Ölüm-Kıyamet-Ahiret

ÖLÜM

 

Hadisi-i şerifte; “Ölüm mü’mine hediyyedir.” buyurulmuştur. Çünkü dünya bir zindan olup nefsin arzuların tatmin ile ondan kurtulmak imkanı yoktur. Bu cihetle onu alt edip evvela dünya zindanından kurtulmak ve cennet hayatına ehil hale gelmeğe çalışmak lazımdır.

Nitekim,

Sultanların ölümü halka fitnedir,

Alimlerin ölümü insanlara musibettir.

Zenginlerin ölümü mihnet.

Fakirlerin ölümü de rahata kavuşmaktır.

Hadis-i şerifte:

“Kim Allah’a kavuşmak isterse Allah da ona kavuşmak ister, kim Allah’a kavuşmak istemezse Allah’da ona kavuşmak istemez.” buyurulmuştur.

Ashab-ı kiram:

—Ya Resulullah, hiç birimiz ölümü istemiyoruz, sevmiyoruz, dediler. Resulullah -sallallahu aleyhi vesellem- :

— Ölümü sevmemek demek bu değildir. Mü’min halet-i ihtizara geldiği (ölüm yaklaştığı) vakit müjdeci melek kulun Allah’a döneceği hali ve yeri müjdeler. Bu kul için Allah’a kavuşmaktan daha sevimli bir şey yoktur. Allah da ona kavuşmayı ister. Facir ve kafir de halet-i intizara geldikleri zaman korkutucu melek onun gideceği yeri müjdeler, o da oraya gitmeyi istemez, Allah’a kavuşmayı da istemez, “ buyurdular.

Hz. M. Sami (k.s)

Hz. Yusuf (a.s) sh. 161.

 

SEVENİN SEVDİĞİNİ HATIRLAMADIĞI YERLER

 

Hz. Âişe (r.anha) şöyle anlatıyor:

— Bir gün Resûlullah (s.a.v.)’a sordum:

— Yâ Resûlâllah, Kıyâmet günü seven sevdiğini hatırlayabilir mi?

Resûllah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

— «Üç yerde hatırlayamaz:

1- Tartıda: Ameller, terâziye konur, ya ağır gelir ya da hafif.

2- Defterlerin verilişinde: Defterler, ya sağdan verilir, ya da soldan.

3- Bir de oraya toplananların üzerine Cehennem’den bir boyun uzanıp şöyle dediği zaman:

— Ben, şu üç zümreyi yakalamakla memurum:

  1. a) Allah (c.c.)’tan başka ilâha tapanları,
  2. b) İnatçı zâlimleri,
  3. c) Hesap gününe inanmayanları…

Daha sonra, bu saydıklarının üstüne yumulur; Cehennem’in dibine atar. Cehennem’in üzerine kurulan köprü vardır. Kıldan ince, kılıçtan keskincedir. Ona bağlı dikenli teller ve demir çenğeller vardır. Onun üzerinden yıldırım gibi geçen insanlar vardır.

Müslüman kurtulur. Müslüman olmayan o dikenli tellere ve çengellere takılıp kalır; sonra yüzüstü Cehennem’e yuvarlanır.»

Ebül-Leys Semer Kandî (Tenbihü’l Gafilin)

 

ÖLÜM devam

Abdullah bin Eban es-Sekafî dedi ki : Birgün Hacca bin Yusuf, Enes bin Malik -radyallahü anh-i ararken bana rastladı. kendini benden gizlemeye çalışıyordu. Ben atımla birlikte yürüyerek Enes b.Malik -radyallahü anh-e vardım. Gördüm ki o, evinin kapısı önünde ayaklarını uzatmış oturuyordu. Ben dedim ki! -Kalk Emiru’l-müminin’e cevap ver. Dedi ki: -Hangi Emirül-müminine? -Ebu Muhammed Haccac’a yani haccacı zaime dedi ki: -Şüphesiz bilesin ki Allah onu zelil kılmıştır. Çünkü aziz kimse Allah Azze ve Celle’ye taat ve itaatle aziz olan kimsedir. Zelil de Allah’a isyanla zelil olan kimsedir. Sözünü ettiğin şüphesiz azmış bayağılaşmış, haddi aşmış, Kitap ve Sünnete muhalefet etmiştir. Vallahi Allah ondan intikam alacaktır. Dedim ki: -Sözü kısa kes ve mü’minlerin emirine cevap ver. Bunun üzerine Enes radyallahü anh- kalktı. Beraberce haccac’ın yanına vardık. Haccaca: -Enes bin Malik, bize beddua eden ve ağır söyleyen sen misin? -evet -Bu nedendir? -Bu, senin Allah’a âsi, Peygamberinin sünnetine muhalif olman. Allah’ın düşmanlarını izaz, Allahın dostlarını tezlil etmiş olmandandır. -Benim sana ne yapacağımı biliyormusun?-Hayır. -Seni en kötü bir şekilde öldüreceğiz. -Eğer bunun senin elinde olduğumu bilseydim : Allah’dan başka sana da kulluk ederdin. Haccac: “Niçin?”dedi. Enes radıyallahü anh-şunun içineki , resulullah -sallallahü aleyhi vesellem bana bir dua öğretmiş ve demiştir ki, “Kim her sabah bu duayı okursa ona kimse zarar veremez.» Bilmelisin ki bu duayı bu sabah da okudum. Haccac -onu bana da öğret. Enes-radyallahü anhandır:-! -Sen hayatta iken onu herhangi bir kimseye öğretmekten Allah sığınırım Haccac emir verdi: -Enesi serbest bırakın. Haccac’ın perdedarı dedi ki : – Bu gün filan filanı da celbetmemiz lazım, bunu nasıl serbest bırakabiliriz? Haccac: -Ben, o’nun omuzlarında ağzını açmış iki arslan gördüm, çok korktum -sonra Enes-radyallahü anh- haleti ihtizara gelince bu duayı bazı ihvana öğretti. Hz.M.Sami (k.s) ASHABI KİRAM C. I S.145

 

ÖLÜM

 

« Her mü’minin rûhunu rıfk ve lütf ile kabz eden Azrâil aleyhisselâmdır. O melekü’l-mevt emîn ve şefkatli ve güzeldir. Eğer mü’min için ölüm zamanında keramet nevilerinin biri hazır olmasa, Azrâil aleyhisselâmın güzel yüzünü görmek ona büyük lûtuftur». Yine buyurdu: «Ölüm zamanında, melekü’l-mevt’in güzelliği ile meşguldür. Can çekişme hâlinin acısın duymaz olur». Nitekim Mısır kadınlarının Yûsuf aleyhisselâmın cemâli ile meşgul olup, ellerini kesiklerinin farkında olmadıkları âyet-i kerime ile bildirilmektedir. Yine buyurdu: «Ölüm zamanında mü’mine Rabbi yardımcı olur: Dünya üzüntüsünden ve âhiret korkusundan emin olur». Yine buyurdu: « Allahü Teâlâ mü’minin nefsini kabz eylediğinde rûhu onunla mütmain olur. Bedenin ağırlığından rahat ve selâmet bulur». Yine buyurdu: «Beden rûh kuşunun kafesidir. O hâlde can bedende mahbus ve mecruhdur. Ölüm ona feth ve açılmadır». Yine buyurdu: «Ölülerin rûhları berzah [kabir hayatı hâli] ağaçlarında kuş gibidirler. Birbirlerini tanırlar ve mesrûr olurlar». Yine buyurdu «Kalbi kara olan müşrikin ölümden korkulu hâli, karanlıkta bulunan kuşun kafesi kırması gibidir. Kalbi nûrlu olan mü’minin ölüm arzusu ile intikal etmesi, yüksek ağaçlar altında kafeste kalan kuşun, ondan uçup, dallar üstünde öten hem cinsel yerinin, yanına gitmesidir». Yine buyurdu: «Ölüm zamanında alnın terlemesi, yahut gözün yaşarması, burun deliklerinin genişlemesi saâdet alâmetleridir».

Ama boğuk boğuk nefes almak, dudağı kararmak, renginin kül gibi olması [morarması] şekavet alâmetidir. Yine buyurdu ki: «Meyyit [ölü], bedenini kimin yıkadığını ve kefenlediğini bilir. Namazını kimlerin kıldığını, ardından kimlerin geldiğini, lâhde kimlerin indirdiğini ve kimin telkin verdiğini bilir». Yine buyurdu: «Ölüleri iyi veya kötü olarak görmek, rûhların hâllerine keşf ile ermektir. Bu keşf, ancak tebşîr [müjde] veya tenbih [ikaz] için olur. Bu keşfî mü’minler rüyâda, mukarrebler uyanıkken bulur».Yine buyurdu: «Mü’minin cismine kabri sarılır, tıpkı şefkatli bir annenin kaybolmuş evlâdını bulup sarılması gibi. Mü’minin kabrine Cennetten bir pencere açılır. Rûhuna rahmet yağmuru saçılır». Yine buyurdu: «Mü’minlerin rûhları yeşil kuşlar gibi olup, berzah âleminde bölük bölük uçarlar. Haftada bir şehadet âlemine [dünyaya] gelip giderler». yine buyurdu: «Öbür dünyada rûhlar en galib ahlâkı sûretinde haşr olunur». Sadaka Resûlullah.

 

ZÂLİMLERE YAĞAN TAŞLAR

 

Resûlullah (S.A.V.) bir gün ashâbıyle mescidde otururlarken büyük bir yıkıntı sesi işittiler, bir duvar yıkıldı zannederek korkuya kapılıp merak ettiler. Resûlullah (S.A.V.) :

– “Bu yıkıntının ne olduğunu biliyor musunuz?” Ashab-ı Kiram (r.anhüm):

– Allah (c.c.) ve Resûlü (S.A.V.) bilir. Resûlullah (S.A.V.) :

– “Bu Allah (c.c.)’ın yetmiş sene evvel Cehennemin üst tarafından attığı bir taşın sesidir ki dibine şimdi varmıştır.”

Resûlullah (S.A.V.) kelâmını bitirince münâfıklardan bir münâfıkın evinden büyük bir feryâd işitildi. Yetmiş yaşındaki bir münâfık o vakit ölmüş, öldüğü vakit de Cehennem’in en derin yerine gitmiştir. Cenâb-ı Hakk (c.c.) da onlara ibret olması için onu işittirmişti.

Resûlullah (S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır:

“ İsra’ ve Mi’rac gecesinde üçüncü kat semâda konulmuş bir taş gördüm. Cibril (a.s.)’e bunun mahiyetini sordum. Cibril (a.s.)’ “Ondan sorma” dedi. Ben oradan geçtikten bir müddet sonra tekrar ona rastgelip üzerinde durdum ve dedim ki, “Bu taşın mahiyetini bana haber ver,” Cibril (a.s.) “Bu taş Lût (a.s.) kavmine atılan taşlardan ayrılan ve arta kalan bir taşdır, ümmetinin zHalimlerine hazır beklemektedir,” dedi ve: “O zalimlere çok uzak değildir” âyetini okudu.» (Hz. M. Sâmi (k.s.), Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsiri)

 

 

KURBAN NASIL KESİLMELİ

 

Kurbanlık hayvana eziyet etmemeli, zahmet verilmemelidir. Kesilecek yere rıfk ile götürülmelidir. Kıbleye karşı yatırılmalı ve bıçak da keskin olmalıdır. “Bismillâhi Allahû Ekber” denir ve kesilir. Besmele kasten terkedilirse hayvanın eti yenilmez. Kurbanı sahibi kesmelidir. Elinden gelmezse emredip (vekâleten) başkasına kestirmelidir. Kendisi de başında bulunmalıdır. Okunması gereken Âyet-i Kerîme okunmalıdır.

KURBAN ETİ

 

Kurban etini sahibi yiyebilir. Fakir olmayan kimselere yedirebilir. Efdal olan kurban etini üçe bölmek, bir parçasını evine, bir parçasını yakınlarına, komşularına vs.’ye, bir parçasını da fakirlere vermektir. Eğer nüfusu kalabalık ise, kurban sahibi, kurbanın tamamını evinde alıkoyabilir.

Kurbanın sütünü, derisini, etini satıp parasını almak, veyahut demirbaş olmayan bir şeyle değiştirmek mekruhtur. Yapılırsa karşılığı tasadduk edilmelidir. Kasaplık ücreti de verilemez.

Cemiyetimizde ilim tahsil edilen veya İslâmî faaliyet yapan hayır kurumlarına kurban eti veya canlı olarak verilebilir.

Çevreyi iyi araştırmalı, aylardır et yüzü görmeyen fakirlerin, garibanların doyurulması için azami gayret gösterilmelidir.

  • •••

Sizden biriniz heladan çıkarken:

“Elhamdülillahillezi ezhebe ânni me yü’zinî ve emseke aleyye ma yenfeunî” desin.

(Dualar ve Zikirler, S. 99)

 

ÖLÜMÜ ZİKRETMEK

 

1– İmam Mâlik ve İbni Mâce şöyle rivayet etmişlerdir:

İbni ömer’den (r.a), rivayet olunan hâdiste şöyle demiştir: Ben Allah’ın Resûliyle birlikte oturduğum sırada «Ensardan bir zat (Peygamber sallahahu aleyhi ve sellemin yanına) gelerek, selâm verdikten sonra, «Ey Allah’ın Resûlü! Müminlerin hangisi daha faziletlidir?« diye sordu. Resûlullah:

— Huy bakımından en güzel olanlarıdır, buyurdu. O zat:

— Mü’minlerin hangisi daha akıllıdır? dedi. Resûl-i Ekrem:

— Ölümü en çok zikredeni, ölümden sonrası için en güzel (tedbir alıp) hazırlananıdır. İşte onlar akıllı insanlardır.», buyurdu»

2– Hadis-i Şerfde şöyle vârid olmuştur:

Sahabelerden biri tarafından Peygamber (S.A.V.)e :Ya Resûllullah (Kıyamet Günü’nde) şehidlerle beraber hiç bir kimse haşredilecek mi? (Yani toplanıp bir araya gelecek mi?) diye soruldu. Allah’ın Resûlü, «Evet, gündüz ile gecede yirmi kez ölümü hatırlayıp düşünen kimsedir» buyurdu. 3– İmamı Müslim’in Ebu Hüreyre’den (r.a) rivayet ettiği hadiste Ebu Hüreyre şöyle demiştir: Peygamber (S.A.V.) Efendimiz annesinin kabrini ziyaret ederek ağladı ve etrafındakileri de ağlattı. Sonra Peygamber: «Annem için istiğfar etmekliğim hususunda Rabbimden izin istedim fakat bu izin bana verilmedi. Ben annemin kabrini ziyaret etmem hakkında Rabbımdan izin istedim de bana bu izin verildi. Binaehaleyh sizler de mezarları ziyaret ediniz. Çünkü mezar ziyareti (insana) ölümü hatırlatır.»

4– bin Mâce’nin rivayet ettiği hadiste Resûl-i Ekrem (S.A.V.)Efendimiz:

« Ben sizleri mezarları ziyaret etmekden menetmiştim. Fakat (bundan böyle) sizler kabirleri ziyaret ediniz. Zira kabirleri ziyaret etmek (insanları) dünyaya dalmaktan alıkoyar ve âhireti hatırlatır». buyurdu.

(İ. Şarani,Ölüm-Kıyâmet Ahiret, 23-24)

 

ÖLÜMÜ ZİKRETMEK

 

İmam Mâlik ve İbni Mâce şöyle rivayet etmişlerdir:

İbni Ömer (r.a.)’den rivayet olunan hâdiste şöyle demiştir: Ben Allah’ın Resûliyle birlikte oturduğum sırada “Ensardan bir zat (Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına) gelerek, selâm verdikten sonra, “Ey Allah’ın Resûlü! Mü’minlerin hangisi daha faziletlidir?” diye sordu. Resûlullah:

– Huy bakımından en güzel olanlarıdır, buyurdu. O zat:

– Mü’minlerin hangisi daha akıllıdır? dedi. Resûl-i Ekrem:

– Ölümü en çok zikredeni, ölümden sonrası için en güzel (tedbir alıp) hazırlananıdır. İşte onlar akıllı insanlardır”  buyurdu.”

Hadîs-i Şerîfde şöyle vârid olmuştur:

Sahabelerden biri tarafından Peygamber (s.a.v.)’e: Ya Resûlullah (Kıyamet Günü’nde) şehidlerle beraber hiç bir kimse haşredilecek mi? (Yani toplanıp bir araya gelecek mi?) diye soruldu. Allah’ın Resûlü, “Evet, gündüz ile gecede yirmi kez ölümü hatırlayıp düşünen kimsedir” buyurdu. (Ölüm-Kıyâmet-Ahiret, Sh: 20-21)

 

ÖLÜMÜ VE AHİRETİ HATIRLAMAK

 

İmam Müslim’in Ebu Hüreyre (r.a.)’den rivayet ettiği hadiste Ebu Hüreyre şöyle demiştir:a

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz annesinin kabrini ziyaret ederek ağladı ve etrafındakileri de ağlattı. Sonra Peygamber:

“Annem için istiğfar etmekliğim hususunda Rabbimden izin istedim fakat bu izin bana verilmedi. Ben annemin kabrini ziyaret etmem hakkında Rabbımdan izin istedim de bana bu izin verildi. Binaenaleyh sizler de mezarları ziyaret ediniz. Çünkü mezar ziyareti (insana) ölümü hatırlatır.

İbni Mâce’nin rivayet ettiği hadiste Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz:

“Ben sizleri mezarları ziyaret etmekten menetmiştim. Fakat (bundan böyle) sizler kabirleri ziyaret ediniz. Zira kabirleri ziyaret etmek (insanları) dünyaya dalmaktan alıkoyar ve âhireti hatırlatır” buyurdu.

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN

TERKETMEYECE⁄İ MAKAM

 

İmam Tirmizî’nin rivayet ettiği bir hadîste Enes bin Malik (r.a.) şöyle demiştir:

– Kıyamet gününde Rasûlullah (s.a.v.)’dan bana şefaat etmesini istedim de o bana:

– “Ben bunu inşallah yapacağım” buyurdu. Ben:

– (Ey Allah’ın Rasûlü) seni nerede arayayım?) diye sordum. Resûlullah (s.a.v.):

– “Beni arayacağın yerin ilki sıratın yanıdır” buyurdu.

Ben:

– Orada seninle karşılaşamadığımda (seni nerede arayayım)? dedim.

Rasûlullah (s.a.v.):

– “Bu sefer beni mizanın yanında ara” buyurdu. Ben tekrar:

– Eğer sana orada da kavuşamazsam? dedim.

Rasûlullah (s.a.v.):

– “Beni havzın yanında ara, çünkü Ben bu üç yerden ayrılmam” buyurdu.

Âişe (r.a.)’nin rivayet ettiği hadîs-i şerifte:

“Üç yer var ki orada hiçbir kimse başkalarını hatırlayamaz:

1- Mizan başında,

2- Amel sahifelerinin dağıtımı sırasında,

3- Sırat köprüsünün başında” buyurmuştur.

(Ölüm, Kıyamet, Ahiret, İmam Şa’râni, S. 221)

 

ECEL EMROLUNDU⁄U YERDE ALINIR

 

Ölüm Meleği, bir gün, Süleyman (a.s.)’ın yanına girip yanında oturanlardan, bir adama, uzun uzun bakmış durmuştu.

Ölüm Meleği çıkıp gittiği zaman, adam, Süleyman (a.s.)’a:

“Kim bu?” diye sordu.

Süleyman (a.s.):

“Ölüm Meleğidir!” dedi.

Adam:

“Onun, bana, bakışı, sanki, beni öldürmek istiyor gibiydi!” dedi.

Süleyman (a.s.) ona:

“Peki, şimdi, benim, sana ne yapmamı istiyorsun?” diye sordu.

Adam:

“Beni, rüzgâra bindirmeni ve Hindistan’a bıraktırmanı, istiyorum!” dedi.

Süleyman (a.s.), rüzgârı çağırdı. Adamı, onun üzerine bindirip Hindistan’a bıraktırdı.

Bundan sonra, Ölüm Meleği, Süleyman (a.s.)’ın yanına geldi.

Süleyman (a.s.), ona:

“Sen, yanımda oturanlardan, bir adama, niçin uzun uzun bakmıştın?” diye sordu. Ölüm Meleği:

“Ben, onun rûhunu, Hindistan’da almakla emrolunduğum halde, kendisinin, senin yanında bulunuşuna hayret etmiştim” dedi.     (Peygamberler Tarihi, S: 217)

 

ÖLÜM VE AZRAİL ALEYHİSSELAM

 

Rivayet olunur ki: İbrahim Aleyhisselam Azrail (a.s.)’a şöyle dedi:

– Ey Azrail! Sen kötü insanın ruhunu alırken hangi surette ona göründüğünü bana gösterebilir misin?

– Sen buna tahammül edebilir misin?

– Evet tahammül ederim.

Azrail (a.s.):

– Öyleyse yüzünü başka tarafa çevir, dedi.

Hz. İbrahim (a.s.) ondan yüzünü çevirdi. Sonra döndü ki o: Korkunç kıyafetli, pis kokulu, saçları dikleşmiş siyah bir adam… Ağzından alev saçıyor ve burnundan duman çıkıyor. Bu manzarayı gören İbrahim (a.s.) düşüp bayıldı. Sonra ayıldığı zaman Azrail (a.s.) ilk suretinde göründü ve İbrahim (a.s.) ona şöyle dedi:

– Kötü adama hiçbirşey olmasa da, yalnız senin yüzünü görmek ona kâfidir.

İbrahim (a.s.), ölülerine ağlayan birtakım insanları gördü. Onlara şöyle dedi:

– Ölüler için değil, kendiniz için ağlasanız daha hayırlı olur. Zira ölen üç korkudan kurtulmuştur:

  1. Azrail’in yüzünü görmekten. Çünkü o, O’nu bir defa görüp

geçti.

  1. Ölümün acısından. Çünkü o, onu da tattı.
  2. Hayatın ne şekilde sona ereceğinden. Ondan da emin oldu.

“Akıllıya gereken; kendi nefsi için ağlamak “Zira ağlanacak odur” ve ölümün ensesinde onu beklemekte olduğunu bilmektir.”         (Hz. R.Mahmud Sâmi (k.s.), Hz. İbrahim (a.s.), Sh: 28-29)

 

FİTNENİN İNMESİ

 

Allah Teâlâ: “Sizden yalnız olarak zalimlere erişmekle kalmayacak olan fitneden sakınınız…” ve benzeri âyetleri buyurmuştur. (Enfal S. 25)

1- Müslim’in rivayet ettiği hadiste Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz: “Karanlık geceler gibi fitneler olmadıkça kıyamet kopmayacaktır. Kişi mü’min olarak sabah eder, kafir olarak akşamlar ve dinini az bir dünya metaına karşılık satacaktır” buyurmuştur. (Sahih-i Müslim: 4/2 208)

2- Yine hadisi şerifte: Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz bir gün yüzü kıpkırmızı olduğu halde telâşla dışarı çıktı ve:

– Lâ ilâhe illallah. Vukuu yaklaşmış olan şerden (büyük fitneden) dolayı vay Arabın haline!.. Bugün Ye’cûc ile Mecûc seddinden şunun gibi bir delik açıldı., buyuruyordu. Bunu söylerken de baş parmağı ile onu takip eden (şahadet) parmağını halka yapıp açılan deliğe misal verdi. (Zeynep der ki) bunun üzerine ben:

– Ey Allah’ın Rasûlü: İçimizde bunca iyi kimseler varken biz helâk olurmuyuz? diye sordum. Rasûlüllah (s.a.v.):

– “Evet (fasklık, fâcirlik, fuhuş, ahlaksızlık, zulüm gibi maddî ve manevî her çeşit içtimai) pislik çoğaldığı zaman helak olursunuz” buyurdu.

3- Usâme (r.a.)’den rivayet edilen hadis-i şerifte şöyle denilmiştir:

“Peygamber (s.a.v.) yüksek bir yerden Medine evleri arasında yükselen köşklere baktı da sonra:

– Benim görmekte olduğum helak yerlerini sizlerde görebiliyor musunuz? Ben evlerinizin aralarına fitne ve felaket mahallerini şiddetli yağmur sellerinin açtığı yaralar gibi görüyorum,” buyurdu. Sahihi Müslim 4/2211.              (İmam Şa’rânî, Ölüm, Kıyâmet, Âhiret, Sh: 367)

 

KABİR AYDINLI⁄I VE AZÂBI

 

— Kabir azâbından kurtulmak isteyen kimse şu dört şeye devâm etmeli; dört şeyden de kaçmalı.

Devâm edecekleri şeyler şunlardır:

  1. a) Namaz kılmak.
  2. b) Sadaka vermek.
  3. c) Kur’ân okumak.
  4. d) Allah’ı çok tesbih etmek.

Bu anlatılan dört şey, kabri aydınlatır ve genişletir.

Kaçınması gereken dört şey de şudur:

  1. a) Yalan
  2. b) Hıyânet
  3. c) Dedikodu
  4. d) Sidik sıçraması

Bu, sonuncusu için Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

— “Sidik sıçramasından sakınınız. Zîra, kabir azâbının çoğu, ondan dolayı gelir…”

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

— “Allah-ü Teâlâ, şu dört şeyi sizin için iyi görmez:

  1. a) Namazda lüzûmsuz hareket.
  2. b) Kur’ân okurken, yersiz lâf.
  3. c) Oruçlu olduğu hâlde oruçluya yakışmayacak şekilde konuşmak.
  4. d) Kabristânda gülmek. (Tenbih’ül Gâfilîn)

 

LÂ İLÂHE İLLÂLLAH DİYEN KİMSEDEN

KILICIN MEN EDİLMESİ

 

İmâm-ı Müslim (r.a.)’in Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“— Allah’tan başka hiç bir ilâh olmadığına şehâdet getirinceye, bana ve benim getirdiğim şeylere îmân edinceye kadar insanlarla savaşmaklığım bana emrolundu. İnsanlar bunları yaptıkları takdirde benden kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Ancak kanların ve malların kendi hakları mukâbili olmak müstesnadır. İnsanların (gizli) olan hesapları Allah’a âiddir.

(Ölüm, Kıyâmet, Âhiret, İ.Şa’rânî, Sh: 365)

Cennete VE cehenneme girecek

olan ilk üç zümre

Ebû Hüreyre (r.a.) rivâyet olunan Hadîs-i Şerîf’te şöyle demiştir:

“— Ben Resûlullah (s.a.v.) Efendimizden işittim.” o şöyle buyuruyordu:

“— Cennete girecek olan üç zümre:

a- Şehîd olan kimse,

b- İffetli olan ve iffetli olmaya gayret eden âile sâhibi,

c- Rabbına ibâdeti güzel yapan ve efendisinin hizmetini de hakkı ile edâ eden bir köle kişidir.

İlk cehenneme girecek olan üç zümre de:

a- Milletine zulmetmekle tasallutta bulunan hükümdar.

b- Malından Allah’ın hakkı (olan zekâtı)nı edâ etmeyen servet sâhibi zengin kimse.

c- Kibirlenip ululuk taslayan fakir kimsedir.”

(Ölüm, Kıyâmet, Âhiret, Sh: 243, İ.Şa’rânî)

 

 

HESAPSIZ OLARAK CENNETE GİRECEK OLAN KİMSELER

 

İmam Müslim ile diğer hadîsçilerin rivayet ettikleri hadîs-i şerifte Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz:

“Ümmetimden cennete yetmiş bin (kişi) hesapsız olarak girecektir” buyurdu: Sahabeler:

– Onlar kimlerdir, yâ Rasûlullah (s.a.v.), diye sordular. Rasûlullah (s.a.v.):

“Onlar efsun yapmayan (yani hastaya meşru olan âyet ve duadan başka şeyler okuyup üflemeyen); herhangi bir şeyi uğursuzluğa alamet saymayanlar, (tedavi için) kızgın demirle vücudlarını dağlamayan ve daima Rabbına güvenip dayanan kimsedir,” buyurdu.      (Sahih-i Müslim, c. 1/197)

Tirmizî ile İbn Mâce’nin rivayet ettikleri hadiste Ebu Ümame şöyle demiştir:

– Ben Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’den işittim, o şöyle buyuruyordu:

“Ümmetimden hesapsız ve azapsız olarak yetmiş bin kişiyi ve her yetmiş bin kişi ile birlikte Aziz ve Celil olan Rabbimin avuçlarından üç avuç insanda (yani birçok insanları) onlarla birlikte cennete sokacağını Rabbim bana vadetti.”             (İbni Mâce, C: 2/1433)

İbni Merdeveyh ile Hafız es-Selefi’nin rivayet ettikleri hadisi şerifte Rasûlullah (s.a.v.): “Üç zümre vardır ki hesapsız olarak cennete girerler: 1- Elbisesini yıkayınca giymek için yerine başkasını bulamayan (fakir) kimsedir.

2- Yaktığı ateşin üzerine koyacak iki tencereyi bulamayan kimsedir.

3- Kendisinden içecek bir şey isteyene, (bulamadığından) bunların hangisini istiyorsun? diye soramayan (fakir) kimsedir.” buyurdu.             (İmam Şa’rânî (r.a.), Ölüm, Kıyâmet, Âhiret, Sh: 245)

 

CAN ÇEKİŞME, CAN ÇEKİŞMENİN ŞİDDETİ

 

Şu zavallı kulun önünde karşılaşacağı zorluklar, güçlükler ve azabdan hiçbiri olmayıp yalnız ölüm acısı olsa bile gecesini gündüzüne katıp düşünmeğe ve onun için hazırlanmağa yeterdi. Nitekim Hakimin biri: “Şu anda başkasını yakalayan sıkıntıların ne zaman sana geleceğini bilemezsin demiştir. Lokman oğluna: “Oğlum bu bir hükümdür ki sana gelecek, fakat sen onun ne zaman geleceğini bilemiyorsun, O seni yakalamadan sen ona hazırlan” demiştir.

Şâyan-ı hayrettir ki bir insan en mükemmel bir zevk u sefâda iken, bir zâbitin yakında oraya gelerek kendisine beş cop vuracağını bildiği için, o zevk u safâ ona zehir olup ondan zevk alamaz hale gelirken her an ölüm meleğinin kendisine ölüm pençesini saplayacağını bildiği halde buna üzülmez ve bundan gaflet eder. Şüphesiz bunun sebebi gaflet ve aldanmadır.

Ölüm acısının şiddetini onu tadandan başkası bilemez. Ölüm acısı tatmayan onu diğer acılara kıyas ederek ve başkasının ölüm anında çektiklerini görerek anlamaya çalışır. Ölümün acısına şehadet eden kıyasa gelince, şüphesiz ruhsuz olan bir aza acı duymaz. Acı ve sancıyı duyan ruhtur. Bir âzaya yara veya yangın gibi bir arıza isabet ettiği vakit hemen ruha haber verir ve  ona sirayet eder. Ruha sirayeti nisbetinde ruh bundan üzüntü duyar ve acınır. Fakat  acılar böyle cisme değil de doğrudan doğruya ruha sirayet eder ve bizzat ruhu ilgilendirirse bunun şiddeti nasıl olur?  İşte can çıkması doğrudan doğruya ruhu ilgilendiren bir acıdır. Bedenin her köşesine yayılmış olan ruha hulul eder, var sancısını kıyas et. Ayağına bir diken batacak olsa acısı yalnız oradaki ruha sirayet eder o nisbette acır. Fakat yangın öyle değildir. Yangın bedenin her tarafına sirayet eder o nisbette acır ve oralara dağılmış olan bütün ruh bu acıyı duyar. Bunun için diğer yaralarda sancıyan yalnız yarayı alan yer, yangında ise bütün bedendir. Can çıkmanın acısı ise bütün ruha sirayet eder. Çünkü bütün damar, adale, mafsal ve her kılın ucundan çıkarılan o ruhtur. Artık bunun acısının miktarından sorulmaz. Bunun için ölüm acısı kılıç yarasından, testere ile biçilmekten, makasla doğranmaktan da ağırdır demişlerdir. Ölünün feryad-u figan edemeyişi acı ve sancının her tarafını kaplamış olup  kendisinde imdad diyecek derman bırakmamasındandır. Akıl da karışır, dil de tutulur. Âzalar dermandan düşer. Her parça için acı üzerine acı ve elem üzerine elem vardır. Tâ can boğaza gelinceye kadar işte o zaman çoluk çoğundan ve dünyalıkların hepsinden gözünü çeker, bakmaz olur. Üstelik tevbe kapısı da kendisine kapanır. Allahû Teâlâ “Kötülükleri işleyip dururken ölüm kendisine geldiği zaman  “şimdi tevbe ettim” diyenin tevbesi makbûl değildir” buyurmuşlardır. (Nisâ: 18)                                      (İhyau Ulumiddîn, C: 4, Sh: 825-826)

 

CEHENNEM VE CEHENNEMLİKLER

 

Muhammed bin Câfer, İbrahim bin Yûsuf, Ebû Muâviye, A’meş yolu ile Mücahidin şöyle dediği bize ulaşmıştır.

– Cehennemde birçok kuyular vardır. O kuyularda birtakım yılanlar bulunur. O yılanlar melez deve boynu gibidir. Orada, öyle akrepler vardır ki, katırlara benzerler. Cehennem ehli, o ateşten yılanlara kaçarlar. Onlar da ağızları ile yakalar, tepeden tırnağa derilerini yüzerler. Onlar için kurtuluş yine ateşe kaçmak olur.

Abdullah b. Cübey, Resûlullah (s.a.v.)’ın şöyle buyurduğunu anlatıyor.

– “Cehennem’de öyle yılanlar vardır ki, deve boynu gibidirler. Onlardan biri ısırırsa, acısı kırk yıl sürer. Ayrıca cehennemde öyle akrepler vardır ki, katır gibidirler: Bir soksa kırk yıl acısı devam eder.”

Âmeş, Zeyid b. Vehb’den naklen İbn Mes’ud şu sözünü anlatır:

– Sizin bu dünyada kullandığınız ateş, cehennem ateşinin yetmişte biri kadardır. Eğer cehennem ateşi iki defa denize daldırılıp çıkartılsa, siz yine ondan faydalanamazsınız. (İki defa denize daldırılmış olmasına rağmen hâlâ o kadar yakıcı olur ki, ondan yararlanılmaz.)

Mücahid der ki: –Sizin bu ateşiniz, cehennem ateşinden Allah’a sığınır.

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

– “Cehennem ehlinin en hafif azaba uğrayanına ateşten bir takunya giydirirler. Onun sıcaklığı beynini kaynatır. Kafası bir ateş tenceresi gibi olur. Kulakları fışkırır. Dişleri ateş çıkarır. Göz kapakları ateş saçar. İçinde ne varsa ayakları altına dökülür.

– Bu halde olan, en çetin azâbına uğradığını sanır; halbuki o, en hafif azaba uğramıştır.”             (Tenbîhü’l-Gâfilîn, Sh: 61, 62)

 

MİZAN KEYFİYETİ VE İÇİNDE AMELLERİN TARTILMASI

 

İmam Tirmizî ile İbni Mâce’nin rivayet ettikleri hadis-i şerifte Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Allah Teâlâ kıyamet gününde ümmetimden bir kimseyi nida ederek halkın arasından hesap başına çıkarır da önüne doksan dokuz defter yani kitap açar ki her kitabın büyüklüğü gözün görebileceği yerin en uzak mesafesine kadardır. Sonra Allah Teâlâ:

– (Ey kulum) bunlardan hiçbir şeyi inkâr ediyor musun? Yazıcı ve koruyucu meleklerim sana haksızlık mı etmişler? diye sorar. O kul:

– Hayır, yâ Rab, onlar bana haksızlık etmediler, diyerek günahlarını ikrar eder. Allah Teâlâ:

– Senin için herhangi mazeret var mı? buyurur. O zat da:

– Hayır yâ Rab, der. Bu ikrar üzerine yüce Allah (c.c.):

– Evet nezdimizde senin (için saklamakta olduğumuz) bir hasenen (yani güzel amelin) var ve bu gün sana, asla zulmedilmeyecektir, buyurur. Ve o kula içinde eşhedü enla ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlühü, kelime-i şahadeti yazılı bulunan bir pusula çıkarılarak:

– Tartına hazır ol, buyurur o zat da:

– Ey Rabbim şu defterlerle birlikte bu pusula nedir ki? der.

Bunun üzerine o kula:

– Sana asla haksızlık edilmeyecektir, denilir ve o kocaman defterler bir kefeye o pusula da öbür kefeye konulunca o muazzam defterler hafif, o pusula daha ağır gelir.

Binaenaleyh Aziz ve Celil olan Allah (c.c.)’ın ismi ile beraber (tartılan) hiçbir şey ağır gelmez.”              (İbni Mâce, C: 2/1437)

(Ölüm, Kıyamet Âhiret, İmam Şa’rânî, Sh: 205)

 

 

 

 

İNSANLARIN HAKLARINA TECAVÜZ EDENLER İÇİN

KIYAMET GÜNÜNDE KISAS YAPILACA⁄I

 

İmam Buharî’nin merfu olarak rivayet ettiği hadiste Allah’ın Resûlü şöyle buyurmuştur:

– Her kimin zimmetinde, din kardeşinin namusuna yahut malına tecavüz nedeniyle herhangi bir zulüm ve bir hak varsa dinarın ve dirhemin (yani altın gümüş nevinden hiçbir paranın) bulunmayacağı (mahşer) günü gelmezden önce onunla helâllaşsın. Eğer (borçlu, zalim kimse helâllaşmadan öldüğü takdirde) onun iyi ameli varsa ettiği haksızlıklar miktarı iyi amelinden alınır (ve haksızlık ettiği mazlum kişiye verilir). Şayet onun iyi ameli yoksa hakkına tecavüz ettiği mazlumun günahlarından alınıp zalimin sırtına yüklenir.                                   (İmam Şa’rânî, Ölüm, Kıyamet, Ahiret, Sh: 179)

 

KIYAMET GÜNÜ İLK HESABA ÇEKİLECEKLER

 

İbni Mâce’nin merfu olarak rivayet ettiği hadiste Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

– Biz (dünyaya gelen) ümmetlerin sonuncusu (ve kıyamet günü mahşer yerinde toplanacak ve) hesaba çekilecek olan milletlerin ilki benim ümmetim olacak da ümmi(okuma yazma bilmeyen peygamberin) ümmetiyle peygamberleri nerededir? diye davet edilecek. Binaenaleyh bizler dünyada yaşayıp ölenlerin sonuncuları mahşer yerinde hesaba çekilenlerin öncüleriyizdir.                                       (İmam Şa’rânî, Ölüm, Kıyamet, Ahiret, Sh: 186)

 

KIYAMET GÜNÜ OLDU⁄U ZAMAN HER ÜMMET

(DÜNYADA) NEYE İBADET EDİYORDU İSE

ONUN ARKASINA DÜŞER

 

İmam Tirmizî’nin rivayet ettiği hadiste Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

– Kıyamet günü insanlar düz bir arazide toplanırlar. Sonra âlemlerin Rabbi olan Allah mahşer ahalisi üzerine bir nazar eder de “Haberiniz olsun, her insan (dünyada) neye ibadet ediyordu ise onun ardına düşsün” buyurur. Bu emir  üzerine haça tapan haçını, resime ve heykellere tapan heykelleri, ateşe tapanlara da ateşleri misallendirilir de herkes ibadet etmekte oldukları şeyin arkasına düşerler. Fakat (yalnız) Müslümanlar kalır, buyururdu.

(İmam Şa’rânî, Ölüm, Kıyamet, Ahiret, Sh: 186)

 

 

 

 

 

CENNETTE İÇECEK, GİYECEK HUSUSUNDA

HADÎS-İ ŞERİF

 

 

İmam Nesei’nin rivayet ettiği hadîs-i şerifte Allah’ın Resûlü buyurmuştur.:

– Herkim dünyada ipekli elbise giyerse âhirette onu giyemez. Her kim dünyada şarap içerse âhirette onu içemez. Her kim de dünyada altın kap içinde yemek yerse âhirette de altın kap içinde yemek yiyemez. Sonra Resûl-i Ekrem (s.a.v.) (bunlar) cennet halkının elbisesi, cennet halkının meşrubatı, cennet halkının kablarıdır, buyurdu.

Yine bir hadiste Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz:

– Her kim dünyada şarap içer de sonra ondan tevbe etmezse Allah Teâlâ ahirette ona şarabı haram eder. Bu hadisi İmam Mâlik rivayet etmiştir.  (İmam Şa’rânî, Ölüm, Kıyamet, Âhiret, Sh: 309)

 

TECESSÜS

 

Hz.Ömer (r.a.) bir gece Abdullah İbn-i Mes’ud (r.a.) ile teftişe çıkıp bir evin kapısının aralığından bakarak bir ihtiyar kimsenin önünde şarap gördü. Kapısının üstünden bakarak o kimseye hitaben:

– “Senin gibi ihtiyar bir kimsenin bu hali ne aceb çirkin oldu” diye takbih (çirkin görmek) edince, o kimse kıyam ederek:

– Ya Emire’l-mü’minîn! Ben bir isyân ettim. Fakat sen üç, dedi.

  • Tecessüs ettin.
  • Kapıdan gelmek lâzım gelir iken kapının üstünden baktın.
  • Ve harîm-i ismetim (mahremiyet) haneme baktın.

Hazret-i Ömer (r.a.) de itirafla:

– “Doğru söyledin, beni afvet” dedi. O da:

– Cenâb-ı Hakk (c.c.) afvetsin, dedi. Hazret-i Ömer (r.a.) de ağlayarak:

– “Cenâb-ı Hakk (c.c.) beni afvetmezse veyl bana,” dedi.

Ol kimse bu kabahatini ehlinden ve veledinden gizli olarak yapmakta imiş.

Tecessüs: Bir kimsenin noksanını ve aybını aramaktır.

(Hz. M.Sâmi (k.s.), Musâhabe, C: 2, Sh: 107)

 

 

 

CENNETİN KOKUSU VE KELAMI

 

İmam Beyhaki’nin  Enes bin Malik (r.a.)’ten rivayet ettiği hadiste Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Allah Teâlâ Adn cennetini yaratıp (bizzat kendi kudret) eli ile ağaçlarını diktiği zaman ona:

– (Ey Cennet) konuş, buyurdu. Adn Cenneti de:

– Mü’minler saadete ermişlerdir, dedi. Bunun üzerine yüce Allah:

“Ne mutlu sana ey hükümdarlar menzili, buyurdu.

İmam Malik’in Ebu Hüreyre (r.a.)’den mevkuf olarak, rivayet ettikleri hadis-i şerifte Rasûlü Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Cehennem ehlinden iki sınıf vardır ki artık ben onları (dünyada iken benim zamanımda bulunmadıklarından dolayı) görmemiştim.

  1. a) Öyle bir kavim ki beraberlerinde sığır kuyruklarına benzer bir takım kamçılar var. Onlar bu kamçılarla insanları dövüyorlar.
  2. b) Elbise giyinmiş (fakat) çıplak olan, erkeklerin kalplerini kendilerine meyl ettiren, kibirle salınarak yürüyen, başları (saçları ve bez parçaları dolanmak suretiyle) Horasan’ın iki örgüçlü develerin meyilli iri iri örgüçleri gibi olan kadınlardır. Bu kadınlar Cennete giremezler ve onun kokusunu duyamazlar. Halbuki cennetin kokusu şu ve şu kadar (yani beşyüz senelik) mesafeden muhakkak duyulur.” (Sahih-i Müslim, 3/1680, 4/2192)

(Ölüm, Kıyâmet, Âhiret, İ. Şa’râni, Sh: 342)

 

DİRİLİŞ GÜNÜ HAKTIR

 

Müslüman, ölüm sonrası dirilmeyi kabullenecek. Diriliş gününü inkâr eden kâfirdir ve ona “dehrî = dinsiz” denir. Ölülerin (diriliş gününde) dirilmeleri haktır. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

“Sizi (aslınızı)ondan (topraktan) yarattık. Sizi (ölümünüzden sonra) yine ona döndüreceğiz. (Ba’s zamanında da) sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.”   (Tâhâ: 55)

Bil ki Kıyâmet haktır ve ona hazırlanmak farzdır. Allah Celle ve Alâ şöyle buyuruyor:

“(Birinci) Sûr’a üfürülmüş (üfürülecek), artık, Allah’ın diledikleri müstesnâ olmak üzere, göklerde kim var, yerde kim varsa hepsi düşüp ölmüştür (ölecektir). Sonra ona bir daha üfürülmüştür (üfürülecektir). O anda görürsün ki (ölüler dirilip) ayakta bakınıp duruyorlar.” (Ez-Zümer: 68) Diğer bir âyet meâli:

“…azıklanın. Muhakkak azığın en hayırlısı (dilenmekten; insanlara yük olmaktan) kaçınmaktır. Ey kâmil imân sahipleri, benden korkun.” (El-Bakara: 198) Başka bir âyet meâli:

“Şüphe yok ki o ayırd etme günü, onların, topunun (va’d ve ta’yin edilmiş) vakitleridir.” (Ed-Duhân: 40) Cenâb-ı Hak (meâlen) buyuruyor:

“Sûr’a üfürüleceği gün (ü) de (hatırla) ki (o gün) –Allah’ın diledikleri müstesnâ olmak üzere– artık göklerde kim var, yerde kim varsa hepsi dehşetle korkmuştur. Her biri hor ve hakîr O’na gelmişlerdir.”              (En-Neml: 87)

Allah Teâlâ buyuruyor:

“(Evet) kişinin kaçacağı gün: Birâderinden, anasından babasından, karısından ve oğullarından.” (Abese: 34-36) Başka bir âyet meâli:

“Âlemlerin Rabbi (olan Allah’ın hükmü) için insanların (kabirlerinden) kalkacağı günde”. (Et-Tatfîf: 6) Bu günle alâkalı diğer bir âyet meâli:

“Melekler de, Rûh da oraya bir günde (Kıyamet gününde) yükselip çıkar ki mesâfesi (dünya seneleriyle) elli bin yıldır.” (El-Meâric: 4) Binaenaleyh, Kıyameti inkâr eden Allah’a küfr etmiştir.

(Sevad’ül Azam, Sh: 57)

 

FİTNE SIRASINDA ÖLMEK İÇİN DUA ETMENİN CEVAZI

 

İmam Malik (r.a.) şöyle rivayet etmiştir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz duasında:

“Allah’ım muhakkak ki ben senden, hayırlar yapmayı kötülükleri bırakmayı ve fakirleri sevme(ye muvaffak etmen)i istiyorum. (Ya Rab) sen insanlara bir fitne (gelmesini) istediğin zaman benim canımı, fitnelenmemiş, fitneye karışmamış olarak alıp nezdinde yükselt, diye dua ederdi.

Buhari’nin rivayetindeki hadîs-i şerifte Peygamber (s.a.v.):

– Kişi (mezarlığa gidip) bir kimsenin kabrinin başına vararak:

– (Ah) keşke bunun yerinde yatan ben olaydım, diye temenni etmedikçe kıyamet kopmaz, buyurmuştur.

Başka rivayetteki hadîs-i şerifte ravi:

“Kendisinde olan belâ ve sıkıntıdan dolayı, fıkrasını ziyade etmiştir.

Abdullah İbni Mes’ud (r.a.):

– Vallahi insanlar üzerine öyle zaman gelecek ki kişi mezarın başına gelip:

– Şu zatın yerinde yatan ben olsaydım, diye temenni edecektir. Onun bu temennisi Allah’ı sevmesinden dolayı olmaz. Fakat görmekte olduğu belâ ve sıkıntının şiddetinden dolayı olur. Yani canına, çocuğuna ve malına şiddetli sıkıntılar, üzüntüler ve güçlüklerin gelmesinden dolayıdır. Hatta (bundan dolayı) dininin çoğu (çıkıp) gider, derdi.

En iyisini Allah (c.c.) bilir.

(Ölüm, Kıyâmet, Âhiret, İmam Şa’rânî, Sh: 395)

 

 

 

KABİR AZABI

 

Yer her gün beş defa seslenir.

  1. Ey âdemoğlu, sırtımda geziyorsun, ama içime gireceksin!
  2. Ey âdemoğlu, sırtımda çeşitli yemekleri yersin; ama içime girince seni böcekler yiyecekler.
  3. Ey âdemoğlu, sırtımda gülüyorsun; ama içime girince ağlayacaksın.
  4. Ey âdemoğlu, sırtımda şensin; ama içime girince mahzun olacaksın.
  5. Ey âdemoğlu, sırtımda günah işliyorsun. Ama içime girince azâp göreceksin.

