Peygamberler

BEŞ VAKİT NAMAZI İLK KILAN PEYGAMBER

 

En evvel sabah namazı kılan Âdem (a.s.)’dır. Cennetden arza indiril­diğinde yeryüzünde akşam karanlığı olunca Âdem (a.s.) geceleyin çok şiddet­li korkdu. Bir taraftan da «zelle» den dolayı üçyüzyıl gözyaşı durmamış ağlamıştı. Fecr, şafak başlayınca zulmetden kurtulduğuna şükren lillâhi teâlâ iki rek’at namaz kıldı. İşte sabah namazının iki rek’at olarak farz kılın­ması bu hikmet üzerine olmuştur.En evvel dört rek’at öğle namazı kılan İb­rahim (a.s.)’dır. Oğlu İsmail (a.s.) kurban olmaktan kurtulup da cennetden kurban olarak koç ihsan buyurulduğuna ve Cenâb-ı Hakk’ın râzı olduğuna şükran olarak dört rek’at öğle namazı kılmıştır.

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

 

El-Lâtif: (En ince işlerin bütün ince­liklerini bilen, nasıl yapıldığını nüfuz edileme­yen en ince şeyleri, ince ve sezilmez yollar­dan kullarına çeşitli faydalar ulaştıran.)El-Hâbîr: Her şeyin iç yüzünden, giz­li taraflarından haberdar.) El-Halîm: (Hilmi çok.)

 

BEŞ VAKİT NAMAZI İLK KILAN PEYGAMBER

 

İkindi namazını en evvel Yûnus (a.s.) kılmıştır. Zellenin zulmetinden, ge­cenin zulmetinden, suyun zulmetinden, batn-ı hût zulmetinden, kurtulmanın şükranesi ola­rak. Cenâb-ı Hakk azze ve celle hazret­leri kullarına bu hikmete binaen ikindi nama­zını dört rek’at farz kılmıştır. Akşam namazını en evvel üç rek’at kı­lan Îsâ (a.s.)’dır. Îsâ (a.s.) ba’de’l-mağrib Maîde Sûresi âyet: 116 dahi hitâb-ı cellîl buyurulduğunda gerek nefsinden ve gerekse vâlidesinden ulûhiyetin nefyi ve Hak Teâlâ (c.c.) Hazretlerini isbat için üç rek’­at namaz kılmıştır. En evvel yatsı namazını dört rek’at ola­rak Mûsâ aleyhisselâm kılmıştır ki bu hik­mete mebnî olarak yatsı namazı dört rek’at olarak farz kılınmıştır.

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

El-Azîm: (Pek azametli.)

El-Gafûr: (Mağfireti çok.)

Eş-Şekûr: (Kendi rızası için yapılan iyi işleri daha ziyadesiyle karşılayan.)

El-Aliyy: (Pek yüksek.)

 

PEYGAMBER (s.a.v.) EFENDİMİZİN YÜCE AHLÂKI

 

Allah (c.c.)’ın terbiye ettiği ve devamlı ola­rak O’nun kontrolü ve murakabesi altında bulunduğu şanlı Peybamber (s.a.v.), mütema­diyen ibâdet hâli içinde idiler. Her an O’nun rızasına muvafık işlerle meşgul bulunuyorlar­dı. Kendileri «Allah (c.c.)’a lâyıkı veçhile ibâ­det nasıl icra edilir» bunu tebliğ ve tatbik et­mişlerdir.

 

NÛR-İ MUHAMMEDİ (s.a.v.)

 

Âdem aleyhisselâm Cennetten ihraç olunduğu zamanda nazar edip gördü ki Arşda ve cennetin her mevki’inde Hak Teâlâ’nın ism-i şerifi yanında Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem ism-i şerifi yazılı idi. Dedi: Yâ Rabb! Bu Muhammed (s.a.v.) kimdir? Allah Teâla ve Tebareke Hazretleri buyurdu ki: Bu senin evlâdından O kimsedir ki, eğer O almayaydı seni halk etmezdim. Âdem (a.s.) dedi ki: Ya Rabb! Beni bu oğlumun hürmetine afvedip esirge! Hak Teâlâ ve Tekaddes Haz­retleri buyurdu ki: Ya Âdem! Eğer gökler ve yerler halkı hakkında bu oğlun hürmetine benden şefaat dilesen şefaatin makbul olur.

 

RESULULLAH (S.A.V.)’İN ZİKİRLERİ

 

Cenâb-ı Hakk (c.c.) Kur’an’da: Onlar (mü’minler) ayakta iken, otururken ve yatarken (dâima) Allah’ı zikrederler. (Âl-i İmran 191). Nice adamlar vardır ki, hiç bir ticaret, hiç bir alışveriş onları zikrullahtan alıkoymaz. (En-Nûr 37) buyurmaktadır. Kur’ân tebliğcisi o büyük önder, bu emir ve sıfatların en canlı timsâli idiler. Hz. Âişe (r.a.) validemiz, bize Resûlullah (s.a.v.)’ı Al­lah (c.c.)’ı tenzih ve takdisten geri kalmadık­larını haber veriyorlardı. Otururken, yatarken, yürürken, uyurken, abadest alırken, seyahat ederken, evinden çıkarken, mescide giderken, düşmanla mücâdele ederken dâima Allah (c.c.)’ı zikreder, dâima O’nun adını takdîs ederlerdi.

Hz. Aîşe (r.a.) der ki: Ben Resûlullah (s.a.v.)’ın Ramazan­dan başka hiçbir ayda tam oruç tuttuğunu görmedim. Gene Onu, hiçbir ayda Şa’ban (ayı) kadar oruç tuttuğunu görmedim. (Buhârî, Müslim) Bir Hadîs-i Şerifte de: Şa’ban’ın yarısı kaldığı vakit oruç tutma­yınız! Veya «Oruçla Ramazan ayının önüne geçmeyiniz! Ancak bu, sizden birinizin tut­makla olduğu bir oruca rastlarsa tutsun! (Tirmizî) . buyurulmuştur.

 

PEYGAMBER (S.A.V.)’İN KONUŞMALARI

 

Konuşmaya Allah’ın adıyla başlarlardı. Daima düşünür ve sükûtu tercih ederlerdi. Lü­zum olmadan konuşmazlardı. Konuştukların­da az ve öz konuşurlardı. Boş söz asla söyle­mezlerdi. Konuştuklarında tatlı ve tesirli ko­nuşurlardı. Kimseye fena söz söylemezlerdi. Gür ve yüksek sesle tane tane konuşurlardı. Konuşma esnasında başlarını yukarı kaldırır­lardı. Konuşurken bazen lâtife ederler ve göz­lerini öne indirirlerdi. Nadiren güler, ekseriya tebessüm ederlerdi. Kahkaha ile gülmezlerdi. Konuşmalarında umumiyetle sözlerini üç defa tekrar ederlerdi, öyle ki dinleyenler bunları ezberleyebilirlerdi. Bir şeye taaccüb edince, eli­nin içini çevirirlerdi. Elleriyle işaret ettikleri zaman, bütün kollarını kaldırırlardı. Bazen bir şey söyleyince, ellerini birbirine çırparlardı. Konuşan hiç kimsenin sözünü kesmezler, söz­leri bitinceye kadar dikkatle dinlerlerdi. Nor­mal hallerinde olduğu gibi hiddetli hallerinde de, daima hakkı söylerlerdi. Konuşulması ve anlatılması gereken şeyleri kinaye yoluyla an­latırlardı.

 

 

 

YUNUS EMRE’DEN

 

«Hani mülke benim diyen köşk-ü saray beğenmeyen.

Şimdi bir evde yatarlar taşlar olmuş üs­tünleri»

 

  1. YUNUS (A.S.)’IN KISSASI

 

«Azabımız gelip çattığı zaman îmân edip de bu îmânı kendisine fayda vermiş bir mem­leket bulunsaydı ya! Bu, asla vaki’ olmamıştır. Ancak Yûnus’un kavmi müstesnadır ki, bunlar imân edince kendilerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını uzaklaştırıp giderdik ve on­ları daha bir zamana kadar yaşatıp faydalan­dırdık.» (Yûnus sûresi, âyet: 98) Saffat sûresinde beyân olunduğu veçhile:Yûnus da hiç şüphesiz gönderilen pey­gamberlerdendi. Hatta o dolu bir gemiye kaçmıştı. Derken kur’a çekmişler de mağlûblardan olmuştur.» (Saffat sûresi, âyet: 139-141) «O kınanmış bir halde iken kendisini he­men balık yutmuştu.» (Saffat/142) «Eğer o çok teşbih edenlerden olmasaydı, muhakkak surette insanların tekrar dirilecekleri güne kadar onun karnında kalacak idi.» (Saffat/143-144)Cenâb-ı Hakk’ı tesbih etmenin insanı bir çok müzayakalardan kurtaracağına bu âyet delâlet eder.

«İşte biz onu hasta olarak açık bir yere çıkarıp bıraktık. Üzerine sakı olmayan cinsten gölgelik bir nebat bitirdik. Onu yüzbine pey­gamber gönderdik. Hatta artıyorlardı da. Ni­hayet ona îmân ettiler de onları bir zamana kadar geçindirdik.» (Safat/145-148)

 

MELEKLER ZİKİR MECLİSLERİNDE

 

Yûsuf (a.s.) kuyuya atıldığında 12 yaşın­da idi. Bu esnada Hz. Melik-i A’lâ’dan Cebrail a.s.)’a Sidre-i Müntehâ’dan bir hitap erişdi ki: «Kuluma yetiş». Ve Cebrail yetişti, Yûsuf’u kuyuda bir taş üzerine oturttu. Kuyuda yılan, böcek, haşarat ‘da yardı. Böceklere dedi ki: «meskenlerinize çekilin, zira enbiyâdan bir nebi geldi, delikden çıkmayın». Fakat yılan Yûsuf’a kasdetti, fışladı. Derhal Cibril «sus» diye sayha eyledi, yılanın bir daha sesi çık­maz olduğu gibi, neslinden gelenlerin de ses­leri çıkmaz oldu. Yûsuf (a.s.) kuyuya atılınca Allah’ın esmâ-i hüsnasını (güzel isimlerini) zikre başladı. Bunu Melekler işitti ve dediler ki: «Yâ Rab, kuyuda güzel bir şada işitiyoruz, bize bir saat mühlet ver de ona katılalım.» Allah’ü azze ve celle buyurdu ki:«Siz dememişmiydiniz «Yâ Râbbi! Ora­da fesad çıkaracak ve kaniar dökecek bir kimse yaratacaksın?» (Bakara: âyet 30)

Melâike Yûsuf’un zikri ile me’nûs oldular ve dediler ki: Yâ Rabbi bize mühlet ver, O’na katı­lalım.Melâike de zikrullahm şerefine binâen te­nezzül edip ehl-i zikirle me’nûs olurlar.(M. Sami (k.s.) Hz. Yûsuf (a.s.)

 

 

 

 

  1. YUSUF (A.S.)

 

Rivayet olunur ki: Yûsuf (a.s,) Zeliha’nın köşkünün bahçe­sinde Allah Teâlâ’ya ibâdete devam ederdi. İbâdetinde gününü üçe taksim etmişti. Üçte birinde namaz ile, üçte birinde ağlamakla, üç­te birinde de Allah Teâlâ’yı tesbîh ve zikir ile meşgul olurdu. (Ramazanoğlu M. Sami Hz. Yûsuf a.s.)

 

İLMİHÂL

 

Bir mescidi şerife girerken evvelâ sağ ayağı atarak girmeli ve derhal Resûl-ü Ekrem Efendimiz (s.a.v.)’e salâtı selâmda bulunmalı, «Allahümmef’tah aleyna ebvabe rahmetike» diye dua etmeli, çıkarken de evvelâ sol ayağı dışarıya atmalı, «Allahümmef’tah aleyna evvabe fadlike» diye duada bulunmalıdır.

 

HACC’A DAVET

 

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: «Mebrur (kabul edilmiş) bir hac, dünya ve dünyadaki nesnelerin hepsinden daha hayırlı­dır. Mebrur haccın karşılığı ancak cennettir. (Müslim ve Buharî, Ebû Hüreyre’den) Hac ve umre niyetiyle (Mekke’ye) gi­denler, Allah’ın heyet ve ziyaretçileridir. Eğer ontar, Allah’tan isterlerse, Allah kendilerine istediklerini verir. Eğer avf dilerlerse Allah on­ları afveder. Eğer dua ederlerse, dualarını ka­bul eder. Eğer şefaatte bulunurlarsa, şefaattan kabul olunur.»(Buharî, Ebû Hüreyre’den)

HALİLULLAH

 

Rivayet olunur ki, Allah-ü Teâlâ İbrrâhîm aleyhisselâm’a şöyle vahiy buyurdu: Muhakkak ki sen benim dostumsun, bende senin dostunum. Sakın ki kalbine mut­tali olduğum zaman onu benden başkasıyla bulmayayım! Yoksa bana karşı olan sevgini keserim. Çünkü ben sevgim için öyle kimseyi seçiyorum ki, onu âteşle yaksam yine kalbi benden başkasına iltifat etmez ve benden baş­kasıyla meşgul olmaz. O benim için böyle olunca ben de onun kalbine muhabbetimi koy­dum. Ona lütuf ve ikramlarım devet etti. Hat­tâ onu kendime yakın kıldım. Ona muhabbe­timi hibe ettim. Hangi ni’met benim yanımda

buna müsavidir? Hangi şeref benim yanımda bundan büyüktür? İzzet ve celâlime yemin ederim ki, bana bakmakla onun kalbini iyileş­tiririm. Zira beni kim severse ben de onu se­verim.»

 

İHRAMLI İKEN ÖLENİN DERECESİ

 

İhramlı iken deve tekmesiyle ölen bir sahabiye ne yapılacağını sorduklarında. Resulü Ekrem (s.a.v.) buyurdu: «Su ve sidir ile yıka­yınız sonra elbisesiyle kefenleyiniz. Koku sür­meyiniz. Ve başını da buhurlamayın, muhak­kak ki o kıyamet günü telbiye ederek ba’s olu­nacaktır.»

 

HAC NEDİR?

 

Hac, sözlükte tazim edilecek makamları vesaireyi ziyaret kastında bulunmaktır. Şer’î şerifte; «Arafatta vakti mahsusunda bir mik­tar durmaktan, sonra Kâbe-i Muazzama’yı usulü dairesinde tavaf suretiyle ziyaret et­mekten ibarettir.»

Haccı ifrat: Umıesiz olan hacdır, ihra­ma girerken yalnız hacca niyet edilmiş olur.Haccı temettü: Hac mevsiminde, ön­ce umre için ihrama girilip, umre yapıldıktan sonra, aynı mevsimde daha yurda, aile oca­ğına dönmeden tekrar ihrama girilerek usulü dairesinde yapılan hacdır. Haccı ifrattan efdaldir. Haccı kıran: (Hac aylarından önce ve­ya hac ayları içinde ve mikattan önce veya mikatta) umre ile arası bir ihram ile, bir ni­yet ile birleştirilip, umre yapıldıktan sonra, usulü dairesinde ifa edilen hacdır. Haccı temettû’den efdaldir.

HİKMET

 

Hak tecelli eyleyince, her işi asan eder,Halk eder esbabını bir lahzada ihsan eder.

 

İLÂHÎ

 

Allah evi ziyâretdûr ben anda varmak isterimMuhammed’in güzel nurun gözümle görmek isterim.Hacılar deve katarlar kum denizine yatarlarTaşı şeytana atarlar ben anı urmak isterim.

 

  1. İBRAHİM (A.S.) VE HZ. İSMAİL (A.S.)

 

Hz. İbrahim (a.s.) oğlu Hz. İsmail (a.s.)’ı kurban etmek üzere yatırıp bıçağı boynuna çaldı, fakat bıçak kesmedi. O anda İsmail (a.s.) babasına şöyle dedi: Ey Babacığım! yüzümü yan tarafa çe­vir. Zira sen yüzüme bakarsan belki sende bir acımak duygusu belirir de Allah’ın emrini yerine getiremezsin. Ben de nahoş bir harekette bulunmamak için bıçağa bakmayaca­ğım. İbrahim (a.s.) bunu da yaptı. Sonra bıça­ğı boynuna koydu. Fakat bıçak tersine dö­nüyordu. İşte bu anda şöyle bir nida geldi:Ey İbrahim! Sen bu işi bırak! Muhak­kak ki rüyanı doğruladın! İbrahim (a.s.) bakdı ki kendisiyle konu­şan Cebrail (a.s.) Hak Sübhanehu ve Teâlâ Hazretlerinin emriyle Cennet’ten kırk seneden beri terbiye olunan azıym’ül-cüsse koçu alıb makamından «Allahu Ekber, Allahu Ekber» diyerek gelmeğe başladı. İbrahim (a.s.) Cebrail’in tekbirini işittiğinde bildi ki müşkilinin halli geliyor. «La ilahe illallahu vallahu ekber» deyib Rabb’ül-âlemin’i tevhid ve tekbir eyledi. İsmail (a.s.) da yattığı yerde Cebrail (a.s.)’ın tekbirini ve babasının tevhid ve tekbirin işittiğinde bildi ki Rahman olan Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin rahmeti zuhur etti. O da «Allahu ekber ve lillahilhamd» diyerek tekbir ve tahmil eyledi.

 

 

 

 

NEMRUD NASIL HELAK EDİLDİ?

 

Cenâb-ı Hak, Nemrud isimli hükümdara Allah’a iman etmesi için bir melek gönderdi. Fakat o îmân etmedi, kabul etmedi. Melek onu ikinci olarak, îmâna davet eyledi, o yine kabul etmedi. Nemrud üçüncü olarak îmâna davet edildi, yine kabul etmedi ve meleğe şöy­le dedi: «Sen tarafdarlarını topla, ben de adamlarımı toplayayım da savaşalım».

Nemrud güneş doğarken ordusunu ve askerini yığdı. Cenâb-ı Hak da ona sivrisinek sürüleri gönderdi ki, gökyüzü sinekden görül­müyordu. Böylece Cenâb-ı Hak onlara sinekleri musallat kıdı. Öyle ki, sinekler onların etlerini yediler, kanlarını emdiler ve onları kupkuru kemik bırakdılar. Sineklerden biri de Nemrud’un burnundan beynine girdi. Onun dimağın­da tam dörtyüz sene kaldı. Bu suretle de Ce­nâb-ı Hak onu ta’zib etti. Nemrud bu müddet içinde başını tokmakla daima dövdürmüştür. Ve nihayet Cenâb-ı Hak onu böylece helak etti.

 

AYET-İ KERİME MEALİ

 

  1. (Habibim) de ki: «Kim Cebraile düş­man olursa» (kahrından gebersin)!. Çünkü kendinden evvelki (kitab)ları tasdik edici (ve doğrultucu) ve mü’minler için ayn-ı hidayet ve müjde olan (Kur’an)ı Allah’ın izni ile senin kalbinin üstüne o indirmiştir. (Bakare Sûresi)

 

YERYÜZÜNDE İLK MABED

 

Kur’an-ı Kerim’de bu konu şöyle zikredil­mektedir: «Nasın ibadeti için yeryüzünde evvela temeli atılan ve yapılan beyt şol Beyt’tir ki, o Beyt çok hayrı ihtiva eder ve alemlere hidayet olup Mek­ke şehrinde kurulan Beyt’tir. Zira ol Beyt’te Vahdaniyet’e delalet eden açık ve zahir ayetler ve Makam-ı İbrahim vardır. Eğer bir kimse o Beyt’e giderse kati ve soygunculuk gibi şeylerden emin olur. Cümle-i alametlerinden birisi de İbrahim Aleyhisselam’ın o beyti bina ederken ayağını bas­tığı makamı olduğu gibi, o Beyt’e dahil olan kim­senin de dünya afetlerinin birçoğundan emin ol­ması ve ihlas üzere o Beyt’i ziyaret edenlerin ahiret azabından kurtulmasıdır. Beyt-i Şerif’i ziyaret için gidip gelecek kadar azığa ve binite muktedir olan nas üzerine Allah-ü Teâlâ’nın nzası için hacc farz oldu. Eğer bir kim­se kudreti olduğu halde Hacc etmezse, küfran-ı ni’met ederse zararı kendine olur. Zira Allah-ü Teâlâ alemlerden ganidir, hiç kimsenin haccına ve sair ibadetine ihtiyacı yoktur.» (Âli İmran: 96, 97) Bir hadiste zikredildiğine göre; Birisi Peygam­berimiz (s.a.v.)’e «İbadet için yeryüzünde en ön­ce hangi mescid bina edildi?» diye bir soru sor­du. Peygamberimiz (s.a.v.) cevaben «Mescid-i Ha­ram» buyurdu. «Sonra hangisi?» diye sordu. Pey­gamber (s.a.v.) efendimiz de «Mescid-i Aksa» buyurdular.

 

  1. ÂDEM (A.S.)

 

Bütün insanların ilk babası ve peygamberi­dir. Allah-ü Teâlâ bu âlemi yoktan var etmiş, Hz. Âdem (a.s.)’ı da topraktan bir hilkat (yaradılış) harikası olarak yaratmış, kendisini ruh ile ilim ile mümtaz kılmıştır. Bütün melekler Allah-ü Teâla’nın emriyle Hz. Âdem’e secde ettiler. Yalnız iblis (Şeytan), kendisinin ateşten yaratılmış ve Hz. Adem’den da­ha yüksek olduğunu iddia ederek secde etmek­ten kaçınmıştır. Melekler arasından kovulmuş ve kibirinin cezasına kavuşmuştur. Allah-ü Teâlâ hususi bir lütuf olarak Hz. Âdem ile Hz. Havva’yı Cennete koymuş, orada bulunan bir ağacın meyvesini yemekten ken­dilerini menetmiştir. Şeytan bir yolunu bula­rak Cennet’e girmiş bunlara vesvese vermiş, bu meyveden yediklerinde ebedî Cennette kalacak­larını söyleyerek yalan yere yemin etmiş. Hz. Adem ile Hz. Havva da bu yasağı unutarak o meyveden yemişler. Bunun üzerine Cennet’ten çıkarılarak tekrar yeryüzüne indirilmişlerdir. Rivayete göre Adem (a.s.) Serendip Adasına, Hz. Havva da Mekke-i Mükerreme’ye indirilmiş, da­ha sonra Müzdefile’de buluşmuşlardır. Daha sonra yaptıklarına derhal pişman olup tövbe ve istiğfarda bulunmuşlar. Cenab-ı Hak tövbelerini kabul etmiş. Hz. Âdem’i kendi ev­lat ve ahfadına Peygamber tayin ederek (10) sahifelik bir kitap ihsan buyurmuştur. (İslâm ilmihali, Sh. 497)

 

  1. İBRAHİM (A.S.)’İN İLİM VE KALB-İ SELİM TALEBİ

 

«Ya Rabbi! Bana ilim ve mucibiyle amel, nas arasında hüküm ver ve beni bu salihler zümresi­ne ihlâk et ki ind-i ulûhiyyetinde makbul olan kullarından olayım. Benim için sonra gelen insan­ların lisanlarında zikr-i cemil ve güzel sena ve umûm indinde umûmî kabul ver ki herkesin in­dinde iyi söyleneyim.» «İbrahim (a.s.) saâdet-i dünyayı taleb ettik­ten sonra saâdet-i ahireti taleb etti ve: Ya Rabbi beni Cennet-i naiym’in vârislerin­den kıl!» demekle hem dünyasına hem de âhiretine dua eyledi. «Ya Rabbi pederimi mağfiyet et, zira pede­rim erbâb-ı dalâlettendir!» dedi. «Ya Rabbi ölülerin diriltilip kabirlerinden kalktıkları günde beni rüsvay etme. Zira ölüle­rin kabirlerinden kalktıkları günde mal ve evlad faide veremez. Sadece Allah’a selâmet-i kalb ile gelen kimsenin ameli menfaat verir ve o kimse menfaat görür!» dedi. (Şuara Suresi 83-89) Ayet-i Celîle, dua edecek mü’minlerin duası­nı yalnız bir cihete hasretmeyip dünyevî ve uhrevî her iki cihete dua etmesi lazım olduğuna işa­ret etmektedir. Kalb-i Selim: Dininde cehaletten, ahlak-ı fâsideden, mal ve evladın şerrinden salim ve pak olarak huzur-ı ilahiyyeye gelen kimsedir. (Hz. Mahmud Sami, Hz. İbrahim (a.s.), Sh. 161)

 

Hz. YÛSUF (A.S.)IN DUASI

 

Ehl-i Kitap indinde Yakub (a.s.) Mısır’a var­dığında 130 yaşında idi. 17 sene Mısır’da ika­met etti. Yakub (a.s.) 147 yaşında vefat etti. Yûsuf, ehline babalarını güzel koku ile koklamalarını emretti. 40 gün kaldıktan sonra Halilürrahman’a nakl ile dedesi İbrahim’ül-Halil (a.s.) türbesine defnedildi. Yûsuf (a.s.) da babasının vefatından sonra 23 sene yaşadı ve 120 yaşında vefat eyledi. Vefat etmeden önce şu duayı yaptı: «Ya Rabbi sen bana mülk ve sözlerin tev’ilinden bir ilim verdin. Ey gökleri ve yeri yara­tan, dünyada da ahirette de benim yârim sen­sin. Benim canımı müslüman olarak al, beni sâlihlere kat» (Yûsuf Süresi 101) Yûsuf (a.s.) ehli, evlâdı, kardeşleri kendine îman edenlerle beraber Mısır’dan çıktı. Cebrail nazil oldu. Nil nehrinden Füyum şehrine kadar açıldı. Füyum’da Nil’in iki tarafında binalar ya­pılarak burada iki şehir oldu. Yûsuf (a.s.) vefatına kadar burada yaşadı. Vefatında Mısır’lılar Yûsuf (a.s.)’un Nil’i kendi tarafına defni için muhasama ettiler. Hatta kabrin kendi taraflarında olması için savaşa bile karar verdiler. Sonra, bir sene bir tarafa, diğer sene öbür tarafa defnedilmek üzere sulh oldular. Yûsuf (a.s.)’in cesedinin defnedildiği ta­rafta otlar çiçekler açıyor, diğer tarafta hiç ot bitmiyordu. Nihayet mermerden bir sanduka ya­pıp Nil nehrinin üzerine defnettiler. Uzun yıl­lar böyle kaldı. (Hz. M. Sami, Yûsuf a.s.)

 

NEMRUD NASIL HELAK OLDU

 

Cenab-ı Hak, Nemrud isimli hükümdara Al­lah (c.c.) ‘a iman etmesi için bir melek gönder­di. Fakat o iman etmedi. Melek onu ikinci ola­rak imana davet eyledi, o yine kabul etmedi. Nemrud üçüncü olarak imana davet edildi, yi­ne kabul etmedi ve meleğe şöyle dedi: « Sen tarafdarlarını topla, bende adam­larımı toplayayım da savaşalım.» Nemrud, güneş doğarken ordusunu ve as­kerlerini yığdı. Cenab-ı Hak ona sivrisinek sü­rüleri gönderdi ki, gökyüzü sinekden görülmü­yordu. Böylece Cenab-ı Hak onlara sinekleri mu­sallat kıldı. Öyle ki, sinekler onların etlerini ye­diler, kanlarını emdiler ve onları kupkuru ke­mik bırakdılar. Sineklerden biri de Nemrud’un burnundan beynine girdi. Onun dimağında tam dörtyüz sene kaldı. Bu suretle de Cenab-ı Hak onu ta’zib etti. Nemrud bu müddet içinde ba­şını tokmakla daima dövdürmüştür ve nihayet Cenab-ı Hak onu böylece helak etti. (Hz. İbrahim (a.s.) – Hz. M. Sami) «Rıza ile bakan bir göz, hiç bir ayıp görmez. Nitekim garazla bakan bir göz de olanca kötülükleri meydana çıkarır.» (M.C. Rumi) «Üç dua vardır ki onlar kabul olunurlar: Mazlumun duası, misafirin duası, babanın ço­cuğuna duası…» Hadis-i Şerif (İbni Mace)

 

  1. İBRAHİM (A.S.)’İN PUTPERESTLİKLE MÜCADELESİ

 

«Habibim! Zâtıma yemin ederim ki, Biz Mu­ta (a.s.)’dan evvel İbrahim (a.s.)’a salâh ve hi­dayet verdik ve akl-ı kamil ihsan ettik. Halbu ki biz İbrahim (a.s.)’in rüşde ve salaha ehil oldu­ğunu bilirdik. O zamanda ki İbrahim (a.s.) ba­basına ve kendi kavmine dedi ki: Nedir su su­retler ki o suretlere siz kemâl-i tevazu ile ibâ­det ederek etrafında ikamet ve onlara ta’zim edersiniz? İbrahim (a.s.)’in pederi ve kavmi de­diler ki: Biz babalarımızı bu suretle ibadet eder bulduk» (Enbiyâ Sûresi/51-53) Fahr-i Râzî’nin beyânı veçhile İbrahim (a.s.) putları tahkir etmişdir. Zira «temsil», ruhdan hâli, şuur ve idrakden beri olan sûretdir. Yani nedir bu hakir şeyler ki siz onlara kemal-i te­vazu ile ibadet edersiniz? demekdir. İbrahim (a.s.) onların bu cevaplarını reddetmek üzere dedi ki: «Allah (c.c.)’a yemin ederim ki, siz ve baba­larınız açık bir dalâlet içindesiniz.» (Enbiyâ Süresi/54) Kavmi: «Ey İbrahim! Sen bize açık bir hak mı getirdin? Yoksa sen bizimle oyun oynayanlar­dan mısın? Bizi bu kadar techîl (cehalet) ve tahmîk (ahmaklık) a cesareti nereden aldın?» (Enbiya Sûresi/55) demekle İbrahim (a.s.)’in sö­zünü istihzaya hamletdiler. (Hz. ibrahim a.s.) “Yumuşaklıktan mahrum olan kimse hayır­dan mahrum olur.” Hadis-i Şerif (Müslim)

 

FETH’İN İSLAM DÜNYASINDAKİ AKİSLERİ

 

İstanbul’un fethinin ve Doğu Roma’nın düş­mesinin tesiri, bütün dünya sathında muazzam olmuştur. Avrupa’da korkunç bir felaket ola­rak üzüntü yaratan bu hadise, İslâm âleminde sevinçle karşılanmıştır. I. Memlûk Sultanı, Fa­tih’e elçi göndererek kendisini tebrik etmiştir. İslâm âleminde ve bilhassa Türk Memlûk İmparatorluğu’nun büyük şehirlerinde Fâtih’in bundan sonra birbirini takip eden zaferleri de şenliklere vesile olmuş ve kullanmışsa da, «Feth-i Mübin» dolayısıyla yapılan merasimler ve izhar edilen sevinç, diğerlerini gölgede bırak­mıştır. Kahire’deki Abbasi Halifesi’nin emriyle camilerde, Türk şehidlerinin ruhlarına minnet­le dualar edilmiştir. Bütün İslâm âlemi bu sevinci göstermiştir. İslâm âleminin bu derece sevince boğulma­sının dinî sebepleri çok derinlerde idi. İstanbul, müslümanlar için bir ideal olmuş, fakat Emevîler ve Abbasîler zamanında alınamamıştı. Peygamberimiz, İstanbul Fâtihini ve fethi başara­cak orduyu, saadetle tebşir etmişti. Kur’an’da geçen «Belde-i Tayyibe» tabiri bile, ebced hesa­bıyla, Fedh-i Mübin’in hicri tarihini gösteriyordu.

Gerçekten İstanbul’un fethi bütün Türk ta­rihinin en mühim hadisesini teşkil etmekte, Malazgirt’i bile geride bırakmakta ve tarihte Türk milletine nasip olmuş en şerefli hadise sayılmak­tadır. Ortaçağ’ı kapatıp Yeniçağ’ı açmanın hiçbir şeyle ölcülemiyecek derecede muazzam olan şerefi, Feth’e ebedî bir mâna kazandırmıştır. (Türkiye Tarihi, C. III, Sh. 211-212)

 

 

  1. İBRAHİM (A.S.) VE PUTPEREST KAVMİ

 

«Habibim! Kureyş kavmi üzerine, Cedd-i a’lanız İbrahim (a.s.)’in şu zamandaki haberini ti­lavet et ki o zamanda İbrahim (as.), pederine ve kavmine hitab ederek: «— Sizin ibadet ettiğiniz şey nedir ve nere­ye ibadet edersiniz?» dedi. Pederi ve kavmi: « Biz putlara ibadet ederiz, binaenaleyh onlara ibadete devam ederiz.» dediler. İbrahim (a.s.) onlara:  Siz çağırdığınızda o putlar sizin sözünü­zü işitirler mi? Yahut onlar size menfaat ve ma­zarrat ederler mi? dedi. Cevablarında: Belki biz babalarımızı böyle işler bulduk, onların yollarını terk edemeyiz.» dediler.» (Şuarâ Sûresi/69-70)

İbrahim (a.s.) kavmine hitaben dedi ki: «Sizden evvel babalarınızın ibadet ettiği şeyleri siz ibadet edip de bakdınız gördünüz mü? O ibadet ettiğiniz ma’budlarınız benim için düşman­lardır. Ancak alemlerin Rabbi benim dostumdur.» (Şuarâ Sûresi/75 – 77) «Alemlerin Rabbi O zat dır ki O zat beni halk etti, yine O beni hidayet de kılar. Ve Rabb Teâlâ O zat-ı Ecell ü A’lâ’dır ki, bana taam yedirir, su içirir, ben hasta olduğum da Rabbim bana şifa verir. Rabbim Teâlâ O zat’dır ki, O zat’ın yevm-i ceza’dan benim günahlarımı mağ­firet edeceğini umut ederim!» dedi. (Şuarâ Sûresi/78-82) (Hz. M. Sami, Hz. İbrahim (a.s.).. Sh. 159-160)

 

YA’KUP (A.S.)’UN GÖZLERİNİN AÇILMASI

 

«Şu benim gömleğimi götürün de babamın yüzüne koyun o artık rahatlıkla görmeye baş­lar. Sonra bütün ailemizi de bana getirin.» Yehuda dedi ki: Kanlı gömleği ben götürüp de babamı mahzun etmiştim. Şimdi de bunu ben götüreyim de ona bedel olarak ferahlandırayım, ve gömleği aldı, yalınayak yola düştü. Yanında yedi tane çörek vardı. Yiyemeden o mesafeyi kateyledi. Allah (c.c.) indinde hükmedilen mihnet ta­mamlanınca Ya’kub (a.s.)’a Yûsuf (a.s.)’un ko­kusunu o kadar uzak mesafeden duyurdu. Sabâ rüzgarı; daha Yakub (a.s.)’a müjdeci haberi ulaştırmadan evvel Yûsuf (a.s.)’un koku­sunu ulaştırmak için Allah (c.c.)’dan izin iste­di, Allah (c.c.)’da müsaade etti ve ulaştırdı. «Vakta ki kafile (Mısır’dan) ayrıldı, baba­ları (Ya’kub (a.s.) dedi ki: «Bana bunak demez­seniz inanın ki şimdi Yusuf (a.s.)’un kokusunu duyuyorum.» «(Yanındakiler) dediler ki, Allah (c.c.)’a yemin olsun ki, sen hâlâ eski yanlışlığın­da ber devamsın. Fakat müjdeci gelip de onu (Ya’kub (a.s.)’un) yüzüne koyduğu, o da derhal eskisi gibi görmeğe başladığı zaman dedi ki: «Ben size sizin bilmeyeceğiniz şeyleri Allah (c.c.) tarafından biliyorum demedim mi?» Dediler: «Ey babamız, bizim için günahlarımıza istiğfar ediver. Biz hakikatte suçlu idik. Ya’kub (a.s.) da: «Sizin için Rabbime sonra istiğfar ederim. Hakikat şudur ki çok günah örtücü, çok merhamet edici ancak O’dur.» (Hz. M. Sami, Yusuf (a.s.), Sh. 166)

 

BEYTULLAH’IN İNŞÂSI

 

İlk olarak Âdem (a.s.) bina etmiş, bu bina Nûh (a.s.) tûfanında kaybolmuşdur. İkinci olarak İbrahim (a.s.) bina etmiştir. Üçüncü olarak zaman-ı câhiliyyede İslâm’ın zuhurundan evvel Kureyş tarafından bina, edilmiştir. Dördüncü defa Abdullah İbn-i Zübeyr. Beşinci defa Haccâc-ı Zâlim tarafından bi­na edilmiştir. Zübdet’ül-Buharî’de zikredilen Hadis-i Şerif gereğince, yeryüzünde en evvel konulan ve bina edilen mescid, Ka’be-i Muazzama’dır. Bu ma’bed onbir kerre bina ve tecdici (ye­nileme) edilmişdir. Ki bunlar: Evvelâ Melaike-i Kiram; «Nurdan bir bina olarak inşa etmişlerdir.» Hazreti Âdem Aleyhisselâm. Şit Aleyhisselâm. Hz. İbrahim Aleyhisselâm. Amâlika, Cürhüm kabilesi.  Kusayy. Kureyş. Abdullah bin Zübeyr. Haccâc-ı Zâlim. Bağdat Fatihi Sultan IV. Murad’dır. «Allah (c.c.)’ın mescidlerini ancak Allah (c.c.)’a ve âhiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve Allah (c.c.)’dan baş­kasından korkmayan kimseler imar eder.»  (Hz. M. Sâmî, Hz, İbrahim (a.s.), Sh. 117-118)

 

  1. İBRAHİM (A.S.) VE OĞLU

 

«Vaktaki İbrahim (a.s.)’in oğlu kendisiyle beraber maiyset işlerinde sa’y edip pederine yardım eder oldu, İbrahim (as.) şefkatle oğlu­na rüyasını anlatmaya başladı: Ey oğulcuğum, ben rüyada görüyorum ki Allah Teâlâ’ya kurban için ben seni kesiyo­rum. Sen şu rüya hakkında ne düşünüyorsun? Cenab-ı Allah (c.c.)’ın şu ibtilasına sabır eder misin, yoksa etmez misin? İbrahim (a.s.) oğlunu kurban etmekle me­mur olduğunu beyan edince oğlu: «Ey babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşâallah sen beni sabredici kimselerden bu­lursun» inkiyadda ittifak ettiler. (Katade’ye gö­re İbrahim (as.) oğlunu, İsmail (a.s.)) de nefsi­ni Allah (c.c.)’a teslim etti), İbrahim (a.s.) oğ­lunu sağ tarafına yatırınca alnının bir tarafı ye­re dayandı. İşte o vakit her ikisi de seâdet-i uzmaya eriştiler.» İbrahim (a.s.)’a oğlu şöyle dedi: «— Ey babacığım, seni hareketimle rahatsız etmemem için ipimi iyi bağla, kanımdan üzeri­ne sıçramaması, kanımı görüp annemin mahzun olmaması ve bu sebeple ecrimin noksanlaşmaması için üzerimden elbisemi çıkar. Bana da­ha kolay olması için de bıçağı boğazıma çabuk sür. Eğer münasip görür isen gömleğimi anne­me ver. Olabilir ki annem bununla teselli bu­lur.» Bunun üzerine İbrahim (a.s) oğluna: « Sen Allah (c.c.)’ın emrini yerine getirmekte ne iyi yardımcısın evladım!» (Hz. M. Sami, Hz. İbrahim (a.s.). Sh. 171)

 

  1. İBRAHİM (AS.) VE NEMRUD

 

«Habib-i Zişan’ım: Sen bilmedin mi, sana haber gelmedi mi o kimseden ki, Allah Teâlâ ona mülk ve saltanat verdiği için İbrahim (a.s.)’in Babb’i hakkında mücadele etti. Ki o zamanda «Benim Rabbim diriltir ve öldürür.» dedi. İb­rahim (a.s.): «Allah Teâlâ güneşi maşrıkdan getirir, sen de kadir isen güneşi mağribden ge­tir.» dedi. Kafir mebhut oldu zira Allah Teâlâ zâlim olan kavmi hidayetde kılmaz.» Nemrud’un uluhiyyet davasına cür’et ve te­kebbürünün sebebinin, Allah Teâlâ hazretlerinin kendisine vermiş olduğu mülk ve saltanat oldu­ğunu Cenab-ı Hâk, bu Ayeti celile’de beyan buyurmuştur. Nemrud, İbrahim (a.s.)’a: « Rabbin kimdir?» dedi. İbrahim (a.s.) da: « Benim Rabbim O’dur ki, diriltmeye ve öldürmeye kadirdir.»dedi. Nemrud İbrahim (a.s.)’a cevaben: « Ben de diriltir ve öldürürüm.» dedi. Ki bundan maksadı kısaca müstehak olanı öldür­mek ve öbürünü de afvetmekdi. İbrahim (a.s.): «Benim muradım hakiki diriltme ve öldürme­dir.» diyerek ısrar etmeyip: « Benim Rabbim güneşi meşrıkdan getiri­yor, sen de kudretin varsa mağribden getir.» deyince Nemrud cevabdan âciz kalıp aleme rüsvay oldu. Bu karşılıklı konuşma İbrahim (a.s.) ile Nemrud arasında Hz. İbrahim (a.s.)’in ateşten çıktığı gün olmuştu. Bundan önce İbrahim (a s) Nemrud ile görüşmemişti. (Hz. M. Sami, Bakara Sûresi Tefsiri, Sh. 258)

 

  1. İBRAHİM (A.S.)’İN ATEŞE ATILMASI

 

Nemrud ve avanesi: «Yakın İbrahim (a.s.)’i, yardım edin ma’bûdlarınıza… Eğer yardım et­mek isterseniz!» dediler. Biz Aziym’ûş-şan onların yaktığı ateşe hi­taben: «Ey Ateş! İbrahim (as.) üzerine soğuk ve selâmet ol ve İbrahim (a.s)’i yakma!» dedik. «Ve onlar İbrahim (a.s.)’a hile murad etti­ler, biz onları ziyade zarar ediciler kıldık.» (Enbiya Sûresi/68-70) Zira emekleri boşa gitti ve intikamlar ile helak etmek istedikleri zât-ı şerif selâmete çık­tı. Hz. İbrahim (a.s.)’i ateşin yakmaması onun hak olduğuna ve putların bâtıl olduğuna delâ­let ettiğinden İbrahim (a s.)’in derecesi yüksel­di. Nemrud ve avanesinin haysiyetleri halk na­zarında zail oldu. Dünyada rezil rûsvay olduk­ları gibi ahiretde de şiddetli azaba müstehak ol­dular. (Hz. M. Sami. Hz. İbrahim (a.s.), Sh. 103-107)

 

Rasûlullah (s.a.v.) buyuruyor:

 

«Üç şey vardır ki, bunlar kimde bulunursa o kimse imânın tadını bulur.

— Bir kimseye Allah (c.c.) ve Rasûlü (s.a.v.), başkalarından daha sevgili olmak,

— Bir kimse sevdiğini yalnız Allah (c.c.) için sevmek,

— Bir kimseyi Allah küfürden kurtardık­tan sonra, tekrar küfre dönmekten, ateşe atıl­maktan tiksindiği gibi tiksinmek.» (Müslim, C. 1/260)

Tefsirlerin beyanına göre; Süleyman (a.s.)’ın emrine imtisalen ins, cin ve kuşlardan as­kerler toplandı. Yine O’nun emriyle cinlere taht-ı revan yaptırıldı. Süleyman (a.s.) onun üzerine oturup etrafında vezirler, askerler ve kuşlar olduğu halde rüzgâra emredip tabelâyı havaya kaldırarak istediği mahalle -yere- şevket­ti (götürdü). Zamanımızda fennin gelişerek havada tay­yarelerin uçtuğu görüldüğüne göre İlahi Kud­retin Süleyman (a s.)’a ve diğer peygamberle­re ihsan buyurduğu mucizelere inanmak ve id­rakten uzak görmemek lazımdır. Yine Hâzin ve Medârik tefsirlerinde buyurulduğuna göre Süleyman (as) kuşların lisa­nına vakıftı. Onlarla konuşuyor ve söyledikle­rini anlıyordu. Bir gün tavus kuşu öttüğünde; tavus kuşunun: «Dünyada diyanetinize göre ce­za görürsünüz.» demek istediğini, serçe öttüğün­de: «Ey günah karlar Allah (c.c.)’a istiğfar edin!» dediğini, horoz öttüğünde: «Allah (c.c.)’ı zikr edin ey gafiller!» dediğini haber vermiştir. (Hz. M. Sami Musâhabe C. 6, Sh. 76) «Ey mü’minler! O fitneden sakının ki o yal­nız sizden zulmedenlere isabetle iktifa etmez. Belki umûmunuza birden isabet eder. Ve şunu bilin ki Allah (c.c.)’ın azabı şiddetlidir.» (Enfâl sûresi, Âyet 25) «Siz zâlimlere meyil etmeyin ki vücudunu­za ateş yapışmasın. Halbuki Allah’dan gayri sizin dostunuz yoktur.» (Hûd: 113)

 

 

 

ATEŞ İBBAHİM (A.S.)’İ NİÇİN YAKMADI

 

Fahr-i Râzi’nin beyanı veçhile İbrahim (a.s.) üzerine ateşin nasıl soğuk olup yakma­dığına üç ihtimal vardır. Birincisi: Ateşin hararetini ve yakmak ha­lini Cenab-ı Hakk’ın izale edip yalnız ziyası kal­mak suretiyle hâsıl olmuştur. Âyet-i Celîle’nin lafzına muvafık olan da budur. Bu hal İbrahim (a.s.)’ın mucizesidir. İkincisi: Hak Teâla Hazretlerinin İbrahim (a.s.)’in cisminde ateşin yakmasına mâni ola­cak bir keyfiyet halk etmesiyle hasıl olmuştur. Nitekim «Semender» denilen kuş ateş içinde bu­lunup zarar görmediği gibi İbrahim (a.s.) de ateş içinde zarar görmemiştir. Üçüncüsü: Hak teâlâ Hazretleri’nin İbrahim (a.s.) ile ateş arasında bir hâil halketmesiyle hâsıl olmuştur. Hak Teâlâ Hazretleri ateşe soğuk olmasıyla emrettikten sonra selametle dâhi emir buyur­muştur ki mu’tedil bir hal üzre kemâl-i rahat, ve selâmetle İbrahim (a.s.)’in eğleştiği muhakkakdır. O makamda Hz. İbrahim (a.s.)’ın yedi gün ikamet ettiği ve: «Dünyada en ziyade telezzüz ettiğim o yedi gündür!» buyurduğu mervîdir. O gün dünya yüzünde bil’umum ateşlerin sönüp intifa’ olunmadığı mervîdir. (Hz. M. Sami, Hz. İbrahim (a.s.) Sh. 108-109) «İmanın alameti ensâr’a muhabbet nifakın alameti de Ensâr’a bugzetmektir.»(Hadis-i Şerif (Buhari)

 

NEBÎLERİN VE RESULLERİN SAYISI

 

İnsanlara gönderilen peygamberlerin ilki Âdem (a.s.), sonuncusu da Peygamberimiz Muhammed (s.a.v.)’dir. Eshab-ı Kiramdan Ebu Zerr’el Gifâri, (r.a.) der ki: «Ya Resûlallah! Nebilerin sayısı kaçtır?» diye sordum. «Yüz yirmi dört bindir.» buyurdu. «Ya Resûlallah (s.a.v.)! Nebilerin ilki han­gisidir» diye sordum. «Adem (a-s.)’dir.» buyurdu. «Ya Resûlallah! O, nebi oldu mu?» diye sor­dum. «Evet, Mükellem bir Nebidir.» buyurdu. «Ya Resûlallah: Onların kaçı Resuldürler.» diye sordum. «Üçyüzonbeş kişilik bir cemaat» buyurdu.

Kur’ân-ı Kerim’de isimleri anılan ve kıssala­rı anlatılan Peygamberler de vardır, isimleri anılmayan, kıssaları anlatılmayan Peygamberler de vardır. Kur’ân-ı Kerim’de isimleri anılan peygam­berler: Âdem, İdris, Nuh, Hud, Salih. İbrahim, Lût, İsmail, İshak, Şuayb, Yakub, Yusuf, Eyyub, Zülkifl, Yunus, Musa, Harun, İlyas, Elyesa, Davud, Süleyman, Üzeyr, Lokman, Zülkarneyn, Zekeriyya, Yahya, İsa, Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. Bun­lardan Üzeyr, Lokman. Zülkarneyn gibi bir ka­çının Peygamber mi, Veli mi olduğu hakkında görüş birliğine varılamamıştır. (M. Asım Koksal, İslâm Tarihi)

 

  1. İBRAHİM (A.S.)’İN TEBLİĞ ETTİĞİ DİN

 

«Ey Ehl-i kitab! İbrahim (a.s.) hakkında ni­çin mücadele edersiniz? Halbuki Yahudiyyet’in esasını te’sis eden İncil ancak İbrahim (a.s.)’den sonra inzal olundular. Binaenaleyh İbrahim (a.s.) zamanında Yahudiyyet ve Nasraniyyet yok­tu ki siz İbrahim (a.s.)’in Yahud veya Nasrâni olduğunu iddia edersiniz? Bu sözünüzün batıl olduğunu düşünmez misiniz? Ve esâsı olmayan bir şeyi söylemeye nasıl cesaret edersiniz? Ey Ehl-i kitap! Siz şu ahmak insanlarsınız ki kitaplarınız size beyan ile ilminizin kavra­dığı mes’elelerde niçin mübahase edersiniz? Tevrat’da ve İncil’de İbrahim (as.)’in Yahudi veya Nasrâni olduğuna dair beyan olmadığı halde niçin Hz. İbrahim (a.s.)’in mezhebinden bahse­dersiniz? İbrahim (a.s.), Yahudi ve Nasrâni olmadı ve lâkin Hak dini üzere Allah Teâlâ’ya muti’ müslim oldu ve müşriklerden olmadı!» (Âl-i İmran: 65 – 67) (Hz. M. Sami, Hz. İbrahim (a.s.) Sh. 31)

FIKH’UL-EKBER’DEN

Mü’minlerin hepsi ma’rifetin (Allah (c.c.)’ı tanımanın), yakıynin (sağlam imanın), tevekkü­lün (Allah (c.c.)’a güvenip dayanmanın), mu­habbetin (Allah c.c.)’ı ve Peygamberini sevme­nin), rızânın (kaza ve kaderin cilvelerini hoş kar­şılamanın), korkunun, ummanın ve bunlara imâ­nın (esaslarında) müsavi (eşit) dirler. (Fakat îmânın gayrisinde ve bu saydıklarımızda derece, (kuvvet ve zaaf i’tibâriyle) farklıdırlar.

 

  1. YUSUF (A.S.)’IN MISIR’A HAZİNE NAZIRI OLMASI

 

«Melik, getirin O’nu bana dedi. O’nu kendi­me has müsteşar edineyim. O’nunla konuşunca da şöyle dedi: « Sen bugünden itibaren nezdimizde mü­him bîr mevkii sahibisin, emin bir müsteşarsın. Yusuf (a.s.) da: «Beni memleket hazineleri üzerine memur et. Çünki ben onlan iyice korumaya muktedir ve vakıfım dedi. İşte o yerde Yusuf (a.s.)’a böyle bir kud­ret verdik. O, neresini isterse orada konaklar­dı. Biz rahmetimizi kimi dilersek ona nasib ede­riz. İyi hareket edenlerin hakkını zayi etmeyiz. İman ederek takvada devam edenlere hâs olan âhiret mükâfatı ise elbette daha hayırlıdır.» (Yusuf: 54-57) Hz. Yusuf zindandan çıktı, zindan ehli ile vedalaşıp onlara dua etti. Sonra gusledip elbi­sesini giydi. Melikin huzuruna varıp, selâm ver­di ve İbranice melike dua etti. Melik Yusuf (as.)’a: «Hangi duayı bilirsin «(dili)» dedi: «O da 72 lisan bilirim.» dedi. «Bunlar, Yakup, İshak ve İbrahim lisanıdır.» dedi. Sonra melik Yusuf (a.s.)’a: «Ey Sıddık! Ben görmüş Olduğum rüyayı sen­den işitmeyi severim.» deyince, Yusuf (as.) güzel bir üslup üzere rüyasını tabir eyledi. Mücahidin rivaygtine göre, Yusuf (a.s.)’un delaletiyle melik İslâm oldu ve nâsın çoğu da başında toplandı. Yusuf (a.s.) bulunduğu vakitte talep et­tiği vazifeyi ikâme ve ifaya muktedir bir zattı. (Hz. M. Sami Yusuf (a.s.)

 

  1. İBRAHİM (A.S.) VE ÜMMET-İ MUHAMMED

 

«Siz Allah (c.c.)’ın tevhid’i yolunda hakkıyla mücadele edin. Zira Allah Teâlâ mahlûkât içinde sizi seçip üstün kıldı. Allah Teâlâ sizin Dininizde bir güçlük kılmadı. Takatiniz haricin­de bir şey teklif etmedi. Çünkü Allah Teâlâ, babanız İbrahim (a.s.)’ın şeriatını size şeriat kıl­dı ki onda asla meşakkat yoktur. Binaenaleyh babınız İbrahim (a.s.)’in milletine ittiba edin. Allah Teâlâ, Kur’an’dan evvel nazil olan kitablarda ve Kur’an’da “Sizi müslümanlar olarak isimlendirmiştir.” Binaenaleyh itaatiniz Kur’an’da beyan olunduğu gibi Kur’an’dan evvel gelen kitablarda da beyân olunmuştur. Resulünüzün sizin üzerinize şahid olması, sizin de diğer bütün nâs üzerine sahid olmanız için Allah Teâlâ size (müslim) mübarek ismini verdi. Allah Teâlâ din’de güçlük halk etmeyince siz salata ede edin, zekât verin ve işlerinizde Allah’ın inaye­tine yapışın. İşlerinizi O’na ısmarlayarak O’ndan yardım bekleyin. Zira Allah Teâlâ sizin yardımcınızdır. Allah Teâlâ yardımcınız olunca, ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcıdır. (Hac/78)

FIKH’UL – EKBER’DEN

 

Allah (c-c.)’a eş koşmamak, küfre sapma­mak şartıyla irtikâb edilen günâhların sahibi mü’min olarak ölünceye kadar tevbe etmezse, o, Allah (c.c.)’ın meşiyyetinde (iradesinde, dileğin­de) dir. Dilerse onu ateşe (Cehenneme) sokmak­la azaplandırır, dilerse onu asla ateşle (Cehennemle) azaplandırmaz. (İmam-ı Azam (r.aleyh) (Hz, M. Sami – Hz. İbrahim (a.s.) Sh, 154)

 

  1. YUSUF (A.S.)’UN ZİNDANA ATILMASI

 

Mısır Sarayında bulunan Zeliha isteği ka­bul edilmediği için Yusuf (a.s.)’u hapsettirme­ye karar verdi, bunun ifası için Sien’ül-Afiye’ye gönderdi. Yusuf (a.s.)’u münferid yalnız bir yerde hapsetmesini emretti. Sonra Yusuf (a.s.)’a dedi ki: «Sen benim hile ve tedbirimi kısarak beni ayıpladın. Ben de seni azap çekenlerin yanına teslim ile bana azap çektirdiğin gibi sana azap çektireceğim. Giymiş olduğun hılk ve elbisenin yerine sert bir elbise giydirerek derini aşındı­racak, ayağına da demirden bir bağ takılarak iki ayağını yiyecektir.» Böylece libasını soydurarak yünlü bir hırka giydirdi. Ayağını da demir zincire vurdu. Yusuf (a.s.) zindan kapısına gelince girmek için başını eğdi. Bismillah diyerek zindana otur­du, ağladı. Zindandakiler etrafını kuşattılar. Ceb­rail (a.s.) geldi, Yusuf (a.s.)’a: « Niçin ağlıyorsun? Sen «Rabbim! Zindan, bana bunların edebildikleri şeyi etmektense da­ha sevgilidir.» demiş ve zindanı tercih etmiştin.» dedi. Yusuf (a.s.): «Zindanda namaz kılacak temiz bir yer ol­madığı için ağlıyorum.» dedi. Cebrail (a.s.)’de cevaben: « Dilediğin yerde namaz kıl. Zira Allah Te­âlâ zindân dışında 40 kadar yeri temiz kıldı.» de­di. (Hz. M. Sami. Hz. Yusuf (a.s.)

 

  1. İBRAHİM VE İSMAİL (A.S.)’İN DUALARININ GERÇEKLENİŞİ

 

Yüce Allah (c.c.), Kur’ân-ı Kerim’inde şöyle buyurur: «Hani İbrahim (a.s.), O Beyt’in (Kabe’nin) temellerini İsmail (a,s.) ile birlikte yükseltiyor­du da, şöyle dua ediyorlardı: (Ey Rabbimiz! Bizden masruf olan şu hizme­ti kabul buyur! Şüphesiz ki hakkıyle işiten ve bilen Sensin Sen! Ey Rabbimiz! Bizi, Sana bo­yun eğmekte sabit kıl! Soyumuzdan da, yalnız Sana boyun eğen, Müslüman bir ümmet yetiş­tir! İbâdet edeceğimiz yerleri (Hacc amellerini) bize göster, öğret. Tevbemizi kabul buyur. Çünkü tövbeleri, en çok kabul eden ve hakkıy­le esirgeyen Sensin Sen! Ey Rabbimiz! Onların (soyumuzdan getirece­ğin Müslüman ümmetin) içinden, kendilerine Senin Âyetlerini okuyacak, kitabı, hikmeti öğ­retecek, onları iyice temizleyecek bir Peygamber gönder! Şüphe yok ki, Aziz ve Hakîm Sensin Sen!» (Bakara, 127-129) Size, daha önce (gönderdiği kitaplarda) da, bu (Kur’ân’da), Müslüman adını — Peygamber, sizin üzerinize şâhid olsun, siz de, bütün insan­ların üzerine şâhidler olasınız diye — (Allah) (c.c.) vermiştir. Artık, namazı dosdoğru kılınız. Zekâtı veri­niz, Allah (s.a.v.)’a sarılınız! O, sizin Mevlânızdır. O, ne güzel Mevlâdır, ne güzel yardımcıdır!» (Hacc, 78) (M.A. Köksal, İ. Tarihi C. 10, Sh. 25)

 

UBÛDİYYET İLE İMTİHAN OLUNMAK

 

Bazıları dediler ki: Yûsuf (a.s.) zindanda ubûdiyyet ile imtihan edildi ki yeryüzünde ma­lik ve hâlife olduğunda zindandakilere ve bütün memleket halkına merhamet eylesin. Cefâya tahammül etsin, gariblere merhamet etsin, hased edenlere de sabr etsin… Haberde vârid oldu ki kıyamet gününde ku­la sorulur: Bana ubûdiyyet (kulluk)tan seni ne men etti de ibadet etmedin? Kul cevap ve­rir: Beni mübtelâ kıldın, âmirim beni ubudi­yetten meşgul kıldı, ibadet ettirmedi. Cevaben denilecek: Senin ubudiyetine mâni olan hâl Yûsuf (a.s.)’ın hâlinden daha mı şiddetli idi. Yûsuf (a.s.) o hâlinde ubudiyetini terk etmedi. Böyle­ce kul kusurunu i’tiraf eder. Sonra bir zengin sorguya çekilir: Niçin bana ibâdeti terk ettin? Seni bana ibâdetten ne men etti? Yâ Rabb! malımın çokluğu beni mübtelâ kıldı, ibâdetten alıkoydu. Cevaben denilir: Sen Süleyman (a.s.)’dan da mı zengin idin? Böylece Süleyman (a.s.)’ın daha zengin olduğunu i’tirâfla ilzam edilir. (Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Hz. Yûsuf a.s.)

 

  1. ÖMER (R.A.) DİYOR Kİ,

 

«Bana hatâlarımı gösteren adamdan Allah (c.c.) razı olsun.»

 

PEYGAMBERLERİN ÜSTÜNLERİ VE EN ÜSTÜNÜ

 

Peygamberlerin hepsi aynı derecede ve me­ziyette olmayıp Yüce Allah (c.c.). Onlardan kimine, kiminden üstün meziyetler vermiş, birisi ile söyleşmiş, birisini de, derecelerle yükseltmiş­tir. (Bakara: 253) Peygamberlerin Ulül’azmleri, rivayete göre: 1) Nuh,. 2) İbrahim. 3) Musa, 4) İsa. 5) Muhammed (a.s.) olduğu gibi. Sahih bir Hadîs-i şerife göre de: «Peygam­berlerin Seyyidleri de, Nuh (a.s.), İbrahim (a.s.), Musa (a.s.), İsa (a.s.) ve Muhammed (a.s.) ol­mak üzere beştir.» Muhammed (a.s.) ise, bu Beş’in Seyyididir. Kıyamet gününde de, Âdem oğullarının Seyyidi O (s.a.v.)’dur, Öncekilerin ve sonrakilerin en değerlisi O (s.a.v.) olduğu için Kıyamet gününde Hamd sancağı, O (s.a.v.)’na verilecek. O gün, Peygamberlerin imamı, Hatibi ve Şe­faat Sahibi O (s.a.v.) olacak. Bütün Peygamberler. O (s.a.v.)’nun Sancağı altında toplanacaktır. (M. A. Köksal, Peygamberler Tarihi, Sh.: 12)

 

Allah-ü Teâlâ buyuruyor:

 

“Nusret ve zafer ancak Allah (c.c.)’tandır. Şüphesiz ki Allah (c.c.), emrinde mutlak galip ve efâlinde hüküm ve hikmet sahibidir.” (Enfâl Sûresi, Âyet: 10)

 

ÂDEM (A.S.)’IN ŞEKİL VE ŞEMÂİLİ

 

Âdem (a.s.): Uzun hurma ağacı gibi, upuzun boylu, kı­vırcık ve çok saçlı, kırmızı benizli, büyük gözlü, kalın baldırlı, uzun boyunlu, yassı yağırnılı idi. Sakalsızdı. Adem (a.s.)’in başının saçı, iki bölük halin­de örgülü idi. Kendisi, yaratıklar içinde en güzeli idi. Onun güzelliği, Yûsuf (a.s.)’dan başka hiç kimsede toplanmamıştı. (P. Tarihi, M. Asım Köksal, Sh.: 61)

 

 

 

 

İLK MÜSLÜMANLAR

 

Kadınlar içinde ilk müslüman Hz. Hatice (r.a.), gençler içinde Hz. Ali (r.a.), hür erkekler içinde Hz. Ebû Bekir (r.a.), köleler içinde Zeyd (r.a.)’dir. Resul i Ekrem (s.a.v.)’in şairi Hassan bin Sabit (r.a.) Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in bu yüksek şerefini şöyle medh eder: «Peygamber (s.a.v.)’den sonra takva ve ada­let itibariyle insanların en hayırlısı, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e inanan müslümanların birincisi olan Ebû Bekir (r.a.)’dir.» Fahr-i Âlem (s.a.v.) Efen­dimiz Hıra dağında Vahy-i ilâhiye nail ve nü­büvvetle ba’s olunduktan sonra, harikulade olan bu hâli evvelâ hayatı refiki olan zevce-i muhteremeleri Haticet-ül Kübra (r.a.)’ya bildirdikten sonra Hz. Ebû Bekir (r.a.)’a bildirmiş ve erkek­ler içinde Efendimiz (s.a.v.)’in nübüvvetini tas­dik eden müslümanlann birincisi olmuştur. (Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Hz. Ebû Bekir r.a.)

