Müslüman Bilim Adamları

MİKROBU İLK OLARAK BULAN İSLÂM ALİMİ

 

Günümüzde mikrobun kâşifi olarak bilinen Louis PASTEUR’den 400 yıl önce FATİH SULTAN MEHMED HAN’ın hocası AKŞEMSEDDİN Haz­retleri dünyada ilk olarak mikrobu keşfeden İslâm alimidir.

Doğum yeri Amasya – Osmancık olup yaşa­dığı yıllar (1389-1458) arasıdır.

Hz. Muhammed (s.a.v.)’in «her derdin de­vası vardır» hadisi şerifine tabi olan AKSEMSEDDİN Hz., dini ve tıbbî ilimlerde inceden in­ceye araştırmalar yapıp «Maddet-ül Hayat» ad­lı tıp kitabında belirttiği şu neticeye varmıştır; “Hastalıkların insanlarda teker teker ortaya çık­tığını sanmak hatalıdır. Hastalık insandan insa­na gözle görülmeyecek kadar küçük lâkin can­lı tohumlar (mikroplar) vasıtasıyla geçer.”

AKŞEMSEDDİN Hazretleri bedeni hastalık­ların olduğu kadar ruhî hastalıkların da hekimi idi. Ona «Tabib-i ERVAH» Ruhların doktoru der­lerdi.

AKŞEMSEDDİN Hz.leri Hacı Bayram Veli’nin müridi olup kendisine Fatih Sultan Mehmet Han tarafından İstanbul’un manevi fatihi unva­nı verilmiştir.

Bir çok kerametleri olan AKŞEMSEDDİN Hz.­leri Mihmandarı Resûlullah (s.a.v.) Ebu Eyyüb El Ensarî’nin yerini de keşfetmiştir. Oraya bir türbe ve cami yaptırmıştır. Bugün Eyüp Camii adıyla anılır.

(Risâlet-i Şerh-i Hacı Bayram veli)

 

 

ATOM BOMBASININ MUCİDİ

 

Bundan 1200 yıl önce Bağdat Üniversitesi Rektörü; gerçek mahiyeti ancak asırlar sonra anlaşılacak buluşunu açıklamıştır.

“Maddenin en küçük parçası olan cüz’ü la yete Cezza = Atom’da yoğun bir enerji vardır. Yunan bilginlerinin atom parçalanamaz fikri yanlıştır. Atom parçalanabilir ve parçalanınca öyle bir güç oluşur ki Bağdat şehrini altını üs­tüne getirir. Bu Allah (c.c.)’ın kudret nişanıdır.” Bu fikrin sahibi dünya tarihine atom bomba sının mucidi olarak geçen müslüman bir türk olan CABİR BİN HAYYAN’dır. HAYYAN’ı (721-805) Fransız şarkiyatçısı Cardonne (1720-1783) dünyanın gelmiş geçmiş 12 dâhisi ara­sında sayar. Britannica Ansiklopedisi ise ondan “İslâm Kimyasının Babasıdır” diye söz eder. La­voisier (1743-1794) prensibinin keşfi de ona ait­tir.

Eserleri : CABİR’e ait eserler irili ufaklı 2000 aded kadardır. Bilinenlerin sayısı = 826. Bunun 112’si uygulamalı fizik ve kimya, 70’i teorik kim­ya. 114 tanesi ise madenler fizik ve kimyası ile izah edilemeyen güçler, 500’ü teorik fizik, mate­matik, astronomi felsefe ve dinler tarihidir. En önemli eserlerinden bazıları: 1- Kitâb-ûl Ahcar (taşlarla ilgili) 2- Kitâb-ı Müktesep fi sanâat-iz Zehep (Atomla ilgili teori bu kitapta ge­çer. 3- El-Halis, 4- El-Kamer (Gümüşle ilgili kitap), 5- Eş-Şems (Altınla ilgili), 6- Havass’ul-İksîr (Kimya ile ilgili). Câbir’in 70 kitab’ının bir nüshası Bursa’da Sultan Orhan kütüp­hanesinde Hüseyin Çelebi No: 15’te kayıtlıdır.

 

 

İLİM HIRSIZI!

 

Haçlı seferleri ve ondan önceki yıllarda bir­çok müslüman âlimlerinin eserleri Avrupa’ya götürülerek kendi adlarına tercüme etmişler. Böylece müslüman âlimlerinin çeşitli ilim dallarında yapmış olduğu keşif ve icatları sahiple­nerek ilim hırsızlığı yapmışlardır.

  1. yüzyılda İslâm ülkelerinde tıp ilmi tahsil eden Konstantin (1016-1087) 1077’de Avrupa’nın en eski tıp okulunun bulunduğu Salerno’ya gelmiş. Orada vazdığı eserlerle şöhret kazanmıştır. Hele Liber Pantegni adını verdiği tıpla ilgili büyük eseri göz kamaştıracak kadar harikaydı. Bu eserler Konstantin’in ne kadar üstün bir zekâya sahip bilgin olduğunu göstermeye yetiyordu. Ne var ki bu şöhreti fazla sürmeyip 40 yıl geçmeden ilk haçlı seferleri ile Konstantin’in ne derece kurnaz bir «İlim Hırsızı!» olduğu or­taya çıkmıştır.

Piza’lı Stephon ilk haçlı seferlerinde An­takya’ya uğramış. Orada Müslüman alim Ali bin Abbas (?-994)’ın “Kitâb-ül Meliki” eserini ele geçirmiş. Onu Latinceye çevirerek Hıristiyan dünyasına kazandırmak istemiş. Tercümeden sonra gördü ki Konstantin’in meşhur Liber Pantegni’nin orjinal eser değil «Kitâb-ûl Meliki»’den kopya olduğu anlaşılmıştır. Halbuki Stephan eserlerinden dolayı Konstantin’i üstad edinmiş. Onu hürmet ve minnetle anardı. Onun bir sah­tekâr olduğunu öğrenmiş, içindeki insaf ve ger­çeği araştırma duygusu bu sahtekârlığı su yüzü­ne çıkardı ve dünyaya ilân etti.

 

 

«SIFIR» KİMİN İCADIDIR?

 

«Arap rakamları» denilen İslâm rakamları­nın Avrupa’ya girişinden önce Batı dünyası rakam sisteminden mahrumdu. Greko Romen de­nilen eski Yunan-Lâtin kültüründe rakamlar yoktur. Roma medeniyetinde ise sayılar harflerle ifade ediliyordu. Bu harflere «Roma Rakamları» denilmekteydi. Sıfırsız Roma Rakamları ile he­sap yapmak, matematik ilimlerini tesis edebil­mek imkânsızdı.

Buna bir kolaylık getirmeyi düşünen İslâm âlimleri hem -0-, hem de diğer rakamları kullanmaya başladılar. “Sıfır” ilk defa müslüman bir türk matematik bilgini HARİZMİ’nin (780-850) «Hesap San’atına Dâir» eserinde görülüyor. Harizmî bu eserinde «onlar hanesinde hiçbir sa­yı mevcut değilse sırayı muhafaza etmek için küçük bir dâire konulmasını» ileri sürüyor, iş­te bu daireye müslümanlar “boş” manasına ge­len “sıfır” demişler.

Prof. Risler “La Civilisation Arabe” adlı ese­rinde sıfır müslümanların icadı olduğunu belir­terek şöyle demektedir: “Hiçbir duyguya ka­pılmadan denilebilir ki “sıfır”ın icadı insan cin­sinin en büyük keşiflerinden biridir.. Eski Yu­nanlılar ve fenni seviyelerine rağmen Romalılar henüz bir rakam sistemi keşfedememiştir. Av­rupa rakam sistemini müslümanlardan 350 se­ne sonra kullanabilmiştir.”

Hârizmi’nin keşfettiği «sıfır» ile rakam sis­temini ilk defa batıya götüren İslâm dünyasında seyahat eden, ilim öğrenen Piza’lı Leonar do Fi­bonacci (1170-1240) dir.

 

 

 

ÇOCUK HEKİMLERİNİN BABASI RAZİ

 

Horasan’ın Rey şehrinde doğduğu için Râzi adı ile anılan Ebu Bekir Muhammed bin Zekeriya İslâm tıbbının ilk ve en önemli kişilerindendir. Razi çocuk hekimliği konusuna ilk ilgi duyan hekimlerdendir. Batı dünyasında «Paractice Puerorum» adı ile bilinen çocuk hastalıkları kitap­çığı, bu gün için bilinen ilk toplu çocuk hekim­liği kitabıdır. Bu nedenle Razi’ye çocuk hekim­lerinin Babası diyenler vardır. Diğer kitapların­da da çocuk hekimliği konusuna yer yermiştir.

Al-Havi’de bebek ve çocuk bakımı ile ilgili bölümler vardır. Osteomyeliti diğer kemik şişlik­lerinden ayırdeden, spina bfida’yı ilk tanımla­yan hekimdir. Gene bu kitabında bebeklerde ha­vale ve dişlerin güç çıkması konularındaki gö­rüşlerini belirtmiştir.

Kitabûl Mansuri’de doğum öncesi bakım ile Yenidoğan bebeğin bakımı ve hastalıklarının te­davisi ile ilgili bir bölüm vardır.

Kızamık ve Çiçek Üzerine adlı makalesinde bu iki hastalığın ayırıcı teşhisini yapmaya çalışmıştır.

İLGİNÇ YÖNLERİ: «Bir kantar ilim, bir ok­ka edebe muhtaçtır» sözü günümüze kadar gel­miştir. Hayvanlar üzerinde deneyler yapmıştır. Ateşin bir hastalık olmadığını vücudun hastalı­ğı atmaya çalışması sonucu olduğundan, safra yollarının tıkanmasının sarılığa yol açacağından, baharda güller kokmaya başladığı sırada ortaya çıkan bahar nezlesini ilk tanımlayan, hayvan barsaklarını ameliyatlarda ilk kullanan hekimdir.

(Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Dergisi Ocak 1982 Ek sayı)

 

 

DÜNYA’NIN DÖNÜŞÜNÜ İLK DEFA İSPAT EDEN MÜSLÜMAN TÜRK DAHİSİ

 

15, 16 ve 17. yüzyılın Avrupa’sına bakarsak koyu bir cehaletin içinde olduğunu görürüz. Po­lonyalı Astronom Copernicus (1473-1543) dün­yanın hem kendi, hem de güneş etrafında dön­düğünü kesinlikle bildiği halde kilise’den korkup bunu açıklamamıştır. Bu husustaki kitabı 70 ya­şında öldükten sonra yayınlanmıştır. 16. yüzyı­la kadar Kilise’nin yasak kitaplar listesinde idi.

Yine büyük İtalyan bilgini Galile de Coper Nicus’u tasdik eder mahiyette yazdığı eserinden dolayı Engizisyon Mahkemesi’ne verildi, ölün­ceye kadar bir eve kapatılan Galile öldüğü za­man o devirde Avrupa’da dünyanın döndüğü­nü söylemek dinsizlik sayıldığından Hıristiyan mezarlığına gömülmemiştir.

Bu konuda italyan filozofu Bruno da Coper­nicus nazariyesini desteklediğinden dolayı Engizisyon Mahkemesi tarafından yakılarak ölüme mahkûm edilmiştir.

İslâm dünyasında ise Copernicus’dan tam 500 sene önce Ebu Reyhan Muhammed bin Ahmed el-BEYRUNÎ, dünyanın yuvarlak olduğunu. hem kendi, hem de güneşin etrafında döndüğü­nü ispat edip açıkça söylemiştir. BEYRUNÎ 973’de Kaş’da dünyaya gelmiş, 120’yi aşkın eser bı­rakarak 1051’de Gazne’de vefat etmiştir. BEY­RUNÎ aynı zamanda JEODEZİ (mesahâ = Yer ölçümü) ilminin de kurucusudur. Dünyanın ça­pını ölçmeye muvaffak olmuştur.

(Devamı yarın)

 

(Dünden Devam)

UNESCO’nun 25 dilde çıkardığı Courier Der­gisi, Haziran 1974 sayısını BEYRUNİ’ye ayırmış­tır. Fotoğrafını koyduğu kapakta şunlar yazıl­mıştır; 1000 yıl önce Orta Asya’da yasayan ev­rensel dehâ BEYRUNİ, astronom, tarihçi, bota­nikçi, eczacılık uzmanı, jeolog, şair, mütefekkir, matematikçi, coğrafyacı ve hümanisttir.

Milletlerarası bir değere sahip olan Türk bil­gini BEYRUNİ’nin 1000. doğum yıldönümünde Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan, Afganistan, İran, Rusya, Libya; adına pullar bastırıp, çeşitli sempozyum ve kongreler düzenlemişlerdir.

Günümüze kadar gelen eserlerinin sayısı 20 kadardır,

1- Al-Asâr’il an’il-Kurûn-il Hâliye (Hareketsiz yüzyıllardan kalan eserler) Süleymaniye Ayasofya bölümü no: 2927, Bayezid Dev­let Kütüphanesi no: 4667, Topkapı no: 3043 ve Nuruosmaniye no: 2893 kütüphanelerinde kayıt­lıdır.

2- El-Kanûn’ül Mes’ud: (Kronoloji, tri­gonometri, coğrafya jeodezi, meteoroloji ilimlerinden bahseder.) İstanbul Veliyyeddin Efendi no : 2277 askerî müze ve Konya Yusuf Ağa Kütüphanesi’nde kayıtlıdır.

3- Kitab-ül tahkik Mâ li’l Hind: (Hint Tarihi). İngilizce tercümesi Londra’da, yazma nüshası da İstanbul Köprülü Kütüphanesi no: 1001’de kayıtlıdır.

4- Tahdîd ü Nihâyât-il Emâkin Li Tashîh-i Mesâfet-il Mesâkin (Jeodezi ilminden bahseder.); İstanbul Fatih Kütüphanesi no: 3386’da kayıtlıdır.

5- Kitab’üt Tefhim fi Evâili Sınaatî’t Tencim. (Yıldızlar il­mine giriş) = Nuruosmaniye Kütüphanesi no: 2780’de kayıtlıdır.

 

 

HAVADA UÇAN İLK TÜRK

 

  1. yüzyılda IV. Murad’ın hükümdarlık yap­tığı yıllarda Hezarfen Ahmed Çelebi adında bir türk bilgini uçmayı başarmıştır.

İlk önce Okmeydanı’nda kısa mesafeli (9) deneme uçuşlarını başarıyla tamamlayan Hezarfen Ahmed Çelebi büyük uçuşunu 1636 yı­lında yapmıştır.

Sultan IV. Murad, sadrazam ve vezirleriyle birlikte Sarayburnu’ndaki incili köşkten, halk­ta mahşeri bir kalabalık halinde deniz kıyısın­dan şahid olduğu bu uçuş Hezarfen Ahmed Çelebi’nin «Bismillah» deyip Galata Kulesi’nden kendini boşluğa atmakla başlamıştır. Vücudu­na bağlı kanatlar ve lodos rüzgârının da yardımı ile İstanbul Boğazı üzerinden süzülerek Üskü­dar’daki Doğancılar’a inmeyi başarmıştır.

Hezarfen Ahmed Çelebi uçma tasarısını ilk gerçekleştiren bir bilgin olarak havacılık tarihinde yerini alırken, planörcülüğün de öncülü­ğünü yapmış oluyordu.

Avrupalıların uçmak için kendi hayatları­nı ortaya koyamadıkları bir devrede, bu uçuşu yapmak her şeyden önce bir cesaret işiydi. He­zarfen Ahmed Çelebi, ilme dayanan bu cesaretini teoriden pratiğe koymuştur.

Batılı kaynaklar arasında «Cook’un Havacı­lık» «Wilkins’in = Yeni Bir Dünya Buluşu» adlı eserlerinde dünyada ilk uçuşu gerçekleştirenle­rin Osmanlılar olduğunu bahsetmektedir.

***

«Ölünün kemiğini kırmak, onu diri iken kır­mak gibidir.»

(Selamet Yolları, Cilt 3. Sh.: 304)

 

 

CEBİR’İN İLK ÂLİMl

 

İlk cebir kitabını yazan ve Batı’ya cebiri öğ­reten Ebû Abdullah Muhammed bin Musa el-Harizmî, büyük bir müslüman Türk matematik bil­ginidir.

Hazar denizinin doğusundaki Hârizm’de (Hîve’de) 780 yılında doğmuştur. Halife Me’mun (786-813) devrinde yaşayıp, 850 yıllarında Bağdat’da vefat etmiştir.

Matematik, astronomi, ve coğrafya ilmi alanlarındaki hizmetlerle çağını aşmış Hârizmî için ünlü şarkiyatçı Gandz; “Hârizmi cebir il­minde Öklid’den (Euclides M.Ö. 3. yüzyıl) bin yıl ileridir” der. Gerolama Cardano (1501-1573) ise onu dünyanın en büyük 12 dâhisi arasında sayar.

Mezopotamya menşeli olan «Cebir» kelime­si Hârizmî’n “El-Cebr ve’l Mukâbele” adlı ese­riyle dünyaya yayılmış ve batı dillerine tercüme edilirken kelime hiç değiştirilmemiştir. Fransız­ca’ya Al gebre (cebir) ve İngilizce’ye Al gebra şeklinde geçmiştir.

Hârizmi’n, matematikte en büyük hizmet­lerinden birisi de eserlerinde hem “sıfırı” hem de diğer rakamları kullanmasıdır. Avrupa ise bu rakamları müslümanlardan (350 sene sonra 13. yüzyılın ortalarında) alarak kullanmışlardır. Bir İtalyan bilgini olan Fibonacci 1202 yılında ka­leme aldığı bir eserinde, Batı’da İslâm rakamla­rını ilk defa kullanma şerefine nail olmuştur.

Hârizmî, Halife Me’mun’un isteği üzerine 69 âlimle iş birliği yaparak İslâm dünyasında ilk defa yer ve gök küresi haritalarını yaptı.

(Devamı yarın)

 

(Dünden devam)

Hârizmî dahî bir bilgin olarak doğulu ve batılı bilginlere rehberlik ve hocalık etmiş, eserleri temel ve kaynak eserler olarak kullanıl­mıştır.

Eserleri:

1 — El-Cebr ve’l Mukabele: Dün­yada cebir hakkında ilk yazılan eser. 13. yüz­yıla kadar Avrupa Üniversitelerinde ders kita­bı olarak okutulmuştur. Eserin el yazma asıl ve tek nüshası Oxford’da Bodliana kütüphanesin­de diğer bir nüshası da Paris’te Bibliothaue Na­tional de bulunmaktadır.

2 — Kitâb’ül Muhtasar Fi’l Hisâb-il Hindi: (Hesap sanatına dair): Ese­rin Arapça olan asıl nüshası bulunamamıştır. Latince tercümesi Cambridge üniversitssi kütüphanesindedir. Viyana Saray kütüphanesinde en eski el yazması, yine Latince nüshası Salen Ma­nastırında ve Heidelberg kütüphanesinde bulun­maktadır

3— El-Mesâhât (Yer ve yüzölçümleri)

4— Ziyc-i Hârizmî (Yıldızlar katalogu),

5— Kitâb-ül Amel bi’l Usturlab; (Zamanı ölçmede kul­lanılan Usturlab hakkındadır.)

6— Kitab’üs Sûret-il Arz = Enlem Boylam, (Coğrafya ilmiyle ilgili eseri.)

Hârizmî, bu eserleri ile doğu ve batıda meş­hur bir matematikçi, aynı zamanda Astronom ve coğrafyacı olarak daima anılmıştır.

***

Eb’ül-Kasım el-Hakim’e «Kalb-i Selim»den sorulduğunda: Onun üç alâmeti vardır:

— Hiç kimseye eziyet etmemek,

— Hiç bir kimseden incimemek,

— Bir kimseye iyilik yaptığında mükâfat beklemek buyurdular.

 

 

NÂSİRÜDDİN TÛSÎ

 

1201 yılında Horasan’ın Tuş şehrinde dünya­ya gelen Nâsirüddin, tahsilini çağının ünlü alim­lerinden İbn Yunus ve Muinüddin Salim’in ya­nında tamamladı.

Tûsî’nin coğrafya ve felsefe bilimleri yanın­da, asıl hizmeti matematik ve astronomide olmuştur. «Kitabu’ş Şekli’l Kutta» adlı kitabı düz­lem ve küresel trigonometri ve geometrinin 200 yıl kaynağı olmuştur. Üçgenlerin çözümü için te­mel kuralları tesbit etmiştir. Polar üçgen kul­lanmak suretiyle üç açı ve üç kenarı bilinen üç­gen çözümüne getirecek, geometrik transformasyon mekanizmasını düşünerek küre üze­rindeki problemleri halletmiştir. Tûsî Oklidis’in 5 numaralı aksiyonunu yeterli görmemiş, üçgenin iç açıları toplamının 180° derece olduğunu ispat etmiştir.

Nâsirüddin Tûsî, Meraga’da kurduğu ra­sathanede Astronomi ile uğraşmıştır. Endü­lüs, Türkistan, Şam, Tiflis, Musul ve Çin’den ge­tirtilen astronomlardan kurulu bir heyetin ba­şında 12 yıl çalışarak, bir dakikalık kavis ölçebilen meridyen daireleri; ekliptiğin ekvatora gö­re eğimini ve kutbun yüksekliğini ölçen çember­leri; ayın çapını ölçen pinülleri, iki yıldız arasındaki mesafeyi gösteren grafometreleri geliştirmiştir. Bugün elektronik aletlerle. 50,2 olarak tesbit edilen yer küreye ait presesyon değerini, Tûsî 700 yıl önce 51 olarak tesbit etmiştir ki, bu sonuç onun bilim tarihindeki gerçek değerini göstermeye kâfidir.

(Bilim ve Teknik. Sy. 277. S. 48-49)

 

 

 

MATEMATİĞİ BULAN MÜSLÜMANLARDIR

 

Bugün hâlâ bizim cebirimizin bilinmeyeni­ni belirten (X) şekli temelde bir müslüman işaretinden alınmadır. Alfabetik sıraya karşı mev­cut eğilim ile ikinci bilinmeyen (Y) ve üçüncü bilinmeyen (Z) işaretlere bize bir maskenin al­tında sokulmuştur. Halbuki işin başlangıcı böy­le değildir.

Matematikte aranan isimsiz bilinmeyene Müslümanlar «Şey» kısaltılmış olarak «Ş» işaretini vermişlerdir. «Ş» sessiz harfini ise ispan­yolca’da (X) işareti karşılar, ilk cebir kitabını yazan ve Batı’ya cebiri öğreten müslüman Türk matematik bilgini Hârizmî’dir (780-850). Halbu­ki biz halen engeç yedinci ders yılımızda müslümanların «Şey» ini şekil değiştirdiği ispanyol­ca ile öğreniyoruz.

Müslüman alimlerimiz sinüs ve tanjant kaideleriyle trigonometrinin temel formlarını buldular. Böylece astronomi, gemicilik ve arazi öl­çümünde fevkalade önemi bulunan büyük bir keşifte bulundular.

Avrupalı bilginler kadar hemşehrilerinin de takdir ettiği müslüman alim Battâni (858-929)’nin büyük eseri «Ez-Ziye» batıda “De Motu” veya «De Scientia Stellarum» ismiyle yapılan tercümeleri sayesinde «Sinüs» kelimesi bütün milletlerin matematiğine girmiştir. «Sinüs» de kıyafet değiştirmiş bir kelimedir. Sinüs Arapla­rın cebi, çıkıntılı veya kavisli bir kısmı ifade için kullanmışlardır. Müslümanlar tam küresel kare kenarların kirişleri yerine küresel üçgenin kenar ve açılarını kullandılar. Kosinüs, tanjant ve kotenjantların fonksiyonlarını koydular.

 

CEZERÎ (1136-1206)

 

İlim tarihine sibernetiğin kurucusu, (Ha­berleşme, kontrol denge kurma ve ayarlama il­mi) ilk robotu yapan ve bilgisayarın babası ola­rak kaydolan Ebû’l İz İbnî İsmail İbnî Rezzâz el-CEZERÎ’dir, müslüman bir Türk âlimidir. Artuklu Türklerinden olup 1136 -1206 yıllarında Diyarbakır’da yaşamıştır. Artukoğulları sarayın­da Nureddin Muhammed, Kutbeddin Sökmen, Nasîruddin Mahmûd’un hükümdar olduğu yıl­larda 32 yıl Reis-ûl Âmel (Başmühendisi) olarak görev yapmıştır.

Günümüzde bilgisayarın babası olarak İngi­liz matematikçisi Charles Babbage (1792-1871) bilinirken, Ebû’l İz El-CEZERÎ ondan altı asır önce aynı sisteme dayalı makinalar, otomatik aletler imal edip çalıştırmış, insanlarda ve ge­rekse makinalarda bilgi alışveriş, kontrol ve den­ge durumunu inceleyerek bu sistemi geliştirmiş­tir. Bu ilmin gelişmesi ile elektronik ve otomas­yon denilen sistemleri ortaya koymuştur.

CEZERÎ «herkes rızıklandığı şeyden bir baş­kasına vermekle mükelleftir. Allah (c.c.)’ın ba­na verdiğini ben de başkalarına veriyorum» ve hiçbir kimse faydalı olacak bilgileri başkasın­dan esirgeyemez düsturu ile büyük eseri “Kitâb’ül-Câmî Beyn-el-ilmi ve-l Ameli en-Nâfi Sınaati’l Hiyel” yazmıştır. Ebûl İz-el CEZERÎ’yi ilim dünyasında tanıtan bu eseri 6 bölümden oluşmaktadır.

(Devamı yarın)

***

«Her kim ilim tahsili için çıkarsa, o, dönünceye kadar Allah yolunda (cihadda)dır.»

(Tirmizi)

 

CEZERÎ

(Dünden devam)

Bu bölümlerde sibernetik ve elektronik sis­temle ilgili robotlar, 50 kadar otomatik makina, pompa, fıskiye, su terazileri, su ile çalışan saat­ler mûsîki aletlerinin detaylı bir şekilde planları, kesitleri, işleyiş şekilleri yer almaktadır.

Kitâb-ûl Hiyel 1974 yılında Dortrecht ve Bos­ton’da “Al-Jazari’s Book of Knowledge of Inge­nious Mechanical Devices” adıyla Donald R. Hill tarafından İngilizce’ye tercüme edilmiştir. Ki­tabın bir nüshası 1978 yılında Londra’da Hagop Kevorkyan vakfı tarafından 16.000 sterline satıl­mıştır.

Ebû’l İz’in tariflediği makinalardan birkaç tanesi Alman Prof. Wiedemann tarafından yapılmış ve başarı ile işletilmiştir. Makinalar Ha­len Almanya’da Erlangen Üniversitesi’nde bulunmaktadır.

Ahmed El-Hasan eseri arapça olarak ay­nen yayınlamıştır. Maalesef kendi ilim adamı­mızın bu kıymetli eseri henüz Türkçe’ye çevril­memiştir. Yalnız ülkemizde İTÜ Bilim ve Tek­noloji Tarihi Enstitüsü CEZERÎ’nin kitabındaki şekillerin aslına sadık kalarak tavus kuşlu su saatini yapmayı gerçekleştirmiştir.

Eserin orjinali günümüzde mevcut değildir. Fakat 5 tanesi Türkiye’de olmak üzere dünyada bilinen 15 kopyesi vardır. Eserin nüshalarından birisi Topkapı Müzesi 3. Ahmed Kütüphânesi’nde 3472 numarada kayıtlıdır. Türkiye’dekilerin 4’ü Topkapı, biri de Süleymâniye Kütüphanesi’ndedir.

 

 

MÜSLÜMAN CERRAH ALİ BİN ABBAS (?- 994)

 

Buıdan 1000 sene önce ilk defa kanser ame­liyatını yapan müslüman cerrah Ali bin Abbas’tır. Devrinde başta kanser olmak üzere en zor ameliyatları başarıyla gerçekleştirip batıda Haly Abbas adıyla şöhret bulan ABBAS çok iyi bir cerrahtır. Uzun yıllar İslâm âleminde cerrahi doktor adayları Ali bin Abbas’ın Anatomisini bilmeden cerrah olamazlardı. Cerrah adaylarına bu anatomiyi bildikten sonra aşağıdaki şekilde yazılı olan bir diploma verirlerdi.

“Alah (c.c.)’ın yardımıyla biz onu cerrah­lıkta bildiği şeyleri icraya, kendi işinde başarılı ve hayırlı olmaya mezun kılmak istiyoruz. Böy­lece o iyileştirinceye kadar yara tedavi edebilir, kan alabilir, emoroit kesebilir, diş çekebilir, sün­net yapabilir. Yalnız o, bundan sonra üstleriyle, bilgili ve tecrübeli öğretmenlerine danışmayı ihmal etmeyecektir.”

Prof. Dr. Philip K. Hitti’ye göre kılcal kan damarları fikrini ilk defa ortaya koyan Ali bin Ablas’tır.

Ali bin Abbas’ı şöhrete kavuşturan başlıca eseri «Kitâb-ül Meliki = Sultan Kitab»dır. Dr. Siğrid Hunke’nin ifadesiyle, dünya tababetine hedye edilen, o zamana kadar eşine rastlanma­yan bir eserdir. Batıda, Liber Regius adıyla ün bulu bu kitabın özelliği o zamana kadarki bü­tün millet ve çağların tıp bilgisini işlemesi ve bunları mantıkî bir şekilde düzenlemiş olmasıy­dı.

(Devamı yarın)

 

 

ALİ BİN ABBAS — 2

(Dünden devam)

Ali bin Abbas Yunan tıbbını inceleyip, Yu­nanlı meşhur doktorları «Hipokrat (M.Ö. 460-377) Galen (M.Ö. 131-201) ve Oribasios (325-403)» tenkit ederek birçok yanlışlarını tesbit et­miştir. Meşhur eseri Sultan-Kitab’ı yazmasının en önemli sebebi bundandır.

Batı’da «Sultânî Kitab» 1493 yılında Nurnberg’li iki doktorun akrabalık kuracak kadar birbirlerine yaklaşmalarına sebep olmuştur.

Hieronymus Holzschuher, Padua Üniversitesi’ne devam etmekte olan bir gençtir. Venedik’­te Piza’lı Stephan tarafından Latinceye çevrilip bastırılan «Sultanî Kitab»ı satın almış. Genç san­ki hazine bulmuş gibi seviniyor. Nürnberg’in şehir doktoru Hieronymus Münzer ise kitap kolleksiyonuna düşkün birisiymiş. Genç Holzschuher’in «Kitâb-ül Melîkî = Sultani Kitab»a sahip olduğunu öğrenince ona hayran oluyor ve şun­ları ifade ediyor. «Bu değerli kitabı temin, böy­lece zekâ ve alâkasını isbat eden genç Holzschuher’e karşı fazlaca hayran oldum ve sevgili bi­ricik kızım Dorothea’yı zengin bir cihazla bir­likte ona verdim.»

Kitâb-ül Meliki 1294 yılında Kâhire’de basıl­dı. Latince’yle birlikte Fransızca ve Almanca’ya çevrildi. Eserin bir nüshası mevcut olup o da Berlin Kütüphanesinde bulunmaktadır.

Sultanî Kitab Bergama kadısı tarafından Türkçe’ye çevrilmiş; 2 cilt olan bu tercüme bu­gün Bursa Ulu Câmî Kütüphanesi 2 numarada kayıtlıdır.

 

 

TRİGONOMETRİ İLMİNİ İCÂD EDEN İSLÂM ÂLİMİ BATTÂNÎ

 

  1. yüzyılda bir bilgin «Beşer, Allah (c.c.)’ın birliğini isbata, O’nun emsalsiz büyüklüğünü, yüce birliğini, muazzam kudretini ve eserinin mükemmeliyetini anlatmaya yıldızlar ilmi saye­sinde muvaffak olur.» Bu sözler Laland’ın ifa­desiyle dünyanın 20 meşhur astonomundan biri olan Müslüman BATTÂNİ’ye aittir.

BATTÂNİ, 858 yılında Harran’da doğdu. Ast­ronomi ve matematik sahalarında büyük hizmetler verdi. Gayret dolu ömrünü 929 yılında Samarra şehri civanndaki Kasralcıs’ta tamamla­dı.

Paris İslâm Enstitüsü eski profesörlerinden JACQUES RİSLER’e göre trigonometrinin ger­çek mucidi BATTANi’dir Batı’ya trigonometriyi o öğretmiştir. Trigonometrik bağıntıları bugün kullanılan şekliyle formüle etmiştir. M. CHAR­LES “Geometride Metodların tarihi” adlı eserin­de, BATTÂNİ’den söz ederken, onun sinüs ve kosinûs tabirlerini ilk kullanan kişi olduğunu ifade etmiştir.

BATTÂNİ astronomide de çok hizmetler ver­miş «Sâbiî Cetvelleri» yıldızların hareketi kata­logunu hazırlamış, Güneş yılını bugünkü hesap­lara çok yakın olarak, sadece 24 saniye fazlalık­la hesaplamayı başarmıştır.

(Devamı yarın)

***

Hikmet: Nasipsiz avcı, Dicle’de dahi balık tutamaz. Eceli gelmeyen balık karada ölmez.

TRİGONOMETRİ’NlN MUCİDİ BATTÂNÎ

 

(Dünden devam)

Batıda ALBETEGNİUS (gayri müslimler bü­yük alimlerin müslüman olduklarını saklamak için herbirine bir Hıristiyan ismini takmışlar­dır) adıyla şöhret bulan BATTÂNİ’nin astrono­mideki hizmetlerini yadetmek için batı şimdiki Ay haritasında bir bölgeye onun ismini vermiş­lerdir.

ESERLERİ:

— Kitâbû Mârifet-il Bürûc fi mâbeyne erbe-il felek: (On iki burcun gök küresinin dört­te birindeki doğuş yerlerinin bilinmesi.) Yıldız­ların doğuş yerlerinin katalogudur. Böyle bir cetveli ilim dünyasına kazandıran BATTÂNÎ ol­muştur.

— Risâletûn fî tahkik-i akdâr-il ittisâlât: (Yıldızların yanyana gelme ölçümlerinin araştırılması hakkındaki kitab)

— Şer’h-ul Makâlât-il erbaı li-Batlamyus: (Batlamyus’un “Dört kitap” adlı eserinin açık­lanması.) BATTÂNÎ, Batlamyus’un (Yunan Ast­ronomu) birçok yanlışlarını düzeltti. Ay ve bazı gezegenlerin yörüngelerinin hesaplanmasında bir kısım düzeltmeler yapmıştır.

— Ez – Ziyc; BATTÂNÎ’nin günümüze ka­dar gelebilen tek Astronomi ile ilgili kitabidir. Eser rasatlardan elde ettiği neticeleri de içine almaktadır. Kral X. Alfonso (1284) tarafından Arapçadan İspanyolca’ya, 12. yüzyılda Tivoli’li Plato Tiburtinus tarafından Latinceye tercüme edilmiştir. Eser Kopernik (1473-1543), Fransız Laplace (1749-1827)’in incelemelerine ışık tut­muştur.

 

 

DÜNYA’NIN DÖNÜŞÜNÜ İLK DEFA İSPAT EDEN MÜSLÜMAN TÜRK DAHİSİ

 

15, 16 ve 17. yüzyılın Avrupa’sına bakarsak koyu bir cehaletin içinde olduğunu görürüz. Polanya’lı Astro­nom Copernicus (1473-1543) dünyanın hem kendi, hem de güneş etrafında döndüğünü kesinlikle bildiği halde kilise’den korkup bunu açıklamamıştır. Bu husustaki kitabı 70 yaşında öldükten sonra yayınlanmıştır. 16. yüzyıla kadar Kilise’nin yasak kitaplar listesinde idi.

Yine büyük İtalyan bilgini Galile de Copernicus’u tas­dik eder mahiyette yazdığı eserinden dolayı Engizis­yon Mahkemesi’ne verildi, ölünceye kadar bir eve ka­patılan Galile öldüğü zaman o devirde Avrupa’da dün­yanın döndüğünü söylemek dinsizlik sayıldığından Hıristiyan mezarlığına gömülmemiştir.

Bu konuda italyan filozofu Bruno da Copernicus na­zariyesini desteklediğinden dolayı Engizisyon Mahke­mesi tarafından yakılarak ölüme mahkum edilmiştir.

İslam dünyasında ise Copemicus’dan tam 500 sene önce Ebu Reyhan Muhammed bin Ahmed el-BEYRUNİ, dünyanın yuvarlak olduğunu, hem kendi, hem de güneşin etrafında döndüğünü ispat edip açıkça söyle­miştir. BEYRUNÎ 973’de Kaş’da dünyaya gelmiş, 120’yi aşkın eser bırakarak 1051’de Gazne’de vefat etmiştir. BEYRUNÎ aynı zamanda JEODEZİ (mesahâ = Yer ölçü­mü) ilminin de kurucusudur. Dünyanın çapını ölçmeye muvaffak olmuştur.

(Devamı yarın)

EL-BEYRUNİ

 

(Dünden devam)

UNESCO’nun 25 dilde çıkardığı Courier Dergisi, Ha­ziran 1974 sayısını BEYRUNÎ’ye ayırmıştır. Fotoğrafını koyduğu kapakta şunlar yazılmıştır; 1000 yıl önce Orta Asya’da yaşayan evrensel dehâ BEYRUNÎ, astronom, tarihçi, botanikçi, eczacılık uzmanı, jeolog, şair, müte­fekkir, matematikçi, coğrafyacı ve hümanisttir.

Milletlerarası bir değere sahip olan Türk bilgini BEYRUNÎ’nin 1000. doğum yıldönümünde Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan, Afganistan, İran, Rusya, Libya; adına pullar bastırıp, çeşitli sempozyum ve kongreler düzenlemişlerdir.

Günümüze kadar gelen eserlerinin sayısı 20 kadardır.

Al-Asâr’il an’il Kurun-il Hâliye (Hareketsiz yüz­ yıllardan kalan eserler) Süleymaniye Ayasofya bölü­mü no: 2927, Bayezid Devlet Kütüphanesi no: 4667,
Topkapı no: 3043 ve Nuruosmaniye no: 2893 kütüpha­nelerinde kayıtlıdır.

El-Kanûn’ül Mes’ud: (Kronoloji, trigonometri, coğ­rafya jeodezi, meteoroloji ilimlerinden bahseder.) İstan­bul Veliyyeddin Efendi no: 2277 askeri müze ve Konya
Yusuf Ağa Kütüphanesinde kayıtlıdır.

Kitâb-ül tahkik Mâ li’l Hind: (Hint Tarihi). İngi­lizce tercümesi Londra’da, yazma nüshası da İstanbul Köprülü Kütüphanesi no: 1001’de kayıtlıdır.

4- Tahdid-ü Nihâyât, il Emâkin Li Tasbhih-i Mesâfet-il Mesâkin (Jeodezi ilminden bahseder.); İstanbul Fatih Kütüphanesi no: 3386’da kayıtlıdır.

5- Kitab-üt Tefhim fi Evâili Sınaari’t Tencim (Yıl­dızlar ilmine giriş) = Nuruosmaniye Kütüphanesi no: 2780’de kayıtlıdır.

 

 

MÜSLÜMAN CERRAH ALİ BİN ABBAS(? – 994)

 

Bundan 1000 sene önce ilk defa kanser ameliyatını yapan müslüman cerrah Ali Bin Abbas’tır. Devrinde başta kanser olmak üzere en zor ameliyatları gerçekleştirip batıda Haly Abbas adıyla şöhret bütan ABBAS çok iyi bir cerrahtır. Uzun yıllar İslâm âleminde cerrahi doktor adayları Ali Bin Abbas’ın Anatomisini bilmeden cerrah olamazlardı. Cerrah adaylarına bu anatomiyi bildikten sonra aşagdaki şekilde yazılı bir diploma verirlerdi:

“Allah (c.c.)’ın yardımıyla biz onu cerrahlıkta bildiği şeyleri icraya, kendi işinde başarılı ve hayırlı olma­ya mezun kılmak istiyoruz. Böylece o iyileştirinceye kadar yara tedavi edebilir, kan alabilir, emorit kesebilir, diş çekebilir, sünnet yapabilir. Yalnız o, bundan sonra üstleriyle, bilgili ve tecrübeli öğretmenlerine danışmayı ihmal etmeyecektir.”

Prof. Dr. Philip K. Hitti’ye göre kılcal damarları fikrini ilk defa ortaya koyan Ali bin Abbas’tır.

Ali bin Abbas’ı şöhrete kavuşturan başlıca eser “Kitâb-ül Melikî = Sultanî Kitab”dır. Dr. Siğrid Hunke’nin, ifadesiyle, dünya tababetine hediye edilen o zamana kadar eşine rastlanmamış bir eserdir. Batıda Liber Regius adıyla ün bulan bu kitabın özelliği o zamana kadar k, millet ve çağların tıp bilgisine işlemesi ve bunları mantıkî bir şekilde düzenlemiş olmasıydı.

