Namaz-Temizlik-Abdest

ABDEST

 

Abdest, muayyen uzuvları usulû vechile yıkamaktan, meshetmekten ibaret bir temizlik­tir, bir ibadet ve taattır. Abdeste güzelliğinden, nezafete hizmetinden dolayı «vuzu’» adı verilmiştir. Abdestin manevî birçok faideleri, se­vapları olduğu gibi, maddeten de pek çok men­faatleri vardır.Abdestsiz bir kimse namaz kılamaz, tavaf edemez, Mushafı Şerifi bitişik olmayan bir gilâf içinde bulunmadıkça eline alamaz. Kur’ânın tam veya gayri tam bir âyetine bile el süremez. Bunlar haramdır. Fakat Kur’ân-ı Ke­rîmi ezber olarak karşıdan Mushafa bakarak okuyabilir.«Müslim yahut mü’min kul abdestte yü­zünü yıkadığı zaman gözü ile baktığı her hatası su ile beraber yüzünden sıyrılıp çıkar. El­lerini yıkadığı zaman elleri ile işlediği hatalar su ile beraber iki elinden çıkıp gider. İki aya­ğını yıkadığı zaman da o ayaklarıyla yürüyerek yapmış olduğu her hatâ su ile beraber çıkar. Nihayet o kul hatalardan çıkıp kurtulup terte­miz olur.» (Müslîm-Tirmîzi) «Abdest üzerinde abdest, nûr üzerinde nûrdur.» (Hadis-i Şerif)

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

El-Batın: (Gizli)

CEMAATLE NAMAZ

 

Resulûllah (s.a.v.) Efendimiz:«Cemaate devam etmeyenlerin, nedamet etmezlerse, (cemaate devamsızlıklarından piş­man olmazlarsa) elbette evlerini yakarım.» bu­yurdular. Hadis-i Şerif (Camiussagir)Yani evleri yakmaktan murat: Cemaati terkedenlere Cenab-ı Hakk (c.c.)’ın dünyada acil bir ceza vermesi demektir.Devamlı şekilde cemaati terkedenler, piş­manlık göstermeyip, hiç bir özre mebnî olmaksızın bu hallerinde devam ederlerse onlar için Cenab-ı Hakk (c.c.) yangın, deprem, sel felâ­keti gibi (Allahümmahfazna) tabiî bir afet ve­rerek onları cezalandırır. Cemaate devam etmekte pek büyük, maddî ve manevî fayda var­dır.

 

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

 

Allah: (Ülühiyete mahsus sıfatların hep­sini kendinde toplamış bulunan Zâtı Vâcibül vücûda delâlet eden âlemdir ve sayılan isim­lerin içinde ism-i âzamdır.)

Er-Rahman: (Ezelde bütün yaradılmışlar hakkında hayır ve rahmet irâde buyu­ran, sevdiğini, sevmediğini ayırdetmeyen, bü­tün mahlûklarını sayısız nimetlere müstağrak kılan.)

 

NAMAZ VAKİTLERİNDEKİ HİKMET

 

Cenab-ı Hakk Azze ve Celle Hazretleri her bir vakit için bir kudret-i cedîde izhâr buyurmuştur:

  1. Sabah namazı zamanı gecenin zulme­tinin zâil ve gündüzün aydınlığının zâhir ol­masıyla «şükren Lillâhi Teâlâ» sabah namazı güneşin doğmasından önce farz kılındı.
  2. Sonra güneşin ziyası zevâlde irtifâ-ı şems ve ziyâ kemâl bulup ondan sonra in­hitâta başlar ki şükren billâhi Teâlâ öğle na­mazı farz kılındı.
  3. İkindi vaktinde gündüz vaktinden ge­ce zamanına yaklaştığından güneşin batma­sından evvel de insanın en gafletli zamanı­dır ki o zamanda da ikindi namazı farz kılınmıştır.
  4. Güneş battıktan sonra da gündüzün ziyâsının gitmesi ve gecenin başlaması za­manı da Cenâb-ı Hâlik’a şükren lillâhi Teâlâ akşam namazı farz kılınmıştır.
  5. Yatsı namazı da zulmet-i leyl, kâmilen istilâ edip Hâlık-ı arz-u semâ olan Hak Te­âlâ Hazretlerine gecenin kürbet ve dehşetin­den ilticâ için farz kılındığını Fahr-ı Râzî be­yan etmiştir.

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

El-Adl: (Çok adaletli.)

BEŞ VAKİT NAMAZ

 

Sallallahû Teâlâ aleyhi ve sellem Efendi­miz buyurmuşlardır ki;«Nâs, beş sıkıntı karşısında kalacaktır.»— Onlar nedir Yâ Resulûllah? denildiğin­de buyurdular ki:«Evvelkisi; Ölüm ve ölüm serhoşluğudur. İkincisi: Kabir ve kabir zulmetidir. Üçüncüsü: Münker ve Nekir suâlidir. Dördüncüsü: Günah ve hasenâtın veznidir. Beşincisi: Sırat ve Sı­ratın gecikmesidir.» Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir Sıddık ve bilcümle ashâb ağlaştılar.Cebrail (a.s.) nazil oldu: «Yâ Muhammed! (s.a.v.) Ebû Bekir’e söyle. Allah sana selâm ediyor ve her zehrin panzehiri ve her derdin şifâsı olduğunu işitmedin mi? Kim sabah na­mazını kılarsa Allah ona sekâratı kolay kılar. Kim öğle namazını kılarsa onun kabrini nur-landırıp zulmetini giderir. İkindi namazını kıla­na Münker Nekir suallerini kolaylaşdırır, ak­şam namazını kılanın mizanını ağırlaştırır, Yatsı namazını kılan Sıratdan berk-i hafif gibi geçer» buyurdu.Namaz imandan sonra en mühim fiîli bir ibadettir. Secde, rükû’, kıyam kıraat gibi mü­him rükünlerini terk ile fiilen ibadetten uzakta bir halde kalıp huzurdayım, namazdayım diye iddiada bulunmak batıl bir akide ve dalâlettir.(Ramazanoğlu M. Sami (k.s.) Musahabe-3)

 

CEMAATLE NAMAZA MANİ OLAN ÖZÜRLER

 

«Din-i İslâmın kuvvet bulması için cemaa­te olan ihtiyâcı, sevâb almak için mü’minlerin cemaate olan ihtiyacından ziyâdedir.» (Hadis-i Şerif)

Cemaate devama mani olan özürler:

1             — Gidemeyecek kadar hasta olmak.

2             — Mescide gitmekten nefsi ve malı için korkmak.

3             — Eza verecek derecede yağmur olmak.

4             — Berd-i şedid (şiddetli soğuk).

5             — İçinde ge­zinmek havf-i nefsi mucip olan zulmet (ka­ranlık).

6             — İnsanın nefsinde haceti olmak ki kaza-yı hacet zarureti olmak gibi.

7             — Sarım­sak, soğan, pırasa yemiş bulunmak.

8             — Müf­rit şişmanlık.

9             — Akşam namazı kılınır iken akşam yemeği hazır olup önüne konmuş ol­mak.

10           — Bazı ahvalde insana arız olan nisyân.

 

İMAN

 

Ermek, ne saadettir o îmandaki nura,

Vicdana sofalar veren asude huzura…

İmanla geçen her gece: gündüz gibi aydın,

Bir taze bahar âlemi: her ânı hayâtın.

Ali Ulvi Kurucu

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

El-Metin: (Çok sağlam)

El-Veliyy: (İyi kullarına dost)

 

HUŞU İLE NAMAZA DEVAM

 

Hatem-i Esam’a namazın âdabı soruldu­ğunda şöyle cevap vermiştir:

«— Namaz kılarken sağ tarafında Cenne­ti ve sol tarafında Cehennemi mülâhaza ve Sıratı ayaklarının altında ve Mizanı da gözü­nün önünde bilerek ve Cenab-ı Hakk (c.c.) hazretlerini de her ne kadar ben onu göremi­yor isem de o beni görüyor bilerek zahirde ve bâtında bütün sırlarıma da vâkıf olduğunu mülâhaza ederek ona göre namaz kılmak lâ­zımdır.» deyince; oradakiler:

—           Ya Civan! Sen böylece namazı ne za­mandan beri kılarsın? Hâtem de:

«— Yirmi seneden beri kılarım, demiş.» İçlerinden birisi yanındaki refiklerine:

—           Kalkınız elli senelik namazımızı kaza ve iade edelim.

Hz. Ali (k.s.)’den rivayetle (s.a.v.) efendi­miz buyurmuşlardır ki:

«Bir kimse namaza tembellik eder ve kü­çük görürse Allah onu onbeş sıkıntıya sokar:

Salihlerin defterinden silinir. Hayat bere­keti kaldırılır. Rızkının bereketi kaldırılır. Na­mazlarını kaza etmeyince onun işlediği hayır­ları kabul olunmaz. Duası kabul olunmaz. Sa­lih kulların duasından nasibi olmaz. Ölürken şiddetli susuzluğa duçar olur. Vefatı ansızın olur.

(Devamı yarın)

 

(Dünden devam)

 

NAMAZIN HİKMETİ

 

Ölürken üzerine büyük bir ağırlık gelir. Kabir onu sıkar. Kabirde zulmette kalır. Münker ve Nekir suâline cevabda kusurlu oiur. Ka­birden kalktığında Hak Teâlâ Hazretleri o ku­lundan razı olmadığı halde Cenab-ı Hakk’a mülâki olur. Hesabı şiddetli olur. Mazhar-ı afv ü gufran olmadığı takdirde cehenneme atılır.»

Şihâbüddin Sühreverdî (rahi mehullah):

Bazıları  «Namazdan maksad Allah’ı ha­tırlamaktır. Allah’ın hatırlanması tahakkuk edince namaza ne hacet vardır?» diye zannet­mişler ve dalâlet yollarına düşmüşler, namaz­dan almaları gerekeni almadıkları için fâsık ve fâcirlere boyun eğer hale gelmişler, Allah (c.c.)’ın koyduğu ahkâmı tanımaz olmuşlar, harama sarılıp helâli reddetmişler ve bu efdal ameli ihmal etmişlerdir. Allah (c.c.) her du­rumda mütecelli, her harekette kudret sahibi, nice hikmet ve kudretlerin mâlikidir, rızâsının ne vakit ve hangi amelde bulunduğu bilinmez. Kul bu dünya evinde durduğu müddetçe bu amellerin her hangi birisinden yüz çevirirse tuğ­yan etmiş olur. Ameller hal ile temizlenir hal­ler de ameller ile bereketlenir, devamı te’min edilmiş olur.»

 

 

NAMAZDA HUZUR VE HUŞU

 

Nefsi tezkiyenin şartlarından biri bütün ibadetleri huşu ile yapmaktır. Cenâb-ı Hakk (c.c.): «Ancak namazı huşu ile kılanlar felaha ermişlerdir.» (Mü’minûn 1) buyuruyor. Bu ayetten «Namazı huşu ile kılamayanlar, fela­ha dahil olamayacak.» mânası çıkıyor. Nama­za duran kişi ancak kalb huzuru ile edaya ça­lışırsa o ibâdeti yapmış olur, lezzet alır ve on­dan istifa eder. Namazın aslı, ruhu kalbdeki huşu, halinin namazın her anında bulunması­dır. Çünkü namazdan maksat kalbte Allah-ü Teâlâ’yı bulundurmaktır, korku, ümid ve edeb ile Allah-ü Teâlâyı zikretmektir.Hz. Ali (r.a.) namaz kılmak için kalktığın­da vücudunu bir titreme alır, yüzünün rengi değişir ve «Yedi kat göklere ve yere arzedilen ve onların tanıyamadıkları emânetin zamanı gelmiştir» derlerdi.KAFİRUN SURESİ (6. ayet)

Bismillahirrahmanirrahim

(Rahman, Rahim Allah’ın ismiyle)

De ki: «Ey kafirler, ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam. Benim ibadet ettiğime de siz kulluk ediciler değilsiniz. Ben sizin tap­tıklarınıza tapmış değilim. Siz de benim kulluk etmekte olduğuma kulluk ediciler değilsiniz sizin dininiz size, benim dinim bana.» (1-6)

 

TEHECCÜDE KALKMAK

 

Nefsi tezkiyenin önemli şartlarından biri teheccüde kalkmaktır. Bütün müminlerin üze­rine müekked sünnettir. Rasûl-i Ekrem (s.a. v.)’e vacip hükmündeydi.Cenâb-ı Hakk, Âyet-i Kerîmede:«Kullarım bana farzdan sonra en çok na­filelerle yaklaşırlar.» buyuruyor.Diğer bir âyet-i kerîme’de de:«Onlar o kimselerdir ki, geceleyin namaz kılmak için yataklarından kalkarlar; Rablerine, azabından korkarak ve rahmetinden ümidvar olarak dua ederler.» (Secde s. âyet: 16) buyuruluyor.Sabah namazından velev ki yarım saat da olsa, önce kalkıp teheccüd kılarak, kalbin tasviyesine çalışmaklığımız lâzımdır. Geceleri te­heccüde kalkmak, öğle namazının sünneti gibi müekked sünnettir. Terki mümkün değildir… Orada eksik kalan uyku sabah namazından sonra telâfi edilebilir. Zaten nefis mutmainne oluncaya kadar az yemek, az uyumak, az konuşmak lâzımdır. Nefs-i Mutmainne’den sonra her hal, nur ve ibâdet oluyor. Konuşulduğu zaman da hak konuşulduğu için herkes isti­fade ediyor. Nefis radiye makamına geldiğin­de, kul sabır ve tevekkülle imtihanlara karşı koyuyor, rıza gösteriyor. Mardiye makamında ise, Cenâb-ı Hakk kuldan hoşnut oluyor.

 

MÎ’RAÇTA

 

Peygamberimiz (s.a.v.)’e Mi’rac da veri­len hediyeler:— (İslâm ckidesini tesbit ve çekilen mihnet ve ızdırapların sona ermek üzere bulunduğuna işaret eden) Bakara Sûresinin son âyetleri verildi.— Muhammed (s.a.v.) ümmetinden, Al­lah’a hiç bir şeyi şerik koşmayanların yarlığınacakları (af edilecekleri) müjdelendi.— Her gün beş vakit namaz kılmak em­redildi (ki bundan önce hergün 50 namaz farz idi.)Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «İsrâ ve Mi’rac Gecesinde üçüncü kat se­mâda konulmuş bir taş gördüm. Cibril’e bu­nun mahiyetini sordum. Cibril: «Ondan sorma.» dedi. Ben oradan geçtikten bir müddet son­ra tekrar ona rastgelip üzerine durdum ve dedim ki, «Bu taşın mahiyyetinibana haber ver.» Cibril, «Bu taş lût kavmine atılan taşlardan ayrılan ve arta kalan bir taştır, ümmetinin zâlimlerine hazır eklemektedir.» dedi ve «O zâ­limlere çok uzak değildir.» âyetini okudu.»Bilesin ki, zulm; her kalbe yağdırılan kas­vetin neticelerindendir. Bir kimsenin kalbi ne kadar katı, yani kasvetli ise zulmü o nisbettedir. Bir kimsenin kalbinin kasveti ne kadar ar­tarsa necata erme ümidi de o kadar azalır.

 

GÖZDEN KAÇAN BİR HUSUS

 

İstibrâ: Bevl’den sonra akıntı ve sızıntı­nın kesilmesine istibrâ denir. Genel olarak bu konuya fazlaca dikkat etmediğimizden namaz­ları abdestsiz kıldığımızın farkında olmayız. Halbuki istibrâ vacibtir, Küçük abdestden son­ra sızıntı veya akıntı herkeste olur. Yalnız bazılarında erken kesilir, bazıların da ise biraz uzun sürer. Akıntı ve sızıntının tamamen kesildiğine kanaat getirmeden taharet yapıp abdest almamalıdır. Çünkü ya abdest alırken ya da abdestten sonra, akıntı veya sızıntı ge­leceğinden abdestimiz bozulmuş ve abdestsiz namaz kılmış yahut Kur’an okumuş oluruz. İstibrâ çeşitli usullerle yapılır. Yürüyerek, ha­reket ederek, öksürerek, yatarak, ayakları ha­reket ettirerek veya bekleyerek (ki en uygunu beklemektir) istibrâ yapılır. İstibrâ yapmadan abdest almamaya gereken dikkati göstere­lim. Dünya işleri içinde, ahiret tedarikini de aceleye getirerek adet yerini bulsun diye yapmayalım. Her şeyi yerli yerinde yapmaya bü­yük gayret ve titizlik gösterelim.

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

Et-Tevvâb: (Tevbeleri kabul edip günah­ları bağışlayan)

El-Müntekim: (Suçluları adaleti ile müstehak oldukları cezaya çarpan)

 

 

TERAVİH NAMAZI

 

Teravih namazı, Ramazanı şerife mahsus yirmi rekâttan ibaret olup müekked sünnettir.Teravih namazını her iki rek’atta bir se­lâm vermek suretiyle on selâm ile bitirmek efdaldir. Dört rek’atta bir de selâm verilebilir. Sekizde, onda hattâ yirmide bir selâm vermek suretiyle kılmak da caizdir. Fakat bu kerahattan hali görülmemektedir.Teravih namazının bir mikdarı kılındıktan sonra imama uyan kimse, Teravih nihayet olunca kendisi noksan kalan rek’atları tamam­lar, sonra da Vitir namazını kendi başına kılar, evlâ olan budur. Maamafih imam ile beraber Vitri kılıp sonra teravihi ikmal etmesi de caiz görülmüştür.Bir kimse, imam yatsı namazını kıldırıp Teravihe başlamış olduğu esnada mescide gelse evvelâ yatsı namazını kendi başına kı­lar, sonra Teravih için imama uyar, noksan kalan rek’atları da yine kendi başına kılar

MAUN SURESİ (6 ayet)

Bismillahirrahmanirrahim

(Rahman, Rahim Allah’ın ismiyle)

Dini yalan sayanı gördün mü? İşte yetimi çok büyük bir şiddetle iten, yoksulu doyurma­yı teşvik etmeyen odur. İşte (bu vasıflarla) na­maz kılanların vay haline ki, onlar namazlar­dan gafildirler, onlar riyakarların ta ken­dileridir (1-6)

 

 

TEMİZLİĞE RİAYET

 

Peygamberimiz (s.a.v.)’in en fazla önem verdikleri şeylerden biri de temizliktir. Bir gün üstü başı kirli bir adam görmüş, «üstünü ba­şını yıkayamıyor musun?» demişlerdir. Bir de­fa da adamın biri huzurlarına pek perişan bir kıyafetle girmiş, Peygamberimiz (s.a.v.) ona: «Geçinmek için hiç bir vasıtan yok mu?» demişler. «Var!» cevabını alınca; «Mademki Allah’ın nimetlerine nail olmuşsun; o halde nimetin eseri üzerinde görülsün.» buyurmuşlardır. (Ebû-Dâvud)

Peygamberimiz (s.a.v.)’in umûmî meclis­lerinde kâfur veya başka tütsüler yakılır, bu suretle de Cemaatın istirahatına dikkat edilir­di. Cuma günleri mescide güzel koku saçılma­sını emrederdi. Sıcak bir günde iş sahipleri ve işçiler iş elbiseleriyle cemate gelmişler, mescid de küçük olduğu için hava değişmiş ve kok­muştu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.): «Yıkanarak gelmiş olsaydınız daha iyi olurdu.» buyurmuşlardı. Ondan sonra da Cuma günle­ri yıkanmak sünnet olmuştur.

Peygamberimiz (s.a.v.), fena koku veren yiyeceklerin kokusundan pek hoşlanmazlardı. Onun için de bu gibi şeyleri yiyen şahısların kokulu halleriyle camiye gelmemelerini ve herkese karışmamalarını isterlerdi.

 

 

 

 

NAMAZDA HUZUR VE HUŞU

 

Cüneyd-i Bağdâdî kuddise sinuh: Da­yısı ve Üstadı Sırr-i Carkatî’nin terbiyesinde küçükden beri büyüdüğü, ulûm-ı zâhiriyyeyi de küçükden beri tahsil ettiği ve hiç namazını da küçükden beri terk etmemiş olduğu halde huzuru bâtınîye muvaffak olup da kalbi uya­nınca evvelki kıldığı namazları noksan sayarak otuz senelik namazını kaza ettiğini söylemiş dir. Ve hatta eğer namaz içinde gönlüne dün­ya endişesi gelirse o namazı kaza eder, Âhiret ve cennet hatırına gelirse Huzur-ı Hakdan i’raz ettiğini sayarak sehv secdesi eylermiş.Sa’d bin Muaz (r.a.) demişdir ki: «Namaz­dan fariğ oluncaya kadar dünya umurundan birini hatır ve hayalime getirerek namaz kıl­mak bende asla vak’i olmamıştır.»İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe (Rahmetullahi aleyh) her gece üçyüz rekîat namaz kılardı. Bir gün yoldan geçerken bir kadın «bu kişi her gece beşyüz rek’ât namaz kılıyor» dedi. Ebû Hanîfe de kadın yalan söylemiş olmasın diye her gece beş yüz rek’ât kılmaya başla­dı. Bir zaman sonra yolda giderken bir çocuk İmam-ı Azam’a; «bu kişi her gece bin rekîat namaz kılıyor» dedi. Ebû Hanife de her gece bin rek’ât namaz kılmağa başladı.

 

EVVABİN NAMAZI

 

Kulu, Allah (c.c.)’a yaklaştıran ameller şüphesiz farzlardan sonra sünnetlerle nafile olarak yapılan amellerdir. Peygamberimiz (s.a. v.) buyurdular ki:«Allah katında en sevimli amel, az da olsa devam üzre yapılandır.» (Müslim, Buhârî)Farz ibadetler zaten borcumuzdur. Nafile olanlar ise bizim arzumuza bağlıdır ve daha makbul, hayırlı bir kul olmamıza, Cenab-ı Hakk (c.c.)’a yaklaşmamıza sebeptir.Akşam ile yatsı namazının arasını ihya et­mek müekked sünnettir. Efendimizin bu vakit­te devamlı altı rek’ât namaz kıldığı rivayet olun­maktadır. Akşam ile yatsı arasında kılınan na­maz «Evvabin» namazıdır. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: «Kim ki akşam ile yatsı arasında namaz kılarsa, işte o Evvabin (Allah’a dönen­lerin) namazıdır.» (İbn’ül-Mübarek, İhya)«Akşamın farzından sonra altı rekât namaz kılan kimse, tam bir sene nafile ibadet etmiş sevabını alır veya Kadir Gecesini ihya etmiş sa­yılır.» (Tirmizî, İbn i-Mâce)Evvabin namazının fazileti büyüktür. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:

— «Akşam namazından sonra (dünya ke­lâmı konuşmaksızın) altı rekât sünnet kılmaya devam edenlerin elli senelik küçük günahları affedilir,» (Camiussagir) buyurmuşlardır.

 

DUHA (KUŞLUK) NAMAZI

 

Güneş doğup bir miktar yükseldikten sonra istiva vaktine kadar, iki veya dört ve­ya sekiz veya oniki rek’at namaz kılınır ki, menduptur. Bu, Resulullah (s.a.v.) Eferidimiz’in mübarek fiiliyle sabittir. Bunun sekiz rek’at kılınması efdaldir. Bunun muhtar olan vakti, gündüzün dörtte biri geçtikten sonra­dır.     (B. İ. İlmihali: s. 204)

 

 

 

OSMANLI’DA MEHTERHANE

 

Kalelerde, deniz savaşlarında, sefer men­zillerinde, konak yerlerinde, muhasaralarda ve bilhassa muharebelerin top tüfek sesleri, at kişnemeleri, kılıç şakırtıları, Tekbir sodaları arasında yedi kat, dokuz kat mehterhaneler, növbet vurarak gaza meydanlarının mahşeri içinde ayrı bir mahşer olurdu.

 

  1. HASAN (R.A.)’A DÜNYADA SEVDİRİLEN ÜÇ ŞEY

 

Geceleri namaz kılmak,

Sözün doğrusunu söylemek,

Hastaları ziyaret etmek.

AŞERE-İ MÜBEŞŞERE

 

Cennetle müjdelenen On büyük sahabî: Hz. Ebû Bekir (r.a.). Hz. Ömer (r.a.), Hz. Os­man (r.a.). Hz. Ali (r.a.) Hz. Talha (r.a.) Hz. Zü-beyr b. Avvam (r.a.), Hz. Abdurrahman b. Avf (r.a.), Hz. Sa’d b. Ebî Vakkas (r.a.), Hz. Sa’d b. Zeyd (r.a.) Hz. Ubeyde b. Cerrah (r.a.)’dır.

 

TİLÂVET SECDESİ

 

Kur’an-ı Kerîm’in sûrelerinde ondört sec­de âyeti vardır ki, bunlardan birini okuyan ve­ya işiten her mükellef için bir secde lâzım ge­lir. Şöyle ki: Secde-i tilâvet niyetiyle eller kaldırılmaksızın (Allahü ekber) denilerek secde­ye varılır, secdede üç kerre (Sübhane rabbiyel a’lâ) denilir. Sonra (Allahü ekber) denilerek secdeden kalkılır.

Tilâvet secdesine ayaktan inilmesi ve bu secdeden kalkarken ayağa kadar kalkılması ve böyle ayağa kalkarken (ğufrâneke rabbenâ ve ileykelmesîyr) denilmesi müstehaptır.

 

BİRR VE TAKVA

 

«(Namazda) yüzlerinizi doğu ve batı yönü­ne çevirmeniz birr değildir. Fakat birr, Allah’a ahiret gününe, meleklere, kitablara, ve Pey­gamberlere iman eden. malı (nı Allah) sevgi­siyle akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere, kölelere, esirlere ve­ren, namazını dosdoğru kılan, zekatını veren­lerin, ahitleşdikleri zaman ahitlerini yerine getirenlerin, sıkıntıda, hastalıkta, muharebenin kızıştığı zamanlarda sabr-u metanet gösterenlerindir. Onlar sadık olanlardır. Ve onlar takvaya erenlerin tâ kendileridir.» (Kur’an-ı Kerim . Bakara: 177)

 

 

 

DEVAMLI ABDESTLİ BULUNMAK

 

Bir müslüman, sabah kalktığında güzel bir abdest alarak, halis bir niyet ile namazını kılarsa, evinden Allah (c.c.)’ın adiyle ve Allah (c.c.)’ın rızâsına uygun olarak çalışmak, çoluk-çocuğuna helâl rızık temin etmek niyetiy­le çıkarsa; vakti geldiğinde farz ibâdetlerini ifa ederse, akşam güler yüzle Allah (c.c.)’ın kendisine bir emanet olarak verdiği aile-çoluk çocuğunun yanına dönerse ve gecesini de Al­lah (c.c.)’ın hoşnut olacağı şekilde geçirirse muhakkak ki bu meşguliyetleri bir ibâdet hük­münde olur.

İnsanlığın tek önderi buyuruyor ki: «Siz­den biriniz daima abdestli bulunmak niyetiyle abdest alırsa, abdesti bozulmadıkça namazda bulunmuş gibi ecîr alır, sevap kazanır.» (Menavî)

Bundan daha kazançlı bir ticaret bir alış-veriş düşünülebilir mi? Hadis-i şerifte: «Bir müslüman abdestli olduğu halde uyursa, gecesini de ibadetle geçirmiş sayılır.» buyuruluyor.

«— Bunlar bana Allah’ın bir emanetidir.» diyerek çoluk-cocuğuna nafaka temin eden bir müslümanın bu temin ettiği nafaka, en makbul sadaka hükmündedir.

Allah’ın rızâsına uygun olarak meşru yolda yapılan çalışmalar ibâdet hükmündedir.

 

İSTİNCA NEDİR?

 

Kan, meni, sidik, kazurat gibi şeylerin çıktıkları mahalleri temizlemek lâzımdır ki, bu­na «İstinca» denir.

İstincada, şu hususlara dikkat edilmelidir:

Helaya girerken sol ayakla girmeli ve şu duayı okumalı: «Bismillah, eûzübillahi mine’r — ricsi’n necsi’l — habîsi’l — mahbesi, mine’ş— şeytanirracîm.» (Her türlü pislik ve şeytânın şerrinden Allah’a sığınırım!) Otu­rurken sol tarafa meyletmek gerekir. Ayakta su katiyetle dökülmemeli, «Umum vesveseler bundandır» Def-i hacet için gidilen yere, Allah ve Peygamber ismi yazılı bir şey yanın­da bulundurmamalı, Hacet için, oturmadan evvel taharet maddesini (suyu) hazırlamalı, Helada, lâkırdı yapılmamalı, dînî ve uhrevî şeyler düşünülmemeli ve avret mahalline, def edilen mevad’a bakılmamalı ve helaya tükürülmemelidir.

Mesaneyi tamamen boşaltmak için iyice beklemek ve sonra öksürmek, ayakları kımıldatmak, oylukları sıkıştırmak, tenasül uzvunu sıvamak, gibi mutadı olan hareketler yaparak necîs şeylerin giderilmesi gerekir ki buna İSTİBRA denir. Sidiğin tamâmiyle kesildiği­ne kanaat geldikten sonra istinca yapılmalıdır. Zîrâ, sidik yaşlığının damlaması abdestin sıh­hatine mânidir. Bu hususta fazla ifrata var­mak ve vesveseye düşmek de zararlıdır.

 

İSTİNKA NEDİR?

 

İstincada temizliğe fazla dikkat edip bevl vesâire eseri bırakmamağa İstinka denilir. İstincadan sonra ayağa kalkmadan, temiz bir bez parçası ile kurulanıp bedendeki kullanıl­mış suyu mümkün mertebe azaltmalıdır. Bir Hadîs-i Şerifte «Sidikten pek korununuz, çün­kü kabirin bütün azabı ondandır» buyurulmuştur. Helâ’da ne kıbleye doğru ne de kıbleye arka çevirerek durmamalıdır Karınca ve haşerat deliklerine, sert yerlere, mescît kena­rına, yol üzerine, kabristana, durgun suya, ağaç altlarına abdest bozmak kerihtir. Def-i hacet esnasında mutlaka mahremiyete riâyet edilmelidir. Taharet alırken, bulaşmamak için hacet yerinden uzaklaşmak gerekir.

Heladan çıkarken de «Elhamdülillahillezi ezhebe annî yu’zini ve ebka aleyye mâ yenfeûni» (Yarayışlı maddeleri alıkoyup, yaramayanları için, ifraz imkânlarını bana bahşeden Allah’a hamdederim) duası okunur.

UHUD’DA BİR MÜŞRİK:

 

Semhûdî’nin Bezzar’dan nakline göre: Uhud günü, bir müşrik:

«Allah’ım! Eğer, Muhammed, hak üzerin­de ise, yere batır beni!» demiş ve hemen yere batmıştır.

 

EZANI SAAT

 

Eskiden güneşin batmasından yani akşam ezanından başlayan saat hakkında kullanılır bir tabirdir. Yahud başka bir tarifle gurubun yani güneşin batışının oniki olarak kabulü su­retiyle hesaplanan saat demektir. Buna frenkçeden geçmek suretiyle halk arasında «ala turka saat» denilirdi. Vaktiyle garp memleklerinde de kullanılmış olan gurubî saat bun­dan başka bir şeydi. Çünkü gurub heyet ilminde hakikî olduğuna göre güneş merkezinin hakikî ufuktan ve zahiri olduğuna göre de şems kursunu âlâ hâcibinin mer’i ufuktan kayboluşu demektir.

Bir mahalde şer’i gurub ise o mahallin en yüksek mevkiine nisbetle müşahade olunan zahiri gurubdan başka bir şey değildir. Mese­lâ İstanbul’da deniz sathına göre güneş za­hiren gurubettiği halde 250m. yüksekliğindeki Çamlıca’da bulunan bir kimse güneşi henüz batmamış göreceğinden gurub da İstanbul için oraya itibar olunmak lâzım gelir.

Şu izahata göre şer’i gurub zahirî gurub­dan sonra vukua gelir ki her ikisi arasında ge­çen müddet muvakkitler beyninde “temkin” namıyla yadedilerek zahirî gurub üzerine zan ile ilave olunur.

 

GUSL ETMEDEN

 

Gusl etmeleri farz olanlara gusletmeden evvel haram olan şeyler şunlardır:

Namaz kılmak, Kur’an kasdiyle velev ki bir âyet miktarı olsun Kur’an okumak, fakat dua ve senaya dair âyetleri dua ve sena kas diyle okumak caizdir. Meselâ, cünüp olan veya adet gören bir kadın, dua maksadiyle Fa­tiha sûre-i celîlesini okuyabilir. Kezalik: halde Kur’an âyetlerini çocuklara kelime keli­me öğretmek caizdir. Kelime-i Şehadeti oku­mak teşbih ve tekbirde bulunmakta caizdir Kur’an-i Kerîm’e velev bir âyet veya yarım ayet olsun el sürmek, Mushâf-ı Şerifi el ile tutmak haramdır. Fakat bitişik olmayan bir gılaf, bir mahfaza, bir torba veya sandık içinde bulunan bir Mushâf-ı Şerifi tutmak ise caizdir. Kabe-i Muazzama’yı tavaf etmek ve bir zaruret olma­dığı halde bir mescide, bir camii şerife girmek ve içinden geçmek. Üzerinde Âyet-i kerime ya­zılı bir levhayı, bir akçeyi (parayı) el ile tut­mak.

Gusl etmeleri farz olanlara gusl etmeden evvel MEKRUH olan şeyler şunlardır:

Dînî kitaplardan herhangi birini el ile tu­tup okumak. Elini ağzını yıkamadan yiyip iç­mek. Elde tutulmayıp yer üzerinde bulunan bir sahifeye, bir levhaya Kur’an-ı Kerim’i yazmak Bu da İmam Muhammed’e göre mekruhtur. (İslâm ilmihâli)

 

CEMAATLA NAMAZ

 

Cemaatta kılınan namaz munferid kılınan namazdan daha efdaldir. Abdullah b. Ömer’den rivayette Resûlullah (s.a.v.) efendimiz bir hadis-i şereflerinde şöyle buyurmuştur:

«Cemaatla kılınan namaz munferid olarak kılınan namazdan 27 derece daha efdaldir.»

Şu şartlardan biri ile cemaata çıkmak düş­müş olur.

l— Yağmur, 2— Şiddetli soğuk, 3— De­vamlı korku, 4— Şiddetli karanlık, 5— Körlük, 6— Fakir borçlunun hapsedilmesi, 7— Felçlilik, 8— Bir elin veya bir ayağın kesikliliği, 9— Hastalık, 10— Aksaklık, 11— Yağmurdan sonraki çamur, 12— Kötürümlük, 13— İhtiyarlık, 14—Canının çektiği (nefsinin istediği) yemeğin ha­zır olması, 15— Hazırlandığı yolculuğa yönelmesi, 16— Bir hastaya bakmak, 17— Geceleyin rüzgârın şiddetli olması, 18— Fıkıh ilminin bir takım kişilerle müzakeresi.

Bunlardan başka, sarımsak, soğan, pırasa, ye­miş olmak durumunda da cemâat düşmüş olur.

 

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

 

Muhammed (s.a.v.): Çokça sena edilip, övgü­ye lâyık olan üstün kişi…

 

EN HIZLI HAYVAN HANGİSİ?

 

En hızlı insan saatte 36 km., yarış atı ise 90 km. hızla koşabilir. Çita denen orman kedi­si en süratli kara hayvanıdır. Bunlar saatte 130 km. hıza erişebilir.

 

TAHARET

 

Lügatte nezafet, temizlik demektir. Şer’an ta­haret, habes necaset denilen maddeten pis şeylerin veya hades denilen şer’i bir maniin zevalin­den ibarettir.

Taharetler, küçük temizlik, büyük temizlik diye ikiye ayrılır.

Küçük temizlik, abdestsizlik denilen hali gi­dermek suretiyle olan temizliktir. Abdest almak gibi.

Büyük temizlik ise, cünüplük ve hayz-u nifas denilen hallerden çıkmak için ağıza, buruna su alıp bütün vücudu yıkamak sıretiyle yapılan temizliktir ki buna «Gusül, İğtisal, Boyabdesti» de denir.

Hades: Bazı ibadetlerin yapılmasına şer’an mâni olan ve necaseti hükmiyye sayılan bir haldir. Hades-i asgar ve hades-i ekber kısımlarına ayrılır.

Küçük hades: Yalnız abdest ile giderilen taharetsizlik halidir. Bevl etmek ve ağız, burun gibi bir uzuvdan kan gelmek sebebiyle vücude ge­len hades gibi.

Büyük hades: Gusl abdesti ile giderilen taharetsizlik halidir. Bu da cünüplükten ve hayz, nifas denilen arızalardan ileri gelir.

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Resûlül Melahim (s.a.v.): Kendisi ve ümmeti kıyamete değin din düşmanlarıyla çarpışıp onları öldürecekleri için Peygamberimiz (s.a.v.)’e bu isim verilmiştir.

 

TEHECCÜD (GECE) NAMAZI

 

Gece namazı mendup olup, geceleyin ve özel­likle gecenin sonunda kılınır. En azı iki en fazlası 12 ortası 8 rekattır.

Faziletine bir sınır ve alan çizilemez. Cenab-ı Hak gece namazı kılanlar hakkında “Yaptıkları­na karşılık onlar için saklanan müjdeyi kimse bilmez.” (Secde-17) buyurmaktadır.

Hz. Ömer (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

«Kim gece namazı kılar da güzelce kılarsa yani namazında kalbini dosdoğru tutar ve huşuuna muhatama ederse, noksanlıklardan sakınır­sa Allah ona dokuz ikramda bulunur. Bunların beşi dünyada dördü ahiretdedir. Dünyadaki beş ikram

1— Onu dünyada afetlerden muhafaza eder,

— Namazın eserini yüzünde izhar eder,

— Onu salih kullarına ve bütün insanlara sevdirir,

4             — Lisanında hikmeti cari kılar.

5             — Dinde ince anlayışla nasiplendirir.

Ahiretteki dört ikramı:

— Kıyamet gününde yüzü ak olarak kalkar,

— Hesabını kolaylaştırır,

— Kitabını sağ tarafından verir,

— Sıratdan berk-i hatif gibi geçer.

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Kayyim (s.av.): Bütün güzel huy ve iyilikle­ri kendisinde toplayarak, her birinde kemal bulan.

 

 

TEHECCÜD (GECE) NAMAZI

 

Gece namazı mendup olup, geceleyin ve özel­likle gecenin sonunda kılınır. En azı iki en fazlası 12 ortası 8 rekattır.

Faziletine bir sınır ve alan çizilemez. Cenab-ı Hak gece namazı kılanlar hakkında “Yaptıkları­na karşılık onlar için saklanan müjdeyi kimse bilmez.” (Secde-17) buyurmaktadır.

Hz. Ömer (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

«Kim gece namazı kılar da güzelce kılarsa yani namazında kalbini dosdoğru tutar ve huşuuna muhatama ederse, noksanlıklardan sakınır­sa Allah ona dokuz ikramda bulunur. Bunların beşi dünyada dördü ahiretdedir. Dünyadaki beş ikram

1— Onu dünyada afetlerden muhafaza eder,

— Namazın eserini yüzünde izhar eder,

— Onu salih kullarına ve bütün insanlara sevdirir,

4             — Lisanında hikmeti cari kılar.

5             — Dinde ince anlayışla nasiplendirir.

Ahiretteki dört ikramı:

— Kıyamet gününde yüzü ak olarak kalkar,

— Hesabını kolaylaştırır,

— Kitabını sağ tarafından verir,

— Sıratdan berk-i hatif gibi geçer.

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Kayyim (s.av.): Bütün güzel huy ve iyilikle­ri kendisinde toplayarak, her birinde kemal bulan.

 

NAMAZDA HUŞU VE TADÎLİ ERKAN

 

Peygamberimiz (s.a.v.) hadîs-i şef illerinde şöyle buyurmuştur: «Allah’a, onu görür gibi kulluk et. Çünkü sen onu görmesen de o seni görüyor.»

Bu hadis-i şeriften anlaşılacağı gibi, namaz kılan kişi daima -Allah’ın azametini düşünmeli­dir. Namaz kılarken dünya metâından hiç bir şeyle zihnini meşgul etmemelidir.

Namazı huşu içinde kılabilmek için bir kısım âdaba riâyet etmek gerekir. Âdabına riâyet etmeden kılınan namazdan lezzet alınmaz.

Namaz kılanın, ayakta secde yerine, rükûda ayaklarının üzerine, secdede burnunun ucuna ve oturuşta dizlerine bakması namazın âdâbındandır.

Ayrıca namazdayken mümkün mertebe öksürmemek, esnerken ağzı tutmak da namazın âdabından sayılmıştır.

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Resûl (s.a.v.): Alemlerin rabbı olan Allahu Teâlâ tarafından, kullarını İslâm dinine davet için gönderilmiş peygamber.

PİRANHA

 

Amazon’da yaşayan en yırtıcı balıktır. Et yi­yerek yaşar. Dişleri bir ustura kadar keskin olup, rasladıkları bir insanı birkaç dakika içinde par­çalayıp iskelet haline getirebilirler.

 

NAMAZLARDA TA’DİLİ ERKAN’A RİAYET:

 

İmam-ı Azam’a göre maksat, namazın kıyam, rükû, sücut gibi her rüknünü bir sükûnet ile yerine getirmek, bu rükünleri yaparken her uzuv, mutmain olup ızdırapdan uzak bırakmaktır. Me­selâ: Rükûdan kıyam’a kalkarken vücut, dimdik bir hale gelmeli, sükûnet bulmalı, en az bir ke­re «Sübhanellâhil azîm» diyecek kadar ayakta durup, ondan sonra secdeye varmalıdır. Her iki secde arasında da böyle bir tesbih miktarı dur­malıdır.

Namazdan manevî bir zevk alan zatlar; na­mazda itidale riayet eder, acele etmekten sakı­nır. Acele etmeyi hürmete ve adaba aykırı görür­ler.

Hayatın en faydalı, en kıymetli saatları, iba­det ile geçen vakitlerdir. Beyhude yere veya fanî bir faide uğrunda saatlarını, günlerini sarfeden insanların namaz gibi yüce bir ibadetton, ebedî bir saadet vesilesinden, lâhuti bir huzur neşvesinden bir an evvel çıkıp kurtulmaya ça­lışmaları pek garip, pek acınacak bir haldir.

***

Farz-ı Kat’î: Muhakkak şer’i bir delil ile sabit olan, yani Kur’an ve sünnetle bildirilmiş olan vazifedir. Namaz ve Zekât gibi.

Farz-ı Zannî: Müçtehitlerce kati bir delile yakın derecede kuvvetli görülen yani bir delil ile sabit olan vazifedir. Başın dörtte birini meshetmek gibi.

 

TERAVİH NAMAZI

 

Teravih namazı, Ramazan-ı şerife mahsus, yir­mi rekâttan ibaret olup müekked sünnettir.

Teravih namazını her iki rek’atta bir salam vermek suretiyle on selâm ile bitirmek efdaldir. Dört rek’atta bir de selâm verilebilir. Sekizde, on­da hattâ yirmide bir selâm vermek suretiyle kılmak da caizdir. Fakat bu kerahattan hali görül­memektedir.

Teravih namazının bir mikdarı kılındıktan sonra imama uyan kimse, Teravih nihayet olun­ca kendisi noksan kalan rek’atları tamamlar, sonra da Vitir namazını kendi başına kılar, evlâ olan budur. Maamafih imam ile beraber Vitri kılıp sonra teravihi ikmal etmesi de caiz görülmüştür.

Bir kimse, imam yatsı namazını kıldırıp Te­ravihe başlamış olduğu esnada mescide gelse evvelâ yatsı namazını kendi başına kılar, sonra Te­ravih için imama uyar, noksan kalan rek’atları da yine kendi başına kılar.

 

ABDESTİN FARZLARI

 

— Yüzü bir kere yıkamak,

— Elleri dirseklerle beraber yıkamak.

— Ayakları topuklarla beraber yıkamak.

— Başın dörtte birini ıslak elle meshetmektir.

Sakal sık olursa üstünü yıkamak yeterlidir. Seyrek olursa altındaki deriyi de yıkamak icabeder.

 

NAMAZIN FAZİLETLERİ

 

Namaz; dinin esası, ibadetlerin başı ve tâatların en parlağıdır.

Namaz; kalpleri günahların kirlerinden te­mizleyen ve kapalı kapıları açan bir ibadetdir. Allah’a yakarma makamı samimi ve hâlis dostluk kaynağıdır.

Bir hadisde şöyle buyurulur: «İslâmiyet beş şey üzerine bina edilmişdir: Allah’dan başka ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’in onun kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmek, namazı dos­doğru kılmak, zekâtı vermek, Ramazan ayında oruç tutmak ve Beytullahı haccetmek.»

Genellikle imandan sonra insanlara yüklenen şey namazdır. Fazilet bakımından da namaz diğer ibadetlerden önce gelir. Namazın diğer iba­detlerden üstün olduğunda icmâ vardır. Bunun delili şudur: «Peygamberimiz, imandan sonra hangi amel daha üstündür?» sorusunun ceva­bında: «Vaktinde kılınan namazdır» buyurmuştur.

 

OSMAN GAZİ

 

Osman Gazi’nin tabii istidadı, sade fakat doğ­ru ve adilâne idi. Akıl ve zekâsını Allah’ın birliğine hasrederek, yeryüzünde vahdaniyet-i ilâhi­ye aleyhinde bulunan batıl itikatları ve putperesliği mene çalıştı. O yavaş yavaş ilerledi, fa­kat hiçbir zaman geri dönmedi, iyi kalbli, doğru sözlü ailesine sâdık, evladları hakkında şefik ve rahim idi.

  • Hilmi -İslâm Tarihi)

 

NAMAZIN EHEMMİYETİ VE FAZİLETİ

 

Allah-ü Teâlâ’ya imandan sonra farzların en büyüğü, en mühimmi namazdır. Namaz imanın alâmetidir, kalbin nurudur, ruhun kuvvetidir. Mü’minin miracıdır. Mü’min bu sayede Hakk Teâlâ’nın manevî huzuruna yükselir. Allah-ü Teâlâ’­ya yalvararak manevî kurbiyyete erer.

Allah (c.c.)’ın İslâm’dan önce gönderdiği hak dinlerde de namaz insanlara emrolunmuştur. Sev­gili Peygamberimiz (s.a:v.) Efendimiz de ilk vahyle mükellef olmalarından itibaren namaz kılmak­la emrolunmuştu. Şu anda sorumlu olduğumuz namaz ise mi’raç gecesinde farz olmuştur.

Namaz, Allah (c.c.)’ı tanıma ve kulluğun hakkını, ona vermenin mükemmel bir alâmetidir. İn­sanın ruhunda inancı ne derece açık ve kalbinde imam ne kadar uyanık ise, işlerinin Allah (c.c.)’ın emirlerine uygunluğu da, o derecededir. Al­lah (c.c.) inancı kalblerde namazla canlandığından, hareketlerimizi Allah (c.c.)’ın emirlerine uy­duran direkt sebep namazdır; «Gerçekten namaz kötü işten ve uygunsuzluktan alıkor. Muhakkak ki Allah’ı zikretmek daha büyüktür.» (Ankebut: 45)

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: «Kıyamet gününde kulun amelinden ilk sorguya çekilece­ği husus Namazdır. Namazı sağlam olursa felâh’a ermiş ve kurtulmuştur. Bozuk ise, kaybetmiş ve ziyana uğramıştır. Farz namazlardan birşey ek­sik olursa Allah şöyle buyurur: (Bakın kulumun sünnet namazları var mıdır?) Ta ki onlarla farz namazdan olan eksik tamamlansın. Sonra diğer amelleri de bu şekilde değerlendirilir?» (Tirmizi)

 

TEYEMMÜM

 

Teyemmümün Şartları: Teyemmümü yapma­ya engel teşkil edecek bir özür bulunmamalıdır. Su, temizlenecek kimsenin bulunduğu yerden en az bir mil yâni dörtbin adım uzakta bulunma­lıdır. Bu halde su hakikaten bulunmamış sayı­lır. Su var ise, su kullandığı takdirde hastalığı­nın artması ve tehlike durumu arz ederse su bu­lunmamış hükmüne girer. Suya ulaşacak engel­ler bulunmamalıdır. Yani, nefse, ırza, mala, ema­nete ait bir tehlike varsa teyemmüm farz olur Teyemmümde hangi hususta temizlik yapılacak­sa ona göre niyyet edilmelidir. Teyemmüm, te­miz olan toprak cinsinden bir şeyle yapılmalıdır. Tahareti giderecek hâl gitmiş olmalıdır. Meshe mani şeyler ciltten giderilmiş olmalıdır. Teyem­müm iki elin iç yüzüyle iki defa toprak cinsinden bir şeye konulmakla yapılmalıdır. Teyemmüm iki elin tamamıyla yapılmalıdır. Yüz ile kollar ta­mamen meshedilmelidir.

 

  1. ABDULLAH’IN HZ. AMİNE İLE EVLENİŞİ

 

Hz. Amine, o zaman, soy ve şerefçe, Kureyşliler içinde üstünü idi. Kureyş erkeklerinin en güzel yüzlüsü olan Abdullah’ın endamı ve yüzü­nün güzelliği, Hz. Amine’ye anılıp «Onunla evlenir misin?» diye soruldu.

Hz. Amine muvafakat edince, nikahlandılar.

Hz. Amine hamile kalınca Hz. Abdullah’daki Peygamberlik nuru ona da geçti.

Ve Hz. Amine’ye rüyasında, bir Peygambere hamile olduğu müjdelendi.

CEMAATE DAİR TESBİTLER

 

İslâm’da imam olmanın, müezzinlik yapma­nın fazileti büyüktür. Fakat imametin şartları vardır. Bu şartları haiz olmayanlar imanı olamaz­lar, imamlık yapanların ve mü’minlerin bu şartları bilmeleri gerekir, imamette kim kime tercih edilir bunları da bilmek icab eder. İmam olmak büyük sevaptır. Fazileti çoktur. Fakat bunun mes’uliyeti de o derece ağırdır, imamlık yapar­ken nelere dikkat edileceğini iyi bilip bunları ye­rine getirmelidir. Hataların ve eksikliklerin veba­li imamın üzerindedir. Bütün cemaatin mes’uli­yeti ona aittir. Cemaatin namazı yine namazdır. Günümüzün büyük bir mes’elesi de camide­ki erkek ve kadınların durumudur. Gerek imam olsun, gerekse erkek ve kadın cemaatlar olsun camideki durumları bilmek ve ona göre hareket etmek mecburiyetindedirler. Bugün bunlar bilin­miyor. Azıcık sevab kazanalım derken, boyunca günaha batılıyor. Meselâ Cum’â günü Cum’â na­mazı erkeklere farz olduğu halde kadınlar da ca­milere koşuyorlar ve erkeklerin arasına giriyorlar. Cami avlularına doluşuyorlar. Belki farzları bile terk edenler böyle yapmakla farkında bile olmadan büyük günah işlemektedirler. Peygam­berimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyorlar: «Kadınların namazlarının en faziletlisi, evlerinin içinde kıldık­ları namazlardır» buyurmuştur.

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Sahibül Hatem (s.a.v.): Hatem (nübüvvet mührü) sahibi.

 

CUMA HUTBESİ NASIL DİNLENİR?

 

Bir Hadis-i Şerife göre: «Nebiyy-i Muhterem (s.a.v.) Cuma günü, imam hutbe irâd ederken, dizlerini dikerek, iki elini kavuşturup oturmak­tan nehiy buyurmuşlardır.» (Ebû Davûd ve Tirmizî)

Şu halde Cuma günü hutbeyi dinlerken diz­leri dikip oturmamalıdır. Böyle oturmak kerahatlidir, uykuyu celbeder. Aynı zamanda hutbeyi dinlemeyi de fevt eder. Dizleri dikip camide otu­rulursa ve de bu durumdayken uyunursa uyu­yanın abdesti de bozulmuş olur. Camide ve hut­beyi dinlerken bir yere yaslanarak da oturulmaz. Oturulur ve de uyunursa yine abdest bozulmuş olur. Yine bağdaş kurarak oturulduğu zaman da bu durumdayken uyunursa abdest bozulmuş olur. En iyisi diz üstü oturmaktır. Bu halde uyumak da bir şeye dayanmadıktan sonra abdeste zarar ver­mez. Müslümanlar Hz. Peygamber (s.a.v.) gibi oturmalı ve hutbeyi muntazam dinlemelidir. Za­manımızda ise bazı mü’minler camide düzgün oturmuyorlar. Bolca uyuyorlar ve sonunda da abdestlerinin bozulduğunun farkına bile varmıyor­lar. Şüphesiz böyleyken kıldıkları namaz kabul olmaz. Çünkü abdestli olmayanın namazı da ol­maz.

***

Hz. Ebu Bekir (r.a.)’den Hz. Ali (r.a.)’e:

Vallahi, Resûlullah (s.a.v.)’tan işittim. İdare makamı onundur ki: «O senindir» denilir. «O senindir» diyenin değildir.

 

 

 

MİSVAK KULLANMANIN FAYDALARI

 

* Misvak diş etlerini tahriş etmez bilâkis masaj etkisiyle kan akımını düzenliyerek dişetlerini kuvvetlendirir.

* Fiziki temizlemeye ilâve olarak antiseptik etki ile kimyasal temizleme yapacak zararlı mikropların üremesine mani olur.

* Diş çürüklerinin sebebi mikropların yu­valanma ve saklanma yerleri olan diş taşlarının teşekkülüne mani olur.

* Ağız temizliğinde büyük vazifesi olan ağız suyunun salgılanmasını arttırır.

* Ekseriya diş çürüklerine diş taşlarına bağ­lı olan ağız kokusunu giderir.

* Diş minelerini parlatır.

* Refleks yolla mide ifrazını arttırarak haz­mı kolaylaştırır.

* Muhteviyatında şekerli madde bulunma­dığından ağızda mikrop üremesine müsait zemin meydana getirmez.

* Ağız salgısının (tükrük) kıvamını incel­terek balgamı yok eder ve konuşmayı kolaylaş­tırır.

* Misvak parçalarının midede hazmı müm­kündür.

* Ayrıca diğer faideleri;

Bedenî çöküntüyü önlemek, Zekâyı arttırmak, Görmeyi keskinleştirmek, Sesi güzelleştirmek, Şeytanı darıltmak, Melekleri memnun et­mektir.

 

CEMAATA NASIL UYACAĞIZ?

 

Namazın başından sonuna kadar tamamen imama uyan, bütün rek’atleri imamla beraber kılan kimseye müdrik denir. Cemaatle kılınan na­mazda en geç birinci rek’atın rukû’unda imama etişen kimse müdrik adını alır. Rukû’ya yetişen o rekâta yetişmiş olur.

Müdrik’e Ait Mes’eleler

Cemaatle namaz kılmanın sevabı çok fazla­dır. Cemaate uyan müdrik hakkında tesbit ettiğimiz bazı hususları aşağıda zikrediyoruz. Mü’minler olarak ilmihal bilgilerimizi artırmalıyız, öğrendiklerimizi de zaman zaman tekrar etmeliyiz. Çünkü insan zamanla bildiklerini unutur, nisyana terk eder.

Bir kimse tek olarak herhangi bir farz na­maza başlamış olsa bu esnada da başkaları ay­nı namazı cemaatle kılmaya başlamış olsalar, söy­le hareket eder: Kişi daha hiç secdeye varmamış ise kıldığı namazı bırakır ve cemaata uyar. Bir kere secdeye varmış ise ve bu kıldığı namaz akşam veya sabah namazı ise yine namaz bırakılır ve cemaata uyulur. Yalnız akşam ve sabah namazlarında ikinci rek’at için secdeye varılmış ise namaz tamamlanır. Namaz bırakılıp imama uyulamaz. Namaz tek olarak tamamlandıktan sonra da imama yine uyulamaz. Sebebi şudur ki, sabah namazından sonra nafile kılınamaz. Akşam namazı üç rek’attır. Üç rek’at nafile namaz olma; ve kılınamaz.

 

CUMA’NIN FARZ OLUŞU VE İLK CUMA NAMAZI

 

İlk Cuma’yı hicretten evvel Medine’de ensardan Es’ad b. Zürâre (r.a.) kıldırmıştır. İbni Sirin’den rivayete göre: Medine ahalisi Resûlullah (s.a.v.) Medine’yi teşrif buyurmazdan ve Cuma âyeti —ki Cuma namazının farz oluşuna ilişkin tek ayet-i kerime Cuma Sûresi 9. âyettir— na­zil olmazdan önce Cuma namazını kıldırmışlardır. O güne, Cuma namını da veren onlardır. Ensar dediler ki: «Yahudilerin ve Nasaranın yedi gün­de bir, hep bir arada toplanıp ibadet ettikleri özel günleri vardır. Haydi biz de kendimize hep bir­likte toplanıp Allah (c.c.)’ı zikretmek namaz kıl­mak, Allah (c.c.)’a şükretmek için bir gün tah­sis edelim. O da varsın Arûbe günü olsun» dedi­ler. O gün Cuma’ya gün olarak Arûbe deniliyor­du. Esad (r.a.)’ın yanında buluştular. O da onlara iki rekat namaz kıldırıp vâz u nasihatte bulundu Onun başına toplandıkları günün ismini Cuma koydular.

“Cuma günü namaz için nida edildiğinde hemen Allah (c.c.)’ın zikrinde bulunmak üzere gidin ve alışverişi bırakın.” (Cuma Sûresi/Ayet 9)

Cuma günü büyük bir gündür. Allah (c c) İslâm’ı onunla süsledi ve bu günü yalnız Müslümanlara verdi.

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Mahsusun Bişşeref (s.a.v.): Peygamberimiz (s.a.v.) büyüklük, şeref ve güzel huylara nail ol­manın yanında bütün bunlara O’nun vasıtasıyla erildiğinden kendilerine bu isim verilmiştir.

 

EZANIN FAZİLETİ

 

Ezan, bildirmek demektir. Dinimizde ise farz namazlar için muayyen vakitlerde bilindiği gibi okunan mübarek sözlerden ibarettir.

Ezan okuyana «müezzin» denir. Müezzinlik pek şerefli bir iştir. Mü’minler bunun kıymetini bir bilseler müezzinlik için can atarlar.

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: «İnsanlar ezandaki ve birinci safdaki fazileti bilmiş olsalardı, yer bulamazlardı da aralarında kur’a çe­kerlerdi…» buyurdu. (Müslim)

Yine Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) ashab’tan bi­risine hitaben: «Kanaatime göre, sen koyun ve kır hayâtını seviyorsun. Koyunların yanında ve­ya kırda bulunduğun zaman namaz için ezan okursan, yüksek sesle oku; zira sesinin erdiği ye­re kadar o sesi işiten insandan, cinden ve sâireden ne varsa hepsi kıyamet gününde senin lehi­ne şahadet ederler.» buyurdu.

 

 

 

 

 

 

EZAN DUASI

 

Ezanı işitip dinleyen müslümana ve ezanın so­nunda dua edene Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) şefaat edecektir. Dua eden buna hak kazanır. Peygamberimiz (s.a.v.)’in şefaati olmadan kula kurtuluş yoktur. Adı geçen dua şöyledir:

Allâhümme Rabbe hâzihidda’vetit tâmmeti vessalâtilkâimeti âti Muhammedenil vesilete vel fazilete veddereceterrefiate veb’ashü makâmen Mahmudenillezî veattehû, inneke lâ tuhlifülmiâd. (Amin)

 

ABDESTLİ BULUNMANIN FAZİLETİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz buyuruyor ki:

«Sizden, yani mü’minlerden bir tanesi dai­ma abdestli bulunmak niyetiyle abdest alırsa, abdesti bozulmadıkça namazda bulunmuş gibi ecir alır, sevap kazanır.»

«Sünnet-i seniyye’ye tâbi olarak abdestli ol­duğu halde tekrar abdest alan kimseye on hase­nat verilir.»

«Abdest üzerine abdest almak nur üzerine nur kabilindendir.»

«Abdest alırken şeytan aleyhillânenin, şeyta­nî vesveselerinden Cenab-ı Hakk’a sığınınız. Yani vesveseyi takip etmeyiniz.» (Menâvî)

 

KADINA YAPILAN EN BÜYÜK ZULÜM

 

Cinsiyeti itibariyle insan neslini doğurmak suretiyle çoğaltması kadına yeter de artar bile. Başta hamileliğin verdiği maddi-manevî riskler ile ay hâlinin ruhî ve fizikî za’fiyetleri, doğum anındaki ızdıraplar, lohusalık anındaki vücudun hastalık itibariyle her türlü tesirlere açık olan hassasiyeti, çocuk emzirmek, büyütmek onu te­mizlemek, beslemek ve terbiye etmek ve daha nice riskler hep kadının omuzundadır. Ona da­ha nasıl başka yükler yüklenebilir?… Maişet temini için kadının sokağa, büroya, daireye vb. yerlere gitmesini temin etmeye çalışmak, kadına yapılan en büyük zulümdür.

 

HUZUR VE HUŞU İÇİNDE İBADET

 

Mü’min olanın ibâdetini yaparken nasıl ve neye göre hareket etmesi gerektiğini belirtmek için birkaç prensibi sıralamak mümkündür.

İbâdet sadece Allah (c.c.)’ın rızâsını kazana­bilmek için ve daima bu niyetle yapılmalıdır. Rızâ-i İlâhiye nailiyet kurtuluşun tek şartıdır, zâi İlâhiyi kazanabilmek için de ibadeti «HUZUR VE HUŞU» ile yapmalıdır. Bu yolda gayret et­melidir. Bütün ibâdetler para tahsildarına borç öder gibi değil, manasını anlayarak zevkini ve lezzetini tadarak ifaya çalışılmalıdır. Kalbe Allah (c.c.) sevgisi yerleştirilmeli, O (c.c.)’nun korkusunu hâkim kılmalı, ibâdet esnasında da devamlı bu hâl üzere olmalıdır.

«Cenâb-ı Allah (c.c.)’ı karşısında görüyormuş gibi ibadet et. Zira her ne kadar sen O’nu göremiyorsan muhakkak O seni görüyor.» (Menâvi) Hadis-i Nebevi’sine uymak asıl olandır. Huzur ve huşuyu temin edebilmek için Allah (c.c.)’tan kork­mak, kalbin titremesini sağlamak, Rahmani olan gözyaşından nasibi lâyık veçhile almak lazımdır. Bu yolda Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz’in ve Ashab-ı Kiram (r. anhüm) Hazerâtının ve de büyük zâtların ibâdet ettiği gibi ibâdet ve taati yapmalıdır. Bu iş çok ehemmiyet­li olmakla beraber o derece de zordur. Ancak devamlı çalışmakla, gayretle ve azimle mümkün­dür. Hz. Allah (c.c.): «Namazlarında huşu (Al­lah’tan korkarak huzur) sahibi olan mü’minler muhakkak felah bulmuşlardır.» (Mü’minun Sû­resi, 1-2) buyuruyor.

 

HAYVAN ÜZERİNDE, TREN VE VAPURDA NAMAZ

 

Yolculukta arkadaşların beklememeleri, hır­sız veya canavar korkusu, şiddetli yağmur, ziya­de çamur, hastalık… gibi sebepler bulunmadık­ça farz, vâcib namazları hayvan üzerinde kılmak caiz değildir.

Zaruret halinde, hayvanı durdurmak müm­kün ise, hayvan durdurulup kıbleye dönülerek başın îma ve işaretiyle namaz kılınır.

Tren veya vapurda ayakta durulamazsa, na­mazı oturarak kılmak caizdir.

Bir mazeret yokken oturularak kılınan (nafi­le) namazdan ayakta dikilerek kılınan namaz daha çok sevaplı ve faziletlidir.

Vapur demirli iken, tren dururken inmek mümkün olmadığı takdirde, namaz oturularak kılınmaz. Vapurdan çıkmak, trenden inmekte bir mahzur bulunmadığı zaman, namazı karada kılmak lâzımdır.

Vapur ve tren yürürken, kıbleye karşı dönülerek namaza başladıktan sonra vapur ve tren döndükçe namaz içinde mümkün olduğu kadar dönülerek göğsü kıbleden ayırmamağa çalışılır. Tren ve vapurda namazı cemaatle kılmak da caizdir

(M.A. Köksal – İslâm İlmihali)

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Sahibül İslâm (s.a.v.): Resûlullah (s.a.v. Efendimizin İslâm dinini doğruladığından, kendsine «gerçek İslâm sahibi» anlamında bu isim verilmiştir.

 

ABDEST

 

Abdest muayyen (belirli) uzuvları usulü veçhile yıkamaktan, meshetmekten ibaret bir temizlik, ibadet ve taattır.

Bir Hadis-i Şerifte meâlen: «Her kim emrolunduğu gibi abdest alır ve emrolunduğu veçhi­le namaz kılarsa, geçmiş günahı afv olunur.»

Abdestsiz bir kimse namaz kılamaz, tavaf edemez. Kur’an’a el süremez, (ezberden okuya­bilir), bir Âyetine bile dokunamaz haramdır.

 

ABDESTİN FARZLARI

 

Abdestin farzları dörttür,

1- Yüzü bir kere su ile yıkamak,

2- Elleri dirsekler ile beraber yıkamak,

3- Başın dörtte birine meshetmek,

4-Ayakları topuklar ile beraber yıkamak.

Abdestin sünnetlerinden başlıcaları:

— Abdeste “Eûzü, besmele” ile başlamak,

— Niyet etmek,

— Ağza ve burna üçer defa su vermek,

— Misvak kullanmak,

— Tertibe riayet etmek,

— Abdeste sağ taraflardan başlamak,

— Abdest uzuvlarını üçer defa yıkamak,

— Elleri ve ayakları yıkamaya parmak uçlarından başlamak,

— Parmakları hilallemek,

— Sakalın çeneden aşağıya uzamış kıs­mını meshetmek,

— Başın tamamını bir su ile meshetmek,

— Kulakları ve boynu meshetmek,

— Abdest uzuvlarını üzerine dökülen su ile iyice oğmak. (İslâm ilmihali, Sh. 72)

 

FARZ NAMAZLARIN FAZİLETİ

 

“Muhakkak namaz mü’minler üzerine vakitlenmiş olarak farzdır.” (Nisa:103)

Peygamberimiz (s.a.v): “Beş vakit namazı Allah, kullarına farz etmiştir. Eksiksiz olarak erkân ve âdâbına riayetle o namazları kılan kimseyi Allah-ü Teâla’nın Cennete koyacağına vaadi vardır. istenildiği gibi o namazları kılmayan kimseye Allah-ü Teâla’nın vaadi yoktur. Dilerse onu ta’zib eder, dilerse de Cennete kor.” buyurdu.

“Bizim ile münafıklar arasındaki fark, yatsı ve sabah namazlarını cemaatle kılmaktır. Onlar bunlara güç yetiremez.” (H.Şerif)

Yine Peygamberimiz (s.a.v): “Namazını zâyî ettiği halde Allah (c.c)’a yönelen kimsenin diğer iyiliklerine Allah (c.c) değer vermez.” buyurdular. Diğer bir hadiste “Namaz dinin direğidir, onu terk eden şüphesiz dinini yıkmış olur.»

«Cennetin anahtarı namazdır.» (H.Ş)

Peygamberimiz (s.a.v.): “Taharetini ikmâl ve vakitlerine riayet ederek beş vakit namaza devam eden kimseye (o namaz) kıyamet gününde nur hüccet ve delil olur. Kim namazı zaâyi ederse (en fena insanlar olan, Firavun ve Hâmân ile haşrolunur.” buyurmuştur.

«Muhakkak ki (beş vakit) namaz büyük günahlardan kaçınmak şartıyla aralarındaki (kü­çük) günahlara kefaret olur.» (H.Ş)

«İnsanların en fena hırsızı, namazdan çalandır.” (H.Ş)

(İhyaû Ulumiddin, C. 1. Sh. 397)

 

NAMAZ VAKİTLERİ

 

Farz namazlar ile bunların sünnetleri ve vi­tir namazıyla teravih ve bayram namazları için vakit şarttır. Farz namazlar sabah, öğle, ikin­di, akşam, yatsı namazlarından ibarettir. Cum’a namazı öğle namazı yerine kâimdir.

Sabah namazının vakti, ikinci fecrin doğ­masından güneşin doğmasına kadar olan müd­dettir. İkinci fecir, sabaha karşı şark ufkundan yayılmaya başlayan beyaz bir aydınlıktır.

Öğle namazının vakti güneşin zevalinden (tam tepede, ortada iken) başlar her şeyin göl­gesi kendisinin iki misline ulaşıncaya kadar de­vam eder.

İkindi namazının vakti öğle vaktinin çıkma­sından güneşin batacağı zamana kadardır.

Öğle namazı vaktindeki ihtilaftan dolayı öğ­le namazını her şeyin gölgesinin bir mislini geçmeden kılmak, ikindi namazını ise gölgenin iki misline ulaşmasından sonra kılmak münasiptir.

Akşam namazının vakti güneşin batmasın­dan, şafakın gaip olacağı zamana kadardır.

Yatsı namazının vakti şafakın gaip olma­sından başlar ikinci fecrin tuluuna kadar devam eder.

Vitir namazının vakti yatsı namazının vak­tidir. Yalnız vitir yatsıdan sonra kılınır.

Teravih namazının vakti yatsı namazından sonra sabah namazının vaktine kadardır. (İslâm İlmihali, Sh. 115)

 

 

 

 

 

 

 

İSTİNCA, İSTİBRA, İSTİNKA

 

Kan, meni, sidik, gait gibi şeylerin çıktık­ları mahalleri temizlemek lâzımdır ki buna «istinca» denir. Bu temizleme, avret mahalleri­ni namahrem kimselerin yanlarında açmaksızın su ile yapılacağı gibi ufak taşlar ile de yapıla­bilir.

İstinca mahallini namazın sihhatine mâni olacak miktardaki bir necaseti yıkamak ise farz­dır.

Erkeklerin bevl ettikten sonra sidik eserinin tamamı ile kesilmesini beklemeleri lâzımdır ki buna da «istibra» denir. Bu insanların tabiatla­rına göre biraz yürümek veya öksürmek veya ayakları kımıldatmak tarzında yapılır. Sidik ta­mamı ile kesildiğine kanaat geldikten sonra is­tinca yapılmalıdır.

İstincada temizliğe fazla dikkat edip bevil vesaire eseri bırakmamaya «istinka» denir. İstincadan sonra ayağa kalkmadan temiz bir bez parçası ile veya sol el ile kurulanıp bedendeki kullanılmış suyu azaltmalıdır. Çünkü Peygam­ber (s a.v.) Efendimiz: «Sidikten pek korununuz, çünkü kabrin bütün azabı ondandır. » buyurmuş­tur.

Kadınlara istibra icap etmez bir müddet beklemeleri kafidir.

Helaya «Ya Rabbi pislikten ve pis olmaktan sana sığınırım.» diye dua ederek sol ayakla girmeli, sağ ayakla çıkıp hamd etmelidir. Helada oturacak, konuşmadan bevl etmeli, önünü ve arkasını kıbleye çevirerek oturmamalıdır.

(İslâm ilmihali, Sh. 65)

 

GUSLÜN FARZLARI VE SÜNNETLERİ

 

Guslün farzları üçtür. Ağzı, burnu ve bü­tün vücudu kuru yer kalmayıncaya kadar yı­kamaktır.

Sünnetleri:

— Gusle; niyet ile, besmele ile, misvak ile başlamak,

— Gusülde evvela elleri, oyluk yerlerini yıkamak, bedende meni vesaire eseri varsa gi­dermek,

— Gusülden evvel sünnet veçhile abdest almak,

— Abdestten sonra evvela üç defa başa sonra üç defa sağ omuza, üç defa da sol omu­za su dökmek, her defasında vücudu oğmak,

— Gusül suyunda israftan ve taktirden yani pek fazla veya eksik olmasından kaçınmak,

— Kimsenin görmeyeceği bir mahalde yı­kanmak,

— Tenha bir yerde yıkanıldığı halde av­ret yerini açık bırakmamak, şayet açık bırakı­lırsa kıble tarafına yönelmemek,

— Gusül ederken söz söylememek,

— Gusülden sonra elbiseyi giyerken ça­bukça teşebbüs edivermek,

10           — Gusülden sonra bedeni bir havlu ve­ya bir mendille silmek.

Gusül esnasında dua okumak da mekruhtur, (İslâm İlmihali, Sh. 93)

 

 

MESCİDLER

 

«Allah (c.c.)’ın mescidlerini ancak Allah(c.c.)’a ve âhiret gününe îman eden, namazı dos­doğru kılan, zekâtı veren ve Allah (c.c.)’dan baş­kasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmalan umulanlar bun­lardır.» (Tevbe, 18)

Mescidin tamiri ile murad, binasına, döşe­mesine, tanzifatına ve içlinde ibadet etmeye ve zikrullah ile tenvirine ve tedris-i ulûma ve sair ibadetlere şâmil olduğu gibi mescide münasib olmayan şeylerden mescidi himaye etmeğe da­hi şâmildir. O halde 5 vakit namazda mescide devam mescidi tamir anlamına gelir. Hatta Resûlullah (s a.v.): «Bir kimse sabah ve akşam mescide giderse Allah Teâlâ cennette onun için bir konak hazırlar.» diye buyurmuştur.

Âyet-i Kerîme’de (Bakara 114): «Allah (c.c.)’ın mescidini ve mescidlerde Allah (c.c.)’ın ismi zikrolunmaktan men edip mescidlerin harab ol­masına çalışan kimseden daha zalim kim ola­bilir. İşte şu mescidin harab olmasına çalışan (sa’y eden) zâlimler mescidlere ancak korku ve endişe ile girerler. Onlar için dünyada rüsvaylık ve zillet, âhirette de azâb-ı azîm vardır.» diye buyurulmuştur ki insanlar için mescidlere hür­met ve ta’zim’in vacib olduğuna delalet etmek­tedir.

(Musahabe 6, Sh. 93)

«Cennetin vustunda (ortasında) oturmak isteyen kimse cemaatle namazdan ayrılmasın.» (Hadis-i Şerif)

 

CEMÂATİN FAZİLETİ

 

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor: «Cemaatle kılınan namaz, münferit kılınan na­mazdan yirmiyedi derece faziletlidir.» (Buhari)

Ebû Hureyre (r.a) anlatıyor: “Aleyhi’s salatü vesselâm Efendimiz bazı kimseleri namaz­da göremeyince, buyurdu ki (kendi kendime söyle) düşündüm: bir kişiye namaz kıldırmayı emredeyim, sonra cemaate iştirak etmeyenin evini yakayım.”

Osman (r.a.)’ın rivayet ettiği bir Hadisde:

“Yatsı namazı (cemaat ile) kılan yarı geceye kadar ibadet etmiş, sabah namazını cemaatle kılan ise gecenin tamamını ibadetle geçirmiş sayılır.” deniliyor

İbn Abbas (r.a.) der ki: «Ezanı duyduğu halde icabet etmeyen, kendisi hayrı düşünmedi­ği gibi onun için de iyilik düşünülmemiştir.»

Ebû Hüreyre (r.a.): “Kulağına erimiş kalay dökülmesi, ezanı işitip namaza icabet etmemekten daha hayırlıdır.” demiştir.

İmam Gazali şöyle anlatır «Denildi ki kıyamette bir kavim, yüzleri parlak yıldız gibi haşrolacaktır. Melekler: «Sizin ameliniz ne idi ki yüzünüz böyle parlaktır?» diye sorarlar. Onlar: «Ezanı duyunca başka hiçbir şeye bakmaz hemen abdest alır, (namaza gider)dik derler. Bir taife daha haşrolacak ki bunların yüzleri ay gi­bi. Bunlara da aynı sual sorulunca: «Biz vak­tinden evvel abdest alırdık.» derler. Sonra yüz­leri güneş gibi olan taife görülecek. Bunlar da bir ezanı mescidlerde dinlerdik diyeceklerdir.» (İhyâu Ulumi’d-ün, C. l, Sh. 404)

 

CUMA NAMAZININ VÜCUBUNUN VE EDASININ ŞARTLARI

 

Vücubunun Şartları

— Erkek olmak.

— Hürriyet.

— İkamet.

— Sıhhat. Cuma namazına çıktığında has­talığın uzamasından veya artmasından korkan kimseye farz değildir.

— Gözlerin selametidir. Âmâ olanlara farz değildir.

Bununla beraber bu beş şartı cami olma­yan bir kimse, meselâ bir kadın veya bir ama her ne kadar kendisine Cuma namazı farz değil­se de camiye gidip Cuma namazını kılacak ol­sa vaktin farzını eda etmiş olur.

Edasının Şartları:

— Cuma namazını veliy-ül-emrin veya na­ibinin kıldırmasıdır.

— İnziamdır. Yani muayyen bir yerde, bir mabedde müslümanların toplanıp namaz kılmaları için müsade edilmiş yer olmalıdır.

— Vaktin devamıdır, öğle vakti henüz de­vam etmekte olmalıdır,

— Cemaat bulunmasıdır. Cuma namazı için cemaatin en az miktarı imamdan başka üç kişidir, İmam Ebû Yusuf’a göre iki kişidir.

— Cumanın farz olan namazından evvel hutbe okunmasıdır.

— Cuma namazının bir beldede veya bel­de hükmünde bulunan bir yerde eda edilmesi­dir. (İslâm İlmihali. Sh. 163)

NAMAZIN VACİPLERİ

 

İlk iki rekatın herbirinde fatiha okumak,

Namazda farz olan Kur’an kıraatinin ilk iki rek’ate tahsis edilmesi,

İlk iki rek’atte fatihayı birer kere oku­mak, tekrar etmemek,

Fatihayı zammı sûreden önce okumak,

ilk iki rek’atte zammı sûre okumak,

Cehren, yani açıktan okunması gereken namazlarda, Kur’an’ı açıktan okumak,

İhfâ ile, yani gizli okunması gereken na­mazlarda, Kur’an’ı gizli okumak,

Vitir namazında kunut okumak,

Her iki ka’dede de teşehhüdde bulunmak, yani et-tahiyyat’ı okumak,

Secde Âyeti namaz içinde okunduğu za­man, tilâvet secdesi yapmak.

Namazda meydana gelen hataları dü­zeltmek için sehiv secdesi yapmak.

Bayram namazlarının tekbirleri,

Namaz kılan kimsenin, namaz içinde bir farzı tamamlayınca ondan sonraki farza ge­çerek, tertibe riayet etmesi,

Namazın tamamında veya rek’atlerin herbirinde mükerrer olarak meşru kılınmış olan fiillerde tertibe riayet etmek,

Namazı kılan kimsenin namazdan se­lam lafzı ile çıkması vaciptir. (Halebî-i Sağir, Sh. 225)

***

«Her kim bir mü’mine küfür isnad ederse, bu onu öldürmek gibi (günah) dır.»

  1. Şerif (Buhari)

 

BEDEN TEMİZLİĞİ

 

— Saçlar: Baş saçı, temizliği murad eden kimsenin saçını tıraş etmesinde beis olmadığı gibi, yağlayıp tarayan ve temiz saklayanlar için saç taşımasında beis yoktur.

— Bıyıklar: Peygamber Efendimiz (s.a.v.): «Bıyığı kısaltın.» diğer bir tâbir ile «Bıyıkları kesin» diğer bir ifade ile de «Bıyığınızı dudak­larınız etrafında bırakın, fazlasını kesin, sakalı­nızı azâd edin.» buyurmuşlardır.

— Koltuk Temizliği: Koltuk altında biten tüyleri azami kırk günde bir yolmak ve tıraş et­mek müstahabdır.

— Kesik temizliği: Toz veya tıraş suretiy­le kasıkları da azami kırk günde bir temizlemek sünnettir.

— Tırnak Temizliği: Tırnakları kesmek müstehabdır. Tırnaklar uzayınca kirlenir ve çirkinleşir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) mübarek bir sözünde: «Ya Ebâ Hureyre, tırnaklarını kes, muhakkak şeytan uzayan tırnaklar üzerinde otu­rur.» buyurmuştur.

6             — Göbek kesmek ve Sünnet olmak: Gö­bek daha ilk doğuşta kesilir. Çocuk kuvvetleninceye kadar tehir daha makbul ve tehlikeden da­ha salimdir.

— Sünnet Olmak.

— Sakal: Sakalın uzayan kısımları hak­kında ihtilaf vardır. Bazıları kabzadan fazlası­nı kesmekte beis yok dediler. «Eğer yüzün gü­zelliğini bozacak, göze batacak ve dedikoducu­ların diline dolanacak şekilde üzüyorsa kabzadan fazlası kesilir.»      (İhya C. 1, Sh. 377-383)

 

 

MİSVAK HAKKINDA

 

Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): «Ağızları­nız Kur’an yoludur, onlan misvak ile temizleyi­niz.» buyurmuştur.

Hz. Peygamber (s.a,v.): «Eğer ümmetime ağır geleceğinden korkmasaydım, her namazda onlara misvak kullanmayı emrederdim.» buyur­muştur.

Misvak kullanmanın keyfiyeti: Misvak erak ağacından veya diş sarılığını izale edebilecek diğer sert ağaçların dallarından olabilir.

Bu ağaç ile enine boyuna veya yalnız eni­ne dişlerini temizler.

Her namazda ve akabinde namaz kılmasa bile her abdestte, uyku ve açlık zamanlarında sükût ettiği sıralarda veya kokulu bir şey yediği zaman misvak kullanılması müstehabdır.

İbn-i Abbas: «Peygamberimiz (s.a.v.) mis­vak için bize öyle emirler verirdi ki bu hususta bir âyet nazil olacağını zannederdik.» buyuruyor.

Misvakın 30 kadar faydası beyan edilmiştir:

1— Ağzı temizler, 2— Allah (c.c.)’ın rıza­sını celb eder, 3— Melekleri memnun eder, 4— Şeytanı darıltır, 5— Ağzı tadlandırır, 6— Di­şi cilalandırır, 7— Göze kuvvet verir, 8— Sün­neti eda eder, 9— Sesi güzelleştirir, 10— Ze­kâyı artırır, 11— Diş etlerini kuvvetlendirir, 12— Konuşmayı kolaylaştırır, 13— Son nefes­te kelime-i şehadeti hatırlatır, 14— Kocalığı ge­ciktirir, 15— Sevabı çoğaltır, 16— Can çekiş­meyi kolaylaştırır, 17— Mideyi takviye eder, 18— Hazmı kolaylaştırır, 19— Aklı artırır, 20— Bedenin rutubetini keser, (İhya C. l. Sn. 354-355)

 

CAMİ VE MESCİD ÂDABI

 

( Sağ ayağıyla, huzurla, Cenâb-ı Hakkı zikrederek girmek,

— Cami içinde bağırıp çağırmak, yatmak, ayak uzatmak bir zaruret olmadıkça, dünya ke­lâmı etmek gibi ma’bede yakışmayan hareketler­den sakınmak,

— Öne geçeceğim diye cemaati çiğneme­mek,

— Sükûneti ihiâl etmemek,

( Safları düz ve sık tutup kıbleye karşı oturmak,

— Ön safları ihtiyarlara, hususiyle ilim adamlarına terk etmek,

Büyüğün vakarının korunması, ilme göste­rilecek itibarın insanlar üzerindeki tesiri, bir ilim adamının sözünün müessir olabilmesinin temini bakımından çok ehemmiyetli cami âda­bından bir tanesidir.

— Camide bulunduğu müddetçe gönlün­den dünyevî alakaları, nefsanî vesveseleri alıp, Zülcelal Hazretleri’ni tefekküre devam etmek,

— Yüksek sesle konuşmamak,

— İbadetini yaparken her türlü gösteriş­ten kaçınıp gayet mütevazi bir şekilde ihlasla eda etmek,

— Sol ayağıyla Allah (c.c.)’dan fazl ü ih­sanını, lütfunu isteyerek ayrılmak,

— Gönlünde cami rabıtasının kesilme­mesini sağlamak.

Bu cami adabını iyi araştıracak olursak, eğer buna riayet edecek olursak cemiyetin ter­biyesine kafidir, (İbrahim Eken, Kulluk Sh. 40)

 

SANKİ SON NAMAZ

 

Rivâyet olunur ki, büyük zahidlerden Hâtem-i Esamm (rahimehullah) Âsım bin Yûsuf’u ziyarete gitti. Âsım ona:

«— Ey Hâtem! Namazı güzel kılar mısın?» diye suâl etdi. Hâtem «Evet» dedikde Asım na­sıl kıldığını sordu. Hâtem dedi ki:

«— Namaz vakti yaklaştığı zaman abdest a’zâlarını tamamca yıkayarak güzel bir abdest alırım. Sonra gelir namaz kılacağım yere diki­lirim. Her bir uzvum karar ve sükûnet bulur. Kabe’yi iki kaşım arasında, makamı sadrımda, Allah (c.c.)’ı üzerimde kabul ederim. O kalbim­de ne varsa bilmektedir. Sonra ayaklarım sırat üzerinde. Cennet sağımda, Cehennem solumda, ölüm meleği de arkamda farz ederim ve bu namazıma sanki son namazmış gibi niyyet ede­rim. Sonra ihsan üzere, yani Allah (c.c.)’ı görürcesine bir tekbir alırım. Kırâetimi tefekkür­le yaparım, rukûu tevâzu’la, sücudu tazarru’ ile yaparım. Bunları tam yapmış olarak otururum. Recâ üzere teşehhüd ederim, sünnet üzere se­lâm veririm, sonra bu namazımı ihlâsla teslim ederim. Sonra havf ve recâ arasında yaşarım namazı böyle kılmağa sabırla devam ederim.»

Bunları dikkatle dinleyen Âsım dedi ki:

«— Ey Hâtem! Sen her namazı böyle mi kılarsın?» Hâtem:

«— Evet, otuz seneden beri böyle kılarım.» dedi. Bu cevâb üzere Âsım ağladı ve dedi ki:

«— Ben şimdiye kadar hiç bir namazımı böyle kılmadım.»

(Hz. M. Sami, Bakara Sûresi Tef. Sh. 22)

 

 

 

 

 

İBÂDETİN TEMELİ: TÂHARET

 

Resûlullah (s.a.v.) buyurdular:

«Tahâret îmânın yansıdır.»

«Din temizlik üzerine kurulmuştur.»

İslâmiyetin, hayâta ve nizâma hâkim ola­bilmesi için, önce fertlere hâkim olması gerek­tiği ma’lûmdur. İslâm’ın, fertlere, müslüman ol­ma noktasında emrettiği mühim bir husus da temizlik (taharet) tir.

Zira, «Din, temizlik üzerine kurulmuştur» ve «Taharet, din’in yarısıdır» şeklindeki Hadis-i Şe­rifler, bu husustaki ehemmiyeti izah etmeğe ye­terlidir.

Temizliğin de dereceleri vardır.

Hadisten, hubûstan, ya’ni bedenî abdestsizlik, ve cünüblükten, pislik ve kirden temizlenmek.

A’zaları, cürüm ve günâhtan temizle­mek.

Kalbi kötü huy ve sevilmeyen adî has­letlerden temizlemek.

Kalbi, Allah (c.c.)’dan gayrısından te­mizlemek ki bu, Peygamberler ve sıddıkların
temizliğidir.

Bedenden çıkan fazlalıklar (kıl, tırnak) gibi pisliklerden temizlenmek şeklinde şu’belere ayırmak mümkündür.

Şarap ve diğer sarhoşluk veren maddeler necistir.

Kelp (köpek) ve domuz ve bunlardan do­ğanlar da necistir.

 

ABDESTlN FARZLARI

 

Abdestin farzları dörttür. Birincisi: Yüzü bir kerre yıkamaktır. İkincisi: iki elleri dirsek­ler ile beraber bir defa yıkamaktır. Üçüncüsü: Ayakları iki topuklar ile beraber bir kerre yıka­maktır. Dördüncüsü: Başın dörtte bir miktarı­na ıslak bir el ile veya başka bir yerde kulla­nılmadık temiz bir yaşlıkla bir kere mesh etmek­tir. Şöyle ki:

Yüz denilen uzuv, iki kulak yumuşakları arasındaki mahal ile alında saç bittiği yer ile çene altı arasında bulunan mahalden ibarattir. Sakal, baş ile iki kulak arasındaki kılsız yerler de yüzden sayılır. Binaenaleyh bunları bir kere yıkamak farzdır.

Sakal sık olunca onun üstünü yıkamak kifa­yet eder, altındaki derileri yıkamak icap etmez. Fakat seyrek olunca altındaki derileri de yıka­mak lâzım gelir.

Dirseklere gelince, Elleri dirseklere kadar, dirseklerle beraber yıkamak lâzım ise de, dirseklerin yukarılarını yıkamak mecburi değildir. Ayakların iki tarafından olup «Sak=Topuk» de­nilen yüksekçe kemikleri de yıkamak lâzımdır. Fakat bunların yukarısını yıkamak icabetmez.

Başa meshe gelince, başın masiye denilen ön tarafına meshedilmesi efdaldir. Meshedilen, mahal iki kulağın üstüdür. Bu kısımdaki saçla­rın üzerine meshedilmesi kâfidir.

(Ö.N. Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, Sh.: 75)

 

BEŞ VAKİT NAMAZ

 

Sallallahû Teâlâ aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuşlardır ki;

«Nâs, beş sıkıntı karşısında kalacaktır.»

( Onlar nedir Yâ Resûlullah? denildiğinde buyurdular ki:

«Evvelkisi: Ölüm ve ölüm serhoşluğudur. İkincisi: Kabir ve kabir zulmetidir. Üçüncüsü: Münker ve Nekir suâlidir. Dördüncüsü: Günah ve hasenatın veznidir. Beşincisi: Sırat ve Sıratın gecikmesidir.» Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a.) ve bilcümle ashâb ağlaştılar.

Cebrail (a.s.) nazil oldu: «Yâ Muhammad! (s.a.v.) Ebû Bekir (r.a.)’e söyle, Allah (c.c.) sa­na selâm ediyor ve her zehrin panzehiri ve her derdin şifâsı olduğunu işitmedin mi? Kim sabah namazını kılarsa Allah ona sekâratı kolay kı­lar. Kim öğle namazını kılarsa onun kabrini nurlandırıp zulmetini giderir. İkindi namazını kılana Münker Nekir suallerini kolaylandırır, akşam namazını kılanın mizanını ağırlaştırır. Yat­sı namazını kılan Sıratdan berk-i hafif gibi geçer» buyurdu.

Namaz imandan sonra en mühim fiîli bir ibadettir. Secde, rükû, kıyam kıraat gibi mühim rükünlerini terk ile fiilen ibadetten uzak bir halde kalıp huzurdayım, namazdayım diye id­diada bulunmak batıl bir akide ve dalâlettir.

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.) Musâhabe: 3)

***

«Kul hakkı müstesna, İslâm dini, kişinin kü­für halindeki masiyetini (günahını) imha eder.»

(Camiussağir)

 

MESCİD VE NAMAZ

 

Bütün mescidler Allah Teâlâ’ya mahsustur ve orada O (c.c.)’ndan bir başkasına ibadet edilmez. Zira Kur’an-ı Kerîm’de Cenâb-ı Allah (c.c.) bir âyet-i celîlede şöyle buyurmaktadır:

“Cümle mescidler Allah Teâlâ’ya mahsusdur. Hal böyle olunca siz mescidlerde Allah Teâlâ ile beraber (Allah Teâlâ’dan başka) hiç bir kimseye ibadet etmeyin.” buyrulmaktadır. (Cin Sûresi/18)

Bu aynı zamanda Allah Teâlâ’ya Şirk koş­mayın anlamına gelmektedir.

Cami’e girerken sağ ayakla girmek, çıkarken de sol ayakla çıkmak sünnettir. İmam-ı Süfyan-ı Sevri birgün mescide girerken sol ayağını basıp gir­di. Hafiften bir ses işitdi ki: “Yâ Sevri – Yani; ey öküz – Niçin evvel sağ ayağını basıp girmedin!» Süfyan o avazı işitince aklı başından gitti. Sonra kendine gelince eliyle sakalını tutup yüzüne bir tokat vurdu. Bir sünneti terkedip edepsizlik etmekle adını sığır koydular dedi. Adı Sevr kaldı. Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerin­de şöyle buyurmuştur: «Mescidde oturup nama­za muntazır olan kimse bil fiil namazda bulun­muş gibidir. Namazı eda için gözeten kimse na­maza durmuş gibidir. Namaza başlayıp kılıncaya kadar sevabı işler, devam eder.»

Camide Kur’an okumakla veya tesbih veya­hut dua okumakla meşgul olan bir kimse ile konuşmak veya musâfaha eylemek doğru değil­dir.

(Hz. R M Sâmi (k.s.). Musâhabe. C. 4, Sh.: 27)

 

MİSVAK

 

Ebû Hüreyre (r.a.)’den Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir.

“Eğer ümmetime meşakkat vereceğini bil­mesem kendilerine her abdest ile beraber misvak kullanmalarını emr ederdim.”

“Misvak kullanınız, çünkü misvak ağzın temizliğidir.”

Cumhur-u ulemâ’ya göre misvak kullanmak sünnettir. Hatta vâcibdir diyenler bile olmuştur.

Hadis-i Şerif misvakın vaktini de tâyin ediyor. Her abdest alırken kullanılacak. Bununla berabar her zaman misvâklanmak müstehabdır. Bu husus şu beş yerde şiddetle müstehab olur:

— Namaz kılınacağı zaman, (ister abdestb kılsın, ister teyemmümle.)

— Abdest alırken.

— Kur’an okurken.

— Uykudan uyandıkta.

— Ağzın kokusu değiştiğinde.

ibni Dakikil-İyd (625-702) diyor ki: «Bundaki yâni namaz kılınacağı zaman misvak tutunmakdaki sır, Allah (c.c.)’a ibadet edeceğimiz her hâlukârda ibâdetin şerefi için tertemiz bulunmamızdır. Bazılarınca misvâk emri; “Melek fena koku­dan müteessir olmasın diyedir. Çünkü Melek ağ­zını, okuyan kimsenin ağzına koyar ve pis koku­dan eziyet duyar. Bunu bertaraf etmek için mis­vak meşru olmuşdur.»

(Selâmet Yolları. C. l, Sh.: 56-57)

 

TAHARETİN ADABI

 

Ayakta su katiyetle dökülmemeli: «Resûlullah (s.a.v.) ayakta su dökündü diyen yalan söyler» şeklindeki Hz. Âişe (r.a.) Hadis’ini ha­tırlayalım.

Yıkandığı yerde su dökmemek. «Umum vesveseler bundandır.»

Def-i hacet için gidilen yere, Allah ve Peygamber ismi yazılı bir şeyi yanında bulundurmamak.

Hacet için, oturmadan evvel tehâret mad­desini (suyu) hazırlamak.

Mesaneyi tamamen boşaltmak için iyice beklemek ve sonra öksürmek, ayakları kımıldatmak, oylukları sıkıştırmak, tenasül uzvunu sı­vamak, gibi mutadı olan hareketler yaparak necis şeylerin giderilmesi gerekir ki buna istibra denir.

Sidiğin tamâmiyle kesildiğine kanaat gel­dikten sonra istinca yapılmalıdır. Zira, sidik yaş­lığının damlaması abdestin sıhhatine mânidir.

Bu hususta fazla ifrata varmak ve vesveseye düşmek de zararlıdır. Resûlullah (s.a.v.) bu­
nun için «şeytandandır» demişlerdir.

İstincada temizliğe fazla dikkat edip bevil vesâire eseri bırakmamağa istinka denilir.

İstincadan sonra ayağa kalkmadan, te­miz bir bez parçası ile kurulanıp bedendeki kullanılmış suyu mümkün mertebe azaltmalıdır. Bir Hadis-i Şerifte «Sidikten pek korununuz, çün­kü kabirin bütün azabı ondandır» buyurulmuştur.

 

 

ABDESTİN ADÂBI

 

— Daha vakit gelmeden abdest alıp na­maza hazır bulunmak.

— Abdest, alırken kıbleye müteveccih bu­lunmak.

— Abdest alırken yüksekçe bir yerde dur­mak, dur ki abdest suları elbiseye dokunmasın.

— Abdestte başkasından yardım istememek.

— Abdest esnasında bir zaruret bulunma­dıkça dünya lâkırdısı yapmamak.

— Abdestin evvelinden, nihayetine kadar niyeti unutmayıp kalbde tutmak ve her uzvu abdest niyetiyle yıkarken Besmelei şerifeyi oku­mak ve her uzuv yıkarken dua etmek.

5 — Abdest alırken sıkı olmayan parmak yüzüklerini oynatmak, dar olan yüzükleri oynatmak ise her halde lâzımdır, tâki altı kuru kal­masın.

— Abdestte göze, burna sağ el ile su ver­mek, sol el ile sümkürmek.

— Abdestte yüzü yıkarken göz pınarlarını yoklamak, abdest suyunu dirseklerin ve topukların yukarılarına kadar yetiştirmek.

10           — Abdest suyu, israf derecede fazla ve uzuvlardan damlayacak derecede az olmamak.

11— Abdest suyu güneşte ısıtılmış olmamak.

— Abdest için toprak ibrik kullanmak ve bunu sol tarafında bulundurup, kullanırken
ağzından değil, kulpundan tutmak.

— Abdest bitince kıbleye karşı şehadet kelimesini okumak.

(B. İlmihali, Ömer Nasuhî Bilmen, Sh.: 77)

 

 

 

 

RAĞBET VE KORKU NAMAZI

 

Habbab b. Erett, bir gece sabaha kadar Pey­gamberimiz (s.a.v.)’i gözetledi.

Fecir doğarken, namazdan selâm verince, Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanına vararak “Yâ Resûlallah! Babanı, anam, Sana feda olsun! Val­lâhi, bu gece, öyle bir namaz kıldın ki, ben, Senin böyle namaz kıldığını hiç görmemiştim!?” dedi.

Peygamberimiz (s.a.v.): «Evet! Bu namaz, Rağbet ve Korku namazıdır (Duanın kabulü umulan ve red olunmasından korkulan bir na­mazdır.)

— Ben, Azîz ve Celîl olan Rabb’ımdan, üç şey diledim. Rabb’ım, dileğimden ikisini bana ihsan buyurdu, birini ise ihsan buyurmadı.

1)            Azîz ve Celîl olan Rabb’ımdan, bizden önceki milletlerin helak edildikleri şeyle bizim de, helak edilmemekliğimizi dilemiştim.

Rabb’ım, bu dileğimi bana ihsan buyurdu.

2)            Azîz ve Celîl olan Rabb’ımdan, yaban­cımız bulunan bir düşmanın bize galebe çalmamasını dilemiştim.

Rabb’ım, bu dileğimi de, bana ihsan buyur­du.

3)            Rabb’ımızdan, tefrikaya düşülülmemekliliğimizi dilemiştim.

Rabb’ım, bu dileğimi ihsan buyurmadı.» bu­yurdu.

Abdullah b. Amr (r.a.) der ki «Resûlullâh (s.a.v.), bana (Ey Abdullah! Sakın, sen filan gi­bi olma! O, geceleyin kalkıp namaz kılardı da, şimdi gece namazını bıraktı!) buyurdu.»

(M.A. Köksal, İslâm Tarihi, C. 18. Sh.: 348)

 

NAMAZI BOZAN ŞEYLER

 

Namazda velev iki harften ibaret olsun, söyleyenin işiteceği derecede namaza münafi bir söz söylemek namazı bozar.

Bir hastalıktan veya bir malın veya ar­kadaşın ziyanı gibi bir musibetten dolayı harfler hasıl olacak halde, sesle ağlamak veya «ah, uh, eh» demek, bir toza üflemek veya bir şeyden bezginlik göstermek için «uf, tuh» demek nama­zı bozar.

Cemaattan biri, imamın okuduğu Kur’an-ı Kerim hoşuna giderek ağlasa veya «Evet» dese bakılır. Eğer bu, bir huşu eseri ise namazı bozulmaz.

4)            Bir özürü, sahih bir garaza müstenit ol­maksızın tenahnuhte bulunmak, ya’ni: «eh» di­ye boğazı tahrik etmek, namazı bozar.

5)            Aksıran kimseye namazda «Yerhamükellah» denilmesi veya başkasının «Rahimekellah» demesi üzerine namazda «Amin» denilme­si namazı bozar.

6)            Namazda «Allah» ismi celîli işitilmekle (Celle celâlüh) denilse veya Nebiyyi Ekrem efendimizin ismi şerifi işitilmekle «Sallallahüaleyhi vesellem» denilse bakılır: Eğer bununla bir cevap kastedilmiş ise fasit olur. Fakat mü­cerret bir semâ bir salat kastedilmiş ise, fasit olmaz.

7)            Namazda bir kimseye lisanen selâm ver­mek veya başkasının selâmını lisan ile almak veya musafeha suretiyle selâmlaşmak, namazı bozar.

(Büyük İslâm İlmihali, Ö.N. Bilmen, Sh.: 231)

 

HASTALARIN NAMAZLARI

 

Bir hasta tâkatine göre namaz kılmakla mü­kellef olur. Meselâ: Ayakta durmaya asla kadir olamayan veya ayakta durması hastalığın uza­masına veya artmasına sebep olacağı anlaşılan bir hasta, oturarak namazını kılar, oturma­ya da gücü yetmezse kudretine göre yani üze­rine veya arkası üstüne yatarak ima ile nama­zını kılmaya mezun olur.

Îma ki, namazda rükû’a ve secdeye işaret olmak üzere başı eğmektir, bu ayakta yapılabileceği gibi oturularak da yapılabilir. Böyle iken bir şeye dayanarak ayakta yapılması mümkün olan bir ima, yatarak yapılamaz, bu caiz değil­dir.

Îma ile de namaz kılmaya kadir olamayan bir hastadan bir gün ve bir gecelik ve daha zi­yade olan namazları teehhür eder, sonra iyi olunca bunları kaza etmesi lâzım gelir.

Hastalığına mebni oturduğu halde veya ima ile namaz kılmaya mezun olan kimse, bu hastalığı esnasında kılamamış olduğu namazları sıh­hat bulduktan sonra kaza edince oturduğu halde veya îma ile kılamaz. Çünkü özür zail olmuş­tur.

(Büyük İslâm İlmihali, Ö.N. Bilmen, Sh.: 173)

***

İyi bahtlı olan kimselerin üç vasfı vardır:

— Yediği helâldir.

— Kendi şehrinde ilim meclisinde bulunur.

3             — Beş vakit namazı cemâatle kılar.

(Dört Büyük Halife. Bedir Y., Sh.: 293)

 

NAMAZDA GAFLET

 

Vacip Teâlâ, din-i islâmın rüknü olan na­mazda gaflet, kıyameti yalanlamaya alamet ol­duğu gibi helak-i azimi de mucip olacağını ba­yan etmek üzere «Helak-i azim şol namaz kı­lan münafıklar içindir ki onlar namazlarından gaflet edicilerdir.» (Mâûn: 5) buyuruyor.

Yani Vacip, Teâlâ’nın kahr-u gazabı ve bü­yük azabı sol namaz kılan münafıklar içindir ki onlar kıyameti yalanladıklarından namazda gaf­let üzere bulunur, zahmetinden sevap ümit etmezler ve kendi itikatlarınca namazla iştigali beyhude ve abes addederler. Namazın her cüzünde gaflet üzere bulunur, nefislerini huzur ve huşû’ya davet etmezler. Namazın bazısını halka karşı müslüman gibi görünerek bu minval üzere eda ederlerse de, bazısı da geçer gider, asla mübalat etmezler. Adeta namazı nifaklarını saklamaya alet ettiklerinden faydasını görmedikleri gibi, azaba da duçar olurlar.

Kur’an’da adet-i ilahiye, insanların Hakk’la muamelesini beyandan sonra halkla muamelesini beyan etmektir. İşte bu minval üzere Canab-ı Hak Mâûn Sûresinde, ceza gününü yalanlayan kimsenin, yetim, vesair muhtaç olanlarla muamelesini beyandan sonra halkla muamelesini beyan buyurmuştur. Çünkü ahkam-ı şer’iyenin hulasası ve üssül-esası ikidir: Birincisi; kulun Cenab-ı Hakk’a karşı ta’zim ve ibadet vazifelerini yap­masıdır. İkincisi; Allah (c.c.)’ın kullarına şefkat ve merhamet etmesi ve onlarla muamelesi doğru olup olmamasıdır.

(M. Vehbi Ef. Hülâsatul Beyân: C. 15, Sh.: 658)

 

NAMAZ VAKİTLERİ

 

Farz namazlar ile bunların sünnetleri ve vi­tir namazıyla teravih ve bayram namazları için vakit şarttır. Farz namazlar sabah, öğle, ikin­di, akşam, yatsı namazlarından ibarettir. Cum’a namazı öğle namazı yerine kâimdir.

Sabah namazı’nın vakti, ikinci fecrin doğ­masından güneşin doğmasına kadar olan müd­dettir, ikinci fecir, sabaha karşı sark ufkundan yayılmaya başlayan beyaz bir aydınlıktır.

Öğle namazı’nın vakti, güneşin zevalinden (tam tepede, ortada iken) başlar her şeyin göl­gesi kendisinin iki misline ulaşıncaya kadar de­vam eder.

İkindi namazı’nın vakti, öğle vaktinin çıkma­sından güneşin batacağı zamana kadardır.

Öğle namazının vakti güneşin zevalinden öğle namazını her şeyin gölgesinin bir mislini geçmeden kılmak, ikindi namazını ise gölgenin iki misline ulaşmasından sonra kılmak münasiptir.

Akşam namazı’nın vakti, güneşin batmasın­dan, şafakın gaip olacağı zamana kadardır.

Yatsı namazı’nın vakti, şafakın gaib olma­sından başlar ikinci fecrin tulûuna kadar de­vam eder.

Vitir namazı’nın vakti, yatsı namazının vak­tidir. Yalnız vitir yatsıdan sonra kılınır.

Teravih namazı’nın vakti, yatsı namazından sonra sabah namazının vaktine kadardır.

Bayram namazı iki rekâttır. Güneş doğduk­tan (45) dakika geçtikten sonra cemaatla kılı­nır.

(Ö.N. Bilmen, İslâm İlmihali, Sh.: 115)

 

 

 

 

 

 

GUSL ETMELERİ FARZ OLANLARA HARAM VEYA MEHRUH OLAN ŞEYLER

 

— Namaz kılmak, Kur’ân kasdıyla velev bir âyet mikdarı olsun Kur’ân okumak, fakat dua ve senaya dair âyetleri dua ve sena kasdiyla okumak caizdir.

— Kur’ân-ı Kerim’e, velev bir âyet veya yarım âyet olsun el sürmek. Mushafı Şerifi el ile tutmak haramdır. Fakat bitişik olmayan bir gılâf, bir mahfaza, bir torba veya sandık içinde bulunan bir Mushafı Şerifi tutmak caizdir.

3— Kâbe-i muazzamayı tavaf etmek ve bir zaruret olmadığı halde bir mescide, bir camii şerife girmek ve içinden geçmek. Zaruret hali bunda müstesnadır.

4— Üzerinde Âyet-i kerime yazılı bir lev­hayı, bir akçeyi el ile tutmak.

Gusl etmeleri icap eden kimselere yıkanma­dan evvel yapmaları mekruh olan şeyler de şunlardır:

— Dinî kitaplardan herhangi birini el ile tutup okumak.

— Elini ağzını yıkamadan yiyip içmek.

— Elde tutulmayıp yer üzerinde bulunan bir sahifeye, bir levhaya Kur’ân-ı Kerim’i yaz­mak. Bu da İmam Muhammed’e göre mekruh­tur.

Cünüp ile hâyız ve nüfesanın Kur’ân-ı Ke­rîm’e bakması mekruh değildir. Bu el ile tut­mak kabilinden sayılmaz.

(Büyük İslâm İlmihali, Sh.: 93)

«Cenab-ı Hakk Kur’an-ı Kerim’de şöyle bu­yuruyor: Ey imân edenler! Eğer cünüp olduy­sanız boy abdesti alın.» (Mâide Sûresi: 6)

 

ABDESTİN SÜNNETLERİ

 

— Abdeste başlarken evvelâ temiz olan elleri bileklere kadar yıkamak.

— Abdeste «Eûzü» ve «besmele» ile başla­mak.

— Niyet etmek.

— Mazmaza ve istinşak.

— Mazmaza ve istinşakta mübalâğa etmek.

— Misvak kullanmak.

— Tertibe riayet etmek. Şöyle ki: Abdestte evvelâ yüz, sonra kollar yıkanır. Badehû başa meshedilir, daha sonra da ayaklar yıkanır ve mestli ise meshedilir.

— Abdeste sağ taraftan başlamak.

— Abdest uzuvlarını üçer defa yıkamak.

— Abdestte elleri veya ayakları yıkama­ya parmak uçlarından başlamak.

— Abdestte parmakları hilallemek. Şöyle ki: El parmakları birbirine sokulmak suretiyle hilâllenir.

— Abdest suyunu bıyıkların ve kasların altlarına ve yüzün çevresinden sarkmış bulunan fazla kıllara eriştirmek.

— Sakalın çeneden aşağıya uzamış kıs­mını meshetmek ve sık olan sakalı bir avuç su ile alt tarafından el parmaklarıyla hilallemek.

— Başın tamamını bir su ile meshetmek.

— Kulakları meshetmek.

— Boynu meshetmek.

— Abdest uzuvları üzerine dökülen su ile iyice ovmak.

— Abdest uzuvlarını fasılasız bir halde yıkamak.

(B. İslâm İlmihali, Ömer Nasuhi Bilmen. Sh.: 77)

 

GUSLÜN FARZLARI VE SÜNNETLERİ

 

Guslün farzları üçtür: Ağzı, burnu ve bü­tün vücudu kuru yer kalmayıncaya kadar yıkamaktır.

Sünnetleri;

1             — Gusle; niyet ile, besmele ile, misvak ile başlamak.

2( Gusülde evvela elleri, oyluk yerlerini yıkamak, bedende meni vesaire eseri varsa gidermek,

3— Gusülden evvel sünnet veçhile abdest almak,

— Abdestten sonra evvela üç defa başa sonra üç defa sağ omuza, üç defa da sol omuza su dökmek, her defasında vücudu oğmak,

— Gusül suyunda israftan ve taktirden yani pek fazla veya eksik olmasından kaçınmak,

— Kimsenin görmeyeceği bir mahalde yı­kanmak.

7( Tenha bir yerde yıkanıldığı halde av­ret yerini açık bırakmamak, şayet açık bırakılırsa kıble tarafına yönelmemek,

8— Gusül ederken söz söylememek,

9— Gusülden sonra elbiseyi giyerken ça­bukça teşebbüs edivermek,

10— Gusülden sonra bedeni bir havlu ve­ya bir mendille silmek.

11           — Bir kimse, ağzına ve burnuna su al­mak suretiyle akar bir suya veya bir havuza dalsa ve bütün vücudu ıslansa gusl farizasını ye­rine getirmiş olur.

Gusül esnasında dua okumak ta mekruhtur. (Ö.N. Bilmen, İslâm İlmihali, Sh.: 93)

 

 

CUMA GÜNÜNDE ŞEREFLİ SAAT

 

 

Münavî’nin ifadesine göre Cuma gününde bulunan vakt-i icabet hakkında pek çok görüş­ler vardır:

— Cuma günü içinde bir saattir ki, sabit değil değişkendir, İmam-ı Gazali (rh. a.) bu görüştedir.

— Kuşluk vakti müezzin sala okuduğu va­kit.

— Fecrin doğuşundan güneşin doğuşuna kadarki zaman.

4             — İkindi vaktinden güneş batana kadar.

— Hatip minberden indikten sonra namaz için tekbir alıncaya kadar.

— Güneşin doğuşundan sonraki ilk saat.

— Güneşin doğması anı.

— Cuma ezanı vaktinde.

— Ezandan namaz kılıncaya kadar.

— Ezandan kâmete kadar.

— Hutbenin başından sonuna kadar.

— Gündüzün son saati.

— İkindi namazı vaktinde.

— Senede bir Cuma’ya mahsustur.

— Bütün bir Cuma içinde gizlidir.

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Musâhabe, C. 8)

***

Doğruluk Hakkında Tavsiyeler:

Bir Hadis-i Şerifte;

“Doğruluğa devam ediniz! Çünkü, doğruluk, iyiliğe götürür. İyilik ise, Cennet’e götürür. Yalandan sakınınız! Çünkü, yalan, Fücura (sapıklığa) götürür.” buyurulur.

(Sahih-i Müslim. C. 4, Sh.: 2013)

 

 

 

 

 

MESCİDLER

 

Âyet-i Kerîme’de buyruluyor ki:

Allah (c.c.)’ın mescidlerini ancak Allah (c.c.)’a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah (c.c.)’tan baş­kasından korkmayan insanlar imâr eder. İştedoğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bun­lardır.

Allah (c.c.)’ın mescidlerini ve mescidlerde Allah (c.c.)’ın ismi zikrolunmaktan men edip mescidlerin harabına çalışan kimseden ziyâde zâlim kim olabilir? İşte şu mescidin harabına sa’y eden zâlimler mescidlere ancak kor’ku ve endişe ile girerler. Onlar için dünyada rüsvaylık ve zillet, ahirette de azâb-ı azîm vardır.

—           Bütün mescidler Allah (c.c.)’a mahsus­tur. Hal böyle olunca siz mescidlerde Allah-û Teâlâ ile beraber hiç bir kimseye ibadet etmeyin.

Nebi (s.a.v.) de:

—           «Bir kimse sabah ve akşam mescide gi­derse Allah (c.c.) Cennet’te onun için bir konak hazırlar.» buyurmaktadır.

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Musâhabe: 6)

***

«Rabbimiz! Bizi dünyâda da iyiliği, ahiret­te de iyiliği ver, ve bizi Cehennem azabından koru.» (Hadîs-i Şerîf)

 

 

RESÛLULLAH (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN SABAH NAMAZINI KAZA EDİŞLERİ

 

Buhârî’nin ve Müslim’in, İmrân İbni Husayn (r.a.)’den rivayet eyledikleri hadîsin meali şöyledir:

«Bir kere Peygamber (s.a.v.) ile birlikte bir seferde bulunuyorduk. Biz gece de yürüdük. Nihayet gecenin âhirinde idi, öyle bir düşüş düş­tük (yorgunluktan öyle bir uyku, ağırlık bastı) ki. bir yolcu namazında ondan daha tatlı bir uy­ku olmaz, öyle bir dalmışız ki, bizi ancak güneşin sıcağı uyandırdı. İçimizden ilk uyanan Ebû Bekir (r.a.) oldu. Peygamber (s.a.v.)’i uyuduğu vakit, kendiliğinden uyanmadıkça biz uykusun­dan uyarmazdık. Çünkü biz, uykusunda (vahiy­den) O (s.a.v.)’na ne hâsıl olacağını bilemezdik. Daha sonra Ömer (r.a.) uyandı. Ömer (r.a.) uya­nıp da nâsın başına geleni görünca —ki calâdetli bir zât idi— (Allâhü Ekber diyerek) tekbîr getirdi ve yüksek sesle tekbîr getirdi. Tekbîr al­mağa devam ediyor ve sesini devamlı yükseltiyordu. Nihayet Peygamber (s.a.v.) onun sesin­den uyandı. Uyanınca Ashâb-ı Kiram; başlarına gelen musibeti şikâyet makamında kendilerine arzetti. Risâlet-penâh; «Zarar yok, buradan başka bir yere irtihal edin.» buyurdu. Onlar da der­hal irtihal edip oradan başka bir tarafa gittiler. Resûlullah (s.a.v.), pek uzak olmayan bir yere kadar yürüdü, sonra inip abdest suyu istedi ve abdest aldı. Nihayet güneş iyice beyâzlaşınca namaz için ezan okundu ve cemâate namazı kıldırdı…»

(Ekrem Doğanay, İki Mesele)

 

MEST ÜZERİNE MESH

 

Mest deriden yapılan ve ayakları topuklarla birlikte örten ayakkabıdır. Mest üzerine mesh yalnız Sünnetle sabit olmuşdur. Fakat sünnetden delilleri o kadar çok ve kuvvetlidir ki, fukahâ; “Meshi caiz görmeyen Ehl-i Bid’atden olur” de­mişlerdir. İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe: «Bana günün aydınlığı gibi aşikâr olmadan mesh’e kail olmadım» demişdir. Hatta «Mest üzerine mesh’i caiz görmeyenin küfründen korkarım; çünkü bu bâb’daki eserler tevatür makamındadır» dediği rivayet olunur.

İmâm-ı Ebû Yûsuf: «Mesh haberi meşhur ol­duğundan onunla kitab üzerine ziyâde edilebi­lir» diyor. İmâm-ı Ahmed b. Hanbel: «Kalbimde meshe karşı hiç bir pürüz, bu bâb’da Resûlüllah (s.a.v.)’ın Ashabından kimi merfû, kimi mevkuf «40» tane hadîs var» demiştir.

Mest üzerine mesh Cenâb-ı Hakk’ın mü’min kullarına bir ruhsatıdır. Bu ruhsat bazı kullar hakkında meşruiyeti baki olmakla beraber di­ğer bazılarında meşruiyeti sabit olan şeydir. Yolculuk halinde dört rekath farzların ikiye indiril­mesi gibi. işte mest üzerine meshetmek bu kısımdandır.

(Selâmet Yolları, C. 1, Sh.: 85)

***

«Müslüman o kimsedir ki, müslümanlar onun elinden ve dilinden zarar görmez, mü’min de, insanların itimadını kazanan kimsedir.» (Hadîs-i Şerif)

 

 

BEŞ VAKİT NAMAZIN HİKMET VE FAZİLETİ

 

Efendimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır ki:

«Bana haber veriniz ki sizden bilinizin ka­pısı önünde bir nehir olsa da her gün günde beş defa o nehirde yıkanca hiç kiri kalır mı?» Ashab da «kalmaz» dediklerinde: «İşte beş vakit namazla Allah (c.c.) hatâ­yı, günahları afv û mağfiret eder.».

***

Hz. Ali (r.a.)’den rivayetle (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

Bir kimse tekâsül ile namazını istihkar eylese Allah Teâlâ ve Takaddes Hazretleri o kim­seyi onbeş ukûbâta duçar eder!

— Salihin defterinden silinir.

— Hayat bereketi kaldırılır.

— Rızkının bereketi kaldırılır.

— Salâtını ikmal etmeyince ondan a’mal-ı hayırdan bir şey kabul olunmaz.

— Duası kabul olunmaz.

— Salibinin duasından hazz u nasibi olmaz.

— Ölürken şiddetli susuzluğa duçar olur.

— Vefatı ansızın olur.

— Ölürken üzerine büyük ağırlık arız olur.

— Kabir onu sıkar.

— Kabirde zulmette kalır.

— Münker ve Nekir suâline cevabda ku­surlu olur,

— Kabirden kalktığında Hak Teâlâ haz­retleri o kulundan razı olmadığı halde Cenâb-ı Hakk’a mülaki olur.

— Hesabı şiddetli olur.

15— Mazhar-ı afv û gufrân olmadığı tak­dirde Nâr’a sevk olunur. (Musahabe, C. 3)

 

CUMA’NIN FAZİLETİ

 

Cum’a günü büyük bir gündür. Allah-û Teâlâ İslâmiyet’i onunla süsledi ve bugünü yalnız müslümanlara verdi. Kur’ân-ı Kerim’de: «Cum’a gü­nü namaz için ezan okunduğu vakit, alış verişi terk ederek Cum’a namazına gidin.» (62-Cum’a: 9) buyrulup dünya işiyle Cuma’ya gitmeye ma­ni her şey ve uğraşma haram kılınmıştır.

Resûlullah (s.a.v.) efendimiz bir hadiste şöy­le buyurmuştur:

( Cebrail (a.s.) elinde beyaz bir ayna oldu­ğu halde bana geldi ve işte bu Cum’adır. Sana ve senden sonra ümmetine bayram olması için Rabbin bunu sana takdim ediyor» dedi. Bunun bize kârı nedir diye sordum? Dedi ki: “Bu gün­de hayırlı bir saat vardır, kim ki o saate tesadüf eder, Allah’tan hayırlı bir şey diler ve o şey tak­simatında var ise Allah onu ona verir, yok ise ondan daha hayırlısını kıyamette verir. Kim ki bir miktar belânın kaldırılması için o saatte dua ederse Allah duasını kabul eder ve daha büyü­ğünü üzerinden kaldırır. Bu gün bize günlerin en ulusudur. Âhirette bugüne “MEZİD GÜNÜ” deriz.” Âhirette “Mezid” günü denmesinin hik­metini sorduğumda : Cebrail, «Allah-û Teâlâ Cennet’te Misk’den daha kokulu beyaz bir vadi ya­ratmıştır. Cum’a günü olduğu vakit kullarını bu­raya davet eder, Hak Teâlâ a’lâi illiyinden kür­süsüne inerek Cennet ehline tecelli eder. Onlar da zat-i cemalini müşahede ederler.»

(İhyau Ulumi’d-din, İmam Gazali: C. 1, S. 485)

 

 

 

 

 

 

NAMAZ

 

Sûre-î İsrâ’da:

“Habibim! Günün zevâlinden gecenin karanlığına kadar namazın ikamesine ve bilhassa sa­bah namazında sabahın beyazlığına kadar kırâete devam et. Zira sabah namazı ins ü cin ve melekler tarafından şehâdet olunacaktır.” buyurulmuştur.

Binâenaleyh seher vaktinde müminlerin uyanık olup sabah namazına ve kirâete devam etmeleri lâzımdır.

Bu âyet-i celile beş vakit namaza şâmildir. Gece ve gündüze müvekkel olan melekler sabah vaktinde ictima edip cemâat-i müslimine şâhid oldukları için sabah namazına meşhud denilmiştir.

Sabah namazı; öyle mübarek feyizli, huzurlu bir vakitdir ki o zaman uykuda olmak ne büyük gaflet ve kusurdur.

Sûre-i Taha’da buyuruluyor ki:

“Rabbin Teâlâ’nın medh ü senasını müdavim olduğun halde gün doğmazdan ve batmazdan evvel nekaısden tenzih et ki, âhırette Allah’ın sevabından razı olasın ve Allah Teala da senden razı olur.”

Gün doğmazdan evvel dünya umûruyla meşgul olmadan, sabah vakti kalbin sâri olduğu ve gün batmazdan evvel de maişet muzâyadasından ve çalışmasından kurtulup meşguliyetten halî bir zaman olacağından gerek gün doğmazdan ve gün batmazdan evvel tesbihlerle meşgul olmayı dünyevî her umûr üzerine takdim etmek gerekir. Ta ki Rabb Teâlâ’nın rızâsı hâsıl olsun.

(Musahabe, Cilt: 3)

 

TEMİZLİK

 

İslâm’ın, fertlere, müslüman olma noktasın­da emrettiği mühim bir husus da temizlik (taharet) tir.

Zira, «Din, temizlik üzerine kurulmuştur» ve “Taharet, din’in yarısıdır” şeklindeki Hadîs-i Şe­rifler, bu husustaki ehemmiyeti izah etmeğe ye­terlidir.

Temizliğin de dereceleri vardır.

( Hadesten, hubûstan, ya’ni bedenî abdestsizlik, ve cünüblükten, pislik ve kirden temizlen­mek, a’zaları, cürüm ve günâhtan temizlemek, kalbi kötü huy ve sevilmeyen adî hasletlerden temizlemek, kalbi, Allah (c.c.)’dan gayrısından temizlemek ki, bu Peygamber ve sıddîkların te­mizliğidir.

Bu derecelerin teferruatına girmek, biz suç­lu ve günahkârlar olarak, birinci sırada sözü edilen temizliği lâyık-ı veçhile yapmamızla müm­kün olacaktır. Dolayısıyla bu temizliği tam olma­yan müslümanın, diğer temizlikleri yapabilmesi imkânsızdır. Hem, abdestin, namazın, Kur’ân oku­manın, oruç tutmanın ve buna benzeyen esâs ibâdetlerin kabul olması da bu temizliklerla ancak gerçekleşebilir.

Abdesti tam olmayan, namazı tam ol­mayan ve neticede duası kabul olmayan toplum haline gelmişsek, tahareti, temeliyle, dinî hayâ­tımızı ikâme etmediğimizdendir.

Bu zahirî temizlik de;

— Hakikî pisliklerden, hükmi pisliklerden, abdestsizlik ve cünüblükten, bedenden çıkan fazlalıklar (kıl, tırnak) gibi pisliklerden temiz­lenmektir.

 

TEHECCÜD NAMAZI

 

Bir hadiste Peygamberimiz (s.a.v.):

«Cennetde öyle odalar vardır ki içi dışın­dan, dışı içinden görülür. Allah onları, sözü yumuşak söyleyenlere, yemek yediren, oruca de­vam eden, insanlar uykuda iken gece namaz kı­lanlara hazırlamışdır.» buyurmuşlardır.

Yine bir hadiste Peygamberimiz (s.a,v.):

«Kim gece namazı kılar da güzelce kılarsa, yani namazında kalbini dosdoğru tutar ve huşûunu muhafaza ederse, noksanlıklardan sakınırsa Allah ona dokuz ikramda bulunur. Bunların be­şi dünyada dördü âhiretdedir. Dünyadaki beş ikramı:

— Onu dünyada âfetlerden muhafaza eder.

— Namazın eserini yüzünde izhâr eder.

— Onu salih kullarına ve bütün insan­lara sevdirir.

— Lisanında hikmeti câri kılar.

5             — Dinde ince anlayışla nasiplendirir.

Âhiretdeki dört ikramı:

— Kıyamet gününde kabrinden yüzü ak olarak kaldırarak haşreder.

— Hesabını kolaylaştırır.

— Kitabını sağ tarafından verir.

— Sıratdan berk-i hâtif gibi geçer.

Lokman (a,s.) oğluna nasihat eder ve der ki: «Oğulcuğum! Horoz seherde, sen uyurken öterek senden daha uyanık olmasın, dikkat et!»

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Musâhabe Cilt 3)

 

CEMÂATLE NAMAZ

 

Bir hadiste Peygamberimiz (s.a.v.):

“Cemâaatle kılınan namaz yalnız kılınan na­mazdan yirmi yedi derece efdaldir.” buyurmuş­tur.

Yine bir hadiste Peygamberimiz (s.a.v. ):,

“İnsanın cemaatle namazı evinde ve pazar­da yalnızca kıldığı namazdan yirmi beş derece ziyade olur. Çünkü sizlerden biri abdeste niyet edip abdestini aldığı ve namazdan başka bir maksadı olmaksızın mescide gittiği zaman tâ mescide girinceye kadar hiçbir adım atmaz ki Allah Teâlâ o adımından dolayı onu bir derece daha yükseltmesin ve bir günahı eksilmesin. Mes­cide girince de orada kaldıkça hep namazda imiş gibi sevaba nail olur ve namaz kıldığı yer­den ayrılmadığı ve kendisinden de eza sadır ol­madığı veya hades vaki olmadığı müddetçe ya­nındaki melekler :

«İlahi buna mağfiret et, buna rahmetini ih­san eyle» diye o kimseye dua ve istiğfar ederler.» Biri imam olan iki kişinin namazı indellah, ard arda olan dört kimsenin namazından, biri imam olan 4 kişinin namazı sekiz kişinin na­mazından, biri imam olan sekiz kişinin namazı yüz kişinin namazından efdal» olduğu Buhari Şerhi’nde zikir edilmiştir. (Musahabe, Cilt 3)

***

«İki mü’minin ruhları, daha sahipleri birbi­rini görmeden bir günlük yol mesafesinde karşılaşırlar.» (Ahlak Hadisleri, Cilt 1)

 

MİSVAK

 

Misvak, ağıza sürülecek ağaç çubuğuna (ağaçtan fırçaya) denir.

İmam-ı Âzam’a göre : Misvak tutunmak di­nî sünnetlerdendir. Ağızı, misvak çubuğu ile temizlemek, müstehabdır.

Peygamberimiz (s.a.v.) Hadislerinde misvak hakkında şöyle buyurmuştur :

«Eğer ümmetime meşekkat vermeseydim, her namaz için misvak tutunmalarını, emr ederdim.»

«Misvak tutunmakla o kadar emr olundum ki, hatta bu hususta vahiy inecek zannettim.»

«Misvak tutunmanızı size çok tavsiye ede­rim.»

«Misvak, ağzın temizliği ve Rabbın rızası ve hoşnutluğudur.»

Kuşeyri’nin, Ebüdderda’dan rivayet ettiği bir hadiste de şöyle buyrulmuştur :

«Misvak tutunmağa devam ediniz! Çünkü misvakta yirmi dört haslet vardır. Bu cümleden olarak: En başta Rahman olan Allah’ın razı ve hoşnut oluşudur. Misvak tutunan için namaz ec­ri, yetmiş yedi derece katlanır. Genişlik ve bol­luk getirir. Zenginliğe sebep olur. Ağız kokusu­nu temizler. Diş etlerini kuvvetlendirir. Baş ağ­rısını sakinleştirir. Diş ağrısını geçirir. Melekler onunla musafaha eder.»

Peygamberimiz (s.a.v.), yanında misvak bu­lundurmadıkça uyumaz, uyandığı zaman da, ağ­zını misvakla oğuştururdu.

(M.A. Köksal – İslâm Tarihi, Cilt 11. Sh. : 263)

 

İMAMETLİKTE HAFİF OLMAK

 

Ebû Hureyre (r.a.) den, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Biriniz cemaata imam ol­duğu vakit namazı hafif kıldırsın! Çünkü onların içinde yaşlı olanlar bulunduğu gibi zayıf olanları da vardır. Yalnız başına kıldığı zaman namazını dilediği kadar uzatsın.”

Bir adam Resûlullah (s.a.v.)’e gelerek:

«Ben filancanın bize namazı uzun kıldırması sebeti ile sabah namazına gelemiyorum» dedi. Ben Peygamber (s.a.v.)’in hiç bir mev’izada o günkü ga­zabından daha şiddetli gazaba geldiğini görmedim. Bunun üzerine şöyle buyurdular:

“Ey cemaat hakikaten içinizde nefret etti­renler var! (Bundan böyle) hanginiz cemaata imam olursa namazı hafif kıldırsın! Çünkü ar­kasında yaşlı ve zayıflarla ihtiyaç sahipleri vardır..”

***

HADİSTEN ÇIKARILAN HÜKÜMLER

 

Nevevi’nin beyanına göre imamın âdeti namazı çok uzatmak olduğu bilinirse ona cemaat olmamak caizdir.

Şikayet makamında bir kimse filan ve falan gibi sözlerle kinaye sureti ile zikredebilir.

Din hususunda kızmak caizdir.

Bir kimse haram değil mekruhu bile irtikab etse ona bu yaptığından dolayı inkar ve ihtarda bulunmak caizdir.

  1. Cemaat razı olmadığı vakit namazı uzun kıldıran imamı sözle ta’zir caizdir.
  2. Namazı hafif kıldırmak gerekir.

(Sahih-i Müslim Şerhi. C. 3. sh.: 1440)

 

DEVAMLI ABDESTLİ BULUNMAK

 

Bir müslüman, sabah kalktığında güzel bir abdest alarak, halis bir niyet ile namazını kılarsa, evinden Allah (c.c.)’ın adiyle ve Allah (c.c.)’ın rızâsına uygun olarak çalışmak, çoluk-çocuğuna helâl rızık temin etmek niyetiy­le çıkarsa; vakit geldiğinde farz ibâdetlerini ifa ederse, akşam güler yüzle Allah (c.c.)’ın kendi­sine bir emanet olarak verdiği aile-çoluk çocuğunun yanına dönerse ve gecesini de Allah (c.c.)’ın hoşnut olacağı şekilde geçirirse muhakkak ki bu meşguliyetleri bir ibâdet hükmünde olur.

İnsanlığın tek önderi buyuruyor ki: «Siz­den biriniz daima abdestli bulunmak niyetiyle abdest alırsa, abdesti bozulmadıkça namazda bulunmuş gibi ecir alır, sevap kazanır.»

(Menavî)

Bundan daha kazançlı bir ticaret bir alış­veriş düşünülebilir mi? Hadîs-i şerifte: «Bir müslüman abdestli olduğu halde uyursa, gecesi­ni de ibadetle geçirmiş sayılır.» buyuruluyor.

«— Bunlar bana Allah’ın bir emanetidir.» diyerek çoluk-çocuğuna nafaka temin eden bir müslümamn bu temin ettiği nafaka, en mak­bul sadaka hükmündedir.

Allah’ın rızâsına uygun olarak meşru yol­da yapılan çalışmalar ibâdet hükmündedir.

«Rabbinin kitabından sana ne vahyolundu ise onu oku! Onun sözlerini değiştirebilecek (bir kuvvet) yoktur. Sen de asla ondan başka bir sı­ğınak bulamazsın.» (El-Kehf, Ayet .27)

RÜKÛ VE SECDE

 

Bir âyet-i celilede:

«Ey mü’minler! Rükû’ ediniz, secde ediniz ve Rabbinize ibâdet ediniz.» buyurulmuştur.

Ehl-i imânın, namaza çokça devam ve sec­de ile Cenâb-ı Hakk’a teveccühleri eseri olarak yüzlerinde nûr-i ilâhi lemeân eder. Dünyada eseri görüldüğü gibi âhirette dahi yüzleri par­lak olarak kabirlerinden kalkacaklardır.

Nitekim: bir ayet-i celilede :

“O günde ki nice yüzler bembeyaz olacak, nice yüzlerde kapkara kesilecek” buyurulmuş­tur.

Hadis-i Şerifte ise:

«Nâr-ı canim, müstehakk-ı azâb olan mü’minlerin vücûdunu yakar fakat Cenâb-ı Hakk’a secde ederken yere tesadüf eden a’zâyı yakmaz.» buyurulmuştur.

Yine bir hadiste şöyle buyurulmuştur:

«Bir kul Allah Teâlâ rızası için bir kere sec­de edince Cenab-ı Hak muhakkak o secde sebebiyle bir hasene yazar ve bir günah afveder ve onu bir derece yükseltir. Binaenaleyh Asha­bım, çok secde ediniz.»

Secde çıplak alın ile yapılmalıdır. Alın ka­palı olarak yapılan secde ve namaz sahih olmaz.

Bir hadisde de:

«Rabbin Allah Teâlâ hazretlerine en yakın zamanı Cenâb-ı Allah’a secde ettiği andır» buyu­rulmuştur. (Musâhabe. Cilt 3)

 

TEYEMMÜM

 

Teyemmüm, lügatte kest manasınadır. Şer’i şerifte «su bulunmadığı veya bulunduğu haldi kullanılmasına kudret bulunmadığı takdirde temiz olan toprak cinsinden bir şey ile hadesi gidermek maksadı ile yapılan bir ameliyedir». Şöyle ki: Abdestsiz olan veya gusl etmesi icap eden kimse, iki elini toprak cinsinden temiz bir şe­ye bir kere vurup bununla yüzünü mesheder. Sonra iki elini bir daha vurup bununla da dir­seklerine kadar iki elini mesheder ve bu ameli­yesi hadesi gidermek veya namaz kılmak veya taharetsiz sahih olmayan sair bir ibadette bu­lunmak niyetine mukarindir. İşte teyemmümün mahiyeti bundan ibarettir. O halde teyemmü­mün farzları da bir niyyet ile iki meshtten iba­ret bulunmuş olur.

Teyemmümün meş’ruiyeti, hicret-i Nebeviyye’nin beşinci senesindedir Şöyle ki: Hicret-i Seniye’nin beşinci senesi Şabanın ilk günlerinde Huzaa kabilesinin bir oymağı olan Beni Mustaleb Gazvesi’nde Resûl-i Ekrem (s.a.v.) ile bin kadar İslâm askeri susuz bir yerde gecelemişlerdi. Sabah namazını kılmak için abdest ala­cak su bulamadılar. Sabaha yakın, “Yolculukta bulunup da su bulamazsanız temiz toprak ile te­yemmüm ediniz” mealindeki âyeti kerime nazil olundu. Teyemmüm ile namaz kılmalarına mü­saade olundu. Eshab-ı Kiram çok sevindi, te­yemmüm ederek sabah namazını kıldılar.

(B. İslâm İlmihali, Ö.N. Bilmen. Sh.: -36)

 

ABDEST LÜZUMU

 

Namaz gibi birtakım dinî vazifeleri yerine ge­tirmek için abdeste ihtiyaç vardır. Bu vazifeler­den herbirinin yapılması abdestin bir sebebidir. Abdestsiz bir kimse namaz kılamaz. Kabe’yi ta­vaf edemez. Kur’ân-ı Kerîm’i doğrudan eline alamaz. Kur’ân ayetlerine hiçbir zaman el süre­mez. Bunlar haramdır.

Kur’ân-ı Kerîm’i ezberinde  ve elini sür­meksizin karşıdan bakarak okuyabilir. Abdest ile âkîl-baliğ olan ve suyu kullanabilecek her müslüman sorumludur.

***

BİR MEKTUP

 

Kanuni Sultan Süleyman’ın Ebusuûd Efendiye Niş’ten yazdığı mektup:

Halde haldaşım, yaşta akranım, ahret kar­deşim, hak yolda arkadaşım olan Ebussuûd Efendi’ye sonsuz dualar sunduktan sonra, duru­munuz nedir, nasıldır sıhhatiniz, sağlığınız? Allah, gizli hazinesinden eski gücünüzü ihsan et­sin, sonsuz sıhhat, afiyet ve selâmet nasip etsin! Onun bereket ve keremiyle lütfen, mübarek va­kitlerde bu acizlerini kalplerinden çıkarmayıp unutmayalar. İnşallah düşman yerle bir olur, yı­kılır ve üzüntüsünden yok olur; İslâm ordusu da tamamen galip ve muzaffer olup Allah’ın rı­zasına uygun hareket etmiş olur. Dâima duacı olan riya ve gösterişten uzak ve samimi olan Allah’ın kulu Süleyman.

(Ebusuûd Efendi – Kültür Bakanlığı Yay.)

 

 

ABDESTİN ADABI

 

1- Daha vakit gelmeden abdest alıp namaza hazır bulunmak.

2- Abdest alırken kıbleye müteveccih bulunmak.

Abdest alırken yüksekçe bir yerde durmak, ta ki abdest suları elbiseye dokunmasın.

Abdestte başkasından yardım istememek.

Abdest esnasında bir zaruret bulunmadıkça dünya lâkırdısı yapmamak.

6- Abdestin evvelinden, nihayetine kadar niyeti unutmayıp kalbde tutmak ve her uzvu abdest niyetiyle yı­karken Besmelei şerifeyi okumak ve her uzvu yıkarken dua etmek.

7- Abdest alırken sık olmayan parmak yüzüklerini oynatmak, dar olan yüzükleri oynatmak ise her lâzımdır, tâ ki altı kuru kalmasın.

8- Abdestte göze, burna sağ el ile su vermek, sol el ile sümkürmek.

9- Abdestte yüzü yıkarken göz pınarlarını yoklamak, abdest suyunu dirseklerin ve topukların yukarılarına kadar yetiştirmek.

Abdest suyu, israf derecede fazla ve uzuvlardan damlayacak derecede su az olmamak.

Abdest suyu güneşte ısıtılmış olmamak.

Abdest için toprak ibrik kullanmak ve bunu sol ta­rafında bulundurup, kullanırken ağzından değil, kulpundan tutmak.

13- Abdest bitince kıbleye karşı şehadet kelimesini okumak.

(B.İ.İlmihali, Ömer Nasuhi Bilmen, Sh: 78)

 

BEŞ VAKİT NAMAZ

 

Sallallahû Teâlâ aleyhi ve sellem Efendimiz buyur­muşlardır ki;

“Nâs beş sıkıntı karşısında kalacaktır.”