 

ŞİS (A.S.)’İN BAZI FAZİLETLERİ VE PEYGAMBERLİĞİ

 

Şis (as.); Âdem (a.s.)’ın oğullarının en ulu­su, en üstünü. Âdem (a.s.)’a, en sevgilisi ve ona, en çok benzeyeni idi. Âdem (a.s.); Onu, bir Vasiyetname ile yeri­ne Vekil bıraktı. “Ey oğulcuğum! Sen, benden sonra, Halîfem’sin!” diyerek vazifesini takva üzere yürütmesini tavsiye etti. Bunu, Kabil’den ve Kabil oğullarından gizli tutmasını, ona emretti. Gece ve gündüz saatlerini ve her mahlukun, Allah (c c.)’a, hangi saatlerde, ne gibi ibadet­ler yaptıklarını bildirdi. Vuku bulacak Tufan hakkında da, bilgi ver­di. Âdem (a.s.); Kabil oğullarının zina ve içki­ye düştüklerini, bozulduklarını görünce de, Şis (a.s.)’in oğullarına da, Kabil oğulları ile evlilik bağlantısı kurmamalarını tavsiye etti. Yüce Allah (c.c.); Âdem (a.s.)’a, yirmi bir, Şis (a.s.)’a da, yirmi dokuz sahife indirip Şiş (a.s.)’ı, bu elliyi bulan sahifelere göre hareket ve amel etmekle mükellef kıldı. Yüce Allah (c.c.)’ın Âlâ sûresinin on seki­zinci âyetinde andığı Suhufu Ûlâ, Hibetullâh Şis b Âdem (a.s.) ile İdris (a.s.)’a indirilmiş olan Sahife’lerdi. Peygamberlik, Din, ibâdet ve Yüce Allah (c.c.)’ın Hak ve Şeriatlarına göre hareket Şis (a.s.)’da oğullarında bulundu. (Peygamberler Tarihi, M.A. Köksal, Sh.: 68)

 

ÂDEM (A.S.)’E PEYGAMBER RESİMLERİNİN İNDİRİLİŞİ

 

Yüce Allah (c.c.); Âdem (a.s.)’ın dileği üzeri­ne, zürriyetinden gelen (bazı) Peygamberlerin su­retlerini Cennet ipeklerinden kumaşlara çıkarttı­rıp Âdem (a.s.)’e indirmişti. Bunlar, Âdem (a.s.)’in; güneşin battığı yerin yanındaki Mahzeninde saklı bulunuyordu. Zülkarneyn (a.s.), onları Mahzenden çıkarıp Danyal (a.s.)’a vermiş. Danyal (a.s.) da. onları, ipek kumaşlara geçirmiş, çizmişti. Âdem (a.s.)’den Muhammed (a.s.)’a kadar olan Peygamberlerden bir kısmına aid bulunan bu resimler, Kraldan krala geçe geçe Kayser Herakliüs’e kadar gelip erişmiş, o da Hz. Ebû Bekr (r.a.)’in İstanbul’a giden Elçilerine, sandı­ğından, birer birer çıkarıp göstermiş, İslâm Elçile­ri, Peygamberimizin Resmiyle karşılaşınca, ağla­mışlardır. (Peygamberler Tarihi, M. Asım Köksal, Sh.: 58) Allah-û Teâlâ’nın dergâhında, insanların en iyisi herkese menfaati olandır. En kötüsü kinli, gammaz ve kötü işli olandır. Allah-û Teâlâ’nın en sevdiği kimse, ömrü uzun, ameli iyi olandır. En çok buğz ettiği kimse, dıştan iyi görünüp, içi bozuk olandır. Zahiri salâh ile süslü, bâtını günâh ile doludur. (Dört Büyük Halife (Bedir Y.). Sh.: 295)

 

 

ÂDEM (A.S.)’İN ÜÇ ŞEYDEN SEÇTİĞİ BİRİSİ İLE ÜÇÜNE BİRDEN SAHİP OLUŞU

 

Cebrail (a.s.); Âdem (a.s.)’in yanına gelip: «Ben, sana, üç şey getirdim. Birisini seç al!» dedi. Âdem (a.s.): «Ey Cebrail! Nedir onlar?» diye sordu. Cebrail (a.s.): «Akıl, Haya, Din!» dedi. Âdem (a.s.): «Akl’ı seçtim!» dedi. Cebrail (a.s.); Haya ile Din’e: «Akl’ı, size tercih edip seçti. Siz, dönüp gidiniz!» dedi. Onlar: «Biz, her nerede olursa olsun, akıl ile birlikte bulunmakla emr olunduk!» dediler, aklın yanından ayrılmadılar. (Peygamberler Tarihi, M.A. Köksal, Sh.: 38)

 

KİŞİ DÜŞMANINA İPUCU VERMEMELİDİR

 

İbn-i Ömer (r.a.)’in rivayetine göre Resûlul­lah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «İnsanlara hüc­cet telkin etmeyiniz, (ipucu vermeyiniz) sonra yalan söylerler.» (Dârimî, Sünen) Ya’kup (a.s.)’un oğulları kurdun insanı yediğini bilmezlerken o, oğullarına: «O’nu götür­meniz muhakkak beni tasaya düşürür. Siz ken­disinden gafil bulunur iken O’nu kurt yemesin­den korkarım.» (Sûre-i Yusuf: 13) diye telkinde bulunduğu için onlar da Yusuf (a.s.)’u kurt ye­di dediler. (Hz. R.M. Sâmi (k.s.). Hz, Yusuf (a.s.). Sh.: 34)

 

CEHENNEM VE CENNETİN ÎDRİS (A.S.)’E GÖSTERİLİŞİ

 

Hz. Ümmü Seleme (r.a.)’nin, bildirdiğine göre: İdris (a.s.), ölüm Meleğinin dostu idi. O’ndan, Cennet’i ve Cehennem’i kendisine göstermesini istedi. O da, onu, yükselti. İdris (a.s.), Cehennem’i görünce, ondan kork­tu. Az kalsın bayılacaktı. «Gördün onu, değil mi?» dedi. İdris (a.s.): «Evet! Bu güne kadar, onu, hiç görmemiştim!» dedi. Ölüm Meleği, Cennet’i görünceye kadar onu götürüp Cennet’e girdi ve İdris (a.s.)’a: «Cennet’i de, gördün değil mi?» dedi. İdris (a.s.): «Evet! Vallahi, burası, Cennet’tir!» dedi. Ölüm Meleği: «Haydi, gördüğüne git!» dedi. İdris (a.s.): «Nereye gideyim?» diye sordu.. Ölüm Meleği: «Nerede olmak istersen, oraya git!» dedi. İdris (a.s.): «Hayır! Vallahi, ben, oraya girdikten sonra, çıkmam!» dedi. Ölüm Meleği’ne: «Sen, onu, oraya koyma! Oraya girince, hiç kimse için, bir daha oradan çıkmak yoktur!» denildi. (Peygamberler Tarihi, Sh.: 82)

 

PEYGAMBERLERİN SIFAT VE FAZİLETLERİNDEN BAZILARI

 

Bütün Peygamberler (Salâtü selâm olsun on­lara), ancak erkekler arasından seçilip gönderilmişlerdir. Küçük ve büyük günahlardan, küfür­den uzaktırlar. Ancak, onların bazısından —makamlarına göre— kusur sayılabilecek bazı davranış ve sürçmeler vuku bulabilirdir. Peygamberler, en Emîn, Allah (c.c.)’ın emir ve nehiylerini, insanlara, hiç eksiltmeden, artırmadan, ulaştıran, elçilik vazifesini yaparken, Al­lah (c.c.)’dan başka hiç kimseden korkmayan, en doğru sözlü, en doğru özlü, kısa akıllılıktan, yanılgıdan uzak, insanların bilmedikleri, bile­meyecekleri şeyleri Allah (c.c.)’dan telakki ey­ledikleri Vahy ile bilen, bildiren, insanlara, Al­lah (c.c.)’ın âyetlerini okuyan, Kitap ve Hikmeti öğreten, onları maddi ve manevî kirlerden te­mizleyen, insanları, doğru yola öğütleyen vo onların esirgenmelerini dileyen, mükâfatlarını, dünyada insanlardan değil, Ahirette Rabbül’âlemîn’den alacaklarını açıklayan Allah (c.c.) El­çileridir. Peygamberlerin, Yüce Allah (c.c.)’ın izniyle, Mucizeler göstermeleri, gerçektir ve göstermişlerdir. Muhammed (s.a.v.) ise, devamlı Mucize ola­rak Kur’ân-ı Kerim —Vahy edilmek suretiyle— verilmiş olduğundan, Kendisi, Kıyamet günü. Peygamberlerin en çok ümmetlisi olacaktır. (M. Asım Köksal. Peygamberler Tarihi, Sh.: 50)

 

ADEM (A.S.)’IN SAĞLIĞINDA GÖRDÜĞÜ OĞUL VE TORUNLARIN SAYISI VE VEFATI

 

Âdem (a.s.); Nevz dağında, oğulları ve oğul­larının oğulları, kırk bine doluncaya kadar yaşadı. Âdem (a.s.), ölüm döşeğine düştüğü zaman, oğullarına: “Oğulcuklarım! Ben, Cennet meyvalarından yemeyi özlüyorum!” dedi. Oğulları, onu Babaları için aramağa, elde etmeğe gittiler. Me­leklerle karşılaştılar. Meleklerin yanlarında, Âdem (a.s.) için kefen ve koku ile kazma, kü­rek ve zenbil vardı. Melekler: «Ey Âdem’in oğul­ları! Nereye gidiyorsunuz ve ne aramak istiyor­sunuz?» diye sordular. Onlar da: «Babamız, hastadır. Cennet meyvalarından yemeği arzuluyor, onu, toplamak için, bizi gönderdi.» dediler. Me­lekler: «Geri dönünüz! Babanızın eceli geldi!» dediler. Âdem (a.s.)’in oğulları, Meleklerle bir­likte geri döndüler. Melekler. Âdem (a.s.)’in ya­nına girince, Hz. Havva, korktu ve Âdem (a.s.)’e yapıştı. Âdem (a.s.). ona: «Sen, Yüce Rabb’ımın Melekleri ile benim aramdan çekil!» dedi. Bunun üzerine, Melekler, Âdem (a.s.)’in ruhunu kabz ettiler. Sonra, onu, yıkadılar, kefenlediler, kokuladılar. Kabrini, kazdılar. Meleklerden birisi, öne geçti. Öteki Melekler de onun arkasına durdu­lar. Âdem (a.s.)’in oğulları da, onların arkasın­da sıralandılar. Cenaze namazını kıldılar. Me­lekler, kabrin iç’ne girip Âdem (a.s.)’i, kabre indirdiler. Üzerini, kerpiçle kapattılar. Kabrin üzerine, toprak çektikten sonra “Ey Âdemoğulları! İşte, ölüleriniz hakkında tutacağınız yol, budur!” dediler (Peygamberler Tarihi: Sh.: 60)

 

İDRİS (A.S.)’İN PEYGAMBERLİĞİ, MÜCÂDELE VE MÜCÂHEDESİ

 

Âdem ve Şis (a.s)’lardan sonra, İdris (a.s.)’e, Yüce Allah (c.c.) tarafından Peygamberlik verildi ve kendisine otuz sahife indirildi. İdris (a.s.); kavmim, putlara tapmaktan men ve Yüce Allah (c.c.)’a ibadete davet etti. Fakat onlar, onu yalanladılar. İdris (a.s.); Şis oğullarından olan kavmini yanına çağırıp onlara, öğütler vermiş. Yüce Al­lah (c.c.)’a itaat, Şeytana ise, isyan etmelerini ve Kabil oğulları ile düşüp kalkmamalarını emr etmiş ise de, onlar, dinlememişler, Kabil oğul­larının yanına, birbiri ardınca, kafile kafile in­meğe başlamışlar, İdris (a.s.)’in dâvetine, ancak, bin kişi icabet etmiştir. İdris (as.), ilk kez, Allah (c.c.) yolunda Ka­bil oğullan ile savaşmış, onlardan esirler alıp âzad etmiştir. İdris (a.s.); göğe yükseltilmeden önce, oğlu Mettu Şelah’ı, kendisine halef ve ev halkına vasi tayin etti. Yüce Allah (c.c.)’ın; Kabil oğullarını, onlar­la düşüp kalkanları ve onlara meyl edenleri aza­ba uğratacağını bildirdi ve kendilerini, onlarla düşüp kalkmaktan nehy etti. Allah (c.c.)’a ibadette ihlaslı olmalarını, doğ­ruluk ve yakin üzere amel etmelerini tavsiye etti. Bundan sonra, Yüce Allah (c.c.), İdris (a.s.)’i, pek yüce bir yere kaldırıp yükseltti. (Meryem: 57). O zaman, kendisi, yüz altmış beş yaşında idi. Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere Selâm olsun! (Peygamberler Tarihi: Sh.: 80)

 

 

 

 

 

NUH (A.S.)’UN GEMİSİNE BİNENLERİN SAYISI

 

Yüce Allah, Nuh (a.s.)’a: “Nihayet, emrimiz gelip de Fırın (tandır) kaynadığı zaman, her birinden (her bir nevi’den erkek dişi) ikişer çift ile —Aleyhlerinde söz geçmiş (helakleri kesinleşmiş) olanlar, müstes­na olmak üzre— aileni ve iman edenleri (Geminin) içine yükle!” buyurdu. Zâten, onun maiyyetindeki az sayıdaki kim­selerden başkası da, iman etmemişti. Bunun üzerine Nuh (a.s.), Gemiye binecek olanlara: «Bininiz içerisine! Onun, akması da, durma­sı da, Allah (c.c.)’ın ismiyledir. Hiç şüphesiz, Rabb’ım, çok yarlıgayıcı, çok esirgeyicidir.» dedi. Nuh (a.s.); Gemi’ye, oğulları: Sam, Ham, Yâfes ve bunların zevceleri ile kendisine iman etmiş bulunan altı kişiyi bindirdi. Oğlu Yam (Ken’an) ise geri kaldı. Çünkü, o kâfirdi. Nuh (a.s.)’un karısı Vâile de kâfirdi. Halka, Nuh (a.s.)’un mecnun olduğunu söylerdi. Kavmi gibi küfür üzerinde direnerek onlarla birlikte suda boğulup gitmiştir. Gemiye binenlerin Nuh (a.s.)’la üç oğlu ve onların kadınları ile birlikte sekiz kişi oldukları rivayet edildiği gibi, onbeş erkekle beş kadın ve­ya on erkekle on kadın oldukları da, rivayet edilir. Hatta, seksen kişiyi buldukları rivayeti de, var. (Peygamberler Tarihi, M. Asım Köksal. Sh.: 97)

 

  1. SÜLEYMAN (A.S.)

 

Süleyman (a.s.) halka nübüvvetini ve mu­cizesini bildirmek için: «Ey Nas! Kuşların sözünü bilmek vahiy ile bize öğretildi ve başkalarına verilmeyen her şey bize verildi.» demekle nübüv­vetini tasdik etmelerini istedi. Süleyman (a.s.)’ın kuşlardan, cinlerden, in­sanlardan orduları toplandı, işte bütün bunlar onun tarafından zabt-u idare ediliyorlardı. Hat­ta karınca vadisi üzerine geldikleri zaman bir karınca dedi ki:«Ey karıncalar, yuvalarınıza girin. Sakın Süleyman ve orduları farkında olmayarak sizi çiğnemesin!»Süleyman (a.s.) onun bu sözünden gülercesine tebessüm etti de: «Ey benim Rabbim! Benim, pederim ve vali­dem üzerine ihsan ettiğin nimetlerine şükretmemi müyesser kıl! İlham et! Ya Rabbi, Senin razı olacağın amel-i salihi işlemeyi bana nasib et, de­di ve: Ya Rabbi, ihsanınla beni salih kulların zümresine dahil eyle» diye münacaatta bulundu.(Hz. R.M. Sâmi (k.s.). Musâhabe, C. 6, Sh.: 76)Namazın İnsanı Yükseltisi ve Allah’a Yaklaştırışı: «Namaz, Allah’a yakınlıktır.» «Kulun, Rabbı’na en yakın olduğu hal, sec­dede bulunduğu haldir. Öyle ise, secdede duayı çoğaltınız!» (M. Asım Köksal, İ. Tarihi, C. 11, Sh.: 334)

 

İDRİS (A.S.)’İN ÖZELLİKLERİNDEN BAZILARI

 

İdris (a.s.); Âdem (a.s.)’dan sonra, kalemle ilk kez yazı yazan, ilk kez, yıldızlar ve hisab ilmini gözden geçiren zat idi. Geçmiş devirlerin bütün ilimleri, kendisin­de toplanmıştı. Bütün ilimler, kendisine öğretilmiş. Şis (a.s.)’den sonra, hiç kimseye verilmeyen gizli ilimlerin Mushaf’ı da, ona, teslim edilmişti. Kendisi, terzi idi. İlk kez, iğne ile dikiş diken, ilk kez, elbise dikip giyen de, İdris (a.s.)’di. Halbuki, ondan önce, insanlar, hayvanların derilerini giyerlerdi. Babası Yerd b. Mehlâil, İdris (a.s.)’i, yerine bıraktığı ve kavminin oturdukları mukaddes dağdan, Kabil oğullarının yanına inmemeleri için yaptığı va’z ve nasihata kulak asmadıkları zaman, İdris (a.s.), ayağa kalkıp onlara: «İyi biliniz ki: içinizden, kim, Babamız Yerd’i, dinlemeyerek dağımızdan inerse, biz, onun, bir daha dağımıza çıkmasına meydan bırakmayaca­ğız!» demiş fakat, onlar dağdan inmekten başkasına yanaşmamışlar, inecekleri yere inmişler­di. İdris (a.s.), çok ibâdet edici bir zat idi. Kendisinin, bir günde yükselen ameline, za­manındaki Âdem oğullarının bir ayda yükselen amelleri denk gelmezdi. (Peygamberler Tarihi, M. Asım Köksal, Sh.: 80)

 

MEVLÂMIZ NE EYLERSE GÜZEL EYLER

 

Allah-û Teâlâ (c.c.) Hazretleri Yâkûp ve Yû­suf (a s.)’a şiddetli bir gam, büyük bir keder takdir buyurdu ki mâsivâya taalluktan alâkayı ke­serek Allah-û Teâlâ’ya dönüp sabır ve tahammül ile âlî derecelere vâsıl olsunlar. Yûsuf (a.s.)’un on iki sene zindanda hapis ile riyâzat ve meşakkatli mücâhedelere tahammül etmesi bu hikmet üzerinedir. Ve bu makamda ebrâra göre iyi olan mukarrebûna göre kötüdür. Yûsuf (a.s.) doğduğunda, Ya’kûb (a.s) em­zikli bir kadını köle olarak aldı. Fakat çocuğu­nu anasından ayırdı ki Yûsuf (a.s.)’un südü ço­ğalsın. Bunun üzerine kadın ağladı ve Canâb-ı Hakk’a tazarru ve niyaz eyledi ki: “Ya Rab! Ya’kûp (as.) beni çocuğumdan ayırdı. Yûsuf (a s.)’u da babası Ya’kûp (a s.)’dan ayır.” Allah Teâlâ duasını müstecap kıldı. Kadın oğluna kavuşuncaya kadar Yusuf (as.) da babasından ay­rı kaldı. Şeyhü’l-Ekber (k.s.) buyurdu ki: «Allah di­lediği zaman, O’nun «Allah’ın emri gerçekleşmiş bir hüküm bulunuyor.» (Ahzâb: 38) sözü yeri­ne gelir. Ekseriyetle kulun umûm fiilleri ve ondan zelle sâdır olması Takdir-i İlâhî ile olmaktadır. (Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Hz. Yûsuf (a.s.)) “Ama, cimrilik eden, kendisi Allah’tan müstağni sayan, en güzel sözü yalanlayan kimsenin güçlüğe uğramasını kolaylaştırırız.” (Leyl Sûresi, 8-10)

 

EYYÛB (A S.)’UN PEYGAMBERLİĞİ VE BAZI FAZİLETLERİ

 

Eyyûb (a.s.); İbrahim, İsmail, İshak, Yâkub, Esbat ve İsâ (a.s.)’lar gibi, İlâhî Vahy’e mazhar olmuş, Yüce Allah tarafından seçilip ona da, Peygamberlik verilmişti. Kendisine Peygamberlik verilişi, Yâkub (a.s.) zamanında idi. Eyyûb (a.s.)’un Şeriatı: Yüce Allah’ın Bir­liğine iman ve insanlar arasını düzeltmekti. Dâvud (a.s.)’a göre: Eyyûb (a.s.): İnsanların en halîm ve uslusu, insanların, en sabırlısı ve öfkelerini, en çok yeneni idi. Eyyûb (a.s.); yoksullar, züğürtler için çok merhametli idi. Yetimlere, dullara bakar, konukları ağırlar, bunları da, Allah’ın, kendisine vermiş olduğu nimetlerin şükrânesi olarak yapardı. Eyyûb (as.), konuksuz gecelemez. yoksul bulundurmadıkça, yemek yemez, açların karınlarını doyurmadıkça. kendi karnını doyurmaz, çıplakları giydirmedikçe kendisi giyinmezdi. Dulları giydirir, kuşatırdı. (Peygamberler Tarihi, M. Asım Köksal)

 

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

 

Allah: (Ulûhiyete mahsus sıfatların hep­sini kendinde toplamış bulunan Zâtı Vâcibül vü­cûda delâlet eden âlemdir ve sayılan isimlerin içinde ism-i âzamdır.) Er-Rahman: (Ezelde bütün yaradılmıslar hakkında hayır ve rahmet irâde buyuran, sevdigini, sevmediğini ayırdetmiyen, bütün mahlûk­larını sayısız nimetlere müstağrak kılan.)

 

 

 

İSA (A.S.)’IN HASTALARI İYİLEŞTİRME VE ÖLÜLERİ DİRİLTME DUASI

 

«Ey Allah’ım! Semâ’da İlâh Sen’sin! Yer’de İlâh Sen’sin! İkisinde de, Sen’den gayrı İlâh yoktur Göklerde Cebbar olan Sen’sin! Yerde Cebbar olan Sen’sin! İkisinde de, Sen’den gay­rı Cebbar olan, yoktur. Göklerde hükümdar olan Sen’sin! Yerde Hükümdar olan Sen’sin İkisinde de Sen’den gayrı Hükümdar yoktu»! Göklerde hüküm Senindir! Yeıde hüküm Ssnindir! İkisinde de. Senin hükmünden gayrı hüküm yok­tur. Senin, yer yüzündeki Kudretin, semâdaki Kudretin gibidir! Senin yer yüzündeki Saltana­tın, semâdaki Saltanatın gibidir! Ben, Senin Şe­refli İsimlerinle, Sen’den dilekte bulunuyorum! Hiç şüphe yok ki. Sen, her şeye Kadirsin. Senin, her şeye gücün yeter!» İsa (a.s.); ölüleri, Esmây-ı Hüsnâ’dan Ya Hayy’u Yâ Kayyûm! Esmâsile, diriltirdi. İsa (a.s.)’nın zamanında tıp (doktorluk) üs­tündü. Fakat, doktorlar, anadan doğma kör’ün gö­zünü açmaktan, baras hastalığını iyileştirmek­ten âcizlerdi. İsa (a.s.) ise, doktorların, gördürmektan âciz kaldıkları anadan doğma körleri, gördürüyor, onların iyileştiremedikleri alaca hastalıklarını, iyileştiriyor, hattâ ölüleri bile diriltiyordu. (Peygamberler Tarihi. M. Asım Köksal.) “ Ey insanlar! Allah dilerse sizi yak eder. başkalarım getirir, O, buna Kâdir’dir.» (Nisa Sûresi:133)

LOKMAN (A.S.)

 

Lokman (a.s.) kendine hayretle bakan ada­ma: «Benim işlerimden, seni, şaşırtan nedir?» di­ye sordu. Adam: “Halk, senin döşeğine oturuyor! Senin kapı­nın önünü bürüyor! Senin sözlerini dinleyip ka­bul ediyor!” dedi. Lokman (a.s.) kendisine hayret eden adama: «Ey kardeşimin oğlu! Sana, söyleyeceğim şeyleri, yaparsan, sen de, öyle olursun» dedi. Adam: «Nedir onlar?» diye sordu. Lokman (a.s.): «Ben, gözümü, yumarım. Dilimi, tutarım. İhtirasımı, önlerim. Edep yerimi, korurum. Kıyamımı (namazımı) uzatırım. Verdiğim sözü yerine getiririm. Konuğumu, ağırlarım. Komşumu, korurum. Mâlâyânimi (Boş ve yararsız söz ve işlerle uğraşımı) bırakırım. İşte bunlar, beni gördüğün gibi yaptı.» dedi. (Peygamberler Tarihi, Sh.: 232) «Ey inananlar! Allah’tan sakının, Peygam­berine inanın ki, Allah size rahmetini iki kat versin; Allah bağışlayandır, acıyandır.» (Hadîd Sûresi: 28)

 

 

NEMRUD’LARIN AKIBETİ

 

Cenâb-ı Hakk, Nemrûd isimli hükümdara Allah (c.c.)’a îmân etmesi için bir melek gönderdi. Fakat o îmân etmedi. Bunun üzerine melek onu ikinci olarak tekrar îmâna da’vet eyledi, o yine kabul etmedi Nemrûd üçüncü olarak bir daha îmâna da’vet edildi, yine kabul etmedi ve meleğe şöyle dedi: Sen taraftarlarını topla, ben de adamla­rımı toplıyayım da savaşalım. Nemrûd, güneş doğarken ordusunu ve as­kerlerini yığdı. Cenâb-ı Hakk da ona sivrisinek sürülen gönderdi ki, gökyüzü sinekten görülmü­yordu. Böylece Cenâb-ı Hakk onlara sinekleri musallat kıldı, öyle ki sinekler onların etlerini yediler, kanlarını emdiler. Onları kupkuru kemik bıraktılar. Sineklerden biri de Nemrûd’un burnundan beynine girdi. Onun dimağında tam dörtyüz sene kaldı. Bu suretle de Cenâb-ı Hakk onu ta’zîb etti. Nemrûd bu müddet içinde ba­şını tokmakla dâima dövdürmüştür. Ve nihayet Cenâb-ı Hakk onu böylece helak etti. (Târîh-i Eb’ül-Fidâ)(Hz. İbrahim Halîlullah Ca.s.). Hz. M. Sâmi k s.) «Bunlar yeryüzünde Allah’ı âciz bırakamaz­lar. Allah’dan başka kendilerini kurtaracak dost­ları da yoktur. Azâb onlara kat kat verilir, işitemezler ve göremezlerdi. İşte bunlar kendilerine yazık edenlerdir. Uydukları putlar da onlardan uzaklaşıp kaybolmuştur » (Hûd 20-21)

 

ŞEYHÜLİSLÂM İBN KEMAL

 

Asıl adı Semseddin Ahmed olan İbn Kemâl 873/1468 de Tokat’ta doğmuştur. Babası Süley­man Celebi, devrinin tanınmış kumandanların­dan idi. Büyükbabası Kemâl Paşa, Fatih Sultan Mehmed zamanı ümerasından olup Edirne ve İstanbul’da vakıflar tesis etmiş olduğu bilinmek­tedir. İbn Kemâl’in annesi, Fatin devri alimlerin­den İbn Küpel’in kızıdır. Baba tarafından asker, anne tarafından ise ilim ile meşgul olan bir aileye mensup bulunan İbn Kemâl, ailesinin nezaretinde iyi bir tahsil­den sonra, baba mesleği askerliği seçmiştir. Genç bir sipahi iken, yüksek devlet erkânı huzurunda iştirak ettiği bir toplantıya sonradan gelen Molla Lütfi, huzurda bulunan paşa ve bey­lere hiç ehemmiyet vermeden üst köşelerden bi­rine geçip oturur. Sıradan bir müderris, bu ka­dar değerli kumandanların üstünde bir yere otu­rabiliyor. Kendisi de asker olarak ne kadar ça­lışırsa çalışsın bu mevkiye gelemeyecektir. Bu sebeple askerlikten ayrılıp ilme intisap etmeye karar verir. Edirne’ye dönünce Molla Lütfi ve daha birçok ulemânın derslerine devam eder. Sonra, ilk olarak Taşlık Müderrisliğine atanır. 1511 yılında Üsküp’teki İshak Paşa Medresesi’ne nakledilir. Bir yıl sonra Edirne’deki Halebiye Medresesine tayin edilir. Edirne üç serefeli medreselerinde ve İstan­bul Sahn-ı Seran Medreselerinde dersler verir. Oradan Edirne’deki Sultan Bayezid Medresesi müderrisliğine, 1516 yılında ise önce Edirne ka­dılığına; aynı yıl Anadolu Kazaskerliğine getirilir.

 

AZRÂİL (A.S)’İN YÜZÜ

 

İbrahim (a,s.) Azrâil’e şöyle dedi: ( Ey Azrail! Sen kötü insanın ruhunu alır­ken hangi surette ona göründüğünü bana gösterebilir misin? ( Sen buna tahammül edebilir misin? ( Evet tahammül ederim. Azrail : ( Öyleyse yüzünü başka, tarafa çevir, dedi. Hazret-i İbrahim ondan yüzünü çevirdi. Sonra döndü ki o: Korkunç kıyafetli, pis kokulu, saç­ları dikleşmiş siyah bir adam… Ağzından alev saçıyor ve burnundan duman çıkıyor. Bu man­zarayı gören İbrahim (a.s.) düşüp bayıldı. Son­ra ayıldığı zaman Azrail ilk suretinde göründü ve İbrahim (a.s.) ona şöyle dedi: ( Kötü adama hiçbir şey olmasa da yalnız senin yüzünü görmesi ona kâfidir. (Hz. İbrahim (a.s.) – Hz. R.M. Sâmi k.s.)

 

YASİN-İ ŞERİF’İN HİKMETİ

 

Yasin-i Şerifi ihlas ile, aç bir kimse okur­sa tok olur. Bir çıplak kimse okursa libas ile örtülür. Bekar okursa tezevvüc eder. Korkan kimse okursa korkudan emin olur. Mahzun okursa ferah bulur. Seferde okursa seferinde yardım görür. Bir recûlün gâib bir şeyi olsa onu bulur. Ölüye okursa azabı tahfif olunur. Susuz okur­sa susuzluğu teskin olur. Hasta okursa şifâyab olur. Şu kadar ki teslimiyet, ihlas şarttır. (Hz. Ramazanoğlu M. Sâmi k.s.)

 

 

MEHMED ŞEMSÜDDİN-İ FENÂRÎ EFENDİ

 

Bursa’da Fenâr köyünde 1350’de doğdu. Genç­liğinde, Mevlâna Alâüddin Esvet, Şeyh Cemâlüddin, Davûdî Kayseri ve Muhiddin-i Arabi’den dersler aldı. Bu son bilginin etkisinde kalan Fenârî Efendi vahdet-i vücûd anlayışının Osmanlı ülkesinde yayılmasına sebep oldu. Devrinin ünlü bilginlerinden olan Fenârî Efendi, 1419 yılında yaptığı hac sırasında Kahire’ye uğrayarak Mı­sır Sultanı Müeyyid’in iltifatına mazhar olmuş ve Mısır bilginlerinden yararlanmıştır. Mısır’da bulunduğu sırada Şeyh Muhammed bin Mahmud Ekmelüddin Baberti’ye hizmet et­miştir. Sonra da dersler vermiş, daha sonra Ce­lebi Sultan Mehmed’in çağrısı üzerine Anadolu’­ya dönmüş, 1424’de Bursa Kadılığına ve bilâha­re Manastır Medresesine müderris tâyin edilmiş­tir. Kadılığında, şer’î meseleleri halde gösterdiği liyâkat ve halkın hukukunu korumada gösterdi­ği ihtimam sebebiyle, II. Sultan Murad’ın da te­veccühünü kazanmış ve saraya intisapla, Padi­şaha müşavir olmuştu. II. Sultan Murad tarafından ilk defa Müfti’l-Enâm (Şeyhülislâm) olarak atanmıştır. 6 yıl şeyhülislâmlıkla birlikte Bursa Kadılığı ve müderrislik yapmıştır. Zama­nında büyük üne kavuştu. Fenâri Efendi, zama­nın bilginlerinden Şeyh Hamidüddin-i Kayseri ile de tanışmış ve tasavvufu ondan öğrenmiştir. Eserleri: Fusûsü’l-Bedâyi li Usûli’ş-Şerâyi isimli fıkıh usulüne dair eserini 30 senede yazmış­tır. Birçok eser telif etmiş olup Enmüzecü’l-Ulûm isimli eseri bilimlerden 100 örnek verir.

 

EYYÛB (A.S.)’ÜN DUASI

 

Eyyûb (a.s.)’ün ibtilası on sekiz yıl sürdü. Yakın uzak herkes ondan ayrıldı. Bütün serveti çocukları yok oldu. ilk defa çiçek ve cüzzam hastalığına tutulur. Yemeği iki eli ile güçlükle ağzına götürür, dili dişleri ağzını doldurur. Yemeği güçlükle ağ­zına kor. Bağırsakları vazifesini yapamaz olur. Yediği şey fayda vermez, girdiği gibi çıkar. Ayakların­da güç kalmaz, onları taşıyamaz hale gelir. Vaktiyle, kendilerini ev halkı gibi geçindir­diği kimselere avuç açar olur. Onlar bir tek lokma verirler onu da başına kakarlar, kimse yü­züne bakmaz sadece zevcesi yanına uğrar… Eyyûb (a.s.)’un ihtilası şiddetlendiği zaman Yüce Allah’a şöyle Hamd-ü Senâ’da bulunur: «Hamd, Rabbûl âlemin olan Allah’a mah­sustur. Ben, Babbim olan sana hamd ederim ki: Sen bana ihsanda bulundun: Bana mal ve evlad verdin. Kalbimde bunların girmediği bölüm kalma­dı. Sonra benden hepsini geri aldın, kalbim onlardan bozuldu. Artık benim aramla senin ara­na bir şey girer değildir.» «Ey Rabbim! Bundan önce, beni, gündüzleri, mal sevgisi, telaşı oyalıyordu. Geceleri de beni kendilerine olan şefkatimden dolayı evlad sevgisi oyalıyordu. Ne mutlu ki şu anda, onlardan boşalmışım. Gözümü, kulağımı, gecemi, gündüzümü ,senin zikrin, şükrün, takdis ve Tehlil’in ile geçiriyo­rum.» diye dua ederdi. (Peygamberler Tarihi, A. Köksal. Sh.: 310)

 

CENAB-I HAKK (C.C.)’IN HALİLİ (A.S.)’NE İKRAMI

 

Nemrûd’un yanında yenecek şeyler vardı. Nemrûd, bunlardan başkalarına verdiği halde İbrâhîm (a.s.)’e vermedi, İbrahim (a.s.) eli boş olarak evine dönüyordu. Yaklaşınca, toprak yığınlarından birinin yanına giderek heybesinin iki gözünü de toprakla doldurdu. Kendi kendi­ne sele dedi: Bu toprakla âilemi oyalamış olurum. Hazret-i İbrâhîm (a.s.) evine geldi, yükünü indini içeriye girdi ve bir yere dayanır dayanmaz yudu. Ailesi Sâre kalktı. Heybeye baktı ki, heybenin iki gözü de yenecek şeylerle dolu. Onlardan hemen, bir yemek yaptı, İbrahim (a.s.) uyanıca oradaki hazırlanmış olan yemeği gör­dü v( sordu : Bu yemek size nereden geldi? Sare validemiz cevap verdi: Senin getirdiğinden. İbrahim (a.s.) o zaman anladı ki bu, Allah’­ın kedisine verdiği rızıktır. (Hz. İbrâhîm (a.s.), Hz. R.M. Sâmi k.s.) «Allah, düşmanlarınızı çok iyi bilir. Allah size dost olarak da yeter, yardımcı olarak da yeter.» (Nisa Sûresi: 45) «Ey insanlar! Yeryüzündeki temiz ve helâl şeylerden yiyin, şeytana ayak uydurmayın, zira o sizin için apaçık bir düşmandır.» (Bakara Sûresi: 168)

 

İBRAHİM (A.S.)’İN OĞLUNU VE AİLESİNİ GÖRMEYE GELİŞİ

 

Hz. İbrahim (a.s.) zevcesi Hz. Sare’den, Hz. Hacer’le, oğlunu görmek için izin aldı, o da Hz. Hacer’in evine inip kalmamak şartıyla izin ve­rince Hz. İbrahim (a.s.) Mekke’ye geldi, İbrahim (a.s.) Mekke’ye geldiği zaman Hz. Hacer vefat etmiş, İsmail (a.s.) de Umâre isimli bir kadınla evlenmişti. İbrahim (a.s.), İsmail (a.s.)’i evinde bulama­dı, İsmail (a.s.)’in karısına: «Sahibin nerede» diye sordu. Umare; «Buralarda yok! Avlanmaya gitti.» dedi. Umâre kaba, katı bir kadındı, İbra­him (a.s.) O’na:«Evindekozukluk var mı? Yiyecek, içecek var mı?» diye sordu. Umâre: Yanımda ne bir şey, ne de bir kim­sem var. dedi. İbrahim (a.s.): «Geçim durumunuz nasıl» diye sordu. Umâre: «Biz çok kötü durumdayız,» diye şikâyetlendi. İbrahim (a.s.): «Kocan gelince ona benden selâm söyle! O, sana: Ben, senin kapının eşiğine razı değilim! Kapının eşiğini, değiştirsin! diyor, de!» dedi. Dönüp Şam’a gitdi. İsmail (a.s.) eve gelince babasının kokusu­nu aldı. Hanımı da şöyle bir ihtiyar geldi, söyle söy­ledi diye aralarında geçen görüşmeyi, anlattı. Hz. İsmail (a.s.) da Umâre’yi boşayıp, babasına yolladı. (Peygamberler Tarihi. Sh.: 193)

 

ADEM (A.S.)’İN ÜÇ ŞEYDEN BİRİNİ SEÇMESİ

 

Cebrâil (a.s.), Adem (a.s.)’in yanına gelip: ( Ben, sana üç şey getirdim. Birini seç al! dedi. Âdem (a.s.) : ( Ey Cebrail! Nedir onlar? diye sordu. Cebrail (a.s.): Akıl, Haya, Din! dedi. Âdem (as.): Akl’ı seçtim! dedi. Cebrail (a.s.); Haya ile Din’e: Akl’ı size tercih edip seçti. Siz, dönüp gi­diniz! dedi. Onlar: Biz her nerde olursa olsun, akıl ile bir­likte bulunmakla emrolunduk! dediler. akl’ın yanından ayrılmadılar.(Peygamberler Tarihi Sh. :38)

 

İLMİHAL

 

Bir mescid-i şerife girerken evvela sağ ayağı atarak girmeli ve derhal Resûl-i Ekrem Efendi­miz (s.a.v.)’e salât-ı selâmda bulunmalı. “Allahümmef’tah aleyna ebvabe rahmetike” diye dua etmeli, çıkarken de evvela sol ayağı dışarıya at­malı, «Allahümmef’tah aleyna evvabe fadlike» diye duada bulunmalıdır. «Allah size yardım ederse, sizi yenecek yok­tur; eğer sizi yardımsız bırakırsa, O’ndan başka size yardım edecek kimdir?» (Al-i İmran Sûresi: 160)

 

 

 

DAVUT (A.S.)’UN İRTİHALİ

 

Davut Peygamber (a.s.), evindeki bir taht üzerinde namaz kılardı. Bir gece namaz için hazırlık yaptı, albdest aldı. Tahtın birinci mer­diven ayağına çıktı, ikincisine basmak üzereyken Azrail (a.s.) karşısına dikildi. Bunun üze­rine Davut (a.s.) Melekü’l Mevt’e: Ey Azrail, az vakit tanı da yukarı çıkıp başımı secdeye koyayım. Ruhumu secdedeyken kabzeyle, dedi. Ancak vaktin tamam olduğunu bildiren Azrail (a.s.) izin vermedi ve ruhunu merdiven basamağında kabzetti. (Müzekkin Nüfûs, Sh.: 167) «Ecel gelip çattı mı, ne bir an geri bırakıla­bilir, ne de bir an önce alınabilir.» (A’raf Sûresi, Âyet: 34)

 

EHL-İ KUR’ÂN’A MÜJDE

 

«Ehl-i Kur’ân’a “oku ve yüksel!” buyurulacak. Okuyacağı her âyet karşılığında bir hasene artırılacak. (Oku ve yükseli Dünyada Kur’ân’ı) Tertil ettiğin gibi, Tertil et! Çünkü, senin merte­ben, okuyacağın en son Ayetin yanındadır» (Tirmizi). «Oku! Cennet derecelerine, Cennet’in yük­sek katlarına yüksel!» buyurulacak. O da oku­mağa devam ettikçe yükseldiği yer, kendisinin yeri olacaktır.» (A.b. Hanbel) «Ehl-i Kur’ân’ın baba ve annesine de birer elbise giydirilecek. Onlar (Bu, bize ne için giydirildi?» diye soracaklar. (Çocuğunuzun Kur’ân öğrenmesinin karşılığıdır!) denilecektir.» (Müsned – Ahmed b. Hanbel) HZ. ASİYE (R.anha) Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Erkeklerden çoğu (fazilette) kemâle erdi. Halbuki kadınlardan yalnız Fir’avn’ın kadını Asiye ile İmrân’ın kızı Meryem’den başka hiç biri kemâle erişemedi.» Hazret-i Âsiye, Musa’nın sebeb-i hayâtıdır. Ve Musa’ya en büyük hizmetlerde bulunan ve nihayet îmân eden yüksek iradeli bir kadındır. Musa’nın velâdeti sırasında Allah-û Teâlâ tarafından validesine çocuğu endişesiz emzirmesi, şayet çocuğu hakkında bir fenalık hissederse onu bir sandık içinde Nil’e bırakıp mahzun ve mükedder olmaması ve çocuğu kendisine iade edilip büyüdüğünde nübüvvet ve risâlet payesi verileceği vahyedilmişti. Vahy mucibince Nil’e bırakılan sanduka Fir’avn’ın sarayı sahilinden akıp giderken görülerek saraya alınmış ve Âsi­ye tarafından Fir’avn’a: «Bu yavrucak bana ve sana bir göz aydını olur, bunun hayâtına kıy­mayınız! Belki bize bir faydası dokunur. Yahut evlât ediniriz,» demişti. Mûsa’nın hayâtını kurtaran Âsiye, ileride, Musa’ya îman ve mucizelerini tasdik etmiş olmakla Musa gibi o da Fir’avn ile karşılaşmış ve bu suretle Musa’nın hayâtı, Musa’nın dîni uğrun­da kendi hayâtını feda etmiştir. Fir’avn’ın çok acı işkenceleri altında vefat etmiştir. Rivayete göre Hazret-i Âsiye: “Rabb’ım Cennet’inde, civa­rında bana ev yap da beni Fir’avn’den ve onun kötülüklerinden kurtar!.” duasını bu işkencelere ma’rûz kaldığı sırada okumuş ve derhal kabul buyurulup Cennet’teki makamı kendisine gös­terilmekle güle güle terk-i hayât etmiştir.

 

  1. YÛSUF (A.S.)’UN KUYUYA ATILDIĞI AN

 

Yûsuf (a.s.) kuyuya atıldığında 12 yaşında idi. Kardeşleri O’nu kuyuya atmışlardı. Bu esnada Hz. Melik-i A’lâdan. Cebrail (a.s.)’e sidre-i müntehâdan bir hitap erişdi ki: «Kuluma yetiş.» Ve Cebrail yetişdi, Yûsuf’u kuyuda bir taş üzerine oturttu. Kuyuda yılan, böcek, haşarat da vardı. Böceklere dedi ki: “Meskenlerinize çekilin zira enbiyadan bir nebi geldi, delikden çıkmayın”. Fakat yılan Yûsuf’a kasdetti, fısladı. Derhal Cibril sus diye eyledi, yılanın bir daha sesi çıkmaz olduğu gibi, nes­linden gelenlerin de sesleri çıkmaz oldu. Yûsuf (a.s.) kuyuya atılınca şu duayı okudu : «Ey gâib olmayan Şâhid, ey uzak olmayan Karîb, ey mağlup olmayan Gâlib! Sen benim üzerimden musibeti kaldır. İçinde bulunduğum hâlden halâs olacak kapı aç.» Bir rivayette: «İçinde bulunduğum halden bir kurtuluş yolu kıl.» (Hz. Yûsuf (a.s.) -Hz. R.M. âmi k.s.)

 

HASAN BASRİ (R.A.) HAZRETLERİ DER Kİ:

 

( Güzel ameller işlemeden Cennet istemek, günahlardan bir günahtır. Hakikatin alâmeti,
karşılık beklemeden salih ameller işlemektir. Resul-i Ekrem (s.a.v.) : (Zeki o kimsedir ki, nefsini itaat altına alır ve ölüm sonrası için salih ameller işler. Ahmak da o kimsedir ki, hevâyi nefsine uyar ve Allah’a karşı boş ümitlere kapılır, buyurmuşlardır. (Gazali, Arifler Yolu. Sh.: 46-47)

 

  1. YÛSUF (A.S.)’UN ZİKRİ

 

Cebrail (a.s.). Yûsuf’a şu duayı öğretti: «Ey her belâyı kaldıran Allah’ım ve her du­ayı kabul eden Rabbim. Ey kırık kalbleri iyileş­tiren, ey güçlükleri kolaylandıran ve ey gariblerin sahibi, ey yalnızların tesellicisi, ey senden başka ilâh olmayan!. Seni bütün noksan sıfat­lardan tenzih ederim. Beni bütün sıkıntılardan kurtarmanı diler, muhabbetini kalbime koyarak senden gayrı ne düşünce ne de zikrim olmama­sını, ve her türlü isyan ve fena halden muha­faza buyurmanı ve rahmetinle muamele etme­ni niyaz ederim. Ey Erhamü’r – rahîmin olan Al­lah…» Yûsuf (a.s.) kuyuya atılınca Allah’ın esmâ-i hüsnasını (güzel isimlerini) zikre başladı. Bunu Melekler işitti ve dediler ki: «Yâ Rab, kuyu­da güzel bir sada işitiyoruz, bize bir saat müh­let ver.» Allah-û Azze ve Celle buyurdu ki: ( «Siz dememişmiydiniz, Yâ Rabbi! Orada fesad çıkacak ve kanlar dökecek bir kimse ya­ratacaksın?» (Bakara Sûresi, Âyet :30) Melâike Yûsuf’un zikri ile me’nûs oldular ve dediler ki: Yâ Rabbi bize mühlet ver. O’na katıla­lım. Melâike de zikrullahın şerefine binâen tenez­zül edip ehl-i zikirle me’nûs olurlar. (Hz. Yûsuf a.s.) «Allah, geniş yollar edinip dolaşabilesiniz di­ye, yeryüzünü sizin için bir sergi yapmıştır.» (Nuh Sûresi: 19-20)

 

O BELDENİN HALKI İLE KOMŞUYUM

 

Âdem (a.s.)’e inzal buyrulan suhufunda Hak Teâlâ buyuruyor ki: “Mekke beldesi, ki o beldenin halkı benim komşularımdır. O beldenin ziyaretçileri benim misâfirimdir. Onlar benim hıfz u himâyemdedir. O haneyi ehl-i semâ ve ehl-i arz ile ma’mûr etsem gerektir. O haneye güruh güruh gelirler, yüzleri tozlanmış olduğu halde «Lebbeyk» sedalarını yükselterek gözyaşları akıtırlar. Her kim ki o hanenin ziyaretine gele ve ziyaretten mak­sûdu benden başka nesne olmaya, o kimse tahkîkan beni ziyaret etmiş gibi mihmânım olarak, kerem ve ihsanıma lâyık olur. O hanenin şeref ve kemâlini, hâlinin yüksekliğini, senin evlâdın­dan bir peygambere tefviz ederim ki, onun adı “İbrahim”dir. Beyt’in temellerini onun vasıtasıyla yüksel­tir ve onun eliyle tamâmlarım. Zemzem kuyusu­nu izhâr eder ona mîrâs veririm. İbrahim’den sonra her karîn ehli o Beyt’in ma’mûrluğuna sa’yeder. Tâ ki senin evlâdından son Peygamber’in nevbeti zamânında erişe ki onun adına Muhammed (s.a.v.) derler. O Muhammed (s.a.v.) o Beyt’in sakinlerinden ve sâkîlerinden kılarım. Her kim beni araya, benden bir dilek dileye, ge­rektir ki, o kimse beni şu cemaatle bilsin ki, onların saçtan sakallarına karışmış, toza top­rağa bulaşmış, nezîlerine vefâ edici, Rab’leri yö­nüne rücû’ edici kimselerdir. İşte beni arayan o cemâatle beraber bilsin.» (Hz. İbrahim (a.s.) – Hz. R.M. Sâmi (r.a.))

 

YÛSUF (A.S.)’UN RÜYASINDA GÖRDÜĞÜ YILDIZLAR

 

“Bir vakit Yûsuf (a.s.) babasına; babacığım demişti; gerçek ben rüyamda onbir yıldızla, gü­neşi ve ayı gördüm, onlar bana secde ediyor­lardı.” Yûsuf (a.s.) rüya gördüğünde yedi yaşında idi. Bir Yahudi Resûlullah (s.a.v.)’e geldi ve: Ya Muhammed (s.a.v.) bana haber ver, Yûsuf’un gördüğü yıldızlar hangileridir? Resûlullah (s.a.v.) sükût buyurdu. Cebrail indi ve haber verdi. Resûlullah (s.a.v.) : Eğer sana haber verirsem müslüman olur musun? buyurdu. Yahudi: Evet dedi. Resûlullah (s.a.v.): Cereyan, Târık, Zeyyâl, Kabis, Amûdan, Felîk, Subh, Darûh, Fera, Vesab, Zülkitefeyn bu­yurdular. Yahudi de: Vallahi bunlar doğru isimlerdir, dedi. Onbir yıldız havass-ı hamsey-i zâhire ve bâtına işarettir, denilmiştir. Beş havass-ı zahire:  Duymak, görmek, koklamak, tatmak, dokunmak. Altı havass-ı bâtına ise: Müfekkire, müzekkire, hafıza, muhayyile, vâhime ve hiss-i müşterek. (Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Hz. Yûsuf a.s.)

DARGINLIK

 

Ebû Eyyûb el-Ensârî’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: « Bir müslümana üç günden ziyâde karde­şi ile darılıp konuşmaması helâl olmaz; karşıla­şırlar da biri öteye döner biri beriye döner. Bun­ların hayırlısı, selâm ile ilk söze başlayandır.»

 

İDRİS (A.S.)’İN PEYGAMBERLİĞİ, MÜCADELE VE MÜCÂHEDESİ

 

Adem ve Şit (a.s.)’den sonra, İdris (a.s.)’a, Yüce Al­lah (c.c.) tarafından Peygamberlik verildi ve kendisine otuz sahife indirildi. İdris (a.s.); kavmini, putlara tapmaktan men ve Yüce Allah (c.c.)’a ibadete davet etti. Fakat onlar, onu, yalan­ladılar. İdris (a.s.); Şis oğullarından olan kavmim yanına çağı­rıp onlara, öğütler vermiş. Yüce Allah (c.c.)’a itaat, Şeytan’a ise, isyan etmelerini ve Kabil oğullan ile düşüp kalkmamalarını emr etmiş ise de, onlar, dinlememişler, Kabil oğullarının yanına, birbiri ardınca, kafile kafile in­meğe başlamışlar, İdris (a.s.)’ın dâvetine, ancak, bin kişi icabet etmiştir. İdris (a.s.), ilk kez, Allah (c.c.) yolunda Kabil oğullan ile savaşmış, onlardan esirler alıp âzad etmiştir. İdris (a.s.); göğe yükseltilmeden önce, oğlu Mettu Şelah’ı, kendisine halef ve ev halkına vasi tayin etti.

Yüce Allah (c.c.)’ın; Kabil oğullarını, onlarla düşüp kalkanları ve onlara meyl edenleri azaba uğratacağını bildirdi ve kendilerini, onlarla düşüp kalkmaktan nehy etti. Allah (c.c.)’a ibadette ihlaslı olmalarını, doğruluk ve yakîn üzere amel etmelerini tavsiye etti. Bundan sonra, Yüce Allah (c.c.), İdris (a.s.)’i, pek yüce bir yere kaldınp yükseltti. (Meryem: 57) O zaman, kendisi yüz altmış beş yaşında idi. Ona ve gönderilen bütün peygamberlere Selam olsun! (Peygamberler Tarihi: Sn.. 80)

 

 

 

ADEM (A.S.)’İN VEFATI

 

Adem (a.s.); Nevz dağında oğulları ve oğullarının oğulları, kırk bine doluncaya kadar yaşadı. Adem (a.s.) ölüm döşeğine düştüğü zaman oğullarına: “Oğulcuklarım Ben Cennet meyvalarından yeme­yi özlüyorum.” dedi. Oğulları onu, Babaları için aramaya elde etmeğe gitti­ler. Meleklerle karşılaştılar. Meleklerin yanlarında Adem (a.s.) için kefen ve koku ile kazma kürek ve zenbil vardı. Melekler:”Ey Adem’in oğulları! Nereye gidiyorsu­nuz ve ne aramak istiyorsunuz?” diye sordular. Onlar da “Babamız, hastadır. Cennet meyvaların­dan yemeği arzuluyor, onu toplamak için bizi gönder­di.” dediler. Melekler: “Geri dönünüz! Babanızın eceli geldi” dediler. Adem (a.s)’in oğulları, Meleklerle birlikte geri döndü­ler. Melekler, Adem (a.s)’in yanına girince, Hz. Havva korktu ve Adem (a.s)’e yapıştı. Adem (a.s), ona: “Sen, Yüce Rabb’ımın Melekleri ile benim aramdan çekil” dedi. Bunun üzerine, Melekler, Adem (a.s)’in ruhunu kabz ettiler. Sonra onu yıkadılar, kefenlediler, kokuladılar. Kabrini kazdılar. Meleklerden birisi öne geçti, öteki Melekler de onun arkasına durdular. Adem (a.s)’in oğulları da, onlann arkasında sıralandılar. Cenaze namazını kıldılar. Melekler kabrin içine girip Adem (a.s)’i, kabre indirdiler, üzerini kerpiçle kapattılar. Kabrin üzerine toprak çektikten sonra “Ey Ademoğulları! işte, ölüleriniz hakkında tutacağınız yol bu­dur!” dediler. (M.A.Köksal, Peygamberler Tarihi: Sh:60)

 

ADEM (A.S.)’İN ŞEKİL VE ŞEMAİLİ

 

Adem (a.s.): Uzun hurma ağacı gibi, upuzun boylu, kıvırcık ve çok saçlı, kırmızı benizli, büyük gözlü, kalın baldırlı, uzun boyunlu, yassı yağırnılı idi. Adem (a.s.)’in başının saçı, iki bölük halinde örgülü idi. Kendisi, yaratıklar içinde en güzeli idi. Onun güzelliği, Yusuf (a.s.)’dan başka hiç kimsede toplanmamıştı. Yüce Allah (c.c.); Adem (a.s.)’in dileği üzerine, zürriyetinden gelen (bazı) Peygamberlerin suretlerini Cen­net ipeklerinden kumaşlara çıkarttırıp Adem (a.s.)’e in­dirmişti. Bunlar, Adem (a.s.)’in; güneşin battığı yerin yanında­ki mahzeninde saklı bulunuyordu. Zülkarneyn (a.s.), onları Mahzenden çıkarıp Danyal (a.s.)’a vermiş, Danyal (a.s.) da, onlan ipek kumaşlara geçirmiş, çizmişti. Adem (a.s.)’den Muhammed (a.s.)’a kadar olan Pey­gamberlerden bir kısmına aid bulunan bu resimler, Kraldan krala geçe geçe Kayser Herakliüs’e kadar gelip erişmiş o da, Hz. Ebu Bekir (r.a.)’in İstanbul’a giden El­çilerine, sandığından, birer birer çıkarıp göstermiş, is­lam Elçileri, Peygamberimizin resmiyle karşılaşınca, ağlamışlardır. (Peygamberler Tarihi, M.Asım Köksal, Sh: 58)

 

BİZ NASILIZ?

 

Cenab-ı Hakk (c.c.): “Onlar (mü’minler) ayakta iken otururken ve yatarken (dâima) Allah’ı zikrederler. (Al-i İmran 191) “Nice adamlar vardır ki, hiç bir tica­ret, hiç bir alışveriş onları zikrullahtan alıkoymaz” ( En-Nûr. 37) buyurmaktadır.

 

 

 

 

NUH (A.S.)’UN OĞLU SAM’A ÖĞÜTLERİ

 

Yüce Allah (c.c.)’a ibadete devam et. Ben, sana vasiyetimi söylüyorum: Sana, iki şeyi emr, ve seni iki şeyden de nehy ediyorum: Sana (Lâ ilâhe illâllah) Kelime-i Tevhid’ini, emrediyorum. Çünkü, yedi kat göklerle yedi kat yerler, bir terazi kefesine ve Lâ ilâhe illâllah Kelimesi de, diğer bir kefeye konulsa, bu onlar­dan ağır gelir. Eğer, yedi kat göklerle yedi kat yerler, uçsuz bu­caksız bir çember olsalar, Lâ ilâhe illâllah ve Sübhanallahi ve bihamdihî Kelimeleri, onları kırar. Çünkü bunlar, her şeyin duasıdır ve halk, bunlarla rızıklanır. Seni, şirkten ve kibirden nehy ediyorum. Gücün yeterse, kalbinde, şirkten ve kibirden hiç bir şey bulundurmamaya çalış!” Rivayete göre: Nuh (a.s.)’a, vefatı yaklaştığı sıralarda: “Ey Ebülbeşer ve ey uzun ömürlü1 Dünyayı, nasıl buldun?” diye sorulmuştu. Nuh (a.s.): “Onu, iki kapılı bir ev gibi buldum. Bir kapısından girdim, diğer kapısından çıktım!” demiştir. Nuh (a.s.), kamıştan bir kulübe edinmişti. “Keşke, bundan daha sağ­lam bir ev yapsaydın?” denilince: “Ölecek bir kimse için, bu bi­le çok!” demiştir. Rivayete göre: Peygamberlerden, ümmeti helak olan Pey­gamber, Mekke’ye gelir, vefatlarına kadar orada kalırlardı. Bunların kabirleri, Zemzem ile Hacerülesved Rüknü arasın­dadır. Zemzem ile Rükün arasında yetmiş Peygamber; diğer ri­vayete göre: Hacca gelip vefat eden Peygamberlerden, orada doksan dokuz peygamber gömülüdür. (Peygamberler Tarihi, Sh.: 105)

 

EN HAYIRLI ÜMMET

Hz. İbrahim (a.s.)’a verilen sahifler’de: “Oğlun İsmail hakkında senin duanı müstecab kıldık ve onu muhterem eyledi. Ona ve onun nesine bereketi ihsan kıldık. Onun neslinden Muhammed (s.a.v.) namında bir çocuk dünyaya gelecek ki o benim muhtarımdır (seçtiğimdir). O’nun ümmeti ümmetlerin hayırlısı ola” buyuruluyor. Elhamdülillah. Nitekim: “Siz en hayırlı ümmetsiniz?” (Al-i İmran, 110)

 

EYYÜB (A.S.)’ÜN PEYGAMBERLİĞİ VE BAZI FAZİLETLERİ

Eyyüb (a.s.), İbrahim, İsmail, İshak, Yâkub, Esbat ve İsâ (a.s.)’lar gibi, ilâhî Vahy’e mazhar olmuş, Yüce Allah (c.c.) tarafından seçilip ona da, Peygamberlik ve­rilmişti. Kendisine peygamberlik verilişi, Yâkub (a.s.) zama­nında idi. Eyyûb (a.s.)’ın Şeriatı: Yüce Allah (c.e.)’ın birliğine iman ve insanlar arasını düzeltmekti. Dâvud (a.s.)’a göre: Eyyûb (a.s.): insanların en hâlim ve uslusu, insanların, en sabırlısı ve öfkelerini, en çok yeneni idi. Eyyüb (a.s.); yoksullar, züğürtler için, çok merhametli idi. Yetimlere, dullara bakar, konuklan ağırlar, bunları da, Allah (c.c.)’ın kendisine vermiş olduğu nimetlerin şükrânesi olarak yapardı. Eyyüb (a.s.), konuksuz gecelemez, yoksul bulundur­madıkça, yemek yemez, açların karınlarını doyurmadıkça, kendi karnını doyurmaz; çıplaktan, giydirmedikçe, kendisi giyinmezdi. Dulları giydirir, kuşatırdı. (Peygamberler Tarihi, M. Asım Köksal Sh.306)

 

ESMA’ÜL-HÜSNA’DAN

Allah: (Ulûhiyete mahsus sıfatların hepsini kendinde toplamış bulunan Zâtı Vâcibül vücuda delâlet eden âlemdir ve sayılan isimlerin içinde ism’i âzamdır. Er-Rahmân: (Ezelde bütün yaradılmışlar hakkında hayır ve rahmet irâde buyuran, sevdiğini, sevmediğini ayırdetmiyen, bütün mahlûklarım sayısız nimetlere müstağrak kılan.)

 

 

 

RÜYADAKİ YILDIZLAR

“Bir vakit Yûsuf (a.s.) babasına; babacığım demişti; gerçek ben rüyamda onbir yıldızla, güneşi ve ayı gör­düm, onlar bana secde ediyorlardı.”Yûsuf (a.s.) rüya gördüğünde yedi yaşında idi. Bir Yahudî Resulullah (s.a.v.)’a geldi ve: ( Ya Muhammed (s.a.v.) bana haber ver, Yûsufun gördüğü yıldızlar hangileridir? Resulullah (s.a.v.) sükût buyurdu: Cebrail (a.s.) indi ve haber verdi. Resulullah (s.a.v.): “( Eğer sana haber verirsem müslüman olur mu­sun?” buyurdu. Yahudî: “( Evet,” dedi. Resulullah (s.a.v.): “( Cereyan, Târık, Zeyyâl, Kabis, Amûdan, Felik, Subh, Darûh, Fera, Vesab, Zülkitefeyn.” buyurdular. Yahudi de:“( Vallahi bunlar doğru isimlerdir,” dedi. Onbir yıldız havass-ı hamsey-i zâhire ve bâtına işa­rettir, denilmiştir. Beş havass-ı zâhire: Duymak, gör­mek, koklamak, tatmak, dokunmak. Altı havass-ı bâtına ise: Müfekkire, müzekkire, hafıza, muhayyile, vahime ve hiss-i müşterek. (Hz. R. M. Sâmi (k.s.), Hz. Yusuf (a.s.))

 

DARGINLIK

Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a)’den rivayet edildiğine göre, Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Bir müslûmana üç günden ziyâde kardeşi ile darılıp konuşmaması helal olmaz; karşılaşırlar da biri öteye döner biri beriye döner. Bunların hayırlısı, selâm ile ilk söze başlayandır.”

 

ŞİS (A.S.)’İN PEYGAMBERLİĞİ

Şis (a.s.); Adem (a.s.)’in oğullarının en ulusu, en üstü­nü, Adem (a.s.)’e en sevgilisi ve ona, en çok benzeyen idi.Adem (a.s.); Onu, bir Vasiyetname ile yerine Vekil bı­raktı. “Ey oğulcuğum! Sen, benden sonra, Halifem’sin!” di­yerek vazifesini takva üzere yürütmesini tavsiye etti. Bunu, Kabil’den ve Kabil oğullarından gizli tutması­nı, ona emretti. Gece ve gündüz saatlerini ve her mahlukun, Allah (c.c.)’a, hangi saatlerde ne gibi ibadetler yaptıklarını bildirdi. Vuku bulacak Tufan hakkında da, bilgi verdi. Adem (a.s ); Kabil oğullarının zina ve içkiye düştükle­rini, bozulduklarını görünce de, Şis (a.s.)’in oğullarına da, Kabil oğulları ile evlilik bağlantısı kurmamalarını tavsiye etti. Yüce, Allah (c.c.); Adem (a.s.)’e yirmibir, Şis (a.s.)’e de yirmidokuz sahife indirip Şis (a.s.)’i, bu elliyi bulan sahifelere göre hareket ve amel ermekle mükellef kıldı. Yüce Allah (c.c.)’ın Âlâ Sûresi’nin on sekizinci âyetinde andığı Suhufu âlâ, Hibetullâh Şis b. Adem (a.s.) ile İdris (a.s.)’e indirilmiş olan Sahifelerdi. Peygamberlik, Din, ibâdet ve Yüce Allah (c.c.)’ın Hak ve Şeriatlarına göre hareket Şis (a.s.) oğullarında bulun­du.    (Peygamberler Tarihi, M. A. Köksal Sh.:68)

 

  1. ASİYE ( R.anha)

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Erkeklerden çoğu (fazilette) kemâle erdi. Halbuki kadınlardan yalnız Fir’avn’un kadını Asiye ile İmrân’ın kızı Meryem’den başka hiç biri kemâle erişemedi.” Hazret-i Asiye, Musa (a.s.)’nın sebeb-i hayâtıdır. Ve Musa (a.s.)’ya en büyük hizmetlerde bulunan ve niha­yet imân eden yüksek iradeli bir kadındır. Musa (a.s.)’nın velâdeti sırasında Allah-û Teâlâ (c.c) tarafından validesine çocuğu endişesiz emzirmesi, şayet çocuğu hakkında bir fenalık hissederse onu bir sandık içinde, Nil ‘e bırakıp mahzun ve mükedder olmaması ve çocu­ğu kendisine iade edilip büyüdüğünde nübüvvet ve risalet payesi verileceği vahyedilmiştir. Vahy mucibince Nil’e bırakılan sanduka Fir’avn’un sarayı sahilinden akıp giderken görülerek saraya alınmış ve Asiye tara­fından Fir’avn’e: “Bu yavrucak bana ve sana bir göz ay­dını olur, bunun hayatına kıymayınız! Belki bize bir faydası dokunur. Yahut evlat ediniriz. ” demişti. Musa (a.s.)’nın hayâtını kurtaran Asiye ileride, Musa (a.s.)’ya iman ve mucizelerini tasdik etmiş olmakla, Musa (a.s.) gibi, o da Fir’avn ile karşılaşmış ve bu suretle, Musa (a.s)’nın hayâtı ve dini uğrunda, kendi hayatını feda etmiştir Fir’avn’un çok acı işkenceleri altında vefat etmiştir. Rivayete göre Hazret-i Asiye: “Rabb’ım Cennetinde, civarında bana ev yapıp da, beni Fir’avn’den ve onun kötülüklerinden kurtar!” duasını bu işkencelere ma’rûz kaldığı sırada okumuş ve derhal kabul buyurulup Cennet’teki makamı kendisine gösterilmekle güle güle terk-i hayât etmiştir.

 

PEYGAMBERLERİN SIFAT VE FAZİLETLERİNDEN BAZILARI

 

Bütün Peygamberler (Salâtü selâm olsun onlara), an­cak erkekler arasından seçilip gönderilmişlerdir. Küçük ve büyük günahlardan, küfürden uzaktırlar. Ancak, onların bazısından -makamlarına göre- ku­sur sayılabilecek bazı davranış ve sürçmeler vuk’u bu­lunabilirdir. Peygamberler, en Emin, Allah (c.c)’ın emir ve nehiylerini, insanlara hiç eksiltmeden, artırmadan, ulaştıran, elçilik vazifesini yaparken, Allah (c.c.)’dan başka bir kimseden korkmayan en doğru sözlü, en doğru özlü, kısa akıllılıktan yanılgıdan uzak, insanların bilmedikle­ri, bilemeyecekleri şeyleri Allah (c.c.)’dan telakki eyle­dikleri Vahy ile bilen bildiren, insanlara Allah (c.c.)’ın ayetlerini okuyan Kitap ve Hikmeti öğreten, onları maddi ve manevi kirlerden temizleyen, insanları doğru yola öğütleyen ve onların esirgenmelerini dileyen, mü­kafatlarını dünyada insanlardan değil, Ahirette Rabbül’alemin’den alacaklarını açıklayan Allah (c.c.) Elçile­ridir. Peygamberlerin Yüce Allah (c.c.)’ın izniyle Mucizeler göstermeleri gerçektir ve göstermişlerdir. Muhammed (s.a.v.)’e ise devamlı Mucize olarak Kur’ân-ı Kerim vahyedilmek suretiyle verilmiş oldu­ğundan kendisi Kıyamet günü Peygamberlerin en çok ümmetlisi olacaktır. (M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Sh: 59)

 

  1. SÜLEYMAN (a.s)

 

Süleyman (a.s.); uzun boylu, beyaz tenli, iri vücudlu, nurlu ve güzel yüzlü, büyük gözlü, çok saçlı bir pey­gamber idi. Beyaz elbise giyerdi. Süleyman (a.s.) kral oluşundan, vefatına kadar, yüce Allah (c.c.)’a karşı huşûundan dolayı, başını semâya kaldırmamıştır. Son derece mütevâzi (alçak gönüllü) idi. “Miskin, miskinle oturur” derdi. Hurma yaprağından zenbil örüp satar, elinin emeği ile geçinir, arpa ekmeği yerdi. Her ayın başında altı gün, ortasında üç gün, sonunda da, üç gün oruç tutardı. Süleyman (a.s.): “Biz; yaşamanın, yumuşak olanını da, sert olanını da, denedik. Onlardan, aşağı olanını yeterli bulduk. İnsanlara verilmeyen şeyler, bize verildi. İnsanlara verilmeyen ilimler bize verildi. Fakat, şu üç kelimeden: Öfke ve sükûnet halinde hilm (usluluk) der. Yoksulluk ve bolluk halinde, tutumluluktan. Gizlide ve açıkta, Allah korkusundan daha üstün bir şey bulamadık!” demiştir. Süleyman (a.s.)’ın oğluna da: “Ey oğulcuğum! Miskinlikle birlikte günah işlemek, ne kadar kötüdür. Hidâyetten sonra, dalâlete düşmek, ne kadar kötüdür! Kişinin, Rabb’ine ibâdet edip dururken, ibâdeti bırak­ması ise, bundan daha kötüdür!” dediği de rivayet edilir.                (M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi)

 

DÂVÛD (a.s.)

Yüce Allah: Dâyûd (a.s.)’a saltanat verdiği gibi, Hik­met (Peygamberlik) de vermiş, kendisinde kükümdarlıkla Peygamberliği birleştirmiş, kendisine, semavi ki­taplardan Zebur’u indirmiştir. Dâvûd (a.s.); İsrailoğullarına kral olduğu zaman, kı­lık değiştirip kendisini belirsiz ederek halk arasına ka­rışmayı ve Kendisinin icrâât ve gidişatı hakkında soruş­turma yapmayı âdet edinmişti. Çarşıda, pazarda, gördüğü kimsenin, hemen yanına varır; Ona: “Dâvûd (a.s.) hakkında ne dersin?” diye sorar, o da, onu över ve hayırlı olduğunu söylerdi. Dâvûd (a.s.), Yüce Allah’a: “Ey Allâhım! Rızkın, en güzeli hangisidir? diye sor­du. “Ey Dâvûd (a.s.)! Elinin emeğidir!” buyuruldu.

