve Hz. Ali (r.a.))

 

HAZRET-İ SELMÂN-I FÂRİSÎ

 

-radıyallahu anh-

Selmân-ı Fârisî -radıyallahu anh-’e misafir gelip de it’âm edecek bir şey bulamadığında, sahrada gezen ve uçan geyikleri ve kuşları çağırıp kerameten min’allah yemek yaparlar ve teaccüben bu hali sual edenlere:

“– Hiç bir kul, Hak Teâlâ’ya itaat etsin de Hak Celle ve Alâ ona matlubunda muhalefet eylesin, bu olur mu?” diye cevâb verir imiş.

Nitekim Hadîs-i Kudsî’de de:

Cenâb-ı Allah dünya’ya: “Bana hizmet edenlere hizmet et, sana hizmet edenleri de hizmetinde kullan,” diye ferman buyurmuştur.

“Cum’a günü guslederek camiye gidip kelâm etmeyerek cum’a namazını kılanlara keffâret-i zünüb olacağı” hakkındaki hadîs-i şerîf”de Selmân -radıyallahu anh- rivâyet etmiştir.

Keza Merâk’ıl-Felâh’da:

“Ey Selmân! Herhangi bir yiyeceğe veya içeceğe kanı olmayan tahta kurusu gibi bir hayvan düşüp de içinde ölecek olursa, onun yenmesi, içilmesi ve o su ile abdest alınması helâldır” buyrulmuştur.

(R. Mahmûd Sâmî (k.s.), Ashâb-ı Kiram-I, Sh: 145-146)

 

ASR-I SAADET’TEN

 

Bedir Gazvesi’nden önce Muhâcirin’den Mikdâd Bin Esved ve Ensâr’dan Sa’d İbn-i  Muâz (r.a.)’ın Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e arz-ı teslîmiyyeleri ve mücâhidleri teşvîk için söyledikleri sözleri:

Mikdâd İbn-i Esved (r.a.):

– “Yâ Resûlallah! Allah’ın emri ne ise biz itâat eyleriz ve her halde seninle beraberiz. Vallahi arâzî-i ma’mûrenin en nihâyetine kadar gitseniz sizinle berâber gideriz!” dedi.

Sa’d İbn-i Muâz (r.a.):

– “Yâ Resûlallah! Biz sana inandık, taraf-ı Bârî’den getirdiğin Kur’ân’ın hak olduğuna î’tikâd ve i’timâd ve sana itâat ve ittibâ etmek üzere ahd ü misak eyledik. Nasıl dilersen o sûretle hareket et! Bize emret, biz seninle beraberiz. Seni gönderen Allah (c.c.) hakkı için, eğer denize girersen seninle berâber denize gireriz, hiçbirimiz geri kalmayız. Biz düşmâna karşı varmaktan çekinmeyiz. Muhârebe vaktinde geri dönmeyiz.

Yâ Resûlallah! Biz harbde sebât etmesini, sadâkat göstermesini biliriz. Düşmânla karşılaştığımızda Cenâb-ı Hakk’tan umarız ki Ensâr câmiasının elinden seni memnûn ve mesrûr edecek şehâmet hârikaları gösterecektir. Hemen alâbereket’illâh bizimle berâber düşmân üzerine âzimet buyurunuz..!” dedi.

(Hz. R.M.Sâmî (k.s.), Bedir Gazvesi, Sh: 187)

 

  1. ÖMER (R.A.)’E FÂRUK LÂKABININ

TAKILMASI:

 

Bir yahûdiyle bir münâfık, şu veya bu meselelerden kavga ediyorlardı. Yahudi, hesaplaşmak üzere münâfığı, Allah Resûlü (s.a.v.)’nün huzuruna davet ediyor:

— “Haydi gidelim; O hükmetsin!”

— “Hayır, Kâab Bin Eşref’e gidelim!”

— “Nasıl olur?.. O’nun gibi âdil bir hâkime gitmek dururken Kaab’dan nasıl bahsedebiliyorsun?”

Münâfık çâresiz kalıyor ve Büyük Huzur’a çıkıyorlar… Taraflar meselelerini Allah Resûlü (s.a.v.)’ne anlatıyorlar, hüküm yahûdiden yana… Fakat münâfık razı olmuyor. Hemen çekiliyor, yahûdiye diyor ki:

— “Seninle Ömer (r.a.)’e gidelim, o hüküm versin!”

— “Nasıl olursa olsun kalk gidelim!”

Ömer (r.a.)’in karşısındalar… Yahûdi söz alıyor:

— “Bu dava üzerinde hüküm almak üzere evvelâ Peygamberiniz (s.a.v.)’e gittik. Lehimde hüküm verdi. Şimdi bu adam râzı olmuyor… Senin yeniden karar vermeni istiyor. Isrârına dayanamadığım için geldim. Lüzûm yoktu.”

Hz. Ömer (r.a.) münâfığa hitap ediyor:

— “Ne dersin, doğru mudur bunlar?”

— “Evet…”

Bunun üzerine kılıcını çekiyor, Ömer (r.a.) haykırıyor:

— Ben Allah Resûlü (s.a.v.)’nün hükümlerinden râzı olmayanların hakkından böyle hükmederim!”

Ve münâfığın kellesi düşüyor… O zaman Cebrâil (a.s.) iniyor ve Allah Resûlü (s.a.v.)’ne hitap ediyor:

— “Ömer, hakla bâtılı ayırd etti.”

Ve Ömer (r.a.)’e ayırd edici, “Faruk” lâkabı takılıyor.

(Hz. R.Mahmûd Sâmî (k.s.), Hz. Ömer (r.a.))

 

 

 

  1. ALÎ (R.A.)

 

Hz. Alî (r.a.) gazaya gitmişti. Hakk Teâlâ fethi müyesser eyleyip sağ sâlim ve ganîmetlerle döndü. Resûlullah (s.a.v.) ile buluşunca, gaza malından getirdiği bir kese altını Resûlullah (s.a.v.)’a teslîm etti. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) efendimiz kesedeki altunları taksîm etti. Hz. Alî’ye üç tane altın düştü. Hz. Alî Sultân-ı Kâinât efendimizin başkalarına nazaran daha az vermesinin sebebini, hikmetini merâk etti. Evine geldi. Gece rüyâsında şöyle gördü: kıyamet kopmuş, herkesin mahşer meydânında hesâbı görülüyor. O sırada kendisine: “— Ya Alî sen de şu üç altının hesâbını ver!” diyorlardı. Beyni kaynayacak derecede hararetle uyandı. Bu rüyâ üzerine tövbe istiğfâr etti. Resûlullah (s.a.v.)’ın huzurlarına varınca Resûl-i Ekrem (s.a.v.) tebessüm edip:

“— Ya Alî! üç altunun hesâbını vermekte zorlandın. Daha fazla olsaydı hâlin ne olurdu?” buyurdular. Hz. Alî sultan-ı kâinât (s.a.v.) hazretlerinin ayaklarının tozuna yüzünü sürerek özür dilediler.              (Ş.Ahmed Efendi, Dört Büyük Halîfe, Sh: 304)

İmâm-ı Begâvî (r.a.)’nin Mesabih isimli Hadîs-i şerîf kitabında Enes bin Malik (r.a.)’ten rivâyet edilmiştir. Resûlullah (s.a.v.) Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Osmân (r.a.) ile Uhûd Dağına çıkmışlardı. Dağ sallandı. Server-i âlem (s.a.v.) Hazretleri mübârek ayağı ile dağa vurup:

“— Ya Uhûd! Sâkin ol. Üzerinde bir Nebî, bir Sıddîk ve iki şehîd vardır.” buyurdular.     (Ş.Ahmed Efendi, Dört Büyük Halife, Sh: 223)

Hasen Hadîs-i Şerîf olarak Mesabîh’te Abdullah bin Mugaffel (r.a.)’den bildiriliyor: Resulûllah (s.a.v.):

— Ashabıma dil uzatmakta Allah-ü Teâlâ’dan korkunuz! Benden sonra onları kötü niyetlerinize hedef tutmayınız. Nefsinize uyup kin bağlamayınız! Onları seven, beni sevdiği için sever. Onlara buğz  eden bana buğz ettiği için eder. Onlara eziyet eden, bana eziyyet etmiş olur. Bana ezâ eden Allah-ü Teâlâ’ya da ezâ eder, incitir. Allah-ü Teâlâ, kendisini incitenlere muâhezesini, ibret cezâsını geciktirmez.” buyurmuştur.     (Ş.Ahmed Efendi, Dört Büyük Halife, Sh: 377)

 

 

HAZRETİ OSMAN BİN MAZ’UN

 

-Radıyallahu anh-

Osman bin Maz’un -radıyallahu anh- Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’ın süt birâderidir.

Osman bin Maz’un -radıyallahu anh- Mekke-i Mükerreme’de şeref-i sohbet ile müşerref olanların ondördüncüsüdür. Ashab-ı Bedir’dendir.

Hicret’den otuz ay sonra Medine’de irtihâl eyledi ki muhâcirinden Medine’de ilk vefât eden sahâbidir. Bakıy’da defnolunduğunda Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- onun hakkında:

“– Osman benim için ne güzel selefdir!” buyurdular. Fuzalâ-i Sahabe’den âbid ve müctehid bir zât idi. Radıyallahu Teâlâ anh.

Mişkât da rivayet edildi ki, Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Hazretlerinin gözlerinden cereyan eden göz yaşları Osman bin Maz’un -Radıyallahu anh-’ın yüzüne döküldü.

İbn’ül Cevzi vefa nam kitabında Hazreti Aişe-i sıddıyka -radıyallahu anha-’dan rivayet eder ki, Osman bin Maz’un vefat ettikte Resûl-i Ekrem teşrif edip Osman’ın yüzünden örtüyü kaldırdı, iki gözünün ortasından öptü ve ağladı. Ve Osman yatağından ref’ olundukda:

– “Yâ Osman! Sen dünyaya libas olmadın ve dünya sana libas olmadı!” diye buyurdular.

(R. Mahmûd Sâmî (k.s.), Ashabı Kiram-2, Sh: 70-71)

 

MUHACİRİ’NİN FAZİLETİ

 

İnsan hayatta bir çok felaketlere uğrayabilir. Hayat insanlar için bir imtihan yurdudur. İnsanın seciyesi, seciyesinin kuvveti, bu felaketlere karşı koymayı, onların karşısında metaneti ile ortaya çıkar. Bazan bu felaketler insanın malına isabet eder. İnsan malının kaybı ile muzdarib olur. Yahut insan bir takım ezâ ve cefalara uğrar, cismaniyeti bu ezalardan müteessir olur. Bazan bu gibi felâketler daha geniş mikyasta olur. İnsan her bela ve ezâ tufanı karşısında kalır. Canından akrabasından, evlat ve iyalinden, mal ve mezalinden, servet ve zenginliğinden, nihayet dâr ve diyârından mahrum kalır. Bizzat kendisi her türlü felaket ve musibete uğrar ve bu suretle en feci vaziyete düşer. İslâm muhacirlerinin uğramış oldukları vaziyet bu son şekildedir. Onların İslamiyeti kabul etmekten dolayı uğradıkları ve tahammül ettikleri fedakarlıklar sonsuzdu. Onların canları, malları, şahısları, aileleri, hayatta muazzez sayacakları her şeyleri felakete maruzdu. Fedakarlıkların her nev’ine katlanmışlar, hiçbir musibet karşısında eğilmemişlerdir.

Gerçektir ki, Resulü Ekrem’in etrafında toplanan müslümanlar gösterdikleri fedakarlıklar, cihan ve insanlık tarihi için en yüksek mefharettir.

Onların yegane hedefi inandıkları akideler dairesinde yaşamak, Allah (c.c.)’ın rızasını ve peygamberin hoşnûdîsini kazanacak bir şekilde hayat sürmekti…

(M.Darirî, Siyer-i Nebî, C: 2, Sh: 409)

 

HAZRETİ SÜHEYL BİN AMR

 

-Radıyallahu anh-

İslam Tarihinin mühim bir dönüm noktası olan Hudeybiye musâlehanâmesini imzalayan Süheyl bin Amr’ın tarihi siması:

Sühehyl bin Amr Kureyşi ve Amiri’dir Kureyş’in en beliğ ve hakim hatiblerinden ma’dûddur. Mekke’nin fethi sırasında müslüman olmuş ve Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hazretleri tarafından kendisine Huneyn ganimetinden bir hisse verilmişti.

Müşarun İleyh Mekke’de kâfir iken Resûl-i Ekrem aleyhinde hutbe îrad ederdi. Bedir Muharebesinde de Kureyş ile birlikte gelerek esir düşmüştü. Hazret-i Ömer -radıyallahu anh- bu fırsattan istifade ederek Resûlullah -sallallahu aleyhi vesellem-e:

– Yâ Resûlellah, müsaade ediniz de aleyhinize söylediği sözlerin cezâsı olarak Süheyl’in iki ön dişini sökeyim, aleyhinizde bir daha hutbe dahi söyleyemesin demiş. Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- de:

– Yâ Ömer Süheyl’i bırak, belki o bir gün gelir de bir hutbe irad eder de senin takdir ve şükrânını kazanır, buyurmuştu.

Hakikaten Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin bu sözleri irtihali -Nebevi’yi müteâkip Arapların irtidâdı sırasında tahakkuk etti. Bir hercü merc sırasında Kureyş’in iman ve iradesi de Mekke’de sarsılmağa başlamıştı. Hatta Mekke Valisi Attab bin Üseyyid de ihtifaya mecbur olmuştu. Halkın iradesi sarsıldığı böyle dağdağalı bir zamanda imân ve kanâatine tamamiyle bağlı olan Süheyl -Radıyallahu anh- mühim bir halk kitlesi karşısında beliğ bir hutbe irad eyledi. Hulâsatan şunları söyledi:

“Ey Kureyş cemaati! Sakın siz iman edenlerin sonu, irtidât edenlerinde önü olmayınız. Vallahi bu islâm dini güneş ile ayın tulûundan gurubuna kadar tabii seyri gibi beşeriyyeti tenvir ederek imtidat ve devam edip gidecektir.”

Mekke’nin fethi sırasında müslüman olan Kureyşliler arasında Süheyl bin Amr derecesinde metanet gösteren hiçbir kimse bulunmamıştır.

(R. Mahmûd Sâmî (k.s.), Ashâb-ı Kiram, Sh: 124)

 

 

  1. OSMAN (R.A.)

 

“Ey Osman sana bir müjde vereyim mi?

İşte Cibril (a.s.) bana haber veriyor ki: Hiç bir mü’min yok ki üç de’fa bir biri arkasına aksırırsa muhakkak o kimsenin kalbinde iman sabit olmuş olur.”

(Ramuz’dan)

“Benden sonra hilafet Ebu Bekir’in ondan sonra Ömer’indir. Bunlardan sonra ihtilaf zuhur eder.”

(Kenzül-İrfan)

Hazret-i Enes (r.a.) dedi ki:

Ben Resulûllah (s.a.v.) Efendimizden işittim, buyurdular ki:

“Cennet’de bir şimşek aydınlığı bütün cennet ehlini ziyadar eder.

Cennet ehli birbirlerine:

“Bu nedir? Burası şimşek çakacak yer midir?” dediklerinde:

– Bu ziya Hz. Osman’ın nurudur, bir adadan bir adaya gitmek için na’linini giydi de ondan aydınlık zuhur etti, diye cevap verilir.”                (Hz. Osman (r.a.), R.M.Sâmi (k.s.))

Kabristan ziyareti esnasında:

Nebiyy-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz kabristana vardıklarında şöyle derlerdi:

“Esselamü aleyküm dâre kavmin mü’minine ve innâ biküm lahigûne ve innâ lillahi ve îmâ ileyhi raciûne lekad esebtüm hayran becilen ve sebegtüm şerran davîlen.”   (Duâlar ve Zikirler, s. 161)

 

HAZRETİ EBU HÜREYRE

 

(Radıyallahu anh)

Ebu Hüreyre -radıyallahu anh-’in İslamdan evvel adı “Abdüşsems” idi müslüman olunca “Abdurrahman” adını almıştır.

Validesiyle beraber islama girmiştir.

Aleyhissalâtu vesselâm efendimiz, bir gün Abdurrahman’ın eteğinde bir şey görmüş ve:

– O nedir yâ Abdurrahman buyurmuşlar. Abdurrahman da kedileri çok sevdiğinden ekseri beraberinde bir kedi yavrusu bulunduruyordu. Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi vesellem-e cevaben:

– Kedi yavrusudur yâ Resûlullah! dedi. Fahr-i Alem Efendimiz de Abdurrahman’a lâtife olarak:

– Sen kedi babasısın buyurdu.

Ondan sonra Abdurrahman kendisine teberrüken “kedicik babası” manasına gelen “Ebû Hüreyre” lâkabıyla çağrılmasını arzu eder ve bunu herkese söylerdi. Nihâyet bu lâkab ile şöhret bulmuştur.

Ebu Hüreyre -radıyallahu anh-ın menâkıbı ve fezâili tevazu ve ilmi meşhûrdur. Geceyi üç cüz’e ayırıp bir cüzünü hadîs-i şerif tezekkür ve rivâyetine, bir cüzünü Kur’ân-ı Azim’uşşânı tilavete diğer cüzünü de nevmü istirahatine tahsis etmişti.

Hazreti Ömer -Radıyallahu anh- onu Bahreyn valisi tayin etmiş ve sonrada azletmiştir.

(R Mahmûd Sâmî (k.s.), Ashab-ı Kiram/2, Sh: 11, 12)

 

  1. ÖMER (R.A.)’İN BAŞLICA HİZMETLERİ

 

1- Beyt’ül – Mâl te’sîsi, 2- Kâdılar ta’yîni, mahkemeler te’sîsi, 3- Emir’ül-Mü’mînin unvânını kabülü, 4- İdâre-i askeriyye ve Merâkiz-i askeriyye tesîsi, 5- Gönüllülere maâş tahsîsi, 6- Arâziyi ölçtürmek, 7- Tahrîr-i nüfûs icrâsı, 8- Kanallar hafri, 9- Vâridât idâresini te’sîs, 10- Kûfe, Basra, Musûl, Fustât gibi şehirler te’sisi, 11- Arâzî-i Meftûha’yı vilâyat’a taksim, 12- Nehirlerden çıkarılan şeylere vergi tarhı, 13- Düşmân memleketlerine mensûb tâcirlerin, İslâm memleketleriyle ticâretine müsâade, 14- Memleketleri devr ü teftîş  ile ahâlinin ahvâlini istinkâh, 15- Polis idâresini te’sîs ve teharrî me’mûrluğu ihdâsı, 16- Mekke ile Medine arasında ve muhtelif şehirlerde yolcular için misâfirhâne inşâsı, 17- Metrûk çocukları himâye. Mektebler te’sis ve maâş tahsîsi, 18- Gayr-i Müslim olsa da bir arabın esîr olarak kullanılmamasını te’mîn, 19- Hz. Ebû Bekir (r.a.)’i Kur’ân toplamak için iknâ, 20- Kıyâs esâsını kabûl  (fıkıh ve hukukda), 21- Sabah ezânına “es-Selâtü hayrun mine’n-Nevm”i kabûl ve ilâve, 22- Terâvih Namazının cemâatle edâsını kabûl, 23- Bir def’âda vukû’ bulan talâk-ı selâseyi, bâyin olarak kabûl, 24- Sarhoşluk cürmü için celdi, a’zami cezâ olarak kabûl, 25- Satılacak atlardan zekât almak kâidesini kabûl, 26- Benî Ta’leb’den cizye yerine zekât ahzi, 27- Evkâf usûlünü te’sis, 28- Cenâze namâzında dört tekbîr almak için Ashâb’ın ictimâını te’min.              (Hz. R.M. Sâmî (k.s.), Hz. Ömer (r.a.))

 

BEDİR GÜNÜ UKKÂŞE (R.A.)

 

Muhammed Bin İshâk (r.a.) rivâyet eder ki:

“Bedir günü Ukkâşe Bin Mihsân (r.a.) şol kadar cenk etti ki, elinde kılıç ufalandı. Hemen Resûlullah (s.a.v.)’ın yanına geldi. Peygamberimiz (s.a.v.) dahî eline bir ağaç budağı verip:

– “Var bununla cenk eyle!” dedi.

Ukkâşe (r.a.) elindeki budağı bir kerre silktiği gibi bir güzel uzun muhkem okkalı kılıç oldu. Andan gitti, tâ Bâri Teâlâ (ve tekaddes Hazretleri) müslümanlara fetih müyesser edinceye kadar ol kılıçla cenk eyledi. Sonradan Resûlullah (s.a.v.) Hazretleri ile nice gazâlara gidip ol kılıcı kullandı. Hattâ şehid olduğu zamanda dahî (o hurma dalı) kılıç şeklinde idi” diye buyurdu (Nevâhib’den).

(Hz. R.M.Sâmî (k.s.), Bedir Gazvesi, Sh: 57)

 

 

 

 

 

PEYGAMBER (S.A.V.)’İMİZİN BÜTÜN GECEYİ

İBÂDET VE ALLAH (C.C.)’A YALVARMAKLA

GEÇİRMESİ

 

Hz. Ali (r.a.)’nin bildirdiğine göre: Bedir’de geceleyin ince yağan bir yağmura tutuldular. Kalkanların ve ağaçların altlarına siperlendiler. Hepsi de, tatlı bir uykuya daldılar. Yalnız, Resûlullah (s.a.v.) idi ki geceyi, ağacın altında hep Namaz kılmak, ağlamak ve “Allah (c.c.)’ım! Sen, şu bir avuç cemâatı helâk edersen, artık, Sana, yer yüzünde hiç ibâdet olunmaz!” diyerek, Allah (c.c.)’a yalvarmakla geçirmişti.

Tanyeri ağarınca “Ey Allah (c.c.)’ın kulları! Namaza!” diye seslendi. Ağaç ve kalkanların altından çıkanlar. Resûlullah (s.a.v.)’ın yanına geldiler. Resûlullah (s.a.v.), onlara sabah namazını kıldırdı.  Onları, düşmanlarla çarpışıncaya teşvik etti.

(Hz. M.Sâmî (k.s.), Bedir Gazvesi)

 

HAZRET-İ SELMÂN-I FÂRİSÎ

 

-Radıyallahu Anh-

Ebu Abdullah Selmân-ı Fârisî -radıyallahu anh-, aslen İranlı’dır. Eski ismi “Mâbih” olup, babası İran dehkanlarından “Bûd” yahud “Budahşan” isminde bir zât olup bulunduğu karyenin beyi, ağasıydı.

Taraf-ı âli-i Risâletpenâhiden kendisine “Selmânu’l Hayr” lâkabı bahsolunmuşdur. Nesebi anıldıkda “Selman İbn-i İslâm” denir.

Kendisine İbn-i İslâm denilmesine sebep şu hadîse olmuştur.

Sa’d İbn-i Ebî Vakkas -radıyallahu anh- ile aralarında bir kırgınlık olmuş, bu sırada  Hazret-i Sa’d meclisde oturanlara nesebini sorduktan sonra Hz. Selmân’a da dönüp: “-Sen de nesebini söyle,” demiş. Selmân da hemen:

İslâm’a dahil olduktan sonra neseb aramam, lâkin ben Selmân İbn-i İslâm’ım,” cevabını vermiş. O meclisde bulunan Ömer -radıyallahu anh-’ın Hazret-i Sa’d’e canı sıkılarak:

– “Bütün Kureyş bilir ki, babam Hattâb câhiliyyet zamanında Kurey’in en azîzi idi. Böyleyken ben işte İbn-i İslâm olan Selmân’ın kardeşi Ömer İbn-i İslâm’ım” dedi.

Selmân-ı Fârisî -radıyallahu anh- de İslâmiyyet şerefine izafeten nesebini beyânda “İbn-i İslâm’ım” deyince onu te’yiden Hazreti Ömer -radıyallahu anh- de “Ömer İbn-i İslâm’ım” demiştir.

(R.oğlu Mahmud Sâmî (k.s.), Ashâb-ı Kiram/I, Sh: 126-127)

 

 

 

  1. OSMAN B. AFFÂN (R.A.)

 

Hz. Osman b. Affân Fil Vak’asından 6 sene sonra doğmuştur. Künyesi Ebû Âmir’dir.

“Zinnûreyn” lakabıyla meşhur olmuşdur ki “iki nûr sahibi” demektir. Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin kerimesi Rukiyye (r.anha) ve onun vefatı üzerine diğer kerîmesi Ümm-i Gülsüm (r.anha)’yı tezevvüc etmesi bu ünvan ile meşhur olmasına vesile olmuştur.

Hz. Ebû Bekir (r.a.), Hz. Osman (r.a.)’a İslâmiyetten bahsetmiş, Resûlullah (s.a.v.)’a götürmek üzereyken Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Hz. Ebû Bekir(r.a.)’i ziyarete geldi. Orada Hz. Osman (r.a.)’a: “Allah’ın ihsan ettiği Cennet’e rağbet et. Ben sana ve bütün insanlara hidayet rehberi olmak üzere gönderildim” dedi.

Hz. Osman (r.a.) diyor ki:

“– Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in lisanından duyduğum sözler o kadar saf ve sade, o kadar i’câzkâr bir te’sîri hâizdi ki kelime-i şahadet kendi kendine ağzımdan döküldü. Elimi Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e vererek müslüman oldum.”

Hz. Osman (r.a.) bir çok harplere iştirak etmiş Tebûk Gazası’nda İslâm Ordusu’nun üçte birini yalnız kendisi teçhiz etmiştir. Bu yüzden Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bir hutbe i’rad ederek:

“– Yâ Rabbi, ben Osman’dan râzıyım, Sen de O’ndan râzı ol!” diye duâ buyurmuştur.

(Hz. R.M.Sâmî (k.s.), Hz. Osman (r.a.), Sh: 7)

 

 

  1. ABDULLAH İBN-İ ABBAS

 

-radıyallahu anh-

Abdullah İbn-i Abbas -radıyallahu anh-’ın ilmi kesîr ve fazl-ı kemalde bulunduğu için “Hayru’l-Ümme, Bahru’l Ümme, Fakihu’l Ümme” tesmiye olunan bir Sahabiydi. Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in de amcazâdesidir.

Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Abdullah hakkında “İlim, hikmet te’vil’i Kitâb ile duâ buyurdular: Ve Cebrail -aleyhisselâm-ı Resûl’i Ekrem hazretlerinin huzûr-ı şeriflerinde gördü. Babası Abbas -radıyallahu anh-’a:

“– Ben Resûl -sallallahu aleyhi ve sellem- Hazretlerinin huzurunda bir racül müşahede ediyorum.” deyince, Abbas -radıyallahu anh- da Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellim-’e:

“– Ya Resûlallah! Amcanızın oğlu, hâlâ sizin huzurunuzda bir racül vardır, diyor.” demiş, bunun üzerine Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hazretleri şöyle buyurmuşlardı:

“Evet, onun gördüğü Cebrâil’dir. Enbiyâdan gayri Cebrâil’i gören a’mâ olur. Hazreti Allah’dan rica ederim ki, a’mâlığı âhir  ömründe ola,” buyurdular.

Fil-hakîka İbn-i Abbas âhir ömründe a’mâ oldu.

(R. Mahmûd Sâmî, Ashâb-ı Kiram-I, Sh: 124-125)

 

  1. ÖMER (R.A.)’İN HİCRETİ

 

Hicret ederken hep Ashâb-ı Kirâm, gizlice Mekke’den çıkıp, Medine’ye geldiler. İllâ Ömer’ül-Fârûk (r.a.) alenî olarak hicret eyledi.

Şöyle ki:

Kılıcı kuşandı, yayını omuzuna astı. Oklarını eline aldı. Ve Rüesâ-yı Kureyş Ka’be-i Mükerrem’e etrâfında halka halka olup oturmakta iken Harem-i Şerîfe gitti. Beyt-i Şerîf’i yedi defa tavâf etti. İki rek’ât namaz kıldı. Sonra:

“– Yüzleriniz kara olsun!” diye Rüesâ-yı Kureyş’e bed-duâ ederek yanlarından geçerken:

“– Anasını ağlatmak ve evlâdını yetim ve karısını dul bırakmak isteyen kimse, şu vâdînin öte tarafında bana kavuşsun!” dedi.

Mekke’den çıktı ve Medîne-i Münevvere’ye hicret etti, arkasına düşen olmadı.

Hz. Ömer (r.a.) Uhûd Vak’ası günü Ashâb-ı Kirâm şaşırıp da müteferrik oldukları zamân, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in yanında pâyîdar olanlardan biridir. Hem böyle şeci’ ve bahâdır ve hem de âlim ve âkıl ve müdebbir idi.

Ne zamân Ashâb-ı Kirâm arasında bir ihtilâf vukû’ bulsa, O’nun re’yi doğru çıkardı.       (Hz. M.Sâmî, Hz. Ömer (r.a.), Sh: 145)

 

İBRET ALALIM

 

Bir kere Kureyş rüesâsı Hz. Ömer (r.a.)’i ziyaret etmişti. Mecliste azâd edilmiş köleler de vardı. Kureyş beklediği halde Hz. Ömer (r.a.) bunlarla konuşmakta devam etmişti. Ebû Süfyan (r.a.) bu muâmeleden kızarak:

“– Hâle bakınız. Bu gün köleler bize tercihen kabül olunuyorlar.”

Fakat bu söz, adalet ve hak muhibbi olanlar üzerinde hiç bir te’sir icra etmemiş ve kendisine şu cevap verilmişti:

– Hz. Ömer (r.a.)’den şikayete hakkımız yoktur. Biz kendi hâlimize küselim. Müslümanlık herkesi birden davet etti; biz davete icabette geciktik. Binaenaleyh, bizden evvel İslâmiyeti kabul edenler, bize tekaddüm etmek hakkını kazanmışlardır. (R.Mahmud Sâmî, (k.s.), Hz. Ömer (r.a.), Sh: 103)

 

SAHABENİN FAZİLETİ

 

Akıllı olan, sahabe hakkında güzel konuşmalıdır. Onların hiçbiri için kötü söz etmemelidir. Dinini korumak için bunu yapmalıdır. Abdullah b. Mugaffel, Resûlullah (s.a.v.)’ın şöyle buyurduğunu anlattı:

– “Allah, Allah, ashabımın işini Allah’a havale ederim. Benden sonra onlara kin tutmayın, Bir kimse onları severse, benim sevgime göre sevsin. Bir kimse onlara buğzederse, benim buğzuma göre buğzetsin. Onlara eziyet eden, bana eziyet etmiş olur. Bana eziyet eden Allah’a eziyet etmiş olur. Allah’a eziyet edeni de Allah’ın yakalayacağı korkusu vardır.”

Ebû Hüreyre (r.a.) Resûlullah (s.a.v.)’ın şöyle buyurduğunu anlattı:

– “Bu dört (kişinin sevgisi, ancak mü’min olan kalpte birleşir.”

Yani Hz. Ebubekir’in, Hz. Ömer’in, Hz. Osman’ın ve Hz. Ali’nin (Allah onlardan razı olsun).

Ebû Zübeyr, Câbir b. Abdullah’dan naklen, Resûlullah (s.a.v.)’ın şöyle buyurduğunu anlattı:

– Ebû Bekr vezirimdir. Benden sonra ümmetim başına kaimdir. Ömer habibimdir. Osman, bendendir. Ali kardeşimdir. Sancağımın sahibidir.    (Tenbih’ül Gafilîn, S. 957-958)

` ` `

“Bana Cibril’in öğrettiğini, sana öğreteyim mi? Çok cimri ve kıskanç birine yahut zalim bir sultana yahut kötülüğünden korktuğun kötü bir borçluya işin düştüğün zaman okursun:

“Allahümme entel azîzül kebîrü ve ene abdukezzaifüzzelilü lahavle vela kuvvete illa bike. Allahümme sehhırli fülanen kema sehharte firavne limusa veleyyin li kalbehü kena leyyentel hadidelidavu de fe innehü la yentîku illa biîznike venasiyetühü fî kabzetike ve kalbühü fîyedike celle senaü vechike ya erhamerrahimîn.”

(Dualar ve Zikirler, Sh: 154)

 

 

  1. ÖMER (r.a.)

 

Hz. Ömer (r.a.) zamânında bir kervân, Medine-i Münevvere’ye gece gelip konaklamış, çok yorgun oldukları için hepsi de uyumuştu. Kervânda bulunanlar hep kâfir idi. Develerini ve mallarını koruyacak kimseleri de yoktu. Hz. Ömer (r.a.) onları bu halde görünce eşyâları gâib olur da ben mes’ûl olurum diye endişeye kapıldı. Abdurrahman b. Avf (r.a.) hazretlerinin evine gitti. Konaklayan kervânı anlattı. Onları bu gece berâber bekleyelim, buyurdu. Berâber gidip kervânı sabaha kadar beklediler. Sabah olunca Hz. Ömer (r.a.):

– Namâz, namâz! diye seslendi.

– Hepsi uyandılar. Emirü’l Mü’min’in evine geldi. Kervândan birisi Emiri takib etti. Sabaha kadar kendilerini bekleyen bu şahsın kim olduğunu öğrenmek istiyordu.

– (Başkalarından) bu kimdir? diye sordu.

– Müslümanların halîfesidir, yeryüzündeki insanların en iyisidir, dediler. O şahıs kervân halkına gidip:

– Uyurken sabaha kadar bizi bekleyen Emîrü’l Mü’minin imiş dedi. Kervân halkı:

– O (r.a.)’nun kâfirlere merhamet ve şefkati bu kadar olursa, müslümanlara ne kadar olur. O (r.a.)’nun dininin hak olduğu meydana çıktı. Hepimiz müslüman olmalıyız, dediler. Hz. Ömer (r.a.)’in huzuruna varıp müslüman oldular.    (Şemsüddin Ahmet Efendi, Dört Büyük Halife)

 

 

MEDÎNE’YE İLK HİCRET EDENLER

 

Bu def’a Medîne-i Münevvere’de Ümmet-i Muhammed’e Kur’ân-ı Kerîm ve Şerîf’i tâlîm etmek üzere muktedir bir Kur’ân muallimi gönderilmesini Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’den rica ettiler. Bunun üzerine Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- ulemâ ve Kur’râ-i Kirâm’dan Mus’ab bin Umeyr -radıyallahu anh-’i gönderdi.

Mus’ab Hazretleri, Medîne halkına hem Kur’ân-ı Azîm öğretir ve hem de va’zu nasîhat ederdi. Hatta meşhûr müezzin İbn-i Ümm-i Mektûm -radıyallahu anh- de beraberdi. Medîne-i Münevvere ve civârı ahâlisinin ihtidâ etmelerine, yani şeref-i İslâm ile müşerref olmalarına başlıca Mus’ab bin Umeyr -radıyallahu anh- vesîle olmuştur. Ve beş vakit namazda imamlığı îfâ ediyordu. Bu münâsebetle Medîne’nin her evinde hep İslâmiyete dâir sohbetler oluyordu.

Sonradan Ammâr bin Yâsir ve Bilâl-i Habeşî ve Sa’d ve sonradan Ömer İbnu’l-Hattâb -radıyallahu anhüm- yirmi Ashâb-ı Kirâm ile hicret etmişlerdir. Az zamanda Medîne halkının ekserîsi İslâm dinini kabul etmişlerdir ve bu vesîle ile de Evs ve Hazrec kabîleleri arasında senelerce devâm eden müdhiş harb durmuş. Vahdet-i İslâmiyye sâyesinde barış hâsıl olmuş ve bu surette müslümanların kuvvetleri artarak Yahûdilere gâlib gelmişlerdir.     (Ashab-ı Kirâm/I, R. Mahmud Sâmi (k.s.), Sh: 18,19)

 

 

 

BEDİR SAVAŞINDA MÜSLÜMANLARA YARDIMA

GELEN MELEKLER

 

Mü’minler, kendilerinden geçmiş bir halde, Peygamberimizin (s.a.v.) yanında öbek öbek dikilip durdukları zaman Peygamberimiz (s.a.v.) onlara Cebrâil (a.s.)’in, Mikail (a.s.)’in, İsrâfil (a.s.)’in biner melekte yardıma geldiklerini müjdeledi.

Bu vak’a Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle hatırlatılır:

“Siz (sayı, silâh ve binekçe düşmandan çok) zaif ve dûn durumda iken, Allâh (c.c.), size, Bedir’de kat’i bir zafer verdi. Allâh (c.c.)’dan sakınınız ki, O’na şükr etmiş olasınız. O vakit sen mü’minlere (indirilen üç bin melekle Rabbinizin imdad etmesi yetmez mi size?) diyordun.”     (Âl-i İmran: 123-124)

“Hani siz Rabbınızdan imdad istiyordunuz da, O da (herhalde), Ben size, birbiri ardınca biner melek ile imdâd edeyim!) diyerek duânızı kabul etmişti. Allah (c.c.) bunu ancak bir müjde olsun, kalpleriniz o sayede yatışsın diye yapmıştı. Yardım, ancak Allâh (c.c.) tarafındandır. Şüphe yok ki Allâh (c.c.) kudretiyle her şeye üstün gelen, hikmetiyle her yaptığını yerli yerine yapandır.              (Enfal S.: 10)

Rivayete göre: Önce benzeri görülmedik şiddetli bir rüzgâr geldi, sonra geçip gitti. Arkasından ikinci bir rüzgâr geldi, o da geçip gitti. Daha sonra üçüncü bir rüzgâr geldi.

1’inci rüzgârda Cebrâil (a.s.) (1000) melekle gelip Peygamberimizin (s.a.v.) yanında yer aldı.

2’nci rüzgârda Mikail (a.s.) (1000) melekle gelip Peygamberimizin (s.a.v.) sağında yer aldı.

3’üncü rüzgârda İsrâfil (a.s.) (1000) melekle gelip Peygamberimizin solunda yer aldı.

Melekler; başlarına beyaz sarık sarmışlar, sarıklarının uçlarını arkalarına salıvermişlerdi. Yalnız Cebrâil (a.s.)’in sarığı, sarı idi. Meleklerin hepsi de kır atlı idiler. Atlarının alınlarında sarkan perçemleri vardı.             (İslam Tarihi, M.A.Köksal, C: 9, Sh: 142)

 

HAZRET-İ CA’FER BİN EBİ TÂLİB

 

(Radıyallahu anh)

Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Ca’fer bin Ebi Tâlib hakkında:

– Ca’fer hılkaten ve ahlâken bana en fazla benzeyendir. fakat sen ey Abdullah babana daha fazla benzersin buyurmuştur. Yine:

– “Ümmetimin en semâhetlisi ve cana yakını Ca’fer’dir”, buyurmuştur. Yine:

– Cafer bin Ebi Talib’i iki kanadıyla berâber meleklerle birlikte cennetde uçarken gördüm.

– Bu gece cennete girmiştim. Oraya nazar ettiğimde gördüm ki Ca’fer meleklerle birlikte uçuyor. Hamza da bir köşkde yaslanmış oturuyor.

Hadîs-i Şerîf’te buyrulmuştur.

“Allah indinde şehid’in yedi hasleti vardır:

1- Kanının ilk aktığı ân mağfiret olunur ve cennetteki yerini görür.

2- Ona iman elbisesi giydirilir.

3- Evvela iki ve sonra yetmiş huri ile tezvic edilir.

4- Kabir azabından kurtarılır.

5- Başına vekar tacı konulur ki, onun bir yâkutu dünya ve mâfihâdan kıymetlidir.

6- Zürriyetinden yetmiş erkeğe ve yetmiş kadına şefâat e-der.                                              (R. Mahmûd Sâmî, Ashâb-ı Kiram/2, Sh: 157-159-160)

 

  1. ÖMER (R.A.)’İN KERAMETİ

 

Sâriye (r.a.) bir orduda İranlılarla savaşa tutuşmuştu. İranlılar İslâm ordusunu ihâta etmek üzere idiler.

İşte o zaman Hz. Ömer (r.a.) Medîne-i Münevvere’de hutbe okurken Cenâb-ı Hakk (c.c.) ordunun hâlini O’na keşf ettirdi. Esnâ-yı hutbede:

– “Yâ Sâriye! Dağa, Dağa!” diye nidâ etti ki; Onun sesini Sâriye (r.a.) ve Rüfekâsı işitip arka taraflarındaki dağa istinâd etmişler ve düşmân yalnız bir yüzden gelerek bozulmuş ve Ehl-i İslâm gâlib ve muzaffer olmuştur.

Hz. Ömer (r.a.)’in “Dağa, Dağa!” demesi üzerine cemâatın taaccübünü mu’cîb olmakla Ashâb-ı Kirâm’dan bazıları, Ali (r.a.)’ye gelip:

– Emirül Mü’minin hutbe esnasında münasebetsiz olarak ya Sariye dağa, dağa demesi ne ola dediklerinde Hz. Ali (r.a.):

– “Emîr’ül Mü’minin (r.a.) mânâsız söz söylemez. Bir aslı olmak gerektir. Bu günü belleyiniz, bakalım ne zuhûr eyler.” demişti.

Sâriye (r.a.) tarafından fetih-nâme ile gelen müjdeciden istîzân olundukta; o gün meydân-ı harbde iken Hz. Ömer (r.a.)’in sesini işittiklerini ve geri çekilerek dağ’a istinâd ettiklerini ve bu vechîle muzaffer olduklarını beyân etmiştir.                                            (Hz. M.Sâmî (k.s.), Hz. Ömer (r.a.) s. 138)

 

GÖK GÜRLEYİNCE OKUNACAK DUÂ:

 

Şimşek ve gök gürültüleri işittiği zaman Peygamberimiz (s.a.v.): “Allahümme la tektülnâ bigazabike ve la tühlikna bî azabike ve afinâ kablezelike” derlerdi.

(Dualar ve Zikirler, s. 156)

 

 

 

 

BEDİR’DE MÜ’MİN – MÜŞRİK KARŞI KARŞIYA

 

Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in henüz İslâmiyeti kabûl etmeyen oğlu ilerlediği zamân babası, kılıcını çekmiş oğluna karşı yürümüştü. Oğluyla mukâtele etmek üzere ruhsat istediyse de:

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz:

– “Yâ Ebû Bekir! Bilmez misin ki sen benim görür gözüm, işitir kulağım menzilesindesin!” buyurarak ruhsat vermedi ve yanından ayırmadı.

Oğlu Abdurrahman (r.a.) ise bilâhare şeref-i İslâm ile müşerref olup süvâri fırka kumandanlığında bulunarak ordu-yu İslâm’da büyük hizmetler görmüştür.

İşte din kuvveti ve aşkı böyle bahâdır olan bir evlâda karşı yürümekten geri bırakmamıştı.

Hz. Ömer (r.a.) de dayısını öldürmek mecbûriyetinde kalmıştı. Hz. Ebû Ubeyde Bin Cerrâh (r.a.) da, karşısında kendisini öldürmeğe azm eden babasını öldürmek zarûretinde kalmıştı.                                               (Hz. R.M.Sâmî, (k.s.), Bedir Gazvesi, s. 45)

 

GÜNAHLARDAN SAKINMAK

 

“Ey mü’minler! Şol fitneden sakının ki, o fitne yalnız sizden zulmedenlere isâbet ile iktifâ etmez. Belki umûmunuza birden isâbet eder. Ve şunu bilin ki ALLAH (c.c.)’ın azâbı şiddetlidir.” (Enfâl, 25)

Fahr-i Râzî ve Nisâbûri’nin beyânları veçhile, bu âyette; Vacib Teâlâ zarûri ve umûmî olan günâhlardan sakınmakla emretti ki, insanlar yekdiğerine mazarrat verecek cürümde bulunmasınlar. Çünkü zinâ ve livâta gibi günâhlar, tâûn ve vebâ gibi umûmî belâya sebep olacağı gibi, ölçek ve terâzide noksan vermek ve ihtikâr etmek de kaht u galâya sebep olur. Hakk’dan sukût ve emr-i bil’ma’rûf ve nehy-i an’il-münkerde müdâhene eylemek, âsînin isyânına rızâyı ve bid’atlerin zuhûru kelime-i İslâmiyyenin dağılmasını ve sözlerin bir araya gelmesini ve emr-i cihâdda tekâsül de, küffârın galebesini îcab edeceğinden, bu gibi umûmî belâya sebep olacak günâhlardan her mü’minin ihtirâz etmesi lâzım olduğunu Vacib Teâlâ (ve tekaddes Hazretleri) tavsiye (emir) buyurmuştur. (Hz. R.M.Sâmî, (k.s.), Bedir Gazvesi, s. 127)

 

  1. ÖMER (R.A.)

 

Bir gün Hz. Ömer (r.a.) bir yerde oturmuş mübârek hırka-i şeriflerini yamıyorlardı. Arkası açık olduğundan güneşin harareti te’sir edip mübârek kalbi bir miktar incindi. Güneşe dikkatle bakınca Hakk Teâlâ’nın emriyle güneşin ziyası söndü.

Cebrâil (a.s.) Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e gelip:

— Ömer (r.a.)’e emir buyurun, güneşe şefkatle baksın. Yoksa güneş kıyâmete kadar böyle kalıp her tarafın karanlığı devam eder, dedi. Server-i Âlem (s.a.v.) Hz. Ömer (r.a.)’i yanına çağırıp:

— Ya Ömer! Hakk Teâlâ senin güneşe şefkatle bakmanı emrediyor. Yoksa güneş bu halde kıyâmete kadar kalacak buyurdu.

Hz. Ömer( r.a.) emre uyarak güneşe şefkatle baktı. Hakk Teâlâ’nın kudretiyle güneş eski ışıklı halini aldı. Buradan Hz. Ö-mer’in büyüklüğü anlanmalıdır.                                              (Şemseddin Ahmed Efendi, Dört Büyük Halife,  Sh: 108-109)

 

  1. EBUBEKİR (R.A.)

 

Furkân Sûresi’nin: “O çok esirgeyenin kulları ki onlar yeryüzünde vekâr ve tevâzu ile yürürler.” mealindeki altmış üçüncü âyet-i Kerîmesi indikten sonra Hz. Ebû Bekir (r.a.), hiç bir küçük canlıyı ezmemek için önüne bakarak yürürdü. Bir gün yolda giderken bir karınca gördü. onu ezmemek isterken bir kişi ile söze daldı ve unutarak üstüne bastı. Karıncanın öldüğünü görünce üzülüp ne yapayım diye düşünceye daldı. O anda Allah karıncayı diriltti. Karınca selâm verip, konuşmaya başladı.

— Ey Allah’ın Resûlü’nün Halifesi! Beni ezip üzüldüğün zaman Cenâb-ı Hakk bu üzüntünün sebebiyle beni diriltip konuşturdu, dedi.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bunu duyunca:

— Ya Ebû Bekir, karınca dahi sana halîfe demektedir. sana düşman olanlar ve buğz edenler karıncadan daha aşağıdır, buyurdular.

(Şemseddin Ahmed Efendi, Dört Büyük Halife,  Sh: 87)

 

HAZRETİ EBU’D – DERDÂ

 

(radıyallahu anh)

Ebu’d-Derda Üveymir bin Âmir el-Hazreci -radıyallahu anh- Ensâr-ı Kiramdandır. İslamdan evvel tâcir idi. Ve kendinin İslâmı, ehl-i beytinden sonra olmuştur. Uhud’dan mâada meşahidde bulunmuştur.

Ebu’d-Derda -radıyallahu anh- Ashab-ı Güzin’in efâdılinden ve fukaha ve hukemasından olup hakk-ı sâmilerinde:

“Üveymir bu ümmetin hâkimidir” ve her ümmetin bir hakimi vardır, ümmetimin hakimi de Ebu’d-Derda Üveymirdir” sena-yı Nebevileri vaki olmuştur.

Şam’ın muhasarasında bulunmuşlar ve Şam’ın fethinde kadı olmuşlardır.

Hasb’el-beşeriyye mürtekibi olduğu bir günahtan dolayı nâsın kendisine sebb ü ta’n eylediği bir kimseye tesadüf ettiğinde Ebu’d-Derda -radıyallahu anh-ı:

– Bu adam bir kuyuya düşmüş olsaydı siz onu çıkarmak istemeyecek mi idiniz? buyurduğunda nâs da:

– Evet çıkarırdık demişler.

“– Öyle ise din kardeşinize sebb etmeyin, sizi bu günah musibetinden vâreste kılan Cenâb-ı Allah’a hamd edin” buyurmuşlardır. Halkın:

– Sen buna buğzetmez misin? suallerine cevabta dahi:

– Ben onun ancak fiiline buğzederim, o fiili terk ettiğinde yine benim biraderimdir, buyurmuşlardır.

(R. Mahmûd Sâmî (k.s.), Ashâb-ı Kirâm/2, Sh: 83-84)

 

HAZRETİ EBU BEKİR’İN İSLÂMİYETİ KABULÜ VE NEŞRİ

 

Hz. Ebu Bekir, erkekler içinde Resul-i Ekrem’e ilk iman eden zattır. Bunda hiç şüphe yoktur. Hz. Ebu Bekir’in İslâmiyeti neşir hususunda büyük himmeti vardır. Hz. Ebu Bekir’in bu himmeti sayesinde çok mühim ve bilâhare İslâm tarihinde fevkâlâde kıymet kazanmış olan şahsiyetler, Müslümanlığı kabul etmişlerdi. Hz. Ebu Bekir, bir çok muhterem zevatı İslâmiyet dairesine sokmaya muvaffak olduktan sonra evinin içinde vücuda getirdiği mescidde onlarla birlikte ibadet eder, son derece rakik ve son derece müessir sesi ile onlara Kur’an okur, Kur’an okudukça rikkatinden ağlar, ağlatır, herkesin dinî zevkini, ruhanî zevkini coştururdu.

(Büyük İslam Tarihi, C: 1, Sh: 293)

MÜRŞİDİN LÜZÛMU

 

Manevî yolda mürşidin muâvenetine lüzum olmadığına kâil olan bazı kimseler vardır ki, kişinin kendi başına sa’y-ü gayret göstermesiyle vuslatın mümkün olacağı fikrindedirler. Halbuki vâsıtasız, istiânesiz vuslat mümkün olamaz. Her halde  mürşidin muavenetine kat’i lüzum vardır.

Ayet-i Kerîmede Cenab-ı Hak: “İskender-i Zü’l-karneyn Hazretlerine “kavminden bir kuvvetle yardım istemeyi” (Kehf a.s.) emir buyurmuştur. Bu duruma göre bizim gibi günahkar kullar, muavenetten hiçbir suretle mustağni olamazlar. Nitekim Maide Sûresinin 27. âyetinde: “Cenab-ı Hak, ehl-i şeriat ve ehl-i takvanın ibadetini ve duasını kabul eder” buyrulmuştur.

Nefsi emmâreye hizmet eden kimse Huzûr-i Bari’de bulunurken Cenab-ı Hak’tan mukafat talep edemez. Çünkü Cenab-ı Hakk’ı unutarak nefsi emmareye hizmet etmiştir.

