Muhtelif

MÜ’MİNİN BEŞ BAYRAMI

 

Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdu:

— «Mü’minlerin bayramı beş nevidir.

— Sol taraftaki melek yazmak için günah bulamadığı gün,

— Ruhunu teslim ederken müjdeci melekler gelip: «Müjde ya mü’min! Sen Cennetliksin» dedikleri gün.

— Kabre vardığında, kabrini Cennet bahçelerinden bir bahçe olarak bulduğu gün.

— Arşürrahman altında Nebiler, Veliler ve Salihier ile beraber gölgelendiği gün.

— Kıldan ince, kılıçtan keskin Sırat Köprüsü üzerinde sorulan yedi suale cevap vererek geçtiği gün.»

Yedi sual şunlardır: 1) iman, 2) Namaz 3) Oruç, 4) Hac, 5) Zekât, 6) Kul hakkı, 7) Taharet, yani temizlik.

Eshab-ı Kiram’dan Ebu’d-Derda (ra)’e sordular:

«— İnsanlar neden bu kadar ölümden korkar ve tiksinirler.» Cevap verdi:

«— Çünkü onlar fâni dünyalarını mâmur edip ebedî karargâhlarını viran etmişlerdir. Hiç kimse mâmur bir diyardan, viran bir bel­eye gitmek istemez.»

 

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

 

El-Mümit: (Her canlı mahlûkun ölümünü yaratan.)

 

YETİM AĞLAYINCA

 

Allah ü Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de mealen:

«Sakın yetime, kahretme, saili azarlama» (Duha: 9-10)

«Ceza ve hesab gününü yalan sayanı görüb bildin mi? Öyle bir kimsedir ki, öksüzü iter, hor görür, ihmal eder, yoksulu doyurmak için başkalarını da teşvik etmez.» (Maun: 1-3)

Hübeyre Âiz (r.a.) anlatıyor:

Bir gün, Ebu Süfyan, Selman, Süheyb-i Rumi, Bilal-i Habeşi (r.a.)’dan ibaret olan as­habın fakirlerinin üzerine çıka geldi. Oradaki müslümanlar: «Allah’ın kılıçları, Allah’ın düş­manı üzerine gereği gibi işlemedi.» dediler. Ebu Bekîr (r.a.): «Kureyş’in Şeyhine karşı böyle mi söylersiniz?» diye mukabele etti. Bu­nun üzerine gidip Resûlullah (s.a.v.)’e keyfiyeti haber yerdi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.): «Yâ Ebâ Bekri İhtimal onları gücendirdin. Eğer onları gücendirmiş isen, Rabbını da gücendirmiş, O’nun gazabını celbetmiş oldun.» buyurması üzerine cemaatin yanına gelerek: «Ey kardeşler (Ebu Süfyan yüzünden) sizleri gücendir­miş oldum.» deyince Onlar da: «Hayır, müte­essir olmadık. Allah seni affetsin, kardeş.» dediler.

Hadis-i kudsi’de Cenab-ı Allah (c.c.)

«Ya Cebrail! Yetimi ağlatanın cehennem­de yerini bul ben de onu ağlatayım.» buyurdu.

 

 

RÜ’YA

 

Rüyalar Hadîs-i Şerife nazaran üç kısım­dır:

— İnsanları mahzun etmek için şeytan tarafından îkâ’ edilen bazı korkunç rü’yalar.
Böyle rüya görülünce Cenâb-ı Hakk’a sığınmalı ve bunu başkalarına hikâye etmemelidir.

— İnsan’ın uyanık iken ehemmiyetle meşgul olduğu şeylere âid gördüğü rü’yalardır. Bunlar da birer kuruntu veya inhirâf-ı mizaç neticesi olduğundan esassız şeylerdir.

— Nübüvvetin kırkaltı cüz’ünden bir cüzü addolunan rü’yalardır. Bunlar taraf-ı ilâhîden birer beşaret veya inzar mâhiyetinde olup bursları bir kısım melekler ümmü’l-kitabdan telâkki ederek uyuyanların ruhlarına il­ham ederler.

Birinci ve ikinci kısım rüyalar birer rü’yay-ı bâtıladır. Üçüncü kısım rü’yalara ise rü’yay-ı sâdıka denir. Bu sâdık rü’yalar doğru sözlü, temiz yürekli, nezih itikadlı zâtlara alâ’l-ekser nasib olur ve bu haide bunlara rü’yây-ı saliha da denilir.

İnsan gördüğü böyle bir rü’yayı iktidar ve istidadı varsa kendisi ta’bir edebilir. Eğer başka bir zâta ta’bir ettirecek ise o zât sâlih, âkil, adavetten hâlî, nâsın ve zamanın ahvâ­line vâkıf, güzel niyet sâhibi olmalıdır. Çünkü rü’yalar zamana ve eşhasa göre tebeddül eder.

 

BİR GECE

 

On dört asır evvel, yine bir böyle geceydi,

Kumdan, ayın on dördü, bir Öksüz çıkıverdi!

Lâkin, o ne hüsrandı ki: hissetmedi gözler;

Kaç bin senedir, halbuki; bekleşmedelerdi!

Nerden görecekler? Göremezlerdi tabiî:

Bir kerre, zuhur ettiği çöl en sapa yerdi;

Bir kerre de, mâmûre-i dünyâ, o zamanlar,

Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;

Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!

Fevzâ bütün âfâkına sarmıştı zeminin,

Salgındı, bugün Şark’ı yıkan, tefrika derdi.

*

Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki Öksüz,

Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!

Bir nefhada insanlığı kurtardı o Masum,

Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!

Aczin ki ezilmekti bütün hakkı, dirildi;

Zulmün ki, zeval aklına gelmezdi, geberdi!

Âlemlere, rahmetti, evet, şer’-i mübîni,

Şehbâlini adi isteyenin yurduna gerdi.

Dünya neye sahipse, onun vergisidir hep;

Medyun ona cemiyyeti, medyun ona ferdi.

Medyundur o Masuma bütün bir beşeriyyet…

Yârab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret.

Mehmed Akif Ersoy

YAHUDİLERİN HALİ

 

«Ey Yahudi kavmi! Sizin için Bedir’de kar­şı karşıya muharebe eden iki fırkada pek büyük alamet vardır. Zira o iki fırkadan birisi fırka-i mü’mine ki «ilâ-yı kelîmetullah» için fi-sebilillah muharebe eder. Ve diğeri fırka-i kâfire ki, Kureyş kabilesidir. Onlar şirk üzere kalmak için muharebe ederler ve kendilerinin ehl-i imanın iki misli olduğunu revûl-ayn görür ve galib olacaklarını zannederler. Halbuki Allahû Teâlâ di­lediği kimseleri kendi yardımıyla te’yid ve takviye eder. Binaenaleyh mü’minler az oldukları halde Cenab-ı Allah’ın yardımıyla galib oldular. İşte şu azın, çoğa galebesinde idrak ve basiret sahiplerine büyük ibret vardır.» (Al-i İmran Sure­si: 13)

Peygamberimiz (s.a.v.) Yahudilere hitaben:

«Ey Yahudi cemaati! Kurayş’e nazil olan belaların size de nazil olmasından korkun! Ve belaya nazil olmadan evvel İslâm olun, necat bulun. Zira siz benim Nebi olduğumu bilirsiniz. Binaena­leyh iman etmeniz lazımdır.» demiştir.

Bunun üzerine Yahudiler:

«Mağrur olma ya Muhammed! (s.a.v.) Sen ilm-i harbi bilmez bir kavimle muharebe ederek onların cehlinden istifade ettin. Bizi Kureyşe kıyas etme. Eğer sen bizimle muharebe edersen karşında fenn-i harbe aşina kuvvetli bir kavmi bulursun» demişlerdi.

Hak Teâlâ Yahudilerin de Kureyş müşrik­leri gibi mağlub olacaklarını haber verdi. Ve akıbet aynen vaki oldu.

 

TIP İLMİNİN ZARURETİ

 

İnsanın, bedenine zarar verecek şeylerden sa­kınacak kadar tıp ilminden bilmesi müstehaptır. Çünkü tıp ilmi, bedenin sıhhatini muhafazaya yardımcıdır. Dini ve dünyevî ilimlerin tahsili de ancak sıhhat olduğu vakit mümkündür.

Cümle tabibler ve hekimler bütün hastalıkla­rın ve belaların altı şeyden meydana geldiğinde ittifak etmişlerdir:

— Gündüz çok uyumak,

— Gece çok uyumak,

— Gece bir hareketten sonra su içmek,

— Tok karnına yemek,

— Kesret-i cima,

— Bevlini tutmak.

Eskilerden yaşlı bir adama: «— Maşallah! ömrün ne kadar uzun» dediklerinde, adam:

«— Biz yemeğimizi pişirdiğimiz zaman güzelce pişiririz, ağzımıza aldığımız zaman iyice çiğ­neriz, midemizi doldurmayız, çok fazla da acıktır­mayız» dedi.

Rivayet olunduğuna göre analar dörttür: Devâların anası, edeblerin anası, emniyetlerin anası, ibadetlerin anası. Bütün devaların anası az yemek, bütün edeplerin anası az konuşmak, bütün emniyetlerin anası sabır, bütün ibâdetlerin anası da günahları terk etmektir.

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Harisün Aleyküm (s.a.v.): Ümmetine düşkün, üzerlerine titreyen.

 

RÜYA

 

Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ: «Şanıma ka­sem olsun ki Allah Teâlâ, Resulüne rüyasını sâdık kılmıştır.» buyurur.

Fahr-i Âlem (s.a.v.) Efendimiz Hudeybiye seferine çıkmadan evvel Medine-i Münevvere’de (ve Mücâhid’den bir rivayete göre Hudeybiye mahalinde) bulunurken rü’yasında Beytullah’ı emniyet içinde ziyaret ettiğini görmüştü. Bu rü’yasını Ashab-ı Kiramına haber verince sevinmişler ve bir­birlerini tebrik etmişlerdi.

Rüyalar İbn-i Mâce’nin Avf bin Mâlik’den ri­vayet ettiği bir hadis-i şerife nazaran üç kısımdır.

1             — İnsanları mahzun etmek için şeytan ta­rafından i’ka edilen bazı korkunç rüyalardır. Yüksek bir yerden düşmek gibi. Böyle rüya görülünce Cenab-ı Hakka sığınmalı ve bunu başkalarına hikâye etmemelidir.

— İnsanın uyanık iken ehemmiyetle meş­gul olduğu şeylere ait gördüğü rüyalardır. Bun­lar da birer kuruntu veya inhiraf-ı mizaç neticesi olduğundan esassız şeylerdir.

— Nübüvvetin kırkaltı cüzünden bir cü­zü addolunan rüyalardır. Bunlar taraf-ı ilâhiden birer beşaret veya inzar mâhiyetinde olup bunları bir kısım melekler Ümmü’l Kitab’tan telâkki ederek uyuyanların ruhlarına ilham ederler.

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.).

 

İklil (s.a.v.): Taç anlamına gelir. Sultanlığı ve insanların emiri olması nedeniyle bu isim verilmiştir.

 

TEYEMMÜMÜN SÜNNET YÖNÜYLE YAPILMASI

 

1             — Teyemmüme başlarken Besmele-i şerifeyi okuyup namaz için taharete niyet etmelidir.

2             — İki eli parmaklar açık olduğu halde temiz toprağa vurup ileri geri çekmelidir.

3             — Elleri kaldırınca bakmalı, fazla topraklanmışsa, birbirine vurarak dökmeli ve öylece yüzü mesh yapmalıdır.

4             — Eller tekrar toprağa vurulunca, sol elin baş parmağını ayırarak, diğer parmakların iç taraflarıyla sağ elin dış taraflarını parmak­ların uçlardan dirseğe kadar meshederek çekmeli, sonra da sağ elin iç tarafına dö­nerek yine sol elin, serçe parmağıyla baş parmağını halka edip, baş parmağıda bera­ber olmak üzere ayasıyla sağ elin dirseğin­den itibaren iç tarafı bileğine kadar meshetmeli ve baş parmağı daha ileri yürüterek sağ elin baş parmağının üstünde mesheylemekdir. Aynı şekilde, sağ el ile sol el ve kol meshedilmelidir.

5             — Tertibe riâyet etmeli, ara vermeden yapmalı, evvelâ yüz, sonra da kollar meshedilmelidir.

 

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

 

Miftahül Cennet (s.a.v.): Peygamberimiz (s.a.v.)’in vucudları ulu cennetlerin kapılarının açılması için bir sebep ve araç olduğundan bu isim verilmiştir.

 

HAKK (C.C.) YOLU

 

Ve Yunus Emre gibi;

«Araya araya bulsam izini

İzinin tozuna, sürsem yüzümü

Hakk nasib eylese görsem yüzünü

Ya muhammed canım arzular seni

 

Bir mübarek sefer olsa da gitsem

Kabe yollarında kumlara batsam

Hub cemalin bir kez düşte seyretsem

Ya Muhammed canım arzular seni

 

Arafat dağıdır bizim dağımız

Orada kabul olur bizim duamız

Medine’de yatar Peygamberimiz

Ya Muhammed canım arzular seni

 

Yunus metheyledi seni dillerde

Sevilip durursun hep gönüllerde

Ağlaya ağlaya gurbet ellerde

Ya muhammed canım arzular seni»

diyerek kalbi iştiyaklarımızı beyan etmeğe hak kazanacak seviyeye gelmeliyiz. Yoksa şimdiki ha­limizle her şeyimiz sözde kalıyor ve boğazımızdan aşağıya inmiyor.

Nefsin başını aşk yolunda taştan taşa vurmadıkça ve zehirle pişmiş aştan yemedikçe, Ehlullah Hazeratının eteğine sarılmadıkça ve on­ların yolunda sadakat göstermedikçe hiçbir yere varamayız!

 

İNSANLARIN VE AMELLERİN HAYIRLISI

 

Peygamberimiz (s.a.v.): «Size hayırlı olanlarınızı haber vereyim mi?» diye sordu

«Evet! Yâ Resûlallah (s.a.v.) ! Haber ver!» dediler.

Peygamberimiz (s.a.v.): «Sizin hayırlı olanlarınız, onlardır ki kendileri görüldükleri za­man, yüce Allah (c.c.) hatırlanır, anılır.» bu­yurdu.

«Amellerinizin en hayırlısını ve Rabb’ınız katında en temizini ve derecelerinizi en çok yükseltenini ve sizin için altın, gümüş vermeniz­den ve düşmanınızla sabahleyin karşılaşıp boyunlarını vurmanızdan ve onların da, sizin bo­yunlarınızı vurmasından daha hayırlı olanını haber vereyim mi?» diye sordu

«Evet! Yâ Resûlallah (s.a.v.) ! Haber ver!» dediler.

Peygamberimiz (s.a.v.): «Yüce Allah (c.c.)’ı zikretmektir!» buyurdu.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanına iki Arabi (Çöl Arabı) gelip birisi: «Yâ Resülullah (s.a.v.)! İnsanların, hangisi, daha hayırlıdır?» diye sor­du.

Peygamberimiz (s.a.v.): «Ömrü uzun, ameli güzel olandır!» buyurdu.

Ötekisi de: «Yâ Resülullah (sa.v.) ! İslâm Şerîatları, bana çok ve ağır gelmeğe başladı. Bana, kolay bir şey emret, haber ver de, ona sarılayım.» dedi.

Peygamberimiz (s a.v.): «Dilin, yüce Allah (c.c.)’ın zikriyle ıslak bulunmakta devam etsin!» buyurdu. (M. A. Köksal, İ. Tarihi, C. 11, Sh. 357)

 

ŞEHİDLERDE YEDİ HASLET

 

Peygamberimiz (s.a.v.) şehidler için yedi haslet, fazilet vardır, buyurmuştur:

— İlk kanının aktığında mağfiret olunur.

— Cennette makamını görür.

— Cennetde hür-i îynden yetmişikisi ile nihaklanır.

— Kabir azabından kurtulur.

— Korkunç hesap gününde emin olur.

— Başına yakuttan vekar tacı konur.

— Ehli beytinden yetmiş kişiye şefaat eder. (Uhud Gazvesi, Sh. 52)

 

BİR ARAŞTIRMA – BİR SONUÇ

 

İnsana şaşırtıcı gelebilir, ama bütün hayvan deneyleri kısıtlı ve kötü beslenen hayvanların daha uzun ömürlü olduğunu göstermektedir. Bir araştırmada gruplara ayrılan farelerden serbest seçimle istedikleri yerden, istedikleri kadar yiyebilen fare grubunda, sık olarak tümörler (ur) gelişti, ömürleri kısaldı, öldükleri zaman, böb­rek, kalp ve prostat ile ilgili birden fazla has­talıkları vardı.

Öyleyse beslenmemize dikkat edelim, çok fazla yemekten kaçınalım. (Beslenme ve Diyet)

***

«Her kim beni rüyasında görürse Gerçek surette görmüş gibidir. Çünkü şeytan bana ben­zer bir surete giremez.» Hadis-i Şerif (Buhari)

 

RÜYA

 

Uyuyanın, uykusunda bazı şeyler görmesine rüya ve hulûm (düş) denir. Fakat rüyada, görülen şeyler, daha çok, hayır ve güzel şeyler üze­rine olur. Hulûmde ise, görülen şeyler, daha çok şer ve çirkin şeyler üzerine olur. Peygamberi­miz (s.a.v.) rüya ve hulûm hakkında şöyle bu­yurmuşlardır:

“Salih rüya: Allah (c.c.)’dan, hulûm ise şey­tandandır.”

Zaman (ın sonu) yaklaşınca, Müslümanların rüyası, hemen hemen yanlış çıkmayacaktır.