Dâvûd (a.s.) kendisini ve ev halkını Beytülmal’a muh­taç etmeksizin elinin emeğiyle geçindirecek bir geçim yolu ihsan etmesini, bir sanat öğretmesini ve onu, ken­disine kolaylaştırmasını Yüce Allah’tan diledi. Yüce Allah da, ona, demiri hamur gibi yumuşatacak bir kudret ihsan etti. Demir; ateşe sokulmaksınız, çekiçle vurulmaksızın, Dâvûd (a.s.)’un elinde mum, hamur ve çamur gibi olur, Dâvûd (a.s.), onu, istediği şekle koyardı. Yüce Allah (c.c.), ona, zırh gömlek yapma sanatını da öğretti. Bu, yüce Allah (c.c.)’ın onun için seçtiği bir sanattı. O, böylece, zırh gömlek yapıcısı oldu. Dâvûd (a.s.), zırh gömlek yapanların ilki olduğu gibi, onu giyenlerin de, ilki idi. (Peygamberler Tarihi)

 

İLK TAVAF

 

İbni Abbas (R.A)’dan rivayet olunmuştur: Resulullah (S.A.V) Efendimiz şöyle buyurdular: Ne zaman ki Adem (a.s.) cennetten yere indirildi, Allah-ü Teala ona: Ya Adem, git, benim için bir ev yap, onu tavaf et ve beni onun yanında zikret. Meleklerin arşın etrafında yaptıklarını sen gördün, işte sen de öyle yap!” buyurdu­lar. Bunun üzerine Adem (a.s.) adım adım yürümeye başladı Yer ona duruldu. Sahralaî küçüldü ayağının bastığı her yer ma’mur hale geldi. Böylece Adem (a.s.) Beyt’ullah’ül-Haram’ın yerine kadar geldi. Cebrail (a.s.) kana­dıyla yere vurdu. Yedi kat yerin dibine geçti, işte oraya Beytullah’ın temeli oturtuldu. Melekler Adem (a.s.)’a taş taşıdılar. Her biri otuz ada­mın kaldıracağı kadar büyüklükte. Taşlar şu beş dağ­dan getirildi: Tur-i Sina, Tur-i Zeyta, Tur-i Lübnan (Bu samda bir dağdır) Cudi (Şırnak civarında bir dağdır.) 5- Hıra (Mekke’deki Nur dağı)

 

  1. İBRAHİM (A.S.)’E VERİLENLER:

 

İbrahim (a.s.) bir tek şahıs olduğu halde ahlak ve adat cihetinden bir “ümmet=millet” mesabesinde olduğuna işareten “O bir ümmet idi!” denilmiştir. Hâl-i sebavetinden (çocukluğundan) hal-i mematı (ölümü) ne kadar Din-î Hakk üzere olduğuna işaret için “Hanifen” denilmiştir. Vacib Teala Hazretleri ayet-i celile’de İbrahim (a.s.)’ın menakıb-ı celilesinden dokuzunu zikretmiştir. Hz. İbrahim (a.s.) tek bir şahıs olduğu halde, bir ümmetin haiz olacağı ahlakî faziletleri cem’ettiği cihetle ümmet-i vahide (bir ümmet) menzilesinde olmasıdır. Her halinde Allah-ü Teala(c.c.)’ya muti ve münkad olmasıdır. Daima doğru din ittihaz etmesidir. Muvvahhid olup müşriklerden olmamasıdır. Ni’meti ilahiyyenin cemi’ine şükretmesidir. Allah-ü Teâlâ(c.c.)’nın onu dost edinmesidir. Dünyada Sırat-ı Müstakim’e hidayette kılınmasıdır. Dünyada hasene verilmesidir. Âhirette salihîn zümresinden olup makamat-ı aliyede bulunmasıdır.

 

  1. MERYEM (R.A)

Babası İmrân’dır. Süleyman İbn-i Dâvud neslindendir. Anası Hanne’dir. Hz. Meryem’in babası, Meryem henüz ana karnında iken vefat ettiğinden, anası doğuracağı çocuğunu Beyt-i Makdis’e hizmetçi yapacağını nezretmişti. Bu cihetle Hz. Meryem, Beyt-i Makdis’in imamı ve en yakın akrabası olan Zekerriyya Peygamber’e teslim edilmiştir. Hz. İsa (a.s.)’nın annesi olan Hz. Meryem için Resû­lullah (S.A.V) şöyle buyurmuştur: “Zamanındaki dünya kadınlarının hayırlısı İmran kızı Meryem’dir. Bu üm­metin kadınlarının hayırlısı da Hatice’dir.” (S. Buharî Tec. Sarih C. 9/167) Hz. Meryem, elini, eteğini sıkı tutmak, namusunu ve iffetini muhafaza etmek hususunda kale kadar metin bir ruha, bir irâdeye mâlikti. Ona yakasından ruh nefhetmek üzere Cibril (a.s.) temessül ettiği sırada bile: Mu­hakkak senden Rahman’a sığınırım! diye korunmuş­tu! Hz. Meryem bu derece mahcup ve çekingen bir kız olduğu için Allah (c.c.) onu bütün kadınlık âleminde görülmedik bir mazhariyetle ve ruhundan nefhermek suretiyle ana yaptı. Ve bu ana ile oğulu âlemlere ibreti mûcib bir âyet bir mucize kıldı.

Allah (c.c.), Hz. Meryem’i, Hz. Zekerriya (a.s.)’nın ya­nında iken rızıklandırdı. Zekeriyyâ ne zaman (kızın bulunduğu) mihraba girdiyse onun yanında bir yiye­cek buldu: “Meryem, bu sana nereden (geliyor) dedi. O da: Bu, Allah tarafından. Şüphe yoktur ki Allah ki­mi dilerse ona sayısız nzık verir.” dedi. (Âl-i İmran: 37)

 

  1. YUSÛF (A.S.)’UN ZİKRİ

 

Cebrail (a.s.), Yûsuf (a.s.)’a şu duayı öğretti: “Ey her belâyı kaldıran Allah’ım ve her duayı kabul eden rabbim, ey kırık kalbleri iyileştiren, ey güçlükleri kolaylaştıran ve; ey gariblerin sahibi, ey yalnızların tesellicisi, ey senden başka ilâh olmayan!. Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim. Beni bütün sıkıntılar­dan kurtarmanı diler, muhabbetini kalbime koyarak senden gayrı ne düşünce ne de zikrim olmamasını, ve her türlü isyan ve fena halden muhafaza buyurmanı ve rahmetinle muamele etmeni niyaz ederim. Ey Erhamü’r-rahîmin olan Allah.” Yûsuf (a.s.) kuyuya atılınca Allah (c.c.)’ın esmâ-i hüsnasını (güzel isimlerini) zikre başladı. Bunu Melekler işitti ve dediler ki: “Yâ Rab, kuyuda güzel bir şada işitiyoruz, bize bir saat mühlet ver.” Allah-û Azze ve Celle buyurdu ki: “Siz dememişmiydiniz, Yâ Rabbi! Orada fesad çı­karacak ve kanlar dökecek bir kimse yaratacaksın?” (Bakara Sûresi, Âyet: 30)Melâike Yûsuf’un zikri ile me’nûs oldular ve dediler ki: Yâ Rabbi bize mühlet ver. O’na katılalım. Melâike de zikrullahın şerefine binâen tenezzül edip ehl-i zikirle me’nûs olurlar. (Hz. Yûsuf a.s.) “Allah, geniş yollar edinip dolaşabilesiniz diye, yer­yüzünü sizin için bir sergi yapmıştır.” (Nûh Sûresi: 19-20)

 

İBRAHİM (A.S.)

 

“Ölüm meleği (Azrail) İbrahim (a.s.)’in canını al­mak için yanına geldi. İbrahim (a.s.), ölüm mele­ğine: Dostunun ruhunu alan bir dost gördün mü? dedi. Bunun üzerine ölüm meleği, yüce ve mü­nezzeh olan rabbının (mânevi nezdine) yükselip arz edince Allah-u Teâlâ (c.c.) Azrail (a.s.)’e hita­ben: Yâ İbrahim: Dostuna kavuşmak istemeyen hiçbir dost gördün mü? diye sor, buyurdu. Sonra ölüm meleği (Azrail) İbrahim (a.s.)’in yanına dö­nüp (Allah’ın emrettiğini ona) sorunca İbrahim (a.s):  Öyle ise şimdi canımı al, diyerek rıza göster­di. Ebu’d Derda (r.a.): “Hiçbir mü’min yoktur ki, muhakkak ölüm kendisi için daha hayırlı olma­sın. Her kim benim bu sözümü tasdik etmezse o yüce Allah’ın!… “Allah’ın nezdinde olan (ni’metler) iyiler için daha hayırlıdır.” sözünü okusun derdi. Hassan bin Esved (rh.a.) “Ölüm, mü’min için ancak hayır olmuştur. Çünkü ölümde dostun dosta kavuşması vardır” derdi. En iyisini Allah bilir. İmam Şa’rânî (Ölüm-Kıyâmet-Ahiret, S. 18)

 

İDRİS ALEYHİSSELÂM

İdris (a.s.); beyaz tenli, uzun boylu, büyük karınlı, geniş göğüslü, kaba sakallı, iri kemikli, güzel yüzlü idi. Yürürken, adımını kısa atar önüne bakardı. Vücudu, az kıllı, başı çok saçlı idi. Vücudunda yaratılıştan beyaz bir nokta vardı. Sesi, ince ve konuşması mülayimdi. İdris (a.s.); Adem (a.s.)’den sonra kalemle ilk kez yazı yazan, ilk kez, yıldızlar ve hisab ilmini gözden geçiren zat idi. Geçmiş devirlerin bütün ilimleri kendisinde top­lanmıştı. Bütün ilimler kendisine öğretilmiş Şis (a.s.)’den sonra hiç kimseye verilmeyen gizli ilimlerin Mushaf’ı da, ona teslim edilmişti. Kendisi terzi idi. İlk kez, iğne ile dikiş diken, ilk kez elbise dikip giyen de İdris (a.s.)’di. Halbuki ondan önce insanlar, hayvanların derilerini giyerlerdi. Babası Yerd b. Mehlâil, İdris (a.s.)’ı yerine bıraktığı ve kavminin otur­dukları mukaddes dağdan, Kabil oğullarının yanına in­memeleri için yaptığı va’z ve nasihata kulak asmadıkları zaman, İdris (a.s.) ayağa kalkıp onlara: “İyi biliniz ki: İçi­nizden, kim, babamız Yerd’i dinlemeyerek dağımızdan inerse, biz, onun, bir daha dağımıza çıkmasına meydan bırakmayacağız!” demiş fakat onlar dağdan inmekten başkasına yanaşmamışlar, inecekleri yere inmişler, Kabil oğullarının kadınları ile düşüp kalkmışlardır. İdris (a.s.)’in davetine, ancak bin kişi icabet ermiştir. İdris (a.s.), ilk kez Allah yolunda Kabil oğulları ile sa­vaşmış, onlardan esirler alıp azad etmiştir. İdris (a.s.) çok ibadet edici bir zat idi. Kendisinin bir günde yükselen ameline, zamanındaki Âdem oğullarının bir ayda yükselen amelleri denk gelmezdi. M. A. Köksal, Peygamberler Tarihi, s.79

 

LÛT KAVMİNİN HELÂK EDİLİŞİ

Lût kavminin kötü tutum ve davranışları ve helak edilişleri, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle açıklanır. “And olsun ki; onlar konuklarına (bile) kötülük yapmayı kast etmişlerdi. Biz de, gözlerini, silme kör ediverdik. İşte, azabımızı ve tehditlerimizi(n akıbetini tadınız)!” (dedik). “Onları, ışrak vaktine girdikleri sırada, o (korkunç) sayha (çığlık), birden yakalayıverdi. Hemen (şehirlerinin) üstünü, altına getirdik. Tepelerine de, balçıktan pişirilmiş bir taş (yağmuru) yağdır­dık.” “Vaktâ ki, azab emrimiz geldi. (O, memleketin) üstünü, altına getirdik. Tepelerine de, balçıktan pirişirilmiş, istiflenmiş taşlar yağdırdık ki, onlar Rabb’inin katında hep damgalanmalardı. Onlar, zâlimlerden uzak değildir.” “Allah, küfredenlere Nuh’un karısı ile Lût’un karısını misal olarak gösterdi. Onlar kullarımızdan iki iyi kulun (nikâhı) altında idiler. Böyle iken, hainlik ettiler de (o iki zevç) onları Allah’ın azabın­dan hiçbir şeyle kurtaramadılar. Onlara (o iki kadına): “Ateşe girenlerle birlikte siz de giriniz” denildi. “O (şehrin harabeleri) gerçekten (herkesin göre­bileceği işlek) bir yol üstünde (hâlâ) durucudur.” “Bunda, iman edenler için muhakkak, bir ibret vardır.” “And olsun ki; aklını, kullanacak bir kavim için, biz oradan apaçık bir nişane bırakmışız.” (M. A. Köksal, Peygamberler Tarihi, s.257)

 

YÂKUB ALEYHİSSELÂM

Yâkub b. İshak, b. İbrahim Aleyhisselâmlardır. Yâkub (a.s.)’ın annesi Refaka’dır. Yâkub (a.s.)’ın kardeşi Ays ile ikiz olarak doğarken, elini Aysın ökçesinden tutmuş olduğu halde arkasından doğ­duğu için Yâkub diye anıldığı ve kardeşi Ays, ta­rafından öldürülmek korkusuyla, dayısının yanına gitmek üzere gündüzleri saklanıp geceleri yürüdüğü için de kendisine İsrail adı verildiği rivayet edilir. İshak (a.s.) oğlu Yâkub (a.s.)’a: “Allah (c.c.) seni peygamber yapacak, oğullarının soyundan pey­gamberler çıkaracak, sende hayır ve bereket vücu­da getirecektir” dedi. Ken’anlılardan hiçbir kadınla evlenmemesini, Feddan’dan oturan dayısı Leban’ın yanına gitmesini, onun kızları ile evlenme­sini emir ve tavsiye etmiş. Zaten annesi de, dayısı­nın yanına gitmesini tavsiye etmişti. Bunun üzeri­ne, Yâkub (a.s.), Feddan’a doğru yönelip gitti. Yo­lun bazı kesiminde, gece karanlığı çökünce bir taşı yastık yaparak yatıp gecelerdi. Uyurken rüyasında başucunda, gök kapılarından bir kapıya doğru bir merdiven kurulduğunu ve meleklerin ondan indi­ğini ve onun içinde göğe çıktığını gördü. Yüce Al­lah (c.c.) ona: “Muhakkak, Allah benim. Benden başka hiçbir ilâh yoktur. Ben senin ilah’ınım ve atalarının da ilahıyım. Şühpesiz ki: seni ve senin zürriyetini ve senden sonrakileri bu Arz-ı Mukaddes’e varis kıl­dım. Orayı, sana ve onlara mübarek kıldım. Kitabı, hikmeti ve peygamberliği de, sizlere nasip kıldım. Sonra ben senin yanındayım ve seni o mekana erişinceye kadar koruyacağım. Orada, içinde senin ve zürriyetinin bana ibadet edeceğiniz bir Beyt de yap ki, o, Beytülmakdis’dir” diye vahy etti. (M.A.Köksal, Peygamberler Tarihi, S.263)

 

HÛD ALEYHİSSELAM

Hûd (a.s.); orta boylu, esmer tenli, çok saçlı, güzel yüzlü idi. Âdem (a.s.)’e benzerdi. Güçlü Kuvvetli idi. Zühd’ü takva ve ibâdet ehli idi. Çok cömert ve şefkatli idi. Yoksullara bol bol sadaka verirdi.

Hûd (a.s.)’ın kavmi, Ad kavmi idi. Ad kavmi­nin yurdları Hudramevt’e ve Yemen’e kadar uza­nan yerler olup Allah (c.c.)’ın yerlerinden, en geni­şi, en otlu, sulu, bol nimetli olanı idi. Yerin üzerin­de akan ırmakları, bağları, bahçeleri, sürü sürü davarları, yer altında su depoları vardı. Başkaları­na verilmeyen boy, pos, güç kuvvet de onlara ve­rilmişti. Onlar, inatçı bir zorbanın emrini tutup ardın­dan gittiler de: “kuvvetçe bizden daha güçlü kim varmış? diyerek yeryüzünde büyüklük taslamağa, memleketlerinde azgınlık ve fesadlarını artırmağa halka zulmetmeğe başladılar. Ahiret hayatını, öl­dükten sonra dirilmeyi inkâr ettiler. Sadda, Samud ve Henna adındaki üç puta tapmaktan da ge­ri durmadılar. Yüce Allah (c.c.), Ad kavmine kardeşleri Hûd (a.s.)’u peygamber olarak gönderdi. O da onları bir olan Allah (c.c.)’a iman ve ibadete, insanlara zulmetmekten vazgeçmeye davet etti ise de red ve tekzib ile karşılandı. Bunun üzerine yüce Allah (c.c.) üç yıl onlardan yağmuru kesti. Onları, yağmur duası için, Mekke ye bir heyet göndermek zorunda bıraktı. Yağ­mur yağdıracağını sandıkları bir kasırga de de yok olup gittiler. (Peygamberler Tarihi, S.117, M. A. Köksal)

 

SALİH (A.S.)

Salih Aleyhisselâm, İsa (a.s.)’ya benzerdi. Beyaza ça­lar kırmızı benizli idi. Düz saçlı idi. Kıvırcık saçlı değil­di. Kendisi, İsa (a.s.) gibi yalın ayak yürür, ayakkabı giymezdi. Salih (a.s-.) kavmi, ikinci Ad diye anılan Semud kav­mi olup Arabul’âribedendir. Salih (a.s.) davet ve tebligatına ısrarla devam etti. Davetini kabul etmedikleri takdirde, Allah (c.c.)’ın gaza­bına ve azabına uğrayacaklarını onlara haber yerdi. Se­mud kavmi ile yirmi yıl uğraştı. İş uzayıp gidince Salih (a.s.)’dan söylediklerini doğrulayacak bir âyet, bir mucize göstermesini istediler. Salih (a.s.) onlara: “Nasıl bir mucize istersiniz?” diye sordu. Semud kavminin, her yıl belli bir günde putlarını yanlarına alarak çıkıp kutladıkları bir bayramları vardı. “Sen kendi ilâhına yalvar. Biz de kendi ilahlarımıza yalvaralım. Eğer senin ilahın duanı kabul ederse biz sana tâbi olalım. Eğer bizim ilahlarımız duamızı kabul ederse, sen, bize tabi ol” dediler. Salih (a.s.) “olur” dedi. Semud kavmi dualarında: Salih (a.s.)’in yapacağı duasından hiç bir şeyi kabul etmemesini, vesenlerinden, putlarından istediler. Semud kavminin seyyidi, ulu kişi­si olan Cenda’ b. Amr: “Ey Salih! Şu kayanın yanına bi­zimle birlikte git. Kayanın içinden bizim için şöyle vasıf­ta bir dişi deve çıkarırsan, senin peygamberliğini doğru­lar ve sana iman ederiz” dedi. Salih (a.s.) kayanın yanında namaz kıldı. Yüce Allah (c.c.)’a dua edince, kaya sanki doğum sancısı gibi sancı­landı. Gebe bir kadının hareketi gibi hareket etti. Titredi sonra da ikiye ayrılarak içinden istedikleri vasıfta bir de­ve çıktı. Kaya bir deve doğurdu. Semud kavmi bu deve­yi istedikleri kadar sağarlar, kablarını kacaklarını sütle doldururlardı. Bunun üzerine Cenda b. Amr ile kavmin­den bazı kişiler Salih (a.s.)’e iman etti. Diğer vesenlerin sahipleri engel oldular. Onlar da bunlara uyarak iman etmekten vaz geçtiler.(M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, s.127)

İSMÂİL ALEYHİSSELÂM

İsmail (a.s.); İbrahim (a.s.)’in, Hz. Hâcer’den do­ğan ilk ve büyük oğludur. İsmail (a.s.), boylu, bos­lu, ak saçlı, güzel ve nurlu yüzlü, kırmızımsı tenli, küçük başlı, büyük gözlü, uzun burunlu, kalın bo­yunlu, geniş omuzlu, uzun elli ve uzun ayaklı, çok güçlü ve kuvvetli idi. İsmail (a.s.), babası İbrahim (a.s.)’in vefatından sonra da, gerek Kabe ve gerek hacc amellerine âid hizmetleri yürütmek ve yönetmekte devam etti. İlk olarak Kabe’ye örtü örttü. Yüce Allah (c.c), İsmail (a.s.)’e Peygamberlik verdi. O’nu, Mekke’de ve Mekke çevresinde oturan (Ürhüm ve Amalika hal­kı ile Yemen kabilelerine, Me’rîb ve Hadramevt ta­raflarına, peygamber olarak gönderdi. Elli yıl onla­rı, İslamiyete davet etti. Davet ettiği kimselerden bazısı iman, bazısı inkâr etti. İman edenler, pek az idi. İsmail (a.s.), vazifesinde sabr ve sebat edenler­dendi. Kendilerine üstün meziyetler verilenlerden en hayırlı olanlardandı. Namazlarını kılmalarını, zekâtlarını vermelerini ev halkına ve kavmine em­rederdi. Kendisi Allah (c.c.) katında rızâ’ya ermişti. İsmail (a.s.): Mekke’nin sıcaklığından şikâyetlenince yüce Allah (c.c.): “Ben, sana Cennet’ten bir kapı (pencere) açacağım. Kıyamet gününe kadar orada sana serin serin yel esecektir” buyurdu. Pen­cere açılacağı bildirilen yer, kendisinin vefat ettiği zaman gömüldüğü Hicr idi. M. A. Köksal, Peygamberler Tarihi, s,234

 

SEMUD KAVMİNİN HELÂK OLUŞU

Semud kavmi, Salih (a.s.)’le alay ederek, azaba ne zaman uğrayacaklarını sordular. Salih (a.s.) “Azab alâmeti: Birinci günde, yüzle­riniz sararmış olarak sabaha çıkacaksınız. İkinci günde yüzleriniz kızarmış olarak sabaha çıkacak­sınız. Üçüncü günde,yüzleriniz kararmış olarak sabaha çıkacaksınız!” dedi. Gerçekten de ilk günde sabaha çıktıkları zaman küçük, büyük, erkek, ka­dın, hepsinin yüzleri sanki, haluk kokusu sürün­müş gibi sapsarı kesilmişti. Bunun üzerine Semud kavmi helak olacaklarını ve Salih (a.s.)’in doğru söylemiş olduğunu anladılar. İkinci gün yüzleri kızarmış olarak sabaha çıktılar. Üçüncü gün yüzle­ri kara boya sürünmüş gibi kararmış olarak saba­ha çıktılar. Dördüncü gün, pazar günü sabaha çıktıkları za­man, kendilerine azabdan, cezadan neler geleceği­ni gelecek azabın, hangi yandan, üzerlerinden gökten mi? yoksa ayaklarının altından, yerden mi? geleceğini bilmiyorlar; kâh başlarını kaldırıp se­maya bakıyorlar, kâh gözlerini yere dikiyorlardı. Sabaha girdikleri sırada, güneş doğarken, gök­ten, onlara göklerin bütün gürlemelerini, yer yü­zünün bütün çığlıklarını içinde taşıyan öyle bağırışla bağırıldı ki, bir anda göğüslerindeki kalbleri parçalandı. Canları bedenlerinden uçtu. Solukla­rı, kımıldamaları kesiliverdi. Altlarından da son derece şiddetli bir sarsıntı ile sarsıldılar. Allah (c.c.)’ın hareminin bu azabdan koruduğu bir tek kimseden başka, doğu, batı arasında onlardan, helak olmadık bir kimse kalmadı. Kurtulan o tek kişi ise Ebû Rigal idi. Peygamberler Tarihi, S. 129, M. A. Köksal

 

HUD ALEYHİSSELÂM

 

Hazret-i Hud (a.s.), Yemen’de Hadremut civarında “Ahkâf” denilen yerde yaşayan “Ad” kavmine peygamber olarak gönderil­miştir. Şöyle ki: İnsanlar tufan felâketinden sonra yine azıtmışlar, yollarını sapıtmışlar, Allah (c.c.)’ın dinine aykırı işlere sarılmışlar­dı. Bunlardan bir kısmı da “Ad” kavmi idi. Bunlar, birçok nimetlere ve kuvvetlere kavuş­muş muhteşem binalar yapmış; fakat yüce Allah (c.c.)’ın birliğini inkâr ederek putlara tapınmakta bulunmuşlardı. Kendilerine Hud aleyhisselâm gönderildi. Bu muhterem pey­gamber birçok mucizeler gösterdi. Fakat inanmadılar. Nihayet yedi gün sekiz gün de­vam eden şiddetli bir rüzgâr ile helak oldu­lar. Hazret-i Hud (a.s.) da, kendisine iman edenlerle beraber çıkıp başka tarafa gitti. Yüz elli sene yaşadığı ve Mekke-i Mükerreme’de veya Hadremut’da gömüldüğü rivayet edilir. B. İslâm ilmihali, S. 517, Ö. Nasuhi Bilmen

 

EYYÛB ALEYHİSSELÂM

 

Hazret-i Eyyûb (a.s.), İshak Aleyhisselâm’ın “Iys” adındaki oğlunun soyundan olup Hazret-i Yusuf (a.s.)’la aynı asırda yaşamış büyük bir pey­gamberdir. Çok sayıda çocukları ve Şam çevresin­de birçok malları vardı. Yüce Allah (c.c.) tarafın­dan bir imtihan olarak bütün malları elinden çık­mış ve çocukları da ölmüştü. Kendisi de ağır bir hastalığa tutulmuştu. Zevcesi Rahme veya Liyya ona bakıyordu. Rivayete göre Rahme, Yakûb Aleyhisselâm’ın kızıdır. Liyya da Yusuf Aleyhisselâm’ın oğlu Efrayim’in kızıdır. Eyyûb Aleyhisselâm, bütün musibetlere sabret­ti. Sonunda Yüce Allah (c.c.) ona şifa verdi. Yeni­den birçok mala ve evlâda kavuştu. Hazret-i Eyyûb’un doksan üç yaşında vefat etti­ği ve kendisinden sonra “Bişr” adındaki oğlunun da Şam’da peygamber olduğu rivayet edilir. Bu peygambere “Zülkife” denilmişti.Eyyûb Aleyhiselâm’ın hastalığı insanların ken­disinden kaçınacağı şekilde değildi. Bazı tarihçile­rin bu konudaki sözleri gerçeğe aykındır. Bütün peygamberler, insanların kendilerinden kaçınma­larını gerektirecek hallerden korunmuşlardır. Taşı­dıkları peygamberlik görevi bunu gerekli kılar.(Ö. Nasuhi Bilmen, B. İsl. İlmihali, Sh.522)

 

ŞİS (A.S.)’IN BAZI FAZİLETLERİ VE PEYGAMBERLİĞİ

 

Şis (a.s.); Âdem (a.s.)’in oğullarının en ulusu, en üstünü, Âdem (a.s.)’e, en sevgilisi ve ona, en çok benzeyeni idi. Âdem (a.s.); Onu, bir vasiyetname ile yerine ve­kil bıraktı. “Ey oğulcuğum! Sen, benden sonra, Halîfem’sın!” diyerek vazifesini takva üzere yürütme­sini tavsiye etti. Bunu, Kabil’den ve Kabil oğullarından gizli tut­masını, ona emretti. Gece ve gündüz saatlerini ve her mahlukun, Allah (c.c.)’a, hangi saatlerde, ne gibi ibadetler yaptıklarını bildirdi. Vuku bulacak Tufan hakkında da, bilgi verdi. Âdem (a.s.); Kabil oğullarının zina ve içkiye düştüklerini, bozulduklarını görünce de, Şis (a.s.)’in oğullarına da, Kabil oğulları ile evlilik bağlantısı kurmamalarını tavsiye etti. Yüce Allah (c.c.); Âdem (a.s.)’e, yirmibir Şis (a.s.)’e de, yirmidokuz sahife indirip Şis (a.s.)’i, bu elliyi bulan sahifelere göre hareket ve amel etmekle mükellef kıldı. Yüce Allah (c.c.)’ın Âlâ sûresinin onsekizinci âyetinde andığı Suhufu Ûlâ, Hibetullâh Şis b. Adem (a.s.) ile İdris (a.s.)’e indirilmiş olan sahifelerdi. Peygamberlik, Din, ibâdet ve Yüce Allah (c.c.)’ın Hak ve Şeriatlarına göre hareket Şis (a.s.)’da oğullarında bulundu. (M. A. Köksal, Peygamberler Tarihi, S. 68)

 

PEYGAMBERLERİN SIFAT VE FAZİLETLERİNDEN BAZILARI

Bütün Peygamberler (Salâtü selâm onların üze­rine olsun, ancak erkekler arasından seçilip gönde­rilmişlerdir. Küçük ve büyük günahlardan, küfür­den uzaktırlar. Ancak, onların bâzısından -makamlarına göre- kusur sayılabilecek bazı davranış ve sürçmeler vu­ku bulabilir. Peygamberler, en emîn, Allah (c.c.)’ın emir ve nehiylerini, insanlara, hiç eksiltmeden, artırma­dan, ulaştıran, elçilik vazifesini yaparken, Allah (c.c.)’tan başka hiç kimseden korkmayan, en doğru sözlü, en doğru özlü, kısa akıllılıktan, yanılgıdan uzak, insanların bilmedikleri, bilemeyecekleri şey­leri Allah (c.c.)’tan telakki eyledikleri Vahy ile bi­len, bildiren, insanlara, Allah (c.c.)’ın âyetlerini okuyan, Kitap ve Hikmeti öğreten, onları maddî ve manevî kirlerden temizleyen, insanları, doğru yola öğütleyen ve onların esirgenmelerini dileyen, mükâfatlarını, dünyada insanlardan değil, Âhirette Rabbül’âlemîn’den alacaklarını açıklayan Allah (c.c.) elçileridir.Peygamberlerin, Yüce Allah (c.c.)’ın izniyle, Mucizeler göstermeleri, gerçektir ve göstermişler­dir. Muhammed (s.a.v.)’e ise, devamlı Mucize ola­rak Kur’ân-ı Kerîm -Vahy edilmek suretiyle- veril­miş olduğundan, kendisi, Kıyâmet günü, peygam­berlerin en çok ümmetlisi olacaktır. (M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, S. 50)

 

EYYÛB (A.S.)’ÜN PEYGAMBERLİĞİ VE BAZI FAZİLETLERİ

Eyyû.b (a.s.); İbrahim, İsmail, İshak, Yâkub, Esbat ve İsa (a.s.)’lar gibi, İlâhi Vahy’e mazhar ol­muş, Yüce Allâh(c.c.) tarafından seçilip ona da, Peygamberlik verilmişti. Kendisine Peygamberlik verilişi, Yâkub (a.s.) zamanında idi. Eyyûb (a.s.)’ün Şeriatı: Yüce Allah (c.c.)’ın Birliği­ne iman ve insanlar arasını düzeltmekti. Dâvud (a.s.)’a göre: Eyyûb (a.s.): İnsanların en halîm ve uslusu, insanların en sabırlısı ve öfkeleri­ni en çok yeneni idi. Eyyûb (a.s.); yoksullar, züğürtler için çok mer­hametli idi. Yetimlere, dullara bakar, konuklan ağırlar, bun­ları da, Allah (c.c.)’ın, kendisine vermiş olduğu ni­metlerin şükrânesi olarak yapardı. Eyyûb (a.s.), konuksuz gecelemez, yoksul bu­lundurmadıkça, yemek yemez, açların karınlarını doyurmadıkça, kendi karnını doyurmaz, çıplakları giydirmedikçe, kendisi, giyinmezdi. Dulları, giydi­rir, kuşatırdı.(M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi)

 

 

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

Allah: Ulûhiyete mahsus sıfatların hepsini kendinde toplamış bulunan Zâtı Vâcibül Vücûda delâlet eden âlemdir ve sayılan isimlerin içinde ism-i âzamdır. Er-Rahmân: Ezelde bütün yaradılmışlar hakkında hayır ve rahmet irâde buyuran, sevdiğini, sevmediğini ayırt etmeyen, bütün mahluklarını sayısız nimetlere müstağrak kılan.

 

EYYÛB ALEYHİSSELÂM

Eyyûb b. Mûs, b. Ra’vil veya Razıh veya Rizah veya Zirah, b. Ays, b. İshak, b. İbrahim aleyhisselâmlardır. Eyyûb (a.s.)’un annesi, Lut (a.s.) kızı idi. Eyyûb (a.s.)’un babası Mûs; Nemrud’un İbrahim (a.s.)’i, ateşe atıp yakmak istediği gün, İbrahim (a.s.)’e iman edenlerdendi. Eyyûb (a.s.), Yakub (a.s.)’un zamanında idi ve onun Leyla adındaki kızı ile de evlenmişti. Eyyûb (a.s.); uzun boylu, kıvırcık saçlı, güzel büyük gözlü, büyük başlı, geniş göğüslü, kalın kollu, kalın bacaklı, kısa boyunlu idi. Eyyûb (a.s.)’un yurdu Şam’ın Dımaşk ile Gabiye arasındaki Ürdün beldelerinden olan Beseniye nahiyesi idi. Eyyûb (a.s.)’un dini, İbrahim (a.s.)’in tevhîd dini idi. Eyyûb (a.s.)’un şeriatı: Yüce Allah (c.c.)’ın birli­ğine iman ve insanlar arasını düzeltmekti. Dâvud (a.s.)’a göre: Eyyûb (a.s.), insanların en halım ve uslusu, insanların en sabırlısı ve öfkeleri­ni en çok yeneni idi. Eyyûb (a.s.), yoksullar, zü­ğürtler için çok merhametli idi. Yetimlere, dullara bakar, konuklan ağırlar, bunları da Allah (c.c.)’ın, kendisine vermiş olduğu nimetlerin şükrânesi ola­rak yapardı. Eyyûb (a.s.), konuksuz gecelemez, yoksul bu­lundurmadıkça yemek yemez, açların karınlarını doyurmadıkça kendi karnını doyurmaz, çıplakları giydirmedikçe kendisi giyinmezdi. M. A. Köksal, Peygamberler Tarihi, S. 305

 

 

 

ÂDEM (A.S.)’İN ÜÇ ŞEYDEN SEÇTİĞİ BİRİSİ İLE ÜÇÜNE BİRDEN SAHİP OLUŞU

 

Cebrail (a.s.); Âdem (a.s.)’in yanına gelip: “Ben, sana üç şey getirdim. Birisini seç al!” dedi.Âdem (a.s.). “Ey Cebrail! Nedir onlar?” diye sordu. Cebrail (a.s.): “Akıl Haya, Din!” dedi. Âdem (as.): “Âkl’ı seçtim!” dedi. Cebrail (a.s.); Hayâ ile Din’e: “Akıl’ı size tercih edip seçti. Siz, dönüp gidi­niz!” dedi.Onlar: “Biz, her nerede olursa olsun, akıl ile birlik­te bulunmakla emr olunduk!” dediler, akl’ın ya­nından ayrılmadılar. (M. A.Köksal, Peygamberler Tarihi, S. 38)

 

KİŞİ DÜŞMANINA İPUCU VERMEMELİDİR

İbn-i Ömer (r.a.)’in rivayetine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “İnsanlara hüccet tel­kin etmeyiniz. (İpucu vermeyiniz) sonra yalan söylerler. “(Dârimî, Sünen) Ya’kub (a.s.)’un oğulları kurdun insanı yediğini bilmezlerken o, oğullarına: “O’nu götürmeniz mu­hakkak beni tasaya düşürür. Sız kendisinden gafil bulunur iken O’nu kurt yemesinden korka­rım.” (Sûre-i Yusuf: 13) diye telkinde bulunduğu için onlar da Yusuf (a.s.)’u kurt yedi dediler.(Hz. R. M. Sâmi (k.s.), Hz. Yusuf (a.s.), S. 34)

 

ALLÂH-Ü TEÂLÂ’NIN HZ. MÛSÂ (A.S.)’A ON

EMRİ VE NEHYİ (ON BÜYÜK GÜNAH)’TAN İLK BEŞİ

 

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.) rivâyet ediyor:Muhammed bin Hüseyin (R.A.) yoluyla gelen bir rivâyette Câbir bin Abdullâh (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri’nin şöyle buyurduklarını rivâyet etti: “Allâh-ü Teâlâ’nın, Mûsâ bin İmrân (A.S.)’a verdiği levhlerde on bölüm vardı. Birinci levhde şunlar yazılıydı:

1- Yâ Mûsâ, bana hiçbir şeyi ortak koşma, çünkü ben müşrikleri ateşe atacağım.2- Bana şükür, annene ve babana teşekkür et ki seni tehlikelerden koruyayım, ömrünü uzatayım. Seni temiz bir hayâtla diri kılayım, daha iyi yere nakledeyim. Durumunu daha iyi bir şekle çevireyim.3- Öldürülmesini harâm kıldığım nefsi öldürme. Sonra bütün genişliğine rağmen yer ve gök tabakaları sana daralır; gazâbına uğrar, cehennemle yanarsın.4- Yalan yere adıma yemîn etme; çünkü ismime ta’zîm etmeyeni, beni tenzîh etmeyeni temizlemem, tezkiye etmem.5- Fazlım îcâbı bir şeyler ihsân ettiğim bir kimseyi çekememezlik etme; çünkü hased eden, ni’metimin düşmanıdır, hükmümü kabul etmeyendir. Kullarım arasında yaptığım taksîmi beğenmeyip bana darılandır. Hâli böyle olan benden bir şey ummasın; ben de ondan bir şey kabul etmem. Ben, ondan değilim; o da, benden değildir.(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l Gâfilîn, S.417)

 

ALLÂH-Ü TEÂLÂ’NIN HZ. MÛSÂ (A.S.)’A ON EMRİ VE NEHYİ (ON BÜYÜK GÜNAH)’TAN SON BEŞİ

6- Kulağınla duymadığın aklında tutmadığın, kalben kesin kanâate sahib olmadığın bir şey için şâhidlik etme. Kıyâmet günü, şâhidlik edenlerin şehâdeti üzerinde duracağım ve yaptıkları şâhidliği inceden inceye sorgulayacağım. 7- Hırsızlık etme, komşunun kadınıyla zinâ’ etme. Sonra yüzümü ve semâ kapılarını sana kapatırım. 8- Kendin için sevdiğini insanlar için de sev. 9- Adımdan başka bir şeyle hayvân boğazlama. Benim rızâm için olmayan ve adım anılmadan kesilen kurbânı kabul etmem. 10- Cumartesi gününü benim için ayır, başka işi bırak. Çoluk çocuğuna da böyle yaptır.” En son îkâz ile ilgili Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz buyurdular ki: “Allâh-ü Teâlâ, cumartesiyi Mûsâ için bayram eylemişti; bizim için de cum’ayı seçti.” Ebû’d-Derdâ (R.A.) şöyle derler: “Allâh’ı görüyormuş gibi ibâdet ediniz. Nefsinizi ölülerden sayınız. Biliniz ki sizi, ihtiyâçsız kılan az; sizi, Allâh’a ibâdetten alıkoyan çoktan hayırlıdır. Biliniz ki iyilik çürümez; günah, unutulmaz.” (Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbihü’l-Gâfilîn, S. 417-419)

BİLİYOR MUYDUNUZ?

 

Yemekler pek sıcak olarak yenmemelidir. Yemekler koklanmamalı, yemeklere ve sulara üflenmemelidir. Bunları yapmak edebe aykırıdır. (Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli)

 

CEBRÂÎL (A.S.)’IN SIKINTIYA DÜŞTÜĞÜ ZAMANLAR

 

Peygamberimiz (S.A.V.), Cebrâîl (A.S.)’a suâl ettiler: “-Yâ Cebrâîl! Semâdan inişlerinde hiç sıkıntıya düştüğün, daraldığın oldu mu?” Cebrâîl (A.S.) cevâb verdi: “-Evet, dört yerde oldu: 1-İbrâhîm (A.S.) âteşe atıldığı zaman arş’ın altında idim. Allâh-ü Teâlâ: “Kuluma yetiş!” dedi, hemen ona yetiştim ve O’na: “-Bir ihtiyâcın var mı?” dedim. “- Senden bir ihtiyacım yok..” dedi. 2- Hz. İbrâhîm, Hz. İsmâîl’in boynuna bıçağı koyduğu zaman daraldım. O zaman da arş’ın altında bulunuyordum. Allâh-ü Teâlâ: “Kuluma yetiş!” buyurdular. Ben de göz açıp kapayıncaya kadar bir zamanda yetiştim ve bıçağı ters çevirdim.3- Uhûd Muhârebesi’nde kâfirler sizi yaralayıp dişinizi kırdıkları vakit, Allâh-ü Teâlâ buyurdular: -“Habîbim’in kanına yetiş! Eğer Habîbim’in kanından bir damla yere düşer ise, yerden hiçbir bitki ve ağaç çıkarmam!” Ben de sür’atle indim, kanını iki elimle tutup göğe fırlattım. 4- Yûsuf aleyhisselâm kuyuya atıldığı zamân Allâh-ü Teâlâ: -“Kulumun imdâdına yetiş!” buyurdular. Hemen Yûsuf’a yetiştim. Yûsuf kuyunun dibine varmadan önce ben kuyunun dibinden bir kaya çıkardım. Ve Yûsuf’u üzerine oturttum.” (Rûhü’l Beyân, 2/311) (Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu, Hz. İbrâhîm (A.S.), S. 117)

 

ÂDEM (A.S.)’IN YARATILIŞI 1

 

Vehb bin Münebbih demiştir ki: “Cenâb-ı Hakk, Âdem (a.s.)’ı yaratmayı murâd edince arza hitâben buyurdu ki: “Ben senden halîfe kılacağım, onlardan Bana itaat edenleri cennete, isyan edenleri de cehenneme koyacağım.” Arz: “Demek ateşe gidecek kimseleri benden yaratacaksın?” deyince, Cenâb-ı Hakk: “Evet” buyurdu. Arz ağladı, ondan kıyâmete kadar akacak pınarlar fışkırdı. Cenâb-ı Hakk arzın muhtelif yerlerinden, beyazından, siyahından, kırmızısından, tayyibinden, habisinden, yumuşağından, sertinden ve bazı dağlarından toprak getirmesi için Cebrâil (a.s.)’ı gönderdi. Cibrîl (a.s.) yeryüzünden toprak almak için geldiğinde yeryüzü dedi ki: “Seni gönderen Allâh’a yemin ederim ki benden hiçbir şey alamazsın. Sultana yakın olmanın menfaatleri çokdur ama tehlikeleri de çokdur.” Cibrîl (a.s.) bir şey almadan dönüp Allâh’a dedi ki: “Ya Rabbi, Arz bana Senin yüce isminle yemîn ederek kendinden bir şey vermedi, ben de o yemîni birtarafa bırakıp da bir şey alamadım.” Allâhü Te‘âlâ bunun üzerine Mîkâil (a.s.)’ı gönderdi. Mîkâil (a.s.) yeryüzüne varınca arz Cebrail’e söylediğini Mîkâil (a.s.)’a da söyledi. Mîkâîl (a.s.) da bir şey alamadan geri dönüp gitti. Allâhü Te‘âlâ bundan sonra İsrafil (a.s.)’ı gönderdi. O da bir şey alamadan geri dönüp Cebrâil ve Mîkâil (a.s.) gibi Allâhü Te‘âlâya hâlini arz etti. Allâh (c.c.) bundan sonra ölüm meleği Azrâîl (a.s.)’ı gönderdi. O arza inince arz ona da: “Yarın ateşin nasibi olacak bir şeyin toprağını kabz etmenden, seni gönderen Allâh’ın izzetine sığınırım!” dedi. Ölüm meleği de: “Ben de O’nun emrettiği bir işte O’na âsi olmaktan O’nun izzetine sığınırım!” dedi ve Arzın, dört ikliminden kırk zir‘a mikdârı toprak alıp götürdü. Bu hikmete mebnî olarak Âdem oğulları yeryüzündeki toprakların muhtelif renklerde olduğu gibi muhtelif renk ve evsafda gelmişlerdir. Her insan, evvelden, toprağı nereden alınmışsa oraya defnolunur. Sonra Azrâîl (a.s.) semâya yükseldi. Allâh (c.c.) ona: “Sana karşı tazarru‘ etdiğinde arza hiç merhamet etmedin mi?” buyurduğunda Azrâîl (a.s.): “Senin emrini onun tazarru‘undan daha üstün gördüm Yâ Rabbî!” dedi. Cenâb-ı Hakk: “Öyle ise sen Âdem oğullarının rûhlarını kabzetmekle vazîfelisin.” buyurdu.  (Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Bakara Sûresi Tefsîri, 98.s.)

ÂDEM (A.S.)’IN YARATILIŞI 2

 

“Âdem’in çamurunu kırk sabah, yani kırk gün kendi elimle yoğurdum.” (Hadîs-i Kutsî) Bu günlerden her biri dünyâ senelerinden bin seneye muâdildir. Orada onu kırk sene kadar bırakdı. Âdem (a.s.)’ın çamuru son derece kurudu. Yani sâlsâl oldu, pişirilmiş toprak, yani fahhâr gibi dokunulduğunda ses verdi. Allâhü Te‘âlâ onun üzerine otuzdokuz sene hüzün yağmuru, bir sene de sürûr yağmuru yağdırdı. Bundan dolayı Âdem oğullarının hüznü sürûrundan fazla olur. Fakat netîcesi muhakkak sürûr olur. “Her bidayetin bir nihayeti, her zorluğun bir kolaylığı vardır.” Melekler Âdem (a.s.)’ın kalıbının yanından geçerlerken sûretinin güzelliğine, boyunun uzunluğuna te‘accüb ederlerdi. Bir gün O’na İblis uğradı. “Sen hangi iş için yaratıldın?” diyerek eliyle vurdu. (Müellif: Efendi hazretleri bunu parmağıyla gösterir, tın tın ses çıkarırdı buyururdu.) Kalıbın içi boş bulunmakla ağız tarafından girdi, arka tarafından çıktı. Beraberindeki meleklere dedi ki: “Bu içi boş olarak halkolunmuşdur. Ne bir yerde sebat eder ne de ele avuca gelir.” “Söyleyin bakalım, bu sizden üstün kılınırsa ne yaparsınız?” Melekler dediler ki: “Biz Rabbimize itâattan başka bir şey bilmeyiz.” İblis kendi kendine dedi ki: “Eğer o bana üstün tutulursa ona asla itaat etmem. Ben ona üstün tutulursam muhakkak onu helâke sürüklerim.” Sonra tükrüğünü ağzında topladı ve üzerine attı. Laîn’in tükürüğü Âdem (a.s.)’ın, göbeği üzerine geldi. Allâhü Te‘âlâ, Cebrâil (a.s.)’a İblis’in tükürüğünü Âdem (a.s.)’ın batnından almasını emir buyurdu. Göbek çukuru Cebrâil (a.s.)’ın onu oradan almasındandır. Allâhü Te‘âlâ bu halîta (karışım)dan köpeği yarattı. Köpeğin üç hasleti vardır. Âdem oğlu ile ünsiyeti vardır. Çünkü onun toprağındandır. Gecelerin büyük kısmında uyanık olması toprağına Cibrîl’in dokunmasındandır. İnsan vesâir mahlûkatı ısırması ve hıyânet olmamak üzere diğer ezâları İblis laînin tükürüğünün eserindendir. Köpekte hıyânet asla yokdur.Âdem (a.s.) cum‘a günü ikindiden sonra yaratıldı. Arzın yüzünden yaratıldığı için “Âdem” denildi. Çünkü toprağı arzın toprağının her çeşidinden te’lif olunmuşdu. Cenâb-ı Hakk, Âdem (a.s.)’e ruh nefhetmekle Âdem (a.s.) işitmeğe, görmeğe, konuşmağa, tanımağa başladı. Allâhü Te‘âlâ, Âdem (a.s.)’a bütün Esmâ’yı öğretdi. Her bir şeyi hangi dilde ne şekilde isimlenmişse onu da ta‘Iim buyurdu. (Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Bakara Sûresi Tefsîri, 99.s.)

  1. İBRAHİM (A.S.)

Rivayet edildi ki: Nemrud azıtıp, Hz. İbrâhîm’i ateşe atınca, Allâh (c.c.), onun kavmine sivri sineği musallat kıldı, sivrisinek de onların etlerini yedi, kanlarını emdi. Bir deri bir kemik hâlinde kaldılar. Nemrûd’a henüz bir şey isabet etmemişti. Ancak Cenâb-ı Allâh ona da bir sinek gönderdi. Bu sinek onun burun deliğine girdi, dört yüz sene bekledi. O kadar büyük bir işkenceye tâbi tutuldu ki; başına çekiçlerle vuruluyordu. Cenab-ı Allâh ona, hâkimiyet süresi kadar 400 sene azâb etti. Burada adı geçen Nemrud, Babil’de semaya doğru yüksek kule yapan adamdır. “…Nihayet Allâh, onların binalarını tâ temellerinden yıkmayı diledi de üstlerindeki tavan tepelerine göçtü…” (Nahl s. 26) O halde akıllı insan gizli şirkten kurtulmalı ve rûhunu değersiz huylardan temizlemeli, mal ve makamla mağrur olmamalı, yüce olan, her şeyin mâliki Allâh’a dönmelidir. Büyük bir kimse kaya üzerinde şu tarihî satırlara rastlamıştır: “… Dünyânın basit bir şeyi ile sevinmen Allâh’tan uzaklığına delildir. Elinde maddi imkânlara bağlanman Allâh’a olan itimâdının azlığına delâlet etmektedir. Şiddet anında insanlara müracâatın, Allâh’ı tanımadığının alâmetidir.” Rivayet edildi ki: Benî İsrâîl, şer ve fesadla iştiğâlde ileri gidince Cenâb-ı Allâh onlara Babilli Buhtunnasri musallat etti. Buhtunnasr, 600.000 (altı yüz bin) sancakla onların üzerine yürüdü. Şam’ı aldı. Beyt-i mukaddesi tahrib etti ve Benî İsrâil’i üçe ayırdı: Bir kısmını katletti, bir kısmını Şam’da bıraktı, bir kısmını da esir etti. Bu esir edilenler de ergenlik çağına ulaşmış ve ulaşmamış gençler olarak 100.000 (yüz bin) kişi idi. Buhtunnasr, bunları kendi maiyyetinde bulunan komutanlar arasında taksim etti. Her komutana 4 çocuk düştü. Hz. Üzeyir (a.s.) da bunlar arasında idi. (Ramazanoğlu Mahmud Sami (k.s.), Bakara Süresi Tefsiri, 336.s.)

 

MÛSÂ VE ÎSÂ (A.S.)’IN DİNLERİ DE İSLÂMDI

 

Mûsâ (a.s.)’ın, Firavun’u da‘vet ettiği Dîn de, İslâm idi. Bunu, hem Mûsâ (a.s.), hem Firavun’un îmân ve ihtidâ eden sihirbazları ve hattâ hem de, bizzat Firavun, ifâde etmiştir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerîm’e göre: Firavun’un sihirbazları, Mûsâ (a.s.)’ın gösterdiği mu‘cize karşısında secdeye kapanarak “Âlemlerin Rabbine, Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine îmân ettik!” dedikleri ve Firavun tarafından ölümle tehdît edildikleri zaman “Ey Rabbimiz! Üstümüze sabır ve tahammül yağdır! Bizi, Müslümanlıkta sâbit kimseler olarak öldür!” demişlerdi. (A‘raf s. 104-126) Hattâ, Firavun bile, suda boğulurken “İnandım, Gerçekten İsrâîloğullarının îmân ettiğinden başka ilâh yokmuş! Ben de, Müslümanlardanım!” diyerek ikrar ve i‘tirafta bulunmuştu, amma, “Şimdi mi (îmân ediyorsun)? Halbuki, sen, bundan önce (ömrün boyunca) isyân etmiş, dâimâ fesadcılardan olmuştun!” buyrulmuş, bu korku îmânı, kendisine bir yarar sağlamamıştı. (Yunus s. 90-91) Mûsâ (a.s.), kavmine “Ey kavmim! Eğer, siz, Allâh’a gerçekten, îmân ediyorsanız, O’na, ihlâs ile teslim olmuş Müslümanlarsanız, artık, ancak, O’na güvenip dayanınız!” demişti. (Yunus s. 84) Îsâ (a.s.) da, “Şüphe yok ki, Allâh, benim de, Rabbim, sizin de, Rabbinizdir. Öyle ise, Ona kulluk ediniz! İşte, doğru yol budur!” demiş. Onlardan, küfür ve inkâr taştığını hissedince de “Allâh’a doğru giden yolda, bana yardım edecekler kimdir?” dediği zaman, Havârîler: “Biziz Allâh’ın yardımcıları! Allâh’a inandık. Sen de, ey Îsâ! Şâhit ol ki: biz, muhakkak, Müslümanlarız!” demişlerdir. (Âl-i İmrân s. 51-52) (M. Âsım Köksal (rh.a.), İslâm Târihi, 3.c., 54.s.)

23

 

YAPTIKLARIMIZDAN SORULACAĞIZ

İNCEDEN İNCEYE HESAB VERECEĞİZ

 

Ey Oğul! Ben İncil’de gördüm, Îsâ (a.s.) buyurdu ki: Meyyiti tabutun üstüne (içine) koyup kabrin kenarına koyuncaya kadar Cenâb-ı Hakk azamet-i ilâhiyyesiyle meyyite kırk suâl sorar. Evvelki suâl şudur:  Cenâb-ı Hakk buyurur ki: Senelerce halkın gördüğü a‘zâlarını tathir ettin (temizledin). Sen benim nazargâhım olan kalbini bir saat temiz etmedin. Hâlbuki ben her gün kalbine nazar ederim. Cenâb-ı Hakk yine buyurur:  Ey kulum! Benden gayriye ne işlersin? Amelin benim için olsun. Zîrâ Benim ni‘metime gark olmuşsun. Senin için Benden gayri bir kimseden ni‘met yoktur. Sen benim ni‘metim ve hayrımla müstağrak olmuşsun. Sen sağır mısın, işitmiyor musun? Bilmiyor musun ki senin üzerinde bu kadar ni‘metlerim vardır. Neden mu‘cibiyle amel etmiyorsun da hilâfına amel ediyorsun? Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: Dünyâda ne kadar kalacak isen dünyân için o kadar amel et.  Âhirette ne kadar kalacak isen âhiretin için o kadar amel et.  Allâh’a ne kadar ihtiyacın varsa O’nun için o kadar amel et. Ateşe ne kadar tahammül edebileceksen o kadar günah işle. Ey Oğul! Gece teheccüde kalk! Seherlerde istiğfar et! Bu, Allâh’ın kullarına emridir. Bu emir ihtiyarî değil vücûbîdir. (Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Musâhabe, 4.c., 116.s.)

 

HIZIR VE MÛSÂ (A.S.)’IN TAVSİYELERİ

 

Rivâyet edildiğine göre Mûsâ (a.s.), Hızır (a.s.)’dan ayrılırken Hızır (a.s.) O’na şöyle vasiyet etti: Eğer sabretseydin birbirinden güzel bin türlü acâib şeyler görecektin ve biri diğerinden fazla hayretini mûcib olacaktı. Bunun üzerine Hazret-i Mûsâ bu ayrılıktan dolayı ağladı ve: Ey Allâh’ın Nebîsi! Bana vasiyette bulun, dedi. Hızır (a.s.) da ona şöyle buyurdu: İlmi insanlara beyân edip onunla şöhret bulmak için değil, onunla amel etmek için öğren! Zîrâ ilmiyle amel etmeyenin konuşmasında bir fâide yoktur. İnsanlara faydalı ol, zararlı olma! Güler yüzlü ol, öfkeli ve eksi yüzlü olma. Faydasız ise yorulma. Acâib görmeksizin gülme. Günâhına pişman olup tövbe edenleri, vaktiyle işlemiş oldukları hatalarından dolayı ayıplama. Hayâtta kaldığın müddetçe günâhlarına ağla. Bugünün işini yarına bırakma. Daima varacağın son yeri düşün. Seni alâkadar etmeyen şeylerle meşgûl olma. Kendisinden emîn olduğun kimsenin seni bir gün korkutacağından emîn olma. Seni korkutan kimsenin bir gün seni kendisinden emîn kılabileceğini ihtimâl dışında görme. Bütün işlerinde zahirî tedbîri bırakma. Kudretin dâhilindeki iyiliği yapmaktan geri kalma. Bunun üzerine Mûsâ (a.s.) Hızır (a.s.)’a: Çok kısa, fakat son derece fâideli vasiyetlerde bulundun. Allâhü Te‘âlâ, sana bütün ni‘metlerini versin, seni rahmetine gark eylesin. Seni düşmanlarından korusun, dedi. Bundan sonra Hızır (a.s.) Mûsâ (a.s.)’a:  Ey Mûsâ, sen de bana vasiyet et, dedi. Mûsâ (a.s.) dedi ki: Sakın öfkelenme. Şayet öfkelenirsen ancak Allâh rızâsına muhalif bir şey için öfkelen. Dünyâya muhabbet etme, çünkü seni îmândan çıkarır, küfre götürür. Hızır (a.s.) Musa (a.s.)’a: Sen de bana, kısa fakat çok kıymetli tavsiyelerde bulundun. Kendisine kulluk ederken Allâh sana yardım etsin, işlerinde seni mesrûr kılsın, seni mahlûkâta sevdirsin. Fazl u keremini senin üzerine bol eylesin. Bu duâdan sonra Mûsâ (a.s.) “Âmîn” dedi. (Rûh’ül-Beyân) (Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Hz. İbrâhim (a.s.), 129.s.)

 

ŞİS ALEYHİSSELAM

 

Şis (a.s.); Adem (a.s.)’ın oğullarının en ulusu, en üstünü, Adem (a.s.)’a, en sevgilisi ve ona, en çok benzeyeni idi. Âdem (a.s.); vefâtından on bir gün önce, Şis (a.s.)’a: “Ey oğulcuğum! Sen, benden sonra, Halîfemsin!” diyerek vazifesini takva üzere yürütmesini tavsiye etti. Onu, bir Vasiyetnâme ile yerine vekil bıraktı. Bunu, Kabil’den ve Kabil oğullarından gizli tutmasını, ona emretti. Gece ve gündüz saatlerini ve her mahlukun, Allâha, hangi saatlerde, ne gibi ibadetler yaptıklarını bildirdi. Vuku‘ bulacak Tufan hakkında da, bilgi verdi. Yüce Allâh; Âdem (a.s.)’a, yirmi bir, Şis (a.s.)’a da yirmi dokuz sâhife indirip Şis (a.s.)’ı, bu elliyi bulan sahifelere göre hareket ve amel etmekle mükellef kıldı. Yüce Allâh’ın; A‘lâ sûresinin on sekizinci âyetinde andığı Suhufu’l ‘Ûla, Hîbetullâh Şis b. Âdem (a.s.) ile İdris (a.s.)’a indirilmiş olan Sâhifelerdi. Âdem (a.s.)’dan sonra, oğullarından, Kâ‘be’nin onarımını ilk defa, taşla ve çamurla yapan da, Şis (a.s.) idi. Şis (a.s.); vefât edinceye kadar, Mekke’de kalmaktan hacc ve umre yapmaktan geri durmadı. Şis (a.s.), vefât ettiği zaman, dokuz yüz on iki yaşında idi. İdris (a.s.) da, o zaman yirmi yaşında bulunuyordu. Âdem (a.s.)’ın oğullarından, Şis (a.s.)’dan başkasının nesli devam etmeyip kesilmiş, Şis (a.s.), böylece, Ebulbeşer olan Âdem (a.s.)’la birlikte, bütün insanların soylarının varıp dayandığı soy direği olmuştur. Şis (a.s.)’dan sonra, bütün Şis oğullarının nesebleri, Şis (a.s.)’a ulaşmadığı gibi, İdris (a.s.)’a kadar da, onlarda Vahy ve Peygamberlikte, bulunmamıştır. (M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, 67.s.)

 

İDRİS ALEYHİSSELAM

 

İdris (a.s.)’a; Yüce Allâh’ın kitabından ve İslâm dîninin sünnetinden, kitaplardan, Âdem ve Şis (a.s.)’ın sâhifelerinden çok çok ders yaptığı için İdris adı verildiği rivâyet edilir.İdris (a.s.); Âdem (a.s.)’dan sonra, kalemle ilk kez yazı yazan, ilk kez, yıldızlar ve hisab ilmini gözden geçiren zat idi. Geçmiş devirlerin bütün ilimleri, kendisinde toplanmıştı. Bütün ilimler, kendisine öğretilmiş, Şis (a.s.)’dan sonra, hiç kimseye verilmeyen gizli ilimlerin Mushaf’ı da, ona, teslim edilmişti. Kendisi, terzi idi. İlk kez, iğne ile dikiş diken, ilk kez, elbise dikip giyen de, İdris (a.s.)’dı. Halbuki, ondan önce, insanlar, hayvanların derilerini giyerlerdi. Adem ve Şis (a.s.)’dan sonra, İdris (a.s.)’a, Yüce Allâh tarafından Peygamberlik verildi ve kendisine otuz sâhife indirildi. İdris (a.s.); kavmini, putlara tapmaktan men ve Yüce Allâh’a ibadete da‘vet etti. Fakat, onlar, onu, yalanladılar. İdris (a.s.); Şis oğullarından olan kavmini yanına çağırıp onlara, öğütler vermiş, Yüce Allâh’a itaat, şeytana ise isyan etmelerini ve Kabil oğulları ile düşüp kalkmamalarını emretmiş ise de, onlar, dinlememişler, Kabil oğullarının yanına, birbiri ardınca, kafile kafile inmeğe başlamışlar, İdris (a.s.)’ın da‘vetine, ancak, bin kişi icâbet etmiştir. İdris (a.s.), ilk kez, Allâh yolunda Kabil oğulları ile savaşmış, onlardan esirler alıp azad etmiştir. İdris (a.s.); göğe yükseltilmeden önce, oğlu Mettu Selah’i, kendisine halef ve ev halkına vasi ta‘yin etti. Yüce Allâh’ın; Kabil oğullarını, onlarla düşüp kalkanları ve onlara meyl edenleri azaba uğratacağını bildirdi ve kendilerini, onlarla düşüp kalkmaktan nehy etti. Allâh’a ibadette ihlaslı olmalarını, doğruluk ve yakîn üzere amel etmelerini tavsiye etti. Bundan sonra, Yüce Allâh, İdris (a.s.)’ı, pek yüce bir yere kaldırıp yükseltti. (Meryem s. 57) O zaman, kendisi, yüz altmış beş yaşında idi. Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere selâm olsun! (M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, 79.s.)

 

İSKENDER-İ ZÜ’LKARNEYN (A.S.)

 

Hikâye olunur ki: Zü’l-karneyn (a.s.), dünyâya değer vermeyen, ölülerinin kabirlerini kapılarının önüne yapan, yerden yetişen nebatlarla rızıklanan ve taatle meşgûl bir kavme rastladı ve onların reislerine elçi gönderdi. Reisleri: Benim Zü’l-karneyn’le görüşmeme ne gerek var? diye görüşmekten imtina etti. Bilâhare Zü’l-karneyn (a.s.) onların yanına geldi ve: Niçin sizin altın ve gümüşünüz azdır? Reis: Bizim aramızda dünyâya tâlib olan yoktur. Zîrâ dünyâ hiç kimseyi doyurmamıştır. Biz ölümü unutmamak için ölülerimizin kabirlerini kapımızın önüne yapıyoruz, dedi.Sonra bir kafatası çıkardı ve: Bu, halkına zulmeden ve dünyâ malını cem‘eden meliklerden birinin başıdır. Allâh (c.c.) onun rûhunu kabzetti de onun seyyiâtından başka birşeyi geri kalmadı, dedi.

Tekrar bir başka kafatası çıkardı ve: Bu da âdil ve müşfik bir melikin başıdır. Allâhü Te‘âlâ onun rûhunu kabzetti de onu cennetine yerleştirdi ve derecesini yüceltti, dedi. Topluluğun reisi bu defâ elini Zü’l-karneyn (a.s.)’ın başının üstüne koydu ve: Senin başın bunların hangisindendir, dedi. Zü’l-karneyn (a.s.) ağladı ve: Eğer benimle arkadaş olmayı arzu edersen memleketi aramızda taksim edelim ve vezirliği sana vereyim, dedi. O da: Heyhat, yazık, dedi. Zü’l-karneyn (a.s.): Niçin? dedi. Çünkü halk, mal ve mülk sebebiyle sana düşmandır. Benim dostlarım ise beni kanaatim sebebiyle sevmektedirler.(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Musâhabe, 6.c., 35.s.)

 

İSKENDER-İ ZÜ’LKARNEYN (A.S.)

 

Hikâye olunur ki: Zü’l-karneyn (a.s.), dünyâya değer vermeyen, ölülerinin kabirlerini kapılarının önüne yapan, yerden yetişen nebatlarla rızıklanan ve taatle meşgûl bir kavme rastladı ve onların reislerine elçi gönderdi. Reisleri: Benim Zü’l-karneyn’le görüşmeme ne gerek var? diye görüşmekten imtina etti. Bilâhare Zü’l-karneyn (a.s.) onların yanına geldi ve: Niçin sizin altın ve gümüşünüz azdır? Reis: Bizim aramızda dünyâya tâlib olan yoktur. Zîrâ dünyâ hiç kimseyi doyurmamıştır. Biz ölümü unutmamak için ölülerimizin kabirlerini kapımızın önüne yapıyoruz, dedi.Sonra bir kafatası çıkardı ve: Bu, halkına zulmeden ve dünyâ malını cem‘eden meliklerden birinin başıdır. Allâh (c.c.) onun rûhunu kabzetti de onun seyyiâtından başka birşeyi geri kalmadı, dedi. Tekrar bir başka kafatası çıkardı ve: Bu da âdil ve müşfik bir melikin başıdır. Allâhü Te‘âlâ onun rûhunu kabzetti de onu cennetine yerleştirdi ve derecesini yüceltti, dedi. Topluluğun reisi bu defâ elini Zü’l-karneyn (a.s.)’ın başının üstüne koydu ve:  Senin başın bunların hangisindendir, dedi. Zü’l-karneyn (a.s.) ağladı ve: Eğer benimle arkadaş olmayı arzu edersen memleketi aramızda taksim edelim ve vezirliği sana vereyim, dedi. O da: Heyhat, yazık, dedi. Zü’l-karneyn (a.s.): Niçin? dedi. Çünkü halk, mal ve mülk sebebiyle sana düşmandır. Benim dostlarım ise beni kanaatim sebebiyle sevmektedirler. (Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Musâhabe, 6.c., 35.s.)

 

İBRÂHÎM (A.S.)’İN AHDİNE VEFÂSI

 

İbrâhîm, Cenâb-ı Allâh’ın emir buyurduğa ahkâmın cümlesinin itmam ve îfâ etti. (Necm s. 37) Beyzâvî’nin beyânı veçhile, İbrâhîm (a.s.)’ın sabrının kemâline ve başkalarının tahammül edemeyeceği şeylere tahammül ettiğine işâret için “İbrâhîm (a.s.)’ın, ahdine vefâ ettiği” sarâhaten beyân buyurulmuştur. Çünkü İbrâhîm (a.s.) Nemrûd’un âteşine göğüs gerdi. Hiçbir kimseden medet beklemedi. Hattâ Cebrâil (a.s.)’dan bile yardım taleb etmedi. Oğlunu kurbân etmeyi teahhüt etti, ahdini yerine getirdi. Her gün bir fersah mesâfe gider, misafir arar, bulur ise ikram eder, bulamazsa oruç tutardı. Binâenaleyh İbrâhîm (a.s.) ahdine vefâ ile senâya mazhâr olmuştur. Kendisine nâzil olan ilâhî emirleri ve Sübhânî nehiyleri tamâmen yerine getirerek asla noksan bırakmadı. İbrâhîm (a.s.), nefsini nirâna (ateş), kalbini Rahmân’a, oğlunu kurbâna, malını ihvâna bezletmekle (fazla fazla sarfetmekle) ahdine vefakârlığını göstermiştir. (Rûhü’l-Beyân)  Ebû Zerr Gıfârî (r.a.)’den şöyle rivâyet olunmuştur:  Resûlullâh (s.a.v.)’e sordum: Yâ Resûlallâh! Allâhü Te‘âlâ kaç kitâb indirdi? Cevâben buyurdular ki: 100 küçük, 4 büyük kitâb indirdi: Âdem’e 10 suhuf (sayfa), Şit’e 50 suhuf, İdrîs’e 30, İbrâhîm’e 10 suhuf; sonra Tevrat’ı, İncil’i, Zebur ve Kur’ân’ı indirdi. Tekrar sordum: Yâ Resûlallâh! Hz. İbrâhîm (a.s.)’a indirilen sâhifelerde neler vardı? O da diğer kitâblar gibiydi. Misâl olarak şunlar vardı: “Ey türlü illetlerle mübtelâ olan mağrur Melik! Ben seni, dünyâyı üst üste yığman için göndermedim. Seni mazlumların imdâdına yetişmen için gönderdim. Zîrâ ben kâfir bile olsa mazlumun duâsını reddetmem.” (Rûhü’l-Beyân) (Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Hz. İbrâhim (a.s.), 129.s.)