(Devamı Yarın)

 

ALİ BİN ABBAS

 

(Dûndan Devam)

Ali Bin Abbas Yunan tıbbını inceleyip, Yunanlı meş­hur doktorları “Hipokrat (M.ö. 460 – 377) Galen (M.Ö. 131 – 201) ve Oribasios (325 – 403)” tenkit ederek birçok yanlışlarını tespit etmiştir. Meşhur eseri Sultanî Kitab’ı yazmasının en önemli sebebi bundandır.

Batı’da “Sultanî Kitab” 1493 yılında Nurberk’li iki doktorun akrabalık kuracak kadar birbirine yaklaşmalarına sebep olmuştur.

Hieronymus Holzschuher, Padua üniversitesi’ne de­vam etmekte olan bir gençtir. Venedik’te Piza’lı Stephan tarafından Latince’ye çevrilip bastırılan “Sultanî Kitab”ı satın almış. Genç sanki hazine bulmuş gibi sevi­niyor Nürnberg’in şehir doktoru Hieronymus Münzer ise kitap kolleksiyonuna düşkün birisiymiş Genç Holzschuher’in “Kitâb-ûl Meliki = “Sultanî Kitab”a sa­hip olduğunu öğrenince ona hayran oluyor ve şunları ifade ediyor. “Bu değerli kitabı temin, böylece zakâ ve alakasını ispat eden genç Holzschuher’e karşı fazlaca hayran oldum ve sevgili biricik kızım Dorothea’yı zen­gin bir cihazla birlikte ona verdim.”

Kitaâb-ül Meliki 1294 yılında Kahire’de basıldı. La­tince’yle birlikte Fransızca ve Almanca’ya çevrildi. Ese­rin bir nüshası mevcut olup o Berlin Kütüphanesi’nde bulunmaktadır.

Sultanî Kitab Bergama kadısı tarafından Türkçe’ye çevrilmiş; 2 cilt olan bu tercüme bu gün Bursa Ulu Ca­mii Kütüphanesi 2 numarada kayıtlıdır

 

 

TRİGONOMETRİNİN MUCİDİ BATTANİ’NİN ESERLERİ

 

– Kitâbû Mârifet-il Bürûc fi mabeyne erbe-il felek. (On iki burcun gök küresinin dörtte birindeki doğuş yerlerinin bilinmesi.) Yıldızların doğuş yerlerinin kata­logudur. Böyle bir cetveli ilim dünyasına kazandıran BATTANİ olmuştur.

– Risâletûn fî tahkik-i akdâr-il ittisâlât: (Yıldızların yanyana gelme ölçümlerinin araştırılması hakkındaki kitab)

– Şerh-ul Makâlât-il erbaı li- Batlamyus: (Batlamyus’un “Dört kitap” adlı eserinin açıklaması) BATTANİ, Batlamyus’un (Yunan astronomu) birçok yanlışları­nı düzeltti. Ay ve bazı gezegenlerin yörüngelerinin he­saplanmasında bir kısım düzeltmeler yapmıştır.

– Ez-Ziyc; BATTANİ’nin günümüze kadar gelebi­len tek Astronomi ile ilgili kitabıdır. Eser rasatlardan el­de ettiği neticeleri de içine almaktadır. Kral X. Alfonso (1284) tarafından Arapçadan İspanyolca’ya, 12. yüzyıl­da Tivolili Plato Tiburtinus tarafından Latinceye tercü­me edilmiştir. Eser Kopernik (1473-1543), Fransız Lap­lace (1749-1827)’in incelemelerine ışık tutmuştur.

***

KUR’AN-I KERİM’DEN BİR KIYAMET SAHNESİ

 

“Güneş katlanıp dürüldüğünde, yıldızlar kararıp döküldüğünde, dağlar sallanıp yürütüldüğünde, gebe develer sahverildiğinde, vahşi hayvanlar toplanıp, birarada kaldığında, denizler kaynatıldığında, ruhlar (bedenlerle) birleştirildiğinde, diri diri gömülen kızlara “Suçunuz neydi, hangi günah sebebiyle öldürüldünüz?” diye sorulduğunda, defterler getirilip açıldığında, her kişi neler yapıp getirdiğini anlar.” (TekfirSûresi: 1-14)

 

 

CEBİR’İN İLK ALİMİ

 

İlk cebir kitabını yazan ve Batı’ya cebiri öğreten Ebu Abdullah Muhammed bin Musa el-Harizmi, büyük bir Müslüman Türk matematik bilginidir.

Hazar denizinin doğusundaki Harizm’de (Hîve’de), 780 yılında doğmuştur. Halife Me’mun (786 813) dev­rinde yaşayıp, 850 yıllarında Bağdat’ta vefat etmiştir.

Matematik, astronomi, ve coğrafya ilmi alanlarındaki hizmetlerle çağını aşmış Hârizmî için ünlü şarkiyatçı Gandz; “Harizmi cebir ilminde Öklid’den (Euclides M.Ö. 3. yüzyıl) bin yıl ileridir” der. Gerolama Cardano (1501 1576) ise onu dünyanın en büyük 12 dahisi ara­sında sayar.

Mezopotamya menşeli olan “Cebir” kelimesi Harizmî’n “El-Cebr ve’l Mukabele” adlı eseriyle dün­yaya yayılmış ve batı dillerine tercüme edilirken kelime hiç değiştirilmemiştir. Fransızca’ya Al gebre (cebir) ve İngilizceye Al gebra şeklinde geçmiştir.

Hârizmi’n, matematikde en büyük hizmetlerinden bi­risi de eserlerinde hem “sıfırı” hem de diğer rakamları kullanmasıdır. Avrupa ise bu rakamları müslümanlardan 350 sene sonra (13. yüzyılın ortalarında) alarak kul­lanmışlardır. Bir İtalyan bilgini olan Fibonacci 1202 yı­lında kaleme aldığı bir eserinde, Batı’da İslam rakamla­rını ilk defa kullanma şerefine nail olmuştur.

Hârizmî, Halife Me’mun’un isteği üzerine 69 âlimle işbirliği yaparak İslam dünyasında ilk defa yer ve gök küresi haritalarını yaptı.

(Devamı yarın)

 

 

 

 

CEBİR’İN İLK ALİMİ

 

(Dünden devam)

Hârizmî dâhî bir bilgin olarak doğulu ve batılı bilgin­lere rehberlik ve hocalık etmiş, eserleri temel ve kaynak eserler olarak kullanılmıştır.

Eserleri: 1-El Cebr ve’l Mukabele: Dünyada cebir hak­kında ilk yazılan eser. 13. yüzyıla kadar Avrupa üni­versitelerinde ders kitabı olarak okutulmuştur. Eserin el yazma asıl ve tek nüshası Oxford’da Bodliana kütüp­hanesinde diğer bir nüshası da Paris’te Bibliothque Na­tional de bulunmaktadır. 2- Kitâb’ül Muhtasar Fil Hisabi’l Hindî: (Hesap sanatına dair): Eserin Arapça olan asıl nüshası bulunamamıştır. Latince tercümesi Camb­ridge üniversitesi kütüphanesindedir Viyana Saray kütüphanesinde en eski el yazması, yine Latince nüshası Salen Manastırında ve Heidelberg kütaphanesinde bu­lunmaktadır. 3- El-Mesâhât (Yer ve yüzölçümleri) 4-Ziyc-i Hârizmî (Yıldızlar kataloğu), 5- Kitâb’ül Amel bi’l Usturlab; (Zamanı ölçmede kullanılan Usturlab hakkındadır.) 6- Kitab’üs Süret-il Arz = Enlem Boylam, (Coğrafya ilmiyle ilgili eseri.)

Harizmi, bu eserleri ile doğu ve batıda meşhur bir matematikçi, aynı zamanda Astronom ve coğrafyacı olarak daima anılmıştır.

***

HİKMET

 

Eb’ül-Kasım el-Hakim’e “Kalb-i Selim’den soruldu­ğunda: Onun üç alâmeti vardır

Hiç konseye eziyet etmemek,

Hiçbir kimseden incinmemek,

Bir kimseye iyilik yaptığında mükâfat beklememek, buyurdular.

 

 

HAVADA UÇAN İLK TÜRK

 

  1. yüzyılda IV. Murad’ın hükümdarlık yaptığı yıllar­da, Hezarfen Ahmed Çelebi adında bir Türk bilgini, uç­mayı başarmıştır.

İlk önce Okmeydanı’nda, kısa mesafeli deneme uçuş­larını başarıyla tamamlayan, Hezarfen Ahmed Çelebi, büyük uçuşunu 1636 yılında yapmıştır.

Sultan IV. Murad, sadrazam ve vezirleriyle birlikte, Sarayburnu’ndaki incili köşkten, halkta mahşeri bir ka­labalık halinde, deniz kıyısından şahid olduğu bu uçuş, Hezarfen Ahmed Çelebi’nin, “Bismillah” deyip, Galata Kulesi’nden kendini boşluğa atmasıyla başlamıştır. Vücuduna bağlı kanatlar ve lodos rüzgârının da yardımı ile İstanbul Boğazı üzerinden süzülürek, Üsküdar’daki Doğancılar’a inmeyi başarmıştır.

Hezarfen Ahmed Çelebi, uçma tasarısını ilk gerçek­leştiren bir bilgin olarak, havacılık tarihinde yerini alır­ken, planörcülüğün de öncülüğünü yapmış oluyordu.

Avrupalıların uçmak için, kendi hayatlarını ortaya koyamadıktan bir devrede, bu uçuşu yapmak, her şeyden önce bir cesaret işiydi. Hezarfen Ahmed Çelebi, il­me dayanan bu cesareti teoriden pratiğe koymuştur.

Batılı kaynaklar arasında, “Cook’un Havacılık”, “Wilkins’in = Yeni Bir Dünya Buluşu” adlı eserinde dünya­da ilk uçuşu gerçekleştirenlerin Osmanlılar olduğun­dan bahsetmektedir.

***

HADİS-İ ŞERİF

 

“Ölünün kemiğini kırmak, onu diri iken kırmak gibidir.”

(Selamet Yolları, Cilt 3, Sh.. 304)

 

 

ÇOCUK HEKİMLERİNİN BABASI RAZİ

 

Horasan’ın Rey şehrinde doğduğu için Razi adı ile anılan Ebu Bekir Muhammed bin Zekeriya İslâm tıbbının ilk ve en önemli kişilerindendir. Razi çocuk hekim­liği konusuna ilk ilgi duyan hekimlerdendir. Batı dünyasında “Paractice Puerorum” adı ile bilinen çocuk hastalıkları kitapçığı, bu gün için bilinen ilk toplu çocuk hekimliği kitabıdır. Bu nedenle Razi’ye çocuk hekimle­rinin Babası diyenler vardır. Diğer kitaplarında da ço­cuk hekimliği konusuna yer vermiştir.

Al-Havi’de bebek ve çocuk bakımı ile ilgili bölümler vardır. Osteomyelitli diğer kemik Şisliklerinden ayırdeden, spina bfida’yı ilk tanımlayan hekimdir. Gene bu kitabın bebeklerde havale ve dişlerin güç çıkması konularındaki görüşlerini belirtmiştir.

Kitabûl Mansuri’de doğum öncesi bakım ile yenidoğan bebeğin bakımı ve hastalıklarının tedavisi ile ilgili bir bölüm vardır.

Kızamık ve Çiçek üzerine adlı makalesinde bu iki hastalığın ayına teşhisini yapmaya çalışmıştır.

İLGİNÇ YÖNLERİ:

“Bir kantar ilim, bir okka edebe muhtaçtır.” sözü günümüze kadar gelmiştir. Hayvanlar üzerinde deneyler yapmıştır. Ateşin bir hastalık olma­dığını, vücudun hastalığı atmaya çalışması sonucu ol­duğunu, safra yollarının tıkanmasının sarılığa yol aça­cağını tesbit eden, baharda güller kokmaya başladığı sı­rada ortaya çıkan bahar nezlesini ilk tanımlayan, hay­van barsaklarını ameliyatlarda ilk kullanan hekimdir.

(Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Dergisi Ocak 1982 Ek sayı)

 

 

CAFER-İ SADIK (R.A.)

 

İlmi, zühtü ve takvâsı yüksekti. Hakikât ehli idi. Tabiîn ve ondan sonrakiler arasında 7 meşhur Fakihten biri idi.

Zamanının bilcümle müsbet ilimlerine vâkıf, hakika­ten FİZİK – KİMYA ve bunların tatbikatı olan FEN kol­larında yekta idi. Yetiştirdiği talebeler CEBİR ve KİM­YA ilimlerinde keşifler yapmışlar, bunların ilmini kur­muşlardır.

Maddeye vukufu ve ona tasarrufu ve müsbet ilim ka­nunlarına muvafık hareketi kemâl halinde idi. Herke­sin akıl ve ilim hocası idi.

Mezhep imâmı, İMAM-I AZAM onun terbiyesinde yetişmişti.

Bir gün Hazret-i Cafer, İmâm-ı Azam’a sormuş:

Akıl nedir? Nûman cevaben:

Hayır ile Şerri temyiz eden melekedir, der. Hz. Cafer Sadık:

Onu atlar bile temyiz eder. Sahibi, atın yanına gelir­ken, ata ot mu getiriyo, yoksa kırbaç mı vuracak bilir.

Nûman bunu duyunca, şaşırır kalır. Bunun üzerine Câfer-i Sâdık:

– Akıl, iki mühim hayır zuhur ettiği zaman hangisinin daha hayırlı olduğunu temyiz eden melekedir, buyu­rur.

Hazret-i Câfer-i Sadık’ın, takva, fikir, his ve ahlakta ki sebatı, ona Sadık lakabını vermiştir, İslâm’ın eşya ve hadiselere hakim olma devresinde ve cemiyete isti­kamet vermekte, Hakk’ı ve Hakikat’ı telkinde mürşid-i kamildi. (M.Hâni, Adab Sh.: 46)

***

HADİS-İ ŞERÎF

 

“Hakikat de mücahid (gerçek mücahid) Nefs-i emmaresi (kötülüğü emreden nefs) ile mücadele eden kimsedir.” (Menâvi)

MİKROBU İLK OLARAK BULAN İSLÂM ALİMİ

 

Günümüzde mikrobun kâşifi olarak bilinen Lois PASTEUR’den 400 yıl önce FATİH SULTAN MEHMED HAN’ın hocası AKŞEMSEDDİN Hazretleri dünyada ilk olarak mikrobu keşfeden İslâm Alimidir.

Doğum yeri Amasya-Osmancık olup yaşadığı yıllar (1389 -1458 ) arasıdır.

***

Hz. Muhammed (s.a.v)’in “Her derdin devası var­dır” hadisi şerifine tabi olan AKŞEMSEDDİN Hz.leri dinî ve tıbbî ilimlerde inceden inceye araştırmalar ya­pıp “Maddet-ül Hayat” adlı tıp kitabında belirttiği şu neticeye varmıştır. “Hastalıkların insanlarda teker teker ortaya çıktığını sanmak hatalıdır. Hastalık insan­dan insana gözle görülmeyecek kadar küçük lakin canlı tohumlar (mikroplar) vasıtasıyla geçer.”

AKŞEMSEDDİN Hazretleri bedeni hastalıkların ol­duğu kadar ruhi hastalıkların da hekimi idi. Ona “Tabib-i ERVAH” Ruhların doktoru derlerdi

AKŞEMSEDDİN Hz.leri Hacı Bayram Velinin müridi olup kendisine Fatih Sultan Mehmet Han tarafından İs­tanbul’un manevi fatihi unvanı verilmiştir.

Birçok kerametleri olan AKŞEMSEDDİN Hz leri Mihmandarı Resulullah (s.a.v) Ebu Eyyüb El Ensari’nin yerini de keşfetmiştir. Oraya bir türbe ve cami yaptır­mıştır. Bugün Eyüp Camii adıyla anılır.

(Risâlet-i Şerh-i Hacı Bayram Veli)

 

CEZERÎ (1136 -1206)

 

İlim tarihine sibernetiğin kurucusu, (haberleşme, kontrol denge kurma ve ayarlama ilmi) ilk robotu ya­pan ve bilgisayarın babası olarak kaydolan Ebû’l İz İbnî İsmail İbni Rezzâz el-CEZERÎ’dir, müslüman bir Türk âlimidir. Artuklu Türklerinden olup 1136-1206 yılla­rında Diyarbakır’da yaşamıştır. Artukoğulları sarayın­da, Nureddin Muhammed, Kutbeddin Sökmen, Nasîruddin Mahmûd’un hükümdar olduğu yıllarda 32 yıl Reis-ûl Âmel (Başmühendis) olarak görev yapmıştır.

***

Günümüzde bilgisayarın babası olarak İngiliz mate­matikçisi Charles Babbage (1792 -l871) bilinirken, Ebû’l İz EL-CEZERÎ ondan altı asır önce aynı sisteme dayalı makinalar, otomatik aletler imal edip çalıştırmış, insan­larda ve gerekse makinalarda bilgi alışverişi, kontrol ve denge durumunu inceleyerek bu sistemi geliştirmiştir. Bu ilmin gelişmesi ile elektronik ve otomasyon denilen sistemleri ortaya koymuştur.

CEZERÎ “Herkes rızıklandığı şeyden bir başkasına vermekle mükelleftir. Allah (c.c.)’ın bana verdiğini ben de başkalarına veriyorum,” ve hiçbir kimse fayda­lı olacak bilgileri başkasından esirgeyemez düsturu ile büyük eseri “Kitâb’ül-Câmî Beyn-el-ilmi ve-l Ameli en-Nâfî Sınaati’l Hiyel’i” yazmıştır. Ebû İz-el CEZERÎ’yi ilim dünyasında tanıtan bu eseri 6 bölüm­den oluşmaktadır.

(Devamı yarın)

 

HADİS-İ ŞERİF

 

Her kim ilim tahsil için çıkarsa, o, dönünceye kadar Allah yolunda (cihadda)dır.

(Timizi)

 

 

 

 

 

CEZERÎ

 

(Dünden devam)

Bu bölümlerde sibernetik ve elektronik sistemle ilgili robotlar, 50 kadar otomatik makine, pompa, fıskıye, su terazileri, su ile çalışan saatler, mûsiki aletlerinin detay­lı bir şekilde planları, kesitleri, işleyiş şekilleri yer al­maktadır.

Kitâb-ûl Hiyel 1974 yılında Dortrecht ve Boston’da “Al- Jazari’s Book of knowledge of Ingenious Mecha­nical Devices” adıyla Donald R. Hill tarafından İngi­lizce’ye tercüme edilmiştir. Kitabın bir nüshası 1978 yı­lında Londra’da Hagop Kevorkyan vakfı tarafından 16.000 sterline satılmıştır.

Ebû’l İz’in tariflediği makinalardan birkaç tanesi Al­man Prof. Wiedemann tarafından yapılmış ve başarı ile işletilmiştir. Makinalar Halen Almanya’da Erlangen Üniversitesinde bulunmaktadır.

Ahmed El-Hasan eseri arapça olarak aynen yayınla­mıştır. Maalesef kendi ilim adamımızın bu kıymetli eseri henüz Türçe’ye çevrilmemiştir. Yalnız ülkemizde İTÜ Bilim ve Teknoloji Tarihi Enstitüsü CEZERÎ’nin ki­tabındaki şekillerin aslına sadık kalarak tavus kuşlu su saatini yapmayı gerçekleştirmiştir.

Eserin orjinali günümüzde mevcut değildir. Fakat 5 tanesi Türkiye’de olmak üzere dünyada bilinen 15 kop­yası vardır. Eserin nüshalanndan birisi Topkapı Müzesi, 3. Ahmed Kütüphanesinde 3472 numarada kayıtlıdır. Türkiye’dekilerin 4’ü Topkapı, biri de Süleymaniye Kütüphanesi’ndedir.

 

KAN DOLAŞIMININ KEŞFİ

 

Tıp ilmi tarihinde en önemli buluşlardan biri kan do­laşımının keşfidir. Bu keşfin önemli olduğu kadar sahip çıkanı da çok olmuştur. Kan dolaşımının William Har­vey tarafından bulunduğu fikrinin yanında, kılcal borucukların-damarların da batılılar tarafından keşfedil­diği bizdeki tercüme kitap ve makalelerde de mevcut­tur.

Halbuki büyük İslâm Türk Âlimi İbni Sina “Kanun”unda aynen; «..Kilus (Cyhme) arpa suyuna ben­zer koyuca bir sıvıdır. Onun ince ve hafif kısımları mide ve barsaktan emilir. Emilim ince barsaktaki mesentezium venâlarından olur. Keylus buradan v.portae dalları ile karaciğer içine kıl gibi ince damarlar; kopillerle yayılır ve sonra onlar ile anastomoz yapa­rak karciğerin dışbükey yüzünden çıkan kılcal damarların dalları ile birleşir. Bu anastomoz yapan da­marlar o kadar incedir ki, kan bunlardan geçebilmek için çevresinden vücuda alınan suyu massedir. Bu su­yun pek az miktarı doğruca, işe yarar büyük çoğunlu­ğu ise gerekli besin maddelerinin bu kılcıl damarcık­lardan geçirilip kullanılması için kullanılır.» diye yazmıştır.

Kan dolaşımının keşfi meselesi üzerinde değişik ilim adamlan fikirlerinde de kan dolaşımı keşfinin tam manâsıyla İbni Sina’nın öğrencisi sayılan İslam Âlimi İb­ni En Nefis (Öl: 1289. Şam) olduğu görüşünde birleş­mektedirler.

(Bilim Tarihinde Keşiflerin İçyüzü Sh. 84)

 

 

 

İLİM HIRSIZI

 

Haçlı seferleri ve ondan önceki yıllarda bir çok müslüman alimlerinin eserleri Avrupa’ya götürülerek kendi adlarına tercüme etmişler. Böylece müslüman alimleri­nin çeşitli ilim dallarında yapmış olduğu keşif ve icatla­rı sahiplenerek ilim hırsızlığı yapmışlardır.

***

  1. yüzyılda İslam ülkelerinde tıp ilmi tahsil eden Konstantin (1016-1087)’de Avrupa’nın en eski tıp oku­lunun bulunduğu Salemo’ya gelmiş. Hele Liber Pantegni adını verdiği tıpla ilgili büyük eseri göz kamaştı­racak kadar harikaydı. Bu eserler Konstantin’in ne ka­dar üstün bir zekaya sahip bilgin olduğunu göstermeye yetiyordu. Ne var ki bu şöhreti fazla sürmeyip 40 yıl geçmeden ilk haçlı seferleri ile Konstantin’in ne derece kurnaz bir “İlim hırsızı” olduğu ortaya çıkmıştır.

***

Piza’lı Setpehon ilk haçlı seferlerinde Antakya’ya uğ­ramış. Orada Müslüman alim Ali bin Abbas (?-994)’ın “Kitab-ül Meliki” eserini ele geçirmiş, onu latinceye çevirerek hıristiyan dünyasına kazandırmak istemiş. Tercümeden sonra gördü ki Konstantin’in meşhur Li­ber Pantegni’nin orjinal eser değil «Kitab-ül Meliki» nden kopya olduğu anlaşılmıştır. Halbuki Stephan eser­lerinden dolayı Konstantin’i üstad edinmiş Onu hürmet ve minnetle anardı. Onun bir sahtekar olduğunu öğ­renmiş, içindeki insaf ve gerçeği araştırma duygusu bu sahtekarlığı su yüzüne çıkardı ve dünyaya ilân etti.

 

DÜNYA’NIN DÖNÜŞÜNÜ İLK DEFA İSPAT EDEN MÜSLÜMAN TÜRK DAHİSİ

 

15, 16 ve 17. yüzyılın Avrupa’sına bakarsak koyu bir cehaletin içinde olduğunu görürüz. Polanya’lı Astro­nom Copernicus (1473-1543) dünyanın hem kendi, hem de güneş etrafında döndüğünü kesinlikle bildiği halde kilise’de korkup bunu açıklamamıştır. Bu husustaki ki­tabı 70 yaşında öldükten sonra yayınlanmıştır. 16. yüz­yıla kadar Kilise’nin yasak kitaplar listesinde idi.

Yine büyük İtalyan bilgini Galile de Copernicus’u tas­dik eder mahiyette yazdığı eserinden dolayı Engizisyon Mahkemesi’ne verildi. Ölünceye kadar bir eve kapatılan Galile öldüğü zaman o devirde Avrupa’da dünyanın döndüğünü söylemek dinsizlik sayıldığından Hıristi­yan mezarlığına gömülmemiştir.

Bu konuda İtalyan filozofu Bruno da Copernicus na­zariyesini desteklediğinden dolayı Engizisyon Mahke­mesi tarafından yakılarak ölüme mahkum edilmiştir.

İslam dünyasında ise Copernicus’dan tam 500 sene önce Ebu Reyhan Muhammed bin Ahmed el-BEYRUNİ, dünyanın yuvarlak olduğunu, hem kendi, hem de gü­neşin etrafında döndüğünü ispat edip açıkça söylemiş­tir. BEYRUNİ 973’de Kaş’da dünyaya gelmiş, 120’yi aşkın eser bırakarak 1051’de Gazne’de vefat etmiştir. BEY­RUNİ aynı zamanda JEODEZİ (mesaha = Yer ölçümü) ilminin de kurucusudur. Dünyanın çapını ölçmeye mu­vaffak olmuştur.

(Devamı yarın)

 

 

DÜNYANIN DÖNÜŞÜNÜ

 

(Dünden devam)

UNESCO’nun 25 dilde çıkardığı Courier Dergisi, Ha­ziran 1974 sayısını BEYRUNİ’ye ayırmıştır. Fotoğrafını koyduğu kapakta şunlar yazılmıştır; 1000 yıl önce Orta Asya’da yaşayan evrensel dehâ BEYRUNİ, astronom, tarihçi, botanikçi, eczacılık uzmanı, jeolog, şair, müte­fekkir, matematikçi, coğrafyacı ve hümanisttir.

Milletlerarası bir değere sahip olan Türk bilgini BEYRUNİ’nin 1000. doğum yıldönümünde Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan, Afganistan, İran, Rusya, Libya; adına pullar pastırıp, çeşitli sempozyum ve kongreler düzenlemişlerdir.

Günümüze kadar gelen eserlerinin sayısı 20 kadardır.

Al-Asâr’il an’il Kurun-il Hâliye (Hareketsiz yüz­yıllardan kalan eserler) Süleymaniye Ayasofya bölü­mü no: 2927, Bayezid Devlet Kütüphanesi no: 4667, Topkapı no: 3043 ve Nuruosmaniye no: 2893 kütüpha­nelerinde kayıtlıdır.

El-Kanûn’ül Mes’ud: (Kronoloji, trigonometri, coğ­rafya jeodezi, meteoroloji ilimlerinden bahseder.) İstüanbul Veliyyeddin Efendi no: 2277 askeri müze ve Kon­ya Yusuf Ağa Kütüphanesinde kayıtlıdır.

Kitâb-ül tahkik Mâ li’l Hind: (Hint Tarihi). İngi­lizce tercümesi Londra’da, yazma nüshası da İstanbul Köprülü Kütüphanesi no: 1001’de kayıtlıdır.

4- Tahdid-ü Nihâyât, il Emâkin Li Tasbhih-i Mesâfet-il Mesâkin (Jeodezi ilminden bahseder.); İstanbul Fatih Kütüphanesi no: 3386’da kayıtlıdır.

5- Kitab-üt Tefhim fi Evâili Sınaati’t Tencim (Yıl­dızlar ilmine giriş) = Nuruosmaniye Kütüphanesi no: 2780’de kayıtlıdır.

 

 

MÜSLÜMAN CERRAH ALİ BİN ABBAS (? – 994)

 

Bundan 1000 sene önce ilk defa kanser ameliyatını ya­pan müslüman cerrah Ali Bin Abbas’tır. Devrinde başta kanser olmak üzere en zor ameliyatları gerçekleştirip batıda Haly Abbas adıyla şöhret bulan ABBAS çok iyi bir cerrahtır. Uzun yıllar İslâm âleminde cerrahi doktor adayları Ali Bin Abbas’ın Anatomisini bilmeden cerrah olamazlardı. Cerrah adaylarına bu anatomiyi bildikten sonra aşağıdaki şekilde yazılı olan bir diploma verirler­di.

“Allah! c.c.)’ın yardımıyla biz onu cerrahlıkta bildi­ği şeyleri icraya, kendi işinde başarılı ve hayırlı olma­ya mezun kılmak istiyoruz. Böylece o iyileştirinceye kadar yara tedavi edebilir, kan alabilir, emorit kesebi­lir, diş çekebilir, sünnet yapabilir. Yalnız o, bundan sonra üstleriyle, bilgili ve tecrübeli öğretmenlerine danışmayı ihmal etmeyecektir.”

Prof. Dr. Philip K. Hitti’ye göre kılcal kan damarları fikrini ilk defa ortaya koyan Ali bin Abbas’tır.

Ali bin Abbas’ı şöhrete kavuşturan başlıca eser “Kitâb-ül Melikî = Sultanî Kitab”dır.Dr. Siğrid Hunke’nin ifa­desiyle, dünya tababetine hediye edilen o zamana ka­dar eşine rastlanmamış bir eserdir. Batıda, Liber Regius adıyla ün bulan bu kitabın özelliği o zamana kadar ki bütün millet ve çağların tıp bilgisine işlemesi ve bunları mantıkî bir şekilde düzenlemiş olmasıydı.

(Devamı Yarın)

 

ALİ BİN ABBAS

 

(Dünden Devam)

Ali Bin Abbas Yunan tıbbını inceleyip, Yunanlı meş­hur doktorları “Hipokrat (M.Ö. 460 – 377) Galen (M.Ö. 131 – 201) ve Oribasios (325 – 403)” tenkit ederek birçok yanlışlarını tespit etmiştir. Meşhur eseri Sultan-î Kitab’ı yazmasının en önemli sebebi bundandır.

Batı’da “Sultanî Kitab” 1493 yılında Nurberk’li iki doktorun akrabalık kuracak kadar birbirine yaklaşma­larına sebep olmuştur.

Hieronymus Holzschuher, Padua Üniversitesi’ne de­vam etmekte olan bir gençtir. Venedik’te Piza’lı Stephan tarafından Latince’ye çevrilip bastırılan “Sultanî Kitab”ı satın almış. Genç sanki hazine bulmuş gibi sevi­niyor. Nürnberg’in şehir doktoru Hieronymus Münzer ise kitap kolleksiyonuna düşkün birisiymiş. Genç Holzschuher’in “Kitâb-ûl Melîkî = “Sultanî Kitab”a sa­hip olduğunu öğrenince ona hayran oluyor ve şunları ifade ediyor. “Bu değerli kitabı temin, böylece zekâ ve alakasını ispat eden genç Holzschuher’e karşı fazlaca hayran oldum ve sevgili biricik kızım Dorothea’yı zen­gin bir cihazla birlikte ona verdim.”

Kitaâb-ül Meliki 1294 yılında Kahire’de basıldı. La­tince’yle birlikte Fransızca ve Almanca’ya çevrildi. Ese­rin bir nüshası mevcut olup o Berlin Kütüphanesi’nde bulunmaktadır.

Sultanî Kitab Bergama kadısı tarafından Türkçe’ye çevrilmiş; 2 cilt olan bu tercüme bu gün Bursa Ulu Ca­mii Kütüphanesi 2 numarada kayıtlıdır.

 

NASİRÜDDİN TUSİ

 

1201 yılında Horasan’ın Tuş şehrinde dünyaya gelen Nasirüddin, tahsilini çağının ünlü alimlerinden İbn-i Yunus ve Muinüddin Salim’in yanında tamamladı.

Tûsî’nin coğrafya ve felsefe bilimleri yanında, asıl hizmeti matematik ve astronomide olmuştur. “Kitabu’ş Şekli’l Kutta” adlı kitabı düzlem ve küresel trigono­metri ve geometrinin 200 yıl kaynağı olmuştur. Üçgen­lerin çözümü için temel kuralları tesbit etmiştir. Polar üçgen kullanmak suretiyle üç açı ve üç kenarı bilinen üçgen çözümüne getirecek, geometrik transformasyon mekanizmasını düşünerek küre üzerindeki problemleri halletmiştir. Tûsi Oklidis’in 5 numaralı aksiyonunu ye­terli görmemiş, üçgenin iç açıları toplamının 180° dere­ce olduğunu ispat etmiştir.

Nasirüddin Tûsî, Meraga’da kurduğu rasathanede Astronomi ile uğraşmıştır. Endülüs, Türkistan, Şam, Tiflis, Musul ve Çin’den getirtilen astronomlardan ku­rulu bir heyetin başında 12 yıl çalışarak, bir dakikalık kavis ölçebilen meridyen daireleri; ekliptiğin ekvatora göre eğimini ve kutbun yüksekliğini ölçen çemberleri; ayın çapını ölçen pinülleri, iki yıldız arasındaki mesafe­yi gösteren grafometreleri geliştirmiştir. Bugün elektro­nik aletlerle 50.2 olarak tesbit edilen yer küreye ait presesyon değerini, Tûsî 700 yıl önce 51 olarak tesbit etmiştir ki, bu sonuç onun bilim tarihindeki gerçek değe­rini göstermeye kâfidir.

(Bilim ve Teknik, Sy. 277 S.48-49)

 

YER ÇEKİMİ

 

İslâm Türk kültüründe “cazibe” olarak nitelendirilen yer çekiminin Newton tarafından keşfedildiği yanlış şe­kilde ileri sürüldüğü gibi, mesele bilinen bir elma hika­yesi ile de zihinlere süslenerek sunulur. Halbuki El Kindî’den Razi’ye, Beyrunî, Hazini ve hatta Heysem’e kadar İslâm Türk âlimlerinin yer çekimiyle ilgilendikle­rini, bu konuda sağlam fikirler ileri sürdüklerini görü­yoruz.

El-Kindî (ölm. 873) cazibe (yer çekimi) ve dönüş ka­nunlarını denemiştir. “Yukarıdan Aşağıya Düşen Ci­simlere Dair” eseri bu konudan bahseder. Kindî’nin eseri devrine göre çok ileri bir fikri ileri sürdüğü için, Lâtin mütercimler bunu anlayamadıklarından dolayı eser ilgilerini pek çekmemiştir.

Razî, boşlukta çekimi Newton’dan önce isbat ettiği gibi, Heysem çekim kuvvetinin mesafe ile değiştiğini bile anlatmıştır.

Bilindiği gibi Dünyanın döndüğünü ilk ileri süren, Türk İslam âlimi Beyruni’dir. İşte Beyrunî’nin, Dünya­nın döndüğünü açıklayan fikrine karşılık; pek iyi, arz (dünya) dönüyorsa, onun bu dönüşünden dolayı ağaç­ların, taşların yerlerinden fırlamaları lâzımdır, dedikle­rinde Carr de Vaux “Les Penseurs de l’İslâm” isimli eserinin 2. cildinin 215-217. sayfasında Beyrunî’nin şöy­le cevap verdiğini yazar; “Bu hâl, o fikrin doğruluğunu çürütmez. Çünkü her şey arzın merkezine düşüyor, de­mek ki o merkezde çekicilik var. İşte bu cazibe arz üze­rindeki şeylerin dışan fırlamasına mani olur.” Bu du­rum da gösteriyor ki Beyrunî, yer çekimini Newton’dan önce keşfetmiştir.

(Bilim Tarihinde Keşiflerin İçyüzü. Kültür Bakanlığı Yayınları, Sh. 58-59)

 

İMAM-I AHMED İBN-İ HANBEL (R.ALEYH)

 

Eimme-i erbeanın dördüncüsüdür. Künyesi, “Ebu Abdillah” olup nesebi Adnana müntehi olmaktadır.

Merv’de doğmuştur veya validesi kendisine yüklü olarak Merv’den gidip Bagdad’da doğurmuştur. Babası Serhas valisidir. Bagdad’da yetişmiş, Küfe’ye, Basra’ya, Mekke-i Mükerreme’ye, Medine-i Münevvere’ye, Yemen’e, Şam’a, Elcezire’ye, Paris’e, Horasan’a, Elcibal’e gitmiş, zamanın en parlak ilim ve fazilet merkezlerini gezip dolaşmış sonra da yine Bağdad’a dönmüş, beş defa hac etmiştir.

İmam-ı Ahmed (R.A) Hazretleri, İmam-ı Safi (R.A), İmam-ı Ebû Yusuf (R.A), Süfyan İbn-i Uyeyne (R.A) gibi birçok büyük zattan hadis ve fıkır ahzetmişrir. Kendi­sinden de İmam-ı Buhârî (R.A) İmam-ı Müslim (R.A) Ebû Davud (R.A) gibi daha pekçok büyük zatlar rivayette bulunmuşlardır.

Ahmed İbn-i Hanbel (R.A) Hazretleri, bir milyon ha­dis hıfzetmiş bunlardan seçtiği otuzbin hadisle Kitabü’l-Müsned’ini vücuda getirmiştir. Bundan dolayı o, yüksek bir muhaddistir. Aynı zamanda büyük bir müfessir oldukları için kendisine “Üstazü’l-müfessirîn”‘ denilir.

Fıkhî hükümlerine azimet tarikini iltizam etmiştir. İç­tihatları Kitabullah’a, sahih merfû hadislere, Ashâb-ı Kirâm’ın kavillerine müstenit bulunmuştur. Sahabe-i Kirâm’ın akvâlini rey ve kıyasa tercih ederdi.

İmam-ı Şafi (R.A) Hazretleri O’nun için buyuruyorlar ki: “Ben Bağdad’dan çıktım, orada Ahmed İbni Hanbel’den daha fazıl, daha âlim, daha fakih bir halef bı­rakmadım.” Takip ettikleri zühd ve takva yolundan ay­rılmamışlardır, “insana az mal yetişir, çok mal yetiş­mez” derlerdi. Yüksek bir seciyeye mâlik bir hayatları vardı. Fakirane yaşamayı bir ni’met saymışlardır.

(Ömer Nasuhî Bilmen, Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu, Cilt: 1)

 

SELÇUKLULARDA İLİM VE MEDENİYET

 

Selçuklulardan ve onlardan doğan devletlerin mede­niyet tarihinde en büyük hizmetleri, şüphesiz Tuğrul Bey’den itibaren İslam dünyasının her tarafına cami, medrese, kütüphane, tıp mektebi, hastahane, imaret, za­viye ve kervansaraylar ile doldurmaları, bu müessesele­re büyük vakıflar yapmalan idi. Filhakika, bir.ilim oca­ğı olarak, medreselerin devlet ile teşkilâtlanması, tahsi­lin vakıf suretiyle meccani olması ve İslâm dünyasına yayılması Selçuklular’ın eseridir.

Medreselerde İslâmî ilimler yanında riyaziye, hey’et, tıp ve felsefe gibi aklî ilimlerin okutulması mahallin kültür durumuna ve ilim adamlarının ihtisas ve mevcudiyetine bağlı bulunuyordu. Büyük merkezlerde ve nizamiyelerde umumiyetle müsbet ilimlerde programlarda yer alıyordu. Bağdad’da 1324’te açılan Mustansiriyye medresesinde İslâmî ilimlerden başka tıp, riyaziye ve heyet tedrisatı da yapılıyor; gök biçiminde altın taşlar ve bilyeler ile güneşin hareketli tetkik ediliyordu. Umumiyetle cami, medrese ve kütüphaneler bir arada yapılıyor; kitapçı çarşıları yâni, sahhâflar, kâğıt, kalem ve mürekkep satan dükkânlar da bunlara bitişik ulu camiler etrafında şehirlerin ve kültürün de merkez­lerini teşkil ediyorlardı. Esasen Ortaçağ şehirleri cami, medrese, kütüphane, hamam, imaret gibi külliyeler ile başlıyor, çarşı ve mahalleler bu külliyeler etrafında bu­lunuyordu ki Türk-İslâm medeniyeti bu ana hususiyeti ile mümtaz idi.

 

CEBİR’İN İLK ALİMİ

 

İlk cebir kitabını yazan ve Batı’ya cebiri öğreten Ebu Abdullah Muhammed bin Musa el-Harizmi, büyük bir Müslüman Türk matematik bilginidir.

Hazar denizinin doğusundaki Harizm’de (Hîve’de), 780 yılında doğmuştur. Halife Me’mun (786 – 813) dev­rinde yaşayıp, 850 yıllarında Bağdat’ta vefat etmiştir.

Matematik, astronomi, ve coğrafya ilmi alanlarındaki hizmetlerle çağını aşmış, Hârizmî için ünlü şarkiyatçı Gandz; “Harizmi cebir ilminde Oklind’den (Euclides M.Ö. 3. yüzyıl) bin yıl ileridir” der. Gerolama Cardano (1501-1576) ise onu dünyanın en büyük 12 dahisi ara­sında sayar.

Mezopotamya menşeli olan “Cebir” kelimesi Harizmî’nın ‘El-Cebr ve’l Mukabele” adlı eseriyle dün­yaya yayılmış ve batı dillerine tercüme edilirken kelime hiç değiştirilmemiştir. Fransızca’ya Al gebre (cebir) ve İngilizce’ye Al gebra şeklinde geçmiştir.