Bir insan altını sevdiği kadar Cenab-ı Hakkı sevse kâfidir. Kezalik altına hizmet ettiğinin yarısı kadar Cenab-ı Hakka hizmet etse yine kafidir.

Hasta bir insan güzel yemeklerin lezzetini anlayamaz herhalde ağzının tadının gelmesi sıhhatinin iadesine bağlıdır. Şu halde nefs-i emmâreye mağlûb olan kimse hastadır. İbadetten bir lezzet alamaz. Hasta olan kalbin temizlenmesi lazımdır.

(R.Mahmud Sâmî (k.s.), Musâhabe: 6, Sh: 131-132)

 

Cuma gününde; yani Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece iki rek’ât namaz kılıp Fâtihâ’dan sonra 11 defa “Zilzal” Sûresini okuyan kimseyi Allah Teâlâ kabîr azabından ve kıyamet korkularından emin kılar.         (Dualar ve Zikirler, Sh: 112)

 

 

  1. EBU BEKİR’İN İLİM VE DİNE HİZMETLERİ

 

Hz. Ebu Bekir’in en çok ehemmiyet verdiği meselelerden biri müslümanlığı bütün kuvvet ve bütün canlılığıyle muhafaza idi. Onun için kendisi bid’atlarla mücadele eder, herkesin sahih din üzere hareket etmesini, herkesin dini, ciddiyetle tâlim ve tetebbu edenlerden öğrenmesini hedef tutardı.

Hz. Ebubekir, Kur’ân-ı azimüşşanı toplama hususunda ifa ettiği büyük hizmetiyle bütün İslâm nesillerinin şükranını kazanmıştır.

Hz. Ebubekir, Müslümanlığı neşretmeyi dini bir fariza sayardı. Zamanında Müslümanlık bütün Arabistan’ı kaplamış, İran ve Bizans hududu dahiline girmişti. Hz. Ebu Bekir’in bütün valileri, kumandanları, memurları gittikleri her yerde İslâm davetini tebliğ etmeyi birinci vazife bilirlerdi. Bu sayede bir çok Arab kabileleri Müslümanlığı kabul etmiş, Halid bin Velid’in himmeti ile Irak ve Şam hududundaki Araplar tevhid dairesine girmişler, bu sırada bir çok Hristiyanlar kendiliklerinden Müslüman olmuşlardı.

(Büyük İslam Tarihi, C: 1, Sh: 293)

 

KOMUTANLAR ARASINDAKİ FARK

 

Bizanslılar’ın bir mevkii terki konusundaki barış teklifini Muaz bin Cebel (r.a.) reddetmişti.

Bundan ümidini kesen Bizanslılar başkumandan Hz. Ebû Ubeyde (r.a.) ile görüşmeye teşebbüs ettiler. Bizans murahhası Hz. Ebû Ubeyde (r.a.)’yi başkumandan sıfatıyla büyük bir ihtişâm ve lüks içinde göreceğini tahmîn ediyordu. İçeri girdiğinde onu yere oturmuş başkumandan değil; normal ve sıradan bir er gibi okları muâyene ederken gördü. Bu hâli hayretle karşılayan ve şaşıran Bizanslı, başkumandanın kim olduğunu sormak zorunda kaldı. Kendisine Hz. Ebû Ubeyde (r.a.) gösterilince Bizanslı inanmadı. Bu sefer Hz. Ubeyde (r.a.)’a: “Başkumandan olup olmadığını sordu.”

Hz. Ubeyde (r.a.):

“– Evet başkumandan benim.” dedi.

Bizanslı:

“Müslümanlar avdet etmeyi kabûl ederlerse adam başına ikişer altın vereceklerini beyân etti. Hz. Ubeyde (r.a.) bunu kabûl etmedi ve ordusuna taarruz emrini verdi. Sonuçta müslümanlar muzaffer oldular.”

(Hz. R.Mahmud  Sâmî (k.s.), Hz. Ömer’ül-Fârûk (r.a.), Sh: 61)

 

 

 

Dünya lezzetini ve eğlencesini terkedip de gençliğiyle beraber Allah’ın taatına yönelen gence Allah (c.c.) 72 sıddık’ın ecrini verir ve ona şöyle hitap eder. “Ey şehvetini terkederek gençliğini benim uğrumda feda eden genç! Sen benim yanımda bazı meleklerim gibisin.”    (Dualar ve Zikirler, s. 18)

 

Kim sabah çıkınca: “Euzû bikelimêtillahittemmetillati la yücevîzühünne birrun ve la facîrun minşerri mahaleka ve beree ve zerre” derse ins ve cinnin şerrinden muhafaza edilir, yılan, akrep gibi şeylere sokulsa bile o gün akşama kadar zarar vermez. Akşamleyin bunu söylerse sabaha kadar hıfz ü eman-ı ilahide kalır.    (Dualar ve Zikirler, s. 81)

 

MUS’AB B. UMEYR (R.A.)

 

Fahr-i âlem (s.a.v.) Efendimiz Mus’ab b. Umeyr (r.a.)’a ilk akabede bey’at eden oniki zat ile ta’limi din ve Kur’an için Medine’ye göndermiştir.

Hicretten evvel Medine’de ilk Cuma namazını Mus’ab b. Umeyr (r.a.) kıldırmıştır.

Uhud’da yirmibir yerinden yaralanmıştır. İbni Kemietü’l-leysî tarafından şehid edilmiştir. Kırk yaşında veya daha ziyade idi.

Buhari’nin Abdurrahman b. Avf’ın oğlu İbrahim’den rivayetine göre, İbrahim diyor ki: Babamın oruçlu bulunduğu bir gün önüne konulan iftar sofrasını şöyle bırakıp bana dedi ki:

“Mus’ab b. Umeyr Uhud günü şehid edildi. Halbuki Mus’ab benden çok hayırlı idi. Bu mübarek şehide kefen yerine bir kaftan sarılmış ki, başı örtülse ayakları açılıyor, ayakları örtülse başı açılıyordu.”

“Yine Uhudda Hamza da şehid oldu. O da benden hayırlı idi. Onu da kefenleyecek bir hırkadan başka bir şey bulunmadı. Bunlar zühdî bir hayat içinde Halk evine gittikten sonra dünyanın bunca nimetleri karşısına sergiliyor. Ahiret için kazandığımız hasenatımız ta’cil edilip de dünyada verilmiş olmasın?” deyip müteessir olarak ağlamağa başladı. Hatta iftar yemeğini de terkeyledi.

Abdurrahman b. Avf ki aşare-i mübeşşereden bir zattı.

(Hz. M.Sâmî, Uhud Gazvesi, Sh: 67)

 

 

İŞLERİNİ ŞEYTÂNIN TAVSİYELERİNE GÖRE

YAPANLAR

 

Bedir Harbi sırasında, Kinâne şeyhlerinden Sürakâ bin Mâlik (r.a.) bir fırka süvârî ile Kureyş ordusuna gelip: “Ben sizinle beraberim.” diye onlara cesâret vermiş, ancak Allah-ü Teâlâ’nın gönderdiği melekler ordusunu görünce askerlerini alıp savuşmuş ve onun savuşup  gitmesi Kureyş tâifesini vehm ü telâşa düşürmüştür. Halbuki Sürakâ bin Mâlik sûretinde görünen gerçekte şeytân ve âvânesi idi.

Enfâl Sûresinin 48. Âyetinde Allah-ü Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Zikredin şol zamanı ki o zamanda şeytân, amellerini kâfirlere tezyin etti (süsledi). Ve size gâlib olacak bugün nasdan kimse yoktur ve elbette ben size yardımcıyım. dedi. Vakta ki İslâm ve kâfir askerleri birbirlerini görüp muhârebeye tutuşacağı zaman şeytân arkasına döndü ve dedi ki: Ben size refik (arkadaş) olamam, zîrâ sizden ve amelinizden beriyim ve ben sizin görmediğiniz şeyleri görüyorum, binaenaleyh teşrik-i mesâi edemem. Çünkü ben Allah’tan korkarım; tahkîk (hakikatte) Allah’ın azâbı şiddetlidir.”                                 (Bedir Gazvesi, Hz. R.M.Sâmî, (k.s.), s. 52-53)

 

 

  1. ÖMER (R.A.)

 

Amr İbn Âs (r.a.) Mısır’ı fethedince Hz. Ömer (r.a.) onu Mısır’a vâli tâyin etti. Birkaç ay sonra Mısır halkı Amr İbn Âs Hz.’lerinin huzûruna geldi ki:

“– Bu Nil nehrinin bir âdeti vardır. O âdet yapılmazsa suyu çoğalmaz, kesilir.” dediler. Amr İbn Âs Hz.’leri: “O âdet nedir?” diye sordular. “Önümüzdeki ayın on ikisinde annesini babasını mal ile râzı ederek bir kız çocuğunu süsler, nehre atarız.” dediler. Amr İbn âs Hz.’leri:

“– Bu, çirkin bir iştir. İslâm Dîni bütün bozuk âdetleri ortadan kaldırmıştır.” dedi.

Aradan üç ay geçti. Nil nehrinin suyu çoğalmadı. Halk başka memleketlere göç etmeğe başladılar. Amr İbn Âs (r.a.), bu hâli Hz. Ömer (r.a.)’e mektûp ile bildirdi.

Hz. Ömer, cevâbında:

“– Çok iyi yapmışsın. Mektûbun içine bir kâğıt koydum. Onu nehre at.” diye yazdı.

Amr İbn âs mektubu alınca açtı. İçindeki kâğıtta:

“Ömer b. Hattâb’dan Mısır’ın Nil’ine! Bundan sonra eğer sen, kendiliğinden akıyorsan (bundan sonra) akma. Şâyet seni tek ve Kahhâr olan Allah akıtmakta ise senin akmanı ondan istiyoruz.” yazılı idi. Amr İbn Âs (r.a.) o kâğıdı Nil nehrine attı. Ertesi gün nehrin suyu on arşın yükseldi. Bundan sonra Mısır halkı, o bozuk âdetten kurtuldular.

(Dört Büyük Halife, Ş.A.Efendi)

 

 

HAZRETİ ÜBEYY BİN KÂ’B

 

-Radıyallahu anh-

Akabe’de ve Bedir’de bulunmuş olan Ashâb-ı Resûlullah’ın ekâbirindendir. “Seyyid’ül Ensar” denilirdi. Seyyidü-Kurra ve Muallim-i Sahâbe idiler.

Vahiy Katiplerinden olup asr-ı risâlette fetvaları zahir olan Fukahâ-i Ashabdandır. Hazret-i Ömer Radıyallahu anh -müşûrun- ileyhi “Seyyidül müslimin” diye yâd ederlerdi. Hicri 14 tarihine kadar teravih namazı evlerde münferiden kılınıyordu. Şevketi İslamiyye o vaktin halince en azîm olan Rum ve İran devletlerini lerze-nâk etmeğe başlamış olduğuna teşekküren o sene Hazreti Ömer -radıyallahu anh- mescid-i şerifde kandil yaktırarak teravih namazını cemaatle edasına Übeyy bin Ka’b -radıyallahu anh-i memur eylemişlerdir. “En iyi okuyanımız Übeyy’dir ve hükm ü kazaca mâhirimiz Ali’dir” buyururlardı. Hadis-i Buhari’de Kur’ân ahzedilmesi emredilen dört sahabiden biridir.

Saadet asrında Kur’ân-ı Azıymu’ş-şânın ilk altı hâfızından biri idi. Onlar da: Übeyy bin Kâ’b, Zeyd İbn-i Sabit, Muaz bin Cebel, Ebu’d Derda, Sa’d bin Ubeyd ve Ebû Zeyd -radıyallahu anhüm-’dür.                                      (R. Mahmûd Sâmî (k.s.), Ashab-ı Kiram/2, Sh: 89-90)

 

 

BİR MEDİNELİ YAHUDİNİN ŞEHADEDE NAİL OLMASI

 

Medine’de Muhıyrık adında bir Yahudi vardı.Resul (s.a.v.) Uhud gazası için atlandığı zaman Muhıyrık Yahudilerle oturmaktaydı. Onlara: –Ya Maşere-i Yahudi! Niçin Muhammed’e yardıma koşmaz, onunla birlikte savaşa varmazsınız?

Yahudiler:

– Muhammed gaza etmeye yasak günümüz cumartesi günü çıktı dediler.

Muhıyrık:

– Cumartesi olmuş ne çıkar! diyerek kendi silahını kuşandı.

– Eğer şehid olursam malımı Resul (s.a.v.) tasarruf eylesin. Müslümanlık yolunda harcasın! diye vasiyette bulundu. Geldi müslüman askerler arasına karıştı. O kadar vuruştu ki, bu kahramanlığı Peygamberimize haber verdiler.

– Ya Resûlullah! dediler. Yahudi Muhıyrık malını size vasiyet kıldı. Bize yardıma gelmişti. Kafir elinde ölmüş o!

Resûlullah (s.a.v.):

– Muhıyrık Yahudilerin hayırlısıdır, diye buyurdu. Medine’ye gelince onun malına vasiyeti gereği el koydu. Müslümanlar için sarfetti.

(Mustafa Dariri, Siyer-i Nebî, C: 2, Sh: 915)

 

EBÛ BEKİR SIDDÎK (R.A.)

 

Resûlullah (s.a.v.) gizlendikleri mağarada üç gün üç gece kalmışlardı. Mağaranın tavanında üç gün boyunca yemeden içmeden duran bir kuş Hz. ebû Bekir Sıddîk (r.a.)’in dikkatini çekti:

— Yâ Resûlullah! Bu kuşun hâline hayret ediyorum:

Allah (c.c.) “Yerde yürüyen hiç bir canlı hâriç olmamak üzere rızıkları Allah’ın üzerinedir.” buyurmuştur, dedi. Hz. Ebû Bekir Sıddîk bu düşüncede iken Cebrâil (a.s.) nâzil oldu. Allah-ü Teâlâ’nın emriyle Hz. Ebu Bekir Sıddîk (r.a.)’in kuş ile konuşacağını, Resûlullah (s.a.v.)’a bildirdi.

Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.):

— Ey kuş, Allah-ü Teâlâ’nın izniyle ne yiyip ne içtiğini bana söyle, dedi.

Kuş ağlayıp bir zaman baygın olarak yere düştü sonra kalktı:

— Yâ Eba Bekir Sıddık (r.a.), bunu bana sorma! Bu Hakk Teâlâ ile benim aramda olan bir sırdır. Başkasının öğrenmesini istemem dedi, Hz. Ebu Bekir Sıddîk (r.a.):

— Ey kuş artık emrolundun söyle dedi. Kuş:

— Hz. Âdem (a.s.)’in yaratılmasından bin yıl önce Hakk Teâlâ beni yarattı. Yiyeceğim, içeceğim iki kelimedir. Acıkınca birini söyler doyarım. Susayınca diğer kelimeyi söyler kanarım, dedi. Hz. Ebu Bekir Sıddîk (r.a.):

— O iki kelime nedir? diye sordu. Kuş:

— Acıkınca sana buğz edenlere lânet ederim, doyarım. Susayınca, seni sevenlere istiğfâr eder, kanarım, dedi.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bunu işitince ağladı. ümmetinden bir kısmının Hz. Ebû Bekir Sıddîk’e buğz edeceklerine üzüldü.

(Dört Büyük Halife, Ş.Ahmed Efendi, Sh: 32)

 

HAZRETİ DİHYETÜ’L-KELBİ

 

-Radıyallahu anh-

Dihye bin Halife bin Ferve el-kelbi -radıyallahu anh- Süferâ-i Nebeviyyedendir. Uhud gazasında ve ondan sonraki gazalarda bulunmuştur. Bedir’de bulunamamışdır.

Kayser-i Rum olan HiraklSuriye Kıt’asından arzı Filistin’de bulunmakta iken Name-i Hümayun-ı Nebevi’yi Dıhyet’ül Kelbi -radıyallahu anh- götürüp Hirakl’e vermiş ve bir çok ikram görmüştür. Resûl-i Ekrem -sallalahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in Hirakl’e gönderdiği mektubun sureti:

“Ba’d’el Besmele. Allah’ın Abd’i ve Resûlü olan Muhammed’den Rûm’un azîmi bulunan Hirakl’e:

“Her kim Hidayet-i Hakk’a ittibâ ederse ona selâm olsun. Emmâ ba’d, Ben seni İslâm’a davet ederim. Müslüman ol ki, selamet bulasın ve sana Cenâb-ı Hak ecrini iki kat olarak i’tâ buyursun. Eğer sen imandan i’raz ve imtina edersen bütün ekincilerin yani avvam-ı nasaranın vebali senin boynunadır. Ey Ehli kitab, gelin hem bizce hem sizce doğru olan bir söze ki Hak Teâlâ’dan maadaya perestiş etmeyelim ve ona hiçbir şeyi şerik ve muâdil tutmayalım. Cenâb-ı Hakk-ı bırakıp birbirimizi tanrı tanımayalım. Eğer Ehl-i Kitab o sözde i’raz ederlerse ey müslim’in deyin ki “Siz şahid olun biz muvahhid ve müslümanız.”

(Ashab-ı Kiram-2, R. Mahmûd Sâmi (k.s.), Sh: 72-75)

 

 

 

 

 

ASHÂB-I KİRÂM (R.A.E.)’NİN İNSANLAR ARASINDAKİ ÜSTÜN MEVKİİ

 

Câbir  b.  Abdullah  (r.a.)  anlatıyor:  Resûlullâh  (s.a.v.)

şöyle buyurdu: “Allâhü Te‘âlâ, Ashâbımı, peygamberler

hariç  herkesten  üstün  kıldı.  Ashâbım  arasından  da

dördünü benim için seçti. Onlar da Hz. Ebû Bekir, Hz.

Ömer, Hz. Osman ve Hz. Alî’dir. Onları bana dost kıldı.”

Bir başka rivâyette de Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyur-

duğu naklediliyor:

“Ashâbımın hepsi iyidir. Allâh (c.c.), benim ümmeti-

mi diğer milletlere üstün kıldı. Ümmetim içinden de şu

dört  asırda  yaşayanları  diğerlerine  üstün  kıldı.  Onlar

da birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü asırda yaşayan-

lardır.”

Abdurrahman  b.  Avf       (r.a.)’den:  Resûlullâh   (s.a.v.)’in,

âhirete  irtihâli  yaklaşınca,  Ashâb  (r.a.e.):  “Yâ  Resûlallâh

(s.a.v.), bize tavsiyede bulun” dediler. Resûlullâh (s.a.v.):

“Size, hicret eden ilk Müslümanlara ve onların ço-

cuklarına  iyi  davranmanızı  tavsiye  ediyorum.  Bunu

yapmazsanız, diğer yaptıklarınızdan hiç bir sevâb ka-

zanamazsınız” buyurdu.

Bir başka rivâyette Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurdu-

ğu naklediliyor:

“Size, ilk Müslüman olanlarla onların çocuklarına ve

torunlarına iyi davranmanızı tavsiye ediyorum.”

Zeyd  b.  Sa‘d  (r.a.)  babasından  naklediyor:  Resûlullâh

(s.a.v.)’e, irtihâlinin yaklaştığı haber verilince, eski bir elbi-

se giyerek Mescid’e geldi ve minbere oturdu. Bunu duyan

herkes  koşup  Mescîd’de  toplandı.  Resûlullâh  (s.a.v.)  Al-

lâh’a hamd ü senâ ettikten sonra şöyle dedi:

“Ey cemaat, Ensâra karşı iyi davranın. Onlara iyi ba-

kın.  Çünkü  onlar,  benim  sevdiklerim  ve  dostlarımdır.

Onların iyiliklerini alın. Kötülüklerini de hoş görün.”

 

 

(Yûsuf Kandehlevî, Hadislerle Müslümanlık, 2.c., 977-978.s.)

 

 

 

 

 

HAZRET-İ OSMAN (R.A.)’İN FEZÂİLİ HAKKINDA HADÎS-İ ŞERÎFLER

Kenzü’l-İrfân’dan:

“Osman  ibn-i  Affân  dünyâda  da,  âhirette  de  her-

kesten ziyâde bana yakındır.” (Câmi‘u’s-Sağîr)

“İmâm-ı Osman Hazretleri ümmetim içinde hayası

ile mevsûf olanların birincisidir. İmâm-ı müşârun ileyh

aynı  zamanda  ümmetimin  en  kerîmidir.”  Hazret-i  Os-

man  (r.a.)’in  yalnız  kölelerinden  ikibindörtyüz  neferini  fî-

sebîlillah âzâd buyurduğu mervîdir. (Câmi‘u’s-Sağîr)

“Cennet’te her bir Nebî için bir refîk-ı mahsûs var.

Benim de refîkim Osman ibn-i Affân’dır.” (Câmi‘u’s-Sağîr)

“Cehenneme müstehâk olanlardan yetmiş bin şa-

hıs  Hazret-i  Osman’ın  şefaatiyle  bilâ-hisâb  cennete

dâhil olurlar.” (Câmi‘u’s-Sağîr)

“İmâm-ı  Osman  cennette  benimledir,  benim  refî-

kimdir.” (Menâvî)

“Ey Osman, Allâhü Te’âlâ sana hilâfet hıl‘atini giy-

direcek. Eğer münâfıklar senden onu çıkarmak ister-

lerse sen onu çıkarma. Ya’ni kendi kendini azl etme.

Tâ ki bana mülâkî oluncaya kadar..” (Râmûz’dan)

“Ey Osman! Benden sonra sana hilâfet verilecektir.

Münâfıklar seni o makamdan hal’etmek isteyecekler.

Zinhâr sen o zaman hal’ine rızâ gösterme. Ve o gün

sen  oruç  tut,  iftarı  benim  yanımda  edeceksin.”  (Râ-

mûz’dan)

“Ey  Osman!  Cenâb-ı  Hakk,  ruhbâniyyet  gibi  ağır

teklîfleri  bizlerden  ref‘ederek  bütün  bâtıllardan  yüz

çeviren ve kolay olan dîni bizlere bahş etti. Mina’dan

Arafat’a  kadar  her  tepenin  üzerinde  tekbîr  emretti.

Eğer sen bizim gibi hacca niyet etmiş isen biz (tehlîl,

tekbîr, tevhîdden) ne gibi zikirler yapıyor isek sen de

onu yap.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Hz. Osman ve Hz. Alî (r.a.), 77-79.s.)

EBÛ BEKÎR (R.A.)’İN EZÎYETLERE TAHAMMÜLÜ -2

 

O da çıktı, Hattab’ın kızına gitti ve:

– Ebû Bekir, Muhammed (s.a.v.) hakkında senden ma‘lu-

mat istiyor, dedi. Ümmü Cemîl:

–  Ne  Ebû    Bekir   (r.a.)’i  tanıyorum,  ne  de  Muhammed

(s.a.v.)’i! Ama istersen seninle birlikte oğlunun yanına gide-

rim, dedi. O da “Peki” deyip birlikte döndüler. Ebû Bekir (r.a.)’i

baygın ve ağır bir halde buldular. Bunu gören Ümmü Cemil,

bir çığlık atarak Ebû Bekir (r.a.)’e yaklaştı ve:

– Vallâhi bunu sana yapan güruh, fâsık ve kâfirdir. Ümît

ederim ki Allâh intikâmını onlardan alır, dedi. Ebû Bekir (r.a.):

– Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ne yaptı? Ona ne oldu?

diye sordu. Ümmü Cemîl:

– Annen var, duyar, dedi.

– Ondan sana bir zarar gelmez.

– Sağdır, iyidir.

– O (s.a.v.) nerede?

– Erkam’ın evinde!

– Allâh’a ahdim olsun Peygamber (s.a.v.)’in yanına git-

medikçe ne bir şey tadacağım ne de bir şey içeceğim.

Annesi ile Ümmü Cemîl beklediler; sokakta ayak sesleri

kesilip insanlar çekilince Ebû Bekir (r.a.)’i kolları arasına ala-

rak  Resûlullâh    (s.a.v.)’in  huzûruna  götürdüler.  Peygamber

(s.a.v.) Efendimiz ve Müslümanlar üstüne kapanıp O’nu öptü-

ler. Resûlullâh (s.a.v.) kendisine çok acıdı. Ebû Bekir (r.a.):

“Anam babam sana kurban olsun, yâ Resûlallâh (s.a.v.)!

O fâsıkın yüzüme yaptıkları dışında bende bir şey yok. İş-

te annem! Evlâdına karşı çok merhametlidir. Sen mübâ-

reksin,  onu  Allâh’a  çağır,  onun  için  duâ  et.  Umulur  ki

Allâh Senin yüzün suyu hürmetine kendisini ateşten kur-

tarır” dedi. Allâh Resûlü (s.a.v.) de duâ buyurup onu Allâh’a

çağırdı. Ebû Bekir (r.a.)’in annesi de İslâm’a girdi. Müslüman-

lar Erkam’ın evinde bir ay kaldılar. Hepsi otuz dokuz erdi. Ebû

Bekir (r.a.)’in dövüldüğü gün (Peygamberimiz (s.a.v.)’in am-

cası) Hamza (r.a.) de Müslüman olmuştu.”

(M.Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s Sahâbe, 1.c., 249-251.s.)

 

EBÛ BEKÎR (R.A.)’İN EZÎYETLERE TAHAMMÜLÜ -1

Hazret-i  Âişe  Sıddîka  (r.anhâ)  anlatıyor:  “Bir  gün  Pey-

gamberimiz (s.a.v.)’in Sahabîleri bir araya gelince -ki hepsi

otuz sekiz erdi- Ebû Bekir (r.a.) ortaya çıkma konusunda Re-

sûlullâh (s.a.v.)’e ısrarda bulundu. Peygamberimiz (s.a.v.):

– Ebû Bekir, azız, dedi.

O  ısrârını  sürdürünce  Resûlullâh  (s.a.v.)  müsâade  etti.

Müslümanlar Mescid-i Haram’ın muhtelif köşelerine dağıldı.

Herkes  kendi  hısımlarının  bulunduğu  yere  gitti.  Ebû  Bekir

(r.a.)  kalktı,  halka  hitâbede  bulundu.  Resûlullâh  (s.a.v.)  de

oturuyordu. Bu hutbesi ile Ebû Bekir (r.a.), Allâh ve Resülü

(s.a.v.)’e çağıran, ilk hatib oldu. Müşrikler Ebû Bekir (r.a.) ile

öteki  Müslümanlara  hücûm  etti,  İslâm  erlerini  fecî  şekilde

dövdüler. Ebû Bekir (r.a.) ayaklar altına alındı, çok fenâ dö-

vüldü. Fâsık Utbe b. Ebî Rebîa, Ebû Bekir (r.a.)’e yaklaşarak

yamalı  sert  ayakkabılarıyla  O’nu  dövmeye,  ayakkabılarını

O’nun yüzünde gezdirmeye başladı. Sıçrayarak karnına çık-

tı. Temimoğulları   koşarak   geldi,   müşrikleri   Ebû          Bekir

(r.a.)’den uzaklaştırdılar. Bir elbise içinde taşıyarak evine gö-

türdüler, öleceğinden şübheleri yoktu.

Babası  Ebû  Kuhâfe  ile  Temimoğulları,  Ebû  Bekir  (r.a.)’i

konuşturmaya çalıştılar. Nihâyet akşama doğru konuştu ve

ilk sözü:

– Resûlullâh (s.a.v.) ne yaptı, nasıldır? diye sormak ol-

  1. Oradakiler kendisin! azarlayıp kalktılar. Annesi Ümmü’l-

Hayr’a:

–  Kendisine  bak,  bir  şeyler  yedir,      su  ver,  dediler   ve

başından dağıldılar. Annesi oğluyla başbaşa kalınca ona bir

şeyler yedirmeye çalıştı. Lâkin Ebû Bekir (r.a.):

– Resûlullâh (s.a.v.) ne yaptı? deyip başka bir şey söy-

lemiyordu. Annesi:

–  Vallâhi  arkadaşın  hakkında  hiçbir  bilgim  yoktur,  dedi.

Ebû Bekir (r.a.):

–  Haydi  Hattab’ın  kızı  Ümmü  Cemil’e  git,  Allâh  Resülü

(s.a.v.)’i ona sor, dedi.

(M.Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s Sahâbe, 1.c., 249.s.)

 

FİTNEYİ KÖKÜNDEN KAZIMAK -2

O arada Ensâr’dan Abdüleşhel oğullarından Üseyd b. Hudayr

(r.a.), Allâh Resûlü (s.a.v.)’in yanına gelerek:

– Yâ Resûlallâh (s.a.v.), bana izin ver, halkı fitneye sürükleyen

şu adamın boynunu vurayım, dedi. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:

– Emretsem sahi öldürür müsün? diye sordu.

–  Evet, Vallâhi! Onu katletmemi fermân eylersen kılıcımla iki

kulağının  küpe  delikleri  altından  (kafasını)  vururum,  dedi.  Nebî

(s.a.v.):

– Otur, dedi. Sonra Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:

– Haydi, rahil (göç) için i‘lânat yapınız, diye emretti.

Hiç de mu‘tadı olmadığı halde günün en sıcak anında Ashâb’a

hareket emrini verdiler. O gün akşama, gece sabaha dek ve erte-

si günü kuşluk vaktine değin (durmaksızın) yürüdüler. Nihâyet gü-

neş eziyet vermeye başladı. Bir yerde konakladılar. Halk, yere do-

kunur dokunmaz uyuya kaldılar. Sonra yine güneşin yakıp kavur-

duğu bir saatta hareket ettiler. Ertesi gün, yani Kafa’l-Müşellel’den

hareket  ettiklerinin  üçüncü  günü  sabahına  değin  yürüdüler.

Medîne’ye  vardılar.  Münâfıkûn  sûresi  inince  halk  Abdullâh  b.

Übeyy’i  horlamaya  başladı.  Bunun  üzerine  Peygamber  (s.a.v.)

Efendimiz, Hz. Ömer (r.a.)’i huzûruna çağırttı. Ona sordu:

– Ey Ömer, sana onu öldürmeni emretseydim öldürürdün

değil mi?

– Evet, yâ Resûlallâh (s.a.v.).

– Eğer onu o gün katletseydin nice kimseler gücenmiş olurdu.

Ama  bugün  aynı  kimselere  onu  öldürmelerini  emretsem  hemen

öldürürler. Ama bunu yapmam. Halk, Ashâbımı öldürüyorum diye

dedikodu yapar. Ben, böylelerini sabır göstererek öldürürüm.

Bu hâdise ile alakalı olarak Münâfıkûn sûresinin yedi ve seki-

zinci  âyetleri  nâzil  oldu:  “Onlar  öyle  kimselerdir  ki:  “Allâh’ın

peygamberi  nezdinde  bulunan  kimseleri  beslemeyin.  Tâ  ki

dağılıp gitsinler” diyorlardı. Halbuki göklerin ve yerin hazîne-

leri  Allâh’ındır.  Fakat  o  münâfıklar  ince  anlamazlar.  Onlar:

“Eğer  Medîne’ye  dönersek,  andolsun,  en  şerefli  ve  kuvvetli

olan (ımız) oradan en hakir (ve za‘îf) olanı muhakkak çıkara-

caktır” diyorlardı. Halbuki şeref, kuvvet ve gâlibiyet Allâh’ın-

dır, Peygamberinindir, Mü’minlerindir. Fakat münâfıklar (bu-

  1. nu) bilmezler.” (M.Yûsuf Kandehlevî, Hayatü’s-Sahâbe, 1.c., 415-6.s.)

FİTNEYİ KÖKÜNDEN KAZIMAK -1

Urve b. Zübeyr ile Amr b. Sabit el-Ensârî (r.ahümâ) rivâ-

yet etmişlerdir ki: “Nebî (s.a.v.) Müreysi gazâsına çıkmıştı.

Bu seferi esnâsında Resûlullâh (s.a.v.), Halid b. Velîd’i gön-

dererek Kafa’l-Müşellel ile deniz arasında bulunan meşhûr

Menat putunu yıktırıp kırdırmıştı. Peygamber (s.a.v.) Efen-

dimizin bu seferi sırasında iki adam kavga etmişti. Bunlar-

dan biri Ensâr’ın dostu Behz kabilesinden, öteki de Muha-

cirlerdendi. Muhâcirlerden olan zât Behzî’nin üzerine çıkın-

ca  adam:  “Ey  Ensâr  cemâatı,  imdat!”  diye  seslendi.  En-

sâr’dan birtakımları yardımına koştular. Bunun üzerine Mu-

hâcirlerden olan adam: “Ey Muhacirler topluluğu! Yardıma

koşunuz!” diye bağırdı. Muhâcirlerden bir kısmı yardımına

seğirtti, iki tâife arasında kavga çıktı. Sonra aralarına giril-

  1. Bunun üzerine münâfıklar yâhud kalbinde hastalık bulu-

nanlar Abdullâh b. Übeyy b. Selül’e giderek:

–  Bir zamanlar ümit kapısı idin, dostlarını savunurdun!

Ama  şimdi  ne  zararın  ne  de  kârın  var.  Şu  Celâbîbci  Ku-

reyşliler bize karşı birbirleriyle yardımlaşıyorlar, dediler.

Allâh düşmanı Abdullâh:

– Vallâhi Medîne’ye dönersek en şerefli olan, en hor ola-

nı oradan çıkaracak, dedi. Münâfık Mâlik b. Dahşin de:

– Ben size, Allâh’ın peygamberi nezdinde bulunan kim-

seleri beslemeyin, dağılıp gitsinler dememiş miydim? dedi.

Ömer  (r.a.),  Abdullâh’ın  sözlerini  işitince  Allâh  Resûlü

(s.a.v.)’in yanına gitti ve:

– Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Bana izin ver, halk arasına fitne

sokan  şu  adamın         boynunu  vurayım,  dedi.         Resûlullâh

(s.a.v.):

–  Onu  öldürmeni  emretsem  sâhi  öldürür  müsün?  diye

sordu. Hz. Ömer (r.a.):

–  Evet,  Vallâhi!  Bana,  onu  öldürmemi  fermân  eylersen

derhal boynunu vururum, cevâbını verdi. Resûl (s.a.v.):

– Otur, buyurdular.

(M.Yûsuf Kandehlevî, Hayatü’s-Sahâbe, 1.c., 414-416.s.)

 

HÂLİD BİN SA‘ÎD (R.A.)’İN GÖRDÜĞÜ RÜ’YÂ

İbn-i Sa‘d ve Beyhakî, Muhammed bin Abdullah bin

Amr (r.a.)’den nakleder: Hâlid bin Sa‘îd (r.a.), İslâm’in ilk

günlerinde Müslüman olmuştu. O’nun Müslümanlığı ka-

bûl edişi gördüğü bir rü’yâya dayanır. Şöyle ki: Rü’yâsın-

da pek büyük bir ateş görür, babası kendisini bu ateşe it-

mektedir. Kendisi de bu ateşin kenarında bulunmaktadır.

Peygamberimiz (s.a.v.) ise gelip ateşe düşmesin diye ar-

kasından tutup onu çekmektedir. Ürpererek uykusundan

uyanmış ve: “Allâh’a yemîn ederim ki bu, hak bir rü’yâ-

dır!”  demiş.  Derhal  Ebû  Bekir  (r.a.)’e  giderek  rü’yâsını

anlatmış. Ebû Bekir (r.a.) de: “Bu gerçekten hayırlı bir rü-

yadır” demiş ve: “Hiç durma, işte Resûlullâh (s.a.v.), he-

men gidip kendisine îmân et!” tavsiyesinde bulunmuş. O

da  hemen  Peygamber  (s.a.v.)’e  gidip:  “Ey  Muhammed

(s.a.v.), Sen insanları neye çağırıyorsun?” diye sormuş.

Peygamberimiz (s.a.v.): “Ben Allâh’ın elçisi olarak

insanları Allâh’ın birliğine, eşi ve benzeri olmadığı-

na, Muhammed’in de Allâh’ın kulu ve elçisi olduğu-

na inanmaya çağırıyorum. İşte seni de buna ve put-

ları aradan çıkarıp atmaya çağırıyorum! Elbette ki in-

san, fayda da, zarar da vermekten âciz bulunan, ken-

disine ibâdet edenle etmeyeni fark etmeyen taş par-

çasına tapınamaz!…” buyurmuştur. Bunun üzerine Hâ-

lid (r.a.) Müslüman olmuştur.

Durumu öğrenen babası Hâlid (r.a.)’in peşine adam

takmış, yakalatıp getirmiş, fenâ sözler söyleyip dövmüş-

tür. Öfkesini yenemeyip: “Vallâhi ey Hâlid, sana bir lok-

ma yiyecek vermeyeceğim!” diyerek haykırmıştır. Hâlid

(r.a.)  de  babasına  hitâben:  “Eğer  sen  yiyeceğimi  ver-

mezsen, Allâh (c.c.), benim rızkımı istediği şekilde vere-

cektir!” diyerek karşılık vermiştir.

(Celâleddin es-Suyûtî, Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mu‘cizeleri, 1.c., 218.s.)

 

RESÛL-İ EKREM (S.A.V.) YÂR-İ ĞÂRI (MAĞARA ARKADAŞI) HZ. EBÛ BEKİR SIDDÎK (R.A.)

 

Resûlullâh (s.a.v.) gizlendikleri mağarada üç gün üç

gece kalmışlardı. Mağaranın tavanında üç gün boyunca

yemeden  içmeden  duran  bir  kuş  Hz.  Ebû  Bekir  Sıddîk

(r.a.)’in dikkatini çekti:

– Yâ Resûlullâh (s.a.v.)! Bu kuşun hâline hayret ediyo-

rum: Allâh (c.c.) “Yerde yürüyen hiçbir canlı hâriç ol-

mamak üzere rızıkları Allâh’ın üzerinedir.” buyurmuş-

tur, dedi. Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.) bu düşüncede iken

Cebrâil  (a.s.)  nâzil  oldu.  Allâhü  Te‘âlâ’nın  emriyle  Hz.

Ebû  Bekir  Sıddîk  (r.a.)’in  kuş  ile  konuşacağını,  Resû-

lullâh (s.a.v.)’e bildirdi. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.):

–  Ey kuş, Allâhü Te‘âlâ’nın izniyle ne yiyip ne içtiğini

bana söyle, dedi.

Kuş ağlayıp bir zaman baygın olarak yere düştü son-

ra kalktı:

–  Yâ  Ebâ  Bekir  Sıddîk  (r.a.),  bunu  bana  sorma!  Bu

Hakk Te‘âlâ ile benim aramda olan bir sırdır. Başkasının

öğrenmesini istemem dedi. Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.):

– Ey kuş artık emrolundun söyle, dedi. Kuş:

– Hz. Âdem (a.s.)’ın yaratılmasından bin yıl önce Hakk

Te‘âlâ beni yarattı. Yiyeceğim, içeceğim iki kelimedir. Acı-

kınca  birini  söyler  doyarım.  Susayınca  diğer  kelimeyi

söyler kanarım, dedi. Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.):

– O iki kelime nedir? diye sordu. Kuş:

– Acıkınca  sana  buğz  edenlere  la‘net  ederim,  doya-

rım.  Susayınca,  seni  sevenlere  istiğfâr  eder,  kanarım,

dedi.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bunu işitince ağladı. Ümmetin-

den bir kısmının Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)’e buğz ede-

ceklerine üzüldü.        (Ş. Ahmed Efendi, Dört Büyük Halife, 32. s.)

 

ABDULLÂH BİN SÜHEYL (R.A.)

 

İlk Müslüman olanlardan olup künyesi Ebû Süheyl’dir.

  1. 594 veya 596 senesinde Mekke’de doğdu. Annesi, Fa-

hite  binti  Âmir,  babası,  Süheyl  bin Amr’dır.  Habeşistan’a

hicret ikinci eden kâfileye o da iştirak etti. Habeşistan’dan

dönüşünde,  babası  tarafından,  hapsedilip,  işkence  yapıl-

mış, Müslümanlıktan vazgeçmeye zorlanmıştı. Bu yüzden

çok şiddetli eziyet ve sıkıntılara ma‘ruz kaldı. Çaresiz kala-

rak babasının sözüne uymuş gibi göründü.

Günler böyle geçti. Müşriklerin, Müslümanlardan birkaç

misli fazla olan küfür ve şirk ordusu Bedir’e varmış, bütün

techizatını yerleştirmiş, muhârebeye hazır duruma gelmiş-

  1. Mübârezeler karşılıklı tek tek vuruşmalar bitmiş, iki ordu

birbirine girmişti. Harb iyice kızışmıştı. Abdullâh bin Süheyl

(r.a.) için tam zamanı idi. İslâm ordusu saflarına geçebilir-

  1. Abdullâh bin Süheyl (r.a.) günlerden beri hayâli ile yaşa-

dığı dünyânın içine girmişti. Şimdi başka bir hava teneffüs

etmeğe başlamıştı. Bu, rûhlara hem gıda ve hem de şifâ

olan bir hava idi. O, Allâhü Te‘âlânın Sevgilisi (s.a.v.)’in ya-

nında, O’nunla yanyana cihâd ediyordu. Ne büyük saâdet-

  1. Kıyâmete kadar hayırla, duâ ile anılacakların arasına gir-

mişti. Abdullâh bin Süheyl (r.a.) artık yerinde duramıyordu.

Arslanlar gibi, şirk ordusunun üzerine atıldı. Sanki önceki

Süheyl değildi, diğer Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.) gibi o da kahra-

manca savaştı. Sonunda müşriklerin şirk ordusu kahru pe-

rişan oldu.

Mekke’nin fethinde, babası Süheyl b. Amr için emân di-

ledi. Süheyl b. Amr da Müslüman olarak sahâbî olma şere-

fine nâil oldu.

Süheyl bin Amr hazretlerinin oğlu Abdullâh bin Süheyl

(r.a.), 12 (M. 633) senesinde Yemâme’de Cevâs muhâre-

besinde  şehîd  olmuştu.  Hz.  Ebû  Bekir  (r.a.),  Kureyş  ve

Mekke’nin ileri gelenleri, oğlunun şahâdetinden dolayı, ba-

bası Süheyl (r.a.)’e ta‘ziyede bulunmuşlardı.

(İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, 1.c.)

HÂRİS İBN KA‘B KABÎLESİNİN İSLÂM’A GİRİŞİ

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Hâlid bin Velid (r.a.)’i

Hâris ibn Ka‘b oğullarına gönderdi. Efendimiz (s.a.v.) ilk üç

gün kılıç kullanılmamasını tenbîh etmiş idi. Bunun için Hâ-

lid  bin  Velid  (r.a.)  tatlılıkla  işi  halletti  ve  onlar  da  İslâm’ı

kabûl ettiler. Hâlid bin Velid (r.a.), Hâris ibn Ka‘b oğullarının

İslâm’a gelmesi üzerine, Peygamber (s.a.v.) Efendimize bir

mektûb gönderdi. Bu mektûb şöyledir:

“Bismillâhirrahmanirrahîm.

Allâhü  Te‘âlâ’nın  Resûlü,  Peygamberimiz  Muhammed

Aleyhi’s Salâtü ve’s Selâm ’a, Hâlid bin Velid tarafından.

es-Selâmü Aleyke yâ Resûlallâh (s.a.v.)!

Kendisinden  başka  ilâh  olmayan  Allâhü  Te‘âlâ’ya

hamd ederim. Yâ Resûlallâh (s.a.v.), beni Hâris bin Ka‘b

Kabilesine  gönderdiniz.  Onlarla  üçgün  muhârebe  et-

mememi ve İslâm’a da‘vet etmemi, müslüman olurlarsa

aralarında   kalmamı   ve   İslâmın   esaslarını,   Allâhü

Te‘âlâ’nın kitabını ve Resûlünün sünnetini öğretmemi,

eğer Müslüman olmazlarsa muharebe etmemi emir bu-

yurmuştunuz.

Ben de, emr-i şerîfleriniz üzere hareket ederek, Hâ-

ris ibn Ka‘b oğullarına üçgün nasihat edip, İslâm’ı teb-

liğ ettim. Süvarilerim “Ey Benî Hâris! Selâmete ermek

isterseniz, Müslüman olunuz” diye onları İslâm’a da‘vet

ettiler. Onlar, hiç çarpışmadan Müslüman oldular. Ben

de  onlara, Allâhü  Te‘âlâ’nın  emirlerini  Resûl  (s.a.v.)’in

sünnet-i şerîflerini öğrettim. Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Bun-

dan  sonra,  nasıl  hareket  etmem  gerektiği  hakkında

ikinci bir emr-i şerîfiniz gelinceye kadar burada bekliye-

ceğim. es-Selâmü aleyke Yâ Resûlallâh (s.a.v.).”

Cevâb  olarak  Resûlullâh  (s.a.v.)  de  “İtaat  ederlerse

âhiret ni‘metleriyle onları müjdele, isyan ederlerse âhi-

ret azâbıyla korkut sonra buraya gel. Elçileri de senin-

le beraber gelsin.” buyurdular.

(İslâm Âlimleri Ansiklopedisi)

 

 

 

 

ŞEHÎDLİĞİ İSTEMEK

Ebû Hüreyre (r.a.) der ki:

“Nebî (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu işittim:

–  Rûhumu elinde bulunduran Allâh’a yemîn ederim ki

kendilerini bindireceğim bir şey bulamadığım benden ge-

ri kalmayı  (harbe katılmamayı) hazmedemeyen bazı  (fakir)

mü’minler olmasaydı, Allâh yolunda savaşa çıkan bir se-

riyye  içinde  bulunmaktan  hiç  geri  kalmazdım.  Rûhumu

elinde bulunduran zâta kasem ederim ki Allâh yolunda öl-

dürülüp sonra diriltilmemi, sonra öldürülüp yine diriltilme-

mi, bir daha öldürülüp yine diriltilmemi, akabinde yine öl-

dürülmemi çok isterdim.” (Buhârî)

Yine Ebû Hüreyre (r.a.) der ki:

Allâh Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurdu:

– Allâhü Te‘âlâ, kendi yolunda evinden çıkan bir kimse

için tekeffülde bulunarak şöyle buyurmuştur: “Kulum baş-

ka bir sebeble değil, sırf benim yolumda cihâd etmek, ba-

na inanmak, peygamberlerini tasdîk etmek  (gâyesiyle yu-

vasından)    çıkarsa  kendisini     cennete  sokacağımı       yâhud

ecir veya ganîmet elde ederek, ayrıldığı yuvasına döndü-

receğimi üzerime alıyorum.”

Allâh Resûlü (s.a.v.) müteâkiben şöyle buyurdu:

–  Rûhumu  elinde  tutan Allâh’a  yemîn  ederim  ki Allâh

yolunda yaralanan bir kimse, Kıyâmet gününde muhakkak

o yaralandığı andaki hey’etiyle, kanı kan rengi(nde yarasın-

dan akarak), kokusu da misk kokusu saçarak (Arasat mey-

danına)  gelir.  Muhammed’in  rûhunu  elinde  tutana  yemîn

ederim ki Müslümanlara ağır gelmesinden endişe duyma-

sam,  Allâh  yolunda  gazâya  çıkar,  hiçbir  seriyyeden  geri

kalmazdım. Ama ne yapayım ki onlara binit te’min edecek

imkân bulamıyorum, bu imkânı kendileri de bulamıyorlar.

Benden geri kalmak da onlara zor gelir. Muhammed’in rû-

hu elinde bulunana kasem ederim ki Allâh yolunda gazâ

edip  şehîd  olmayı,  (diriltilip) tekrar  savaşıp  şehîd  olmayı,

(yine  diriltilerek)  tekrar  cenk  edip  şehâdetimi      isterdim!”

 

 

(Müslim)

(M.Yûsuf Kandehlevî, Hayatü’s-Sahâbe, 1.c., 446-447.s.)

ZEKÂT OLARAK MALIN EN İYİSİNİ VERMEK

Übeyy (r.a.) anlatıyor: “Bir keresinde Peygamber (s.a.v.)

Efendimiz beni, zekâtları tahsil etmek üzere görevlendirdi.

Bir adamın yanına gittim. Adam mallarını toplayınca, zekât

olarak bir yaşını doldurmuş dişi bir deve vermesi gerektiği-

ni tesbit ettim. Kendisine:

– Bir yaşında bir dişi deve ver, senin zekâtın budur,

dedim.

– Bir yaşındaki bir devenin ne sütü vardır ne de yük

taşıyabilir? Ama şu deve hem genç hem iri, hem de se-

miz, onu al! dedi.

– Bana emredilmeyen şeyi alamam, İşte Allâh Resû-

lü (s.a.v.), sana yakın. İstersen yanına varır, bana yaptı-

ğın teklifi O (s.a.v.)’e de yaparsın. Kabûl buyurursa ben

de kabûl ederim, kabûl etmezse ben de kabûl etmem,

dedim. Adam:

– Peki, yapacağım, dedi.

Zekat olarak vermek istediği deveyi önüne katarak be-

nimle  birlikte  yola  çıktı.  Peygamberimiz  (s.a.v.)’in  yanına

geldiğimizde arkadaşım:

– Yâ Nebiyyallâh (s.a.v.)! Malımın zekâtını almak üze-

re elçin bana geldi. Allâh’a yemîn ederim ki bundan ön-

ce ne Allâh Resûlü (s.a.v.), ne de O’nun elçisi gelip ma-

lımın zekatını istedi. Ben malımı topladım, elçin bir ya-

şında  dişi  bir  deve  vermekle  mükellef  olduğumu  (bu-

nun kâfi geleceğini) söyledi. Halbuki bir yaşındaki bir

dişi devenin ne sütü vardır ne de yük taşıyabilir! Ben,

alması için kendisine genç, kaba bir deve arzettim, fa-

kat  kabûl  etmedi,  işte  o  deve  budur!  Yâ         Resûlallâh

(s.a.v.), onu sana getirdim, dedi. Allâh Resûlü (s.a.v.):

–  Sana  farz  olan,  bir  yaşında  bir  devedir. Ama  sen

kendi arzûnla daha iyisini vermek istersen -Allâh sana

karşılığını bol bol versin- biz hayrını kabûl ederiz, buyur-

dular.

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hayatü’s-Sahâbe, 2.c., 202-203.s.)

 

 

 

 

EBÛ DÜCÂNE (R.A.)

Ashâb-ı Kirâmın büyüklerinden, fazîlet sâhibi kahraman bir

zât idi. Ensârın ileri gelenlerinden olup, Hicreti Nebeviyye’den

önce  imân  etmişti. Asıl  ismi  Semmah  bin  Haraşe  el-Hazre-

cî’dir. Resûlullâh (s.a.v.) tarafından Ashâb-ı Kirâmın muhacir-

lerinden Utbe bin Gavân (r.a.) ile din kardeşi yapılmıştı.