 

 

İSMÂÎL ALEYHİSSELAM

 

İsmâîl (a.s.); babası İbrâhîm (a.s.)’ın vefâtından sonra da, gerek Kâ‘be ve gerek hacc amellerine âid hizmetleri yürütmek ve yönetmekte devam etti. ilk olarak Kâ‘be’ye örtü örttü. Yüce Allâh, İsmâîl (a.s.)’a peygamberlik verdi. Onu; Mekke’de ve Mekke çevresinde oturan Cürhüm ve Amalika halkı ile Yemen kabîlelerine, Me’rib ve Hadramevt taraflarına peygamber olarak gönderdi. Elli yıl, onları, İslâmiyete da‘vet etti. Da‘vet ettiği kimselerden bazısı îmân etti, bazısı inkâr etti. Îmân edenler, pek az idi. İsmâîl (a.s.), vazîfesinde sabr ve sebat edenlerdendi! Sözünde, sâdıktı. Günahkârları, Mekke Haremi’nden, ilk sürüp çıkarandı. Kendilerine üstün meziyetler verilenlerden, en hayırlı olanlardandı. Ev halkına ve kavmine namazlarını kılmalarını, zekâtlarını vermelerini emrederdi. Kendisi, Allâh katında rızâya ermişti. İsmâîl (a.s.); Mekke’nin sıcaklığından şikâyetlenince, Yüce Allâh: “Ben, sana, cennetten bir kapı (pencere), açacağım! Kıyâmet gününe kadar, oradan, sana serin serin yel esecektir!” buyurdu. Pencere açılacağı bildirilen yer, kendisinin, vefât ettiği zaman, gömüldüğü Hicr idi. İsmâîl (a.s.), ölüm döşeğine düşünce, kızı Nesîme’yi, Ays’a nikahlamasını, kardeşi İshâk (a.s.)’a vasiyet etti. İshak (a.s.) da, ağabeyinin bu vasiyetini, yerine getirdi. Babası İbrâhîm (a.s.)’ın vefâtından sonra, İsmâîl (a.s.) da, vefât etti. Hicr’de gömülü bulunan annesi Hz. Hâcer’in yanına gömüldü. İsmâîl (a.s.) vefat ettiği zaman, yüz otuz yedi yaşında idi. Ona, âline ve gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun! (M. Âsım Köksal, Peygamberler Târihi, 1.c., 233.s.)

 

EYYÛB (A.S.)’IN DÎNİ DE TEVHİD DÎNİ İDİ

 

Eyyub b. Mûs, b. Ra’vil, b. Ays, b. ishâk, b. İbrâhîm (a.s.)’lardır. Eyyub (a.s.)’ın annesi, Lut (a.s.)’ın kızı idi. Eyyub (a.s.)’ın babası Mûs; Nemrud’un, İbrâhîm (a.s.)’ı ateşe atıp yakmak istediği gün, İbrâhîm (a.s.)’a îmân edenlerdendi. Eyyûb (a.s.), Ya‘kub (a.s.)’ın zamanında idi ve Onun Leyya adındaki kızı ile de, evlenmişti. Eyyub (a.s.)’ın yurdu: Şam’ın Dımaşk ile Gabiye arasındaki Ürdün beldelerinden olan Beseniye nâhiyesi idi. Şam’ın Beseniye köyünün doğu ve batısı arasında bulunan her şeyi, dağları, ovaları, içindekilerle birlikte deve, sığır, davar, at, merkep, her cins mal, Eyyub (a.s.)’a aitti. Kendisinin, o köyde, çobanları ile birlikte, bin koyunu, beş yüz öküzü, her öküzün birer sürücüsü köle, her kölenin de karısı, çocukları, malları, her öküzün çift âletini taşıyan dişi merkebi, her merkebin iki, üç, dört, beş ve daha fazla sıpası bulunmakta idi. Yüce Allâh, ona, erkek, kadın bir çok ev halkı da, ihsan etmişti. On üç erkek evlâdı vardı. Eyyub (a.s.); İbrâhîm, İsmâîl, İshâk, Ya‘kub, Esbat ve Îsâ (a.s.) gibi, ilâhî vahye mazhâr olmuş, Yüce Allâh tarafından seçilip ona da, peygamberlik verilmişti.Eyyub (a.s.)’ın dîni, İbrâhîm (a.s.)’ın tevhîd dîni idi. Eyyub (a.s.)’ın şerîatı; Yüce Allâh’ın birliğine îmân ve insanlar arasını düzeltmekti. Dâvud (a.s.)’a göre Eyyub (a.s.): İnsanların, en halîm ve uslusu, insanların en sabırlısı ve öfkesini en çok yeneni idi. Yoksullar ve züğürtler için çok merhametli idi. Yetimlere, dullara bakar, konukları ağırlar, bunları da Allâh (c.c.)’ün, kendisine vermiş olduğu ni‘metlerin şükrü olarak yapardı. Eyyub (a.s.), konuksuz gecelemez, yoksul bulundurmadıkça yemek yemez, açların karınlarını doyurmadıkça kendi karnını doyurmaz, çıplakları giydirmedikçe kendisi giyinmezdi. (M. Âsım Köksal, Peygamberler Târihi, 1.C., 305.s.)“Resûllerden hiçbir Resûlü biz Azîmüşşân göndermedik, illâ Allâh’ın izni irâdesiyle (Onlara) itâat için gönderdik.” (Nisâ s. 64.â.)Âyet-i celîle, cümle Resûller (a.s.)’ı göndermekten maksad, biiznillâh onlara itâat etmek olduğu beyân ve itâat etmeyenleri de tenbîh ve tekdîr etmektedir. Yine hayır ve şerrin, îmân ve küfrün, tâat ve ma‘siyetin (günâhın) cümlesinin Allâh’ın irâdesiyle (dilemesiyle) olduğuna bu âyet-i celîle işâret etmektedir. Zîrâ “İllâ li-yutâ‘a biiznillâh” demek “Bizim tevfîkimiz ve i‘ânemizle itâat olunmak için Resûller gönderdik.” demektir. Yine her Resûl (a.s.)’ın yeni bir şerîat ile geldiğine ve yeni bir şerîatın sâhibi olduğuna da bu âyet-i celîle delâlet (işâret) eder. Zîrâ Resûl (a.s.), kendinden evvel geçen Resûl (a.s.)’ın şerîatına da‘vet etmiş olsa, kendine itâat etmiş addolmaz. Hâlbuki “Her Resûl (a.s.)’ın, ümmeti tarafından itâat olunmak için gönderildiğini” bu âyet-i celîle beyân ediyor ki her Resûl (a.s.)’ın yeni bir şerîatın sâhibi olduğuna delalet eder. Yine bu âyet-i celîle “Enbiyâ (a.s.)’ın ma‘sûm olduğu”na delâlet eder. Zîrâ Enbiyâ (a.s.) ma‘sûm olmasaydı, o zamân günâh işlemek câiz olup o Nebî (a.s.)’ın ümmeti de itâatle me’mûr olduğundan o ma‘siyetle de itâatle me’mûr olmaları lâzım gelirdi. Hâlbuki ma‘siyet (günâh) harâmdır. Şu hâlde vâcib ile harâmın tek şey üzere birleşmesi, birbirine taban tabana zıd olan iki şeyin bir araya gelmesini îcâb ettirir ki bu, mümkün değildir. Zıdların birleştirilmesi muhâl (imkânsız) olduğuna göre cümle Enbiyâ (a.s.) ma‘sûmdur.(Hulâsatü’l-Beyân Fî Tefsîri’l-Kur’ân, 3.c., 964.s.)

 

İBRAHİM (A.S.) NE YAHUDÎ NE DE HIRİSTİYANDI. O, ALLÂH (C.C.)’Ü BİR TANIYAN DOĞRU BİR MÜSLÜMANDI (Âl-i İmran s. 67)

 

“İbrahim, ne yahudi, ne de hiristiyandi; ancak o, Allâh’i bir taniyan dosdoğru bir müslümandi, müşriklerden de değildi. Doğrusu onlarin İbrahim’e en yakin olani, ona uyanlar, şu Peygamber ve İman edenlerdir. Allâh da mü’minlerin dostudur.” (Âl-i İmran s. 67-68) Şu halde ne yahudilerin, ne hiristiyanlarin, ne de müşriklerin İbrahim (a.s.)’i, ne irk bakimindan kendilerine bağlamaya, kollarindan saymaya haklari olmadiği gibi, bunlardan irk yönünden mensub olanlarin da kendilerini temiz bir müslüman ve muvahhid olan İbrahim (a.s.)’in âile ve tâbîlerinden saymaya haklari yoktur ve mücâdeleleri bilgisizcedir. Onlar, “Zâlimlere ahdim ermez” (Bakara s. 124) ayetinin hükmüne dahildir. “Doğrusu onlarin İbrahim’e en yakin olani, ona uyanlar ve şu Peygamber’e iman edenlerdir.” Seçime giren İbrahim âilesi işte bunlardir: İbrahim’in dînine uyanlar,  şu şani ulu Peygamber Muhammed Mustafa (s.a.v.) ve buna îman edenlerdir. İlâhî ahde ve imâmete (önderliğe) nâil olacak olanlar, her halde, bunlardir. Çünkü “Allâh, mü’minlerin dostudur.” Kitap ehlinin bir kismi muvahhid (Allâh’i birleyen) ve müslüman olmak şöyle dursun mü’minleri sapitmaya çalişiyorlar. Nitekim yahudiler, Huzeyfe, Ammar,  Muaz, (r.a.) gibi büyük sahabileri Yahudiliğe davet etmeye cesaret ettiler de şu ayet indi: Ey mü’minler: “Kitab ehlinden bir grup sizi saptirmak istediler, hâlbuki sirf kendilerini saptiriyorlar da farkina varmiyorlar.” (Hak Dini Kur’an Dili, 2.c., 389.s.)

 

PEYGAMBERLER (A.S.)’IN MU’CİZELERİ

 

Peygamberler (a.s.)’ın mucizelerine iman etmek, imanın esaslarındandır. Mucize, âdet dışı, beşerin gücü ve bilgisinin üstünde, peygamberlik iddiasında bulunan enbiyanın  iddialarını teyit için Allâh te’âlânın emir ve iradesiyle gösterilen fevkalade hal ve hadiselerdir. Örneğin: Hazreti Dâvud (a.s.)’a demirin yumuşaması, Hazreti Musa (a.s.)’ın âsâsının yılan olması, denizin ikiye bölünmesi, Hazreti İsa (a.s.)’ın ölüleri diriltmesi ve Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimizin Kur’an’ı ve Mirac’ı gibi insan gücünün üstünde ve bilgisinin çok ötesindeki harikaların vücuda gelmesi… Allâh te‘âlâ gönderdiği her peygambere zamanın şart ve ihtiyaçlarına göre bazı mucizeler vermiştir ki, o zatın, Allâh (c.c.) tarafından bir peygamber olarak gönderildiğine inansınlar ve ona iman etsinler. Mucizeler, kehânet, sihir ve hokkabazlık değildir. Mucizeler tabii olaylar ve tesâdüfî işler de değildir. O ancak, Allâh te‘âlânın kudret ve yaratmasıyla peygamber olarak gönderdiklerinin nübüvvet delili ve şahididir. Allâh (c.c.), peygamberlerini mucize denilen harika ve âdet üstü güçlerle destekliyor ki, inkârcılar ve din düşmanları “ben bunun peygamberliğini nasıl bilecektim, peygamberliğine dair bir işareti yoktu ki” gibi itiraflara imkân kalmasın ve dilleri uzamasın. Şayet peygamberler, mucize denilen harika ve insanüstü şeylerle teyit edilmemiş olsaydı, inkârcı kâfirlerin küfür ve temerrüdünde ısrar etmeleri haklı gibi görülecekti.

Peygamberler halkasının son zinciri olan Peygamberimiz (s.a.v.)’in de diğer peygamberler gibi, akıllara durgunluk veren göz kamaştırıcı sayısız denecek kadar çok mucizesi vardır. Bu mucizeler bir yandan Peygamberimiz (s.a.v.)’in yüce peygamberliğini bütün dünyaya ilan ederken, diğer yandan da küfrün çirkef bataklığında boğulmak üzere olan yığın yığın insanları oradan çıkararak batmaz îman ve İslâm güneşinin sonsuz aydınlığında ebedi kurtuluşun bitmez tükenmez nimetlerine kavuşturmuş, halen de kavuşturmaktadır. (Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 139-140.s.)

 

  1. ÎSÂ (A.S.) YERYÜZÜNE İNİNCE “BİZ SENİN ÜMMETİNDENİZ” DİYEN YAHUDÎ VE HIRİSTİYANLARI YALANLAYACAKTIR -1

 

Câbir b. Abdullâh’dan şöyle rivayet edilmektedir: Ben Peygamber (s.a.v.)’i: “Ümmetimden bir tâife hakka müzahir olarak (tâ) kıyamete kadar çarpışmakta devam edecektir. Sonra Meryem’in oğlu Îsâ (a.s.) inecek; ve müslümanların emîri ona: Gel bize namaz kıldır, diyecek, o da: Hayır, Allâh’ın bu ümmete bir ikramı olmak üzere sizler birbirinize emirsiniz, diyecek.” buyururken işittim. Bu hadisi Buhâri “Kitâbu’I-Büyû” ile “Kitâbu’l-Enbiyâ”da, Tirmizî de “Kitâbu’l-Fiten”de tahric etmiştir. Kıyâmetin büyük alâmetlerinden biri olmak üzere, âhir zamanda Hz. İsa (a.s.)’ın gökten yere ineceğini bildiren hadisler tevatür derecesindedirler. Hz. Îsâ (a.s.)’in göğe çekildiği nass-ı Kur’ân’la sabittir.  Buhârî şarihlerinden İbn-i Hacer el-Askalânî “Fethu’l-Bârî” namındaki eserinde bu hususda şunları söylemektedir: “Hz. Îsâ (a.s.)’-ın göğe çekilmezden önce vefat edip etmediği hususunda ihtilâf olunmuştur. Burada asıl olan, Allâh te‘âlâ hazretlerinin: “Muhakkak ben seni öldüreceğim ve yanıma kaldıracağım.” âyet-i kerimesidir. Ancak âyetten Hz. Îsâ (a.s.)’ın öldükten sonra göğe çekildiği mânasını çıkaranlara kitâb ve sünnetten deliller göstererek i’tirâz edilmiş; ve şöyle denilmiştir: “Hz. Îsâ (a.s.)’ın hâlen sağ olduğuna, âhir zamanda mutlaka yeryüzüne inerek bizim Peygamberimiz (s.a.v.)’in şeriatı ile hükmedeceğine ve Allâh yolunda mücahedede bulunacağına inanmak şer’an farzdır. Nitekim Nebîy-yi Sâdık (s.a.v.) Efendimizden bu bâbda vârid olan hadisler tevâtür derecesini bulmuştur. Böyle inanmanın farz olması, Allâh te‘âlâ hazretleri Kur’ân-ı kerîmde: “Yahudiler onu yakînen öldürmediler, bilâkis Allâh onu kendi nezdine kaldırdı.” buyurduğu içindir. Hz. Îsâ (a.s.)’ın âhir zamanda yeryüzüne ineceğini bildiren mütevâtir hadislere muaraza eden ve onun öldüğünü gösteren tek bir hadis yoktur. Kur’ân-ı Kerîm onun öldürülmeden göğe çekildiğini haber verirken ve Resûlullâh (s.a.v.) kıyamete yakın yeryüzüne indirileceğini bildirirken onun ölmeyip hâlâ sağ bulunduğuna inanmak elbette her müslümana farz olur. Bunda şüphe eden bil icma’ kâfirdir… (Sahîh-i Müslim, 2.c. 70.s.)

 

  1. ÎSÂ (A.S.) YERYÜZÜNE İNİNCE “BİZ SENİN ÜMMETİNDENİZ” DİYEN YAHUDÎ VE HIRİSTİYANLARI YALANLAYACAKTIR -2

 

Hz. Îsâ (a.s.)’ın inişini bildiren hadislere göre Hz. Îsâ (a.s.) bir sabah namazı zamanı Şam’a inecektir. Üzerinde açık sarı elbise bulunacak ve kendisini bir bulut getirecektir. Bulutun üzerinde Hz. Îsâ (a.s.) iki melek arasında ve onların omuzlarından tutunmuş vaziyette bulunacaktır. Onun indiğini duyunca hemen yahudilerle hıristiyanlar peyderpey istikbâle koşarak: “Biz senin ümmetindeniz.” diyeceklerse de Hz. Îsâ (a.s.): “Yalan söylüyorsunuz!” diyerek kendilerini yalanlayacak ve ashabının ancak muhacirler olduğunu söyleyerek onların halîfesini arayacak, onu namaz kıldırırken görünce geri çekilerek: “Sen namazını kıldır. Allâh senden razı olmuştur. Ben emir değil, ancak vezir olarak gönderildim.” diyecek, namazı her zamanki imam kıldıracaktır. Bir rivayete göre Hz. Îsâ bundan sonra imâm olacaktır. Bir rivayete göre Hz. Îsâ (a.s.)’ın ineceği sıralarda son derece kıtlık ve açlık zuhur edecektir.Hz. Îsâ (a.s.) yeryüzünde bir rivâyete göre yedi sene, diğer rivâyete göre kırk yıl kalacaktır.

“Haç” kıracak, domuzu öldürecek ve cizyeyi kaldıracaktır…” cümlesi hakkında “Haçı kırmakdan maksad; Hıristiyanlığı ibtâl ederek İslâm şeriatı ile hüküm vermektir.” diyor.  Hz. Îsâ (a.s.)’ın yeryüzüne indirilmesinin hikmeti babında Aynî şunları kaydetmektedir: “Bu hususta birkaç vecih vardır: 1- Yahudîlerin “onu öldürdük” iddialarına reddiye olmak üzere indirilecek ve yahudiler onu değil, o yahudileri öldürecektir. 2- Hz. Îsâ (a.s.), eceli yaklaştığı için yere indirilecektir. Çünkü topraktan yaratılan bir mahluk topraktan başka bir yerde ölemez. 3- Hz. Îsâ (a.s.) Peygamberimiz (s.a.v.) ile ümmetinin sıfatlarını gördüğü vakit bu ümmetten olmayı istemiş; Allâh da duâsını kabul ederek onu sağ bırakmıştır. Âhir zamanda müslümanların umurunu yeniden tanzim etmek için yere indirilecek ve bu hadise Deccal’in çıktığı zamana tesadüf ederek Deccal’i tepeleyecektir. (S. Müslim Tercümesi, Ahmed Dâvudoğlu, 2.c. 70.s.)

 

ADEM (A.S.)’IN KABE’Yİ BİNA VE TAVAF EDİŞİ

Adem (a.s.)’ın uğradığı ağır ibtiladan dolayı ağlamasının şiddetlenmesi ve meleklerin de, onun ağlamasından ağlaşmaları ve tasalanmaları üzerine, Allâh (c.c.), Adem (a.s.)’a: “Arşımın alt hizasında benim bir Harem’im (Yasak bölgem) vardır. Sen, hemen git de, orada, benim için, bir Beyt (Mabed) yap! Meleklerimin, Arş’ımı tavaf ettiklerini gördüğün gibi, sen de, orayı, tavaf et! Ve beni, zikret! Orada, senin duanı ve taatımda bulunan çocuklarının dualarını kabul edeceğim!” diye Vahy ve Mekke’ye gitmesini, ona, emir buyurdu.  Cebrail (a.s.), kanadını, yerin dibindeki berk ve sabit kesimine kadar daldırıp Kabe’nin temelini açtı. Melekler de, otuz kişinin kaldıramayacağı kadar ağır kayaları, temellere bıraktılar. Adem (a.s.), Kabe’yi, beş dağdan: Tur-i Seyna, Tur-i Zeytun (Zeyta), Lübnan, Cudi, Hira dağlarından getirilen taşlarla yaptı. Kabe’nin, yer yüzüne çıkıncaya kadar temellerini Hira dağından getirilen taşlarla yaptı. Kabe’nin yapısı işinden boşalınca, Adem (a.s.)’ı, Cebrail (a.s.), Arafat’a götürdü. Halkın, bugün yapmakta oldukları hacc amellerinin hepsini, ona gösterdi. Cebrail (a.s.), Adem (a.s.)’ı, Mekke’ye getirdi. Adem (a.s.), Kabe’yi yedi kerre tavaf ettiği sırada Meleklerle karşılaştı. Melekler, Adem (a.s.)’ın haccını tebrik ettiler ve: “Biz, bu Beyt’i, senden iki bin yıl önce tavaf ve hacc etmişizdir.” dediler. Adem (a.s.), onlara: “Siz, tavaf ederken, ne derdiniz?” diye sordu. Melekler: “Sübhanallâhi velhamdu lillâhi vela ilahe illallâhu vallâhü ekber, derdik.” dediler. Adem (a.s.), buna (vela havle vela kuvvete illa billâh) cümlesini ekledi. Bunun üzerine, Melekler, tavafda, bu cümleyi ekleyerek okumaya başladılar. Adem (a.s.), hacc amellerini yerine getirdiği zaman: “Ey Rabb’im! Her amel sahibi için bir ecir olur!?” dedi. Yüce Allâh: “Ey Adem! Senin de, vardır. Ben, seni, afv etmiş, yarlığamışımdır. Senin zürriyetine gelince, onlardan, bu Beyt’e günahı ile gelen kimsenin de, günahını afv edeceğim!” buyurdu. Adem (a.s.)’ın tevbesi, bir Cuma günü kabul buyruldu. (M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, 42.s.)

 

 

 

 

ALLÂH KATINDA MAKBÛL DİN,

BÜTÜN PEYGAMBERLERİN DÎNİ: İSLÂMDIR

Kur’an-ı Kerîm’de açıklandığına göre: Allâh (c.c.) katında makbul din, İslâm dînidir. İnsanların, ilk zamanlardan beri tuttukları, bağlandıkları tek ve umûmî din de, İslâm dîni, Tevhid dînidir. Bütün peygamberler, İslâm dîninin esaslarını tebliğe çalışmışlar, bu dinde can vermiş, can vermeyi özlemişlerdir. Adem (a.s.)’dan sonra, Ebu’l-beşer olan, başka bir deyişle Tufan’dan sonra (İkinci Adem Baba) diye tanınan Nuh (a.s.), müslümandı. Peygamberler atası İbrahim (a.s.) da, O’nun oğulları ve torunları da, Müslüman idi. Yusuf (a.s.) da, Cenâb-ı Allâh’a “… Benim canımı, Müslüman olarak al… ” diye duâ etmiştir. Musa (a.s.)’ın, Firavun’u davet ettiği din de, İslâm dîni idi. Bunu, hem Musa (a.s.), hem Firavun’un îman ve ihtida eden sihirbazları ve hatta bizzat Firavun bile ikrar ve ifâde etmiştir.

Musa (a.s.)’dan sonra, İsrailoğullarına Peygamber olarak gönderilen Îsâ (a.s.) da, Müslümanlık ve Tevhid akidesini tebliğ etmiş: “Şüphe yok ki, Allâh (c.c.), benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise, Ona ibadet ediniz! İşte, doğru yol budur!” demiş, onlardan, küfür ve inkar taştığını hissedince de “Allâh’a doğru giden yolda, bana yardım edecekler kimdir?” dediği zaman, Havarileri de “Biziz Allâh’ın yardımcıları! Allâh’a, inandık. Sen de, ey Îsâ! Şahid ol ki, biz, muhakkak Müslümanlarız!” demişlerdir. “(İnsanları) Allâh’a (îman ve ibâdete) davet edenden, kendisi de iyi amel (ve hareketler)de bulunandan ve ben Müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim olabilir.” (Fussilet s. 33)(M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, 22.s.)

 

BÜTÜN PEYGAMBER (A.S.)’LARIN

DÎNİ İSLÂMDIR

“Allâh (c.c.) katında makbul din, İslâm dînidir.” (Âl-i İmran s. 19) “Kim, İslâm’dan başka bir dîn ararsa, ondan, bu dîn, asla kabul olunmaz ve o âhirette de, en büyük zarara uğrayanlardandır.” (Âl-i İmran s. 85) İnsanların, ilk zamanlardan beri tuttukları, bağlandıkları tek ve umûmî dîn, İslâm dînidir. Nuh (a.s.), Müslümandı. Doğru yola kılavuzlamakla görevlendirildiği kavmine şöyle demişti: “Eğer, benim davetimden ve öğütlerimden yüz çeviriyorsanız, ben, sizden, bu hususta, zâten bir şey istemedim ki! Benim ecrim, Allâh’dan başkasına ait değildir. Ben, Ona, boyun eğen Müslümanlardan olayım diye emir olundum!” (Yunus s. 72) Peygamberlerin atası İbrahim (a.s.) da, Onun oğulları ve torunları da, Müslüman idiler. Bu gerçek, Kur’ân-ı kerimde şöyle açıklanır: “Kendini bilmeyenden başka, kim, İbrahim’in dîninden yüz çevirir? And olsun ki: Biz, Onu, dünyada beğenip seçmişizdir. O, şüphe yok ki, âhirette de, muhakkak, sâlihlerden, yüksek derece Ashâbındandır. Rabbi Ona (Kendini, Hakka teslim et!) dediği zaman, O (Âlemlerin Rabbi’ne teslim oldum!) demişti. İbrahim, bunu, Oğullarına da, tavsiye etti. Onun torunu Yâkub da, öyle yaptı. (Ey Oğullarım! Allâh, sizin için İslâm dînini beğenip seçti. O halde, siz de, başka değil, ancak, Müslümanlar olarak can veriniz!) dedi. Yoksa, ölüm Yâkub’un önüne geldiği vakit, siz de, orada hâzır mı idiniz? O, oğullarına (Benden sonra, neye ibâdet edeceksiniz?) dediği zaman, onlar (Senin İlâhına ve Babaların İbrahim’in, İsmail’in, İshak’ın İlâhı olan Allâh’a ibadet edeceğiz! Biz, Ona teslim olmuşuzdur!) demişlerdi.” (Bakara s. 130-133) Yûsuf (a.s.) da: “Atalarım İbrahim’in, İshak’ın Yâkub’un dînine uydum. Allâh’a, her hangi bir şeyi şerîk koşmamız bizim için, doğru olamaz. Bu Tevhîde, bize ve insanlara Allâh’ın lütuf ve inâyetindendir. Fakat, insanların pek çoğu buna karşı şükür etmezler.” (Yusuf s. 38) “Benim canımı, Müslüman olarak al! Beni, Sâlihler zümresine kat!” demişti.” (Yusuf s. 101) (M. Asım Köksal (k.s.), İslâm Tarihi, 3.c. 53.s.)

 

 

ŞEYTÂNIN, MÛSÂ (A.S.) İLE GÖRÜŞMESİ

Rivâyete göre; İblis, Mûsâ (a.s.)’a mülâki oldu ve:- Yâ Mûsâ, sen Allâhü Te‘âlâ’nın risâletle seçtiği ve ko­nuştuğu bir peygambersin. Ben ise, Allâh’ın yaratıkların­dan bir yaratığım. Bir günâh işledim, kovuldum. Şimdi tevbe etmek isterim, tevbemin kabûlü için Allâh katında bana şefaatçi ol, der ve Mûsâ (a.s.) da kabûl eder. Nihâyet Tûr-i Sînâ’da Allâh (c.c.) ile mükâlemesinden döner­ken, Allâhü Te‘âlâ kendisine:- Emânetini yerine getir, buyurur ve Mûsâ (a.s.) da mes’eleyi anlatır. Allâhü Te‘âlâ:- Âdem’in kabrine secde etsin, dileğini yerine geti­reyim ve tevbesini kabûl edeyim, buyurur. Mûsâ (a.s.) vaziyeti İblîs’e anlatınca, İblis:- Ben onun dirisine secde etmedim, ölüsüne secde eder miyim? diye böbürlenip kibirlendi ve kızdı. Sonra Mûsâ (a.s.)’a:- Sen ki benim için çalıştın, bana hakkın geçti. Üç yer­de beni hatırla, benden sana zarar gelmez. Birincisi kız­dığın zaman. Çünkü o zaman rûhum kalbinde, gözüm gö­zünde ve kanın damarda cereyânı gibi vücûduna hulûl ederim. İşte kızdığın zaman beni düşün. Zîrâ insan kızdı­ğı zaman burnunu körüklerim, artık ne yaptığını bilmez olur. Bir de iki ordu karşılaştığı zaman yine beni hatırla. Çünkü o zaman da ben insanlara yaklaşır; karısını, çocu­ğunu, komşularını hatırlatır ve onu harbden soğuturum. Bir de mahremin olmayan yabancı bir kadın ile sakın yal­nız olarak bir arada kalma. Zîrâ ben arada elçilik yapar ve mutlaka fitneyi uyandırırım. O zaman da beni hatırla. İblis bu sözü ile şehvet, gazab ve hırsa işâret etti. Çün­kü harb meydânından firar dünyâya olan hırsa, Âdem’in kabrine secde etmemesi hasedine işârettir ki, bu, şeytâ­nın en büyük yoludur. (Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.),  İhyâ u  Ulûmiddîn, 3.c, 72.s.)

 

  1. ÂDEM (A.S.)’IN YARATILIŞI

Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki: Âdem’in hilkat toprağını kırk sa­bah ya‘ni kırk gün ki bu günlerden her biri dünyâ senelerinden bin seneye muâdildir- elimle mayaladım. Sonra o, salsâl ya‘ni kuru çamur oluncaya kadar kırk sene kendi hâline bırakıldı. Bu sağlam çamur pişirilmiş çömlek gibi oldu. O’nun üzerine otuz dokuz sene hüzün yağmuru yağdı. Bir yıl da sevinç yağmuru yağdı. Bunun için Âdemoğlunun hüznü sürûrundan çoktur ne var ki, hüznünü ta‘kîben hemen ferâh ve sevinç gelir. Melâike-i kirâm Âdem (a.s.)’ın vücûdunun yanına uğruyor­lar ve onun sûretinin güzelliği ile boyunun uzunluğunu gördük­çe şaşırıyorlardı. Çünkü onun boyu beşyüz zir‘a idi. Âdem’in yanına İblis de gelip onu gördü: Eliyle ona vurup göğüs boşlu­ğuna girdi ve arka tarafından çıktı. Yanında bulunan melek ar­kadaşlarına: Bunun içi boş yaratılmış, dedi. Sonra tekrar onlara: Cenâb-ı Hakk bunu sizden üstün kılarsa ne yapmayı dü­şünüyorsunuz? Melekler de: Biz Rabbimizin emrine itaat ederiz, dediler. Bunun üzerine İblis kendi kendine “Eğer Allâh onu benden üstün kılacak olur­sa ben itaat etmem. Ben ondan üstün kılınacak olursam onu helâk ederim” dedi ve ağzında biriktirdiği tükürüğüyle Âdem (a.s.)’ın cesedine tükürdü. İblis-i lâin’în tükürüğü Âdem (a.s.)’ın göbek nahiyesine düştü. Cenâb-ı Allâh, Cebrâîl (a.s.)’a emret­ti: İblis’in tükürüğünü Âdem’in karnından parmağınla temizle! Cebrâîl (a.s.) da Âdem (a.s.)’ın göbeğini İblis’in tükürüğün­den temizledi. Âdem (a.s.)’ın göbeği Cebrâîl (a.s.)’ın parmağıy­la oyulduğundan çukur oldu. Allâhü Te‘âlâ Âdem (a.s.)’ın göbeğinden oyulup çıkarılan çamurdan köpeği yarattı, bu yüzden köpeğin üç hasleti vardır: 1- Âdem’in toprağından yaratılmış olmasından insanlarla ünsiyet eder. 2- Cebrâîl (a.s.)’ın parmağının dokunmuş olma­sından dolayı geceleri az uyur. 3- İblis-i lâinin tükürüğünden ya­ratılmış olduğundan da insanları ve diğer varlıkları kendisine hıyânet etmeseler bile ısırır, onlara eziyet eder. (Rûhu’l  Beyân Tefsîri, 1.c, 68.s.)

 

EYYÛB ALEYHİSSELÂM

Eyyûb (a.s.)’ın annesi, Lut (a.s.)’ın kızı idi. Eyyûb (a.s.)’ın babası Mûs; Nemrûd’un, İbrâhîm (a.s.)’ı ateşe atıp yakmak istediği gün, İbrâhîm (a.s.)’a îmân edenler­dendi. Eyyûb (a.s.), Ya‘kûb (a.s.)’ın zamanında idi ve Onun Leyya adındaki kızı ile de, evlenmişti. Eyyûb (a.s.)’ın yurdu: Şam’ın Dımaşk ile Gâbiye ara­sındaki Ürdün beldelerinden olan Beseniye nâhiyesi idi. Şam’ın Beseniye köyünün doğu ve batısı arasında bulu­nan her şeyi, dağları, ovaları, içindekilerle birlikte deve, sığır, davar, at, merkep, her cins mal, Eyyûb (a.s.)’a aitti. Kendisinin, o köyde, çobanları ile birlikte, bin koyunu, beş yüz öküzü, her öküzün birer sürücüsü köle, her kölenin de karısı, çocukları, malları, her öküzün çift âletini taşı­yan dişi merkebi, her merkebin iki, üç, dört, beş ve daha fazla sıpası bulunmakta idi. Yüce Allâh, ona, erkek, kadın bir çok ev halkı da ihsân etmişti. On üç erkek evlâdı vardı. Eyyûb (a.s.); İbrâhîm, İsmâîl, İshâk, Ya‘kûb, Esbat ve Îsâ (a.s.) gibi, ilâhî vahye mazhâr olmuş, Yüce Allâh tarafından seçilip ona da pey­gamberlik verilmişti. Eyyûb (a.s.)’ın dîni, İbrâhîm (a.s.)’ın tevhîd dîni idi. Eyyûb (a.s.)’ın şerî‘atı; Yüce Allâh’ın birliğine îmân ve in­sanlar arasını düzeltmekti. Dâvud (a.s.)’a göre Eyyûb (a.s.): İnsanların, en halîm ve uslusu, insanların en sabırlısı ve öfkesini en çok yene­ni idi. Yoksullar ve züğürtler için çok merhametli idi. Ye­timlere, dullara bakar, konukları ağırlar, bunları da Allâh (c.c.)’ün, kendisine vermiş olduğu ni‘metlerin şükrânesi olarak yapardı. Eyyûb (a.s.), konuksuz gecelemez, yok­sul bulundurmadıkça yemek yemez, açların karınlarını doyurmadıkça kendi karnını doyurmaz, çıplakları giydirmedikçe kendisi giyinmezdi. (M. Âsım Köksal, Peygamberler Târihi, 1.c, 305.s.)

 

YÛSUF (A.S.)’IN MÂLİYE VEZİRLİĞİ

Yûsuf (a.s.), Mısır’a onyedi yaşında gelmişti. Mısır Azî-zi’nin evinde onüç yıl kaldı. Otuz yaşında bulunduğu sırada, mâliye vezîri oldu. Yûsuf (a.s.), Mısır’da vazîfesini, adâletle yerine getirdiği için, kadın erkek herkesin sevgisini kazandı, Kendisi, kıtlık günlerinde, doyasıya yemek yemezdi. “Yer yüzünün hazîneleri elinde iken, ne için aç duruyor, karnını doyuramıyorsun?” denildiği zaman: “Tok olursam, açları unuturum diye korkarım” derdi. Yûsuf (a.s.); kralın aşçısına, krala, geceli gündüzlü bir günde öğle vaktinde bir kerre yemek vermesini emretti. Bu­nunla da; kralın, açlığı tadıp, açları unutmamasını ve muh­tâclara ihsânda bulunmasını sağlamak istedi. Aşçı, böyle yaptı. Artık, kralların yemeklerinin, gün ortasında verilmesi âdet oldu..

 

YÛSUF (A.S.)’IN KITLIK UYGULAMASI

Gelen ilk kuraklık ve kıtlık yılı, bolluk yıllarında hazırlanan her şeyi silip süpürüp yok etti. Mısır halkı, bu ilk yılda, bütün altın ve gümüşlerini verip Yûsuf (a.s.)’dan, yiyecek satın al­dılar. İkinci yılda, bütün zînet eşyalarını, takımlarını verip devletten, yiyecek satın aldılar. Üçüncü yılda, büyük ve kü­çük baş hayvanlarını verip devletten yiyecek satın aldılar. Dördüncü yılda, bütün erkek ve kadın kölelerini verip dev­letten yiyecek satın aldılar. Beşinci yılda, arazi, akar ve ev­lerini verip devletten, yiyecek satın aldılar. Altıncı yılda, ço­cuklarını verip devletten, buğday veyâ arpa satın alır oldular. Yedinci yılda, halk canlarını, devlete satıp devletten, yiye­cek satın aldılar. Bundan sonra, Yûsuf (a.s.), bu icrâatını, nasıl bulduğunu Mısır Kralı Firavun Reyyan’a sorup takdîr ve tasvîb aldıktan sonra dedi ki: “Ben, Allâh’ı ve seni şâhid tutarım ki: Bütün Mısır halkını âzâd ettim ve kendilerine, mülklerini, akarla­rını, kölelerini ve oğullarını geri verdim!” Halk, Yûsuf (a.s.)’ın bu işinden hayretlere düştüler: “Vallâhi, biz, bundan daha şanlı ve daha büyük bir vezîr görmedik!” dediler. (M. Âsım Köksal, Peygamberler Târihi, 1.c, 297.s.)

 

ÖNEMLİ TAVSİYELER

Âdem (a.s.), oğlu Şit (a.s.)’a beş tavsiyede bulundu: Ayrıca bu beş şeyi çocuklarına, kendisinden sonra tavsiye etmesini de emretti. Tavsiyeleri şunlardır:1- Çocuklarına söyle; dünyâya dayanmasınlar. Ben bâ­ki cennete dayandım. Allâh benden râzı olmadı ve oradan çıkardı.2- Onlara söyle; kadınlarınızın arzûsuna göre iş yapma­yınız. Ben, kadınımın emrine göre hareket ettim, pişmân ol­dum.3- Onlara söyle; işledikleri her işin sonunu gözetsinler. Eğer ben işin sonunu gözetseydim, başıma gelenler gel­mezdi.4-  Onlara söyle; bir işte kalbiniz daralırsa, o işten vaz­geçiniz. Ben o ağaçtan yedim. Kalbim sıkıldı, ama döneme­dim. Pişmân oldum.5-  Onlara söyle; bütün işlerde müşâvere ediniz. Eğer ben, durumu meleklerle müşâvere etseydim, bana isâbet eden, etmezdi. Şakik Belhî’nin şöyle dediği anlatılır:- Ben, dört bin hadîsten dört yüz hadîs, seçtim. Bu dört yüz hadîsten de kırk hadîs seçtim. Bu kırk hadîsten de şu dört ha­dîsi seçtim: Birincisi: Kalbini kadına bağlama. O, bugün seninse, ya­rın başkasınındır. Ona itaat edersen seni cehenneme sokar. İkincisi: Kalbini mala bağlama, o emânettir. O, bugün se­ninse, yarın başkasınındır. Başkasının olan bir şey için kendini harcama. Başkasına hoş gelir, ama günâhı sana ka­lır. Eğer mala kalbini bağlarsan, Allâh’ın hakkını veremez­sin. Kalbine fakirlik korkusu girer, şeytâna itaat edersin. Üçüncüsü: Kalbin bir şeyden huzûrsuz olunca o şeyi bı­rak. Çünkü Müminin kalbi şâhid gibidir. Şüpheli bir durum olunca ondan sıkılır. Haramdan kaçar; ancak helâlde sükû­net bulur. Dördüncüsü: Bir işin, makbûl olacağı hükmüne varma­dan o işi yapma.    (Ebû Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Ğâfilîn Bostânu’l-‘Ârifîn, 253-254.s.)

 

İLÂHÎ HİTAB: “BEN SİZİN RABBİNİZ DEĞİL MİYİM?”

Abdullah bin İmâm Ahmed, Ubey bin Ka’b’dan (r.a.) şöyle nakletmiştir: Allâhü Teâlâ Âdem (a.s.)’ın zürriyetini topladı. Onlara sûret ve konuşma kabiliyeti verdi. Onlara; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye suâl etti. Onlar da; “Evet” diye cevap verdiler. Böylece Allâhü Teâlâ, onları kendilerine şâhid kıldı. Onlardan söz aldı. Sonra Allâhü Teâlâ, bunu bilmiyor-duk dememeniz için yedi kat göğü, yeri ve babanız Âdem (a.s.)’ı size şâhid tutuyorum, buyurdu. Biliniz ki, benden baş-ka ilâh ve Rabb yoktur. Bana hiçbir şeyi ortak koşmayın. Şüp-hesiz, ben size ahdimi ve mîsâkımı bildirecek, hatırlatacak peygamberler göndereceğim. Size kitaplarımı indireceğim buyurmuştu. O zaman Âdem (a.s.)’ın zürriyeti; “Biz şehâdet ederiz ki, sen bizim Rabbimizsin, ilâhımızsın. Senden başka Rabb, senden başka ilâh yoktur” dediler. Ve Allâhü Teâlâya itaat ettiklerini i’tirâf ettiler. Adem (a.s.),  zürriyetinden ahd ve mîsak alındığı bu sırada peygamberleri de kandiller gibi par-lak ve nurlu bir hâlde gördü. Peygamberlerden de risâlet ve nübüvvet ahdi alındı. Allâhü Teâlâ, kullarının ne düşündüklerini ve ne cevap vereceklerini bildiği hâlde; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye suâl buyurmasında hikmetler vardır. Çünkü, dünyâ hayâtı bir imtihân hayâtıdır. Burada insanların işleri, sözleri kaydedilecek, âhirette bunlara göre muâmele olunacaktır, ilâhî adâlet tecellî edecek ve hiç kimse; “Yâ Rabbî! Ben bilmi-yordum. Bana bir şey söylenmedi, hiçbir şey için söz verme-miştim. Eğer ben imtihân yeri olan dünyâya gelseydim emirlerine muhâlefet etmezdim” gibi bir mazerette bulunamayacak. Bu hususta hiçbir dayanak ve delîlleri olmayacaktır. Burada daha başka hikmetlerde vardır. İnsanlar bugün dünyâda, ezelde, kendilerinden alınan bu ahdi hatırlamıyorlar. Fakat bu ahdin alındığını peygamberler (aleyhimüsselâm) ve ilâhî kitaplar, haber vermektedir. Bununla beraber bu ilk ahdi ha-tırlayanlar da olmuştur. Nitekim Hz. Ali (r.a.) “Ben Rabbime verdiğim sözü hatırlıyorum” buyurmuştur. (Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, 1.c., 20-21.s.)

 

İNSANLARIN ÇOĞALMASI

Hz. Âdem, Hz. Havva ile Cennet’ten yeryüzüne indirilip uzun müddet ayrı kaldıktan sonra Arafat ovasında buluşarak Hindistan’a gittiler. Bâzen da Arabistan’da kaldılar. Daha sonra Şam’a yerleştiler. Allâhü Teâlâ’ya duâ edip sâlih evlâd istediler. Her sene biri erkek biri kız olmak üzere ikiz çocukları oldu. Hz. Havva yirmi defa doğum yaptı ve yalnız oğullarından Hz. Şît (a.s.) tek doğdu ve Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in nûru ona intikâl etti. Hz. Âdem (a.s.)’ın evlâdı çoğalınca, Allâhü Teâlâ’nın emri üzerine ikiz  evlâdlarından önce doğan ikizleri, sonra doğan ikizler ile evlendirdi. Aynı gün doğan ikizler birbirleriyle evlendirilmezdi. Hz. Âdem (a.s.) zamanında insanların çoğalması için bir erkeğin kendi kız kardeşi ile evlenmesi helâl ve câizdi, insanlar çoğalınca buna lüzum kalmadı ve kardeşler arasındaki evlilik ilk olarak Hz. Nuh (a.s.)’ın şeriatinde haram kılındı. Hz. Nuh (a.s.)’dan îtibâren yasak olan bu evlenme şekli sürekli devam etti. Hz. Âdem (a.s.)’ın soyundan kırk bin kişiyi gördüğü rivâyet edilmiştir. İlk insanlar, bâzı tarihçilerin zannettiği ve İslâm dînine inanmayanların uydurduğu, filmlerde görüldüğü gibi, ilimsiz, fensiz, görgüsüz, çıplak, vahşî kimseler değildi. Hz. Âdem (a.s.) ve ona îmân edenler şehirlerde yaşardı. Okuma yazma bilirdi. Demircilik, iplik yapmak, kumaş dokumak, çiftçilik, ekmek yapmak gibi san’atları vardı. Allâhü Teâlâ, Hz. Âdem (a.s.)’e on sahîfe gönderdi. Cebrâil (a.s.), on iki kere gelmişti. Bu kitaplarda; îmân edilecek şeyler; çeşitli dillerde lugatlar; her gün bir vakit namaz kılmak (sabah namazı); gusul abdesti almak; oruç tutmak; leş, kan, domuz yememek; birçok san’atlar, tıb, ilaçlar; hesâb, hendese (geometri) gibi şeyler bildirilmişti. Altın ve gümüş üzerine para dahî basılmış, mâden ocakları işletilip âletler yapılmıştı. Hz. Nuh (a.s.)’ın gemisinin ateşte kazanı kaynayarak hareket ettiğini, Kur’ân-ı Kerîrn açıkça bildirmektedir.(Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, 1.c., 28-32.s.)

 

BİR YAHÛDİ ÂLİMİNİN İTİRAFI

Bir gün Ka’b (r.a) bir Yahudi âliminin ağladığını gördü. Niçin ağlıyorsun? diye sordu. Bazı şeyleri hatırladım, o sebeple ağlıyorum, dedi. Bunun üzerine Ka’b (r.a), istersen seni ağlatan şeyleri sana söyleyeyim dedi ve devam etti: “Hz. Mûsâ (a.s) Tevrât’dan okuyarak: “Yâ Rabbî! Ben bir ümmet gördüm ki, onlar ümmetlerin hayırlısıdır. Îmân etmeleri için insanlara emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yaparlar. İlk ve son kitaba inanırlar. Sapık kimselere karşı cihâd ederler. Bir gözü kör olan Deccal ile savaşırlar. Bunları bana ümmet eyle dedi. Allahü Teâlâ; Yâ Mûsâ! Onlar Ahmed’in (s.a.v) ümmetidir, buyurdu.” Bunları dinleyen yahûdî âlimi doğru söyledin Ka’b diyerek, onu tasdîk etti. Ka’b (r.a.) sözlerine devam ederek şöyle dedi: “Hz. Mûsâ (a.s), Yâ Rabbî! Bir ümmet buldum ki, onlar çok hamd ederler ve hüküm edicidirler. Bir iş yapmak isteyince inşâallah derler. Onları bana ümmet eyle, dedi. Allahü Teâlâ, Yâ Mûsâ! Onlar Ahmed (s.a.v) ’in ümmetidir, buyurdu.” Yahudi âlimi, doğru söyledin Ka’b dedi. Yine Ka’b (r.a) şöyle anlattı: “Hz. Mûsâ (a.s), Yâ Rabbî, ben bir ümmet buldum ki, onların Mushâfları kalplerindedir. Namaz kılarken melekler gibi saf tutarlar. Mescidlerinde bal arısı gibi sesleri işitilir. Onlardan pek azı cehenneme gider. Onları bana ümmet eyle deyince, Allahü Teâlâ; Yâ Mûsâ onlar Ahmed (s.a.v)’in ümmetidir, buyurdu. Yahudi âlimi, tekrar doğru söyledin dedi. Hz. Mûsâ (a.s), Hz. Muhammed (s.a.v)’in ümmetine verilen hayırları ve üstünlükleri görünce, O (s.a.v.)’in ümmetinden olmak istedi. Allahü Teâlâ şu âyeti ile onu teselli eyledi: “Yâ Mûsâ, ben seni peygamber göndermekle ve seninle kelâm etmekle, seni asrının insanları üzerine seçtim. Şimdi şu sana verdiğim emr ve yasakları al da şükredenlerden ol.” (A’raf, s. 144)(İmâm-ı Abdürrahmân Cevzî (r.h), Kitâb-ül-vefâ fî-fadâilil-Mustafa)

 

ÂDEM (A.S.)’IN OĞLU ŞÎT (A.S.)’A VASİYETİ

Âdem (a.s.) oğlu Şît (a.s.)’a; “Ey oğlum! Benden sonra halîfemsin. Allahü Teâlâ’yı ne zaman zikredersen, anarsan, O (c.c.) ile beraber Muhammed (s.a.v)’in ismini de söyle. Çünkü O (c.c.)’un ismini, ben ruh ve beden arasında iken arşın altında gördüm. Sonra semâları dolaştım. Semânın her tarafında O (s.a.v.)’in isminin yazılı olduğunu gördüm. Rabbim beni Cennet’te bulundurdu. Cennet’te gördüğüm her saray ve her odada Muhammed (s.a.v)’in ismi yazılı idi. Yine O (s.a.v.)’in ismini, hûrîlerin boyunlarında, Cennet kalelerinde, Tûbâ ağacı ile Sidretü’l-müntehâ yapraklarında, meleklerin gözleri arasında, yazılı olarak gördüm. Onun için Muhammed (s.a.v) ismini çok an! Çünkü melekler O (s.a.v.)’den her an bahsederler.” dedi. Âdem (a.s.) vefâtına kadar evlâtları arasında kaldı.  Onlara Allahü Teâlâ’nın emrettiği şeyleri bildirdi. Kırk bin  evlâdını gördü. Kendisinin yirmi oğlu ve yirmi kızı var idi.  Diğerleri torunları ve onların evlâtları idi. Ömrü bin yıla erişince hastalandı ve oğullarını topladı. Hakk Teâlâ’ya ibâdet etmelerini, şeytâna ve şeytânın avânelerine uymamalarını emreyledi. Sonra Şît (a.s.)’a, Peygamberimiz (s.a.v.)’in nurunu çok dikkatle muhâfaza etmesini vasiyet etti. Âdem (a.s.) vasiyetini tekrar etti. Kelîme-i Tevhîd’i söyledi. Zürriyetinden gelecek peygamberlere bu vasiyeti ulaştırmalarını emreyledi. Sonra Şît (a.s.)’a döndü; “Ey Şît, benim ecelim yaklaştı. Benden sonra halîfem ol. Dîni yaymağa gayret eyle. Hakk Teâlâ’yı zikredince, Muhammed  (s.a.v.)’i de birlikte zikret ve onun rûhâniyetinden istifâde eyle. Şît (a.s.)’ı yanına çağırıp gece ve gündüzdeki kıymetli vakitleri ve bu vakitlerde yapılması gereken ibâdetleri öğretti. Nuh (a.s.) zamanında vuku bulacak tufanı önceden ona bildirdi. Tufandan sonraki vuku bulacak hâdiseleri de haber verdi. Vasiyetini yazıp Şît (a.s.)’a verdi.”(Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, 1.c., 35.s.)

  1. İBRAHİM (A.S.)’IN YOLUNDA OLANLAR

ANCAK ÜMMET-İ MUHAMMED (S.A.V.)’DİR.

Allah Teâlâ Hazretleri İbrahim (a.s.)’ın menâkıb-ı celîlesini beyândan sonra İbrahim (a.s.)’ın övülmüş ahlâklarından  yüz çevirenlerin hallerinin hâyret verici  olduğunu beyân etmek üzere:“İbrahim’in milletinden kim yüz çevirir? Kimse yüz çevirmez, ancak nefsine ihânet eden ve nefsini zulmet (karanlıklar) içinde terk eden yüz çevirir! Zât-ı ulûhiyetime kasem (yemin) ederim ki Biz muhakkak dünyâda İbrahim’i ihtiyar ile (seçerek) nâs (insanlar) arasında nübüvvete intihâb ettik (peygamberlik verdik) ve o âhirette de elbette sâlihler zümresindendir.”Şu halde İbrahim (a.s.)’ın milletine ittibâ etmek (uymak) lâzımdır.Gerek Yahudi ve Nasâra (Hristiyan) ve gerekse Arap, cümlesi İbrahim (a.s.)’a mensûb olmakla iftihar (eder) ve menkîbelerini  anmaktan ve fiillerine uymaktan şeref duydukları halde, Resûlullah (s.a.v.)’e îmandan yüz çevirmeleri hayret vericidir. İbrahim (a.s.) kendi zürrîyetinden Resûl gönderilmesine duâ buyurmuş ve bu duâsı eseri olarak âhir zaman Nebî’si (s.a.v.) Efendimiz gönderilmiş iken Resûlullah (s.a.v.)’e tâbi olmadılar.Hâzin Tefsîri’nde beyân olunduğuna nazaran Âyet-i Celîle’nîn iniş sebebi Abdullah ibn-i Selâm (r.a.)’ın yeğenlerinden Muhâcir’in îmandan geri durmasıdır. Abdullah İbn-i Selâm, yeğenleri Seleme ile Muhâcir’i dîn-i İslâma davetle:“Ey yeğenlerim! Siz bilirsiniz ki Allahü Teâlâ Tevrat’ta “İsmail (a.s.)’ın neslinden Ahmed isminde bir Nebî ba’s edeceğim (göndereceğim), O’na îmân eden ihtida eder (hidayete erer) ve necat bulur (kurtulur) ve îmân etmeyen dalâlette (sapıklıkta) kalır ve mel’un olur.” buyuruyor, deyince, Seleme’nin îmân edip, Muhâcir’in geri durması üzerine bu âyet-i celîlenin nâzil olduğu rivâyet edilmiştir.(Hz. Mahmud Sâmi Ramazanoğlu (k.s.), Hz. İbrahim (a.s.), 17-18.s.)

 

  1. İDRİS (A.S.)’IN MUCİZELERİ

İdris (a.s.) bizzat kendisi Allâhü Teâlâ’nın emir ve yasaklarını büyük bir dikkatle yerine getirirdi. İdris (a.s.), Allâhü Teâlâ’nın kendisine ihsân ettiği bir mu’cize olarak, ağaçlarda ne kadar yaprak olduğunu bilirdi. Melekler cemâatler hâlinde onu ziyarete gelirler, ona görünürler ve onunla sohbet ederlerdi. İdris (a.s.) onların herbirinin ismini, yaptığı işi, okuduğu tesbîhi bilirdi. Yine Allâhü Teâlâ’nın verdiği bir mucize olarak, İdris (a.s.) havadaki bulutlara dağılmaları için emir verebilirdi. Bütün bunların yanında, kavmine kendisinden sonra gelecek peygamberleri haber verdi. Onlara Resûlullah (s.a.v.)’in vasıflarını da bildirdi. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin mübârek vasıflarını şöyle anlattı: “O, âhir zaman Nebisi (s.a.v.), bütün kötülüklerden korunmuştur. Yüksek bir ahlâk üzere yaratılmıştır. Göklere ve yere dair her meseleyi, her acı ve elemin şifâ ve devâsını Allâhü Teâlâ’nın izni ile bilir ve duâsı kabul olur. Âlem O (s.a.v.)’in dîni ve daveti ile ıslah olur, düzelir.”İdris (a.s.) kendisinden sonra meydana gelecek olan Nuh Tufanı’nı da bütün tafsilâtı ile anlatmıştır. Allâh (c.c.) ona yetmiş iki lisân ile konuşmayı nasîb etti. Her kavmi kendi lisânı ile Hak dîne davet etti. İdris (a.s.) bunlardan başka insanlara, muhtelif ilimleri de öğretti. Pek çok kimseye hikmet ve matematik dersleri verdi. Fen ilimleri, tıp ve yıldızlarla alâkalı ince ve derin meselelerden bahsetti. Allâh (c.c.) ona semâların esrarını, neden meydana geldiklerini, yıldızlarla alâkalı derin bilgileri ve hesap ilmini öğretti, İdris (a.s,) bunların yanında kavmine kalem ile yazı yazmasını, elbise dikip giymeyi de öğretti. Bundan önce insanlar, hayvan derisi giyerlerdi. Bu ilimler, Allâhü Teâlâ’nın bildirmesi ile oldu. Yoksa insanoğlunun aklı ve zekâsı, sadece araştırma yolu ile bu bilgilere ulaşamazdı.(Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, 1.c., 55.s.)

 

  1. İDRİS (A.S.)’IN

CENNET VE CEHENNEMİ GÖRMESİ

 

İdris (a.s.) Mısır’a yerleştikten sonra Aşura gününde semâya kaldırıldı. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur: “Biz onu yüksek bir mekâna kaldırdık.” (Meryem s. 57) Tabiin devrinin büyük âlimlerinden Vehb bin Münebbih (r.a.), İdris (a.s.)’ın diri olarak göğe kaldırılışını şöyle anlattı:“İdris (a.s.) zamanında yeryüzünde yaşayanların yaptıkları ibâdetler her gün Allahü Teâlâ’ya arz ediliyordu. Azrail (a.s.), İdris (a.s.)’ın hâline hayran kaldı. Onu ziyaret etmek ve sohbette bulunmak için Allâhü Teâlâ’dan izin istedi. Sonra İdris (a.s.) “Ey Azrail! Benim senden bir ricam var.” dedi. Azrail (a.s.) bu ricanın ne olduğunu sorunca İdris (a.s.); “Beni semâlara götür, cenneti ve cehennemi göreyim” dedi. Allâhü Teâlâ, Azrail (a.s.)’a, semâya götürmesi hususunda izin verdi. Azrail (a.s.) onu semâlara götürdü. Cehennem’e yaklaşınca, İdris (a.s.) Azrail (a.s.)’a; “Benim sana bir ricam var” dedi. Azrail (a.s.); “Nedir o rican?” dedi. “Mâlik’e söyle cehennemi açsın, tabakalarını göreyim” dedi. İdris’e (a.s.) cehennem gösterildi. Sonra, cenneti görmek istedi, cennet de ona gösterildi ve cennete girmesine izin verildi. Cennete girip, bir müddet geçtikten sonra, Azrail (a.s.); “Artık çık, seni yerine götüreyim” deyince, İdris (a.s.); “Buradan çıkmam” dedi. Allâhü Teâlâ aralarında hakemlik yapmak üzere, onlara bir melek gönderdi. O melek gelip, İdrîs (a.s.)’a ; “Niçin çıkmıyorsun” dedi. İdris (a.s.) ona şöyle cevap verdi: Allâhü Teâlâ; “Herkes cehenneme uğrayacaktır.” buyurdu. Ben oraya uğradım. Allâhü Teâlâ: “Onlar cennetten çıkmayacaklardır.” buyurdu. İşte ben bunun için çıkmam” dedi. Bunun üzerine Allâhü Teâlâ, Azrail (a.s.)’a; “O, oraya benim iznim ile girdi, yine benim emrim ile oradan çıkar.” buyurdu. İşte; “Biz onu yüksek bir makama yükselttik.” (Meryem s.7) âyet-i kerîmesinden murâd budur.(Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, 1.c., 58.s.)

 

NÛH (A.S)’IN TEBLİĞİ’NE UYMAYANLARIN SONU

Nûh (a.s) tebliğ vazifesini yapıp, kavmini yılmadan, yorulmadan devamlı surette Allâh (c.c.)’e imân ve kulluk etmeye çağırıp, isyan ederlerse azaba yakalanacaklarını bildirdi, fakat çok az kimse imân etmişti. Kavmi bu dâvete uymadıkları gibi, Nûh (a.s)’ı kendilerine doğruyu, hakkı anlatırken dinlememek için elbiseleriyle başlarını kapatıyor bir taraftan da ona inananlara işkence yapıyorlardı. Nûh (a.s) gittikçe azan kavmine:“Ben size zor bir teklif yapmıyorum. Puta tapmaktan vazgeçip Allâhü Teâlâ’ya ibadet ediniz. Sizlerin herbir grubu başka bir gruptan korkuyor, zulüm görüyorsunuz ve zulmediyorsunuz. Allâh’tan korkunuz zulmedenlerden ve mazlumlardan olmayınız.” diyordu. Her geçen gün daha da kötüleşen bu insanlar, bir türlü fitne, fesat ve sapıklıktan el çekmiyorlardı. Nûh (a.s) böylesine düşmüş olan insanlara acıyor, şefkât ve sabırla onları kurtarmaya çalışıyordu. Onlar ise bunu idrak edemeyip karşı çıkıyorlar, Nûh (a.s)’ı taşa tutuyorlar, onu şehirden kovuyorlar, evini harap ediyorlar, sapıklıkla itham ediyorlardı.İsyanları sebebiyle Allâh (c.c) onlara gazap etti. Senelerce yağmur yağdırmadı, hayvanları helâk oldu. Bağları bahçeleri kuruyup, servetleri kayboldu. Son derece muhtaç ve fakir hâle düştüler. Onların bu hâli karşısında Nûh (a.s.); “Ey kavmim başınıza gelen bunca belâlar günâhlarınız sebebiyledir. Putlara tapıp, Allâh (c.c.)’a ibadetten kaçındığınız için Allâh (c.c) size gazap etti. Bu sebeple yağmurlar kesildi. Büyük sıkıntılara düştünüz. Ama Rabbinizden günâhlarınızın bağışlanmasını isteyin, sizi affedip üzerinize rahmet yağmuru göndersin. Size mallar ve evlatlar ihsan ederek imdat etsin. Nihâyet bir gün ölüp kabre gireceksiniz. Rabbiniz sizi bir müddet kabirde beklettikten sonra diriltecek ve amellerinizin cezasını ve mükâfatını verecek.” Diye nasihat etmesine rağmen onlar yalanlamış ve şirk koşmaya devam etmişlerdir. Azâb vakti geldiğinde, yerdeki su kaynakları, şiddetli yağmurlarla birleşerek dev boyutlu bir taşkına neden olmuştur.

“Onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte olanları kurtardık, ayetlerimizi yalan sayanları da suda boğduk. Çünkü onlar kör bir kavimdi.” (A’raf Suresi s. 64)(Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, 20.c., 14-17.s.)

 

NUH TUFANI

Nûh (a.s), yüzyıllar boyu insanları Allâhü Teâlâ’ya iman etmeye çağırdığı hâlde insanların iman etmemeleri üzerine onlara şöyle dedi. “Ey insanlar! Ben size doğru yolu göstermek için Allâh (c.c.) tarafından görevlendirildim. Bir ömür boyu size nasihat ettim. Dinlemediniz, benimle alay ettiniz. Bana, inananlara eziyet edip, incittiniz. Geliniz, dâvetimi kabul ediniz. Cahillik etmeyiniz Allâh (c.c.)’ya   itaat ediniz. Ben sizin hayır ve iyiliğinizi istiyorum. Siz bilmiyorsunuz ama Allâh (c.c.)’nun azabı en kısa zamanda büyük bir tufan şeklinde gelecek. Şu yaptığım gemi, iman edenlerin binip kurtuluşa ereceği gemidir. Kurtulmayı isteyen iman etsin ve benimle yolcu olsun.” Kâfirler bunun üzerine “Ey Nûh, uzun yıllardan beri bu sözleri söylüyorsun. Şimdi de kuru bir çöl ortasında büyük bir gemi yaptın. Bizi tufanla korkutuyorsun biz sana da söylediklerine de inanmıyoruz.” dediler. Bunun üzerine şöyle dua etti: “Ya Rabbi! Gerçekten kavmim beni yalanladı. Artık benimle onların arasındaki hükmü sen ver. Beni ve beraberimdeki müminleri kurtar.” (Şuara s. 117-118) Allâh (c.c.) “Nihâyet helak etme emrimizin, azabımızın vakti geldiği, tennûrun (fırının) taşıp fışkırdığı zaman biz Nûh’a şöyle emreyledik ki, kendisinden faydalanılan hayvanların her cinsinden erkek ve dişi birer çift hayvanı gemiye koy. Üzerlerine boğulma emri takdir edilenler hâriç aile halkını bir de iman edenleri gemiye yükle.” (Hûd s. 40) buyurdu. Geminin yapımı tamamlanınca Nûh (a.s), iman edenlerle birlikte gemiye yerleşti. Gökten çok şiddetli bir yağmur yağmaya ve yerden de sular fışkırmaya başladı. Tufan başladığı sırada Nûh (a.s) iman etmeyen oğlu Yâm (Kenan), boyunun yeterince uzun olduğunu, gerekirse yüksek bir yere çıkıp kurtulabileceğini söyleyerek gemiye binmedi ve Nûh (a.s)’a inanmayan putperest kavim ile boğularak helak olup gitti. (Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, 2.c., 25-26.s.)

 

NUH (A.S.)’IN OĞULLARINA

TAVSIYELERI VE VEFATI

Nûh (a.s.)’ın tufandan sonra, üç yüz elli yıl daha yaşadığı rivâyet edilmektedir. Nûh (a.s.), kamıştan bir kulübe edinmişti. “Keşke, bundan daha sağlam bir ev yapsaydın?” denilince: “Ölecek bir kimse için, bu bile çok!” demiştir.Nûh (a.s.), vefâtı yaklaştığı sırada, yerine büyük oğlu Sâm’ı vekil bırakmıştı. O’na şöyle nasihat etti:“Ey oğulcağızım! Kalbinde, zerre ağırlığınca şirk olduğu halde, kabre girme! Çünkü Allâh (c.c.)’nun huzuruna müşrik olarak gelen kimse için bir delil yoktur. Ey oğulcağızım! Kalbinde, zerre ağırlığınca, kibir bulun-duğu halde, kabre girme! Çünkü Kibriya (büyüklük), Yüce Allâh’ın ridâsıdır (örtüsüdür). Ridâsı hakkında çekişen kimseye, Allâh (c.c.), gazap eder. Ey oğulcağızım! Kalbinde, zerre ağırlığınca, Rahmetten ümit kesmiş olarak kabre girme! Çünkü dalâlete düşmüş kim-seden başkası, Allâh (c.c.)’nun rahmetinden ümit kesmez. Ben, sana vasiyetimi söylüyorum: Sana, iki şeyi emir ve seni, iki şeyden de, nehyediyorum. Sana (Lâ ilahe illallah) Kelime-i Tevhid’ini emrediyorum. Çünkü yedi kat göklerle yedi kat yerler, bir terazi kefesine ve “Lâ ilahe illallah” kelimesi de diğer bir kefeye konulsa, bu, onlardan ağır gelir. Eğer, yedi kat göklerle yedi kat yerler, uçsuz bucaksız bir çember olsalar, “Lâ ilahe illallah” ve “Sübhânallâhi ve bihamdihî” kelimeleri onları kırar. Çünkü bunlar, her şeyin duasıdır ve halk bunlarla rızıklanır. Seni şirkten ve kibirden nehyediyorum. Gücün yeterse, kalbinde, şirkten ve kibirden hiçbir şey bulundurmamaya çalış!” Rivâyete göre: Nûh (a.s.)’a, vefatı yaklaştığı sıralarda “Ey Ebülbeşer ve ey uzun ömürlü! Dünyayı, nasıl buldun?” diye sorulmuştu. Nûh (a.s.): “Onu, iki kapılı bir ev gibi buldum. Bir kapısından girdim, diğer kapısından çıktım!” demiştir. Nûh (a.s.), bir şey yediğinde ve içtiğinde, bir elbise giydiğinde, bir binite bindiğinde “Elhamdülillah” derdi. Bundan dolayı, Yüce Allâh (c.c.), ona “Şükredici bir kul” ismini vermiştir.(Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, 2.c., 3-53.s.)