Sizin en doğru rüya göreniniz en doğru söyleyeninizdir!

Rüya üç çeşittir:

— Yüce Allah (c.c.) tarafından (kuluna) müjde olan salih rü’ya,

— Şeytan tarafından korku, üzüntü ve­ren rü’ya,

— Kişinin, kendi nefsinden, kendisine tel­kin mahiyetinde vâki olan rü’ya.

Şeytan, Âdem oğullarına karşı beslediği şid­detli düşmanlık sebebiyle, her zaman, onlara sataşır, her yönden tuzaklar kurar, her yolla onların işlerini bozmak ister. Görüldükleri rü’yalarını da, ya içlerine yanlışlar karıştırmak ya da onlardan gaflete düşürmek suretiyle örtüp belirsiz ve yararsız hale getirmektir. (M. Asım Koksal – İslâm Tarihi, C. 3-4, Sh. 22)

“Ey Nebi-yi Muazzam! Sana Allah-ü Teâlâ ve mü’minlerden ittiba edenler tapanlar kâfidir.” (Enfâl: 64)

 

«Hastanın keyifsiz olmadığı halde birdenbi­re vefat etmesi; daha önceden vasiyet gibi hususları ikmal etmiş salih kimseler için sebeb-i rahat, fasık kimseler içinde alâmet-i azabdır.» (Camiussağir)

 

 

BİR GECE

 

On dört asır evvel, yine bir böyle geceydi,

Kumdan, ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi!

Lâkin, o ne hüsrandı ki: hissetmedi gözler;

Kaç bin senedir, halbuki; bekleşmedelerdi!

Nerden görecekler? Göremezlerdi tabiî:

Bir kere, zuhur ettiği çöl en sapa yerdi;

Bir kerre de, mâmûre-i dünyâ, o zamanlar,

Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;

Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!

Fevzâ bütün âfâkına sarmıştı zeminin.

Salgındı, bugün Şark’ı yıkan, tefrika derdi.

***

Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,

Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!

Bir nefhada insanlığı kurtardı O Masum,

Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!

Aczin ki ezilmekti bütün hakkı, dirildi;

Zulmün ki, zeval aklına gelmezdi, geberdi!

Âlemlere, rahmetti, evet, şer’-i mübîni,

Şehbâlini adi isteyenin yurduna gerdi.

Dünya neye sahipse, onun vergisidir hep;

Medyun ona cemiyyeti, medyun ona ferdi.

Medyundur o Masuma bütün bir beşeriyyet…

Yârab. bizi mahşerde bu ikrar ile hasret.

Mehmet Akif Ersoy

***

“İsteyip, talep edipte hasıl olmasından güç­lük, sıkıntı, zahmet çeken kimse bana çokça salatu selâm göndersin.” Hadis-i Şerif (Nevadirilusul)

 

MİLLİ ŞAİRİMİZ MEHMED AKİF ERSOY

 

Şu fâni cihana veda edeli yıllar geçti. Ken­disi için yaşamadı, kendisi için yazmadı. Mil­let sevinince bayram yaptı, felâkete duçar olun­ca kan ağladı. Acılara, ızdıraplara destanlar, kahramanlıklara abide, zaferlere marş yazdı. O yalnız bir şair değildi. Sade şair olsa idi, ede­biyat kitaplarında yer alırdı. Millî vicdanda yer etmezdi. O, bir prizma gibi her cephesinden ay­rı ışık saçan bir rehber, imanla beslenen ru­ha bir timsal, yeni bir destan şairi, hasılı başlı başına millî bir abidedir.

Akif, bir bilim adamı, bir sanatkâr olmaktan çok bir dava adamıdır. Bu onun en belirgin bir yönüdür. Samimî bir mü’mindir. Sanat, edebiyat, davasına hizmet edebildiği oranda kıymetlidir. «Sanat ne sanat için, ne de toplum içindir, inan­dığımız dava içindir» diyerek söz odun gibi de olsa davasını anlatmasını istemiştir.

Makaleleriyle, şiirleriyle, verdiği derslerle, yaptığı tercümelerle aydınlara hakikati anlat­maya çalıştı, İslâm’dan kopmanın felâketlerini gösterdi, sefaletimizin tablosunu çizdi. Batıcılığı tenkit etti. Hayatı boyunca da müslümanların dertlerini düşündü, onlar için üzüldü, onlar için ağladı. Kelimenin gerçek anlamıyla «İslâm Şa­iri» unvanını kazandı.

Ahlâkın temelini dinden başka esaslara istinad ettiren filozofların nazariyelerini tenkit et­miş, dini vicdanlardan kaldırdıktan sonra beşe­riyetin menfaat denilen mabuddan başka bir şey tanımayacağını çok beliğ bir ifade ile tasvir etmiştir.

 

 

 

CEMİYETE GÖRE İDARECİ

Haccâc’a: «— Sen Hz. Ömer’in devr-i hilâ­fetini gördüğün halde Ömer (r.a.) gibi niçin adalet etmiyorsun? O’nun adaletini görmedin mi?» dediklerinde şöyle cevap verdi:

— Etrafımdan savulun da sizi sağ bıraka­yım. Evvelâ siz zühd ü takvâda Ebû Zerr gibi olun, ben de size Hazret-i Ömer’in adl ü insafıyla muamele edeyim!

Burada bir işaret vardır ki, halkın halet-i salâh ve fesadda amellerinin durumu ne ise, idareciler de ancak ona göre olurlar.

Bu manada Peygamberimiz (s.a.v.):

«— Siz neye lâyık iseniz ona göre idare olunursunuz» diye buyurmuşlardır.

Zulmün artdığı, cevr ü cefânın çoğaldığı, idarecinin işkencesi zahir olup kuru ve yeşil ekinden, ağaçlardan meyvelerden, idaresi altın­daki memleketlerde bulunan kimselerin kazanç­larından ve san’atlarından dolayı zulmünün kö­tülüğü ve işinin fenalığı sebebiyle vergiyi nok­sansız almakda çevreden idarecilerin zamanında bütün mü’minlerin Allah’a kurumuş ağaç yaprağı gibi titreyerek niyaz edip tevbe ve is­tiğfar ile inabe etmeleri lâzımdır. Mü’minler bu­nu yapınca başdaki âdil olur ve iş de düzelir. Nebi (s.a.v.) buyurmuşdur ki:

«— Ümmetim üzerine öyle bir zaman gele­cek ki, emir sahihleri zalim, âlimleri tama’kâr, kadınları dünya zinetine düşkün olacak.» (Tezkiret’ül Evliya)

 

MESCİD-İ AKSA

 

Resûlullah (s.a.v.) buyurmuştur ki; “Namaz ve ibadet için hiç bir mescide sefer edilmesi doğ­ru değildir. Ziyade sevap umarak yalnız şu üç mescide sefer edilir. Mescid-i Haram, Mescid-i Resul (s.a.v.) ve Mescid-i Aksa” (Sahih-i Buhâri, Tecrid – Cilt 4, Sh.: 168)

Mescid-i Haram, kıble-i enâmdır. Mescid-i Resul (s.a.v.) takva üzerine müesses olan Mâbed-i Nebevidir. Mescid-i Aksa geçmiş ümmet­lerin kıblesidir.

Mescid-i Aksa Kudüs mescididir ki. Beyt-i Makdîs de denilir. Yeryüzünde ilk önce Mescid-i Haram sonra Mescid-i Aksa bina kılınmıştır. Mescid-i Haram’dan bir aylık mesafe uzak ol­duğu için (Aksa = Çok ırak) vasfıyla tavsif buyurulmuştur. İsa Peygamber zamanına kadar peygamberlerin mecmaı ve mukaddes vahiy menzili olduğu için Peygamberimizin mi’racında da yol uğrağı kılınıp Mekke’den doğru semaya yükselip çıkılmamıştır.

Mescid-i Aksa’nın havâlî ve çevresi de Ku­düs şehri ve civarı demektir ki, Allah-û Teâlâ bu mıntıkayı dinî şerefle müşerref kıldığı gibi bir takım nehirler ye bahçelerle de bereketlendirmiştir. (Sahih-i Buhâri. Tecrid, C. 10. Sh.: 56)

***

“Biz, Hûd ve beraberindekileri rahmetimiz­le kurtardık. Ayetlerimizi yalanlayanların da kö­künü kazıdık. Çünkü onlar mü’minlerden değil­lerdi.” (A’raf: 72)

 

 

MESCİD-İ AKSA

Resûlullah (s.a.v.) buyurmuştur ki; “Namaz ve ibadet için hiç bir mescide sefer edilmesi doğ­ru değildir. Ziyade sevap umarak yalnız şu üç mescide sefer edilir. Mescid-i Haram, Mescid-i Resul (s.a.v.) ve Mescid-i Aksa” (Sahih-i Buhâri, Tecrid – Cilt 4, Sh.: 168)

Mescid-i Haram, kıble-i enâmdır. Mescid-i Resul (s.a.v.) takva üzerine müesses olan Mâbed-i Nebevidir. Mescid-i Aksa geçmiş ümmet­lerin kıblesidir.

Mescid-i Aksa Kudüs mescididir ki. Beyt-i Makdîs de denilir. Yeryüzünde ilk önce Mescid-i Haram sonra Mescid-i Aksa bina kılınmıştır. Mescid-i Haram’dan bir aylık mesafe uzak ol­duğu için (Aksa = Çok ırak) vasfıyla tavsif buyurulmuştur. İsa Peygamber zamanına kadar peygamberlerin mecmaı ve mukaddes vahiy menzili olduğu için Peygamberimizin mi’racında da yol uğrağı kılınıp Mekke’den doğru semaya yükselip çıkılmamıştır.

Mescid-i Aksa’nın havâlî ve çevresi de Ku­düs şehri ve civarı demektir ki, Allah-û Teâlâ bu mıntıkayı dinî şerefle müşerref kıldığı gibi bir takım nehirler ye bahçelerle de bereketlendirmiştir. (Sahih-i Buhâri. Tecrid, C. 10. Sh.: 56)

***

“Biz, Hûd ve beraberindekileri rahmetimiz­le kurtardık. Ayetlerimizi yalanlayanların da kö­künü kazıdık. Çünkü onlar mü’minlerden değil­lerdi.” (A’raf: 72)

 

 

 

RÜYETULLAH

 

İnanan kimse, Cennettekilerin, zâtının künhü mahi­yetini kavramaksızın ve herhangi bir şeye benzetmeksizin Allah Teâlâ (c.c.)’yı göreceklerine inanacak.

Bil ki müminler Rablarını, Cennette ayan beyan gö­recekler. Ay, ondördüncü gecesinde zorluk çekilmeden müşahede olunduğu gibi; inananlar da Rablerine zah­metsizce bakacaklar.

Rü’yet-i cemâli inkâr ederek: Allah (c.c.), basarla = baş gözüyle değil, basiret ile = Kalp gözüyle görülür di­yenler sapık ve bid’atçıdır. Çünkü Cenab-ı Hak (c.c.):

“İyi iş, güzel amel yapanlara, daha güzel iyilik, bir de ziyade vardır.” buyurmuştur. (Yunus: 26)

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin -Ebû Bekir, Huzeyfe, Ebû Musa el-Eş’arî gibi- sahabileri ayette ge­çen: Ziyâde’yi rü’yetullah ile yani cemâl-i ilâhiyye’ye bakmakla tefsir etmişlerdir.

Allah Teâlâ (c.c.) buyuruyor:

“Yüzler (vardır) o gün ter ü tazedir, Rablerini göre­cektir.” (El-Kıyame: 22,23)

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de bir hadisle­rinde şöyle buyuruyorlar:

“Şu ayı ondördüncü gecesinde itişip kakışmaksızın (kolayca) nasıl görüyorsanız, Rabbinizi de üst üste yı­ğılmaya lüzum kalmadan rahatça göreceksiniz.”

Kendilerine güvenilir şahısların İbn Ömer radıyallahu anhümâ’dan naklen bize haber verdiklerine göre Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz:

“Cennette Allah nezdinde en şerefliniz, sabah-akşam O’nun yüzüne bakanmızdır.” buyurduktan sonra şu mealdeki ayeti okur: “Yüzler (vardır) o gün ter ü tazedir, Rablerini görecektir.” (El-Kıyame: 22, 23)

(Sevad ülA’zam sf. 36)

BİR GECE

 

On dört asır evvel, yine bir böyle geceydi,

Kumdan, ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi!

Lâkin o ne hüsrandı ki: hissetmedi gözler;

Kaç bin senedir, halbuki; bekleşmedelerdi!

Nerden görecekler? Göremezlerdi tabiî;

Bir kere, zuhur ettiği çöl en sapa yerdi;

Bir kerre de, mâmûre-i dünyâ, o zamanlar,

Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;

Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!

Fevzâ bütün âfâkına sarmıştı zemînin,

Salgındı, bugün Şark’ı yıkan, tefrika derdi.

 

Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,

Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!

Bir nefhada insanlığı kurtardı o Masum,

Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!

Aczin ki ezilmekti bütün hakkı, dirildi;

Zulmün ki, zeval aklına gelmezdi, geberdi!

Alemlere, rahmetti, evet, şer’i mübîni,

Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.

Dünya neye sahipse, onun vergisidir hep;

Medyun ona cemiyyeti, medyun ona ferdi.

Medyundur o Masuma bütün bir beşeriyyet…

Yârab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.

Mehmet Akif Ersoy

***

HADİS-İ ŞERİF

 

“İsteyip, talep edip te hasıl olmasından güçlük, sıkıntı, zahmet çeken kimse bana çokça salatu selâm göndersin.” (Nevadirilusul)

 

MİLLİ ŞAİRİMİZ MEHMED AKİF ERSOY

 

Şu fani cihana veda edeli yıllar geçti. Kendisi için ya­şamadı, kendisi için yazmadı. Millet sevinince bayram yaptı, felakete duçar olunca kan ağladı. Acılara, ızdıraplara destanlar, kahramanlıklara abide, zaferlere marş yazdı. O yalnız bir şair değildi. Sade şair olsa idi, edebiyat kitaplarında yer alırdı. Milli vicdanda yer et­mezdi. O bir prizma gibi her cephesinden ayn ışık sa­çan bir rehber imanla beslenen ruha bir timsal yeni bir destan şairi, hasılı başlıbaşına milli bir abidedir.

Akif, bir bilim adamı, bir sanatkar olmaktan çok bir dava adamıdır. Bu onun en belirgin bir yönüdür. Sami­mi bir mü’mindir Sanat, edebiyat, davasına hizmet edebildiği oranda kıymetlidir. Sanat, ne sanat için ne de toplum içindir, inandığımız dava içindir; diyerek söz odun gibi de olsa davasını anlatmasını istemiştir.

Makaleleriyle, şiirleriyle, verdiği derslerle yaptığı ter­cümelerle aydınlara hakikati anlatmaya çalıştı, İs­lam’dan kopmanın felaketlerini gösterdi. Sefaletimizin tablosunu çizdi. Batıcılığı tenkit etti. Hayatı boyunca da müslümanların dertlerini düşündü, onlar için üzüldü, onlar için ağladı. Kelimenin gerçek anlamıyla “İslam Şairi” unvanını kazandı.

Ahlakın temelini dinden başka esaslara istinad etti­ren filozofların nazariyelerini tenkit etmiş, dini vicdan­lardan kaldırdıktan sonra beşeriyetin menfaat denilen mabuddan başka bir şey tanımayacağını çok beliğ bir ifade ile tasvir etmiştir.

 

ŞEHİT ÜÇ KISIMDIR

 

  1. Kâfirlerle harp ederken harp âletlerinden biri ile öldürülenlerdir. Bunlara hem dünyada hem âhirette şehit hükmü verilir. Cenazeleri yıkan­maz. Yalnız ta’zim ve ikram için namazları kılınır. Şafiîlere göre namazları da kılınmaz. Her müslüman şehit olmayı arzulamak temenni etmelidir.
  2. Âhirette sevap hususunda şehit sayılıp dün­ya ahkâmı hususunda şehit sayılmayanlardır. Bunlar, verem ve taun gibi hastalıktan ölenler, üzerine bina yıkılanlar, malı, ırzı, dini ve namusu uğrunda öldürülenler ve benzerleridir. Bunların şehit hükmünde oldukları sahih hadislerle sabittir. Bunların cenazeleri yıkanır, namazları kılınır. Âhirette kendilerine şehit sevabı verilir. Yalnız se­vaplarının hakikî şehitler derecesinde olması ge­rekmez.
  3. Ganimete hıyanet edenlerdir. Bunlar harpte öldürüldükleri takdirde kendilerine dünyada şe­hit hükmü verilir. Cenazeleri yıkanmaz. Âhirette kendilerine şehit sevabı verilmez.

(S. Müslim Ter. C.2/520)

 

MALI UĞRUNDA ÖLDÜRÜLEN ŞEHİD OLUR

 

Resûlullah (S.A.V)’a bir adam geldi; ve:

Yâ Resûlallah! Bir kimse gelip benim malımı almak isterse ne buyurursun? dedi. Resûlullah (S.A.V):

“Ona malını.verme!” buyurdu.

Şayet benimle mukatele ederse?

“Sen de onunla mukatele et!”

Ya beni öldürürse?

“O halde şehid gidersin.”

Ya ben onu öldürürsem?

“O cehennemde olur” buyurdular. (S. Müslim Terc. C.2)

Yine Resûlullah (S.A.V):

“Her kim malı uğrunda öldürülürse şehittir” buyur­muştur.