Hârizmi’nin, matematikde en büyük hizmetlerinden birisi de eserlerinde hem “sıfırı” hem de diğer rakamları kullanmasıdır. Avrupa ise bu rakamları müslümanlardan (350 sene sonra 13. yüzyılın ortalarında) alarak kul­lanmışlardır. Bir İtalyan bilgini olan Fibonacci 1202 yı­lında kaleme aldığı bir eserinde, Batı’da İslam rakamla­rını ilk defa kullanma şerefine nail olmuştur.

Hârizmî, Halife Me’mun’un isteği üzerine 69 âlimle işbirliği yaparak İslam dünyasında ilk defa yer ve gökküresi haritalarını yaptı.

(Devamı yann)

 

CEBİR’İN İLK ALİMİ

 

(Dünden devam)

Hârizmî dahî bir bilgin olarak doğulu ve batılı bilgin­lere rehberlik ve hocalık etmiş, eserleri temel ve kaynak eserler olarak kullanılmıştır.

Eserleri:

1-El Cebr ve’l Mukabele: Dünyada cebir hak­kında ilk yazılan eser. 13. yüzyıla kadar Avrupa Üni­versitelerinde ders kitabı olarak okutulmuştur. Eserin el yazma asıl ve tek nüshası Oxford’da Bodliana kütüp­hanesinde diğer bir nüshası da Paris’te Bibliothque Na­tional de bulunmaktadır.

2- Kitâb’ül Muhtasar Fi’l Hisa-bi’l Hindî: (Hesap sanatına dair): Eserin Arapça olan asıl nüshası bulunamamıştır. Latince tercümesi Camb­ridge üniversitesi kütüphanesindedir. Viyana Saray kütaphanesinde en eski el yazması, yine Latince nüshası Salen Manastırında ve Heidelberg kütaphanesinde bu­lunmaktadır.

3- El-Mesâhât (Yer ve yüzölçümleri)

4-Ziyc-i Hârizmî (Yıldızlar katalogu),

5- Kitâb’ül Amel bi’l Usturlab; (Zamanı ölçmede kullanılan Usturlab hakkındadır.)

6- Kitab’üs Süret-il Arz = Enlem Boylam, (Coğrafya ilmiyle ilgili eseri.)

Harizmi, bu eserleri ile doğu ve batıda meşhur bir matematikçi, aynı zamanda Astronom ve coğrafyacı olarak daima anılmıştır.

***

HİKMET

 

Eb’ül-Kasım el-Hakim’e “Kalb-i Selim”den soruldu­ğunda: Onun üç alâmeti vardır:

Hiç kimseye eziyet etmemek,

Hiç bir kimseden incimemek,

Bir kimseye iyilik yaptığında mükâfat beklememek, buyurdular.

 

 

  1. AKŞEMSEDDİN (K.S.)

 

Pasteur’dan 400 sene önce mikrobu bulan İslam alimi.

Osmancık (1389-1459)

Asıl adı, Şeyh Mehmed Şemseddin Bin Hamza’dır. Göynüklü olarak şöhret buldu. Şeyh Şehabhiddin Sühreverdi soyundan gelmektedir.

İlk öğrenimini Amasya’da yaptı. Daha sonra Şam’da ilim tahsil etti. Kendini tamamen ilme verdi. Son derece zeki ve kabiliyetliydi. Kendini yetiştirdi. Osmancık medresesine müderris (pro­fesör) oldu. Bir çok talebe yetiştirdi. Büyük bir hürmet ve itibar gördü.

Bu arada içini bir merak sardı, tasavvufa yönel­di. Hacı Bayram Veli’ye talebe olmak üzere Anka­ra’ya gitti. Onun çarşı pazarda dolaştığını, küçük işlerle meşgul olduğunu görerek talebe olmaktan vaz geçti. Daha sonra Halep’e yöneldi. Orada ya­şamakta olan Şeyh Zeyniddin adındaki ünlü veli­ye intisap edecekti. Fakat o gece gördüğü bir rüya üzerine Ankara’ya geri döndü ve Hacı Bayram Veli’ye mürîd oldu.

Akşemseddin bilhassa bulaşıcı hastalıklarda il­gilendi. Çünkü o zamanlarda salgın hastalık bin­lerce kişinin ölümüne sebep oluyordu. “Maddetül Hayat” adlı tıp kitabında belirttiği şu neticeye vardı.

“Hastalıkların insanlarda teker teker ortaya çık­tığını sanmak hatalıdır. Hastalık insanlardan insa­na bulaşmak suretiyle geçer. Bu bulaşma gözle görülemeyecek kadar küçük, lakin canlı tohumlar vasıtasıyla olur.”

 

 

BİLGİSAYARIN BABASI 8 ASIR ÖNCE OTOMATİK SİSTEMİN KURUCUSU CEZERİ (1136-1206)

 

1205-1206 yıllarıydı. Artuklu Türkleri’nin Diyarba­kır’da hüküm sürdüğü yıllarda bir Türk bilgini çıktı. Herkesi hayretlere bırakan mekanik makinalar yaptı. Kendi kendine öten tavus kuşları, otomatik saatler ro­bot filler… buluşlarından bir kaçıydı. Kendisinden 6-8 asır sonra yapılacak bazı mekanik araçlara buluşlarıyla öncülük ediyordu.

Bu büyük başarıların sahibi, 32 yıl Artukoğulları sara­yında mühendislik yapan Ebû’l İz el Cezerî’dir. O gü­nümüze kadar gelebilen harika buluşlarını içine alan eserini Artukoğulları Türkleri’nden Diyarbakır hüküm­darı Ebûl Feth Mahmûd b. Mehmed b. Karaaslan’a tak­dim etti. Eserini takdim edişinin sebebi şuydu.

Cezerî, o zamana kadar görülmemiş bir robot yapmış­tı. Robot otomatik olarak hareket ediyor, kendi kendine bazı işler yapıyordu. Bunu hükümdara gösterdi, hü­kümdar hayretten hayrete düştü, dikkat ve titizlikle in­celedi ve takdirlerini belirtti:

“Dünya’da eşi bulunmayan bir şey yaptın. Bu emeğin boşa gitmeyecektir. Bana bütün yaptıklarını gösteren ve içine alan bir kitap yaz” dedi.

Cezerî dünya tarihinde sibernetiğin ilk kurucusu olan ilk ilim adamıdır. Bilindiği gibi sibernetik, haberleşme, kontrol, denge kurma ve ayarlama ilmidir. Bu ilim ge­rek insanlarda ve gerekse makinalarda karşılıklı bilgi alışverişi, kontrol ve denge durumunu incelemekte ve bu sistemi geliştirmeye çalışmaktadır. Bu ilmin gelişme­siyle bugün elektronik beyinler ve otomasyon denilen sistemler ortaya çıkmıştır. Bundan dolayı Cezerî’yi elektronik beyinin babası olarak tarif edebiliriz.

(Müslüman ilim Öncüleri Ansiklopedisi S. 75)

 

 

Med-Cezîr (Gel-Git) Olayını İLK DEFA KEŞFEDEN BİLGİN:

EBÛ MA’ŞER (785-886)

 

Asıl adı Cafer b. Muhammed el-Belhi’dir. 785’e doğru Horasan’ın Belh şehrinde doğdu. İslam dünyasının sayılı astronomlarındandır. Avrupalı­lar ona Albumasar derler.

Ebû Malşer İran Tarihi, Horasan’da konuşulan yerli diller ve Hint kültürü üzerinde araştırmalar yaptı. Hadis alanında da tanındı.

Bağdat’da bulunduğu sıralarda kendini tama­men ilme verdi. 47 yaşından sonra astronomiye eğildi. Devrinin en büyük astronomları arasına girdi. O kadar ki, devrin halifesi el-Muvaffak Billah’ın yakınlarından oldu. Astronomiyle ilgili ça­lışmalarında hocası Sened bin Ali’nin eserlerinden oldukça faydalandı.

Ebû Ma’şer’i ilim dünyasına tanıtan keşfi med ve cezir (gel-git) olayları hususundaki açıklamala­rıdır. Bu konudaki ilk ilmi çalışmalar ona aittir. İlim tarihi araştırıcılarından olan Prof. Dr. Philip K. Hitti’nin belirttiğine göre o gel-git olayının prensip ve kanunlarını Avrupa’ya öğreten, bu ko­nudaki teoriyi ilk defa ortaya atan kişidir. Halbuki Avrupa’da bu ancak 17. yüzyılda İsaac Newton’un yerçekimiyle ilgili kanununu ortaya atmasından sonra açıklık kazanabilmiştir.

(Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi s.: 96)

 

 

Hem Hükümdar Hem De Çağının En Büyük Astronomu ULUĞ BEY (1394 – 1449)

1394’te Güney Azerbaycan’ın Sultaniye şehrinde doğ­du. 1449’da Semerkant’ta vefat etti. Asıl adı Mehmed Taragay’dır. Meşhur Aksak Timur’un torunudur. Babası ise M. Şahruh Mirza’dır.

Bugün bile medenî dünyada adından söz ettiren Uluğ Bey, zamanına kadar, dünya ilim tarihinin yetiştir­diği en büyük astronomdur (gök bilimcisi). İlim dünyası ona “15. yüzyılın astronomu” demektir.

Gıyasüddin Cemşid, Uluğ Bey hakkında şunları söy­ler: “Hükümdarların en büyüğü, en âdili, en merhametli­si, en alimi, milletlerin sahibi, Arap ve Acem hükümdar­larının efendisi, Doğu ve Batının hükümdarı…” Bu sözler Uluğ Bey’in devlet adamı olduğu kadar ilim adamlığın­da da ne kadar büyük kişiliğe sahip olduğunu açıkça göstermektedir.

Uluğ bey 11 yaşındayken Kur’ân-ı Kerîm’i ezberledi. Arapçayı mükemmel bir biçimde öğrendi.

1409’da hükümdar olan Uluğ Bey kendini idarecilik­ten çok ilme vermiştir. Zamanının en büyük bilgini ola­rak ün salan Uluğ Bey vaktinin çoğunu rasathanede ge­çirir, Güneş sistemini ve yıldızları bitmez tükenmez bir aşkla incelerdi. Onun ilme düşkünlüğünü şu sözü anlat­maya yeter. “İlmin hakim olduğu bir ülkede ilimle uğra­şan bir kişi olmayı hükümdarlığa tercih ederim.”

Uluğ Bey’i dünyaya tanıtan, astronomi dalındaki bil­gisi, bu konuda verdiği eserler olmuştur. Onun en ünlü eseri Semerkant’ta yaptırdığı büyük rasathanesidir. Za­manımızdan 550 sene kadar önce yapılan bu rasathane­deki çalışmalar, çağımızın astronomi çalışmalarına dahi ışık tutmaktadır.

Müslüman İlim Öncüleri Ans., s.300

 

 

ALİ BİN ABBAS

 

(?-994) 1000 sene önce kanser ameliyatı yapan müslüman cerrah:

Ali bin Abbas’ın adı İbni Sina, er-Razi, İbni Zuhr Ebu-l Kasım gibi müslüman doktorların adıyla birlikte anılır. Bu doktorlar asırlarca Avrupalılar’a doktorluk öğrettiler. Eserleri ellerden düşürülmedi. Ders kitabı olarak tıp fakültelerinde okutuldu.

Ali Bin Abbas, her şeyden önce iyi bir cerrahtı (operatör). Zamanına göre en zor ameliyatları ba­şarıyla gerçekleştirdi. Ve bu konuda hâla değerini koruyan eserler verdi.

Kılcal kan damarları sistemini ilk defa Ali bin Abbas ortaya attı. Bu konuda sağlam ve tutarlı gö­rüşler ileri sürdü.

Uzun yıllar İslam aleminde cerrahi doktor adaylarına ilk sorulan sorulardan biri, Ali bin Ab­bas’ın anatomisivle cerrahisi idi. Onun kitabını bil­meyen cerrah olamazdı. Bilhassa kırık çıkık teda­visi, taş, bademcik ve katarakt ameliyatı, çıbanla­rın yarılması, tırapane etmek, bir uzvun kesilmesi onun kitabından sorulan sorulardan sadece bir kısmıydı.

Ali bin Abbas’ı şöhrete kavuşturan başlıca eseri “Kitab-ül Meliki” adlı eseri oldu. Dr. Siğrid Hunke’nin ifadesiyle “Bu kitap dünya tababetine (tıbbı­na) hediye edilen, o zamana kadar eşine rastlan­mayan bir eserdi.” Eserin en önemli özelliği o za­mana kadarki bütün millet ve çağların tıp bilgisini işlemesi, bunları mantıki bir şekilde düzenlenmiş olmasıydı. Eskiler asla böyle bir kitaba sahip ola­mamışlardı.

 

 

ALİ BİN İSA

 

İlk defa göz hastalıkları hakkında eser veren Müslü­man tıp bilgini.

Ortaçağın en meşhur göz doktorlarındandır. Doğum ve ölüm tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte XI. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kesindir.

Hayatı hakkında fazla bilgiye sahip olmadığımız Ali bin İsa, ömrünü Bağdat’ta geçirdi. Ebü-l Ferec bin Tayyip’ten dersler aldı.

Doktor olarak çok dikkatli, ileri görüşlü ve insan düşünceliydi.

Ali bin İsa’yı Ortaçağın en meşhur göz doktoru haline getiren eseri hiç şüphesiz “Tezkiretül Kehhalin: Göz Doktorları İçin Hatırlatma” adlı kitabı olmuştur. Tıp tarihcileri, 19. yüzyılın ortalarına kadar, gözle ilgili, daha iyi bir eserin bulunmadığını kaydederler. Gerçekten bu eser gözün yapısından ve göz hastalıklarından bahseden ve en eski ve en değerli eserler arasındadır. Orjinal bir çalışma olan eser, Arapça yazılmıştır.

Gözle ilgili her hususa geniş yer verilen eserde ön­sözden sonra şu konulara yer verilmiştir.

. Bölüm: Göz anatomisi

. Bölüm: Gözün dış hastalıkları ve tedavileri, göz kapakları, göz yaşı bezleri, gözün tabakaları, kornea ve uvea hastalıktan ve tedavileri, katarakt ve ameliyatı.

. Bölüm: Gözün iç hastalık ve tedavileri, görme has­talığının belirtileri, miyop, hipermetrop, gece ve gündüz körlüğü, saydam tabaka, retina, görme sınırı ağ tabaka
ve iris hastalıkları, şaşılık görme hastalıkları. Burada 133 hastalığın tarifi yapılmaktadır.

  1. Bölüm: Sağlığın korunmasıyla ilgili bilgiler.
  2. Bölüm: 141 basit ilaç ve bunların göze olan etkisi. Bu bölüm ise alfabetik olarak kaleme alınmıştır.

 

İlk defa katarakt ameliyatını gerçekleştiren Müslüman doktor: AMMAR (11. Yüzyıl)

Onbirinci yüzydın en tanınmış ve orijinal göz doktorlarından biridir. Asıl adı Ebû’l Kasım Ammar bin Ali el-Mavsılî’dir. Avrupa’da “Canamusali” adıyla tanınmıştır.

Önce Irak’ta sonra da Mısır’da oturmuştur. Ki­tabında anlattığına göre; uzak ülkelere seyahatlarda bulunmuş, bu zaman zarfında doktorluk etmiş ve ameliyatlar yapmıştır. Bu seyahatlar bir taraf­tan onu Horasan’a, diğer taraftan Filistin ve Mı­sır’a götürmüştür.

Ammar’ı asıl üne kavuşturan keşfi kendine has bir metodla katarakt ameliyatını günümüzden bin yıl kadar önce gerçekleştirmiş olmasıdır. Ammar yumuşak cinsten kataraktlar için, içi oyulmuş bir tüp kullandı. Bu tüple kataraktı emerek çıkarmayı başardı. Ve bunu kitabında detaylarıyla anlattı.

Bu ameliyat o kadar şöhret buldu ki, bu saha­da eser yazanlar onun bu konuları anlatan kitabını ya aynen aldılar, ya büyük ölçüde istifade ettiler, ya da kaynak olarak onu gösterdiler. Mesela: Onikinci yüzyılda yaşayan Gâfiki tıbla ilgili yazdığı “Mürşid” adlı eserinde Ammar’da fazlasıyla fay­dalanmıştır. 13. yy. sonunda yaşamış bulunan Hama’lı Selahaddin yazdığı “Nûr’ul Uyun” adlı ese­rinde Ammar’ın bu ameliyatla ilgili kısmını he­men hemen kelimesi kelimesine kitabına almıştır.

Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, sh. 37

 

 

Keşifleriyle Ün Salan, Asırlar Boyunca Avrupa’ya Ders Veren, Kimyager Doktor

RÂZİ (864-925)

Meşhur tabip ve kimyacı, Batı’da Rhazes, Doğu’da ise Ebûbekir er-Razi veya kısaca Râzi adıyla şöhret buldu. 864’te Rey şehrinde doğdu. İskit Türkleri’ndendir.

Küçük yaşlarında diğer kabiliyetli çağdaşları­na göre fazla göze çarpmıyordu. Fakat ilerde bü­yük bir insan olacağı da belliydi. O da akranları gibi filoloji ve matematik okudu. Daha çok kabiliyeti musiki sahasında gelişti. Bölgesinde musikide şöhrete kavuştuğu sırada geçimini sar­raflıkla sağlıyordu. Otuz yaşına kadar böyle de­vam etti.

Bundan sonra Bağdat’a gitti. Kendini tıp öğre­nimine verdi. Musa’nın oğulları ve Huneyn bin İshak’tan Yunan, İran, Hint ve Yeni İslâm tıbbini öğrendi.

Köklü bir ilim tahsilinden sonra Rey’e döndü Oradaki hastahanenin baştabipliğine tayin edildi Bu makama yüz kadar aday içerisinde o seçilmiş­ti. Daha sonra halifenin özel doktoru oldu.

Talebe ve doktorlar onun çok yönlü bilgi ve tecrübelerinden faydalanmak için hastahanede kuyruklar oluştururlar, muayenelerini takip eder­di. Ders ve klinikleri, talebeleri ve talebelerinin talebeleriyle dolup taşardı. Tereddüde düşülen her vakıada ona müracaat edilirdi. Kendi buluşu ilaç hemen her zaman isabet ederdi.

 

İBNİ BAYTAR

 

Malaga’da (Endülüs) oturan İbni Baytar ailesine mensup olan İbni Baytar’ın asıl adı Ebû Muhammed Ab­dullah bin Ahmed Ziyaeddin İbn’ül Baytar el-Mâlikî’dir. 1190 tarihinde Malaga’da dünyaya geldi. Botanist Ebûl Abbas’tan dersler aldı. İşbiliyye (Sevilla) civarında hocasıyla birlikte incelemelerde bulundu. Birçok bitki çeşitle­ri topladı.

Ortaçağın en büyük botanisti ve eczacısı olan İbni Baytar, eserlerinde 1400 kadar bitkiyi tek tek inceledi. Bunlardan hangi ilaçlar yapılabileceğini tetkik etti. Bu ilaçların kimyevî yapılarını ve hastalıkları önlemedeki tesir derecelerini bir bir anlattı.

İbni Baytar’ın bir liste hâlinde sunduğu bitki ve ilaçla­rın 300 tanesi tamamen kendi keşfiydi. O zamana kadar bilinmiyorlardı. İbni Baytar bütün bunları uzun seyahat­leri sonucunda keşfetmiş, tedavide nasıl kullanılacağını anlatırken, bizzat kendi deneylerini de eklemiştir.

İbni Baytar eserlerinde sadece bitkilerden yapılan ilaç­ları değil, hayvan ve minarellerden yapılan ilaçları da anlatır. Bunları, o zamana kadar yaşamış olan 150 botanistin anlattıktan ilaçlarla mukayese eder.

Batılı bilginler İbni Baytar’ın eserlerinden, yüzyıllarca, kaynak kitaplar olarak faydalandılar, üniversitelerinde okuttular.

Hayatı boyunca üst üste yaptığı deneyler ve dikkatli bir ilmî çalışma sonucunda edinilen bilgilerin mahsulü olan bu ilaçları ilim dünyasına sunan İbni Baytar, hak­kıyla, “Ortaçağın en büyük botanisti” ünvanını aldı.

Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, S.139

Newton’dan çok önce diferansiyel hesabını keşfeden bilgin:

 

 

 

SÂBİT BİN KURRA (?-901)

 

Sâbit b. Kurra dünyanın çapını doğru olarak hesapla­yan ilk İslâm bilginlerindendir. O aynı zamanda 2 me­ridyen arasını da doğru olarak bulmuştur.

  1. yy. büyük astronomi bilginlerindendir. Çağında yaptığı keşif ve buluşlarla ün salan bilgin, Halife Me’mun tarafından dünyanın yarı çapını ölçmekle gö­revlendirilmiştir.

Dünyanın çevresini 360 meridyene bölerek ekvatorun uzunluğunu hesaplamıştır. Buna dayanarak da dünya­nın yarıçapını bulmuştur. Bu ölçmeyi İskenderiye Eko­lünden olan Eratoshenes’ten sonra ilmi hesaplara daya­narak ilk defa yapan Sâbit b. Kurra’dır.

Onun ve diğer Müslüman bilginlerin ortaya koyduğu ölçümler sonraki senelerde Endülüs yoluyla Avrupa’ya geçmiştir. Kristof Kolomb gibi kâşifler bunlardan fayda­lanarak yollarını bulmuşlardır. Dünyanın küre biçimin­de olduğunu, belli boyutları bulunduğunu anlamışlar­dır. Böylece aynı yönde gidildiği takdirde dünyanın öbür ucunda yine aynı yere varılacağı sonucunu çıkar­mışlardır.

Sabit b. Kurrâ bir ara Bağdat’ta bilginlerden kurulu bir hey’ete başkanlık etti. Burada iki engel arasındaki mesafeyi hesapladı. Bunu hesaplarken kutup yıldızından faydalandı.

Sabit b. Kurrâ, Bağdat’taki ilmî çalışmalarını son de­rece geniş bir fikir hürriyeti içerisinde yürütüyordu. Sa­dece astronomide değil, tıpta ve felsefede de ilerlemeler kaydetti. Halife Mutasım, bu başarılarından dolayı ona “Ebû-l Hasan” lâkabını verdi. Üstelik çok güzel arazi de bağışlayarak, onu yakınları arasına aldı.

Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, S.281

 

 

İLK KAĞIT FABRİKASINI 12 ASIR ÖNCE MÜSLÜMANLAR KURMUŞTUR

 

Vezir İbn-i Fazıl kağıdı daha ucuza maletmek ve ilmin yaygınlaşmasını sağlamak gayesiyle 794’te ilk kâğıt fabrikasını kurdu.

İslâm müelliflerini kaynak edinen Gostavele Bön, kâğıdın yeni bir medeniyet başlatacağını bildirir ve şu gerçeği söyler:

“Parşömeni ortadan kaldırmış olan kitap kâğıdını Müslümanlar icat etmişlerdir. Eğer İslâm medeniyetinin kitap, barut ve pusula gibi mirasları elinin altında bulunmasaydı, bizim rönesansın nasıl bir şey olacağını biraz göz önüne getirmeliyiz.” Libri ise daha açık konuşur:

“Tarihten Müslümanları silerseniz, ilmî Rönansımız asırlarca geri kalmış olur.”

İbn-i Fazıl’ın bu başarısı, kâğıt endüstrisinin gelişmesini sağladı. Kendi zafer alayından başlayan bu hamle, daha sonraki senelerde Şam’da ve Trablusgarp’ta kâğıt fabrikalarının açılmasını sağladı. Suriye, Mısır, Tunus, Fas, İspanya ve nihayet Avrupa birkaç asır sonra bu kıvılcımlardan faydalandı.

Paris İslâm Enstitüsü eski profesörlerinden Jacques Risler, “La Civilisaton Arabe” adlı eserinde, “İslâmiyet’in Avrupa’ya getirdiği en hayırlı nimetlerden biri de kâğıt olduğunda şüphe yoktur” der. İlk kâğıt fabrikasının 794’te Bağdat’ta kurulduğunu belirttikten sonra, onu 900’de Mısır’ın kullanmaya başladığını, 1100’de Fas’a geçtiğini, Avrupa’da hakiki kâğıt üzerine yazılan en eski vesikanın Sicilya kralı Roger’in karısı tarafından 1109’da yazıldığını bildirir.

İlim tarihi araştırıcısı Will Durant da, “Medeniyet Tarihi” adlı eserinin “İman Çağı” bölümünde, kâğıt fabrikasının 794’te ilk defa Harun Reşid’in vezirinin oğlu Fazıl tarafından kurulduğunu belirtir. Avrupa’ya geçişini de şöyle izah eder:

Kâğıt imalat metodu Müslümanlar tarafından Sicilya ve İspanya’ya sokuldu. Oradan Fransa ve İtalya’ya geçti. Milattan sonra 105. tarihinden itibaren Çin’de kullanıldığını gördüğümüz kâğıdı, 707. tarihinde Mekke, 800 tarihinde Mısır, 950’de İspanya, 1100’de Bizans, 1102’de Sicilya, 1228’de Almanya ve 1309’da da İngiltere’de görüyoruz.”

(İslam ve İlim, 5-6.s.)

 

Wright kardeşlerden bin sene önce ilk uçağı yapan âlim:

 

İBN-İ FİRNAS

 

Dokuzuncu yüzyılda yetişen ve ilk uçağı yapıp uçmayı başaran Müslüman astronomi âlimi: İsmi, Abban bin Firnas olup, künyesi Ebü’l-Abbas’tır. Doğum tarihi bilinmemektedir. Kurtuba’da doğmuştur. Ailesi, Berabir kabilesindendir. 887 senesinde, doğduğu Kurtuba’da vefat etti.

Endülüs ilim adamı olan İbni Firnas o zamana kadar görülmedik bir alet yaptı. İbn-i Firnas’ın yaptığı alet ve bu aletle gerçekleştirdiği uçuş, “Makkari Nefhu’t-Tıp”ta özetle şöyle anlatılmaktadır: “İlmi ile çevresinde geniş şöhret yapan İbn-i Firnas, o zamana kadar hiçbir yerde benzeri görülmemiş bir alet yaptı.

Yaptığı bu geniş yüzeyli aletin üzerini gayet mahirane bir şekilde has ipekten kumaşla kaplayıp kumaşı da hiç boş yer bırakmadan kuş tüyleriyle güzelce örttü.

Öyle ki bir tüyün bile yerinden kopma ihtimali kalmadı. Çevresinde bulunan herkes, Endülüslü bu ilim adamının ne yaptığını merak ederek, dikkatle takip ediyordu.

Uzun çalışmalar sonunda İbn-i Firnas, aracını çalıştırmayı ve ona binerek havada uçmayı başardı. Bu aletle uzun süre havada kaldı. Süzülme uçuşları yaptı. Daha sonra bir kuş gibi süzülerek yere indi.”

Bütün bunlardan sonra rahatlıkla söyleyebiliriz ki, ilk uçak yapma şerefi de bir Müslümana aittir. Onun bu keşfi, Avrupa’da uçakla uçmayı ilk defa gerçekleştiren Wright Kardeşler’den tam 1023 sene öncedir.

İbn-i Firnas’ın keşfi sadece bundan ibaret değildir. O, güneş ve gezegenleri hareket halinde gösteren bir Plenatarium yaptı. İbn-i Firnas, bu cihazla sadece yıldızları değil, bulutları, hatta gökte çakan şimşekleri bile inceleyebiliyordu.

İbn-i Firnas’ın dünya ilmine bir armağanı da, taşlardan cam yapma usulünü keşfetmiş olmasıdır. Sülfirik, nitrik, nitrohidrolorik asitleri keşfetmiş, ayrıca birçok kimyevi maddeyi de ortaya çıkarmıştır.

(İslam ve İlim, 15.s.)

 

MATEMATİKTE BAŞKAN KABUL EDİLEN MÜSLÜMAN ÂLİM MACRİTÎ

 

İsmi, Mesleme bin Ahmed bin Kasım bin Abdullâh el Macriti olup, künyesi Ebu’l Kasım’dır. 950 (H.338) senesinde, şimdi İspanya’nın başşehri olan Madrid’de doğdu. 1007(H.397) senesinde Kurtuba’da vefat etti. Endülüs’te yetişen âlimlerin en meşhûrlarındandır.

Ebu’l Kasım Macriti, fen ilimlerinin her dalında söz sahibiydi. Astronomi, yıldız ve gezegenlerin hareketleri ile ilgili çok geniş ve esaslı bilgiye sahipti. Batlamyus’un (M.85-167) gök haritası üzerine ilk defa talikatta bulunan (notlar düşen) ve astronomik cetvellerdeki yanlışlıkları düzeltme yolunda faaliyet gösteren bir âlim olarak Avrupa’da tanındı.

Macriti, kimya ilmiyle de meşgul oldu ve bu alanda Rutbetü’l-Hakim ve Gayetü’l-Hakim adlarında iki eser yazdı. Bu eserler; o devirde doğu ve batı bilim çevrelerinde tek müracaat kaynağı oldu. Macriti Cabir bin Hayyam ve Razi’den sonra üçüncü sırada yer alan bir kimya üstadı idi. Kimyanın hurafelerden, sihir ve tılsımat gibi şeylerden ayıklanıp başlı başına bir ilim haline gelmesini sağladı.

Ebu’l-Kasım Mesleme bin Ahmed Macrîtî, birara çalışmalarını matematik sahası üzerinde teksif etti. Özellikle sayılar teorisi ve oklid geometrisi üzerinde çalışarak eserler yazdı. Macriti’nin hesab hakkındaki eseri o devrin bütün ilim çevrelerinde el kitabı olarak kullanıldı.

Macriti, ayrıca biyoloji, zooloji ve ekoloji dallarında da ilmi çalışmalarda bulundu. İnsanlar arasında olduğu gibi hayvanlar arasında da gruplaşma ve başkanlık temayülü olduğunu, her bir hayvan grubunun adeta bir toplum teşkil ettiğini, anlaşma için belli dilleri ve farklı özellikleri bulunduğunu, bu sistemin kâinatta son derece muntazam ve ahenkli bir şekilde mevcut olduğunu söyledi. Günümüzde modern biyoloji ve zooloji bunu ispatlamaktadır.

Macriti, Batı İslâm dünyasında, fen ilimleri dalında rönesansın ilk temsilcisi olarak değerlendirilmektedir. O, hayatını İslâmiyete, ilim yoluyla hizmet etmeye vakfetmiş, seçkin bilim adamlarındandı.

(İslam ve İlim, 159.s.)

 

 

İBN-İ HEYSEM -1

 

(Optik ilminin kurucusu)

Onuncu ve onbirinci yüzyıllarda yetişen müslüman fizik, matematik ve astronomi âlimidir. İsmi, Hasan bin Hasan bin Heysem, künyesi Ebû Alî’dir. Batı ilim dünyasında Alhazen adıyla tanındı. İbn-i Heysem, 965 senesinde Basra şehrinde doğdu. 1051 (H. 430) senesinde Kahire’de vefat etti.

İbn-i Heysem, çağının bütün ilimlerinde otoriteydi. Fevkalade keskin bir görüş, anlayış, muhakeme ve zekâya sahipti. Aristo ve Batlamyus’un eserlerini inceleyerek hatalarını gösterdi. Ayrıca tıp ilminde de derinleşti. Geometriyi mantığa uyguladı. Öklid ve Apellonius’un geometrik ve sayısal metodlarını geliştirdi ve pratik uygulama alanlarını işaret etti. Geometri ve matematiğin inşaatçılık alanında uygulanmasında katkıda bulundu.

Müslümanların önemli katkılarda bulunduğu fizik branşlarından biri de optiktir ve bu katkıların büyük kısmı, optik ilmini 10. yüzyılda yeni temeller üzerine inşa eden İbn-i Heysem sayesinde gerçekleşmiştir. Bu ilmi organize bir disiplin haline getiren, “Optiğin Babası” ünvanını alan odur. İbn-i Heysem’i şöhrete ulaştıran husus, optikteki ışık olaylarını anlatan ilmî araştırmaları olmuştur. Bugün fotoğraf makinelerinde kullanılan ve fotoğraf makinesinin keşfine temel olan esaslar onun keşfidir. Güneş tutulmaları konusunda asırlar boyunca kullanılan metod, onun koyduğu esaslara dayanmaktadır. Ord. Prof. İ. H. İzmirli’nin belirttiğine göre, İbn-i Heysem yerçekimi üzerindeki araştırmasıyla ve bunu ispat etmeyi başarmakla, Newton’a öncülük etmiştir.

Ayrıca İbn-i Heysem, cisimlerin düşme kanunlarını keşfetmiş, bu konuda da Galileo’ya yol göstermiştir. Tabiata bakış açısı: İbn-i Heysem, tabiatı Allâh’ın bir sanatı olarak görüyordu.

Onda yapılan incelemelerin Marifetullâh’ı (Allâh’ı tanıma ve îmanı) artıracağını söylüyordu. İbn-i Heysem, aynı zamanda da doktordu. Müziğin insanlarla hayvanlar üzerindeki tesirlerini araştırmış, müzikle tedavi usulünü uygulamıştır.

(İlim ve İslam, 37.s.)

 

İBN-İ HEYSEM -2

 

Işığın hava ve su gibi şeffaf maddelerden geçerken kırılması konusunda da çalışmalar yaptı ve büyütücü mercekleri keşfetmeye çok yaklaştı. Roger Bacon, Witelo ve diğer Avrupalılar, üç asır sonra mikroskop ve teleskobu keşfederlerken,  İbn-i Heysem’in eserlerine dayanıyorlardı.

İbn-i Heysem, yansımanın ikinci kanununu, yani gelen ışın, normal ve yansıyan ışığın aynı düzlem üzerinde olduğunu ilk defa keşfeden bilgindir.

Göz sisteminin görme merkezi olduğunu ve onun üzerinde meydana gelen izlenimlerin görme sinirleri ile beyne intikal ettiğini isbat etti.

Havanın yoğunluğunun ışığın kırılması ile doğru orantılı olduğunu ve hava yoğunluğunun yükseklikle değiştiğini keşfetti.

Roger Bacon, İbn-i Heysem’in eserlerinden öylesine faydalanmıştır ki, Paris ve Oxford üniversitelerinde İbn-i Heysem’in “Menazır” adlı eserinden dersler vermiştir. Onun bu tutumunu görenler, “Bacon müslüman oldu” demişlerdir.

İç bükey aynaların özellikleri üzerinde çalışan, güneş ışınlarını bir noktaya toplamayı deneyen İbni Heysem’in çalışmaları bugün bile güneş ışınıyla çalışan laboratuarların yapımına kaynak olmuştur.

Dr. Sigrid Huke, İbni Heysem’in “ışınların kırılması”na ait nazariyesiyle bir devri açtığını söyler. Öklid ve Batlamyus’un görmeyle ilgili teorilerini çürüttüğünü, deneyler sonucunda ortaya yeni bir kanun koyduğunu belirtir.

Fotoğrafın ilk modelini, bir nevi karanlık odayı ilk defa o denedi. Bazılarının dediği gibi karanlık oda, Levi ben Gerson’un (1288-1344) değil, İbn-i Heysem’in buluşudur.

Leonardo da Vinci’nin uyguladığı deneme şeklini ilk önce o uyguladı. Aristo’nun başaramadığı ay halesi, fecir ve gökkuşağı hadiseleriyle meşgul oldu. Hava tabakasının 15 kilometre olduğunu hesapladı. Gözlüğü ilk defa o buldu.

Ayın ışık neşretmediğini, güneşten aldığı ısı ve ışığı yansıttığını kabul etmekteydi.

(İslam ve İlim, 41.s.)

 

DOKUZ YÜZYIL ÖNCE TORNA TEZGAHI YAPAN BİLGİN İBN-İ KARAKA

 

İbn-i Karaka, büyük İslâm bilginleri arasında anılması gereken biridir. XI. yüzyılın ikinci yarısında Mısır’da yaşadı. Çocukluğu güçlüklerle geçti. Fakat çok zeki ve çalışkandı. Durmadan bir şeyler araştırıyor, okuyor, etrafında olup bitenleri dikkatle inceliyordu.

Kahire’de beş metre çapında bir torna tezgâhı yaptı. Bu, dünyada yapılan ilk torna tezgâhıydı. Bakır levhalar, demir daireler artık kolaylıkla kesiliyor, bunlar usturlabdan günlük ihtiyaçlara kadar her yerde kullanılıyordu.

Kitaplardaki tariflere göre İbn-i Karaka’nın torna tezgâhı, günümüzün torna tezgâhlarına benziyor, hemen hemen aynı sistemle çalışıyordu. Devrin hükümdarı,     İbn-i Karaka’nın tezgâhını görünce hayretle sordu:

“Bu aleti daha küçük yapsaydın, daha az zahmet çekmez miydin?”

İbn-i Karaka şu cevabı verdi:

“Eğer ben bu tezgâhın bir ucu ehramlarda (piramitler), diğer ucu Nil nehrinin öte tarafındaki Tannur’da bulunacak kadar büyük yapabilseydim, zahmetim daha da azalırdı. Aletler ne kadar büyük olursa, çalışmalar o kadar rahat olur ve o derece iyi netice alınır. Kâinatın büyüklüğü ile karşılaştırılırsa bizim yaptığımız aletlerin küçüklüğü meydana çıkar.”

O devirde müslümanlar çeşitli araştırma, inceleme ve deneyler yapıp icatlarda bulunurken, Avrupa, bilginleri cezalandırıyor, ilim düşmanlığı yapıyordu. Ne yazık ki, İbn-i Karaka hakkında daha detaylı bilgilere sahip değiliz.

Bildiğimiz şu ki, İbn-i Karaka, bugünkü teknolojinin ilerlemesine çok faydası dokunan torna tezgâhının icatçısıdır. Avrupa, torna tezgâhını müslümanlardan öğrenmiştir.                                         (İslâm ve İlim 48.s.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

CEBİRDEKİ “BİNOM FORMÜLÜ”NÜ BULAN

MÜSLÜMAN BİLGİN ÖMER HAYYAM

 

İsmi, Ömer bin İbrahim’dir. Künyesi Ebu’l-Feth olup, lâkabı Gıyasüddin’dir. Şiirlerinde Hayyam (çadırcı) mahlasını kullandığı için, bu mahlas ile meşhur oldu. 1044-1132 (H.436-517) seneleri arasında yaşadı.

Ömer Hayyam, Selçuklu Sultanı Melikşah’ın ve Karahanlı Sultanı Şemsü’l-Mülûk’ün iltifatına kavuştu.

Hayyam, Sultan Melikşah tarafından Fars takviminin ıslahına memur edildi. Hayyam, bunun üzerine Celâlî Takvimi adı ile anılan güneş takvimini hazırladı.

Bu takvimde hata, 5000 senede takriben bir gündür. Ziyc-i Melikşah’ı Batlamyus’un astronomik tablolarını esas alarak hazırlamıştır. Bu cetveller adlarıyla birlikte yüz yıldızın enlem ve boylamını ihtiva eder.

Ömer Hayyam, matematik alanında yaptığı çalışmalarla meşhur oldu. Cebirde ikinci dereceden denklemlerin geometrik ve cebirsel çözümleriyle, üçüncü dereceden denklemlerin geniş bir tasnifini yapmıştır. Bu tasnif, o zamana kadar yapılmamıştı. Üç kökü pozitif olan bir üçüncü derece denkleminin üç kökünü tayin etmiştir.

Cebir, gelişmesinin en yüksek noktasına (Batı’da Zeitmacher lakabıyla tanınan) Ömer Hayyam’la ulaştı.

Hayyam İngiliz matematikçisi Newton (1642-1727)’den 600, Fransız matematikçisi Paskal (1623-1662)’dan 500 sene önce bugün Pascal’a ya da Tartaglia’ya atfedilen “matematik üçgen” ve Newton’a dayandırılan Binom formülü, Hayyam’ın eseridir.

Ömer Hayyam denklemler üzerinde çok önemli çalışmalar yapmıştır. Birçok cebir denkleminin çözümünü, geometrik olarak açıklamıştır. Kübik denklemlerin kısmi çözüm şekillerini sistematik bir şekilde tarif ve tasnif etmiştir. Hayyam, Fransız matematikçi Descartes’ten ortalama altı asır önce, analitik geometrinin Harezmi’den sonra ikinci önderidir.

Ömer Hayyam’ın 11. yüzyıldayken çözümünü gerçekleştirdiği üçüncü derecede denklemleri Avrupa ancak 16. yüzyılda yapabilmiştir.

(İslam ve İlim, 215.s.)

 

 

AVRUPALILARDAN ÜÇ ASIR ÖNCE KÜÇÜK KAN DOLAŞIMINI KEŞFEDEN TIP OTORİTESİ

İBN-İ NEFİS

 

İsmi, Ali bin Ebü’l-Hamz el-Kureşi ed-Dımeşkî el-Mısrî eş-Şafiî olup, künyesi Ebu’l-Hasan’dır. Lâkabı ise Alâaddin’dir. İbn-i Nefis diye meşhur oldu. Hadis, fıkıh, tıp, lügat, mantık, siyer ve birçok ilimlerde söz sahibi olan İbn-i Nefis, 1210 (H.607) senesinde Türkistan’ın Kaş şehrinde doğdu. 1288 (H.687) senesi Zilka’de ayında Mısır’da vefat etti.