( Onlar nedir Yâ Resûlallah? denildiğinde buyurdular ki:

“Evvelkisi: Ölüm ve ölüm sarhoşluğudur, ikincisi: Kabir ve kabir zulmetidir, üçüncüsü: Münker ve Nekir sualidir. Dördüncüsü: Günah ve hasenatın vezni­dir. Beşincisi: Sırat ve Sıratın gecikmesidir.”

Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a.) ve bilcümle ashâb ağlaşırlar.

Cebrail (a.s.) nazil oldu: “Yâ Muhammedi (s.a.v.) Ebu Beldr (r.a.)’e söyle. Allah (c.c.) sana selam ediyor ve her zehrin panzehiri ve her derdin şifası olduğunu işitme­din mi? Kim sabah namazını kılarsa Allah ona sekâratı kolay kılar. Kim öğle namazım kılarsa onun kabrini nurlandırıp zulmetini giderir. İkindi namazını talana Münker Nekir suallerini kolaylaştırır, akşam namazını kılan Sıratdan berk-i hafit (şimşek) gibi ge­çer.” buyurdu.

Namaz imandan sonra en mühim fiîli bir ibadettir. Secde, rükû, kıyam kıraat gibi mühim rükünlerini terk ile fiilen ibadetten uzak bir halde kalıp huzurdayım, na­mazdayım diye iddiada bulunmak batıl bir akide ve dalâlettir. (Hz. R.M. Sâmi (k.s.) Musâhabe: 3)

***

HADİS-İ ŞERİF

 

“Kul hakkı müstesna, islâm dini, kişinin küfür halindeki masiyetini (günahını) imha eder.” (Camiussağir)

 

 

 

 

 

GUSL ETMELERİ FARZ OLANLARA HARAM VEYA MEKRUH OLAN ŞEYLER

 

Haram olan şeyler:

Namaz kılmak, Kur’ân kasdıyla velev bir âyet mikdarı olsun Kur’ân okumak, fakat dua ve senâya dair âyetleri dua ve sena kasdiyle okumak caizdir.

Kur’ân-ı Kerim’e, velev bir âyet veya yarım âyet ol­sun el sürmek. Mushafı Şerifi el ile tutmak haramdır. Fakat bitişik olmayan bir kılıf, bir muhfaza, bir torba ve­ya sandık içinde bulunan bir Mushafı Şerifi tutmak caizdir.

3-Kâbe-i muazzamayı tavaf etmek ve bir zaruret ol­madığı halde bir mescide, bir camiî şerife girmek ve içinden geçmek. Zaruret hali bundan müstesnadır.

4-Üzerinde Ayet-i kerime yazılı bir levhayı, bir akçeyi el ile tutmak.

Gusl etmeleri icap eden kimselere yıkanmadan ev­vel yapmaları mekruh olan şeyler de şunlardır:

Dinî kitaplardan herhangi birini el ile tutup oku­mak.

Elini ağzını yıkamadan yiyip içmek.

Elde tutulmayıp yer üzerinde bulunan bir sahifeye, bir levhaya Kur’ân-ı Kerim’i yazmak. Bu da İmam Muhammed’e göre mekruhtur.

Cünüp ile hayız ve nüfesanın Kur’an-ı Kerîm’e bak­ması mekruh değildir. Bu el ile tutmak kabilinden sayıl­maz.

(Büyük İslâm İlmihâli, Sh.: 96)

***

AYET-İ KERÎME

 

Cenab-ı Hakk Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyuruyor.

“Ey iman edenleri Eğer cünüp olduysanız boy abdesti alın.” (Maide Sûresi: 6)

 

TAHARETİN ADABI

 

* Ayakta su katiyetle dökülmemeli, Resûlullah (s.a.v.): “Ayakta su dükündüm diyen yalan söyler” şek­lindeki Hz. Aişe (r.a) Hadis’ini hatırlayalım.

*Yıkandığı yerde su dökmemek, “Umum vesveseler bundandır.”

* Def-i hacet için gidilen yere, Allah ve Peygamber ismi yazılı bir şey yanında olduğu halde gitmemek.

* Hacet için, oturmadan evvel tehâret maddesini (suyu) hazırlamak.

* Mesaneyi tamamen boşaltmak için iyice beklemek ve sonra öksürmek, ayakları kımıldatmak, oylukları sı­kıştırmak, tenasül uzvunu sıvamak, gibi mutadı olan hareketler yaparak necis şeylerin giderilmesi gerekir ki buna isribra denir.

* Sidiğin tamâmiyle kesildiğine kanaat geldikten sonra istinca yapılmalıdır. Zira, sidik yaşlığının dam­laması abdestin sıhhatine mânidir.

* Bu hususta fazla ifrata varmak ve vesveseye düş­mek de zararlıdır. Resûlullah (s.a.v.) bunun için “şey­tandandır” demişlerdir.

* İstincada temizliğe fazla dikkat edip bevil ve sâire eseri bırakmamaya istinka denilir.

***

İstincadan sonra ayağa kalkmadan, temiz bir bez par­çası ile kurulanıp bedendeki kullanılmış suyu mümkün mertebe azaltmalıdır. Bir Hadis-i Şerifte “Sidikten pek korununuz, çünkü kabrin bütün azabı ondandır” bu­yurulmuştur.

 

EZANA İCABET

 

Sünnet üzere okunan ezanı, yani vaktinde okunan ezanı işi­ten kimse, Kur’an okusa bile durur. Ezanı dinler. Cümlelerini tekrar ederek, ona icabet eder. Sünnete uygun ifadesinden, iste­nilen şekilde okunmayan ezana icabet etmenin mendup olma­dığı anlaşılmaktadır. Şu kimseler ezana icabet etmezler:

Namaz kılmakta olan, cenaze namazı kılmakta olan, hutbe okuyan veya dinleyen, derste olan, yemekte, büyük veya küçük abdest bozmada bulunan, Hayız ve nifas halinde bulunan ka­dınlarsa icabet etmez. Cünüp olan ezana icabet eder.

Ezana icabet, Müezzinin dediğim diyerek onu takip etmektir. Müezzini gecmeyip onu takip etmelidir. (Bazı kimseler bu ko­nuda iki yerde hata etmektedirler. Sözlü uymayı cuma ezanın sadece son cümlesinde yaparlar, üstelik bir de müezzinden ön­ce söylerler. Yani susacakları yerde sesli olarak okurlar.) Yalnız “Hayya ale’s-Salâh” ve “Hayya alel-Felah” sözlerinde “La havle vela kuvvete illa billah” der ki, anlamı ” Masiyyetten dönmek ve Allah’a itaatta kuvvet bulmak ancak Yüce Allah’ın fazileti sayesinde mümkündür” demektir.

Sabah ezanındaki “Es-Selatü hayrun mine’n nevm” dinledik­ten sonra “Sadakte ve berarte (hakkı ve gerçeği söyledin)”der.

“Eşhedü enne Muhammeder Resulullah” cümlesinin ilkinde “Sallallahu aleyke ya Resulullah” ikincisine icabette ise, “Kurrete a’yni bike Ya Resulullah (Gözüm seninle aydınlansın) denir­ken, başparmaklarının tırnaklarını veya şehadet parmaklarının iç uçlarını öperek gözlerine sürmesi de müstehabdır. İkamette bunların hiç biri yoktur. Halk ise bunun aksine, ezanda yapıla­cak şeyi ikamette yapar. Ezanın bitiminde hem müezzin ve hem ezanı dinleyenler kendi kendilerine salavat okuyup (Ezan duası) vesile duasını yaparlar. Dua şöyledir: “Allahümme Rabbe hazihi’d-daveti’t-taimmeti, vesselâtil kaimeti, âti Muhammeden’il-vesilete vel-fazilete ved-dereaceter-rafiate veb’ashü makamen mahmudenillezi ve attehu, inneke la tuhliful-Miad.”

(Mehmed Zihni Efendi Nimet-i İslam Sh. 200)

 

ABDESTİN MEKRUHLARI

 

Abdestin sünnet ve edeblerine muhalif düşen şeylere, tenzihi veya tahrimi mekruh oluşlarına bakılmadan ge­nel olarak mekruh denilmiştir. Belli başlı olanları şun­lardır:

1- Suyu israf etmek, yani ihtiyaçtan fazla su kullan­mak.

Gerek abdest ve gerekse gusülde harcanacak su için, şeriat belli bir miktar tayin etmişse de, herkesin kendi uzuv ve vücuduna göre gerekli olan sudan daha fazla harcamada bulunmak vebir uzvu üç defadan çok yıka­mak mekruhtur.

Son derece az su kullanmak, yani yıkanacak azayı mesh edecekmiş gibi az su kullanmak.

Suyu azaya (yüze) çarparak kullanmak.

4- İhtiyacı olmadan başkasından yardım istemek.

Hz. Ömer (r.a.) diyor ki: “Resulullah (s.a.v.)’i abdest için su çekerken görüp, suyu çekmem için sıçrayıp koş­tuğumda:

“Vazgeç ya Ömer! Ben namıma kimsenin yardım etmesini istemem!” buyurdular.

Başkasından yardım istemenin mekruh oluşu, mec­bur kalmadıkça ile kayıtlıdır. Çünkü mecburiyet halleri muharrematı mubah kılar, üstelik Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hizmetçisinin abdest suyu döktüğü de sabitir.

(Mehmed Zihni Efendi Nimet-i İslam Sh. 67)

 

HADİS-İ ŞERİF

 

Emirû’l-Mü’minin Ebu Hafs Ömer b. el-Hattab (r.a.)’den: Demiştir ki, kendim işittim, Resulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyordu.

“Amellerin kıymeti niyetlere bağlıdır. Herkesin niyet ettiği ne ise eline geçecek olan odur. Hicreti Allah’a ve Resulü’ne müteveccih olanın hicreti Allah’a ve Resulünedir. Hicreti, eline geçireceği bir dünya veya nikah edeceği bir kadına mütevec­cih ise hicreti de hicret gayesi ne ise (dünya veya kadın) ona müteveccihdir.”

(Buhari – Müslim)

 

DEVAMLI ABDESTLİ BULUNMAK

 

Bir müslüman, sabah kalktığında güzel bir abdest alarak, halis bir niyet ile namazını kılarsa, evinden Al­lah (c.c.)’ın adiyle ve Allah (c.c.)’ın nzasına uygun ola­rak çalışmak, çoluk-çocuğuna helâl rızık temin etmek niyetiyle çıkarsa; vakit geldiğinde farz ibadetlerini ifa ederse, akşam güler yüzle Allah (c.c.)’ın kendisine bir emanet olarak verdiği aile-çoluk çocuğunun yanına dö­nerse ve gecesini de Allah (c.c.)’ın hoşnut olacağı şekil­de geçirirse muhakkak ki bu meşguliyetleri bir ibadet hükmünde olur.

İnsanlığın tek önderi buyuruyor ki: “Sizden biriniz daima abdestli bulunmak niyetiyle abdest alırsa, abdesti bozmadıkça namazda bulunmuş gibi ecir alır sevap kazanır.” (Menavi)

Bundan daha kazançlı bir ticaret, bir alış-veriş düşü­nülebilir mi? Hadis-i Şerifte: “Bir müslüman abdestli olduğu halde uyursa, gecesini de ibadetle geçirmiş sa­yılır.” buyuruluyor.

“Bunlar bana Allah (c.c.)’ın bir emanetidir.” diyerek çoluk-çocuğuna nafaka temin eden bir müslümanın bu temin ettiği nafaka, en makbul sadaka hükmündedir.

Allah (c.c.)’ın nzasına uygun olarak meşru yolda ya­pılan çalışmalar ibadet hükmündedir.

***

AYET-İ KERÎME

 

“Rabbinin kitabından sana ne vahyolundu ise onu oku! Onun sözlerini değiştirebilecek (bir kuvvet) yok­tur. Sen de asla O’ndan başka bir sığınak bulamazsın”

(El-Kehf, Ayet. 27)

 

TEYEMMÜM

 

Teyemmüm, lügatte kest manasındadır. Şer’i şerifte “su bulunmadığı veya bulunduğu halde kullanılmasına kudret bulunmadığı takdirde temiz olan toprak cinsin­den bir şey ile hadesi gidermek maksadıyla yapılan bir ameliyedir.” Şöyle ki: Abdestsiz olan veya gusl etmesi icap eden kimse, iki elini toprak cinsinden temiz bir şeye bir kere vurup bununla yüzünü mesheder. Sonra iki elini bir daha vurup bununla da dirseklerine ka­dar iki elini mesheder ve bu ameliyesi hadesi gider­mek veya namaz kılmak veya taharetsiz sahih olma­yan sari bir ibadette bulunmak niyetine mukarindir. İşte teyemmümün mahiyeti bundan ibarettir. O halde teyemmümün farzdan da bir niyyet ile iki meshden iba­ret bulunmuş olur.

Teyemmümün meş’ruiyeti, hicret-i Nebeviyye’nin be­şinci senesindedir. Şöyle ki: Hicret-i Seniye’nin beşinci senesi Şaban’ın ilk günlerinde Huzaa kabilesinin bir oy­mağı olan Beni Mustaleb Gazvesi’nde Resul-i Ekrem (s.a.v.) ile bin kadar İslam Askeri susuz bir yerde gecelemişlerdi. Sabah namazını kılmak için abdest alacak su bulamadılar Sabaha yakın, “Yolculukta bulunup da su bulamazsanız temiz toprak ile teyemmüm ediniz” me­alindeki ayeti kerime nazil oldu. Teyemmüm ile namaz kılmalarına müsaade olundu. Eshab-ı Kiram çok sevin­di, teyemmüm ederek sabah namazını kıldılar.

(B.İslam İlmihali, Ö.N.Bilmen, Sh.: 36)

 

BEVLDEN İSTİBRA LAZIMDIR

 

İstibra; idrar kanallarından çıkartılan, küçük abdestini yaptıktan sonra, sidiğin etkisini gidermektir, özellik­le erkeklere ait bir durumdur.

Bir hadis-i şerifte; İbn-i Abbas (R.A.) şunları söyle­miştir. Resullullah (S.A.V.) iki kabrin yanına uğradı ve:

“Dikkat edin, Bunlar muhakkak azab görüyorlar. Hem de büyük bir şeyden dolayı azap görmüyorlar. Bunlardan biri kağuculuk yapardı; diğeri de bevlinden (sidiğinden) korunmazdı.” buyurdular.

Sonra yaş bir hurma dalı isteyerek onu ikiye yardı. Birini birinin, birini de diğerinin üzerine dikti ve:

“Umulur ki, bu dallar kurumadıkça onların azapları hafifletile.” buyurdu.

Bevlden sakınmamanın kabir azabına sebep olacak kadar büyük günah olması namazın boşa gitmesini icap ettiği içindir. Çünkü namaz sahih olabilmek için necasetten temizlenmek şarttır. Bevlden sakınmayan namazsız kalacak demektir. Namazın terki ise büyük günahtır. (S. Müslim Ter: Şh. Cilt: sh. 457)

Yürümek, öksürmek veya sol tarafına yatıp uyumak suretiyle istibra yapmak vaciptir. Ama elden ve pisliğin çıktığı yerden kokuyu gidermek şarttır. Meğer ki aciz kala! İnsanlar bundan gafildirler. Erkek sidiğin eseri kalmadığına kalbi kanaat getirinceye kadar istibra yapması lazımdır. Ve sızıntının kesildiğine kalbi kanaat getirmedikçe o kimsenin abdeste başlaması sahih ol­maz.

Bir kimse geç kurulanıyorsa arpa tanesi kadar kağıt parçası gibi bir şeyi bükerek tenasül uzvunun içine tıkamalıdır. Bu kalan rutubetin eserini içer. İçeriye görün­mez oluncaya kadar tıkmalıdır ki rutubet dış tarafa çık­masın. Lakin oruçlu olan o yeri bağlaması daha iyidir.

(İbn-i Abidin Cilt. 1. sh. 593)

 

HER İMAMIN ARKASINDA NAMAZ KILINIR

 

“Bir mü’min iyi veya kötü, sâlih yahut çok günahkâr her müslümanm arkasında namaz kılmayı hak bilecek, Rafızî’ler gibi iyi-kötü ayırımı yapmayacak.”

Bil ki, sâlih veya çok günahkâr her müslümanm pe­şinde namaz kılmak caizdir. Bu günahkâr ister zina fazîhasını işlesin, ister şarap içsin -bid’atçı olmadıkça- peşinde namaz kılınır. Lâkin bid’atçı ve kâfirin arkasın­da namaz kılmak caiz değildir. Her iyi kötü şahsın arkasında namaz kılmayı doğru bulmayan bid’atçıdır.

Mahmud eş-Şâmî, ölümü ile sonuçlanan hastalığında dostlarına şöyle diyor.

“- Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin buyurdu­ğu dört şey var ki onları size nakletmedim, bugün ha­ber vereceğim (bildireceğim). Resulullah buyurdu ki:

“- Büyük günahları işleseler de kıbleniz mensupla­rını (ehl-i kıbleyi) tekfir etmeyiniz, her (müslüman) ölü üzerine namaz (kılınız), her imamın ardında na­maz (a durunuz), rastgele idareci maiyyetinde cihad (a çıkınız).”

***

Bir mü’min iyi olsun, kötü olsun, küçük-büyük her müslümanın cenaze namazını kılacak. Çünkü Peygam­ber sallallahu aleyhi ve sellem oğlu İbrahim’in namazı­nı kılmıştı. Müslümanlar arasında bu mevzuda ihtilâf yoktur. O halde, kıble mensubu küçük-büyük müslü­manm cenaze namazını kılmayı doğru bulmayan bid’atçıdır. Zira yukarda naklettiğimiz üzere Allah Resulü:

“Ehl-i kıbleden ölenlerin cenaze namazlarını kılın” buyurmuştur.

 

RUKÛ VE SECDE

 

Bir ayet-i celilede:

“Ey mü’minleri Rukû’ ediniz, secde ediniz ve Rabbinize ibâdet ediniz.” buyurulmuştur.

Ehl-i imanın, namaza çokça devam ve secde ile Cenab-ı Hakk’a teveccühleri eseri olarak yüzlerinde nûr-u ilahi lemeân eder. Dünyada eseri görüldüğü gibi âhirette dahi yüzleri parlak olarak kabirlerinden kalka­caklardır.

Nitekim bir ayet-i celilede:

“O günde ki nice yüzler bembeyaz olacak, nice yüz­lerde kapkara kesilecek.” buyurulmuştur.

Hadis-i Şerifte ise:

“Nâr-ı cahîm, müstehakk-ı azâb olan mü’minlerin vücûdunu yakar fakat Cenab-ı Hakk’a secde ederken yere tesadüf eden a’zayı yakmaz.” buyurulmuştur.

Yine bir hadiste şöyle buyurulmuştur:

“Bir kul, Allah Teâlâ rızası için bir kere secde edin­ce Cenab-ı Hak muhakkak o secde sebebiyle bir hasene yazar ve bir günah afveder ve onu bir derece yük­seltir. Binaenaleyh Ashabım, çok secde ediniz.”

Secde çıplak alın ile yapılmalıdır. Alın kapalı olarak yapılan secde ve namaz sahih olmaz.

Bir hadisde de:

“Rabbin Allah Teâlâ hazretlerine en yakın zamanı Cenab-ı Allah’a secde ettiği andır.” buyurulmuştur.

(Musahebe, Cilt 3)

NAMAZ

 

Cenab-ı Hakk (c.c), Kur’an-ı Kerim’in de:

“Habibim! Günün zevalinden gecenin karanlığına kadar namazın ikamesine ve bilhassa sabah namazın­da sabahın beyazlığına kadar kıraate devam et. Zira sabah namazı ins ü cin ve melekler tarafından şehâdet olunacaktır.” (İsrâ S. Ay.;78) buyurmuştur.

Binaenaleyh seher vaktinde mü’minlerin uyanık olup sabah namazına ve kıraate devam etmeleri lâzımdır. Bu âyet-i celile beş vakit namaza şâmildir. Gece ve gündüze müvekkel olan melekler sabah vak­tinde içtima edip cemâat-i müslimine şahid olduklan için sabah namazına meşhûd denilmiştir.

Sabah namazı; öyle mübarek feyizli, huzurlu bir vakitdir ki, o zaman uykuda olmak ne büyük gaflet ve kusurdur.

Sure-i Taha ayet 130’da buyuruluyor ki:

“Rabbin Teâlâ’nın medh ü senasını müdavim oldu­ğun halde gün doğmazdan ve batmazdan evvel nekaısden tenzih et ki, âhiretde Allah’ın sevabından razı olasın ve Allah Teâlâ da senden razı olur.”

Gün doğmazdan evvel dünya umûruyla meşgul ol­madan, sabah vakti kalbin sâri olduğu ve gün batmaz­dan evvel de maişet müzâyadasından ve çalışmasından kurtulup meşguliyetten halt bir zaman olacağından ge­rek gün doğmazdan ve gün batmazdan evvel tesbihler­le meşgul olmayı dünyevî her umur üzerine takdim et­mek gerekir. Ta ki Rabb Teâlâ (c.c.)’nın rızası hâsıl ol­sun.

(Hz M. Sami (k.s.) Musahabe, Cilt: 3)

 

ABDEST

 

Abdest muayyen (belirli) uzuvları, usulü veçhile yı­kamaktan ve meshetmekten ibaret bir temizlik, ibadet ve tattır.

Bir Hadis-i Şerifte meâlen: “Her kim emrolunduğu gibi abdest alır ve emrolunduğu veçhile namaz kılar­sa, geçmiş günahı afv olunur.”

Abdestsiz bir kimse namaz kılamaz, tavaf edemez. Kur’an’a el süremez, (ezberden okuyabilir), bir âyetine bile dokunamaz, haramdır.

 

ABDESTİN FARZLARI

 

Abdestin farzları dörttür,

1- Yüzü bir kere su ile yıka­mak,

2- Elleri dirsekler ile bareber yıkamak,

3- Başın dörtte birine meshetmek,

4- Ayakları topuklar ile beraber yıkamak,

Abdestin sünnetlerinden başlıcaları:

Abdeste “Eûzü, besmele” ile başlamak,

Niyet etmek,

Ağza ve burna üçer defa su çekmek,

Misvak kullanmak,

Tertibe riayet etmek,

Abdeste sağ taraflardan başlamak,

7- Abdest uzuvlarını üçer defa yıkamak,

Elleri ve ayakları yıkamaya parmak uçlarından başlamak,

Parmakları hilallemek,

Sakalın çeneden aşağıya uzamış kısmını meshet­mek,

Başın tamamını bir su ile meshetmek,

Kulakları ve boynu meshetmek,

13- Abdest uzuvlarını, üzerine dökülen su ile iyice oğmak.

(İslam İlmihali, Sh.: 72)

 

HASTALARIN NAMAZLARI

 

Bir hasta tâkatine göre namaz kılmakla mükellef olur Meselâ: Ayakta durmaya asla kadir olamayan veya ayakta durması hastalığın uzamasına veya artmasına sebep olacağı anlaşılan bir hasta, oturarak namazını kılar, oturmaya da gücü yetmezse kudretine göre yanı üzerina veya arkası üstüne yatarak ima ile namazını kılmaya mezun olur.

İma ki, namazda rükû’a ve secdeye işaret olmak üze­re başı eğmektir, bu ayakta yapılabileceği gibi oturula­rak da yapılabilir. Böyle iken bir şeye dayanarak ayakta yapılması mümkün olan bir îma, yatarak yapılamaz, bu caiz değildir.

İma ile de namaz kılmaya kadir olamayan bir hasta­dan bir gün bir gecelik ve daha ziyade olan namazları teehhür eder, sonra iyi olunca bunları kaza etmesi lâzım gelir.

Hastalığına mebni oturduğu halde veya ima ile namaz kılmaya mezun olan kimse, bu hastalığı esnasında kılamamış olduğu namazları sıhhat bulduktan sonra kaza edince oturduğu halde veya ima ile kılamaz. Çün­kü özür zail olmuştur.

(Büyük İslâm İlmihali, Ö.N. Bilmen, Sh.:173)

***

İyi bahtlı olan kimselerin üç vasfı vardır:

1- Yediği helâldir.

– Kendi şehrinde ilim meclisinde bulunur.

– Beş vakit namazı cemâatle kılar

(Dört Büyük Halife, Sh.:293)

 

CEMAATLE NAMAZ

 

Bir hadis i şerifte Peygamberimiz (s.a.v.):

“Cemâatle kılınan namaz yalnız kılınan namazdan yirmiyedi derece efdaldir” buyurmuştur.

Yine bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.v.):

“İnsanın cemaatle namazı, evinde ve pazarda yal­nızca hldığı namazdan, yirmi beş derece ziyade olur. Çünkü sizlerden biri, abdeste niyat edip abdestini al­dığı ve namazdan başka bir maksadı olmaksızın mes­cide gittiği zaman tâ mescide girinceye kadar, hiçbir adım atmaz ki, Allah Teâlâ o adımından dolayı onu, bir derece daha yükseltmesin ve bir günahını eksilt­mesin. Mescide girince de orada kaldıkça, hep na­mazda imiş gibi, sevaba nail olur ve namaz kıldığı yerden, ayrılmadığı ve kendisinden de eza sadır ol­madığı veya hades vaki olmadığı müddetçe, yanında­ki melekler:

“İlahi buna mağfiret et, buna rahmetini ihsan eyle” diye o kimseye dua ve istiğfar ederler.”

Biri imam olan iki kişinin namazı indellah, ard ar­da olan dört kimsenin namazından, biri imam olan 4 kişinin namazı sekiz kişinin namazından, biri imam olan sekiz kişinin namazı yüz kişinin namazından efdal.” olduğu Buhari Şerhi’nde zikr edilmiştir.

(Musahabe, Cilt: 3)

***

HADİS-İ ŞERİF

 

“İki mü’minin ruhları, daha sahipleri birbirini görmeden bir günlük yol mesafesinde karşılaşırlar.” (Ahlak Hadisleri, Cilt:1)

 

İBADETİN TEMELİ: TAHARET

 

Resûlullah (s.a.v ) buyurdular:

“Taharet imânın yarısıdır.”

“Din temizlik üzerine kurulmuştur”

İslâmiyetin, hayâta ve nizâma hâkim olabilmesi için önce fertlere hâkim olması gerektiği malûmdur, İslâm’ın, fertlere, müslüman olma noktasında emrettiği mühim bir husus da temizlik (taharet) tir.”

Zira, “Din, temizlik üzerine kurulmuştur.” ve “Taharet, dinin yarısıdır.” şeklindeki Hadis i Şerifler, bu husustaki ehemmiyeti izah etmeğe yeterlidir.

Temizliğin de dereceleri vardır.

* Hadesten, hubûstan, ya’ni bedeni abdestsizlik, ve cünüblükten, pislik ve kirden temizlenmek.

* A’zaları, cürüm ve günâhtan temizlemek.

* Kalbi kötü huy ve sevilmeyen âdi hasletlerden te­mizlemek ki, bu, Peygamberler ve sıddıkların temizliği­dir.

* Bedenden çıkan fazlalıklar (kıl, tırnak) gibi pislik­lerden temizlenmek şeklinde şu’belere ayırmak müm­kündür.

Şarap ve diğer sarhoşluk veren maddeler necistir.

Kelp (köpek) ve domuz ve bunlardan doğanlar da necîstir.

 

 

TEHECCÜD NAMAZI

 

Bir hadis-i Şerifte Peygamberimiz (s.a.v.):

“Cennette öyle odalar vardır ki içi dışından, dışı içinden görülür. Allah Teâlâ onları, sözü yumuşak söyleyenlere, yemek yediren, oruca devam eden, in­sanlar uykuda iken gece namaz kılanlara hazırlamıştır.” buyurmuşlardır.

Yine bir hadiste Peygamberimiz (s.a.v.):

“Kim gece namazı kılar da güzelce talarsa, yanı nama­zında kalbini dosdoğru tutar ve huşunu muhafaza ederse noksanlıklardan sakanırsa Allah onu dokuz ikramda bulunur. Bunların beşi dünyada döldü ahiretde dir.

Dünyadaki beş ikramı:

Onu dünyada afetlerden muhafaza eder.

Namazın eserini yüzünde izhar eder.

Onu salih kullarına ve bütün insanlara sevdirir.

Lisanında hikmeti câri kılar.

Dinde ince anlayışla nasiplendirir.

Ahiretdeki dört ikramı:

Kıyamet gününde kabrinden yüzü ak olarak kaldırarak haşreder.

Hesabını kolaylaştırır.

Kitabını sağ tarafından verir.

Sıratdan berk-i hatif (şimşek) gibi geçer.

***

HİKMET

 

Lokman (a.s.) oğluna nasihat eder ve der ki:

“Oğulcuğum! horoz seherde, sen uyurken öterek senden daha uyanık olmasın, dikkat et!”

(Hz. R. M. Sâmi (k.s.), Musahabe Cilt 3)

 

BEŞ VAKİT NAMAZIN HİKMET VE FAZİLETİ

 

Efendimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır ki:

“Bana haber veriniz ki sizden birinizin kapısı önün­de bir nehir olsa da her gün günde beş defa o nehirde yıkanınca hiç kir kalır mı?”

Ashab- Kiram da “kalmaz” dediklerinde’?

“İşte beş vakit namazla Allah (c.c.) hatayı, günahları afv û mağfiret eder.”

Hz. Ali (r.a.)’den rivayetle (s.a.v.) Efendimiz şöyle bu­yurmuşlardır:

“Bir kimse tekâsül ile (üşenerek) namazını istihkar eylese (alalade kılarsa) Allah Teâlâ ve Takaddes Haz­retleri o kimseyi onbeş ukûbâta (sıkıntıya) duçar erder!

– Salihin defterinden silinir,

– Hayat bereketi kaldırılır,

– Rızkının bereketi kaldırılır.

– Salâtını ikmal etmeyince (namazını tamamlamayınca) ondan a’mal-ı hayırdan bir şey kabul olunmaz,

– Duası kabul olunmaz,

– Salih zatların duasından hazz u nasibi olmaz.

– Ölürken şiddetli susuzluğa duçar olur.

– Vefatı ansızın olur,

9- Ölürken üzerine büyük bir ağırlık arız olur.

10- Kabir onu sıkar,

11- Kabirde zulmette kalır,

12- Münker ve Nekir suâline cevabda kusurlu olur

– Kabirden kalktığında Hak Teâlâ hazretleri o ku­lundan razı olmadığı halde Cenâb-ı Hakk’a mülaki olur (kavuşur).

– Hesabı şiddetli olur.

– Mazhar-ı afv û gufran olmadığı takdirde Cehennem’e sevk olunur.”

(Hz. M. Sâmi Ramazanoğlu k.s.- Musahabe, C. 3)

 

NAMAZ VAKİTLERİ

 

Farz namazlar ile bunların sünnetleri ve vitir nama­zıyla teravih ve bayram namazları için vakit şarttır. Farz namazlar, sabah, öğle, ikindi, akşam yatsı namaz­larından ibarettir. Cum’a namazı öğle namazı yerine kâimdir.

Sabah namazı’nın vakti ikinci fecrin doğmasından güneşin doğmasına kadar olan müddettir, ikinci fecr, sabaha karşı şark ufkundan yayılmaya başlayan beyaz bir aydınlıktır.

Öğle namazı’nın vakti güneşin zevalinden (tam tepe­de, ortada iken) başlar her şeyin gölgesi kendisinin bir misli oluncaya kadar devam eder, ikindi namazının vakti, öğle vaktinin çıkmasından güneşin batacağı za­mana kadardır.

***

Öğle namazını her şeyin gölgesinin bir mislini geç­meden kılmak, ikindi namazını ise gölgenin iki misline ulaşmasından sonra kılmak münasiptir.

Akşam namazı’nın vakti güneşin batmasından şafakın gaip olacağı zamana kadardır.

Yatsı namazı’nın vakti, şafakın gaib olmasından baş­lar ikinci fecrin tülûuna kadar devam eder.

Vitr namazı’nın vakti yatsı namazının vaktidir. Yalnız vitir yatsıdan sonra kılınır.

Teravih namazı’nın vakti yatsı namazından sonra sa­bah namazının vaktine kadardır.

Bayram namazı iki rekattır. Güneş doğduktan (45) dakika geçtikten sonra cemaatla kılınır.

(Ö. N. Bilmen İslam İlmihâli Sh: 115)

 

İSTİNCA, İSTİBRA

 

Kan, meni, sidik, gait gibi şeylerin çıktıktan mahalleri temizlemek lâzımdır ki, buna “İstinca” denir. Bu temiz­leme avret mahallerini namahrem kimselerin yanlarında açmaksızın su ile yapılacağı gibi ufak taşlar ile de yapılabilir.

İstinca mahallini namazın sıhhatine mâni olacak mik­tardaki bir necaseti yıkamak ise farzdır.

Erkeklerin, bevl ettikten sonra sidik eserinin tamamı ile kesilmesini beklemeleri lâzımdır ki buna da “İstibra” denir. Bu insanların tabiatlarına göre biraz yürümek veya öksürmek veya ayakları kımıldatmak tarzında ya­pılır. Sidik tamamı ile kesildiğine kanaat geldikten son­ra istiınca yapılmalıdır.

***

İstincada, temizliğe fazla dikkat edip, bevil vesaire eseri bırakmamaya “istinka” denir. İstincadan sonra ayağa kalmadan temiz bir bez parçası ile ve sol el ile kurulanıp bedendeki kullanılmış suyu azaltmalıdır. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz: “Sidikten pek korununuz, çünkü kabrin bütün azabı ondandır.” buyurmuştur.

Kadınlara istibra icap etmez, bir müddet beklemeleri kâfidir

Helaya “Ya Rabbi pislikten ve pis olmaktan sığını­rım.” diye dua ederek sol ayakla girmeli, sağ ayakla çı­kıp hamd etmelidir. Helada oturarak, konuşmadan bevl etmeli, önünü ve arkasını kıbleye çevirerek otur­mamalıdır.

(İslâm İlmihali, Sh. 65)

 

 

 

 

 

 

 

CUMA NAMAZININ VÜCUBUNUN VE EDASININ ŞARTLARI

VÜCUBUNUN ŞARTLARI

 

Erkek olmak.

Hürriyet.

İkamet

Sıhhat. Cuma namazına çıktığında hastalığın uza­masından veya artmasından korkan kimseye farz değil­dir.

5- Gözlerin selametidir. Âmâ olanlara farz değildir.

Bununla beraber bu beş şartı cami olmayan bir kimse, meselâ bir kadın veya bir âmâ her ne kadar kendisine farz olmamakla birlikte, Cuma namazını kılacak olsa vaktin farzını eda etmiş olur.

 

EDASININ ŞARTLARI

 

Cuma namazını veliy-ül-emrin veya naibinin kıldırmasıdır.

Muayyen bir yerde bir mabedde müslümanların toplanıp namaz kılmaları için müsade edilmiş yer ol­malıdır.

Vaktin devamıdır, öğle vakti henüz devam etmek­te olmalıdır.

Cemaat bulunmasıdır. Cuma namazı için cemaatin en az miktarı imamdan başka üç kişidir. İmam Ebû Yûsufa göre iki kişidir.

Cumanın farz olan namazından evvel hutbe okun­masıdır.

Cuma namazının bir beldede veya belde hükmün­de bulunan bir yerde eda edilmesidir.

(İslâm İlmihali, Sh.: 16)

 

 

NAMAZDA GAFLET

 

Vacip Teâlâ (c.c) din-i İslâmın rüknü olan namazda gaflet, kıyameti yalanlamaya alamet olduğu gibi helak-ı azimi de mucip olacağını beyan etmek üzere «Helâk-ı azim şol namaz kılan münafıklar içindir ki, onlar na­mazlarından gaflet edicidirler.» (Maun: 5) buyuruyor.

Yani vacip Teâlâ (c.c)’nın kahr u gazabı ve büyük azabı sol namaz kılan münafıklar içindir ki, onlar kıya­meti yalanladıklarından namazda gaflet üzere bulunur­lar. Zahmetinden sevap ümit etmezler ve kendi itikatlarınca namazla iştigali beyhude ve abes addederler. Namazın her cüz’ünde gaflet üzere bulunurlar. Nefisleri bazısını, halka karşı müslüman gibi görünerek bu min­val üzere eda ederlerse de bazısı da geçer gider, asla mübalat etmezler. Adeta namazı nifaklarını saklamaya alet ettiklerinden faydasını görmedikleri gibi azaba da duçar olurlar.

Kur’an’da adet-i ilahiye insanların Hakkla muamele­sini beyandan sonra halkla muamelesini beyan etmek­tir. İşte bu minval üzere Cenab-ı Hak (c.c.) Maun Sûresi’nde ceza gününü yalanlayan kimsenin yetim vesair muhtaç olanlarla muamelesini beyandan sonra halkla muamelesini beyan buyurmuştur. Çünkü ahkam-ı şer’iyyenin hulasası ve üssü-esası ikidir, birincisi kulun Cenab-ı Hakk(c.c.)’a karşı ta’zim ve ibadet vazi­felerini yapmasıdır, İkincisi Allah (c.c.)’ın kullarına şef­kat ve merhamet etmesi ve onlarla muamelesi doğru olup olmamasıdır.

(M. Vehbi Ef. Hülasatul Beyan C.15 Sh.658)

 

RAĞBET VE KORKU NAMAZI

 

Habbab b. Erett (r.a.), bir gece sabaha kadar Peygam­berimiz (s.a.v.)’i gözetledi.

Fecir doğarken namazdan selâm verince. Peygambe­rimiz (s.a.v.)’in yanına vararak “Yâ Resûlallah! Ba­bam, anam Sana feda olsun! Vallahi, bu gece öyle bir namaz kıldın ki, ben, senin böyle namaz kıldığını hiç görmemiştim?” dedi.

Peygamberimiz (s.a.v): “Evet! Bu namaz, Rağbet ve Korku namazıdır. (Duanın kabulü umulan ve red olunmasından korkulan bir namazdır.)

— Ben, Aziz ve Celil olan Rabb’ımdan, üç şey dile­dim. Rabb’ım, dilediğimden ikisini bana ihsan bu­yurdu, birini ise ihsan buyurmadı.

1) Aziz ve Celil olan Rabb’ımdan, bizden önceki milletlerin helak edildikleri şeyle bizim de helak edilmemekliğimizi dilemiştim.

Rabb’ım bu dileğimi bana ihsan buyurdu.

2) Aziz ve Celil olan Rabb’ımdan, yabancımız bulu­nan bir düşmanın bize galebe çalmamasını dilemiş­tim.

Rabb’ım bu dileğimi de bana ihsan buyurdu.

3) Rabb’dan tefrikaya düşürülmemekliğimizi dile­miştim. Rabb’ım bu dileğimi ihsan buyurmadı.” bu­yurdu.

Abdullah b. Amr (r.a.) der ki:

“Resulullah (s.a.v.) bana (Ey Abdullah! Sakın, sen filan gibi olma! O geceleyin kalkıp namaz kılardı da, şimdi gece namazını bıraktı!” buyurdu.

(M. A. Köksal, İslâm Tarihi, C: 18, Sh: 348)

 

 

 

 

NAMAZDA NİYET

 

İbadetleri adet ve alışkanlıklardan ayınp namazda Allah (c.c.) için olan İhlasın gerçekleşebilmesi için ni­yet gereklidir. Niyet sözlük anlamında azmetmek, ke­sin bir karar vermek demektir. Dindeyse itaat etmeye kesin bir karar vermektir. Yani Allah-ü Teâlâ için ihlaslı bir şekilde namaz kılmayı istemektir. Bundan maksat ibadeti Allah (c.c.) için yapıp O’ndan başkasını ortak et­memektir.

İhlas, seninle Rabb’in arasında bir sırdır. Ona melek bile muttali olmaz ki amel defterine kaydetsin. Şeytan haberdar olamaz ki onu bozabilsin. Ona heva (ilahi emir ve yasaklara ters düşen istekler) bulaşmaz ki bir tarafa eğsin. Bu da Yüce Allah (c.c.)’a itaati ancak O’nu isteyip O’ndan başka bir şeyi buna ortak etmemekle olur.

Namazda riyanın hakikati, insanların bulunmadığı bir yerde olduğunda namaz kılmaz; onlarla beraber ol­duğunda kılar olmaktır. Bunun hiç sevabı yoktur Çün­kü Allah-ü Teâlâ ‘ya ibadette şirk koşulmuştur. Namazı eğer insanlar için güzel kılarsa, o namazın aslının sevabı verilir. Güzel kılmasının sevabı verilmez. Çünkü onu Allah-ü Teâlâ için yapmamıştır.

Kalble ameli gerçekleştirmek ve vesveselerden kes­mek için niyeti dille söylemek de müstehaptır. Niyette düşüncenin toplanmasını başaramayanlar veya şüphe üzere olan kimseler için dille niyette yeterlidir.

***

HADİS-İ ŞERİF

 

Ebu Abdurrahman Abdullah b. Ömer (r.a.) demiştir ki kendim işittim, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Bina’yı İslam, beş şey üzerine kurulmuştur. Allahtan başka hiç bir ilah ve mabud-ı bi’l-hak olmadı­ğına ve Muhammed’in O’nun kulu ve Resulü olduğu­na şehadet, namazı ikame, zekatı vermek, haccı Beytullah, savm-ı Ramazan. (Buhari-Müslim)

 

CEMAATA NASIL UYACAĞIZ?

 

Namazın başından sonuna kadar tamamen imama uyan, bütün rek’atleri imamla beraber kılan kimseye müdrik denir. Cemaatle kılınan namazda en geç birinci rek’atın ruku’unda imama yetişen kimse müdrik adını alır. Ruku’ya yetişen o rekata yetişmiş olur.

Müdrik’e Ait Mes’eleler:

Cemaatle namaz kılmanın sevabı çok fazladır. Ce­maate uyan müdrik hakkında tesbit ettiğimiz bazı hu­susları aşağıda zikrediyoruz. Mü’minler olarak ilmihal bilgilerimizi artırmalıyız, öğrendiklerimizi de zaman zaman tekrar etmeliyiz. Çünkü insan zamanla bildikle­rini unutur. Nisyana terk eder.

Bir kimse tek olarak herhangi bir farz namaza başla­mış olsa bu esnada da başkaları aynı namazı cemaatle kılmaya başlamış olsalar, şöyle hareket eder: Kişi daha hiç secdeye varmamış ise kıldığı namazı bırakır ve ce­maata uyar. Bir kere secdeye varmış ise ve bu kıldığı namaz akşam veya sabah namazı ise yine namaz bıra­kılır ve camaata uyulur. Yalnız akşam ve sabah namaz­larında ikinci rek’at için secdeye varılmış ise namaz ta­mamlanır. Namaz bırakılıp imama uyulamaz. Namaz tek olarak tamamlandıktan sonra da imama yine uyula­maz. Sebebi şudur ki sabah namazından sonra nafile kılınamaz. Akşam namazı üç rek’attır. Üç rekat nafile namaz olmaz ve kılınamaz.

 

NAMAZ

 

Hz. Osman (R.A)’ın azatlı kölesi Hars şöyle anlattı:

— Bir gün Osman (R.A) oturuyordu. Biz de yanında oturduk.

Müezzin geldi. Osman (R.A) ondan su istedi. Abdest aldı sonra şöyle dedi:

Resûlullah (S.A.V)’ın benim aldığım şekilde abdest aldığını gördüm. Şöyle buyurduğunu da işittim:

“Bir kimse, benim aldığım şekilde abdest alırsa, sonra da kalkar, öğle namazını kılarsa, sabah namazı ile öğle namazı arasındaki günahlarını Allah bağışlar.

İkindi namazını kılarsa, ikindi ile öğle namazı arasın­daki günahlarını Allah bağışlar.

Akşam namazını kılarsa, ikindi ile akşam namazı ara­sındaki günahlarını Allah bağışlar.

Yatsı namazını kılarsa, akşamla yatsı arasındaki gü­nahlarını Allah bağışlar.

İhtimal ki, bundan sonra o kimse uyur. Gecesini de öyle geçirir.

Sonra sabah namazına kalkar; abdestini alır, namazını kılarsa, bu aradaki günahtan bağışlanır.

İşte bunlar kötülükleri gideren iyiliklerdir.”

Namaz bir ölçüdür. Bir kimse ölçüsünü tam yaparsa onun ecri, bol bol verilir.

Hasan (R.A) Resûlullah (S.A.V) Efendimizin şöyle bu­yurduğunu anlattı:

— “Size insanların en kötü hırsızını bildireyim mi”

Bildir yâ Resûlallah! Kimdir o? dediler: Şöyle buyurdu:

“Namazından çalandır.”

Nasıl çalar? dediler. Şöyle devam etti:

— “Rükûunu tamamlamaz, secdelerini tamamla­maz.” (Tenbihü’l Gafilin)

 

 

HASTANIN NAMAZI

 

Hasta olan bir kimse, gücünün yettiğine göre namaz kılmakla mükelleftir. Ayakta durmaktan hakikaten âciz ise veya ayakta durması sebebiyle hastalığının artma­sından korkarsa, oturarak rükû ve secde ile namazını kılar.

Her halükârda namazın kılınması gerekiyor. Terkedilmemesi icâbediyor.

Peygamberimiz (S.A.V) şöyle buyurmuştur: “Nama­zını ayakta kıl, ayakta duramazsan oturarak kıl, otur­maya da kudretin olmazsa yanın üzerine yatıp imâ ile kılarsın.”

Tâat tâkata göredir. Allah (c.c.): “Allah hiç bir kimse­ye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez.” (Baka­ra: 286) buyurmaktadır.

Hasta olan kimse rükû, secde yapamazsa oturduğu halde başıyla imâ eder. Secdesinin imasını rüküşünün imâsından daha aşağı yapar. Rükû ve secdenin imâsı asılları yerine geçer. Asılda secde rükûdan daha aşağı­dadır. Secde yerini tutan imâda da öyle yapılması gere­kir. İmâ ile kılan kimse, secde etmek için yüzüne bir şey kaldırmaz. Kaldırırca, eğer secde için olan imâ rükû için olan imâdan daha aşağı olursa caiz olur. Rükû için olan imâdan secde için olan imâ daha aşağı olmazsa caiz ol­maz.

Hasta olan kimsenin oturmaya da takati olmazsa, ayaklarını Kıble’ye doğru döndürür, başı altına yastık koyup, arkası üstüne veya yanı üzerine yatarak yüzünü de Kıble’ye çevirip imâ ile namazını kılar.

Başı ile imâya da gücü yetmezse, namazı geri bırakır. Gözleriyle, kaslarıyla ve kalbiyle îmâ ederek namazı kılmaz.

 

CEMÂATİN FAZİLETİ

 

Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor: “Cemaatle kılınan namaz, münferit kılınan namazdan yirmiyedi derece faziletlidir.” (Buhârî)

Ebû Hureyre (R.A)anlatıyor: “Aleyhi’s-salatü ve’s-selâm Efendimiz bazı kimseleri namazda göremeyin­ce, buyurdu ki: (Kendi kendime şöyle) düşündüm; bir kişiye namaz kıldırmayı emredeyim, sonra cemaate iş­tirak etmeyenin evini yakayım.”

Osman (R.A)’ın rivayet ettiği bir Hadisde: “Yatsı na­mazını (cemaat ile) kılan yarı geceye kadar ibadet et­miş, sabah namazını cemaatle kılan ise gecenin tama­mını ibadetle geçirmiş sayılır” deniliyor.

İbn Abbas (R.A) der ki: “Ezanı duyduğu halde icabet etmeyen, kendisi hayrı düşünmediği gibi, onun için de iyilik düşünülmemiştir.”

Ebû Hureyre (R.A): “Kulağına erimiş kalay dökülme­si, ezanı işitip namaza icabet etmemekten daha hayır­lıdır” demiştir.

İmam Gazali şöyle anlatır: “Denildi ki kıyamette bir kavim, yüzleri parlak yıldız gibi haşrolacaktır. Melek­ler “Sizin ameliniz ne idi ki yüzünüz böyle parlak­tır?” diye sorarlar. Onlar: “Ezanı duyunca başka hiçbir şeye bakmaz hemen abdest alır, (namaza gider) dik derler. Bir taife daha haşrolacak ki bunlann yüzleri ay gibi. Bunlara da aynı sual sorulunca: “Biz vaktinden evvel abdest alırdık” derler. Sonra yüzleri güneş gibi olan taife görülecek. Bunlar da “biz ezanı mescidlerde dinlerdik” diyeceklerdir.”

(İhyâu Ulumi’d-din, C.1, Sh. 404)

 

 

 

 

CÂMİ VE MESCİD ÂDABI

 

Sağ ayağıyla, huzurla, Cenâb-ı Hakkı zikrederek girmek,

Cami içinde bağırıp çağırmak, yatmak, ayak uzat­mak, bir zaruret olmadıkça, dünya kelâmı etmek gibi ma’bede yakışmayan hareketlerden sakınmak,

Öne geçeceğim diye cemaati çiğnememek,

Sükûneti ihlâl etmemek,

Safları düz ve sık tutup kıbleye karşı oturmak,

Ön safları ihtiyarlara, hususiyle ilim adamlarına terk etmek,

Büyüğün vakarının korunması, ilme gösterilecek itiba­rın insanlar üzerindeki tesiri, bir ilim adamının sözünün müessir olabilmesinin temini bakımından çok ehemmi­yetli cami âdabından bir tanesidir.

Camide bulunduğu müddetçe gönlünden dünyevî alakaları, nefsanî vesveseleri atıp, Zülcelal Hazretleri’ni tefekküre devam etmek,

Yüksek sesle konuşmamak,

İbadetini yaparken her türlü gösterişten kaçınıp ga­yet mütevazı bir şekilde ihlasla eda etmek,

Sol ayağıyla Allah (c.c.)’dan fazl ü ihsanını, lütfunu isteyerek ayrılmak,

Gönlünde cami rabıtasının kesilmemesini sağla­mak.

Bu cami adabını iyi araştıracak olursak, eğer buna ria­yet edecek olursak cemiyetin terbiyesine kafidir. (Kulluk Sh. 40)

 

TAHÂRETİN ÂDABI

 

* Ayakta su katiyetle dökülmemeli: “Rasûlullah (S.A.V) ayakta su dokundu diyen yalan söyler” şeklinde­ki Hz. Âişe (R.A) Hadis’ini hatırlayalım.

*Yıkandığı yerde su dökmemek. “Umum vesveseler bundandır.”

* Def-i hacet için gidilen yere, Allah ve Peygamber is­mi yazılı bir şeyi yanında bulundurmamak.

* Hacet için, oturmadan evvel tehâret maddesini (su­yu) hazırlamak.

* Mesaneyi tamamen boşaltmak için iyice beklemek ve sonra öksürmek, ayakları kımıldatmak, oylukları sıkıştır­mak, tenasül uzvunu sıvamak, gibi mutadı olan hareket­ler yaparak necis şeylerin giderilmesi gerekir ki buna istibra denir.

* Sidiğin tamâmiyle kesildiğine kanaat geldikten sonra istinca yapılmalıdır. Zira, sidik yaşlılığının damlaması abdestin sıhhatine mânidir.

* Bu hususta fazla ifrata varmak ve vesveye düşmekte zararlıdır. Resûlullah (S.A.V) bunun için “şeytandan­dır” demişlerdir.

* İstincada temizliğe fazla dikkat edip bevil ve şâire eseri bırakmamağa istinka denilir.

* İstincadan sonra ayağa kalkmadan, temiz bir bez parçası ile kurulanıp bedendeki kullanılmış suyu müm­kün mertebe azaltmalıdır. Bir Hadîs-i Şerifte “Sidikten pek korununuz, çünkü kabirin bütün azabı ondandır” buyurulmuştur.

 

TEYEMMÜM

 

Teyemmüm, lügatte kast manasındadır. Şer’i şerifte “su bulunmadığı veya bulunduğu halde kullanılmasına kudret bulunmadığı takdirde temiz olan toprak cinsin­den bir şey ile hadesi gidermek maksadıyla yapılan bir ameliyedir.” Şöyle ki: Abdestsiz olan veya gusl etmesi icap eden kimse, iki elini toprak cinsinden temiz bir şeye bir kere vurup bununla yüzünü mesheder. Sonra iki elini bir daha vurup bununla da dirseklerine kadar iki elini mesheder ve bu ameliyesi hadesi gidermek veya namaz kılmak veya taharetsiz sahih olmayan sari bir ibadette bulunmak niyetine mukarindir. İşte te­yemmümün mahiyeti bundan ibarettir. O halde te­yemmümün farzları da bir niyyet ile iki meshden ibaret bulunmuş olur.

Teyemmümün meş’ruiyeti, hicret-i Nebeviyye’nin be­şinci senesindedir. Şöyle ki: Hicret-i Seniye’nin beşinci senesi Şaban’ın ilk günlerinde Huzaa kabilesinin bir oy­mağı olan Beni Mustaleb Gazvesi’nde Resul-i Ekrem (S.A.V) ile bin kadar İslam Askeri susuz bir yerde gecelemişlerdi. Sabah namazını kılmak için abdest alacak su bulamadılar. Sabaha yakın,”Yolculukta bulunup da su bulamazsanız temiz toprak ile teyemmüm ediniz” mea­lindeki ayeti kerime nazil oldu. Teyemmüm ile namaz kılmalarına müsaade olundu. Eshab-ı Kiram çok sevin­di, teyemmüm ederek sabah namazını kıldılar.

(B. İslam İlmihali, Ö. N. Bilmen, Sh.: 36)

 

İSTİNCÂ, İSTİBRÂ, İSTİNKÂ

 

İstincâ; pisliği tamamen gidermekten ibarettir. Tabii ihtiyacı (tuvaletini) giderdikten sonra erkeğe ve kadına gereklidir.

İstibrâ; idrar kanallarından çıkartılan, küçük abdestini yap­tıktan sonra, sidiğin etkisini gidermektir. Özellikle erkeklere ait­tir.

İstinkâ; istincâyı aşırı yapıp, büyük abdest yapmanın eseri kalmamak üzere temizlenmektir.

İstincâ, suyla olduğu gibi ufak taşlarla ve önce taş, sonra su kullanmak üzere ikisiyle birlikte de olur. Küçük taşlar kullana­rak yapılan istincâya (taharetlenmeye, temizlenmeye) isticmâr denir.

Küçük taş kullanarak temizlenme durumunda taşçıkları, suy­la temizlenme durumunda parmakları necasetin çıktığı organa sürtmekle istinka meydana gelir. Ne var ki tek başına küçük taşlarla temizlenme, suyla temizlenme oranında bütünüyle kir­liliği giderici değildir, ancak azaltıcıdır. Öyle ki taşlarla temizle­nen kimse, az suyun içine girerse onu ifsad eder, kirletir.

Helâ mahalline sol ayakla girilir, sağ ayak ile çıkılır. İstincâdaysa sol el kullanılır. Sol el özürlü olursa durum farklı olur.

Helada oturulurken kıbleye doğru önünü veya arkasını; hela dışında abdest bozulurken güneşe, aya ve rüzgâra karşı dön­mek mekruhtur. Akar da olsa suyun içine, kuyu, havuz nehir kenarına, oturulan bölgeye, kovuk yere, yol üzerine, ağaç altına küçük veya büyük ihtiyaç gidermek de mekruhtur. Özürsüz olarak ayakta küçük su dökmek de mekruhtur.

İstibrâ; insanların davranış ve mizaçlarının değişikliği dolayısıyla yürümek, öksürmek, sol tarafı üzerine yatmak, te­pinmek, ayaklarını değiştirmek gibi usûllerle yapılan ve si­diğin idrar kanallarından tamamen çıktığının kesin olarak bi­linmesidir.

Nimet-i İslâm S. 42

 

NAMAZIN VACİPLERİ

 

Fatiha Sûresi’ni okumaktır.

İki rek’âtlı farz namazların her iki rek’âtında, rek’âtı ikiden fazla olan farz namazların tayin etmeksizin yalnız iki rek’âtında, vitir ve nafile namazların bütün rek’âtlarında Fatiha’ya bir küçük sûre veya en küçük sûreye denk üç kısa âyet ya da üç kısa âyete denk bir uzun ayet eklemektir.

Vacip olan kıraati yani Fatiha’yı ve ona zam oluna­cak şeyi, rek’âtı ikiden fazla olan farz namazların ilk iki rek âtında okumaktır.

Fatiha’yı ek (zammı) sûreden önce okumak.

Secdede alın ile birlikte burnu da yere koymak.

İki secde arasındaki sıraya (tertibe) riayet etmek.

Tadili erkana riayet etmektir.

Birinci oturuştur. Yani en hızlı bir şekilde “et-Tehiyyat’ı okuyacak miktar birinci oturuşta oturmaktır.

Birinci oturuşta “et-Tehiyyatü”yü okumaktır.

Son oturuşta “et-Tehıyyatü”yü okumaktır.

Birinci oturuşta “et-Tehiyyatü”yü okuduktan sonra beklemeden hemen üçüncü rek’âta kalkmaktadır.

Namazın sonunda iki kere yani sağa ve sola selam vermektir.

Vitir namazında kunut okumaktır.

Bayram namazlarına mahsus olan tekbirlerdir.

Her namazın başlangıcı için tekbir ibaresini tayin et­mektir ki, bu da özellikle “Allahü ekber” demektir.

Bayram namazlarının ikinci rek’âtının rükû tekbiri­dir

17- Sabah namazının her iki vek’âtında, akşam ve yatsı namazlarının ilk iki rek’atlarında, kaza bile olsa, imamın kıraati açıktan okumasıdır

 

 

CUMA NAMAZI

 

Cuma namazı, bilindiği gibi cuma günü öğlenin vaktinde öğle namazının yerine kılman iki rek’attan ibarettir. Cemaatle kılınır, kıraati açıktan okunur ve öncesin­de hutbe irad edilir. Cuma namaz, farzdır dört rekat ilk sünnet ve dört rek’at son sünneti vardır. İkisi de kuvvetli (müekked) sünnettir.

Cuma namazının şartları kendisinde topluca bulunan herkes için cuma namazı, farz-ı ayındır. Farz oluşu Kitap, sünnet ve ümmetin icmaı ile sabittir. Akıl da bunun delilidir.

Kitab-ı Kerim’de: “Cuma günü namaza çağrılığınızda derhal Allah’ı zikretmeye koşun ve alışverişi bırakın (Cuma, 62/9) buyurularak Allah’ı zikir için koşmayı emir, namaz için çağrılmaya bağlanmıştır.

Hadis-i Şerifte: “Bilmiş olun ki, şu günümde, şu ye­rimde ve şu ayımda Allah size cumayı, kıyamete dek sürecek bir görev olarak farz kılmıştır. Artık kim; haya­tımda ya da ölümümden sonra, adil olsun, zalim olsun imanı varken, onu inkâr ederek ya da hakkını küçümse­yerek terkederse Allah onun iki yakasını bir araya getirmesin! Aklınızı başınıza toplayın, onun namazı olmaz! Gözünüzü açın, onun zekâtı olmaz! Dikkat edin, onun orucu da olmaz! Tevbe etmesi durumu müstesna. Çünkü tevbe edenleri Allah bağışlar” buyurulmuş olduğu gibi, diğer bir hadis-i şerifte de: “Kim özürsüz olarak, peşpeşe üç cumayı terk ederse Allah onun kalbini mühürler ve Allah kimin kalbini mühürlerse onu Cehennemin en ala tabakasına atıverir.” buyurulmuştu.

Nimet-i İslam, S.498

 

CEMAATLE NAMAZI TERK ETMEMEK

 

Mazeretimiz olmadıkça namazlarımızı yalnız başımıza değil, cemaatle kılmamız tavsiye buyrulmaktadır. Bunu, cemaatle namazın bildirilen ecir ve sevabı için değil, Allah Azze ve Celle’nin emir­lerine uymak için yapmalıyız. Şu var ki, Hak Taâlâ (c.c) kendisine güzel amellerle hizmet eden bir kimsenin ecir ve sevabını zayi etmez. Nitekim bir köle ücret almak için efendisine hizmet etmez, efendisinin buyruklarını yerine getirdiğinde ke­sinlikle efendisi tarafından mükafatlandırılacağını bilir, ibadetler de bu sebeple bizim için bir ölçü olmalı, ecir ve sevap kazanmak için değil, yalnız Allah(c.c.)’ın buyruklarını yerine getirmek için çalış­malıyız.

Ebu Davud ve İbn Hibban rivayet ediyorlar: “Namaz ezanını duyup da mâni bir özrü olmadan onu izlemeyenlerin kılacakları namazı Hak Taâlâ(c.c.) kabul etmez.” Mâni özürün ne olduğu Efendimize sorulmuş. Efendimiz, “korku veya hastalıktır”, buyurmuşlardır.”

Ebu Davud ve diğerleri merfûan şu hadîsi anla­tırlar: “Cemaatle namazı kılmaya çalışın. Zira sü­rüden uzak kalanı kurt yer.”

Tirmizî, İbn Abbas (r.a.)’tan naklen bu hadîsi an­latır: “Bir kimse bütün gecesini namazda ve bütün gündüzlerini de oruçlu geçirse, Cuma ve cemaat namazından uzak kalmış ise, o kimse ateştedir.”

Hafız Münzirî cemaatle namaz hakkında şöyle der: “Bazı âlimler cemaatle namaz kılmanın farz-ı ayn olduğunu söylerler.” Ata, İmam Ahmed İbn Hanbel, Ebu Sevr bu görüştedir. Allah (c.c.) en doğrusunu bilir.

(İ. Şâ’râni, El-Uhûdül Kübrâ, s. 790)

ABDESTİN SÜNNETLERİ

 

Önce elleri bileklere kadar yıkamak.

Besmeleyle başlamak.

Niyet etmek.

4- Abdestin başlangıcında yanı ağıza su verir­ken, diğer görüşe göre, abdestten evvel dişleri misvaklamak veya parmakla ovuşturmaktır.

Üç kere ağıza su vermek ve üç kere buruna su çekmektir.

Oruçlu olmayanın mazmaza ve istinşakta mübalağa yapmasıdır.

Abdesti tertip üzere almak.

Kol ve ayaklarını sağdan başlayarak yıkamak.

9- Yıkanan uzvu üçer defa yıkamak.

El ve ayaklarını yıkamaya parmak uçlarından başlamak.

Gerek ellerini ve gerekse ayaklarını yıkarken parmaklarını hilâllemek, yani parmağıyla aralarını ovmak.

Yüzü üç kere yıkadıktan sonra sık olan sakalı bir avuç suyla altından hilallemek.

Başın her tarafını mesh etmek.

Başın kaplama meshine ön tarafından başlamak.

Kulakları -başa meshedilen suyla da olsa- meshetmek.

Boynu -baş ve kulakları meshden sonra- iki elinin arkasıyla meshetmektir.

17- Abdest azasını, üzerine su akıttığı müddetçe ovalamak.

18- Abdest işlerini peşpeşe ve fasılasız yaparak birbirine ulaşmaktır.

(Nimet-i İslâm s. 53)

 

YERYÜZÜNDE KILINAN İLK CENAZE NAMAZI

 

Cenaze namazı, farz-, kifâyedir: ölen bir müslümanın cenaze namazını, müslümanlardan bir kısmı kılınca öteki müslümanların üzerinden, cennâze namazını kılma borcu kalkar.

Yeryüzünde ilk cenaze namazı, Hz. Adem(a.s.) için kılınmıştır.

Ubey b. Kâ’b (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre: Hz. Âdem (as.), ölüm döşeğine düştüğü zaman, oğullarına: “Oğulcuklarım! Ben, Cennet meyvalarmdan yemeyi arzuluyorum, özlüyorum!” dedi.

Ogulları, onu babaları için aramağa, elde etmeğe gittiler. Meleklerle karşılaştılar.

Meleklerin yanlarmda, Hz. Âdem (a.s.) için kefen ve koku ile kazma, kürek ve zenbil vardı.

Melekler: “Ey Âdem’in oğulları! Nereye gidiyorsunuz ve ne aramak istiyorsunuz?” dediler.

Onlar da: “Babamız hastadır. Cennet meyvalarından yemeyi arzuluyor, özlüyor. Onu toplamak içir, bizi gönderdi” dediler.

Melekler “Geri dönünüz. Babanızın eceli geldi!” dediler.

Hz Âdem (a.s.)’in yanına girince, Hz. Havva korktu ve Hz. Âdem (a.s)’e yapıştı.

Hz. Âdem, ona: “Sen yüce şanlı Rabbımın melekleriyle benim aramdan çekil, çık!” dedi.

Bunun üzerine melekler, Hz. Âdem (a.s)’in rûhunu kabz ettiler. Sonra, onu yıkadılar, kefenlediler. Kokuladılar. Kabrini kaz­dılar. Meleklerden birisi, öne geçti. Öteki melekler, onun arkasında durdular. Hz. Âdem (a.s.)’in oğulları da, onların arkasında sıralandılar. Cenaze namazını kıldılar. Melekler, kabrin içine girip Hz. Âdem (a.s.)’i kabre koydular. Üzerini kerpiçle kapattılar. Kabrin içinden çıktılar. Üzerine toprak çektiler.

İ. Tarihi, c.8-9, sh. 60

 

ABDESTİN FAZİLETİ

 

Ebû Hüreyre (r.a.) Resûlullah (s.a.v.)’ın şöyle buyur­duğunu anlattı:

— “Size, Allahu Teâlâ’nın kendisi sebebiyle günahları bağışladığı ve dereceleri yükselttiği şeyleri bildireyim mi?”

— Bildir yâ Resûlullah, dediler. Şöyle bildirdi.

— “Abdest almak. Sıkıntılara sabretmek. Mescitlere adımları çoğaltmak. Bir namazdan sonra, ikinci namazı gözetmek. İşte bu, düşmandan saklayan kaledir.”

Yine Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlar­dır:

“Bir kimse, abdestli ve temiz olarak, temiz bir elbise içinde yatarsa, o temiz elbisenin içinde bir de melek kalır. Gecenin hangi saatinde uyarısa, melek o kul için Allah’a
yalvarıp şöyle der:

Allahım, bu kulunu bağışla! Çünkü o, temiz olarak yattı.

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bir sabah namazı vakti Bilâl (r.a.)’e şöyle buyurdu.

— “İslâm Dini’ne girdikten sonra, yaptığın iyiliklerin en güzelini bana anlat.

Çünkü, ben bu gece cennette ayak seslerini duydum.”

— Ben İslâm Dini’ne girdikten sonra öyle güzel bir amel işlemedim. Abdest aldığım zaman, benim için ne kadar nasipse, o kadar namaz kıldım.

Bir başka rivayette ise şöyle demiştir.

— Abdestim bozulunca, hemen abdest alırım. Abdest alınca da, iki rekât namaz kılarım.

En iyisini Allah bilir.

Tenbihü’l Gâfilîn

NAMAZ ADABI

 

1- Taharete ve temizliğe azami itina göstermek.

2- Vakit girmeden evvel abdest almak.

3-Ezandan evvel veya ezanla birlikte camiye gir­mek.

Namaza durmadan evvel kimin huzuruna gel­diğini, azamet ve kibriyayı, Hakkı tefekkür et­mek.

Tezellül, tevazu, huzur ve huşu ile namaza gir­mek.

Tekbirden selama kadar, namaz içinde kalbe gelen vesvese ve dünya işlerini mücadele ile at­mak.

Bütün aza ve bilhassa gözümüzü namaz dışı hareketlerden korumak.

Kıraat esnasında biliyorsa manayı tefekkür et­mek, bilmiyorsa Rabbinin huzurunda olduğu­nu düşünmek.

Kıyam, rüku, ve sücudu tadili erkana riayetleyapmak.

Namazı vakti girince eda etmek.

Namazı geçirmekten bilhassa sakınmak.

Namazı kıldıktan sonra kabulünü Cenab-ı Hakk’tan rica etmek.

Evladını, iyalini, işçisini, kardeşini ve arkadaşı­nı namaza teşvik etmek.

Kulluk, s.41

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır:

“Ancak iki kişiye gıpta edilir. Allah Teâlâ’nın servet verdiği ve bu serveti hak yolda harcamaya itilen kişi ile, Hakk Teâlâ’nın hikmet verdiği ve onunla adaleti icra edip öğreten kişi.”

Zübtedül Buhari, s.35

 

CENAZE NAMAZI

 

Ölen bir müslümanın üzerine namaz kılmak, sağ müslümanlara farz-ı kifâyedir.

Bu namazı müslümanlardan bazıları kılarlarsa, başkaları bu borçtan kurtulmuş olurlar.

Cenaze namazı, ölü için duadır, sevabı çoktur. Cenaze namazı ayakta ve mekruh olmayan vakit­lerde kılınır.

Cenaze namazında cemaat da şart değildir. Ölü­nün yanında bir kişi varsa, ölüyü yıkamak, kefen­lemek ve namazını kılmak o adama farz-ı âyın olur.

Ölü yıkanmaksızın kılınmış olan namazı yeni­den kılmak lazım gelir.

Yıkanmadan gömülen ölünün -çürüyüp dağıla­cak kadar zaman geçmemişse- namazı, mezarı üzerinde kılınır. Ölü gömüldükten sonra mezarı açılmaz. Cenaze namazının, diğer namazlarda olan temizlenmek, edeb yerlerini örtmek, kıbleye dönmek, niyet etmekten başkaca 6 şartı daha var­dır. 1. Ölen Müslüman yıkanmış, 2. Edeb yerleri örtülmüş, 3. Bedenin tamamı veya çoğu veyahut hiç değilse, başıyla beraber yarısı mevcut bulun­muş olmak, 4. Ölü, cemaatin önlerinde bulunmak, 5. Cenaze omuzda, elde hayvan üzerinde olmayıp yere konulmuş olmak, 6. Cenaze namazını kıldı­ran kimse, sağlam olduğu halde bir şeye binmiş veya oturmuş olmamak.

İslâm İlmihali, S. 146, M. Asım Köksal

 

TEYEMMÜM

 

Abdest almağa veya gusletmeğe yeter derecede su bulunmadığı veya bulunup da kullanmağa güç yetmediği veyahut suyu kullanmak zararlı olduğu zamanlarda niyyet edilerek yeryüzünün temiz cin­siyle yüzü ve kolları meshetmek suretiyle teyem­müm edilip abdestsizlik veya cünüplük giderilir ki bu, yalnız Muhammed (s.a.v.) ümmetine mah­sus ilahî bir müsadedir.

Teyemmüm de. abdest ve gusül gibi Kur’ân’la, sünnetle sabittir. İcabında abdest ve gusül yerini tutar. Abdestin farz ve vâcib olduğu yerlerde te­yemmüm de farz ve vâcib olur. Teyemmüm, kasit demektir. Bunun için, niyetsiz teyemmüm olmaz.

İslamda maddî ve manevî temizliğin ehemmi­yeti büyüktür.

Müslümanlar iç ve dış temizliğini elden bırak­mazlar.

Kalbi pis olanlar, ne yapsalar temizlenemezler. Fakat yalnız kalb temizliği kâfi gelmez. Dışı da te­mizlemek icab eder.

Su bulunmadığı zaman teyemmüm etmek, hem kalbe ait bir temizliktir, hem de temizliğin zahiri ve maddî şeklinin en güzel bir muhafazasıdır..

Teyemmümün farzı üçtür.

1-Niyet etmek.

Elin içini temiz bir toprak cinsinden temiz bir şeye vurup yüzü kaplayacak surette meshetmek.

Elleri tekrar vurarak dirseklere kadar iki eli (evvela sol elin içiyle sağ kolu, sağ elin içiyle de sol kolu) kaplayacak surette meshetmek.

İslam İlmihali, S.78 (M. Asım Köksal)

 

 

 

 

 

 

ABDESTİN EDEPLERİ

 

Abdesti alırken, yıkanılmış sulardan sakın­mak için yüksekçe bir yerde bulunmak.

Kıbleye karşı durmak.

Kimseden yardım istememek.

Mecburiyet olmadıkça konuşmamak.

Kalple yapılan niyeti, dil ile yapılan niyetle birleştirmek.

Salih (doğru) seleften naklolunan duaları okumak.

Abdest uzuvlarını yıkama veya meshetme dualarını söylerken niyetle beraber “Bismillah” de­mek.

Kulağı meshederken serçe parmaklarının ucunu, meshde mübalâğa olsun diye kulağın deli­ğine sokmak.

Dar olmayan yüzüğü elleri yıkarken mübalâğalı bir şekilde oynatmaktır.

Ağza ve burna su vermeyi sağ elle yapmak.

Burnu sümkürmeyi sol elle yapmak.

Özürlü olmayan kimsenin, hemen ibadete koşması için vakit girmeden abdest alması.

Abdest bitiminde kıbleye karşı ayakta kelime-i şahadet okumak.

Oruçlu olmayanın geriye kalan kullanılma­mış abdest suyundan içip Allah’ım Beni çok tevbe eden ve tertemiz olanlardan kıl.” duasını okumak.”

(Nîmet-i İslâm, s.62)

***

“Siz imân etmedikçe Cennet’e giremezsiniz. Bir­birinizi sevmedikçe de tam imân etmiş olmazsınız. Ben size bir şey göstereyim mi; onu yaparsanız se­vişirsiniz. Aranızda selamı ifşâ ediniz.” (H. Şerif, S. Müslim)

 

MİSVAK’IN FAYDALARI

 

Misvak diş etlerini tahriş etmez aksine kuv­vetlendirir.

Fiziki temizlikle beraber antiseptik etki ile kimyasal temizleme yaparak zararlı mikropla­rın üremesine mâni olur.

Mikropların yuvalanma ve saklanma yerleri olan diş taşlarının teşekkülüne mâni olur.

Ağız suyunun salgılanmasını artırır.

Ağız kokusunu giderir.

Diş minelerini parlatır.

Mide ifrazını artırarak hazmı kolaylaştırır.

Şekerli madde ihtiva etmediğinden mikrop üremesine müsait zemin meydana getirmez.

Tükrük kıvamını incelterek balgamı yok eder ve konuşmayı kolaylaştırır.

Misvak parçalarının midede hazmı mümkün­dür.

Bedeni çöküntüyü önler.

Zekâyı artırır.

Görmeyi keskinleştirir.

Sesi güzelleştirir.

Şeytanı daraltır, melekleri memnun eder.

Can çekişmeyi kolaylaştırır, Kelime-i Şehadeti hatırlatır.

 

MESCİD VE NAMAZ

 

Bütün mescidler Allah Teâlâ’ya mahsustur ve orada O (c.c.)’ndan bir başkasına ibadet edilmez. Zira Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Allah (c.c.) bir âyet-i celîlede şöyle buyurmaktadır:

“Cümle mescidler Allah Teâlâ’ya mahsustur. Hal böyle olunca siz mescidlerde Allah Teâlâ ile beraber (Allah Teâlâ’dan başka) hiç bir kimseye ibadet etmeyin” buyrulmaktadır. (Cin Sûresi: 18)

Bu aynı zamanda Allah Teâlâ’ya şirk koşmayın anlamına gelmektedir.

Camiye girerken sağ ayakla, çıkarken de sol ayakla çıkmak sünnettir. İmam-ı Süfyan-ı Sevri birgün mescide girerken sol ayağını basıp girdi. Hafiften bir ses işitti ki: “Ya Sevr-i Yani; ey öküz- Niçin evvel sağ ayağını basıp girmedin!” Süfyân o avazı işitince aklı başından gitti. Sonra kendine gelince eliyle sakalını tutup yüzüne bir tokat vur­du. Bir sünneti terkedip edepsizlik etmekle adını sığır koydular dedi. Adı Sevr kaldı.

Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Mescidde oturup namaza muntazar olan kimse bilfiil namazda bulunmuş gibidir. Namazı eda için gözeten kimse namaza durmuş gibidir. Namaza başlayıp kılıncaya ka­dar sevabı işler, devam eder.”

Camide Kur’an okumakla veya tesbih veyahut dua okumakla meşgul olan bir kimse ile konuş­mak veya musâfaha eylemek doğru değildir.

(Hz. R. M. Sâmi (k.s.) Musâhabe, C.4, S. 27)

 

 

 

 

 

RAĞBET VE KORKU NAMAZI

 

Habbab b. Eret (r.a.), bir gece sabaha kadar Pey­gamberimiz (s.a.v.)’i gözetledi.

Fecir doğarken, namazdan selâm verince, Pey­gamberimiz (s.a.v.)’in yanına vararak “Yâ Kesûlallah! Babam, anam, Sana feda olsun! Vallahi bu gece, öyle bir namaz kıldınız ki, ben, Sizin böyle namaz kıldığınızı hiç görmemiş­tim!?” dedi.

Peygamberimiz (s.a.v.): “Evet! Bu namaz, Rağ­bet ve Korku namazıdır (Duanın kabulü umulan ve red olunmasından korkulan bir namazdır.)

— Ben, Azîz ve Celîl olan Rabb’ımdan, üç şey diledim. Rabb’ım, dileğimden ikisini bana ihsan buyurdu, birini ise ihsan buyurmadı.

1) Azîz ve Celîl olan Rabb’ımdan, bizden önceki milletlerin helak edildikleri şeyle bizim de, helak edilmemekliğimizi dilemiştim.

Rabb’ım, bu dileğimi bana ihsan buyurdu.

2) Azîz ve Celîl olan Rabb’ımdan, yabancımız bulunan bir düşmanın bize galebe çalmamasını dilemiştim.

Rabb’ım, bu dileğimi de, bana ihsan buyurdu.

3) Rabb’ımızdan, tefrikaya düşürülmemekliğimizi dilemiştim.

Rabb’ım, bu dileğimi ihsan buyurmadı.” bu­yurdu.

Abdullah b. Amr (r.a.) der ki “Resûlullâh (s.a.v.), bana (Ey Abdullah! Sakın, sen filan gibi olma! O, geceleyin kalkıp namaz kılardı da, şim­di gece namazını bıraktı!) buyurdu.”

(M. A. Köksal, İslâm Tarihi, C. 18, S. 348)

 

BEŞ VAKİT NAMAZIN HİKMET VE FAZİLETİ

 

Efendimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır ki:

“Bana haber veriniz ki sizden birinizin kapısı önünde bir nehir olsa da her gün günde beş defa o nehirde yıkanınca hiç kiri kalır mı?”

Ashab da “kalmaz” dediklerinde:

“İşte beş vakit namazla Allah hatâyı, günahları afv û mağfiret eder.”

***

Hz. Ali (r.a.)’den rivayetle Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:

Bir kimse tekâsül ile namazını istihkar eylese Allah Teâlâ ve Takaddes hazretleri o kimseyi onbeş ukûbâta duçar eder!

Salihin defterinden silinir.

Hayat bereketi kaldırılır.

Rızkının bereketi kaldırılır.

Salâtını ikmal etmeyince ondan a’mal-ı hayır­dan bir şey kabul olunmaz.

Duası kabul olunmaz.

Salihin duasından hazz u nasibi olmaz.

Ölürken şiddetli susuzluğa duçar olur.

Vefatı ansızın olur.

Ölürken üzerine büyük ağırlık arız olur.

Kabir onu sıkar.

Kabirde zulmette kalır.

Münker ve Nekir suâline cevâbda kusurlu olur.

Kabirden kalktığında Hakk Teâlâ hazretleri o kulundan razı olmadığı halde Cenâb-ı Hakk’a mûlaki olur.

Hesabı şiddetli olur.

Mazhar-ı afv u gufrân olmadığı takdirde Nâr’a sevk olunur.

(Musahabe, C.3) .

 

EZAN

 

Ezan namaz dışında, minarede, yüksek sesle ve ağır ağır okunur.

Ezan, minarede okunurken etrafa işittirtilmek için dolaşılır.

Minareden başka yerlerde (Hayye alessalah!) derken müezzin, yüzünü sağ tarafa ve (Hayye alelfelâh) derken de sol tarafa çevirir.

Müezzinin şehadet parmaklarının uçlarıyla ku­laklarını tıkaması veya ellerini kulaklarına koyma­sı müstehabdır.

Ezan okuma sırasında müezzinin konuşması ve hattâ selâm alması mekruhtur.

Ezanı işitenler, Kur’an bile okuyor olsalar durup dinleyecekler ve ezanı müezzinle tekrar edecekler. Yalnız (Hayya alesselâh) ve (Hayya alelfelâh) larda (Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh) denir.

Sabah ezanında (Esselâtü hayrün minennevm) denilirken (sadakte ve bererte) diye mukabele edi­lir.

Ezan bitince, hem müezzin, hem de ezanı işiten­ler salâvatı şerife ile:

(Allahım! Ey bu tam davetin, bu kılınmak üzere olan namazın büyük Rabbi! Muhammed aleyhisselâma Vesileyi, Faziyleti, ihsan et, kendisine vaid buyurduğun Makamı Mahmudu ver, kendi­sini oraya eriştir. Şüphe yok ki Sen sözünden caymazsın!) diye Vesile duasını okularlar.

  1. Asım Köksal (İslâm İhmihali)

 

EVVABÎN NAMAZI

 

Kulu, Allah (c.c.)’a yaklaştıran ameller şüp­hesiz farzlardan sonra sünnetlerle, nafile ola­rak yapılan amellerdir. Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdular ki:

“Allah kafanda sen sevimli amel, az da ol­sa devam üzre yapılandır.” (Müslim, Buhâri)

Farz ibadetler zaten borcumuzdur. Nafile olanlar ise bizim arzumuza bağlıdır ve daha makbul, hayırlı bir kul olmamıza, Cenab-ı Hakk (c.c.)’a yaklaşmamıza sebeptir.

Akşam ile yatsı namazının arasını ihya et­mek müekked sünnettir. Efendimizin bu vakitte devamlı altı rek’ât namaz kıldığı rivayet olunmaktadır. Akşam ile yatsı arasında kılınan namaz “Evvabin” namazıdır. Peygambe­rimiz (s.a.v.) buyuruyor: “Kim ki akşam ile yatsı arasında namaz kılarsa, işte o Evvabin (Allah’a dönenlerin) namazıdır.”

(İbn ‘ül-Mübarek, İhya)

— “Akşam namazından sonra (dünya kelâmı konuşmaksızın) altı rekât sünnet kılmaya devam edenlerin elli senelik küçük günahları affedilir.” (Camiu’s-Sağîr) buyurmuşlardır.

 

MUTLAK SU, MUKAYYED SU

 

Mutlak su ile abdest almak ve gusletmek câizdir.

Mutlak su şunlardır: Yağmur suyu, Dere suyu, Pınar suyu, Kuyu suyu, Deniz suyu, Erimiş kar ve Dolu suyu, Zemzem suyudur. (Zemzem suyunun abdest için kullanılması, mekrûh değildir; ancak Ahmed İbn-i Hanbel (R.A.)’den mekrûhtur diye rivâyet olunmuştur. Zemzemle edeb yerlerinin yıkanması doğru değildir, denilmiştir.)

Mukayyed su ile abdest almak ve gusletmek câiz değildir.

Mukayyed su şudur: Bitki suyu, temiz bir şeyle karışmış ve mutlaklığı mağlûb olmuş su, yani kendisine bitkinin suyu karışmış ve temizlikte kullanılamayacak hâle gelmiş sudur. Meselâ, çorba suyu, bakla suyu ve suya za’feran ve pelit meyvası atılarak kaynatılmışsa ve suyun rengi ve tadı değişmişse bu su ile abdest alınmaz ve gusledilmez.

Karışık suda, mutlak su, yarıdan çok ise, suyun tamamı ile abdest almak ve gusletmek câizdir. Eğer su ile karışan şey, su ile aynı vasıfta ise, meselâ kokusuz gül suyu gibi, o zaman ölçüye bakılır ki bu suda mutlaklık gâlibse onunla abdest almak ve gusletmek câiz olur.

Mutlak su yarıdan az olsa ve o suyun içinde kanı akıcı olmayan eşek arısı, akrep, bit, sinek, koza kurdu; sulu ortamda bulunan balık, yengeç, kurbağa, su köpeği ve su hınzırı gibi canlılar ve mak’attan düşmüş ve temizlenmiş kurd bu suda ölse de veya dışarıda ölse de suya atılsalar, o su ile abdest almak ve gusletmek sahîh olur. Ama karada yaşayan hayvanlar ile kaz, ördek gibi canlılar akıntısız olan suda ölseler, o suyu necîs kılarlar.

Çok su, akan bir su olsa bile, suyun üç vasfından (yani renk, tad ve koku) birini değiştirecek bir şey ona karışmışsa, o su necîs olur.

(İbn-i Abidîn’in Oğlu Muhammed Alâaddîn (R.H.),

El-Hediyyetü’l-Alâiyye Tercemesi, S.11-3)

 

İSTİNCÂ’ NASIL OLUR?

 

İstincâ’: Necâsetten, pislikten temizlenmek demektir.

İstincâ’da câiz olan şey, temizleyici, temiz ve kurulayıcı olmasıdır. Yenebilen şeylerle, hayvân yemleriyle başkasının taşı ve suyu gibi harâm olan şeylerle, at, katır, eşek ve sığır dışkısıyla, tezekle kemikle, siyâh balçık, kum, yapışkan ve bulaşıcı şeylerle istincâ’ yapılmaz, yapılması câiz değildir.

 

NECÂSETİN YAYILMASI

 

Necâset, önden ve arkadan çıktığı yerin etrafına dağılıp yayılırsa; bu, ancak su ile temizlenebilir. Böyle olan necâset, baldır, göğüs ve diğer a’zâlara bulaşmış necâset gibi olur ki bu da, ancak su ile temizlenilerek giderilebilir.

 

ÖNCE İSTİBRÂ SONRA SU İLE İSTİNCÂ’

 

İstibrâ: Küçük abdestten sonra akıntıyı tam arıtmaktır. Öksürükten sonra kalbin mutmain olması ve arkasından sağ eli ile su döküp sol el ile yedi (7) kerre zeker yıkanmalıdır.

Medîneli ulemâ: “Zeker, koyun memesi gibidir, ne kadar çekilse bir şey çıkar. Su dökülünce bevl kesilir. Makat da sol el ile yıkanmalıdır. Temizlendi zannı gâlip gelinceye kadar su döküp yıkanmalıdır.” demişlerdir.

İstincâ’ yapan, ön ve arkasının iç tarafını yıkamaz çünkü buralar şer’an afvedilmiştir. İstincâ’da taş ile su bir arada olursa çok iyi olur. Su ile istincâ’ edilmezse şeytân ona musallat olur, denilmiştir. Murdarlıktan ve kerîh kokulardan Hakk Teâlâ’ya sığınırız.

(Gavs-ı A’zâm Seyyid Abdülkadir Geylânî (K.S.A.) Günyetü’t-Tâlibîn, S. 38-39)

 

ABDESTİ TAM ALMAK

 

Hz. Osmân (R.A.)’in âzâdlı kölesi Hars (R.A.) şöyle rivâyet ediyor:

“Bir gün Hz. Osmân (R.A.) oturuyor, biz de yanında oturuyorduk. Müezzin geldi. Hz. Osmân (R.A.), ondan su istedi. Abdest aldı ve şöyle dedi:

“-Resûlullâh (S.A.V.)’in benim abdest aldığım şekilde abdest aldıklarını gördüm ve şöyle buyurduklarını işittim:

“-Bir kimse, benim aldığım şekilde abdest alırsa, sonra da kalkıp öğle namazını kılarsa, sabah namazı ile öğle namazı arasındaki günahlarını Allâh bağışlar. İkindi namazını kılarsa, öğle ile ikindi namazı arasındaki günahlarını Allâh bağışlar. Akşam namazını kılarsa, ikindi ile akşam namazı arasındaki günahlarını Allâh bağışlar. Yatsı namazını kılarsa, akşam ile yatsı arasındaki günahlarını Allâh bağışlar. İhtimâl ki bundan sonra o kimse uyur, gecesini de öyle geçirir. Sonra sabah namazına kalkar, abdestini alır, namazını kılarsa bu aradaki günahları bağışlanır. İşte bunlar, kötülükleri gideren iyiliklerdir.” Dediler ki:

“-Bunlar, iyiliklerdir; hasenelerdir. Ya kalan diğer fâideli ameller nelerdir?” Onları da şöyle anlattılar:

“-Allâh, sübhândır. Hamd , Allâh’a mahsûstur. Allâh’tan başka ilâh yoktur. Allâh, en büyüktür. Güç ve kuvvet ancak yüce ve azîm olan Allâh’ındır.”

Ya’ni tesbîh duâsını:

“Sübhânallâhi velhamdülillâhi velâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber. Velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyilazîm.” okumaktır.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 310-313)

 

ABDEST, ÎMÂNIN YARISI; MİSVÂK İSE

ABDESTİN BİR PARÇA’SIDIR

 

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.) diyor ki: İbn-i Mes’ûd (R.A.) yoluyla gelen bir rivâyette Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdular:

“Misvâk kullanınız. Zîrâ misvâkta on fazîlet vardır: 1) Ağzı temizleyip Allâh’ı râzı eder. 2) Melekleri sevindirir, 3) Gözleri parlatır, 4) Dişleri beyazlatır, 5) Diş etlerini kuvvetlendirir, 6) Dişlerdeki kirleri giderir, 7) Yemeği hazmettirir, 8) Balgamı keser, 9) Ağızdaki kötü kokuyu giderip ağız kokusunu güzelleştirir; çünkü o ağız Kur’ân (tilâveti) yoludur, 10) Namaza kat kat sevâb katar.”

Evzâî (R.A.) yoluyla gelen bir rivâyette Hassen bin Atiyye (R.A.) Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti:

“Abdest, îmânın yarısıdır; misvâk ise, abdestin bir parçasıdır. Eğer ümmetime zor gelmeyeceğini bilseydim, her namaz için abdest aldıklarında, onlara misvâk kullanmalarını emrederdim. Misvâklanıp da kılınan iki rek’at namaz, misvâklanılmadan kılınan yetmiş rek’at namazdan daha fazîletlidir.”

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.) diyor ki bir rivâyette Ebû Hüreyre (R.A.)’den naklen Ebû Seleme (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti:

“Beş şey vardır ki fıtrat îcâbı yapmak gerekir:     1) Bıyıkları kısaltmak, 2) Tırnakları kesmek, 3) Eteği (kasığı) tıraş etmek, 4) Koltukaltlarını tıraş etmek,    5) Misvâk kullanmak.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 338-340)

 

 

 

HÂCET NAMAZI

 

Şöyle ki: Uhrevî veyâ dünyevî bir hâceti olan kimse güzelce abdest alır, yatsı namazından sonra iki veyâ dört, bir kavle göre on iki rek’at namaz kılar, sonra Hakk Teâlâ Hazretleri’ne senâda, Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’e Salât ü Selâm’da bulunur. Bâdehü hâcet duâsını okuyup hâcetin husûlünü Allâh Teâlâ’dan niyâz eder.

Hâcet namazının birinci rek’atında Fâtiha-yı Şerîfe’den sonra üç kerre âyetel-Kürsî, diğer üç rek’atında da birer Fâtiha ile, birer İhlâs ve Muavvizeteyn Sûreleri okunması hakkında bir Hadîs-i Şerîf vardır.

 

HÂCET DUÂSI

 

“Allâhümme innî es’elüke tevfika ehlil-hüdâ ve a’male ehlil-yakîn ve münâsahate ehlit-tevbeti ve azme ehlis- sabrı ve cidde ehlil-haşyeti ve talebe ehlir-rağbeti ve taabbüde ehlil-verâ’i ve irfâne ehlil-ilmi hatta ehâfüke. Allâhümme innî es’elüke mehâfeten tahcüzünî an ma’siyetike hatta a’mele bitâatike amelen estehıkkü bihi rızâke ve hattâ ünâsıhake bit-tevbeti havfen minke ve hattâ uhlisa leken nasihate hubben leke ve hattâ etevekkele aleyke, fil-ümûri husne zannin bike sübhâne hâlikın nûr!”

 

BİLİYOR MUYDUNUZ?

 

Yemeğe başlarken, “Besmele”yi sofra başında bulunanların işitebileceği şekilde okumalıdır. Bu bir uyarma ve hatırlatma olur. Fakat yemek sonunda işitilebilecek şekilde “Elhamdülillâh” denilmesi uygun değildir. Ancak sofradakilerin hepsi yemeklerini tamamlamış ise söylenir.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli)

 

MİSVÂK KULLANMAK, TIRNAKLARI

KESMEK VE ON SÜNNET

 

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, Mi’râc’da Cennet’e uğradıklarında Zât-ı Risâletpenâhîleri (S.A.V.)’i, gözde hûrîler karşılayıp dediler ki: “-Yâ Resûlallâh (S.A.V.), ümmetine söyle ki misvâk kullansınlar. Onlar misvâk kullandıkça bizim de güzelliğimiz artar.”

İbn-i Şihâb (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in, şöyle buyurduklarını rivâyet etti: “Bir kimse cum’a günü tırnaklarını keserse cüzzâm hastalığından emîn olur.” Bazı rivâyetlerde denilmiştir ki: “Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, cum’a günleri tırnak kesmeği, en geç kırk günde bir etek tıraşı olmağı emrettiler.”

Humeyd bin Abdurrahmân (R.H.) der ki: “Bir kimse, cum’a günü tırnaklarını keserse, Allâh ondan hastalığı giderir: ona şifâ verir.”

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.) der ki: “Misvâk üç maksad için kullanılır:

1) Allâh’ın rızâsını taleb ve Sünnet-i Seniyye’i ihyâ etmek murâdıyla. Böyle yapan sevâb alır; çünkü “Misvâklanılarak kılınan namaz, misvâklanılmadan kılınan yetmiş rekatlı namaz yerine geçer.” buyurulmuştur.

2) Bedenin sıhhatine kavuşması fâidelenmesi murâdıyla,

3) İnsanların teveccühünü kazanmak murâdıyla ki bu maksadla misvâk kullanana, herhangi bir ecir yoktur. Aksine, Allâh rızâsı için yapmadığından, yaptığının hesâbını günahkâr olarak öder. “Bir zamanlar Rabbi, İbrâhîm’i, bir takım kelimeler ile imtihân etmiş, (İbrâhîm de) onları tam olarak yerine getirince: “Ben, seni insanlara önder yapacağım.” demişti.” (Bakara Sûresi, Âyet: 124)

Bu Âyet-i Celîle’nin tefsîrini, Tâvûs bin Kisen (R.A.) İbn-i Abbâs (R.A.)’dan naklen şöyle rivâyet etmiştir: “Allâh-ü Teâlâ’nın İbrâhîm (A.S.)’ı imtihâna tâbi tuttuğu şeyler on tâne olup bunların beşi başta beşi de vücûddadır.  Başta olanlar: Bıyıkları kırpmak, ağzı su ile çalkalamak, burna su çekmek,misvâk kullanmak, saç diplerini temiz tutmaktır.  Vücûdda olanlar: Tırnakları kesmek, sünnet olmak, koltuklarını tıraş etmek, etek tıraşı olmak, def’i hâcetten sonra su ile tahâretlenmek.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 339-341)

 

KULUN, TEVBEYE VE BEŞ VAKİT NAMAZA DEVÂM ETMESİ GEREKİR

 

Kulun her vakit tevbe etmesi, beş vakit namaza devâm etmesi lâzımdır. Çünkü Allâh-ü Teâlâ, namazı, kulların günahlarını temizleyici eyledi. Hattâ, büyük günahların dışında kalan, bütün günahları namaz temizler.

Alkâme (R.A.), İbn-i Mes’ûd (R.A.)’den naklen rivâyet ediyor ki: “Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’e birisi gelip dedi ki:

“-Yâ Resûlallâh (S.A.V.), ben bostanda bir kadına rastladım. Onu kendime çekip ona sarıldım ve öptüm. Ona cinsî bir fiilde bulunmadım, onu sıktım öptüm ve başka şeyler yaptım.” O kimsenin bu sözlerine Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz, sükût buyurdular. Az sonra Cibrîl-i Emîn (A.S.), şu Âyet-i Celîle’yi getirdi:

“Gündüzün iki ucunda sabah, öğle, ikindi ve gecenin gündüze yakın saatlerinde akşam, yatsı dosdoğru namaz kıl. İyilikler, kötülükleri götürür. Bu, anlayabilenlere birer öğüttür.” (Hûd: 114)

Bu Âyet-i Celîle’de anlatılmak istenen şudur: Beş vakit namaz, aralarında işlenen günahları giderir; ama büyük günahlar hâriç. Bu ise, tevbekârlara bir tevbe yolu sayılır. Bu Âyet-i Celîle nâzil olunca Hz. Fahr-i Kâinât (S.A.V.) Efendimiz, o kimseyi çağırtıp ona, bu Âyet-i Celîle’yi okudular. O esnâda orada bulunan Hz. Ömer’ül-Fârûk (R.A.) sordu: “-Yâ Resûlallâh (S.A.V.), bu ma’nâ sâdece o kimseye mi hâsstır; yoksa bütün mü’minlere de şâmil midir? Fahr-i Kâinât (S.A.V.) Efendimiz, buyurdular:

“-Bütün mü’minlere şâmildir.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 119-120)

 

 

İBÂDETLERİN EN YÜCESİ, EN KIYMETLİSİ NAMAZDIR

 

İbâdetlerin en mu’teberi ve değerlisi namazdır ki dînin direğidir. Müslim ile kâfiri birbirinden ayıran temel kıstastır.

Beş vakit namazı cemâatle, cem’iyyetle ve ta’dîl-i erkân ile abdesti tam alarak ve müstehabb olan vakitlerde edâ eylemek lâzımdır.

Hadîs-i Şerîf’te buyurulmuştur ki:

“Beş vakit namaz, sizin birinizin dergâhında cereyân eden (evinizin önünden akan) nehir gibidir ki onda her gün beş kerre gulsedilse denes (kir) kalmaz.”

Namaz, câmi’ (bütün) mukarribât-ı a’mâlin (amellerin Allâh’a yaklaştıranının) fevki (en üstünü) olmuştur.

Ol Server-i Âlemiyân-Aleyh ve Âlihi’s-Salevâtü ve’t-Teslîmât, Mi’râc gecesinde cennette müyesser olan devlet-i rü’yet (görme devleti) nüzûlden o devletin neş’esine münâsib olanlara namazda müyesser olmuştur. Onun için buyurulmuştur ki:

“Namaz, mü’minin mi’râcıdır.” Ve “Kulun Rabbine en büyük yakınlığı namazda husûle gelir.”

Ve onun kümmel-i tâbi’lerinin (tâbi’lerin en kâmillerinin) ol devletten bu neş’ede büyük nasîbleri vardır.

Namaz vardır ki lezzet-bahş-ı gamküsârândır (gamları kederleri def’ edip lezzet ve sürûr bahşeder) ki “-Erihnî yâ Bilâl!” bu mâceradan bir remzdir (semboldür). Ve “-Kurratü ayni fi’s-salâti” bu mütemennâdan (istenilenden, temennî olunandan) bir işârettir.

 

Bir musallî ki (beş vakit namazını edâya devâm eden) namazın hakîkatinden âgâhtır (haberdârdır, uyanıktır); edâ-yı salât vaktinde (namazı vaktinde kılarken) gûyâ (sanki) neş’e-i dünyeviyyeden (dünyâya dâir neş’eden) çıkıp neş’e-i uhreviyyeye (âhiret neş’esi) husûle gelirse elbette ol vakitte âhirete mahsûs olan devletten nasîbdârdır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 1, S. 97-98)

 

ÎMÂN’DAN SONRA NAMAZ GELİR;

NAMAZ’IN ANAHTARI İSE TAHÂRET’TİR

 

Ma’lûmdur ki Dîn’in Temeli: İ’tikâd, Âdâb, İbâdêt, Muâmelât ve Ukûbât üzerine kurulmuştur. İbâdât (İbâdetlerin)’ın diğer bahislerden öne alınması, ehemmiyetine binâendir. Namaz, Îmân (İ’tikâd)’dan sonra gelir. Tahâret, nassan, namazın anahtarı ve onun husûsî şartıdır. Tahâret bahsinin öne alınması ise, asla sukut etmeyen (düşmeyen, kopmayan, vazgeçilemeyen) şart olduğundandır. Onun için denilmiştir ki “Su ile toprağı bulamayan namazı te’hir eder.” Bazıları niyyet’in de böyle olduğunu söylemişlerdir.

Niyyet’le ilgili olarak, “El-Kinye” ve diğer kitâblarda, “Bir kimseyi arka arkaya kuruntular basarsa, ona diliyle niyyet kâfîdir.” deniliyor. Tahâret’le ilgili olarak, “Zahîriyye” ve diğer kitâblarda, “Bir kimsenin elleri ve ayakları kesilir, yüzünde de yara bulunursa, abdestsiz ve teyemmümsüz, namaz kılar ve esahh kavle (daha doğru görüşe) göre bunları, sonradan kazâ’ da etmez.” deniliyor.

Toprak ve su bulamayan kimse, namaz mevzûunda ne yapacaktır? “El-Feyz” ve diğer kitâblarda şu beyânât vardır: “O kimse, İmâmeyn’e göre kendini namaz kılanlara benzetir.” İmâm-ı A’zam (R.A.) dahî bu kavle rücû’ ettiği (geri döndüğü) sahîh rivâyetle sâbit olmuştur. Fetvâ da buna göredir.

Ben derim ki: Bundan anlaşıldığına göre, kasden abdestsiz namaz kılmak, küfre müeddî (sebeb olan, götüren) değildir. Nitekim kıbleden başka tarafa doğru namaz kılmak, yâhûd pis elbise içinde namaz kılmak da aynı hükümdedir. Zâhir-ı mezheb de budur. (Zâhir-i mezheb: Hanefî fıkhı’nda, İmâm-ı Muhammed’in ma’rûf altı kitâbında mündemiç olan mes’eleler)

İbâdetler: Namaz, Zekât, Oruç, Hacc ve Cihâd olmak üzere beştir.

Muâmelât: Muâvazât-ı Mâliye (Mâlî değiş tokuşlar), Münâkehât (nikâhlanmalar), Muhâsamât (hasımlıklar, düşmanlıklar), Emânât (emânetler) ve Terıkât (terekeler) olmak üzere beştir.

Ukûbât: Kısas, Hadd-i serika (hırsızlıkla ilgili cezâ’lar), Hadd-i Zinâ (zinâ ile ilgili cezâlar), Hadd-i Kazif (iffetli bir kimseye zinâ isnâd eden mükellef bir kimseye uygulanacak cezâ).

Namaz, fiilen de Îmân’dan sonra gelir. Çünkü îmân’dan sonra kula vâcib olan, Namaz’dır.                  (Ahmed Dâvûdoğlu (Rh.A.),

İbn-i Âbidîn Tercemesi ve Şerhi, C. 1, S. 100-101)

 

ALLÂH-Ü TEÂLÂ, NAMAZI BEŞ ŞEYLE

KAYIDLI OLARAK EMİR BUYURMUŞTUR

 

Mişkâtü’l-Envâr’da beyân edildiği vechile Allâh-ü Teâlâ, kullarına namazı beş şeyle mukayyed olarak emir buyurmuştur:

Birincisi: Dosdoğru kılınmasını ki “Ve ekîmüssalâte” lâfz-ı celîli (Bakara: 43, 110) buna delâlet eder. İkincisi: Devâmlı olmasını emir buyurmuşlardır ki: “Vellezîne hüm alâ salâvâtihim yühâfizûn” lâfz-ı Celîli (Mü’minûn:9) “Ve onlar namazlarına devâm edicidirler.” buna delâlet eder. Üçüncüsü: Vakitlerinde edâ edilmesini emir buyurmuşlardır: “İnne’s-salâte kânet alâ’l-mü’minine kitâben mevkûtâ” “Muhakkak ki namaz,mü’minler üzerine vakitleri beyân ve tesbît edilmiş farzdır.” (Nisâ: 103) demektir. Dördüncüsü: Rükû’ emriyle berâber, cemâatle edâ edilmesini emir buyurmuşlardır: “Ve’r keû mearrakiîn” (Bakara: 43) “Rükû edenlerle berâber rükû’ ediniz.” Beşincisi: Namazda huşû emredilmiştir: “Ellezîne hüm fî salâtihim hâşiûn” (Mü’minûn: 2) “Onlar namazda huşû sâhibidirler.” buyurulmuştur.

Beş vakit namazın farz kılınmasındaki hikmet, sâhib-i Ravdatü’l-Ulemâ’dan suâl edildiğinde demiştir ki: “Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle Hazretleri, her bir vakit için bir kudret-i cedîde (yeni kudret) izhâr buyurmuştur. Sabah namazı zamanı, gecenin zulmetinin zâil ve gündüzün aydınlığının zâhir olmasıyla “şükren lillâhî teâlâ” sabah namazı güneşin doğmasından evvel farz kılındı. Sonra güneşin ziyâsı, zevâlde irtifâ-ı şems (güneşin yükselmesi) ve ziyâ kemâl bulup ondan sonra inhitâta (düşmeğe) başlar ki “Şükren Lillâhî Teâlâ” öğlen namazı farz kılındı. İkindi vaktinde inhitât-ı hafîden (gizlice düşüşten) inhitât-ı celî (açıktan düşüş) zamanına yaklaştığından gurûb-ı şemsten (güneşin batışından) evvel de insânın en gafletli zamanıdır ki o zamanda da ikindi namazı farz kılınmıştır. Güneş battıktan sonra da gündüzün ziyâsının gitmesi ve gecenin başlaması zamanı da Cenâbı Hâlık’a “Şükren Lillâhi Teâlâ” akşam namazı farz kılınmıştır. Yatsı namazı da zulmet-i leyl (gecenin karanlığı) kâmilen istîlâ edip Hâlık-ı arz ü semâ alan Hakk Teâlâ Hazretleri’ne gecenin kürbet (gam, kaygı) ve dehşetinden ilticâ için farz kılındığını Fahr-i Râzî beyân eylemiştir.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 3, S. 68-70)

 

BÜTÜN İBÂDETLER, NAMAZDA TOPLANDI VE MÜ’MİNLERE İKRÂM EDİLDİ

 

Şöyle rivâyet edildi:

“Allâh-ü Teâlâ, yedi kat semâyı yarattıktan sonra onları meleklerle doldurdu. Onları namaz ibâdeti ile vazîfelendirdi.

Onlar, bir an bile namazdan ayrılmazlar. Her semâ ehlinin bu ibâdet şekli, bir başkadır. Bir semânın ehli ayaküstü kıyâmda durur, tâ sûra üfleninceye kadar. Bir semânın melekleri de rükûa varmıştır. Bir semânın melekleri secdeye varmıştır. Bir semânın ehli, İlâhî heybetten kanatlarını sarkıtmıştır.

İlliyyîn melekleri ile Arş’ın melekleri, Arş’ın çevresinde onu tavâf eder, Rabbleri’ni hamd ile tesbîh ederler, yeryüzündekilerin bağışlanmalarını dilerler.”

Allâh-ü Teâlâ, bütün ibâdetleri namazda topladı. Bu mü’minlere bir ikrâmdır. Böylece onların semâ ehlinin ibâdet şekillerinden nasîbleri bulunsun. Meleklere verilenden fazla olarak Allâh, mü’minlere Kur’ân okumağı verdi.”

Rivâyet olunur ki eskiden iblîs görülürdü. Adamın biri onu gördü ve ona şöyle dedi:

“-Yâ Ebâ Müre, ne yapmam lâzım ki senin gibi olayım?” İblis, ona şöyle dedi:

“-Yazık sana, şimdiye kadar, hiç kimse, benden böyle bir istekte bulunmadı. Sen ne diye böyle bir talebde bulunursun?” O adama şöyle dedi:

“-Eğer benim gibi olmak istiyorsan namazı bırak, yalan olsun, doğru olsun yemin et.” Bu sefer o adam şöyle dedi:

“-Ama Allâh’a söz verdim ki namazı bırakmayayım, hiç yemîn de etmeyeyim.” Bunun üzerine İblîs hîleye geldiğini anladı ve şöyle dedi:

“-Hîle ile senden başka hiç kimse, benden böyle bir şeyi öğrenmemişti. Hâlbuki ben, insanlara nasîhat etmemek için Allâh’a söz vermiştim.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gafilîn, S. 317-318)

 

 

 

 

BÜTÜN İHTİYÂCLARI NAMAZ YOLUYLA

TALEB ETMEK

 

Hz. Alî (K.V.) Efendimiz’den rivayet olunan bir Hadîs-i Şerîf’te şöyle buyurulmuştur: “Öyle bir zaman gelecek ki İslâm’ın ancak ismi kalacak, Kur’ân’ın da yazısı. Onların mescidleri güzeldir, bakımlıdır; fakat hidâyet ve cemâatten yana harâbdır, boştur. Onların o zamanki âlimleri şerli âlimlerdir. Semâdan inen nasîb onlarca kapışılır, fitne onlardan çıkar, yine onlara döner!”

Vehb bin Münebbih (R.A.) der ki: “İhtiyâç duyulan şeyler, ancak namaz yoluyla taleb edilir. Nitekim öncekiler büyük darlıkları ancak namaz kılarak giderirlerdi. Onlardan birine bir sıkıntı geldiğinde hemen namaza koşar namaza sarılırdı. Allâh-ü Teâlâ, Yûnus (A.S.)’ın hikâyesini anlatırken şöyle buyurdu:

“Eğer O, tesbîh edenlerden olmasaydı, kıyâmete kadar balığın karnında kalırdı.” (Saffât Sûresi, âyet: 143-144) İbn-i Abbâs (R.A.) buradaki tesbîhin ma’nâsını şöyle açıkladı (tefsîr etti): “-Namaz kılanlardandı.”

Hasanü’l-Basrî (R.A.), ise şöyle tefsîr etti: “Genişlik zamanında Allâh’a yalvarmak, belânın gelmemesi için Allâh’a sığınmaktır. Belâ gelse bile sâhibini dayanıklı bulur, ona bir zararı olmaz.”

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, şöyle buyurdular: “Bir kimseye, iki rek’at namaz kılmak için verilen güçten daha hayırlı hiçbir şey verilmemiştir.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gafilîn, S. 317-318)

 

AYET-İ KERÎME

 

“Ey mü’minler! Emvâliniz ve evlâdınız sizi Allâh’ın zikrinden ve üzerinize farz olan ibâdeti edâdan meşgûl etmesin. Eğer bir kimsenin emvâl ve evlâdı ferâizini edâdan onu meşgûl ederse onlar zarar görücüler ve hüsranda kalıcılardır.”                       (Münâfikûn Sûresi: 9)

 

KUR’ÂN’DA BEŞ VAKİT NAMAZ

 

Abdullâh İbn-i Abbâs (R.A.), meclisinde bir gün Fıkıh’tan, bir gün Kur’ân-ı Kerîm ve Tefsîri’nden, bir gün Siyer ve Megâzî’den, bir gün Şiir’den, bir gün de Arab târihi’nden bahseder; herkes her istediğini O’nda bulur; tatmîn olurdu.

Tâbiîn âlimlerinin büyüklerinden Müfessir ve Hâfız Mücâhid (R.A.) (irtihâli hicrî 103): “Kur’ân-ı Kerîm’i, ezberimden okuyarak, üç kerre İbn-i Abbas (R.A.)’ya arz ettim ve her Âyet üzerinde durup, “O’nun, ne hakkında nâzil ve nasıl olduğunu sordum.” demiştir.

Hâricîlerin âlimlerinden Nâfi’ bin Ezrâk, Abbdullâh İbn-i Abbâs (R.A.)’ya “-Kitabullâh’ta beş vakit namaz var mıdır?” diye sorunca, İbn-i Abbâs (R.A.): “Evet, vardır!” deyip Rûm Sûresi’nin 17. ve 18. Âyetleri’ni okuyarak, Bu Âyetler’de geçen:

“Hîne tümsûne” akşam namazıdır,

“Hîne tusbihûne” sabah namazıdır,

“Ve aşiyyen” ikindi namazıdır,

“Ve hîne tuzhirûne” öğle namazıdır.” dedikten sonra, Nûr Sûresi’nin 58. Âyetindeki:

“Ve min bâdi salâti’l-’ışâi” Bir de, yatsı namazından sonra” kavl-i Şerîfi’ni okumuşlardır.

Namaz, Kur’ân-ı Kerîm’de, sâdece, “salât” kelimesiyle ifâde edilmiş değildir. Namaz’ın cüz’ü zikredilip, küllü murâd buyurulmak sûretiyle kıyâm, kırâat, rükû, sücûd rükünleriyle de, hatta rükû ve secdeler’de okunan tesbîhler ile de, namaz ifâde ve murâd edildiği görülür.

Nâfi’ bin Ezrâk’ın, başka bir zamanda da, İbn-i Abbâs (R.A.)’i, Kur’ân-ı Kerîm’in bir çok Sûreleri’ndeki Âyetler’de geçen kelimelerden soru yağmuruna tutup verilen delîlli cevâbların hepsini doğruladığı da rivâyet edilir.

Nisâ’ Sûresi, Âyet: 101-103’teki beyâna göre, harb meydanlarında bile bulunsalar, mü’minler’e belli vakitlerde kılınmak üzere farz kılınmış olduğu açıklanan beş vakit namaz sâdece Rûm Sûresi’nde zikredilmiş değildir.

(Mustafa Âsım Köksal (Rh.A),

“İslam’da İki Ana Kaynak Kitâb ve Sünnet” S. 48-49)

 

BEŞ VAKİT NAMAZIN HİKMET VE FAZİLETİ

 

Efendimiz (S.A.V.) buyurmuşlardır ki: “Bana haber veriniz ki sizden birinizin kapısı önünde bir nehir olsa da her gün günde beş def’a o nehirde yıkanınca hiç kiri kalır mı?” Ashab da “kalmaz” dediklerinde: “İşte beş vakit namazla Allâh, hatâyı, günahları afv ü mağfiret eder.” Yine Efendimiz (S.A.V.) buyurmuşlardır ki: Nâs, beş ukûbat, sıkıntı karşısında kalacakdır.- Onlar nedir? Yâ Resûlallâh? denildiğinde buyurdular ki:

“Evvelkisi: Mevt ve sekerât-ı mevttir. İkincisi: Kabir ve kabir zulmetidir. Üçüncüsü: Münker ve Nekir suâlidir. Dördüncüsü: Seyyiât ve hasenâtın veznidir. Beşincisi: Sırat ve sıratın mürûrudur.

Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir Sıddîk (R.A.) ve bilcümle Ashâb (R.A.) ağlaştılar. Cebrail (A.S.) nâzil oldu. “Ya Muhammed (S.A.V.) Ebû Bekir’e söyle, Allâh sana selâm ediyor ve her zehrin panzehiri ve her hastalığın şifası olduğunu işitmedin mi? Kim sabah namazını kılarsa Allâh ona ölümü ve sekeratı kolay kılar. Kim öğle namazını kılarsa Allâh onun kalbini nurlandırır ve zulmetlerini giderir. İkindi namazını kılsa münker ve nekir suallerine cevabı kolaylaştırır. Akşam namazını kılanın mizanını ağırlaştırır. Yatsı namazını kılan da sıratdan berk-i hatif gibi geçer.” diyor.

Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır: Bir kimse tekâsül (üşenme) ile namazını istihkar eylese (hor görse) Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri o kimseyi onbeş ukûbâta (cezâya) dûçar eder!

1- Salihîn defterinden silinir. 2- Hayat bereketi kaldırılır. 3- Rızkının bereketi kaldırılır. 4- Salâtını ikmal etmeyince ondan a’mal-ı hayırdan bir şey kabul olunmaz. 5- Duâsı kabul olunmaz. 6- Sâlihîn duasından hazz u nasibi olmaz. 7- Ölürken şiddetli susuzluğa duçar olur. 8- Vefâtı ansızın olur. 9- Ölürken üzerine büyük ağırlık ârız olur. 10- Kabir onu sıkar. 11- Kabirde zulmette kalır. 12- Münker ve Nekir suâline cevabda kusurlu olur. 13- Kabirden kalktığında Hakk Teâlâ Hazretleri o kulundan râzı olmadığı halde Cenab-ı Hakk’a mülâki olur. 14- Hesabı şiddetli olur. 15- Mazhar’ı afv u gufrân olmadığı takdirde Nâr’a sevk olunur.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe, C.3, S.74)

 

BEŞ VAKİT NAMAZIN FARZ-I AYN OLDUĞU, EDİLLE-İ ŞER’İYYE İLE SÂBİTTİR

 

Namaz, Farz-ı ayn’dır. Namaz’ın farziyyetin inkâr eden kâfir olur.

Namaz’ın farz olması, “Kitâb”, “Sünnet”, “İcmâ-i Ümmet” ve “Kıyâs-ı Fukahâ” ile sâbittir. “Kitâb”dan, farz olduğuna delîl, Allâh-ü Teâlâ’nın: “Ve ekîmüssalâte” ya’ni: “Namazı dosdoğru kılınız” ve “Hâfizû a’la’s-salevâtı ve’s-salâti’l-vüstâ” ya’ni “Namazlara ve orta namaza devâm ediniz.” Kavl-i Kerîmi’dir.

“Sünnet”ten farz olduğuna delîl, Peygamberimiz (S.A.V.): “Şübhe yok ki Allâh-ü Teâlâ her Müslümân olan erkek ve kadına gece ile gündüzde beş vakit namazı, farz kılmıştır.” Hadîs-i Şerîfi’dir.

“İcmâ-i Ümmet”e gelince, bütün Müslümânlar, Peygamberimiz (S.A.V.)’den bugüne kadar, namazın Farz-ı ayn olduğunda ittifâk etmişlerdir, hiçbir fakîh, namazın Farz-ı ayn olduğunu inkâr ve reddetmemiştir.

(Mültekâ Şerhi Mevkûfât, 1. cild, Namaz Bahsi)

 

BEŞ VAKİT NAMAZI HAKKIYLE KILANLARA CENNETİN VA’D BUYURULUŞU

 

Ubâde bin Sâmit (R.A.)’ın, Resûlullâh (S.A.V.)’den bizzat işittiğini açıklayarak bildirdiğine göre Resûlullâh (S.A.V.), buyurmuşlardır ki:

“Yüce Allâh, beş vakit namazı kullarına farz kıldı. Her kim, bunların hakklarından, hiçbir şeyi zâyi etmez, eksiltmez; abdestlerini tam ve güzelce alır; namazlarını vakitlerinde kılar; onların rükû ve huşû’larını tam yaparsa, kıyâmet günü, Yüce Allâh’ın onu bağışlayacağı, cennete koyacağı hakkında va’di vardır. Her kim de böyle yapmazsa, Allâh’ın ona bir va’di yoktur. Yüce Allâh, dilerse, onu azâba çarpar; dilerse, bağışlar, cennete koyar.”

(Mustafâ Âsım Köksal (Rh.A.), İslâm’da İki Ana Kaynak Kitâb ve Sünnet, S.71-72)

 

 

CEBRÂİL (A.S.)’IN, PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’E GELİP BEŞ VAKİT NAMAZI VAKİTLERİNDE TA’LÎMLERİ

 

Mi’râc Gecesi’nin sabahında, Cebrâil (A.S.) gelerek, Peygamberimiz (S.A.V.)’e göstermek için beş vakit namazı, imâm olup vakitlerinde kıldırdı.

Peygamberimiz (S.A.V.), bunu şöyle anlatmışlardır: “Cebrâil, bana Beyt’in (Ka’be’nin) yanında, iki kerre (iki gün) imâm oldu: Güneşin zevâl vaktinde gölge, bir na’lin tasması kadar uzadığında “Öğle namazı”nı kıldırdı. Sonra her şeyin gölgesi bir misli olunca “İkindi namazı”nı kıldırdı. Sonra oruçlu, iftâr ettiği (orucunu açtığı) zaman, “Akşam namazı”nı kıldırdı. Sonra şafak kaybolduğu zaman, “Yatsı namazı”nı kıldırdı. Sonra oruçluya, yemek içmek harâm olduğu zaman,”Sabah namazı”nı kıldırdı.

Ertesi günü ise, “Öğle namazı”nı, her şeyin gölgesi bir misli olduğu zaman kıldırdı. Sonra “İkindi namazı”nı, her şeyin gölgesi iki misli olduğu zaman kıldırdı. Sonra “Akşam namazı”nı, oruçlu iftâr ettiği (orucunu açtığı) zaman kıldırdı. Sonra “Yatsı namazı”nı, gecenin üçte birinin evvelinde veyâ üçte birinin evveline doğru kıldırdı. Sonra ortalık aydınlandığı zaman da “Sabah namazı”nı kıldırdı. Sonra bana dönüp: “Yâ Nebiyyallâh! Senden önceki Peygamberlerin (namaz) vaktidir. (Namaz için) Vakit, bu iki vaktin arasıdır.” dedi.

Yukarıdaki Hadîs-i Şerîfler’den anlaşılacağı üzere, Cebrâil (A.S.), imâm olarak, iki gün, Öğle, İkindi, Akşam, Yatsı ve Sabah namazları’nı evvel ve âhir vakitlerinde Peygamberimiz (S.A.V.)’e kıldırmışlar ve ta’lîm buyurmuşlardır.

Yüce Allâh, namazı mü’minler’e farz kıldığını Nisâ:103’te açıklamış ve namazı kılmalarını da Bakara: 3, 83, 110; Nisa: 77, 103; En’âm: 72; Yûnus: 87; Nûr: 56;  Müzzemmil: 20’de ve daha pekçok Âyet’te emir buyurmuştur. Namazın nasıl kılınacağını mü’minler’e öğretmek vazîfesini Peygamberimiz (S.A.V.) Efendimiz’e bırakmış; Efendimiz (S.A.V.)’de, bu vazîfelerini de, hakkiyle yerine getirerek, “Gözümün nûru” diye buyurdukları namazı, nasıl ve ne zamanlarda (evvel ve âhir vakitleriyle) kılacaklarını mü’minler’e ta’lîm buyurmuşlardır.

(Mustafâ Âsım Köksal (Rh.A.),

İslâm’da İki Ana Kaynak Kitâb ve Sünnet, S. 49-58)

 

HER MÜ’MİN VE MÜ’MİNEYE BEŞ VAKİT

NAMAZ KILMAK FARZDIR

 

Hadîs-i Şerîf’te Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz: “Allâh-ü Teâlâ, herbir müslim ve müslimeye her gün beş vakit namazı farz kılmıştır.” diye buyurmuşlardır. Kezâ Mi’râc Hadîsi’nde de: “Her gün beş vakit namazla emrolundum.” buyurmuşlardır.

Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle Hazretleri de nidâ buyurarak: “Ben beş vakit namazla farîzamı imzâ’ ve irâd eyledim ve kullarımdan tahfîf eyledim.” buyurmuştur.

Leyle-i Mi’râc’da beş vakit namaz farz olunmazdan evvel de namaz kılınıyordu. Ahmed İbn-i Hanbel (R.A.)’in Müsnedi’nde Zeyd bin Hârise (R.A.)’ın rivâyetine göre ilk vahiy zamanında Cebrâîl (A.S.), Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri’ne abdest ve namazı ta’lîm etmiştir. Sûre-i İsrâ, Âyet: 78’de: “Habîbim, günün zevâlinden gecenin karanlığına kadar namazın ikâmesine ve bilhâssa sabah namazında sabahın beyâzlığına kadar kırâate devâm et. Zîrâ sabah namazı ins ü cinn ve melekler tarafından şâhadet olunacaktır.” Binâenaleyh seher vaktinde mü’minlerin uyanık olup sabah namazına ve kırâate devâm etmeleri lâzımdır…

Beyzâvî (R.H.)’ın beyânı vechile bu Âyet-i Celîle beş vakit namaz’a şâmildir. Çünkü “Lidülûki’ş-şemsi” öğle ikindi namazlarına; “İlâgaseki’l-leyli” de akşam ve yatsı namazlarına ve “Ve kur’âne’l-fecri” de sabah namazına delâlet eder.

Gece ve gündüze müvekkel olan melekler, sabah vaktinde ictimâ’ edip cemâat-i müslimîn’e şâhid oldukları için sabah namazına meşhûd denilmiştir.

Sabah namazı, öyle mübârek, feyizli, huzûrlu bir vakittir ki o zaman uykuda olmak ne büyük bir gaflet ve kusurdur.

Her kimin kalbinde Cenâb-ı Allâh Azze ve Celle’nin korkusu vardır, onun âkıbeti hayırıdır ve illâ… felâh

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 3. S. 51-56)

 

BEŞ VAKİT NAMAZIN FARZİYYETİ KİTÂB, SÜNNET VE İCMÂ İLE SABİT OLMUŞTUR

 

Sûre-i Tâhâ, Âyet: 130’da Allâh-ü Teâlâ buyuruyor ki: “Rabbin Teâlâ’nın medh ü senâsına müdâvim olduğun hâlde gün doğmazdan ve batmazdan evvel (Rabbin Teâlâ’yı) nekâisten tenzîh et ki âhirette Allâh’ın sevâbından râzı olasın ve Allâh-ü Teâlâ da senden râzı olur.” Gün doğmazdan evvel dünyâ umûruyle (işleriyle) meşgûl olmadan, sabah vakti kalbin sâfî (tertemiz) olduğu ve gün batmazdan evvel de maîşet muzâyakası (sıkıntısı)ndan ve çalışmasından kurtulup meşgûliyyetten hâlî (boş) bir zaman olacağından gerek kable’t-tulû’ (güneş doğmadan önce) ve gerekse kable’l-gurûb (güneş batmadan önce) tesbîhlerle meşgûl olmağı dünyevî her umûr üzerine takdîm etmek (tercîh etmek, öne almak) gerekir. Tâ ki Rabb Teâlâ’nın rızâsı hâsıl olsun.

Tefsîr-i Hâzin’in beyânı vechile tulû’-ı şems’den evvel tesbîh ile murâd, Sabah namazı; gurûbdan evvel tesbîh ile murâd, İkindi namazı; anâe’l-leyl’de tesbîh ile murâd, Akşam ve Yatsı namazları; etrâf-ı nehâr’da tesbîh ile murâd Öğle namazıdır.

İşte bu Âyet-i Celîle’de dahî beş vakit namaz’a işâret vardır. Kur’ân-ı Azîmüş-şân’da ve Ehâdis-i Sahîha’da beş vakit namaz hakkında sarâhat olduğu gibi, Asr-ı Saâdet’ten bu zamana kadar beş vakit namazın farziyyetine İcmâ-i Ümmet ve ittifâk vardır. Hiçbir Müslümân, beş vakit namazın farziyyetini inkâr etmez ve edemez. Meğer ki münkir-i hakk ve hakîkat ola. (Meğer ki hakk ve hakîkatı inkâr etmiş olsun)

Mi’râc-ı Nebevî (S.A.V.)’de beş vakit namazın farziyyetinden itibâren Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri, âhir-i hayâtlarına (ömürlerinin sonlarına) kadar hiçbir vakit namazı terk etmedikleri gibi maraz-ı mevtlerinde (ölüm hastalıklarında) dahî Hz. Ebû Bekir (R.A.)’e emir buyurarak on yedi (17) vakit cemâatle Ashâb-ı Kirâm (R.A.)’e namaz kıldırmış ve bir def’asında pek hasta oldukları hâlde, koltuklarına Hz. Alî ve Abbâs (R.A.) girerek cemââti teşrîf etmişler, Ashâbı (R.A.)’e ve ümmetine namazın ehemmiyetini, devâm lüzûmunu ve şiddetli hastalık hâlinde bile hiçbir sûretle, aslâ terki câiz olmayacağını fiilen de ta’lîm ve irşâd buyurmuşlardır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 3, S. 53-55)

 

ALLÂH, BEŞ VAKİT NAMAZI, HAZARDA VE

SEFERDE ŞARTLARINA VE USÛLÜNE UYGUN OLARAK KILMAĞI EMRETMİŞTİR

 

Bu Âyet-i Celîle: “Artık namazı bitirince ayakta, otururken ve yanınız üzerine yatarken Allâh’ı anın. Huzûra kavuşunca da namazı dosdoğru kılın; çünkü namaz, mü’minler üzerine vakitli olarak farz olmuştur.” (Nisâ: 103) seferde ve müzâyaka (sıkıntı) hâlinde beş vakit namazı zâhiren (açıktan açığa) fiilen edâ etmekle berâber kalben de Mevlâ ile meşgûl olmak lâzım geldiğine delâlet ettiği (delîl olduğu) gibi hâl-i hazarda (bir yerde oturma hâlinde) ve sükûnet hâlinde de beş vakit namazın şartlarına ve erkânına (usûllerine, âdâbına) riâyet edilmesini âmirdir (emretmektedir).

Sûre-i Ankebût, Âyet: 45’te: “Habîbim! Kitâb’dan sana vahyolunan Âyetleri sen ümmetine tilâvetle (okuyarak) delâlet ettiği ahkâmı (işâret ettiği hükümleri) teblîğ et (duyur) ve namaz vaktinde edâ et. Zîrâ namaz, fenâ şeylerden münkerâttan (şeriatçe yapılması yasak edilmiş olan şeylerden) seni nehyeder (alıkor). Zâtına yemin ederim ki Allâh’ın zikri her şeyden büyüktür. Ve Allâh-ü Teâlâ, sizin cümle ef’âlinizi (fiillerinizi) bilir.” buyurulmuştur.

Bu Âyet-i Celîle’de tilâvetle (okumakla) emir, her ne kadar Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’e ise de ümmetine dahî emirdir.

Kur’ân-ı Kerîm, tekrâr tekrâr okundukça ferâh ve sürûr ve zevk-i rûhânî (rûhî bir zevk) hâsıl olur. Mahlûk insânların yazdıkları kitâblar ise bir veyâ birkaç def’a okunmakla istiğnâ’ (ihtiyâc duymamak, doygunluk) husûle gelir.

Şu hâlde namaza devâm eden kimseyi namaz, elbette ıslâh eder. Eğer bir kimse namaza devâm ettiği hâlde nefsini ıslâh etmemişse, o kimsenin kılmakta olduğu namaz, Allâh katında kabûle değer bulunmuyor demektir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 3, S. 84-87)

 

ÇOCUKLARA NAMAZ KILMAĞI NE ZAMAN ÖĞRETECEĞİZ VE ONLARA DÎNÎ TERBİYYEYİ

NE ZAMAN VE NASIL VERECEĞİZ?

 

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Gerek erkek ve gerek kız yedi yaşındaki çocuklarınıza namaz ile emrediniz. On yaşındakiler için de kılmazlarsa darb ediniz ve yataklarını ayırınız.”

On yaşındaki çocuklar namaz kılmazlarsa hafifçe el ile avuçtan ziyâde olmamak üzere darb edileceği kütüb-i fıkhıyyede (fıkıh kitâblarında) musarrahtır. İşte namazın derece-i ehemmiyyeti ve devâmı lüzûmu çocukluk çağında başlamaktadır. Bir müslümânın evlâdına çocukluk çağında namazını ve ferâiz-i dîniyyesini öğretmesi farzdır; aksi takdîrde ebeveyn mes’ûldür. Ve evlâdına dînî şefkatsizliğe binâen vicdânen de muazzebdir.

Hadîs-i Sahîh’te buyurulmuştur, ya’ni: “Her doğan çocuk muhakkak İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra anası ile babası onu yahûdî, nasrânî, mecûsî yaparlar.” Binâenaleyh evlâdın küçüklüğünde dînî terbiyesini ta’lîm ve ihmâl eden kimsenin evlâdı fenâ ahlâk ve bozuk i’tikâd ve ceryâna kapılmak tehlikesine ma’rûz kalacağı bedîhîdir (apaçıktır).

Allâh-ü Teâlâ, Sûre-i Tâhâ, Âyet: 132’de buyuruyor ki: “Habîbim, Ehl-i Beyti’ne namazla emir ve namaz üzerine sabret ve emr-i teblîğde meşgûliyyetten dolayı rızkın noksan olacağı hatıra gelmesin; çünkü biz senden rızık istemeyiz, onları biz merzûk kılarız. Ehl ü iyâlini âkıbet-i hâmideye teşvîk et; zîrâ âkıbet ehl-i takvâya mahsûstur.” Her kimin kalbinde Cenâb-ı Azze ve Celle korkusu vardır, onun âkıbeti hayırdır ve illâ… felâh. Sabırla murâd, namazı onlara teblîğ etmekten hâsıl olacak meşakkate sabırdır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 3, S. 55-56)

 

DOSDOĞRU VE USÛLÜNE UYGUN KILINAN NAMAZ, KILANINI MUTLAKA ISLÂH EDER

 

Namaz, mü’minleri fuhşiyyâttan, münkerâttan (edeb, terbiyye ve ahlâka aykırı olan işler ve Şerîat’ın yasakladığı her türlü şeylerden) nasıl nehyeder? (alıkoyar?) Fahr-i Râzî’nin beyânına nazaran “Huzûr-ı kalble Hakk Teâlâ Hazretleri’nin emrini yerine getirmek ve rızâsını tahsîl etmek için namaz kılan kimseye, hidâyet ve tevfik-i İlâhî (Allâh’ın yardımı) erişerek, nefis ve şeytân gibi iki düşmanın teşvîk ve tahrîkine kapılmayarak fenâ şeylerden masûn ve mahfûz kalır.”

Bir de namaz, mü’minin en güzel takvâ libâsı (elbisesi) olduğundan günde beş kere bu libâs ile tezeyyün eden (ziynetlenen, süslenen) bir kimse, necâset kabilinden (pislik türünden) olan fuhşiyyâtı kendine münâsib görmez. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın beytine (evine), mescide girip “Allâh!” derken dışarı çıkıp da “hay huy!” demenin kendine lâyık olmadığını tefekkür ve idrâk eder. Nitekim makbûl namaz kılmağa devâm eden kimselerin hâlleri salâha (iyileşmeğe) yüz tutacağı inkârı gayr-ı kabil (imkânsız) bir hakîkattir.

Ezcümle namaza devâm eden kimseyi sonunda kılmış olduğu namazı menhiyyâttan (İslâm’ın yasakladığı her türlü şeyden) men’ edeceğine dâir (S.A.V.) Efendimiz’den şu Hadîs-i Şerîf rivâyet edilmiştir: “Ensâr’dan bir delikanlı beş vakit namazı Resûlullâh (S.A.V.) ile berâber kıldığı hâlde menhiyyâta dahî musirr (ısrâr edici) olduğu haber verildiğinde Resûlullâh (S.A.V.): “Yakında onu namaz fuhşiyyâttan nehyeder.” buyurmuşlar ve çok geçmeksizin o delikanlı tâib ve müstağfir olmuştur (tevbe ve istiğfâr etmiştir). Şu hâlde namaza devâm eden kimseyi namaz elbette ıslâh eder. Eğer bir kimse, namaza devâm ettiği hâlde ıslâh-ı nefs (nefsini ıslâh) edememiş ise, o kimsenin kılmakta olduğu namaz, ındellâh (Allâh katında) şâyân-ı kabûl (kabûle değer) olamıyor demektir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 3, S. 86-87)

 

HAKÎKATİNE EREREK NAMAZ KILMAK…

 

Namazın hakîkatine vâkıf olmayan bazı riyâzât ehli (perhiz yaparak yaşayanlar), savmı (orucu), salâttan efdâl addederler. Savmdaki ekl ü şürbü (yemeği ve içmeği) terk etmekle samediyyet sıfatı mütahakkık (tahakkuk etti) zannederler.

Bu söz, namazın hakîkatından âgâh (bilgi sâhibi) olmadıklarındandır. Bu tâifeden (bu anlayıştan, grubdan) cemm-i gafîr (insân kalabalığı), kendi ıztırâblarının teskînini semâ’, nağme, vecd, tecâvüdden (kendinden geçmekten) taleb ederler ve kendi matlûblarını (isteklerini) nağme perdelerinde mutâlaa ederler.

Cenâb-ı Hakk, harâmda şifâ kılmamıştır.

Eğer kemâlât-ı salâtiyyenin (namazların güzelliklerinin) hakîkatından bir şemme (koku) onlara münkeşif olsaydı (görünseydi) hergiz (asla) semâ’ ve nağmeden dem urmazlardı. Ey birâder! Namaz ile nağme arasındaki fark ne kadar ise, onların her birinden neş’et eden (doğan) kemâlâtın (olgunlukların, güzelliklerin) meyânelerindeki (kıvamlarındaki) fark o kadardır.

Akıllıya bir işâret kâfidir.

Hazret-i Risâletpenâhî Sallallâhü Teâlâ Aleyhi ve Sellem Efendimiz namaz kılanlardan birini gördüler ki kavîm (namazda ayakta durmak, kıyâm) ve celsesinin (namazda kâide, iki düz üzeri oturmak) ahkâmını yerine getirmez. Buyurdular ki: “Eğer sen bu hâl üzere ölürsen, kıyâmet gününde sana ümmet-i Muhammed’den demezler.”

Mervîdir (rivâyet olunur) ki Zeyd İbn-i Vehb (R.A.), “Bir kimseyi namaz kılarken gördük sücûd ve rükûunu yerine getirmez.” Ol kimseyi çağırıp sordu ki:

“Ne vakitten beri bu vech üzere (bu şekilde) namaz kılarsın?” O kimse:

“Kırk senedir.” dedi. buyurdular ki:

“Kırk senedir ki salâtı (namazı) edâ etmedin (kılmadın). Eğer vefât edersen Muhammed Resûlullâh (S.A.V.)’in sünneti üzere ölmezsin.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe1, S. 98-99)

 

KULUN ALLÂH’A EN YAKIN OLDUĞU ÂN, SECDE ÂNIDIR

 

İblis de secdeden imtinâ ettiğinden merdûd ve mel’ûn olmuştur. Buna binâen fiilen amelimizi, secdeyi terk ile şeytâna değil; secdeye devâm ile meleklere benzememiz ve rızâ-yı Bârî’yi tahsîle gayretle ibâdete devâm etmekliğimiz lâzımdır.

Allâh-ü Teâlâ, Bakara, Âyet: 153’te “İsteînû bi’s-sabri ve’s-salât” emri Celîli ile “namaz ile istiâneyi” emir buyurmuştur. Sûre-i Hûd, Âyet: 114’te buyurulmuştur ki:

“Yâ Ekreme’r-Rusûl, gündüzün iki taraflarında sabah ve akşam namazlarını ve gecenin bazı sâatlerinde yatsı namazını edâ et. Zîrâ sevâblar, günâhları giderir. Şu beyân olunan istikâmet ve ikâme-i salât, nasîhat kabûl edenlere iyi bir nasîhattir.”

Bu Âyet-i Celîle’nin zâhir sarahatine nazaran her ne kadar üç vakit gibi görülmüş ise de ulemâ-yı kirâm, bu Âyet-i Celîle ile beş vakit namazın vücûbuna istidlâl etmişlerdir. Ya’ni “tarafi’n nehâri”de gündüzün iki tarafı, öğle ve ikindi’dir ve “zülfen” lâfzı da cemî’ olup ekall-i cem’ de üçtür. “ve zülfen mine’l-leyli” demek, gecenin gündüze yakın olan üç sâati de Sabah, Akşam, Yatsı vakti olup evvelki iki vakitle “tarafi’n-nehâri” ile tamam beş vakit namazı edâ emri mutazammımdır. Binâenaleyh, bu Âyet-i Celîle de beş vakit namazın vücûbuna delâlet eder. Namazın beş vakit olduğunu inkâr eden kâfir olur.

Asr-ı Saâdet’ten beri Ashâb-ı Kirâm (R.A.) ve Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiîn ve Eimme-i Müctehidîn, Muhakkıkîn Hazerâtı ve bi’l-cümle Mü’minîn-i Muvahhidîn tevâtüren ve ittifâken beş vakit namazı edâ sûretiyle bu âna kadar devâm edegelmişlerdir. Ve ilâyevmi’l-kıyâme de böylece devâm edecektir.