Hz. Aişe radyallahû anha anlatıyor:

– Ben kabir azabının ne olduğunu bilmiyordum. Bana bir Yahudi kadın geldi ve bir şey istedi; verdim. Şu duâyı yaptı:

– Allah (c.c.) seni kabir azabından korusun.

Onun bu sözü, Yahudi milletinin bâtıl sözlerindendir; sandım. Resûlullah (s.a.v.) geldi; durumu anlattım; şöyle buyurdu:

– “Kabir azâbı haktır. Kabir azâbından Allah (c.c.)’a sığınmak her mü’min için vâcibtir. Sonra, kabre girmeden önce iyi işler yaparak kabir için hazır olmalı. Çünkü dünyada iken kabre hazırlık yapmak kolaydır. Kabre girildikten sonra, bir iyilik yapmak için izin istenir, ama verilmez. O zaman hasret ve nedamet içinde kalır.”

Ölüler iki rekat namaz kılmak, bir defa olsun Kelime-i Tevhid (LÂ İLÂHE İLLALLAH MUHAMMEDÛN RESÛLULLAH) demek için izin isterler. Bu izin onlara verilmez. Müsaade edilmez. Onlar sağlara hayretle bakarlar. Günlerini nasıl boşa geçirdiklerine şaşarlar.              (Tenbihü’l Gâfilîn, Sh: 41-46-47)

 

RUH ALINDIĞINDA GÖZ ONU ARKASINDAN

TAKİP ETMEKTEDİR

 

İmam Müslim ile İbni Mâce’nin merfu olarak rivayet ettikleri hadis-i şerifte Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

– Muhakkak ki ruh -can- alındığı zaman göz onu arkasından takip eder.

Müslim’in bir başka rivayetindeki hadis-i şerifte Resûlullah (s.a.v.):

– İnsan öldüğü zaman gözlerinin yukarıya doğru dikildiğini görmediniz mi? diye sordu.

Sahabeler:

– Evet gördük, dediler. Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

– İşte ölünün gözünün nefsini takip ettiği zamandadır, buyurdu.

Sahih bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

– Muhakkak ki ölünün ilk şeyi yerle gök arasında bir merdiven olan Mi’racı görmek için gözünü açmasıdır. –O merdiven de yeşil zümrüttendir ve ondan daha güzel hiçbir şey görülmemiştir– İşte bu hal ölünün ona gözünü dikip baktığı zamanla tesadüf etmektedir.      (İmam Şa’rânî, Ölüm-Kıyamet-Ahiret, Sh: 83)

 

CEHENNEM YERİN İÇİNDE DENİZ DE ONUN TABAKASIDIR

 

Abdullah bin Amr (r.a.)’dan rivayet olunan hadis-i şerifte Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

– Sizler sakın denize binmeyiniz. -Ancak herhangi biriniz asker, yahut hacca giden veya umre tavafı yapmak için Mekke’ye giden biri olursa müstesnadır.- Çünkü denizin altında ateş vardır.

Abdullah bin Amr, “Sakın deniz suyu ile abdest almayınız. Çünkü deniz cehennem tabakasıdır” dedi.

(İmam Şa’rânî, Ölüm-Kıyamet-Ahiret, Sh: 261)

 

KABİR AZABI HAKTIR

 

Bir mü’min inanmış, her idareci arkasında bayram ve cuma namazlarını kılmayı hak bilecek. Çünkü sultana itaat farzdır, ona karşı kıyam ve isyan caiz değildir. Adalet gösterirse sevap, zulmederse vebâl kazanır, her hâlükarda devlet reisine bağlılık gereklidir. Sultana isyan eden, emirlerine boyun eğmeyen hâricilerden sayılır. Çünkü Allah Celle ve Alâ:

“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, peygambere ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin” (En-Nisâ: 59) buyuruyor.

Mü’min kabir azabını hak bilmelidir. Bunu inkâr eden şüphe yok ki sapık ve bid’atçıdır. Kabir hayatının varlığı Allah Resulü (s.a.v.)’in şu hadislerinde açıkça görülmekte: Nebi sallallahu (s.a.v.) buyurdu:

“Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe, yahut ateş çukurlarından bir çukurdur.”

Aleyhissalatü vesselâm buyuruyor:

“Her gece Mülk sûresini okuyandan Allah, kabir azabını uzaklaştırır.”

Allah Celle ve Alâ buyuruyor:

“Kim benim zikrimden yüz çevirirse, onun hakkı dar bir geçimdir.” (Tâha: 124)

Bu ayetteki “Dar bir geçim”den murad kabir işkencesidir (diye tefsir olunmuştur).

Bu mevzuyla alâkalı daha pek çok haber varsa da biz bu kadarla yetindik. Aklı başında bulunan kimselere de bunlar kâfidir.                (Sevadü’l A’zam, Sh: 24)

 

 

 

CEHENNEM HALKININ ATEŞE ATILMASI

 

Abdurrahman bin Zeyd şöyle derdi: Kıyamet gününde cehennem kendi ahalisini yıldızlar gibi şerarelerle karşılayınca cehennemlikler geri dönerek kaçarlar. Bunun üzerine azameti büyük ve cebbar olan Allah:

– “Onları cehenneme çeviriniz” buyurur. Zebaniler de cehennemden kaçan halkı gerisin geriye cehenneme çevirirler. İşte bu hususu yüce Allah (c.c.) şöyle açıklamıştır:

“(O gün hesap yerini) arkanıza bırakıp (cehenneme) döneceğiniz, (yahut da cehenneme girmekten kaçacağınız) gündür. (O gün) sizi Allah (azabın)dan hiçbir kurtarıcı (yani o gün sizi ateşin alevinden kurtaracak hiçbir kurtarıcı) yoktur.” (Mü’min S.: 33)

Abdurrahman bin Zeyd devam edip, bize ulaştı ki: Onlar cehenneme yaklaştıkları zaman (cehennemin şiddetinden) gözlerinin siyahı akarak yüzlerinden aşağı düşer ve onlar elleri, ayakları, boyunlarına bağlanmış kör ve her el ayakta bukağı olarak cehenneme girer demiştir. Hadîs-i şerifte:

“Cehennemin alevleri, yanmakta olan halkı yükseltir. Nihayet onlar cennet ahalisine karşı yükselince ateşin çılgın alevinden -havadan kuşun uçması gibi- uçarak kendileri ile cennet ahalisini arasında bir duvar kalır, ki, yüce Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:

“Cennet ahalisi, cehennem halkına “Rabbimizin bize vaadettiği mükâfatı bizler hak ve gerçek olarak bulduk. Sizler de Rabbinizin, size (tehdit olarak) bildirdiği cezayı gerçek olarak buldunuz mu?” diye nida ederler. (Araf S.: 44)

– Evet, biz de öyle bulduk, derler. Bunun üzerine aralarında bir münadi Allah’ın lâneti zâlimlerin tepesine olsun, diye nida eder. Keza cehennem halkı, cennet ahalisinin aralarında akıp gitmekte olan su(yunuz)dan veya Allah’ım (c.c.) size ihsan ettiği rızıktan  biraz da bize akıtın” diye feryat ederler.” (A’raf S.: 50)

Cennet ahalisi de “Muhakkak Allah (c.c.) bunları kafirlere haram etmiştir” diye cevap verirler. Müteakiben azap melekleri demir çomak ve kamçılarla onları cehennemin derinliğine doğru çevirirler ve kendilerine “yalandır, diye tezkip ede geldiğiniz o ateşin azabını tadınız derler.” (Secde: 20)

(Ölüm, Kıyâmet, Ahiret, Sh: 265)

 

ÖLDÜKTEN SONRA DİRİLMEK

 

Müslüman, ölüm sonrası dirilmeyi kabul edecek. Diriliş gününü inkar eden kafirdir ve ona “dehrî = dinsiz” denir. Ölülerin (diriliş gününde) diriltilmeleri haktır. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

“Sizi (aslınızı) ondan (topraktan) yarattık. Sizi (ölümünüzden sonra) yine ona döndüreceğiz. (Ba’s zamanında da) sizi bir kerre daha ondan çıkaracağız.” (Taha S.: 55)

Kıyamet haktır ve ona hazırlanmak farzdır. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

“(Birinci) Sur’a üfürülmüş (üfürülecek) artık, Allah’ın diledikleri müstesnâ olmak üzere, göklerde kim var, yerde kim varsa hepsi düşüp ölmüştür (ölecektir). Sonra ona bir daha üfürülmüştür (üfürülecektir). O anda görürsün ki (ölüler dirilip) ayakta bakınıp duruyorlar.” (Zümer S. 68)

“…azıklanın. Muhakkak azığın en hayırlısı (dilenmekten, insanlara yük olmaktan) kaçınmaktır. Ey kâmil akıl sahipleri, benden korksun.” (Bakara S. 198)

Başka bir ayeti kerime mealinde:

“Şüphe yok ki o ayırd etme günü onların, topunun (va’d ve ta’yin edilmiş) vakitleridir.” (Duhan Sûresi: 40)

“Sur’a üfürüleceği gün(ü) de (hatırla) ki (o gün). Allah’ın diledikleri müstesnâ olmak üzere -artık göklerde kim var, yerde kim varsa hepsi dehşetle korkmuştur. Her biri hor ve hakîr O’na gelmişlerdir.” (Neml: 87)

“Melekler de, Rûh da oraya bir günde (Kıyamet gününde) yükselip çıkar ki mesâfesi (dünya seneleriyle) elli bin yıldır.” (Mearic Sûresi: 4)

Kıyameti inkâr eden Allah’a küfr etmiştir.

(Sevâdü’l – A’zam, Hâkim Semerkandî, Sh: 84)

 

ÖLÜM MÜ’MİNİ KORKUTMAZ

 

“Cenab-ı Hakk’ın Cenneti ve Cemâliyle müşerref olmak arzu edenler, ameli salih işlesinler. Amel ve ibadeti ancak Cenab-ı Hak görsün diye yaparak Cenab-ı Hakk’ın gayriye teşmil etmeyerek şirk ve riyâdan ictinâb etsinler. (Kehf 110).

Ölüm dört kısımdır.

1- Mevt-i ahmer (kırmızı ölüm): Nefis ve şeytan ile mücadele ederek menhiyattan içtinab ile ibadet ve tâat için nefsi iksândır.

2- Meut-i esved (siyah ölüm): Münkir ve muhaliflerin zan ve kötülemesine, seb ve şefmine, eza ve cefasına sabır ve tahammülden ibarettir.

3- Meut-i ahdar (yeşil ölüm): Belâ ve musîbetlere rıza göstermektir.

4- Meut-i ebyaz (beyaz ölüm): Açlığa dayanıp şikâyet etmemektir.

– “Müminler ölmezler. Belki bir dâr’dan öbür diyara intikal ederler.” hadîs-i şerifi, mü’mini kâmil olanlar ölmezler; ancak bir mahalden diğer mahalle naklolunurlar. Şeklinde de terceme olunur. Bir misal:

İmam-ı Gazâlî Hazretleri  hasta yatmakta iken bir kaç kişi gelerek evinin yakınında bir bahçeye kendisini götüreceklerini ve orada biraz hava almasını teklif etmişler, evinden çıkarak bahçeye götürmüşler. İmam-ı Gazâlî evinin yanında böyle güzel bir bahçe olduğu halde kendisine mechûl kalmasını tefekkür ederek teessüf etmiş. Hanesinden de bir vâveylâ feryad koparak cenaze çıktığını görmüşler. Biraz sonra yanındakiler gitmeğe kalkmışlar. İmâm Gazâlî de beraber gitmek istemiş, fakat kendisine orada kalacağını ve öldüğünü söylemişler. İşte aşıkların  ölümü böyle bir evden bir bahçeye nakildir.                (Musâhabe-6, Sh: 189)

 

 

FİTNENİN ZUHUR ETMESİ

 

İmam Buhari’nin (r.a.) Zübeyr bin Adiy tarikiyle rivayet ettiği hadiste Zübeyr bin Adiy şöyle demiştir:

“Biz, Enes bin Malik (r.a.)’in yanına gelerek Haccac bin Yusuf es-Sakafi’den (görüp) karşılaştığımız zulmü kendisine şikayet ettik. Bunun üzerine Enes bin Malik:

“Sabrediniz, çünkü üzerinize hiçbir zaman gelmez ki Rabbınıza kavuşuncaya kadar ardından geleni ondan daha şerlidir. Ben bu sözü Peygamberimiz (s.a.v.)’den işittim, diye cevap verdi.”     (Buhari C: 8, Müslim, C: 4/2057.

Buhari ile Müslim’in (r.a.) Ebu Hüreyre’den (r.a.) rivayet ettikleri hadiste Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Zaman tekarüb ederek gece ile gündüz birbirine yaklaşır (salih, iyi) amel eksilir, kalplere şiddetli cimrilik ve ihtiras yerleşir, fitneler zuhur eder ve herç çoğalır.” Sahabeler:

– Allah’ın Rasûlü herç nedir, diye sordular. Rasulullah da: “(Herç) öldürmektir, öldürmektir” buyurdu.

– “Âlimler “Zamanın tekarüb ederek gece ile gündüzün yaklaşmasının manası, yani ömürlerin kısa olması ve o zamanda bereketin az olmasıdır” dediler.

Yine zamanın yaklaşmasından maksad, günlerin müddetlerinin kısa olmasıdır. Buna Tirmizi’nin rivayet ettiği (şu):

“Şüphesiz ki zaman tekarüb edecek ve gece ile gündüz bir birine yaklaşacaktır da nihayet sene ay gibi, ay hafta gibi, hafta gün gibi, gün saat gibi, saat de hurma dalının yaprağının yanması kadar kısa olacaktır.” Hadîs-i Şerifi delâlet etmektedir.                (Ölüm, Kıyâmet, Âhiret, İmam Şa’rânî, Sh: 373)

 

KABRİN DIŞARI ATTIĞI YAZICI

 

Enes b. Malik ile üvey babası Ebu Talha’nın bildirdiğine göre; Peygamberimize vahiy kâtipliği yapan bir adam vardı ki, bu adam, Bakara, Al-i İmran sûrelerini ezberleyip Müslümanlar arasında itibar kazandıktan sonra, Gafûren Rahîmâ yerine Alimen Hakîmâ yazmayı Peygamberimize kabul ettirdiğini bahâne ve irtidâd edip kaçmış ve: “Ben, Muhammed’e gelen Vahyî istediğim gibi yazardım!” diyerek iftira ve yaygaraya başlamıştı.

Adam çok geçmeden ölünce, Peygamberimiz: “Yer, onu kabul etmeyecektir!” buyurdu.

Adamın cesedini, gömüldüğü yerden dışarı atılmış buldular.

Ebu Talha: “Bu adama ne oldu?” diye sordu.

“Kaç kerre gömdük. Yer, onu kabûl etmiyor!” dediler.

Buharî’nin Enes b. Mâlik’ten rivâyetine göre: bu vakıa, şöyle olmuştur:

“Neccaroğullarından hıristiyan bir adam vardı. Müslüman olup Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini okumuştu. Peygamber Aleyhisselâma da, Vahiy yazardı.

Bu adam hıristiyanlığa döndü “Muhammed, bir şey bilmez. Ancak, benim kendisine yazdığım şeyleri bilir!” demeğe başladı.

Allah’da, onu öldürdü.

Hıristiyanlar, gömdüler. Fakat, sabah olunca, gömüldüğü yer, onu dışına atmıştı.

Bunun üzerine, Hıristiyanlar: “Bu, Muhammed ile Eshâbının işidir. Onların arasından çıkıp kaçtığı için, bu din kardeşimizin ölüsünden kefenini soydular ve onu meydanda bıraktılar.” diye iftira ettiler.

Derin bir çukur kazarak onu içine bıraktılar.

Fakat, sabah olunca, gömüldüğü yerin, onu, yine dışına attığı görüldü.

Hıristiyanlar: “Bu, Muhammed ve Eshabının işidir. Onların arasından çıkıp kaçtığı için, bu din kardeşimizin ölüsünden kefenini soydular ve onu kabrin dışına bıraktılar!” dediler.

Bir yerde, yine, bir çukur kazdılar. Güçleri yettiği derecede derinleştirdiler…

Fakat, sabah olunca, o yerin de, onu dışına attığı görüldü.

Bunun üzerine, Hıristiyanlar, bu işin, insanlar tarafından yapılmadığını anladılar ve onu açıkta bıraktılar.           (İslam Tarihi, C: 8-9, Sh: 186-187)

 

KULUN KIYÂMET KORKULARINDAN

KURTARILMASI VE KENDİSİNDEN KIYÂMET

SIKINTILARININ AZALTILMASI

 

Hadîs-i Şerîf’te şöyle rivâyet edilmiştir:

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz:

“Her kim, bir mü’minin dünya sıkıntılarından bir sıkıntıyı giderirse Allah (c.c.) da ondan kıyamet gününün sıkıntı ve endişelerinden bir sıkıntıyı giderir. (Müslüman) bir kul dîn kardeşinin yardımında bulundukça Allah da onun yardımında bulunur.” buyurmuştur.

Hakîm-i Tirmizî (r.a.)’nin Nevâdir’ül-Usûl adındaki kitabında Abdurrahman  bin Semüre (r.a.)’den tahriç ettiği bir Hadîs-i Şerîf’te Abdurrahman (r.a.) şöyle demiştir:

“Bizler bir gün Medîne mescidinde iken yanımıza Resûl-i Ekrem (s.a.v.) çıka geldi ve:

“Muhakkak ben akşamleyin rüyâmda teaccüb edilecek şeyler gördüm. Şöyle ki:

1- Ümmetimden bir kimseyi gördüm. Yanına, canını almak için ölüm meleği (Azrâil) gelmişti. O sırada bu zâtın, annesine ve babasına etmiş olduğu iyilikler geldi de, ölüm meleğini o anda onun canını almadan geri çevirdi.

2- Yine ümmetimden bir kimseyi gördüm, ona karşı kabir azâbı açılıp yayılmıştı -Yani kabir azâbını îfâ etmekte olan melekler kabir azâbını yaymışlardı- Derken onun almış olduğu abdestleri yetişti de onu bu azâbdan kurtardı.

3- Yine ümmetimden bir kişiyi gördüm, kendisini şeytanlar kuşatmışlardı. Ona Allah (c.c.)’ı zikretmesi yetişti de onu şeytanların arasından kurtardı.

4- Yine ümmetimden bir zâtı gördüm. Kendisini azâb melekleri kuşatmış halde idi. Ona kıldığı namazlar yetişti de onu azâb meleklerinin elinden kurtardı.

5- Yine ümmetimden bir kimseyi gördüm ki o susuzluktan dilini dışarı sarkıtmış vaziyette idi. Her ne zaman (su içmek için) havuz başına gelirse oradan kovuluyordu. Derken yanına, tutuğu oruçları geldi ve ona su içirerek onun susuzluğunu giderdi ve onu suya doyurdu.

(Ölüm, kıyâmet, Âhiret, İ.Şa’rânî, Sh: 160)

 

BU ÜMMETİN EVVELİNDE AFİYET, SONUNDA DA FİTNE VE BELÂLAR OLACAKTIR

 

İmam Müslim’in rivayet ettiği hadîs-i şerifte Abdullah bin Amr şöyle demiştir:

“Biz Rasûl-i Ekrem’in maiyetinde bir seferde bulunuyorduk. Derken birdenbire Rasûl-i Ekrem’in nidacısı:

“Haydin namaza, diye nida etti. Biz de hemen Rasûl-i Ekrem’in yanına toplandık. Arkasından Allah’ın Resûlü şöyle buyurdu:

“Şu muhakkak ki benden önceki her peygamber üzerine, ümmetini onlar lehine olacağını bildiği hayırlı şeylere delâlet etmek, aleyhlerine olacağını bildiği şeylerin de akibetinin fenalığını haber vermesi kesin bir hak olmuştur. Şu sizin ümmetinize gelince onun afiyeti (yani selâmeti, istikameti ve birliği) evvelinde kılındı. Sonunda da belâlar, fitneler ve hoşlanmayacağınız birçok kötü işler isabet edecektir. Arka arkaya öyle fitneler gelir ki sonra gelen gittikçe daha büyük olduğu için önce gelenini ince ve hafif bırakır. Fitne gelir de mü’min kul:

– “İşte beni helâk edecek fitne budur”, der. Sonra o fitne açılır gider. Tekrar yine fitne gelir de bu sefer mü’min kul:

İşte budur, budur. Beni mahvedecek olan fitne budur, der. Artık her kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete giderilmesini isterse ölümü kendisi, Allah’a ve âhiret gününe iman eder halde iken gelsin ve insanlara, kendisine yapılmasını arzu ettiği şeyi yapsın. Her kim bir devlet başkanına biat edip de ehlini onun eli üzerine koymuş ve kalbinin meyvesini (yani ona doğru ve halis bir niyetle and) vermişse artık gücünün yettiği derece o devlet reisine itaat etsin. Eğer diğer bir zat çıkar da (Devlet başkanlığı hususunda) devlet reisi ile nizalaşma kalkışırsa ikincisinin boynunu vurunuz.

Hadîs-i Şerifin Ravisi Abdullah bin Amr şöyle devam etti: “Hükümdarın Allah’a itaat yolunda (ki emirlerinde) ona itaat et. Allah’a isyan hususundaki emirlerinde de ona itaat etme, ona âsî ol,” dedi.    (Ölüm, Kıyâmet, Âhiret, İmam Şa’rânî, S. 394)

 

 

 

 

 

FİTNENİN, SIKINTILARIN VE

BELALARIN SEBEPLERİ

 

Ebu Nuaym şöyle rivayet etmiştir.

(Bir gün) Cebrail (a.s.), Peygamber (s.a.v.)’in yanına gelmiş de:

– “Biz Allah’ın kullarıyız ve (ahirette) ancak ona dönücüleriz”, mealindeki âyeti okumuş. Peygamber (s.a.v.) de:

“Neden bu, “Biz, Allah’ın kullarıyız ve (ahirette) ancak ona dönücüleriyiz” mealindeki ayeti okudun? (ve niçin böyle söyledin?” diye sormuş. Cebrail de:

“Sen(in ölümün)den sonra çok zaman geçmeden muhakkak ümmetin fitneye düşeceklerdir, diye cevap vermiş. (Allah’ın Resûlü der ki): Bunun üzerine ben de:

– Küfür fitnesi mi veya dalâlet ve sapıklık fitnesi midir? diye sordum. Cebrail de:

– “Onların hepsi olacaktır” dedi Ben de:

– Onların içinde Allah’ın kitabı olduğu halde bu fitneler nereden olacaktır? dedim. Cebrail de:

– “Onlar Allah’ın Kitabı ile fitnelendirileceklerdir. Bu fitnelendirme de devlet ricali ve ilim adamları tarafından okunacaktır. Şöyle ki: (Zalim) idareciler ilim adamlarının haklarına engel olacaklar, haklarına zulmedecekler ve haklarını kendilerine vermeyecekler. Bu yüzden de ilim adamlarını öldürecekler ve onlar da fitneye düşeceklerdir. Sonra ilim adamları(nın bir kısmı) devlet adamlarının kötü arzularına uyacaklar da onları sapıklığa sürecekler. Sonra (bir daha yakalarını) bırakmayacaklar dedi. Ben de:

– Ya Cebrail (o fitnelerden) salim kalacak olanlar nasıl salim olacaklar? diye sordum. Cebrail de:

– (Onların arasından) çekilmek ve sabretmek süretiyle olur. (Yani) Eğer emirler ve valiler kendilerine ait olan haklarını verirlerse alırlar, vermezlerse onu(n arkasını) bırakırlar, diye cevap verdi” buyurmuştur.          (Ölüm, Kıyâmet, Âhiret, İmam Şa’rânî, Sh: 411)

 

İSLAM DE⁄İRMENİ VE O DE⁄İRMENİN

NE ZAMAN DÖNECE⁄İ

 

 

Ebu Davud’un Abdullah İbni Mes’ud (r.a.) rivayet ettiği hadis-i şerîfte İbni Mesud şöyle demiştir:

Ben, Peygamber (s.a.v.) Efendimizden işittim, şöyle buyuruyordu:

“Hicri otuzbeş, yahut otuz altı veya otuz yedi (senesinde) şiddetli harpler olur ve İslâmın değirmeninin dönmesi (yani İslamın adaleti ve nizamı) devam eder. Eğer Müslümanlar (ihtil’af çıkararak) helak olurlarsa (onların yolu geçen milletlerden ihtilafa düşüp hak yoldan saparak) helak olanların yoludur. Şayet o müddet içinde dinleri safiyetini muhafaza eder ve ihtilâfa düşmezlerse kendileri ile 70 yıl devam eder.”

İbni Mesud der ki: “Bunun üzerine ben (Ey Allah’ın Rasûlü) yetmiş yıl, o otuz beş seneden sonraki senelerden midir? Yoksa geçen senelerle birlikte (yetmiş sene) midir? diye sordum. Rasulûllah: “Geçen yıllarla birliktedir” buyurdu. (Bu hadisin tefsirinde) âlimler şöyle demişlerdir.

Değirmenin deveranı, muharebe ve savaştan kinayedir. Rasûlullah (s.a.v.) savaşı, cengi (harp meydanlarındaki) canların alması, insanları yok etmesi bakımından süratle dönerek içinde bulunan her şeyi öğüt(üp yok et)mesinden dolayı değirmene benzetmiştir. Rasûlullah’ın “Otuz beş, yahut otuz altı veya otuz yedi” sözünden maksad da bu müddet geçtiği zaman muhakkak İslam içinde (yani müslümanlar arasında) ahalisi üzerine helâk olmaktan korkulan büyük bir hâdisenin meydana gelmesidir. Bu hâdise ile de hilafet müddetinin tamamlanması ve birtakım fitnelerin zuhur etmesidir.

(Ölüm, Kıyamet, Âhiret, İmam Şa’rânî, Sh: 371-372)

 

SON NEFES KORKUSU

 

Âriflerden biri: Kırk yıl muvahhid olarak tanıdığım bir

adam ile aramıza bir ân için perde girse, o ân için onu

görmediğim bir halde ölse, kesin olarak onun muvahhid

olduğuna hükmedemem. Çünkü o ânda ne gibi değişik-

liklere uğradığını bilemem demiştir. Yine birisi: Odamın

kapısı önünde iken orada Müslüman olarak öleceğimi ve

fakat  evin  kapısına  çıkarsam  şehîd  olacağımı  bilsem,

odamın önünde Müslüman olarak ölmeyi tercîh ederdim.

Çünkü evin kapısına çıkıncaya kadar ne durum alacağı-

mı, kalbimden neler geçeceğini bilemem demiştir.

Ebu’d-Derdâ (r.a.) yemînle şöyle diyor: Kim son ne-

fesde îmân ile öleceğinden emîn olursa, îmânsız gider.

Sehl anlatıyor: Sıddîkların korkuları her adım ve her ha-

reketlerinde son nefeste îmânsız gitme tehlikesidir. Allâ-

hü Te‘âlâ’nın: “Yürekleri korkar” (Mü’minûn s. 60) diye va-

sıflandırdığı da bunlardır.

Süfyân-ı  Sevrî  ölüm  döşeğine  yattığı  vakit  hüngür

hüngür  ağlıyordu.  Etrafındakiler:  Ümîdini  kesme, Allâh

(c.c.)’nun afvı senin günâhlarından büyüktür. O, günâh-

larını  afveder,  ümîdli  ol,  dediklerinde,  Süfyân-ı  Sevrî:

Meğer ben günâhlarıma mı ağlıyorum, ben îmânıma ağ-

lıyorum.  Îmân  ile  öleceğimi  bilsem,  günâhlarım  dağlar

kadar büyük olsa da onlara aldırış etmem, demiştir.

Allâhü Te‘âlâ’dan korkanların birisinden şöyle hikâye

edilmiştir: Dostlarından birine vasiyet etmiş ve vasiyetin-

de: Ben ölürken başım ucunda dur; îmân ile öldüğümü

görürsen hemen bütün servetimi al. Onunla badem içi ve

şeker al da bu kasabanın çocuklarına dağıt ve “Bu, fa-

lancanın  berâet  ziyâfetidir”  de.  Şâyet  İslâmın  gayrı

üzere  ölürsem,  bunu  herkese  duyur  ve  cenâzeme  hü-

cûm etmesinler. Bu da ölümümde ayrı bir riyakârlık ol-

masın.       (İmâm-ı Gazâlî (k.s.), İhyâ-u Ulûmiddîn, 4.c., 866-867.s.)

ÖLÜM UNUTULUR MU?

 

Ebû Sa‘îd el-Hudrî (r.a.) der ki: Resûlullâh (s.a.v.) birta-

kım insanları gördü. Gülüşüyorlardı. Onlara şöyle buyurdu:

–  “Eğer  ölümü  ansaydınız,  tadlar  size  kötü  gelirdi.

Sizi bulduğum şu hâlden alıkordu.”

– “Ölümü anıp anlatınız, onu anmak fani tadları göz-

den düşürür.”

–  “Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçedir; ya-

hut, cehennem çukurlarından bir çukurdur.”

Şakik  b.  İbrâhîm  anlatıyor:  İnsanlar  dört  şeyde,  sözle

bana uydular. Fakat fiilen muhâlefet ettiler.

  1. a) Biz, Allâh’ın kullarıyız derler. Fakat, kul ameli değil;

hür ameli işlerler.

  1. b) Allâh  (c.c.)  rızıklarımıza  kefîldir    Fakat  buna

kalben inanıp mutmaîn olmazlar. Ancak, değersiz dünyâlı-

ğa kanıp tatmîn olurlar.

  1. c) Âhiret  dünyâdan  hayırlıdır    Fakat,  durmadan

dünyâ malı toplarlar.

  1. d) Mutlaka ölüm vardır derler. Fakat, hiç ölmeyecekmiş

gibi dünyâ işini tutarlar.

Resûlullâh (s.a.v.)’den şöyle bir hadîs-i şerîf rivâyet edil-

miştir: “Hayvanlar, ölüm hakkında sizin bildiğiniz kada-

rını  bilseydi;  hiçbir  şekilde  onlarda  yiyecek  semiz  et

bulamazdınız.”

Ebû  Hamid  Lekkaf’ın  şöyle  dediği  anlatılır:  Bir  kimse

ölümü çok anarsa, kendisine şu üç şey ikrâm edilir:

  1. a) Tevbede aceleci olmak.
  2. b) Doyumluğa kanaat etmek.
  3. c) Yaptığı ibâdetlerden zevk almak.

Aynı  şekilde  bir  kimse  ölümü  unutursa,  üç  musîbetle

karşılaşır:

  1. a) Tevbeyi ertelemek.
  2. b) Yeterince gelen rızka kanaat etmemek.
  3. c) İbâdette tembellik yapmak.

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbîhü’l Ğâfilîn Bustânü’l-Ârifîn, 25-28.s.)

 

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZİ SEVMENİN ALÂMETLERİ -2

 

  1. Kur’ân-ı Kerîm’i çok sevmek, O’na çok ta‘zîm etmek

ve O’nu çok okumak O’nun ahlâkıyla ahlâklanmaktır. Çün-

kü Resûlullâh (s.a.v.)’in yüce ahlâkları, Kur’ân-ı Kerîm idi.

  1. Resûlullâh  (s.a.v.)’in  ümmetine  hoşgörülü  davran-

mak, kâfir, münâfık ve fâsıklara değil, ümmet-i Muhammed

(s.a.v.)’e şefkât ve merhamet etmek; onlara nasîhat etmek,

onlara faydalı olmak, onların müşkilâtını gidermek ve ihti-

yâclarını karşılamaktır.

  1. Resûlullâh (s.a.v.)’i sevmenin kâmil alâmetlerinden

birisi de O (s.a.v.) gibi, Ashâb (r.a.e.) gibi fakîrliği tercîh edip

zühd ü takvâ içinde yaşamaktır.  (Kadı İyâz, Şifâ-i Şerîf, 405-412.s.)

HESÂBSIZ OLARAK CENNETE

GİRECEK OLAN KİMSELER

 

İmâm-ı  Müslim  ile  diğer  muhaddislerin  rivâyet  ettikleri

hadîs-i şerîfte Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz:

“Ümmetimden  cennete  yetmiş  bin  (kişi)  hesâbsız

olarak girecektir” buyurdu: Sahâbeler:

– Onlar kimlerdir, yâ Resûlullâh (s.a.v.)? diye sordular.

Resûlullâh (s.a.v.):

“Onlar  efsun  yapmayan  (yani  hastaya  meşrû  olan

âyet ve duâdan başka şeyler okuyup üflemeyen); her-

hangi bir şeyi uğursuzluğa alâmet saymayanlar, (tedâvî

için) kızgın demirle vücûdlarını dağlamayan ve dâimâ

Rabbine güvenip dayanan kimsedir” buyurdu. (Müslim)

Ebû   Ümâme   şöyle   demiştir:   Ben   Resûl-i   Ekrem

(s.a.v.)’den işittim, O (s.a.v.) şöyle buyuruyordu:

“Ümmetimden  hesâbsız  ve  azâbsız  olarak  yetmiş

bin kişiyi ve her yetmiş bin kişi ile birlikte Azîz ve Celîl

olan Rabbimin avuçlarından üç avuç insanda (yani bir-

çok insanları) onlarla birlikte cennete sokacağını Rab-

bim bana va‘detti.” (İbn Mâce)

(İmâm-ı Şa‘rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, 245.s.)

 

 

 

 

HAZRET-İ ÎSÂ (A.S.)’IN ÂLAMETLERİ

 

Hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle bu-

yurmuştur:  “Îsâ  (a.s.)  yeryüzüne  indikten  ve  40  yıl  kalıp

yaşadıktan sonra ölür. Müslümanlar onun cenâze nama-

zını kılarak onu toprağa verirler.” Bu hadîs-i şerîf, Ebû Dâ-

vud et-Tayâlîsî’nin Müsned’inde rivâyet edilmiştir.

Hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle bu-

yurmuştur:

–  Bütün  peygamberler  babadan  kardeş  olup  anaları

ayrı ayrıdırlar. Fakat dînleri (nin aslı tevhîd olduğundan)

birdir. Ben, Meryem oğlu Îsâ’ya daha yakınım. Çünkü be-

nimle onun arasında (başka) peygamber yoktur. Muhak-

kak ki o (âhir zamanda) yeryüzüne inecektir. O’nu gördü-

ğünüz zaman (şu alâmetlerle) O’nu tanıyınız.

1- Uzuna yakın orta boylu,

2- Rengi kırmızı ile beyaza yakın,

3- Üzerinde herd boyası ile boyanmış iki elbise vardır.

4- O derece temiz ki kendisine ıslak dokunmadığı hal-

de başı su damlatır gibidir.

5- O, haçı kıracak,

6- Domuzu öldürecek,

7- Cizye vergisini kaldıracak,

8- Mal, servet çok olup su gibi akacak,

9- O, bütün insanları İslâm dînine da‘vet edecek,

10-  Allâhü  Te‘âlâ  onun  zamanında  İslâm’dan  başka

bütün milletleri yok edecek.

11- Ve onun zamanında Allâhü Te‘âlâ, pek yalancı ve

sakat gözlü olan sapık Mesih (Deccal)’i helâk edecek,

12- O derece yeryüzünde emniyet olacak ki arslanlar

develerle,  kaplanlar  sığırlarla,  kurtlar  koyunlarla  mer’a-

larda beraber dolaşacaklar  ve  çocuklar  yılanla oynaya-

caklar da birbirine zarar vermeyecekler.

– Hazreti Îsâ yeryüzünde kırk sene yaşadıktan sonra

vefât  edecek.  Müslümanlar  onun  cenâze  namazını  kıla-

rak defnedecekler. (Ahmed ibn Hanbel)

(İmâm-ı Şa‘rânî, Ölüm Kıyâmet Âhiret, 499.s.)

 

 

DECCAL FİTNESİNDEN SAKINMAK

Fahr-i Kâinât (s.a.v.) Efendimiz buyuruyor ki: Allâhü Te‘âlâ

ümmetini Deccal’den sakındırmayan hiçbir peygamber gönder-

memiştir. Ben nebîlerin sonuncusu, siz de ümmetlerin sonun-

cususunuz.  Hiç  şüphesiz  o  sizin  içinizden  çıkacak.  Eğer  ben

aranızda iken o çıkarsa, ona karşı her Müslümanın dînini ben

müdâfaa edeceğim. Eğer benden sonra çıkarsa herkes dînini

kendisi müdâfaa etsin, Allâh bütün Müslümanların yardımcısı-

dır. Deccal Irak’la Şam arasındaki bir yoldan zuhûr edecek,

kısa zamanda her tarafı fesâda verecek. Ey Allâh’ın kulları!

Dîninizde sebat gösterin. O önce şöyle söyler: “Ben peygam-

berim” diyecek. Benden sonra peygamber gelmeyecek. İkin-

ci olarak da şu iddiâda bulunur: “Ben sizin rabbinizim.” Hâlbu-

ki siz ölünceye kadar Rabbinizi göremeyeceksiniz.

Onun  altında  “Kâfir”  diye  yazılıdır.  O  yazıyı  her  mü’min

okur. Sizden kim onunla karşılaşırsa yüzüne tükürsün ve Kehf

sûresinin baş tarafını okusun. O, insanlardan bir kısmına mu-

sallat olur, onları öldürür, sonra diriltir. Onun bu öldürüp dirilt-

mesi belli kişileri kapsar, diğerlerine dokunamaz. Beraberinde

cennet ve cehennemin bulunması onun hîlesidir. Onun cenne-

ti, cehennem, cehennemi ise gerçekte cennettir. Kim onun ce-

hennemine uğrarsa gözlerini kapasın ve Allâh’dan yardım iste-

sin. Ateşin Hz. İbrâhîm’i yakmadığı ve bir emniyet yeri olduğu

gibi ona da Deccal’in ateşi zarar vermez ve emîn bir yer olur.

Bir yere uğrayıp orada onu tasdîk etmeleri, ona inanmaları

ve  ora  halkı  için  duâ  edip  aynı  gün  yağmur  yağdırması  yine

onun  imtihan  şekillerindendir.  O  duâ  edip  yağmur  yağdırınca

her yerde bolluk olur. Hayvanları evvelkinden daha semiz, da-

ha yağlı ve daha sütlü olurlar. Yine deccal bir yere uğrarda ora-

da onu yalanlarlar, ona inanmazlarsa O da onlara bedduâ eder.

Böylece onların rahatı ve huzûru kalmaz.

Deccal kırk gün hükümrân olur. Fakat onun bir günü bir se-

ne kadar, diğer günü bir ay kadar, bir diğer günü hafta kadar,

öbür günü normal bir gün kadar, daha öbür günü ise çok kısa

bir zaman kadar olur. O kadar ki şehrin bir ucundan çıkan bir

kimse daha ucuna varmadan akşam olur.

(Yusuf Kandehlevî, Hadislerle Müslümanlık, 5.c., 1776-77.s.)

KIYÂMET GÜNÜNÜN DEHŞETİ

 

“Mutlakâ  kopacak  olan  Kıyâmet  gerçekleştiği  za-

man, hiç kimse onun gerçekeşmesini yalanlayamaya-

caktır. O, bir kısım insanları alçaltacak, bir kısım insan-

ları  da  yükseltecektir.  Yer  şiddetle  sarsıldığı  zaman,

dağlar didik didik edilip uçuşan tozlar hâline getirildi-

ği zaman.” (Vâkıa s. 1-6)

“Kıyâmet çığlığı geldiği zaman. O gün insan karde-

şinden, anne ve babasından, karısından ve çocukla-

rından kaçar. O gün herkesin kendisine yetecek kadar

derdi vardır.” (Abese, 33-35)

Bu ve benzeri âyeti kerîmelerde, alışılan her şeyin de-

ğişmesi tasvir ediliyor. Güneş yerinden kaldırılıp, ışığı ve

şuaları yok olacak, düzenli ve ışık saçan yıldızlar döküle-

cek, sabit dağlar sökülüp havada uçuşacaklar. O günün

dehşetinden dolayı gece develer salıverilecek, vahşi hay-

vanlar korkudan bir araya gelecek, birbirlerine karışacak-

lardır. Dereler taşıp bir deniz hâline gelecek, cesetlerden

ayrılmış olan rûhlar da geri dönecekler. Haksız ve suçsuz

yere gömülen kız çocuklarının niçin gömüldüğü sorulmak

için diriltilecek, insanların amellerinin yazıldığı dürülü say-

falar hesâb için açılacaktır. Semâ ortadan kalkacak, sâbit

bir düzeni kalmayacak, cehennem ateşi alevlendirilecek,

cennette Allâhü Te‘âlâ’dan korkanlar için hazırlanıp yak-

laştırılacaktır, işte her şeyin değiştiği bugün, herkes ken-

disi için hayır ve şer ne hazırlamışsa onu bilecek, netîce-

de cennet veya cehenneme gidecektir. O günün dehşetiy-

le kişi kendi başının çâresine bakacak ve en yakınların-

dan dahi kaçacaktır.

Âhiret hayatı haktır. Kitâb, Sünnet ve İcmâ ile sâbittir.

Mazlûmun zâlimden, zayıfın kuvvetliden hakkını alacağı,

Mü’minin mükâfaatını, kâfirin cezâsını çekeceği, her şeyin

hesâbının görüleceği âhiret hayatı vardır ve bu hayat son-

suzdur.      (Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 230-231.s.)

 

 

 

 

 

 

ÖLÜMDEN KURTULUŞ YOKTUR

Hz. Alî (r.a.) bir hutbesinde şöyle buyurdu:

– Ey Allâh’ın kulları! Ölüm! Ölüm! Ondan kurtuluş

yoktur.  Durursanız,  sizi  yakalar.  Kaçarsanız,  peşi-

nizden yetişir. Çünkü o, alnınıza yazılmıştır. Kurtu-

luş isteyiniz; kurtuluş! Tehlike var; hem de korkunç

bir tehlike! Peşinizde sert bir arayıcı var. O, kabirdir.

Ayık  olunuz!  Kabir,  ya  cennet  bahçelerinden  bir

bahçe, yâhut cehennem çukurlarından bir çukurdur.

Uyanık olunuz, o, günde üç def‘a seslenir:

– Ben  zulmet  eviyim.  Ben  vahşet  eviyim.  Ben

kurtlar  eviyim.  Uyanık  olunuz!  Bugünün  peşinden

daha çetin bir gün gelecek. O, bu anlatılan günden

daha zorludur.

O gün küçükleri ihtiyarlatır, yaşlıları sarhoş eder.

Süt  emziren  ana,  çocuğun  sütünü  unutur.  Hâmile

kadınlar, çocuklarını düşürürler. İnsanları sarhoşla-

ra benzer görürsün; ama onlar, sarhoş değildir; Al-

lâh’ın azâbı çetindir.

Uyanık olunuz, anlatılan gün sonunda yine zorlu

bir  gün  vardır.  Onda  ateş  vardır.  Yani;  cehennem.

Onun ateşi çok kızgındır; derinliği dibsizdir. Takısı,

demir bukağıdır. Allâh’ın o gün orada rahmeti yok-

tur.

Hz. Alî (r.a.)’in bu hutbesi, Müslümanlara çok tesir et-

  1. Ağlamaya başladılar; hem de çok ağladılar. Bundan

sonra şöyle devam etti:

– Bunun muhâlifi bir gün daha var ki, o cennettir.

Oranın genişliği yer ve semâ genişliğidir. Orası tak-

va sâhibi kullara hazırlanmıştır.

Allâh bizi de, sizi de elîm azâbdan korusun. Cümle-

mize ni‘met evi olan cenneti nasîb eylesin…

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbîhü’l Ğâfilîn Bustânü’l-Ârifîn, 39-41.s.)

 

 

 

 

 

 

KEVSER NEHRi

 

Allâhü   Te‘âlâ’nın  mahşer  günü,      Hazreti  Muhammed

(s.a.v.)   Efendimize  bahşedeceği  büyük  havuzdur.  Bazı

müfessirlere göre Kevser; çok çeşitli hayır ve ihsân demek-

tir. Bazılarına göre ise Kevser; Resûlullâh (s.a.v.) Efendimize

âid olan özel bir nehrin adıdır. Hadîslerden anlaşılan odur ki

Kevser cennette bulunan bir nehrin adıdır. Mahşerin boğucu

ve yakıcı havasında bunalan mü’minler, bu havuzun tatlı ve

soğuk suyundan içerek serinleyeceklerdir.

Müslim’in rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte, Enes bin Mâlik

(r.a.) diyor ki: “Birgün Resûlullâh (s.a.v.) aramızda idi. Biraz

uyku   kestirdi,   sonra   uyandığında  gülümseyerek  başını

kaldırdı, biz de niye güldünüz ya Resûlallâh (s.a.v.)? dedik.

Demin bana bir sûre indirildi “Rahman ve Rahîm olan

Allâh’ın  adıyla:  Gerçekten  biz  sana  Kevser’i  verdik.  O

halde    Rabbin     için   namaz     kıl,  kurban     kes.    Sana

düşmanlık  eden  yok  mu,  işte  asıl  ebter  odur.”         Sonra

Kevser nedir bilir misiniz? buyurdular. Biz: Allâh ve Resûlü

bilir cevâbını verdik.

“O   Rabbim   azze  ve  cellenin   bana   va‘dettiği  bir

nehirdir.  Onun  üzerinde  pek  çok  hayır  vardır.  O  bir

havuzdur.  Kıyâmet  gününde  ümmetim  ona  gelecektir,

kapları yıldızların sayısıncadır. Derken içlerinden bir kul

çıkarılıp atılacak. Bunun üzerine ben, Ya Rabbi o benim

ümmetimdendir  diyeceğim.  Allâhü            Te‘âlâ,  ümmetinin

Sen’den  sonra  ne  bid‘atler  îcâd  ettiğini  sen  bilmezsin

diyecek.”

Enes  (r.a.)  diyor  ki:  Resûlullâh   (s.a.v.)  Efendimizden

Kevser sorulduğunda buyurdular ki:

“O cennette bir nehirdir. Azîz ve celîl olan Allâh onu

cennette  bana  vermiştir.  Sütten  beyaz,  baldan  tatlıdır.

Onda boynu deveboynuna benzer kuşlar vardır.” buyur-

dular.  İmran  (r.a.),  muhakkak  bunlar  çok  güzeldir  deyince,

Resûlullâh (s.a.v.): “Onları yiyen onlardan daha güzeldir”

buyurdular.         (Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 269.s.)

 

 

 

KÂFİR KULUN ÖLÜMÜ

 

Resûlullâh (s.a.v.) anlatıyor: “Dünyâ hayatından kopup, âhiret

hayatına  yönelen  kâfir  kulun  durumu  şöyledir:  Ona  da  gökten

melekler inerler. Fakat yüzleri simsiyahtır. Gözlerin gördüğü yeri

kaplayacak kadar çokturlar, o kulun yanına otururlar. Beraberle-

rinde bir çul parçası getirmişlerdir. Daha sonra ölüm meleği gele-

rek, onun başucuna oturur; şöyle hitâb eder:

–  Ey  habis  rûh!  Allâh’ın  gazabına,  dargınlığına  çık.  Bunun

üzerine onun organları darmadağın olur. Onun rûhu çıkar; ama

nasıl? Kızgın demir, ıslak yüne nasıl bastırılır çekilirse, öyle çıkar.

Damarlar ve sinirler birlikte çekilir.

O çıkan rûhu alır; elinde hiç bekletmeden o çul parçasına ko-

yarlar. Öyle bir kokusu vardır ki, cîfeden daha kötüdür. Ve onu bu

hâli ile alıp çıkarlar.

Meleklerden hangi grup onlara rastlasa, sorar: – Bu habis ruh

kimin?

Onlar da: “- Bu, falan oğlu falanın rûhudur; diyerek en çirkin

isim ve sıfatları ile tanıtırlar. Bu hâl ile dünyâ semâsına kadar va-

rırlar.  Dünyâ  semâsının  kapısının  açılmasını  isterler,  ama  açıl-

maz.”

– “..Onlara semâ kapıları açılmayacaktır. Cennete de gireme-

yeceklerdir. Onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete gi-

remeyecektir…” (A‘raf s. 40)

– “Sonra, şu nidâ gelir:- Onun sicilini cehennemlikler arasında

tutunuz. Bundan sonra onun rûhu fırlatılıp atılır.”

– “Allâh’a şirk koşan, gökten düşüp kuşa yem olana; rüzgârın

uzağa savurduğuna benzer.” (Hacc s. 31)

– “Böylece yuvarlanır. Sonra gelip cesede girer. Bundan son-

ra ona iki melek gelir; yanına oturarak sorarlar:

– Rabbin kimdir?- Haaa!…bilmiyorum.

– Dînin nedir?- Haa!…bilmiyorum.