İslâm dünyası tıp çevrelerinde meşhur olan İbn-i Nefis, asırlar boyunca emsali yetişmeyen üstün bir idarecilik ve tabiplik örneği ortaya koydu. İlaçlar hususunda İbn-i Sina’yı çok geride bıraktı.

İbn-i Nefîs özellikle kalbin ve teneffüs yollarının anatomisi üzerinde durdu. Böylece, kanın kalpten akciğerlere, akciğerlerden de kalbe geliş gidiş sistemini inceledi.

Kan dolaşımını ilk defa bulan alim İbnü’n-Nefis’ti. Daha 1553’te Miguel Serveto, 1559’da Realdo Colombo, 1628’de Harvey kan dolaşımı hakkında tek söz etmeden asırlar önce, İbnü’n-Nefis, kan dolaşımını anlatmıştı. İbnü’n-Nefis’in kan dolaşımını keşfettiği gerçeği, 1953 yılında da Paris Tıp Fakültesi’nde bir tez halinde müdafaa edildi. Tezi takdim eden Dr. Herpin, İbnü’n-Nefis’in bu büyük keşfini 1553’te Geneve’de yakılan İspanyol ilim adamı Miguel Serveto’dan üç asır önce yaptığı hususunda ısrar etmiştir.

Max Meyerhof, İslâm Ansiklopedisi’ne yazdığı İbnü’n-Nefis maddesinde, İbnü’n-Nefis’in, Galen ve İbni Sina’ya açıkça aykırı bir şekilde, aşağı yukarı doğru bir tarzda, küçük kan veya akciğer küçük kan dolaşımını Avrupalı Miguel Serveto (Michel Servet, keşfi 1556) ve Realdo Colombo (1559) tarafından keşfinden üç asır kadar önce keşfetmiş olduğunu belirtir.

(İslam ve İlim, 61.s.)

 

NEWTON’DAN BEŞ ASIR ÖNCE YAŞAYAN BÜYÜK FİZİK ÂLİMİ İBN-İ MÜLKA

 

Bağdat’ta yetişen ünlü bir tıp âlimidir. İsmi Hibetullâh bin Mülka el-Bağdadi olup, künyesi Ebü’l-Berekât’tır. Ehvadü’z-zaman diye meşhur oldu. 1087 (H.480) senesinde Bağdat’ta doğdu. 1165 (H.560) senesinde Hemedan’da vefat etti.

Çalışmalarını daha çok psikolojik hastalıklar üzerinde yoğunlaştırdı. Bu hastalıkların tedavisi için çalıştı.

İbn-i Mülka, fizik sahasında da araştırmalar yaptı. Özellikle zaman, mekân ve hareket konuları üzerindeki derin araştırmaları ilgi çekici ve etkili oldu.

Newton’a atfedilen meşhur üç hareket kanunundan üçüncüsü, esasında Ebü’l-Berekât İbn-i Mülka’nın keşfidir. Newton’a mal edilen klâsik fizik ve mekaniğin temelini teşkil eden bu üç konudan birincisi İbn-i Sina, üçüncüsü İbn-i Mülka’nın keşfi olup, yalnız ikincisi kendisinden beş asır sonra gelen Newton’a aittir.                     (İslam ve İlim, 58.s.)

  • •••••

ŞA’BÂN-I ŞERÎFTE OKUNACAK DUÂ

 

Allâhümme bârik lenâ fî Şa’bân ve belliğnâ Ramazân vahtim lenâ bi’l-îmân ve yessir lenâ bi’l- Kur’ân.

(Bu duânın, sayı tahdidi olmamakla beraber, Şa’bân-ı şerîf boyunca günde 100 def’a okunmasında fazîlet vardır.)

Şa’ban-ı şerîf duâları:

İlk On (10) gün: “Yâ latîfü celle şânühü”

İkinci On (10) gün: “Yâ rezzâku celle şânühü”

Son On (10) gün: “Yâ azîzü celle şânühü”

  • •••••

Âişe (r.anhâ) buyurdular ki: Resûlullâh (s.a.v.) (bazen) oruca öyle devam ederdi ki, “(Bu ay) hiç yemeyecek” derdik. Bazen da öyle devamlı yerdi ki, “(Bu ay) hiç tutmayacak” derdik. Ben, onun ramazan dışında bir ayı tam olarak tuttuğunu görmedim. Herhangi bir ayda Şaban ayında tuttuğundan daha fazla tuttuğunu da görmedim. (Buharî, Müslim)

 

 

BÜYÜK ASTRONOMİ ÂLİMİ İBN-İ ŞATIR

 

Şam’da yetişen büyük astronomi âlimidir. İsmi, Ali bin İbrahim olup, künyesi Ebü’l-Abbas; lâkabı Alaeddin’dir. İbn-i Şatır diye meşhur oldu. 1304(H.704) senesi Şaban ayında Şam’da doğdu.

Zamanla astronomi ilminde söz sahibi olan İbn-i Şatır, birçok rasat ve hesap aleti keşfetti. Batlamyus’un eserlerini açıkladı. Hatalarını göstererek astronomide gerçek ve doğru bilgiler ortaya koydu. Böylece gerçek ma‘nâda ilmi nazariyeler ortaya koyduğu gibi, bu nazariyelere yardımcı olacak yeni astronomik aletler yaptı. Hazırladığı aletler, asırlarca İslâm ülkelerinde elden ele dolaştı. Hesap ve projelendirerek imal edip Şam’daki Emevi Camii’nin minarelerinden birine yerleştirdiği basita (namaz vakitlerini gösteren alet) çok meşhur olup asırlarca kullanıldı.

İbn-i Şatır, rubidairesi adlı hesaplama aletini tasarlayıp yaptı. Ekliptiğin eğiklik açısını son derece dakik bir şekilde 23 derece 31 dakika olarak hesapladı.

İbn-i Şatır, Batlamyus’un öne sürdüğü dünya merkezli gezegenler sisteminin hatalı olduğunu gösterdi. Batlamyus, gök cisimlerinin yirmi dört saatte bir dünya etrafında döndüğünü sanıyor ve nazariyesini buna göre düzenliyordu. İbn-i Şâtır’a gelinceye kadar bütün Avrupa âlemi böyle inanıyor ve Batlamyus nazariyesinin tartışma kabul etmez derecede doğru olduğunu sanıyordu. Ünlü Müslüman ilim adamı İbn-i Şatır, uzun seneler süren astronomik gözlemler neticesi, Batlamyus nazariyesinin doğru olmadığını ispatladı. YıldızIarın yerlerinin bulunmasını hicrî takvime göre düzenledi.

İbn-i Şatır’ın eserlerinden birçok Müslüman ve Batılı ilim adamı faydalanmış ve tesiri altında kalmıştır. Bunların başında Kopernik gelir.

Kopernik’ten bir süre sonra gelen ünlü italyan bilgini Galileo da İbn-i Şâtır’a ait ilmi nazariyeler ışığında yetişerek ilk teleskobu yapmıştır.

İbn-i Şâtır’ın eserleri incelendiğinde, Kopernik’in olduğu kabul edilen başarıların birçoğunun bu büyük fen bilginine ait olduğu, gün gibi ortaya çıkar.

(İslam ve İlim, 92.s.)

 

 

 

FÜZECİLİĞİN ATASI, OSMANLILARDA İLK DEFA FÜZEYLE UÇAN BİLGİN LAGARİ HASAN ÇELEBİ

 

Füzeciliğin atası sayılmaktadır. Füzeyle uçan ilk Türk’tür. 17. yüzyılda 4. Murad’ın kızı Kaya Sultan’ın doğduğu gece yapılan şenlikler sırasında füzeyle uçma hünerini gösterdi. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde anlatıldığına göre, Hasan Çelebi, 50 okkalık barut macunuyla dolu, 7 kollu, kendi icadı olan bir fişeğe binerek yardımcılarının ateşlemesiyle uçmayı başarmıştır. Füzenin barutu bitince de, daha önce hazırlamış olduğu kanatları açmış, Sinan Paşa Sarayı önünde denize inmiştir. Bu gösteri üzerine 4. Murad tarafından mükâfatlandırılmış, sipahi sınıfına yazdırılmıştır. Daha sonra Lagari Hasan Çelebi, Kırım’a gitmiş, orada Selamet Giray Han’ın yanında ölmüştür.

Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde roketle uçma olayını şu cümlelerle anlatmaktadır:

“Bu Lagari Hasan, elli okka barut macunundan, yedi kollu bir fişek icad eyledi. Sarayburnu’nda Hünkâr huzurunda fişenge bindi ve şakirdleri (yardımcıları) fitili ateşlediler. Lagari “Padişahım seni Hüdâ’ya ısmarladım” diyerek diğer fişekleri ateşleyip ruy-u deryâyı çırağan eyledi. Fişengi kebirinin barutu kalmadıkta zemine doğru inerken; kartal kanatlarını açarak padişahın huzuruna geldi. Zemeni puş ederek, “Padişahım İsa Nebi sana selâm söyledi” diyerek şakaya başladı. Bir kese akçe ihsan olunup 70 akçe ile sipahi yazıldı.”

(1902. yılında, en başarılı motorsuz uçma aletini (planör) gerçekleştiren, bu alete taktıkları motorla ilk uçuşta 12 saniye havada kalabilen ve bu başarıları ile ilim tarihine geçen ilk motorlu uçağı yapan kişiler Orville ve Wiybur Wright kardeşlerdir.)

(İslam ve İlim, 159.s.)

 

 

  1. YÜZYIL OSMANLI ÂLİMİ VE BÜYÜK VELÎ İBRAHİM HAKKI ERZURÛMÎ -1

 

Büyük bir Allâh aşığı, sosyolog, psikolog, astronom, fen adamı ve şair olan İbrahim Hakkı, 18 MAYIS 1703. tarihinde Erzurum’un Hasankale ilçesinde dünyaya geldi. Babası Derviş Osman, annesi ise Hz. Peygamber (s.a.v.)’in soyundan gelen Mahmûd kızı Şerife Hanîfe Hâtun’dur.

İbrahim Hakkı hazretleri, 1764 tarihinden sonra hocası İsmail Fakirullâh’ın dergâhına yerleşip vefatına kadar talebe yetiştirmek ve eser yazmakla meşgul oldu.

1781 senesinde Siirt”in Tillo kasabasında vefat etti. Hocası İsmail Fakirullâh’ın yanına defnedildi. Kabri ziyaret mahallidir. İbrahim Hakkı hazretleri, tefsir, hadis, fıkıh gibi naklî ilimler yanında aklî ilimlerde de zamanının bir tanesiydi. Biyoloji, fizik, kimya, matematik ve astronomiye kadar devrindeki bütün ilimlerle meşgul olmuş, Ay’ın hareketlerini incelemiş, arz küresinin enlem ve boylamlarını belirtmiştir.

Canlılar hakkında çeşitli teoriler ileri süren Fransız doktoru Lamarc, İngiliz Ch. Darvin, Hollandalı Hügo de Vire gibi Batılı ilim adamlarından çok önce canlıların yapısında, en basitinden en mükemmeli olan insana doğru düzgün bir tekamül bulunduğunu, misaller vererek yazmış, bunun nevilerin (türlerin) değişmesi demek olmadığını da bildirmiştir. Bu konuyu ele alırken tekamülde, arada görülen belli noktaları, hususi özellikleri ve her birinin hudutlarını tespit etmiş, canlıların hepsinin ayrı ayrı türler halinde yaratıldığını ayrıca belirtmiştir.

(Meselâ: Kulağı vücûdunun içinde olan hayvanlar yumurtlar, kulağı vücûdunun dışında olanlar ise doğum yaparlar.)

(İslam ve İlim, 108.s.)

 

  1. YÜZYIL OSMANLI ÂLİMİ VE BÜYÜK VELÎ İBRAHİM HAKKI ERZURÛMÎ -2

 

İbrahim Hakkı hazretleri, hemen hemen her ilme yer verdiği Marifetnamesi’nde, müspet ilimler alanında çağına göre oldukça ilginç izahlarda bulunur. Astronomi konularını işlerken, dünyadan, güneşten, aydan, yapı ve şekillerinden bahseder. Dünyanın küre biçiminde olduğunu anlatır. Yuvarlak olduğunu kabul etmek gerektiğini ileri sürer. İbrahim Hakkı (rh.a.) cisimleri meydana getiren atomlardan yıldız kürelerine kadar kâinatta küre şeklinin hakim olduğunu ifade etmektedir. Onun bu görüşü daha sonradan Einstein tarafından matematiksel yollardan ispat edilmiştir.

İbrahim Hakkı, Erzurum’da saat 12 iken, diğer şehirlerde saatin kaç olacağını tespit etti. 100 şehir için fark cetvelleri hazırladı.

Çağın modern ilimlerine bütünüyle vâkıf olan İbrahim Hakkı, eserinde Amerika’nın keşfine de yer verir, nasıl keşfedildiğini uzun boylu anlatır.

Marifetname’de, hemen hemen her ilim dalında kalem oynatan İbrahim Hakkı hazretleri, matematik alanında da dikkat çekici izahlarda bulunur. Aritmetik sahasında birçok konu işler. Dört işlem, sayılar, bilinmeyen sayıları bulma, kesirler, bir sayının kökünü bulma bunlar arasındadır.

İbrahim Hakkı, geometri alanında da cisimlerin boyutlarını, yüzölçümlerini, nokta, çizgi, yüzey tarifleri, üçgenler, dörtgenler, çokgenler, açılar, merkez ve çevresi, kiriş, yay, sinüs, küp, silindir, koni ve küre hakkında ilginç izahlar yapar, çözümler getirir.

(İslam ve İlim, 111.s.)

 

MİMAR SİNAN -1

 

Mimar Sinan, tam manasıyla bir sanat dâhîsidir. Türk mimarisini erişilemeyecek dereceye yükseltmiştir.

Mimar Sinan mimarbaşı olduğu sürece birbirinden çok değişik konularla uğraştı. Zaman zaman eskileri restore etti. Bu konudaki en kesif çabaları Ayasofya için harcadı. 1573’te Ayasofya’nın kubbesini onararak çevresine takviyeli duvarlar yaptı ve eseri, bugünlere sağlam olarak gelmesini sağladı. Sinan, her mimarî eseri kendine has bir biçimde ele almak, yapıda form ve konstrüksiyon beraberliğini kurmak, dış mekân ve kuruluşunun iç mekâna bütünlük kazanmasını sağlamak, mevcut teknolojik imkân ve malzeme denemelerinin üstünde, onları kendi istekleri doğrultusunda kullanmayı bilmek, akılcı ve sade bir malzeme kullanma anlayışına sahip olmak gibi, günümüzde de geçerli mimarlık prensiplerini, bundan dört asır önce eserleriyle ortaya koydu. Bu sebeple daima sanatı ile asırlar ötesi bir mimari deha olarak anıldı ve anılacak.

Kânûnî Sultan Süleyman tarafından Manisa’da, 21 yaşında ölen çok sevdiği oğlu Şehzade Mehmet’in hatırasına bir türbe, cami ve külliye binalarını yapmakla görevlendirildiği zaman Mimar Sinan, 54 yaşında idi. Sonradan çıraklık eserim dediği Şehzade Camii ile türbe, medrese, imaret, tabhane, mektep, kervansaray ve muvakkithaneden ibaret külliye 1544-1548 tarihleri arasında dört yılda tamamlanmıştır.

(İslam ve İlim, 176.s.)

  • •••••••

Allâh’ın mescidlerini ancak Allâh’a ve âhiret gününe îman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allâh’tan başkasından korkmayan kimseler i’mar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır. (Tevbe s. 18)

 

MİMAR SİNAN -2

 

Süleymaniye Camii sadece mimarlık bakımından değil, öteki sanat kolları bakımından da eşi bulunmaz bir şaheserdir. Akmermerden olan mihrabı, minber, hünkâr ve müezzin mahfilleri birer sanat harikasıdır.

Caminin yanında dört medrese, bir darü’l hadis, bir okul, bir hastane, bir imaret, bir okuma odası, bir tıp medresesi, bir kütüphane, bir kervansaray, bir hamam ve bir de sebil bulunmaktadır. Cami bütün bu yapılarıyla birlikte, İstanbul’un en büyük külliyesidir. Mimar Sinan’ın türbesi ise bu külliyenin kuzeydoğusundadır. Süleymaniye Camii, 1556’da Padişahın ve Mimar Sinan’ın katıldığı bir törenle açıldı. 7 yıl süren inşaata 996.300 duka altın harcanmıştır.

Edirne’de en büyük eseri olan Selimiye Camii’ne başladığı zaman, 80 yaşına basmış bulunuyordu. Sinan, Selimiye’yi överken, şu cümleleri kullanmaktadır. ”Bunun minaresinin hem nazik, hem de üç yollu olması sebebiyle yapımının güç olduğu, dünya halkının akıllı geçinenlerinin imkân dışı demelerinin gerçek sebebi budur. Ayasofya kubbesi gibi bir kubbe İslâm dünyasında yapılmamıştır diyen kâfirlerin mimar geçinenleri, “Müslamanlara üstünlüğümüz var” derlermiş. “O büyüklükle kubbeyi doldurmak çok güçtür” sözleri, Allâh (c.c.)’ün bu aciz kulunun kalbinde dert olmuştur. Adı geçen caminin kubbesini Allâh (c.c.)’ün izni, Sultan Selim Han’ın gücünü ortaya koymasıyla Ayasofya kubbesinden 6 zir‘a  (dirsekten orta parmak ucuna kadar olan bir uzunluk ölçüsü, 75-40 santim arasında değişir) yüksek ve 4 zir‘a derin yaptım.

Asıl gücümü Edirne Selimiye Camii’nde ortaya koyup tüm kabiliyetimi açık-seçik sergiledim. Dünyanın bütün mimar ve mühendisleri olanca güçlerini harcasalar, böylesine büyük bir eserin yapımını gerçekleştiremezler.”

Mimar Sinan, önemli eserlerini İstanbul ve Edirne’den başka, Anadolu’da ve Halep, Şam, Sofya, Hersek, Budin, Rusçuk gibi Osmanlı şehirlerinde de meydana getirdi. Müslümanlığın damgası durumundaki eserleriyle rahmetle anılacaktır.

(İslam ve İlim, 181-190.s.)

 

 

 

 

VEBANIN BULAŞICI BİR HASTALIK OLDUĞUNU İLMÎ YOLDAN AÇIKLAYAN DOKTOR İBN-İ HÂTİP

 

Endülüs’ün büyük doktorlarındandır. Veba hastalığı ve bulaşıcılığı hakkında, Yersin ve Kitasato tarafından 1894 tarihinde mikrobu keşfedilmeden önce eser veren, bu konudaki izahlarıyla dikkatleri üzerine çeken büyük bir müslüman hekimdir.

Aynı zamanda vezir ve şair olan İbn-i Hatip, Gırnata’ya yerleşen Hatip Oğulları ailesindendir.

Tarihle ilgili “Gırnata Tarihi” eserinin yanında daha çok vebayla ilgili eseriyle şöhret buldu. İbn-i Hatip bu eserinde, vebayı günümüzün modern anlayışı içerisinde gayet güzel izah etmektedir.

İbn-i Hatip, “El-Mukni’ü’s Sail ani’l Maradı’l Hail = Vebayı Soranı İkna Eden Kitap” adındaki bu eserinde, kara ölüm diye nitelendirilen, Avrupa’yı kasıp kavuran, çaresiz ve devasız bırakan veba salgınına mantıkî bir izah kazandırıyordu. O devre kadar özellikle Avrupa’da hastalık fert fert doğar, bulaşma söz konusu değildir şeklinde bir kanaat vardı. Bu yanlışa İbn-i Hatip bütün bütün karşı çıkıyor, şahsî deney ve tecrübeleri, âyet ve hadislerin ışığı altında modern bir anlayış içinde açıklık getiriyordu.

İbn-i Hatip, vebanın kesinlikle bulaşma yoluyla yayıldığını anlatıyordu:

İbn-i Hatip, veba hakkındaki bu cesurca açıklamalarını ileri sürerken, hiç şüphesiz âyet ve hadislerden ilham alıyordu. “Kendi kendinizi tehlikeye atmayınız.” (Bakara s. 195) “Bir yerde taun (veba) çıktığı zaman oraya girmeyin. Eğer hastalık çıkan yerde iseniz, oradan da çıkmayınız” (Hadîs-i şerîf) gibi dini rehberleri vardı. Hz. Ömer (r.a.) Şam’da veba salgınının çıktığını öğrendiği zaman oraya girmemiş, askerlerinin halkla görüşmelerini engellemişti. Ta o zamanlar günümüzde geliştirilen karantina usulü böylesine tatbik edilmişti. İşte İbn-i Hatip’in önünde izahlarını dayandırdığı böylesine sağlam deliller vardı. Sonra gözlem ve deneyleriyle de aynı neticeye varmış, hiçbir kimsenin cesaret edemediği bir dönemde cesurca izahlarda bulunmuştu.

İbn-i Hatip’in bu kıymetli eseri 1863 yılında M.J. Müller tarafından tercüme edilmiş ve neşredilmiştir.

(İslam ve İlim, 35.s.)

 

 

ATOM BOMBASINDAN ASIRLAR ÖNCE SÖZEDEN ÂLİM: CÂBİR B. HAYYAN

 

Modern kimyânın kurucusu meşhûr İslâm âlimlerindendir. Te-be-i tâbiînden olup ismi Câbir bin Hayyân Abdullah el-Ezdî olup, künyesi Ebû Abdullah’tır. Doğum târihi kesin olarak bilinmemek­te ve yaklaşık 815 (H. 200) yılında vefât ettiği kabûl edilmektedir. Aslen Türk olan Câbir bin Hayyân, Abbasî Halîfesi Hârun Reşîd’in sarayında yaşadı. Asrının fen âlimiydi. Tıp, astronomi, ma­tematik, felsefe, kimya ve zamanın diğer ilimlerinde yetişti.

Câbir bin Hayyân, Câfer-i Sâdık hazretlerinin derslerine de­vâm etti ve hizmetinde bulundu. Temel din ilimlerini öğrendi. İlmî araştırmalarda husûsî metodlar geliştirdi. O zamanda meşhûr olan simya (sihir ve büyücülerin, olması mümkün olmayacak şeyleri yapıyorlar gibi göstermeleri) ilminin bir fen ilmi olmadığı­nı isbât edip, ondan ayrı olarak tecrübeye, analize ve matemati­ğe dayalı kimya ilmini kurdu. Böylelikle bugünkü modern kimya­nın temelini atmış oldu. Kristalleşme, damıtma, kalsinasyon (ka­vurma) sublimasyon ve buharlaşma gibi kimyevî teknikleri, kim­ya ilmine kazandırdı. Sülfürik ve nitrik asitler gibi birçok asitler ile sodyum karbonat ve potasyumu buldu. Kitâbü’s-Sümûm adlı eserini yazdı. Ateşte yanmayan kâğıt îmâlini gerçekleştirdi. Çe­şitli metallerin kullanılır hâle getirilmesi, çeliğin geliştirilmesi, su geçirmez kumaşların verniklenmesi, cam îmâlinde mangan dört oksit’in (Mn3O4) kullanılması, paslanmanın önlenmesi, altın yal­dızla süsleme, boyaların ve yağların tesbîti gibi alanlarda birçok buluşlar yaptı.

Câbir bin Hayyân, maddelerin atomik yapısını gösteren orji-nal tesbîtler yaparak, kimyevî reaksiyonlarda belli miktarların be­lirli miktarlarla reaksiyona girdiğini söyledi. Atom hakkında, an­cak asırlar sonra anlaşılabilecek şu sözleri söyledi: “Maddenin en küçük parçası olan “el-cüz’ü la yetecezzâ” da yoğun bir enerji vardır. Yunan bilginlerinin söylediği gibi, bunun parçalanamayacağı söylenemez. Atom da parçalanabilir. Parça­lanınca da öyle bir güç meydana gelir ki, bir anda Bağdat’ın altını üstüne getirebilir. Bu, Allâhü Te‘âlânın kudret nişânı­dır.” Bu sözlerden asırlar sonra yapılan atom bombası, atıldığı şehirleri yerle bir etti.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 4.c, 258-259.s.)

 

DÜNYÂNIN ÇAPINI TESBÎT EDEN BEYRÛNÎ

 

Tam adı Muhammed bin Ahmed el- Beyrûnî el-Harizmî’dir. Beyrûnî’nin doğduğu bölgenin Türklerin hâkim oldu­ğu bir bölge olmasına ve kendisinin de ana dilinin Türkçe olduğuna bakarak; Harezm’in yerli Türklerinden olduğu kaynaklar tarafından kabûl edilmektedir. Beyrûnî, civar arâziye hâkim yüksek bir yerden geniş düzlük bir alana bakı­lınca ufukta gözlenen alçalış açısı ve gözlem yerinin ufuk düzlemine göre yükseltisi ölçü verileri aracılığı ile dünyânın çapını belirleme metodunu uygulayarak, çapı 25000 mil olarak tesbît etmiştir. Demek ki Beyrûnî, Newton ve Pi-card’dan hem de 700 yıl önce tam bir doğrulukla bu işi tes­bît etmiş bulunuyordu. Bu metod, iki nokta arasındaki boy­lam farkını o iki nokta arasındaki uzaklık ile enlem farkı bil­gilerinden çıkarmaya dayanır. Dolayısıyla Beyrûnî, boylam belirlenmesinde de tutarlı metodların ilk sâhiblerindendir.

Alman ilim adamı Sigrid Hunke der ki: “Müslümânların üniversal fikirli Aristosu, büyük Türk bilgini Beyrûnî (973-1043) dünyânın güneş etrafındaki dönüşünü müzâkere ve münâkaşa mevkiine koyan ilk âlimdir.” Astronomi konuları­na ait mükemmel eserler yazmıştır. Astronomi cetvelleri XII. asırda İspanya’lı bir yahudî tarafından İbrânîceye tercüme edilmiştir. Beyrûnî’nin en önemli eseri “Âsâru’l Bakıyye”dir. İran, Suriye, Yunan, Yahudî, Hıristiyan, Saba ve Arap tak­vimleri ve bayramları üzerinde bir eserdir. Eserde Hint as­tronomisine kırk bölüm ayrılmıştır. Ayrıca usturlab, planis-fer, yıldızların hareketlerini gösteren küreler hakkında eser­ler yazdığı gibi, Sultân Mes‘ûd’a da astronomi tabloları yap­tı. Her gün kendi etrafında bir defa ve yılda bir defa da gü­neşin etrafında dünyânın döndüğü kabûl edildiği takdîrde de astronomik verilerin doğru çıkacağına inanmıştı. Ayrıca bir astronomi ansiklopedisi yazmıştır. “Âsâru’l Bakıyye” isimli eserinde matematik ve astronomiye dâir daha birçok keşifleri olduğu anlaşılmaktadır.

(İhsan Kurt, Bilim Tarihinde Keşiflerin İç Yüzü, 40-117.s.)

 

 

 

 

 

İLK GÖZ AMELİYATINI YAPAN

EBÛ BEKİR RÂZÎ

 

İsmi, Muhammed bin Zekeriyyâ olup, künyesi Ebû Bekir’dir. Râzî mahlâsıyla meşhûrdur. 866 (H.252) senesinde Rey’de doğ­du 932 (H.320) senesinde vefât etti. İslâm âleminin en büyük tabîbi olarak tanınan Râzî, fevkalâde bir hâfıza gücüne sâhibdi. İl­mî çalışmaları, nazarî ve amelî olmak üzere iki yönlüydü. Ona ge­linceye kadar tıp ilmi esâslı usûl ve metodlardan mahrûm ve da­ğınıkken, bu ilmi yeniden temellendirmiş ve sistemleştirmiştir.

Kızamık ve çiçek hastalığını ilk defa birbirinden ayıran ve tedâvî metodunu bulan odur. Çocuk hastalıkları ile kadın doğum hastalıklarını tarif, tasnif etmiş, teşhis ve tedâvî yollarını göster­miştir. Tenâsül yolları hastalıklarını incelemiş, ameliyatlarda ilk defa hayvan barsağını dikiş ipliği olarak kullanmıştır. Cıvalı mer­hemleri de ilk defa bulup tedâvîde kullanan odur. Hafif mushilleri, inmelerde şişe çekmeyi, devâmlı ateşli hastalıklarda soğuk su­yu ilk olarak tatbîk ve tavsiye etmiştir. Tecrübî metodu uygulamış, bâzı hayvanlar üzerinde deneyler yapmış, tıp târihinde ilk defa kobay kullanmıştır. Râzî, ayrıca psikiyatri üzerinde de çalışmıştır. Ona göre; bedenin sıhhatiyle rûhun sıhhati eşittir. Bu sebeple tel­kinle tedâvî çok önemlidir. Şüphesiz her şeyin sâhibi, yaratanı Allâhü Te‘âlâ olduğu gibi şifâyı da gönderen, yaratan O’dur. Sebep­lerine iyi yapışıp şifâyı Allâhü Te‘âlâdan beklemelidir. Ebû Bekir Râzî; sükûnet, rüzgâr, rutûbet ve binâların sıhhî tesîsat ve banyo­ları hakkında da enteresan incelemelerde bulundu. Havanın te­mizlenmesi için kötü kokuları değiştirmeye, hasta odalarını hava­landırmaya ve hastaların temiz su içmelerine îtinâ gösterirdi. Gout (damla hastalığı) ile romatizmayı birbirinden ayırdı. Kalp enfaktüslerine karşı hacamatı uyguladı. Onun hârika keşiflerinden biri­si de, böbrek ve mesânesindeki taşları ilaçlarla parçalatması ve­yâ ameliyatla çıkartmasıdır.

Kimya sahasındaki bilgileri ve tecrübeleri, tıp sahasında tatbîk etmesi, başlıca husûsiyetlerindendir. Gerçek ilmî usûllerle çalışan Râzî, tecrübî kimyanın babası kabûl edilmektedir. Eserlerinin sa­yısı iki yüz otuz civarında olup kitâb, risâle, makâle şeklindedir. Eserleri, başta tıp ve kimya olmak üzere muhtelif fen ilimleriyle il­gili olup asırlarca Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulmuştur.

(Rehber Ansiklopedisi, 17.c, 21-22.s.)

 

DİFERANSİYEL VE İNTEGRALİ İLK DEFA

KULLANAN ÂLİM: SÂBİT B. KURRÂ

 

İslâm âleminin yetiştirdiği 9. yüzyıl astronomi ve fen âlimidir. İsmi, Sâbit bin Kurrâ bin İrfan el-Harrânî olup, künyesi Ebü’l-Hasan’dır. Önceleri Sâbiî inancındayken hidâyete kavuşup Müslü­mân oldu. Benî Mûsâ Kardeşlerle beraber Bağdat’ta çalıştı. Batlemyüs’ün (Potelemy) meşhûr eseri Almagest’i Arapçaya tercü­me etti. Harran Üniversitesinin kurucularından ve mütercimlerindendi. Tercümeleri, matematik, mantık, astronomi ve tıp ilimleriy­le ilgiliydi. İlk defa diferansiyel ve integral hesâblarını o kullan­mıştır. Bu sahadaki çalışmalarını yine İslâm âleminde yetişen meşhûr âlim Ebü’l-Vefâ Buzcânî geliştirmiştir. Sâbit bin Kurra’nın önemli bir çalışması da cebiri geometriye uygulamasıdır. Böyle­ce o analitik geometrinin babası kabûl edilmektedir. İrrasyonel sayılar üzerinde çok çalışmış ve yeni postulatlar geliştirmiştir. Üçüncü dereceden denklem çözümünde geometrik metod denen bir metod bulmuştur. Matematiğin bir kolu olan calculusu keşfe­den Sâbit bin Kurrâ, böylelikle bir çok buluşa yol açmış oldu. Eğer calculus olmasaydı, birçok karışık problemlerin içinden çıkı­lamayacak, kânunların bir kısmından faydalanmak mümkün ol­mayacaktı.

Sâbit bin Kurrâ, astronomi ve tıp alanında da çalışmalar yap­mıştır. Astronomi sahasındaki çalışma ve başarılarını tetkik eden Francis Cormody, The Astronomical Works of Shabit Bin Quarra adlı eserinde Sâbit bin Kurrâ’nın güneş ve ayın faaliyetleri üze­rindeki derin tetkiklerini ve vardığı dakik hesâblamaları değerlen­direrek, bunların sırf mantıkî veyâ nazarî çalışmalar olmayıp göz­lem ve deneye dayanan, tecrübî metodlarla elde edilen bilgiler ol­duğunu ifâde etmektedir. Ayrıca güneşin dünyâya uzaklığını hesâblamış ve bir güneş yılı uzunluğunu bulmuştur.

Sâbit bin Kurrâ’nın sayısı yüzü bulan eserlerinin çoğu kayıp­tır. Onun eserleri İslâm ve Avrupa ilim âleminde birçok âlime doğ­rudan veyâ dolaylı olarak te’sîr etmiştir. Galileo, Gamass, Nevton, Euler, Faraday ve daha birçok batılı matematikçinin başarı­larının temelinde muhakkak sûrette Sâbit bin Kurrâ’nın te’sîri mevcûttur. Asrımızda yeni ulaşılabilen bu keskin görüş, bu büyük âlimin ilmî dehâsını hâlâ yansıtmaktadır.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 17.c, 153-154.s.)

 

TRİGONOMETRİNİN KÂŞİFİ: EBÜ’LVEFÂBUZCÂNÎ

 

Onuncu yüzyılda, İslâm âleminde yetişmiş büyük matematik ve astronomi âlimidir. İsmi, Muhammed bin Muhammed bin Yahya bin İsmâîl bin Abbâs’tır. Matematik başta olmak üzere, ömrünün büyük kısmını astronomik gözlemler yapmak, eser te’lîf etmek ve ders vermekle geçirdi. Matematik ve astronomideki hizmetleriyle ilim tâ­rihinde önemli bir yer tutan Ebü’l-Vefâ, trigonometriye (müsellesât), tanjant (zıl), kotanjant (zıllüt-temâm), sekant (tâti’) ve kosekantı (tâ-ti’ut-temâm) kazandırdı. Diophantos’un ve Batlemyüs’ün eserlerini inceleyip açıkladı. Zamanına kadar hiçbir matematikçinin yapama­dığı hassaslıkta trigonometrik çizelgeler hazırladı. Astronomik göz­lemler için gerekli ceyb (sinüs) ve zıl (tanjant) değerlerini gösteren çizelgeleri on beşer dakikalık açı aralıklarıyla hesâbladı. Trigono­metrinin altı esâs oranı arasındaki trigonometrik münâsebetleri ilk defa açıkladı. Bu oranlar günümüzde de aynen kullanılmaktadır. Sekant’ın kâşifi olarak genellikle Kopernik bilinirse de, ünlü bilim tarihçilerinden Morite ve Carra da Vaux’un araştırmaları sonucu, buluşun Ebü’l-Vefâ’ya ait olduğu tesbît edilmiştir.

Ebü’l-Vefâ, sinüs değerlerinin hesâbı için; yeni bir metod geliş­tirdi. Böylece hazırladığı cetvellerde 30° ve 15°’lik açının sinüsünü son derece dakik olarak virgülden sonra sekiz ondalık basamak hâlinde hesâbladı.

Trigonometrinin yanında cebir ilmi üzerine de, derinlemesine çalışmalarda bulunan Ebü’l-Vefâ, zamanında birçok Müslümân as­tronomi ve matematik âlimi, Ebü’l-Vefâ’nın çalışmalarını ve eserle­rini görmek üzere Bağdat’a gittiler ve derslerinde bulundular. Gü­nümüzde birçok batılı ilim adamı Ebü’l-Vefâ’nın eserleri üzerinde araştırma yapmaktadır. Onun yaptığı ilmî çalışmalar o devirde İs­lâm âleminin ilim ve fende ne kadar ileri olduğunu açık bir şekilde göstermektedir.

Zahîruddîn Beyhâkî, Târîhu Hukemâ-i’l-islâm kitâbında Ebü’l-Vefâ’nın şu sözlerini nakletmektedir: “Mal, can emniyeti ve sıhhat olmadan yaşanılan hayât, hayât değildir. Bir kimse sana, söz ile üstün gelirse aldırma, yeter ki, sükût ile gâlib gelmesin. Bir kimsenin seviyesine uygun olarak arkadaşlık et… Hocanın hakkını gözetmemek ahlâka sığmaz. Düşük, karaktersiz kim­selerle görüşüp konuşma!” (Yeni Rehber Ansiklopedisi, 6.c, 148-149.s.)

 

KATARAKT TEDÂVÎSİNİ KEŞFEDEN ÂLİM:

AMMÂR MUSÛLÎ

 

Onbirinci asır Müslümân tıp âlimidir. İsmi, Ammâr bin Alî el-Musûlî olup, künyesi Ebü’l-Kâsım’dır. Batı dünyâsında Cana-musali adıyla tanındı. İslâm âleminde yetişen ve önde gelen göz hastalıkları tabibi ve cerrahlarından olan Ammâr, yaptığı yerinde teşhis, tedâvî ve ameliyat metodlarıyla tanındı. Kata­rakt hastalığını tedâvî için keşfettiği altı çeşit ameliyat usûlü üzerinde durdu. Ortaya koyduğu ameliyat usûlleri, kendi zama­nına kadar bilinmiyordu. Araştırmalar sonucu, modern tıbbın elindeki modern âlet ve edevat ile yapılan katarakt ameliyatları ile, Ammâr’in metodu birbirine çok yakın ve benzer bulundu. Hattâ modern katarakt ameliyatları ile onun metodlarının pren-sib itibâriyle aynı kâidelere dayanmakta olduğu isbât edildi.

İki yüz elli sene sonra yaşayan tabib İbn-i Ebû Usaybiya, Ammâr hakkında şunları söylemektedir. “O, meşhûr bir göz tabibi ve sözü çok edilen bir zât idi. Göz hastalıklarının te­dâvîsinde tecrübe ve ameliyatlarda büyük mahâret sâhi­biydi. Hâkim Biemîrillâh zamanında Mısır’da bulundu. Kitâbü’l-Müntehâb fî İlâcil-Ayn adlı eserini Hâkim Biemîrillâh için kaleme aldı.” Eser 43 varak, ya‘ni 86 sahîfedir. Ammâr, bu eserinde yaptığı ameliyatları anlatmaktadır. Mükemmel bir ter-tîp içerisinde, son derece vecîz bir lisan ile yazılan eser, târihî bir girişten sonra, görme organının anatomisine yer vermekte­dir. Daha sonra çiziklerden başlayarak göz kapağı hastalıkları anlatılmıştır. Bu bölümden sonra; göz pınarlarına, göz derileri­ne, göz bebeğine ve son bölümde de gözün dâima nemli bu­lunmasına temas edilmiş ve göz sinirleri ele alınmıştır. Eserde, önce hastalıkların isimleri ve bunlarla ilgili açıklamalar bulun­maktadır. Daha sonra sebebi ve tedâvî şekli yer almaktadır.

Eserin mühim bir yönü de, ameliyatlarda özel îmâl edilmiş metal, içi boş iğne gibi bir âletin kullanılmasıdır. Ayrıca, göz be­beğinin ışığa karşı olan tepkisi ile kataraktın ameliyata müsâid olup olmadığına dâir karar verme tekniği geliştirmesidir.

Eserin tek yazma nüshası, İspanya’da, S.Lorenzo Krâliyet Manastır Kütüphânesinde bulunmaktadır.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 2.c, 132-133.s.)

 

 

VEREM  HASTALIĞINI KEŞFEDEN

MÜSLÜMÂN HEKİM: ABBÂS VESÎM EFENDİ

 

Osmanlılar zamanında onsekizinci asırda yetişen, hekim, hat­tât ve astronomi âlimlerindendir. Kambur Vesîm Efendi ve Derviş Abbâs Tabîb isimleriyle de bilinen Abbâs Vesîm Efendi, onyedinci yüzyılın sonlarında doğdu. 1760 (H. 1174) senesinde İstanbul’da vefât etti.

Bursalı Tabîb-i Sultanî Alî Efendi ile babası Ömer Şifâî Efendi­den tıp, Yanyalı Es‘ad Efendi’den hikmet ve Farsça, Ahmed Mıs-rî’den astronomi ve astroloji, Kâtibzâde Mehmed Refî Efendi’den tıp ve ta‘lik yazı, ayrıca Lâtince ve Fransızca öğrendi. Bâzı İtal­yanca tıp metinlerini Türkçeye tercüme ettirerek, Avrupa’daki ge­lişmeleri ta‘kîb etti. Bir ara tahsîl maksadıyla Hicaz, Şam ve Mı­sır’a gitti. Bir çok ilmî araştırmalarda bulunup tıb alanındaki bilgi­sini geliştirdi. İstanbul’a dönüşünde Sultân Selîm Camii civârında eczâhâne ve muâyenehâne açtı. İstanbul’da kırk sene müddetle doktorluk yapıp, hem insanlara hizmet etti, hem de tıb alanındaki bilgisini arttırdı. Aynı zamanda tasavvufa yönelip Nakşibendiyye yolu büyüklerinden Mehmed Emîn Tokadî hazretlerinden tasavvuf bilgilerini öğrendi ve tatbîk etti. Abbâs Vesîm Efendinin şahsî tec­rübeleri ve verem hakkında en son keşiflere yakın araştırma ve in­celemeleri vardır.