Keza yine: “Her kim malı uğrunda öldürülürse o kimse şehittir, kim canı uğrunda öldürülürse o kimse şehittir, her kim dini uğrunda öldürülürse o kimse şe­hittir; her kim ırzı, namusu uğrunda öldürülürse o kim­se şehittir” buyurulmuştur. (S. Müslim Ter. C. 2/519)

Haksız yere malını elinden almak isteyen bir suikastçiyi öldürmek caizdir. Bunda diyet ve kısas da yoktur. Müdafaa hususunda malın azı çoğu müsavidir.

Malı, canı, namusu ve dini uğrunda öldürülen kimse şehittir.

Yine geceleyin birinin evine girerek hırsızlık eden bir şahsı hâne sahibi arkasından takip ederek öldürürse, İmam-ı Azam (R.A)’a göre bir şey lâzım gelmez. (S. Müslim C. 2)

 

 

ZEMZEM

 

İbn-i Abbas (R.A)’dan rivayet edildiğine göre: Zemzem suyu, içildiği şey içindir:

Onu, şifa bulmak için içersen, Allah sana şifâ verir. Onu, korunma isteklisi olarak içersen, Allah seni, korur. Onu, susuzluğunu kesmek için içersen, Allah, senin su­suzluğunu keser. Eğer, Onu, karnını doyurmak için içer­sen, Allah seni doyurur. O, Cebrail (a.s.)’in ökçesi ile vu­rup yerden çıkardığı ve İsmail (a.s.)’i suladığı sudur.

Zemzem, yalnız suya kandırıcı değil, aynı zamanda, karnı doyurucudur da. Bunun için, cahiliyye devrinde Zemzem’e (Şubâ’a) denirdi. Zemzem’in ismi olan (Şubâ’a) doyduktan sonra arta kalan yemek demektir.

Peygamberimiz (S.A.V)’in, İslâmiyeti yaymağa çalıştığı ilk sırada Peygamberimiz (S.A.V)’e görüşmek için Mek­ke’ye gelip, geceli gündüzlü otuz gün, susadıkça ve acık­tıkça Zemzem suyu içmekle iktifa ettiğini ve hiç de, zayıf­lamadığını ve aksine, semizlediğini söyleyen Ebûzerr’ül Gıfârî (R.A)’ye Peygamberimiz (S.A.V) “O, gerçekten mübarek, gerçekten doyurucu yemektir!” buyurmuştur.

Hazret-i Abbas (R.A) da “Cahiliyye devrinde insanlar, Zemzem kuyusundan su içmekte birbirleri ile yansır­lar, -çoluk- çocuklu iseler, birlikte Zemzem kuyusuna gidip ondan içerler, bu kendileri için, sabah içkisi olur­du. Biz Zemzem suyunu, çotuğumuza çocuğumuza bir yardım sayardık” demiştir.

(M. A. Köksal, İslâm Tarihi)

 

RÜ’YÂ VE ÇEŞİTLERİ

 

Uyuyanın, uykusunda bazı şeyler görmesine rü’yâ ve hulüm (düş) denir. Fakat, rü’yâda, görülen şeyle, daha çok, hayr ve güzel şeyler üzerine olur. Hulümde ise, gö­rülen şeyler, daha çok, şer ve çirkin şeyler üzerine olur.

(İbn. Esîr-Nihâye c.1, s. 434)

Peygamberimiz(s.a.v.), rü’yâ ve hulüm hakkında şöyle buyurmuşlardır: “Salih rü’ya: Allâh’dan, hulüm ise, şeytandandır.” Zamanın sonu) yaklaşınca, müslümanlarm rü’yâsı, hemen hemen yanlış çıkmayacaktır. Sizin en doğ­ru rü’yâ göreniniz, en doğru söyleyeninizdir!

Rü’yâ, üç çeşittir:

1- Yüce Allah tarafından (Kuluna) müjde olan Sâlih rü’yâ.

2- Şeytan tarafından korku, üzüntü veren rü’yâ.

3- Kişinin, kendi nefsinden telkin mâhiyetinde vâki olan rü’yâ.

Şeytan, Adem oğullarına karşı beslediği şiddetli düş­manlık sebebiyle, her zaman, onlara sataşır, her yönden tuzaklar kurar, her yolla onların işlerini bozmak ister. Gördükleri rü’yâlarını da, ya içlerine yanlışlar karıştır­mak, ya da onlardan gaflete düşürmek suretiyle örtüp belirsiz ve yararsız hale getirir.

Mübeşşirat ve Salih Rü’yâ:

Peygamberimiz (s.a.v.) “Risâlet de, Nübüvvet de, munkatı’ olmuş, sona ermiştir. Benden sonra (gelecek) ne Resul vardır, ne de Nebî buyurmuş, bu Eshaba, çok ağır gelmişti. Bunun üzerine, Peygamberimiz (s.a.v.) “Pey­gamberlikten bir şey kalmamıştır. Amma Mübeşşirat vardır!” buyurdu.

Buhârî-Sahih c.8, s.69

“Ya Resûlallâh! Mübeşşirât nedir?” diye sordular. Peygamberimiz “Müslüman kişinin rü’yâsıdır” “Salih rü’yâdır!” “Salih rü’yâ, peygamberlik işinin parçalarından bir parçadır!” “Salih kişinin gördüğü rü’yâ, peygamberlik işinin kırkaltı parçasından bir parçadır!” buyurdu.

(M. Asım Köksal, İslâm Tarihi, c.3-4, s. 23)

 

RÂVÎDE ARANAN ŞARTLAR

 

Kavilerde vücudu aranılan başlıca şartlar, dört­tür. Bunlardan biri bulunmayınca rivayeti makbul olmaz. Şöyle ki:

  1. Râvîde akıl şarttır. Binaenaleyh mecnunların, matûhların gayri mümeyyiz çocukların rivayetleri muteber değildir.
  2. Râvîde İslâmiyet şarttır. Çünkü gayri müslimlerin İslam dinine müteallik bir husus hakkın­da taassubdan azade bir hâlde ilgili bulunmaları, müsteb’addir.
  3. Râvîde adalet şarttır. Yani: râvî, diyanet ve siyretce müstakim olup kebair denilen büyük gü­nahlardan kaçınmalıdır. Sagayir denilen küçük günahlara musir olmamalıdır. Nefsin hissetine delâlet eden adî hallerden de uzak bulunmalıdır.
  4. Râvîde zabıt şarttır ki, bu, hakk ile işitmek, mânâyı anlamak, lafzı hıfz etmek, hıfz üzerine murakabede bulunmak ile hâsıl olur. Mesela: Râvî, rivayet ettiği şeye dair hiçbir şeyi kaçırmayıp onu layıkile işitmiş, görmüş olmalıdır.

Kezalik: Rivayet ettiği şeyin mânâsını layıkile anlamalı ve onu kudreti nisbetinde ezberlemeye çalışmalıdır ve onu başkasına rivayet edeceği za­mana kadar güzelce hafızasında tutmuş bulunma­lıdır.

Hukuku İslâmiyye Kamusu, S.136, Ö. Nasuhi Bilmen

 

FÂCİRİN İSTEDİĞİ DÜNYADA ÂCİLEN VERİLİR

 

Sufyan bin Uyeyne (r.a.)’dan: “Mü’min, hasenatından hem dünyada hem de âhirette sevaba nail olur. Fakat fâcirin hayrı ta’cilen dün­yada verilir, ama âhirette ona nasip yoktur.”

Hakiki ihsân ehli ve mü’minin kemâli odur ki, Allah (c.c.)’dan gayri şeylerin hepsinden yüz çevi­rip teveccüh-ü tam ile Allah Tealâ Azze ve Celle Hazretleri’ne yönelerek kalbinde ve lisanında Hakk’tan gayri bir şey bulunmaz.

Bazı ârifler dediler ki: Fâni dünya hep altın olsa âhiret de topraktan çanak çömlek olsa elbette âhiret, dünyadan daha hayırlı olur. Şu halde dün­ya fâni toprak, âhiret de baki altın olunca dünya­nın hâli, değeri ne halde kalır.

Ebû Hureyre (r.a.): “-Yâ Resûlallah (s.a.v.) Cen­net neden halkolundu?” Buyurdular ki: “-Sudan”. “-Bize onun binasından haber verir misiniz?” Bu­yurdular ki: “-Bir kerpici gümüşten, toprağı za’ferandan, çakıl taşları da lü’lü ve yakuttan.”

(Hz. R. M. Sâmi (k.s.), Hz. Yûsuf (a.s.), S. 83)***

 

 

 

KEŞKE HENNÂD OLAYDIM

 

Hadîs-i Şerifte buyurulduğu üzere cehennem­den en sonra çıkacak “Hennâd” isminde biriymiş. Hasan-ı Basrî (r.a.) ağlayarak “Keşke ben de onun gibi olaydım” demiş. Bunun sebebini sormuşlar, cevaben demiş ki:

— Ona cehennemden çıkacağı tebşir olunmuş, sened almış, demektir. Bizim elimizde böyle bir hücce! yok, demiştir. (Musâhabe 6, S.150)

 

ESKİYEN KUR’ÂN-I KERİM’LERİ NE YAPMALI?

 

 

Kur’ân-ı Kerîm, okunmayacak bir hâle gelince temiz bez içine konup ayak basılmayacak temiz bir mahalle defnedilmelidir. Bu, Kur’ân’a ihânet değil, bir ikrâmdır. Bununla berâber üzerine toprak atılmamalı, tahtadan bir (çatı) tavan yapılmalıdır. Bu gibi mushafları yakmak câiz değildir.

Kur’ân’dan başka diğer dînî kitâblar eskiyince hem gömülebilir, hem de akarsuya bırakılabilir, hem de içindeki mukaddes isimler silindikten sonra yakılabilir. Bunun gibi kitâbların kâğıtlarına bir şey sarmak, dîne ilme karşı hiyânet işrâb edeceğinden (doğuracağından) câiz olmaz.

Yine içlerinde Cenâb-ı Hakk’ın veyâ Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in isimleri yazılı kâğıt parçalarına da bu isimler silinmeksizin bir şey sarılması mekrûhtur.

Ma’bedlere karşı hürmette bulunmak da bir vecîbedir (vâcibtir). Bir câmi-i şerîfe, bir mescide hürmetle girilir. İçinde edeb ve saygı ile oturulur. Lâubâlî hareketlerden, lüzûmsuz sözlerden kaçınılır.

Kur’ân-ı Kerîm’e, dîn ve îmâna, Peygamberler’den herhangi birine, bir Sünnet-i Nebeviyyeye, bir Hadîs-i Şerîf’e, bir İslâm mâ’bedine (hâşâ) sövmek, ihânette bulunmak veyâ bunlardan birini istihfâf etmek (küçümseyip alaya almak, hiçe saymak) küfürdür. (Îmân ve nikâh gider). Derhâl bundan tevbe etmek, Allâh (C.C.)’dan mağfiret dilemek, böylece îmânı ve nikâhı tazelemek îcâb eder.

Bir şahsın sarhoş bir halde böyle bir (çirkin işte) fazîhada bulunması, küfrünü gerektirmez. Böyle bir kimse için gerekli olan günâhından tevbe etmek ve içkiye son vermektir.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli, S. 432)

 

CEBRAİL (A.S.)’IN SIKINTIYA DÜŞTÜĞÜ ZAMANLAR

 

Peygamberimiz (s.a.v.), Cebrâîİ (a.s.)’a suâl ettiler: “Yâ Cebrâîl! Semâdan inişlerinde hiç sıkıntıya düştüğün, daraldığın oldu mu?” Cebrâîl (a.s.) cevâb verdi: “Evet, dört yerde oldu:

1- İbrâhîm (a.s.) âteşe atıldığı zaman arşın altında idim. Allah ta’âlâ: “Kuluma yetiş!” dedi, hemen ona yetiştim ve O’na:

“Bir ihtiyâcın var mı?” dedim. “Senden bir ihtiyacım yok..” dedi.

2-  Hz. İbrâhîm (a.s.), Hz. İsmâîl (a.s.)’ın boynuna bıçağı koyduğu zaman daraldım. O zaman da arşın altında bulunuyordum. Allah ta’âlâ: “Kuluma yetiş!” buyurdular. Ben de göz açıp kapayıncaya kadar bir zamanda yetiştim ve bıçağı ters çevirdim.

3- Uhûd muharebesinde kâfirler sizi yaralayıp di­şinizi kırdıkları vakit, Allah ta’âlâ buyurdular:

“Habîbim’in kanına yetiş! Eğer Habîbim’in kanın­dan bir damla yere düşer ise, yerden hiçbir bitki ve ağaç çıkarmam!”

Ben de sür’atle indim, kanını iki elimle tutup gö­ğe fırlattım.

4- Yûsuf (a.s.) kuyuya atıldığı zaman Allah ta’âlâ: “Kulumun imdadına yetiş!” buyurdular. Hemen Yûsuf’a yetiştim. Yûsuf kuyunun dibine varmadan önce ben kuyunun dibinden bir kaya çıkardım. Ve Yûsuf’u üzerine oturttum.” (Ruhul’l Beyân 2. c., 311. s.)

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOGLU (k.s.), Hz. İbrâhîm (a.s.), 117. s.)

 

AKIL

 

Süfyân bin Uyeyne (r.a.) diyor ki: “Akıllı kimse, iyi­yi ve kötüyü anlayan değil, iyiyi görünce onu alan, kötüyü görünce almıyandır.”

Mevlûd-i Nebî kitabında diyor ki: Veheb bin Menbe (r.a.): “Muhammed ‘aleyhisselâmı insanlığa hak peygamber gönderen Allah ta’âlâya yemin ederim ki, Allah ta’âlânm peygamberlere gönderdiği yetmiş kitabında okudum. Öncekilerin ve sonrakilerin aklı, Resûlullâh’ın (s.a.v.) aklı yanında, dünyadaki kum tanelerinin yanında bir kum tanesi gibidir.”

Şâh-ı Merdân emiru’l mü’minîn Alî (r.a.) buyurur ki: “Akıl bir ağaçtır. Kökü takva, dalı haya, meyvesi verâ’dır. İşte bu akıl ağacının kökü, ya’ni aslı olan tak­va, kulu üç hasleti edinmeye çağırır: Dinde fıkha, dünyâda zühde ve Allah ta’âlânm gayrisinden kesi­lip tamamen O’na dönmeye. Bu ağacın dalı olan ha­ya, üç haslete, ya’nî doğru sözlülüğe, çok iyilik yap­maya ve şüphelileri terke çağırır.”

Cafer-i Sâdık (r.a.) buyurur ki: “Akıl bize kulluk ya­pabilmek için, ihsan edilmiş bir âlettir. Rubûbiyyeti idrâk için değildir. Aklı, Rubûbiyyeti anlamakta kul­lanan kimse, ubudiyeti, Hakk ta’âlâya kulluk etmeyi kaçırır. Rubûbiyyeti de idrâk edemez.”

Resûlullâh (s.a.v.), Ebû Zerr (r.a.)’e buyurdu ki: “Allah ta’âlânın haram eylediklerinden kaçın ve emr ettiklerini yerine getir ki, akıllı olasın.”

(Mevlânâ Muhammed Rebhâmî, Riyâdü’n-Nâsıhîn, 129-130. s.)

“İnsanların en akıllısı, insanların harekâtını en iyi takdir edendir.”  Hz. Ömer (r.a.)

 

AKIL Nİ’METİ

 

Efendimiz (s.a.v.): “Allah ta’âlânm ilk yarattığı akıldır. Allah ta’âlâ akla:

“Dön bu yana!” diye emretti, akıl döndü. “Dön o yana!” diye emretti, yine döndü.

Allah ta’âlânın her emrine inkıyâd etti.

Sonra Allah ta’âlâ: “İzzet ve celâlim (ululuğum) hakkı için nazarımda senden kıymetli bir şey yarat­madım. Seninle alır, seninle veririm. Seninle mükâ­fatlandırır, seninle cezalandırırım.” buyurmuştur.

Bir cemâat Peygamberimiz (s.a.v.)’in huzurunda bir adamı aşırı derecede öğdüler.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:

“Bu adamın aklı nasıldır?” diye buyurdular da:

“Yâ Resûlallah, biz Zât-ı Risâletpenâhîlerinize bu adamın son derece ibâdetinden ve muhtelif hayır işlerinden haber veriyoruz. Siz, hâlâ aklından mı soru­yorsunuz?” dediler.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:

“İnsân, ahkamlığı ile beraber günahkârlardan daha büyük hatâlara düşer. İnsanların yarın Allah katında yüksek derecelere yükselmeleri akılları nispetindedir.” buyurdular.

Hazret-i Ömer (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyorlar:

“İnsânın, akıl gibi yüksek iktisabı olamaz.

Akıl, sahibini iyiliğe ulaştırır, fenalıktan alıkor.

Aklı kemâle ermedikçe insânın dîni müstakim ve îmânı tamâm olmaz.”

(Hüccetü’l-İslâm İmâm-ı Gazâlî (r.h.), İhyâ’u ‘Ulûmi’d-Din 1 c., 211. s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İN ÜMMETİ

 

O (s.a.v.)’in Ümmeti, bütün ümmetlerin en fazîletlisidir.

“Siz insanlar için (insanlığın fâidesi için gaybdan yâhut Levh-i Mahfuz’dan seçilip) çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz.” (Âl-i İmrân s. 110) buyurulmuştur. Ümmet-i Muhammed (s.a.v.) iftihâr hil‘atı ile teşrîflendirildi ve Peygamberlerin varisleri kılındı ve şerîat hükümlerini çıkarmada onlara ictihâd rütbesi verildi ki, bu reylerinin gerekli kıldığı kararlarla hükmederler. Bu ümmet zamanına kalan Peygamberlerden Hz. Îsâ ve Hızır (a.s.)’lar, bir şeye hükmetseler Hz. Muhammed (s.a.v.)’in şerîatıyla hükmederler.