– “Size gönderilen şu zât (Resûlullâh (s.a.v.)) için ne dersin?-

Haaa!… bilmiyorum. Bundan sonra şu nidâ gelir:

–  Bu  kulum  yalan  söyledi.  Onu,  ateşten  bir  döşeğe  yatırın.

Kabrine cehennemden de bir kapı açın.

Böylece, cehennemin sıcağı ve zehirli havası onu sarar. Ka-

bir onu sıkar; kaburga kemikleri birbirine girer.”

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbîhü’l Ğâfilîn Bustânü’l-Ârifîn, 34-35.s.)

 

CENNETE GİRECEK İLK ZÜMRE: HAMMÂDÛN (ÇOKÇA HAMDEDENLER)

 

Rivâyete göre Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Kıyâmet günü

“Hamdedenler kalksın” diye bir münâdî seslenir. Bu-

nun üzerine bir zümre kalkar. Onlar için bir bayrak di-

kilir  ve  bayrak  altında  Cennet’e  girerler”          buyurdu.

“Hammâdûn kimlerdir?” sorusuna, Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

“Her hâl ü kârda Allâh’a şükredenlerdir” diğer rivâyet-

te  de:  “Darlık  ve  genişlikte  şükredenlerdir”  buyurdu.

Diğer  bir  rivâyette  Resûl-i  Ekrem  (s.a.v.)  “Hamd,  Rah-

mân’ın cübbesidir” buyurmuştur.

Allâhü Te‘âlâ, Eyyûb (a.s.)’a: “Ben, velîlerime verdik-

lerime  karşılık  bir  teşekkürlerine  râzıyım”  buyurmuş-

tur. Yine Allâhü Te‘âlâ, Dâvud (a.s.)’a sabredenlerin vasfı

hakkında  şöyle  buyuruyor:  “Onların  yeri,  dârüsselâm

olan Cennet’tir. Oraya girdikleri vakit, onlara şükret-

meleri ilhâm edilir. Şükür, sözlerin en güzelidir. Onlar

şükrettikçe Ben de ni‘metimi onlara artırır ve daha zi-

yâdesini onlara gösteririm.” Altın ve gümüşü toplayıp

yığmak  hakkında  nâzil  olan  âyet-i  celile  nâzil  olduktan

sonra Hz. Ömer (r.a.): Hangi maldan servet edinelim? di-

ye  sorunca,  Resûl-i  Ekrem  (s.a.v.):  “Siz,  zikreden  dil,

şükreden  kalbe  sâhib  olunuz”  buyurdu.  Yani  servete

boş verin de şükre devam edin, buyurdu. İbn Mes‘ûd (r.a.)

de: Şükür, îmânın yarısıdır, demiştir. Yine bir hadîs-i şerîf-

te Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Sübhânallâh diyene on hase-

ne, “La ilâhe illallâh” diyene yirmi hasene, “Elhamdü-

lillâh” diyene de otuz hasene vardır” buyurmuştur. Ön-

ce takdîs, sonra tevhîd ve sonra da şükür. Şükürde, tak-

dîs ve tevhîd vardır. Diğer bir hadîs-i şerîfte:  “Zikrin ef-

dali tevhîd, duânın da en makbûlü hamdetmektir” bu-

yurdu. Yine: “Elhamdülillah demenin kat kat mükâfaa-

tı gibi, hiçbir zikrin mükâfaatı olamaz” buyurmuştur.

(İmâm-ı Gazâlî (k.s.), İhyâ-u Ulûmu’d-Dîn, 4.c., 156-158.s.)

 

 

KIYÂMET ALÂMETLERİNDEN BAZILARI

 

Hadîs-i şerîfte şöyle vârid olmuştur:

Kıyâmet alâmetlerinin ilki yer çökmeleridir, sözünün mâ-

nâsı, Hazret-i Îsâ (a.s.) yeryüzüne inip Deccal’i öldürünce

haccetmek maksadı ile Mekke’ye doğru yola çıkar. Haccını

edâ edince de Hazret-i Muhammed (s.a.v.) Efendimizi ziyâ-

ret   etmek     üzere     oradan     ayrılır.  Resûlullâh      (s.a.v.)

Efendimizin kabr-i şerîfine ulaşınca Azîz ve Celîl olan Allâh

o sırada (Yemen tarafından) güzel kokulu bir rüzgâr gönde-

rerek Hazret-i Îsâ (a.s.) ile maiyyetinde ki mü’minlerin rûh-

larını  alır.  Sonra  Hazret-i  Îsâ  (a.s.),  Peygamber  (s.a.v.)

Efendimizin (cennet) bahçesindeki kabri yanına gömülür.

Sonra insanlar (yeryüzünde) şaşkınlar, sarhoşlar olarak

kalırlar. Müslüman halkın çoğu küfre ve sapıklığa dönerler.

Küfür  ahâlisi  Müslüman  halktan  kalanları  çiğneyip  istilâ

ederler. İşte o sırada güneş battığı yerden doğar. Yine o za-

manda Kur’ân-ı Kerim insanların kalblerinden ve Mushaf-ı

Şerîf  sâhifelerinden  kaldırılır.  Sonra  (iki  cılız  bacaklı)  Ha-

beşli, Allâh’ın evine (yani Kâbe-i Şerîf’e) gelip onu taş taş

sökerek taşları denize atarlar. Ondan sonra insanlara hitâb

edip konuşan (yâhud da insanları damgalayan) Dabbetü’l-

Arz  çıkar.  Sonra  yeryüzü  ile  gökyüzü  arasındaki  boşluğu

dolduran bir duman ve bir sis gelip yeryüzünü istilâ eder.

Mü’mine gelince, bu duman ona nezleye tutulmuş gibi do-

kunur. Kâfir ile tâcirlerin ise bu sis onların burunlarından gi-

rip kulaklarını deler, nefeslerini sıkıştırıp daraltır.

Sonra Allâhü Te‘âlâ Yemen tarafından teması ipek gibi

(yumuşak)  dokunan,  kokusu  misk  kokusu  gibi  olan  ce-

nûbdan bir rüzgâr estirir de erkek kadın bütün mü’minlerin

canlarını alarak yeryüzünde şerli insanlar kalır. Erkekler ka-

dınlara doymaz, kadınlar da erkeklere doymaz olurlar. Son-

ra Allâh (c.c.) rüzgâr göndererek onları denize attırır. İşte

Kıyâmet alâmetleri hakkındaki tertîbi bir kısım ilim adamla-

rı böylece zikretmişlerdir.

(İmâm-ı Şa‘rânî, Ölüm Kıyâmet Âhiret, 518.s.)

 

 

 

MAHŞERDE HESÂBLAŞMA

Kıyâmet günü hasımlar arasında misli ile cezâlanmak

haktır. Yani, Kıyâmet günü, zulmeden kimseden sevâbları

alınıp zulüm görene verilir. Zîrâ o günde hak sâhibine hak-

kını vermek için zâlim olanın elinde para pul bulunmaz.

Eğer  zulmeden  kimsenin  sevâbı  bulunmazsa,  o  zaman

mazlûm olanın günâhlarından zâlime aktarılır. Bu husûs

câiz ve haktır. Yani, aklen ve naklen sâbit ve câizdir. Bu

husûsa inanmak vâcibdir. Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Kimin üzerinde dîn kardeşinin hakkı bulunursa, o

kimse para pul bulunmayan Kıyâmet gününden evvel

dünyâda  din  kardeşine  hakkını  helâl  ettirsin.  (Zîrâ)

âhirette  o  kimsenin  sevâbından  borcu  kadar  alınıp,

dîn kardeşine verilir. Eğer sevâbı yoksa dîn kardeşi-

nin günâhından hakkı kadar alınıp onun üzerine yük-

lenir.”

Yine  Peygamber  (s.a.v.)  Ashâb-ı  Kirâm’a  buyurdular

ki:

– Müflisin kim olduğunu biliyor musunuz?

Ashâb-ı Kirâm, “Bizde müflis olan, parası ve malı ol-

mayandır” dediler.

– Müflis öyle bir kimsedir ki, Kıyâmet günü namazı,

orucu ve sadakası ile gelir. Fakat şuna sövmüş, ona

iftirâ etmiş, diğerinin malını yemiş, başka birinin kanı-

nı akıtmış ve dövmüş olur. Bunlara kendi hasenâtın-

dan verilir. Borçlarını ödemeden hasenâtı biterse, zul-

mettiği kimselerin günâhlarından alınıp onun üzerine

yüklenir ve böylece Cehennem’e atılır.

Bu  hakkın  alınması  kullar  arasında  olduğu  gibi,  hay-

vanlar arasında da olacaktır. Allâhü Te‘âlâ boynuzsuz ko-

yunun  hakkını  boynuzlu  koyundan  alıp  sâhibine  verir.

Sonra  onlara  toprak  olun,  buyurur.  Kâfir,  zâlim  ve  fâcir

olanlar da “Ne olsaydı biz de onlar gibi toprak olsay-

dık” derler.            (Aliyyül Kârî, Fıkh-ı Ekber Şerhi, 261-262.s.)

 

 

 

 

 

 

BU ÜMMETİN EVVELİNDE ÂFİYET, SONUNDA DA FİTNE VE BELÂLAR OLACAKTIR

 

İmâm-ı Müslim’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Abdullâh bin

Amr (r.a.) şöyle demiştir:

Biz Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in maiyyetinde bir seferde bulu-

nuyorduk. Biz bir yerde konakladık. Bizden kimi çadırını dü-

zeltiyor, kimi ok atışı (ta‘limi) yapıyor, kimi de kendi yerinde

hayvanı ile meşgûl oluyordu. Derken birdenbire Resûl-i Ek-

rem (s.a.v.)’in nidâcısı:

–  Haydin namaza, diye nidâ  etti.  Biz de hemen Resûl-i

Ekrem (s.a.v.)’in yanında toplandık. Arkasından Allâh’ın Re-

sûlü (s.a.v.) şöyle buyurdu:

– Şu muhakkak ki benden önceki her peygamber üze-

rine, ümmetini onların lehine olacağını bildiği hayırlı şey-

lere delâlet etmek, aleyhlerine olacağını bildiği şeylerin

de  âkıbetinin fenâlığını haber vermesi  kesin  bir  hak ol-

muştur.  Şu  sizin  ümmetinize  gelince  onun  âfiyeti  (yani

selâmeti, istikâmeti ve birliği) evvelinde kılındı. Sonunda

da belâlar, fitneler ve hoşlanmayacağınız birçok kötü iş-

ler  isâbet  edecektir.  Arka  arkaya  öyle  fitneler  gelir  ki,

sonra gelen gittikçe daha büyük olduğu için önce geleni-

ni ince ve hafif bırakır. Fitne gelir de mü’min kul:

– İşte beni helâk edecek fitne budur, der. Sonra o fitne

açılır gider. Tekrar yine fitne gelir de bu sefer mü’min kul:

–  İşte budur, budur. Beni mahvedecek olan fitne bu-

dur, der. Artık her kim cehennemden uzaklaştırılıp cenne-

te girdirilmesini isterse ölümü kendisine, Allâh’a ve âhi-

ret gününe îmân eder halde iken gelsin ve insanlara, ken-

disine  yapılmasını  arzû  ettiği  şeyi  yapsın.  Her  kim  bir

devlet başkanına biât edip de elini onun eli üzerine koy-

muş ve kalbinin meyvesini (yani ona doğru ve hâlis bir

niyetle söz) vermişse artık gücünün yettiği derece o dev-

let reîsine itaat etsin. Eğer diğer bir zât çıkar da (devlet

başkanlığı husûsunda) devlet reîsi ile nizâlaşmaya kalkı-

şırsa ikincisinin boynunu vurunuz.

(İmâm-ı Şa‘rânî, Ölüm Kıyâmet Âhiret, 394.s.)

 

 

 

 

CENNETTE ALLÂH (C.C.)’YU GÖRMEK HAKTIR

 

İ‘tikâdî  konulardan  biri  de,  Mü’minlerin Allâhü  Te‘âlâyı

Cennette görecek olmasıdır. O yüce Cemâli gördükleri za-

man, nefisleri huzûr ve sükûn bulur ve tecelliyâtın etkisiyle

kendilerinden geçerler. O hâl öyle güzel ve lâhûtî bir hâldir

ki, ondan güzeli düşünülemez.

“Îmân edip güzel amel işleyenlere cennet ve bir de

Allâh’ın Cemâlini görmek vardır” âyet-i kerîmesinde ge-

çen  “ez-Ziyâde”  sözcüğünden  maksâd,  Allâhü  Te‘âlânın

mübârek Cemâli’nin görülmesi kasdedilmiştir.

Kezâ,  Kur’ân-ı  Kerîm’de  Hz.  Mûsâ          (a.s.)’a  hitâben:

“Sonra  beni  göreceksin”          ilâhî va‘di  buna  açık  olarak

işâret etmektedir. Mü’minlerin Cenâb-ı Hakk’ı cennette gör-

melerine dâir pek çok sahîh hadîs de vardır.

Cerîr bin Abdullâh (r.a.) diyor ki: Biz Resûlullâh (s.a.v.)

Efendimizin yanında otururken bize “Şu gökteki ayı gör-

düğünüz gibi, gelecekte Allâhü Te‘âlâ’yı göreceksiniz”

buyurdu.

Mü’minlerin  Allâhü  Te‘âlâ’yı  görmelerine  dâir  Kur’ân-ı

Kerîm’de: Nice yüzler vardır ki, o gün (Kıyâmet’te) güzelliği

ile parlar, (o yüzler) Rabblerine bakarlar. Kıyâmet gününde

birçok yüz güzeldir, kavuşacakları ni‘metleriyle birlikte Ce-

nâb-ı Hakk’ın Cemâlini görecekler. Ancak kâfirler bu ni‘met-

ten mahrûm kalacaklardır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de: Hayır

(onlar îmân etmezler) Muhakkak ki, onlar, o Kıyâmet günü

Rabblerinin rahmetinden men edilmişlerdir.

Mü’minlerin  Kıyâmet  günü  Cenâb-ı  Hakk’ın  Cemâli’ni

görecekleri, kâfirlerin ise bundan mahrûm kalacaklarına dâ-

ir Ehl-i sünnet cumhûru ittifâk etmişlerdir. Ehl-i bid‘a’nın bu-

na karşı getirdikleri delîller zayıf ve geçersizdir.

İmâm  Ebû  Hanîfe  (r.a.)  Fıkhu’l  Ekber  adlı  eserinde:

“Mü’minler cennette benzemek ve keyfiyetten münez-

zeh bir şekilde Cenâb-ı Hakk’ın Cemâlini baş gözleriyle

göreceklerdir.” buyurur.

(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 110-111.s.)

 

 

 

ŞEHÎDE YAPILAN İHSÂNLAR

Allâhü Te‘âlâ Kur’ân-ı Kerîm’de:  “Peygamberim! Allâh

yolunda  öldürülen  o  şehîdleri  sakın  ölmüştür  sanma!

Belki  onlar  Allâh’ın  kereminden  ihsân  buyurduğu  ni-

metlerle  bahtiyar  ve  mesrûr  olarak  Rabbleri  yanında

hayattadırlar. Bunlar arkalarından şehîd olarak kendile-

rine  ulaşmayan  mücâhidler  hakkında  da  “Onlara  aslâ

korku yoktur. Onlar hiç bir veçhile mahzûn da olmaya-

caklardır” diye müjdelenirler. Yine böyle, Allâh tarafın-

dan şehîdlere verilen büyük ni‘meti, bol ihsânı var. Al-

lâh mü’minlerin ecrini aslâ kayıp etmeyecek diye müj-

de alırlar.” (Âl-i İmrân s. 169-171)

Bu âyet-i celîlenin nüzûlüne sebeb: İbn-i Abbas (r.a.)’nın

rivâyetine göre Resûlullah (s.a.v.): “Ashâbım! Din kardeş-

leriniz Uhud harbinde şehîd düşünce Allâh onların rûh-

larını  yeşil  kuşlar  hâlinde  yarattığı  bir  takım  şekillere

koydu. Şimdi onlar cennet ırmaklarına varıp sulanırlar.

Cennet meyvelerinden yerler. Arşın gölgesinde asılı al-

tın kandillere konup rahat ederler. O şehîd rûhları böy-

le yiyecek ve içecek âlemini, barınacak güzel bir ferah-

lık veren bir mekânı bulunca:

“Ne olaydı din kardeşlerimiz Allâh’ın bize ihsân etti-

ği nimetleri bilseydiler. Kardeşlerimizin cihâd ve gazâ-

dan çekinmeleri ve bu mukaddes vazîfeyi başkalarına

bırakmamaları  için  bizim  hayat  ve  saâdetimizden  ha-

berdâr olmalarını çok temennî ederdik” derler.”

“Cennet kılıçların şakıyan şimşekleri altındadır.” (Bu-

hârî)  ünvanlı en yüksek bir edebî ihtişâmı hâiz olan bölümü

de,  “Cennet kılıçların gölgesi altındadır” hadîs-i şerîfin-

den mülhem olarak tasnif edilmiştir.

Abdullah ibn-i Ebî Evfâ’dan rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte

gâzîlerin  kılıçlarını  düşmana  karşı  yiğitçe  kullanmaları,

onların cennete girmelerine sebeb olduğu en veciz fakat en

geniş bir ma‘nâ ile ifâde edilmiştir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramâzanoğlu (k.s.), Musâhabe, 3.c., 148.s.)

 

 

 

 

SON NEFESTE DUÂ

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Ölüm

mü’min hakkında bir  hediyyedir. Zîrâ dünyâ hakîkatta

zindandır.  İnsan  orada  nefsinin  meşakkatleri,  onun

şehvetlerini kırmak husûsundaki riyâzatı ve şeytanı de-

fetmek  için  dâima  zahmet  içindedir.  Ölüm  ise  onun

bunlardan kurtuluşu ve istirahatıdır.”

Bir hadîs-i şerîfte buyrulmuştur ki: “Bir kimse Cenâb-ı

Allâh’a kavuşmayı severse Allâhü Te‘âlâ da onu kavuş-

turmayı sever, Allâh’a kavuşmayı kerih görürse Allâhü

Te‘âlâ da onun kavuşmasını kerih görür.” Dediler ki:

– Yâ Resûlallâh (s.a.v.) hepimiz ölümü kerîh görüyoruz.

Buyurdular ki: “Hakîkatte bu ölümü kerîh görmek de-

ğildir.  Fakat  mü’min  sekerât-ı  mevt  hâline  geldiğinde,

Allâhü Te‘âlâ’dan müjdeci bir melek Cenâb-ı Hakk’a ka-

vuşmak için gelir ki Onun için Allâhü Te‘âlâ’ya kavuş-

makdan daha sevgili; bir şey yoktur. Allâh da Ona ka-

vuşmayı sever. Muhakkak fâcir, kâfir de ölüm sekerâtı

hâlinde iken Ona azâb meleği korkutmak için gelir gö-

receği şerli azâbdan, Allâh’a kavuşmayı kötü görür. Al-

lâhü Te‘âlâ da onların kavuşmasını kötü görür.”

Allâh’ın kuluna muhabbetinin ma‘nâsı; mü’min üzerine

Cenâb-ı Hakk’ın fadlının saçılması ve ihsânıdır… Kerâheti-

nin  ma‘nâsı  ise,  Allâh’ın  kâfirleri  rahmet-i  ilâhiyyesinden

uzaklaştırma ve onlardan intikam alıp azâbını irâde buyur-

masıdır. Yûsuf (a.s.) vefâtında “Teveffenî müslimen ve el-

hıgnî bi’s-sâlihîn, Yâ Rabbi, Müslüman olduğum halde

rûhumu al ve beni sâlihlere ilhâk eyle!” (Yûsuf s. 101) diye

duâ eyledi ki kendinden sonra, mü’min olan kavmi de vefât-

ları  ânında  bu  duâya  iktidâ  etsinler…  Binâenaleyh  her

mü’minin son nefesinde bu duâya imtisâl etmesi lâzımdır.

Son nefesinde bu duâyı terk edenin imânı noksan demek-

tir. Ümmetlerin, enbiyânın zâhirlerine bakıp, nebîlerinin hâ-

line uymaları lâzımdır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Hz. Yûsuf (a.s.), 124.s.)

 

 

 

 

ASIL HAYAT ÂHİRET HAYATIDIR

 

Cenâb-ı Hakk, “(Denilecek ki) Siz bütün zevklerinizi dün-

yâ hayatınız içinde yaşayıp bitirdiniz” buyurmuştur. İbn Kesir,

İbn Âmir ve diğer kıraat imâmlarına göre, “Siz, sizin için takdir

edilen zevkleri ve rahatlıkları, dünyâda iken tastamam yaşayıp

bitirdiniz. Artık sizin için, nasîbinizi böylece tastamam bitirdikten

sonra,  geriye  hiçbir  şey  kalmamıştır”  şeklindedir.  Hz.  Ömer

(r.a.)’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “İsteseydim, sizin en iyi, en

temiz yiyip içeniniz, en güzel giyineniz olurdum. Fakat bana na-

sîb olan güzelliklerin, geriye (âhirete) bırakılmasını istedim.” Hz.

Peygamber  (s.a.v.)’in  elbiselerini,  bez  yamalık  bulamayıp,  deri

parçalarıyla  yamalarken  Ehl-i  Suffe’nin  yanına  girdiğinde,  “Bu-

gün mü daha iyisiniz, yoksa sizden birinizin (herbirinizin) sabah

bir elbise, akşam bir başka elbise giyeceği gün mü? Yine sabah

ayrı  bir  yemek,  akşam  ayrı  bir  yemek  yediği  ve  evinin,  tıpkı

Kâ‘be’nin  örtündüğü  gibi  örtüp  döşeyeceğiniz  gün  mü?”  dedi.

Ehl-i Suffe, “O gün biz daha iyi oluruz” deyince, Hz. Peygamber

(s.a.v.),  “Hayır,  hayır  bugün  daha  iyisiniz”  buyurdu.”  Bu  hadîsi

Keşşâf sâhibi nakl etmiştir.

Vâhidî şöyle der: “Sâlih kimseler, mükâfaatlarının âhirette da-

ha ileri ve mükemmel olmasını umarak, dünyâda geçim darlığı-

nı ve zühdü tercîh etmişlerdir. Fakat bu, nimetlerden istifâde et-

menin  yasak  olduğuna  delâlet  etmez.  Allâhü  Te‘âlâ,  kâfirleri,

dünyâdan istifâde edip, Allâh’a îmân ve taatta bulunmak sûretiy-

le nimet verene şükretmedikleri için kınamıştır. Ama mü’minler,

iman etmiş olması sebebiyle, ni‘met verenin şükrünü edâ etmiş-

tir. Binâenaleyh dünyâda ni‘metlerden istifâde etmesi sebebiyle

mü’min kınanmaz. Bunun delili, “De ki: Allâh’ın kulları için çı-

kardığı  zînetleri  ve  güzel-hoş  şeyleri  kim  haram  kılabilir?”

(A‘raf s. 32)  âyetidir. Evet, ni‘metlerden istifâde etmekten kaçın-

manın, daha evlâ olacağı inkâr edilemez. Çünkü nefis, ni‘metler-

den istifâdeyi alışkanlık hâline getirdiğinde, artık onlardan uzak

durması ve kendini gemlemesi zorlaşır. Bu durumda da hoş ve

güzel şeylerden istifâde etme meyli, insanı uygun olmayan şey-

leri  yapmaya  sürükler.  Böylece  bu,  birbirlerini  çeken,  birbirini

yapmaya  sevk  eden  şeyler  cinsinden  olur.  İşte  bu  sebeble  de

kul, git gide Allâh’dan uzaklaşma hâline girer.

(Tefsir-i Kebir, 20.c., 41-42.s.)

 

 

CENNET HAYATI VE CENNET EHLİNE

BAHŞEDİLEN YÜZÜKLER

İbn-i Abbas (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu-

nu  anlatıyor:  “Cennet  ehli  temiz  yüzlü  gençlerdir.  Saçları,

kaşları  ve  kirpikleri  hariç;  vücûtlarında  tüy  yoktur:  Yani;

etekleri, koltuk altları tüysüzdür. Boyları altmış arşın, Âdem

(a.s.)’ın  boyundadır.  Îsâ  (a.s.)  gibi,  otuz  üç  yaşındadırlar.

Renkleri  beyazdır.  Yeşil  giyinirler.  Onlardan  birinin  sofrası

önüne konunca, bir kuş ona döner ve şöyle söyler:

–  Ey Allâh’ın sevgili kulu, ben Selsebil suyundan içtim.

Ârş’ın altında, cennet bahçelerinde yayıldım. Şu, şu… mey-

veleri yedim.

O kuşun bir yanı pişmiş et tadını andırır; bir yanı da kı-

zarmış kebab tadı verir. Ondan dilediği kadar yer. Bu velî

kulun üzerinde yetmiş kat elbise vardır. Parmaklarında on

tane yüzük vardır. Her yüzükte bir başka yazı vardır.

Birinci yüzükte: Sabrettiğiniz için, size selâm.

İkinci yüzükte: Cennete selâmetle, emîn olarak girdi-

niz.

Üçüncü yüzükte: Bu cenneti güzel davranışlarınız se-

bebiyle size bıraktık.

Dördüncü yüzükte: Üzüntüler sizden kaldırıldı. Keder-

ler gitti.

Beşinci  yüzükte:  Sizlere  süslü,  ziynetli!  hulleler  giy-

dirdik.

Altıncı yüzükte: Sizi gözde hûrilerle birleştirdik.

Yedinci yüzükte: Sizin için nefislerin istediği, gözlerin

zevk aldığı şeyler vardır. Siz, orada ebedî kalacaksınız.

Sekizinci yüzükte:  Nebîlere, sıddîklara arkadaş oldu-

nuz.

Dokuzuncu yüzükte: Hiç ihtiyarlamayan gençler oldu-

nuz.

Onuncu yüzükte: Öyle bir menzile kondunuz ki, ora-

daki komşulardan eziyet gelmez” yazılıdır.

(Ebû Leys Semerkandî,Tenbîhü’l-Ğâfilin Bustanü’l Ârifin, 77.s.)

 

 

ASIL BERABERLİK ÂHİRETTE

Rivâyet edilir ki: Ya‘kûb (a.s.), ikiyüz râhile (hayvan, binek) ve

bütün evlâd ve ehli ile Mısır’a yaklaşınca Yûsuf (a.s.) O’nu istik-

bal eyledi. Dörtbin asker ve bütün eşrâf-ı Mısır bu istikbalde ha-

zırdı. Sahra müzeyyen bayraklarla tezyin edilmişdi. Gelenler saf

saf dizildiler.

Ya‘kûb (a.s.) sahranın atlarla ve türlü zînetlerle müzeyyen ol-

duğunu görünce te‘accüb etti. Cebrâil (a.s.), Ya‘kûb (a.s.)’a dedi

ki:

– Havaya bak, bütün melâike hazır oldular, uzun müddet

sizin iftirak hâlinizden mahzûn oldukları gibi, şimdi de bu hâ-

linize mesrûr oldular…

Sonra Ya‘kûb (a.s.) süvâri atlılara bakıp dedi ki:

– Oğlum Yûsuf nerededir? Cebrâîl (a.s.) cevâb verdi:

– O’nun başı üstünde gölgelik vardır.

Ya‘kûb (a.s.) devesinden indi, oğlu Yehûda’ya dayanarak yü-

rüdü Cebrâil (a.s.) Yûsuf (a.s.)’a dedi ki:

–  Ey  Yûsuf,  işte  baban  Ya‘kûb  senin  için  indi.  Sen  de

O’nun için hürmeten in…

Yûsuf  (a.s.)  atından  indi,  yavaş  yavaş  birbirine  yaklaşınca

Yûsuf (a.s.) babasına selâm vermek istedi. Hayır, Ya‘kûb (a.s.)’ın

sana selâm vermesi efdal ve ehakdır.

Önce Ya‘kûb (a.s.) dedi ki:

– es-Selâmü aleyke ya müzhibe’l-ahzân (hüzünler içinde va-

kitler geçiren!) Allâh’ın selâmı üzerine olsun…

Ya‘kûb ve Yûsuf (a.s.) birbirlerinin boyunlarına sarılarak sü-

rûrlarından ağladılar, bu kucaklaşmaya semâvattaki melekler de

ağladı, atlar sıçrıyarak birbirlerine karıştılar, kişnediler, melekler

hattâ tesbîh ettiler, davullar çalındı, sanki kıyâmet kopdu.

Yûsuf (a.s.) dedi ki:

– Ey baba benim için ağladın, hattâ gözünü görmez ettin.

Bilmedin mi ki, Kıyâmet gününde Cenâb-ı Allâh bizi cem‘ ede-

cek… Ya‘kûb (a.s.):

– Evet, fakat dinini kaybedip de seninle benim aramda bir mâ-

ni’in olmasından korkdum.

Kerîmü’l-Mennân olan Allâh’tan cümlemiz için îmân üzere se-

bat etmeyi ister ve temennî ederiz. (Âmin)

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Hz. Yûsuf (a.s.), 117-119.s.)

 

ÖLÜM, HER MÜSLÜMAN İÇİN BİR KEFFÂRETTİR

 

Ebû Nu‘aym, güzel ve sahîh senedle Enes (r.a.)’den rivâyet

ettiği hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz:

“Ölüm her Müslüman için bir keffârettir” buyurmuşlardır.

 

 

(Ebû Nu‘aym)

İmâm-ı Mâlik, el-Muvatta adındaki kitâbında merfû olarak ri-

vâyet ettiği hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöy-

le buyurmuşlardır:

“Allâhü Te‘âlâ, her kime bir hayır dilerse o kimseyi (bir-

takım  belâ  ve  musîbetler  sebebiyle)  bu  hayra  nâil  eyler.”

(Buhârî)

Yine kudsî bir hadîste Azîz ve Celîl olan Allâh:

“İzzet ve Celâlime yemîn ederim ki Ben, kendisine mer-

hamet etmek istediğim herhangi bir kulu, onun her işlemiş

olduğu hatâ ve günâha mukâbil onun vücûdunda bir has-

talık, yâhud âile ve çocuklar husûsunda bir belâ veya geçi-

minde bir sıkıntı ve kazancında bir darlık, hattâ onun vücû-

dundan zerre miktarlarına kadar vardırmak sûretiyle tasta-

mam bir karalık olarak verinceye kadar ona dünyâdan çı-

karmam. Eğer üzerinde herhangi bir günâh kalırsa kendisi-

ni annesinin doğurduğu gündeki gibi (günâhsız olarak) ba-

na kavuşması için ona ölümünü çetînleştiririm” buyurur. (Dî-

neverî)

Âlimler, “İşte bu Azîz ve Celîl olan Allâh’ın sevmediği müs-

lüman kimse, şu hadîsin işâretiyle bu hükme muhâliftir” dediler:

Azîz ve Celîl olan Allâhü Te‘âlâ  “İzzet ve Celâlime yemîn

olsun ki Ben, kendisine azâb etmek istediğim herhangi bir

kula da, onun işlemiş olduğu her haseneye, iyiliğe mukâbil

vücûdunda sıhhat, rızkında genişlik, geçiminde bolluk ve

nefsindeki emniyeti tastamam olarak hattâ onun zerre mik-

tarlarına ulaştırıncaya kadar vermedikçe onu dünyâdan çı-

karmam. Eğer (onun iyiliğinden karşılıksız) bir şey katarsa

onunla kendisini cehennemden koruyacak tek bir hasene-

si olmayarak rûhunun Benim tarafıma alınması için kendi-

sine ölümü kolay ve hafîf tatbîk ederim” buyurur. (Dîneverî)

(İmâm-ı Şa‘rânî, Ölüm Kıyâmet Âhiret, 36.s.)

MÜ’MİN VE KAFİR KULUN ÖLÜM ANLARI

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

– “Bir kimse Allâh’a kavuşmayı severse, Allâh da

ona kavuşmayı sever. Yine bir kimse, Allâh’a kavuş-

maktan  hoşlanmazsa,  Allâh  da  ona  kavuşmaktan

hoşlanmaz.”

Burada  muhabbetin  mânâsı  şudur:  iman  sahibinin,

artık yeni bir imanın kabul edilmediği zaman olan, can

çekişme  hâline  geldiğinde,  Allâh’ın  hoşnutluğunu  ve

mükâfat olarak cenneti bulmasıdır.

Durum böyle olunca, o kimseye ölüm hayattan daha

tatlı gelir.

Bu husûsta, Allâh’ın kulunu sevmesi ise, feyzini, faz-

lını ve bol ihsânını o kula yağdırması mânâsına gelir.

Kulun O’na kavuşmayı sevmemesi ise şöyle açıkla-

nabilir:  Kâfir  kul,  ölüm  anında,  kendisi  için  hazırlanan

cezayı  görünce  ağlamaya  başlar.  Ölümden  ve  âhirete

gitmekten hoşlanmaz.

Bu hadîsi dinleyen bir sahâbî sordu:

– Yâ Resûlallâh! Hepimiz ölümü sevmeyiz; durumu-

muz ne olacak? Resûlullâh (s.a.v.) bunun üzerine şöyle

buyurdu:

– “Bu  dediğiniz,  anlatılmak  istenen  sevmemek

değildir. Şöyle ki: Mü’min ölüm döşeğinde iken Al-

lâh’tan müjdeci gelir. Dönüşünde götüreceği iyiliği

de getirir. Bu hâli gören mü’mln için, Allâh’a kavuş-

maktan daha sevimli bir şey yoktur. Bu durumda Al-

lâhü Te‘âlâ ise, ona kavuşmayı sever.

Keza, kâfir ve günâhkâra da ölüm meleği kötülü-

ğünü  alarak,  korkutucu  vasfında  geldiği  zaman,

onun için Allâh’a kavuşmak kadar ağır gelen bir şey

olmaz. Allâhü Te‘âlâ da ona kavuşmayı sevmez.”

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbîhü’l Ğâfilîn Bustânü’l-Ârifîn, 20-21.s.)

 

VAİZ OLARAK ÖLÜM YETER

 

Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “- Sizden hiç kimse,

kendine gelen bir musibetten dolayı ölümü temenni et-

mesin, ancak, Allâhım, hayat benim için hayırlı olduğu

sürece beni yaşat, ölüm hayırlı ise benim canımı al,

desin.”

Sehl b. Abdullâh et-Tüsterî (k.s.) demiştir ki: – Ölümü

ancak üç kimse temenni eder: Ölümden sonrasını bilme-

yen adam, Allâh (c.c.)’ün kaderinden kaçan adam ve bir

de Allâh’a kavuşmayı seven âşık. Şunu iyi bil ki, ölüm, bü-

yük bir musîbet, büyük bir belâdır. Bundan daha büyüğü,

ondan gaflet, onu hatırlamaktan yüz çevirmektir, onu az

düşünmek ve onun için çalışmamaktır. Zira, düşünmek is-

teyen için ibret vardır. Nitekim: “Vaiz olarak ölüm yeter” de-

nilmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.): “- Lezzetleri yok eden

ölümü çok anın” buyurmuştur.

“Habîbim de ki: “Kim Cebrail’e düşman olur-

sa (kahrolsun). Çünkü kendinden evvelki kitapları

tasdîk edici ve mü’minler için mahza hidâyet ve müj-

de olanKur’ân’ı Allâh’ın izni ile Senin kalbin üzere o

indirdi. Kim Allâh’a, meleklerine, peygamberlerine,

Cebrail’e, Mikâil’e düşman olursa şüphesiz Allâh da

o kâfirlerin düşmanıdır. And olsun biz sana apaçık

âyetler indirdik. Onları fâsıklardan başkası inkâr et-

mez.” (Bakara s. 97-99)

“Onlar ne zaman bir ahd ile bağlandılarsa içlerin-

den bir güruh onu bozup dağıtıvermişdir. Hayır onların

bir çoğu ahde sâdık kalmak gerektiğine îman etmez-

ler. Onlar ne zaman Allâh katından yanlarındaki kitabı

tasdîk edici bir peygamber geldiyse kendilerine kitap

verilen o kimselerden bir güruh sanki hakikati bilmi-

yorlarmış gibi Allâh’ın kitabını sırtlarının arkasına at-

mış, yani ondan yüz çevirmişlerdir.” (Bakara s. 100-101)

( Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Bakara Sûresi Tefsiri, s.161-162)

 

 

SORGUSUZ CEHENNEME ATILACAKLAR VE

HESAPSIZ CENNETE GİRECEKLER

 

Cehennemden deve boynu büyüklüğünden bir ateş çı-

kar ve mahşer halkına gelir. Onun, gören iki gözü ve fasih

lisânı vardır.

-Ben üç sınıfa vekil kılındım, her inatçı zalime der ve su-

sam tanesini kuşun topladığı gibi onları safların arasından

toplar, onları Cehenneme atar. Sonra ikinci olarak çıkar ve:

-Ben Allah ve rasülüne eziyet edenlere vekil kılındım

der, saflar arasından onları toplar. Cehenneme atar. Sonra

üçüncü olarak çıkar ve

-Ben resim ve (heykel şeklinde) sûret yapanlara vekil kı-

lındım der, saflar arasından onları toparlar ve Cehenneme

atar. Bu üç sınıf yerlerini aldıktan sonra amel sayfaları açı-

lır, mîzân kurulur ve mahlukât hesaba çağrılır. (Hopalı Osman

Efendi, Dürretül Nasihin s. 223)

Hesapsız Cennete Girecekler

Buhâri ile İmâm Ahmed’in ve Kurtubi, Sa’lebi, ve Bahru’l

Medîd tefsirlerinin beyanına göre şu kimseler hesapsız

cennete girecektir: rükye yapmayanlar, hiçbir şeyi uğursuz

kabul etmeyenler, (nazarlık için) dağlama yapmayanlar,

Rablerine tevekkül edenler,  hayırda öne geçenler,  insan-

ları bağışlayan ve affedenler, sabredenler, Allah tarafından

hesaba çekilmeden önce öz eleştiri yapıp nefislerini hesa-

ba çekenler, inanarak sevabını Allâh’tan bekleyerek; mah-

lukatın faydası için ıssız çölde su kuyusu yaptıranlar.

İhvana (mü’min kardeşlerine) ta’zîm eden,  Ebrâr (iyi

insanlara) saygı gösteren ve onları yücelten,  Hayırlılara

saygı gösteren,  Komşularına (ve akrabalarına) sıla rahm

eden,

Fâcirlerle düşüp kalkmayan kimse, Hesapsız ve azap-

sız olarak cennette girer

İslâm ile hidâyet bulup; Allâhü Teâlâ Hazretlerinin kendi-

sine verdiğine kanaat eden hesapsız cennette girer.

Yalan söylemeyi terk eden hesapsız olarak cennette girer.

(Ömer Faruk Hilmi, Sâlihlerin Menkıbeleri, c. 10 s. 687,715)

 

SIRAT KÖPRÜSÜNÜN AŞAMALARI

 

Hadîs-i şerîflerde şöyle buyruluyor:

“Kıyâmet gününde cehennemin üzerine Sırat köprüsü

kurulur. Bu köprüde kaypak yerler, ayakların kayıp sâbit

kalamayacağı kısımlar, kapanlar, demirden kelepçeler,

dikene benzer kılçıklar vardır. İmanlı kişiler, amellerine göre,

göz açıp kapamadan, ya şimşek gibi, ya hızla uçan bir kuş

gibi, ya iyi koşan asil bir at hızıyla geçer giderler. Böylece

bir Müslüman ya hiç zarar görmeden veya yara bere içinde

geçip kurtulur. Yâhut feci şekilde cehennem ateşine düşer.”

(Buhârî, Müslim)

Sırat köprüsü yedi duraktır. Kula yedi yerde, yedi şeyden

sual edilecektir. Birinci durakta; imandan sorulacaktır. İmanı

doğru ise birinci duraktan geçecek, doğru değilse, cehenneme

düşecektir.

İkinci durakta; namazdan sorulacaktır. Hadîs-i şerîflerde

buyruldu ki: “Namaz, Allâh Teâlâ’nın hoşnut olduğu bütün

amellerin en fazîletlisidir. Kabirde ışık, Sırat köprüsünü

yıldırım gibi geçiricidir.” Üçüncü durakta, zekâttan, Dördüncü

durakta, oruçtan, Beşinci durakta, hacdan, Altıncı durakta, kul

hakkı, ana-baba hakkı ve akrabâyı gözetip gözetmediğinden,

Yedinci durakta, gusledip etmediğinden sorulacaktır.

Sırat köprüsünü geçtikten sonra, her peygamberin kendilerine

mahsus havzı etrâfında, o peygamberlerin ümmetleri toplanırlar.

Efendimiz (s.a.v.); “Her Peygamberin bir havzı vardır. Üm-

meti oraya su almaya gelir.” buyurmuştur. Efendimiz (s.a.v.)’e

mahsus havz da “Havz-ı Kevser”dir. Ümmetine kâselerle onun

suyundan içirecektir. Efendimiz (s.a.v.) Havz-ı Kevser hakkında;

“Havz-ı Kevser’im bir aylık mesâfe genişliğindedir. Suyu

sütten daha beyaz, kokusu miskten daha güzel, kâseleri

gökteki yıldızlar kadardır. Ondan bir defa içen, sonsuza ka-

dar susuzluk hissetmez.” buyurmuşlardır.

Mü’minler Havz-ı Kevser’den içtikten sonra cennet libasları

giyer ve Cenâb-ı Hakk’ın lütfu, Habîbi (s.a.v.)’in şefâatiyle cen-

nete girerler.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler 3, s.181)

 

NASIL ÖLÜRSENİZ ÖYLE DİRİLTİLİRSİNİZ

 

Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

Her bir kul hangi hal üzere vefat etti ise o hal üzere

diriltilir. (Müslim)

Diğer bir hadis-i şerifte: Her kim sarhoş olarak ölür-

se muhakkak o zât ölüm meleğini sarhoş olarak mü-

şahede edecek, (kabrinde) Münker ile Nekir’i yani sual

meleklerini sarhoş olarak görecek ve kıyamet gününde

cehennemin ortasındaki sekran denilen ve içinde ak-

makta olan kanlı su olup ondan başka hiçbir yiyeceği

içeceği bulunmayan çukura sarhoş olarak gönderile-

cek, buyurulmuştur.  (Feyzü’l Kadir)

Başka bir hadis-i şerifte: İhramlı halde bulunan bir zâtı

kendi devesi (düşürüp) boynunu kırmış ve o da derhal öl-

müştü. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz:

Onu su ve sidr ile yıkayınız. Ve kendini iki ihram

havlusu içine kefenleyiniz. Kendisine hiçbir koku sür-

meyiniz. Ve başına da bez sarmayınız. Çünkü o kıyamet

gününde (Lebbeyk Allâhumme lebbeyk diyerek) telbiye

edici olduğu halde diriltilecek, buyurmuştur (Müslim).

İbni Abbas (r.a.): Faiz parası yiyenler mahşerde ancak

kendisini şeytânın çarptığı mecnun kimselerin kalktığı

gibi (yerlerinden) kalkarlar (Bakara s. 275), âyeti  hakkında:

Bunun mânâsı, onlar mahşerde kabirlerinden muhakkak

onların herhangi biri ile birlikte kendisini boğmakta olan bir

şeytân musallat olarak kalkar, diye tefsir ederlerdi.

Bir kısım ilim adamları, «Muhakkak -ki faiz parası yiyen-

lerin karınlarında bu para artar da kabirlerinden kalktıkla-

rında karınları kendilerine ağır gelir ve karınlarının büyük

olması ve kendilerine ağır gelmesi dolayısıyla kalkarlar

fakat hemen düşerler, işte Allah Teâlâ, mahşer halkı onları

tanısınlar diye faiz parası yiyenlere bunu bir alâmet, bir ni-

şan kıldı» dediler.

(İmâm Şarani, Ölüm Kıyâmet Ahiret, s.141-142)

 

KIYÂMET GÜNÜNDE KURTULMA ÜMİDİ

OLMAYANLAR

 

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i sevenin, O’nun Ehl-i

beytini ve Eshâbını, ya’nî arkadaşlarını da sevmesi

lâzımdır. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:

– Sırât köprüsünden ayakları kaymadan geçenler,

Ehl-i beytimi ve Eshâbımı çok sevenlerdir.

– Eshâbıma dil uzâtmakta, Allâhu teâlâdan kor-

kunuz! Benden sonra onları kötü niyetlerinize hedef

tutmayınız! Nefsinize uyup, kin bağlamayınız! Onları

sevenler, beni sevdikleri için severler. Onları sevme-

yenler, beni sevmedikleri için sevmezler. Onlara el

ile, dil ile eziyet edenler, onları gücendirenler, Allâhu

teâlâya eziyet etmiş olurlar ki, bunun da muâhezesi,

ibret cezâsı gecikmez, verilir.

– Allâhu teâlânın, meleklerin ve bütün insanların

la’neti, Eshâbıma kötü söz söyleyenin, üzerine olsun!

Kıyâmette Allâhu teâlâ, böyle kimselerin farzlarını da,

nâfile ibâdetlerini de kabûl etmez!

– Kıyâmette, insanların hepsinin kurtulma ümidi var-

dır. Eshâbıma sövenler bunlardan müstesnâdır. Onlara

Kıyâmet halkı da la’net eder.

Eshâb-ı kirâm, seçilmiş insanlardı. Üstünlükleri diğer üm-

metlerden çok fazlaydı. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:

– Allâhu teâlâ, beni bütün insanlar arasından ayırıp

seçti. Bana eshâb ve akrabâ olarak en iyi insanları seç-

  1. Bunlardan sonra, birçok kimse gelir ki, eshâbıma

ve akrabâma dil uzâtırlar. Onlara yakışmıyan iftirâlar

söyleyerek, kötülemeye uğraşırlar. Böyle kimselerle

oturmayınız! Birlikte yiyip içmeyiniz! Bunlardan kız

alıp vermeyiniz.

Eshâb-ı kirâmın her birinin ismini hürmetle, saygı ile

söylemelidir. Birinin adı söylenince “radıyallahü anh= Allah

ondan râzı olsun” denir. İkisi için “radıyallahü anhümâ=

Allâhu teâlâ o ikisinden râzı olsun” Birkaçı veya hepsi söy-

lenince “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn” veya kısaca

“radıyallahü anhüm Allah onların hepsinden râzı olsun”

denir.                       (Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahâbe)

 

 

 

 

İMANSIZ ÖLME SEBEPLERİ

 

Herkesin korktuğu kötü son, ölüm zamanında imanın

alınması, yani imansız gitmektir. Bunun birçok sebepleri

vardır. Bunlardan iki tanesi:

1- Bozuk bir bid’ate inanmak ve ömrünü bu inanç üze-

re geçirmek. Böyleleri yanlış yolda olabileceklerini düşün-

mezler. Ölüm yaklaştığında gözleri açılıp gerçeği anlayın-

ca, diğer inançlarına bile şüpheye düşebilir. Zira inancına

güveni kalmaz. Saf inanca sahip olanlarla,Kur’ân ve

hadisin bildirdiği gibi zahirde Müslüman olanlar son ne-

feste imansız gitmekten güven içindedirler. Bunun için,

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “İhtiyar kadınların

dinini alın. Cennetliklerin çoğu saf olanlardır.”

Bunun için geçmiş büyükler kelam ilmini ve eşyanın

hakikatini araştırmayı yasaklamışlardır. Zira bunları ba-

şaramayanların, çabuk bid’at çamuruna saplanacaklarını

bilmişlerdir.

2- İmanın alınmasının ikinci sebebi, aslında imanının

zayıf olması, dünya sevgisine fazla kapıldığı için, Allah

sevgisinin mağlup olmasıdır. Ölüm zamanında ondan ar-

zuların lezzeti alınarak zorda dünyadan çıkarılıp isteme-

diği yere götürülmesini hoş görmez ve o zayıf olan Allah

sevgisi tamamıyla yok olur. Onun için şehitlik derecesi

yüksektir. Zira o anda dünyayı unutmuş, kalbini sadece

Allah sevgisi kaplamış, ölmeye hazırdır. Böyle bir ölüm

büyük bir kazançtır.

Kötü sondan uzak olmak isteyen şunlara dikkat etme-

lidir:

  1. a) Bid’at’ten uzak olmalıdır.

b)Kur’ân ve hadise kesin olarak inanmalı, anlamadığı

şeyler olsa bile inançsızlık göstermemelidir.

  1. c) Dünya sevgisini azaltıp, Allah sevgisini çoğaltmaya

çalışmalıdır. Bu şeriata uymakla olur.

  1. d) Dünyayı sevenlerle değil, Allah’ı sevenlerle kalkıp

oturmalıdır.