Deontolojinin (tıp târihi ve tıp ahlâkı) gelişmesine ve uygulama şekline yön verdi. Eski tabîblerin eserlerinden ve kendi hocaların­dan öğrendiği bilgilerle, İstanbul’a gelen bâzı batılı tabîblerin eser­lerinden istifâde ederek Düstûrül’-Vesîm fî Tıbbil-Cedîd vel-Kadîm adlı eserini yazdı. Doğu ve batı tıbbını karşılaştıran ve mükemmel bir külliyât olan bu eser tıb târihimiz bakımından önemlidir. İki cild ve 2083 sayfadan ibâret olan bu eserin birinci bölümünde baştan sona kadar organ hastalıkları, ikinci bölümünde kadın ve çocuk hastalıkları, üçüncü bölümünde şişler ve ülserler, dördüncü bölü­münde basit ve bileşik ilâçlar anlatılmaktadır.

Abbâs Vesîm Efendinin ikinci önemli eseri Uluğ Bey Zîci’nin Türkçe şerhi olan Nehcül-Bülûğ fi Şerh-i Zîc-i Uluğ’dur. Açık Türk­çe ile yazılmış olan bu eser, bütün tatbikata ait misalleri, İstanbul arz (enlem) ve tülüne (boylam) göre tertib etmiştir. Eski Türk tak­vimini incelemiş ve metinde olmayan İbranî ve Rûmî takvimlerini ilâve etmiştir.

(Rehber Ansiklopedisi, 1.c, 14-15.s.)

 

 

YERÇEKİMİ PRENSİBİNİ ASIRLAR ÖNCE

KEŞFEDEN BİLGİN: HÂZİNÎ

 

Onikinci yüzyılda Türkistan’da yetişen yer çekimi ve terâ-zilerle alâkalı çalışmalar yapan fizik, astronomi ve matematik âlimidir. İsmi Abdurrahmân el-Mansûr el-Hâzinî olup, künyesi Ebü’l-Feth’tir. Fiziğin dinamik ve hidrostatik konularına ağırlık verip bilhassa hidrostatik üzerine yöneldi. Sıvıların yoğunlu­ğunu ölçme âletini keşfetti. Birçok katı ve sıvı cismin yoğun­luklarını son derece hassas ve bugünkü neticelere yakın bir şekilde tesbît etti. Yine Hâzinî, yoğunlukları ölçmek için aero-metre kullandı. Sıvı maddelerin yoğunluğunu hesâblama me­todunu ve cisimlerin hava içindeki ağırlıklarını hesâblamak için hikmet terâzisi denilen beş kefeli terâziyi geliştirdi. Hâzi­nî havanın ağırlığının bulunduğunu ve ölçülebileceğini ortaya koymakla, Toriçelli’den önce mes’eleyi ele almış ve incelemiş olmaktadır. Hâzinî, sıvılar gibi havanın da bir ağırlığı ve kal­dırma gücü bulunduğunu söyledi. Hâzinî’nin bu ve benzeri il­mî araştırmaları, barometrenin (basınç ölçme âleti) keşfedil­mesinde temel teşkil etmiştir. Böylece o, Toriçelli, Paskal, Boyle ve diğer batılı bilim adamlarına öncülük etmiş oldu ve Akışkanlar Mekaniği ilmini kurdu. Ayrıca, birçok ilmî deneyler sonunda bütün cisimlerin yerkürenin merkezine doğru, bir câzibe kuvveti (gravitasyon) ile çekildiklerini gösterdi. Bîrûnî’nin yaptığı araştırmayı geliştirerek, kütleler arasındaki çekim prensibini ortaya koydu. Bu konuyu eserinde şöyle anlatır: “Kuvvet, hacim, şekil ve âlemin merkezinden uzaklık bakı­mından birbirinin aynı olan cisimlerin ağırlıkları birbirlerine eşittir. Dünyânın merkezine muayyen uzaklıktaki ağırlığı bel­li olan her cismin, dünyânın merkezine olan uzaklığının fark­lılığına göre ağırlığı da farklıdır. Dünyânın merkezine olan uzaklık arttıkça, ağırlık da artar, yaklaştıkça hafîfler. Bu se­beple bir cismin ağırlığının diğer cismin ağırlığına nisbeti, on­ların dünyânın merkezine olan uzaklıklarının nisbeti gibidir.” Görüldüğü gibi yer çekimini Newton (1665) değil, ondan beş yüz elli sene önce yaşayan İslâm âlimi keşfetmiştir.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 9.c, 37-38.s.)

 

CERRAHİ İLMİNİN KURULMASINDA

MÜSLÜMANLARIN YERİ

 

Müslüman hekimlerin cerrahîye olan ilgileri Yunan tıp kla-

siklerinin IX. yüzyılda Arapçaya çevrilmesiyle başlamıştır. Bu

tercümeler Yunan tıp bilimlerine karşı olan alâkayı da berabe-

rinde getirmiştir.

Zekeriya Râzî (841-926), Batıda Rhazeş olarak bilinir ve

çağının en büyük hekimidir. George Sarton şöyle yazmaktadır:

“Râzî Orta Çağların en büyük klinisyeni olmasının yanı sıra iyi

bir kimyager ve fizikçidir. Kadın hastalıkları ve doğum bilgisine

ve göz cerrahîsine büyük katkılarda bulunmuştur.” Razî, yara-

nın dikilmesinde ilk olarak ipek iplik kullanmış; kırıklar hakkın-

da bir çalışma hazırlamış, cerrahî üzerine bir eser yazmıştır.

Ebû Kasım el Zehrâvî ise ortaçağda rakipsiz bir kabiliyettir.

Diğer adıyla Abulcasis Batıda modern cerrahinin babası ola-

rak anılmaktadır. Donal Campbell’e göre: “Avrupa âlimlerinin

Zehrâvî ile ilgili dikkatini çeken şey, doğumda cenini kolaylıkla

çıkarmasıdır.”Ceninin ters doğumuna müdaheleyi” ilk defa o

bulmuştur.

Tarihte hemofiliyi ilk açıklayan hekim Zehravî’dir. Leğen

kemiği kırıklarının tedavisini ilk yapan kişidir.  Zehrâvî her türlü

göz ameliyatını yapmıştır.

Zehravî 200’den fazla âlet kullanmıştır ve çoğunun plânı

ve dizaynı kendisine aittir. Bu âletlerin farklı kullanılmasını de-

taylı olarak resmetmiştir. Kullandığı âletlerin şekillerini verdiği

için ameliyat târifleri net ve pratik açıdan değerlidir. Zehravî

cerrahî aletleri sistematik olarak sınıflandıran ilk hekimdir.

Zehravî tarafından sulu fıtık olarak adlandırılan hidrosel,

skrotumda sıvı birikimidir. Bu ameliyatın yapımı hakkında ge-

niş bilgi vermiş, kaç kişiyle çalışılması gerektiğini söylemiş ve

tedâvi sonrası yapılacak işlemleri yazmıştır.

Taş çıkarma ameliyatını geliştirmiştir. Bu ameliyat Arap

cerrahlar arasında yaygındı, ameliyat teknik bakımdan üstün

bir seviyeye çıkarılmıştı.

(Müslüman İlim Öncüleri, 131.s.)

 

DÜNYA TARİHİNDE İLK UÇAN İNSANLAR

 

Müslüman ilim adamları her sahada olduğu gibi uçma ve

havada kalma üzerine de çalışmalar yapmışlar ve bu çalış-

maları önemli sonuçlar vermiştir.  Bunlardan ilk başta gelen

Farablı İsmail Cevheri’dir. Cevherî, Horasan’ın Farab şehrin-

de, milâdın onuncu asrında dünyaya gelmiştir. Cevheri, birçok

hesâblar yaparak uçmanın yollarını araştırmıştır. İlk zaman-

lar, evinin bahçesinde tecrübeler yapıp sonra da hazırladığı

birtakım tahtaları, ipleri ve kanatları alarak Nişabur’daki ulu

câminin minaresine çıkmıştır. Caminin kubbesinden havala-

narak uçmuştur. Dünyanın ilk uçan insanı, insanoğlunun ilk

tayyaresini yapan Cevheri, havada dolaştıktan sonra yere

inememiştir. (Miladi 1010) Endülüslü olan İbn-i Fernas da ka-

natlar takarak uçmaya çalışanlardandır.

Kartal kanatlı Hezarfen Ahmed Çelebi ise kendisin-

den önce yaşamış âlimlerin ilimlerinden, Farablı İsmail

Cevheri’nin uçuş tecrübelerinden faydalanmıştır. Hezar-

fen Ahmed Çelebi hakkında bilinen başlıca kaynak Evliya

Çelebi Seyahatnamesi’dir. Evliya Çelebi ondan: “İlk olarak

Okmeydanı’nın minberi üzerinde rüzgârın şiddetiyle kartal

kanatlarıyla sekiz dokuz kere havada pervaz ederek dön-

müştür. Daha sonra Sultan Murâd Han Sarayburnu’nda

Sinan Paşa Köşkü’nden temaşa ederken Galata Kulesi’nin

zirvesinden lodos rüzgârıyla uçarak Üsküdar’da Doğancılar

Meydanı’na inmiştir.” diye bahsetmektedir. Diğer uçma giri-

şiminde bulunan ise Lâgarî Hasan Çelebi’dir. Lâgarî Hasan

Çelebi Dördüncü Murâd devrinde elli okkalık barut macunu

ile çalışan 7 kollu bir roketin atış gücünden istifâde ederek

dünyanın ilk insan taşıyan roketini yapmıştı.

Bu tarihten sonra Avrupa’da buna benzer tecrübeler yapıl-

maya başlamış, kimi kendine kanat takmış ve kimi de tayyare

yapmaya çalışmıştı. Bu sahada çalışan Bâtılılar zikredilirken

Endülüslü Abbas bin Fernas ve Farablı İsmail Cevherî, He-

zarfen Ahmed Çelebi ve Lâgarî Hasan Çelebi ismi hiç söylen-

mez. Oysa ki bu tür çalışmaları ilk tecrübe edenler bu insan-

lardır.                                           (Müslüman İlim Öncüleri, 157.s.)

 

  1. ASRIN BÜYÜK DEHÂSI ULUĞ BEY VE “ZÎCİ”

 

1394 yılında Güney Azerbaycan’ın Sultaniye şehrin-

de doğan ve asıl adı Muhammed Turagay olan Uluğ Bey,

Timur’un torunu ve M. Şahruh Mirza ile Gevher Şad’ın oğ-

ludur. 1447 senesinde de babası Şahruh’un vefâtıyla yeri-

ne hükümdar oldu. Uluğ Bey, 11 yaşında Kur’ân-ı Kerîm’i

ezberlemiş ve yedi türlü kıraate göre okumada ihtisas ka-

zanmış bir din âlimi idi. Aynı zamanda ilim öğrenmiş ve ast-

ronomi çalışmaları yapmıştır. Bunun için Semerkand’a çok

büyük ve mükemmel bir rasathane inşa ettirdi. Uluğ Bey

Semerkand Rasathanesinde yüz kadar seçkin ilim adamı

ile birlikte çalışarak, daha önce kurulan rasathanelerde kul-

lanılan aletleri imal ettirdi ve bunların yanında yeni ve çok

mükemmel bazı gözlem aletleri de icat etti.

Uluğ Bey zîci, İslam dünyasında on altıncı, Batıda ise

on yedinci yüzyıldan itibaren yaygınlaşmaya başladı. Ba-

tıda kurulan rasathaneler ve astronomlar uzun zaman bu

zîcden istifâde etmişlerdir. Hatta teleskopun rasat için kul-

lanılmaya başlanmasına kadar, eser kendi alanındaki en

dakik eser olarak kullanılmaktaydı. Avrupa’da da çok meş-

hur olan bu eser, çeşitli dillere tercüme edilmiş ve defalarca

basılmıştır. İslam dünyasında, hususiyle Osmanlılarda bu

esere birçok şerh yazılmıştır. Batı bilim dünyası onu ya-

şadığı yüzyılın en büyük astronomu, rasathanesini de o

dönemin dünya harikası olarak nitelendirmektedir. Hatta

Amerika Uluslararası Astronomi Derneği, Ay kraterlerinden

birisine Uluğ Bey adını vermiştir. Uluğ Bey’in zîci bugün

dahî bazı araştırmalarda kullanılmaktadır. Meselâ en son

Rus araştırmacı Shcheglov 1977 senesinde katıların kay-

masını incelemek için Uluğ Bey’in rasathanesinde, Uluğ

Bey zîcindeki bilgiler ile modern bilgileri karşılaştırarak

gözlemler yapmıştır. Ayrıca Kandilli Rasathanesi’nde yakın

zamanlara kadar kamerî aybaşlarının hesaplanmasında da

Uluğ Bey zîci kullanılmaktaydı.

(Müslüman İlim Öncüleri, 174.s.)

 

EVRENSEL BİR DEHÂ: EL BİRÛNÎ

 

Ebu’r-Reyhan Muhammed b. el-Birûnî, milâdi 973 yılında

doğdu. “Müslümanlar o devirde ilim ve teknikte, bütün dünya-

da en ileri seviyede idiler. İlmî görüşleri temel esaslara bağ-

layıp yeni buluşların peşinde koşturuyorlardı. Meselâ Müslü-

manlar, Ptolomeus’un tamamen basit kadranını geliştirerek

yeni âletler îmâl ettiler. Birûnî ise, yedi buçuk metre kuturlu bir

kadrandan faydalanmıştı.

1017 yılında, Türk İmparatoru Gazneli Mahmûd’un dave-

ti üzerine Gazne’ye gitti. Hayatının büyük bir kısmını Gazne

medresesinde çalışmakla geçirmiştir. Birûnî 1025 yılında

Mâverâünnehir’in tul (boylam) dairelerindeki hataları düzeltti.

1030 yılında Sultan Mesud’a ithaf ettiği “Astronomi ve Yıldız-

lar Hakkında Kânun” isimli eserini, matematik ve astrono-

minin esas meselelerini aydınlatmak için yazmıştır. Bir çeşit

ansiklopedi olan bu eserde birçok yeni buluşlar mevcut olup,

trigonometriye ait geniş bir bölüm bulunmaktadır. Bu eserde

Gazne ve İskenderiye’nin enlem ve boylamları ile Dünya’nın

büyüklüğü hakkında malûmat bulunmaktadır.

İlim dünyası el-Birûnî ile çok yakından alâkadar olmakta-

dır. UNESCO tarafından 16 dilde yayınlanan “Görüş” dergisi

1974 Haziran sayısını el-Birûnî’ye tahsis etmiş ve kapak baş

sayfasında şunları yazmıştır: “Bin yıl önce orta Asya’da yaşa-

yan evrensel bir deha: El-Birûnî… Astronom, tarihçi,  jeolog,

şair, filozof, matematikçi, coğrafyacı…”

Astronomiye dair pek çok eserler veren birçok usturlap-

lar vücuda getiren Birûnî’den, bir Fransız müsteşriki şöy-

le bahsetmektedir: “Hareketli olan arz mıdır, yoksa Güneş

midir? Birûnî pekiyi bilip tetkik ettiği bu olayları eserlerinde

Copernic’ten önce açıkladı.” Müslüman ilim adamlarının bu

çalışmalarına rağmen onların buluşları hep yok sayıldı. Asır-

larca dünya mihverinin eğikliğine dair Müslümanların verdiği

bilginin farkına varılmadı. Güneşteki lekelere ilk defa 1610’da

Müslümanlar dikkat çekmiştir, fakat bu Müslümanların

müşâhedeleri uzun zaman dikkate alınmamıştır.

(Müslüman İlim Öncüleri, 179.s.)

 

 

 

 

FOTOĞRAFI İLK DENEYEN ÂLİM : İBN-İ HEYSEM

 

İbn-i Heysem İslâm Âleminin yetiştirdiği fizik, matematik ve

astronomi âlimidir. 965’te Basra’da doğdu, 1038-1040 yılları

arasında Kahire’de öldü. Batı ilim dünyasında Alhazen adıyla

tanındı. Zamanının yüksek din ve fen ilimlerini öğrendi. Tah-

silinin bir kısmını tamamladıktan sonra,  Bağdat’a giderek bil-

hassa;  matematik, fizik,  mühendislik, astronomi, meteoroloji

gibi fen ilimlerini öğrenip, bu hususta büyük bir şöhrete kavuş-

  1. Öğrendiklerini uygulama safhasına koymak için çok gayret

gösterdi.

İbn-i Heysem, optikte gölgenin nasıl meydana geldiğine dair

teoriler geliştirdi. Fotoğrafın ilk modelini ve karanlık odayı ilk

defa o denedi.

Gökkuşağının nasıl teşekkül ettiğini ve bunda renklerin

meydana gelişini gayet güzel bir şekilde izah etti. Billur küre

şeklindeki küçük su taneciklerinden güneş ışığının kırılıp yansı-

masının prensiplerini açıkladı. Özellikle ışığın yansıması konu-

sunda fizik ve optiğe getirdiği yenilikler, altı asır boyunca dünya

bilim çevrelerini etkilemiştir. İlmî incelemeler sonucu gözün gör-

me olayını açıkladı.

Öklid’den beri herkes görme işini, gözden çıkan ışınların eş-

yaya ulaşarak, gözün eşyayı algılaması olarak biliyordu. İbn-i

Heysem, ilk defa, bunun ilmî olmayıp, yanlış olduğunu savundu

ve doğru olan kendi teorisini ortaya koydu. İbn-i Heysem’e göre,

görme; eşyadan yansıyan ışınların göze gelmesi ve gözün arka

odak noktasında birleşmesi üzerine gözün eşyayı görmesidir.

İbn-i Heysem’in yazdığı eserlerin sayısı yüze ulaşmış ve

çoğu Avrupa dillerine tercüme edilmiştir. Birçoğu da risale ha-

lindedir. Bazıları ise daha önceki devirlerde âlimlerin yazdığı

eserlere şerhler ve özetlemelerdir.

En meşhur ve geniş muhtevalı eseri Kîtâb-ül-Menâzir’dir.

İbn-i Heysem’in bu meşhur eseri, ortaçağda beş defa Latince’ye

çevrilmiş olup, bütün Avrupa’da üniversite ve ilim merkezlerinde

tanınan tek müracaat eseri durumunda idi. Eser, 1572 sene-

sinde Risner tarafından “Opticue Thesaurus Alhazeni Arabis

Libri” ismiyle Latince’ye çevrilerek İspanya’nın Bale şehrinde

bastırılmıştır.

(Müslüman Bilim Adamları, 1.c., 71-74.s.)

 

 

FÜZECİLİĞİN ATASI LAGARÎ HASAN ÇELEBİ

 

Füzeciliğin atası sayılan büyük âlim, roketle dikey

uçuşu başarıyla gerçekleştirmiş ilk insandır. 1633 yılında

  1. Murad’ın kızı doğduğu gece yapılan şenlikler sırasın-

da füzeyle uçma hünerini göstermiştir. Hasan Çelebi 50

okkalık barut macunuyla dolu 7 kollu, kendi buluşu olan

bir fişeğe binerek yardımcılarının ateşlemesiyle uçmayı

başarmıştır. Lagari Hasan Çelebi’nin yaklaşık 300 metre

kadar havalandığı ve 20 saniye boyunca havada kaldığı

ölçülmüştür. Füzenin barutu bitince de daha önce hazır-

lamış olduğu kanatları açmış, Sinan Paşa Sarayı önünde

denize inmiştir. Bu gösteri üzerine IV. Murâd tarafından

mükâfatlandırılmış, sipahi sınıfına yazdırılmıştır.

Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde roketle uçma olayı-

nı şu şekilde anlatmaktadır: “Murâd Han’ın Kaya Sultan

isimli kızı dünyaya geldiği gece akika kurbanı şenliği oldu.

Bu Lagari Hasan elli okka barut macunundan yedi kollu

bir fişek keşf eyledi. Sarayburnu’nda Hünkâr huzurunda

fişenge bindi ve yardımcıları fitili ateşlediler. Lagarî, “Pa-

dişahım seni Huda’ya ısmarladım, İsa Nebî ile konuşma-

ğa gidiyorum” diyerek semaya fırladı. Yanında olan diğer

fişekleri ateşleyip rûy-u deryayı çırağan eyledi. Fişengi

kebîrinin barutu kalmayınca zemine doğru inerken kartal

kanatlarını açarak Sinan Paşa Köşkü önünde deryaya

indi ve padişahın huzuruna geldi. Yere inince Padişah’a

“Padişahım, İsâ Nebî sana selam söyledi” diyerek şakaya

başladı.” Daha sonra Lagarî Hasan Çelebi Kırım’a gitmiş,

orada Selâmet Giray Hanın yanında ölmüştür.

Weekly Word News dergisinin neşrettiğine göre, Nor-

veçli âlim Roffavik, ilk uzay roketinin Türkler tarafından

keşfolunduğunu batıya kabul ettiren bir araştırma yap-

mıştır.İlginçtir ki modern anlamda ilk roket çalışmaları da

bugün Kırım’ın içinde bulunduğu Ukrayna’da başlamıştır.

(Müslüman Bilim Adamları, 2.c, 218.s.)

 

ONDALIK KESİRLERİ BULAN ÂLİM

 

Gıyâseddîn Cemşid, ondalık kesirleri ilk defa kullanan bü-

yük matematik ve astronomi âlimidir. On dördüncü asrın son-

larına doğru Kaş şehrinde doğdu. Mantık, belâgat, matematik

ve astronomi ilimlerini tam manâsıyla tahsil etti.

Avrupalı ilim tarihçileri, yıldızların ve gezegenlerin yörünge-

lerinin dâire şeklinde olmayıp, elips şeklinde olduğunun keşfi-

ni Kepler’in başarılarından sayarlar. Hâlbuki ondan yüz sene

önce Gıyâseddîn Cemşid, bu ilmî hakîkati Nüzhet-ül-Hadâik

adlı eserinde îzâh etmiş ve ortaya koymuştur. Ay tutulmasının

hesaplamalarını gayet hassas olarak yaptı. Böylece Kepler’in

bunu kendine mâletme iddiası geçersiz ve asılsız kaldı.

Gıyâseddîn Cemşid, astronominin yanında ilmî çalış-

malarını daha çok matematik alanında yoğunlaştırdı. Onda-

lık kesirleri ilk defa kullandı. Hâlbuki ondalık kesirlerin keşfi,

Simon Stefan’a atfediliyordu. 1948 senesinde Alman bilim

tarihçisi Pouluckey yaptığı araştırmalar sonucu, ondalık ke-

sirlerin asıl kâşifinin Gıyâseddîn Cemşid olduğunu ispatladı

ve ilim âlemine kabul ettirdi. Cemşid, Simon Stefan’dan yüz

altmış sene önce yaşamıştır. O, ondalık sayılar üzerinde dört

işlemi uyguladı. Avrupa’da ise, bu sistem ancak on altıncı

asırdan sonra kullanılabildi. Bu konudan bahseden Risâlet-ül-

Muhîtiyye adlı eserinde, dâire çevresi ile yarıçap arasındaki

oranı çok açık bir şekilde göstermiştir. Bulduğu değer kendi-

sinden 400 sene sonra bulunan bugünkü değere (pi sayısı)

göre baştan on üçüncü rakama kadar aynıdır.

Miftâh-ül Hisâb (Aritmetiğin Anahtarı) adlı eserinde her-

hangi bir dereceden kök alma yollarını hesapladı.  Binom

açılımı olarak matematikte bilinen formülden istifâde edilerek

gerçekleştirilen bu kök alma işlemlerinin keşfi, batı âleminde

Newton’a atfediliyorsa da daha sonra Newton’dan üç asır

önce Cemşid’in ilk defa Binomial denklemleri çözdüğünü

Derek Stewart; Sources of Mathematics adlı eserinde ilim

dünyâsına açıklamıştır. Cemşid, trigonometri üzerinde yaptığı

çalışmalar sonucu sinüs cetvellerini hazırladı ve bunu üçüncü

dereceden trigonometrik denklemlerin çözümünde kullandı.

(Müslüman Bilim Adamları, 1.c., 265.s.)

 

MATEMATİK DEHÂSI

GELENBEVÎ İSMAİL EFENDİ

 

Meşhur Osmanlı matematikçisi, kadı, Hanefî mezhebi fıkıh

ve kelâm âlimidir. On iki-on üç yaşına kadar sokaklarda oyun

oynayan Gelenbevî, babasının bir arkadaşı vasıtasıyla ilme

yönelmiş ve o günden itibaren kısa zamanda başarı gösterip,

zekâ ve çalışkanlığını ortaya koymuştur.

Birinci Abdülhamid Han zamanında İstanbul’a gelen bir

Fransız mühendisi, logaritma cetvelini İstanbul’da kimsenin

bilmediği iddiasında bulundu. Yanındakiler de, onu, Gelenbevî

İsmail Efendi’ye götürdüler. Fransız, verdiği logaritma cetve-

liyle ilgili soruya, tayin edilen zamana kadar cevap vermesi-

ni istedi. İsmail Efendi, müddet dolunca sorusunun cevabını

almaya gelen Fransız mühendise, logaritma ile ilgili yazdığı

kitabı verdi. Fransız, kısa bir sürede böyle bir eserin yazılması

karşısında dona kaldı. Tercümanı vasıtasıyla eseri inceledik-

ten sonra, katiplerin reisi Râşit Efendi’ye; “Şu adam Avrupa’da

olsaydı, ağırlığınca altın değeri olurdu” diyerek hayret ve tak-

dirini ifade etti.

Üçüncü Selim Han’ın saltanatının ilk senelerinde,

Kâğıthane’de yapılan bir talimde, atılan humbaralardan hiçbi-

ri hedefe isabet ettirilememişti. Sultan, üzülerek; “Bunları tam

hesaplayacak biri yok mu?” diye sorunca, Gelenbevî İsmail

Efendi’yi tavsiye ettiler. Bunun üzerine Gelenbevî İsmail Efendi

huzura çağrıldı. Matematik hesaplarına göre humbarayı dü-

zeltti. Yapılan üç atışta tam isabet kaydetti. İsmail Efendi’nin

bu bilgisini takdir eden Padişah, gayet memnun olarak, ona

günlük tahsisat verilmesini emretti. İlimde, ahlâkta, ibadette

örnek bir Müslüman olan Gelenbevî İsmail Efendi, zamanında

pek tanınmadı. Bıraktığı eserler onun ilmindeki üstünlüğünü

açıkça ortaya koymuştur. İsmail Efendi, medresenin yetiştirdiği

ve ilmî değerini Osmanlı Devleti’nin sınırları dışına taşıran son

âlimlerden biridir. Aklî ve naklî ilimlerde verdiği eserleri ile on

sekizinci asır Osmanlı kültürünü zamanımıza aktarmıştır. O ilk

defa eski matematik ile Avrupa matematiği arasında geçit vazi-

fesi gören eserler yazmıştır.

(Müslüman Bilim Adamları, 1.c, 259.s.)

 

BATIYA IŞIK TUTAN ÂLİM EBÜ’L-VEFÂ BUZCÂNİ

 

İslâm âleminde yetişmiş büyük matematik ve astronomi

âlimidir. Matematik başta olmak üzere, ömrünün büyük kıs-

mını astronomik gözlemler yapmak, eser telif etmek ve ders

vermekle geçirdi.

Matematik ve astronomideki hizmetleriyle ilim tarihinde

önemli bir yer tutan Ebü’l-Vefâ, trigonometriye (müsellesat),

tanjant (zil), kotanjant (zıll-üt-temâm), sekant (kati’) ve kose-

kantı (tâti’ut-temâm) kazandırdı. Zamanına kadar hiç bir ma-

tematikçinin yapamadığı hassaslıkta trigonometrik çizelgeler

hazırladı. Astronomik gözlemler için gerekli ceyb (sinüs) ve

zil (tanjant) değerlerini gösteren çizelgeleri on beşer dakikalık

açı aralıkları ile hesapladı.

Trigonometrinin altı esas oranı arasındaki trigonometrik

münasebetleri ilk defa açıkladı. Bu oranlar günümüzde de

aynen kullanılmaktadır.  Ünlü bilim tarihçisi Plorian Cajo-

ri, History of Mathematics adlı eserinde şöyle demektedir:

“Ebü’l- Vefa şüphesiz ki Harezmî’nin matematik ve cebirdeki

buluşlarını önemli ölçüde geliştirdi. Özellikle geometri ile cebir

arasındaki münasebetler üzerinde durdu. Böylece bazı cebir-

sel denklemleri geometri yoluyla çözmeyi başardı ve diferan-

siyel hesabın ve analitik geometrinin temelini kurdu.” Ebü’l-

Vefâ Buzcânî’nin matematik tarihinde ilk defa ortaya koyduğu

formüllerden bazıları trigonometride toplam ve fark formülleri,

yarım açı formülleri, Sekant ‘ın kâşifi olarak genellikle Koper-

nik bilinirse de, ünlü bilim tarihçilerinden Morite Candon ve

Carra da Vaux’un araştırmaları sonucu, bu buluşun Ebü’l-

Vefa’ya ait olduğu tespit edilmiştir.

Ebü’l-Vefâ, sinüs değerlerinin hesabı için yeni bir metot

geliştirdi. Böylece hazırladığı cetvellerde 30°’lik ve 15°’lik açı-

nın sinüsünü son derece dakik olarak virgülden sonra sekiz

ondalık basamak hâlinde hesapladı.

Günümüzde birçok batılı bilim adamı Ebü’l-Vefa’nın eser-

leri üzerinde araştırma yapmaktadır. Onun yaptığı ilmî çalış-

malar, o devirde İslâm âleminin ilim ve fende ne kadar ileri

olduğunu açık bir şekilde göstermektedir.

(Müslüman Bilim Adamları, 1.c, 220.s.)

 

 

BÜYÜK ASTROLOG BATRÛCÎ

 

Modern astronominin kurucularındandır. El-Batrûcî, İslâm

ve Latin dünyasının astronomi sahasında büyük bir âlimi ola-

rak tanınmıştır, Latince olarak, Alpetragius denilmektedir.

El-Batrûcî’nin eseri incelendiğinde, onun geniş bir tarih

ve astronomi bilgisine sahip olduğu görülür. Batrûcî, Kur’ân-ı

Kerîm’deki astronomi ile ilgili ayetlere hususi bir ilgi gösterdi.

Bu büyük astronomi âlimi,  bugünkü modern astronominin

temeli kabul edilen Kopernik’in ve daha pek çok batılı bilim

adamının faydalandığı birçok yeni esaslar ortaya koymuştur.

Batrûcî trigonometrik ispatlamalarda da bir üstat idi. Bü-

tün gezegenlerin iki kutuplu olduğunu açıkladı. Gök cisimle-

rinin hareketlerinin, doğudan batıya doğru olduğunu kabul

etti. Az yoğun gök cisimlerinin, çok yoğun gök cisimlerine

göre daha hızlı döndüğünü açıkladı. Hareketi, yer değişimi

yanında, hız ve enerjinin bir fonksiyonu olarak ifade etti.

Batlamyus’a göre hareket, sâdece bir konum değişimi, ge-

zegenler tek kutuplu, gezegenlerin hareketleri ise batıdan

doğuya doğru idi.

Bütün bunları dikkate alan Yahudi fen adamı ve astro-

nomi bilgini Levi B. Gerson Milhamot Adanâî (ölümü 1344),

Worsofthe Lord kitabında, onu astronominin kurucusu olarak

vasıflandırırmıştır. Başka bir Yahudi bilgin Yehûdâ bin Sala –

mon Kohen de,  Batrûcî’nin; Latin, Hıristiyan ve ortaçağ bil-

ginleri üzerinde etkisinin dolaylı yoldan Kopernik’e ulaştığını

söylemiştir. Bütün bunlar, modern astronominin kurucusu

olarak Kopernik’i değil, Batrûcî’yi kabul etmek mecburiyetin-

de olduğumuzu gösterir.

Batrûcî’nin yeni sistemi, Batlamyus’un sisteminin yeri-

ni aldı ve modern çağları hazırladı. Onun bu yeni sistemi,

yalnız astronomiyi değil, ortaçağ boyunca, tabiat ilimlerini ve

batı felsefesini etkiledi. Tesirleri çok derin oldu. Öyle ki, son-

raki asırlarda batılı bilim adamlarının dikkat nazarlarını, tam

manasıyla İslâm âlemindeki fen, matematik ve astronomi

ilimlerine teksif etmelerine yol açtı.

(Müslüman Bilim Adamları, 1.c., 76.s.)

 

HASSAS TERAZİNİN KÂŞİFİ: HÂZİNÎ

 

Yer çekimi ve terazilerle âlakalı açıklamalar yapan fizik,

astronomi ve matematik âlimidir. İsmi Abdurrahmân el-

Mansûr el- Hâzinî olup, künyesi Ebû’l- Feth’dir. Doğum tarihi

belli değildir. Miladi 1155 (H. 550) senesinde vefât etti.

Abdurrahmân Hâzinî, doğup büyüdüğü Merv şehrinin

ünlü âlimlerinden iyi bir tahsil gördü. Özellikle fizik, astro-

nomi ve matematik ilimlerinde devrinde söz sahibi oldu.

Astronomiye çok önem verdi, birçok İslâm şehrinde kıblenin

nasıl bulunacağı konusunda esaslı çalışmalar yaptı. Fiziğin

dinamik ve hidrostatik konuların ağırlık verdi. Bilhassa hid-

rostatik üzerine yöneldi. Akışkanların yoğunluğunu ölçme

âletini icat etti. Ayrıca, Bîrûnî’nin kullandığı altı geniş, üstü

dar konik bir kap biçimindeki âlet ile, cisimlerin akışkanlar

içindeki sürükleme kuvvetleri konusunu inceledi. Birçok katı

ve sıvı cisimlerin yoğunluklarını son derece hassas ve bu-

günkü neticelere yakın bir şekilde tespit etti. Bu ölçümleri

beş kefeli terazi olan hikmet terazi ile yaptı.

Hâzinî, havanın ağırlığının bulunduğunu ve ölçülebilece-

ğini ortaya koydu. Hâzinî, sıvılar gibi havanın da bir ağırlı-

ğı ve kaldırma gücü bulunduğunu ve hava içinde bulunan

cismin ağırlığının, kaldırma kuvveti sebebiyle azalmış ol-

duğunu söyledi. Bu durumun bütün akışkanlar için geçerli

olduğunu ifade etti.

Yer çekimi konusunda araştırmalar yaptı. Bütün cisimle-

rin yer kürenin merkezine doğru, bir cazibe kuvveti (gravi-

tasyon) ile çekildiklerini gösterdi. Newton’dan 500 yıl önce

bu araştırmayı yapmıştır. Cisimlerin bu çekilme kuvvetinin

farklı oluşunun düşen cisim ile çekim merkezi arasındaki

mesafeye bağlı olduğunu söyledi. Dünyanın merkezine doğ-

ru yaklaştıkça suyun daha fazla yoğunluğa sahip olduğunu

söyledi.

Hâzinî, yer çekimi ve özgül ağırlıklar terimlerinin geliş-

mesinde büyük rol oynayan Müslümân ilim adamlarının en

önde gelenlerindendir.

(Müslümân Bilim Adamları, c.1 s.290-299)

 

ÇAĞINA DAMGASINI VURAN ÂLİM:BÎRÛNÎ

 

Eserlerindeki yüksek fen bilgileri, kendinden sekiz asır son-

ra gelen fen âlimlerini dahî hayrette bırakmış, bugünkü fenin

mimarlarının rehberi olmuş büyük fen ve İslâm âlimidir. Milâdi

973 (H. 362) yılında dönemin önemli kültür merkezlerinden biri

olan Hârizm’in Kâs kasabasında doğdu. Miladi 1049 (H. 441)

senesinde Gazne’de vefât etmiştir.

Dönemin tanınmış bilginlerinden Ebû Nasr İbn Irak ve Abd

el-Samed İbn Abdel-Samed el-Hakîm’den ders almıştır. Astro-

nomi, matematik, fizik, tıp, coğrafya, tarih gibi çeşitli alanlarda

seçkin eserler hazırlayan Bîrûnî, evrensel kültüre katkı yapan

ender ilim insanlarından birisidir. Astronomi ilmine düşkünlüğü

sebebiyle rasathâne çalışmaları yaptı. İbn-i Sînâ ile görüştü.

Aralarında ilmî münazaralar oldu. İbn-i Sînâ’nın bozuk düşün-

celerini red ve tenkit ederek felsefî görüşlere ve yanlış düşün-

celere saplanmış olduğunu belirtti.

Astronomi çalışmaların güneşin ve gezegenlerin meyilleri-

nin tespiti ile başladı. Dönemin ünlü astronomlarından Ebû el-

Vefâ eI-Bûzcânî ile karşılıklı gözlemler yaparak ay tutulmasını

gözlemlemiştir. Harezm şehrinin meridyenini Bağdat’a göre

tayin etmiştir.

Dünyâ’nın yuvarlak olduğunu ve kendi etrafında döndüğü-

nü ilmî olarak izah etmiştir.

Dünyâ‘nın yüzölçümünü ve çapını doğru olarak ölçmüş-

tür. Karaların kuzeye doğru kaydığını ilk defa ortaya atmıştır.

Güneş’in kış aylarında kuzey yarım küresine ve yazın gü-

ney yarım küresine yaklaştığını, med-cezirin sebeplerini ve

rüzgârların varlık sebebini bulmuştur.  İlk cihan haritası ve ilk

küreyi yapmıştır.

Bîrûnî’nin eserleri incelendiğinde, onun esaslı bir dîn kül-

türü almış ve aldığı bu dîn ilimleri kültürünü tam anlamıyla

hazmetmiş, bütün hayâtına ve çalışmalarına sirâyet ettirmiş ol-

duğu görülmektedir. Bîrûnî, çok nadir yetişen bir dâhi, ilim dün-

yasına şimdi ve gelecekte ışık tutacak büyük bir âlimdir. Ünlü

bilim tarihçisi George Sortona göre 11. asır “Bîrûnî Asrı”dır.

(Müslümân Bilim Adamları, c.1, s.108-125)

 

 

CEBÎR DÂHÎSI BEHÂEDDIN ÂMILÎ

 

Lübnan’da bulunan Baalbek’te doğdu. Küçük yaştan iti-

baren ilim tahsiline başlayan Bahaeddin Amili; on üç yaşına

geldiği sırada çok güzel Arâbça ve Farsça konuşup, eser

inceler hâle geldi. Hacc için Hicaz’a gidip orada kaldığı müd-

det içinde dînî ilimleri öğrendi. İslâm âleminin meşhur ilim

merkezlerini gezerek devrin büyük âlimlerinden ilim öğren-

  1. Daha sonra âlimlerin reisliği makamına getirildi. Arâb dili

ve edebiyatını okuyup hikmet ve tarih alanında incelemeler

yaptı. Daha ziyade fen, matematik, astronomi, cebir ve man-

tık ilimleriyle meşgul oldu.

Devrinin âlimleri arasında keskin zekâsı ile şöhret ka-

zandı. Asrının bilim adamlarını güç durumda bırakan birçok

matematik problemlerini çözdü. Hocası olarak kabul ettiği

Kerhî’nin matematik ve cebirle ilgili eserlerini açıklayıp, yo-

rumladı. Doğal tek tam sayılar ve doğal çift tam sayılar di-

zisinin toplamını veren ifadeyi formülleştirdi. Cebirsel denk-

lemin yaklaşık gerçek kökünü bulma metoduna dair yeni bir

usûl ortaya koydu ve buna “Tarîkat-ül’-Keffeteyn” (iki kefe

usûlü) veya “Tarîkat-ül-mîzân i’r-Riyâzi” (matematik terazisi

usûlü) adını verdi. Bu metotla çok hassas ve dakik çözümler

ortaya koydu. Amili’nin bulduğu bu metot günümüzde, dene-

me yanılma yoluyla kök bulma ve çok dereceli denklemlerin

çözümünde kullanılmaktadır.

Ayrıca bu metot Avrupa ilim çevrelerince de kullanıldı.

Ünlü İngiliz ilim adamı İsaac Newton, Âmilî’nin kitaplarını

inceleyerek bu metodu öğrendi ve bundan istifade ederek

yaklaşık hakiki kök bulma meselesinde; “Newton-Raphson

Metodu” denilen yeni bir metot geliştirdi. Diferansiyel ve in-

tegral hesaplamalardaki dakik, hassas ve sağlam sonuçlara

götüren bu metod günümüzde bilgisayarlarda, nümerik ana-

lizde sıklıkla kullanılmaktadır.