Hâkim Tirmizî, Hâtemü’l-Enbiyâ adlı kitabında ve Ankâ-i Mağrib sâhibi ile Mevlânâ Sâdeddîn ve Taftazâni bazı eserlerinde şöyle bildirmişlerdir. Eğer sorulsa ki, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, “Gerçekten, size adâletle hükmedecek Meryem oğlu Îsâ (a.s.)’ın inişi yaklaştı. İner inmez haçları kıracak, domuzları öldürecektir. Kitab ehli olan kâfirlerden cizye (vergi) kabul etmez. Ya İslâm’a gelirler yoksa kılıçtan geçirilirler” diye buyurduğu yazılıdır. Bunda şerîatın hükümlerine aykırılık vardır. Çünkü kitabı olan kâfirler, cizye verirlerse kabul etmek vâcibtir ve öldürülmeleri câiz değildir. Böyle olduğuna göre Îsâ (a.s.)’ın Hz. Muhammed (s.a.v.)’in şerîatıyla hüküm edeceği nasıl söylenebilir. Bunun cevâbı şudur:

Resûlullâh (s.a.v.)’in şerîatıyla hükmedeceği kesindir. Kitâbı olan kâfirlerden cizye alınması hükmü kıyâmete kadar devam eden hükümlerden değildir. Belki Îsâ (a.s.)’ın inişine kadar devam eder ve o geldikten sonra bu hükmün kalkacağını Hz. Peygamber (s.a.v.) bildirecektir. Kaldıran Hz. Îsâ (a.s.) değildir. Kalkışını bildiren Hz. Peygamber (s.a.v.)’dir. Buna göre Îsâ (a.s.)’ın cizye kabul etmediği yine Peygamberimiz (s.a.v.)’in şerîatının gereğidir. İmâm Nevevî, Şerh-u Müslim’de buna işaret etmiştir.

İbn Battal diyor ki, zamanımızda cizyenin kabul olunması ve o zaman cizyenin kabul olunmamasının sebebi, şimdi mala ihtiyaç vardır. Fakat Îsâ (a.s.) indiği zaman mal o kadar çok ve değersiz olacaktır ki onu kimse almayacak. Onun için ya İslâm olacaklar ya da öldürüleceklerdir.

(İmâm-ı Kastalânî, İlâhî Rahmet Hz. Muhammed (s.a.v.), 521.s.)

 

KÖLELİK VE CÂRİYELİK

 

Kölelik ve câriyelik kavramlarının, toplumumuzda ayrı kavramlar olarak algılandığını ve özellikle câriye kelimesinin çok yanlış ma‘nâlarda kullanıldığını esefle müşâhede ediyoruz.

Köle tâbiri ile câriye tâbiri arasında hukukî muhteva itibariyle hiçbir ma‘na farkı yoktur. Her ikisi de rıkkıyet yani kölelik ma‘nâsını ifâde etmek üzere kullanılmıştır. Sadece köleliğe ma‘ruz erkekler için kul veyâ köle tâbiri kullanılırken, köleliğe maruz kadınlar hakkında da câriye veyâ eme tâbiri kullanılmaktadır.

Toplumda, câriye denilince, sâhibinin ve efendisinin istediği zamân cinsi duygularını tatmin için bir zevk âleti olarak kullandığı kadınlar şeklindedir ki, bu ma‘nâ İslâm Hukûku açısından doğru değildir. Câriye denilen kadın köleler ile efendilerinin, İslâm Hukûkunun aradığı şartlara uymak kuralıyla karı-koca münâsebetine girmeleri ve meşrû dâirede bunu bir evlilik müessesesi gibi yürütmeleri mümkündür. Ancak her câriye, efendisi ile karı-koca münâsebetine giriyor demek değildir. Kur’ân-ı kerîm bahsettiğimiz ayırımı açıkça ifâde etmektedir: “Aranızdaki bekârları, erkek kölelerinizden ve câriyelerinizden (Kur’ân, burada kadın köleler için imâ kelimesini kullanmıştır) durumu müsait olanları evlendiriniz. Eğer bunlar fakir iseler, Allâh kendi lûtfu ile onları zenginleştirir.”

Şimdi sormak gerekmiyor mu? Eğer her câriye, efendisinin cinsî münâsebetleri için kullandığı bir zevk âleti ise, bir efendi, Kur’ân’ın bu emri gereği başkasıyla (Bu, hür veyâ köle bir erkek olabilir) evlendirdiği câriyesi ile yine karı-koca münâsebetini sürdürecek midir? Hâşâ.. Böyle bir hüküm İslâmî değildir. Peki nasıl olacak? Efendi, câriyesini evlendirecek.

Câriyesi, başkasının karısı olacak. Ancak tıpkı bugün özellikle evlerde çalışan hizmetli kadınlar gibi, fakat kölelik statüsünde olarak efendisinin evine gelip hizmetlerini görmeye devâm edecek. Efendisinin kölesi ve kocasının da karısı olacak. Demek ki, câriye demek, kölenin kadını demektir; efendisiyle istediği gibi karı-koca hayatı yaşayan ortalık kadını demek değildir.

İslâm hukûkunda, câriye ile karı-koca hayatı yaşama hakkına istifraş hakkı veyâ teserrî denmektedir. Şer‘î şartlar ve hükümler çerçevesinde, bu statüde olan câriyeler de vardır. Ancak bunlar, evli kadınlardan çok az hükümlerle ayrılmaktadır.

(Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Bilinmeyen Osmanlı, 312-313.s.)

12

 

 

 

ALLÂH’IN RAHMETİNE ERMİŞ ÜMME

 

İmâm Taberânî, Evsaf’ında Enes bin Malik (r.a.)’den aldığı şu hadîs-i şerîfi yazıyor: Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Ümmetim Allâh’ın rahmetine ermiş bir ümmettir. Mezarlarına günahlarıyla girerler ve mü’minlerin istiğfariyle mezarlarından günahsız çıkarlar.”

Mezarlarına diğer ümmetlerden sonra girerler ve onlardan önce mezarlarından çıkarlar.

Kıyamet gününde ümmetler Peygamberlerinin kendilerine bildirdikleri dînî emirleri inkâr edeceklerdir. Cenâb-ı Hakk bu gerçeği bildiği halde inkarcıları susturmak için Peygamberlerden şâhid istiyecektir. Onlar da Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’i şâhid göstereceklerdir. O zaman ümmetler, Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’e:

– Siz bu Peygamberlerin dînî emirleri bize bildirdiklerini nereden biliyorsunuz diye soracaklardır. Onlar da:

– Cenâb-ı Hakk bize Kur’ân-ı Kerîm’de haber vermiştir. Oradan biliyoruz diye cevâb vereceklerdir. Sonra Hz. Peygamber (s.a.v.)’i götürüp ondan ümmetinin bu şâhidlik hakkındaki fikrini soracaklardır. Hz. Peygamber (s.a.v.) de ümmetinin doğruluk ve adâletlerine şahâdet edecek ve ümmetini temize çıkaracaktır. Amel defterleri, bu ümmetin sağ ellerine sunulacaktır.

Bu ümmetin kişileri kendi yaptıkları amellerin sevâbını buldukları gibi başkalarının kendileri için yaptıkları çalışmanın da sevâbını kazanırlar. Eski ümmetlerde bu hal yoktu. “Hakîkaten, insan için kendi çalıştığından başkası yoktur.” (Neml s. 39) âyeti kerîmesi gereğince sevâb alamaması gerekirken İbn Abbas (r.a.)’nın ifâdeleri ile “Îmân edip de zürriyet (nesil)leri de îmân ile kendilerine tâbî olanlar (yok mu) biz onların nesillerini de kendilerine kattık.” (Tûr s. 21) âyet-i kerîmesi bu hükmü iptal etmiş, ortadan kaldırmıştır.

(İmâm-ı Kastalânî, İlâhî Rahmet Hz. Muhammed (s.a.v.), 539.s.)

22

ÇOCUK BÜYÜTMEK VE TERBİYE ETMEK-1

 

Çocuk, ana – baba elinde bir emânettir. Kalbi kıymetli bir cevher gibi temizdir. Mum gibi her şekli alabilir. Bütün yazı ve şekillerden uzaktır. Temiz bir toprak gibi olup, hangi tohum atılırsa, büyür, iyilik tohumu ekilirse, din ve dünyâ saâdetine kavuşur. Annesi, babası ve hocası sevâbında ortak olur. Şâyet fesat tohumu atılırsa, helâk olur, annesi, babası ve hocası da günâhına ortak olur.

Nitekim Allâhü Te‘âlâ, “Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu ateşten koruyunuz!” buyuruyor.

Allâhü Te‘âlâ: “Ey îmân edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır. Onlardan sakının. Eğer affeder, kusurlarına bakmaz, bağışlarsanız, şüphesiz Allâh çok bağışlayıcı ve çok esirgeyicidir.” (Teğâbün s. 14)

Çocuğun dili açılmaya başlayınca ilk sözü Allâh (c.c.) olmalıdır. Bunu sık sık çocuğa söylemeli, söyletmelidir. Bazı şeylerden utanmaya, hayâ etmeye başlarsa, bu iyi bir müjdedir ve akıl nûrunun kendisine geldiği kimsenin, utanmayı kendine muhâfız yapmasına işârettir. Çünkü, kendisine çirkin gelen her şeyden hayâ eder.

İlk meydana gelen, şey yeme arzûsudur. O hâlde yemek yemenin edeblerini öğretmek lâzımdır. Meselâ sağ el ile yemeye alıştırmak. Bismillah demek, acele yememek, çok yememek, iyice çiğnemek, başkasının lokmasına bakmamak, bir lokmayı yutmadan diğerini eline almamak, ara sıra yalnız ekmek verip hep iyi yemeğe alıştırmamak, çok yemeyi gözünde ayıp göstermek, bunu hayvanlar ve akılsızlar yapar diye söylemek, çok yiyen çocukları kendi çocuğuna ayıplamak lâzımdır.

Çocuk hamd etmeyi edeble söylerse, övünmemeye alışır ve öyle olur.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), Kimyâ-i Saâdet, 399-400.s.)

13

 

ÇOCUK BÜYÜTMEK VE TERBİYE ETMEK-2

 

Beyaz elbiseyi erkek çocuğa sevdirmeli, ipek ve renkli kumaşları kötülemelidir. Kendisini süslemek kadın huylu erkeklerin işi olup; erkeklere yakışmaz, demelidir, ipek elbise giyen ve leziz yemeklere alışan çocuklarla bulundurmamalıdır. Onları görmemelidir. Helâkine sebep olurlar. Zîrâ o da onları isteyebilir. Kötü arkadaştan çocuğu korumalıdır. Korunmayan çocuklar, küstah, yalancı, hırsız, saygısız ve korkusuz olurlar. Uzun yıllar bu sıfatlardan ayrılamazlar.

Mektebe verince, Kur’ân-ı Kerîm öğretmeli, sonra zâhidlerin hikâye ve hâllerini, Sahâbe-i Kirâm’ın ve geçmiş büyüklerin güzel ahlâkını anlatmalıdır. Şiirle meşgûl olmaktan men edilmelidir. Çünkü onlarda kadın aşkı ve güzellerin tasviri vardır. Böyle şeylerle ince rûhlu olur, diyen edeb vericiden de korumalıdır. O edeb öğretici değil şeytandır. Kalbine fesat tohumunu ekiyor demektir.

Çocuk iyi iş yapınca ve çocukta iyi huy görünce o işinden ve ahlâkından dolayı onu övmeli, âferin demeli, sevindirecek bir şey vermeli, insanların yanında onu övmelidir. Bir kusur işlerse veyâ kötü söz söylerse, bir iki def‘a görmemezlikten gelmeli, sık sık azarlanırsa, cesâretlenir, gizli yaptığını açıkça yapmaya başlar. Kızacaksa, bir defa ona kızmalı, korkutmalıdır. “Sakın bu hareketini kimse görmesin ve bilmesin, insanlar arasında rezil, rüsvâ olursun. Sana kimse arka çıkmaz!” demelidir.

Baba, baba olduğunu, büyük olduğunu hissettirmelidir. Anne, çocuğu baba ile korkutmalıdır.

Gündüz uyutmamalıdır. Zîrâ gevşek olur. Yumuşak yatakta yatırmamalıdır. Böylece bedeni kuvvetli olur. Her gün bir saat oynamasına müsâade etmelidir. Terbiyeli olur ve sıkılmaz. Sıkılmak ve üzülmekten kötü huy peyda eder ve kalbi kör olur. Herkese karşı alçak gönüllü olmasını öğretmelidir. Çocuklar arasında övünmemeli, kendini medhetmemelidir.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), Kimyâ-i Saâdet, 399.s.)

19

 

ÇOCUK BÜYÜTMEK VE TERBİYE ETMEK-3

 

Çocuklardan bir şey almamalıdır. Bilâkis onlara vermelidir. Çocuğa, başkalarından bir şey almak dilencilerin ve sokak çocuklarının işidir, demelidir. Bir kimseden altın ve gümüş (yâni para) almasına müsâade etmemelidir. Bu, helâkine sebep olur ve onu kötü işlere düşürür. Çocuğa tükürüğünü ve sümüğünü, insanların yanında atmamasını, arkasını insanlara dönmemesini, edeble oturmasını, elini çenesine dayamamasını öğretmelidir. Zîrâ bu tembellik ve gevşeklik alâmetidir. Fazla konuşmamasını, katiyyen yemin etmemesini, sorulmadan konuşmamasını, kendinden büyüğüne saygı göstermesini ve onun önünden yürümemesini, dilini kötü söz, sövme ve lanetten korumasını öğretmelidir.

Hoca kendisini dövünce, feryat etmemesini, bağırmamasını söylemelidir. İltimas ettirmemeli, sabretmelidir ve “insanlara sabır yakışır, bağırmak kadınların ve hizmetçilerin işidir” demelidir.

Yedi yaşında olunca, tatlı ve kolay bir ifâde ile namaz ve abdesti ona öğretmelidir. On yaşına gelince, namaz kılmazsa, kızarak, döverek kıldırmalıdır. Başkasının malını çalmayı, haram yemeyi, yalan söylemeyi gözünde çirkin gösterecek şekilde anlatmalıdır. Dâimâ böyle kötülükler yapmış olanlardan bahsetmelidir. Böyle yetiştirip sonra bulûğa erince, bu edeblerin sırlarını, inceliklerini ona söylemelidir. Meselâ yemekten maksat, kulun Rabbine ibâdet etmesi için lâzım olan kuvvet ve gıdâyı almaktır. Dünyâdan maksat, âhiret için azık toplamaktır. Zîrâ dünyâ kimseye kalmaz, ölüm çabuk ve ansızın gelir. Ne bahtiyardır o kimse ki, dünyâda iken âhiret azığı elde eder. Cennete ve Allâhü Te‘âlânın rızâsına kavuşur, demelidir.

Cennet ve cehennem hâllerini ve sıfatlarını çocuğa anlatmalı, işlerdeki sevâb ve ikâbı bildirmelidir. Küçük yaşında böyle terbiye edilirse taş üzerindeki yazı gibi olur. Sonra yapılırsa duvardaki toprak ve sıva gibi dökülür.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), Kimyâ-i Saâdet, 401.s.)

26

 

SAVAŞTA BABASI İLE KARŞI KARŞIYA      GELEN KİŞİ NE YAPAR?

 

Savaş halinde bir kimsenin kâfir olan aslı (her ne kadar yukarı çıkarsa çıksın babası ve dedeleri)ni öldürmesi câiz değildir. Fakat onları bırakmayıp başkası öldürsün diye oyalar. Eğer onları öldürecek başka birisi bulunmazsa kendisi öldürür.

Savaş meydanında oğlun, kâfir olan babasını öldürmesi câiz değildir, çünkü yaşaması için babasına bakması oğlu üzerine vâcibdir. Öldürmek ise buna zıddır. Aynı zamanda oğlun dünyâya gelmesine babası sebeb olmuştur. Müslüman olan babanın kâfir olan oğlunu öldürmesi câizdir. Kezâ müslüman olan bir kimsenin kâfir olan kardeşi, amcası ve dayısı gibi akrabalarını öldürmesi câizdir.

Müdafaa-yı nefis için oğlun babasını öldürmesi -her ne kadar babası müslüman olsa bile- câizdir. Müslüman olan bir kimsenin kâfir olan babasının Allahü Te‘âlâ veya Peygamber (s.a.v.) Efendimizin aleyhinde fenâ söz söylediğini işitse, onu öldürmesi câizdir. Çünkü Ebû Ubeyde b. Cerrah (r.a.)’in Peygamberimiz (s.a.v.)’in aleyhinde fenâ söz söyleyen babasını öldürdüğü, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizin de bunu kötülemediği rivâyet edilmiştir.

Savaşta kadınlar, çocuklar, deliler, harbde bağırıp çağıramayacak ve çocuğu olmayacak derecede yaşlı olanlar (bunlar mürted olsa bile) körler, topallar, kötürümler, bunamışlar, insanlara karışmayan rahibler ve kilise hademesi öldürülmez. Ancak bunlardan biri kral yahut savaşabilir yahut harbde rey sahibi olur yahut mal sahibi olup malıyla savaşa yardım ederse öldürülür. Deli çocuk ve kadın gibi öldürülmeyenlerden birisi savaşırsa öldürülür.

Silahı bulunmayan bir müslümanın silahlı olan iki düşmandan kaçmasında bir beis yoktur. İmâm Muhammed’in bir kavline göre kuvvetli olan bir müslümanın iki kafirden, yüz müslümanın iki yüz kafirden kaçması mekruhtur.