Âyet-i Celîle’deki “İnnel hasenâti yüzhibne’s-seyyiâti” buyurulmuştur ki “hukûk-ı ibâddan (kul hakklarından) gayri bütün günâhlara namazın keffâret olmasına” delâlet eder.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 3, S. 58-60)

 

 

 

 

NAMAZDA HUŞÛ, NAMAZIN KABÛLÜNÜN VE FELÂHA DÂHİL OLMANIN ŞARTIDIR

 

“Namazlarında huşû’ üzere olan mü’minler farz ü felâha dâhil olmuşlardır.” (Mü’minûn Süresi, Âyet: 1-2) Bu âyet-i celîleler’de “felâha dâhil olmak” şart olarak huşû’a ta’lîk olunmuştur. Binâenaleyh fevz ü felâha nâil olmak isteyen mü’minlerin de namazda huşû’a ihtimâm etmeleri lâzımdır. Bu Âyet-i Celîle nâzil olmazdan evvel bazı Ashâb-ı Resûlullâh (S.A.V.), namazda etrâflarına bakarlar imiş. Bu Âyet-i Celîle nâzil olunca Ashâb-ı Kirâm (R.A.), gözlerini secde mahallinden ayırmadıklarını Ebû Hüreyre (R.A.) rivâyet etmiştir.

Medârik, Hâzîn tefsîrinde huşû’: “Namazda cemî’ mâsivâyı terk ile kalbini ve himmetini cem’ etmek ve gözlerini secde mahallinden ayırmamak, sağına ve soluna iltifât etmemek ve elleriyle bir mahallini kaşıyıp oynamamaktan ibârettir.” diye tefsîr edilmiştir.

Hatta Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, namazda sakalını oynatan bir kimseyi gördüğünde: “Eğer şu adamın kalbinde huşû’ olsaydı, sâir azâsında da huşû’ olurdu.” buyurdukları rivâyet edilmiştir.

Nisâbûrî’de beyân olunduğu vechile huşû’ : “Namazın kabûlünün şartıdır. Sevâbın şartıdır. Ama borcundan kurtulmasının şartı değildir. Ya’ni huşû’ olmadığı hâlde namazın diğer rükn ü şartlarına riâyetle namaz edâ eden kimsenin üzerinden namaz borcu sâkıt olur, fakat huşû’ ile edâ olunmadığı için Cenâb-ı Hakk’ın dergâh-ı izzetinde şâyân-ı kabûl olmaz, mükâfata müstehakk olamaz ve rızâsına nâil olamaz.” Nitekim Hadîs-i Şerîf’te: “Namazında huşû’ ve huzûru olmayan kimsenin namazı, şâyân-ı kabûl bir namaz değildir.” buyurulmuştur.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 3, S. 65-66)

 

NAMAZDA TEKBÎR’İN SÜBHÂNEKE’NİN,

İSTİÂZE’NİN VE BESMELENİN, MA’NALARINDAN GÂFİL OLMAMAK

 

Kul, tekbîr almak için ellerini kulaklarına götürdüğünde, Allâh’tan gayri her şeye ibâdet etmekten berî olduğuna, sâdece Allâh’a ibâdet edeceğine niyyetlenir. Bundan sonra “Sübhânsın Allâhım, hamd sana mahsûstur.” duâsını okur.

“Sübhâneke Allâhümme.” demeğin ma’nâsı şudur: Allâh, her türlü yakışıksız fiilden ve noksanlıktan münezzehtir.” Ve bundan sonra: “Hamd sana mahsûstur: Ve bi hamdike” denir ki ma’nâsı şudur: Her çeşit övgü sana mahsûstur “İsmin mübârek oldu: Ve tebârekesmüke” demenin de ma’nâsı şudur: Bereket senin ismindedir, ismin neyin üzerine anılsa, oraya bereket gelir. “Ve Teâlâ ceddüke” demenin ma’nâsı da şudur: Kadrin yücedir, azametin üstündür.

“Velâilâhe gayrüke: Senden başka ilâh yoktur.” demek ise şu ma’nâya gelir: Senden başka yaratıcı yoktur. Senden başka rızık veren olmaz. Senden başka ibâdet edilecek yoktur.

Bundan sonra “İstiâze” yapılır: “Racim şeytândan Allâh’a sığınırım.” denilir ki ma’nâsı şudur: Beni kovulmuş (çok hîleci) şeytanın, fitneye düşürmesine mâni’ olman için sana sığınmak istiyorum.

“Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla” Besmele’nin daha açık ma’nası ise şudur: Allâh’ın adıyla. O’ndan evvel bir şey yok. O’ndan başka bir şey yok. Ebedî ve Ezelî olan O’dur. Bütün mahlûkâtına rızık ihsân eden O’dur. O Rahmân’dır. O, Rahîm’dir ki mü’min kullarına, sâdece onlara merhametlidir ki kıyâmet günü mü’min kullarını esirgeyip bağışlayacaktır.

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 323-324)

 

FÂTİHÂ’NIN, RÜKÛ’, SECDE VE NAMAZ’IN

KIYMETİNİ BİLMEK VE BUNLARIN TEFEKKÜRÜ

 

Sübhâneke ve Besmele’den sonra okunan Fâtiha-i Şerîf’in ma’nâsı özetle şöyledir: Allâh’a hamdolsun ki beni gazâba uğramışlardan kılmadı ki bunlar yahûdîlerdir. Beni dalâlette kalanlardan eylemedi ki bunlar da hristiyânlardır. Beni peygamberlerin yolu olan “Sırât-ı Müstakîm”e iletti.

Rükû’a vardığında da Rabbin’e şöyle dediğini tefekkür eyle: “Yâ Rabb! Ben huzûrunda eğildim. Bu âsî nefsimle sana geldim. Nefsim, senin azametin önünde boynunu eğdi. Ümîd edilir ki beni afvedersin, bana merhamet edersin.” Bu ma’nâyı düşünerek, üç kerre, şöyle demelisin: “Sübhâne Rabbiye’l-azîm!”

Bunun ma’nâsı şudur: “Azîm Rabbe, Kerîm Mevlâ’ya halîmi arz ediyorum.” Bundan sonra başını rükû’dan kaldırır şöyle dersin: “Semîallâhü limen hamideh!” ya’ni “Allâh, hamdedeni işitir.” Bunun daha açık ma’nâsı şudur: “Allâh, tevhîdini yapıp itâat edeni bağışlar.”

Bundan sonra secde’ye gitmeden önce “Rabbenâ veleke’l-hamd!” yâni “Rabbimiz, bu ibâdeti yapmağa muvaffak eyledin, sana hamdolsun!” demektir.

Bundan sonra secde edersin. Secde’nin ma’nâsı, engin bir tevâzu’ ve teslîm-i hâl diliyle: “-Yâ Rabbi, yüzümü sûretlerin en güzel şekliyle yarattın. Yüzümde göz, kulak, dil yarattın ki bunlar benim en sevimli ve en fâideli uzuvlarımdır. Bunlarla sana geldim ve senin azametin önünde bunları yere seriyorum. Ümîd ediyorum ki bu vesîleyle bana merhamet edersin.” ve hemen şu tesbîhi, üç kerre okursun: “Sübhâne Rabbiye’l a’lâ!” ya’ni “Sübhân Rabbim a’lâ’dır. Rabbim öyle yücedir ki O’nun üstünde aslâ bir şey yoktur.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 325-326)

 

BÜTÜN İKRÂM-I İLÂHÎLER NAMAZ’DADIR VE TAHİYYÂT

 

Saîd (R.A.), Katâde (R.A.)’den şöyle rivâyet etti: “Danyal (A.S.), Muhammed (S.A.V.) ümmetinin vasfını okudu ve şöyle dedi: Onlar öyle namaz kılarlar ki Nûh (A.S.)’ın kavmi, o namazı kılsalardı tufânda boğulmazlardı. Eğer Ad kavmi, o namazı kılsalardı, onlara öldürücü kasırga gelmezdi. Semûd kavmi, o namazı kılsalardı, onları sayha tutmazdı. Daha sonra Katâde (R.A.) şöyle rivâyet etti. “Namaza dikkat ediniz, o mü’minler için güzel bir ahlâk yoludur.”

Hasanü’l-Basrî (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.)’den şu Hadîs-i Şerîf’i rivâyet etti: “Namaz kılana şu ikrâm vardır: 1) Semâdan üzerine rahmet yağar, 2) Ayakucundan semâya kadar onu melekler sarar, 3) Bir melek devamlı olarak der ki: Eğer namaz kılan kimse, münâcaat ettiğini yakînen bilse namazdan ayrılmaz.”

Bütün bu ikrâmlar, namaz kılan içindir. Bu yüzden kişi, namazların kıymetini bilmeli, namaz kılmağa kendisini muvaffak ettiğin için Allâh’a hamdetmelidir.

“Ettahiyyâtü lillâhi ve’s-salevâtü ve’t-tayyibâtü esselâmü aleyke eyyühe’n-Nebiyyü ve rahmetullâhi ve berâketüh esselâmü aleynâ ve a’lâ ibâdillâhi’s-sâlihîn. Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne muhammeden abdühü ve Resûlüh.”

Bu ma’nâda Hasanü’l-Basrî (R.A.) şöyle rivâyet etti: “Câhiliyyet devrinde bir takım putlar vardı. Müşrikler o putlara şöyle derlerdi. Sana bâkî hayat. Buna mukâbil Allâh, namaz ehline, Allâh’a tahiyyât emrini verdi.” Buna göre “Ettehiyyatü lillâhi” bedenle, lisânla ve mal ile olan bütün ibâdetler, sırf Allâh’a mahsûstur.” demektir.  (Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 325-326)

 

NAMAZDA TAHİYYÂT’IN VE SELÂM’IN MA’NÂSI VE TEFEKKÜRÜ

 

Tahiyyât’ı şu ma’nâları düşünerek okumalıdır:

“Vessalâvatü”: Beş vakit namaz da Allâh’adır. Ondan başkasına namaz kılınmaz.

“Vettayyibâtü”: Allâh’tan başka ilâh yoktur. Vahdaniyyet sâdece O’na mahsûstur.

“Esselâmü aleyke eyyühe’n-Nebiyyü”: Yâ Nebiyyallâh, sana selâm olsun. Sen Rabbînin risâletini teblîğ ettin, ümmetine nasihât ettin.

“Verahmetullâhi ve berekâtühü”: Allâh’ın rızâsı da, bereketi de sana ve Ehl-i Beyti’ne olsun.

“Esselâmü aleynâ ve a’lâ ibâdillâhissâlihîn”: Allâh’ın selâmı bize ve Allâh’ın sâlih kullarına ya’ni Allâh’ın rahmeti bize, geçmiş bütün peygamberlere (A.S.) sıddîklara ve kıyâmete kadar onların yolundan gidenlerin üzerine olsun.

“Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlühü”: Yerde ve gökte Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir İlâh yoktur. Yine şehâdet ederim ki Muhammed (S.A.V.), Allâh’ın kulu ve Resûlüdür. O, Peygamberlerin sonuncusudur. O Allâh’ın pâk Peygamberi’dir ve bütün mahlûkâtın en hayırlısı da O’dur.

Bundan sonra Allâhümme Salli, Allâhümme Barik, Rabbenâ Atînâ, Rabbenağfirli okunur. Ya’ni kendine, bütün mü’minlere, dünya ve âhirette hayırlar ihsân edilmesi için duâ edilir. Sonra önce sağ omuza, sonra sol omuza baş çevrilerek, selâm verilir:

Ma’nâsı: “Sizler îmânlı kardeşlerimsiniz. Mescidden çıktığım zaman kötülük ve düşmanlığımdan emîn olunuz.” demektir.

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn S. 325-326)

 

CEMÂATLE NAMAZ KILMAĞIN FAZÎLETLERİ

 

Ebû Hüreyre (R.A.)’den rivâyetle Nebî (S.A.V.) buyurdular ki: “İnsanın cemâatle namazı, evinde ve pazarda yalnızca kıldığı namazdan yirmi beş (25) derece ziyâde olur; çünkü sizlerden biri abdeste niyyet edip abdestini tamam aldığı ve namazdan başka bir maksadı olmaksızın mescide gittiği zaman tâ mescide girinceye kadar hiçbir adım atmaz ki Allâh-ü Teâlâ, o adımından dolayı, onu bir derece daha yükseltmesin ve bir günâhını eksiltmesin. Mescide girince de orada kaldıkça hep namazda imiş gibi sevâba nâil olur ve namaz kıldığı yerden ayrılmadığı ve kendisinden de ezâ sâdır olmadığı veyâ hades vâki’ olmadığı müddetçe yanındaki melekler: “İlâhî, buna mağfiret et! Buna rahmetini ihsân eyle!” diye o kimseye duâ ve istiğfâr ederler.”

“Bir imâm iki kişinin namazı indellâh, art arda olan dört kimsenin namazından; biri imâm olan dört kişinin namazı, sekiz kişinin namazından; bir imâm olan sekiz kişinin namazı, yüz kişinin namazından efdâl.” olduğu Buhâri Şerhi’nde zikredilmiştir. İbn-i Ebî Şeybe (R.H.)’ın Musannef’inde sened-i sahîh ile İbn-i Abbâs (R.A.)’dan mervî bir Hadîs-i Şerîf’te de: “Cemâatle kılınan namazın, münferiden (tek başına) kılınan namazdan 25 derece efdal olduğu cemaat ziyâde ise mesciddekilerin adedince fazîlete nâil olacakları” zikredilmiştir.

“Mescidde on bin (10.000) kişi varsa böyle mi?” diye sorana İbn-i Abbâs (R.A.) Hazretleri: “Evet!” cevâbını vermiştir.

“Bir kimse, yatsı namazını cemâatle kılsa, o gecenin nısfını (yarısını) ibâdetle geçirmiş; kezâ sabah namazını cemâatle kılarsa geceyi kâmilen (tâmamen) namaz ile ihyâ etmiş gibi olur.” (Câmiü’s-Sagîr)

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’in hastalıklarında Ebû Bekir Sıddîk (R.A.) namaz kıldırdı. Resûlullâh (S.A.V.), Hz. Âişe (R.A.) Vâlidemiz’in odasının kapı perdesini açtılar ve çıkıp Ashâbı (R.A.)’ya baktılar. Onların namazda saff bağlayarak durduklarını gördüler, çok sevindiler ve sesleri duyulucak derecede güldüler.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 3, S. 106-108)

 

BEŞ VAKİT NAMAZI MUTLAKA CEMÂATLE

KILMAĞA GAYRET ETMEK

 

Hasanü’l-Basrî (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti: “Kul, kıyâmet günü önce namazdan hesâba çekilir. Onu tam yapmışsa, diğer hesâb kendisine kolay olur. Eğer namazdan bir eksiği varsa Allâh-ü Teâlâ şöyle buyurur: “-Kulumun nâfile ibadeti var mı? Farzı onunla tamamlayın.” Eğer tamamlanırsa kalan ameller, buna göre hesâb edilir.”

Şöyle rivâyet edildi. “Bir kimse, beş vakit namazını cemâatle kılarsa Allâh, ona beş güzel hâl nasîb eder: 1) Geçim sıkıntısını ondan alır, 2) Kabir azâbını ondan kaldırır, 3) Amel defterini sağından verir, 4) Sırâttan yıldırım hızıyla geçer, 5) Cennete hesâbsız girer.”

“Cemâatle namaz kılmağa karşı tembel davrananı ise Allâh-ü Teâlâ, on iki (12) şeyle cezâlandırır: Onların üçü dünyâda, üçü ölürken, üçü kabirde, üçü de kıyâmet günündedir.

Dünyadakiler (üç şey) şunlardır: 1) Kazancının, ve rızkının bereketi kalkar, 2) Diğer amelleri de makbûl olmaz,       3) Yüzünden iyilik nişânı kalkar, insanların kalbine onun için düşmanlık konur. Ölüm anındakiler (üç şey) şunlardır:       1) Rûhu aç olarak alınır, 2) Rûhu susuz olarak alınır, 3) Can vermesi çok zor olur. Kabirdekiler (üç şey) şunlardır:          1) Münker ve Nekîr’in sertliğine uğrar, 2) Kabri karanlık olur, 3) Kabri onu sıkar. Kıyâmet günündekiler de (üç şey) şunlardır: 1) Hesâbı şiddetli olur, 2) Rabbi ona gazablı durur,     3) Allâh, ona cehennem azâbı çektirir.”

Adamın biri, İbn-i Abbâs (R.A.)’ya geldi, şöyle dedi:

“-Yâ İbn-i Abbâs (R.A.), şu adam hakkında ne dersin? Gece namazına kalkar, gündüz oruç tutar.” Ancak Cum’a namazına gitmez. Namazını da cemâatle kılmaz. Bu hâli ile ölse ecri nerededir?” Şu cevâbı verdi: “-Cehennem’e gider.” Bir ay boyunca aynı şeyi sordu, hep aynı cevâbı aldı.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 316-317)

 

ÎMÂNLI GÖÇMEK VE SAPIKLIĞA DÜŞMEMEK İÇİN NAMAZI CEMÂATLE KILMALIDIR

 

Abdullâh İbn-i Mes’ûd (R.A.) şöyle der: “Bir kimse, yarın Allâh’a Müslüman olarak kavuşmak isterse, beş vakit namaza devâm etsin. Onlara da’vet edildiği zaman, hemen câmide, cemâate gitsin. Çünkü Allâh-ü Teâlâ, Peygamberimiz (S.A.V.)’e kurtuluşa giden yolları gösterdi. Bu namazlar ise hidâyet yollarındandır. Ömrüme yemin ederek söylüyorum: Şu aykırı davranışta olanlar gibi, namazınızı evinizde kılsanız Peygamberimiz (S.A.V.)’in sünnetini terk etmiş olursunuz. Peygamberimiz (S.A.V.)’in sünnetini terk edince de sapıklığa düşersiniz. Biz öyle bir zamanda geldik ki bu beş vakit namazı cemâatle kılmaktan ancak nifâkı belli kişiler geri kalırlar.

Biz öyle kimseleri de gördük ki birinci saffı birbirlerine hediyye ederlerdi. Kim olursa olsun abdestini tâm olarak alır ve mescidlerden birine gitmek niyyetiyle yola çıkarsa, gidip orada namazını kılarsa, bu niyyetle yolda giderken Allâh-ü Teâlâ, her adımda onun için bir iyilik yazar, onun derecesini bir derece yükseltir, bir hatâsınıda siler. Bu yüzden biz, adımlarımızı küçültür ve birbirine yaklaştırırız; tâ ki adımlarımızın sayısı daha çok olsun. İnsanın cemâatle kıldığı bir namaz ile tek başına kıldığı namaz arasında yirmi yedi derece fark vardır.”

Ebû Hüreyre (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti: “Münâfıklara en zor gelen namaz, yatsı namazı ile sabah namazı(nı cemaatle kılmak)dır. Eğer onda ne gibi bir sevâb olduğunu bilseler, o namaza sürünür durumda olsalar dahî yine (cemâate) gelirlerdi.”

Büreyde Eslemî (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti: “Gece karanlığında, mescidlere gidenleri,kıyâmet günü için tam nûrla müjdele.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 311-313)

 

SELEF-İ SÂLİHÎN (R.A.) HAZERÂTI NAMAZI NASIL KILARLARDI?

 

İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (R.A.), her gece üç yüz (300) rek’at namaz kılardı. Bir gün yoldan geçerken bir kadın: “Bu kişi, her gece beş yüz (500) rek’at namaz kılıyor.” dedi. Ebû Hanîfe (R.A.) de kadın yalan söylemiş olmasın diye her gece beş yüz (500) rek’at namaz kılmağa başladı. Bir zaman sonra yine yoldan giderken bir çocuk, İmâm-ı A’zam (R.A.)’a: “Bu kişi, her gece bin (1000) rek’at namaz kılıyor.” dedi. İmâm-ı A’zam (R.A.) de her gece bin (1000) rek’at namaz kılmağa başladı. Bir talebesi de İmâm-ı A’zam (R.A.)’e: “Halk, senin için geceleri uyumaz derler.” dedi. Hâlbuki Ebû Hanife (R.A.), gecenin yarısını ibâdetle geçirir imiş. Bunun üzerine geceleri uyumadı. Ondan sonra otuz sene (30) ve bir rivâyette de kırk (40) sene yatsı abdestiyle sabah namazını kılardı. İki dizi de namaz kıla kıla deve dizine dönmüş, nasır bağlamıştı.

Cüneyd-i Bağdâdî (K.S.) da, dayısı ve üstâdı Sırr-i Sakatî (K.S.)’ını terbiyesinde küçüklükten beri büyüdüğü, zâhirî ilimleri de küçüklükten beri tahsîl ettiği ve namazını da küçüklükten beri terk etmemiş olduğu hâlde bâtınî huzûra muvaffak olup da kalbi uyanınca evvelki kıldığı namazları noksan sayarak otuz (30) senelik namazını kazâ’ ettiği söylenmiştir. Ve hattâ eğer namaz içinde gönlüne dünyâ endişesi gelirse o namazını kazâ’ eder, âhiret ve cennet hâtırına gelirse Hakk’ın huzûrundan i’râz ettiğini (yüz çevirdiğini) sayarak sehv secdesi eylermiş.

Cüneyd-i Bağdâdî (K.S.), kırk yıl, yatsı abdestiyle sabah namazını kıldı, Namazda gece o kadar ayakta durur idi ki ayakları şişerdi.

Abdülkadir-i Geylânî (K.S.), kırk yıl, yatsı abdestiyle sabah namazını kıldı. Toprağa secde edip ağladığından gözyaşları toprağı çamur eder, çamur yüzüne sıvaşırdı.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 3, S. 93-95)

 

MESCİD-İ HARÂM VE MESCİD-İ NEBEVÎ (S.A.V.)’DE KILINAN NAMAZLARIN FAZÎLETLERİ

 

Ahmed İbn-i Hanbel (R.A) ve İbn-i Mâce (R.H.)’ın “Sahîh isnâd”la rivâyetlerine göre Câbir (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.)’in şöyle buyurduklarını rivâyet etmiştir: “Benim mescidim’de kılınan bir namaz, Mescid-i Harâm hâriç, diğer mescidlerde kılınan bin namazdan daha fazîletlidir ve Mescid-i Harâm’da kılınan bir namaz, diğer mescidlerde kılınan yüz bin namazdan daha fazîletlidir.

Buhâri, Müslim, Tirmizî, Nesaî ve İbn-i Mâce (R.H.)’ın rivâyetlerine göre, Ebû Hüreyre (R.A.) Resûlullâh (S.A.V.)’in: “Benim şu mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Harâm hâriç, diğer mescidlerde kılınan bin namazdan daha hayırlıdır.” diye buyurduklarını rivâyet etmiştir.

Bezzâr (R.H.), Âişe Sıddîka (R.A.) Vâlidemiz’den Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etmiştir: “Ben, Peygamberlerin mührüyüm (sonuncusuyum). Benim mescidim de, Peygamberlerin mescidlerinin mührüdür, ziyâret edilmeğe mescidlerin en lâyıkıdır. Sevâb niyetiyle sefere Mescid-i Harâm ile Benim mescidim’e çıkılabilir. Mescidim’de kılınan bir namaz, Mescid-i Harâm hâriç, diğer mescidlerde kılınan bin namazdan daha fazîletlidir.” Ahmed İbn-i Hanbel (R.A.), Tirmizî ve Taberânî, Nebî (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etmişlerdir: “Benim mescidim’de aralıksız kırk vakit namaz kılan kimse için cehennemden kurtuluş berâtı yazılır ve nifâktan kurtulmuş olur.”

(İmâm Hâfız El-Münzirî (R.H.), Et-Terğîb ve’t-Terhîb Tercümesi C.3, S. 51-55)

 

TEHECCÜD NAMAZI

 

Sûre-i Müzzemmil evvelinde (2’nci Âyet’te) “Kumi’l-leyle illâ kalîlâ” Âyet-i Celîlesi ile İslâm’ın başlangıcında gece namazı yani gecenin üçte ikisinde uyanık bulunmak ve teheccüd namazı kılmak, vâcîb olmuştu.

Sonra gecenin yarısı veyâhûd yarısından ziyâde veyâ noksan olmak arasında muhayyer kılınarak evvelki Âyet’in hükmü neshedilmiştir.

Şu Âyet-i Celîle’de (Müzzemmil Sûresi, Âyet 20): “Yâ Ekreme’r-Rüsûl! Muhakkak senin Rabbin bilir ki sen gecenin üçte ikisinden az bir zamanda ve yarısında ve üçte birinde teheccüd için kalkarsın ve seninle berâber Ashâbı’ndan bir cemâat de kalkar Rabbin Teâlâ bunların hepsini bilir, ilminden hiçbir şey gâib olmaz ve Allâh-ü Teâlâ, gece ve gündüzün mikdârlarını takdîr eder.”

Bu Âyet-i Celîle’de “Teheccüd kılan âbidleri ibâdete terğîb (rağbet ettirmek) ve âsîleri de tehdîd vardır.” buyurulmuştur.

Evvelce Ashâb-ı Kirâm (R.A.) Hazerâtı, gecenin üçte ikisini uyanık olarak kıyâm ve teheccüd namazıyla ibâdete devâmları sebebiyle bazılarının ayakları da şişerek meşakkât ve müşkilât olduğundan Allâh’ın lütfu olarak 2’nci Âyet’le gecenin yarısında veyâhûd zîyâde veyâ noksan olmak arasında muhayyer kılınarak yükleri hafifletilmiştir.

Beş vakit namaz, farz olarak emrolunmakla, gece teheccüd kılmanın farziyyeti nesholunmuştur. (hükümsüz hâle getirilmiştir)

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 3, S. 95-97)

 

MESCİD-İ HARÂM, MESCİD-İ NEBEVÎ (S.A.V.), MESCİD-İ AKSÂ VE MESCİD-İ KUBÂ’DA NAMAZ KILMANIN FAZÎLETLERİ

 

Taberânî (R.H.), Kebîr’inde Ebû’d-Derdâ (R.A.)’den Resûlullâh (S.A.V.)’ın şöyle buyurduklarını rivâyet etmiştir: “Mescid-i Harâm’da kılınan namaz, yüz bin namaza denktir. Benim mescidim’de kılınan namaz, bin namaza denktir. Beyt-i Makdis’de kılınan namaz ise, beş yüz namaza denktir.”

Bezzâr (R.H.) ve İbn-i Huzeyme (R.H.) da Sahîh’inde şöyle rivâyet ettiler: “Mescid-i Harâm’da kılınan bir namaz, diğer mescidlerde kılınan yüz bin namazdan daha fazîletlidir. Mescid-i Nebevî (S.A.V.)’da kılınan bir namaz, diğer mescidlerde kılınan bin namazdan daha fazîletlidir ve Beyt-i Makdis’de kılınan, beş yüz namaza denktir.”

Taberânî (R.H.), Kebîr’inde, Bilâl bin Hâris (R.A.)’den Resûlullâh (S.A.V.)’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti: “Medîne’de bir Ramazân (tutulan oruç), diğer şehirlerde tutulan bin Ramazân’dan daha hayırlıdır ve Medîne’de kılınan bir cum’a, diğer şehirlerdeki bin cum’adan daha hayırlıdır.”

Tirmizî, Beyhakî ve İbn-i Mâce (R.H.)’ın rivâyetlerine göre Useyd bin Zuheyrü’l-Ensârî (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.)’in: “Kubâ Mescidi’nde kılınan bir namaz, bir umre gibidir.” buyurduklarını rivâyet etti.

Taberânî (R.H.), Kebîr’inde Sehl bin Huneyf (R.A.)’den Resûlullâh (S.A.V.)’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti: “Kim âdâbına uygun olarak güzelce bir abdest alır, sonra Kubâ Mescidi’ne girerek orada dört rek’at namaz kılarsa bu, bir köle âzâd etmeğe denk olur.”

Buhârî ve Nesâî (R.H.)’ın bir rivâyeti şöyledir: “Resûlullâh (S.A.V.), binekli veyâ yaya olarak her cumartesi Kubâ’ya gelirdi.

(İmâm Hâfız El-Münzirî (R.H.), Et-Tergîb ve’t-Terhîb Tercümesi C. 3, S. 56-62)

 

SULTÂNÜ’L-ENBİYÂ (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN TEHECCÜD NAMAZLARI

 

Sultânü’l-Enbiyâ (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri, geceleri kıyâm ve teheccüde uzun müddet devâm etmelerinden dolayı mübârek ayakları şişerdi. Hakkında bu Âyet-i Celîle’nin nâzil olduğu rivâyet edilmiştir:

“Habîbim, Biz Kur’ân’ı senin meşakkat çekmen için inzâl etmedik. Ancak Allâh’tan korkan kimse için mev’ize (öğüt) olarak inzâl eyledik.” (Tâhâ, Âyet: 2-3)

Hadîs-i Şerîfler’de ve tefsîrlerde beyân olunduğu vechile Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in teheccüd namazında sâatlerce ayakta durmalarıyla mübârek ayaklarına ağrı ârız olup (gelip) mübârek ayakları şişmeğe başladığından Cibril Emîn (A.S.): “Yâ Resûlallâh, nefsine meşakkat verme, hakkını ver, zîrâ nefsin sende bir hakkı vardır.” demeleri üzerine bu Âyet-i Celîle’nin nâzil olduğu rivâyet olunmuştur.

O ki (S.A.V.) Efendimiz, böylece geceleri namazda kıyâm ile secde ile geçirirlerse,bizlerin de nasıl namaz, niyâz, kıyâm-i leyl (geceleri namaz kılmak, gece namazı) secde, evrâd ve ezkâr ile ibâdat (ibâdetler) ve tâata devâm etmekliğimiz lâzım olduğunu nazâr-ı insâfla (insâflı bakışla, düşünüşle) teemmül edelim… (iyice, etrâflıca düşünelim.)

Sûre-i Secde, Âyet: 16’da: “Kâmil mü’minlerin yanları, yataklarından uzak olur. Cenâb-ı Allâh’ın azâbından korkularına ve rahmet-i ilâhiyye’yi ümid ettiklerine binâen Rabbleri’ne tazarrû’ ve niyâz ederler ve onlar, bizim verdiğimiz rızıklardan muhtâc olanlara infâk ederler.” buyurulmaktadır.

Hâzîn ve Beyzâvî’nin beyânları vechile, Bu Âyet (Secde: 16)’tan maksad, gece kılınan namaz ve teheccüd namazıdır. Beş vakit farz namazlardan sonra efdâl namaz, teheccüd namazıdır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.) Musâhabe 3, S. 102-104)

 

TEHECCÜD NAMAZI

 

Rivâyet edildiğine göre Nebi (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Cennette öyle odalar vardır ki içi dışından, dışı içinden görülür. Allâh Teâlâ onları, sözü yumuşak söyleyenlere, yemek yediren, oruca devam eden, insanlar uykuda iken gece namaz kılanlara hazırlamışdır.” buyurmuşlardır.

Yine bir hadîste Peygamberimiz (S.A.V.):

“Kim gece namazı kılar da güzelce kılarsa, yani namazında kalbini dosdoğru tutar ve huşûyu muhâfaza ederse, noksanlıklardan sakınırsa Allâh ona dokuz ikrâmda bulunur. Bunların beşi dünyada, dördü âhiretdedir.

Dünyadaki beş ikrâmı:

1- Onu dünyada afetlerden muhâfaza eder.

2- Namazın eserini yüzünde izhâr eder.

3- Onu salih kullarına ve bütün insanlara sevdirir.

4- Lisânında hikmeti câri kılar.

5- Dînde ince anlayışla nasîblendirir.

Ahiretdeki dört ikramı:

1- Kıyâmet Günü’nde kabrinden yüzünü ak olarak kaldırarak haşreder.

2- Hesâbını kolaylaştırır.

3- Kitâbını sağ tarafından verir.

4- Sırât’dan berk-i hatif (şimşek) gibi geçer.”

  • ••

Lokman (A.S.) oğluna nasihât eder ve der ki:

“Oğulcuğum! Horoz, seherde sen uyurken öterek, senden daha uyanık olmasın, dikkat et!”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.) Musâhabe C.3)

 

İSTİHÂRE NAMAZI

 

Şöyle ki: Hakkında bir şeyin hayırlı olup olmadığına dâir ma’nevi bir işârete nâil olmak isteyen kimse yatacağı zaman iki rek’at namaz kılar, ilk rek’atinde Kâfirûn Sûresi’ni, ikinci rek’atında da İhlâs Sûresi’ni okur, nihâyetinde de istihâre duâsını okur, sonra da abdestli olarak kıbleye yönelerek yatar, rüyâda beyaz veyâ yeşil görülmesi, hayra; siyah veyâ kırmızı görülmesi de şerre delâlet eder. Bu veçhile istihâre namazının yedi gece yapılması ve kalbe ilk lâhik olana bakılması da bir Hadîs-i Şerîf ile beyân buyurulmuştur.

 

İSTİHÂRE DUÂSI

 

“Allâhümme! innî estehîruke bi ilmike ve es’takdirüke bikudretike ve es’elüke min fazlıkel’azîm, fe inneke takdirü ve lâ akdirü ve ta’lemü ve lâ a’lem ve ente allâmül’güyûb, Allâhümme, in künte ta’lemü enne hâzel emre hayrün lî fî dînî, meâşî ve âkibeti emrî ve â’cili emrî ve âcilihi fakdürhü lî ve yessir hulî sümme bârik fihi lî. Veinkünte ta’lemü enne hâzel’emre şerrün lî fî dînî ve meâşî ve âkıbeti emrî ve a’cili emrî ve âcilhi fâsrüfhü annî vasrifni anhü fakdür liyelhayre haysü kâne sümme ardinî bihi.

 

GÜZEL KOKULU YAĞ SÜRÜNMEK

 

Güzel kokulu yağ sürünmek, sünnettir ki bunda sünnet olan, bir gün sürünmek, bir gün sürünmemektir. Ebû Hüreyre (R.A.) rivâyet etti ki:

“Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, erkeğe dâimâ süslenmeği yasakladı; ancak ara sıra süslenmeği yasaklamadı.” demiştir. Güzel kokulu yağda, menekşe çiçeği yağını diğerlerine tercîhte fazilet vardır. Zîrâ Ebû Hüreyre (R.A.) rivâyet ettiği bir Hadîs-i Şerîf’te: “Menekşe çiçeği yağının diğer yağlar üzerine üstünlüğü, benim diğer insanlar üzerine üstünlüğüm gibidir.” buyurulmuştur.

(Hz. Gavs-ı A’zam Seyyid Abdülkadir Geylânî (K.S.A.),

Günyetü’t-Tâlibîn, S. 24-27)

 

 

 

SÜNNET NAMAZLARI VE FAZÎLETLERİ (1)

 

Peygamberimiz (S.A.V.)’in farz ve vâcibden başka kıldıkları namazlara, sünnet (nâfile) namazları denilir. Bunlardan sürekli olarak kıldıkları nâfile (sünnet) namazlarına, sünnet-i müekkede, yani te’kîdli sünnet; bazen terk etikleri sünnet namazlarına da, sünnet-i gayr-i müekkede, yani te’kîdsiz sünnet denilir.

Peygamberimiz (S.A.V.)’in hiç terk etmedikleri sünnet-i müekkedeyi bırakmayanlar, âhirette mükâfâtını görürler. Sünnet-i gayr-i müekkede olan ve Peygamberimiz (S.A.V.)’in bazen terk ettikleri nâfile namazlarına müstehâb ve mendûb da denilir.

 

SÜNNET-İ MÜEKKEDELER (TE’KÎDLİ SÜNNETLER)

 

  1. Sabah namazının farzından evvel kılınan iki rek’at namaz te’kîdli sünnettir. Müctehidlerden buna vâcib diyenler de vardır. Terki câiz değildir. Peygamberimiz (S.A.V.), bu iki rek’at sünnet hakında: “Bana, dünyadan ve içindekilerden sevgilidir.” diye buyurmuşlardır. Bunu, bir özür olmaksızın oturarak kılmak câiz değildir. Sabahleyin imâm, farzı kılmağa başladığı zaman, eğer bu sünneti kıldıktan sonra imâma farzın ikinci rek’atında yetişilebilecekse, hemen bir kenara çekilip kılmak sünnettir. Farzın ikinci rek’atına yetişilemeyecek gibi ise sünnet terk edilip imâma uyulur.

Bu sünnet’i, farz’dan sonra kılmak câiz değildir. Ancak, herhangi bir sebeble farz kılınmamışsa, o gün öğleye kadar farz ile birlikte kazâ olunur. Öğleden sonraya kalmışsa, yalnız farzı kazâ etmek lâzım gelir. Sabah namazının sünnetini, vaktin evvelinde ve hafifçe kılmak efdâldir. Peygamberimiz (S.A.V.), sabah namazının sünnetini, kâh Kâfirûn ve İhlâs Sûreleri ile; kâh Bakara Sûresi’nin son 286. Âyeti’yle ve Âl-i İmrân Sûresi’nin 64. Âyeti’yle kılırlardı. İnşirâh ve Fil Sûreleri’yle kılınması da uygun görülmüştür.

  1. Öğle namazının farzından önce kılınan dört rek’at namaz da sünnet-i müekkededir. Bu dört rek’atlik sünnet, iki rek’atta bir selâm verilerek kılınsa, sünnet yerine geçmez. imâm öğlenin farzını kıldırmağa hazırlanır veya bu dört rek’at sünnet kılınıncaya kadar, farzdan bazı rek’atler kılınmış olacağı kestirilirse, sünnet geri bırakılarak farzdan sonra kılınır.
  2. Öğle namazının farzından sonra, iki rek’at yine sünnet-i müekkede vardır. Efdâllikte akşamın sünnetinden sonra gelir ki bunun dört rek’at kılınması müstehâbdır.

(Mustafâ Âsım Köksal (Rh.A.), İslâm İlmihâli)

 

SÜNNET NAMAZLARI VE FAZÎLETLERİ (2)

 

  1. Akşamın üç rek’at farzından sonra iki rek’at sünnet-i müekkede kılınır. Bu te’kîdli sünette, kırâati uzatmak müstehâbdır. Peygamberimiz (S.A.V.), birinci rek’atte Secde; ikinci rek’atte Mülk Sûreleri’ni okudukları olurdu. Birinci rek’atte Kâfirûn; ikinci rek’atte İhlâs Sûresi’ni okumak da daha sevâbdır.
  2. Yatsı namazının farzından sonra da iki rek’at sünnet-i müekkede kılınır. Bu iki rek’atlik sünneti de dört rek’at olarak kılmak daha sevabdır.

Sünnet-i müekkedeler içinde en fazîletlisi, sabah namazının iki rek’atlik sünneti; ondan sonra akşam namazının iki rek’atlik sünneti; sonra öğlenin iki rek’atlik sünneti; sonra yatsının iki rek’atlik sünneti; daha sonra öğlenin ilk dört rek’at sünnetidir. Peygamberimiz (S.A.V.), bu sünnetler hakkında; “Kim, bir gün bir gece içinde, farzdan gayri on iki rek’at namaz kılarsa, bunlara karşılık cennette onun için bir ev yapılır.” diye buyurmuşlardır.

  1. Cum’a namazının farzından evvel dört rek’atlık; farzından sonra da dört rek’atlık sünnet-i müekkede kılınır.
  2. Ramazanda kılınan yirmi rek’atlık terâvih namazı da sünnet-i müekkededir.

 

SÜNNET-İ GAYR-İ MÜEKKKEDELER

(TE’KÎDSİZ SÜNNETLER)

 

  1. İkindinin farzından evvel, dört rek’at sünnet-i gayr-i müekkede (te’kîdsiz sünnet) kılınır. İkindinin farzı kılındıktan sonra bu dört rek’at sünneti kılmak câiz olmaz.
  2. Yatsının farzından evvel dört rek’at sünnet-i gayr-i müekkede kılınır. İkindinin dört rek’atlik sünnet-i gayr-i müekkedesi; yatsının dört rek’atlik sünnet-i gayr-ı müekkedesinden efdâldir.

 

ŞÜKÜR SECDESİ

 

Sevinçli zamanlarda Allâh-ü Teâlâ’ya şükretmek üzere secdeye kapanmak sevâbdır. Gerek Peygamberimiz (S.A.V.); gerek Sahâbîler (R.A.), îcâb ettikçe şükür secdesi yapmışlardır. Bunda da tilâvet secdesi gibi tekbîr alınarak secdeye varıp üç kerre “Sübhâne Rabbiye’l-a’lâ” denildikten sonra tekbîrle kalkılır.

(Mustafâ Âsım Köksal (Rh.A.), İslâm İlmihâli)

 

HANGİ NAMAZLAR NE ZAMAN KILINIR

 

  1. Güneşin ışıkları, gözleri kamaştırmayacak bir duruma geldiği vakitten başlayıp güneş batıncaya kadar olan zaman diliminde hiçbir namaz kılınmaz; yalnız o günün ikindi namazı kılınabilir.
  2. Sabah namazından ve ikindi namazından sonra, ihrâm ve tavaf ve tahiyyet’ül-mescid namazı gibi nâfile namazlar kılınmaz.

Çünkü Peygamberimiz (S.A.V.): “Sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar; ikindiden sonra güneş batıncaya kadar namaz yoktur.” diye buyurmuşlardır.

  1. Fecir doğduktan sonra Sabah namazının sünnetinden başka namaz (herhangi bir nâfile namazı) kılınmaz.

Çünkü Peygamberimiz (S.A.V.): “Sabah olduktan sonra ancak iki rek’at namaz kılınabilir.” diye buyurmuşlardır.

  1. Sabah namazından ve ikindi namazından sonra, kazâ namazı, cenâze namazı kılınır ve tilâvet secdesi yapılabilir. Fakat güneş doğarken ve doğduktan 50 dakika geçinceye kadar ve güneş batarken namaz kılınmaz ve tilâvet secdesi yapılmaz; ancak güneş batarken hazırlanmış bir cenazenin namazı mekrûh olarak kılınabilir.
  2. Akşam namazından önce nâfile namazı kılınmaz.
  3. Hazret-i Ali (R.A.), bayram namazının kılındığı yere geldiklerinde, birtakım kimselerin nâfile namazı kıldıklarını görmüşler ve:

“-Resûlullâh (S.A.V.)’in zamanında bilmediğimiz bu namaz  nedir?” diye sormuşlar; oradakiler, Hz. Ali (R.A.)’e:

“-Onları namazdan men etmez misin?” dediklerinde, Hz. Ali (R.A.):

“-Bir kulu, namaz kılmaktan men etmeği hoşgörmem.” demiştir.

(Mültekâ Şerhi Mevkûfât, 1. Cild)

 

HARB ESNÂSINDA NAMAZ: (HARBDE BİLE NAMAZ CEMÂATLE KILINIYOR)

 

Sûre-i Nisâ, Âyet 102’de: “Sen de içlerinde bulunup da kendilerine namaz kıldırdığın vakit, onlardan bir kısmı seninle birlikte dursun, silâhlarını (yanlarına) alsınlar. Bu sûretle secde ettikleri zaman da arka tarafında bulunup düşmana karşı dursunlar. (Bundan sonra) henüz namazı kılmamış olan diğer kısmı gelip seninle berâber namazlarını kılsınlar ve onlar da ihtiyât tedbîrlerini ve silâhlarını alsınlar.” buyurulmuştur.

Fukahâ (fıkıh âlimleri), salât-ı havf’ı (muhârebede kılınan namazı) muhtelîf vecih ve şekil üzerine tefsîr etmişlerse de bu Âyet-i Celîle’de beyân buyurulan salât-ı havf’ın keyfiyyeti Hanefî Mezhebi’ne göre şöyle ta’rîf edilmiştir: “İmâm, cemâati ikiye ayırır. Bir fırkası, düşmân karşısında bulunur; diğer fırkası da imâm ile bir rek’at namaz kılar. Secdeden kalkınca onlar, düşmân karşısına giderler. Düşmân karşısındakiler gelip imâma iktidâ (uyarak) ile ikinci rek’atı imâm ile edâ ederler. Bunlar da düşmân karşısına gider; evvelki bir rek’atı kılıp da cepheye giden fırka gelip namazlarının kalan bir rek’atını tamam ederler yine düşman karşısına giderler. Sonra ikinci tâife de gelip onlar da namazlarını ikmâl ederler.”

Bu Âyet-i Celîle’nin sebeb-i nüzûlü: Asfân Mevkii’ndeki muhârebede öğlen namazını, Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, cemâatle edâ edince müşrikler: “Biz gaflet ettik, onlar namaz kılarken hücûm edip birdenbire onları bastırmalı idik.” dediler. Ve ikindi namazında hücûm etmek üzere düşmân tedbîr alınca Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle Hazretleri, Habîbi (S.A.V.) Efendimiz’i küffârın hazırlığından haberdâr etmek ve düşmân karşısında boş bırakmayarak cemâatle kılınacak namazın sevâbını fevt etmemek (kaçırmamak) üzere bu Âyet-i Celîle’yi Cibrîl-i Emîn (A.S.) ile inzâr buyurmuştur.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 3, S. 83-83)

 

 

NAMAZI HOR GÖRMENİN CEZÂLARI

 

Gunye’de nakledildiğine göre Hz. Alî (K.V.)’den rivâyetle (S.A.V.) Efendimiz, buyurmuşlardır ki:

“Bir kimse tekâsül ile (tenbellikle) namazı istihkâr eylese (hor görse), Allâh-ü Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, o kimseyi on beş (15) ukûbâta düçâr eder (cezâlara uğratır):

1) Sâlihîn (sâlihler) defterinden silinir,

2) Hayât bereketi kaldırılır,

3) Rızkın bereketi kaldırılır,

4) Salâtı ikmâl etmeyince ondan a’mal-ı hayırdan bir şey kabûl olunmaz,

5) Duâsı kabûl olunmaz,

6) Sâlihînin duâsından hazz u nasîbi olmaz,

7) Ölürken şiddetli susuzluğa dûçâr olur.

8) Vefâtı ansızın olur,

9) Ölürken üzerine büyük ağırlık ârız olur,

10) Kabir onu sıkar,

11) Kabirde zulmette kalır,

12) Münker ve nekir suâline cevâbda kusurlu olur,

13) Kabirden kalktığında Hakk Teâlâ Hazretleri o kulundan râzî olmadığı hâlde Cenâb-ı Hakk’a mülâkî olur,

14) Hesabı şiddetli olur,

15) Mazhar-ı afv ü gufrân olmadığı takdirde nâra sevk olunur.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 3, S. 73-75)

 

NAMAZDAN ÇALMAMAK

 

Hasan (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti: “-Size insanların en kötüsünü haber vereyim mi?” “-Evet, yâ Resûlallâh! Kimdir o?” dediler. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, şöyle buyurdular: “-Namazdan çalandır.” buyurdular ve dediler ki: “-Nasıl çalar?” Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, şöyle buyurdular: “-Rükûsunu tamamlamaz; secdelerini tamamlamaz.”

Selmân-ı Fârisî (R.A.) şöyle derler: “Namaz bir ölçüdür. Bir kimse ölçüsünü tam yaparsa onun ecri bol bol verilir. Ancak ölçüden çalanlar için ne buyurulduğunu bilirsiniz.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 310-313)

 

BEŞ VAKİT NAMAZI KI’LANIN MÜKÂFATI; TERK EDENİN CEZÂSI

 

Sallallâhü Teâlâ Aleyhi ve Sellem Efendimiz, buyurmuşlardır ki: “Nâs (insânlar), beş ukûbât (azâblar), sıkıntı karşısında olacaklardır.”

“Onlar nedir, yâ Resûlallâh?” denildiğinde, buyurdular ki:

“Evvelkisi: Mevt ve sekerât-ı mevttir. (Ölüm ve ölümdeki can çekişme baygınlığı),

İkincisi: Kabir ve kabir zulmetidir. (Kabir karanlığıdır),

Üçüncüsü: Münker ve nekir suâlidir,

Dördüncüsü: Seyyiât ve hasenâtın veznidir (günâh ve sevabların tartılmasıdır),

Beşincisi: Sırât ve sırâtın mürûrudur. (Sırât ve sırâtın geçilişidir.)” Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir Sıddîk (R.A.) ve bilcümle Ashâb (R.A.) ağlaştılar. Cebrâîl (A.S.) nâzil oldu:

“Yâ Resûlallâh, Ebû Bekir’e söyle, Allâh sana selâm ediyor: “Ve her zehrin panzehri ve her hastalığın şifâsı olduğunu işitmedin mi? Kim sabah namazını kılarsa, Allâh ona ölümü ve sekerâtı kolay kılar. Kim öğle namazını kılarsa, Allâh onun kabrini nûrlandırır ve zulmetlerini giderir. İkindi namazını kılana münker ve nekir suâllerine cevâbı kolaylaştırır. Akşam namazını kılanın mîzânını ağırlaştırır. Yatsı namazını kılan da sırât’tan berk-i hâtif (şimşek) gibi geçer.” diyor.”

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz: “Eğer benim bildiğimi bilseydiniz, muhakkak az güler, çok ağlardınız.” buyurmuşlardır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 3, S. 73-75)

 

NAMAZLARINI ZÂYİ’ VE TERK EDENLERİN UĞRAYACAKLARI BÜYÜK AZÂB

 

Sûre-i Meryem 59’da: “Enbiyâdan sonra kötü nesiller onlara halef oldular ki onlar namazı zâyi’ ettiler ve şehevât-ı nefsâniyyelerine ittibâ’ ile doğru yoldan çıktılar. Binâenaleyh onlar yakında cehennem ateşine mülâkî olurlar.” buyurulmuştur.

“Gayy”, cehennemde sırf şerrden ibâret olan bir deredir ki o dereden cehennemin sâir dereleri, istiâze (Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm diyerek Allâh’a sığınmak) ederler ki bu derede şehevât-ı nefsâniyyesine tebeiyyetle günâh-ı kebâir işlemeğe, musırr olup (ısrârlı olup) namazlarını da zâyi’ ve terk edip kılmayanlar muazzeb olacaklardır.

Sûre-i Müddessir 40-47’de: “Ashâbü’l-Yemîn sorarlar ki: “Sizi cehenneme hangi ameliniz idhâl etti?” onlar da cevâb verirler: “Onlar, biz namaz kılanlardan olmadık. Fukarâya taâm yedirenlerden olmadık ve biz bâtıl yola dalanlarla bâtıla daldık ve hattâ bize ölüm gelinceye kadar kıyâmeti tekzîb ederdik.” dediler.”

Ya’ni ehl-i cennetin suâline cevâben ehl-i cehennem: “Biz mükellef olduğumuz beş vakit namazı kılanlardan olmadık. Belki nefsimize tebeiyyetle tekâsülümüz (tembelliğimiz) sebebiyle cehenneme girdik ve biz üzerimize vâcib olan zekât-ı mefrûzamızı (farz kılınan zekâtımızı) muhtâc olan fukarâ ve mesâkine (miskinlere) vermez, onlara taâm yedirmezdik ve bizler bâtıl yolda meşgûl olanlarla berâber meşgûl olurduk. Enbiyâ-ı Âzam hakkında lâyık olmadık şeyleri söylerdik ve Şerîat’e ta’n etmek gibi ebâtîli (bâtıl şeyleri) tervîc (desteklemek) için söz söylemekten çekinmezdik ve yevm-i kıyâmeti de tekzîb eder (yalanlar), inanmazdık. Tevbe etmedik. Bu sûretle cehenneme girdik.” diye cevâb verirler.

Bâyezid-i Bestâmî (K.S.) Hazretleri, kırk yıl uyumadılar, sabaha kadar geceyi ibâdetle ihyâ eylerdi. Bazen de sabaha kadar namaz kılarlardı. Gözlerinden kanlı yaşlar akardı. On iki (12) yıl zarfında Kâ’be’yi ziyârete gittiler. Her adımda iki rekat namaz kılarlardı. Mekke’ye varınca “Ne yüzle Kâ’be’yi tavâf edeceğim.” diye Beytullâh huzûruna çıkmaktan hayâ eylediler de geri döndüler. Bir sene daha ibâdet yaptıktan sonra Kâ’be’yi Muazzama’yı tavâf eylediler.   (Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 3, S. 75-77)

 

NAMAZLARINI VAKTİNDEN SONRAYA

BIRAKANLARIN CEZÂLARI

 

Tirmizî (R.H.), İbn-i Abbâs (R.A.)’dan Beyhakî (R.H.) da İbn-i Ömer (R.A.)’dan rivâyetle Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz: “Özürsüz olarak iki namazı birleştiren (bir namazı vaktinde kılmayıp sonraki vaktin namazıyla kılan bir kimse) büyük günâh kapılarından birine gitmiştir.” diye buyurmuşlardır. Ebû Nuaym (R.H.)’ın rivâyetinde Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz: “Kim, namazı kasden terk ederse, Allâh onun ismini ateşe girecekler arasında cehennemin kapısına yazar.” diye buyurmuşlardır. İmâm-ı Ahmed İbn-i Hanbel (R.A.)’ın Ebûd Derdâ (R.A.)’den rivâyetle Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz: “Kasden namazı terk edenin (diğer) amel (-i sâlihleri) bâtıl olur.” diye buyurmuşlardır.

Allâh-ü Teâlâ: “Nihâyet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki bunlar, namazı bıraktılar, nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride azgınlıklarının cezâsını çekecekler.” (Meryem Sûresi 59) diye buyurmuştur. İbn-i Mes’ûd (R.A.) bu Âyet’in tefsîrinde derler ki: “Bu cezâya çarptırılacak kimseler, namazlarını, tamamen terk edenler değillerdir; onlar, namazlarını vaktinden sonraya bırakanlardır.” Tabiîn (R.A.)’ün büyüklerinden Saîd bin el-Müseyyeb (R.A.)’in tefsîri şöyledir: “Bu cezâya çarptırılacaklar, ikindiye kadar öğleyi; akşama kadar ikindiyi; yatsıya kadar akşamı; sabaha kadar yatsıyı; güneş doğuncaya kadar da sabahı kılmayanlardır. Bu hâlde ısrâr eden kimse, tevbe etmeden ölürse, Allâh, onu “GAYY” ile cezâlandırır. “GAYY”, cehennem’de dibi çok derin ve harâreti pek şiddetli olan bir vâdidir.”

Bazıları demişlerdir ki “GAYYÂ, cehennemdekilerin irin ve cerâhatlarının aktığı birtakım kuyulardır.”

(Muhammed Râşid Halebî (Rh.A.),

Namaz Mevzûunda Müslümânları Îkâz, S. 14-17)

 

NAMAZI VAKTİNDE KILMAMAK EN BÜYÜK GÜNAHLARIN BAŞINDA GELİR

 

Ebûl-Leys Semerkandî ve İbn-i Hacer (R.H.)’ın rivâyetlerine göre Nebî-yi Ekrem (S.A.V.) Efendimiz buyurmuşlardır ki:

“Kıyâmet günü, yüzleri, ilk kararacak olanlar namazı terk edenlerin yüzleri olacaktır. Cehennemde “Lemlem” adında bir vâdî vardır, içi yılanlarla doludur. Her yılanın cismi, deve boynu gibi kalındır ve boyu da yaya yürümekle bir ayda alınabilecek yol uzunluğundadır. Namazı terk edenleri bu yılanlar sokar ki sokulan kimselerin vücûdlarında bu yılanların zehirleri yetmiş sene kaynar ve sonra bu kimselerin etleri parça parça dökülür.”

Kıssa: Sâlihler’den bir kimse, kız kardeşinin defninde haberi olmaksızın cüzdanını kabre düşürür. Evine döndükten sonra cüzdanını, kız kardeşinin kabrine düşürdüğü kanâatine varır. Gidip kabri açar ki kızkardeşi alevler içindedir. Mezarı örter ve ağlayarak eve gelir. Annesine “-Anneciğim, bana hemşîremin hâlini bildir, ne yapardı?” der. Annesi: “-Niçin soruyorsun?” deyince; kızkardeşinin kabrinde gördüğü ateşi anlatır. Annesi: “-Oğlum, hemşîren namaza ehemmiyet vermez ve namazını vakti çıktıktan sonra kılardı.” cevâbını verir.

Atâ el-Horasanî (R.H.) der ki: “Yeryüzünün herhangi bir yerinde, Allâh’a secde eden bir kul için, o yer kıyâmet günü şehâdet eder; öldüğü gün de ölümüne ağlar.” Özürsüz olarak namazı vaktinde kılmamak, helâk edici günahların en büyüklerindendir.

Halîfe Ömer bin Abdülazîz (R.A.) vâlilerine şu mektûbu göndermişti:

“Nezdimde vazîfelerin en mühimi namazın vaktinde ikâmesidir. Çünkü namaza sarılıp ona devâm eden, başka vazîfelere de ziyâde dikkat gösterir. Namazı mühimsemeyen kimse ise, öteki işleri daha çok sû-i isti’mâl eder.”

(Muhammed Râşid Halebî (Rh.A.),

Namaz Mevzûunda Müslümanları Îkâz, S. 22-27)

 

MÜSLÜMÂN, HER HÂL VE MEKÂNDA,

NAMAZINI ASLA TERK EDEMEZ

 

Şâfiî, Malikî ve Hanbelî Mezhebleri’ne göre mükellef bir insan, ağır rahatsızlığı sebebiyle ayakta duramıyorsa, durduğu takdîrde bu duruşu huşûuna mâni’ ise, namazı’nı oturarak kılar. Oturamayan kimse, yaslanarak, yaslanamayan kimse de yatarak namazı’nı edâ eder. Yaslanarak namaz kılan kimse, kıble’ye karşı yönelmesi için karşısında tutulan yâhûd yüksekçe bir yere konulan yastığa doğru başını hareket ettirerek rükû’ ve secde için îmâ ile namazı’nı kılar; secde için îmâ ederken başını biraz daha fazla eğer. Başıyla îmâdan âciz olursa, gözkapaklarıyla îmâ eder, eğer bundan da âciz ise namaz fiillerini kalbinden geçirerek, kalbiyle namaz kılar. Müslümân bir kimsenin aklı başında olduğu müddetçe kendisinden namaz düşmez. Mükellef bir Müslümân, namazı terk hûsûsunda aslâ ma’zûr değildir. Allâh ile kendi arasında husûsî bir durum olduğunu söyleyerek, kendisinin teklîf yükümlülüğünden kurtulduğunu iddiâ eden bir kimse kâfîr olur.

Hanefî Mezhebi’ne göre, mükellef bir kimse, namazı’nı ayakta kılamıyorsa, oturarak kılar, oturduğu yerde secde’ye varamazsa, namazını başıyla îmâ ederek kılar. Secde îmâsı yaparken başını, rükû’ îmâsından biraz daha çok eğer. Eğer mükellef kimse oturamaz ise ayakları kıble’ye gelecek bir şekilde sırtüstü yatarak îmâ ile namazı’nı kılar. Şâyed sağ veyâ sol tarafından birinin üzerine yatarak namaz kılacak durumda ise o zaman yüzünü kıble’ye çevirir ve başıyla îmâ ederek namazı’nı edâ eder. Başı ile îmâya muktedir olamazsa namazı’nı kazâya bırakır, gözleri ve kalbiyle îmâ etmez.

(Muhammed Râşid Halebî (Rh.A.),

Namaz Mevzûunda Müslümanları îkâz, S. 28-30)

 

ALLÂH’A EN SEVİMLİ GELEN İBÂDET NAMAZDIR; NAMAZI TERK EDEN ŞÂKÎDİR, MAHRÛMDUR

 

Taberânî ve Hâkim (R.H.), Hz. İbn-i Ömer ve Câbir (R.A.)’dan rivâyet ettikleri Hadîs-i Şerîf’te Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Allâh-ü Teâlâ, kullarına, Tevhîd’den sonra, namazdan daha sevimli bir ibâdeti farz kılmamıştır. Allâh-ü Teâlâ’nın, namazdan daha çok sevdiği bir şey olsaydı, melekler Allâh’a onunla ibâdet ederlerdi. Hâlbuki meleklerin bazısı rükû’, bazısı secde, bazısı kıyâm hâlinde Allâh’a kulluk yapmaktadır.”

Ebû’l-Leys Semerkandî ve İbn-i Hacer (R.H.)’ın rivâyetlerine nazaran İbn-i Abbâs (R.A.), şöyle demişlerdir:

“Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, bir gün Ashâbı’na “Allâh’ım, aramızdan kimseyi şâkî ve mahrûm eyleme!” diye duâ ediniz buyurdular ve sonra: “-Şâkî” ve mahrûm kimdir, bilir misiniz?” diye sordular, Ashâb-ı Kirâm (R.A.)’ de: “-Kimdir, yâ Resûlallâh?” dediler. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, cevâben: “-Namaz kılmayân kimsedir.” buyurdular.”

Hz. Ömer ve Ebâ Hüreyre (R.A.)’nın rivâyetlerine göre Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdular:

“Cebrâîl bana geldi ve “-Oku!” dedi. Ben de: “-Ne okuyayım?” dedim. Sonra: “Sonra arkalarından öyle kötü bir nesil geldi ki namazı terk ettiler, şehvetlerine uydular. İşte bunlar da azgınlıklarının cezâsını çekeceklerdir.” Meryem 59’u oku.” dedi. Ben: “-Ey Cebrâîl, ümmetim benden sonra namazı bırakacaklar mı?” diye sordum. Cebrâîl: “-Evet, kıyâmete yakın ümmetinden bazı kimseler namazı terk ederler, namazları vakitlerinde kılmazlar, şehvetlerinin peşlerinde giderler, parayı namaza tercîh ederler.” dedi.”                  (Muhammed Râşid Halebî (Rh.A.),

Namaz Mevzûunda Müslümânları Îkâz, S. 38-40)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZ TERÂVİH NAMAZINI NASIL KILDILAR VE BU NAMAZIN CEMÂATLE İLK KILINIŞI

 

Ebû Zerr (R.A.) rivâyet etti: “Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’le oruç tuttuk. Ramazân-ı Şerîf’in 23’üncü gecesi kalktılar, namaz kıldılar ve gecenin üçte biri böyle bitti. Ramazân-ı Şerîf’in 24’üncü gecesi bize görünmediler, 25’inci gecesi gelip bize namaz kıldırdılar. Ve gecenin yarısı böyle geçti. Biz dedik ki: “-Bu gecemizi nâfile ibâdetlerle geçirsek.” Buyurdular ki: “Bir kimse evine gider, sonra gelip imâma uyar sabah namazını kılarsa, bütün geceyi ibâdetle geçirmiş olur.” 26’ıncı gece, bize fazladan namaz kıldırmadılar. 27’nci gece kalktılar ehlini de toplayıp bize namaz kıldırdılar. O kadar çok namaz kıldırdılar ki bize sahur yaptırmayacaklarından korktuk.”

Hz. Âişe Sıddîka (R.A.) Vâlidemiz, şöyle rivâyet ettiler: “Resûlullâh (S.A.V.), Ramazân-ı Şerîf’in ilk gecesinde mescidde namaz kıldılar. Ashâbı (R.A.) de O’na bakarak namaz kıldılar. Sabah olunca herkes bu namazı konuştu. İkinci gece cemâat arttı. Resûlullâh (S.A.V.) namaz kıldılar, Ashâb-ı Kirâm (R.A.) de kıldılar. Üçüncü gece cemâat daha da arttı ve mescid hepsini almadı. Bunun üzerine namazı Ashâbı’yla kılmadı, sabah namazını kıldıktan sonra Ashâbı’na şöyle buyurdu: “-Bu terâvih namazı gizli bir şey değildir; korkum farz olmasıdır, böyle olursa yapamazsınız.”

Hz. Âişe Sıddîka (R.A.) Vâlidemiz rivâyetini şöyle devâm ettirdiler: “Ashâb-ı Kirâm, terâvih namazına rağbet gösterdi. Onlara emredilmediği hâlde bunu kıldılar.”

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in dâr-ı bekâyı teşrîflerinden sonra Hz. Ebû Bekirü’s-Sıddîk (R.A.)’ın hilâfetinde de durum böyle kaldı (Herkes, terâvih namazını kendisi kıldı.)

Hz. Ömer (R.A.) halîfe olunca cemâati topladı. Ubeyy bin Ka’b (R.A.)’ı imâm ta’yîn ederek terâvih namazını cemâatle kıldırdı.

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 376-377)

 

TERÂVİH NAMAZINA DÂİR HADÎS-İ

ŞERÎFLER VE BUNLARIN ASHÂB-I KİRÂM (R.A.) TARAFINDAN TİTİZCE UYGULANIŞI

 

Hz. Alî (K.V.) Efendimiz, Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in (Terâvih namazı’yla ilgili olarak) şöyle buyurduklarını duydum: “Allâh-ü Teâlâ’nın Arş çevresinde “Hazire-i Kuds” nâmında bir yeri vardır ki orası nûrdandır. Orada, sayısını ancak Allâh’ın bilebileceği kadar, çok melek vardır. Onlar bir an bile ara vermeden Azîz ve Celîl olan Allâh’a ibâdet ederler. Ramazân gecelerinde Allâh’tan izin alıp arza iner ve âdemoğullarıyla namaz kılarlar. Kim onlara dokunursa, ebedî saâdet bulur, aslâ delâlete düşmez.”

Hz. Alî (K.V.) Efendimiz der ki: “Hz. Ömer (R.A.), bunu (bu Hadîs-i Şerîf’i) benden duyunca dedi ki: “-Buna en çok lâyık olan biziz.” Ve sonra da halkı terâvih namazına topladı.”

Rivâyete göre, “Hz. Alî (K.V.) Efendimiz, Ramazân gecelerinden birinde dışarı çıktı ki mescidlerde Hâfızların okudukları Kur’ân-ı Kerîm’i dinledi ve oralarda yanan kandilleri gördü ve dedi ki: “-Allâh Hz. Ömer (R.A.)’in kabrini nûrlandırsın, onun mescidlerimizi nûrlandırdığı için.”

Hz. Osmân (R.A.)’in de, aynı şekilde söylediği rivâyet olunur. Allâh-ü Teâlâ, hepsinden râzı olsun, Âmin!

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 377)

 

GÜMÜŞ YÜZÜK VE MÜHÜR

 

Ebû Dâvûd (R.H.)’ın isnâdıyla Enes bin Mâlik (R.A.) rivâyet ediyor ki: “Resûlullâh (S.A.V.) , bâzı yabancılara mektûb yazdırmak istediklerinde, zât-ı Risâletpenâhîlerine denildi ki: “-Yâ Resûlellâh, yabancılar ancak mühürlenmiş mektûbu okurlar.” Bunun üzerine Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz gümüşten yüzük yaptırdılar ve üzerine MUHAMMEDÜR-RESÛLULLÂH yazdırdılar. Bu yüzük (S.A.V.) Efendimiz’den sonra Ebû Bekirü’s-Sıddîk (R.A.) ve Ömerü’l-Fârûk (R.A.) ve Osmân-ı Zînnûreyn (R.A.)’e halîfe olmaları münâsebetiyle intikâl etti. Hz. Osmân (R.A.) hilâfetlerinde, bu yüzük Medîne’de Bi’r-i Üreys denilen kuyuya düştü ve bütün aramalara rağmen bir türlü bulunamadı.

(Hz. Gavs-ı A’zam Seyyid Abdülkadir Geylânî (K.S.A.),

Günyetü’t-Tâlibîn, S. 24-27)

 

 

NAMAZIN TERKİ, DÎNİN VE DÜNYANIN

HARÂB OLMASINA SEBEBDİR

 

Nebî-yi Ekrem (S.A.V.) Efendimiz, Ebû Hüreyre (R.A.)’e şöyle buyurdular: “-Ey Ebâ Hüreyre, âilene namazı emret (rızık tasasıyla namazı ihmâl eyleme) Allâh, ummadığın yerden sana rızık verir.” Bu Hadîs-i Şerîf’in sıhhatini şu Âyet-i Celîle te’yîd etmektedir: “Ehline ve (ümmetine) namazı emret, kendin de ona sebât ile devâm eyle. Biz senden bir rızık istemiyoruz, seni biz rızıklandırırız. (Güzel) âkibet takvâ (erbâbı)nındır.” (Tâhâ: 132)

Kıssa: Îsâ (A.S.), ormanı ve suları bol bir köyden geçerken halk, kendisine ikrâmda bulunur. Îsâ (A.S.), bu güzel davranıştan memnûn kalır. Üç sene sonra Îsâ (A.S.)’ın yolu bu köye düşer. Fakat ağaçlar, sular kurumuş; binâlar, çatılar çökmüştür. Îsâ (A.S.) hayrete düşünce Allâh-ü Teâlâ şu haberi verir: “Namaz kılmayan bir kimse, bu köyden geçerken, yüzünü su kaynağında yıkardı. Bunun üzerine sular çekildi, ağaçlar kurudu ve köy vîrâne oldu. Yâ Îsâ! Namaz kılmamak dîni yıktığı gibi, dünyanın da harâbına sebeb olur.”

Hâfız Münzirî (R.H.) Tergîb’inde der ki: “Sahâbelerden ve onlardan sonra gelen (Tâbiîn’den) bir cemâat, vakit çıkıncaya kadar bile bile kasden namazı terk edenin küfre gittiğine hükmetmişlerdir.”

İbn-i Hacer el-Heysemî (R.H.), Ez-Zevâcir’inde der ki: “Sehâbe’nin âlimleri ile Tâbiîn’in âlimleri, namaz kılmayanın küfründe ihtilâf etmişlerdir.”

Birçok Hadîs-i Şerîf’te namaz kılmayanın kâfir olduğu, İslâm milletinden çıktığı, Allâh ve Resûlullâh (S.A.V.)’in himâyesinden uzak kaldığı, amelinin kabul görmediği, bunlar gibi ağır hükümlere ma’rûz kaldığı ifâde edilmiştir.

(Muhammed Râşid Halebî (Rh.A.),

Namaz Mevzûunda Müslümânları Îkâz, S. 40-47)

 

TERÂVİH NAMAZI NASIL KILINIR?

 

Terâvih namazına niyyet edilirken “Terâvih namazına veyâ vaktin sünnetine veyâ gece namazına” diye niyyet edilir. Terâvih namazını ayakta kılmağa gücü yettiği hâlde oturarak kılmak, mekrûhtur. Yirmi rek’at olan Terâvih namazını, iki rek’atte bir selâm vermek sûretiyle kılmak en efdâl olanıdır. Fakat iki rek’atte bir selâm verilmeyip dördüncü rek’at sonlarında oturulup selâm verilirse; kılınmış olan dörder rek’atler, ikişer rek’at kılınmış sayılır.

Dört rek’atte bir selâm vermek sûretiyle kılınan Terâvih namazında, her iki rek’atin sonunda Ettahiyyâtü; Salli, Bârik (salavât) okunduktan sonra selâm verilmeyip üçüncü rek’ate kalkılır ve hemen Sübhâneke, Eûzü ve Besmele, Fâtiha ve Âyet veyâ Sûre okunur; dördüncü rek’atte ise, sâdece Besmele, Fâtiha, âyet veyâ Sûre okunur. Dört rek’atte bir selâm vermek müstehâb görülmüş; Terâvihi, iki rek’atte bir oturup selâm vermeyerek yirmi rek’atın sonunda bir kerre selâm vererek kılmağı, mekrûh görenler olmuştur. Cemâat, selâm verilen aralarda Kur’ân, tesbîh, tevhîd veyâ salât ü selâm okuyabilir. Terâvih bitirilince de böyle yapılır.

Ramazân boyunca, Terâvih namazında Kur’ân-ı Kerîm’i bir kerre hatmetmek sünnettir. Bir Ramazândan hatimle Terâvih kılmanın bir kerresi sünnet; iki kerresi fazîlet; üç kerresi ise efdâldir. İbâdette, “zühd ü takvâ” ve “azîmet yolu”nu tutanlar, Terâvihte her on gecesinde bir hatim yaparlardı. İmâm-ı A’zam (R.A.), Ramazân’da, otuzu gecelerinde; otuzu gündüzlerinde; biri de Terâvih namazında olmak üzere altmış bir (61) hatim yaparlardı. Eğer mahalle mescidinin imâmı, Terâvihi hatimle kıldırmıyor ise; cemâatten isteyen kimse veyâ kimseler, hatimle Terâvih kıldıran câmilere gider; böylece bir sünneti ihyâ edip sevâba nâil olurlar.

Terâvih namazını veyâ başka bir namazı uyuklaya uyuklaya kılmak, mekrûhtur. İmâm, Terâvih kıldırmak üzere ayağa kalktığı hâlde cemâatin hâlâ oturması veyâ imâmın rükû’ya giderken cemâatin ayağa kalkması da mekrûhtur.

(Mustafâ Âsım Köksal (RH.A.), İslâm İlmihâli)

 

TERÂVİH NAMAZLARIMIZI,

NASIL KILMALIYIZ VE KILDIRMALIYIZ?

 

Eğer Ramazân’da hatimle Terâvih kılmak, cemâate yılgınlık verirse; imâm, onları yıldırmayacak derecede okuyarak Terâvih kıldırır. Çünkü, cemâati çoğaltmak, kırâati uzatmaktan daha çok sevâbtır ve efdâldir. Bununla berâber, imâmın, Fâtiha’dan sonra üç kısa Âyet’ten veyâ üç kısa Âyet kadar uzunca bir Âyet’ten, orta uzunlukta iki Âyet’ten az okuması da,vâcib’i terk olacağı için mekrûh’tur. Akşam veyâ yatsı namazlarında okunduğu kadar okunması da, yerinde olacağı söylenmiştir.

İmâm, cemâatin usanması bile mevzû-u bahs olsa; Terâvih’in her iki rek’atinde Ettahiyyatü’den sonra salavât’ı (yani Salli ve Bârik’i) terk edemez. Çünkü, Peygamberimiz (S.A.V.)’e, salavât okumak, sünnet-i müeekkede’dir. Bazı müctehidlere göre ise, farz’dır ki salâvât okumaksızın namaz olmaz.

İmâm, Terâvih’te pek hızlı okumaktan, tilâvetin hakkını vermemekten ta’dil-i erkâna riâyetsizlikten, Eûzü ve Besmele’yi ve her dört rek’at sonlarında dinlenmeğe ve okunması îcâb eden yerlerde Sübhâneke okumağı rükû’ ve sücûd tesbîhlerini terk etmekten veyâ bunları en az üç kerre okumamaktan sakınmalıdır.

Vakti geçirilmiş olan Terâvih namazı, tek başına da, cemâatle de kazâ’ edilmez. Şâyed kazâ’ edilirse, Terâvih değil; müstehâb bir namaz olur.

Yatsının farzını kaçırmış bir kimse câmiye geldiğinde cemâat Terâvih namazı’nı kılıyor ise; önce yatsı namazını kılar (farzını ve iki rek’at sünnetini) sonra yetiştiği yerden itibâren imâma uyarak Terâvihi’ni kılar, kalan rek’atleri ve vitir namazını da kendi başına kılar.

Yatsı namazının farzını kendi başlarına kılanlar Terâvihi cemâat olup kılamazlar.

(Mustafâ Âsım Köksal (Rh.A.), İslâm İlmihâli, Namaz Bahsi)

 

 

 

 

 

NAMAZI KÜÇÜMSEYENİN DURUMU VE

NAMAZA TEŞVÎK ETMEK

 

İmâm-ı Ahmed bin Hanbel, Taberânî, Deylemî (R.H.) Hz. Muaz ve Enes (R.A.)’den rivâyette Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz: “Namaza seslenip kurtuluşa çağıran Allâh da’vetçisinin (müezzinin) sesini duyup da icâbet etmeyen (dîn’den) uzaklaşıp küfr ü nifâka yaklaşmıştır.” diye buyurmuşlardır.

İmâm-ı Ahmed İbn-i Hanbel, Dârimî, Tirmizî, İbn-i Mâce, Beyhakî (R.H.)’ün Ebû Hüreyre (R.A.)’den rivâyetlerine göre Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz: “Âdemoğlunun kulaklarını erimiş kurşunla doldurmak, namaza yapılan çağrıyı duyduğunda bu çağrıya icâbet etmemesin(in tevlîd edeceği zarar)dan daha iyidir.”

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz: “Bir adamı, mescide âşinâ gördüğünüzde kendisinin îmânlı olduğuna şehâdet ediniz.” diye buyurmuşlardır.

Allâh-ü Teâlâ, Tevbe Sûresi: 18’de: “Allâh’ın mescidlerini ancak Allâh’a ve âhiret gününe îmân eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allâh’tan başkasından korkmayan kimseler îmâr eder.” diye buyuruyor.

Azîz Mü’minler, Allâh size hidâyet etsin ve sizi muvaffak eylesin. Hanımlarınıza namazı emretmeniz ve onlardan namaza devâm etmelerinizi istemeniz, sizin üzerinize bir borçtur. Çünkü onlar nezdinizde Allâh-ü Teâlâ’nın birer emânetidir. Nitekim Enfâl Sûresi: 27’de: “Ey îmân edenler, Allâh’a ve Resûlü’ne hâinlik etmeyin. Siz kendiniz bilip dururken kendi emânetlerinize hâinlik eder misiniz?”

Kadınına namazla emretmeyen Allâh’a ve Resûlü (S.A.V.)’e ihânet ettiğinden ilâhî azâba lâyık olur. Böyleleri Tâhâ Sûresi: 132’deki Allâh’ın emrine sarılmamıştır: “Ehline (ve ümmetine) namazı emret. Kendin de ona sebât ile devâm eyle. Biz, senden bir rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırırız. (Güzel) âkıbet takvâ (erbâbı)nındır”

(Muhammed Râşid Halebî (Rh.A.),

Namaz Mevzûunda Müslümânları Îkâz, S. 52-55)

 

NAMAZ KILMAYANLARLA HAYÂT VE

MEMÂTTA BİR ARADA BULUNMAMAK

 

İmâm-ı Şa’rânî (K.S.) Hazretleri, El-Uhudü’l-Kübrâ nâm kitâblarında derler ki:

“Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz’in emirlerinden birisi de, beş vakit namaz ile bu namazlara devâm edenlerin fazîletlerini bildiren nassları, namaz kılmayan köylüler ile diğer halk kesimlerine anlatmamız hakkındadır. Ne yazık ki sûfîler ile  talebe-i ulûm, namaz kılmayanlarla hemdem (sıkı fıkı arkadaş) olurlar, birlikte yiyip içerler, hattâ yanlarında i’mâr ve ticâret işlerinde çalışırlar da, onlara namaz kılmanın sevâbını ve namaz kılmamanın cezâsını anlatmazlar. İşte bu hâl, dîni yıkan sebeblerdendir. O hâlde kardeşim sen, dinî vazîfelerini ihmâl eden câhillere hakîkatleri beyân eyle, yoksa cehennemin alevleri önce sana yönelir. ”

Özürsüz olarak kazâya kalan namazları bir an önce kılmak vâcibdir. Yemek, uyku ve günlük nafakayı te’mînin dışında kalan bütün vakitleri, geçmiş namazlarının kazâsına ayırmak lâzımdır. Sabah ve ikindi namazlarını müteâkib de kazâ namazı kılınır.

Şâfîî, Mâlikî ve Hanefî mezhebleri’ne göre ayakta namaz kılmağa muktedîr olan her mükellefin namazını ayakta kılması farzdır.

(Muhammed Râşid Halebî (Rh.A.),

Namaz Mevzûunda Müslümanları Îkâz, S. 24-28)

 

BİLİYOR MUYDUNUZ?

 

Erkekler için ipek kumaşlar ve ipekli takkeler mekruhtur. Erkek çocuklara da ipekli ve altın sırmalı kumaşlar giydirmek kerahetten kurtulmaz. Fakat bir erkek ağrıyan gözüne ipekli mendil bağlayabilir, bunda bir sakınca yoktur.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli)

 

NAMAZLARIN ÂDÂBI

 

Namazların bir kısım âdâbı vardır. Bunlar birer mendûb demektir. Bunları terk etmek, vakıa îtâbı îcâb etmez. Bir isâet sayılmaz, fakat bunlara riâyet etmek efdâldir, ziyâde sevâb kazanmaya sebeptir. Şuurlu bir müslüman, namazın ne büyük bir ibâdet olduğunu bilir, namaz sâyesinde Kadîm ve Rahîm olan ma’bûdunun manevî huzûrunda bulunduğunu anlar, o mukaddes ma’bûdunun kendisini görüp bildiğini düşünerek son derece edebe riâyet eder, zâhiren pek mütevâziyâne bir vaziyet alır, bâtınen kalbini mümkün mertebe mâsivadan, süflî düşüncelerden, dünyevî alakalardan korumaya çalışır, bunun içindir ki: “Namazın kemâli  ancak kalb huzûru iledir.” denilir. Namazın başlıca âdâbı:

* Namazda zâhiren ve bâtınen bir sükûnet, bir huzûr, bir haşyet (korku) içinde bulunmak.

* Üst elbiseyi açık bulundurmayıp düğmelemek ve erkekler için iftitâh tekbiri alırken ellerini -mevcûd ise- yenlerinden dışarıya çıkarmak.

* Namaz kılarken kıyâmda secde yerine, rüku’da ayakların üzerine, secdede burnun iki kanadına, ka’dede kucağa, selâmda da sağ ve sol omuz başlarına bakmak.

* Rüku ve sücût tesbîhlerini tek başına namaz kılan için üçten ziyâde yapmak.

* Kamet getirilirken: “Hayye alel-Felâh” denilince imâm ile cemâat için ayağa kalkmak.

İmâm için “Kad kametis-Salâh” denildiği zaman namaza başlamak. İmâm olan zât, bu hareketi ile müezzin olan zâtı tasdîk etmiş olur. Mâmafih ikâmet (kamet) bittikten sonra namaza başlamasında bir beis yoktur. Hatta İmâm Ebû Yûsuf ile Eimme-i Selâse’ye göre muvâfık (uygun) olan da budur. İkâmet alınırken (Kamet getirilirken) câmiye giren kimse, oturur, cemaatla beraber ayağa kalkar. Yoksa ikâmetin bitmesini beklemez.

Namazda esnemek hâlinde ağzı tutmak ve dudakları, dişlerle olsun kapamak yetmezse sağ elle kapamak, öksürüğü ve geğirmeyi mümkün mertebe gidermek.

Bütün bunlar müstahsendir. İbâdet esnasında yapılması lâzım gelen ta’zimât cümlesindedir.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli, S: 137)

 

BAYRAM NAMAZININ KILINIŞI

 

Bayram namazı iki rek’attır. Cemâatle cehren (açıktan) kılınır. İki rek’at bayram namazına, imâma uymaya niyyet edip (Allâhü ekber) diye iftitâh tekbîri alınır. Eller bağlanıp (sübhânekellâhümme…) okunur, sonra imâm açıktan, cemâat gizlice (Allâh-ü ekber) diye üç def’a tekbîr alır, her tekbîrde eller kulak hizâsına kaldırılıp yanlara salınır. Üçüncü tekbîrden sonra eller bağlanarak, imâm açıktan Fâtiha ile bir mikdâr Kur’ân okur. (Allâh-ü ekber)’i açıktan diyerek bilindiği gibi rükû ve secdeler yapılır.

 

Sonra tekbîr alınarak ikinci rek’ata kalkılır. İmâm Fâtiha ve bir mikdâr daha Kur’ân okur, tekrar üç def’a eller kaldırılarak birinci rek’atte olduğu gibi tekbîr alınır. Dördüncüde (Allâh-ü ekber) diyerek rükû ve secdelere varılır. Sonra da oturup (Ettehıyyâtü… Allâhümme Salli ve Barik, Rabbenâ âtinâ… Rabbenâğfirli…) duâları gizlice okunup iki tarafa imâmla berâber selâm verilerek namaz tamamlanır.

Birinci rek’atın rükûsuna varmış olan imâma yetişen kimse, ellerini kaldırmadan, bayram tekbîrlerini rükûda alır. İmâmla kıyâma kalkar, imâmla berâber tekbîrlere iştirâk eder. İkinci rek’atine, yetişen kimse, birinci rek’ati, kazâya kalkınca  evvelâ Besmele ve bir mikdâr Kur’ân okur, sonra tekbîrleri alır, namazını tamamlar.

İmâm, bayram namazından sonra minbere çıkar, oturmaksızın, hutbeye başlar. Cemâatte hutbeyi dinler ve hutbeden sonra duâ edilerek bayram namazı kılınmış olur.

Bayram namazına hiç yetişemeyen kimse ise kendi başına bayram namazını kılamaz, dilerse dört rek’at nâfile namazı kılar. Bu bir kuşluk namazı yerine geçer, büyük sevâba vesîle olur.   (Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), İslâm İlmihâli, S: 167)

HADÎS-İ ŞERİF

 

İbn-i Mâce (Rh.A.) Ebû Umâme (R.A.)’den rivâyet ettiği bir Hadîs-i Şerîf’te Resûlullâh (S.A.V.) Hazretleri:

“Bayram gecelerini ibâdetle geçiren kimsenin kalbi, kalblerin öldüğü günde ölmez.” buyurmuşlardır.

 

NAMAZDA VÂCİBİN HÜKMÜ VE NAMAZIN VÂCİBLERİ

 

Namazın vâcibini kasden terkeden azâba çarpılır. Yanlışlıkla terk edilmesi hâlinde namazın sonunda “sehiv secdesi” lâzım gelir. Kasden terkinde ise, vakit müsâitse iâdesi gerekir. Sehven (yanlışlıkla, yanılmakla) terkinden dolayı “sehiv secdesi” yapılmamışsa ve kasden terki hâlinde de iâde edilmemişse, farz noksan olarak zimmetten düşmüş olur. Sehiv secdesi, vâcibin terki veyâ te’hîri neticesinde yapılır.

 

NAMAZIN VÂCİBLERİ ON DOKUZ (19) DUR

 

1) Namaza başlarken “Allâh-ü Ekber” (İftitâh Tekbîri) demek. 2) Her rek’atın başında Fâtihâ-yı Şerîf’i tam okumak.    3) Fâtihâ-yı Şerîf’ten sonra Zamm-ı Sûre gereken yerlerde Zamm-ı Sûre okumak veyâ üç kısa Âyet’e denk bir Âyet okumak. 4) Fâtihâ-yı Şerîf’i, Zamm-ı Sûre’den önce okumak.      5) Secdede alnın yanında burnu da yere koymak. 6) Her rek’atın secdesini art arda ikilemek. 7) Rükû’ ve secdelerdemafsalları, “Sübhânallâh” diyecek kadar sükûnette tutmak (Ta’dîl-i Erkân’a riâyet etmek). 8) İki rek’atten fazla olan namazlarda ilk ka’dede Tahiyyât okuyacak mikdârda oturmak. 9) İlk ve son ka’dede (oturuşta) Tahiyyât’ı tâm okumak.       10) İlk oturuşta Tahiyyât’ın kırâatından sonra hiç beklemeden üçüncü rek’ate kalmak. 11) Namazın sonunda velevki cenâze namazı veyâ sehiv secdesinden sonra olsun, önce sağa sonra sola selâm vermek. 12) Vitir namazında Kunût Tekbîri getirmek ve Kunût Duâsı okumak. 13) Bayram namazlarına mahsûs olan her rek’atteki üçer ziyâde tekbîrleri almak. 14) Bayram namazlarının ikinci rek’âtının rükû’ tekbîrini getirmek. 15) Sabâh, Akşâm ve Yatsı namazlarının ilk iki rek’âtlarında, kazâ dâhi olsa, imâm tarafından kırâati âşikâr okumak. 16) Öğle, İkindi namazlarının bütün rek’âtlarında; Akşâm ve Yatsı namazlarının üçüncü ve dördüncü rek’âtlarında kırâati gizli yapmak. 17) İmâma uyanlarca sükûneti muhâfaza etmek (cehrî okumak). 18) Namazda secde Âyeti okunursa secdeye varmak. 19) Secdeyi îcâb ettiren bir hatânın vukûunda sehiv secdesi yapmak.                (Ni’met-i İslâm)

 

CUM’ANIN VÜCÛBUNUN (FARZ OLMASININ) ŞARTLARI

 

Cum’anın farz olmasının altı şartı vardır:

  1. Mükellefin erkek olması. (Kadınlar, Cum’a namazı kılmakla mükellef değildirler.)
  2. Mükellefin hürr olması. (Köleler, Cum’a namazı kılmakla mükellef değildirler. Efendi kendi kölesini, Cum’a ve cemâatten alıkoyabilir. Eğer efendisi, Cum’a namazı kılması için kölesine izin verirse; köle, Cum’a namazını kılıp kılmamakta muhayyerdir. Fakat, ücretle işçi çalıştıran kimse, işçisini ve hizmetçisini Cum’adan alıkoyamaz. Ancak Cum’a namazı kılınacak câmi uzak ise, işçi veyâ hizmetçinin namazla meşgûl olduğu müddetin ücretini, aylığından veyâ yevmiyesinden düşebilir. Câmi yakın ise, düşemez.)
  3. Mükellefin mukîm, şehirde veyâ şehrin müştemilâtında oturur olması. (Bir şehirde on beş gün olsun oturmağa niyyet etmiş olmayan yolcular ile şehirde bir gün kalmak üzere Cum’a günü şehire girmiş olan yolcuların Cum’a namazı kılmakla mükellef tutulmayabileceklerine dâir ruhsat vardır. Amma Cum’a namazını kıldıkları takdirde, namazları sahîh olur. Şehir dışında üç fersah mesâfede bulunan ve Cum’a ezanını işiten kimseye, Cum’a namazı kılmak farz olur.)
  4. Mükellefin, vücûdca sıhhatli ve sağlam olması. (Cum’a namazı için câmiye gitmekten âciz olanlar yâhûd hastalığının ziyâdeleşmesinden ve uzamasından korkan hastalar ile Cum’aya gittikleri takdirde; baktıkları hastaları, kaybedeceklerinden korkan hastabakıcılar ve câmiye gidebilecek güçten düşmüş çok ihtiyarlar, Cum’a namazı kılmakla mükellef değildirler.
  5. Mükellefin gözlerinin a’mâ (görmez) olmaması (A’mâlar, Cum’a namazı kılmakla mükellef değillerdir; ancak kendilerini götürüp getirecek yedicileri bulunursa; mükelleflerden olurlar.)
  6. Mükellefin ayaklarında ciddî bir arıza bulunmaması (Kötürümler, ayaksızlar, Cum’a namazı kılmakla mükellef değildirler. Bir ayağı tutmaz ve kesik olduğu halde, zahmetsizce yürüyebilen kimse Cum’a namazına gider. Gitmeğe ve yürümeğe ma’nî, şiddetli yağmur ve kar yağışı çamur ve sel, âfet de Cum’a namazı için, mazeret sayılır.)

Cum’a namazının bu altı şartı kendilerinde bulunmayanlar, gidip Cum’a namazını kılarlarsa, öğle namazı üzerlerinden sâkıt olur.

(Mustafâ Âsım Köksal (Rh.A.), İslâm İlmihâli)

 

CUM’A GÜNÜNÜN EFDÂLİYYETİ

 

Peygamberimiz (S.A.V.)’den rivâyet edilen Hadis-i Şerîfler’e göre:

Cum’a günü, daha önceki ümmetlere de farz kılındığı halde, onlar ihtilâf çıkarmışlar; yahûdîler, cumartesi gününe; hristiyânlar da pazar gününe ta’zîmde bulunmuşlar; Ümmet-i Muhammed’e ise, cum’a gününe i’tibâr ve riâyet hususunda hidâyet ihsân edilmiştir.

Cum’a günü, günlerin ulusudur ve Allâh-ü Teâlâ katında, Ramazân ve Kurbân Bayramı gününden daha üstündür.

Cum’a gününden büyük bir günün üzerine güneş ne doğmuştur, ne batmıştır. Üzerine güneş doğan günlerin en hayırlısı, cum’a günüdür.

Hz. Âdem (A.S.), cum’a günü yaratılmış, cum’a günü cennetten çıkarılmış; cum’a günü günahından tevbe etmiş ve tevbesi cum’a günü kabul olunmuş ve cum’a günü de irtihal etmiştir.

Kıyâmet cum’a günü kopacaktır. İnsanlardan ve cinnlerden başka, hiçbir mahlûk yoktur ki cum’a günü tanyeri ağardıktan, güneş batıncaya kadar:

“Kıyâmet, belki bugün kopar!” diye kulak kabartmış olmasınlar.

Bir de, cum’a gününün içinde öyle bir sâat vardır ki bir Müslümân kulun namaz kılıp, Allâh’tan herhangi bir hâceti dilemesi o sâate rastlasın da; onu, Allâh-ü Teâlâ, o kula vermesin, vâki değildir.

“Bu sâat, İmâmın minberde oturduğu zaman ile cum’a namazını kıldırıp tamamladığı zaman arasındadır.” denilmiştir.

(Mustafâ Âsım Köksal (Rh.A.), İslâm İlmihâli, Namaz Bahsi)

 

CUM’ANIN NAMAZININ EDÂSININ ŞARTLARI

 

Cum’a namazının sahîh olabilmesi için de altı şartı vardır.

  1. Cum’a kılınacak yerin, şehir veyâ şehir müştemilâtı olması. (Bu müştemilât, o şehirden ayrı bulunmayan at koşturma meydânları, ok atma meydânları, asker toplanma yerleri, kabristân, namazgâh ve buralara benzeyen yerlerdir ki buralar ile şehir arasındaki uzaklık bir ok atımı veya at koşumu kadar mesâfe olur.)
  2. Devlet veyâ vekili tarafından cum’a namazı kıldırmak üzere vazîfelendirilmiş birisi bulunmaktır. (İmamlık ve hatiblikle vazîfelendirilmiş bulunanlar, gerektiğinde kendi yerlerine, başkalarını da vekil bırakabilirler. Hutbeden sonra, özürlü veya özürsüz olan ve namaz kıldırması için mihrâba geçirilen kimsenin en az hutbenin bir kısmını orada bizzat dinlemiş olması gerekir. Hutbeyi birinin okuyup namazı da bir başkasının kıldırması, mübâh’a yakın mekrûh’tur.
  3. Öğle namazı vakti olmaktır. (Öğle vakti girmeden ve öğle vakti çıktıktan sonra, cum’a namazı kılmak, sahîh olmaz. İsterse, öğle vaktinin çıkışı, ka’dede teşehhüd mikdarı oturduktan sonra olsun.)
  4. Namazdan önce hutbe okunması. (Hutbenin sahîh olması için, bülûğ şart olmadığından, namaza geçmemek şartiyle hutbe, mümeyyiz olan bir çocuğa da okutturulabilir.
  5. Cami kapılarının, cum’a namazına gelenlere açık tutulması ve câmiye girişin serbest olması. (Câminin kapısını kapayarak içinde cum’a namazı kılan cemâatin veyâ köşkünün kapısını başkalarına kapayıp içerde kendi adamlarıyla veya kendi mahalleleriyle cum’a namazı kılan kimsenin cum’ası sahîh değildir.
  6. Cum’a kılacak cemâatin bulunması. (Cemâatin sayısı, en az, imamdan başka üç erkek olmaktır. Cemâat olarak, iki erkekle bir kadın, yâhûd bir erkek çocuktan ibâret olması yeterli olmaz.)

(Mustafâ Âsım Köksal (Rh.A.), İslâm İlmihâli, Namaz Bahsi)

 

 

İSTİNCA YAPMAĞIN USULÜ VE DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN HUSUSLAR

 

Efdâl olan, mahreci önce taş ve benzeri şeylerle sil­mek; sonra da pislik mahallini, yavaşça ve sıçratmadan sağ elle su döküp sol el ile yıkamaktır. Pis koku kesilinceye kadar su ile temizliğe devam edilir. Oruçlu değil ise mak’ad gevşetilir ve iyice temizlendikten sonra mak’ad kurulanır. Daha sonra da iki el, güzelce yıkanır.

Def’i hacette bulunurken, kapalı yerlerde olunsa bile, Kıble’ye doğru yönelmek veya arkayı çevirmek, çocuğu da Kıble’ye karşı defi hacet için çevirmek mekruhtur. Ak­la geldiğinde hemen imkân varsa, bu şekil değiştirilmeli ve mekruh olmayan istikâmete dönülmeli, dönderilmelidir.

Aya, güneşe karşı yönelmek de mekruhtur. Suda, akı­cı olsa bile, büyük küçük abdest bozmak mekruhtur. An­cak gemide iken mekruh değildir.

Nehir, havuz, kuyu, pınar kıyısında, meyvâ veren ağaçların altında, ziraî bitkiler arasında, insanların fayda­landıkları yeşilliklerde ve diğer yerlerde, mescid kenarın­da, namaz kılınan saha kenarında, mezarlıkta, hayvanlar arasında, yolda, rüzgârın estiği istikâmete karşı, yarıklar­da (hadîsi şerifte: “Sizden biriniz, yarıklarda işeme­sin.” buyurulmuştur.), insanların gidipgeldiği yerlerde defi hacette bulunmak mekruhtur.

Def’i hacette konuşmak, onu ayakta yapmak, özürsüz olarak sağ elle istincâ etmek mekruhtur.

Helaya sol adım ile girilir ve “e’ûzü” çekilir. Heladan sağ ayakla çıkılır ve şu dua okunur:

“Allâhım, senden afv dilerim. Beni sıkanı benden gideren ve menfaatimi göreceğim şeyleri elimden ka­çırmayan Allah’a hamd ederim.”

(İbni Âbidîn’in Oğlu Muhammed Alâaddîn (r.h.), EIHediyyetü’lAlâiyye Tercemesi, 1920. s.)

 

İSTİBRÂ (İDRAR SIZINTISINDAN TEMİZLENMEK)

 

Erkeğin istibrâda bulunması gereklidir. Yani erkeklik uzvunu idrar kalıntısından, ya’ni i

drarın bir daha sızmaya­cağına kanâat getirinceye kadar âdet edindiği şekilde ib­ra (temizlemek) zorundadır. Keza istibrâ, büyük abdest için de söz konusudur. İnsan, idrar sızıntısının kesildiğine kanâat getirmedikçe abdeste başlaması caiz değildir. An­cak ihtiyâcını giderdikten sonra, bir şeyin çıkmayacağın­dan emin ise, o zaman istibrâya gerek kalmaz. Yalnız bu mevzuda titizlik göstermek mendûbdur.

Kadın ise, erkeğin yürümek suretiyle yaptığı istibrâ usûlüne başvurmaz; idrarının kesilmesinden sonra az bir müddet bekler ve her iki mahrecini de siler ve su ile temiz­ler.

Sızıntıdan geç kesilenler, bir parça pamuk veya kâğıt ve benzerleriyle idrar kanalını kurutmaya çalışır. Çünkü bu kurulama, korkulan sızıntıyı emerek keser. Sızıntının mahreçten çıkmasını önlemek için mahreç kanalına bir parça kurulayıcının yerleştirilmesi de uygundur.

 

İSTİNGA (ÖN VE ARKA MAHREÇLERDEN ÇIKAN PİSLİKLERDEN TEMİZLENMEK)

 

Ön ve arka mahreçlerden çıkan tabiî (idrar, menî ve dışkı gibi) veya gayri tabiî (kan ve irin gibi) pisliklerden veya mahreci geçmeksizin dışardan mahrece isabet eden pisliklerden silinmek erkek ve kadınlar için sünnettir.

Şâyed sıvı olmayan pislik mahreci aşarsa ve ağırlığı 100 arpa ağırlığında olursa ve yayıldığı alan avuciçinden fazla olursa o zaman yıkamak farzdır.

İstincâ, su ile ve su dışında temizleyici taş, bez, pa­muk ve benzeri değersiz ve necîs olmayan şeylerle yapılır. Mahreci su ile temizlemek daha sevimlidir.

(İbni Âbidîn’in Oğlu Muhammed Alâaddîn (r.h.), EIHediyyetü’lAlâiyye Tercemesi, 1719. s.)

 

NAMAZ BÜTÜN İBÂDETLERİ İÇİNE ALIR VEKALB, DİL VE BÜTÜN A’ZÂLARLA KILINIR

 

Mü’minûn sûresi, âyet: 2’de “Namazda huşu’ üzere olan mü’minler.” “Namaz kılan kimsenin, kemâli tevazu’ ve tezellül ile mâsivâyı kalbinden terk edip Cenâbı Hakk’a teveccüh etmesi ve huşû’u muhafazası” beyân buyurulmuştur. Bu âyeti celîlede: “Felaha nail olacak .mü’minler sol kimseler ki farz olan namazlarını edaya müdâvemet ederler.” Mü’minûn: 9’da ise “Namaza devam ile namazın muhafazası” beyân buyurulmuştur.

Mü’minûn: 2’de: “huşû’a dikkat” ve Mü’minûn: 9’da “namazın şeraitine (şartlarına) riâyetle devama dikkat” be­yân buyurulmuştur.

Her zaman namazın devam ve lüzumuna işaret için is­timrara (devama) delâlet eden muzârî sigasiyle “yuhâfizûne” vârid olmuştur.

“Ben ulûhiyyetle muttasıf Ma’bûdi Bi’lHakk ve ibâde­te müstehakk Ma’bûdi Bi’lHakk ancak benim. Benden gayrı Ma’bûdi Bi’lHakk olmayınca bana lâyıkiyle ibâdet ve hüsni edebe riâyet ve cemi’ a’zâ ve cevârihınla beni zikr için teveccühi tam ile teveccüh ederek namazı ikâme et ki beni zikredesin ve cemi’ a’zânla şükretmiş olasın.” (Tâhâ s. 14.â.)

Salâtm kalble, lisânla ve cemi’ a’zâ ile ibâdâtı cami’ efdâl ibâdet olduğuna bu âyeti celîle’de işaret buyurulmuş­tur. Evvelce icmâlen (kısaca) “fâğbudnî” lâfzı şerîfiyle emir ve beyân buyurulduktan başka ayrıca da salât ile emrolunmuştur ki bu da namazın sânına ihtimam ve i’tinâ lâ­zım olduğunu beyân ile efdâl ibâdet olduğuna işarettir.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Yevmi kıyamette mu­hasebeye evvelâ namazdan başlanır. Eğer namaz hesabı doğru verilirse şâir amellerin de kabulüne yardımı olur. Aksi takdirde şâir amellerin muhasebesinde de sıkıntı çe­ker.” buyurmuşlardır. (Mahmûd Sami RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Musahabe 3, 6675. s.)

 

BEŞ VAKİT NAMAZI İLK KILAN PEYGAMBERLER (A.S.) (1)

 

Hz. Âdem, İbrahim, Yûnus, Musa, îsâ salavâtu’llâhi ve selâmühü aleyhimden her biri, beş vakit namazdan her bi­rerini ilk defa olarak kılmışlardır.

Şerhi Hidâye’de nakledildiğine göre:

En evvel sabah namazını kılan Âdem (a.s.)’dır. Cennet­ten arza hübûtunda (inmesinde) yeryüzünde akşam karanlığı olunca Âdem (a.s.) geceleyin havfı şedîd (şiddetli korku) ile korktu. Bir taraftan da zelle’den dolayı üç yüz yıl gözyaşı dur­mamış ağlamıştı. Fecr, şafak başlayınca zulmetten (karanlık­tan) kurtulduğuna şükren li’llâhi ta’âlâ iki rek’ât namaz kıl­dı. İşte sabah namazının iki rek’ât olarak farz kılınması bu hikmet üzerine olmuştur.

En evvel dört rek’ât öğle namazı kılan İbrahim (a.s.)’dir. Oğlu İsmâîl (a.s.) zebihten (kurbân olmaktan) kurtulup da cennetten kurbân olarak koç ihsan buyurulduğunda Cenâbı Hakk’ı n râzî olduğuna şükran olarak dört rek’ât öğle nama­zı kılmıştır.

” Biz Azîmüşşân nida ettik, dedik ki: Yâ İbrahim, mu­hakkak sen rü’yâyı tasdîk ve rü’yânın mukaddemâtına başlamakla emrimize imtisal ettin ve bizim rızâmızı tahsîl için gözün nuru oğlunu kurbân etmeğe râzî oldun ve biz seni dostluk mertebesinde sâbitkadem bulduk ve bizim emrimizi yerine getirmeye ihlâs üzere çalışınca biz de sa­na ihsan ettik. Bizim sana ihsan ettiğimiz gibi cümle ehli ihsanı (ihsan sahiplerini) de böylece mükâfatlandırırız. Şu emrolunan kurbân meydanda bir ibtilâdır ve biz Azîmü’şşân İsmâîl bedelinde bir büyük koyunu fidye olarak ver­dik.” (Saffât s. I04t07.â.) buyurulmuştur.

Belâya sabır ve meşakkate tahammül eden mü’minlere:  “Ve kezâfike neczi’l muhsinîn.” (Saffât s. no.â.) “Biz muhsinleri böyle mükâfatlandırırız.” tebşîri Sübhânîsi buyurulmuştur.

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Musahabe 3, 7072. s.)

 

BEŞ VAKİT NAMAZI İLK KILAN PEYGAMBERLER (A.S.) (2)

 

İkindi namazını en evvel Yûnus (a.s.) kılmıştır. Dört zu metten kurtulduğuna şükren dört rek’ât kılmıştır. Zelle’ni zulmetinden, gecenin zulmetinden, suyun zulmetinden batnı hût (balığın karnının) zulmetinden.

Cenâbı Hakk azze ve celle hazretleri, kullarına, bu hik mete binâen ikindi namazını dört rek’ât farz kılmıştır.

Akşam namazını en evvel üç rek’ât kılan îsâ (a.s.)’d, Isa (a.s.), ba’de’lmağrib (akşam namazından sonra) şu hi tâbı Celîl buyurulduğunda kılmıştır: “eente gulte li’nnâ si’t tehızûnf ve ümmiye ilâheyni min dûnillâhf (Mâide s ııe.â.) ya’ni “Ey Meryem oğlu! Sen, nâsa beni ve validem Allah’ın gayri ma’bûd ittihâz edin, dedin mi?

Gerek nefsinden ve gerekse validesinden Ulûhiyyet’in nefyi ve Hakk sübhânehü ve ta’âlâ hazretleri’ni isbât için jç rek’ât namaz kılmıştır ki Cenâbı Hakk azze ve celle hazretleri de bu hikmet üzerine üç rek’ât olarak akşam na­mazını farz kılmıştır.

En evvel yatsı namazını dört rek’ât olarak Musa (a.s.) <ılmıştır ki bu hikmet üzerine yatsı namazı dört rek’ât olarak arz kılınmıştır.

İşte enbiyâı ı’zam salevâtullâhi ta’âlâ ve selâmühü ıleyhim ecmaîn hazerâtı âhir (son) hayâtlarına kadar na­maz kıldıkları gibi semâdaki melekler de halk olunalıdan besecde ve rükû’da ve kimi kıyam ve ku’ûd’da lâyenkati durmadan, ardı kesilmeksizin) Halik ta’âlâ ve tekaddes azretlerine  ubûdiyyette  devam  edeceklerinden  biz mü’minlerin de ölünceye kadar meleklerin her nev’i ibâetini cami’ olan (içine alan) rükû ve secde ve şâir rükünîri ile beraber namazımıza devam etmekliğimiz farzdır, unun hilafını (aksini) iddia eden ya münkir, ya münafık   ” kâfirdir.

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Musahabe 3, 7275. s.)

 

TAHARET

 

Taharetin vâcib olmasının şartları:

1) Müslüman olmak; 2) Mükellef olmak; 3) Temizleyi­ci nesneyi kullanabilmek; 4) Hades bulunmak; 5) Hayız, nifâs ve vaktin dar olması gibi taharete aykırı bir şey bu­lunmamak.

Taharetin sahîh olmasının şartları:

1) Temizleyici nesnenin, temizlenecek mahallin ta­mamını kaplaması; 2) Taharete aykırı hayız nifâs ve hadesin bulunmaması

Taharetin sıfatı:

1) Taharet, namaz için farz; 2) Tavaf için vâcib; 3) Uy­ku için sünnet; 4) Yalan, gıybet, kahkaha ve çirkîn şiir­den sonra mendûb; 5) Sürekli abdestli bulunmak ve ule­mânın muhalefetinden kurtulmak üzere (Bir Hanefînin, Şâfiîye riâyet ederek kadın tenine dokunduktan sonra abdest alması gibi…) abdest almak da mendûbdur.

Taharetin rükünleri:

1) Gusül; 2) Mesh; 3) Pisliği gidermektir.

Abdestin rükünleri:

1) Bir defa yüzü yıkamak; 2) Diseklerle birlikte her iki eli yıkamak; 3) Başın dörtte birini meshetmek; 4) Topuk­la birlikte her iki ayağı yıkamak.

Seyrek sakalda sakalla birlikte teni; sık sakalda sa­kal, bıyık ve kaşları yıkamak farzdır. Uzun tırnaklarda, tırnak altlarını, diblerini yıkamak vâcibdir. Saç, sakal, tır­nak kesiminden sonra abdest ve mesh tekrarlanmaz.

Taharetin araçları:

1) Su; 2) Toprak; 3) Taş; 4) Ovmak; 5) Şer’an temiz­leyici olan şeyleri veya bunlardan birini kullanmak.

(İbni Âbidîn’in Oğlu Muhammed Alâaddîn (rh.a.), EIHediyyetü’lAlâiyye Tercemesi, 2123. s.)

 

NAMAZIN FARZİYYETİ İNKÂR EDİLEMEZ

 

Câbir İbn-i Abdullah (r.a.)’den rivayetle Resûlullâh s.a.v.) Efendimiz: “Kişi ile şirk ve küfrün arasında yalnız) namazı terk etmek vardır.” diye buyurmuşlardır.

Namazı terk eden kimse, onun farz olduğunu inkâr ediyorsa; bütün “ulemânın icmâ’ı ile İslâm’dan çıkar. Yalnız yeni müslümân olup da henüz namâz’m farz ol duğunu öğrenecek kadar bir zaman müslümanlar ara sında bulunamayan ma’zûr sayılır, namazın farz oldu­ğunu i’tikâd etmekle beraber, tembelliğinden kılmıyor­sa, mes’ele ulemâ arasında ihtilaflıdır. İmâm-ı Mâlik ve Şafiî (r.a.) ve diğer birçok ulemâya göre kâfir değil; fâ-sık olur ve tevbekâr olması istenir. Şâyed tevbekâr ol­mazsa hadd-i şer’îsi tatbîk olunur.

İmâm-ı A’zam (r.a.) ile Kûfeli âlimlere ve Şâfi-îler’den Müzeni (r.a.)’e göre kâfir olmaz; cezası da ölüm değil, ta’zîrdir ya’ni namaz kılıncaya kadar ha­pistir. Namaz kılmayanın küfrüne hükmedenler, Câbir İbn-i Abdullah (r.a.) rivayet eylediği bu “Kişi ile şirk ve küfrün arasında (yalnız) namazı terk etmek vardır” hadîs-i şerifin zahiriyle ve bu mes’eleyi kelime-i tev-hîde kıyâsla istidlal ederler. Öldürülmez diyenlerin de-lîli de “Bir müslümâmn kanı ancak üç şeyden biriyle helâl olur…” hadîsidir ki bu hadîs-i şerifte namaz zik-redilmemiştir.

Ulemânın cumhuru, namaz kılmayanın dinden çık­madığına Nisa sûresi, âyet: 116 “Şübhesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını afvetmez; ama bundan aşağısını dilediğine afveder…” hükm-i İlâhîsi ve “Al­lah’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed (s.a.v.) de O’nun Resûlü’dür, diyen cennete girecektir” hadîs-r şerîfiyle istidlal etmişlerdir.            Ahmed Davutoğlu

Sahlh-i Müslim Terceme ve Şerhi 1. c., 355-356. s.)

 

 

 

 

NAMAZ

 

Bir hadîs-i şerifte:

“Gerek erkek ve gerek kız yedi yaşındaki çocuk­larınıza namaz ile emrediniz. On yaşındakiler için de kılmazlarsa darb ediniz ve yataklarını ayırınız.” bu­yurulmuştur.

On yaşındaki çocuklar namaz kılmazlarsa hafifçe el ile (avuçtan ziyâde olmamak üzere) darb edileceği kü-tüb-i fıkhiyyede musarrahdır.

işte namazın derece-i ehemmiyeti ve devamlı lüzu­mu çocukluk çağında başlamaktadır. Bir müslümanm evlâdına çocukluk çağında namazını ve ferâiz-i dîniyye-sini öğretmesi farzdır, aksi takdîrde ebeveyn mes’ûldür. Ve evlâdına dînî şefkatsizliğine ‘binâen vicdanen de mu’azzebdir.

Başka bir hadîs-i şerifte de:

“Her doğan çocuk muhakkak İslâm fıtratı üzerine doğar sonra anasıyla babası onu yahûdî, nasrânî, mecûsî yaparlar.” buyurulmuştur.

Binâenaleyh evlâdın küçüklüğünde dînî terbiyesini ve ta’lîmini ihmâl eden kimsenin evlâdı fena ahlâk ve bozuk i’tikâd ve cereyana kapılmak tehlikesine ma’rûz kalacağı bedîhidir.

Bir belâya mübtelâ olan kimse beş vakit namazla be­raber nafileye devam ile Hakk celle celâluhudan is-tiâ’ne ederse o belâdan halâs olacağına işaret buyurul­muştur.

Sûre-i Bakara’da:

“Ey mü’minler! Sabır ve salât ile Allâh’dan yar­dım taleb edin, zîrâ Allah sabreden kullar ile bera­berdir.” buyurulmuştur.

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Musahabe 3. c., 55. s.) ı

 

ABDESTİN SÜNNETLERİ

 

1) Abdeste başlarken önce temiz olan elleri bileklere kadar ıkamak.

2) Abdeste “e’ûzü besmele” ile başlamak.

3) Niyet etmek, abdesti namaz kılmağa veya abdestsizliği gidermeğe veya Yüce Allah’ın emrini yerine getirmeye niyet

ıderek almak.

4)  Mazmaza (ağıza su vermek) ve istinşak (buruna su çekmek).  Şöyle ki:  Elleri  yıkadıktan sonra üç kez ağza doluşunca su alınır ki buna mazmaza denir. Sonra üç kez de burnun yumuşağına kadar gidecek şekilde burna su verilir ve sümkürülür. Buna da istinşak denilir.

5)  Mazmaza ve istinşakı aşırı derecede yapmak. Fakat oruçlu olanlar böyle aşırı yapmazlar.

6) Misvak kullanmak.

7) Sıra gözetmek.

8) Abdeste sağ taraftan başlamak.

9) Abdest organlarını üçer kez yıkamak.

10)   Elleri  ve  ayakları   yıkamağa  başlarken  parmak uçlarından başlanılır.

11)  Eller ve ayaklar yıkanırken parmakların arasını yok-layıp yıkamak (hilâllemek).

12) Abdest suyunu bıyıkların ve kaşların altlarına ve yüzün çevresinden sarkmış bulunan fazla kıllara eriştirmek.

13)  Sakalın çeneden aşağıya uzanmış kısmını meshet mek.

14)  Başın tamamını bir su ile meshetmek. Buna kaplam; mesih denir.

15)  Kulakları meshetmek.

16) Boynu meshetmek.

17) Abdest organlarını üzerine dökülen su ile iyice ovmak

18) Abdest organlarını arada kesinti yapmadan yıkamak Bir organ henüz kurumadan diğerini yıkamaya geçmek, bun

“vila” denir.

(Ömer Nasûhî BİLMEN (rh.a.), Büyük islâm İlmihâli, 78. s.

 

ABDESTİN ADABINDAN BAZILARI

 

Vakti girmeden abdest alıp namaza hazır olmak,

Abdest alırken kıbleye müteveccih bulunmak,

Yüksekçe bir yerde durmak, tâ ki abdest suları sıçrama­sın.

Başkasından yardım istememek; (başkasının kendi ar­zusu ile abdest suyunu hazırlaması veya abdest uzuvları­na dökmesi âdabı ihlâl etmez.)

Abdest esnasında bir zaruret bulunmadıkça dünya la­kırdısı yapmamak.

Abdestin başından sonuna kadar niyeti unutmayıp kalp­te tutmak, her uzvu abdest niyetiyle yıkarken’Besmele-yi Şerife’yi okumak ve her uzvu yıkarken dua etmek, salat-ü selâm getirmek.

Sıkı olmayan parmak yüzüklerini oynatmak, dar olanla­rı oynatmak ise her halde lazımdır, taki altı kuru kalmasın.

Abdestte ağıza, buruna sağ el ile su vermek, sol el ile sümkürmek.

Abdestte yüzü yıkarken göz pınarlarını yoklamak, ab­dest suyunu dirseklerin ve topukların üstüne kadar yetiştir­mek.

Abdest suyu, israf derecede fazla, uzuvlardan damla­mayacak derecede az olmamak.

Abdest suyu güneşte ısıtılmış olmamak.

Abdest bitince kıbleye karşı şehâdet getirmek.

Abdestin sonunda artan sudan kıbleye karşı ayakta bi­raz içmek

Abdestin sonunda bir, iki veya üç kere Kadir sûre-i celi-lesini okumak.

On defa salavat getirmek.

Kerahat vakti değilse iki rek’at nafile namaz kılmak, ab-destin âdâbındandır.

(Ömer Nasûhî BİLMEN (rh.a.), Büyük İslâm İlmihali, 76. s.)

 

GUSLUN VASIFLARI

 

Cünüplükten, hayız ve nifas kanlarının kesilişinden dolayı gusletmek farzdır. Bu farzın dışında bazı haller­de gusletmek sünnet veya müstehâbtır. Bunların başlı-caları şunlardır:

1) Cum’a ve iki bayram namazları için gusletmek. 2) Hacc ve umrede ihrama girerken ve arefe günü vak­fe yapmak için gusletmek. 3) Medîne-i Münevvere ile Mekke-i Mükerreme’ye girmek için yıkanmak. 4) Müz-delife ve Mina’da bulunmak için yıkanmak. 5) Günâhlar­dan tövbe için yıkanmak. 6) Güneş ve ay tutulması hal­leriyle yağmur duasında bulunmak için yıkanmak. 7) Kan aldırmak ve ölü yıkamak için gusletmek ve bay­gınlıktan sonra ayılan kimsenin yıkanması. 8) Yolculuk­tan dönenin ve yeni elbise giyecek kimsenin yıkanması. 9) Berat ve Kadir gecelerine kavuşmaktan dolayı yıkan­mak. 10) İnsanların toplanacağı bir yerde bulunmak için yıkanmak. 11) İstihâzeden (illet kanından) kurtulan ka­dının yıkanması.

GUSL ETMELERİ FARZ OLANLARA HARAM OLAN ŞEYLER

 

Namaz kılmak; Kur’an kasdıyla velev bir ayet mikta­rı olsun Kur’an okumak, fakat dua ve senaya dair ayet­leri dua kasdiyle okumak caizdir.

Kur’an-ı kerime velev bir ayet veya yarım âyet olsun el sürmek

Kâ’be-i muazzamayı tavaf etmek ve bir zaruret olma­dığı halde bir mescide, bir camii şerife girmek ve içinden geçmek

Üzerinde âyet-i kerime yazılı bir levhayı veya bir ak­çeyi el ile tutmak.

(Ömer Nasühî BİLMEN (rh.a.), Büyük İslâm İlmihali, 93. s.)

 

GUSLÜN FARZ VE SÜNNETLERİ

 

Guslün farzları: 1) Ağzı bir kez yıkamak, 2) Burnu bir kez yıkamak, 3) Bütün vücûdu bir kez yıkamak üzere üçtür.

Ağıza ve buruna bolca su alınmalı. Bu işe abdestte ya­pılan ağız ve buruna su vermelerden daha çok özen gös­termelidir.

Guslün sünnetleri:

Gusle niyet, besmele ve misvak ile başlamak.

Evvelâ elleri, oyluk yerlerini yıkamak, bedende meni ve­saire eseri varsa gidermek.

Sonra sünnet veçhile abdest almak.

Abdestten sonra üç defa başa, üç defa sağ omuza, üç defa da sol omuza su dökmek ve her su döktükçe bedeni, iyice ıslanması için oğuşturmak ve önce sağ, sonra sol ayağı yıkamak.

Gusül suyunda israftan ve takdirden, yani fazla veya eksik olmasından sakınmak.

Kimsenin göremeyeceği bir mahalde yıkanmak. Eğer erkekler erkekler arasında, kadınlar da kadınlar arasında bulunurlar da yıkanmak için tenha bir yer bulamazlarsa bir köşeye çekilip avret mahallerini bir peştemal ile örterek yı­kanırlar.

Tenhâ bir yerde yıkanıldığı halde de avret mahallini açık bırakmamak, şayet açık bırakılmışsa Kıble tarafına yönel­memek.

Gusl ederken söz söylememek.

Guslden sonra elbiseyi giyerken çabukça tesettür edivermek, guslün sünnetlerindendir.

Guslden sonra bedeni bir havlu ile, bir mendil ile silmek.

Abdestte âdabdan sayılan şeyler guslde de âdabdandır. Abdestte mekruh olan şeyler, guslde de mekruhtur. Bun­dan başka gusl esnasında dua okumak da mekruhtur.

(Ömer Nasühî BİLMEN (rh.a.), Büyük İslâm İlmihâli, 93. s.)

 

TEYEMMÜM

 

Bir kimse su bulamazsa, yahut arkadaşlarıyla be­raber içecek kadar sudan fazla su yanında olmazsa, yahut yolda yırtıcı hayvanlar bulunursa, yahut bir kim­seden (hırsızdan) korkarsa, yahut başkasında su olur da fahiş fiyatla satarsa, yahut hasta olup su kullanınca hastalığı artacaksa, yahut hastalıktan, ölmekten kor-kuyorsa, namaz vaktinin sonuna kadar bekler, temiz toprak bulunan bir yer arar, iki elini toz olacak şekilde toprağa vurur, parmaklarını açar, namaz için teyem­müme diye niyet eder, iki eliyle bütün yüzünü mesh eder, toprağın kıllar arasına girmesine uğraşmaz.

Sonra yüzüğünü çıkarır, ikinci defa iki elini yere vu­rur, parmaklarını birbirinden ayırır, sağ elinin parmak­larının arkasını sol elinin parmaklarının içine koyar.

Sonra sol elin parmaklarını sağ kolun üze-rinden kaydırır. Sol elin avuç içi ile sağ kolu dirsekten parmak­lara doğru içten geçirir. Sol baş parmağı sağ elin baş parmağı üzerine getirir.

Sonra da sağ eli anlattığımız şekilde sol ele tatbik eder!

Sonra iki avuç içlerini birbirine sürer.

Sonra parmaklarını diğer elinin parmakları arasına sokar ve oğar. Böyle yapınca bir kere yere vurmak kâ­fi gelir. (Yalnız eller ve kollar için.) Eğer bunu yapa­mazsa birden fazla yere vurması caizdir.

Ancak, dirseklere kadar her yere toz temas etmeli­dir. Bu teyemmüm ile bir farzı eda edince, istediği ka­dar sünnet kılabilir. Ama bir sonraki namazın farzı için ayrıca teyemmüm eder.

(Hüccetü’l-İslâm İmâm-ı Gazali (r.h.), Kimyâ-yı Saadet, 118. s.)

 

HACET NAMAZI

 

Şöyle ki: Uhrevî veya dünyevî bir haceti olan kimse güzelce abdest alır, yatsı namazından sonra iki veya dört, bir kavle göre on iki rek’at namaz kılar, sonra Hakk ta’âlâ hazretlerine senada, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) efendimize salât ü selâmda bulunur. Ba’dehu hacet duasını okuyup hacetin husulünü Allah ta’âlâ’dan niyaz eder.

Hacet namazının birinci rek’atmda Fâtiha-yı şerîfe-den sonra üç kerre Âyetü’l-kürsî, öbür üç rek’atmda da birer Fatiha ile, birer İhlâs ve Mu’avvizeteyn sûreleri okunması hakkında bir hadîs-i şerîf vardır.

HACET DUASI          /

 

Allâhümme innî es’elüke tevfîka ehli’l-hüdâ ve a’male ehli’l-yakîn ve münâsahate ehli’t-tevbeti ve ‘azme ehli’s-sabri ve cidde ehli’l-haşyeti ve talebe ehli’r-rağbeti ve ta’abbüde ehli’l-verâi ve ‘irfâne ehli’l-‘ilmi hattâ ehâfuke. allâhümme innî es’elüke mehâfet6″ tahcüzünf ‘an ma’siyetike hattâ a’mele bi-tâ’atike ‘amelen estehlkku bihi rızâke ve hattâ ünâsıhake bi’t-tevbeti havfen minke ve hattâ uhlisa leke nasîhate hubben leke ve hattâ etevekkele ‘aleyke, fî’l-umûri hüsne zannin bike sübhâne hâlikın nur.

 

RIZIK BOLLUĞU İÇİN OKUNACAK DUA

 

Aşağıdaki âyet-i celîle, 51. Zâriyât sûresi 58. âyet olup akşam ve sabah veyâhûd beş vakitte on birer kerre okunacaktır:

İnna’llâhe hüve’r-razzâku zû’l-kuvveti’l -metîn.

 

BEŞ VAKİT NAMAZIN FARZ OLDUĞUNA VE VAKİTLERİNE DÂİR ÂYETLER

 

Namaz, İsrâ sûresinin 1. âyetinde açıklanan Mi’râc gece­sinde farz kılınmış olup bu sûrenin 78. âyetinde de: “ekımı’s-salâte lidulûki’ş-şemsi ilâ ğasakı’l-leyli ve kur’âne’l-fecri inne kur’âne’l-fecri kâne meşhûden” diye emrolunmuştur. Ya’ni: “Güneşin zevalinden (batıya doğru) kayışından, gecenin ka­ranlığına kadar (kılınacak olan) namazı kıl! Sabah kur’ânmı da (namazını da kıl!) çünkü, sabah kur’ânı şahâdetlidir.” Emr-i şerifi ile beş vakit namaza böylece zımnen işaret olunmuştur.

Bakara sûresi, âyet 238’de: “hâfizû ‘ale’s-salâvâti ve’s-salâti’l-vustâ ve kûmu li’llâhi kânitîne.” Ya’ni “Namazlara ve or­ta namaza (vakitlerinde, rükünleri ve şartlarıyla) kılmaya devam ediniz. Allah’ın dîvânına tam huşu’ ve tâatle durunuz!” buyurulmaktadır.

Orta namazı, Hz. Alî, Ebû Hureyre, Abdullah İbn-i Ömer, Ebû Saîd’el-Hudrî ve Hz. Âişe (r.a.e.)’e göre. “ikindi namâ-zı”dır. Tabiîn bilginlerinden Katâde (r.a.) de: “Orta namazı, ikin­di namazıdır. Gündüzün, ikindiden önce iki vakit namazı var; ge­celeyin de ikindiden sonra iki vakit namazı var, diye söylerdik.” demiştir.

Âyet’te geçen “salevât” kelimesinin “salaf’ın cem’i olduğu ve Arap gramerine göre, cem’in üçten başlaması gerektiği; “vustâ” kelimesinin ise, iki taraftan ikişer vakitle eşitlik ifâde ettiği göz önünde tutulunca, “salevât” kelimesinin beş vakit namazdan dör­düne dalâlet ettiğini kabul etmek gerekir. (Orta namazı da, ikindi namazı olduğuna göre beş vakit namaz delillenmiş olur).

Hûd sûresi, âyet 114’te, meâlen: “Gündüzün iki tarafında, gecenin de yakın saatlerinde namaz kıl; çünkü hasenat seyyiâtı giderir. Bu iyi düşünenlere bir öğüttür.” buyurulmuştur.

Gündüzün iki tarafındaki namazlar: Akşam ve sabah veya sabah, öğle ve ikindi namazlarıdır.

Gecenin, gündüze yakın saatlerindeki namazlar ise akşam ve yatsı namazlarıdır, denilmiştir.

“Seyyiâtı giderecek hasenatın da, beş vakit namaz olduğu” rivayet edilmiştir.

(Mustafa Âsım KÖKSAL (rh.a.), Kitâb ve Sünnet, 49-51. s.)

 

KUR’ÂN’DA BEŞ VAKİT NAMÂZ

 

Abdullah İbn-i Abbâs (r.a.), meclisinde bir gün fıkıhtan, bir gün Kur’ân-ı kerîm ve tefsirinden, bir gün siyer ve megâzîden, bir gün şiirden, bir gün de Arab târihinden bahse­der; herkes her istediğini O’nda bulur; tatmin olurdu.

Tabiîn âlimlerinin büyüklerinden müfessir ve hafız Mücâhid (r.a.) (irtihâli hicrî 103): “Kur’ân-ı kerîmi, ezbe­rimden okuyarak, üç kerre İbn-i Abbas (r.a.)’e arz ettim ve her âyet üzerinde durup, “O’nun, ne hakkında nazil ve nasıl olduğunu sordum.” demiştir.

Haricîlerin âlimlerinden Nâfi’ bin Ezrâk, Abbdullâh İbn-i Abbâs (r.a.)’ya “-Kitabu’llâh’ta beş vakit namaz var mıdır?” diye sorunca, İbn-i Abbâs (r.a.): “Evet, vardır!” deyip Rûm sûresinin 17. ve 18. âyetlerini oku­yarak, Bu âyetlerde geçen;

“Hîne tümsûne” akşam namazıdır,

“Hîne tusbihûne” sabah namazıdır,

“Ve aşiyyen” ikindi namazıdır,

“Ve hîne tuzhirûne” öğle namazıdır.” dedikten son­ra, Nur sûresinin 58. âyetindeki:

“Ve min bâ’di salâti’l-‘ışâi” bir de, yatsı namazın­dan sonra” kavl-i şerifini okumuşlardır.

Namaz, Kur’ân-ı kerîmde, sâdece, “salât” kelime­siyle ifâde edilmiş değildir. Namazın cüz’ü zikredilip, kül­lü murâd buyurulmak suretiyle kıyam, kıraat, rükû, sü-cûd rükünleriyle de, hatta rükû ve secdelerde okunan teşbihler ile de, namaz ifâde ve murâd edildiği görülür.

Nisa’ sûresi, âyet 101-103’teki beyâna göre, harb meydanlarında bile bulunsalar, mü’minlere belli vakitler­de kılınmak üzere farz kılınmış olduğu açıklanan beş va­kit namaz sâdece Rûm sûresinde zikredilmiş değildir.

(Mustafa Âsım KÖKSAL (rh.a.), Kitâb ve Sünnet, 48-49. s.)

 

BEŞ VAKİT NAMAZ FARZ-I AYNDIR

 

“Namaz”, farz-ı ayndır. Namazın farziyyetini inkâr eden kâfir olur.

Namâz’m farz olması, “kitâb”, “sünnet”, “icmâ’-i üm­met” ve “kıyâs-ı fukahâ” ile sabittir.

“Kitâb”dan, farz olduğuna delîl, Allah ta’âlânın: “ve ekîmü’s-salâte” ya’ni: “Namazı dosdoğru kılınız.” ve “hâfizû ‘ale’s-salevâtı ve’s-salât’il-vustâ” ya’ni “Namazlara ve or­ta namaza devam ediniz.” kavl-i kerîmidir.

“Sünnetten farz olduğuna delîl, Peygamberimiz (s.a.v.): “Şübhe yok ki Allah ta’âlâ, her müslüman olan erkek ve kadına gece ile gündüzde beş vakit namazı, farz kılmış­tır.” hadîs-i şerifidir.

“İcmâ’-i ümmef’e gelince, bütün müslümanlar, Pey­gamberimiz (s.a.v.)’den bugüne kadar, namazın farz-ı ayn olduğunda ittifak etmişlerdir, hiçbir fakîh, namazın farz-ı ayn olduğunu inkâr ve reddetmemiştir.

Bir kimse, namazın meşru’ olmadığını (şer’î olmadığı­nı) söylerse ve buna i’tikâd ederse, yani namazın meşru­luğunu inkâr ederse, kâfir olur. (Mültekâ Şerh! Mevkûfât 1. c.)

 

 

BEŞ VAKİT NAMAZI HAKKIYLE KILANLARA CENNETİN VA’D BUYURULUŞU

 

Ubâde bin Sâmit (r.a.)’m, Resûlullâh (s.a.v.)’den bizzat işittiğini açıklayarak, bildirdiğine göre, Resûlullâh (s.a.v.), bu­yurmuşlardır ki:

“Yüce Allah, beş vakit namazı kullarına farz kıldı. Her kim, bunların hakklarmdan, hiçbir şeyi zayi etmez, eksilt­mez; abdestlerini tam ve güzelce alır; namazlarını vakitle­rinde kılar; onların rükû’larını ve huşûlarını tam yaparsa, kıyamet günü, Yüce Allah’ın onu bağışlayacağı, cennete koyacağı hakkında va’di vardır. Her kim de böyle yapmaz­sa, Allah’ın ona bir va’di yoktur. Yüce Allah, dilerse onu azaba çarpar; dilerse, bağışlar, cennete koyar.”  (Mustafa Âsim KOKSAL (rh.a.), Kitâb ve Sünnet, 71-72. s.)

 

 

 

 

 

 

 

BEŞ VAKİT NAMAZIN MÜKAFATI

 

Salla’llâhu ta’âlâ aleyhi ve sellem Efendimiz buyur­muşlardır ki: “Nâs beş sıkıntı karşısında kalacaktır.” “Onlar nedir yâ Resûlallah?” denildiğinde buyurdular ki: “Evvelkisi: Ölüm ve ölüm sarhoşluğudur. İkincisi: Kabir ve kabir zulmetidir. Üçüncüsü: Münker ve Nekir suâlidir. Dördüncüsü: Günah ve hasenatın vezni­dir. Beşincisi: Sırat ve sıratın geçilmesidir.”

Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a.) ve bilcüm­le ashâb-ı kiram (r.a.) ağlaştılar:

Cebrail (a.s.) nazil oldu : “Yâ Resûlallah (s.a.v.)! Ebû Bekir (r.a.)’e söyle. Allah (c.c.) sana selâm edi­yor ve her zehrin panzehiri ve her derdin şifâsı oldu­ğunu işitmedin mi? Kim sabah namazını kılarsa Allah ona sekâratı kolay kılar. Kim öğle namazını kı­larsa onun kabrini nurlandırıp zulmetini giderir. İkin­di namazını kılana Münker Nekir suallerini kolaylaş­tırır, akşam namazını kılan sıratdan berk-i hatif (şim­şek) gibi geçer.” buyurdu.

Namaz îmândan sonra en mühim fiîli bir ibadettir. Secde, rükû, kıyam, kıraat gibi mühim rükünferini terk ile fiîlen ibadetten uzak bir halde kalıp huzurdayım, na­mazdayım diye iddiada bulunmak bâtıl bir akide ve dalâlettir. (Hz. Mahmûd Sami RAMAZÂNOĞLU (k.s.) Musahabe 3. c., 70. s.)

 

BEŞ ŞEY BEDENİN KUVVETİNİ ARTIRIR

 

1- Az yemek ve az uyumak

2- Güzel koku sürünmek

3- Kıllet-i cima’

4- Temiz elbise giymek

5- Kur’an okumak

(Hz. Mahmûd Sami RAMAZÂNOĞLU (k.s.) Musahabe 4. c.)

 

BEŞ VAKİT NAMAZIN EMREDİLDİGİ ÂYET-İ CELÎLELER(1)

 

“Akşam ve sabaha dâhil olduğunuzda Allah ta’âlâyı cem-i nekâ’ıstan tenzîh edin, yerde ve göklerde hamd ü sena ancak Cenâb-ı Hakk’a mahsûstur. Allah’ın gayri bi­hakkın hamde müstehakk bir kimse yoktur ve ikindi vak­tinde ve öğle vaktinde tesbîh edin, namaz kılın… (Rûm s. 17-18.â.)

Bu âyet-i celîlelerde “beş vakit namaz” zikrolunmuştur. Taberî, Hâzin, Beyzâvî’nin beyânlarına nazaran Abdullah İbn-i Abbâs (r.a.)’ya:

“-Kur’ân’da beş vakit namazı bulur musun?” denilmiş, O da bu âyet-i celîleyi okumuştur.

Âyet-i celîlelerdeki “hîne tümsûne”: Akşam, yatsı na­mazları; “ve hîne tusbihûne”: Sabah namazı; “ve aşiyyen”: İkindi namazı; “ve hîne tüzhirûne”: Öğle namazıdır.

Ya’ni, akşama dâhil olduğunuzda akşam namazını ve sa­baha dâhil olduğunuzda sabah namazını eda ve tesbîh et­mekle Vâcib ta’âlâyı noksanlıklardan tenzîh edin. Çünkü arz ü semâda ehl-i semânın ve ehl-i arzın ibâdet ve tâatleri ve hamd ü senaları Allah ta’âlâyâ mahsûstur. Ve ikindi vak­tinde ikindi ve öğle vaktine dâhil olduğunuzda öğle namazını eda ile Rabbinizi nekâ’ıstan tenzîh ile hamd ü sena edin, de­mektir.

Beyzâvî’nin beyânı veçhile bu âyetler, zahirde ihbar ise de, hakîkatte emirdir. Sabah ve akşam vakitlerinde kudret-i İlâhiyye ve azamet-i Sübhâniyye’ye şâir vakitlerden daha ziyâde zuhur ettiği cihetle “tesbîh ile emir bu vakitlere” tah-sîs edilmiştir. Öğle ve ikindi vakitlerinde de ni’met-i ilâhiyye’nin teceddüdü (yenilenmesi) çok olduğundan hamd ve şükredilmek üzere bu iki vakit zikrolunmuştur. Nitekim sabah ve akşam vakitlerinde çok tesbîh ile emrolunmuştur.

“O’nu sabah akşam tesbîh (ve tenzîh) edin.” (33.Ahzâb s. 42.â.)

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Musahabe 3. c., 49-51. s.)

 

 

 

BEŞ VAKİT NAMAZIN EMREDİLDİGİ ÂYET-İ CELÎLELER (2)

 

“Beş vakit namazı ve bilhassa salât-ı vustâyı mu­hafaza edin ve Allah’ı zikreder olduğunuz halde na­mazda kıyamınızı Cenâb-ı Allah için yapın. Teveccü­hünüz ancak Allah ta’âlâyâ olsun”. (2.Bakara s. 238.â.)

Bu âyet-i celîlede cemi’ salâtın muhafazası “hâfizû ‘ale’s-salevâtı” fıkra-ı celîlesiyle ve namazın ikâmesi için de “kûmû” ile emir olunmakla beraber bir de “sa­lât-ı vustâ” atfedilmiştir. ” Vustâ” da tek adede işarettir. Çiftin en azı olan her iki adedin vustuna (ortasına) bir aded tek girerse beş olur. “Vustâ” namazı için tefsirde ikindi veya sabah olmak üzere iki kavil vardır.

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Musahabe 3. c., 49-51. s.)

BEŞ VAKİT NAMAZIN HİKMET VE FAZİLETLERİ

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır ki: “Bana haber veriniz ki sizden birinizin kapısı önünde bir nehir olsa da her gün, günde beş defa o nehirde yıkansa hiç kiri kalır mı? Ashâb (r.a.) de “-Kalmaz” dediklerinde Resûlullâh (s.a.v.) : “-İşte beş vakit namazın, hâl ve sânı odur ki, Hakk celle ve ‘âlâ hazretleri, beş vakit namazla hatâyâyı (hatâları, günahları), günahları afv u mağfiret eder.”

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Yevm-i kıyamette muhasebeye evvelâ namazdan başlanır. Eğer na­maz hesabı doğru verilirse şâir amellerin de kabulü­ne yardımcı olur. Aksi takdirde şâir amellerinin mu­hasebesinde de sıkıntı çeker.” diye buyurmuşlardır.  (Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Musahabe 3. c., 72-75. s.)

 

NAMAZI SEVE SEVE EDA EDEBİLENLERDEN OLMAK …

 

Sûre-i Bakara, âyet 45-46’da buyuruluyor: “Sabırla ve na­mazı edaya devamla Cenâb-ı Hakk’tan yardım taleb edin. Hâlbuki salât (namaz), her şahıs üzerine bir ağır yüktür illâ tevazu’ ve huşu’ edici sol kimseler üzerine hafiftir ki onlar Rabblerine mulâkî olacaklarına (kavuşacaklarına) ve ma’nevî huzuruna rücû’ edeceklerine (geri döndürülecekleri­ne) i’tikâd ve îmân ederler.”

Cenâb-ı Hakk’ın ma’nevî huzuruna varacağına îmân edenler, namazı seve seve eda ederler ve mühim ve sıkıntılı işlerinde dahî sabırla ve namaz kılarak Cenâb-ı Hakk’tan is­tiâne ederler (yardım isterler).