 

HÛD (A.S)’IN PEYGAMBER OLUŞU

Yemen’de bulunan Âd kavmine gönderilen peygamberdir. Çocukluğundan itibaren Allâhü Teâlâ’ya ibâdet etmekle meşgul olan, ticaretle de uğraşan Hûd (a.s), gayet şefkatli ve çok cömertti. Âd kavminin bulunduğu beldede bağlar, bahçeler her tarafı sarmış ve İrem bağları diye meşhur olmuştu. Güçleri, kuvvetleri ve cüsseleri ile meşhur olan bu insanlar, maddi güçlerinin çokluğuna bakarak azdılar ve doğru yoldan ayrıldılar. Allâhü Teâlâ’yı unuttular ve çeşitli putlara tapmaya başladılar.Allâhü Teâlâ, Âd kavmine doğru yola kavuşturmak için Hûd (a.s)’ı onlara peygamber gönderdi. Bu hususta Kur’ân-ı Kerimde mealen buyuruldu ki: “Âd kavmine kardeşleri Hûd’u pey-gamber olarak gönderdik. Hûd (a.s) onlara; “Ey kavmim! Allâhü Teâlâ’ya ibâdet edin. İbâdet edilecek ondan başkası yoktur. Hâlâ O’nun azabından korkmayacak mısınız?” (A’râf s. 65) dedi. Onları putlara tapmaktan vazgeçmeye, zulüm ve günahlardan tövbe ederek Allâhü Teâlâ’ya şükür ve ibâdete çağırdı. Fakat Âd kavminin insanları, Hud (a.s)’ı dinlemeyip, ona karşı kaba ve inkârcı davrandılar. Hûd (a.s) kavminin bu tutumu üzerine onlara; “Ey kavmim. Allâh’a kulluk edin, sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. (O’na karşı gelmekten) sakınmaz mısın? Ey kavmim, bende bir sapıklık yok; ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyuruyorum, size öğüt veriyorum ve Allâh tarafından, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum” (A’râf s. 65-72).“Ey kavmim, Allâh’a kulluk edin, O’ndan başka ilâhınız yoktur. Siz (putları Allâh’a ortak koşmakla) sadece iftira ediyorsunuz. Ey kavmim, ben sizden bunun için bir ücret istemiyorum. Benim ücretim beni yaratana aittir. Aklınızı kullanmıyor musunuz? Ey kavmim Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tövbe edin (O’na yönelin) ki gökten üzerinize bol bol rahmet göndersin, kuvvetinize kuvvet katsın, suç işleyerek (Allâh’tan) yüz çevirmeyin” (Hûd s. 50-52) diyerek Allâh (c.c.)’ın tebliğini kavmine bildirdi.(Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, 2.c., 55-59.s.)

 

AD KAVMİNİN HELÂKİ

Hûd (a.s.), kavmini doğru yola kavuşturmak için tebliğ vazifesine başladı. Onları putlara tapmaktan, Allâhü Teâlâ’ya şükür ve ibadete çağırdı. Fakat Âd kavminin insanları, Hûd (a.s.)’ı dinlemeyip, ona karşı kaba ve inkârcı davrandılar. Hûd (a.s.) kavminin bu tutumu üzerine; “Eğer doğru yola gelmezseniz, haberiniz olsun, ben size tebliğ vazifemi yapıyorum; Rabbim size acı bir azap gönderir de helâk olursunuz?” buyurdu. Azgın Âd kavmi, Hûd (a.s.)’dan mucize göstermesini istediler. Hûd (a.s.), onların istediği mucizeleri gösterdi fakat Âd kavmi, gösterilen mucizelere rağmen inanmadılar ve azabı getiremeyeceğini söylediler. Kavminin ıslah olmayacağını anlayan Hûd (a.s.); “Ya Rabbi! Sen her şeyi biliyorsun. Ben onlara peygamberliğimi bildirdim. Ey Rabbim! Onlara, ders almalarına vesile olacak bir musibet ver?” diye bedduada bulundu. Allâhü Teâlâ, Âd kavmine önce kuraklık, kıtlık musibetini verdi. Yeşillikler sarardı, soldu. Meşhur İrem Bağları yok oldu. Sürekli bunaltıcı rüzgârlar esiyordu. Bu arada Hûd (a.s.), kavmini imana, tövbe ve istiğfara dâvete devam ediyordu. Hûd (a.s.)’ın dâvetleri onların aklını başlarına getirmeye yetmedi. Artık onlara azabın gelmekte olduğu Hûd (a.s.)’a bildirildi. Bir sabah Hûd (a.s.), iman edenleri bir araya topladı. Gün ağarırken ufukta siyah bir bulut belirdi ve insanlar onu yağmur sandı. Hûd (a.s.) ise onun korkutucu azap olduğunu söyledi. Rüzgâr, korkunç bir ses çıkararak vadiyi kapladı. Âd kavmi, kasırgadan kurtulmak için tutundukları ağaç ve taşlarla birlikte paramparça oldular. Daha sonra rüzgâr bunları sürükleyip denize attı. Mal ve mülklerinden hiçbir eser kalmadı. Âd kavminin helâk oluşu, Kuran-ı Kerîm’de mealen şöyle bildirilmektedir: “Nihâyet Hûd’u ve beraberindeki iman edenleri, rahmetimizle kurtar-dık ve ayetlerimizi tekzip ederek, yalanlayarak iman etmemiş olanların kökünü kestik.” (A’râf s. 72)(Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, 2.c. 75-76.s.)

 

SALİH (A.S.)’IN PEYGAMBER OLUŞU

Semûd kavmine gönderilen peygamberdir. Semûd kavmi geçim bolluğu içinde yaşadılar, çok çalışıp, bağlar, bahçeler kurdular, çöllerin kuru sıcağından kurtulup, dağları oyarak tepelere saraylar, ovalara köşkler kurdular. Sanatta ve servette iyice ilerlediler. Ancak, zevk ve safâya düşüp, hak dinden uzaklaştılar. Semûd kavmi, işi büsbütün azıtıp Allâh (c.c.)’un emrine aykırı olarak putlara tapmaya, yeryüzünde fesat çıkarmaya, taşkınlık etmeğe başladıkları zaman, Yüce Allâh, onlara, Salih (a.s.)’ı peygamber olarak gönderdi. Sâlih (a.s), bu kavim arasında herkesle iyi geçinen, zayıfları koruyan ve üstün ahlâkıyla sevilen bir zattı. Salih (a.s.), Semûd kavmini, bütün putları atarak bir olan Allâh (c.c.)’a, hiçbir şeyi ortak koşmaksızın imân ve ibadet etmeye davet etti. Kuran-ı Kerim’de: “Andolsun biz, “Allah’a kulluk edin” diye (uyarması için) Semûd kavmine, kardeşleri Salih’i peygamber olarak gönder-miştik…” (Neml s. 45).Sâlih (a.s.)’ın bu dâveti karşısında pek az kimse imân etti. Salih (a.s.)’ı ve teblîgatını, küfür ve inkârla karşıladılar. Sâlih (a.s.) onlara: “Ey Semûd kavmi! Siz içinde bulunduğunuz bu güzel bağ ve bahçelerle ve çağlayan sularla beraber ebedî olarak burada kalacağınızı mı zannediyorsunuz? Bu evleri kim yaptı. Şimdi kim oturuyor, hiç düşünüyor musunuz? Bu bağların ve bahçelerin ilk sâhipleri kimlerdi, şimdi kim oturuyor? Belki onlar da sizin gibi kendilerini burada ebedî kalacak zannediyorlardı. Fakat hepsi ölüp gittiler. Siz de gelip geçenler gibi öleceksiniz. Âhirette, yaptıklarınızdan birer birer hesâba çekileceksiniz. Henüz fırsat eldeyken bana tâbi olun. Şunu iyi bilin ki, bugün sizi aldatıp, Allâh (c.c.)’a isyân ettirenler, ilâhî azaptan kendilerini de sizi de kurtaramayacaklardır. Çünkü onlar da sizin gibi âciz insanlardır.” diyerek tebliğini tüm insanlara anlattı.(Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, 2.c., 83-85.s.)

  1. SALİH (A.S.)’IN DEVESİ VE KAVMİN HELÂKI

Salih (a.s.) Semûd kavmine Allâh (c.c.)’e imana, iyilik yapmaya davet ediyordu. Davetini, kabul etmedikleri takdirde, Allâh (c.c.)’un gazabına ve azabına uğrayacaklarını, onlara haber verdi. İş, uzayıp gidince, Salih (a.s.)’dan, söylediklerini doğrulayacak bir ayet, bir mucize göstermesini istediler. Kavmi ona: “Ey Salih! Şu kayanın yanına bizimle birlikte git. Kayanın içinden, bizim için, şöyle şöyle vasıfta bir dişi deve çıkarırsan, senin Peygamberliğini, doğrular ve sana, imân ederiz!” dediler. Böylece Salih (a.s.) yapamayacak ve mahcup olacaktı. Salih (a.s.), bunu yaptığı takdirde, peygamberliğini tasdik ve kendisine iman edecekleri hakkında onlardan kesin söz aldıktan sonra, kayanın yanında namaz kıldı, Yüce Allâh’a dua edince, kaya titredi, sonra da, ikiye ayrılarak, içinden, istedikleri vasıfta bir deve çıktı. Bunu gören bazı insanlar imân etti fakat çoğunluk gene inkârda ısrar etti.Semûd kavmi, bu deveyi, istedikleri kadar sağarlardı. Deve, bir gün, Semûd kavminin suyundan içer, bir gün de, onlar devenin sütünü sağar, içerlerdi. Fakat Semûd kavmi, Rab’larının emrine karşı, kibir ve gurura düştüler, azgınlık ettiler, deveyi boğazladılar. Bunun üzerine Salih (a.s.) onlara korkunç bir azabın yaklaştığının haberini verdi. Üç gün daha yaşayacaklarını ilk gün yüzlerinin sararacağını ikinci gün kızaracağını üçüncü gün ise kararacağını sonra azabın geleceğini söyledi. Mucizeler belirince helâk olacaklarını anladılar fakat artık çok geçti. Dördüncü gün, kendilerine, azaptan, neler geleceğini bilmiyorlar, etraflarına bakınıp duruyorlardı. Sabaha girdik leri sırada, onlara göklerin bütün gürlemelerini, yeryüzünün bütün çığlıklarını içinde taşıyan öyle bir bağırışla bağrıldı ki, bir anda göğüslerindeki kalpleri parçalandı. Solukları, kımıldamaları, kesiliverdi, hepsi helâk olup gitti. Allâh (c.c.)’un, bu azaptan koruduğu bir tek kimseden başka, doğu, batı arasında, onlardan, helâk olmadık bir kimse kalmadı.(Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, 2.c., 91.s.)

 

İBRAHİM (A.S.)’IN RABBİNİ BİLMESİ

Hz. İbrahim (a.s.) zamanında yaşamış zalim hükümdar Nemrut, bir vakit bir rüya gördü. Bu rüyasını yorumlayan kâhinler bir oğlan çocuğunun doğacağını onun tahtını ve saltanatını devireceğini söylediler. Zalim Nemrut da o sene doğan bütün erkek çocukları öldürdü. Fakat Allâh (c.c.), Hz. İbrahim (a.s.) ve annesini korudu. Doğum vakti gelince de annesi şehirden kaçarak bir mağaraya sığındı ve Hz. İbrahim (a.s.) dünyaya geldi. Hz. İbrahim (a.s.), her fırsatta annesine Rabbini soruyordu fakat doğru cevabı alamıyor ve Rabbini aramaya devam ediyordu.Bir gün annesi onu babasına götürdü ve ona Rabbini sor-du. Babası ise onu azarlayıp, tokatladı. Yüce Allâh, İbrahim (a.s.)’ın, Rabbini arayışını Kur’ân-ı Kerim’inde şöyle açıklar: “Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü, Rabbim budur, dedi. Yıldız batınca, batanları sevmem, dedi. Ay’ı doğarken görünce, Rabbim budur, dedi. O da batınca, Rabbim bana doğru yolu göstermezse elbette yoldan sapan topluluklardan olurum, dedi. Güneşi doğarken görünce de, Rabbim budur, zira bu daha büyük, dedi. O da batınca, dedi ki: Ey kavmim! Ben sizin (Allah’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Ben Hanif olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah’a çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” (Enam s. 76-79) İbrahim (a.s.), kavminin putlara tapışına şaşıyor ve onlara bunun yanlış ve saçma olduğunu söylüyordu. İbrahim (a.s.): “Allâh (c.c.)’den başka ilâh yoktur. O (c.c.), benim Rabbimdir! O (c.c.), her şeyin Rabbidir!” dedikçe, Nemrut’un bunları duymasından korkarlardı. Bir gün babası, birisinin, Nemrut’a ihbar edeceğinden korkarak durumu ona anlattı. Nemrut’ta onu çağırmasını söyledi. Huzura çıktığında kendisine itaat etmesini, Tanrı olduğunu söyledi. Fakat İbrahim (a.s.) Allâh’ın tek Rab olduğunu söyleyince onu kovdu, babasına onu azarlamasını, daha küçük olduğunu, azabıyla korkutmasını emretti. İbrahim (a.s.)’ın kendisine itaat edeceğini düşünüyordu.(Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, 3.c., 22-27.s.)

 

İBRAHİM (A.S.)’IN PEYGAMBER OLUŞU VE

PUTLARI KIRMASI

Yüce Allâh, İbrahim (a.s.)’a, Cebrail (a.s.)’ı gönderip dinini öğretti ve kendisini, kavmine, peygamber olarak gönderdi. Bunun üzerine, İbrahim (a.s.)’ın, babası ve kavmiyle aralarında geçenler, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle açıklanır: “Bir zaman o babasına dedi ki: “Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın? Babacığım! Hakikaten sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Öyle ise bana uy ki, seni düz yola çıkarayım. Babacığım! Şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan, çok merhametli olan Allâh’a âsi oldu. Babacığım! Allâh tarafından sana azap dokunup da şeytanın yakını olmandan korkuyorum.” Babası: “Ey İbrahim!” dedi, “Sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni taşlarım!” (Meryem s. 42-46) İbrahim (a.s.)’ın, putlara karşı tutum ve davranışı, kavmi arasında yayılmıştı fakat onlar hak yola dönmeyi kabul etmiyorlardı. Bunun üzerine İbrahim (a.s.) bir tuzak hazırladı. İbrahim (a.s.), putların bulunduğu binaya geldi. Bir baltayla putları kırdı ve parça parça etti. Yalnız, onların en büyüğünü bıraktı. Baltayı da, en büyük putun boynuna astı. Putperestler, putların halini görünce; “Bunu, bizim tanrılarımıza kim yaptı?  İşittik ki, İbrahim diye anılan bir genç, bunları, diline dolayıp duruyordu. Biz, ondan başka, hiç kimsenin, böyle söylediğini işitmedik. Sanıyoruz ki bu işleri yapan da, odur!” dediler. Derken, kavmi, koşarak onun yanına geldiler. İbrahim (a.s.), onlara: “Siz, kendi elinizle yontmakta olduğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Hâlbuki sizi de, elinizle yapageldiğiniz şeyleri de, Allâh, yaratmıştır.” dedi. İbrahim (a.s.), getirildikten sonra, halk toplandı ve bunu onun yapıp yapmadığını sordular. İbrahim (a.s.) ise, “Belki, onların şu büyüğü yapmıştır! Eğer, konuşurlarsa, onlara sorunuz.” deyince, akıllanır gibi oldular fakat bu uzun sürmedi. Putların konuşamayacağını söylediler. İbrahim (a.s.) ise putların ne kendilerine ne de insanlara faydalı olacağını söyledi. Akıllanıp Allâh (c.c.)’un dinine uymalarını öğütledi.(Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, 3.c., 36-38.s.)

 

YÛSUF (A.S.)’IN YAŞADIKLARINDAKİ HİKMET

Allâhü Teâlâ, Ya’kub ve Yûsuf (a.s.)’a şiddetli bir gam, büyük br keder takdir buyurdu ki, Allâh (c.c.)’dan başka her şeyden alâkayı keserek O (c.c.)’a dönüp sabır ve tahammül ile yüksek derecelere ulaşsınlar. Yûsuf (a.s.)’ın on iki sene zindanda hapis ile riyâzat ve meşakkatli mücâhadelere tahammül etmesi bu hikmet üzerinedir. Yûsuf (a.s.), bir gün aynada yüzüne bakarak güzelliğini beğenmiş ve demiş ki: “Eğer köle diye satılmış olsam, bana paha biçilmez. Çok para ederim.” Allâh (c.c.)’un hikmetine bak ki kıymetsiz bir bedel ile satılmış. Muhakkak ki ucub yani bir kişinin kendini beğenip başkasını beğenmemesi, yetmiş senelik ibâdeti giderir ve mahveder.Cemâl ve kemâlin hepsi Allâhü Teâla Hazretlerine mahsustur. Her bir kul için, Hak rıza ve muhabbetinden gayri kendini bağlayan şeylerden kurtulmaya cehd ve gayret etmek elzemdir. Bütün tasfiye yolları pek meşakkatli oldu-ğundan, esbabına tevessül de edeb ile mihnet ve ezaya tahammül iledir. Bu hikmete binâen buyrulmuştur ki: “Bana edilen ezâ (eziyet, işkence) hiçbir nebîde olmadı.” (Yûsuf s. 18).(Hz. Mahmud Sâmi Ramazanoğlu (k.s.), Hz. Yûsuf  (a.s.), 37-38.s.)

AYNAYA BAKINCA YAPILACAK DUA

Enes (r.a.)’dan yapılan rivayette Resûlüllah (s.a.v.) aynada yüzüne baktığı zaman:“Elhamdü lilîâhillezî sevvâ haîkî feaddelehû ve keneme surete vechî fehassenehâ ve ce’alenî mine’l-müslimîn.- O Allah’a hamd olsun ki, benim yaratılışımı düzgün yapmış ve onu dengeli bir hale koymuştur, yüzümün şeklini iyi yapmış ve onu güzelleştirmiş  ve beni de müslümanlardan yapmıştır” derdi.Enes (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre, Resûlüllah Sal lallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: “İnsan hoşuna giden bir şeyi görür de şöyle derse ona zarar vermez: Mâ şâellâhu lâ kuvvete illâ billâh.”(Nevevî, el-Ezkâr)

 

  1. YUSUF (A.S.)’IN KUYUDAKİ DUÂ VE ZİKİRLERİ

Yusuf (a.s.) kuyuya atıldığında on iki yaşındaydı. Bu esnâda, Cebrail (a.s.)’a Sidre-i Müntehâ’dan bir hitap erişti ki: “Kuluma yetiş” ve Cebrâil (a.s.) yetişti. Yusuf (a.s.)’ı kuyuda bir taş üzerine oturttu. Kuyuda yılan, bö-cek, haşarât da vardı. Böceklere dedi ki: “Meskenlerinize çekilin, zira enbiyadan bir nebî geldi, delikten çıkmayın”. Fakat yılan, Yusuf (a.s.)’a kastetti, fışladı. Cibril derhal sus diye sayha eyledi. Yılanın bir daha sesi çıkmaz olduğu gibi neslinden gelenlerin de sesleri çıkmaz oldu.Yusuf (a.s.) kuyuya atılınca şu duâyı okumuştu: “Ey gâib olmayan Şâhid, ey uzak olmayan Karîb, ey mağlup olmayan Gâlib! Sen benim üzerimden musibeti kaldır. İçinde bulunduğum halden kurtulacak kapı aç”. Cebrâil (a.s.) ise Yusuf (a.s.)’a şu duayı öğretti: “Ey her belâyı kaldıran Allâh’ım ve her duâyı kabul eden Rabbim, Ey kırık kalpleri iyileştiren, ey güçlükleri kolaylaştıran ve ey gariblerin sahibi, ey yalnızların tesellîcisi, ey senden başka ilah olmayan!.. Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim. Beni bütün sıkıntılardan kurtarmanı diler, muhabbetini kalbime koyarak, senden gayrı ne düşünce ne de zikrim olmamasını, her türlü isyân ve fena halden muhafaza buyurmanı ve rahmetinle muamele etmeni niyâz ederim. Ey Erhamü’r-rahîmin olan Allâh…”Yusuf (a.s.) kuyuya atılınca, Allâh (c.c.)’un güzel isimlerini zikre başladı. Bunu melekler işitti ve dediler ki: “Yâ Râb, kuyuda güzel bir sâdâ işitiyoruz, bize bir saat mühlet ver.” Allâh (c.c.) buyurdu ki: “Siz dememiş miydiniz “Yâ Rabbi! Orada fesad çıkaracak ve kanlar dökecek bir kimse yaratacaksın?” (Bakara s. 30)Melekler Yusuf (a.s.)’ın zikri ile me’nûs oldular ve dediler ki: “Ya Rabbi bize mühlet ver, O’na katılalım.” Melekler de zikrullahın şerefine binâen yeryüzüne inip ehl-i zikirle birlikte olurlar. (Hz. Mahmud  Sâmi Ramazanoğlu (k.s.), Hz.Yusuf (a.s.), 37-38.s.)

 

ŞUAYB (A.S.) VE KAVMİ

Kur’ânda adı geçen peygamberlerden olan Şuayb (a.s.); kavmini güzel ve yüksek sözlerle uyarmağa çalıştığı için, kendisine “Peygamberler Hatîbi” denilmiştir. Şuayb (a.s.), onları, Yüce Allâh’a, ibâdet ve tâata davet etti. Yer yüzünde fesad çıkarmaktan, halkı, Allâh (c.c.) yolundan men etmeğe çalışmaktan, zulümden, eksik para kesmekten ve benzeri kötülüklerden sakındırdı. Yüce Allâh’ın verdiği rızık bolluğu ve geçim rahatlığı; ancak, onların, Allâh (c.c.)’a karşı küfürlerini artırıp azâblarını çabuklaştırmağa yaradı. Azgınlık ve sapkınlıkta devam ettiler. “Medyen’e de kardeşi Şuayb’i gönderdik. O dedi ki: “Ey kavmim! Ancak Allâh (c.c.)’ya kulluk edin. Sizin O’ndan başka hiçbir tanrınız yoktur. Ölçüyü tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi bir nimet ve refâh içinde görüyorum. Şüphesiz ki ben bir gün hepinizi çepeçevre kuşatacak azâbdan korkmaktayım.”“Ey kavmim! Ölçüde ve tartıda adâleti yerine getirin. İnsanların eşyasını, mallarını, haklarını eksiltmeyin. Yeryüzünde  fesatçılar olarak fenalık yapmayın. Eğer Mümin kimseler iseniz Allâh (c.c.)’ün bıraktığı helâl kâr, sizin için daha hayırlıdır. Bununla beraber, ben sizin üzerinizde bir bekçi de değilim.”Dediler ki: “Ey Şuayb! Namazın sana atalarımızın taptığı şeylerden yahut mallarımızdan ne dilersek onu yapmamızdan vazgeçmemizi mi emrediyor? Çünkü sen evet sen yumuşak huylu ve aklı başında bir adamsın.”“Ey kavmim” dedi. “Ya ben, Rabbimden gelen apaçık bir buhran üzerinde isem ve O, bana kendi tarafından güzel bir rızık ise buna ne diyeceksiniz? Size koyduğum yasağa rağmen kendim size muhalefet etmek istemiyo-rum ki. Ben gücümün yettiği kadar ıslâhtan başka bir şey arzu etmem. Benim muvaffakıyetim, ancak Allâh (c.c.)’ün yardımıyladır. Ben yalnız  O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na döndüm.” (Hud s. 84-88)(Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (k.s), Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsiri, s.159-161)

 

SABR-I CEMÎL’İN MANÂSI

Sabr-ı Cemil: Bir belâ anında Allâh (c.c.)’dan şikâyet etmemektir. Enes bin Mâlik (r.a.)’ın Nebî (s.a.v.)’den rivâyetinde:“Bir adam Yâkub (a.s.)’a gelerek: “Gözünün gitmesine ve belinin bükülmesine sebep nedir” diye suâl ettiğinde; “Bünyâmin’e olan üzüntümdür” dedi. Hemen Cebrail (a.s.) gelip Yâkub (a.s.)’a, “Allâh (c.c.)’dan gayrisine şikâyette mi bulunuyorsun” deyince Yâkub (a.s.), “Dökülüp saçılmamı ve üzüntümü ancak Allâh (c.c.)’ya şikâyet ederim” dedi. Cebrail (a.s.) da, “Ne dediğini Allâh (c.c.) senden daha iyi bilir” deyip gitti. Yâkub (a.s.) evine girdi, dedi ki, “Ey Rabbim! Şu ihtiyar, perîşan hâlime râhmet etmez misin? Gözlerim gitti, belim büküldü, ne olur yavrularımı bir kerecik daha göster de onları kucaklayayım, yüzüme süreyim, sonra yine ne murâd edersen yap!”Cebrail (a.s.) tekrar geldi ve, “Ey Yâkub müjde” dedi. “Allâh (c.c.) sana selâm ediyor ve diyor ki: “Değil mi ki bana böyle bir niyazda bulundun, eğer onlar ölmüş olsalardı bile diriltir sana kavuştururdum ve gözlerini rûşen kılardım.” Hz. Enes (r.a.); Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu rivâyet ediyor. “Ya’kûb (a.s.) akşam olunca bir haberci ile iIân ederdi ki, kim oruçlu ise gelsin yemeğe hazır olsun. Sabah olunca da yine bir haberci nida ederdi ki, kim ki yemek yemek isterse (kahvaltıya) Ya’kûb’un yemeğine gelsin. Ya’kûb (a.s.) rüyasında melekü’l mevt (Azrail (a.s.))’ı gördü, oğlunu sordu. Melek o hayattadır deyince şük-ren Cenâb-ı Hakk’a secde eyledi. Yûsuf (a.s.) Cebrail (a.s.)’a sordu: “Ey Rûhu’l Emîn? Ya’kûb dan haberin var mıdır?” “Evet. Allâh (c.c.) ona sabr-ı cemîl ihsân etti ve onu senin hüznünle mübtelâ kıldı.”(Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (k.s.), Hz. Yûsuf (a.s), s.148-152)

 

CENÂb-I HAKK DİLERSE

ATEŞE ATTIRIR AMA YAKMAZ

Ulu’l Azm denilen büyük peygamberlerden olan İbrahim (a.s.) kâfirler tarafından ateşe atılmıştır. O ateşin nasıl soğuk olup da yakmadığına dair üç ihtimal vardır. Birincisi: Ateşin hararetini ve yakmak halini Cenâb-ı Hakk’ın kaldırıp ateşin ancak ışığı kalmak suretiyle hâsıl olmuştur. Âyet-i Celîle’nin lafzına muvafık olan da budur. Bu hal İbrahim (a.s.)’ın mucizesidir. İkincisi: Hakk Teâlâ Hazretleri’nin İbrahim (a.s.)’ın cisminde ateşin yakmasına mâni olacak bir keyfiyet halk etmesiyle hasıl olmuştur. Nitekim “Semender” denilen kuş ateş içinde bulunup zarar görmediği gibi İbrahim (a.s.) da ateş içinde zarar görmemiştir. Üçüncüsü: Hakk Teâlâ Hazretleri’nin İbrahim (a.s.) ile ateş arasında bir engel yaratmasıyla gerçekleşmiştir.O makamda Hz. İbrahim (a.s.)’ın yedi gün ikamet ettiği ve: “Dünyada en ziyade lezzetlendiğim o yedi gündür!” buyurduğu rivâyet edilir.O gün dünya yüzünde bil’umum ateşlerin sönüp yanmadığı rivâyet edilir. İbrahim (a.s.)’e denildi ki: Bize faydalı öğütler ver. Bunun üzerine İbrahim (a.s.) şöyle dedi: “İnsanları dünya işleri ile meşgul oluyor gördüğünüz zaman siz de âhiret işleriyle meşgul olun. Onlar dış görünüşlerinin süslenmesi ile meşgul olurlarsa siz de kalbinizin tezyini ile meşgul olun. Onlar bağ, bahçe ve sarayların imarı ile meşgul olurlarsa, siz de kabirlerin imârı ile meşgul olun. İnsanlar birbirlerinin ayıblarıyla meşgul olursa siz de kendi ayıblarınızla iştigal edin. Onlar mahlûkâtın hizmetiyle meşgul olurlarsa sizde bütün mahlûkâtın Rabb’i olan Hâlik (c.c.)’ın hizmetiyle meşgul olun. Ey insan! Azrail (a.s.) seni çağırmadan önce sen nefsine karşı uyanık bulun. Sabır kalkanı ile zırhlan. Kötü düşmanlarla cihâda devam et. Kendini kurtarmak için ciddiyetini takın. Kötülüklerden alâkanı kes. Sana faydalı olanı al ki herkesin imdad aradığı günde necat bulursun.”(Hz. Mahmûd Sâmî (k.s.), Hz. İbrahim (a.s.), s.108-109)

 

İBRÂHÎM (A.S.)’İN BAZI FAZÎLETLERİ

İbrâhîm (a.s.)’e bülûğ çağından önce, rüşd’ü verilmişti. İbrâhîm (a.s.) Tevhîd Ehli olanların imâmı idi. İbrâhîm (a.s.) Allâh (c.c.)’ın nîmetlerine şükreden bir zâttı. İbrâhîm (a.s.), başlıbaşına bir Ümmet’ti. Allâh’a itaâtkârdı. Bâtıl  dînlerden uzak ve Muvahhid bir Müslümândı. İbrâhîm (a.s.)’e Allâh (c.c.) tarafından dünyada bir güzellik (iyi hal ve mevki) verilmiş. İbrâhîm (a.s.); yumuşak huylu, yufka yürekli, kendisini tamamiyle Allâh’a vermiş bir zât’tı.Yüce Allâh (c.c.) onu Halîl (Dost) edinmişti.Peygamberlik, kitâb, hikmet, büyük bir mülkü saltanat, İbrâhîm (a.s.)’in Hânedânına, soyundan gelenlere verilmiştir.İbrâhîm (a.s.): “Benden sonrakiler içinde, benim için bir lisân-ı sıdk ver! (Dünyada, kıyâmete kadar bâki kalacak bir yâd-ı cemil, zikr-i cemil ver! İsmimi, hep iyilikle andır!) diyerek duâ etmiş, bu güne kadar kendisine sevgi ve saygı beslemeyen hiç bir millet ferdi görülmemiştir. İbrâhîm (a.s.), bütün insanlara imâm, kendisinin makâmı da, Müslümânlara Musâlla (namazgâh) kılınmıştır. İbrâhîm (a.s.) Allâh (c.c.) yolunda ateşe atılanların, Allâh (c.c.) yolunda Hicret edenlerin ilki idi.Kıyâmet gününde insanlar, yalın ayak ve çıplak haşrolunacaklar. O gün insanların ilk giydirileni İbrâhîm (a.s.) olacaktır. İbrâhîm (a.s.), konuklayan insanların ilki idi. İbrâhîm (a.s.) ilk kez bıyığını kırpıp kısaltan,İlkkez, koltuk altı ve etek temizliği yapan,İlk kez, tırnaklarını kesen,İlk kez, misvak ile dişlerini temizleyen,İlk kez, ağzını su ile çalkalayan,İlk kez, su çekip burun temizliğini yapan,İlk kez, edep yerlerini su ile temizleyen,İlk kez, saçlarını tarayan,İlk kez, bacağına don (kilot) giyen,İlk kez, ayağına ayakkabı giyen,(Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, s. 226)

 

 

 

HAZRET-İ İBRÂHÎM (A.S.) VE NEMRÛD

“Habîb-i Zîşân’ım! Sen bilmedin mi ve sana haber gelmedi mi şol kimseden ki, Allâh-ü Teâlâ ona mülk ve saltanat verdiği için İbrâhîm’in Rabbi hakkında mücâdele etti. Ki o zamânda İbrâhîm:“Benim Rabbim diriltir ve öldürür,” dedi.Mücâdele eden (Nemrûd): “Ben de diriltir ve öldürürüm,” dedi.İbrâhîm (aleyhisselâm): “Allâh-ü Teâlâ güneşi maşrıkdan getirir, sen de kâdir isen güneşi mağribden getir.” dedi. Kâfir mebhût oldu, zîrâ Allâh-ü Teâlâ zâlim olan kavmi hidâyette kılmaz.” (Bakara s. 258) Nemrûd’un ülûhiyyet da’vâsına cür’et ve tekebbürünün sebebinin Allâh-ü Teâlâ Hazretlerinin kendisine vermiş olduğu mülk ve saltanat olduğunu Cenâb-ı Hakk bu Âyet-i Celîle’de beyân buyurmuştur. Bu karşılıklı konuşma İbrâhîm aleyhisselâm ile Nemrûd arasında Hazret-i İbrâhîm’in âteşten çıktığı gün olmuştu. Bundan önce İbrâhîm (aleyhisselâm) Nemrûd ile görüşmemişti. Cenâb-ı Hakk, Nemrûd isimli hükümdara Allâh’a îman etmesi için bir melek gönderdi. Fakat o îmân etmedi, kabûl etmedi. Melek onu ikinci olarak îmâna da’vet eyledi, o yine kabûl etmedi. Nemrûd üçüncü olarak îmana da’vet edildi, yine kabûl etmedi ve meleğe şöyle dedi: Sen tarâftarlarını topla, ben de adamlarımı toplayayım da savaşalım. Nemrûd, güneş doğarken ordusunu ve askerlerini yığdı. Cenâb-ı Hakk da ona sivrisinek sürüleri gönderdi ki, gökyüzü sinekten görülmüyordu. Böylece Cenâb-ı Hakk onlara sinekleri Musâllat kıldı. Öyle ki, sinekler onların etlerini yediler, kanlarını emdiler ve onları kupkuru kemik bıraktılar. Sineklerden biri de Nemrûd’un burnundan beynine girdi. Onun dimâğında tam dörtyüz sene kaldı. Bu sûretle de Cenâb-ı Hakk onu azâblandırdı. Nemrûd bu müddet içinde başını tokmakla dâima dövdürmüştür. Ve nihâyet Cenâb-ı Hakk onu böylece helâk etti. (Târîh-i Ebû’l-Fidâ)(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Hz. İbrâhîm (a.s.), s.17-19)

 

KISSALARIN EN GÜZELİ

“Biz sana Kur’an’ı vahyetmek sûretiyle en güzel beyânı kıssa olarak anlatacağız. Hâlbuki sen daha evvel bundan elbet habersiz olanlardan idin.” (Yûsuf s.,3)Yûsuf (a.s.)’ın kıssası, kıssaların en güzelidir. Zîrâ bu sûrede ibret, hikmet, nükte, hem dînî hem dünyevî işler için faydalar, yöneticinin durumu, memleketin hâli, kadınların oyun ve hilelerini haber, düşmanın eziyetine sabır ve aynısını yapmaya gücü yetiyorken yapmamak gibi birçok faydalar vardır. Yûsuf (a.s.) İsrailoğulları’nın en güzeli idi. Ayrıca soy yönüyle de soyu en güzeli idi.Resûlullah (s.a.v.): “İbrahim oğlu, İshak oğlu, Yâkub oğlu, Yûsuf (a.s.)”buyurmuşlardır. Yûsuf (a.s.)’ın soyu nesil yönünden silsile ile üç Nebînin neslinden gelmiştir. Güzel sûret, rüyâ tâbiri, dünyada reislik, kıtlık zamanında halkına en güzel muamele ve belâya sabır konusunda ondan daha kerim bir zât kim olabilir?“ … Müslüman olarak canımı al ve beni salihler arasına kat.”(Yûsuf s., 101) Duâların en güzeli olan bu duâ ile, ölümle Allah Teâlâ’ya kavuşmayı ilk önce Yûsuf (a.s.) temenni etmiştir. Yûsuf Sûresi “ahsen’ül kasastır”; yani kıssaların en güzelidir. Zîrâ bu sûrede ayrılık, kavuşma, gurbet, iltifatta bulunma, azarlama, aşk, âşık ve ma’şuk, hapis, kurtuluş, esaret, kölelik, azatlık, tanışma, tanımama, yönelme, kaçış, işaret, müjde, tâbir, tefsir, zorlaştırma, kolaylaştırma ve başka hiçbir kıssada olmayan güzel hikâyeler ve çeşitli muâmeleler mevcuttur. Aynı şekilde nefs-i emmâre’nin (kötülüğü emreden nefsin) tezkiyesi (temizlenmesi) ve tasfiyesi (saflaştırması) da vardır. Ayrıca anlatım yönünden en veciz ve mânâ bakımından da en kapsayıcı kıssadır.(Hz. Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Hz. Yûsuf (a.s.), s. 25-26)

 

  1. MÛSA (A.S.)’IN İBRETLİK KISSASI

Hz. Musa (a.s.) M.Ö. 1200 yıllarında yaşamış ve hayır ile şer arasındaki mücadele, onun zamanında da devam etmiştir.Bilindiği gibi firavun, onun can düşmanıdır. Bir rüyasında, doğacak bir erkek çocuğun kendisini öldürüp saltanatına son vereceğini gören firavun, yeni doğan bütün erkek çocukların öldürülmesini emretmiş, fakat Allah (c.c), Hz. Musa’yı (a.s.) muhafaza ederek, ileri yaşlarda peygamberlikle şereflendirmiştir. Firavunun Hz. Musa (a.s.) ile  mücadelesi onun peygamber olmasından sonra daha da hız kazanır. Firavun, Hz. Musa (a.s.) ile ona iman eden Beni İsrail kabilelerine pek çok eza ve cefaya başlamıştı. Bunun üzerine Hz. Musa (a.s.) ve ona tâbi olanların Mısır’dan çıkıp gitmelerine taraf-ı ilâhiden müsaade verildi. Bundan haberdar olan Firavun, pek kuvvetli bir ordu ile onları takibe başladı. Hz. Musa (a.s.) bu takipten kurtulmak için Cenâb-ı Hakk’ın şevkiyle Kızıldeniz kenarına kadar gelmişti. Önlerinde düşman gibi deniz, arkalarında da deniz gibi düşman vardı. İşte bu dehşetli vaziyette iken Allah’ın emriyle Hz. Musa (a.s.) asasını denize vurdu. O anda bir mucize olarak deniz yarıldı ve açılan yoldan geçerek selâmet sahiline ulaştılar. Firavun ve askerleri İsrailoğullarını takip ederken, denizin ayrılmış olan sularını dehşetle görmüşler, fakat kin ve düşmanlıklarından dolayı bir anlık tereddütten sonra onlar da deniz içinde açılan yola girerek takibe devam etmişlerdi. Ancak denizin ayrılmış olan suları tekrar birleşmeye başlamış ve sonunda Firavunla birlikte bütün ordusu, bir kişi dahi kurtulamadan sulara gömülmüştür. Yunus suresinin 90. âyetinde şöyle buyrulur:“İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri haksızlık ve düşmanlıkla peşlerine düştüler. Firavun boğulacağı anda: “İsrailoğullarının iman ettiğinden başka (Allah (c.c.)) olmadığına inandım, artık ben de müslümanlardanım” dedi.”(M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, 2.c, s.65-67.)

 

  1. MÛSA (A.S.)’IN İBRETLİK KISSASI

Cenâb-ı Hak firavunun son nefesteki imanını kabul etmemiş ve ona Cebrail (a.s.) vasıtası ile şöyle hitap buyurmuştur: “Ona: “Şimdi mi inandın, daha önce baş kaldırmış ve bozgunculuk etmiştin.” dendi.” Yunus suresinin 92. âyetinde ise şöyle buyrulmaktadır: “Bugün senin gark olan (Boğulan) cesedine necat (Kurtuluş) vereceğim.” “Ta ki, senden geridekilere bir ibret olsun. Ve şüphe yok ki, nastan (insanlardan) birçokları bizim âyetlerimizden (Delillerimizden) elbette gafillerdir.”Evet, Kur’an haktır ve hakikattir. Ve hiçbir hükmü yanlış çıkmamıştır. Âyetlerde gâyet bariz bir şekilde belirtilen firavun hadîsesi de, bunun bir başka örneğidir. Çünkü aradan asırlar geçmiş ve dünyada bir başka eşi bulunmayan o cesed, 3000 yıllık bir mucizeyi gözler önüne sermek üzere asrımızın sahillerine atılmıştır. Cesedin bulunduğu yer, son derece dikkat çekicidir ve bu mucizenin isbatı için başlıbaşına yeterli bir delildir. Çünkü cesed, hadîsenin meydana geldiği yerde, Kızıldeniz’in kenarındaki Cebelein mevkiinde bulunmuş ve onu kızgın kumlar arasından çıkaran İngiliz araştırma ekibi tarafından ülkelerine götürülmüştür. Bu ceset Londra’daki ünlü British Müzesi’nde cam bir fanus içinde ve secde vaziyetinde durmaktadır. Bu cesedin bütün organları tamdır. Hatta başındaki sararmış saçları ile sakalları dahi rahatlıkla görülebilmektedir. Cesedin en hayret verici özelliği ise mumyalanmamış oluşudur. Bilindiği gibi mumyalanmış cesedlerin iç organlarından bazıları çıkarılmış ve diğer kısımları ilaçlanmış durumdadır. Oysaki bu cesede el sürülmemiş ve hiç bir kimyevî muamele yapılmamıştır. Acaba cesedlerin birkaç haftada tamamen bozulduğu bili-nen bir gerçek iken, bu cesed nasıl olmuş da 30 asır boyunca çürümemiştir, dağılmamıştır? Ve mumyaların dahi zamanla bozulduğu bilinen dünyada bir eşi daha bulunmayan bu cesedin bozulmamasındaki sır nedir? Evet, bir cesedin 3000 yıl muhafaza edilmesi, mukaddes kitabımızın sahibi olan Rabbimiz’in kudretine, elbette ağır gelmeyecektir. Ancak bizler, o secde vaziyetindeki cesedden ibret almalı ve Rabbimiz’in kudreti karşısında secdeye varmalıyız.(M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, c.2 s.65-67.)

 

 

 

HÂRÛN ALEYHİSSELÂM

Hârûn Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâm’a vezîr ve destek olmak üzere, Yüce Allah tarafından peygamberlikle vazifelendirilmişti. Hârûn Aleyhisselâm; Mûsâ Aleyhisselâm’dan daha uzun boylu, daha etli, daha beyaz tenli, daha geniş sırtlı idi. Açık ve düzgün dilli, yumuşak huylu idi. Mûsâ Aleyhisselâm İsrailoğulları’na peygamber olarak görevlendirilince: “Ey Rabb’im! Ben, onlardan, bir adam öldürmüştüm. Bunun için, onların, beni, öldüreceklerinden korkarım! Kardeşim Harun -ki, o, dil bakımından, benden daha fasâhatlıdır- onu da, benimle birlikte yardımcı olarak gönder ki, benim sözlerimi, doğrulasın. Ben, konuşurken, sözlerimden, onların, anlamadıklarını, o, anlar ve açıklar. Çünkü ben, onların, beni yalanlayacaklarından korkarım!” dedi. “Senin pazunu, kardeşinle güçlendireceğiz ve size öyle bir satvet vereceğiz ki, onlar, size erişemeyecekler! Gidiniz âyetlerimizle! Siz de, size tâbi olanlar da, üstün geleceksiniz!” buyruldu. Mûsâ ve Harun Aleyhisselâmlar, Firavun’un yanına gidecekleri zaman: “Ey Rabb’imiz! Doğrusu, biz, Firavun’un, bize karşı aşırı gitmesinden (cezalandırılmakta hızlı davranmasından) yahud, taşkınlığını, artırmasından endişe ediyoruz!” diye münâcâtta bulundular.(Yüce Allah): “Korkmayınız! Çünkü ben, sizinle beraberim. Ben, (her şeyi) işitirim, görürüm! Hemen gidiniz de, ona (şöyle) deyiniz: Biz, Rabb’inin iki Elçisiyiz. Artık, İsrail oğullarını, bizimle gönder. Onlara, işkence etme!Biz, sana, Rabb’inden, hakîkî bir âyet getirdik.Selâm (ve selâmet), doğruya tâbi’ olanlaradır.Bize, şu hakîkat, Vahy olundu ki: hiç şüphesiz, azâb, (Pey-gamberleri) yalanlayanların ve (hak’dan) yüz çevirenlerin tepesindedir!” Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâmlar, Firavuna vardıklarında bu şekilde Allah’ın hükümlerini tebliğ ettiler.Firavun:“O halde, Mûsâ! Sizin Rabbiniz, kimdir?” dedi.O da:“Bizim Rabb’imiz, her şeye hilkatini veren, sonra da, yolunu, gösterendir.” buyurdu.(M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, c. 2, s. 8-104.)

 

ZÜLKİFL (A.S.)’IN PEYGAMBERLİĞİ VE BAZI

FAZİLETLERİ

Yüce Allah Eyyûb Aleyhiselam’dan sonra, Bişr b. Eyyûb (a.s.)’ı, Peygamber olarak göndermiş ve ona Zülkifl ismini vermiş, halkı, Allah’ın Birliğine inanmağa davet etmesini, kendisine emretmiştir. Yüce Allah  Enbiyâ sûresinde Eyyûb (a.s.)’ın kıssasından sonra, ZülKifl (a.s.) hakkında şöyle buyurur: “İsmail’i, İdris’i, Zülkifl’i de (an! Bunların) her biri de, Sabr (ve sebat) edenlerdendi. Onları da, rahmetimizin içine dahil ettik. Onlar, hakîkaten, salihlerdendi.”Zülkifl (a.s.)’ın, Kur’ân-ı Kerim’de, böyle, kendilerinden, övülerek bahsedilen büyük Peygamberler arasında zikredilişi, kendisinin de, Peygamber olduğunu açıkça gösterir. Zülkifl (a.s.)’a; Rum toprağındaki halk, iman ettiler, tâbi oldular ve kendisini, doğruladılar. Bunun üzerine, Yüce Allah, onlara, Allah (c.c.) yolunda cihad etmelerini, emredince, bunu, yerine getirmekten kaçındılar ve zaa’f gösterdiler:“Ey Bişr! Biz, hayatı sever, ölümü, sevmeyiz. Bununla beraber, Yüce Allâha ve Onu Resûlüne âsi olmaktan da, hoşlanmayız. Eğer, ömürlerimizi, uzatmasını ve ancak, biz, dilediğimiz zaman, bizi öldürmesini, Allâh’dan dilersen, Ona, ibadet ve Onun düşmanları ile cihad ederiz!” dediler.Zülkifl (a.s.), onlara:“Siz, benden, büyük bir şey istediniz. Bana, ağır teklifte bulundunuz.” dedi. Sonra, kalkıp namaz kıldı ve: “Ey Allah’ım! Sen, Elçilik vazifelerini tebliğ etmemi, bana, emrettin, tebliğ ettim. Düşmanlarınla, cihad etmemi, emrettin. Sen de, biliyorsun ki, ben, kendimden başkasına güç yetirmeğe mâlik değilim. Kavmimin, bu hususta benden istediklerini, Sen, benden daha iyi biliyorsun. Beni, benden başkasının günahı ile muâhaze etme! Ben, Senin gazâbından rızâna, ukubetinden affına sığınırım!” dedi.Yüce Allah, Zülkifl (a.s.)’a: “Sen kavmine, benim, onlar için seçtiğimin, kendilerinin, kendileri için seçtiklerinden daha hayırlı olduğunu öğretmedin mi?” diye vahyetti. Bunun üzerine, onlar, ecelleri sonunda ölmeye razı oldular ve ecellerinde öldüler. (M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, 1.c., 324.s.)

 

ELYESA’ ALEYHİSSELÂM’IN PEYGAMBER

OLUŞU VE BAZI FAZİLETLERİ

İlyas Aleyhisselâm, Bâlebek kralı tarafından arattırıldığı sıralarda, bir gece, İsrail oğullarından çok yaşlı bir kadının evine sığınmış, saklanmıştı. Kadının, Elyesa’ adındaki oğlu, çok hasta idi. İlyas Aleyhisselâm’ın duasıyla iyileşince, Elyesa’ İlyas Aleyhisselâm’a iman ve onun Peygamberliğini tasdik etti ve artık, yanından hiç ayrılmadı.İlyas Aleyhisselâm, nereye giderse, Elyesa’a Aleyhisselâm da oraya giderdi. İlyas Aleyhisselâm, yaşlanmış ve yaşı da bir hayli ilerlemişti. Elyesa’ Aleyhisselâm ise, yetişmiş bir gençti. İlyas Aleyhisselâm, Bâlebek kralından kurtulmak için Kasiyon dağında gizlendiği zaman, Elyesa’ Aleyhisselâm da kendisininin yanında bulunuyordu. İsrail oğullarının arasından ayrılıp giderken de, onu, yerine bırakmıştı.Yüce Allah (c.c.)İlyas Aleyhisselâm’dan sonra, Elyesa’ Aleyhisselâm’ı İsrail oğul larına peygamber olarak gönderdi.  İlyas Aleyhisselâm gibi, onu da, vahy ile te’yid eyledi. İsrail oğulları, Elyesa’ Aleyhisselâm’a iman ettiler, saygı gösterdiler. Emir ve re’yine göre hareket ettiler. Elyesa’ Aleyhisselâm; ömrünün sonuna kadar, İsrail oğullarının arasında kalıp İlyas Aleyhisselâm’ın yoluna ve şeriatına sarılarak onları, Allah (c.c.)’a davete devam etti.Yüce Allah; Kur’ân-ı Keriminde, Peygamberlerden: Nûh, İbrahim, Lut, İshak, Yâkub, Yûsuf, Eyyûb, Mûsâ, Harun, Dâvud, Süleyman, İlyas, Zekeriyya, Yahyâ ve İsâ Aleyhisselâmları överek andıktan sonra, “İsmail’i, Elyesa’ı ve Zülkifl’i de an! (İşte) bütün bunlar, hayırlı insanlardı. “İsmail’i, Elyesa’ı, Yûnus’u ve Lut’u da (hidâyete, peygamberliğe kavuşturduk) Her birine, âlemlerin üstünde yüksek meziyetler verdik. On-ların babalarından, zürriyetlerinden, kardeşlerinden kimini de (yine üstün imtiyazlara mazhar kıldık). Onları seçtik, onları doğru bir yola götürdük. İşte, o (yol), Allah (c.c.)’ın hidâyet yoludur ki, o, bunu kullarından, kime dilerse ona nasîb eder. Eğer, onlar da (Allah (c.c.)’a) şerîk koşsalardı, yapageldikleri her şey, kendi hesaplarına, elbette boşa gitmişti. Onlar, kendilerine Kitab, Hikmet ve Peygamberlik verdiklerimizdir…” buyu-rur. Ona ve gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun! (M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, 2/143-144.)

 

İBRAHİM (A.S.)’A DİNDE EN YAKIN OLANLAR

“İbrahim (a.s.)’a nâsın en evlâ, dinde yakın ve muhabbette ziyâde olanları o kimselerdir ki, onlar onun zamanında bulundular ve İbrahim (a.s.)’a ittibâ ettiler. Ve şu Nebiy-yi zîşân ve bu Nebi’ye ittibâ ve îmân eden mü’minlerdir, Allah Teâlâ mü’minlerin yardımcısı ve veliyy-i umurlarıdır. Zîra Zâtına ve Rasûlüne îmân eden mü’minleri Allah Teâlâ sever.”Tefsîr-i Hâzin’de beyan olunduğuna nazaran bu âyet-i celîlenin sebeb-i nüzulü:Mekke müşriklerinin ezalarından Habeş’e hicret eden ashâb-ı Rasûlullah’ı Mekke’ye iade edip eza etmekle irtidat teklif etmek üzere Mekke müşrikleri Habeş meliki Necâşi’ye birçok hediye ile Amr ibn-i As ve Umâre bin Muaytî’yi göndermişlerdi. Mekke elçileri ile Muhâcirîn-i Kiram, Necâşi huzurunda mübâheseye başladıklarında elçiler kendilerinin din-i İbrahim üzre olduklarından bahsettiklerinden onların iddialarını reddetmek üzere bu âyet-i celîlenin Medine’de Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-’e nazil olduğu mervîdir.Necâşi huzurunda din-i İbrahim üzre bulunduklarını iddia eden Mekkelîleri tekzip için nazil olmuştur. Her ne kadar mübâhase Habeş’te vâkî olmuş ve âyet-i celîle de Medîne’de nazil olmuş ve arada birçok mesafe var ise de Kur’ân-ı Hakim’in âyetleri mütevâtir ve ilâ-yevmi’l-kıyâm bakî ve ahkâmı her zaman carî ve süratle intişâr ettiğinden aradaki mesafe ile îtiraz varit olamaz. Çünkü onların yalancı olduklarını yalnız kendilerine duyurmak değil, belki bu gibi iddianın yalan olduğunu herkese bildirmek gerekir.“İbrahim ne bir Yahudi, ne de bir Hıristiyandır. Fakat o, Allahı bir tanıyan dosdoğru bir müslümandı. Müşriklerden de değildi o.” (Âl-i İmran s. 67)(Hz. Mahmud Sami (k.s.), Hz. İbrahim Halilullah)

 

DÂVÛD (A.S.)’A NEBİ (S.A.V.) VE ÜMMETİ

HAKKINDA İNEN VAHİY

Dâvûd Aleyhisselâma, Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm ve Ümmeti hakkında şöyle vahyedilmiştir:“Ey Dâvud! Senden sonra, Sâdık ve Seyyid bir Peygamber gelecektir ki, onun ismi Ahmed ve Muhammed’dir. Onun ümmeti rahmete ermiştir.Nafilelerden, Peygamberlere verdiklerimin mislini onlara da, vermişimdir. Nebilere ve Resûllere farz kıldığım şeyleri, onlara da, farz kılmışımdır. Kıyamet günü, onlar bana gelecekler, onların nurları, Peygamberlerin nurları gibidir. Kendilerinden önceki Peygamberlere farz kıldığım gibi, her namazda abdest alıp temizlenmelerini, onlara da farz kıldım. Kendilerinden önceki Peygamberlere emrettiğim gibi, cünüplükten gusl etmelerini, onlara da emrettim. Kendilerinden önceki Peygamberlere emrettiğim gibi, Hacc etmelerini onlara da emrettim. Kendilerinden önceki Peygamberlere emrettiğim gibi, cihadı onlara da emrettim.Ey Dâvud! Ben, Muhammed’i, ve onun Ümmetini, kendilerine verip başkalarına vermediğim altı hasletle ki; yanılma ve unutmalarından dolayı, muâhaze etmemek, kasıtsız olarak işledikleri gü-nahlarından dolayı, benden mağfiret diledikleri zaman, bağışlamak, gönüllerinden koparak âhiretleri için gönderdikleri şeylere, hemen dünyada, kat kat karşılık vermek, âhirette de, onlar için katımda kat kat sevap biriktirmek… suretiyle bütün ümmetlere üstün kıldım. Onlar; kendilerine verdiğim belâ ve musibetlere katlanır: “Bizler, Allah’ın kullarıyız ve Ona dönücüleriz!” derler. Onlar, bana dua ederlerse, yâ acilen veya kendilerinden, kötülüğü kaldırmak, ya da, kendileri için, âhirette sevap biriktirmek sûretiyle, dualarına icabet ederim. Ey Dâvud! Muhammed’in Ümmetinden, kim, “Allâh’dan başka ilâh yoktur, O, birdir, onun şerîki yoktur!” diye şehâdet ve tasdîk ederek bana gelirse, o, katımda, Cennetim’de ağırlanır, ikramımı görür.Kim de, Muhammed’i, yalanlar veya onun, tarafımdan getirip tebliğ ettiklerini yalanlar ve Kitabım’la alay eder olduğu halde, bana gelirse, kabrinde onun üzerine azap yağdırır dururum!(Beyhakî, Delâilünnübüvve c.1, s. 282-283)

 

  1. İBRAHİM (A.S.)’IN ATEŞE ATILMASI

Nemrud, İbrahim (a.s)’ı yanına çağırıp: “Senin, şu ibadet etmekte olduğun ve halkıda, ona, ibadete davet ettiğin, başkalarına karşı, kudretinin ululuğundan ve üstünlüğünden söz ettiğin İlâhını gördün mü? Nasıldır o?” diye sordu. İbrahim (a.s.): “Benim Rabb´im, hem diriltir, hem öldürür!” deyince, Nemrud: “Ben de, diriltirim, öldürürüm!” dedi. (Bakara: 258) İbrahim (a.s.), ona: “Sen, nasıl diriltir ve öldürürsün?” diye sordu. Nemrud: “Tutup ölümüne hükmettiğim iki adamdan birini, öldürürüm, onu, öldürmüş olurum. Diğerini ise, affedip sağ bırakırım. Onu da, diriltmiş olurum!” dedi. Bunun Cenab-ı Hakk (c.c.)’nun diriltmesiyle denk olmadığını bildiği halde  İbrahim (a.s.) daha kuvvetli delil öne sürerek:  “Allah (c.c.), güneşi doğudan getiriyor. Haydi, sen, onu batıdan getir bakayım?” deyince, kâfir (Nemrud), şaşırıp, tutulup kaldı. “Allah, zâlimler güruhunu, muvaffak kılmaz.” (Bakara: 258) Bunun üzerine, Nemrud, İbrahim (a.s.)’ı, zindanda yedi yıl hapsetti. Bundan sonra, Nemrud ile kavmi, İbrahim (a.s.)ın öldürülmesi üzerinde söz birliği ettiler. “Onun için bir bina çatınız da, alevli ateşin içine atınız onu!.” (Saffât:97) “O’nu, yakınız! Bu suretle, tanrılarınıza, yardım ediniz, eğer bir iş yapanlarsanız!” dediler. (Enbiyâ: 68)Nemrud, İbrahim (a.s.) için, her çeşit odun toplanmasını emretti. Odunların, en sert ve dayanıklı cinslerinden odun toplandı. Hattâ, İbrahim (a.s.)’ın köyünden, hasta bir kadın: “Tanrı, beni, hastalıktan kurtarırsa, İbrahim (a.s.) için, odun toplayayım!” diyerek adak adamıştı. Nemrud, İbrahim (a.s.) için, toplattığı çakıl taşlar ile de geniş bir ateş çukuru, tandır yaptırdı Ateş ocağı, Guta kariyesinde idi ve ocağa, üç ay odun toplanıp yığılmıştı. Ocağın içine yığılan odunları, her taraftan tutuşturdular. (Taberî-Tarih c.1,s.123-124, Sâlebî-Arais s.77, İbn.Esîr-Kâmil c.1.s.98-99)

 

  1. İBRAHİM (A.S.)’IN İNSANLIĞA MİRASLARI

1) Kıyamet gününde insanlar, yalın ayak ve çıplak haşr olunacaklar, O gün, insanların, ilk giydirileni, İbrahim Aleyhisselâm olacaktır.2) İbrahim (a.s.), konuk ağırlayan insanların ilki idi. Kendisi, sabah, akşam yemeğini, misafirsiz yemezdi. Misafir, bulabilmek için, iki mil ve hattâ daha çok yürüdüğü olurdu. Kendisi, Misafirler (Konuklar) Babası diye anılırdı.3) İbrahim (a.s); ilk kez, bıyığını kırpıp kısaltan,4) İlk kez, koltuk altı ve etek temizliği yapan, 5) İlk kez, tırnaklarını, kesen,6) İlk kez, Misvak kullanıp dişlerini temizleyen, 7) İlk kez, ağzını, su ile çalkalayan,8) İlk kez, su çekip burun temizliği yapan,9) İlk kez, edeb yerlerini su ile temizleyen,10) İlk kez, saçlarını, tarayan, 11) İlk kez, Don (kilot) giyen,12) İlk kez, ayaklarına, ayakkabı giyen, 13) İlk kez, Musâfaha yapan, 14) İlk kez, kucaklaşan, 15) İlk kez, iki göz arası, Secde mahalli olan alından öpen,16) İlk kez, kendi kendini sünnet eden ve ilk kez yüz elli yaşında bulunduğu sırada, saç ve sakalının ağarmağa başladığını gören insandı. Saç ve sakalında gördüğü aklığın, ne olduğunu: Yâ Rab! nedir bu?” diye sorduğu zaman: “Hayır´dır!” buyrulmuş, sabaha çıkınca, başındaki saçların üçte ikisi, ağarmış: “Yâ Rab! Nedir bu?” diye sorunca da Bu, dünyada ibret, ahirette de, Nurdur! Vakar´dır! Ey İbrahim!” buyurmuş. Bunun üzerine, İbrahim (a.s.): Öyle ise, yâ Rab! Vakarımı, artır!” demiş.Sabaha çıkınca, saçı, sakalı, papatya çiçeği gibi bembeyaz olmuştur.17) Cebrail (a.s.)ın gösterdiği yerlere Mekke Harem Sınırı taşlarını da, ik defa İbrahim (a.s.) dikmişti. (M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi,  1/225-227)

 

  1. MERYEM’İN KERAMETİ

Zekeriyya (a.s.), Beyt-ül Makdis’te Hz. Meryem için hususi bir oda yaptırdı. Bu oda yüksekçe bir yerde olup, çardağa benzerdi ve oraya merdivenle çıkılırdı. Hz. Meryem bu odada yalnız kalırdı. Buraya, Hz. Zekeriyya (a.s.)’dan başka kimse girmezdi. Girerken anahtar ile açıp odaya girer, çıkarken de kapıyı kilitleyip anahtarı üzerine alırdı. Zekeriyya (a.s.), bu şekilde her gün Hz. Meryem’in odasına bir günlük yiyecek ve içecek götürürdü. Fakat içeriye girdiğinde, odada çeşit çeşit yiyecek ve meyvelerin olduğu-nu görür ve çok hayret ederdi. İçeriye kendisinden başka kimsenin girip çıkmadığını bildiği halde, bu nasıl oluyordu. Üstelik Hz. Meryem’in yanında; yazın sıcağında kış meyveleri, kışın soğuğunda ise yaz meyveleri bulunurdu. Hz. Meryem’e sorulunca o bu nimetler için; “Hak Teâlâ’nın bir ihsanıdır” diye cevap verirdi. Bu hususta ayet-i kerimede buyuruldu ki: “…Her ne zaman ki, Zekeriyya (aleyhisselam Meryem’in bulunduğu) mihraba (odaya) girse, onun (Meryem’in) yanında bol rızık bulunurdu. “Ya Meryem! Bu rızık sana nereden geliyor? (Normalde bu vakitte böyle meyveler bulunmaz. Üstelik senin üzerine kapılarda kilitlenmiştir)” derdi. Bunun üzerine Meryem; “Bu, Allahü Teâla tarafındandır. Muhakkak ki, Allah Teâla dilediği kimseyi hesapsız olarak rızıklandırır.” (Al-i İmran, 37)Fahreddin-i Razi Hazretleri, diğer âlimler gibi bunun Hz. Meryem’in kerameti olduğunu bildirerek buyuruyor ki: “Bu hal, Hz. Zekeriyya (s.a.)’in bir mucizesi olsaydı, kendisinin bu mucizeden haberdar olması yani bilmesi lazımdı. Hâlbuki O (a.s.); “Ya Meryem! Bu rızık sana nereden geliyor?… diye sormuştu. Sualinden onun bu fevkalade durumu bilmediği, dolayısıyla bu halin onun bir mucizesi olmadığı anlaşılmaktadır. O halde bu hal Hz. Meryem’in bir kerametidir ve bu ayet-i kerime, evliyanın kerametinin hak olduğuna delildir. (Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, c.5, s.7)

 

DÂVÛD ALEYHİSSELÂM’IN MESLEĞİ

Dâvûd (a.s.); İsrailoğullarına kral olduğu zaman, kılık değiştirip kendisini belirsiz ederek halk arasına karışmayı ve kendisinin icrâât ve gidişatı hakkında soruşturma yapmayı âdet edinmişti. Çarşıda, pazarda gördüğü kimsenin, hemen yanına varır; ona:“Dâvûd hakkında ne dersin?” diye sorar, o da, onu över ve hayırlı olduğunu söylerdi. Yüce Allah insan suretine koyduğu bir Meleği, onunla karşılaştırdı. Dâvûd (a.s.), onu, görünce, âdeti vechile, başkalarına sora geldiği gibi, kendisini, ona da, sordu : “Şu kral Dâvûd hakkında ne dersin?” dedi. Melek insan: “O, ne iyi adamdır! Kendisi ve ümmeti için, insanların hayırlısıdır! Ne olurdu, kendisinde olan bir şey de, olmasaydı Kâmil olurdu!” dedi. Dâvûd (a.s.), buna hayret ve merak ederek: “Ey Allah (c.c.)’nun kulu! Nedir o şey?” diye sordu. Melek insan: “Dâvûd, Beytülmal´dan, Müslümanların malından, yiyor, rızıklanıyor ev Halkına da, yediriyor. Ne olurdu o, Ev halkına, Beytülmaldan yedirmeseydi! Keşke, kendisi, elinin emeğinden yeseydi, faziletlerini, tamamlardı!” dedi. Bu, Dâvûd (a.s.)’ı uyarmaya yetti. Yüce Allah´a: “Ey Allâhım! Rızkın, en güzeli, hangisidir?” diye sordu. “Ey Dâvûd! Elinin emeğidir!” buyuruldu. Dâvûd (a.s.), hemen geri döndü. Kendisini ve Ev halkını, Beytülmal´a muhtaç etmeksizin, elinin emeğiyle geçindirecek bir geçim yolu ihsan etmesini, bir sanat öğretmesini ve onu, kendisine kolaylaştırmasını Yüce Allâh´dan diledi.Yüce Allah da, ona, demiri, hamur gibi yumuşatacak bir kudret ihsan etti. Demir; ateşe sokulmaksızın, çekiçle vurulmaksızın, Dâvûd (a.s.)’ın elinde mum, hamur ve çamur gibi olur, Dâvûd (a.s.), onu, istediği şekle koyardı. Yüce Allah, ona, zırh gömlek yapma sanatını da, öğretti. Bu, Yüce Allah´ın, onun için seçtiği bir sanattı. O, böylece, zırh gömlek yapıcısı oldu. Dâvûd (a.s.), zırh gömlek yapanların ilki olduğu gibi, onu, giyenlerin de, ilki idi.(Sâlebî, Arâis s.278)

 

DÂVÛD ALEYHİSSELÂM’IN VEFÂTI

Dâvûd (a.s), ailesi hakkında son derece gayretliydi. Dışarıya çıktığı zaman, kapılar, kilitlenir, kendisi, dönünceye kadar, ailesinin yanına, hiç kimse giremezdi. Kendisi, yine, bir gün dışarı çıkmış, kapılar kilitlenmişti. Zevcelerinden birisi, evin kapısını açıp da, evin ortasında bir adamın durduğunu gördü. Tam o sırada, Dâvûd (a.s.)’da, gelip adamın, evin ortasında ayakta dikildiğini görünce ona: “Seni, bu eve, bu vakitte, izinsiz olarak kim soktu?!“ dedi ve: “Sen, kimsin?” diye sordu. Adam: “Ben, öyle bir kimseyim ki: krallardan korkmam ve hiç bir şey de, benden imtina´ edemez, korunamaz! Ben, kralların yanlarına, izinsiz girerim!” dedi. Dâvûd (a.s.): “Öyle ise, sen Vallahi, Ölüm Meleğisin!” dedi. Adam: “Evet!” dedi. Dâvûd (a.s.): “Hoş geldin Allah (c.c.)’nun emriyle!” dedi ve  “Sen, dâvetci olarak mı? Yoksa, ölüm haberi getirici olarak mı geldin?” diye sordu. Ölüm Meleği: “Ölüm haberi getirici olarak geldim!” deyince Dâvûd (a.s.): “Bundan önce ölüme hazırlanmam için, bana, haber göndersen olmaz mı idi?” dedi.Ölüm Meleği: “Ben, sana, pek çok kereler haber göndermişimdir. Sen, uyanmadın!” dedi.Dâvûd (a.s.): “Senin, bana gönderdiğin Elçin, kimdi?” diye sordu. Ölüm Meleği: “Ey Dâvûd! Baban İşa, nerede? Annen, kardeşin, komşun, nerede?  Tanıdıkların, filan, filan neredeler?” diye sordu. Dâvûd (a.s.): “Onların hepsi, öldüler!” dedi.Ölüm Meleği: “Bilemedin mi ki: onlar, sana: “Sen de, muhakkak, onlar gibi, öleceksin!” diyen, sana, ölüm nöbetini tebliğ eden, benim birer elçilerimdi!” dedi. “Ey Allah (c.c.)’nun Nebîsi! Yıllar, aylar, yiyecek ve içecekler tükendi artık!” dedi. Dâvûd (a.s.), o sırada bulunduğu hemen mihrabın basamaklarından bir basamağın üzerinde secdeye kapandı.Ölüm Meleği, onun ruhunu secdede iken, kabzetti.(Sâlebî-Arais s.292, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.228)