(İbn-i Âbidîn, 8.c., 384-390.s.)

15

HALKIN DEVLET BAŞKANINA NASÎHATLERİ

 

Mekhul (r.a.) anlatıyor: Resûlullâh (s.a.v)’in ashâbı (r.a.e.)’den Said b. Amir b. Huzeyim el-Cemhî (r.a.); Hz. Ömer (r.a.)’e hilâfeti sırasında:

– “Yâ Ömer, ben sana bazı tavsiyelerde bulunmak istiyorum.” dedi. Hz. Ömer (r.a.) de:

– “Buyur, dinliyorum. dedi. Said (r.a.):

– “Sana, halkın İşlerini yaparken Allâh’tan korkmanı tavsiye ederim. Allâh’ın emirlerini yerine getirirken insanlardan korkma. Sözün ve fiilin başka başka olmasın. İnsanın kendi tatbîk ettiği, yerine getirdiği öğütleri başkalarına söylemesi güzeldir. Bir meselede iki ayrı hüküm verme. İşlerin karışır, haktan sapmış olursun. Delili olan iddianın lehine karar ver ki, kararın isâbetli olsun. Allâh sana yardım etsin, halkını da, senin vâsıtanla mutlu yaşatsın. Allâh (c.c.)’ün, işlerinin başına seni geçirdiği, uzak yakın müslümanlarla ilgilen ve onların müşküllerini hallet. Kendin ve âilen için sevdiklerini onlar için de sev. Kendin ve âilen için beğenmediğini onlar için de beğenme. Hakk (c.c.) uğrunda mücadeleye başla. Allâh’ın emirlerini yaparken, hiçbir dedikodudan, kınayandan korkma.” dedi. Hz. Ömer (r.a.):

– “Bu söylediklerine kimin gücü yetebilir?” deyince, Said (r.a.):

– “Senin gibi birisinin! Allâh (c.c.)’ün ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’in başına getirdiği kimsenin. Onunla Allâh (c.c.) arasına kimse giremez.” dedi.

(M. Yusuf Kandehlevî, Hadîslerle Müslümanlık, 2.c, 714.s.)

 

Dünyânın kıvamı dört şeyle olduğu buyrulmuştur:

1- Âlimlerin ilme devâmı,

2- Umeranın adâlete devâmı,

3- Zenginlerin sehâvete devâmı,

4- Fakirlerin duâya devâmı.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Bakara Sûresi Tefsîri, 236.s.)

22

MEKKE VE MEDİNE’NİN ÖNEMİ

 

Peygamber (s.a.v.) buyuruyor:

– Medine (demircilerin) körüğü gibidir, pis olanları nefyeder, temiz olanları da bırakır. (Buhâri)

– Medine’yi istemeyerek oradan çıkan hiçbir kimse yoktur ki, onun yerine Allâh (c.c.) başkasını Medine’de yerleştirmesin. (Müslim)

Peygamber (s.a.v.)’den rivâyet edilmiştir:

– Kim ki, Mekke’de veyâ Medine’de hacc veyâ umreyi yaparken ölürse Allâh (c.c.) o kimseyi Kıyâmet günü öyle diriltir ki, kendisinden hesap sorulmaz, hiçbir azâb da görmez. (Beyhakî)

Başka bir rivâyette:

“Kıyâmet günü emin olan kimselerden olarak yaratılır.” (Beyhakî) diye varid olmuştur.

İbn Ömer (r. a.)’den rivâyet edilmiştir:

– Kimin Medine’de ölmeye gücü yeterse, Medine’de ölsün. Çünkü ben Medine’de ölenlere şefaat ederim.

Allâh ta‘âlâ şöyle buyurmuştur:

– Doğrusu insanlar için konulan ilk ma‘bed, şüphesiz ki, Mekke’de bulunan çok mübârek ve bütün âlemlere hidayet olan Beyt’tir. Orada açık alâmetler İbrahim’in makamı vardır. Kim oraya giderse taarruzdan emin olur… (Âl-i İmrân s. 96-97.â.).

Bazı müfessirler, âyetteki, “taarruzdan emîn olur”a, cehennem ateşinden emîn olur ma‘nâsını vermişlerdir.

Denilir ki, Harem-i şerîfin dışında bir suç işleyip oraya sığınan kimse cahiliyet devrinde her türlü cezâdan emîn olurdu. (Yani cezâlandırılması için oradan çıkarılması husûsunda bir talepte bulunulmazdı).

(Kadı ‘Iyâz (rh.a.), Şifâ-i Şerîf Tercümesi, 486.s.)

 

HALİFENİN GÖRECEĞİ ÖNEMLİ ÂMME İŞLERİ -1

10 tanedir.

  1. Vaz olunan kaidelere, selefin icma ettiği hususlara uygun olarak dini korumak ve muhafaza etmektir. Din hakkında bir şüphesi olan olursa bir bid‘ât ehli çıkarsa ona herşeyi delilleri ile açıklar ve doğru yolu gösterir. Gerekli cezaları tatbik eder. Çünkü onun görevi; fesattan, bozulmaktan korunmak, hakkı kötülüklerden, bayağılıklardan uzaklaştırmaktır.
  2. İhtilaflıların ihtilaflarını çözmede; çekişmelerin, nizalı kimselerin nizalarına son vermede, merhametin temininde hükümleri tatbik eder. Böylece zalim taşkınlık edemez. Mazlum da zayıf düşürülmez.
  3. Topluluğu himaye, koruma; mal, can ve her türlü yol emniyetini sağlamak suretiyle insanların yeryüzünde geçimlerini, kazançlar sağlamalarını temin eder. Yasak olan sahalardan ve başkasına ait haklara zarar vermekten uzaklaştırır.
  4. Allâh (c.c.)’ün koyduğu emir ve yasakları aynen uygulamak, değiştirmelerinin önüne geçmek, insanların haklarının ortadan kalkmasını önlemek, hakları koruma uğrunda cezalar tatbik etmek.
  5. Müslümanların, zımmîlerin ve müslümanlarla anlaşmalı olanların kanlarına, hayatlarına, mallarına kastetmek isteyen, dini ortadan kaldırmaya teşebbüs eden düşmana karşı harp hazırlığı yapmak, toplumun savunması için kaleler, engeller inşaa ettirmek.
  6. İslamiyetin bütün dinlerden üstün olduğu konusunda gerekli isbatı yapmak, Allâh’ın ve toplumun hakkının ayakta tutulması için davete rağmen müslüman olmayan kimselere karşı İslamiyete girinceye veya zimmîliği kabul edinceye kadar harb etmek.
  7. Korku duyurmadan, zulüm ve baskı meydana getirmeden dince ve ictihatça üzerlerine farz olan kimselerden zekat ve diğer vergileri, ganimetleri toplamak.
  8. İsraf ve cimrilik yapmaksızın, hazineden layık olanlara tam vaktinde yardımlarda, ihsanlarda bulunmak.

(el-Ahkamü’s Sultaniyye, Ebü’l Hasan Habib el-Maverdî (rh.a.), Çev. Prof. Dr. Alî Şafak, 52.s.)

 

HALİFENİN GÖRECEĞİ ÖNEMLİ AMME İŞLERİ -2

 

10 tanedir. (Daha önce sekiz tanesi aktarıldı.)

  1. Vergilerin toplanması, halka nasihatin sağlanması için emniyet memurları, nasihatçiler tayin etmek, görevlendirmektir. Bundan maksat herkes için işler eşit ve sağlam bir şekilde yürütülsün, mallar emniyet içinde korunsun.
  2. Topluluğun işleri ve durumlarıyla bizzat meşgul olmak ve bunları yakînen takip etmek. Böylece halkın idaresi, milletin himayesi daha iyi sağlanır. Hilafet görevini yalnız eğlencelerle veya yalnız ibadetlerle ihmal etmemiş olur. Tayin ettiği memurlar hainlik edebilir, görevini aksatabilir. Allâh te‘âlâ da: “Ey Davud biz seni yeryüzünde bir halife yaptık. O halde insanlar arasında hak ve adaletle hükmet. Heva ve hevesine tabi olma ki bu, seni Allâh yolundan saptırır.” (Sad s. 26) buyurmuştur. Allâh (c.c.), yalnız nefse uymayı, dalaletle vasıflandırmıştır. Hilafet görevi bu şekilde sarsılmış olur. Layık olan bu makama geçince dinin hükümlerini, hilafet makamını korumasıdır. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden sorumlusunuz.” (Buharî) buyurmuşlardır.

Şair de şerefli çalışkan bir halifeyi şöyle vasfeder: “İşlerinizi yapacak olanlara verin, tayin edin ve ne iyiliğiniz varsa Allâh (c.c.)’edir. Refah ve saadetin bolluğu her yere yetişen ellerin, emirlerin sayesindedir. Hayat her türlü refahını müsaade etse de dünyada bol bir nimet yoktur. Emir sahipleri zorlayacak olsa da onlara asla huşû yapılmaz. Zamanın hayır yönünden her şeyini sağdılar, birtakım şeyler sayıp döktüler. O insanlar, bir gün birine tabi oldular, bir gün de birine… Gidişatı öfkeli bir şekilde devam etse de görüşü kuvvetli, fikirleri gayet isabetli olan kimse için büyüklenmede bir zelillik de yoktur.”

Muhammed bin Yezdad da vezir bulunduğu halife Me’mun’a: “Kim dünyayı arzu ederse insanların tamamı uykuda iken uyumamak şartı ile arzusuna ulaşır. İşlerini halletmeyi, biran evvel sonuca ulaştırmayı çok arzu eden, nasıl olur da zayıf düşüp uzun bir uykuya varır, gözlerini kapar.” diye yazmıştır.

(el-Ahkamü’s Sultaniyye, Ebü’l Hasan Habib el-Maverdî (rh.a.), Çev. Prof. Dr. Alî Şafak, 52.s.)

 

ÂDİL HÜKÜMDÂRIN FAZÎLETİ

 

Abdullâh bin Amr (r.a.)’den rivâyetle Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “Şüphesiz ki adâletle iş görenler, Allâh (c.c.) katında nurdan minberler üzerinde Rahmân azze ve cellenin yemîninde olacaklardır. Onun her iki yed’i sağdır. Bunlar hükümlerinde ve aileleri ve mütevellisi oldukları kimseler hakkında adalet gösterenlerdir.” buyurdular.

“Âdil hâkimlerin (hükümdarların) kıyâmet gününde nurdan minberler üzerinde bulunmaları, Kâdî Iyâz (rh.a.) göre, hakikat de olabilir, yüksek mevkîlerden kinâye de olabilir. İmâm-ı Nevevî (r.h.) ise, bu sözün hakîkat ma’nasında kullanılmış olmasını daha zâhir görmekte ve: “Onlar hakîkaten minberler üzerinde olacaklardır. Onların menzilleri de yüksektir.”demektedir.

“Âdil hâkimlerin (hükümdarların) bir de Allâh te’âlânın yemîninde olacakları” bildiriliyor. “Yemîn” sağ taraf, sağ el gibi ma’nalara geldiği gibi, yine Hadîs’te zikredilen “yed” de el demektir. Binaenaleyh “Allâh’ın sağ tarafında olacaklardır.” “O’nun her iki eli sağdır” diye tercüme edilebilirdi. Fakat Ha-dîs-i şerif, sıfat hadîslerinden olduğu için “yemîn” ve “yed” kelimeleri müteşâbihtir. Yani bu dünyada ma’nasını imkan ve ümid bulunmayan kelimelerdir.

Selef ve ehl-i sünnet ulemasının bu husustaki mezhebi şudur: “Biz bunun gibi kelimelere inanırız; te’vili hakkında söz etmeyiz; ma’nalarını bilmeyiz; yalnız zâhirî ma’nalarının murad olunmadığına i’tikad ederiz. Onların Allâh  (c.c.)’e layık ma’naları vardır, ama onları yalnız Allâh (c.c.) bilir.”

“O’nun her iki yed’i sağdır” cümlesi, buradaki “yemin” kelimesinden uzuv kastedilmediğine tenbihtir. Zîra el, sağ gibi şeyler Allâh te’âlâ hakkında imkansızdır.

“Bunlar hükümlerinde ve aileleri ile mütevellisi oldukları kimseler hakkında adâlet gösterenlerdir.” Cümlesinin ma’nası “Bu fazîlet, üzerine aldığı hilafet, valilik, hakimlik, yahud yetim malında, vakıf ve emsalinde mütevellilik gibi hukukta, adalete riayet edenlere mahsustur” demektir.

(Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi,

Ahmed Davudoğlu (r.h.), 8.c., 688.s.)

 

NAMAZIN YARIDA KESİLMESİ İÇİN GEREKENLER

 

Başlanmış bir namazı bozmak, haram ise de, şer’î arızaya mebnî, bazen caiz, bazen de vâcib olur.

Tecâvüze uğrayanın veya suya düşmüş olanın veya hayvan saldırısına uğrayanın feryadı üzerine namazda olanın, onu kurtarmak için, (farz namaz dahi olsa) hemen namazı bozması vâcib (farz) olur. Bozulan bu namazı sonra yeni baştan kılar.

Davara kurt ve sair canavar gelmesi hâlinde ve âmâ olan yahut tehlikeye dikkat etmeyen kimsenin, kuyu v.s. bir tehlikeye düşmesi korkusunda da, namazı yarıda kesmek vâcib olur. Nitekim, ebe alacağı çocuğun veya anasının helakinden veya bir uzvunun telefinden -zannı galip ile- korktuğu vakit, namazda ise namazı kesmesi, değil ise namazı vaktinden geciktirmesi, yâni; kazaya bırakması vâcib olur.

Kırda bulunan kimse de, hırsızlardan veya yol kesenlerden yahut canavar ve sel tehlikesinden korktuğunda, namazını vaktinden sonraya geciktirebilir.

Düşman karşısında bulunan savaşçılar süvari oldukları halde, imâ ile kılmağa imkânları yoksa, özre mebnî namazlarını sonraya (kazaya) bırakırlar. Çünkü namaz ile uğraşmaları suretinde, savaşta kaybedeceklerini sonradan elde etmeleri mümkün olmayabilir.

Namazda Nebî (s.a.v.)’e icâbet etmek, namaz kılana farz olur. O namazın bâtıl olmasında ihtilâf edilmiş. Ashâbtan Ebû Saîd b. Muallâ (r.a.), Nebî (s.a.v.)’in çağırmasına namazda olduğu için icabet etmemesinden dolayı azarlanmıştır.

Bir dirhem gümüş (2.8 gr.) değerinde olan şey -başkasının dahi olsa- çalınmak korkusu üzerine, namazı -farz bile olsa- bozmak caiz olur.

Kadın namazda iken ateş üzerindeki çömleğinin kaynayıp taşmasından ve çocuğunun ağlayıp haykırmak gibi şeyler ile ızdırap çekmesinden korkarak namazını kesmesi caiz olur.

Bir kâfir kendisine İslam dinini telkin etmeği, namaz kılandan istemesi halinde, kılanın namazı yarıda kesmesi caiz olur.

(Mehmet Zihni Efendi, Nimeti İslâm, 334.s.)

 

KUR’AN-I KERÎMİN TEFSÎRİ MES’ELESİ

VE KİMLER TEFSİR YAPABİLİR

 

Tefsîr yapacak âlimin aşağıda zikr edilen şu onbeş ilmi gayet mükemmel şekilde bilmesi lâzım gelir.

Bu ilimleri kemâliyle (tam ve en olgun şekilde) bilmeyen kimselerin Kur’an tefsîrine yeltenmesi şer‘an câiz değildir (Şeriat’ın buna izni yoktur).

1- Lûgat (Arap dili)     8- Kıraat ilmi

2- Tasrif (Sarf ilmi)     9- Usûl-i din ilmi

3- Nahv ilmi              10- Usûl-i fıkıh ilmi

4- İştikak                   11- Esbâb-ı nüzûl

5- Me‘ânî ilmi           12- Nâsih ve mensûh

6- Beyân ilmi            13- Fıkıh ilmi

7- Bedi‘ ilmi             14- Mücmel ve mübhemin tefsîri

Müfessirin sahip olması gereken 15’inci ilim ilmü’l-mevhibedir. Bu öyle bir ilimdir ki, onu Cenâb-ı Hakk hazretleri, ilmiyle âmil olan bahtiyar kuluna ihsân eder.

(Sırrı Paşa’nın saydığı bu 14 ilim kesbîdir, ya‘ni çalışıp öğrenmekle elde edilebilir. 15’inci ilim ise vehbîdir, ya‘ni Allâh (c.c.) vergisidir. O verirse verir, vermezse, çalışmakla öğrenilip elde edilemez.)

İşte bu 15 ilim, müfessirin (tefsîr âliminin) mutlaka, kesin sûrette ve hiç şüphesiz ve eksiksiz mükemmel bir şekilde sâhip olması zorunlu bulunan ilimlerdendir.

Ama bunlardan başka, Kur’an-ı kerîmi tefsîr edebilmek için müfessirin diğer ilimlerde (ve çağının gerektirdiği genel kültür bilgilerinde) derinleşmiş olması da şarttır.

(İmâm Zehebî (rh.a.),

Büyük Günâhlar, Ekbölüm, 257-259.s.)

 

 

 

BESMELE-Yİ ŞERÎF

 

Cenâb-ı Hakk, her hayırlı işe Besmele ile başlanma­sını emir buyurmuşlardır.

Bu husûs çeşitli âyet-i celîlelerde beyân olunmuştur. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz de:

“Herhangi bir hayırlı işe eğer Besmele ile başlan­mazsa o iş ebter (hayırsız) olur.” yani “Sonu hayır ile tamâmlanmaz ve bereketli olmaz.” buyurmuşlardır.