Ömrünü dîn ve fen ilimleri üzerinde araştırma yapmakla

geçiren Bahaeddin Amili, İsfahan’da vefat etti. Tus’ta defne-

dildi.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, c.3, s.311-312)

 

 

GÖKLERİN FATİHİ: ULUĞ BEY

 

Astronomi âlimi, Semerkant sultanıdır. Tam ismi, Mu-

hammed Tragay bin Muînüddin’dir. Güney Âzerbaycan’daki

Aultâniyye şehrinde 22 Mart 1394 tarihinde doğdu. 25

Ekim 1449 senesinde vefat etmiştir. Tîmûr Han’ın toru-

nu, Şahruh’un oğludur. 11 yaşında Kur’ân-ı Kerîm’i ez-

berledi. Arapça’yı mükemmel bir şekilde öğrendi. Bursalı

Kadızâde-i Rûmî’den ders aldı. 19 yaşındaki iken Horasan

ve Maverâünnehir eyâletine hakan naibi olarak gönderildi.

Semerkant’ı başşehir seçti.

Dünyâ ilim târihinin, zamanına kadar yetiştirdiği en bü-

yük astronomi âlimi olarak şöhret yaptı. Her zaman ciddi

konularla ilgilenir, ilim için gerekli ortamı meydana getir-

meye çalışırdı. İdârî hizmetlerinin yanında ilmî çalışmalara

büyük önem verdi ve sarayını bir akademi haline getirdi.

Biri Semerkant’ta diğeri de Buhara’da olmak üzere iki bü-

yük medrese yaptırdı. Semerkant’a 1420 yılında yaptırdığı

medrese özelikle astronomi ve matematik alanında faali-

yet gösteriyordu. Astronomiye o denli düşkündü ki kendisi

için Semerkant Medresesi’nde yaptırdığı odanın tavan ve

duvarlarını gök cisimlerin resim ve manzaralarıyla donat-

mıştı.

Kuşkusuz astronomi alanında çalışmalar yapan bir eği-

tim kurumunda rasathane (gözlemevi) ve gökbilim aletleri-

ne gereksinim vardı. Dört yıl gibi kısa bir sürede 40,2 met-

re yarıçaplı dev bir sekstantı olan Semerkant Rasathanesi

tamamlandı. Sekstant; Güneş, Ay ve gezegenlerin merid-

yen üzerindeki geçişlerini gözlemek için kullanılıyordu ve

dünyanın en büyük gökbilim aletiydi. Kurduğu medresede

ileri düzeyde dersler veriliyordu. Uluğ Bey için önemli olan

başka ülkeleri fethetmek değil, göklerin fethiydi.

Hayâtını İslâm kültür ve medeniyetinin gelişmesi ve

yükselmesine vakfeden Uluğ Bey, yalnız Türk- İslâm ilim

târihinde değil, dünyâ tâhinde de önemli bir yer tuttu.

(Bilim ve Teknik Dergisi, sayı 506, s.106-107)

 

 

AVRUPA’DA İLK ÜNİVERSİTE

 

Bugünkü mânâda ilk üniversitelere Abbâsîler döneminde

Bağdat’ta rastlanır. İlk üniversiteyse, Emevîler tarafından Fas’ın

Fez şehrinde 859 senesinde kurulan Keyruvan Üniversitesidir.

Eski Yunan ve Roma dönemlerinde bâzı yüksek eğitim ve öğre-

tim teşkilâtları olmasına rağmen bunların bugünkü mânâda üni-

versite niteliği yoktur. Batıda üniversiteler İslâm medeniyetinin

Endülüs Emevî Devleti vâsıtasıyla Avrupa’ya girmesiyle başlar.

Fas, Kurtuba ve Gırnata üniversiteleri, ilim ve fennin kilise

ve piskoposların tesirindeki ruhban sınıfına mensup öğretim

üyeleri olan okullara girmesine vesile olarak, sâdece hukuktan

ibâret olan öğretim dalına tıp, astronomi, ilâhiyat ve benzerleri-

nin de eklenmesini sağladı. O zamâna kadar Avrupa kralları ve

devlet adamları tedâvi olmak için Kurtuba Üniversitesinin Tıp

Fakültesine gelirlerdi. Hattâ dünyânın düz olduğuna inanan Av-

rupalılar, Galile, Kopernik, Newton dünyânın döndüğünü İslâm

kitaplarından öğrenip söyleyince onları suçlu görüp hapsede-

cek kadar ilim ve fende geriydi.

Bağdat’taki Nizâmiye Medresesi (1065), Osmanlılar’daki ilk

üniversite olan İznik Medresesi (1331) gibi misalleriyle de Sel-

çuklular ve Osmanlılar döneminde hızla gelişen medrese mü-

essesesi Tanzimata kadar fen derslerinde de söz sâhibiydi. Fen

dersleri kaldırılınca ilim ve fenni Endülüs Emevîleri vâsıtasıyla

İslâm medeniyetinden alan batı, doğuyu geçmeye başladı.

Günümüzdeki teşkilât ve statüye sâhip üniversiteler mem-

leketimizde, 1863’te kurulan Dârülfünun’la başlar. Avrupa üni-

versitelerinde eğitim-öğretim kilisenin kontrolü altındaki teoloji

(dîn ilmi)’ne dayanmasına rağmen Türklerin Selçuklu, Osmanlı

ve daha pekçok değişik dönemlerde kurdukları çeşitli statüler-

deki üniversitelerde müsbet ilimlerin de okutulması bakımın-

dan üniversite olarak ilmî kariyerini başından günümüze kadar

muhâfaza etti. Bu sebeple Türkiye’de modern üniversitelerin ilki

olan İstanbul Üniversitesi, 1453 senesinde Fâtih Sultan Meh-

med Hanın dîn ilimleri yanında fen ilimlerinin de okutulması için

kurduğu Fâtih Külliyesine (Medreseler topluluğu) dayanmakta

olup, beş asırlık bir geçmişe sâhiptir.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, c.6 s.114-121)

 

 

ORTAÇAĞ’IN ÜNLÜ MATEMATİK BİLGİNİ:

EBÛ’L VEFÂ EL-BÛZCÂNÎ

 

İslam âleminde yetişmiş büyük matematik ve astronomi

âlimidir. İsmi, Muhammed bin Muhammed bin Yahya bin İs-

mail bin Abbas’dır. Miladi 10 Haziran 940 (H. 328) yılında

Horasan’ın Buzcan kasabasında doğmuş, miladi 1 Temmuz

998 (H. 388) yılında Bağdat’da vefat etmiştir.

İlim tahsiline amcası Ebû Amr Mugâzili’den matematik,

dayısı Ebû Abdullâh Muhammed bin Anbese’den geometri

dersleri alarak başladı. 19 yaşında zamanın ilim ve kültür

merkezi Bağdat’a gitti ve ömrünün sonuna kadar burada ilim

ile meşgul oldu.

Matematik başta olmak üzere, ömrünün büyük bir kıs-

mını astronomik gözlemler yapmak, esir telif etmek ve ders

vermekle geçirdi. Matematik ve astronomideki hizmetleriyle

ilim tarihinde önemli bir yer tutan Ebû’l Vefâ,trigonometriye

(müsellesât), tanjant (zıl), kotenjant (zıll- üttemâm), sekant

(kati’) ve kosekantı (tâti’ ut- temâm) kazandırdı. Bugün bile

trigonometride grafiklerin tanımında aynen kullanılan, trigo-

nometrinin altı temel eğrisi (grafiği) arasındaki trigonometrik

hesapları tespit etti. Zamânına kadar hiçbir matematikçinin

yapamadığı hassaslıkta trigonometrik çizelgeler hazırla-

dı. Üçgenler üzerine ilk ciddi çalışmayı yaptı. Bu konudaki

keşifleri, tanımları, kavramları ve çizelgeleri kendisinden

yüzyıllarca sonra gelen büyük matematik bilginlerinin fikir

yapılarında etkili oldu. Trigonometrinin yanında cebir ilmi

üzerinde de, derinlemesine çalışmalarda bulunan Ebû’l Vefâ,

o zamâna kadar bilinmeyen dördüncü dereceden denklem-

lerin çözümünü de gerçekleştirdi.

Sekant’ın kaşifi olarak genellikle Kopernik bilinirse de,

ünlü bilim tarihçilerinden MoriteCandon ve Carra da Vaux’un

araştırmaları sonucunda bu buluşun Ebû’l Vefâ ‘ya ait olduğu

ispat edilmiştir. Ebû’l Vefâ, TychoBrahe’den asırlar önce ayın

değişimini incelemiş ve getirdiği esaslar asırlarca kullanıl-

mıştır. Bu sebeple ayın bazı bölgelerine onun ismi verilmiştir.

(Müslümân Bilim Adamları, c.1 s.220-224)

 

BÜYÜK FİZİK ÂLİMİ ABDURRAHMAN EL-HAZİNİ

 

Yer çekimi ve terazilerle ilgili açıklamalar yapan fizik,

astronomi ve matematik âlimidir. Abdurrahmân Hâzini, do-

ğup büyüdüğü Merv şehrinin ünlü âlimlerinden iyi bir tahsil

gördü. Özellikle fizik, astronomi ve matematik ilimlerinde

devrinde söz sahibi oldu. İbn-i Heysem ve Bîrûnî’nin eser-

lerini inceleyip onlardan istifade etti. Astronomiye çok önem

verdi. Birçok İslâm şehirlerinde kıblenin nasıl bulunabilece-

ği hususunda esaslı çalışmalar yaptı.

Abdurrahmân Hâzini’nin bilime yaptığı en büyük katkı,

fiziğin önemli konularından biri olan ölçü ve tartı teorilerine

getirdiği boyuttur. Ona göre doğru bir denge, ancak geo-

metrik ispatlar üzerine kurulur. Bu bağlamda, fiziğin dinamik

ve hidrostatik konularına ağırlık verdi. Bilhassa hidrostatik

üzerine yöneldi. Akışkanların yoğunluğunu ölçme âletini

keşfetti. Ayrıca, Bîrûnî’nin kullandığı altı geniş, üstü dar ko-

nik bir kap biçimindeki âlet ile cisimlerin akışkanlar içindeki

sürükleme mukavemetleri konusunu da araştırmıştır. Bir-

çok katı ve sıvı cisimlerin yoğunluklarını son derece hassas

ve bugünkü neticelere yakın bir şekilde tespit etmiştir.Ölçü

ve tartı teorilerine getirdiği düşünce ile fizik ilmine oldukça

faydalı bilgiler sunan El-Hazini, iki eşit kefeli teraziyi de tarif

etmiştir. Arşimet tarzı olarak da tarif edilen bu terazi altın,

gümüş ve diğer metaller ile bunların alaşımlarının tartı me-

toduyla anlaşılmasını sağlar. Bu buluş, dinamik kefeli ve

sürgülü terazilerin yapılmasına zemin hazırlamıştır. Bugün

bu terazi, elektronik olmayan elle kontrol edilebilir teraziler-

de aynen kullanılmaktadır.

Dünyanın merkezine doğru yaklaştıkça suyun daha fazla

yoğunluğa sahip olduğunu ileri sürdü. Bu konuda deneyler

yaptı. Aynı, hipotezi Batılı bilgin Roger Bacon (1214-1294)

100 sene sonra kadar genişletti. Selçuk ülkesinin enlem ve

boylamlarını hesapladı. Birçok yerlerin kıblesini tespit etti.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, c.9, s. 37-39)

 

 

 

HESAP UZMANI ABDÜLHAMİD İBN-İ TÜRK

 

Cebir ilminin temelini atan Müslüman bilginlerdendir. İbn-i

Türk el-Cîlî ismiyle tanınmıştır. 10. asrın başlarında vefat

etmiştir. Büyük matematikçi Harezmî’nin çağdaşı olan İbn-i

Türk, aritmetik ilminde bilgili, bu alanda öncü, adı aritmetikçi-

lerin dilinden düşmeyen bir hesap uzmanıdır.

Tarihte Türk lakabını taşıyan nadir Türk bilim adamların-

dandır. Cebir konusunda yazmış olduğu kitabın ancak küçük

bir bölümü bugün elimizde bulunmaktadır. Burada, özel tipler

halinde gruplandırılmış ikinci derece denklemlerinin çözümle-

ri, Hârizmi’ninkilerden daha ayrıntılı olarak verilmiştir.

İbn-i Türk’ün; “Dereceli Denklemlerde Mantıkî Zaruretler”

adlı yazısı günümüze ulaşmış ve birçok ilim adamı tarafından

incelenmiştir, İbn-i Türk, bu metine x^2=bx ile başlamaktadır.

Nesselman’ın görüşüne göre, İbn-i Türk’ün bu metni, cebirin

sembol kullanmayarak her şeyin sözle ifâde edilmesi şeklini

temsil etmektedir.

İslamiyet, getirdiği esaslar ile maddi alemin yanında bir de

mânevi âlemin olduğunu öğretmiş böylece insanlara mücer-

red (soyut) düşünebilme yeteneğini kazandırmıştır.

Mücerred düşünebilme ise matematiğin temel şartlarından

birisidir ve İslamiyet, insanları bu yönde hazırlamıştır. Mate-

matiğin vazgeçilmez mefhumlarından sonsuzluk, İslamiyet

tarafından insanlara öğretilmiştir. Ayrıca Kur’an-ı Kerim’in ıs-

rarla teşvik ettiği tefekkür astronomiyle ilgilenmeye sebep ol-

muş, dolayısı ile de matematik gelişmiştir. Kıble tayini, namaz

vakitleri, takvim hesapları, miras gibi bazı temel dini meseleler

de matematiğin gelişmesinde rol oynamıştır.

Bunun yanında matematik,  İslamiyetin koruyucu, kollayıcı

ve geliştirici atmosferi içerisinde büyük mesafeler katetmiştir.

Müslüman matematikçiler, hiç şüphesiz ki bugünkü matemati-

ğin ulaştığı seviyede temel taşlarını teşkil etmişlerdir, Ne var ki

batı medeniyeti eski Yunan medeniyetinde olduğu gibi herşe-

ye sahip çıkmaya, başkalarından öğrendiklerini kendi buluşla-

rı gibi takdim etmeye devam etmektedir.

(İslam Tarihi Ansiklopedisi c.6 s.82)

 

ASTRONOMİ VE MATEMATİK ALİMİ BATTANİ

 

Müslüman astronom, astrolog ve matematikçidir. Şu

anda Türkiye’de bulunan Urfa şehrinin bir ilçesi olan

Harran’da doğmuştur.

Battani’nin astronomideki en çok bilinen başarılarından

biri Güneş Yılını 365 gün, 5 saat,46 dakika ve 24 saniye

olarak ölçmüş olmasıdır. Battani’nin Zij adı verilen çalışma-

sı Kepler, Tycho Brahe gibi Avrupalı astronomlar üzerinde

büyük bir etki oluşturmuştur. Kopernik, Zij kitabı üç defa

Latince’ye çevrilmesine rağmen, O’ndan yaklaşık 700 yıl

önce yaşamış Battani ne yazdıysa eserlerinde aynen tekrar

etmiştir. Modern dünya, Battani’ye bilim dünyasına katkıla-

rından dolayı hürmetini, saygısını göstermiş ve Ay’daki bir

bölgeye Albategnius olarak ismini vermiştir.

Battani, Batlamyus’un bazı yanlışlarını düzeltmiş ve yeni

Güneş ve Ay tablolarını da derlemiştir. Güneş’in hareket-

lerini keşfetmiş, gök kürenin bölümleri üzerine çalışmalar

yapmıştır. Battani, gelişmiş ay ve güneş tabloları kullanarak

yaptığı gözlemler boyunca, Güneş’in dış merkez kuvvetinin

değiştiğini, modern astronomide Dünya’nın Güneş etrafın-

daki bir eliptik yörünge üzerindeki hareketinin eşitliğini keş-

fetmiştir.

Sinüsün ve kısmi olarak da tanjantın hesaplamadaki

kullanımlarını açıklamış ve böylece modern trigonometri-

nin temelini atmıştır. Battani, tanjant fikrini, tanjant ve ko-

tanjant hesaplamaları amacıyla denklemler geliştirmek için

el-Mervezi’nin konu hakkındaki matematiksel tablolarını der-

leyerek kullanmıştır. Bundan başka sekant ve kosekantın

benzer fonksiyonlarını keşfetmiş ve kosekantlar hakkındaki

ilk matematiksel tabloyu,1’den 90’a kadar her bir dereceyi

içerecek şekilde hazırlamıştır.

Kopernik, Kopernik Devrimi’ni başlatan De Revolitioni-

bus Orbium Coelestium adlı kitabında Battani’ye olan min-

netini dile getirmiş ve birçok yerde O’ndan alıntılar yapmıştır.

(İslam Tarihi Ansiklopedisi c.3 s.94-97)

 

PSİKİYATRİNİN KURUCULARINDAN

EBÛ ZEYD BELHÎ

 

Belh’de yetişen fen âlimidir. Fizik, astronomi, matematik, tarih,

coğrafya, tıp, edebiyat, fıkıh ve kelâm ilimlerinde uzmanlaşmış-

tır. Astronomi ilmi ile ilgili yazdığı Suvar-ul-akâlîm-il-İslâmiyye

adlı eserinde arzın (yerin) resmini kullanan ilk İslâm âlimidir.

Tıp ilmine ait Mesâlik-ül-Ebdân vel-Enfüs adlı eserinin iki

yazma nüshası, İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya

bölümü 3741 numarada kayıtlıdır. Bu nüsha, 1984 senesinde

Frankfurt’ta bulunan Goethe Üniversitesine bağlı Arabî İlimler

Tarihi Enstitüsü tarafından neşredilmiş ve ilim adamlarının tet-

kikine sunulmuştur.

Ebû Zeyd, tıp ilimleri tarihinde ilk defa olarak bedenî has-

talıklar yanında, ruhî hastalıkları ele alıp inceleyerek tedavi

yolları üzerinde çok önemli ve ilgi çekici bilgiler ortaya koydu.

Bugünkü modern tıpta parapsikoloji, psikoterapi ve psikoso-

matik sahalarını ilgilendiren konuları ayrı ayrı ve başlı başına

oldukça uzun bir şekilde ele aldı. Ebû Zeyd, ruhî hastalıkla-

rın bedenî hastalıklara nispetle daha önemli olduğunu, çünkü

herkesin her an karşı karşıya bulunduğu bir takım ruhî etkilen-

melerin kaçınılmaz olduğunu ifade etmektedir. Dolayısıyla ruh

sağlığının önemi üzerinde hassasiyetle durmuştur.

Ebû Zeyd Belhî, Mesâlik-ül-Ebdân vel-Enfüs kitabının ikin-

ci kısmında diyor ki: “Hüzün ve şiddetli ıstırap, ruhi hastalıklar

arasında önemli bir yer işgal etmektedir. Bu hastalık, insanın

kalbinde yer tutunca sıhhate zararlı olur. Istırap, hüznün aşırı

hâlidir ve yakıp kavuran bir ateştir. Hüzün ise, bu ateşten geri

kalan kor gibidir. Bu sebeple bedeni tahrip etmekte, bedenin

sıhhatini bozmakta çok etkilidir.”

Ebû Zeyd Belhî, bir nasîhatında şöyle der: “Ölüm kaçınıl-

maz bir şeydir. Ondan korkma. Eğer ölümden sonra başına

gelecek olan şeylerden korkuyorsan, hâlini ıslâh eyle. Allahu

Teâlânın emirlerine, gücün yettiğince tam uymaya çalış. Böyle-

ce ölümden sonraki ebedî hayata hazırlan, ölümden değil de,

günahların yüzünden âhirette uğrayacağın azâblardan kork.”

(İslam Tarihi Ansiklopedisi c.4)

 

 

 

 

 

İBN-İ BAYTAR (1197 – 1248)

 

Endülüs’te yetişen büyük botanik âlimi ve eczacıdır.

Babası uzman bir veteriner olduğundan dolayı İbn-i Baytar

adıyla meşhur olmuştur.

Yirmi yaşlarından itibaren; Yunan, Rum ve İslâm

âlemindeki beldeleri dolaştı ve çeşitli otların özellikleri

hakkında bilgi ve tecrübe sahibi olan Müslüman ve Gayr-i

Müslim bilginlerle görüştü. Gezip gördüğü yerlerdeki bit-

kileri yerlerinde inceledi. İncelediği bitkinin ayrıca yetiştiği

beldeyi ve toprağı, o bitkinin büyümesinde etkisi olan diğer

durumları araştırdı.

İbn-i Baytar, ayrıca tarlada yetişen ve mahsullere zarar

veren otları da araştıran ilk âlimdir. Bu sebeple muhtelif

bitkilere ait koleksiyonlar yaptı. Günümüze kadar devam

eden ve hâlâ kullanılan bitki koleksiyonları yapma fikri ona

aittir. Eserlerinde bin dört yüz kadar bitkiyi tek tek incele-

miştir. Bunlardan hangi ilâçlar yapılabileceğini araştırmış-

tır. Bu ilâçların kimyevî yapılarını ve hastalıkları önlemede-

ki etki derecelerini en ince teferruatına kadar anlattı.

İbn-i Baytar, incelediği konuların nakillerinde çok dikkat-

li olup, bir ilâcı, diğer bir ilâç ile mukayesede çok gayretliy-

  1. Yaptığı çalışmaların eczacılık ilmine çok faydalı olduğu

kabul edilmektedir. Bu alanda yazdığı eserler asırlarca

müracaat kaynağı olarak kullanıldı. Çünkü onun eserleri

yüksek bir ilmî değeri olduğu gibi, köklü ve detaylı bilgileri

içerisinde barındırmaktaydı.

İbn-i Baytâr’ın Kitâb-ül-Câmi adlı eseri, dört yüz sene

Avrupa üniversitelerinde mühim kaynak olarak kullanılmış-

tır. Andrea Alpago (on altıncı asır) araştırmalarında İbn-i

Baytâr’ın eserlerinden faydalanmış ve aynı asırda yaşa-

yan G. Postel de herkesin dikkatini onun eserleri üzerine

çekmiştir. İbn-i Baytâr’ın  eserleri, Antoine ve Galland ta-

rafından tercüme edildi ise de kitap olarak basılmamıştır.

(İslam Tarihi Ansiklopedisi c.6 s.22-24)

 

ASTRONOMİ ÂLİMİ İBN-İ ŞATIR

 

Şam’da yetişen büyük astronomi âlimidir. Astronomi, ge-

ometri ve yıldızlarla ilgili bilgileri Ebü’l-Hüseyn bin Hasen

Şâtır’dan öğrendi. İlim öğrenmek için Kahire ve İskenderiye’ye

gitti. Buralarda yüksek matematik tahsîli yaptı. Geometri ve he-

sap ilimlerinde üstâd oldu. Daha sonra astronomi ilmi ile uğ-

raştı ve bu sahada zamanın en büyük âlimi oldu. İlim tahsîlini

tamamladıktan sonra Haleb’e döndü, sonra Şam’a yerleşti,

ömrünün sonuna kadar Şam’daki Emevî Câmii’nde muvakkit

(Namaz vakitlerini düzenleyen) ve baş müezzin olarak çalıştı.

İbn-i Şatır, astronomi üzerindeki araştırmalarını ekliptiğin

(dünya yörüngesinin düzlemi) eğiklik açısı tâyini üzerinde yo-

ğunlaştırdı. Ekliptiğin eğimini 1365 senesinde son derece dakîk

bir şekilde 23 derece 31 dakika olarak hesapladı. Ancak yirmin-

ci asırda son derece hassas âletlerle ölçme yapan astronomlar

bunu 23 derece 31 dakika 19 saniye olarak hesaplayabilmiş-

lerdir.

Ortaçağda bilinen beş gezegenin hareketi İbn-i Şatır tarafın-

dan ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir. Ünlü Müslüman ilim adamı

uzun seneler süren astronomik gözlemler neticesi, Batlamyus

tezinin doğru olmadığını ispat etti. Bu konuda şöyle demektedir:

“Gezegenler, gök cisimleri, yıldızlar, Batlamyus’un tasarladığı

düzende seyretmiyor. Madem ki, bütün gök cisimleri, gezegen-

ler doğudan batıya doğru dönmektedir, Güneş de bunlardan biri

olduğuna göre, doğuş ve batış vakitleri niçin değişiyor? Bundan

da öteye, bu sistemde görünüp, kaybolan yıldızlar da var… İşte

netice itibariyle dünya ve gezegenler güneş etrafında munta-

zam olarak dönmektedir. Ay da dünya etrafında dönmektedir.”

İbn-i Şatır bu sözleriyle güneş merkezli sistemin kurucusu oldu.

Batı ve İslâm âleminde te’siri büyük olan İbn-i Şatır, ancak

yirminci asrın ortalarında tanınabilmiştir. Tam beş asır boyunca,

onun tezleri ve başarıları, Kopernik’e mâl edilmiş ve öğretil-

miştir. İbn-i Şâtır’ın eserleri incelendiğinde, Kopernik’in olduğu

kabul edilen başarıların birçoğunun bu büyük fen bilginine ait

olduğu ortaya çıkmaktadır.

(İslam Tarihi Ansiklopedisi) c.6 s.72-75

 

MÜSLÜMAN BİLİM ÖNCÜLERİNDEN

KUTBUDDÎN ŞİRAZİ

 

Fıkıh, tefsîr, astronomi ve matematik âlimidir. İsmi, Mahmûd bin

Mes’ûd bin Muslih el-Fârisî eş-Şîrâzî olup, lakabı Kutbüddîn’dir.

Hafızası çok kuvvetli olan Kutbüddîn Şîrâzî, önce, fen âlimi ve ta-

bip olan babasından ilim öğrendi. Amcasından ve daha sonra da

Zeki el-Berkeşâî Şems-ül-Ketbî’den tıp bilgileri öğrenek tabip oldu.

Nâsireddîn Tûsî’den de matematik ve astronomi ilimlerini öğrendi.

Kutbüddîn Şîrâzî, çeşitli ilim dallarına ait birçok eser yazdı.

Bunlardan biri olan Dürret-üt-tâc li gurret-ud-dîbâc-fil-Hikme ma-

tematik ve astronomi konusunda geniş muhtevalı ansiklopedik bir

eserdir. Eserin astronomi ile ilgili olan bölümü, Tûsî’nin eserinin

şerhidir. Matematik bölümünde ise geometri ve aritmetik kısımları

mevcuttur. Aritmetik bölümünde, aritmetik dizilerin toplamının ka-

palı formülünü bildirmektedir. Çeşitli sayı serilerini incelemekte,

onların genel terimleri için formüller geliştirmektedir. Asal sayılar

dizisini incelemiş bunları diğer sayılarla karşılaştırıp özelliklerini

bildirmiştir.

Nihâyet-ül-idrâk fi dirâyetil-eflâk ise astronomi alanındaki en

önemli eseridir. Bu kitap, yalnız bir astronomi eseri olmayıp, aynı

zamanda jeodezi, meteoroloji, mekanik ve optik dallarında da bil-

giler vermektedir. Eserde ayrıca dünyanın durması veya hareket

etmesine dair uzun bir inceleme mevcuttur. Pek çok astronomik

el kitapları gibi bu eser de kısmen coğrafî niteliğe sahiptir. Meselâ,

denizler hakkında bilgi vermekte ve iklimleri, Bîrûnî’ye benzer şe-

kilde anlatmaktadır.

Kutbüddîn Şîrâzî, astronomi ile ilgili eserlerin yanında göz has-

talıkları hakkında ve Fârisî olarak şiir şeklinde, dînî birçok eser yaz-

mıştır. Bu eserler Taşkent, Özbek Bilimler Akademisinde Şarkiyat

El yazmaları bölümünde mevcuttur.

Kutbüddîn Şîrâzî, optik alanında büyük rol oynamıştır. Meşhur

talebesi Kemâlüddîn Fârisî başta olmak üzere bu alanda çalışan

pek çok talebe yetiştirmiştir. Maalesef Kutbüddîn-i Şîrâzî’nin yaz-

dığı eserlerin hiç biri basılmamış ve ilgili ilim adamlarının tetkikine

sunulamamıştır.

(İslam Tarihi Ansiklopedisi)

 

BİR TIP DEHASI: EL-AHVAZİ

 

  1. yüzyılda, İran’ın Ahvaz Şehri’nde dünyaya gelen bir

tıp âlimidir. Kendisi “el-Ahvazi” ve Ebü’l-Hasen künyesi ile

tanınmıştır. Batı dünyası ise onu “Haly Abbas” olarak bilir.

Ali bin Abbas, herseyden önce iyi bir cerrahtı (operatör).

Zamanına gören zor ameliyatları başarıyla gerçekleştirdi.

Ve bu konuda hâla değerini koruyan eserler verdi. Uzun

yıllar İslâm Âleminde cerrahî doktor adaylarına ilk soru-

lansorulardan biri, Ali Abbas´in anatomisiyle cerrahisi idi.

Onun kitabini bilmeyen cerrah olamazdı. “İlim Mü´minin

kaybolmuş malidir.Onu nerede bulursa alır” buyurur.

(Buhari) Peygamberimiz (s.a.v). İslâm âlimlerine bu hadisi-

şerif büyük bir ilham kaynağı olmuştur.

Müslümanlar, “bu gâvur icâdıdır, bunu düşmanlar keş-

fetmiştir. Ne lüzumu var” gibi bir düşünceye kapılmadan,

faydalı olan her ilmi alma yoluna gitmişlerdir. İşte Ali bin

Abbas da, Yunan tıbbını inceleyen, onun hata ve noksan-

larını düzelten onun İslâm tıbbiyle birleştiren İslâm bilgin-

lerinden biridir. Bu meşhur İslam cerrahı, tıbbi araştırmalar

yaparken, kılcal damarlardaki kan dolaşımını da keşfet-

miştir. Batılı bazı ilim adamları, bu ve benzeri bir çok ilmi

keşifleri kendilerine mal ederek, insanlığı asırlar boyunca

aldatmışlardır.

Mesela, kılcal damarlardaki kan dolaşımının kaşifi İn-

giliz bilgini Harvey olarak gösterilmiştir. Halbuki Ali bin Ab-

bas, ondan çok önceleri, damarların büzülme ve genişleme

özelliğini açıklarken, kılcal damarlardaki kan dolaşımını

anlatmış ve ispat etmiştir. Ali bin Abbas´ı şöhrete kavuştu-

ran başlıca eseri “Kitab-ül Melikî” adlı eseri oldu. Dr. Sigrid

Huke´in ifadesiyle “Bu kitap dünya tabebitine (tıbbına) hedi-

ye edilen, o zamana kadar eşine rastlanmayan bir eserdi.”

Eserin en önemli özelliği o zamana kadarki bütün millet ve

çağların Tıp bilgisini işlemesi, bunlar mantıkî bir şekilde dü-

zenlemiş olmasıydı.

(http://www.biyoakademi.com)

 

 

 

 

 

 

 

BAZI BATILILARIN MÜSLÜMAN BİLİM ADAMLARI

HAKKINDAKİ GÖRE SÖZLERİ

 

Müslümanların bilim ve teknolojiye katkıları husûsunda

Müslümanlar tarafından kurulan ERKEN RÖNESANS

DÖNEMİ’nin Avrupa Rönesansı’na, dolayısıyla bugünkü

bilime ve teknolojiye etkileri konusunda Gustav Lebon der

ki: “Avrupa’nın kara bir barbarlık içine daldığı bir devrede

Bağdat ve Kurtuba gibi, İslâm’ın hüküm sürdüğü iki mühim

merkez parlak nurlarıyla dünyâyı aydınlatan birer medeni-

yetin ocaklarıydı.”

Batı Almanyalı bir kadın yazar olan Dr. Sigrid Hunke,

şöyle der: “Altı asır önce Pâris Tıp Fakültesi, dünyânın en

büyük kütüphânesine sâhipti. Bu kütüphâne, sâdece BİR

KİTAP’tan müteşekkildi. Bu kitap bir Müslüman’ın eseriydi.

Bu kitap öylesine kıymetliydi ki, Hristiyan krallarının en mu-

taassıplarından biri olan XI. Lutwing bile, vukûu muhtemel

mühim sıhhî vak’âlarda, özel doktorlarının ancak tek nüs-

hası bulunan bu kitaba başvurabilmeleri için, yüz altın taler

ve on iki gümüş mark yatırarak, üzerinde kirâ hakkı tesis

etmişti. Kütüphânenin bu bir tek eseri, Yunanlıların ilk de-

virlerinden îtibâren Milâdın 925. yılına kadar, Tıp sahâsında

mevcut bütün bilgileri kapsıyordu. Bu sebeple, müteakip

beş yüz yıl içinde kendisine hiç bir şey eklenmeyen ve bir

Müslüman’ın kaleminden çıkan bu muhteşem dev eser, bü-

tün manastırlardaki mütevâzı ve ince hacimli eserlerin bin

misline muâdildi.

Şimdi de Prof. E. F. Gautier’i dinleyelim: “Rönesans’ın

ilk kekeleme anları öyle bir devreye rastladı ki, barbarlık-

tan uyanmakta olan Avrupa, İslâm Medeniyeti’ne bitkin bir

hürmetle bakmaktaydı. Taklidi imkânsız bir örnek karşısın-

da cesâretini kaybeden batı’nın kolları sarkıyordu. Yalnız

Cebir’i değil, diğer matematik ilimlerini de Avrupa kültür

dâiresi, Müslümanlardan almış olduğu gibi, bu günkü batı

matematiği gerçekten İslâm matematiğinden başka bir şey

değildir.”

(Prof. Dr. Mustafa Temiz  http://gayola.net)

 

KİMYA DÂHİSİ CÂBİR BİN HAYYÂN

 

Cabir b. Hayyan Türk olup Horasan – Tus’ta doğmuş, Har-

ran (Urfa)’da yaşamıştır ve modern Kimyâ’nın babası sayıl-

maktadır.

Bundan 1200 yıl kadar önce zamanın en büyük üniversite-

lerinden olan Harran Üniversitesi başmüderrisi (Rektörü) bütün

heybetiyle, zihinlerde şimşekler çaktıran, herkesi hayrette bıra-

kan, ama gerçek mâhiyeti ancak asırlar sonra anlaşılabilecek

buluşunu açıklıyordu: “Maddenin en küçük parçası olan atom-

da (cüz’ü lâyetecezzâ) yoğun bir enerji vardır. Yunan bilginle-

rinin iddiâ ettikleri gibi bunun parçalanamayacağı söylenemez.

O da parçalanabilir. Parçalanınca da öylesine bir güç meydana

gelir ki bu Bağdat’ın altını üstüne getirebilir. Bu Allah (c.c.)’nun

Kudret nişânıdır.”

Yukarıda sözü edilen bu buluşu ile Câbir, John Dalton , Otto

Hahn, Enrico Fermi ve Albert Einstein gibi Avrupalı bilginlerden

1000 sene kadar önce atomla ilgilenmiş ve atomun târifini ya –

parak, Yunan bilginlerinin tezlerinin aksine, onun parçalanabi-

leceğini söylemiştir.

Câbir bin HAYYÂN’ın adı, Kimyâ ilim târihinde ölümsüzdür.

Max Meyerhof (1884-1951) Câbir’in Kimyâ’daki hizmetlerini

şöyle sıralamaktadır:

Buharlaştırma, Süzme, Tasfiye Etme (Sublimation),

Eritme, Damıtma ve Billurlaştırma

Câbir’in 2000’den fazla olduğu tahmin edilen eserlerinin bi-

linenlerinin sayısı 826’dır.

Bunlardan 112’si Fizik ve Kimyâ’ya, 70’si Teorik Kimyâ’ya,

144’ü Mâden, Fizik ve Kimyâ ile îzah edilemeyen güçlere, 500’ü

Teorik Fizik-Kimyâ, Astronomi, Felsefe ve dinler târihine âittir.

Câbir bin Hayyân, İlim Târihi’nde ilk defâ laboratuvar kuran

ve deney ve gözlemi ilme getiren kimsedir. O laboratuvarında

ilk sun’î hücreyi yapmıştır. Cardano, onu dünyânın 12 dâhisi

arasında göstermiştir.

(Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, 1984)

 

 

MÜSLÜMANLAR VE ASTRONOMİ

 

Günümüzde kullanılan bir çok yıldızın ismi İslâm menşe-

ilidir. Müslüman astronomlardan ders alan Batı, bugün hâlâ

Aldebaran, Algenib, Algol, Atair, Wega, Beteuges, Deneb, Fo-

malbaut, Rigel gibi İslâm sabit yıldızlarının isimlerini kullanırlar.

Bugün astronomi ilmi ile ilgilenen her şahıs, Zenit, Azimut, Na-

dir, Alhidade ve Theodolit gibi astronomik sembollerin, İslâm

astronomisinden kaynaklandığını bilir.

Yunanlar, M.Ö.500’lü yıllarda gökyüzünü geometrik olarak

küre şekline en doğru ve en uygun şekilde vermişler, dünyayı

ise silindir şeklinde düşünmüşler ve Dünyayı kainatın merkezi-

ne hareketsiz olarak bir boşluğa koymuşlardır. M.Ö. 3. Asırda

Aristo ise kâinatın merkezine güneşi koymuştur. Astronominin

kurucusu Hipparch’a kadar dünya kainatın merkezinde hare-

ketsiz bir şekilde durmaktaydı. Hipparch, kendi döneminden

sonra da uzun bir zaman, en dikkatli ve en titiz çalışmaları yap-

mış en büyük astronomu olarak anılmıştır. Onun ulaştığı dü-

zeye ne Hintliler ne de Romalılar ulaşamamıştır. Hipparch’tan

sonra astronomi ilminde ki ilerleme İslâm dünyasında gerçek-

leşmiştir. İslâm astronomi bilginleri bu ilme sarılırken, Kur’ân-ı

Kerim’ den: “Onlar, semaya dikkatle bakmıyorlar mı?

(onun) ve dağların nasıl yaratıldığını anlamıyorlar mı?” (Ğa-

şiye 16-18) ayetleriyle, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in; “Allah (c.c.)

mutlak ve külli bilgisiyle gökleri ve yerleri yaratmıştır; ka-

ranlık ile ışık, O’ nun varlığını hatırlatırlar; O’nun ilmi, sema

ve dünyayı kuşatmıştır.” (Buhari) Hadislerini araştırmaları için

ilke olarak alıyorlardı. Yani astronomi her Müslüman için dini

bir mana taşıyor, gök cisimlerinin hareketleri Allah (c.c.)’nun

mutlak kudretine delil teşkil ediyordu.

En büyük İslâm astronomlarından biri olan el-Battani : “Yıl-

dızlar ilmi, her insanın, eşyanın kanunlarını öğrenmeye çalış-

ması gibi: dinin de kanun ve nizamlarını bilmek ihtiyacından

doğmuştur. İnsanlık yıldızlar ilmi sayesinde Allah’ın birliğini is-

pata; O’nun emsalsiz büyüklüğünü, yüce hikmetini, muazzam

kudretini ve eserinin mükemmeliyetini idrake muvaffak olur.”

der.

(Avrupa’nın Üzerine Doğan İslâm Güneşi; Singrid Hunke)

 

 

HOCALARIN HOCASI CAFER’İ SADIK (R.A.)

 

Cafer-i Sadık (r.a.) Hazretleri, Ehl-i Beyt’ten olup, on

iki imamın altıncısı, Silsile-i Aliyye’nin dördüncüsüdür.

Soyu baba tarafından Hz. Ali (r.a.) anne tarafından Hz.

Ebu Bekir (r.a.)’a dayanmaktadır. Miladi 720 senesinde

Medine’i Münevvere’de doğmuş yine Medin’de 765 yılın-

da vefat etmiştir kabri Cennet-ül Baki’dedir.

İmam-ı Cafer (r.a.) ilmi babasından öğrenmiştir. İlim

ve fazilette zamanının bir numarası olmuştur. Tüm din

bilgilerinde olduğu gibi fen ilimlerinde de zamanının söz

sahibiydi öyle ki bir taraftan kimyanın babası sayılan

Cabir (rh.a.), İmam-ı Cafer (r.a.)’ın talebesiyken diğer ta-

raftan Hanefi mezhebinin kurucusu ve ehli sünnetin reisi

olan İmam-ı Azam (r.a.) da bu üstadın talebesidir.

Fizik ve kimya ilimlerinin konusunu teşkil eden madde

ve onlar üzerindeki bilgisi çoktu. Cafer-i Sadık (r.a.) Haz-

retleri nitrik asit ve kezzap ile tuz ruhunun karışımından

olan ve altın eritmeye mahsus bir sıvı olan aqua regia’yı

(kral suyu) keşfetmiştir.

En meşhur talebesi olan İmam’ı Azam (r.a.) ise Cafer’i

Sadık (r.a.) Hazretleri’nden aldığı derslerden dolayı ‘o iki

sene olmasaydı Numan helak olmuştu.’ buyurmuşlardır.

Bütün tasavvuf yolları Cafer’i Sadık (r.a.)’da birleş-

mektedir. İki taraftan soyu Resûlullah (s.a.v.)’e bağlıdır,

babası tarafından Hz. Ali (r.a.) ile Resûlullah (s.a.v.)’e

bağlıdır ki buna vilayet yolu diğer taraftan annesinin ba-

bası tarafından Hz. Ebu Bekir (r.a.)’a bağlıdır buna da

nübüvvet yolu denilmektedir.