Namazın meşakkatine sabırla, namaz kılmaktaki fazilet ve menfâate i’tikâd etmeyen veya kalbinde Cenâb-ı Hakk korkusu bulunmayan kimse için de namaz kılmak ağır bir yük gibi gelir. Kalbinde havf-i İlâhî (Allah korkusu) olan kimsenin beş vakit namaza devam etmesi lâzımdır.

işte bu âyet-i celîlede (2.Bakara s. 45.â.) Cenâb-ı Hakk azze ve celle hazretleri, mühim hususlarda namaza tevessül ile (namaza sarılarak ve onu vesîle kılarak) Allah zü’l-celâl hazret­lerinden istimdâd ve istiâne olunmasını (kuvvet ve yardım is­tenmesini) emir ve tavsiye buyurmuştur.

Çünkü namaz: Taharet (abdest ve gusül), setr-i avret (avret, ayıp yerlerini kapatmak) ve Kâ’be’ye teveccüh (yönelmek), kırâat-ı Kur’ân (Kur’ân okumak), kelime-i şahadet, nefsini arzu­larından men’ ile mücâhede (cihâd); kıyam (ayakta durmak), rükû, sücûd gibi bedenî ibâdeti ihtiva ettiği gibi tevazu, tezellül (kendini hor ve hakîr görmek); kalble niyet ve tezekkür (zikir) ve şeytanla mücâhede (cihâd); Rahman ve Rahîm olan Halik tebâreke ve ta’âlâ hazretlerini tenzîh (Allah’ın her türlü eksik ve noksanlıktan uzak bulunduğuna ve insan vasfında olmadığına îmân etmek), tesbîh, tahmîd, dua ve münâcaat gibi bir çok ibâdetleri de ihtiva edip içine alan ve Allah’ın rı­zâsına ve O’na yaklaşmaya vesîle olan en mühim bir ibâdet­tir.

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Musahabe 3. c., 77-78. s.)

 

NAMAZDA TA’DÎL-Î ERKÂNA, HUZURA, ÂDABA RİÂYET

 

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, hadîs-i şerifte:

“Kiminiz namazı tam kılar, kiminiz yarım, kiminiz üçte bir, kiminiz dörtte bir, kiminiz beşte bir kılar. Bu noksanlık onda bire kadar gider.” buyurdular.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre:

“Bir adam, mescide gelip rükû’ ve secdelerinde ta’dîl-i erkâna riâyet etmeden bir namaz kıldı. Resûlullâh (s.a.v.) da onu gözetliyorlardı. Adam namazını bitirip geldi, selâm verdi ve Resûlullâh (s.a.v.):

“- Git, tekrar kıl; çünkü sen namaz kılmadın.” buyurdu­lar. Adam gidip tekrar kıldı. Resûlullâh (s.a.v.), o adamı ta’dîl-i erkânına riâyet edinceye kadar üç defa geri çevirdi.

İmâm Yûsuf (rh,a.)’e göre, ta’dîl-i erkâna riâyet farzdır; İmâm A’zâm (r.a.)’e göre vâcibdir. Ta’dîl-i erkâna riâyet edil­memiş namazın iadesi lâzım gelir.

Resûlullâh (s.a.v.)’dan rivayet olunduğuna göre :

“Hırsızların en kötüsü, namazdan çalandır.” Ya’ni rü-kû’unu, sücûdunu tam yapmayarak çalandır, diye buyur­muşlardır.

“-Bu hırsızmki kesilir mi?” dediler, Resûlullâh (s.a.v.) da:

“-Bilâkis kesilir.” buyurdular, orada hazır bulununlar da güldüler.

Sûre-i Nisa 43. âyette:

“Ey mü’minler! Sarhoş olduğunuz hâlde namaz kılma­yın, hattâ söylediğiniz sözü bilinceye kadar namazı edaya kıyam etmek sizin için caiz değildir. Zîrâ îmânınızın mukte-zâsı (îcâbı) Allah ta’âlâya münâcaatınızda âdaba riâyet et­meniz lâzımdır. Ve cünüb olduğunuz halde dahî cenabetten gusül edinceye kadar namaza karîb (yakın) olmayın. Ancak yol üzerinde (yolculukta) bulunur da gusül etmeye muktedir olamazsanız teyemmüm ile namazı eda edin.” buyuruluyor. (Hz. Mahmûd Sami RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Musahabe 3. c., 89-91. s.) l

 

 

 

 

CENNETE DÂHİL EDEN İBÂDETLERİN BAŞI, İHLÂSLA NAMAZ KILMAK VE SECDEYE KAPANMAKTIR

 

Muaz bin Cebel (r.a.), cennete girmeye sebeb olacak amel den suâl ettiğinde Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki:

“- Yâ Muaz, büyük bir şey suâl ettin. İhlâs üzere ibâdet et­mek, şirk etmemek, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek hacca gitmek cennete duhûle (girmeye) sebebdir.” Sonra

“- Yâ Muaz, ben sana hayır kapılarına delâlet edeyim mi? (kılavuzluk, işaret edeyim mi?) onlar dan oruç; cehennem ateşi­ne kalkandır, sadaka; günahlara keffârettir ve gece içinde na­maz kılmaktır.” buyurdular ve bu âyet-i kerîmeyi (Secde s. 16.â.) okudular: “Onların, yanları yataklarından kalkarak korkuyla ve ümîdle Rabb’lerine yalvarırlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar.”

Diğer bir hadis-i şerifte de: “Gece namazına devam, sizin üzerinize lâzımdır; zîrâ gece namazı, sizden evvel geçen sâlih-lerin âdetleridir.” buyurulmuştur.

Sûre-i Secde’nin secde âyeti olan 15. âyetinde buyurulmuş-!ur ki:

“Bizim âyetlerimize ancak o kimseler îmân ederler ki ken­dilerine zikrolunup va’z olunduklarında derhâl bütün a’zâlarıy-la secdeye kapanırlar ve Rabbleri’ni hamd ü sena ederek nok­sanlıklardan tenzih ederler. Hâlbuki onlar, secdelerinde ve teş­bihlerinde kendilerini büyük addedip kibir etmezler.” demektir.

Secdeden imtina (geri durmak) kibre delâlet eder. Buhârî ve Müslim’in ittifakla rivayetlerinde İbn-i Ömer (r.a.) der ki: “Resûlul­lâh (s.a.v.) secde âyetini kıraat ettiklerinde secde ederler ve hâzır bulunan cemâat de secde ederlerdi.” Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki:

“Âdemoğlu secde âyetini tilâvet edip de secde ettiğinde şeytan ağlayıp geri kaçar ve : “Helak bana olsun ki Âdemoğlu emrolunduğu veçhile secdeyi eda etmekle cennete girdi. Ben emrolunduğum secdeden imtina’ etmekle (çekinmekle) cehen­neme dâhil oldum” der.”

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Musahabe 3. c., 104-105. s.)

 

SECDE A’ZÂLARI, CEHENNEMDE YANMAYACAK

 

“O günde ki nice yüzler bembeyaz olacak, nice yüz­ler de kapkara kesilecek.” (Âı-ı imrân s. ıoe.â.) buyurulmuştur.

Hadîs-i şerifte ise: “Nâr-ı cahîm (cehennem ateşi) müstahakk-ı azâb (azaba müstehak) olan mü’minlerin vücûdunu yakar; fakat Cenâb-ı Hakk’a secde ederken yere tesadüf eden a’zâyı yakmaz.” buyurulmuştur.

Secde a’zâsmm yedi olduğu şu hadîs-i sahîhte ifâde buyurulmuştur. “Yedi a’zâ ile secde etmekle me’mûrum: Alın ve burun, iki elin içi avuçlar, iki diz ve iki ayağın parmaklarının uçları. Yedi a’zâ ile secde etmek lâzım­dır.”

Buhârî Şerhi’nde İbn-i Mâce (r.h.)’ın rivayetlerine göre, Ubâde bin Sâmid (r.a.)’den Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “Bir kul, Allah ta’âlâ rızâsı için bir kere secde edince Ce­nâb-ı Hakk, muhakkak o secde sebebiyle bir hasene ya­zar Ve bir günahını afveder ve onu bir derece yükseltir. Binâenaleyh ashabım, çok secde ediniz.” buyurmuşlar­dır.

Secde de çıplak alınla yapılmazsa meselâ, başındaki takkesi bol olup da alını kapalı olarak secde ederse, secdesi ve o namazı sahih olmaz. Keza kadınlarda da böyledir.

Cenâb-ı Hakk, kullarının secdelerini öyle bir şekilde murâd buyuruyor ki alınları çıplak olarak yere gelecek, kemâl-i tezellül (kendini alçaltarak ve kendini tamamen horlayarak) ile yere kapanacak.

“Kim (Allah’a) bir iyilikle, güzellikle gelirse işte ona bunun on katı var.” (En’âm s. 160.â.) vâ’d ve lûtf-i sübhânîsi ile beş vakit namazla elli vakit namaz sevabı veriliyor “Al­lah’ın fazi u keremiyle bu mikdâr, va’d buyurulan ecrin asgarî mikdârıdır.” Şu kadar ki bu sevaba nail olabilmek için huzûr-ı kalb şarttır.

(Hz. Mahmûd Sami RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Musahabe 3. c., 62-64. s.)

 

NAMAZLARI HUZUR-I KALBLE KILMAĞA GAYRET ETMEK EHEMM VE ELZEMDİR

 

Huzûr-ı kalb de, her mü’minin ahvâl-i kalbiyesinin (kalb hâllerinin) ve hattâ cesedinin ya’ni âlem-i emirden olan sadrındaki (göğsündeki) letâif-i hamsenin (beş letâif: kalb, ruh, sır, hafî, ahfâ) ve cemî’ eczâ-yı cesedinin (cesedin bü­tün a’zâları,. hücreleri) huşu’ ve hudû’ hâline göre değişir.

Enbiyâ ve Mürselîn ve Ülü’l-Azm Peygamberân-ı ‘izam (a.s.) hazerâtının şerh-i sadırları bir derecede ol­madığı gibi husûsen hakklarmda “elem neşrah leke sad-rek” nazm-ı celîli ile taltîf buyurulan ve müteaddid defalar şakk-ı sadre mazhar olan Sultânü’l-Enbiyâ Muhammed EI-Mustafâ (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerinin de huzûr-ı kalbîleri cemi’ Peygamberân-ı izam (a.s.)’ın huzurlarının fevkinde olduğuna şübhe yoktur.

Cenâb-ı Hakk azze ve celle hazretlerinin velî dostları mü’minler’in derece-i huzurları da cemî’ Enbiyâ-i ‘izam (a.s.)’ın huzurlarının dûnunda (altında) olmakla beraber mütefavittir (kendi aralarında farklıdır). Tasavvufta velayet: Velâyet-i suğrâ, velâyet-i kübrâ, velâyet-i ulyâ diye başlıca üç kısma ayrıldığına göre Cenâb-ı Hakk’ın dostlarının de­rece-i huzuru da ahvâl-i bâtmalarındaki hâllerine göredir. Keza sâlih mü’minlerin kalblerinin selim ve uyanık Hakk’ı zâkir olduğu derece-i hâline göre huzûr-ı kalbîleri de mü­tefavittir. Binâenaleyh her mü’minin kılmış olduğu na­mazın ecr ü sevabı derece-i huzuruna göredir. Nitekim bir hadîs-i şerifte musallînin kimine nısf, kimine rub’ kimine uşr ve hâline göre sevâb verileceği buyurulmuştur.

Nitekim Mü’minûn sûresi 1-2. âyette: “Namazlarında huşu’ üzere olan mü’minler feyz ü felaha dâhil olmuş­lardır.” buyuruluyor.

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Musahabe 3. c., 64-65. s.)

 

NAMAZIN MA’NALARI VE BEDELLERİ

 

Namaz, Rabb’in rızâsı; meleklerin sevgisi; enbi­yânın sünneti; îmânın aslı; duanın icabet sebebi; amellerin kabulü; bedenin rahatı ve düşmanlara kar­şı silâhı; şeytânın sevmediği; mü’minin şefaatçisi; ölüm meleği geldiğinde (mü’minin) yardımcısı; kab­rinde kanâdili (kandilleri); altında yatağı; Münker ve Nekir’e cevâbı; kabrinde arkadaşı; kıyamet gününde gölgesi; başındaki tacı; bedeninde libâsı önünde yol gösteren nuru; ateşle arasında perdesi; mü’minlerin Rabb ta’âlâ huzurunda hücceti (delili); mizanında ağırlığı; sırattan geçme izni; cennetin anahtarıdır.

Çünkü namazda bir çok ibâdet vardır: Teşbih, tahmîd, takdis, tenzih, tehlîl, temcld, dua, münâcât, te-zellül (kendini hor görmek), tevazu, huzur, hudû’, hu­şu’, taharet (temizlik), setr-i avret (avret yerlerini ört­mek), İstikbâl-i kıble (kıbleye yönelmek), kıyam, kırâat-i Kur’ân (Kur’ân-ı kerîm okumak), rükû’, sücûd. Bu kadar faziletleri içine alan kuşatan ve îmândan sonra en mühim ibâdet olan hassaten mahşerde önce ken­disinden sorulacak olan ve kulluğun en mühim bir vazifesi olan namazı, beş vakitte devam ile muhafa­zasına ihtimam etmekliğimiz ehemm ve elzemdir.

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Musahabe 3. c., 105-108. s.)

 

BİLİYOR MUYDUNUZ?

 

“Kur’ân-ı kerîmde 14 aded secde âyeti vardır. Bu âyetleri veya tercemelerini kısmen veya tamamen okuyan veya dinleyenelerin abdestli olarak kıbleye dönüp ellerini kaldırmadan “Allâhu ekber” diyerek bir kerre secde etmeleri vâcîbdir.”

(Mustafa Âsım KÖKSAL (rh.a.), İslâm İlmihâli, 151. s.)

 

HUŞU’ İLE NAMAZ KILMAK

 

Bilmiş ol ki; namazın bazısı hesab edilir ve yazılır, di­ğer bazıları ise yazılmaz. Nitekim haberlerde buna delâ­let etmektedir. Her ne kadar fakîhler, namaz bölünmez derlerse de hüküm böyledir. Fakîhlerin bu sözlerinin yu­karıda anlattığımız gibi başka manası vardır. Hadisler manaya delâlet etmektedir. Nitekim hadîs-i şerîfte:

“Farzların noksanları, nafileler ile tamamlanır.” buyurulmuştur. Yine haberde geldiğine göre İsa (a.s.) bu­yurdu ki:

Allah ta’âlâ: “Kulum farzlar ile ancak azabımdan ko­runur ve nafileler ile de bana yaklaşır.” buyurmuştur.

Rivayet olundu ki: “Peygamber (s.a.v.) Efendimiz kıldı­ğı bir namazda bir ayet atlamıştı. Namazdan çıkınca, “ne okudum” diye sordu ve herkes sükut etti, kimse bilemedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Übey bin Kab’a sordu. Übey (r.a.):

Falan sûreyi okudun ve falan ayeti atladın, ayet mensuh mu oldu, yoksa kaldırıldı mı bilemedik, dedi. Pey­gamber (s.a.v.) Efendimiz:

“Senin aklın başında, sen bildin, ya Übey!” dedi. Sonra diğerlerine dönerek:

“Ne oluyor bir kavim ki namaza hazırlanır, safları­nı düzeltirler de Peygamberleri önlerinde olduğu hal­de onlara Allah’ın Kitabından ne okunduğunu bilmez­ler.”

İşte İsmâîloğulları da böyle yaptı ve Allah ta’âlâ pey­gamberlerine vahyetti ki:

“Ümmetine söyle; bedenleriniz ile hazırlanır, dille­riniz ile okursunuz fakat kalpleriniz başka tarafta. Bu yaptığınız batıldır.” buyurmuştur.

(Hüccetü’l-İslâm İmâm-ı Gazâlî (r.h.), İhyâ-u ‘Ulûmi’d-Din 1. c., 467. s.

 

İSTİHARE NAMAZI (düzgün koyulacak)

 

Şöyle ki: Hakkında bir şeyin hayırlı olup olmadığına dâir ma’nevi bir işarete nail olmak isteyen kimse yatacağı zaman iki rek’at namaz kılar, ilk rek’atinde Kâfirûn sûresini, ikinci rek’atmda da İhlâs sûresini okur, nihâyetinde de istihare du­asını okur, sonra da abdestli olarak kıbleye yönelerek yatar, rü­yada beyaz veya yeşil görülmesi, hayra; siyah veya kırmızı görülmesi de şerre delâlet eder. Bu veçhile istihare namazının ye­di gece yapılması ve kalbe ilk lâhik olana bakılması da bir hadîs-i şerîf ile beyân buyurulmuştur.

 

İSTİHARE DUASI

 

Allâhümme innî estehîruke bi-‘ilmike ve estakdirüke bi-kud-retike ve es’e/üke min f az 11 kel’azîm, fe inneke takdiru ve lâ-ak-dirü ve ta’lemü ve lâ-a’lemü ve ente ‘a/lâmül’güyûb, allâhümme, in künte ta’lemü enne hâze’l-emre hayr”” lî fî-dînî, me’âşî ve ‘âkibeti emri ve ‘adli emri ve âcilihi fa’kdürhü lî ve yessirhu lî sümme bârik fîhi lî. Ve in-künte ta’lemü enne hâze’l-emre şer-r0″ lî fî dînî ve me ‘âsî ve ‘akıbeti emrî ve ‘acili emri ve ‘acilhi fa ‘s-rüfhü ‘annî va’srifnî ‘anhü fa’kdir liye’l-hayra haysü kâne süm­me ardinî bihi veyüsemmâ hâcetehu.

 

NAZAR DUASI

 

Bi-smi’l/âhi’r-rahmâni’r-rahîm

Allâhümma’hrusnâ bi-‘aynike’/letî lâ-tenâmu, ve’hfaznâ bi-ra’fetike’/letî lâ-terâmu, ve’rhamnâ bi-kudretike ‘aleynâ fe-lâ-tühlik ve ente sikatünâ ve recâunâ, yâ erhame’r râhimîne ve yâ ekreme’l-ekremîne. “Allâhümme, yâ mukallibe’l-kulûb, sebbit kulûbenâ ‘âlâ dînike ve tâ’atike.” “Allâhümme’c’al fî ka/bî nur3″ ve n basarı nur3″ ve f î sem’f nur3″ ve ‘an yemînî nur3″ ve ‘an yesârinûr3″ ve fevkînûr3″ ve taht/nur*” ve emâmînur3″ ve hal-fî nûran ve’c’al //” nur3″.”(Buhârî)

El-hamdü li’llâhi’l/ezî tevâda’a küllü şey'” // ‘azametihi ve’l-hamdü li’llâhi’l/ezî zelle küllü şey”” li ‘izzetini, ve’l-hamdü li’llâ-hi’llezîhada’a küllü şey’1″ //’ mülkihi, ve’l-hamdü li’llâhi’llezîistes-leme küllü şey'” // kudretihi.

 

NAMAZDA HUŞU’

 

Tabîbü’l Kulûb kitabında diyor ki: Hacı Ali Dehka (rh.a.)’den sorup, namazda iken, sinek kovan için n dersiniz? dediklerinde, şeyh: «Hazret-i Ma’bûd’un hu zûrundaki edeb, Ayaz isminde bir Türk’ün Sultan Mahmûd’un yanındakinden az olmamalıdır. Şöyle anlatırlar: Birgün Ayaz, Sultân Mahmûd’un resmî hizmetinde bulunduğu sırada, anîden ayakkabısının burnunu salladı. Sultân, onun bu hâline şaştı. O zamana kadar, ondan hiçbir zaman bir edebsizlik görmemişi. Sultân ferasetle, onun bir özrü olduğunu anladı ve hemen şu işi gör diyerek bu sebeple onu dışarı çıkardı ve oradan birisine, arkasından gidip, durumunu incelemesini emretti. Sultânın adamı köşeden bakıyordu sordu ki, Ayaz ayakkabısını çıkardı. içinden bir akrep düştü. Ayaz, ayakkabısının burnu ile onu ezerek: “Bugün bana sultânın huzurunda edebimi bozdurdun bugüne kadar sultânın huzurunda bir edepsizliğim görülmemiştir” diyordu. O kişi de durumu, Sultân’a anlattı. Ayaz geri dönünce, Sultân: Ey Ayaz bugün niçin edepsizlik yaptın, ayağını hareket ettirdin durdun? dedi. Ayaz özür diler bir eda ile: “Kullardan, kölelerden kabahat etmek, Mevlâ ve Sultânlardan ise afvetmek!” diye cevab verdi. Sultân, akreb hikâyeniz bize ulaştı dedi. Ayaz, madem ki, haberiniz oldu anlatayım: “Sizin saltanat ni’metlerinize kavuşmuş bir kulum. Akreb yedi defa ayağımı soktu; dayand­ım ve ayağımı oynatmadım. Sekizincisinde tâkatım kalmadı ve ayakkabımın ucunu yerden kaldırd­ım” dedi.

(Mevlânâ Muhammed Rebhâmî, Riyâdû’n-Nâsıhîn, 152. s.)

 

CEMÂATLE KILINAN NAMAZ

 

Cemâatle kılınan namazın münferiden (tek başına) kılı­nan namazdan kaç derece efdâl olduğuna dâir muhtelif ri­vayetler vardır. Hadis-i sahîhte yirmi beş (25) ve yirmi yedi (27) derece rivayetleri vardır. Allah’ın fazlını sınır­landıracak hiçbir kayıd yoktur. Sevabın derecesinin takdiri, ancak Nûr-u Nübüvvetle (Nebî (s.a.v.) Efendi­mizin nuru ile) keşfolunabilir.

Cemâatin mikdârına göre sevabın da zîyâdeleşeceğine dâir kayıdlar da vardır.

Buhârî’den, Abdullah İbn-i Ömer (r.a.)’dan rivayetle Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, buyurdular ki:

“Cemâatle kılınan namaz, yalnız kılınan namazdan yirmi yedi (27) derece daha efdâldir.”

“Cennetin vustunda (ortasında) oturmasını arzu eden kimse, cemâatle namazdan ayrılmasın.”

(Hz. Mahmud Sami RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Musahabe 3. c., 105-108. s.)

  • ••

Osman (r.a.)’den rivayetle Efendimiz (s.a.v.):

“Yatsı namazını (cemâat ile) kılan, yarı geceye kadar ibâdet etmiş sabah namazını cemâat ile kılan ise gece­nin tamamını ibâdet ile geçirmiş sayılır.” buyurmuşlar­dır.

Said ibn-i Müseyyib diyor ki: “Yirmi senedir ben mes­citte iken ezan okunur (ya’ni vaktinden evvel camiye gider ve ezanı mescidde dinlerim.)”

Muhammed ibn-i Vâsî diyor ki: “Dünyâda yalnız üç şeye heves ettim:

1- Sapıtmaya eğrildiğim vakit beni doğrultacak, îkâz edib yola getirecek bir arkadaşa,

2-  Meşakkatsiz helâl nafakaya,

3-  Faziletini ihraz etmek üzere huzur içinde cemâat ile namaz kılmaya.”

(Hüccetü’l-İslâm İmâm-ı Gazâlî (r.h.), İhyâ-u ‘Ulümu’d-dîn 1. c., 405. s.) ,

 

 

 

CEMÂATLE NAMAZ

 

Yalnız kılınan namâzla, cemâatle kılınan namaz arasında bir rivayete göre yirmi yedi; diğer bir rivayete göre de yirmi beş derece tark vardır.

Bir kimse beş vakit namazını cemâatle kılarsa Allah (c.c.) ona beş güzel hâl nasip eder:

1- Geçim sıkıntısını ondan alır.

2- Kabir azabını ondan kaldırır.

3- Amel defterini sağından verir.

4- Sırattan yıldırım hızı ile geçer.

5- Cennete hesapsız girer

Cemâatle namaz kılmaya karşı tembel davrananı ise Allah ta’âlâ on iki şeyle cezalandırır.

Onların: Üçü dünyâda, üçü ölürken, üçü kabirde, üçü de Kıyamet günündedir.

Dünyâdakiler şunlardır: Kazancının ve rızkının bereketi kalkar. Diğer amelleri de makbul olmaz. Yüzünden iyilik Nisanı kalkar; insanların kalbine onun için düşmanlık konur.

Ölüm anındakiler şunlardır: Ruhu aç olarak alınır. Susuz olarak alınır. Can vermesi çok zor olur.

Kabirdekiler şunlardır: Münker Nekir’in sertliğine uğrar. Kabri karanlık olur. Kabri onu sıkar.

Kıyamet günü şunlar olur: Hesabı şiddetli olur. Rabbi ona gazaplı durur. Allah ona cehennem azabı çektirir.

Ebû Zerr (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’dan aynı ma’nâda bir başka hadis-i şerif anlatmıştır.

Mücâhid (r.a.) şöyle anlatır:

– Adamın biri ibn-i Abbâs (r.a.)’e geldi, şöyle dedi:

– Yâ ibn-i Abbâs! Şu adam hakkında ne dersin? Gece na­mazına kalkar, gündüz oruç tutar. Ancak cum’a namazına git­mez. Namazını da cemâatle kılmaz. Bu hâli ile ölse yeri nere­dir? Şu cevâbı aldı!

– Cehenneme gider. Bir ay boyunca aynı şeyi sordu. Hep aynı cevâbı aldı.

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkândi (r.h.), Tenbihü’l Gafilin, 316. s.)

 

 

 

 

 

 

 

GECE NAMAZI

 

Said b. Hişam der ki: Âişe (r.anhâ)’ya;

–  “Ey mü’minlerin anası! Resûlullâh (s.a.v.)’in gece namâzmı bana haber ver?” dedim.

– Sen “Ey elbisesine bürünen Resulüm! Gecenin birazı hariç olmak üzere, kalk! Gecenin yarısı miktarınca, yahut ondan birazını eksilt. Yahut o yarının üzerine ilave edip artır. Kur’ân-ı da, açık açık tane tane oku!” (Müzzemmil s. 1-4.â.) âyetini okumuyor musun, dedi.

–  Evet, okuyorum, dedim.

–  İşte Resûlullâh (s.a.v.)’e başlangıçta gece namazı böyle farzdı. Müslümanlar da, ayakları şişinceye kadar namazda dururlardı. Allah (c.c.) Müzzemmil sûresinin son âyetlerini indirinceye kadar onları, on iki ay tuttu.

Sonra “…O Allah, bunu (saatlerin miktarını) sizin sayamayacağınızı bildiği için, size karşı ruhsat tarafına döndü. Artık Kur’ân’dan kolay geleni okuyu­nuz,” (Müzzemmil s. 20.â.) hükmünü indirince, gece namaz farzlardan sonra nafile oldu, dedi.

Bununla beraber, Peygamber (s.a.v.), gece namazını bırakmamış, yaşlanıp ayakta duramadığı zaman da oturarak,  kılmaya devam  etmiştir.   Peygamberimiz (s.a.v.), kıyamda ayakları şişinceye kadar durmakta de âm ettiği sıralarda:

–  Yâ Resûlallâh bu zahmete niye katlanıyorsunuz? Allah (c.c.), senin geçmiş ve gelecekteki günâhlarını bağışladı ya? denildi de:

Resûlullâh (s.a.v.): “Ben şükür edici bir kul olmayayım mı?” buyurdular.

(Mustafa Âsım KÖKSAL (rh.a.), İslâm Târihi 11. c., 332. s.)

 

KÜSÛF (GÜNEŞ TUTULMASI) NAMAZI

 

Güneş tutulduğu zaman, Cum’a namazını kıldıran imâm ezansız ve ikametsiz en az iki rek’at namaz kıldırır. İmâm-A’zam’a göre gizlice ve iki imâma göre de aşikâre olarak fazla miktar kıraatte bulunur. Her rekâtında bir rükû ve iki secde yapar. Namazdan sonra da güneş açılıncaya kadar kıbleye doğru ayakta veya insanlara karşı oturarak dua eder. Cemâ­at de “amîn” der. Böyle bir imâm bulunmazsa, insanlar bu na­mazı kendi evlerinde tek başlarına kılarlar. Bunu büyük bir ca­mide kılmak, mescitlerde kılmaktan daha faziletlidir. Sahrâda da kılınabilir.

HUSUF (AY TUTULMASI) NAMAZI) Ay tutulduğu zaman, müslümânların kendi evlerinde tek başına olarak güneş tutulması namazı gibi, gizli ve aşikar okuyuşla iki veya dört rek’at namaz kılmaları güzel görülmüş­tür. Bu namazın camide cemâatle kılınması, İmâm-ı A’zam’a göre sünnet değildir; fakat caizdir.

Güneş ve ay tutulması ile, aydınlık nimeti karanlığa dönü­şüyor, iki parlak kürenin görüntüsünü yoğun bir gölge kaplı­yor. Bu durum devam edecek olsa, hayatımızda kim bilir ne acı değişiklikler meydâna gelir. Halbuki her şeyi bilen, hikmet sahibi olan âlemlerin yaratıcısının koyduğu tabiat kanunları buna engel oluyor.

Hiç kimsenin doğmasından veya ölmesinden dolayı ay ile güneşin tutulmayacağını Peygamber (s.a.v.) Efendimiz beyân buyurmuşlardır. Şöyle ki; Peygamber (s.a.v.) Efendimizin muhterem çocuğu İbrâhîm, bir buçuk yaşında iken hicretin onuncu yılında vefat etmişti. Onun ölümü gününde güneş tu­tulmuştu, insanlar bu masum yavrunun ölümünden dolayı gü­neşin tutulduğunu sanmışlardı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Güneş ile ay, bir kimsenin ne ölümün­den, ne de hayâta kavuşmasından dolayı asla tutulmazlar. Bunların tutulduğunu gördüğünüz zaman namaz kı­lın, Yüce Allah’a dua edin.”

(Ömer Nasûht BİLMEN (rh.a.), Büyük islâm ilmihâli, 198-200. s.)

 

SABAH NAMAZI

 

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayet olunduğuna göre Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Sizden herhangi biriniz uykuda iken şeytân en­se köküne üç düğüm atar. Her bir düğümü bağladık­ça: Sen yat yat, gece daha uzundur.” diyerek attığı düğümün üzerine eliyle vurur. Eğer bir kimse uyku­dan uyanır da Allah’ı zikrederse, hatırlarsa bu düğümlerden biri çözülür, abdest alırsa biri daha çözü­lür, namaz kılarsa birisi daha çözülür, zinde, neş’eli ve tertemiz olarak, sıklet ve tenbellik gibi şeylerden uzak olarak sabaha çıkmış olur. Böyle yapmayıp da güneş doğuncaya kadar gaflet üzere yatarsa vücû­du habfs ve tembel olarak sabaha çıkmış olur.

Abdullah İbnri Mes’ûd (r.a.)’den gelen rivayette Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimizin huzurunda geceden uykuya dalarak tâ güneş doğuncaya kadar uyuyup sa­bah namazına kalkmayan kimse zikredilirse:

“O kimsenin kulağına şeytân işemiştir.” buyurur­lardı.

Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimiz:

“Muhakkak sabah namazı ile güneş doğması ara­sında bulunan rızık taksimi zamanını uykuda geçir­mek rızkın bir kısmına mâni’ olur,” buyurmuşlardır.

(Hz. Mahmûd Sami RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Dualar ve Zikirler, 97. s.)

HADÎS-İ ŞERİF

 

“Kişi sabah namazını kılar, güneş bir mızrak bo­yu çıkıncaya kadar yerinde oturursa, bu namazının ecir ve sevabı kabul edilmiş hacc ve umre (sevabı) gibi Olur.” (Teberâni)

 

SABAH NAMAZININ VAKTİ

 

“İkinci fecrin doğmasından, yani doğu tarafın­dan yayılmaya başlayan beyaz aydınlıktan i’tibâren güneşin doğmasına kadar devam eden zamandır.

Sabah namazını, önce Hz. Âdem (a.s.) kıldı. Cen­netten indirildiğinde gecenin karanlığından korkmak üzere iken fecir doğdu. Hz. Âdem (a.s.) Allah ta’âlâ (c.c.)’a şükretmek için iki rek’at namaz kıldı. Birinci rek’atı, gecenin karanlığından kurtulduğu için; ikinci rek’atı gündüzün aydınlığına kavuştuğu için kılmıştır.

Sabah namazı vaktinin girmesi için, doğu tara­fında beyazlık ve aydınlığın yayılması lâzımdır.

İbrâhîm Halebî’nin (Musannifin) Sabah nama­zının ilk ve son vaktini açıklaması, Cebrail (a.s.)’ın Peygamberimiz (s.a.v.)’e imâm olarak, ilk ve âhir va­kitlerinde sabah namazını kıldırmalarına, işaret içindir.

Mi’râc gecesinin sabahı, Cebrail (a.s.) gelip, Efen­dimiz (s.a.v.)’in ümmetine Cenâb-ı Hakk’ın Mi’râc’ta farz kıldığı beş vakit namızı, iki gün Peygamberimiz (s.a.v.)’e ta’lîm buyurmuşlardır. Birinci gün ilk vakitlerin­de; ikinci gün de âhir vakitlerinde, Cebrail (a.s.) beş va­kit namazı, imâm olarak, Peygamberimiz (s.a.v.)’e kıl­dırıp ta’lîm buyurmuşlardır.

Nitekim, hadîs-i şerifteki beyâna nazaran:

“Şübhe yok ki Cebrail (a.s.), Peygamberimiz (s.a.v.)’e, sabah namazında, birinci günde fecir do­ğunca imâm olmuş; ikinci günde, ortalık iyice ay­dınlanıp güneşin doğmasına yakın bir müddet ka­lınca imâm olmuş ve sonra, bu iki vakit arasındaki zaman, senin ümmetin için sabah namazının vakti­dir.” demiştir.

(Mûltekâ Şerhi Mevkûfât c.1)

 

ÖĞLE NAMAZI VAKTİ

 

Öğle namazı vakti, güneşin zevâliyle başlar. Ya’ni zeval vakti, güneşin gökyüzünün en yüksek noktasında olduğu zamandır. Güneş, görünüşe nazaran, yarı yolu al­mış olur. Kısa bir zaman için, artık her şeyin gölgesi durur; bu zamanda gölgeler, ne uzar, ne de eksilir. İşte, gü­neşin tam bu yarı yola geldiği zamanda, her şeyin ye­re düşen gölgesine “feyy-i zeval” denilir. Bu âna kadar, her şeyin gölgesi, doğudan batıya doğru yere düşerken; bu ândan hemen sonra ise, her şeyin gölgesi batıdan do­ğuya doğru yere düşmeğe başlar. İşte, bu gölgenin yere düşmesinin ilk derecesine “zeval” denilir ki öğle na­mazının ilk vakti de, güneşin bu zevâliyle başlar. Her şeyin gölgesi cismin bir misli kadar uzaymca da öğle­nin âhir vakti girer. Meselâ, bir sopanın gölgesi, kendi uzunluğu kadar olunca; öğlenin âhir vakti girmiş olur.

Zeval vaktindeki gölgenin uzunluğu hesaba katılma­mak şartıyla, sopanın gölgesi, kendi uzunluğunun iki misli kadar uzaymca, İmâm-ı A’zam (r.a.)’e göre, öğle vakti çıkmış; ikindi vakti girmiştir.

Zevalden sonra dört rek’atlık öğle namazını ilk defa İbrâhîm (a.s.), oğlu İsmâîl (a.s.)’ın kurbân edil­mesi emrini yerine getirmek için yaptığı teşebbüsün ifâsından sonra kılmıştır. Birinci rek’atı: Oğlunun üzün­tüsünün giderilmesinden dolayı şükür için; ikinci rek’atı: Oğlunun yerine koç gönderilmesine şükür için; üçüncü rek’atı: Allah (c.c.)’un, Saffât sûresi 105’te “Rü’yânda sâdık çıktın!” hitabına mazhar olduğu zaman, Allah (c.c.)’un rızâsı için; dördüncü rek’atı da: Oğlunun gösterdiği sabra şükür için (tabiî dört rek’atı da Allah (c.c.)’un rızâsına nail olmak için) kılmıştır.

(Mültekâ Şerhi Mevkûfât c. 1)

 

İKİNDİ NAMAZININ VAKTİ

 

İkindi namazının vakti, öğle namazının vaktinin çıkmasından i’tibâren güneş batımına kadardır.

Peygamberimiz (s.a.v.): “Kim, güneş batmadan önce, ikindi namazının bir rek’atına yetişirse ikindi namazına yetişmiş olur.” diye buyurmuşlardır.

İkindi namazını, dört rek’at olarak ilk önce, Yûnus (a.s.), Hakk ta’âlânın, O’nu su karanlığından, gece ka­ranlığından ve balığın karnındaki karanlıktan kurtarma­sından dolayı, Allah ta’âlâya şükretmek için kılmıştır.

(Mültekâ Şerhi Mevkûfât 1. c.)

 

HİÇBİR NAMÂZIN KILINMASININ CÂİZ OLMADIĞI MEKRUH VAKİTLER

 

  1. Güneş doğarken (güneşin doğuşundan en az 50 dakika geçmesi gerekir.)
  2. Güneş gökyüzünde tam dikilip her şeyin gölgesi, doğuya veya batıya eğilmediği ve titreyip kaldığı za­man.
  3. Güneş batarken.

işte bu üç vakitte, farz ve vâcib namazlarından hiçbi­risi ve kazaya kalmış farz namazları veya vâcib olan vi­tir namazı kılınmaz. Çünkü Ukbe (r.a.): “Peygamberi­miz (s.a.v.) bizi, üç vakitte namaz kılmaktan ve cena­zeyi kabre koymaktan nehyederdi.” diye rivayet etmiştir. Yalnız o günün geçmek üzere bulunan ikindi namazı ile hazırlanmış cenazenin namazı “mekruh” ola­rak kılınabilir. “Nafile namaz” kılınırken ve okunan âyetin secdesi yapılırken bu vakitler girerse; namazı ve secdeyi kesip bunları, mekruh olmayan vakte bırakmak vâcibdir.

(Mustafa Asım KÖKSAL (rh.a.), İslâm İlmihâli)

 

AKŞAM NAMAZININ VAKTİ

 

Akşam namazının vakti, güneşin batmasından itibaren şafağın kaybolmasına kadardır.

İmâm-ı A’zam (r.a.)’e göre “Şafak, ufuktaki kızıllıktan son­ra meydana gelen beyazlıktır.”

Ebû Yûsuf, İmâm-ı Muhammed ve İmâm-ı Şafiî (r.a.) Haze-râtı’na göre, şafak ufuktaki kırmızılığın tâ kendisidir; ondan sonra olan beyazlık değildir.

Bu hususta İmâm-ı A’zam (r.a.)’m kavli üstündür, çünkü Hz. İmâm-ı A’zam (r.a.)’ın delîli olan hadîs-i şerif, merfû’ bir hadîs­tir. Merfû hadîs, ilm-i usûlde, Mevkuf hadîse tercih edilir.

İmâm-ı Şafiî (r.a.)’nin, akşam namazının vaktiyle ilgili iki kav­li vardır. Bunlardan birisi, “Akşam namazının vakti, güneşin batmasından i’tibâren şafağın kaybolmasına kadardır.” İkin­ci kavli ise, “Akşam namazının vakti, üç rek’ât namaz kılına­cak kadar zamandır. Çünkü Cebrail (a.s.) Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e imâm olduğunda, akşam namazını iki günde de aynı vakitte kıldırmıştır. Onun imâm olması, akşam namazı­nın vaktini öğrenmek içindir.” hadis-i şerifine dayandırılır.

Ebû Hureyre (r.a.)’in rivayet ettiği hadîs-i şerifte: “Akşam namazının ilk vakti, güneş batınca başlar; son vakti, şafağın kaybolduğu zamandır.” diye buyurulmuştur. İmâm-ı Gazâlî (r.aleyh) de bu hadîs-i şeriften hareketle buyururlar ki: “Akşam namazı vaktinde iki kavil vardır: Bir kavle göre, Akşam na­mazının vakti, şafağın kaybolmasına kadar devam eder ki bu Ahmed bin Hanbel’in kavlidir. Diğer kavil de güneş battıktan sonra abdest alınıp ezan ve ikâmetle beş rek’ât, kılınacak ka­dar olan zamandır.”

Allah ta’âlânm “İnsanlara Allah’ı bırakıp da, beni ve anne­mi iki ilâh edinin diye sen mi söyledin?” (Mâide s. 116.â.) hita­bı, îsâ (a.s.)’a yapıldığında vakit akşam namazının vaktiydi. Bu­nun üzerine îsâ (a.s.), ilk rek’âtı: Kendisinden ulûhiyyet isna­dını kaldırmak için; ikinci rek’âtı: Annesinden ulûhiyyet isna­dını kaldırmak için; üçüncü rek’âtı da: Cenâb-ı Hakk’ın Hanlı­ğını isbât ve ikrar için kılmıştır.

(Mültekâ Şerhi Mevkûfât 1. c., Namaz Bahsi)

 

YATSI NAMAZININ VAKTİ

 

Yatsı namazı ile vitir namazının vakti, şafağın kaybolma­sından başlar, ikinci fecrin doğuşuna kadar devam eder.

Ebû Hureyre (r.a.)’den rivayet edilen: “Yatsı namazının son vakti, fecir doğunca bitmiş olur.” hadîs-i şerîfi buna de­lildir.

Namazları sıra ile kılmak vâcib olduğu için, vitir namazı, yatsı namazından önce kılınmaz. Bir kimse, unutarak, vitir namazını, yatsı namazından önce kılsa, sonra da yatsı na­mazını kılsa, namazları caizdir; fakat o kimse tertib sahibi olmaktan çıkar. Çünkü vitir namazı amelî farzdır. Ebû Yûsuf (rh.a.) ile İmâm-ı Muhammed (rh.a.)’e göre, yatsıdan önce vitir namazı kılmak caiz değildir; çünkü vitir namazı yatsı namazına bağlıdır; yatsı namazı kılınmadan vitrin vakti gir­miş olmaz. Yatsıdan önce kılınan vitir namazının caiz olma­ması, tertîbin düşmesinden dolayı değil, vaktin girmeme­sinden dolayıdır.

Vitir namazını, yatsı namazından önce kılan kimse, tertîb sahibi değildir ama namazları caizdir şöyle ki erginlik çağına girdiği andan i’tibâren farz namazlarından hiçbirini kazaya bı­rakmayan kimse gibidir. Böyle bir kimsenin farz namazlarını ve vitir namazını, sıra ile kılması lâzımdır. İmâm-ı A’zam (r.a.)’e göre, böyle bir kimse, bir farz namazını ve vâcib olan vitir namazını özürsüz olarak vaktinde kılmamış olsa, bu nama­zını, ilk vakit namazından önce kaza etmesi lâzımdır.

Yatsı namazıyla, vitir namazının vaktini bulamayan bir kim­seye bu vakitler vâcib değildir. Ya’ni bir kimse, güneş batar bat­maz sabahın olduğu bir yerde bulunsa, o kimseye yatsı ve vitir namazı vâcib değildir.

Yatsı namazını ilk defa Musa (a.s.), Medyen şehrinden çı­kıp yolu kaybolduğu zaman, ailesinin, kardeşi Harun (a.s.)’m üzüntüsü, Fir’avn’ın şiddet ve zulmü ve çocuklarının üzüntüsü içindeyken, Allah ta’âlâ, kendisine Eymen denilen yerde nida eylediğinde, dört rek’ât olarak kılmıştır ki vakit, yatsı namazı vaktiydi.

(Mültekâ Şerhi Mevkûfât 1. c., Namaz Bahsi)

 

 

NAMAZA VAKTİYLE HAZIRLANMAK

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimizin bizlere olan emir ve vasiyetlerinden biri de namazın ilk vakti girmeden te­mizlik ve abdest hazırlığımızı yapmamız husûsundadır. Zîrâ bu hazırlığı yapmayıp geç kalanlar çok defa cemâ­atle namaz kılma faziletini kaçırırlar. Bu ahdi, tüccar ve sanatkârlardan geçtik, mescidlerde oturanların bir çok­ları dahi ihmâl etmektedirler. Şayet bunlardan birisine

-“Haydi hazırlan, abdestini al, vakit yakın…” demiş olsan, sana:

-“Vakit geniş…” diyecektir. Buhârî ve Müslim’in riva­yet ettikleri bir hadîs-i şerîfe göre: Abdullah ibn-i Mes’ûd (r.a.) hazretleri, Peygamber (s.a.v.) Efendimize; “Al­lah’ın Resulü! Hakk ta’âlâ hangi amelleri sever?” diye sorunca Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:

-“Vaktinde kılınan namazıdır» buyurmuşlardır.

Taberânî ise şu hadîs-i şerîfi rivayet eder: Resûlullâh (s.a.v.):

“Allah’ı devamlı olarak anar, namazlarınızı da tam vaktinde kılarsanız. Hakk ta’âlâ ecir ve sevabı­nızı kat kat arttırır” buyurmuşlardır.

Deylemî merfû’an şu hadîs-i şerîfi rivayet eder:

“Namazın ilk vaktinin sonuna nisbeten üstünlük ve fazileti, ahîretin dünyâya göre üstünlük ve fazile­ti gibidir.”

İmâm Ahmed ve Taberânî şu hadîs-i şerîfi rivayet ederler: Resûlullâh (s.a.v.):

– Rabbiniz azze ve celle şöyle buyurur: “Namazı­nı vaktinde kılan, namazlarına devam eden, nama­zın önemini hafife alıp zayi’ etmeyen kişiyi cennete sokacağıma söz veriyorum” buyurmuşlardır.

(İmâm-ı Şa’rânî (r.h.), El-Uhûdü’l Kübrâ, 100-102. s.)

 

HARBDE BİLE NAMAZI GEÇİRMEMEK

 

Salât-ı havf, İmâm-ı Şafiî (r.a.)’e göre ise te’hîri caiz olmayıp hem muharebe eder ve hem de îmâ ile olsun namazı eda eder.

Bir kerre Hendek harbinde şöyle vuku’ bulmuştur: Hz. Ömer (r.a.), harbin devamından dolayı ikindi namazını edaya fırsat bulamamış ve keyfiyyetini (durumunu, hâ­lini) Resûlullâh (s.a.v.) Efendimize arz ve şikâyet edin­ce buyurmuşlardır ki: “Vallahi ben de henüz ikindi na­mazını kılamadım. Güneş battıktan sonra ya’ni akşam namazı vakti girince evvelce ikindi namazını kaza’ ve sonra da akşam namazını eda etmişlerdir.

İşte Sûre-i Nîsâ 102’deki âyet-i celîle, cebhede dahî namazın cemâatle kılınmasını âmir olduğu (emredici olduğu) gibi münferiden (tek olarak) dahî geçirmeye as­la mesâğ-ı şer’î (şer’an cevaz) yoktur.

Binâenaleyh âhiret gününe inanan Hakk ta’âlâ ve te-kaddes hazretlerinin huzurunda muhasebeye (hesaba çekileceğine) îmân ve î’tikâd eden bir mü’minin ölünce­ye kadar beş vakit namaza devam etmesi, farz-ı kafi (kesinlikle farz, farz-ı ayn) olduğu gibi ne kadar geçmiş namazları varsa onlar da kazâ’ya devam ve müsâraat eylemesi (sür’at ve acele etmesi) elzemdir.

“Korku zamanında namazı eda ettiğinizde namaz­dan fariğ olunca ayak üzerinde oturduğunuzda ve yat­tığınız mahalde tesbîh, tehlîl ve zikrullâha devam edin ki salât-ı havfte vâki’ olan kusurlarınıza keffâret olsun. Havf zail (korku geçip) ve kalbinizin ıztırâbı gidip istirâ-hât-ı kalb (kalbin istirahatı) geldiğinde namazı cemi’ şe­riat, erkân ve âdabına riâyet ederek eda edin. Zîrâ na­maz mü’minler üzerine farz ı mevkut (vakitli olarak farz) oldu.” (4.Nisâ S. 103.â.)

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Musahabe 3. c., 83-84. s.)

 

NAMAZ KILAN DÎNİNİ İKÂME EDER; KILMAYAN DA YIKAR

 

Namazı terk etmeye yâhûd vaktinden sonra bırakmaya an­cak şekâveti takdîr edilmiş, günahı büyük, âhiretteki nedameti uzun sürecek ve akdeylediği alışverişten zarar görecek olanlar yeltenebilir. Nasıl böyle olmasın ki Allah ta’âlâ, namazın farziyyeti ve sânının yüceliği hakkında şöyle buyuruyor:

“Çünkü namaz, mü’minler üzerine vakitleri belli olarak farz olmuştur.” (4.Nisâ s. 103.â.)

Yine bir başka âyette Allah ta’âlâ şöyle buyuruyor:

“Namazlara ve orta (ikindi) namaza devam edin, Allah’ın dîvânına tam huşu’ ve taatle durun.” (2.Bakara s. 238.â.)

Cenâb-ı Hakk, namazlarını vakti içinde kılmayanları şöyle vasfediyor:

“Veyl o namaz kılanlara ki onlar namazlarından gafildir­ler.” (Maun s. 4-5.â.)

Ata bin Yesâr (r.a.) der ki “Veyl, cehennemde bir vadidir ki oraya dağlar konsa hararetinin şiddetinden dağlar eriyi­verir. Cehennem onun yüksek hararetinden Allah’a sığmır. Burası namazı vaktinde kılmayanların meskenidir.”

İbn-i Abbas (r.a.)’in bu husustaki tefsiri şöyledir: “Veyl, ce­hennemde bir vadinin adıdır. Cehennem onun yüksek ha­raretinden Allah’a sığınır. Burası namazı vaktinde kılma­yanların meskenidir.”

İbn-i Ömer (r.a.)’in rivayetlerine nazaran Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, şöyle buyurmuşlardır:

“İkindi namazını kaçıran kimse, yakınlarını ve malını yi­tirmiş gibidir.”

Beyhâkî ve Ebû Nuaym (r.h.) İbn-i Ömer (r.a.)’den; Tabe-rânî ve Deylemî (r.h.) Hz. Ali (k.v.)’den rivayetle Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin şöyle buyurduklarını haber vermişlerdir:

“Namaz dînin direğidir.” Müslümanların imamları söz bir­liği etmişlerdir ki: “Namaz dînin direğidir. Namaz kılan dînini ikâ­me etmiş, kılmayan da dînini yıkmıştır.”

(Muhammed Râşid Halebî, Namaz Mevzuunda Müslümanları İkâz, 11. s.)

 

NAMAZ VAKİTLERİNİ GECİKTİRENLERİN MESKENİ: VEYL VADİSİ

 

Münzirî ve Bezzâr (r.h.)’ın, Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayet ettikleri İsrâ hadîsinde:

“… Sonra Nebî (s.a.v.) Efendimiz, başları taşlar­la ezilen bir kavmin yanma uğrar. Bu topluluğun başları taşlarla ezilir sonra başları tekrar eski hâli­ni alır, tekrar ezilir ve bu azâb böylece devam eder.

Nebî (s.a.v.) Efendimiz:

“-Yâ Cibril, bunlar kimlerdir?” diye suâl buyur­duklarında Cibril (a.s.):

“-Yâ, Resûlallâh, bunlar farz namazlarına karşı ağır davrananlardır.” diye cevâb verir.”

“Onlar namazlarından gafildirler” (Maun s. 4-5.â.) âyet-i celîlesini İbn-i Cerîr (r.h.) şöyle tefsîr eder: “Veyl’e müstahîkk (hakk etmiş, lâyık) olan musallîler, namaz vakitlerini geciktiren, namazlarını vakit çıktıktan sonra kılanlardır.”

“Veyl” çok ağır azâb ma’nâsına geldiği gibi, şu ma’nâlara da tefsîr olunmuştur: “Veyl” cehennemde bir vâdîdir, içerisinde dağlar yürütülse hararetinin şid­detinden dağlar eriyiverir. Burası namaza aldırış etme­yen, namaz vakitlerini geciktirenlerin meskenidir. Bura­dan, ancak Allah ta’âlâya yönelip hatâ, isyan ve ku­surlarına tevbe ederek kurtulunabilir.

Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, Ebû Dâvûd (r.h.)’ın rivayetine nazaran buyurmuşlardır ki:

“Allah, üç sınıfın namazını kabul buyurmaz ki bunlardan biri de namazı vakti çıktıktan sonra kı­lanlarındır.”

(Muhammed Râşid Halebî, Namaz Mevzuunda Müslümanları İkâz, 17. s.)

 

TERAVİH NAMAZININ HÜKMÜ VE FAZİLETİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.): “Yüce Allah, size Rama­zân orucunu farz kıldı. Ben de size Ramazân nama­zını sünnet kıldım. Ramazân orucunun farz ve tera­vih namazının sünnet olduğuna inanarak ve sevabı­nı Allah’tan umarak Ramazân orucunu tutan ve tera­vih namazını kılan kimse, anasının doğurduğu gün­deki gibi günâhlarından kurtulur.” diye buyurmuşlar­dır.

Terâvîh namazı, Ramazân orucunun değil; Rama­zân ayının sünneti olduğuna göre, oruç tutmayan hasta­ların ve yolcuların da teravih namazlarını kılmaları sün­nettir. Teravih namazının kılınması da sünnet-i kifâye olduğundan, birtakım kimseler, onu mescidde cemâatle, bazıları da evlerinde kendi başlarına kılacak olurlarsa, cemâatle kılmak sünnetini, hepsi birden terk etmek du­rumuna düşmezler. Teravih namazını, evde kılmak bir fazîletse; mescidde cemâatle kılmak daha üstün bir fazi­lettir. Teravih namazını evinde cemâatle kılan, iki fazi­letten ancak birisini işlemiş; diğerini ise terk ve kaybet­miş olur. Teravih imamında, ses güzelliği değil; doğ­ru okuyuş ve rükünlerde dikkatli oluş aranır. Hazreti Ömer (r.a.), halifeliği sırasında, erkek cemâate, Kur’ân-ı kerîmi en iyi okuyan sahâbîler (r.a.)’den Ubeyy bin Ka’b’ı; kadınların cemâatine de, İbn-i Ebî Heyseme (r.a.)’i teravih imâmı olarak ta’yîn etmişlerdir.

Teravih namazının vakti, yatsı namazından sonra fecrin doğuşuna kadar olan zamandır. Teravih namazı, yatsı namazına tâbi’ olduğundan, vitir namazını, teravih namazından önce veya sonra kılmak caiz ise de, sonra kılmak efdâldir.

(Mustafa Âsım KÖKSAL (rh.a.), İslâm İlmihâli)

 

 

 

TERAVİH NAMAZI NASIL KILINIR?

 

Teravih namazına niyyet edilirken “teravih namazına veya vaktin sünnetine veya gece namazına” diye niyyet edilir. Te­ravih namazını ayakta kılmağa gücü yettiği hâlde oturarak kılmak, mekruhtur. Yirmi rek’at olan teravih namazını, iki rek’atte bir selâm vermek suretiyle kılmak en efdâl olanıdır. Fakat iki rek’atte bir selâm verilmeyip dördüncü rek’at son­larında oturulup selâm verilirse; kılınmış olan dörder rek’atler, ikişer rek’at kılınmış sayılır.

Dört rek’atte bir selâm vermek suretiyle kılınan teravih na­mazında, her iki rek’atin sonunda ettahiyyâtü; salli, bârik (salavât) okunduktan sonra selâm verilmeyip üçüncü rek’ate kalkı­lır ve hemen sübhâneke, eûzü ve besmele, Fatiha ve âyet ve­ya sûre okunur; dördüncü rek’atte ise, sâdece besmele, Fati­ha, âyet veya sûre okunur. Dört rek’atte bir selâm vermek müstehâb görülmüş; teravihi, iki rek’atte bir oturup selâm vermeyerek yirmi rek’atin sonunda bir kerre selâm vererek kılmağı, mekruh görenler olmuştur. Cemâat, selâm verilen aralarda Kur’ân, teşbih, tevhîd veya salât ü selâm okuyabilir. Teravih bitirilince de böyle yapılır.

Ramazân boyunca, teravih namazında Kur’ân-ı kerîmi bir kerre hatmetmek sünnettir. Bir Ramazân’dan hatimle te­ravih kılmanın bir kerresi sünnet; iki kerresi fazilet; üç kerresi ise efdâldir. ibâdette, “zühd ü takva” ve “azimet yolu”nu tutanlar, teravihte her on gecesinde bir hatim yaparlardı. İmâm-ı A’zam (r.a.), Ramazân’da, otuzu gecelerinde; otuzu gündüzlerinde; biri de teravih namazında olmak üzere alt­mış bir (61) hatim yaparlardı. Eğer mahalle mescidinin imâmı, teravihi hatimle kıldırmıyor ise; cemâatten isteyen kimse veya kimseler, hatimle teravih kıldıran camilere gider; böylece bir sünneti ihya edip sevaba nail olurlar.

Teravih namazını veya başka bir namazı uyuklaya uyuklaya kılmak, mekruhtur. İmâm, teravih kıldırmak üzere aya­ğa kalktığı hâlde cemâatin hâlâ oturması veya imâmın rükû’a giderken cemâatin ayağa kalkması da mekruhtur.

(Mustafâ Âsım KÖKSAL (rh.a), İslâm İlmihâli)

 

SABIR VE NAMAZLA ALLAH (C.C.)’DAN YARDIM TALEB ETMEK

 

“Ey mü’minler, sabır ve salât ile Allah’tan yardım taleb edin; zîrâ Allah ta’âlâ, sabreden kullar ile beraberdir.” (2.Bakara s. 153.â.)

Ya’ni “Ey ehl-i îmân, her umûr-ı hususunuz da (her türlü iş­lerinizde) nefsinizi günahlardan muhafaza ve nefsin arzusun­dan men’ ve belâya tahammül etmekten ibaret olan sabırla ve bir de cemî’ a’zâlarda Cenâb-ı Hakk azze ve celle hazretle­rine teveccühten ibaret olan, salât ile (namaz ile) Cenâb-ı Hakk’tan yardım taleb edin. Binâenaleyh sabırla, ibâdette ve bilhassa namaz ile Cenâb-ı Hakk’ın inayet ve yardımını bek­lemek lâzımdır.

Fahr-i Râzî ve Hâzîn’in beyânları veçhile sabır, nefsini her arzusundan men’ ve mekârihe (tiksinilecek şeylere, sıkıntıla­ra) tahammül etmekten ibaret olduğundan sabır olmayınca hiçbir ibâdet olamayacağından, sabır bi’l-cümle ibâdetleri yapmaya yegâne yardımcıdır. Namaz ise ümmü’l-ibâdât (ibâ­detlerin anası) ve âleminin Rabbi’ne müracaat olduğu cihet­le namaza devam etmek şâir ibâdât ve tââte vesîle de olaca­ğından Cenâb-ı Hakk azze ve celle hazretleri “Namaz ile Hakk’tan istiâne (yardım) ve vesîle kılmayı” emir buyur­muştur.

Binâenaleyh bi’l-cümle mü’minlerin musibet ve belâ nüzu­lünde namazla Cenâb-ı Hakk’a iltica etmeleri lâzımdır. Belâ def edecek olan ancak Kâdir-i Mutlak Hakk ta’âlâ ve tekad-des hazretleri olduğundan cemî’ a’zâlarıyla ya’ni namazla Halik ta’âlâ hazretlerine teveccüh ve iltica ve kemâl-i tevazu’ ile yüzlerini zilletle toprağa sürmek suretiyle secde ederek Halik ta’âlâdan musîbetin ref’ini (kaldırmasını) tazarru’ ve is­tirhamda bulunmak Hakk ta’âlâ hazretleri katında kabule ve­sîle olacak en mühim bir ibâdettir. Husûsiyle âbidin (ibâdet edenin) Cenâb-ı Hakk’a en ziyâde tekarrüb (yakınlaşma) etmesi son secde anıdır.

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Musahabe 3. c., 57-58. s.)

 

NAMAZIN EDEBLERİ

 

Namazların bir kısım âdabı vardır. Bunlar birer men-dûb demektir. Bunları terk etmek, vakıa îtâbı i’câb et­mez. Bir isâet sayılmaz, fakat bunlara riâyet etmek efdaldir, ziyade sevap kazanmaya sebeptir. Namazın baş­lıca âdabı:

Namazda zahiren ve batınen bir sükûnet, bir huzur, bir haşyet (korku) içinde bulunmak.

Üst elbiseyi açık bulundurmayıp düğmelemek ve er­kekler için iftitah tekbîri alırken ellerini -mevcûd ise- yen­lerinden dışarıya çıkarmak.

Namaz kılarken kıyamda secde yerine, rükû’da ayak­ların üzerine, secdede burnun iki kanadına, ka’dede ku­cağa, selâmda da sağ ve sol omuz başlarına bakmak.

Rükû’ ve sücûd teşbihlerini tek başına namaz kılan için üçten ziyâde yapmak.

Kamet getirilirken: “hayye ‘ale’l- felah” denilince imâm ile cemâat için ayağa kalkmak.

İmâm için “kad kâmeti’s- salâh” denildiği zaman na­maza başlamak. İmâm olan zât, bu hareketi ile müezzin olan zatı tasdîk etmiş olur. Mâmafîh ikamet (kamet) bit­tikten sonra namaza başlamasında bir beis yoktur. Hat­ta imâm-ı Ebû Yûsuf (rh.a.) ile eimme-i selâseye göre muvafık (uygun) olan da budur. İkâmet alınırken (kamet getirilirken) camiye giren kimse, oturur, cemaatla bera­ber ayağa kalkar. Yoksa ikâmetin bitmesini beklemez.

Namazda esnemek halinde ağzı tutmak ve dudakla­rı, dişlerle olsun kapamak yetmezse sağ elle kapamak, öksürüğü ve geğirmeyi mümkün mertebe gidermek.

Bütün bunlar müstahsendir. İbâdet esnasında yapıl­ması lazım gelen ta’zîmât cümlesindedir.

(Ömer Nasûhî BİLMEN (rh.a.), Büyük İslâm İlmihâli, 120-137. s.) ,

 

NAMAZDA KIYAM (AYAKTA DURMAK)

 

Ma’nâsı, bedenle Allah ta’âlânın huzurunda köle gi­bi, boynu eğik vaziyette durmaktır. Hakikati, kalbin bütün harekât ve sekenâttan kesilip, ta’zîm ve inkisar (kırıklık) yolu ile hizmete hazır olmasıdır. Bu zamanda kıyamette kendi makamında, Allah ta’âlânın huzurunda olduğunu hatırlamalıdır. Evet o zaman bütün sırlar, gizli şey’ler açı­ğa vurulacaktır, kendisine gösterilecektir. O gizli işlerin şimdi de Allah ta’âlâ tarafından bilindiğini, bilmelidir.

Şuna şaşılır ki bir kimse namaz kılarken bir âlimin veya velînin, kendisine baktığını, namazı nasıl kıldığına dikkat ettiğini görse, bütün uzuvları edebli olur. Hiç bir ta­rafa bakmaz. Namazda acele etmekten, bir tarafa bak­maktan utanır. Halbuki, Allah ta’âlânın kendini gördüğü­nü bilir. Fakat O’ndan utanmaz, haya etmez! Elinde hiç­bir şey olmayan bir zavallı kuldan utanır ve onun görme­siyle namaza dikkat eder de, mülkün hakiki sahibi olan Allah ta’âlânın görmesinden utanmaz, haya etmez ve gevşek namaz kılar. Bundan büyük cahillik olur mu?

Bunun için Ebû Hureyre (r.a.) dedi ki: “Yâ Resûlal­lâh Allah ta’âlâdan nasıl utanmak lâzımdır?” Buyurdu ki: “Takva sahibinden ehl-i beytinin utanması gibi, O’ndan utanmalıdır.” Bunun sebebi ta’zîmi bildirmektir. Çünkü, ashâb-ı kiram (r.a.e.)’den bir grup vardı, namaz­da öyle sessiz hareketsiz dururlardı ki, kuşlar bile onlar­dan kaçmazdı. Cansız zannederlerdi. Allah ta’âlânın azametinin kalbine yerleştiği kimse kendisine baktığını bilir ve bütün vücûdu huşu’ içinde olur ve hareketsiz du­rur. Bunun için Peygamberimiz (s.a.v.) namazda elini sakalına getiren birisini görünce,

“Kalbinde huşu’ olsaydı, eli de kalbi gibi olurdu.” buyurdu.

(Hüccetü’l-İslâm İmâm-ı Gazali (r.h.), Kimyâ-yı Saadet, 129. s.)

 

RÜKU’ VE SECDE

Bir âyet-i celîlede:

“Ey mü’minler! Rükû’ ediniz, secde ediniz ve Rabbinize ibâdet ediniz.” buyurulmuştur. Ehl-i îmânın, namaza çokça devam ve secde ile Cenâb-ı Hakk’a teveccühleri eseri olarak yüz­lerinde nûr-u İlâhî lemeân eder. Dünyâda eseri görüldüğü gibi âhirette dahi yüzleri parlak olarak kabirlerinden kalkacaklardır. Nite­kim: Bir âyet-i celîlede:

“O günde ki nice yüzler bembeyaz olacak, nice yüzlerde kapkara kesilecek.” buyurulmuştur.

Hadîs-i şerîfte ise: “Nâr-ı cahîm, müstehakk-ı azâb olan mü’minlerin vücûdunu yakar fakat Cenâb-ı Hakk’a secde ederken yere tesadüf eden a’zâyı yakmaz.” buyurulmuştur.

Yine bir hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmuştur: “Bir kul, Allah ta’âlâ rızası için bir kere secde edince Cenâb-ı Hakk muhak­kak o secde sebebiyle bir hasene yazar ve bir derece yüksel­tir. Binâenaleyh ashabım, çok secde ediniz.” Secde çıplak alın ile yapılmalıdır. Alın kapalı olarak yapılan secde ve namaz sahîh olmaz.

Bir hadîs-i şerîfte de: “Abdin Allah ta’âlâ hazretlerine en ya­kın zamanı Cenâb-ı Allah’a secde ettiği andır.” buyurulmuştur.

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Musahabe 3. c., 61-63. s.)

 

KADINLARLA AYNI HİZADA NAMAZ KILMANIN HÜKMÜ

 

Kadınlarla aynı hizada namaz kılan erkeğin namazının bozul­ması için şu şartlar vardır.

1) Kadınla erkeğin aynı hizada bulunması. 2) Aynı hizada bu­lunan kadın müştehât olmalıdır. Ya’ni cinsi münâsebet ehlinden olmalıdır. 3) Kıldıkları namaz rükû’lu ve secdeli namaz olmalıdır. Cenaze namazından olursa bozulmaz. 4) Kılınan namaz erkek ile kadın arasında müşterek olmalıdır. 5) Arada perde olmaksızın, bir yerde secdede beraber bulunmalarıdır. 6) Yönlerinin bir olması lâ­zımdır. 7) İmâmın, kadınların imametine niyet etmiş olmasıdır, imam, kadınların imametine niyet etmezse kadınlar imâmın na­mazına girmiş sayılmazlar.

(Mülteka Şerhi Mevkûfât 1. c., 171. s.)

 

ABDEST ALDIKTAN SONRA İKİ REK’AT NAMAZ KILMAK

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimizin bizlere olan emir ve vasiyetlerinden biri de:

Her abdest aldıktan sonra nefsimizi dünya işleri ile bulaştırıp konuşturmamak şartıyla, namazını bozacak düşüncelerden uzak iki rek’at namaz kılmamızdır.

Buhârî ve Müslim’in rivayet ettikleri bir hadîs-i şerîfte Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Bilâl-i Habeşi (r.a.)’e:

-“Ey Bilâl! İslâm’da en çok ümidvâr olduğun amelini bana haber verir misin? Çünkü ayakkabıla­rının sesini cennette önümde duydum.” buyurur. Hz. Bilâl (r.a.) şu cevâbı verir:

“Ey Allah’ın Resulü! En çok ümid bağladığım ame­lim şudur: gece ve gündüz herhangi bir saatte temizli­ğimi yapıp abdest aldıktan sonra, muhakkak o abdestle (Allah tarafından) takdir edildiği kadar namaz kıla­rım.”

Müslim, Ebû Dâvûd, Nesaî, îbn-i Mâce ve İbn-i Hüzeyn’e “Sahih”inde merfûan şu hadîs-i şerifi riva­yet ederler:

“Kişi abdestini güzelce alır, kalbi ve yüzü ile yö­nelerek (ya’ni ihlâsla, kalbini mâsivâdan uzak tutarak) iki rek’at namaz kılarsa, kendisine cennet vacip olur.”

Ebû Davud’un rivayet ettiği hadîs-i şerîfte ise:

“Kişi abdestini güzelce alır, sehiv yapmadan iki rek’at namaz kılarsa, Cenâb-ı Hakk önceden işle­miş olduğu suçlarını afveder” buyurulmuştur.

(İmâm Şârânî (r.h.), EI-Uhûdü’l-Kübrâ, 73-75. s.)

 

CUM’A NAMAZI

 

Cum’a namazı farzdır.

Onu inkâr eden kâfir olur.

Terki caiz değildir. Allah (c.c.):

«Ey imân edenler. Cum’a günü namaz için ezan okunduğu zaman Allah’ın zikrine koşun.» (Cum‘a s. 9.â.) buyuruyor.

Peygamberimiz (s.a.v.) de şöyle buyuruyor: « Ey insanlar ölmeden önce yaratıcınıza tevbe ediniz. Meşgaleden önce iyi amellerle Allah (c.c.)’a yakın olun. Bilmiş olun ki Allah ta’âlâ cum’ayı size )u günde, bu ayda, bu senede benim şu makamım­da farz kılmıştır. Artık her kim başında zâlim yâhûd âdil bir imâm olduğu halde cum’ayı hakîr görerek veya inkâr ederek kılmazsa, Allah (c.c.) onun iki yakasını bir araya getirmesin, İyi bilin ki tevbe edinceye kadar, o kimsenini namazı, zekâtı, orucu yoktur. Tevbe edenin, tevbesini Allah (c.c.) kabul eder.»

Yine Peygamberimiz (s.a.v.) diğer hadîs-i şeriflerde şöyle buyurmuştur:

« Kim üç cum’ayı kılmazsa, Allah (c.c.) onun kal­bini mühürler.»

« Kim özürsüz olarak üç cum’ayı terkederse mü nâfıklardan yazılır.»

« Kim peşipeşine üç cum’ayı kılmazsa, Islâmi yeti arkasına atmış olur.» bu münasebetle cum’a na mazına gereken önemi vermeliyiz ve kusursuz eda et meye gayretli olmalıyız.

(Mültekâ Tercümesi Mevkûfât 1. c., 255. s.)

 

CUM’A NAMÂZININ HÜKMÜ

 

Her hafta cum’a günü, öğle namazı vaktinde, öğle na­mazı yerine iki rek’at cum’a namazı kılmak, “farz-ı ayn”dır.

Cum’a namazı kılanların üzerinden öğle namazı sakıt olur. Cum’anın farziyyeti, kitâb ve sünnet ile sabittir; in­kâr eden kâfir olur, dînden çıkar.

Cum’a namazını kılmakla mükellef bulunanlara, cum’a günü ilk ezanın okunmağa başlanmasından i’tibâren cum’a namazını kılıncaya kadar iş ve alış verişle uğraşmak tahrîmen mekruh; bunları bırakıp camiye koşmak, vâcibdir.

Cum’a namazına gitmeğin sevabı, camiye varış derecesi­ne göredir: Cum’a namazı için gusledip camiye ilk vakitte va­ran, bir deve; ikinci vakitte varan, bir inek; üçüncü vakitte va­ran bir koç kurban etmiş; dördüncü vakitte varan bir tavuk; beşinci vakitte varan da bir yumurta tasadduk etmiş gibi se-vab alır.

Cum’anın başlangıcı, güneşin zevali; nihayeti de, hatîbin minberde ezanı dinlemek için oturduğu zamandır ki yazıcı meleklerin ellerinde cum’a sevabı yazılmak üzere açılmış bu­lunan sevâb defterleri ondan sonra durulur.

Camiye, cum’a için, yürüyerek gidip gelmek, binitli olarak gidip gelmekten efdâldir.

Cum’a namazı için gusletmek, güzel koku sürünmek, misvak kullanmak, güzel elbise giyinmek ve camiye er­kence gitmek, müstehâbdır.

Camiye varınca, iki rek’at “Tahiyyetü’l-mescid” nama­zı kılınıp oturulur. Cum’a günü, okunması mendûb olan Kehf sûresi ve Fetih sûresi okunur, dinlenilir.

Cum’a namazı, cemâatle kılınır ve açıktan kıraat edi­lir. Namazdan önce hutbe okunur. Cum’anın farzından önce dört; farzından sonra dört rek’at te’kîdli sünnet var­dır. Sonra de dört rek’at zuhr-i âhir; iki rek’at de o vaktin sünneti kılınır.

(Mustafa Âsım KÖKSAL (rh.a.), İslâm İlmihâli)

 

 

 

CUM’Â NAMÂZINA DÂİR BAZI ÂDÂB VE HÜKÜMLER

 

Cum’aya, namazın teşehhüdünde veya varsa sehiv sec­desinde veya sehiv secdesinin teşehhüdüne yetişen kimse, yetiştiği kadarını imâmla, kalanını da kendi başına, Fatiha ve Zamm-ı sûreleri okuyarak, cum’a namazı olarak kılıpta sûre­leri okuyarak, cum’a namazı olarak kılıp tamamlar.

Cum’a günü zeval vaktinden önce, yâhud cum’a namazı kılındıktan sonra yolculuk etmekte bir sakınca yoksa da; cum’a namazı kılmakla mükellef bulunanların, cum’a günü ezan okunduktan sonra, cum’a namazını kılmadan yola çıkmaları tahrîmen mekruhtur.

Cum’a namazını kılmakla mükellef bulunanların cum’a namazını kılmayıp da, cum’a namazı kılınmadan önce, öğ­le namazını kılmaları haramdır. Böyleleri, öğleyi kıldıktan sonra pişman olarak, cum’a namazını kılmak üzere evlerinden ayrıldıkları sırada, imâm cum’a namazını ister tamamlamış, ister tamamlamamış olsun; kılınmış olunan öğle namazının farz sıfatı bâtıl olur. Cum’aya yetişmekte yetişmemekte müsavidir. Eğer cum’aya yetişilirse, cum’a namazı kılınarak farz yerine getirilmiş olur. Yetişilemezse veya yetişilip de, herhangi bir suretle cum’a ifsâd edilirse, öğ­le namazının yeniden kılınması gerekir.

Cum’a namazı kılmak için camiye gidip de cum’a namazının bitişine yetişirse veya cum’a namazı bittikten sonra camiye varırsa veya camiye vardığında cum’a namazına hiç başlanılmamışsa, o kimsenin kıldığı öğle namazı bâtıl olmaz.

Cum’a namazı kılmakla mükellef olmayanların ve tutuk­luların, şehir içinde cum’a günü, öğle namazını, cum’a namazından önce veya sonra, cemâatle kılmaları tahrîmen mekruhtur. Şehir halkından cum’a namazını kaçırmış olanlar da böyledir; bunlar da öğle namazını ezânsız, kâmetsiz ve cemâatsiz kılarlar.

(Mustafa. Âsım KÖKSAL (rh.a.), İslâm İlmihâli, Namaz Bahsi) ,

 

CUM’A HUTBESİNE DÂİR BAZI ÂDÂB VE HÜKÜMLER

 

Cum’anın ilk dört rek’at sünneti kılınıp hatibin minbere çıkmak üzere cami odasından çıkışı veya camide ayağa kalkışından hut­beyi okuyup namazı kıldırmağa başlayışına kadar kelâm etmek ve hatta, konuşan birisine “konuşma, sus!” demek bile caiz değildir.

Bunun içindir ki hatibin minbere çıkışı ve müezzinin: “inna’llâ-he ve melâiketehû yusallûne ‘ale’n-nebiyyi yâ eyyühe’llezîne âmenû sallû ‘aleyhi ve sellimû teslimen”…” âyetini okuyuşu sıra­sında, cemâatin Peygamberimiz (s.a.v.)’e salât u selâm getirme­lerinde bir sakınca yoksa da, müezzinlerin hutbe sırasında radıyallâhu anh demeleri, salavât ve âminleri mekruhtur.

Namazda haram olan her şey, hutbede de haram olduğundan, hutbe sırasında öğüt kabîlinden de olsa, kelâm etmek ve hattâ se­lâmlaşmak caiz olmadığı gibi; bir şey yemek içmek; Kur’ân veya herhangi bir kitâb okumak, vesâir meşguliyyet de caiz değildir. Bunda, hatibin yakınında olanı ile uzağında bulunanı arasında fark yoktur.

Hutbe sırasında, yapılacak şey, sâdece susmak; Peygamberi­miz (s.a.v.)’in isimleri anıldıkça, kalbden salât u selâm getirmek; aksırdıkça, hamdeylemek; yapılacak dualara icabet zamanı olma­sı i’tibâriyle de kalbden dua etmektir.

Hutbe sırasında uyumak mekruhtur; etrafa bakınmak da mu­bah değildir.

Hutbe okunurken, namazda oturur gibi oturmak gerekmediği gibi, hutbe sonunda namazdan çıkar gibi iki tarafa selâm vermek de gerekmez.

Hatibin minbere çıkmak üzere odasından çıkışı veya ayağa kalkışında hutbeyi okuyup namazı kıldırmağa başlayışına kadar cum’anın sünnetini de olsa, kılmak caiz değildir.

Ancak, bir kimse, cum’anın sünnetinden ilk rek’atı kıldığı sıra­da hatib hutbeye başlayacak olursa; kıldığı rek’ate bir rek’at daha ekleyerek selâm verir. Üçüncü rek’atı kılmışsa, onu dörde tamam­layıp selâm verir. Eğer, hatib minbere çıkmadan sünnete başla­mışsa, onu kesmeyip kıraatte vâcib olanla iktifa ederek sünneti ta­mamlayıp selâm vermek gerekir.

(Mustafa Âsım KÖKSAL (rh.a.), İslâm İlmihâli)

 

CUM’Â NAMÂZININ KILINIŞI VE SAHÎH OLUP  OLMAMASININ ŞARTLARI

 

Cum’a namazı kılmakla mükellef olanların, cum’â namâzı kılındıktan sonra, kendi başlarına öğle namazını kılmaları müstehâbdır; öğle vakti girer girmez veya cum’a namazı kılınmadan önce öğle namazını kılarlarsa; bu tenzîhen mek­ruhtur.

Cum’â namazı kılmakla mükellef olmayanların, cum’â namâzını kılarlarsa, öğle namazı üzerlerinden sakıt olur; bunların, cum’a namazı kılmaları, yolculukta oruç tut­maları gibi efdâldir.

Cum’a namazından önce hutbe okunur. Hutbeden sonra cemâatle ve açıktan kıraat edilerek ve iki rek’at olarak kılınır.

Cum’a namazının farzından önce dört; farzından sonra dört rek’at sünnet-i müekkede kılınır.

Bundan sonra “zuhr-i âhir”, ya’ni “vaktine erişip te üzerinden sakıt olmayan en son öğle namazını kılmaya” diye niyyet edilerek, her rek’atında Fatiha ile birer sûre okun­mak suretiyle dört rek’at namaz kılınır.

En son olarak “şu vaktin son sünnetini kılmaya” niyyetiyle iki rek’at daha namaz kılınır.

Ya’ni, farzdan önce dört rek’at sünnet, iki rek’at farz; tekrar dört rek’at sünnet; dört rek’at zûhr-i âhir ve iki rek’at vakit sünneti olmak üzere on altı rek’at namaz kılınır.

Cum’a namazının, başka namazlarda olduğu gibi İslâm, akıl bulûğ ve taharet gibi şartlardan başka on iki şartı daha olup altısı vücûb ve altısı da eda içindir.

Vücûb olan (altı şart) şartlar, mükellefin sıfatıdır.

Eda için olan (altı şart) namaza âiddir.

Vücûb şartlan ile eda şartları arasındaki fark: Eda için olan şartlar tahakkuk etmeyince cum’a namazı sahîh ol­maz. Vücûb için olan şartlar tahakkuk etmeden o kimse, cum’a namazı kılsa; o kimsenin cum’a namazı sahîh olur.

(Mustafa Âsım KÖKSAL (rh.a.), İslâm İlmihâli, Namaz Bahsi)

 

 

CUM’A NAMAZININ EDASININ ŞARTLARINDAN CEMÂATİN MİKTARI

 

Cum’a kılacak cemâatin, en az üç erkekten teşekkülü gerekmektedir.

İki erkek ile bir kadın veya iki erkek ile bir âkil baliğ ol­mamış erkek çocuktan ibaret cemâatin sayısı, cum’a namazının sahîh olması için kâfi değildir.

İmâm-ı Ebû Yûsuf (rh.a.)’e göre, “İmâmdan başka iki kişinin bulunması yeterlidir.”, İmâm-ı Şafiî ve İmâm-ı Ah-med İbn-i Hanbel (r.a.)’e göre ise, “Cum’a cemâati, kırk kişiden teşekkül etmelidir.”

Cum’a cemâatinin, hürlerden ve mukîmlerden mürekkeb olmaları şart değildir. Kölelerle ve yolcularla da cum’a namazı cemâatinin teşekkülü caizdir.

İmâm-ı A’zam (r.a.)’e göre, cum’a namazında cemâatin en az ilk secdeyi yapıncaya kadar.” İmâm-ı Muhammed (rh.a.) ile İmâm-ı Ebû Yûsuf (rh.a.)’e göre ise, “iftitâh tek­bîrini alıncaya kadar kalmaları şarttır.”

Eğer, cemâat, cum’a namazının birinci rek’âtmm ilk sec­desinden sonra dağılacak olurlarsa; imâm cum’ayı tek başına kılarak tamamlar. Eğer cemaat, ilk secdeden önce veya iftitâh tekbîrinden sonra dağılacak olursa; imâm, cum’a namazını kılmayı bırakır, öğle namazını kılmaya baş­lar.

(Mustafa Âsım KÖKSAL (rh.a.), İslâm ilmihâli, Namaz Bahsi)

 

HADÎS-İ ŞERÎF

 

“Birinci saatte cum’aya giden bir deve, ikinci saatte giden bir inek, üçüncü saatte giden boynuzlu bir koç kurbân etmiş gibi olur, dördüncü saatte giden bir tavuk beşinci saatte giden de bir sanki bir yumurta hediye etmiş gibi sayılır. İmâm minbere çıktığı vakit sâhifeler durulur, kalemler kaldırılır hutbeyi dinlemek üzere melekler minberin etrafına toplanırlar. Artık ondan sonra gelenler yalnız cum’ayı kılmak için gelir ve bu faziletler, den mahrum olurlar.” (Buhari)

 

CUM’A HUTBESİNİN SÜNNETLERİ

 

1)  Hatibin, hutbeden önce minber cihetinde bulunması.

2)  Hatibin, siyah yâhûd beyaz bir cübbe giyinmiş olması.

3)  Hatibin minbere çıkınca oturması (Bu oturuş, ezan için olduğundan, bayram hutbesinde yoktur).

4)  Ezanın, hatibin huzurunda minber önünde okunması, (iç ezandan önce okunan ilk ezan, Hz. Osman (r.a.) tarafın­dan ihdas edilmiştir. Hz. Osman (r.a.)’den önce, iç ezandan başka ezan okunmazdı. Hatibin, özürsüz olarak, oturduğu yerde hutbe okuması mekruh’tur).

5)  Harble alınmış olan memlekette, hatibin sol elinde bir kılıç bulundurması ve hutbeyi ona dayanarak okuması. (Mek­ke’de hutbe, kılıca dayanılarak okunur.)

6)  Sulh yoluyla fethedilen memleketlerde hutbenin, elde kılıç bulundurmaksızm okunması. (Medîne’de hutbe, kılıca dayanılmaksızın okunur).

7)  Hatibin hutbeyi de, duayı da yüzünü cemâate çevirerek okuması.

8)   Hutbeye gizlice  “e’ûzü” çekerek,  Cenâb-ı Hakk’a hamd ü sena ile başlamak, şehâdet kelimelerini okumak, Peygamber (s.a.v.) Efendimize salavât okumak, va’z ve tez­kiyede bulunmak, Kur’ân-ı kerimden bir âyet-i kerîme oku­mak. (Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bir hutbelerinde Haşr sûresinin 20. âyetini bir hutbelerinde de Zuhrûf sûresinin 77. âyetini okumuşlardır.)

9)  ikinci hutbeye de Allah’a hamd ü sena ve Peygamber (s.a.v.) Efendimize salevâtla başlamak. (İkinci hutbede Dört Halîfe’nin ve Peygamber (s.a.v.) Efendimizin amcaları Hz. Hamza (r.a.) ile Hz. Abbâs (r.a.)’in isimlerini anarak onları selâmlamak müstahsendir. Erkek ve kadın mü’minlere Al­lah’tan afv ve afiyet dilemek).

10)  Her iki hutbeyi uzatmayıp kısa tutmak; namazı uzunca tutmak.

11)  Hutbe biter bitmez, kaamet alınmak.

(Mustafa Âsim Koksal, İslâm ilmihâli, Namaz Bahsi)

 

HÂCET NAMÂZI

 

Şöyle ki: Uhrevî veyâ dünyevî bir hâceti olan kimse güzelce abdest alır, yatsı namâzından sonra iki veyâ dört, bir kavle göre on iki rek‘at namâz kılar, sonra Hakk Te‘âlâ Hazretlerine senâda, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimize salât ü selâmda bulunur.

Ba‘dehu hâcet duâsını okuyup hâcetinin husûlünü (ihtiyacının giderilmesini) Allâhü Te‘âlâdan niyâz eder.

Hâcet namâzının birinci rek‘atında Fâtiha-yı şerîfeden sonra üç kerre Âyetü’l-kürsî, öbür üç rek‘atında da birer Fâtiha ile, birer İhlâs ve Mu‘avvizeteyn sûreleri okunması hakkında bir hadîs-i şerîf vardır.

  • •••••••

HÂCET DUÂSI

 

Allâhümme innî es’elüke tevfîka ehli’l-hüdâ ve a‘mâle ehli’l-yakîn ve münâsahate ehli’t-tevbeti ve ‘azme ehli’s-sabri ve cidde ehli’l-haşyeti ve talebe ehli’r-rağbeti ve te‘abbüde ehli’l-verâi ve ‘irfâne ehli’l-‘ilmi hattâ ehâfuke.

Allâhümme innî es’elüke mehâfeten tahcüzünî ‘an ma‘siyetike hattâ a‘mele bi-tâ‘atike ‘amelen estehıkku bihi rızâke ve hattâ ünâsıhake bi’t-tevbeti havfen minke ve hattâ uhlisa leke nasîhate hubben leke ve hattâ etevekkele ‘aleyke, fî’l-umûri husne zannin bike sübhâne hâlikın nûr.

  • •••••••

 

 

 

RIZIK BOLLUĞU İÇİN OKUNACAK DUÂ

 

Aşağıdaki âyet-i celîle, Zâriyât sûresi 58. âyet olup akşam ve sabah veyâhud beş vakitte on birer kerre okunacaktır:

İnna’llâhe hüve’r-razzâku zû’l-kuvveti’l -metîn.

25

 

SU İLE TAHÂRETLENMEK SÜNNETTİR

 

Benî Müdlic kabîlesinden bir adamın nakline göre babası şöyle anlatmıştır: Süraka b. Malik b. Cu’şum Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanına gelerek, “Allah’ın Elçisi bize şunları öğretti” diye anlattı. Orada bulunan bir adam onunla alay ederek, “O size tuvalete nasıl çıkılacağını da öğretiyor mu?” diye sordu. Bunun üzerine Süraka b. Malik (r.a.), “Evet, O’nu hak peygamber olarak gönderene yemin olsun ki, O (s.a.v.) bize tuvalette sol tarafa yaslanıp sağ ayağımızı dik tutmamızı emretti” demiştir.

Enes b. Malik (r.a.) şöyle anlatmaktadır:

“Hz. Peygamber (s.a.v.) helâya giderdi. Ben ve bir çocuk onun için su kabı ve âsâ taşırdık. O (s.a.v.) suyla tahâretlenirdi.” (Buhârî)

Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v.) helâya gitmek istediği zaman bardak veya ibrikle su götürürdüm. Resûlullâh (s.a.v.) onunla tahâretlenir ve elini toprağa silerdi. Sonra bir başka kapla su getirirdim, onunla da abdest alırdı.” (Ebû Dâvûd)

Hz. Alî (r.a.)’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Sizden öncekiler beslenmeleri i‘tibariyle büyük abdestlerini develerin kığı düşürmesi gibi yaparlardı. Siz ise ötürür gibisiniz. O halde taşla tahâretlendikten sonra suyla da temizleniniz.”

El-Hidâye’de şöyle denilmektedir: Necâset tahâret mahallini taşması durumunda temizlik ancak suyla yapılabilir. Zîrâ taşla silinmek pisliği gidermez.

Îsâ b. Yezdâd’ın babasından nakline göre Hz. Peygamber (s.a.v.): “Biriniz küçük abdestini bozduğunda idrar sızıntısı kalmaması için cinsel organını üç defa sıvazlasın.” buyurmuşlardır.

(Eşref Alî et-Tehanevî, Zafer Ahmed el-Osman et-Tehanevî,

Hadislerle Hanefi Fıkhı, 1.c., 466.s.)

4

 

 

 

 

İSTİHÂRE NAMAZI

 

Şöyle ki: Hakkında bir şeyin hayırlı olup olmadığına dâir ma’nevi bir işârete nâil olmak isteyen kimse yatacağı zaman iki rek’at namaz kılar, ilk rek’atinde Kâfirûn sûresini, ikinci rek’atında da İhlâs sûresini okur, nihâyetinde de istihâre duâsını okur, sonra da abdestli olarak kıbleye yönelerek yatar, rüyâda beyaz veyâ yeşil görülmesi, hayra; siyah veyâ kırmızı görülmesi de şerre delâlet eder. Bu veçhile istihâre namazının yedi gece yapılması ve kalbe ilk lâhik olana bakılması da bir Hadîs-i şerîf ile beyân buyurulmuştur.

İSTİHÂRE DUÂSI

 

Allâhümme innî estehîruke bi-‘ilmike ve estakdirüke bi-kudretike ve es’elüke min fazlıkel’azîm, fe inneke takdiru ve lâ-akdirü ve ta‘lemü ve lâ-a‘lemü ve ente ‘allâmül’güyûb, allâhümme, in künte ta‘lemü enne hâze’l-emre hayrün lî fî-dînî, me‘âşî ve ‘âkibeti emrî ve ‘acili emrî ve âcilihi fa’kdürhü lî ve yessirhu lî sümme bârik fîhi lî. Ve in-künte ta‘lemü enne hâze’l-emre şerrün lî fî dînî ve me‘âşî ve ‘âkıbeti emrî ve ‘acili emrî ve’acilhi fa’srüfhü ‘annî va’srifnî ‘anhü fa’kdir liye’l-hayra haysü kâne sümme ardinî bihi veyüsemmâ hâcetehu.

 

NAZAR DUÂSI

 

Bi-smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Allâhümma’hrusnâ bi-‘aynike’lletî lâ-tenâmu, ve’hfaznâ bi-ra’fetike’lletî lâ-terâmu, ve’rhamnâ bi-kudretike ‘aleynâ fe-lâ-tühlik ve ente sikatünâ ve recâunâ, yâ erhame’r râhimîne ve yâ ekreme’l-ekremîne. “Allâhümme, yâ mukallibe’l-kulûb, sebbit kulûbenâ ‘alâ dînike ve tâ‘atike.” “Allâhümme’c‘al fî kalbî nûran ve fî basarî nûran ve fî sem‘î nûran ve ‘an yemînî nûran ve ‘an yesârî nûran ve fevkî nûran ve tahtî nûran ve emâmî nûran ve halfî nûran ve’c‘al lî nûran.” (Buhârî)

El-hamdü li’llâhi’llezî tevâda‘a küllü şey’in li ‘azametihi ve’l-hamdü li’llâhi’llezî zelle küllü şey’in li ‘izzetihi, ve’l-hamdü li’llâhi’llezî hada‘a küllü şey’in li mülkihi, ve’l-hamdü li’llâhi’llezî istesleme küllü şey’in li kudretihi.

22

ABDESTE BESMELE VE HAMD İLE BAŞLAMAK

 

Rebah b. Abdurrahman b. Huveytıb’ın nakline göre ninesi şöyle anlatır: Hz. Peygamber (s.a.v.)’den duydum o şöyle diyordu: “Bana îmân etmeyen Allah’a îmân etmiş olmaz. Ensârı sevmeyen de bana îmân etmiş olmaz. Abdesti olmayanın namazı, abdeste başlarken besmele çekmeyen kimsenin de abdesti yoktur.”

Hadîsde besmele çekmeyenin abdestinin olmayacağı değil, fazîletinden mahrum olacağı kastedilmektedir. Beyhakî abdestte besmele çekmenin farz olmadığına dâir delil olarak Rifaa b. Râfi hadîsini zikretmektedir. Buna göre Hz. Peygamber (s.a.v.), “Abdestini Allah emrettiği gibi tam alıp yüzünü iyice yıkamadıkça (kişinin) namazı tam olmaz” buyurmuştur.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Ebû Hüreyre! Abdest aldığında ‘bismillah’ ve ‘elhamdülillah’ demeyi ihmal etme. Buna devam edersen abdestin bozuluncaya kadar senin için sevâb yazılır.”

(Eşref Alî et-Tehanevî – Zafer Ahmed el-Osman et-Tehanevî,

Hadislerle Hanefi Fıkhı, 1.c., 54-55.s.)

  • •••••••

(Abdestin sünnetlerinden) ikincisi besmele çekerek başlamaktır. Besmele her zikirle hasıl olursa da Peygamber (s.a.v.)’den rivâyet edilen şekli “Bismi’llahi’l-‘azîm ve’l-hamdu lillâhî ‘alâ dîni’l-islâm”dır.

(İbn-i Âbidin, 1.c., 140.s.)

  • •••••••

Abdestin âdâblarından bazıları şunlardır: Kıbleye karşı dönmek, ilk yıkayışta âzâyı oğmak, kulaklarını meshederken ıslak küçük parmağını kulaklarının içine sokmak, özrü yoksa abdesti vakit girmeden almaktır. Bu mes’ele, farz, nâfileden efdaldir, kâidesinin üç müstesnâsından biridir. Çünkü vakit girmeden abdest almak mendub, vakit girdikten sonra abdest farzdır.                  (İbn-i Âbidin, 1.c., 171.s.)

24

ABDEST ALIRKEN SALEVÂT GETİRİLMESİ

 

“Abdesti olmayanın namazı yoktur, Allah’ın adını anmayanın abdesti yoktur. Peygamber (s.a.v.)’e salevât getirmeyenin namazı yoktur. Ensârı sevmeyen kimsenin namazı yoktur.”

Sehl b. Sa‘d’ın nakline göre Peygamber (s.a.v.) Efendimiz; “Peygambere salevât getirmeyenin abdesti yoktur” buyurmuştur. Hadîsi İbn Mâce nakletmiştir. Hadisin rivayet yollarından birinde “Abdesti olmayanın namazı yoktur. Abdest alırken Allah’ın adını anmayanın abdesti yoktur” şeklinde bir ziyâdelik vardır. Bu ifâdenin ma‘nâsı, Allah’ın adını anmayanın kâmil ve fazîletli bir abdesti yoktur demek olur.

Not: Ekserî salevât getirenlerin dilinde Muhammed (s.a.v.) kelimesinden önce “seyyidinâ” şeklinde bir ziyâdelik meşhur olmuştur. Bunun daha fazîletli olduğu konusu tartışmalıdır. İbn Abdisselâm’ın bunu âdâba riâyet kabilinden kabul ettiği rivâyet edilmiştir. Bu anlayış, âdâba riâyetin, emrin mutlak gereğine sarılmadan daha sevimli olduğu esâsına dayanmaktadır. Bu görüşü Ebû Bekir (r.a.)’in, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “Namaz kıldırmak için” kendi yerini almasını emrettiği zaman bu emre uymaması ve “İbn Ebû Kuhâfe’nin Hz. Peygamber (s.a.v.)’in önüne geçmesi mümkün değildir” şeklindeki ifâdesi teyit etmektedir. Hz. Alî (r.a.)’in Hudeybiye barış anlaşmasında Hz. Peygamber (s.a.v.)’in emri üzerine anlaşma metninden adının silinmesini istemesi üzerine bunu yapmayıp, “Asla senin adını silemem!” demesi de böyledir. Her iki hadis de Sahih’tedir. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin verdiği emre söz konusu iki sahâbi (r.a.)’nın âdâba riâyet dolayısıyla kaçınmalarını kabul buyurması, bunun daha öncelikli olduğuna işâret etmektedir.

(Eşref Alî et-Tehanevî – Zafer Ahmed el-Osman et-Tehanevî,

Hadislerle Hanefi Fıkhı, 2.c., 507-523.s.)

25

ABDESTİNİN BOZULDUĞUNDAN       ŞÜPHELENEN KİMSENİN DURUMU

 

İbn Abbas (r.a.)’nın rivâyetine göre Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Biriniz namaz kılarken şeytan gelerek oturağına üfler. O kimse abdesti bozulmadığı halde abdestinin bozulduğunu zanneder. Böyle bir durumdaki kimse ses veya koku duymadıkça namazını bırakmasın.”

Hâkim en-Nîsâbûrî’nin Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’den rivâyetine göre Resûlullâh (s.a.v.), “Şeytan birinize gelip abdestin bozuldu diye vesvese verdiğinde ‘sen yalancısın’ diye karşılık versin” buyurdu.

Hadîsi İbn Hibbân Sahih’inde “İçinden sen yalancısın diye karşılık versin’’ lafızlarıyla rivâyet etmiştir.

İbn Abbas (r.a.) rivâyetinin konuya delâleti açıktır. İmâm Nevevî’nin bu rivâyetle ilgili açıklaması şöyledir:

Bu hadis İslâm’ın temellerinden ve dînin önemli kurallarından biridir. Buna göre aksi kesin olarak tesbît edilmedikçe eşyanın aslı üzere olduğuna hükmedilir ve bu arada ortaya çıkan şüphe bu durumu değiştirmez. Bu, konuyla ilgili de söz konusudur. Abdestli olduğunu bilen ancak namazda veya namaz hâricinde abdestin bozulduğundan şüphe eden kimse, abdestinin devam ettiğine hükmedecektir. Bu, bizim ve âlimlerin çoğunun görüşüdür. Ama bunun aksine bir kimse abdestinin bozulduğundan emîn olup, sonra abdest alıp almadığı husûsunda şüphe ediyorsa onun abdestli olmadığında müslümanların icmâı bulunmaktadır.

Dürrü’l Muhtar’da ise şöyle denilmektedir:

Abdestli olduğundan emîn olup abdestinin bozulduğundan şüphe ediyorsa veyâ aksi durum söz konusu ise emîn olduğu şekilde hareket eder.

(Eşref Alî et-Tehanevî – Zafer Ahmed el-Osman et-Tehanevî,

Hadislerle Hanefi Fıkhı, 1.c., 208-209.s.)

20

MAFSALLARI GEVŞEYECEK ŞEKİLDE     UYUMANIN ABDESTİ BOZACAĞI

 

Peygamber (s.a.v.), “Uzanıp uyumadıkça secdede iken uyuyana abdest gerekmez. Zîrâ kişi uzanıp uyuduğunda mafsalları gevşer” buyurmuştur.

Hadîsi Ahmed b. Hanbel, Ebû Ya‘lâ rivâyet etmiştir. Râvîleri güvenilirdir.

Hz. Alî (r.a.)’in nakline göre Resûlullah (s.a.v.), “Dübürün bağı gözlerdir (Göz uyudu mu bağ çözülür). Bu sebeple uyuyan kimse abdest alsın.” buyurmuştur.

Hadîsi Ebû Dâvûd rivâyet etmiş, Münzirî, İbnü’s-Salah ve Nevevî hasen olduğunu söylemiştir.

Yezid b. Kasît’in nakline göre Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle demiştir: “Oturarak, ayakta iken veya secde ederken uyuyana abdest gerekmez. Abdest ancak yatarak uyuyana lâzımdır.”

İbn Abbas (r.a.) hadisinin konuya delâleti açıktır. Hz. Peygamber (s.a.v.) abdestin bozulmasının sebebini uzanmak hâlinde mafsalların gevşemesi olarak belirlemiştir. Öyle ise asıl olan mafsalların gevşemesidir. Bunun sonucu da mafsalların gevşemesi sonucunu doğuracak şekilde uyumanın abdesti bozacağıdır.

(Eşref Alî et-Tehanevî – Zafer Ahmed el-Osman et-Tehanevî,

Hadislerle Hanefi Fıkhı, 1.c., 155-156.s.)

  • ••••••••

(Namazı bozan) bu uyku oturağı yerden kesilmekle olur ki, ya bir tarafına yahut kafası veya yüzü üzerine yatmakla tahakkuk eder.

(İbn-i Abidin, 1.c., 202.s.)

Mak‘adı yerleşmiş olarak uyuyan ise, her ne kadar bir şeye yaslanmış olup söz konusu şeyin çekilmesiyle düşerse bile abdesti bozulmaz.

(Muhammed Alâeddin, İlmihâl, 24.s.)

21

NAMAZIN ANAHTARI TEMİZLİKTİR

 

Namazın anahtarı temizliktir. Kabirde de ilk olarak temizlikten sorulur. Temizlikten dolayı suâlin sebebi ise abdestsiz olarak namaza başlanmasıdır. Nitekim Suyûtî, Câmiü’s-Sağir’de şu hadîsi rivâyet etmektedir:

“Namazın anahtarı tahârettir, girişi tekbirdir, çıkışı da selâmdır.”

Erkeğin istibrâda bulunması gereklidir. Yani mahrecini (erkeklik uzvunu) idrar kalıntısından bir daha sızmayacağına kanaat getirinceye kadar âdet edindiği şekilde ibrâ etmek zorundadır. Kezâ istibrâ büyük abdest için de söz konusudur. İdrar sızıntısının kesildiğine kanaat getirmedikçe abdeste başlamak câiz değildir. Kadın ise, yürümek gibi erkeğin başvurduğu istibra metoduna ihtiyaç duymadan, idrarın kesilmesinden sonra az bir müddet bekler ve her iki mahrecini siler, sonra su ile temizler.

Sızıntıdan geç kesilenler, bir parça kağıt benzeriyle idrar kanalını kurutmaya çalışır. Çünkü bu yapacağı, korkulan sızıntıyı emerek keser. Böylece sızıntının dış yanlara sirâyet etmemesi için kurutucu şeyin kanala yerleştirilmesi uygun görülür. Şayet sızıntı husûsunda çok vesveseli ise, mahrecine ve iç donuna su serper ki, sızıntı şüphesi sırasında hissettiği (sızıntı olduğunu yakînen bilmedikçe) serpilmiş olan suya hamletsin.

(Muhammed Alâeddin, el-Hediyyetü’l Alâiyye, 11-20.s.)

  • ••••••

SÜTRE

 

Bir insanın yüzüne karşı namaza durmak da mekruhtur. Ayakta veya oturmakta olanın sırtına karşı namaza durmak mekrûh değildir.

Musalli (namaz kılan)’ın imâm olsun veya tek başına olsun, önünden geçme ihtimâli bulunan yerlerde namaz kıldığında, sütre edinmeyi terk etmesi mekrûhtur. Zîrâ Efendimiz (s.a.v.):

“Sizden biriniz namaz kılarken, önüne sütre çeksin ve önünden kimsenin geçmesine imkân vermesin.” buyurmuştur.

(Muhammed Alâeddin, el-Hediyyetü’l Alâiyye, 97-99.s.)

7

NAMAZLARI HUŞÛ‘ İLE KILMAK

 

Her namaz kılacağı zaman kendi zâhirini ve bâtınını sık sık yoklamalı, bâtınî âfetlerden kibir, dünyâ sevgisi ve benzeri şeyleri içinden temizlemeli, bunların netice verdiği kötü hasletlerden kurtulmaya çalışmalıdır.

Namaza, bu hasletlerden temizlenmiş, hiç olmazsa temizlenmeye azmetmiş olarak kalkması, Rabbine selîm bir kalb ve temiz bir beden ile münâcaat etmesi gerekir. İlâhî huzûrun kapısında melekler dururlar ve bakarlar: Kimde hased, kin, kibir, hîle ve dünyâ sevgisi gibi şeyler varsa onu huzûra almazlar.

Ebû Bekir Kettânî der ki: “Allâhü Te‘âlâ şöyle buyurur: “Hangi bir kul ki kalbinde iki arzu vardır, ben ondan uzağım. Bu iki arzu: Ma‘siyet arzûsu ve mal sevgisidir.”

Sâlikin, Rabbi huzûrunda kalb-i selîm ile durup cesedi ile beraber kalbinin de namâz kılması lâzımdır. Kalbinde Allâh’ın sevmediği bir haslet bulunarak huzûra gelen bir kimse kalb-i selîm ile huzûra çıkmış değildir.

Bâtınına bakmayıp sadece zâhiriyle meşgûl olan kimse bir uyuz gibidir ki doktor ona hem içildiğinde hastalığı kökünden kesecek bir ilaç, hem de derisine sürülecek bir ilaç vermiştir. O ise hastalığı kökünden tedâvî edecek olan ilacı bir kenara atıp uyuz taraflarına ilaç sürmekle meşgûl olmaktadır. Halbuki dışına ne kadar ilâç sürerse sürsün içinden bir başka uyuzluk tepecek ve hastalığı devam edecektir.

Eğer riyâ ve iki yüzlülük gibi çirkin hasletlerin asılları içinde duruyorsa, bu illetlere mübtelâ olan kimse istese de istemese de bunun eseri görülecektir. Hastalık içeriden ve dışarıdan kendini gösterecektir. Vesvese belâsına dûçar olanların ekserisinin halleri budur.

Akıllı kimse eve kapısından giren, yani her bir hastalığın aslı, kaynağı, sebebi neyse, onu doğru tesbît edip tedâvîsi için sağlam yolu arayan kimsedir.

(Muhammed Hânî (k.s.), Âdâb, 129-130.s.)

15

EZÂN DİNLERKEN MÜEZZİNİN DEDİĞİ GİBİ DEYİN

 

Hz. Ömer (r.a.)’in nakline göre Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Sizden biriniz müezzin Allahüekber Allahüekber dediğinde Allahüekber Allahüekber der, sonra müezzin eşhedü en lâ ilâhe illallâh dediğinde o da eşhedü en lâ ilâhe illallâh der, sonra müezzin eşhedü enne Muhammeden Resûlullâh dediğinde o da eşhedü enne Muhammeden Resûlullâh der, müezzin hayye ale’s-salah dediğinde o da lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh der, sonra müezzin hayye ‘ale’l-felâh dediğinde o da lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh der, sonra Allahüekber Allahüekber dediğinde o da Allahüekber Allahüekber der sonra müezzin lâ ilâhe illallâh dediği zaman o da kalbiyle lâ ilâhe illallâh der ve bu şekilde ezâna katılırsa cennete girer.”

Ezânı duyan kimsenin buna katılması gerekir. Hayye ‘ale’s-salâh’a gelindiğinde Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh der. Ezânı duyan kimselerin buna katılmaları gerekir. Ezana katılma, müezzinin dediğinin aynısını söylemektir. Hükmü ise, ezâna hem fiilen, hem de sözle icâbette bulunmaktır.

Ortaya çıkan sonuç, mezhep imamlarımızın ezana dille katılma konusunda vâcibdir veya müstehâbdır şeklinde ihtilâf ettikleridir. Hadîslere en yakın olanı Kâdîhân’ın şu ifâdesidir: Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “Müezzinin dediği gibi deyin” şeklindeki emrinin zâhiri, her ne kadar vâciblik hükmünü gerektiriyorsa da bu emir, başka deliller göz önüne alındığında mendubluk olarak yorumlanır.

Bilâl (r.a.) ayağa kalkıp, ezân okumaya başladı. Ezânını bitirince Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kim Bilâl’in dediğini inanarak tekrarlarsa cennete girer.”

“Müezzini duyduğunuzda onun dediği gibi deyin. Sonra bana salevât getirin. Çünkü kim bana bir def‘a salevât getirirse, Allâh ona on salevât getirir.” (Münzirî)

(Eşref Alî et-Tehanevî – Zafer Ahmed el-Osman et-Tehanevî,

Hadislerle Hanefi Fıkhı, 2.c., 134-136.s.)

30

 

EZÂN OKUNURKEN VE BİTTİKTEN      SONRA YAPACAKLARIMIZ

 

Meymûne (r.anhâ) anlatır: Hz. Peygamber (s.a.v.) erkeklerle kadının safları arasında durdu ve şöyle buyurdular: “Ey kadınlar topluluğu! Şu Habeşlinin ezânını ve kâmetini duyduğunuzda onun söylediğini tekrarlayın. Çünkü bu sözlerin her bir harfinin sizin için bir milyon derecesi vardır.”

Hz. Ömer (r.a.) “Bu kadınlar için, erkekler için ne var?” diye sorunca, Hz. Peygamber (s.a.v.) “Erkekler için bunun iki katı var ey Ömer” buyurdu.

Abdullah bin Amr bin el-Âs (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.v.)’i şöyle buyururken duymuştur: “Müezzini işittiğiniz vakit siz de onun dediği gibi deyin. Sonra bana salevât getirin. Çünkü her kim bana bir def‘a salevât getirirse Allah ona bu sebeple on def‘a salât eyler. Sonra Allâh’tan benim için vesîleyi isteyin. Zîrâ vesîle cennette bir makamdır ki Allâh’ın kullarından yalnız bir tânesine nasîb olacaktır. Umarım o kişi de ben olayım. Her kim benim için vesîleyi isterse ona şefaatim vâcib olur.” (Hadîs-i şerîf, Müslim)

Câbir b. Abdullâh (r.a.)’in nakline göre Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Her kim ezânı duyduğunda Allahümme Rabbe hâzihi’d-da‘veti’t-tâmme ve’s-salâti’l-kâime âti Muhammedeni’l-vesîlete vel-fadîle veb’ashu makâmen Mahmûdeni’llezî ve‘adteh- Ya Rabbi şu kutlu da‘vetin ve kılınacak olan namazın Rabbi olan Allahım! Muhammed (s.a.v.)’e vesîleyi ve fazîleti ver. Onu va‘d buyurduğun Makam-ı Mahmûd’a gönder! derse kıyâmet gününde o kimseye şefaatim bol olur.” (Hadîs-i şerîf, Buhârî)

(Eşref Alî et-Tehanevî – Zafer Ahmed el-Osman et-Tehanevî,

Hadislerle Hanefi Fıkhı, 2.c., 140-142.s.)

31

 

 

KADINLARIN NAMAZDA ELLERİNİ        KALDIRIŞ ŞEKİLLERİ

 

Vâil b. Hucr (r.a.)’in nakline göre Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Ey İbn Hucr! Namaza durduğunda ellerini kulak hizasına kadar kaldır. Kadınlar ellerini göğüs hizâsına kadar kaldırırlar.”

Bu konuda yukarıda nakledilen hadis-i şerîfden başka kadınların nasıl el kaldıracaklarına dâir herhangi bir rivâyet olmadığını bilmek gerekir. Celî (açık) kıyâsa göre el kaldırma konusunda kadın erkek gibi olmalıdır.

Çünkü kadının elleri avret değildir, fakat hafî (gizli) kıyas, yukarıdaki hadîs-i şerîfe uygun düşmektedir.

Çünkü hadîs-i şerîfde gösterilen şekil, kadın için tesettüre daha uygundur. Kadın açısından olabildiğince tesettüre riâyet etmek dinde dâimâ talep edilen bir husûsdur.

İbn Mukâtil’in nakline göre ise kadın ellerini omuzları hizâsına kadar kaldırır. Çünkü bu tesettüre daha uygundur. Merğınanî de bunun sahîh olduğunu belirtmiştir.”

İbn-i Abidîn: “Kadın tekbir esnâsında ellerini göğüslerinin hizasında omuzlarına kadar kaldırır.”

Abdu Rabbih b. Selman b. Umeyr şöyle anlatır:

“Ümmü’d-Derdâ’yı (kendisi büyük sahâbe hanımlardan biridir) namaz kılarken ellerini omuzları hizâsına kadar kaldırırken gördüm.”

Kadınların durumları tesettür ilkesine göre düzenlendiği için yapılacak bir akıl yürütme, onların namazda oturma ve secde şekillerinin erkeklerinkinden farklı olacağını hemen ortaya çıkarır.

(Eşref Alî et-Tehanevî – Zafer Ahmed el-Osman et-Tehanevî,

Hadislerle Hanefi Fıkhı, 2.c., 203-338.s.)

28

GÖZÜMÜN NÛRU “NAMÂZ”

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:

“Gerek erkek ve gerek kız yedi yaşındaki çocuklarınıza namazı emrediniz. On yaşındakiler için de kılmazlarsa darb ediniz ve yataklarını ayırınız.” On yaşındaki çocuklar namaz kılmazlarsa hafifçe el ile avuçtan ziyâde olmamak üzere darb edileceği fıkıh kitablarında kayıtlıdır.

İşte namazın derece-i ehemmiyeti ve devâmı lüzûmu çocukluk çağında başlamaktadır. Bir müslümanın evlâdına çocukluk çağında namazını ve ferâiz-i dîniyesini öğretmesi farzdır, aksi takdirde ebeveyn mes‘ûldur. Ve evlâdına dîni şefkatsizliğine binâen vicdânen de mu‘azzebdir.

Hadîs-i sahîhde:

“Her doğan çocuk muhakkak İslâm fıtratı üzerine doğar, sonra anasıyla babası onu yahûdi, nasrânî, mecûsi yaparlar.”

Binâenaleyh evlâdın küçüklüğünde dînî terbiyesini, ta‘limi ihmal eden kimsenin evlâdı fena ahlâk ve bozuk i‘tikat ve ceryana kapılmak tehlikesine ma‘rûz kalacağı bedîhîdir.

Ensâr (r.a.e.)’den bir delikanlı beş vakit namazı Resûlullâh (s.a.v.) ile beraber kıldığı halde menhiyata dahî musırr olduğu haber verildiğinde Resûlullâh (s.a.v.): “Yakında onu namaz fuhşiyâttan nehyeder.” buyurmuşlar ve çok geçmeksizin o delikanlı tâib (tevbekâr) ve müstağfir olmuştur.

Şu halde namaza devam eden kimseyi namaz elbette ıslâh eder.

Eğer bir kimse namaza devâm ettiği halde ıslâh-ı nefs edememiş ise o kimsenin kılmakta olduğu namaz ındellâh (Allâh (c.c.) katında) şâyân-ı kabûl olamıyor demektir. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır ki:

“Bir kimsenin kıldığı namaz kendisini menhiyattan men etmezse o kimse için Cenâb-ı Allah’ın rahmetinden uzaklaşmasından başka bir fâide vermez.”

Binaenaleyh namazda huzura, tâdîl-i erkâna, taharete, âdaba vesâir erkân-ı salâta riâyet ve dikkat etmekliğimiz lâzımdır. (Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Musâhabe 3, 59-93.s.)

29

 

KOLONYANIN HÜKMÜ

 

Kolonya içinde alkol maddesi bulunduğundan necistir. Üzümden imal edilmiş olan şarap ile diğer maddelerden imal edilmiş sekr (sarhoşluk) veren her türlü rakı ve alkollü şeyler arasında fark yoktur, hepsi necistir. Bir yere isabet ederse onu yıkamak îcâb eder. Şafiî mezhebinde asla buna cevaz veren olmamıştır. Onu kullanan kimse günahkar olduğu gibi vücut ve elbisesinde değdiği yeri yıkamadan namaz kılarsa namazı batıldır.

Hanefi mezhebinde üzümden imal edilmiş olan şarap, kesinlikle necistir. Başka maddelerden imal edilmiş olan alkollü madde hakkında üç görüş vardır.

l – Şarap gibi necaset-i muğallazadır.

2- Necaset-i muhaffefedir.

3- Tahirdir.

En kuvvetli görüş şarap gibi olması görüşüdür .

Binâenaleyh Şafiî olan kimsenin kolonyayı asla kullanmaması gerekir.

Hanefi mezhebinde fetva var ise de Hanefî’nin de ondan sakınması daha evladır.

(Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, 1.c., 135.s.)

Beşiktaş eski müftüsü Merhum Fuât Çamdibi hocaefendiye kolonyadan sorulunca:

Kolonya elbîseye döküldüğü zaman kısa sürede uçar. Böylece ne abdeste ne de namaza mânisi olmaz. Fakat ele, yüze veya deri üzerine dökülürse deri üzerinde necis bir tabaka bırakmaktadır. Kolonyanın bulaşığı ve dînen pis olan bu ince tabakayı yıkamadan namaz geçerli olmaz, demiştir.

(Hanefî mezhebindeki Fuat Çamdibi hocaefendinin dînî ilimlerinin yanında kendilerinin eski bir kimya hocası olması sebebiyle meseleye derinlemesine vâkıf olduğu bir gerçektir.)

4

 

NAMAZLARIMIZA DİKKAT ETMENİN ÖNEMİ

 

Bir hadîsi şerîfte şöyle anlatılmıştır: “Kim namazına dikkat ederse Allâh ona beş büyük ikramda bulunur:

1) O kişiden geçim sıkıntısını kaldırır.

2) Kabir azâbını ondan kaldırır.

3) Kıyâmet günü Allâh (c.c.) ona amel defterini sağ tarafından verdirir.

4) Sırat üzerinden şimşek gibi geçer.

5) Sorgusuz suâlsiz cennete girer.

Kim de namaza aldırış etmezse ona on dört çeşit cezâ verilir.

  1. Ömründen bereket çekilip alınır.
  2. Yüzünden sâlih kişilerin nûru kaybolur.
  3. Yaptığı her amelden dolayı hak ettiği mükâfaatı Allâh (c.c.) ona vermez.
  4. Hiç bir duâsı (kabûl olmak için) göğe yükselmez.
  5. İyi kulların duâsı içinde onun duâsına yer yoktur.
  6. Zelîl ve aşağılık olarak ölür.
  7. Aç olarak ölür.
  8. Bütün dünyânın göllerini içse yine suya kanmadan ölür.
  9. İç organları birbirine geçecek şekilde kabir onu sıkar.
  10. Kabir ona bir ateş yakar da gece gündüz onun korları üzerinde döner durur.
  11. Kabrinde ona bir yılan musallat olur ki gözleri ateş saçar, tırnakları bir günlük mesâfe uzunluğunda demirdendir. Ölüye der ki: “Beni rabbim gönderdi. Sana, sabah namazını geçirip güneşin doğuşundan sonraya bıraktığından dolayı ve öğleyi ikindiye kadar bırakıp, ikindiyi akşama kadar bırakıp yitirdiğinden dolayı, akşam namazını yatsıya kadar bırakıp yitirdiğinden dolayı, yatsı namazını da sabaha kadar bırakıp yitirdiğinden dolayı vurmamı emretti”. Ve ona her vuruşunda yerin içine doğru yetmiş kulaç gömülür. Ve kıyâmete kadar sürekli kabirde azâb görür.
  12. Hesâba çekilişi çetin ve serî olacaktır.
  13. Allâhü Te‘âlâ ona gazap edecektir.
  14. Cehenneme girecektir.

(M. Zekeriyya Kandehlevi, Fezâil-i A‘mâl, 265-267.s.)

9

 

 TA‘DİL-İ ERKÂNA RİÂYET

 

Rifâa b. Rafî (r.a.) anlatıyor: Bir gün mescidde Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ile birlikte oturduğumuz bir esnâda bedevîye benzeyen bir adam çıkageldi. Namaza durdu ve namazını özensiz bir şekilde kıldı. Bitirince Peygamber (s.a.v.) Efendimize selâm verdi. Efendimiz (s.a.v.) “Sana da selâm. Dön namazını yeniden kıl, çünkü sen namaz kılmış olmadın” buyurdu. Bunun üzerine adam geri döndü, namaz kıldı, sonra gelip Efendimiz (s.a.v.)’e selâm verdi. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz iki veya üç kez “Sana da selâm. Ancak sen namaz kılmış olmadın” buyurdu. Adam her seferinde Efendimiz (s.a.v.)’e gelip selam verdi, Efendimiz (s.a.v.) de ona “Sana da selâm. Dön namazını kıl, çünkü sen kılmış olmadın” buyurdu. Bu durum insanları meraklandırdı ve namazını özensiz kılan kimsenin kılmamış olması hükmü, onlara ağır geldi. Sonunda o kişi “Bana göster ve öğret çünkü ben bir beşerim. Doğru da yapabilirim, yanılabilirim de” deyince Peygamber (s.a.v.) Efendimiz “Evet namaza durmak istediğin zaman Allah’ın sana emrettiği gibi abdest al, sonra şahâdet getir, hemen kâmet getir. Ezberinde Kur’ân’dan bildiğin varsa onu oku, yoksa Allâh’a hamdet, tekbir getir, lâ ilâhe illallâh de. Sonra rükûya eğil. Rükûda vücûdun tamâmen sükûnete ersin. Sonra rükûdan iyice doğrul, sonra secdeye git. Secdede sırtın dümdüz olsun, sonra otur. Bir an hareketten kesil, sonra ayağa kalk. Böyle yaptığın takdirde namazın tam olur. Bunlardan herhangi birini eksik yaptığında namazın eksik olur” buyurdu. Rifâa (r.a.) der ki: “Bu, onlara birinci durumdan daha hafif geldi. Çünkü bunlardan bir şey eksik olduğunda namaz eksik olacak ama büsbütün gitmeyecekti.”

Abdullah b. Muğaffel hadîsi, rükûyu ve secdeyi tam ve mükemmel olarak yapmanın gerekli olduğunu açıkça belirtmektedir. Çünkü Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, bu rükünleri tam yapmamayı, haram olan hırsızlık kâbilinden saymıştır.

(Eşref Alî et-Tehanevî – Zafer Ahmed el-Osman et-Tehanevî,

Hadislerle Hanefi Fıkhı, 2.c., 309-310.s.)

5

 

SABAH NAMAZININ SÜNNETİ

 

Hazreti Âişe (r.anhâ)’dan şöyle rivâyet edilmiştir: “Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem, nevâfilden hiç bir namâz hakkında sabah namâzının iki rek’at sünneti derecesinde şiddetle muhâfazakâr değildi” (Buhârî)

Sünnetlerden en müekked olanı sabah namazı sünnetidir. Zîrâ Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Sizi atlar bile kovalasa her iki rek‘atı terk etmeyiniz.” Hadîs-i şerîfinde gâye, sabah namazının sünnetinin kılınmasına teşviktir. Yoksa atların kovaladığı sırada farz namazın terki bile mübahtır. (Tahtâvî, 315.s.) ve “Sabah namazının her iki rek‘atı, bence dünyâ ve içindeki eşyâdan daha sevimlidir.” Başka bir ifâde ile “Dünya ve içindeki eşyâdan daha hayırlıdır.” diye buyurmuştur. (Muhammed Alâeddîn, el-Hediyyetü’l ‘Alâiyye, 106.s.)

Cemaatle sabah namazına başlanmış olduğunu gören kimse, cemaate yetişebileceğini zannederse hemen sabah namazının sünnetini kılar. Gerek görürse, “Sübhaneke” ile “Eûzü”yü ve sûre ilâvesini bırakıp yalnız Fâtihâ sûresi ile rükû ve sücudda birer tesbih ile yetinebilir. Ondan sonra imâma uyar. Fakat cemaate yetişeceğini hiç zannetmiyorsa, sünnete başlamayıp imâma uyar; artık bu sünneti kazâ edemez. Eğer sünnete başlamış ise, onu tamamlar, bırakmaz.

Fakat öğle, ikindi ve yatsı namazları böyle değildir. Bunların cemaatla kılınmaya başlanmış olduğunu gören kimse, bunların sünnetini kılmadan imama uyar. Sonra öğlenin dört rek‘at sünnetini kazâ eder. İkindinin sünnetini vaktin kerâhetinden dolayı kazâ edemez. Yatsı namazının dört rek‘at sünnetini, bir gayri müekked sünnet olduğu için dilerse kazâ eder, dilerse kazâ etmez.

(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, 186.s.)

7

 

SABAH NAMAZINDAN SONRA UZANMAK  VE SÜNNETİ EVDE KILMAK

 

Hz. Âişe (r.anhâ)’nın “Hz. Peygamber (s.a.v.) sabah namazının sünnetini kıldığında sağ yanı üzerine uzanırdı.”

“Hz. Peygamber (s.a.v.) sabah namazının sünnetini kıldığında eğer uyanıksam benimle konuşurdu, değilsem sabah ezanı okununcaya kadar uzanırdı.” dediği rivâyet edilmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) bazen sabah namazının sünnetinden önce, bazen sünnetini kıldıktan sonra yatardı. Bazen de hiç yatmazdı. Bunlar Kadı lyaz’ın sözleridir. Sahih veya isâbetli olanı sabah namazının sünnetinden sonra yatmanın sünnet olduğudur. Çünkü Ebû Hüreyre (r.a.)’in nakline göre Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Herhangi biriniz sabahın iki rek‘atını kıldığında sağ yanı üzere uzansın.”

İbnü’l-Melek şöyle der: “Bu hadîs, sabah namazının sünneti ile farzı arasında bir zaman aralığı koymanın câizliğine ve bu arada insanın âile fertleriyle konuşmasının sünnet olduğuna delildir.” Bu, şu demektir; Sabah namazının sünneti ile farzı arasında konuşmak namazı bozar veya sevâbını giderir şeklindeki endişe yersizdir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in konuşmasının âhiretle ilgili olduğunda hiçbir kuşku yoktur. Dünyâ kelâmına gelince, -namazın sünneti ile farzı arasında olması şöyle dursun- her zaman daha evlâ olanın onun terki olduğunda şüphe yoktur. Çünkü sünnet namazının getirilmesinin hikmeti, mükemmel bir duruma gelmek için zihnen ve bedenen hazırlanması ve üzerinden gaflet hâlini atması ve böylece kemâl-i huzûr ve lezzetle farz namaza girmesidir.”

Sabah namazının iki rek‘atlık sünnetini evde kılmak sünnettir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) bunları evinde kılardı. Yine bunun fecir doğar doğmaz kılınması ve kıraatinin hafif tutularak birinci rek‘atta Fâtihâ’dan sonra Kâfirûn sûresi, ikinci rek‘atta İhlâs sûresinin okunması sünnettir.

(Eşref Alî et-Tehanevî – Zafer Ahmed el-Osman et-Tehanevî,

Hadislerle Hanefi Fıkhı, 2.c., 114-117.s.)

9

 

 

 

 

CUMA GÜNÜ EŞREF-İ SAAT

 

Cuma günündeki şerefli saati hüsn-i sûretle beklemelidir. Meşhûr hadîsde Peygamberimiz (s.a.v.):

“Cuma gününde makbul bir saat vardır. Duâsını bu saate denk getiren Müslüman’a Allah dilediğini verir” buyurmuştur. Diğer bir rivayette: “Namaz kılan kul ona tesadüf ettirirse” şeklindedir. Bazıları güneş doğarken, bazıları zevalde, bazıları ezan vakti, diğer bazıları imâm hutbeye başlarken, başkaları namaz kılınırken, ikindinin son vakti, diğer başkaları da güneş batarken demişlerdir. Hz. Fâtıma (r.anhâ) gurup zamanını bekler ve hizmetçisi kendisine haber verince hemen guruba kadar duâ ve istiğfarını yapardı ve makbul saatin bu saat olduğunu Peygamber (s.a.v.) Efendimizden duyduğunu söylerdi. Mu‘ayyen bir noktada durmayıp Cuma gününün saatleri içinde devrettiğini söyleyenlerde vardır ki en münâsibi budur.

Cuma günü Peygamber (s.a.v.)’e bol salevât getirmek de müstehabdır. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bir mübârek hadîsinde: “Cuma gününde benim üzerime seksen salevât-ı şerîfe getirenin Allâh seksen senelik günahını mağfiret eder.” buyurmuştur.

“Allahümme salli ‘alâ Muhammedin ‘abdike ve nebiyyike ve resûlike”

İbn Abbas ve Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet olundu ki: “Cuma gecesi veya günü kim Kehf sûresini okursa, okuduğu yerden tâ Mekke’ye kadar mesâfeyi aydınlatacak şekilde kendisine bir nûr verilir. Gelecek Cuma’ya kadar hatta üç günden fazlasıyla günahları bağışlanır. Sabaha kadar yetmiş bin melek onun için istiğfar eder. Dert, sıkıntı, zatülcenb, alalık ve cüzzam hastalıkları ile Deccal’in fitnesinden mu‘âfiyet kazanır.”

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), İhyâ u ‘Ulumi’d-din, 1.c., 505.s.)

14

 

CUMA HUTBESİ ESNÂSINDA SUS BİLE DENMEZ

 

Abdullâh (r.a.) şöyle demiştir:

“İmâm minbere çıktığında yanında bulunan kişiye sus demen boş lakırdı olarak yeterlidir.”

Bu hadis, imâm hutbeye çıktıktan sonra konuşmanın mekruhluğunu açık olarak göstermektedir.

Abdullah b. Nümeyr’in, Haccac b. Ertat vasıtasıyla Atâ’dan nakline göre “İbn Abbas (r.a.) ve İbn Ömer (r.a.) Cuma günü imâm minbere çıktığında namaz kılmayı ve konuşmayı hoş görmezlerdi.”

Selmân (r.a.)’in nakline göre Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur ki: “Bir kimse Cuma günü yıkanıp elinden geldiği kadar paklanır sonra yağlanır veya koku sürünür ve Cuma’ya çıkar, yanyana oturan iki kimsenin arasını açmaz, sonra kendisine takdir olunduğu kadar namaz kılar, daha sonra imâm (hutbe için minbere) çıktığında onu dinlerse, o Cuma ile öteki Cuma arasındaki günâhları bağışlanır.”

Atâ el-Horasânî’nin Nebîşe el-Hüzelî’den nakline göre Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur ki: “Bir Müslüman Cuma günü boy abdesti alır, sonra hiç kimseye eziyet etmeksizin mescide yönelir, imâm hutbe için çıkmamışsa dilediği kadar namaz kılar, imâm minbere çıkmışsa oturur ve imâm Cuma hutbesini bitirinceye kadar dinler ve kulak kesilirse, bütün günahları bu Cuma’sında bağışlanmasa da bunu izleyen Cuma için keffaret olur.”

Bizim kanaatimize göre imâm hutbeye başladıktan sonra tesbîh, zikir de dâhil herşey mekruhtur. Sadece susup hutbeyi dinlemek gerekir.

(Eşref Alî et-Tehanevî – Zafer Ahmed el-Osman et-Tehanevî,

Hadislerle Hanefi Fıkhı, 2.c. 84-87.s.)

  • ••••••••

Kezâ Peygamber (s.a.v.) Efendimiz zikredilince cemaatın âşikâre olarak salevât getirmeleri câiz değildir. Bunu kalbleri ile yaparlar. (İbn-i Abidin, 3.c., 328.s.)

11

 

ABDEST DUÂLARI

 

E‘ûzu bi’llâhi mine’ş-şeytâni’r-racîmi

Bi-smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

El-hamdü li’llâhi’llezî ce‘ale’l-mâe tahûran ve ce‘ale’l-islâme nûran.

Ağza su alırken: Allâhümme’skınî min havzı nebiyyike ke’san.

Burnuna su alırken: Allâhümme lâ-tüharrimnî râyihate na‘îmike ve cenânike.

Yüzünü yıkarken: Allâhümme beyyız vechî bi-nûrike yevme tebyezzu vücûhun ve tesveddu vücûh.

Sağ kolunu yıkarken: Allâhümme a‘tınî kitâbî bi-yemînî ve hâsibnî hisâben yesîran.

Sol kolunu yıkarken: Allâhümme lâ-tu‘tinî kitabî bi-şimâlî ve lâ-min verâi zahrî ve lâ-tuhâsibnî hisâben şedîden.

Başını meshederken: Allâhümme ezillenî tahte zılli arşike.

Kulaklarını meshederken: Allâhümme’c‘alnî mine’llezîne yestemi‘ûne’l-kavle fe-yettebi‘ûne ahsenehu.

Boynunu meshederken: Allâhümme’‘tık rakabetî mine’n-nâri.

Ayaklarını yıkarken: Allâhümme sebbit kademeyye ‘alâ’s-sırâtı yevme tezûlü fîhi’l-akdâmi.

Abdest bittikten sonra artan abdest suyundan ayakta kıbleye karşı biraz içip: Allâhümme’c‘alnî mine’t-tevvâbîne ve’c‘alnî mine’l-mutedahhirîn.

Sübhâna’llâhi vel-hamdülillâhi velâ ilâhe illallâhü vahdehu la şerike lehu ve eşhedü enne Muhammeden abduhu veresûluhu diye duâ etmelidir.

Abdest sonunda üç def‘a Kadir sûresini okumak ve on def‘a salavât-ı şerîfe getirmek abdestin edeblerindendir.

(Ömer Nasûhî Bilmen (rh.a.),

Büyük İslâm İlmihâli, 80.s.)

 

BAYRAM NAMAZININ KILINIŞI

 

Bayram namazı iki rek‘attır. Cemâatle cehren (açıktan) kılınır. İki rek‘at bayram namazına, imâma uymaya niyyet edip Allâhü ekber diye iftitâh tekbîri alınır.

Eller bağlanıp sübhâneke’llâhümme… okunur, sonra imâm açıktan, cemâat gizlice Allâhü ekber diye üç def’a tekbîr alır, her tekbîrde eller kulak hizasına kaldırılıp yanlara salınır. Üçüncü tekbîrden sonra eller bağlanarak, imâm açıktan Fâtiha ile bir mikdâr Kur’ân okur. Allâhü ekberi açıktan diyerek bilindiği gibi rükû ve secdeler yapılır.

Sonra tekbîr alınarak ikinci rek‘ata kalkılır. İmâm Fâtiha ve bir mikdâr daha Kur’ân okur, tekrâr üç def‘a eller kaldırılarak birinci rek’atte olduğu gibi tekbîr alınır. Dördüncüde Allâhü ekber diyerek rükû‘ ve secdelere varılır.

Sonra da oturup ettehıyyatü…. allâhümme salli ve barik, rabbenâ âtinâ… rabbenâ’ğfirlî… duâları gizlice okunup iki tarafa imâmla berâber selâm verilerek namaz tamamlanır.

Birinci rek‘atin rükûsuna varmış olan imâma yetişen kimse, ellerini kaldırmadan, bayram tekbîrlerini rükûsunda alır. İmâmla kıyâma kalkar, imâmla berâber tekbîrlere iştirâk eder. İkinci rek‘atine, yetişen kimse, birinci rek‘ati kazâya kalkınca evvela besmele çeker ve bir mikdâr Kur’ân okur, sonra tekbîrleri alır, namazını tamamlar.

İmâm, bayram namazından sonra minbere çıkar, oturmaksızın, hutbeye başlar. Cemâat de hutbeyi dinler ve hutbeden sonra duâ edilerek bayram namazı tamamlanmış olur.

(Ömer Nasûhî Bilmen (rh.a.),

Büyük İslâm İlmihâli, 167. s.)

 

TAHÂRETİN FAZÎLETİ

 

Allâh ta‘âlâ buyuruyor ki: “Muhakkak ki, Allah, çok tövbe edenleri ve temiz olanları sever.” (Bakara s. 222.â.) Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de buyuruyor ki: “Temizlik müslümânlığın yarısıdır.” Ve yine buyuruyor ki: “Müslümânlık temizliğin üzerine kurulmuştur.”

O halde, temizliğin bütün bu fazîleti ve büyüklüğü yalnız beden ve elbisedeki su ile olan temizlikte zannedilmesin. Temizlik dört derecedir:

Birinci derece, kalbin özünün Allâh ta‘âlâdan gayrı bir şeyden temizlenmesidir. Nitekim Allâh ta‘âlâ buyuruyor ki: “Allâh de, ve onları kendi oyunlarına bırak” (En‘am s. 91.â.) Bundan maksâd şudur: Kalb Allâh ta‘âlânın gayrisinden temizlenirse, Allâh ta‘âlâ ile meşgûl olur, ona dalar. Bu da, “lâ ilâhe illallâh” kelimesinin hakîkatidir. Bu, sıddîkların îman derecesidir.

İkinci derece de kalbin dışının, hased, kibir, riyâ, hırs, düşmanlık, gösteriş için süslenmek ve buna benzer kötü ahlâklardan temizlenmesidir. Ancak böylece, tevâzu‘, kanaat, tövbe, sabır; korku, ümîd, muhabbet ve buna benzer iyi sıfatlarla ahlâklanabilir. Bu muttakî olanların îmân derecesidir.

Üçüncü derece, bedenin uzuvlarının, gıybet, yalan, haram yemek, hıyânet etmek, nâmahreme bakmak ve bunun gibi günâhlardan temizlenmesidir. Böylece, her işte edebli ve emre a‘mâde olur. Bu, zâhidlerin îmân derecesidir.

Dördüncü derece, elbisenin ve bedenin necâsetten temizlenmesidir. Ancak böylece beden, rükû‘, secde ve namazın diğer şartlarıyla süslenir, ziynetlenir. Bu, bir müslümânın temizlik derecesidir. Kâfir ile müslümân arasındaki fark buna riâyet etmektir.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (k.s.),

Kimyâ-yı Saâdet, 1.c., 109.s.)

 

BEDEN TEMİZLİĞİ

 

Bedenin fazlalıklardan temizlenmesi yedidir:

1) Saçlar: Memleketin ileri gelenlerinden değil ise, saçını tıraş etmek temizliğe daha uygundur. Fakat ba‘zan kesmeli, ba‘zan uzatmalıdır. Her tarafından saçını uzatıp salıvermek harb edenlerin âdetidir. Bunun mekrûh ve yasak olduğu bildirilmiştir.

2) Bıyığı dudağı hizâsına kadar getirmek sünnet, daha uzatmak yasaktır.

3) Koltuk altındaki kılları kırk günde bir yolmak koparmak sünnettir. Başlangıçta âdet ederse kolay olur. Bunu âdet etmediyse, tıraş etmek daha iyidir. Kendisini acıtmamalıdır.

4) Kaba avret yerindeki kılları, kalsiyum oksitle izâle etmek veyâ kesmek, tıraş etmek sünnettir. Kırk günü geçirmemelidir.

5) Tırnakları kesmek sünnettir. Çünkü böyle olunca, tırnak aralarına kir toplanmaz. Eğer az bir kir birikirse, abdeste zarar vermez. Çünkü Resûlullâh (s.a.v.) bir kısım insanların tırnaklarında bu kiri gördü ve tırnaklarını kesmelerini söyledi. Namâzlarını kazâ etmelerini buyurmadı. Haberde bildirildi ki: “Tırnaklar uzayınca, şeytanın bulunacağı yer olur.” Fazîletli olan parmaktan başlamalıdır. El ayaktan üstündür. Sağ da soldan üstündür. Şahâdet parmağı üstün olduğu için ondan başlamalıdır. Sağ elin işâret (şahâdet) parmağından başlayıp, küçük parmağına kadar, sonra da sol elin küçük parmağından başlayıp en son sağ elin baş parmağında bitirmelidir.

6) Göbeğini kesmektir, bu da doğum zamânında yapılır.

7) Sünnet olmaktır.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (k.s.),

Kimyâ-yı Saadet, 1.c., 120.s.)

 

 

 

 

 

NAMÂZIN FAZÎLETİ

 

Hadîs olduğu rivâyet olunan bir metinde şöyle anlatılıyor: “Her kim farz namâzlara devâm ederse Allâh ta‘âlâ ona beş rütbe ile ikramda bulunur: 1- Ondan geçim sıkıntısını kaldırır. 2- Kabir azabını kaldırır. 3- Kitabını sağ tarafından verir. 4- Sırattan yıldırım gibi geçirir. 5- Onu sorgusuz cennete koyar.