(İmâm Gazâli, Kimya-ı Saadet, s.559)

 

SON NEFESTE BİZLERİ BEKLEYENLER

 

Ruh aşağıdan yukarı çıkarak boğazda beklediği sırada

ona fitneler arzolunur. Şöyle ki: iblis, bilhassa bu haldeki in-

sanın yanında yardımcılarını oturtup bu zâtın aleyhine me-

mur ederek kullanır. Şeytanın yardımcıları olan şeytânlar,

kişinin yanına gelirler. Halbuki bu zât, o çok şiddetli ve akıllı

insanların (bile) akıllarının sarsıldığı feci korku halinde bu-

lunur. Şeytanlar bu kimseye, baba, ana, erkek kardeş kız

kardeş, yakın akraba ve dostları gibi dünyada kendini sevip

nasihat edenlerden ölmüş bulunan kimselerin suretine gire-

rek ona gözükürler ve kendisine:

—Ey filanca sen ölüyorsun. Biz ise senin bu halini geçir-

miş vaziyetteyiz. Binaenaleyh sen (fırsatı kaçırma) Yahudi

olarak öl. Çünkü Allah katında makbul olan din odur, diye

şaşırtmak isterler. Eğer o kimse bu şeytânlara karşı daya-

tarak onlardan yüzünü çevirirse bu sefer yanına başka bir

şeytân güruhu gelir ve ona:

—Sen Hıristiyan olarak öl. Çünkü hıristiyanlık Mesih

(Îsâ’nın) dinidir. Onunla  Allah Taâlâ Musa’nın dinini nesh

etmiştir, diyerek her milletin   (küfür)  itikadını ona zikre-

derler.

Velhâsıl Allah Taâlâ’nın, «Rabbimiz! Bizi doğru yola

erdirdikten sonra kalblerimizi eğriltme, katından bize

rahmet bağışla; şüphesiz Sen sonsuz bağışta bulunan-

sın.» (Al-i İmran s. 8), diye buyurduğu sözü gereğince hak ve

doğru yoldan ayırmak istediği kimseyi şaşırtarak  (hak din-

den)  ayırır.

Allah Teâlâ kulunu hayır yolda, hidâyette sabit kılmayı

istediği zaman o kulun yanına Cebrail ile birlikte rahmet

melekleri gelirler de yanına şeytânları kovarlar ve hastanın

yüzünü de mesh ederek üzüntüyü giderirler. İşte o sırada

şüphesiz ki Aziz ve Celil olan Allah tarafından hastaya ge-

len müjdeden dolayı o kimse gülümser.

(İmâm Şarani, Ölüm Kıyâmet Ahiret, s. 44)

 

ÖLEN SÂLİH BİR KİMSE OLSA BİLE

KABRİN ONU SIKMASI

 

İmâm Nesei’nin rivâyet ettiği hadiste Peygamber (s.a.v.)

Efendimiz, Sa’d bin Muaz hakkında şöyle buyurmuştur:

“İşte (vefatı sırasında) Allah’ın Arşı onun için (sevin-

cinden)’ sarsıldığı kişi budur. Ona gök kapıları açıldı

ve onun cenazesine yetmiş bin melek hazır bulundular.

Vallahi Sa’d’ı kabir bir kez sıktı da sonra onu serbest

bıraktı.”

Hafız Ebû Nuaym şöyle rivâyet etmiştir:

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Esed kızı (Hz. Ali’nin

annesi) Fâtıma (r.anha)’nın cenazesini teşyi ederken

Allah’ın Resûlü tabutu bazen taşır, bazen arkaya kalır, ba-

zen de öne geçerdi. Sonra (Efendimiz) Fâtıma’nın kabrine

inerek (mübarek) gömleğini çıkardı ve onun kabrine yatıp

uzandıktan sonra çıktı. Oradakiler Allah’ın Resûlünden,

gömleğini çıkarıp Fâtıma binti Esed’in kabrinin içine yatma-

sından sordular. Resûl-i Ekrem Efendimiz cevaben:

«Ben, inşallah Fâtıma’ya ebedî olarak (cehennem)

ateşinin dokunmamasını ve kabrinin ona karşı geniş

olmasını istedim ve Esed kızı Fâtıma’dan başka hiçbir

kimse kabir sıkmasından muaf tutulmadı», buyurdu. Bu-

nun üzerine oradakilerden biri tarafından: Yâ Resûlallah,

oğlun Kasım da mı kurtulmadı? diye sorulunca Allah’ın

Resûlü “Onlardan daha küçük (olarak ölen oğlum) İbrahim

de kurtulamadı”, buyurmuştur.

Efendimiz (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu Abdullah bin

Şihhir’in oğlu Yezid (r.a.) rivâyet etmiştir:“Her kim ölüm

hastalığında Kul hüvellahü Ehad sûresini okursa kab-

rinde sual sorulmaz, kabir sıkmasından emin olur ve

kıyamet günü sırat köprüsünden geçirip cennete varın-

caya kadar melekler onu ellerinde taşırlar”.

Böyle büyük zâtlar kabir sıkmasından kurtulamıyorsa

bizlerin hali nice olur…Kabir azâbından bizleri muhafaza

etmesini Allahû Teâla’nın fazlından isteriz. Amin…

(İmâm Şa’rani, Ölüm  Kıyâmet  Ahiret ve  Ahirzaman Alâmetleri, s.101-103)

 

ÂHİR ZAMANI ANLATAN HADİS-İ ŞERİFLER

 

‘‘İnsanlar üzerine bir zaman gelir ki; mescidlerde

toplanır ve namaz kılarlar, ancak içlerinde mü’min bu-

lunmaz.’’ (Hâkim- İbni Ömer’ (r.a.)’den)

‘‘Muhakkak ki Allâhu Teâlâ İlmi, kullarından söküp

almak sureti ile kabz etmez. Lâkin ilmi, âlimleri kabz

ederek alır. Âlim kalmayınca da insanlar cahilleri baş

edinirler, sonrada onlara sorular sorarlar. Onlarda ilim-

sizce fetvalar vererek hem saparlar, hemde saptırırlar.’’

(Buhâri, Müslim, Tirmizi – Abdullah ibni Amr İbn-ul As’dan r.a)

‘‘Ümmetim onbeş hasleti yaptığı zaman belalar

üzerlerine iner.’’

– Bunlar nedir Ya Rasulallah ?

Kazanç (kar) belirli kişilerin elinde olduğu, emane-

tin ganimet sayıldığı, zekatın zarar-ziyan kabul edildiği,

adamın hanımına itaat edip, annesine isyân ettiği, ar-

kadaşalarına iyilik edip, babasına eziyet ettiği, mescit-

lerde seslerin yükseltildiği, halkın idarecilerinin onların

en rezilleri olduğu, şerrinden korkulduğu için kişiye

hürmet edildiği, içkilerin içildiği, İpeklerin giyildiği, ka-

dın şarkıcılar-çengiler ve çalgılar edinildiği, ümmetin

sonrakileri evvelkileri lanetlediği zaman kızıl bir rüzgar,

yere batmalar ve mesh (maymun ve domuz suretine

dönmeler) beklesinler. (Tirmizî-Beyhakî)

Ümmetimin son zamanlarında bir takım topluluklar

gelecek. Mescidlerini süsleyecekler, kalplerini ise ha-

rap bırakacaklar. Elbiselerini korudukları kadar dinle-

rini korumayacak, dünyası selâmet bulduğu zaman din

işlerine aldırış etmiyecekler. (Hâkim – İbni Abbas’dan r.a)

Bu ümmet şarabı nebiz, faizi alışveriş, rüşveti he-

diyye adı altında helal saydıkları ve zekat ilede ticâret

yaptıkları zaman, işte bu yaptıkları onların helakları ola-

caktır. (Deylemî – Huzeyfe’den r.a)

Sizin İçin altı şeyden korkuyorum; Ahmakların ida-

reci olması, (haksız yere) kan dökülmesi, hükmün satın

alınması, sıla-i rahimin kesilmesi,Kur’ânı Kerimin şarkı

gibi söylenip bundan haz duyulması, polislerin çoğal-

ması. (Taberânî- Ahmed İbni Hanbel- Sahih)

 

 

 

 

MÎZAN NEDİR?

 

Hz. Aişe (r.anhâ) rüyâsında kıyâmetin koptuğunu, in-

sanların mahşer yerinde toplandıklarını, aralarında bir ka-

dının amelinin tartılırken, Uhud dağından da ağır bir ameli-

nin bulunduğunu gördü. Hz. Aişe (r.anhâ) o kadını tanırdı.

Uyanınca, o kadını çağırttı ve amelinin ne olduğunu sordu.

Kadın söylemekten çekindi fakat Hz. Aişe (r.anhâ) ısrar

edince, kadın; “Şu yedi husus ile amel etmeğe çok dikkat

ederdim” dedi:

1- Kendimi korudum. Hiçbir zaman beni mahremimden

başkası görmedi.

2- Benden bir şey isteyen dilenciyi, elimde bir şey olun-

ca boş çevirmedim.

3- Hiçbir zaman yalnız başıma yemek yemedim.

4- Ezan okunmadan önce namaza hazırlandım.

5- Müezzin ezan okuyunca, onun söylediklerini ben de

söyledim.

6- İstişâre etmeden, danışmadan birşey yapmadım.

7- Akrabâmdan benden alâkayı kesmiş olanı ben ara-

dım, ziyâret ettim.”

Bunun üzerine Hz. Aişe (r.anhâ); “Senin mîzânın işte

bununla ağır oldu.” buyurdu. (Ravzâtü’l-ulemâ)

Mîzân; ölümden sonra mahşerde hesap görülürken her-

kesin amellerinin tartılacağı ilâhî terâzidir. Amellerin mîzânı

doldurması, ağır gelmesi bizim bildiğimiz mânâda doldur-

mak (veya ağır gelmek) değildir. Hakk Teâlâ Hazretleri’nin

yarattığı ve yarın mahşer sabahı görülecek bir ölçü âletidir,

keyfiyeti meçhuldür.

Hakk Teâlâ Hazretleri mîzân hakkında şöyle buyurmuş-

tur: “Biz ise, kıyâmet günü için dürüst terâziler koyarız;

hiçbir kimseye zerre kadar zulmedilmez;bir hardal ta-

nesi ağırlığınca da olsa, onu getirir koruz. Hesap gören

olarak da Biz yeteriz.” (Enbiya s. 47) “O gün (amelleri tar-

tacak) terâzi haktır. Kimin (sevap) tartıları ağır gelirse,

işte onlar kurtulanlardır.” (A’râf s. 8)

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler 3, s.178)

 

ÖLÜMÜ HATIRLAMAK VE İBRET ALMANIN EN KOLAY YOLU

 

Kabirlerin ziyareti, ölümü hatırlamak ve ibret almak için

müstehabdır.Kabir ziyareti hakkında müstehab olan, ziyaretçi

yüzünü ölünün yüzüne, sırtını kıbleye çevirip ölüye selâm ver-

mesi, kabre dokunmaması ve öpmemesidir; zira kabri sıvazla-

mak ve öpmek hristiyanların âdetindendir. (Kabirler üzerinde

secde etmek veya kabre karşı secde etmek çirkin bir bid’attır.)

Muhammed b. Ahmed el-Mervezî şöyle diyor: Ahmed b.

Hanbel’in şöyle dediğini duydum: ‘Kabristana girdiğinizde

Fâtihâ Felak Nas ve İhlâs surelerini okuyunuz. Onun sevabını

ölülere hediye ediniz, o sevap onlara vâsıl olur!

Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: ‘‘Ölü kabrinde,

boğulurken yardım isteyen bir adam gibidir. Ölü, babasın-

dan veya kardeşinden veya herhangi bir dostundan gelen

duâyı bekler. Ona duâ geldi mi, onun için dünya ve dünya-

nın içindeki şeylerden daha sevimli olur. Muhakkak ki ölü-

ler için dirilerin hediyeleri duâ ve istiğfardır.’’ (Tirmizi, Müslim)

Seleften biri şöyle anlatıyor: Bir kardeşim öldü. Onu

rüyada gördüm ve ‘Kabrine konulduğun an halin nasıl

oldu?’ dedim. Dedi ki: ‘Bana biri ateşten bir kıvılcımla gel

  1. Eğer bir duâcı bana duâ etmeseydi, zannederim ki o

ateşle bana vuracaktı!’

Bişar b. Galip en-Necranî şöyle diyor: Âbide olan Rabiat’ul-

Adeviyye Hazretleri’ni rüyamda gördüm. Ona çok duâ eder-

dim. Bana dedi ki:

– Ey Bişar b. Galib! Hediyelerin bize nurdan yapılmış

tabaklar üzerinde ipekli mendillerle örtülü olarak gelir.

– Bu nasıl olur?

– Diri mü’minlerin duâsı böyledir! Diri mü’minler, ölü-

ler için duâ ettiklerinde duâları kabul olunursa, o duâ nur

tabaklarına konur. İpekli mendillerle kapatılır. Sonra ölüye

getirilir ve ona denilir ki: ‘Bu falan adamdan sana hedi-

yedir!

Bu nedenle defnedildikten sonra ölüye telkin ve duâ etmek

(Fatiha okumak) müstehabdır.

(İmam Gazali, İhya-u Ulumuddin c. 4, Ölüm ve Sonrası Bölümü)

 

SIRATTAN NASIL GEÇECEĞİMİZİ DÜŞÜNDÜK MÜ?

 

Sıratın hak ve gerçek olduğu Peygamberimiz (s.a.v.)’in

bize tebliğ ettiği, inanç esaslarından biridir. Sırat, cehenne-

min üzerine kurulmuş kıldan ince, kılıçtan keskin bir köprü-

dür. Orada vazifeli meleklerin ellerinde demirden kancalar

ve çengeller vardır. Melekler, günahlarından dolayı cehen-

neme atılmalarına karar verilen kimseleri kanca ve çengel-

lerle tutup alırlar.

Herkesin sıratı geçişi ameline göre olacağından dolayı,

sırattan geçenlerin dereceleri ise farklı farklıdır: Kimisi yıl-

dırım gibi, kimisi rüzgâr gibi, kimisi koşan at gibi, kimisi yü-

rüyerek, kimisi de karınca gibi geçer. Sırat üzerinde 7 durak

(sorgu ve hesap verme yeri) vardır: Birincisinde kişi Allah

(c.c.)’ya imandan hesaba çekilir, ikincisinde 5 vakit namaz-

dan hesaba çekilir, üçüncüsünde oruçtan hesaba çekilir,

dördüncüsünde zekâttan hesaba çekilir, beşincisinde hac-

tan hesaba çekilir, altıncısında abdest ve gusülden hesa-

ba çekilir, yedincisinde insanlara zulümden hesaba çekilir.

Bunların sorguları teker teker olur ve hesabını verebilir ve

kurtulursa ileriye gönderilir, vermezse cehenneme atılır.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurur: “Üm-

metimden bir kimse var ki, o sırat köprüsünün üzerinde

yürürken bazen (ayakta) yürür, bazen ayağı takılıp yere

kapanır, bazen sürünerek yürür, bazen de emekleyerek

yürür. Derken (vaktiyle) bana okuduğu salât ve selâmı

yanına gelerek elinden tutarak onu sırat köprüsünden

geçirinceye kadar refâkat eder.” (Tirmizi)

Âhiretde cezası en şiddetli suç zulümdür. Zâlimler kı-

yamet günü karanlıklar içinde olacaklardır. Üzerinde bir

rnüslümanın kul hakkı olduğu halde âhirete gidenin hesabı

çok zor olacaktır. Ondan daha zor olanı kâfir hakkı; kâfir

hakkından daha zor olan ise hayvan hakkıdır. Çünkü hay-

vanla konuşmak mümkün olmadığı için onunla helâlleşmek

imkanı da yoktur.

(Üç Boyutuyla İslam, Muhammed Alaadin, s.900;

İmam Şarani Ölüm Kıyamet Ahiret s.16)

 

KIYAMET GÜNÜNE HAZIRLIKLI OLMAK

 

Sallâllahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in bizlere va-

siyetlerinden birinde de, kıyamet gününün dehşetinden

korunmak için, güzel amel ve davranışlarımızla hazırlıklı

olmamız, İlâhî buyrukları eksiksiz yerine getirerek, yasak-

lananlardan tamamiyle uzaklaşmamız, bunları yaparken

yalnızca Allah (c.c.)’ya güvenmemiz, isteyerek veya iste-

meyerek işlediğimiz günahlara bir hazırlık olmak üzere tev-

be ve istiğfarda bulunmamız buyurulmaktadır.

Herhangi bir kimse kendisini yorarak olanca güç ve

tâkatıyla Allah (c.c.)’ya itaate çalışmışsa o kimse kıyamet

gününde az ter dökecektir, insanlar kıyamet gününde dö-

kecekleri terler içinde yüzeceklerdir. Fazla terleyenler,

dünyadayken kendisini yormayıp (Allah (c.c.)’nun kendisini

zengin ettiği hususlarda) cimri olanlardır. Bunlar dünyada

bulundukları sırada az ter döken kimselerdir.

Fakir ve miskinleri doyurup içirenlere Hak Taâlâ kıyamet

gününde açlık ve susuzluklarını az bir şekilde duyuracaktır.

Keza, cehennem üzerinde kurulu olan sırat köprüsündeki

yürüyüşleri de, insanın dünyada iken, temiz şeriatın hüküm

ve doğrultusunda yürüyüp yürümediğine göre olacaktır.

Dünyada ayağını şeriat yolundan kaydıranların ve tevbeleri

Hak Taâlâ katında kabul edilmeyenlerin şeriat köprüsün-

den geçerlerken ayakları kayacaktır. Bu kayma esnasında

kimisi ateşe düşmeden çengellere takılır şefaatle kurtulur,

kimisi de doğrudan ateşe düşer.

Özellikle zina edenler, içki içenler, namazlarını bıra-

kanlar, bilerek açların karınlarını doyurmayanlar, Allah

(c.c.)’nun yasaklarına karşı çıkanlar, bu ve buna benzer

amellerde bulunanlar, mü’min kullarının şerefini lekeleyip

ırzına geçenler bu ateş denizine dalacaklardır.

Sırat köprüsünden geçenlerin bu köprü üzerindeki du-

rumları, hızlı veya yavaş mı geçecekleri, düşüp kalkmaları,

bütün hareketleri dünya hayatında Allah (c.c.)’ya göster-

dikleri tâatları ölçüsünde olacaktır. Dünya hayatında şer’î

ilimlerden öğrendikleri ölçüde ve tam bir olgunluk ve doğru-

lukta bulunanlar Allah (c.c.)’nun havuzundan su içecekler,

susuzluklarını böylece gidereceklerdir. Ey kardeşim, artık

kendi durumunu Kıyamet gününün dehşet ve önemine

göre teraziye vurarak ölçmeye bak.

(İmam Şârâni, Büyük Ahidler, s.719)

 

İMANSIZ ÖLMEYE SEBEP OLAN AMELLER

 

FudayI bin İyâz (rh.a.) Hazretleri’nin talebelerinden

birinin ölümü hazır olduğunda, Fudayl (rh.a.) Hazretleri,

onun yanına girdi. Başı ucunda oturdu. Yasin Sûresi oku-

maya başladı. Talebe; -”Ey Üstâd! Bunu okuma!” dedi.

Fudayl (rh.a.) Hazretleri sustu. Ve ona; -”Lâ ilahe illal-

lah” tevhit kelimesini telkîn etti.

Talebe; -”Ben onu söylemem! Çünkü ben ondan uza-

ğım!” dedi. Ve bu hâl üzere öldü.

Talebenin imansız bir hal üzere vefat etmesi üzerine

Fudayl bin İyâz (rh.a.) evine gitti. Eve kapanıp ağladı.

Tam kırk gün (kırk gece) evden çıkmayıp; hep ağladı.

Sonra İyâz (rh.a.) Hazretleri, onu rüyasında gördü. O

cehenneme götürülüyordu.

İyâz (rh.a.) Hazretleri ona sordu: -”Hangi günah sebe-

biyle Allâhü Teâlâ hazretleri, senden marifeti söküp aldı.

Halbuki sen talebelerimin en âlimi idin?!”

Talebe konuştu: -”Üç şey sebebiyle (benden marife-

tullah yani iman) alındı:

1- Nemîme, 2- Haset, 3- Şarap’tır…

Birincisi: Nemîme yani laf taşımamdır.

İkincisi: Hasettir, arkadaşlarımı kıskanıyordum.

Üçüncüsü: Şarap içmemden dolayıdır. Çünkü benim

bir hastalığım vardı. Doktora gittim. Ona derdimin deva-

sını sordum.

Doktor bana; -”Her sene bir bardak şarap içi Eğer

böyle yapmazsan bu hastalığın ebediyen senden geç-

mez!” dedi Bundan dolayı ben her sene bir bardak şarap

içiyordum.

Kendisine takatimiz olmayan gadabından Allah

(c.c.)’ya sığınırız!

İmam Gazâlî hazretlerinin “Minhâcül-âbidîn” isimli ki-

tapta da böyledir.

(İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l Beyan Tefsiri, c. 6 s. 649-650)

 

DECCALİN VASIFLARI

 

İmam-ı Mücâhid’den şöyle rivayet edildi, biz İbni Abbas

(r.a.)’ın yanında idik. Deccali konuştuk. Bize dedi ki “Muhak-

kak onu iki gözü arasına kâfir yazılmıştır.” (Buhari)

Abdullah b. Abbas (r.a.) derki: Resûlullah (s.a.v.) bir gün

insanların ortasında Mesih Deccali anlattı ve şöyle buyurdu:

“Muhakkak Allah (c.c.) kör değildir. Ancak Mesih Deccal

sağ gözü kördür. Sanki gözü üzüm salkımı gibi sarkmış.

Bir gece uykumda kendimi Kâbe’de gördüm. Bir de Bak-

tım ki insanların en güzellerinden olan bir adam, saçları

iki omuzu arasında sarkmış ve düzgün taranmış. Başından

su damlıyor. Ellerini iki kişinin omuzlarına koyduğu halde

beyti şerifi tavaf ediyordu. Dedim ki bu kimdir? Dediler ki

bu Meryem oğlu Mesih İsa’dır.  Sonra ötesinde başka bir

adam gördüm ki kıvırcık ve kısa saçlı, sağ göz kör, sanki

gördüklerim arasında en çok İbni Katan’a benziyor. İki elini

bir adamın iki omuzuna koymuş olduğu halde beyti şerifi

tavaf ediyor. Dedim ki; Bu kimdir? Dediler ki ‘Mesih Dec-

caldır.’ (Buhari)

 

 

 

RESÛLULLAH (S.A.V.)’İN DUASI

 

Enes İbni Malik (r.a.) derki Muhakkak Resûlullah (s.a.v.)

şöyle dua ederdi: “Ey Allahım! Cimrilikten, tenbellikten, er-

zeli ömürden, kabir azabından, Deccalın fitnesinden, haya-

tın ve ölümün fitnesinden sana sığınırım.”  (Buhari)

Aişe (r. anha) Validemiz derki Resûlullah (s.a.v.) şöyle derdi.

“Allahım! Cehennemin fitnesinden, cehennem azabın-

dan, kabir fitnesinden, kabir azabından, zenginliğin şer-

rinden, fakirliğin fitnesinin şerrin den sana sığınırım. Al-

lahım! Mesih Deccalın fitnesinin şerrinden sana sığınırım.

Allahım! Kalbimi kar ve dolu suyu ile yıka. Kalbimi beyaz

elbise kirlerden pak edildiği gibi hatalardan pak eyle. Be-

nimle hatalarım arasını, doğu ile batı arasını uzak ettiğin

gibi uzak eyle. Allahım! Tenbellikten, günahtan ve borçtan

sana sığınırım.” (Buhari)

(İmam-ı Buhari, Sahih-i Buhari)

 

KİMSENİN SON NEFES GARANTİSİ YOKTUR

 

İbn Mes’ûd (r.a)’dan rivayet edildiğine göre dedi ki:

Bize, doğru söyleyen ve doğruluğu tasdik edilmiş olan

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Sizden birinizin yaratılışının başlangıcı, annesinin

karnında kırk günde kıvamını bulur. İkinci kırk günlük

süre içerisinde pıhtılaşır. Sonra da üçünü kırk günde

bir parça et olur. Daha sonra Allah (c.c.) bir melek gön-

derir ve melek, ona ruh üfler. Kendisinden başka ilah

olmayan Allah (c.c.)’ya yemin ederim ki, sizden biri,

cennetliklerin yaptığı işi yapar ve kendisi ile cennet

arasında sadece bir arşın mesafe kalır, anne karnında

yazılan yazının hükmü öne geçer de cehennemliklerin

işlerini yapmaya başlar ve cehenneme gider. Yine siz-

den biri cehennemliklerin yaptığı işleri yapar ve kendi-

si ile cehennem arasında bir arşın mesafe kalır; ancak

anne karnında yazılan yazının hükmü öne geçer de o

kişi cennetliklerin yaptığı işleri yapmaya devam eder

ve neticede cennete gider” (Buhârî)

İsrailoğulları zamanında zâhid bir kişi vardı. Allah

(c.c.)’ya iki yüz sene ibadet etti. İblis aleyhilla’ne’yi gözgö-

ze görmeyi diliyordu. Bir gün İblis mihrap içine geldi.

“Kimsin?” diye sordu.

“İblisim. Bunca zamandır senin yanında dururum, bir

türlü içeri giremem. Vay senin elinden! İki yüz yıldır ibadet

ediyorsun, bu mertebeye eriştin. Kapından içeri gireme-

dim. İki yüz yıl daha ömrün var. Bu zamanı da ibadetle

geçirirsen, Allah bilir ne mertebelere ulaşırsın.” dedi. Dön-

dü gitti.

Zâhid bu sözleri duyunca:

“Benim iki yüz yıl daha ömrüm varmış. Gideyim, yiye-

yim, içeyim, zevk alacak şeyler yapayım. Ne gerekirse onu

yapayım, sonra ömrümün sonunda tevbe ederim.” dedi.

O gece nefsinin istediği birkaç yaramaz iş yaptı. Allah

(c.c.)’nun kudretiyle ertesi güne çıkmadan bedbaht ve

murdar olarak öldü. Neûzu billâh.

(Mustafa Darir Efendi, 100 Hadis 100 Hikaye, s. 136-137)

 

 

 

 

 

 

HERGÜN İNEN MELEKLER BİZE NE SÖYLÜYOR?

 

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (rh.a.) diyor ki: “Babam

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’den şu Hadîs-i Şerîf’in rivâyet

edildiğini nakletti: “Gökten her gün beş yere beş melek

iner.

Bunlardan birincisi Mekke’ye iner ve şöyle seslenir:

“-Dikkat ediniz! Allâh’ın farzlarını terk edenler, Allâh’ın

rahmetinden çıkmış olurlar.”

Medîne’ye inen melek şöyle seslenir: “-Dikkat edi-

niz! Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetlerini terk edenler,

Resûlullâh (s.a.v.)’in şefâatlerinden çıkmış olurlar.”

Beyt-i Makdis’e inen melek şöyle seslenir: “-Harâm

mal kazanan kimsenin, Allâh (c.c.) diğer iyiliklerini de

kabul etmez.”

Müslümânların kabirlerine inen melek şöyle sesle-

nir: “-Ey kabirdekiler! Neye imreniyorsunuz ve neye

pişmânlık duyuyorsunuz? Kabirdekilerden şu cevabı

alır: “-Ömrümüzü boşa geçirdiğimize pişmânız. Kur’ân

öğrenip onunla amel edenlere imreniyoruz. Sonra on-

ların ilim müzâkerelerine, Peygamber (s.a.v.)’e salâvât

okumalarına, günahlarına istiğfâr etmelerine de imreni-

yoruz. Artık bizim, bunların hiçbirini yapmaya gücümüz

yok.” (Başka bir rivayette; “Bize dünyâ malı ve mülkü

lâzım değil, ihtiram ve ihtişam da istemeyiz, bütün ar-

zumuz, bir defa cemâat safında bulunmak, yâhud bir

defa Allahu Teâlâ’yı zikr edebilmektir” derler.)

Müslümân çarşılarına inen melek ise şöyle sesle-

nir: “-Ey insanlar! Hele durun, durun! Allâh (c.c.)’nun

kuvveti de cezâları da vardır… Bir kimse O’nun kuvve-

tinden ve cezâsından korkarsa günahlarına tevbe edip

yarasını tedâvî etsin! Sizi iyiliğe özendirmek istedik,

gelmediniz! Sizi korkutmak istedik korkmadınız! Eğer

aranızda Allâh’tan korkan kimseler, süt emen çocuklar,

yayılan hayvânlar, rükû’ eden yaşlılar olmasaydı size

tam bir azâb gelirdi!”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 423-424 )

 

KABİR AZÂBINA UĞRAYAN MÜ’MİNLER

 

Sâlihlerden Ebû Sinan adında bir kişi anlatıyor: Bir gün bir

kişiye misafir olmuştum. Komşusunun kardeşi ölmüş. “Gidelim

taziyede bulunalım” dedi. Gittik. Gördük ki çok ağlıyor ve kim-

senin nasihatini da dinlemiyor. Ben: “Ey Kişi! Ölüm hepimizin

kapısını çalacak olan bir şeydir. Niçin bu kadar ağlıyor, nasihat

işitmiyorsun? dedim.” Bana:

“Nasıl işitmem! İşitiyorum. Fakat derdim çoktur. Kardeşim

zahmet içindedir. İçim dayanmıyor.” dedi.

Sabredemedim, kendisine: “Kardeşinin zahmet içinde oldu-

ğunu nasıl bildin? Gayba mı muttalî oldun?” dedim. Bana:

“Gaybdan söylemiyorum. Gördüğümü anlatayım, dinleyin:

Gittik kardeşimi toprağa koyduk. Kabir içinden bir ses işittim,

“eyvah!” diye bağırıyordu. Bu kardeşimin sesidir, dedim. Kabri-

ni açmaya başladım. “Sakin ol Yâ Falan!” diye bir ses duydum.

Tekrar örttüm. Gitmeye niyetlendim. Kabir içinden yine “eyvah!”

sesini işittim. Yine döndüm açmaya başladım. Önceki “Dek dur

Yâ Falan!” sesini tekrar işittim. Bu hal üç defa tekrarlandı. Üçün-

cü defasında kendi kendime, artık bunu açıp görmeliyim, dedim.

Kabri kazdım baktım ki içi ateş dolmuş, ateşten bir kuşak beline

sarılmış. Çok şaşırdım. Donakaldım. Belindeki ateşten kuşağı

çıkarayım istedim. Elimi uzattım, çektim. Parmaklarım koptu,

düştü.” diye anlattı.

Elini çıkardı: “İşte görün.” dedi. Baktık, parmaklarını ateş

yakmış ve düşürmüştü. “İşte kardeşimi bu halde gördüm. Nasıl

ağlamayayım?” dedi.

Hayret ettik. Biraz sonra kalktık, gittik. Evzâî isminde bir âlim

vardı. Onun yanına vardım. Acayip bir hadiseyle karşılaştım, diye

kendisine durumu anlattım. O da şaşırdı. Kendisine:

“Ey Evzâî! Yahudi ve Hristiyan ölür. Allah Teâlâ onların aza-

bını göstermez. Ölen Müslüman’ın azabını halka niçin gösterir?”

dedim.

“Yahudi ve Hristiyan’ın cehennemlik olduğuna hiç şüphe yok-

tur. Amma Müslümanlar kendi müslümanlığına inanıp, ‘cehenne-

me girmeyiz’ diyerek, mağrur olmasınlar, ibret alsınlar diye Allah

Teâlâ Müslüman’ın ateşe girdiğini gösterdi. Bunun sebebi budur.”

dedi.

(Erzurumlu Mustafa Darir, Yüz Hadis Yüz Hikaye, s.127-128 )

 

MEHDÎ ÂL-İ RESÛL’ÜN ZUHÛRU

 

Kıyâmete yakın Hz. Mehdî Âl-i Resûl ortaya çıkacak

(ve Peygamber (s.a.v.)’den aldığı emir gereği yeryüzünü fit-

neden arındıracak ve dünyanın tamamına hakim olacaktır.)

Mehdi Âl-i Resûl Hz. Peygamber (s.a.v.)’in soyundan

gelen bir seyyiddir. Nitekim Nebî (s.a.v.), Hz. Mehdî’nin

zuhûrunu şöyle haber vermiştir:

“Allâhu Te‘âlâ, kıyâmet kopmadan önce, ehl-i bey-

timden birini yaratır ki, ismi benim ismim gibi, baba-

sının ismi, benim babamın ismi gibi olur. Ondan önce

dünya, zulümle doluyken, onun zamanında adaletle

dolar.” (Ebû Davud, İmâm Ahmed, Tirmizi, Taberanî, Ebû Nuaym, İbn

Ebû Şeybe)

“Medine halkından olan Mehdi, Mekke’ye gidecek.

Mekke halkından bir kısmı ona gelecek ve istemediği

hâlde onu evinden çıkarıp ona biat edecek.” (Ebû Davud)

“Sizden ona kim yetişirse, kar üzerinde sürünerek

dahi olsa ona gelsin. Ona katılsın. Zîrâ o, Mehdi’dir.”

(İbn Mace, Fiten, 34, H 4082; İbn Ebû Şeybe, c. 7, s. 527)

“Mehdi benim Ehl-i Beyt’imden ve benim neslim-

dendir. O, yeryüzünü adaletle dolduracaktır. Muhakkak

ki o İsa aleyhisselam ile birlikte (yola) çıkarak Filistin

arâzisindeki Bab-ı Lût denilen mevkîde Deccal’i öldür-

mesi için Hz. Îsâ’ya yardım edecektir. Mehdî bu ümme-

te imâm olacak, Meryem oğlu Îsâ da onun arkasında

namaz kılacaktır” buyurmuştur. (Kurtûbi, Suyûti)

İbn-i Hâcer Askalânî, Fethu’l Bâri adındaki eserinde der

ki: Hz. Mehdi’nin bu ümmetten olduğu, Hz. Îsâ (a.s)’ın yer-

yüzüne ineceği ve Hz. Mehdi’nin arkasında namâz kılacağı

konusundaki hadîsler tevâtür derecesindedir. (Tevâtür: Ya-

lan üzere birleşmesi mümkün olmayan büyük ve güvenilir

toplulukların birbirlerine naklettiği ve üzerinde hiç şüphe

olmayan haberlerdir.)

(Hüsameddinel-Muttaki,Kitab-ülBurhanFiAlamet-ilMehdiyy-ilAhirZaman, s.14)

 

CENNET DE CEHENNEM DE EBEDÎDİR

 

Ebedî hayat hakkında Cenâb-ı Hakk kitabında şöyle bu-

yurmuştur: “(Benim yaptığım), ancak Allâh katından ola-

nı ve O’nun gönderdiklerini tebliğdir. Artık kim Allâh ve

Resûlü’ne karşı gelirse, bilsin ki ona, (kendi gibilerle birlik-

  1. te) içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır.” (Cin s.

23) “Ehl-i kitap ve müşriklerden olan, İslâm’ı kabul etmeyen

münkirler; ebedî olarak ateşe girerler. İşte onlar, halkın en

şerlileridir.” (Beyyine s. 6)

Nebi (s.a.v.) de şöyle buyurur: “Kıyâmet günü, insanla-

ra hitaben “Ey cennet halkı! Artık -sizin için- ölümsüz bir

ebediyyet vardır. Ey cehennem halkı! Sizin için de ölümsüz

bir ebediyyet vardır.” (Buharî, Rikak, 51; Müslim, Cennet, 40; Tirmizî,

Cennet, 20)

Allâh (c.c.)’un, vaîdinde (cezalandırma tehdidine) du-

rup durmayacağı bahsinde, bu Âyet-i Kerîme’den ve Hadîs-i

Şerîf’ten sonra, söz anlayan insanlar için tereddüde yer kalır

mı?

İslâmî hükümlerin hikmetleri, küfür kapısını kesin bir şekilde

kapatmayı gerektirir. Bu yüzden kâfirlerin kurtulması, İslâmî hü-

kümlere uyma ve Peygamber (s.a.v.)’e tâbi olma vazifesindeki

kesinliğe terstir. Allâh (c.c.)’un gönderdiği peygamberleri [ve

Son Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.)’i] tanımak kesinlikle

lâzım olduğuna göre tanımayanların cezası, tahammül edilir bir

ceza değil; bilakis tahammül edilemez bir ceza olmalıdır. (Şey-

hülislam M. Sabri Efendi, Musa Carullah’a Reddiye)

Kâfirlerin cehennemde ebedî kalmasının hikmetlerinden

biri, eğer Cenâb-ı Hakk onlara ebedî bir ömür verseydi ebe-

diyyen küfürlerinden vazgeçmezlerdi. Allâh (c.c.) bunu ilm-i

ezelîsinde bildiği için cezalarını ebedî olarak takdîr buyurmuş-

tur.

İmâm-ı A’zam Ebû Hanife (r.a.): “Cennetlik ve cehennem-

likler girdikten sonra cennet ve cehennem yok olacaktır, diyen

kimse de orada ebedî kalışı inkâr ettiği için, kâfir olur.” buyur-

muştur. (Fıkhu’l Ebsat)

(Misvak Neşriyat, Hakk Dinin Batıl Yorumları’na Cevaplar, s.131)

 

 

 

 

  1. İSA (A.S.) YERYÜZÜNE İNECEKTİR

 

“Muhakkak O, kıyamet için bir bilgidir, asla ondan şüp-

he etmeyin ve bana tabi olunuz. Bu dosdoğru yoldur..”

(Zuhruf s. 61)

Bu âyetin tefsirinde  Semerkandî Tefsiri 3. cilt sahife 262 de

şu açıklamalar vardır:

Yani İsa’nın inişi kıyamet saatinin alametidir. Denildi ki:

İsa’nın inişi insanlar için (âyet) nişadır.

İbni Abbas’tan (r.a.) rivayet edildi ki bu âyetin tefsirinde şöy-

le buyurmuştur “Meryemoğlu İsa’nın ortaya çıkmasıdır.”

İmamı Katade’den “İsa’nın inişidir” şeklin de rivâyet edilmiş-

tir.

Ebû Hureyre’den (r.a.) rivâyet edilir ki “İsa aleyhisselam yer-

yüzünde adaletli imam olarak görülmedikçe kıyamet kopmaz.

İsa aleyhisselam ile bir sofrada yemek yemedikçe ölmemeyi

arzu ederim. Sizden herkim ona kavuşur sa benden ona selam

söylesin.”

— Rûhu’l Beyan Tefsirinde bu âyetin izahında şöyle denil-

miştir “İsa aleyhisselamın âhır zamanda inmesi kıyametin ala-

metidir. Bununla kıyametin yakınlaştığı bilinir.

Hadîsi şerîfte buyuruldu ki ‘İsa aleyhisselam Arzı Mukaddes

(Kudüs) te ‘Efik’ denen bir yere inecektir. (Burası Havran ile Ğur

arasındadır)  Üzerinde sarıya yakın kırmızımsı iki elbise olacak

tır. Başı yağlanmış, elinde süngü. Onunla Deccal’i öldürecektir.

Beyt-i Makdis’e gelir, insanlar orada sabah namazındadır-

lar. İmam olan (Mehdi) geri çekilir, fakat İsa aleyhisselam onu

öne geçirir ve onun arkasında Hz. Muhammed (s.a.v.)’in şeriatı

na göre namazı kılar.

Sonra domuzları öldürür, haçı kırar, havra ve kiliseleri yıkar,

iman edip müslüman olanlar hariç diğer bütün hıristiyanları (ve

yahudileri) öldürür.

Îsa aleyhisselamın namazda Mehdi aleyhisselama uyma-

sı da sahihtir, zira Hz. Mehdi Resûlullah (s.a.v.)’in halifesidir.

Miraç gecesinde İsa aleyhisselam, Resûlullah’a (s.a.v.) uyarak

namazı kıldığı gibi, dünyaya indiği vakitte de onun halifesine

uyarak namazı kılacaktır.”

(İsmail Hakkı Bursevi (k.s.), Rûhü’l Beyan Tefsiri c. 8, s. 384)

 

CENÂB-I HAKK’I GÖRMEK HER NİMETTEN ÜSTÜNDÜR

 

Ebû Musa el-Eş’ari, Basra (Camiinin) minberinden (cemaa-

  1. te) şöyle hitap etmiştir:

— Allah Taâlâ kıyamet gününde cennet ahalisine bir melek

gönderir de melek:

— Allah Taâlâ ettiği vaadi yerine getirdi mi? der. Cennet

ahalisi bakıp süs ve ziynet eşyalarını, meyveleri, ırmakları ve

tertemiz hanımları görünce:

— Evet, Allah Taâlâ bizlere vaad ettiğini yerine getirmiştir,

derler. Bunun üzerine melek tekrar üç defa:

— Rabbiniz size vaad ettiğini yerine getirdi mi? diye sorar.

Onlar da vaad olunduklarından hiçbir şeyin eksik olmadığını

görürler ve:

— Evet, Hak Taâlâ vaad ettiğini yerine getirmiştir, derler.

Bu sefer melek:

— Sizin için tek bir şey kalmıştır. Allah Taâlâ buyurmuştur

  1. «Güzel, güzel amel işleyenlere daha güzeli, bir de ziyâde

vardır». Daha güzeli cennet, ziyâde ise Kerim olan Allah’ın

(manevi) yüzüne bakmaktır, der.

İmam Kurtubi (r.a.) der ki: Allah Taâlâ kullarına tecelli ettiği

zaman onların gözlerinden hicapları kaldırır. Kullar Hak Taâlâ’yı

görünce ırmaklar şiddetle çağlayarak dökülür, ağaçlar birbirine

sürtünerek ses çıkarırlar, tahtlar ve yüksek menziller birtakım

seslerle, şiddetle kaynayan sular su şırıltıları sesiyle cevap ve-

rirler. Rüzgârlar uzun mesafelerden eserler, evlerin, konakların

içinde halis misk ve kâfur biter, kuşlar oynaşırlar.

İmam Müslim’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Peygamber

(s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

— Adn cennetindeki cennet ehli ile bunların Rablarını bakıp

görmeleri arasında Allah’ın (manevi) yüzünde ridasından baş-

ka bir şey bulunmayacaktır.

Buradaki rida’dan murad yüce ve münezzeh olan Allah

Taâlâ’yı kuşatan hicaptır. Çünkü bu ebedî olarak kaldırılması

mümkün olmayan perdedir. Zira bu perde kalkacak olsa yüce

ve münezzeh olan Allah zatını bildiği gibi halk da Rablarını ta-

nıyıp bilirler ki, bu da imkânsızdır.

(İmam Şarani, Ölüm – Kıyamet – Âhiret, s.349)

 

TOPRAĞIN ÇÜRÜTEMEYECEĞİ CESETLER

 

Ebû Hüreyre (r.a.)’dan rivâyet edildiğine göre

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: İnsanın kuyruk so-

kumu kemiğinden başka her şeyi çürür. Kıyamet gü-

nünde yaratılış onun üzerine terkib edilir. (Müslim)

Evs bin Evs (r.a)’den rivâyet edildiğine göre, Resûlullah

(s.a.v.)  şöyle buyurmuştur: «Cuma günü bana çok

salâvat getirin. Çünkü salâvatınız bana arz edilir.»

Sahabe-i kiram (r.anhum): Yâ Resûlullah sen yer altın-

da çürüdüğün halde nasıl salâvatımız sana arz edilir?

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: Allah peygamberlerin

cesedlerini yere (toprağa) haram kılmıştır. (Ebû Davud)

Ebû Derda (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah

(s.a.v.) şöyle buyurdu: «Hiç kimse yok ki, bana salavât

getirdiği zaman salavâtı bitirdiğinde bana arz edil-

mesin.» Ben: Ölümden sonra da mı arz edilir yâ

Resûlullah! dedim. Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:

Allah, yere peygamberlerin cesedlerini yemeği haram kıl-

mıştır. Sel, Ensar’dan Amr bin Cemuh (r.a.) ve Abdullah bin Amr

(r.a.)’ın kabirlerini aşındırmıştı. İkisi de Uhud’da şehid edilen-

lerdendiler ve bir kabre gömülmüştüler. Kabirleri başka tarafa

taşınmak için kazıldı, cesedleri çıktığında bakıldı ki, cesedleri

çürümemişti. Onlardan birisi savaşta yaralanmış, elini yara-

sının üzerine koymuş ve öylece defnedilmişti. Eli yarasından

kaldırılıp yana bırakılınca yine yaranın üzerine döndü. Kabirle-

rinin kazılması ile Uhud günü arasında otuz altı sene geçmişti.

İbn-i Ömer  (r.anhüma)’dan rivâyet edildiğine göre

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: Allah için olan

müezzin, kanı içinde depreşen şehid gibidir. Öl-

düğü zaman kabrinde kurtlanmaz. (Taberâni)

Câbir bin Abdullah (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Kur’an hafızı öldüğü

zaman Allah yere vahyeder ki, onun vücudunu yeme…»

Yer de der ki: «Yâ Rabbi senin kelâmın onun göğsünde

olduğu halde nasıl vücudunu yiyebilirim?»

(İmam Celaleddin es-Suyuti, Kabir Alemi, s. 531-535)

 

KIYÂMET ALÂMETLERİ-2

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz kıyâmetten önceki bazı garip,

harikulâde, kötü, yolsuz halleri bize bildirmiştir. Bellibaşlıları şun-

lardır:

(16) Zulüm yaygın hale gelecektir.

(17) Boşanmalar çoğalacak (aile müessesesi sarsılacaktır).

(18) Emîn kişilere hâin, hâinlere emîn kişi gözüyle bakıla-

caktır.

(19) İftira ve yalancı şahitlik çoğalacaktır.

(20) Çocuklar hırçın, öfkeli, itaatsiz olacaktır. (Âsi, anarşist

gençlik).

(21) Alenen (cehren) günâh işlemekten utanıp çekinmeyen

birtakım fâsık devlet reisleri, valiler (ve yüksek memurlar) zu-

hur edecektir.

(22) Hâin vezirler, fâsık ve fâcir hafız, yağcı ve zâlimlere

yardakçı din âlimleri, bozuk muallimler, hâin tacirler meydana

çıkacaktır.

(23) Kur’an-ı Kerîm’ler ve camiler süslenecek, minâreler

uzatılacaktır.

(24) Gerçek din âlimleri azalacaktır.

(25) Kadınlar kendi efendilerini doğuracak. (Yâni anneler

kötü evlâtların esiri olacaktır).

(26) Kadınlar çalışarak kocalarının ticaret işlerine katılacak-

tır. (27) Kadınlar kendilerini erkeklere, erkekler kadınlara ben-

zetmeye çalışacaklardır.

(28) İlim, ibâdet ve Allâh rızası için değil de dünyâlık için

tahsil edilecektir.

(29) Kâfirler, zâlimler, münâfıklar, fâsık ve fâcirler, cahiller

halkın itibarını kazanıp kuvvetlenecekler; takva sâhibi sâlih

mü’minler ise hakarete uğrayıp horlanacaktır.

(30) Mal ve servet çoğalacak, zekât verilecek adamlar aza-

lacaktır. (Yukarıda saydığımız kıyâmet habercisi alâmetler

“Tezkiretü’l-Kurtubî”, “Müfidü’l-‘Ulûm ve Mübidü’l-Hümum” ve

benzeri muteber eserlerde yazılıdır.)

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar Ek Bölüm, 239-241.s.)

 

 

 

KIYÂMET ALAMETLERİ

 

Kıyâmetin ne zamân kopacağını ancak Allâh Te‘âlâ

bilir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz kıyâmetten önceki

bazı garip, harikulâde, kötü, yolsuz halleri bize bildirmiş-

tir. Bunlara “Eşrât-ı Saat” (kıyâmetin alâmetleri) denilir.

Bellibaşlıları şunlardır:

(1) Din husûsunda bilgisizlik ve cahillik yayılacak,

ehliyetsiz bir sürü kimse din hakkında konuşup fetva

verecek. Bu sûretle hem kendisi sapıtacak, hem başka-

larını saptıracaktır.

(2) İçki içmek yaygınlaşacak, sarhoşluk

umumîleşecektir.

(3) Zinâ (ve homoseksüellik) gibi fuhşiyat çoğala-

cak, insanlar şehvetlerinin esiri olacak, hayvanlardan

da aşağı bir hale düşeceklerdir.

(4) Kan dökme, öldürme hâdiseleri artacaktır.

(5) Namâz kılanlar azalacak, bî-namâzlar çoğalacak-

tır.

(6) Emânetler (makamlar, mevkiler, vazifeler) ehline

verilmeyecek, emânetlere hıyânet edilecektir.