Ebû Dücâne hazretleri Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin bü-

tün gazâlarına iştirak etmiş ve canını Resûlullâh (s.a.v.) ve İs-

lâm dîni için hiçe saymış, edib, şecaatli ve kahraman bir zât

idi.  Bedir,  Uhud,  Hendek,  Benî  Nâdir,  Benî  Kureyza,  Feth-i

Mekke  ve   diğer  bütün  gazâlarda  bulunmuştur.  Bilhassa

Uhud’da göstermiş olduğu kahramanlığı İslâm târihinde dille-

re destan olmuştur. Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından İltifât-ı

Nebeviyye’ye mazhar olmuştur.

Bedir gazvesinde göstermiş olduğu kahramanlıklarla her-

kesi hayran bıraktı. Uhud Harbi’nin kızıştığı sırada Peygam-

berimiz  (s.a.v.)  elinde  tuttuğu  ve  üzerinde  “Korkaklıkta  ar,

ilerlemekte şeref ve itibâr var. İnsan korkmakla kaderden

kurtulmaz” beyti yazılı kılıcını göstererek “Bu kılıcı benden

kim alır?” buyurdular. Ashâb-ı Kirâmdan birçokları “Ben, ben,

ben” diye almak için ellerini uzattılar. Peygamberimiz (s.a.v.)

tekrar  “Bunun  hakkını  vermek  üzere  kim  alır?”  deyince As-

hâb-ı Kirâm sustular ve geri durdular. Kılıcı harâretle isteyen-

lerden  Zübeyr  bin  Avvâm  (r.a.)  “Ben  alırım,  yâ  Resûlallâh

(s.a.v.)!” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) kılıcı Zübeyr (r.a.)’e ver-

medi. Hz. Ebû Bekir, Ömer, Alî (r.a.e.)’in istekleri de Peygam-

berimiz (s.a.v.) tarafından kabûl edilmedi. Ebû Dücâne (r.a.)

“Yâ  Resûlallâh  (s.a.v.)!  Bu  kılıcın  hakkı  nedir?”  diye  sordu.

Peygamberimiz  (s.a.v.)  “Onun  hakkı  eğilip  bükülünceye

kadar, onu düşmana vurmaktır. Onun hakkı Müslüman öl-

dürmemen,  onunla  kâfirlerin  önünden  kaçmamandır.

Onunla  Allâhü  Te‘âlâ       sana  zafer  yâhud  şehîdlik  nasîb

edinceye  kadar  Allâh  yolunda  çarpışmandır”               buyurdu.

Ebû Dücâne (r.a.) “Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Ben onun hakkını

yerine getirmek üzere alıyorum” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.)

elindeki kılıcı ona teslîm etti.        (İslâm Âlimleri Ansiklopedisi)

 

 

 

 

ADİY BİN HÂTEM-İ TÂÎ (R.A.)

Müslüman oluşunu kendisi şöyle anlatır: “Resûlullâh (s.a.v.)

Mescidde imiş, oraya gittim. Selâm verdim. Bana: “Kimsiniz” bu-

yurdular. Ben de “Adiy bin Hatem’im” dedim. Kalktılar, beni evine

da‘vet ettiler. Yolda, zayıf yaşlı bir kadına rastladık. O kadın Re-

sûlullâh (s.a.v.)’e bazı ihtiyaçlarının olduğunu anlattı. Onunla ilgi-

lendi ve ihtiyaçlarını halletti. Ben, onları seyrediyor, içimden “Bu

kimse  melik  değildir”  diyordum.  Sonra  Resûlullâh  (s.a.v.)  beni

evine götürdü, içi lifle dolu bir minderi oturacağı yere koydu. “Bu-

raya oturun” buyurunca, ben de “Siz oturun” dedim. Bana tek-

rar oturmamı emrettiler. Oturdum. Kendileri yere oturdu, içimden

“Vallâhi melik olan bir kimse böyle yapmaz. Bu melik değildir, çok

kerem sâhibi bir kimsedir” dedim. Bana: “Yâ Adiy bin Hatem,

Müslüman ol da, selâmette olasın” buyurdu. Ben “Benim di-

nim vardır” dedim. Resûlullâh (s.a.v.) “Senin dînini senden

daha  iyi  biliyorum.  Sen  Rakusiyye  dîninden  değil  misin?

Kavminin  dörtte  bir  ganimetini  yemiyor  musun?  Bu  senin

dininde  sana  helâl  değildir”  buyurdu.  Ben  içimden  “Vallâhi,

doğru söylüyor. Bilinmeyen şeyleri biliyor. O, Peygamberdir” de-

dim. Resûlullâh (s.a.v.) devam ederek: “Yâ Adiy bin Hatem, se-

ni İslâma girmekten alıkoyan nedir? Seni “Lâ ilâhe illallâh”

demekten uzaklaştıran nedir? Allâh’tan başka ilah var mı?

Neden çekiniyorsun? Seni Allâhü Ekber demekten alıkoyan

nedir? Allâhü Te‘âlâ’dan daha büyük var mı?” buyurdular.

Bu kadar güzel yüzlü, tatlı sözlü bir kimse yalancı olamazdı.

Hemen kelime-i şahâdeti söyleyip Müslüman oldum. Peygamber

(s.a.v.)  Efendimizin  mübârek  yüzleri  gülerken;        “Kendilerine

azâb edilenler, yahudîlerdir. Sapıklarsa hıristiyanlardır.” bu-

yurdular.  Sonra Adiy  (r.a.),  kabilesine  giderek  hepsinin  Müslü-

man olmalarına sebeb oldu. Zekât mallarını ilk def‘a o topladı.

Adiy bin Hatem hazretleri, dünyâya hiç kıymet vermez, çok

sadaka verirdi. Kazancını fakirlere dağıtırdı. Onun her vakit için

abdest alması ve şevkle namaza koşması, zevkle namaz kılma-

sı herkesin dikkatini çeker, ona imrenirlerdi.

Müslüman olduktan sonra hiç boşa vakit geçirmeyip, İslâm’a

hizmet etmek için çırpındı. Yüzyirmi yaşında 67 (M. 686) da irti-

hâl etti. Kabri, Kûfe’dedir.           (İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, 1.c.)

 

 

HIRİSTİYAN RÂHİBLERİN, RESÛLULLAH (S.A.V.)’İ TANIMASI

İbn-i  Sa‘d  ve  Beyhakî,  İbrahim  bin  Muhammed  bin

Talhâ’dan  şöyle  rivâyet  ediyor.  Talhâ        bin  Ubeydullah

(r.a.) dedi ki: “Ben Busrâ çarşısında bulunuyordum. Bir

râhib, manastırından şöyle bağırıyordu: “Şu mevsimde

şurada toplanmış olan insanlardan, Mekke Haremi’nden

gelmiş  kimse  var  mıdır?”  Ben  buna  “Evet”  diye  cevâb

verdim.  Râhib  bana  dönüp:  “Ahmed  (s.a.v.)  meydana

çıktı mı?” diye sordu. Ben: “Ahmed (s.a.v.) dediğin kim?”

dedim. Râhib: “Abdül-Muttalib’in oğlu Abdullah’ın oğlu-

dur”  dedi  ve  ilâve  etti:  “İçinde  bulunduğunuz  şu  ay,  O

(s.a.v.)’in meydana çıkacağı aydır. O (s.a.v.), peygam-

berlerin sonuncusu olacaktır. O (s.a.v.) önce Mekke’den

çıkacak, sonra hurmalık şehre, Harre’ye, Sibâh’a hicret

edecektir. Sakın bu husûsta başkalarından geri kalma!”

Râhibin bu dediklerinden kalbime bir şey düştü. Ça-

buk hazırlanıp yola koyuldum. Mekke’ye geldiğim zaman:

“Mühim bir şey oldu mu?” diye sordum. Dediler ki: “Ab-

dullah’ın oğlu Muhammedü’l-Emîn (s.a.v.) meydana çıktı,

peygamberliğini ilân etti. Ebû Bekir (r.a.) kendisine inanıp

tâbi oldu.” Ben de derhal Ebû Bekir (r.a.)’e gittim. Râhib’in

dediklerini ona anlattım. Ebû Bekir (r.a.) de derhal Pey-

gamber (s.a.v.)’e gidip benden duyduklarını anlattı. Bun-

dan memnûn ve mesrûr olan Peygamberimiz (s.a.v.), be-

ni İslâm’a da‘vet eyledi. Ben de Müslümân oldum.”

Talha (r.a.)’in Müslümân olması üzerine çok sinirle-

nen Nevfel bin el-Adeviyye, Talhâ (r.a.)’in elinden tuta-

rak bağladı. Ebû Bekir (r.a.)’i de Talha (r.a.) ile birlikte

bağladı.  Bu  sebeble  kendilerine  “el-Karîneyn”  denilip

böylece anılır oldu. Bununla: “İslâm uğrunda işkenceye

uğrayan iki arkadaş” demek isterlerdi.

(Celâleddin es-Suyûtî, Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mu‘cizeleri, 1.c., 175.s.)

 

 

  1. ÖMER (R.A.)’DEN NİL NEHRİ’NE MEKTÛB

Kays b. Haccâc kendisine şu olayın anlatıldığını nakledi-

yor:  “Amr  b. As  (r.a.)  Mısır’ı  fethettikten  sonra  Mısır’ın  yerli

halkı Kıbtîler “Bü’ne” ayı girince kendisine mürâcaatla:

– Yâ Emir! Bizim şu Nil’imizin bir âdeti vardır, bu âdeti ye-

rine getirilmedikçe taşmaz (kabarmaz), dediler.

– O âdeti nedir?

– Bu ayın onikinci gecesi bâkire bir kızın ebeveynine gide-

rek gönüllerini yapar, kızlarını alırız. Ona en güzel takıları ta-

kar, en güzel giysileri giydirir, Nil nehrine atarız, dediler.

Amr (r.a.):

–  İslâm’da böyle kötü gelenekler yoktur, İslâm kendinden

önce hüküm süren kötü âdetleri ortadan kaldırmıştır, dedi.

Mısır  halkı  Bü’ne,  Ebîb  ve  Mesriy  (Haziran, Temmuz  ve

Ağustos) aylarını geçirdikleri halde Nil nehri ne azaldı, ne de

çoğaldı. Halk yöreden göç etmeye teşebbüs etti. Amr b. As

(r.a.) keyfiyeti Hz. Ömer (r.a.)’e yazdı.

Hz. Ömer (r.a.):

“İyi etmişsin! Gerçekten İslâm kendinden önceki tüm

kötü âdetleri yıkmıştır. Sana bir pusula gönderdim. Mek-

tubumu  aldığında  o  pusulayı  nehre  at”  diye  bir  mektup

gönderdi.

Amr  (r.a.),  Hz.  Ömer  (r.a.)’in  mektubunu  alınca  pusulayı

açıp okudu. Pusulada: “Mü’minlerin Emîri ve Allâh’ın kulu

Ömer’den Mısır halkının Nil’ine! Eğer kendiliğinden kaba-

rıyordun (coşuyordun) ise var kabarma, yok seni, Bir ve

Kahhâr olan (Allâh) kabartıyor ise Bir ve Kahhâr olan Al-

lâh’tan seni coşturmasını diliyoruz” yazılıydı.

Amr (r.a.), Salip gününden bir gün önce pusulayı nehre at-

tı. O sırada Mısırlılar göç etmeye hazırlanmışlardı. Çünkü ge-

çimlerini yalnız Nil nehri sayesinde sağlayabiliyorlardı. Nehir

kabarıp taşmadığı için de büyük bir kuraklığa ma‘ruz kalmış-

lardı. Salip günü sabahleyin kalktıklarında Allâh’ın nehri onal-

tı zîrâ‘ (yaklaşık onbir metre) yükselttiğini gördüler. Kötü gele-

nek böylece Mısır halkı arasından kaldırılmış oldu.

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 4.c., 300-301.s.)

 

HABBÂB BİN ERET (R.A.)

 

İlk müslüman olan erkeklerin altıncısı idi. İslâm’ın ilk gün-

lerinde,  müşriklerin  kin  ve  intikamla  baktığı  bir  zamanda

Müslüman olmak, üstelik Müslümanlığını açıklamak kolay iş

değildi.  Şefkat  ve  merhametten  yoksun  müşrikler,  bir  gün,

Habbâb (r.a.)’in gözü önünde büyük bir ateş yaktılar. Ateşin

üzerine yatırıp, ayaklarıyla da üzerine basmışlardı. Bu yüz-

den Habbâb (r.a.)’in sırtında yanık izleri açıkça belli idi.

Bütün  bunlara  rağmen  Habbâb  (r.a.)  îmânından, Allâhü

Te‘âlâ  ve  Resûlü  (s.a.v.)’in  sevgisinden  zerre  miktarı  taviz

vermedi. Her an onların sevgisiyle yaşadı. Fakat eziyet ve iş-

kenceler de son haddine varmıştı. Bütün bu acılarını, canın-

dan daha çok sevdiği Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e arz edip, “Yâ

Resûlallâh  (s.a.v.),  çektiğimiz  işkencelerden  kurtulmamız

için, duâ buyurur musunuz?” dedi. Bunun üzerine Resûlullâh

(s.a.v.) şöyle buyurdular: “Sizden önceki ümmetler içinde

öyle kimseler vardı ki, demir tarakla derileri, etleri soyu-

lup, kazınırdı da, bu işkence yine onları dîninden döndü-

remezdi. Testere ile tepesinden ikiye bölünürdü de, yine

bu işkenceler onları dinlerinden geri çeviremezdi. Allâhü

Te‘âlâ elbette bu işi (İslâmiyeti) tamamlayacaktır. Bütün

dinlerden  üstün  kılacaktır.  Öyle  ki,  hayvanına  binip,

San‘a’dan Hadramut’a kadar tek başına giden bir kimse,

Allâhü  Te‘âlâ’dan  başkasından  korkmayacak,  koyunları

hakkında  da  kurt  saldırmasından  başka  hiçbir  endişe

duymayacaktır. Fakat siz acele ediyorsunuz.” Resûlullâh

(s.a.v.) sırtını okşadı ve duâ buyurdular. Resûlullâh (s.a.v.)’in

rûhlara  gıda  ve  şifâ  olan  bu  lâtif  (güzel)  sözleri,  Habbâb

(r.a.)’deki acıları dindiriverdi.

Daha  sonra  Habbâb  bin  Eret            (r.a.),  Resûl-i  Ekrem

(s.a.v.)’den izin alarak Medîne’ye hicret eyledi. Bütün harble-

re iştirâk etti. En son Kûfe şehrinde iken vefât etti. Hz. Ömer

(r.a.), zaman zaman yaptığı konuşmalarda Habbâb bin Eret

(r.a.)’den bahseder, onun İslâm’ın ilk yıllarında çektiği eziyet

ve sıkıntıları ibret olarak anlatırdı.

(İslâm Âlimleri Ansiklopedisi)

 

ABDULLÂH BİN SELÂM (R.A.)’IN İSLÂMI KABÛLÜ

Abdullâh b. Selâm, Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Medî-

ne’ye gelişini duyunca, koşup gelmiş ve ona üç şey sormuştur.

Demiştir ki; “Ben sana üç şey soracağım, bunları Peygamber

olandan başkası bilemez! Bir: Kıyâmet alâmetlerinden ilki ne-

dir? İki: Cennete gidenlerin yiyeceği ilk cennet taâmı nedir? Üç:

Doğan  çocuğun  anasına  veya  babasına  çekmesinin  sebebi

nedir?”

Peygamberimiz (s.a.v.) de buyurdu ki: “Az önce bunların

cevâbını bana Cebrâîl (a.s.) getirmişti. Şöyle ki: İlk kıyâmet

alâmeti;  doğudan  çıkıp  batıya  doğru  yayılacak  olan  bir

ateştir. Cennetliklerin yiyeceği ilk taâm ise balık ciğeridir.

Çocuğun babasına veya annesine çekmesi ise, bunlardan

birisinin menisinin öne geçmesine bağlı bir şeydir.”

Abdullâh bin Selâm (r.a.) derhal: “Allâh’dan başka ilâh ol-

madığına,  Muhammed  (s.a.v.)’in  de Allâh’ın  Resûlü  oldu-

ğuna”  şahâdet  getirerek  Müslüman  oldu  ve  dedi  ki:  “Ey Al-

lâh’ın Resûlü (s.a.v.), yahudîler iftirâcı insanlardır. Eğer onlara

hakkımda bir şeyler sorup cevâbını da almadan benim Müslü-

man olduğumu söyleyecek olursanız, benim hakkımda da çok

iftirâlar edeceklerdir. Fakat siz Müslüman olduğumu söyleme-

den benim hakkımda ne diyeceklerini onlara sorunuz, cevâbla-

rını da alınız. Sonra benim Müslüman olduğumu onlara açık-

larsınız.”

Bunun  üzerine  Peygamberimiz  (s.a.v.)  yahudîleri  çağırıp

Abdullâh b. Selâm hakkında sordu. Onlar da: “Abdullâh b. Se-

lâm, en hayırlımızdır ve en hayırlımızın oğludur, efendimizdir

ve  de  efendimizin  oğludur!”  dediler.  Peygamberimiz  (s.a.v.):

“Peki  Abdullâh  b.  Selâm’ın  Müslüman  olduğunu  söyle-

sem,  onun  hakkında  yine  bu  sözlerinizi  söyler  misiniz?”

dedi. Onlar: “Hâşâ Allâh (c.c.) korusun” dediler. İşte bu sırada

Abdullâh b. Selâm ortaya çıkıp: “Ben Allâh’tan başka ilâh olma-

dığına, Muhammed (s.a.v.)’in de Allâh’ın elçisi olduğuna şahâ-

det ederim!” diyerek Müslüman olduğunu kendisi açıkladı. Bu

durum karşısında küplere binen yahudîler: “Vallahi sen, en şer-

limiz ve en şerlimizin oğlusun!” dediler.

(Celâleddin es-Suyûtî, Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mu‘cizeleri, 1.c., 332.s.)

 

ALLÂH KORKUSUNDAN ÖLEN SAHÂBELER

Abdülazîz ibn Ebû Revvâd anlatıyor: Duyduğuma göre

bir gün Resûlullâh (s.a.v.), aralarında yaşlı bir zâtın da bu-

lunduğu Sahâbelerinden bazılarına:”Ey îmân edenler, ge-

rek kendinizi, gerek âilelerinizi öyle bir ateşten koruyun

ki onun yakıtı insanlarla taşlardır. O ateşin iri gövdeli,

sert tabîatlı melekleri vardır ki onlar Allâh’ın kendileri-

ne emrettiği şeylere aslâ isyân etmezler. Neye de me’-

mur edilirlerse yaparlar” (Tahrîm s. 6)  âyetini okur. O yaşlı

zât:

– Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Cehennemin taşları dünyâ taş-

ları gibi midir? diye sorar.

Resûlullâh (s.a.v.):

–  Rûhumu elinde tutan Allâh’a yemîn ederim ki ce-

hennem kayalarının tek bir tanesi dünyâ dağlarının ye-

kûnundan daha büyüktür, buyurur.

İhtiyar bunları duyunca bayılarak düşer. Resûl-i Ekrem

(s.a.v.) elini adamın kalbinin üzerine koyar, bakar ki yaşıyor.

Hemen:

– İhtiyar, Lâ ilâhe illallâh de! diye seslenir ve onu cen-

netle müjdeler. Sahâbeler (r.a.e.):

– Yâ Resûlallâh (s.a.v.), aramızdan yalnız onu mu müj-

deliyorsun? derler.-  Evet. Çünkü Allâh (c.c.): “Ve onlar-

dan sonra sizi behemehal o yurda yerleştireceğiz. İşte

bu  (mükâfaatım)  benim  makâmımdan  korkanlara,  be-

nim tehdîdimden korkanlara hastır” (İbrâhîm s. 14)            buyu-

ruyor. (H .Şerîf, İbn Ebû Hâtim)

Ensâr’dan bir genci Allâh korkusunun kapladığı, cehen-

nemi hatırladıkça ağladığı, bu yüzden evine kapandığı, Re-

sûlullâh  (s.a.v.)’e  haber  verilince  genci  ziyârete  gittiler.

Genç, Resûlullâh (s.a.v.)’i görünce boynuna sarılıp can ver-

  1. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.): “Adamınızı kefenle-

yiniz, cehennem korkusu onun ciğerini parça parça et-

miş” buyurmuştur. (H.Şerîf, Hâkim)

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s Sahâbe, 3.c., 328.s.)

 

SÜHEYB VE HÎFÂ (R.ANHÜMÂ)’NIN İZDİVÂCI

Süheyb ve Hifâ hâtun (r.anhümâ) kalkıp, konağa gittiler.

Yemekten sonra, yatma vaktinde, Hîfâ hâtun “Ey Süheyb! İyi

bil ki, ben sana ni‘metim, sen bana mihnetsin (sıkıntı veren).

Sen bu ni‘mete şükür, ben bu mihnete sabır için, gel, bu ge-

ceyi ibâdet ve taatle geçirelim. Sen şükür ediciler, ben de

sabr ediciler sevâbına kavuşalım. Çünkü Resûlullâh (s.a.v.)

“Cennet’te  yüksek  çardak  vardır.  Burada  yalnız  şükr

edenler ve sabr edenler bulunur” buyurdu, dedi.

Zifaf gecesi ikisi de Allâhü Te‘âlâya karşı ibâdet ve taat-

te  bulundular.  Süheyb  (r.a.),  Mescide  geldi.  Cebrâil  (a.s.)

geceki  durumdan  Hz.  Resûlullâh  (s.a.v.)’i  haberdar  etti.

Cennet ve Cemâl-i İlâhî ile müjde verdi. Resûlullâh (s.a.v.);

“Yâ Süheyb, bu geceki hâlini, sen mi anlatırsın, ben mi

söyleyeyim?”       buyurunca  Süheyb  (r.a.),      Yâ  Resûlallâh

(s.a.v.) siz söyleyiniz dedi. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz du-

rumları hakkında bilgi verdikten sonra; “Siz Cennetliksiniz

ve Allâhü Te‘âlâyı göreceksiniz” müjdesini verdi. Süheyb

(r.a.), sevincinden ve Allâhü Te‘âlâyı görmek ve O’na kavuş-

mak aşkından secdeye kapanarak şöyle duâ etti; “Ya Rab-

bi! Eğer beni mağfiret ettiysen, günâhlara bulaşmadan rûhu-

mu al” dedi. Allâhü Te‘âlâ, O’nun bu duâsını kabûl ederek,

secdede rûhunu aldı. Ashâb-ı Kirâm bu duruma ağladı. Re-

sûlullâh (s.a.v.), “Daha şaşılacak şey Hifâ’nın da bu anda

rûhunu Hakk’a teslîm etmiş olmasıdır” buyurdu. Her iki-

sinin de namazını kılarak yanyana defn ettiler. Başları ucu-

na iki tahta diktiler. Tahtanın birine;  “Bu, Allâhü Te‘âlânın

nimetine şükr edenin kabridir.” Diğerini de; “Bu, Allâhü

Te‘âlâ’nın mihnetine sabr edenin kabridir” diye yazdılar.

Ashâb-ı Kirâm’ın Allâhü Te‘âlâ’ya karşı aşkları ve Resûlullâh

(s.a.v.)’e karşı bağlılıkları bu kadar kuvvetliydi.

Hîfâ hâtunun tevekkülü, kazâya rızâsı ve sabrı asırlardır

anlatılıp,  herkes  tarafından  sevilip,  imrenilmesine  rağmen

nesebi ve başka hayat hikâyesi bilinmemektedir. O gönüller-

de taht kuran bir sultandı.           (İslâm Âlimleri Ansiklopedisi)

 

 

HÎFÂ HÂTUN (R.ANHÂ)’NIN TEVEKKÜLÜ

Medîne-i Münevvere’de güzelliği ve ahlâkı ile meşhûrdu. Te-

vekkül sâhibi kazâya rızâ gösteren ve Hz. Resûlullâh (s.a.v.)’e

çok bağlı olup, her sözünü dinlerdi. Âhireti çok düşünüp, hiç ak-

lından çıkarmazdı. Hep âhirete hazırlanıp, ona yarar ameller iş-

lemeye çalışırdı. Hîfâ hâtun, bir gün Peygamber (s.a.v.) Efendi-

mizin huzûruna gelerek, “Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Bana beni Cen-

net’e götürecek bir iş (amel) öğret” dedi. Bu arzu ve isteği üzeri-

ne  Resûlullâh  (s.a.v.)  “Önce  bir  erkekle  evlenmen  lâzımdır.

Bununla  dînin  yarısını  emniyete  alırsın”  buyurdu.  Bu  emir

üzerine; “Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Küfvüm, (dengim) kim olabilir?

Bana  Habeşistan  hükümdârı  Melik  Necâşî  evlenme  teklîfinde

bulundu. Fakat, ben onun bu teklifini kabûl etmeyip, geri çevir-

dim. Hattâ yüz deve ile birçok zînetler veren de oldu. Onu da

kabûl etmedim. Bu gün ise âhirette kurtuluşun evlenmekte oldu-

ğunu buyuruyorsunuz. Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Siz kimi beğenip,

uygun görürseniz, ben ona râzıyım” dedi. Resûlullâh (s.a.v.), Hî-

fâ hâtuna  “Mescide en evvel kim gelirse, onunla evlen” bu-

yurdu. Allâhü Te‘âlâ, Ashâb-ı Kirâm’a öyle bir uyku verdi ki, hiç-

bir sahâbî erken uyanamadı. Resûlullâh (s.a.v.) önce kimin gele-

ceğini merakla bekliyordu. Birdenbire Süheyb (r.a.) göründü. Sü-

heyb (r.a.), kimsesi olmayan, fakir, rengi siyaha yakın, görünüşü

güzel olmayan, uzun boylu, zaif ve çelimsiz, ince yapılı bir sahâ-

bî idi. Hifâ hâtun ise, son derece güzel ve zengindi. Resûlullâh

(s.a.v.) namazdan sonra Hifâ hâtunu, çağırarak durumu bildirdi.

Hîfâ (r.anhâ), Allâhü Te‘âlânın kazâsına râzı olduğunu, Resûlul-

lâh (s.a.v.)’e arz etti. Resûlullâh (s.a.v.) bu durum üzerine hutbe

okudu,  nikah  akdi  yapıldı  ve;  “Yâ  Süheyb!  Kalk  bu  hanımın

için bir şey al. Hanımının elinden tut, evine götür” buyurdu.

Süheyb (r.a.); “Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Dünyâlık olarak yanımda

ne bir dirhem gümüşüm, ne de içinde yatacak ve barınacak bir

evim var. Benim evim mesciddir” dedi. Bunları işiten Hifâ hâtun,

Süheyb (r.a.)’e onbir dirhem gümüşlük bir kese göndererek, fi-

lanca yerdeki hazır konağı da O’na hediye ettiğini bildirdi. Sü-

heyb (r.a.)’in kendisini götürmesini istedi. Resûlullâh (s.a.v.) on-

lara  çok  duâ  etti.  Ashâb  da,  Hifâ  hâtunun  bu  hareketini  çok

övüp, Allâhü Te‘âlâya hamd ettiler.     (İslâm Âlimleri Ansiklopedisi)

  1. OSMAN (R.A.)’İN HAYÂSI

“Bir gün Ebû Bekir (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in huzûru-

na çıkmak için izin ister. O sırada Resûlullâh (s.a.v.), Hz.

Âişe (r.anhâ)’nın peştemalına bürünerek uzanmıştır. Ebû

Bekir (r.a.)’e izin verilir, içeri girer. Allâh Resûlü (s.a.v.) hiç

vaziyetini  bozmaz.  Ebû Bekir  (r.a.), Resûlullâh  (s.a.v.)’e

arzûsunu ilettikten sonra ayrılır. Bir süre sonra Ömer (r.a.)

gelir, o da içeri girmek için müsâade ister. İzin verilir. Re-

sûlullâh (s.a.v.) yine aynı hâldedir. Ömer (r.a.) de arzûsu-

nu ilettikten sonra dışarı çıkar.

Amr b. Âs (r.a.) kıssanın bu bölümünü Osman (r.a.)’in

ağzından şöyle hikâye eder: Sonra ben izin istedim. Re-

sûlullâh (s.a.v.) oturdu. Hz. Âişe (r.anhâ)’ya da:  “Elbise-

ni topla, iyice örtün” buyurdu. Allâh Resûlü (s.a.v.)’e ih-

tiyâcımı iletip geri döndüm.

Hz. Âişe (r.anhâ) der ki: Ben:

– Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Osman için gösterdiğin itinâyı

Ebû  Bekir  ile  Ömer’e  gösterdiğini  müşâhede  etmedim,

sebebi ne ola ki? diye sordum.

Şu karşılığı verdiler:

“-  Osman  çok  hayâlı  bir  zâttır,  kendisini  o  duru-

mumda içeri alsaydım bana arzûsunu açmayabilirdi.

Bundan endişe duydum!”

Diğer bir rivâyette Resûlullâh (s.a.v.)’in, Hz. Âişe (r.an-

hâ)’ya şu cevâbı verdiği kaydediliyor:  “Meleklerin utan-

dığı bir kimseden ben utanmayayım mı?”

Başka bir rivâyette ise Resûlullâh (s.a.v.):

–  Meleklerin utandığı bir adamdan ben utanmaya-

yım  mı?  Rûhumu  elinde  bulunduran  Allâh’a  yemîn

ederim ki melekler Allâh ve Resûlü’nden utandıkları

gibi  Osman’dan  da  utanıyorlar.  Sen  benim  yanımda

iken Osman içeri girseydi çıkıncaya kadar ne konu-

şur ne de başını kaldırırdı” diye cevâb verdiler.

(M.Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s Sahâbe, 3.c., 105-106.s.)

      

MEDÎNELİ İLK MÜSLÜMAN ES‘ÂD BİN ZÜRÂRE (R.A.)

 

Künyesi “Ebû Ümâme” olmakla beraber “Es‘âdü’l-Hayr” is-

mi ile anılırdı. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Medîne’ye hic-

retinden kısa bir süre sonra vefât etti.

Peygamberimizin İslâmı tebliği husûsunda çok sıkıntı çek-

tiği  bir  günde  Es‘âd  bin  Zürâre  ile  Zekvan  bin  Abd-i  Kays,

Medîne’den  Mekke’ye  gelmişlerdi.  Mekke’nin  ileri  gelenlerin-

den  Utbe  bin  Rebîa’nın  yanına  uğramışlardı.  Bu  sırada  Hz.

Es‘âd Resûlullâh (s.a.v.)’in, yeni bir dîni açıklamaya başladığı-

nı öğrendi.  Zâten  kendisi,  Hanîf  inancı  üzere  olup,  tek  olan

Allâh’a inanıyor, O’na ibâdet ediyor, aslâ putlara tapmıyordu.

Hemen Resûlullâh (s.a.v.)’in yanına gitmek istedi. Utbe buna

engel olmak istediyse de, arkadaşı Zekvan ile birlikte Peygam-

berimizin  huzûruna  vardılar.  Resûlullâh  (s.a.v.),  onları  güzel

şekilde  karşılayıp  ikrâm  ve  iltifatta  bulundu.  Kur’ân-ı  Kerîm’-

den  âyetler  okuyup,  İslâmiyeti  anlattı.  Bu  dine  girmeleri  için

da‘vette bulundu. Arkadaşı Zekvan, Es‘âd bin Zürâre’ye hitâ-

ben, “İşte, senin dînin budur!” dedi. İkisi birden hakka da‘veti

kabûl ederek Müslüman oldular. Sonra, Resûlullâh (s.a.v.)’den

izin alarak Medîne’ye döndüler. Orada herkese, İslâmiyeti du-

yurmaya  başladılar.  Bunlardan  ilk  olarak  Sa‘d  bin  Hayseme

(r.a.) bu da‘veti kabûl edip, Müslüman oldu. Böylece üç kişi ol-

dular.  Daha  sonra  Resûlullâh  (s.a.v.)  ile  görüşmeleri  için

Medînelileri  teşvik  ettiler.  Hattâ  ilk Akabe  bi‘atinin  onların  bu

teşvîki ile vukû bulduğu beyân edilmektedir.

Bunlar,  Medîne’ye  kavimlerinin  yanına  dönünce,  hemen

onlara Peygamberimiz (s.a.v.)’den anlatmaya ve İslâm dînine

girmeleri için da‘vete başladılar. Bunu o kadar çok yaptılar ki;

Medîne’de,  içinde  Peygamberimiz           (s.a.v.)’in  ve  İslâmiyetin

bahsedilmediği bir ev kalmadı. Böylece İslâmiyet, Hazrec ka-

bilesi arasında yayıldığı gibi Evs kabilesinden de bazı kimse-

ler Müslüman oldu. Akabe’deki bu görüşmeden sonra, Es‘âd

bin Zürâre (r.a.), İslâmiyeti kabûl eden oniki arkadaşı ile bera-

ber hac için Mekke’ye gittiler. Yine Akabe’de Resûlullâh (s.a.v.)

ile görüşüp, O (s.a.v.)’e biât ettiler.  (İslâm Âlimleri Ansiklopedisi)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.) İLE SA‘D B. UBÂDE (R.A.) ARASINDA GEÇEN BİR KISSA

Sabit  el-Bünânî,  Enes  (r.a.)  veya  başka  bir  Sahâ-

bî’den naklen şu hâdiseyi anlatır:

“Bir   def‘asında   Peygamberimiz        (s.a.v.)   (Medîneli

müslümanların  büyüklerinden)  Sa‘d  b.  Ubâde  (r.a.)’in

evine girmek için: “es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâh”

diye selâm vererek izin istedi. Sa‘d (r.a.), Peygamberi-

miz (s.a.v.)’in duymayacağı hafif bir sesle (içerden):  “Ve

aleyke’s selâm ve rahmetullâh”  dedi. Efendimiz (s.a.v.)

aynı selâmını üç kez tekrar etti. Her üçünde de Sa‘d, Re-

sûlullâh (s.a.v.)’in selâmını alçak sesle alıyor, sesini du-

yurmuyordu. (Efendimiz (s.a.v.)’in mutadı, üç def‘a izin

ister, verilirse girer, verilmezse geri dönerdi). Üçüncü se-

lâmına da cevâb alamayınca geri döndü. Bunun üzerine

Sa‘d (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in arkasından gitti ve:

–  Anam  babam  sana  kurban  olsun,  yâ  Resûlâllâh

(s.a.v.)! Verdiğin her selâmı duyuyor, sana duyurmadan

aynısıyla mukâbelede bulunuyordum. İstiyordum ki selâ-

mını ve bereketli duânı çokça alayım, dedi.

Daha sonra Sa‘d (r.a.), Efendimiz (s.a.v.)’i içeri buyur

ederek kendisine zeytinyağı ikrâm etti.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz yemeğini bitirince:

– Yemeğinizi sâlih zâtlar yesin, melekler sizler için

istiğfarda bulunsun, sofranızda oruçlular iftar etsin,

diye duâ buyurdu.”

Enes  (r.a.)  diyor  ki:  “Peygamberimiz  (s.a.v.)  zaman

zaman Ensâr’ı (Medîneli Müslümanları) ziyâret buyurur-

  1. Ensâr mahallelerine  geldiğinde  Ensâr’ın  çocukları

çevresinde toplanırlardı. O da onlara duâ eder, başlarını

okşar, kendilerine selâm verirdi…”

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s Sahâbe, 3.c., 42-43.s.)

 

 

UKBE B. MUAYT’IN ÖLDÜRÜLMESİ

Bu  Ukbe  Mekke’de  Peygamberimiz            (s.a.v.)’i boğmaya

kalkmış ve O (s.a.v.)’inhayatına son vermek için çalışmış azı-

lı müşriklerden (puta tapanlardan) idi.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in hicreti üzerine “Ey Kusvâ (Pey-

gamberimiz (s.a.v.)’in devesinin adı) adındaki devenin binici-

si, hicret edip bizden uzaklaştın. Fakat pek yakında beni atlı

olarak karşında göreceksin. Mızrağımı size saplayıp, onu ka-

nınızla sulayacağım. Kılıçla hiç örtülü yerinizi bırakmayaca-

ğım.”  Ma‘nâsına  gelen  beyitler  söyledi.         Peygamberimiz

(s.a.v.) onun bu sözlerini işitince, “Allâhım onu yüzü koyun,

burnunun üzerine düşür” diyerek duâ etti.

Ukbe bin Ebî Muayt, Bedir’de Kureyş ordusunun yenildi-

ğini anladığı zaman kaçıp kurtulmak için atını sürdü. Fakat

hayvan  hiçbir  şey  yokken  birden  ürkmüş  ve  onu  yere  vur-

muştu. Resûlullâh (s.a.v.)’in duâsı ortaya çıkmıştı. Abdullâh

bin Seleme (r.a.) de onu esir etmişti. Peygamberimiz (s.a.v.),

Âsım bin Sâbit (r.a.)’e Ukbe’nin cezalandırılmasını emretti.

Ukbe:  “Yazıklar  olsun  sana  ey  Kureyş  cemaati.  Şunlar

arasında neden bir tek ben öldürülüyorum?” dedi.

Peygamberimiz (s.a.v.):  “Allâh ve Resûlüne olan düş-

manlığından dolayı” buyurdu.

Ukbe: “Yâ Muhammed (s.a.v.), kavminden herkese yaptı-

ğını  bana  da  yap.  Onları  öldürürsen  beni  de  öldür.  Onlara

emân verirsen bana da emân ver. Onlardan kurtulmaları için

para alırsan, onlar gibi benden de al. Yâ Muhammed (s.a.v.),

Sen beni öldürürsen, küçüklere kim bakacak?” dedi.

Peygamberimiz (s.a.v.): “Sen hele Cehenneme girmeye

bak, onları Allâh’a bırak. Ey Âsım git onun boynunu vur”

buyurdu.  Âsım  (r.a.)  de  gidip  Ukbe’nin  boynunu  vurunca

Peygamberimiz (s.a.v.): “Vallâhi; Allâhı, Resûlünü ve Kita-

bı  (Kur’ân-ı  kerîmi)  inkâr  eden,  Peygamberini  işkence-

den işkenceye uğratan senden daha kötü bir adam bilmi-

yorum. Allâhü Te‘âlâ’ya hamd ederim ki, senin ölümün-

den dolayı gözümü aydınlattı.” buyurdu.

(İslâm Âlimleri Ansiklopedisi)

 

 

 

 

 

FÂTIMA BİNTİ ESED (R.ANHÂ) -2

İlk Müslümânlardan olan Fâtıma binti Esed (r.anhâ) üstün bir

ahlâka  sâhibdi.  Yaşayışı  mükemmel  ve  Resûl-i  Ekrem  (s.a.v.)

Efendimizin yanında itibarlı bir hanımefendi idi. Peygamberimiz

(s.a.v.)’in sevgisine kavuşma bahtiyarlığına erişmişti.

Hz. Fâtıma binti Esed (r.anhâ), Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in bakı-

mında çok titizlik göstermişti. Kendi çocukları dururkan, önce Re-

sûlullâh’ı (s.a.v.) doyururdu. Kendi çocuklarının temizliğinden ön-

ce onun mübârek başını tarar, mübârek saçlarını gül yağıyla yağ-

lardı. Bu yüzden Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, onun için “O

benim annemdi” buyurmuştu. Bu, İki Cihanın Efendisi (s.a.v.)’in

mübârek ağzından çıkıyordu.

Zaman akıp gitmiş, Fâtıma binti Esed (r.anhâ)’nın da h.4 (m.

626) senesinde Medîne’de ömrü de sona ermişti. Peygamberi-

miz (s.a.v.) gömleğini sırtından çıkararak Fâtıma binti Esed (r.an-

ha)’ya  kefen  yapmıştı.  Bilâhare,  Fâtıma  binti  Esed  (r.anha)’ya

Cennet elbiselerinin giydirilmesi için böyle yaptıklarını beyan bu-

yurmuşlardır. Cenâze namazını da kıldırıp onun üzerine yetmiş

tekbir  almıştı.  Resûlullâh  (s.a.v.)  “Allâhü  Te‘âlâ’nın  emriyle,

yetmiş bin meleğin onun cenâze namazına katıldığını” bildir-

mişlerdir.  Cenaze  namazı  kılınmış,  artık  defnedilecekti.  Resû-

lullâh (s.a.v.) bizzat kendileri kabre indiler. Kabir hayatının rahat

ve hoş olması için, kabrin köşelerini genişletir gibi işâret buyurdu-

lar. Kabirden çıkınca gözleri yaşarmış, gözlerinden akan yaşlar

kabre   damlamıştı.   Peygamber   (s.a.v.)   Efendimiz,   Cebrâil

(a.s.)’ın, kendisine, Fâtıma binti Esed (r.anhâ)’nın Cennetlik oldu-

ğunu haber verdiğini bildirmişlerdir.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Fâtıma binti Esed (r.anhâ) için şöyle

duâ buyurmuşlardır: “Allâhü Te‘âlâ seni mağfiret etsin, bağış-

lasın, seni mükâfaatlandırsın. Ey annem! Allâhü Te‘âlâ sana

rahmet eylesin. Kendin aç iken beni doyurdun. Kendin giy-

mezdin, bana giydirirdin, kendin yemez, bana yedirirdin. Di-

rilten de, öldüren de Allâhü Te‘âlâ’dır. O dâima diridir. O öl-

mez. Allâhım! Annem  Fâtıma binti Esed’i  afv eyle,  bağışla.

Ona huccetini bildir. Kabrini genişlet. Ey merhametlilerin en

merhametlisi  olan  Allâhım!  Ben  Peygamberin  ve  geçmiş

Peygamberlerin hakkı için bu duâmı kabûl buyur.” Âmin.

 

 

(İslâm Âlimleri Ansiklopedisi)

FÂTIMA BİNTİ ESED (R.ANHÂ) -1

Resûlullâh (s.a.v.)’in, “O benim annemdi” buyurduğu amca-

sı Ebû Tâlib’in zevceleri, Hz. Alî (r.a.)’in annesi, mübârek bir sahâ-

biyyedir. Nesebleri, Resûlullâh (s.a.v.) ve Ebû Tâlib ile Hâşim’de

birleşir. Fâtıma binti Esed (r.anhâ) İslâm’ın başlangıcında müslü-

man olmuştur. Resûlullâh (s.a.v.) önce İslâm’ı açıktan açığa bildir-

mediler. Üç yıl bir gizlilik devresi geçti. Tedricî (yavaş yavaş) bir

yol takip ediliyordu. Artık İslâm’a açıktan da‘vet etme zamanı gel-

mişti.  Nereden  ve  kimden  başlanacağı  Resûl-i  Ekrem  (s.a.v.)’e

vahy ile bildirildi.  “(Ey Resûlüm) sen, önce en yakın akraba ve

hısımlarını (Allâh’ın dinine da‘vet ederek) âhiret âzâbı ile kor-

kut.” (Şuarâ s. 214) Resûlullâh (s.a.v.) akrabalarını bir araya topla-

dıktan sonra onlara şu konuşmaları yapmışlardır.

“Hamd ancak Allâhü Te‘âlâ’ya mahsûstur. O’na hamd ede-

rim. Ancak  O’ndan  yardım  isterim.  Yalnız  O’na  inanır,  O’na

güvenirim. Ben gözümle görmüş gibi bilir ve size de şunu bil-

diririm: Allâhü Te‘âlâ’dan başka ilâh yoktur. O birdir, eşi ve or-

tağı yoktur. Sizi O’ndan başka ilâh olmayan, Allâhü Te‘âlâ’ya

imân  etmeye  da‘vet  ediyorum.  Ben  O’nun  bütün  insanlara

gönderdiği, son Peygamberiyim. Vallâhi siz, uykuya daldığı-

nız gibi öleceksiniz. Uykudan uyandığınız gibi de diriltilecek

ve  bütün  yaptıklarınızdan  hesaba  çekileceksiniz.  İyiliklerini-

zin karşılığında iyilik, kötülüklerinizin karşılığında ceza göre-

ceksiniz.  Bu  da  ya  devamlı  Cennette  veya  devamlı  Cehen-

nemde  kalmaktır.  İnsanları  âhiret  azâbıyla  korkuttuğum  ilk

kimseler, sizlersiniz.

Ey Abdulmuttalib oğulları! Ben size çok üstün ve kıymet-

li, dünyâ ve âhiretiniz için faydalı şeyler getirdim. Araplar içe-

risinde kavmine bundan daha hayırlısını getiren bir kimse bil-

miyorum. Ben sizi, dile kolay ve hafif ve mizanda ağır gelecek

iki kelimeye da‘vet ediyorum. O da “Eşhedü en lâ ilâhe illal-

lâh ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullâh (Allâhü Te‘âlâ’-

dan başka ilâh olmadığına ve Muhammedin O’nun Resûlü ol-

duğuna şehâdet ederim) demenizdir.”

Resûlullâh (s.a.v.) akrabalarına bu konuşmaları yapınca birço-

ğu müslüman oldu. Hz. Fâtıma binti Esed (r.anhâ) da bunlar ara-

sında  idi.  Zevci  Ebû  Tâlib’in  dışında  bütün  çocukları  da  İslâmı

kabûl ettiler.

(İslâm Âlimleri Ansiklopedisi)

SÜHEYB-İ RÛMÎ (R.A.)’İN TİCÂRETİ

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu:  “Sizin hicret edeceği-

niz  yer  bana  gösterildi:  İki  taşlık  arasında  toprağı

tuzlu  bir  yerdir.  Burasının  ya  Hecer,  ya  da  Yesrib

(Medine)       olması      gerekiyor.”       Sonra     gördük      ki

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz  hicret etmek üzere Medi-

ne’ye çıktılar. Yanında Ebû Bekir (r.a.) de vardı.

Ben de onunla birlikte çıkmayı düşünüyordum. Fakat

Kureyş’ten iki genç bana engel oldular. O gece ben, sa-

baha  kadar  uyuyamamıştım.  Oturmak  ne  kelime,  hep

ayakta döndüm durdum. Beni hapis edenler: “Onun ka-

rın ağrısı tuttu, hasta hâliyle kaçıp yola çıkamaz ya!” de-

yip uyumaya başladılar. Ben fırsatı ganîmet bilerek, yo-

la  çıktım.  Fakat  ikisi  arkamdan  yetişti.  Beni  yakalayıp

geri götürmek istediler. Ben kendilerine dedim ki: “Size

okkalarca  altın  versem  beni  serbest  bırakır  mısınız?”

Onlar da râzî oldular. Dedim ki: “Gidiniz evimin kapı eşi-

ğinin altını kazınız. Okkalarca altın oradadır. Çıkarıp alı-

nız!” Onlar hilaf söylemediğime kâni oldukları (bir müs-

lümandan aslâ yalan beklemedikleri) için, geri döndüler.

Eşik altını kazıp altınları aldılar. Ben ise yoluma devam

edip  Kuba’da  Resûlullâh  (s.a.v.)  Efendimize  yetiştim.

Orada beni görünce:  “Ey Yahyâ’nın babası (Süheyb)

şübhesiz alışverişte kârlı çıktın!” buyurdu ve bunu üç

defa  tekrarladı.  Ben  de  dedim  ki:  “Ey  Allâh’ın  Resûlü

(s.a.v.) hiçbir kimse beni görüp benden sana haber ge-

tirmediğine  göre,  şübhesiz  o  muâmeleyi  size  Cebrâîl

(a.s.) haber vermiştir.” Aşağıda ki âyeti celîle, Süheyb-i

Rûmî (r.a.)’in bu muâmelesi hakkında inmiştir:

“İnsanlardan öylesi var ki, Allâh’ın rızâsını kazan-

ma yolunda canını satar! Allâh da kullarını çok esir-

ger (onlara acır).” (Bakara s. 207)

(Celâleddin es-Suyûtî, Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mu‘cizeleri, 1.c., 331.s.)

 

 

 

ASHAB-I KİRAM (R.A.E.)’E HÜRMET VE TA‘ZİM

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’den rivâyete göre, Nebî (s.a.v.)

şöyle  buyurmuştur:  “Ey  müstakbel  müslümanlar  sakın

ashâbıma sebb-ü şetm etmeyiniz (küfür etmeyiniz). On-

ların  şeref  ve  fazîleti  yüksektir.  Bakınız  sizden  birinin

Uhud dağı kadar altın sadaka verdiği farzedilse bu mu-

azzam sadakanın sevâbı ashâbdan birinin bir müd (iki

avuç) hurma sadakası fazîletine erişemez. Hattâ bunun

yarısına da ulaşamaz.” (Buhârî) Çünkü îmân onların kalbin-

de dağlar gibi sâbitti. (Hasân-ı Basrî)

Mus‘ab b. Sa‘d (r.a.) anlatıyor: “Birisi Hazret-i Alî (r.a.)’e

dil uzatmıştı. Sa‘d b. Mâlik adama bedduâ etti. Bunun üze-

rine dişi bir deve geldi, adamı ezip öldürdü. Sa‘d (r.a.) bed-

duâ ettiğine pişman olarak bir köle âzâd etti ve bir daha hiç

kimse için bedduâ etmeyeceğine dâir yemin etti.”

Kays b. Ebû Hâzim anlatıyor: “Medîne’deydim, bir gün

pazarda dolaşırken “Ahcârü’z-Zeyt” mahalline vardım. Ba-

zıları  hayvanının  sırtında  bulunan  bir  adamın  çevresinde

toplanmışlardı. Adam, Alî b. Ebû Tâlib (r.a.)’e sövüp sayı-

yordu.  Derken  Sa‘d  b.  Ebî  Vakkas  (r.a.)  geldi,  kalabalığa

hâkim bir yerde durdu ve: “Bu kalabalık nedir?” diye sordu.

“Birisi Alî (r.a.)’ye küfrediyor!” dediler. Hz. Sa‘d (r.a.) ilerledi,

kalabalık kendisine yol açtı. Sa‘d (r.a.) vardı, adamın karşı-

sında durdu ve: “Be herif! Neden Tâlib oğlu Alî (r.a.)’e sö-

vüyorsun?  O  ilk  İslâm’a  giren  değil  miydi?  Resûlullâh

(s.a.v.) ile birlikte ilk önce o namaz kılmadı mı? Halkın en

müttakîsi, en bilgilisi değil miydi? Resûlullâh (s.a.v.)’in da-

madı değil miydi? Harblerde Peygamberimiz (s.a.v.)’in san-

cağını taşımadı mı? dedi, sonra kıbleye karşı durdu, elleri-

ni kaldırdı ve: “Allâhım, eğer bu adam senin velîlerinden bi-

rine sövüyordu ise şu topluluk dağılmadan onlara kudretini

göster!”  diye  duâ  buyurdu.  Vallâhi  biz  daha  dağılmadan

adamın  hayvanı  sürçtü,  kendisini  tepesi  üstü  taşlığa  attı,

adamın beyni parçalandı ve oracıkta öldü.”

(M.Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s Sahâbe, 3.c., 19-20.s.)

 

 

 

 

ABBÂS BİN ABDÜLMUTTALİB (R.A.)

Peygamber (s.a.v.) Efendimizin, en çok sevdiği amcaların-

dandır. Abdulmuttalib’in en küçük oğludur. Peygamber (s.a.v.)