Her kim de namâza karşı tembel davranırsa Allâh ta‘âlâ onu, beşi dünyâda, üçü ölümü anında, üçü mezarda, üçü de kabirden diriltilip çıktığı ana mahsus olmak üzere on dört cezâ ile cezâlandırır. Dünyâdaki cezâları: 1- Ömrünün bereketini giderir. 2- Yüzünden iyi kimselere özgü, (nûrlu) sîmâyı izale eder. 3- İşlediği hiçbir amele karşılık sevâb vermez. 4- Duâsı göğe yükselmez. 5- Sâlihlerin duâsında nasîbi olmaz.

Ölümü anında gelen cezâlar: 1- Hor, zelîl bir şekilde ölür. 2- Aç ölür. 3- Dünyâ denizleri (kadar) su ile sulansa bile suya kanmadan şiddetli susuzluk çekerek ölür.

Mezârda kendisine isâbet edecek cezâlar: 1- Bütün organlarını yerlerinden kaydıracak şekilde mezârının daralması. 2- Gece, gündüz kabrinde ateş yanması veyâ buzlar üzerinde öteye beriye çevrilmesi. 3- Mezârında, “şücâ-i akra” denilen başının tüyleri düşmüş kart bir yılanın kendisine musallat olmasıdır ki bu yılanın gözleri ateşten, tırnakları demirden, her tırnağının uzunluğu bir günlük mesâfedir. Bu yılan şiddetli gök gürültüsüne benzer sesiyle ölüye şöyle der: “Ben şücâ-i akrayım, Rabbim sabah namâzını gün doğuşuna bıraktığından ötürü sana vurmamı buyurdu, öğleni ikindiye, ikindiyi akşama, akşamı yatsıya, yatsıyı da sabaha bıraktığından seni dövmemi emretti.” Ona her vuruşunda yetmiş kulaç yerin dibine doğru gömülür ve kıyâmete kadar böyle azâb olunur.

Kabirden çıktığı zamân hesâb mevkiinde karşılaşacağı musîbetler ise: 1- Hesâbının çetin geçmesi. 2- Allâh (c.c.)’ün gazabına ma‘ruz kalması. 3- Cehenneme atılmasıdır.”

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar, 27.s.)

 

HÂCET NAMÂZI

 

Şöyle ki: Uhrevî veyâ dünyevî bir hâceti olan kimse güzelce abdest alır, yatsı namâzından sonra iki veyâ dört, bir kavle göre on iki rek‘at namâz kılar, sonra Hakk ta‘âlâ hazretlerine senâda, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimize salât ü selâmda bulunur. Ba‘dehu hâcet duâsını okuyup hâcetin husûlünü Allâh ta‘âlâdan niyâz eder.

Hâcet namâzının birinci rek‘atında Fâtiha-yı şerîfeden sonra üç kerre Âyetü’l-kürsî, öbür üç rek‘atında da birer Fâtiha ile, birer İhlâs ve Mu‘avvizeteyn sûreleri okunması hakkında bir hadîs-i şerîf vardır.

Hâcet Duâsı:

Allâhümme innî es’elüke tevfîka ehli’l-hüdâ ve a‘male ehli’l-yakîn ve münâsahate ehli’t-tevbeti ve ‘azme ehli’s-sabri ve cidde ehli’l-haşyeti ve talebe ehli’r-rağbeti ve ta‘abbüde ehli’l-verâi ve ‘irfâne ehli’l-‘ilmi hattâ ehâfuke. Allâhümme innî es’elüke mehâfeten tahcüzünî ‘an ma‘siyetike hattâ a‘mele bi-tâ‘atike ‘amelen estehıkku bihi rızâke ve hattâ ünâsıhake bi’t-tevbeti havfen minke ve hattâ uhlisa leke nasîhate hubben leke ve hattâ etevekkele ‘aleyke, fî’l-umûri husne zannin bike sübhâne hâlikın nûr.

 

RIZIK BOLLUĞU İÇİN OKUNACAK DUÂ

 

Aşağıdaki âyet-i celîle, Zâriyât sûresi 58. âyet olup akşam ve sabah veyâhud beş vakitte on birer kerre okunacaktır:

İnna’llâhe hüve’r-razzâku zû’l-kuvveti’l -metîn.

 

 

CEMAATE GİTMEYİP NAMÂZI ÖZÜRSÜZ OLARAK MÜNFERİDEN KILMAK

 

Abdullâh b. Mes‘ud (r.a.)’den, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in cemaatten geri kalan bir takım adamlar hakkında şöyle buyurduğu rivâyet olunmuştur:

“Gönlüm öyle istedi ki, halka (cemaate) namâz kıldırmasını birine emredeyim de, sonra kendim cemaatten geri kalan adamlar üzerine gidip evlerini yakayım.” (Müslim)

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu: “Bir takımları ya cemaatı terketmekten vazgeçerler, ya da Allâh kalbleri üzerine mühür basar da sonra gâfillerden olurlar.” (Müslim)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurdu: “(Her kim) üç cumayı, ona ehemmiyet vermeyerek terkederse Allâh onun kalbini mühürler.” (Ebû Dâvud)

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu: “Kim ki, bir ma‘zereti ve zarûreti olmaksızın cumayı terkederse (zabta geçen kaydın) silinmediği ve değiştirilmediği divanda (sicil defterinde) münâfık yazılır.”

Hafsa (r.a.)’dan, Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir. “Cuma namâzına gitmek, rüşdünü isbat eden herkese vâcibtir.”

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar, 207.s.)

 

HADÎS-İ ŞERÎF

Enes (r.a.)’den:

“Kim sabah namazını cemaatle kılar, sonra güneş doğuncaya kadar oturur Allâh (c.c.)’ü zikrederse ve sonra kalkıp iki rek‘at (işrak) namazı kılarsa eksiksiz eda edilmiş bir hac ve umre sevabı alır. (Tirmizi)

 

 

 

 

 

 

NAMÂZI TA‘DÎLİ ERKÂNA GÖRE KILMAK -1

 

Nebiy-yi Muhterem (s.a.v.) Efendimiz:

“- Namâz kılmaya kalktığında tekbîr al, sonra Kur’an’dan ezberinde bulunanlardan kolayına geleni oku. Sonra rükû‘ halinde tam sükûnet buluncaya kadar rükû‘da dur. Sonra tam dimdik olacak biçimde rükû‘dan kalk, sonra secdede tam itmi’nân buluncaya kadar dur, sonra vücûd eklemleri yerleşecek şekilde otur. Sonra tekrâr (ikinci secdeyi yap ve orada itmi’nâna erene dek) dur, namâzının diğer bütün rek‘atlarını böyle yap.” buyurdu. (Secdelerde ve rükû‘larda vücûdda hiçbir hareket kalmamalı, tamâmen sâkin ve hareketsiz olmalı; iki secde arasında ve rükûdan doğrulunca mutlaka en az bir kez “sübhâna’llâh” diyecek kadar durulmalıdır.)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurdu ki: “İnsanların en hırsızı, namâzından çalandır.”

– Namâzından nasıl çalar ya Resûlallâh (s.a.v.), diye sordular. Cevâb verdi:

– Rükû‘ ve secdesini ikmâl etmez, kıraatini tam okumaz.” buyurdular.

İmâm-ı Ahmed isnâdı Ebû Hüreyre (r.a.)’e varan bir hadîsde şöyle buyurulduğunu rivâyet etmiştir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyuruyorlar ki:

“Allâh ta‘âlâ, rükû ile secdesi arasında belini düzeltmeyen (dik hale getirmeyen) adama rahmet nazarıyla bakmaz.”

Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivâyet olunmaktadır.

“Bu şekil namâz, münâfığın namâzıdır: Oturur, güneşi gözetir (tenbellik ederek kerâhat vaktine kadar namâzı edâ etmez). Güneş şeytanın iki boynuzu arasında bulunduğu zamân (namâz kılmanın harâm olduğu zamân) kalkar da namâzı dört rekât olarak (kuşun yemi gagasıyla acele acele toplaması gibi) gagalar. Ve o namâzın içinde Allâh (c.c.)’ü pek az zikreder.”

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar, 29-32.s.)

 

NAMÂZI TA‘DÎLİ ERKÂNA GÖRE KILMAK -2

 

Mûsâ el-Eş‘arî (r.a.) şöyle anlatıyor: “Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bir gün ashâb (r.a.)’e namâz kıldırdı, sonra oturdu. Bir adam içeri girdi, namâza kalktı, rükû‘ ve secdesini (kuşun yemi) gagalaması gibi alelacele kıldı. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.):

– Görüyorsunuz ya, şu adam bu halde ölse Muhammed (s.a.v.) milletinden hariç olarak ölür. Çünkü o karganın kanı gagaladığı gibi namâzını gagalıyor, buyurdu.” (Ebû Bekir b. Huzeyme Sahîh’inde rivâyet etmiştir.)

Selmân-ı Fârisî (r.a.), Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu bildirmiştir:

“Namâz bir ölçektir, tam hakkını verene o da noksansız verir. Her kim de eksiklik yapar (tam hakkını vermeden kılarsa) Allâh ta‘âlânın, ölçü ve tartıda hîle yapanlar hakkında ne buyurduğunu bilirsiniz.”

İbn-i Abbas (r.a.)’den, “Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurdu.” dediği rivâyet edilmiştir:

“Sizden biri secde edeceği vakit yüzünü (alnını), burnunu ve ellerini yere koysun. Allâh ta‘âlâ bana yedi a‘zâ üzere secde etmemi emir buyurdu. (Bu yedi a‘zâ): Alın, burun, iki avuç, iki diz, iki ayağın ön kısımlarıdır. Yine Allâh ta‘âlâ bana saçı, (durumu bozulmasın diye) toplayıp dürmememi de emretti. Her kim namâz kılar da her uzvun namâzdaki hakkını vermezse namâzı bitirinceye kadar o organı kendisine la‘net okur.”

İmâm Buhârî, Huzeyfe bin el-Yemân (r.a.)’den şu vak‘ayı nakletmektedir: Huzeyfe hazretleri, rükû‘ ve secdenin hakkını vermeden namâz kılan bir adam görür. Ona: “Sen namâz kılmadın, böyle namâz kıldığın halde ölsen Muhammed sallallâhu aleyhi vesellemin dîninin dışında kalmış olarak ölürsün.” diye adamı i‘kâz buyurur. Ebû Dâvud’un rivâyetinde, Huzeyfe hazretleri o adama:

– Kaç senedir bu namâzı (böyle) kılıyorsun?

– Kırk senedir. Huzeyfe (r.a.):

– Kırk senedir sen namâz kılmıyorsun. Ölsen Muhammed sallallâhu aleyhi vesellemin dîninin dışında kalmış olarak ölürsün, buyurur.

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar, 29-32.s.)

 

NAMÂZIN ÖNEMİ

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki: “Namâz dinin direğidir, namâz kılmayan dînini yıkmış olur.”

Peygamber (s.a.v.) Efendimize amellerin, en kıymetlisi, fazîletlisi hangisidir? diye sordular. Cevâbında: “Namâzı vaktinde kılmak.” buyurdu ve yine buyurdu ki: “Cennetin anahtarı namâzdır.” Yine buyurdu: “Allâh ta‘âlâ kullarına tevhîdden ya‘ni îmandan sonra kendi indinde namâzdan daha sevgili bir şeyi farz eylemedi. Eğer bundan daha çok sevdiği bir şey olsaydı, meleklerine o işi yaptırırdı. Halbuki onların hepsi namâzdadır. Bir kısmı rükû‘da, bir kısmı secdede, bir kısmı ayakta, bir kısmı da oturur vaziyettedir.”

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki: “Kıyâmet günü îmândan sonra, ilk soru namâzdandır. Eğer namâzları tamamsa ve şartlarına uygunsa kabûl edilir. Diğer ameller de, ondan sonra, ona göre kabûl edilir. Eğer namâz eksik, kusûrlu olmuşsa, diğer bütün amelleri ile beraber, yüzüne çarparlar.

Yine buyurdu ki: “İyi bir abdest alıp, namâzı vaktinde kılan, rükû ve secdelerini güzelce yerine getiren, kalben de huşû’ ve alçak gönüllülük içerisinde bulunanın namâzı, beyaz ve nûrlu olarak Arş-u a‘lâya kadar yükselir ve der ki: Beni koruduğun gibi, Allâh ta‘âlâ da seni korusun. Namâzı vaktinde kılmayıp, abdesti iyi almaz, rükû‘ ve secdelerini, hudû ve huşûu yerine getirmezse, namâzı siyah ve karanlık olarak göğe çıkar ve: Beni zâyi ettiğin gibi, Allâh ta‘âlâ da seni zâyi‘ eylesin, der. Allâh ta‘âlânın dilediği zamâna kadar, onun bu namâzını eski bir bez gibi toplayıp yüzüne vururlar.”

Yine Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdu:

“Hırsızların en kötüsü namâzından çalandır.”

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (k.s.),

Kimyâ-yı Saâdet, 1.c., 123-124.s.)

 

İSTİHÂRE NAMAZI

 

Şöyle ki: Hakkında bir şeyin hayırlı olup olmadığına dâir ma’nevi bir işârete nâil olmak isteyen kimse yatacağı zaman iki rek’at namaz kılar, ilk rek’atinde Kâfirûn sûresini, ikinci rek’atında da İhlâs sûresini okur, nihâyetinde de istihâre duâsını okur, sonra da abdestli olarak kıbleye yönelerek yatar, rüyâda beyaz veyâ yeşil görülmesi, hayra; siyah veyâ kırmızı görülmesi de şerre delâlet eder. Bu veçhile istihâre namazının yedi gece yapılması ve kalbe ilk lâhik olana bakılması da bir hadîs-i şerîf ile beyân buyurulmuştur.

İSTİHÂRE DUÂSI

 

Allâhümme innî estehîruke bi-‘ilmike ve estakdirüke bi-kudretike ve es’elüke min fazlıkel’azîm, fe inneke takdiru ve lâ-akdirü ve ta‘lemü ve lâ-a‘lemü ve ente ‘allâmül’güyûb, allâhümme, in künte ta‘lemü enne hâze’l-emre hayrün lî fî-dînî, me‘âşî ve ‘âkibeti emrî ve ‘acili emrî ve âcilihi fa’kdürhü lî ve yessirhu lî sümme bârik fîhi lî. Ve in-künte ta‘lemü enne hâze’l-emre şerrün lî fî dînî ve me‘âşî ve ‘âkıbeti emrî ve ‘acili emrî ve’acilhi fa’srüfhü ‘annî va’srifnî ‘anhü fa’kdir liye’l-hayra haysü kâne sümme ardinî bihi veyüsemmâ hâcetehu.

 

NAZAR DUÂSI

 

Bi-smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Allâhümma’hrusnâ bi-‘aynike’lletî lâ-tenâmu, ve’hfaznâ bi-ra’fetike’lletî lâ-terâmu, ve’rhamnâ bi-kudretike ‘aleynâ fe-lâ-tühlik ve ente sikatünâ ve recâunâ, yâ erhame’r râhimîne ve yâ ekreme’l-ekremîne. “Allâhümme, yâ mukallibe’l-kulûb, sebbit kulûbenâ ‘alâ dînike ve tâ‘atike.” “Allâhümme’c‘al fî kalbî nûran ve fî basarî nûran ve fî sem‘î nûran ve ‘an yemînî nûran ve ‘an yesârî nûran ve fevkî nûran ve tahtî nûran ve emâmî nûran ve halfî nûran ve’c‘al lî nûran.” (Buhârî)

El-hamdü li’llâhi’llezî tevâda‘a küllü şey’in li ‘azametihi ve’l-hamdü li’llâhi’llezî zelle küllü şey’in li ‘izzetihi, ve’l-hamdü li’llâhi’llezî hada‘a küllü şey’in li mülkihi, ve’l-hamdü li’llâhi’llezî istesleme küllü şey’in li kudretihi.

 

TERÂVİH NAMAZI NASIL KILINIR?

 

Terâvih namazına niyyet edilirken “terâvih namazına veyâ vaktin sünnetine veyâ gece namazına” diye niyyet edilir. Terâvih namazını ayakta kılmağa gücü yettiği hâlde oturarak kılmak, mekrûhtur. Yirmi rek‘at olan terâvih namazını, iki rek‘atte bir selâm vermek sûretiyle kılmak en efdâl olanıdır. Fakat iki rek‘atte bir selâm verilmeyip dördüncü rek‘at sonlarında oturulup selâm verilirse; kılınmış olan dörder rek‘atler, ikişer rek‘at kılınmış sayılır.

Dört rek‘atte bir selâm vermek sûretiyle kılınan terâvih namazında, her iki rek‘atin sonunda ettahiyyâtü; salli, bârik (salavât) okunduktan sonra selâm verilmeyip üçüncü rek‘ate kalkılır ve hemen sübhâneke, eûzü ve besmele, Fâtiha ve âyet veyâ sûre okunur; dördüncü rek‘atte ise, sâdece besmele, Fâtiha, âyet veyâ sûre okunur. Dört rek‘atte bir selâm vermek müstehâb görülmüş; terâvihi, iki rek‘atte bir oturup selâm vermeyerek yirmi rek‘atın sonunda bir kerre selâm vererek kılmağı, mekrûh görenler olmuştur. Cemâat, selâm verilen aralarda Kur’ân, tesbîh, tevhîd veyâ salât ü selâm okuyabilir. Terâvih bitirilince de böyle yapılır.

Ramazân boyunca, terâvih namazında Kur’ân-ı kerîmi bir kerre hatmetmek sünnettir. Bir Ramazân’dan hatimle terâvih kılmanın bir kerresi sünnet; iki kerresi fazîlet; üç kerresi ise efdâldir. İbâdette, “zühd ü takvâ” ve “azîmet yolu”nu tutanlar, terâvihte her on gecesinde bir hatim yaparlardı. İmâm-ı A’zam (r.a.), Ramazân’da, otuzu gecelerinde; otuzu gündüzlerinde; biri de terâvih namazında olmak üzere altmış bir (61) hatim yaparlardı. Eğer mahalle mescidinin imâmı, terâvihi hatimle kıldırmıyor ise; cemâatten isteyen kimse veyâ kimseler, hatimle terâvih kıldıran câmilere gider; böylece bir sünneti ihyâ edip sevâba nâil olurlar.

Terâvih namazını veyâ başka bir namazı uyuklaya uyuklaya kılmak, mekrûhtur. İmâm, terâvih kıldırmak üzere ayağa kalktığı hâlde cemâatin hâlâ oturması veyâ imâmın rükû‘a giderken cemâatin ayağa kalkması da mekrûhtur.

(Mustafâ Âsım Köksal (rh.a.), İslâm İlmihâli)

 

CUMA GÜNÜ GUSL ETMEK VE

NAMÂZA ERKEN GİTMEK

 

Sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimizin bizlere olan emir ve vasiyetlerinden biri de, imâm minbere çıkmadan sünneti kılabilmemiz için, cuma namâzına erken gitmeye devâm etmemiz ve   kış ve yaz günleri önemli ma‘zeretlerimiz olmadan cuma guslünü terk etmememiz hakkındadır.

Hakk ta‘âlâ buyurur: “Ey îmân edenler! Cuma günü ezân okunup namâz için çağırıldığı vakit, Allâh’ı anmaya koşunuz, alışverişi bırakınız; bu, bilirseniz sizler için daha hayırlıdır.”

İmâm Ahmed’in rivâyet ettiği bir hadîsde de, “Melekler mescidlerin kapıları önlerinde oturur, mescide ilk gelenleri, ikincileri, üçüncüleri yazmaya başlarlar, imâm minbere çıkınca bu (yazıların yazıldığı) sayfalar (dürülüp) kaldırılır.” buyurulmuştur.

Taberânî ile İsfahânî ve diğerleri şu hadîsi rivâyet ederler: “Kişi, cennet ehlinden olsa da, cuma namâzına geç gitmekle cennete de geç sokulur.”

İmâm Ahmed, Taberânî ve “Sahih”inde İbn Hüzeyme şu hadîsi rivâyet ederler: “Cuma günü guslünü yapan, güzel bir koku sürünen, en temiz elbiselerini giyip cumayı kılmak üzere mescide giden orada iki rekât namâz kılar, kimseye elle ve sözle sataşmaz, namâz vakti gelinceye kadar oturup okunanları dinlerse, onun bu hareketi cuma ile öteki cuma arasındaki günâhlarına keffâret olur.”

Taberânî’nin ve diğerlerinin rivâyet ettikleri bir hadîsde, “Cuma günü yıkanan kişinin hata ve suçları affedilmiş ve silinmiş olur.” buyurulmuştur.

Taberânî’nin güvenilir kişilerden naklen ve merfûan rivâyet ettiği bir hadîste, “Cuma günü yapılan gusül, kınından çıkmış keskin bir kılıç gibi hata ve suçları tüy diplerinden biçip temizler.” buyurulmuştur.

İbn-i Mâce hasen isnadla şu hadîsi rivâyet etmiştir: “Hakk ta‘âlâ cuma gününü müslümânlara bayram yapmıştır. Cuma namâzına gelen yıkansın, güzel kokusu varsa sürünsün. Dişlerinizi de misvaklamayı ihmal etmeyiniz”.

(İmâm-ı Şa‘râni (rh.a.), El-Uhudü’l Kübra)

 

BAYRAM NAMAZININ KILINIŞI

 

Bayram namazı iki rek‘attır. Cemâatle cehren (açıktan) kılınır. İki rek‘at bayram namazına, imâma uymaya niyyet edip    Allâhu ekber diye iftitâh tekbîri alınır. Eller bağlanıp Sübhâneke’llâhümme… okunur, sonra imâm açıktan, cemâat gizlice   Allâhu ekber diye üç def’a tekbîr alır, her tekbîrde eller kulak hizâsına kaldırılıp yanlara salınır. Üçüncü tekbîrden sonra eller bağlanarak, imâm açıktan Fâtiha ile bir mikdâr Kur’ân okur.  Allâhu ekber’i açıktan diyerek bilindiği gibi rükû ve secdeler yapılır.

Sonra tekbîr alınarak ikinci rek’ata kalkılır. İmâm Fâtiha ve bir mikdâr daha Kur’ân okur, tekrar üç def’a eller kaldırılarak birinci rek‘atte olduğu gibi tekbîr alınır. Dördüncüde Allâhu ekber diyerek rükû‘ ve secdelere varılır. Sonra da oturup Ettehıyyâtü… Allâhümme salli ve barik, rabbenâ âtinâ… Rabbenâ’ğfirlî… duâları gizlice okunup iki tarafa imâmla berâber selâm verilerek namaz tamamlanır.

Birinci rek‘atın rükû‘una varmış olan imâma yetişen kimse, ellerini kaldırmadan, bayram tekbîrlerini rükûda alır. İmâmla kıyâma kalkar, imâmla berâber tekbîrlere iştirâk eder. İkinci rek’atine, yetişen kimse, birinci rek’ati, kazâya kalkınca evvelâ besmele ve bir mikdâr Kur’ân okur, sonra tekbîrleri alır, namazını tamamlar.

İmâm, bayram namazından sonra minbere çıkar, oturmaksızın, hutbeye başlar. Cemâat de hutbeyi dinler ve hutbeden sonra duâ edilerek bayram namazı kılınmış olur.

Bayram namazına hiç yetişemeyen kimse ise kendi başına bayram namazını kılamaz, dilerse dört rek‘at nâfile namazı kılar. Bu bir kuşluk namazı yerine geçer, büyük sevâba vesîle olur.

(Ömer Nasûhî Bilmen (rh.a.), İslâm İlmihâli, 167. s.)

 

HADÎS-İ ŞERÎF

 

İbn-i Mâce (rh.a.) Ebû Umâme (r.a.)’den rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte Resûlullâh (s.a.v.) Hazretleri:

“Bayram gecelerini ibâdetle geçiren kimsenin kalbi, kalblerin öldüğü günde ölmez.” buyurmuşlardır.

2 Kasım, Mevlana Takvimi

 

NECÂSET

 

Musannif, hükmî pisliği (îbadetlerin yapılmasına şer’an engel olan ve hükmen pis sayılan bir durum) ve ondan temizlenmeyi açıklayınca, hakîkî pisliği (Maddeten temiz olmayan herhangi bir şey) ve ondan temizlenmeyi anlatmaya başladı. Çünkü her ikisinden de temizlik namazın caiz olması için şarttır.

Hükmî pislik, hakîkî pislikten daha kuvvetlidir. Çünkü hükmî pisliğin azı namazın caiz olmasına ittifakla engel olur. Ama hakîkî pisliğin azı affolunur.

Hafif pislik (hakkında pis olduğuna dair delil bulunduğu gibi pis olmadığına dair de delîl bulunan şey) den elbisenin dörtte biri miktarı affolunur.

Namaz kılanın bedeni, elbisesi namaz kıldığı yer, hakîki pislikten su ile sirke ve gülsuyu gibi temiz ve temizleyici her sıvı ile temizlenir.

Bedenin, elbisenin ve namaz kılınan yerin temizlenmesi Allâh te‘âlânın: “(Habîbim!) Elbiseni temizle.” (Müddessir s. 4) kavl-i şerîfiyle sabittir. Bu âyet-i kerime elbisenin temizlenmesi için emirdir. Emir ise vücub içindir. Elbisenin temizliği bu âyetle sabittir.

Beden ve namaz kılınan yerin temizliği de elbiseye kıyas edilmiştir. Namaz kılınan yerden murad, namaz kılanın ayağının bastığı yerdir. Hanefî bir kimse ayağının altında bir dirhemden fazla pislik olduğu halde namaza başlasa, namazı câiz olmaz. Çünkü namazda ayakta durmak namazın rüknü (aslı) dür.

İmam-ı Muhammed; İmam-ı A’zam (r.anhümâ)’dan: “Secde yerinde dirhemden fazla pislik olsa secdesi câiz olmaz.” diye rivayet etmiştir. Çünkü secde de ayakta durmak gibi namazın rüknüdür.

Ebû Yusuf; İmam-ı A’zam (r.anhümâ)’dan: “Secde yerinde dirhem miktarından fazla pislik bulunsa namazı caizdir.” diye rivâyet etmiştir.

Pislik yağ ile temizlenmez. Süt de yağ gibidir, İmam-ı Muhammed (rh.a.)’e göre; pislikler ancak su ile temizlenir.

(Mültekâ Tercümesi, 1.c.)

 

 

ABDESTTE VÜCUB VE SIHHATİN ŞARTLARI

 

“El-Eşbah” da beyan edildiğine göre taharetin şartları on üçtür. Vücubunun şartları dokuzdur. Sıhhatinin şartları da dörttür. Bunları üstadımızın üstadı, Allâme Aliyyi Makdisî manzum olarak yazmış ve şöyle demiştir:

“Vücubun şartı; âkil, İslâm, su veya toprağı kullanmaya kudret, bulûğ, hades, hayız ve nifas bulunmamak ve vaktin darlığıdır.

Sıhhatinin şartları da temiz su ile bütün bedeni kaplamak, kadının hayız ve nifastan temiz olması, bir de vücuttan her mânînin giderilmesidir”.

Taharet, yani temizlik, taharet-i suğra denilen abdeste ve taharet-i kübra denilen gusle şâmildir.

Vücûb şartları; bir şahısta hepsi bulunduğu zaman temizlenmesini icap ettiren şartlardır.

Sıhhat şartları ise; taharet ancak kendileri ile sahih olan şartlardır. Bu iki nevi şartlar arasında telazüm yoktur. Umum ve husus minvecih vardır. Mesela hayızlı, nifaslı olmamak, kitap yönünden vücûbün şartıdır. Vacibi eda yönünden sıhhatinin şartıdır.

Saydığımız dokuz şarttan biri kendinde bulunmayan kimseye taharet vacip değildir. Bu dokuz şartın her birinin mukabilini düşünürsek deliye taharet vacip değildir. Kâfire de vacip değildir. Çünkü meşhur kavle göre küffar ibadetlerle mükellef değillerdir. Suyu veya toprağı kullanmaktan âciz olan kimseye, sabiye, abdestli veya boy abdestli olan kimseye, hayızlıya, nifaslıya taharet vacip olmadığı gibi namaz için bol vakti olan kimseye de vacip değildir. Bu son şart vücubu eda için şarttır. Öncekiler asl-ı vücubun şartlarıdır.

(İbn-i Âbidîn, 1.c. 107.s.)

 

İSTİNCA – İSTİBRÂ – İSTİNKA

 

İstincâ: Necaseti gidermek demektir ki, def’i tabiîden (tabiî ihtiyacı giderdikten) sonra erkeğe ve kadına istincâ gerekli olur. (Buna lisanımızda taharetlenmek denilir.) Taharetlenmekten âciz olana, ancak nikâhlısının yardımı caizdir. O da yoksa böyle bir âciz (hasta) dan taharetlenmek sakıt olur. Zira avret mahallinin messi (dokunulması) ancak hanımına veya kocasına helâl olabilir.

İstibrâ: Tenasül uzvundan idrar sızıntısını gidermek veya kesmek demektir ki, idrardan sonra olur ve hassaten erkeklere gereklidir.

İstinkâ: İstincada mübalağa ederek temizliğe son derece ihtimam göstermektir.

İstincâ, su ile olduğu gibi, ufak taşlarla ve önce taş sonra su kullanarak ikisini birleştirmek suretiyle de -daha iyi- olur.

(Taş yerine, kemik, tezek, kömür, kireç, bez, kâğıt ve pamuk kullanmak mekruhtur. Çünkü bunlar cinlerin azığı ve insanların bundan daha iyi hizmetlerinde kullandıkları nimetlerdir.)

İsticmar: Taşlar ile taharetlenmenin usûlünde taşçıkları; su ile taharetlenmede de parmakları mak’ada (dübüre) sürüştürmek ile temizlik hâsıl olursa da yalnız taşlarla taharetlenmek suyla taharetlenmek gibi tamamen pisliği gideremez, fakat namaza engel olmayacak kadar azaltabilir. Hatta taşla taharetlenen kimse az suya girse, meselâ; su kuyusuna inse veya düşse suyu pislendirir.

Taharetlenmenin usûlü:

Helâya (tuvalet) girişte sol ayak ve helâdan çıkışta sağ ayak önce atılır. Taharetlenmekte sol el kullanılır. Meğerki onda özür bulunmuş ola.

Helâda kıbleye karşı yahut kıbleye arka vererek oturmak ve hariçte güneşe, aya ve rüzgâra karşı bulunmak mekruhtur. Akıyor dahi olsa, suyun içine, kuyu, dere, ırmak ve havuz yakınına, oturulacak gölgelik yerlere, kovuklara, yol üzerine ve ağaç altlarına büyük ve küçük abdest bozmak da mekruhtur.

Erkek kısmı, idrarını yaptıktan sonra, kalbi mutmain olmadıkça, abdeste başlamak caiz olmaz. Zira idrar sızıntısının çıkması veya damlaması abdestin sıhhatine engeldir.

(Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslâm 42.s.)

 

MESTLER ÜZERİNE MESH BAHSİ

 

Mestler üzerine meshetmek sünnetle caiz olmuştur. Zira Peygamberimiz (s.a.v.)’in bizzat kendisinin yapması ve sözleriyle sabittir. Hz. Ebû Bekir (r.a.) ve sahâbeden pek çok kimse mestler üzerine meshi rivayet etmişlerdir.

Muğîretü’bnü Şu‘be (r.a.):

“Hz. Ömer (r.a.), Hz. Alî (r.a.) ve sahâbeden bir cemaat Peygamberimiz (s.a.v.) ile seferde iken abdest aldıklarında abdest suyunu ben dökerdim. Peygamberimiz (s.a.v.)’in üzerinde dar yenli bir Şam cübbesi vardı. Mübarek ellerini çıkartıp, mestler üzerine meshettiler. Ben; kendilerine “Ya Resûlallâh (s.a.v.)! Ayaklarınızı yıkamayı unuttunuz“ dediğimde; “Rabbim, bana böyle emretti.“ buyurmuşlardır“ diye rivayet etmiştir.

“İbn-i Asakir “ Safvan (r.a.)’den:

“Peygamberimiz (s.a.v.) ile yolculukta bulunduğumuz vakit bize mestlerimizi çıkartmamamızı emrederler, ama cünüp olunca çıkarmamızı emrederlerdi.“ diye rivayet etmiştir.

Hasan-ı Basrî (rh.a.): “Resûlullâh (s.a.v.)’in ashabından yetmiş kişiye yetiştim. Hepsi mestler üzerine meshetmeyi caiz görürlerdi.“ demiştir.

İmam-ı A’zam (r.a.); “Mest üzerine meshetme hakkında gündüzün aydınlığı gibi (delîl) gelmeseydi mesh caizdir, demezdim.“ demiştir.

İmam-ı Kerhî (rh.a.); “Mest üzerine meshetmeyi caiz görmeyen kimsenin küfründen korkarım.“ demiştir.

Şeyhülislam (rh.a.); “Bir kimsenin sapık ve bid’atçi olmasına delil, mestler üzerine meshi caiz görmemesidir.“ demiştir.

Mestler ayağa tam abdest alındıktan sonra giyilmişse abdest bozulduğunda mestler üzerine mesh etmek caizdir. Üzerine gusül vacip olan kimse mestler üzerine meshedemez.

(Mültekâ Tercümesi, 1.c. 73-74.s.)

 

ABDESTİN BAŞLICA SÜNNETLERİ:

 

1- Önce elleri bileklere kadar yıkamak.

2- Abdeste besmele ile başlamak.

3- Niyet etmek.

4- Abdestin başlangıcında yani ağza su verirken dişleri misvaklamak veya parmakla ovuşturmak.

5- Üç kere ağza ve üç kere buruna su çekmek.

6- Mazmaza ve istinşak.

7- Abdesti (âyetteki) tertip üzere almak.

8- Yıkanan azaları sağdan başlayarak yıkamak.

9- Yıkanan uzvu üçer defa yıkamak.

10- Elleri ve ayakları yıkamaya parmak uçlarından başlamak.

11- Gerek elleri ve gerekse ayakları yıkarken parmak aralarını hilâllemek, yani parmak aralarını ovmak.

12- Yüzü üç kere yıkadıktan sonra, sık olan sakalı altından bir avuç su ile hilâllemek.

13- Başa kaplama mesh etmek.

14- Başa kaplama mesh vermeğe başın ön tarafından başlamak.

15- Kulakları, başa mesih edilen su ile de olsa mesh etmek.

16- Boynu (başa ve kulağa meshten sonra iki elinin arkası ile) mesh etmek.

17- Abdest azasını, üzerine su döktükçe ovmak.

18- Abdest azasını yıkamakta (lüzumsuz yere) fasıla vermeden birbiri ardı sıra yıkamaktır. Başka bir deyimle yıkanan aza kurumadan diğerini yıkamaktır.

Bedenin harareti suyu çekivermesi veya havanın şiddetinden yahut bulunulan yerin sıcaklığından dolayı ara verilmeden yıkanan azanın kuruması zarar vermez.

Abdest alma sırasında suyun tükenmesiyle su almağa teşebbüs de özür sayılır.

Bir kavle göre; sekizinci, onuncu, on dördüncü ve on altıncı maddeler müstehaptır.

(Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, 51-57.s.)

 

CUMA NAMAZI İLE İLGİLİ MÜHİM BİR SORU

 

Bugün içinde bulunduğumuz ahvâl ve şerait altında Türkiye gibi, beşerî sistemlerle idare edilen lâik ülkelerde -devlet, İslâmî bir devlet olmadığı için- kılınan Cuma namazları sahîh olur mu? Yoksa bu durumda Cuma namazlarını terketmek mi gerekir?.. Bugün başımızda İslâmî bir devlet yoktur. Halbuki Cuma namazının sıhhat şartlarından biri de, devlet reisinin iznidir: Cuma’yı kıldıran imam, veliyyü’l-emr (devlet reîsi) olmalı veya onun naibi: onun tarafından izin verilmiş bir zât bulunmalıdır. Bugün ise, bunlar mevcut değildir. İşte son yıllarda Cuma namazı kılmayan, “Kılınmaz, kılınsa da sahîh olmaz” diyenler, buradan hareket ediyorlar ve binaenaleyh Cuma namazlarının kılınmamasını şiddetle müdâfaada bulunuyorlar.

Evvela; bu şart (devlet reisi izninin şart olması, delîl cihetinden), bir fariza-i muhkeme (kuvvetli farz) olan Cuma namazının farziyyetini düşürecek kuvvette asla değildir. Zîrâ Cuma’nın farziyyeti; Kitâbla, mütevâtir Sünnetle ve İcmâ-i Ümmetle sabittir. Binaenaleyh farziyyetini inkâr eden kâfirdir. Halbuki devlet reisi izni şartı, zan ifâde eden ve mazmunu kat’î olmayan haber-i vâhidle sabittir. Bundan dolayıdır ki, ihtilâf konusu olmuş, devlet reisi izninin şart olup olmaması mevzuunda, müctehid imamlar arasında ihtilâf vuku bulmuştur.

Hanefî İmamları Cuma’nın sıhhati için devlet reisi izninin şart olduğuna kail olmuşlardır. Eimme-i Selâse (diğer üç mezheb imamları) ise, bu hadîsin sıhhatini sabit görmemişler, diğer namazlarda olduğu gibi, Cuma namazını kılmak için de hiç kimsenin izin ve müsâadesine ihtiyâç yoktur, demişlerdir.

Müctehidler arasında ihtilâf mevzuu olan, içtihadın cârî olduğu meseleler hakkında, taassubdan hâlî olarak tam bir semâhatle (içtenlikle) diyoruz ki: “Mezhebimiz(in bu meseledeki içtihadı) doğrudur, ancak hata ihtimâli olabilir. Muhalif mezheb(in re’yi) ise, hatadır, fakat doğru olması da ihtimâl dâhilindedir.” “Mü’min, iki beliyye ile mübtelâ olduğu ve (maddeten veya ma’nen) zarara sebeb olacak iki şeyden birini tercih etmek zorunda kaldığında ehvenini (zararı en az olanını) ihtiyâr eder.” (Âlûsî Tefsiri: 4/198)

Bunun içindir ki, fukahâ-i kirâmımız; Cuma’nın sıhhat şartları noksan olduğu zaman “Cuma namazını kılmayın” demeyip, “kılınız” demişler ve Cuma’dan sonra da dört rekat zuhr-i âhiri kılmayı tavsiye eylemişlerdir. (Fetâvâ-i Hindiyye: 1/145) Hattâ diğer mezheb imamlarının emir ve tavsiyeleri de böyledir.

(Ekrem Doğanay, İslâm’ın Şiârı Cuma Namazı, 176-184.s.)

 

NAMAZI TERKETMEMEK

 

Allâh te‘âlâ şöyle buyuruyor:

“Sonra arkalarından öyle kötü bir nesil geldi ki, namazı bıraktılar, şehvetlerine uydular, işte bunlar da azgınlıklarının cezasına uğrayacaklardır.” (Meryem s. 59)

İbn Abbas (r.a.) “bu âyet-i kerimedeki (namazı bıraktılar) kelimesinin manası, namazı tamamıyla bıraktılar anlamında olmayıp, belki vaktinde kılmadılar demektir,” demiştir. Tabiînin büyük imamı Saîd bin el-Müseyyeb (r.a.) de: “Namazı kılmadılar cümlesinin manası: Öğleni ikindiye, ikindiyi akşama, akşamı yatsıya, yatsıyı sabaha, sabah namazını da gün doğuşundan sonraya kadar geciktirip namazları vaktinde kılmamaktır” diye tefsir etmiş ve sözlerine devamla, “Herhangi bir kimse bu halinde ısrar edip tevbe etmeden ölürse, Allâh te‘âlâ onu cehennemde, yatağı çok derin (ve içinde akan maddelerin) tadı çok pis olan “Gayya” deresine atmakla cezalandırır” demiştir.

Denilmiş ki: “Veyl” cehennemde bir vadidir ki içinde, yeryüzünün bütün dağları yürütülse hararetinin yüksekliğinden eriyiverirler, işte böyle bir vadi, namaza karşı isteksiz, vaktinden sonraya bırakanların meskenidir. Ama, kusurlarına tevbe edip Allâh (c.c.)’e dönüş yapanlar için kurtuluş vardır. Allâh te‘âlâ başka bir âyetinde: “Ey iman edenler, sizi ne mallarınız, ne evlatlarınız Allâh’ın zikrinden (beş vakit namazdan) alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir” (Münâfikûn s. 9) buyurmuştur. Müfessirler, bu âyette Allâh (c.c.)’ün zikrinden kast olunan ma‘nâ beş vakit namazdır, demişlerdir.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurdu: “Özürsüz olarak iki (vakit) namaz arasını birleştiren büyük günahlardan bir kapıya gelmiştir”.

Allâh te‘âlâdan tevfîk ve yardım dileriz.

Şüphesiz O çok cömert, çok keremli, esirgeyenlerin en çok esirgeyenidir.

(İmam Zehebî (rh.a.), Büyük Günahlar, 23.s.)

 

ABDESTİN ÂDÂBI

 

  1. Suyu israf etmemek. Bir haberde: “Ümmetimin kötüleri, abdestte suyu israf edenlerdir.” denmiştir.
  2. Her a’za yıkanırken: “Eşhedü en-lâ ilahe illallâhu vahdehu lâ şerîke leh ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resûlühü.” demek.
  3. Abdest alırken dünya kelamı konuşmamak.
  4. Abdestte başkasından yardım istemeden kendisinin alması, özrü olursa başkasından yardım istemesi caizdir.
  5. Avret yeri açık olarak abdest almamak.
  6. Özür sahibi olmayanların vakit girmeden abdest alıp namaza hazır bulunmaları.
  7. Abdest bitince Kıble’ye dönüp şu duayı okumak:

“Sübhâneke allâhümme ve bi hamdike eşhedü enlâ ilâhe illâ ente estağfürike ve etûbü ileyke eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûlüh.”

  1. Abdestten artan sudan Kıble’ye karşı ayakta biraz içerek şu duâyı okumak: “Allâhümme’c’alnî minettevvâbîne ve’c’alnî mine’l-mütetahhirîn ve’c’alnî min ibadikessalihin.” Ayak üstü su ancak iki yerde içilir. Biri, abdestten sonra içilen su, diğeri zemzem suyunu içerken.
  2. Abdestten sonra kerahet vakti değilse iki rek’at nafile namaz kılmak.

Rivayete göre: Bir gün Peygamberimiz (s.a.v.) Hz. Bilal (r.a.)’e hitap ederek:

“Bu gece cennette sen beni geçtin zira bu gece önümde iki nalın sesi işittim, bir de ne göreyim sensin. Bunun sebebi nedir?” diye sorduklarında Hz. Bilal (r.a.):

“Her abdest alışımda iki rek’at nafile namaz kılmaya ahdettim.” diye cevap verdi. Peygamberimiz (s.a.v.): “Cennette senin nalın seslerini işitmeme sebep budur” buyurdular.

(Mültekâ Tercümesi, 1.c. 34.s.)

 

BEVİLDEN TEMİZLENMEK

 

Allâh te’âlâ buyurdu:

“Elbiseni temizle.” (Müddessir s. 4) İbn Abbas (r.a.)’dan şöyle rivayet olunmuştur:

“Resûl-i Ekrem (s.a.v.) iki kabrin yanından geçiyordu. (Kabirlerinde azab gören iki insanın sesini duydu). Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Bunlar azab görüyorlar. Hem de azab görmeleri tatbiki zor büyük bir şey yüzünden değil,” buyurduktan sonra devamla: “Birisi koğuculuk ederdi, diğeri de bevlinden sakınmazdı” dedi. (Hadîsi Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir). Cenâb-ı Resûl (s.a.v.) buyurdu:

“Bevilden sakının çünkü azab-ı kabrin çoğu ondandır” (Dâre Kutni rivayet etmiştir). Bedenini ve elbisesini bevilden korumayan kimsenin namazı kabul edilmez.

(İmam Zehebî (rh.a.), Büyük Günahlar, 12.s.)

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Lanetlenmeyi gerektiren işlerden sakının.”

Aynı ma’nada, Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Bir kimse, meyveli ağaç altına, yolcuların geçtiği yol üstüne, ırmak kıyısına büyük abdestini yaparsa, Allâh’ın, meleklerin, bütün insanların laneti onun üzerine olsun.”

Küçük abdest (idrar), geldikten sonra onu tutmak yerinde olmaz. Çünkü mesaneye zarar verir. Bir doktora şöyle dendi.

-Senin oğlun, idrarı gelince bineğinden indi. Falan yerde idrarını yaptı. Eve kadar sabredemedi.

Doktor cevaben şöyle dedi:

-Hayvanından inmekle çok kötü etmiş. Hayvandan inmeden bu işi yapsaydı ya.

Büyük abdestini yaptıktan sonra fazla oturma. Bu oturuşundan basur meydana gelebilir.

(Ebu’l Leys Semerkandî (r.a.),

Tenbîhü’l Gafilin Bostanü’l Arifin, 901.s.)

 

ABDESTTE MEN EDİLEN ŞEYLER

 

Abdestte men edilen şeylerden bazilari da kadindan artan su ile abdest almak ve pis bir yerde abdest almaktir. Çünkü abdest suyu muhteremdir. Mescitte abdest almak da men edilmiştir. Meğer ki bir kap içinde yahut abdest için hazirlanmiş bir yerde almiş olsun. Suya tükürmek ve burnu sümkürmek de yasaklardandir.

Abdestte men edilen şeyler kerahat-i tenzihiyye ile mekruh olanlara da şâmildir.

Kadindan artan su ile abdest meselesine gelince: “es-Sirâc” sahibi; “Erkeğin kadindan artan su ile abdest almasi ve yikanmasi câiz değildir” diyor. Bunun mânâsi tahrimen mekruh olmasidir.

İmam Ahmed’e göre mükellef bir kadin nikâh halveti gibi bir yere çekilir de orada az bir su ile tam olarak hadesten yikanirsa erkeğin ve hünsânin ondan artan su ile hades gidermesi sahih olamaz. Nitekim mezhebin kitaplarinda beyan edilmiştir. Bu taabbüdî yani kulluk icabi yapilan bir iştir. Çünkü “Buhârî”den mâada bütün hadîs kitablarinda rivâyet edildiğine göre Peygamber (s.a.v.) erkeğin kadindan artan temizlik suyu ile abdest almasini yasak etmiştir.

“Guraru’l-Efkâr” sahibi bu meseleyi anlattiktan sonra “bizim delilimiz “Müslim” hadîsidir. Hazreti Meymûne: “Ben bir çanakdan su alarak yikandim ve çanakda biraz su artti. Az sonra Peygamber (s.a.v.) gelerek ondan yikandi. Kendisine: Ben ondan yikanmiştim, dedim. Bunun üzerine: suda cünüblük yoktur, buyurdular” demiştir.

İmam Ahmed’in rivayet ettiği hadîs bununla neshedilmiştir.

Ben derim ki: Neshin muktezasi bize göre o suyun tahrimen değil, tenzihen mekruh olmasidir. Ama bu söz “Sirac”tan naklettiklerimize aykiridir. Yine “Sirac”ta bildirildiğine göre nesih davasi nâsihin sonra geldiğini bilmeye bağlidir. İhtimal ki bu hüküm Hazret-i Meymûne’nin “Ben yikanmiştim” sözünden alinmiştir. Çünkü bu söz onun nehyi daha önceden bildiğini gösterir. Böylelikle nâsih sonra gelmiş olur. Allâhu a‘lem…

(İbn-i Âbidin, 1.c. 189-190.s.)

 

NAMAZIN VÂCİBLERİ

 

  1. Fatiha okumak,
  2. Zamm-i sûre (Fatihâ’ya sûre veya âyet eklemek),
  3. Okunmasi gereken kiraati üç ve dört rekâtli namazlarin ilk iki rek‘atlarinda okumak,
  4. Fatihâ’yi sûre veya âyetten evvel okumak,
  5. Secdede burnu alinla birlikte yere koymak,
  6. İkinci secdeyi namazin diğer ef’aline geçmeden hemen birinci secdeden sonra yapmak,
  7. Ta’dil-i erkân (her rüknü yerli yerince sükûnetle yapmak),
  8. (Birden fazla oturuş bulunan namazlarda) ilk oturuş,
  9. Oturuşlarin ilk ve sonuncusunda tahiyyati okumak,

10.İlk oturuşta tahiyyati müteakip hiç bir şey ilâve etmeden hemen üçüncü rek‘ata kalkmak,

11.Namazin sonunda selâm vermek,

12.Namaza daha başlarken “ALLÂHÜ EKBER” sözüyle başlamak,

13.Fatihayi tam okumak,

14.Tahiyyati tam okumak,

15.Cehrî namazlarda  (cuma, bayram, akşam, yatsi, sabah namazlarinda) imamin aşikâre okumasi,

16.Gizli okunan namazlarda gizli okumasi,

17.İmama uyanin gizli ve aşikâre okunan bütün namazlarda sükût etmesi,

18.Namazda secde âyeti okunursa secdeye varmak,

19.Secdeyi icab ettiren bir hatânin meydana gelmesinde sehiv secdesi yapmak.

(Mehmet Zihni Efendi, Nimeti İslam, 226. s.)

 

 

 

 

 

EKSİK ABDEST A‘ZÂLARININ YIKANMASI

 

Bir kimsenin uzuvlarinda çatlakliklar bulunursa, onu imkân bulduğu takdirde yikar, yikamazsa mesheder. Mesh de edemezse terkeder. Çatlaklik elinde bulunur da suyu kullanmaya kudreti yoksa teyemmüm eder. El dirsekten kesilmişse kesilen yeri yikar.

Bir kimsenin doğuştan bir tarafinda iki eli ve iki ayaği bulunursa, elleri ile tuttuğu, ayaklari ile yürüdüğü takdirde onlari yikar. Bunlardan birisini kullanir da kullandiği aslî olursa onu yikar. Ziyade olan uzuv, ziyade parmak, ziyade avuç gibi farz mahallinde hâsil olmuşsa onu da yikar. Böyle değilse farz yerinin hizasinda olani yikar, olmayani yikamaz. Lâkin yikamasi yine de mendûptur.

Abdest âzâlarinda çatlaklik bulunan kimsenin teyemmümle namaz kilmasi hususunda “el-Hazâin” nâm kitapta şu ziyade vardir: O kimsenin namazi İmam A’zam (r.a.)’a göre câiz, İmameyn’e göre câiz değildir. Çatlaklik ayağinda olur da ayağina ilâç sürerse ilâcin üzerinden suyu geçirmesi kâfidir. Mesh etmesi kâfi değildir. Sargili yaranin üzerine su akittiktan sonra yara iyileştiği için sargi düşerse tekrar yikar, iyileşmeden düşerse yikamak icap etmez.

“el-Bahr”da beyan edildiğine göre; bir kimsenin eli veya ayaği kesilir de dirsek ve topuğundan hiçbir şey kalmazsa yikamak sakit olur. Bir kismi kalirsa yikamasi icap eder. “en-Nehir” nâm eserin sahibi diyor ki: “Bir kimsenin bir tarafindaki iki kolu tam olup, birbirlerine bitişik yahut birbirlerinden ayri bulunurlarsa ne hüküm verileceğini görmedim. Zâhire bakilirsa bitişik olduklari takdirde ikisinin de yikanmasi, ayri olduklarinda yalniz birinin yikanmasi icap eder”. Ancak bu zat ellerin tutmasini nazar-i itibara almamiştir. Zâhire göre evvelâ bu nazar-i itibara alinacaktir. O kimse iki elini de kullanirsa ikisini birden yikamasi vâciptir. Kullanmadiği takdirde eller tam olup bitişik iseler yine ikisini de yikamasi icap eder. Ayri bulunurlarsa ancak aslî olan eli yikar.

(İbn-i Âbidin, 1.c. 130.s.)

 

SÜNNET YERİNE KAZA NAMAZI KILMAK

 

Kaza namazlariyla iştigal, nâfile namazlar ile iştiğalden evlâdir, ehemdir. Fakat farz namazlarin müekkede olsun olmasin sünnetleri bundan müstesnadir. Yani bu sünnetleri terkederek bunlarin yerine kazaya niyet edilmesi evlâ değildir. Bilâkis bu sünnetlere niyyet edilmesi evlâdir. Hattâ kuşluk, tesbih namazlari gibi haklarinda a’sar varit olan nafile namazlar da böyledir. Bunlara da böyle nafile olarak niyet etmek evlâdir. Çünkü bu sünnetler, farz namazlarini ikmal eder, bunlarin telâfisi mümkün değildir, kaza namazlarinin ise muayyen vakitleri olmadiği için telâfileri mümkündür.

Namazlari kazaya birakmak bir günahtir. Bu günahtan mümkün mertebe kurtulmak için sünnetleri feda etmek münasip olamaz. Böyle bir günahi işleyen kimsenin fazla ibadette bulunarak afv-i ilâhîye iltica etmesi icabederken hakkinda şefaat-i Nebeviyyenin tecellisine vesile olacak bir kisim mübarek sünnetleri, nafileleri terketmesi nasil muvafik olabilir? Hem bir kisim vaktiyeleri kazaya birakmak, hem de diğer bir kisim vaktiyeleri kendilerini mükemmel olan sünnetlerden tecrit etmek, iki kat kusur olmaz mi? Bunun hilâfina olan bazi nakiller, mu‘teber değildir, muftâbih olan kavle muhaliftir.

Hem sünnetleri, hem de kaza namazlarini kilmaya müsait vakit bulamadiklarini iddia edenler bulunursa, bunlar münsîfâne bir iddiada bulunmuş sayilmazlar. Beyhude yere en kiymetli vakitlerini zayi’ eden insanlar, bilmem böyle bir iddiaya ne yüzle cür’et edebilirler?.

(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, 183.s.)

  • •••••••

“Namazini, vakti girince hemen kilandan, Allâh te‘âlâ razi olur. Vakitlerinin sonunda kilanlari da affeder.” (Tirmizî)

“Allâh’i anip, namazini vaktinde kilanin, sevabi kat kat artar.” (Taberânî)

 

 

NAMAZI DOSDOĞRU KILMAK

 

Fakîh anlatiyor:

-Muhammed b. Fazl, Muhammed b. Cafer, İbrahim b. Yûsuf, Veki’, Süfyan, Ebû Nadra, Salim b. Ca’d yolu ile gelen rivayetle, Selman-i Farisî (r.a.) şöyle der:

-Namaz bir ölçüdür, tam yapan, tam karşilik alir.

Bir kimse, ondan çalarsa, Allâh te’âlânin ondan çalanlar hakkinda ne buyurduğunu bilirsiniz. Huzeyfe b. Yeman (r.a.) için şöyle anlatilir:

– Rükûunu ve secdesini tam yapmayan birini gördü ve şöyle dedi:

– Bu hâlinle ölmüş olsan, fitrat üzere ölmüş olmazdin.

Hasan Basrî (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlatti:

-“Hirsizlik yönünden, insanlarin en kötüsünü haber vereyim mi?”

-Evet, haber ver, dediler. Şöyle buyurdu:

– “Namazindan çalandir.” dediler ki:

– O, namazindan nasil çalar? şöyle buyurdu:

– “Rükûunu ve secdelerini tamamlamaz.”

(Ebu’l Leys Semerkandî (r.a.),

Tenbîhü’l Gafilin Bostanü’l Ârifin, 629.s.)

  • •••••••

Bir kimse kible istikametinde şüphe eder, (araştirma yaptiktan) sonra bir tarafa yönelerek namaz kilarsa, namazdan sonra da yanliş yere yöneldiğini anlarsa, kildiği namazi iadesi (tekrar kilmasi) vacip olmaz.

Bir kimse (kiblenin yönü konusunda) şüpheye düştüğü zaman, araştirma yapmadan namaz kilsa, kildiği namaz caiz olmaz. Çünkü bu durumda farz olan araştirmayi terk etmiştir.

Hatip hutbe okurken, kişinin Kur’an okumasi, verilen selama cevap vermesi, aksirana duâda bulunmasi mekrûhtur.

(İbrahim Halebî (r.a.) Haleb-i Sağir, 170-454.s.)

HÂCET NAMÂZI

 

Şöyle ki: Uhrevî veyâ dünyevî bir hâceti olan kimse güzelce abdest alir, yatsi namâzindan sonra iki veyâ dört, bir kavle göre on iki rek‘at namâz kilar, sonra Hakk te‘âlâ hazretlerine senâda, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimize salât ü selâmda bulunur.

Ba‘dehu hâcet duâsini okuyup hâcetinin husûlünü (ihtiyacinin giderilmesini) Allâh te‘âlâdan niyâz eder.

Hâcet namâzinin birinci rek‘atinda Fâtiha-yi şerîfeden sonra üç kerre Âyetü’l-kürsî, öbür üç rek‘atinda da birer Fâtiha ile, birer İhlâs ve Mu‘avvizeteyn sûreleri okunmasi hakkinda bir hadîs-i şerîf vardir.

Hâcet Duâsi:

Allâhümme innî es’elüke tevfîka ehli’l-hüdâ ve a‘mâle ehli’l-yakîn ve münâsahate ehli’t-tevbeti ve ‘azme ehli’s-sabri ve cidde ehli’l-haşyeti ve talebe ehli’r-rağbeti ve te‘abbüde ehli’l-verâi ve ‘irfâne ehli’l-‘ilmi hattâ ehâfuke.

Allâhümme innî es’elüke mehâfeten tahcüzünî ‘an ma‘siyetike hattâ a‘mele bi-tâ‘atike ‘amelen estehikku bihi rizâke ve hattâ ünâsihake bi’t-tevbeti havfen minke ve hattâ uhlisa leke nasîhate hubben leke ve hattâ etevekkele ‘aleyke, fî’l-umûri husne zannin bike sübhâne hâlikin nûr.

  • •••••••

 

RIZIK BOLLUĞU İÇİN OKUNACAK DUÂ

 

Aşağidaki âyet-i celîle, Zâriyât sûresi 58. âyet olup akşam ve sabah veyâhud beş vakitte on birer kerre okunacaktir:

İnna’llâhe hüve’r-razzâku zû’l-kuvveti’l -metîn.

 

NAMAZDA HUŞÛ

 

“Namaz her türlü hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allâh’ı anmak elbette en güzel ibâdettir.” (Ankebut s. 45) Âyet-i celilesine göre namaz kılan mü’minlerin her türlü kötülük ve yasaklardan kendini korumuş olması gerekirken pek çok namaz kılan kimsenin birtakım haram ve yasaklardan kendisini kurtaramadıkları görülmektedir. Hakk te‘âlâ hazretleri: “Huşû ile namaz kılan mü’minler âhiret azabından kurtuldular.” (Mü’minûn s. 1-2)  buyurmuş olduğu gibi (s.a.v.) Efendimiz de: “Huşûu olmayan kimsenin namazı kabule layık olmaz. (Namazın) Va’d olunan faydası da beklenemez” buyurmuşlardır.

Bu gibi kimseler ancak şeriat bakımından farzını edâ ettiklerinden namaz kılan için ta’yîn olunan şer’î cezadan kendini kurtarmış olur. Huşû ise zahirî ve batınî olmak üzere ikiye ayrıldığından bunların ikisini de açıklamak gerekir. Bâtıni olan huşû için önce şunu kaydetmek gerekecektir: Namaz kılmaya başlayan bir kimse iftitah tekbirinden selâm verinceye kadar kendisinin Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda bulunduğunu bilip Onun heybet ve azameti karşısında kendisinin merhamet ve şefkate muhtaç, günahkâr bir kul olduğunu bilmeli; ibâdetler arasında Cenâb-ı Hakk’ın en çok sevdiği olan namaz sayesinde söz ve hareketleriyle afv ve mağfiret taleb edip onun lûtuf ve ihsanını kazanmaya çalışarak korku ve haşyet duygusu içinde bulunmalıdır. Şüphesiz bu şekilde kılınan namaz meleklerin muhtelif şekillerdeki ibâdetini içinde topladığından ibâdetlerin en faziletlisi ve afv ve mağfiret sebeblerinin en mükemmelidir.

Zahirî huşûa gelince, bir insan namaza başlar başlamaz tam bir sükûnetle etrafına bakmadan ve azalarını gereksiz hareketlerden koruyarak Allâh (c.c.)’ün huzûrunda bulunup dilinden dökülen kelimelerin mânâsını düşünmelidir.

Şunu da söyleyelim ki, namazın başından sonuna kadar huzur ve huşûu muhafaza etmek, evliyanın büyüklerinin ancak güçlükle muktedir olabileceği mes’elelerden olduğundan avam için ise kolay olmadığı açıktır. Şu kadar var ki, namazın herhangi bir rüknünde ne kadar huzûr ve huşû olursa namaz kılan için o nisbette kabul ümidi olacağı şüphesizdir. Binâenaleyh namaz kılanlar huzur için mümkün olduğu kadar çalışıp gayret göstermelidirler. (Muhammed Es’ad Erbilî (k.s.), Mektûbât, 59.s.)

 

NAMAZIN ÂDÂBI VE NAMAZDA HUŞÛ

 

1- Namaz kılarken ayakta secde yerine, rükûda ayakların üzerine, secdede burnunun iki tarafına, oturduğunda kucağına, sağa selam verdiğinde sağ omuzuna, sola selam verdiğinde sol omuzuna bakmak.

2- Esnerken alt dudağını dişiyle ısırarak ağzını yummak. Ağzını böyle kapamak mümkün olmazsa elinin arkasıyla ağzını kapamak. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.): “Namazda esnemek şeytandandır. Biriniz esnediği vakit mümkün olduğu kadar ağzını kapasın.” buyurmuşlardır.

3- Öksürüğü ve geğirmeyi mümkün mertebe gidermek.

4- Tekbir alırken ellerini yenlerinden çıkarmak. Bu tevazua daha yakındır. Bu durum erkekler hakkındadır. Kadınların, ellerini yenlerine koymaları lazımdır.

5- Müezzin, “Hayye ale’s-salah” dediğinde ayağa kalkmak. Bazıları, “Hayye alel-felah” dediğinde kalkmak lazımdır, demişlerdir.

6- Müezzin, “Kad-kameti’s-salah” dediğinde namaza başlamak.

Namazda huşû’ (kalbin Allâh korkusuyla dolu olması, azaların sakin ve mutmain olması, bütün namaz için himmeti toplamak, başkasından yüz çevirmek, gözünü namaz kıldığı yerden ayırmamak, oraya buraya dönmemek, fâidesiz amelden kaçınmak) lazımdır. Çünkü Allâh te’âlâ:

“Namazlarında huşû’ sahibi olan mü’minler muhakkak kurtulacaktır.” (El-Mü’minûn s. 1-2) buyurmaktadır.

Peygamberimiz (s.a.v.) namaz kılarken mübarek kalbi çömlek gibi kaynardı. Namaz kılmak isteyen kimse, namaza niyet ettikten sonra ellerini kulaklarının yumuşaklarına kadar kaldırarak: Allâhuekber, diye namaza başlar. Tekbir alırken, Lafza-i Celal’in hemzesini, “Âllâh” diye uzatmaz. Uzatırsa şek ifade edeceğinden namaz bozulur.” “Ekber”in Bâ’sını da “Ekbâr” diye uzatmaz. Uzattığı takdirde namaza başlamış olmaz. Yani namazı bozulur.

(Mültekâ Tercümesi, 1.c. 131.s.)

ELLERİ GÖĞÜS ÜZERİNE KOYMAK

 

Zü’l-Huvaysıra adlı bir kişi hakkında “Bu ve bunun arkadaşları ok yaydan fırladığı gibi dînden çıkarlar da, ok yaya tekrar dönene kadar geri dönmezler (dine tekrar girmezler).” buyrulmuştur. (Sahih Hadis)

İmam Ahmed b. Hanbel (r.a.), Ebî Berze (r.a.)’den rivayet ettiği başka hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Peygamber (s.a.v.) Efendimize bir miktar dinar getirilmişti ve onları taksim ederken yanında bulunan beyaz elbiseli, gözü arasında secde izi bulunan, kara bir adam, bir şeyler istercesine Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin ön tarafından geldi. Resûlullâh (s.a.v.) ona bir şey vermedi, arka tarafından geldi, Resûlullâh (s.a.v.) yine bir şey vermedi, bunun üzerine adam, şöyle dedi: “Vallâhi ya Muhammed (s.a.v.) bu gün hiç adaletli davranmadın.” Adamın sözüne çok kızan Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Ben’den sonra, sizin için Ben’den daha adaletli kimse bulamayacaksınız.” Bunu üç kere tekrarladı, ondan sonra buyurdular ki: “Doğu tarafından adamlar çıkacaktır, onlardandır, davranışları bunun gibidir, Kur’an’ı okurlar, gırtlaklarını geçmez, okun yaydan fırladığı gibi dînden çıkarlar, tekrar geri dönmezler, -Ellerini göğüslerinin üzerine koyarak- alâmetleri tahliktir. Onları gördüğünüzde öldürün.” -bunu 3 kere tekrarlamıştır-.

Tahlikin ma’nâsı; Peygamber (s.a.v.) Efendimizin ellerini göğüslerinin üzerine koymasıyla anlaşılmıştır. Çünkü bu davranış bizim dönem Hâricîlerin alametleridir. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin bu sözü kesin mucizedir, zira Peygamber (s.a.v.) Efendimiz onları görürcesine bize tarif etmişlerdir.

Ehl-i Lügatten yapılan nakiller de bu ma’nâyı desteklemektedir. Onlardan Şemmar el-Lügavî: “Tahlikin yükselmekten başka bir mana ifade ettiğini bilmiyorum” demişlerdir.

Aynı mana ‘Lisânü’l-Arap’ta da ifade edilmektedir. 10/36

Yukarıda naklettiklerimizle İbn-i Huzeyme’nin namazın keyfiyetinde rivayet ettiği hadis-i şerif arasında -(elleri ğöğüs üzerine koymakta)- çelişki yoktur, İbn-i Huzeyme’nin rivayeti: Râvilerin hadisi ma’nâsıyla rivayet ettiklerinden dolayı karışıklık hâsıl olmuştur, çünkü bu hadisle 4 Mezhep İmâmından hiçbiri amel etmemiştir.

Muhaddis Eş-Şeyh El-Enver ‘Feyz El-Bari’ -2/236- buyurmuşlardır ki: Bundan da (yakın)’la (üst) lafzının karıştırıldığı anlaşılır.

Şâfiîler: Ellerini göğüslerinin tam altında bağlarlar, (yakın) kelimesinden maksat da budur.

 

CUMA NAMAZI VE CEMAATİN ÖNEMİ

 

Abdullâh b. Mes’ud (r.a.)’dan, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in cemaatten geri kalan bir takım adamlar hakkında şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur:

“Gönlüm öyle istedi ki, halka (cemaate) namaz kıldırmasını birine emredeyim de, sonra kendim cemaatten geri kalan adamlar üzerine gidip evlerini yakayım.” (Müslim rivayet etmiştir.) Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu:

“Bir takımları ya cemaati terk etmekten vazgeçerler, ya da Allâh (c.c.) kalpleri üzerine mühür basar da sonra gafillerden olurlar.” (Müslim rivayet etmiştir.)

Resûl-i Ekrem (s.a.v) buyurdu:

“(Herkim) üç cumayı, ona ehemmiyet vermeyerek terkederse Allâh (c.c.) onun kalbini mühürler.” (Ebû Dâvud ve Nesâî tahric etmişlerdir.) Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu:

“Kim ki, bir mazereti ve zarûreti olmaksızın cumayı terk ederse (zabta geçen kaydın) bilinmediği ve değiştirilmediği divanda (sicil defterinde) münafık yazılır.”

Hafsa (r.anha)’dan, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu, dediği rivayet edilmiştir: “Cuma namazına gitmek, rüştünü ispat eden herkese vaciptir.”

(İmam Zehebî (rh.a.), Büyük Günahlar, 207.s.)

  • •••••••

ÂYET-İ KERÎME

 

“Ey îmân edenler! Cuma günü namaza çağırıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allâh’ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın. Eğer siz gerçeği anlayan kimseler iseniz elbette bu, sizin için daha hayırlıdır.

Namaz bitince yeryüzüne dağılın ve Allâh’ın lûtfundan isteyin, Allâh’ı çok zikredin, umulur ki kurtuluşa erersiniz. (Cuma s. 9-10)

 

ÇOCUĞA NE ZAMAN NAMAZ EMREDİLİR?

 

Ebû Dâvud Sünen’inde Resûl-i Ekrem (s.a.v.) ‘in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

“Yedi yaşına geldiğinde çocuğa namazla emredin, on yaşına bastığında (namaz kılmazsa) onu dövün”. Başka bir rivayette: “Yedi yaşındaki çocuklarınıza namazı emredin. (Namaz kılmazlarsa) dövün. Yataklarını ayırın.”

Ebû Süleyman el-Hattabî (rh.a.): Bu hadis-i şerif çocuk rüşdüne erdiğinde namaz kılmazsa daha ağır bir şekilde cezalandırılmasının gereğine işaret etmektedir diyor. İmam Şafiî (r.a.)’in ashabından biri; Buluğa erdikten sonra namazını kasden terkeden delikanlının öldürülmesinin gereğine bu hadis-i şerifle delil göstererek diyor ki: Buluğa ermeyen bir çocuk (namazı terkettiğinden dolayı) dövülmeye müstahak olunca, rüşdünü isbattan sonra dövmekten daha ağır bir cezayı hak eder. Dövmekten sonra öldürmekten daha ağır bir ceza da yoktur.”

Âlimler namaz kılmayanın (Şer’î cezası)nın ne olacağı husûsunda ihtilaf etmişlerdir. Mâlik (r.a.), Şafiî (r.a.) ve İmam Ahmed (r.a.): “Namaz kılmayanın boynu kılıçla vurulur” demişlerdir.

Meşrû mazereti olmadan namazı terk edenin küfründe de müçtehitler ve fakihler değişik görüşlere sahiptirler:

İbrahim en-Nehaî (r.a.), Eyyûb es-Sahtiyanî (r.a.), Abdullâh el-Mübarek, Ahmed b. Hanbel ve İshak b. Rahûya (r.a.e.) küfrüne kaail olmuşlar ve Peygamber (s.a.v.) Efendimizin şu hadisini delil göstermişlerdir: “Bizimle kâfirler arasında olan ahit namazdır, namazı terk eden küfretmiştir.” Yine Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şu hadisi ile de delil getirmişlerdir. “Kişi ile küfür arasında namazın terki vardır.” (Namaz kişi ile küfür arasında bir seddir.)

(İmam Zehebî (rh.a.), Büyük Günahlar, 26.s.)

İSTİHÂRE NAMAZI

 

Şöyle ki: Hakkında bir şeyin hayırlı olup olmadığına dâir ma’nevi bir işârete nâil olmak isteyen kimse yatacağı zaman iki rek’at namaz kılar, ilk rek’atinde Kâfirûn sûresini, ikinci rek’atında da İhlâs sûresini okur, nihâyetinde de istihâre duâsını okur, sonra da abdestli olarak kıbleye yönelerek yatar, rüyâda beyaz veyâ yeşil görülmesi, hayra; siyah veyâ kırmızı görülmesi de şerre delâlet eder. Bu veçhile istihâre namazının yedi gece yapılması ve kalbe ilk lâhik olana bakılması da bir Hadîs-i şerîf ile beyân buyurulmuştur.

 

İSTİHÂRE DUÂSI

 

Allâhümme innî estehîruke bi-‘ilmike ve estakdirüke bi-kudretike ve es’elüke min fazlıkel’azîm, fe inneke takdiru ve lâ-akdirü ve ta‘lemü ve lâ-a‘lemü ve ente ‘allâmül’güyûb, allâhümme, in künte ta‘lemü enne hâze’l-emre hayrün lî fî-dînî, me‘âşî ve ‘âkibeti emrî ve ‘acili emrî ve âcilihi fa’kdürhü lî ve yessirhu lî sümme bârik fîhi lî. Ve in-künte ta‘lemü enne hâze’l-emre şerrün lî fî dînî ve me‘âşî ve ‘âkıbeti emrî ve ‘acili emrî ve’acilhi fa’srüfhü ‘annî va’srifnî ‘anhü fa’kdir liye’l-hayra haysü kâne sümme ardinî bihi veyüsemmâ hâcetehu.

 

NAZAR DUÂSI

 

Bi-smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Allâhümma’hrusnâ bi-‘aynike’lletî lâ-tenâmu, ve’hfaznâ bi-ra’fetike’lletî lâ-terâmu, ve’rhamnâ bi-kudretike ‘aleynâ fe-lâ-tühlik ve ente sikatünâ ve recâunâ, yâ erhame’r râhimîne ve yâ ekreme’l-ekremîne. “Allâhümme, yâ mukallibe’l-kulûb, sebbit kulûbenâ ‘alâ dînike ve tâ‘atike.” “Allâhümme’c‘al fî kalbî nûran ve fî basarî nûran ve fî sem‘î nûran ve ‘an yemînî nûran ve ‘an yesârî nûran ve fevkî nûran ve tahtî nûran ve emâmî nûran ve halfî nûran ve’c‘al lî nûran.” (Buhârî)

El-hamdü li’llâhi’llezî tevâda‘a küllü şey’in li ‘azametihi ve’l-hamdü li’llâhi’llezî zelle küllü şey’in li ‘izzetihi, ve’l-hamdü li’llâhi’llezî hada‘a küllü şey’in li mülkihi, ve’l-hamdü li’llâhi’llezî istesleme küllü şey’in li kudretihi.

 

NAMAZDA HUŞÛ DUYMAK

 

Cenâb-ı Hakk’ın “ve innehâ lekebîratün..” âyetinden Murad-ı İlahî şudur: O namaz huşû etmeyen kimselere çok ağır gelir; çünkü bu kimse namazı kıldığında, herhangi bir sevaba; onu terkettiğinde de herhangi bir cezaya inanmadığı için, bu durumda namaz kılmak ona çok güç gelir. Netice olarak diyebiliriz ki, mülhid, namaz kılmada herhangi bir faydanın bulunduğuna inanmadığından namaz kılmak ona ağır gelir. Çünkü fayda bulunmayan herhangi bir şeyle iştiğal etmek, kişinin tabiatına zor gelir. Ama muvahhide gelince, namaz kılmada çok büyük faydaların bulunduğuna; onu kılmamada en büyük zararların bulunduğuna inandığı için namaz ona güç gelmez. Zira namaz kılmada sevabın, ebedî kalıcı nimetleri elde etmenin ve elîm azâbdan kurtulmanın bulunduğuna inanır. Allâh (c.c.)’ün:

“Ki onlar, Rablerine kavuşacaklarını bilirler” âyetine bakmaz mısın? Yani onlar, Allâh’ın sevabını elde eder ve cezasından halas olurlar. Bunun misali, hasta olan kimseye, şu acı şeyi ye! denildiğinde, o, onda kendisi için şifa bulunduğuna inanırsa, bu ona çok kolay olur. Eğer buna inanmazsa, bu ilacı almak ona çok zor gelir.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sözü de işte buna hamledilir. “Gözümün aydınlığı ve sürûru da namazda bulunmaktadır.” Nesâî’nin Nisâ sûresi 81. âyetindeki namazı bu şekilde nitelendirmesi, zikretmiş olduğumuz görüşler sebebiyledir, yoksa o namazın ona ağır gelmemesi sebebiyle değil. Hz. Peygamber (s.a.v.), ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Huşû demek tezellül ve çok mütevâzî olma (huzû’) demektir.

(Fahrüddin er-Râzî (rh.a.), Tefsir-i Kebir, 2.c. 486.s.)

 

EZAN VE İKÂMET

 

Namaz vakitleri, Cenâb-ı Hakk’ın ilâhî nimeti olan namaz için, zahiren sebep ve îcâb-ı gaybîsi için de alâmet olduğu gibi, ezan dahi vakitlere alâmet olmuştur. Ezan bildiri ve uyarıdır. Vakitlerin uyarılığı havas denilen müstesna kullar içindir. Ezanın uyarılığı umum insanlar içindir. (Müslime lâyık olan vakit ile uyanmaktır. Ezan, gaflette bulunan herkesi uyarır.)

Ezan lügatte i’lâmdır. Şeriat dilinde ise, ezan malûm kelime ve cümlelerden ibaret olan i’lâmdır. Ezan kelimesi, selâm ve kelâm gibi isimlerdendir. Ezan, okuyarak vakti bildirmektir. Okuyana müezzin denir.

Ezan okumanın fazileti, birçok hadîsle sabittir:

“Müezzinin sesini işiten (varlık âleminde) her ne varsa, cin, insan ve her şey, mutlaka Kıyamet günü onun lehine şahadette bulunacaktır.”

“Müezzin için, kendisiyle beraber namaz kılan kimsenin elde ettiği sevabın bir misli vardır.” (Nesâî)

“Kıyamet günü müezzinler insanların en uzun boyunlusudurlar.” buyurulmuştur. (Müslim)

İmamet, müezzinlikten efdal, keza ikâmet de ezan okumaktan efdaldır. Hz. Ömer (r.a.)’in: “Eğer, halîfe olmasaydım müezzinlik ederdim.” demeleri müezzinliğin imametten üstünlüğünü, gerektirmez. Çünkü bundan maksat imamete bunu da ilâve etmek demektir ki, Hilâfet meşgalesinin çokluğu olmasa ezanı da okurdum anlamında olmakla, imamlıkla müezzinliğin bir kimse üzerinde bulunmasının efdaliyeti ifâde edilmiştir.

Ezanın Arapça olması ve aklı başında olanın okuması da sıhhatinin şartındandır. Bununla beraber:

a- Müezzinin sâlih olması,

b- Namaz vakitlerini iyi bilir olması,

c- Abdestli ve namaz hususunda halkın ahvaline vakıf,

d- Cemaatten geri kalanlara sözünü geçirmeğe kadir,

e- Sesi güzel olması,

f- Yüksekçe bir yerde kıbleye karşı durup okuması da müezzinin mükemmeliyet şartlarındandır.

(Nimet-i İslâm, 170-174.s.)

 

CUMA NAMAZI

 

Cuma namazı, malum olduğu üzere Cuma günü öğle vaktinde ve öğle namazına bedel kılınan iki rek’atten ibaret olan namazdır. Cemaatle kılınır ve cehren okunur. Namazdan önce hutbe îrad edilir. Hem de bu hutbe farzdır. Cumanın dört rek’at ilk ve dört rekat ta son sünneti vardır ki, bunlar müekked sünnettir.

Cuma namazı şartları kendinde toplamış olan her kişiye farzı ayındır. Farziyyeti kitap, sünnet ve icma-i ümmet ile sabittir.

Kur’an-ı kerimde: “Cuma günü namaz için ezan okundukta Allâh’ı zikre (Cuma namazına) koşunuz. Alış-verişinizi de olduğu gibi bırakınız.” buyurulmuştur.

Hadis-i şerifte: “Bilmiş olun ki, Allâh te‘âlâ size cuma namazını şu günümde, şu yerimde, şu ayımda kıyamete kadar devam etmek üzere farz kılmıştır. Artık âdil veya zâlim bir imamı bulunan kimse, onu benim hayatımda veya ben öldükten sonra inkâr ve istihfaf suretiyle terk ederse, Allâh (c.c.) o kimsenin iki yakasını bir araya getirmesin, hiç bir işini tamam etmesin. Dikkat edin, o kimsenin namazı yoktur. Dikkat edin, o kimsenin zekâtı yoktur. Dikkat edin, o kimsenin orucu yoktur; meğer ki tevbe etmiş ola. Her kim tevbe ederse, Allâh (c.c.) tevbesini kabul eder.” buyurulmuş olduğu gibi, diğer bir hadîste de:

“Kim ard arda üç cumayı özürsüz olarak terk ederse, Allâh (c.c.) onun kalbini mühürler. Kimin kalbini de Allâh (c.c.) mühürlerse, onu cehennemin dibine atar.” buyurulmuştur.

Bu hadîs-i şerîf azabın şiddetine yorumlanmıştır. Çünkü o kimse Allâh (c.c.)’ün birliğini ve îmânın gereği olan ikrarı etmekle beraber, cumayı terk etmiş olmak cihetiyle, münafıkların hareketinde bulunmuş olmaktadır.

Müslümanlar da, Peygamberimiz (s.a.v.) zamanından bugüne kadar, cumanın farziyyeti üzerine, kimsenin inkârı olmayarak icmâ etmişlerdir.

Şu mânâ dahi mâkuldür ki, biz yevm-i Cumada, cuma namazını yerine getirmek için, öğle namazını terk etmekle emrolunmuşuzdur. Öğle namazı ise, farzdır. Bir farzın terki, ancak ondan daha kavi ve evlâ bir farz için olabilir. Demek ki, cuma namazı, farziyyetçe öğle namazından daha kuvvetli bir farzdır.

Hadis-i şerifte: Şüphesiz ki, Cuma günü, seyyidi’l-eyyamdır (günlerin efendisidir) ve Allâh katında, Ramazan ve Kurban bayramlarından da büyüktür” buyrulmuştur.

(Mehmet Zihni Efendi, Nimeti İslâm, 435-437.s.)

 

 

 

CUM’ANIN EDÂSININ ŞARTLARI

 

Cum’a namazı için on iki şart vardır. Bu şartların altısı edasının, altısı da vücûbunun şartlarıdır. Cum’anın edasının şartları şunlardır:

1- Şehir, şehrin kenarı veya bu hükümde olan yerde kılınmasıdır. Şehirle, şehir kenarı arasında mera, ekinlikler gibi açıklık bulunursa, o yer şehir kenarı sayılmaz. Uzak olunca köy olur. Köylerde cum’anın kılınması sahih değildir. Şehir, en büyük mescidi, cum’a ile mükellef bulunan kimseleri almayan yerdir; diye ta’rîf edilmiştir. Bu ta’rîfe göre birçok köy şehrin ta’rifine girmektedir. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.): “Cum’a namazı, teşrik tekbiri, bayram namazları, kurban ancak kalabalık beldede vaciptir.” buyurmuşlardır.

2- Emir veya vazifeli bir kimsenin kıldırmasıdır.

3- Cuma namazının vakti; öğle namazının vaktidir. Cum’a namazının öğle vaktinden önce veya sonra kılınması sahîh değildir.

4- Cum’a namazının farzından önce hutbe okunmasıdır.

5- Cemaatin bulunmasıdır.

6- İzn-i ‘âmm; yani belirli bir yerde, bir mescidde müslümanların cum’a namazını kılmaları için emir tarafından izin verilmesidir.

(Mültekâ Tercümesi, 1.c. 255-256.s.)

  • ••••••

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Allâh te‘âlâ hazretleri, bizden öncekileri Cuma’yı bulma işinde şaşırttı. Bu sebeple Cumartesi yahudîlerin, Pazar günü de hıristiyanların oldu. Allâh te‘âlâ hazretleri bizi yarattı ve bizlere Cuma gününü bulma hususunda hidayet nasib etti: Cumayı da, Cumartesi’yi de, Pazar’ıda (ibadet günleri) kıldı. Onlar Kıyamet günü de bize tabidirler. Biz, dünya ehli arasında sonuncuyuz, fakat Kıyamet günü birinciler olacağız ve bütün mahlukattan önce hesapları görülüp bitirilecekler olacağız.” (Müslim)

 

 

BİR VAKİTTE İKİ NAMAZI BİRLEŞTİRMEK

 

Yolcu olsun, olmasın, bir vakitte iki namazı bir arada kılmak câiz değildir. Çünkü Allâh te‘âlâ:

“Şüphesiz ki, namaz müslümanlar üzerine vakitlerle belli bir farz olmuştur.” (Nisâ s.103) buyurmuştur.

Bir vakitte iki namazı birleştirmek ise, vakti bozmaktır. Kazaya kalmış namazları bir vakitte kılabilir, fakat vakit gelmeden o vaktin namazını önceki vakitte kılamaz.

Bir kimse öğle namazını vaktin sonuna kadar tehir ederek öğle namazını kılar. Biraz sonra ikindi namazının vakti girer, ikindi namazını bir yerde kılmak caizdir. Fakat ikindi vakti girmeden ikindi namazını kılmak caiz değildir.

İmam-ı Şafiî (r.a.)’e göre; yağmur, yolculuk, hastalık gibi özürlerle öğle ile ikindiyi bir vakitte kılmak, akşam ile yatsıyı da bir arada kılmak caizdir.

Biz Hanefîlere göre de; Arafat’ta öğle ile ikindiyi öğle vaktinde, Müzdelife’de akşam ile yatsıyı yatsı vaktinde bir arada kılmak caizdir.

Bir kadın ikindi vaktinde veya yatsı vaktinde âdetinden kesilirse, yalnız o vakitleri kılar. Öğle ile akşamı kılmaz. İmam-ı Şafiî (r.a.)’e göre; öğle ile akşamı da kılar. Çünkü O’na göre; özürden kesilmede öğle ile ikindi, akşam ile yatsı bir vakit gibidir, iki vakit bir arada kılınır.

İmam-ı Âzam (r.a)’a göre; bir namazın farz olması vaktin sonuna bağlıdır. Bir insan vaktin sonunda mükellef olursa yetiştirebilirse namazı o vakitte kılar, yetiştiremezse kazâ eder. Bir kimse vaktin sonunda namazla mükellef olmazsa, o namaz o kimseden düşer, sonra kazâ da etmez.

(Mültekâ Tercümesi, 1.c., 111.s.)

 

NAMAZ KILINACAK VE KILINMAYACAK VAKİTLER

 

Bir kimse vaktin sonunda namazla mükellef olsa, o vakti de kılamasa sonra kaza eder. Fakat vaktin sonunda adet gören veya loğusa olan bir kadın o vakti sonra kaza etmez. Mesela: Bir çocuk vaktin sonunda erginlik çağına girse veyâhud bir kâfir müslüman olsa, o vakitten ancak tekbir alacak kadar zaman kalsa, o vaktin farzını kaza etmek bu kimseler üzerine vacip olur. Ama vaktin sonunda bir kadın adet görse veya loğusa olsa, bu kadınlar o namazı sonra kaza etmezler. Çünkü İmam-ı A’zam (r.a.)’e göre; bir namazın farz olması vaktin sonuna bağlıdır. Bir insan vaktin sonunda mükellef olursa yetiştirebilirse namazı o vakitte kılar, yetiştiremezse kaza eder. Bir kimse vaktin sonunda namazla mükellef olmazsa, o namaz o kimseden düşer, sonra kaza da etmez.

İmam-ı Şafiî (r.a.)’e göre; bir namazın farz olması vaktin evveline bağlıdır. Vaktin evvelinde mükellef olursa, o namazı kılar, kılamazsa sonra kaza eder. Vaktin sonunda namazla mükellef olan kimseye, o namazı kılmak vacip değildir.

Hz. Peygamber (s.a.v.): “Sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar, ikindiden sonra güneş batıncaya kadar namaz yoktur (yani, kılınmaz).” buyurmuşlardır.

Sabahla ikindiden sonra kaza ve cenaze namazı kılınır, Tilavet secdesi de yapılır. Fecir doğduktan sonra sabah namazının sünnetinden başka nafile namaz kılınmaz. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.): “Sabah olduktan sonra ancak iki rek’at namaz kılınabilir.” buyurmuşlardır.

Akşam namazından önce nafile namaz kılınmaz. Cum’a, bayram, yağmur duası, güneş tutulması, hacc hutbeleri gibi hangi hutbe olursa olsun hutbe okunurken nafile namaz kılınmaz.

Bayram namazının kılındığı yerde, camide ve nerede olursa olsun Bayram namazından önce nafile namaz kılınmaz. İbn-i Mes’ud ile Huzeyfe (r.anhüma)’nın Ramazan bayramında insanları bayram namazından önce nafile namazdan menettikleri rivayet olunmuştur.

(Mültekâ Tercümesi, 1.c. 109-110.s.)

 

 

 

HAKÎKÎ NAMAZ

 

Sa’d bin Muaz (r.a.) demişdir ki; “Salâtdan fariğ oluncaya kadar dünya umurundan bir hâtıra hatırıma getirerek namaz kılmak bende asla vaki’ olmamışdır.”

Cüneyd-i Bağdadî -kuddise sirruh- da: Dayısı ve Üstadı Sırr-i Sakatî’nin terbiyesinde küçükden beri büyüdüğü, ulûm-ı zâhiriyyeyi de küçükden beri tahsil ettiği ve namazını da küçükden beri hiç terk etmemiş olduğu halde huzur-ı bâtınîye muvaffak olup da kalbi uyanınca evvelki kıldığı namazları noksan sayarak otuz senelik namazını kaza ettiğini söylemişdir. Ve hatta eğer namaz içinde gönlüne dünya endişesi gelirse o namazı kaza eder, Âhiret ve cennet hatırına gelirse huzur-ı Hakk’dan i’raz ettiğini sayarak sehv secdesi eylermiş.

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s),

Musahabe 3, 93.s.)

  • •••••••

Eyleyüp zâtına Allâh ta’zîm

İtdi bi’z-zât salevât u teslîm.

Zâtına ola salevât ile selâm

Âl u ashâbına tâ rûz-ı kıyâm.

(Allâh (c.c.) O (s.a.v.)’in Zâtı’nı yüceltip, bizzat O (s.a.v.)’e salevât okudu ve kendisinden hoşnud oldu.

O (s.a.v.)’e ve âilesi ile ashâbına kıyâmete dek salât ve selam olsun.)

(Şair Nâbî, Hayriye, 25.s.)

  • ••••••

“Allâh ve melekleri, Peygambere çok salât ederler. (Onun şerefini gözetmeye, şânını yüceltmeye özen gösterirler.) Ey mü’minler! Siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin. Allâh ve Resûlünü incitenlere Allâh, dünyada ve âhirette la‘net etmiş ve onlar için horlayıcı azap hazırlamıştır.”(Ahzâb s. 56-57)

 

SAFLARIN TERTİBİ

 

Önce erkekler, sonra erkek çocuklar. Daha sonra kadınlar saf tutarlar, yoksa onların (ihtiyar bile olsalar) camiye cemâate çıkmaları memnûdur. İmam bu tertibi cemaate emir ve işaret eder. Sık durup safta açıklık bırakmamalarını ve düzgün saf tutmalarını söyler ki, bunlar safların sünnetlerindendir.

Nitekim bu konuda Peygamberimiz (s.a.v.): “Saflarınızı doğrultunuz ki, kalpleriniz doğrulsun. Sık durunuz ki, aranızda merhamet ve şefkat meydana gelsin.” buyurmuşlardır.

Başka bir hadîs-i şerifte: “Safları düzgün tutunuz, omuzları bitiştiriniz, saftaki açığı kapatınız. Şeytan için arada açıklıklar bırakmayınız. Saftaki açığı kapatmak için sokulurken kardeşinizi incitmeyin. Aksi halde aradaki boşluğa şeytan girerek kapatır (buna fırsat vermeyin)… Kim saftaki boşluğu doldurursa, Allâh onu rahmetine eriştirir. Kim de safta boşluk bırakırsa, Allâh ondan rahmetini keser.” buyurulmuştur.

İkinci safta boşluk olmayıp (olsa bile) birinci safta yer varsa, birinci saftaki açıklığı doldurmak için, ikinci saffı yarıp geçmek caizdir. Zira onlar ilk saffı doldurmamışlardır. Kendi kusurları sebebiyle önlerinden geçme hürmetini yitirmişlerdir.

Erkek muktediye göre geride yalnız durmak mekruh olduğundan, safı dolgun bulan kimse, başkasının geleceğini bekler, rükûa varılırken önündeki saftan meseleyi bilen birini yanına çeker, onunla beraber durur. Eğer meseleyi bilen biri yoksa, kendi başına (tam imamın hizası istikâmetinde) durur ve imama iktidâ eder.

Şu zamanda meseleyi herkes bilemeyeceği cihetle yalnız durmak evlâdır. Çünkü geri çekilenin namazının bozulma ihtimali kuvvetlidir. Safların efdalı (cenaze namazının dışında) birinci saftır. Sonra ikinci, daha sonra üçüncü… Efdaliyetin mertebeleri de imama olan yakınlık iledir.

Rivayete göre rahmet önce imama, sonra ondan geçerek evvelki safta ona hiza (yâni; arkasında) durana, sonra sağ, sonra sol taraflara, daha sonra da ikinci saffa iner, buyurulmuştur. Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “İmamın arkasında ona hiza bulunana yüz, sağ tarafındakine yetmiş beş, soldakilere elli ve diğer saflara da yirmi beşer namaz ecri yazılır.”

(Mehmet Zihni Efendi, Nimeti İslam, 272.s.)

 

Mİ‘RÂC GECESİNDE KILINACAK NAMÂZ VE OKUNACAK DUÂ

 

Receb-i şerîfin yirmi yedinci gecesi on iki (12) rek‘at namâz kılınır. Her iki rek‘atta bir selâm verilir. Her rek‘atta bir (1) Fâtiha ve on bir (11) İhlâs okunur. Namâzdan sonra yüz (100) def‘a salevât-ı şerîfe ve şu duâ okunur:

Allâhümme innî es’elüke bi-müşâhedeti esrâri’l- muhibbîne ve bi’l- hılveti’lletî hassante bi-hâ seyyidi’l- mürselîn. Hîne üsriyet bihî leyletü’s- sâbi‘u ve’l-ışrûne en-terhame kalbiye’l- hazîne ve tücîbe da‘vetî yâ ekreme’l- ekremîn. Âmîn!

 

RECEBİN YİRMİ YEDİNCİ GÜNÜ

YAPILACAK İBÂDETLER

 

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: Resûlullâh (s.a.v.): “Receb’in yirmi yedinci günü oruç tutan kimse için, Hâkk te‘âlâ, altmış ay oruç tutmuş sevâbını yazar. Ve o gün Nebî (s.a.v.) üzerine Cebrâil (a.s.)’ın Allâh te‘âlâ tarafından peygamberlik vazîfesini indirdiği ilk gündür.” buyurdular.

Hasan-ı Basrî (r.a.) anlatmıştır: “Abdullâh b. Abbâs (r.a.) Receb’in yirmi yedinci günü sabahından i‘tibâren i‘tikâfa girerdi. O, öğle vaktine kadar namâz kılardı. Öğle namâzını kıldıktan sonra biraz istirahât eder, sonra (dört rek‘at) namâza durur: Her rek‘âtta; bir Fâtiha, üç Kadir sûresi (İnnâ enzelnâhu fî leyleti’l-kadr), elli İhlâs sûresini (kul hüva’llâhu ahad), bir Felâk ve bir Nâs sûresini okuyarak kılardı. Sonra ikindi vaktine kadar duâ ederdi. İbn-i Abbâs (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in böyle yaptığını da söylerdi.”

Ebû Hüreyre ve Selmân-ı Fârisî (r.a.)’dan bildirilmiştir: Resûlullâh (s.a.v.): “Receb’de bir gün ve bir gece vardır ki o günde oruç tutan ve o gecede namâz kılan kimse için yüz sene oruç tutmuş ve yüz sene ibâdet etmiş gibi sevâb verilir.” buyurdular. O gün, Receb’in çıkmasına üç gün kalan gündür. Ya‘ni, Receb’in yirmi yedinci günü ve gecesidir. Ve o gün, Resûlullâh (s.a.v.)’in Peygamber olarak ta‘yîn olunduğu gündür.

(Hz. Gavs-ı A‘zam Seyyid Abdü’l-kâdir-i Geylânî (k.s.),

Üç Aylar ve Fazîletleri)

TESBİH NAMAZI

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) muhterem amcaları Abbas’a hitaben:

“Yâ amcam, sana on hasleti haber vermekle ikram etmiş olayım ki, onu işlediğin vakit günahının evveli ve âhiri, yenisi ve eskisi, hatalısı ve kasıtlısı, küçüğü ve büyüğü, gizlisi ve açığı bağışlanmış olsun, (işte bu tesbih namazıdır ki,) dört rekât namaz kılarsın, her rekâtında sûre-i Fatiha ile diğer bir sûreyi okursun. Ancak kıraatten önce on beş kere “Sübhânellâhi ve’l-hamdü lillâhi velâ ilahe illallâhü vallâhü ekber” dersin, kıraatten sonra da, on kere aynı tesbihi edip, rükûa varırsın. Rükûda olduğun halde de on kere, rükûdan doğrulduğunda dahi on kere, secdeye vardığında on kere, iki secde arasında on kere ve ikinci secdede on kere aynı tesbihi okursun ki, cem’an her rekâtta yetmiş beş hesabıyla dört rekâtta üç yüz tesbîh etmiş olursun.”

(Rüku ve secde tesbihleri asıl namazın tesbihleri olduğu için bundan ayrıdır ve önce onlar okunur, sonra onluk tesbihler.)

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz devamla:

“Yâ amca! Gücün yeterse (imkânın olursa), bu namazı her gün kıl, her gün kılamazsan ayda bir defa kıl, onu da yapamazsan yılda bir defa kıl, o da olmazsa (hiç değilse) ömründe bir kere olsun kıl.” buyurmuştur.

Tesbih namazı, kendisine rağbet olunan bir namazdır ki, onu her zaman itiyat etmek ve ondan gaflet ve tembellik etmemek müstehaptır.

Onu kılan, rükûda üç kere (Sübhâne Rabbiye’l-azîm) ve sücudda üç kere (Sübhâne Rabbiye’l-a‘lâ) demekten başlar ve sonra adı geçen tesbihleri okur.

(Mehmet Zihni Efendi, Nimeti İslâm, 352-353.s.)

 

SETR-İ AVRET

 

Avret yerini örtmek, namazın sıhhat şartlarındandır. Ya’nî avret yeri açık namaz olmaz. Âyet-i kerîmede: “Her namazda avret yerinizi örtün” buyruldu.

Hür kadının bütün bedeni avrettir. Ancak yüzü ve iki elinin içi avret değildir. Allâhü Te‘âlâ Nur sûresi otuzbirinci âyetinde: “Kadınlar zînetlerini göstermesinler” buyuruyor. İbn-i Abbâs (r.a.) buyuruyor ki, bundan murâd sürme ve yüzüktür. Kadınların ayakları hakkında iki rivayet vardır: Sahîh olan ayağın avret olmamasıdır. Bu rivayet, Hidâye fıkıh kitâbındadır. Hulâsatü’d-delâil’de diyor ki: Hür kadının ayağının üstü avrettir. Şafiî mezhebi de böyledir. Müznî, hür kadının ayağının altı da avrettir, dedi. Salât-i Mes’ûdî ve Tergîbü’s-salât kitablarında diyor ki: Kadınlar, ince elbise giyip, elbisenin altından bedenleri görünür ise yalnız yerde, hattâ karanlık odada namaz kılsalar da, namazları olmaz. Çünkü avret yerini örtmek, namaza hürmet içindir. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Çıplak elbise giyen kadınlara Allâhü Te‘âlâ lâ’net etmiştir.” Çıplak elbise demek, ince ve çok dar elbise giymek demek olup, teni ve tenindeki tüylerin görünmesidir. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu: “Ümmetimden iki sınıf vardır ki Cehennemliklerdir. Onları görmem. Ya’nî onlar âhir zamanda olurlar. Biri erkekler olup, yanlarında inek kuyruğu gibi kamçıları olur. İnsanları bununla döverler ve haram mal alırlar. Diğeri kadınlar olup, bedenleri ve tüyleri görünecek kadar ince elbise giyerler. Harama meyl eder olurlar. Nâmahrem erkekleri kendilerine baktırırlar, yaklaştırırlar. Süslerinin çokluğundan başları deve hörgücü gibi yüksek ve kabarık olur. Cennete giremezler. Cennetin kokusunu tadamazlar. Elbette ki Cennetin kokusu, çok çok uzaklardan duyulur.” Ya’nî Allâhü Te‘âlâ onları Cennetten o kadar uzak eder ki. Cennetin kokusu onlara ulaşmaz. Bu zamanda, bu iki sınıf çoğalmıştır. Böylelerinden çok kaçınmalıdır.

Fıkıh ve hadîs kitablarında diyor ki, kadınlara, kendi ev ve odalarında namaz kılmak, sarayın odasında kılmaktan, sarayın odasında kılmak sarayın sofasında kılmaktan, sarayın sofasında kılmak, mahalle mescidinde kılmaktan daha iyidir.

(Mevlânâ Muhammed Rebhami,

Riyâdü’n-Nasihîn, 143-146.s.)

 

SÜNNET YERİNE KAZA NAMAZI KILMAK

 

Kaza namazlarıyla iştigal, nâfile namazlar ile iştiğalden evlâdır, ehemdir. Fakat farz namazların müekkede olsun olmasın sünnetleri bundan müstesnadır. Yani bu sünnetleri terkederek bunların yerine kazaya niyet edilmesi evlâ değildir. Bilâkis bu sünnetlere niyyet edilmesi evlâdır. Hattâ kuşluk, tesbih namazları gibi haklarında a’sar varit olan nafile namazlar da böyledir. Bunlara da böyle nafile olarak niyet etmek evlâdır. Çünkü bu sünnetler, farz namazlarını ikmal eder, bunların telâfisi mümkün değildir, kaza namazlarının ise muayyen vakitleri olmadığı için telâfileri mümkündür.

Namazları kazaya bırakmak bir günahtır. Bu günahtan mümkün mertebe kurtulmak için sünnetleri feda etmek münasip olamaz. Böyle bir günahı işleyen kimsenin fazla ibadette bulunarak afv-ı ilâhîye iltica etmesi icabederken hakkında şefaat-i Nebeviyyenin tecellisine vesile olacak bir kısım mübarek sünnetleri, nafileleri terketmesi nasıl muvafık olabilir? Hem bir kısım vaktiyeleri kazaya bırakmak, hem de diğer bir kısım vaktiyeleri kendilerini mükemmel olan sünnetlerden tecrit etmek, iki kat kusur olmaz mı? Bunun hilâfına olan bazı nakiller, mu‘teber değildir, muftâbih olan kavle muhaliftir.

Hem sünnetleri, hem de kaza namazlarını kılmaya müsait vakit bulamadıklarını iddia edenler bulunursa, bunlar münsîfâne bir iddiada bulunmuş sayılmazlar. Beyhude yere en kıymetli vakitlerini zayi’ eden insanlar, bilmem böyle bir iddiaya ne yüzle cür’et edebilirler?.

(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, 183.s.)

“Namazını, vakti girince hemen kılandan, Allâhü Te‘âlâ razı olur. Vakitlerinin sonunda kılanları da affeder.” (Tirmizî) “Allâh’ı anıp, namazını vaktinde kılanın, sevabı kat kat artar.” (Taberânî)

 

 

HANGİ PİSLİKLER NAMAZA MÂNÎDİR

 

Ağır necaset (pislik) sayılan bir şeyin: Katı ise üç gramdan, sıvı ise el ayasından daha geniş olan miktarı, giderilmesi mümkün olunca, namazın sıhhatine engel olur. Bu anılan ve ondan daha az olan miktarlar ise az necasettir, namazın sıhhatine engel olmaz; bağışlanmış sayılır.

İnsanların sidikleri, tersleri (dışkıları), menileri, idrardan sonra gelen vedîleri (kalın akıntı) ve şehevî bir istekten sonra gelen mezîleri, ağız dolusu kusuntuları, organlardan çıkıp akan kanları ve bedenlerinden kesilip düşen et ve deri parçaları, kadınlara ait adet ve lohusalık kanları ile, devamlı bir şekilde gelen istihaze kanları da bu ağır necasetler kısmına girer.

Eti yenmeyen hayvanların sidikleri, ağızlarından gelen salyaları, akan kanları ve kuşlardan başka bütün hayvanların tersleri, eti yenen hayvanlardan tavuk, kaz ve ördeklerin tersleri de necâsettir.

Şarab ittifakla ve diğer sarhoşluk veren içkiler çoğunluk görüşü ile pistir. Çünkü bunların hepsi akla ve sağlığa zararlıdır. Hepsi dince yasak şeylerdir. Bunlardan kaçınmak dince istenmektedir. Bunlara yasağın konması ve bunlardan nefret edilmesi de bu hikmete bağlıdır. Hele ibadetlerde temizliğe ve paklığa riayet edilip ihtiyatlı davranmak en önemli işlerdendir. İbadetlerin tam bir temizlik içinde Allah’ın emrine uyularak yapılması farzdır.

(Ömer Nasuhi Bilmen, İslâm İlmihali, 60-61.s.)

 

“Misvâk ile dişler temizlenerek kılınan namâzın fazileti misvâklanmadan kılınan namâzdan yetmiş kat fazladır.” (H. Şerîf, Ahmed b. Hanbel’den)

“Hiçbir namâz taharetsiz kabul olunmaz; gânimetten aşırılan hiçbir maldan da sadaka kabul edilmez.” (H. Şerîf, Müslim)

 

HÂCET NAMÂZI

 

Şöyle ki: Uhrevî veyâ dünyevî bir hâceti olan kimse güzelce abdest alır, yatsı namâzından sonra iki veyâ dört, bir kavle göre on iki rek‘at namâz kılar.

Sonra Hakk Te‘âlâ Hazretlerine senâda, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimize salâtü selâmda bulunur.

Ba‘dehu hâcet duâsını okuyup hâcetinin husûlünü (ihtiyacının giderilmesini) Allâhü Te‘âlâdan niyâz eder.

Hâcet namâzının birinci rek‘atında Fâtiha-yı şerîfeden sonra üç kerre Âyetü’l-kürsî, öbür üç rek‘atında da birer Fâtiha ile, birer İhlâs ve Mu‘avvizeteyn sûreleri okunması hakkında bir hadîs-i şerîf vardır.

Hâcet Duâsı:

Allâhümme innî es’elüke tevfîka ehli’l-hüdâ ve a‘mâle ehli’l-yakîn ve münâsahate ehli’t-tevbeti ve ‘azme ehli’s-sabri ve cidde ehli’l-haşyeti ve talebe ehli’r-rağbeti ve te‘abbüde ehli’l-verâi ve ‘irfâne ehli’l-‘ilmi hattâ ehâfuke.

Allâhümme innî es’elüke mehâfeten tahcüzünî ‘an ma‘siyetike hattâ a‘mele bi-tâ‘atike ‘amelen estehıkku bihi rızâke ve hattâ ünâsıhake bi’t-tevbeti havfen minke ve hattâ uhlisa leke nasîhate hubben leke ve hattâ etevekkele ‘aleyke, fî’l-umûri husne zannin bike sübhâne hâlikın nûr.

  • •••••••

 

RIZIK BOLLUĞU İÇİN OKUNACAK DUÂ

 

Aşağıdaki âyet-i celîle, Zâriyât sûresi (ellisekizinci) 58. âyet olup akşam ve sabah veyâhud beş vakitte on birer kerre okunacaktır:

İnna’llâhe hüve’r-razzâku zû’l-kuvveti’l -metîn.

 

NAMAZ

 

Kişi namazının dış yönüne gereken itinayı göstereceği gibi, namazın iç yönünü ilgilendiren huşû ve kalbiyle tamamen Allâh’a yönelmesini de bilmelidir. Bu hususta İbrahim en-Nehâî (rh.a.) şöyle diyor: “Bir adamın namaz kılarken rükû ve secdeleri hafif tuttuğunu görürsen, aile fertlerine acı. Yani o kimsenin geçim sıkıntısı içinde olduğunu düşünün ve kendisine acıyın.”

“Namazı kılın.” (Bakara s. 43) emriyle kıyamı, “Namazlarına devam edenler.” (Mearic s. 23) âyetiyle devamı ve muhafazayı, “Şüphesiz ki namaz, müminler üzerine belli vakitlerde farz kılınmıştır.” (Nisa s. 103) âyetiyle belirli vakitlerde kılınmasını, “Rükû edenlerle beraber rükû edin.” (Bakara s. 43) âyetiyle cemaatle edasını, “Öyle müminler ki, onlar namazlarında huşu içindedirler.” (Mü’minûn s. 2) âyetiyle de huşû emrediliyor. İşte tüm bu emirlerden sonra insanlar birkaç tabakaya ayrılırlar:

a- Namazı kabul etmeyenler: “Ne iman etti ne de namaz kıldı.” (Kıyame s. 31) b- Namazı kabul eden, fakat gereğini yapmayanlar. Bunlar da kitap ehlidir. Allâh (c.c.):“Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı terkettiler.” (Meryem s. 59) buyurmuştur. c- Bir kısmını yerine getirirken, bir kısmını da tembellik yüzünden terkedenler. Bunlar münafıklardır. Allâh (c.c.) buyurmuştur ki: “Şüphesiz münafıklar Allâh’a oyun etmeye kalkışıyorlar. Halbuki Allâh, onların oyunlarını başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar.” (Nisa s. 142) Onların varacakları yer “veyl”dir. Veyl, cehennemde bir vadidir ki dünyadaki dağlar, içerisine konulacak olsa hararetinden eriyip akardı.    d- Hem kabul eden, hem de gereğini yerine getirenler, şartlarına uyarak vakitleri içerisinde kılanlardır. Bunların başında Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) gelir. Allâh kendisi için şöyle buyuruyor: “(Resûlüm) Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, (ibadetle) geçirdiğini, Rabbin kesinlikle biliyor.” (Müzzemmil s. 20) Ashabı da öyleydi. Nitekim onlar hakkında da şöyle buyuruluyor: “Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir. Onlar ki, namazlarında huşu içindedirler.” (Müminûn s. 1-2) Bunların varacakları yer ise: “İşte Firdevs cennetine vâris olacak olanlar onlardır” (Mü’minûn s. 10-11) âyetiyle açıklandığı üzere, Firdevs cennetidir.

(İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyân Tefsîri, 1.c.,63.s.)

 

 

NAMAZDA ÖRTÜNMEK

 

Namazda avret yerini örtmek bir şarttır. Şöyle ki: Namazda örtülmesi farz olan ve başkalarının bakmaları caiz olmayan organlara “Avret yeri” denir. Erkeklerin avret sayılan yerleri, göbekleri altından dizleri altına kadar olan yerdir. Diz kapakları da bu avret sayılan yere girer.

Kadınlara gelince: Hür olan kadınların yüzleri ile ellerinden başka, bütün bedenleri avrettir. Yüzleri ile elleri, namazda ve namaz dışında, fitne korkusu olmadıkça avret değildir. Ayaklarının avret olup olmaması ihtilaflıdır. Sahih kabul edilen görüşe göre, kadınların ayakları da avret değildir. Çünkü bunlarla yolda yürümek ihtiyacı vardır. Bu bakımdan bunları örtmek, hele fakirler için, zordur.

Avret sayılan yerlerden birinin tamamı veya dörtte biri kadarı açık bulunsa, namazı bozar; fakat dörtte birinden noksanı açık bulunsa, bozmaz. Bir uzvun namazı bozma bakımından avret olması, başkalarına göredir; sahibine göre değildir. Başkaları tarafından görülemeyecek bir halde bulunması yeterlidir. Bunun için bir kimse namaz kılarken geniş bulunan elbisenin yakasından avret yerini görecek olsa, başkaları göremeyeceği için, namazı bozulmaz. Fakat başkaları görebilecek bir durum olsa namaz bozulur.

Bir kimse namaz kılarken, elinde olmayarak açılan bir avret yerini hemen kapayacak olsa, namazı bozulmuş olmaz. Fakat kıyam veya rükû gibi bir rüknü yerine getirecek kadar bir zaman örtmezse, sahih olan görüşe göre namaz bozulur.

(Ömer Nasuhi Bilmen, İslâm İlmihali, 107-108.s.)

“Kadınlar, kendiliğinden görünen dışında, ziynetlerini göstermesinler.” (Nûr s. 31)

“Allahü Te‘âlâ büluğ çağına ulaşan kadının namazını başörtüsüz kabul etmez.” (H.Şerîf, İbn-i Mâce)

 

CEMÂATLE NAMAZIN SEVÂBI

 

Salât-ı Mes’ûdî’de der ki, cemâatle namazın sevabı, bütün ibâdetlerden üstündür. Abdullah b. Mes’ûd (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’den bildirir: “İyi bir abdest alıp, mescidlerden birine cemâatle namaz kılmak için gidenin, Allâh Te‘âlâ, her adımına bir sevab yazar ve her adımında amel defterinden bir günah siler ve Cennette onu bir derece yükseltir. O halde ayaklarımızı, mescid yollarında bulunduralım.” Sahîh-i Buhârî’de, Ebû Saîd (r.a.) rivayetiyle Resûlullâh (s.a.v.): “Cemaatle namaz, yalnız kılınan namazdan yirmibeş kat fazla sevabdır” buyurdu. İbn-i Ömer (r.a.)’nın rivayetine göre yirmiyedi kat fazladır. Diğer hadîs-i şerîfte “İmama birinci tekbirde yetişmek, dünyâ ve içindekilerden iyidir.” buyuruldu. Mesâbih kitabında Emîru’l mü’minîn Osman (r.a.) rivayeti ile bildirilmiştir: “Yatsı namazını cemâatle kılan, sevab bakımından gecenin yarısını namaz kılmakla geçirmiş gibidir. Yatsı ve sabah namazlarını cemâatle kılan, bütün geceyi namazla geçirmiş, hiç uyumamış gibidir.” Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “İblis, iki vakitte şeytanları ve etba’ını toplar ve onlara der ki, çalışınız, birbirinize yardım ediniz ve cemâatle namaz kılmak için camiye gideni yolundan çevirelim. İkincisi, ruhun bedenden ayrıldığı ölüm zamanında, iblis, zürriyyetini toplar ve onlara, çalışınız, uğraşınız, birkaç nefesi kalmıştır, belki imânını çalarız, kendimize yâr ederiz der.” Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu: “Namaza dururken dünyâ düşüncelerini unutan, yüzünü Allâhü Te‘âlâya çevirip kendini şeytanın vesveselerinden koruyup namaz kılanın kulağına, Allâhü Te‘âlâ, melekler vâsıtası ile: “Korkmayın, üzülmeyin” müjdesini uşlatırır.” Hidâye’de şu hadîs-i şerif bildiriliyor: “Cemâatle namaz sünnet-i hüdâlardandır. Cemâatle namazı terk eden, ancak münâfıklardır.” Firdevsü’l Ahbâr’da şu hadîs yazılıdır: “Cefâ, küfr ve nifak odur ki, Hakk onu çağırır da, da’veti kabul etmez.” Ya’nî müezzin, ezan ve ikamet okur da, o cemâate gitmez. Başka hadîs-i şerifde de: “İnsana kötülük bakımından, müezzinin ezanını duyup, cemaâte gitmemek yetişir” buyuruldu. Diğer hadîs-i şerîfde de: “İstedim ki, kavmimin gençlerine söyliyeyim, yığınla odun toplasınlar; müezzine de ezan ve ikamet okumasını söyliyeyim ve cemâatte bulunmayanların evlerini yakayım.” buyuruldu.

(Mevlâna Muhammed Rebhami,

Riyadü’n-Nasihîn, 171.s.)

 

CEMAATLE NAMAZI TERKEDEN

HAKKINDA TEHDİTLER

 

İmam Malik ve imam Ebû Mansûr el-Mâturîdî (r.a.)’e göre, cemâatle namaz farzdır. Onların delili: “Rükû’ edenlerle rükû’ ediniz” âyet-i kerîmesidir. Bu ise ancak cemâatle olur. Yine Ehli Sünnet vel Cemâatin reisi İlmü’lhüdâ Ebû Mansûr el-Mâturîdî (r.a.) buyuruyor: “Bilsem ki, insanlar davul sesi ile, mescide cemaâte gelirler, mescidin kapısında beş vakit davul çalmayı söylerdim.” Gunyetü’l-Fetâvî’de diyor ki, şer’î bir özrü olmadan cemâati terk edeni ta’zir (tekdir) vâcib olur. Onu bu işten men’etmeyen imam ve komşular günahkâr olur.

Şâmil-i Beyhakî’de diyor ki, bir köy, yâhud mahalle halkı, yâhud bir kabîle, ezanı terk edip, cemâatle namaz kılmazlarsa, İmam Muhammed (rh.a.)’e göre onları öldürmek mubah olur.

Hikâye: Tergîbü’s-Salât kitabında diyor ki: İmam Ebû Yûsuf (r.a.) kadî idi. Harun Reşîd’in yanında iken, bir kimse diğerini da’vâ eyledi. Harun Reşîd’in veziri de, ben şâhidim dedi. İmam Ebû Yusuf vezirin şâhidliğini kabul etmedi. Halîfe, niçin vezîrin şâhidliğini kabul etmiyorsun, dedi. İmam, bir gün ona iş buyurmuştunuz, o da size ben sizin kulunuz, kölenizim demişti. Eğer doğru söylediyse, Kölenin şâhidliği makbul değildir; yalan söylediyse, yalancının şâhidliği de dinlenmez, buyurdu. Halîfe, ben şâhidlik edersem, kabul eder misin dedi. Hayır, etmem, buyurdu. Niçin dedi. Sen namazı cemâatle kılmıyorsun buyurdu. Ben müslümanların işleri ile meşgulüm, dedi. İmam, Hâlika taatin olduğu yerde, mahlûka tâat olmaz, buyurdu. Halîfe, doğru söylüyorsun dedi ve sarayında mescid yapılmasını emretti. Müezzin ve imam tâyîn edildi ve ondan sonra namazı hep cemâatle kıldı. Selef, Hakk’a hizmette böyle idiler. İhtiyatı böyle gözetirlerdi. Bugün bakın ki, müslümanların işi nereye vardı. Çok yerler vardır ki, oralarda İslâmın isminden başka birşey kalmamıştır. Oralarda İslâmın hakîkatından bir şey göremezsin. Nitekim Resûlullâh (s.a.v.) âhir zamandakileri bildiren hadîs-i şerîfinde: «Aralarında İslâmın isminden, Kur’ân’ın resminden başka bir şey kalmaz» buyurdu. Bu hadîs-i şerif meşhurdur. Birçok kitabda yazılıdır. Yol açık ve aydınlıktır, ama yolcu azdır.

(Mevlânâ Muhammed Rebhami,

Riyadü’n-Nasıhîn, 173.s.)

 

 

 

 

KILINMAYAN NAMAZLARI

KAZA ETMEK FARZDIR

 

Vaktinde kılınmamış olan beş vakit farz namazlarının kazası farzdır. Vitir namazının kazası ise vacibdir. Sünnetlere gelince: Bir sabah namazı sünneti ile beraber kaçırılınca, o günün güneş doğuşundan (kerahet vaktinin çıkışından) sonra istiva zamanına kadar bu sünnet farz ile beraber kaza edilir. Güneşin yükselişinden (kerahet vaktinden) önce ve istivadan sonra sünnet kaza edilmez.

Bir namazı özürsüz yere kazaya bırakmak büyük günahdır (kebiredir). Bu namaz kaza edilmekle yerine getirilmiş olur. Fakat bunun geciktirilmesinden dolayı meydana gelen günahın bağışlanması için tevbe etmek ve Allah’dan afv dilemek lazımdır. Herhangi bir bahane ile namazı geciktirip kazaya bırakmakdan son derece sakınmalıdır. Çünkü bunun günahı çok büyüktür. İnsan, gerek yaratıcısına karşı ve gerekse insanlara karşı olan borçlarını bir an önce ödemeğe çalışmalıdır. Hayatın süresi belli, çok azdır! Borçlarını ödemeden âhirete gidenlerin hallerine ne kadar acınsa azdır.

(Ömer Nasuhi Bilmen, İslâm İlmihali, 169-170.s.)

  • •••••

BAŞLANGIÇ TEKBİRİNİN ÖNEMİ

 

Bir elif ziyade ederek “Allahü Ekbaâr” denilmekle namaza başlanmış olmaz. Namazda böyle denmesi, sahih olan görüşe göre namazı bozar; çünkü mana değişmiş olur.

“Allah” ism-i celîlinin elifine med (uzatma) ilavesiyle “AAllah” denilmesi de, şübheyi ifade edeceği için namazı bozar, özür kabul edilmez.

İmama uymak üzere ayakta alınan başlangıç tekbirinin tamamının kıyam halinde alınması şarttır. Bunun için rükû halinde bulunan bir imama uyan kimse kıyam halinde “Allahu Ekber” derken “Ekber” sözünü rükûa vardıktan sonra diyecek olsa imama uyması sahih olmaz.

(Ömer Nasuhi Bilmen, İslâm İlmihali, 117-118.s.)

 

ELLERİ GÖĞÜS ÜZERİNE KOYMAK

 

Zü’l-Huvaysıra adlı bir kişi hakkında “Bu ve bunun arkadaşları ok yaydan fırladığı gibi dînden çıkarlar da, ok yaya tekrar dönene kadar geri dönmezler (dine tekrar girmezler).” buyrulmuştur. (Tirmizî)

İmam Ahmed b. Hanbel (r.a.), Ebî Berze (r.a.)’den rivayet ettiği başka hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Peygamber (s.a.v.) Efendimize bir miktar dinar getirilmişti ve onları taksim ederken yanında bulunan beyaz elbiseli, gözü arasında secde izi bulunan, kara bir adam, bir şeyler istercesine Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin ön tarafından geldi. Resûlullâh (s.a.v.) ona bir şey vermedi, arka tarafından geldi, Resûlullâh (s.a.v.) yine bir şey vermedi, bunun üzerine adam, şöyle dedi: “Vallâhi ya Muhammed (s.a.v.) bu gün hiç adaletli davranmadın.” Adamın sözüne çok kızan Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Ben’den sonra, sizin için Ben’den daha adaletli kimse bulamayacaksınız.” Bunu üç kere tekrarladı, ondan sonra buyurdular ki: “Doğu tarafından adamlar çıkacaktır, onlardandır, davranışları bunun gibidir, Kur’an’ı okurlar, gırtlaklarını geçmez, okun yaydan fırladığı gibi dînden çıkarlar, tekrar geri dönmezler, -Ellerini göğüslerinin üzerine koyarak- alâmetleri tahliktir. Onları gördüğünüzde öldürün.” -bunu 3 kere tekrarlamıştır-.

Tahlikin ma’nâsı; Peygamber (s.a.v.) Efendimizin ellerini göğüslerinin üzerine koymasıyla anlaşılmıştır. Çünkü bu davranış bizim dönem Hâricîlerin alametleridir. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin bu sözü kesin mucizedir, zira Peygamber (s.a.v.) Efendimiz onları görürcesine bize tarif etmiştir.

Ehl-i Lügatten yapılan nakiller de bu ma’nâyı desteklemektedir. Onlardan Şemmar el-Lügavî: “Tahlikin yükselmekten başka bir mana ifade ettiğini bilmiyorum” demişlerdir. Aynı şey ‘Lisânü’l-Arap’ta da ifade edilmektedir. 10/36

Yukarıda naklettiklerimizle İbn-i Huzeyme’nin namazın keyfiyetinde rivayet ettiği hadis-i şerif arasında -(elleri ğöğüs üzerine koymakta)- çelişki yoktur, İbn-i Huzeyme’nin rivayeti: Râvilerin hadisi ma’nâsıyla rivayet ettiklerinden dolayı karışıklık hâsıl olmuştur, çünkü bu hadisle 4 Mezhep İmâmından hiçbiri amel etmemiştir.

Muhaddis Şeyh el-Enver “Feyz el-Bari -2/236-” buyurmuşlardır ki: Bundan da (yakın)’la (üst) lafzının karıştırıldığı anlaşılır. Şâfiîler: Ellerini göğüslerinin tam altında bağlarlar, (yakın) kelimesinden maksat da budur.

 

İSTİHÂRE NAMAZI

 

Şöyle ki: Hakkında bir şeyin hayırlı olup olmadığına dâir ma’nevi bir işârete nâil olmak isteyen kimse yatacağı zaman iki rek’at namaz kılar, ilk rek’atinde Kâfirûn sûresini, ikinci rek’atında da İhlâs sûresini okur, nihâyetinde de istihâre duâsını okur, sonra da abdestli olarak kıbleye yönelerek yatar, rüyâda beyaz veyâ yeşil görülmesi, hayra; siyah veyâ kırmızı görülmesi de şerre delâlet eder. Bu veçhile istihâre namazının yedi gece yapılması ve kalbe ilk lâhik olana bakılması da bir hadîs-i şerîf ile beyân buyurulmuştur.

 

İSTİHÂRE DUÂSI

 

Allâhümme innî estehîruke bi-‘ilmike ve estakdirüke bi-kudretike ve es’elüke min fazlıkel’azîm, fe inneke takdiru ve lâ-akdirü ve ta‘lemü ve lâ-a‘lemü ve ente ‘allâmül’güyûb, allâhümme, in künte ta‘lemü enne hâze’l-emre hayrün lî fî-dînî, me‘âşî ve ‘âkibeti emrî ve ‘acili emrî ve âcilihi fa’kdürhü lî ve yessirhu lî sümme bârik fîhi lî. Ve in-künte ta‘lemü enne hâze’l-emre şerrün lî fî dînî ve me‘âşî ve ‘âkıbeti emrî ve ‘acili emrî ve’acilhi fa’srüfhü ‘annî va’srifnî ‘anhü fa’kdir liye’l-hayra haysü kâne sümme ardinî bihi veyüsemmâ hâcetehu.

 

NAZAR DUÂSI

 

Bi-smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Allâhümma’hrusnâ bi-‘aynike’lletî lâ-tenâmu, ve’hfaznâ bi-ra’fetike’lletî lâ-terâmu, ve’rhamnâ bi-kudretike ‘aleynâ fe-lâ-tühlik ve ente sikatünâ ve recâunâ, yâ erhame’r râhimîne ve yâ ekreme’l-ekremîne. “Allâhümme, yâ mukallibe’l-kulûb, sebbit kulûbenâ ‘alâ dînike ve tâ‘atike.” “Allâhümme’c‘al fî kalbî nûran ve fî basarî nûran ve fî sem‘î nûran ve ‘an yemînî nûran ve ‘an yesârî nûran ve fevkî nûran ve tahtî nûran ve emâmî nûran ve halfî nûran ve’c‘al lî nûran.” (Buhârî)

El-hamdü li’llâhi’llezî tevâda‘a küllü şey’in li ‘azametihi ve’l-hamdü li’llâhi’llezî zelle küllü şey’in li ‘izzetihi, ve’l-hamdü li’llâhi’llezî hada‘a küllü şey’in li mülkihi, ve’l-hamdü li’llâhi’llezî istesleme küllü şey’in li kudretihi.

 

NAMÂZ

 

İslâmî ibâdetlerin ilk rüknü namâzdır. Bu namâz emîr, garib, zengin, fakir, ihtiyar, genç, kadın, erkek, hasta ve sağlam herkese aynı şekilde farzdır. Bu ibâdet hiçbir kimseden ne şekilde olursa olsun sakıt değildir. Bu ibâdeti ayakta durarak yapmak imkânı olmazsa oturarak yapmak mümkündür. Hattâ konuşma ve söyleme imkânı olmazsa işaretle de eda edilebilir. Hattâ eğer büyük bir mecburiyet olursa kalben de kılınabilir. Hattâ büyük korku içinde, yahut at sırtında koşturularak gidilirken sadece yüzünü çevirip içinden geçirmekle de mümkündür.

Namâz nedir? Mahlûkun, kendi kalbi, dili, elleri, ayakları ve vücudu ile yaratanının karşısında kulluğunu izhar etmek, onun Rahman ve Rahim olduğunu hatırlamak, O’nun sonsuz ihsanlarına karşı şükretmek, O’nun ezeliyyet ve ebediyyetine hamdü sena eylemek, O’nun birlik ve büyüklüğünü ikrar eylemek, O’na bütün ruhuyla, bütün sevgisiyle, bütün cisim ve canıyla ubudiyyet izhar etmektir. Bu, bizim iç ihtisasatımızın arz-ı niyazıdır. Bu, bizim kalbimizin teranesidir. Bu, yaratan ile yaratılan arasındaki bağlılığın şirâzesîdir. Bu, ruhun şifası, muztarip kalbin şifası, me’yus gönlün tesellisidir. Bu, fıtratın sesidir. Bu, hassas ve te’sir altında kalan tabiat bağıdır. Bu, hayâtın özü ve hulâsasıdır.

İnsan görülmeyen kudret karşısında başını eğer, huzurunda duâ eder. Feryâd eder. Müşkülleri için teselli ister. İşte bu, insan fıtratının icabıdır. Gönlün derinliklerinden gelen bir sesin karşılığıdır. Bu, Elestü birabbiküm? (Ben sizin rabbiniz değil miyim?) hitabının cevabıdır.

Maksad, insanın kendi kendine secde edilecek varlık aramasıdır. İnsan O’nun karşısında eğilmek, kalbinin içindeki niyazı dökmek, kalbindeki istekleri bildirmek ister. Hulâsa ibâdet, bu rûhî ve fıtrî isteklerin cevabıdır. Bu ibâdet olmasaydı insan ruhu cinnetten kurtulamazdı. Yabanînin yabanîsi, vahşînin vahşîsi bile dinî hislerle bâzı ibâdet ve merasimler icad ederek kendi fıtrî ihtiyaçlarını te’min etmeğe uğraşmıştır. Böyle iken edyânı semâviyye nasıl olur da böyle bir mevzuun yerini boş bırakır?

(Seyyid Süleyman Nedvi, Asrı Saadet Peygamber (s.a.v.)’in Tebligat ve Talimatı, Terc. Ali Genceli, 3,c.,1034.s.)

 

EZAN VE İKAMETİN MEŞRU KILINIŞI

 

Namazı Peygamber (s.a.v.) Efendimizle birlikte kılmanın vaktini bilmek için bir alâmet olması için müşavere edilmiştir.

Abdullah b. Zeyd Hazretleri diyor ki:

Uyku ile uyanıklık arası, bana birisi geldi, üzerinde iki yeşil elbise vardı (yani hem gömleği hem de entarisi yeşildi). Bir duvar parçası üzerinde dikilerek durdu. Elinde bir çan vardı. Ben:

“Onu bana satar mısın?” dedim.

“Onu ne yapacaksın?” deyince, ben:

“Namaz için çalarız!” dedim.

“Ben sana bu mevzuda daha hayırlısını haber versem olmaz mı?” dedi.

“Olur!” dedim.

Hemen kıbleye karşı durdu ve: Allâhü Ekber! diye başlayarak, ezanı tamamıyla okudu. Sonra, biraz durarak ezan kelimelerini bir daha okuyup sonuna Kad Kameti-s’ Salâh’ı ekledi (bu, ikâmete işarettir).

Bu mübarek zat (Abdullah) der ki:

Ben kalkıp Resûlullâh (s.a.v.)’e giderek, vak’ayı arz ve ihbar eyledim.

“Hak rüyâdır Bilâl’e telkin eyle, onun sesi senden daha gürdür.” buyurdular. Ben de onu Bilâl’e telkin ettim. Hz. Bilâl, Medine içinde yüksek bir yere çıkıp ezanı okudu. Hz. Ömer (r.a.), kendi evinden işiterek hemen gömleğiyle süratle huzuru saadete geldiler:

“Yâ Resûlallâh! Seni hak peygamber gönderen Allâh hakkı için, onun gördüğünün aynını ben de gördüm. Şu kadar ki, o, benden evvel gelmiş.” dediler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:

“Allâh’a çok şükür ki, bu böylece sabit oldu.” buyurdular.

O gece, ashapdan yedi zatın o rüyayı aynen görmüş oldukları da mervîdir. Rüya sebep oldu, ama ezan yine Peygamber (s.a.v.)’in emriyle sübut buldu. Ve ihtimal ki, o sebep vahye eşlik etmiş oldu.

(Mehmet Zihni Efendi, Nimeti İslâm, 172-174.s.)

 

TESBİH NAMAZI

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) muhterem amcaları Abbas’a hitaben:

“Yâ amcam, sana on hasleti haber vermekle ikram etmiş olayım ki, onu işlediğin vakit günahının evveli ve âhiri, yenisi ve eskisi, hatalısı ve kasıtlısı, küçüğü ve büyüğü, gizlisi ve açığı bağışlanmış olsun, (işte bu tesbih namazıdır ki,) dört rekât namaz kılarsın, her rekâtında sûre-i Fatiha ile diğer bir sûreyi okursun. Ancak kıraatten önce on beş kere “Sübhânellâhi ve’l-hamdü lillâhi velâ ilahe illallâhü vallâhü ekber” dersin, kıraatten sonra da, on kere aynı tesbihi edip, rükûa varırsın. Rükûda olduğun halde de on kere, rükûdan doğrulduğunda dahi on kere, secdeye vardığında on kere, iki secde arasında on kere ve ikinci secdede on kere aynı tesbihi okursun ki, cem’an her rekâtta yetmiş beş hesabıyla dört rekâtta üç yüz tesbîh etmiş olursun.”

(Rüku ve secde tesbihleri asıl namazın tesbihleri olduğu için bundan ayrıdır ve önce onlar okunur, sonra diğer tesbihler okunur.)

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz devamla:

“Yâ amca! Gücün yeterse (imkânın olursa), bu namazı her gün kıl, her gün kılamazsan ayda bir defa kıl, onu da yapamazsan yılda bir defa kıl, o da olmazsa (hiç değilse) ömründe bir kere olsun kıl.” buyurmuştur.

Tesbih namazı, kendisine rağbet olunan bir namazdır ki, onu her zaman itiyat etmek ve ondan gaflet ve tembellik etmemek müstehaptır.

Onu kılan, rükûda üç kere (Sübhâne Rabbiye’l-azîm) ve sücudda üç kere (Sübhâne Rabbiye’l-a‘lâ) demekten başlar ve sonra adı geçen tesbihleri okur.

(Mehmet Zihni Efendi, Nimeti İslâm, 352-353.s.)

 

İBÂDETLERİN KAZÂLARI NASIL YAPILIR

 

Tevbe eden kişi, geçmiş ömrünü, akıl bâliğ olduğu gün­den itibâren sene be sene, ay be ay, gün be gün, nefes be nefes araştırmalıdır. Geçmiş ibâdetlerde hangi kusûrları iş­lemiş olduğuna bakmalıdır. Eğer bir namâzı terk etmişse veyâ o namâzı pis bir elbise ile kılmışsa veyâ niyetin şartı­nı bilmediğinden sahîh olmayan bir niyetle kılmışsa, onu kazâ etmelidir.

Eğer elden kaçırdığının sayısında şüphe ederse bâliğ olduğu müddetten itibâren hesâb etmelidir. Kesinlikle edâ ettiği miktardan geri kalanı kazâ etmelidir. Bu husûsta zann-ı gâliple hükmedebilir. Zann-ı gâlibe ise araştırma ve ictihâd yoluyla varır.

Oruca gelince, eğer onu sefer hâlinde terk etmiş, daha sonra kazâ etmemiş ise veyâ kasten bozmuşsa veyâ gece niyeti unutmuş ve orucunu kazâ etmemiş ise, bütün bunla­rı araştırma ve ictihâdla anlamalı ve kazâsıyla meşgûl ol­malıdır.

Zekâta gelince, bütün malını saymalı, malı kazandığı günden itibâren senelerin sayısını hesâblamalıdır. Bâliğ ol­duğu zamandan itibâren seneleri hesâblamasına gerek yoktur. Çünkü çocuğun malında da zekât vâcibdir. Zann-ı gâliple zimmetinde olduğunu bildiği zekâtını vermelidir.

Hacca gelince, eğer geçmişte hacca gitmeye gücü ol­duğu halde, bir türlü hacca gitmemiş, şimdi ise iflâs etmiş­se bu durumda hacca gitmesi gerekir. Eğer iflâsla beraber, hacca, gitmeye gücü yetmiyorsa, bu durumda helâlinden yol azığı kazanmalı (ve hacca gitmelidir). Eğer kazancı ve malı yoksa, bu takdîrde, halktan zekât veyâ sadaka isteyip, onunla hacca gitmelidir; zîrâ haccetmeden önce ölürse âsi olarak ölmüş olur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kendisine farz olup da haccetmediği hal­de ölen bir kimse, ister yahudî, ister hıristiyan olarak ölsün!”

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.),

İhyâ-u Ulûmiddîn, 4.c, 64.s.)

 

HÂCET NAMÂZI

 

Şöyle ki: Uhrevî veyâ dünyevî bir hâceti olan kim­se güzelce abdest alır, yatsı namâzından sonra iki veyâ dört, bir kavle göre on iki rek‘at namâz kılar, sonra Hakk Te‘âlâ Hazretlerine senâda, Resûl-i Ek­rem (s.a.v.) Efendimize salât ü selâmda bulunur.

Sonra hâcet duâsını okuyup hâcetinin husûlünü (ihtiyâcının giderilmesini) Allâhü Te‘âlâdan niyâz eder.

Hâcet namâzının birinci rek‘atında Fâtiha-yı şerî-feden sonra üç kerre Âyetü’l-kürsî, öbür üç rek‘atın­da da birer Fâtiha ile, birer İhlâs ve Mu‘avvizeteyn sûreleri okunması hakkında bir hadîs-i şerîf vardır.

 

  • •••••••

 

HÂCET DUÂSI

 

Allâhümme innî es’elüke tevfîka ehli’l-hüdâ ve a‘mâle ehli’l-yakîn ve münâsahate ehli’t-tevbeti ve ‘az­me ehli’s-sabri ve cidde ehli’l-haşyeti ve talebe ehli’r-rağbeti ve te‘abbüde ehli’l-verâi ve ‘irfâne ehli’l-‘ilmi hattâ ehâfuke.

Allâhümme innî es’elüke mehâfeten tahcüzünî ‘an ma‘siyetike hattâ a‘mele bi-tâ‘atike ‘amelen estehıkku bihî rızâke ve hattâ ünâsıhake bi’t-tevbeti havfen minke ve hattâ uhlisa leke nasîhate hubben leke ve hattâ etevekkele ‘aleyke, fî’l-umûri husne zannin bike sübhâne hâlikın nûr.

 

RIZIK BOLLUĞU İÇİN OKUNACAK DUÂ

 

Aşağıdaki âyet-i celîle, Zâriyât sûresi 58. âyet olup akşam ve sabah veyâhud beş vakitte on birer kerre okunacaktır:

İnna’llâhe hüve’r-razzâku zû’l-kuvveti’l -metîn.

 

GUSÜL ABDESTİNİ GECİKTİRMEMEK

 

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin bizlere vasiyetlerin­den birinde de, cenâbetlikten kurtulmak için şer‘î bir ma‘zeret olmadan, gusülü geciktirmememiz, gece veyâ gündüz demeden vaktinde yapmamız, eşimize de vak­tinde yıkanıp temizlenmesini emretmemiz buyurulmak-tadır.

Ebû Dâvud ve diğerleri merfûan şu hadîsi rivâyet ederler:

“Üç kişi vardır ki, melekler onlara yaklaşmaz:

1- Kâfir leşine,

2- Ahlâksızlıkla bulaşık olana,

3- (Gusül alıncaya veyâ) abdeste kadar cenâbet olana.”

Hâfız Münzirî, “Bu melekler, insanda devâmlı bulu­nan koruyucu melekler olmayıp, insana hayır ve bere­ket getiren meleklerdir. Anlaşılan şudur ki, bu hadîs gus-lünü ma‘zeretsiz geçiren veyâ geciktiren bir insan için söylenmiştir. Hattâ namâz abdestini dahî kapsamına, alır. Misâl olarak, namâz abdesti alacak imkânı varken almamak gibi tembellikler ve bunu âdet edinen kimseler de bu hadîsin şümûlü içine girer” der.

Allâh’ın rahmeti üzerine olsun İmâm Süneyd’in “Müsned’inde merfûan anlattığı şu hadîsi görüp oku­muştum: “Allâh’ın meleklerinden utanın. Hiçbir vakit sizlerden ayrılmayan bu melekler ancak, cimâ ve def-i hâcet anında sizlerden ayrılırlar.”

Bu hadîsten anlaşılan şudur ki, insandan hiçbir vakit ayrılmayan koruyucu melekler ancak bu iki durumda in­sanlardan ayrılmış olurlar. Bu hadîsteki melekler, rah­met ve bereket melekleri ise Hâfız Münzirî’nin sözlerinin doğruluğu gerçekleşmiş olur. Allâh en doğrusunu bilir.