Cafer’i Sadık (r.a.) Hazretleri’nin ince marifetleri bildi-

ren sözleri, nükte ve latifeleri çoktur, sayılamayacak ka-

dar hikmetli sözleri vardır. buyurmuşlardır ki ‘beş kimse

ile beraber olmaktan sakın: birincisi yalancıdır çünkü ona

daima aldanırsın. İkincisi ahmaktan yani aklı az olandan

sakın!sana iyilik yapayım derken kötülük yapar. Üçüncü-

sü cimridir. Çünkü en çok işine yarayacağı zaman seni

bırakır. Dördüncüsü kötü kalpli olandır çünkü işi bozu-

lunca seni hemen harcar. Beşincisi fasıktan yani günah

işlemekten utanmayan  kimseden sakın! Seni bir lokma

ekmeğe satar.

(Müslüman Bilim Adamları c.1 s.138)

 

İMAR ÜSTÂDI KOCA SİNAN

 

Türk’e şeref cihana ise yüzlerce medeni eser veren bir

sanatkâr olan büyük Osmanlı mimarı Koca Sinan tahminen 1490

senesinde kayseri de dünya ya gelmiştir.

İyi bir eğitim ve öğretim gördükten sonra acemi oğlanlar kışla-

sına verilmiştir. Her acemi oğlan gibi askerlik eğitiminin yanında

başka konuda da eğitim almıştır. Sinan marangozluk mesleğini

bu şekilde öğrenmiştir. Kabiliyeti sayesinde askerlik hayatında

sık sık terfi almıştır ve birçok seferde bulunmuştur.

1533 yılında İran seferi sırasında askerin van gölünü aşması

gerekmiş bu maksatla kadırga yapma görevi Mimar Sinan a veril-

miştir. İki hafta gibi kısa sürede 3 adet kadırga yapmıştır. Mimar-

lık alanındaki başarısını göstermiştir.

Katıldığı bu seferlerde kendi hâtırâtında da belirttiği gibi ba-

tının ve doğunun mimarı tarzını birleştirerek orijinal eserler ver-

miştir. Kara boğdan seferinde ise Prut nehrini geçmek için köprü

yapılması ihtiyacı olunmuş ancak zemin kaygan olduğundan bu

işi kimse başaramamıştır. Bunun üzerine lütfü paşa kanuniye

Sinan’ı önermiş padişahın da onayıyla Sinan 13 gün gibi kısa

bir sürede köprüyü yapıp ordunun karşıya geçmesini sağlamıştır.

Bu olaydan kısa bir süre sonra devrin baş mimarı vefat etmiş

lütfü paşa ise bu görev için Sinan’ı önermiştir Padişahında onayı

ile Sinan baş mimar olmuştur.

Baş mimar olarak çok değişik konularla ilgilenmek zorunda

kalan Sinan ve hepsinden başarı ile çıkan Sinan aynı zaman-

da İslam ahlakı ile ahlaklanmış mütevazi bir insandır. Mühründe

bulunan “el-hakir-ül-fakir” (hakir (küçük) ve fakir Mimar Sinan)

yazısı bunun ispatıdır.

Sai Mustafa çelebinin eserinde belirttiği üzere 364 yapıya

imza atan Sinan’ın hatıratında  kendisinin de belirttiği gibi en güç-

lü eseri 80 yaşında iken yaptığı “Selimiye camiidir”. Kendi hatıra-

tında : “… Ayasofya kubbesi gibi bir kubbenin İslam ülkelerinde

yapılmadığını söyleyip duran kefere-i fecerenin mimar geçinen

takımına cevap olarak Allah (c.c)’nun yardımı ile Selimiye kubbe-

sinin çapını büyük ziyade eyledim”. Bu şekilde ifade etmesi eser-

lerini ne amaçla yaptığını çarpıcı şekilde ortaya koymaktadır.

El emeği ile kazandığı helal servetini birçok sosyal ve kültürel

müesseseler kurumlara vakfeden mimar Sinan 1538 de İstanbul

da vefat etmiştir. Kabristanı Süleymaniye camiinin yanındaki tür-

bededir.

(Müslüman Bilim Adamları c.2 s.234-244)

 

SOSYOLOJİNİN KURUCUSU İBN-İ HALDUN

 

1332 Tunus doğumlu İbn-i Haldun, sosyoloji ilminin

kurucusudur. O, sosyolojiye; İlm-i tabiat-ı Ümran demiş-

tir. İnsanların cemiyetler halinde birbiriyle yardımlaşarak

memleketlerini imar etmelerini ve yaşayışları için gere-

ken geçinme vasıtalarını, sebepleri ve aletleri hazırla-

malarını ümran kelimesiyle özetlemiştir. Kendinden önce

sosyoloji ilmine temas edenlerden farklı olarak, bu ilmin,

siyaset, ahlâk, hitabet ve başka ilim ve fen cümlesinden

olmayıp kendi başına bir ilim olduğunu ortaya koymuştur.

Tarihe mantıkı getiren İbn-i Haldun tarihi, hikayeci-

likten kurtaran ve tarih kanunlarını araştıran ilk alimdir.

Tarihe ilim vasfını o kazandırmış, Yunan tarihçilerin

te’sirinden tamamen kurtarmıştır. Onun Yunanlılara göre

daha geniş sosyal teoriler ortaya atabilmesinin bir sebebi

de Akdeniz sahillerinin tarihi zenginliklerine, mukadde-

ratına hakim olan Türk ve İranlıların geçmişlerini incele-

mesidir. İbn-i Haldun yine, psikolojiyi tarihe uygulayan ilk

bilim adamıdır.

Günümüze ulaşan tek eseri yedi ciltlik Kitab’ul

Ekber’dir. Bir tarih kitabı olan bu eser, üç bölümden mey-

dana gelmiştir. İlk bölüm Mukaddime’dir. İkinci bölümde

Arapların ve Türklerin tarihi olmak üzere birçok milletin

tarihini, üçüncü bölümde Berberilerin ve Güney Afrika’da-

ki müslüman hânedanlarının tarihi anlatılmaktadır. Eser,

inceleme ve araştırma yönünden emsalsizdir. Bütün Av-

rupa tarihçilerinin bir çok konularda müracat ettikleri ana

kaynaktır.

Mukaddime, değişik konularda bilgiler içeren özel bir

hazinedir. İbn-i Haldun’un eserinde kullandığı araçların

antik ve ortaçağ batı tarihçi ve sosyolojistlerine çok farklı

gelmesi, bu eseri değerli kılmıştır. Bazı tarihçiler tarafın-

dan ortaçağın en önemli eseri olarak görülen bu kitap,

tarih metotlarını açıklayan modern bir el kitabıdır.

(Müslüman Bilim Adamları 2, s.52-56)

 

YÜZYILLAR ÖNCESİNİN ‘‘GPS’’İ: USTURLAP

 

Günümüzde yönümüzü bulmak için teknolojinin son

ürünlerinden (gps) den yararlanıyoruz. Gökyüzünü gözlem-

lemek için yine modern teleskoplar kullanıyoruz. Ama yüz-

lerce yıl öncesinde bu aygıtlar yokken atalarımız yıldızları

nasıl gözlemliyor, yönlerini nasıl buluyor, yıldızlar arasındaki

mesafeleri nasıl ölçüyor ve dağların yüksekliğini nasıl he-

saplıyorlardı? İşte tüm bunlar antik çağın belki de en önemli

aleti olan usturlap ile yapılıyordu.

Modern araştırmacılar, İslâm astronomisinin bu ana aleti-

nin teknik, sanatsal ve yazın bakımından, yüzyıllar boyunca

geçirmiş olduğu devasa gelişimi ve pek çok çeşidinin ol-

ması, Arap-İslâm döneminde kaydettiği gelişimin seviyesini

göstermektedir.

İslâm kültür çevresinden gelen usturlaplar ve Avrupa’da

yapılmış usturlaplar hakkında, genç ve ön yargısız bir araş-

tırmacının vardığı sonucu vermek yararlı olacaktır:

«İslâm kültüründen gelen parçaların incelenmesi, İslâm

alet yapımcılığının beni etkileyen ilerlemeleri ve alet yapım-

cılarının teknolojik yenilik güçlerini ispatlamaktadır. İslâm

kültür çevresinde yapılan aletler, daima çok yüksek astro-

nomik kullanılırlığı ve aynı zamanda ince sanatsal güzelli-

ği bünyelerinde birleştiren parçalar olarak görünmektedir.

Araştırma bugüne kadar kalan usturlaplar arasında bu genel

değerlendirmeye pek azının aykırı düşeceğini gösteriyor».

«Buna karşın, Avrupa usturlaplarında yüzyıllar boyu sü-

reklilik gösteren yüksek kalite eksikliği vardır. Bunların birka-

çı, usturlap imalinde yüksek bir seviyeye ulaşılmış olduğuna

tanıklık etmektedir. Buna karşın, el sanatı açısından yüksek

seviyeli görünen astronomi örneklerinden hiç de geri kalma-

yan diğer parçalar ise, icad edenlerinin elementer astronomi

bilgisi eksikliklerine tanıklık etmektedir. Bu, Avrupa’da ast-

ronomik bilginin gelişmesindeki ahenksiz durumu ve bu bili-

min Ortaçağ İslâm dünyasından alınma işinin eksiklik halini

yansıtmaktadır».

(Fuat Sezgin, İslâm’da Bilim ve Teknik Cilt 2, s. 79-80)

 

 

 

 

 

DİN, TIP VE ASTRONOMİ ÂLİMİ

İBRAHİM HAKKI ERZURÛMİ

 

Anadolu’da yetişen evliyanın büyüklerinden olup astronomi

ve tıp alimidir. 1703 tarihinde Hasankale kasabasında doğmuş-

tur. Babası Osman Efendi olup, evliyadan bir zât idi. Annesi Hani-

fe Hatun da Peygamber Efendimiz (s.a.v.) soyundandır.

Allâhu Teâla’nın evliyası, Nakşi ve Kadiri yolu büyüklerinden

İsmail Fakirullah (k.s.)’ın dergahına gitmiş. İsmail Fakirullah’ın te-

veccüh ve iltifatlarına kavuşup manevi terbiyesine girmiştir.

İbrahim Hakkı hazretleri tefsir, hadis, fıkıh gibi nakli ilimler ya-

nında akli ilimlerde de zamanın bir tanesi idi. Biyoloji, fizik, kim –

ya, matematik ve astronomiye kadar, devrindeki bütün ilimlerle

meşgul olmuş, ayın hareketlerini incelemiş, arz küresinin enlem

ve boylamlarını belirtmiştir. Namaz vakitleri için cetveller yapmış-

tır. Canlılar hakkında çeşitli teoriler öne süren Fransız doktoru

Lemarc, İngiliz Ch. Darwin, Hollandalı Hügo de Vires gibi batılı

adamlarından çok daha önce canlılar hakkında en basitinden en

mükemmeli olan insana kadar  belli noktaları ve husûsi özellik-

leriyle herbirinin hudutlarını tesbit etmiş, canlıların hepsinin ayrı

ayrı cinsler olduğunu belirtmiştir. Dünyayı çevreleyen hava taba-

kasının çeşitli katlarında cereyan eden klimatojik değişmelerin

güneş ısısını yerden yansımasından ileri geldiğini ve bu yansı-

maya en yakın olan bölgelerde hava daha sıcak olacağı, yüksek-

lere çıkıldıkça sıcaklığın düşeceği gibi tesbitleriyle bugünkü  bilim

seviyesine yaklaştığı kabul edilmektedir. Yıldırım ve gök gürültü-

sünün mahiyeti, ışık dalgalarının yayılışındaki zaman farkı, sis

ve su buharı kırağı vb. gibi meteorolojik oluşumların izahlarında

İbn-i Sina’dan istifade etmekle beraber, daha ziyade kendi göz-

lemlerini kullanmıştır. Dünyanın yuvarlaklığı ve güneş etrafında

ve kendi eksininde dönmesi  konusunda yeni deliller açıklarken

bunları ilmi olarak izah etmektedir.

Hayatında hiçbir zaman okumayı ve okutmayı elden bırakma-

mıştır. On beş eser yazmış olan İbrahim Hakkı Hazretleri’nin en

önemli eserleri Divan ve Marifetname’dir.

(Müslüman Bilim Adamları 2, s.149-153, 155-156)

 

MATEMATİKSEL COĞRAFYANIN

MÜSLÜMANLARA AİDİYETİ

 

Modern coğrafyacıların İslâm alimlerinin seviyesine an-

cak 20. yy da ulaşabildiklerini söyleyen Prof. Dr. Fuat Sezgin

Portekizlilerin dünya keşif seferleri adıyla meşhur yolculukları

konusunda ise onların hiçbir şey bulmadıklarını iddia etmiş ve

ispatlamıştır. Konuyla ilgili Sezgin’in sözleri şunlardır:

“Pusulayı iptidai bir cisim olarak Çinlilerden öğrenip aldılar.

Denizcilik biliminin iki temel prensibi vardır: Biri engin denizde

büyük mesafeleri ölçebilmek. İkincisi bulunduğunuz noktayı tes-

pit edebilmek. Bu ikisi Avrupa’da ancak 20. yüzyılın ilk yarısında

mümkün olabildi. Müslümanlar 15. yüzyılda denizcilik ilminin bu

iki temelini kurmuşlardı.

Afrika ile Sumatra arasındaki mesafeyi 20 ila 30 kilometre

bir hata ile ölçebilmişlerdi. Bununda ötesinde çok mühim olan

bu ölçüler sayesinde Müslümanlar enlem boylam derecelerini

gösteren ve bunlara dayanan dünyanın ilk haritalarını çizdiler.

Bugün küçük tashihler dışında bu ölçüm ve haritaların doğru

olduğunu görüyoruz. Onlar kuzey ve doğu ölçümlerini, kuzey

ve güney ölçümlerini ve en zoru da ekvatora paralel ölçüleri ya-

pabiliyorlardı.

Avrupalılar Müslümanlardan ilk iki ölçümü öğrendi. Ancak

trigonometri bilgileri yeterli olmadığı için ekvatora paralel öl

çümlerin nasıl yapıldığını bir türlü anlayamadılar. Portekizliler

esasında hiçbir şeyi keşfetmediler. İslâm haritaları 15. asrın

başlarında onlara ulaşmıştı. Bunu kendi tarih kitaplarından çı-

karıyoruz.

Hint Okyanusu kıyılarında çok miktarda altın, halı ve baharat

olduğunu biliyorlardı. Baharat etlerin  kokmamasını sagladığın-

dan Avrupa için mühimdi. Hint Okyanusu’na denizden ulaşmaya

çalışıyorlardı. Ama Portekizlilerden evvel bu yol Müslümanlar

tarafından kullanılıyordu. Müslümanlar Afrika’nın güneyindeki

yolu kullanarak 9. yüzyılda Çin ile ticaret yapıyorlardı. Hint Ok

yanusu 15. Asırda Müslümanların elinde bir İslâm gölü gibiydi.

Hindistan ve Java, Müslümanların elindeydi. Ummanlı denizci-

ler İbn-i Macid ve Süleyman el-Mehri 15. Asrın matematikten

astronomiye her ilmi bilen iki denizcisiydi.”

(Zafer Şen, İslâm Bilim Tarihi Uzm. Prof.Fuat Sezgin’in Keşifleri,, s.162-165)

 

DÜNYA HARİTASINI İLK ÇİZEN ÂLİM: İDRİSİ

 

Endülüs (1100) doğumlu Idrisi bugünkü dünya hari-

tasını çizen coğrafya alimi ve botanikçidir. İtalya kralının

talebiyle bir dünya haritası çizmek isteyen İdrisi, seyyah-

lar ve gemi kaptanlarıyla görüştü; uzak beldelere geziler

düzenledi. Bilinen coğrafya bilgilerini topladı ve değer-

lendirdi. On beş sene süren çalışmanın sonunda eseri;

Kitab-ı Ruceri tamamladı. Eseri doğruluk, görüş sahası-

nın genişliği ve şümülü itibariyle Batlamyus’un dünya ha-

ritasını (zamanın itibar edilen dünya haritası) çok geride

bırakmıştır. İdrisi 1165 yılında Palermo’da vefat etmiştir.

İdrisi’nin dünya haritasında, 180 derecelik dünya yüze-

yi; güneyde ekvatoru, kuzey kutubunu ve batıda Kanarya

adalarını, doğu Çin’i içine almakta ve o gün bilinen Asya,

Avrupa ve Afrika kıtalarını oldukça doğru göstermektedir.

Eserinde dünya hakkında şu bilgiler mevcuttur: “Ekva-

torun boyu 360 derecedir. Kutupla ekvator çizgisi arasın-

da 90 derece vardır. Ancak yeryüzünün yaşanan bölümü

64 derecesine kadar olan kısmıdır. Geriye kalan bölge-

lerde çok sıcaktan veya çok soğuktan dolayı canlı varlık

yoktur.

Dünya yuvarlaktır. Ancak tam küre biçiminde değildir.

Su ise ona yapışık olup, ondan ayrılamaz. Yer ile su, yu-

murtanın içindeki sarı gibi, feleğin ortasında bulunur. Bir

kuvvet onları kuşatmakta ve felek tarafına doğru çekil-

mektedir. Bunun hakikatini Allâhu Teâla bilir. Mahluklar

yerin sırtında bulunurlar. Mıknatısın demiri çektiği gibi yer

de üzerindekileri çeker.” Günümüzdeki dünya hakkında

elde edilen bilgiler İdrisi’nin eserindeki bilgileri çok büyük

bir kısmını doğrulamaktadır. Aynı zamanda İdrisi günü-

müzde kullanılan değerleri kullanmıştır. İdrisi bu bilgilere

sekizbuçuk asır önce ulaşmayı başarmış Müslüman bir

bilim adamıydı.

 

ASTRONOMİ VE MATEMATİK ÂLİMİ

BURSALI KADIZÂDE RUMİ

 

1337 senesinde Bursa’da doğan Kadzâde-i Rumi’nin

doğum  tarihi itilaflıdır. Molla Fenari’den fıkıh, astronomi

tahsil etmesine müteakip Seyyid Şerif Cürcani’den ke-

lam ve fen ilimlerini öğrendi. Astronomi ve matematikte

söz sahibi oldu. Semerkand’da Timurhan’ın  torunu Uluğ

Bey’in (Timur İmparatorluğu’nun 4. sultanı) hocalığına ta-

yin edildi. Uluğ Bey hocası için bir medrese ve rasathâne

inşa etti. Uluğ Bey burada Kadzâde’nin derslerini dinler-

  1. Bir keresinde Uluğ Bey’in sebepsiz yere bir müderrisi

azletmesi, Kadzâdenin evine kapanarak derse gitmeme-

sine sebep oldu. Onun bu davranışı üzerine hata işledi-

ğini anlayan Uluğ Bey bizzât Kadzâde’nin ziyaretine gi-

derek niçin ilimden el çektiğini sordu. Kadzâde: ”Biz ilmi

mukaddes biliriz. Onu şahıslar üstü bir değer olarak tak-

dir ederiz, ilmin, insanların merhametine muhtaç duruma

düşmesine üzüldük. Bir sultanın sözüyle alimler ilimden

alıkonuluyor. Bunun üzerine ilimden el çekmeyi tercih et-

tik. İlme hürmetimiz sebebiyle, ona leke kondurmamak

için böyle yaptık.” deyince, sultan Uluğ Bey özür dile-

mekten başka çare bulamadı. Görevden aldığı müderrisi

tekrar vazifesine tayin ederek, bir daha ilme ve alimlere

müdahalede bulunmayacağına dair söz verdi.

Kadzâde Rumi rasathâne yaptığı gözlemler neticesin-

de eski Yunan bilginlerinden intikal eden bir çok bilginin

hatalı olduğunu ortaya koydu. Kadzâdenin yetiştirdiği

Ali Kuşcu ve Fetullah Şirvani isimli iki meşhur talabesi

sayesinde yüksek matematik ilmi, batı Türkleri arasın-

da (Anadolu’da) da yayıldı. Kadzâde ve talebeleri, gök

cisimlerinin kendi etrafındaki hareketlerini incelerken,o

asırda bilinen en ileri matematiği  daha da geliştirip uygu-

ladılar. Astronomi ile ilgili fizik kurallarını da, astronomiye

tatbik ettiler.

(Müslüman Bilim Adamları, s.186-188)

 

 

 

 

 

MEŞHUR İSLAM ALİMİ VE GEZGİNİ İBN-İ BATTUTA

 

İbn-i Battuta, küçük yaşta ilim tahsiline başladı. Temel

din bilginlerini ve yardımcı ilimleri öğrendi. Maliki mezhebi

fıkıh bilgilerinde alim oldu. Tanca’da tahsilini tamamla-

dıktan sonra, 14 Haziran 1325 tarihinde yirmi iki yaşında

iken, hacca gitmek için memleketinden ayrıldı. Yolculu-

ğunda, uğradığı yerlerdeki camileri, medreseleri ve türbe-

leri ziyaret etti, halka vaaz ve nasihatte bulundu. Gittiği

her beldenin ileri gelenleriyle ve meşhur kimseleriyle gö-

rüştü. Çok alaka ve iltifat gördü. Bu seyahat onda diğer

İslâm memleketlerini gezme hevesini uyandırdı; yirmi do-

kuz sene süren üç ayrı seyahate çıktı.

İbn-i Battuta, ömrünün büyük kısmını kapsayan, o

zamanki vasıtalarla imkansız sayılacak kadar uzun se-

yahatler yaparak müslüman ülkeler ve müslümanlarla

irtibatı olan bütün ülkeleri gezdi. Onların tarihi, coğrafi,

etnik ve kültürel durumları hakkında malumat sahibi oldu.

Dolaştığı her yerde ülkenin ileri  gelen hekimleri, ileri ge-

lenleri ve her tabakadan kimse ile tanıştı. Onların adetle-

rini, yaşayışlarını, yediklerini, içtiklerini, teferruatlı olarak

kaydetti. Hükümdarların, makam sahiplerinin anlaşmaz-

lıklarına, mücadele ve savaşlarına ait önemli bilgileri

“Battuta Seyahatnamesi” olarak bilinen eserde topladı.

Bu eser asrın İslâm  ülkelerinin tarihi, coğrafi, folklör ve

etnolojisi, dini, ictimai ve ilmi durumu hakkında kıymetli,

sağlam ve aydınlatıcı bilgiler vermiş, Hind fakirlerinden,

Anadolu âhilerinden, İrandaki batınilîk hareketlerinden

bahsetmiştir. Seyahatname O’nun Sudan ve Nijerya böl-

gelerinin gerçek kaşifi olduğunu göstermiştir. Eser o dö –

nemde İslâm dünyasının birlik ve beraberliğini göstermesi

bakımından ilgi çekicidir. İbn-i Battuta, eserlerinde insan-

lar üzerinde durmuşsa da, bilim tarihi açısından dikkate

değer bilgiler de vermiştir.

(Müslüman Bilim Adamları, 2 s. 22-25)

 

AVRUPA’YA İLMİ VE MEDENİYETİ İLK GETİRENLER

 

Ortaçağ’da Avrupa, ilim ve medeniyet bakımından tama-

men karanlık bir devir yaşamıştır. Bu zamanda insanların,

her sahadaki ilim ile uğraşabilmesi, Hristiyan papazlarının

tekelindeydi. Onlar bu hususta kimseye izin vermiyordu.

Avrupa’da, ancak miladi 1500 yıllarından sonra ilmi ça-

lışmalara başlamıştır. Çünkü onlar bu sıralarda, harpler ve

çeşitli sebeplerle Müslümanlarla sık sık temaslarda bulun-

muşlar, onları yakından görerek ahlâkına, ilim ve medeni-

yetlerine hayran kalmışlardır.

Avrupa’ya ilmi ve medeniyeti ilk getirenler Müslüman-

lardır.

Emevilerin İslâm dinini, İspanya’dan, Avrupa’ya sok-

ması ve Fas, Kurtuba  ve Gırnata üniversitelerinin kurul-

masıyla birlikte, batıya ilim ve fen ışıkları girmeye başladı.

Hristiyanlık alemi uyanıp, bugünkü ilim ve teknikteki iler-

lemenin temelini attı. Dünya yüzündeki ilk üniversitenin

Fas’ın Fez şehrinde bulunan Kayrevan Üniversitesi olduğu

bütün ansiklopedilerde yazılıdır. Bu üniversite 859 yılında

kurulmuştur.

Endülüs Sultanı Üçüncü Abdurrahman’ın kendisi ve

devlet adamları ilim ve edep sahibiydiler. Alimlere ve ilme

çok kıymet verirlerdi. Bunun için Endülüs’te ilim ve fen çok

ilerledi. Saray ve devlet daireleri birer ilim yuvası oldu. Her

memleketten ilim öğrenmek isteyenler akın akın Kurtuba’ya

geldiler. Kurtuba’ da büyük ve mükemmel bir tıp fakültesi

kuruldu. Avrupa’da yapılan ilk tıp fakültesi budur. Avrupa

kraları ve devlet adamları, tedavi için Kurtuba’ya gelir; gör-

dükleri medeniyete, güzel ahlâka, misafirperverliğe hayran

kalırdı. Üçüncü Abdurrahman ayrıca 600.000 kitap bulun-

duran bir kütüphâne de yaptırdı. Kurtuba’da çok sayıda derin alimler yetişti. Ayrıca Osmanlı Türkleri, İslâm dinini

doğudan, Avrupa’nın ortalarına kadar yaydılar, ilimde ve

teknikte, bütün dünyaya ışık tutan muazzam medeniyet

eserleri meydana getirdiler.

(Müslüman Bilim Adamları c.2, Giriş Bölümü)

 

DÜNYANIN İLK AÇIK KALP AMELİYATI

 

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Ben, süt annemin bir çocuğu ile hayvanları gez-

dirmek için çıkmıştım. Yanımıza yiyecek bir şey de

almamıştık. Ben “Kardeşim, haydi annemize git de bir

miktar yiyecek getir.” dedim. O yiyecek getirmeye git-

  1. Ben de hayvanların yanında kalmıştım. Derken iki

beyaz kuş geldi. Biri diğerine: “Bu, O mudur?” dedi.

Diğeri: “Evet” dedi. Hemen beni alıp sırtüstü yatırdı-

lar ve karnımı yardılar. Sonra kalbimi çıkarıp yardılar

ve içinden iki parça siyah pıhtı çıkardılar. Biri: “Kar

suyunu bana ver!” dedi ve onunla göğsümün içini

iyice yıkadı. Sonra: “Dolu suyunu bana ver” dedi ve

onunla da kalbimi iyice yıkadı. Sonra: “Sekîneti bana

ver!” dedi ve onu kalbime serpti… Sonra yine bunlar-

dan biri: “Haydi hemen kalbini dik!” dedi. O da hemen

dikti ve üzerini peygamberlik mührüyle mühürleyip

kapattı… “Haydi onu terazinin bir kefesine koy, öbür

kefesine de ümmetinden bir kişiyi koyup tart!” dedi.

Diğeri öyle yaptı ve benim ağır geldiğimi görüp: “Eğer

biz bunu, ümmetinin tamamı ile tartsak, yine ağır ge-

lecektir” dedi. Sonra beni kendi hâlime bırakıp gittiler.

Ben ise, şiddetli bir şekilde korkmuştum. Sonra topar-

lanıp süt anneme gittim ve başıma gelenleri anlattım.

O da: “Allah saklasın!” diyerek Allah’a olan güvenini

ve endişeye mahal olmadığını ifade etti. Bir deve ha-

zırlayarak yola çıktık. Aileme geldiğimizde o dedi ki:

“Ey Amine, işte emânetim ve zimmetim! Hiç bir ku-

surum olmaksızın teslim ediyorum!” Ben, başımdan

geçenleri öz anneme de anlattım. O hiç bir korku ve

endişeye kapılmadı ve dedi ki: “Bu senin büyük bir

özelliğindir! Zâten ben seni doğurduğum zaman, ben-

den büyük bir nûr çıktı ve Şam’daki sarayları aydın-

lattı…” (Hakim)

(İmâm Suyûti, Peygamberimizin Mucizeleri, c.1, s.123-126)

 

İSTANBUL RASATHÂNESİ’NİN KURUCUSU

TAKİYUDDİN RAŞİD

 

İstanbul’da ilk rasthâneyi kuran astronomi, matema-

tik ve hadis alimi olan T. Raşid 1525 senesinde Şam’da

doğdu. Takiyüddün Raşid İstanbul’a yerleştikten sonra

astronomi çalışmalarına ağırlık verdi ve bu alanda söz sa-

hibi oldu. Sultan 3. Murad Han’ın huzuruna kabul edildi.

Padişahın emri ile İstanbul Rasathânesini kurmakla vazi-

felendirildi. Önceleri rasatlarını Galata kulesinde yapıyor-

  1. Rasatahânenin inşasında Hoca Sâdeddin efendinin

ve Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’nın büyük yardımları

oldu. Takiyüddün Raşid bu rasathânede 4 sene deney ve

gözlem yaptı. Takiyüddün Rasid İstanbul Rasathânesinde

ve özel imkanlarla yaptığı çalışmalarında bir çok başarılar

elde etti. Zamanı ölçmede büyük başarı gösterdi. 4 sene

içerisinde yaptığı rasatlarla güneş cetvellerini tamamla-

dı. Meyl-i külliyi (bir gök cismi yörüngesinden tam olarak

sapması, tam deknelasyonu) 330  26’ 48’’ olarak buldu.

Bu rakam bugünkü rakamdan sadece 36 saniye küçüktür.

Halbuki ünlü astronot thoco Brahe bunu iki misli hatayla 1’

48’’ olarak bulmuştur. Takiyüddün Rasid güneşin ortalama

harelketinin bu günkü değerine yaklaşık olarak hesapladı.

Meridyenler arası zamanı ilk defa ölçtü. Güneş, Ay ve yıl-

dızların doğuş yerlerini yıldızların enlem, boylam doğuş ve

eğim metotlarını ilk defa ortaya koydu ve kullandı. Enlem

ve boylamı belli olan iki yıldızın yanında olan üçüncü bir

yıldız arasında ortaya çıkan küre ve üçgenin yüzölçümünü

hesaplamak için bir alet yaptı. Bu aletle üçüncü yıldızın en-

lem ve boylamı hesapladı. Bu yol günümüz astronomisinde

de kullanılmaktadır. 60’lı sistem üzerine kurulan ve halen

kullanılmakta olan derece dakika ve saniyeyi ondalıklı bir

şekilde ifade etti. Avrupa’da bu sistem 100 sene sonra

1670 senesinde Gabriel Muuton tarafından ortaya atıldı.

(Müslüman Bilim Adamları 2, s. 299,300)

 

BOTANİK ÂLİMİ İBN-İ BAYTAR

 

Endülüs’te yetişen büyük botanik alimi ve eczacıdır.

Yirmili yaşlarından itibaren; Yunan, Rum ve İslâm ale-

mindeki beldeleri dolaştı ve çeşitli otların hususiyetleri

hakkında bilgi ve tecrübe sahibi olan Müslüman ve gayr-i

müslim bilginlerle görüştü. Gezip gördüğü yerlerdeki bit-

kileri yerlerinde inceledi. İncelediği bitkinin ayrıca yetişti-

diği beldeyi ve toprağı, o bitkinin büyümesinde te’siri olan

diğer durumları tetkik etti. Arapça’ya az çok yanlış olarak

geçmiş olan bitki isimlerini düzeltti.

İbn-i Baytar kendisinden önce yaşamış Dioskorides,

Calinus, Hipokrat, İbn-i Sina, Gafiki gibi birçok bilgin ta –

rafından yazılan eserleri inceleyip şerhler yazdı. Deney,

gözlem ve tedkikleri neticesinde bir konu hakkında sonu-

ca varmasıyla meşhur oldu. Tedkik ettiği hususlarda, o

mevzu ile alakalı nakillerin doğruluğunu ve güvenirliğini

iyice araştırdı. Bu araştırma ve görüşleri ile botanik ilimi-

nin gelişmesine pek çok tesirleri oldu. Otların hususiye-

tini çok iyi bilirdi. Bitkileri incelemek suretiyle çok güzel

ilaçlar yaptı.

İbn-i Baytar, ayrıca tarlada yetişen ve mahsullerine

zarar veren otları da tetkik eden ilk alimdir. Bu sebeb-

le muhtelif nevilere ait kolleksiyonlar yaptı. Günümüze

kadar devam eden ve hala kullanılan bitki koleksiyonları

yapma fikri ona aittir. Eserlerinde bin dört yüz kadar bitki –

yi tek tek inceledi. Bunlardan hangi ilaçlar yapılabileceği-

ni tedkik etti. Bu ilaçların kimyevi yapılarını ve hastalıkları

önlemedeki te’sirlerini en ince teferruatına kadar anlattı.

Bir liste halinde sunduğu bu bitki ve ilaçların üç yüz tane-

si tamamen kendi keşfiydi.

İbn-i Baytar, tetkik ettiği hususların nakillerinde çok

dikkatli olup, bir ilacı, diğer bir ilaç ile mukayesede çok

başarılı idi. Yaptığı çalışmalar, eczacılık ilmine çok fay-

dalı oldu. Bu alanda yazdığı eserler asırlarca müracaat

kaynağı olarak kullanıldı.

(Müslüman Bilim Adamları 2, s.28-31)

 

 

BOTANİK ÂLİMİ İBN-İ BAYTAR

 

Endülüs’te yetişen büyük botanik alimi ve eczacıdır.

Yirmili yaşlarından itibaren; Yunan, Rum ve İslâm ale-

mindeki beldeleri dolaştı ve çeşitli otların hususiyetleri

hakkında bilgi ve tecrübe sahibi olan Müslüman ve gayr-i

müslim bilginlerle görüştü. Gezip gördüğü yerlerdeki bit-

kileri yerlerinde inceledi. İncelediği bitkinin ayrıca yetişti-

diği beldeyi ve toprağı, o bitkinin büyümesinde te’siri olan

diğer durumları tetkik etti. Arapça’ya az çok yanlış olarak

geçmiş olan bitki isimlerini düzeltti.

İbn-i Baytar kendisinden önce yaşamış Dioskorides,

Calinus, Hipokrat, İbn-i Sina, Gafiki gibi birçok bilgin ta –

rafından yazılan eserleri inceleyip şerhler yazdı. Deney,

gözlem ve tedkikleri neticesinde bir konu hakkında sonu-

ca varmasıyla meşhur oldu. Tedkik ettiği hususlarda, o

mevzu ile alakalı nakillerin doğruluğunu ve güvenirliğini

iyice araştırdı. Bu araştırma ve görüşleri ile botanik ilimi-

nin gelişmesine pek çok tesirleri oldu. Otların hususiye-

tini çok iyi bilirdi. Bitkileri incelemek suretiyle çok güzel

ilaçlar yaptı.

İbn-i Baytar, ayrıca tarlada yetişen ve mahsullerine

zarar veren otları da tetkik eden ilk alimdir. Bu sebeb-

le muhtelif nevilere ait kolleksiyonlar yaptı. Günümüze

kadar devam eden ve hala kullanılan bitki koleksiyonları

yapma fikri ona aittir. Eserlerinde bin dört yüz kadar bitki –

yi tek tek inceledi. Bunlardan hangi ilaçlar yapılabileceği-

ni tedkik etti. Bu ilaçların kimyevi yapılarını ve hastalıkları

önlemedeki te’sirlerini en ince teferruatına kadar anlattı.

Bir liste halinde sunduğu bu bitki ve ilaçların üç yüz tane-

si tamamen kendi keşfiydi.

İbn-i Baytar, tetkik ettiği hususların nakillerinde çok

dikkatli olup, bir ilacı, diğer bir ilaç ile mukayesede çok

başarılı idi. Yaptığı çalışmalar, eczacılık ilmine çok fay-

dalı oldu. Bu alanda yazdığı eserler asırlarca müracaat

kaynağı olarak kullanıldı.

(Müslüman Bilim Adamları 2, s.28-31)

 

 

HEZÂRFEN AHMED ÇELEBİ

Osmanlı Devleti zamanında yetişen ve dünyâda ilk

olarak uçmayı başaran Türk ilim adamıdır. Ne zaman ve

nerede  doğduğu  bilinmeyen  Ahmed  Çelebi’nin  hayâtı

hakkında malûmat yok denecek kadar azdır. 1623-1640

yılları arasında saltanat süren Dördüncü Murâd zama-

nında yaşamış olup, meşhûr gösterisini yine bu Sultan

huzûrunda yapmıştır.

Fen alanındaki geniş bilgi ve tecrübesi ile halk ara-

sında “Hezârfen” diye bilinen Ahmed Çelebi; araştırma

yapmaktan usanmayan, yiğit, akıllı ve âlim bir kişiydi.

Hezârfen Ahmed Çelebi’den önce havacılık târihinde

ilk  olarak  yine  ünlü  bir Türk  âlimi  olan  İsmâîl  Cevher;

kollarına kanat takarak uçma denemesini yapmışsa da

Hezârfen Ahmed Çelebi, bu Türk âlimin hayâtını ve ne-

den başarısızlığa uğradığını iyice inceledikten sonra ay-

nı  düşünceyi  gerçekleştirmek  için  harekete  geçti.  Bil-

hassa hava akımları ve kuşların uçuşlarını inceleyerek

çalışmalarını geliştirdi.

Nihâyet târihî uçuşunu yapmak üzere Okmeydanı’na

gelen Hezârfen Ahmed Çelebi kartal kanatlarıyla bir kaç

kere havada kalma tâlimleri yaptı.

Daha  sonra  Galata  kulesinin  en  yüksek  noktasına

çıktı ve kendini boşluğa bırakıverdi. Halk dehşet içinde

manzarayı seyrediyordu. Kanatlarını açarak kuşlar gibi

yavaş  yavaş  hareket  ettiren  Hezârfen  Ahmet  Çelebi,

Boğaz’ı süzülerek geçti ve Üsküdar’da Doğancılar mey-

danına indi.

Bu başarısından dolayı Dördüncü Murad Han kendi-

sine bir kese altın ihsân etmiştir. Sonraları Cezâyir’e gi-

den Hezârfen Ahmed Çelebi orada vefat etti.

(Müslüman Bilim Adamları, 1.c., 303-304.s.)

 

BATTÂNÎ

İsmi Muhammed bin Cabir bin Sinan er-Râkî olup, künyesi

Ebû Abdullah’dır. Avrupa’da Al-Batenglus veya el-Bategni ismiy-

le meşhûr olmuştur. 858 (H. 244) senesinde Harran’da doğdu.

Ömrünün çoğunu Fırat Nehri kıyısındaki Rakka’da geçirdi. 929

(H.  318)  senesinde  Bağdat’tan  dönüşünde  Samarra  şehrinde

vefât etti. Battânî, güneşin dünyâdan en uzak bulunduğu nokta-

daki hareketini keşfetmiş, güneşin yörüngesinin eğimi ve dünyâ-

nın dönüş eksenindeki değişmeler için hassas değerler bulmuş-

tur. Battânî, Astronomi ve matematikte asrının teki ve İslâm as-

tronomicilerinin pîri ve reîsidir. Kırk iki sene astronomi üzerinde

çalışmış ve bu ilim dalına çok hizmet etmiştir. Küresel ve düzlem

trigonometrisi üzerine de çalışmalar yapan Battânî, dik üçgenle-

ri inceleyerek, sinüs, cosinüs, tanjant, cotanjant, sekant ve co-

sekant mefhumlarını ortaya koymuştur. Battânî araştırmalarında

“İnsan, Allâhü Te‘âlânın birliğini isbâta, O’nun emsalsiz bü-

yüklüğünü, yüce hikmetini, muazzam kudretini ve eserleri-

nin  mükemmelliğini  anlamaya  astronomi  ilmi  sâyesinde

muvaffak olur” düşüncesini esâs almıştır. Battânî, araştırmala-

rı süresince hep Allâhü Te‘âlânın büyüklüğünün sırlarını, gökler-

le  yeryüzü  arasındaki  alâkayı  inceledi.  İlmini  Allâhü  Te‘âlânın

ma‘rifetine, yani tanınmasına hizmetçi kabûl ederdi.

Ömrünün  hepsini  Fırat  Nehri  yakınındaki  rasathânesinde

ilimle uğraşmakla geçiren Battânî, İslâm âleminde olduğu gibi,

batılı ilim adamları tarafından da çok faydalanılmış, onun bir de-

hâ olduğu kabul edilmiştir. İki ünlü oryantalist Gibbs ve Kremers,

Battânî hakkında: “Onda şaşılacak bir zekâ vardı. O, Müslü-

manların her nevî kültürünü ihtivâ eden bir ansiklopedi gi-

biydi”  demişlerdir.  Ünlü  bilim  tarihçisi  G.Sarton’un  ifâdesiyle

Battânî,  çağının  en  büyük  astronomi  âlimi  ve  Müslüman  bilim

adamlarının en büyüklerindendi. On sekizinci asrın ünlü Fransız

astronomu Laland; Battânî’yi gelmiş geçmiş en büyük yirmi ma-

tematik bilgini arasında sayar. Yine batılı bir bilim târihçisi olan

Erich Bell de onun için; “Trigonometriye cebir ilmini uygula-

yan ilk bilim adamıdır. Yani cebirsel trigonometrinin kurucu-

sudur. Târih boyunca görülen en büyük astronomi âlimidir”

demiştir.                   (Yeni Rehber Ansiklopedisi, 3.c., 373-374. s.)