Efendimizden üç yaş büyüktür. Bedir gazâsında düşman aske-

ri arasında idi. Bedir gazâsı sonunda Hz. Abbâs (r.a.), esirlerle

beraber  Medîne’ye  getirilince,  Peygamber  (s.a.v.)  Efendimiz

ona: “Ey Abbâs, kendin, kardeşinin oğlu Ukayl bin Ebû Tâ-

lib, Nevfel bin Hâris için kurtulmalık akçesi ödeyiniz. Çün-

kü sen, zenginsin”  buyurdu. Hz. Abbâs (r.a.) da, “Yâ Resû-

lallâh (s.a.v.), ben Müslümanım, Kureyşliler beni zorla Bedir’e

getirdiler”  dedi.  Resûlullâh    (s.a.v.),  “Senin  Müslümanlığını

Allâhü  Te‘âlâ  bilir.  Doğru  söylüyorsun Allâh  sana  elbette

onun ecrini verir. Fakat senin işin görünüş itibâriyle aleyhi-

mizdedir. Sen kurtulmalık akçeni ödemen lâzım” buyurdu.

Hz. Ömer (r.a.) hilâfeti zamanında, Mescid-i Nebevî’nin ge-

nişletilmesini  istedi.   Mescidin   hemen   yanında   Hz.  Abbâs

(r.a.)’ın evi vardı. Hz. Ömer (r.a.) bu evi satın almak istedi. Hz.

Abbâs (r.a.) ise evini hediye olarak verdi. Çok zengin olan Hz.

Abbâs (r.a.), Medîne’ye yerleştikten sonra yapılan bütün muhâ-

rebelerde ve husûsen Bizans’a karşı gerçekleştirilen seferde,

İslâm ordusunun techizi için çok yardım etti. Çok cömert idi. İk-

ram ve ihsânları çok idi. Köleleri satın alıp, âzâd eder ve böyle

yapmayı çok severdi. Yetmiş köle âzâd ettiği meşhûrdur. Pey-

gamber (s.a.v.) Efendimiz kendisini çok severdi.

Abbâs bin Abdulmuttalib (r.a.), ömrünün sonunda göremez

oldu. Hz. Osman (r.a.)’ın şehîd edilmesinden iki sene evvel, 32

(m. 652) de, Medîne-i Münevvere’de vefât etti. 88 yaşında idi.

Cenâze namazını Hz. Osman (r.a.) kıldırdı. Bakî kabristanına

defnedildi. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları şunlardır:

“Rabb olarak Allâh, Dîn olarak İslâm, Peygamber olarak

da Muhammed (s.a.v.)’i kabûl eden kimse îmânın tadını tat-

mıştır.”

“Misvâk kullanın, çünkü misvâk, ağzın temiz kalmasına

ve Rabbimizin râzı olmasına sebebdir.”

“Allâh  korkusundan  mü’minin  kalbi  ürperdiği  vakit,

ağacın yaprakları düşer gibi günâhları dökülür.”

(İslâm Alimleri Ansiklopedisi, 1.c.)

 

ABBÂS BİN UBÂDE (R.A.)

Hazrec  kabilesine  mensûb  Abbas  bin  Ubâde,  Akabe’de

Peygamber  (s.a.v.)  Efendimiz  ile  yapılan  anlaşmayı  pekiştir-

mek için arkadaşlarına “Ey Hazrecliler! Peygamber (s.a.v.)

Efendimizi niçin kabûl ettiğinizi biliyor musunuz?” deyince

onlar  da:  “Evet”  cevâbını  verdiler.  Bunun  üzerine  “Siz  Onu,

hem sulh, hem de savaş zamanları için kabûl edip O’na tâ-

bi oluyorsunuz. Eğer, mallarınıza bir zarar gelince, akraba

ve yakınlarınız helâk olunca Peygamberimiz (s.a.v.)’i yal-

nız ve yardımsız bırakacaksanız, bunu şimdiden yapınız.

Vallâhi, eğer böyle birşey yaparsanız dünyâda ve ahirette

helâk olursunuz. Eğer da’vet ettiği şeyde, mallarınızın git-

mesine  ve  yakın  akrabalarınızın  öldürülmesine  rağmen

Peygamberimiz  (s.a.v.)’e  vefâ  etmeyi  aklınız  kesiyorsa,

O’nu tutunuz. Vallâhi bu, dünyânız ve ahiretiniz için hayır-

dır”  deyince  arkadaşları  da:  “Biz  Peygamberimiz  (s.a.v.)’i,

mallarımız ziyan olsa da, yakınlarımız öldürülse de yine tu-

tarız. Ondan hiçbir zaman ayrılmayız. Ölmek var, dönmek

yok.”  dediler. Sonra Peygamber (s.a.v.) Efendimize dönerek

“Yâ Resûlallâh (s.a.v.), bu ahdimizi yerine getirirsek bize

ne vardır?” diye suâl ettiler. Peygamberimiz (s.a.v.) ise; “Cen-

net” buyurdular. Sonra sıra ile müsâfaha ederek biât ettiler.

Abbas bin Ubâde (r.a.), Uhud harbinde Hz. Peygamberimi-

z (s.a.v.)’in mübârek dişinin şehîd olduğunu ve Ashâb-ı kirâmın

dağılmakta olduğunu görünce yanına Hazrec ile Evs’i alarak

dağılan Ashâb-ı  kirâma  şöyle  bağırdı:  “Ey  kardeşlerim!  Bu

uğradığımız musîbet, Peygamberimiz (s.a.v.)’e karşı isya-

nımızın neticesidir. Dağılmayınız! Peygamberimiz (s.a.v.)’-

in etrafına geliniz! Eğer bizler, koruyucuların yanında yer

almaz da, Resûlullâh (s.a.v.)’e bir zarar gelmesine sebep

olursak artık Rabbimizin katında bizim için ileri sürülecek

bir ma‘zeret bulunmaz!” diyerek iki arkadaşıyla ileri atıldılar.

“Allâh! Allâh!” nidâlarıyla önlerine gelenle dövüşmeye başla-

dılar. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin uğrunda şehîd oluncaya

kadar kahramanca çarpıştılar. Akşam üzeri onu, kanlar içinde

şehîd olmuş buldular.                (İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, 1.c.)

 

 

 

ABDULLÂH BiN CAHŞ (R.A.)

Peygamber (s.a.v.) Efendimizin halası Ümeyme ile Cahş’ın

oğludur. Kız kardeşi Zeyneb, Peygamber (s.a.v.) Efendimizin

hanımlarındandır.  “el-Mücâhidü  fillâh”  yani  “Allâh  Yolunun

Fedâisi” lâkabıyla anılırdı.

İlk Müslümanlardan olan Abdullâh bin Cahş (r.a.) de diğer

Müslümanlar gibi müşriklerin eziyetlerine katlandı. Bu yüzden

iki  def‘a  Habeşistan’a  hicret  etti.  Dönüşde  bir  müddet  Mek-

ke’de kaldı. Sonra âilesiyle birlikte Medîne’ye hicret etti. Pey-

gamber (s.a.v.) Efendimiz, Abdullâh bin Cahş (r.a.)’i 624’te Ku-

reyş  müşriklerini  gözetlemek  üzere  gönderdiği  ilk  seriyyeye,

yani askerî birliğe kumandan ta‘yîn etti. Bu sebeble İslâm tari-

hindeki ilk birlik kumandanı olmakla meşhûr oldu. Bu sefere

memur edildiği zaman, ilk def‘a Emîrül-Mü’minîn sıfatı verildi.

Abdullâh bin Cahş (r.a.) birkaç kerre daha kumandan yapıldı.

Bedir  Gazâsı  esirleri  için  Resûlullâh  (s.a.v.)  Efendimiz,  Hz.

Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Abdullâh bin Cahş (r.a.e.)’e danıştı.

Bedr  ve  Uhud  Gazâlarında  büyük  kahramanlıklar  gösterip

destanlaşan Abdullâh bin Cahş (r.a.), Uhud Gazâsında şehîd

olmak istiyordu. “Yâ Rabbî! Bana zorlu bir (düşman) kâfir gön-

der.  Kıyasıya  onunla  vuruşayım.  Cihâdın  hakkını  vereyim.

Sonra da ben onu değil o beni öldürsün, dudaklarımı, burnu-

mu ve kulaklarımı kessin. Kıyâmette böylece huzûruna gele-

yim. Bana; “Abdullâh! Kulaklarını, burnunu ne yaptın?” di-

ye sorduğun vakit; “Senin ve Resûlün (s.a.v.)’in yolunda to-

za  ve  toprağa  bıraktım  da  huzûruna  öyle  geldim.”  diye

cevâb vereyim.” diye duâ etti.

Abdullâh bin Cahş (r.a.), bu muhârebede var gücüyle sa-

vaştı. Bir ara düşmana indirdiği darbelerden elindeki kılıcı kı-

rıldı. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) kendisine bir hurma da-

lı verdi. Mu‘cize olarak bu dal kılıç oldu.

Kahramanca çarpışan Abdullâh (r.a.) bu savaşta şehîd ol-

  1. Duâ ettiği gibi kulakları, dudakları ve burnu müşrikler tara-

fından kesilip bir ipe dizildi. Şehîd olduğunda 40 yaşlarınday-

dı. Uhud’da kendisi gibi şehîd olan dayısı Hz. Hamzâ (r.a.) ile

aynı mezara defnedildi.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 1.c., 30.s.)

 

 

ALLÂH (C.C.)’YA HİÇ SECDE ETMEDEN

CENNETE GİDEN SAHÂBE

Allâhü  Te‘âlâ:   “Ey  îmân  edenler!  Ben,  size  çok

elemli bir azâbdan kurtaran bir kazanç yolu göstere-

yim  mi?  Siz  Allâh’a  ve  O’nun  Peygamberine  îmân

ediniz! Ve Allâh yolunda mallarınızla, mücâhede edi-

niz ki sizin bu cihâd ve îmânınız bilmiş olsanız sizin

için  çok  hayırlıdır.  Tâ  ki Allâh  sizin  hesâbınıza  gü-

nâhınızı afv eder, ve sizi içinden ırmaklar akan cen-

netlere ve Cennet-i Adn’da güzel meskenlere koyar.

Cennetlere  bu  giriş  çok  elemli  azâbdan  büyük  bir

kurtuluştur.” (Saff s.10-12)

Berâ (r.a.)’in şöyle demiş olduğu rivâyet olunmuştur:

Uhud harbinde Nebî (s.a.v.)’e demir zırh ile yüzü ör-

tülü bir kişi geldi de: “Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Hemen harb

edeyim  de,  sonra  mı  Müslüman  olayım?”  diye  sordu.

Resûlullah (s.a.v.): “Müslüman ol, sonra harb et!” bu-

yurdu. O da müslüman oldu sonra vuruştu. Nihâyet şe-

hîd oldu. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.): “Az işledi,

fakat çok kazandı, buyurdu.”

Cihâd ederek şehîd düşen bu kahraman azîz şehîd,

Cenâb-ı Allâh’a bir kere olsun secde etmeden cennete

girmiştir. Ebû Hüreyre (r.a.) bu garîbeyi bir bilmece şek-

linde: “Haydi bana bir kişi bildiriniz ki, o bir kere olsun na-

maz kılmadan cennete girmiş olsun?” diye sormuş. Bilin-

meyince  de,  “Hâ,  işte  o, Amr  ibn-i  Sabit’tir”  dermiş  ve

mübârek şehîdin hamâset menkîbesini anlatırmış.

Resûlullâh  (s.a.v.)’in  “Önce  müslüman  ol,  sonra

gazâ et.” buyurmaları, şehîdin şehâdet rütbesine ve bu

sûretle  Cenâb-ı  Allâh’ın  ihsân  ve  keremiyle  bir  saatte

cennet gibi ebedî bir saâdete erebilmesinin onun İslâm

câmiasına girmiş olmasına mütevakkıf olduğu hükmüne

işâret eder.   (Hz. M. Sâmî Ramâzanoğlu (k.s.), Musâhabe, 3.c., 169.s.)

  1. ÖMER (R.A.)’İN PRENSİBİ

 

Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in vefatından sonra görevi üstlenen

Hz. Ömer (r.a.) prensibini ve nasıl bir idare yolu tutacağını

açıklayan bir konuşma yaptı. Hz. Ömer (r.a.) bu konuşma-

sında şöyle diyordu:

“Bana ulaşan bilgilere göre insanlar benim şiddetli olu-

şumdan ürkmüş, katı oluşumdan korkmuşlar ve şöyle

söylüyorlarmış:Hz. Ömer ‘Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) sağ iken

bile şiddetli davranıyordu. Rasûlullah (s.a.v.)’in halifesi Ebû

Bekir (r.a.) sağ iken de öyle idi. Şimdi idareyi eline geçirince

nasıl davranacak?’ Ben böyle söyleyenlere derim ki:

‘Resûlullah (s.a.v.)’in sağlığında ben onun hizmetçisi ve

kölesi idim. Yumuşaklık ve merhamette onun sahip olduğu

özelliğe kimse yaklaşamazdı. Ben onun sıyrılmış kılıcı idim.

Rasûlullah (s.a.v) kılıcını ya kınına sokar, ya da serbest bı-

rakırdı. Ben de gerekeni uygulardım. Sonra Hz. Ebû Bekir

(r.a.) halifelik görevini üstlendi. O öyle bir kimse idi ki, hiçbir

kimse onun yumuşaklığını ve sakin yapısını inkâr edemez.

Ben onun da hizmetçisi ve yardımcısı idim. Onun yumuşak-

lığı ile benim şiddetimi bir karma haline getirdim. Ben onun

da sıyrılmış kılıcı idim. O da kılıcını ya kınına sokar, ya da

serbest bırakırdı. Ben de gerekeni uygulardım.

Ey insanlar! Şimdi ben sizi yönetmek üzere iş başına

gelmiş bulunuyorum. Bilesiniz ki benim uygulamalarımdaki

(şeriate bağlılığımdaki) şiddet daha da artmıştır. Fakat bu

şiddetim müslümanlara saldırgan ve zâlimce davrananlara

olacaktır. (Sulh ve) selâmet içerisinde olanlara gelince: Ben,

onların birbirlerine karşı olan yumuşaklığından daha çok yu-

muşağım. Hiçbir kimsenin bir başkasına zulmetmesine veya

saldırmasına asla meydan vermem. Zâlimin veya saldırga-

nın yanağını yere sürter, ayağımla diğer yanağına basarım.

Tâ hakka dönünceye kadar… Hak ve adalet üzere olanlara

gelince; onlara olan sevgim ve onlara verdiğim değerden

dolayı ben, yanağımı onlar için yere koyarım.”

(Muhammed Mütevelli Şârâvi, Aşere-i Mübeşşere, s.54)

 

 

 

HADİSLERLE ASHAB-KİRÂM’IN FAZÎLETİ

 

İmrân bin Hasin (r.a.)’dan rivâyetle Nebî (s.a.v.); “Üm-

metimin en hayırlı ve en üstünleri, zamanımda bulu-

nanlardır. Onlardan sonra en hayırlıları, onlardan sonra

gelenlerdir. Onlardan sonra öyle insanlar gelir ki, isten-

meden şahitlik ederler ve emîn olmazlar. Hâin olurlar.

Adaklarını yerine getirmezler, keyflerine, şehvetlerine

düşkün olurlar” buyurmuştur.

Câbir bin Abdullah  (r.a.)’dan rivâyetle Nebî (s.a.v.);

“Beni gören ve beni görenleri gören müslümanların

hiçbiri Cehenneme girmez” buyurmuştur.

İbn-i Abbâs (r.a.) anlatır: “Hazreti Ömer, vefât etmişti.

Mübârek vücûdu teneşir üzerine konmuştu. Halk toplanmış

duâ ediyordu. Birisi arkamda dirseklerini omuzuma daya-

mış, “Allâhu teâlâ sana rahmet eylesin yâ Ömer! Ümid edi-

yorum ki, Hak teâlâ seni iki sahibin ile beraber kılar. Çünkü

çok defa Resûlullah Efendimiz (s.a.v.)’den işittim; “Ben

me’mûr oldum. Ebû Bekr ve Ömer de me’mûr oldu. Ben

işledim, Ebû Bekr ve Ömer de işlediler. Ben çıkarıldım.

Ebû Bekr ve Ömer de çıkarıldı” buyurdu. Arkama dön-

düm, arkamdaki Hazreti Ali idi.”

Hazreti Ömer’in rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte de bu-

yuruldu ki: “Eshâbıma dil uzâtmakta Allâhu teâlâdan

korkunuz! Benden sonra onları kötü niyetlerinize hedef

tutmayınız! Nefsinize uyup, kin bağlamayınız! Onları se-

venler, beni sevdikleri için severler. Onları sevmeyen-

ler, beni sevmedikleri için sevmezler. Onlara el ile, dil

ile eziyyet edenler, gücendirenler, Allâhu teâlâya eziyyet

etmiş olurlar ki, bunun da muâhazesi, ibret cezası ge-

cikmez, verilir.” (Buhari)

Abdullah bin Zübeyr (r.a.)’ın babasından rivâyetle bildirdi-

ği hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:“Kıyâmet günü Eshâbımdan

her biri, kabirlerinden kalkarken, vefât ettiği memleketin

bütün mü’minlerinin, önlerine düşerek ve onlara nûr ve

ışık saçarak Arasat meydanına götürür.”

(İmâm-ı Begavi, Mesâbih)

 

İLK MÜSLÜMANLARDAN AMMAR BİN YASİR (R.A.)

 

Hz. Peygamber’in Dârülerkam’da bulunduğu sırada müslü-

man olan ve müslümanlığını ilân eden ilk yedi kişiden biridir.

Bir kere müşrikler Ammâr’a yaptıkları işkencede son de-

rece taşkınlık göstererek putlarını hayır ile yâd etmedikçe

bırakmayacaklarını söylemeleri üzerine, küffârın ellerinden

halâs olub ölümden kurtulmak için zaruret gereği istedikle-

rini söylemişti. Ellerinden kurtulduktan sonra doğru huzûr-u

Rasûlullah (s.a.v.) ‘e gelerek, hâdiseyi ağlıyarak söyledi.

Rasûlulah (s.a.v.) : «İstedikleri sözü söylediğinde kalbini

nasıl buldun?» diye sordu. Çelik gibi imânı, metîn ve sağ-

lam kalbi olan Ammâr (r.a.): «Kalbim kavî imânla Cenâb-ı

Hakk’a bağlı» olduğunu söyledi. Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz

de:  «Ammâr’ı başından ayağına kadar imân ihata eyle-

  1. Ve imân kemiklerine işledi. Binâen aleyh Ammâr kâfir

olmaz!» buyurdu. Ve Huzûr-u Rasûlullah’da ağlamakta olan

Ammâr’ın gözlerinden yaşını, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz

mübarek eliyle sildi. Kalbi imân ile sabit olunca lisânı ile zaru-

rete binâen söylemenin îmânına zararı olmadığını Ammâr’a

haber verdi”

Ebû Saîd’el-Hudrî (r.a.) rivâyet ediyor: Bir gün Mescid-i

Şerîf bina ediliyorken bizzât Rasûlullah (s.a.v) ve cümle

Ashâb-ı Kiram birer birer kerpiç taşıyorduk. Ammâr ise ker-

piçleri ikişer ikişer taşırdı. Nebîyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz,

Ammâr’ı öyle görünce üzerindeki toprağı silkerek: «Vah

Ammâr! Kendisini asi topluluğu katledecek ve en sonra-

ki rızkı sulu süt olacak!» diye buyurmuştur.

Ammâr (r.a.) de, Sıffin Harbi’nde şehîd edildi. Katl oluna –

cağı son deminde: «Bana son rızkımı getiriniz!» diyordu. Bir

kadeh sulu süt verildi. Bir geniş kadeh ve kenarında kırmızı

bir halka vardı. Onu içti: «Bugün ben ahbabıma; Muhammed

(s.a.v.) e ve ashabına kavuşacağım!.» dedi, şehîd oldu.

(Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.), Ashab-ı Kirâm, s.399-401)

 

ASHÂB KİRÂM, NEBİ (S.A.V.)’İN AYAĞINA BİR

DİKEN BİLE BATMASINA RAZI DEĞİLDİ

 

Birgün Nebî (s.a.v.) Efendimize bedevi Araplar geldiler

ve kavimlerinin müslüman olmak istediğini söylerekKur’ân

muallimi talep ettiler. Resûlullâh (s.a.v.) de sahabenin

ileri gelenlerinden yedi kişiyi gönderdi. O hain bedeviler

Medine’den uzaklaştıktan sonra artık kendilerine kim-

senin yetişemeyeceğine kanaat getirdikten sonra o yedi

müslümandan beş tanesini katlettiler, diğer ikisini ise esir

aldılar. Esir alınanlardan bir tanesi Zeyd bin Desise (r.a.)

diğeri de Hubeyb Bin Adiy (r.a.) idi. Bu iki esiri götürüp

Bedir’de akrabaları ölen müşriklere para ile sattılar. Sa-

tın alanlar bu iki sahabeye birçok eziyetler ettikten sonra

Mekke’nin dışında bir darağacına çıkardılar. O sırada he-

nüz İslâm ile müşerref olmayan ve Ebû Cehil’den sonraki

Mekke’nin reisi olan Ebû Süfyan her ikisine de ayrı ayrı:

“Şimdi Muhammed (s.a.v.)’in sizin yerinizde olmasını, si-

zin de evinizde ailenizin yanında olmasını ister miydiniz?”

diye sordu. O sahabelerin kurtuluş ümitleri olduğu hâlde

her ikisinin de verdikleri cevap: “Hayır! Allâh (c.c.)’a yemin

ederim ki, değil Resûlullâh (s.a.v.)’in şu an bizim yerimiz-

de olmasını, oturduğu yerde ayağına bir diken bile bat-

masına razı değilim” demişlerdir. Hubeyb Bin Adiy (r.a.)

idam edilmeden önce en son iki rekat namaz kıldı. İdam

edilecek kimsenin iki rekat namaz kılması sünneti de bu-

radan gelmektedir. Namazdan sonra: “Ya Rabbi, burada

beni öldürüyorlar, idam ediyorlar. Habibin (s.a.v.)’e bunlar

içerisinde haber gönderecek adam yok ki, içlerinden bi-

risine söyleyim de selâmımı tebliğ etsin. Ya Rabbi seni

aracı kılıyorum, benim selâmımı Habibin (s.a.v.)’e ilet”

diye duâ etti. Cebrâil (a.s.) Resûlullâh (s.a.v.)’e gelip: “Ya

Resûlullah (s.a.v.), Hubeyb darağacında, size selâm söy-

lüyor” deyince Nebî (s.a.v.) Efendimiz onun selâmını aldı

ve karşılık verdi.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler 2, s.72)

 

ASHAB-I KİRAM (R.A.E.)’E SAYGI VE

ONLARA UYMAK VAZİFEMİZ

 

 

Buhârî ve Müslim, Sahih’lerinde Resûlullâh (s.a.v.)’in

Allâh te‘âlâ şöyle buyurdu, dediği rivâyet olunmuştur:

“Her kim benim dostuma düşmânlık ederse, ben de

ona harb ilân ederim.”

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu:

“ (Ey müstakbel (benden sonraki) müslümânlar) As-

habıma sövmeyin, sizden birinin Uhud dağı kadar altın

sadaka verse, bunlardan birisinin iki avuç sadakasına

(fazîletine), hattâ bunun yarısına erişemez.” (Buhârî ve

Müslim)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurdu:

“ (Ey müstakbel müslümânlar) Ashabım hakkında

Allâh’dan korkun! Allâh’dan korkun! Benden sonra

sebb ü şetm (söğüp saymak) için onları hedef edinme-

yin. Her kim onları severse, beni sevdiği için sevsin.

Her kim onlara buğz ederse, bana buğz ettiği için buğz

etsin. Her kim onları incitirse, şüphesiz beni incitmiştir.

Her kim beni kırarsa Allâh’ı gücendirmiş olur. Her kim

de Allâh’ı gücendirirse Allâh’ın onu yakalayıvermesi

pek yakındır.” (Tirmizî)

Hz. Enes (r.a.)’den, Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyur-

duğu rivâyet olunmuştur: “Allâh beni ihtiyar buyurdu

(seçti), benim için de ashabımı seçti. Onları benim için

dostlar, arkadaşlar ve hısımlar yaptı. Pek yakında on-

lardan sonra bir kavim gelecek, onları ayıplayacaklar.

(Akıllarınca) onlara kusur bulacaklar. (Ey müslümânlar)

Onlarla birlikte yemek yemeyin, içmeyin, onlarla hısım-

lık kurmayın, üzerlerine namâz kılmayın.”

İrbaz b. Sâriye’nin rivâyet ettiği bir hadîs-i şerifte Server-i

Kâinât (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

“Benim sünnetime ve benden sonra da mazhar-ı

hidâyet olmuş Hulefayı Râşidîn’in sünnetlerine bütün

gücünüzle sımsıkı yapışın.” (Tirmizî)

(İmâm Zehebî, Büyük Günâhlar, s.212-214.)

 

 

 

 

 

EBÛ ÜMÂME’YE UMMADIĞI YERDEN

MAL GELMESİ

 

Abdurrahman b. Yezid b. Câbir naklediyor:

“Ebû Ümame (r.a.)’ın âzadlı bir cariyesi bana şunları an-

latmıştı. Ebû ümâme sadaka vermeyi sever ve bunun için

mal biriktirirdi. Yanına gelen hiçbir dilenciyi eli boş çevir-

mezdi. Soğan, hurma veya yenilir ne varsa muhakkak  bir

şey verirdi.

Günün birinde bir dilenci geldi, Ebû Ümâme’nin yanında

yenecek bir şey yoktu. Sadece üç dinarı vardı. Adama bir

dinar verdi. Sonra peşpeşe iki ayrı dilenci geldi. Onlara da

öteki iki dinarı verdi. Ben kızdım ve, ‘‘bize bir şey bırakma-

dın’’, dedim.

Ebû ümame öğle uykusu için başını yere koydu. Öğle

ezanı okununca kendisini uyandırdım. Abdest alıp mescide

gitti. Kendisi oruçluydu, bu yüzden acıdım ve borç alarak

akşam yemeğini hazırladım, kandili yaktım.Yatağını hazır-

lamak üzere döşeğinin yanına gittiğimde bir de ne göre-

yim, bir sürü altın!. Saydım tam üçyüz tane idi. İçimden:

“Bu adam geriye bıraktıklarına güvenerek yaptığı hayırları

yapıyor” diye söylendim.

Ebû Ümâme yatsı namazından sonra çıkıp geldi. Sof-

rayı ve kandili görünce gülümsedi ve “Bu, Allah katından

gelen bir hayırdır”, dedi.

Yemeğini yiyinceye kadar başucunda bekledim. Yemek-

ten sonra kendisine: Allah iyiliğini versin! Paraları tehlikeli

yere koyuyorsun, bana haber vermiyorsun ki kaldırayım,

dedim.

Ne parası? Ben para filan bırakmadım, dedi.

Bunun üzerine yatağını kaldırdım. Altınları görünce se-

vindi ve o nisbette de şaşırdı.Ben hemen kalktım zünnarımı

(küfür alâmeti sayılan ve  Hristiyan âdeti bele bağlanan ku-

şak) kesip İslâm’a girdim.

(Yusuf Kandehlevî, Hayatus Sahâbe, c.4 ,s.338-339)

 

  1. ALİ (R.A.)’İN VEFATINA DAİR

 

Ammâr bin Yâsir (r.a.) şöyle demiştir: Resûlullah (s.a.v.),

Emîr-ül mü’minîn Ali (r.a.)’a; “Ey Alî, sana Sâlih (a.s.)’ın

devesini boğazlayan bedbaht insanlardan haber vere-

yim mi? Onlardan biri senin başına kılıç ile vurup, yü-

zünü kana bulayan kimsedir.” buyurdu.

Ebül-Esved Düelî (r.a.) şöyle nakletmiştir: Emîr-

ül mü’minîn Alî (r.a.)’dan işittim, şöyle dedi: “Bir gün

Medîne’den çıktım. Atıma binip gitmek için, ayağımı atımın

üzengisine koyduğum sırada, Abdullah bin Selâm çıkagel-

  1. Nereye gidiyorsun, dedi. Irak’a gidiyorum, dedim. Dik-

katli ol. Eğer sen Irak’a gidersen, başına kılıçla vursa-

lar gerek, diye söyledi ve yemîn ederek bunu Resûlullah

(s.a.v.)’den işittim, dedi.”

Emîr-ül mü’minîn Alî (r.a.) Yenbu’da hastalanmıştı. Niçin

burada duruyorsun. Vefât edersen bu köylüler senin işini

görmezler. Medîne’ye gidersen orada kardeşlerin işini gö-

rürler, cenâze hizmetini yaparlar, dediler. Hazret-i Alî (r.a.)

buyurdu ki: “Ben burada vefât etmem. Hem de başımın

kanı yüzüme ve sakalıma akmayınca vefât etmem. Çünkü,

Resûlullah (s.a.v.) bana böyle haber verdi.”

Emîr-ül mü’minîn Alî (r.a.) şöyle anlatmıştır: “Resûlullah

(s.a.v.) ile bir bahçeye uğramıştık. Yâ Resûlallah! Bu ne

hoş bahçedir, dedim. Yâ Alî, Cennette senin bahçen bun-

dan daha güzel olacaktır, buyurdu. Böylece yedi bahçe-

ye uğradık. Ben hepsinde, bu ne güzel bahçedir, dedim.

Resûlullah (s.a.v.) cevâbında, dâima Cennette senin bah-

çen daha güzeldir, buyurdu. Sonra ağlamağa başladı. Yâ

Resûlallah! Seni ağlatan sebep nedir dedim. İnsanların

senin için kalplerinde olan kinden dolayı ağlıyorum.

Onu, ben vefat ettikten sonra ortaya çıkarırlar, buyurdu.

Yâ Resûlallah! Din selâmet üzere devam eder mi, dedim.

Selâmet üzere devam eder, buyurdu.

(Molla Cami, Şevâhid-ün Nübüvve, s. 265,266)

 

CİHAD İÇİN ASHAB (R.A.E.)’İN İNFAK YARIŞI

 

İbn-i İshak (r.a.) naklediyor:

İbn-i Yâmeyn (r.a.), ağlamakta olan Ebû Leylâ ve

Abdullâh b. Muğaffel (r.a.)’Ie karşılaştı.

“- Niçin ağlıyorsunuz?” diye sordu.

“- Resûlullâh (s.a.v.)’e bize vasıta temin etmesi ve

savaşa götürmesi için gittik. Fakat O (s.a.v.)’in yanında

da, bizi savaşa götürecek bir vasıta bulamadık. Zâten

kendimizde savaşa gidebileceğimiz hiçbir şey yok.” de-

diler. Bunun üzerine İbn-i Yâmeyn (r.a.) onların ikisine bir

deve verdi. Deveye bindiler. Dağarcıklarına da bir miktar

hurma koydu, ikisi de Hz. Peygamber (s.a.v.)’le birlikte

savaşa çıktı.

Yunus b. Bükeyr (r.a.) şu hadîseyi nakleder:

Ukbe b. Zeyd (r.a.) bir gece dışarı çıktı ve bir süre

namâz kıldıktan sonra ağlayarak:

“- Allâhım! Cihadı emrettin, bizi cihada teşvik ettin

ama ne savaşa gidebileceğim, ne de Resûlü (s.a.v.)’e

beni savaşa götürebileceği imkânlar verdin. Ben de, ma-

lıma, canıma şeref ve haysiyetime tecavüz eden bütün

müslümânları affediyorum.” dedi.

Sabahleyin ashabın arasında otururken Resûlullâh

(s.a.v.):

“- Bu gece herkesi affeden nerede?” diye sordu.

Hiç kimse kalkmadı. Resûlullâh (s.a.v.) tekrar:

“- Bu gece herkesi affeden nerede? Ayağa kalk-

sın.” buyurdu. Ulbe (r.a.) kalktı, Resûlullâh (s.a.v.)’in ya-

nına gitti ve olup biteni anlattı.

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) ona:

“- Seni müjdelerim. Kudret ve iradesiyle yaşadı-

ğım Allâh’a yemîn ederim, bu yaptığın bağış, makbul

olan zekâtlar arasına kaydedilmiştir.” buyurdu.

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hadîslerle Müslümânlık, c,2, .s.468)

 

  1. ÖMER (R.A.)’İN FAZÎLETİ

 

Sahâbelerin efdaliyyetine baktığımızda şöyle bir sı-

ralama görürüz: En başta 4 halife; onlar da sırasıyla Hz.

Ebûbekir (r.a.), Hz. Ömer (r.a.), Hz. Osman (r.a.) ve Hz. Ali

(r.a.), daha sonra Ashab-ı Bedir, Ashab-ı Uhud… Bey’atü’r-

Rıdvan olarak devam eder sıralama. Hz. Ömer (r.a.)

İslâmiyetin yeryüzüne yayılması için canhıraş bir şekilde

çalışmış, cihad etmiştir. İran, Irak, Suriye ve Kudüs fatihidir.

Bir rivâyette Resûlullah (s.a.v.) onun için söyle buyurmuştur:

“Gökte bir melek bulunmasın ki Ömer’e saygı

duymasın. Yeryüzünde ise bir şeytân bulunmasın ki

Ömer’den kaçmasın.” (Suyûti)

Resûlullah (s.a.v.), hakkı görmek ve onu tatbik etmek

konusunda Ömer (r.a.)’in üstünlüğünü şöyle ifade etmek-

teydi: “Sizden önce geçen ümmetlerde bazen ilham

sahipleri bulunurdu. Eğer benim ümmetimde onlardan

biri bulunursa, Ömer b. Hattab onlardandır” (Müslim,

Fedâilü’s-Sahâbe, II) Bu, Hz. Ömer (r.a.)’in işlerinde ve verdiği

kararlarda isabetli davranmasını açıklar niteliktedir. Bir de-

fasında Resûlullah (s.a.v.) Hz. Ömer (r.a.)’i göstererek şöyle

buyurmuştu: “Bu aranızda yaşadığı sürece, sizinle fitne

arasında kuvvetlice kapanmış bir kapı bulunacaktır.”

(Suyûti)

Hz. Ömer (r.a.) imân ettikten sonra müşriklere karşı çok

sert davranmış ve dinini her ortamda, kimseden çekinme-

den herkese meydan okuyarak savunmuştur. İslâm tebliği-

nin yeni bir veche kazanması için Medine’ye hicret emrolun-

duğu zaman müslümanlar Mekke’den gizlice Medine’ye göç

etmeye başladıklarında, Hz. Ömer (r.a.) gizlenme ihtiyacı

duymamıştı. Resûlullah (s.a.v.)’in önemli kararlar alacağı

zaman görüşlerine başvurduğu kimselerin başında Ömer

(r.a.) gelir. Onun ileri sürdüğü görüşler o kadar isabetliydi

ki; bazı âyetler onun daha önce işaret ettiğine uygun olarak

nazil oluyordu. Resûlullah (s.a.v.) onun bu durumunu su sö-

züyle ifade etmekteydi: “Allah, hakkı Ömer’in dili ve kalbi

üzere kıldı.”  (İbnu’l-Esir, Üsdü’l- Ğabe fi Marifeti’s-Sahâbe, c.4, s.151)

 

ANNELERİMİZDEN REYHANE (R.ANHA)

 

Peygamberimiz’in (s.a.v) muhterem hanımlarından

Medîne’de bulunan Yahûdîlerin Benî Kureyzâ kabîlesindendir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) 626 senesinde Benî Kureyzâ

Yahûdîlerinin üzerine yürüdü. Benî Kureyzâ Yahûdîlerinin

bulunduğu kale, Müslümanların eline geçti. İçinde bulunan

Yahûdîler malları, mülkleri, çocukları ve kadınları ile birlikte

ganîmet olarak alındılar.

Benî Kureyzâ’dan alınan savaş ganîmetleri ve esirleri

Müslümanlar arasında İslâm dînine uygun bir şekilde taksim

edildi. Reyhâne (r.anha) da savaş esirleri arasında bulunuyor-

  1. Ganîmetler taksim edilip, sıra esirlere gelmişti. Reyhâne

(r.anha) da Peygamberimiz (s.a.v.)’in hissesine düşmüştü. O

zaman Yahûdîlik dînine inanan Reyhâne (r.anha)’yı dilerse

Müslüman olmak husûsunda serbest bırakmışlardı. O da; “Ben

kendi dînimde kalmak istiyorum.” diye Peygamberimize (s.a.v.)

arz etmişti. Peygamberimiz, bu hareket ve davranışıyla, İslâm

dînine girmek için zorlamak yoktur, hükmünü bizzât kendileri

tatbik etmişlerdir.

Efendimiz (s.a.v.), daha sonra Reyhâne (r.anha)’ya şöyle

buyurdular: “Sen Allâhu Teâlâ’nın ve O’nun Resûlü’nün yo-

lunu tutmak ister misin? Ben böyle uygun görüyorum.”

Reyhâne (r.anha) da: “Evet.” deyince Efendimiz (s.a.v.) bu

davranışından sonra onu âzâd ettiler. Mehirlerini vererek,

nikâhına aldılar. Ayrı bir ev açarak hanımları arasına koydular.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in ilk hanımı Hazret-i

Hatice’dir. Diğer evlenmelerinin hepsini Hazret-i Aişe’yi

nikâhladıktan sonra yaptı. Bunların hepsi dînî, siyâsî veya

merhamet ve ihsân ederek yapılan evlenmelerdir. Nitekim

Reyhâne (r.anha) ile olan evlenme de böyledir. Hadîs-i şerîfte

buyruldu ki: “Bütün zevcelerimle evliliklerim ve kızlarımı

evlendirmem, hepsi Cebrâil’in (a.s.) Allâhu Teâlâdan getir-

diği izinle olmuştur.”

Reyhâne (r.anha); sâkin, temiz karaktere sâhip, yumuşak

huylu bir hanımefendiydi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’den

önce vefât ettiği için naklettiği hadîs-i şerîf yoktur.

(Ömer Faruk Hilmi, Ehl-i Beyt’in Fazileti, Misvak Neşriyat, s.112-114)

 

 

 

  1. OSMAN (R.A.)’IN, KATİLLERİYE

KONUŞMASI

 

Hz. Osman (r.a.) şehid edildiği gün, kendisi evinin mu-

hasara edildiğini anladı. Muhasara edenlere hitaben, “Hak

teâlâya yemîn ediyorum ki, siz bilmiyorsunuz. Resûl-i ek-

rem (s.a.v.) Medine’ye teşrîf etti. Rûme kuyusundan baş-

ka içilecek tatlı su yoktu. “Kim Rûme kuyusunu satın alır,

kendi kovası ile müslümanların kovasını aynı tutarsa, ona

Cennetteki kovası, Rûme kuyusundaki kovasından hayırlı

olur” buyurdular. Kendi param ile o kuyuyu satın aldım. Siz

ise bugün beni o kuyunun suyunu içmeye bırakmıyorsu-

nuz. Deniz suyu gibi tuzlu su içiyorum” buyurdu.

Hz. Osman (r.a.), “Allâhu teâlâya yemîn ediyorum. Mes-

cid, Ashâb-ı Kirâm’a (r.a.) dar geliyordu. Resûlullah (s.a.v.)

“Falanın yerini kim satın alıp mescide katarsa, Cennette o

yerden daha iyisine kavuşur” buyurdu. O yeri kendi malım

ile satın aldım, mescide kattım. Siz bugün beni bu mescid-

de iki rek’at namaz kılmağa bırakmıyorsunuz” dedi.

Hz. Osman (r.a.), “Allâhu teâlâya yemîn ediyorum.

Tebük gazâsında İslâm ordusunu kendi malım ile teçhiz

ettiğimi bilmiyor musunuz?” buyurdu. Hepsi birden “Evet”

dediler.

Hz. Osman (r.a.), “Allâhu teâlâya yemîn ederim ki,

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Mekke’de Sevr dağına çıkmıştı.

Yanında Ebû Bekr, Ömer ve ben vardık. Dağ sallanmaya

başladı. Hattâ taşları döküldü. Resûlullah (s.a.v.) mübârek

ayağı ile dağa vurdu. “Yâ Sebir! Sakin ol. Üzerinde bir

nebi, bir sıddîk ve iki şehîd vardır” buyurdular. Hepsi tasdik

ettiler. Hz. Osman, “Allâhu ekber, Kâ’benin Rabbine yemîn

ederim ki, ben şehidim” diye üç kerre tekrarladı. Sonra,

“Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) bana, muhasara edenlere

mukâbele etmeyip, sabır etmemi vasİyyet buyurmuştu”

dedi.

(İmâm-ı Begavî, Mesâbih)

 

 

ASHAB-I KİRAMIN YÜCE VASIFLARI

 

Ashâb-ı kirâmı birkaç cümleyle anlatacak olursak:

Sabırlıdırlar, din ve dünya işlerinde sebatlıdırlar, doğru-

durlar, vefakârdırlar. Mallarını Allâh (c.c.) yolunda harcar-

lar, sabahları istiğfarda bulunurlardı. Onlar tevbe ederler,

ibâdette bulunurlar, oruç tutarlar, rükû’ ve secde etmek

sûretiyle namaz kılarlar, iyiliği emredip, fenalıktan men’

ederlerdi. İlâhî sınırları (helâl ve haram hududunu) korurlar;

şeriatın belirttiği daireden dışarı çıkmazlar, sadaka verirler,

Hakk’a boyun eğerler, Allâh’ı da çok anarlardı.

Mallarında muhtaçlar için bir hak tanıyıp, gerek kendile-

rinden birşey isteyenlere, gerekse durumunu anlatamayan

muhtaçlara yardımda bulunur, gerekeni verirlerdi.

Kâfirlere ve dinsizlere karşı şiddetlidirler, kendi arala –

rında ise o nispette şefkatli ve merhametlidirler. İbâdetin

te’sir ve eseriyle yüzleri nurludur. Ticaretleri, alım-satımları

kendilerini Allâh’ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât ver-

mekten, sadaka dağıtmaktan alıkoymaz. Ahiret gününden

de sakınır ve korkarlar.

Muhacirler, Mekke’nin fethinden önce hicret eden Mek-

kelilerdir. Ensâr, gelen muhacirlere yardım edip dine can-ı

gönülden hizmet eden Medinelilerdir.

Ashâb-ı kirâmın en üstünü iki büyük şeyh: Ebû Bekir es-

Sıddîk ile Ömeru’l-Fâruk Hazretleridir (r.anhümâ). Bu ikisin-

den sonra iki şerefli damat sayılan Osman (Zinnûreyn) ile

Aliyyü’l Murtezâ Hazretleridir (r.anhümâ).

Bu, kadri yüce zâtlara «Hulefâ-i Râşidîn -Doğruyu bulup

seçen, doğruyu gösteren halîfeler» ve «Çehar-i Yâr-i Güzîn;

Peygamber (s.a.v.)’in dört seçkin dost ve arkadaşı» denilir.

Aşağıda isimleri geçen altı zât ile birlikte bunların hepsine

«Aşere-i mübeşşere; Cennet ile müjdelenen on bahtiyar»

adı verilir. Bunların hepsi dünyada iken cennet ile müjde-

lenmişlerdir: Hz. Talha, Hz. Zübeyir, Hz. Abdurrahmân bin

Avf, Hz. Ebû Ubeyde, Hz. Sa’d bin Ebî Vakkas ve Hz. Saîd

bin Zeyd (r.a.e.).

(Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, s.15)

 

EHL-İ BEYT HAKKINDA İNEN AYETLER

 

Bir zaman, Hz. Hasan (r.a.) ve Hz. Hüseyin (r.a.) hasta

olmuşlardı. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)

ile torunlarını ziyârete gitti. Hz. Ali (r.a.) ve Hz. Fâtıma

(r.anhâ)’ya hitaben; “Bu iki ciğer köşeleriniz için bir adak

adayın” buyurdular. Onlar da, Fıdda ismindeki hizmet-

çileri ile beraber, çocukları sıhhate kavuşursa, Allâhu

teâlânın rızâsı için, üç gün oruç tutacaklarını adadılar.

Hz. Hasan (r.a.) ve Hz. Hüseyin (r.a.) sıhhat bulunca,

yiyecek bir şeyleri olmadığı için, Hz. Ali (k.v.), bir Yahudi-

den üç sa’ (12,6 litre hacmindeki kab dolusu) arpa borç

aldı. Üçü de nezirlerini yerine getirmek için oruç tutmaya

başladılar. Arpanın üçte birini hizmetçileri öğütüp, beş

tane ekmek pişirdi. Çünkü hepsi beş kişi idiler, iftar vakti

Hz. Fâtıma, ekmeklerin her birini Hz. Ali’nin, Hasen ve

Hüseyn (r.a.e.)’in, hizmetçileri Fıdda’nın ve birini de ken-

disinin önüne koydu.

Kapıya bir miskin geldi  “Ben müslüman fakirlerinden

biriyim. Açım. Yemek istemeye geldim” dedi. Önlerindeki

beş ekmeği de miskine verdiler. Kendileri su ile iftar edip,

ertesi gün için oruca niyet ettiler. Ertesi gün aynı şekilde

hazırlandılar ki kapıya bir yetim gelip yemek istedi. Ek-

meklerini o yetime vererek, yetimi sevindirdiler. Kendile-

ri su ile iftar edip, ertesi gün oruca niyet ettiler. Üçüncü

gün yine iftar vakti, esirlikten yeni kurtulmuş birisi geldi

ve ellerindeki ekmekleri buna verdiler. Bunun üzerine şu

âyetler nâzil olur:

“O kullar adaklarını yerine getirirler ve fenalığı

salgın (olan) bir günden korkarlar. Düşküne, yetime

ve esire seve seve yemek yedirirler. “Size sırf Allah

rızası için yemek yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık,

ne de bir teşekkür bekliyoruz (derler).” (İnsan s. 7-8-9)

(İmâm-ı Begavî, Me’âlim-üt-tenzîl)

 

  1. OSMAN (R.A.)’IN MÜSLÜMAN OLMASI

 

Hz.Osman (r.a.) ilk müslüman olanlardandır. Müslüman

olanların beşincisi veya yedincisi olduğu rivâyet edilmek-

tedir. Hz. Ebû Bekir “Ey Osman: Sen akıllı bir adamsın.

Halkımızın taptığı putlar hakkında ne dersin? Onlar aklı ol-

mayan, görmeyen ve işitmeyen taşlardan ibaret şeyler değil

midir?” diyerek onu Müslüman olmaya davet etmişti. Hz.

Osman (r.a.): “Evet! Haydi, Hz. Muhammed (s.a.v)’e gide-

lim! O’nun söylediklerini duymak istiyorum” diyerek cevap

verdi. Hz. Osman (r.a.) Rasûlullah (s.a.v) ile karşılaşır

karşılaşmaz “Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur.

Yine şahitlik ederim ki sen Allah’ın Rasûlusün” dedi.

Hz. Osman (r.a.)’ın İslâm’a girişi cesur bir girişimdir.

Hz. Osman (r.a.) büyük bir servet sahibi ve büyük bir

tüccar idi. Onun Müslüman olması demek, ticaret faaliy-

etlerini sürdürememesi demekti. Çünkü Kureyşliler onunla

alışverişi kesecekti. Fakat “imanı” onun için hayatın tüm

lüksünden daha yüce ve daha değerli idi.

Hz. Osman (r.a.)’ın Müslüman olması, kabilesinden

pek çok kimsenin titizlikle üzerinde durduğu “Kabile Birliği”

anlayışının dışına çıkmak demek oluyordu. Hz. Osman

(r.a.)’ın ilk dönemde Müslüman olduğunu, bunun yanında

Ümeyye oğullarının ise, başka bir seçenek kalmayınca

Mekke’nin fethinde yani 21 yıl sonra Müslüman olduğunu

dikkate aldığımızda, Hz. Osman (r.a.)’la Ümeyye oğulları

arasındaki fark açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Hz. Osman (r.a.)’ın ilk dönemde Müslüman olması onun

nasıl bir kişiliğe sahip olduğunu da gösteriyor. O, inancını

servet ve hayata tercih etmiştir. Hz. Osman (r.a.) Müslüman

olmakla beraber pek çok sıkıntı çekmiştir. O’nun müslüman

olmasına amcası ziyadesiyle kızmış, onu iplerle sıkı sıkıya

bağlatmış ve kendisini tehdit etmiştir. Fakat Hz. Osman

(r.a.) ne yaparlarsa yapsınlar imanında sebat göstermiş

asla imanından dönmemiştir. Amcası da onu serbest

bırakmak zorunda kalmıştır.

(Muhammed Mütevelli Şârâvi, Cennetle Müjdelenen On Sahâbe ,s.84)

 

SAHÂBE (R.A.E.)’NİN SÜNNET ANLAYIŞI

 

Abdullah ibn-i Ömer (r.a.) diyor ki: Ben pederim Ömeru’l-

Faruk’un sağlığında evlendim. Ve sünnet-i Muhammediyye

(s.a.v.)’in icrası için düğün sofrası yaptım. Ashab-ı Kiram’ı ve

bu meyanda Mihmandar-ı Resûl-i Kibriyâ Ebû Eyyûb el-Ensârî

(r.a.)’i de davet ettim. Lâkin düğün evinde mâl-i ganimetden

elimizde bir yeşil perde vardı ki, kadınlarımızın gönülleri hoş

olsun diye o perdeyi de asmıştık. Misafirlerimiz gelmeğe baş –

ladı. Bir müddet sonra Hz. Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.) de teşrif

eyledi. Ve kemâl-i tevazu ile yerine oturdu. Bu münasebetle

hepimiz hoşlanmış ve sevinmiştik.

Lâkin bir aralık Ebû Eyyûb’un mübarek gözleri o yeşil per-

deye ilişince muğber (gücenme) oldu ve teessürünü şu söz-

leriyle izhâr etti: “Ey âdil ve kerîm olan kardeşim Hz. Ömer’in

oğlu Abdullah! Siz ki Ashab-ı Kiram’ın ileri gelenlerisiniz. Böyle

Peygamber (s.a.v.) Efendimizin zamanında olmayan -duvarla-

rı lüzumsuz yere örtmek- bid’atlarını ve israflarını yapmanız,

Peygamber (s.a.v.) Efendimizin sünnetine muhalif ve dünya

zînetine fazlaca meyil ve rağbet etmek değil midir?” deyince

ben de mahcûb olarak şöyle cevab verdim: Haklısın yâ Ebâ

Eyyûb! Ancak bu mes’elede benim her ne kadar rızam yok ise

de, kadınların ısrarı ve mubah olan şeylerin isti’mâlinin kadın-

larca caiz sayılmasından dolayı müsaade ettim.