(İmâm-ı Şa‘rânî, Büyük Ahidler, 774-777.s.)

 

ABDESTİN FAZÎLETİ

 

Namâz gibi kutsî bir ibâdeti, iç ve dış temizliğiyle yerine ge­tirebilmemiz için, Allâh ve Resûlü (s.a.v.)’in buyurdukları şekil­de abdest almamız gerekir. Kur’ân-ı Kerîm’e de el sürebilme-miz için aynı temizliğe muhtâcız.

Abdest, insanı iç ve dış hatâlardan, kirlerden temizleyip, maddî ve ma‘nevî sıhhatimizi koruduğu gibi, sıkıntılı anlarımız­da da bizim için büyük bir tesellî kaynağı olur. Rûha ve kalbe ferahlık vererek sinirlerimizi yatıştırır. Bunun için, Sevgili Pey­gamberimiz (s.a.v.) buyuruyorlar ki; “Allâh’ın ne ile hatâları yok ettiğine, dereceleri ne ile yükselttiğine sizi irşâd ede­yim mi?” Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.):

–  Evet, yâ Resûlallâh (s.a.v.)! dediler.

“Sıkıntılara, tiksinilecek olaylara karşı tastamâm ab­dest almak, camilere doğru çok adım atmak, bir namâzdan sonra diğer namâzı (sabırsızlıkla) beklemek. İşte bunlar, kalb kuvveti için sağlam bağdır, sabru tahammüldür.” (Müslim) buyurdular.

Abdest bittikten sonra, ilâhî bir emri yerine getirme kıvancı içinde yüzü yüceler yücesine çevirip, O’nun birliğini tekrar tek­rar tasdîk ederek, tertemiz ve tevbekâr kullardan olmayı iste­mek, şüphesiz ki, bir ni‘metin şükrünü tamâmıyla yerine geti­rememenin aczini itiraftan başka bir şey değildir. Bu acz ve bağlanış atmosferine girerek Allâh’a el açmak, rûha kuvvet, ahlâka fazîlet, hayâta hız verir.

Bunun için; Cenâb-ı Peygamber (s.a.v.) buyuruyorlar ki:

– Kim güzel bir abdest alır ve sonra: Eşhedü enlâ ilâhe illallâhû vahdehû lâ şerîke lehû, ve enne Muhammeden abdühû ve resûlühû, Allâhümme’c‘alnî mine’t-tevvâbîne ve‘c’alnî mine’l mütetahhirîne. (Allâh’tan başka ibâdete lâ­yık Rabb olmadığına, O’nun eşi, ortağı bulunmadığına, Muhammed (s.a.v.)’in de O’nun kulu ve resûlü olduğuna şahâdet ederim. Allâhım! Beni, çokça tevbe edenlerden, hatâ ve kirlerden iyice arınanlardan eyle) derse, kendisine sekiz cennet kapısı açılır, dilediğinden içeri girmekte ser­besttir.” (Müslim, Tirmizî)

(Celal Yıldırım, Hadîs-i Şeriflere Göre

Amellerin Fazîletleri, 8-11 .s.)

 

 

 

 

NAMÂZLARDA HUŞÛ

 

Ebû Hüreyre (r.a.)’in rivâyetine göre Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Ezân okunurken şeytân, ezânı duyma-mak için zırıltı ile kaçar. Ezân bitince geri döner, kâmet getirilmeye başlanınca yine uzaklaşır ve kâmet bitince yine gelir ve namâz kılanlar ile nefisleri arasına girerek onlara unuttukları bir takım şeyleri ha­tırlatmak için ‘bak şöyle olmuştu ya, hatırlasana’ diye telkînde bulunur. Sonunda namâz kılan kişi kaç rek‘at kıldığını bile unutur.”

Düşünce, gerek namâzda gerekse namâz dışında ka­çınılması mümkün olmayan ve çok sık karşılaşılan bir du­rumdur. Çünkü Yüce Allâh, insana musallat olabilmesi için şeytâna bir imkân vermiştir. Ancak bu tür düşünce, insanın uhrevî ve dînî işlerle meşgûl olduğu zamanlarda, dünyevî işlerle meşgûl olduğu zamanlara nazaran daha az vâki olur.

Bir kimse namâzda iken zihninde bir şiir yazacak veyâ bir konuşma metni oluşturacak olsa, fakat zihninden ge­çen bu düşünceler diline dökülmese namâzı bozulmaz. Çünkü diğer organlarla eyleme dökülmediği sürece kalbin fiilleriyle (kalbden geçen şeylerle) namâz bozulmaz. An­cak namâzda huşû içinde olma emrine muhâlefet ettiği ve Hakk Te‘âlânın insandaki nazargâhı olan kalbini başka şeylerle meşgûl ettiği için günâh işlemiş olur. Zîrâ bu Allâhü Te‘âlâ ile beraberlik anında iken yapılabilecek en büyük edebsizliktir. Düşünün ki insan dünyâda büyük kabûl edi­len kişilerden birisinin huzûrunda olsa, o da kendisi gibi bir kul olduğu halde, onun kendisine bakışına o kadar dikkat eder ki, böylece kendisinin başka şeylerle meşgûl olması­nı önlemek ister. Hattâ birisinden herhangi bir talebde bu­lunurken kendisinden talebde bulunduğu şahıs dönüp başkasıyla ilgilenirse ona çok sinirlenir.

(Eşref Ali et-Tehanevî -Zafer Ahmed el-Osman et-Tehanevî,

Hadislerle Hanefi Fıkhı, 4.c. 125-126.s.)

 

CEMAATLE NAMÂZ KILMANIN FAZÎLETİ

 

Topluluk rahmettir, ayrılık azâbdır. Fertleri bir araya gelip birleşen, bağdaşan, birlik ve dirlik içinde yaşayan milletler kalkınmış, varlıklarını koruyabilmiş, birleşmeyenler hüsrânda kalıp zamanla yeryüzünden silinip kaybolmuştur. Müslümân­ları bir araya getiren, onları rûhen birbirine bir kardeş gibi bağlayan âmillerden biri de, cemaatle namâz kılmaktır. Top­lu halde yapılan bu ibâdet, zenginle fakiri, hademeyle müdü­rü, erle kumandanı yan yana, omuz omuza getirmek sûretiy­le ictimâî alanda sosyal adâletin en güzel örneğini verir. Bu­na işâretle;

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyorlar ki:

“Kişinin cemaatle namâz kılması, evde ve çarşıda yal­nız başına kıldığı namâzdan yirmi beş derece üstündür. Evet, o, güzel bir abdest alır, namâz kılmak üzere câmiye çıkarsa, attığı her adımla bir derecesi yükselir ve bir ha­tâsı afv olunur. Namâz kılınca da, câmide bulunduğu müddetçe melekler ona duâ eder: Yâ Rabb! Bu kulu yar­lığa, bu kula merhamet et; derler. İkinci namâzı (iştiyak­la) beklediği müddetçe de namâzdaymış gibi sevâb ka­zanır.” (Buhârî, Müslim)

“Cemaatle kılınan namâz, yalnız kılınan namâzdan yirmi yedi derece üstündür.” (Buhârî, Müslim)

“Namâz husûsunda en çok ecir alan, (kademe kade­me) daha çok uzaktan yürüyerek (cemaate) gelen kimse­dir. Bekleyip de imâmla birlikte namâz kılan kimsenin nâ-il olacağı sevâb, beklemeden yalnız başına namâz kılıp uyuyan kimsenin sevâbından daha büyüktür.” (Buhârî,

Müslim)

“Yatsı namâzını cemaatle kılan kimse, gece yarısı kal­kıp ibâdet etmiş gibi; sabah namâzını cemaatle kılan kimse, bütün geceyi ibâdetle geçirmişçesine (sevâb) ka­zanır.” (Müslim)

“Karanlıkta camilere gidenleri, kıyâmet günü tam bir nûr(a kavuşmak) ile müjdele.” (Ebû Dâvud)

(Celâl Yıldırım, Hadîs-i Şeriflere Göre Amellerin Fazîletleri, 15-17.s.)

 

 

BAŞKA MEZHEBDEKİ İMÂMA UYMANIN ŞARTLARI

 

Şâfiî gibi farklı mezhebe mensûb birine cemaat olmak, uyan kimsenin itikâdına göre imâmın namâzı bozacak bir hâ­li bilinmedikçe bu câizdir. Bunun üzerine icmâ vardır. Yalnız kerâheti olup olmadığında ihtilâf edilmiştir. Görülüyor ki: “Na­mâzı bozacak bir şey” diye kayıtlamış başka bir şeyle kayıtlamamıştır.

Molla AliyyüI-Kârî’nin “el-ihtidâ fil-iktidâ” adlı risâlesinde şu izhâhat vardır: “Umûmiyetle ulemâmıza göre imâm hilâf yerlerine dikkat ve ihtiyât gösterirse ona uymak, câiz; dikkat etmezse câiz değildir. Ya‘ni, dikkat ederse kendisine uymak kerâhetsiz câizdir. Dikkat etmezse kerâhetle câiz olur. Sonra dikkat gereken mühim yerler şunlardır: Kan aldırmak; veyâ kusmak yâhud burnu kanamak gibi bir hâl başına gelmişse abdest almış olmalıdır. İmâmın mezhebine göre sünnet bize göre müstehâb olan rükû ve secdeler arasında el kaldırmak, besmeleyi âşikâre ve gizli çekmek gibi husûsatta hilâfa riâyet lâzım değidir. Bu ve emsâli yerlerde hilâftan kurtulmak müm­kün değildir. Binâenaleyh herkes, mezhebine tâbi olur kimse âdetinden men edilemez.”

Hayreddîn Remlî’nin Eşbâh hâşiyesinde: “İmâmdan na­mâzı bozacak bir şey tahakkuk etmedikçe benim kalbim ke­râhet bulunmadığına yatıyor.” deniliyor.

Başkası bulunmayınca farzlarda muhâlif mezhebe riâyet eden muhâlifin arkasında namâz kılmak efdâldir. Kendi mez­hebinden bir başkası bulunursa mezhebine muvafık imâma uymak efdâl olur.

Geriye şu mes’ele kalır: Bir mescîdde bir kaç cemâat olur da o kimse mescîde vardığında önce Şâfiîler cemaat olurlar­sa Tahtâvî’nin İbn-i Nüceym’in risâlesinden nakline göre Şâ-fiî’ye uymak efdâldir. Hattâ namâzı geciktirmek mekrûhtur. Çünkü bir mescîdde cemaatın tekrârı bize göre mekrûhtur. Mu‘temed olan kavil budur. Meğer ki ilk cemaat o mescîdin, cemaatından olmasın; yâhud cemaatla kılınan namâz mek­rûh vecihle edâ edilmiş olsun.

(İbn-i Âbidîn, Reddül Muhtâr, 2.c, 414.s.)

 

 

 

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN BÜTÜN GECE

NAMÂZ KILMASI

 

Bir kişi Hz. Âişe (r.anhâ)’ya “Resûlullâh (s.a.v.)’in ha­yatında gördüğünüz hayret verici bir şeyi bana anlatı­nız.” dedi. Hz. Âişe (r.anhâ): “Efendimiz (s.a.v.)’in hangi şeyi hayret verici değildi ki, şüphesiz her hareketi hay­ret vericiydi. Bir gece vakti geldi, yanıma yattı. Sonra “Bırak Rabbime ibâdet edeyim” buyurdu. Ve namâza durdu, ağlamaya başladı. Hattâ gözyaşları mübârek göğsüne kadar aktı, sonra rükû‘a gitti. Orada da aynı şekilde ağladı. Sonra secdeye gitti, orada da aynı şekil­de ağladı. Secdeden kalkınca yine ağlamaya devâm et­ti. Nihâyet Hz. Bilâl (r.a.) gelip sabah namâzı için ses­lendi. Ben “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! Siz niçin bu ka­dar ağladınız, halbuki siz günâhsızsınız. Allâhü Te‘âlâ gelmiş ve geçmiş günâhlarınızı affedeceğini va‘detmiş-tir.” dedim. Buyurdular ki:

O halde ben (Allâh’a) şükreden bir kul olmayayım mı? ve sonra şöyle buyurdular: Bana bu gün şu âyet nâzil oldu: “Gerçekten, göklerin ve yerin yaratılışın­da gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, akıl sâhibleri için (Allâh’ın varlığını, kudret ve âzâmetini gösterir kesin) delîller vardır. -Akıl sâhibleri- o kim­selerdir ki, ayakta iken, otururken ve yatarken (dâi­mâ) Allâh’ı anarlar.” (âl-i imrân s. 190-191)

Bir çok rivâyetlerde şöyle geçmektedir: Resûlullâh (s.a.v.) geceleri o kadar uzun namâz kılardı ki, ayakta dura dura ayakları şişerdi. Halk “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! Sizin bütün günâhlarınız bağışlandığı halde ne­den bu kadar meşakkat çekiyorsunuz” dediler. Peygam­berimiz (s.a.v.): “Allâh’a şükreden bir kul olmayayım mı?” buyurdular.

(M. Zekeriyya Kandehlevî, Fezâil-i A‘mâl, 53-54.s.)

 

 

FAYDALI İŞLERİN TÜMÜ NAMÂZDADIR

 

Hasan-ı Basrî (rh.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyur­duğunu anlattı:

– “Kul, Kıyâmet günü önce namâzdan hesâba çekilir. Onu tam yapmış ise diğer hesâb kendisine kolay olur.

Eğer namâzdan bir eksiği varsa Allâhü Te‘âlâ şöyle buyurur:

–  Kulumun nâfile ibâdeti var mı? Farzı onunla ta­mâmlayın. Eğer tamâmlanırsa kalan ameller buna göre hesâb edilir.”

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Namâz yüce ve bü­yük olan Allâh’ın rızâsını kazandırır. Meleklerin sevgisi­ni getirir. Peygamberlerin sünnetidir. Ma‘rifet nûrudur, îmânın aslıdır. Duâya icâbeti sağlar, amelleri makbûl eder. Rızka bereket getirir. Vücûdlara rahatlık verir. Düşmanlar üzerine silâhtır, şeytânı kaçırır, ölüm meleği ile namâza devâmlı ehil arasında şefaatçidir. Kabirde kandildir ve orada bir yaygıdır. Münker Nekir’e cevâbdır. Kıyâmete kadar kabirde can yoldaşıdır. Kıyâmet gü­nü olunca namâz, kılanın üstünde bir gölgeliktir. Başın­da tâcdır. Bedenine elbisedir, önünde giden bir nûrdur, insanlarla arasına gerilen bir perdedir. Rabbleri huzûrunda müminlerin hüccetidir. Mîzanda ağırlıktır. Sırat­tan geçiştir. Cennette anahtardır. Çünkü namâz, tesbîh­tir, hamddır, ta‘zimdir, kıraat ve duâdır. Hâsılı faydalı iş­lerin tümü vaktinde kılınan namâzdadır.”

(Ebû Leys Semerkandî,

Tenbîhü’l Gâfilin Bostânü’l-Ârifîn, 315-316.s.)

 

 

NAMÂZDAN SONRA MUSÂFAHA

 

Ulemâmızdan bazıları ile daha başkaları, namâzların sonunda âdet olan musâfahanın da mekrûh olduğunu söy­lemişlerdir. Hâlbuki musâfaha sünnettir. Burada mekrûh ol­ması, buraya mahsûs olarak rivâyet edilmediği içindir. Na­mâzlardan sonra musâfahaya devâm etmek, avâm takımı­nın sünnet zannetmesinden ileri gelmektedir.

(İbn Âbidîn, 3.c., 487.s.)

 

İKİ FARZI BİR VAKİTTE BERABER KILMAK CÂİZ DEĞİLDİR

 

Yolculuk ve yağmur gibi bir özürden dolayı iki farzı bir vakitte berâber kılmak câiz değildir. Şâfiî buna mu­hâliftir. Ama onun rivâyet ettiği hadîsler vakit itibâriyle değil, fiilen berâber kılınacağına hamledilmişlerdir. İki farzı berâber kılarsa farzı vaktinden evvel kıldığı takdîr-de fâsid olur. Aksini yaparsa ya‘ni farzı vaktinden son­raya bırakırsa kazâ sûretiyle sahîh olsa bile haramdır. İki farzı bir vakitte beraber kılmak yalnız Arafat’ta ve Müzdelife’de hacılara câizdir. Nitekim zarûret zamanın­da taklîdde (muhâlif mezhebin imâmına uymakta) beis yoktur. Ancak o imâmın îcâb ettirdiği her şeyi benimse­yip îfâ etmesi şarttır. Zîrâ karma hüküm bil-ittifâk bâtıl­dır.

İmâm Şâfiî özürsüz iki namâzı beraber kılmayı câiz görmemektedir. Bu hadîse kendisi ne cevâb verirse bi­zim cevâbımız da o olacaktır. Ebû Dâvud namâzın vak­tinden evvel kılınacağını bildiren sâbit hadîs olmadığı­nı söylemiştir. İki namâzın bir vakitte kılınacağını söyle­yen kimseyi Hz. Âişe (r.anhâ) reddetmiştir. Buharî ile Müslim’de İbn Mes‘ûd (r.a.)’den şu hadîs rivâyet olun­muştur: “Kendinden başka ilâh olmayan Allâh’a ye-mîn ederim ki, Resûlullâh (s.a.v.) hiçbir namâzı vak­tinin dışında kılmamıştır. Ancak iki namâz müstes­nâ! Arafat’ta öğle ile ikindiyi birlikte, Müzdelife’de de akşamla yatsıyı birlikte kıldı.” Vakitleri ta‘yîn hu­sûsunda vârid olan âyetlerle hadîsler bu babda kâfîdir.

(Arafat’taki toptan namâza cemi‘ takdîm, Müzdeli-fe’dekine cemi‘ te’hîr denilir.) Arafat’taki cemi‘de ihrâm, hac emîri ve her iki namâzın cemaatle kılınması şarttır. Bunlar Müzdelife’deki cemi‘de şart değildir.

(İbn-i Âbidîn, 2.c, 414.s.)

 

 

 

 

 

BİRİNCİ SAFIN FAZÎLETİ

 

Namâz’da ön safa geçmenin bâzı faydaları vardır:

  1. a) Namâza tam bir iştiyâkla geldiğini fiilen de isbât edip, meleklerin duâsına mazhâr olmak.
  2. b) Kendisinden sonra câmiye gelenlerin kolayca yer bulmalarını sağlamak.
  3. c) İmâmın kıraat ve namâz hareketlerini yakından ta‘kîb edip, kendi noksanlarını gidermeye çalışmak.

Bu husûslara işâretle; Peygamberimiz (s.a.v.) buyuru­yorlar ki:

“Eğer birinci safda ne (fazîletler) olduğunu bilmiş olsaydınız (oraya geçmek için aranızda) kura çeker­diniz.” (Müslim)

Resûlullâh (s.a.v.)’in birinci saf hakkında birçok teşvik­kâr sözleri vardır. Übey bin Kâ‘b (r.a.) anlatıyor:

Bir gün Cenâb-ı Peygamber (s.a.v.) bize sabah namâ-zını kıldırdıktan sonra:

“Falan adam da namâza hazır oldu mu?” diye sor­du. Ashâb (r.a.e.):

– Hayır; dediler. Peygamber (s.a.v.) aynı soruyu tekrar ettikten sonra buyurdular ki:

“Şu iki namâz (yatsı ile sabah namâzları) var ya, münâfıklara en ağır gelen namâzlardandır. Bu ikisin­de neler olduğunu bilseydiniz, (yürüyerek gelme im­kânınız olmasa bile dizleriniz üzerinde) emekleyerek gelirdiniz. Hem birinci saf, meleklerin safı gibidir. Bu­nun da fazîletini bilmiş olsaydınız, buraya hemen gir­mek isterdiniz!

İki kişinin birlikte namâz kılması, yalnız başlarına kılmalarından daha iyidir. Üç kişi olup kılmak, bir ki­şiyle kılmaktan daha iyidir. Bu çoğaldıkça Allâh katın­da daha sevimli (ve kabûle şâyân bir ibâdet) olur.”

(Ebû Davud, İbn Mâce)

(Celal Yıldırım, Hadîs-i Şeriflere Göre

Amellerin Fazîletleri, 17-18.s.)

 

 

GUSÜL VE TEMİZLİK İŞLERİNDE

İHMALKÂR OLMAMAK

 

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin bizlere vasiyetlerinden biri de vücûdumuzun cenâbetliğini, elbiselerimize bulaşan kir ve pislikleri gidermek için gusül ve temizlik işini herhangi bir se­beple ihmâl etmememiz, hiç bir sûrette geri bırakmamamız hakkındadır. Namâz vakti gelir, temizliğimizi yapmamış olur­sak, zor duruma düşmüş oluruz.

Şerî‘at, temizlikle mükellef olanların yapacağı her zâhirî temizlikte, Allâh’ın baktığı yeri (ya‘ni kalbi) de temiz tutsun di­ye temizliği yalnız insan a‘zâsının dış kısımlarına yöneltme-miştir. Üzerinde zâhirî ve bâtınî necâset taşıyanların ilâhî hu­zûr çevresine girmeleri kesinlikle yasaklanmıştır. Kendisi gir­mek istese dâhi oraya giremez. Zamanımızın insanları bun­dan habersiz, gaflet içinde bulunmaktadır. Bunlardan biri, ha­ram yemek, insanların arkasından konuşmak, ırzlarına sataş­mak, koğuculuk yapmak gibi ma‘siyetleri irtikâb ettikten son­ra abdest almaya oturur. Vesveseli bir halde, su ile ellerini oğuşturur, belki de vücûd a‘zâlarını üç veya daha çok kez yı­kar. Böyle bir kimse bâtınî temizlikten uzak, yalnız, zâhirî te­mizliğini düşünen bir kimsedir. Zîrâ zâhirî ve bâtınî temizliğin eşit tutulması ve yapılması îmânın kemâlinden bilinmektedir.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, kabirlerinde azâb gören ölü iki insanın sesini duyar ve şöyle buyurur: “Evet bu iki kimse azâb görmektedir. Yalnız, azâb görmeleri büyük bir iş için de değil. Bunlardan biri, idrârından sakınmazdı, ikincisi de, koğuculuk yapmaktaydı.” (Buhârî)

“İdrâr necâsetinden temizlenmeyen bir kimsenin çı­kardığı kokudan ateş ehli azâb duyar. O kimseye, “Şu içinde bulunduğumuz azâb ve ezâ yetmiyor gibi bir de şu adamın kokusu bizleri usandırıyor. Acaba bu uğursuz ki­şi ne yapıyordu da şimdi böyle pis kokular saçıyor?” der­ler. O kimse cevâb verir: “Evet, işte bu uğursuz idrârını döktüğü vakit, idrâr sıçrayan yerlerini temizlemez, önem vermeyip yıkamazdı” der.” (Taberanî)

(İmâm-ı Şa‘rânî, Büyük Ahidler, 770-773.s.)

 

NAMÂZDAN ÇALANA, NAMÂZ BEDDUÂ EDER

 

Rivâyet senedini Ubâde b. Sâmit’e kadar dayandıran Muhammed b. FazI, şöyle bir hadîs anlattı:

– “Bir kimse, abdestini itinâ ile alır, sonra namâza kalkar, rükûunu, secdesini, kıraatini güzel yaparsa bu namâz ona şöyle der:

– Sen bana nasıl özen gösterdiysen Allâh da seni korusun. Sonra semâya çıkarılır. Öyle bir aydınlığı, öyle bir nûru vardır ki…

Onun için semâ kapıları açılır. Böylece, mübârek ve yüce Allâh’ın huzûruna varır. Sâhibine şefaat eder. Ancak, secdesini ve rükûunu eksik yapar, kıra­atini yanlış okursa, namâz ona şöyle der:

– Sen, beni nasıl böyle zâyi ettiysen; Allâh da se­ni zâyi etsin.

Sonra yükselir. Ancak üzerinde bir karanlık var­dır. Semâ kapıları yüzüne kapanır.

Sonra telef olur gider. Tıpkı eski bir elbise gibi so­nunda sâhibinin yüzüne atılır.”

Hasan (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlattı:

– “Size insanların en kötü hırsızını bildireyim mi?”

– “Bildir yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Kimdir o?” dediler. Şöyle buyurdu:

– “Namâzından çalandır.”

– Nasıl çalar? dediler. Şöyle devâm etti:

–  “Rükûunu tamâmlamaz, secdelerini tamâmla­maz.”

Selmân-ı Fârisî (r.a.) şöyle der: Namâz bir ölçüdür. Bir kimse ölçüsünü tam yaparsa onun ecri, bol bol veri­lir. Ancak, ölçüden çalanlar için ne buyrulduğunu bilirsi­niz.

(Ebu’l Leys Semerkandî (rh.a.),

Tenbîhü’l Gâfilîn Bostânül Ârifîn, 312-313.s.)

 

SECDE ETMENİN FAZÎLETİ

 

İnsanın Allâh’a en yakın olduğu ân, şüphesiz ki, secde’de bulunduğu zamandır. Allâh’ın azamet, kibriyâ ve hükümranlı­ğı karşısında hayranlığımızı izhâr ederek azîz başımızı top­raklar üzerine götürüp “Sübhâne Rabbiye’l-A‘lâ” (Çok yü­ce olan Rabbimi tesbîh ve tenzîh ederim) dememiz üstün saygımızın mütevâzî bir ifâdesidir.

Ma‘dan bin Ebû Talha diyor ki:

“-Sevgili Peygamberimiz (s.a.v)’in âzâdlı kölesi Sevbân Hazretleri’ne rastladım, kendisine dedim ki:

– Bana öyle bir amelden haber ver ki, onu işlediğimde Allâhü Te‘âlâ beni cennete koysun! Hz. Sevbân sükût edip cevâb vermedi. İkinci defa sordum, yine cevâb vermedi. Üçün­cü defa sorduğumda dediler ki:

– Ben bunu Resûlullâh (s.a.v.)’e sorduğumda şöyle buyur­dular:

“Çok secde etmeye bak! Her secdeden dolayı Allâh bir dereceni yükseltir, bir hatânı da affeder.” Ma‘dan de­vâmla diyor ki:

Hz. Rubia bin Kâ‘b diyor ki:

–  “Ben, Cenâb-ı Peygamber (s.a.v.) ile beraber geceler­dim. Bir gece kendilerine abdest suyu ve bâzı ihtiyacını ha­zırlayıp getirdim. Memnûn kaldılar ve:

– Benden isteyin! buyurdular.

– Cennette sizinle berâber olmak isterim; dedim.

– Bundan başka?… diye sordular.

–  Hayır, isteğim sâdece budur; dedim. Buyurdular ki:

– Çok secde etmekle bana yardımcı ol!”

Ebû Fâtime (r.a.) de diyor ki: “Peygamber (s.a.v.)’e dedim ki:

-Ya Resûlallâh (s.a.v)! Bana bir amel öğretin ki, ona gö­re doğru bir yol tutup amel edeyim; buyurdular ki:

–  Secdeye mülâzim ol! Çünkü sen Allâh’a bir secde yapacak olursan, Allâh ona karşılık senin bir dereceni yükseltir ve bir hatânı silip düşürür.”

(Celâl Yıldırım, Hadîs-i Şeriflere Göre Amellerin Fazîetleri, 26-27.s.)

 

 

 

FARZ, NAMÂZLARDAN SONRA YAPILAN

ZİKİR VE TESBÎHİN FAZÎLETİ

 

Mü’minin mi‘râcı olan namâz, başından sonuna kadar zi­kir ve duâdan ibâret olmakla beraber, onu Allâh’ın 99 ismin­den yardım bekleyerek otuz üçer defa tesbîh, tahmîd ve tekbîr’le süslemek kalb gözünün açılmasına vesîle olur. Ka­naat kapısını açmak sûretiyle gönül zenginliğine yol açar. Ebû Hüreyre (r.a.)’in ettiği rivâyette deniliyor ki: “Muhacirlerin fakirlerinden bir grub Peygamber (s.a.v.) Efendimize gelerek:

–  Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! dediler, mal ve servet sâhibleri yüksek derecelere, sonu gelmeyen ni‘metlere eriştiler!..

Peygamber (s.a.v):

– Ne gibi derecelere?. diye sordu. Gelenler:

– Zenginler de bizim gibi namâz kılıyor, oruç tutuyor, üs­telik biz sadaka veremiyoruz onlar sadaka ve zekât da veri­yorlar; biz köle âzâd edemiyoruz, onlar ediyorlar!

Bunun üzerine Peygamber (s.a.v):

–  Derece bakımından sizi geçenlere ulaşabilmenizi, sizden sonrakileri de geçebilmenizi sağlayacak, sizin yaptığınız gibi yapanlar hâriç, hiç kimsenin sizden üs­tün gelmeyeceğini gerçekleştirecek amelden size haber vereyim mi? Muhâcirler:

–  Evet, yâ Resûlallâh (s.a.v.)! dediler.

– Her namâzın arkasından 33 defa “Sübhânallâh”, 33 defa “Elhamdülillâh”, “33 defa da “Allâhü Ekber” deyi­niz.”

Ashâbdan Ebû Salih Hazretleri diyor ki: “Bir müddet sonra Muhâcirler Peygamber (s.a.v.)’e gele­rek:

–  Zengin kardeşlerimiz bizim yaptığımız bu tesbîhleri duymuşlar da, onlar da bizim gibi yapıyorlar!

– Evet, olabilir. Çünkü bu, Allâh’ın bir fazîletidir ki di­lediğine verir.”

(Celâl Yıldırım, Hadîs-i Şerîflere Göre

Amellerin Fazîletleri, 31-33.s.)

 

TEYEMMÜM NE ZAMAN VE NASIL YAPILIR?

 

Teyemmümün hükümlerini bilmek herkese lâzımdır. Çünkü abdest ve guslün yerini tutar. Su bulunmadığı veyâ kullanılamadığı zaman, gusül ve abdest yerine teyemmüm edilir.

Teyemmümde niyyet lâzımdır. Teyemmüm şöyle yapılır: Elleriyle bir kere yere vurur, ellerine toz bulaşırsa silkeler. Yüzünü kaplayıp mesheder. Sonra ellerini bir kere daha ye­re vurup, sol eli parmaklarının içleri ile, sağ eli parmakları uçlarından başlayarak dirseğe kadar çeker. Sol koluna da böyle yapar. Dirsekleri de mesh etmek lâzımdır. Eğer iki vu­ruş ile, yüz ve kollarını meshedemezse, bir kere daha vur­malıdır. Yüzünde ve kollarında meshedilmemiş yer, kat’iyyen kalmamalıdır. Suyu kullanamazlarsa abdestsiz olanlar, (cünüb olanlar) ve hayız ve nifastan kesilenler böylece te­yemmüm ederler.

Suyu kullanmaktan âciz olmak, suyun bir mil kadar uzak olması veyâ hasta olup, suyu kullanmaya gücü olmamak­tır. Yâhud insanı donduracak kadar veyâ hasta edecek ka­dar soğuk olsa, şehirde de olsa teyemmüm eder. Yâhud suyu az olup, abdestte veya gusülde kullanırsa, kendisi ve­ya hayvanı susuz kalacaksa, yâhud su yanında yırtıcı hay­van ve düşman olup, alması tehlikeli ise, yâhud yanında kova olmasa, yâhud cenâze ve bayram namâzını kaçırmak korkusu olsa, teyemmüm, câiz olur. Vaktinden önce de câizdir. Ama vakit ve cuma namâzlarını kaçırma korkusu olur­sa da câiz olmaz. Bir kimse uykudan uyanıp, ihtilâm oldu­ğunu görse, abdeste yetecek kadar su olsa, gusül edecek kadar su olmasa, teyemmüm eder. Abdest alması vâcib de­ğildir.

Teyemmüm toprak ve toprak cinsinden olan, ateşte ya­nıp kül olmayan şeylerle yapılır. (Mermer, tuğla, yalabık taş…) Abdesti bozan şeyler, teyemmümü de bozar. Suyu kullanabilecek hâle gelmek de teyemmümü bozar.

(Kadızâde Ahmed Efendi, Birgivî Vasiyetnâmesi Kadızâde Şerhi, 277.s.)

 

 

CENÂZE NAMÂZI KILINMAYAN DÖRT KİMSE

 

Ölen her müslümânın cenâze namâzını kılmak farz-ı kifâyedir. Bundan yalnız dört kişi müstesnâdır ki, onlar da bâğîlerle yol kesenlerdir. Böyleleri harpde öldürülürlerse yıkanmazlar, namâz­ları da kılınmaz. Harbden sonra öldürülürlerse cenâzeleri kılınır. Çünkü bu ya hadd-i şer‘î (cezâ) yâhud kısâstır. Kezâ çeteciler geceleyin şehirde silâhla zorbalık edenler ve defalarca insan bo­ğan kimselerin hükmü de bâğîler gibidir.

Bâğîler, haksız yere hükümdâra âsî olan müslümân cemaat­tır. Onların namâzlarının kılınmaması, kendilerine ihânet ve baş­kalarını onların yaptığından menetmek içindir. Şârihin yıkanma­yacaklarını da söylemesi, bazıları “yıkanırlar; fakat namâzları kı­lınmaz” dedikleri içindir. Bu, şehîdlerle aralarında fark olduğunu göstermek içindir.

Çeteci (diye terceme etiğimiz usbe sözü) zulüm için kavmine yardım eden; onlar için gazaba gelen kimsedir, “Asabiyete ça­ğıran yâhud asabiyet için çarpışan bizden değildir.” hadîsi bu kabildendir.

Zâhire bakılırsa bu hüküm isyân ve tecâvüz her iki taraftan olduğuna göredir. Bir fırka diğerine tecâvüz eder de o taraf müm­kün olduğu kadar kendini müdâfaa ederse müdâfaacı şehîd olur.

Geceleyin şehirde silahla zorbalık edenler, dört müstes­nâdan üçüncüsüdür. Zorba (diye terceme ettiğimiz mükâbirden murâd) şehrin bir tarafına durup ma‘sûm insanlara sataşan kim­sedir. Zâhire bakılırsa bu söz İmâm Ebû Yûsuf’un kavline dayan­maktadır. Ona göre böylesi, şehirde geceleyin çıkarsa mutlak sûrette yol kesici; gündüzün çıkarsa silahlı olmak şartıyla yol ke­sicidir. Fetvâ da buna göredir. Şehirde olmazsa bunlara yol kesi­ci hükmü verilir. Ya‘ni henüz bir şey almadan ve öldürmeden ya­kalanırsa tevbe edinceye kadar hapsedilir. Malı almışsa el ve ayağı çapraz kesilir. Ma‘sûm bir kimseyi öldürmüşse hadd-i şer‘î olmak üzere öldürülür. O kimsenin cezâsı ölüm olduğuna göre, namâzı kılınmaz.

Dördüncü müstesnâ, “defalarca insan boğan kimsedir.” Musannif bâğîler babında bunu “şehirde olursa” diye kayıtlamış­tır. Böyle olan herkesin şerlisidir, öldürmekle defnedilir, namâzla­rı kılınmaz.

(İbn-i Âbidîn, 3.c, 435.s.)

 

NAMÂZDA AĞLAMAK

 

Abdullah b. eş-Şihhîr (r.a.) anlatıyor: Allâh Resûlü (s.a.v.) bir gün bize namâz kıldırırken ağlıyor ve göğsünden âdetâ kaynayan bir tencerenin çıkardığı ses gibi sesler geliyordu.

Hz. Alî (r.a.) anlatıyor: Bedir Savaşı’nda aramızdaki tek süvâri Mikdâd idi. Baktım ki Hz. Peygamber (s.a.v.) dışında herkes uyuyor. Hz. Peygamber (s.a.v.) ise, bir ağacın altın­da sabaha kadar namâz kıldı ve ağladı.

Abdullah b. Şeddâd (r.a.) anlatıyor: Ben en son safta iken, (imâmlık yapan) Hz. Ömer (r.a.)’in feryâd etmeden için için ağladığını duydum. O sırada “Ben kederimi, mahzûn­luğumu yalnız Allâh’a şikâyet ederim” (Yusuf s. 86) âyetini okuyordu.

Bizim mezhebimize (Hanefî Mezhebine) göre ağlamak, ağızdan harfler ve inleme sesi çıksa bile, cennet ve cehen­nemi hatırlamaktan kaynaklandığı sürece hiç bir sûrette na­mâzı bozmaz; çünkü bu, namâzın huşû içinde kılındığının işâretidir. Namâz kılan kişinin imâmın sesinin güzelliğinden etkilenip ağlaması hâlinde namâzın bozulduğuna hükmet­mek daha uygundur. Bir ağrı-sızı veyâ sıkıntı sebebiyle ağ­laması hâlinde ise, şâyet ağıt sesi duyulmaksızın gözünden yaş gelirse veyâ ağzından bir harf çıkmaksızın sadece ağıt sesi duyulursa namâz bozulmaz; fakat ağıt sesiyle birlikte ağzından bir kaç harf de duyulsa bozulur. Ancak hastalığı sebebiyle inleyip âh etmekten kendisini alamayan kişiler bundan kaçınamadıkları için, ağızlarından kendiliğinden bir kaç harf de çıksa -daha fazlasını çıkarmak için kendilerini zorlamadıkları sürece- namâzları bozulmaz. Çünkü onlar bu durumda, hastalıkları sebebiyle aksırmaktan, öksürmek­ten, geğirmekten ya da esnemekten kendilerini alamayan kişiler gibidirler. (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr) Gülmek konusunda mezhebimizin âlimleri ayrıntıya girmeden, gülmenin her tür­lüsünün namâzı bozacağını ifâde etmişlerdir.

(Eşref Ali et-Tehanevî- Zafer Ahmed el-Osman                                           et-Tehanevî, Hadislerle Hanefi Fıkhı, 4.c. 64.s.)

 

CUMA NAMÂZI

 

Cuma namâzından sonra on rek‘at namâz kılınır. Bunun dört rek‘atı sünnet, dört rek‘atı âhir zuhur, iki rek‘atı da vak­tin son sünnetidir. Ya‘ni farz öğle namâzı olmak ihtimâline göre iki rek‘at vakit sünneti kılınır ve bu iki rek‘at son sünnet yerine geçer. Zâhire göre cuma namâzı sahîh olursa kılınan âhir zuhura niyet etmek cumanın dört rek‘at sünneti yerine geçer. Zîrâ itimât edilen kavle göre sünnetlerde ta‘yîn şart değildir. Cuma sahîh değilse farz öğledir. Ve cumadan evvel kılınan dört rek‘at öğlenin ilk sünneti yerine geçer. Lâkin ara­ya giren cuma namâzı ve hutbe uzun zaman aldığı için dört rek‘at daha kılınır. Binaenaleyh evlâ olan on rek‘at kılmaktır.

el-Münyetü’s-Sağîr şerhinde şöyle denilmiştir: “Evlâ olan, cumadan sonra sünnetini “vaktine erişip edâsı müyes­ser olmayan âhir zuhura” diye niyetlenerek kılmaktır. Ondan sonra iki rek‘at vakit sünneti kılınır. Şâyet cuma namâzı sa­hîh olmuşsa sünneti de lâzım geldiği gibi kılınmış olur. Cu­ma sahîh değilse öğleyi sünnetiyle kılmış olur. Üzerinde ka­zâ namâzı yoksa bu dört rek‘atta fâtihâdan sonra sûre oku­malıdır. Namâz farz yerine bile geçse sûre okumak zarar et­mez. Namâz nâfile ise zâten her rek‘atında sûre vâcibdir.” Demek istiyor ki, üzerinde kazâ borcu varsa son rek‘atlarda sûre ilâve etmez. Çünkü bu dört rek‘at herhalde farzdır.

(İbn Âbidîn, Reddü’l Muhtâr, 3.c, 303.S.)

CUMA EZÂNINDA ALIŞ-VERİŞ

 

Cumanın birinci ezânı esnâsında cumaya gitmekle mü­kellef olan kişilerin satışları ve bir şey satın almaları sahîh fa­kat tahrîmen mekrûhtur (Cuma vaktinde ise haramdır). Şer‘an buna izin verilmez. Ancak cumaya giderken bu alış­verişi yaparlarsa bunda bir beis yoktur. Zîrâ bu alışverişin ya­saklanması cumaya gitmeye mâni olacağındandır. Eğer mâ­ni olma durumu ortadan kalkarsa mekrûh olma durumu da ortadan kalkar. Bu genel hükümden biraz önce belirttiğimiz gibi cuma üzerine vâcib olmayan kişiler müstesnâdır. Onlar o esna da birbirlerinden alım satım yapabilirler.                           (ibn-i Âbidîn, 10.c, 432.S.)

 

MESCİDİN SOL TARAFINI TAMÂMEN BOŞ BIRAKMAMAK ŞARTIYLA SAFLARIN SAĞINDA DURMANIN FAZÎLETİ

 

Hz. Âişe (r.anhâ)’nın nakline göre Hz. Peygamber (s.a.v.),

“Yüce Allâh ve melekleri safların sağında duranlara salât ederler’’ buyurmuştur. Berâ (r.a.) anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in arkasında namâza durduğumuzda onun sağ tarafın­da olmayı tercîh ederdik.” (Nesâî) Bu iki hadis safların sağ tara­fının daha faziletli olduğuna delildir.

İbn Ömer (r.a.) şöyle der: Hz. Peygamber (s.a.v.)’e “Mesci­din sol tarafı boş kaldı” denince, Efendimiz (s.a.v.) “Mescidin sol tarafında durana iki kat sevâb yazılır” buyurmuştur.

İbn Abbas (r.anhümâ)’nın nakline göre Hz. Peygamber (sav.) şöyle buyurur: “Her kim mescidde cemâat az olduğu için sol tarafı boş bırakmazsa ona iki ecir vardır.”

Eğer sağ tarafta cemaat çoksa o zaman safın sol tarafına durmak daha fazîletlidir. Çünkü imâmı ortalamayı emreden ri­vâyetler vardır.

Cemaatın imâmın arkasından itibâren safları doldurmaları, sonra ikinci safı doldurmaya başlamaları ve böylece devâm edip gitmeleri gerekir. İmâmın her iki tarafındaki cemaat sayı­sı birbirine eşit olduğunda mescide yeni gelen kişi, onun sağı­na durur, sağ taraf daha fazla olduğunda onun soluna durur. (el-Bahr)

Yüce Allâh, rahmetini cemaatın üzerine indirdiğinde önce imâmın üzerine indirir, sonra arkasında ilk safta hemen onun arkasında bulunana, sonra safın sağına, sonra soluna, sonra ikinci safa indirir. (el-Bahr)

Erkek cemaatın duracak olduğu en fazîletli yer, imâma en yakın olduğu noktadır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Erkek saflarının en hayırlısı birincisi, en kö­tüsü sonuncusudur.” İmâma yakınlıkta mekânlar birbirine eşit olduğunda onun sağ tarafı daha fazîletlidir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v), her şeyde sağdan başlamayı severdi. (Kâsânî, Bedâiu’s-sanâi’)              (Eşref Alî et-Tehanevî – Zafer Ahmed el-Osman et-Tehanevî, Hadislerle Hanefi Fıkhı, 3.c, 326-327.s.)

 

AÇIK VE GİZLİ OLAN KIRÂATLERİN SINIRI

 

el-Hidâye’de şöyle denir: Gizli okumak, kişinin okudu­ğunu kendisine duyurması, açıktan okumak ise başkası­na duyurmasıdır. Bu, fıkıh bilgini Ebû Cafer el-Hinduvâ-nî’nin görüşüdür. Kırâatin tanımı yapılırken kişinin kendi­sine ve başkasına duyurması şartından söz edilmesi, di­lin sâdece hareket etmesine kırâat denmemesinden do­layıdır.

Hâşiye’de en-Nihâye’den naklen şöyle denir: Bişr el-Mureysî, kırâatin sahîh olması için kişinin kulağına ulaş­masa bile sesin ağızdan çıkmasını şart koşmuştur. Fakat sesin herhangi bir kimsenin kulağını, okuyanın ağzına yaklaştırması hâlinde kısmen de olsa duyulabileceği ölçü­de olması şarttır.

Tahtâvî, Merâki’l-felâh üzerine yazdığı hâşiyede şöy­le der: Bilginler, gizli kırâat esnâsında zaman zaman ba­zı kelimelerin cemâattan bazıları tarafından duyulması­nın zarar vermediğini söylemişlerdir. Buna delîl olarak Ebû Katâde (r.a.)’in, Buhârî ve Müslim’de yer alan şu ifâ­desini göstermişlerdir: “Hz. Peygamber (s.a.v.) bize na­mâz kıldırır, öğle ile ikindinin son rek‘atlarında Fâtiha sû­resini okurdu. Bazen okuduğunu bize işittirirdi.” Çünkü kırâati yüzde yüz açık ve yüzde yüz gizli yapmak, -özel­likle de nefes almaya başlarken- mümkün değildir. Aynı şeyler Fethu’l-kadîr’de de dile getirilmiştir.

Yine el-Hidâye’de şu ifâdeyi görüyoruz: Kerhî şöyle der: Açıktan okumanın en alt sınırı, insanın okuduğunu kendine duyurması, gizliden okumanın en alt sınırı ise harfleri çıkarmaktır. Çünkü kırâat kulağın değil, dilin faali­yetidir.

Abdullâh b. Mes‘ûd (r.a.), “Okuduğunu kulağı duyan kimse, içinden okumuyor demektir” demiştir. (Taberî)

(Eşref Alî et-Tehanevî – Zafer Ahmed el-Osman

et-Tehanevî, Hadislerle Hanefi Fıkhı, 3.c. 16.s.)

 

ÂYET VE HADÎSLERLE TEMİZLİK EMRİ

 

İslamiyet, temizliğe büyük önem vermiş, onu bir kısım

ibâdetlerin vazgeçilmez şartı, başlangıcı ve anahtarı yap-

mıştır. İslam, tam bir temizlik dinidir.

Beden ve kalb temizliği, İslam’ın temeli ve en mühim bir

esasıdır. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz:

“İslam, temizlik temeli üzerine bina edildi.” meâlindeki

hadis-i şerîfleriyle bu iki hususa işâret buyurmuştur.

İslâm, namaz için her gün birkaç defa abdest alma-

yı emretmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de: “Ey inananlar, namaza

kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi

yıkayın, başlarınızı mesnedin ve ayaklarınızı da topukla-

ra kadar (yıkayın). buyurulmaktadır. (Mâide s. 6)

Cinsî münasebetten sonra yıkanmayı emretmiştir. “Eğer

cünüp iseniz iyice yıkanarak temizlenin.” (Mâide/6)

“Allah çok tevbe edenleri sever, çok temizlenenleri

sever.” (Bakara s. 222)

Hz. Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyurmuştur:

“Temizlik imanın yarısıdır.” (Müslim)

“Her müslümanın haftada bir kere yıkanması, o gün-

de başını ve bedenini yıkaması Allah’ın onun üzerindeki

hakkıdır.”  (Buhârî)

“Beş  şey  fıtrattandır:  Sünnet  olmak,  etek  tıraşı

olmak,   koltuk altlarındaki kılları temizlemek, tırnakları

kesmek ve bıyığı kısaltmak.” (Buhârî)

“Eğer ümmetime zor gelecek olmasaydı her abdest

alışta (misvak kullanmayı emrederdim).”  (Buhârî)

Allah Teâlâ  ‘Elbiseni temizle’ (Müddessir s. 4) buyurmuş ve

Hz. Peygamber (s.a.v.) de ashabına şöyle buyurmuştur:

“Siz kardeşlerinizin yanına gidiyorsunuz. Elbiseleri-

nizi temizleyin, bineklerinizin eğerini düzeltin ki insanlar

arasında örnek olasınız.

Allah çirkin sözü ve fiili sevmediği gibi mübalağalı ve

zoraki bir şekilde konuşmayı da sevmez.”  (Ebû Dâvud)

 

NAMAZIN ÖNEMİ

 

Bilindiği gibi Yüce Allâh (c.c.)’yu tevhid (bir kabul etmek),

O (c.c.)’nun eşsiz varlığını bilip tasdîk etmek, farz olan en

büyük bir görevdir. Bundan sonra farzların en büyüğü ve

en önemlisi namazdır. Namaz, îmânın alâmetidir, kalbin

nûrudur, rûhun kuvvetidir, mü’mînin miracıdır. Mü’min bu na-

maz sayesinde Yüce Allâh (c.c.)’nun ma’nevî huzuruna yük-

selir. Yüce Allâh (c.c.)’a yalvararak ma’nevî yakınlığa erer.

Mü’min için ne yüksek bir şeref!.. Bütün hâk dinler, insanlara

namaz kılmalarını emretmişlerdir. Bizim sevgili Peygamber

Efendimiz (s.a.v.) de, peygamber olarak gönderilişlerinden

itibaren namaz kılmakla yükümlü olmuştur. Ancak o zaman,

güneşin doğuşundan ve batışından sonra olmak üzere gün-

de iki defâ namaz kılınıyordu. Sonra Mirâc gecesinde beş

vakit namaz farz olmuştur.

Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde namaza dâir bir-

çok emirler ve öğütler vardır. Bütün bunlar, İslâm dininde

namaza ne kadar büyük önem verildiğini gösterir. Bir Âyet-i

Kerîme’de Allâh (c.c.); “Ey Resûlüm! Sana vahyolunan

Kur’ân âyetlerini güzelce oku ve namazı gereği üzere

kıl. Gerçekten namaz, edeb ve namusa uygun olmayan

şeylerden, çirkin görülen işlerden alıkor. Herhâlde Yüce

Allâh’ı zikretmek, her ibâdetten daha büyüktür. Yüce

Allâh bütün yaptıklarınızı bilir” buyurmaktadır. Namaz

ibâdeti en büyük zikirdir. Diğer bir Âyet-i Kerîme’de Cenâb-ı

Hakk (c.c.) şöyle buyurmaktadır: “Namazı gereği üzere

yerine getiriniz, zekâtı veriniz. Nefisleriniz için hayır ola-

rak önceden ne gönderirseniz, onu Yüce Allâh yanında

(sevâb olarak) bulursunuz; asla kaybolmaz. Muhakkak

ki, Allâh yaptıklarınızı görür”. Bir Hadîs-i şerîf’te Peygam-

ber Efendimiz (s.a.v.): “Namaz dinin direğidir” buyurmuş-

tur. Yine başka bir hadîs-i şerîfte: “Namaz, kişinin kalbinde

bir nûrdur; artık sizden içini aydınlatmak dileyen, kal-

bindeki nûrunu artırmaya çalışsın” buyurulmuştur.

(Ömer Nasuhi Bilmen (r.h.), Büyük İslâm İlmihâli, 109. s.)

 

 

 

TUVALET ÂDÂBI

 

Tuvalete giriş ve çıkışlarda riâyet edilmesi gereken bir ta-

kım âdâblar vardır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Sol ayak ile girmek ve sağ ayak ile çıkmak.
  2. Allâh (c.c) isminin yazılı olduğu bir şeyi taşımamak.
  3. Tuvalet ihtiyâcını giderme esnâsında ağırlığı sol tarafa

vermek.

  1. Tuvalet ihtiyâcını giderme esnâsında kıbleye karşı

dönmemek veya arka çevirmemek.

  1. Kutsal şeyleri düşünmemek, temizlikte sol eli kullan-

mak, çıkan pisliğe bakmamak, gereğinden fazla durmamak.

  1. Durgun suya idrar yapmamak.
  2. Hayvan ve haşerât deliklerine, rüzgâr yönüne, halkın

toplandığı yerlerde, meyveli ağacın altına ve yol üzerine tu-

valet ihtiyacını gidermemek.

  1. Zorunlu olmadıkça tuvalet ihtiyacını giderme esnasın-

da konuşmamak.

  1. İdrardan istibrâ yapmak. (İstibrâ, tuvalet ihtiyacından

sonra idrârın kalan artığının beklemek, öksürmek vb. yön-

temlerle çıkartılmasıdır.)

 

İSTİNCA ÂDÂBI

 

İstinca; büyük veya küçük abdesti bozduktan sonra pis-

liğin yerini su veya taşla temizlemektir. İstincayı su veya

taş ile yapmak vâcibtir. Fazîletli  olan önce taş, daha son-

ra su kullanmaktır. İkisinden biri kullanılmak isteniyorsa su

kullanmak daha efdaldir. Çünkü günümüzde su sorunu pek

olmadığı için su ile temizlenmek daha uygun olur. Büyük ve

küçük abdest bozulduktan sonra temizlemenin su ile yapıl-

ması gerektiğini bildiren Hadîs-i şerîf’te, Ata (r.a), Enes bin

Mâlik (r.a)’in şöyle dediğini rivâyet eder: “Resûlullâh (s.a.v.)

kazâ-i hâcet için helâya girerler. Ben ve benim kadar bir

genç ile beraber bir su kabı, bir de ucu demirli bir değ-

nek taşırdım. Resûlullâh (s.a.v.) bu su ile istincâ eder,

temizlenirdi. Ucu demirli değneği de yere dikerek sütre

yapar ve ona doğru namaz kılardı.” (Buhârî, 149; Müslim, 271)

(Kadı Ebû’ş-Şuca’, Gâyetül İhtisâr, 119-124.s.)

 

TEMİZLİK ÎMÂNIN YARISIDIR

 

Allâhü Te‘âlâ şöyle buyurmaktadır: “Allâh size bir güç-

lük dilemez. Fakat sizi tertemiz yapmak ve üzerinizdeki

nimetini tamamlamak ister ki, şükredesiniz.” (Mâide s. 6)

Hz. Peygamber (s.a.v.) ise şöyle buyurmuştur: “Din nezâfet

üzerine binâ edilmiştir.”, “Namazın anahtarı temizliktir.”,

“Temizlik îmânın yarısıdır.” Basîret sahipleri bu âyet ve

hadîslerin zâhirlerine bakarak İslâm’da kalp temizliğinin her

şeyin başında geldiğine hükmettiler. Çünkü Hz. Peygamber

(s.a.v.)’in “Temizlik îmânın yarısıdır” hadîsinden, sadece

su ile temizlenip atılan kirler kastolunmamıştır; zîrâ sularla

dış kirler temizlense dahi, kalp, harâbe ve kirlerle dolu oldu

mu böyle bir dış temizlik nasıl olur da îmânın yarısı olabilir?

Olamaz ve olması da uzak bir ihtimaldir. Bu yüzden temizlik

dört mertebedir. Birinci mertebe, zâhirî necâset ve pisliklerden

temizlenmektir. İkinci mertebe, âzâları günâhlardan temizle-

mektir. Üçüncü mertebe, kalbi çirkin ve rezil sıfatlardan temiz-

lemektir. Dördüncü mertebe, sırrı mâsivadan temizlemektir.

Bu tür temizlik, temizliğin en yüksek derecesidir ancak pey-

gamberlere ve sıddîklara mahsûstur. Bu dört mertebenin her

birindeki temizlik, o sahadaki çalışmanın yarısıdır. Çünkü sırrın

çalışmasındaki en büyük gâye, çalışana, Allâh (c.c.)’un celâl

ve azâmetinin görünmesidir. Allâh (c.c.)’dan gayrı şeyler, sır-

dan göç edip çıkmadıkça, hakikî olarak Allâh (c.c.)’un mârifeti

o sırda konaklamaz. Allâh (c.c.) bir kişinin göğsünde iki kalb

yaratmış değildir ki, mârifetullah birinde, Allâh (c.c.)’dan gayrı

şeyler de diğerinde olsun!

Kalb âmelinin en büyük hedefi; kalbi, güzel ahlâk, sahih

ve meşrû inançlarla süslemektir. Kalb, bu iyi ahlâk ve meşrû

inançların zıdlarından temizlenmedikçe, onlarla sıfatlanamaz.

Fâsıklık ve rezil inançlar atılmadıkça öbürleri kalbde yerleşe-

mez. Bu bakımdan kalbin temizlenmesi, kalb amelinin yarısı

ve ikinci yarısının da tamamlanmasında şart koşulan birinci

parçasıdır, İşte temizlik, bundan dolayı ve bu ma’nâ ile îmânın

yarısı veya parçası olmaktadır.

(İmâm-ı Gazâlî (k.s.), İhyâ-u Ulumid-din, 1.c., 334-336.s.)

 

GUSLÜN ÖNEMİ

 

Gusül, Allâhü Te‘âlâ’nın Müslümânlar için emrettiği en

önemli maddî-ma’nevî temizlik biçimidir. Cenâb-ı Hak: “Eğer

cünüp iseniz yıkanıp temizlenin” (Mâide s. 6) buyurmakta-

dır. Bu yıkanmanın şeklini de Hz. Peygamber (s.a.v.) kendi

tatbîkâtıyla bize öğretmiştir. Gusül maddi temizliği sağladığı

gibi ma’nevî temizliği de sağlar. Çünkü vücûdumuzun her-

hangi bir yerinde görünür bir pislik veya kir-pas olmasa bile

cünüp olan kimsenin ibâdetlerini yerine getirebilmesi için

mutlaka gusletmesi gerekir. Ayrıca gerekli şartları yerine ge-

tirilmeyen yıkanma, ne kadar itinalı yapılırsa yapılsın guslün

yerine geçmez ve bununla cünüplükten kurtulmak mümkün

olmaz. Cünüp olan kimse ilk fırsatta gusletmeye çalışmalıdır.

Bu durumda ancak, içinde bulunduğu namaz vâktinin çıkma-

sına kadar müsaade vardır; daha fazla geciktirmesi günâh

kazanmasına sebep olur.

Guslün vücûd için faydalarına işâret eden doktorlar, bu

hususta şunları söylemektedir: İnsanın başına gusletmesi

gerektiren bir hal gelince bütün damarlarda büyük bir sarsın-

tı olur. Vücûdta bir yorgunluk ve gevşeklik meydana gelir. Bu

yorgunluk ve sarsıntıyı gidermek için vücûdun her tarafını yı-

kamak lâzımdır. Demek ki; guslü gerektiren hâllerde sadece

bazı organlar değil, vücûdun tamamı yıkanma ihtiyacı hisset-

mektedir. Çünkü gerek cünüplükte, gerekse hayız ve nifâs

hâlinde; başta kalp olmak üzere bütün organların yorgunluk-

larının giderilmesi ve vücûdun kan dolaşımının normale dön-

mesi, ancak güzel bir boy abdesti ile sağlanır.   Allâh (c.c)’un

her emrinde olduğu gibi gusül abdestinde de bizim bilemedi-

ğimiz daha birçok hikmet ve faydalar bulunmaktadır.

Gusül gerektiren durumda yapılması haram olan işler

şunlardır: Namaz kılmak; Kur’ân niyetiyle Kur’ân’dan bir par-

ça okumak, Kur’ân-ı Kerîm’e ve onun en ufak bir parçasına

dokunmak ya da tutmak. Üzerinde âyet yazılı olan bir levhâyı

veya buna benzer bir şeyi tutmak.

(Âlim Programı Elektronik Fıkıh Ansiklopedisi)

 

BAŞLANGIÇ TEKBİRİNE YETİŞMENİN FAZîLETİ

 

Bir gün Resûlullâh (s.a.v.) namaz kılarlarken bir kimse,

sabah namazında iftitâh (başlangıç) tekbîrine yetişemedi,

gitti bir köle azâd etti, gelip Resûlullah (s.a.v.)’e sordu. Yâ

Resûlullâh! Ben bugün (sabah namazında cemaate yetiştim

ancak imamla beraber alınan) iftitâh tekbîrine yetişemedim,

bir köle azâd ettim, acaba iftitâh tekbîrinin sevâbına nâil ola-

bildim mi? Resûlullâh (s.a.v.), Hz. Ebû Bekir (r.a.)’e, “Sen

ne dersin bu iftitâh tekbîrinin hakkında?” diye buyurdu-

lar. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.) buyurdu ki: “Yâ Resûlallâh! Kırk

deveye mâlik (sahip) olsam, kırkının da yükü cevâhir (kıy-

metli metal ve taşlar) olsa, hepsini fukarâya sadaka versem,

yine imâmla alınan iftitâh tekbîrinin sevâbına nâil olamam.”

Ondan sonra, Resûlullâh (s.a.v.), “Yâ Ömer! Sen ne

dersin bu iftitâh tekbîrinin hakkında?” deyince, Hz.

Ömer (r.a.) dedi ki: “Yâ Resûlullâh! Mekke ile Medîne

arası dolu devem olsa, hepsinin yükü cevâhir olsa, hepsi-

ni fukarâya sadaka versem, yine imâm ile beraber alınan

iftitâh tekbîrinin sevâbına nâil olamam.»

Ondan sonra Resûllullâh (s.a.v.), “Yâ Osman, sen ne

dersin bu iftitâh tekbîrinin hakkında?” buyurduklarında,

Hz. Osman (r.a.) dedi ki: “Yâ Resûlallâh! Gece iki rekât namaz

kılsam, her rekâtında Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetsem yine imâm

ile beraber alınan iftitâh tekbîrinin sevâbına nâil olamam.”

Resûlullâh (s.a.v.), “Yâ Ali! Sen ne dersin bu iftitâh

tekbîrinin hakkında?” buyurduklarında, Hz. Ali (k.v.) dedi ki:

“Yâ Resûlullâh! Mağrib (doğu) ile maşrık (batı) arası, kâfir ile

dolu olsa, Rabbim bana kuvvet verse, hepsini kırıp öldürsem,

yine imâm ile alınan iftitâh tekbîrinin sevâbına nâil olamam.”

Resûlullâh (s.a.v.), “Ey benim ümmet ve ashabım! Yedi

kat yerler ve yedi kat gökler kâğıt olsa ve denizler mürekkep

olsa, bütün ağaçlar kalem olsa, bütün melâikeler kâtip (yazı-

cı) olsa, kıyâmete kadar yazsalar, yine imâm ile beraber alı-

nan iftitâh tekbîrinin sevâbını yazamazlar.” diye buyurdular.

(Mızraklı İmihâl, 53.s.)

 

 

 


 

KADINLARIN CEMAATE GELMELERİ GEREKİR Mİ?

 

Ümmü Seleme (r.anhâ)’nın nakline göre Hz. Peygamber

(s.a.v.) söyle buyurmuştur: “Bir kadının geceledigi odasında

kılacağı namâz, evinde (sofa) kıldığından daha hayırlıdır.

Evinde kıldığı namâz konağında kıldığı namâzdan daha

hayırlıdır. Konağında kıldığı namâz, kavminin mescidinde

kıldığından daha hayırlıdır.”(Münziri, Tâberânî)

Hz. Âişe (r.anhâ) söyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v.)

kadınların kendisinden sonra ortaya çıkardıkları (zînet, gü-

zel koku, güzel elbise gibi) şeyleri görseydi İsrailoğulları

kadınlarına yasak edildiği gibi onların mescide gelmelerini

yasaklardı.” (Müslim)

Ebû Amr es-Seybânî’nin, Abdullâh’ı bir cuma günü kadınları

mescidden çıkarıp “Evinize gidiniz, bu sizin için daha hayırlıdır”

derken gördüğü nakledilmiştir. (Tâberani)

Yukarıdaki  hadîsler, kadının mescid dışında evinde kılacağı

namâzın mescidde kıldığından daha fazîletli olduğuna delîldir.

Bunun sebebi, -uzak bile olsa- fitne çıkma ihtimâlidir. Bu ih-

timal, yakın  ve beklenen bir şey olsa veya bilfiil gerçekleşmiş

bulunsa sakınca daha ağır olur ve kadının evinde kılması fazîlet

olmaktan çıkar, vâcib ve tek seçenek haline gelirdi. Bundan do-

layı Hz. Âişe (r.anhâ) ve Ebû Amr (r.a.) hadîsinde olduğu üzere

sahâbîler kadınların mescide gitmelerini yasaklamışlardır. İbn

Mes‘ûd (r.a.), yemin ederek ve yemininde ağır ifâdeler kullana-

rak şöyle derdi: “Bir kadın için -hac veya umre hali hâriç- evin-

den daha hayırlı namâz kılacak bir yer yoktur. Ancak kocaya

gitme yaşı tamamen geçmis, dönüşte olan kadınlar bundan

müstesnâdır.” Kendisine “Dönüşten kasdın nedir?” diye sorul-

duğunda: “Bir ayağının çukurda olmasıdır.” diye cevâb verirdi.

(Taberani)

Ancak kadınların hacc veya umrede tavaf için mescid-i

Haram’a veya Peygamber (s.a.v.)’e salât ü selâmda bulunmak

için Mescid-i Nebî’ye gelmiş olan bir kadının, bu mescidlerde

tahiyyetü’l-mescid namâzı veya farz namâzı kılmalarında her-

hangi bir sakınca yoktur.

(Eşref Ali et-Tehânevî, Hadislerle Hanefi Fıkhı 3.c. s.324-326)

 

GUSÜL ÂDÂBI

 

Nebî (s.a.v.) söyle buyurmuştur: “İçinde, resim, köpek ve

cünüp kimse bulunan eve melekler girmez.” Dînen, cünüp-

lük sebebiyle yapılması gereken guslü geciktirmek câiz, hemen

yapmak ise daha faziletlidir.

Hz. Âişe (r.anhâ) anlatmaktadır: “Resûlullah (s.a.v.) cü-

nüplük sebebiyle gusül aldığında önce ellerini yıkar ve namaz

abdesti gibi abdest alırdı. Sonra parmaklarını suya sokar ve

saç diplerini onunla ovalar, avucuyla başına üç defa su dökerdi.

Daha sonra ise suyu bütün vücuduna dökerdi.” (Buhârî)

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Cünüplükten yıka-

nırken kim kıl dibi kadar bile bir yeri yıkamadan bırakırsa

ona (terk edilen yere veya bu yeri yıkamayıp terk eden kişi-

  1. ye) şöyle (veya şu kadar süre) azâb edilir.” (Ebû Dâvud)

Hadisteki “kıl dibi” ifâdesi geneldir ve burun kıllarını da kap-

sar. Dolayısıyla cünüplük sebebiyle yıkanmada burnun içindeki

kılların da yıkanması farzdır. “Muhakkak her kılın dibinde cü-

nüplük vardır. Bütün kılları yıkayınız, teni temizleyiniz” Bu

hadîs-i şerîf ağız ve burun temizliğini kapsamaktadır. Abdestsiz

kimsenin Kur’ân okuyabiliyorken, cünüp kimsenin okuyamama-

sı da cünüplük sebebiyle yapılan gusülde ağzın yıkanmasının

farz olduğunu gösterir.

Behz b. Hakîm’in babası vâsıtasıyla nakline göre dedesi

söyle anlatmıştır: “Ey Allah’ın Resûlü! Avret yerimizi (göbek

ile diz kapağı arasında kalan yeri) kimlerden sakınmamız

gerekir?” diye sordum. Resûlullah (s.a.v.), “Eşin ve câriyen

dışındakilerden sakın” buyurdu. “Ey Allah’ın Resûlü! İnsan-

larla birlikte olunduğunda ne buyurursun?” dedim. Resûlullah

(s.a.v.), “İmkân ölçüsünde avret yerini hiç kimseye göster-

me” buyurdu. “Ey Allah’ın Resûlü! Yalnız olduğumuzda nasıl

davranalım?” dedim. “Allah, utanılmaya insanlardan daha

lâyıktır” buyurdu. (Tirmizi)

Resûlullah (s.a.v.) söyle buyurmuştur: “On sene bile su

bulunmasa temiz toprak müslümanın temizleyicisidir. An-

cak su bulunduğunda vücudunu onunla yıkar. Çünkü bu

daha hayırlıdır.” (Ebû Dâvud)

(Eşref Ali et-Tehânevî (r.h.), Hadislerle Hanefî Fıkhı, 1.c., 212-282.s.)

 

ABDESTİN FARZLARI

 

Allâhü Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’inde: “Ey Îmân edenler,

namaz kılmak istediğiniz zaman yüzlerinizi yıkayınız

ve dirseklerinizle beraber ellerinizi de yıkayınız. Başla-

rınızı meshediniz. Ve topuklarla birlikte ayaklarınızı da

yıkayınız.” buyurmuştur. (Mâide, s. 6)

Bu âyet-i kerîmeden de anlaşıldığı gibi abdestin farzları

dörttür: Yüzü bir kez su ile yıkamak, iki eli dirseklerle bera-

ber bir kez yıkamak, her iki ayağı topuklarla beraber bir kez

yıkamak ve başın dörtte birini ıslak bir elle ve kullanılmadık

temiz bir su yaşlığı ile bir kez mesh etmektir. Şöyle ki:

Yüz denilen organ, iki kulak memesi arasındaki yer ile

alnın saç biten yerinden çene altına kadar olan kısımdır.

Kulaklarla sakal arasında bulunan kılsız kısımlar da yüz-

den sayılır. İşte yüz denilen bütün bu kısmı su ile bir kere

yıkamak farzdır. Yüzü yıkarken esas olan, üzerinden suyu

akıtmaktır. Ayrıca yüzünde sakalı sık olan bir kimsenin

abdest alırken İmam-ı Âzam (r.a.)’a göre, sakalının dörtte

birini meshetmesi gerekir. Fakat kişinin sakalı seyrek ise,

altındaki deri kısımları da yıkaması gerekmektedir. Yüzü

yıkarken dikkat edilmesi gereken bir başka husus da gözde

bulunan çapakların giderilmesidir.

Dirseklere gelince, bunlara “Mirfak” denir. Elleri dirsek-

lerle beraber yıkamak farz ise de, dirseklerden daha yuka-

rısını yıkamak zorunluluğu yoktur. Ayakların iki taraflarında

bulunan ve “Topuk” denilen şişkin kısımları da yıkamak ge-

rekir. Fakat bunların yukarısını yıkamak gerekmez.

Başa meshe gelince: Alından arkaya doğru başın ön

kısmının mesh edilmesi daha fazîletlidir. (Başın tamamını

meshetmek ise en iyisidir, sünnet-i müekkededir.) Mesh

edilen yer iki kulağın üstüdür. Bu kısımdaki saçların üzerine

meshedilmesi yeterlidir. Fakat bu kısımdan aşağıya sarkan

saçların üzerine mesh edilmesi, başın üstünde topak olsa-

lar dahi, yeterli olmaz.

(Fetâvâ-yı Hindiyye, 1.c., 15-23.s.)

 

ABDESTİN SÜNNETLERİ

 

  1. Abdest almak isteyen kimsenin -eğer uykudan kalkmış

ise- elini kaba sokmadan önce yıkaması sünnettir. Çünkü Nebî

(s.a.v.): “Her hangi biriniz uykudan uyandığı zaman, elini

üç defa yıkamadan kaba daldırmasın. Zîrâ (Uykuda iken)

elinin, cesedinin neresine değdiğini bilemez.” buyurmuş-

tur.

  1. Abdest almaya başlarken besmele çekmek. Zîrâ Nebî

(s.a.v.) “Besmele çekmeyenin abdesti yoktur.” buyurmuştur,

ki bundan: -Abdestinin sevabı yoktur- mânası murâd edilmiştir.

  1. Ağıza misvak sürmek. Çünkü Nebî (s.a.v.) hep misvak

kullanırdı.

  1. Ağız ve buruna su vermek. Çünkü Nebî (s.a.v.) her ab-

dest aldığında bunu yapardı. Abdest alırken hep böyle yaptık-

ları rivâyet edilmektedir.

  1. Kulakları meshetmek ve başın suyu ile meshetmek sün-

nettir. Çünkü Nebî  (s.a.v.); “Kulaklar baştandır” buyurmuş-

lardır.

  1. Sakalı oğuşturmak (hilallemek): Zîrâ Peygamber Efen-

dimiz (s.a.v.) abdest alırken, Cibrîl (a.s.) ona sakalını oğuştur-

masını söylemiştir.

  1. Parmakların arasını oğmak (hilallemek): Zîrâ Nebî

(s.a.v.): «Parmaklarınızın arasını ovuşturun ki Cehennem

ateşi aralarına girmesin» buyurmuşlardır.

  1. Organları üçer defa yıkamak. Çünkü bir gün Nebî (s.a.v.)

abdest alırken, organlarını birer defa yıkadıktan sonra: “Bu

öyle  bir  abdesttir ki  Allah,  namazı  onsuz kabul  buyur-

maz” ikişer defa yıkadıktan sonra: “Bu, Allâh’ın kendisine iki

kat ecir verdiği kimsenin abdestidir” ve üçer defa yıkadık-

tan sonra da: “Bu benim ve benden önceki peygamberlerin

abdestidir. Kim ki bundan fazla veya eksik yaparsa, ya sını-

rı aşmış, ya da kendine yazık etmiş olur.” buyurmuştur.

  1. Hanefîlere göre abdestte niyet sünnettir.
  2. Başın hepsini bir kere meshetmek.
  3. Abdestin sünnetlerinden biri de, uzuvları, âyet-i

kerîmede geçen sıraya göre ve sağ uzuvları sol uzuvlardan

önce yıkamaktır.

(İmâm Merğinânî (r.h.), Hidâye, 22-24.s.)

 

 

 

ABDESTİN EDEBLERİ

 

  1. Henüz vakit girmeden abdest alıp namaza hazır bulun-

mak. Ancak özür sahipleri abdestlerini vakit girdikten sonra

alırlar.

  1. Kıbleye yönelerek abdest almak.
  2. Abdest sularını elbiseye sıçratmamak.
  3. Abdest için başkasından yardım istememek.
  4. Abdestin başından sonuna kadar niyeti unutmayıp kalb-

de tutmak ve her organı abdest niyeti ile yıkarken Besmele

çekmek ve duâ etmek, salât ve selâm getirmek.

  1. Elleri yıkarken dar olmayan yüzükleri oynatmak. Eğer

yüzük dar ise, muhakkak sûrette yüzükleri oynatıp altına su

geçmesini sağlamak gerekir.

  1. Abdest alırken ağıza ve buruna sağ el ile su vermek ve

sol el ile sümkürmek.

  1. Yüzü yıkarken göz pınarlarını yoklamak, abdest suyu-

nu dirseklerin ve topukların yukarılarına eriştirmek.

  1. Abdest için yeterinden fazla su harcamamak. Organlar-

dan su damlamayacak kadar da kısıntı yapmamak.

  1. Abdest tamamlanınca kıbleye karşı şahadet kelime-

lerini okumak. Bir Hadîs-i şerîfte: “Sizden biriniz abdest

alır da, abdestini noksansız tamamlar ve sonra: Şahitlik

ederim ki, Yüce Allah’dan başka ibâdet edilecek varlık

yoktur; Hazret-i Muhammed (s.a.v) de O’nun kulu ve

Resûlüdür; derse ona cennetin sekiz kapısı açılır. Artık

dilediği kapıdan cennete girer.” buyrulmuştur.

  1. Artan abdest suyundan ayakta kıbleye karşı biraz içip:

“Ya Rabbi! Beni, her günah işledikçe tövbe eden ve günahtan

kaçınıp tertemiz bulunan iyi kullarından et,” diye duâ etmek.

  1. Abdestin sonunda bir veya birkaç defa “Kadir” sûresini

okumak,

  1. Abdest aldıktan sonra, eğer kerâhet vakti değilse, iki

rek’at namaz kılmak. Bu saydıklarımız, din ve sağlık yönün-

den çok yararlı oldukları için abdestin edebleri olmuşlardır.

Abdestin sünnet ve edeblerine aykırı olan şeyler mekrûhtur.

(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, 83-84.s.)

 

NAMAZDA HUZUR VE HUŞÛ

 

Cenâb-ı Allah buyuruyor ki: “Namâzlarında huşû için-

de olan Mü’minler muhakkak felâha dâhil olur.” (Mü’minun

  1. 1-2)

Hz.  Hasân (r.a.)’dan rivâyet edildiğine göre Peygambe-

rimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyorlar: “Beş vakit namâz, biri-

nizin evinin önünden akan suyu çok bir nehir gibidir,

her gün beş kere bu nehre girip yıkanırsa üzerinde kir

nâmına bir şey kalabilir mi?” Peygamberimiz (s.a.v.) de-

mek istiyorlar ki, büyükleri dışında bütün günâhları, geride

hiçbir şey bırakmamak üzere, beş vakit namâz giderir. El-

bette ki bu durum, huşû içinde ve kalb huzûru ile kılınan

namâz için söz konusudur, böyle olmayan namâz da zaten

sahibine iâde edilir.

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyorlar ki: “Kötü ve çir-

kin davranışlardan sahibini alıkoyamayan namâz kulun

Allah’dan daha çok uzaklaşmasına sebep olur.”

Hasân el Basri (r.a.)’dan rivâyet edildiğine göre: Pey-

gamberimiz (s.a.v.) bir gün “Size insanlar arasında en

çirkin hırsız kimdir, haber vereyim mi?” diye buyurdular.

Orada bulunanlar “Kimdir yâ Resûlullah (s.a.v.)” diye sor-

dular. Peygamberimiz (s.a.v.) «Namâzından çalandır» diye

cevap verdiler. Oradakiler “Namâzından çalması nasıl olur?”

diye sordular. Peygamberimiz (s.a.v.) “Namâzın rükûsunu

ve secdesini eksik yaparak” cevabını verdiler.

Amr İbn-i Zerrin (r.h.)’in eli kanser olmuş, kendisi ibâdet

ve takvâda hayli yüksek dereceye varmış bir zât idi, dok-

torlar «elini mutlaka kesmemiz gerekiyor» dediler. O da

«öyle ise kesin» dedi. Doktorlar «seni ipler ile bağlamadan

kesemeyiz» dediler. Bunun üzerine «beni bağlamanızı iste-

miyorum, namâza durduğum zamân kesiniz» dedi. Nitekim

namâza durunca elini kestiler, o ise hiçbir şey hissetmedi.

Namazda huşûnun en alt seviyesi okuduğunun manası-

nı düşünmektir.

(İmâm-ı Gazâlî  (k.s.), Kalplerin Keşfi, 125-132.s.)

 

ABDESTİ BOZAN DURUMLAR

 

1.Ön ve arkadan çıkan şeyler: Hz. Peygamber (s.a.v)’e

“Hades nedir?” diye sorulduğunda: “Her iki yoldan çıkan-

dır” cevabını vermişlerdir. Bu Hadîs ön ve arka yollardan

birinden çıkan idrar, dışkı, yel, vedi, mezi, meni ve diğer hu-

susların abdesti bozduğunu ifâde eder.

  1. Vücûdun herhangi bir yerinden kan ve irin çıkması
  2. Ağız dolusunca kusmak Zîrâ Hz. Peygamber (s.a.v)

“Kusuntu abdesti bozar” buyurmuştur. (Tirmizî, Tahâre, 64)

  1. Ağızdan tükrükten fazla veya tükrüğe eşit kan gelme-

si,

  1. Otururken uyuma hâlinde mak’atın yerden kalkması
  2. Bayılma, delirme ve sarhoşluk halleri,
  3. Namazda kahkahayla gülmek,
  4. Erkek tenasül uzvunun kadının tenasül uzvuna temas

etmesi.

  1. Abdest alıp almadığından şüphe eden kimse hükmen

abdestsiz sayılır.

ABDESTİ BOZMAYAN DURUMLAR

 

  1. Çıktığı yerden dışarı akmayan kan,
  2. Vücuttan çıban ve et parçasının düşüp ayrılması,
  3. Yaradan, kulak ve burundan kurtçuk çıkması,
  4. Tenâsül uzvuna dokunmak ya da kadına dokunmak,
  5. Ağzı doldurmayacak şekilde kusmak,
  6. Çok da olsa balgam çıkarmak,
  7. Tam olarak oturarak uyumak (bir şeye dayansa dahî)
  8. Namazda uyumak

Bir kimse abdest alırken bazı organlarını yıkayıp yıkama-

dığı konusunda endişe ederse, şâyet bu ilk defa karşılaştığı

bir şüphe ise o organını yeniden yıkar, yok eğer sürekli şüp-

heye düşüp duruyorsa bu şüphesinin önemi yoktur. Abdes-

tini tam almış sayılır. Abdestinin bozulup bozulmadığını tam

hatırlayamayan kişi kesin olarak abdest aldığını hatırlıyorsa

abdestli demektir. Çünkü kesin olarak bilinen bir husus şüp-

helerle yok olmaz.

(Şûrunbulâlî, Nûru’l Îzah 24-25.s.)

 

TEYEMMÜM VE HÜKÜMLERİ

 

Fahr-i Kâinât (s.a.v.) Efendimiz, hiçbir peygambere nasip

olmayan birtakım hasletlere donatılmış, yine başka hiçbir üm-

mete verilmeyen kolaylıklar O’nun (s.a.v.)’in ümmetine bah-

şedilmiştir. Allah (c.c.), O’nun (s.a.v.)’in ayak bastığı toprağı

temiz kılmış, O’na ve ümmetine yeryüzünün pis olmayan her

yerini ibâdethâne ve temizleyici olarak kullanma imkânı ver-

miştir. Hadiste şöyle beyan buyrulmuştur: “Yeryüzünün temiz

olan her yeri benim için mescit ve temizleyici kılındı.”

Hadiste temizleyici olarak ifade edilen, toprak ve toprak

cinsinden olan nesnelerdir. Buna göre abdest almaya uygun

suyun bulunamaması halinde bunlarla abdestsizlik giderilebi-

lir. Buna teyemmüm denir.

Abdest alacak veya gusül yapacak kadar temiz su bu-

lunmadığı hallerde, su bulunduğu halde yırtıcı hayvan veya

düşman tehdidinden dolayı suyun kullanılmasının mümkün

olmadığı durumlarda, suyu kullanmaya mani bir hastalık oldu-

ğu durumlarda ve sahip olunan su içecek su miktarından faz-

la değilse teyemmüm edilebilir. Bir teyemmümle birden fazla

namaz kılınabilir. Ancak teyemmüm edildikten sonra uygun su

bulunursa bu suyla abdest alınır. Çünkü suyu görünce teyem-

müm bozulur.  Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz  bu hususta: “On

seneye kadar bile olsa temiz toprak müslümanı temizleyi-

cidir. Ancak suyu bulduğu zaman onu vücuduna döksün.

Bu, onun için daha hayırlıdır.” buyurmuştur.

İbn-i Ömer (r.a.)’in nakline göre Hz. Peygamber (s.a.v.):

“Teyemmüm, biri yüzü diğeri dirseklere kadar kolları

mesh etmek için elleri iki defa toprağa vurmaktır.” buyur-

muştur. Teyemmüme başlarken iki el yere vurulur ve teyem-

müme niyet edilir. İki el ile bütün yüz mesh edilir. Eller ikinci

defa yere vurulur. Bu defa sol el parmaklarının arkası ile sağ

el ve kolun içi, yine sol elin avuç içi ile sağ el ve kolun dışı

mesh edilir. Daha sonra bu işlem sağ el vasıtasıyla, sol kol

için tekrarlanır.

(Eşref Ali et-Tehânevî, Hadislerle Hanefi Fıkhı 1.c. 348, 350, 351, 352.s)

 

 

 

 

 

NAMAZIN DIŞINDAKİ  FARZLAR

 

Namazın altısı dışında altısı içinde olmak üzere on iki farzı

vardır. Dışından olanlar  şöyledir:

Hadesten Taharet, hades, hükmî olan, yâni varsayılan pis-

lik, ya da ma’nevî olan pislik demektir ki, cünüblük ve abdest-

sizlikten ibârettir. Buna göre âdeti ve lohusalığı biten ve cünüb

olan mükellefin yıkanması, abdesti bulunmayanın da abdest

alması, bunları yapamıyorsa teyemmüm etmesi gerekir.

Necâsetten Tahâret; namaz kılan kimsenin, elbisesinin

ve namaz kıldığı yerin ağır pislikten temiz olması

Avret Olan Yerlerini Örtmek; namazda kadının bütün

uzuvları avrettir. Sâdece yüzü, iki eli ve iki ayakları avret de-

ğildir.  Erkeğin örtülmesi gerekli yerleri ise  göbeği altından

iki dizleri altına kadar olan kısımdır. Avret olan âzânın dörtte

birinin açılması namazı bo zar.  Tenin rengini gösteren elbise,

hiç giyilmemiş gibidir. Elbisenin dar olup organları belli etmesi

hâlinde, rengini göstermiyorsa namaza engel değildir, ancak

mekrûhtur.

Kıbleye Dönmek; namazda Kâbe-i Muazzama’ya  dönü-

lür. Kâbe’nin etrafında bulunanların kıblesi, Kâbe’nin bizzat

kendisidir. Mekke halkından başkası için Ka’be yönüne yönel-

mek yeterlidir.

Namaz kılacağı yerde kıblenin hangi tarafa olduğunu

bilmeyen, soracak kimse de yoksa, kendi imkânları oranın-

da araştırma yapar. Eğer namaz kılan kimse, Kıbleyi araştır-

dıktan sonra hatâ etse, na mazı iade etmez.  Ama araştırma

yapmadan rastgele bir yöne dönmekle Kâbe’ye isâbet ettirse

dahî namazı câiz olmaz. Kıbleye yönelmekten âciz olanların

kıblesi, gücü yettiği yönedir.

Vakit; her namazı kendi vaktinde kılmak şarttır.

Niyyet; hangi  namazı kıldığını kalbi ile bilmektir. Dil ile söy-

lenirse iyi olur. İmâma  uyan kişi, kendi  namazına ve  imâma

uymaya  niyet eder. İmâm erkeklere imâm olduğu zaman, ken-

disine uyanlara imam olduğuna niyet etmesi gerekmez. Cema-

atte kadınlar varsa onlara imam olmaya niyet etmesi gerekir.

(Molla Gürânî, Gurer ve Dürer, 112-122 s.)

 

SECDE EDERKEN DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR

 

Secde namâzın bir rüknü olduğundan farzdır. Namâz

kılan kimse, rükûdan sonra secdeye varır. Rükûdan doğ-

rulduktan sonra yere kapanarak iki dizi üzerinde ellerine

dayanarak alnını ve burnunu (yüzünü) iki eli arasında

yere veya yere bitişik bir şey üzerine koyar. Yüce Allâh’a

ta’zîmde bulunur. Bu şekilde secde, her rekâtta ikişer defa

arka arkaya yapılır. (Takke vb. şeyler alnı kapatmamalı-

dır.)

Secde esnasında ayaklar yerden kesilmemelidir.İki

ayağın veya bir ayağın parmakları yere konmadıkça sec-

de câiz değildir. Bir ayağın yalnız bir parmağını veya aya-

ğın yalnız üstünü yere koymak kâfi gelmez.

Bir özür olmasa dahî, yere serilmiş olan herhangi te-

miz bir şey üzerine secde edilebilir. Yerin pis olması zarâr

vermez, o yerin pis kokusu veya pisliğin rengi gibi bir eseri

bulunmamak şartı ile secde yapılabilir.

Sıcaktan veya soğuktan korunmak gibi bir özürden

dolayı, temiz yer üzerine konulacak iki el üzerine secde

edilebilir.

Üzerinde namâz kılınacak bir sergi, eğer temiz bir el-

bise ise, yukarı tarafını aşağıya getirip etekleri üzerine

secde etmelidir. Çünkü böyle yapmak, tevâzûya daha

yakındır.

Pamuk, kar, saman gibi yumuşak olup yerin sertliğini

duyurmayan şeyler üzerine secde yapılmaz. Yerin sertliğini

duymak şöyle îzah edilir: Secde eden kimse ne kadar uğ-

raşırsa  da alnının daha ileri gitmemesidir.

Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmaktadır: “(Şartlarına riâyet

edip; farzlarına, vâciblerine,  sünnetlerine, özen gös-

tererek ve vaktinde  kılmak sûretiyle) Namazları(nın

hakkını)  muhafaza edenler (yok mu), işte bunlar cen-

netlerde ikrâm olunanlardır.” (Mearic s. 34-35)

(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, 131-132.s.)

 

NAMÂZIN İSLÂM’DAKİ YERİ

 

İslâm’da namâzın, başka hiçbir ibâdete denk olmayan bir

yeri vardır. O dînin direğidir ve onsuz dîn ayakta durmaz.

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır; “İşin başı

İslâm, İslâm’ın direği namâz, en zirvesi ise Allâh yo-

lunda cihaddır.” Namâz, mirac gecesi, Allâhü Te‘âlâ’nın

vâsıtasız olarak konuştuğu, Resûlü (s.a.v.)’e yüklediği

ibâdetlerin ilkidir.

Abdullah bin Kırt (r.a.)’ın rivâyetine göre Resûlullâh

(s.a.v.) şöyle buyurdular: “Kıyâmet günü kulun ilk hesâba

çekileceği şey namâzdır. Namâzı iyi ise diğer amelleri de

iyi olur. Namâzı bozuk ise diğer amelleri de bozuk olur.”

Resûlullâh (s.a.v.)’in dünyâdan ayrılacağı zamân ümme-

tine son olarak vâsiyet ettiği şey namâzdır. Son nefesinde

iken şöyle buyurdular: “Namâzı! Namâzı! Bir de emrinizde-

ki köleleri. Dînden en son kaybolacak ibâdet namâzdır.

Namâz zâyi oldu mu bütün dîn zâyi olmuş demektir.”

Bil ki, namaz ziyafet mesabesindedir. Allâhü Teâlâ hazret-

leri, bu ziyafeti tevhîd ehli için, günde beş kez hazırlamıştır.

Nasıl ki, ziyafette türlü türlü yiyecekler ve içecekler sunu-

lur, her birinin rengi ve tadı farklı olursa, aynı şekilde namaz

için de durum böyledir. Çünkü namazın içinde de de muh-

telif rükünler ve fiiller vardır. Her bir fiilin ayrı bir lezzeti ve

günahları ortadan kaldırması ve affedilmesi vardır.

Allah ü Teâlâ hazretlerinin katında fütursuzca kılınan bir

namaz makbul değildir. Zâtının nurunun tecelli etmesi için

elbette kâinattan yüz çevirmek lâzımdır. Yoksa, kalbinde

Ali’yi hazır tutup, Veli’ye seslenen kişiye asla icâbet olun-

maz. Kimse onun sesine kulak vermez.

Şeyh Sa’dî eş-Şirâzî (k.s.) buyurdular:

O gördüğün posta oturanlar, hepsi postun kurbanı ve ona

yalvaranlardır. Kişinin Allâhı bırakıp mahlûku kıble yaparak

ona yönelip kıldığı namaz, elbette namaz değildir. Tevfik ve

başarı Allah’tandır.

(İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l Beyân Tefsîri, s.688-694)

 

NAMAZIN İÇİNDEN FARZLARI

 

Namazın içinden olan altı farz şunlardır:

İftitah Tekbiri; niyetin hemen arkasından elleri kaldırır-

ken “Allahû Ekber” diyerek yapılır.  İmâm, «Allâhu Ekber»

sözünü bitirmeden önce, uyan kişi «Allâhu Ekber» sözünü

bitirse, namaza başlamış olmaz.

Kıyam; kıyamın farz olması, farz olan namaza mahsûstur.

Nafile olan namazda kıyam farz değildir.  Ayakta durmaya

ve secde yapmaya kudreti olmayan kimse farz namazı da

oturarak kılabilir.

Kıraat; kırâatin farz olan miktarı, bir âyettir. Ancak bir âyet

iie yetinilirse günahkâr olunur. Çünkü Fa tihayı okumak ve

Fâtiha’ya bir sûre veya bir sûre miktarı âyet eklemek vâcibdir.

Okuyuşun geçerli olabilmesi için en azın okuduğunu ken-

di işitebilmelidir. Ancak gürültü, sağırlık gibi bir engel olur-

sa hükmen işitmiş sayılır. Anlaşılacak bir okuyuş olmalıdır.

Bundan maksad çekilecek yerleri biraz olsun çekmektir. Aksi

takdirde bu hızlı okuyuş haram olur.

Rükû; Namaz kılan kimse rükû’da, iki elleri ile iki dizleri

üzerine daya nıp parmaklarını açar. Musallî, sırtını düz tuta-

rak rükû’ eder. Hattâ rükûda sırtına su dökülse, su sırtında

durmalıdır. Başını yukarı kaldırmayarak ve aşağı eğmeyerek

rükû’ eder.

Secde; Namaz kılan kimse, burnu ve alnı üzerine secde

eder. Çünkü Resûlullah (s.a.v.) böyle devam etmiştir. Namaz

kılanın alnı yerin sertliğini bulduğu za man secde caiz olur

Ayrıca secde yeri, ayakların basıldığı yerden 12 parmaktan

yüksek olmamalıdır.

Son Oturuş; “Tahiyyat”ın sonundaki “Abdühû ve

Resûlühû”ya kadar oturmak farzdır. Tahiyyatı okumak ise

vâcibtir.

Namazın farzlarından biri de, kıyamı rükûdan önce ve

rükûyu secdeden önce yapmaktır.

(Molla Gürânî, Gurer ve Dürer, 123-143. s.)

 

NAMAZIN VÂCİBLERİ

 

  1. Namaza başlarken yalnız “Allah” ismi ile yetinmeyip “Al-

lahü Ekber” demek vâcibdir.

  1. Namazlarda “Fâtihâ” süresini okumak vâcibdir. Üç İma-

ma göre ise, bunu okumak farzdır.

3-4. İlk iki rekatın her birinde bir defa Fâtihâ sûresi okunup

tekrarlanmaması ve Fâtihâ sûresinin diğer okunacak sûre ve

âyetlerden önce okunması vâcibdir.

  1. Fâtihâ sûresine başka bir sûre veya üç kısa âyet veya

ona denk bir uzun âyet ilâvesi vâcibdir. (vitir namazı ile nâfile

namazların her rekatında bu vâcibdir).

  1. Yalnız başına namaz kılan kimse, sabah, akşam ve yat-

sı namazlarını dilerse aşikare bir okuyuşla ve dilerse gizli bir

okuyuşla kılar. Fakat öğle ile ikindi namazlarında gizli olarak

okuması vâcibdir.

  1. Cemaatla kılınan namazlardan sabah, cuma, bayram,

teravih, vitir namazlarının her rekatında; akşam ve yatsı na-

mazlarının ilk iki rekatlarında aşikare Kur’ân okumak, öğle ile

ikindi namazlarının bütün rekatlarında, akşam namazının üçün-

cü ve yatsının son iki rekatlarında gizli olarak kıraat yapmak

vâcibdir.

  1. Vitir namazında kunut (duâ) okumak ve kunut tekbîri al-

mak     vâcibdir.

  1. Secde yaparken yalnız alınla yetinmeyip alınla beraber

burnu da yere koymak,

  1. Üç ve dört rekatlı namazlarda birinci oturuş vâcibdir.
  2. Namazların her oturuşunda teşehhüdde bulunmak (Ta-

hiyyatı okumak) vâcibdir.

  1. Namaz içinde okunan secde âyetinden dolayı tilâvet

secdesinde bulunmak vâcibdir

  1. İki bayram namazının üçer ziyade tekbîrleri vâcibdir.
  2. Namazların farzlarında sıraya riâyet edilmesi vâcibdir.

15-16. Vâciblerin her birini de yerinde yapmak ve sonraya

bırakmamak ve  namazların sonunda selâm vermek vâcibdir.

(Ömer Nasûhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, 135.s.)

 

 

 

SEHİV SECDELERİ

 

Sehiv sebebiyle olan secdeler demektir ki, namazda

sehven (yanılarak) gerçekleşen eksikliği onarıcı ve ta-

mamlayıcı olmakla namazın vâciblerindendir. Yanılarak bir

vâcibi bırakma hâlinde gerekir. Sehiv secdelerini gerektiren

hallerin çoğalması hâlinde sehiv secdeleri artmaz, ancak

bir defa sehiv secdeleri yapılır.  Sehiv secdeleri son oturuş-

ta tahiyyat okunduktan sonra sağ tarafa selâm verip secde

iki kere secdeye giderek yapılır ve tekrar tahiyyata oturulup

namaz tamamlanır. Sehiv secdelerinin vâcib olması için;

farzın geciktirilmesi, vâcibin geciktirilmesi veya vâcibin terk

edilmesi gerekmektedir.

İmama uyan kimse kendi sehvinden dolayı sehiv sec-

desi yapmaz. İmamının sehvinden dolayı onunla beraber

sehiv secdelerini yapar. İlk rekâtlere yetişemeyen kimse

kaçırdığı rekâti kaza ederken yanılırsa bundan dolayı da

secde eder.

Birinci oturuştan sehvedip üçüncü rekâte davranan

kimse tamamen doğrulmuş olmadıkça oturuşa geri döner,

bunun için sehiv secdesi gerekmez. Eğer tamamen doğrul-

muş bulunursa oturuşa geri dönmeyip vâcib olan oturuşu

terketmiş olduğundan dolayı namazın bitiminde sehiv sec-

delerini yapar.

Son oturuştan sehvedip fazla rek’ate davranan kimse,

tamamen doğrulmuş dahi olsa o rekâti rükû ve secdeler ile

tamamlamış olmadıkça bırakıp oturuşa döner ve farz olan

oturuşu ertelemiş olduğundan dolayı sehiv için secdeler

eder. Eğer o rekâtı secdelerle tamamlamış olursa kıldığı

namaz nâfileye döner. Namazı yeniden kılar

İlk oturuşu unutmak, kunut duâlarını okumayı unutmak,

Fâtihâ’dan sonra zammı sûre okumayı unutmak, kıraatı,

rükûyu, secde ve son oturuşu geciktirmek de farzın gecik-

tirimesine girip sehiv secdelerini gerektiren diğer durumlar-

dandır.

(M. Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, 110.s.)

 

NAMAZIN SÜNNETLERİ

 

1.Başlangıç ve vitrin Kunut tekbirinde erkeklerin  kulakları,

kadınların omuzları hizasına  ve ellerinin içini kıbleye çevirerek

kaldırmaları

2.Tekbirler esnasında avuçları kıbleye çevirmek

3.Kıyamda sağ eli sol eli üzerine koyarak ellerini  bağlamak,

4.Erkeklerin göbeğin hemen altına ve kadınların göğsü üze-

rine  bağlaması

5.Cemaatle veya yalnız namaz kılarken ilk rek’atte

“Sübhâneke”  ve “eûzü” okumak,

6.Tüm rekâtlarda Fatiha-i Şerîfe’den önce Besmele-i Şerîfe

okumak, Fatihâ-i Şerîfe bittikten sonra sessizce “âmin” demek,

7.Kıyamdan rükûya inerken tekbîr almak,

8.Rükûda dirsekleri kırmadan elleri dizlerin üzerine koyup

parmakları açmak, rükûda üç kere “sübhâne Rabbiye’l-azîm”

demek ve bu esnâda bel ile başı aynı hizada tutmak

9.Rükûdan kalkarken “semiallâhu limen hamideh” demek,

10.Rükûdan kalktıktan sonra “rabbenâ leke’l-hamd” demek,

11.Secdelere giderken ve kalkarken “Allâhü ekber” demek,

12.Secdede üç kere “sübhâne Rabbiye’l-a’lâ” demek,

13.Secdede el parmaklarını bitiştirmek,

14.Erkeklerin secdede uyluklarını karnından ayırması (sec-

de esnâsında altından oğlak geçebilecek kadar boşluk bulun-

durmak) hatunların ise tam tersini yaparak uyluklarını karınları-

na yapıştırmaları

15.Erkeklerin sağ ayağını dikip sol ayağının üzerine oturması

16.Son oturuşta “salavât” ve dua okumak,

17.Sağa ve sola selâm verirken başı çevirmek,

18.Tahiyyatta elleri dizlerinin üzerine koyup parmakları kendi

haline bırakmak,

19.Secdede elleri ve ayak parmaklarını kıbleye çevirmek,

20.Secdede elleri kulakların hizasına koymak

21.Dört rekât olan farzların son rekâtlarında yalnız Fâtiha-i

Şerîfe okumak,

22.Sünnet-i şerife üzere ezan-ı muhammedî okumak,

23.Cemaatle veya yalnızken farzlardan önce kâmet getirmek

(Mızraklı İlmihal 37.s.)

 

SEFERÎLİK

 

Yolcular hakkında birtakım kolaylıklar ve ruhsatlar gös-

terilmiştir. Şu uygulamalar bu kolaylıklardandır: Ramazan

ayında yolculuk hâlinde bulunan kimse için, orucu sonraya

bırakmak mübahtır. Misafirler (yolcular) için mestler üzerine

mesh üç gün üç gecedir. Misafir dört rekatlı farz namazlarını

iki rekat olarak kılar. Biz Hanefî’lerce, misâfirin böyle nama-

zını kısaltması gerekir. Buna aykırı olarak bu farzların dört

rekat olarak kılınması mekrûhtur.

Misafir kimse, vatanına dönünce yolculuk hükmünden

çıkar. Vatanında beklemeyi niyet etmesi şart değildir. Fakat

kendi asıl vatanından başka bir yere gidip orada niyetsiz ola-

rak beklemekle misâfir olmaktan çıkmaz. Ancak en az on beş

gün bu beldede oturmaya niyet ederse, o zaman sefer hük-

münden çıkar. On beş günden az ikâmete (kalmaya) niyet

etse misâfirlik hükmü son bulmaz.

Bir misâfir, bulunduğu yerde on beş gün durmaya niyet

etmeyip bugün, yarın çıkacağım diye uzun zaman orada ka-

lacak olsa, yine misâfirlik hükmünden çıkmaz. Öyle ki, bir

beldeye gidip işini gördükten sonra dönmek kararında olan

bir kimse, o işin on beş günden az bir zamanda yapılama-

yacağını bilmedikçe yine sefer hükmünden çıkmaz, mukîm

sayılmaz. Eğer on beş günden önce bitmeyeceğini biliyorsa,

niyet etmese bile mukîm sayılır.

Mukîmin kazaya kalan namazları sefere çıkması ile,

misâfirin de kazaya kalan namazları ikâmete niyet etmesi

ile değişmez. Onun için ikâmet hâlinde olan bir kimse, sefer

hâlinde kazaya kalmış olan namazlarını ikişer rekât kılacağı

gibi, sefer hâlinde bulunan kimse de, ikâmet zamanında ka-

zaya kalmış namazlarını dörder rekât olarak kılar.

Yolculuk veya yağmur sebebi ile iki vakit namazı bir va-

kitte kılmak câiz değildir. Yalnız hacc mevsiminde Arafat’da

öğle ile ikindi namazlarını öğle vaktinde ve akşam ile yatsı

namazların Müzdelife’de yatsı vaktinde bir arada cemaatle

kılmak câizdir.

(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli,179.s.)

 

NAMAZIN MÜSTEHÂBLARI

 

Namazın edebleri ve müstehâbları şunlardır:

  1. Namazda bulunan erkek ve kadın huşu üzere olup kıyam-

da secde yerine, rükûda ayaklarının üzerine, secdelerde bur-

nunun ucuna, oturuşta kucağına ve selâmda omuz başlarına

bakmak (Yâni: Bu bakışlarla, “Allah’ı görüyormuş gibi ibâdet

edin. Her ne kadar siz onu görmüyorsanız da muhakkak o

sizi görmektedir.” Hadîs-i Şerif’inin mânasını düşünerek na-

maz kılan kişi gittikçe her baktığı yerde onun eserlerinden başka

bir şey görmez olur ve bu görüşten içinde muhabbet kıvılcımları

hasıl olup Hakk’dan başka her şey onun ateşiyle yanar, yok olur,

demektir).

  1. Secdeye giderken önce dizleri sonra elleri, sonra burun ve

en son alnı yere koymak. Kalkerken de tam tersinden kalkmak

(önce alnı sonra burnu sonra elleri ve dizleri kaldırmak)

  1. Öksürüğü gücü yettiği kadar tutup savmak.
  2. Esnemekten ağzını tutmak.
  3. Kamette “Hayye ale’l-felâh” denirken imam ve cemaatin

namaza kalkması.

  1. “Kad kameti’s-salât” denirken imamın namaza başlaması.
  2. Namazda dışı ve içi ile bir sükûnet, bir huzur ve Allah

(c.c.)’a ibâdet duygusu içinde bulunmak.

  1. Yalnız başına namaz kılanın, rükû ve secde tesbîhlerini

üçten ziyade yapması.

Namaza dururken kalbin işi olan niyete dilin işleyişini ekle-

mek de müstehâblardandır. Vesvesenin gereği yoktur.

Peygamberimiz (s.a.v.) başka bir hadislerinde “Nasıl namaz

kıldığımı görüyorsanız sizde öylece kılınız.” buyurmakta-

dır. Dolayısıyla tavuğun yem topladığı gibi değil başka şeyler-

le meşgûl olmaksızın huzur ve huşu içerisinde kılınan namaz

önceden işlenmiş günâhların silinmesine vesîle olur. Kalp huşû

içerisinde olursa vücut ve azalar da huşû içinde olacağından

öncelikle namaza başlamadan kalbi huzursuzluklardan temizle-

mek, meşgûliyetlerinden arındırmak gerekir ki namazımız ger-

çekten namaz olsun.

(İmâm-ı Nevevî, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Sâlihin Tercümesi, 316.s.)

 

 

 

 

AHİRETTE ÖNCE NAMAZDAN SORULACAK

 

Allâhü Teâlâ; “Namaz mü’mînler üzerine vakitleri belli

bir farz olmuştur.” (Nisa s., 103)  buyurmaktadır. Peygamber

Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Beş vakit namaz

vardır ki Allâhü Teâlâ onları kullarına farz kılmıştır. Bu

namazları hafife almayarak ve hiçbirini zâyi etmeyerek

edâ eden kimsenin cennete girmesi hususunda Allah

(c.c.)’nun vaadi vardır. Beş vakit namazı edâ etmeyen

kimse içinse Allah (c.c.) nezdinde herhangi bir vaad yok-

tur. Allah onu dilerse azâba dûçâr eder; dilerse de cen-

nete dâhil eyler.”

Nebî (s.a.v.): “Beş vakit namaz tıpkı herhangi birinizin

kapısının önünden akan gür ve tatlı bir nehir gibidir. Bu

kişi günde beş vakit, kapısının önünden akan bu nehre

dalarak yıkansa, acaba sizce bedeninde kirden iz kalır

mı?” buyurdu. Ashâb (r.a.e.)’in  “Hayır ey Allah’ın Râsûlü!

Hiçbir şey kalmaz” demesi üzerine Peygamber Efendimiz

(s.a.v.): “İşte suyun kiri götürmesi gibi, beş vakit namaz

da insanın bütün günahlarını siler süpürür.” buyurdu.

Başka bir hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz (s.a.v);

“Namaz, dinin direğidir. Kim namazı terk ederse dini yık-

mış olur.” buyurmuşlardır. Namaz İslâm Dîni’nin olmazsa ol-

mazıdır. Efendimiz (s.a.v.), “Namazı (bundan sonra namaz

kılmayacağım niyetiyle) kasten terk eden kişi kâfir olur.”

buyurmuşlardır. Nitekim bir başka hadîste de şöyle buyurul-

muştur: “Namazı kasten terk eden kimse, Muhammed’in

zimmetinden çıkmış olur.” Peygamber Efendimiz (s.a.v)

“Amellerin en hayırlısı nedir?”sorusuna “Vaktinde kılınan

namazdır.” diye cevap vermiştir. Namaz o derece önemli-

dir âhirette ilk ondan sorulacaktır. Kıyâmet gününde kulun

bütün amellerinden evvel namazlarına bakılır. Eğer namazı

tam görülürse hem namazı ve hem de (bu namazın yüzü

suyu hürmetine) bütün amelleri kabul olunur. Eğer namazı

eksik görülürse namazı reddolunduğu gibi diğer amelleri de

reddolunur.

(İmâm-ı Gazâlî (k.s.), İhyâ-i Ulumu’d-Din, 1.c., 397-399.s.)

 

 

GEÇMİŞ NAMAZLARIN KAZASI

 

Namazı  vâktinde kılmağa edâ, vaktinden sonra kılmağa

kaza denir. Farz namazların kazası farz olduğu gibi vâcib na-

mazın kazası da vâcibdir. Cuma namazı ve nâfile namazların

kazası olmaz. Yalnız sabah namazının sünneti o günün gün

yarısından (güneşin tam tepede bulunmasından) sonraya

kalmak şartıyla kaza olunabilir. Geçmiş namazları çok olan

kimse namaza en son kılmadığım şu vaktin kaza namazını

kılmaya diye niyet eder.

Kaza namazları ile uğraşmak, nâfile namazları ile uğraş-

maktan daha iyi ve daha önemlidir. Fakat farz namazların

müekked olsun olmasın, sünnetleri bundan müstesnadır. Bu

sünnetleri terk ederek bunların yerine kazaya niyet edilmesi

daha iyi değildir. Hatta kuşluk ve tesbîh namazları gibi, hak-

larında nâkil bulunan nâfile namazlar da böyledir. Çünkü bu

sünnetler, farz namazları tamamlar, bunların yerine getirilme-

si mümkün değildir. Kaza namazlarının ise her zaman yerine

getirilmesi mümkündür. Bununla beraber namazları kazaya

bırakmak günâhtır (Kaza, terk günâhını giderir, geri bırakma

günâhını gidermez). Bu günâhtan kurtulmak için sünnetleri

fedâ etmek uygun olmaz. Böyle bir günâhı işleyen kimsenin

fazla ibâdet ederek Allah (c.c.)’un bağışlamasına sığınması

gerekirken, hakkında Peygamber (s.a.v.) şefaatinin tecelli et-

mesine vesîle olacak birtakım sünnet ve nâfileleri terk etmesi

nasıl uygun olabilir?

(Ömer Nasûhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, 186.s.)

Not: Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.) hazretleri  kaza na-

mazı borcu olanların; büluğ yaşından itibaren ne kadar borçları

olduğunu hesaplamalarını ve hergün bir günlük kaza namazı

kılarak (Meselâ sabah namazından sonra sabah kazası, öğle-

den sonra öğle…) kaza namazı borçlarını bitirmelerini tavsiye

etmiştir.  Bu niyetle bir program yapan ve bunu uygulayan kim-

se kaza namazı borçlarını tamamlayamadan vefât etse bile,

hepsini kılma niyetinde olduğu için, kalan namaz borçlarının da

bi iznillah ödenmiş kabul edileceği müjdesini zâhirî ilimlerde de

icâzetli bir âlim olan Hz. Sâmi (k.s.) vermiştir.

 

NAMAZA SONRADAN YETİŞENİN DURUMU

 

Namaza geç kalıp imama birinci rekatta yetişemeyen

kimseye mesbuk denir. Mesbuk, imâm iki tarafa da selâm

verdikten sonra, ayağa kalkarak, yetişemediği rekâtları kaza

eder ve kırâetleri (okumaları), birinci, ikinci, üçüncü rekât kı-

lıyormuş gibi okur. Oturmayı ise, dördüncü, üçüncü ve ikinci

rekât sırası ile, yani sondan başlamış olarak yapar.

Örnek: Bir kimse sabah namazının ikinci rekatında ima-

ma uyacak olsa, mesbuk olmuş olur. Aldığı tekbîrden sonra

sükût eder. İmâmla beraber son oturuşta yalnız “Tahiyyat’ı”

okur. İmam selâm verince, kendisi ayağa kalkar ve imam ile

kılmamış olduğu ilk rekatı kılmaya başlar. “Sübhaneke ve

Eûzü Besmele”den sonra Fâtihâ sûresi ile bir miktar daha

Kur’ân-ı Kerîm okur. Bilindiği şekilde rükû ve secdelere gi-

der: Ondan sonra oturup “Tahiyyatı, salâvatları ve Rabbena

âtinâ’’yı okuyarak selâm verir.

Mesbuk, akşam namazının son rekâtinde imâma uysa,

“Sübhâneke”yi okur ve imâmla beraber o rekatı kılarak te-

şehhüde oturur. İmâm selâm verdikten sonra kalkar, Süb-

haneke, Eûzü-Besmele, Fâtihâ ve bir miktar daha Kur’ân-ı

Kerîm okur. Rüku ve secdelerden sonra oturur ve yalnız

“Tahiyyat’ı” okur. Sonra “Allahü Ekber” diyerek ayağa kalkar,

yalnız Besmele ile Fâtihâ ve bir miktar daha Kur’ân-ı Kerîm

okuyarak rükû ve secdeleri yapar. Sonra son oturuş yapa-

rak selâm ile namazdan çıkar. Bu halde üç defa teşehhüde

oturmuş olur.

İmâm rükûda iken, imâma uyan kimse, o rükûa ait olan

rekâta yetişmiş olur. İmâma rükûda yetişmek için acele

tekbîr getirip eğilinirse bırakın rekâta yetişmeyi namazınız

sahih olmaz. Çünkü iftitah tekbîrini ayakta almak şarttır. İfti-

tah tekbîrini ayakta alıp, sonra imamla rükûda bir an beraber

kalınırsa hem namazınız sahih olmuş olur, hem de o rekâta

yetişmiş olursunuz. Rek’ata yetişeceğim diye böyle hata

yapmamalı. Bunun için de tekbîri ayakta iken almak şarttır.

Mesbuk, imâm selâm verdikten sonra “Allahü Ekber” diyerek

ayağa kalkar ve noksan kalmış olan rekâtları tamamlar.

(İbn-i Abidin, Reddül Muhtar, 2.c. 478-479.s.)

 

NAMAZ KILANA MEKRUH OLAN BAZI ŞEYLER

 

  1. Ağzını ve burnunu kapalı bulundurmak.
  2. Ağıza Sünnet-i Seniyye’ye uygun şekilde okumayı

engelleyecek bir şey koymak.

  1. Sarığın kıvrımı (takke vs.) üzerine secde yapmak.
  2. Resim üzerine secde yapmak.
  3. Burnunda bir özür olmadığı halde secdede burnunu

yere değdirmemek.

  1. Yolda, hamamda, helâda, mezarlıkta namaz kılmak.
  2. Başkasının mülkünde rızâsı olmadan namaz

kılmak.

  1. Pisliğe yakın bir yerde kılmak.
  2. İdrar veya büyük abdestini tutmaya çalışırken kılmak.
  3. Yellenmek için sıkıştığı anda namaz kılmak.
  4. Erkekler için baş açık şekilde namaz kılmak ki bu-

nun sadece tembellikden dolayı olması.

  1. Canı çektiği yemek hazırken namaza durması.
  2. Zihnini meşgul eden ve huşuyu bozan bir şeye

karşı namaz kılmak.

  1. (Okuduğu) âyetleri saymak.
  2. Rüku ve secde tesbîhlerini elle sayarak yapmak.

(Nafile namazlarda ezberden sayamazsa parmaklarını yu-

marak sayar)

  1. Namaza yetişmek için koşmak
  2. Safta yer varken safların gerisinde bir yerde durmak.
  3. Resimlerle süslü bir elbise ile namaz kılmak.
  4. Namaz kılanın önünde yanan bir tandırın veya

içinde kor olan bir ocağın bulunması

  1. Namaz kılanın önünde uyuyan kimselerin bulun-ması.
  2. Namaz sırasında kendisine zarar vermeyen toprağı

alnından silmek.

  1. İmâmın devamlı aynı yeri okuması.
  2. İnsanların önünden geçebileceği yerde namaz

kılmak.

(Şûrunbülâlî, Nuru’l İzah, 68-70.s.)

 

 

 

NAMAZI BOZAN BAZI DURUMLAR

 

Gerek bilerek, gerek hatâen konuşmak. İnsanların konuş-

masına benzer dua  yapmak  Birine selâm vermek veya veri-

len selâmı dille almak.

Namazda değil zannı verecek derecede el kol hareketi

yapmak

Göğsünü Kıble’den çevirmek. Bir şey yemek ve içmek.

Yenilen şey ağza namazda alındığı takdirde eğer susam ta-

nesi kadar büyükse namazı bozar. Diş arasında kalan bir şey

olduğunda ise nohut tanesi kadar olmadıkça veya çiğnenme-

dikçe bozucu değildir. Çiğnenerek yutulan şey, ağzın içinden

ve susam tanesi kadar da olsa namazı bozucudur. Ağızda bir

şeyi çiğnemek ve gevelemek namaza aykırı ve onu bozucu

olduğu gibi ağzına şeker alıp namaza durmak ve eridikçe yut-

mak da namazı bozucudur.

Uf veya tüf diye bir şeyi üflemek veya bezginlik göstermek.

Kendi işiteceği kadar gülmek

Avret yerinin açılması bir rükun yerine getircek kadar açık

bulunursa namazı bozar. (Avret sayılan bir yerin mesela dizin

dörtte biri açılırsa namazı bozar. Daha az miktar bozmaz.)

Sabah namazını kılarken güneşin doğması. Özürlü için öz-

rün ortadan kalkması. Bir namazı kılmakta iken ondan başka

bir namaza geçmek maksadiyle tekbîr almak. «Allahü ekber»

derken hemzeyi (Allah kelimesinin ilk “A”sını) uzatmak.

Genç kız veya kadının aynı namazda erkekle aynı hizada

durması.

Namazın rükünlerinden olan kırâeti (Kur’an okumayı) yan-

lış yapıp mânayı bozmak da namazı bozan şeylerdendir. Bu-

nun bilmeyerek meydana çıkması durumunda aranacak şey,

değişen kelimenin Kur’an kelimelerinden olup olmamasıdır.

Kur’an kelimelerinden olmayan şey okunmuş olursa namaz

bozulur. Okunan şeyin, Kur’an kelimelerinden olması hâlinde

zabt, i’rab ve mânada bozukluk olsa da namaz bozulmaz

Namaz kılan kimsenin önünden geçilmekle namaz bozul-

maz. Geçen kimse namaza ehil ve kasıtlı ise günahkâr olur

(M. Zihni Efendi, Nimet-i İslam Muhtasarı, 148-152. s.)

 

BEŞ VÂKİT NAMAZ FARZDIR

 

“O halde, dediklerine sabret; güneşin doğma-

sından önce ve batmasından önce Rabbini hamd ile

tesbih et gecenin bir kısım vakitlerinde ve gündüzün

etrafında da tesbih et ki hoşnutluğa eresin.” (Tâhâ s. 130)

Gün doğmadan önce dünya işleri ile meşgul olmadan,

sabah vakti, kalbin safî olduğu ve gün batmadan önce de

dünyevi işlerde çalışmaktan kurtulup meşguliyetten kur-

tulunan bir zaman olacağından gerek kable’t-tulû ve ge-

rekse kable’l-ğurûb yani gün doğmadan ve gün batmadan

önce tesbihlerle meşgul olmayı dünyevî her işin üzerinde

tutmak gerekir. Tâ ki Rabb Teâlâ’nın rızâsı hâsıl olsun.

Tefsîr-i Hâzin’in beyânı ile güneşin doğuşundan önce

tesbîh ile: Sabah namazı, batışından önce tesbîh ile ikindi

namazı, güneşin batışından sonra tesbîh ile; akşam ve

yatsı namazları, güneşin tam tepede olduğu zamanda

tesbîh ile öğle namazı emredilmektedir.

İşte bu âyette beş vakit namaza işaret vardır. Kur’ân’da

ve sahih hadislerde beş vakit namaz hakkında sarahat

olduğu gibi asr-ı saâdetten bu zamana kadar beş vakit

namazın farziyetinde ittifak vardır. Hiçbir müslüman beş

vakit namazın farziyetini inkâr etmez ve edemez.

Mîrâc-ı Nebevî’de beş vakit namazın farziyetinden

îtibaren Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz hazretleri ha-

yatlarının sonlarına kadar hiçbir vâkit namazı terk etme-

dikleri gibi kalkamayacak kadar hastalandıkları durumda

dahî Hz. Ebû Bekir (r.a.)’a emir buyurarak, on yedi vakit

cemâatle Ashâb-ı Kirâm’a namaz kıldırtmış ve bir defa-

sında pek hasta olduğu halde koltuğuna Hz. Ali (r.a.) ve

Hz. Abbas (r.a.) girerek cemâate gelmiş, ashâbına ve üm-

metine namazın ehemmiyetini, devam lüzumunu ve şid-

detli hastalık halinde bile hiçbir sûretle asla terkinin caiz

olmayacağını fiilen de tâlim ve irşâd buyurmuşlardır.

(Mahmud Sâmi Ramazanoğlu (k.s.), Musahabe, 3.c., 58-59.s.)

 

TEMİZLİĞİN FAZİLETİ

 

İslâm dini her şeyden önce ve ibâdetlerin başında iç ve dış

temizliği emreder. Bu temizlik olmadıkça Allâh (c.c.) katında

ibâdetler makbul olmaz.

Temizlik ve yıkanmada açık ve belli hikmetler vardır. Vü-

cut organları sudan hoşlanır ve canlanır. Kişi üzerindeki yor-

gunluğu yıkanma ile giderdiğinden, insan vücudu bütünüyle

canlanır.

Su, Allâh (c.c.) adı anılarak kullanılırsa zâhirî temizlik ya-

nında bâtınî temizlik de tamamlanmış olur. Bu temizliği yap-

tıktan sonra, kul üstünde taşıdığı her kıl zerresi ile Rabbine

münacât yapabilir. İnsan vücudu, nefsânî arzular, binbir gaflet

ve şehvet yükü altında zayıf düşünce vücudun canlanması

için su ile yıkanıp temizlenmesi dinin emridir.

Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: Resûlullah (s.a.v.) buyurdular

ki: “Mü’min bir kul abdest aldı mı yüzünü yıkayınca, gö-

züyle bakarak işlediği bütün günahlar su ile (veya suyun

son damlasıyla) yüzünden dökülür iner. Ellerini yıkayınca

elleriyle işlediği hatalar su ile birlikte (veya suyun son

damlasıyla) ellerinden dökülür iner. Ayaklarını yıkayın-

ca da ayaklarıyla giderek işlediği bütün günahları su ile

(veya suyun son damlasıyla) dökülür iner. (Öyle ki abdest

tamamlanınca) günahlardan arınmış olarak tertemiz çı-

kar.” Bu hadîs-i şerîfden de anlaşılacağı üzere abdest hem

maddi hem manevi temizlik sağlayarak insanı Rabbine yakın-

laştırmaktadır.

İbni Abbas (r.a.)’ın rivayetine göre, Peygamberimiz (s.a.v.)

şöyle buyurmuşlar: “Kim elinde (et ve yemekten kalma)

yağ olduğu halde onu yıkamadan yatıp uyursa ve şöylece

ona bir zarar dokunursa, kendinden başkasına dil uzat-

masın. (ancak kendini ayıplasın.)” Elleri yağlı ve kirli olarak

yatağa girerek, temizliğe riayet etmeyen kimsenin başına ge-

lecek hastalık ve zarardan dolayı başkasını kınaması veya

hastalığı için başka sebep araması gerekmez. Ancak kendi

nefsini suçlamak hakkı vardır.

(İmam Şa’ranî (rh.a.), Uhûdül Kübrâ, 161.s.)

 

NEBÎ (S.A.V.)’İN TEMİZLİĞE RİÂYETLERİ

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in en fazla önem verdikleri

şeyden birisi temizliktir. Bir gün üstü başı kirli bir adam gör-

müş, “Üstünü başını yıkayamıyor musun?” demişlerdir.

Bir def’a adamın biri huzûrlarına pek perişan bir kıyâfetle

girmiş, Peygamberimiz (s.a.v.) ona: “Geçinmek için hiçbir

vâsıtan yok mu?” demişler. “Var!” Cevâbını alınca şöyle bu-

yurmuşlardır: “Madem ki Allâh’ın nimetlerine nâil olmuş-

sun; o hâlde ni’metin eseri üzerinde görülsün.”

Câhiliyet âdetlerini üzerinden atamayan bazı kimseler,

yerlere tükürür, camilerde bile ibâdet esnâsında bu gibi

hareketlerde bulunurlardı. Peygamberimiz (s.a.v.), bu fenâ

âdetten son derece tiksinirlerdi. Yine bazı kimseler, sokakla-

ra, yollara, gölgeli ağaçların altına bile pislerler, abdest bo-

zarlardı. Peygamberimiz (s.a.v.) bundan da men etmişlerdi.

Bir def’â yine böyle bir hareketin izini görmüşler ve son de-

rece hiddetlenerek mübârek yüzleri kıpkırmızı kesilmişti. Hz.

Peygamber (s.a.v.)’in bu hiddetini anlayan Ensâr (r.a.e.)’den

bir kadın ortalığı temizleyerek Resûlullah (s.a.v.)’in teveccü-

hünü kazanmıştır.

Resûlullâh (s.a.v.)’in mescidi, muntazam silinip süpürülüp

temizlenirdi. Peygamberimiz (s.a.v.)’in umûmî meclislerinde

kafûr veya başka tütsüler yakılır, bu sûretle de cemaâtın is-

tirahatına dikkat edilirdi. Cuma günleri mescide güzel koku

saçılmasını emrederlerdi.

Sıcak bir günde iş sahipleri ve işçiler iş elbiseleriyle ca-

miye gelmişler, cami de küçük olduğu için hava taaffün etmiş

ve kokmuştu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Yıka-

narak gelmiş olsaydınız daha iyi olurdu.” buyurmuşlardır.

Ondan sonra da Cuma günleri yıkanmak sünnet olmuştur.

Peygamberimiz (s.a.v.), turp, soğan, sarımsak, pırasa

gibi fenâ koku veren yiyeceklerin kokusundan pek hoşlan-

mazlardı. Onun için de bu gibi şeyleri yiyen şahısların kokulu

halleriyle camiye gelmemelerini ve herkese karışmamalarını

isterlerdi.

(Ahmet Kul, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlâkı, 26-29.s.)

 

ABDEST NAMAZIN ANAHTARIDIR

 

Namaz kılmak için abdest almak farzdır. Abdestin farz

olduğuna delil; “Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız

zaman yüzünüzü, dirsekleriyle beraber ellerinizi yıkayın,

başınızı mesh edin ve ayaklarınızı topuklarıyla beraber

yıkayın” (Maide s. 5-6) âyet-i kerimesidir.

Abdest dört nevidir (çeşit): Farz, vacip, sünnet ve men-

dup. Farz olanlar Mushaf-ı Şerife dokunmak için, namaz

kılmak için ve tilavet secdesi etmek için abdest almaktır.

Vacip olan: Kâbe’yi tavaf etmek için abdest almak. Sünnet

olanlar: Ezberden Kur’an okumak için ve kabristanı ziyaret

etmek için ve gusülden evvel abdest almak.

Mendup olanlar: yatmadan önce ve uykudan kalktıktan

sonra, yalan ve gıybet söyledikten sonra, çalgı dinlemek

gibi şeylere tevbe ve istiğfar edip abdest almak mendup, ay-

rıca ulema meclisine giderken abdest ile gitmek ve abdest

üzerine abdest almak, ezan ve ikamet, dini kitapları oku-

mak ve okutmak, daima abdestli bulunmak, namaz dışında

kahkahadan sonra, Mekke’de, Arafat’ta dururken ve Safa

ile Merve arasındaki Sây için de abdest almak menduptur.

Abdestin farzları dörttür: Yüzü bir kez su ile yıkamak, iki

eli dirseklerle beraber bir kez yıkamak, her iki ayağı topuk-

larla beraber bir kez yıkamak ve başın dörtte birini ıslak bir

elle ve kullanılmadık temiz bir su yaşlığı ile bir kez silmek

(meshetmek)tir. Çıplak ayağın meshedilmesi caiz değildir.

Müslim’de Câbir (r.a.)’in Hz. Ömer (r.a.)’den rivayetine göre,

bir kimse, ayaklarını yıkarken, bir tırnak kadar yeri yıkama-

mıştı. Resûlullah (s.a.v.) ona, yeniden abdest almasını, iyi

ve dikkatli abdest almasını buyurdular.

Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Sizden biri

abdest alır abdestini tamamlar ve sonra Eşhedü en-

Lâilâhe illallâh, ve eşhedü enne Muhammeden abdühu

ve Resulüh’ derse, kendisine Cennet’in sekiz kapısı da

ardına kadar açılır; istediği kapıdan girer.”

(Mızraklı İlmihâl, 26-27.s.)

 

ABDESTİN MÜSTEHÂBLARI VE MEKRUHLARI

 

Abdestin Müstehabları:

  1. Abdest alırken Kıble’ye dönmek,
  2. Dökülen abdest suyunu üste sıçratmamak için yüksekçe

bir yere durmak,

  1. Niyeti dil ile söylemek,
  2. Her âza yıkanırken Bismillah deyip abdest duasını okumak,
  3. Ağza ve buruna suyu sağ elle vermek, sol elle sümkürmek,
  4. Kulağından artan su ile boynuna mesh etmek,
  5. Mümkün olursa abdestten artan suyu ayakta durup kıb-

leye karşı içip: “Ey Allah’ım beni tövbe edenlerden, hakkıy-

la arınanlardan eyle” demek,

  1. Mümkünse abdestten sonra çamaşırına biraz su serpmek,
  2. Abdest bittikten sonra salâvât getirip şehâdet kelimesini

ve sonra da üç kere Kadir Sûresini okumak,

  1. Havlu ile silinmek,

Abdest alırken her âzayı iyice yıkamak gerekir. Peygam-

berimiz (s.a.v.) Mü’min’lerden bazılarının âzalarını iyice yı-

kamadıklarını görünce üç defa “Cehennem’de yanacak

ökçelere yazık” buyurmuşlardır.

Abdestin Mekruhları:

  1. Suyu yüzüne hızlıca(etrafa sıçratarak) vurmak,
  2. Abdest aldığı suya üflemek,
  3. Üçten eksik ve üçten fazla yıkamak,
  4. Abdest aldığı suya tükürmek veya sümkürmek,
  5. Arkasını kıbleye dönmek,
  6. Gözünü yummak ya da gözünü çok açmak,
  7. Soldan başlamak,
  8. Sağ eliyle sümkürmek,
  9. Sol eliyle ağzına su ve burnuna su vermek,
  10. Ayağını yere vurmak,
  11. Güneşte ısınmış su ile abdest almak,
  12. Kullanılmış sudan sakınmamak,
  13. Dünya kelâmı söylemek.

(Mızraklı İlmihâl; M. Asım Köksal, İslâm İlmihâli, 73-74.s.)

 

GUSÜL

 

Gusülde ağız ve burnun içleri ile vücudun hepisîni yıkamak

farzdır. Allâhü Te‘âlâ, Furkân-ı Azîm’inde buyuruyor ki: “Eğer

cünüp iseniz temizlenin” (Mâide s. 6) Temizlenmek ise, suyun

ulaşabildiği vücudun her yerini yıkamakla olur.

Guslü gerektiren şeyler şunlardır:

  1. İster erkek, ister kadın, ister uyanıkken, ister uykuda

olsun, kişiden meninin şehvetle çıkması. Cenâb-ı Hak, cünüp

olan kimseye yıkanmayı emir buyurmuştur. Cünüplüğün de

sözlük anlamı meninin şehvetle çıkmasıdır.

  1. Erkek ile kadının tenasül uzuvlarının birbirine girmesi.

Zira Peygamber (s.a.v.) Efendimiz; “İki sünnet yeri birbiri-

ne rastlayıp kertik kaybolunca -meni insin inmesin- gusül

lâzım gelir” buyurmuşlardır. Ayrıca, iki tenasül uzvu birbirine

rastlarken -ekseriyetle- meni çıktığı için olabilir ki çıkar da, kişi

farkında olamaz. Bunun için, meni çıkmasa bile, guslü gerektir-

mede iki tenasül uzvunun birbirine rastlaması, meninin çıkması

yerine geçmiştir. Çünkü bu da meninin çıkmasına kuvvetli bir

sebeptir. Bu durumda yapana gusül lâzım geldiği gibi, ihtiyaten

yapılana da lâzım gelir.

  1. Kadının aybaşı hali. Loğusalık. Çünkü loğusalığın guslü ge-

rektirdiğinde icma vardır.

Mezi ile vedinin çıkmasından dolayı gusül lâzım gelmez.

Bunların çıkması ile sadece abdest bozulur. Çünkü Peygamber

(s.a.v.) Efendimiz “Erkeklik gücüne sahip olan herkes mezi-

lenir. Meziden sadece abdest almak gerekir” buyurmuşlardır.

Vedi, bevilden sonra çıkan kalın bir vebildir. Bunun için o da bevil

hükmündedir. Meni, beyaz, kalın ve çıkması ile şehvet kırılan bir

sudur. Mezi de beyazımsı ve ince olup erkeğin, şehveti kabarın-

ca çıkan bir sudur.

(Merğinânî, el-Hidâye Tercümesi, 33-34.s.)

Nebi  (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Dikkat edin. Bir kim-

se ailesiyle cinsel birleşimde bulunduğunda, ‘Bismillah,

Allâh’ım şeytanı benden (bizden) ve vereceğin çocuktan

uzaklaştır – Allâhümme cennibni’ş-şeytâne ve cennibi’ş-

şeytâne  mâ razektenâ’ desin. Böyle der ve bu birleşmeden

çocuk takdir ve kaza edilirse o çocuğa ebediyyen şeytan

zarar veremez, musallat olamaz.” (Buhari)

 

NAMAZLA YARDIM TALEB ETMEK

 

Kur’an-ı Kerim’de namazın ehemmiyetine binaen:

“Hem ehline de namaz ile emret hem de kendin ona

sabır ile devam eyle, biz senden bir rızk istemiyoruz.

Zira biz seni rızıklandırırız ve âkıbet takvânındır.” (Tâ-

hâ s. 132) buyurulmuştur. Her kimin kalbinde Cenâb-ı Allâh

korkusu vardır, onun âkıbeti hayırdır. Hayır, namazı onlara

tebliğ etmekten hâsıl olacak sabırdır.

Beyzâvî, Hâzin ve Medârik’te beyân olduğuna göre

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz, ehl-i ıyâline (ailesine) bir za-

rar isabet ettiğinde namaz ile bu âyet-i celîleyi okuduğu

rivayet edilmektedir.

Her kim ki bir belâya tutulsa o kimse beş vakit namaz-

la beraber nafileye devam ile Hakk’tan yardım dilerse o

belâdan kurtulmuş olacağına işaret buyurulmuştur. Yine

Kur-an’ı Âzîm-üş’şan’da “Ey iman edenler! Sabır ve na-

maz ile Allâh’tan yardım isteyin. Çünkü Allâh muhak-

kak sabredenlerle beraberdir.” buyurulmuştur. (Bakara

  1. 153) Yani; ey mü’minler! Her halinizde nefsinizi günah-

lardan muhafaza ve nefsin arzusundan men ve belâya

tahammül etmekten ibaret olan sabırla ve; bir de bütün

azalarda Cenâb-ı Hakk hazretlerine teveccühten ibaret

olan salât (namaz) ile Cenâb-ı Allâh’tan yardım talep edin,

sabırla, ibâdetle ve bilhassa namaz ile Cenâb-ı Allâh’ın lü-

tuf ve yardımını beklemek gerekmektedir.

Kur’an’da namazın önemini anlatan bir başka âyet-i ke-

rimede: “Namazı tam kılın, zekâtı hakkıyla verin, rükû

edenlerle beraber rükû edin.”(Bakara s. 43) buyurulmuş-

tur. Yani dünya işlerinde gerçekle yanlışı karıştırmayarak

ve yanlışı tercih etmeyerek ve gerçeği de örtmeyerek

Cenâb-ı Allâh’a ve Rasûlüne ve kitaplarına îmândan sonra

beş vakit namazı rükû ve sücûd ve bütün gerekleriyle be-

raber edâ etmeyi ve zekâtı da vermeyi Cenâb-ı Hakk emir

buyurmuştur.

(Hz. Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (k.s.), Musahabe, 3.c., 60.s.)

 

GUSLÜN SÜNNETLERİ

 

  1. Gusle niyet ederek, besmele çekerek ve misvak kul-

lanarak başlamak. Bu niyet guslün sıhhati için şart değildir,

sevabı vardır.

  1. Gusülde önce elleri, sonra uyluk yerlerini yıkamak.

Eğer bedende meni gibi bir pislik varsa onu gidermek ve

gusletmeden önce abdest almak

  1. Abdest aldıktan sonra önce üç kez başa, sonra üç kez

sağ omuza, sonra üç kez sol omuza su dökmek. Her su dök-

tükçe, beden iyice ıslansın diye, bedeni iyice oğuşturmak.

  1. Gusül yaparken fazla su harcamamak ve çok kısıntı

da yapmamak.

  1. Kimsenin görmeyeceği bir yerde yıkanmak. Eğer er-

kekler, erkekler arasında, kadınlar da kadınlar arasında

bulunurlar da yıkanmak için tenha bir yer bulamazlarsa, bir

köşeye çekilip avret mahallerini bir örtü ile örterek yıkanırlar.

Eğer bir örtü bulamazlarsa ve böylece avret yerlerini açmak

mecburiyetinde kalırlarsa, gusletmeyi sonraya bırakırlar ve

namazlarını teyemmüm ile kılarlar. Çünkü hükmen su bulun-

mamış demektir. Daha sonra ilk fırsatta gusledip teyemmüm

ile kılmış oldukları namazları iade ederler.

  1. Tenha bir yerde yıkanıldığı zaman, yine avret yerini

açık bulundurmamak. Açık bulundurulursa kıble yönüne

dönmemek.

  1. Guslederken konuşmamak.
  2. Gusülden sonra elbiseyi giyerken çabukça örtünmek

ve bedeni bir havluyla yada mendil ile silmek.

  1. Bir kimse bir akar suya veya bir havuza dalsa veya

yağmur altında durup bütün vücudu ıslansa, ağzına ve bur-

nuna su vermek halinde, gusül farziyetini yerine getirmiş

olur. Bu durumda organlarını kımıldatır veya su içinde biraz

beklerse, sünneti yerine getirmiş sayılır.

  1. Yukarıda sıralanan sünnetlere uygun bulunmayan bir

gusül, guslün edeblerine uygun düşmemiş ve kerahetten de

kurtulmamış olur.

(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, 91.s.)

 

 

 

TEYEMMÜM ALMAYI BİLİYOR MUYUZ?

 

Teyemmüm bir niyet ve iki vuruştan ibarettir. Birisiyle yü-

zünü diğeri ile iki ellerini dirsekleriyle beraber mesheder. Cü-

nüplük ve abdestsizlik için teyemmüm etmek aynıdır. İmam-ı

Âzam Ebû Hanife (r.a.)’a göre; toprak, kum, taş (tozu), kireç,

alçı, sürme ve zırnık gibi yerin cinsinden olan her şeyle te-

yemmüm etmek caizdir.

Bir kimse, misafir olduğu halde veya şehir haricinde olup,

şehir ile bulunduğu yerin arasında bir mil (dört bin adım) ya-

hut daha fazla mesafe bulunursa ya da suyu bulabiliyor da,

suyu kullandığı takdirde hastalığının artacağından, veya cü-

nüp olan şahıs soğuk su ile yıkandığı takdirde öleceğinden

veya hastalanacağından korkarsa,  o zaman temiz toprak ile

teyemmüm eder.

Teyemmümde (farz olan hangi ibadeti yapmak için te-

yemmüm ediyorsa onun için kalben) niyet etmek farzdır.

Abdestte ise müstehaptır. Abdesti bozan her şey teyemmü-

mü de bozar. Ayrıca kullanmaya gücü yettiği takdirde suyu

görmek de teyemmümü bozar. Teyemmüm ancak temiz top-

rakla caiz olabilir. Başta suyu bulamayıp da vaktin sonun-

da bulmasını ümit eden bir kimseye namazı vaktin sonuna

doğru geciktirmek müstehap olur. Bir teyemmümle istediği

kadar farz ve nafile namazı kılabilir.

Abdest almakla meşgul olduğu takdirde bayram nama-

zının kaçırmaktan korkarsa teyemmüm ederek namaz kılar.

Cuma namazına gelen, abdestle meşgul olduğu takdirde

namazının geçmesinden korkarsa bile teyemmüm etmez,

ancak abdest almak mecburiyetindedir. Cumaya yetişirse

kılar, yetişemezse öğle namazını dört rekât olarak kılar.

Bunun gibi vaktin darlığından dolayı abdest alıncaya kadar

vaktin çıkmasından korkarsa bile teyemmüm etmez, ancak

abdest alıp namazını kaza olarak kılar.