(7) Harâmlar helâl sayılacak, (buna mukabil helâller

yasaklanmağa kalkılacaktır).

(8) Fâiz parası yenilecek, fâiz yaygın hale gelecektir.

(9) Yüksek binâlar yapılacaktır.

(10) Rüşvet alıp-verme çoğalıp yayılacaktır.

(11) Dünyâ malına (ve mevkilerine) mukabil din

satılacaktır. (Yani din istismarı yapılacaktır.)

(12) Hısım ve akrabalar arasında alakalar kesilecek-

tir.

(13) Polis ve zabıta memurları çoğalacaktır.

(14) Çoluk-çocuk denilecek yaşta gençler devlet

makamlarına geçecektir.

(15) Çalgıcı (ve şarkıcı) kızlar yetiştirilecektir.

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar Ek Bölüm, 239-241.s.)

 

CEHENNEM HALKI İLE İSTİHZA EDİLMESİ

 

Hadîs-i Şerîf’te Resül-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz:

“Dünyada Allah’ın kulları ile alay edenler (yok mu) onlara

kıyamet gününde cennetin kapıları açılarak kendilerine iki

defa:

“Buyurunuz, cennete giriniz” denilir. Onlar gelince kapı

kapatılır. Üçüncü olarak onlara açılır ve davet olunur. Fakat

onlar gelmezler. Yüce ve münezzeh olan Allâh (c.c.) onlara:

“Kullarımla istihza eden sîzlerdiniz. Sizler insanların en

son hesabı görülenlerisiniz” buyurur. Onlar da terin içinde

boğuluncaya kadar sıcakta dikilir, dururlar. Nihâyet:

“Ey Rabbimiz, ateşe dahi olsa bizi bu bekleme yerinden

al götür” diye nida ederler. Hâlbuki onlar cehennemde ne ol-

duğunu biliyorlar. Fakat onlar mahşer yerindeki kendilerinde

olan azaptan cehenneme girilmesini kendilerine daha hafif

görürler.

Kıyamet gününde birtakım insanların cennete girmeleri

emredilir. Onlar da cennete yaklaşarak cennetin kokusunu

koklayıp köşklerine ve içlerinde cennetliklere Allah’ın hazır-

ladığı nimetleri görünce, “oradan dönsünler, çünkü onların

cennette nasipleri yoktur” diye nida olunur. Onlar da büyük

bir hasret ve üzüntü ile geri dönerler. Kendileri gibi ne ön-

cekiler ne de sonrakiler geri dönmemişlerdi. Bunun üzerine

onlar:

“Ey Rabbimiz, sen sevabından bize gösterdiğini ve cen-

nette dostlarına hazırladığın nimetleri bize göstermezden

önce bizi cehenneme soksaydın bize elbette daha hafif olur-

du” derler. Allahü Taâlâ da onlara:

“Ben bunu size kasten yaptım. Çünkü siz tenha yerlere

çekilince büyük günahları işlemekle bana meydan okuyordu-

nuz. Fakat insanlarla karşılaşınca mütevazi ve Allah’tan kor-

kuyor bir halde karşılaşıyordunuz. İnsanlara karşı riyakârlık

edenlerdiniz. Ama kalplerinizden bana verdiğiniz şeyler

başkaydı. İnsanlardan korktunuz ama benden korkmadınız.

İnsanları (gözünüzde) büyüttünüz fakat benim büyüklüğü-

me inanmadınız. İşte bugün ben de sizi sevaptan mahrum

etmekle beraber size en acı azâbı tattıracağım” buyurur.

(İmam Şarani, Ölüm Kıyamet Âhiret, s.298-299)

 

MİZANDA AMELLERİN TARTILMASI

 

İmam Hasan bin Ali (r.a.) şöyle derdi:

Dedem (Peygamber) (s.a.v.) Efendimiz bana şöyle buyururdu:

Ey oğulcağızım, kanaatkâr olmaya bak ki insanların en zen-

gini olasın. Farzları eda edersen insanların en çok ibadet edeni

olursun. Ey oğulcağızım muhakkak cennette öyle bir ağaç var ki

ona belâ ve sıkıntı ağacı denilir. (Dünyada)  belâ ve musibetlere

mâruz kalan ahali (mahşer yerine) getirilince onlar için ne mizan

kurulur ne de amel defterlerinin sahifeleri açılır. (Ancak) üzerleri-

ne bol bol ecir ve sevap dökülür.

Sonra Allah’ın Resûlü, «Ancak sabredenlere ecirleri hesapsız

olarak ödenecektir» mealindeki âyeti okudu.

Abdullah ibni Abbas (r.a.) şöyle derdi:

Allah Taâlâ kıyamet gününde kulların amellerini tartmak iste-

diği zaman onları cisimler halinde çevirerek tartacaktır.

Abdullah bin Ömer (r.a.) da, cisimler haline çevirilmiş olan

amel sahifeleri tartılacaktır. Allah Taâlâ bu tartı ile terazinin iki

kefesinden birini ağır getirir, derdi.

Ehl-i sünnet ve’l-cemaat (mezhebinde olanlar) amellerin

tartılmasının muhakkak olduğunda ittifak etmişler ve buna iman

etmeyi vacip kılmışlardır.

Hadîs-i şerîfte:

Terazinin iyi amelleri ve sevapları tartan kefesi nurdan, öbürü

(yani kötülüklerin ve günahların konulduğu kefesi de) karanlıktan

olur, buyurulmuştur.

Hâkim-i Tirmizi’nin rivâyet ettiği hadîste Resûlullah (s.av.)

Efendimiz şöyle buyurmuştur:

Muhakkak ki (kıyamet gününde) cennet arşın sağ tarafına,

cehennem de arşın sol tarafına konulur ve mizan da getirilerek

Allah huzuruna kurulur. (Terazinin) güzel amelleri tartan kefesi

arş’ın sağ tarafına ve cennetin karşısında, günahları tartan kefesi

de arşın sol tarafına ve cehennemin (mukabilinde) karşısında

olacaktır.

İbni Abbas (r.a.), «İyi ve güzel amellerle kötü ve çirkin ameller

ki kefesi ve bir dili bulunan terazide tartılacak» derdi.

(İmam Şarani, Ölüm – Kıyamet – Âhiret, s.207-208)

 

MAHŞERDE İNSANLARI BEKLEYEN ZORLUKLAR

 

Allah Taâlâ, insanla cin kavimlerini, yeryüzü ahali-

si hükümdarlarını mülkleri ellerinden alınmış vaziyet-

te çıplak ve hor, hakir olarak haşredecektir. Çünkü

onlar yüce ve münezzeh olan Allah’ın kullarına karşı

büyüklük ve yücelik taslayıp zulmetmişlerdi. İşte bun-

dan dolayı kendilerine küçülme ve zillet gelecektir.

Sonra vahşi hayvanlar, halktan ürküp kırlara, ıssız yerle-

re ve bayırlara kaçıştıktan sonra o günün korkusundan

hor ve hakir olarak kemâl-i edeple başlarını eğmiş olarak

yerlerinden yönelip gelirler. Halbuki onlarda hiçbir günah

yoktur ve onlar şüpheli şeyler içine de düşmemişlerdir.

Sonra onların hepsi hor ve hakir olarak yaratanın huzu-

runda üzüntülü vaziyette halkın arka tarafında duracaklar.

Sonra şeytanlar (dünyada) çok taşkınlık ve serkeşlik et-

tikten sonra zillet içinde kemâl-i edeple hesap vermek için

Cenâb-ı Hakk’ın   huzuruna   arz olunmak   üzere      geleceklerdir.

Yeryüzü ahalisi, insanları, cinleri, şeytanları, vahşi hay-

vanları, yırtıcı mahlûkları, (ehli) hayvanlan ve haşarat (la-

rının hepsinin Arasat yerine toplanma)larıyla adetleri ta-

mam olunca halkın üzerine semadan yıldızlar sapır sapır

dökülüp saçılırlar. Güneşin ve ayın ziyası gider ve dünya

insanlara karanlık olur. Dünya seması halkın üzerlerine

gelir, bütün azametiyle başları üstünde dolaşır. Ve halkın

hepsi o korkunç manzaraya dehşetle bakarlar. İşte insan-

lar o halde iken birdenbire başları üstünde gökyüzü bütün

şiddetiyle çatlayıp ayrılır. Hâlbuki semanın kalınlığı beş

yüz senelik mesafedir. Ve artık sema yüksekliğine nihâyet

verir. Ahalinin kulağına gelen o semanın çatlama sesi ve

gürültüsü ne ağır, ne çetin, ne büyük korkudur. Sonra o

günün korkusundan sema yarılarak darmadağınık olur.

Sonra gökyüzü erimiş gümüş (madeni) gibi oluncaya ka-

dar erir.

(İmam Şarani, Ölüm – Kıyamet – Âhiret, s. 154.)

 

HESAP GÜNÜNE HAZIRLANIYOR MUYUZ?

 

Kıyamette halkı Arasat meydanında, elli durak yerinde

durdururlar. Her durakta durma müddeti  bin senedir. Ya’nî

her durakta bin sene kalırlar. Her peygamberin izzet san-

cağı dikilir. Her peygamberin ümmeti, onun sancağı altında

toplanır.

Sonra emir gelir. Bütün peygamberler (aleyhimüsselâm)

ümmetleri ile, Muhammed Mustafâ’nın (sallâllahü aley-

hi ve sellem) sancağı dibinde hâzır olurlar. Resûlullah’ın

(sallâllahü aleyhi ve sellem): «Âdem ve diğerleri, benim

sancağımın altında bulunurlar» hadîsi şerîfi bunun içindir.

Bizim Peygamberimiz’in (s.a.v.) sancağının ismi, Livâ-ül

hamd’dır. Sonra amel defterleri uçup gelir. Bâzısının amel

defteri sağ eline, bâzısının sol eline verilir. Herkes amelini,

yaptıklarını görür. Dünyâda yaptıklarını onda yazılmış gö-

rür ve hepsi bir bir ona hatırlatılır.

Herkese hitab gelir ki:

Ey ömrünü boşa geçirmiş yaşlı kimse! Defterini oku! Ey

korkusuz genç, kitabını oku! Ey ilmi ile amel etmiyen âlim,

amel defterini oku! Ey görünüşte dünyadan kesilen zâhid,

amel defterini oku! Ey nâmahreme, yabancı erkeklerden

sakınmayan kadın, amel defterini oku!

Ey namazlarını vaktinden sonra kılan, defterini oku. Ey,

baba ve annesini inciten, amel defterini oku! Ey şerîatin

hakkını ve sınırlarını gözetmeyen  amel defterini oku buyu-

rur. İsrâ sûresi 14. âyet-i kerîmesinde: «Oku kitabını, bugün

hesabın için nefsin sana kâfidir» buyuruluyor. Ya’nî kendi

hesabını kendin gör. Kendine şâhid kendin ol. Kendine

hükmedici sen ol.

O halde, ey kardeşim! Biz gece gündüz ağlasak yeridir.

Çünkü sonumuzun ne olacağını bilmiyoruz. Bu sebebledir

ki, Pîr-i Herât Hâce Abdullah-i. Ensârî (rahmetullahi aleyh):

«Herkes son günden korkar, ben evvelki günden korkarım.

Acaba o gün ne takdir edilmiştir» buyuruyor.

(Muhammed Rebhami, Riyadü’n Nâsihin, s. 77)

KABİR HAYÂTI VE KABİR AZÂBI

 

Hadîs-i Şerifte şöyle buyurulur: “Ölü kabre konulduğu

zamân, ona siyah, mavi iki melek gelir. Onlardan birine,

Münker melekler, diğerine Nekîr melekler denilir. Onlar o

ölüye derler ki:

– İşte bu adam hakkında (Resûlullâh (s.a.v.)’i kastediyor-

lar) ne demiştiniz?

Eğer mü’min ise der ki; O, Allâh (c.c.)’ün kulu ve

Resûlüdür (s.a.v.). Şahâdet ederim ki, Allâh (c.c.)’den baş-

ka ibâdet edilecek bir ma‘bud yoktur. Ve şahâdet ederim ki,

Muhammed (s.a.v.) onun kulu ve Resûlüdür.

Bunun üzerine onlar derler ki, biz bunu söyleyeceğini

bilmiştik. Sonra onun kabri yetmişe yetmiş kulaç genişleti-

lir. Sonra onun için nurlandırılır.

O der ki: Ehlime döneyim ve onlara haber vereyim.

Onlar da derler ki: Güveyinin uykusu gibi uyu ki, onu

başkası uyandırmaz, ancak onu en sevgili ehli uyandırır.

Ta Allâh ta‘âlâ onu işte bu yattığı yerden diriltinceye kadar

böyle kalır.

Eğer o bir münâfık ise der ki; işittim insanlar diyorlardı.

Ben de onlar gibi dedim, ne olduğunu bilmiyorum.

Bunun üzerine o melekler derler ki: Biz senin bunu diye-

ceğini biliyorduk? Bunun arkasından yere denilir ki, onun

üzerine bitiş. O da onun üzerine bitişir ve onun kaburgaları

ayrılır, böylece Allâh ta‘âlâ onu işte bu yattığı yerden tekrâr

diriltinceye kadar orada muazzeb olarak devâm eder”.

Rasûlullah (s.a.v.) buyuruyor ki: “O ejderhalardan sadece

biri yeryüzüne nefes verse kıyamete kadar yeryüzünde ot

bitmezdi”. Sonra Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: “Kabir ya

Cennet bahçesidir ya da Cehennem çukurudur.”

Rasûlullah (s.a.v.)  iki kabrin yanından geçerken “Bu iki-

sine azâb oluyor, birine söz gezdirme suçundan, diğe-

rine idrardan sakınmadığı (bedenini ondan korumadığı)

ndan dolayı” buyurmuştur.

(Muhammed Hâdimî (rh.a.), Berika, 480.s.)

 

KABİR ZİYARETİ İNSANA ÖLÜMÜ HATIRLATIR

 

Kabirleri ziyâret birkaç kısımdır. Birinci kısım: Sâdece

ölümü ve âhıreti hatırlamak için olur. Bunda, sâhiplerini

tanımadan sâdece kabirleri görmek kâfidir. Burada, onlar

için af ve mağfiret dilemekten başka bir maksad yoktur.

Bu ise müstehâbdır. Çünkü Resûlullah Efendimiz (s.a.v.);

“Kabirleri ziyâret ediniz! Bu ziyâretler, sizlere âhiret gününü

hatırlatır” buyurdu. Şöyle ki; insan bir kabri gördüğü zaman,

ölümü ve ölüm sonrasını hatırlar. Bu ise, insanın ibret ve

nasîhat almasına vesîle olur.

İkinci kısım: Kabirlerin sâhiplerine duâ etmek için ziyâret

etmektir. Bu, Resûlullah’ın (s.a.v.) Bakî kabristanında bu-

lunanları ziyâret etmesi ile sabittir. Bu, her müslüman için

müstehâbdır.

Üçüncü kısım: Hayır ve sâlah sâhibi kimselerden olan

kabir sâhiplerinden bereketlenmek için olur.

Dördüncü kısım: Kabir sâhibinin hakkını edâ etmek için

olur. Bir kimsede başkasının hakkı varsa, o kimsenin, o

hakkı olan şahsa hem sağlığında hem de vefâtından son-

ra iyilik yapması gerekir. Vefâtından sonra o şahsın kabrini

ziyâret etmek bu iyiliklerdendir. Kabri ziyâret etmek meyyite

merhamet ve acıma ma’nâsını da taşır. Meyyit, kabrinde

bulunduğu müddetçe, dünyâda iken sevdiği bir kimse onu

ziyâret ettiği zaman, bundan sevinir ve teselli bulur.

Resûlullah (s.a.v.) bir hadîs-i şerîfte; “Bir kimse, bir tanı-

dığının kabrine uğrayıp selâm verse, meyyit (ölü)  onu tanır

ve cevap verir. Tanımadığı meyyite selâm verirse, meyyit

sevinir ve cevap verir” buyurdu.

Aişe (r. anha) şöyle demiştir:

“Nebi (s.a.v.) Baki mezarlığına çıkıyor ve orada ya-

tan ölülere dua ediyordu. Resûlullah (s.a.v.)’e bu duru-

mu sorduğunda Resûlullah (s.a.v.):

−‘Ben onlara dua etmekle emrolundum’ buyurdu.”

(Müslim)

(İmâm-ı Sübkî, Şifâüs-sikâm fî ziyâreti hayr-il-enâm)

 

  1. ÎSÂ (A.S.) YERYÜZÜNE İNİNCE YAHUDÎ VE

HIRİSTİYANLARI YALANLAYACAKTIR

 

Hz. Îsâ (a.s.)’ın inişini bildiren hadîslere göre Hz. Îsâ (a.s.)

bir sabah namazı zamanı Şam’a inecektir. Üzerinde açık sarı

elbise bulunacak ve kendisini bir bulut getirecektir. Bulutun

üzerinde Hz. Îsâ (a.s.) iki melek arasında ve onların omuzların-

dan tutunmuş vaziyette bulunacaktır.

Onun indiğini duyunca hemen yahudilerle hıristiyanlar pey-

derpey istikbâle koşarak: “Biz senin ümmetindeniz.” diyecek-

lerse de Hz. Îsâ (a.s.): “Yalan söylüyorsunuz!” diyerek kendi-

lerini yalanlayacak ve ashabının ancak muhacirler olduğunu

söyleyerek onların halîfesini arayacak, onu namaz kıldırırken

görünce geri çekilerek: “Sen namazını kıldır. Allâh senden razı

olmuştur. Ben emir değil, ancak vezir olarak gönderildim.” diye-

cek, namazı her zamanki imam kıldıracaktır. Bir rivâyete göre

Hz. Îsâ bundan sonra imâm olacaktır.

Bir rivâyete göre Hz. Îsâ (a.s.)’ın ineceği sıralarda son dere-

ce kıtlık ve açlık zuhur edecektir.

Hz. Îsâ (a.s.) yeryüzünde bir rivâyete göre yedi sene, diğer

rivâyete göre kırk yıl kalacaktır.

“Haç” kıracak, domuzu öldürecek ve cizyeyi kaldıracaktır…”

cümlesi hakkında “Haçı kırmakdan maksad; Hıristiyanlığı ibtâl

ederek İslâm şeriatı ile hüküm vermektir.” diyor.

Hz. Îsâ (a.s.)’ın yeryüzüne indirilmesinin hikmeti babında

Aynî şunları kaydetmektedir: “Bu hususta birkaç vecih vardır:

  1. Yahudîlerin “onu öldürdük” iddialarına reddiye olmak üze-

re indirilecek ve yahudiler onu değil, o yahudileri öldürecektir.

  1. Hz. Îsâ (a.s.), eceli yaklaştığı için yere indirilecektir. Çün-

kü topraktan yaratılan bir mahluk topraktan başka bir yerde

ölemez.

  1. Hz. Îsâ (a.s.) Peygamberimiz (s.a.v.) ile ümmetinin sı-

fatlarını gördüğü vakit bu ümmetten olmayı istemiş; Allâh da

duâsını kabul ederek onu sağ bırakmıştır. Âhir zamanda müs-

lümanların işlerini yeniden tanzim etmek için yere indirilecek

ve bu hâdise Deccal’in çıktığı zamana tesadüf ederek Deccal’i

tepeleyecektir.

(Ahmed Dâvudoğlu, Sahîh-i Müslim Terc., 2.c., 70.s.)

 

HİÇ KİMSENİN İMANLA ÖLME GARANTİSİ YOKTUR

 

Süfyân-ı Sevrî (r.aleyh),  Kûfe’de doğdu. Basra’da vefât

etti. Tebe-i tâbiînin büyüklerindendir. Zamânındaki büyük

âlimlerden ilim ve edeb öğrendi. Hadîs ve fıkıh ilminde

müctehîd oldu. Meşhûr âlim ve velîlerden Cüneyd-i Bağdâdî,

Hamdun Kassâr bunun mezhebinde idiler. Mezhebi zamanla

unutuldu.

Süfyân-ı Sevri’nin gözleri daima yaşlı idi. “Günahlarınıza

mı ağlıyorsunuz?” diye soranlara “Evet günahlarım da çok-

tur lâkin ben imansız gitmekten çok korkuyorum” buyururdu.

Bu mübarek zat son nefeste imansız gitmekten çok korkardı.

Daha genç iken beli kamburlaşmıştı. İnsana gereken odur

ki:

Lâ ilâhe illâlah (Allâh (c.c.)’tan başka tanrı yoktur)

kelime-i tevhidini çok söylemelidir.Gece gündüz Allah (c.c.)’a

yalvarmalı, imanını korumasını istemelidir. Çünkü bu cüm-

le ondandır.Bununla beraber kötü işlerden de sakınmalıdır.

Çünkü insanların çoğu bu cümleyi, söyler ama son nefesle-

rinde imanları gider. Bunun sebebi ise kötü davranışlar ve

gizli işlenen haramlardır. Bu yüzden imansız olarak dünya-

dan göçüp giderler. Böyle şeylerden Allah’a sığınırız. Bun-

dan daha büyük musibet mi olur?

Şeytan ölüm anında yalnızca vesvese verir, bu da insa-

nın imanını almak demek değildir. İnsan bu dünyada nasıl

yaşamışsa ölüm anındaki şeytanın vesvesesine karşı da

durumu öyle olur. Hayatını İslam ve iman dairesinde geçiren

insanların imanını şeytan alamaz, verdiği vesvese de tesir

etmez. Ancak yaşantısı İslamiyete uygun olmayan insanlar

şetanın bu vesvesesinden korkmalıdır. Kısacası sekerattaki

durumumuzu şu anki yaşantımız belirleyecektir.

“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz

öyle dirilirsiniz.”

“Kim ne halde iken ölürse, Allah onu o şey üzerine

diriltir.” (Feyzü’l-Kadîr, 6 / 226)

(Ebû’l Leys Semerkandi, Tenbihül Gafilin , 474.s.)

 

 

 

 

 

 

CENNET’TE CENAB-I HAKK’IN GÖRÜLMESİ

 

Imâm Müslim’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem

(s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

— Cennet ehli cennete girdikleri zaman yüce ve münez-

zeh olan Allâh:

— Bir şey istiyor musunuz ki (nimetlerinizi) artırayım?

Buyurur. Cennet ahalisi de:

— (Ey Rabbimiz) sen bizim yüzlerimizi ağartmadın mı?

Bizleri (cehennem) ateşinden kurtarıp cennete girdirmedin

mi? derler. Bunun üzerine Allâh Taâlâ (kulları ile zâtı ara-

sındaki) hicabı (perdeyi) kaldırıverir. Artık cennet ahalisine,

Aziz ve celil olan Rablarına bakmaktan daha sevgili hiçbir

şey (yani cennet nimeti) verilmemiştir.

Cennet halkına şöyle denir: “Ey cennet ahalisi sizlere

selâm olsun” Bu da Allâh’ın, “Çok esirgeyici Rab(ler)inden

bir de selâm vardır”,  sözüdür. Cennet ahalisi Rablarına

baktıkları zaman cenneti ve cennetin nimetlerini unuturlar.

Nihâyet Allâh Taâlâ onların gözlerinden gizlenince cennet

halkının üzerlerinde ve meskenlerinde onun nuru ve bere-

keti kalır.

Başka rivâyette: Sonra Resûl-i Ekrem şu âyeti okudu: “Gü-

zellik yapanlara daha güzeli, bir de ziyade vardır” (Yûnus s. 26)

— Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’e bu ziyade sorulunca;

— İyi iş, güzel amel yapanlara daha güzel iyilik, bir de ziyade

vardır, âyetinden soruldu da Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

— İyilik edenler, dünyadaki sâlih amellerdir, daha gü-

zel vardır sözü de cennettir, ziyade ise Kerîm olan Allâh’ın

zâtına bakmaktır, diye tefsir buyurdu.

İmam Kurtubi (r.a.) der ki: Allâh Taâlâ kullarına tecelli ettiği

zaman onların gözlerinden hicapları kaldırır. Kullar Hak Taâlâ’yı

görünce ırmaklar şiddetle çağlayarak dökülür, ağaçlar birbirine

sürtünerek ses çıkarırlar, tahtlar ve yüksek menziller birtakım

seslerle, şiddetle kaynayan sular su şırıltıları sesiyle cevap ve-

rirler. Rüzgârlar uzun mesafelerden eserler, evlerin, konakların

içinde halis misk ve kâfur biter, kuşlar oynaşırlar.

(İmam Şarani, Ölüm – Kıyâmet-Âhiret s.)

 

ÎMÂNSIZ ÖLME TEHLİKESİ

 

Her Müslümân’ın “LÂ İLÂHE İLLALLÂH” Kelime-i Tevhîd’ini

çok söylemesi gerekir. Gece gündüz Allâh (c.c.)’e yalvarmalı

ve Allâh (c.c.)’den îmânını korumasını istemelidir. Çünkü bu

cümle ondandır. Bununla beraber kötü işlerden de sakınmalı-

dır. Çünkü insanların çoğu Kelime-i Tevhîd’i söylerler; ama son

nefeslerinde de îmânlarını kurtaramazlar. Bunun sebebi ise on-

ların kötü davranışlarıdır. Bu yüzden îmânsız olarak dünyadan

göçüp giderler.

Böyle bir şeyden Allâh (c.c.)’e sığınırız. Bundan daha bü-

yük musîbet mi olur? Bir kimseyi düşünün ki ömür boyunca adı

Müslümânlar arasındadır. Kıyâmet Günü dirilince ismi kâfirler

arasında olur. İşte asıl böylesi için hayret edilir. Kiliseden,

mecûsîlerin ateşgedesinden çıkıp Cehennem’e giren için has-

ret duyulmaz. Asıl hasret ona duyulur ki câmiden çıkar, cehen-

neme atılır. Bu ise yaptığı kötülüklerin ve gizli işlediği harâm

işlerin bir sonucudur. Birçok kimseler vardır ki eline halka âid bir

mal geçer. “Şimdi bunu harcayayım; sonra veririm ya da helâllık

alırım.” der; ama hakk sâhibini râzı edemeden ölüp gider. Bir

kimsenin de karısı ile arasında harâm bir durum vâki olur. “Na-

sıl bırakabilirim? Çocuklarımız var.” der, bunda ısrâr eder. Bu

hâlde iken eceli gelir, ölür. Bu ve buna benzeyen harâmların

işlenmesinden ve harâmlarda ısrârdan dolayı insanlar îmânsız

giderler.

Ölümün ne zaman geleceğini bilemezsin. Bil ki ömür azdır.

Boşa geçirildiğinde hasret ve pişmânlık uzun olur. Bunun ilâcı

ise harâmlardan kaçarak ihlâsla “Kelime-i Tevhîd”i çok söyle-

mektir.

ŞİRKTEN VE KÜFÜRDEN KORUNMAK İÇİN

SABAH AKŞAM OKUNACAK DUÂ

:

“Allâhümme innî eûzü bike min en üşrike bike şey’en ve

ene a’lemü ve estağfirüke limâ lâ a’lemü inneke ente allamül

guyub.”

“Ey benim Rabbim! Bir şeyi sana şerik (ortak) koşmaktan

sana sığınırım ve hâlbuki ben bilirim ve bilmediğim şey için sen-

den mağfiret taleb ederim. Zira sen gaybleri bilicisin.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (Rh. A.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, s.474-475)

 

ÖLÜMÜ DÜŞÜNMENİN FAZİLETİ

 

Dünyevî işlerden oluşan ağırlıklardan şikâyet buyuruyor-

sunuz; doğrudur. Bir insan, dünyevî işlerden dolayı gâfil bir

kalp ile öldüğü zaman bunun ahiretteki vebâli daha fazladır.

Allâh Teâlâ sizi ve bizi muhâfaza buyursun. Âyet-i Kerîme

ve hadîs-i şerîfleri tamamıyla tasdîk eden ârif zât. içinde

bulunduğu vakitlerinin çoğunu Allâh’ı anmaktan gafil bırak-

maz. En kıymetli şey olan îman ile dolu kalb evinizi bekçi

nezâretinden uzak bırakmazsınız. Altmışa varmış bir ömür-

den sonra insan, âhiret yolculuğu için yeterince tedârikte bu-

lunmalıdır. Kendisini çoluk çocuk endîşesine veya mal yığıp

çoğaltma arzusuna fedâ etmemelidir.

“Senin bu âlemdeki sermayen sadece bir kefenden iba-

rettir. Onu da ya götürürsün ya götüremezsin, endişeliyim.”

Peygamber efendimiz (s.a.v.) :

“Ümmetimden yetmiş yaşına ulaşan pek azdır”

(Keşfü’l Hafa) buyuruyor. Bunun üzerine ezelî kısmete rızâ

gösterip gelmesi yaklaşan âhiret yolculuğu için hazır olmalı-

yız. Dâimâ âhireti ve ölümü düşünmeliyiz.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in:

“Ölümü çokça hatırlayınız” (Tirmizî) hadîs-i şerîfine

itimad ederek tûl-i emel, mal ve mevkî’ hırsı, hased, kibir

ve benzeri bâtınî hastalıkları tedâvî hususunda «tefekkür-i

mevt» denilen ölümü düşünmenin vereceği faydaların pek

büyük olduğunu İmam Gazzâlî (r.a.) beyân buyurmuşlardır.

İnsanın ölümü düşünmekten kaçınması da bu karşılaş-

ma, yüzleşme korkusundan ileri gelir. Oysa hep dediğimiz

gibi, “Korkunun ecele faydası yok.” Korkulan bazı şeyleri

düşünmekten kaçınmak, onunla mutlaka yüzleşeceğimiz

gerçeğini ortadan kaldırmıyor. İşte ölüm de böyle. Kur’ân-ı

Kerîm’de ifade buyrulduğu üzere, “Her canlı ölümü tada-

caktır.” (Ankebut s. 57), “Sarp ve sağlam kalelere sığınsa

bile!” (Nisa s. 78).

Mevlâm muvaffak buyursun.

(Mektubat, Muhammed Esad Erbili (k.s), s.131)

 

CEHENNEM HALKI İLE ALAY EDİLMESİ

 

Abdullâh bin Mübarek, yüce Allâh’ın, “(Asıl) Allâh onlarla

istihza ve alay eder” (Bakara s. 15) âyeti hakkında şöyle de-

mişlerdir:

Ateşin içinde olduğu halde, cehennem halkına:

— Artık çıkınız, denilerek kendilerine cehennemin kapıları

açılır. Onlar cehennemin kapılarını açılmış görünce çıkmak is-

teyerek kapılara doğru hücum ederler. Yüce Allâh’ın:

— İşte bugünde îmân edenler (cennette) süslü tahtlannın

üzerinde o kâfirlere bakarak gülecekler. (Nasıl) o kâfirler işleye

geldiklerinin cezâsına çarpıldılar mı? (Evet çarpıldılar) buyur-

duğu gibi, mü’minler de (cennette) süslü tahtlar üzerinde (otu-

rarak) onları seyredecekler. Cehennem ahalisi kapılara varınca

önlerine kapılar kapatılır. İşte bu da yüce Allâh’ın, «(Asıl) Allâh

onlarla istihza eder» sözüdür. Cehennem ahalisinin önlerine ka-

pılar kapatıldığı zaman da mü’minler onların hallerine gülerler.

Ka’bü’l-Ahbar (r.a.) şöyle derdi: Muhakkak cennet ile cehen-

nem arasında birtakım delik ve pencereler vardır. Bir mümin

dünyadaki düşmanını görmek isteyince o deliklerin bazısından

bakıp görür. Allâh Teâlâ bir âyette şöyle buyurmuştur:

— Derken (mü’min kimse) bir bakıp onu cehennemin ta or-

tasında görür. Vallâhi bize ulaştı ki, mü’min cehenneme baktığı

zaman cehennem halkının kafataslarının kaynadığını görür de

kendisinden giderilen azâbtan dolayı Allâh’a şükreder. Allâh

Taâlâ kuluna, cehennemdeki babasını tanıtmasaydı, dünyadaki

gelip geçen güzelliklerin babasından değişip gitmiş olmasından

dolayı o kul babasını tanıyamazdı.

Bu hadîs-i şerîfi İmam Gazâlî (r.a.) İhyau (Ulumi’d-Dîn) kita-

bında zikretmiştir.

Cenâb-ı Hakkın hadîsteki, sizler tenha yerlerde büyük gü-

nahları işlemek suretiyle bana meydan okuyordunuz, sözünden

dolayı bu azar ve tevbihin zahiri bu sözün mü’minlerin âsîleri

hakkındadır. Çünkü kâfirin tenha yerde Rabbına günah işlemesi

düşünülemez. Zira onun küfrü açıktır.

Allâh Taâlâ’dan bizleri mağfiret etmesini Peygamberimiz

Muhammed Aleyhisselâm’ın ümmeti olmamız hasebiyle ona

ikrâm için bize cezâ vermeden geçmesini isteriz.

(İmam Şarani, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, s. 298)

 

HESAPSIZ CENNETE GİRECEKLER

 

İmam Hüseyn’in oğlu Ali (yani Zeyne’l-Abidîn) şöyle derdi:

“Kıyâmet günü olunca bir münadi:

— Hanginiz fazilet ehlidir? Kalkınız, diye nida eder. Bunun

üzerine az bir halk kalkarlar ve (onlara):

— Haydin cennete doğru gidiniz, buyurulur.

Akabinde onları melekler karşılarlar ve:

— Nereye gidiyorsun? diye sorarlar. Onlar da:

— Cennete gidiyoruz, derler. Melekler:

— Hesap vermeden önce mi? derler. Onlar da:

— Evet, hesaptan önce derler. Melekler:

— (Peki) sizler kimlersiniz? diye tekrar sorarlar. Onlar da:

— Bizler o kimseleriz ki bize karşı cahilce davrananları biz

hilmle karşılardık. Bizlere zulmedilince sabrederdik. Bizlere kötü-

lük edilince de biz affederdik, derler. Bu cevap üzerine melekler

onlara:

— Giriniz cennete, çalışanların mükâfatlan ne güzeldir, der-

ler.

Sonra bir münadi (tekrar):

— (Dünyada dertlere belâlara) sabreden ahali kalksın, diye

nida eder. Bunun üzerine (yine) az birtakım insanlar kalkarlar.

Onlara da:

— Giriniz cennete, denilir. Derken melekler onları da karşı-

larlar ve onlara da birinci kısımda geçen fazilet ehline sorulduğu

gibi sorarlar. Onlar da meleklere cevap verirler. Melekler:

— Siz kimlersiniz? derler. Onlar da:

— Biz, Allâh’a itaat etmek ve Allâh’a isyan etmekten uzak-

laşmak hususlarında sabredenleriz (yani bizler sabır ahalisiyiz),

derler. Onlara da:

— Cennete giriniz, çalışanların ücretleri ne güzeldir, denilir.

Sonra (üçüncü kez) bir münadi:

— Allâh için birbirlerini ziyarete gidenler, Allâh için bir arada

oturanlar ve Allâh için mallarını birbirlerine dağıtıp verenler kalk-

sınlar, diye nida eder. Onlar da kalkınca kendilerine (yukarıdaki

gibi) sorulur. Onlar da cevap verirler. Sonra onlara da melekler:

— Giriniz cennete, çalışanların ücretleri ne güzeldir, derler.

(İmam-ı Kurtûbi, Tezkiretü’l Kurtûbi, s.376-378)

 

HESAP GÜNÜ

 

Allâh Teâlâ, insanla cin kavimlerini, yeryüzü ahalisi hüküm-

darlarını mülkleri ellerinden alınmış vaziyette çıplak ve hor,

hakir olarak haşredecektir. Çünkü onlar yüce ve münezzeh

olan Allâh (c.c.)’ün kullarına karşı büyüklük ve yücelik taslayıp

zulmetmişlerdi. İşte bundan dolayı kendilerine küçülme ve zillet

gelecektir.  Abdullâh İbn Mes’ud (r.a.) şöyle derdi:

“Kıyâmet gününde halk onların kablar içinde sıkıştıkları gibi

sıkışırlar. O günde said olan kimse, ayağını orada koyabilecek

boş bir yer bulabilen kimsedir.

Sonra mahşer ahalisi mizan başına davet edilince kor-

kularından akılları başlarından gidecek gibi olur. Her kimin

tartıları(nda sevabı) ağır gelirse bir münadi, “Haberiniz olsun

filân oğlu filânın tartıları(ndaki sevabı) ağır geldi ve o öyle bir

saadete erdi ki bundan sonra hiçbir zaman şaki ve bedbaht ol-

mayacaktır” diye nida eder.

Her kimin de tartılardaki sevabı hafif (günahı ağır) olursa

yine bir münadi, “(Ey mahşer ahalisi) iyi dinleyin, filan oğlu filan

öyle bir şaki, öyle bir bedbaht oldu ki, bundan sonra ebedi ola-

rak bir daha mesut olmayacaktır, yani sevabı ağır gelen kimse-

nin saadeti gibi mesut olmayacaktır” diye nida eder.

Diğer ümmetlerden Müslümânlarla mü’minlerin cennet için-

deki derece ve menzilleri değişiktirler.

Kâfirlere gelince, (kıyâmet gününde) onların amelleri hiçbir

suretle mizana, tartıya tutulmazlar, (Çünkü küfürlerinden dolayı

bütün âhiret amelleri yok olmuştur).”

Imâm Gazâlî (r.a.) şöyle derdi:

“Cehalet, gurur ve kendini beğenmişlikten kurtulan kimse,

dünya musibetlerine tahammül etmekte meşakkat teri dökme-

nin, kıyâmet günündeki mahşer yerindeki bekleme ve sıkıntı teri

akıtmasından, iş bakımından daha kolay, zaman bakımından

daha kısa olduğunu bilir.”

(Her kim bir mü’minin dünya sıkıntılarından bir sıkıntıyı gide-

rirse Allâh da ondan kıyâmet gününün sıkıntı ve endişelerinden

bir sıkıntıyı giderir). (Müslümân) bir kul din kardeşinin yardımın-

da bulundukça Allâh da onun yardımında bulunur, buyurmuştur.

(İmam-ı Şa’rani, Ölüm, Kıyâmet, Ahiret, s.153)

 

OKUNAN KUR’ÂN VE YAPILAN HAYIRLAR

KAbİRDE YATANA ULAŞIR

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular:

“Ölü kimse kabrinin içinde boğulmak üzere olup

yardım isteyen kimse gibidir ki babasından, yâhud

kardeşinden veyâhud dostundan kendisine ulaşacak

duâyı beklemektedir. Nihâyet duâ kendisine ulaştığın-

da bu duânın sevabı ona dünya ve dünyada bulunan

herşeyden daha sevgili olur. Muhakkak ki hayâtta olan-

ların ölüler için hediyeleri (hayır) duâ ve istiğfârdır.”

Hasan-ı Basrî (r.a.)’den şöyle hikâye edilmiştir: Bir

kadın kabrinde azâb çekiyordu. Bütün insanlar da onun

bu hâlini rü’yâlarda görüyorlardı. Kadın bundan sonra

(rü’yâda) ni’met içinde olarak görüldü. Kendisine: “-Bunun

sebebi nedir?” diye sorulunca kadın: “-Bizim mezarlığımıza

bir zât uğrayıp Fâtihâ sûresini okudu. Peygamber (s.a.v.)

Efendimize salât ü selâm getirdi ve bunun sevabını da

bizlere hediye etti. -O sırada mezarlıkta azâb çekmekte

olan beşyüz kişi vardı.- Müte-akiben şu zâtın Peygamber

(s.a.v.) üzerine getirmiş olduğu selât ve selâmın bereke-

tiyle o ölülerden azâbı kaldırınız diye nida olundu.” diye

cevâb verildi.

Kabir azâbından kurtulmak isteyen kimse şu dört şeye

devam etmeli; dört şeyden de kaçmalı. Devam edecekleri

şeyler şunlardır:

Namaz kılmak, sadaka vermek, kur’ân okumak, Allâh’ı

çok tesbîh etmek.

Bu anlatılan dört şöy, kabri aydınlatır ve genişletir.

Kaçması gereken dört şey de şudur:

Yalan, hıyanet, dedikodu, sidik sıçraması.

Bu, sonuncusu için Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Sidik sıçramasından sakınınız. Zîrâ, kabir azâbının

çoğu, ondan dolayı gelir…”

(İmâm-ı Şa’rânî (R.H.), Ölüm – Kıyâmet – Âhiret, s.86-87)

 

MESİH VE MEHDİ İNANCI HAKKTIR

 

İslâm’dan önceki birtakım dînlerde ve inanç sistemlerinde

Kurtarıcı Mesih/Mehdi inancı bulunduğu doğrudur. Sadece

Yahudilik ve Hıristiyanlık’ta değil, Sümerler’de dahi bu inancın

bulunduğu bilinmektedir. Ancak başka dînlerde şu veya bu şe-

kilde bulunması, Mesih ve Mehdi inancının İslâm’a dışarıdan

geldiğini göstermez.

Hz. İsa Mesih (a.s.)’ın ölmediği, kendisini öldürmek isteyen

yahudilerin elinden Allâh Tealâ tarafından kurtarılarak göğe

çekildiği, Kur’ân’ın delaleti ve mütevatir Sünnet’in açıkça ha-

ber vermesiyle bilinmektedir. Mehdi ise Hz. İsa (a.s.)’ın gök-

ten ineceğini anlatan rivâyetlerde geçmekte, ayrıca müstakil

rivâyetlerde de Efendimiz (s.a.v.)’in soyundan geleceği ve ahir

zamanda Ümmet-i Muhammed’in işlerini idâre edeceği, bütün

dünyayı adâletle dolduracağı haber verilmektedir. Yeryüzüne

dört kişi mâlik oldu. İkisi mümin Zülkarneyn ile Süleyman idi.

İkisi kâfir, Nemrud ile Buhtunnasar idi. Beşinci olarak, benim

evlâdımdan biri yeryüzüne mâlik olacaktır.) (İ.Süyuti)

Mesih ve Mehdi ile ilgili rivâyetlerin yer aldığı hadîs kitap-

larının ve itikadî metinlerin vücuda getirildiği zaman dilimine

baktığımızda şunu görüyoruz: İslâm bütün izzet ve ihtişamıyla

bölgesinin ve hatta dünyanın her bakımdan en güçlü devleti-

dir. Yahudi ve hıristiyanlar ancak “zimmî” statüsüyle İslâm dev-

letinde yaşayabilmektedirler. Müslümânların “hakim”, diğerle-

rinin “mahkûm” olduğu bir zaman diliminde derlenen eserlere

herhangi bir yabancı unsurun, üstelik de “itikadî bir kabul ola-

rak” girmesi bu şartlar altında mümkün değildir

Diğer dîn ve inanç sistemlerindeki Mehdi ve Mesih inancı-

nın genellikle toplumun zayıf düştüğü, insanların her şeyden

ümîd kesip çaresizlik içinde bir “kurtarıcı” beklediği durumlar-

da baş gösterdiği bilinmektedir. Oysa yukarıda da söylediğimiz

gibi bu konudaki rivâyetlerin derlendiği dönemde Müslümânlar

izzet ve şehametin zirve dönemlerinden birisini yaşamaktaydı.

Böyle bir durumda kim, niçin “kurtarıcı” beklesin ki?!

(Semerkant Dergisi-Aralık 2006)

 

 

 

 

 

ÖLÜM İÇİN EN HAYIRLI VAKİTLER

 

İbn-i Mes’ud (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh

(s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kimin ölümü Ramazan’ın sonuna

denk gelirse O cennete girer. Kimin ölümü Arefe’nin sonu-

na denk gelirse o cennete girer, kim sadaka verirken ölürse

o cennete girer.”

Huzeyfe (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (s.a.v.)

şöyle buyurdu: “Kim Allâh (c.c.) rızâsı için “Lâilaheillallâh”

dese ve öyle vefat etse cennete girer. Kim Allâh (c.c.) rızası

için bir gün oruç tutsa ve o gün vefat etse cennete girer.

Kim Allâh (c.c.) rızâsı için bir sadaka verse ve peşinden

ölse cennete girer.”

Âişe (r.anhâ)’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (s.a.v.)

şöyle buyurdu: “Kim oruçlu olarak ölse kıyâmete kadar

oruçlu kabul edilir.”

Câbir (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (s.a.v.)

şöyle buyurdu: “Kim Cuma günü veya Cuma gecesi ölse

kabir azâbından kurtulur. Kıyâmet günü şehidlerin ünifor-

masiyla gelir.”

Câbir (r.a.) şöyle demiştir: “Cuma gecesi ak bir gecedir;

cuma günü de ak bir gündür. Kim Cuma gecesi ölse Allâh

(c.c.) ona ateşten bir berat yazar. Kim de Cuma günü ölse

ateşten kurtulur.”

Ebû Nuaym şöyle demiştir: Birinin, hac, umre, cihad ve

Ramazan orucu gibi hayırlı bir amelde ölmesi eskilerin hoşuna

giderdi.

 

 

 

 

ÖLÜMDEN HEMEN SONRA CENNETE

GİRMEğE VESİLE OLAN AMELLER

 

 

Ebû Ümâme (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh

(s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kim, farz namazların sonunda âyete’l-

kürsi”yi okursa ölümden başka cennet ile onun arasında

perde olacak hiç bir şey yoktur.” (ölür ölmez cennete gider)

Hz. Ali (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre: “Kim her namaz

sonunda “âyete’l-kürsi”yi okursa, onunla cennet arasında

ölümünden başka hiçbir şey kalmaz. Öldüğü zaman cenne-

te girer.” buyurmuştur.

(Celaleddîn es-Suyuti, Kabir Âlemi, 528–529.s.)

 

FİTNE DEVRİ HÂDİSELERİ

 

Resûl-i Ekrem (s a.v.) Efendimiz:

“Karanlık geceler gibi fitneler olmadıkça kıyâmet kopma-

yacaktır. Kişi mü’min olarak sabah eder, kâfir olarak akşam-

lar ve dînini az bir dünya metama karşılık satacaktır” buyur-

muştur. (Müslim)

Yine hadîs-i şerîfte şöyle varid olmuştur:

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz bir gün yüzü kıpkırmızı

olduğu halde telâşla dışan çıktı ve:

“Lâ İlâhe İllallâh (Allâh’tan başka hak ilâh yoktur). Vukuu

yaklaşmış olan şerden (büyük fitneden) dolayı vay Arâbın

haline!.. Bugün Ye’cüc ile Me’cüc şeddinden şunun gibi bir

delik açıldı” buyuruyordu. Bunu söylerken de başparmağı ile

onu takip eden (şahadet) parmağını halka yapıp, açılan deliğe

misal verdi. (Zeynep der ki) bunun üzerine ben:

— Ey Allâh’ın Resûlü  (s.a.v.), İçimizde bunca iyi kimseler var-

ken biz helâk olur muyuz? diye sordum. Resûlullâh (s.a.v.):

— “Evet (fasıklık, fâcirlik. fuhuş, ahlâksızlık, zulüm gibi

maddî ve manevi her çeşit İçtimaî) pislik çoğaldığı zaman

helâk olursunuz.”  buyurdu.

“Muhakkak ki mü’min kimsenin öldürülmesi Allâh’ın nez-

dinde dünyanın yıkılıp yok olmasından daha büyüktür.” (Ne-

sei)

“Her kim (dîn) kardeşine, (silâh gibi) demir âleti ile işaret

(ederek tehdit) ederse melekler ona lanet ederler.”  (Tirmizî)

Eğer bozguncular çoğalır da iyiler az olursa, iyi kimseler bunu

çirkin görmedikleri, red ve inkâr etmedikleri zaman hepsi (yani

iyisi de kötüsü de) helâk olurlar.

Rivâyet olundu ki, Allâh Teâlâ meleklerinden bir meleğe bir

köyü yere batırmasını emretti. Melek de:

— Ey Rabbim, muhakkak ki orada filanca âbid kimse de var-

dır, dedi. Bunun üzerine Allâh Teâlâ meleğe:

— Muhakkak sen (bu yere batırma işine) onunla başla.

Çünkü o benim haram ettiklerim işlenirken (yahut benim

hürmetli kıldığım şeyler çiğnenirken) onun yüzü değişmezdi,

rengi atmazdı, diye vahyetmiştir.