 

MÜSLÜMAN CERRAHLARIN ÖNCÜSÜ ZEHRÂVÎ-1

İsmi,  Halef  bin Abbâs  ez-Zehrâvî  olup,  künyesi  Ebü’l-Kâ-

sım’dır. 930-1013 seneleri arasında Endülüs’te yaşayan meş-

hûr  tıp  âlimidir.  Kurtuba  yakınlarındaki  ez-Zehrâ’da  doğduğu

için Zehrâvî ismiyle meşhûr oldu. Batı ilim âleminde Ebü’l-Kâ-

sis, Bukasis ve Al-Zahravivs olarak bilinir. Zamanında ilim ve

kültür seviyesi en yüksek olan Kurtuba Üniversitesinde öğrenim

gördü. Özellikle tıp ilminin nazarî ve tatbikî sahalarında derinle-

şerek söz sâhibi oldu.

Müslüman cerrahların öncüsü olarak kabul edilen Zehrâvî,

sâdece nazariyelerle uğraşmayıp, bizzat ameliyâtlar yaparak,

metodlar ve âletler keşfetmeyi ve bunları mahâretle kullanmayı

başardı. O devirde Avrupa’da Zehrâvî’nin eserleri ve bunlarda

ortaya koyduğu tıbbî ve cerrâhî usûller de temel mürâcaat kay-

nağıydı. Zehrâvî, daha o devirlerde birçok günlük âcil hâllerde

cerrâhî usûllerini başarı ile tatbîk etmiş, burun ameliyatları yap-

mış, gümüş nitratı kullanmıştır. Dağlama yoluyla da önceleri hiç

yapılmamış birçok cerrâhî tedâvîyi başarmıştır. Hayâtının bü-

yük  bir kısmını doğduğu  yer  olan Medînetü’z-Zehrâ’da tıp ve

eczâcılık araştırmalarıyle geçiren Zehrâvî, ayrıca din ve zamâ-

nının diğer fen ilimlerini de tahsil etmiştir. Cerrâhî uygulamalar-

da çok hassastı. Ameliyâtlarda kullandığı âletleri kendisine has

bir metodla mikroplardan temizledikten sonra kullanıyordu. Bu

işte bilinen ve Maddetü’s-safra denilen bir maddeden faydalan-

dı.  Günümüzde  yapılan  araştırmalar  bu  maddenin  bakterileri

imhâ edici özelliğe sâhip olduğunu ispâtlamıştır.

Zehrâvî’nin  en  çok  meşgul  olduğu  ve  çağdaşlarını  da  en

fazla yoran hastalıklardan biri kanserdi. Onun bu hastalık için

ortaya koyduğu tedâvi usûlleri günümüze kadar uygulana gel-

miştir. O, akciğer iltihaplanmaları üzerinde çalışmış ve ameli-

yatla göğsü yarıp dağlama yoluyla bunu tedâvî etmeyi başar-

mıştır. Böbrek taşlarını düşürme ve ameliyâtla çıkarmayı ilk de-

fâ gerçekleştiren yine odur. Yaptığı ameliyât günümüz opera-

törlerininkiyle aynıydı. Göz, kulak, burun, boğaz ve diş cerrâhî-

sinde  önderlik  etti  ve  ilk  defâ  fıtık  ameliyatını  gerçekleştirdi.

Mafsal iltihâplarını tedkik ederek, tedâvisi üzerinde durdu.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi)

MÜSLÜMAN CERRAHLARIN ÖNCÜSÜ ZEHRÂVÎ-2

Zehrâvî,  varis  yani  damar  genişlemesi  hastalığı  üzerinde

çalışmalarda bulundu. Poliplerin çıkarılmasında çengel uygula-

dı  ve  bir  hizmetçisine  başarılı  bir  trakeotomi  ameliyâtı  yaptı.

Fransız cerrahı Pare’yi şöhrete ulaştıran ve 1552 senesinde ilk

defâ onun tarafından yapıldığı sanılan, büyük damarların bağ-

lanmasını altı asır önce Zehrâvî gerçekleştirdi. Ameliyât sıra-

sında mum ve alkol kullanarak kanamayı durdurmayı başardı.

Pratisyen cerrahlara sun‘î dikişi, kürk dikişi, karın yaralarında

sekiz dikişi, bir ipliğe geçirilen iki iğneli dikişi, bu münâsebetle

kedi  barsakları  ile  yapılan  dikişi,  barsak  ameliyatında  kalkük

kullanmayı öğretti. Bütün  ameliyât  dikişlerinde, özellikle karın

çukuru altındaki cerrâhî müdâhalelerde, ilk defâ havsalayı (kal-

ça  boşluğunu)  yatakta  yüksekte  tutan  o  oldu.  Yirminci  asrın

başlarında  Alman   cerrahı   Friedrich  Trendelenburg   (1844-

1924), Zehrâvî’nin bu buluşuna sâhip çıkıp kendine mâl etmiş,

Ebü’l-Kâsım’ın ismi unutturulmuştur.

Zehrâvî, Cerrâhî ameliyâtlarda dikişler için kullanılacak ipek

ipliği îmâl etti. Burun içindeki fazlalık et parçalarını temizleyip

almak için ilk defâ senânin denilen orijinal bir âlet yaptı. Yine

ilâçları mesâneye vermek için mâdenî şırıngayı ilk defâ o yapıp

kullandı.  Ebü’l-Kâsım  Zehrâvî’yi  meşhûr  eden  ve  Avrupa’da

cerrâhînin temeli olan Te’lif adlı eseridir. İki ciltten meydana ge-

len  eser  900  sahîfedir.  Eserin  asıl  adı  et-Tasrif  Limen  Acize

‘ani’t-Te’lîf’tir. Te’lîf’in seksenden fazla yazma ve basılı kopyası

vardır. Birçok defâ lâtinceye ve İbrâniceye tercüme edildi.

Cerrâhî ile ilgili cüz’ü, meşhûr Gerard de Cremona tarafın-

dan Lâtinceye tercüme edilmiştir. Bu bölümü Fâtih Sultan Meh-

med Han zamânında Amasya Hastânesi başhekimi Sabuncu-

zâde Şerefeddîn tarafından bâzı ufak tefek ilâvelerle  Cerrâhi-

ye-i İlhâniye adıyla Türkçeye tercüme edilmiştir. Avrupa’da cer-

râhînin  temelinin  atılmasına  sebep  olan  bu  eser,  Salerno,

Montpelleier ve diğer Avrupa tıp fakültelerinde asırlarca ders ki-

tabı olarak okutulmuştur. Ebü’l-Kâsım Zehrâvî’yi Müslümanlar-

dan çok, asırlarca eserinden istifâde eden Avrupalılar tanımış-

lar, buluşlarını ve tedâvî şekillerini kendilerine mâl etmişlerdir.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi)

GÖZ HASTALIKLARI DOKTORU ALİ BİN İSA EL-KEHHAL

Müslümanlar arasında “Kehhal”, Avrupa’da ise “Hally Jesu”

isimleriyle meşhûr olmuş, göz hastalıkları hakkında ilk defa ki-

tab  yazan  Müslüman  tıp  âlimidir.  Hayatı  hakkında  fazla  bilgi

yoktur. 1039 (H. 430) senesinde Bağdat’ta vefât etti. Ali bin İsa

el-Kehhal’ın, İslâm âleminde ve batıda meşhûr bir tıp âlimi ola-

rak bilinmesinin sebebi, yazmış olduğu Tezkiretü’l-Kehhalîn ad-

lı üç  ana  bölümden  meydana  gelen  eseridir.  Birinci  bölümde;

gözün anatomisi, fizyolojisi, tabakaları, damar ve sinirlerin ince-

lenmesi, her bir tabakanın başlangıç ve sonu, sağladığı fayda-

lar ve beslenme kaynakları anlatılmaktadır.

İkinci bölümde; gözün dış hastalıkları ve tedavileri, göz ka-

pağı, gözyaşı bezleri, kornea ve uveanın hastalıkları ve tedâvî-

leri, katarakt ve ameliyatı hakkında bilgi verilmektedir. Bu bö-

lümde trahom hastalığına da yer verilmiş, gözde arpacık çıkma-

sı, göz kapağının büyümesi ve şeklinin bozulması durumları ile

göz kapak içi derisine âid on üç hastalık ele alınmış, bu tür has-

talıklarda yumurta akı, süt gibi maddelerin, çinko külü ve uyuş-

turucu bir madde ile kullanılabileceğini bildirmiştir.

Üçüncü bölümünde, gözün iç hastalıkları ve tedavileri, billur

cisim ve albümin hastalığında gözün değişiklikleri, miyop, hiper-

metrop, gece körlüğü; saydam tabaka, retina, görme siniri, ağ-

tabaka ve iris hastalıkları, şaşılık ve görme hastalıkları hakkın-

da  bilgi verilmekte ve yüz otuz iki çeşit hastalığın ta‘rîfi yapıl-

maktadır. Eser; hijyenle ilgili bazı tavsiyelerin yanında 141 basit

ilâcın göze etkilerini açıklayan bir kısımla son bulmaktadır.

Eserin en orijinal yerlerinden biri de o güne kadar bilinen lo-

kal anesteziklerin yanı sıra ağrılı ameliyatlarda ilk defa mandra-

gora (adamotu) ve opium (afyon) buharı gibi genel anestezi ya-

pan maddelerin yardımıyla göz ameliyatlarının nasıl yapılacağı-

nı ta‘rif etmiş olmasıdır. Ali bin İsa el-Kehhal’in bu önemli eseri,

Avrupa’da Latinceye tercüme edildi. Tıp tarihçileri, on dokuzun-

cu asrın ortalarına kadar gözle ilgili daha mükemmel bir eserin

yazılmadığını  ifâde  etmektedirler.   Eser, Arapça  olup,  Hindis-

tan’da Hazînetü’l-Me‘ârif Yayınevi tarafından neşredilmiştir.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi)

 

JAPONYA’YA İLK ROBOT

1889  yılında;  Japon  İmparatoru  Meiji,  İstanbul’a  özel  elçiler

gönderir. Bu elçilerle birlikte; bazı hediyeler gönderir ve  Japon İm-

paratoru özel mektubunda, Abdülhamid Han’dan; “İslâm dini, ilim

ve teknolojik gelişmeler, vakıflar, hayır kurumlar vs. konuları ile il-

gili  olarak  kendilerine  Japonca  veya  Fransızca  olarak  bilgiler”

gönderilmesini rica eder.

  1. Abdülhamid Han,  konuyu  Şeyhülislam  Cemâleddîn  Efen-

di’ye açar. Osmanlı’nın bilgi ve teknolojisi hakkında bilgi isteyen,

deniz  aşırı  bir  ülkeye,  eli  boş  elçiler  gönderilemezdi.  İlk  etapta;

tezhipli bir Kuran-ı Kerim ve daha bir çok hediye, elçilerle Japon

İmparatoru’na gönderilir. Diğer bilgiler için de süre istenir.

Bu süre zarfında Sultan II. Abdülhamid Han, Yeni Kapı Mevli-

hânesi saat sanatkârı, Musa Dede’yi Huzûr’a çağırır ve bu konu-

da çalışma yaptırır. Daha sonra Musa Dede ve ekibinin çizdikleri

projeleri inceler, ancak bunlardan tatmin olmaz. Çünkü Musa De-

de’nin getirdiği çizimler, klasik saat örneklerinin değişik versiyon-

larıdır. Huzûr’da bulunan Derviş Dede’ye fikri sorulur. Derviş: “Bu

saat semâzen şeklinde olsun. Her saat başı, kollarını açıp semâ

etsin ve gong çalsın.” Sultan II. Abdülhamid Han projeyi eline alır,

dikkatlice inceler, tefekküre dalar ve dâhiyâne şu fikri söyler: “Ha-

yır gong çalmasın! Ezan okusun. Öyle bir tertip yapın ki, sa-

at  başı  ezan  okusun”  der.  Kağıda  birkaç  ayrıntı  çizerek  Musa

Dede’ye verir. Musa Dede, “Ferman Sultanımındır” diyerek huzûr-

dan ayrılır ve projeyi uygular.

Robot, kâideye oturtulmuş gövdesi; saat başı semâ ediyor, bu

esnâda kollarını açıyor, gümüş levhalardan yapılmış etekleri açı-

lıyor ve aynı anda ezan okuyordu. Etek kısmının üstündeki maz-

gallardan ezan sesi geliyordu. Öyle bir mekanizma kurulmuştu ki,

tüm bunları yaparken yarım metre yürüyor, hem dönüyor ve ezan

bitince de tekrar yarım metre geri giderek yerine dönüyor; kolları-

nı ve eteklerini indiriyordu. Robot’un tamamı gümüş ve altın kap-

lamadan yapılmıştı. Robot’un arka kısmında kurma yeri mevcuttu

ve yedi günde bir kuruluyordu.

  1. Abdülhamid Han, dünyâda ezan okuyan ilk saat olma özel-

liğine sahip Alâmet isimli robotu, Japonya’ya göndermiştir. Muh-

temel  ki  Japonlar,  bugünkü  robot  teknolojilerini,  semâ  yapan,

ezan okuyan bu saatten almışlardır.          (Oktan Keleş’in Araştırması)

 

 

SÂBİT BİN KURRÂ’ (?-901)

(NEVTON’DAN ÖNCE DİFERANSİYEL

HESABINI KEŞFEDEN BİLGİN)

 

Sâbit bin Kurrâ’, dünyanın çapını doğru olarak hesapla-yan ilk İslâm bilginlerindendir. O aynı zamanda iki meridyen arasını da doğru olarak bulmuştur.

  1. Yüzyıl büyük astronomi bilginlerindendir. Çağında yaptığı keşif ve buluşlarla ün salan bilgin, Halife Me’mûn tarafından dünyanın yarı çapını ölçmekle görevlendirilmiştir.

Dünyanın çevresini 360 meridyene bölerek Ekvatorun uzunluğunu hesaplamıştır. Buna dayanarakta  dünyanın yarı çapını bulmuştur. Bu ölçmeyi İskenderiye ekolü’nden  olan  Eratoshenes’ten sonra ilmî hesaplara dayanarak ilk def’a yapan Sâbit bin Kurrâ’dır.

Onun ve diğer müslüman bilginlerin ortaya koyduğu ölçümler, sonraki senelerde Endülüs yoluyla Avrupa’ya geçmiştir. Kristof Kolomb gibi kâşifler bunlardan faydalanarak yollarını bulmuşlarıdr. Dünyanın küre biçiminde olduğunu, belli boyutları bulunduğunu anlamışlardır. Böylece aynı yönde gidildiği taktirde dünyanın öbür ucunda yine aynı yere varılacağı sonucunu çıkarmışlardır.

Sâbit bin Kurrâ’ bir ara  Bağdat’ta bilginlerden kurulu bir heyete başkanlık etti. Burada iki engel arasındaki mesafeyi hesapladı. Bunu hesaplarken Kutup Yıldızı’ndan faydalandı.

Sâbit bin Kurrâ’, Bağdat’taki ilmî çalışmalarını son de-rece geniş bir fikir hürriyeti içerisinde yürütüyordu. Sadece astronomide değil, tıpta da ilerlemeler kaydetti. Hâlife Mutasım, bu başarılarından dolayı ona “Ebû’l- Hasan” lâkabını verdi. Üstelik çok güzel bir arâzî de bağışlayarak, onu yakınları arasına aldı.

(Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, S: 281)

 

 

İBN-İ HEYSEM

 

  1. yüzyılın sonlarına doğruydu. Bağdat’ta bir bilgin: “Duyduğuma göre Nîl, Mısır’ın güneyindeki yüksek dağlardan akarak geliyormuş. Eğer Mısır’da olsaydım Nil’den faydalanacak öylesine bir alet yapardım ki nehir taşarken de, azalırken de her hâl ü kârda insanlar ondan faydalanırlardı.” diyordu. Bu bilgin, 965’te Basra’da doğan büyük bir fizikçi, matematikçi ve aynı zamanda da mühendis olan İbni Heysem’di. Bu sözleriyle İbn Heysem, Nil üzerine set kurmayı, yani baraj yapmayı kastediyordu.

İbni Heysem’i şöhrete ulaştıran husus optikteki ışık olaylarını anlatan ilim araştırmaları  olmuştur. Bugün fotoğraf makinalarında kullanılan ve fotoğraf makinasının keşfine temel olan esaslar onun keşfidir. Güneş tutulmaları konusunda asırlar boyunca kullanılan metod, onun koyduğu bu esaslara dayanmaktadır.

Işığın hava ve su gibi şeffaf maddelerden geçerken kırılması konusunda da çalışmalar yaptı ve büyütücü mercekleri keşfetmeğe çok yaklaştı.

İbn Heysem yansımanın ikinci kanununu, yani gelen ışın normal ve yansıyan ışının aynı düzlem üzerinde olduğunu ilk defa keşfeden bilgindir. Işığın kırılması konusundaki buluşları da oldukça orjinaldir. Bunlardan en önemlisi bir ışık ışınının en hızlı ve en kolay yolu bulunduğu hakkındaki tezidir.

İlk defa görme olayının gözden yayılan ışınlarla değil, dışarıdan gelen ışınlar yoluyla olduğunu ortaya koydu. Ona göre, görülecek cismin şekli, ışık vasıtasıyla gözden girer ve orada mercekler vasıtasıyla nakledilirdi. Göz sisteminin görme merkezi olduğunu ve onun üzerinde meydana gelen izlenimlerin görme sinirler ile beyne intikal ettiğini isbat etti.

Gölgenin nasıl meydana geldiğine dâir bir teori ortaya attı. Fotoğrafın ilk modelini bir nevi karanlık odayı ilk defa o denedi

İbn Heysem astronomi üzerinde de çalışmalar yaptı. Ayın ışık neşretmediğini, güneşten aldığı ısı ve ışığı yansıttığını kabul etmekteydi.

İbn Heysem tabiatı Allah’ın bir sanatı olarak görüyordu. Onda yapılan incelemelerin Marifetullahı artıracağını söylüyordu.

(Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, S. 162-168)

 

İBNİ BAYTAR

 

Malopa’da (Endülüs) oturan İbni Baytar ailesine mensûp olan İbni Baytar’ın asıl adı Ebû Muhammed Abdullah bin Ahmed Ziyaeddin İbn’ül Baytar el-Mâlikî’dir. 1190 tarihinde Malopa’da dünyaya geldi. Botanist Ebû’l Abbas’tan dersler aldı. İşbiliyye (Sevilla) civarında hocasıyla birlikte incelemelerde bulundu. Bir çok bitki çeşitleri topladı.

Ortaçağın en büyük botanisti ve eczacısı olan İbni Baytar, eserlerinde 1400 kadar bitkiyi tek tek inceledi. Bunlardan hangi ilaçlar yapılabileceğini tetkik etti. Bu ilaçların kimyevî yapılarını ve hastalıkları önlemedeki tesir derecelerini bir bir anlattı.

İbni Baytar eserlerinde sadece bitkilerden yapılan ilaçları değil, hayvan ve minerallerden yapılan ilaçları da anlatır. Bunları, o zamana kadar yaşamış olan 150 botanistin anlattıkları ilaçlarla mukayese eder.

Batılı bilginler İbni Baytar’ın eserlerinden, yüzyıllarca kaynak kitaplar olarak faydalandılar, üniversitelerinde okuttular.

Hayatı boyunca üst üste yaptığı deneyler ve dikkatli bir ilmi çalışma sonucunda edinilen bilgilerin mahsulü olan bu ilaçları ilim dünyasına sunan İbni Baytar, hakkıyla ortaçağın en büyük botanisti ünvanını aldı.

İbni Baytar’ın inceleme ve araştırmalarını topladığı, günümüze kadar gelebilen iki meşhûr eseri bulunmaktadır:

1- Kitab’ül Câmi fi Edviyet’il Müfrede: Basit İlaçları Toplayan Kitap.

2- Kitab’ül Müğnî fi’l Edviyet’il Müfrede: Basit İlaçları Anlatan Zengin Kitap

Bu iki eserden de bütün dünya bilginleri çok istifade etmişlerdir. Hemen her tıp kitabında İbni Baytar’ın bahsettiği ilaçlar ve tesirleri hakkında bilgiler bulunmaktadır.

İbni Baytar’ın eserleri Avrupa’da 16. yüzyıla kadar sahasında temel kitap olmasına rağmen, büyüklüğü nisbetinde gereken değeri görmemiştir.

Andea Alpago (16. asır) bu eserlerden oldukça faydalanmış, yine aynı yüzyılda yaşayan G. Postel de dikkatleri eserler üzerine çekmiştir.

(Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, S. 139-141)

 

 

CEZERÎ

(OTOMATİK SİSTEMİN KURUCUSU)

 

Asıl adı Bedîüzzaman Ebû’l İz İbni İsmâil İbni Rezzâz el Cezerî’dir. Cezerî lakabıyla şöhret bulmasının sebebi, Cezîre denilen Dicle ile Fırat arasındaki bölgede doğmuş olmasıdır.

Cezerî  İslâm Medeniyetinin oldukça ilerlediği  Doğu Anadolu’da kültür faaliyetlerinin yoğunlaştığı bir devrede ilim ve îmar işlerinde bir hayli ilerleyen Artukoğulları sarayına girdi. Orada 32 yıl Reis-ül âmâl (başmühendis) olarak görev yaptı. Nûreddin Muhammed (1167) ve onun oğulları Kutbeddin Sökmen (1185) ile Nasîrüddin Mahmûd’un (1201) hükümdar oldukları dönemlerde büyük hizmetlerde bulundu. Karaaslan tarafından Hısn Keyfâ’da inşa ettirilen muhteşem köprü ile onun altındaki çarşı, han hamam ve mahallelerin îmarında emeği geçti.

Cezerî, dünya tarihinde sibernetiğin kurucusu olan ilk ilim adamıdır. Bilindiği gibi sibernetik, haberleşme, kontrol, denge kurma ve ayarlama ilmidir. Bu ilim gerek insanlarda ve gerekse makinalarda karşılıklı bilgi alışverişi, kontrol ve denge durumunu incelemekte ve bu sistemi geliştirmeye çalışmaktadır. Bu ilmin gelişmesiyle bugün elektronik beyinler ve otomasyon denilen sistemler ortaya çıkmıştır. Bundan dolayı Cezerî’yi elektronik beyinin (Bilgisayar) babası olarak tarif edebiliriz. Oysa bilgisayarın babası İngiliz matematikçisi Charles Babhage (1791-1875) bilinir. Halbuki Cezerî ondan altı asır önce aynı sisteme dayalı makineler, otomatik aletler imal etmiş ve bunları çalıştırabilmiştir. O sibernetik ve otomatik sistemin kendi kendine işlemesi konusunda ilmi çalışmalar yapan, bu ilmin temellerini atan büyük bir mühendis ve ilim adamıdır.

Cezerî, sadece otomatik sistem kurmakla yetinmeyip, otomatik olarak çalışan sistemler arasında denge kurmayı da başarmıştır. Arada 800 yıl gibi bir zaman geçtikten sonra İngiliz Nöroloji Profesörü Dr. Ross Ashby, ancak 1951’de “Üstün Denge Durumu”nu ortaya atabilmiştir.

Cezerî’yi üne kavuşturan husus, sibernetik ve elektronik sistemle ilgili robotlar, makinalar yapması ve bunları eserinde tarif etmesidir.

Cezerinin meşhur eserinin adı “Kitab’ül Hiyel”dir.

(Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, S. 75-85)

 

 

HÂRİZMÎ (İLK CEBİR KİTABINI

YAZAN ALÎM)

 

Hârizmî, 9. yüzyılın ilk yarısında matematikte en önemli devri yaşatan, Batı’da daha çok 12. yüzyıldan itibaren tanınan büyük bir Türk matematik bilginidir.

Asıl adı Ebû Abdullah Muhammed bin Mûsa el-Hârizmî olan bu büyük bilgin matematik, astronomi ve coğrafya alanlarında hizmetlerle çağını aşabilmiş, ilim tarihinin öncüleri arasında haklı olarak yerini almıştır.

Aritmetik ve cebirin kurucusu denecek kadar ilim tarihinde iz bırakan Hârizmi, tarihte cebirle ilgili ilk eseri yazmıştır. Cebir ilmini metodik ve sistematik olarak ilk defa ortaya koyan odur. Uzun araştırma ve çalışmalardan sonra kaleme aldığı “el-Cebir ve’l Mukâbele” adlı eseri XII. yüzyıldan sonra yaşayan bütün Batı’lı matematikçilere yol göstermiştir.

Ünlü şarkiyatçı Gandz: “Hârizmî cebir ilmi bakımından Öklid’den bin yıl ilerdedir.” der. Gerolama Cardano ise onu dünyanın en büyük 12 dahisi arasında sayar.

Mezopotamya menşeli olan cebir kelimesi Hârizmînin el Cebr ve’l Mukâbele adlı eseriyle dünyaya yayılmış kitabı, Batı dillerine çevrilirken, kelime hiç değiştirilmeden Fransızcaya algebre (cebir), ingilizceye de algebra (cebir) şeklinde geçmiştir.

Hârizmî’nin matematikte de en büyük hizmetlerinden birisi , eserlerinde hem “sıfır” hem de diğer rakamları kullanmış olmasıdır. Sıfır’ı ilk defa Hârizmî’nin “Hesap Sanatına Dair” eserinde görü yoruz. Hârizmî bu eserinde “Eğer onlar hânesinde hiç bir sayı mevcut değilse sırayı muhafaza etmek için küçük bir dâire konulması”nı ileri sürüyordu. İşte bu daireye, Müslümanlar “boş” manasına gelen sıfır dediler.

Hârizmî, matematik alanında olduğu kadar    astronomi ve coğrafya alanlarında da şöhret kazanmıştır. O tam beş ilim dalında faaliyet göstermiş bunların gelişmelerine yardımcı olmuştur.

Hârizmî’nin en büyük hizmetlerinden birisi de bir Coğrafya Ansiklopedisi hazırlamış olmasıdır. O, bu ansiklopedisini 69 âlimle işbirliği yaparak hazırlamış ve Halife Me’mun’a takdim etmiştir.

(Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, S. 115-120)

 

İBNİ FİRNAS

 

(Wright kardeşlerden 1000 sene önce ilk uçağı yapıp uçmayı gerçekleştiren alim).

İspanya Müslümanların ilimle haşir-neşir olduğu yıllardı. Tarih Miladın 880’ini gösteriyordu. Endülüs ilim adamları arasından İbni Firnas isimli birisi çıktı. O zamana kadar görülmedik bir âlet yaptı. Bu yüzeyli bir cihazdı. Üzerine kumaş geçirdi. Kuş tüyleri taktı. Herkes merakla onu seyrediyordu. Çok geçmeden İbni Firnas cihazı çalıştırmayı, peşinden de havalanmayı başardı. Uzun müddet havada kaldı, süzülme uçuşları yaptı. Daha sonra bir kuş gibi yere indi. Yalnız yere inerken hafifçe yaralanmıştı. Bunun sebebi de uçağın bir kuyruğunun bulunmayışıydı.

İlim tarihi araştırıcılarından birisi olan Prof. Dr. Philip K. Hitti bu hâdiseye yer verdiği “Siyâsi ve Kültürel İslâm Tarihi” adlı eserinin 3. Cildinin 951. sayfasında şöyle der:

“İbni Firnas, insanın uçması konusunda ilk ilmi teşebbüsü yapan kimse olarak bilinmektedir.”

Prof. Osman Turan da İbni Firnas’ın, İslâm Medeniyetinde modern havacılığın öncüsü olduğunu belirttikten sonra şu tespiti ekledi:

“Daha doğrusu o dünya tarihinde ilk defa uçmayı gerçekleştiren, uçak yapan bir müslümandır.”

Bütün bunlardan sonra rahatlıkla söyleyebiliriz ki, ilk uçak yapma şerefi de bir Müslümana aittir. Onun bu keşfi Avrupa’da uçakla uçmayı ilk defa gerçekleştiren Wright kardeşlerden tam 1023 sene öncedir.

İbni Firnas’ın keşfi sadece bundan ibaret değildi. O güneş ve gezegenleri hareket halinde gösteren bir Plenatarium yaptı.

Bu cihazla sadece yıldızları değil, bulutları hatta gökte çakan şimşekleri bile inceleyebiliyordu.

İbni Firnas’ın dünya ilmine bir armağanı da taşlardan cam yapma usûlünü keşfetmiş olmasıdır. O tamamen kendine has bir metodla taşlardan cam ve kristal yapmayı başarmıştır.

(Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, S. 147-148)

 

ÂLİMLER NEBÎLER (A.S.)’İN

VÂRİSİDİRLER

 

Hadis-i Şerif’te buyurulmuştur ki “El-Ulemâü veresetü’l-Enbiyâ.” Bu Hadîs-i Şerîf’e iki sûrette ma’nâ verilebilir.

Bir ma’nâya göre: “Ulemâ, Nebî (S.A.V.)’in vârisidir.” Diğer ma’nâya göre “Kim ki Nebî (S.A.V.)’in vârisi ise, ancak âlim olur.”

Mutavvel’de müsned (yüklem) ve müsnedün-ileyh (özne) bahsinde bir kâide vardır: Müsned (fiil) ile müsnedün-ileyh (fâil) ma’rife (ma’nâ ve mefhûmu belirtilmiş söz) olursa, ister müsned, ister müsnedün-ileyh’i tahsîs câiz olur. Bu Hadîs-i Şerîf’te mübtedâ (isim cümlesinde özne, fâil) ile haber ma’rife olduğundan iki sûretle de ma’nâ verilmek câizdir.

Bu i’tibârla bu Hadîs-i Şerîf’e ikinci ma’nâyı vermek tevâfuk ediyor. (Uygun düşüyor) Çünkü Cenâb-ı Hakk’ı bilmeyen, tanımayan, Cenâb-ı Hakk’tan korkmayıp ma’siyeti (günahı) işleyen kimseye hakîkî âlim itlâkı (denilmesi) câiz olamaz.

Âlim-i billâh (Allâh için âlim) olan, halkı, ivâzsız garazsız (karşılıksız ve herhangi bir gâyeden uzak) ve ücretsiz bir menfaat mukâbilinde olmayarak livechillâh (Allâh’ın rızâsına yönelik) Hakk yoluna, Şerîat-ı Mutahhara’nın emirlerine da’vet eder.

“Ey Ümmet-i Muhammed! Siz nâsa ihrâc olunan (ortaya çıkarılan) ümmetlerin hayırlısısınız. Zîrâ siz, emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münker eder ve Allâh’a îmân edersiniz.” (Âl-i İmrân Sûresi, Âyet: 11)

Hiçbir peygamber (A.S.)’ın ümmeti “Nebîlerin vârisi olmak rütbesine nâil olamamıştır. Ya’ni her peygamber (A.S.)’ın ümmetine emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münker verilmemiştir. Ancak bu vazîfe Ümmet-i Muhammed (S.A.V.)’e tevdî olunmuştur.

Âyet’teki “hayre ümmetin” den murâd, zâhir ulemâsı değildir. Çünkü ulemâ-yı rüsûm’a (zâhirî hüküm ulemâsı) Enbiyâ (A.S.)’ın vârisi denilemez. Çünkü irs ta’bîri, pederden evlâda intikâl eden şeye derler. Ulemâ-yı zâhir’ün ilmi ise irsî değil; kisbîdir (sonradan kazanmaktır) Ve kisbî olan, vehbî olmayan (Allah vergisi olmayan) bir ilme irs ta’bîri sahîh (doğru) olmaz. Binâenaleyh ulemâ-yı zâhir’e de vâris-i Enbiyâ demek asla doğru olamaz.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhebe 1, S. 74)

 

 

 

CEBİR İLMİ VE HAREZMÎ

 

Muhammed  bin  Mûsâ  el  HarezmT,  780  târihinde  Hazar

 

Denizi’nin       doğusundaki          Harzem’de         (Aral     gölünün

 

güneyinde-ki  bugünkü  Hive)  doğmuştur.  Herezmî  beş  fen

 

dalına tesirli şekilde hizmet etmiştir.

 

HarezmT,       matematiğin      geniş     bir   dalı   olan    cebirin

 

temelle-rini atmıştır. Cebir mevzularını içine alan eseri, bütün

 

dün-yada  cebir  ilmine  ad  olmuştur  Cebirle  ilgili  meşhur

 

eserinin      adı:     “el’Kitâbü’l-Muhtasar         fî    Hesâbi’l-Cebri

 

ve’l-Mukâbele”d\r.       12   asır   önce   yazılan   bu   eser   cebir

 

sistemlerine  âid  kaide  ve  teoremler  ile  yeni  çözüm  yollarını

 

mevzu edinir. Bu eser Doğu ve Batı  dünyasında ilk müstakil

 

cebir kitabı olma şerefini ka-zanm ıştır.

 

“el   Cebrve’l-Mukabeleyi”         HarezmT       830    yılında   Şark

 

seya-hatinden döndüğünde  Halife Me’mun’un isteği  üzerine

 

Arab-ca      olarak    hazırlamıştır.    Eser    ancak     1145     yılında

 

zamanın  ilim  dili  olan  Latinceye  çevrilmiş  ve  “TheAlgebre

 

Muhammed  Bin  Mûsâ”  adlı  tercümesi  1831  yılında Arabça

 

metni  ile  birlikte  Londra’da  yayımlanmıştır.  Eser,  medenî

 

muamelât,  arazi  ölçümü, bina yapımı  ve  kanal  hafriyatında

 

rastlanan  pratik  meseleleri  cebir  yolu  ile  hâlle  yarayacak

 

karakterde umûma mahsûs olarak kaleme alınmıştır. Eserin

 

son  bölümünde  de  devri  için  gerekli  olan,  ameli  ve  tatbîkî

 

hesâblama        şekilleri,    hükümet       işlerine   âîd    hesâbların

 

yapılması, kanalların açılma-sı, bina inşaatı, esnaf, tüccar ve

 

ölçme memurları için gerekli hesâbların cebirle çözüm yolları,

 

Hant  sayı   işaretleri,   vasiyet  memurları   için  gerekli  olan

 

Kur’ân-ı Kerîm’deki mîrâs hukuku uygulamasını hem aritmetik

 

hem de cebir yolu ile  çözümle-necek şekilde gerekli  çözüm

 

yolları misalleriyle beraber gös-terilir.

 

Matematikte  cebir,  bir  kesri  tam  kılma  karşılığı  olarak

 

alın-mıştır.   HarezmT  ise,  cebir   ve  mukabele  tâbirini  şu

 

manada  almıştır:  Cebir,  bir  eşitliğin  bir  tarafındaki  negatif

 

işaretli  terim-leri  diğer  tarafa  geçirmektir  (eşitliğin  her  iki

 

tarafında pozitif işaretli terimler kalacak şekilde.)

 

Not:islam ve bilim serisinin bir sonraki yazısı  19Eylül’dedir.

 

(Müslüman ilim Öncüleri, 61.sj)

 

SU MÜHENDİSİ İSMAİL EL-CEZERİ

 

İsmail el-Cezerî  1181 yılında Mezopotamya’daki Âmid

 

-bugünkü  Diyarbakır şehri-  beyliğinin hizmetine girdi. 1206

 

yılında Âmid Beyi’ne, Hünerli Mekanik Aletler Bilgisi Kitâb

 

nı  takdim etti. Sonraları  Arabçadan Farsçaya daha sonra

 

da  Türkçeye  çevrilen  bu  eseri  günümüz  bilginleri,  Orta

 

çağ’da  islâm  dünyasının mekanik  sahadaki  yerini  göster-

 

mesi adına çok  önemli bir gelişme olarak değerlendirmek-

 

tedirler. Başka hiçbir Arab kaynağında mekanik prensipler,

 

böylesine geniş biçimde anlatılmamıştır.

 

el-Cezerî’nin   yaptığı     makineler   Orta   Çağ’da   islâm

 

âlimlerinin su mühendisliği sahasındaki başarılarını  açıkça

 

ortaya koymaktadır. Cezerî’nin tarif ettiği makinelerden biri;

 

bir mil (eksen) boyunca yer alan dişlilerle çalışan bir tulum-

 

badır. Tulumba bir dizi kepçeyi sırasıyla  hareket ettirerek

 

suyu  çıkarır. Kitâbta anlatılan bazı  cihazların ise yalnızca

 

eğlendirici bir değeri vardır. Meselâ; içinde su varmış  gibi

 

görünmesine karşılık, içinde su olmayan su kapları  ve içi

 

boş   gibi  görünen  ama  içinde  su  bulunan  kaplar  gibi.

 

el-Cezerî’nin  saatlerinin  çalışma  sistemi,  çoğunlukla  aynı

 

mil  üstündeki bir gösterge ile  üstünden, ucuna ağırlık asılı

 

bir kayış  geçen kasnak biçimindedir. Ağırlığın düşüş  hızı,

 

yüzen bir cisimle kontrol edilir. Yüzen cisim, kayışın öteki

 

ucuna tutturulur  ve içinde bulunduğu kap yavaşça boşaltılır.

 

el-Cezerî, çalışmalarının büyük bir bölümünü, zaman ara-

 

lıklarını  değişik  biçimlerde belirlemeye  yöneltmiştir. Yaptığı

 

bir makine de saatler, davul, zil ya da trampet çalan insan

 

maketlerinin teşkil ettiği bir orkestra ile belirtilir. Aynı çağda

 

Avrupa’da  yap ılan  saatlerde  böylesine  teferruatlı  ve  ince

 

işçilik yoktur.

 

el-Cezerî  tarafından  aletlere  adapte  edilen  mekanik

 

prensiplerin çoğu oldukça eskidir. Onun makineleri dişliler,

 

mandallar, palangalar ve kaldıraçlardan oluşuyordu. Günü-

 

müzde bütün motorlu vasıtalarda bulunan “krank mili”ni ilk

 

[defa O kullanmıştır.

(Müslüman ilim öncüleri, 87.sj)

 

 

 

 

 

ASTRONOMİ, TEKNİK VE GEOMETRİ ÖNDERLERİ

 

 

Mûsâ  bin Şakir, Halife  Me’mun’un hürmet gösterdiği ast-

 

ronom ve matematikçilerinden biriydi. Onun oğulları  da onun

 

izinden gitmiş islâm bilim târihine önemli bilgiler katmışlardır.

 

Tarihte  dünyanın  çapını  ölçme  işine  ilk  teşebbüs  eden

 

Eratosthenes, güneş  ışınlarının açılarından faydalanmak is-

 

temişti. Muhammed ibni Musa’nın içinde bulunduğu bir ast-

 

ronom grubu ise başka bir yol denedi. Aynı  noktadan kuzeye

 

doğru yürüyen bir grup, Teke Yıldızı’nı  (Kutup Yıldızı) yükse-

 

lirken; güneye doğru yürüyen diğer bir grup ise, onu batarken

 

görünceye kadar ilerlediler. Böylece astronomlar, her iki rasat

 

grubunun  mesafesinden,  meridyen  dâiresinin  bir  derecesini,

 

hayret verici bir sıhhatle hesâblarlar. Hemen bunu takip eden

 

Muhammed ve kardeşleri, kendi hesâb metotları  sayesinde,

 

yalnız Batlamyus’un hesâb neticelerini değil, daha büyük bir

 

ismi, saray astronomu Maveruzi’yi de gölgede bırakırlar.

 

Ahmed ise, ailenin tekniğe en düşkün, ev ve el aletlerinde

 

sayılacak evlâdıdır. O, iyi tertiplenmiş yapılarla kendi kendine

 

harekete geçen aletlerin  teorilerini, esaslı  şekilde incelemiş;

 

mekanik sanatında kendisinden önce gelen Heron gibi şahıs-

 

ların elde edemedikleri neticeleri elde etmiştir. Ahmed, bilhassa

 

Yunanlıların  semayı  dokuzuncu  bir  kürenin  kuşattığına  dâir

 

yanlış görüşlerini bir astronomi eseri yazarak çürütmüştür.

 

Üçüncü  kardeşi  Hasan,  Arab  kaynaklarına  göre:  “Geo-

 

metride kimsenin  kendisine  ulaşabilmesi mümkün olmaya-

 

cak derecede emsalsiz, harikulade bir kabiliyetti. Zamanına

 

kadar kendisinden önce kimsenin çözemediği problemleri

 

ilk defa çözecek derecede kuvvetli bir muhakemeye mâlikti.

 

Hasan’ın, müstakil çalışmaları arasında, kardeşlerinin iştiraki

 

olmaksızın  yazdığı,  konik  kesitlere  dâir  bir  eseri  vardır.  O

 

elips adı verilen bahçe şekillerinin de mucididir.

 

“Üç  Kardeşler”  Yunanlılardan  sonra  devamlı  gerilemiş

 

bulunan yıldızlar ilmini; ilk defa yeni bir hayât ve olgunluğa

 

kavuşturan, arkasından onu Batının bilgi boşluğuna akıtan

 

islâm âlimlerinin geniş anlayış ve temayüllerini temsil ederler.

(Müslüman ilim öncüleri, 82.sj)