Eğer (yol) arkadaşında su varsa teyemmüm etmeden

önce suyu istemesi lâzımdır, vermediği zaman teyemmüm

edip namazını kılar.

(Ebu’l Hasan Kudûri, Kudûri Tercümesi, 15.s.)

 

NAMAZIN FARZLARI

 

Namazın altısı içinde altısı da dışında olmak üzere

on iki farzı vardır.

Namazın dışındaki farzları:

  1. Vakit: Her namazın belli bir vakti vardır.
  2. Niyet: Niyetle namaz arasında dünya ameli, mese-

la yemek içmek, konuşmak gibi şeyler olmamalıdır.

Olursa tekrar niyet edilmelidir. En iyisi niyetin namaza

başlama anında olmasıdır.

  1. Necâsetten Tahâret: Görünür pisliklerden temizlen-

mek. Namaz kılınacak yerin ve elbiselerin temiz ol-

ması gerekir.

  1. Hadesten Tahâret: Manevî olarak temizlenmektir.

Abdest almaktır.

  1. İstikbâl-i Kıble: Kıbleye dönmek. Namaza başlama-

dan Kâbe-i Mükerreme’ye yönelmek.

  1. Setr-i Avret: Avret yerini örtmektir. Erkeğin avret yeri,

göbeği altından dizi altına kadardır. Kadının her yeri

avrettir yalnızca eli ve yüzü avret değildir.

Namazın içindeki farzlar:

  1. İftitâh Tekbiri: Niyetin hemen arkasından “Allâhü Ek-

ber” diye söylemektir.

  1. Kıyâm: Farz namazda gücü yetiyorsa ayakta durmak.
  2. Kırâat: Kırâat, Kur’an okumaktır, yeri kıyamdır. İma-

ma uyan kimseden düşmüştür  (Okuması gerekmez).

Farz namazların ancak iki rekâtında, vacip ve nafile

namazların her rekâtınde farzdır.

  1. Rükû: Eller dizlere dokunacak derecede eğilmek.
  2. Secde: Alnın, burnun, ellerin, dizlerin ve ayakların

yere değmesidir. (Burnun yere değmesi ise vaciptir)

  1. Kâde-i Âhire (Namazın Sonunda Oturmak): Her

namazın sonunda tahiyyat okuyacak kadar oturmak.

(Kadızâde, Birgivî Vasiyetâmesi Şerhi, 280-285 s.)

 

KADINLARIN NAMAZI

 

Kadınlar namaza başlarken ellerini omuzları hizasına kadar

kaldırır, ellerini yenlerinden çıkarmaz, ellerini birbiri üzerine ge-

tirerek göğüslerinin üzerine koyar. Rükû’ için az eğilir, dizlerine

dayanmaz, rükûda parmaklarını aralamaz, bilakis yumar, elle-

rini dizlerine koyar, dizlerini büker, rükû ve secdelerde topla-

nıp büzülür, kollarını yere döşer, teşehhüdde (oturuşta) çantısı

üzerine oturup ayaklarını sağ taraftan çıkarır. Ayakların dikmez.

Teşehhüdde ellerini parmaklarının uçları dizlerine varacak şe-

kilde uylukları üzerine koyar, teşehhüdde parmaklarını bir araya

toplar. Namazda imamı uyarması gerekirse el çırpar. Sabah na-

mazını aydınlık zamana kadar geciktirmeleri müstehâb değildir.

Açıktan okunabilecek namazlarda açıktan okumaz, hatta kadı-

nın açıktan okumasıyla namaz bozulur denilse yeridir. Çünkü

sesi avrettir. Yalnız ihramda sesini yükselterek telbiye getirirler.

(İbn-i Abidin)

Kadınlar camiye ve cemaate devam hususunda da erkek-

lerden farklıdır. Kadınların cemaatlere gitmeleri; cuma, bayram

ve vaaz için bile olsa mutlak surette mekruhtur. Velev ki ihtiyar

olsun ve geceleyin gitsin! Hanefi mezhebinde fetva bu görüşe

göredir. Çünkü zaman bozulmuştur. (İbn-i Abidin)

Ebû Humeyd es-Sâidî (r.a.)’in eşi Ümmü Humeyd (r.anhâ)

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelerek şöyle der: “Yâ Resûlallâh

(s.a.v.)! Ben seninle birlikte namâz kılmayı seviyorum.” Hz.

Peygamber (s.a.v.) ona şu cevâbı verir: “Benimle birlikte

namâz kılmayı sevdiğini biliyorum. Fakat bilesin ki gece-

lediğin odanda (yatak odasında) kıldığın namâz, evinde

kıldığın namâzdan daha hayırlıdır. Evinde (sofa) kıldığın

namâz, konağında kıldığın namâzdan daha hayırlıdır. Ko-

nağında kıldığın namâz, kavminin mescidinde kıldığından

daha hayırlıdır. Kavminin mescidinde kıldığın namâz, be-

nim  mescidimde kıldığın namâzdan daha hayırlıdır.” Bu

cevâb üzerine Ümmü Humeyd (r.anhâ) emretti ve kendisine

gecelediği odanın en ücra köşesine ve karanlık yerine namâz

kılmak için bir yer yapıldı. Ümmü Humeyd (r.anhâ) Yüce Allâh’a

son nefesini verinceye kadar namâzını burada kıldı. (Ahmed b.

Hanbel, Beyhâki, Taberâni)

(Eşref Ali-Zafer Ahmed et-Tehânevî, Hadislerle Hanefî Fıkhı, 3.c., 323.s.)

 

KIYAM VE RÜKÛNUN İNCELİKLERİ

 

Farz namazda kıyam etmek yâni ayakta durmak na-

mazın farzlarından biridir. Şüphesiz kıyamın farz olması,

farz olan namaza mahsustur. Nafile olan namazda kıyam

farz değildir. Hattâ nafile namazın edası kıyâmsız caizdir.

Kıyamda musallî, göbeğinin altında, sağ elini sol eli-

nin üzerine koyar. Elleri tarif edildiği sûrette koymanın

şekli, sağ elinin avuç içini sol elinin avucunun sırtı üzeri-

ne koyup küçük parmağı ve baş parmağı ile bileği üze-

rine halka etmektir. İki ellerini, rukûdan kalktığı zaman

salıverir. Yine bayram namazının tekbirleri arasında, iki

ellerini salıverir.  Sözün kısası, sünnet olan her kıyamda

iki ellerini bağlamasıdır. Böyle olmayan her kıyamda da

ellerini salıvermesidir.

Namaz kılan kimse, Sübhâneke duasını okur. İster

imam olsun, isterse tek başına kılan olsun “Sübhâneke”

yi gizli okur. Gerek gizli okuyana uysun ve gerekse açık-

tan okuyana uysun. Hattâ, eğer imâma, açıktan okuma-

ya başladığı vakitte uysa, “Sübhâneke” duasını okumaz.

Rükû; Namazlarda rükû da bir rükün olduğundan

farzdır. Kıraatten sonra eğilerek rükûa varılır. Baş ile sırt

düz bir doğrultuda bulunur. Eller dizlere kadar uzatılıp

dizler kavranır. (Rifâa b. Rafi (r.a.)’in nakline göre Pey-

gamber (s.a.v.) Efendimiz “Rükûya vardığında avuç

içlerini diz kapaklarının üstüne koy” buyurmuştur.

Ayakta namaz kılan kimsenin rüku için yalnız başını

eğmesi kâfi gelmez. Arkasını da eğerek doğru bir çizgi

gibi düz bir durum almış bulunur. Bu, tam bir rükûdur.

Rükûa giden kimse böyle bir vaziyet almaz da kıyama

daha yakın bir şekilde eğilirse, onun rükûu sahih olmaz.

Fakat rükû vaziyetine daha yakın eğilmiş ise, rükûu sa-

hih olur.

(Gurer ve Dürer, Büyük İslâm İlmihali, 125-126.s.,

Eşref Ali et-Tehanevî, Hadislerle Hanefi Fıkhı, 2.c., 303.s.)

 

NAMAZIN VÂCIPLERI

 

Namazın vâcipleri, bilerek terkedildiği takdirde namazın

yeniden kılmasını, unutarak terk edildiğinde de sehiv secde-

si yapılmasını gerektirir. Namazın vâcipleri şunlardır:

  1. Namaza başlarken yalnız “Allâh” ismi ile yetinme-

yip büyüklüğü ifade eden “Ekber” sözünü de ilâve ederek

“Allâhü Ekber” demek.

  1. Farz namazların iki rekâtında ve nafile namazların her

rekâtında birer kere Fatiha-i Şerife okumak

  1. Dört ve üç rekâtlı farzların ilk iki rekâtlarında ve nafile

namazların her rekâtında zamm-ı sûre  (veya en az üç kısa

ayet)  okumak.

  1. Fatiha sûresini zamm-ı sûreden önce okumak.
  2. Yalnız başına namaz kılan kimse, sabah, akşam ve

yatsı namazlarını dilerse açıktan bir okuyuşla ve dilerse gizli

bir okuyuşla kılar. Geceleyin kılacağı nafile namazlarda da

hüküm böyledir. Fakat öğle ile ikindi namazlarında ve gün-

düz kılacağı nafile namazlarda gizli olarak okuması vacibdir.

  1. Vitir namazında kunut (duâ) okumak ve kunut tekbiri

almak vacibdir.

  1. Secde yaparken yalnız alınla yetinmeyip alınla beraber

burnu da yere koymak vacibdir.

  1. Üç ve dört rekatlı namazlarda birinci oturuş vacibdir.
  2. Namazların her oturuşunda teşehhüdde bulunmak (Ta-

hiyyatı okumak) vacibdir.

  1. Namaz içinde okunan secde âyetinden dolayı tilâvet

secdesinde bulunmak vacibdir.

  1. Namazların farzlarında sıraya riayet edilmesi, iki farz

arasına, farz olmayan bir şeyin girmesine meydan verilme-

mesi vacibdir. Farz olan kıyamdan (ayakta duruşdan) sonra

rükua gidilmesi, rükudan sonra da secdeye varılması gibi.

  1. Vaciblerin herbirini de yerinde yapmak ve geciktirme-

mek vacibdir. Kur’an okuduktan sonra bir zaman bekleyip

sehven düşünceye dalmak ve sonra rükuya varmak gibi.

  1. Namazların sonunda selâm vermek.

(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, 144-146.s.)

CEMAATLE KILINAN NAMAZIN ÖNEMI

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in bizlere vasiyetlerinden

biri, şer’i mazeretimiz olmadıkça namazlarımızı yalnız başı-

mıza değil, cemaatle kılmamız hakkındadır.

Bunu, cemaatle namazın bildirilen ecir ve sevabı için değil,

Allâh Azze ve Celle’nin emirlerine uymak için yapmalıyız. Şu

var ki, Hakk Teâlâ kendisine güzel amellerle hizmet eden bir

kimsenin ecir ve sevabını zayi etmez.

Mescid veya camilere komşu veya yakın olanlar, mescid-

lerde cemaatle namazı bırakarak, evlerinde tek başına veya

bir kişilik cemaatle namaz kılmayıp mescide gitmelidir. Bir

kimse hastalık veya başka bir şer’î mazeretten dolayı dışa-

rı çıkamayacak bir durumdaysa, mescide cemaatle namaza

gidemezse evinde tek başına namaz kılmasının bir sakıncası

yoktur. İşte bu durumda olan bir kimse bu ölçü ve teraziye

dikkat etmeli, hangi yönü tercih edeceğini iyi bilmelidir

Hasan Basrî (r.a.) Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu-

nu anlattı: “Bir kimse, beş vakit namazını cemaatle kılarsa

Allâh ona beş güzel hâl nasip eder:

  1. Geçim sıkıntısını ondan alır.
  2. Kabir azabını ondan kaldırır.
  3. Amel defterini sağından verir.
  4. Sırattan yıldırım hızı ile geçer.
  5. Cennete hesapsız girer.

Cemaatle namaz kılmaya karşı tembel davrananı ise

Allâhu Teâlâ on iki şeyle cezalandırır. Bunların üçü dün-

yada, üçü ölürken, üçü kabirde, üçü de Kıyâmet Günün-

dedir.Dünyadakiler şunlardır: Kazancının ve rızkının be-

reketi kalkar. Diğer amelleri de makbul olmaz. Yüzünden

iyilik nişanı kalkar, insanların kalbine onun için düşman-

lık konur. Ölüm anındakiler şunlardır: Ruhu aç olarak alı-

nır. Susuz olarak alınır. Can vermesi çok zor olur. Kabir-

dekiler şunlardır: Münker Nekir’in sertliğine uğrar. Kabri

karanlık olur. Kabri onu sıkar. Kıyâmet Günü şunlar olur:

Hesabı şiddetli olur. Rabbi ona gazablı durur. Allâh (c.c.)

ona cehennem azabı çektirir.”

(Ebu’l-Leys Semerkandî, Tenbîhü’l- Gâfilîn, 316-317.s.)

 

NAMAZIN SÜNNETLERI-1

 

Namazların sünnetleri, namazların vaciblerini tamam-

lar. Onlardaki noksanlıkları giderir ve sevabı arttırır. Na-

mazın içindeki sünnetlerin bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

Başlangıç tekbirini alırken elleri yukarıya kaldırmak

sünnettir. Şöyle ki: Erkekler ellerini, baş parmaklar kulak

yumuşaklarına değecek kadar, kadınlar da parmakları-

nın uçları omuzlarına kavuşacak kadar ellerini göğüsle-

rinin hizasına kaldırıp o vaziyette: “Allâhü Akber” derler.

Ellerin içleri kıbleye yönelik bulunmalıdır. Birbirine karşı

da bulunabilir.

Tekbir için eller kaldırılırken parmakların aralarının

zorlamaksızın biraz açık bulundurulması sünnettir.

İmam olan kimsenin, tekbirleri ve rükudan kıyâma

kalkarken “Semiallâhu limen hamideh” sözünü ve nama-

zın sonunda her iki tarafa vereceği selâmı ihtiyaç mik-

tarı açıktan yapması sünnet olduğu gibi, cemaatin de

rükûdan kalkarken “Allahümme Rabbenâ ve lekelhamd”

sözü ile tekbirleri ve selâmı gizlice yapmaları sünnettir.

Yalnız başına namaz kılan rükûdan kalkarken bunların

ikisini de söyler.

İlk tekbirden sonra namazın başında gizlice “Sübha-

neke” okunması, bundan sonra Fâtihâ’dan önce yine

gizlice “Eûzü Besmele” okunması ve diğer rekatlarda da

Fâtihâ’dan önce besmele çekilip Fâtihâ’ların sonunda

âmîn denilmesi sünnettir

Namazda erkeklerin, göbeklerinin altında tutmak üze-

re sağ ellerini sol elleri üzerine koyup sağ ellerinin baş

parmak ve serçe parmağı ile sol bileği kavramaları ve

sağ elin diğer üç parmağını sol kol üzerine uzatmaları

sünnettir. Kadınların da sağ ellerini sol elleri üzerine ko-

yarak halka yapmaksızın göğüsleri üzerinde bulundur-

maları sünnettir.

(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, 146-149.s.)

 

NAMAZIN SÜNNETLERI-2

 

Namaz aralarında kıyamdan rükûa ve secdelere

giderken “Allâhü Ekber” denilmesi, rûkudan kıyama

kalkarken “Semiallâhü limen hamideh” denmesi, sec-

deden kalkıp yine secdeye giderken “Allâhü Ekber” de-

nilmesi sünnettir. Rükû halinde en az üç kere: “Sübhâne

Rabbiye’l-azîm” denilmesi, secde halinde de en az üç

kere: “Sübhâne Rabbiye’l-alâ” denilmesi sünnettir.

Rükû halinde, erkeklerin ellerinin parmakları açık ola-

cak şekilde elleriyle dizlerini tutmaları sünnettir. Kadınlar

bu halde parmaklarını açık tutmazlar ve dizlerini kavra-

mazlar, ellerini dizleri üzerine koyarlar. Bir özür yoksa,

kıyamda iki ayağın arasını dört parmak kadar açık bu-

lundurmak sünnettir.

Tahiyyata oturuş ve secdeden doğrulup bekleme hal-

lerinde erkeklerin sol ayaklarını döşeyerek üzerlerine

oturmaları ve sağ ayaklarını güçleri yettiğince kıbleye

doğru dikmeleri, kadınların da sol ayaklarını sağ tarafla –

rına yatık bulundurarak yere oturmaları sünnettir.

Rûkuda erkeklerin inciklerini (dizlerini) dik tutmaları,

kadınların da dizlerini bükük bulundurmaları sünnettir.

Bu halde erkeklerın sırtları düz bulunur. Kadınların sırtla-

rı ise yukarıya doğru meyilli olur.

Secdeye varılırken önce dizleri, sonra elleri, sonra

yüzü yere koymak ve secdeden kalkarken de önce yüzü,

sonra elleri dizlerin üzerine koyduktan sonra dizleri yer-

den kaldırmak sünnettir. Buna güç yetmezse, el ile yere

dayanarak kalkılabilir.

Tahiyyatlara oturuşlarda ve secdeler arasındaki bek-

leyişlerde ellerin kıbleye yönelik olarak oyluklar üzerine

konulup dizlerin tutulması sünnettir. Namazların sonun-

da selâm verirken yüzün önce sağ tarafa, sonra sola

çevrilmesi sünnettir.

(Ömer Nasûhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, 144-146.s.)

 

NAMAZDA KIRAAT İLE İLGİLİ HUSUSLAR

 

Bir namazda bir âyet-i kerîme tekrarlansa veya bir sûre

bir rekatta iki defa okunsa veya bir sûre iki rekatta da okunsa

bakılır: Eğer yalnız başına kılınan bu namaz bir nafile na-

maz ise mekruh olmaz. Fakat farz namaz ise, unutmak veya

başka bir sûre bilmemek gibi bir özür bulunmadıkça mek-

ruh olur. Namazda Sübhâneke’yi, Eûzu Besmele’yi ve Amîn

lâfzını açıktan okumak mekruhtur. Ayakta okunan âyetleri

rûku halinde bitirmek mekruhtur.

Okunan âyetleri ve sûreleri namaz içinde parmakla say-

mak da İmâm-ı Âzam’a göre mekruhtur. İki imama göre bun-

da bir sakınca yoktur.

Farz namazlarda ve cemaatle kılınan namazlarda oku-

nan âyetlerden dolayı kılmakta olan kimsenin: “Ya Rab-

bi! Beni ateşten koru” diye duada bulunması veya Yüce

Allâh’dan mağfiret dilemesi mekruhtur. Yalnız başına nafile

namaz kılanın bu şekilde dua etmesinde bir sakınca görül-

memektedir.

Namazda sünnet miktarı Kur’an okunduktan sonra, in-

sanda bir tutukluk (ve şaşırma) olursa, hemen rûkua gitme-

li, başka bir âyete veya sûreye geçmemelidir. Fakat henüz

sünnet miktarı okumamışsa, başka bir yere geçmesinde

sakınca olmaz.

Kur’an-ı Kerim, farz namazlarda yavaşça ve harfleri be –

lirterek okunmalı. Teravih namazlarında ise, yavaş ve sür’atli

okuyuş arasında bir kıraat yapmalıdır. Diğer gece namazla-

rında sür’atle okunabilir. Fakat mana anlaşılabilecek şekilde

olmalı ve tecvid hatası bulunmamalıdır.

Namazda ve namaz dışında sesli olarak Kur’an oku-

nurken, sadece sesi güzelleştirmek ve okuyuşu süslemek

için makamla okumak iyi kabul edilmiştir. Çünkü bir hadis-i

şerifde: “Kur’an-ı Kerim’i seslerinizle bezeyiniz” buyurul-

muştur. Yeter ki bununla mana değişmesin, kelimelerin aslı

bozulmasın ve tecvid kurallarına uyulsun. Harfler uzatılarak

bir harf, iki harf gibi okunmasın.

(Ömer Nasûhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, 216-217.s.)

 

NAMAZDAKİ MEKRUHLAR

 

  1. Elbisesiyle veya bedeniyle oynamak.
  2. Parmakları çıtlatmak ve elleri göbeğin yukarısında tut-

mak.

  1. Secdeye varılacağı zaman elbisesini (pantolonunu) yuka-

rıya doğru çekmek

  1. Sağa sola bakmak.
  2. Baş ile veya elle selâm alınması.
  3. Özür olmaksızın bağdaş kurmak.
  4. Gözleri yummak, secde ve oturuşta elleri kıbleye çevir-

memek

  1. İmamdan evvel rükûya ve secdeye varmak, imamdan

evvel kalkmak.

  1. Secdeden kalkarken ellerden evvel dizleri kaldırmak.
  2. Özürsüz bir yere dayanıp kalkmak ve esnemek.
  3. Bile bile birşey koklamak, sıkışmış iken namaza durmak.
  4. Önde açık yer varken saf arkasında yalnız durup imama

uymak.

  1. Kabre karşı ve necasete karşı namaz kılmak.
  2. Secde de ve tahiyyatta el ve ayağın parmaklarını kıble-

den ayırmak.

  1. Secde de iken bir ayağını kaldırmak.(İki ayak secde

müddetince kalkık olursa namaz bozulur.)

(Kâdızâde Şerhi Birgivî Vasiyetâmesi, 287- 290.s.)

Namaz kılınan yerde hayvan ve insan resimleri bulun-

ması mekruhtur. Hz. Cibril (a.s.),  Peygamber (s.a.v.)’e: “Biz

içinde köpek ve suret bulunan eve girmeyiz” demiştir.

Ancak cansız eşya resimleri mekruh değildir. Çünkü biri

İbn-i Abbas (r.a.)’a resim yapmanın hükmünü sormuş, İbn-i

Abbas (r.a.) de şu cevâbı vermiştir: “Eğer mutlaka yapmak

lazım geliyorsa hiç olmazsa ağaç ve cansız eşya resmi

yap!” (Buhari, Müslim)

Mekruh kelimesi yalnız başına kullanılınca tahrimen

mekruh anlaşılır Vacibin terki tahrimen, sünnetin terki ise

tenzihen mekruhtur.

(İbn-i Abidin, Reddü’l Muhtar ale’d-Dürri’l Muhtar, 2.c., 569.s.)

 

TİLAVET SECDELERİ VE YAPILIŞI

 

Tilâvet secdeleri Kur’anda on dört adettir:

Araf s. 206, Râd s. 15, Nahl s. 49,  İsrâ s. 107, Meryem s. 58,

Hacc s. 18, Furkan s. 60, Neml s. 24,  Secde s. 16, Sad s. 24,

Fussilet s. 37, Necm s. 62, İnşikak s. 21, Alak s. 19. Bütün bu

yerlerde hem okuyana hem de dinleyene, ister kasten dinlesin

ister tesadüfen dinlesin secde etmek vacip olur.

Eğer (namaz dâhilinde) imam secde âyetini okursa cema-

atle beraber secde eder. Eğer cemaatten birisi secde âyetini

okursa, ne imam ne de cemaat secde edemezler. Namaz ha-

ricinde bir secde âyetini okuyup secde etmeyen kişi, namaza

girdikten sonra yine aynı âyeti yeniden okur ve tilâvet secdesi

yaparsa, o secdesi iki okuyuş için yeterlidir. Eğer namaz ha-

ricinde okur ve secdesini yaparsa, namaza girer tekrar aynı

âyeti okursa, ikinci bir defa secde etmesi lâzımdır, birinci secde

iki okuyuşa kâfi gelmez. Aynı mecliste aynı âyeti tekrar eden

kişiye tek bir secde kâfidir.

Tilâvet secdesini yapmak isteyen bir kimse, secdeye var-

mak için tekbir getirir, ellerini tekbirle kaldırmadan, secdeye

varır, sonra kalkmak için tekbir getirir, başını kaldırır kendisine

ne teşehhüd okumak, ne de selâm vermek düşer. (Secdede üç

kere Sübhane Rabbiye’l Â’lâ denir).

Tilâvet secdesine ayaktan yere inilmesi ve bu secdeden

baş kaldırırken ayağa kadar kalkılması ve böyle kalkarken:

“Gufraneke Rabbena ve ileyke’l-masîr” denilmesi müstahap-

dır. Bu secdeye gidilirken veya bundan kalkılırken alınan tek-

birler de müstahapdır.

On dört secde âyetini bir mecliste okuyup her biri için oku-

dukça ayrı bir secde yapan ve hepsini okuduktan sonra umu-

muna birden ondört secdede bulunan zatın dünya ve âhiret

işlerinde kendisine üzüntü ve keder verecek hususta, Yüce

Allah’ın onu koruyacağı rivayet olunmuştur.

Secde âyeti okununca, hemen secde edilmesi mümkün

olmadığı zaman okuyan ve dinleyenlerin: “Semi’nâ ve eta’nâ

ğufraneke Rabbena ve ileyke’lmasîr” demeleri müstahabdır.

Ancak, bir zaruret olmadıkça geciktirilmesi tenzihen mekruhtur.

(Kuduri Tercümesi, Büyük İslâm İlmihâli, 196.s.)

 

SEHİV SECDELERİNİN YAPILIŞI

 

Sehiv secdeleri, bir namazın vaciplerinden birini yanı-

larak terk etmekten veya geciktirmekten dolayı, o namazın

sonunda yapılması gereken iki secde ile teşehhüdden,

salâvat ve duâları okumaktan ibarettir.

Şöyle yapılır: Son oturuşta yalnız “Tahiyyat” okunduk-

tan sonra iki tarafa selâm verilir. Ondan sonra “Allâhü Ek-

ber” denilerek secdeye varılıp üç kez “Sübhane Rabbiye’l-

alâ” okunur. Ondan sonra “Allâhü Ekber” denilerek kalkılır.

Bir tesbih miktarı duraklamadan sonra tekrar “Allâhü Ek-

ber” deyip ikinci secdeye varılır. Yine üç kez “Sübhane

Rabbiye’l-alâ” okunduktan sonra “Allâhü Ekber” denilerek

kalkılır ve oturulur. Tahiyyat ve Salâvatlarla “Rabbena ati-

na” okunup önce sağ tarafa, sonra sol tarafa selâm verilir.

Yalnız sağ tarafa selâm verdikten sonra sehiv secdele-

rinin yapılması daha faziletledir, ihtiyata uygundur.

Sehiv secdeleri, vaciptir. Bilindiği gibi, gerek farz, gerek

vacip veya sünnet olan herhangi bir namazın kıraat, rüku

ve sûcud gibi farzları ve Fatiha, Sûre ilâvesi, sırayı gözet-

me gibi vacipleri ve Kadelerde (oturuşlarda) salâvatları

okumak gibi sünnetleri vardır. Bunun için bunları gözet-

mek gerekir ki, namaz tam olarak kılınmış olsun.

O halde farz olsun, olmasın herhangi bir namazda bir

farzın kasten veya sehven terk edilmesi, o namazın yeni-

den kılınmasını gerektirir. Böyle büyük bir noksanı gider-

mek için sehiv secdeleri yeterli değildir.

Bir vacibin kasden terki veya geciktirilmesi bir günâhtır.

Bundan dolayı sehiv secdeleri gerekmez, böyle bir nama-

zı iade etmek uygundur. Bir vacibin sehven terk edilmesi

veya geciktirilmesi, sehiv secdelerini gerektirir. Bu şekil-

de, o noksan düzeltilmiş olur. Bir sünnetin kasden veya

sehven terk edilmesi, sehiv secdelerini gerektirmez. Fa-

kat kasden terk edilmesi bir kusurdur. Sevâb ve fazîletten

mahrum olmayı gerektirir.

(Ömer Nasuhi Bilmen,  Büyük İslâm İlmihâli, 189.s.)

 

MÜSLÜMANLIĞIN ŞİARI: CEMAATLE NAMAZ

 

Müfessirlerden bir topluluk, yüce Allâh’ın kerîm kitabında-

ki: “Allâh’ın huzuruna durup rükû edenlerle beraber siz de

rükû ediniz!” (Bakara s. 43) mealindeki âyeti tefsir ederken

şöyle demişlerdir: “Namazda rükû etmenin meşruiyeti, bu üm-

mete mahsûs bir şeydir. Isrâîloğullarının kıldığı namazlarda

rükû bulunmamakta idi. Bu sebepledir ki, bu ümmetle beraber

rükû etmeleri, yüce Allâh (c.c.) tarafından kendilerine emredil-

miştir.”

Ben derim ki: Müfessirlerin bu söylediklerine, Bezzâr (r.h.)

ve Taberâni’nin Ali (r.h.)’den naklettiği rivayet ile de delîl geti-

rilmiştir. Zira bu rivayete göre Ali (k.v.) demiştir ki: “Bizim edâ

ederken kendisine rükû yaptığımız ilk namaz, ikindi namazıdır.

Ben, böyle rükû ederek kıldığımız bu ikindi namazından sonra

(s.a.v.) Efendimiz’e: “Ey Allâh’ın Resulü (s.a.v.), bu nedir?” di-

yerek sormuştum. O da cevaben: “Ben böyle rükû etmekle

emrolundum” buyurmuştu.

Bununla delîl getirmenin sebebi ve vechi şudur: Peygam-

berimiz, bu ikindi namazından önce öğle namazını kılmıştı. Ve

beş vakit namaz farz kılınmazdan önceleri de, gece namazını

ve diğer namazları kılmıştır. Hz. Ali (k.v.)’nin bahsettiği ikindi

namazından önce kılınan namazların rükû etmeksizin kılınmış

olması, daha önceki ümmetlerin namazlarında da rükû olma-

dığını göstermektedir. Îbni Ferişteh de Şerhu’l-Mec’ma’ adın-

daki eserinde, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in: “Her kim bi-

zim kıldığımız namazı kılar, bizim kıblemize dönerse, o kişi

bizdendir!” mealine gelen hadîslerinden bahsettiği yerde, şu

açıklamayı yapmıştır: “Sevgili peygamberimiz, burada; “Bizim

kıldığımız namazı kılarsa” derken, cemâatle kılınan namazı

kastetmiştir. Zira münferiden namaz kılmak, bizden önceki üm-

metlerde de vardır.”

Onun bu sözünden de anlaşılıyor ki, cemâatle namaz kıl-

mak da Peygamberimiz (s.a.v.)’in (ve dolayısıyla bu ümmetin)

bir özelliğidir. Aynı zamanda bizim namazımız, onların nama-

zından keyfiyet bakımından da farklıdır. Fark, yalnız cemaatle

kılma noktasında değildir.

(Celaleddin es-Suyuti, Nebi (s.a.v.)’in Mucizeleri ve

Büyük Özellikleri, 398-399.s.)

NAMAZLA İLGİLİ FAYDALI BİLGİLER

 

Müdrik, namazın başından sonuna kadar fasılasız ola-

rak imâma uyan ve bütün rekâtları imâmla beraber kılan

kimsedir. Nafile bir namaza başlamış olan bir kimse, ya-

nında cemaatle namaza başlanınca, bu nafileyi iki rekât

olmak üzere tamamlar. Ondan sonra selâm verip cemaate

katılır. Üçüncü rekâta kalkmış ise, onu da dörde tamamla-

dıktan sonra cemaate katılır. Bundan cenaze namazı müs-

tesnadır. Şöyle ki: Böyle nafileye başlamış olan kimse, kı-

lınmaya başlanan bir cenaze namazının kaçırılacağından

korkarsa, kılmakta olduğu namazı hemen bırakıp cenaze

namazı için imâma uyar. Sonra nafileyi kaza eder. Farz

namaza başlamışsa iki rekate tamamlayarak selâm verir.

Cemaatle sabah namazına başlanmış olduğunu gö-

ren kimse, cemaate yetişebileceğini zannederse, hemen

sabah namazının sünnetini kılar. Gerek görürse, “Sübha-

neke” ile “Eûzü”yü ve sûre ilâvesini bırakıp yalnız Fatiha

sûresi ile rüku ve sücudda birer tesbih ile yetinebilir. On-

dan sonra imâma uyar. Fakat cemaate yetişeceğini hiç

zannetmiyorsa, sünnete başlamayıp imâma uyar; artık bu

sünneti kaza edemez. Eğer sünnete başlamış ise, onu ta-

mamlar, bırakmaz. Fakat öğle, ikindi ve yatsı namazları

böyle değildir. Bunların cemaatle kılınmaya başlanmış ol-

duğunu gören kimse, bunların sünnetini kılmadan imama

uyar. Sonra öğlenin dört rekât sünnetini kaza eder. İkin-

dinin sünnetini vaktin kerahetinden dolayı kaza edemez.

Yatsı namazının dört rekât sünnetini, bir gayr-i müekked

sünnet olduğu için dilerse kaza eder, dilerse kaza etmez.

Vaktin çıkacağını veya cemaatin tamamen kaçırılaca-

ğını kesinlikle anlayan kimse, sünnetleri kılmayacağı gibi,

kendisinde bulunan az bir pisliği gidermekle uğraşamaz.

Fakat başka bir cemaat bulabileceğinden emin olan kim-

se, az necaseti gidermeden namaza başlamaz; bu daha

faziletlidir. Böylece namazı ittifakla sahîh duruma geçer.

(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, 183-185.s.)

 

 

 

NAMAZI BOZAN ŞEYLER-1

 

  1. Namazda bilerek veya hata ile konuşmak.
  2. İnsanların konuşmasına benzer sözlerle duâ etmek.
  3. Birine selâm vermek, almak veya “Merhaba!” demek.
  4. El sıkışmak.
  5. Dışarıdan gören birisine namazda değil zannı vere-

cek hareketler yapmak.

  1. Göğsünü kıbleden çevirmek, gülmek.
  2. Bir şey yemek: Dışarıdan susam tanesi kadar bir şey

yemek namazı bozar. Diş arasında kalan bir şey ise nohut

tanesi kadar olmadıkça veya çiğnenmedikçe namazı boz-

maz. Ancak nohut tanesinden küçük bile olsa çiğnenerek

yutulan şey namazı bozar. Ağza şeker alıp namaza dur-

mak ve eridikçe yutmak ve bir şey içmek de namazı bozar.

  1. Namaz kılan kimsenin önünden geçilmekle namazı

bozulmaz. Geçen kimse kasıtlı ise günahkâr olur. Namaz

kılacak kimsenin, önünden geçilmesi muhtemel olan yerde

sütre edinmesi müstehaptır ki, kendisine bir sütunu veya

diktiği bir şeyi siper edinir. Kamçı, değnek ve şemsiye gibi

şeyler uzunluğuna yatırılır. Sütre olmak üzere önüne dike-

cek veya koyacak bir şey bulamayan kimse, uzunluğuna

bir hat çizer, onu yarım daire şeklinde de yapabilir.

Cemaatle kılınan namazda imamın sütresi, imama

uyanlar için de sütredir. Sünnet olan, sütreye yakın dur-

maktır. Tam karşısına durmayıp, onu sağ yahut sol kaşı hi-

zasına almaktır. Kâbe’yi tavaf edenler, namaz kılan kimse

sayıldığından, tavaf yeri kenarında namaz kılanların önün-

de sütreye gerek yoktur.

  1. Özürlü için özrün ortadan kalkması
  2. Bir namazı kılmakta iken kıldığından başka bir na-

maza geçmek maksadıyla tekbîr almak.

  1. “Allâhü ekber” derken hemzeyi (Allâh kelimesinin ilk

A’sını) uzatmak namazı bozar. Bu şekilde namaza girmiş

olunmaz.

(M. Zihni Efendi, Muhtasar Nimet-i İslâm, 148-152.s.)

 

NAMAZI BOZAN ŞEYLER-2

 

  1. Ezberinde olmayan ayetleri Kur’an-ı Kerim’den bakarak

okumak.

  1. Avret yerinin açılıp (rükû secde gibi) bir rükün yerine geti-

recek kadar bir zaman açık kalması namazı bozar

  1. İmama uyan kimsenin, namazın farzlarından birini imam-

dan önce yapıp bitirmesi.

  1. Kadınlarla aynı hizada durmak
  2. Manayı bozacak derecede yanlış kıraatte bulunmak da

namazı bozan şeylerdendir. Bunun bilmeyerek meydana çıkma-

sı durumunda aranacak şey, değişen kelimenin Kur’an kelime-

lerinden olup olmamasıdır. Kur’an kelimelerinden olmayan şey

okunmuş olursa namaz bozulur.

  1. Kelimelerin sonundaki harekelerin yanlış okunması

mânada bozukluğa sebep olsa da namazı bozmaz. Kırâette at-

lamak da namazı bozucu değildir.

  1. Sabah namazını kılarken güneşin doğması.
  2. Bayram namazını kılarken zeval vaktinin girmesi.
  3. Kur’an’dan olan bir şeyi birine cevap kasdiyle okumak.

10 Namaza mâni miktarda pislik ile bir rükün eda etmek (is-

terse unutularak kılınmış olsun)

  1. Teyemmümle namaz kılmakta olan kimsenin suyu görüp

kullanmaya gücü yetmesi.

  1. Mestlerinin mesh müddetinin namaz içinde sona ermesi.
  2. İmâ ile namaz kılmakta iken rükû ve secdeye gücü yeter

hâle gelmek.

  1. Tertip sahibi olan (beş vakitten fazla kaza borcu olma-

yan) kimsenin vaktin namazını kılarken geçirmiş olduğu namazı

hatırlaması.

(M. Zihni Efendi, Muhtasar Nimet-i İslâm, 148-152.s.)

 

FAYDALI ZİKİRLER

 

“Kim gece uykusundan uyanır, “Lâilahe illâllahû vahde-

hü la şerike leh. Lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü ve hüve âlâ

külli şey’in kadir. Sübhanallahi ve’l hamdü lillâhi ve lâ ilâhe

illâllahü va’llahü ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil-

aliyyi’l azîm” der ve sonra Allâh (c.c.)’dan mağfiret dilerse,

Allâh (c.c.) ona mağfiret eder. Duâ ederse duâsını, abdest

alıp namaz kılarsa namazını da kabul eder.” (Buhâri)

 

NAMAZIN GETİRDİKLERİ

 

Ka’bu’l-Ahbâr (r.a.) buyurdu: “Allâhü Te’âlâ, Mûsâ

(a.s.)’ın münâcâtı esnasında ona şöyle buyurdu:

‘Ey Mûsâ! Ahmed (s.a.v.) ve ümmetinin kılacağı dört

rekât öğle namâzının; birinci rekâtında onları mağfret

ederim; ikinci rekâtta mizanlarını ağırlaştırırım; üçün-

cü rekâtta, onlar için tesbih ve mağfrette bulunan me-

lekler tayin ederim. Gökte ve yerde onlar için istiğfâr

etmeyen hiçbir melek kalmaz. Meleklerin kendisi için

istiğfâr ettiği kimselere de ebedî azâb etmem. Dördün-

cü rekâtta onlara gök (yani rahmet) kapılarını açarım;

hûriler nazar eder.

Ey Mûsâ! Ahmed (s.a.v.) ve ümmetinin kılacağı dört

rekât ikindi namâzından sonra benden ne isterlerse ve

niçin duâ ederlerse, mutlaka onu yerine getirir ve zor-

luklarını gideririm.

Ey Mûsâ! Ahmed (s.a.v.) ve ümmetinin kılacağı üç

rekât akşam namâzında onlar için rahmetimi açarım.

Ey Mûsâ! Ahmed (s.a.v.) ve ümmetinin kılacağı dört

rekât yatsı namâzı, kendileri için dünyâ ve içindekiler-

den daha hayırlıdır ve annelerinin kendilerini doğurdu-

ğu gündeki gibi günâhsız ve isyansız olarak dünyâdan

çıkarlar.” (Rıyazus-sâlihin)

Ezanı işiten kişinin cemaati terk etmesine ruhsat yok-

tur. Çünkü cemaat ile namâz kılmak sünneti müekkededir.

Özürsüz olarak cemaat ile namâz kılmayı terk eden kişinin

şâhitliği makbul değildir. Bir kişinin cemaati terk etmesi-

ne sükût etmelerinden dolayı onun komşuları, mahallenin

imâmı ve müezzini vebaldirler.

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki; “Kim gecenin karan-

lığında mescide giderse, Kıyâmet günü bir nur ile

Allâh (c.c.)’a kavuşur.” (Ebû Dâvûd, Salat: 49) ve yine buyur-

du ki: “Karanlıkta mescide yürüyenleri tam bir nur ile

müjdele.”(Tirmizî, Salât 166)

(İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri, Rûhu’l-Beyan Tefsiri, c.2 s.688-690)

 

KUR’ÂN’I ABDESTLİ

OKUMAK VE DİNLEMEK

 

Abdestin manevî birçok faydaları ve sevabları olduğu

gibi, maddî olarak da pek çok yararları vardır. Vakit vakit

abdest alan bir müslüman temizliğe riayet etmiş, temizliği

alışkanlık haline getirerek kendisini, birçok hastalıklara se-

bebiyet verecek kirli hallerden korumuş olur.

“Abdest üzerine abdest, nur üzerine nurdur.” buyrul-

muştur. Bir hadîs-i şerîf de şu anlamdadır: “Her kim emro-

lunduğu gibi abdest alır ve emrolunduğu şekilde namaz

kılarsa, geçmiş günahları bağışlanır.”

Namaz gibi bir kısım din görevlerini yerine getirmek için

abdest almaya gerek vardır. Bu görevlerden her birinin ya-

pılması, abdestin bir sebebidir. Abdestsiz bir kimse namaz

kılamaz, tavaf edemez, bir mahfaza içinde olmaksızın

Kur’ân’ı tutamaz, Kur’ân’ın tam bir ayetinin veya bir kısmı-

nın yazılı bulunduğu bir levhaya el süremez. Bunları yapmak

haramdır. Fakat Kur’an-ı Kerimi ezber olarak veya karşıdan

mushaf’a bakarak abdestsiz okuyabilir. Aklı olan ve büluğ

çağına eren ve suyu kullanmaya gücü yeten her müslüman,

gerektiği zaman abdest almakla yükümlüdür.

(Ö.Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali)

“O mushaf-ı şerife (tamamen temiz olanlardan baş-

kası el süremez.)” (Vakıa s. 79) Âyet-i Kerîmesine göre ta-

haretsiz olan bir kimse, Kur’an-ı Kerîm’e dokunamaz, eline

alamaz. Velev ki, bir kılıf, bir sandık içinde bulunsun.

İbn Ömer’den (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Resûlullâh

(s.a.v.) buyurdu ki: “Hayızlı ve cünüp Kur’an’dan bir şey

okumasın.” (Tirmizi, İbn Mace)

(Ö.Nasuhi Bilmen Tefsiri)

Efendimiz (s.a.v.)’in yapmamızı istediği işlerden biri de

Allah’ın kelâmını abdestli okumamız ve abdestli dinlememiz

hakkındadır. Bu Allah’ın kelâmına hürmetin gereğidir. Etrafı-

mızdakileri de bu konuda uyarmalıyız. Okunan tilâvet secde-

lerini yapabilmemiz için de abdestli olmamız şarttır.

(İmam Şarani, el-Uhudü’l-Kübra, s. 11)

 

 

TAHÂRETE DİKKAT ETMEMEK

BÜYÜK GÜNÂHLARDANDIR

 

İbn Abbas şöyle demiştir: Hz, Peygamber (s.a.v.) Medîne’deki

(veya Mekke’deki) bahçelerden birine uğradı. Kabirlerinde azâb

gören iki insanın sesini duydu. Bunun üzerine şöyle buyurdu:

“İkisi azâb görüyorlar. Kendilerince büyük bir günâh se-

bebiyle azâb görmüyorlar. Oysa ki bu büyük bir günâhtır.

Birisi idrarından sakınmazdı. Diğeri ise insanlar arasında laf

getirip götürürdü (koğuculuk yapardı).”

Sonra bir dal istedi. Dalı ikiye ayırarak herbirinin kabrinin ba-

şına bir parçasını koydu.

O (s.a.v.)’e: “Ey Allâh’ın Resûlü bunu niçin yaptın” diye sorul-

  1. Şöyle buyurdu: “Umulur ki bu dallar kurumadıkça onların

azâbı hafifletilir”.

Hadîste belirtilen günâhlar, kabirdekilerin veya muhatapların

inancına göre büyük günâh olmadığı halde Allâh (c.c.) katında

büyük günâhlardandı. Nitekim Yüce Allâh Kur’ân’da “Bunu ba-

sit bir şey olarak zannediyordunuz. Oysa ki bu Allâh katında

büyük (bir günah) idi” buyurmuştur.

Bunlar kendi başlarına büyük günâh olmadıkları halde, sü-

rekli yapılması halinde büyük günâha dönüşür. Çünkü Hz. Pey-

gamber (s.a.v.) her iki kişinin de bu günâhları tekrarladığını ve

sürekli devam ettiğini gösterir şekilde ifade kullanmıştır.

Hadîsteki ifade tarzı, idrarın kabir azâbına nisbetle bir özel-

liğinin bulunduğunu göstermektedir. Buradaki “idrardan sakın-

mazdı” ibaresi İbn Asâkİr’e göre “İstibra yapmazdı” demektir. Şu

sahih hadîs de buna işaret etmektedir: “Kabir azâbının çoğu

idrardandır” (İbn Huzeyme) Yani idrardan sakınmamaktan dola-

yıdır.

İbn Dakîku’l-’îd şöyle demiştir: Nemime (koğuculuk) insanla-

rın sözlerini başkalarına taşımaktır. Hadîste, zarar vermek ama-

cıyla yapılan koğuculuk kasdedilmiştir. Ancak bir iyiliği yapmak

veya kötülüğü def etmek amacıyla laf taşımak dînde yapılması

İstenen bir davranıştır.

Nevevî şöyle demiştir: Koğuculuk, zarar vermek amacıyla

kişinin sözünü başkalarına nakletmektir. Bu kabahatlerin en bü-

yüklerindendir.

(İbn Hacer el-Heytemi, Büyük Günâhlar, c.1 s.339)

 

VÜCUT TEMİZLİĞİ NASIL OLMALI?

VÜCUT TEMİZLİĞİ NASIL OLMALI?

 

Temizliğe çok önem veren dînimiz, bedenin her türlü pis-

liklerden, kirden, çirkin görüntülerden, kötü kokudan temiz-

lenmesine ayrı bir önem vermiştir. Yüce Allâh (c.c.), temizliğe

önem gösteren kullarını övmüş ve bunu, sevgisini kazanma

sebeplerinden biri olarak sunmuştur. “Allâh (c.c.) çok tevbe

edenleri ve çokca temizlenenleri sever .” (Bakara s. 222) “Ora-

da temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allâh (c.c.)’da çok

temizlenenleri sever.” (Tevbe s.108 )

Ebû Hureyre (r.a.)’ın naklettiği bir hadîste Resûlullâh

(s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “ Her Müslümân yedi günde bir

defa yıkanarak başını ve bedenini yıkaması, Allâh (c.c.)’ın

onun üzerinden bir hakkıdır.” (Buhârî , Cum’a)

İnsanların toplandıkları ve bir araya geldikleri zamanlarda

da yıkanıp temizlenmelerine önem göstermeleri gerekir .

Nakledildiğine göre Resûlullâh (s.a.v.) Cuma günü, ihrama

girmeden önce, hacda arefe günü, bayram günleri yıkanır-

dı. Özellikle saç temizlliğine çok dikkat eden Peygamberimiz

(s.a.v.): “Kimin saçı varsa ona ikrâmda bulunsun (yani onu

temiz tutup, bakımını yapsın.)” (Beyhakî, Şu’ab 6456) buyurmuş-

tur.

Hz. Peygamber (s.a.v.) sakallarının temizliğine de özen

gösteriyordu. Abdest alırken, parmaklarıyla sakal aralarını

ovalayarak suyun sakalın içlerine ve altına kadar ulaşmasını

sağlıyordu. Uykudan kalkıldığında, ilk önce burna su verilip

sümkürülmesi, ellerin yıkanması emredilmiştir.

 

ON ŞEY İSLÂM FITRATINDANDIR

 

Bıyığı Sünnet-i Seniyyeye uygun bir şekilde kısaltmak. Sa-

kal bırakmak. Dişleri misvâk ile temizlemek. Burnu su ile temiz-

lemek. Tırnakları kesmek. Parmak boğumlarını iyice yıkamak.

Koltuk kıllarını gidermek. Kasık kıllarını temizlemek. İstincâ’

etmek (yani büyük ve küçük def-i hâcetinde su ile temizlemek).

Hadîs-i Şerîf’in ravileri onuncusunun mazmaza yahud erkek

çocukların sünnet ettirilmesi olabileceğini söylemişlerdir.

(Buhârî ve Müslim)

 

VÜCUTTAKİ BOYA VE KREMLERİN

ABDEST VE GUSLE ETKİSİ

 

Tırnaklar üzerine yapılan boyalar, ince veya kalın

mutlaka bir tabaka oluşturmaktadır ve bu boya kolaylık-

la temizlenmemektedir. Ya kesici bir aletle kazınmakta

ya da bazı asit içeren sıvılarla eritilerek çıkartılmaktadır.

Abdest ve gusül temizlikleri yapılırken, suyun doğru-

dan tene ulaşmasının (suyun zarar verdiği yara vb. hal-

ler dışında) mutlaka gerekli olduğu konusunda fakihler

görüş birliği içerisindedirler. Bu yüzden , yani suyun tene

ulaşması için abdest alırken parmak aralarının ovalan-

ması ve parmaktaki yüzüğün hareket ettirilmesi söylen-

miştir. Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Abdesti

(suyu azalara ulaştırarak) tam al; parmak aralarını

ovala ve oruçlu olman dışında burnunun içine çok-

ça su çekerek yıka .” (Ebû Davud , Taharet)

Bu sebeple fakihler, abdestin sahih olabilmesi için

deri üzerinde, suyun tene ulaşmasına engel olabilecek

mum, yağ, hamur, ten üzerinde birikip kurumuş kirler

gibi maddelerin bulunmaması gerektiği konusunda it-

tifak etmişlerdir. Hiç şüphesiz ki, tırnak boyaları tırnak

üzerinde, mumya, yağ, hamur gibi ince veya kalın, mut-

laka bir tabaka oluşturmakta ve suyun altına ulaşması-

na engel olmaktadır.

Dolayısıyla tırnaklar boyalıyken alınan abdest ve

guslün sahih olmadığı konusunda dört mezhep âlimleri

hem fikirlerdir. Derinin ve saçın üzerine sürülen zeytin-

yağı, yağ ve krem gibi deri tarafından emilen, donup

tabaka oluşturmayan ince sıvılar abdest ve gusle mani

değillerdir. Ancak suyun ulaştığına emin olunması için

azaların ovalanarak yıkanmasına dikkat edilmelidir.

( Muharrem Önder, Temizlik İlmihali, s.230-231 )

 

ABDESTİN GÜZEL ALINMASI

 

Abdestin bazı âdâbı şunlardır:

Yüksekçe bir yere oturmak, kıbleye dönmek, abdesti temiz

bir yerde almak (helâda almamak), abdest alırken başkasın-

dan yardım istememek, abdest alırken suyu israf etmemek,

fazla da kısmamak, (Sünnet olan 2 rıtıl yani yaklaşık 800 ml.

dir) bilhassa soğuk havalarda abdest azalarını ovmak, abdest

azalarının yıkanması farz olan kısımların hududunu aşıp biraz

daha çok yeri yıkamak, güneşte ısıtılmış su ile abdest alma-

mak,  abdest alırken konuşmamak, niyeti hem kalp, hem de

dil ile yapmak, (Resûlullâh (s.a.v.) ve Ashâb (r.a.e.)’den intikal

eden) duâları okumak, her uzvu yıkarken besmele çekmek,

yüze çarpmaksızın suyu kullanmak, serçe parmaklarını kulak

deliklerine koyup hareket ettirmek, bol olan yüzüğü oynat-

mak, (dar olan yüzüğün oynatılması vacibdir) ağza ve buruna

sağ el ile su vermek, sol elle sümkürmek, özürlü olmayanla-

rın namaz vaktinden önce abdest almaları, abdestten sonra

şahadet kelimelerini söylemeleri, abdestten arta kalan sudan

ayağa kalkarak içmek, “Allâhümmec’alnî mine’t-tevvâbîne

vec’alnî mine’l-mütetahhirîn” Allâh’ım! Beni tevbe edenlerden

ve temizlenenlerden eyle” diye duâ okumak, abdestin sonun-

da bir iki veya üç def’a Kadir Sûresi’ni okumak.

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki:

“Bir kimse, abdesti alır ve abdesti güzel alırsa, cese-

dinden bütün hatalar çıkar, hatta tırnaklarının altındaki

günah ve hatalar dahî çıkar.” (Buhârî ve Müslim)

Yine buyruldu:

“Her hangi bir Müslümân kişiye farz namaz vakti gelip

hazır olduğunda, abdestini güzel alır, huşu ve rukûunuda

güzel yaparsa, o kimse için o namaz büyük günâh işle-

medikçe ancak ve ancak daha evvel işlenmiş bütün gü-

nahlarına keffâret olur. Bu şekildeki hal, senenin bütün

günlerinde aynıdır.” (Müslim)

(Şûrunbulali, Nuru’l İzah, s.19-25)

 

 

 

 

 

 

CUMA  NAMAZI BAĞIŞLANMAYA VESİLEDİR

 

Hz. Ebûbekir Es-Sıddîk (r.a.)’den rivâyetle bildirilen Hadîs-i

Şerîf’te: “Cum’a günü gusl edip, temizlenenin günâh ve

hatâları temizlenir. Cum’a namazına giderken, her bastı-

ğı, ve kaldırdığı adımına, Allâhü Teâlâ, kabul olunmuş bir

ibâdet sevabı yazdırır. Namazı bitirince, ayrıca iki yüz se-

nelik ibâdet sevâbı yazdırır.” buyurdular.

Başka bir Hadîs-i Şerîf’de ise: “Gevşeklik, tembellik,

önemsememek sebebiyle (ard arda) üç Cum’a namazını

terk edenin kalbini Allâhü Teâlâ mühürler” buyurdular.

Ebû Hureyre (r.a.)’ın rivâyet ettiği bir Hadîs-i Şerîf’te

Resûlullâh (s.a.v.): “Cum’a günü gusledip, namaz için ca-

miye gidip, nafile namaz kılan ve imâm hutbeden inince-

ye kadar sessizce oturup, sonra imâmla beraber Cum’a

namazını kılanın, bir hafta sonraki cum’aya üç gün daha

ekleyerek olan gün miktarı, işlediği günâhları mağfiret

olunur.” buyurdular.

Resûlullâh (s.a.v.) bir hutbesinde şöyle buyurmuşlardır:

“Ey insanlar! Ölmeden önce Allâh (c.c.)’a tevbe ediniz.

Meşgûl olmadan önce hayırlı ameller işlemeye hız veriniz.

Rabbiniz’le aranızdaki bağları O (c.c.)’yu çok zikretmek

sûretiyle, gizli ve aşikar sadaka vermek suretiyle güçlen-

diriniz. Hem böylece mükâfat alır, övülür, rızıklandırılırsı-

nız.

Bilesiniz ki Allâhü Teala, şu makamımda, şu ayımda,

şu yılımda kıyâmete kadar cuma namazınızı üzerinize farz

kılmıştır. Bir kimse başında zâlim olmayan bir devlet baş-

kanı olduğu halde cumayı kılmaya imkan bulup da inkâr

ettiğinden yahut hafife aldığından dolayı ben hayattayken

yahut ölümümden sonra terkeder kılmazsa, Allâh (c.c.)

iki yakasını biraraya getirmesin, işinde bereket vermesin.

Dikkat ediniz! Tevbe edinceye kadar böyle bir kimsenin

kıldığı namaz namaz değildir, aldığı abdest abdest de-

ğildir, tuttuğu oruç oruç değil, verdiği zekât zekât değil,

yaptığı hacc, hacc değildir! Ona bereket de yoktur. Şâyet

tevbe ederse Allâh (c.c.) tevbelerini kabul eder” (İbn-i Mace)

(Muhammed Rebhâmî, Riyâdün Nâsihîn, s.179)

 

MESTLER ÜZERİNE MESHİN İNCELİKLERİ

 

Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in nakline göre Hz. Peygamber (s.a.v.);

“Abdestli olarak giyilmesi durumunda mestleri seferî

olanın üç gün üç gece, mukim kimsenin ise bir gün bir

gece giymesine izin verdi.” (Hakim)

Mestlerini çıkardığında etrafındakilerin kendisine baktıkla-

rını gören Ebû Eyyüb (r.a.): “Ben Resûlullâh (s.a.v.)’i mestleri

üzerine mesh ederken gördüm. Ancak abdest almak hoşuma

gidiyor.” demişti. (Ahmed b. Hanbel)

İmam Ebû Hanife (r.a.), Imam Şafiî ve İmam Mâlik de mest-

lerin (üstünü meshedmekle farz yerine gelmiş olmakla birlikte)

hem alt hem de üzerini mesh etmenin sünnet oldugu görüşünü

benimsemişlerdir.

Hz. Ali (r.a.): “Bilek kemiğim kırıldığında Resûlullâh (s.a.v.)’e

(nasıl abdest alacağımı) sordum. Sargı üzerine mesh etme-

mi emretti.” demiştir.Kenzü’l-ummal’de Ebû Ümâme (r.a.),

“Uhud savaşında İbn Kami’e yaraladığında Hz. Peygamber

(s.a.v.)’i abdest aldığında sargıyı çözüp abdest suyuyla yara

üzerine mesh ederken gördüm” demiştir. (Taberânî)

Mâde sûresi 6. Ayette Cenâb-ı Hakk “Ey îman edenler,

namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere ka-

dar ellerinizi ve başlarınıza meshedib, her iki topuğa kadar

ayaklarınızı yıkayın…” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’in  tek

müfessiri Nebi (s.a.v.) Efendimiz mest üzerine meshetmişler

ancak çıplak ayak üzerine hiçbir zaman meshetmemişler, her

seferinde yıkamışlardır.

İmam-ı a’zam hazretlerine göre Hazret-i Ebu Bekir’le

Hazret-i Ömer’in en üstün olduklarına inanmak, Hazret-i

Osman’la Hazret-i Ali’yi (r.a.e.) sevmek, ayaklara giyilen mes-

te mesh etmenin caiz olduğuna inanmak, iyi kötü her Müslü-

man imamın arkasında namaz kılmak Ehl-i Sünnet olmanın

alâmetleridir. (Mektubat-ı Rabbani 2/36)

Suyûtî, Tedrîbü’r-râvî’de (s.191) mest üzerine meshle il-

gili hadîsin yetmiş sahâbî tarafından rivâyet edildiğini yani

mütevâtir oldugunu söyler.

(Eşref Ali et-Tehânevî, Hadîslerle Hanefi Fıkhı, c.1 s.370-71,378)

 

ABDEST DUÂLARI-1

 

“E’üzü” ve “Besmele”den sonra

  1. Ellerini yıkarken: Bi’smillâhi’l azimi ve’l hamdü lillâhi ‘ala

Dîni’l İslâmi ve a’la tevfikı’l- îmâni ve ala hidâyeti’r – Rahmâni.

Elhamdu lillâhi’llezi ce’ale’l-mae tahuran ve ce’alel – İslâme

nuran.

Azamet ve celal sahibi Allâh (c.c.)’ün adıyla başlarım.

Bizi İslâm Dîni’nde kılan, îmân etmeğe muvaffak buyuran ve

hidâyete erdiren Rahmân olan Allâh (c.c.)’e hamd ederim.

Suyu temizleyici, İslam’ı da nur kılan Allâh (c.c.)’a hamd olsun .

  1. Ağzını yıkarken: Allâhumme’skını min havzi nebiyyike

ke’sen la-ezmeü ba’dehu ebeden

Ey Rabbim, bana peygaberinin havzından bir kase içir ki ,

ondan sonra hiç susamayayım.

  1. Burna su verirken: Allâhumme erihni raihete’l- cenneti

ve’rzukni min ne’imiha vela –terihni raihete’nnar.

Ey Rabbim bana cennetin kokusunu duyur ve onun nimet-

lerinden nasiblendir ve bana cehennem kokusunu duyurma .

  1. Yüzünü yıkarken: Allâhumme beyyıd vechi bi-nurike yev-

me tebyeddu vücuhun ve tesveddu vücuhun

Ey Rabbim ! Nice yüzlerin beyaz, nice yüzlerin kara olaca-

ğı günde yüzümü nurunla beyaz kıl, nurlandır.

  1. Sağ kolunu yıkarken: Allâhumme a’tıni kitabi biyemini ve

hasibni hisaben yesiran.

Ey Rabbim ! Kitabımı sağ elime ver ve hesabımı kolay gör.

  1. Sol kolunu yıkarken: Allâhumme la-tu’tini kitabi bi-şimali

vela min verai zahri vela – tühasibni hısaben şediden.

Ey Rabbim ! Kitabımı sol elime verme , arkamdan verme

ve hesabımı zorlaştırma.

  1. Başını meshederken: Allâhumme harrim şa’ri vebeşeri

‘ale’n-nari ve ezilleni tahte zılluke.

Ey Rabbim! Saçımı ve yüzümü ateşten koru. Senin hima-

yenden başka bir himayenin bulunmadığı günde beni Arş’ının

gölgesi altında gölgelendir.

(İmam-ı Nevevî, el-Ezkâr, s.59-60)

 

ABDEST DUÂLARI-2

 

  1. Kulağına meshederken: Allâhumme’c’alni minellezi-

ne yestemi’unel kavle feyettebi’une ahseneh

Ey Rabb’im! Beni sözü dinleyip de en güzeline ittiba

edenlerden kıl.

  1. Boynuna meshederken: Allâhumme a’tik rakabeti

mine’n-nari va’hfazni mine’s-selasili ve’l-ağlali.

Ey Rabb’im! Benim boynumu ateş esaretinden kurtar,

beni zincirlerden ve bukağılardan (pıranga) muhafaza et.

  1. Sağ ayağını yıkarken: Allâhumme sebbit kademey-

ye ale’s-sırati yevme tezillü fihi’l akdamü

Ey Rabb’im! Nice ayakların kaydığı günde benim

ayaklarımı sırat üzerinde sabit kıl.

  1. Sol ayağını yıkarken: Allâhumme’c’al-li sa’yen meş-

kuran ve zenben mağfuran ve amelen makbulen ve ticare-

ten len- tebûra

Ey Rabb’im! Bana râzı olduğun bir çalışma ver, güna-

hımı bağışla, makbul bir amel ve zarar etmeyen bir ticaret

nasib eyle.

  1. Abdest bittikten sonra: Allâhümmec’alnî mi-

net tevvâbîne vec’alnî mine’l-mütetahhirîn ve’c’alni

min’ıbadike’s sâlihine ve’c alni minellezine la havfun aley-

him vela-hüm yahzenune. Subhaneke’llâhumme ve bi-

hamdike eşhedü en-lailahe illa ente vahdeke la-şerike leke

ve enne Muhammeden abdüke ve resulüke estağfiruke ve

etubü ileyke,

Ey Rabb’im! Beni tevbe edenlerden ve çok çok temiz-

lenenlerden kıl. Beni sâlih kullardan eyle, beni üzerlerine

hiç bir korku gelmeyenlerden ve hiç mahzun olmayanlar-

dan kıl.Seni her an hamdinle tesbih ederim. Ey Rabbim şe-

hadet ederim ki Senden başka ilah yok, ancak Sen varsın.

Şerikin yok senin ve yine şehadet ederim ki Muhammed

(s.a.v.) Senin kulun ve Resûlü’ndür. Senden mağfiretini is-

terim ve Sana tevbe ederim.

(İmam-ı Nevevî, el-Ezkâr, s.59-60)

 

 

 

 

 

NAMAZI TERK ETMENİN

GETİRECEĞİ ZARARLAR

 

 

Câbir İbn-i Abdullâh (r.a.)’den rivâyetle Resûlullâh (s.a.v.)

Efendimiz: “Kişi ile şirk ve küfrün arasında yalnız) namazı

terk etmek vardır.” diye buyurmuşlardır.

Namazı inkâr eden kafir olur. Bu, kesin delil ile sabittir.

Tembelliğinden dolayı kasden terk eden fâsık olur.

Namazın farz olduğunu i’tikâd etmekle beraber, tembelli-

ğinden kılmıyorsa, mes’ele ulemâ arasında ihtilaflıdır. İmâm-ı

Mâlik ve Şafiî (r.a.) ve diğer birçok ulemâya göre kâfir değil;

günahkâr olur ve tevbekâr olması istenir. Şâyed tevbekâr ol-

mazsa şer’î had tatbîk olunur.

Namazın aslı, her peygamber (s.a.v.) şeriatında vardır.

Sabah namazının Âdem (a.s.)’a; öğlenin Dâvud (a.s.)’a; ikin-

dinin Süleyman (a.s.)’a; akşamın Ya’kûb (a.s.)’a; yatsının

Yûnus (a.s.)’a farz kılındığı, ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’e ise

hepsinin toptan meşru’ olduğu söylenir.

Haricîlerin önde gelenlerinden Nâfi’ bin Ezrâk, Abbdullâh

İbn-i Abbâs (r.a.)’e “-Kitabu’llâh’ta beş vakit namaz var mıdır?”

diye sorunca, İbn-i Abbâs (r.a.): “Evet, vardır!” deyip Rûm

sûresinin 17. ve 18. âyetlerini okuyarak, Bu âyetlerde geçen;

“Hîne tümsûne” akşam namazıdır,

“Hîne tusbihûne” sabah namazıdır,

“Ve aşiyyen” ikindi namazıdır,

“Ve hîne tuzhirûne” öğle namazıdır.” dedikten sonra,

Nur sûresinin 58. âyetindeki:

“Ve min bâ’di salâti’l-’ışâi” bir de, yatsı namazından son-

ra” kavl-i şerîfini okumuşlardır.

Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “Çocuklarınız yedi

yaşına vardıklarında, onlara namazı emredin; on yaşına

vardıklarında namaz için onları dövün.” buyurmuşlardır.

En doğru görüşe göre oruç da namaz gibidir. Çocuğa namaz

ve oruç emredilir. İçki içmek yasaklanır. Tâ ki hayra alışsın,

kötülüğü terk etsin.

(İbn-i Âbidîn, Reddü’l Muhtar, c.2 s.5-7)

 

GUSLÜN SÜNNETLERİ VE BAZI İNCELİKLERİ

 

Gusle niyet ederek, Besmele ve misvâk ile başlamak.

Evvelâ elleri, oyluk yerlerini yıkamak, bedende meni vesâire

eseri varsa gidermek.

Sonra Sünnet-i Seniyyeye uygun bir şekilde namaz abdest

almak.

Abdest’ten sonra üç def’a başa, üç def’a sağ omuza, üç def’a

da sol omuza su dökmek ve her su döktükçe bedeni, iyice ıs-

lanması için oğuşturmak ve önce sağ, sonra sol ayağı yıkamak.

Gusül suyunun fazla veyâ eksik olmasından sakınmak.

Kimsenin göremeyeceği bir yerde yıkanmak.

Tenhâ bir yerde yıkanıldığı halde de avret mahallini açık bı-

rakmamak, şâyed açık bırakılmışsa Kıble tarafına yönelmemek.

Gusl ederken söz söylememek.

Guslden sonra elbiseyi giyerken çabukça örtünü vermek,

guslün Sünnet-i Seniyyelerindendir.

Guslden sonra bedeni bir havlu ile, bir mendil ile silmek.

Bir kimse, ağzına ve burnuna su almak sûretiyle akar bir suya

veyâ büyük bir havuza dalsa veya yağmur altında durup bütün

vücûdu ıslansa guslün farzlarını yerine getirmiş olur. Bu hâllerde

uzuvlarını kımıldatırsa veyâ su içinde abdest ile gusle müsâid bir

müddet durursa Sünnet-i Seniyye’yede riâyet etmiş olur.

Abdestte âdâbdan sayılan şeyler guslde de âdâbdandır. Şu

kadar var ki, guslde Kıble’ye dönülmez. Meğer ki avret mahalleri

peştemâl ile kapalı bulunsun.

Abdestte mekrûh olan şeyler, guslde de mekrûhtur. Bundan

başka gusl esnâsında duâ okumak da mekrûhtur.

(Ömer Nasûhî Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, s. 93)

El-Bahrü’r-râik’te (c.1 s.55) şu ifade vardır: Küçük abdestini

bozduktan, uyuduktan veya bir miktar yürüdükten sonra çıkan

meniden dolayı gusül gerekmedigi hususunda icmâ bulunmak-

tadır.

Hz. Aişe (r.anhâ): “Resûlullâh (s.a.v.)’in cünüplük, cuma günü

olması, kan aldırmak ve cenaze yıkamak olmak üzere dört se-

bepten dolayı guslettigini” (Bunların Sünnet-i Seniyye olduğunu)

belirtmiştir.

(Eşref Ali et-Tehânevî, Hadîslerle Hanefi Fıkhı, c.1 s.226,256)

 

NAMAZDA HUŞUYU SAĞLAMANIN YOLU

 

Kâsım b. Muhammed (r.a) anlatıyor: Bir adam bana gele-

rek namazda huzûru sağlayamamaktan şikâyet etti. Ona şöyle

söyledim:

“Namazına devam et. Vesveseyi terket, ona aldırış etme.

Çünkü vesvese, namazı bitirinceye ve namazını tam olmadı

dedirtinceye kadar gitmez” (Muvatta, sahv, 3). Bu rivâyette tedavi

yolu gösterilmiştir. Vesveseye hiç önem verilmemesi, ilgilenil-

memesi ve terkedilmesi istenmektedir.

Tecrübeler, bu ilâcın çok güzel bir tedavi şekli olduğunu

göstermektedir.  Namazı bitirdikten sonra şeytâna şöyle deme-

dikçe bu vesvese gitmez. Her ne kadar hakkını veremeyip biz

eksik namaz kıldık ise de Allâh (c.c.) çok kerem sahibidir. O

bunu kabul edecek ve affedecektir. Biz şeytânın “namazın tam

olmadı” şeklinde söylediği sözde şeytânın iyiliğini istemiyoruz

ve beklemiyoruz.  Aslında şeytânın maksadı vesvese vermektir.

Allâh bizi biliyor.

Hz. Osman’dan (r.a.)’dan rivâyetle Resûlullâh (s.a.v) şöyle

buyurdu:

“Her kim benim abdest aldığım gibi abdest alır ve kal-

kar, aklından bir şey geçirmeyerek iki rek’at namaz kılarsa

geçmiş günahları affedilir.” (Buhârî, vudu, 28) Hadîsten çıkan

netice: Kasıt olmaksızın gelen düşüncelerin namaza zarar ver-

memesidir.

Pek çok kimse namaz kılarken aklına herhangi bir düşünce-

nin gelmesinin kalbîn huzûru için zararlı olduğunu düşünüyor.

Bundan dolayı kalbîn huzûrunu sağlamak, imkân dahilinde de-

ğildir, denilerek buna verilen özen bırakılmış ve namazlar hak-

kıyla kılınmaz olmuştur. Oysa hadîsteki “aklından bir şey geçir-

meyerek” ifadesi isteğe bağlı bir fiildir. Kasıtlı olarak düşüncenin

getirilmesi, huzûr için zararlıdır. Bunun terki mümkündür. Ancak

kasıt olmaksızın düşüncelerin kalbe gelmesi zararlı değildir.

Ukbe b, Âmir’den (r.a.), Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdu:

“Bir Müslümân güzel şekilde abdestini alır, sonra kalkar

kalbî ve yüzü ile yönelerek ihlâslı bir şekilde iki rek’at na-

maz kılarsa ona cennet vâcib olur.” (Müslim)

(Eşref Ali et-Tehânevî, Hadîslerle Tasavvuf, s.229)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HAYIZ VE NİFASLI İLE

CÜNÜB OLAN KUR’ÂN OKUYAMAZ

 

Muâze şöyle anlatmaktadır: Hz. Aişe (r.anhâ)’ya, “Ha-

yızlı kadın orucu kazâ ettigi halde neden namazı kazâ

etmiyor?” diye sordum. O,

“Biz bu durumla karşılaştığımızda Resûlullâh

(s.a.v.) orucu kazâ etmemizi namazı ise kazâ etme-

memizi emrederdi” diye cevap verdi. (Buhârî)

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’nin nakline göre kadınların

dînen noksanlıklarının ne oldugu sorusuna cevap vermek

amacıyla Hz. Peygamber (s.a.v.), “Kadın hayız oldu-

gunda namaz kılıp oruç tutmaz degil mi” buyurmuştur.

Bulûgu’l-merâm’da (c.1 s.23) zikredildigi üzere hadîsi

Buhârî ve Müslim rivâyet etmistir. Hadîslerin hayızlı

kadının namaz kılamayacagı ve oruç tutamayacagına

delâletleri açıktır.

Hizam b. Hakîm’in nakline göre amcasının, “Hayızlı

iken eşimden bana neler helâl olur?” sorusuna Resûlullâh

(s.a.v.), “Sana, peştamalın üstü helâldir” (Ahmed b. Han-

bel) şeklinde cevap vermistir.

Hz. Ali (r.a.), “Cünüp olmadığınız sürece Kur’ân

okuyunuz. Cünüp oldugunuz da ise bir harfi bile olsa

Kur’ân okumayınız” demistir. Bu ifade, “Gusül, tam bir

âyet okumak için vâcib, daha azı için ise müstehaptır”

şeklinde de anlaşılabilir. Tirmizî’nin açıklaması şöyledir:

Bu, sahâbe, tabiîn ve daha sonraki nesilden Süfyan es-

Sevrî, Abdullâh b. Mübarek, Imam Şafiî ve Imam Ahmed

  1. Hanbel, Ishak gibi âlimlerin çogunun görüsüdür. Onlar,

“Hayız ve cünüp olan kimse Kur’ân okuyamazlar, sade-

ce âyet parçası okuyabilirler” demişlerdir. Onlar cünüp

ve hayız olan kimsenin tesbih ve tehlil edebilecegini de

söylemişlerdir.

(Eşref Ali et-Tehânevî, Hadîslerle Hanefi Fıkhı, c.1 s.409-412)

 

NAMAZDA NİYET

 

“Namazın sahih olması için, niyet şarttır. Ve o (niyyet)

ibâdeti âdetten ayırmak için gösterilen irâde (kalbin yönelmesi)

dir. İşte bu niyyetle Allâh (c.c.) için olan ihlâs, tahakkuk eder.

Fetâvâyi Bezâziye de beyan edildiğine göre, niyyet, ihlasın

hâsıl olması için meşru kılınmıştır. Sonra riyâ ihlâsa karışmış-

tır. Riyânın karışması ise, nafilelerdedir. Farzlarda riyâ yoktur,

(Namaz kılmak hususunda) Riyânın hakîkatı şudur :

“Bir kimse, insanlardan hâlî (yalnız) olduğunda namazı kıl-

maz, insanların yanında olduğunda namazı kılar. İşte bu kimse

için sevâb ve mükâfât yoktur. Zira bu adam Rabbisine ibâdette

başkasını ortak koşmuştur.” (Merâkılfefah Tahtâvî, s.117)

Tarikât-ı Muhammediyede İmâm Birgivi merhum riyâkârlıkla

ilgili şu hükümleri zikrediyor:

“İbâdette riyâ (gösteriş) haramdır. Hatta ibâdetin aslında

(farz olanında) olsa bile haramdır.”

“Bir kimsenin farz olan namazı insanların yanında kılıp,

yalnız başına olduğunda kılmaması gibidir ki, işte bu hal bâzı

âlimlere göre küfürdür.” (Tarikat Muhammediye, 62)

“Namaz kılacak olan kimse, kalbinin kasdını (niyyet ve

karârını), iftitah tekbîri ile namaza bitiştirmesi lâzımdır.

—  Binâenaleyh iftitah tekbîrinden sonra niyyet etmek caiz

olmaz.

— (Kalb ile yapılan) niyete, dil ile yapılanı söyleyerek bitiş-

tirmesi efdaldır.

—  Sahih olan rivâyette; Teravih namazı, sünnet ve nafile

namazlar için, mutlak niyyet (yâni, isim zikretmeden mutlak na-

maza niyyet etmek) yeterlidir.

Farz namaz için tâyin etmek şarttır. Meselâ: İkindi namazı

(İkindinin farzı) gibi.”

İmam olan kimseler de, tek başına kılan kimseler gibi niyyet

ederler. Ancak imâmlar arkalarında bulunan cemaatin sonun-

da kadınlar bulunursa, onlara imâm olduğuna niyyet etmesi

lâzımdır. Zira kadınlara imâmlık ancak niyetle sahih olur.

(Mültekâ Şerhi, c.1 s.85)

 

NAMAZ İÇİN MÜSTEHAB VE

MEKRUH VAKİTLER

 

Sabah namazının ortalığın iyice ağarmasına bırakılması

henüz ortalık karanlıkken kılmaktan daha üstündür

Genel olarak her vakti cemaatle kılmak ve müstehap va-

kitlere uygun hareket etmek, erkekler için fazilettir. Kadınlar

için müstehap olan, namazları, erkekler cemaatle namazı

kılıp çıktıktan sonra evlerde kılmalarıdır. Akşam namazını

her zaman (yazın ve kışın) erken kılmak müstehaptır. Yatsı

namazını gecenin ilk üçte birine kadar geciktirmek efdaldir.

Vitir namazını, uyanmaya güvenenler için, uykudan kalkıp

gecenin sonlarında, yâni fecrin doğmasına yakın kılmak

efdaldir.

Şu üç vakitte, farz namazları ile cenaze namazını kıl-

mak ve ti’lavet secdesi yapmak caiz değildir;

Güneşin doğuşundan bir-iki mızrak boyu (25-45 dk.)

yükselmesine kadarki vakit, güneşin tepe noktasında oldu-

ğu vakit, güneşin batışından (25-45 dk) önce (Vaktin farzı

olan ikindi hariç)

Bu üç vakitte nafile kılmak, ortada nezir gibi, iki rek’at ta-

vaf namazı gibi bir sebep de bulunsa, tahrîmen mekruhtur.

Özellikle nafile kılmak mekruh olan zamanlar ondur:

Fecrin doğmasından sonra sabah namazının Sünne-

tinden başka, sabahın farzını kıldıktan sonra, İkindinin far-

zından sonra, güneşin rengi değişmiş olmasa da, Akşam

namazının farzından önce, Bayram namazlarından önce

gerek evde gerekse camide, Bayram namazlarından sonra

camide, Arafat ve Müzdelife’deki cemler arasında, vaktin

farzının pek dar zamana kalmış olması durumunda, farza

durulmak üzere kamet alınırken (Ancak bundan sabah na-

mazının Sünnet müstesnadır),

Cuma günü hatibin hutbeye kalkışından başlayarak cu-

manın farzı kılıncaya kadar. Bunlarda kazâ kılınabilir

(Mehmed Zihni Efendi, Nimet-i İslam, s.132,136)

 

NAMAZDA KIRÂATİN MİKTARI

 

İmâm, Sabah namazında ve Akşam namazıyla Yatsı

namazının ilk iki rek’atlarında, açıkdan okur. Cuma Nama-

zı, iki Bayram namazı, Teravih namazında ve Terâvihden

sonra kılınan Vitr Namazında da açıkdan okur. Çünkü bun-

larda açıkdan okumak, Nebî (s.a.v.)’in zamanından bizim

zamanımıza gelinceye kadar, sağlam bir şekilde devam

etmiştir. Ancak Terâvihden sonra kılınan Vitrin kunûtunda

açıkdan okunmaz. Çünkü açıkça okumamak da zikredilen

gibi, sağlam bir şekilde bize kadar gelmiştir.

Şer’î bir mazeretten ötürü  cemaate gidemeyip tek başı-

na namaz kılan kimse (sabah, akşam ve yatsıda), serbest

bırakılmıştır. Dilerse, kendisinin imâmı olduğu için açıkdan

okur. Namazı cemâatle kılma sevabından nasîb almak için

açıkdan okumak daha faziletlidir. Bir kimse namazı, böyle

kılsa, namazında Melekler saflar bağlayıp onunla beraber

namaz kılarlar, diye rivâyet edilmiştir.

Yatsı Namazını gündüz kazâ eden kimse, eğer imâm

olursa, açıkdan okur. Eğer yalnız kılarsa, serbesttir.

Açıkdan okumanın en alt sınırı başkasına işittirecek şe-

kilde okumasıdır. Gizli okumanın en alt sınırı  ise, namaz

kılanın yalnız kendisinin işiteceği şekilde okumasıdır. (Or-

tamda gürültü varsa duymuş sayılır)

Çünkü insanlar cemâate ve Sabah Namazının sünne-

tine yetişsinler diye, Sabah Namazı’nın birinci rek’atında

okumayı uzun yapmak sünnettir. Çünkü gaflet vaktidir. Di –

ğer namazların birinci rek’atında uzun yapmaz.

Farkın, üçte bir ve üçte iki kadar ile olması halinde, üçte

ikinin birinci rek’atte ve üçte birin ikinci rek’atta bulunması

gerekir. Fark daha fazla olursa, bunda da mahzur yoktur.

İkinci rek’atta birinciden uzun okunması ise, icmâ ile mek-

ruh görülmüştür. Mekruh görülmesinin miktarı ikinci rekatin

birinci rekatten üç âyet kadar uzun olmasıdır. Eğer bir âyet

veya iki âyet daha uzunsa mekruh olmaz.

(Molla Hüsrev, Durer ve Gurer, c.2  s. 154-155)

 

KUR’ÂN’DA CEMAATLE NAMAZ

 

Allâhü Teâlâ buyuruyor:

“Allâh’ın mescidlerini ancak Allâh’a ve âhiret günü-

ne îmân eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve

Allâh’tan başkasından korkmayan kimseler îmâr eder.

İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlar-

dır.”

Beş vakit namazda mescide devam etmek mescidi tamir

etmek sayılır. Hatta Rasûlullâh (s.a.v.): “Bir kimse sabah ve

akşam mescide giderse Allâh teâlâ cennette onun için bir

konak hazırlar.’’ buyurmuştur. Bir sahih hadîste Hz. Ebû Said

(r.a.), Peygamber (s.a.v.)’den naklediyor: “Camilere gitmeye

alışkın olan bir kimseyi gördüğünüzde onun îmân sahibi

olduğuna şahitlik edin.”

Cenâb-ı Hakk başka bir âyet-i kerîmede buyuruyor: “(Ey

Nebiyyi Zîşan) Cephede sen de onların (mü’minlerin) ara-

sında bulunup da onlara namaz kıldırdığın vakit, içlerin-

den bir kısmı seninle beraber namaza dursun. Silahlarını

da yanlarına alsınlar. Bunlar secdeye vardıklarında (bir

rekat kıldıklarında) arkanıza (düşman karşısına) geçsin-

ler. Sonra o namaz kılmamış olan diğer kısım gelsin, se-

ninle beraber kılsınlar ve ihtiyatlı bulunsunlar, silahlarını

yanlarına alsınlar. İnkar edenler arzu ederler ki, silahları-

nızdan ve eşyanızdan bir gafil olsanız da size ani bir bas-

kın yapsalar. Yağmurdan zahmet çekerseniz, ya da hasta

olursanız, silahlarınızı bırakmanızda size bir beis yoktur.

Bununla birlikte ihtiyatlı olun (tedbirinizi alın). Şüphesiz

Allâh inkarcılara alçaltıcı bir azâb hazırlamıştır.” (Nisâ s.102)

Cemaatle namaz Farz-ı ayındır diyenlerin delili Allâhü

teâlânın şiddetli harb ve ölüm kalım savaşında bile bunu em-

retmiş olmasıdır. Farz  olmasaydı, Allâhü Teâlâ, başların uç-

tuğu, o en nâzik zamanda bunda müsamaha ederdi. Halbuki

Allâhü teâlâ, şiddetli çarpışmalarda da, bunu, genel olarak

emretmektedir. Bununla birlikte Hanefi mezhebinde beş vakit

namazı cemaatle kılmak farz değil, vâcibtir.

(Ömer Muhammed Öztürk, Cemaatle Kılınan Namazın Fazileti, s.10-11,15)

 

 

 

 

KAZÂ NAMAZI BORCU OLAN

NE YAPAR? NE YAPMAZ?

 

Kılınmamış farz namazların kazâ edilmesi farz, vâcib olan

(vitir namazının) kazâ edilmesi vâcib, sünnet namazların kazâsı

sünnettir.

Kazâya kalan namazlar bir çok olunca, bunların her birini

belirleyerek niyet edilmesi gerekmez; çünkü bunda güçlük var-

dır. Onun için şöyle niyet edilmesi uygun olur: “ilk veya en son

kazâya kalmış sabah veya öğle namazını kılmaya” diye kılınır.

Bir kimse, ne kadar namazı kazâya kaldığını bilmese, kuv-

vetli olan görüşüne göre hareket eder. Üzerinde kazâ nama-

zı kalmadığına kanaat getirinceye kadar kazâ namazı kılar.

Kazâya kalan aynı vaktin namazı, usulü üzere cemaatle, de

kılınabilir.

Kazâ namazlarının evde kılınması daha iyidir. Çünkü gü-

nahları örtüp açıklamamak lazımdır. Böyle bir açıklama Hak-

ka karşı saygısızlık sayılır ve başkaları için de kötü bir örnek

olabilir.

Kazâ namazlarının belli vakitleri yoktur. Üç kerahet vakti dı-

şında, istenilen her vakitte kazâ namazı kılınabilir.

Kazâ namazları ile uğraşmak, nafile namazları ile uğraş-

maktan daha iyi ve daha önemlidir. Fakat farz namazların mü-

ekked olsun olmasın, sünnetleri bundan müstesnadır. Bu sün-

netleri terk ederek bunların yerine kazâya niyet edilmesi daha

iyi değildir. Bu sünnetlere niyet edilmesi evlâdır. Hatta kuşluk ve

tesbih namazları gibi, haklarında nakil bulunan nafile namazlar

da böyledir. Bunlara da böyle nafile olarak niyet etmek evlâdır.

Çünkü bu sünnetler, farz namazları tamamlar, bunların yerine

getirilmesi mümkün değildir. Kazâ namazlarının ise, belli vakit-

leri olmadığı için onların her zaman yerine getirilmesi mümkün-

dür.

Hem bir kısım vakit namazlarını kazâya bırakmak, hem de

diğer bir kısım vakit namazlarını, kendilerini tamamlayan sün-

netlerden ayırmak iki kat kusur olmaz mı? Kazâ namazı kılmak

için, sünnetlere ayrılan zamandan başka zaman bulamadığını

söylemek insaflı bir yaklaşım olmaz.

(Ömer Nasuhi Bilmen, B. İslam İlmihali, s.192)

 

NAMAZLARI BİRLEŞTİRMEK CAİZ Mİ?

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “Özürsüz olarak iki

namazı birleştiren (bir namazı vaktinde kılmayıp son-

raki vaktin namazıyla kılan bir kimse) büyük günâh

kapılarından birine gitmiştir.” diye buyurmuşlardır.

(Tirmizî)

Ebû Nuaym (r.h.)’ın rivâyetinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.)

Efendimiz: “Kim, namazı kasden terk ederse, Allâh

onun ismini ateşe girecekler arasında cehennemin

kapısına yazar.” diye buyurmuşlardır.

Yolcu olunsun, olunmasın; bir vakitte iki vaktin nama-

zını bir arada kılmak caiz değildir. Çünkü Allâhü ta’âlâ:

“Şübhesiz ki namaz, müslümânlar üzerine belli va-

kitlerle farz olmuştur.” (Nisâ s.103) diye buyurmuştur.

Bir vakitte iki namazı birleştirmek ise, vakti bozmaktır.

Kazâya kalmış namazlar bir vakitte kılınabilir; fakat vakit

gelmeden, bir sonraki vaktin namazı, bir önceki vakitte

kılınamaz.

Ya’ni bir kimse, öğle namazını, vaktin sonuna kadar

te’hîr ederek, kılar. Biraz sona ikindi namazı vakti girer,

ikindi namazını da, ilk ve âhir vakitlerden birinde kılar.

Fakat ikindi vakti girmeden ikindi namazını kılmak caiz

değildir!.

Biz Hanefîlere göre de, ancak Arafat’ta, öğle ile ikin-

diyi öğle vaktinde; Müzdelife’de, akşam ile yatsıyı yatsı

vaktinde bir arada kılmak caizdir.

İmâm Ahmed ve Taberânî şu hadîs-i şerîfi rivâyet

ederler: Resûlullâh (s.a.v.):

– Rabbiniz azze ve celle şöyle buyurur: “Namazı-

nı vaktinde kılan, namazlarına devam eden, namazın

önemini hafife alıp zayi’ etmeyen kişiyi cennete soka-

cağıma söz veriyorum” buyurmuşlardır.

(Mevkûfâti, Mültekâ Şerhi, c.1 s.111-122)

 

NAMAZIN EDEBLERİ VE

NAMAZA GİRİŞİN SIHHATİ

 

Namazın bir takım âdabı vardır. Bunların yapılması fa-

zilettir. Ayakta iken secde yerine, rükû halinde ayaklarının

üzerine, secde de burunun yanı başına, otururken kucağına.

birinci selâmda sağ omuzuna, ikinci selâmda sol omuzuna

bakmak âdabtandır. Huşû böyle gerçekleşir.

Esnerken velev dişi ile dudağını ısırmak suretiyle olsun

ağzını kapamak da âdabtandır. Bunu yapamazsa ağzını sol

elinin arkası ile yahud yeni ile kapar. Bazıları, ayakta ise sağ

eliyle. değilse sol eliyle kapayacağını söylemişlerdir. Zira

zarûret yok iken ağzını kapamak mekruhtur.

Erkeklerin iftitah tekbiri anında ellerini cübbelerinin ye-

ninden çıkarmaları dahi âdabtandır. Meğer ki soğuk gibi bir

zaruret bulunsun. (O takdirde çıkarmayabilir.)

Mümkün mertebe öksürüğünü tutmak gerekir. Çünkü

özürsüz öksürmek namazı bozar. Bundan sakınmalıdır.

İmamla birlikte Allâh der ekberi daha önce söylerse ya-

hud imâma rükûda yetişirde ayakta iken Allâh der ekberi

rükû halinde söylerse namaz sahih değildir. Nitekim Allâh

lafzını imâmdan evvel bitirirse yine sahih değildir.

İmam-A’zam’a göre namaz sahihtir. Tekbir kelimeleri

uzatmadan ayakta yapılır. “Allâhuekber” derken “A”yı uzat-

mak namazı bozar kasten uzatılırsa küfür olur. Çünkü şübhe

ifade eder. Namazın başında uzatırsa namaza başlamış ol-

maz. Namaz içinde iken uzatırsa namazı bozulur  Esah kav-

le göre ekberin bâsını uzatmak dahi böyledir. “Ekbâr” iblisin

çocuğunun ismidir.

Namaza yetişen kişi imâmı rükû halinde bulursa eğilerek

tekbir aldığı takdirde tekbiri kıyâm haline daha yakınsa na-

maz sahih olur, rükuya yakın bir halde tekbir aldıysa namaza

girmiş olmaz. (Ayrıca rükû için tekbir gerekmez.)

Bir kimse namazın farzlarını, sünnetlerini bilmese kıldığı

namaz caizdir. (Ancak fâsık olmuştur. Şahidliği kabul edil-

mez. N.İslam)

(İbn-i Âbidin, Reddü’l Muhtar Tercümesi, c.2 s.244)

 

KAZA VE KEFFARETİ GEREKTİREN HALLER

 

Ramazan orucunu aşağıdaki yollarla bozan kişi 60 gün

keffaret orucu tutması gerekir. Keffareti tutmadan tekrar aynı

şekilde orucunu bozarsa bir güne bir gün kaza eder

  1. Tabii gıdalardan veya tabii gıda sayılabilen yiyecek ve

içeceklerden bir şey yemek veya yutmak.

  1. Cinsi ve şehevi arzuyu tam olarak gidermek.

Bu iki kısımdaki işlerden keffaret gerekmesi için şu şartla-

rın bulunması lazımdır

  1. a) Ramazan orucunu tutarken geceden niyet etmiş

olmak. Mükellef olan kimse, geceden niyet etmemiş olursa

keffaret gerekmez.

  1. b) Oruç tutanın hasta bulunmaması veya sefere çık-

mış olmaması.Oruçlu hastalandığı zaman veya sefer mesa-

fesi bir yolculuğa çıkarsa,orucunu bozduğu takdirde keffaret

gerekmez . Fakat yola çıkmadan önce orucunu bozarsa kef-

faret gerekir.

  1. c) Orucu zorla bozdurulmamış olmak, kendi iradesiyle

bozmak.

  1. d) Kasden orucu bozmuş olmak. Oruçlu olan kimse,

hata yolu ile iftar ederse keffaret gerekmezse de kaza icab

eder. Unutularak iftar olursa kaza da lazım gelmez. Yani unu-

tarak orucu bozan bir iş yapılırsa oruç bozulmaz. Hata yolu

ile olursa, kaza lazım gelir.

Cima fi’ilini kasden yapmış olmak, yine kaza ve keffareti

gerektirir. Bu durumda her ikisine de keffaret icab eder. Dış-

tan temaslarda meni gelse, kaza icab eder. Meni gelmeyin-

ce, kerahet olur fakat oruç bozulmaz.

Sigara içmek, afyon ve eroin gibi keyif verici maddeler

kullanmak, gıda hükmüne girer. Bunlardan da keffaret gere-

kir. Az tuz yemek, Ermeni kili denen (ve şifâ için kullanılan)

toprağı yemek de keffareti gerektirir.

Bir kimse gıybet ettikten sonra, kan aldırdıktan sonra,

oruç bozuldu zannederek kasten iftar ederse buna da kef-

faret icab eder.

(Ömer Nasuhi Bilmen, B. İslam İlmihali, s.229)

 

 

 

 

 

 

NAMAZ VE MESCİD İLE İLGİLİ

FAYDALI BİLGİLER

 

Namaz kılan kimsenin elbisesi veya vücûdu ile oyna-

ması (tahrimen) mekruhtur. Secde etmek için taşı yerinden

atmak mekruhtur. Ancak secde yapabilmek için bir kerre (el

ile) atmak mekruh değildir. Namaz kılan kimsenin parmak-

larını çatlatması, elini  (böğrüne) koyması,  (boynunu) sağa

sola çevirmesi, (kelp gibi) dizlerini dikip karnına birleştirmek;

iki kenedi üzerine oturarak ve ellerini yere koyarak oturmak,

kollarını yere sermek, eli (ve başı) ile selâmı almak, özürsüz

bağdaş kurmak, namazda (pantolonun ütüsü bozulmaması

için) elbisesini eli ile çekmek, elbisesinin (bir ucunu) başına

veya omuzlarına koyup, diğer ucunu salıvermek, esnemek,

gerinmek, gözlerini yummak, tepesine sacını toplayıp (İple

bağladığı halde) namaz kılmak veya başı açık namaz kılmak

mekruhtur.

(Büyük şahsiyetlerin huzûruna çıkılamıyan, evde giyi-

len kirli, pis ve yatak elbisesi gibi) kötü elbise ile namaz kıl-

mak, namazda alnındaki toprağı eli ile silmek, namaz kılanın

semâya bakması, âyetleri ve tesbîhi eli ile sayması mekruhtur.

Ön safta (velevki bir adam sığacak kadar) boş yer varken,

arka safa durmak, namazda resimli elbise giymek namazda

iken başı üzerinde (tavanda), veya karşısında veyahûtta aynı

hizada suret (resim) bulunmak mekruhtur Ancak (resim) kü-

çük olursa kendisine bakıldığı zaman belli olmazsa mekruh

olmaz

Oturup söyleşen kimsenin arkasında (yani önünde söyle-

şen adam varken arkasında) namaza durmak mekruh değildir.

Asılı bulunan mushaf veya kılıca karşı, muma veya lambaya

karşı namaz kılmak, resimli seccade üzerinde, eğer resimler

üzerine secde yapmaz (ve resimler ayakları altında bulunursa

namaz kılmak mekruh değildir.

Mescid’in kapısını kapamak (kilitlemek) mekruhtur. Mescit

eşyalarının veya namaz kılanların eşyalarının çalınmasından

endişe edilirse (kapısını) kapamak caizdir.

(Mevkûfât, Multeka Tercümesi c.1 s.212-218)

 

NAMAZA SONRADAN YETİŞEN

İLE İLGİLİ HÜKÜMLER

 

Mesbuk: İmama birinci rek’atta yetişemeyen kimsedir.

Mesbuk, imâma açıktan okunan rek’atte yetişirse,

sena’yı (Sübhanekeyi) okumaz. Ancak yetişemediği rek’atı

kılmaya kalktığı zaman, sübhanekeyi okur ve kıraat için eu-

zü-besmeleyi çeker. Gizli okunan rek’atte yetişirse sena’yı

okur. İmam’a, oturuş esnasında yetişen kimse de sübhane-

keyi okumaz, hemen tekbir alır ve eğilerek oturur.

Mesbuk, yetişebildiği rek’atleri imâmlar birlikte kılar;

sonra da yetişemediği rek’atleri tek başına kaza eder.Önce

yetişemediği rek’atleri kaza etmeye başlarsa namazı fasid

olur.

Mesbuk, imâmı bekler; imâm iki tarafına selâm verme-

den, yetişemediği rek’atleri kaza etmek için kalkmaz. Ka-

zaya kalan rek’atleri kılarken, önce kıraatli olan rek’atları

kaza eder.

Örneğin; Akşam namazının son rek’atına yetişen bir

kimse yetişemediği iki rek’âtı kılarken, oturmakla onların

arasını ayırır. Bu şekilde akşam namazında üç defa otur-

muş olur. Ve yetişemediği için her rek’atta, Fâtihâ’yı ve

sureyi okur. Bu rek’atlerin birinde kıraatı terk etmiş olsa,

namazı bozulur.

Namaza sonradan yetişen kimse; dört rekatlı namaz-

larda, son bir rek’ate yetişmiş olsa, imâmdan sonra kıldığı

ilk rek’atte Fâtihâ ve zamm-ı sure okuması gerekir. Sonra

oturur ve teşehhüdü okur. Sonra kalkar ve bu rek’atte de

Fâtihâ ve zamm-ı süre okur. Dört rek’atlı namazlarda iki

rek’ate yetişmiş olursa, yalnız kıldığı iki rek’atı kıraatle ya-

par.Bunların birinde kıraatı terk ederse namazı fasid olur.

Mesbuk yetişemediği rek’atleri kılarken, munferid (tek

başına kılan kimse) gibidir. Sehiv secdelerinde imâma tabi

olan mesbuk, teşrik tekbirlerinde ve telbiyede tabi olmaz.

Namazını bitirince bunları kendisi yapar.

(Fetâva-i Hindiyye, c.1 s.302-307)

 

SEHİV  (YANILMA) SECDESİ

 

Namazın rükünlerinden (rükû, secde, kıyam ve oturmak

gibi) birini fazla yapan kimseye yahut sessiz okuması ge-

reken yerde sesli okuyan veya bunun aksini yapan imâma

sehiv secdesi yapmak vacib olur. Namazın (tekbir ve tes-

bihleri gibi sünnet olan) bir zikrini terk etmekle sehiv secdesi

gerekmez.

Kıraati, birinci ve ikinci oturuşdaki tahiyyâtları, vitir na-

mazındaki kunûtu ve bayram namazlarındaki tekbirleri terk

etmek sehiv secdesini yapmayı lüzumlu kılar.

İki veya daha çok hata yapanlar hepsi için bir sehiv sec-

desi yaparlar.

İmam yanılırsa sehiv secdesi yapar ve cemaatta ona

uyar. İmam secde etmeyince ona uyan cemaatta secde et-

mez . İmama uyan yanılırsa ne imâm ve ne de kendisi sehiv

secdesi yapar. Cemaata sonradan katılan imâmla birlikde

sehiv secdesi yapar ve sonra kalkıp kılamadığı rekâtları kılar.

Birinci oturuşu terk ettiğini kalkarken hatırlayan, eğer tam

kalkmamış ve oturuşa daha yakın ise hemen oturur, tahiyyâtı

okur fakat hemen hemen doğrulmuş ise bir daha geri dön-

mez ve sonunda sehiv secdesi yapar.Son oturuşta yanılıp

kıyama kalkan, kalktığı rekâtın secdesine gitmedikçe geriye

döner. Secdesine gitmişse ona altıncı bir rekât daha katar

ve böylece bu namaz nafileye çevrilmiş olur.

İkinci oturuşda “tahiyyât” okuyacak miktar oturur ve son-

ra beşinci rekâta kalkarsa geri döner, selâm verir. Beşinci

rekâtın secdesini yaparsa farzı tamamlanmış olur ve altıncı

bir rekat daha ilâve eder ve sonunda sehiv secdesi yapar.

Son iki rekât fazlalık, nafile olur.

Kaç rekât kıldığında şüpheye düşen kimseye böyle bir

şüphe ilk geliyorsa namazı yeniden kılar. Fakat bu iş onun

başına çok kereler gelmişse kanaatına göre hareket eder.

Hiçbir şeye karar veremezse en azına göre namazını ta-

mamlar.

(Mevsilî, el–İhtiyar, s.247-253)

 

KADINLARIN NAMAZI

 

Kadınlar namaza başlarken ellerini omuzları hizasına kadar

kaldırır, ellerini yenlerinden çıkarmaz, ellerini birbiri üzerine ge-

tirerek göğüslerinin üzerine koyar. Rükû’ için az eğilir, dizlerine

dayanmaz, rükûda parmaklarını aralamaz, bilakis yumar. Ellerini

dizlerine koyar, dizlerini büker, rükû ve secdelerde toplanıp bü-

zülür, kollarını yere döşer, teşehhüdde (oturuşta) çantısı üzerine

oturup ayaklarını sağ taraftan çıkarır. Ayakların dikmez. Teşeh-

hüdde ellerini parmaklarının uçları dizlerine varacak şekilde uy-

lukları üzerine koyar, teşehhüdde parmaklarını bir araya toplar.

Namazda imâmı uyarması gerekirse el çırpar. Sabah namazını

aydınlık zamana kadar geciktirmeleri müstehâb değildir. Açıktan

okunabilecek namazlarda açıktan okumaz, hatta kadının açıktan

okumasıyla namaz bozulur denilse yeridir. Çünkü sesi avrettir.

Yalnız ihramda sesini yükselterek telbiye getirirler. (İbn-i Abidin)

Kadınlar camiye ve cemaate devam hususunda da erkekler-

den farklıdır. Kadınların cemaatlere gitmeleri; cuma, bayram ve

vaaz için bile olsa mutlak surette mekruhtur. Velev ki ihtiyar olsun

ve geceleyin gitsin! Hanefi mezhebinde fetva bu görüşe göredir.

Çünkü zaman bozulmuştur. (İbn-i Abidin)

Ebû Humeyd es-Sâidî (r.a.)’in eşi Ümmü Humeyd (r.anhâ)

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelerek şöyle der: “Yâ Resûlallâh

(s.a.v.)! Ben seninle birlikte namâz kılmayı seviyorum.” Hz. Pey-

gamber (s.a.v.) ona şu cevâbı verir: “benimle birlikte namâz

kılmayı sevdiğini biliyorum. Fakat bilesin ki gecelediğin

odanda (yatak odasında) kıldığın namâz, evinde kıldığın

namâzdan daha hayırlıdır. Evinde (sofada) kıldığın namâz,

konağında kıldığın namâzdan daha hayırlıdır. Konağında

kıldığın namâz, kavminin mescidinde kıldığından daha ha-

yırlıdır. Kavminin mescidinde kıldığın namâz, benim mesci-

dimde kıldığın namâzdan daha hayırlıdır.” Bu cevâb üzerine

Ümmü Humeyd (r.anhâ) emretti ve kendisine gecelediği odanın

en ücra köşesine ve karanlık yerine namâz kılmak için bir yer

yapıldı. Ümmü Humeyd (r.anhâ) Yüce Allâh’a son nefesini ve-

rinceye kadar namâzını burada kıldı. (Ahmed b. Hanbel, beyhâki,

Taberâni)

(Eşref Ali-Zafer Ahmed et-Tehânevî,

Hadîslerle Hanefî Fıkhı, c.3, s.323.s.)

 

 

 

 

NAMAZI HUŞÛ İLE KILAbİLMENİN ŞARTLARI

 

Namâzı huzûr ve huşû içerisinde kılabilmek için ilk şart

ihlâstır, sonra helâl lokmadır. Helâl lokma bütün kapıları açan

bir anahtardır. Nebî (s.a.v.) Efendimiz: “Şu iki lihye arasına

(yani bıyıkla sakal arasına) girenle çıkana ve iki bacağını-

zın arasındakine kefil olursanız, ben de cennette beraber

olacağımıza kefilim.” buyuruyor.

Ulemâmız bu hadîs-i şerîfi: “iki lihyeteynde girenden kas-

tedilen helâl lokmadır, çıkandan kastedilen sarfedilen söz-

lerdir, iki bacak arasından kastedilen de tesettür-ü şer’înin

tamâmıdır” şeklinde açıklamışlardır.

Başlangıç tekbiri ile namâza başlanıldığı zaman kıyamda

iken secde yapılacak yere, rükûda iken ayak uçlarına, otu-

rurken kucağa, selâm verirken omuzlara bakılmalı; etraf sey-

redilmemeli, namâz dışında bir şey ile ilgilenilmemelidir. Kişi

namâz kılarken okuyacağı sûreleri en iyi bildiği ve en güzel

okuyabileceği sûrelerden seçmelidir. Ayrıca bu sûreler oku-

nurken Abdülkadir Geylânî (k.s.) Hazretlerinin de: “Kur’ân-ı

Kerîm’i ma‘nâsını düşünerek okumaya çalışmak lazım.” bu-

yurduğu gibi ma‘nâsı düşünülerek okunmalıdır.

Rükû ve secdeler yapılırken herbirinin hakkı verilerek,

tâdil-i erkâna riâyet edilerek yapılmalıdır. Namâzda huzûr

ve huşûyu yakalamak için en önemli unsur insanda namâzı

bir an evvel bitirme kaygısının olmamasıdır. Bu kaygı olduğu

müddetçe namâzı huzûr ve huşû içinde kılma şansı yoktur.

Namâz kılarken Hz. Alî (r.a.)’in ifade ettiği gibi hiç kimsenin

yüklenemedigi emaneti yüklemeye hazır olunduğu düşünül-

melidir.

İhlâs ve helâl lokmadan sonra çok önemli bir diğer husus

ise taharetin tam yapılmasıdır. İstibra, istinca ve istinkaya son

derece dikkat edilmelidir. Sonra abdest düzgün bir şekilde

alınmalıdır. Abdest alırken sünnet olan duâlar okunarak uzuv-

lar yıkanmalıdır. Bunları yapıp namâz için Cenâb-ı Hakk’ın

huzûruna varınca öncelikle birkaç defa: “Estagfirullâh el-azîm”

diyerek istiğfâr edilmelidir; zirâ yüce bir makama durulmak-

tadır.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler-1, s.135-138)

 

NAMAZIN FAZİLETİ

 

Namaz ibâdeti Dîn-i İslâm’ın direği, farz amellerin aslı ve

îmânın kemalidir.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bir Hadîs-i Şerîf de: “Allâhü

Teâlâ’ya îmandan sonra amellerin en üstünü namazdır” bu-

yurdular. Allâhü Teâlâ’nın, Müslümânlara, dînlerinden farz

kıldığı ilk şey namazdır. Kıyâmette de ilk sorunamazdan ola-

caktır. Beş vakit namazın hesabını veren, bütün sıkıntı ve im-

tihanlardan kurtulup, saâdet-i ebediyye devletine kavuşur. “

Resûlullâh (s.a.v.) bir Hadîs-i Şerîf’lerinde şöyle buyurmakta-

dır: “Allâhü Teâlâ’nın kullarına farz kıldığı beş vakit namazı,

güzel abdest alıp, vaktinde kılan, kılarken rükû’ ve secdele-

rini tam yapan ve Allâh’dan korkar halde huşu’ üzere kıla-

nı Allâhü Teâlâ mağfiret eder. Beş vakit namazı kılmayanın

Allâhü Teâlâ katında böylebir ahdi, bağışlama vesilesi yoktur.

Dilerse onu bağışlar, dilerse azâb eder”

O halde namaz dünyâ ve âhirette kurtuluş sebebidir. Allâhü

Teâlâ’nın kelâmı gereğince günâhlara keffârettir. Nitekim Hûd

sûresi yüz on dördüncü âyetinde: “Gündüzün iki tarafında (öğle

ve ikindi vakitlerinde) ve geceye yakın üç vakitte (akşam, yat-

sı ve sabah vakitlerinde) gereği üzere namaz kıl. Doğrusu bu

hasenat, (beş vakit namazın sevabı/küçük) günahları mahve-

der. Bu, ibretle düşünenlere bir nasihattir” buyuruyor.

Ebû Hureyre (r.a.)’den rivâyetle Resûlullâh (s.a.v.) Efendi-

miz: “Sizden beş vakit namaza devam edip, nerede olursa olsun

namazını edâ eden, kıyâmet günü Sıratı yıldırım gibi geçen ilk

kafilede bulunur. Kıyâmet günü onun yüzü, ondördüncü gecede-

ki ay gibi parlar. Ve içinde beş vakit namaz kıldığı her gece ve

gündüzü için ona bin şehîd sevabı verilir.Başka birHadîs-i Şerîf’de

ise: “Beş vakit namaz ve Cum’a, öbür Cum’aya ve Ramazan-ı

şerîf orucu, gelecek Ramazan-ı şerîfe kadar olan günâhların

keffâretidir. Büyük günahlardan sakınınca, diğer kötülükleri

mahveder” buyurdular.

Allâhü Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’inde: “Şüphesiz namaz insanı

hayâsızlıktan ve kötü işlerden alıkoyar” buyuruyorlar. (Ankebût

  1. 45)

(Muhammed Rebhâmi, Riyâdün nasihin, s. 126)

 

CUMA NAMAZI VAZGEÇİLMEZDİR

 

Cuma namazı hicretten önce farz kılınmıştı. İlk Cuma

namazını kıldıran Es ‘ad bin Zürare (r.a.) olmuştur. Pey-

gamber (sav) ilk cuma namazını Mekke’den Medine’ye

hicret esnasında Küba ile Medine arasında beni Sâlim bin

Avfa ait bir vadide kıldırdı. Kılınan her iki cuma namazı da

henüz İslam devleti meydana gelmeden evvel olmuştu ve

tabii olarak İslam şeriatı da hakim değildi. Cuma namazı

diğer namazlar gibi bir namazdır. İslâm devletinin oluşu ve

şeriatın uygulanması ile hiç bir ilgisi yoktur. Hiç bir âyet ve

hadîs veya mezheb cuma namazının bir yerde kılınabilme-

si için İslam devletinin hakim olmasını veya İslam şeriatı-

nın tatbik edilmesini şart koşmamıştır. Hanefi mezhebinde

üç kişi Şafii mezhebinde de kırk kişi küfür diyarı sayılan bir

yerde bulunsa yine cuma namazını kılacaktır. Ancak Hane-

fi mezhebinde cuma namazı kılınan yerde Müslümânların

emiri veya temsilcisi varsa düzeni korumak için onun em-

riyle olacaktır. Emir yoksa Müslümânların uygun gördükleri

bir kimse onlara cuma namazını kıldıracaktır.

Binaenaleyh şu veya bu memlekette cuma namazı kı-

lınmaz deyip halkın inancını bozup sarsmak, kutsal cuma

namazından halkı soğutmak doğru değildir. Düşmanın bize

yapmak istediği şey de budur. Şu veya bu memleket darü’l-

harb de olsa cuma namazını kılmak mecburiyetindeyiz.

Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: “Ehemmiyet vermiye-

rek üç cuma namazı terk eden kimsenin kalbini Allâh

(c.c.) mühürler.” (Kütüb-i Sitte, Hakim).

“Cuma namazlarını bırakmaktan vazgeçsinler. Yok-

sa Allâh kalbleri üzerine mühür basar, sonra gafiller-

den olurlar” (Müslim, Nesai, Ahmed).

Nebi (s.a.v.)’in iblisi sorguya çektikleri uzun bir hadîs-i

şerîflerinde Peygamberimiz (s.a.v.) iblise hitaben Sevgilin

kim? Diye sormuşlar- iblis cevaben Cuma namazını bıra-

kanlar diye cevap vermiştir.

(Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar)

 

NAMAZ BÜTÜN İBÂDETLERİ İÇİNE ALIR

 

Mü’minûn sûresi, ikinci ayetinde; “Namazda huşu’

üzere olan mü’minler.” “Namaz kılan kimsenin, kemâli

tevazu’ ve tezellül ile Allah’dan gayrısını kalbinden çı-

karıp Cenâbı Hakk’a yönelmesi ve huşûyu koruması”

beyân buyurulmuştur. Bu âyeti celîlede: “Felaha nail ola-

cak mü’minler şu kimseler ki farz olan namazlarını eda-

ya devam ederler.” Mü’minûn: 9’da ise “Namaza devam

ile namazın muhafazası” beyân buyurulmuştur.

Mü’minûn: 2’de: “huşû’a dikkat” ve Mü’minûn: 9’da “na-

mazın şeraitine (şartlarına) riâyetle devama dikkat” beyân

buyurulmuştur.

Her zaman namazın devam ve lüzumuna işaret için

devama delâlet eden muzârî sigasiyle “yuhâfizûne” vârid

olmuştur.

“‘Şüphe yok ki ben, (evet) ancak ben Allah’ım; ben-

den başka ilâh yoktur; öyle ise bana kulluk et ve beni

anmak için namaz kıl!’” (Tâhâ s. 14.â.)

Namazı kalble, dil ile ve bütün’ a’zâ ile ibadetleri  kap-

sayan en faziletli ibâdet olduğuna bu âyeti celîle’de işaret

buyrulmuştur. Önceden topluca  “fâğbudnî” lâfzı şerîfiyle

emir ve beyân buyurulduktan başka ayrıca da salât ile em-

rolunmuştur ki bu da namazın şânına özen göstermek ve

i’tinâ lâzım olduğunu beyân ile en faziletli ibâdet olduğuna

işarettir.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Kıyamet gününde mu-

hasebeye evvelâ namazdan başlanır. Eğer namaz hesa-

bı doğru verilirse diğer amellerin de kabulüne yardımı

olur. Aksi takdirde diğer amellerin muhasebesinde de

sıkıntı çeker.” buyurmuşlardır.

Hadîs-i Şerîfte şöyle buyurulmuştur:“Temizliğini tam

yapıp beş vakit namazı sürekli vakitlerinde kılanın na-

mazları kıyamet günü kendisi için nur ve delil olur.”

(İmam Ahmed, İbni Hıbban)

(Mahmûd Sami Ramazanoğlu (k.s.), Musahabe 3, 6675. s.)

 

 

 

 

ABDEST NÛRDUR

 

Abdestin manevî birçok faydaları ve sevabları olduğu

gibi, maddî olarak da pek çok yararları vardır. Vakit vakit

abdest alan bir müslüman temizliğe riâyet etmiş, temizliği

alışkanlık haline getirerek kendisini, birçok hastalıklara se-

bebiyet verecek kirli hallerden korumuş olur.

Bir hadîs-i şerifte, “Abdest üzerine abdest, nur üzerine

nurdur.” (İmam Gazali) buyrulmuştur.

Başka bir hadîs-i şerîf’de şöyle buyrulmaktadır: “Her kim

emrolunduğu gibi abdest alır ve emrolunduğu şekilde

namaz kılarsa, geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhari)

Namaz gibi bir kısım din görevlerini yerine getirmek

için abdest almaya gerek vardır. Bu görevlerden her biri-

nin yapılması, abdestin bir sebebidir. Abdestsiz bir kimse

namaz kılamaz, tavaf edemez, bir mahfaza içinde olmak-

sızın Kur’an’ı tutamaz, Kur’an’ın tam bir âyetinin veya bir

kısmının yazılı bulunduğu bir levhaya el süremez. Bunları

yapmak haramdır. Fakat Kur’an-ı Kerim’i ezber olarak veya

karşıdan mushaf’a bakarak abdestsiz okuyabilir. Aklı olan

ve büluğ çağına eren ve suyu kullanmaya gücü yeten her

müslüman, gerektiği zaman abdest almakla yükümlüdür.

(Ö.Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali)

“O mushaf-ı şerîfe (tamamen temiz olanlardan baş-

kası el süremez.)” (Vakıa s. 79) âyet-i kerimesine göre taha-

retsiz olan bir kimse, Kur’an-ı Kerîm’e dokunamaz, eline

alamaz. Velev ki, bir kılıf, bir sandık içinde bulunsun. İbn

Ömer’den (r.a) rivâyet edildiğine göre Resûlüllah (s.a.v.)

buyurdu ki: “Hayızlı ve cünüp Kur’an’dan bir şey okuma-

sın.” (Tirmizi, İbn Mace) (Ö.Nasuhi Bilmen Tefsiri)

Efendimiz (s.a.v.)’in yapmamızı istediği işlerden biri de

Allâh’ın kelâmını abdestli okumamız ve abdestli dinlememiz

hakkındadır. Bu Allâh’ın kelâmına hürmetin gereğidir. (Bu

müstehâpdır) Okunan tilâvet secdelerini yapabilmemiz için

de abdestli olmamız şarttır.

(İmam Şarani, el-Uhudü’l-Kübra, 11.s.)

 

 

HERKESE HERGÜN LAZIM OLAN

TEMİZLİK  BİLGİLERİ

 

İstincâ; pisliği tamamen gidermekten ibarettir. Tabii ihtiyacı

(tuvaletini) giderdikten sonra erkeğe ve kadına gereklidir.

İstibrâ; idrar kanallarından çıkartılan idrar’ın etkisini (ve

gelmesi muhtemel sızıntıyı) gidermektir. Özellikle erkeklere

aittir.

İstinkâ; istincâyı aşırı yapıp, büyük abdest yapmanın eseri

kalmamak üzere temizlenmektir.

İstincâ en güzel şekilde suyla yapılır

Tuvalete sol ayakla girilir, sağ ayak ile çıkılır. İstincâda  sol

el kullanılır. Sol el özürlü olursa durum farklı olur. Helâda otu-

rulurken kıbleye doğru önünü veya arkasını; helâ dışında ab-

dest bozulurken güneşe, aya ve rüzgâra karşı dönmek mek-

ruhtur. Akar da olsa suyun içine, kuyu, havuz nehir kenarına,

oturulan bölgeye, kovuk yere, yol üzerine, ağaç altına küçük

veya büyük ihtiyaç gidermek de mekruhtur. Özürsüz olarak

ayakta küçük su dökmek de mekruhtur.

İstibrâ; insanların davranış ve mizaçlarının değişikliği do-

layısıyla yürümek, öksürmek, sol tarafı üzerine yatmak gibi

usûllerle yapılan ve idrar’ın idrar kanallarından tamamen çık-

tığının kesin olarak bilinmesidir.

Tuvalete girerken Euzü Besmele çekilip, (Allahümme

innî eûzü bike minel hubsi vel habâis) duası, çıkınca da

(Elhamdülillâhillezî ezhebe anil eza ve âfâni) duası okunur.

Tuvalette konuşmamalı, çok oturmamalı, bir şey okuma-

malı, şarkı söylememelidir. Tuvalette zikredilmez, selâm vere-

nin selâmı alınmaz. Aksıran ise, kalbinden Elhamdülillah der.

Abdest bozarken sola doğru meyletmelidir. Taharetlendik-

ten sonra hemen örtünmeli. Erkekler, istinca yaparken, arka-

dan öne doğru, kadınlar ise önden arkaya doğru yıkamalıdır.

Taharetlendikten sonra, bezle kurulanmalı. Bez yoksa tuvalet

kâğıdıyla da kurulanmak caiz olur. Bu kâğıtlar o maksatla imal

edilmiştir. Başka kâğıtları kullanmak mekruh olur.

(Mehmed Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, 42.s.)

 

ABDESTİN İYONİK SIRLARI

 

Abdest alarak vücudumuzu ve ruhumuzu temizleyerek

Allah’ın huzuruna çıkar ve ona kul olduğumuzu ikrar ederiz.

Abdest, dini ve manevi bir sorumluluk olmasının yanında

fiziksel ve ruhsal katkılar da sağlamaktadır. Âlimlerimizde,

abdest almak için sadece namaz vakitlerini beklememişler,

günün tamamını abdestli olarak geçirmeye çalışmışlardır.

Hücrelerin çevresinde belli bir statik elektrik vardır. An-

cak vücudun tümü bu statik elektriğin olumlu dengesi için-

dedir. Bunu hissetmeyiz dahi. Ne var ki, gerek havadaki

artar iyonları, gerek özellikle çağımızda bir mesele olan

plastik giysiler vücudun dış yüzünde elektronların artması-

na neden olur. Bu olay dıştan içe doğru bizi etkilemektedir.

Özellikle sinir sistemi üzerinde ciddi rahatsızlıklar oluşturur.

Bir önemli etki de deri üzerindedir. Bahis konusu olan

elektron artışı deri altındaki çok minik kasları yorar ve onla-

rın vaktinden önce esnekliklerinin kaybolmasına neden olur

ki, bu sonuç yüzde kırışmaların baş nedenidir. Vücuttaki

statik elektriğin fazlasını atmanın iki yolu vardır. Ya çıplak

el ve ayakla toprağı elleyerek bir nevi toprak hattı yapmak

ya da su ile yıkanarak bu elektronları dışarı aktarmaktır.

Su olmadığı zaman yapılan teyemmüm de tam bir elekt-

ron boşalmasıdır.

Güneşte ısınmış su ve kullanılmış su ile abdest almak

mekruhtur. Bunun bilimsel hikmeti vardır. Yani, bu tarz sular

iyonizosyonunu kaybettiğinden elektron boşaltma kabiliye-

tini yitirir.

Başın mesh edilmesi saçlardaki elektronları atmaktadır.

Şu halde abdest elektronları en tabii yoldan boşaltır ve ra-

hatlık sağlar.

Abdest, yüze ve genelde derimize zindelik ve güzellik

verir. Çocukluğundan beri abdest alan nur yüzlü nineler bu

sırra ermişlerdir. Ayrıca sinirsel gerginliklerimizi ve eklem

ağrılarımızı yok eden ilahi bir reçetedir abdest”.

(Onk. Dr. Haluk Nurbaki, Namazın Sırları)

 

GUSUL ABDESTİ ALIRKEN NELERE DİKKAT EDİLİR

 

Guslün üç farzı vardır:

  1. Mazmaza (ağza su vermek)
  2. İstinşak (burna su vermek)
  3. Bütün bedeni yıkamak.

Cünüp olan bir kimsenin su içmesinin zararı yoktur.

Tırnak arasında bulunan hamur (boya gibi şeyler), guslün

tamam olmasına mâni’dir. Fakat tırnak altındaki kir, gusle mâni

değildir. Bu hususta, köylü ve şehirli birbirlerine eşittir. Tırnakta

bulunan toprak ve çamur da gusle mâni değildir.

Bir kimsenin bedenine balık pulu veya çiğnenmiş ekmek (ya-

pıştırıcı gibi şeyler) yapışmış olur ve bunlar da bedende kuru-

muş bulunursa; yıkandıkları zaman, bunların altına su ulaşmaz-

sa, o kimsenin guslü caiz olmaz. Fakat bedeninde sinek veya

pire pisliği bulunan kimsenin guslü caiz olur.

Bir kimsenin vücudunda bir yara bulunsa ve bu yaranın ka-

buğu kabarmış olsa, fakat etrafları henüz deriye bitişik bulunsa

ve bu sebeple altına su ulaşmazsa, bunda bir sakınca yoktur.

Sonradan kabuk yerinden koparılırsa, tekrar yıkanması gerek-

mez. Gusül esnasında, suyu gözlerin içine ulaştırmak farz değil-

dir. Gözde çapak varsa bunu gidermek gerekir.

Gusül esnasında, şâyet su, kadının saçının dibine ulaşıyor-

sa, örgülü saçını çözmesi lazım değildir. Yani, kadının, gusül

esnasında, suyu zülüflerinin arasına ulaştırması gerekli değildir.

Şâyet kadının saçı çözülmüş olursa, onlara suyu ulaştırmak va-

cip olur.

Erkeğin de, sakallarının arasını yıkaması vaciptir. Nitekim

sakallarının diplerini yıkamak da vaciptir. Erkeğin saçları örgülü

olsa bile, aralarını yıkaması vaciptir. Gusül esnasında, kadının,

küpesini ve dar olan yüzüğünü oynatması vaciptir. Şâyet küpesi

yoksa yine küpe deliğine suyun ulaşması, guslün caiz olması

için şarttır.

Gusül esnasında, suyu göbeğin içine ulaştırmak vaciptir.

Bunu temin edebilmek için de, bir kimsenin göbek deliğine par-

mağını sokması uygun olur.

Bir kimse, yağlanmış olsa da yağlandığı yerin üstüne su dök-

se, su altına ulaşmasa bile, o kimsenin guslü caiz olur.

(Feteva-i Hindiyye, c. 1 s.49-51)

 

 

 

 

NAMAZI CEMAATLE KILMANIN ÖNEMİ

 

Abdullâh b. Mes‘ûd (r.a.) şöyle der:

“Bir kimse, yarın Allâh’a müslüman olarak kavuşmak

isterse, bu beş vakit namaza devam etsin. Onlara da‘vet

edildiği zaman, hemen camiye, cemaata gitsin. Çünkü

Allâhû Te‘âlâ, Peygamberimiz (s.a.v.)e kurtuluşa giden

yolları gösterdi. Bu namazlar ise hidâyet yollarındandır.

“Şu aykırı davranışta olanlar gibi, namazınızı evinizde

kılarsanız Peygamberimiz’in sünnetini terketmiş olursu-

nuz. Peygamberimiz’in sünnetini terkedince de sapıklığa

düşersiniz. Biz öyle bir zamana geldik ki; bu beş vakit na-

mazı cemaatle kılmaktan ancak nifakı belli kişiler geri ka-

lırlar. Biz öyle kimseleri de gördük ki, birinci safı birbirine

hediye ederlerdi. Kim olursa olsun abdestini tam olarak

alır ve mescidlerden birine gitmek niyeti ile yola çıkarsa,

gidip orada namazını kılarsa, bu niyetle yolda giderken

Allâhû Te‘âlâ her adımda onun için bir iyilik yazar, bir de-

rece yükseltir, bir hatâsını siler. Bu yüzden biz, adımları-

mızı yaklaştırırız, küçültürüz; tâ ki adımlarımız daha çok

olsun….

İnsanın cemaatle kıldığı bir namazla tek başına kıldı-

ğı namaz arasında yirmi yedi derece fark vardır. Câbir b.

Abdullâh şöyle anlatır: “Yerimiz mescide uzaktı. Yanında

boş arsa vardı. Gelip oraya yerleşmek istedik. Bu durumu

Resûlullâh (s.a.v.) duyunca bize geldi; şöyle buyurdu:“Ey

Benî Seleme! Yerinizde kalınız. Mescide gelirken her

adımınıza sevâb yazılır.” Resûlullâh (s.a.v.)’in bu emrin-

den sonra mescidin yanına taşınmayı istemedik.’’

Enes b. Mâlik (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle bu-

yurduğunu anlattı: “Bir kimse, kırk gün bir rekâtı bile

kaçırmadan namazını cemaatle kılarsa, Allâhû Te‘âlâ

onun için iki berat fermanı verir. Biri cehennemden,

biri de nifaktan.”

(Ebû Leys Semerkandî,Tenbîhü’l Ğâfilîn Bustânü’l Ârifîn , 311 .s.)

 

NAMAZDA VAKİT VE NİYET KONUSU

 

Farz namazlar ile bunların sünnetleri ve vitir namazıyla

teravih ve bayram namazları için vakit şarttır. Farz namaz-

lar, sabah, öğle, ikindi, akşam yatsı namazlarından ibarettir.

Cum’a namazı öğle namazı yerine geçer.

Sabah namazının vakti ikinci fecrin doğmasından gü-

neşin doğmasına kadar olan müddettir, ikinci fecr, sabaha

karşı şark ufkundan yayılmaya başlayan beyaz bir aydınlık-

tır. Öğle namazı’nın vakti güneşin zevalinden (tam tepede,

ortada iken) başlar, her şeyin gölgesi kendisinin bir misli

oluncaya kadar devam eder, ikindi namazının vakti, öğle

vaktinin çıkmasından güneşin batacağı zamana kadardır.

Öğle namazını her şeyin gölgesinin bir mislini geçme-

den kılmak, ikindi namazını ise gölgenin iki misline ulaş-

masından sonra kılmak münasiptir. Akşam namazının vakti

güneşin batmasından şafakın gaip olacağı zamana kadar-

dır. Yatsı namazı’nın vakti, şafakın gaib olmasından başlar

ikinci fecrin tülûuna kadar devam eder. Vitr namazı’nın vak-

ti yatsı namazının vaktidir. Yalnız vitir yatsıdan sonra kılınır.

Teravih namazı’nın vakti yatsı namazından sonra sabah

namazının vaktine kadardır. Bayram namazı iki rekattır.

Güneş doğduktan (45) dakika geçtikten sonra cemaatla

kılınır.

İbadetleri adet ve alışkanlıklardan ayırıp namazda Al-

lah (c.c.) için olan ihlasın gerçekleşebilmesi için niyet ge-

reklidir. Niyet sözlük anlamında azmetmek, kesin bir karar

vermek demektir. Dindeyse itaat etmeye kesin bir karar

vermektir. Yani Allah-ü Teâlâ için ihlaslı bir şekilde namaz

kılmayı istemektir. Bundan maksat ibadeti Allah (c.c.) için

yapıp O’ndan başkasını ortak etmemektir.

Kalble ameli gerçekleştirmek ve vesveselerden kesmek

için niyeti dille söylemek de müstehaptır. Niyette düşünce-

nin toplanmasını başaramayanlar veya şüphe üzere olan

kimseler için dille niyette yeterlidir.

(Ömer Nasuhi Bilmen, İslam İlmihâli, 115.s.)

 

SÜNNETE UYGUN GUSÜL NASIL YAPILIR?

 

Guslün sünnetleri şunlardır:

  1. Bileklerle beraber elleri üç defa yıkamak ve besmele çek-

mek

  1. Avret mahallini yıkamak
  2. Bedende pislik varsa onları temizlemek
  3. Namaz için alınan abdest gibi abdest almak. Fakat ayakları

yıkamayı, alınan guslün sonuna bırakmak.

  1. Gusülde önce avret mahallini yıkamak da sünnettir. Bu

hususta, avret mahallinde, necasetin olup olmaması müsavidir.

Hades olsa da olmasa da, diğer azaları yıkamadan önce, abdest

almakta sünnettir.

  1. Suyu başına ve vücudunun diğer yerlerine dökerek üç defa

yıkamak. Sahih olan kavle göre, birinci yıkayış farz, diğer iki yı-

kayış ise, sünnettir.

  1. Suyun dökülüş sırası şöyledir: Guslederken önce üç defa

sağ omuza, sonra üç defa sol omuza, daha sonra da üç defa

başa ve diğer yerlere su dökülür.

  1. Gusleden kimse, daha sonra yıkandığı yerden ayrılır ve

ayaklarını yıkar. Ayaklarını sonra yıkamak, suyun ayakaltında

birikip kaldığı zaman yapılır.Fakat gusleden kimse bir tahta veya

taş üzerinde yıkanıyorsa, yani dokunduğu su ayaklarının altında

toplanmıyorsa, ayaklarını yıkamayı sonraya bırakması gerekmez.

  1. Gusle, kalb ile niyyet ederek başlamak ve dil ile de «Cünüb-

lüğün giderilmesine…» veya «Cünüblük için gusletmeye… niyet

ettim» demek de sünnettir.

  1. Guslederken, suyu normal bir miktarda kullanmak, fazla

veya noksan harcamamak da sünnettir.

11.Yıkanırken, bütün uzuvlarını iyice ovalamak

  1. Kimsenin görmediği yerde gusledilse bile avret yerlerini

örtmek sünnettir.

  1. Gusletmeyi gerektiren bir durum olduğunda, guslü gecik-

tirmemek uygundur.

(Fetava-i Hindiyye, c.1 s. 52-53)

 

KADINLAR ÖZEL GÜNLERİNDE

NE YAPAR, NE YAPAMAZ?

 

Aybaşı halinin en kısa süresi üç gündür. Bundan az süren

aybaşı kanı, aybaşı hali olmayıp istihazadır. Zira Peygamber

(s.a.v.) Efendimiz: “Bakire kız olsun evlenmiş olsun, kadının

aybaşı hali en az üç, en çok on gün sürer” buyurmuştur.

Aybaşı halinde olan kadın namaz kılamaz ve oruç tutamaz.

Orucu, aybaşı halinden çıktıktan sonra kaza eder. Fakat na-

mazın kazası kendisine lâzım gelmez. Zira Hz. Âişe (r.anha):

“Peygamber (s.a.v.) Efendimiz zamanında biz, aybaşı halinden

temizlenince orucu kaza eder, fakat namazı kaza etmezdik”

demiştir. Hem de namaz çok olduğu için biriktiği zaman kaza

edilmesi güçtür. Oruç ise, az olduğu için kaza edilmesinde güç-

lük yoktur.

Aybaşı halinde olan kadın, cami ve mescitlere de giremez.

Cünüp olan kimse de öyledir. Zira Peygamber (s.a.v.) Efendi-

miz: “Ben mescidi, ne aybaşı halindeki kadına ve ne de cü-

nüp olan kimseye caiz kılmam” buyurmuştur. Aybaşı halin-

deki kadının göbek ile diz kapağı arasına dokunmak haramdır.

Aybaşı halinde olan kadın, Kabe’yi de tavaf edemez ve

kocası onunla cinsel ilişkide de bulunamaz. Zira Cenâb-ı Hak:

“Kadınlara, temizlenip yıkanmadıkça yaklaşmayınız” (Ba-

kara s. 222) buyurmuştur.

Aybaşı halinde veya loğusa olan kadın ile cünüp olan kim-

se, Kur’an’dan da hiçbir şey okuyamazlar. Zira Peygamber

(s.a.v.) Efendimiz: “Ne aybaşı halinde olan kadın ve ne de

cünüp olan kimse, Kur’an’dan hiç bir şey okuyamazlar”

buyurmuştur.

Aybaşı halindeki kadın, loğusa ve cünüp olan kimse, ne

Kur’ân-Kerim’e ve ne de üzerinde Kur’ân’ın herhangi bir sûresi

yazılı bulunan paraya çıplak olarak el değdiremezler. Abdest-

siz olan kimse de çıplak olarak Kur’ân’a el değdiremez. Bunlar

Kur’ân’a ancak, kıIıfı ve paraya da kesesi içinde el değdirebilir-

ler. Zira Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Kur’ân’a ancak temiz

olan kimse el değdirebilir”  buyurmuştur.

(Merğinânî, el-Hidaye, 1.c., 65-70.s.)

 

NAMAZI SÜNNETE UYGUN KILIYOR MUYUZ?

 

Namazın başlıca 20 sünneti vardır:

  1. Ezan ve Kâmet (yalnız kılan içinde sünnettir.)
  2. İftitâh tekbiri esnasında elleri tekbîr ile beraber kaldırmak.
  3. Tekbîr esnasında parmaklarını zorla bitiştirmeye veya ayır-

maya çalışmayıp, onları kendi hâlinde bırakmak.

  1. İmâm olan kimsenin tekbirleri, tesmi’ .(semi’allahü limen ha-

mideh demeyi) ve selâmı yüksek sesle söylemesi.

  1. Sübhanekeyi okumak.
  2. Eûzü çekmek.
  3. Besmele çekmek.
  4. Fatiha sûresini okuyup bitirince sessiz olarak «âmin» demek.
  5. Sübhâneke’yi sessiz okumak, eûzü ve besmeleyi sessiz

çekmek.

  1. Sağ eli, sol elin üzerine koymak.
  2. Namaz kılan erkeğin ellerini göbeğinin altına, namaz kılan

kadının ise ellerini göğsünün üzerine koyması.

  1. Namaz arasındaki tekbirleri, semiallahü-limen hamideh ve

rabbenâ leke’l hamd demek.

  1. Rükû’da dizlerini sıkıca tutmak. Bu esnada parmakların bir-

birlerinden ayrı tutulması.

  1. Rükû’daki tesbihleri söylemek.
  2. Secdelerdeki tesbihleri söylemek.
  3. Namaz kılan erkeğin her iki ka’dede sol ayağını döşeyip

onun üzerine oturması ve sağ ayağını dikip onun parmaklarını kıb-

leye döndürmesi.

  1. Namaz kılan kadının, her iki ka’dede de ayaklarını sağ tara-

fa çıkararak, onların üzerine oturması.

  1. Son oturuşta teşehhüdden (Tahiyyat-ı okuduktan) sonra

salevât duasını okumak,

  1. Namazın sonunda Kur’an lafızlarına benzeyen lafızlarla ve

me’sûr dualarla duâ etmek.

  1. Tahiyat’ta iki şehâdetin zikri esnasında, bazı rivâyetlere

göre, işaret parmağı ile işaret etmektir.

Burada sünnet olarak zikredilenlerin dışında kalan, farz ve

vâcib olmayan şeylerin ekserisi namazın edebleridir. Sünnetlerin

terki sehiv secdesini gerektirmez, sevabın azalmasını gerektirir.

(İbrahim Halebî, Halebî-i Sağîr, 260-262.s.)

HUŞÛ İLE NAMAZ KILMAK

 

Hadis-i şerifte şöyle buyurulur:

“Yüce Allâh, beş vakit namazı kullarına farz kıldı. Her

kim, bunların hakklarından, hiçbir şeyi zâyi etmez, ek-

siltmez; abdestlerini tam ve güzelce alır; namazlarını va-

kitlerinde kılar; onların rükû ve huşû’larını tam yaparsa,

kıyâmet günü, Yüce Allâh’ın onu bağışlayacağı, cennete

koyacağı hakkında va’di vardır. Her kim de böyle yapmaz-

sa, Allâh’ın ona bir va’di yoktur. Yüce Allâh, dilerse, onu

azâba çarpar; dilerse, bağışlar, cennete koyar.”

Bilmiş ol ki; namazın bazısı hesab edilir ve yazılır, diğer

bazıları ise yazılmaz. Nitekim haberlerde buna delâlet etmek-

tedir. Her ne kadar fakihler, namaz bölünmez derlerse de hü-

küm böyledir. Fakihlerin bu sözlerinin yukarıda anlattığımız

gibi başka manası vardır. Hadisler manaya delâlet etmekte-

dir. Nitekim Hadîs-i Şerifte:

“Farzların noksanları, nafileler ile tamamlanır.” buyurul-

muştur. Yine haberde geldiğine göre İsa (a.s.) buyurdu ki:

Allahü Teâlâ: “Kulum farzlar ile ancak azabımdan korunur

ve nafileler ile de bana yaklaşır.” buyurmuştur.

Rivâyet olundu ki:  “Peygamber (s.a.v.) Efendimiz kıldığı

bir namazda bir ayet atlamıştı. Namazdan çıkınca, “ne oku-

dum” diye sordu ve herkes sükut etti, kimse bilemedi. Bunun

üzerine Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Übey bin Kab’a sordu.

Ubey (r.a.):  Falan sûreyi okudun ve falan ayeti atladın, ayet

mensuh mu oldu, yoksa kaldırıldı mı bilemedik, dedi. Pey-

gamber (s.a.v.) Efendimiz:  “Senin aklın başında, sen bildin,

ya Übey!” dedi. Sonra diğerlerine dönerek:  “Ne oluyor bir

kavim ki namaza hazırlanır, saflarını düzeltirler de Peygam-

berleri önlerinde olduğu halde onlara Allah’ın Kitabından ne

okunduğunu bilmezler.”  İşte İsmailoğulları da böyle yaptı ve

Allahü Teâlâ Peygamberlerine vahyetti ki:

“Ümmetine söyle; bedenleriniz ile hazırlanır, dilleriniz ile

okursunuz fakat kalpleriniz başka tarafta. Bu yaptığınız batıl-

dır.” buyurmuştur.