Rûhü’l-Beyân tefsîrinde naklolunur ki:

“Fir‘avn henüz ulûhiyet (ilâhlık) da‘vâsında bulunma­dan önce sarayının kapısına “Bismikellâhümme” yazdırmıştı.

Mûsâ aleyhisselâma îmân etmediği için Musâ (a.s.), Cenâb-ı Hakka: “Ya Rabbi ben onu da‘vet ediyorum; ama onda bir hayır görmüyorum.” diye ilticâ ettiğinde Cenâb-ı Hakk:

“Her halde sen onun helâk edilmesini istiyorsun. Ve sâdece onun küfrünü görüyorsun, ben ise onun kapısına yazdırdığı yazıyı da görüyorum.” buyurdu.

Kim Besmele-yi şerîfi süveydâ-yı kalbine bir ömür bo­yu dilinden düşürmemek üzere nakşederse rahmete lâyık olur. Cenâb-ı Hakk, Fir‘avn’a, Fir‘avn olduğu halde sara­yının kapısına bir Besmele yazdırdığı için bu kadar müh­let veriyor. Onu kalbine yazan bir mü’minin ne kadar âtıfet-i İlâhiye’ye mazhâr olacağı bedîhidir (besbellidir). Duâsına da muhakkak sûrette icâbet (kabûl) olunur. Kulun duâsına icâbet olunması için ilk şart; helâl lokma ile ıs-lâh-ı bâtın eylemek (kalbini günâhlardan temizlemek), son şart ise ihlâs ve huzûr-ı kalbdir. Ya‘ni Cenâb-ı Hakk’a lâ-yıkıyle yönelmektir. Eğer ağıza konulan lokma helâl değil­se o kimsenin ihlâslı ve huzûrlu olması, mâsivâyı terk edip Hakk’a yönelmesi müşküldür. Evvelâ bunlara dikkat et­mesi lâzımdır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Musâhabe, 2.c. 16.s.)

 

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN ŞEFÂATI

 

Azâb gören günâhkar müslümânlar Cebrâîl (a.s.)’ı görünce: “O keremli Cebrâîl, Muhammed (s.a.v.)’e vahiy getirirdi” derler ve Muhammed (s.a.v.) ismini duyunca, hep birden bağırırlar: – Ey Cebrâîl, Muhammed (s.a.v.)’e bizden selâm söyle, nâmımıza de ki: – Günâhlarımız seninle aramızı açtı. Bu kötü hâlimizi de ona anlat. Cebrâîl (a.s.) oradan ayrılır ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gi­der. O (s.a.v.)’i incili, beyaz bir köşkte bulur. O köşkün tam dört bin kapısı vardır. Her kapının çevresi iki sıra sırma altınla süslüdür.”

Cebrâîl (a.s.) şöyle konuşur: “Yâ Resûlallâh (s.a.v), ümme­tinden ateşte azâb gören âsi grubun yanından geldim. Sana se­lâm söylediler ve: – Hâlimiz çok fenâ. Yerimiz pek dardır” dediler. Bunu dinledikten sonra, Resûlullâh (s.a.v.) doğru Arş’ın altına gi­der. Orada secdeye kapanır. Allâhü Te‘âlâ’ya öyle bir hamd eder ki, öylesini hiç kimse yapmamıştır, yapamamıştır.

Allâhü Te‘âlâ emreder: “Ey Habîbim! Başını kaldır, iste! is­tediğin verilecek. Şefaat dile, şefaat dileğin kabûl olunacak.”

Resûlullâh (s.a.v.) şu dilekte bulunur: “Yâ Rabbi, ümmetim­den günâhkârların hâli ne olacak? Onlara olan hükmü infâz eyledin. İntikâmını aldın. Onlara şefaatimi kabûl buyur!…”

Allâhü Te‘âlâ şöyle müjdeler: “Seni onlara şefaatçi kıldım. Cehenneme git; orada, “Allâh’tan başka ilâh yoktur.” diyeni çıkar.”

Resûlullâh (s.a.v.) oraya gider. Cehennem bekçibaşısı O (s.a.v.)’e saygıyla ayağa kalkar. Resûlullâh (s.a.v.) ona sorar: “Ey bekçibaşı, ümmetimin günâhkârları ne hâlde?”

Bekçibaşı: “Hâlleri çok kötü, yerleri de pek dardır” der. Resû­lullâh (s.a.v): “Kapağı kaldır” deyince kapak kaldırılır. Oradakiler Resûlullâh (s.a.v.)’i görürler. Görür görmez de, şöyle bağırırlar:

“Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Ateş derilerimizi yaktı, ciğerlerimizi dağladı…”

Resûlullâh (s.a.v.) oradan onların hepsini çıkarır. Ateş onların hepsini yakıp kömür hâline getirmiştir. Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) on­ları alır, doğru cennetin kapısında akan bir ırmağa götürür. Onun adı, Hayat Irmağı’dır. Orada yıkanıp çıktıkları zaman, temiz yüz­lü, sürme gözlü birer taze delikanlı, birer tâze kız olurlar. Yüzleri aya benzer. Böylece Cennete girerler.

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbîhü’l Gâfilîn Bostânü’l-Ârifîn, 70-71.s.)

 

ŞEYTÂNIN HÎLELERİ

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’den rivâyet edilmiştir ki:

İsrâîl oğullarındaki bir râhibi aldatmak için, şeytân şöyle bir çâre düşünür: Zengin âilenin güzel bir kızını çarpar saralandırır ve “çâresi râhibdedir” diye onlara vesvese verir. Onlar râhibe gelir. Râhib kabûl etmezse de, ısrârlarına dayanamayarak kabûl eder. Bu defa şeytân râhibe döner vesvese verir ve kızın bikrini izâ­le eder. Kız hâmile olur. Şeytân râhibe, rezîl ve kepâze olacaksın, bunun çâresi bu kızı öldürmendir, der ve râ­hib kızı öldürür. Bunun üzerine şeytân râhibe, kızı def­net, geldikleri vakit öldü dersin, diye vesvese verir. Râhib aynı şey’i tatbîk eder. Bu defa şeytân kızın an­ne ve babasına döner, onlara da vesvese verir ve şüp­helendirir. Gelir bakarlar ki gerçekten kız ölmüş ve öl­dürülmüş. Bunun intîkamını râhibden almak üzere iken, şeytân râhibe gelerek, bütün bu işleri yapan be­nim, sen bana iki secde et ben seni kurtarayım, der ve râhib de şeytâna iki secde edince, şeytân, ben senden berîyim, der. İşte bu, Allâhü Te‘âlâ’nın: “Şeytân gibi, insana kâfir ol der, insan kâfir olunca, ben senden be­riyim, der” buyurduğu gibidir.” (Haşr s. 16) (İbn Ebi’d Dünyâ)

Şeytânın hîlesine ve râhibi nasıl aldattığına bir bak. Bü­tün bunların başı kızcağızı tedâvi için şeytânın vesvesesi­ni dinleyerek onu kabûl etmesidir. Aslında bu mühîm bir şey değil, hattâ sâhibi bir hayır yaptığını da sanabilir. Giz­li hevâsının arzûsu ile bu, kalbinde güzel gözükür. Güyâ hayra hevesli gibi bu işe atılır sonra da iş çığırından çıkar ve yavaş yavaş ileriye doğru gider de netîcede kurtuluna-mayacak bir hâl alır. Bu gibi tehlikelerden Allâh’a sığınırız. İşte buna işâret olarak Resûl-i Ekrem (s.a.v):

“Koru etrafında dolaşanın koruya düşmesi kuvvet­le muhtemeldir.” (Buhârî) buyurmuşlardır.

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.),

İhyâ u Ulûmiddîn, 3.c, 70.s.)

 

 

ALLÂH’IN BAHŞETTİĞİ İZZETİN YERİNE

BAŞKA BİR ŞEREF İSTEMEYİZ

 

“Ömer (r.a.), devesinin sırtında Şam’a girmek üzere iken kendisini karşılayan halk:

–  Ey Mü’minlerin Emîri! Gösterişli bir ata binseydin, seni halkın büyükleri ve ileri gelenleri karşılıyor, dediler.

Hz. Ömer (r.a.):

– Sizi bir daha burada görmeyeyim! -eliyle göğe işâret ede­rek- Emîr oradan geliyor, devemin yolunu açın, buyurdu.”

Ömer (r.a.)’in Şam yolculuğuyla alâkalı olarak Şamlı Ebû’l-Gâliye’nin naklettiği bir rivâyette de şunlar kaydedilmiştir: “Ömer (r.a.), İlyâ’ya (Kudüs’e) giderken güzergâhında bulu­nan Câbiye’ye uğradı. Esmer bir deveye binmişti, çıplak başı güneşte parlıyordu. Başında ne takke vardı, ne de sarık. Ayaklarını bellemenin iki tarafına sarkıtmış sallıyordu. Binitine üzengi vurulmamıştı. Yaygısı, deveye bindiğinde minder, yere indiğinde döşek olarak kullandığı Enbecân dokuması yün bir kumaştı. Hakîbesi çizgili bir kumaştı, içi hurma lifleriyle doldu­rulmuştu. Yere indiğinde bu arkalığı yastık olarak kullanıyordu Üzerinde beyaz pamuktan ma‘mûl hafîf çizgili ve bir yanı yır­tık bir gömlek vardı.

– Bana halkın başkanını çağırın, diye emir verdi. Celûmes’i çağırdılar. Hz. Ömer (r.a.):

– Gömleğimi yıkayın ve dikin, bana da emânet olarak bir el­bise veyâ gömlek verin, dedi.

Hz. Ömer (r.a.) gömleğini çıkardı. Gömleği yıkanıp yaman­dıktan sonra getirdiler. Hz. Ömer (r.a.) onların gömleklerini çı­kardı, kendi gömleğini giydi. Celûmes:

–  Sen Arapların kralısın! Bu beldelerde deve ile dolaşman yaraşmaz, elbiseni değişip gösterişli bir ata binsen bu seni Rûmların gözlerinde daha ihtişamlı gösterir! dedi.

Hz. Ömer (r.a.):

– Biz, Allâh’ın İslâm’la şereflendirdiği bir cemaatız! Allâh’ın bahşettiği izzetin yerine başka bir şeref istemeyiz! dedi.”

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 4.c, 364-365.s.)

 

MA‘NEVÎ GIDÂ

 

İnsanların gıdâsı cismânî ve rûhânî olmak üzere iki kısım­dır. Gıdâ-i cismânî, yemek, içmek sûretiyle beslenmektir. Gıdâ-yı rûhânî de ma‘neviyyat ile gıdâlanmaktır.

Mes’elâ buğdayın susuz yetişmesi mümkün değildir. Binâ­enaleyh, cismânî gıdânın olgunluğa erişmesi için rahmet-i ilâ-hiyye’ye fevkalâde ihtiyâç vardır. Aksi takdîrde helâk olması muhakkaktır. Buğdayın yağmura ihtiyacı olduğu gibi gıdâ-yı ma‘nevî de füyûzât-i ilâhiyye’ye muhtâçtır. Ya‘ni, ma‘nevî rah­met-i ilâhiyye’ye muhtâçtır. Ma‘nevî rahmet-i ilâhiyye de, insan­ların kalbine ihsân olunur.

En ziyâde ma‘nevî rahmet-i ilâhiyye, ya‘ni Cenâb-ı Hakk’ın ilim ve irfânı, Evliyâullâh büyüklerinin kalbine ihsân olunur. Di­ğer mü’minler de onlardan bi-iznillâhi Te‘âlâ feyz alırlar.

Evliyâullâh da yağmur gibidir. Maddî yağmur olmayınca ha-yât-ı beşeriyyenin bekâsı mümkün olamayacağı gibi, ma‘nevî yağmur da olmayınca mükevvenât’ın bekâsı mümkün olamaz.

Ümmetimin kâmil zâtları yağmur gibidir. Evvelinden mi âhirinden mi hangisinden halkın daha ziyâde müstefîd ola­cağı bilinmez. (Keşfül-hafâ)

Bununla beraber, her yağmurun zamanına göre faydası ol­duğu gibi Evliyâullâh’ın da, asra, zamana göre faydaları vardır. Yüce Allâh’ın katında her birerlerinin mevkii vardır. Zamân-ı sa­bıkta geçmiş dönemlerdeki Evliyâullâh ile sonradan gelenleri mukâyeseye kalkmamalıdır.

Mes’elâ bir kaç asır evvel irtihâl buyuran Evliyâullâh’ı bu za­manda ekseri insanlar tasdîk ederler. Bunun sebebi vardır. Zî-râ irtihâlden sonra irşâd vazîfesinden âzâde kalırlar. Şeytân da onları tasdîk etmekten men‘ etmez. Asıl hayâtta bulunan ir-şâd’a me’mur kâmil velîlere mü’minleri yakınlaştırmamak için inkâr ettirir, bundan men‘e çalışır. Çünkü mü’minlerin selâmeti­ni arzû etmez.

Kalb temiz olursa, ya‘ni kalbde îmân olursa dâimâ ibâdet ve tâata sevk eder. İnsanlar ekseriyetle “mü’miniz” derler. Halbuki müslümândırlar. Ya‘ni teslîm olmuşlardır. Mü’min olmak için her halde îmânın kalb’e yerleşmesi lâzımdır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Musâhabe 6,140.s.)

 

 

 

 

KOVULMUŞ ŞEYTÂNDAN ALLÂH’A SIĞIN

 

Muhammed b. Vâsi her sabah namâzını müteâkib şöyle duâ ederdi:

“Allâhım, sen bize bir düşman musallat ettin ki, o ve maiyyeti bizi ve kusûrlarımızı görür, fakat biz onu göre­meyiz. Allâhım, onu rahmetinden mahrûm ettiğin gibi bizden de mahrûm et; affından ümîdini kestirdiğin gibi, bizden de ümîdini kestir, rahmetinle onun arasını uzak­laştırdığın gibi, bizimle de onun arasını uzaklaştır. Zîrâ muhakkak ki, senin gücün herşeye yeter, sen her şeye kâdirsin.”

Abdurrahmân b. Ebû Leylâ’dan rivâyete göre: Resûl-i Ek­rem (s.a.v.) namâz kılarken bir şeytân gelir, ışık yakar ve Re­sûl-i Ekrem (s.a.v.)’in önüne tutardı. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) is-tiâze eder. Kur’ân okur, öyle iken bu şeytân uzaklaşmazdı. Cebrâîl aleyhisselâm Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e gelerek şu duâ-yı öğretti: “Kul e‘ûzü bikelimâtillâhi’t tâmmeti’lletî lâ-yücâ-vizühünne berrun ve/â fâcirun min şerri mâ-yelicü fi’l-ar-di vemâ-yahrucu minhâ vemâ yenzilü mine’s semâi vemâ ya‘rucu fîhâ vemin fiteni’l leyli ve’n nehâri vemin tavâri-ki’l leyli ve’n nehâri illâ tavârikan yakturu bihayrin yâ rah­mân.” Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bu duâyı okuyunca, şeytânın ışığı söndü ve kendisi yüzüstü yere düştü.

Yine Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

“Namâz kılarken şeytân geldi benimle münâzaa üzeri­ne münâzaa etti. Ben de onu gırtlakladım. Beni hak pey­gamber olarak gönderen Allâhü Te‘âlâ’ya yemîn ederim ki, onun boğazını öyle sıktım ki, dilinin suyunun soğuk­luğu elime değdi ve onu öyle bıraktım. Eğer kardeşim Sü­leyman peygamberin duâsı olmasaydı, upuzun yattığı hâlde mescîdde sabahlayacaktı.” (İbn Ebid Dünyâ)

(Süleyman aleyhisselâm’a cinler musahhar idi. O duâsın­da: “Rabbim, bana bir mülk hibe et ki, benden sonra kim­seye lâyık olmasın.”) İşte bu duâsına binâen Resûl-i Ekrem (s.a.v.) İblis’i bağlamadı.         (Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.),

İhyâ u Ulûmiddîn, 3.c, 83.s.)

 

BEŞ ŞEYDEN ÖNCE BEŞ ŞEYİ GANÎMET BİL!

 

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdular ki:

“Beş şeyden önce beş şeyi ganîmet bil:

1) İhtiyarlığından önce gençliğini,

2) Hastalığından önce sağlığını,

3) Meşgûliyetinden önce boş zamanını,

4) Fakirliğinden önce zenginliğini,

5) Ölümünden önce hayatını…”

Resûlullâh (s.a.v.), bu beş şeyde birçok bilgi toplamıştır. Hele, ihtiyarlıktan önce gençlik. Çünkü insan gençliğinde ni­ce amelleri işlemeğe güçlüdür; ihtiyarlığında onlardan hiçbiri­ni yapamaz. Çünkü gençlik, günâh ve isyân içinde geçip gi­derse ihtiyarlıkta onlardan dönmek mümkün olmaz.

Hastalıktan önce sağlık da aynı, çünkü sağlam kimse ma­lına ve nefsine söz geçirir. O hâlde sıhhatli bir insanın, sağlı­ğını bir ganîmet bilmesi, iyi işler yapmaya çabalaması nefsiy-le ve malıyla sâlih amellerde bulunması gereklidir.

Dolu zamandan önce boş zamanın durumu da aynıdır, geceler boş zamandır, gündüzler de doludur.

Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir;

–  “Gece uzundur; onu uyku ile kısaltma. Gündüz de aydınlıktır; günâhlarla kirletme.”

-Allâh’ın verdiği dünyâlığa râzı isen, bunu bir ganîmet bil. Halkın elindekine göz dikme.