Bunun üzerine Mihmandar-ı Resûl Ebû Eyyûb, benim özrü-

mü kabul etmeyip bana şöyle red cevabı verdi:

“Yâ Abdullah! Sen ki, Hz. Ömer gibi bir zâtın muhterem

evlâdısın. Siz insanlardan kendine uyulan’ı olacaksınız. Evet,

kadınlara isteyenler mağlûb olsunlar! Halbuki senin kadınla-

ra mağlûb olmanı hiç münasib görmüyorum. Öyle ise bana

müsâade et, ben Sünnet-i Muhammediyye (s.a.v.)’e muhalif

münker ve bid’at olan yerlerde duramam.” diyerek kalktı ve hiç

durmadan ve düğün yemeği yemeden avdet buyurdu (döndü).

(Hz. Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Ashâb-ı Kiram, c.2, s.61)

 

 

 

 

  1. OSMAN (R.A)’IN TİCARİ ZEKÂSI

 

Hz. Peygamber (s.a.v) Medine’ye hicret ettiği sırada,

çeşitli ekonomik problemlerle karşılaşmıştı. Bu problemler

arasında su temin edilmesi önemli bir yer tutuyordu. Çün-

kü o sıralarda “Rume Kuyusu” denilen bir kuyudan elde

edilen su ile bu ihtiyaç gideriliyordu. Bu kuyu, aç gözlü bir

Yahudi’nin malı idi. Yahudi kuyunun suyunu yüksek fiyat

karşılığında satıyordu. Müslümanlar bu kuyunun sahibi ol-

mayı temenni ediyorlardı. Tâki parasız ve kolay bir şekilde

su ihtiyaçlarını karşılasınlar.

Hz. Osman Yahudi ile irtibat kurarak kuyuyu satın al-

mak üzere pazarlık yapmaya başladı. Yahudi elde etmeyi

düşündüğü para konusunda hırslı olduğu için yapılan fiyat

tekliflerini reddediyordu. Hz. Osman (r.a) bu durum karşı-

sında Yahudi’ye kuyunun yarısını satması teklifinde bulun –

  1. Yani kuyunun suyu bir gün Hz. Osman (r.a)’ın, bir gün

Yahudi’nin olacaktı. Hz. Osman (r.a) bu teklifi kabul etmesi

halinde yüksek bir para teklifinde bulundu. Yahudi kuyunun

yarısı karşılığında teklif edilen yüksek fiyatı benimseyerek

bu öneriyi kabul etti. Nasıl olsa kuyunun yarısı kendi mül-

künde kalacaktı. Kuyunun kullanma nöbeti kendisinde iken

yine suyu satacak, para kazanmaya devam edecekti.

Pazarlık anlaşıldığı üzere tamamlandı ve satış gerçek-

leşti. Müslümanlar kuyunun Hz. Osman (r.a)’a ait olduğu

günde giderek iki günlük su alıyorlardı. Bu durumda erte-

si gün Yahudi’ye su almak için Müslümanlardan müşteri

gelmez olmuştu. Bu durum karşısında Yahudi sıradan bir

fiyat karşılığında kuyunun kendisine ait olan hissesini de

Hz. Osman (r.a)’a sattı. Hz. Osman (r.a) kuyunun tamamını

Müslümanların faydalanmaları için vakfetti.

Böylece Müslümanlar hiçbir bedel ödemeden su ihtiya-

cını karşılama imkânına kavuştular. Hz. Osman (r.a) hem

ticari zekâya sahip, hem de cömert bir tüccar idi.

(Muhammed Mütevelli Şaravi, Cennetle Müjdelenen On Sahabi, s.93)

 

 

SAHÂBELERİ HAYIRLA ANMAK

 

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sahâbelerini yalnız hayır ile

anarız. Yani Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sahabelerinin bazı-

larından, görünüşte kötülük çıkmışsa da biz onların hepsini

hayırla anarız. Zira o görünüşte kötülük, fesad maksadı ile

ısrar ederek yapılmış olmayıp kendi içtihadından doğmuş-

tur. Belki onlar, bu kötülükten hayr-ı meâd’a dönmüşlerdir.

Bizim onlara karşı iyi bir zanda bulunmamız gerekir. Hz.

Peygamber (s.a.v.) de onlar hakkında şöyle buyuruyor:

“En hayırlı nesil benim asrımın neslidir.” (Buhârî)

Yine Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Asha-

bımdan bahsedildiği zaman dilinizi tutun” (Feyzu’l Kadir)

Bu hadislere dayanarak ilim adamlarının çoğunluğu,

sahabenin hepsinin güvenilir kişiler olduğu görüşündedir-

ler. Bu güvenilir oluş, Hz. Osman (r.a.) ve Hz. Ali (r.a.) dev-

rindeki fitneden evvel de sonra da bakidir. Hz. Peygamber

(s.a.v.) yine şöyle buyuruyor: “Benim ashabım, yıldızlar

gibidir. Hangisine uyarsanız, doğru yolu bulursunuz.”

(Câmi‘u’s-Sağîr, Rezin)

İbn-i Dakîk el-îyd “Akîde”sinde şöyle diyor: “Sahâbe ara-

sında ihtilâf bulunduğu hususunda nakledilen rivâyetlerin

bir kısmı bâtıldır, bir kısmı yalandır; onlara iltifat edilmez.

Doğru olanlarını güzel bir şekilde tevil ederiz. Zira onlar

hakkında Allâhü Te‘âlânın medh-u senası geçmiştir. Buna

ilâve edilen sözlerin tevil ihtimali vardır. Şüpheli ve vehimli

bulunan sözler gerçek ve bilinen hususları bâtıl kılmaz.”

Bu konuda İmâm-ı Şafiî (r.a.) şöyle diyor: “Allâhü Te‘âlâ

sahabe devrinde akan o kanlardan bizim ellerimizi temizle-

miştir, dolayısıyla dillerimizi onunla bulaştırmamalıyız.”

İmâm Ahmed b. Hanbel (r.a.), Hz.  Aişe (r.a.) ile Hz. Ali

(k.v.) arasında cereyan eden vak‘adan sorulunca şöyle ce-

vap vermiştir: “O bir ümmettir ki gelip geçti. Kazandık-

ları işler kendilerine aittir, sizin kazandıklarınız da size

aittir. Siz onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz.”

meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu.

(Molla Aliyyül Kâri, Fıkh-ı Ekber Şerhi, s.129-130)

 

NEBİ (S.A.V) SEVMEKTE SAHÂBEDEN ÖRNEKLER

 

Sahibü’l-Bab, şöyle yazmıştır: Uhud Gazâsı’nda Hz.

Peygamber (s.a.v.) cenkte düştü diye Medine’nin içinde

yalan haberler yayıldı. Halk arasında öyle bir şayia yayıl-

dı ki, bağırıp çağırmalar, ağlama ve sızlamaları göklere

vardı. O anda Ensâr hatunlarından biri şehirden çıkıp

savaş yerine gitti. Oraya vardığında kardeşinin, oğlu-

nun ve kocasıyla atasının dördü birden şehid olduklarını

gördü. Fakat onlarla ilgilenmedi ve: “Resûlullah (s.a.v.)

nasıl oldu nerededir?” diye sordu.”İleridedir”, dediler. Tâ

yanına varıncaya kadar o tarafa koştu ve mübarek eteği-

ni eline aldı ve: “Ya Resûlullah hepsi yoluna feda olsun.

Allah’a çok şükür seni sağ, salim gördüm. Şimdi artık

olan musibetlerden gam yemem, üzülmem” dedi.

Sahâbeden Sevbân (r.a.)  için söyle anlatıyorlar:    Bir

gün yüzü benzi sararmış, perişan bir halde Hz. Peygam-

ber (s.a.v.)’in yanına geldi. Onu o halde gören Efendimiz

(s.a.v.): Sana ne oldu ya Sevban? diye sordu. O da : Ya

Resûlullah (s.a.v.) sen âhirelte Peygamberlerle yüksek

mertebelerde bulunacağın için seni göremiyeceğimi dü-

şünüyor ve halim ne olacak diye üzülüyorum cevabım

verdi. O zaman Cenâb-ı Hak şu âyet-i kerimeyi indirdi.

Meâlen:“Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse işte

onlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği Peygam-

berlerle, sıddîklarla, şehîdlerle ve iyi adamlarla bera-

berdirler.” (Nisa s.69)

Zeyd (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’i o kadar seviyor-

du ki, birgün bahçesinde çalışırken oğlu geldi ve baba,

Resûlullah (s.a.v.) vefat etti diye haber verdi. O anda

Zeyd “Ya Rabbi gözlerimin nurunu al ki, habibim Muham-

med Mustafa hazretlerinden sonra kimseyi görmiyeyim”

diye duâetti. Cenâb-ı Hak duasını kabul etti ve o anda

gözleri görmez oldu.

(İmâm-ı Kastalânî, İlâhi Rahmet Hz.Muhammed (s.a.v.), s.151-156)

 

ŞEHİDLERİN EFENDİSİ HZ. HAMZA (R.A.)

 

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in amcasıdır. İlk Müslü-

manlardandır.

Hz. Hamza (r.a.)’ın müslüman olması ile müslümanlar,

kuvvet buldu. Müşriklerin, Müslümanlara karşı davranışları

değişti. Çünkü, bütün Mekkeliler biliyordu ki, Hamza (r.a.),

cengâver, cesûr, mert, pehlivan ve kahramandır. Bunun

için, Kureyş müşrikleri artık Müslümanlara, hiçbir sebep

yokken fenâ muâmele yapamadılar. Bilhassa Hz. Hamza

(r.a.)’ın kılıcının şiddetinden çekindiler.

Hz. Hamza (r.a.) Bedr Gazâsında 313 Eshâb-ı kirâm,

1000 müşrikle karşı karşıya geldi. Bedr Savaşı’nda iki elin-

de iki kılıçla kahramanca çarpışan Hz. Hamza (r.a.), Uhud

Savaşı’na katıldı. Büyük kahramanlıklar gösterip, otuz bir

müşrik öldürdü. O sırada, henüz Müslüman olmayan Vahşî

tarafından şehid edildi.

Hz. Hamza (r.a.) şehîd olduğunda, oruçlu idi. Sevgili

Peygamberimiz (s.a.v.), kendisi için “Seyyid-üş-Şühedâ =

Şehîdlerin Efendisi” buyurdu ve cesedini meleklerin yıka-

dıklarını haber verdi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Hz.

Hamza (r.a.)’ın mübârek cesedinin kesilip biçildiğini görün-

ce dayanamayıp ağladı. Mübârek gözlerinden yaşlar aka-

rak şöyle buyurdular:

“Ben, şu şehitlerin, Allâhu Teâlânın yolunda canları-

nı fedâ ettiklerine, kıyâmet günü şâhitlik edeceğim. On-

ları kanlarıyla gömünüz. Vallahi, kıyâmet günü mahşe-

re yaraları kanayarak gelecekler. Kanlarının rengi, kan

rengi, kokuları da misk kokusu olacaktır.

Bana Cebrâil (a.s.) gelip, Hamza bin Abdülmuttalib’in

göktekiler katında “Allah’ın ve Resûlü’nün arslanıdır.”

diye yazıldığını haber verdi.”

Hz. Hamza’yı şehid eden Vahşî (r.a.), bilâhare Müslü-

man oldu. Reslûlullah Efendimiz (s.a.v.); “Mîrac gecesi,

Hamza ile Vahşî’yi Cennet’te kolkola giderken gör-

düm.” buyurmuştur.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi c.8, s.286-287)

 

  1. ÖMER (R.A.)’İN HZ. PEYGAMBER (S.A.V.)’E

BAĞLILIĞI

 

 

Beyhakî, Hişam b. Yahya el-Mahzumî’den nakletti ki;

Sakif’ten bir kişi Ömer (r.a.)’e geldi. O’na hayızlı kadın

hakkında bir soru sorarak dedi ki: Kâ‘beyi ziyaret esna-

sında hayız gören bir kadın temizlenmeden Kâ‘be’den

çıkabilir mi?

Ömer (r.a.) dedi ki: “Hayır, temizleninceye kadar çı-

kamaz.”

Sakifli adam Ömer (r.a.)’e dedi ki: Böyle bir kadın hak –

kında; Resûlullâh (s.a.v.), senin verdiğin fetvanın tam ter-

sine fetva verdi. Ömer (r.a.) O’na doğru kalktı ve kırbaç-

la vurarak dedi ki: Resûlullah (s.a.v.)’in fetva verdiği bir

konuda niçin fetva soruyorsun? (Yani; Resûlullâh (s.a.v.)

bir konuda hüküm verdiği zaman, bu hükme uyulur, artık

Ömer’den fetva istenmez.)

Beyhakî ibn-i Huzeyme’den nakletti ki: İbn-i Huzeyme

(r.a.) şöyle der: “Resûlullâh (s.a.v.)’in haberi sahih olduğu

müddetçe hiçbir kimsenin onun tersine görüş beyan et-

meğe hakkı yoktur.”

Beyhakî, Yahya b. Adem’den nakletti ki: Yahya şöy-

le dedi: Resûlullâh (s.a.v.)’in bir sözü varsa, başka bir

kimsenin sözüne ihtiyaç kalmazdı. Resûlullâh (s.a.v.)’in

bıraktığı sünnetin nesh olmadığını bildirmek için,

Resûlullâh (s.a.v.)’in sünneti, Ebû Bekir (r.a.)’in sünneti,

Ömer (r.a.)’in sünneti denilirdi (Yani Resûlullâh (s.a.v.)’in

sünneti nesh olsa idi, Ebû Bekir (r.a.) ve Ömer (r.a.) zâten

bunları yapmazdı.)

Beyhakî Mücahid (r.a.)’den nakletti: Mücahid dedi ki:

“Herhangi bir kişinin sözü, alınır da, terkedilir de,

ancak ResûluIIah (s.a.v.)’in sözü bundan müstesnadır.

Resûlullâh (s.a.v.)’in sözü hep alınır.”,

(İmâm-ı Suyûti, Akîdede Sünnetin Yeri, s.68)

 

 

SEYFULLAH HZ. HALİD B. VELİD (R.A.)

 

Busra’nın fethinde,  şafak vakti güneşin ziyası İslam’ın

askerlerinin üzerine aksetmiş, iki taraf tüm gücüyle bir müca-

deleye ölümüne hazırlanmış idiler. İslam askerleri (Asâkir-i

İslâmiyye) Hâlid bin Velid (r.a.)’ın imâmetiyle sabah namazını

kıldılar. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Allah (c.c.)’nun Kılıcı

(Seyfullah) ünvanı ile onurlandırdığı Halid bin Velid (r.a.) atına

binerek askerlere hitaben: ‘‘Askerler! Rumların hayatı sev-

diği kadar, ölüme muhabbet ettiğinizi bilirim. İşte elimde

Şeriat’ın yalın kılıcı, önümde Livayı Muhammedi (Peygam-

berimizin Sancağı) duruyor. Sizi İ’lâyı Kelimetullah’a da’vet

ediyorum. Bugün mücâhidlerîn rûhânî sesleri, düşmanla-

rın kulaklarını dehşetle dolduracakdır. Daha henüz yara-

ları kapanmış vücûdumun titremeleri, kalbimin mukaddes

atışları, bu muharebeye atılmaktan beni alıkoyamaz. Haydi

sizi göreyim din arslanları!!! Peygamberimiz (s.a.v)’in doğ-

ruluğunu, dînimizin yüceliğini fedakârca insanlık alemine

gösterelim. Ölümden korkmanın hayata hiç faydası yok-

dur. Maksadımız cennetin bahçeleri ve dünyânın büyük

sarayları değil, ancak rızâ’ullahdır. Yürüyünüz, varsın bu

sahralar İsm-i Celâl ile inlesin!!!’’

Yine askerlere hitaben:

‘‘Bugün âlem-i İslâmiyyet sizlerin kılıçlarınıza bakıyor,

eminim, Resûlullah (s.a.v.)’i gören gözler ölümden kork-

maz’’-. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in Kahramanlığını dü-

şününüz! Bugün ben canımı fedaya, gidiyorum, bir müslü-

manın hayal etmem ki, arkamdan gelmesin!’’

Hazret-i Seyfullah (r.a.)’ın bu etkili nutku, askerlerin kalp-

lerini o derecede kuvvetlendirdi ve  yüreklerinin en gizli köşe-

lerine kahramanlık duygularını yağmur misali öyle yağdırdı ki;

bu iman damlaları harb endişesini ve hayatı onlara unutturdu.

Hazret-i Hâlid (r.a.)’ın billur semâya benzeyen nurlu yüzünde

kahramanlık ve yiğitlik parlamakdaydı.

Seyfullah (r.a.)’ın ateşe atılır derecede dîn uğrunda canını

tehlikeye saldığını gören gazilerin her birisi, kahramanlık kıvıl-

cımı suretinde düşman üzerine şiddetle hücum ettiler.

(Hz. Mahmud Sami (k.s.), Ashab-ı Kiram, s.382)

 

 

Hz. Ömer (r.a.) Humus’a vali olarak gövredirdiği Hz.

Umeyr (r.a.)’ı Medine’ye dönmesini ister. Geldiğinde ona

“Üstlenmiş olduğun vazifeyi yerine getiriyor musun?”

diye sorar. “Ya Mü’minlerin Emiri vermiş olduğun vazifeyi

yerine getiriyorum. Vergileri topluyor ihtiyaç sahiplerine

dağıtıyorum ve  adelet üzere karar veriyorum.” Hz. Ömer

(r.a.), onu yeni bir yere vali olarak atamak ister; ancak

Hz. Umeyr (r.a.) istemez. “Ey Ömer (r.a.), valilik ağır bir

görev artık onu kabul edemem. Müsaade buyur ben evi-

me çekilmek isterim” der. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.),

Hz. Umeyr (r.a.)’ı uğurlar. Bir zaman sonra Hz. Umeyr

(r.a.)’ın evine Hz. Haris (r.a.)’ı gönderir. “Umeyr’in yanına

git, eğer fakirlik içinde yaşıyorsa şu yüz dinarı benim ta-

rafımdan hediye et.” der.

Hz. Haris (r.a.) eve geldiğinde Hz. Umeyr (r.a.)’ı göm-

leğine yama yaparken bulur. Üç gün misafir olarak kalır

ve arpa çorbasından başka bir şey yemediğini görür. Gi-

derken “Mü’minlerin Emiri bu  bir kese altını sana ver-

memi istedi. Al senindir” der. Hz. Haris (r.a.) olanları Hz.

Ömer’e (r.a.) anlatır. Bir süre sonra Hz. Ömer (r.a.), Hz.

Umeyr’i (r.a.) tekrar yanına çağırır: “Sana gönderdiğim

bir kese altını ne yaptın Ey Umeyr?” “Şehit ailelerine da-

ğıttım” der. Hz. Ömer (r.a.) “Allah sana merhamet etsin.

Ben de sana yiyecek ve iki kat elbise vereyim” Bunun

üzerine Hz. Umeyr (r.a.) “Benim giyeceğim de var yiyece-

ğim de. Evimde iki avuç arpa bırakmıştım. Şükürler olsun

ki bitince Rabbim rızıklandırır. Sen onları şehit ailelerine

dağıt onların benden fazla ihtiyacı var. Giyecekleri de fi –

lancanın anasına vereyim” deyip yanından ayrılır.

Hz. Umeyr (r.a.) vefat ettiğinde cenazesinde Hz. Ömer

(r.a.) “Said oğlu Umery gibi biri daha olsaydı da İslama ve

müslümanlara hizmet etseydi” diye buyurur.

(Hz Muhammed (s.a.v.)’in Arkadaşları s. 72)

 

ANNELERİMİZDEN HZ. ZEYNEB BİNT CAHŞ (R. ANHÂ)

 

Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in mübarek hanımların-

dan. İsmi Zeyneb (r.anha), künyesi Ümmü Hakem’di. An-

nesi Resûlullah (s.a.v)’in halası Umeyme’dir.

Hz. Zeyneb (r.anha) ilk iman edenlerdendi. Mekke’den

Medine’ye hicret etti. Resûlullah (s.a.v.)’in azadlı kölesi

Zeyd bin Harise (r.a.) ile 623 yılında nikâhlandı. Zeyd bin

Harise (r.a.) Hz. Zeyneb (r.anha)’nın hakkını gözetemedi-

ğinden bir yıl sonra hicretin üçüncü senesinde ayrıldılar.

Hz. Zeyneb (r.anha) Zeyd (r.a.)’dan ayrıldıktan sonra ge-

çen birkaç ay içinde bir azadlı tarafından zevceliğe layık

görülmemiş bir duruma düşmesini düşünüp, üzülüyordu.

Efendimiz (s.a.v.) halasının kızının durumuna üzülüp, onun

şerefini iade etmek, aynı zamanda bir cahiliye âdeti olan ev-

latlıkların zevceleriyle evlenme yasağını ortadan kaldırmak

isteyerek Hz. Zeyneb (r.anha)’yı nikâhlamak istedi. Zeyneb

(r.anha) bunu işitince sevincinden iki rekât namaz kılıp “Ya

Rabbi, senin Resûl’ün (s.a.v.) beni istiyor. Eğer onun zevce-

liği ile şereflenmemi takdir buyurdun ise, beni ona sen ver”

diye dua etti. Duası kabul olup Ahzab Suresi’nin 37. ayet-i

kerimesi gelerek “Zeyd, onun hakkında istediğini yap-

tıktan sonra (yani Zeyneb’i boşadıktan sonra), biz, onu

sana zevce eyledik” buyuruldu. Hz. Zeyneb (r.anha)’nın

nikâhını Allah-u Teâla yaptığı için, Resûlullah (s.a.v) ayrıca

nikah yapmadı. Hz. Zeyneb (r.anha) şöyle derdi :

Ya Resûlullah (s.a.v.)! Vallahi, ben diğer hanımlarından

herhangi biri gibi değilim. Diğer hanımlarını babaları, kar-

deşleri veya aileleri evlendirmiştir. Beni ise Allah (c.c.) se-

ninle semâda evlendirmiştir.

Zeyneb Bint Cahş (r.anha), hicretin yirminci senesinde

vefat etti. Cenaze namazını müminlerin emîri Hz. Ömer

(r.a.) kıldırdı ve müminlerin annesini Cennet-ül Baki’ye

uğurladı.

Fransızların edepsiz şairi Voltaire, Resûlullah (s.a.v)’in

Hz.Zeyneb (r.anha)’yı zevceliğe kabul buyurmasını tarihe

taban tabana zıt ve uydurma, âdi ve alçak iftiralarla, şiir

düzerek bir tiyatro kitabı yazmıştır. Müslümanların halîfesi,

Sultan İkinci Abdülhamid Hân, bu piyesin sahnede oyna-

tılacağını işitince, Fransa ve İngiltere hükümetlerine ülti-

matom vererek hemen önlemiş ve bütün insanlığı bu yüz

kızartıcı durumdan kurtarmıştır.

(İslam Alimleri Ansiklopedisi c. 1 s. 234)

 

İLK İKİ HALİFENİN ALLAH (C.C.)

VE RESÛLÜ (S.A.V.) İNDİNDEKİ DEĞERLERİ

 

Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.a.e.)’in faziletleri pek büyük-

tür. Hz. Ebu Bekir (r.a.)’ın cenazesi Hz. Peygamber (s.a.v.)’in

kabrinin kapısına kadar götürülüp, “Selâm olsun sana ey Allah

(c.c.)’nun Resûlü (s.a.v.), kapıdaki Ebu Bekir (r.a.)’dır” diye nida

edildiğinde, birden kapı açılır ve kabirden ansızın gelen bir ses,

“Seveni, onu sevenin yanına koyun” der.

Hz. Ömer (r.a.)’a gelince, ondan pek çok keramet zuhur et-

miştir. Hz. Ömer (r.a.) birgün bir ordu yollamıştı. Ordunun ba-

şına da, adı Sâriye İbn el-Husayn (r.a.)’ı emir tayin etmişti. Hz.

Ömer (r.a.) cuma günü hutbe okurken, minberin üzerinde bu-

lunduğu sırada, hutbesinde, “Ey Sariye, dağa dağa! (dağ tarafı-

nı tut!)” diye bağırır. Hz. Ali İbn Ebî Talib (k.v.) şöyle der: “Ben bu

sözün hangi günde söylendiğini yazdım.” Daha sonra, ordunun

öncü kuvvetlerinin temsilcisi çıkagelir ve “Ey mü’minlerin emiri,

biz cuma günü hutbe zamanında savaşıyorduk. Karşı taraf bizi

hezimete uğratmıştı. Bir de ne görelim, “Ey Sariye, dağa dağa!”

diye bir ses geldi. Bunun üzerine biz sırtımızı dağa verdik. Ne-

ticede Allah (c.c.) kâfirleri hezimete uğrattı ve biz, o sesin bere –

keti sebebiyle zafer ve ganimet elde ettik” der. Nebi (s.a.v.)  Hz.

Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.a.e.)’e, “Siz, benim kulağım ve gözüm

gibisiniz” buyurmuş, Hz. Ömer (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v)’in

gözü gibi olduğu için uzak yerleri görebilmiştir.

Medine’de bir deprem olmuştu. Hz. Ömer (r.a.) kamçısını

yere vurup, “Allah (c.c.)’nun izniyle dur!” dedi. O da durdu. Ve

artık, bundan sonra Medine’de zelzele görülmedi.

Medine’nin bir yangın çıkar. Hz. Ömer (r.a.) bir tuğla üzerine

“Ey ateş, Allah (c.c.)’nun izniyle sön!” diye yazar ve onu, yanan

yere atar. Derken orası, o anda söner.

(Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb c. 15 s. 125-126)

 

 

 

 

 

  1. ALİ (K.V.) İÇİN GÜNEŞİN HAPSEDİLMESİ

 

İmâm Tehavî bu husûsta, Esma Bint-i Umeys

(r.anha)’dan iki tarikten Mişkilü’l-Asar hadîs rivâyet etmiştir:

“Peygamber (s.a.v.)’in, mübârek başı Hazreti Alî (k.v.)’in

kucağındayken, kendisine vahyolundu. İmâm Alî (k.v.)

ikindiyi, güneş batıncaya kadar kılmamıştı. (Resûlullâh

(s.a.v.)’den) O vahiy hali geçtikten sonra buyurdu:

– Yâ Alî, ikindiyi kıldın mı?

– Hayır! Kılamadım. Bunun üzerine Allâh Resûlü (s.a.v.)

şöyle buyurdu:

“Allâhım, O, şüphesiz senin ve Resûlü’nün

tâatındaydı, güneşi ona geri çevir!”

Esma (r.anha) dedi ki:

“Onu gördüm. Battıktan sonra tekrar doğdu, dağlar ve

yerin üzerinde durdu. Bu Hayber’in es-Sahbâ semtindey-

di.” (Buhari,Tirmizi)

Denildi ki: Bu hadîs sabittir ve râvileri de sika (kendileri-

ne güvenilen kimseler)dir.

İmâm Tehavî naklediyor: Sâlih oğlu Ahmed diyordu ki:

İlmi kendine yol (meslek) edinen kimse için, Esma

(r.anha)’nın naklettiği hadîsi ezberlemekten yüz çevirmesi

yakışık almaz. Çünkü o, Nübüvvet alâmetlerindendir.

Bukeyr oğlu Yûnus, Ziyâdetü’l- Megâzî de rivâyet etmiş-

tir. Bu rivâyeti, Ebû İshak’tandır:

“Peygamber (s.a.v.) İsra gecesi geri döndüğü zamân

yoldaki kâfilenin durumundan kavmini haberdâr etti

– Peki kâfile ne zamân gelir acaba? diye sordular.

– Çarşamba günü! buyurdu.

Çarşamba günü geldi, Kureyş yolda beklemeye koyul-

  1. Akşam olup kâfile gelmeyince Allâh (c.c.)’nun Resûlü

(s.a.v.) duâ etti. Güneş(in) batması durdurulup gündüz bir

saat daha uzatıldı.”

Nebi (s.a.v.) Hz. Ali (r.a.) hakkında şöyle buyurmuştur:

“Ali’yi seven beni sevmiş olur. Ali’ye buğz eden bana

buğz etmiş olur. Ali’ye eziyet eden bana eziyet etmiş

olur. Bana eziyet eden dahi Allah’a eziyet etmiş olur.”

(Buhari, Müslim)

(Kadı ‘Iyâz, Şifâ-i Şerîf, s. 281)

 

ENSÂR’IN MİSÂFİRPERVERLİĞİ

VE FEDÂKÂRLIĞI

 

Muhâcirlerle ensâr arasında kurulmuş olan kardeşliğin

çok büyük te’sîri ve faydası görüldü. Zâten, Medineliler,

muhâcirleri, Medine’ye daha ilk geldikleri gün, evlerine

indirmek, ağırlamak için birbirleriyle yarışa girmişler, an-

laşamadıkları, onları paylaşamadıkları için, iki okla kur’a

çekilmedikçe, muhâcirlerden hiçbirisi, ensârdan hiçbirinin

evine inememişti.

Ensârın, Peygamberimiz (s.a.v.)’i misâfir etmek

husûsundaki istek ve tehalükleri daha büyüktü.

Peygamberimiz (s.a.v.), ancak: “Ben, bu gece,

Abdulmuttalib’in dayıları olan Neccar oğullarına inece-

ğim!” demek sûretiyle onları teskîn edebilmiş, Ebû Eyyûb-i

Ensârî (r.a.)’ın evine de, Neccar oğullarının aralarında çek-

tikleri kur’a neticesinde gidebilmişti.

Ensâr, bu kadarla da kalmadılar: “Yâ Resûlallâh (s.a.v.)!

Hurmalıklarımızı da, muhâcir kardeşlerimizle aramızda

bölüştür!” dediler. Peygamberimiz (s.a.v.): “Hayır, öyle ol-

maz!” dedi.

Bunun üzerine, ensâr, muhâcirlere: “Öyle ise, tımar

ve sulama zahmetini siz üzerinize alınız da, sizi hurma

mahsûlüne ortak yapalım.” dediler. Bunu, Peygamberimiz

(s.a.v.) de, uygun gördü.

İki taraf da: “İşittik ve itâat ettik!” diyerek Peygamberimiz

(s.a.v.)’in bu yoldaki tensîbine râzı oldular.

Peygamberimiz (s.a.v.), Bahreyn arazîsini parça parça

ayırmış ve dağıtmak üzere önce, ensârı çağırmıştı. Ensâr:

“Muhâcir kardeşlerimize bunun bir mislini ayırmadıkça, ol-

maz!” dediler.

Bunun üzerine, Peygamberimiz (s.a.v.): “Siz, madem

ki olmaz! dediniz (muhâcir kardeşlerinizi kendinize

tercih ettiniz). O hâlde, kevser havuzunda bana kavu-

şuncaya kadar, sabrediniz! Çünkü, benden sonra, size,

başkalarının tercîh edileceği bir zaman, gelecektir!”

dedi. (Tirmizi, Müslim)

(M. Âsım Köksal, İslâm Tarihi, c. 8-9 s. 114)

 

  1. ALİ (R.A.)’IN VASİYETİ

 

Hz. Ali (r.a.) diyor ki: Ey Oğul! Her şeyden önce Allah

(c.c.)’dan kork. Bütün emirlerini yerine getir. O (c.c.)’yu

anmakla kalbini yaşat. İpine sımsıkı sarıl. Eğer tutunursan

Rabbinle aranızdaki bağdan daha kuvvetli hangi bağ bulu-

nabilir? Kalbini mev’iza ile yaşat. Zâhidlikle onu öldür.

Ciddi olarak ölümü an. Ve ölümü anmakla kalbini yaşat

Her şeyin yok olacağını bil ve kalbinin de yoklukta karar

kılacağını ona bildir. Ona dünyâ facialarını ve musibetlerini

teker teker göster. Zamanın şiddetini ve kükreyişini gece ve

gündüzlerin aleyhine çevrildiğini düşün hatırla ve hatırlat…

Benim vasıyyetimden edineceğin şeylerin en hayırlısı

Allah (c.c.)’dan korkup O (c.c.)’ya sığınmak, O (c.c.)’nun

sana farz kıldığı şeyleri yerine getirmek, atalarının ve geç-

miş insanların izini takib etmektir. Şimdi sen kendi nefsine

nasıl güven ve îtimadla bakıyorsan, senden evvel geçen

ataların aynı şekilde kendilerine güveniyorlardı. Şimdi sen

nasıl düşünüyorsan onlar da aynı şeyi düşünüyorlardı. Fa-

kat neticede iyi ve doğru buldukları şeyi tuttular. Vazifelerini

noksansız yapmağa çalışdılar. İşte onların neticede var-

dıkları şeyi ve takib etlikleri yolu kabul etmek istemiyorsan,

onların başında takib ettikleri yolu aynen takip et. Fakat bu,

şüphelerini çoğaltmak ve düşmanlıklarını artırmak için de-

ğil, doğruyu ve hakikati anlayıp öğrenmek için olsun.

Bilmediğin şey hakkında konuşma. Vazifen olmayan

şeye karışma. Ve her işi kendi ehline bırak. Sonunda bir

felaketin gelmesinden korktuğun yolu terk et. Zira bir işte

felaket sezildiğinde onu

İyiliği emret ki iyilik ehlinden olasın. Münkeri kendisinde

Allah (c.c.)’nun rızası olmayan şeyi elin ile ve dilin ile or-

tadan kaldırmağa çalış. Bütün gücünü sarfederek münkeri

işleyenleri uzaklaşdır.

Allah (c.c.) yolunda hakkıyla çalış. O (c.c.)’nun uğrunda

mücâhede ve mücâdele etmekden çekinme. Herhangi bir

kimsenin ağır sözleri seni yolundan alıkoymasın. Nerede

olursan ol Hakk’a ulaşmak için bütün güçlükleri aşmaya

çalış.

(Hz. Mahmud Sami (k.s.), Hz.Ali (r.a.) , s. 80- 81)

 

RABİA B. KA’B’IN HZ. PEYGAMBER (S.A.V)’DEN

DUA İSTEMESİ

 

Rabîa b. Ka’b (r.anha) şöyle anlatıyor: Ben Hz. Peygam-

ber (s.a.v.)’e bütün gün hizmet eder, Yatsı Namazı’nı kılın-

caya kadar da yanından ayrılmazdım. Evine gittikten sonra

da belki birşeye ihtiyacı olur diye kapısında beklerdim. Bu-

rada usanıncaya kadar bekler, sonra da dönerdim. Bazı za-

manlar da uyku bastırır ve kapısının önünde uyuyakalırdım.

Bütün bu zaman zarfında Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sık sık

“Sübhânallâhi ve bihamdihi” dediğini duyardım. (Buhari)

Bir gün kendisine yaptığım hizmetlerden dolayı üzerinde bir

hakkım olabileceği kanaatıyla “Ey Rabîa b. Ka’b! Benden

bir isteğin varsa, söyle de vereyim!” buyurdular. Ben de

“Ey Allah (c.c.)’nun Resûlü (s.a.v.)! İzin ver biraz düşü-

neyim, sonra sana haber veririm.” dedim. Bunun üzerine

düşünmeye başladım. (Buhari) Nihayet “Bu dünya geçicidir,

öyleyse ben Hz. Peygamber (s.a.v.)’den âhiretim için birşey

isteyeyim” dedim. Bu kararı verdikten sonra Hz. Peygamber

(s.a.v.)’in yanına vardım. Beni gördüklerinde “Ey Rabîa!

Neye karar verdin?” diye sordular.

“Ey Allah (c.c.)’nun Resûlü (s.a.v.)! Senden beni ateş

ten kurtarması için Rabb’inin yanında bana şefaatçı ol-

manı istiyorum” dedim. O zaman “Ey Rabîa! Bunu sana

kim söyledi?” dediler. Ben de şunları söyledim:“Seni hak

ile gönderen Allah (c.c.)’ya yemin ederim ki bunu bana

hiç kimse söylemedi. Fakat sen “İste de vereyim” buyur-

duğun zaman, Allah (c.c.)’nun Peygamberi (s.a.v.) olduğunu

ve O (c.c.)’nun katındaki dereceni düşünerek kendi kendime

“Bu dünya geçicidir ve beni yaratan Allah (c.c.)rızkımı

da verecektir; öyleyse ben Hz. Peygamber (s.a.v.)’den

âhiretim için bir şey isteyeyim” dedim ve sonra da kal-

kıp sana geldim”. Bu sözlerim üzerine Hz. Peygamber

(s.a.v.) uzun uzun düşündüler ve sonra da “Peki bu de-

diğini kabul ediyorum. Fakat sen de çok secde etmek

suretiyle bana yardımcı olacaksın” buyurdular.

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s Sahabe, c.3 s.1157-1158)

 

  1. EBUBEKİR (R.A.)’IN YÜCE MAKÂMI

 

Ebû Hüreyre (r.a.)’in rivâyet ettiği bir Hadîs-i Şerîf’te:

“Eşyadan bir çift şeyi Allâh (c.c.) yolunda sadaka

veren kimse cennet kapılarından da‘vet olunur. Cen-

nette çeşitli kapılar vardır. Çok namâz kılanlar namâz

kapısından da‘vet olunur. Cihâd edenler, Cihâd kapı-

sından, sadaka verenler, Sadaka kapısından, oruç tu-

tanlar Reyyân kapısından da‘vet olunur.” buyurulmuş-

tur. (Müslim)

Hz. Ebû Bekir (r.a.) bu Hadîs-i Şerîf’i duyunca:

– Yâ Resûlallâh (s.a.v.), bu kapıların yalnız birinden çağ-

rılmakta zorluk yoktur. Acaba bu kapıların hepsinden çağrı-

lan kimse var mıdır? diye sordular. Cevâbında:

“- Evet vardır, ümîd ediyorum ki sen o kimselerden-

sin.” buyurdular.

Yine Müslim şerhinde, cennet kapılarının dört tanesi

açıklanmıştır. Bu kapıların nasıl oldukları açıklanmamıştır.

Fakat cennetin sekiz kapısının olduğunu biliyoruz. Bunlar-

dan biri, tövbe kapısıdır. Birisi, gadabına hâkim olanlar ve

insanları bağışlayanlar kapısıdır. Birisi, rızâ gösterenler ka-

pısıdır. Birisi de Eymen kapısıdır.

Buhârî şerhinde: “Bir kimsede bu sekiz vasıftan biri

bulunursa o vasıftaki kapıdan girer. Onun için bir zorluk

yoktur. Çünkü, maksad cennete girmektir. Fakat bütün ka-

pılardan çağrılanlar, her taraftan ikram görüyor demektir.

İstediği kapıdan girer. Kapıların hepsinden birden girmek

düşünülemez.” Şerh eden diyor ki: Cennetin, etrafı iç içe

sekiz sûrla çevrili bir kal‘a gibi olma ihtimâli vardır. Her

sûrun kapısı vardır. Bu sûretle birinci kapıdan çağırılan ilk

iki sûrun arasında kalır. İkinci kapıdan çağırılan, ikinci ve

üçüncü sûrun arasında kalır. Sekizinci kapıdan çağırılan

cennetin ortasına girmiş olur.

(Şemsüddîn Ahmet Efendi, Dört Büyük Halîfe, s.41-50)

 

NEBİ (S.A.V.)’İN SEVGİLİ KIZI

  1. RUKİYYE (R. ANHA)

 

Seyyidu’l-Beşer (s.a.v.)’in kızı, iki hicret sahibi. Efendimiz

(s.a.v) otuzüç yaşında iken, Hz. Zeyneb (r.anha)’dan sonra ikinci

kızı olarak Hz. Hatice Vâlidemiz (r.anha)’dan dünyaya gelmiştir.

Resûlullah Efendimiz (s.a.v.)’e peygamberliği bildirilmeden

önce Hz. Rukiyye (r.anha) Ebu Leheb’in oğlu Utbe’ye, Ümmü

Gülsüm (r.anha)’da Uteybe’ye nikâh edilmiş fakat evlilik gerçek-

leşmemişti. Fahr-i Âlem Efendimiz (s.a.v)’e peygamberliği bil-

dirilip, insanlar İslam’a davet edilmeye başlanınca, Ebu Leheb

ve oğulları düşman kesildiler. Utbe ve Uteybe, zahmete düşsün

diye Efendimiz (s.a.v.)’in kızlarını boşadılar. Bu hadiseden son-

ra Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e vahy gelerek Hz. Rukiyye

(r.anha)’nın Hz.Osman (r.a)’a nikâhlanması emredildi ve evlen-

diler. Onunla birlikte Habeşistan’a hicret ettiler.

Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in Medine’ye hicretinin ikinci

yılında Hz.Osman (r.a.) ve hanımı Medine’ye geldiler. İkinci ve

son hicret yurdunda oğlu Abdullah b. Osman (r.anha)’yı dünya-

ya getirdi. Yeni evi kendisine daha bir şen geldi. İlk çocuğunu

kaybetmenin acısını, annesinin vefatı dolayısıyla uğradığı derin

üzüntüyü ve iki hicreti dolayısıyla tattığı gurbet sancısını unut-

maya çalışırken yeni bir kederle, ikinci oğlunu kaybetmenin

üzüntüsüyle sarsıldı ve hastalandı.

Yirmi yaşında iken Bedir Gazası’nda hastalandı. Hz. Osman

(r.a.)’a Bedir’e gelmeyip zevcesine hizmet etmesi emrolundu.

Bedir zaferinin müjdesi Medine’ye geldiği gün defnolundu. Hz.

Osman (r.a.) hanımını kabre indirdi. Kabrinin toprağını düzeltti-

ğinde Resûlullah (s.a.v.) Bedir’den geldi.

Izdıraplı baba gelince son uykusuna yatmış olan kızına yak-

laştı. Nazik kalbi hüzün ve kederle dolu olarak onunla bir nevi

vedalaştı. Sonra kız kardeşinin yatağına kapanıp hıçkıra hıçkıra

ağlayan küçük kızı Fatıma (r.anha)’ya şefkatle eğildi.

Kızı Fâtıma (r.anha) ağlayarak kabrin kenarına oturdu.

Resûlullah (s.a.v.)’de elbisesinin yeniyle onun gözyaşlarını si-

liyordu.

Medine halkı Resûlullah (s.a.v.)’in iki hicret sahibi kızının ce-

nazesini Bakî kabristanına taşıdı ve aynı gün Bedîr şehitlerinin

mübarek kanıyla sulanan Medine’nin temiz toprağına kondu.

(İslam Tarihi Ansiklopedisi s. 118-119)

 

ASHÂB-I KİRÂM (R.A.)’IN CÖMERTLİĞİ

 

Gündüzün ortalarında, Resûlullâh (s.a.v.)’in yanına çıp-

lak ve fakir bir takım kimseler çıkageldiler.

Resûlullâh (s.a.v.), öğle namâzını kıldırdıktan sonra

cemâata bir hutbe îrâd etti. Hutbesinde, Allâh (c.c.) hamd-ü

senâda bulundu ve:

“Ey insanlar! Sizi, bir tek candan yaratan, ondan da

yine onun eşini vücûda getiren ve ikisinden bir çok er-

kek ve kadın türeten Rabbinizden korkunuz. Kendisi-

nin ismini öne sürmek sûretiyle birbirinize dileklerde

bulunduğunuz Allâh (c.c.)’den ve akrabalık bağlarını

kırmaktan sakınınız. Şübhe yok ki: Allâh (c.c.), sizin

üzerinizde gözcü bulunuyordur.” (Nisa s. 1.â.) “Ey îmân

edenler! Allâh (c.c.)’den korkunuz. Herkes, yarın (âhiret

günü) için ne gönderdiğine bir baksın! Allâh (c.c.)’den

korkunuz! Çünkü, Allâh (c.c.), ne yaparsanız, hakkıy-

la haberdârdır.” (Haşr s. 18.â.) âyetlerini okudu. Sözüne

devâmla: “İnsan, dinarından, dirheminden, elbisesin-

den, bir sa‘ buğdayından, bir sa‘ kuru hurmasından

-hattâ yarım hurma bile olsa- sadaka vermelidir.” bu-

yurdu.

Derken, Ensâr (r.a.)’den bir adam, eliyle taşımakta zor-

landığı bir kese getirdi. Sonra, birbiri ardınca herkes, bir

şeyler getirmeğe başladı. Nihâyet, yiyeceklerden ve elbi-

selerden iki küme meydâna geldiğini gördüm. Resûlullâh

(s.a.v.)’in yüzünün altınla yaldızlanmış gümüş gibi parılda-

dığını gördüm.

Bunun üzerine, Resûlullâh (s.a.v.): “Her kim, İslâm’da

güzel bir çığır açarsa, o çığırın ecri ile kendisinden son-

ra o çığırla amel edenlerin ecirlerinden hiçbir şey ek-

siltilmemek şartiyle sevâbları kendine âit olur. Her kim

de, İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o çığırın vebâli ile

kendisinden sonra onunla amel edenlerin vebâli, hiçbir

eksikleri olmamak üzere ona âid olur!” buyurdu. (Müslim)

(M. Âsım Köksal, Peygamberler Târihi, c. 17, s. 104)

 

KARDEŞİMİ PARMAK UÇLARINDAN TANIYABİLDİM

 

Enes b. Mâlik (r.a.) anlatıyor: Bana amcam Enes b.

Nadr (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.) ile birlikte Bedir’de bulunama-

dığını söyledi. Bu ona güç gelmiş. (Dedi ki):

Resûlullâh (s.a.v.)’in bulunduğu ilk harbde bulunama-

dım. Allâh (c.c.) bana bundan sonra Resûlullâh (s.a.v.)’le

birlikte bir harb gösterdi ise işte ne yaptığımı Allâh (c.c.)

görüyor!..

Başkasını söylemekten çekindi. Sonra Resûlullâh

(s.a.v.)’le birlikte Uhud gününde bulundu. Karşısına Sa‘d b.

Mu‘az (r.a.) çıktı. Enes (r.a.) O’na:

– Yâ Ebâ Amr, nereye? – Ah (şu) cennetin kokusu!.. Onu

Uhud’un yanında buluyorum! dedi. Sonra küffârla harb etti.

Nihâyet öldürüldü ve cesedinde kimi vurmadan, kimi yara-

lama ve ok izinden seksen küsür yara bulundu. Kızkardeşi

(halam) Rubeyyi binti Nadr:

– Kardeşimi ancak parmak uçlarından tanıyabildim, dedi

ve şu Âyet nâzil oldu: “Mü’minlerden öyle adamlar Allâh

(c.c.)’ya verdikleri sözde sâdık kalırlar. Onlardan bazısı

vefât etti; ba‘zısı da bekliyor. Ama hiçbir tebdîl yapma-

dılar.” (Ahzâb s. 23.â.) Bu âyetin onunla arkadaşı hakkında

indiği sanılıyor.

Hz. Sa‘d (r.a.): “Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Ben onun yap-

tığını anlatmaya kâdir değilim.” demiştir. Hz. Enes (r.a.)’in

tanınmaz hâle gelmesi, aldığı seksen küsür yaradan ve

müşrikler tarafından ağzı, burnu vesâir uzuvları kesildiğin-

dendir. Resûlullâh (s.a.v.)’e cesurluk, hamiyyet ve riyâ için

çarpışan kimsenin hükmü soruldu. Bunların hangisi Allâh

yolundadır? (denildi). Resûlullâh (s.a.v.) de:

“Kim yalnız kelimetullâh yüce olsun diye çarpışırsa

işte o Allâh (c.c.) yolundadır.” buyurdu. (Sahîh-i Müslim)

(Ahmet Dâvudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi 9.c., 103.s.)

 

  1. ÖMER (R.A.)’IN KUR’AN’A SAYGISI

 

Bahriyye (r.a.)’dan şöyle rivayet edilir: Amcam Hidaş, Al-

lah Resûlü (s.a.v.)’den, içinde yemek yediği çanağı istedi.

Onu zemzem suyu ile doldurur, başına ve yüzüne döker,

giderdi. Sonra evimize bir hırsız girdi. Bazı eşyalarımızla

beraber o çanağı da çalıp götürdü. Çanak çalındıktan son-

ra Hz. Ömer (r.a.) bize geldi. Çanağın çıkartılmasını istedi.

“Ey Mü’minlerin Emîri! O çanak bizim diğer eşyaları-

mızla birlikte çalınmıştır” dedik. Hz. Ömer (r.a.), “Biz,

Ömer (r.a.)’ın kızıp, hırsıza veryansın edeceğini bekler-

ken. O sadece “Hayret! Hz. Peygamber (s.a.v.)’in çana-

ğını bile çalmış” dedi.

Uyeyne b. Hısn b. Huzeyfe b. Bedir (r.a.), Medine’ye

geldi. Yeğeni Hurr b. Kays (r.a.)’ın evinde konakladı. Uyey-

ne (r.a.), yeğenine, “Ey yeğenim! Şu emirin yanında se-

nin sözün geçer. Bana huzuruna girmek için izin ister

misin?” dedi. Bunun üzerine Hurr, Hz. Ömer (r.a.)’dan izin

istedi. Amcası Hz. Ömer (r.a.)’ın huzuruna girdiğinde “Ey

Hattab’ın oğlu! Allah (c.c.)’ya yemin ederim, bize değer

vermiyorsun. Aramızda adâlet yapmıyorsun” dedi. Bu

sözler üzerine Hz. Ömer (r.a.) öfkelendi. Hatta onu döv-

mek istedi. Hurr, “Ey Mü’minlerin Emiri, Allahu Teâlâ,

Peygamberi (s.a.v.)’e “Bağışlayıcı ol. Marufu emret ve

cahillerden yüz çevir” (A’raf: 7/199) buyuruyor. Bu amcam

da cahillerdendir!” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.)

hemen sakinleşti; çünkü Hz. Ömer (r.a.),  Allah (c.c.)’nun ki-

tabına karşı çok hassas ve hürmetkârdı. Hz. Ömer (r.a.)’ın

hiçbir zaman öfkelenip de, Allah (c.c.)’nun zikri kendine ha-

tırlatıldığında veya Allah (c.c.)’nun azabından söz edildiğin-

de, derhal yapmak istediğinden vazgeçmediğini görmedim.

Bilâl-i Habeşî (r.a.), bana, “Ey Eslem! Siz Hz. Ömer

(r.a.)’ı nasıl görüyordunuz?” dedi. Ben de, “Hz. Ömer

(r.a.) çok hayırlı bir insandı. Fakat kızdığında, bir tuhaf

olurdu” dedim. Bilâl (r.a.), “Öfkelendiğinde onun yanın-

da Kur’an’dan bir ayet okunsa, öfkesi hemen giderdi”

dedi. Hz. Ömer (r.a.) bir gün bana bağırdı ve kamçısıyla

vurmak istedi. Fakat ben ona, “Sana Allah (c.c.)’yu hatır-

latıyorum” dedim. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) kamçı-

yı attı. “Sen bana büyük bir şeyi hatırlattın” dedi.

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe 3/98-99)

 

İLK MÜFTÎLERDEN ÜBEYY İBN-İ K‘B (R.A.)