 

HIZIR (A.S.) İLE MÛSÂ (A.S.)’IN VASİYETLERİ

Rivâyet edildiğine göre Mûsâ (a.s) Hızır (a.s.)’dan ayrılırken Hızır (a.s.) O (a.s.)’a şöyle vasiyet etti: Ey Allah (c.c.)’nun Nebîsi! Bana vasiyette bulun dedi. Hızır (a.s.)’da ona şöyle buyurdu:İlmi insanlara beyan edip onunla şöhret bulmak için değil, onunla amel etmek için öğren. Zîra ilmiyle amel et-meyenin konuşmasında bir fâide yoktur. İnsanlara faydalı ol, zararlı olma! Güleryüzlü ol, öfkeli ve ekşi suratlı olma. Faydasız işe yorulma. Günahına pişman olup tevbe edenleri, vaktiyle işlemiş oldukları hatalarından dolayı ayıplama. Hayatta kaldığın müddetçe günahlarına ağla. Bugünün işini yarına bırakma. Dâima varacağın son yeri düşün. Seni alâkadar etmeyen şeylerle meşgul olma. Kendisinden emin olduğun kimsenin seni bir gün korkutacağından emin olma. Seni korkutan kimsenin bir gün seni kendisinden emin kılabileceğini ihtimâl dışında görme. Bütün işlerinde zâhirî tedbiri bırakma. Kudretin dahilindeki iyiliği yapmaktan geri kalma. Bunun üzerine Mûsâ (a.s.) Hızır (a.s.)’a: Çok kısa fakat son derece fâideli vasiyetlerde bulundun. Allah Teâlâ sana nimetlerini tamamca versin, seni rahmetine gark eylesin. Seni düşmanlarından korusun, dedi.Bundan sonra Hızır (a.s.) Mûsâ (a.s.)’a:Ey Mûsâ! Sen de bana vasiyet et, dedi.Mûsâ (a.s.) da şöyle dedi:Sakın öfkelenme. Şayet öfkelenirsen ancak Allah (c.c.) rızasına muhalif bir şey için öfkelen. Dünyaya muhabbet etme, çünkü seni îmandan çıkarır, küfre götürür.Hızır (a.s.) Mûsâ (a.s.)’a:Sen de bana, kısa fakat çok kıymetli vasiyetlerde bulun-dun. Kendisine kulluk ederken Allah (c.c.) sana yardım etsin, işlerinde seni mesrur kılsın, seni mahlûkâta sevdirsin. FazI u keremini senin üzerine bol eylesin.Bu duâdan sonra Mûsâ (a.s.) “âmîn” dedi.(Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu, Hazret-i İbrahim (a.s.) s.192)

 

ŞE’YÂ ALEYHİSSELÂM’A VAHYEDİLENLER

Begavî Tefsiri’nde şöyle anlatılır:«İsrailoğulları arasında fesat çoğalınca, Allahü Teâla bu kavme; Tevrat’a tâbi olarak iman getirmeleri ve âlemlerin Rabbini tanımaları için Şe’yâ (a.s.)’ı göndermiştir. Kavim bu peygambere birgün şöyle sormuştur:«Hak Celle ve A’lâ Hazretleri’ni zikir ve tesbih ederiz. Fakat gönlümüz aydınlanmaz. Oruç tutarız, namaz kılarız, fakat nefsimiz yola gelmez ve duamız kabul olmaz» dediler.Allah Teâlâ Hazretleri: «Ey Şe’yâ! Söyle onlara ben onların orucunu nasıl kabul edeyim? Haram yerler ve yalan söylerler. Namazlarını nasıl kabul edeyim? Benden başkasına sevgi gösterirler. Sadakalarını nasıl kabul edeyim? Başkasının malından sadaka verirler. Dualarını nasıl kabul edeyim? Sözleri bir türlü, işleri bir türlüdür. Şimdi benim rızam fakirleredir, ikramım hor görülenle-redir. Kuvvetim zayıflaradır. Zenginliğim dervişleredir, ilmim câhilleredir (âlimlik iddiasında bulunmayanlaradır). Ben bu dünyaya bir peygamber vereceğim ki, ümmîdir, yalan söylemez, sokaklarda (bağırarak) gezmez ve halka acı çektirmez. Kerîmdir, rahîm (şefkatli)’dir. Sakinlik onun yaratılışındadır. Bağışlamak ve iyiliği emretmek onun ahlâkıdır.Adalet onun işidir. Hak onun şeriatıdır. Hidayet onun imamıdır, İslâm onun milletidir, Ahmed onun adıdır, insanlara sapıklıklarında onunla doğru yolu gösteririm. Cahilliklerinde onunla bilgi veririm. Azlığı onunla çok eylerim. Yoksulluğu onunla zengin ederim. Dağılmış halkı onunla toplarım. Çeşitli gönülleri onunla zaptederiın. Onun ümmetini bütün diğer ümmetlerden üstün ederim. Çünkü iyiliği emreder, kötülüğü yasaklarlar. Bana iman getirip tevhîd ederler. Bana doğruluk ile namaz kılarlar. Benim için savaşırlar. Gece ve gündüz ibadet ederler. Ben de onlara rahmet ederim. Ben büyük fazilet sahibi padişahım», buyurdu. Dünya hakkında da şöyle vahyetti: “Duvarları benim dinimdir. Sarayları şerîatımdır, ırmakları benim kitabımdır. Kılıçları benim peygamberlerim ve velîlerimdir. Bana yakınlık takva ile olur.”(Yazıcıoğlu Ahmed Bîcan, Envâru’l Âşikîn, s.190-191)

 

 

SÜLEYMAN ALEYHİSSELÂM İLE KARINCA

Süleyman (a.s.); ordusu ile, Karınca Vadisi’ne geldikleri zaman, bir karınca: “Ey karıncalar! Yuvalarınıza, giriniz! Sakın, Süleyman ve ordusu, sizi -bilmeyerek- kırmasın!” demişti.Süleyman (a.s.), karıncanın söylediğini işitti ve: “Onu, bana getiriniz!” dedi. Getirdiler. Süleyman (a.s.), ona: “Sen, ne için karıncaları, sakındırdın? Benim, zâlim olduğumu mu işittiniz? Yoksa, benim, adâletli bir Peygamber olduğumu mu bilemediniz? Ne için, onlara: “Sizi, Süleyman (a.s.) ve ordusu kırmasın! dedin?” diye sordu. Karınca: “Ey Allah (c.c.)´nun Peygamberi! Sen, benim sözümdeki (Onlar, bilmeden) kaydını işitmedin mi? Bununla beraber, benim, can kırma sözümden maksadım, ancak, kalblerin kırılması idi. Senin bir şey vermeni temenni edip fitneye düşmekten, sana bakmakla meşgul olup Allah (c.c.)’yu tesbih etmekten geri kalmaktan korktum!” dedi. Bunun üzerine Süleyman(a.s.): “Bana, öğüt ver!” dedi. Karınca: “Babana, Dâvûd (a.s.) isminin ne için konulduğunu, biliyor musun?” diye sordu. Süleyman Aleyhisselâm: “Hayır! Bilmiyorum!” dedi. Karınca: “O, kalb yarasını, tedavi etsin diye verildi!” dedi. “Sana, Süleyman (a.s.) isminin ne için konulduğunu, biliyor musun?” diye sordu. Süleyman (a.s.): “Hayır! Bilmiyorum!” dedi. Karınca: “Göğsüne selâmet verilinceye kadar dayanasın ve baban Davud (a.s.)’a erişmeye müstehak olasın diye verilmiştir!” dedi. Sonra da: “Yüce Allah’ın, sana, rüzgârı, ne için uysal kıldığını, biliyor musun?” diye sordu. Süleyman (a.s.): “Hayır! Bilmiyorum!” dedi. Karınca: “Dünyanın tümünün, esen, gelip geçen bir yelden ibaret bulunduğunu sana haber vermek için!” dedi.Süleyman (a.s.), karıncanın sözlerine hayrette kalarak gülümsedi ve Neml Suresi 18-19. ayetlerini okudu: “Ey Rabb´im! Bana ve ana ve babama lütfettiğin nimetine şükretmemi ve (geri kalan ömrüm içinde) Senin razı olacağın iyi (işler) yapmamı, bana ilham et! Rahmetinle beni de, (Cennette) Salih kullarının arasına dahil et!”(Sâlebî-Arais s.297, M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, c.2 s.215-216)

 

YER VE GÖKLERİN YARATILIŞI

“O hanginizin ameli daha güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde yarattı. Bundan evvel ise arşı su üstünde idi. Andolsun ki, “ölümden sonra muhakkak yine diriltilecek-siniz” desen kâfir olanlar mutlaka, “Bu apaçık bir aldatmadan başka bir şey değildir,” derler.” (Hud-7)Beyzâvi’nin beyânına nazaran Cenâb-ı Hakk’ın mülk’ü saltanatı sâir mahlûkatı halk etmeden evvel su üzerinde câri idi. Daha evvel suyu yaratmış olduğu için ona hükümrân idi. Bu, arş suyun üzerinde, sırtında idi demek değildir. Gökle yerin yaratılışından evvel arş ile bunların arasında sudan başka bir şey yoktur demektir. Bundan istidlal olunduğuna göre arşdan sonra yaradılan sudur.“Dünya hayâtının hâli gökten indirdiğimiz bir su gibidir, ki onunla yer yüzünün -insanların ve hayvanların yediği bitkiler birbirine karışmıştır. Yeryüzü tam zinet ve ihtişamını takınıp süslendiği, sahipleri de onların mahsullerini toplamağa kadir olduklarını zannettikleri bir sırada geceleyin veya gündüzün ona don, kasırga ve sel gibi emrimiz gelivermiştir ki, sanki dün de yerinde yokmuş gibi onu ta kökünden koparılıp biçilmiş bir hale getirmişizdir. İşte biz iyi tefekkür eden bir kavim ipin âyetleri böyle açıklarız.Allah selâm evine, cennete çağırır ve O kimi dilerse onu sırat-ı müstakime hidâyet eder.” (Yunus 24-25)“Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, göklerde ve yerde Allah’ın yarattığı şeylerde takva sahibi bir kavim için  nice âyetler,  ibretler vardır.”“O ki, yedi göğü tıpatıp uyum halinde yaratmıştır. Sen, Rahmân’ın yarattığında hiçbir düzensizlik, uygunsuzluk göremezsin; gözünü çevir de bak, acaba bir çatlak, bir bozukluk görebilir misin?” (Mülk-3)(Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s),Yunus ve Hud Sureleri Tefsiri s.23-76)

 

 

HAZRET-İ ZÜLKAYNEYN ve VASİYETİ

Peygamberliğinde âlimlerin ihtilaf ettiği kimselerdendir. Bazı âlimler şöyle demektedir: Zülkarneyn (a.s.) peygamber olmayıp padişahdır, âdil ve doğru bir kişidir, demişlerdir. Allahu a’lem.Vehb b. Münebbih (r.a.) şöyle demiştir: «Zülkarneyn Rûm’dan idi.» Rivayete göre Zülkarneyn (a.s.) doğuya gidince orada bir kavim: «Ye’cüc ve Me’cüc elinden durumumuz güçleşti, bize yardım et» diye yakındılar. Bunun üzerine Zülkarneyn (a.s.) demir, tunç ve diğer madenleri getirmelerini buyurdu, getirdiler. Üçyüz millik iki dağın arasını su çıkıncaya kadar kazdırdı. Ondan sonra o yere demir parçalan ve kömür döktüler. Körük koydurdu. Kömürleri ateşleyip muazzam bir ateş yaktılar. Ateşi körüklediler. Demirler eriyip kor haline geldi. Ondan sonra bakırları erittiler ve birbirine karıştırdılar dağ gibi oldu. Elli arşın eni vardı ve büyüklüğü üçyüz arşındı. Zülkarneyn (a.s.) bu şekilde demirden ve bakırdan bir sed yaptı. Ye’cüc ve Me’cüc bu şeddin ardında kaldı. Kıyamete yakın Deccâl’den sonra çıkacaklar ve dünyayı harabeye çevirecekler, İsâ (a.s.)’ı muhasara altına alacaklardır, İsâ (a.s.) dua edecek ve Hak Celle ve A’lâ Hazretleri onları yok edecektir.

Zülkarneyn (a.s.)’ın vefatı yaklaşınca bir kişi ona: «Babanı mı çok seversin yoksa üstadını mı?» diye sordu.Zülkarneyn (a.s.): «Üstadımı çok severim. Çünkü babam fâni (dünya) hayatıma sebeptir. Üstadım baki (âhiret) hayatıma sebeptir» dedi.Zülkarneyn (a.s.) şöyle vasiyet etmiştir: «Benim sağ elimi tabuttan çıkarın ve elime bir altın top verin. Bu dünyayı top gibi elime aldığıma işarettir. Sol elimi de dışarı çıkarın, boş olsun. Dünyaya hükmettiğime ve sonunda dünyadan elim boş gittiğime işarettir.»Sonra anasına vasiyet etti: «Benim için ağlama. Eğer ağlarsan, dünyada kimsesi olmayana ağla».(Yazıcıoğlu Ahmed Bîcan, Envâru’l Âşikîn, s.187-188)

 

KUR’ÂN-I KERÎM’İN YÛNUS ALEYHİSSELAM

HAKKINDAKİ AÇIKLAMASI

(Ey Resûlüm!) O Balık sahibini de, (hatırla!)Hani, o öfkelenmiş olarak gitmişti de, bizim, kendisini, hiç bir zaman sıkıştırmayacağımızı, sanmıştı. Derken, o, karanlıklar içinde (kalıp): “Senden başka hiç bir İlâh yoktur! Seni, tenzih ederim. Gerçekten, ben, haksızlık edenlerden oldum!” diyerek (Allah [c.c.]’ya) niyaz etmişti. Bunun üzerine, biz de, onu(n duasını) kabul ettik. Kendisini, gamdan, selâmete erdirdik. İşte, biz, imân edenleri, böyle kurtarırız.* (Enbiyâ: 87-88) Hani, o, dolu bir gemiye kaçmıştı. Derken, kur´a çekmiş(ler)di de, mağlublardan olmuştu. Kınanmış bir halde iken, kendisini hemen balık yutmuştu. Eğer, çok tesbih edenlerden olmasaydı, her halde, (insanların) tekrar dirilecekleri güne kadar, onun karnında kalıp gitmişti! İşte, biz, onu hasta olarak açık bir yere (çıkarıp) bıraktık. Üzerine, bacağı olmayan cinsten (gölgelik) bir nebat bitirdik. Onu, yüz bine Peygamber gönderdik. Hattâ, daha anıyorlardı da. Nihayet, ona iman ettiler de, kendilerini bir zamana kadar geçindirdik. (Sâffât: 140-148) (Ey Resûlüm!) Sen, (şimdilik) Rabbinin hükmünü (bekleyerek) sabret! O balık sahibi gibi olma! Hatırla ki: o, gamla dolu olarak (Rabbine) dua etmişti. Eğer, Rabb´inden, ona, bir nimet erişmiş olmasaydı, mutlaka, (çıkarıldığı) o çırılçıplak yere kınanmış bir halde, atılacaktı! (Bunun ardından) Rabb´i, onu, seçti de, kendisini, sâlihlerden yaptı. (Kalem: 48-50.)Yûnus Aleyhisselâm; ailesi ve çocuklarının yanında kırk gece kaldıktan sonra, kralla birlikte, seyahate çıktı.Yurdtdışında, ömürlerinin sonuna kadar, Yüce Allah´a ibâdetle meşgul oldular. Bir Hadîs-i Şerif’te: Yûnus Aleyhisselâm’ın bu duası ile dûa eden Müslümanın duasının, muhakkak, kabul olunacağı bildirilmiştir. (Tirmizi)(Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1,s.17O, Tirmizî-Sünen c.5, s.529)

 

 

AĞAÇLARLA KONUŞAN PEYGAMBER

Hazreti Zekeriyya, İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerdendir. Musa (a.s.)’ın getirdiği dinin emir ve yasaklarını insanlara tebliğ etmiştir. Soyu Süleyman (a.s.)’a ulaşmaktadır.Marangozluk yaparak geçimini temin ederdi. Zekeriyya (a.s.), bir dostunun kızı olan Elisa ile evlendi. Elisa, Hazreti Meryem’in teyzesi idi. Zekeriyya (a.s.), Beyt-i Makdis’te ibâdet etmekte olan Hazreti Meryem’i hi-mayesi altına aldı. Hazreti Meryem için Beyt-i Makdis’te yüksek bir oda yaptırdı. Hazreti Meryem bu odada hem Allâhu Teâlâya ibâdet etti, hem de Zekeriyya (a.s.)’dan Tevrat okudu. Zekeriyya (a.s.) 99 veya 120 yaşına geldiği hâlde, neslini devam ettirecek bir evlâdı yoktu hanımı da  98 yaşındaydı. Hem Zekerriyâ (a.s.) hem de hanımı için çocuk sahibi olma yaşları çoktan geçmişti. Fakat içine bir evlât sevgisi düşüp, kendisine salih bir evlât ihsân etmesi için Allâhu Teâlâya duâetti. Allâhu teâlâ, ona Yahya isminde bir oğlan çocuğu ihsân edeceğini Cebrail (a.s.) vasıtasıyla bildirdi. Yahya (a.s.)’dan altı ay sonra, Îsâ (a.s.) dünyaya geldi. İsrailoğulları, Îsâ (a.s.) beşikteyken, Allâhu Teâlânın kudretiyle konuşmasına rağmen, onun babasız dünyaya gelmesiyle ilgili olarak, Zekeriyya (a.s.)’a iftira ettiler. Zekeriyya (a.s.)’ı öldürmek üzere aramaya başladılar. Yahudiler, onu yakalamak için peşine düştüler. Zekeriyya (a.s.) Beyt-ül-Makdis yakınlarında ağaçlı bir bahçeye girdi. Bir ağacın yanından geçerken, ağaçtan ses geldi: “ Ey Allahın peygamberi! Bana gel!” Ağaç yarıldı ve Zekeriyya (a.s.) içine girdikten sonra tekrar kapanarak, onu gizledi. O sırada şeytân gelerek, onlara dedi ki: “ Bu ağacı bıçkı (testere) ile kesin, burada ise meydana çıkar. Yoksa ne kaybedersiniz ki?” Kâfirler o ağacı biçerek Zekeriyya (a.s.) şehit ettiler. Zekeriyya (a.s.)’ın türbesi Halep’tedir. (Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, c.2 s.373-376)

 

İNSANLARA İBRET İÇİN, ÖLDÜKTEN SONRA

DİRİLTİLEN PEYGAMBER ÜZEYİR (A.S.)

Üzeyr (a.s), İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerdendir. Babil hükümdarı Buhtunnasar Kudüs’ü istilâ etmişti. Mescid- i Aksa’yı yıkıp, Kudüs şehrini harap etti. İsrailoğullarından çocuk ve gençleri esir alarak Babil’e götürdü. Esirler arasında Üzeyr (a.s) da vardı. Üzeyr (a.s), Babil’den elli yaşlarında bir fırsatını bulup, memleketi  Kudüs’e gitmek üzere kaçtı. Yolculuk esnasında Kudüs yakınında bir bahçede konaklayıp, merkebini ağaca bağladı. Hz. Üzeyr uykuda iken vefat etti. Allah (c.c), Üzeyr (a.s) ı yeniden diriltti. Allâhu (c.c) ona buyurdu ki: ‘Seni, insanlara bir delil kılmak için böyle öldürüp dirilttik. Bunu, öldükten sonra dirilmenin var olduğuna delil kıldık.’ Merkebin kemiklerine bak! Onları nasıl birbirine birleştiriyoruz? Sonra da onlara et giydiriyoruz? Üzeyr (a.s), yeniden dirilen merkebine binip Kudüs şehrine girdi. bir evin önünde durdu. Kapıda, âmâ ve kötürüm bir kadına sordu:  Üzeyr’in evi neresidir? Kadın:  Üzeyr’in evi burasıdır. Ben Üzeyr’in hizmetçisiyim. Üzeyr kaybolalı yüz yıldan fazla oldu. Ondan ümidimizi kestik. Bunun üzerine Üzeyr (a.s); “Ben Üzeyr’im” deyip başından geçenleri anlattı. Üzeyr (a.s) ın duası bereketiyle, kadın, hastalıklarından şifa buldu. Kadın, israiloğullarına, Üzeyr (a.s) ın geldiğini haber verdi. Bu sırada Üzeyr (a.s) a peygamberlik emri bildirildi. İsrailoğullarına, Tevrat’ın hükümlerini tebliğ etmeye çalıştı. israiloğulları, Üzeyr (a.s) ın davetini de kabul etmediler. İçlerinden biri dedi ki: Benim dedem, Buhtunnasar’ın zamanında bütün Tevrat nüshalarının yok edildiğini bildirdi. Yalnız bir nüsha Tevrat’ı filân dağın tepesine gömdüğünü söyledi. O nüshayı, Üzeyr (a.s.)’ın okuduklarıyla karşılaştıralım dedi. Üzeyr (a.s) ın okuduklarıyla karşılaştırdılarında aynı olduğunu gördüler. Hazreti Üzeyr’in, Tevrat’ı ezbere okumasının mümkün ola-mayacağını düşünerek, “Üzeyr, Allahın oğludur.” diye iftirada bulundular. Üzeyr (a.s)’ın vefatından sonra israiloğullarının sapıklıkları ve azgınlıkları iyice arttı. (Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi c.2 s. 367-370)

 

İLK İŞLENEN GÜNAH

Selefden biri buyurur: İlk günah haseddir. İblis’in Adem (a.s.)’a hasedidir. Secde ile emrolununca, onu kıskanıp, secde etmemiş ve bu kıskançlığı onu günâha sokmuştur. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): «Allâhu Teâlâ’nın ni’metlerinin de düşmanları var» buyurdu. O nedir? dediler. «Allâhu Teâlâ’nın fazlından verdiği nimetlerin bulunduğu kimseleri kıskananlar»  buyurdu.Büyüklerden biri buyurdu: Hased eden, meclislerde, toplantılarda aşağılanmak ve horlanmaktan başka bir şeye kavuşmaz.  Meleklerden de, lanet ve buğzdan başka bir şey kazanmaz. İnsanlardan da, sıkıntı ve dertten başka bir şey görmez. Can verirken ise, şiddet, zorluk ve korkudan başka bir şeyle karşılaşmaz. Hasedinin etkisi, düşmanına değil, sanadır. Eğer uyanık veya uykuda hâlin sana gösterilse, ey hased eden kimse, düşmanının gözünü çıkarmak için attığın taşın, ona isabet etmeyip, geri dönüp senin sağ gözüne geldiğini ve gözünü çıkardığını, bu işten daha çok kızıp, o taşı alıp, birincisinden hızlı atıp, yine ona isabet etmeden geri gelip diğer gözünü çıkardığını, seni kör ettiğini, bu sefer daha çok kızıp, taşı üçüncü defa attığını ve onun da geri gelip, başını yardığını, her defasında düşmanına hiçbir zarar gelmediğini, her attığının sana döndüğünü,düşmanlarının etraftan sevinip güldüklerini görürdün. İşte hased edenin hâli budur. Şeytanın maskarası, oyuncağıdır. Hased içindeyken senin hâlin, bundan daha çirkindir. Çünkü düşmanına attığı taş sadece gözünü çıkarmıştır. Yaşasaydı ölünce zâten gözleri de gidecekti. Hased ise, günahla kendine döner. Günâh ise, ölümle yok olmaz. Belki onu Allâhu Teâlâ’nın gazâbına ve cehennem ateşine götürür. Buna göre, dünyada iken gözünden olmak, gözleri kendinde kalıp, bununla cehenneme gitmekten ve cehennem ateşinin alevlerinin gözlerini oymasından hayırlıdır. (Muhammed b. Ebûbekir, Şiratü’l İslâm Tercemesi, s.371-373)

 

HZ.YAHYA (A.S.)’IN ŞEHİT EDİLİŞİ

Hazreti Yahya İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerdendir. Zekeriyya (a.s)’ın oğludur. Yahya (a.s)’ın doğumu ile Îsâ (a.s)’ın doğumu aynı seneye rastlamaktadır. Dâvud (a.s)’ın neslinden olup, hazreti Meryem’in teyzesinin oğluydu. Tevrat’ın hükümlerini küçük yaşta öğrenmiş olan Yahya (a.s), bazen Beyt-ül-Makdis’te, bazen de tenha ve ıssız yerlerde Allâhu Teâlâ’ya ibâdet ve taatla meşgul olurdu. Yahya (a.s) rüşt, olgunluk çağına ulaştığı zaman, kendisine, Allâhu Teâlâ tarafından peygamberlik emri bildirildi. İlk önce Musa (a.s)’ın bildirdiği dinin esaslarına uyması ve Tevrat’ın hükümlerini insanlara tebliğ etmesi emredildi. Îsâ (a.s)’a İncil nazil olup, Tevrat’ın hükmü kaldırılınca, İsrail oğullarını İncil’in emir ve yasaklarına uymaya çağırdı.Yahya (a.s)’ın davetini kabul edenler olduğu gibi, türlü bahânelerle ona karşı çıkanlar da oldu. Daha önce birçok peygambere iftira edip şehit eden İsrailoğulları Îsâ (a.s)’a karşı çıkıp, onu şehit etmek istediler. Allâhu Teâlâ Îsâ (a.s)’ı göğe kaldırdıktan sonra, Yahya (a.s), İncil’in hükümlerini insanlara anlatmaya devam etti. Yahudi hükümdarı Birinci Herod, Hazreti Yahya’ya iyi muamelede bulunurdu. Kendi kardeşinin kızı veya hanımının önceki kocasından bir kızı vardı. Yahudi hükümdarı Birinci Herod bu kızla evlenmeyi ve nikâhlarını Yahya (a.s)’ın yapmasını istedi. Yahya (a.s) böyle bir evliliğin Hazreti Îsâ’nın tebliğ ettiği İncil kitabında yasaklandığını ve böyle bir nikâhın imkânsız olduğunu bildirdi. Bu duruma içerleyen kızın annesi, Yahya (a.s)’ın öldürülmesini istedi. Herod’un adamları, Yahya (a.s)’ı yakalayıp, başını kesmek suretiyle şehit ettiler. Kesilmiş olmasına rağmen, Yahya (a.s)’ın başı, mucize olarak; “Bu kızı almak sana helâl değildir!” diye defalarca söyledi. Yahya (a.s)’ın mübarek bedeninin parçaları, başka başka şehirlerdedir. Başı ise Şam’daki Ümeyye Camii’ndeki türbededir. (Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, c.2, s.379-380)

 

 

ÖLÜMDEN SONRA BÂKÎ KALAN SIFATLAR

Muhakkak bil ki, ölüm her şeyden şiddetlidir. Ölüm kişiyi herşeyden keser. Ancak üç sıfat bâkî kalır.

  1. Sefâü’l kalb: Kalbin safâsı. 2. el-Ünsü bi-zikrillâh: Zikrullâh ile me’nus olmak. 3.el-Hubbu lillâh:     Allahü Te‘âlâ’ya muhabbet etmek. Ma‘lûmdur ki, muhakkak kalbin safâsı;dünyâ kirinden, muhabbetinden, arzûsundan  temizliği ancak ma‘rifetullâh ile, ma‘rifet-i ilâhî de ancak zikre ve fikre devâm iledir. Zikirlerin en hayırlısı da tevhîd ile yapılanıdır. Hadîs-i şerîfte Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki:“Zikrullâh îmânın nişânı, alâmetidir. Nifâktan beraate, şeytânın  vesvese  ve  iğvâsından emîn olmağa ve nârdan hıfza (cehennemden korunmağa) vesîledir.” Rivâyet  olunur  ki,  Nebî  (s.a.v.)  şöyle  buyurmuştur: “Cenâb-ı  Allâh   kardeşim  Yûsuf  (a.s.)’a rahmet eylesin. Eğer  ki  Beni  Rabbimin yanında an demeseydi, zindânda beş seneden sonra yedi sene daha kalmazdı.”                    “Yâ Resûlallâh(s.a.v.) hangi amel daha fazîletlidir?” denilince buyurdular ki:“Ma‘rifetullâh…” Gene soruldu: “Hangi amel  mertebeyi  artırır?” Gene: “Ma‘rifetullâh” buyurdular. İlim ile az amel fayda verir. Fakat cehâlet ile çok  amel  fayda  vermez. Ma‘rifetullâh da ancak kalb aynasının  mücellâ  olup  nûr ile parlamasıyla olabilir. Büyük  mürşîdlerin  matma-i  nazarı, ıslâh-ı kulûb vesserâirdir. Zîrâ halkın nazarı zâhirîdir. Bâtın ise mazhar-ı

nazar-ı Hakk’dır. Evlâ olan Cenâb-ı Hakk’ın murâd buyurduğu   bâtının   ıslâhıdır.     “Allâh   (c.c.),    bir   adamın göğsünde iki kalb yaratmamıştır.” (Ahzâb s. 4)  (Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Hazret-i Yûsuf (a.s.))

O BELDENİN HALKI İLE KOMŞUYUM

 

Âdem (a.s.)’a inzal buyrulan suhufunda Hak Teâlâ buyuruyor ki:“Mekke beldesi, ki o beldenin halkı benim komşularımdır. O beldenin ziyâretçileri benim misâfirimdir. Onlar benim hıfz u himâyemdir. O hâneyi ehl-i semâ ve ehl-i arz ile ma’mûr etsem gerektir. O hâneye gürûh gürûh gelirler, yüzleri tozlanmış olduğu halde “Lebbeyk” sedâlarını yükselterek gözyaşları akıtırlar. Her kim ki o hânenin ziyâretine gele ve ziyâretten maksûdu benden başka nesne olmaya, o kimse tahkîkan beni ziyâret etmiş gibi mihmânım olarak, kerem ve ihsânıma lâyık olur. O hânenin şeref ve kemâlini, hâlinin yüksekliğini, senin evlâdından bir peygambere tefvîz ederim ki, onun adı “İbrâhîm”dir.Beyt’in temellerini onun vasıtasıyla yükseltir ve onun eliyle tamâmlarım. Zemzem kuyusunu izhâr eder ona mîras veririm. İbrâhim’den sonra her karîn ehli o Beyt’in ma’mûrluğuna sa’yeder. Tâ, ki senin evlâdından son Peygamber’in nevbeti zamânında erişe ki onun adına Muhammed (s.a.v.) derler. O Muhammed (s.a.v.) o Beyt’in sâkinlerinden ve sâkîlerinden kılarım. Her kim beni araya, benden bir dilek dileye, gerektir ki, o kimse beni şu cemaatle bilsin ki, onların saçları sakallarına karışmış, toza toprağa bulaşmış, nezilerine vefâ edici, Rab’leri yönüne rücû’ edici kimselerdir. İşte beni arayan o cemââtle beraber bilsin.”(Hz. İbrâhîm (a.s.), Hz. R.M.Sâmi (k.s.))

 

ŞİT (A.S.)’IN BAZI FAZİLETLERİ

VE PEYGAMBERLİĞİ

Şis (a.s.); Âdem (a.s.)’ın oğullarının en ulusu, en üstünü, âdem (a.s.)’e, en sevgilisi ve ona, en çok benzeyeni idi.Âdem (a.s.); Onu, bir vasiyetnâme ile yerine vekil bıraktı.“Ey oğulcuğum! Sen, benden sonra, Halîfe’msin!” diyerek vazifesini takvâ üzere yürütmesini tavsiye etti.Bunu, Kabil’den ve Kabil oğullarından gizli tutmasını, ona emretti.Gece ve gündüz saatlerini ve her mahlukun, Allah (c.c.)’a, hangi saatlerde, ne gibi ibadetler yaptıklarını bildirdi.Vuku bulacak Tûfan hakkında da, bilgi verdi.Âdem (a.s.); Kabil oğullarının zina ve içkiye düştüklerini, bozulduklarını görünce de, Şis (a.s.)’in oğullarına da, Kabil oğulları ile evlilik bağlantısı kurmamalarını tavsiye etti.Yüce Allah (c.c.); Âdem (a.s.)’e yirmibir, Şis (a.s.)’e de, yirmidokuz sahife indirip Şis (a.s.)’i, bu elliyi bulan sahifelere göre hareket ve amel etmekle mükellef kıldı.Yüce Allah (c.c.)’ın âlâ sûresinin onsekizinci âyetinde andığı Suhufu Ûlâ, Hibetullâh Şis b. Âdem (a.s.) ile İdris (a.s.)’a indirilmiş olan sahifelerdi.Peygamberlik, Din, ibâdet ve Yüce Allah (c.c.)’ın Hak ve Şeriatlarına göre hareket Şis (a.s.)’da oğullarında bulundu.(M.A.Köksal, Peygamberler Tarihi, S. 68)

 

BEŞİKTE KONUŞAN ÇOCUK

Şeyh Muhyiddin Arabî (k.s.) buyurdular ki: “Zeyneb isminde, bir yaşında, anasını emmekte olan kızıma sordum: Söyler misin? Bir adam ailesi ile birleştiği halde inzâl vâki olmamış olursa ne lâzım gelir? Kızım dedi ki: Gusül lâzım gelir. Orada hazır bulunanlar da taaccüb ettiler. Sonra ben hac için kızımdan ayrıldım, bir sene kadar Mekke’de idim. Kızımın vâlidesine de hac için izin verdim. Şâm hacıları ile beraber geldi. Kızım deve üzerinde anasını emerken beni görünce, anasına dedi ki: Bu babamdır. Ve güldü, kucağıma kendini atmak istedi.”           (Hz. R.M.Sâmi (k.s.), Hz. Yûsuf (a.s.) “Bir vakit Yûsuf (a.s.) babasına; babacığım demişti; gerçek ben rüyamda onbir yıldızla, güneşi ve ayı gördüm, onlar bana secde ediyorlardı.” Yûsuf (a.s.) rüya gördüğünde yedi yaşında idi. Bir Yahudî Resûlullah (s.a.v.)’a geldi ve:– Ya Muhammed (s.a.v.) bana haber ver, Yûsuf’un gördüğü yıldızlar hangileridir? Resûlullah (s.a.v.) sükût buyurdu: Cebrâil (a.s.) indi ve haber verdi. Resûlullah (s.a.v.): “– Eğer sana haber verirsem müslüman olur musun?” buyurdu. Yahudî:“– Evet,” dedi Resûlullah (s.a.v.):“– Cereyan, Târık, Zeyyâl, Kabis, Amûdan, Felik, Subh, Darûh, Fera, Vesab, Zülkitefeyn” buyurdular. Yahudî de:“– Vallahi bunlar doğru isimlerdir”, dedi.Onbir yıldız havass-ı hamsey-i zâhire ve bâtına işarettir, denilmiştir. Beş havass-ı zâhire: Duymak, görmek, koklamak, tatmak, dokunmak. Altı havass-ı bâtına ise: Müfekkire, müzekkire, hâfıza, muhayyile, vâhime ve hiss-i müşterek.  (Hz. R.M.Sâmi (k.s.), Hz. Yusuf (a.s.)

 

  1. İBRAHİM (A.S.) VE OĞLU

“Vaktaki İbrahim (a.s.)’in oğlu maîşet işlerinde kendisiyle beraber sa’y edip pederine yardım eder oldu. İbrahim (a.s.) şefkatle oğluna rüyasını anlatmaya başladı:“– Ey oğulcuğum, ben rüyada görüyorum ki Allah Teâlâ’ya kurban için ben seni kesiyorum. Sen şu rûya hakkında ne düşünürsün? Cenab-ı Allah (c.c.)’ın şu ibtilâsına sabır eder misin, yoksa etmez misin?”(Saffat S., Â: 102)İbrahim (a.s.), oğlunu kurban etmekle memur olduğunu beyan edince oğlu:“– Ey babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşâallah sen beni sabredici kimselerden bulursun, dedi. Vabtaki baba-oğul her ikisi de ilah-i emre inkiyadda ittifak ettiler. (Katade’ye göre İbrahim (a.s.) oğlunu, İsmail (a.s.) de nefsini Allah (c.c.)’a teslim etti), İbrahim (a.s.) oğlunu sağ tarafına yatırınca alnının bir tarafı yere dayandı. İşte o vakit her ikisi de seâdet-i uzmaya erişdiler.”(Saffaf S., Â: 102-103)İbrahim (a.s.)’e kesmek istediği oğlu İsmail (a.s.) şöyle dedi:“– Ey babacığım, seni hareketimle rahatsız etmemem için ipimi iyi bağla, kanımdan üzerine sıçramaması, kanımı görüp annemin mahzun olmaması ve bu sebeple ecrimin noksanlaşmaması için üzerimden elbisemi çıkar. Bana daha kolay olması için de bıçağı boğazıma çabuk sür. Çünkü ölüm zordur. Anneme gittiğinde benden ona çok selam söyle. Eğer münasip görür iseniz gömleğimi anneme verin olabilir ki annem bununla teselli bulur.”  Bunun üzerine İbrahim (a.s.) oğluna:“– Sen Allah (c.c.)’ın emrini yerine getirmekde ne iyi yardımcısın evladım!” (Hz. M.Sâmi, Hz. İbrahim (a.s.), Sh: 111.115)

 

İBRAHİM (A.S.)’İN OĞLUNU

VE AİLESİNİ GÖRMEYE GELİŞİ

Hz. İbrahim (a.s.) zevcesi Hz. Sare’den, Hz. Hacer’le, oğlunu görmek için izin aldı, o da Hz. Hacer’in evine inip kalmamak şartıyla izin verince Hz. İbrahim (a.s.) Mekke’ye geldiği zaman Hz. Hacer vefat etmiş, İsmail (a.s.) da Umâre isimli bir kadınla evlenmişti.İbrahim (a.s.) İsmail (a.s.)’i evinde bulamadı. İsmail (a.s.)’in karısına: “Sahibin nerede” diye sordu. Umare; “Buralarda yok! Avlanmaya gitti” dedi. Umâre kaba, katı bir kadındı. İbrahim (a.s.) O’na:“Evinde kozukluk var mı? Yiyecek, içecek var mı?” diye sordu.Umâre: Yanımda ne bir şey, ne de bir kimsem var, dedi.İbrahim (a.s.): “Geçim durumunuz nasıl” diye sordu. Umâre: “Biz çok kötü durumdayız” diye şikâyetlendi. İbrahim (a.s.): “Kocan gelince ona benden selam söyle! O, sana: Ben, senin kapının eşiğine razı değilim! Kapının eşiğini değiştirsin! diyor de!” dedi.Dönüp Şam’a gitti.İsmail (a.s.) eve gelince babasının kokusunu aldı.Hanımı da şöyle bir ihtiyar geldi, şöyle söyledi diye aralarında geçen görüşmeyi anlattı. Hz. İsmail (a.s.) da Umâre’yi boşayıp, babasına yolladı. (Peygamberler Tarihi: 196)

 

LÛT KAVMİNİN HELÂK EDİLİŞİ

Lût kavminin kötü tutum ve davranışları ve helâk edilişleri, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle açıklanır.“And olsun ki; konuklarına (bile) kötülük yapmayı kast etmişlerdi. Biz de, gözlerini, silme kör ediverdik. İşte, azabımızı ve tehditlerimizin âkıbetini tadınız)!” (dedik).“Onları, ışrak vaktine girdikleri sırada, o(korkunç) sayha (çığlık), birden yakalayıverdi. Hemen (şehirlerinin) üstünü, altına getirdik. Tepelerine de, balçıktan pişirilmiş bir taş (yağmuru) yağdırdık.”“Vaktâ ki, azab emrimiz geldi. (O, memleketin) üstünü, altına getirdik. Tepelerine de, balçıktan pişirilmiş, istiflenmiş taşlar yağdırdık ki, onlar Rabb’inin katında hep damgalanmışlardı. Onlar, zâlimlerden uzak değildir.”“Allah, küfredenlere Nûh’un karısı ile Lût’un karısını misal olarak gösterdi. Onlar kullarımızdan iki iyi kulun (nikâhı) altında idiler. Böyle iken, hâinlik ettiler de (o iki zevc) onları Allâh’ın azabından hiçbir şeyle kurtaramadılar. Onlara (o iki kadına):“Ateşe girenlerle birlikte siz de giriniz” denildi.“O (şehrin harâbeleri) gerçekten (herkesin görebileceği işlek) bir yol üstünde (hâlâ) durucudur.”“Bunda, iman edenler için muhakkak, bir ibret vardır.”“And olsun ki; aklını, kullanacak bir kavim için, biz oradan apaçık bir nişane bırakmışız.”(M.A.Köksal, Peygamberler Tarihi, s. 257)

 

ATEŞ İBRAHİM (A.S.)’I NİÇİN YAKMADI

Fahr-i Râzi’nin beyanı vechile İbrahim (a.s.) üzerine ateşin nasıl soğuk olup yakmadığına üç ihtimal vardır.Birincisi: Ateşin hararetini ve yakmak halini Cenab-ı Hakk’ın izale edip yalnız ziyası kalmak suretiyle hâsıl olmuştur. Âyet-i Celîle’nin lafzına muvafık olan da budur. Bu hal İbrahim (a.s.)’ın mucizesidir. İkincisi: Hak Teâlâ Hazretlerinin İbrahim (a.s.)’ın cisminde ateşin yakmasına mâni olacak bir keyfiyet halk etmesiyle hasıl olmuşdur. Nitekim “Semender” denilen kuş ateş içinde bulunup zarar görmediği gibi İbrahim (a.s.) da ateş içinde zarar görmemiştir.Üçüncüsü: Hak Teâlâ Hazretleri’nin İbrahim (a.s.) ile ateş arasında bir hâil halk etmesiyle hâsıl olmuştur.Hak Teâlâ Hazretleri ateşe soğuk olmasıyla emrettikten sonra selametle dâhi emir buyurmuştur ki mu’tedil bir hal üzre kemâl-i rahat, ve selâmetle İbrahim (a.s.)’in eğleştiği muhakkakdır.O makamda Hz. İbrahim (a.s.)’ın yedi gün ikamet ettiği ve: “Dünyada en ziyade telezzüz ettiğim o yedi gündür!” buyurduğu mervîdir.O gün dünya yüzünde bil’umum ateşlerin sönüp intifa’ olunmadığı mervîdir.(Hz. M.Sâmi (k.s.), Hz. İbrahim (a.s.), Sh: 108-109)

 

  1. YUSUF (A.S.)’IN ZİNDANA ATILMASI

Mısır Sarayında bulunan Zeliha istediği kabul edilmediği için Yusuf (a.s.)’u hapsettirmeye karar verdi, bunun ifası için Sien’ül-Afiye’ye gönderdi. Yusuf (a.s.)’u münferid yalnız bir yerde hapsetmesini emretti. Sonra Yusuf (a.s.)’a dedi ki:“Sen benim hile ve tedbirimi kısarak beni ayıpladın. Ben de seni azap çekenlerin yanına teslim ile  bana azap çektirdiğin gibi sana azap çektireceğim. Giymiş olduğun hılk ve elbisenin yerine sert bir elbise giydirerek derini aşındıracak, ayağına da demirden bir bağ takılarak iki ayağını yiyecektir.”Böylece libâsını soydurarak yünlü bir hırka giydirdi. Ayağını da demir zincire vurdu.Yusuf (a.s.) zindan kapısına gelince girmek için başını eğdi. Bismillah diyerek zindana oturdu, ağladı. Zindandakiler etrafını kuşattılar. Cebrail (a.s.) geldi, Yusuf (a.s.)’a:“– Niçin ağlıyorsun? Sen “Rabbim! Zindân, bana bunların edebildikleri şeyi etmektense daha sevgilidir.” demiş ve zindânı tercih etmiştin.” dedi. Yusuf (a.s.):“– Zindânda namaz kılacak temiz bir yer olmadığı, için ağlıyorum,” dedi. Cebrail (a.s.)’de cevaben:“– Dilediğin yerde namaz kıl. Zira Allah Teâlâ zindân dışında 40 kadar yeri temiz kıldı.” dedi.(Hz. M.Sâmi (k.s.), Hz. Yusuf (a.s.)

 

KARGA VE GÜVERCİN

Tefsirlerde naklolunur ki: Nuh (a.s.)’ın gemisi Cûdî dağı üzerinde karar kılınca, Nuh (a.s.) kuşların bulunduğu kısmı açarak, ne kadar beldenin garkolduğunu, ne kadar daha su bulunduğuna dâir bir haber getirmesi için kargayı gönderdi. Karga orada bir cife görüp üzerine kondu ve geri dönüp haber getirmedi. Meselde “Kargadan daha ağır” denilmesi bundandır. Sonra güvercini gönderdi. Güvercin yeryüzünde konacak bir yer bulamayıp gagasına aldığı bir zeytin yaprağını getirdi. Nuh (a.s.) suyun azalıp ağaçların bittiğini anladı. Sonra tekrar gönderdi. Bir yere konduğunda ayakları kırmızılarına kadar yere battı, çamurlu ayaklarıyla geri dönüp geldi ve ayaklarını gösterdi. Nuh (a.s.) yeryüzü hakkında bir bilgi edinip güvercini tebrik etti. Ona boynundaki yeşilliği verip emniyetde olması için duâ etti, o da evlere ısınır. Karganın da korkak olması için duâ etti, o da evlere ısınmaz ve herkes kargayı uğursuzluğun alâmeti olarak kabul eder. Arablar “gurbet” kelimesinin onun isminden yapmışlardı; ayrılık kargası derler. Çünkü o, Nuh (a.s.)’dan ayrıldı, bir daha geri dönmedi.(Yunus ve Hûd Sûreleri, Sh:114-115)Hergün sabah namazının farzı ile sünneti arasında sağ eli ile alnını tutarak 15 defa “rabbena etmim lena nurana veğfirlena inneke alâ külli şeyin kadîr” ayetini okuyup her okudukça “ya nur, ya basîr, ya nur, ya basîr” diyen ve 5 defa da “yarabbi kavvi basari allahümme eşfi enteşşafi, allahümme afi entel muâfi” söyleyen kimsenin biîznillahi teâlâ gözleri ağrımaz ve gözlerinde hastalık varsa biîznillahi teala şifa bulur.              (Dualar ve Zikirler, s. 144)

 

 

DÂVÛD (A.S.)

Yüce Allâh: Dâvûd (a.s.)’a saltanat verdiği gibi, Hikmet (Peygamberlik) te vermiş, kendisinde hükümdarlıkla Peygamberliği birleştirmiş, kendisine, semâvi kitaplardan Zebûr’u indirmiştir.Dâvûd (a.s.); İsrail oğullarına kral olduğu zaman, kılık değiştirip kendisini belirsiz ederek halk arasına karışmayı ve kendisinin icrâat ve gidişatı hakkında soruşturma yapmayı âdet edinmişti.Çarşıda, pazarda, gördüğü kimsenin, hemen yanına varır; Ona:“Dâvûd (a.s.) hakkında ne dersin?” diye sorar, o da, onu över ve hayırlı olduğunu söylerdi.Dâvûd (a.s.), Yüce Allâh’a:“Ey Allâhım! Rızkın, en güzeli hangisidir? diye sordu.“Ey Dâvûd (a.s.)! Elinin emeğidir!” buyuruldu.Dâvûd (a.s.) kendisini ve ev halkını Beytülmal’a muhtaç etmeksizin elinin emeğiyle geçindirecek bir geçim yolu ihsan etmesini, bir sanat öğretmesini ve onu, kendisine kolaylaştırmasını Yüce Allâh’tan diledi.Yüce Allâh da, ona, demiri hamur gibi yumuşatacak bir kudret ihsan etti.Demir; ateşe sokulmaksınız, çekiçle vurulmaksızın, Dâvûd (a.s.)’un elinde mum, hamur ve çamur gibi olur, Dâvûd (a.s.), onu, istediği şekle koyardı.Yüce Allâh (c.c.), ona, zırh gömlek yapma sanatını da öğretti.Bu, yüce Allâh (c.c.)’ın onun için seçtiği bir sanattı.O, böylece, zırh gömlek yapıcısı oldu.Dâvûd (a.s.), zırh gömlek yapanların ilki olduğu gibi, onu giyenlerin de, ilki idi.(M.Asım Köksal, Peygamberler Tarihi)

 

HÛD ALEYHİSSELAM

Hûd (a.s.); orta boylu, esmer tenli, çok saçlı, güzel yüzlü idi. Âdem (a.s.)’e benzerdi. Güçlü kuvvetli idi. Zühd’ü takvâ ve ibâdet ehli idi. Çok cömert ve şefkatli idi. Yoksullara bol bol sadaka verirdi.Hûd (a.s.)’ın kavmi, Âd kavmi idi. âd kavminin yurdları Hudramevt’e ve Yemen’e kadar uzanan yerler olup Allah (c.c.)’ın yerlerinden, en genişi, en otlu, sulu, bol nimetli olanı idi. Yerin üzerinde akan ırmakları, bağları, bağçeleri, sürü sürü davarları, yer altında su depoları vardı. Başkalarına verilmeyen boy, pos, güç kuvvet de onlara verilmişti.Onlar, inatçı bir zorbanın emrini tutup ardından gittiler de: “Kuvvetçe bizden daha güçlü kim varmış? diyerek yeryüzünde büyüklük taslamağa, memleketlerinde azgınlık ve fesadlarını artırmağa halka zulmetmeğe başladılar. Ahiret hayatını, öldükten sonra dirilmeyi inkâr ettiler. Sadda, Samud ve Henna adındaki üç puta tapmaktan da geri durmadılar.Yüce Allah (c.c.), âd kavmine kardeşleri Hûd (a.s.)’u peygamber olarak gönderdi. O da onları bir olan Allah (c.c.)’a iman ve ibadete, insanlara zulmetmekten vaz geçmeye dâvet etti ise de red ve tekzib ile karşılandı.Bunun üzerine yüce Allah (c.c.) üç yıl onlardan yağmuru kesti. Onları, yağmur dûası için, Mekke’ye bir heyet göndermek zorunda bıraktı. Yağmur yağdıracağını sandıkları bir kasırga ile de yok olup gittiler.(Peygamberler Tarihi, Sh: 117, M.A.Köksal)

 

  1. YUNUS (A.S.)’UN KISSASI

Fahr-i Râzi, Kâdî ve Hâzin’in beyânlarına nazaran Yûnus (a.s.)’un karyesi Musul civârında Ninova kasabası idi. Ahalisi müşrik ve zâlimler olup irşâda ihtiyaçlarına binâen Vâcib Teâlâ (c.c.) onları hakka da’vet için Yûnus (a.s.)’u gönderdi. Da’vetine icâbet etmedikleri gibi istihzâ etmeleri üzerine Yûnus (a.s.) imân etmedikleri takdirde kırk güne kadar azâbın geleceğini haber verdi. Ve kavminin içinden çıkıp tenhâ bir mahalle çekildi.Yûnus (a.s.)’dan yalan sâdır olmadığını ve her söylediğinin doğru çıktığını bildikleri için Yûnus (a.s.)’un içlerinden çekildiğini görünce azâbın geleceğini anladılar. Azâbın miadı geldiği gün semâdan siyâh bulutlar ve dumanlar etrafı ihâta etmeğe başlayınca derhal nedâmet ederek imân etmek üzere Yûnus (a.s.)’u aradılar. Bulamadılar. Kavmin ileri gelenleri bir dağbaşına çıkıp tazarru’ ve niyâz etmeği tensib ettiler. Eski elbiseleri içinde oldukları halde Cenâb-ı Hakk (c.c.)’dan kusurlarının afvini istirham ettiler. Yalvardılar. Cenâb-ı Hakk (c.c.), duâlarını ve tevbelerini kabul buyurdu ve gelecek azabı onların üzerinden kaldırdı. Tevbeleri ihlâs üzere olduğundan merhamet-i ilâhiyyeyi celbe vesile oldu.Duâlarında:– “Yâ Rabbi bizim günâhımız büyükdür. Lâkin Sen daha büyüksün. Sen bize Sana yakışanı yap, bize yakışanı yapma,” dedikleri mervidir.(Hz. M.Sâmî (k.s.), Yûnus ve Hûd Sûresi)

 

YÂKUB ALEYHİSSELÂM

Yâkub b. İshak, b. İbrahim Aleyhisselâmdır. Yâkub (a.s.)’un annesi Refaka’dır. Yâkub (a.s.)’un kardeşi Ays ile ikiz olarak doğarken, elini Aysın ökçesinden tutmuş olduğu halde arkasından doğduğu için Yâkub diye anıldığı ve kardeşi Ays, tarafından öldürülmek korkusuyla, dayısının yanına gitmek üzere gündüzleri saklanıp geceleri yürüdüğü için de kendisine İsrail adı verildiği rivayet edilir.İshak (a.s.) oğlu Yâkub (a.s.)’a: “Allâh (c.c.) seni peygamber yapacak, oğullarının soyundan peygamberler çıkaracak, sende hayır ve bereket vücuda getirecektir” dedi. Ken’anlılardan hiçbir kadınla evlenmemesini, Feddan’da oturan dayısı Leban’ın yanına gitmesini, onun kızları ile evlenmesini emir ve tavsiye etmiş. Zaten annesi de, dayısının yanına gitmesini tavsiye etmişti. Bunun üzerine, Yâkub (a.s.), Feddan’a doğru yönelip gitti. Yolun bazı kesiminde, gece karanlığı çökünce bir taşı yastık yaparak yatıp gecelerdi. Uyurken rüyasında başucunda, gök kapılarından bir kapıya doğru bir merdiven kurulduğunu ve meleklerin ondan indiğini ve onun içinde göğe çıktığını gördü. Yüce Allah (c.c.) ona:“Muhakkak, Allâh benim. Benden başka hiç bir ilâh yoktur. Ben senin ilah’ınım ve atalarının da ilahıyım. Şüphesiz ki: seni ve senin zürriyetini ve senden sonrakileri bu Arz-ı Mukaddes’e varis kıldım. Orayı, sana ve onlara mübârek kıldım. Kitabı, hikmeti ve peygamberliği de, sizlere nasip kıldım. Sonra ben senin yanındayım ve seni o mekana erişinceye kadar koruyacağım. Orada, içinde senin ve zürriyetinin bana ibadet edeceğiniz bir Beyt de yap ki, o, Beytülmakdis’dir” diye vahy etti.(M.A.Köksal, Peygamberler Tarihi, s. 263)

 

HAZRET-İ İBRÂHÎM (A.S.) VE NEMRÛD

“Habîb-i Zîşân’ım! Sen bilmedin mi, sana haber gelmedi mi o kimseden ki Allah-ü Teâlâ ona mülk ve saltanat verdiği için İbrâhîm’in Rabb’i hakkında mücâdele etti. Ki o zamanda İbrâhîm: “Benim Rabbim diriltir ve öldürür,” dedi. Mücâdele eden (Nemrûd) “Ben de diriltir ve öldürürüm,” dedi. İbrâhîm (a.s.): “Allah-ü Teâlâ güneşi meşrıktan getirir, sen de kâdir isen güneşi mağribden getir,” dedi. Kâfir şaşırıp kaldı zîra Allah-ü Teâlâ zâlim olan kavmi hidâyetde kılmaz.” (Bakara Sûresi, Âyet: 258) Nemrûd’un ulûhiyyet da’vasına cür’et ve tekebbürünün sebebinin, Allah-ü Teâlâ Hazretlerinin kendisine vermiş olduğu mülk ve  saltanat olduğunu Cenab-ı Hakk bu Âyet-i Celîlede beyân buyurmuştur.Nemrûd, İbrâhîm (a.s.)’e:– Rabb’in kimdir? dedi. İbrâhîm (a.s.) de:– Benim Rabb’im O’dur ki diriltmeye ve öldürmeye kâdirdir, dedi. Nemrûd İbrâhim (a.s.)’e cevâben:– Bende diriltir ve öldürürüm, dedi. Ki bundan maksadı, kısasa müstehak olanı öldürmek ve öbürünü de afvetmekdi. İbrâhîm (a.s.), “Benim muradım hakîkî diriltme ve öldürmedir.” diyerek bu cihetden ilzâma ısrâr etmeyip:– “Benim Rabb’im güneşi meşrıkdan getiriyor, haydi sen de kudretin varsa mağribden getir.” deyince Nemrûd cevâbdan âciz kalıp âleme rüsvây oldu.(Hz. İbrâhim (a.s.), Hz.  R.Mahmûd Sâmî (k.s.))

 

NÛH (A.S.)

İbn-i Abbas (r.a.) der ki:Nûh (a.s.) kırk yaşlarında iken kavmine peygamber olarak gönderildi. Kavmini hakka da’vet ettiği dokuzyüzelli sene müddetle kavminin arasında kaldı. Tufandan sonra altmış sene daha yaşadı. Bütün ömrünün dokuz-yüzelli sene olduğu rivayeti de vardır.Nûh (a.s.) hübût-i Âdem (a.s.)’den, yani Âdem (a.s.)’in yeryüzüne inmesinden binaltıyüzkırkiki sene sonra doğdu. Yurdu Dımaşk’dır. Kûfe’ye defnolundu. Bazıları Kerkük’e defnolunduğunu söylerler İbrahim (a.s.)’in Kudüs’teki mağarasına defnolunduğunu söyleyenler de vardır.İsmi “Şâkir” idi. Kendi haline çok ağladığı için “Nûh” (a.s.) denildi. Ağlamasının sebepleri hakkında denildi ki:1– Bir yerde merhametinin azalıp, “Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden olup da yurt tutan kimse bırakma!” dediğine Allah (c.c.) râzı olmadığı için nedâmet etmesi sebebiyle ağlamıştır. 2– Bir köpeği görüp de beğenmediği için Allah (c.c.)’ın itâbına ma’ruz kalıp, kendine taraf-ı ilâhiden “Beni mi ta’yib ettin, onu mu?” denildiğinde nedâmet edip ağlamış ve dağlara kaçıp gitmiştir. 3- Oğluna meyli ve hakkında Rabbine münâcât edip “oğlum ehlimdendir” dediğinde “O senin ehlinden değildir.” buyurulmasına ağlamıştır.  Enbiyâ ve evliyânın ağlamaları Allah (c.c.)’ın, onların kalblerini tutan celâlinden ve heybetindendir. Bu da âşıkların evsâfında, âriflerin hasâsindendir. (Hz. M.Sâmî (k.s.), Yûnus ve Hûd S.)

 

  1. YUSUF (A.S.)’UN MISIR’A

HAZİNE NAZIRI OLMASI

“Melik, getirin O’nu bana dedi. O’nu kendime has müsteşar edineyim. O’nunla konuşunca da şöyle dedi:“– Sen bugünden itibaren nezdimizde mühim bir mevkii sahibisin, emin bir müsteşarsın.”Yusuf (a.s.) da: “Beni memleket hazineleri üzerine memur et. Çünki ben onları iyice korumaya muktedir ve vakıfım dedi.İşte o yerde Yusuf (a.s.)’a böyle bir kudret verdik. O, neresini isterse orada konaklardı. Biz rahmetimizi kimi dilersek ona nasib ederiz. İyi hareket edenlerin hakkını zayi etmeyiz.İman ederek takvâda devam edenlere hâs olan âhiret mükâfatı ise elbette daha hayırlıdır.”        (Yusuf: 54-57) Hz. Yusuf zindandan çıktı, zindan ehli ile vedalaşıp onlara dua etti. Sonra gusledip elbisesini giydi. Melikin huzuruna varıp, selâm verdi ve İbranice melike dua etti. Melik Yusuf (a.s.)’a: “Hangi duayı bilirsin “(dili)” dedi: “O da 72 lisan bilirim.” dedi. “Bunlar, Yakup, İshak ve İbrahim lisanıdır.” dedi. Sonra melik Yusuf (a.s.)’a:“Ey Sıddık! Ben görmüş olduğum rüyayı senden işitmeyi severim.” deyince, Yusuf (a.s.) güzel bir üslup üzere rüyasını bir tabir eyledi. Mücahidin rivayetine göre, Yusuf (a.s.)’un delaletiyle melik İslâm oldu ve nâsın çoğu da başında toplandı.Yusuf (a.s.) bulunduğu  vakitte talep ettiği vazifeyi ikâme ve ifaya muktedir bir zattı.          (Hz. M.Sâmi (k.s.),Yusuf (a.s.)

 

HAZRET-İ HAVVA’NIN YARATILIŞI

Âdem (a.s.), Cennet’te oturup konuşacak bir kimse ve kendisi ile sükûnet bulacağı bir zevce bulunmaksızın tek başına gezip dolaştığı sırada, Yüce Allah (c.c.), ona, bir uyku verdi. Uyudu.Yüce Allah (c.c.) ona bir elem duyurmadan, sol eğe kemiklerinden birini alıp yerine et doldurdu.Âdem (a.s.), daha uykudan uyanmadan, Hz. Havva’yı, ondan yarattı.Âdem (a.s.) uyanınca, başucunda bir kadının oturduğunu gördü.“Bir kadın ha!?” dedi ve ona:“Sen, nesin?. Sen, kimsin?” diye sordu.Hz. Havva: “– Bir kadın!” dedi.Âdem (a.s.): “– Sen, ne için yaratıldın?” diye sordu.Hz. Havva: “– Sen, benimle sükûnet bulasın diye yaratıldım” dedi.İbni Abbas (r.a.)’a göre: Hz. Havva’ya her canlının anası olduğu için, Havva ismi verilmiştir.Yüce Allah (c.c.), böylece, Hz. Havva’yı, Âdem (a.s.)’e eş yaptı.Peygamberimiz (s.a.v.), bir Hadîs-i Şerîflerinde:“Kadın, kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburganın en eğri yeri de, üst kısmıdır. Onu, doğrultmaya kalkarsan, kırarsın! Hali üzere bırakırsan, eğriltide devam eder.Kadınlar hakkında, birbirinize hayr tavsiye ediniz!” buyurmuştur. (Peygamberler Tarihi, M.Asım Köksal)

 

İBRÂHÎM (A.S.)’İN BAZI FAZÎLETLERİ

1- İbrâhîm (a.s.)’e bülûğ çağından önce, rüşd’ü verilmişti.2- İbrâhîm (a.s.) Tevhîd Ehli olanların imâmı idi.3- İbrâhîm (a.s.) Allâh (c.c.)’ın nîmetlerine şükreden bir zâttı.4- İbrâhîm (a.s.), başlıbaşına bir Ümmet’ti. Allâh’a itaâtkârdı. Bâtıl  dinlerden uzak ve Muvahhid bir Müslümandı.5- İbrâhîm (a.s.)’e Allah (c.c.) tarafından dünyada bir güzellik (iyi hal ve mevki) verilmiş.6- İbrâhîm (a.s.); yumuşak huylu, yufka yürekli, kendisini tamamiyle Allah’a vermiş bir zât’tı.7- Yüce Allah (c.c.) onu Halîl (Dost) edinmişti.8- Peygamberlik, kitâb, hikmet, büyük bir mülkü saltanat, İbrâhîm (a.s.)’in Hânedânına, soyundan gelenlere verilmiştir.9- İbrâhîm (a.s.): “Benden sonrakiler içinde, benim için bir lisân-ı sıdk ver! (Dünyada, kıyâmete kadar bâki kalacak bir yâd-ı cemil, zikr-i cemil ver! İsmimi, hep iyilikle andır!) diyerek duâ etmiş, bu güne kadar kendisine sevgi ve saygı beslemeyen hiç bir millet ferdi görülmemiştir.10- İbrâhîm (a.s.), bütün insanlara imâm, kendisinin makâmı da, müslümanlara musalla (namazgâh) kılınmıştır.11- İbrâhîm (a.s.)’e Rabb’i tarafından bir takım kelimeler (emirler)le imtihân olunmuş, onları tamamıyla yerine getirmiş, başarmıştır.12- Peygamberimiz (s.a.v.)’e, İbrâhîm (a.s.)’in dînine uyması emredilmiştir.13- İbrâhîm (a.s.) Allah (c.c.) yolunda ateşe atılanların, Allah (c.c.) yolunda Hicret edenlerin ilki idi.(M.Âsım Köksal, Peygamberler Târihi, Sh: 225)14- Kıyâmet gününde insanlar, yalın ayak ve çıplak haşrolunacaklar. O gün insanların ilk giydirileni İbrâhîm (a.s.) olacaktır.15- İbrâhîm (a.s.), konuklayan insanların ilki idi.16- İbrâhîm (a.s.) ilk kez bıyığını kırpıp kısaltan,17- İlkkez, koltuk altı ve etek temizliği yapan,18- İlk kez, tırnaklarını kesen,19- İlk kez, misvak tutunup dişlerini temizleyen,20- İlk kez, ağzını su ile çalkalayan,21- İlk kez, su çekip burun temizliğini yapan,22- İlk kez, edep yerlerini su ile temizleyen,23- İlk kez, saçlarını tarayan,24- İlk kez, bacağına don (kilot) giyen,25- İlk kez, ayağına ayakkabı giyen,26- İlk kez, Musafaha yapan,27- İlk kez, kucaklaşan,28- İlk kez, iki göz arası, secde mahalli olan alından öpen,29- İlk kez kendi kendini sünnet eden ve ilk kez yüz elli yaşında bulunduğu sırada saç ve sakalının ağarmaya başladığını gören insandı. 30- Cebrail Aleyhisselâmın gösterdiği yerlere Mekke Harem sınırını taşlarını da ilk defa İbrâhîm (a.s.) dikmişti.(M.A.Köksal, Peygamberler Tarihi, Sh: 226)

 

ÂDEM (A.S.)’İN SA⁄LI⁄INDA GÖRDÜ⁄Ü

O⁄UL VE TORUNLARIN SAYISI VE VEFATI

Âdem (a.s.); Nevz dağında, oğulları ve oğullarının oğulları, kırk bine doluncaya kadar yaşadı. Âdem (a.s.), ölüm döşeğine düştüğü zaman, oğullarına: “Oğulcuklarım! Ben, Cennet meyvalarından yemeyi özlüyorum!” dedi. Oğulları, onu, babaları için aramağa, elde etmeğe gittiler. Meleklerle karşılaştılar. Meleklerin yanlarında, Âdem (a.s.) için, kefen ve koku ile kazma, kürek ve zenbil vardı. Melekler: “Ey Âdem’in oğulları! Nereye gidiyorsunuz ve ne aramak istiyorsunuz?” diye sordular. Onlar da: “Babamız, hastadır. Cennet meyvalarından yemeği arzuluyor, onu, toplamak için, bizi gönderdi.” dediler. Melekler: “Geri dönünüz! Babanızın eceli geldi!” dediler. Âdem (a.s.)’in oğulları, Meleklerle birlikte geri döndüler. Melekler, Âdem (a.s.)’in yanına girince, Hz. Havva, korktu ve Âdem (a.s.), ona: “Sen, Yüce Rabb’ımın Melekleri ile benim aramdan çekil!” dedi. Bunun üzerine, Melekler, Âdem (a.s.)’in ruhunu kabz ettiler. Sonra, onu yıkadılar, kefenlediler, kokuladılar. Kabrini, kazdılar. Meleklerden birisi, öne geçti. Öteki Melekler de onun arkasına durdular. Âdem (a.s.)’in oğulları da, onların arkasında sıralandılar. Cenaze namazını kıldılar. Melekler, kabrin içine girip Âdem (a.s.)’i, kabre indirdiler. Üzerini, kerpiçle kapattılar. Kabrin üzerine, toprak çektikten sonra “Ey Âdemoğulları! İşte, ölüleriniz hakkında tutacağınız yol, budur!” dediler.(Peygamberler Tarihi, Sh: 60)

 

  1. İBRAHİM (A.S.)’İN TEBLİ⁄ ETTİ⁄İ DİN

“Ey Ehl-i kitab! İbrahim (a.s.) hakkında niçin mücadele edersiniz? Halbuki Yahudiyyet’in esasını te’sis eden İncil ancak İbrahim (a.s.)’den sonra inzâl olundular. Binaenaleyh İbrahim (a.s.) zamanında Yahudiyyet ve Nasraniyyet yoktu ki siz İbrahim (a.s.)’in Yahud veya Nasrâni olduğunu iddia edersiniz? Bu sözünün batıl olduğunu düşünmez misiniz? Ve esâsı olmayan bir şeyi söylemeye nasıl cesâret edersiniz?Ey Ehl-i kitap! Siz şu ahmak insanlarsınız ki kitaplarınız size beyan ile ilminizin kavradığı mes’elelerde niçin mübahase edersiniz? Tevrat’da ve İncil’de İbrahim (a.s.)’in Yahudi veya Nasrani olduğuna dair beyan olmadığı  halde niçin Hz. İbrahim (a.s.)’in mezhebinden bahsedersiniz?İbrahim (a.s.), Yahudi ve Nasrani olmadı ve lâkin Hak dini üzere Allah Teâlâ’ya muti’ müslim oldu ve müşriklerden olmadı!” (Âl-i İmran: 65-67) (Hz. Sâmi (k.s.), Hz. İbrahim (a.s.), Sh: 31)

 

 

NEMRUD’LARIN AKIBETİ

Cenâb-ı Hakk, Nemrûd isimli hükümdara Allah (c.c.)’a imân etmesi için bir melek gönderdi. Fakat o îmân etmedi. Bunun üzerine melek onu ikinci olarak tekrar îmâna da’vet eyledi, o yine kabul etmedi. Nemrûd üçüncü olarak bir daha îmâna da’vet edildi, yine kabûl etmedi ve meleğe şöyle dedi:– Sen taraftarlarını topla, ben de adamlarımı toplayayım da savaşalım.Nemrûd, güneş doğarken ordusunu ve askerlerini yığdı. Cenâb-ı Hakk da ona sivrisinek sürüleri gönderdi ki, gökyüzü sinekten görülmüyordu. Böylece Cenâb-ı Hakk onlara sinekleri musallat kıldı. Öyle ki sinekler onların etlerini yediler, kanlarını emdiler. Onları kupkuru kemik bıraktılar. Sineklerden biri de Nemrûd’un burnundan beynine girdi. Onun dimâğında tam dörtyüz sene kaldı. Bu suretle de Cenâb-ı Hakk onu ta’zîb etti. Nemrûd bu müddet içinde başını tokmakla dâima dövdürmüştür. Ve nihayet Cenâb-ı Hakk onu böylece helâk etti (Târîh-i Eb’ü-Fidâ)(Hz. R.Mahmud Sâmî (k.s.), İbrahim (a.s.))