(İmam-ı Gazâli, İhya-u Ulumud-din, c. 1, s. 467)

 

CUMA NAMAZIYLA ALAKALI GÖREVLER

 

Cuma günü zeval vaktinden sonra Cuma namazını kılma-

dan sefere çıkmak mekruhtur. Zeval vaktinden evvel çıkmak

ise mekruh değildir.

Bir kimse, Cuma günü özrü bulunmadığı halde Cuma na-

mazını kılmadan öğle namazını kılacak olsa bu namazı sahîh

olursa da Cuma namazını terk ettiğinden dolayı günaha

girmiş olur. Fakat böyle bir kimse, bilâhare Cuma namazını

kılmak için (daha Cuma namazı kılınmadan) camiye yönelse

kıldığı öğle namazı batıl, yani nafileye münkalip olur. Cuma

namazına ister yetişsin, ister yetişmesin ve ister gitmeden

sarfı nazar etsin ve ister etmesin.

Cuma için tekbir almak, yıkanmak, misvak kullanmak,

güzel elbiseler giyinmek, güzel kokulu şeyler sürünmek müs-

tehaptır. Minarede ezan okununca da başka şeyler ile uğra-

şılmayıp hemen camiye gidilmesi vaciptir.

Cuma günü camiye erkence gitmek, tahiyyetülmescid

olmak üzere iki rek’at namaz kılmak, Kehf sûresini okumak

veya dinlemek menduptur.

Cuma günü camiye giden kimse başkalarına eziyet ver-

memek ve hutbeye henüz başlanılmış olmamak şartıyla hati-

be yakın yere kadar gidebilir ve bulabildiği yerde oturur. Fakat

yer bulamaz, ileri saflarda da boş yer bırakılmış olursa bizza-

rure bu boş yerlerden birine kadar gidebilir.

Hatip minbere çıkınca cemaatin konuşmayıp sükût et-

mesi, selâm alıp vermemesi, nafile namaz kılınmaması icap

eder. Hattâ hutbede Resûlü Ekrem,  (s.a.v.)’in mübarek isim-

leri zikredilince cemaatin salâtüselâm da bulunmaksızın yal-

nız dinlemekle iktifa eylemesi efdaldir.  Cumanın başlanılmış

ilk sünneti, hatibin minbere çıkması halinde uzatılmaksızın

hemen (vâciplerine riâyet etmek üzere) ikmal edilmelidir.

Cuma namazını, hutbeyi okuyan zatın kıldırması evlâdır.

Cuma namazı henüz bitmeden imama uyan kimse, bu na-

mazı ikmal eder, velev ki İmama teşehhüdde veya secde-i

sehvde yetişmiş olsun.

(Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, s.166-167)

 

KAÇIRILAN NAMAZLARIN KAZASI FARZDIR

 

Bir namazı vaktinde kılmaya “eda” denir. Vaktinden

sonra kılmaya da “kaza” denir. Vaktinde kılınmamış olan

beş vakit farz namazlarının kazası farzdır. Vitir namazının

kazası ise vacibdir. Sünnetlere gelince: Bir sabah namazı

sünneti ile beraber kaçırılınca, o günün güneş doğuşundan

(kerahet vaktinin çıkışından) sonra istiva zamanına kadar

bu sünnet farz ile beraber kaza edilir. Güneşin yükselişin-

den (kerahet vaktinden) önce ve istivadan sonra sünnet

kaza edilmez. Bir de, öğle namazının her iki sünneti, farza

yetişmek için terk edilecek olsa, farzdan sonra evvelki sün-

net ve sonra iki rekat sünnet kaza edilir.

Cuma namazının ilk dört rekat sünneti hakkında bu

öne alma ve sonraya bırakma hükmü vardır. Terk edilen

diğer sünnetlerin kaza edilmesi gerekmez. Fakat başla-

nıldıktan sonra, her nasılsa terk edilmiş olan bir sünnetin

kazası gerekir.

Bir namazı özürsüz yere kazaya bırakmak büyük gü-

nahtır. Bu namaz kaza edilmekle yerine getirilmiş olur. Fa-

kat bunun geciktirilmesinden dolayı meydana gelen güna-

hın bağışlanması için tevbe etmek ve Allah (c.c.)’dan afv

dilemek lazımdır. Herhangi bir bahane ile namazı geciktirip

kazaya bırakmaktan son derece sakınmalıdır. Çünkü bu-

nun günahı çok büyüktür. İnsan, gerek yaratıcısına karşı ve

gerekse insanlara karşı olan borçlarını bir an önce ödeme-

ğe çalışmalıdır. Hayatın süresi belli, çok azdır. Borçlarını

ödemeden ahirete gidenlerin hallerine ne kadar acınsa az-

dır. Kazaya kalan namaz, bizim için yerine getirilmesi gere-

kir. Biz bunu yerine getirmek zorundayız, bunu yapmazsak

azâba hak kazanmış oluruz. Şu kadar var ki, kazaya kalmış

olan bir namazı Yüce Allah (c.c.) dilerse bağışlar ve diler-

se bağışlamaz. Herhangi bir ibadet sebebiyle de sahibine

sevab da verebilir. Kimse bunlara karışamaz ve bunlar üze-

rinde kesin hüküm veremez.

(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, s.181)

 

 

NAMAZI NELER BOZAR?

 

Bir kimse namazda yer, içer, konuşursa, namazı bozulur.

Konuşmak hakkında Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Doğrusu bizim şu namazımızda insanların sözlerinden biri-

ni söylememiz uygun olmaz.”

Mushafa bakarak yüzünden okumak İmam-ı Âzam Ebû

Hanîfe (r.a.)’e göre namazı bozar. Ayrıca böyle yapmak ehli ki-

taba benzemektir.

Namazda inlemek, ah vah etmek, sesli olarak ağlamak da

namazı bozar. Çünkü bunlar da insan kelâmından sayılırlar. An-

cak bunları cenneti ve cehennemi hatırlamaktan dolayı yaparsa,

namazı bozulmaz. Çünkü bu Allah  korkusunun fazlalığından-

dır.

(Kendisi işitecek kadar gülmek.

Kendi işitemeyecek kadar sessiz okumak

Diş arasında kalan nohut kadar şeyi yutmak.

Secdede iki ayağını yerden kaldırmak.

Bir rükünde, üç kere sübhânallah diyecek kadar avret

yeri açılırsa, beden ve elbisede namazı bozacak kadar ne-

caset varsa, aynı imama uymuş olan kadınla yan yana dur-

muşsa namaz bozulur.)

Namazın sonunda tahiyyat okuyacak kadar oturduktan

sonra daha henüz selâm vermemişken abdesti bozulursa;

hemen abdest alınıp, selâm verilir.

Fakat abdesti kasten bozmuş ise; yapılması gereken na-

maz rükünlerinden hiçbiri üzerinde kalmadığına göre; nama-

zı tamamlanmıştır.

Nafile bir namaza başlamakla onu tamamlamak , bozul-

du ise kaza etmek lâzım gelir

(Sual: Namaz kılarken 3 defa kaşımak namazı bozar mı?

Cevap: Evet bir rükünde (bir rek’atte) üç defa kaşımak

bozar. Üç defa kaşımak demek, eli üç defa kaldırarak ka-

şımak demektir. Bir defa kaldırıp üç beş defa kaşımak bir

kaşımak demektir.)

(Mevsili, El-İhtiyar, c.1 s. 126)

 

 

 

 

 

İMAMLIK VE CEMAATE AİT HÜKÜMLER

 

Cemaatle namaz kılmak müekked (vacibe yakın) sünnet-

lerdendir. İmamlığa getirilmek için en iyi ve en efdal kimse

(namaz hakkında sünneti en iyi bilendir. Eğer orada bulunan-

lar sünnet bilmek bakımından eşitseler en güzel okuyan, oku-

mak bakımından eşitseler kötülüklerden en fazla kaçınan, kö-

tülüklerden kaçınmak bakımından eşitseler en yaşlıları imam

olacaktır. İmama gereken, namazı uzatmamaktır.

Kadınların tek başına cemaatle namaz kılmaları mekruh-

tur. Ancak yaptıkları zaman imam tam ortalarında duracaktır.

Tek bir kişiyle namaz kıldıran imam, bir kişiyi sağına alarak

kıldıracaktır. Cemaat iki kişi îse İmam önlerine geçerek kıldı-

racaktır. Bir çocuğa veya bir kadına uyarak cemaatle namaz

kılmak erkekler için caiz olmaz.

Önce baliğ erkekler, sonra erkek çocuklar, daha sonra

kadınlar saf olacaktır. Eğer, erkeğin tam hizasında kadın na-

maza durursa her ikisi, aynı namazda müşterek aynı imama

uymuş olduğu halde erkeğin namazı fasit olur. Kadının nama-

zı ise bozulmaz.

Cemaata gitmek kadınlar için mekruhtur.

Tâhir olan bir kişi abdestini tutamayan bir kişinin arkasın-

da, (düzgün) okuyan kişi okumamış (okuyuşu bozuk) kişinin

arkasında, elbiseli çıplağın arkasında namaz kılamaz.

Teyemmüm edenin abdestlilere, mest üzerine mesh vere-

nin yıkayanlara imamlık yapması caizdir.

Oturarak namaz kılana ayakta namaz kılan uyabilir. An-

cak işaretle namazını kılana rükû ve secde ile namazını kılan,

nafile namazı kılana farz kılan, ayrı ayrı farzı kılanlar birbirine

uyamazlar. Nafile namaz kılan farz namaz kılanın arkasında

namazını (nafile namazını) kılabilir. Bir imama uyup sonra o

imamın abdestsiz olduğunu öğrenen kişi, derhal namazı tek-

rar kılacaktır.

İmâma uyan kimse başlangıç tekbirini imamdan önce bitir-

memelidir. İmâmın ökçesi imâma uyan kimsenin ökçesinden

ileride bulunmalıdır.

(Ebû’l Hasan Kudûri, Kuduri Tercümesi, 15-16)

 

NAMAZLARDA KUR’AN’ I NASIL OKUMALIYIZ

 

Namazlarda mütevatir (gerçek bir nakil ile sabit) yedi kı-

raattan (Kur’an okunuşundan) herhangi biri seçilebilir. An-

cak tuhaf ve garib görülecek kıraatlar seçilemez. Çünkü işin

gerçeğini anlayamayacak bazı kimselerin günaha girmeleri-

ne sebebiyet verilmiş olabilir. Hanefî İmamları, Ebû Amr ile

Hafs’ın Asım’dan olan kıraatlarını seçmişlerdir.

Namazların Fatiha sûresinden sonra, bir miktar daha Ku-

ran okunması gereken rekatlarında tam bir sûre okunması

daha faziletlidir. Bununla beraber bir sûrenin bir kısmı bir re-

katta, diğer kısmı da öteki rekatta okunabilir, bunda sakınca

yoktur.

Namazın bir rekatinde bir sûrenin başından veya orta-

sından, diğer rekatinde de başka bir sûrenin başından veya

sonundan okumakta veya kısa bir sûre okumakta sakınca-

yoktur. Fakat iyisi, bir zaruret olmadıkça böyle okumamaktır.

Namazın bir rekatında bir sûre, diğer rekatında da arada  iki

veya daha ziyâde bulunmak üzere aşağıya doğru başka  bir

sûre okunması mekruh değildir. Fakat arada bir sûrenin  bu-

lunması mekruhtur. Ancak terk edilen bu sûre, önce okunan

sûreden en az üç âyet miktarı uzun bulunuyorsa mekruh ol-

maz.

Namazda bir sûrenin bir âyetinden arada en az iki âyet

bulunmak üzere diğer âyetine geçmek mekruh değildir. Fakat

iyisi, bir zaruret olmadıkça geçmemektir. Bir rekatta iki sûreyi

toplayarak okumakta kerahet yoktur. Ancak arada bir veya

birkaç sûre bırakılmış olursa mekruh olur. Bununla beraber

farz namazlarda böyle iki sûrenin bir rekatta toplanmaması

daha iyidir.

İkinci rekatta, birinci rekatta okunan sûrenin üstündeki

sûreyi okumak mekruhtur. Kasden yapılmazsa mekruh ol-

maz. Bununla beraber okunmaya başlanmış ise terk edilme-

melidir. Bunun nafile namazlarda mekruh olmayacağını söy-

leyenler de vardır.

(Ömer Nasûhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, 214-216.s.)

 

YOLCULUKTA NAMAZLAR NASIL KILINIR?

 

Sefer halinde bulunan bir kimse, tabi bulunduğu şahsın

niyetini, nereye kadar gideceğini bilmediği ve sorusuna da

cevab alamadığı takdirde, üç günlük mesafeye gidinceye

kadar namazlarını tam kılar; ondan sonra kısaltmaya baş-

lar.  Mukimin kazaya kalan namazları sefere çıkması ile,

misafirin de kazaya kalan namazları ikamete niyet etmesi

ile değişmez. Onun için ikamet halinde olan bir kimse, sefer

halinde kazaya kalmış olan namazlarını ikişer rekat kılacağı

gibi, sefer halinde bulunan kimse de, ikamet zamanında ka-

zaya kalmış namazlarını dörder rekat olarak kılar.

Mukim misafire, misafir de vakit içinde mukime uyabi-

lir. Şöyle ki: Bir mukimin vakit içinde olsun olmasın, misa-

fire uyması sahihdir. Misafir iki rekati kıldıktan sonra selam

verince, mukim kalkar ve kıraat yapmaksızın namazını ta-

mamlar. Yanılsa da, bundan dolayı sehiv secdesi yapmaz.

İmam olan misafirin, namazdan önce veya namazdan sonra

cemaata dönerek: “siz namazınızı tamamlayın, ben misa-

firim,” demesi müstahabdır: Misafire gelince: Bu da ancak

vakit içinde mukime uyabilir. Bu halde dört rekatlı bir farz

namazını mukim gibi tam olarak kılar, İmama vakit içinde

uymakla farz namazı iki rekattan dört rekata dönmüş olur.

Fakat vaktin dışında, yani kendisi misafir iken kazaya kal-

mış dört rekatlı bir namazında mukime uyması sahih olmaz.

Çünkü böyle kazaya kalmış namazı, evvelki iki rekat olarak

kararlaşmıştır. Yolculuk veya yağmur sebebi ile iki vakit na-

mazı bir vakitte kılmak caiz değildir. Yalnız hac mevsiminde

Arafat’da öğle ile ikindi namazlarını öğle vaktinde ve akşam

ile yatsı namazlarını Müzdelife’de yatsı vaktinde bir arada

cemaatla kılmak caizdir.

(Not: Yolculuğa çıkan kişi uçak ve gemide mutlaka kıble-

ye dönerek mümkünse ayakta değilse oturarak; otobüs vb.

araçlarla yolculuk yapan ise elinden geldiği kadar kıbleye

dönerek oturarak namazını kılabilir.)

(Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, s.177-178)

 

NAMAZ KONUSUNDA GEVŞEK DAVRANMAK

 

Hz. Ali b. Ebi Talib (r.a.) den Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuş-

tur: Bir kimse, namazına gevşek davranırsa Allah-ü Teâlâ; o kimse-

ye, on beş çeşit ceza verir. Şöyle ki:

1.Altı tanesi ölümden evveldir.

  1. Üç tanesi ölüm anındadır.

3.Üç tanesi kabirdedir.

4.Üç  tanesi  kabirden  çıkarken  başına gelir.

Ölümden evvel, başına gelecek altı şey şunlardır:

1 .Adı salih zatların arasından silinir.

2.Ondan hayatının uğuru ve bereketi kalkar.

3.Rızkında bereket olmaz.

4.Namazını tamamlayıncaya kadar, yaptığı hayır İşlerden hiç biri

kabul edilmez.

5.Duası, makbul olmaz.

6.Salih zatların okudukları duada bir nasibi olmaz.

Ölüm anında başına  gelecek üç şey şunlardır:

1.Susuz Ölür.  Yedi denizi boğazından aşağı akıtsalar, yine suya

kanmaz.

  1. Aniden gelen gafil ölümü ile ölür.
  2. Kendisini bir ağırlık basar. Dünyanın demiri, odunu, taşları

onun omuzlarına yüklenmiş gibi olur.

Kabirde onun başına şunlar gelir;

  1. Kabri onu sıkar.
  2. Kabri karanlık olur.
  3. Kabrinde sorgu suale cevap vermesi ayıplı olur.

Kabirden çıkarken, başına şunlar gelir:

  1. Allah Teala’nın huzuruna çıktığında kendisini gazaplı bulur.
  2. Çok çetin hesaba çekilir.
  3. Allah Teâlâ’nın huzurundan ayrılınca, doğruca cehenneme

gider.  Ancak, Allah Teâlâ onu affederse kurtulur.

Cehennem köprüsü üzerinde sekiz durak yeri vardır. Kul, bu yer-

lerde durdurulur ve çeşitli sorgulara tabi tutulur. Birinci durakta, kula

imandan sorulur. İkinci durakta abdestten ve namazdan sorguya

çekilir. Üçüncü durakta zekâttan, dördüncü durakta oruçtan sorulur.

Beşinci durakta da, hacdan ve ömründen sorguya çekilir. Altıncı du-

rakta kendisine verilen emanetlerden sorguya çekilir. Yedinci durakta

gıybetten, söz gezdirmekten ve iftira atmaktan sorguya çekilir. Seki-

zinci durakta da haram yemekten sorulur.

(Namaz Konusunda Müslümanları Uyarı, Bedir Yayınevi)

 

NAMAZI DÜZGÜN KILMAK

 

Resûlullah (s.a.v.) Hadîs-i Şerîfte: “Kiminiz namazı

tam kılar, kiminiz yarım,kiminiz üçte bir, kiminiz dörtte

bir, kiminiz beşte bir kılar. Bu noksanlık onda bire ka-

dar gider.” buyurmuşlardır.

Ebû Hureyre (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre:  Bir

adam mescide gelib rukû ve secdelerinde tâdil-i erkâna

riâyet etmeden bir namaz kıldı. Nebi (s.a.v.) de onu gö-

zetliyordu. Adam namazını bitirip geldi selâm verdi ve

Rasûlullah (s.a.v.): “Git tekrar kıl,çünkü sen namaz

kılmadın!” buyurdu. Adam gidip tekrar kıldı, Resûlullah

(s.a.v.) tadil-i erkana riâyet edinceye kadar onu üç defa

geri çevirdi.

İmam Ebû Yûsuf’a göre tâdil-i erkân farzdır. İmam-ı

Âzam’a göre vâcibdir. Tâdil-i erkânına riâyet edilmemiş

namazın iâdesi lâzım gelir.

Nebi (s.a.v.)’den rivâyet olunduğuna göre: “Hırsızla-

rın en kötüsü namazdan çalandır” yani, rukûunu, sü-

cudunu tamam yapmayarak çalandır, diye buyurdular.

“Bu hırsızınki kesilir mi” dediler.  Efendimiz (s.a.v.) ‘ de

“Bilakis kesilir” buyurdular, orada hazır bulunanlar da

güldüler.

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, namaz kılan fakat

kıyam, ruku ve celsesinin ahkamını yerine getirmeyen

birini gördüğünde şöyle buyurmuştu: “Eğer sen bu hal

ile ölürsen kıyâmet gününde sana “Ümmeti Muhammed”

(Muhammed (s.a.v.) Ümetinden) demezler.”

Mervidir ki, Zeyd bin Vehb, namaz kılarken sücûd ve

rukûunu yerine getirmeyen bir kimseyi gördü ve onu çağı-

rıp: “Ne vakitten beri bu vech üzre namaz kılarsın”, dedi.

O kimse de: Kırk senedir, dedi. Zeyd buyurdu ki: Sen kırk

senedir namaz kılmadın, eğer vefat edersen Muhammed

Resûlullah (s.a.v) sünneti üzere ölmezsin.

(Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.) Musâhabe 3, 95.s.)

 

CENAZE İLE İLGİLİ GÖREVLER VE CENAZE NAMAZININ KILINIŞI

 

Ölen bir müslümanı yıkamak, kefenlemek ve üzerine

namaz kılıp bir kabre gömmek müslümanlar için bir farz-ı

kifayedir. İnsanlar bu farzı yapmadıkları zaman, bundan

hepsi Allah katında sorumlu olurlar.

Cenaze namazının şartı niyettir. Bu niyetle ölünün kadın

veya erkek, kız çocuk veya oğlan olduğu tayin edilir, imam

olan zat, Allah Teala’nın rızası için, hazır olan cenaze na-

mazını kılmaya ve o cenaze için dua etmeye niyet ederek

namaza başlar.

Cemaattan her biri de, Allah rızası için o cenaze na-

mazını kılmaya ve onun için duaya ve imama uymaya niyet

eder.

Cenaze namazının rükünleri kıyam ile tekbirdir. Sün-

netleri de, hamd ve sena etmek, salat ve selam getirmek,

hem ölüye hem de diğer müslümanlara dua etmekten iba-

rettir. Namaz şöyle kılınır: Cenazeye karşı ve kıbleye yö-

nelik olarak saf bağlanır, niyet edilir. İmam olan zat, elle-

rini namazda olduğu gibi bağlar. Cemaat da gizlice tekbir

alarak ellerini bağlarlar. Bu tekbirin arkasından hem imam,

hem de cemaat “Sübhaneke”yi okurlar. (Buna: “Ve celle

senaüke”yi de eklerler).

Sonunda ellerini kaldırmaksızın “Allahü Ekber” diye

imam aşikâre tekbir alır. Cemaat da, ellerini kaldırmaksızın

gizlice tekbir alır. Bundan sonra hepsi gizlice “Allahümme

Salli ve Allahümme Barik” dualarını okurlar. Tekrar aynı şe-

kilde “Allahü Ekber” diye tekbir alınır. Bu defa da ölüye ve

diğer müminlere gizlice dua edilir. Bu duadan sonra yine

“Allahü Ekber” denilip tekbir alınır ve arkasından önce sağ

tarafa, sonra da sol tarafa imam yüksek sesle, cemaat da

gizlice selâm verirler. Böylece namaz tamamlanmış olur.

Bu vacib olan selâm ile ölüye, cemaata ve imama selâm

verilmesine niyet edilir. Bazılarına göre bu selâmda ölüye

niyet edilmez.

(Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, s.245-251-252)

 

BEŞ VAKİT  NAMAZIN  HİKMETİ

 

“Beş vakit namaz, kişinin kapısının önünden akmak-

ta olan ve her gün beş kere içine dalınıp yıkanılan nehir

gibidir. Her gün beş defa yıkanan bir kimsenin yüzünde

kirden, pislikten ne kalabilir!” (Sahîh-i Müslim)

“İslâm dini evvelâ Allah (c.c.)’nun birliği; ikinci olarak

da, kalbin kötülüklerden, ahlâkî rezilliklerden temizlenmesi

esasına dayanır. İlâhî korunma ve kudrete karşılık insan,

yaratılışından kaynaklanan acizlikle beraber, kavuştuğu bin-

lerce nimetin şükrünü yerine getirmek için sabahleyin farz

ve kulluk vazifesi olan tazim secdelerini îfâ ettikten sonra işi-

ne gücüne gider. Falanla, filanla konuşur, türlü türlü sözlere

ve bahislere girer, farklı mizaçlı, fikirli birçok kişiyle görüşür,

derken kalp haset, gazap, intikam, kibir ve sonsuz emeller

gibi kötü fikirlerle dolar. Bunların bazısının hükmünü yeri –

ne getirmeye ve fiile dökmeye hazırlandığı sırada,” Hayya

ale’s-salâh “ nidasıyla müezzin efendi namaz vaktinin gir-

diğini ilân eder.

O kişi, başlamak istediği meşru olmayan düşüncelerinin

hepsini geleceğe bırakarak derhal Namaza koşar. Kalbini

bütün bu kötü şeylerden arındırarak kendini ilâhî huzura arz

eder. Namazdan sonra döner ama fiile dökmeyi düşündüğü

ya da buna başladığı fikirleri, Namazda kazandığı kalp du –

ruluğu sebebiyle soğumuş bulur ve artık o fikirlerin arkasını

takip edip gitmez.

Derken, yine insanlarla muamelelere dalar,aynı etkilere

maruz kalır. Tam bu sırada, müezzin ikindi namazının vakti-

nin geldiğini “Hayye ale’s-salâh” sedâsıyla tekrar ilân eder.

O kimse, bu davete de icabet eder, kalbini temizler ve na-

maza başlar. Elhâsıl, bir Müslüman, namaza devam ettiği

müddetçe nefsânî arzularından hiçbirini fiile dökmeye vakit

bulamaz. Bu şekilde ve huşu ile  namaza devam edildiğinde

ise, meleklerin sıfatları nefiste artık bir meleke haline gelir ve

o zaman kişi, hayvanî ve şeytanî sıfatlardan kurtulup gerçek

manada insan olur.

(Mehmed Ârif Bey, Binbir  Hâdisi Şerif Şerhi  s. 465)

 

 

TAHARETİN ÖNEMİ VE ADABI

 

İnsanın bedeninde, elbisesinde, ibadet yaptığı yerde ve çevre-

sinde bulunan pisliklerin temizlenmesi gerekir. Özellikle de namaz

kılan kişinin, ibadetinin sahih olabilmesi için pisliklerden temizlenip

arınması önemlidir. Hz. Peygamber (s.a.v.) idrarın her türlüsünden

sakınılmasını emretmiştir ve bu konuda “İdrardan sakının; zira

kabir azabının çoğunluğu ondan dolayıdır” buyurmuşlardır.

(Buhari) Ayrıca Resûlüllah (s.a.v.) kabristan, mezbaha, çöplük gibi

pis mekanlarda namaz kılmayı da yasaklamıştır. Bununla birlikte

tuvalet ihtiyacı için çıkan kimsenin dikkat etmesi gereken bazı dav-

ranışlar vardır.

1- Tuvalete girmeden önce âyet, Allah (c.c.) ve Resûlü

(s.a.v.)’in adı gibi yazılı eşyanın çıkarılması. Bu tür eşyayı koyacak

bir yer bulunamaması durumunda cebine koyabilir. Ancak Kur’an

ile tuvalete girmek caiz görülmemiştir.

2- Tuvalete şeytandan ve pislikten Allah (c.c.)’a sığınarak sol

ayakla girilmeli; çıkarken de sağ ayakla çıkılmalı ve Allah (c.c.)’a

hamdedilmelidir.

3- Tuvalette sol tarafa dayanarak oturur, konuşmaz ve görü-

len yerlerde mümkün olduğunca avret mahallini örter. Resûlüllah

(s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “İki adam beraberce çıkıp avret yer-

lerini açarak ve konuşarak tuvelet ihtiyaçlarını gidermesinler.

Zira Allahu Teala buna çok öfkelenir”.

4- Tuvalette önü ve arkası kıbleye gelecek şekilde oturmaz.

Kişinin dışarıda veya bina içerisinde olması arasında fark yoktur.

Çünkü bu konuda nakledilen hadislerde böyle bir ayırım yapılma-

mıştır.

5- Bir mâzeret olmadığı takdirde idrarını ayakta yapmaz. Âişe

(r.anha) Validemiz’in şöyle nakletmişlerdir: “Size kim Resûlüllah

(s.a.v.)’in idrarını ayakta yaptığını anlatırsa onu doğrulamaym.

Zira O, sadece oturarak idrarını yapıyordu”. (Buhari)

6- Temizlenmeyi sağ eliyle değil sol eliyle yapar ve ihtiyacını

giderme esnasında uzvunu sağ eliyle tutmaz.

7- Tuvalet ihtiyacının su içerisinde, gölgede, yol ortasında,

yıkanılan yerde (banyo), meyve veren bir ağacın altında ve bir

deliğe yapılması mekruhtur. Resûlullah (s.a.v.): “Sizden hiçbiriniz

yıkandığı yerde idrarını yapmasın; zira vesvesenin çoğunluğu

bundan kaynaklanır “ buyurmuşlardır. (Buhari)

(Muhammed Önder, Temizlik İlmihali, s. 136)

 

 

 

ABDESTİN FAZİLETİ VE MÜKAFATLARI

 

Abdest namazın sahih olmasının bir şartıdır. Namaz kılın-

mak istendiğinde, hükmen temiz olmayan kişinin abdest alması

farzdır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ey İman edenler! Namaz

kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar

ellerinizi, başlarınızı meshedip, topuklara kadar ayaklarını-

zı yıkayın” (Mâide 5/6)

Abdest, önemli bir ibadet olan namaz için Allah (c.c.)’nun

huzuruna çıkmadan önce, hem görünen hem de görünmeyen

pisliklerden, kirlerden temizlenmenin ve arınmanın bir aracıdır.

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Kim çok güzel bir şekil-

de abdest alırsa, işlediği günahları bedeninden ve tırnakla-

rının altından sıyrılıp çıkar”. (Buhari, Müslim) Ebu Hureyre (r.a.)

abdest aldı ve Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu naklet-

ti: “Kıyamet gününde Ümmetim, abdest izlerinden yüzleri

bembeyaz parlar halde çağrılacaklardır. Öyleyse sizden

her kim beyazlığını uzatabilirse onu yapsın”.  (Müslim) Yine

Resûlullah (s.a.v.) “Her zaman abdestli olmaya ancak ina-

nan bir kişi gayretle devam eder”’ buyurmuşlardır.

Ebû Hüreyre (r.a.)’ın nakline göre Resûlullah (s.a.v.):

“Müslüman veya mümin kul abdest alıp yüzünü yıkadı-

ğında gözleriyle bakıp işlediği her günah suyla veya son

su damlasıyla birlikte dökülür. Ellerini yıkadığında, elleriy-

le tutup yaptığı her günah suyla veya son su damlasıyla

birlikte çıkar. Ayaklarını yıkadığında, ayaklarıyla yürüyüp

işlediği her günah suyla veya son su damlasıyla birlikte

dökülür. Sonunda günahlarından arınmış olarak çıkar” bu-

yurmuştur. (Buhari) Osman b. Affân (r.a.) naklediyor: Resûlullah

(s.a.v.) güzel bir şekilde abdest aldı, sonra şöyle buyurdu:

“Kim benim şu abdestim gibi abdest alıp mescide gelir ve

iki rekat namaz kılar, sonra oturursa geçmiş günahlan ba-

ğışlanır”. (Müslim) Hz. Osman (r.a.) der ki: Resûlüllah (s.a.v.)

bundan sonra: “Sakın (bu affa güvenerek amel işlemekte)

gevşemeyin” buyurdu. (Müslim) Abdullah b. Ömer (r.a.)’ın ri-

vayetinde de Resûlullah (s.a.v.): “Kim abdestli olduğu halde

tekrar abdest alırsa ona on sevap yazılır” buyurmuşlardır.

(Müslim)

(Muhammed Önder, Temizlik İlmihali s. 40)

 

ABDESTİN SÜNNETLERİNİ BİLİYOR MUYUZ?

 

  1. Uykudan uyanan bir kimsenin üç kere ellerini bilekleri-

ne kadar yıkamak sünnettir.

  1. Abdeste başlarken besmele çekmek sünnettir. Çünkü

Hz. Peygamber (s.a.v.) abdeste başlarken besmele çekme

sünnetini devam ettirmiş ve bu hususta şöyle buyurmuştur:

“Bir kimse abdest alır ve Yüce Allah’ın adını anarsa,

bütün vücudunu temizlemiş olur. Yine bir kimse abdest

alır ama Yüce Allah’ın adını anmazsa, vücudunun sade-

ce su değen yerlerini temizlemiş olur.”

  1. Misvak kullanmak sünnettir; çünkü Hz. Peygamber

(s.a.v.) buna devam etmiş ve bu hususta şöyle buyurmuştur:

“Dostum Cebrail bana misvak kullanmayı tavsiye etti.”

  1. Ağzı üç defa suyla çalkalamak sünnettir.
  2. Üç defa buruna su vermek sünnettir. Her defasında

yeni su ile bunu yapmalıdır. Zira Hz. Peygamber (s.a.v.)

böyle yapmıştır.

  1. Başının tamamını ve kulakları meshetmek sünnettir.

Peygamber (s.a.v.) abdest almış ve başının tamamını mes-

hetmiştir. Dörtte birini meshetmek farzdır.

Resûlullah (s.a.v.): “Kulaklar baştan sayılır” buyur-

muştur. Bundan kasdedilen, yaradılış bakımından değil; ab-

destte meshetme hususunda kulakların baş hükmüne tabi

olmasıdır.

  1. Sakalı hilâllemek: Rivayet olunduğuna göre Peygam-

ber (s.a.v.) abdest aldığında parmaklarını, tarağın dişleri

gibi, sakalına geçirmişti.

Parmak aralarını hilâllemek de sünnettir; çünkü bu, “Far-

zı tam olarak mahallinde” yerine getirmektir. Zira Hz. Pey-

gamber (s.a.v.) bu hususta şöyle buyurmuştur: “Cehennem

ateşi hilâllemeden önce, siz parmak aralarını hilâlleyin.”

  1. Abdest organlarını üçer defa yıkamak sünnettir. Birinci

yıkayış farz, üçüncüsü sünnettir. İkincisi fazilet bakımından

üçüncüden aşağıdadır.

Rivayet olunduğuna göre Hz. Osman (r.a.) insanların

oturdukları bir yerde abdest almış; yüzünü ve ellerini üçer

defa yıkamış, başını bir defa meshetmiş, ayaklarını da üçer

defa yıkamış ve Peygamber (s.a.v.) işte böyle abdest aldı

demiştir.

(Mevsilî, El-İhtiyar, 1.c., s. 17-20)

 

GUSLÜN SÜNNETLERİNİ BİLİYOR MUYUZ?

 

Resûlü Ekrem (s.a.v.)’in bütün mübarek sözleri, fiilleri

ümmet için en güzel bir imtisal nümunesi ve vahyi ilâhî ne-

ticesidir. Resûlü Ekrem (s.a.v.)’in sünnetleri, pek mühimdir;

bunlara ittiba etmek, ümmet için bir vecibedir.

Guslün sünnetleri şunlardır:

1- Bileklerle beraber elleri üç defa yıkamak 2- Avret

mahallini yıkamak 3- Bedende pislik varsa onları temizle-

mek 4- Namaz için alınan abdest gibi abdest almak. Fakat

ayakları yıkamayı, guslün sonuna bırakmak. 5- Gusülde

önce avret mahallini yıkamak da sünnettir. Bu hususta,

avret mahallinde, necasetin olup olmaması müsavidir.

Hades olsa da olmasa da, diğer azaları yıkamadan önce,

abdest almakta sünnettir. 6- Suyu başına ve vücudunun

diğer yerlerine dökerek üç defa yıkamak. 7- Suyun dökü-

lüş şurası şöyledir: Guslederken önce üç defa sağ omuza,

sonra üç defa sol omuza, daha sonra da üç defa başa ve

diğer yerlere su dökülür. 8- Gusleden kimse, daha sonra

yıkandığı yerden aynin ve ayaklarını yıkar. Ayaklarını son-

ra yıkamak, suyun ayakaltında birikip kaldığı zaman yapı-

lır. 9- Gusle, kalb ile niyyet ederek başlamak ve dil ile de

“Cünüblüğün giderilmesine…” veya “Cünüblük için guslet-

meye niyet ettim” demek de sünnettir. 10- Sonra da, elle-

rini yıkarken Allahu Teâlâ’nın adını anar (Besmele çeker.)

11- Gusleden kimse, bundan sonra istinca yapar. 12- Gus-

lederken, suyu normal bir miktarda kullanmak, fazla veya

noksan harcamamak da sünnettir. 13- Yıkanırken, bütün

uzuvlarını iyice ovalamakta, guslün sünnetlerindendir. 14-

Guslederken, kimsenin görmeyeceği bir yerde yıkanmak

da sünnettir. 15- Guslederken hiç bir şey konuşmamak

müstehabtır. 16- Guslettikten sonra, bir havlu ile kurulan-

mak da müstehabtır.

(Fetava-i Hindiyye, c. 1, s. 52-53)

 

GUSLÜN ADABI VE MEKRUHLARI

 

Boy abdestinin edepleri ve müstehapları, abdest edep-

lerinin aynısıdır. Ancak boy abdestinde genellikle avret yeri

açık olacağından kıbleye karşı yönelinmez, imkan nisbetin-

de avret yerini örter ve yıkanmadan sonra da bir havluyla

kurulanır. Boy abdestinin âdâb ve mekruhlarına işaret eden

rivayetlerden bazıları şunlardır: Meymûne (r.anhâ) anlatıyor:

“Resûlüllah’a (s.a.v.) yıkanması için su koydum ve onu

bir örtüyle örttüm”. Beliz b. Halcim naklediyor: Bizden birisi

yalnız olduğunda da avret yerini örtmeli mi? şeklinde sordu-

ğunda Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allah, utanılma

yönünden insanlardan daha fazla hak sahibidir”. (Buha-

  1. ri) Âişe (r.anha) Validemiz’in naklettiğine göre, Resûlüllah

(s.a.v.), abdest ve gusülden sonra bir havluyla kurulanırdı.

Abdest alırken mekruh olan davranışlar boy abdestinde de

mekruh görülmüştür. Bu mekruhlar ise şunlardır;

1- Kur’an’a veya üzerinde Kur’an Âyetleri yazılı sayfaya,

arada kap, kumaş vb. bir şey olmaksızın dokunmak ve taşı-

mak caiz değildir. Yüce Allah: “Ona (Kur’an’a) ancak terte-

miz olanlar dokunabilir” buyurmuştur. (Müslim)

2- Kur’an okumak. Ali (r.a.) naklediyor: “Resûlüllah

(s.a.v.) her zaman Kur’an okurdu, onu Kur’an okumaktan

cünüplükten başka hiçbir şey engelleyemezdi”. (Müslim)

Mescide girmek. Âişe’nin (r.anhâ) naklettiğine göre,

Resûlüllah (s.a.v.) ashabına, “Evlerinizin mescide açılan

kapılarını kapatın” buyurdu ve evine girdi. Oradakiler bu

konuda izin içeren bir vahyin inmesi umuduyla emri yerine

getirmediler. Sonra Hz. Peygamber (s.a.v.) yanlarına çıktı ve

şöyle buyurdu: “Ben mescide girmeyi adetli kadına ve cü-

nüp olan kişiye helal kılmıyorum”. (Buhari, Müslim)

Cünüp kimse namaz kılamaz. Çünkü namaz kılmanın şar-

tı temiz olmaktır. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Eğer cünüp

oldunuz ise, boy abdesti alın”. (Müslim) Ancak cünüplükten

dolayı kılamadığı namazların kazasını yapar. Ayrıca yıkanma

esnasında konuşmak ve dua etmek de mekruhtur.

(Muhammed Önder, Temizlik İlmihali s. 85)

 

HAYIZ KONUSU İLE İLGİLİ İNCELİKLER

 

Ebû Ümâme (r.a.)’ın rivayetine göre Hz. Peygamber

(s.a.v.), “Hayızın en az süresi üç, en uzun süresi ise

on gündür” buyurmuştur. (Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, VIII, 129)

Hadis’in hayızın en az süresi üç, en uzun süresinin on gün

olduğuna delâleti açıktır.

Enes (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber

(s.a.v.), “Daha önce temizlenmediği takdirde loğusalı-

ğın süresi kırk gündür” buyurmuştur. (Dârekutnî, Sünen, I, 220)

Muaze şöyle anlatmaktadır: Hz. Âişe (r.anhâ)’ya, “Ha-

yızlı kadın, orucu kaza ettiği hâlde, neden namâzı kaza et-

miyor?” diye sordum. O (r.anha), “Biz bu durumla karşılaş-

tığımızda Resûlullâh (s.a.v.), orucu kaza etmemizi namâzı

ise kaza etmememizi emrederdi.” diye cevap verdi.

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’nin nakline göre kadınların

dînen noksanlıklarının ne olduğu sorusuna cevap ver-

mek amacıyla Hz. Peygamber (s.a.v.), “Kadın hayız

olduğunda namâz kılıp oruç tutmaz değil mi?” buyur-

muştur. Bulûğu’l-Merâm’da (c.1, s. 23) zikredildiği üzere

hadîsi, Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir. Hadîslerin, ha-

yızlı kadının namâz kılamayacağı ve oruç tutamayacağına

delâletleri açıktır.

Hadisin hayızlı kadının kocasına helâl olan yerlerine

delâletleri açıktır. Fethu’l-kadîr’de (I, 147) zikredildiği üzere

İmam Ebû Hanife (r.a.), Ebû Yusuf (r.a.), İmam Şafi (r.a.)

ve İmam Malik (r.a.)’a göre hayızlı kadının göbek ile diz

kapağı arası haramdır.

(Eşref Ali et-Tehânevi, Hadislerle Hanefi Fıkhı, s. 386-398)

 

NAMAZIN EDEBLERİ

 

Namazların bazı edebleri vardır. Şuurlu bir müslüman

namazın ne kadar büyük bir ibadet olduğunu bilir, namaz

sayesinde merhameti geniş olan ezelî mabudunun manevî

huzurunda bulunduğunu anlar. O mukaddes mabudunun

kendisini görüp bildiğini düşünerek son derece edebe ri-

ayet eder. Görünüş haliyle tevazu belirten bir durum alır.

Mümkün olduğu kadar kalbinin iç duygularını dünyadan ve

bayağı düşüncelerden korumaya çalışır. Bunun içindir ki:

“Namaz ancak kalb huzuru iledir.” denilmiştir.

Namazların başlıca edebleri şunlardır:

Namazda dışı ve içi ile bir sükûnet, bir huzur ve Allah

(c.c.)’ya ibadet duygusu içinde bulunmak.

Üst elbiseyi açık bulundurmayıp düğmelemek ve er-

kekler için, yenleri varsa, ellerini yenlerinden dışarıya çı-

karmak.

Kıyam halinde secde yerine, rükûda ayakların üzerine,

secdede burnun iki yanına, oturuşla kucağa, selamda sağ

ve sol omuz başlarına bakmak.

Yalnız başına namaz kılanın, rükû ve secde tesbihlerini

üçten ziyade yapması.

İkamet alınırken “Hayye alel-felâh = Haydin Kurtulu-

şa” denildiği zaman, imam ve cemaat için ayağa kalkmak.

İmam mihraba yakın bulunmazsa, her saf, aralarından

imam geçince ayağa kalkar.

İmam için “Kad kameti’s-salât = Namaz başladı” denildi-

ği anda namaza başlamak, imam, bu hareketi ile müezzinin

sözünü doğrulamış olur. Bununla beraber ikamet bittikten

sonra, namaza başlanmasında da bir sakınca yoktur. İka-

met alınırken camiye giren kimse oturur. Sonra cemaatle

beraber ayağa kalkar. İkametin bitmesini ayakta beklemez.

Namazda esneme halinde ağzı tutmak ve dudakları diş-

lerle olsun kapamak gerekir. Mümkün olmazsa sağ el ile

kapamalıdır. Öksürüğü ve geğirmeyi mümkün olduğu kadar

gidermek gerekir.

(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, s. 139-140)

 

CEMAATLE NAMAZA SONRADAN YETİŞEN

NASIL HAREKET EDER?

 

Mesbûk, imâma namazın başında değil de, o, bir, iki veya

üç rek’at kıldıktan sonra veya son ka’dede uyarak namaza

başlamış olan kimsedir.

Mesbûk olan kimse, kaza eylediği rek’atlerde münferid

(tek başına namaz kılan kimse) hükmündedir.

Ancak, şu dört mes’elede mesbûk, münferid gibi değildir:

1- Bir kimsenin, mesbûk olan kimseye iktidâ etmesi caiz

değildir. Hâlbuki münferide iktidâ caizdir.

2- Mesbûk eğer, istinaf (yeniden başlama) niyeti ile tekbir

alsa, önceki niyetle başlamış olduğu namazı kesmiş ve ye-

niden bir namaza başlamış olur. Fakat münferid olan kimse

sadece yeniden başlama niyeti ile tekbir almakla, yeniden

namaza başlamış olmaz.

3- Mesbûk olan kimse, imamının selâm vermesinden önce

kalkar ve bundan sonra da imâmı sehiv secdeleri yaparsa, bu

kimse kalkmış bulunduğu rek’ati secde ile bağlamamış oldu-

ğu müddetçe, imamına uyarak o da sehiv secdelerini yapar.

Fakat münferid (namazı tek başına kılan) kimseye, başkası-

nın sehvetmesinden dolayı, sehiv secdeleri lâzım gelmez.

4- Mesbûk olan kimsenin ittifakla teşrik tekbirlerini alması

vâcibtir. Fakat İmâm-ı A’zam (r.a.)’a göre münferîd (namazı

tek başına kılan) kimseye, teşrik tekbirleri vâcib değildir.

Mesbûk olan kimse, kendisinin yetişemediği kısımları

kaza etmeye kalkmasının sahih olduğu yerde kalkar, noksan-

larını kaza ettikten sonra ve imâmın selâm vermesinden önce

namazını tamamlayıp, selâm vermekte yine imâma uyarsa,

bazı âlimlere göre bu durumda namazı fâsid olur. Fakat bu

hususta fetva namazın fâsid olmayacağı üzeredir.

Mesbûk, -namazını tamamlamak üzere- kalkmış bulundu-

ğu rek’ati, secde ile bağlamadan önce, imâmı tilâvet secdesi-

ni hatırlar ve bu secdeyi yaparsa, o mesbûk, bu secdede de

imamına uyar. Mesbûk, bu durumda, eğer imamına uymazsa,

namazı fâsid olur.

(Halebî İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, s. 360-363)

 

NAMAZDA KAÇINMAMIZ GEREKEN AMELLER

 

1- Elbiseyle oynamak: Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyur-

muştur: “Doğrusu Allah (c.c.) namazda bir şeylerle oyna-

manızı sizin için mekruh gördü.” (Buhari) Çünkü namazda

elbiseyle oynamak, huşûa zarar verir. Hz. Peygamber (s.a.v.)

namaz kılarken bir şeyle oynamakta olan bir adamı gördüğün-

de şöyle buyurmuştu: “Eğer bunun kalbi huşu içinde olsay-

dı, uzuvları da huşu içinde olurdu.”  (Ahmed b. Hanbel, Müsned)

2- Parmakları çıtlatmak: Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ya-

saklamış olmasından dolayı namazda parmakları çıtlatmak

mekrûhdur.

3- Elleri böğrüne koymak: Böyle yapmakla eller sünnet olan

yere konulmamış olur. Hz. Peygamber (s.a.v.) de bunu yasak-

lamıştır.

4- Erkeklerin uzun saçlarını kadınlar gibi toplayıp tepelerine

bağlamaları veya iki örgü haline getirmeleri ve bu kıyafetleri

ile namaz kılmaları: Hz. Peygamber (s.a.v.) erkeğin bu şekilde

namaz kılmasını yasaklamıştır.

5- Elbiseyi tepeden aşağı sarkıtmak: Hz. Peygamber

(s.a.v.) elbiseyi başın üstüne koyup, uçlarının yan taraflara sar-

kıtı imasını yasaklamıştır. Çünkü bu ehl-i kitabın yaptığı bir iştir.

6- Köpek oturuşu gibi oturmak: Ebû Zerr (r.a.) dedi ki; dos-

tum Hz. Peygamber (s.a.v.) bana üç şeyi yasaklamıştır; horo-

zun yerden tane toplayışı gibi acele secde edip başı yerden

çabuk kaldırmak, köpek oturuşu gibi oturmak, dirsekle el

arasındaki kısmı secdede tilki gibi yere sermek.  (Buhari,

Ebu Davud, Nesei, İbn Mace, Darimi) Köpek oturuşu şöyledir: makat

üzerine oturulup baldırlar dik tutulur. Dizler göğse yapıştırılır ve

eller de yere konulur.

7- Sağa sola dönüp bakmak: Hz. Peygamber (s.a.v.) na-

mazda sağa sola dönüp bakmayı yasaklayarak şöyle buyur-

muştur: “Bu şeytanın sizin namazınızdan yaptığı bir hırsız-

lıktır.”  (Buhari, Ebu Davud, Nesei)

8- Namazda bir zaruret olmaksızın kendi arzusu ile öksür-

mek mekruhtur. Öksürüğü mümkün olduğu kadar gidermek,

edebi gözetmek bakımından pek güzeldir.

(Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta’lîlî’l-Muhtar, c. 1, s. 123-124)

 

NAMAZ ESNASINDA KAÇINMAMIZ GEREKEN AMELLER – 2

 

9- Zaruret olmadan namaz kılınan yerdeki şeyleri düzelt-

mek: Çünkü böyle yapmak boş bir hareket ve oyundur. Ancak

mecburiyet olursa, müstesna. Namaz kılarken çakıl taşlarını

düzelten Ebû Zerr (r.a.)’e Hz. Peygamber (s.a.v.) şu ikazda

bulunmuştur: “Ey Ebû Zerr, bunu ya bir defada yap, ya da

bırak.”

10- Eli ile selâm almak: Dil ile selâm almak insan kelâmı

olduğundan dolayı, namaz kılmakta olan bir kimsenin verilen

selâmı dil ile alması namazı bozar. El ile selâm almak da ise

mekruhtur.

11- Esnemek, gerinmek: Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.)

namazda esnemeyi menetmiştir. Kişiyi zorlarsa, o zaman

mümkün mertebe yutulmaya çalışılır. El de ağzın üzerine ko-

nur. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu durumda böyle davranılmasını

emretmiştir.

12- Gözleri yummak; mekruhtur: Çünkü Hz. Peygamber

(s.a.v.) bunu yasaklamıştır.

13- Namazı huzuru bozacak ve kalbi meşgul edecek şey-

lerin bulunduğu yerlerde kılmak mekruhtur. Çalgı ve eğlen-

celerin bulunduğu yerlerde namaz kılmak gibi. Mescidlerde

çalınması düşünülecek olan ayakkabılar da arka tarafa bırak-

mak, huzuru bozacağından mekruh sayılmıştır.

14- Yanmakta olan sobaya, ocağa ve ateş dolu manga-

la karşı namaz kılmak mekruhtur. Muma, kandile, lâmbaya

karşı namaz kılmak ise, mekruh değildir. Yine asılı bulunan

Mushaf-ı Şerif’e veya bir kılıca karşı namaz kılmak da mekruh

değildir. Çünkü bunlara hiçbir kimse tarafından tapılmamıştır.

15- Bir insanın yüzüne karşı, arada engel olmaksızın na-

maz kılmak mekruhtur. Fakat bir insanın arkasına karşı na-

maz kılmak mekruh değildir.

Namazda iken yılan ve akrep öldürmenin Namaza bir

zararı olmaz: Zira Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuş-

tur: “Namazda bile olsanız, o ikisini öldürün.” (Ebû Dâvud,

Tirmizî, Neseî, İbn Mâce)

(Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta’lîlî’l-Muhtar, c. 1, s. 125-126)

 

 

 

SANDALYEDE NAMAZ KILMAK CÂİZ Mİ?

 

Namazı ayakta kılamayacak kadar hasta ve özürlü

olanlar namazlarını oturarak kılarlar. Oturabilse bile, Tahiy-

yatta oturamayacak kadar hasta olanlar bağdaş kurarak

otururlar ve rükûda biraz eğilerek secdelerini de tam yapa-

rak namazlarını kılarlar.

Secde yapamayanlar, namazlarını rükûda biraz eğile-

rek, secdede de ondan daha fazla eğilerek kılarlar. Secde

yapmak için önlerine yüksekçe bir şey koymalarına lüzum

yoktur. Üzerine secde etmek için, önlerine yastık veya rahle

gibi bir şey koymak mekruhtur. Bu şekilde de namaz kıla-

mayacak olanlar, oturup ayaklarını kıbleye doğru uzatarak

kılarlar. Bunu da yapamayanlar, rahat edebildikleri şekilde

yan üstü yatarak (yapabilirlerse sağ taraflarına yatarak) na-

mazlarını imâ (baş hareketiyle) kılarlar.

Yan üstü de yatamayanlar, ayakları kıbleye doğru uza-

tılıp upuzun yatırılır. Başının altına bir yastık konularak,

mümkün oldukça başı kıbleye döndürülmüş olur. Böylece

namazını îmâ ile kılar.

Dikkat edilirse, bu sıralamada sandalye ve koltukta na-

maz kılma tarifi yoktur. Acaba eskiden sandalye ve koltuk

yok muydu veya bilin miyordu da onun için mi fıkıh kitapla-

rımızda “Sandalye ve koltukta namaz” konusu yok? Hayır!

Vardı ve Peygamberimiz (s.a.v.) zamanından beri sandalye

de koltuk da biliniyordu.

Kur’an’da, Bakara Sûresi’nin 255. Âyeti, Âyetül

Kürsî’dir. Kürsî; sandalye – koltuk demektir. Öbür taraftan

Yasin Sûresi 56. Âyette, cennetlikler hakkında “Onlar ve

eşleri, gölgelerde koltuklara (kurulup) yaslanmışlardır”

buyuruluyor.

Peygamberimiz (s.a.v.) zamanından beri koltuk da san-

dalye de bilindiği halde, fıkıh kitaplarımızda sandalye veya

koltukta namaz kılınacağına dair bir tarif ve kayıt bulunmu-

yor.

Öyle bir kimse ki, hayatı tekerlekli sandalyededir. Bu

kimse, tabii ki namazlarını üzerinde bulunduğu / yaşadığı

bu tekerlekli sandalyede kılacaktır.

(Muhammed Alaaddin, Üç Boyutuyla İslam, s. 294)

 

NAMAZI CEMÂATLE KILMAK VE İMÂMET

 

Cemâat ile namaz kılmak sünnet-i müekkededir. Bazıları:

«Cemâat ile namaz kılmak vâcibtir.» demişlerdir. Cemâatle

namazın sevabı, bütün ibâdetlerden üstündür. Bu yüzden

müslümanlar cemâat ile namaz kılmayı ganîmet bilmelidir.

Cemâatle namazı önemsemeyip, tek başına namaz kıl-

ması kâmil bir müslümana yaraşmaz. Aksi takdirde cemâatle

namazı terk edenler hakkında gelen ve azâb ile korkutan

âyetlere muhatab olurlar.

Bir kimsenin cemâatle namaz kılmaktan geri kalmasını

mübah kılan özürler şunlardır:

1- Teyemmümü mübah kılan bir hastalığı olmak,

2- Eli veya ayağı çapraz kesik olmak veya felçli bulunmak.

3- Şiddetli yağmur.

4- Çamur.

5- Şiddetli soğuk.

6- Şiddetli karanlık.

7- Can ve mal korkusu.

8- Yürümeye gücü yetmemek.

9- Âma olmak.

İnsanlar arasında imâmete layık olan sünneti en iyi bilen-

dir. Eğer ilimde eşit iseler, Kur’ân-ı Kerîm’i en iyi okuyanın

imamlık yapması gerekir. Eğer, bu iki hususta da eşit iseler,

haramlardan en çok sakınanın imamlık yapması gerekir.

Saydığımız bu üç vasıfta da eşit iseler, yaşça büyük olanın

imamlık yapması gerekir. Zikredilen bu dört vasıfta da eşit

olurlarsa, güzel ahlâklı olup, hilm, yumuşak başlı ve haya sa-

hibi olanın imamlık yapması gerekir. Saydığımız bu şeylerin

hepsinde eşit olurlarsa, aralarında kur’a atılır, hangisinin ismi

zâhir olursa, o kimsenin imamlık yapması gerekir.

Fâsık olan kimseyi imamete geçirmek (harama yakın bir

şekilde) mekruhtur. Hanefi İmamlarına göre, bid’atçiye uyup

namaz kılmanın mekruh olmakla beraber câiz olması, o kim-

senin inandığı şeyin kişiyi küfre götürme sebebi olmaması

şartına bağlıdır. Bid’atçının itikadı bozuk olursa, ona uymak

câiz değildir.

(İbrahim el-Halebi, Halebî-i Sağîr, s. 413-416)

 

CEMAATLE NAMAZ İLE İLGİLİ İNCELİKLER

 

Cemaatle namaz kılarken önce erkekler, sonra erkek

çocuklar, en sonda da kadınlar saf tutarlar. Ön safta er-

kekler dururlar; zira Hz. Peygamber (s.a.v.)  şöyle buyur-

muştur: “Baliğ olanlarınız arkamda dursunlar.” (Müslim,

Ebu Davud, Nesei) Erkeklerden sonra çocukların saf tutmaları

gerektiği Enes (r.a.)’ın rivayet ettiği Hadîs-i Şerîf’den anla-

şılmaktadır.

İmamın kadınlar için de niyet etmesi gerekir. İmam ken-

disine tâbi olan kadınları için de niyet etmediği takdirde,

kadın o namaza dâhil olamaz. Kadınlarla erkeklerin aynı

namazı aynı hizada kılmaları, erkeklerin namazını bozar.

Arada boşluk veya perde olursa bozmaz.

Kadınların cemaate gelmeleri mekrûhdur. Hz. Peygam-

ber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Evleri kendileri için daha

hayırlıdır.” Çünkü kadınların cemaate gelmeleri halinde

fitneden korkulur. Bu hüküm genç kadınlar içindir. Yaşlı

kadınlar sabah, akşam ve yatsı namazlarında evlerinden

çıkıp cemaate gelebilirler. Zamanımızda ise fesad yaygın

olduğu ve kötülükler alenen işlendiği için; kadınların evle-

rinden çıkmamaları tercihe şayandır, cemaate gelmeleri

caiz değildir.

Abdullah İbn Mes’ud’dan Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle bu-

yurduğu rivayet edilmiştir: “Kadının özel odasında kıldığı

namaz, (evin) salonunda kıldığı namazından, (eşyaları-

nın gizlendiği) daha özel odada kıldığı namaz da özel

odasında kıldığı namazdan daha efdaldir.” (Müslim, Ebû

Dâvûd)

Kadınların kendi aralarında cemaatle namaz kılmaları

mekrûhdur. Çünkü onların cemaatle kılmalarında bir vâcib

veya mendub mutlaka eksik kalır. Ezan okumaları, kamet

getirmeleri, imamlarının önlerine geçmesi mekrûhdur.

(Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta’lîlî’l-Muhtar, c. 1, s. 119)

 

ÖLÜYE BÜYÜK FAYDASI UMULAN AMEL

İSKAT VE DEVİR

 

Kazaya kalmış beş vakit farz namazlarla vitir namaz-

larının bağışlanması umudu ile ölünün arkasından yapılan

sadaka verme işlemine “İskat-ı Salât” denilmektedir. Borcu

olmayanlar için de ihtiyaten yapılması uygundur. Bunun

kazaya kalmış namazlar yerine geçeceği kesin olarak ile-

ri sürülemez. Ancak böyle bir fidye vasiyeti, bir pişmanlık

eseridir, bir istiğfar nişanıdır. İnşallah ilâhî azaptan kurtu-

luşuna sebep olur. Âlimlere göre bu iş güzel görülmüştür.

(Reddü’l-Muhtâr: c. 8, s. 1)

Sıhhatsizliği sebebiyle ramazan orucunu tutamayan bir

kimsenin fidye vererek oruç borcundan kurtulacağına dair

dinimizde açık hüküm mevcuttur.

“Ona dayanıp kalacaklar üzerine de fidye: Bir mis-

kin/fakir doyumu… Her kim de hayrına fidyeyi artırırsa

hakkında daha hayırlıdır…” (Bakara s. 184)

Bu âyete dayanarak âlimlerimiz şöyle demiştir: Madem

ki oruç ile fidye vermek, yemek yedirmek arasında bir denk-

lik şeriatça sabit olmuştur. Buna göre bu denklik namaz ile

fidye arasında da sabit olabilir. Eğer böyle bir denklik varsa,

netice elde edilmiş olur. Değilse, namaz için fidye bir iyilik

ve ihsandan ibaret kalır, iyilik ve ihsan ise, günahları giderir.

Ancak bunda bir kesinlik yoktur.

İbni Abbâs (r.a.) Hazretleri’nden rivâyet olundu. Adamın

biri, Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’ne geldi. Ve:

-”Ya Resûlullâh (s.a.v.) annem vefat etti! Ve üzerinde de

bir ayın orucu vardı. Annemin yerine onun orucu(nun fidye-

sini) ödeyeyim mi?” diye sordu. Efendimiz (sa.v.) Hazretleri

o adama sordu:

“Eğer bir kişinin senin annenin üzerinde borcu ol-

saydı; sen, annenin yerine o borcu ödemeyecek miy-

din?” Adam: “Evet (öderdim)” dedi. Efendimiz (s.a.v.) bu-

yurdu ki:

“Allâhü Teâlâ hazretlerinin borcu ödenmeye en hak-

kı olandır!” (Buhâri, Siyam, 42)

(Ömer Faruk Hilmi, Iskat ve Devir;

Ömer Nasuhi Bilmen, B. İslam İlmihali)

 

 

CENAZE İLE İLGİLİ VACİPLER VE CENAZE DUALARI

 

Ölen bir müslümanı yıkamak, kefenlemek ve üzerine

namaz kılıp bir kabre gömmek müslümanlar için bir farz-ı

kifayedir. İnsanlar bu farzı yapmadıkları zaman, bundan

hepsi Allah (c.c.) katında sorumlu olurlar.

Cenaze namazının şartı niyettir. Bu niyetle ölünün kadın

veya erkek, kız çocuk veya oğlan olduğu tayin edilir, imam

olan zat, Allah Teala’nın rızası için, hazır olan cenaze na-

mazını kılmaya ve o cenaze için dua etmeye niyet ederek

namaza başlar. Cemaattan her biri de, Allah (c.c.) rızası

için o cenaze namazını kılmaya ve onun için duaya ve ima-

ma uymaya niyet eder.

Cenaze namazının rükünleri kıyam ile tekbirdir. Sünnet-

leri de, hamd ve sena etmek, salat ve selam getirmek, hem

ölüye hem de diğer müslümanlara dua etmekten ibarettir.

Cenaze erkekse namazda şöyle dua edilir: “Allahüm-

meğfir lihayyina ve meyyitina ve şahidina ve ğalbina ve

zekerine ve ünsane ve sağirina ve kebirina. Allahüm-

me, men ahyeytehu minna feahyihi alelislam. Ve men

teveffeytehu minna feteveffihi alel-iman ve husse ha-

zelmeyyite birrevhi verrahati velmağfireti verrıdvan. Al-

lahümme in kane muhsinen fezid fî ihsanihi ve in kâne

müsî’en fetecavez anhü ve lakkıhi’l-emne vel-büşra vel-

keramete vel’zülfa. Birahmetike ya erhamerrahimîn!..”

Ölü, erkek çocuk ve aslen mecnun ise duada geçen:

“Ve men teveffeytehu minna feteveffihi alel-iman”

cümlesinden sonra şöyle dua edilir: “Allahümmec’alhü

lena feretan. Allahümmec’alhü lena ecren ve zuhren.

Allahümmec’alhü lena şafi’an müşeffe’a…”

Cenaze namazında öteden beri nakledilen duaları bil-

meyenler, kolaylarına gelen başka uygun duaları okuyabi-

lirler. Bunlar arasında: “Rabbenâ âtina fiddünya hasene-

ten…” ayetini okusalar kâfi gelir.

(Büyük İslam İlmihali, Ö. Nasuhi Bilmen, s. 245-251)

 

CUMA NAMAZI İLE İLGİLİ ÖNEMLİ MESELELER

 

Cuma Günü zeval vaktinden sonra Cuma Namazı’nı kıl-

madan sefere çıkmak mekruhtur. Zeval vaktinden evvel çık-

mak ise mekruh değildir.

Bir kimse, Cuma Günü özrü bulunmadığı halde Cuma

Namazı’nı kılmadan Öğle Namazı’nı kılacak olsa bu nama-

zı sahîh olursa da Cuma Namazı’nı terk ettiğinden dolayı

günaha girmiş olur. Fakat böyle bir kimse, bilâhare Cuma

Namazı’nı kılmak için -daha Cuma Namazı kılınmadan- cami-

ye yönelse kıldığı Öğle Namazı batıl, yani nafileye dönüşür.

Cuma için tekbir almak, yıkanmak, misvak kullanmak, gü-

zel elbiseler giyinmek, güzel kokulu şeyler sürünmek müste-

habdır. Minarede ezan okununca da başka şeyler ile uğraşıl-

mayıp hemen camiye gidilmesi vaciptir.

Cuma Günü camiye erkence gitmek, Tahiyyetülmescid

olmak üzere iki rek’at namaz kılmak, Kehf suresini okumak

veya dinlemek menduptur.

Cuma Günü camiye giden kimse başkalarına eziyet ver-

memek ve hutbeye henüz başlanılmış olmamak şartıyla hati-

be yakın yere kadar gidebilir ve bulabildiği yerde oturur. Fakat

yer bulamaz, ileri saflarda da boş yer bırakılmış olursa bizza –

rure bu boş yerlerden birine kadar gidebilir.

Hatip minbere çıkınca cemaatin konuşmayıp sükût et-

mesi, selâm alıp vermemesi, nafile namaz kılınmaması icap

eder. Hattâ hutbede Resûlü Ekrem (s.a.v.)’in mübarek isimleri

zikredilince cemaatin salât-ü selâmda bulunmaksızın yalnız

dinlemekle iktifa eylemesi efdaldir.

Cuma’nın başlanılmış ilk sünneti, hatibin minbere çıkması

halinde uzatılmaksızın hemen -vâciplerine riayet etmek üze-

re- ikmal edilmelidir. Cuma Namazı’nı, hutbeyi okuyan zatın

kıldırması evlâdır.

Cuma Namazı henüz bitmeden imama uyan kimse, bu

namazı ikmal eder, velev ki İmama teşehhüdde veya secde-i

sehvde yetişmiş olsun.

(Büyük İslam İlmihali, Ö. Nasuhi Bilmen, s. 166-167)

 

NAMAZIN ÂDÂBI VE NAMAZDA HUŞÛ

 

1- Namaz kılarken ayakta secde yerine, rükûda ayakla-

rın üzerine, secdede ise burnunun iki tarafına, oturduğunda

kucağına, sağa selam verdiğinde sağ omuzuna, sola selam

verdiğinde sol omuzuna bakmak.

2- Esnerken alt dudağını dişiyle ısırarak ağzını yummak.

Ağzını böyle kapamak mümkün olmazsa elinin arkasıyla ağ-

zını kapamak. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.): “Namazda es-

nemek şeytandandır. Biriniz esnediği vakit mümkün olduğu

kadar ağzını kapasın.” buyurmuşlardır.

3- Öksürüğü ve geğirmeyi mümkün mertebe gidermek.

4- Tekbir alırken ellerini yenlerinden çıkarmak. Bu teva-

zua daha yakındır. Bu durum erkekler hakkındadır. Kadınla-

rın, ellerini yenlerine koymaları lazımdır.

5- Müezzin, “Hayye ale’s-salah” dediğinde ayağa kalk-

mak. Bazıları, “Hayye alel-felah” dediğinde kalkmak lazım-

dır, demişlerdir.

6- Müezzin, “Kad-kameti’s-salah” dediğinde namaza

başlamak.

Namazda huşû’ (kalbin Allâh (c.c.) korkusuyla dolu ol-

ması, âzaların sakin ve mutmain olması, bütün namaz için

himmeti toplamak, başkasından yüz çevirmek, gözünü na-

maz kıldığı yerden ayırmamak, oraya buraya dönmemek,

fâidesiz amelden kaçınmak) lazımdır. Çünkü Allâh Te’âlâ:

“Namazlarında huşû’ sahibi olan mü’minler muhak-

kak kurtulacaktır.” (El-Mü’minûn s. 1-2) buyurmaktadır.

Peygamberimiz (s.a.v.) namaz kılarken mübarek kalbi

çömlek gibi kaynardı. Namaz kılmak isteyen kimse, namaza

niyet ettikten sonra ellerini kulaklarının yumuşaklarına kadar

kaldırarak: Allâhu ekber, diye namaza başlar. Tekbir alırken,

Lafza-i Celal’in hemzesini, “Âllâh” diye uzatmaz. Uzatırsa

şek ifade edeceğinden namaz bozulur.” “Ekber”in Be’sini da

“Ekbâr” diye uzatmaz. Uzattığı takdirde namaza başlamış

olmaz. Yani namazı bozulur.

(İbrahim Halebî, Mültekâ, 1.c. 131.s.)

 

BİR VAKİTTE İKİ NAMAZI BİRLEŞTİRMEK CAİZ Mİ?

 

Yolcu olsun, olmasın, bir vakitte iki namazı bir

arada kılmak câiz değildir. Çünkü Allâh Te‘âlâ:

“Şüphesiz ki, Namaz müslümanlar üzerine

vakitlerle belli bir farz olmuştur.” (Nisâ s.103) buyur-

muştur.

Bir vakitte iki namazı birleştirmek ise, vakti boz-

maktır. Kazaya kalmış namazları bir vakitte kılabilir,

fakat vakit gelmeden o vaktin namazını önceki vakit-

te kılamaz.

Bir kimse öğle namazını vaktin sonuna kadar te-

hir ederek öğle namazını kılar. Biraz sonra ikindi na-

mazının vakti girer, ikindi namazını bir yerde kılmak

caizdir. Fakat ikindi vakti girmeden ikindi namazını

kılmak caiz değildir.

İmam-ı Şafiî (r.a.)’e göre; yağmur, yolculuk, has-

talık gibi özürlerle öğle ile ikindiyi bir vakitte kılmak,

akşam ile yatsıyı da bir arada kılmak caizdir.

Biz hanefîlere göre de; arafat’ta öğle ile ikindiyi

öğle vaktinde, müzdelife’de akşam ile yatsıyı yatsı

vaktinde bir arada kılmak caizdir.

Bir kadın ikindi vaktinde veya yatsı vaktinde

âdetinden kesilirse, yalnız o vakitleri kılar. Öğle ile

akşamı kılmaz. İmam-ı Şafiî (r.a.)’e göre; öğle ile ak-

şamı da kılar. Çünkü o’na göre; özürden kesilmede

öğle ile ikindi, akşam ile yatsı bir vakit gibidir, iki vakit

bir arada kılınır.

İmam-ı Âzam (r.a.)’a göre; bir namazın farz olma-

sı vaktin sonuna bağlıdır. Bir insan vaktin sonunda

mükellef olursa yetiştirebilirse namazı o vakitte kılar,

yetiştiremezse kazâ eder. Bir kimse vaktin sonunda

namazla mükellef olmazsa, o namaz o kimseden dü-

şer, sonra kazâ da etmez.

(İbrahim Halebi, Mülteka Tercümesi, c. 1 s. 111)

 

KAZÂ NAMÂZLARI, EDÂ İLE KAZÂ’NIN FARKLARI

 

Bir namâzı vaktinde kılmaya “edâ” denir. Vaktinden

sonra kılmaya da “kazâ” denir. Vaktinde kılınmamış olan

beş vakit farz namâzlarının kazâsı farzdır. Vitir namâzının

kazâsı ise vacibdir. Sünnetlere gelince: Bir sabah namâzı

sünneti ile beraber kaçırılınca, o günün güneş doğuşun-

dan (kerahat vaktinin çıkışından) sonra istivâ zamanına

kadar bu sünnet farz ile beraber kazâ edilir. Güneşin yük-

selişinden (kerahat vaktinden) önce ve istivâdan sonra

sünnet kazâ edilmez.

Bir kimsenin namâzı kazâya kalınca bakılır; Eğer o

kimse tertip sahibi ise, bu kazâ namâzı ile vakit namâzları

arasında sırayı gözetmek gerekir. Tertib sahibi değilse, bu

namâzı kazâ etmeden diğer namâzları kılabilir. Bir kimse-

nin tertib sahibi sayılabilmesi için, en az altı vakit namâzı

kazâya kalmamış olmalıdır. Altı vakit namâz kazâya kal-

dı mı, tertib sahibi olmaktan çıkar; artık onun ne kazâ

namâzları arasında ve ne de kazâ namâzları ile vakit

namâzları arasında sırayı gözetmesi gerekmez.

Bir namâzı özürsüz yere kazâya bırakmak büyük gü-

nahtır. Bu namâz kazâ edilmekle yerine getirilmiş olur.

Fakat bunun geciktirilmesinden dolayı meydana gelen

günahın bağışlanması için tevbe etmek ve Allah (c.c.)’dan

afv dilemek lazımdır. Herhangi bir bahane ile namâzı ge-

ciktirip kazâya bırakmaktan son derece sakınmalıdır. Çün-

kü bunun günahı çok büyüktür. İnsan, gerek yaratıcısına

karşı ve gerekse insanlara karşı olan borçlarını bir an

önce ödemeğe çalışmalıdır. Hayatın süresi belli, çok azdır.

Borçlarını ödemeden ahirete gidenlerin hallerine ne kadar

acınsa azdır. Kazâya kalan namâz, bizim için yerine geti-

rilmesi gerekir. Biz bunu yerine getirmek zorundayız, bunu

yapmazsak azaba hak kazanmış oluruz. Şu kadar var ki,

kazâya kalmış olan bir namâzı Yüce Allah dilerse bağışlar

ve dilerse bağışlamaz.

(Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, s. 181-185)

 

 

 

 

ALLAH’A (C.C.) SECDE ETMENİN FAZÎLETİ

 

Efendimiz (s.a.v.)’in yapmamızı istediği iş lerden biri de

Allah’ın (c.c.) kelâmını abdestli okumamız ve abdestli dinle-

memizdir. Bu Allah’ın kelâmına hürmetin gereğidir. Okunan

tilâvet secdelerini yapabilmemiz için de abdestli olmamız

şarttır.

Kur’an’daki bir secde âyetini okuyan veya dinleyen

âkıl, bâliğ bir müslümanın bir defa secde yapması vâciptir.

Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur: “Onlara ne oluyor ki

îman etmiyorlar ve kendilerineKur’ân okunduğu zaman

secde etmiyorlar.” (İnşikâk s. 20,21) Diğer yandan bu secde

namazda yapılan secde olup, namaz secdesi gibi vâcip

hükmüne tabi olur. Bu secde için abdestli, temiz, avret yer-

leri örtülü ve kıbleye yönelmiş olmak şarttır.

Tilâvet secdesine ayaktan inilmesi ve bu secdeden kal-

karken ayağa kalkılması ve bu şekilde ayağa kalkarken

“Gufrâneke Rabbenâ ve İleykel-masîr (Ey Rabbimiz! Se-

nin bağışlamanı bekliyoruz. Son dönüş sanadır) denilmesi

müstehaptır. Tilâvet secdesine varılırken ve kalkarken alı-

nan tekbirler de müstehaptır.

Resûlullah (s.a.v.), «İnsanoğluKur’ân’dan secde kıs-

mını okurken sec deye varmış olsa, şeytân bir yana çe-

kilip, eyvahlar olsun  Ademoğlu secdeye vardı, diyerek

ağlamaya başlar» buyurmuşlardır. (İbn Mace)

Diğer rivâyette: « (Şeytan) Eyvahlar olsun  bana;  Ade-

moğluna secde emredildi, tereddüt etmeden secdeye

vardı ve cennetlik oldu. Bana secde emredildi, secdeye

varmadım cehennemlik oldum diye (şeytân dertlenir ve

hayıflanır)» buyurmuşlardır.

«Efendimiz (s.a.v.)’in yanında «Necm» sûresi yazılırken

sıra secde kısmına gelince, Efendimiz (s.a.v.) secdeye va-

rır. Orada bulunmakta olan Ebû Hureyre (r.a.) der ki: «Biz

de Resûlullah (s.a.v.) Efendimizle birlikte secdeye varmış-

tık. Hatta yanı başı mızda bulunan kalem ve hokka da biz-

lerle birlikte secdeye varmışlardı». (Bezzâr)

(İmâm Şarani, el-Uhudü’l-Kübra, s. 11)

 

BEŞ VAKİT NAMAZIN KARŞILIĞI

 

Sallallâhü Teâlâ Aleyhi ve Sellem Efendimiz, buyurmuş-

lardır ki: “Nâs (insânlar), beş ukûbât (azâblar), sıkıntı

karşısında olacaklardır.”

“Onlar nedir, yâ Resûlullâh?” denildiğinde, buyurdular

ki:

“Evvelkisi: Mevt ve sekerât-ı mevttir. (Ölüm ve ölüm-

deki can çekişme baygınlığı),

İkincisi: Kabir ve kabir zulmetidir. (Kabir karanlığı-

dır),

Üçüncüsü: Münker ve Nekir suâlidir,

Dördüncüsü: Seyyiât ve hasenâtın veznidir (günâh

ve sevabların tartılmasıdır),

Beşincisi: Sırât ve sırâtın mürûrudur. (Sırât ve sırâtın

geçilişidir.)” Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.) ve

bilcümle Ashâb (r.a.) ağlaştılar. Cebrâîl (a.s.) geldi ve;

“Yâ Resûlullâh, Ebû Bekir’e söyle, Allâh sana selâm

ediyor: “Ve her zehrin panzehiri ve her hastalığın şifâsı

olduğunu işitmedin mi? Kim sabah namazını kılarsa,

Allâh ona ölümü ve sekerâtı kolay kılar. Kim öğle na-

mazını kılarsa, Allâh onun kabrini nûrlandırır ve zulmet-

lerini giderir. İkindi namazını kılana münker ve nekir

suâllerine cevâbı kolaylaştırır. Akşam namazını kılanın

mîzânını ağırlaştırır. Yatsı namazını kılan da sırât’tan

berk-i hâtif (şimşek) gibi geçer.” dedi.”

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “Eğer benim bildiğimi

bilseydiniz, muhakkak az güler, çok ağlardınız.” bu-

yurmuşlardır. Hasan (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in

şöyle buyurduklarını rivâyet etti: “-Size insanların en

kötüsünü haber vereyim mi?” “-Evet, yâ Resûlullâh!

Kimdir o?” dediler. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, şöyle

buyurdular: “-Namazdan çalandır.” buyurdular ve dediler

ki: “-Nasıl çalar?” Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, şöyle bu-

yurdular: “-Rükûsunu tamamlamaz; secdelerini tamam-

lamaz.”    (Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Musâhabe 3, s.73-75)

 

NAMAZIN MADDİ FAYDALARI

 

Namaz vakti: 24 saat içinde ard arda gelen, 5 tane

büyük 50 tane küçük (bioritim) periodu vardır. 5 büyük

periyodun herbirinin başlangıcındaki ilk 15 dakika biyolo-

jik olarak en aktif zamandır. Bu sırada akapunktur nokta-

ları tamamen açık durumdadır. 5 vakit namaz bu 5 büyük

biyolojik periyoda denk gelmektedir. Ezandan sonraki 15

dakika boyunca insandaki biyolojik aktif noktalar açık-

tır. Sonra 1,5-2 saat boyunca yavaş yavaş kapanmaya

başlar. 2 saat sonrası ile bir sonraki ezan vakti arası ka-

palıdır. Allah Resûlü (s.a.v.) buyurmuştur. “Namaz için

vaktin evveli Allah’ın rızası, vaktin ortası Allah’ın rah-

meti, vaktin sonu ise Allah’ın affıdır.” “Eğer insanlar

namaza erken gelmenin sevabını bilselerdi, bunun

için yarışırlardı.”

Bir hadis-i şerifte,”Namazda şifa vardır.” (Ahmed ibn.-i

Hanbel:2/390) buyurulur.

Rüku, omurgan, üreme organları, böbrekler ve idrar

yolları gibi karın içi organların sağlığını korur. Mide, ka-

rın, sırt ve boyun kaslarını güçlendirir. Secde, bedenin

üst bölgelerine kan akışını artırır, beyinde sıvı ve kan

dolaşımını düzenler. Beyni temizler, hafızayı güçlendi-

rir, anlayış ve düşünce kabiliyetini artırır, akciğer, kalp

ve sinir sistemini arındırır. Secdeye gitmek ve kalkmak-

la tüm eklem ve kasların sağlığı ve esnekliği korunmuş

olur. Selam verirken omuzlara bakmak göz kaslarında

tembelliğe, gözlerde kan dolaşımı bozukluğuna, boyun

omurlarında kireçlenmeye engel olur.

Namazın maddi  faydaları saymakla bitmez. Yukarı-

da bu örneklerin birkaçı anlatılmış, manevi hikmetlerine

ise değinilmemiştir. Sağlığı korumak için  abdest almak,

5 vakit namaz kılmak, helal yemek ve yemeği azaltmak

yeterlidir.

(Dr. Aidin Sâlih, Gerçek Tıp; Yitik Şifanın İzinde, s.123,124)

 

KADINLARIN ÖZEL HALLERİNDE

YASAKLANAN VE SERBEST BIRAKILANLAR

 

Alimler; abdestsizin, cünübün, hayız ve lohusanın kalp ve

dil ile zikretmelerinin caiz olduğunu söylemişlerdir. Tesbih, tehlil,

tevhid ve tekbir, Resûlullah sallalahu aleyhi ve selleme getirilen

salavâtlar da buna dahildir. Ancak Kur’ân okumak; cünübe, hayız

ve lohusaya haramdır. İster az olsun, ister çok olsun, isterse ya-

rım âyet olsun. Bunlar, dillerini oynatmadan kalplerinden Kur’ân’ı

geçirebilirler. Keza bunlar Kur’ân-ı Kerim’e bakabilir ve kalplerin-

den okuyabilirler. Ancak cünüb ve hayızlının, bir musibet anında,

İnna lillahi ve inna ileyhi raciun (Allah’tan geldik, Allah’a dö-

neceğiz.) (Bakara s. 156); bineğe binerken,  Sübhânellezi sahhare

lena haza vema künna lehu millerinin  (Bunu emrimize veren

Allah’ın şanı yücedir. Yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi.);

duâ ederken: Rabbena atina fiddünya haseneten ve fil âhireti

haseneten vekına azabennar (Rabbimiz, bize dünyada da iyi-

lik, âhirette de iyilik ver ve bizi cehennem azâbından koru.)

(Bakara s. 201) gibi kalıp duaları okumaları caizdir. Tabii bununla

Kur’ân okumayı kasdetmediği takdirde böyledir.

Cünüble hayız; Bismillah, Elhamdülillah diyebilirler. Yine Bunu

söylerken zikir kasıtları olsun olmasın birdir, caizdir. Kur’ân oku-

maya niyet etmedikçe günahkar olmazlar.

(İmâm Nevevî, el-Ezkâr, s.32)

 

ABDESTİ BOZAN VE BOZMAYAN ŞEYLER – 2

 

Yatarak veya bir şeye dayanarak uyumak abdesti bozar.

Dayandığı şey alındığında düşerse abdesti bozulur. Çünkü bu

vaziyette, a’zâları gevşeyip, abdesti bozulmak zann-ı gâlib ve

kuvvetli sebeptir. Bayılmak da abdesti bozar.  Sarhoş olmak

abdesti bozar. Yürürken iki tarafa da yalpalayarak yürümek gibi

hâllerde insan abdesti bozulduğunu fark edemez.

Namaz içinde yüksek sesle gülmek abdesti bozar. Ken-

disi ve yanındaki duyacak kadar olursa abdesti gider. Yalnız

kendi işitecek kadar gülerse, abdesti bozulmaz, ama namazı

bozulur. Ama abdest eğer gusûl ile olursa yahut cenaze na-

mazında yüksek sesle gülerse veya gülen çocuk ise bu üç şe-

kilde abdesti bozulmaz. Hanımına dokunmak abdesti bozmaz.

Şâfilerde ise hanımına dokunmak abdesti bozar.

(Kadızâde Ahmed, Birgivî Vasiyetnamesi, Kadızâde Şerhi, s. 273)

 

 

 

ABDESTİN ÖNEMİ VE FAZÎLETİ

 

Abdest namazın sahih olmasının bir şartıdır. Namaz

kılınmak istendiğinde, hükmen temiz olmayan kişinin abdest

alması farzdır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ey İman edenler!

Namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerin-

ize kadar ellerinizi, başlarınızı meshedip, topuklara kadar

ayaklarınızı yıkayın.” (Mâide s. 6)

Abdest, önemli bir ibâdet olan namaz için Allah (c.c.)’ün

huzuruna çıkmadan önce, hem görünen hem de görünmeyen

pisliklerden, kirlerden temizlenmenin ve arınmanın bir aracıdır.

Ebü Hureyre (r.a.) abdest aldı ve Resülüllah (s.a.v.)’in şöyle

buyurduğunu nakletti: “Kıyâmet gününde ümmetim abdest

izlerinden yüzleri bembeyaz parlar halde çağrılacaklardır.

Öyleyse sizden her kim beyazlığını uzâtabilirse onu

yapsın.” (Buhâri, Vudû, 2)

“Her zaman abdestli olmaya ancak inanan bir kişi

gayretle devam eder.” (İbn Mâce, Taharet, 4)

Ebû Hüreyre (r.a.) naklediyor: “Müslüman veya mü’min

kul abdest alıp yüzünü yıkadığında gözleriyle bakıp

işlediği her günah suyla veya son su damlasıyla birlikte

dökülür. Etlerini yıkadığında, elleriyle tutup yaptığı her gü-

nah suyla veya son su damlasıyla birlikte çıkar. Ayaklarını

yıkadığında, ayaklarıyla yürüyüp işlediği her günah

suyla veya son su damlasıyla birlikte dökülür. Sonunda

günahlarından arınmış olarak çıkar.” (Müslim, Taharet, 32)

Osman b. Affân (r.a.) naklediyor: Resûlullah (s.a.v.) güzel

bir şekilde abdest aldı, sonra şöyle buyurdu : “Kim benim şu

abdestim gibi abdest alıp mescide gelir ve iki rekat namaz

kılar, sonra oturursa geçmiş günahları bağışlanır.” Osman

(r.a.) der ki: Resûlullah (s.a.v.) bundan sonra: “Sakın (bu affa

güvenerek amel işlemekte) gevşemeyin” buyurdu. (Buhâri,

Rikâk, 8)

Abdullah b. Ömer (r.a.) naklediyor: “Kim abdestli olduğu

halde tekrar abdest alırsa ona on sevap yazılır.” (Ebû Davud,

Taharet, 32)

(Muharrem Önder, Âyet ve Hadisler Işığında Temizlik İlmihali, s.39-40)

 

NAMAZIN FARZLARINDAN ÖRTÜNMEK

 

Avret yerlerini örtmek şartı şu âyet-i kerîmeden anla-

şılıyor; “Ey Ademoğulları! Her secde edişinizde güzel

elbiselerinizi giyin.” (Araf s. 31) Büyük müfessirler bu âyet-i

kerîmede geçen ‘zînet’ kelimesiyle, avret yerlerini örten elbi-

selerin kastedildiğini söylemişlerdir. Müstehab olan üç elbise

(gömlek, sarık ve giysi) içinde namazı kılmaktır. Bürünülen

tek elbise ile de kılınsa caizdir. Kadın başını ve bedeninin ta-

mamını örtmedikçe, tek elbise ile namaz kılması caiz olmaz.

Erkeğin ise, sadece şalvar veya pantolonla namaz kılması

mekrûhdur. Zira rivâyete göre Hz. Peygamber (s.a.v.); erke-

ğin omuzu üzerinde bir giysi olmaksızın, sadece alt tarafını

örten bir giysi ile namaz kılmasını yasaklamıştır. Ebû Hanîfe

(r.a.) dedi ki; sadece şalvarla namaz kılmak, cefa ehlinin yap-

tığı işe benzer. Oysa tam elbise giymek, insanı cefa ehlinin

durumundan uzaklaştırır. Hem altı hem de üstü örten elbise-

ler giymek insanların âdetidir.

Erkeğin avret yeri; göbeğin altından diz kapaklarına ka-

dardır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) ölçüyü şöyle takdir bu-

yurmuştur; “Erkeğin avret yeri; göbek altından  başlayıp,

dizlerini geçinceye kadardır.”  (Bu hadisi Müsned’inde Hars ri-

vayet etmiştir.) Başka bir hadîs-i şerîfde de; “Diz avrettendir.”

buyurulmuştur. (Darekutni, es-Sünen: 1/230)

Kadının yüzü ve elleri hariç, vücudunun her tarafı avrettir:

Bir hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Hür kadın, örtünmesi gereken bir avrettir.” Yüzü ile elle-

rini hariç tutmuştuk; çünkü Allah (cc) buyurur ki; “Görünen

kısımlar müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etme-

sinler.” (Nur s. 31) İbn Abbas (r.a.) dedi ki; görünen zinetlerden

kasıt; sürme ve yüzüklerdir. Bu zinetler görününce, mecburi

olarak yerleri de görünür. Çünkü sürme yüzün, yüzük de elin

zinetidir. Muamelelerde ve işlerde buraların açığa çıkıp gö-

rünmesinde ihtiyaç ve zaruret vardır. (Dolayısıyla el ve yüz

ancak zaruret gereği gösterilebilir)

(İmâm Mavsılî, el-İhtiyar, c.1, s. 88-92)

 

 

ALLAH (C.C.) ÇOK TEMiZLENENLERi SEVER

 

Tevbe etmek, İslâm dinindeki emredilen şeylerin en

mühimlerindendir. İman makamlarının birincisidir. Bazı

sâlihlerden bildirilir: “Otuz sene kadar tevbe etmeye çalış-

makla kendime bir hayret ve acizlik gelip, şaşıyorum, tevbe

etmek bana nasip olmadı”. “Sen çok büyük şey istiyorsun.

Sen Allâhu Teâlâ’nın muhabbetini, sevgisini arıyorsun.

Allâhu Teâlâ’nın muhabbeti ise, büyük bir saadettir. Nitekim

Allâhu Teâlâ, «Allah günahlardan çok tevbe edici kulları

ve günah pisliğinden temizlenenleri sever» (Bakara, 222)

buyuruyor. O hâlde senin aradığın kolayca ele geçmez,

diye cevap verdiler.”

Bir kul günahından tevbe etse, Allâhu Teâlâ onu sever,

melekler sevinir. Malını kaybeden kimse malını bulunca,

çocuğu olmayan kimsenin çocuğu olunca, susamış kimse

hararetle çölde giderken suya kavuşunca ne kadar sevinir-

se, bir kimse tevbe edince melekler bundan daha çok sevi-

nir. Allâhu Teâlâ bir kimseyi sevince, Cebrail Aleyhisselâma

onu sev diye emreder. O da onu sevip göklerdeki bütün

meleklere, falan kimseyi Allâhu Teâlâ seviyor, siz de se-

vin der. Göktekilerin hepsi onu severler. Sonra insanların

sâlihleri dahi onu severler. Bu yüce saadet Allâhu Teâlâ’nın

muhabbetine, sevgisine kavuşmakla kazanılır. Tevbe eden-

leri Allâhu Teâlâ’nın  sevdiği Kur’ân-ı Kerîm ile sabittir.

Bir mü’min günahından tevbe etse, sonra o günahı işle-

se, yaptığı tevbe lüzumsuz olmaz. Çünkü işlediği bir başka

günah olur. Ondan da tevbe etmesi vâcip olur. Önce yaptığı

günahlara tevbe ettikten sonra, bu günahları tekrar hatırla-

dığında yine tevbe edip etmemesi hususunda ihtilâf vardır.

Bazıları günahları anınca, pişman olmak vâciptir demişler-

dir. Lâkin işin doğrusu şöyledir ki, günahlarını anıp sevinir

ve lezzet duyarsa, tekrar tevbe etmesi vâcip olur. Bunda

âlimler ittifak etmişlerdir. Sevinmezse tekrar tevbe etmesi

vâcip olmaz.

(Kadızâde Ahmed Efendi, Birgivî Vasiyetnamesi Şerhi, s.133)

 

NAMAZ KILMANIN MEKRUH OLDUĞU VAKİTLER

 

Güneş doğarken, batarken ve zeval vaktinde namaz kıl-

mak, tilavet secdesi yapmak ve cenaze namazı kılmak caiz de-

ğildir. Zira Ukbe b. Amir el-Cühenî bu hususda şöyle bir hadîs-i

şerîf rivâyet etmiştir:  “Rasûlullah (s.a.v.) üç vakitte namaz

kılmamızı, ölülerimizi gömmemizi yasakladı: Güneşin do-

ğuşundan bir mızrak boyu yükselişine kadar,  tam tepe

noktasına gelişinden yana kayışına kadar, guruba mey

letmesinden tamamen batışına kadar.” (Müslim) Ancak o gü-

nün ikindi namazı güneş batarken de kılınabilir: Çünkü sebep,

vaktin kalan kısmıdır ki; bu durumda mükellef namazı gereği

gibi edâ etmiş oluyor. Hz. Peygamber (s.a.v.) bunu teyid sade-

dinde şöyle buyurmuştur: “Gün batmadan ikindi namazından

bir rek’ata ulaşan kimse, o namazın tamamına ulaşmıştır.”

(Buhâri, Müslim)

Sabah namazını kıldıktan sonra güneşin doğuşuna kadar

ikindi namazını kıldıktan sonra güneşin batışına kadar nâfile na –

maz kılınamaz. Zira Ebû Saîd el-Hudrî’den rivâyet olunduğuna

göre, Hz. Peygamber (s.a.v.) bu iki vakitte nâfile namaz kılınma –

sını yasaklamıştır. (Buhâri, Müslim) Ama bu iki vakitte kaza namazı

kılınması, tilavet secdesi yapılması caizdir. Yalnız iki rek’atlık

tavaf namazı kılınmaz. Bu vakitlerde nâfile kılma yasağı başka

bir sebepden dolayıdır ki; o da vaktin tamamının farz ile meşgul

edilmesidir. Zira farzın sevabı daha büyüktür.

Fecir doğdukdan sonra sabah namazının iki rek’at sünne-

tinden başka nâfile namaz kılınmaz. Akşam namazından önce

nâfile namaz kılınmaz. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) namaz

kılmaya tutkun olduğu halde, fecir doğduktan sonra sabah na

mazının iki rek’at sünnetinden başka nâfile namaz kılmamıştır.

Akşam namazını geciktireceğinden dolayı, bu namazdan evvel

nâfile namaz kılınmaz. Çünkü akşam namazının geciktirilmesi

mekrûhtur.

(Mavsılî, el-İhtiyar, c.1, s.80-82)

 

 

 

 

 

 

SEFERÎLİK HÜKÜMLERİ

 

Hanefilere göre, misafirin her dört rekâtlı namazda farzı

iki rekâttır. İki rekâttan fazla kılmak misafire caiz değildir.

Dört rekât kıldığı takdirde ikinci rekâtta teşehhüd miktarı

oturmuş ise, ilk iki rekât farz yerine geçer, diğer iki rekât ta

nâfile namaz sayılır. İlk iki rekâtta teşehhüd miktarı oturma-

dıysa, namazı bozulur. Hepsi nâfileye dönüşür.

Misafir olarak evinden çıkan kişi, oturduğu yerin evle-

rini geçtiğinden itibaren namazını ikişer rekât olarak kılar.

Bir yerde en az on beş gün durmak niyetinde olmadıkça,

sefer hükmü devam eder. Eğer böyle bir niyeti var olursa,

derhal namazını tam olarak kılması lâzım gelir. Eğer on beş

günden daha az bir müddete niyet ederse, namazını tam

olarak kılmaz. Eğer bir beldeye girdiği zaman on beş gün

kalmaya niyet etmeyip, “bugün yarın çıkarım” diyerek bir-

kaç sene bile durursa, yine de dört rekâtlı namazını ikişer

rekât olarak kılacaktır. Askerler harp meydanına girdikleri

zaman on beş gün kalmaya niyet ederse bile, namazlarını

tam kılmazlar.

Misafir, mukime uyarsa, namazını dört rekat kılacaktır.

Misafir mukim cemaatin imâmı olarak iki rekât kıldırabilir,

selâm verdikten sonra mukim cemaat namazlarını kalkıp

tamamlarlar. Misafir olan imâmın selâm verdiği zaman “siz

namazınızı tamamlayınız biz misafir kimseleriz” demesi

müstehaptır. Misafir, beldesine geldiği zaman beldesinde

durmaya niyet etmese bile namazını tam kılar.

Vatanından hicret ederek başka yeri vatan edinen bir

kimse, bilâhere sefere çıkarak eski vatanına giderse bile

namazını tam kılmaz. Zira Resûlullah (s.a.v.) hicretten son-

ra Mekke’ye giderken namazını kısa olarak kılmıştır.

Seferde namazı kazaya kalan kişi mukim olunca, o na-

mazı iki rekâtlı olarak kaza eder. Mukim iken kazaya kal-

mış olan namazı, seferde dahi olsa ancak dört rekât olarak

kaza eder.

(Ebû’l Hasan Kuduri, Kuduri Metni Tercümesi, s.10)

 

NAMAZDA KALBİ TOPLAYABİLMEK

 

Kur’ân-ı Kerîm’de Mü’minûn sûresi birinci âyet’te“Ancak

namazı huşu (ve korku) ile kılanlar felaha ermişlerdir.”

buyuruluyor. Karşıt ifadesi ile ele alınırsa namazı huşu ile

kılamayanlar felaha dahil olamayacak (kurtuluşa eremeye-

cek) manası çıkıyor. Rabbinin huzuruna duran kişi ancak

huzur-u kalb ile edaya çalışırsa o ibâdeti yapmış olur, on-

dan lezzet alır ve ondan istifa eder.

Namazın aslı, ruhu huşu halinin ve kalbin bütün na-

mazda hazır bulunmasıdır. Çünkü namazdan maksat kalbi

Allah-ü Teâla ile bulundurmaktır, heybet ve tazim yolu ile

Allah-ü Teâlayı zikretmektir. Çünkü Allah-ü Teâla; “Beni

hatırlamak için namaz kıl.” (Tâhâ s. 14) diye emir buyurmuş-

tur. Ashab-ı Kiram (r.a.):

Namaz kılarken Allah’ın huzurunda günâhlardan dola-

yı utanma ve korku haliyle, kalbi kırık olarak durmalıdır. Bir

büyüğüne karşı suç işleyen kişinin o büyüğünün huzuruna

gelirken duyduğu korku, pişmanlık ve heyecan gibi. Kıbleye

dönmek yüzünü bütün yönlerden çevirip tek bir istikâmete

yönelmektir. Bunun manası ise kalbi her iki dünyada olan-

lardan ayırıp Allah-ü Teâla’ya teveccüh ettirmektir. Kalbin

kıblesi Allah-ü Teâlâdır. Namazda kalbini başka şeylerle

meşgul eden kişi; namazdayken sağa sola dönen, başka

işler yapan kimseye benzer. Yüzü kıbleden çevirmek na-

sıl namazı bozarsa kalbi Allah-ü Teâlâdan çevirmek de

namazın hakikatini bozar. Nebî (s.a.v) namazın başka bir

meşguliyeti barındırmayacağı konusunda: “Şüphesiz na-

mazın kendisi başlı başına mühim bir meşguliyettir”

buyurmuştur. (Müslim, Mesâcid, 34)

Hz.Talha (r.a) kendi hurma bahçesinde namaz kılar-

ken ağaçlar arasında uçan bir kuşa gözü takılıp, kalbi de

oraya meyledince, namazı kaç rekât kıldığını unutmuş,

selâm verdikten sonra hemen istiğfar edip kendisini Allah-ü

Teâlâ’dan bir an için bile olsa ayırmış olduğundan hurma

bahçesini sadaka olarak infâk etmiştir.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, s.220-226)

 

NAMAZIN ÂDÂBI

 

Namazın bazı edebleri şunlardır:

Erkeklerin, iftihah tekbiri alırken ellerini elbiselerinin

yenlerinden çıkarmaları gerekir. Kadınlar çıkarmaz. Erkek-

lerin böyle yapmaları tevâzuya daha uygundur. Fakat hava

soğuksa çıkarmazlar. Kadınların ellerini çıkarmamaları ise

elbisenin sıyrılıp kollarının açılmaması içindir.

Ayaktayken secde yerine, rükûda ayakların üzerine,

secdede burun ucuna, tahiyyatta otururken kucağına, se-

lam verirken de omuzlarına bakmalıdır.

Normal bir şekilde öksürük geldiğinde, kişinin elinden

geldiği kadar öksürüğünü tutması gerekir. Çünkü mecbur

kalmadan öksürmek namazı bozar. Namazın bozulmaması

için elinden geldiğince öksürüğü gidermek lâzımdır. Öksü-

rüğünü tutamayacak kadar şiddetli şekilde öksürüğü gele-

nin öksürmesinde bir mahzur yoktur. Gelen öksürük, insanı

öksürmeye zorlamayacak hafif bir öksürükse, bu öksürüğü

tutmak vâcibtir. Sesi boğuk çıktığından sesini güzelleştir-

mek veya namazda olduğunu bildirmek gibi bir mazeretten

dolayı öksürmekle namaz bozulmaz.

Geğirme ve esneme geldiğinde -mümkün oldukça- ge-

ğirmemek ve esnememek gerekir. Esnemeye engel oluna-

mazsa, ağız el ile veya elbisenin yeniyle kapatılır.

Müezzin ikâmette “Hayye alel felah” derken, hem imâmın

hem cemaatin ayağa kalkması. İmâm öndeyse, onun kalktı-

ğını görünce herkes kalkar. Fakat imâm mihraba yakın değil

de arkadan geliyorsa, imâmın geçtiği her saf ayağa kalkar.

Eğer imâm, cemaatin içinde olup ikâmeti de kendisi okuyor-

sa, ikâmet bitmeden cemaat ayağa kalkmaz. İmâmın, “Kad

kâmetis salâh” denildiğinde namaza başlaması namazın

edeblerindendir.

Rükû ve secde tesbihlerini üçten fazla okumak da adab-

dandır. İkâmet okunurken camiye giren kimsenin -oturma-

yıp- ayakta beklemesi ise mekruhtur.

(Muhammed Alaaddin b. İbni Âbidin, Üç Boyutuyla İslâm s. 180-181)

 

PEYGAMBERLERİN MİRASI FITRÎ TEMİZLİKLER

 

Peygamberlerin hasletlerinin beşi başta, beşi de beden-

dedir. Başta olanlar: Ağzına su vermek, burnuna su ver-

mek, misvak kullanmak, bıyığını kırkmak, sakalını bırakıp

çoğaltmaktır. Bedende olanlar: Kasığını traş etmek, koltuk

altını traş etmek, tırnaklarını kesmek, su ile istincâ etmek ve

sünnet olmaktır.

Bıyık kırkmanın esası, İbn-i Ömer’in (r.a.) bildirdiği

hadîs-i şerîfdir. Resûlullah (s.a.v.): «Bıyığınızı makas ile

kırkınız ve sakalınızı kendi hâline bırakınız» buyurdu.

Sakalı kendi hâlinde bırakmak onu çoğaltmaktan ibarettir.

Bildirildi ki, Ebû Hüreyre (r.a.) sakalını eliyle tutar, bir tutam-

dan fazlasını keserdi. Ömer (r.a.): «Sakalın bir tutamdan

fazlasını alınız»  buyurdu. Kasık ve koltuk altlarını traş et-

mek ve tırnak kesmek hakkında Enes bin Mâlik (r.a.) bildirir

ki; Resûlüllah (s.a.v.) bize, bıyık kırkılması, tırnak kesilmesi,

koltuk altının yolunması ve kasık traşı için kırk gün müddet

ta’yîn buyurdular. Cuma günü tırnak kesmek sünnettir. (Çar-

şamba günü kesmek ise mekruhtur) Ebu Eyyüb el-Ensari

(R.A.)den rivayete göre Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz:

“Nasıl oluyor da, sizden biriniz gök haberlerinden soru-

yor? Halbuki o, tırnaklarını kuşların tırnakları gibi uzun bı-

rakıyor, kesmiyor da, tırnaklarında cenabetlik, kir ve pislik

toplanıyor, birikiyor!” (Ahmed b. Hanbel, 5/41) buyurmakla

tırnak kesmenin önemini belirtmişlerdir. İbn-i Abidin şöyle

der: “Bir kimse tırnaklarını, dikkatsizlik ve ihmal yüzünden

vaktinde kesmeyerek uzatırsa, o kimse geçinmek husu-

sunda rızık darlığına düşer. Feyiz ve bereketten mahrum

kalır.”(İbn Abidin, 5/100)

Tırnağı makas, çakı veya bıçak ile kesmek iyidir. Diş ile

tırnağın uzayan kısmını koparmak mekruhtur. Tırnaklarını

kesen kimsenin parmaklarını yıkaması, tırnaklarını, saç ve

bedenin kıllarını ve kan aldırdığı zaman çıkan kanı toprağa

gömmek sünnettir. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in,

kan, saç ve tırnağı gömmeği emreyledikleri bildirildi.

(Abdulkâdir Geylani (k.s.), Gunyetü’t-Tâlibin, s. 23-25)

 

 

 

 

 

 

NAMAZIN ÖNEMİ VE TERK ETMENİN KÖTÜLÜĞÜ

 

Allâhu Teâlâ cehennemlilerden haber vermek üzere,

“Sizi bu yakıcı azaba sürükleyen nedir?” diye soru-

lur. Onlar derler ki: “Namaz kılanlardan değildik. Düşkün

kimseyi doyurmuyorduk. Bâtıla dalanlarla biz de dalar-

dık.” (Müddessir s. 43-45) buyurmuştur.

Bir hadis-i şeriflerinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Kişi ile

şirk ve küfür arasında namazı terk vardır.” (Müslim, 1/88)

buyurmuştur. Diğer bir rivâyette Resûlullah (s.a.v.) şöyle bu-

yurmuştur: “Benimle onlar (münafıklar) arasındaki ahid

(antlaşma) namazdır. Kim onu terk ederse küfre düşer.”

(Tirmizi, Nesai, İbni Mace)

Taberânî’nin rivâyetinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Emânete

riâyet etmeyenin imanı, temizliğe riâyet etmeyenin ve

namazı olmayanın da dini yoktur. Namazın dindeki yeri,

başın ceseddeki yeri gibidir.” (Mecmeu’z-Zevâid, 1/292) buyur-

muştur.

Tirmizî’nin beyânına göre Ashâb-ı Kiram, namazdan baş-

ka hiç bir amelin terkini küfür saymazlardı. (Tirmizi, 5/14)

İbn Abbâs (r.a.), gözleri görmez olduğu vakit kendisine:

“Seni tedavi ederiz, fakat birkaç gün namazı terketmen ge-

rekir,” dediklerinde, kendisi: “Hayır, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in:

“Namazı terkeden kimse, Allâhu Teâlâ kendisinden ga-

zablı olduğu halde, Allah’a ulaşır.” buyurduğunu duydum,”

demiştir.  (Mecmeu’z-Zevâid, 1/295)

Adamın biri Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e gelerek: “Ya

Resûlallah, bana bir amel öğret ki, onu yaptığım vakit cen-

nete gireyim,” dedi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Ne kadar çok

işkence görsen hatta yakılsan bile Allah’a ortak koşma.

Servetini mahvederlerse de anne ve babana itaat et. Na-

mazı da kasden terketme, zira namazı kasden terkeden,

Allah’ın emânından uzaklaşır,” (Tergib ve Terhib, 1/382) buyur-

muştur.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’den itibaren günümüze kadar gelen

âlimler, (farziyetini inkar ederek) namazı kasden terkedenin

küfründe ittifak etmişlerdir.

(İbn Hacer el-Heytemi, İslâm’da Helâller Ve Haramlar  c. 1, s. 358)

 

ABDESTİN EDEBLERİ VE DUALARI

 

Abdestin bazı edebleri vardır. Abdest alırken kıbleye yö-

nelmek, abdest uzuvlarını oğmak, küçük parmağını kulakla-

rının deliklerine sokmak bunlardandır.

Abdest alan kimsenin, parmağındaki yüzüğü dar ise

hareket ettirmesi vâciptir, abdest için başkasından yardım

istememek, abdest alırken dünya kelâmı konuşmamak ve

kullanılmış sudan sakınmak için, abdest alırken yüksek bir

yerde oturmak abdestin âdabındandır.

Abdeste başlarken “Bismillâhilazim velhamdülillâhi

alâ dînil İslâm” demek ve her uzvun yıkanması sırasında

seleften nakledilen şu duaları okumaktır:

Mazmaza (ağzı yıkama) sırasında,”Allâhumme eınnî

alâ tilâvetil Kur’âni ve zikrike ve şükrike ve hüsn-i

ıbâdetike.”

İstinşâk (burnu yıkama) sırasında, “Allâhumme erihnî

râyihate’l-cenneti ve’r-züknî mih neîmihâ.”

Yüzü yıkama sırasında, “Allâhumme ibeyyu vechî

binûrike yevme tebyezzu vücûhün ve tesveddü vücûh.”

Sağ eli  (kolu ) yıkarken, “Allâhumme a’tınî kitabî biye-

mini ve hâsibnî hısâben yesîra.”

Sol eli (kolu) yıkarken, “Allâhümme lâ tu’tınî kitabî

bişimâlî velâ min verâi zahri.”

Başı mesh ederken, “Allâhümme ezıllenî tahte zilli ar-

şike yevme lâ zille illâ zıllük.”

İki kulağı mesh ederken, “Allâhümmecalnî  minellezîne

yestemiûnel kavle feyettebiûne ahseneh.”

Boynu mesh ederken, “Allâhümme a’tik unukî (

rakabetî) mine’n-nâri.”

İki ayakları yıkamada, “Allâhümme sebbit kademeyye

ale’s-sirâtı yevme tezillu fîhi’I-akdâm.”

Abdestten sonra Nebî aleyhissalâtu ve’s-selâm için

salevât getirmeli ve şu duayı da okumalıdır: “Allâhümme’c-

alnî mine’ttevvâbîne vec’alnî minel mütetahhirîn.”

Abdestten sonra,  abdest suyundan arta kalan sudan kıb-

leye yönelerek bir miktar içmek de abdestin edeblerindendir.

(Molla Hüsrev, Dürer ve Ğurer, s. 23-26)

 

TEYEMMÜM NE ZAMAN VE NASIL YAPILIR

 

Aradığı halde suyun bulunmadığı veya suyun bulundu-

ğu yerde yırtıcı hayvan, düşmanın mevcut olduğu veyahut

yanındaki suya kendisinin veya arkadaşının ihtiyacı bulun-

duğu veya bu suyun başkasının mülkü olduğu, sahibinin de

günün rayicinden fazla paraya suyu satmak istediği veya

azalarında yara bulunduğu, yahut da hasta olduğu, suyu

kullandığı takdirde azasının zarara uğramasının mümkün

olduğu veya hastalığının şiddetleneceğini zannettiği haller-

de, kişi teyemmüm yapabilir.

Teyemmüme niyet ettikten sonra parmaklarını bitiştire-

rek ellerini temiz bir toprağa veya toprak cinsinden bir şeye

vurup bir defa yüzünü mesheder. İster sakalı hafif, ister-

se gür olsun, toprağı, su gibi kılların köküne yetiştirmekle

mükellef değildir. Ancak yüzünün derisini tamamen toz ile

meshetmeye gayret göstermelidir. Bu ise bir tek dokunuş

ile hâsıl olur. Çünkü yüzün eni iki elin eninden fazla değildir.

Yüzünü meshettikten sonra yüzüğünü çıkarır, ikinci bir

defa ellerini toprağa vurur, parmaklarının arasını açar. Son-

ra sağ elin parmaklarının arkasını sol elin parmaklarının iç

kısmına koyar. Parmak uçlarının iki elinin şehadet parmak-

larından aşmaması şarttır. Sonra sol elini koyduğu yerden

yavaş yavaş bilek istikametinde sağ elin dirseğine kadar

götürür. Dirsekte sol elin ayasıyla sağ kolun iç kısmını tutar

ve böylece elin bileğine kadar getirir. Sol elin baş parmağı-

nın iç kısmını, sağ elin baş parmağının arkasına sürtme-

lidir. Sonra aynı şeyi sağ el ile sol kola yapmalıdır. Sonra

ellerini mesheder, parmaklarının arasını hilâller. Bundan

gaye, bir dokunuş ile iki kolu dirseklere kadar tamamen

toprakla meshetmektir. Eğer bunu yapmak zor gelirse iki

veya daha fazla dokunuşla kolların meshedilmesinde beis

yoktur. Teyemmüm ile bir farzı kıldıktan sonra istediği kadar

nâfile namaz kılabilir.

(İmâm Gazâli, İhyâ-i Ulûmiddin, c.1, s.367-368)

 

 

ABDESTİ BOZAN VE BOZMAYAN ŞEYLER

 

Bedenden çıkan kan, irin ve sarı su, gusülde yıkaması

lâzım olan yerden çıkıp akarsa abdesti bozar. Çıkmasa

yahut çıkıp akmasa abdesti bozmaz. Meselâ idrar içerden

gelip âletinin içinde birikse, dışarı çıkmasa ve gözün içinde

olan çıbandan cerahat akıp, gözün bir tarafına gitse, dışarı

çıkmasa abdesti bozulmaz. Bir büyük yara içinde kan ve

irin birikse, dışarı çıkmasa abdesti bozulmaz. Bir pis ve ne-

cis şey, yaratıldığı yerde iken, ona necaset hükmü verilmez

ve abdesti bozanlardan sayılmaz.

Ağız dolusu kusmak abdesti bozar. Tutamayacağı ve

konuşamayacağı kadar ağzının dolması, ağız dolusu kus-

maktır. Balgam ise bozmaz. İster baştan gelsin, ister mide-

den yukarı çıksın aynıdır.  (Kadızâde Ahmed, Birgivî Vasiyetnamesi,

Kadızâde Şerhi, s. 273)

BEŞ BÜYÜK ÂFET VE SEBEBLERİ

 

Abdullâh b. Ömer (r.a.)’dan rivâyete göre, Resûlullâh

(s.a.v.) söyle buyurdu. “Ey muhacirler topluluğu! Benim

sizlerin mübtela olmanızdan Allâha sığındığım beş şey

vardır ki, onları işlediğiniz zaman büyük âfetlere uğra-

yacaksınız. (Birincisi) Bir millet fuhuş ve ahlaksızlığı

aşikâre işlerse, daha önce hiç duyulmamış yeni hasta-

lıklar meydana gelir. (İkincisi) Eksik ölçen ve tartan millet

üzerine kıtlık, meşakkat ve zâlim idareciler musallat ola-

caktır. (Üçüncüsü) Bir millet zekât vermekten kaçınırsa

onlar üzerine yağmur yağdırılmayacaktır. Eğer diğer can-

lılar olmasaydı, bir damla bile düşmezdi. (Ancak hayvan-

lar Allâh’ın günâhsız yaratıklarıdır. Ondan dolayı zaman

zaman biraz yağmur yağacaktır.) (Dördüncüsü) Verdiği

sözde durmayan kavimlere başka kavimler musallat ola-

cak, onların mallarını ve eşyâlarını yağma edeceklerdir.

(Besincisi) Allâh’ın kanunlarına karşı kanun koyanlar ara-

sında, iç savaş ve karışıklık olacaktır.” (İbni Mâce)

(Eşref Alî Et-Tehanevî, Amellerin Karşılığı, s. 19-20)

 

 

 

 

BOY ABDESTİNİN SÜNNETE GÖRE ALINIŞI

 

Boy abdesti alacak kişi, (eğer bir kova veya kaptaki su

ile gusül abdesti alacak ise) su kabını sağ tarafına koyar,

sonra besmele çeker. Elini kaba sokmadan önce ellerine

üç sefer su döküp yıkar. Daha sonra avret yerlerini yıkar ve

temizler. Bundan sonra namaz abdesti gibi bir abdest alır.

Ancak (yıkandığı yerde su birikiyor ise) ayaklarını yıkama-

yıp en sona bırakır. Sonra ellerini kaba daldırarak aldığı

suyu üçer defa sağdan başlamak üzere vücuduna döker.

Ön ve arka; bütün vücudunu ovalayarak yıkar. Sonra sol

tarafına yine üçer sefer su dökerek ön ve arka bütün vü-

cudunu yıkar. Ellerini tekrar kaba daldırıp aldığı suyu üç

defa başına döker; parmaklarıyla saçlarını iyice ovalayıp,

bütün saçlarını ıslatır, vücudunda hiç kuru yer kalmaya-

cak şekilde yıkar. Sonra biraz kenara çekilip ayağını yıkar.

Şâyet artan su olursa vücuduna tek-

rar döker ve elleriyle eriştiği yerleri ovalar.

Eğer ayaklarını önceden yıkayıp abdestin evvelin-

de suya sokmuşsa, bir şey olmaz; gusülden sonra tek-

rar abdest almasına gerek yoktur. Şâfiler Eğer tena –

sül uvzuna dokunursa tekrar abdest alması lazımdır.

Boy abdesti alırken ağza ve burna su vermeyi unutur

ve bu şekilde namaz kılarsa, sadece ağzına ve burnuna su

verip kıldığı namazı iade etmesi uygundur. Şâyet normal

namaz abdesti alırken ağız ve buruna su vermeyi unutur-

sa namazı yeniden kılmaya gerek yoktur.Bütün vücudunu

yıkadıktan sonra, cünûplükten çıkmak için vücudunu nasıl

yıkarsa yıkasın caizdir. Boy abdesti alan kimse, başta ab-

dest almadıysa sonunda namaz abdesti alması müstehap-

tır. Cünûp olan bir kimsenin akan bir nehre dalıp çıkması

kâfidir. Bu kimsenin ayrıca abdest alması ise müstehaptır.

(Ebû Tâlib El-Mekki, Kalplerin Azığı, c.3, s.393)

 

MESCİDDE KADINLARIN NAMAZ KILMASI

Hz. Âişe (r.anhâ) şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v.)

kadınların kendisinden sonra ihdas ettikleri (zînet, güzel koku,

güzel elbise gibi) şeyleri görseydi İsrâîloğulları kadınlarına ya-

sak edildiği gibi onların mescide gelmelerini yasaklardı.” (Müs-

lim)  Ebû Amr eş-Şeybânî’nin, Abdullâh (r.a.)’in bir cuma günü

kadınları mescidden çıkarıp “Evinize gidiniz, bu sizin için da-

ha hayırlıdır” derken gördüğü nakledilmiştir. (Taberânî) Hz. Âişe

(r.anhâ) ve Ebû Amr hadîsinde olduğu üzere sahâbîler kadın-

ların mescide gitmelerini yasaklamışlardır.

Kadınların yani genç kadınların, cemaate gitmeleri mek-

ruhtur. Çünkü bunda fitne korkusu vardır. Ancak yaşlı kadın-

ların  sabah,  akşam  ve  yatsı  namazlarına  gitmelerinde  her-

hangi bir sakınca yoktur. Bu İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’in görü-

şüdür. İmâmeyne göre ise yaşlı kadınlar, bütün vakitlere gide-

bilirler. Çünkü onlara rağbet az olduğundan fitne söz konusu

değildir.

Müteahhirûn âlimleri, zamanın bozulması dolayısıyla yaş-

lı kadınların da gece veya gündüz cemaatle namaza çıkma-

larının mekruh olduğu hükmünü tercîh etmişlerdir.

İbn  Mes‘ûd  şöyle  der:  “Bir  kadın  -Mescid-i  Haram  veya

Medine’deki Hz. Peygamber (s.a.v.)’in mescidi hariç- evinden

daha hayırlı bir yerde namaz kılamaz. Ancak dönüşte olan ka-

dınlar bundan müstesnâdır.” (Mu‘cemü’l Kebîr) Bu rivâyet, kadın-

ların  ister  genç,  ister  yaşlı  olsunlar  Mescid-i  Haram’la,  Hz.

Peygamber (s.a.v.)’in mescidine namaza gitmelerinin mutlak

olarak câiz olduğuna delildir. Günümüzde bu iki mescidde uy-

gulama bu yöndedir. Fakat bu hükmün zarûret ile kayıtlanma-

sı gerekir. Sözgelimi kadın hac veya umrede tavaf için mesci-

de gelmiş olduğu takdîrde orada tek başına veya cemaat hâ-

linde  namaz  kılmasında  herhangi  bir  sakınca  yoktur. Ya  da

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e salâtü selâmda bulunmak için Mes-

cid-i Nebî’ye gelmiş olan bir kadının, bu mescidde tahiyyetü’l-

mescid namazı veya farz namazı kılmasında herhangi bir sa-

kınca yoktur.

(Eşref Alî et-Tehanevî – Zafer Ahmed el-Osman et-Tehanevî,

Hadislerle Hanefi Fıkhı, 3.c. 324-325.s.)

NAMAZIN TAM OLMASI

Rifaa b. Râfiî, Hâlid (r.a.)’in şöyle dediğini anlattı:

–  Biz,  Resûiullah  (s.a.v.)’in  çevresini  sarmış  oturuyorduk.

Birisi geldi; kıbleye yönelip, namaza durdu. Namazını bitirdik-

ten sonra geldi, Resûlullah (s.a.v.)’e ve cemaata selâm verdi.

Resûlullah (s.a.v.) ona şöyle buyurdu:

–  “Git  namazını  yeniden  kıl;  sen  namaz  kılmış  olma-

dın.” Gitti, yeniden namaz kılıp geldi. Resûlullah (s.a.v.) yine

buyurdu:

– “Dön, namazını yeniden kıl; sen namaz kılmış olma-

dın.”

Resûlullah  (s.a.v.),  bu  emrini  iki  veya  üç  defa  tekrarladı.

Adam şöyle dedi:

– Çok çalıştım ama kusûrum nedir bilemedim. Namazım-

daki eksiğimi anlayamadım.

Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

– “Anlatacağım şekilde yapmadıkça hiçbirinizin nama-

zı tamam olmaz.

Abdestini tam olarak Allâh’ın emrettiği gibi almalı, yü-

zünü yıkamalı, ellerini dirseklerine kadar yıkamalı, başını

meshetmeli, ayaklarını da topuklarına kadar yıkamalıdır.

Bundan sonra tekbir alıp namaza durur. Önce Allâh’a

hamdeder.  Sonra  Kur’ân’dan  bildiğini  okur,  rükûa  varır,

avuç  içlerini  diz  kapaklarına  yapıştırır,  mafsalları  rahata

kavuşur, tatmin olur.

Sonra başını kaldırır, şöyle söyler:

– Allâh kendisine hamdedeni işitir. (Semi‘allâhü li-men

hamideh)

Ve beli düzelinceye kadar doğrulur. Her uzuv eski yeri-

ni alır. Sonra tekbîr alır, secdeye varır; yüzünü yere koyar.

Mafsalları rahat edinceye kadar o halde kalır. Sonra tekbîr

alıp başını kaldırır. Belini doğrultup oturur.”

Resûlullah (s.a.v.) dört rekâtı da aynı şekilde ta‘rif etti. Bu

ta‘rifi bitince de şöyle buyurdu:

– “Böyle yapmadıkça hiçbirinizin namazı tam olmaz.”

(Ebu’l Leys Semerkandî (r.a.), Tenbîhü’l Ğâfilin Bustânü’l Ârifin, 309-310.s.)

SAFER AYINDA KILINACAK NAMÂZ

Safer ayının ilk ve son çarşamba gecesi nısfu’l-leyl-

den  (gece  yarısından)  sonra  yeryüzüne  nâzil  olacak

belâlardan bi-izni’llâhi Te‘âlâ muhâfaza olmak için im-

sâkten evvel dört rek‘at nâfile namâzı kılıp Fâtiha’dan

sonra  zamm-ı  sûre  olarak,  birinci  rek‘atte  17  “İnnâ

a‘taynâ” ; ikinci rek‘atte 5 “İhlâs”; üçüncü rek‘atte 1 “kul

e‘ûzu bi-rabbi’l-felak”; dördüncü rek‘atte 1 “kul e‘ûzu bi-

rabbi’n-nâs”  okuyup  selâmdan  sonra  duâ  edilecektir.

Kezâ, Safer’in son çarşambasının ya gecesi veya gün-

düzü iki rek‘at namâz kılıp birinci ve ikinci rek‘atte Fâti-

ha’dan sonra 11’er “İhlâs” okunacak. Namâzdan sonra

7  def‘a  istiğfâr  edilecek  ve  el  kaldırıp  11  def‘a  salât-ı

münciye  ve  sonlarında  inneke  ‘alâ  külli  şey’in  kadîr

okunacaktır.

Bu duâlarda, “Allâhü Te‘âlâ’nın, kendimizi ve âile ef-

râdımızı ve bilcümle mü’minleri âfât-ı semâviyye, âfât-ı

ardiyyelerden ve cemî‘ belâlardan muhâfaza buyurma-

sı” için niyâz edilecektir.

SALÂT-I MÜNCİYE

“Allâhümme       salli  alâ    seyyidinâ     Muhammedin

salâten  tüncînâ  bihâ  min  cemî‘il  ahvâl-i  vel-‘âfât  ve

takdî lenâ bihâ cemî‘al hâcât ve tütahhirünâ bihâ min

cemî‘i’s-seyyiât  ve   terfe‘unâ  bihâ   a‘le’d-derecât   ve

tübelliğunâ  bihâ  aksal-ğâyât  min  cemî‘i’l-hayrâti  fi’l-

hayâti ve ba‘de’l-memât.”

UYARI

Safer  ayının  son  çarşamba  gecesi,  9  Şubat’ı  10

Şubat’a  bağlayan  gece,  Son  Çarşamba  günü  de,  10

Şubat  çarşamba  günüdür.  Bu  yazı  o  günde  tekrar

yayınlanmadığı  için  bugünkü  takvim  yaprağını  lütfen

saklayınız.

NAMAZI CEMAATLE KILMANIN ÖNEMİ

Abdullâh b. Mes‘ûd (r.a.) şöyle der:

“Bir kimse, yarın Allâh’a müslüman olarak kavuşmak

isterse, bu beş vakit namaza devam etsin. Onlara da‘vet

edildiği  zaman,  hemen  camiye,  cemaata  gitsin.  Çünkü

Allâhû  Te‘âlâ,  Peygamberimiz  (s.a.v.)e  kurtuluşa  giden

yolları gösterdi. Bu namazlar ise hidâyet yollarındandır.

“Şu aykırı davranışta olanlar gibi, namazınızı eviniz-

de  kılarsanız  peygamberimizin  sünnetini  terketmiş

olursunuz. Peygamberimizin sünnetini terkedince de

sapıklığa  düşersiniz.  Biz  öyle  bir  zamana  geldik  ki;

bu beş vakit namazı cemaatle kılmaktan ancak nifakı

belli kişiler geri kalırlar. Biz öyle kimseleri de gördük

ki, birinci safı birbirine hediye ederlerdi. Kim olursa

olsun abdestini tam olarak alır ve mescidlerden biri-

ne gitmek niyeti ile yola çıkarsa, gidip orada namazı-

nı kılarsa, bu niyetle yolda giderken Allâhû Te‘âlâ her

adımda onun için bir iyilik yazar, bir derece yükseltir,

bir hatâsını siler. Bu yüzden biz, adımlarımızı yaklaş-

tırırız, küçültürüz; tâ ki adımlarımız daha çok olsun….

İnsanın cemaatle kıldığı bir namazla tek başına kıldı-

ğı namaz arasında yirmi yedi derece fark vardır. Câbir b.

Abdullâh şöyle anlatır: “Yerimiz mescide uzaktı. Yanında

boş arsa vardı. Gelip oraya yerleşmek istedik. Bu duru-

mu Resûlullâh (s.a.v.) duyunca bize geldi; şöyle buyurdu:

“Ey Benî Seleme! Yerinizde kalınız. Mescide gelirken

her  adımınıza  sevâb  yazılır.”  Resûlullâh  (s.a.v.)’in  bu

emrinden sonra mescidin yanına taşınmayı istemedik.’’

Enes b. Mâlik (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyur-

duğunu anlattı:  “Bir kimse, kırk gün bir rekâtı bile ka-

çırmadan  namazını  cemaatle  kılarsa,  Allâhû  Te‘âlâ

onun için iki berat fermanı verir. Biri cehennemden,

biri de nifaktan.”                            (Ebû Leys Semerkandî,

Tenbîhü’l Ğâfilîn Bustânü’l Ârifîn, 311.s.)

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN NAMAZA TEŞVÎKİ

 

Osman (r.a.)’in âzadlısı Hâris anlatıyor: “Bir gün Osman ile

otururken müezzin geldi. Osman bir kab su istedi. Getirilen su-

yun bir müd kadar olduğunu tahmîn etmiştim. Osman (r.a.) ab-

dest aldı ve sonra şöyle dedi:

–  Resûlullâh  (s.a.v.)’i  görmüştüm,  benim  şu  abdestim  gibi

abdest almış, sonra şöyle buyurmuştu: “Her kim benim şu ab-

destim gibi abdest alır, sonra kalkar öğle namazını kılarsa

o günkü sabah ile öğle arasındaki (küçük günâhları) bağış-

lanır. Sonra ikindi namazını kılarsa öğle ile ikindi arasında

(meydana gelen küçük günâhları) yarlığanır. Akşamı kılar-

sa ikindi ile akşam arasındaki mağfiret olunur. Yatsıyı kılar-

sa akşam ile yatsı arasındaki bağışlanır. Sonra  ihtimal ki

geceye  vâsıl  olduğunda  o  gecesinde  de  günâhlar  içinde

dolaşabilir. Bunun için ertesi sabah kalkar, abdest alır, sa-

bah namazını kılarsa yatsı namazı ile sabah namazı arasın-

da (vâki olan küçük günâhları) bağışlanır. İşte kötülükleri

gideren haseneler (iyilikler) bu namazlardır.”

Ebû Osman (r.a.) anlatıyor: “Bir def‘asında Selmân (r.a.) ile

bir ağacın altında ayakta duruyorduk. Selmân ağaçtan kuru bir

dal alıp salladı. Dalın yaprakları döküldü. Bana:

– Yâ Ebâ Osman, niçin böyle yaptığımı bana sormayacak

mısın? dedi.

– Niçin yapıyorsun? dedim.

–  Resûlullâh (s.a.v.) da bana böyle yapmıştı. Şöyle ki: Bir

keresinde birlikte bir ağacın altında iken ağaçtan kuru bir dal

alıp salladı. Dalın yaprakları döküldü. Bana:

–  Selmân,  niçin  böyle  yaptığımı  bana  sormayacak  mı-

sın? buyurdu.

– Niçin yapıyorsun? dedim. Resûlullâh (s.a.v.):

– Bir müslüman güzelce abdest alarak beş vakit namazı

kılarsa şu yaprakların döküldüğü gibi onun da hatâları dö-

külür” buyurduktan sonra şu âyeti okudu: “Gündüzün iki ta-

rafında, gecenin de yakın saatlerinde dosdoğru namaz kıl.

Çünkü  güzellikler  kötülükleri  giderir.  Bu,  iyi  düşünenlere

bir öğüttür.” (Hûd s. 114)

(M.Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s Sahâbe, 3.c., 277-278.s.)

BEŞ VAKİT NAMAZI CEMAATLE KILMANIN ÖNEM

 

İbn-i  Mes‘ûd  (r.a.)  anlatıyor:  Yarın Allâh’a  Müslüman

olarak  kavuşmak  isteyenler  ezân  okunduğu  zaman  beş

vakit namazı kılsınlar. Çünkü Allâhü Te‘âlâ hidâyet yolları-

nı Peygamberimiz (s.a.v.)’e bildirmiştir. Beş vakit namaz

da hidâyet yollarından biridir. Eğer siz de bizden ayrılarak

evinde namaz kılan şu adam gibi evlerinizde namaz kılar-

sanız, Peygamberimiz (s.a.v.)’in sünnetini terketmiş olur-

sunuz. Eğer Peygamberimiz (s.a.v.)’in yolunu bırakırsanız

mutlaka dalâlete düşersiniz. Allâh (c.c.), güzelce abdest

aldıktan sonra herhangi bir mescide gitmek için yola çıkan

kulun her attığı adım için bir sevap yazar, mevkiini bir de-

rece yükseltir ve bir günâhını siler. Ben, münâfık oldukla-

rı açıkça bilinenlerin dışında bizden kimsenin câmiye gel-

memezlik  ettiğini  hatırlamam.  Bu  sözler  üzerine  hasta

olanlar bile iki kişinin koluna girerek cemaate geliyordu.

Resûlullâh (s.a.v.) bize hidâyet yollarını gösterdi. Beş

vakit ezân okunan mescidde kılınan namaz da bu hidâyet

yollarındandır.

Nâfi (r.a.)’den: Abdullâh b. Ömer (r.a.) yatsı namazını

cemaatle kılmadığı zaman bütün gecesini ibâdetle geçirir-

  1. Bir başka rivâyette de: Herhangi bir vakti cemaatle kıl-

madığı zaman diğer vakte kadar namaz kılardı, denilmek-

tedir.

Anbese  b.  Anber  (r.a.)’den  rivâyet  edilir  ki:  Hâris  b.

Hassan (r.a.) evlenmişti. -Hâris (r.a.) sahabelerdendir.- O

zamanlar evlenen erkeğin günlerce eve çekilip sabah na-

mazına çıkmaması âdetti. Arkadaşları kendisine:

– “Daha bir gecelik evlisin niçin namaza çıktın?” diye

sordular. Hâris (r.a.):

– “Vallâhi beni cemaate gitmekten alıkoyan kadın,

kötü bir kadındır!” dedi.

(Yûsuf Kandehlevî, Hadislerle Müslümanlık, 1465-1467.s.)

TAHÂRET AHKÂMI

İSTİNCÂ:  Necâseti  temizlemeye  denir.  (Helâda)  yük-

sekçe bir yere (oturduktan sonra) abdest bozması bitince

(necâset) çıkan yeri taş ve benzeri ile silmek sünnettir. (Su

ile yıkamak edebdir. Etraftaki kıllara necâset bulaşırsa, taş

ile silinmek yetmez; su ile yıkamak lâzım olur), insanların

yanında avret yerini açmamalıdır. Oruçlu değilse, necâset

çıkan yeri gevşek tutmalı, iki veya üç parmağının içi ile, ka-

ba necâseti giderip, sonra su ile yıkamalıdır. Parmaklarını

yıkadığı yerden kaldırmamak şart değildir. Her def‘asında

elini yıkamak şarttır. Sağ eliyle su döküp, sol eliyle yıkama-

lıdır. Her def‘asında sol elini yıkamak lâzımdır.

(Sağ eli ile silinmek veya yıkamak mekrûhdur). Özürlü

ise değildir. (Sol el ile yapmak lâzımdır). Çünkü sünnet böy-

ledir. Cin tâifesinin yiyeceği olan (kemik ile yahud) daha zi-

yâde kirleteceği için (hayvan pisliği ile yahud insan ve hay-

van yiyecekleri ile silinmek mekruhdur). Çünkü insanların

yedikleri  şeye  hürmet  etmek  lâzımdır.  Hayvanlara  gıda

olan şeyler ise lüzumludur. Diğer lüzumlu şeyler de böyle-

dir. Kirleten şeyle, keskin ve sivri şeylerle silinmek de mek-

rûhdur.

Abdest bozmak ve istincâ etmek için (kıbleye karşı yü-

zünü veya arkasını dönmek mekrûhdur). Avret yeri açık ve

bir perde yok ise, evde ve sahrada olsun aynı şeydir.

(Güneşe  veya  aya  karşı  abdest  bozmak  mekrûhdur).

Hadîs-i şerîfte böyledir.

İSTİBRÂ: Sidiğin kesilmesi demektir. Bevlin yani sidiğin

kesildiğine  kalbi  mutmaîn,  oluncaya  kadar  beklemelidir.

Önünü soğuk su ile yıkarsa, bevil çabuk kesilir, insanların

hâline göre değişir. Herkes kendi hâlini bilir. Sol eliyle bevil

çıkan âletini dibinden sıkmalı, bevlinin damlasını ve yaşlı-

ğını bırakmamalıdır. Maksâd temizliktir. Nasıl olursa olsun.

İSTİNKÂ:  İstinca’da temizliğe fazlaca dikkat edip idrar

ve benzeri pislik eseri bırakmamaya “İstinkâ” denir.

(Kadızâde Ahmed Efendi, Birgivî Vasiyetnâmesi, 273.s.)

GUSÜL AHKÂMI

Guslün Farzları: Bir kere ağzına su vermek, bir kere bur-

nuna su vermek ve bir kere bütün bedenini yıkamaktır. İğne ucu

kadar yer kuru kalmamalıdır. Hattâ sünnetsiz olanların, zekerin

kabuğunun içini yıkaması farzdır. Göbeğini, kasıklarını, bıyığı-

nı, kaşını ve bütün sakalını, fercin dışını, saç aralarını, kulak

deliklerini dikkatlice yıkamak farzdır.

Guslün Sünnetleri: Evvelinde abdest almak. Durduğu ye-

re su biriktiriyorsa, ayaklarını gusülden sonra yıkamak. Niyyet

etmek. Bedeninde bevil ve meni gibi necaset varsa, önceden

yıkamak. Bedenini üç def‘a yıkamak. Önce sağ, sonra sol omu-

zuna, daha sonra başına ve diğer azalarına su dökmek. Bede-

nini ovmak. Bazıları vâcib demişlerdir. Diğer bir rivâyette sün-

netten, sayılmıştır.

Guslü Gerektiren Haller: Uyanıkken veya uyurken şehvet-

le meni çıkmak. Yüksek yerden düşmek ile veya ağır bir şey

kaldırmakla  ve  korkmakla  meni  çıkarsa,  gusül  lâzım  olmaz.

Çünkü şehvet ile akma yoktur. Meni, belinden şehvetle ayrılsa

ve zekerini eli ile tutsa, meni tamam olduktan sonra, şehvetsiz

olarak dışarı çıksa, İmâm Ebû Hanife ve İmâm Muhammed’e

göre gusül lâzım olur. İmâm Ebû Yûsuf’a göre lâzım gelmez.

(Zekerin sünnet olduğu yer) veya o kadar bir miktarı (kadı-

nın fercine) veya bir kimsenin arkasına (fecre veya dübüre gir-

se, inzal olmasa da, ikisinin de gusül abdesti alması lâzım olur)

(Uykudan  kalkınca,  yatağında  veya  donunda  meni  veya

mezi bulmak), ihtilâm olduğuna kuvvetli bir alâmettir, ihtilâm ol-

duğunu  unutmak  veya  hatırlayamamak  mümkün  olduğundan

gusül lâzım olur. Kişi ehliyle oynaştığında âletinden çıkan sıvı-

ya mezi denir.

Yattığı zaman zekeri hareket hâlinde olmadığı halde kalktı-

ğında zekeri ucunda sıvı bulmak guslü gerektirir. Çünkü ihtilâ-

mı  unutmak,  ithimâli  kuvvetlidir. Yattığı  zaman  zekeri  hareket

hâlinde ise, mezi olmak ihtimâli zann-ı gâlibdir.

(Hayzı ve nifâsı kesilmek. Cünüb veya hayızlı iken Müslü-

man olana ve ihtilâm ve inzal ile baliğ olana gusül etmek vâcib-

dir. Cum‘a ve bayram gusülleri sünnettir.

(Kadızâde Ahmed Efendi, Birgivî Vasiyetnâmesi, 278-279.s.)

ABDEST İLE İLGİLİ HÜKÜMLER -1

 

Abdestin Farzları: Bir kere yüzünü yıkamak farzdır. Saç bi-

ten yerden çene altına kadar, bir kulak yumuşağından diğer ku-

lak  yumuşağına  kadar  olan  yere  yüz  denir.           Kulakla  sakal

arasında kalan kısmı yıkamak da farzdır. (Elleri ve) dirsekleri ile

beraber bir kere kollarını yıkamak.

Başın dörtte birini bir kere meshetmek. Bir kere ayaklarını

topukları ile yıkamak

Abdestin Sünnetleri: Önce üç def‘a ellerini bileklerine ka-

dar yıkamak. Başlarken Bismi’llâhil-‘azîm, velhamdü-l’illâhi ‘alâ

dîni’l-İslâm demek ve misvâk kullanmak. Yanında misvâk yok-

sa, parmakları ile dişleri hilâllemelidir.

Ağzına  üç  kere  su  vermek,  burnuna  üç  kere  su  vermek.

Ağzı iyice çalkalamalı ve suyu burnuna çekmelidir. Abdest alır-

ken ara vermemek. Yani a‘z