– İnsan, hayatta bulunduğu sürece iyi amel işlemeye gücü yeter. Öldüğünde ameli kesilir. Mü’min kula yakışan odur ki, bu fâni günlerini boşa harcamamak; ebedî hayatına böylece bir ganîmet hazırlamaktır.

– Çocukluğunda çocuklarla oynadın. Gençliğinde oyuncak sayılan işlere daldın, ihtiyarlığında ise zayıf düştün. Peki ne zaman Allâh için ibâdet yapacaksın? O hâlde: Öldükten son­ra da hiçbir iş yapacak hâlin yoktur. Bu yolda bir çaban ola­caksa, hayatında olacaktır. Daima ölüm meleğinin gelmesine hazır olmalısın. Ve her vakit onu hatırlamalısın. Çünkü: O, seni gözler, senden gâfil değildir.

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Ğâfilîn Bostânu’l-‘Ârifîn, 23-24.s.)

 

 

 

 

İNSANIN KEMÂLÂTI ALLÂH’I BİLMESİNDEDİR

 

İnsanoğlunun husûsiyeti (ayırıcı özelliği) ilim ve hik­met sâhibi olmasıdır. Muhtelif ilim dallarının en şerefli­si de Allâhü Te‘âlâ’nın zât, sıfat ve ef‘âlini bilmektir. İn­sânın kemâlâtı buradadır. İnsanın saâdeti, Celâl ve Kemâl sâhibi olan Allâh’a yaklaşması da kemâlâtı sâ-yesindedir.

Beden, kalbin biniti, kalb de ilmin yeridir. İnsanda aranan şey ve insanın husûsiyeti de ilimdir. Çünkü bu­nun için yaratılmıştır. Yük taşımakta merkep ile müşte­rek olan atın, düşmana saldırmakta, kaçmakta, güzel kalıp ve kıyâfette merkepten ayrılmış olması, atın bu hikmete binâen yaratılmış olduğunu göstermektedir. Bu vasıfları kaybeden at, merkep seviyesine düşeceği gibi, bir çok vasıflarda diğer hayvanlarla müşterek olan insan da kendine has bir çok vasıflarla hayvandan ay­rılır. Bu husûsiyetler Allâhü Te‘âlâ’nın mukarreb melek­lere verdiği vasıflardır. İnsan, hayvanlarla melekler ara­sında nev‘i şahsına münhasır bir yaratılışa sâhibdir. Onun husûsiyeti, eşyânın hakîkatini bilmesindedir.

Bunun aksine olarak bedenî zevklerine düşkün olup, bütün gayretini yalnız yeyip içmeye verenler ise, hayvanât ufkuna düşmüş olurlar. Ya öküz gibi ahmak, ya hınzır gibi boğaz düşkünü veyâ köpek gibi saldır­gan, yâhud da deve gibi kinci veyâ arslan gibi kibirli, yâhud da tilki gibi hîlekâr veyâ bütün bu kötülükleri nef­sinde toplayan bozguncu bir şeytân olurlar. Hâssa ve uzuvlarının herbiri Allâhü Te‘âlâ’ya ulaşmak için birer vâsıtadır. Kim, a‘zâ ve hâssalarını Allâh’a giden yolda yardımcı olarak kullanırsa kurtulmuş, kim, bu yoldan sapmışsa rüsvây ve perişân olmuştur.

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.),

İhyâ u ‘Ulûmiddin, 3.c, 21.s.)

 

HÜKÜMDÂRIN İNDİRİLME SEBEBLERİ -1

 

Makâsıd Şerhi’nde zikredilmiştir ki; hükümdâr mürted olursa yâhud kesilmeksizin devâm eden akıl hastalığına yakalansa yâhud esir edilip kurtarılma ümîdi bulunmasa yâhud bildiklerini unutturan bir hastalığa yakalansa yâ­hud kör veyâ dilsiz olsa hükümdârlıktan çıkarılır.

Kezâ: Hükümdâr müslümânların işlerini yapmaktan âciz olduğunu anlayıp hükümdârlıktan vazgeçse, hü­kümdârlıktan çıkmış olur.

Hiç bir sebep göstermeden hükümdârlıktan vazgeç­se, hükümdârlıktan çıkıp çıkmamasında ihtilâf vardır. Hükümdâr fâsık olduğunda da hükümdârlıktan çıkarılıp çıkarılmamasında ihtilâf vardır. Ekser-i fukahâya göre; hükümdârlıktan çıkarılmaz. Şâfiî ve Hanefî mezhebinde muhtar olan kavil budur, İmâm Muhammed’den iki rivâyet vardır. O kimse ittifâkla hükümdârlıktan çıkarılmayı hak etmiş olur.

Müsâyere’de zikredilmiştir ki; bir kimse âdil olarak hü­kümdâr seçildikten sonra zâlim ve fâsık olursa hüküm­dârlıktan çıkarılmaz. Fakat fitne çıkmasından korkul-mazsa hükümdârlıktan çıkarılmayı (bu fiileri ile) hak et­miş olur.

Müslümânların din ve dünyâ işlerini düzene koyması için başlarına bir hükümdâr tâyin etme hakları olduğu gi­bi, din işleri gevşeyip dünyâ işleri bozulduğunda başla­rındaki hükümdârı çıkarma hakları da vardır. Eğer hü­kümdârın çıkarılması fitneye sebebiyyet verecek olursa, iki zarardan ehveni tercîh olunur. (Mevâkıf Şerhi)

Eğer insanlar emn-ü emânda olmazsa hükümdâr ya âciz veyâ zâlim olmuş olur ki, bu takdîrde kendisine is­yân etmek eğer fitne korkusu olmazsa kendisini hüküm­dârlıktan çıkarmak câiz olur. (İbn Âbidin, 9.c., 99.s.)

 

 

 

HÜKÜMDÂRIN İNDİRİLME SEBEBLERİ -2

 

İsyân olursa hükümdâr isyân edenlere isyânlarının sebebi­ni sorar. Eğer kendilerine yapılan zulümden dolayı isyân ettik­lerini söylerlerse, hükümdârın zulmü bırakıp onlara adâletle muâmele etmesi lâzım gelir. Eğer hakkın kendileriyle beraber olduğunu iddiâ ederek bir hak ve velâyet da‘vâsı için isyân et­tiklerini söylerlerse artık onlar bâğîdirler. Buna göre hüküm­dârın, itâatına da‘vet etmeksizin onlarla savaşması câiz olur. Çünkü onlar kendilerine da‘vet ulaşan ehl-i harb ve mürtedler gibi ne üzerine savaşacaklarını bilmektedirler. (el-Bahr)

“Onlar bizimle savaşa başlamadan önce bizim onlarla sa­vaşa başlamamız ve toplulukları dağılıncaya kadar savaşma­mız helâl olur.” Çünkü onların harbe başlamasını beklesek çok defa şerle­rini defetmek mümkün olmaz. Buna göre şerlerini defetme za­rûreti delil üzerine deverân eder. Mezhebin muhtar olan kavli­ne göre; onlar bizimle savaşa başlamadan önce bizim onlarla savaşa başlamamız câiz ve meşrûdur. Onların şerlerini öldür­mekten daha ehven bir şey ile defetmek mümkün olursa, onun­la iktifâ edilmesi vâcib olur. (Zeylaî, Bahr)

“Hükümdâra icâbet etmesi farz olur ilh…” Burada asıl olan Allâhü Te‘âlâ’nın: “Ey îmân edenler! Allâh’a itaat edin! Re­sûlüne ve sizden olan emir sâhiblerine de itaat edin” (Nisa s. 59) kavl-i kerîmidir ve Peygamber (s.a.v.) Efendimizin:

“Üzerinize azâsı kesik Habeşli bir köle âmir tâyin edil­se bile onu dinleyin ve ona itaat edin!” hadîs-i şerîfidir. İmâm-ı A‘zâm (r.a.)’den: “Fitne çıktığı zaman her müslümânın fitneden ayrılıp evinde oturması vâcib olur.” diye nakledilen ri­vâyet, rnüslümânların başlarında hükümdâr bulunmadığı za­mana hamlolunur.

“İki müslümân kılıçlarıyla karşılaştıkları zaman öldüren de öldürülen de cehennemdedir.” diye rivâyet edilen hadîsi şerif, iki köy veyâ iki mahalle arasında vâki olan kavgada asa­biyet (kendi akrabasını kayırmak) ve hamiyet (millî, onur ve haysiyet) için yâhud dünyâ için öldürme ve öldürülmeye ham­lolunur. Bu bahsin tamâmı Fetih ’dedir. (İbn-i Âbidîn, 9.c, 99.s.)

 

DUÂLARIMIZ NİÇİN KABÛL OLMAZ

İbrâhîm b. Ethem (k.s.)’a:

–  Allâhü Te‘âlâ “Bana duâ edin ben size icâbet eder ve duâlarınızı kabûl ederim” buyurduğu hâlde, nasıl olur da bizim yaptığımız duâlar kabûl olmuyor? di­ye sorarlar.

İbrâhîm b. Ethem (k.s.) :

–  Çünkü sizin kalbleriniz sekiz haslet üzerinde öl­müştür, onun için duâlarınız kabûl olmaz, demiş ve bu sekiz hasleti şöyle anlatmıştır:

1- Allâh’ı bildiniz, fakat emirlerine itaat etmemekle, hakkını yerine getirmediniz.

2- Kur’ân’ı okudunuz, fakat mû‘cibiyle amel etmedi­niz.

3-  Peygamber (s.a.v.) Efendimizi sevdiğinizi iddiâ ettiniz, fakat sünneti ile amel etmediniz.

4- Ölümden korktuğunuzu söylediniz, fakat ölüm için hazırlanmadınız.

5- Allâhü Te‘âlâ:

“Şeytân sizin için büyük bir düşmandır, onu düşman tanıyınız.” (Fâtır s. 6) buyurdu, siz ise dilinizle düşman tanıdığınız hâlde işinizle tamâmen ona uydu­nuz ve isyân ettiniz.

6- Cehennem’den korktuğunuzu iddiâ ettiğiniz hâlde bütün kuvvetinizle, işinizle kendinizi Cehennem’e attı­nız.

7-  Cennet’i sevdiğinizi iddiâ ettiğiniz hâlde, Cennet için hazırlanmadınız.

8-  Sabahleyin kalkınca kendi kusûrlarınızı arkaya attınız ve başkalarının kusûrları ile meşgûl oldunuz. Bu sûretle Rabbinizi kızdırdınız, nasıl duânız kabûl olsun?

 

FİTNELERDEN ALLÂH’A SIĞINMAK

 

Ebû Sa‘îd (r.a.) anlatıyor: Resûlullâh (s.a.v.) (bir gün) ya­nımıza geldi. Biz o sırada Mesih Deccal’i müzâkere ediyor­duk. Dediler ki:

–  “Ben size, nazarımda sizin için Mesih Deccal’den daha ürkütücü bir şeyi haber vereyim mi?”

– “Evet! Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.), söyleyin!” dedik.

– “Şirk-i hafîdir (gizli şirk). Meselâ, kişi kalkar, namâz kılar, bu namâzını kendisine bakanlar sebebiyle güzel kı­lar. (İşte bu, gizli şirke bir örnektir.)” buyurdular.

Zeyd ibn-i Sâbit (r.a.) anlatıyor: “Resûlullâh (s.a.v), bi­zimle birlikte, Benî Neccar’a âit bir bahçede bulunduğu sıra­da bindiği katır, onu âniden saptırdı, nerdeyse (sırtından ye­re) atacaktı. Karşısında beş veyâ altı kabir vardı. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz:

– “Bu kabirlerin sâhiblerini bilen var mı?” buyurdular. Bir adam:

– “Ben biliyorum!” deyince, Resûlullâh (s.a.v):

– “Ne zaman öldüler?” dedi. Adam:

– “Şirk devrinde…” deyince, Resûlullâh (s.a.v);

–  “Bu ümmet kabirde fitneye ma‘rûz kılınacak. Eğer birbirinizi defnetmemenizden korkmasaydım şahsen işitmekte olduğum kabir azâbını size de işittirmesi için Allâh’a duâ ederdim.” buyurdular ve sonra şunları şöyledi­ler:

– “Kabir azâbından Allâh’a sığının!” Oradakiler:

– “Kabir azâbından Allâh’a sığınırız.” dediler.

– “Cehennem azâbından da Allâh’a sığının!” dedi

– “Cehennem azâbından Allâh’a sığınırız.” dediler.

– “Fitnelerin açık ve kapalı olanından Allâh’a sığının!”

dedi.

– “Açık ve kapalı her çeşit fitneden Allâh’a sığınırız!” dedi­ler.

– “Deccal’in fitnesinden Allâh’a sığının!” buyurdu.

– “Deccal’in fitnesinden Allâh’a sığınırız.” dediler.” (Müslim)

 

HÂKİMİN GÖREVLERİ

 

Hâkim hüküm vermek için mescîdi seçer. Bu mescîdin insanların kolay bulmaları, onlar için kolaylık olması bakı­mından şehrin ortasında bir mescîd olması tercîhe şâyân­dır. Hatîbin veyâ müderrisin câmide oturduğu gibi sırtını kıbleye dönerek da‘vâyı yürütür. (Hâniye)

Mahkemeye getirmek için mübâşir görevi yapan veyâ da‘vayı teblîğ eden kişiler için harcanan masraflar, esah olan kavle göre, da‘vayı açana âittir. Bezzaziye’den naklen Baha’da bu şekilde ifâde edilmiştir. Hâniye’de ise, “Aleyhin­de da‘va açılan kişiye âittir.” denmekte, “Sahîh olan görüş de budur” ifâdesine yer verilmektedir.

Sultânın, müftünün ve fakîhin halkla ilişkilerindeki du­rum da aynı kadınınkine benzemektedir. Kadı mescîdde hüküm verebileceği gibi kendi evinde de herkese açık ol­ması şartı ile hüküm verebilir.

Az da olsa gelen hediyeleri kabûl etmez, reddeder. (İbn Kemâl) Bu hediyeler kendisine yardımcı olması şartı koşul-maksızın verilenlerdir. Rüşvet ise bunun hilâfınadır. (İbn Me­lek) Ama hediyeyi getiren kişi hediyesinin iâde edilmesinden dolayı üzülecek olur veyâ rahatsız olacak olursa bu durum­da hâkim getirilen hediyenin kıymetini ona verir. (Hülâsâ)

Getirilen hediyeyi reddetmek getirenin kim olduğu bilin­mediği için mümkün olmayacak olursa veyâ getirenin yeri­nin uzak olması hâlinde iâde edemeyecek olursa, hediyeyi beytülmâle bırakır. Gelen hediyelerin ona âit olması düşü­nülemez. Çünkü bu Hazreti Peygamber Aleyhüsselâtü ves­selâmın husûsiyet-lerindendir. Ya‘ni ona gelen hediyeler onun mülkü sayılır. (Tatarhâniye)

Aynı eserde imâmın ya‘ni devlet başkanının, müftünün, vâizin hediye kabûl etmesinin câiz olduğuna yer verilmiş. Çünkü bu hediyeler âlime ilminden dolayı yapılmıştır. Kadı­ya yapılan hediyeler ise bunun aksinedir. Lehinde hüküm verme veyâ ona bir fayda temin etmesi için verilmiştir.

(İbn-i Âbidîn, 12.c., 151.s.)

 

HÂKİMİN HUSÛSİYETLERİ

 

Hâkimin hediye kabûl etmeme mes’elesinden aşağıdaki dört husûs istisnâ edilmiştir. Sultânın getirdiği hediye, paşanın verdiği hediye, -Eşbah ve Bahir- yakın akrabalığı dolayısıyla yakının getirdiği hediye, kadı olmazdan önce aralarında hedi-yeleşme âdeti olan kişinin getirmiş olduğu hediyeler. Bu da eski âdet üzere getirilmiş bir hediye olacak olursa. Ama eski­lere oranla daha çok getiriliyor ise ve bu yakınının veyâ arala­rında hediyeleşme âdeti olan bir kişinin bir da‘vâsı yok ise ka­bûl eder. Da‘vâları olduğu takdîrde veyâ eski hediyeden fazla getirmeye başladıkları takdîrde, fazlasını kabûl edemez. (Dürer)

Hâkim özel da‘vetlere de icâbet etmez. Özel da‘vetten maksâd da‘veti tertib eden kişi kadının gelmeyeceğini bilsey­di o da‘veti yapmaz ve hazırlamazdı diyebileceğimiz davetler­dir. Velevki bu yakın akrabası veyâ aralarında eskiden da‘vete gelip gitme âdeti olan kişiler tarafından da olsa.

Diğer bir rivâyete göre özel da‘vetler bu gibi yakın akraba­sı ve eski hediyeleşme âdeti olan dostlar tarafından yapılan da‘vet durumu hediye mesâbesindedir. Sirâc’da ve Şerhi Mecma’da “Hasımlardan herhangi birinin da‘vetine icâbet et­mez ve âdet olmayan da‘vetler genel de olsa töhmete vesîle olabileceği ihtimâline binâen onlara da icâbet etmez, iştirâk etmez.” denilmiştir.

Cenâzeyi teşyî edebilir, hastaları ziyâret edebilir. Eğer bunların lehlerinde ve aleyhlerinde açılmış bir da‘vâ yok ise. (Şürunbülâliye)

Mahkemede hasımların arasında eşit davranması kadının üzerine düşen önemli vazîfelerden biridir. Oturturken eşit yer­lere oturtur, onlara hitâb ederken aynı şekilde hitâb eder. İşâ-ret ederken, onlara bakarken eşit davranmayı kendisine pren-sib edinmesi vâcibdir. Onlardan birinin kulağına gizli bir şey söylemesi ve özellikle birine iltifatvârî işâretlerde bulunması yasaktır. Birine kızmayıp diğerine kızması, sesini yükseltmesi veyâ birinin yüzüne gülüp diğerine gülmemesi gibi durumlar da yasak olan husûslar arasındadır. (İbn-i Âbidîn, 12.c, 152.s.)