(İmam-ı Şa’rani, Ölüm-Kıyâmet-Ahiret, s.369)

 

İYİ ÖLÜMÜN ALÂMETLERİ

 

Enes (r.a.) ‘in rivâyet ettiğine göre Resûlullâh (s.a.v.) şöyle

buyurdu: “Allâh (c.c.), bir kuluna hayır dilediği zaman onu

kullanır.” Denildi ki, “Nasıl kullanır?” Buyurdu ki: “Ölümden

önce onu sâlih amele muvaffak eder.” (Tirmizî)

Başka bir rivâyette Resûlullâh (s.a.v.): “Allâh (c.c.) bir

kulu sevdiği zaman onu tatlandırır.” buyurdu. “Tatlandırır,

ne demektir?” diye sorulunca Resûlullâh (s.a.v.): “Eceli gel-

diği anlarda onu sâlih bir amele muvaffak eder. Öyle ki

komşuları ondan râzı olurlar.” (Ahmed b. Hanbel) buyurdu.

Âişe (r. anhâ)’dan rivâyet edildiğine göre, Resûlullâh

(s.a.v.) şöyle buyurmuştur, “Allâh (c.c.) kuluna hayır vermek

istediği zaman ölümünden bir sene önce kendisine bir

melek gönderir. Onu istikametle gitmeye muvaffak eder.

O en iyi anlarında ölür. İnsanlar da: “Filan kişi, en iyi an-

larında öldü” derler. O kul, sekerata girip Allâh (c.c.)’ün

ona hazırladığı şeyleri görünce, bir an önce ölmek ister.

O, Allâh (c.c.)’ün huzûruna girmek istediği gibi Allâh (c.c.)

da onu huzûruna almak ister.

Bir kuluna kötülük murad ettiği zaman ölümünden

bir sene önce, ona bir şeytân Musâllat eder, onu saptırır

ve aldatır. Sonunda en kötü anlarında ölür. İnsanlar da:

“Filan kişi en kötü durumda öldü” derler. Sekerâta girip

kendisine hazırlanan şeyleri gördüğü zaman ölmek iste-

mediğinden dolayı ruhunu yutarcasına tutmak ister. O kul,

o zaman Allâh (c.c.)’yu görmek istemediği gibi Allâh (c.c.)

da onu görmek istemez.”

Ölüm meleğinin ruhu çağırması, yılan sahibinin yılanı de-

liğinden çağırması gibidir. Ölüm meleği için iyi-kötü herkesin

ruhunu almak birdir. Yalnız mümin bir an önce ölmek ister, kafir

ise ölmemek için yutarcasına ruhunu tutmak ister.

Âlimler, kötü sonuca netice verenler dörttür demişlerdir:

  1. Namaz konusunda tembellik etmek,
  2. İçki içmek,
  3. Ana babaya karşı gelmek,
  4. Müslümânlara eziyet vermektir.

(Celâleddîn es-Suyuti, Kabir Âlemi, s.61–62)

 

 

CENNET HALKININ EN AŞAĞI VE

EN YÜKSEK DERECEDE OLANLARI

 

İmam Buhârî’nin rivâyetindeki hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem

Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Muhakkak ki ben cehennem ehlinin cehennemden en

son çıkacak ve cennet ehlinin de cennete en son girecek

olanını bilip duruyorum. Bu öyle bir kimse ki cehennem-

den emekleye emekleye çıkar. Yüce ve münezzeh olan

Allâh Taâlâ ona:

— Git cennete gir, buyurur. O kimse cennete varır, ona

öyle gelir ki cennet dopdoludur (yani herkes kendine ait

yerlerini alıp işgal etmiş, açık bir yer bırakılmamıştır). Dö-

nüp:

— Ey Rabbim cenneti dopdolu buldum, der. Allâh Taâlâ

yine ona:

— Git cennete gir, buyurur. Ve bu husus üç defa tekrar-

lanır. Her gidişinde cennet ona dopdolu gösterilir. Netice

olarak Allâh Taâlâ ona:

— Git cennete gir, dünya kadar ve dünyanın on misli

kadar yer senindir, buyurur.”

Hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Cennet halkının en aşağı makam ve menzillisi olan

kimsenin yedi sarayı vardır. Bir saray altından, bir saray

gümüşten, bir saray inciden, bir saray zümrütten, bir saray

yakuttan ve gözlerin idrak edemeyeceği bir saray ve Arş’ın

renginde bir saraydır. Her sarayın içinde Aziz ve celil olan

Allâh’tan başka hiç kimsenin bilemediği süs eşyası, elbise

ve güzel gözlü huriler vardır ve cennet halkının en aşağı

makam ve menzilli olanı, bir milyon hizmetçilerinin arasın-

da bineğine binerek ihtişamla dolaşan kimsedir.”

Başka bir hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem Efendimiz:

“Cennet ehlinin en aşağı menzilli olanı, cennetlerine,

(mazhar olduğu) nimetlerine, hizmetçilerine ve tahtları-

na bin senelik mesafeden bakıp gören kimsedir. Cennet

ehlinin, Allâh nezdinde en ikrâmlısı da sabah ve akşam

Allâh’ın (yüce) zatına bakıp gören kimsedir,” buyurdu.

(İmam Şarani, Ölüm – Kıyâmet – Âhiret s.)

 

MAHŞERDEKİ BEKLEYİŞ VE CEHENNEM

 

Mahşer sabahı herkes kabirlerinden kaldırılacak. İnsanlar

ve cinler, kurulan bir köprüyle dünyada bulundukları yerlerden

mahşer alanına geçecekler ve orada Allâhü Azzimüşan’ın hu-

zurunda hesap verecekler. Hakk Teâla Hazretleri Mearic sure-

sinde bu hesabın müddeti için “Elli bin senedir” buyurmakta-

dır. Oranın bir günü buranın bin senesine eşit olduğuna göre,

beklenecek süre astronomik sayılara ulaşmaktadır.

Mahşerde, birbirilerinin arası bin senelik mesafe olan ve

ilkinde Kelime-i Tevhid olmak üzere her birinde ayrı konularda

hesap sorulacak olan elli adet durak bulunmaktadır. Müddetin

bu kadar uzun olmasından dolayı orada bulunan mücrimler,

daha hesap müddeti bitmeden evvel “Ya Rabbi artık bizi ce-

henneme at da şu bekleme azabından kurtulalım.” diyecekler.

Allâh Resûlü (s.a.v.) “Beklemek, ateş azabından daha

şiddetlidir.” buyurmuşlardır. Dünya hayatında, birisi birini

beklese ve beklenen kimse beş dakika gecikse, bekleyene sa-

atlerce beklemiş gibi gelir. Halbuki aslında beş dakika ancak

geçmiştir.  İnsan ancak yaşadığı kadarını bilir. Mahşer gününe

geldiğinde; dünya hayatını yaşamış olduğu için dünya hayatını

bilir, kabirde bulunmuş olduğu için kabirdeki hali bilir, ancak

kabirden sonra ne olacağını bilemez. Yedi kat cehennemde,

ne seviyede büyük bir azab olduğunu bilemez. O yüzden böyle

söylüyor mahşerdeki bu zümre. Allâh (c.c.) cümlemizi muhafa-

za buyursun.Cehennem yedi kattan oluşur. İlk katı, günahkâr

müslümanlar içindir. Bunlar günahları müddetince cezalarını

çektikten sonra çıkacaklardır. İkinci kat hristiyanların, üçüncü

kat yahudilerindir. Günümüzde bazı kimseler hristiyan ve ya-

hudilerin de cennete gireceğini iddia etmektedirler, onlara da

duyurulur, açıp tefsir kitaplarına bakabilirler. Dördüncü katında

şeytan ve ahfadı (evladları), beşinci katında mürtedler (dinin-

den dönenler), altıncı katında sihirbaz ve heykeltıraşlar, son

olarak yedinci katta ise, münafıklar azab göreceklerdir ki, Allâh

(c.c.) muhafaza buyursun, muhakkikin ulema, bir münafığın

azabı için diğer altı kattaki cehennem ehlinin azabından daha

fazladır, buyuruyor.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, 168-170.s.)

 

KENDİMİZİ HESABA ÇEKMELİYİZ

 

Murakabe, gözetlemek, teftiş etmek, kendini kontrol

etmek, iç âlemine bakmak, kendinden geçmek demektir.

İslâmî terim olarak, kulun, her halini Allâh (c.c.)’un görüp

bildiğini, içinden geçenlere vakıf olduğunu düşünmesi ve

sürekli olarak bu düşüncede kalmasıdır.

Her kulun üzerinde Allâh (c.c.)’un hükmü (şudur ki) o kul

bir şeyi yapmak istediğinde nefsini murâkabe etmeli, azala-

rıyla çalışmak istediğinde kendisini kontrolden geçirmelidir.

Murâkabenin hakîkati, Rakîb’i (murâkabe edeni) gözet-

mek ve himmetini tamamen ona çevirmektir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) Hz. Muaz (r.a.)’a hitaben şöyle

demiştir:

“Kişi, gözüne çektiği sürmeden, parçaladığı çamur-

dan ve kardeşinin elbisesine dokunmasından bile soru-

lacaktır.”

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bir kişi gelip dedi ki: “Ey Allâh’ın

Resûlü (s.a.v.)! Bana nasihat et!” Bunun üzerine Hz. Pey-

gamber (s.a.v.) ona şöyle sordu:

“Nasihat kabul eden bir kişi misin?”

“Evet”

“Birşey yapmak istediğinde, onun neticesini düşün!

Eğer doğru ise, onu yap! Eğer yanlış ise, ondan sakın!”

Allâh (c.c.) şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler!

Allâh’tan korkun ve kişi yarın için ne (yapıp) göndermiş

olduğuna baksın! (Haşr s. 18) Bu ayet, geçmiş ameller üze-

rinde muhasebeye işarettir. Bu nedenle Hz. Ömer (r.a) şöyle

demiştir:

“Hesaba çekilmeden önce nefislerinizle hesaplaşın! Tar-

tılmadan önce tartın!”

Hasan Basrî (r.h.) şöyle demiştir: “Mü’min, nefsinin

murâkıbıdır. Onu, Allâh (c.c.) için hesaba çeker. Hesap, an-

cak nefislerini dünyada hesaba çekenler için hafif olur. He-

sap ancak kıyamet gününde muhasebe etmeksizin bu şeyi

edinenler için zorlaşır.”

(İmam Gazâli, İhya-u Ulumi’d- Din, 4.c., 975.s.)

 

KABİRDEN CENNETE BİR YOL

 

Kıyamet gününde bütün insanlar hesap yerine götürülmek

üzere kabirlerinden çıkarılırlar. Orası yaşadığımız dünyadan

tamamen farklı bir yerdir. Orası bizatihi bu çetin gün için yara-

tılmış olan bir yerdir. İnsanlar kabirlerinden kalktıkları zaman

yalınayak, üstleri çıplak vaziyette hesap yerine doğru gide-

ceklerdir. O vakit kalpleri korku ve dehşetle doludur.

Allâh (c.c) bu sahneyi şu şekilde tasvir etmektedir: ”Ey

insanlar! Rabbinizden korkun, çünkü kıyamet vaktinin

depremi müthiş bir şeydir. Onu gördüğünüz gün, her em-

zikli kadın emzirdiği çocuğu unutur. Her gebe kadın ço-

cuğunu düşürür. İnsanları da sarhoş bir halde görürsün.

Oysa onlar sarhoş değillerdir, fakat Allâh (c.c.)’un azabı

dehşetlidir.”

İnsanlar mahşer meydanına tek bir surette mi gelecekler?

Elbette ki hayır. İnsanlar o gün üç gruba ayrılacaklardır. Birinci

gruptakiler binek ile veya koşar adımlarla geleceklerdir. Bun-

lar cennet ehli olan müminlerdir. İkinci gruptakiler ise ihmalkâr

bir şekilde yavaş yavaş geleceklerdir. Bunlar da Allâh (c.c.)’un

emir ve yasakları konusunda ihmalkâr davranan, önemse-

meyen, ezan okunduğunda namaza tembel tembel kalkan,

ibadetlerini geciktiren kimselerdir. Üçüncü gruptakilere gelin-

ce, onlar, yüzleri üzerinde sürüklene sürüklene mahşer mey-

danına getirilirler. Bunlar ise sonlarının cehennem olduğunu

bilen kimselerdir. Bu anlattıklarımızın anlamı şudur: İnsanlar

kabirlerinden kalktıkları an akıbetlerinin ne olacağını bilecek-

lerdir. Her insan kıyamet günü kalktığı zaman, hatta ölürken

yani beşeri özelliklerinin sona erdiği saniyelerde sonunun ne

olacağını görecektir. Ölüme doğru giderken ahiretteki kendi

makamını da müşahede edecektir.

Görülmektedir ki insan öldüğü anda cennette ve cehen-

nemde hazırlanan yeri kendisine arz olunmaktadır. Allâh (c.c)

cennet ehlinin nelerden kurtulduğunu bilmelerini istemektedir.

Bu sebeple cennet ehline, böyle bir azaptan kurtulmakla Allâh

(c.c.)’un ne kadar büyük nimetine nail olduklarını hissetmeleri

için cehennemdeki yerleri de arz olunmaktadır.

(Muhammed Mütevelli Şaravi, Kuran’da Kıyâmet Sahneleri, 83.s.)

 

ECEL SAATİNİN GİZLENMESİNDEKİ HİKMET

 

Allâh (c.c) ecel vaktini insanlardan gizlemiştir. Bunda Allâh

(c.c.)’un rahmeti ve hikmeti gizlidir. Bu konuda Allâh (c.c.)’un

hikmeti şudur. Bizler ecelin her an, her saniye gelebileceğini

düşünürüz. İşte bu gerçek ne zaman öleceğini bilmeyen mü-

min kimsenin psikolojik yapısını etkileyecek, böylece onu hayır

işlemeye sevk edecektir. Yaşadığı her günü değerlendirmeye

çalışacak, gücü yettiğince hayır işlemeye gayret edecektir. Eğer

yarın hayattan koparsa sevâblarıyla birlikte Rabbine kavuşa-

caktır.

Diğer bir hikmet de masiyetlerden (günahlardan) uzaklaş-

mamızdır. Zira bizler ömrümüzün ne kadar olduğunu bilemediği-

mizden dolayı, sonradan tevbe etme fırsatımızın olup olamaya-

cağını da bilemiyoruz. Böylece ecelimizin çok yakın olabileceği

ihtimalini düşünerek, masiyet (günâh) üzere ölüp, Allâh (c.c.)’un

huzuruna günâhlarımızla çıkıp cehennemde azap görürüz kor-

kusuyla günâh işlemekten kaçınırız. Öyleyse ecel saatinin biz-

lere bildirilmemesi sebebiyle bizim onu her an bekliyor olmamız,

bizim için büyük bir avantajdır. Bu durum bir taraftan bizleri hayır

işlerine sevk ederken diğer taraftan da günâhlardan uzaklaşma-

mıza sebep olmaktadır. İşte bu Allâh (c.c.)’un hikmetidir.

Bu konuda ki Allâh (c.c.)’un rahmetine gelince, bu da şudur:

Şayet bizler ecelimizin vaktini bilmiş olsaydık, bütün ömrümüz

boyunca sıkıntı içerisinde yaşayacaktık. Zira insan, yaklaşmak-

ta olan bir belânın vaktini bilirse, o zaman onu beklemenin derin

ızdırabıyla yaşar. Her gün uykusundan uyandığında şöyle der:

Dünyada şu kadar ömrüm kaldı Çocuklarımı şu kadar zaman

sonra terk edeceğim. Çocuklarım acımasız hayat şartlarına kar-

şı bensiz nasıl mücadele edecekler, v.s. Böylece ömrü boyunca

her gün derin bir ızdırap ve sıkıntı içerisinde yaşayacaktır. İşte

bu açıdan baktığımızda, bu bizlere Allâh (c.c.)’un bir rahmeti-

dir. Ecel vaktinin bizlerden gizlenmesi her gün yaşama sevinci

ve ümidiyle hayata sarılmamız içindir. Çünkü insan daima ümit

içerisinde yaşar. Anlaşılmaktadır ki bireylerin ve toplumun yararı

için, Allâh (c.c), ecel vaktini insanlardan gizlemiştir. Ancak şunu

kesin olarak bilmekteyiz ki, bizler vakti geldiğinde bir gün mut-

laka öleceğiz.

(Muhammed Mutevelli Şa’râvi, Kuran’da Kıyamet Sahneleri, 62.s.)

 

CENNET VE CEHENNEM EHLİNİN ÖZELLİKLERİ

 

İyad b. Hammâr el-Müraşi (r.a.) anlatıyor: Hz. Peygam-

ber (s.a.v.) Efendimiz bir hutbesinde şöyle buyurdular:

“Kesinlikle Rabbim bana emretti ki, size bana bugün

öğretilenlerden bilmediklerinizi öğreteyim. Rabbim şöy-

le buyuruyor: Kullarıma verdiğim her mal helâldir. Ben

kullarımın tamamını batıldan hakka gelecek şekilde ya-

rattım. Şeytanlar onları sonradan dinlerinden saptırdı-

lar. Onlara helâl kıldıklarımı onlara haram kıldılar. Şey-

tan onlara benim herhangi bir delil, indirmediğim şeyleri

bana ortak koşmayı emretti!

Allâh (c.c.) yeryüzündeki insanlara bakıp -Arâb ve

Arâb olmayanlara- ehl-i kitap kalıntılarından başka her-

kese gazap etmiş, bana da “Ben seni denemek, başka-

larını da seninle denemek için gönderdim. Sana su ile

silinmeyen, uykuda ve uyanıkken hafızanda olan bir ki-

tap verdim” buyurdu.

Allâh bu kitabı bana indirdikten sonra, Kureyşlileri

yakmamı emretti. Ben “Ey Rabbim! Eğer böyle bir şey

yaparsam, başımı ezer, ekmek parçası gibi yaparlar”

dedim. Allâhü Teâlâ  “Onlar seni nasıl yurdundan çıkar-

dılarsa, sen de onları çıkar. Onlara savaş aç, biz sana

yardım edelim. O yolda harca, masrafını karşılayayım.

Onlara asker gönder, biz onun beş katını göndeririz.

Sana isyân edenlere karşı, sana itaat edenleri kullana-

rak onları sindir. Cennetlikler, adil, muvaffak kılınmış ve

muhtaçlardan yardımını esirgemeyenler olmak üzere üç

gruptur.

Cehennemlikler ise beş gruptur:

  1. Kendisini uygun olmayan davranışlardan alıkoyacak

akla sahip olmayanlar.

  1. Çocuk ve mal istemeyen aranızdaki taklitçiler.
  2. Her şeye heveslenen ve en küçük şeye göz dikenler.
  3. Malınıza ve ailenize sabah akşam hile düşünenler.
  4. Kötü ahlâklı, cimri ve yalancılar”.

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahâbe, 4.c., 149-150.s.)

 

CENNETE ANCAK PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN

ŞEFAATİ İLE GİRİLİR

 

Kıyâmet günü, sesler hattâ nefesler kesilmiş, korku

ve dehşet içerisinde mahlûkatın toplanışı gerçekten deh-

şet vericidir.  Cenâb-ı Hakk (c.c.): “Öyle ki, Rahmânın

azâmetinden sesler kısılmıştır. Artık bir hışıltıdan başka

hiçbir şey işitmezsin. O gün Rahmânın kendisine izin

verdiği ve sözünden hoşnud olduğu kimselerden baş-

kasının şefâati fayda vermez. Allâh, onların gelecekle-

rini de geçmişlerini de bilir. Kulların ilmi ise asla bunu

kavramaz. Bütün yüzler, ölmeyen ve ezelden beri var

olan Allâh’a baş eğmiştir. Bir zulüm yüklenen, hakîkaten

hüsrâna uğramıştır.” (Tâhâ s. 108-111)

Bu korkulu duruştan sonra Peygamber (s.a.v.) Efendi-

mizin şefâati insanlığın imdadına yetişir. Sual, hesap biter,

cehennem üzerine sırat denilen köprü kurulur. Bu köprüden

ilk geçen, kâinâtın efendisi Hz. Muhammed Mustafâ (s.a.v.)

Efendimiz ve ümmetinden cennetlik olanlardır.

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Ce-

hennem üzerinde Sırat (köprüsü) kurulur. Ümmetimle

beraber, onun üzerinden geçenlerin ilki ben olacağım.

O gün Peygamberlerden başka hiçbir kimse konuşmaz.

Resûllerin de o günkü duâları: Yâ Allâh, selâmet ver,

selâmet ver, demek olur.”

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, 255.s.)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN ŞEFAATİ

 

Bilmek gerekir ki, Peygamberimiz (s.a.v.) Hazretleri’nin

şefaati yedi yerdedir:

Bir: Fahr-i Âlem Hazretleri’nin şefaati umûmîdir. Peygam-

berlere de şefaat kapısını açacaktır. İki: Bir kimsenin hayrı ve

şerri birbirine eşittir, böyleyken Nebî (s.a.v.)’in şefaatiyle onu

cennete koyarlar. Üç: Hakk Teâlâ bir kimseyi cehenneme bu-

yurmuştur, ancak Fahr-i Âlem (s.a.v.) ona şefaat eder ve o

kimseyi cehenneme girmekten alıkoyar.

(Yazıcıoğlu Ahmed Bîcan (r.h.), Envâr’ül Âşikîn, 457-458.s.)

 

SIRAT KÖPRÜSÜ’NDEN GEÇİŞİN ZORLUĞU

 

Sırat, cehennem üzerindeki kıldan ince ve kılıçtan keskin

bir köprüdür. Üzerindeki meleklerin elinde, kanca ve çengel

bulunmaktadır ki cehenneme girmesi mukadder olanı yakalar.

Köprüden geçenlerin dereceleri birbirinden değişiktir. Kimi

yıldırım, kimi rüzgâr, kimi sür’âtli at gibi, kimi yaya, kimi de

karınca gibi geçer.

Sırat köprüsünden geçiş sırasında yedi tehlike vardır. Birin-

cisi Allah (c.c.)’ya îmân etmekten sorulur. Kişi bundan kurtula-

mazsa ateşe düşer.

İkincisi de farz olan namâzdan sorulur. “Çünkü namâz

Dîn’in direğidir.” Hz. Enes (r.a.)’ın rivâyetine göre Peygam-

ber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyorlar: “Kıyâmet gününde

kulun ilk muhasebe edildiği şey namâzdır. Namâz yeterli

görülürse sâir (diğer) ameller kabul edilir. Namâz makbu-

le geçmezse sâir (diğer) ameller de fesâd bulur.” Namâz

suâlinden de kurtulamazsa ateşe düşer.

Üçüncüsünde oruçtan,  dördüncüsünde zekâttan,  beşinci-

sinde hacdan, altıncısında abdest ve cenâbetlikten yıkanmak-

tan, yedincisinde insanlara zulmetmekten sorulur. Bunlardan

da kurtulamazsa ateşe düşer. İşte bu hesâb haktır.

Mahşerdeki bekleme yerinde hiç kimse kalmayıp ancak

içlerinde hiçbir şüpheci, münâfık ve zındık kimse olmayarak

sırf hâlis mü’minler, müslümânlar, fakirlere yardım edenler,

ârifler, sıddîklar, şehîdler, sâlih kişiler ve peygamberler kalınca

Allah (c.c.) onlara, dünyâda bilip inanmakta oldukları bir halde

tecellî eder. Akabinde mahşer ahâisinin hepsi Allah Teâlâ’ya

secde ederler. Allah (c.c.) onlara: “Sizlere iyi ve rahat yer-

ler, mevkiler vardır.” buyurur. Daha sonra bölük bölük önce

resûller, sonra peygamberler sonra sıddîklar, başkalarına yar-

dım ve iyilik etmiş Mü’minler, şehîdler, ârif mü’minler sırattan

geçerler. Müslümânlardan kimi yüzü üzerine kapaklanmış,

kimi A’rafta hapsedilmiş, kimi îmânını tamamlamadan kısa ola-

rak bırakmış bir topluluk olarak kalırlar. Müslümânlardan kimi

sırat köprüsünün üzerinden yüz senede kimi de bin sene gibi

çok uzun bir zamânda geçebilir.

(İmâm Şa’rani, Ölüm Kıyâmet Âhiret, 214-217.s.)

 

KABİR HÂLLERİ

 

Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Bir mü’min kişiyi

kabre koydukları zaman Münker ve Nekir gelip, «Rab-

bin kimdir, dinin hangi dindir, peygamberin kimdir?»

diye sorarlar. Cevabı şudur: «Eşhedü en lâ ilahe illallâh

ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûlühü ve

dini’i-İslâm (Şâhidlik) ederim ki Allah’dan başka ilâh

yoktur. Yine şâhidlik ederim ki, Muhammed (s.a.v.),

Allah’ın kulu ve elçisidir ve dinim İslâmdır).»

«Kabir dünyanın sonu ve âhiretin başlangıcıdır. Kim

kabir azâbından kurtulursa geri kalan azâblardan da

kurtulur.»

«Bir kişinin ölümü şiddetli olursa onun için kaygı-

lanmayın. Çünkü onun bütün hataları ölüm zahmetiyle

gitmiştir. Onunla cennet arasında ancak ölüm kalmış-

tır.»

İmam Gazâlî şöyle demiştir: «Bir mü’min öldüğü zaman

ölenlerin ruhları onunla buluşurlar “Falan kişinin hâli nasıl-

dır?” diye sorarlar. O kişi: “İyidir” der. Yine: “Ya falan kişi na-

sıldır?” diye sorarlar. O: “Size gelmedi mi” der. Onlar: “Yok,

buraya gelmedi, anlaşıldı ki, o kişi mü’min değilmiş (imanla

ölmemiş) başka yola gitti” derler.»

Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Mü’mini kabrine

koydukları zaman yeşil bir bahçede oturur. O bahçenin

yetmiş arşın uzunluğu vardır. Eğer kâfir olarak ölürse

cehennem derelerinden bir dereye bırakırlar. Doksan-

dokuz ejderha kıyâmete kadar ona azâb eder. Hakk

Teâlâ’nın doksan dokuz ismini inkâr ettiği için doksan-

dokuz ejderha azâb etmektedir».

Mü’min kabir azâbından ancak dört şeyle kurtulur: Bir:

Yalan söylememek, İki: Cimrilik etmemek. Üç: Kimseye

karşı kötü zanda bulunmamak. Dört: Şüpheye düşmemek.

Kabir azâbının çoğu, bedenine değen (elbisesine bula-

şan) ve yıkanmayan idrardan dolayı olur.

(Yazıcıoğlu Ahmed Bîcan (r.h.), Envârü’l Âşikîn, 417-418.s.)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN DİLİNDEN

DECCAL, YE’CÜC ME’CÜC, MÜSEYLEME

 

Ashâb-ı Kirâm’dan bir zât anlatıyor: Biz Vedâ Haccı’ndan

bahsediyorduk. Fakat bunun Hz. Peygamber (s.a.v.)’in son

haccı olduğunu ve bizden ayrılacağını düşünmüyorduk. Bir

gün Hz. Peygamber (s.a.v.) hutbe okudular, mesîh deccal-

dan bahsetti ve sonra buyurdu:  “Allah’ın gönderdiği her

peygamber ümmetini deccaldan sakındırmıştır. Hz. Nuh

ve ondan sonra gelen peygamberler ümmetlerini onun

şerrinden sakındırmışlardır. Ancak onun hiçbir şeyi

gizli değildir. Kesinlikle sizin için gizli olmayacaktır.

Kesinlikle Rabbiniz tek gözlü değildir.” (Heysemi, VII/338)

Müseylemetü’l-Kezzab Hakkındaki Hutbesi:

Hz. Peygamber (s.a.v.), Müseylemetü’l-Kezzâb hak-

kında bir şey söylememişken, ashâb (r.a.e.) aralarında ko-

nuşup sözü uzattılar. Bunun üzerine Nebî (s.a.v.) minbere

çıkarak:

“Hakkında sözü uzattığınız adam, kesinlikle yalancı-

dır ve kıyâmetten önce ortaya çıkacak otuz yalancıdan

biridir. Hiç bir belde yoktur ki, mesih deccalin korkusu

oraya ulaşmamış olsun.

Ancak Medîne müstesnadır. Onun her yolunun üze-

rinde o günde iki melek vardır. Onlar mesih deccalin

korkusunu Medîne’den uzaklaştırmaya çalışırlar.”

(Hâkim, IV/541 )

Ye’cüc ve Me’cüc ile Yerin Batması Hakkındaki

Hutbesi:

Allah’ın Resûlü (s.a.v.) akrebin ısırmasından ötürü mü-

barek başlarını sıkıca bağlayarak “Siz düşman yoktur di-

yorsunuz. Halbuki siz Ye’cüc Me’cüc çıkıncaya kadar

savaşacaksınız. Onların yüzleri geniştir. Gözleri küçü-

cüktür. Saçları sarımtıraktır. Her tepeden, dereden akıp

gelirler. Sanki onların yüzleri deri üzerine deri kaplana-

rak dövülen ve kılıçlara karşı kullanılan kalkanlar gibi-

dir.” dedi.                                               (Heysemi, VI/6, VII/338)

 

ÖLÜMÜ SÜREKLİ HATIRLAMANIN FÂZİLETİ

 

Resûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Lezzetleri kesip atan ölümü çokça zikrediniz.” Yani,

ölümü zikrederek dünyâ zevklerini kendinize acılaştırın

ki, ona olan bağlılığınız kopsun ve bu vesîleyle de Allah

(c.c.)’ya yönelebilesiniz.

Resûl-i Ekrem (s.a.v): “Eğer insanların ölüm hak-

kındaki bildiklerini hayvanlar bilselerdi, (korkudan

erirlerdi de) onlardan besili bir et yiyemezdiniz” bu-

yurmuşlardır.

Hz. Âişe (r.anhâ) Hz. Resûlullah (s.a.v.)’e: “Ey Allah’ın

Resûlü (s.a.v.), şehîdlerle beraber haşredilecek biri var

mıdır?” diye sorduğunda Resûlullah (s.a.v), “Evet, bir

gün ve gecede yirmi defa ölümü anan kimse şehîdlerle

beraber haşredilecektir” buyurmuşlardır.

Ölümü anmanın bu kadar fazîletli olmasının nedeni,

insanı bu aldatıcı dünyâdan uzaklaştırması ve âhiret için

hazırlık yapmaya teşvik etmesidir. Ölümden gafil kalmak

ise insanın dünyânın şehvetlerine dalmasına sebep olur.

Nebî (s.a.v) buyurdular ki: “Ölüm Mü’minin hediye-

sidir.” Hz. Peygamber (s.a.v.)’in böyle söylemelerinin

sebebi şudur: Bu dünya Mü’minin zindanıdır; çünkü ora-

da dâima bir sıkıntı içerisinde olur. O, nefsine karşı cihâd

etmek, dünyânın zevklerine karşı nefsi kırmak ve şeytân

hilelerine karşı dâima bir savunmanın içerisindedir. Ölüm,

onun bu işkenceden kurtuluşudur. Dolayısıyla bu kurtuluş

da kendisi için bir hediye olmuş olur.

Bir gün Ensârdan bir zât, “Ey Allah’ın Resûlü! (s.a.v.)

İnsanların en akıllısı ve en şereflisi kimdir?” diye sordu.

Resûlullah (s.a.v) şu cevabı verdiler: “İnsanların en akıl-

lıları ölümü çokça anan, ona en fazla hazırlananlardır.

İşte en akıllı olanlar onlardır. Onlar dünyâda şeref ka-

zanıp âhirete Allah’ın ikrâmları ile giderler.”

(İmâm-ı Gazâlî (k.s.), Ölüm-Kabir-Kıyâmet, 21.s.)

 

 

KIYÂMET ALÂMETLERİ

 

Küçük alâmetler: İnsanda izzet, hürmet, muhabbet,

şefkat, edeb, haya, cömertlik, eli açıklık, sözünde durmak,

doğruluk, dostluğu korumak, Şeriat’e uymak ve dinde

takvâ sahibi olmak gibi faziletlerin kalmaması.

Şehirlerde mescidlerin çoğalması, cemaatin azalması,

binaların yüksek olması, elbiselerin ince olması, kadınların

ve çocukların hâkim olması, kadınların erkeklere ve er-

keklerin kadınlara benzemesi, erkeğin erkeğe ve kadının

kadına ilgi duyması, bereketin azalması, akrabayı ziyare-

tin ve şer’î alışveriş hükümlerinin kalkması, kötülere saygı

gösterilmesi ve iyilerin aşağılanması gibi şeylerdir.

Kıyametin büyük alâmetleri ise on tanedir:

1- Deccâl’in çıkması.

2- Üç gece ard arda Ay tutulması.

3- Yedi iklimde üç sene ard arda kıtlık olması.

4- Büyük bir dumanın her tarafı kaplaması.

5- Îsâ (a.s.)’ın Şam-ı Şerîfdeki beyaz minare   üzerine

inip Deccâl’ı öldürerek Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Şeriati ile

amel etmesi.

6- Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in soyundan Mehdi çıkıp kırk

yıl adaletle hükmederek Îsâ    (a.s.)’a erişmesi.

7- Dâbbetü’l – Arz’ın meydana çıkması.

8- Ye’cûc ve Me’cûc’un Sedd-i İskenderî’den çıkıp yedi

iklimi istilâ etmesi.

9- Beyt-i Şerifin (Kâbe-i Muazzama) yıkılması.

10 – Güneşin batıdan doğup orada beklemesi.

Bu alâmetlerin meydana çıkmasından sonra misk ve

anber kokusu gibi ferahlatıcı serin rüzgârlar esip bu ra-

havetle mü’minlerin ruhları bedenlerinden çıkar. Sonra

Kur’ân-ı Kerîm’in hükümleri yeryüzünden kaldırılır ve hal-

kın hepsi cehalette kalıp yüz yıl da öyle gider.

Bu alâmetler tamamlandıktan  sonra kıyamet kopar.

(Erzurumlu İbrahim Hakkı (k.s.), Marifetnâme, 42.s.)

 

İNSANLAR KIYÂMET GÜNÜ…

 

Nâfi, İbn Ömer (r.a.)’dan, o da, Resûlullâh (s.a.v.)’den naklen şöyle anlatıyor:

– “İnsanlar, Kıyâmet günü, analarından doğdukları gibi çı­rılçıplak mahşere gelecekler.”

Bunu duyan Hz. Âişe (r.anhâ) şöyle sordu:

–  Erkeklerle kadınlar bir arada mı? Resûlullâh (s.a.v.);

– “Evet”, buyurdu.

Hz. Âişe (r.anhâ) şöyle demeye başladı:

–  Vah! Başıma gelenler. Ne kötü! Onlar birbirlerine bakarlar! Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.), onun omuzuna dokundu ve şöyle buyurdu:

– “Ey Ebû Kuhâfe’nin kızı! İnsanlar, o gün büyük bir gün, bakmak nerede? Gözleri semâya dikiktir. Kırk yıl, bir şey ye­meden içmeden dururlar. Şiddetle terlerler. Bir kısmının teri, ayaklarına çıkar; bir kısmının teri, bacaklarını tutar. Bir kıs­mının teri, karnına kadar yükselir. Bir kısmının teri, boğazına kadar yükselir. Bütün bunlar, orada fazla duruştan ileri gelir. Bundan sonra melekler Arş’in çevresini sararak kalkarlar. Al-lâhü Te‘âlâ, bir münâdîye emir verir; çağırtır:

– Falanın oğlu falan nerede?

İnsanlar, başlarını o sesin geldiği yöne uzatırlar. Çağrılan kimse, durağından çıkar; âlemlerin Rabbi huzûrunda dîvan durur.

– Nerede zulme uğrayanlar? diyerek yine biri da‘vet edilir. O da gelir. Zâlimin iyiliklerinden alınır, kendisine verilir.

O gün ne altın, ne gümüş, ne de karşılığında para geç­mez, iyilikleri alınır. İyiliği tükenen zâlime, mazlûmun kötü­lükleri yükletilir.

Haksızlığa uğrayana zâlimin iyilikleri bitinceye kadar ve­rilir. Zâlimin iyilikleri, mazlûmun hakkını karşılamadığı tak-dîrde mazlûmun kötülükleri alınır; zâlime yüklenir. Bu hâl içinde iyiliği tükenen kimseye şöyle denir:

– Yürü cehenneme! Bugün zulüm yoktur. Allâh hesâbları çabuk görür. O gün hiçbir nebî, resûl, şehîd yoktur ki, adâlet karşısında, ancak Allâh’ın lûtfü ile kendisinin kurtulacağını ummasın.”

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbîhü’l Gâfilîn

Bostânü’l-Ârifîn, 53-54.s.)

 

SELÂM VERMEK SEVGİYİ ARTIRIR

 

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

– “Size bir şey göstereyim mi? Onu yaptığınız takdîr­de, aranızda sevgi bağı meydana gelir.”

–  Evet yâ Resûlallâh (s.a.v.), dediler. Şöyle buyurdu:

– “Aranızda, açıktan selâm veriniz.”

Atâ şöyle anlattı:

–  Yürüyen, oturana selâm verir; küçük, büyüğe selâm verir; arkadan gelen, önde gidene selâm verir… İki kişi, kar­şı karşıya gelince, söze selâmla başlarlar.

Hasan-ı Basrî (rh.a.) şöyle anlatır:

–  Bir cemaat, diğeri ile karşılaşınca, az olan çok ola­na selâm verir. Yezid b. Vehb, Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlattı:

–  “Binekli yayaya selâm verir; yaya, oturana selâm verir; az olan da çoğa selâm verir.”

Bir cemaat, diğer bir topluluk üzerine gider, selâm ver­mezlerse, hepsi günâhkâr olur. İçlerinden biri selâm verir­se, hepsine yeter. Hep birden selâm verirlerse, daha fazî-letli olur.

Karşı taraf, selâma karşılık vermezlerse, hepsi günâh­kâr olurlar. Ama içlerinden biri verirse, hepsine yeter. Hep birden selâma karşılık verirlerse daha fazîletli olur.

Bâzıları, selâma karşılık vermek, oradakilerin hepsine vâcib (farz) olur dediler. Sahîh olan da budur.

İmâm Ebû Yûsuf şöyle dedi:

–  Selâmı almak, farzdır. Bu sebeple, onların selâmı al­maları kendilerine gereklidir.

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

–  “Bir cemaat, diğer bir cemaate gittiğinde, içlerin­den biri selâm verirse, diğerlerine de yeter.”

Selâmı alan kimse, verdiği cevâbı duyurmalıdır. Selâm verenin işitemeyeceği bir sesle karşılık verirse, selâma kar­şılık vermiş olmaz.

(Ebu’l Leys Semerkandî,

Tenbîhül Gafilin Bostanü’I Ârifin, 815.s.)

 

CEHENNEME İLK ATILACAK ÜÇ ZÜMRE

 

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyetle Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Yüce ve mübârek Allâh, kıyâmet günü halkı arasında hüküm verecektir ki, o mahkemeye her ümmet toplu olarak gelir. O mahkemeye ilk davet edilen şun­lardır: Kur’ân hâfızı, çok mal sâhibi, Allâh yolunda öldü­rülen.

Allâhü Te‘âlâ Kur’ân hâfızına şöyle sorar:

– “Peygamberime gönderdiğim sana öğretilmedi mi?”

–  Evet, yâ Rabbi, öğretildi; deyince, şöyle buyurur:

– “O hâlde öğrendiğinle ne gibi bir amel işledin?”

– Gece ve gündüz onu okudum, diye cevâb verir. Bunun üzerine Allâhü Te‘âlâ şöyle buyurur:

–  “Yalan söylüyorsun.” Melekler de şöyle derler: Ya­lan söylüyorsun. Sen, güzel Kur’ân okuyor, denilmesini istedin. Nitekim öyle de denildi.

Bundan sonra, mal sâhibine sorulur:

– “Sana verdiğim malla ne gibi bir amel işledin?”

– Ben, akrabalarıma götürdüm; onlara ve başkalarına sadaka verdim, der. Buna da Allâhü Te‘âlâ:

–  “Yalan söylüyorsun” buyurur. Sonra da melekler: Yalan söylüyorsun. Sen, eliaçık cömert denilmesi için yaptın o işleri. Nitekim öyle de denildi.

Bundan sonra Allâh yolunda öldürülen getirilir.

– “Sen niçin öldürüldün?” diye sorulur.

–  Senin yolunda döğüştüm ve öldürüldüm, der. Al­lâhü Te‘âlâ şöyle buyurur:

–  “Yalan söylüyorsun.” Melekler de şöyle derler: Ya­lan söylüyorsun. Sen kendine kahraman denilmesi için döğüştün. Nitekim öyle de denildi…”

Ebû Hüreyre (r.a.) diyor ki: – Bundan sonra, Resûlullâh (s.a.v.) elini dizime vurdu ve şöyle buyurdu: – “Yâ Ebâ Hü­reyre! Anlatılan bu üç zümre kıyâmet günü Allâh’ın Ce­henneme ilk atacağı kimselerdir.”

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Ğâfilîn

Bostânu’l-‘Ârifîn, 10-11.s.)

 

CENNET VE CEHENNEM

 

Ebû Hüreyre (r.a.)’in rivâyetine göre, Resûlullâh (s.a.v.) şöy­le buyurdu:

–  “Allâhü Te‘âlâ Cebrâîl (a.s.)’ı da‘vet etti. Onu cennete gönderdi. Şöyle buyurdu:

– Cennete git, bak! Oradakiler için hazırladıklarımı gör.

–  Ya Rabbi, izzetine yemîn olsun ki, onu duyan, oraya girmek ister.

Sonra Cenâb-ı Allâh, cennetin çevresini zorluklarla sar­dı. Cebrâîl (a.s.)’a:

– Tekrar git; bak, buyurdu. Cebrâîl (a.s.) gitti; baktı, dön­dü ve şöyle dedi:

–  İzzetin hakkı için, oraya kimse giremez diye korku­yorum.

Bundan sonra, cehenneme gönderdi ve şöyle buyurdu:

– Cehenneme git; onu ve ona gireceklere hazırladığımı gör.

Cebrâîl (a.s.) gitti, döndüğünde şöyle dedi:

– İzzetine yemîn olsun; orayı duyan girmek istemez. Bu sefer onun çevresini şehevî şeylerle sardı ve Cebrâ­îl (a.s.)’a şöyle dedi:

– Bir daha git; gör.

Cebrâîl (a.s.) onu görüp döndüğünde şöyle dedi:

–  İzzetin hakkı için; oraya girmeyen kalmaz diye korku­yorum.”

Yine Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki:

–  “Cehennemi istediğiniz kadar anlatın. Onu neye ben-zetseniz, o, anlatıp benzettiğinizden daha zor ve şiddetli­dir.”

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdular:

– “Cehennem ehlinin en hafîf azâba uğrayanına ateşten bir takunya giydirilir. Onun sıcaklığı beynini kaynatır. Kafa­sı bir ateş tenceresi gibi olur. Kulakları fışkırır. Dişleri ateş çıkarır. Göz kapakları ateş saçar. İçinde ne varsa ayakları altına dökülür. Bu hâlde olan, cehennemin en çetin azâbı­na uğradığını sanır; halbuki o, en hafîf azâba uğramıştır..”

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbihü’l Gâfilîn

Bostânü’l-Ârifîn, 64.s.)

HAVZ-I KEVSER

 

Resûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’in Havz-ı Kev­ser’i hakdır. Zîrâ Allâhü Te‘âlâ: “(Habîbim) hakîkat, biz sana, kevseri verdik” buyuruyor. Cumhûr bunu Havz-ı Kevser olarak ve yâhud nehir olarak tefsîr etmiş­tir. Her iki tefsîr arasında da çelişki yoktur. Çünkü Pey­gamber (s.a.v.)’in nehri Cennet’te, havuzu ise kıyâmet­teki mevkîfte olacaktır. Havuz sırattan önce mi yâhud sonra mı olacak, diye ihtilâf olunmuştur. Fakat doğru ve akla daha yakın olan sırattan sonra olmasıdır.

Kurtubî, “Onlar iki havuzdur ki, biri sırattan ve mizan­dan önce olur. Zîrâ insanlar kabirlerinde susamış olarak çıkarlar. Bu havuza sırat ve mîzandan evvel gelip içer­ler ve susuzluklarını giderirler; ikincisi ise Cennet’te bu­lunur ki, her ikisine de Kevser denir” diyor.

Tirmizi rivâyet ediyor. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyuruyor ki: “Her peygamberin havuzu olur. Onlar aralarında, kimin havuzuna fazla insan gelir diye if­tihâr ederler. Ben ise havuzuma insanların gelmesi bakımından peygamberlerin içinde en kalabalık ol­mamı temennî ederim.”

Havz-ı Kevser hakkındaki hadîs-i şerîfi otuz küsûr kadar sahâbe rivâyet etmiştir ki, mütevâtir olmaya yak­laşmıştır. Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellem bir ha­dîs-i şerîfinde şöyle buyurmuştur:

“Benim havuzumun uzunluğu bir aylık yol kadar­dır. Zâviyeleri (kenarları) müsâvîdir. Suyu sütten be­yaz, kokusu miskden güzel, tadı baldan daha tatlı, yemeği köpükten daha yumuşak, kardan daha so­ğuktur. Onun bardakları gökteki yıldızlar gibidir. Kim ondan içerse, içtikten sonra ebediyyen bir da­ha susamaz.”

(Aliyyül Kârî, Fıkh-ı Ekber Şerhi, 262-263.s.)

 

ÖLÜMÜN ŞİDDETİNE HAZIRLIK YAPMAK

 

Câbir b. Abdullah (r.a.)’den rivâyet edilmiştir. Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

– “İsrâîloğullarından söz edebilirsiniz; çünkü onlar, iç­lerinde hayret veren garip işlerin cereyân ettiği bir millet­tir.”

Sonra şöyle anlattı:

– “Benî İsrâîl’den bir grup insan çıkarak, mezarlığa git­tiler. Orada, aralarında şöyle konuştular:

– Biz şimdi bir namaz kılsak; sonra Rabbimize duâ et­sek, O da, bize ölülerden birini çıkarsa da gelip, bize ölümden haber verse…

Namaz kıldılar, Rabblerine duâ ettiler. Onlar bu hâl içinde iken, bir ölü başını kabrinden çıkardı. Yüzü simsi­yahtı. Alaca bulaca bir hâli vardı. Onlara bu hâli ile görün­dü ve şöyle dedi;

–  Ey buraya gelmiş kimseler! Allâh’a yemin ederim ki, öleli doksan yıl oldu. Hâlâ ölüm acısı benden gitmedi. Tıpkı şimdi ölmüş gibi. Allâh’a duâ edin; beni eski hâlime getirsin.

Kabrinden çıkan o şahsın alnında, secde izi vardı. Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) buyurdu ki:

–  “Mümine gelecek ölümün şiddeti ve zorluğu üçyüz kılıç darbesi kadardır.”

Fakîh diyor ki:

–  Bir kimse, ölüme inanır, onun mutlaka geleceğine kâni olursa, iyi amel işleyip kötü davranışları bırakarak ölüme ha­zır olması gerekir. Çünkü, onun ne zaman geleceği belli de­ğildir.

Resûlullâh (s.a.v.) ölümün şiddetini ve acısını beyân bu­yurdu. Bu, ümmetine onun öğüdüdür. Tâ ki, onu duysun, ha­zırlıklı olsun, dünyâ güçlüklerine de sabırla karşı dursun.

Çünkü, dünyâ sıkıntılarına sabırla karşı koymak, ölümün şiddetine ma‘ruz kalmaktan, âhiret azâbına uğramaktan daha kolaydır. Çünkü âhiret azâbı, dünya azâbından daha şiddetli­dir.

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbîhü’l Gâfilîn

Bostânü’l-Ârifîn, 21-22.s.)

 

CENÂB-I HAKKIN CEMÂLİNİ MÜŞÂHADE

 

Cennette Allâhü Te‘âlâ, meleklere emir verir:

– “Dostlarıma yemek yediriniz.”

Bu emir üzerine, onlara çok çeşitli yemekler getirilir. Her lokmayı bir evvelkinden daha lezzetli bulurlar. Ye-mekden sonra, Allâhü Te‘âlâ:

– “Kullarıma, içilecek şeyler de ikrâm ediniz.” bu­yurur. Onlara öyle içecekler getirilir ki, her yudumda bir evvelkinden fazla lezzet alırlar. Bu içme işi de bitince, Allâhü Te‘âlâ onlara şöyle buyurur:

– “Ben, sizin Rabbinizim. Va‘dimi yerine getirdim. Şimdi arzûnuzu bildirin; ne ise vereyim..”

–  Rızânı isteriz, derler. Buna karşılık Allâhü Te‘âlâ şöyle buyurur:

–  “Sizden râzıyım. Ancak, bugün katımda daha fazlası vardır. Size öyle bir ikrâmda bulunacağım ki, bütün bu gördüklerinizden daha büyüktür.”