 

Übeyy bin Ka’b (r.a.), Enes bin Ali’ye (r.a.) buyuruyor ki:

“Sizler iki şeyi yapınız: Birisi hak yoldur ki, O İslâm dini-

dir. İkincisi de, Resûlullah (s.a.v.)‘in sünnet-i seniyyesidir.

Kim ki bu iki şeye riâyet eder ve onunla beraber Allahu

Teâlâ’yı zikr ederse, O (c.c)’nun korkusundan gözlerinden

yaş gelirse o kimsenin vücuduna ateş temas etmez.’’

Übeyy bin Kâ’b bin Kays el-Ensârî (r.a.)’ın bir künyesi

“Eb’ul-Münzir”dir ki bu künyeyi Hz. Peygamber  (s.a.v) vermiş-

tir. Ve diğeri “Eb’ut-Tufey”dir ki bunu da oğlu Tufeyl sebebiyle

Hz. Ömer (r.a.) vermiştir. “Seyyid’ül-Kurrâ”  (Kur’ân okuyanla-

rın efendisi) ve “Seyyid’ül-Ensâr” (Ensârın efendisi) lakâbları

da O (r.a.)’na aittir.

Hz. Übeyy (r.a.) İslâmiyetin Medine taraflarında yayıldığı

sıralarda, ikinci Akabe biâtından önce müslüman olmuş; daha

sonra yetmiş kişi ile Akabe’ye iştirak ederek, müslümanlığını

ve Resûlullah (s.a.v.)’e olan bağlılığını kuvvetlendirmiştir. Hic-

retten sonra Resûlullah (s.a.v) kendisini Aşere-i Mübeşşere-

den (Cennet ile müjdelenen) Sa’îd bin Zeyd (r.a.) ile kardeş

yapmıştır.

Übeyy bin Ka’b (r.a.) Hicretten sonra ilk vahiy kâtibi olmak

şerefine nâil olmuş, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) zamanında Kur’ân-ı

Kerîm’i hıfz etmiştir. Ayrıca Hadîs-i Buhârî’de beyan olunduğu

üzere Peygamber Efendimiz (s.a.v.) : “Kur’ân’ı dört kişiden,

yani Abdullah b. Mesûd, Salim, Muâz ve Übeyy b. Kâ’b’dan

öğreniniz.” buyurmuştur. (Ahmed Bin Hanbel, Müsned 190)

Übeyy bin Ka’b (r.a.), hayatını İslâmî ilimlere adamış

bir Sahâbî idi. Kur’ân’da, tefsîrde, hadîste, büyük bir imam

olup, ünlü fakîhlerdendi. Übeyy bin Ka’b (r.a.) aynı zamanda

Eshâb-ı kirâmın müctehidlerindendi de Hz. Ebû Bekir (r.a.) ve

Hz. Ömer (r.a.) devirlerinde ortaya çıkan birçok meseleyi fet-

valarıyla hal yoluna koymuştu.

Târîh-i vefatı ihtilaflı olup Hicret-i seniyyenin on dokuz veya

yirminci senesidir. Cenâze namazını Hz. Osman kıldırmış olup

Baki’ kabristanında medfundur.

(İslam Alimleri Ansiklopedisi c.1 s.388-399

Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s) Ashab-ı Kiram s.271-275)

 

  1. EBUBEKİR (R.A.)’IN TAKVÂ VE GEÇMİŞTEN

İBRET ALMAKLA İLGİLİ HUTBESİ

 

Amr b. Dinar’dan rivayetle Hz. Ebubekir (r.a.) bir hut-

besinde “Ey Allah (c.c.)’nun kulları! Şunu bilin ki, Allah

(c.c.)’ya ihlasla ibadet ettiğiniz müddetçe, rabbinize ita-

at ve hakkınızı korumuş olursunuz. Öyleyse yaşadığı-

nız günlerde borçlarınızı ödeyin ki, gelecekte size azık

olsun ve ihtiyaç duyduğunuz zaman hazır bulunsun.

Ey Allah (c.c.)’nun kulları! Sizden önce geçenleri

düşünün. Dün ne idiler, bugün ne oldular? Yeryüzünü

onaran o sultanlar şimdi nerede? Kendileri unutulduğu

gibi, isimleri de silindi. Onlar sanki dünyaya hiç gelme-

miş gibi oldular. Sanki onlar bir hiçtir. Kendileri karanlık

kabirde yatarken saray ve köşkleri yerle bir olmuştur.

Onların hiçbirini görüyormusun veya onlardan bir fısıltı

olsun duyuyor musun? Tanıdığınız arkadaş ve akra-

balarınız şimdi nerede? Onlar da amellerinize misafir

olmak için dünyadan gittiler, kimisi kurtuluşa, kimisi de

hüsrana uğramıştır. Kuşku yok ki, Allahu Teâlâ ile mah-

lukları arasında akrabalık bağı yoktur ki, Allah (c.c.)’den

özel bir muamele görsün. Allah (c.c.)’nun azabından

ancak, Allah (c.c.)’ya itaat etmek, emirlerine uymak kur-

tarabilir. Sonu ateş olan keyifli bir hayatta hayır yoktur.

Sonu cennet olan sıkıntılı bir hayatta da şer yoktur. Ben

bu sözümü söyler, hem kendim hem de sizin için Allah

(c.c.)’den mağfiret dilerim” dedi.

Nuaym b. Nemha’dan rivayetle ise Hz. Ebubekir

(r.a.) “Allah (c.c.) rızası için söylenilmemiş bir sözde ha-

yır yoktur. Allah (c.c.) yolunda sarf edilmeyen bir malda

hayır yoktur. Cehâleti, hâlimliğine galip gelen bir insan-

da hayır yoktur. Allah (c.c.) yolunda, kınayanın kınama-

sından çekinerek hakkı söylemeyen bir kimsede hayır

yoktur” buyurmuşlardır.

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.4 s.179.)

 

ASHÂB (R.A.E.)’NİN,

RESÛLULLAH (S.A.V.)’E TESLİMİYETİ

 

Adamın birisi Ebü’d-Derdâ (r.a.)’e gelerek:

“- Ebü’d-Derdâ, evin yandı!” dedi. Ebü’d-Derdâ (r.a.):

“- Yanmaz.” diye cevâb verdi. Birisi daha gelerek:

“- Ebü’d-Derdâ evin yandı!” deyince:

“- Yanmaz, diye karşılık verdi. Sonra bir başkası geldi

ve aynı şeyleri söyledi. Ebü’d-Derdâ (r.a.) ona da aynı

cevâbı verdi. Daha sonra bir başkası daha geldi ve:

“- Ebü’d-Derdâ, bir yangın çıktı. Senin evine kadar

geldi ve orada söndü.” deyince, Ebü’d-Derdâ (r.a.):

“- Zaten ben Allâh (c.c.)’nun evimi yakmayacağını bili-

yordum.” diye cevâb verdi. Adam:

“- Ebü’d-Derdâ, acaba evim yanmaz sözün mü, yok-

sa Allâh (c.c.)’ün evimi yakmayacağını biliyordum, sözün

mü, hangisi daha hayret vericidir, bilemiyoruz. Açıklar

mısın?” dedi.

Ebü’d-Derdâ (r.a.) de:

“- Bunda şaşılacak bir şey yok. Çünkü ben Resûlullâh

(s.a.v.)’in:

“- Allâh’ım! sen, kendisinden başka ilâh olmayan

Rabbimsin. Sana güvenip dayandım. Büyük Arş’ın

sahibisin, kerîmsin. Allâh (c.c.) ne istese o olur iste-

mediği olmaz. Allâh (c.c.)’ün yardımı olmadan hiçbir

hayır iş yapmaya, hiçbir kötülüğe mâni olmaya gü-

cüm yetmez.  Allâh (c.c.)’ün her şeye kâdir olduğunu

biliyorum. O her şeyi hakkı ile bilir. Rabbim, nefsimin

ve bütün canlıların şerrinden sana sığınırım. Onların

şerrine ancak sen mani olabilirsin.” diye duâ ettiğini

ve bunu sabahleyin okuyan kimsenin, akşama kadar hiç-

bir felâkete dûçar olmayacağını söylediğini işitmiştim.”

diye cevâb verdi.

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hadîslerle Müslümânlık, 4.c, 1412.s.)

 

İLK MÜSLÜMANLARDAN HÂLİD SAİD BİN AS (R.A.)

 

Peygamberimiz (s.a.v.)’in ashâbı içinde İslâmiyeti ilk olarak

kabul edenlerden dördüncü veya beşinci müslüman olduğu kay-

naklarda zikredilmektedir. “Sâbikûn-ı evvelin” adı verilen ilk

müslümanlardan olduğu kesindir. Adı, Hâlid bin Saîd bin As bin

Ümeyye bin Abd-i Şems el-Emevî’dir. Künyesi “Ebû Saîd’dir.

Habeşistan’a hicret için, ilk olarak hanımı ile birlikte

Mekke’den çıkanlardan olmuştur. On seneden fazla orada kal-

mıştır. Oğlu Saîd ve kızı Ümmü Hâlid orada doğup büyümüştür.

Osman (r.a.) devrinde Kur’ân-ı Kerîmi yazanlardan olmuştur. Hz.

Osman (r.a.) onu Velîd bin Utbe’den (r.a.) sonra Küfe Valisi tayin

etmiştir. Taberistan ve Gürcan’ı bu zât feth etmiştir.

Bir rü’yâsı İslâm’ına sebeb olmuştur. Şöyle ki: Rü’yâsında

kendini dûzah (cehennemin) kenarında görüp babası ateşe at-

mak istediği halde Hz. Resûlullah (s.a.v.) Hâlid bin Saîd’i (r.a.)

belinden kavrayarak kurtarmış. Bu rüyasını Hz Ebû Bekir (r.a.)

hikâye edince Hazret-i Sıddık (r.a.): ”Bu rüya haktır, senin ba-

ban cehennemliktir, Resûlullah (s.a.v.)’den sen müstefîz (istifade

eden) olacaksın” diye tefsîr ve teşvik etmekle Hz Hâlid (r.a.) gelip

Huzûr-i Resûlullah (s.a.v.)’de müslüman olmuştur.

Kendisi Kesir’ül-cûd bir zât olup birisi bir şey isteyipte vere-

mez İse “Cömertlik elde mevcud olandan yapılır” kaidesine bak-

mayıp vakt-ı yesârında vereceğine borçlu olmak üzere sened

verirdi.

Vefatında oğullarına : “Benim vasiyetimi hanginiz kabul ede-

cek” demiş. Büyük oğlu “Ben kabul ederim” deyince.“Borcum da

bunun içinde olacak” demekle oğlu “Ne kadar borcun var” demiş,

Saîd bin As “Seksen bin” deyince oğlu: “Bu kadar borcu neden

etdin” deyince: ”Oğlum bir kerîmin sulha (gedik) hacetini seddet-

tim. Birde bir adam gelip hayası cihetiyle zaruretini bana muk-

tedir olamayacağını anlayarak söyletmeden onun da hacetini

yerine getirdim” demiştir.

Hz. Hâlid (r.a.)’ın vefatı Hılâfet-i Ömer (r.a) zamanında vuku’

bulmuştur. İbn-i Kuteybe’nin kavlince müşârun-ileyh (sözü edilen

zat) (r.a.)  Yermuk’da şehid olmuştur.

(İslam Alimleri Ansiklopedisi c. 1, s. 280-282,

Hz. Mahmud Sami (k.s) Ashab-ı Kiram s. 289-291)

 

SAHABEYE DİL UZATANIN DÜNYA

VE AHİRETTEKİ DURUMU

 

Ashâb-ı Kiram ve din büyüklerini hayırla anmak, hep-

sine karşı sevgi ve saygı göstermek, hiç birine dil uzat-

mamak gerekir. Onlar arasında geçen bazı olayları ileri

sürerek haklarında hürmete aykırı sözler söylemek hiçbir

müslümana yakışmaz ve asla caiz olmaz. Hatta Hz. Ebû

Bekir (r.a.) ile Hz. Ömer (r.a.)’e dil uzatan veya bunlara ta’n

eden müslüman kâfir olur ve tevbesi kabul edilmez. Bu

kavil ile İmam Debbûsî (rh.a.) ve Ebu’l-Leys (rh.a.) amel

etmişlerdir. Fetvaya esas olan görüş de budur.

Bu kavil, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz dil uzatan

müslümanın tövbesinin kabul edilmeyeceğine dâir olan

kavli, takviye eder. Peygamberimiz Muhammed Mustafa

(s.a.v.)’in hakkına riâyet etmek için güvenilmesi ve amel

edilmesi gereken hüküm de budur.

(İbn-i Âbidîn (r.a.), Reddü’l Muhtar, c.9, s.35-36)

Rivayete göre İbni Heylân isminde bir kişi. Sahabe-i Ki-

ram hakkında yakışık olmayan sözler söylüyordu.

İbni Heylân, bir gün duvar yıkıyordu. Yıktığı duvar ken-

di üzerine yıkıldı. Duvarın altında kalıp fecî bir şekilde can

verdi. Medine-i Münevvere’nin “bakî” kabristanlığına def-

nettiler. Fakat ikinci gün onu kabrinde bulamadılar.

Hatta onun üzerine defnedilen toprak bile yoktu. Bu du-

rumda başka birisinin o kabri deşme ve açma ihtimali yok-

  1. Çünkü o toprağıyla beraber kabir kaybolmuştu. Kabrin

kerpiçleri duruyordu. Bunu insanlardan büyük bir kalabalık

gördü. Hatta buna şahit olanlardan biri de Kadı Cemâleddin

Efendi idi. Zamanla bu olayın şöhreti o kadar yayıldı ki dün-

yanın her yerinden insanlar bu kabri görmeye geliyorlardı.

Bu hadise Allâhü Teâlâ hazretlerinin kalbini şerh ettiği kim-

selerin kendisinden ibret aldığı âyetlerdendir…

(İsmail Hakkı Bursevi (k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri, 7/279-280)

 

BEDRİN ARSLANLARI

VE HZ. UBEYDE (R.A.)’NIN ŞEHADETİ

 

Benî Neccâr’dan Afrâ Hatun (r.anhâ)’nın yedi oğlu var-

dı ve hepsi de Bedir’de hazır idiler. Oğullarından Avf ve

Muâz (r.a.e.) isimli genç iki oğlu ile Abdullah bin Revâha

(r.a.) Hazretleri; Utbe, Şeybe ve Velîd’e karşı mübârezeye

çıktılar. Utbe: “Bizim sizinle bir işimiz, kavgamız yok;

biz amcaoğullarımızı isteriz! ” diyerek onları reddetti. Bu

yüzden Utbe ile Şeybe, Resûlullah (s.a.v.)’e hitaben: “Ya

Muhammed (s.a.v.)! Bize denk ve akraba olan amcao-

ğullarımızı gönder!”  diye seslendiler.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri de: “Kalk

Yâ Ubeyde! Kalk Yâ Hamza! Kalk Yâ Ali!” diye buyurdu-

lar. Üçü de kalktılar. Yüzleri kapalı olduğundan Utbe âdet

olduğu için onlara isimlerini sordu. Sonra onlar da isim ve

şöhretlerini söyledi. Utbe, Şeybe ve Velîd de: “Tamam,

siz bizim dengimizsiniz. Buyrunuz.” dediler ve her-

kes kılıcını çekti. Hz. Ubeyde (r.a.) ile Utbe karşılıklı bir

iki hamle yaptılar; iki ihtiyar birbirini yaraladı ise de birisi

diğerinin işini bitiremedi. Hz. Hamza (r.a.) ile Hz. Ali (r.a.)

düşmanlarını bir hamlede öldürdüler. Hz. Ubeyde (r.a.)’ya

yardıma gidip Utbe’nin de işini bitirdiler. Hz. Ubeyde (r.a.)’ı

alıp Nebî (s.a.v.) Efendimiz’in huzuruna getirdiler. Ubey-

de (r.a.) ayağındaki kılıç yarasından kanlar akarak Nebî

(s.a.v.) Efendimiz’in huzuruna geldi ve: “Yâ Resûlullah,

ben şehîd miyim?” diye sordu. Resûlullah (s.a.v.) Efen-

dimiz de: “Evet” buyurarak makamının Firdevs Cenneti

olduğunu müjdelediler. (Buhari)

Hz. Ubeyde (r.a.) sevinçli bir şekilde, din uğrunda aya-

ğının kesilmesinden dolayı hiçbir üzüntü çekmeyeceğine

dair çok güzel beyitler söyledi. Fakat yarası ağır olduğu için

üç gün sonra Medîne’ye götürülürken Firdevs Cenneti’ne

yürüdü. Allah (c.c.) şefaatlerine Nail Eylesin. Amin.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Bedir Gazvesi s. 34)

 

MÜ’MİNLERİN EMİRİ HZ. ALİ (R.A.)’IN

TEVAZUUNDAN ÖRNEKLER

Sahabe buyuruyor ki:

– Hz. Ali (r.a.)’yi gördüm, bir dirheme hurma almıştı ve onu

abamsı bir elbisenin eteğinde taşıyordu. Ben veyahut da bir

başkası “Ey Mü’minlerin Emîri! Müsaade et de biz taşıyalım”

dedik. Hz. Ali (r.a.) “Hayır, çocukların babası onların yemeğini

taşımaya herkesten daha müstahaktır” dedi. (Müntehab IV/56;

Buhari, Edeb, s 81)

– Hz. Ali (r.a.) Halifeyken çarşılarda dolaşarak yolunu şa-

şıranlara yol gösterir, kayıpları araştırır, güçsüz ve fakirlere

yardım eder, satıcıların yanından geçerken onlara “İşte ahi-

ret yurdu: Onu yeryüzünde böbürlenmek ve bozgunculuk

yapmak istemeyenlere veririz. Sonuç sakınanlarındır” (Ka-

sas: 28/83) ayetini okuyarak “Bu ayet adalet ve tevâzû gösteren

idareciler ve halk üzerinde nüfuz sahibi kimseler hakkında in-

miştir” diyordu. (Müntehab, IV/56, İbn Asakir, Zazan’dan)

Hz. Ali (r.a.)’yi gördüm, kasırdan çıkıyordu. Sırtında iki elbi-

se vardı. Birisi baldırlarının yarısına kadar uzanan izar, diğeri

de ona yakın bir yere kadar sarkan bir cübbe idi. Elinde de bir

asa vardı. Onunla pazarda geziyor, Allah (c.c.)’nun takvasını

ve güzel alışveriş yapılmasını emrederek “Ölçüyü ve tartıyı

hakkıyla yapınız. Vücudunuzu şişirmeyiniz” diyordu.

Sonra bir hurmacının yanına vardı. Bir hizmetçinin ağla-

dığını görerek “Neden ağlıyorsun?” diye sordu. Hizmetçi kız

“Şu satıcıdan bir dirheme hurma aldım. Fakat efendim hurma-

ları iade etmemi emretti.” dedi. Hz. Ali (r.a.) hurmacıya “Hur-

maları al, parasını ver. Bu işte kızın bir yetkisi yoktur.” dedi.

Fakat hurmacı kabul etmek istemedi. Ben hurmacıya “Sen

O’nun kim olduğunu biliyor musun?” dedim. “Hayır” dedi. “O

mü’minlerin emiri Ali (r.a.)’dır.” dedim. Hurmacı bunun üzerine

kızın parasını verdi. Sonra “Ey mü’minlerin emiri, beni bağışla”

dedi. Hz. Ali (r.a.); “Benim seni bağışlamam, senin müşterileri

memnun etmene bağlıdır.” dedi. Sonra Hz. Ali (r.a.) hurma-

cıları gezerek “İhtiyaç sahiplerine yardım edin ki kazancınız

bereketli olsun.” dedi.

(İstiab, III/48; Sa’d, III/18 Cürmüz’den)

 

  1. EBUBEKİR (R.A.)’IN PEYGAMBER SEVGİSİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.) Mîrac yolculuğundan aynı gece

geri dönüp bu yolculuğu haber verince,müşriklerden bazıları

Ebûbekir (r.a.)’a koştular ve Peygamberimiz (s.a.v.)’in göklere

çıktığını söylediğini bildirdiler.

Hazreti Ebûbekir (r.a.), “Bunu eğer o söylüyorsa muhak-

kak doğrudur” dedi. Bunun üzerine, “Onun bu sözlerini de

mi tasdik ediyorsun?” dediklerinde, “Ben onu bundan daha

öte söylediklerim de peygamberliğini de tasdik ediyorum”

dedi. Bunun üzerini “Sıddık/çok tasdik eden” diye isimlen-

dirildi.

Mekke’nin fethedildiği yıl Ebu Bekir’in (r.a.) babası Ebu Ku-

hafe, Allah (c.c.) Resûlü’nün (s.a.v.) huzurunda müslümanlığı

kabul ettiğinde Ebu Bekir (r.a.) şöyle demiştir:

“Ey Allah (c.c.)’nun Resûlü (s.a.v.), Ebu Talib’in müslü-

man olması, bana babamın müslüman olmasından daha

sevimli gelirdi. Çünkü o müslüman olsaydı sen çok sevi-

nirdin.” Onun bu sözleri üzerine Resûlullah (s.a.v) gözyaşla-

rını tutamayarak ağladı.

Ebû Bekir (r.a.) Efendimiz (s.a.v.)’le beraber Sevr mağra-

sındayken, bir delik gördü, oradan yılan ve çıyan gibi bir muzır

hayvan çıkıp da Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e zarar vermesin diye

o deliği ayağıyla tıkayıp oturdu. Resûlullah (s.a.v.) de ona da-

yanıp uykuya vardı.

Halbuki o delikten bir yılan çıktı. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)

ayağını soktu. Ebû Bekir (r.a.), Nebi (s.a.v.) uyanıp da rahatsız

olmasın diye ayağını çekmedi. Lâkin canı acıyıp gözlerinden

yaş aktı ve gözyaşları Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in mübarek yüzü-

ne damlamakla uykudan uyandı.

– “Ne var yâ Ebâ Bekir?” diye sordu. O da:

– “Yâ Resûlallah (s.a.v.) ayağımı bir şey soktu amma

beis yok. Anam, babam sana feda olsun.”diye cevap ver-

di.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) kalktı yılanın soktuğu yere tükrüğünü

sürdü, derhal acısı zail oldu ve Hz. Sıddîk (r.a.) da şifa buldu.

(Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu, Ebubekir (r.a.),

Üç Boyutuyla İslam, s.891,924 – Kalplerin Azığı c.3 s.528)

 

CÖMERT OĞLU CÖMERT SAHABİ

ADİYY BİN HÂTEM (R.A)

 

Adiyy (r.a.) anlatır: bir gün Hz. Ömer (r.a)’ın yanına ka-

bilemden bir kaç kimseyi götürmüştüm. Hz. Ömer (r.a) bizi

karşıladı. Dedim ki “Beni tanıyor musun?” O (r.a.)’da: “Evet.

Sevgili Peygamberimize kavmin inanmadığı zaman sen

imân ettin, inkâr ettikleri zaman sen doğruladın. Yüz çevir-

dikleri zaman sen vefâkâr oldun. Zulmettikleri zaman sen

sabırla karşıladın. Muhakkak ki ilk zekâtı kabilenden to-

playarak Peygamberimizi sevindiren sen oldun. Ey Adîyy

bin Hâtem” buyurdu.

Eshâb-ı Kirâm’dan Ebû Tarîf ismiyle tanınmıştır. Hz. Ali’nin

(r.a) sancaktarı olup, cesareti ve cömertliği ile şöhret bulmuştur.

Meşhûr şâir Hâtem’in oğlu olup nesebi: Adî bin Hâtem bin

Abdullah bin Sa’d bin Hazrec bin İmr-ül-Kays bin  dî’dir.

Adiyy bin Hâtem (r.a), hicretin yedinci yılında kabîlesi

nâmına sefaretle (elçi olarak) Medine’ye gelmiş ve kabilesi

halkının an-cemâatin (toplu olarak) müslüman olduklarını

Resûlullah (s.a.v) arzetmiştir. Huzûr-ı Saâdet’e girdiğinde Fahr-

i Kâinat Efendimiz (s.a.v) üstünde oturmakta oldukları bir min-

deri asalet ve necâbetine (temiz soy) hürmet ederek Adiyy bin

Hâtem (r.a)’a sunmuş ve onun üstüne oturtmuştur.

Cedd-i a’lâsı gibi kendisinin de cömertliği hakkında pek

çok nevâdir menkıbeler mevcut olup. “Cevâd ibn’ül-Cevâd”

(Cömert oğlu cömert) diye tavsîf olunur. Kabîle halkı ile be-

raber Adiyy bin Hatem’in (r.a) İslâmiyyeti çok kuvvetli ve pek

samîmî idi. İrtihâl-i Nebeviye’yi müteâkıb kabâil-i arap (arap ka-

bileleri) irtidâd (dinden dönmek) ettikleri halde Adiyy bin Hâtem

(r.a)’ın kabîlesinden hiç bir ferdin böyle çirkin bir hareketi

görülmemiştir.

Peygamberimiz (s.a.v.)’den 66 Hadîs-i Şerîf rivâyet etmiştir.

Sahih-i Buhârî’de 3, Müslim’de 5 hadîs-i şerîfi vardır. Sünen

sahipleri de Müşârün ileyhden (adı geçen zat) (r.a.) hadîs

nakletmişlerdir. Muammerîn-i ashabtan olup 120 sene veya

180 sene yaşadığına dair rivayetler vardır. “Hicretin 68’inci

yılında vefat etmiştir” diyen alimler de vardır.

(İslâm Alimleri  Ansiklopedisi c.1 s.190-192

Hz. Mahmud Sami (k.s.) Ashab-ı Kiram s.295-299)

 

EHLİ BEYTİN İKRAMA VERDİĞİ KARŞILIK

 

İmâm-ı Hasan ve Hüseyin ile Abdullah bin Ca’fer (r.anhüm)

Medine-i Münevvere’ye giderlerken yiyecekleri kalmadı. Açlık

ve susuzluktan iyice bunaldılar. Sonra “Allah (c.c.)’ya, tevek-

kül ettik” diyerek yoldan saptılar. Ovanın ortasında siyah bir

çadır içinde bir kadın vardı. Kadına selam verdiler. Kadın bu

üç zatın dünyâya rağbetleri olmadığını anladı. Kadından yi-

yecek istediler. “Keçim var. Kendiniz sağın, için” dedi. “Baş-

ka yiyeceğin var mı?” diye sordular. Kadın: “Keçiyi kesin

yiyin” dedi. Allahu Teâlâ’ya hamd ettiler. Kadına “Medine-i

Münevvere’ye geldiğinde muhakkak bize uğra.” diyerek yola

koyuldular. Kocası geldiğinde kadın olup biteni anlattı. Kocası

üzüldü. “Biliyorsun o keçiden başka bir şeyimiz yoktu.” diye-

rek kadını azarladı. Kadın: “Allahu Teâlâ Rahîm’dir, kullarını

aç bırakmaz. Böyle güzel yiğitleri  misafir etmeden gönder –

mek insafa sığmaz” dedi.

Bir zaman sonra kadınla kocası Medine-i Münevvere’ye

gittiler. Hikmet-i ilâhi Hz. Hasan (r.a.)’a, Bâb-ı selâm önünden

geçerken rastladılar. Hasan (r.a.) kadına: “Beni tanıdın mı?”

dedi. Kadın: “Hayır” dedi. “Bir zamanlar senin evine üç kişi

gelmiştik. Bize süt ikram etmiştin. Bir de keçini kesmiştik. On-

lardan biri benim” dedi. Beyt-ül-mâl emînine adam gönderip,

bin dirhem gümüş ve yüz koyun borç istedi. Bunların hepsini

kadına bağışladı.

Bu karı-kocanın yanlarına adam vererek, Hüseyin (r.a.)’a

gönderdi. Hz. Hüseyin (r.a.)’da Beyt-ül-mal emîninden bin

dirhem gümüş ve iki yüz koyun borç istedi. Hepsini kadına

verip özür diledi. Yanlarına adam verip, Abdullah bin Cafer

(r.a.)’a gönderdi. Abdullah (r.a.): “İki İmâm’a uğradınız mı?”

buyurdu. “Evet” dediler. “Keşke daha önce bana uğrasaydı-

nız. Onların yanında dünyâ malı bulunmaz, belki sıkıntı çek-

mişlerdir” dedi. Bunlar imâmların yaptıkları ikramları söyledi-

ler. Abdullah (r.a.) da iki bin dirhem gümüş ve dörtyüz koyun

verdi. Mezkûr karı-koca yedi yüz koyun ve dört bin dirhemi

alıp sevinerek evlerine döndüler.

(Ahmed Cevdet Paşa, Kısâs-ı Enbiya c. 7, s. 192)

 

BU ÜMMETİN YUSUF’U CERİR-İ BECELÎ (R.A.)

 

Cerîr bin Abdillâh bin Câbir el-Becelî (r.a) künyesi “Ebû

Amr’dır.” Mensûb olduğu Becîle Kabilesidir. Cerîr (r.a)

Yemen’in eşrafından uzun boylu nûrânî yüzlü bir zât olup

Hicretin onuncu senesi Ramazan ayında yüz elli kişi ile

Medîne-i Münevvere’ye gelip Şeref-i İslâm ile müşerref ol-

muşlardır.

Cerîr (r.a)’ın vürûdundan (gelmesinden) evvel Hazret-i

Peygamber (s.a.v) ashabına haber verip. “Size şu taraf-

dan hayırlı bir kimse geliyor ki yüzünde mesha-î me-

lek ya’ni melek nişanesi vardır” buyurmuşlardır. (Tirmizi)

Gelip İslâm’ a mazhar olduğunda mazhar-ı İkram-ı nebevi

olmuşlardır. Ve hakk-ı sâmîlerinde: “Size bir kavmin şerifi

geldiği vakit de ona ikram ve ihtiram edin” buyurmuş-

lardır. (Tirmizi)

Hâce-i  Âlem Efendimiz (s.a.v) Hazretleri ona ahkâm-ı

şer’iyyeyi ta’lîm ve Zül-halesa denilen puthânenin hedm ü

tahribini tenbîh ile Cerîr-i Becelî (r.a)’ı Yemen’e gönderdi.

Hazret-i Cerîr (r.a.) dahî mevcûd maiyyetiyîe varıp

puthâneyi yıktı ve içindeki putu ve dikili kurban taşlarını

kırdı ve orada câhiliyye usulü üzre darb-ı ezlâm eder bir

kimse var idi onu müslim edib ve ezlamını kendisine kırdı-

rıp sonra yine Medine-i Münevvere’ye geldi. O puthâneye

tapanların başlıcaları Sahîh-i Buhârî’de musarrah olduğu

üzere Has’am ve Becîle aşâiri idi. Cerîr (r.a) onların sebeb-i

nacât (kurtuluş sebebi) ve saadetleri olmuş, şu nazım ile

medh edilmiştir: “Cerîr olmasaydı Becîle Kabilesi helak

olurdu” demektedir.

Kalb-i pâki gibi vech-i mübarek! de hûb u tâbnâk oldu-

ğu için Hz. Ömer (r.a) : “Cerîr bu ümmetin Yûsuf’udur”

diye buyurmuştur.

İbn-i Kuteybe’ nin rivayetine göre Hz. Cerîr (r.a) Hazret-i

Ali (r.a) muhârebâtında bî-taraf bulunup cezîre nevahîsinde

ikâmet etmiş ve elli dört târihinde vefat eylemiştir.

(Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.) Ashab-ı Kiram s.285-286)

 

CİHAD MEYDANINDA İKİ YAVRU ARSLAN

 

Ebû Vakkas (r.a.)’ın oğlu Hz. Umeyr (r.a.) küçük yaşta bir

sahâbidir. İslam’ın ilk yıllarında müslüman olmuştu. Meşhur bir

sahâbi olan Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a.)’ın kardeşidir. Sa’d (r.a.)

diyor ki: Ben kardeşim Umeyr (r.a.)’ın Bedir Savaşı için hazır-

lıklar yaparken, kimse görmesin diye oraya buraya gizlenip dur-

duğunu gördüm. Bu durumu görünce hayret ettim ve “Ne oldu,

neden gizlenip duruyorsun?” deyince, şöyle dedi: “Peygamber

(s.a.v.) beni görüp de çocuk diye savaşa gitmemi yasaklarsa bir

daha gidemem. Halbuki ben mutlaka savaşa katılmayı arzulu-

yorum. Belki de Allahu Teâlâ bana bir türlü şehidlik nasip eder”

dedi. Nihayet ordu görüşe hazır olunca korktuğu başına geldi.

Resûlullah (s.a.v.) yaşı küçük olduğu için onu kabul etmedi. Fa-

kat arzusu çok fazla olduğundan dayanamayıp ağlamaya baş-

ladı. Peygamber (s.a.v.) onun arzu ve ağlamasını görünce izin

verdi. O da savaşa katıldı. İkinci arzusu da yerine geldi ve bu

savaşta şehid oldu. Kardeşi Sa’d  (r.a.) diyor ki: “Boyunun küçük

olması ve kılıcın da büyük olmasından dolayı ben (kılıç) yüksek

dursun da yere sürünmesin diye bağına düğümler atıyordum.”

Hz. Umeyr (r.a.) Âbillahm’ın kölesi ve küçük yaşta bir ço-

cuktu. O devirde cihada katılmak küçük-büyük herkesin can-

dan arzuladığı bir şeydi. O Hayber Savaşına katılmak istedi.

Kabilesinin ileri gelenleri ona müsaade edilmesi için Resûlullah

(s.a.v.)’e rica ettiler. Nitekim Peygamber (s.a.v. ) izin verdi ve

ona bir kılıç hediye etti. Kılıcı boynuna astı. Fakat kılıç büyük,

boyu da kısa olduğundan giderken kılıç yere sürünüyordu. İşte

bu haliyle Hayber Savaşına katıldı. Hem çocuk hem de köle

olduğu için ganimet malından bir pay alamadı ama bağış olarak

payına bir şeyler düştü. (El-isabe)

(Zekeriyya Kandehlevi, Amellerin Fazileti, s.147)

 

ASHÂBIN AHLÂKI NASILDI?

 

İbn Ömer (r.a.) şöyle demiştir: “Kureyş’ten üç kişi var-

dır ki, yüzleri yönünden insanların en güzelleri olduğu

gibi ahlâkları ve hayaları yönünden de insanların en

sabit olanlarıdırlar. Seninle konuşurlarsa, yalan söy-

lemezler. Kendileriyle konuşursan, seni yalanlamaz-

lar. Onlar Ebûbekir, Osman b. Affan ve Ebu Ubeyde b.

Cerrah’tır.”

Allah’ın Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Ashâbımdan hiç kimse yoktur ki, onun ahlâkında

bir eksiklik olmasın. Fakat Ebu Ubeyde b. el-Cerrah

müstesnâdır.” (Tirmizi)

Allah’ın Resûlü (s.a.v.), Cafer (r.a.)’a şöyle buyurmuş-

tur: “Sen hem şekil, hem de ahlâk bakımından bana

benziyorsun.” (Müslim)

Hz. Ali (r.a.) şöyle anlatıyor: “Ben, Cafer ve Zeyd

birlikte Resûlullah’a vardık. Hz. Peygamber (s.a.v.),

Zeyd’e “Sen bizim kardeşimiz ve arkadaşımızsın” dedi.

Bunun üzerine Zeyd (r.a.), sevincinden sıçrayarak çıktı.

Sonra Hz. Peygamber (s.a.v.) Cafer (r.a.)’a “Sen şekil

bakımından da, ahlâk bakımından da, bana benziyor-

sun!” dedi. Bunun üzerine Cafer (r.a.) de Zeyd (r.a.) gibi

sıçrayarak sevincini gösterdi. Sonra bana; “Sen benden,

ben de sendenim” dedi. Ben de sıçrayarak Cafer (r.a.)’ın

arkasından gittim.

Allah’ın Resûlü (s.a.v.) kızının evine girdi. Kızı, koca-

sı Hz. Osman (r.a.)’ın başını yıkıyordu. Hz. Peygamber

(s.a.v.) “Ey kızım! Ebu Abdullah’a daima iyilikte bulun.

Çünkü o ashâbımın içinde, ahlâk bakımından, bana en

çok benzeyendir” buyurdu. (Müslim, Tirmizi)

Resûlullah (s.a.v.)’in kızı, Hz. Osman (r.a.)’ın hanımı

Rukiyye (r.anha)’nın hanesine gittik; elinde bir tarak vardı.

Bana,

“Resûlullah şimdi benim yanımdan çıktı. Onun ba-

şını taradım. Babam benden Ebu Abdullah’ı sordu.

Ben de “Hayırlıdır, iyidir” dedim. Babam “Ona ikram et!

Çünkü o, ahlâk bakımından bana ashâbımın hepsin-

den daha çok benzer” buyurdu, dedi. (Müslim)

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c. 3, s. 97)

 

  1. EBUBEKİR (R.A.)’IN ERİŞİLMEZİLİĞİ

 

Efendimiz (s.a.v.)’in mübarek sohbeti ile şereflenmek, en

büyük bir bahtiyarlıktır. Bu sohbet ve görüşmenin o kadar

manevi bir tesiri vardır ki bunun müddeti ne kadar az olursa

olsun bu, sahabîler için ebedî bir şeref, bir üstünlük verir,

onu peygamberlerden sonra ehli imanın en yüksek merte-

belerine yükseltir, onun için dünyada ve ahirette feyiz ve

saadete vesile olur. Bu sebeple ashabı kiramın hepsi son

derece hürmete lâyık ve Allah (c.c.) indinde yüksek derece-

leri hâiz bulunmuşlardır. Bununla beraber faziletleri itibariyle

dereceleri farklıdır. Müslümanlarca Ashabı Kiram (r.a.e.)’in

en fazîletlisi Hz. Ebûbekir (r.a.)’dır. Ebu Bekir (r.a.), hür er-

keklerden Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’i ilk tasdik ederek İslâm şe-

refine nâil olan zattır.

Kendisinin sahabe-i kiramdan olduğu şu ayet i kerime ile

de sâbittir: “…Hani o kâfirler, onu Mekke’den çıkardıkları

vakit sadece iki kişiden biri iken, ikisi de mağarada bu-

lundukları sırada arkadaşına…”(Tevbe s. 9). Bu Âyet-i Keri-

me’deki kişiden murad, Ebubekir es-Sıddık (r.a.)’dır. Bunda

bütün Müslümanların icmaı vardır. Binaen aleyh onun sa-

habeden olduğunu inkâr eden, icma ile küfre düşmüş olur

Yine Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Nebilerden,

Resûllerden sonra Ebu Bekir’den daha faziletli bir zat

üzerine güneş doğmuş değildir.” (Buhari) Diğer bir Hadis-i

Şerif’te de: “Cebrâil, bana haber verdi ki: Senden son-

ra ümmetimin en hayırlısı Ebu Bekir’dir.” (Buhari, Müslim)

Hazret-i Ebu Bekr’in (r.a.) faziletinde bütün ehl-i sünnetin

ittifakı vardır. Hazret-i Ömer (r.a.), bir gün minbere çıkarak

şöyle demiştir: “Bu ümmetin en hayırlısı, Peygamberin-

den sonra Ebu Bekir’dir. Artık kim bundan başkasını

söylerse iftiracıdır, iftiracıya lâzım gelen cezaya müsta-

hak olur.” (Tirmizi) Seyyidinâ Ebûbekir (r.a.)  Resûlü Ekrem

(s.a.v.)’in en büyük iltifatlarına mazhar olmuştur. Onun fazi-

let ve iyiliklerine nihayet yoktur.

(Ömer Nasuhi Bilmen, Ashab-ı Kiram Hakkında Müslümanların Nezih İtikadları)

 

ASHAB-I KİRÂM’I SEVMENİN VE ONLARA TABİ

OLMANIN GEREKLİLİĞİ-2

 

Selefi sâlihin Ashab-ı Kirâm (r.a.e.)’ı övgü ile anmış ve on-

lara tâbi olmak gerektiğini bildirmiştir.

Saîd b. Cübeyr (r.a.) şöyle demiştir: “Ehl-i Bedir’in bilme-

diği bir şey, din değildir.”

Hasan el-Basrî (r.a.), Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ashabını

anmış ve şöyle demiştir: “Onlar, bu ümmetin kalbler bakımın-

dan en iyileri, ilim bakımından en derinleri, tekellüf bakımın-

dan en azları idiler. Onlar, Allah Teâlâ’nın, Rasûl’ünün sohbe-

ti için seçmiş olduğu seçkin kimselerdir. Dolayısıyla onların

ahlakıyla ahlâklanmaya ve gidişatına uymaya çalışın. Çünkü

onlar —Kâ’be’nin Rabbine yemin ederim ki— dosdoğru yol

üzere idiler.”

İbrahim ise: “Sahabeden gizli kalan hiçbir şey, sizde bu-

lunan bir meziyet sebebiyle sizin elde etmeniz için saklanmış

değildir” demiştir.

Huzeyfe (r.a.)’den şöyle dediği rivâyet olunur: “Ey kurrâ

topluluğu, Allah’tan sakının ve sizden öncekilerin yoluna girin.

Ömrüme yemin ederim ki, eğer siz onların yoluna uyarsanız,

çok iyi yol alırsınız. Eğer sağa ya da sola yalpa yaparak on-

ların yolunu terk ederseniz, apaçık bir sapıklığa düşersiniz.”

İbn Mesûd (r.a.)’dan ise şöyle dediği nakledilmiştir: “Siz-

den biri eğer uyacaksa, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ashabına

uysun. Çünkü onlar, bu ümmetin kalbler bakımından en iyile-

ri, ilim bakımından en derinleri, tekellüf bakımından en azları,

hidâyet bakımından en doğruları, hal bakımından en güzel-

leri idiler. Onlar, Allah Teâlâ’nın, Rasûlü (s.a.v.)’in sohbeti ve

dinini ikamesi için seçmiş olduğu seçkin kimseler idiler. Do-

layısıyla onların faziletlerini takdir ediniz ve izlerinden gidiniz.

Çünkü onlar dosdoğru bir hidâyet üzere idiler.”

Hz. Ali (r.a.) ise: “Sakın insanlara uymayın!” demiş sonra

da: “Eğer mutlaka birilerine uyacaksanız, dirilere değil, ölüle-

re uyun” diye sözünü tamamlamıştır.

(Şatıbi, el-Muvafakat, c. 4, s. 75-77)

 

  1. ZEYD B. ERKAM

 

Hz.Zeyd bin Erkam (r.a.) Yetim iken Abdullah ibn-i Revaha

(r.a.) in taht-ı terbiyesinde yetişmiş ve müşarun ileyh ile bera-

ber Mute seferinde bulunmuştur.

Hz. Zeyd bin Erkam (r.a.) Hz.Ali (r.a.)’ın Ashabındandır.

Sıffîn’de beraber bulunmuş ve Kûfe’de sakin olmuştur.Küçük-

lüğü sebebiyle Uhud gazvesinde bulunmayıp ondan maada

(başka) on yedi gazvede Resûlullah (s.a.v) Efendimiz hazret-

leriyle bulunmuştur.Hicri 68 tarihinde Kûfe’de vefat etmişdir.

Yetmiş hadîs-i şerîf rivâyet etmişdir.

Reîsü’l-münafikıyn (münafıkların reisi) olan Abdullah

bin Übey bin Selül’ün kendi hevâdarânına (taraftarına) :

“- Resûlullah (s.a.v.)’ın yanında bulunan ashabın fuka-

rasına yiyecek ve saire vermeyinki, onlar Resûlullah

(s.a.v.) ‘ın başından dağılsınlar” (Münafikûn s.7)   “Elbet-

te biz Medine’ye döneriz, herhalde kavi  (güçlü) olanlar

Medine’den zelil (zayıf) olanları çıkarır. (Münafıklar böyle

demekle Medine’den Muhacirini çıkarmayı kendi araların-

da kararlaştırdılar. Ve bununla ehl-i İman’ı tehdid etmek

istediler.) Halbuki izzet kuvvet Allah Teâlâ (c.c.) ya ve

Resûlüne (s.a.v) ve mü’minlere mahsusdur! Fakat müna-

fıklar bilmezler.” (Münafikûn s.8)

Nifakâmîz  (nifak saçan) bu sözü Zeyd İbn-i Erkam (r.a.)

işidip Sultan-ı Rusûl (s.a.v.) ‘e arz eylemiş iken  muhbir-i

müşarun-ileyh’in  hadâset-i sini ve reis-i münafikînın da me’al

yemin inkarı üzerine bu haber nezd-i Sultan-ı Güzinde ve müs-

liminde tamamiyle karin-i tasdik  (tasdik edilmesi kabul edilen)

olmadığı halde Sûre-i Münafikıyn’in nüzûlüyle Hz. Zeyd (r.a.)

vahyen musaddak  (vahiyle tasdikli ) olmuştur.

Re’s-i Şerîf-i Hüseyin ( Hz.Hüseyin (r.a.)’ın başı) bir leğen

içinde Abdullah bin Ziyad habisinin önüne konulduğunda,elinde

bulunan değnekle Re’s-i Şerîf’i dürtürmeye başlayınca Hz.

Zeyd (r.a.)  “- Değneğini çek! Vallahi’l Aziym senin değnek

vaz’etdiğin mahallerde ben Resûlullah (s.a.v.) ‘ın mübarek du-

daklarını müşahade etmişidir ! “deyip ağlamıştır.

(Hz.Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.) Ashab-ı Kiram (r.a.e) 2. c,  s. 86-88)

 

ALLAH’I ÇOK FAZLA SEVEN SAHABİ

  1. SALİM (R.A)

 

Ashâb-ı Bedir dendir ve Sahabinin kura ve fuzulâsından

ma’duddur. Medine-i Münevvere’ye Hicret-i Seniyeden  (pey-

gamber (s.a.v.) Efendimiz’in hicreti) evvel hicret ederek

Muhacirin’e imamet etmiştir.

Bir gün Hz. Aişe (r.anha) bir güzel tilavet işidip dinlemek

için oturmuş ve Huzur-ı Resûlullah (s.a.v.)’e gelmekte teahhur

(geç kalmak)  etmişti. Sallallahu Teala Aleyhi ve Selem Efen-

dimiz sebeb-i teahhurunu (geç kalma sebebini ) sual buyur-

dukta. “Bir güzel Kur’an istimai  (dinleme) kendisini te’hir etmiş

olduğunu” haber vermesi üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v) Efen-

dimiz Hazretleri Riday-ı şerîflerini alarak çıkmışlar ve Kur’an-ı

Hakîmi okuyanın Hz. Salim (r.a.) olduğunu anlayıp: “Ümme-

tim içinde senin gibileri bulunduğuna Allah Tealâya hamd

ederim.” Buyurmuşlardır.

Hz.Ömeru’l Faruk (.r.a)  dahi Salim (r.a)’i çok sena eder-

lerdi.Hatta Hz. Ömer (r.a.) vasıyyetinde : “Eğer Salim (r.a) sağ

olsaydı işi şûrâya bırakmazdım”  buyurmuşlardır ki muradları

onun re’yine müracaatla intihab (seçme) mes’elesini halleder-

dim demektir.

Hz. Salim (r.a) Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’le beraber

bütün meşahid-i seniyyede ( Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in

katılmış olduğu bütün gazalarda) bulunmuş ve sonra Yemame

harbinde şehid olmuşdur. O Muharebede Hamil-i Liva ( san-

cakdar ) idi..

Silah arkadaşları :  “Seni pek cesur değil gibi görüyoruz,

bu liva (sancak) yı başkasına verelim.” Dediklerinde Salim

(r.a.) – öyle ise ben ne fena hamil-i Kur’an’ım! (Kur’an’ı ezbere

bilen) deyip sancakdarlıkta sebat etmişler ve sağ elleri kesil-

miş sancağı sola almışlar,sol kolu dahi kesilince: “Nice Pey-

gamberler vardır’ki, onlarla beraber mü’min tabileri harb

ettiler.” (Al-i İmran s. 146) âyet-i kerimesini okuyarak Liva-i

Şerîf’i kucaklamıştır. Şehid Huzeyfe  (ra) ‘ın yanına yatırılma-

sını istemiş ve orada teslim-i ruh etmiştir.

(Hz.Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.) Ashab-ı Kiram (r.a.e), 2.c., 77-78.s.)

 

NEBİ (S.A.V.)’İN SIRDAŞI HUZEYFE B. YEMAN (R.A.)

 

Huzeyfe (r.a.) sâhib-i sırr-ı Resûlullah olan meşhur

Hazret-i Huzeyfe’dir. Sâhib-i sırr-ı Resûlullah idi ki, Hazret-i

Resûlullah (s.a.v.) dünyada ne olup biteceğini ona hafiyen

söylemişler ve zamân-ı  seadetlerinde münafıkları tanıtmış-

lardır. Fakat Huzeyfe (r.a.) mahrem-i esrarlık şiarını muhafaza

edip kimseye bildirmemiştir. Hz. Ömeru’l-Faruk (r.a.) Huzeyfe

(r.a.)’nın  bulunduğu cenaze namazında bulunup namazını

kılar,Huzeyfe (r.a.) nın bulunmadığı cenazede bulunmazmış.

Hz.Huzeyfe (r.a.) Bedir’de bulunamamışdır. Uhud gazasında

bulunmuş ve hendek gazvesinde dahi taraf-ı Risaletpenahi-

den  (Resûlullah (s.a.v) tarafından) bir müfreze ile  küffarın

ahvalini tahkıyka (durumunu araştırmakla) memur olmuştur.

Hz.Ömer (r.a) zamanında Hz.Huzeyfe ( r.a.) İran muhabera-

tında      (savaşlarında) bulunmuştur.

Hazret-i Ömer (r.a.) valilerine verdiği fermanları, “Filanı

size gönderdim  ve şöyle hareket etmesini ona emir ve tenbih

etdim“ diye yazar olduğu halde,Huzeyfe (r.a.)’i Medâyin’e vali

tayin ettiğinde fermanına: “Sözünü dinleyin ve itaat edin ve

istediğini verin” diye yazmışlardır.Medayin’e varıb menşuru (

fermanı) okundukda ahali: “ne isterseniz verelim.” demişler.

Hz.Huzeyfe (r.a.) de: “ İçinizde bulunduğum müddet yiyeceği-

mi ve merkebimin yemini isterim” deyip başka hiçbir talebde

bulunmamıştır.

Hazret-i Ömer (r.a.) Muahharan ( sonradan) Huzeyfe (r.a.)

‘i Medine-i Münevvere’ye taleb etdiklerinde, kendileri yol üze-

rinde bir yere gizlenerek Hazret-i Huzeyfe (r.a.)’yi hufyeten

(gizlice ) görmüşler ve gönderdikleri hal üzre avdet etmiş bul-

malarıyla kucaklayıp: “Sen benim birâderimsin, bende senin

birâderinim” buyurmuşlardır.