 

 

  1. SÜLEYMAN (A.S.)

Süleyman (a.s.); uzun boylu, beyaz tenli, iri vücudlu, nurlu ve güzel yüzlü, büyük gözlü, çok saçlı bir peygamber idi. Beyaz elbise giyerdi.Süleyman (a.s.) kral oluşundan, vefatına kadar, yüce Allah (c.c.)’a karşı huşûundan dolayı, başını semâya kaldırmamıştır.Son derece mütevâzi (alçak gönüllü) idi.“Miskin, miskinle oturur” derdi.Hurma yaprağından zenbil örüp satar, elinin emeği ile geçinir, arpa ekmeği yerdi.Her ayın başında altı gün, ortasında üç gün, sonunda da, üç gün oruç tutardı.Süleyman (a.s.):“Biz; yaşamanın, yumuşak olanını da, sert olanını da, denedik. Onlardan, aşağı olanını yeterli bulduk.İnsanlara verilmeyen şeyler, bize verildi.İnsanlara verilmeyen ilimler bize verildi.Fakat, şu üç kelimeden:Öfke ve sükûnet halinde hilm (usluluk) der.Yoksulluk ve bolluk halinde, tutulumluluktan.Gizlide ve açıkta, Allah korkusundan daha üstün bir şey bulamadık!” demiştir.Süleyman (a.s.)’ın oğluna da:“Ey oğulcuğum! Miskinlikle birlikte günah işlemek, ne kadar kötüdür. Hidâyetten sonra, dalâlete düşmek, ne kadar kötüdür!Kişinin, Rabb’ine ibâdet edip dururken, ibâdeti bırakması ise, bundan daha kötüdür!” dediği de rivayet edilir.(M.Asım Köksal, Peygamberler Tarihi)

 

CENAB-I HAKK (C.C.)’IN HALİLİ (A.S.)’NE İKRAMI

Nemrûd’un yanında yenecek şeyler vardı. Nemrûd, bunlardan başkalarına verdiği halde İbrâhîm (a.s.)’e vermedi. İbrâhîm (a.s.) eli boş olarak evine dönüyordu. Yaklaşınca, toprak yığınlarından birinin yanına giderek heybesinin iki gözünü de toprakla doldurdu. Kendi kendine şöyle dedi:– Bu toprakla âilemi oyalamış olurum. Hazret-i İbrâhîm (a.s.) evine geldi, yükünü indirdi. İçeriye, girdi ve bir yere dayanır dayanmaz uyudu. Âilesi Sâre kalktı. Heybeye baktı ki, heybenin iki gözü de yenecek şeylerle dolu. Onlardan hemen, bir yemek yaptı. İbrâhîm (a.s.) uyanınca oradaki hazırlanmış olan yemeği gördü ve sordu: Bu yemek size nereden geldi? Sâre vâlidemiz cevap verdi: Senin getirdiğinden. İbrâhîm (a.s.) o zaman anladı ki bu, Allah’ın kendisine verdiği rızıktır.(Hz. İbrâhîm (a.s.), Hz. R.M.Sâmi (k.s))Borçlu olan kişi sabah namazından sonra 300 def’a, “Rabbeneftah beynena ve beyne kavmina bil hakkı ve ente hayrül fatihîn” ayetini dua niyetiyle okumalı, ve her 100 defanın sonunda “Allahümme ya müfettihal ebvabi iftehlena hayrül bab” diye dua etmelidir. Böylece ilahi yardıma nail olması umulur. (Dualar ve Zikirler, s. 152)

 

İDRİS ALEYHİSSELÂM

İdris (a.s.); beyaz tenli, uzun boylu, büyük karınlı, geniş göğüslü, kaba sakallı, iri kemikli, güzel yüzlü idi. Yürürken, adımını kısa atar önüne bakardı. Vücudu, az kıllı, başı çok saçlı idi. Vücudunda yaratılıştan beyaz bir nokta vardı. Sesi, ince ve konuşması mülâyımdı.İdris (a.s.); Âdem (a.s.)’dan sonra kalemle ilk kez yazı yazan, ilk kez, yıldızlar ve hesab ilmini gözden geçiren zat idi. Geçmiş devirlerin bütün ilimleri kendisinde toplanmıştı. Bütün ilimler kendisine öğretilmiş Şis (a.s.)’dan sonra hiç kimseye verilmeyen gizli ilimlerin Mushaf’ı da, ona teslim edilmişti.Kendisi terzi idi. İlk kez, iğne ile dikiş diken, ilk kez elbise dikip giyen de İdris (a.s.)’dı. Halbuki ondan önce insanlar, hayvanların derilerini giyerlerdi. Babası Yerd b. Mehlâil, İdris (a.s.)’ı yerine bıraktığı ve kavminin oturdukları mukaddes dağdan, Kabil oğullarının yanına inmemeleri için yaptığı va’z ve nasihata kulak asmadıkları zaman, İdris (a.s.) ayağa kalkıp onlara: “İyi biliniz ki: İçinizden, kim, babamız Yerd’i dinlemeyerek dağımızdan inerse, biz, onun, bir daha dağımıza çıkmasına meydan bırakmayacağız!” demiş fakat onlar dağdan inmekten başkasına yanaşmamışlar, inecekleri yere inmişler, Kabil oğullarının kadınları ile düşüp kalkmışlardır.İdris (a.s.)’in davetine, ancak bin kişi icabet etmiştir.İdris (a.s.), ilk kez Allah yolunda Kabil oğulları ile savaşmış, onlardan esirler alıp azad etmiştir.İdris (a.s.) çok ibadet edici birzat idi. Kendisinin bir günde yükselen ameline, zamanındaki Âdem oğullarının bir ayda yükselen amelleri denk gelmezdi.(M.A.Köksal, Peygamberler Tarihi, Sh: 79)

 

TÛFÂN GEMİSİNİN HAZIRLANIŞI

Yüce Allah (c.c.),  Nûh (a.s.)’a, ağaç dikmesini emretti. O da dikti. Nûh (a.s.)’un diktiği, sac ağacı, kırk yılda büyüyüp yetişti ve boyu üç yüz zira’ı buldu.Sac ağacı: Hind ülkesinde yetişen kara ve büyük bir ağaç olup bunun, abanus ağacı olduğu da söylenir.Yüce Allah (c.c.) tarafından Nûh (a.s.)’a şöyle vahy olundu:“Kavminden, îmân etmiş olanlardan başkası asla îmâna gelmeyecektir. O halde, onların işlemekte oldukları şeylerden dolayı tasalanma. Bizim nezâretimiz altında vahyimiz (talimâtımız) vechile gemi yap. Zülm edenler hakkında bana bir şey söyleme. Çünkü onlar suda boğulmağa mahkûmdurlar.” Yüce Allah (c.c.) dikilmiş ve yetişmiş olan ağaçları kesip gemi yapımında kullanmasını Nûh (a.s.)’a emretti. Nûh (a.s.) marangozdu. Ağaçları kesti, kuruttu.Nûh (a.s.) geminin nasıl yapılacağını bilmiyordu. “Ya Rabb! Yapılacak gemiyi nasıl yapayım?” diye sordu.“Onu üç sûret üzerine devrik yap. Başını horoz başı gibi, karnını kuş karnı gibi, kuyruğunu, horoz kuyruğu gibi meyilli yap ve üç kat olarak yap!” buyuruldu.Nûh (a.s.), gemiyi yapmaya başladı. Kestiği sac ağacından tahtalar biçti. Üç yıl bununla meşgûl oldu. Demirden çiviler yaptı. Gemi için gereken zift vesâir herşeyi hazırladı. Yapılacak şeylerin hepsini kendisi yaptı, çattı. Eline aldığı keseri, yapacağı şeyde hiç yanılmıyordu. Nûh (a.s.) gemiyi yapıp çatarken, kavminden herhangi bir topluluk yanından geçtikçe, alay etmek için: “Ey Nûh! peygamberlikten sonra marangozluk yapıyorsun ha? Ne yapıyorsun sen?” diyorlar; Nûh (a.s.) da gemi yapıyorum!” deyince: “Demek karada gemi yapıyorsun ha?! Gemiyi, karada nasıl yüzdüreceksin? Birbirlerine de: “Bakmıyor musunuz şu deliye? Su üzerinde seyr etmek için ev yapıyor.” “Hani ya, su nerede?” diyerek gülüşüyor, alay ediyorlardı. Nûh (a.s.)’da: “Siz nasıl bizimle eğleniyorsanız, biz de sizin bu eğlenip durduğunuz gibi sizinle eğleneceğiz. (Âhirette de) dâimî azâbın kimin başına ineceğini ileride görecek bileceksiniz. diye cevâp veriyordu. Geminin yapılışı iki yıl sürdü. (Peygamberler Târihi, Sh: 93)

 

  1. YA’KÛB (A.S.)’UN İBTİLÂSININ SEBEBİ

Vehb dedi ki: Allah-ü  Teâlâ Ya’kûb (a.s.)’a vahy buyurdu ki:“— Bilir misin seni niçin oğlun Yûsuf’dan kırk sene senden habsetmek sûretiyle ayırarak muâteb kıldım? Ya’kûb (a.s.):“— Hayır yâ Rabbi!” dedi. Allah-ü Teâlâ (c.c.) buyurdu:“— Sen bir keçi yetiştirdin, yedin komşuna vermedin.”Başka bir rivâyette denildi ki: Allah-ü Teâlâ (c.c.) Mûsâ (a.s.)’ya vahyetti:“— Bir koyun boğazladın, kapına bir miskin geldi. O’na vermedin.”Ya’kûb (a.s.)’un ibtilâsına sebep, O’nun bir buzağıyı anasının önünde, anası bağırdığı halde boğazlamasıdır.Yâhûd bir câriye satın alıp çocuğunu ayırıp satmasıdır. Câriye ağladı, hattâ gözü kör oldu.(Hz. Yûsuf (a.s.), Hz. R.M.Sâmî (k.s.))

 

YÛSUF (A.S.)’UN KUYUYA ATILMASI

Yûsuf (a.s.) kuyuya atıldığında 12 yaşında idi.Bu esnâda Hz. Melik-i A’lâdan, Cebrâil (a.s.)’e sidre-i müntehâdan bir hitap erişdi ki:“Kuluma yetiş” Ve Cebrâil yetişti, Yûsuf (a.s.)’u kuyuda bir taş üzerine oturttu. Kuyuda yılan, böcek, haşarât da vardı. Böceklere dedi ki: “meskenlerinize çekilin zîra enbiyâdan bir nebî geldi, delikten çıkmayın.” Fakat yılan Yûsuf’a kastetti, fışladı. Derhâl Cibrîl (a.s.) sus diye sayha eyledi, yılanın bir daha sesi çıkmaz olduğu gibi,neslinden gelenlerin de sesleri çıkmaz oldu.”(Hz. R.Mahmûd Sâmî (k.s.), Hz. Yusuf (a.s.)

 

 

SALİH (A.S.)

Sâlih Aleyhisselâm, İsa (a.s.)’ya benzerdi. Beyaza çalar kırmızı benizli idi. Düz saçlı idi. Kıvırcık saçlı değildi. Kendisi, İsa (a.s.) gibi yalın ayak yürür, ayakkabı giymezdi.Sâlih (a.s.) kavmi, ikinci Âd diye anılan Semud kavmi olup Arabul’âribedendir.Sâlih (a.s.) davet ve tebligatına ısrarla devam etti. Davetini kabul etmedikleri takdirde, Allah (c.c.)’ın gazabına ve azabına uğrayacaklarını onlara haber verdi. Semud kavmi ile yirmi yıl uğraştı. İş uzayıp gidince Sâlih (a.s.)’dan söylediklerini doğrulayacak bir âyet, bir mûcize göstermesini istediler. Sâlih (a.s.) onlara: “Nasıl bir mûcize istersiniz?” diye sordu.Semud kavminin, her yıl belli bir günde putlarını yanlarına alarak çıkıp kutladıkları bir bayramları vardı. “Sen kendi ilâhına yalvar. Biz de kendi ilahlarımıza yalvaralım. Eğer senin ilahın duanı kabul ederse biz sana tâbi olalım. Eğer bizim ilahlarımız duamızı kabul ederse, sen, bize tabi ol” dediler. Sâlih (a.s.) “olur” dedi.Semud kavmi dualarında: Salih (a.s.)’ın yapacağı duasından hiç bir şeyi kabul etmemesini, vesenlerinden, putlarından istediler. Semud kavminin seyyidi, ulu kişisi olan Cenda’ b. Amr: “Ey Salih! Şu kayanın yanına bizimle birlikte git. Kayanın içinden bizim için şöyle vasıfta bir dişi deve çıkarırsan, senin peygamberliğini doğrular ve sana iman ederiz” dedi.Sâlih (a.s.) kayanın yanında namaz kıldı. Yüce Allah (c.c.)’a dua edince, kaya sanki doğum sancısı gibi sancılandı. Gebe bir kadının hareketi gibi hareket etti. Titredi sonra da ikiye ayrılarak içinden istedikleri vasıfta bir deve çıktı. Kaya bir deve doğurdu. Semud kavmi bu deveyi istedikleri kadar sağarlar, kablarını kacaklarını sütle doldururlardı. Bunun üzerine Cenda b. Amr ile kavminden bazı kişiler Sâlih (a.s.)’e iman etti. Diğer vesenlerin sahipleri engel oldular. Onlar da bunlara uyarak iman etmekten vaz geçtiler.(M.Âsım Köksal, Peygamberler Tarihi, Sh: 127)

 

BEŞİKTE KONUŞAN ÇOCUKLAR (I)

1-Yûsuf (a.s.)’a şehâdet çocuk.2- Peygamber Efendimiz (s.a.v.): Doğumunda, en evvel kelâmı: “Allah’ü ekber kebiran vel hamdû lillâhi kesiran ve sübhânellâhi bükraten ve esîlân” oldu.3- İsâ (a.s.) doğduğunda: “Dedi ki:Ben gerçekten Allah’ın kuluyum. Bana kitab verdi ve beni nebî kıldı.” (Meryem: 30) âyetini okudu.4- İbrahim (a.s.) doğup yere düştüğünde ayağa kalkıp dedi ki:“Lâ ilâhe illâhü vahdehûle şerîkelehûlehülmülkü velehülhamdü, elhamdülillahillezî hedânâ lıhâzâ.”5- Nûh (a.s.) mağarada doğduğunda, vâlidesi, vâ Nûhâh dedi. Nûh (a.s.) vâlidesini teselli için, dedi ki:“Ey anne, korkma, beni yaratan muhakkak beni muhafaza eder.”6- Mûsa (a.s.) doğduğunda oturarak vâlidesine dedi ki:“Ey anne benim için korkma, muhakkak Cenab-ı Allah (c.c.) benimledir.”7- Yûsuf (a.s.) vâlidesi karnında iken “Ben uzun müddet babamdan uzak kalacağım.” diye konuştu. Vâlidesi bunu babası Ya’kûb (a.s.)’a haber verdi. O da “bu sırrı gizle” dedi. Vâlidesi aksırınca Yûsuf (a.s.) vâlidesinin hamdine “yerhamükillah” dedi.Orada hazır olan cemâat Yûsuf’un vâlidesinin karnındaki kelâmını işittiler.

 

BEŞİKTE KONUŞAN ÇOCUKLAR (II)

8- Firavun’un kızına hizmet eden ve onun başını tarayan hizmetçi -İslâm oldukta- kızı babasına verdi. Firavun da kendisinin ve evlâdlarının bakır kazanda kaynar suya atılmasını emretti. En sonra sıra kucağında südünü emen çocuğuna gelince vâlidesine dedi ki: “Sabr et zira sen hak din üzerindesin.”9- Bunlardan biri de Mübârekü’l-yemâmedir. Bazı sahabe Mekke’de bir eve girince Resûlullah (s.a.v.)’ı gördüler. O sırada bir adam geldi bir günlük çocuğu bir hırkaya sarmış idi.Nebî (s.a.v.) Ona:– Ey çocuk ben kimim buyurdu? Çocuk ta fasîh bir lisân ile:– Sen Resûlullah’sın, Allah’ın elçisisin dedi. Resûlullah (s.a.v.): “Doğru söyledin. Hakkında Allah mübarek kılsın” buyurdu ve o çocuk bir daha konuşmadı. Onun kendisine Mübarekü’l Yemâme ismi verildi. Bu vak’a Veda Haccı’nda oldu.10- Rahip Cüreyc bir kiliside ibâdet ederdi. Beni İsrâl kızlarından bir kız nefsini râhibe teklif etti. Râhip iltifât etmeyip reddetti. Sonra o kız nefsini bir çobana teslim etti. Ondan bir çocuk oldu. Kız Cüreyc’e iftira ile bu çocuk Rahib Cüreyc’den oldu dedi. Cüreyc’i dövdüler, kilisesini de yıktılar.Cüreyc namaz kıldı, o çocuğun başına elini koydu ve dedi:– Seni yaratan Hâlik için haber ver, baban kimdir? Allah’ın izniyle çocuk konuştu ve:– Babam filân çobandır dedi.Cüreyc’den özür dilediler ve kilisesini tekrar yaptılar.(Hz. R.M.Sâmi (k.s.), Hz. Yusuf (a.s.), Sh: 53-5)

 

NUH (A.S.)’IN O⁄LUNA NASİHATI

Nuh (a.s.) oğluna demiştir ki: “Oğulcuğum sana iki şeyi emrediyorum, iki şeyden de nehyediyorum.Birincisi: Lâilahe illallahü Vâhdehule şerikeleh demeyi emrediyorum. Çünkü semavat ve arz bir kefeye, Lâilahe illallah da diğer kefeye konulsa muhakkak ki Lâilâhe illallah ağır basar.İkincisi: Sübhanallahi vebihamdih demeği emrederim. Çünkü bu  melaikenin ve mahlukatın duasıdır. Ve mahlukat onunla merzuk kılınırlar.Birincisi olarak, seni, hiç bir surette Allah (c.c.)’a bir şeyi şerik tutmaktan nehyederim. Şunu bilesin ki kim Allah (c.c.)’a bir şeyi şerik tutarsa Allah (c.c.) ona Cennet’i haram kılar.İkinci olarak da seni kibirden de nehyederim. Bilesin ki hiç bir kimse kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunduğu halde Cennet’e giremez.

İMÂNIN GÜCÜ

Hikâye olunduğuna göre bir ihtiyâr kadın, gemi yaptığı sıralarda Nuh (a.s.)’a uğrayıp onu niçin yaptığını suâl ettik de Nuh (a.s.):– Allah, kâfirleri tufan ile helak edecek, mü’minleri de bu gemi ile kurtaracak, dedi.Kadın, vakti geldiğinde kendisine de haber vermesini ve mü’minlerle berâber gemiye bindirmesini söyledi.Vakit gelince Nuh (a.s.) halkı gemiye bindirmekle meşgul olduğu için kadının ricasını unuttu. Sonra tufan vaki olup küffar helâk oldu, mü’minler necât buldu, gemiden çıktıktan sonra ihtiyar kadın gelip:– Ey Nuh! Sen tufan olacağından bahsedersin, daha vakti gelmedi mi? Nuh (a.s.):– Tufan vaki oldu. Allah’ın emri yerine geldi, dedi. Böyle derken de kadının hâline teaccüb etti. Allah Teâlâ onu imânı sebebiyle kurtarmıştı ve tufanı göstermemişdi. Allah, mü’min kullarını işte böyle himâye eder. Bazı ehl-i keşifden sihhatle naklolunduğuna nazaran Bursa’daki Cami’i-Kebir arsasının bu kadının evinin bulunduğu yer olduğu söylenmiştir.(Hz. M.Sâmi (k.s.), Yûnus ve Hûd Sûreleri)

 

ADEM (A.S.)’IN VEFATI

Adem (a.s.); Nevz dağında oğulları ve oğullarının oğulları, kırk bine doluncaya kadar yaşadı. Adem (a.s.) ölüm döşeğine düştüğü zaman oğullarına: “Oğulcuklarım Ben Cennet meyvalarından yemeyi özlüyorum. “ dedi.Oğulları onu, Babaları için aramaya elde etmeğe gittiler. Meleklerle karşılaştılar. Meleklerin yanlarında Adem (a.s.) için kefen ve koku ile kazma kürek ve zenbil vardı. Melekler: “Ey Adem’in oğulları ! Nereye gidiyorsunuz ve ne aramak istiyorsunuz? “ diye sordular. Onlar da «Babamız, hastadır. Cennet meyvalarından yemeği arzuluyor, onu toplamak için bizi gönderdi. “ dediler. Melekler: “Geri dönünüz ! Babanızın eceli geldi” dediler. Adem (A.s.)’in oğulları, Meleklerle birlikte geri döndüler, Melekler, Adem (a.s)’ın yanına girince, Hz. Havva korktu ve Adem (a.s)’a yapıştı.Adem (a.s) ona: “Sen Yüce Rabb’ımın Melekleri ile benim aramdan çekil” dedi. Bunun üzerine, Melekler, Adem (a.s)’ın ruhunu kabz ettiler, Sonra onu yıkadılar, kefenlediler, kokuladılar. Kabrini kazdılar. Meleklerden birisi öne geçti. Öteki Melekler de onun arkasına durdular. Adem (a.s)’ın oğulları da, onların arkasında sıralandılar. Cenaze namazını kıldılar. Melekler kabrin içine girip Adem (a.s)’ı, kabre indirdiler, üzerini kerpiçle kapattılar. Kabrin üzerine toprak çektikten sonra “Ey Adem oğulları! İşte, ölüleriniz hakkında tutacağınız yol budur!” dediler.(M.A.Köksal, Peygamberler Tarihi Sh:60)

 

  1. İBRÂHİM (A.S.)’A «HALîL« SIFATININ VERİLMESİ

İbrâhim (a.s.), Cenâb-ı Hakk (C.C.)’ın ismini işitmek için malını ve evlâdını feda ettiğinden Allah-û Teâlâ (C.C.) Hazretleri Hz. İbrâhim (a.s.)’ı «Halîl=Dost« ittihâz etmiştir. HULLET (Dostluk) : Muhabbette saflık, ihtiyacını Cenâb-ı Allah (C.C.)’a arz etmekte ihlas ve her hâlinde Cenâb-ı Allah (C.C.)’ı tefekkür etmektir. İbrâhim (a.s.) da bu gibi ahlâk-ı hasene ve güzel vasıflar mevcud olduğundan «HALİLULLAH« unvânını hakkıyla almıştır. Cenâb-ı Hakk (C.C.)’ın kuluna dostluğu; İbâdetine kudret verip, onu dünya telâşesinden muhâfaza buyurmasıdır. Rivayet olunur ki Allah-û Teâlâ (C.C.) İbrâhim (a.s.)’a şöyle vahiy buyurdu :«– Muhakkak ki sen benim dostumsun, bende senin dostunum. Sakın ki kalbine muttali’ olduğum zamân onu benden başkasıyla bulmayayım! Yoksa bana karşı olan sevgini keserim. Çünkü ben sevgim için öyle kimseyi seçiyorum ki, onu ateşle yaksam yine kalbi benden başkasına iltifât etmez ve benden başkasıyla meşgûl olmaz. O benim için böyle olunca ben de onun kalbine muhabbetimi koydum. Ona lütûf ve ikrâmlarım devâm etti. Hattâ onu kendime yakın kıldım. Ona muhabbetimi hibe ettim. Hangi nimet benim yanımda buna eşittir? Hangi şeref benim yanımda bundan daha büyüktür? İzzet ve Celâlime yemîn ederim ki bana bakmakla onun kalbini iyileştiririm. Zirâ beni kim severse ben de onu severim.» (Hz. M. Sâmi (K.S.), Hz. İbrâhim a.s.)

  1. YUSÛF (A.S.)’IN ZİKRİ

Cebrâil (a.s.)’a şu duâyı öğretti:“Ey her belâyı kaldıran Allah’ım ve her duâyı kabûl eden Rabbim, ey kırık kalbleri iyileştiren, ey güçlükleri kolaylaştıran ve ey gariblerin sâhibi, ey yalnızların tesellicisi, ey senden başka ilâh olmayan!.. Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim. Beni bütün sıkıntılardan kurtarmanı diler, muhabbetini kalbime koyarak senden gayrı ne düşünce ne de zikrim olmamasını, ve her türlü isyân ve fena halden muhâfaza buyurmanı ve rahmetinle muâmele etmeni niyâz ederim. Ey Erhamü’rrahîmin olan Allah…”Yûsuf (a.s) kuyuya atılınca Allah(C.C.)’ın esmâ-i hüsnasını (güzel isimlerini) zikre başladı. Bunu Melekler işitti ve dediler ki: “Yâ Râb, kuyuda güzel bir sada işitiyoruz, bize bir saat mühlet ver.” Allah-û Azze ve Celle buyurdu ki:—”Siz dememişmiydiniz, Yâ Rabbi! Orada fesad çıkaracak ve kanlar dökecek bir kimse yaratacaksın?”(Bakara Sûresi, Âyet: 30)Melâîke Yûsuf’un zikri ile me’nûs oldular ve dediler ki: — Yâ Rabbi bize mühlet ver. O’na katılalım. Melâike de zikrullahın şerefine binâen tenezzül edip ehl-i zikirle me’nûs olurlar.(Hz. R.MSami, (K.S.) Hz. Yûsuf a.s.)

İDRİS (A.S.)’IN PEYGAMBERLİĞİ, MÜCADELE VE MÜCÂHEDESİ

Adem ve Şit (a.s.)’lardan sonra, İdris (a.s.)’a, Yüce Allah (c.c.) tarafından Peygamberlik verildi ve kendisine otuz sahife indirildi. İdris (a.s.); kavmini, putlara tapmaktan men ve Yüce Allah (c.c.)’a ibadete davet etti. Fakat onlar, onu, yalanladılar. İdris (a.s.); Şis oğullarından olan kavmini yanına çağırıp onlara, öğütler vermiş Yüce Allah (c.c.)’a itâat, Şeytan’a ise, isyan etmelerini ve Kabil oğulları ile düşüp kalkmamalarını emr etmiş ise de, onlar, dinlememişler, Kabil oğullarının yanın, birbiri ardınca, kafile kafile inmeğe başlamışlar, İdris (a.s.)’ın dâvetine, ancak, bin kişi icâbet etmiştir. İdris (a.s.), ilk kez, Allah (c.c.) yolunda Kabil oğulları ile savaşmış, onlardan esirler alıp âzad etmiştir. İdris (a.s.); göğe yükseltilmeden önce, oğlu Mettu Şelah’ı, kendisine halef ve ev halkına vasi tayin etti. Yüce Allah (c.c.)ın; Kabil oğullarını, onlarla düşüp kalkanları ve onlara meyl edenleri azâba uğratacağını bildirdi ve kendilerini, onlarla düşüp kalkmaktan nehy etti. Allah (c.c.)’a ibadette ihlaslı olmalarını, doğruluk ve yakîn üzere amel etmelerini tavsiye etti. Bundan sonra, Yüce Allah (c.c.), İdris (a.s.)’ı, pek yüce altmış beş yaşında idi. Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere Sel’am olsun!( M.A.Kohsau Peygamberler tarihi: Sh.: 80)

 

CEBRAİL (A.S.)’IN SIKINTIYA DÜŞTÜĞÜ ZAMANLAR

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Cebrail (a.s.)’e suâl ettiler: —« Yâ Cebrâil! Semâdan inişlerinde sıkıntıya düştüğün, daraldığın oldu mu?»Cebrâil (a.s.) cevâb verdi: — Evet dört yerde oldu: 1. İbrahim aleyhisselâm ateşe atıldığı zamân Arş’ın altında idim. Allahû Teâlâ «Kuluma yetiş!» dedi, hemen ona yetiştim ve O’na: — Bir ihtiyâcın var mı? dedim. —Senden bir ihtiyâcım yok.. dedi.2. Hz. İbrahim, Hz. İsmail’in boynuna bıçağı koyduğu zamân daraldım. O zamân da Arş’ın altında bulunuyordum. Allah-û Teâlâ «Kuluma yetiş» buyurdular. Ben de göz açıp kapayıncaya kadar bir zamânda yetiştim ve bıçağı ters çevirdim. 3. Uhûd Muhârebesi’nde kâfirler sizi yaralayıp dişinizi kırdıkları vakit, Allah-û Teâlâ buyurdular: — « Habîbimin kanına yetiş! Eğer Habîbim’in kanından bir damla düşer ise, yerden hiçbir bitki ve ağaç çıkarmam.»Ben de sür’atle indim, kanını iki elimle tutup göğe fırlattım. 4. Yûsuf aleyhisselâm kuyuya atıldığı zamân Allah-û Teâlâ : «Kulumun imdâdına yetiş!» buyurdular. Hemen Yûsuf’a yetiştim. Yûsuf kuyunun dibine varmadan önce ben kuyunun dibinden bir kaya çıkardım. Ve Yûsuf’u üzerine oturttum.(Hz. M. Sâmi K.s) Hz. İbrâhim Halillullah (a.s.)

 

İSÂ (A.S.)’IN HASTALARI İYİLEŞTİRME VE ÖLÜLERİ DİRİLTME DUÂSI

«Ey Allâh’ım! Semâ’da İlâh Sen’sin! Sen’den gayrı İlâh yoktur. Göklerde Cebbâr olan Sen’sin! Yerde Cebbâr olan Sen’sin! İkisinde de, Sen’den gayrı Cebbâr olan, yoktur. Göklerde hükümdar olan Sen’sin! Yerde Hükümdar olan Sen’sin İkisinde de Sen’den gayrı Hükümdar yoktu! Göklerde hüküm Senindir! Yerde hüküm Senindir! İkisinde de, Senin hükmünden gayrı Hüküm yoktur: Göklerde hüküm Senindi! Yerde hüküm Senindir! İkisinde de, Senin hükmünden gayrı hüküm yoktur: Senin, yeryüzündeki Kudretin, semâdaki Kudretin gibidir! Senin yeryüzündeki Saltanatın, Semâdaki Saltanatın gibidir! Ben, Senin Şerefli isimlerinle, Sen’den dilekte bulunuyorum! Hiç şüphe yok ki, Sen, her şeye Kadirsin, Senin, her şeye gücün yeter!»İsâ (a.s.); ölüleri, Esmây-ı Hüsnâ’dan Yâ Hayy’u Yâ Kayyüm! Esmâvule, diriltildi.İsâ (a.s.)’ın zamanında tıp (doktorluk) üstündü.Fakat, doktorlar, anadan doğma kör’ün gözünü açmaktan baras hastalığını iyileştirmekten âcizlerdi. İsâ (a.s.) ise, doktorların, gördürmekten âciz kaldıkları anadan doğma körleri, gördürüyor. Onların iyileştiremedikleri alaca hastalıklarını, iyileştiriyor, hattâ ölüleri bile diriltiyordu. (M. Asım Köksal. Peygamberler Tarihi,  Sh: 3)                           «Ey insanlar! Allah dilerse sizi yok eder, başkalarını getirir. O, buna Kâdir’dir.»(Nisâ Sûresi: 132)

  1. İBRAHİM (A.S.) VE PUTPEREST KAVMİ

« Habibim! Kureyş kavmi üzerine, Cedd-i a’lânız İbrahim (a.s.)’ın şu zamandaki haberini tilavet et; ki o zamanda İbrahim (a.s.), pederine ve kavmine hitab ederek:«— Sizin ibadet ettiğiniz şey nedir ve nereye ibadet edersiniz?» dedi. Pederi ve kavmi:  Biz Putlara ibadet ederiz, binaenaleyh onlara ibadete devam ederiz.» dediler. İbrahim (a.s.) onlara:  «— Siz çağırdığınızda o putlar sizin sözünüzü işitirler mi? Yahut onlar size menfaat ve mazarrat ederler mi?» dedi. Cevablarında:«— Belki biz babalarımızı böyle işler bulduk, onların yollarını terk edemeyiz.» dediler.»(Şuarâ Süresi/69-70)İbrahim (a.s.) kavmine hitaben dedi ki: «Sizden evvel babalarınızın ibadet ettiği şeyleri siz ibadet edip de bakdınız gördünüz mü? O ibadet ettiğiniz ma’budlarınız benim için düşmanlardır. Ancak alemlerin Rabbi benim dostumdur.»(Şuarâ Sûresi/75-77)«Alemlerin Rabbi o zat dır ki o zat beni halk  etti, yine o beni hidayet de kılar. Ve Rabb Teâlâ O zat-ı Ecell ü A’lâ’dır ki, bana taâm yedirir, su içirir, ben hasta olduğum da Rabbim bana şifa verir. Rabbim Teâlâ o zat’dır ki, o zat’ın yevm-i ceza’dan benim günahlarımı mağfiret edeceğini umut edirim!» dedi.(Şuara Sûresi/78-82) (Hz. M. Sâmi, (k.s) Hz İbrahim (a.s.), Sh. 159-160)

 

HAZRETİ YUSUF (A.S.) İLE BÜNYAMİNİN BULUŞMASI

Rivayete göre yusuf (AS) kardeşlerine ziyafet verdi. Onları sofraya ikişer ikişer oturttu. Bünyamin yalnız kalınca ağladı ve dedi ki: kardeşim Yûsuf sağ olsaydı, o da benimle beraber otururdu. Yusuf (AS) onu kendi sofrasına aldı. Yemekten sonra kardeşlerini ikişer ikişer birer eve misafir verdi. Bünyamin bu seferde yalnız kalmıştı. Yusuf (AS) dedi ki: Bunun ikincisi yok. Binaenaleyh bu da benimle beraber kalsın Bu suretle Bünyamin onun nezdinde geceledi. Yusuf (AS) sordu: -”Ölen kardeşinin yerine benim sana kardeş olmamı istermisin? Bünyamin şöyle cevap verdi-”Senin gibi kardeşi kim bulabilir? Lakin seni Ya’kub (AS) ile annem Râhûl doğurmadı. Yusuf (AS) ağladı. kalkıp Bünyaminin boynuna sarıldı ve: Ben senin kardeşinim dedi ve sonra Bünyamin’e evlendinmi diye sordu: «Evet dedi-üçü erkek olup 10 evladım var. «-Oğullarının ismi nedir?- “Birinin ismi zi’bdir-ı kurt-Yusuf(AS) de di ki: “Sen nebi oğlusun çocuğuna vahşi hayvan adı koymak nasıl olur?“Kardeşlerim, benim kardeşimi kurt yedi dediklerinde kardeşimi hatırlamak tan Zi’bd ismini koydum Yusuf da Bünyamin de ağladılar. Diğerinin ismi nedir? -Dem (kan). -Niçin bu ismi koydun?-”Kardeşimin kanlı gömleğini getirdiklerinden onu hatırlamak için Dem koydum dedi, ağladı ve ağlattı. -Üçüncü oğlunun ismini ne koydun?-”Yusuf ismini verdim…. ağladı ve ağlattı.Mahmut M.Samî (k.s) sayfa (82-83)  Hz.Yusuf (AS)

 

BÜNYAMİN’İN ALIKONULMASI

“Vaktâ ki (Yusuf) onların (zâhire) yüklerini hazırladı su kabını öz kardeşinin yükü içine koydu. Sonra bir münadi şöyle bağırdı. Ey kafile (durun) siz şeksiz şüphesiz hırsızlarsınız.Yâ kubun oğulları onlara dönerek, ne kaybettiniz dediler? Dediler ki; Melikin su kabını arıyoruz. Onu getirene bir deve yükü var, bende buna kefilim. Yâkub oğulları Allah, Allah, hüviyetimi,zi ahlakımızı sizde öğrenmişsinizdir. Biz bu yere, kasem olsun ki fesâd çıkarmak için gelmedik. Şimdi dediler yalancı olursanız, (çalanın) cezası nedir? Onun cezası yükünde (hırsızlık mal) bulunan kimsenin kendisidir. İşte o kimse bunun cezasıdır. Biz memleketimde zalimleri (hırsızları) böyle cezalandırırız. Bunun üzerine (Yusuf) kardeşinin kabın evvel onların kablarını aramağa başladı. Nihâyet onu kardeşinin (Bünyaminin) kabından çıkardı. İşte biz Yûsuf için böyle bir tedbir kullandık, Yoksa o padişahın dinine göre kardeşini (esir olarak) tutabilecek değildi. Meğerki Allahın irâdesi ola… Biz kimi dilersek onu nice derecelerle yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen vardır.» Yusuf suresi (70-76)

Muhakkak zulüm birkaç nevidir. — Allahın (cc) hükmü hilafına hükmetmek zülüm — Zulmü istemekte zulümdür. — Ehlinin gayri ile mücaneset zulümdür. Bir kimse zulüm ve sair günahlara müptela olursa tevbe ve istiğfara devam ile Cenab-ı Hakdan afvını azarrü ve niyaz etmekte sürat etmelidir. Süheyl (Rahmetullah) dedi ki:”Allah Teala bir kulunu severse, onun günahını nefsinde büyük kılar ve eğer bir kuluna gazap ederse o günahını nefsi nazarında küçük görür. Cenab-ı Hak onu te’dib etmek murad buyurduğundan okul  hisse alıp mütenebih olmaz. Hz.M.Samî (K.S) Yusuf (A.S.) S: 85-86-89)

 

İDRİS (A.S.)’IN ÖZELLİKLERİNDEN BAZILARI

İdris (a.s.); Âdem (a.s.)’dan sonra , kalemle ilk kez yazı yazan, ilk kez yıldızlar ve hisab ilmini gözden geçiren zat idi.Geçmiş devirlerin bütün ilimleri, kendisinde toplanmıştı.Bütün ilimler, kendisine öğretilmiş, Şis (a.s.)’dan sonra, hiç kimseye verilmeyen gizli ilimlerin Mushaf’ı da, ona teslim edilmişti. Kendisi, terzi idi. İlk kez iğne ile dikiş diken, ilk kez elbise dikip giyen de, İdris (a.s.)’dı.Halbuki, ondan önce, insanlar, hayvanların derilerini giyerlerdi. Babası Yerd b. Mehlâil, İdris (a.s.)’ı, yerine bıraktığı ve kavmının oturdukları mukaddes dağdan, Kabil oğullarının yanına inmemeleri için yaptığı va’z ve nasihata kulak asmadıkları zaman, İdris (a.s.), ayağa kalkıp onlara: «İyi biliniz ki: içinizden, kim, Babamız Yerd’i, dinlemeyerek dağımızdan inerse, biz, onun, bir daha dağımıza çıkmasına meydan bırakmayacağız!» demiş fakat, onlar dağdan inmekten başkasına yanaşmamışlar, inecekleri yere inmişlerdi.İdris (a.s), çok ibâdet edici bir zat idi. Kendisinin, bir günde yükselen ameline, zamanındaki Âdem oğullarının bir ayda yükselen amelleri denk gelmezdi. (M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi,Sh.: 80)

 

  1. İBRAHİM (S.A.)’İN PUTPERESTLİKLE MÜCADELESİ

« Habibim! Zâtıma yemin ederim ki, Biz Mûsa (a.s.)’dan evvel ibrahim (a.s.)’ sâlah ve hidayet verdik ve akl-ı kâmil ihsan ettik. Halbuki biz İbrahim (a.s.)’in rüşde ve salaha ehil olduğunu bilirdik. O zamanda ki İbrahim (a.s.) babasına ve kendi kavmine dedi ki: Nedir şu sûretler ki o sûretlere siz kemâl-i tevâzû ile ibâdet ederek etrafında ikamet ve onlara ta’zim edersiniz? İbrahim (a.s.)’ın pederi ve kavmi dediler ki: Biz babalarımızı bu suretle ibadet eder bulduk»(Enbiyâ Sûresi/51-53)  Fahr-i Râzî’nin beyânı vechile İbrahim (a.s.) putları tahkîr etmişdir. Zira «temsil», ruhdan hâli, şuur ve idrakden beri olan sûretdir. Yani nedir bu hakîr şeyler ki siz onlara kemal-i tevâzü ile ibadet edersiniz? demekdir. İbrahim (a.s.) onların bu cevaplarını redetmek üzere dedi ki: «Allah (c.c.)’yemin ederim ki, siz ve babalarınız açık bir dalâlet içindesiniz». (Enbiyâ Süresi/54)Kavmi: «Ey İbrahim! Sen bize açık bir hak mı getirdin? Yoksa sen bizimle oyun oynayanlardın mısın? Bizi bu kadar techîl (cehalet) ve tahmîk (ahmaklık)a cesareti nereden aldın?» (Enbiya Sûresi/55) demekle İbrahim (a.s.)’ın sözünü istihzâya hamletdiler. ( Hz. M. Sami (k.s) Hz. İbrahim a.s.)

 

  1. YUSUF (A.S.).

Mûsa (a.s.) Yusuf’un kabrinin olduğu yeri kimin bildiğini sordu? Fakat bilen bir kimse çıkmadı. Ancak Beni İsraîl ‘den ihtiyâr bir kadın biliyordu. Kadın dedi ki:– Ben bilirim seninle beraber olup sana delâlet edeyim ki Mısır halkı bana muhalefet etmiş olmasın. Kadın bir söz daha dedi. O da: Ben Cennette seninle beraber olayım. Fakat bu teklif Mûsa(a.s),a ağır geldi.Musa (a.s), Beni İsrâil’e ayın doğumuyla birlikte sefere çıkacağını va’detmişti. Arzûsu üzere Yusuf (a.s)’ın cenazesinin hazırlanmasının tamam olması için Allah’a ayın doğumunun tehir edilmesinden eyledi. Ve ihtiyar kadın Nil’in bir kenârındaki Yusuf’un yerini gösterdi ve dedi ki:— Kadın, deşin… Böylece deşip çıkardılar. Nil nehrinin ortasında, demirden bir sandık içinde mermerden bir sandık. Musa (a.s) onu böylece çıkardı. Enisü-l Celis ‘de der ki: “Musa (a.s)’a üçyüz yaşında bir ihtiyar geldi ve: –Ey Allahın nebisi Yûsufun kabrini validemden başka kimse bilmez dedi. Mûsa (a.s) de: –Kalk benimle beraber validene gidelim dedi. Kalkıp validesinin menziline vardığında onu parmaktan bir sepet içinde gördü ve: –Yusufun kabrini bilirmisin? diye sordu. kadın: –Evet dedi. Onun kabrini sana gösteririm. Ancak sende Allahdan dua edip bana gençliğim i’ade edilip gençleşeyim, onyedi yaşında gibi olayım, ömrüm’de ömrümün bir misli daha olsun… Musa (A.S) duâ etti, gençleşti. Musa (a.s) sordu: –Ne kadar yaşadın? kadın cevâb verdi: –5’00 sene yaşadım. Böylece 1800 sene yaşadı. Yusuf (a.s)ın kabrini de gösterdi. Nil-i Mısırın ortasında idi. Su sandukanın üzerinden akardı. Onun kabri berekâtına Nilim iki tarafı da yeşerdi. Hasılat ile mamur oldu. Yusuf (a.s)’ın mısır’a dühulu ile Mûsa (a.s)’ın onun kabrini Mısırdan çıkarışı  arası 400 sene olmuştur. Yûsuf (a.s) İsrail oğullarını ilk evlâdı idi.Hz Yusuf (a.s)Hz. M. Sami (k.s), S. 117-118)

 

 

  1. YÛNUS (A.S.)’IN KISSASI

«Azâbımız gelip çattığı zaman imân edip de bu imânı kendisine fayda vermiş bir memleket bulunsaydı ya! Bu, asla vaki olmamıştır. Ancak Yûnus’un kavmi müstesnadır ki bunlar imân edince kendilerinden dünyâ hayatındaki rüsvâylık azâbını uzaklaşdırıp giderdik ve onları daha bir zamana kadar yaşatıp faydalandırdık.» (Yunûs Sûresi, Âyet: 98)Beyzâvî’nin beyânına göre, azâb emârelerini görür görmez îmân etmişler, Cenâb-ı Hakk (C.C.)’ne yalvarmışlar, azabın tam bir sürette hulûlünü beklememişlerdi. «Yûnus da hiç şüphesiz gönderilen peygamberlerdendi. Hatta o dolu bir gemiye kaçmıştı. Derken kur’a çekmişler de mağlublardan olmuştur.»(Sâffât Sûresi, Âyet: 139-141)Medârik Tefsiri’nin beyânına göre, Yûnus (A.S.)’ın, kavmini tehdid ettiği azâb-ı İlâhi tahakkuk etmeyince bırakıp gitmiş, bir gemiye binmiş, gemi denizin engin yerlerinde yüzemeyip durunca gemiciler âdetleri vechile «Burada efendisinden kaçan bir kul vardır. Kur’a atalım o meydana çıkar.» demişlerdir. Attıkları kur’a Yûnus (A.S.)’a çıkmış, sonra tutup onu denize atmışlardı. «O kınanmış bir halde iken kendisini hemen balık yutmuştu.» (Sâffât Sûresi, Âyet: 142)«Eğer o çok tesbih edenlerden olmasaydı, muhakkak sûrette insanların tekrar dirilecekleri güne kadar onun karnında kalacak idi.» (Sâffât Sûresi, Âyet: 143-144)(Hz. R. M. Sâmi (K.S.) , Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsiri)

 

HAZRET-İ ÂDEM (A.S.)’IN YARATILIŞI

 

Hadîs-i Kudsî’de buyurulmuştur: “Âdemin hilkat toprağını, kırk sabah yani kırk gün (ki bu günlerden her biri, dünya senelerinden bin seneye muâdildir) elimle mayaladım.”Sonra o, “sâlsâl” yani kuru çamur oluncaya kadar kırk sene kendi hâline bırakıldı. Bu sağlam çamur, pişirilmiş çömlek gibi oldu. O’nun üzerine otuz dokuz sene hüzün yağmuru; bir yıl da sevinç yağmuru yağdı. Bunun için âdemoğlunun hüznü, sürûrundan çoktur. Ne var ki hüznü ta’kîben hemen ferâh ve sevinç gelir. Nitekim: “Her başın, bir sonu vardır.” El-İnşirâh, Âyet: 5-6’da: “Her zorlukla berâber bir kolaylık mevcûddur.” (diye buyurulmuştur.)Melâike-i Kirâm, Hz. Âdem (A.S.)’ın (cesed çamurunun) vücûdunun yanına uğruyor ve O’nun sûretinin güzelliği ile boyunun uzunluğunu gördükçe şaşırıyorlardı. Çünkü O’nun boyu, Allâhü a’lem, beş yüz zirâ, idi. Âdem (A.S.)’ın yanına İblis de gelip O’nu gördü. Eliyle O’na vurup göğüs boşluğuna girdi ve arka tarafından çıktı. Yanında bulunan meleklere:“-Bunun içi boş yaratılmış.” dedi ve sonra, tekrar meleklere:“-Cenâb-ı Hakk, bunu sizden üstün kılarsa,ne yapmağı düşünüyorsunuz?” dedi. Melekler de:“-Biz Rabbimiz’in emrine itâat ederiz.” dediler. Bunun üzerine İblis, kendi kendine:“-Eğer Allâh, O’nu, benden üstün kılacak olursa; ben itâat etmem; ben, ondan üstün kılınacak olursam; O’nu helâk ederim.” dedi ve ağzına biriktirdiği tükürüğüyle, Âdem (A.S.)’ın cesedine tükürdü. İblis-i la’înin tükürüğü, Âdem (A.S.)’ın göbek nâhiyyesine düştü Cenâb-ı Allâh, Cebrâil (A.S.)’a emretti:“-İblis’in tükürüğünü, Âdem’in karnından parmağınla temizle!” Cebrâil (A.S.) da Âdem (A.S.)’ın göbeğini, İblis’in tükürüğünden, temizledi. Âdem (A.S.)’ın göbeği, Cebrâil (A.S.)’ın parmağıyla oyulduğundan, çukur oldu. Allâh-ü Teâlâ, Âdem (A.S.)’in göbeğinden oyulup çıkarılan çumurdan köpeği yarattı. Bu yüzden köpeğin üç hasleti vardır:1. Âdem (A.S.)’ın toprağından yaratılmış olduğundan insanlarla ünsiyyet eder. 2. Cebrâil (A.S.)’ın parmağının dokunduğu topraktan yaratıldığı için geceleri az uyur. 3. İblis-i la’înin tükürüğünden yaratılmış olduğundan insanları ve diğer varlıkları, kendisine ihânet etmeseler bile, ısırır, onlara eziyyet eder.(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu, (K.S.) Musâhabe / 6)

 

 

HAKK DÎNİ, ÂDEM (A.S.) İLE BAŞLAR

İslâm i’tikâdı’na göre, beşeriyyetin ilk dîni, Allâh’ın ta’lîmi ve ilhâmı üzerine kurulmuş bir Tevhîd Dîni, bir Hak Dîni’dir. Beşeriyyet, Âdem (A.S.) arza (tabîat sâhasına) indirildiği günden i’tibâren Yegâne Ma’bûd-ı ilâhî olan Allâh’a ibâdet etmiş, kullukta bulunmuştur. Beşeriyyetin dînde ihtilâf ve sapıklıkları sonradan ârız olmuştur. Birçok Âyet ve Hadîsler, bu hakîkatı ifâde etmektedir.

İLK İNSANLARIN İLK MÜRŞİDİ: ÂDEM (A.S.)’DIR

Ehl-i Sünnet i’tikâdı’na göre, ilk insanlara Allâh’ı bildiren ve onları Tevhîd Dîni’ne kavuşturan, Allâh tarafından beşeriyyete gönderilmiş bir Peygamberdir. Beşeriyyet, O Peygamber’in irşâdı ve ta’lîmâtı ile Allâh’ı tanımış ve O’na lâyık olduğu vechile, ibâdet etmiş, maddî ve ma’nevî ihtîyaçlarını tanzîm eden ahkâm ve kanunları da yine O Peygamber’den öğrenmiştir. Yine Cumhûr-ı Müslimîn’in i’tikâdı’na göre, Âdem (A.S.), hem ilk insan, hem de ilk Peygamber’dir. Âdem (A.S.), Allâh-ü Teâlâ’dan telâkkî eylediği vahiy ve ilhâm ile kendi zamanınındaki insanları irşâd eylemiştir.

BEŞERİYYET HAYATININ DÜNYADAKİ BAŞLANGICI

KEMÂLDİR

Nerede bir insan varsa, orada da îmân ve ibâdet Tevhîd Dîni olduğu tedkîkât ile anlaşılır. Arzdaki insan hayatı kemâlât ile başlamış, Tevhîd Dîni’yle başlamıştır. Bu kemâlâttan ve Tevhîd Dîni’nden haberi olmayan, tedkik edildiğinde, bir millete tesâdüf edilemez.Bazı nazariyyecilerin iddiâ ettikleri gibi beşeriyyetin başlangıcında mutlak bir vahşet değil; aksine bir kemâl vardır. Başlangıcın vahşet olduğunun, bir faraziyye olduğu ilmî vasıtalarla sâbittir. Animizm, Naturizm, esâssız, istinâtsız birer faraziyye ve fikrî birer sapıklıklardır.Vahşî denilen kavimlerin menşe’lerine yaklaştıkça vahşetlerinin değil; medeniyetlerinin artmakta olduğunu görürüz. Bu i’tibârla ilk def’a ilâhî vahiy ve ilhâm  ile doğru yolu bulmuş olan insanları, sonradan hırs ve cehâletin te’sîriyle o (medeniyyet) yolundan uzaklaşa uzaklaşa vahşîleşmişlerdir. Beşerin umûmî târihi tedkik edildiğinde Mısır’da, İran’da, Hind’de, Çin’de Tevhîd üzere müesses bir dîn olduğu; sonradan putperestliğin ve vahşiliğin, sapıklığın doğduğu görülür.(Ahmed Hamdî Akseki, İslâm Dîni, Yirmidördüncü Baskı, S. 10, 10-14)

  1. ÂDEM (A.S.)’IN CENNET’TEN ÇIKARILIP ARZA İNDİRİLİŞİ

Âdem (A.S.), Cennet’ten yeryüzüne indirildiği zaman Hindistân’da Serendip Dağı’na bırakıldı. Bu yüzden burasının ağaçları, güzel kokuludur. O ağaçlardaki güzel koku ve onlarda bulunan devâ kabiliyyeti, Cennet kokusu sâyesindedir.Âdem (A.S.)’ın arza iniş yeri, Hindistân’da yüksek bir dağdır ki araştırmacılar, günlerce uzak mesâfeden bu dağı ve Âdem (A.S.)’ın bir taşın üzerindeki ayak izini görürler. Bu dağ geceleri, bulutsuz; şimşek pırıltısı gibi görünür. Buraya Âdem (A.S.)’ın iki ayağını yıkayacak şekilde yağmur yağarmış. Bu dağın zirvesi, yeryüzündeki dağların semâya en yakın olan tepesidir.İbn-i Abbâs (R.A.) der ki:“Âdem ve Havvâ (A.S.), Cennet ni’metlerini ellerinden kaçımış olmaktan dolayı, iki yüz sene ağladılar. Ve kırk gün, ne yediler; ne de içtiler. Âdem (A.S.) ile Havvâ yüz sene geçmeden buluşamadılar.”Âdem (A.S.), dünya yüzüne indirildikten sonra üç yüz sene Allâh’tan utancından, başını semâya kaldırmadan durdu. Dâvûd (A.S.) ile yeryüzünün diğer halkının gözyaşları cem’ olunsaydı; Âdem (A.S.)’ın gözyaşları, onlardan ziyâde olurdu, denilmiştir.Âdem (A.S.), zirâatle iştigal ederdi. Nûh (A.S.) marangoz; İdris (A.S.), terzi; Sâlih (A.S.), ticâret ehli; Dâvûd (A.S.) demirciydi. Süleymân (A.S.), saltanat devresinde zenbîl i’mâl eder ve onun ücretiyle geçinir; aslâ beyt’ül-mâl’den para almazdı. Mûsâ ve Şuayb (A.S.) ise çobanlık yaparlardı.Âdem (A.S.), arzdan yaratıldığından Âdem diye isimlendirilmiştir. Âdem (A.S.)’in ömrü 997 senedir.Bilesin ki: Allâh-ü Teâlâ Âdem (A.S.)’ı, anasız ve babasız; Havva’yı anasız olarak babadan; îsâ (A.S.)’ı da babasız olarak anadan yarattı. Âdem evlâdını ise, ana ve baba vâsıtasiyle yaratmaktadır. (Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu, (K.S.) Musâhebe / 6)

 

  1. ÂDEM (A.S.)’IN YARATILIŞI

 

Cenâb-ı Hakk, Âdem (A.S.)’ı yaratmağı murâd ettiği zaman, arza ilhâm etti ki: “-Ben, senin toprağından kendime halîfe yaratacağım ve onlardan itâat edenleri Cennet’e; isyân edenleri de Cehennnem’e idhâl edeceğim.” Arz, cevâben dedi ki: “-Yâ Rabbi, benden Cehennem’e gidecek bir mahlûk mu, yaratacaksın?” Cenâb-ı Hakk da: “-Evet!” buyurdu. Bunun üzerine arz, ağladı ve ondan kıyâmete kadar akacak pınarlar fışkırdı.Cenâb-ı Hakk, Cebrâil (A.S.)’ı, arzın siyâhından, beyâzından, kırmızısından, iyisinden ve kötüsünden birer avuç toprak alıp getirmek üzere, arza gönderdi. Cebrâil (A.S.), bunları almak için arza gelince arz dedi ki:“-Seni gönderene and olsun ki benden hiçbir şey alamazsın.” Cebrâil (A.S.), arzdan toprak alamadan geri, yerine döndü ve Cenâb-ı Hakk’a:“-Yâ Rabbi, arz, senin yüce ismine yemînle bana toprak vermek istemeyince ben de, ona yönelmedim.” dedi.Cenåb-ı Hakk, bu sefer Mikâil’i, gönderdi. Arz, Cebrâil’e söylediğini, O’na söyleyince O da döndü geldi. Allâh-ü Teâlâ , sonra İsrâfil (A.S.)’ı gönderdi. Arz, O’na da, Cebrâil ve Mikâil (A.S.)’a söylediğini tekrarladı. Cennâb-ı Hakk, bunun üzerine ölüm meleği olarak bilinen Azrâil (A.S.)’ı gönderdi. Arz O’na:“-Bugün benden alacağın ve yarın Cehennem’e nasîb olacak bir avuç topraktan, seni bana gönderen, Allâh’ın izzetine sığınırım!” dedi. Azrâil (A.S.), buna cevâben dedi ki:“-Ben de Rabbimin emrine karşı gelmekten yine O’nun izzetine sığınırım!” dedi ve arzın bir bölümünden kırk zirâ’ mikdârı toprak aldı. Sonra da semâya yükseldi. Allâh-ü Teâlâ:“-Arz, sana yalvarıp yakardığı zaman, neden ona merhamet göstermedin?” diye buyurunca Azrâil (A.S.) da:“-Senin emrine uymağı, ona uymaktan daha lâyık gördüm.” dedi. Bunun üzerine, Allâh-ü Teâlâ:“-Âdemoğullarının rûhlarını kabzetmeği de, sen daha lâyıksın.” buyurdu.(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu,(K.S.) Musâhabe / 6)

 

O (S.A.V.)’İN HÜRMETİNE

Hz. Ömer (R.A.)’den mervîdir ki; Resûlullâh  (S.A.V.) şöyle buyurdular:“Âdem (A.S.) hatâyı işleyip (Cennet’teki incir ağacından yemesiyle) günâhkâr olduğu zamanda:“- Yâ Rabb! Muhammed (S.A.V.) hakkı için beni mağfiret eyle dedi.” Hakk Teâlâ:“- Yâ Âdem! Sen Muhammed’i nice bildinki ben O’nu henüz halk etmedim!” diye buyurdu.Âdem (A.S.) dedi ki:“Oradan bildim ki sen beni yed-i kudretinle halk edip bana rûh nefhettiğin zamanda başımı kaldırıp arş üzerinde: “Lâ ilâhe illallâh Muhammedü’r-Resûlullâh” yazılmış gördüm. Bildim ki sen İsm-i Şerîfi’ni ancak cemî’ halkın en sevgilisi olan bir kimsenin ismine muzaf eylersin.” dedi. Hakk Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri:“- Yâ Âdem! Doğru söyledin. O, bana halkın en sevgilisidir. Mâdemki O’nun hürmetine benden mağfiret istedin, Muhakkak seni afv eyledim. Eğer Muhammed (S.A.V.) olmasaydı seni halk etmezdim.” buyurdu.”“Zât-ı Ulûhiyyetime yemîn ederim ki sizin için Allâh’ın Resûlü’nde iktidâya şâyan muhakkak haslet-i hamîde, ahlâk-ı hasene vardır ki o haslet, Allâh’ın sevâbını ümîd edip rızâ-yı İlâhîyeyi tahsîle sa’y eden, Âhiret Günü’ne îmân eden  ve Allâh’ı çok anan, zikreden, kimseler içindir.” (Ahzâb: 21)(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe, Cilt 4)

 

İBRÂHÎM (A.S)’IN Allâh’A MUHABBETİ

Allâh-ü Teâlâ İbrâhîm (A.S.)’ı dost ittihâz ettiği zaman melekler i’tirâz ettiler ve dediler ki: “- Ey Rabbimiz! İbrâhîm sana nasıl dost olabilir? Onu meşgûl eden nefsi, evlâdı ve âilesi vardır.” Allâh-ü Teâlâ buyurdu:   “- Ben kulumun şekline ve malına değil kalbine ve işlerine bakarım. Dostum İbrâhîm’in benden başkasına muhabbeti yoktur, isterseniz bir tecrübe edin.” Bunun üzerine Cebrâil (A.S.) insan sûretinde Hz. İbrâhîm’e geldi. İbrâhîm (A.S.) ise koyun güdüyordu. Koyunların muhâfazası için on iki köpeği vardı. Her birinin boynunda da dünya malı olan altını tahkîr için altından yapılmış birer tasma vardı. Cebrâil (A.S.), Hz. İbrâhîm (A.S.)’a selâm verdi ve suâl etti: “-Ya İbrâhîm, bu sürüler kimindir?” İbrâhîm (A.S.): “-Allâh’ındır, fakat benim elimde emânet bulunuyor.” Cebrâil (A.S.): “-Bana bir tane satar mısın?” dedi. Hz. İbrâhîm: “-Allâhım’ı bir def’a zikret, sürünün üçte birini al.” Cebrâil (A.S.): “Sübbûhun kuddûsün Rabbûnâ ve Rabbül melâiketi verrûh.” dedi. Hazret-i İbrâhîm ona sürünün üçte birini verdi. Sonra İbrâhîm (A.S.): “-İkinci def’a Allâh’ı zikret, üçte birini daha al.” Üçüncü def’a: “Rabbimin ismini bir daha an, çobanları ve köpekleriyle birlikte sürülerin hepsini al götür. Eğer dördünce def’a O’nu zikredersen ben de senin kölen olurum.” Bunun üzerine Allâh-ü Teâlâ buyurdu: “-Ey Cebrâil! Dostumu nasıl buldun?” Cebrâil (A.S.) cevâb verdi: “-Dostun ne güzel bir kuldur.” dedi. Diğer yandan Hz. İbrâhîm (A.S.) çobanlara seslendi ve:   “-Ey çobanlar! Koyunlarımı şu arkadaşın arkasından sürün, götürün.” Bunun üzerine Cebrâil (A.S.): “-Benim bunlara ihtiyâcım yoktur, zîrâ ben Cebrâil’im.” dedi. Hz. İbrâhîm (A.S.)’da ona: “-Ey Cebrâil! Ben de Halîlullâh’ım, ben hibe ettiğim şeyi geri almam.” dedi. Diğer yandan Cenâb-ı Hakk da İbrâhîm (A.S.)’a sürüleri satıp onların parası ile arazî ve emlâk alıp bunları vakfetmesini vahyetti. Bugüne kadar İbrâhîm (A.S.)’ın türbesine yapılan bütün masraflar işte bu vakıftandır.(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. İbrâhîm (A.S.)