(Kulların üzerindeki ma‘nevî) perde açılır; dilediği ka­dar o yüce varlığa bakarlar. Allâhü Te‘âlâya bakarlar; ama şekilsiz ve benzersiz… Tıpkı dünyâda O’nu bir şe­kil ve benzer tanımadan bildikleri gibi… Sonra, secdeye kapanırlar. Allâh’ın dilediği kadar secdede kalırlar. Son­ra, Allâhü Te‘âlâ şu emri verir:

– “Başınızı kaldırınız. Burası ibâdet yeri değildir.”

Oradaki bütün ni‘metleri unuturlar. Yüce cemâline nazar, onlara bütün ni‘metlerden daha sevimli gelir. Sonra, eski hallerine dönerler. Bir aralık, Arş altından bir rüzgâr eser. Beyaz miskten bir tepeyi tozutur. Orada bu­lunanların ve bindikleri atların başına saçılır. Daha son­ra cennetteki yerlerine dönerler. Hanımlarını bıraktıkla­rından daha güzel bulurlar. Zevceleri de onlara der ki:

– Siz, önce olduğunuz hâlden daha güzel döndünüz.

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbîhü’l Gâfilîn

Bostânü’l-Ârifin, 75.s.)

 

 

 

DOĞRU OLAN ÖLÜMÜ TEMENNÎ EDER

 

Ey kardeşim! Bilmelisin ki: Biz ölmek için yaratıldık. On­dan kaçıp kurtulmak imkânı yoktur. Şu âyet-i kerîme bu ma‘-nâyı aydınlatır:

– “(Ey Habîbim!) Muhakkak sen de öleceksin; onlar da ölecekler.” (Zümer s. 30)

Bir başka âyet-i kerîmede ise şöyle buyuruldu:

– “Habîbim, de ki: Eğer ölmekten veyâ öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçmanızın size hiçbir yararı olmaya­caktır.” (Ahzâb s. 26)

Bu âyetler de gösteriyor ki, her müslümâna gereken şey, ölüme hazırlıklı olmaktır.

Bu konudaki bir başka âyet-i kerîme şöyledir:

–  “…Eğer iddiânızda doğru iseniz, ölümü isteyiniz. Ama onlar, kendi elleriyle önceden yaptıkları kötülükler yüzünden hiçbir zaman ölümü temennî etmeyecekler­dir.” (Bakara s. 94-95)

Allâhü Te‘âlâ bu âyetleri ile bize şu ma‘nâyı anlatır: Doğ­ru olan, ölümü temennî eder. Ama yalancı, kötü amelinden dolayı ölümden korkar.

Çünkü sâdık olan îmân sâhibi, ölüme hazırlık yapmıştır. Rabbine iştiyâkı (kavuşma arzûsu) vardır, ölümü onun için is­ter.

İbn Mes‘ûd (r.a.)’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

– Hangi nefis olursa olsun; (iyi ve kötü) ölüm onun için ha­yırlıdır. Eğer iyi kimse ise, Allâhü Te‘âlâ onun için şu va‘di yaptı:

– “… İyiler için Allâh katındaki (ni‘metler) daha hayırlı­dır.” (Âl-i İmrân s. 198)

Eğer günâhkâr ise, Allâhü Te‘âlâ onun için şöyle buyurdu:

–  “… Onlara ancak günâhlarını artırmaları için fırsat veriyoruz. Onlara alçaltıcı bir azâb vardır.” (Âl-i İmrân s. 178)

Enes b. Mâlik (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurdu­ğunu anlatıyor:

– “Ölüm, mü’minin râhatıdır.”

(Ebû Leys Semerkandî,

Tenbihü’l-Ğâfilîn Bostânu’l-‘Ârifin, 32-33.s.)

 

 

 

 

 

 

 

İNSANLAR UYKUDADIRLAR ÖLDÜKLERİ

ZAMAN UYANIRLAR

 

Dünyâ hayatının seni aldatmasından sakın! Bir milyon defa sakın ki şeytân seni amelsiz Allâh (c.c.)’e güvendirip al­datmış olmasın! Kim bu sırların kokularının başlangıçlarını koklarsa bilir ki nasûh tevbe’nin lüzûmu Allâh (c.c.) yolunda giden kula her nefesinde lâzımdır. İsterse bu kul Nûh (a.s.) gibi (950 sene) uzun yaşamış olsa bile tevbeyi ihmâl etme­menin, çok çabuk olarak tevbe etmenin vâcib olduğunu bilir.

Eğer akıllı insan, geleceği için değil de, geri kalan haya­tında sâdece ibâdetlerin dışında geçen ömrü için ağlarsa, bu ölüme kadar üzülmesine kâfi gelir. Acaba kalan ömrünü, câ­hilce geçirdiği hayatı gibi geçirenin hâli nasıl olur? Akıllı bir kimse, bir cevheri elde ettiği ve o cevher fayda vermeksizin zâyi olup gittiği zaman, şüphesiz buna üzülür. Eğer o cevher elinden çıkıp ve onun çıkışı ile helâk olmasının sebebini teşkîl ederse, bu takdîrde o cevherden ötürü daha fazla üzül­mesi gerekir. Oysa hayatın her saati, her nefesi bir cevher­dir. Onun yerini dolduracak bir şey yoktur.

Çünkü o seni ebedî saadete erdirmeye, ebedî azâbdan kurtarmaya yarar. Acaba böyle bir cevherden daha güzel bir cevher olabilir mi? Bu cevheri gaflet içerisinde zâyi ettiğin zaman, apaçık bir zarardasın. Onu günâha sarf ettiğin za­man kötü bir şekilde helâk olursun. Eğer bu musîbetten ötü­rü ağlamıyorsan bu senin cehâletinden ileri gelmektedir. Ce­hâletinden dolayı gelen musîbet öbür musîbetinden daha büyüktür. Fakat cehâlet musîbetiyle mübtelâ olan onun mu­sîbet olduğunu bilmez; zîrâ gaflet uykusu cehâletle nefsi arasına girer.

Hz. Alî (r.a.)’den şöyle rivâyet edilmiştir: “İnsanlar uyku­dadırlar. Öldükleri zaman uyanırlar. O zaman her müfli­sin iflâsı, her musîbet zâdenin musîbeti kendisine görü­nür. Oysa telâfi etmek imkânı da insanlardan kaldırıl­mıştır.”

(Huccetül İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.),

İhyâ-u Ulûmiddin, 4.c, 23.s.)

 

KABİR AZÂBI HAKDIR

 

Kabirdeki suâl rûhun bedene iâde edilmesinden sonra vâki olur. Mü’min olan: “Rabbim Allâh, Dînim İslâm, Peygam­berim Muhammed aleyhissâlâtü vesselâmdır” der. Kâfir ise: “Ne diyorsun? Bilmiyorum” der.

Çünkü Peygamber (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Eğer kabir darlığından bir kimse kurtulmuş olsaydı, Sa‘d bin Mu‘az kurtulurdu. -ki onun ölümü ile Rahmân olan Allâh’ın Arş’ı titremiştir.- İlk önce O’nun kabri dara­lır. Sonra Allâhü Te‘âlâ onu gözünün görebildiği kadar bir mesâfe gibi genişletir.”

Kabir azâbı kâfirlerin istisnâsız tümü için, mü’minlerin gü­nâhkârları için hakdır. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde şöyle buyurmuştur:

“Kabir, ya Cennet bahçelerinden bir bahçedir. Yâhud da Cehennem çukurlarından bir çukurdur.”

Hazreti Osman bin Affan (r.a.)’den rivâyet ettikleri bir ha­dîs-i şerîfte Peygamber (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Kabir âhiret konaklarından ilk konaktır.”

Kendisinden Konevî’nin naklettiğine göre, Şeyh Ebu’l-Mu-în en-Nesefî’nin usûlünde “Mü’min olsun, kâfir olsun, muti‘ ol­sun, fâsık olsun kabir azâbı hakdır. Fakat eğer kâfir olursa onun kabirdeki azâbı kıyâmet gününe kadar devâm eder. Ondan kabir azâbı Cuma günleri ve Ramazan ayında Pey­gamber (s.a.v.) hürmetine kaldırılır. Çünkü Allâhü Te‘âlâ, Pey­gamber (s.a.v.) hayatta olduğu müddetçe onlara azâb ver­mezdi, kabirde de böylece Cuma günü ve Ramazan ayında O (s.a.v.)’in hürmetine Allâhü Te‘âlâ onlardan azâbı kaldırır.

Peygamber (s.a.v.) Hz. Âişe (r.anhâ) Vâlidemize:

“Kabir daraldığında ve Münker-Nekir suâl ettiğinde senin hâlin nasıl olur? buyurdu ve sonra, ey kırmızı ka­dın, mü’min olan için kabir darlığı annenin çocuğunun ayağını sıkması gibidir. Münker Nekir’in mü’mine olan sorgusu da, göz ağrıdığı vakit ona sürülen sürme gibi­dir.”

(Aliyyül Kârî, Fıkh-ı Ekber Şerhi, 274-277.s.)

 

ÎSÂ (A.S.) ÜMMET-İ MUHAMMED (S.A.V.)’DEN BİR FERD OLARAK YERYÜZÜNE İNECEKTİR

 

Mehdi Âli Resûl, Mekke ve Medine’de zuhûr eder. Sonra   Beyt-i Makdis’e gelir. Deccal gelip onu orada muhâsara altı­na alır. Bunun üzerine Îsâ aleyhisselâm Şam’ın şarkındaki minâreden iner ve Deccal’i öldürmek için gelir. Beyt-i Mak­dis’e geldiğinde Deccal’i bir darbe ile hemen öldürür. Zîrâ Deccal, Îsâ (a.s.) gökten indiği vakit tuzun suda eridiği gibi erir.

Sonra İsa (a.s.) Mehdi Âli Resûl ile buluşur. Namâz vakti gelip, namâz kılınacağı zaman Mehdi Âli Resûl, Îsâ (a.s.)’a, imâm olup müslümânlara namâz kıldırması için mihrâba geç­mesini işâret eder. Bu namâzda kâmet senin için yapıldı, bu makâmda senin imâm olman daha evlâdır, diyerek Îsâ (a.s.) özür diler. Mehdi Âli Resûl imâm olur. Îsâ (a.s.)’ın Peygambe­rimiz (s.a.v.)’e uyduğu belirlenmesi için o da Mehdi Âli Resûl’e uyar. Nitekim Peygamber (s.a.v): “Eğer Mûsâ (a.s.) hayatta olmuş olsaydı, bana uymaktan başka çâre bula­mazdı” hadîs-i şerîfi ile buna işâret buyurmuştur.

Allâhü Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Allâh, (geçmiş) peygamberler (in) den, -and olsun ki, size kitâb ve hikmet verdi. Sonra da size nezdinizdeki (o kitab ve hikmeti) tasdîk eden bir peygamber gelmiştir (gelecektir). Ona îmân ve ona her halde yardım edeceksi­niz diye – (Ahd ve) mîsak aldığı zaman dedi ki: “İkrâr etti­niz ve uhdenize bu ağır yükümü (vecîbemi) alıp kabûl ey­lediniz mi?” Onlar (cevâben): “İkrâr ettik” dediler. (Allâh) dedi ki: “Öyleyse (birbirinize ve ümmetlerinize karşı) şâhid olun, ben de sizinle berâber (bu ikrârınıza) şâhidlik edenlerdenim.”

Bir rivâyete göre Îsâ (a.s.) Peygamber (s.a.v.) ile Ebû Be­kir (r.a.)’in arasında defnolunur. Bir diğer rivâyette de Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer (r.a.)’nın arasında defnolunacağı zikredil­mektedir. Ne mutlu Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer (r.a.)’ya ki, peygamberler arasına defnolunmuşlardır.

(Aliyyül Kârî, Fıkh-ı Ekber Şerhi, 302-305.s.)

 

 

 

KIYÂMETE YAKIN OLACAKLAR

 

Abdullah ibn-i Mes‘ûd (r.a.) anlatıyor:

“Mi‘rac gecesinde, Resûlullâh (s.a.v.), Hz. İbrâhim, Hz. Mûsâ ve Hz. Îsâ (a.s.) ile karşılaştı. Kıyâmeti aralarında mü­zâkere ettiler. Önce Hz. İbrâhim Aleyhisselâm’dan başlayıp ona kıyâmetten sordular. Onun kıyâmet hakkında herhangi bir bilgisi yoktu. Sonra Hz. Mûsâ Aleyhisselâm’a sordular. Kı­yâmet hakkında onun da bir bilgisi yoktu. Söz Hz. Îsâ Aleyhis­selâm’a geldi. O:

– “Kıyâmetin kopmasına yakın şeyler (alâmetler) hakkında bana bilgi verildi. Ama Kıyâmetin kopma (vaktini) Allâh’tan başka hiç kimse bilemez!” dedi.

Sonra (kıyâmetin alâmetlerinden biri olarak) Deccal’in çık­masını anlattı. Şunları söyledi:

“Sonra ben inip Deccal’i öldüreceğim ve bundan son­ra halk memleketlerine dönecek. Bu defa onların karşısı­na Ye’cüc ve Me’cüc çıkacak ve her tepeden hızla hücûm edecekler. Onlar giderken rastladıkları her suyu içip tüke­tecekler ve uğrayacakları her şeyi bozup alt-üst edecek­ler.

Bunun üzerine halk feryâd ederek Allâh’tan yardım di­leyecek. Ben de Ye’cüc ve Me’cüc’ü öldürmesi için Al­lâh’a duâ edeceğim. (Duâm kabûl görecek) ve yer onların (leşlerinin) kokusu ile çok pis kokacak. Ben yine Allâh’a duâ edeceğim! Allâh da bir su gönderecek ve o su, onla­rı taşıyıp denize atacaktır.

Daha sonra dağlar ufaltılıp dağıtılacak ve yer, derinin yayılıp genişletildiği gibi yayılıp genişletilecek. İşte söyle­nen bu hal vuku‘a gelince, insanlara yakınlığı itibâriyle kı­yâmetin, ev halkı ne zaman doğumu ile aniden karşılaşa­caklarını bilmedikleri hamile kadın gibi olacağı bana bil­dirildi.”

Râvî el-Avvam demiştir ki: “Bunun tasdîki Kitâbullâh’ta bu­lunmuştur (Meâlen):

“Nihâyet, Ye’cüc ile Me’cüc’ün önündeki sed açıldığın­ da, her tepeden saldırmağa başlarlar.” (Enbiyâ s. 96)

 

DECCAL -3

 

İbn-i Ömer (r.a.) anlatıyor: “Resûlullâh (s.a.v.) Vedâ haccı sı­rasında (bir ara):

– “Halk susup dinlesin!” buyurdular.

Sonra Allâh’a hamd ve senâda bulunup, arkadan Mesih ve Deccal’den uzun uzun söz ettiler ve buyurdular ki:

–  “Allâh’ın gönderdiği her peygamber, ümmetini onun hakkında uyardı. Nûh aleyhisselâm ümmetini onunla inzâr etti, ondan sonra gelen peygamberler de…

O, sizin aranızda çıkacak. Onun hâli sizden gizli kalmaya­cak. Rabbinizin tek gözlü olmadığını bilirsiniz. O ise sağ gö­zü kör birisidir. Onun gözü, sanki (salkımdan) dışa fırlamış bir üzüm tânesi gibidir. (İki gözünün arasında ke-fe-re ya‘ni kâfir yazılmış olacaktır. Bunu her müslümân okuyacaktır).” (Buhârî)

Huzeyfe (r.a.) anlatıyor: “Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki:

“Deccal çıktığı vakit, beraberinde su ve ateş vardır. Ancak halkın ateş olarak gördüğü tatlı sudur; halkın su olarak gör­düğü ise yakıcı bir ateştir. Sizden kim o güne ererse, halkın ateş olarak gördüğüne düşmeyi kabûl etsin. Çünkü o, tatlı soğuk sudur.” (Buhârî)

Yine Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu­lar ki: “Medine’ye geçit veren dağ gediklerinde (birbiriyle ke­netlenmiş) melekler var. (Her gedikte (kınından çekilmiş) kı­lıçlarıyla bekleyen iki meleğin korumaları sebebiyle Medi­ne’ye ne vebâ ne de Deccal giremez.” (Buhârî)

Müslim’in rivâyetinde şu ziyâde var: “Resûlullâh (s.a.v.) buyur­dular ki: “Mesih Deccal, doğu tarafından gelir. Kasdı Medi­ne’dir. Uhud’un arka tarafına iner. Derken (Medine’yi bekle­yen) melekler, onun yüzünü Şam tarafına çevirirler ve orada helâk olur.”

Enes (r.a.) anlatıyor: “Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki:

“Mekke ve Medine hariç Deccal’in çiğnemeyeceği memle­ket yoktur. Mekke ve Medine’ye geçit veren yolların herbirinde saf tutmuş melekler vardır, buraları korurlar. (Deccal) es-Sebbiha nâm mevkîye iner. Sonra Medine ahâlisini üç sarsın­tı ile sarsar. Bunun üzerine (şehirde bulunan) bütün kâfir ve münâfıklar (şehri terkederek Deccal’e) gelirler.” (Buhârî)

 

 

ÖMRÜNÜZ UZUN OLSUN

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Benim gözümün nûru namâzda kılındı.” (Nesâî) İnsan ibâdeti zorla yapar, kötülükleri terk etmek kendisine ağır ge­lirse, bu bir noksanlıktır. Bu hâl ile saâdetin kemâl derecesi­ne yükselemez. Evet, bu şekilde mücâhede, tamâmen terk­ten daha hayırlıdır, fakat gönlü coşarak yapılan ibâdetlerden daha düşüktür. Bunun için Allâhü Te‘âlâ:

“Bu (namâz), Allâh korkusu olmayanlara ağırdır.” (Ba­kara s. 45) buyurmuştur. Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

“Allâh’a gönül hoşluğu ile ibâdet et. Şâyet buna gü­cün yetmiyorsa, hoşlanmadığın şeyde sabret. Zîrâ böy­le yapmanda senin için çok hayır vardır.” (Taberânî) buyur­muştur. Bununla beraber güzel ahlâka, va‘dedilen saâdete ulaşmak için ibâdetten bâzı zamanda zevk almak da kâfi değildir, belki günâhı kerih görmeli, tâat ve ibâdetleri sevme­li ve buna ömrü boyunca devâm etmelidir. Bu sûretle ömür uzadıkça fazîlet de çoğalır ve kemâle erer olgunlaşır. Bunun için Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Ömrün uzu­nu Allâh’a itaat yolunda geçen ömürdür.” (Deylemî) Bunun için Peygamberler (a.s.) ve velîler ölümü kerih görmüşlerdir. Zîrâ dünyâ âhiretin ziraatgâhı ve ekeneğidir. Uzun ömür sâ-yesinde ibâdet çoğalınca, mükâfaat da çoğalır, nefis de da­ha çok tezkiye edilir ve temizlenir. Ahlâk, daha da kuvvetle-şir, kökleşir ve insanda yerleşir. Zâten ibâdetlerden maksâd, kalbe te’sîr edip kalbi düzeltmektir. Bu da fazla ibâdet sâye­sinde daha çok kuvvetlenir. Ahlâkın gâyesi ise, kalbi dünyâ sevgisinden kesip Allâh sevgisini oraya yerleştirmektir. Kal­binde Allâh’a ulaşmaktan sevimli hiç bir şey olmamak ve bü­tün varlığını bu yolda kullanmak lâzımdır. Gazab ve şehve­ti de kendisine musahhar olan hâllerdendir. Onları da Al­lâh’a ulaşacak şekilde kullanmalıdır. Bu da, bu kuvvetleri kullanırken akıl ve şerî‘at mîzânına vurmak, sonra buna se­vinip bundan zevk duymakla mümkündür.

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.),

İhyâ u ‘Ulûmiddîn, 3.c, 134.s.)

 

KIYÂMET SABÂHININ DEHŞETİNDEN (S.A.V.) EFENDİMİZİN ŞEFAATİNE SIĞINMAK

 

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

– “Her peygamberin dünyâda kabûl olunan bir duâsı vardır. O, onu dünyâda yapmıştır. Ben duâmı ümmetime şefaat için, Kıyâmet Günü’ne sakladım. Anlayınız, ben Âdemoğlunun Efendisiyim; fakat bu övünmek değildir.

Livâü’l Hamd, Kıyâmet Günü elimde olacak. Âdem ve diğer insanlar onun altında toplanacak. Bu sözler övünmek için de­ğildir.

–  İnsanlar bana gelirler. Dertlerini söylerler ve onlara:

– Evet, Allâh’ın izin verdiği dilediği ve râzı olduğu kişiler için, şefaat ederim. Kalan da kalır. Allâhü Te‘âlâ, mahlûkâtı arasında hüküm vermeye başladığı zaman, bir münâdî şöyle seslenir:

– Muhammed (s.a.v.) ümmeti nerede?

Evet, biz ümmetlerin sonuncusu olarak dünyâya geldik. Ama, Kıyâmet Günü, ilk hesâba çekilecek kimseleriz.

Ben kalkarım, ümmetim de benimle beraber kalkar. Diğer ümmetler, bize yol açarlar. Temizlik eseri olarak parlak, nûrlu bir şekilde yol alırız. Biz geçip giderken, diğer ümmetler, bizim için şöyle derler:

– Nerede ise, bu ümmetin hepsi peygamber olacakmış!… Bundan sonra cennetin kapısına gider; kapının açılmasını

isterim. Bir ses der ki: – O kimdir? Ben:

-Allâh’ın Resûlü Muhammed’im, derim.

Kapı açılır. İçeri girer; Rabbime secdeye kapanırım. O’na öyle bir hamd ederim ki; benden evvel hiç kimse, O’na öyle bir hamd etmemiştir. Benden sonra hiç kimse böyle bir hamde muvaffak olamaz. Sonra bana şöyle denir:

–  Başını kaldır, söyle, dinleneceksin; iste, istediğin verile­cek. Şefaatçi ol, şefaatin kabûl olunacak.

Bundan sonra başımı kaldırırım. Kalbinde bir arpa tânesi kadar, yâhud zerre miktarı îmânı olana şefaatçi olurum. Ya‘ni “Allâh’tan başka ilâh olmadığına; Muhammed’in Allâh’ın Resû­lü olduğuna şahâdet edip yakîn derecesinde îmân edenlere.”

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbîhü’l Gâfilîn Bostânü’l-Ârifîn, 55-56.S.)

 

 

 

 

 

 

DECCÂL-2

 

Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Resûlullâh (s.a.v.) (bir gün):

–  “Bir tarafı karada, bir tarafı da denizde olan bir şe­hir işittiniz mi?” diye sordular.

Oradakiler “Evet!” deyince, şöyle buyurdular:

–  “İshâkoğullarından yetmişbin kişi bu şehre sefer tertiplemedikçe kıyâmet kopmaz. Askerler şehre gelince konaklarlar. Ancak silahla savaşmazlar, tek bir ok dahi atmazlar. “Lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber!” derler. Bu­nun üzerine şehrin deniz tarafı düşer. Sonra askerler ikinci kere, “Lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber!” derler, şehrin diğer tarafı da düşer. Sonra tekrar “Lâ ilâhe illal­lâhü vallâhü ekber!” derler. Bu sefer onlara kapılar açı­lır. Oradan şehre girerler ve şehrin ganîmetini toplarlar. Ganîmetleri aralarında taksîm ederlerken, yanlarına bir münâdi gelip, “Deccal çıktı!” diye bağırır. Askerler her şeyi bırakıp geri dönerler.” (Müslim)

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’in anlattığına göre, Resûlullâh (s.a.v.)’e Deccal’den sormuş. Resûlullâh (s.a.v.) de şu ce­vâbı vermiştir:

“O (Deccal) çıktığı gün (aynen bir insan gibidir) ye­mek yer. Ben size, onun hakkında, benden önceki pey­gamberlerden hiçbirinin kendi ümmetine anlatmadığı husûsları anlatacağım:

Onun sağ gözü meshedilmiştir (görmez), pertlektir, göz hadakası yoktur, sanki hadakası çevrim içinde bir balgam gibidir. Sol gözü de inciden bir yıldız gibidir. Onun berâberinde sanki cennet ve ateşin birer misli vardır. Ancak hakîkatte ateşi cennet, suyu da ateştir.

Haberiniz olsun! Onun yanında iki kişi vardır; köy halkını inzâr ederler. Bu ikisi köyden çıkınca, Deccâl’in ashâbından ilki oraya girer.”

Rezin tahrîc etmiştir. Hadîsin kaynağı yok ise de, hadîs­te yer alan mefhûmların şâhidleri Sahihayn ve diğer kaynak­larda çoğunluk itibâriyle gelmiştir.

 

ÂHİRET PAZARI KESATTIR

 

Hz. Âişe (r.anhâ) anlatıyor:

–  Ben kabir azâbının ne olduğunu bilmiyordum. Bana bir Yahudî kadın geldi ve bir şey istedi; verdim. Şu duâyı yaptı:

-Allâh seni kabir azâbından korusun.

Onun bu sözü, Yahudî milletinin bâtıl sözlerindendir; san­dım. Resûlullâh (s.a.v) geldi; durumu anlattım; şöyle buyur­du:

–  “Kabir azâbı haktır. Kabir azâbından Allâh’a sığın­mak her mü’min için vâcibdir. Sonra, kabre girmeden ön­ce iyi işler yaparak, kabir için hazır olmalı. Çünkü dünyâ­da iken kabre hazırlık yapmak kolaydır. Kabre girildikten sonra, bir iyilik yapmak için izin istenir; ama verilmez. O zaman hasret ve nedâmet içinde kalır.”

Akıllı olan kimsenin ölüler üzerinde düşünmesi gerekir. Ölüler, iki rek‘ât namâz kılmak, bir defa olsun “Lâilâhe illal­lâh, Muhammedün Resûlullâh” (Allâh’tan başka ilâh yoktur; Muhammed (s.a.v), Allâh’ın Resûlüdür) demek için izin ister­ler. Bu izin onlara verilmez. Yâhud bir kerecik Allâh’ı tesbîh için zaman isterler. Müsâade edilmez.

Onlar, sağlara hayretle bakarlar. Günlerini nasıl boşa ge­çirdiklerine şaşarlar.

Ey kardeşim! Günlerini boşa geçirme. Çünkü o günler, se­nin için sermâyedir. Sen onlara sâhib olduğun sürece, ka­zanç sağlayabilirsin. Âhiret pazarı kesattır. Orada alış-veriş olmaz. Âhiretin kesat pazarına bugün bir şeyler hazırla.

Öyle bir gün gelecek ki; burada tedârik ettiğin şeylerin kıy­meti daha iyi anlaşılacaktır. Bilhassa izzet günü için, burada o kıymetli şeylerden çoğaltmaya bak. Öyle bir gün gelecek ki; hiçbir iş yapmaya gücün yetmeyecek.

Allâhü Te‘âlâdan dileğimiz; fakirlik ve ihtiyâç günü için ha­zırlık yapmayı bize ihsân eylesin, iyilik yapmak için, bu âleme dönmek isteyip de dönemeyenler zümresinin durumundan bizi uzak kılsın. Ölüm acılarını bize ve bütün müslümânlara kolaylaştırsın.

(Ebû Leys Semerkandî,

Tenbîhü’l Gâfilîn Bostânü’l-Ârifîn, 46-47.s.)

 

DECCAL -1

 

Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Resûlullâh (s.a.v.) bu­yurdular ki:

“Rûmlar, A‘mak ve Dabık isimli mahallere inme­dikce kıyâmet kopmaz. Onlara karşı Medine’den bir ordu çıkar. Bunlar o gün arz ehlinin en hayırlılarıdır. Bu ordunun askerleri savaşmak üzere saf saf düzen alınca, Rûmlar:

–  “Bizden esir edilenlerle aramızdan çekilin de, onları öldürelim!” derler.

Müslümânlar da:

–  “Hayır! Vallâhi sizinle, kardeşlerimizin arasın­dan çekilmeyiz.” derler.

Bunun üzerine (müslümânlar) onlarla harb eder. Bunlardan üçte biri dağılır. Allâh ebediyen bunların tevbesini kabûl etmez. Üçte biri katledilir, bunlar Al­lâh indinde şehîdlerin en fazîletlileridir. Üçtebiri de muzaffer olur, bunlar ebediyyen fitneye düşmezler. Bunlar İstanbul’u da (ikinci kez) fethederler.

(Fetihten sonra) gâzîler, kılıçlarını zeytin ağacına asmış ganîmet taksîm ederken, şeytân aralarında şöyle nidâ eder:

– “Mesih Deccal, âilelerinizde sizin yerinizi aldı!” Bunun üzerine, çıkarlar. Ancak bu haber bâtıldır.

Şam’a geldiklerinde (Deccal) çıkar. Bunlar savaş için hazırlık yapıp safları tanzîm ederken, namâz için ikâmet okunur. Derken Îsâ ibn Meryem (a.s.) iner ve onlara gitmek ister. Allâh’ın düşmânı, Hazret-i Îsâ’yı görünce, tıpkı tuzun suda erimesi gibi, erir de erir. Eğer bırakacak olsa, (kendi kendine) helâk oluncaya kadar eriyecekti. Ancak Allâh onu Îsâ (a.s.) eliyle öl­dürür; öyle ki onlara, harbesindeki kanını gösterir.”(Müslim)

TEMÎMÜ’D-DÂRÎ DECCAL’İ ANLATIYOR -2

 

Manastırdaki Adam:

– “Bana Beysan hurmalığından haber verin!” dedi. Biz:

– “Onun neyinden haber soruyorsun?” dedik.

–  “Ben onun ağacından soruyorum, meyve veriyor mu?” dedi.

– “Evet!” dedik.

– “Öyleyse meyve vermeme zamanı yakındır!” dedi.

– “Bana Taberiye gölünden haber verin!” dedi.

– “Onun nesinden haber istiyorsun?” dedik.

– “Onun suyunun çekilmesi yakındır!” dedi.

– “Bana Züger gözesinden haber verin!” dedi.

– “Sen onun neyinden haber istiyorsun?” dedik.

– “Gözede su var mıdır? Orada su var mıdır?” dedi.

–  “Evet, onun çok suyu vardır! Sâhibleri onun suyu ile ziraat yapıyorlar!” dedik.

–  “Ümmîlerin peygamberinden bana haber verin? O ne yaptı?” dedi.

– “O Mekke’den çıkıp Yesrib’e (Medine’ye) yerleşti” dedik.

– “Araplar onunla mukâtele etti mi?” dedi. Biz:

– “Evet!” dedik.

– “Onlara karşı ne yaptı?” dedi.

Biz de, (onu ezmek için) peşine düşen Araplara galebe çaldığını, Arapların kendisine itaat ettiklerini haber verdik. (O da bize:)

–  “O, onların itaat etmeleri, kendileri için daha hayırlıdır. Ben şimdi size kendimi tanıtayım: Ben Mesih Deccal’im. Çıkış için bana izin verilme zamanı yakındır. O zaman çıkıp yeryüzünde dolaşacağım. Kırk gün içinde uğramadığım karye (köy) kalmayacak, Mekke ile Taybe (Medine) hariç. Bu iki şehir bana haramdır. Onlardan birine her ne vakit girmek istersem, elinde yalın kılıç bir melek beni karşılar, benim oraya girmeme mâni olur. Onların her bir geçidinde bir melek vardır, onları korur!” dedi.

Sonra Resûlullâh (s.a.v.) çubuğuyla minbere dürterek:

– “Bu Taybe’dir! Bu Taybe’dir! Bu Taybe’dir! Ben bunu size anlattım değil mi?” buyurdular.

Halk da: – “Evet!” diye karşılık verdi.

(Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî)

 

 

TEMÎMÜ’D-DÂRÎ DECCAL’İ ANLATIYOR -1

 

Temîmü’d-Dârî hıristiyan bir kimse idi. Gelip bîat etti ve müslümân   oldu   ve   Resûlullâh   (s.a.v.)’in   huzûrunda başından geçenleri anlattı:

Bir zamân Temîm (r.a.), bir gemiye binip denize açılmıştı. Yanında Lahm ve Cüzam kabîlelerinden otuz kişi vardı. (Ha­va şartları iyi olmadığı için) onlarla denizin dalgaları bir ay kadar oynadı. Sonunda güneşin battığı esnâda denizde bir adaya yanaştılar. Geminin kayıklarına binerek adaya çıktılar. Derken karşılarına çok tüylü kıllı bir hayvan çıktı. Bunlar, tüylerinin çokluğundan hayvanın baş tarafı neresi, arka tara­fı neresi anlayamadılar. (Şaşkın Şaşkın:)

– “Sen necisin, neyin nesisin?” dediler. O cevâb verdi:

– “Ben cessâseyim!”

– “Cessâse nedir?” denildi.

– “Ey cemaat! Şu manastıra kadar gelin! İçinde bir adam var, o sizin haberinize müştâktır!” dedi.

O, böylece bir adamdan söz edince, biz onun bir şeytân olmasından korktuk. Hemen koşarak manastıra girdik. İçeri­de bir adam vardı; hilkatce gördüklerimizin en irisiydi ve el­leri boynuna, dizlerinden topuklarına demirle sıkı şekilde bağlanmıştı.

– “Vah sana! Kimsin sen?” dedik.

– “Benim haberimi alabilmişsiniz. Şimdi siz kimsiniz, ba­na söyleyin!” dedi.

Arkadaşlarım:

– “Biz bir grup Arabız. Bir gemideydik, denizin coşkun bir ânına rastladık. Dalgalar bizi bir ay oynatıp oyaladı. Sonra şu adaya yaklaştık, sandallara binip adaya çıktık. Tüylü ve çok kıllı bir hayvanla karşılaştık. Tüyünün çokluğundan ba­şı ne taraf, arkası ne taraf anlayamadık.

– “Vah sana, nesin sen?” dedik.

– “Ben Cessâseyim!” dedi. Biz:

– “Cessâse de ne?” dedik.

–  “Manastırdaki şu adama gelin, o sizin haberinize pek müştâktır!” dedi. Biz de koşarak sana geldik. Biz onun bir şeytân olmadığından emîn olmadığımız için korktuk.” dedik.

(Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî)

 

ÖLÜM MELEĞİ GÖRÜNÜNCE KİŞİNİN ÎMÂNI SARSILIR

 

Âriflerden biri şöyle demiştir: Ölüm meleği kula göründüğü zaman, ona “Senin bir saatlik ömrün var. Sen göz açıp ka­patacak kadar bile o saatten geri kalmazsın.” der. Buna bi­naen kulun esef ve hasreti öyle bir şekilde belirir ki eğer dün­yâ bütünüyle onun olsaydı bu hasretten kurtulmak için onu vermekte tereddüd etmez, o kalan saatine başka bir saati ek­lemek için derhal bütün dünyâyı bu müddet içinde nefsini kı­namak için verirdi. Böylece eksikliğini telâfi etmek isterdi. Oy­sa artık böyle bir imkânı elde edemez.

İşte Allâhü Te‘âlâ’nın şu âyetinin işâret ettiği ilk ma‘nâ bu­dur: “Artık kendileriyle (dünyâya dönüş) arzûlarının arası­na engel çekilmiştir.” (Sebe s. 54) “Sizden birinize ölüm (alâmetleri) gelip de ‘Ey Rabbim! Beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de sadaka versem ve sâlihlerden ol­sam!’ demeden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeyler­den (Allâh yolunda) harcayın. Allâh bir kimseyi eceli gel­diği zaman aslâ geciktirmez ve Allâh bütün yaptıklarınız­dan haberdârdır.” (Münâfikûn s. 10-11)

Perde aralandığı zaman kulu: “Ey ölüm meleği! Benim ecelimi bir gün te’hir et ki o günde Rabbimin huzûruna özrü­mü arz edeyim, tevbe edeyim. Nefsim için sâlih bir ameli azık edineyim.” “Günleri tükettin, artık günün yoktur!” “Öyle ise bir saat beni te’hir et!” “Saatleri tükettin artık saatin yok!” Bu bakımdan kulun yüzüne artık tevbe kapısı kapatılır. Can boğaza dayanır. Nefesleri boğazının kemikleri arasında yük­selip alçalır. Geçmişi telâfi etmekten ümîdsiz olmanın acısını duyar. Hayatının zâyi olmasından ötürü pişmanlık ateşini ta­dar durur. Bu hallerin te’sîrinden îmânın esâsı sarsılır! Canı çıktığı zaman eğer daha önce Allâhü Te‘âlâ’dan kendisi hak­kında hep iyi amel sebkat etmiş ise rûhu tevhîd üzerine çıkar. İşte güzel son budur. Eğer kazâ ve kader onun hakkında şe­kâvetle sebkat etmiş ise, rûhu şek ve ızdırâb üzerinde çıkar. işte bu da kötü sondur.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.),

İhyâ-u Ulûmiddîn, 4.c, 24.s.)

 

HAZRETİ ÎSÂ (A. S.)’IN YERYÜZÜNE İNİŞİ

 

Kıyametin büyük alâmetlerinden biri de budur. Bu iniş Allâhü Te‘âlânın melekûtunda herhangi bir yerden yapılacaktır. Yeryüzünde belirli bir süre kalacak, İslâm akidesinin, bütün peygamberlerin davet ettiklerini ve kendisi için gönderildiği temel prensipleri i‘lâ edip yürürlüğe koyacak, kendisinden önceki bütün şeriatları nesheden Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin beraberinde getirdiği İslâm Şeriatini infaz edecektir. O, Allâh (c.c.) tarafından yeni bir vahiy ile desteklenmeyecektir. Bundan da anlaşılıyor ki, Hz. Îsâ (a.s.)’ın inişi, Peygamberimiz (s.a.v.)’in son Peygamber oluşuna aykırı olmadığı gibi, O (s.a.v.)’in şeriatının bütün şeriatları neshettiği ve Kıyamet gününe kadar bâkî kalacağı hükmüne de muhalif değildir. Bu konuda deliller, kaynaklarda yeterince zikredilmektedir.

Huzeyfe bin Üseyd El Gıfârî (r.a.) şöyle diyor: Bizler “Kıyamet hakkında” müzakere ederken Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz yanımıza çıkageldi. Neyi müzakere ediyorsunuz, diye sordu. Orada bulunan Ashab (r.a.e.): Kıyameti müzakere ediyoruz, dediler. Peygamberimiz (s.a.v.): “Sizler daha evvel on alâmeti görmedikçe, Kıyamet kopmayacaktır.” buyurdu. Daha sonra şunları zikretti: “Duhan (kesif bir duman), Deccal, Dabbetü’l-Arz, Güneşin batıdan doğması, Hz. Îsâ (a.s.)’ın inmesi, Yecüc ve Mecuc’un çıkması, biri doğuda, biri batıda, biri de Arap yarımadasında olmak üzere üç yerin çökmesi ve bunların sonunda, Yemen’den çıkıp insanları haşrolunacakları yere sürecek bir ateşin olacağını anlattı.” (Müslim)

(Mehmed Çağlayan,

Ehl-i Sünnet ve Akaidi, 231-232.s.)

  • •••••••

“Ben, dünyada da ahirette de Meryem’in oğluna insanların en yakınıyım. Benimle onun arasında başka bir peygamber yok. Peygamberler anneleri ayrı, babaları bir kardeştirler, dinleri de birdir.” (Buhârî)

 

KABRİN SIKMASI

 

Mesâbih’te, Ebû Hureyre (r.a.)’den şu hadîs-i şerîf rivâyet olunmuştur: Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdular:

“Meyyit kabre konulunca, gök gözlü, siyah renkli, iki melek gelir. Bunların birine Münker, diğerine Nekîr denir. Bunlar:

– Şu adam hakkında ne dersin diye sorarlar. Mü’min kişi hayatta iken dediği gibi şöyle cevâb verir:

– Muhammed (s.a.v.), AIlah’ın kulu ve Resûlüdür. Ben, îmân ve ikrar ederim ki, Allâh’dan başka ibâdete lâyık bir ilah yoktur. Muhammed (s.a.v.) de Allâh’ın kulu ve Resûlüdür.

Bu sual melekleri de: Biz senin dünyâda da, dilinle böyle söyleyip, kalbinle de tasdîk ettiğini bilirdik, derler. Sonra da mü’minin kabri yetmiş zira’ genişler. Sonra da bu geniş saha baştanbaşa mü’minin şerefine aydınlatılır. Daha sonra da mü’mine:

– Artık uyu, rahat et, denilir. Bunun üzerine mü’min kişi.

– Ben de gideyim, şu mes’ûd hayatımı Ehl-ü iyâlime haber vereyim, der. Melekler:

– Allâh seni Kıyâmet gününde, şu mübârek merkadından diriltene kadar gelin ve güvey uykusu gibi uyu. O gelin ve güvey ki, bunları aile halkının kendilerinden en sevimli olanı uyandırır.

Eğer meyyit münâfık bir kişi ise, meleklerin sorularına:

– Muhammed (s.a.v.) hakkında, hak Peygamber diyorlardı. Ben de onlar gibi dedim. Yoksa, ben, O (s.a.v.)’in ne olduğunu bilmiyorum, diye cevâb verir. Melekler de:

– Senin dünyâda böyle dediğini, şimdi de böyle diyeceğini biliyorduk, derler. Bunun üzerine arza (toprağa): “Sık şu adamı” diye emrolunur. Yer de onu iyice sıkar. Öyle bir hal ki, vücudundaki kemikleri birbirine geçer. Ve Allâh te‘âlâ bu münâfıkı, şu azâb ve mihnet çukurundan ba’sedene (diriltene) kadar bu azap devâm eder. (Buhârî)

(Fıkhı Ekber Şerhi, Çev. Ahmet Karadut, 308-310.s.)

 

BAZI SEM’İYYÂT BAHİSLERİ

 

Bunlardan biri ölümden sonraki (Münker ve Nekîr meleklerinin kabirde soracakları) suâl ve kabir azâbıdır. Bunlar Ehl-i sünnete göre haktır, vuku‘ bulucudur. Kabirdeki suâl ve azab ruhun cesede iade edilmesi sûretiyle mümkündür. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, ölüyü defnettikten sonra, “Kardeşiniz için Allâh’tan mağfiret dileyiniz, çünkü o, şu anda sorguya çekilmektedir” buyurmuşlardır. Yine O (s.a.v.), şöyle buyurmuştur: “İdrardan sakınınız, zira kabir azabının çoğu ondandır.”

Yine Kıyamet gününde cesedlerin tekrar diriltilip hayata iade edilmesi haktır, vuku’ bulacaktır. Bunu dehriyye (materyalistler) kökünden inkâr etmiş, İslâm filozofları da hasrın cesetler için değil ruhlar âlemi için vuku’ bulacağını iddia etmiştir. Cenâb-ı Hakk da, “Şüphe yok ki Allâh kabirlerde olan kimseleri tekrar diriltecek” (Hacc s. 7) buyurmuştur. Yine Allâh (c.c.), “Çürümüş kemiklere kim can verecektir?” diyene cevaben, “De ki onları ilk defa yaratan tekrar diriltecektir”” (Yasin s. 78-79)  buyurmuştur.

Kıyamet gününde amel defterlerinin okunması da haktır. Zira Allâh (c.c.), “Kıyamet günü herkes için bir kitab çıkaracağız ki açılmış olarak önüne konulacak” (İsra s.13) buyurmuştur. Mü’minlerin amel defterleri -Kur’ân-ı kerimin haber verdiği üzere- sağ taraflarından, kâfirlerinki ise sol ve arka taraflarından verilecektir.

Mizan da haktır. Çünkü Cenâb-ı Hakk, “O gün tartmak da haktır.” (Araf s. 8) buyurmuştur. “Mizan”, amellerin mikdarlarını tesbite yarıyan bir şey olup akıl, onun keyfiyetini bilmekten âcizdir, dünya terazilerine benzetilmesi mümkün değildir.

Sırat da haktır. “Sırat”, cehennemin sırtı üzerinde uzatılmış bir köprüdür. Bütün mükellef canlılar üzerinde yürüyecek, cennet ehli onu geçecek, cehennemlikler ise ayakları sürçüp ateşe düşeceklerdir.

Cennet ve cehennem, biz ehl-i sünnete göre, yaratılmış olup el’an mevcuddur, mu’tezile ise buna muhalif kalmıştır. Görüşümüzün isbatı şudur ki yüce Allâh, cennet hakkında (mâzî sıygasıyla) “…takva sahipleri için hazırlandı” (Al-i imran s. 133); cehennem hakkında da, “… kâfirler için hazırlandı” (Al-i imran s. 131) buyurmuştur. Mezhebimize göre cennet ile cehennem, içindekilerle birlikte ebediyen yok olmayacaktır, Zira Allâh te‘âlâ her ikisinin sakinleri hakkında “…orada ebediyen kalıcıdırlar” (En-Nisa s. 57) buyurmuştur.

(Nureddin Es-Sâbunî, Maturidiyye Akaidi, 185.s.)

 

HAŞİR VE KIYÂMET

 

“O gün hepsini bir araya toplayacak, sanki onlar gündüzün bir saatinden başka bir müddet eğlenmemişlerdir. Birbirlerini tanıyacaklardır. Bir gün muhakkak Allâh’ın huzuruna çıkarılacaklarını yalan sayıp da doğru yolu tutmamış bulunanlar muhakkak en büyük zarara uğramışdır. Onlara vâdettiğimiz akıbetin bir kısmını eğer sana göstersek de, yahud seni dünyadan alsak, vefat ettirsek de onların dönüşü ancak bizedir. Yine Allâh onların ne yapacaklarına şahittir. Her ümmetin bir peygamberi vardır. Resûlleri geldiği zaman aralarında adaletle hükmedilir ve onlar asla haksızlığa uğratılmazlar. “Eğer iddianızda sâdıklar iseniz bu vâd ü tehdidin tahakkuku ne zaman? söyleyin!” derler. De ki, “Ben kendi kendime Allâh’ın dilediğinden başka ne bir zarar, ne de bir fayda yapmağa muktedir değilim. Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman artık bir saat geri de kalamazlar, öne de geçemezler.” De ki, “Ya O’nun, yani Allâh’ın azabı geceleyin yahud gündüzün size gelip çatarsa ne yapacaksınız söyleyin! Mücrimlerin acelelerinin sabırsızlıklarının sebebi nedir?” Bu azâb vaki’ olduktan sonra mı Allâh’a îmân edeceksiniz? O vakit size: “Şimdi mi îmân ediyorsunuz?” denecek. Halbuki siz onun mutlaka gelmesini isteyip duruyordunuz. Sonra zulmedenlere “Ebedi azabı tadın!” denilecek. Vaktiyle ne kazanıyor idiyseniz ondan başkasıyla mı cezalandırılacaksınız ki? O azâb bir gerçek mi diye senden haber isterler. De ki: “Evet Rabbime andederim ki o muhakkak bir hakikattir. Siz Allâh’ı bundan âciz bırakacak değilsiniz!” (Yunus s. 45-53)

Fahr-i Râzî ve Hâzîn’in beyânları veçhile, âsîlerden intikamını almak için Cenâb-ı Hakk onları elbette haşredeceğini ve haşrettiğinde o günün dehşetinden onlar dünyada ne kadar çok yaşasalar bile, gündüzden azıcık bir saat yaşamışlar gibi olup hatta birbirlerinden ayrılmamışlar gibi birbirlerini tanıyacaklarını, amellerini heva ve hevese sarfettiğinden dünyada verilen mühletten intifa’ edemedikleri cihetle hayatlarını azıcık bir zaman farzederek unutacaklarını Cenâb-ı Hak bu âyetiyle beyân buyurmuş ve mahşerde görecekleri meşakkatle beraber çok duracaklarına nazaran hakikatte dünyanın ömrü az oduğunu beyân etmiştir. Hatta müddet-i iftirakları azıcık bir zaman gibi olup birbirlerini tanımalarına bile mâni olmaz. Sonra azabı görünce birbirlerini unuturlar, birbirlerine iltifatı keserler ve yekdiğerinin halini sormağa mecalleri kalmaz. Çünkü herkes kendi başının derdine düşmüştür.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),

Yunus ve Hud Sûreleri Tefsiri, 32.s.)

 

ŞEFAAT VE MAKAM-I MAHMÛD HAKTIR

 

Bilindiği gibi Peygamber (s.a.v.); şefaat etme yetkisi verilerek ve Makam-ı Mahmud’a erdirilerek de, diğer peygamberlere üstün kılınmıştır…

Bu babta Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmuştur:

“Ümid edebilirsin, Rabbin seni bir Makam-ı Mahmûd’a gönderecektir.” (İsra s. 79)

İbn-i Ömer (r.a.)’dan:

“Her ümmet peygamberinin önüne diz çöküp “Ey Fülan bize şefaat et, ey Fülan bize şefaat et!” diyecek. (Peygamberler birbirlerine hevale ederek) nihayet Resûlullâh (s.a.v.)’e gelecekler (ve ondan şefaat dileyecekler). İşte o gün, Allâh (c.c.), O (s.a.v.)’i Makam-ı Mahmûd’a gönderecektir.” (Buhârî)

Ebû Hüreyre (r.a.)’den:

“Resûlullâh (s.a.v.)’e Makam-ı Mahmûd’dan suâl ettiler. (O şefaattir) buyurdu.”