Hazret-i Huzeyfe ( r.a. ) Hicri 36 tarihinde Hazret-i Osman

(r.a.)’in Şehadetinden kırk gece sonra vefât etmiştir.Hazret-i

Huzeyfe (r.a.) hâl-i ihtizarında ( ölüm anında ) şöyle buyurup

teslim-i ruh etmişlerdir: “ Allah (c.c.)‘ım biliyorsun ki ben sana

kavuşmayı arzuluyorum,bu mülâkatı hakkımda mübarek kıl!”

(Hz.Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.) Ashab-ı Kiram (r.a.e) cilt 2 s.80-82)

 

 

 

 

KÜÇÜK YAŞTA BÜYÜK OLGUNLUK

 

Sahâbilerin küçük ve genç yaştaki çocuklarının din coş-

kuları aslında büyüklerin terbiyesinin meyvesiydi.

Ebûbekir-i Sıddık (r.a.), Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte

hicret ettiğinden yolda kim bilir ne gibi ihtiyaç doğar düşün-

cesiyle, o anda beş, altı bin dirhem miktarındaki parasının

hepsini yanına aldı. Onlar gittikten sonra Hz. Ebûbekr’in,

gözleri görmeyen ve henüz müslüman olmayan babası

Ebû Kuhâfe, torunlarını teselli etmek için yanlarına geldi ve

üzülerek, “Bana göre Ebûbekr kendi gidişiyle size sıkıntı

verdi ve belki de malın tamamını alıp götürerek, üzerinize

ikinci bir zorluk yükledi” dedi.

Esma  (r.a.) bunun üzerine: “Ben hayır dedeciğim o çok

şey bıraktı da gitti.” dedim. Bunu söyledikten sonra ufak te-

fek taşlar toplayıp, Hz. Ebûbekr (r.a.)’ın dirhemleri koyduğu

rafa doldurdum. Onların üzerine bir bez örterek, dedemin

elini o bez üzerine koydum. Onun dirhemle dolu olduğunu

zannetti ve “Güzel, işte bunu iyi etmiş, bu geçiminize bir

çare olacaktır” dedi. Esmâ (r.a.) diyor ki: “Allah’a yemin ol-

sun ki, hiçbir şey bırakmamıştı. Fakat ben dedem üzülme-

sin diye onu teselli etmek için bu yolu seçmiştim.

İZAH: Bu büyük bir cesaret işidir. Yoksa dededen ziyâde

torunların üzülmesi gerekirdi. O anda, çocuklar dedelerine

durumu ne kadar şikâyet etseler azdı. Çünkü o anda onla-

rın dayanağı görünüşte dedeleriydi. Bu duruma onun dik-

katini çekmek çok gerekliydi.

Şöyle ki, bir taraftan babanın ayrılığı, diğer taraftan

geçim için görünüşte hiçbir sebebin olmayışı… Üstelik

Mekke’liler genellikle düşman ve kimseyle ilgilenmeyen

kimselerdi. Fakat Allahu Teâlâ ister kadın olsun, ister erkek

bu yüce insanlara öyle güzel sıfatlar etmişti ki, onlara im-

renmekten başka çare yoktur. “…ashabım gökteki yıldızlar

gibidir. Hangisine sarılsanız hidayete erersiniz.”  (Beyhaki, el-

Medhal, s. 162-3, No:152)

(Zekeriyya Kandehlevi, Amellerin Fazileti)

 

İTAATKAR HANIMLARA NE MUTLU!

 

Ensardan, sahâbiye bir hatun olan Esmâ binti Yezid (r.

anha) Rasûlullah (s.a.v.)’ in huzuruna gelerek “Ya Rasûlallah,

anam babam sana feda olsun, müslüman hanımlar tarafın-

dan elçi olarak yanınıza geldim. Şüphesiz Allahu Teâlâ sizi

erkek ve kadınlara Peygamber olarak gönderdi. Bundan do-

layı biz kadınlar topluluğu sana iman ettik. Allah (c.c.)’a iman

ettik. Fakat biz kadınlar evlerde koruma içinde ve örtülerimiz-

de kapalı duruyoruz. Beylerimizi evlerinde bekliyoruz. Onların

arzuları bizimle tamamlanıyor. Onların çocuklarını karnımız-

da taşıyoruz. Bütün bunlara rağmen bir çok sevablı işlerde,

erkekler bizi geçiyorlar. Onlar Cuma namazına ve cemaatle

namaz kılmaya katılıyor, hastaları ziyaret ediyorlar, cenaze-

lere katılıyorlar. Hac üzerine hac yapıyorlar. Bütün bunlardan

daha üstünü cihad ediyorlar. Onlar hac, umre ya da cihad

için gidince biz kadınlar onların mallarını koruyor, onlara el-

bise hazırlıyoruz. Onların çocuklarına bakıyoruz. Acaba biz

onların sevabına ortak değil miyiz?” Rasûlullah(s.a.v.)bunu

duyunca Sahabe- Kirâm’a dönerek, “Siz din hakkında bu

kadından daha iyi soru soran birini duydunuz mu?” bu-

yurdu. Sahâbeler “Ya Rasûlallah, biz bir kadının böyle soru

sorabileceğini hiç düşünemezdik.” dediler. Ondan sonra

Rasûlullah(s.a.v.)’Hz. Esma(r. anha)’ya dönerek şöyle buyur-

du: “Dikkatli dinleyip anla. Seni gönderen kadınlara şöyle

de “Kadının kendi kocasıyla iyi geçinmesi, onu memnun

edecek şeyleri araştırıp ona göre hareket etmesi (onların

işlediği) bütün amellerin sevabına eşittir.” Esma (r. anha)

bu cevabı duyunca son derece sevinçli olarak geri döndü.

Hadîsi şerîflerde şöyle buyrulmaktadır: “Bir kadın ko-

cası kendinden razı olduğu halde ölürse, Cennet’e. gi-

der.” “Eğer bir kadın kocasına darılıp geceyi ondan ayrı

geçirirse, melekler ona lanet eder.”  “İki kişinin namazı

kabul olmak üzere göğe doğru giderken, başından yukarı

geçmez. Onlardan biri efendisinden kaçan köle, diğeri de

kocasının emrine uymayan kadın.”

(Zekeriyya  Kandehlevi, Fezail-i  A’mâl, s.124-125)

 

HAKKINDA ÂYET İNEN SAHÂBİ

SAD İBNİ REBİA (R.A.)

 

Sa’d ibn-i Rebi’ bin Amr el-Hazreci (r.a.)  Ensar-ı

Kirâm’dan ve nukabadandır.Birinci ve İkinci Akabe’de bu-

lunmuştur.Tahrir ve kitabet ehlindendi. Uhud Harbinde şehid

olmuştur.

Sa’d ibn-i Rebi (r.a.) ın zevcesi   Habibe bint-i  Zeyd

ibn-i Ebî Züheyr (r.anha), Sa’d’e buğz ile emrine muhale-

fet etdikde Sa’d zevcesini darb eyledi.Babası hemen ko-

şup Resûlullah (s.a.v.)’e şikâyetde bulunmakla Resûlullah

(s.a.v.)”Biz de ona kısası tatbik ederiz ( Sa’d’ın yüzüne

bir tokat vurdururuz)”buyurunca, şu âyeti celîle nâzil oldu.

“Hatunların isyan etmelerinden ve hûkûk-ı zevciyyeye

riâyet edememelerinden havf ederseniz siz onlara va’zu

nasihat edin. Allah (c.c.)’ ın emrini ve nehyini hukuk-ı

ilahiye ve zevciyeyenin neden ibâret olduğunu onlara

kemâl-i rıfk ve mülâyemetle söyleyin,eğer va’zlarınızı

kabul etmezlerse onları yataklarında yalnız olarak terk

edin.Onunla müteessir olmaz da itaatsizlikde ısrar eder-

lerse onları haddini tecâvüz etmemek şartıyla dövün.”

(Nisâ s.  34) Bunun üzerine Nebî (s.a.v.) “Biz bir iş murad

ettik, Allah (c.c.) da bir iş murad etti,Allah (c.c) ın mu-

rad ettiği en hayırlıdır.” buyurdular. Üzerlerinden kısası

kaldırdı ve böyle darb eyleme gibi şeylerde kısas yoktur.

Bu âyet Fahri Razi’nin beyânına nazaran Muhammed bin

Mesleme’nin kızı Sa’d (r.a.)’in zevcesi hakkında nâzil ol-

muştur.

Sa’d ibn-i Rebi  (r.a.) bir gazâb ile tokat vurunca haremi

döşeğinden imtina ile  Resûlullah (s.a.v.)’e şikâyet etmesi

üzerine Resûlullah (s.a.v.) bir tokada bir tokat kısas olunma-

sıyla emredince bu âyet nazil olduğu mervidir. Resûl-i Ek-

rem  (s.a.v.) efendimiz ibtida-i Hicretde Sa’d ibn-i Rebi (r.a.)’i

Aşere-i Mübeşşere’den Abdurrahman ibn-i Avf ile muâhat

buyurmuşlardır  (kardeş ilan etmişlerdir.)

(Hz.Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s) Ashâb-ı Kiram (r.a.e) cilt 2 s.90-91)

 

YOKSULLARIN SIĞINAĞI HZ. ZEYNEB (R.ANHA)

 

Hz. Zeyneb (r. anha) çok takva sahibiydi. Fazla oruç tutar ve

çokça nafile namaz kılardı. Kendi emeği ile bir şeyler yapar, bun-

dan kazandığını sadaka olarak verirdi. Hz. Peygamber(s.a.v.) in

vefatı yaklaştığı sıralarda mübarek hanımları “Bizim içimizden ilk

önce sana kim ulaşacaktır” diye Peygamberimiz (s.a.v.) ‘e sor-

duklarında Peygamber (s.a.v.) “Kimin kolu uzunsa” buyurdu.

Bunun üzerine bir ağaç dalı alarak kollarını ölçmeye başladılar.

Fakat sonra anladılar ki, kol uzunluğundan maksat (Allah (c.c.)

yolunda) fazla harcamaktır. Nitekim hepsinden önce Hz. Zeyneb

(r. anha)vefat etmiştir.

Hz. Ömer (r.a.) Peygamberimiz (s.a.v.) ‘in mübarek ha-

nımlarına senelik maaş bağladığı zaman Hz. Zeyneb(r. anha)

nın hissesine düşen on iki bin dirhemi gönderdi. Hz. Zeyneb(r.

anha)o paranın Rasûlullah (s.a.v.)’ın bütün hanımları için gön-

derildiğini zannetti. “Bunun diğer hanımlara dağıtılması daha

münasiptir.” dedi. Parayı getiren elçi “Bunun hepsi sizin his-

senize düşendir ve bütün sene içindir” dedi. Buna şaşıran Hz.

Zeyneb(r. anha)“Sübhanallah” deyip paraları görmemek için

yüzünü kapattı ve “Evin bir köşesine koyun” buyurdu. Üzerine de

bir bez örttü (Bu kıssayı anlatan) Berze (r.a.)’a “Bir avuç falana

götür, bir avuç da filana götür” dedi. Böylece muhtaçlara, akra-

balara ve dul kadınlara birer avuç taksim etti. Geriye biraz para

kalınca Berze(r.a.)kendisinin de istediğini arz etti. Hz. Zeyneb(r.

anha)“Geri kalanı da sen al” dedi. Hz. Berze (r.a.) üdiyor ki: Ge-

riye kalanları da ben aldım ve saydım, tam seksen dört dirhem

vardı. Bundan sonra Hz, Zeyneb (r. anha) ellerini açarak şöyle

dua etti: “Ey Allah’ım, gelecek sene ki parayı bana ulaştırma,

çünkü onun gelmesinde fitne var.” Nihâyet ikinci senenin maaşı

gelmeden vefat etti. Hz. Ömer (r.a.),Hz. Zeynep (r. anha)nın on

iki bin dirhemi dağıtıp bitirdiği haberini aldığı zaman kendi ihtiyaç-

larına harcaması için bin dirhem daha gönderdi. Hz. Zeyneb(r.

anha)onları da hemen dağıttı. Fetihler devri olmasına rağmen

öldüğü zaman ne bir dirhem ne de bir mal bıraktı. Sadece içinde

oturduğu evi geriye miras olarak kaldı. Çok sadaka verdiği için “

Me’velMesâkin (Yoksulların sığınağı)” ünvanı verilmişti.

(Zekeriyya Kandehlevi, Fezâil-i A’mâl)

 

 

 

 

 

ASHAB-I KİRÂM’I SEVMENİN VE ONLARA

TABİ OLMANIN GEREKLİLİĞİ

 

Selefi sâlihin Ashab-ı Kirâm (r.a.e.)’ı övgü ile anmış ve

onlara tâbi olmak gerektiğini bildirmiştir.

Ömer b. Abdulaziz’in sözü de bu kabildendir: “Rasûlullah

(s.a.v.) ve arkasından emir sahipleri (halifeler) sünnetler

ortaya koymuşlardır. Onları almak Allah (c.c.)’ın kitabını

tasdik etmek, Allah (c.c.)’a olan taati tamamlamak, Allah

(c.c.)’ın dinine destek vermek demektir. Kim onlarla amel

ederse, o hidâyet üzeredir. Kim onunla yardım isterse, yar-

dım görür. Kim de onlara muhalefet ederse mü’minlerin yolu

dışına çıkmış, başka bir yola uymuş olur. Allah (c.c.) da o

kimseyi döndüğü yöne çevirir ve cehenneme yaslar. Orası

ne kötü bir dönüş yeridir.” Bir başka rivâyette ise “… Allah’ın

dinine destek vermek demektir” ifadesinden sonra: “Hiçbir

kimsenin onları değiştirmek ya da yerine başkasını koy-

mak veya onlara muhalif bir görüş üzerinde durmak yetkisi

yoktur….” ifadesi vardır. Onun bu sözü, İmam Mâlik’in çok

hoşuna giderdi ve sık sık onu ve diğer imamların sözlerini

tekrar ederdi.

Huzeyfe (r.a.) ‘den de şöyle dediği nakledilmiştir: “Bizim

izimize uyun; eğer (yolumuza) isabet ederseniz gerçekten

çok iyi yol almış olursunuz. Eğer hata eder (ve bizim yolu-

muzdan saparsanız) şüphesiz apaçık bir sapıklığa düşmüş

olursunuz.”

İbn Mesûd (r.a.) da benzeri bir ifade ile şöyle demiştir:

“Bizim izimize uyun ve bid’at çıkarmayın. Eğer böyle yapar-

sanız doğru yolu bulma külfetinden kurtulmuş olursunuz.”

Rivâyete göre yine o, mescidde kıssa anlatan birine

uğradı. Adam: “On kere tesbîh getirin, on kere tehlilde bu-

lunun…” diyordu. Abdullah (r.a.) ona: “Şüphesiz siz Muham-

med (s.a.v.) ‘in ashabından ya daha çok hidâyet üzeresiniz

ya da daha sapıksınız. Bilâkis sonuncusu, evet sonuncu-

su!” dedi ve onların bid’at üzere olduklarını söyledi.

(Şatıbi, el-Muvafakat, c. 4, s. 75-77)

 

DİNDE SEBÂT ÖRNEĞİ

 

Hz. Ömer (r.a.) bir orduyu Rum diyarına gönderdi. İç-

lerinde Abdullah b. Huzafe de vardı. Rumlara esir düştü.

Krallarına götürdüler ve: “Bu adam Muhammed(s.a.v.)’’in

arkadaşlarındandır!” dediler.

O Rum tağutu, Hz. Abdullah’a: “Sen hristiyan olursan

mülk ve saltanatıma seni ortak yapacağım” dedi. Abdullah:

“Eğer bütün mülkünü bana bağışlasan karşılığında Hz. Mu-

hammed (s.a.v.)’in dininden bir göz açıp kapayıncaya ka-

dar ayrıl desen bunu yine yapmam” dedi. Kral, onun ağaca

bağlanmasını emretti ve okçulara: “Ona okları isabet ettir-

meyin ve her atışta ona hristiyanlığı teklif edin” dedi. Onlar

da öyle yaptılar.

Fakat Abdullah yine reddetti. Daha sonra bir kazana su

koyup kaynattılar. Kral, kazanın içine Abdullah’ın atılması-

nı emrettiğinde Abdullah ağladı. Bunun üzerine Kral’a:“Bu

adam suya atılmaktan korktuğu için ağlıyor!” dediler. Kral,

Abdullah’a tekrar hristiyan olmasını teklif etti. Fakat o yine

kabul etmedi. Kral: “O halde, kabul etmediğine göre, seni

ağlatan nedir?” diye sordu. Abdullah: “Ben kendi kendime

dedim ki, şimdi seni bu kazanın içine atarlar da biraz sonra

ölüp gidersin. Halbuki ben cesedimdeki her kıl adedince ca-

nım olsun ve Allah (c.c.) için bu suya atılsın isterdim” dedi.

Bunun üzerine kral ona: “Benim başımı öpmen karşı-

lığında seni serbest bırakmama ne dersin?” diye sordu.

Abdullah: “Beni ve bütün müslüman esirleri serbest bırakır-

san başını öperim” dedi. O da bu şartı kabul etti. Abdullah

kalbinden: “Bu, Allah (c.c.)’ın düşmanlarından birisidir” dedi

ve başını öptü. Kendisi ile beraber bütün müslüman esirleri

bıraktırdı.

Onları (Medine’ye) Hz. Ömer’in huzuruna getirdi ve

hâdiseyi ona anlattı. Hz. Ömer: “Her müslümana Abdullah

  1. Huzafe’nin başını öpmek görevdir” dedi ve “İşte ben baş-

lıyorum” diyerek kalktı ve Abdullah’ın başını öptü.

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, s.1 c. 294.)

 

GÜZEL YÜZLÜ SAHABİ: DİHYET’ÜL KELBİ

 

Dıhye bin Halife bin Ferve el-Kelbi (r.a.) süfera-i Nebeviye-

dendir. Uhud gazasında ve ondan sonraki gazalarda bulun-

muşdur. Bedir gazasında bulunamamışdır. Ruhul-Beyan’da

Müslüman oluşu şöyle anlatılır : Peygaberimiz (s.a.v.)

Kelbî’nin Müslüman olmasını bilhassa arzu ediyordu. Çün-

kü Dıhye’nin eli altında ehl-i beytinden yedi yüz kişi vardı ki,

Dıhye’nin Müslüman olmasıyla onlarda Müslüman olacak-

lardı. Nebi (s.a.v.) Efendimiz :“ Ya Rabbi! Dıhye’yi İslâm

ile merzuk ( bahtiyar) kıl.”  diye duâ etdiler.

Dıhyetü’l Kelbi ne zaman ki, Müslüman olmağa karar

verdi, Allah Teala (c.c.) o günün sabah namazından sonra

Nebi (s.a.v.)’e vahyetdi ki : “ Ya Muhammed!  Allah (c.c.)

sana selâm ediyor ve haber veriyor ki, Dıhye şimdi senin

huzuruna geliyor.”

Cahiliyet döneminde bazı Ashabın (r.a.e) Dıhye’ye kar-

şı bir kırgınlığı vardı. İktizay-i Beşeriyet ( halin ve durumun

gösterdiği luzum) o zaman için Dıhye’nin aralarına girmesini

istemediler. Resûlullah (s.a.v.)  bunun farkına varınca on-

ları incitmemek için “ Dihye’ye teenni ile davranın” demek

istemedi ama,o girince onların soğukluk gösterip Dıhye’nin

kalbinde bir soğukluk hasıl olmasına da Resûlullah (s.a.v.)

razı olamazdı.

Vaktâ ki, (ne zaman ki) Dıhye  Mescide geldi. O girince

Nebi (s.a.v.) ridasını sırtından çıkarıp Dıhye (r.a)’nin önüne

serdi ve mübârek eliyle işaret ederek : “ Dıhye (r.a.), şu ri-

danın  üzerine buyur.” dediler. Dıhye (r.a.), Resûl-i Ekrem

(s.a.v.) in bu keremine tahammül edemeyip ağladı, riday-ı

şerîfi yerden kaldırıp başına koydu.Yüzüne gözüne sürdü

ve dedi ki : “ Ya Resûlullah (s.a.v.) İslâmın şartları nelerdir?

onları bana arz et.

Nebi (s.a.v) “Evvela  La ilahe illallah

MuhammedurResûlullah  demendir.” Dihye (r.a) bunu

deyince onu yine ağlamak tutdu.

( Hz.Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.) Ashab-ı Kiram (r.a.e) cilt 2 s.72-73)

 

ÜMMÜ HAKÎM’İN KAHRAMANLIĞI

 

Haris’in kızı Ümmü Hakîm (r.anha), İkrime bin Ebi Cehl’in

hanımıydı. Kafirler arasında Uhud savaşına katılmıştı.

Mekke-i Mükerreme’nin fethinden sonra müslüman oldu.

Kocasını çok seviyordu. Ama kocası babasının tesirinde

kalarak müslüman olmamıştı. Mekke fethedilince Yemen’e

kaçmıştı. Ümmü Hakîm(r.anha) kocası için Rasûlullah

(s.a.v.)’den emân diledi ve bizzat Yemen’e vardı. Kocasını

çok zor bir şekilde geri dönmeye ikna etti ve “Muhammed

(s.a.v.)’in kılıcından ancak onun eteğine yapışarak kurtul-

mak mümkündür. Sen benimle gel.” dedi. O da Medine’ye

dönerek müslüman oldu. Karı koca her ikisi de huzurlu ve

mutlu olarak yaşadılar.

Sonra Hz. Ebûbekir Sıddık (r.a.)’ın halifeliği zamanında

Roma’lılarla yapılan savaşlara İkrime de katılmıştı. Ümmü

Hakîm(r.anha) de beraberinde idi. Hz. İkrime bu savaşla-

rın ilkinde şehid oldu. Sonradan Halid bin Said (r.a.) onunla

nikahlandı. Hâlid bin Said (r.a.) bu yolculukta Merci-s Safer

denilen bir yerde beraber olmayı istedi. Hanımı ‘‘Henüz düş-

man tehlikesi var, onların işini bitirelim.” dedi. Kocası, “Bu

savaşta şehid olacağıma kesin olarak inanıyorum” dedi. Bu-

nun üzerine Ümmü Hakîm(r.anha) sustu. Orada bir çadırda

beraber oldular. Sabahleyin velime yemeği hazırlanıyordu

ki, Roma ordusu saldırıya geçti. Korkunç bir savaş oldu.

Bu savaşta Hâlid bin Said (r.a.) şehid oldu. Ümmü Hakîm(r.

anha) geceyi geçirdikleri çadırı söktü, bütün eşyalarını bağ-

ladı ve çadırın direğini alarak o da (düşmana) karşı savaştı.

Yedi kişiyi tek başına öldürdü

Zamanımızda bırakın bir kadını, bir erkek dahi böyle bir

anda nikaha yanaşmaz. Eğer bir kadın yeniden evlense bile

kocasının aniden şehid olmasına kim bilir ağlaya ağlaya kaç

gün yas tutarak geçirirdi. Allah’ın sevgili kulu olan bu yüce

kadın hem cihada devam etti hem de kadın olmasına rağ-

men, yedi kişiyi öldürdü.

(Zekeriyya Kandehlevi, Fezâil-i A’mal s.117)

 

  1. ALİ’Yİ (R.A.) ANCAK MÜMİNLER SEVER

 

Mesâbih’de sahîh hadîs olarak bildiriliyor: Hazret-i Ali

(r.a): Dâneyi yerden bitiren, insanı yaratan Allahü Teâlâya

yemin ederim ki, Resûlullah’ın (s.a.v.)beyânına göre : “Beni

ancak mü’minler sever. Bana ancak münafıklar buğz

eder”buyurmuştur, dedi.

Müslim Şerhi’nde buyuruluyor ki: “Hazret-i Ali’nin Resûl-i

Ekrem(sav)’e yakınlığı, Resûl-i Ekrem(sav)in Hazret-i Ali’ye

olan sevgisini,Hazret-i Ali’nin harblerdeki zaferlerini ve

İslâm’a hizmetlerini düşünerek onu sevmek, İslâm’ın mey-

dana çıkıp yayılmasında,Allahü Teâlâ’nın ve Resûl’ünün be-

ğendikleri işlerin yapılmasında büyük emeğinin olduğunu göre-

rek onu büyük bilmek, ancak mü’minlerin yapacağı iştir. Bunun

aksine, saydığımız sebepler yüzünden Hazret-i Ali’ye düşman

olan, buğz eden kimselerin nifakının şiddetli, fesadının çok ol-

duğu anlaşılır. Böyle düşüncelerden Allahü Teâlâ’ya sığınırız.”

Sehl bin Sa’îd’den (r.a.) bildirildiğine göre, Hayber gazasın-

da Resûlullah (s.a.v.): “Bu bayrağı yarın bir kimseye vere-

ceğim. Hak Teâlâ fethi onun elinde müyesser edecektir. O,

Allahü Teâlâ’yı ve Resûl’ünü sever. Allahü Teâlâ ve Resûlü

de onu sever.’ buyurdular. Sabahleyin İslâm askeri erkenden

Habîb-i Kibriyâ’nın huzuruna koşuştular. Herbiri bayrağın ken-

disine verileceğini ümîd ederlerdi. Sultân-ı Kâinat hazretleri :

“Ali bin Ebi Tâlib nerededir?”buyurdular. Ashâb-ı Kiram : “Yâ

Resûlallah! Onun gözleri ağrıyor” diye cevâb verdiler. “Adam

gönderin gelsin”buyurdu. Hazret-i Ali’yi getirdiler. Server-i

ÂIem mübarek ağzının tükrüğünü Hazret-i Ali’nin gözlerine sür-

dü. Gözlerinin ağrısı geçti. Hiç ağrı görmemiş gibi oldu. Hazret-i

Ali (r.a)” Yâ Resûlallah! Kâfirler ile bizim gibi oluncaya kadar

muharebe edeceğim”dedi. Resûl-i Ekrem :“Onlara önce yu-

muşak davran. Topraklarına girip davet et. Hak Teâlâ’nin

İslâm dîninde onlar hakkında bildirdiklerini haber  ver.

Böylece senin sebebinle Hak Teâlâ’nin onlardan birine

hidâyet vermesi, nefîs  kırmızı develerin olup sadaka ver-

menden hayırlıdır” buyurdular.

(Şemsüddin Ahmet Sivasi, Dört Büyük Halife, 256-257.s.)

 

SUHEYB-İ RÛMÎ (R.A.)’YI SEVMEK GÖREVİMİZDİR

 

Suheyb-i Rûmî (r.a.), “Bir kimse Allah’a ve âhiret günü-

ne inanıyorsa, bir ananın evladını sevmesi gibi Süheyb’i

sevsin” hadîs-i şerîfiyle medh olunan, Resûlullah (s.a.v.)’in

en seçkin ashabından büyük bir sahâbîdir. Aslen Yemenlidir.

Begavî şöyle nakletmiştir: “Süheyb (r.a.) orta boylu, buğday

tenli idi. Kırmızılık onda galipdi. Saçları sıkdı. Kına ile boyar-

dı. Yakışıklı bir zât idi.”

Oturdukları yer Musul yakınlarında, Dicle Nehri üzerine

veya Cezîre arzından Fırat kenarındadır. Rûm, oraları işgal

ettiğinde Suheyb (r.a.)’i de esir etmişlerdi. Suheyb (r.a.) ço-

cuk iken esir olup Rûmların içinde büyüdüğü için Suheyb-i

Rûmî (r.a.) diye tanınmıştır. Sonra Benî Kelb’in eline geçti.

Köle olarak satılarak Mekke’de Abdullah bin Ceda’nın eline

düştü. Bu zât daha sonra kendisini azâd etti. Bu hâdiseler

olurken, İslâmiyet henüz açıklanmamıştı.

Hz. Süheyb (r.a.), herkese iyilik eder, çok yemek yedirir,

misafirpevreliği ve cömertliği ile tanınırdı.

Bir defasında Hz. Ömer (r.a.) kendisine “Yâ Süheyb sen

çok fazla yemek yediriyorsun. Bu isrâf olmuyor mu?” dedi.

Süheyb (r.a.) buyurdu ki, “Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bu-

yurmuştur ki “Sizin en iyiniz fakirleri doyuran ve selâmı

alıp cevap verendir.” diye cevap verdi.

O, ziyafet vermek için lüks sofralar donatmayı beklemez,

yerine göre bir kap yemeği bile konuklarla paylaşmak isterdi.

İbn Sad’in, Ömer b. El-Hakem’den rivâyetine göre, “Am-

mar b. Yasir (r.a.)’ya ne söyleyeceğini bilmeyeceği bir hale

gelinceye kadar azâb ediliyordu. Süheyb (r.a.), Ebû Faid

(r.a.), Amir b.Fuheyre (r.a.) ve bir topluluk da böyleydi.

Onlar hakkında şu âyet nazil oldu:

“Sonra şüphesiz Rabbin, zulme uğradıktan sonra

hicret eden, sonra savaşan ve sabreden kimselerin yar-

dımcısıdır. Bunlardan sonra Rabbin elbette çok bağışla-

yıcıdır; çok merhametlidir.” (Nahl s. 110)

(Ömer Muhammed Öztürk, Suheyb-i Rûmî (r.a.), 7-10.s.)

 

HUNEYN  GAZVESİNDE  HÂLİD BİN VELİD(R.A)

 

Hâlid bin Velid (r.a.), Huneyn vadisine giderken, Hevâzin

kabilesi askeri pususuna düşerek düşman askerlerinin ansızın

şiddetli hücum etmeleri üzerine Benî Süleym kabilesi bozulmuş

ve bu hezimet Mekke askerine de sirâyet edip,İslâm askeri da-

ğılmışdı. Bu bozgunluğa sebeb ise “manen  mih tarafi’llah”    ol-

muşdur. Çünkü: Asker-i islâmdan bazısı islam ordusunun kesre-

tine ve kuvvetine bakıp: “Bu asker hiç bir vakit azlıkdan dolayı

mağlub olmaz” demîşdî’ki bu bir hatâ idi. Çünkü kesret ve kuvvet

her ne kadar galebe esbabından ise de, muhakkak suretde Hak

Teâlâ Hazretlerinin nusret ve inâyetine bağlıdır. Nitekim. “Nusret

ancak Allah (c.c.)’dan olur. Allah (c.c.)’dan gayriden nusret

olmaz.”(Al-i îmrân s. 126)  buyrulmuşdur

Allah Teâlâ Hazretleri kime nusret ederse mansûr odur. Fa-

kat esbab-i zâhiriyye insanlara    medar (sebeb,vesile) teselli ol-

duğundan insanların muattal (tenbel) kalmamaları için esbaba

teşebbüsüde emir buyurmuşdur. Şu kadar ki esbaba teşebbüsle

beraber tesirini ve neticeyi Cenâb-ı Allah (c.c) dan beklemek va-

cibdir. “Çokluğunuz size ucub vermiş di. Halbuki sizin çoklu-

ğunuz size hiç bir fâide te’min etmedi ve o kadar genişlîğiyle

beraber yeryüzü size dar geldi de düşmanlarınıza arkanızı

döner olduğunuz halde firar etdiniz.” ( Tevbe s.25)

Huneyn Gazvesinde Hâlid bin Velid (r.a.) – mecruh (yaralan-

mış) oiup iyâdet-i seniyye-i Hz. Resûlullah (s.a.v) ile bekam (nail

olan) buyurularak yarası nefes-i peygamberi ile iltiyâm bulmuş-

dur. (yarası iyileşmişdir.)

Hâlid bin Velid -radıyallahu anh-maraz-ı mevtinde şöyle bu-

yurmuştu :

—. «Şimdiye dek yüz kadar muharebede bulundum. Bede-

nimde ok, kılc, mızrak yarasından hâlî bir karış yer kalmamış

olduğu halde hamd olsun işte şimdi ise «i’lâ-yı kelimetullah» uğ-

runda döğüşe döğüşe fedây-ı can ediyorum. Rahat döşeğimde

öldüğüme üzülüyorum.

Korkakların gözleri uyumasın,» buyurmuş ve teslim-i rûh et-

mişdir. Hicretin yirmiyedinci senesinde îrtihâl etmişdir.  Bü-

yük kahramanın kabri Humy    Humus şehri kenarındadır. -radı-

yallahu teâlâ anh-.

Hz. Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),  Halid  b. Velid (r.a.) s.58,177)

 

  1. ALİ (R.A.)’İN FAZİLETİ

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Hazretleri buyurmuşlardır: “Ben ilmin

medinesiyim (şehriyim), İmam-ı Ali de kapısıdır. İlmi isteyen

kapısına müracaat etsin.” Bu Hadîs-i Şerîf, İmam-ı Ali (r.a.)

Hazretleri’nin dini bilgilerden çok haz duyduğunu ispat ediyor. Dini

bir mesele için Hazret-i Muaviye (r.a.)’e müracaat olunduğunda:

“İmam-ı Ali (r.a.) Hazretlerine müracaat ediniz, zira benden

âlimdir.” cevabını verir. “İmam-ı Ali (r.a.) Hazretleri’nin fazilet-

lerini ve menkîbelerini zikreylemek veya hakkında ‘r.a.’demek

ibadettir.” (Cami’üs – Sağir). “Allah’ın isimlerinden başkası zik-

rolunmaz” diye itiraz olunmasın. Zîrâ: “Salihleri anmak gü-

nahlara keffarettir.” “Salihlerin anıldığı yere -yahud salihler

anıldığı zaman- rahmet iner.” Hadîsleri bu mânâyı onaylamak-

tadır. “İmam-ı Ali dünyada ve ahirette benim kardeşimdir.”

(Cami’üs-Sağir).

“İmam-ı Ali’nin bana olan nisbeti, Harun (aleyhisselam)’ın

Musa (aleyhisselam)’a olan nisbeti gibidir. Şu kadar ki ben-

den sonra Peygamber gelmeyecektir.” Bu Hadîs-i Şerîf’ten

anlaşılan ölçü, peygamberlik ölçüsü veya kendinden sonra ha-

lifeliğe sahip olması değildir. Zira Harun (aleyhisselam), Musa

(aleyhisselam)’dan önce dar-ı ukbaya teşrif buyurmuşlardır.

Belki maksad-ı Risalet Penahileri, Tebûk gazasına teşriflerinde

İmam-ı Ali (r.a.) Hazretlerini halef olarak buyurdukları mânâdır.

“Mü’min’in sahife-i amalinin alameti İmam-ı Ali Hazretlerinin

muhabbetidir.” (Cami’üs – Sağir).

“Bir kimse Ali’yi severse beni sevmiş olur ve Ali’ye buğz

ederse bana buğz etmiş olur.” İmam-ı Ali (r.a.) Hazretlerinin

muhabbeti öyle bir güzel şeydir ki, onun sahibine günah zarar

vermez, yani günah işlemez ki zarar versin. Bununla birlikte şer-i

kuralların karşısında hareket edenler de biliniz ki İmam-ı Müşarü-

nileyh (r.a.)’in muhabbeti yoktur.

“İmam-ı Ali (r.a.) Hazretleri’ne düşmanlık eden kimseye

Cenâb-ı Hakk (c.c.) düşman olsun. Lakin ictihad üzerine ayrı-

lık eden ashaba düşmanlık olunmaz.” (Menavî)

“İmam-ı Ali (r.a.) Hazretleri’ne sözlü ve fiili tâbî olanlar ve

ensarı olanlar kıyamet gününde ilahi ihsanın fazlasına ermiş

olur.” (Menavi)

(Hz. Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Hz. Osman ve Ali (r.a.e), s. 85-86)

 

EBÛ HUREYRE (R.A.)’IN DİNİ ÖĞRENMEK

İÇİN SERGİLEDİĞİ CESARET

 

Ebû Hüreyre (r.a), Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e hiç kim-

senin sormaya cesâret edemediği şeyleri sormak husûsunda

son derece cesur davranır, hiç çekinmezdi. Birgün Fahr-i

Kâinât Efendimiz’e:“Yâ Rasûlallâh! Nübüvvetle alâkalı ilk

gördüğünüz alâmet nedir?” diye sordu.

İki cihânın saâdet rehberi olan Allâh Rasûlü (s.a.v) şöyle

buyurdu: “Ey Ebû Hüreyre! Mâdem sordun, söyleyeyim.

Ben on yaşlarındayken birgün sahrâda idim. Başımın üs-

tünden gelen bir sesle irkildim. Bir adam diğerine sordu:

“Bu, O mudur?”

Öteki cevap verdi:

“Evet, bu O’dur.”

O zamâna kadar hiç kimsede görmediğim yüzler,

kimsede bulmadığım rûhlar ve hiç kimsede görmediğim

elbiselerle karşıma çıktılar. Yürüyerek bana doğru gelen

o iki adamdan her biri, bir kolumdan tuttu, fakat dokun-

duklarını hiç hissetmedim.Biri arkadaşına: “Haydi O’nu

yere yatır!” dedi.

Berâberce beni yere yatırdılar. Ben hiçbir zorluk ve

güçlükle karşılaşmadım. Yine biri diğerine: “Haydi göğ-

sünü aç!” dedi ve o da açtı. Fakat ne kan gördüm, ne de

bir acı hissettim. Ona yine şöyle dedi: “Haydi, oradaki

kin ve hasedi çıkar!”

O da oradan kan pıhtısı gibi bir şey çıkardı. Sonra onu

fırlatıp attı. “Haydi, şimdi onun yerine şefkat ve merha-

meti yerleştir!” dedi. Çıkardıkları şey büyüklüğünde ve

gümüşe benzeyen bir şey koyduklarını gördüm. Sonra

sağ ayağımın başparmağını tutup oynattı ve: “Haydi

selâmetle git!” dedi.

Ben kalkıp giderken içim şefkat ve merhametle dolu

idi. Ondan sonra da hep küçüklere karşı şefkat, büyükle-

re karşı da merhamet hissettim.”

(Ahmed b. Hanbel (r.h.), V, 139; Heysemî, VIII, 223)

 

 

ASHAB-I KİRAM (R.A.E)’İ ELEŞTİRMEK

CAİZ DEĞİLDİR

 

Maliki fakihlerinden  Kadı Iyaz (r.a.) diyor ki: “Resûlullah

(s.a.v.) Efendimiz’i sevmek, Ashabını da sevmektir. Onla-

rı hayırlı bilmek ve hukuklarını korumaktır. Onlara uymak

ve övmektir. Onlara mağfiret dilemek ve onlar arasında

vaki olan ihtilaftan dilini tutmaktır. Onlara düşman olanla-

ra düşman olmak, maksatlı tarihçileri, cahil ravileri, sapık

fırkaları ve onlardan birisini kötülemek isteyen bedbahtları

bırakmaktır. Onlardan aktarılan ve münakaşayı getiren bir

şeyi gördüğü zaman, onu en güzel bir şekilde tevil etmek ve

konuyu sağlam bir kaynağa dayandırmak lazımdır. Çünkü

onlar, bu iyiliğe ve hizmete layıktırlar.

Onlardan hiç birisini kötülükle anmamak, kötüleyenlere

karşı göz yummamak, daima iyiliklerini ve güzel hayatlarını

anmak lazımdır. Bunun dışında sükut etmek gerekir. Hadîsi

şerîfte şöyle buyurulmuştur: “Nebi  ve Resûller hariç,

Allah-u Teala Ashabımı bütün alemden üstün kılmıştır.

Onlar içerisinde bana dört tanesini seçmiştir: Ebâ Be-

kir, Ömer, Osman ve Ali’yi de ashabımın en hayırlıları

kılmıştır.”  Şihab El Ğufaci (r.a.) bu hadîsin şerhinde şöyle

diyor: “Ashabı Kiramın tamamı alim ve adildir. (En hayırlıları

bana arkadaşlık edenler ve sonra ve sonra., ilh) hadîsinde

beyan edildiği üzere, İmamul haremeyn (r.a.) Ashabı

Kiram’ın genç olanının da yaşlı olanının da adil olduğuna

dair icma vardır, demiştir, içtihadları neticesinde bazı şey-

lerin meydana gelmesinden dolayı, onları tenkit etmek caiz

değildir. Nebiler ve Resûllerden sonra, bütün insanların en

hayırlıları oldukları kesinleştiği, aile ve vatanlarını bırakarak

hicret ettikleri, mallarını ve canlarını dine hizmet uğrunda

feda ettikleri, baba ve evlatlarını feda ettikleri ve dini nasi-

hatlerde bulunduktan, onlarda mevcut iman ve yakin kuv-

veti için ve daha saymakla bitirilemeyecek meziyetlerinden

dolayı onları  eleştirmek caiz değildir.”

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, 161-162)

 

  1. OSMAN (R.A.)’IN ERDEMLERİ HAKKINDA

HADİS-İ ŞERÎFLER

 

“Osman İbn-i Affan dünyada da, ahirette de herkesten

ziyâde bana yakındır.” (Câmi’üs – Sağîr) “ Cennet’te her

bir nebi için özel bir arkadaş var. Benim de arkadaşım

Osman İbn-i Affan’dır.” (Câmi’üs – Sağîr) “Cehennemi hak

edenlerden yetmiş bin şahıs Hazret-i Osman’ın şefaatiyle

hesapsız cennete dâhil olurlar.” (Câmi’üs – Sağîr) “İmam-ı

Osman cennette benimledir, arkadaşımdır.” (Menâvî) “Ey

Osman, Allah-u Teala sana hilafet elbisesini giydirecek.

Eğer münafıklar senden onu çıkarmak isterlerse sen onu

çıkarma. Yani kendi kendini azletme. Ta ki benle görüşün-

ceye kadar.” (Râmûz’dan)

“Ey Osman! Benden sonra sana hilafet verilecektir.

Münafıklar seni o makamdan indirmek isteyecekler. Sa-

kın sen o zaman indirilmene rıza gösterme. Ve o gün sen

oruç tut, iftarı benim yanımda edeceksin.” (Râmûz’dan)

“Ey Osman! Cenâb-ı Hakk, ruhbaniyyet gibi ağır tek-

lifleri bizlerden uzaklaştırarak bütün boş şeylerden yüz

çeviren ve kolay olan Dini bizlere bahşetti. Mina’dan

Arafat’a kadar her tepenin üzerinde tekbir emretti. Eğer

sen bizim gibi hacca niyet etmişsen biz (tehlil, tekbir,

tevhid’den) ne gibi zikirler yapıyor isek sen de onu yap.”

“Ey Osman! Muhakkak Cenâb-ı Hakk, beni ruhbaniy-

yet gibi ağır tekliflerle göndermedi. Muhakkak Cenâb-ı

Hakk katında en hayırlı din batıllardan uzak, tevhid ve

istikamet üzere olan ve kolaylıkla emr eden Din’dir.”

(Râmûz’dan)

“Ey Osman sana bir müjde vereyim mi? İşte Cibril

(a.s.) bana heber veriyor ki: Hiçbir Mü’min yok ki üç defa

birbiri arka sıra aksırırsa muhakkak o kimsenin kalbin-

de İman sabit olmuş olur.” (Râmûz’dan) “Benden sonra

hilafet Ebû Bekir’in, ondan sonra Ömer’indir. Bunlardan

sonra ihtilaf meydana çıkar.” (Kenz’ül – İrfân)

(Hz. Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),  Hz. Osman ve Ali (r.a.e), s. 77-79)

 

  1. SAFİYYE (R.ANHÂ)’NIN KAHRAMANLIĞI

 

Hz. Safiyye (r.anha) Peygamberimiz (s.a.v.)‘in halası

ve Hz. Hamza (r.a.)’ın öz kız kardeşiydi. Uhud savaşına

katıldı. Müslümanlar küçük bir yenilgiye uğrayarak geri

kaçtıkları sırada kısa mızrağı ile yüzlerine vurarak onla-

rı geri çevirdi. Hendek savaşında Peygamberimiz (s.a.v.)

bütün kadınları bir kaleye kapattı ve Hz. Hasan bin Sabit

(r.a.)’ı muhafız olarak başlarına bıraktı. Yahudiler için bu iyi

bir fırsattı. Onlar zaten içten düşmandılar. Yahudilerden bir

topluluk kadınlara saldırmaya niyetlendiler ve bir yahudiyi

durumu öğrenmesi için kaleye gönderdiler.

Hz. Safiyye (r.anha) bir yerden onu gördü ve Hz. Ha-

san (r.a.)’a “Bu yahudi durumu gözetlemeye gelmiş, sen

kaleden dışarı çık ve onu öldür.” dedi. Hz. Hasan (r.a.) çok

zayıf biriydi. Bu yüzden cesaret edemeyince Hz. Safiyye

(r.anha) bir çadırın direğini eline geçirerek dışarı çıkıp ya-

hudinin başına vurup öldürdü. Sonra kaleye geri dönüp

Hz. Hasan’a “O bir yahudi erkektir, namahrem olduğu için

onun eşyalarını ve elbisesini çıkaramadım. Sen onun bü-

tün elbiselerini çıkar, bir de başını kesip getir.” dedi. Hz.

Hasan (r.a.) zayıf ve yaşlı olduğundan buna da cesaret

edemedi. Hz. Safiyye (r.anha)  tekrar gitti, onun başını ke-

sip getirdi ve duvarın üzerinden yahudi topluluğunun üzeri-

ne fırlattı. Bunu gören yahudiler “Biz önceden biliyorduk ki,

Muhammed kadınları tamamen yalnız bırakmaz. Mutlaka

içeride onları koruyan erkekler vardır.” dediler.

Safiyye (r.anhâ) annemiz özellikle tutumluluğuyla ta-

nınırdı. Diğer bir hususiyeti de pişirdiği yemeklerdi. Hz.

Safiyye’nin mutfağında pişen yemekler, onun aile fertleri,

yani ehl-i beyti arasinda çok begenilirdi.

Hicretin 20. senesinde Hz. Safiyye(r.anha) vefat etti. O

sırada yetmiş üç yaşındaydı. Buna göre hicretin 5. yılında

yapılan Hendek savaşında elli sekiz yaşındaydı.

(Zekeriyya  Kandehlevi, Fezail-i  A’mâl,  s.123 )

 

ASHÂB’IN KANAAT ANLAYIŞI

 

Hz. Ömer (r.a.), Ahnef’in sırtında yeni bir gömlek gördü

ve: “Ey Ahnef! Üzerindekini kaça satın aldın?” diye sordu.

Onun: “On iki dirheme” demesi üzerine de şunları söyledi:

“Azap olunasıca! Bu paranın altı dirhemine bir gömlek satın

alıp kalan altı dirhemi de Allâh yolunda harcamış olsaydın

daha iyi olmaz mıydı?”

Hz. Ömer (r.a.) valilerinden olan Ebû Musa el-Eş’arî

(R.A.)’e, bir mektup yazarak şunları söyledi:  “Bu dünyada

sana verilen rızıklarla yetin. Çünkü Rahmân, rızık bakımın-

dan bazı kullarını diğerlerinden üstün kılmıştır. Bu, Allâh

Teâlâ (c.c.)’nın kullarını denediği imtihanlarından biridir.

Böylece O, kendisine bol rızık vermiş olduğu kişinin bunun

şükrünü eda edip etmediğini denemektedir. Rızkın şükrü ise

Allâh Teâlâ (c.c.)’nın onun için koymuş olduğu hakların öden-

mesidir.”

Hz. Ali (r.a.) kurumuş kötü hurmalardan birkaç tane yiyip

üzerine de biraz su içtikten sonra eliyle karnına vurarak: “Ki-

min karnı kendisini ateşe götürürse o Allâh’tan uzaklaşmıştır”

dedi. Sonra da şu şiiri okudu: “Sen karnının ve şehvetinin

isteklerini ne kadar yerine getirirsen o oranda da yerilmeyi ve

kötülenmeyi hak etmiş olursun.”

Hz. Ali (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Ey insanoğlu! Sakın ge-

lecek gününün sıkıntı ve kaygısını bugünden çekme. Çünkü

eğer yarına kadar yaşayacak olursan rızkın senin ayağına

gelecektir. Bilmiş ol ki, ihtiyacından fazla mal kazanırsan bi-

rilerinin hazinedarlığından başka bir şey yapmış olmazsın.”

Hz. Sa’d (r.a.) oğluna şu tavsiyede bulunmuştur: “Ey oğul!

Zenginliği kanaatle birlikte iste! Çünkü kanaati olmayan bir

kimseyi hiçbir mal zengin edemez.”

Allâhü Teâlâ(c.c.), beş şeyi, beş şey içine koymuştur. Bu

beş şeyi alan, içindekine kavuşur:  “İzzeti, şerefi, ibadete;

zilleti, sefaleti, günaha; ilmi, hikmeti, çok yememeye;

heybeti, itibarı, gece namaz kılmaya; zenginliği, kimseye

muhtaç olmamayı da, kanaate tâbi kılmıştır.”

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.3 s.206-207.)

 

  1. EBÛBEKİR (R.A.)’İN HALİFE SEÇİLDİĞİNDE

OKUDUĞU HUTBELER

 

Hz. Ebûbekir (r.a.) halife seçildiği zaman Allah’a hamdu

sena ettikten sonra şöyle buyurdu: “Ben sizin en hayırlı-

nız olmadığım halde sizin başınıza halife seçildim. Ancak

Kur’ân nazil olmuş, Hz. Peygamber (s.a.v.) dinin hüküm-

lerini açıklamıştır. Sizin en zayıfınız, hakkı alınıncaya ka-

dar benim yanımda kuvvetlidir. Ey insanlar! Ben ancak Hz.

Peygamber (s.a.v.)’in yoluna uyarım. Kendiliğimden birşey

icad edici değilim. Eğer iyilik yaparsam bana yardımcı olun.

Eğer sırat-ı müstakimden kayarsam beni düzeltiniz. Ben bu

sözümü söyler, hem kendim için hem de sizler için Allah’ın

affını taleb ederim.”

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in irtihâlinin ertesi günü Hz.

Ebûbekir (r.a.) kalkıp Allah’a hamd ve sena ettikten sonra

şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Ben de sizin gibi bir insanım.

Bilmiyorum, belki Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yapabildiği

şeyleri bana da teklif edeceksiniz. Halbuki Allah Teâlâ, Hz.

Muhammed (s.a.v.)’i alemlerden üstün kılmış ve onu afet-

lerden korumuştu. Ben ise ancak Hz. Muhammed (s.a.v.)’e

tabi olan birisiyim. Hz. Peygamber (s.a.v.) vefat ederken,

hiç kimsenin, onun üzerinde bir çöp darbesi kadar bile

hakkı yoktu. Benimse, bir şeytanım vardır. Zaman zaman

bana galebe çalar. Ey insanlar! Siz, ne zaman biteceğini

bilmediğiniz bir ömür süresinde sabah ve akşamlarınızı ge-

çiriyorsunuz. Eğer bu süreyi salih amellerle geçirebilirseniz,

bunu yapın. Ecel gelmeden, elinizdeki fırsat kaçmadan,

salih amel yapmakta acele ediniz. Çünkü ecelini unutan,

amelini başkasına bırakan kimseler vardır. Sakın onlar gibi

olmayın. Çok acele edin. Çünkü arkanızdan gelen ve size

yetişmek isteyen bir şey vardır ki, o da çok hızlı gelen eceli-

nizdir. Ölümden korkun. Yaşayanlara değil, öldükten sonra

arkada bırakacakları güzel şeylere gıbta edin”

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, 3.c., 175-178.s.)