 

  1. YÛSUF (A.S)’IN ZİNDÂNA ATILMASI

Mısır Azîzi’nin üç zindânı vardı:1. Sicnü’l-Azâb: Yer altında olup içinde yılan ve akrebler vardı ki gecesi ve gündüzü bilinmez karanlık bir yerdi.2. Sicnü’l-Katil (Ölüm Zindânı): Kırk arşın derinliğinde çukur deşilmiş bir yerdi. Melik bir kimseye gazâb ederse başı aşağı atılıp kuyunun dibinde helâk olurdu.3. Sicnü’l-âfiye (Hapishâne): Yer üzerinde, Melikin köşkü karşısında olup eğer Melik bir kimseyi hapsetmek isterse cezâ olarak bu sûretle hapsederdi.Zelîha, cezâ olarak Yûsuf (A.S.)’ı hapsettirmek istediğinde bu Sicnü’l-âfiye’ye gönderdi. Yûsuf’un münferid, yalnız bir yerde hapsini emretti. Sonra Yûsuf (A.S.)’a dedi ki:“-Sen benim hîle ve tedbîrimi keserek beni ayıbladın. Ben de seni azâb çekenler yanına teslîm ile bana azâb çektirdiğin gibi sana azâb çektireceğim. Giymiş olduğun hulle ve elbisenin yerine sert bir elbise giydirerek derini aşındıracak, ayağına da demirden bir bağ takılarak iki ayağını yiyecektir.”Böylece libâsını soydurarak yerine sert yünlü bir cübbe giydirtti ve ayağını da demirden bir zincirle zincirletti.Yûsuf (A.S.) zindânın kapısına gelince girmek için başını eğdi. Bismillâh diyerek zindâna oturdu, ağladı. Zindândakiler etrâfını kuşattılar. Cebrâil geldi, Yûsuf’a:“-Niçin ağlıyorsun? Sen “Rabbim! zindân bana bunların edegeldikleri şeyi irtikâb (etmek) den daha sevgilidir” demiş ve zindânı kendin tercîh etmiştin.” dedi. Yûsuf:“-Zindânda namaz kılacak temiz bir mekân olmadığı için ağlamışdım.” dedi. Cebrâil cevâben:“-Dilediğin yerde namazı kıl. Zîrâ Allâh-ü Teâlâ zindân dışında 40 zirâ kadar yeri senin için temiz kıldı.” dedi. (Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Yûsuf (A.S.), S: 60)

 

CENÂB-I HAKK ’IN HALÎLİ’NE İKRÂMI

Nemrûd’un yanında yenecek şeyler vardı. Nemrûd, bunlardan başkalarına verdiği halde İbrâhîm Aleyhisselâm’a vermedi. İbrâhîm Aleyhisselâm eli boş olarak evine dönüyordu. Yaklaşınca, toprak yığınlarından birinin yanına giderek heybesinin iki gözünü de toprakla doldurdu. Kendi kendine şöyle dedi:– Bu toprakla âilemi oyalamış olurum.Hazret-i İbrâhîm Aleyhisselâm evine geldi, yükünü indirdi. İçeriye, girdi ve bir yere dayanır dayanmaz uyudu. Âilesi Sâre kalktı. Heybeye baktı ki, heybenin iki gözü de yenecek şeylerle dolu. Onlardan hemen, bir yemek yaptı. İbrâhîm Aleyhisselâm uyanınca oradaki hazırlanmış olan yemeği gördü ve sordu:– Bu yemek size nereden geldi?Sâre vâlidemiz cevap verdi:– Senin getirdiğinden.İbrâhîm Aleyhisselâm o zaman anladı ki bu, Allâh’ın kendisine verdiği rızıktır.( Hz. M. Sâmi Ramazânoğlu (K.S.), Hz. İbrâhîm (A.S.))Sıkıntılı iken okunacak duâ:“Lâilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minez zâlimîn”Borçlu olan kişi sabah namazından sonra 300 def’a, “Rabbeneftah beynenâ ve beyne kavminâ bi’l hakkı ve ente hayrü’l fâtihîn” Âyetini duâ niyetiyle okumalı, ve her 100 def’anın sonunda “Allâhümme yâ müfettiha’l-ebvâb iftâh lenâ hayra’l bâb” diye duâ etmelidir. Böylece ilâhi yardıma nâil olması umulur.(Duâlar ve Zikirler, S: 152)

 

  1. İBRÂHÎM (A.S.)’IN TEBLÎĞ ETTİĞİ DÎN:

DÎN-İ HANÎF

“Ey Ehl-i kitâb! İbrâhîm (A.S.) hakkında niçin mücâdele edersiniz? Hâlbûki yahûdiyyet’in esâsını te’sîs eden Tevrât ve nasraniyyet yoktu ki siz İbrâhîm’in yahûdî veyâ nasrânî olduğunu iddiâ edersiniz? Bu sözünüzün bâtıl olduğunu düşünmez misiniz? Ve esâsı olmayan bir şeyi söylemeğe nasıl cesâret edersiniz?”“Ey Ehl-i kitâb! Siz şu ahmak insânlarsınız ki kitâblarınızın size beyân ile ilminizin kavradığı mes’elelerde mücâdele edersiniz; fakat ilminizin kavramadığı mes’elelerde niçin mübâhese edersiniz?  Tevrât’ta ve İncil’de İbrâhîm (A.S.)’ın yahûdî veyâ nasrânî olduğuna dâir beyân olmadığı hâlde niçin Hz. İbrâhîm (A.S.)’ın mezhebinden bahsedersiniz? Hâlbûki Allâh-ü Teâlâ bilir, siz bilmezsiniz!..”“İbrâhîm (A.S.), yahûdî ve nasrânî olmadı velâkin Hakk Dîni üzere Allâh-ü Teâlâ’ya mutî’ müslîm oldu ve müşriklerden olmadı!..” (Âl-i İmran: 65-67)

NEMRÛD’UN ÂKIBETİ

Cenâb-ı Hakk, Nemrûd isimli hükümdâra Allâh (C.C.)’a îmân etmesi için bir melek gönderdi. Fakat o îmân etmedi. Bunun üzerine melek onu ikinci olarak tekrâr îmâna da’vet eyledi, o yine kabul etmedi. Nemrûd üçüncü olarak bir daha îmâna da’vet edildi, yine kabûl etmedi ve meleğe şöyle dedi:“Sen taraftârlarını topla, ben de adamlarımı toplayayım da savaşalım.”Nemrûd, güneş doğarken ordusunu ve askerlerini yığdı. Cenâb-ı Hakk da ona sivrisinek sürüleri gönderdi ki, gökyüzü sinekten görülmüyordu. Böylece Cenâb-ı Hakk onlara sinekleri musallat kıldı. Öyle ki sinekler onların etlerini yediler, kanlarını emdiler. Onları kupkuru kemik bıraktılar. Sineklerden biri de Nemrûd’un burnundan beynine girdi. Onun dimâğında tam dörtyüz sene kaldı. Bu suretle de Cenâb-ı Hakk onu ta’zîb etti. Nemrûd bu müddet içinde başını tokmakla dâimâ dövdürmüştür. Ve nihâyet Cenâb-ı Hakk onu böylece helâk etti.(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), İbrâhîm (A.S.), S: 19)

 

 

EMÂRET, HÂKİMLİK TALEBİ VE HZ. YÛSUF (A.S.)’IN HAZÎNE NAZIRI OLUŞU

Ulemâ dediler ki: Evkâf mütevelliliği istemek mekrûhdur. Emâret ve hâkimlik talebi de mekrûhtur.Rivâyete göre: Bir kavim geldiler ve Nebî (S.A.V.) den vâlilik istediler; Resûlullâh (S.A.V.) buyurdular ki:“Bizden vâlilik vazîfesi arzu edeni elbette o vazîfede kullanmayız. İstediği vazîfeyi ona vermeyiz.”Vâlilik yükü ağır bir vazîfedir. O vazîfenin hukukuna riâyet etmeye her insan muktedir olmaz. Fakat hâkimlik veyâ emâret vazîfesine ve emsâli bir vazîfeye ta’yin olundukta kabul etmek lâzım olur. Zîrâ farz-ı kifâyedendir. İhmâli câiz olmaz.Nebî (S.A.V.) buyurdu ki: Allâh kardeşim Yûsuf’a rahmet etsin. Eğer “Beni memleket hazinelerine memûr et” demeseydi (melik) O’nu hemen memûr edecekdi. Fakat (acele ettiğinden) bunu bir sene tehîr etti.”Sene inkıtâ’ından (geçtikden) sonra melik mührünü ve kılıcını Yûsuf (A.S.)’a tevcih etti. Döşeği (serir) altından  sırmalı, dürr ve yakut ile süslü, uzunluğu 30 arşın eni 10 arşın üzerinde de otuz kadar döşek vardı.Yûsuf (A.S.) tâcını almak istemedi. Bu libâs benim ve babalarımın libâsı değildir dedi. Melik ise:Senin fadlını ikrâren ve iclâlen bu tâcı başına koydum dedi ve serire oturttu. Meliklik işlerini O’na bıraktı. Yûsuf (A.S.) o günde otuz yaşında idi. Mısırda adâletle kâim oldu. Erkek kadın herkes Yûsuf (A.S.)’a muhabbet ettiler.(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Yûsuf (A.S.), S: 64-70)“Muhakkak ki, Yûsuf (A.S.)’ın ve kardeşlerinin kıssalarında ehl-i kalbin tefekkür ve tedebbür edeceği  birçok ibret vardır. Bu, uydurulabilecek bir söz değildir. Ancak kendinden evvel gelenlerin tasdîki ve herşeyin tafsîlidir, îzâhıdır. Aynı zamanda imân eden bir cemâat için bir hidâyet ve rahmettir, o!”(Yûsuf Sûresi: 111)

 

HAZRET-İ İBRAHİM (A.S.)’İN ATEŞE ATILMASI

“Nemrud ve avenesi: “Yakın İbrahim’i, yardım edin ma’budlarınıza… Eğer yardım etmek isterseniz!” dediler.Biz Azıym’üş-şan onların yaktığı ateşe hitaben:“Ey Ateş! İbrahim -aleyhisselam- üzerine soğuk ve selamet ol ve İbrahim’i yakma!” dedik.“Ve onlar İbrahim (a.s.)’e hile murad ettiler, biz onları ziyâde zarar ediciler kıldık!”(Enbiya: 68-70)Zira emekleri boşa gitti ve intikamlar ile helak etmek istedikleri Zat-ı şerif selamete çıktı. Hazret-i İbrahim (a.s.)’i ateşin yakmaması onun hak olduğuna ve putların batıl olduğuna delalet ettiğinden İbrahim (a.s.)’in derecesi yükseldi. Nemrud ve avenesinin haysiyetleri halk nazarında zail oldu. Dünyada rezil ve rüsvay oldukları gibi ahiretde de şiddetli azaba müstehak oldular.(Hz. Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), İbrâhim (a.s.))Ebû Hureyre’den rivayet edildiğine göre, Hazret-i Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:- Çocuk hiçbir iyilikle babanın hakkını ödeyemez. Ancak onu köle olarak bulur ki onu satın alarak hürriyetine kavuşturursa öder.Ebû Bekir (r.a.) Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlatmıştır: -Size büyük günahların en büyüğünü bildireyim mi? (Bu sözü üç defa tekrarladılar).Ashab (r.a.): -Evet ya Rasûlullah dediler. Buyurdu ki:-“Allah’a ortak koşmak ve ana-babaya isyan etmek.Sonra Hazreti Peygamber (s.a.v.) yaslanmışken oturdular. -“Dikkat edin, Yalan söylemek de.”(Ahlak Hadisleri)

 

 

  1. YUSUF (A.S.) KİTABINDAN

İbni Abbas derki:Yusuf (A.S.) üç şeyle ayıplandı:1- (Rabbim!… zindan bana daha sevgilidir…) dediği için,2- (Beni Efendinin yanında an.) dediği için zindanda birkaç sene daha kaldı.3- (Muhakkak siz hırsızsınız.) dediğinde bunu kabul etmediler ve daha önce Onun kardeşi-Yusuf da çalmıştı dediler.(Hz. M. Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Yûsuf (a.s.), S: 88)Lokman dedi ki:Dört bin Nebîyi tetkik ettim. Onlardan sekiz kelimeyi seçdim.1- Namazda isen kalbini muhafaza et.2- Başkasının evinde isen gözünü muhfaza et.3- İnsanların arasında isen dilini muhafaza et.4- Sofrada isen boğazını muhafaza et.5,6- İki şeyi hatırla: Allah ve ölüm.7,8- İki şeyi de unut: Başkalarına yaptığın ihsan, başkalarının sana yaptığı kötülük.(Hz. M. Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Hz. Yûsuf (a.s.), S: 12)

 

HAZRET-İ İBRÂHÎM (A.S.) VE NEMRÛD

“Habîb-i Zîşân’ım! Sen bilmedin mi ve sana haber gelmedi mi şol kimseden ki, Allah-ü Teâlâ ona mülk ve saltanat verdiği için İbrâhîm’in Rabbi hakkında mücâdele etti. Ki o zamânda İbrâhîm:- “Benim Rabbim diriltir ve öldürür,” dedi.Mücâdele eden (Nemrûd):- “Ben de diriltir ve öldürürüm,” dedi.İbrâhîm (aleyhisselâm): – “Allah-ü Teâlâ güneşi maşrıkdan getirir, sen de kâdir isen güneşi mağribden getir.” dedi.Kâfir mebhût oldu, zîrâ Allah-ü Teâlâ zâlim olan kavmi hidâyette kılmaz.” (Bakara: 258)Nemrûd’un ülûhiyyet da’vâsına cür’et ve tekebbürünün sebebinin Allah-ü Teâlâ Hazretlerinin kendisine vermiş olduğu mülk ve saltanat olduğunu Cenâb-ı Hakk bu Âyet-i Celîle’de beyân buyurmuştur.Bu karşılıklı konuşma İbrâhîm aleyhisselam ile Nemrûd arasında Hazret-i İbrâhîm’in âteşten çıktığı gün olmuştu. Bundan önce İbrâhîm (aleyhisselâm) Nemrûd ile görüşmemişti.Cenâb-ı Hakk, Nemrûd isimli hükümdara Allah’a îman etmesi için bir melek gönderdi. Fakat o îmân etmedi, kabûl etmedi. Melek onu ikinci olarak îmâna da’vet eyledi, o yine kabûl etmedi.Nemrûd üçüncü olarak îmana da’vet edildi, yine kabûl etmedi ve meleğe şöyle dedi:- Sen tarâftarlarını topla, ben de adamlarımı toplayayım da savaşalım.Nemrûd, güneş doğarken ordusunu ve askerlerini yığdı. Cenâb-ı Hakk da ona sivrisinek sürüleri gönderdi ki, gökyüzü sinekten görülmüyordu. Böylece Cenâb-ı Hakk onlara sinekleri musallat kıldı. Öyle ki, sinekler onların etlerini yediler, kanlarını emdiler ve onları kupkuru kemik bıraktılar. Sineklerden biri de Nemrûd’un burnundan beynine girdi. Onun dimâğında tam dörtyüz sene kaldı. Bu sûretle de Cenâb-ı Hakk onu ta’zîb etti. Nemrûd bu müddet içinde başını tokmakla dâima dövdürmüştür. Ve nihâyet Cenâb-ı Hakk onu böylece helâk etti. (Târîh-i Ebû’l-Fidâ)(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. İbrâhîm (A.S.), S. 17-19)

 

İKİ KURBÂNLIK

Resûlullah (Salallahu aleyhi ve sellem)’in: “Ben iki kurbânlığın oğluyum” buyurması da, kurbân olunması emrolunanın İsmâil (aleyhisselâm) olduğuna delâlet eder. Bunlar:1- İsmâil (aleyhisselâm),2- Pederi Abdullah’dır.Resûl-ü Ekrem’in dedesi Abdulmuttalib’e, bir zamândan beri kapanmış olan Zemzem Kuyusu rü’yâda gösterilmiş, bir oğlu ile açmak istemiş fakat kendisine mâ’ni olmuşlardır. Abdulmuttalib öyle nezreyledi ki: “Eğer Hakk Teâlâ Hazretleri on oğlan evlâdı verir de Zemzem kuyusunu açar isem, on oğlumdan birisini Hakk yoluna kurbân edeyim, boğazlayayım.”Hakk Celle ve Teâlâ Hazretleri duâsını kabûl ile on oğlan evlâdı verdi. Zemzem kuyusunu da açtı. Rü’yâsında denildi ki:- Ey Abdûlmuttalib! Nezrini yerine getir!- Abdülmuttalib korku ile uyandı. Bir koç kurbân eyledi. Tekrâr rü’yâsında:- Kurbânını büyük eyle! diye işâret olundu.Böylece müteaddid def’alar gördüğü rü’yâ üzerine sığır ve sonra deve kurbân eyledi ise de:-Daha büyük kurbân eyle! diye “Oğlunu kurbân etmeği, nezreylediğini” rü’yâsında söylediler.Abdulmuttalib uyanıp muzdarib oldu ve oğullarına söyledi.Onlar da- Hangimize kur’a isâbet ederse râzıyız, diye muvâfakat ettiler.Kur’a Hazret-i Abdullah’a isâbet eyledi. Abdulmuttalib eline bıçağı alıp Abdullah’ın eline yapıştı ise de Kureyş Kavmi buna râzı olmadılar:- Sen bu oğlunu boğazlar isen, sonra bu bize âdet kalır, dediler.Bir kâhine suâl ettiler. O zamân bir adamın diyeti on deve idi. On deve ile Abdullah’a kur’a attılar. Yine Abdullah’a isâbet etti. Böylece kur’a, yüz deveye kadar hep Abdullah’a isâbet etti. Yüzüncüde kur’a, deveye isâbetle yüz deveyi birden kurbân eylediler.Bu hâdisede yüz deve kurbân edildiğinden şerîat-ı Ahmediyye’de insânın diyeti yüz deve olarak meşrû’ kılınmıştır.(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. İbrâhîm (A.S.), S. 112-113)

 

HALÎLULLAH

Allah-ü Teâlâ İbrâhîm (A.S.)’ı dost ittihâz ettiği zamân melekler i’tiraz ettiler ve dediler ki:- Ey Rabbimiz! İbrâhîm sana nasıl dost olabilir? Onu meşgûl eden nefsi, evlâdı ve âilesi vardır.Allah-ü Teâlâ buyurdu:- Ben kulumun şekline ve malına değil kalbine ve işlerine bakarım. Dostum İbrâhîm’in benden başkasına muhabbeti yoktur, isterseniz bir tecrübe edin.Bunun üzerine Cebrâil (A.S.) insan sûretinde Hazret-i İbrâhîm’e geldi. Cebrâil Aleyhisselâm Hazret-i İbrâhîm (A.S.)’a selâm verdi ve suâl etti:- Yâ İbrâhîm, bu sürüler kimindir? İbrâhîm (A.S.): – Allah’ındır, fakat benim elimde emâneten bulunuyor. Cebrâil (A.S.):- Bana bir tane satar mısın? dedi. Hz. İbrâhîm:- Allah’ımı bir def’a zikret, sürünün üçte birini al, dedi. Cebrâil (A.S.):“Subbûhün Kuddûsün Rabbünâ ve Rabbül Melâiketi Verrûh” dedi.Hazreti İbrâhîm ona sürünün üçte birini verdi. Sonra İbrâhîm (A.S.):- “İkinci def’a Allah’ı zikret, üçte birini daha al. Üçüncü def’a Rabbimin ismini bir daha an, çobanları ve köpekleriyle birlikte sürülerin hepsini al götür. Eğer dördüncü def’a O’nu zikredersen ben de senin kölen olurum” dedi. Bunun üzerine Allah-ü Teâlâ buyurdu ki:- Ey Cebrâil! Dostumu nasıl buldun? Cebrâil aleyhisselâm cevap verdi.- Dostun en güzel bir kuldur, dedi. Diğer yandan Hazret-i İbrâhîm çobanlara seslendi ve:- Ey çobanlar! Koyunlarımı şu arkadaşımın arkasından sürün, götürün. Bunun üzerine Cebrâil (A.S.):- Benim bunlara ihtiyâcım yoktur, zîrâ ben Cebrâil’im, dedi. Hazret-i İbrâhîm de ona:- Ey Cebrâil! Ben de Halîlullah’ım, ben hibe ettiğim şeyi geri almam, dedi.Diğer yandan Cenâb-ı Hakk da İbrâhîm aleyhiselâm’a, sürüleri satıp, onların parası ile arâzi ve emlâk alıp bunları vakfetmesini vahyetti. Bugüne kadar İbrâhîm (aleyhisselâm)’ın türbesine yapılan bütün masraflar işte bu vakıftandır. (Rûh’ül – Beyân)(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânofğlu (K.S.), Hz. İbrâhîm (A.S.), S. 32)

 

  1. ÂDEM (A.S.)’IN CESEDİNİN YARATILIŞI

Birçok  Sahabeden  şöyle  rivayet  edilmiştir:  “Allâhü   Te’âlâ,  Âdem  (a.s.)’ı  yaratmayı  dileyince,  Cebrail  (a.s.)’ı  arza, (yeryüzüne)  gönderdi  ve  yeryüzünden  toprak  almasını  emretti.Cebrail (a.s.) arzdan toprak almaya gidince, arz; “Benden bir parça  alıp,  noksanlaştırmandan  Allâhü   Te’âlâ’ya  sığınırım”dedi.  Bunun  üzerine  Cebrail  (a.s.)  yeryüzünden  toprak  almadan  geri  döndü  ve:  “Yâ  Rabbî, dünyâ kendinden bir parça toprak  alınmasından  sana  sığındı.  Ben  de  almadan  geldiğim  için sana sığınırım” dedi. Bunun  üzerine  Allâhü  Te’âlâ  Mikâil  (a.s.)’ı  gönderdi. Arz, Mikâil (a.s.)’a da aynı  şeyi söyledi. O da  toprak  almadan  dönüp,  Allâhü  Te’âlâ’ya  Cebrail’in  (a.s.)’ın söylediği gibi    söyledi. Bundan sonra Allâhü Te’âlâ, melekü’l-mevt olan Azrail  (a.s.)’ı  yeryüzüne  gönderip  toprak almasını emretti. Azrail (a.s.) yeryüzüne gidip, toprak alacağı zaman  yeryüzü  ona  da  bir  şey  veremeyeceğini ve Allâhü Te’âlâ’ya sığındığını söyledi. Bunun üzerine Azrail(a.s.) yeryüzüne:  “Ben  de  Rabbimin  emrini  yerine  getirmemekten Rabbime  sığınırım” dedi. Sonra  yeryüzünün değişik  yerle  rinden, kırmızı, beyaz, siyah değişik renkte topraklar aldı. İnsanların değişik renkten olması bundandır.”Ahmed   bin   Hanbel   (r.a.)’in   bildirdiği   Hadîs-i   Şerifte   şöyle  buyuruldu:  “Allâhü  Te’âlâ,  Âdem  (a.s.)’ı yeryüzünün her tarafından aldırdığı topraktan yarattı. Bu sebeble zürriyetinden siyah, beyaz, esmer, kırmızı renkte olanlar olduğu gibi, bâzıları da bu renklerin arasındadır. Bâzısı yumuşak, bâzısı sert, bâzısı hâlis ve temiz oldu.” Âdem (a.s.)’ın yaratılacağı toprak, yeryüzünün çeşitli yerle rinden alınıp, biraraya toplandıktan sonra, melekler su ile çamur yapıp insan şekline koydular. Allâhü Te’âlâ bu toprağı çeşitli saf halardan geçirdi. Önce tin (çamur) hâline getirilip, bir müddet öylece kald ı ve balçık çamuru oldu. Bu çamur şekil verilecek birhâl alınca; insan suretine sokuldu. Bir müddet de bu hâl üzere bekletildi. Mekke ile Tâif arasında kırk yıl yatıp salsâl oldu ve  pişmiş gibi kurudu, önce Hz. Muhammed (s.a.v.)’in nuru alnına kondu ve Muharrem ayının onunda -Cuma günü- rûh verildi. (Peygamberler Târihi Ansiklopedisi, 1 .c, 6-7.s)

 

İBLİS’İN HZ. ÂDEM (A.S.)’A OLAN HASEDİ

Âdem (a.s)’ın  şekil  verilmiş  hâli  Mekke  ile  Tâif  arasında  kırk  yıl  yattığı  sırada melekler ve iblis (şeytân) onu görmüştü ve ondan korkmuştu. Ondan en çok korkan da iblis (şeytân) idi. iblis, Âdem (a.s.)’ın henüz rûh verilmemiş salsâl hâlindeki bedenine dokununca çınlayarak ses çıkardı, iblis, onun, bedenine girip çıkar ve meleklere; “Korkmayınız bunun içi boştur. Eğer ben ona musallat olursam  helak ederim”derdi.  Bir  Hadîs-i  Şerîfte  buyuruldu  ki:  “Allâhü  Te’âlâ  Âdem’in  bede-nine şekil verip bıraktıktan sonra (henüz rûh verilmeden) İblis,  etrafında  dolaşıp  ona  bakmağa  başladı.  Onun  içini  boş görünce;  “Bu  kendine  sâhib  olamaz,  benim  için  kolay  ele geçirilebilir” dedi.  Âdem  (a.s.)’ın  bedenine  rûh  verilmeden  önce,  melek-ler, Âdem  (a.s.)’ın  bedenini  görüp,  ondaki  uygunluğa,  âhenge ve ilâhi san’ata hayran kaldılar. Allâhü Te’âlâ bundan güzel bir şey yarattı mı acaba! dediler. İblis, Âdem (a.s)’ın bu halini görünce, meleklere;  “Eğer  o  sizden  üstün,  faziletli  kılınırsa  ve  ona  hürmet  etmeniz  em-redilirse  ne  yaparsınız?”dedi. Melekler; “Biz Rabbimizin emrine uyarız” dediler. İblis ise kendi kendine; “Eğer ona hürmet etmem emrolunursa isyan ederim” dedi. Bir Hadîs-i Şerîfte şöyle buyuruldu: “Şübhesiz ki Allâhü Te’âlâ Âdem’i topraktan yarattı. Âdem (a.s.)’ı yaratacağı toprağı çamur hâline sokup, balçık çamuru oluncaya kadar bekletti. Sonra ona şekil verip, pişmiş kerpiç gibi  oluncaya kadar bekletti. Şeytân, Âdem (a.s.)’ın bedeninin rûh verilmemiş bu hâlini görüp, yanına vardıkça; “Şübhesiz sen büyük bir iş için yaratıldın” derdi. Sonra Allâhü Te’âlâ, Âdem (a.s.)’ın bedenine rûh verdi. Rûh önce gözüne ve genizlerine sirayet etti. Genzine sirayet edince aksırdı. Allâhü Te’âlâ onu rahmetiyle karşılayıp; “Rabbin sana merhamet etsin” buyurdular. (Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, 1.c, 8.s)

 

İBLİS’İN HZ. ÂDEM (A.S.)’A SECDE ETMEMESİ

Allâhü  Te’âlâ,  Âdem  (a.s.)’ın  bedenine  rûh  vermeden önce, meleklere, ona rûh verdiğim zaman hepiniz ona karşı secde    edin   buyurdular. Bu husus Kur’ân-ı  Kerîm’de  bildirilmiş  olup rneâlen şöyledir:  “Rabbin o vakit meleklere şöyle demişti: “Ben  çamurdan bir insan (Âdem’i) yaratacağım. Onun yaratılışını  tamamlayıp da tarafımdan ona rûh verdiğim zaman, hemen ona (hürmet için)  secdeye kapanın.” Bunun üzerine melekler hep birden secde ettiler.” (Sâds. 71,72,73) Âdem (a.s.)’a rûh verilip canlanıp ayağa kalkınca, Allâhü Te’âlâ’nın  emri  üzerine  melekler  ona  karşı  secde  ettiler.  Rivayete göre bu secde eğilmek suretiyle yapılmıştır. Önce Cebrâîl (a.s.), sonra Mikâil (a.s.), sonra israfil (a.s.), sonra Azrail (a.s.) sonra da Mukarrebûn denilen melekler secde etmiştir.  Âdem  (a.s.)’a  karşı  meleklerin  secde  etmelerinin emredilmesi, alnında Hz. Peygamber (s.a.v.)’in  nuru bulunduğu içindi. iblîs  (şeytân)  kibirlenip,  Âdem  (a.s.)’a  karşı  secde  etmedi. “O  çamurdan yaratıldı. Ben ise  ateşten  yaratıldım. Ondan  üstünüm” diye  iddiada  bulundu. Bundan dolayı, huzûr-u ilâhîden kovuldu, ismi de kovulmuş, uzaklaştırılmış ma’nâsında şeytân kaldı. iblis (şeytân) kendini üstün görüp kibirlenerek Allâhü Te’âlâ’nın emrine uymayınca, gadab-ı ilâhiye’ye uğradı ve kovuldu. Bunun üzerine helak edileceğinden korkarak kıyamete kadar ömür ve mühlet istedi. Allâhü Te’âlâ ona mühlet verdi. Şeytân; “Madem ki ben azgınlığa mübtelâ oldum. Yemîn olsun ki insanların doğru yolunda pusu kurup  oturacağım, onların ön ve arkalarından, sağ ve sollarından musallat olacağım. Sen onların çoğunu şükredici kimseler bulamayacaksın. Yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim. Hâlis kulların hâriç onların hepsini saptıracağım” dedi. (Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi,  1.c, 9-H.s)

 

  1. ÂDEM’E EŞYANIN İSİMLERİNİN ÖĞRETİLMESİ

AllâhU Teâlâ Âdem (a.s.)’ı en güzel bir surette yaratıp ona ruh verdikten sonra her  şeyin ismini ve fâidesini öğretti. Âdem (a.s.)’a öğretilen şeyler hususunda çeşitli rivayetler yapılmışt ır, ibn-i Abbâs  (r.a.)’dan şöyle nakledilmiştir: “Allâhü Teâlâ yeryüzünde in-sanların bildiği  bütün  eşyan ın  isimlerini  Âdem  (a.s.)’a  öğretmiştir.  Meselâ, insan, hayvan, vadi, dağ, ova, tepe ve buna benzer isimleri, hattâ  karanlık ve uzunluğu da öğretti.” (Dünyada konuşulan bütün diller böylece  Âdem  (a.s.)’a  öğretilmiş,  çocukları vasıtasıyla da değişik bölgelere yayılmışt ır.) Mücâhid’den ve Sa’id bin Cübeyr (r.a.e.)’dan  de böyle rivayet edilmiştir. Âdem (a.s.)’a  öğretilen bilgiler hususunda bâzı  âlimler de; olmuş ve kıyamete kadar yaratılacak  şeylerin  ismi  ve  her  şeyin  sıfatı  demişlerdir.  Allâhü  Teâlâ  Âdem  (a.s.)’a bütün eşyan ın ismini, özelliklerini; yeryüzünde onlardan tam istifâde  etmesi  için  öğretti.  Böylece  meleklerden  üstün  oldu.  Bu hususlar  Kur’ân-ı   Kerîm’de  şöyle  bildirilmiştir:   “Allah,  Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra eşyayı  meleklere gösterip; “Eğer sâdıklarsanız  bunların  isimlerini  bana  haber  verin”  buyurdu. Melekler;  “Biz  seni  tenzih  ederiz,  senin  bize  öğrettiğinden  başka,  hiç  bir  ilmimiz  yok.  Muhakkak  sen  her  şeyi  hakkıyla bilensin,  üstün  hikmet  sahibisin”  dediler.  Allah,  Âdem’e;  “Ey Âdem!  Eşyanın  ismini  meleklere  haber  ver”  buyurdu.  Âdem  (a.s.) da meleklere, o isimleri haber verince, Allâhü teâlâ; “Ben size demedim   mi   ki,   göklerin   ve   yerin   gayblerini   ben   bilirim. Açıkladığınızı  da gizlediğinizi  de elbet ben  bilirim” buyurdu.”  (Bakara     s.  30,32,33)     Dil  hususunda      bütün    Âdemoğullarının zamanımıza  kadar  meydana  gelen  çeşitlenme  ve  ilerlemelerinin hepsi,  esâs  itibariyle,  Hz.  Âdem  (a.s.)’ın  yaratılış   bakımından  şereflendi-rildiği bu isimleri öğrenme özelliğinden gelmektedir. (Peygamberler Tarihi Ans. 1.c, 12.s.)  Evrimciler,  uzun  çalışmalarına  rağmen,  son  derece  kompleks bir yetenek olan konuşmanın (ve insanların kullandığı dillerin), basit hayvansı  iletişim  şekillerinden  evrimleştiği  yönündeki  iddialarına kanıt  göstermede  tamamen  başarısız  olmuşlardır.  Pennsylvania  Üniversitesi’nden  David  Premack:  “insan  dili,  evrim  teorisi  için  bir Utançtır (Roger Lewin, Java Man, Abacus, Swisher III sf. 205)

 

  1. ÂDEM (A.S.)’IN CENNETE GİRMESİ

Âdem (a.s.) kırk yaşında iken Firdevs adındaki Cennet’e götürüldü. Cennet’e  girince,  peygamberler sayısınca kürsîler konulmuş  gördü. Her birinde ayrı  ayrı  oturdu ve her kürsîde oturdukça, o peygamberin nuru alnında parlıyordu. En son Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin kürsîsinde oturdu. Melekler yetmiş  bin adet nurdan meşaleyi başı  üzerinde tuttular. O kadar aydınlık oldu ki evvelki nurların hiç  birisi kalmadı. Her biri görünmez olup güneş  çıkınca yıldızların kaybolması  gibi oldu. Bu hâl Âdem (a.s.)’ın Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz’e muhabbetini arttırdı. Âdem (a.s.) Cennet’e  girince, Cennet yemeklerine ve meyvelerine rağbet eyledi. Cennet bağlarını, bahçelerini ve Cennet köşklerini dolaşmaya  başladı. Canı herne isterse  hemen  hazır  olurdu. Lâkin yaratılışı  îcâbı  olarak, kendi cinsinden arkadaş  bulup onunla yakınlık kurmak istedi. Bu düşüncede iken uyuyuverdi. O esnada Allâhü Teâlâ Âdem (a.s.)’ın sol kaburga kemiğinden Hz. Havva’yı  yarattı. Âdem  (a.s.) uykudan uyanınca baş  ucunda ayakta duran bir kadın gördü ve ona; “Sen kimsin? Niçin yaratıldın?” dedi. O da; “Ben sana zevce olarak  yaratıldım”  diye  cevâb  verdi.  Hz.  Havva  validemizin  yaratılmasından Âdem (a.s.)’ın hiç  haberi olmadı. Hz. Havva, Âdem (a.s.) suretinde, onun boyunda, onun şeklinde ve renginde idi. Allâhü Teâlâ, Hz. Havva’yı yarattıktan sonra Âdem (a.s.) ile nikâh etti. Rivayete göre  melekler; “Ey Âdem (a.s.) mihrini ver!” dediler. “Mihri nedir?” deyince; “Onun mihri  üç  defa veya  yirmi defa Hz.  Muhammed (s.a.v)’e salât okumandır” dediler. Bu, mihir için verilen bir mal değildi.  Bundan maksad her şeyin yaratılmasına sebep olan Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz’in üstünlüğünü bildirmek için idi. Çünkü, herşey 0  (s.a.v)’in yüzü suyu hürmetine yaratıldı. Not: Yaratılış serisinin  bir sonraki yazısı 14 Haziran tarihindedir. (Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, 1 .c, 12.S.)  Hakk yarattı âlemi /Aşkına Muhammed’in (s.a.v.) Ay ü günü yarattı / Şevkine Muhammed’in (s.a.v.)  01 dedi oldu âlem /Yazıldı levh ü kalem Okundu hatm-ı kelâm/Şanına Muhammed’in (s.a.v.) Yûnus kimi ede medhi/ Över Kur’ân Âyeti isen de, vergil salâtı /Aşkına Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellemjj

 

ŞEYTÂN’IN HZ. ÂDEM (A.S.)’I ALDATMASI

AllâhüTeâlâ,  Âdem  (a.s.)’a  Hz.  Havva ile birlikte Cennet’te yerleşmelerini ve Cennetin     meyvelerinden diledikleri kadar yemelerini bildirdi. Fakat Cennet’te bir ağaç  için, bu ağaca  yaklaşmayın, bundan yemeyin buyurdu. Onu yasakladı ve bundan yerseniz zahmete düşer bedbaht olursunuz, buyurdu. Âdem (a.s.) Hz. Havva  ile Cennet’te iken şeytân onla-ra düşmanlık besleyip, aldatmak ve  öç almak için,  harekete geçti.  Şeytân, Âdem (a.s.)’a  karşı  secde  etmeyip  kibirlenmesi  sebebiyle  gadâb-ı  ilâhiyye’ye uğradığı  için, Âdem (a.s.)’a ve Hz. Havva’ya düşmanlık besleyip, onları içinde bulundukları nimetten mahrum etmek istiyordu. Bunun için   hîle   düşünü-yor,   onları   yan ıltma yolları arıyordu. Onlara kendilerine yasak edilen ağacın meyvesinden yedirmeyi ve böylece  Cennet’ten  çıkarılmalarını  istiyordu.  Bu  iş  için  onları  Cennet’in dışından gözetleyerek f ırsat kolluyordu. Bir defasında Âdem (a.s.) ile  Hz.  Havva,  Cennet’in  kapısının  yakınında  dolaşırken,  şeytân onların dikkatini çekti. Sonra da onlarla konuşmaya başladı. “Size ebedîlik  ağacına  delâlet  edeyim  mi?  Eğer  o  ağaçtan  yerseniz  iki melek olursunuz ve Cennet’te devamlı kalırsı-nız, sona ermeyen bir devlete  kavuşursunuz” dedi. “Ayrıca ben muhakkak sizin iyiliğinizi istiyorum” diyerek yemîn etti. Şeytânın bu sözleri ve yemîni üzerine Hz.  Havva  ile  Âdem  (a.s.)  onun  kendilerine  düşman  olduğunu unuttular, önce Hz. Havva, sonra da onun teşviki ile unutarak Âdem (a.s.), kendi-lerine yasak edilen ağacın meyvesinden tattılar. Âdem  (a.s.)’ın   bu   yasak    edilen    ağaçtan     yemesi zelle (Peygamberler’in  işlediği  küçük  hatalar) idi. Allâhü  Teâlâ,  Âdem (a.s.)’a;  “Sana  Cennet’te  pek  çok  şeyi mubah ettiğim hâlde niçin yasak ettiğim ağacın meyvesinden yedin?” bu-yurunca, Âdem (a.s.) şeytânın yemîn ettiğini söyleyip; “Yâ Rabbî! Ben bir kimsenin senin  adına yalan yere yemîn ede-ceğini zannetmiyordum!” dedi.  (Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, 1.c, 13.S.)

 

ÂDEM (A.S.)’IN YERYÜZÜNE İNDİRİLMESİ

Âdem  (a.s.)  ile  Hz.  Havva,  Cennet’te  iken  kendilerine  yasak edilen  ağacın  meyvesinden  unutarak  yemelerinden  dolayı  yeryüzüne  indirildiler.  Âdem  (a.s.)  Cennet’ten  Cuma  günü  ikindi  ile akşam     arasında    çıkarılarak    Hindistan’da    Seylân    (Serendib) adasına, Hz. Havva da Cidde’ye indirildi.  Şeytân ise  çok  hakîr ve perîşan bir hâlde Cennet’in civarından taşlık bir yere indirildi. Vehb bin   Münebbih (r.h.)’dan  şöyle nakledilmiştir:”Âdem (a.s.) Cennet’ten  yeryüzüne  indirilince  bir  hafta  gözünün  yaşı  dinmedi. Yedinci gün mahzun, kederli ve başı eğik bir hâlde iken Allâhü Teâlâ ona; “Sendeki bu çırpınma hâli nedir?” diye hitâb etti. Bunun üzerine Âdem     (a.s.);  “Ey  Rabbim!     Düştüğüm felâketin büyüklüğünü biliyorsun. Günahım beni kuşattı  da Cennet’ten, sıkıntı  diyarı  olan dünyâya indirildim. Bu  durumda  günahıma nasıl  ağlamayayım?” dedi. Allâhü Teâlâ  buyurdu ki: “Ey Âdem! Ben seni kendim için seçmedim   mi   ve   seni   Cennet’te   yerleştirmedim   mi?   Seni  ihsanlarıma gark edip kendi kudretimle yaratmadım mı? Sana   ruh  verip  melekleri  sana  doğru  secde  ettirmedim  mi?  Bütün bunların karşısında sana yasak edilen ağaçtan unutarak tattın.  Böylece   yeryüzüne   indirildin. İzzet ve celâlim hakkı  için yeryüzü insanla dolu olsa, bana devamlı  ibâdet ettikleri hâlde sonunda isyan etseler hepsini Cehennem’in  derekesine  indiririm.” Bunun üzerine Âdem (a.s.) üç yüz yıl ağladı.” Bir Hadîs-i Şerîf’de   şöyle   buyuruldu:    “Âdem     (a.s.)’ın   gözünün     yaşlan zürriyetinin  göz  yaşlarıyla  tartılsa,  Âdem’in  gözyaşları  bütün evlâdının gözyaşlarından ağır gelirdi.”Âdem (a.s.)’ın cennetten indirilmesindeki hikmet yeryüzünde onun neslinin üreyip çoğalmaları, yeryüzünde şerîat ile mükellef olmaları ve imtihana çekilmeleridir. Âdem (a.s.)’ın  yeryüzüne inişi, kendisine verilen bir şeref ve imtihan; saadet  ehli ile cehennem ehlinin arasını ayırmak için olan bir iniştir. Çünkü cennet mükellefiyet ve imtihan yeri değildir. (Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, 1.c, 14s.)

 

ALLAH (C.C.)’NÜN HZ. ÂDEM (A.S.)’I BAĞIŞLAMASI

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: “Âdem (a.s.) zellesi sebebiyle  Cennet’ten  çıkarılınca; Tâ  Rabbi! Beni Muhammed’in  hürmetine  afvet’  dedi.  Allah  (c.c);  ‘Yâ Âdem,  sen  Muhammed’i  nasıl  bildin. Daha ben O’nu yaratmadım?’  buyurdu.  Âdem  (a.s.)  dedi  ki:  ‘Yâ  Rabbi! Beni  yaratıp,  bana  rûh  verdiğin  zaman  gözümü açıp  baktığımda arşın kenarında “La ilahe illallah Muhammedün  resûlullâh” yazılı gördüm, ismini isminle yazdığından ya-rattıklarından en çok sevdiğin O’dur.’Allah       (c.c); ‘Doğru söyledin ey Âdem. Mahlûkâtımdan en  çoksevdiğim O’dur.  O’nun hürmetine  afv  dilediğin  için  seni  afvettim’  buyurdu.”  Bir  rivayete göre    de;   “O    senin    zürriyetinden       gelecek olan bir peygamberdir. O’nu yaratmasaydım seni, evlâdını yaratmazdım. O’nu şefaatçi gösterdiğin için seni afvettim,  bağışladım” buyurdu ve tövbesini aşure günü  kabul etti. Bazı  büyükler Âdem (a.s.)’m “Ey Rabbimiz! Biz  nefsimize zulmettik.” kelimelerine devam ederek bağışlandığını belirtmişlerdir. Hz.  Hasan  (r.a.)  şöyle  buyurdu:  Tövbeleri  ziyadesiyle  kabul eden Allah (c.c.) Hz. Âdem (a.s.)’ın tövbesini kabul ettiğinde melekler onu müjdelediler.  O  anda  Cebrail,  Mikail  ve israfil  (a.s.) yeryüzüne inip ‘Allah (c.c.) tövbeni kabul etti, gözün aydın olsun’ dediklerinde Hz. Âdem (a.s.) ‘Bu tövbeden sonra bir şey istersem hangi makamı  isteyeyim?’ diye sorunca Allah (c.c.)  Ya   Âdem,   sen   dünyada   meşakkat   ve   tövbeye zürriyetini  vâris  kıldın.  Onlardan  biri  bana  duâ  edip  tazarrûda bulunduğu zaman senin tövbeni ve duanı kabul ettiğim  gibi  onun  da  tövbesini  kabul  ederim.  Onlardan biri   benden      afv   ve   mağfiret    dileyip    bana    sığınırsa  tövbesini   kabul   ederim.   Çünkü   ben   tövbeleri   kabul  ediciyim.     Ey    Âdem,      ben    günahtan      tövbe    edenleri, Cennet’te  hasrederim.  Onları   mezarlarından  neşeli  ve güleryüzlü  oldukları  hâlde  duaları  kabul  edilmiş  olarak kaldırırız.’buyurdu.(Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, 1.c, 1S.s.)

 

  1. ÂDEM (A.S.)’INHZ. HAVVA İLE BULUŞMASI

Âdem(a.s.) Hindistan’da   uzun yıllar kalıp mağfiret olunması, bağışlanması için tövbe edince, Allâhü Teâlâ ona; “Benim  için  yeryüzünde,  arşın  altındaki  Beyt-i  Ma’mûr’un hizasında bir beyt (Kabe’yi) yap” diye emretti. Yapacağı yeri de  göstermesi için  bir melek  vazîfelendirdi.  Bunun  üzerine Âdem      (a.s.) Hindistan’dan Arabistan’a gitti. Arabistan’a varın-ca, Arafat’ta Hz. Havva Validemiz ile buluştu. Bu sırada Hz.  Havva da Âdem (a.s.)’ı  aramak için Cidde’den Arafat’a gelmişti. Arafat ovasında   Müzdelife’de buluştular. Uzun seneler ayrı  kalmaları  sebebiyle Hz. Havva onu tanıyamadı. Cebrail (a.s.) tanıştırdı. Nice seneler ayrı kalmanın üzüntüsü gidip,  sevinç  ve  ferahlığa  kavuştular.  Beraberce  Minâ’ya gittiler.  Melekler; Yâ  Âdem! Allâhü  Teâlâ’dan dileğin nedir?” dediler.  “Mağfiret ve rahmet isterim” dedi. Sonra meleklerin yardımı  ile  yeryüzünde  ilk  yapılan  bina  olan  Kabe’yi  inşâ ettiler.Allâhü Teâlâ’nın izniyle Hz. Havva ile birlikte Hindistan’a gittiler. Bundan sonra Âdem (a.s.) yaya olarak Hindistan’ dan Arabistan’a  gidip  k ırk  defa  hac  yaptı.  Hindistan’da  refah içindeyaşayıp   Allâhü Teâlâ’nın emrine uyarak ömür sürdüler.Daha  sonra da Şam’a  yerleştiler. Âdem (a.s.)’ın kıyamete ka-dar gelecek olan çocukları, Arafat meydanında veya  başka  bir  meydanda  belinden  zerreler  hâlinde  çıktı. Allâhü  Teâlâ;  “Ben sizin.  Rabbiniz  değil miyim?”  buyurdu.Hepsi; “Evet” dedi. Sonra hepsi zerreler hâlinde Âdem (a.s.)’ın beline girdi. Buna ahd ü  mîsak denir. Hz. Havva Validemiz Âdem  (a.s.)  ile  buluştuktan  sonra  biri  kız  biri  erkek  olmak üzere yirmi defa ikiz; tek olarak da Şît (a.s.)’ı dünyâya, getirdi.Cebrail (a.s.) Âdem (a.s.)’a rençberlik işlerini, ekip biçmeyi  öğretti. Renç-berlik yaptı ve pek çok işle meşgul oldu.(Peygamberler Tarihi Ans\k\oped\s\, 1.c, 16-17.S.)

 

ÂDEM (A.S.)’IN İLK TAVAFI

Âdem (a.s.), Beytullah’ı inşâ ettikten sonra Allâhü Te’âlâ’ya; “Ey Rabbim!  Şübhesiz  ki  her  çalışanın  bir  mükâfaat ı  vard ır. Acaba benim mükâfaat ım nedir?” diyerek suâl eyledi. Cenâb-ı  Hakk; “Ey  Âdem!  Benden  ne  istersen  iste”  buyurunca,  Âdem  (as),  “Yâ Rabbf! Beni tekrar Cennete gönder diye yalvardı. Allâhü Te’âlâ’da; “Bu senin için hakikat olacaktır” buyurdu. Bunun üzerine Âdem  (a.s.);  “Ey  günahları  bağışlayan  Rabbim!  Kendi  günahlarımı  îtirâf ettiğim gibi zürriyetimden de günahlarını ikrar edip sana yalvararak bu beytin çevresinde tavaf yapanları afvetmen için yalvarırım” dedi. Allâhü Te’âlâ; “Ey Âdem! Ben seni afvettim. Senin zürriyetinden  bu  beyti  ziyaret  edip  de  günahlarından  tövbe edenleri  de  afvettim”  buyurdu. Âdem  (a.s.)  ilk tavafını yapt ıktan  sonra melekler kendisine; “Ey  Âdem! Haccın mübarek olsun. Biz senden iki bin sene evvel bu beyti tavaf ettik” dediler. Âdem (a.s.); “Siz Beytullah’ı tavaf esnas ında neler söylüyordunuz?’ diye sordu.  Melekler;  “Sübhâna’llâhi ve’l-hamdü  li’llâhi ve lâ  ilahe illa’llâhü va’llâhü ekber” diyorduk cevâbını verdiler. Âdem (a.s.) onlara; “Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ bi’llâh” cümlesini de buna ilâve ediniz”  buyurdu. Âdem (a.s.) tavaftan sonra kapı önünde iki rek’at namaz kıldı ve Mültezem’e  gelip  şu  duayı  yapt ı:  “Ey  Allâhım!  Gizli  ve  açık  her şeyimi biliyorsun, ma’zeretimi kabul et. Kalbimde olan ı  da bilirsin,  günahımı  ört.  ihtiyâcımı  biliyorsun,  dilediğimi  bana  ihsan  et.  Yâ Rabbf!  Senden  kalbime  nüfuz  edecek  şübhesiz  ve  dosdoğru  bir fmân ve  benim hakkımda senin hükmettiklerine razı  olma kudreti vermen  için  yalvarıyorum.  Tâ  ki  senin  yazdıklarından  başkasının bana  isabet etmeyeceğini  bileyim.”  Allâhü  Te’âlâ  şöyle  buyurdu:  “Ey  Âdem!  Benden  bâzı  dileklerde  bulundun.  Ben  bu  dileklerini  senin  için  kabul  ettim.  Senin  zürriyetinden  bu  şekilde duada  bulunanların  da  dualarını  kabul  edip  düşünce  ve  sıkıntılarını  yok edeceğim. Kederlerini dağıtıp mallarını  koruya- cağım.” Âdem (a.s.)’ın yaptığı  bu duayı  okumak o zamandan bu güne kadar devam etmiş, tavafın bir sünneti hâline gelmiştir. (Peygamberler Târihi Ansiklopedisi, 1.c, 18-19.S.)

 

  1. ADEM (A.S.)’IN DİLİNDEN

EFENDİMİZ (S.A.V.)’İN VE ÜMMETİNİN FAZİLETİ

Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri Mîrâc Gecesi Âdem (a.s.)’a: “Sen insanların en hayırlısısın! Çünkü Allâhü Te’âlâ  Hazretleri, sana altı şey verdi:1-  Allâhü  Te’âlâ  Hazretleri seni kudret eliyle yarattı. 2-  İlim ile  sana  ikramda  bulundu.  3-  Melekleri  sana  secde  ettirdi.  4-Sana secde  etmeyenlere  la’net  etti.  5-  Sana  senden  bir  parça  olan hanımın  Havva  ikram  edildi.  6-  Bütün  kısımları  ile  cenneti  sana   mubah kıldı.” diye buyurdular.Âdem   (as.)   da   buyurdu: “Hayır!   Belki   sen,   insanların   en   hayırlısısın! Zîrâ Allâhü Te’âlâ  Hazretleri, sana altı şey verdi; onları senden  gayri  hiçbir  kimseye  vermedi.  Bunlar:  1-Senin  şeytânını Müslüman  kıldı.  2-  Senin  düşmanını  kahretti.  3-  Sana  Âişe  gibi cennet  kadınlarının  efendisi  olan  bir  hanımı  eş  yapt ı.  4-  Bütün peygamberleri senin için yarattı. 5- Seni, ümmetinin sırlarına muttali  kıldı. 6- Senin ümmetine altı şey ile muamele etti. Bunlar:   Birincisi: Allâhü  Te’âlâ, beni tek bir hatayla cennetten çıkarttı. Senin ümmetini hata sebebiyle Mescid’den çıkarttı. İkincisi: Allâhü Te’âlâ, yaptığım zelle sebebiyle benim elbisemi çıkarttı ve senin ümmetinin örtülerini çıkartmadı. Üçüncüsü: Allâhü Te’âlâ, benim ile eşimin arasını ayırdı; Allâhü   Te’âlâ,   seninle    ümmetinin     arasını    ayırmaz    (onların    hataları sebebiyle). Dördüncüsü:  Yaptığım  bu  zelle  (Hikmet-i  ilâhî  gereği  Peygamberlerde (a.s.) görülen küçük hatâlar) sebebiyle Allâhü Te’âlâ benim boyumu kısalttı; ümmetinin boyunu ise kısaltmaz. Beşincisi: Allâhü Te’âlâ: “Ve Âdem Rabbine âsi oldu da şaşkın düştü.” buyurdular. Allah Te’âlâ, senin ümmetinin hatalarını örttü.  Alt ıncısı: Ben, zellem için tam iki yüz sene ağladım ve öylece mağfiret olundum. Senin ümmetinin hataları ise tek bir tövbe etmekle Allâhü Te’âlâ, onların günâhlarını bağışlar.” buyurdular. I (İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri, Rûhu’l-Beyân Tefsiri, 10.c, 158-159.s)

 

YERYÜZÜNDE İLK MA’BED

«Nâsın ibadet için, yeryüzüne evvela temeli atılan ve yapılan Beyt o beyt’dir ki. o Beyt çok hayrı ihtiva eder ve âlemlere hidâyet olup Mek­ke şehrinde kurulan Beyt’dir. Zira O Beyt’de Vahdaniyete delâlet eden açık ve zahir ayetler ve Makâm-ı İbrahim vardır. Eğer bir kimse o Beyt’e giderse katı ve soygunculuk gibi şeyler­den emin olur. Cümle-i alametlerinden birisi de İbrahim (a.s.)’in o beyt’i bina ederken ayağını bastığı makamı olduğu gibi o Beyt’e dahil olan kimsenin de dünya âfetlerinin bir çoğundan emin olması ve ihlas üzere o Beyti ziyaret eden­lerin âhiret azabından kurtulmasıdır.

Beyt-i Şerifi ziyaret için gidip gelecek ka­dar azığa ve binite muktedir olan nas üzerine Allah Teâlâ’nın rızası için «Hacc» farz oldu. Eğer bir kimse kudreti olduğu halde hacc et­mezse, küfran-ı nimet ederse zararı kendine âid olur. Zira Allah Teâlâ âlemlerden ganidir, hiçkimsenin haccına ve sair ibadetine ihtiyacı yok­tur.» (Âl-i İmran Sûresi/96-97)Makâm-ı İbrahim ile murad: Beyt’i bina ederken duvar yukarı kalkıp boyu ulaşamaya­cak bir hale geldiğinde iskele kurmak üzere ko­nulan taşa İbrahim (a.s.) ayağını bastığında ta­şın yumuşayıp ayaklarının taşa batmasıyla hu­sule gelen eserdir ki, el’an o taşda mevcuddur. (Hz. İbrahim (a.s.), Hz. M. Sami)«Mü’min saf, iyi kimsedir; münafık (kafir) ise hilekâr kötü kimsedir.»(Hadis-i Şerif (Ebû Dâvud)

 

  1. MERYEM

Babası İmrân’dır. Süleyman İbn-i Dâvud (a.s.) neslindendir. Anası Hanne’dir. Hz. Meryem’in babası, Mer­yem henüz ana karnıda iken, vefat ettiğinden, anası doğacağı çocuğunu, Beyt-i Makdis’e hizmetçi yapacağını nezretmişti. Bu cihetle Hz. Meryem, Beyt-i Makdis’in imamı ve en yakın akrabası olan Zekeriyyâ (a.s.)’ya tes­lim edilmiştir.Hz. İsa (a.s.)’nın annesi olan Hz. Meryem için Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Zamanındaki dünya kadınlarının hayırlısı İmrân kızı Meryem’dir. Bu ümmetin kadınlarının hayırlısı da Hatice’dir.”(S. Buhari Tec.Sarih C.9/167)Hz. Meryem, elini, eteğini sıkı tutmak, namusunu ve iffetini muhafaza etmek hususunda kale kadar metin bir ruha, bir iradeye mâlikti. Ona yakasından ruh nefhetmek üzere Cibril (a.s.) temessül ettiği sırada bile: “Muhakkak senden Rahman’a sığınırım!” diye korunmuştu! Hz. Meryem bu derece mahcup ve çekingen bir kız olduğu için Allah (c.c.) onu bütün kadınlık âleminde görülmedik bir mazhariyetle ve ruhundan nefhetmek suretiyle ana yaptı. Ve bu ana ile oğulu alemlere ibreti mûcib bir âyet, bir mucize kıldı.Allah (c.c.), Hz. Meryem’i, Hz. Zekeriyyâ (a.s.)’nın ya­nında iken rızıklandırdı. Zekeriyyâ ne zaman (kızın bulunduğu) mihraba girdiyse onun yanında bir yiye­cek buldu: “Meryem, bu sana nereden (geliyor)” dedi. O da: Bu, Allah tarafından. Şüphe yoktur ki Allah ki­mi dilerse ona sayısız rızık verir.” dedi. (Al-i İmran: 37)

 

 

FETRET DEVRİ

Âyet-i Kerîme ve haber verilen Hadîs-i Şerîflerle kesin olarak sâbit olan dînî hakîkat şudur ki: Kendisine bir Nebî (A.S.)’ın da’veti ulaşmayan kimse, azâb olunmayacaktır. Cehennem, bunlar için berd ü selâm olacaktır. Fakat bir Peygamber (A.S.)’ın da’vetini işitip de küfür ve şirkte ısrâr edenler, Cehennem’de azâb olunacaktır. Bu hususta hiçbir çekişme, hiçbir ihtilâf ve bu husûsa ters düşen bir görüş de yoktur. Fukahâ, Fetret deyince Îsâ (A.S.) ile Resûl-i Ekrem (S.A.V.) arasındaki zamanı kasdederler ki bu altı yüz (600) küsür senedir. Bu zaman zarfında yaşayıp ölenlere de Ehl-i Fetret denilir. Ehl-i Fetret, üç kısımdır:1. Cenâb-ı Hakk’ın birliğini zekâsıyla düşünüp bulan ve bilen kimselerdir ki bunlardan bir kısmı, hiçbir “Şerîat”e dâhil olmamıştır. Kus İbn-i Sâîde, Zeyd İbn-i Amr İbn-i Nüfeyl, Varaka İbn-i Nevfel gibi ki bunlar İbrâhîm (A.S.)’ın dîni üzeredirler ve tek ayrı bir ümmet olarak ba’s olunacaklardır. Ehl-i Fetret’in birinci kısmına dâhil olan Melîk Tübba’ ve kavmi gibiler de ehl-i dîn ve sâhib-i îmândırlar.2. Ne müşrik ne de muvahhid olup bir Peygamberin Şerîatine dâhil olmayan ve kendisi için de bir Şerîat ve dîn îcâd etmeyen ve ömrünü gafletle geçirip zihni de dînî düşüncelerden boşalmış kimselerdir. Hakîkî Ehl-i Fetret bunlardır. Bunların Cehennem azâbına uğramayacakları Ahmed İbn-i Hanbel, İshâk İbn-i Râhûye ve Beyhakî’nin Esved İbn-i Şerî’ (R.A.) rivâyet ettikleri Hadîs ve diğer nasslarla sâbittir.3. Tevhîd’i tamamen değiştirip bozan ve şirki kabul eden ve kendisi için bir Şerîat uydurup kendilerine göre helâller ve harâmlar îcâd edenlerdir. Amr İbn-i Luhay gibi ki Arablar arasında putperestliğin kurucusu ve mûcididir, yani putperestliğin hükümlerini yaymıştır. Arablarda cinnlere, meleklere ibâdet edenler vardı. Kız çocuklarını yüz karası addedenler ve onları diri diri toprağa gömenler bulunuyordu. Ehl-i Fetret’ten, Cehennem azâbına uğratılacak olan sınıf, şirk ve küfürlerinin zarûrî bir îcâbı olarak, bu putperest ve şirk zümresidir.Müşrik çocukların durûmu hakkında, ulemânın içtihâdı ve fikirleri ve tahkîkât erbâbının seçtikleri yol, şudur ki: Müşrik çocukları Cennetliktir. Tahkîkât erbâbının bu bâbdaki delîlleri de İsrâ Sûresi, Âyet 15’teki “Biz, hiçbir ümmete, kendilerine Peygamber göndermedikçe, azâb etmeyiz.” kavl-i İlâhî’sidir. Bu hususta İmâm-ı Nevevî: “Kendisine da’vet ulaşmadığı için, bülûğa ermiş reşid kimseye azâb olunmazsa, öbürlerinin azâba uğramayacakları daha üstün bir delîlle sâbit olur.”demiştir.(Sahîh-i Buhârî Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh, 4. Cild, 5. Baskı, S. 542-545)

 

KURTULUŞA ERMEK:

«Lokman Hekim oğluna nasihat ederek dedi ki:— Pek çok enbiya (a.s.)’a hizmet ettim. Kelamlarından sekiz kelimeyi, hulâsa olarak ihtiyar ettim. Eğer ki. yakin eder de bu sekiz hasletle amel edersen ehl-i necat olursun.»— Namazda iken kalbini— İnsanların arasında iken dilini— Sofrada elini— Başkasının evinde iken de gözünü mu­hafaza et.Diğer dördü de ikisini alıp zikret, ikisini de unut. Alıp zikredeceğin ikiden biri Allah Teâlâ Hazretlerini alıp zikret, ikinci de mevttir, ölümü unutma. Unutacağın iki şeyden bir de başkası­na yapmış olduğun ihsandır ki, o iyiliği unut… Bir de başkalarının sana yapmış olduğu kötülü­ğü unut.Ehl-i hikmet de: Gönül ağarması beş şey ile olur demiştir:Sabah ehliyle oturmak,Namaz kılmak,Oruç tutmak, aç kalmak,Kur’an okumak zikretmek,— Seher vaktinde Hâlik-i Teâlâ hazretlerine; yalvarmak, gözyaşı dökmektir.

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Ahyed (s.a.v.): Hz. Allah bu ism-i şerif ile Tevrat’ta Peygamber (s.a.v.) Efendimizi isimlendirmiştir.

 

 

 

NUH (A.S.)’UN OĞLU SÂM’A ÖĞÜTLERİ

Yüce Allah (c.c.)’a ibadete devam et.Ben sana vasiyetimi söylüyorum: Sana, iki şeyi emr, ve seni, iki şeyden de, nehy ediyorum.Sana (Lâ ilâhe illâllah) Kelime-i Tevhid’ini, emrediyorum. Çünkü yedi kat göklerle yedi kat yerler, bir terazi kefesine ve Lâ ilâhe illâllah Ke­limesi de diğer bir kefeye konulsa, bu, onlardan ağır gelir. Eğer, yedi kat göklerle yedi kat yar­ler, uçsuz bucaksız bir çember olsalar. Lâ ilâha illâllah ve Sübhânallâhi ve bihamdihî kelimeleri, onları kırar. Çünkü bunlar, her şeyin duasıdır ve halk bunlarla rızıklanır. Seni, şirkten ve kibirden nehy ediyorum. Gücün yeterse, kalbinde, şirkten ve kibirden hiç bir şey bulundurmamağa çalış!»Rivayete göre: Nuh (a.s.)’a, vefatı yaklaştığı sıralarda: «Ey Ebülbeşer ve ey uzun ömürlü! Dünyayı, nasıl buldun?» diye sorulmuştu. Nuh (a.s.): «Onu, iki kapılı bir ev gibi buldum. Bir kapısından girdim, diğer kapısından çıktım!» de­miştir. Nuh (a.s.), kamıştan bir kulübe edinmişti. «Keşke, bundan daha sağlam bir ev yapsaydın?» denilince: «Ölecek bir kimse için, bu bile çok!» demiştir.Rivayete göre: Peygamberlerden, ümmeti halâk olan Peygamber Mekke’ye gelir, vefatlarına kadar, orada kalırlardı.Bunların, kabirleri, Zemzem ile Hacerülesved Rüknü arasındadır. Zemzem ile Rükün arasında yetmiş Peygamber; diğer rivayete göre: Hacca gelip vefat eden Peygamberlerden, orada doksan dokuz peygamber gömülüdür.(Peygamberler Tarihi, Sh.: 105)

 

NUH (A.S.)’UN OĞLU SAM’A ÖĞÜTLERİ

Yüce Allah (c.c.)’a ibadete devam et. Ben, sana vasiyetimi söylüyorum: Sana, iki şeyi emr, ve seni iki şeyden de nehy ediyorum: Sana (Lâ ilâhe illâllah ) kelime-i Tevhid’ini, emrediyorum. Çünkü, yedi kat göklerle yedi kat yerler, uçsuz bucaksız bir çember olsalar, Lâ ilâhe illâllah ve Sübhanallahi ve bihamdihî Kelimeleri, onları kırar. Çünkü bunlar, her şeyin duasıdır ve hak, bunlarla rızıklanır. Seni, şirkten ve kibirden nehy ediyorum. Gücün yeterse, kalbinde, şirkten ve kibirden hiç bir şey bulundurmamaya çalış!” Rivayetle göre: Nuh (a.s.)’a, vefatı yaklaştığı sıralarda: “ Ey Ebülbeşer ve ey uzun ömürlü! Dünyayı, nasıl buldun?” diye sorulmuştu. Nuh (a.s.): Onu, iki kapılı bir ev gibi buldum. Bir kapısından girdim, diğer kapısından çıktım!”demiştir. Nuh (a.s.), kamıştan bir kulübe edinmişti. “Keşke, bundan daha sağlam bir ev yapsaydın?” denilince:”olecek bir kimse için, bu bile çok!” demiştir. Rivayete göre: Peygamberlerden, ümmeti helâk olan Peygamber, Mekke’ye gelir, vefatlarına kadar orada kalırlardı. Bunların kabirleri., Zemzem ile Hacerül esved Rüknü arasındadır. Zemzem ile Rükun arasında yetmiş Peygamber; diğer rivayete göre: Hacca gelip vefat eden Peygamberlerden, orada doksan dokuz peygamber gömülüdür. (M.A.Köksal Peygamberler Tarihi, Sh.:105)

İBRAHİM (A.S.)’IN ATEŞ İÇERİSİNDE ANNESİYLE GÖRÜŞMESİ

İbrahim (a.s.)’ın annesi Nuna, oğluna bakıp ateşin onu yakmadığını görünce: «Ey yavrucuğum! Ben, senin yanına gelmek istiyorum. Allah (c.c.)’a dua et de çevrendeki ateşin hararetinden, beni korusun» dedi.İbrahim (a.s) :«Olur» dedi. Nuna oğlunun yanına kadar geldi. Ateşin hararetinden, hiç bir şey ona dokunmadı. Nuna gelince, İbrahim (a.s.)’ı kucaklayıp öptükten sonra geri döndü. (Peygamberler Tarihi, Sh. : 158)

 

  1. İSÂ (A.S.)’NIN YERE İNMESİ

Resûlullah (S.A.V) buyuruyor:”Vallahi Meryem’in oğlu âdil bir hakem olarak mutla­ka inecek ve behemehal haç’ı kıracak, domuzu öldüre­cek, cizyeyi kaldıracak, genç dişi develer başı boş bırakılarak onlara rağbet edilmeyecek, bütün düşmanlıklar, küsüşmeler ve hasetlikler muhakkak surette kalkacak, (İsâ (a.s.) insanları) mala davet edecek; fakat malı hiçbir kimse kabul etmeyecektir.”(S. Müslim C. 2/568)Hz. İsa (a.s.) hâlen sağdır. Âhir zamanda mutlaka yer­yüzüne inecek ve bizim Peygamberimiz (S.A.V)’in şeria­tı ile hükmedecektir. Allah (c.c.) yolunda mücahedede bulunacaktır. Böylece inanmak her müslümana farzdır. Bunda şüphe eden bir kimse kafir olur.Allah (c.c): Yahudiler onu yakinen öldürmediler lakin Allah onu kendi nezdine kaldırdı.” buyuruyor. (Nisâ s.158)Hz. İsa (a.s) bir sabah namazı zamanı Şam’a inecektir Üzerinde açık sarı elbise bulunacak ve kendisini bir bu­lut getirecektir. Kendisine koşan ve “Senin ümmetindeniz diyen yahudi ve hıristiyanları “Yalan söylüyorsu­nuz” diyerek paylayacak ve ashabının ancak muhacirler olduğunu söyleyecektir.İsa (a.s.) yeryüzünde bir rivayete göre yedi sene diğer bir rivayete göre kırk yıl kalacaktır. Yeryüzünde kaldığı müddet zarfından adaletle hükümler verecektir.Haç’ı kırmaktan maksat hıristiyanlığı iptal ederek ile hüküm vermektir. Hıristiyanların yalanını meydana çıkarmaktır.İsa (a.s)’nın kıyamete yakın gökten yere inmesi kıyametin büyük alametlerindendir.(S Müslim C. 2/572-5)

 

VELİLERİN KERAMETİ

Bir müslüman, velilerin keramet gösterebileceklerine inanmak zorundadır.Peygamber mucizelerinin anlamını yok eder düşün­cesiyle, evliya kerametlerini kabullenmeyenin bu tutu­mu şu üç şıktan biriyle yorumlanır:1- Ya Kur’ân-ı Kerim’deki (kerametle alâkalı) âyetleri reddediyordur,2- Yahut reddetmiyordur. Ayetleri inkâr ediyorsa kâfirdir. Ayetlere inanıyor, lâkin anlatılan fevkalâde iş­leri başaran kimselerin de peygamber olduklarını söy­lüyorsa yine kafirdir (çünkü bunların peygamber olma­dıkları naslarla sabittir).3- Veya âyetlere inanıyor, kerametleri kabul ediyor, bu kerametleri gösterenlerin peygamberliklerini de ileri sürmüyor, (lâkin karameti geçmiş ümmetlere hasrede­rek) -meselâ: Süleyman aleyhisselâmın kavminden ve bir veli olan Asaf. b. Berhaya’nın göz açıp kapayıncaya kadar Saba Melikesinin tahtını getirmesini- câiz görüyor ve doğru buluyorsa, ona şu suali yöneltiriz:Süleyman aleyhisselâmın kavminden olan bir veli zatın keramet göstermesi caiz görülürken, ümmet-i Muhammed’in evliyası için neden caiz olmasın? Kaldı ki Hz. Muhammed (s.a.v.) Hz. Süleyman (a.s.)’dan, üm­meti de onun ümmetinden daha hayırlıdır.Eğer o şahıs:- Gerçekte o kerametin zuhuruna müessir Süleyman aleyhisselâmdır derse.Biz de:- Ümmeti Muhammed (s.a.v.)’den olan velilerin iz­har ettikleri bu kerametler ile aslında Hz. Muham­med (s.a.v.)’in tesiriyle vücuda getiriliyor, diye karşılık veririz. (Sevad ü’l A’zam sh. 38)