Ka’b b. Malik (r.a.)’den, Resûlullâh (s.a.v.) buyurmuşlardır:

“Kıyamet günü insanlar haşrolunduklarında Ben ve ümmetim bir yerde olacağız. Rabbim Bana yeşil bir elbise giydirecek, sonra Bana izin verilecek. Allâh (c.c.) tarafından ne söylemem isteniyorsa, söyleyeceğim. İşte Makam-ı Mahmûd budur.” (Ahmed b. Hanbel)

İbn-i Mes’ud (r.a.)’den:

“Makam-ı Mahmûd, O (s.a.v.)’in arşın sağında durmasıdır. Kimse orada duramayacaktır. Bu sebeble evvelkiler de sonrakiler de ona gıbta edecekler.”

Başka bir rivayette:

“Makam-ı Mahmûd öyle bir makamdır ki, orada ümmetime şefaat edeceğim.” (Dârimî)

“Yeryüzünde bulunan taş ve ağaçtan (daha) çok olan insanlara mutlaka şefaat edeceğim.” (Taberânî)

Bütün bu rivâyetlerden anlaşılıyor ki, Peygamberimiz (s.a.v.)’in Şefaati ve Makam-ı Mahmûd’u haktır. İlk şefaatından son şefaatına kadar devam edecektir.

Allâh (c.c.) cümlemizi O (s.a.v.)’in Şefaatına nâil eylesin. (Âmin)

(Kadı ‘Iyaz (rh.a.), Şifâ-i Şerîf, 215.s.)

 

VAİZ OLARAK ÖLÜM YETER

 

Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“- Sizden hiç kimse, kendine gelen bir musibetten dolayı ölümü temenni etmesin, ancak, Allâhım, hayat benim için hayırlı olduğu sürece beni yaşat, ölüm hayırlı ise benim canımı al, desin.”

Sehl b. Abdullâh et-Tüsterî -kuddise sirruh- demiştir ki:

– Ölümü ancak üç kimse temenni eder: Ölümden sonrasını bilmeyen adam, Allâh (c.c.)’ün kaderinden kaçan adam ve bir de Allâh’a kavuşmayı seven âşık.

Şunu iyi bil ki, ölüm, büyük bir musîbet, büyük bir belâdır. Bundan daha büyüğü, ondan gaflet, onu hatırlamaktan yüz çevirmektir, onu az düşünmek ve onun için çalışmamaktır. Zira, ibret var, düşünmek isteyen için. Nitekim: “Vaiz olarak ölüm yeter” denilmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.):

“- Lezzetleri yok eden ölümü çok anın” buyurmuştur.

“Habîbim de ki: “Kim Cebrail’e düşman olursa (kahrından gebersin!). Çünkü kendinden evvelki kitabları tasdîk edici ve mü’minler için mahza hidâyet ve müjde olan Kur’an’ı Allâh’ın izni ile Senin kalbin üzere o indirdi.

Kim Allâh’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail’e, Mikâil’e düşman olursa şüphesiz Allâh da o kâfirlerin düşmanıdır.

And olsun biz sana apaçık âyetler indirdik. Onları fâsıklardan başkası inkâr etmez.” (Bakara s. 97-99)

“Onlar ne zaman bir ahd ile bağlandılarsa içlerinden bir güruh onu bozup dağıtıvermişdir. Hayır onların bir çoğu ahde sâdık kalmak gerektiğine iman etmezler.

Onlar ne zaman Allâh katından yanlarındaki kitabı tasdîk edici bir peygamber geldiyse kendilerine kitab verilen o kimselerden bir güruh sanki hakikati bilmiyorlarmış gibi Allâh’ın kitabını sırtlarının arkasına atmış, yani ondan yüz çevirmişlerdir.” (Bakara s. 100-101)

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),

Bakara Sûresi Tefsiri, 161-162.s.)

ECEL

 

Ecelin kelime anlamı: muayyen zamandır. Dîni terim olarak (istilahi manası): Ömrün sona ermesi anlamında kullanılır.

Ecele inanmak, kaza ve kadere inanmak gibi farzdır. Ehl-i sünnete göre ecel birdir. Her ferdin ve her topluluğun bir eceli vardır. Cenâb-ı Hakk her şeyin yaşayacağı zamanı ezelde bildiği için öyle takdir buyurmuştur. Belirtilen zaman sona erdiğinde sebep ne olursa olsun, ne bir saniye ileri ne de bir saniye geri alınmasına imkan olmadan, ölüm denilen olay muhakkak gerçekleşir. Bu konuda Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmuştur: “Halbuki Allâh, bir kimseyi, eceli geldiği zaman asla geciktirmez ve Allâh bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (Münafıkûn s. 11) “Her ümmetin bir eceli (yok olacakları zamanı) vardır. Artık o ecel geldiği zaman, ne bir an geri kalır, ne bir an ileri gider.” (Yunus s. 49)

Örneğin: Bir çocuk akrebin sokmasıyla ölür veya bir yaşlı, yaşının gereği yatağında ölür veya bir kimse trafik kazasında, savaş meydanında ölürse o eceliyle ölmüştür. Çünkü ecel, Allâh te’âlânın ezelde bildiği, takdir ettiği ömrün sonu demektir. Ömür sona erdiği zaman, hayat denilen şey de son bulur, canlı hemen ölüverir, ölüm sebepleri değişik olabilir.

O halde, eğer arabaya binmeseydi, savaşa gitmeseydi, falanca tarafından vurulmasaydı veya doktora kavuşturulabilseydi ölmeyecekti gibi düşünce ve faraziyelere yer yoktur.

Biri dese ki: Mademki ecel, Allâh te‘âlânın bildiği ve takdir ettiği zamanın dolması ve hayatın durmasıdır ve bu asla tebdil ve tağyir de olunamayacağına göre, o halde biz, yanmaktan, suda boğulmaktan, savaşta ölmekten ve nihayet hayatın kesilmesine ve yok olmasına sebep olacak şeylerden niçin korkuyor ve tedbirlere başvuruyoruz?

Cevaben diyoruz ki: Biz gaybı bilemeyiz. Gaybı ancak Allâh te‘âlâ bilir. Allâh te‘âlânın hayatımız hakkındaki illeti neticesi olan takdirini, nasıl olacağını da bilemeyiz. Hayatımızın sona ermesine sebep olabilecek herhangi bir şeyin ne olabileceği bizce meçhul olduğundan dolayı korkuyor ve tedbirler almaya, aramaya çalışıyoruz.

Hayatın sona ermesine sebep olacak bu gibi şeylerden korunmak ve onlara karşı tedbir almak, korunma yolları aramak vaciptir.

(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet Akaidi, 218.s.)

 

 

KABRİN DIŞARI ATTIĞI YAZICI

 

Enes b. Mâlik ile üvey babası Ebû Talhâ’nın bildirdiğine göre: Peygamberimiz (s.a.v.)’e vahiy kâtipliği yapan bir adam vardı ki, bu adam, irtidâd edip kaçmış ve: “Ben, Muhammed (s.a.v.)’e gelen vahyi istediğim gibi yazardım!” diyerek iftirâ ve yaygaraya başlamıştı. Adam, çok geçmeden ölünce, Peygamberimiz (s.a.v.): “Yer, onu kabûl etmeyecektir!” buyurdu. Adamın cesedini, gömüldüğü yerden dışarı atılmış buldular. Ebû Talha: “Bu adama ne oldu?” diye sordu. “Kaç kerre gömdük. Yer, onu kabûl etmiyor!” dediler.

Buhârî’nin, Enes b. Mâlik’ten rivâyetine göre: Bu vakı‘a, şöyle olmuştur: “Neccar oğullarından hıristiyan bir adam vardı. Müslümân olup Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini okumuştu. Peygamber (s.a.v.)’e de vahiy yazardı. Bu adam, hıristiyanlığa döndü. ‘Muhammed (s.a.v.), bir şey bilmez. Ancak, benim kendisine yazdığım şeyleri bilir!’ demeğe başladı. Allâh da, onu öldürdü. Hıristiyanlar, gömdüler. Fakat, sabah olunca gömüldüğü yer onu dışına atmıştı.

Bunun üzerine, hıristiyanlar: ‘Bu, Muhammed (s.a.v.) ile ashâbının işidir. Onların arasından çıkıp kaçtığı için, bu din kardeşimizin ölüsünden kefenini soydular ve onu meydanda bıraktılar!’ diye iftirâ ettiler. Derin bir çukur kazarak onu, içine bıraktılar. Fakat, sabah olunca gömüldüğü yerin onu, yine dışına attığı görüldü.

Hıristiyanlar: ‘Bu, Muhammed (s.a.v.) ile ashâbının işidir. Onların arasından çıkıp kaçtığı için, bu din kardeşimizin ölüsünden kefenini soydular ve onu kabrin dışına bıraktılar!’ dediler. Bir yerde, yine bir çukur kazdılar. Güçleri yettiği derecede derinleştirdiler. Fakat sabah olunca, o yerin de onu dışına attığı görüldü. Bunun üzerine, hıristiyanlar, bu işin, insanlar tarafından yapılmadığını anladılar ve onu açıkta bıraktılar.”

(M. Âsım Köksal (rh.a.), İslâm Târihi, 8-9.c. 186-187.s.)

 

CENNETİN SEKİZ KAPISI

 

Ebû Hüreyre (r.a.)’in rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte:

“Eşyadan bir çift şeyi Allâh yolunda sadaka veren kimse cennet kapılarından da‘vet olunur. Cennette çeşitli kapılar vardır. Çok namâz kılanlar Namâz kapısından da‘vet olunur. Cihâd edenler, Cihâd kapısından, sadaka verenler, Sadaka kapısından, oruç tutanlar Reyyân kapısından da‘vet olunur.” buyurulmuştur.

Hz. Ebû Bekir (r.a.) bu hadîs-i şerîfi duyunca:

– Yâ Resûlallâh (s.a.v.), bu kapıların yalnız birinden çağrılmakta zorluk yoktur. Acaba bu kapıların hepsinden çağrılan kimse var mıdır? diye sordular. Cevâbında:

– Evet vardır, ümîd ediyorum ki sen o kimselerdensin, buyurdular.

Yine Müslim şerhinde, cennet kapılarının dört tanesi açıklanmıştır. Bu kapıların nasıl oldukları açıklanmamıştır. Fakat cennetin sekiz kapısının olduğunu biliyoruz. Bunlardan biri, tövbe kapısıdır. Birisi, gadabına hâkim olanlar ve insanları bağışlayanlar kapısıdır. Birisi, rızâ gösterenler kapısıdır. Birisi de Eymen kapısıdır.

Buhârî şerhinde: “Bir kimsede bu sekiz vasıftan biri bulunursa o vasıftaki kapıdan girer. Onun için bir zorluk yoktur. Çünkü, maksad cennete girmektir. Fakat bütün kapılardan çağrılanlar, her taraftan ikram görüyor demektir. İstediği kapıdan girer. Kapıların hepsinden birden girmek düşünülemez.” Şerh eden diyor ki: Cennetin, etrafı iç içe sekiz sûrla çevrili bir kal‘a gibi olma ihtimâli vardır. Her sûrun kapısı vardır. Bu sûretle birinci kapıdan çağırılan ilk iki sûrun arasında kalır. İkinci kapıdan çağırılan, ikinci ve üçüncü sûrun arasında kalır. Sekizinci kapıdan çağırılan cennetin ortasına girmiş olur.

(Şemsüddîn Ahmet Efendi,

Dört Büyük Halîfe, 41-50.s.)

 

ÜÇ YERDE KİMSE KİMSEYİ HATIRLAYAMAZ

 

Âişe (r.anhâ) anlatıyor: Bir defâsında cehennemi hatırlayarak ağlamıştım. Resûlullâh (s.a.v.):

“- Neyin var Âişe?” diye sordu. Ben de:

“- Cehennemi hatırlayıp, ağladım. Acaba Kıyâmet günü eşlerinizi hatırlar mısınız?” deyince şöyle buyurdu:

“- Üç yerde kimse kimseyi hatırlayamaz: Birincisi mizanda sevâbının ağır veyâ hafif geldiği belli oluncaya kadar. İkincisi; alın, okuyun defterlerinizi, denilip de, herkes amel defterinin sağından mı, solundan mı yoksa arkasından mı verileceğini öğreninceye kadar. Üçüncüsü de, cehennem üzerine kurulan, her iki yanında da birçok çengellerin, sert dikenlerin bulunduğu ve Allâh (c.c.)’ün istediği kulunu düşüreceği Sırat köprüsünü geçerken kurtulup kurtulamayacağını öğreninceye kadar.”

Abdülâziz b. Ebû Revvâd (r.a.) anlatıyor:

Resûlullâh (s.a.v.): “Ey imân edenler! Yakıtı insanlarla taşlar olan cehennemden kendinizi ve âilenizi koruyun!” âyetini okuyunca, orada bulunan bir ihtiyar:

“- Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.), cehennemdeki taşlar, dünyâdaki taşlar gibi midir? diye sordu. Peygamber (s.a.v.)’in:

“- Kudret ve irâdesiyle yaşadığım Allâh (c.c.)’e yemin ederim ki, cehennemin bir taşı, dünyâdaki bütün dağlardan daha büyüktür.” demesi üzerine, ihtiyar bayılarak yere düştü. Resûlullâh (s.a.v.) elini adamın kalbi üzerine koydu. Onun sağ olduğunu görünce:

“- Ey ihtiyar! Lâ ilâhe illa’llâh.” de. buyurdu. İhtiyar da:

“- Lâ ilâhe illa’llâh.” deyince, Resûlullâh (s.a.v.) onu cennetle müjdeledi. Bunun üzerine sahâbe (r.a.e.):

“- Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.), bizim aramızda da cennetlik var mı?” diye sorunca, Resûlullâh (s.a.v.):

“- Evet” diyerek: “Cennet, azametimden ve azabımdan korkanlar içindir.” âyetini okudu.

(M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.),

Hadîslerle Müslümânlık, 4.c, 1400.s.)

 

KABİR HAYÂTI

 

“Ölü kabre konulduğu zamân, ona siyah, mavi iki melek gelir. Onlardan birine, Münker melekler, diğerine Nekîr melekler denilir. Onlar o ölüye derler ki:

– İşte bu adam hakkında (Resûlullâh (s.a.v.)’i kastediyorlar) ne demiştiniz?

Eğer mü’min ise der ki; O, Allâh (c.c.)’ün kulu ve Resûlüdür (s.a.v.). Şahâdet ederim ki, Allâh (c.c.)’den başka ibâdet edilecek bir ma‘bud yoktur. Ve şahâdet ederim ki, Muhammed (s.a.v.) onun kulu ve Resûlüdür.

Bunun üzerine onlar derler ki, biz bunu söyleyeceğini bilmiştik. Sonra onun kabri yetmişe yetmiş kulaç genişletilir. Sonra onun için nurlandırılır.

O der ki: Ehlime döneyim ve onlara haber vereyim.

Onlar da derler ki: Güveyinin uykusu gibi uyu ki, onu başkası uyandırmaz, ancak onu en sevgili ehli uyandırır. Ta Allâh ta‘âlâ onu işte bu yattığı yerden diriltinceye kadar böyle kalır.

Eğer o bir münâfık ise der ki; işittim insanlar diyorlardı. Ben de onlar gibi dedim, ne olduğunu bilmiyorum.

Bunun üzerine o melekler derler ki: Biz senin bunu diyeceğini biliyorduk? Bunun arkasından yere denilir ki, onun üzerine bitiş. O da onun üzerine bitişir ve onun kaburgaları ayrılır, böylece Allâh ta‘âlâ onu işte bu yattığı yerden tekrâr diriltinceye kadar orada muazzeb olarak devâm eder”.

(Muhammed Hâdimî (rh.a.), Berika, 480.s.)

 

HADÎS-İ ŞERÎF

 

“Biriniz ölümü temennî etmesin. O kendisine gelmezden önce, onu duâ etmesin; çünkü biriniz öldüğü vakit ameli kesilir. Ve çünkü mü’mine ömrü ancak hayır ziyâde eder.” (Müslim)

 

KIYÂMET NE ZAMÂN KOPACAKTIR?-2

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz kıyâmetten önceki bazı garip, harikulâde, kötü, yolsuz halleri bize bildirmiştir. Bellibaşlıları şunlardır:

(16) Zulüm yaygın hale gelecektir.

(17) Boşanmalar çoğalacak (aile müessesesi sarsılacaktır).

(18) Emîn kişilere hâin, hâinlere emîn kişi gözüyle bakılacaktır.

(19) İftira ve yalancı şahitlik çoğalacaktır.

(20) Çocuklar hırçın, öfkeli, itaatsiz olacaktır. (Âsi, anarşist gençlik).

(21) Alenen (cehren) günâh işlemekten utanıp çekinmeyen birtakım fâsık devlet reisleri, valiler (ve yüksek memurlar) zuhur edecektir.

(22) Hâin vezirler, fâsık ve fâcir hafız, yağcı ve zâlimlere yardakçı din âlimleri, bozuk muallimler, hâin tacirler meydana çıkacaktır.

(23) Kur’an-ı kerîmler ve camiler süslenecek, minâreler uzatılacaktır.

(24) Gerçek din âlimleri azalacaktır.

(25) Kadınlar kendi efendilerini doğuracak. (Yâni anneler kötü evlâtların esiri olacaktır).

(26) Kadınlar çalışarak kocalarının ticaret işlerine katılacaktır.

(27) Kadınlar kendilerini erkeklere, erkekler kadınlara benzetmeye çalışacaklardır.

(28) İlim, ibâdet ve Allâh rızası için değil de dünyâlık için tahsil edilecektir.

(29) Kâfirler, zâlimler, münâfıklar, fâsık ve fâcirler, cahiller halkın itibarını kazanıp kuvvetlenecekler; takva sâhibi sâlih mü’minler ise hakarete uğrayıp horlanacaktır.

(30) Mal ve servet çoğalacak, zekât verilecek adamlar azalacaktır. (Yukarıda saydığımız kıyâmet habercisi alâmetler “Tezkiretü’l-Kurtubî”, “Müfidü’l-‘Ulûm ve Mübidü’l-Hümum” ve benzeri muteber eserlerde yazılıdır.)

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar Ek Bölüm, 239-241.s.)

 

KIYÂMET NE ZAMÂN KOPACAKTIR?-1

 

Kıyâmetin ne zamân kopacağını ancak Allâh ta‘âlâ bilir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz kıyâmetten önceki bazı garip, harikulâde, kötü, yolsuz halleri bize bildirmiştir. Bunlara “Eşrât-ı Saat” (kıyâmetin alâmetleri) denilir. Bellibaşlıları şunlardır:

(1) Din husûsunda bilgisizlik ve cahillik yayılacak, ehliyetsiz bir sürü kimse din hakkında konuşup fetva verecek. Bu sûretle hem kendisi sapıtacak, hem başkalarını saptıracaktır.

(2) İçki içmek yaygınlaşacak, sarhoşluk umumîleşecektir.

(3) Zinâ (ve homoseksüellik) gibi fuhşiyat çoğalacak, insanlar şehvetlerinin esiri olacak, hayvanlardan da aşağı bir hale düşeceklerdir.

(4) Kan dökme, öldürme hâdiseleri artacaktır.

(5) Namâz kılanlar azalacak, bî-namâzlar çoğalacaktır.

(6) Emânetler (makamlar, mevkiler, vazifeler) ehline verilmeyecek, emânetlere hıyânet edilecektir.

(7) Harâmlar helâl sayılacak, (buna mukabil helâller yasaklanmağa kalkılacaktır).

(8) Fâiz parası yenilecek, fâiz yaygın hale gelecektir.

(9) Yüksek binâlar yapılacaktır.

(10) Rüşvet alıp-verme çoğalıp yayılacaktır.

(11) Dünyâ malına (ve mevkilerine) mukabil din satılacaktır. (Yani din istismarı yapılacaktır.)

(12) Hısım ve akrabalar arasında alakalar kesilecektir.

(13) Polis ve zabıta memurları çoğalacaktır.

(14) Çoluk-çocuk denilecek yaşta gençler devlet makamlarına geçecektir.

(15) Çalgıcı (ve şarkıcı) kızlar yetiştirilecektir.

(İmâm Zehebî (rh.a.),

Büyük Günâhlar Ek Bölüm, 239-241.s.)

 

SEKERÂT, KABİR VE MAHŞER

 

“Eğer küfür üzerine devâm ederseniz, nefsinizi azâbdan nasıl korursunuz? O günde çocuklar, o günün şiddetinden ve gayet uzamasından kocar; ya‘ni saçları ağarır.” (Müzzemmil s.  17.â.)

“Melekler ve Rûh ismindeki Cibrîl-i emîn, Arş-u a‘lâya çıkarlar; o günde ki o günün mikdârı elli bin senedir.” (Me‘âric s. 4.â.) Ya’ni elli bin sene raddesinde olan Kıyâmet gününde, emr-i İlâhîyi almak üzere melekler ve Cebrâil (a.s.), Arş-u a‘lâya çıkarlar. Kıyâmet gününün uzaması, insanların en zekî ve muhâsib olanları meşgûl olsalar; ancak elli bin senede nihâyet bulur, demektir. Mü’minler hakkında elli bin sene uzayacak demek değildir. Vâcib ta‘âlâ, kullarının muhâsebesini, bir günün yarısı mesâbesinde olan bir zamanda bitireceği mervîdir. Nitekim âyet-i celîlede: “Allâh, hesâbı pek çabuk görendir.” (Bakara s. 202.â.) diye buyurmuştur.

Ba‘zı mü’minlere göre de bir sâat mikdârı olduğuna dâir hadîs vardır. Bazıları, elli bin sene küffâra mahsûstur, demişlerdir. “Allâh ta‘âlâ umûr-u dünyâyı gökden yere indirir. Sonra o işler sizin saydığınız günlerden bin sene mikdârı bir gün olan Kıyâmet gününde Allâh ta‘âlâya rücû‘ eder ve her birinin hükmünü verir.” (Secde s. 5.â.)

Hâzin’in beyânı vechile, bu âyetteki “Mikdârı bin sene olan gün” ile murâd Kıyâmet günüdür. Ba‘zı âsîlere göre, Kıyâmet gününün mikdârı bin sene kadardır.

“Ey Habîbim! Sen zâlimleri sekerât-ı mevt zamanı görmüş olsan, onların her tarafını ölümün şiddeti ihâta ettiğinden melekler: “Çıkarın rûhunuzu cesedinizden ey zâlimler!” diyerek canlarını almak üzere ellerini uzatırlar ve derler ki: “Allâh ta‘âlâ, üzerine iftirâ eylediğiniz sözleriniz sebebiyle bugün hakâretle cezâlanırsınız. Hâlbuki siz, Cenâb-ı Allâh’ın âyetlerini kabûlden kendinizi büyük addedip kibirleniyordunuz. Bugün nefsinizi azâbdan kurtarınız!” diye azâblarını tezyîd ederler.” (En‘âm s. 93.â.) Zâlimlerin, âsîlerin, münkirlerin hâllerine göre sekerât-ı mevt, kabir ahvâli ve mahşer hâli, cezâları, isyânlara göre şiddetli olacaktır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Musâhabe, 6.c.)

 

ÖLÜM GÜZEL BİR NASÎHATTİR

 

Ölüm; güzel bir nasîhattir.

Taberânî; Ammâr (r.a.)’den naklettiğine göre; Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Ölüm vâiz olarak, yakîn de zenginlik olarak kâfîdir.”

Ölüm; taatları emr etmekle ve harâmlardan da nehy etmekle bir vâizdir ve buna kâfidir. Va’z; kendilerinde ibret olan şeylere da‘vet etmektir. Hakk ta‘âlâya inkiyad ve ona boyun eğmek içindir. Bu nasıl kâfi gelmesin ki, bu gün dünyâda yarın kabirlerden birindesin. Nasıl olmasın ki, o insan için en büyük musîbet ve başa gelen en büyük beladır. Ondan daha büyüğü Allâh ta’âlânın zikrinden gaflet ve onun tefekkürünün azlığından kaynaklanmaktadır. Halbuki onun için vahdet, akıllı kişi için de ibret vardır.

Seyyidü’l-Ebrâr (s.a.v.)’in şu sözünden sonra senin için özür beyân etme hakkı var mıdır?

Şöyle buyurmuştur: Vâiz olarak ölüm kâfidir. Gafillere uyarak ölümün hücum etmesine kadar gecikmenden beklemenden haya etmez misin? O gafiller ki; onlar birbiriyle itişip dururlarken, kendilerini yakalayacak bir tek sayhadan başkasını gözetmezler, işte o zamân bunlar bir vasiyyette bile bulunamâzlar. Hattâ o vakit; ailelerine dahi dönecek halde değildirler. Böylece onlara hastalık, ölümden korkutucu bir haberci olarak gelir. Onlarsa men olunmazlar, alıkonulmazlar ve onlara ak saçlılık ölümden bir elçi olarak gelir, ondan ibret almazlar.

(Hz. Muhammed Mevlânâ Ebû Saîd Hâdimî (k.s.),

Berîka Tercemesi, 107-108.s.)

 

HADÎS-İ ŞERÎF

 

“Her kul öldüğü hâl üzere diriltilecektir.” (Müslim)

“Sizden biriniz sakın Allâh’a hüsnü zân etmediği hâlde ölmesin” (Müslim)

 

HAŞİR GÜNÜ

Mu‘az bin Cebel (r.a.) şöyle demiştir:

– Ben Resûlullâh (s.a.v.) Efendimize, Allâh ta‘âlânın:

“Sûra üfürüldüğü günde hepiniz bölük bölük (mahşer yerine) geleceksiniz.” (Nebe’ s. 18.â.) meâlindeki sözünden sordum. Akabinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in (mübârek) gözlerinden yaş dökülüverdi. Sonra Allâh’ın Resûlü (s.a.v.):

– Ey Mu‘az, vallâhi sen büyük bir şeyden sordun. Ümmetimden insanlar ayrı ayrı on sınıf olarak haşredilecek ki, Allâh ta‘âlâ onları müslümân topluluğundan ayıracak ve sûretlerini, şekillerini değiştirecektir.

Hadîs-i şerîfte bildirilen bu on sınıf şunlardı:

  1. Maymun şeklinde olanlar, koğuculuk edenlerdir.
  2. Domuz sûretinde olanlar, harâm ve gayri meşrû‘ kazanç yiyenlerdir.
  3. Başlarını ve yüzlerini yere çevirip elleri üzerinde mahşer yerine gelenler, fâizcilerdir.
  4. Kör olarak haşredilenler, hükmünde haksız zâlimlerdir.
  5. Sağır ve dilsiz haşredilenler, amelleri ile gurûrlanan kimselerdir.
  6. Göğüsleri üzerine sarkmış olduğu halde dillerini sakız gibi çiğneyen kimseler de, sözleri fiillerine uymayan (âlimler ve) kıssacılardır.
  7. Elleri ve ayakları kesilmiş olarak haşredilenler, komşularına eziyet edenlerdir.
  8. Ateşten hurma dallarına asılmış olarak haşredilenler, insanları zâlim hükümdârlara ihbâr eden müzevir kişiler ve dalkavuklardır.
  9. Mundar leşten daha pis ve daha iğrenç kokarak haşredilenler, şehvet ve lezzetlerle oyalanıp zekâtlarını vermeyenlerdir.
  10. Katrandan elbise giyenler de kibirli olan, kendini beğenen ve büyüklenen ahâlidir.

(İmâm-ı Şa‘rânî (rh.a.),

Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, 150-151.s.)

 

 

 

 

ÖLÜM VE AZRÂİL (A.S.)

 

Rivâyet olunur ki:

İbrâhîm aleyhisselam Azrâîl (a.s.)’a şöyle dedi:

– Ey Azrâîl! Sen kötü insanın rûhunu alırken hangi sûrette ona göründüğünü bana gösterebilir misin?

– Sen buna tahammül edebilir misin?

– Evet tahammül ederim. Azrâîl (a.s.):

– Öyleyse yüzünü başka tarafa çevir, dedi.

Hz. İbrâhîm (a.s.) ondan yüzünü çevirdi. Sonra döndü ki:

O; korkunç kıyâfetli, pis kokulu, saçları dikleşmiş siyah bir adam… Ağzından alev saçıyor ve burnundan duman çıkarıyor. Bu manzarayı gören İbrâhîm (a.s.) düşüp bayıldı. Sonra ayıldığı zamân Azrâîl (a.s.) ilk sûretinde göründü ve İbrâhîm (a.s.) O’na şöyle dedi:

– Kötü adama hiçbir şey olmasa da, yalnız senin yüzünü görmek ona kâfidir. İbrâhîm (a.s.), ölülerine ağlayan birtakım insanlar gördü. Onlara:

– Ölüler için değil, kendiniz için ağlasanız daha hayırlı olur. Zîrâ ölen üç korkudan kurtulmuştur:

  1. Azrâîl’in yüzünü görmekten kurtuldu. Çünkü o, O’nu bir kerre görüp geçti.
  2. Ölümün acısından kurtuldu. Çünkü o, onu da tattı.
  3. Hayatın ne şekilde sona ereceğinden. Ondan da emîn oldu.

“Akıllıya gereken; kendi nefsi için ağlamak ‘Zîrâ ağlanacak odur.’ ve ölümün ensesinde onu beklemekte olduğunu bilmektir.”

Kim ki kulların sırlarına muttalî olup da merhamet-i ilâhiyye ile ahlaklanmaz ise onun bu durumu kendisine fitne ve imtihândır. Bir çok veballeri kendisine çekmesine sebep olur. Çünkü bu hâl, onun kendi nefsini büyük görmesine, yaptığı amel ile ucub duyup başkasına karşı tekebbür etmesine vesîle olur. Bu ise fitnenin en büyüğüdür. Zîrâ Allâh ta‘âlâya mahsûs azamet ve kibriyâ sıfatlarının kendisinde olduğunu iddiâ etmek vebâline düşmüş olur. Bu en büyük vebâldir. Zillet ve rüsvaylığın ve İlâhî azâba müstehak olmanın en büyük sebebidir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Hz. İbrâhîm (a.s.), 28.s.)

 

KIYÂMET GÜNÜNE İNANMAK

 

Biliniz ki, Kıyâmet günü gelecektir, olacaktır. Kıyametin olacağında hiç şübhe yoktur. Allâh ta‘âlâ Hacc sûresi yedinci âyetinde:

“Kıyâmet muhakkak gelecektir, bunda hiç şübhe yoktur.” buyuruyor. İnsanların diriltilmesi de hakdır, olacaktır. Nitekim aynı sûrede aynı âyet-i kerîmenin devamında:

“Allâh ta‘âlâ, bütün kabirlerde olanları diriltecektir.” buyuruyor. Kıyâmetin gelmesini inkâr eden kâfir olur. Zîrâ Kur’ân-ı kerîmin nassını inkâr etmiş olur. Kıyâmet gününe îman etmek; Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde haber verilen kıyâmet ve âhiret hallerinden, kabir suâli, kabir azâbı, insanların dirilmesi, amel defterlerinin okunması, amellerin tartılması, sırattan geçmek, havuz, şefaat, cehennem, cennet, ceza ve mükâfat, azâb ve rahat, mü’minlerin cennette sonsuz kalmaları; kâfir, müşrik ve münafıkların cehennemde ebedî kalmaları, âsî olan mü’minlerin cehennemden çıkması ve cennete girmesi, büyük günâhların afvedilmesi, küçük günâha bile azâb olunması, mü’minlerin Allâh ta‘âlâyı görmesi, cennete girdikten sonra hepsinin hak olmasına kalb ile inanıp, dil ile ikrar etmesidir. Kıyâmet, şerîr nâs, yani kötü insanlar üzerine kopacaktır. Nitekim Müslim Sahih’inde Resûlullâh (s.a.v.)’den bildirir:

“Kıyâmet kötü insanlar üzerine kopar” buyuruldu. Yani iyi insanlar bulundukça, Allâh ta‘âlâ Kıyâmeti koparmaz. Diğer bir hadîs-i şerîfde:

“Yeryüzünde Allâh diyen bir kimse kalmayıncaya kadar Kıyâmet kopmaz.” buyuruldu.

(Mevlânâ Muhammed Rebhâmî (rh.a.),

Riyâdu’n-Nâsihîn, 69-70.s.)

 

CENNET EHLİNİN                      CEMÂLULLÂHI GÖRMELERİ

 

Cennetin en ulu ni‘meti, en doyulmaz lezzeti, Rabbü’l-Izzetin Cemâlini müşâhede etmektir. Bu benzersiz kemâl sahibinin Cemâlini hiç bir yaratık tasavvur edemez. Îmân ehli, rahmet-i Rahmân’a yakın ve O’nun kerem ve inâyetine nâil olup Cennet’e girdikleri zaman Cennet muhâfızları türlü büyükleme ve ululamalarla karşılar ve onlara: “(Cennetin) bekçileri (şöyle) dediler: Selâm (ve selâmet) size. Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya.” (Zümer s. 73) diye izzet ve ikramda bulunurlar.

Cenâb-ı Hakk da şöyle buyurur: “Selâm size kullarım, merhaba size îmân ehli. Siz inanan mü’minlersiniz. Bugün size ne korku, ne de üzüntü vardır” diye bu sevinçli müjdeyi verir. Sonra Hakk Te‘âlâ Hazretleri yine:

– Ey kullarım, bu gün size nimet ve ihsanım olacaktır. Benden ne dilerseniz dileyin size veririm, diye buyurur. Onlar da:

– Ya Rabb, tek dileğimiz Cemâlini görmek ve rızâna ermektir, derler. Hakk Te‘âlâ Hazretleri onlara müjde verip:

– Şimdi sevinin ben sizden râzî oldum, diye buyurur. Ondan sonra perdeyi kaldırıp Cennet ehline tecellî eyler. Bütün Cennet ehli o anda secdeye varırlar. Hakk Te‘âlâ Hazretleri onlara:

– Ey kullarım başınızı secdeden kaldırın. Burası secde yeri değildir. Ben sizi şunun için çağırdım ki, gelip Dîdârımı, Cemâlimi görüp ni‘metlenesiniz, diye. Ey kullarım, sizden öyle râzî oldum ki ebediyyen size öfkeli olmam diye, buyurur.

(İmâm-ı Kastalânî, İlâhî Rahmet Hz. Muhammed (s.a.v.), 522.s.)

25

 

KABİR AZÂBINDAN (İNSANLARI)

KURTARACAK OLAN ŞEYLER

 

  1. Azîz ve Celîl olan Allâh’ın yolunda nöbet beklemek

İmâm Müslim’in merfu olarak rivayet ettiği hadîste:

– Bir gün ve bir gece hudut ve vatan muhafazasına bağlı kalıp nöbet beklemek (yani nöbet beklemenin sevâbı) bir ay (nâfile) oruç tutup (nâfile) namaz kılmaktan daha hayırlıdır. Eğer bu vatan muhafazasına bağlı asker nöbet esnâsında ölürse işlemekte olduğu nöbet beklemenin sevâbı üzerine cereyan edip devam eder, rızkı da (şehîdler gibi) üzerine devam eder durur ve fettanlardan yani kabirdeki suâl meleklerinin suâllerinden emin olur, buyurulmuştur.

  1. Her gece (Tebarekellezi bi-yedihi’l-mülk) sûresinin okunması da insanı kabir azabından kurtarır. Bu husûsda sahih ve müteaddit hadîsler vârid olmuştur.
  2. Keza ölüm hastalığında (Kul-hüvallâhü Ehad) sûresinin okunması da insanı kabir azâbından kurtarır.
  3. Ebû Dâvud’un merfu olarak rivâyet ettiği hadîs-i şerifte Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

– Her kim (kusma ve ishal gibi şeylerle) karnının illeti öldürürse o kabrinde azâb görmez (Tirmizî) ve karındaki hastalıktan dolayı ölenler de kabir azâbından kurtulur.

  1. Tirmizî’nin merfu olarak rivâyet ettiği hadîsde:

– Herhangi bir Müslüman Cuma gününde veya Cuma gecesinde ölürse muhakkak Allâhü Te‘âlâ onu kabir fitnesinden (yani kabir suâlinden) muhâfaza eder, buyurulmuştur.

İşte bu hadîs gereğince Cuma gününde veya Cuma gecesinde ölen kimse de kabir azâbından kurtulur. Bu husûsda hadîsler çoktur. En iyisini Allâh (c.c.) bilir.

(İmâm-ı Şa’rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret ve Âhirzaman Alâmetleri, 129-130.s.)

20

SIRAT KÖPRÜSÜNÜN MÂHİYETİ

 

İmâm Kurtubî, Tezkire’de şöyle yazıyor: Sırat köprüsünden geçebilmek için yedi yerde suâl vardır.

Birinci yerde îmândan sorulur. Yani kelime-i şahâdeti inanarak söylemişse geçer.

İkinci yerde namazdan sorulur. Eğer tamam kılmışsa geçer. Üçüncü yerde Ramazan orucundan sorulur. Eğer tamam tutmuşsa geçer.

Dördüncü yerde zekâttan sorulur. Eğer tamam vermişse geçer. Beşinci yerde hacdan sorulur. Eğer haccını yapmışsa geçer.

Altıncısı, gusül (yıkanma) ve abdestten sorulur. Tamam yaptıysa geçer, gider.

Yedincide güçlüğü yoktur. İnsanlara yapılan haksızlıklardan ve kul hakkından sorulur demişlerdir.

Ebû Hureyre (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’den şöyle rivayet etmiştir: “Cehennem üzerine Sırat köprüsü kurulur. Onun üzerinden ilk geçen ümmetimle ben olacağız. O gün Peygamberlerden başka hiç kimse konuşmaz. Onlar da “Ya Rabbi! Selâmetle bizi geçir” diye duâ ederler. Cehennemde diken gibi çengeller olur. Büyüklüğünü Allâh’tan başka kimse bilmez. Çengeller, halkı amelleri sebebiyle kapar. Kimisi cehenneme düşer, kimi düşecek gibi olur yine kurtulur.”

İbn Mes‘ud (r.a.)’in bildirdiği hadîs de şöyledir: “Herkese ameline göre nûr verilir. Onunla Sırat’ı geçmeye çalışır. Kimi göz yumup açıncaya kadar, kimi bulut gibi, kimi şihab (şimşek) gibi geçer, kimi at gibi, kimi âdem gibi koşarak geçer. Kimi düşer kalkar geçer. Geçip kurtulduktan sonra Allâh’a sonsuz hamd ve senâlar eder.”

(İmâm-ı Kastalânî, İlâhî Rahmet Hz. Muhammed (s.a.v.), 514.s.)

2

 

HAYVANLARIN KABİR AZÂBINI İŞİTMELERİ VE ÖLÜNÜN DE SÖYLENENLERİ DUYMASI

 

– İmâm Müslim (r.a.), Zeyd bin Sâbit’ten (r.a.) şöyle rivâyet etmiştir:

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, Neccar oğullarına ait bir bostan içinde ve kendine ait katırı üzerine (binekli olarak) bulunduğu sırada biz de yanında bulunuyorduk. Katır birden bire ürkerek yoldan saptı ve koştu. Az kalsın Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’i sırtından yere atacaktı. Bir de baktık ki orada altı, yâhud beş, yâhud da dört tane mezar bulunmaktaydı.

Resûlullah (s.a.v.) bu kabirlerin sahiplerini (yani burada yatanları) kim tanıyor? diye sordu. Bir zat ben tanıyorum, diye cevap verdi. Peygamber (s.a.v.) de:

– Bunlar ne zaman öldüler? buyurdu. O zat da:

– Onlar müşrik olarak öldüler, dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz:

– Şüphe yok ki bu ümmet kabirleri içinde imtihan olunmaktadırlar (yani azap çekmektedirler). Eğer ölülerinizi toprağa gömmeyi terketmeniz endişesi olmasaydı bu kabirlerden işitmekte olduğum kabir azâbından birazını sizlere işittirmesi için muhakkak Allâh’a duâ ederdim, buyurdu. (Müslim)

Bazı ârif kişiler şöyle derlerdi:

Ölülerin (kabirlerindeki) azâblarını ancak hayvanlar gibi sırları gizlemek sıfatında olanlar işitebilirler. Çünkü hayvanlar gördüklerini (ifşâ edip) anlatmak (kuvvet ve kudretine sahip olan insanlık) âleminden değillerdir. Gördüklerini insanlara haber verenlere gelince onlar kabir ahvalinden hiçbir şeyi duyup hissedemezler. (Yukarıdaki) hadîsin işaret ettiği gibi, kabir azâbının hissedilerek işitilmesi halinde şiddetli korkuların husûle geleceğinden ötürü Allâhü Te‘âlâ ilâhi bir hikmetinden dolayı kabir azâbını insanlarla cinlerden muhakkak gizlemiştir. Bu dünyâda bizim gibi zayıf (yaratık)lardan Yüce Allâh’ın kabir içindeki azâbını işitmeye kim muktedir olabilir? Halbuki korkunç zelzeleyi, şiddetli gök gürültülerini görüp işitmesinden dolayı nice insanların öldüğü bir gerçektir. İlm-i yakîn öyle sâbittir ki bunlar meleğin sayhasından daha hafif ve daha ehvendir.

(İmâm-ı Şa‘rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret ve Âhirzaman Alâmetleri, 127.s.)

20

 

 

ÂHİRETTE HESÂB

 

Tirmizî (rh.a.), Ebû Hüreyre (r.a.)’den şöyle rivâyet etmiştir: Resûlullâh (s.a.v.): “Dört şey sorulmadan kulun ayakları yerden kalkmaz.

1- Ömrünü ne işte tükettin.

2- İlminle ne amel işledin.

3- Malını nereden kazandın ve nereye harcadın.

4- Vücûdunu ne ile eskittin” buyurmuştur.

İmâm Ahmed, Ebû Hüreyre (r.a.)’den şöyle rivâyet, etmiştir: Resûlullâh (s.a.v.): “Kıyâmet gününde başkaları üzerinde hakkı olan herkes, düşmanından hakkını ister. Hattâ dünyâda birbiriyle dövüşmüş iki koyun bile birbirinden haklarını isterler.”

“Allâhü Te‘âlâya takva üzerine olan aranızdaki uyuşmazlıkları birbirinize ihsan ve müsaade ile giderin. Allâh (c.c.) muhakkak müslümanların arasını ıslah eder, düzeltir” diye buyurmuşlardır.

Kulların hakkına tecâvüzden sakınmak vâcibtir. Şöyle ki Hakk Te‘âlâ Hazretlerinin fazl ve keremine lâyık olmayıp kendisi ödemeye muhtaç olursa hâli çok güç ve acıklı olur.

İmâm Kuşeyrî (rh.a.) Tahbîd’de şöyle yazmıştır: Eğer bir kimsenin yetmiş Peygamber kadar sevâbı olsa, fakat kendisinden yarım tane kadar hak isteyen düşman olsa onu râzı etmeden cennete girmek yoktur. Bir tane miktarı hak için yetmiş kabûl edilmiş namaz alırlar, demiştir.

Hesap tamamlandıktan sonra amellerin tartılmasına geçilir. Tartma cezâ içindir. Cennet, Arş’ın sağ yanına, cehennem sol yanına konduktan sonra terâzi götürülüp Hakk Te‘âlâ Hazretlerinin huzûruna konulacak. Cennet tarafında olan kefesine hasenât (iyilikler) cehenem tarafındaki kefesine seyyiât (kötülükler) konacaktır. Tirmizî (rh.a.), Nevâdiru’l-Usûl’de böyle yazmıştır.

(İmâm-ı Kastalânî, İlâhî Rahmet Hz. Muhammed (s.a.v.), 510.s.)

11

 

ÖLÜM MÜ’MİNİ KORKUTMAZ

 

Cenâb-ı Hakk’ın cenneti ve cemâliyle müşerref olmak arzu edenler, amel-i salih işlesinler. Amel ve ibâdeti ancak Cenâb-ı Hakk görsün diye yaparak Cenâb-ı Hakk’ın gayriye teşmil etmeyerek şirk ve riyâdan ictinâb etsinler. (Kehf s. 110)

Ölüm dört kısımdır;

1- Mevt-i ahmer (kırmızı ölüm),

2- Mevt-i esved (siyah ölüm),

3- Mevt-i ahdar (yeşil ölüm),

4- Mevt-i ebyaz (beyaz ölüm).

Mevt-i ahmer, nefis ve şeytan ile mücâdele ederek menhiyattan ictinâb (yasaklardan kaçınmak) ile ibâdet ve tâat için nefsi iksârdır (nefsi dizginlemektir).

Mevt-i esved, münkir ve muhâliflerin zemm ve kötülemesine, sebb ve şetmine, ezâ ve cefâsına sabır ve tahammülden ibârettir.

Mevt-i ahdar, belâ ve musîbetlere rızâ göstermektir.

Mevt-i ebyaz, açlığa dayanıp şikâyet etmemektir.

– Mü’minler ölmezler. Belki bir dâr’dan öbür diyâra intikâl ederler, hadîs-i şerîfi, mü’min-i kâmil olanlar ölmezler; ancak bir mahalden diğer mahalle naklolunurlar, şeklinde de terceme olunur. Bir misâl:

İmâm-ı Gazâlî Hazretleri hasta yatmakta iken bir kaç kişi gelerek evinin yakınında bir bahçeye kendisini götüreceklerini ve orada biraz hava almasını teklif etmişler, evinden çıkarak bahçeye götürmüşler. İmâm-ı Gazâlî (k.s.) evinin yakınında böyle bir güzel bahçe olduğu halde kendisine meçhul kalmasını tefekkür ederek teessüf etmiş. Hânesinden de bir vâveyla, feryâd koparak cenâze çıktığını görmüşler. Biraz sonra yanındakiler gitmeğe kalkmışlar. İmâm-ı Gazâlî (k.s.) de berâber gitmek istemiş, fakat kendisine orada kalacağını ve öldüğünü söylemişler. İşte âşıkların ölümü böyle bir evden bir bahçeye nakildir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Musâhabe, 6.c., 189.s.)

10

HAVZ-I KEVSER

 

Allâh (c.c.) meâlen: “(Habîbim) hakîkat biz Sana Kevser’i verdik” buyurmuştur.

İmâm Kurtubî (rh.a.) diyor ki, her mü’mine, Hakk Te‘âlâ hazretlerinin Kevser havuzunu Hz. Peygamber (s.a.v.)’e mahsus kıldığını bilip tasdik etmesi vâcibtir. Hadîs-i şeriflerde o havuzun ismi, suyu sıfatı ve özelliği açıklanmıştır. Bu husûsda otuzdan fazla sahâbenin rivâyeti vardır. Sahîhayn’da yirmisinin rivâyeti yazılıdır. Geri kalanı da hadis kitaplarında mevcuttur. Rivâyet edenler en güvenilir, meşhûr sahâbelerdir.

Kevser havuzu Hz. Peygamber (s.a.v.)’e mahsûsdur. Fakat bazı rivâyetlerde diğer Peygamberlerin de havuzları olduğu bildirilmiştir. Bu doğru da olsa Resûlullâh (s.a.v.)’in havuzunun suyu Kevser ırmağından gelip ona dökülüyor. Diğer havuzlar hakkında böyle bir deyiş yoktur.

Müslim, Ebû Hüreyre (r.a.)’den şöyle rivâyet etmiştir: Resûlullâh (s.a.v.), “Ümmetim, Kevser havuzunda bana gelir. Ümmetimden olmayanları oradan kovarım. Kendi develerini sulayan kişinin başka develeri kovduğu, su başından sürdüğü gibi” diye buyurmuştur.

– Yâ Resûllallâh (s.a.v.)! Ümmetini tanıyor musun? dediler.

– “Evet sizi biliyor ve tanıyorum. Zîrâ nişanlarınız, belirtileriniz vardır. Abdest suyunun dokunduğu her yeriniz beyâz ve nûrludur” buyurdular.

Hadîs-i şerifte kovma sözünün hikmeti, ya diğer ümmetleri kendi Peygamberlerinin havuzuna göndermesi içindir ki, bundan maksat, kendi Peygamberlerine bağlılıklarını sağlamaktır, yâhud Kevser suyunu içmeğe lâyık olmayanlar içindir. Yoksa hâşâ cimrilik ihtimâli yoktur.

(İmâm-ı Kastalânî, İlâhî Rahmet Hz. Muhammed (s.a.v.), 498.s.