 

 

 

  1. ÖMER (R.A.)’İN HALİFELİK DÖNEMİNDEN

BAZI KESİTLER

 

Bir gün Hz. Ömer (r.a.), Medine’den üç mil mesafede bir

kadına rastlamıştı. Üç çocuğu ağlıyordu ve tencere de ocakta

idi. Hz. Ömer (r.a.), çocukların niçin ağladığını sordu. Kadın da,

iki günden beri çocukların aç olduğunu ve çocukları aldatmak

üzere tencerede su kaynamakta olduğunu söyledi. Hz. Ömer

(r.a.), hemen Medine’ye dönerek un, yağ, hurma alarak arkası-

na yüklenmişti. Kölesi Eslem (r.a.) yükü götürmek istemiş, Hz.

Ömer (r.a.) de redd ile demişti ki: “Kıyamet günü benim yüküme

katılacak değilsin!” Hz. Ömer (r.a.), kadının ateşini kendi yak-

mış, çocuklar yemek yedikten sonra oynamaya başlamış. Ka-

dın da demiş ki: “Cenâb-ı Hakk sana mükâfatını versin. Ömer

(r.a.)’in bulunduğu makama o değil, sen layıksın!..”

Bir defa Hz. Ömer (r.a.) dolaşırken çadırda oturan bir Arap’a

rast gelmişti. Onunla konuşurken bir çığlık kopmuş, karısının

doğum sancısı tutmuş. Hz. Ömer (r.a.) hemen evine dönerek,

eşi Ümmügülsüm (r.anhâ)’yı alıp getirmiş, kadına yardım et-

miş, bir erkek çocuğu doğurtmuştu da, Ümmügülsüm (r.anhâ),

Hz. Ömer (r.a.)’e: “Ya Mü’minlerin Emiri! Arkadaşına müjde ver,

Allah (c.c.)’ın keremiyle dünyaya bir oğlu geldi.” demişti.Arap

da kiminle konuştuğunu anlayınca saygı vaziyeti almıştı. Hz.

Ömer (r.a.) o çocuğa ödenek vermişti.

Hz. Abdurrahmân Bin Avf (r.a.) der ki: “Bir gün Hz. Ömer

(r.a.) evime gelmişti. Niçin beni çağırtmayıp zahmet ettiğini so-

runca: “Medine’ye bir kervan gelip şehrin dışına konakladığını,

yolcuları yorgun olduğu için dinlenmeye ihtiyaçları olduğunu

söyledi; haydi gidelim de kervanı koruyalım” dedi. Sabaha ka-

dar kervanı bekledik.

Arabistan kıtlığı esnasında Hz. Ömer (r.a.); et, yağ, balık

yememiş ve şöylece yakarışta bulunmuştu: “Ya Rabbi benim

günahlarım yüzünden Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’i mahvet-

me!..” Kölesi Eslem (r.a.) demiş ki: “Kıtlığın şiddeti azalmamış

olsaydı, Hz. Ömer (r.a.), fakirlerin halinden duyduğu üzüntüden

mutlaka ölürdü.”

(Hz. Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Hz. Ömer (r.a.), 110-111.s.)

 

MÛTE SAVAŞI VE HZ. HALİD BİN VELİD (R.A.)

 

Mute savaşına gidilirken takviye kuvvet istenmesi hususunda

istişare yapılırken Abdullah b. Revâha (r.a.):

“Ey kavmim! Vallahi, sizin şimdi istememiş olduğunuz şey, ar-

zulayıp elde etmek için sefere çıktığınız şehitliktir!

Biz, insanlarla, ne sayıca, ne silahça, ne de at ve süvarice

çokluk olduğumuz için değil, Allah’ın bizi şereflendirdiği şu din

kuvvetiyle savaşıyoruz! Gidiniz, çarpışınız! Bunda muhakkak iki

iyilikten biri; ya zafer, ya da şehitlik vardır!  Vallahi, Bedir sava-

şı gününde yanımızda iki at, Uhud savaşı gününde de bir tek at

bulunuyordu.Eğer bu seferimizde düşmana galip gelmek kaderde

varsa, zaten Allah’ın ve Peygamberimizin bize va’di de böyledir,

Allah va’dinden cayar değildir.Eğer kaderde şehitlik varsa (şehit

olur, daha önce şehit olan) kardeşlerimize böylece Cennetlerde

kavuşmuş oluruz!” dedi.

Abdullah b. Revâha’nın bu sözleri, mücahidleri cesaretlendir-

di: “Vallahi, Revâha’nın oğlu doğru söyledi!” dediler, yollarına hızla

devam ettiler.

Düşman ordularıyla yedi gün çarpıştılar. Komutanların şehid

olmasıyla Halid b. Velid (r.a.) komutan seçildi.

Gerek sayı, gerek savaş araç ve gereçleri bakımından yetmiş

seksen kat fazla güce sahip bulunan düşman orduları, her an,

umumî bir saldırıyla Müslümanları kuşatıp son neferlerine kadar

hepsini yok edebilirlerdi.

İşte, Halid b. Velid, böyle bir avuç İslâm mücahidi için, çok

nazik ve tehlikeli bir sırada, önce İslâm mücahidlerinin savaş dü-

zenindeki yerlerini birbirleriyle değiştirip düşmanların karşısına

yeni şahıslar çıkarmak suretiyle takviye kuvvetleri alındığı hissi-

ni verdirerek gözlerini yıldırdıktan, korkuttuktan, maneviyatlarını

sarstıktan  ve ard arda yaptığı hücumlarla da onları arkalarına

düşmeyi göze alamayacak derecede şaşkına çevirdikten sonra,

mücahidleri, tereyağdan kıl çeker gibi, savaş alanından geri çek-

mek ve İslâm’ın biricik savaş gücü ve varlığı olan bir avuç ordusu-

nu topluca yok olmaktan kurtarmak becerikliliğini göstermiştir ki;

bu, zafer kadar büyük ve önemli bir başarı idi.

( İbn İshak; İbn Hişam, c. 4, s. 17; Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 760)

 

NEBÎ (S.A.V.) EFENDİMİZ’İ HAKKIYLA SEVENLER

 

İmâm-ı Âzam (r.a.)’e göre, Nebî (s.a.v.) Efendimiz’i sevmenin

alametleri şunlardır:

1.Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetine her hususta tam olarak ittiba

edilmelidir.“Andolsun, Allâh’ın Resûlünde sizin için; Allâh’a ve

ahiret gününe kavuşmayı uman, Allâh’ı çok zikreden kimseler

için güzel bir örnek vardır” (Ahzâb s. 21)

2.Resûlullâh (s.a.v.)’in her sözü kabul edilip hükmüne uyulmalı,

her meselede Resûlullâh (s.a.v.)’in hakemliğine başvurulmalıdır.

“Allâh ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman,

hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işle-

ri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allâh’a ve

Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sap-

mıştır” (Ahzâb s. 26)

3.İnsanlar arasında Resûlullâh (s.a.v.)’in dîni olan İslâm’ı yay-

maya ve tevhid bayrağını yüceltip, putperestliği ortadan kaldırma-

ya çalışılmalıdır.

4.Emr-i bi’l ma’ruf nehy-i anil münker yapmak. Yani doğruyu

emretmeli, kötülükten sakındırmalıdır.“Siz, insanlar için çıka-

rılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men

eder ve Allâh’a imân edersiniz” (Âl-i İmrân s. 110)

5.Mü’min Nebî (s.a.v.)’in yüce ahlâkıyla ahlâklanmaya

çalışmalıdır.“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin” (Kalem s. 4)

6.Nebî (s.a.v.)’e daima salât-ü selâm getirmelidir. “Şüphesiz

Allâh ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman eden-

ler! Siz de ona salât edin, selâm edin” (Azhâb s. 56)

7.Nebî (s.a.v.)’in huzurunda yüksek sesle konuşmamalıdır. “Ey

îmân edenler! Seslerinizi, Peygamber’in sesinin üstüne yük-

seltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek

sesle bağırmayın, yoksa siz farkına varmadan işledikleriniz

boşa gider. Allâh’ın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar,

Allâh’ın, gönüllerini takvâ (Allâh’a karşı gelmekten sakınma)

konusunda sınadığı kimselerdir. Onlar için bir bağışlanma ve

büyük bir mükâfat vardır. (Ey Resûlüm!) Odaların arkasından

sana bağıranların çoğu aklı ermeyen kimselerdir. Onlar, sen

yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için

daha iyi olurdu. Allâh, çok bağışlayandır, çok merhamet eden-

dir” (Hucurât s. 2-5)   (Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, c.2, s. 56-60)

 

ASHÂB’DAKİ ALLAH KORKUSU

 

Ensar’dan bir gencin kalbine Allah (c.c) korkusu girmiş;

cehennem bahsi geldi mi ağlıyordu. Sonunda bu durumun

etkisiyle evinden çıkamaz oldu. Yakınları onun bu halini Hz.

Peygamber (s.a.v.)’e haber verdiler. O da bu genci ziyaret et-

mek için evine gitti. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kendisini ziya-

rete geldiğini gören genç kalktı ve onun boynuna sarıldı; son-

ra da ölü olarak yere düştü. O zaman Hz. Peygamber (s.a.v.)

orada bulunanlara “Arkadaşınızın cenazesini kaldırınız.

Çünkü cehennem ateşinin korkusu onun ciğerini par-

çalamıştır. Nefsimi kudret elinde tutana yemin ederim ki

Allah onu ateşten korumuştur. Kim bir şeyi arzularsa onu

arar, kim de birşeyden korkarsa ondan kaçar” buyurdular.

Ebû Zerr (r.a) şöyle buyuruyor: “Allah’a yemin ede-

rim ki eğer benim bildiğimi bilmiş olsaydınız ne hanımlarınıza

yaklaşabilir ve ne de yataklarınıza girdiğinizde rahat edebilir-

diniz. Yemin ederim ki Allah Teâlâ’nın beni, meyveleri yenilen

ve kendisi kesilip biçilen bir ağaç olarak yaratmış olmasını

çok isterdim.”

Hz. Peygamber (s.a.v.) hastalanan Hz. Ömer(ra)’in zi-

yaretine gitmişlerdi. Ona “Ey Ömer! Kendini nasıl hisse-

diyorsun?” diye sordular. O da “Ey Allah’ın Rasûlü! Korku

ile ümit arasındayım. Şöyle ki bir taraftan Allah’ın rahmetini

umarken diğer taraftan da O’nun azâbından korkuyorum”

dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) “Bu iki duygu

herhangi bir müslümanın kalbinde biraraya gelirse Allah

ona umduğunu verir ve onu korktuğundan da emin kılar”

buyurdular.

Hz. Ebûbekir(ra) şöyle buyurmuştur: “Gördüğünüz gibi

Allah Teâlâ bir rahmet (genişlik) âyetinin yanında bir azap

(şiddet) âyeti, bir azap âyetinin yanında da bir rahmet âyeti

indirmiştir. Bundan maksat da mü’minin havf ile recâ (korku

ile ümit) arasında bulunup Allah’tan hak dışında birşey iste-

memesi ve elleriyle kendisini tehlikeye atmaması gerektiğini

vurgulamaktır”

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.3 s.171-175.)

 

 

SAHÂBE-İ KİRÂM’A SAYGI VAZÎFEMİZ

 

Her şeyde serbestliğin yaygın olduğu bu zamanda biz

müslümanlar arasında da dinin pek çok meselelerinde ih-

malkarlık ve başıboşluğun rengi göze çarpmaktadır. Aynı

şekilde Sahâbe-i Kirâmın (r.a.)’ın kıymetini bilmek, onla-

ra hürmet ve saygılı olmak hususunda haddinden fazla

eksiklik vardır. Hatta daha ileri giderek dine aldırış etme-

yen kimseler onların şanına küstahça dil uzatmaktadırlar.

Halbuki Sahâbe-i Kirâm (r.a.e.) dinin temelleridir. Dini ilk

önce yayan onlardır. Biz onların hakkını ölene kadar öde-

yemeyiz. Allahu Teâlâ lütfü ile onların mübarek ruhlarına

yüz binlerce rahmet eylesin. Onlar Resûlullah (s.a.v.)’den

dini öğrenip, bize kadar ulaştırdılar.

Sahâbe-i Kirâm’la ilgili şu hususlara riâyet etmek biz-

zat Resûlullah (s.a.v.)’in kendisine saygı ve hürmettendir.

Bize düşen Peygamber (s.a.v.)’in yüce ashabına saygı

ve hürmet göstermek, onların hakkını gözetmek, onlara

tâbi olmak, onları övmek, onlar için istiğfar etmek, için,

aralarındaki ihtilaflar hakkında dilini tutmak, o mübarek

zatların değerini küçülten tarihçiler, şiiler, bid’at ehli ve

cahil ravilerin haberlerinden yüz çevirmektir. Onlar hak-

kında bu tip bir rivâyet duyunca iyiye tevil etmek ve iyiye

yormak. Onları anarken saygısızlık etmemek gerekir. Bi-

lakis devamlı iyiliklerini ve üstünlüklerini anlatmak, eksik

görülen şeylere sükut etmek. Çünkü Resûlullah (s.a.v.):

“Ashabım zikredilince sükut ediniz” buyurmuştur.

Çünkü onlar buna layıktırlar. Sahâbe-i Kirâm’ın faziletleri

Kur’an-ı Kerim ve Hadîsi Şerîflerde sık sık geçmektedir.

Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Muhammed Allah’ın Rasûludür. Beraberinde bu-

lunanlar da kafirlere karşı çetin, kendi aralarında mer-

hametlidirler. Onları rükua varırken, secde ederken

görürsün. Allah’tan lütuf ve rıza isterler…” (Fetih-29)

(Zekeriyya  Kandehlevi, Fezail-i  A’mâl, 178-179.s.)

 

  1. ÜMMÜ HABİBE (R.ANHÂ) ANNEMİZİN

DÎNÎ GAYRETİ

 

Mü’minlerin annesi Hz. Ümmü Habibe (r.anha)

Rasûlullah (s.a.v.) ile evlenmeden önce Ubeydullah bin

Cahş’ın nikahındaydı. Karı koca beraber müslüman olmuş-

lardı. Yine beraberce Habeşistan’a hicret etmişlerdi. Oraya

gidince kocası dinden çıkmış ve o hal içinde ölmüştü. Hz.

Ümmü Habibe (r.anha) bu dulluk zamanını Habeşistan’da

geçirmişti. Rasûlullah (s.a.v.) oraya nikah teklifi göndermiş

ve Habeşistan kralı aracılığıyla nikah kıyılmıştı. Nikahtan

sonra Medine-i Münevvere’ye geldi. Barış zamanında baba-

sı Ebû Süfyan Medine-i Münevvere’ye gelmişti. Rasûlullah

(s.a.v.) ile barışın sağlamlaştırılması için konuşacaktı. Kızı

ile görüşmeye gitti. Orada yatak seriliydi. Üzerine oturmak

isteyince Ümmü Habibe (r.anha)  yatağı katladı. Babası kı-

zının kendisine yatak sereceği yerde, serilmiş yatağı kat-

lamasına şaşırdı. “Bu yatağı, bana layık olmadığından mı,

yoksa ben bu yatağa layık olmadığımdan mı topladın?” diye

sordu. Hz. Ümmü Habibe (r.anha) şöyle dedi: “Bu Allah’ın

temiz ve sevgili Rasûlu’nün yatağıdır. Sen ise müşrik ol-

duğun için pissin. Bunun üzerine seni nasıl oturtabilirim?”.

Babası bu meseleye çok üzüldü ve “Sen benden ayrıldıktan

sonra, kötü adetlere müptela olmuşsun” dedi. Ancak Ümmü

Habibe (r.anha), kalbindeki Peygamber (s.a.v.) ‘e olan aza-

met ve saygıdan dolayı, ister babası olsun, ister başkası te-

miz olmayan pis bir müşriğin Rasûlullah (s.a.v.) ‘in yatağına

oturmasına nasıl tahammül edebilirdi?

Durumu yukarıda anlatılan babası (Ebû Süfyan) da

sonradan müslüman olmuştu. Babası vefat edince üçüncü

günü güzel koku getirerek süründü ve ‘‘Benim ne koku-

ya ihtiyacım var ne de rağbetim, fakat ben Rasûlullah

(s.a.v.) ‘in şöyle buyurduğunu işittim.’’  yas tuttuğum an-

laşılmasın diye koku kullanıyorum” dedi.

(Zekeriyya  Kandehlevi, Fezail-i  A’mâl, 119-120.s.)

 

ASHÂB-I KİRÂM (R.A.E.)’İN TAMAMI

KUR’ÂN’DA ÖVÜLMÜŞTÜR

 

“Şu kimseler ki, onlar Mekke’de îmân edip Resûlullah

(s.a.v.)’e yardım etmek ve beraberlerinde bulunmak üzere

Medine’ye hicret ettiler. Malları ve canlarıyla Allah rıza-

sı için düşmanlarıyla cihâd ettiler. Şu Medîne ahâlisi ki,

Ensâr-ı Kirâm’dır, onlar Muhâcirleri kendi evlerinde oturt-

tular ve yardım ettiler. Muhâcirlerin düşmanlarına karşı gö-

nül birliği ile tek vücut olarak Muhâcirlere yardım ettiler.

İşte bu sıfatlara sahip olanlar birbirlerinin dostudur. Ve şu

kimseler ki, onlar îmân ettiler de Mekke’den Medine’ye hic-

ret etmediler.

Ey Mü’minler, size hicrette yardım etmeyenlerle sizin

aranızda verâset hususunda bir bağ yoktur. Bundan dolayı

onlar size, siz de onlara vâris olamazsınız. Çünkü aranız-

da verâsete dair bir velâyet yoktur. Bu hüküm onlar hicret

edinceye kadar devam eder. Eğer hicret ederlerse o zaman

birbirinize vâris olursunuz. Ve eğer onlar din hususunda

sizden yardım talep ederlerse onlara yardım etmek sizin

üzerinize vacibdir. Ancak sizinle arasında anlaşma bulu-

nan kâfir bir kavme karşı mü’minler yardım talep ederlerse,

yardım etmek vacib olmaz. Çünkü sizinle anlaşma yapmış

olan kâfirler hakkında verilen söze uymak vacib olduğun –

dan, bu sözün aksine Mü’minlere yardım etmek yapılan

anlaşmayı bozmak olacağından özrü gerektirir. Özür ise

câiz olmaz. Allâhü Teâlâ sizin âmellerinizi görücü, bilici ve

âmellerinize göre karşılığını vericidir.” (Enfâl  s. 72)

Vacib Teâlâ (ve Tekaddes) Hazretleri bu Âyet-i Celîle’de

Muhâcirleri ve Ensârı methetmiştir. Çünkü Muhâcirlerin bir kıs-

mı eski dinleri olan putperestliği terk ederek Cenâb-ı Hakk’ın

rızasını aramak üzere îmân ederek vatanlarını, mallarını ve ak-

rabalarını terk edip Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ne

yardım maksadıyla hicret etmişlerdir.

Silah vesaire gibi hazırlıkları da olmadığı hâlde Bedir Gaz-

vesi gibi önemli gazvelerde din düşmanlarıyla muharebe etmiş-

lerdir.

(Hz. Mahmud Sami (k.s.) Bedir Gazvesi ve Sure-i Enfal Tefsiri, 159-160.s.)

 

  1. EBÛBEKİR’IN RESÛLULLÂH (S.A.V.)

SEVGİSİNE BİRKAÇ ÖRNEK

 

Hz. Ebû Bekir (r.a.) bütün malını İslâm uğruna harcamış-

tır. Zorluk Seferi olarak anılan Tebük Seferi’ne herkes elinde

ne varsa getirerek katkıda bulunmuştu. Resûlullâh (s.a.v.)

Hz. Ebû Bekir (r.a.)’e: “Ne getirdin ya Ebû Bekir?” diye

sorunca: “Malımın tamamını ya Resûlallâh.” dedi. Resûlullâh

(s.a.v.): “Peki ailene, çocuklarına ne bıraktın?” diye so-

runca: “Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’i bıraktım ya Resûlallâh,

yetmez mi?” dedi. Allâh (c.c.) şefaatine nâil eylesin. Âmin.

Hz. Ebû Bekir (r.a.)’ın âlicenaplığına ve Resûlullâh

(s.a.v.) sevgisine bir örnek daha verilecek olursa; Hz. Ebû

Bekir (r.a.) Mekke’nin fethinden sonra kendisi âmâ olan ba-

bası Ebû Kuhafe’nin elinden tutarak müslüman olması için

Resûlullâh (s.a.v.)’in huzuruna getirdi. Resûlullâh (s.a.v.) Hz.

Ebû Bekir (r.a.)’i çok sevdiği için, Ebû Kuhafe de doksan kü-

sür yaşlarında olduğu için Hz. Ebû Bekir (r.a.)’e: “Onu bura-

ya kadar yormasan biz giderdik” buyurunca Hz. Ebû Bekir

(r.a.): “Ya Resûlallâh (s.a.v.), onun size gelmesi daha uygun

ve evlâdır” dedi. Daha sonra Ebû Kuhafe Kelime-i Şehâdet

getirip müslüman olunca Hz. Ebû Bekir (r.a.) ağlamaya baş-

ladı. Resûlullâh (s.a.v.): “Ya Ebû Bekir, bugün senin için

şerefli bir gündür, baban müslüman oldu. Ağlamanın

sebebi nedir?” diye sorunca Hz. Ebû Bekir (r.a.): “Vallâhi

ya Resûlallâh (s.a.v.), şurada keşke babam Ebû Kuhafe’nin

yerine sizin amcanız Ebû Talib olsaydı. Siz buna çok daha

fazla sevinirdiniz, ben onun hâlâ İslâm ile müşerref olmadı-

ğını düşünerek ağladım.” dedi. Hz. Ebû Bekir (r.a.) işte böyle

bir zât idi.

“Eğer, Ebu Bekr’in imanı, bütün halkın/insanların

imanı ile muvazene edilse/karşılaştırılsa, Ebu Bekr’in

imanı daha ağır gelecektir.” (Kenzu’l-Ummal Hadis No: 35614)

Allâh (c.c.) bize onun yolunda olmayı ve onu hakkıyla

sevmeyi nasib eylesin. (Âmin)

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, 2.c., 70-71.s.)

 

ERİŞİLMEZ SAHÂBE : HZ. EBÛ BEKİR (R.A.)

 

Hz. Ebû Bekir (r.a.) temiz bir hayat geçiren iffetli bir kişi

idi. Faziletten ayrılmazdı ve daima iyilik yapmayı severdi.

İslâmiyet’ten önce, doğruluğu ve insanları sevmesi ile tanı-

nan, güvenilir bir tüccardı.

Câhiliyet devrinin kötülüklerinden uzak kalmıştı ve fenâ

hallerinden kaçınırdı. Câhiliyet devrinde bile bir damla içki

içmemiştir. Her türlü şeyin yapılmasında hiçbir sakınca gö-

rülmeyen o câhiliyyet devrinde, şeref ve haysiyet kırıcı hal-

lerden çekinmiş, temiz bir hayat geçirmiştir. Hz. Ebû Bekir

(r.a.)’e: “Câhiliyet zamanında, içki içmedin mi?” diye sorul-

duğunda: “Hâşâ! Ben namusunu koruyan, insanlık şerefini

tanıyan bir adamım. İçki içen bunları kaybeder.” diye cevap

vermiştir. Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) bu sözü duyunca: “Ebû

Bekir’in dediği doğrudur. Ebû Bekir’in dediği doğru-

dur.” buyurmuştur.

Câhiliyet zamanında putperestlikten nefret ederdi ve ha-

kikati araştıranlardandı. İslâmiyet insanları bir ağaç ve taş

parçasından ibaret olan putlara tapmaktan vazgeçirip bir ve

tek olan Allah Teâlâ Hazretleri’ne ibâdete davet ediyordu.

İşte, Ebû Bekir (r.a.) da aradığını bulmuştu. Hemen îmân

ederek câhiliyet karanlığından kurtulup İslâm’ın nûruna ka-

vuşmuştu.İslâmiyet’ten önce de Resûl-ü Ekrem (s.a.v.)’in

eski dostu idi. Kan davalarını çözmek ve halletmek için ha-

kem tayin edilirdi.

Hz. Ebû Bekir (r.a.) hatırı sayılan bir tüccardı ve büyük bir

servet sahibiydi. İbn-i Sa’d’in tahminine göre kırk bin dirhem

miktarında bir sermayeyle ticaret işlerini çevirirdi. Elinde

nesi varsa Allah (c.c.) yolunda, din uğrunda sarf eder, hayır

işlerine harcardı. Onun büyük ve unutulmaz hizmetlerinden

biri de müşriklerin işkencesi altında inleyen çaresiz Müslü-

man esirleri satın alarak serbest bırakıp özgürlüklerine ka-

vuşturmasıdır. Bu şekilde, hem işkenceden kurtulan hem de

hürriyete kavuşan Müslümanları ne kadar sevindirmiştir.

(Hz. Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Hz. Ebû Bekir (r.a.), 18-23.s.)

 

 

EBÛBEKİR (R.A.)’İN ALLÂH (C.C.) KORKUSU

 

“Ebû Bekr-i Sıddîk’ın vefatından sonra Hazret-i

Ömer (r.a.); onun hanımını kendi nikâhına aldı., Evine

götürdükten sonra ona: “Ey temiz hanım, iyi bil ki, seni

kendi nefsimin arzusu için nikâh etmedim. Maksadım

şudur ki, biz Sıddîkın (r.a.) gündüz hayâtını gördük,

ama gece hayâtını, geceyi nasıl geçirdiğini bilmeyiz.

Şimdi bize, onun gecesinin, nasıl geçtiğini, geceyi nasıl

ihya ettiğini anlat. Anlat da, biz de onun gibi yapalım,

hep ona uyalım.” dedi. Hanımı dedi ki: Ben onun hâlini

tamamen anlatamam. Ama bu hallerinden birini sana

söyleyeyim. Biliniz ki, Sıddîk-ı Ekber (r.a.) yatsı nama-

zını mescidde edâ edip eve gelince, odanın köşesinde

otururdu. Başını önüne eğip, tefekkür eder, derin derin

düşünürdü. Seher  vaktine kadar bu hâl üzere dururdu.

Seher vakti olunca, başını kaldırır, içli bir âh çekerdi.

Yanan ciğer kokusu bütün mahalleyi sarardı. Öyle ki,

evimizin önünden geçen, ocağımızda ciğer pişirmekte

olduğumuzu zannederdi.”

Ey zavallı! Bu ümmetin en hayırlısı olan Ebûbekir-i

Sıddîk (r.a.) hayâtını böyle geçirince, Allâh korku-

sundan, Onun hiç kimseye ve hiç kimsenin yaptığına

ihtiyâcı olmadığını düşünerek ciğeri kebâb olmuştu.

Sen bu hâlinle, bu uygunsuz amelinle ağlamaya, inle-

meye daha çok lâyıksın. Hâlâ ne yiyeyim, ne giyeyim

derdindesin. Ömür sonuna geldi. Yok olası hırsta hiç

azalma olmadı. Ebedî kalacak yerinin, kabir olduğunu

bilirsin de, hâlâ kalb gözünü âhiretteki işin büyüklüğü

karşısında niçin açmazsın. Ey şaşkın zavallı! Yüzünü

Hak teâlâ’ya tâat ve ibâdete çevir. Allâhü teâlâ’nın ver-

diği rızka kanâat eyle! Daha ne zamana kadar ölümü

hatırlamadan, az çok demeyip toplayacaksın!

(Muhammed Rebhami, Riyâdünnasihin, s.79)

 

ASHÂB’IN TEVÂZUU

 

Mervezi Z’ir (r.a.)’den nakleder: Hz. Ömer (r.a.)’nin bir bay-

ramda, çıplak ayakla mescide geldiğini gördüm. Hz. Ömer (r.a.):

“Essâlâtu” diye bağırttı. Halk toplandıktan sonra Hz. Ömer (r.a.)

minbere çıktı. Allâh (c.c.)’a, lâyık olduğu şekilde hamd ve sena

ettikten sonra Peygamber (s.a.v.)’e sâlât u selâm getirdi ve: “Ey

insanlar! Ben Mahzum oğulları kabilesinde teyzelerime çoban-

lık yaptığımı hatırlıyorum. Onlar bana bir avuç hurma veya kuru

üzüm verirlerdi. Bunun için bütün gün çalışıyordum; hem de bü-

yük zorluklarla” dedikten sonra minberden indi. Abdurrahman b.

Avf;

“Ey Mü’minlerin Emîri! Yine bugün nefsini ayıpladın durdun”

dedi. Hz. Ömer (r.a.): “Ey Avf’ın oğlu! Azâb olasıca! Ben nefsimle

baş başa kaldım Bana dedi ki: “Sen Mü’minlerin Emîri’sin. Sen-

den üstün kim olabilir? Ben de ona haddini bildirmek istedim”

dedi.

Hz. Ömer (r.a.) sıcak bir günde çıktı. Abasını başına koy-

muştu. Onun yanından merkebe binmiş bir köle geçiyordu. Kö-

leye:

“Ey genç! Beni terkine alır mısın?” dedi. Köle hemen mer-

kepten inerek: “Ey Mü’minlerin Emîri, sen bin!” dedi. Hz. Ömer

(r.a.): “Hayır! Ben binmem. Sen bin, ben senin terkine binerim.

Sen beni yumuşak yere bindirmek, kendin de sert yere binmek

istiyorsun” dedi. Böylece Hz. Ömer (r.a.) gencin terkisine bindi ve

öylece Medîne’ye girdi. Halk Hz. Ömer (r.a.)’e bakıyordu.

Hz. Osman (r.a.) halife iken bir katıra binmişti. Nail adındaki

hizmetçisini de terkisine almıştı.

Hz. Osman (r.a.) geceleri abdest suyunu kendisi hazırlardı.

Ona: “Bazı hizmetçilere söylesen bunu yaparlar!” denildi. Bunun

üzerine: “Hayır! Onlardan bunu istemem. Çünkü geceler onların

istirahat zamanıdır” dedi.

Hz. Ali (r.a.): Üç şey vardır ki, onlar tevâzuun başıdır:

  1. Kiminle karşılaşırsan önce selâm veren olmak.
  2. Meclisin en üst noktası yerine, en alt noktasına râzı olmak.
  3. Riyâdan kaçınmak, onu hoş görmemektir.

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.3 s.116-117,123)

 

ASHÂB’IN TAKVA ANLAYIŞI

 

Kumeyl b. Ziyad (r.a.) şöyle anlatıyor: Hz. Ali (r.a.) ile birlikte

dolaşmaya çıkmıştık. Bir mezarlığın yanından geçerken o şun-

ları söyledi:

“Ey kabirlerde yatmakta olanlar! Ey çürümeye mahkûm olan-

lar! Ey karanlık ve tenha yerlerin sâkinleri! Neler söyleyeceksi-

niz? Bizim söyleyeceğimiz şudur ki siz ölenlerin malları taksim

edildi, çocukları yetim kaldı. Hanımları da başka kocalar buldu.

İşte biz dünyalıların size söyleyebileceğimiz şeyler bunlardır?

Peki sizler neler söyleyeceksiniz?” Bu sözlerden sonra bana

dönerek:

“Ey Kumeyl! Eğer kabirlerde yatanlara cevap hakkı verilmiş

olsaydı onlar ‘Azığın en hayırlısı takvadır’ diyeceklerdi” buyurdu.

Hz. Ali (r.a.) bunu söyledikten sonra ağladı ve:

“Ey Kumeyl! Kabir, yapılan amellerin saklandığı bir sandıktır.

İnsan bunu ancak öldüğünde anlayabilir” dedi.

Hz. Ali (r.a.) şöyle buyuruyor:

“Siz amellerinizin kabul edilmesini istiyorsanız takvâya daha

fazla özen gösteriniz. Çünkü takva ile birlikte yapılan hiçbir amel

azımsanamaz. Kabul edilen bir amel nasıl azımsanabilir ki?”

Abdullâh b. Mes’ud (R.A) şöyle buyurmuştur: “Benim yanım-

da; Allâh Teâlâ’nın, yapmış olduğum amellerimden birini kabul

etmesi yeryüzü dolusu altınım olmasından çok daha sevindiri-

cidir.”

Ebû’d-Derdâ (R.A) şöyle buyuruyor: “Akıllı kimselerin gece-

leri uyumaları ve gündüzleri de oruç tutmamaları ne kadar güzel-

dir. Bu gibi insanlar, ahmak insanların, geceleri, ibâdet yapıyoruz

diye uykusuz geçirmelerini ya da oruç tutuyoruz zannıyla bütün

bir gün boyunca boşu boşuna aç kalmış olmalarını ayıplamakta

ne kadar haklıdırlar. Takvâ sahibi akıllı kimselerin kazanmış ol-

duğu sevabın bir zerresi kendini aldatan ahmak kişilerin yapmış

olduğu dağlar kadar ibâdetlerden daha iyi ve daha üstündür.”

Ebû’d-Derdâ (R.A) şöyle buyurmuştur: “Allâh Teâlâ (c.c.)’nın

tek bir namazımı kabul ettiğini öğrenmem, benim katımda dün-

ya ve içindekilerin hepsinden daha sevimlidir: Çünkü Allâh Teâlâ

(c.c.): “Allâh (c.c.) ancak muttakîlerden (sakınanlardan) ka-

bul eder” (Mâide s. 27) buyurmaktadır.”

(M. Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.3 s.169-171.)

 

  1. ZEYD BİN SÂBİT (R.A.)’IN DEHÂSI

 

Hz. Zeyd bin Sâbit (r.a.) kendi devrinin en büyük âlimi

ve fetva ehli sayılan yüksek dereceli sahâbilerdendir. Bil-

hassa feraiz ilminde söz sahibiydi. Denilir ki, Medine-i

Münevvere’de fetva, hukuk, feraiz, kıraat dallarında en

önde gelen kişilerdendi. Resûlullâh (s.a.v.) hicret edip

Medine-i Münevvere’ye geldikleri zaman o henüz on bir

yaşında küçük bir çocuktu. Bundan dolayı, arzu etmesi-

ne rağmen Bedir ve bunun gibi ilk savaşlara katılmasına

müsaade edilmemişti. Hicretten beş yıl önce altı yaşında

iken yetim kalmıştı. Resûlullâh (s.a.v.) hicret edip Medine-i

Münevvere’ye geldiğinde halk huzûruna geliyor, feyzinden

istifade etsinler diye çocuklarını da birlikte getiriyorlardı.

Zeyd (r.a.) da huzûruna getirildi. Zeyd (r.a.) diyor ki: Ben

Peygamberimiz (s.a.v.)’in huzûruna getirildiğim zaman “Bu

Neccâr kabilesinden bir çocuktur. Siz daha Medine’ye

gelmeden önce Kur’ân-ı Kerîm’den on yedi sure ezber-

lemiştir” dediler. Peygamber (s.a.v.) beni imtihan etmek

için okumamı söyledi. Ben de Kâf suresini okudum. Pey-

gamberimiz (s.a.v.) benim okuyuşumu beğendi.

Rasûlullâh (s.a.v.) yahudilere bir mektup göndermek

istediği zaman mektubu yahudilerden biri yazardı. Bir gün

Rasûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Yahudiler yazdıkları

mektuplara bir şey karıştırırlar diye güvenmiyorum. Sen

yahudilerin dilini öğren” dedi. Zeyd (r.a.) diyor ki: Ben on

beş günde onların lisanı olan ibranice’yi iyice öğrendim.

Ondan sonra Yahudilere giden mektupları ben yazardım

ve onlardan gelenleri ben okurdum. Başka bir hadîste şöy-

le geçmektedir: Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) “Benim bazı kim-

selere Süryanice mektup yazmam gerekiyor” buyurdu

ve bana Süryanice’yi öğrenmemi emretti. Ben de on yedi

günde Süryani dilini öğrendim (Feth, El İsabe) Hicretin kırk beş

(45) târihinde Medîne-i Münevvere’de vefat eylemiştir.

(Zekerriyâ Kandehlevi (r.h), Fezâil-i A’mâl, s.159-160)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN DADISI

ÜMMÜ EYMEN (R. ANHÂ)

 

Peygamberimiz (s.a.v.)’in ehl-i beytten saydığı ve

“Annemden sonra annem” diyerek iltifat ettiği bu büyük

İslâm kadınının asıl ismi, Bereke binti Salebe idi.

Ümm-i Eymen (r. anhâ) tevekkül sahibi bir hanımdı.

En zor durumlarda bile Cenâb-ı Haktan ümidini kes-

mez, Ondan yardım beklerdi. Bu teslim ve tevekkülünün

mükâfatını hemen görürdü.

Hicret ederken, Revha yakınlarında gecelemişti. Çok

susamıştı. Yanında bir damla dahî su yoktu. Hiç telaş-

lanmadı. Çünkü kullarına karşı son derece merhametli

olan Rabbinin, gördüğüne ve yardım edeceğine inancı

sonsuzdu. Susuz ve bîtap düşmeyeceğinden emindi. Ni-

tekim Cenâb-ı Hakkın yardımı gelmekte gecikmedi.

Gökten beyaz bir urgana bağlanarak sarkıtılmış bir

kova gördü. Cenâb-ı Hakka hamd ve şükür ederek kalk-

tı, kovanın yanına gitti. İçi tamamiyle, berrak ve buz gibi

su ile doluydu. Kana kana içti. Tamamen susuzluğu geçti

ve rahatladı.

Bu vakayı nakleden Ümm-i Eymen (r. anhâ) şöyle

der: “Artık bundan sonra bir daha hiç susamadım.”

Kocası Ubeyd’in vefatından sonra, Peygamber Efen-

dimiz (s.a.v.), kendisine annelik yapan, îmânı uğrunda

her türlü yokluk, çile ve ızdıraplara göğüs geren, hatta

bunun için işkencelere maruz kalan fedakâr dadısını tek

başına bırakmadı. Bir gün eshabına hitaben buyurdu ki:

– Cennet ehlinden bir kadınla evlenmek isteyen

Ümm-i Eymen(r. anhâ) ile evlensin. Buyurunca bu dave-

te ilk  icabet eden Zeyd bin Hârise (r.a.) oldu. Hz. Zeyd

(r.a.), genç bir sahabîydi. Ümm-i Eymen gibi yaşça ile-

ri bir kadın ile evlenmeye, sırf Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)’i

memnun edebilmek için talip olmuştu.

(M. Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.2 s.381)

 

 

ASHÂB (R.A.E.)’İN DİLİNİ KORUMASI

 

Abdûllâh b. Ömer (r.a.) şöyle buyurmuştur: “İnsanın temiz

tutması gereken organlarının başında dil gelir.”

Hz. Ömer (r.a.) bir gün Hz. Ebûbekir Sıddîk (r.a.)’in huzûruna

girdiğinde onun dilini çekiştirmekte olduğunu görerek: “Ey Allâh

Resûlü (s.a.v.)’in Halifesi! Ne yapıyorsun?” dedi. Hz. Ebûbekir

(r.a.)’de şunları söyledi: “Beni birçok tehlikeli işlere sokan bu ol-

muştur. Ben Hz. Peygamber (s.a.v.)’in; ‘İnsan vücudunda hiçbir

organ yoktur ki dilin keskinliğinden ve belâsından şikâyetçi

olmasın’ (Ebû Nuaym) buyurduğunu duymuştum.”

Enes b. Mâlik (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Bir kul dilini zapt edip

kontrol altına alamadıkça Allâh (c.c.)’dan hakkıyla korkmuş (tak-

va sahibi) sayılmaz”

Abdullâh b. Mes’ud (r.a.) bir keresinde Safa Tepesi’ne çıkıp

dilini tutarak: “Ey dil! Hayırlı ve güzel şeyler söyle ki iyiliklere ve

hayırlara nâil olasın. Kötü şeyleri de söyleme ki pişman olma be-

lasına düşmekten kurtulasın” dedi ve sonra da şöyle ekledi: “Ben,

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ‘İnsanoğlunun hata ve günâhlarının

çoğu dillindendir’ (Heysemi) buyurduğunu işittim”

Abdullâh b. Mes’ud (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Kendisinden

başka ilah bulunmayan Allâh (c.c.)’a yemin ederim ki yeryüzün-

de, uzun süre hapsedilmeye, dil kadar lâyık hiçbir şey yoktur.”

Hz. Ali (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Diline sahip olup az konuş-

mak insanı cennete götürür”.

Abdullâh b. Mes’ud (r.a.) şöyle buyuruyor: “Sizleri fazla ko-

nuşmamanız hususunda uyarıyorum; sakın gereksiz yere konuş-

mayınız. Herhangi birinize ihtiyacını bildirecek kadar konuşması

kâfi gelir”.

Ebû’d-Derda (r.a.) şöyle buyuruyor: “Konuşmayı öğrendi-

ğiniz gibi susmayı da öğrenmelisiniz. Çünkü susmak büyük bir

hâlimliktir. Senin başkalarını dinlemeye isteğin, konuşma isteğin-

den daha fazla olmalıdır. Seni ilgilendirmeyen hiçbir konuda ko-

nuşma. Ortada bir tuhaflık yokken insanları güldürmeye çalışa –

rak kendini küçük düşürme. Sakın boş şeyler peşinde de koşma.”

(M. Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.3 s.184-187)

 

  1. ALİ (r.a.)’DEKİ PEYGAMBER SEVGİSİ

 

Nebiyy-i Ekrem (s.a.v.) hicretle memur kılındığı zaman,

borçlarını ödemesi ve üzerindeki emanetleri sahiblerine ve-

rilmesi için Ali (r.a.)’i vazifelendirmişti.

Mağaraya çıkacağı gece yatağında yatmasını emredip,

o gece müşriklerin kendisini kuşatacaklarını haber vermişti.

Buyurdu ki: “Benim yeşil hırkama bürün. Onlardan seni

rahatsız edecek hiçbir şey sana inşâallâh ulaşmaz.” Ali

(r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in buyurduğu gibi yaptı.

Allâhü Teâlâ bu esnada Cibrîl (a.s.) ve Mîkâil (a.s.)’a

buyurdu ki: “Ben sizi birbirinizle kardeş yaptım. Birini-

zin ömrünü de diğerinden uzun takdîr ettim. Söyleyin

bakayım hanginiz kardeşinin ömrünün kendi ömründen

uzun olmasını ister?” buyurdu. Her ikisi de kendi ömrünün

uzun olmasını temenni ettiler.

Allâhü Teâlâ bunlara buyurdu ki: “Ali bin Ebû Tâlib ka-

dar olamadınız mı? Ben onu Peygamberim Muhammed

ile kardeş yaptım. O da, canını ona feda ederek onun

yatağında yatmakta tereddüd göstermedi. Onun canını

kendi canına tercîh etti. Şimdi inin yer yüzüne ve onu

muhafaza edin.”

Bu emir üzerine indiler, Cibrîl (a.s.), Ali (r.a.)’in baş ucun-

da, Mikâil (a.s.) de ayak ucunda bekledi. Cibrîl-i Emîn dedi

ki: “Ne mutlu sana yâ Ali! Senin gibisi var mıdır ki Allâhü

Teâlâ seninle meleklerine karşı öğünüyor.

Bundan sonra Cenâb-ı Hakk, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)

Medîne’ye yöneldiği vakit Ali’nin şânında: “İnsanlardan

öyleleri vardır ki Allâh’ın rızâsını kazanmak için canını

feda ederler!” (Bakara s. 207) âyeti celîlesini  buyurdular.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in en zor anlarında yanında bu-

lunmuş, genç yaşına rağmen ona büyük bir ağırbaşlılıkla

destek ve kuvvet olmuştur. Bütün Kureyş’in Server-i Alem

(s.a.v.) Efendimiz ile mücâdele ettiği ilk devirlerde, can

siperâne fedâkârlıklar göstermiştir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Hz. Aliyyül Murteza (r.a.), s.120-122)

 

ASHÂb (r.a.e.)’İN

LATÎFELERİ VE GÜLME ADAbI

 

Suheyb (r.a.) Medine-i Münevvere’ye geldiği sırada, Peygam-

ber (s.a.v.) Efendimiz’in yanında Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile Hz. Ömer

(r.a.) bulunuyordu. Önlerinde hurma vardı.

Süheyb b. Sinan (r.a.)’ın yolda gözleri ağrımış, karnı da son de-

recede acıkmıştı. Hemen kendini hurmalara attı.

Hz. Ömer (r.a.): “Yâ Rasûlallâh (s.a.v.)! Süheyb’i görmüyor mu-

sun? Hem gözü ağrıyor, hem yaş hurma yiyor!?” dedi.

Peygamberimiz (s.a.v.) Süheyb (r.a.)’e:

“Hem gözün ağrıyor, hem de yaş hurma yiyorsun ha?!”

buyurunca, Süheyb (r.a.): “Ben, onu gözümün ağrımayan tarafıyla

yiyorum!” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) gülümsedi.

Hz. Ebûbekir (r.a.) ticaret maksadıyla Busra’ya gitti. Beraberinde

Nuayman ve Suveybit b. Harmele (r.a.e.) de vardı. İkisi de Bedir

ashâbındandı. Suveybit yemeği idare ediyordu. Nuayman (r.a.) ona:

“Bana bir şeyler yedir!” dedi. Suveybit (r.a.) de: “Ebûbekir (r.a.) ge-

linceye kadar bir şey yok” deyince, çok şakacı olan Nuayman (r.a.)

de kalktı, diğer bir kervanın yanına gitti. Kervanda satılık deve vardı.

Nuayman (r.a.), kervancılara: “Benim, Arâb, genç ve güçlü bir kölem

var. Satın alır mısın?” dedi. Kervancılar: “Evet, alırız” dediler. Nuay-

man (r.a.): “O çenesi güçlü birisidir. Size; ‘Ben köle değilim’ diyebilir.

Eğer vazgeçecekseniz şimdiden söyleyin de, bana karşı şımarıklığı

artmasın” dedi. Kervancılar “Hayır, biz alırız” dediler. On genç deve

karşılığında onu satın aldılar. Nuayman (r.a.) develeri alıp getirdi ve

kervancılara Suveybit (r.a.)’i göstererek: “İşte benim kölem budur”

dedi. Suveybit (r.a.) “O yalan söylüyor. Ben köle değilim” dediyse de,

kervancılar: “Senin böyle diyeceğini biz önceden öğrendik” dediler.

Suveybit (r.a.)’in boynuna bir ip bağlayarak onu çekip götürdüler.

Hz. Ebûbekir (r.a.) geldiğinde durumu ona anlattılar. Hz.

Ebûbekir (r.a.) arkadaşlarıyla gidip, develeri geri vererek, Suveybit

(r.a.)’i aldı. Sonra Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bu olanları anlattılar. Hz.

Peygamber (s.a.v.) ve ashâbı, bir yıl boyunca, bu olayı hatırladıkça

gülüyorlardı.

Allâh Resûlü (s.a.v.) mütebessim idi. Ancak kahkaha atmaz, çok

gülmezdi. “Çok gülme zira çok gülmek kalbi karartır” (Tirmizî,

İbn Mâce) buyurmuştur.

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.3 s.126-127)

 

  1. OSMAN (r.a.)’İN CÖMERTLİğİ

 

Hz. Osman (r.a)’in Şam’dan yüz deve yükü buğday ker-

vanı gelmişti. O sırada Medîne-i Münevvere’de kıtlık vardı.

Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.) Hz. Osman (r.a.)’in kervanının geldiğini,

satılık buğdayı olduğunu işittiler. Gidip satın almak istediler. Bir

menn’e [1.05 litre hacminde, 875 gram ağırlığında buğdaya]

yedi dirhem kıymetinde para verdiler. Hz. Osman (r.a.): “Sat-

mam” dedi. Sebebini sordular. “Sizden fazla para veren var, kim

fazla verirse, ona veririm” buyurdu. Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.) üzü-

lerek döndüler. Hz. Ebûbekir (r.a.)’in huzûruna vardılar.

“Yâ Emîre’l-Mü’minîn! Hz. Osman (r.a.)’in bugün malı geldi,

bir ölçek buğdaya yedi dirhem verdik, vermedi. “Sizden fazla

veren, sizden daha iyi alıcım var, Ona vereceğim” dedi. Bu

kıtlık zamanında, Muhacir ve Ensâr gibi üstün kimselere ver-

meyip, daha fazla para istemesi ona yakışır mı?” dediler. Hz.

Ebûbekir (r.a): “Siz Osman (r.a.) hakkında kötü düşünmeyiniz,

aranızda bir münâkaşa da çıkmamıştır. O Resûlullâh (s.a.v.)’in

Me’vâ cennetinde arkadaşıdır. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in damadı

olmak şerefini kazanmıştır. Herhâlde siz onun sözünü yanlış

anladınız, Beraber gidelim” buyurdu. Beraber kalkıp Hz. Os-

man (r.a.)’in yanına vardılar.

“Yâ Osman! Ashâb-ı Kirâm senin bir sözüne üzülmüştür”

buyurdu. Hz. Osman (r.a.): “Evet yâ Halîfe-i Resûlullâh! Onlar-

dan daha iyi, bire yedi yüz veriyor. Bunlar bire yedi veriyorlar.

Biz buğdayı bire yedi yüz verip alana verdik” buyurdu. Bundan

sonra yüz deve yükü buğdayı Medîne-i Münevvere’de bulunan

fakirlere dağıttı. Yüz deveyi de kurban etti. Hz. Ebûbekir Sıddik

(r.a.): “Ashâb-ı Kirâm’ın, senin sözündeki inceliği anlayamadık-

larını önceden sezmiştim” buyurdu.

Hz. Ebûbekir (r.a.) o gece Resûlullâh (s.a.v.)’i rüyada gördü.

Güzel elbiseler giymiş, mübarek başına sarık sarmış, elinde bir

demet menekşe ile tebessüm buyurarak bağdan geliyordu. Hz.

Ebûbekir Sıddîk (r.a.): “Yâ Resûlullâh (s.a.v.)! Nereden teşrif

buyuruyorsunuz?” dedi Server-i âlem (s.a.v.): “Osman bin

Affân’ın ziyafetinden geliyorum, çok iyi verdi. Allâhü Teâlâ

da ona dört yüz yük misk ve anber verdi” buyurdular.

(Şemsüddin Ahmet Sivasi, Dört Büyük Halife, 220-221.s.)

 

 

 

ÜMMÜ SÜLEYM (R.ANHÂ)’NIN DAYANMA GÜCÜ

 

Ümmü Süleym (r.anhâ) Enes bin Mâlik’in (r.a.) annesi ve

Hazreti Ebû Talha (r.a.)’ın hanımıdır.

Hazreti Ümmü Sül