 

HÂKİMİN DİKKAT EDECEĞİ HUSÛSLAR

 

Hâkimin, içeriye da‘vâlı veya da‘vâcıdan birinin girme­sinden dolayı ayağa kalkması, kesinlikle câiz olmayan bir husûstur. Ya her ikisine de aynı iltifâtta bulunacak veyâ hiç bulunmayacaktır. Birine ikrâm edip diğerine ikrâm etmeme­si de bu kâbildendir. Evet, bütün bu söylenenleri her ikisine de eşit bir şekilde yapacak olursa, o zaman câizdir. (Nehir)

Hiçbir sûrette hüküm meclisinde şaka yapmaz. Velevki başkaları ile de olsa. Çünkü bu tür şakalar onun heybetini giderebilir, kişilerin gözünde onu küçültebilir. Herhangi biri­ne ne söyleyeceğini telkîn etmez. İmâm Ebû Yûsuf’tan bir rivâyete göre böyle bir telkînde bulunması veyâ îmâlı ifâde­ler kullanmasında bir beis yoktur. (Aynî)

Şâhide de nasıl şahâdet edeceği konusunda telkînde bulunmaz. İmâm Ebû Yûsuf yine bu konuda, “Vereceği bil­giden fazla bir bilgiyi ona öğretmiyorsa, bildiklerini anlatma­sı için ona yardımcı olması iyi bir şeydir.” demektedir. Fetvâ da bu yürütme ile ilgili mes’elelerde (kazâ konusunda) faz­la tecrübesi olduğu için İmâm Ebû Yûsuf’un görüşü ve kav­li istikâmetinde olmalıdır. (Bezzaziye)

Velvâliciye isimli eserde şöyle hikâye edilmektedir: İmâm Ebû Yûsuf ölümü esnâsında şöyle demiştir: “Rabbim, her şey sana malûmdur ki ben hâkim olduğum sü­rece hasımlardan birine meyletmedim. Hattâ kalben de olsa birinin kazanıp diğerinin kaybetmesini tercîh etme­dim. Ancak Hârun Reşid’le ilgili bir da‘vâda, hasmı olan hıristiyan bir kişi ile arasında bir eşitlik sağlayamadım. Hârun Reşidin, kazanmasını kalben temennî ettim. Fa­kat hakkın onun aleyhine olduğunu gördüğüm anda he­men aleyhinde de hükmü verdim.” demiş ve sonra ağla­mıştır.

Bu ifâdeden de anlaşıldığına göre, hâkim kendisini ta‘yîn eden kişi aleyhinde de hüküm verebilir. Mültekâ’da şöyle denmekte: “Hâkimin kendisini ta‘yîn eden kişi lehinde ve aleyhinde hüküm vermesi sahîhtir.” (İbn-i Âbidîn, 12.c., 153.s.)

 

HÂL VE GİDİŞÂTINI ŞU ÂYETLERDEN ÖĞREN

 

“Mü’minler felâha ermişlerdir. Onlar namâzda huşû’ içinde­dirler. Onlar boş sözlerden yüz çevirirler. Onlar zekâtlarını ve­rirler. Onlar eşleri ve câriyeleri dışında, mahrem yerlerini her­kesten korurlar. Doğrusu bunlar zemmedilmezler. Bu sınırları aşmak isteyenler, işte bunlar aşırı gidenlerdir. Onlar emânet­lerini ve sözlerini yerine getirirler. Namâzlarına riâyet ederler. İşte onlar temelli kalacakları Firdevs Cennet’ine vâris olan mîrasçılardır.” (Mü’minûn s. 1-11)

“Rahmân olan Allâh’ın kulları yeryüzünde mülâyemetle yü­rürler. Câhiller kendilerine takıldıkları zaman, onlara güzel sözler söylerler. Onlar gecelerini Rabbleri için kıyâma durarak ve secdeye vararak geçirirler. Onlar “Rabbimiz, bizden Ce­hennem azâbını uzaklaştır; doğrusu onun azâbı dâimî ve acı­dır, orası şüphesiz kötü bir yer ve kötü bir duraktır” derler. On­lar sarfettikleri zaman, ne isrâf ederler, ne de cimrilik; ikisi ara­sında orta bir yol tutarlar. Onlar, Allâh’ın yanında başka rabb tutup O’na yalvarmazlar. Allâh’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar. Zinâ etmezler. Bunları yapan günâha girmiş olur. Kıyâmet günü azâbı kat kat olur. Orada alçaltılarak dâi­mî kalır. Ancak tevbe eden, inanıp yararlı iş işleyen kimsele­rin, işte Allâh onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allâh bağış­lar ve merhamet eder. Kim tevbe edip yararlı iş işlerse, şüp­hesiz o, Allâh’a lâyıkı veçhile teveccüh etmiş olur. Onlar, ya­lan yere şahâdet etmezler. Faydasız bir şey’e rastladıkları za­man, yüz çevirip vakarla geçerler. Kendilerine Rabblerinin âyeti hatırlatıldığı zaman, onlara karşı kör ve sağır davran­mazlar. Onlar; “Rabbimiz, eşlerimiz ve çocuklarımız husûsun­da gözümüzü aydın kıl, bizi, Allâh’a karşı gelmekten sakınan­lara rehber yap” derler. İşte onlar, sabrettiklerinden ötürü Cennet’in en yüksek dereceleri ile mükâfaatlandırılırlar. Orada esenlik ve dirlik dilekleriyle karşılanırlar. Orada dâimîdirler. Ne güzel bir yer ve ne güzel bir duraktır. Habîbim, de ki: Duânız olmasa Rabbim size ne diye kıymet versin! Ey inkârcılar, yalanladığınız için azâb yakanızı bırakmayacaktır.” (Furkan s. 63-77) İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.), İhyâ u ‘Ulûmiddîn, 3.c, 157.s.)

 

MÜ’MİN, MÜNÂFIK VE KÂFİRİN KALBLERİ

 

Meymûn b. Mihran diyor ki: İnsan bir günâh işlediği za­man kalbine siyah bir nokta yerleştirilir; tevbe ettiği zaman cilâlanır ve parlar. Şâyet tevbe etmez de kötülüğe devâm ederse nokta nokta kalb tamâmen kararır ve bütün kalbi kaplar. Nitekim Resûl-i Ekrem (s.a.v):

“Müminin kalbi tertemizdir, orada parlayan bir ışık vardır. Kâfirin kalbi ise siyah, kara ve ters dönmüştür.” (Taberânî) buyurmuştur.

Şehvetlerin hilâfına olarak Allâhü Te‘âlâ’ya yaptığı itaati, kalbini nûrlandırır ve parlatır; ma‘siyet ise kalbi karartır. Her kim isyâna dalarsa kalbi kararır. Kim, yaptığı bir günâhın ar­kasından, hemen günâhın pasını silecek bir iyilik yaparsa, kalbi kararmaz. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Kalbler dörde ayrılır:

1-  Temiz kalb; orada parlayan bir nûr vardır. Bu, mü’minin kalbidir.

2-  Kararmış ve ters döndürülmüş kalb, bu da kâfirin kalbidir.

3- Kılıflara konmuş ve ağzı bağlanmış kalb, bu da mü-nâfıkın kalbidir.

4- Terkedilmiş, i‘râz edilmiş kalb, orada îmân da var, nifâk da vardır. Bu kalbde îmân, temiz suyun çoğalttığı bakla, yeşillik gibidir. Nifâk ise irin ve cerâhatin arttığı yara gibidir. Hangisi gâlib ise, onunla hükmolunur.” (Ta­berânî)

Nitekim Allâhü Te‘âlâ şöyle buyuruyor: “Her hâlde Al­lâh’tan korkanlar, kendilerine şeytândan bir tâife iliştiği zaman bir tezekkür ederler de derhâl basîretlerine sâhib olurlar.” (A’raf s. 201)

Allâhü Te‘âlâ kalbin parlaklığının ve görmesinin zikir ile, bunun da ancak takva ile mümkün olacağını; takvânın zikir kapısı, zikrin keşif kapısı, keşfin de Allâhü Te‘âlâ’ya ulaşmak olan büyük kurtuluş kapısı olduğunu haber vermiştir.

(Huccetül İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.),

İhyâ u Ulûmiddîn, 3.c, 26.s.)

 

DÜNYÂYA RAĞBET ETME;

ÖLÜME HAZIRLIKLI OL

 

Îmân sâhibi için şu altı şeyden ayrı kalmak zordur:

  1. Sonunu (âhiretini); kendisine anlatacak bir ilim.
  2. Allâh’a kulluk işinde, kendisine yardım edecek, Allâh’a isyândan alıkoyacak iyi bir arkadaş.
  3. Düşmânını bilmek ve ondan korunmak.
  4. Allâh’ın âyetlerinden, gecenin ve gündüzün değişme­sinden ibret alacak bir göz.
  5. Halktan kimsenin hakkını yememek. Tâ ki, Kıyâmet günü, kendisine hasım olan çıkmasın.
  6. Ölüm gelmeden evvel, ölüme hazırlık. Böyle yapacak olursa, Kıyâmet günü rüsvây olmaz.

Hamid Tavâl, Mevrik Ucla’dan naklen şöyle anlattı: Resûlullâh (s.a.v.) şu âyeti okudu:

–  “Sizi, çokluk helâk etti. Hattâ bu yüzden kabirlere gittiniz.” (Tekâsür s. 1-2) Sonra şöyle buyurdu:

–  “Âdemoğlu, malım malım, der durur. Malından sana kalan ne? Ancak, yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin, sadaka ve­rip bekâya ulaştırdığın kalır.”

Urve b. Zübeyr’in anlattığına göre, Resûlullâh (s.a.v.), Âişe (r.anhâ)’ya şöyle buyurdu:

–  “Bana kavuşmak istiyorsan, dünyâ malından sana bir yolcuya yeteni yetsin. Zenginlerin meclislerine git­mekten sakın. Yenisini giyeceğin zaman, çıkardığın el­bise yamalı olsun.”

Resûlullâh (s.a.v.) şu duâyı yapmıştır:

– “Allâhım, beni sevene iffet ver. Yeteri kadar rızık ih­sân eyle. Bana buğzedenin malını ve çocuğunu çoğalt.”

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

–  “Bu ümmetten öncekilere iyi gelen, zâhitlik ve ya-kîn hâlidir. Bu ümmetten son gelenlerin helâki ise, cim­rilikten ve olmayacak ümîdler peşinde koşmaktan olur.”

(Ebû Leys Semerkandî,

Tenbihü’l-Ğâfilin Bostânu’l-‘Ârifin, 256-257.s.)

 

CESEDİMİZİN PARÇALARI VE

BU PARÇALARDAN BEKLENEN VEFÂ

 

Bâzı hâkim zâtlar şöyle demiştir:

– Âdemoğlunun cesedi üçe ayrılır: Kalbi, dili ve diğer or­ganları. Allâhü Te‘âlâ, bu parçalardan her birine ayrı bir ik­râmda bulundu. Kalbe, kendi zâtını tanıyıp bilmeyi, şahâde­tini ikrâm etti. Dile de Kur’ân okumayı ihsân eyledi.

Diğer organlara ise, namâz, oruç vb. gibi ibâdetleri yap­mayı ihsân eyledi.

Bu parçalardan her birine, gözetleyici ve koruyucu kıldı. Kalbin korunmasını, bizzat kendisi üzerine aldı. Bu durum­da kulun kalbinde saklananı yalnız Allâhü Te‘âlâ bilir.

Dilin korunmasına hafaza meleklerini ta‘yîn etti. Bu ko­nuda şöyle buyurdu:

– “İnsanoğlu bir söz etmeyedursun, mutlakâ yanında hazır duran bir gözcü vardır.” (Kaf s. 18)

Kalan organlara ise emri ve yasağı saldı.

Allâhü Te‘âlâ, her organdan bir vefâ bekler. Kalbden beklediği vefâ şudur: Îmânda sebât, hiç kimseye haset et­memek, hiç kimseye düşmanlık ve hîle etmemek.

Dilden beklenen vefâ şudur: Gıybet etmemek, yalan söylememek, üstüne düşmeyen sözü etmemek.

Diğer organlardan beklenen vefâ şudur: Allâh’a âsî ol­mamak, Müslümânlardan hiçbirine eziyet etmemek.

Bir kimse, kalbinden gelecek vefâyı bozarsa münâfık olur. Aynı şeyi dile getirirse kâfir olur.

Diğer organların vefâsını bozan ise âsî olur.

Ebû Sa‘îd el-Hudrî (r.a.) şöyle anlattı:

–  Diğer a‘zâlar hep birlikte dil için yalvarırlar. Dile hi­tâben şöyle derler:

– Allâh’tan dilediğimiz, seni istikâmet üzere kılması­dır. Eğer sen, doğru yol üzere olursan, biz de istikâmet üzere oluruz. Eğer sen, bozulur, eğri yola saparsan, biz de eğri yola saparız.

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbihü’l-Ğâfiltn Bostânu’l-‘Ârifin, 246-248.s.)

 

 

 

 

ALLÂH (C.C.)’ÜN AZÂBINDAN KURTULMAK

 

Amr b. As (r.a.)’den şöyle anlatılır: Cehennem ehli (Allâh’ın azâbına dayanamazlar), zebâniyi çağırırlar. Kırk yıl geçtikten sonra şu cevâbı alırlar:

– Siz burada, sonsuza kadar kalacaksınız. Sonra, Rabble-rine hitâben şöyle yalvarırlar:

– Yâ Rabbi! Bizi buradan çıkar. Bir daha küfre dönersek, zâ­limiz. Dünyâ ömrünün iki misli zaman sonra şu cevâb gelir:

– Orada, rezîl olun! Benimle konuşmayın…

Amr b. As (r.a.), “Allâh’a yemîn olsun ki, bundan sonra hiçbir cemâatten bir kelime olsun, konuşan olmaz. Bundan sonra cehennemde son âna kadar duyulan inleme, böğürme ve sızlanmadan başka bir ses olmaz” buyurdu.

Anlatılır ki: Cehennem ehli, bin yıl sızlanır durur; ama hiçbir faydası olmaz. Sonra derler ki:

–  Biz dünyâda iken, sabrederdik; bize bir yol açılırdı. Bin se­ne sabrederler. Ama, azâbları hafîflemez. Sonra şöyle derler:

– Sızlanmışız, yalvarmışız bize hiçbir faydası yoktur. Bu sefer de, Allâhü Te‘âlâ’dan yağmur isterler. Yağmur yağmasını tam bin sene beklerler. Yağmasını diledikleri yağmurla, susuzluklarının geçeceğini ve azâblarının hafifleyeceğini umarlar. Bu bin senelik yağmur talebinden sonra, Allâhü Te‘âlâ, Cebrâîl (a.s.)’a ne iste­diklerini sorar; Cebrâîl (a.s.) der ki:

– Yâ Rabbi, sen onların hâlini daha iyi bilirsin; yağmur istiyor­lar. Bunun üzerine onlara kızıl bir bulut gelir. Sanırlar ki, kendile­rine yağmur yağdırılacak. Fakat yağmur yağmaz. Katır büyüklü­ğünde akrep düşer. O akreplerin biri sokarsa acısı bin yıl geç­mez.

Bundan sonra, yine yağmurla rızıklanmak isterler. Bir kara bulut çıkar.

– İşte, yağmur bulutu derler. Fakat ondan da yağmur yağmaz. Yılanlar dökülür ki; her biri deve boynu gibi kalındır. Bunların bir ısırmasının acısı da bin yıl sürer.

Bir kimse, Allâh’ın azâbından kurtulmak istiyorsa, sevâba nâil olmayı diliyorsa, Allâh’ın tâatında, dünyâ sıkıntılarına katlan­malı. Günâh ve isyândan kaçmalı. Dünyânın aldatıcı işlerinden de kaçınmalı…

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Ğâfilîn Bostânu’l-‘Ârifin, 62.s.)

 

VESVESE-1

 

Vesveseler bir çok sınıfa ayrılır:

Birincisi, onu hak ile karıştırmaktır. Mes’elâ, şeytân in­sana der ki; devâmlı sûrette ni’metlerin zevkinden kendini nasıl men ediyorsun? Ömür oldukça şehvetlere sabır, zor bir şeydir, biraz şehvetlere dal. Fakat bu esnâda insan, Al­lâh hakkını düşünür, onun vereceği büyük mükâfaatı ve ce­zâyı gözönüne alırsa nefsine, hakîkaten şehvetlere sabır zor gelmekle beraber Cehennem âteşine sabrın, daha zor olduğunu anlar. Bunun birini tercîh etmek gerektiğine göre, elbette şehvetlere sabrı tercîh eder, der. Kul, Allâhü Te‘âlâ’nın va‘d ve va‘îdini düşünür, îmânını yeniler, yakînini takviye ederse, şeytân sükût eder ve kaçar. Çünkü kişinin Allâhü Te‘âlâ’nın kitâbına îmânı bu gibi iddiâları reddeder ve bu sûretle vesvese kesilir.

Yine bunun gibi, şeytân insana ucub ile vesvese verir, ya‘ni kendini beğendirir; “Senin gibi kim amel ediyor? Senin gibi Allâh’ı kim bilebiliyor? Senin Allâh katında ne büyük mevkiin vardır.” Kul bu ânda şöyle düşünmelidir: Allâhü Te‘âlâ’yı bildiği ve elde ettiği ilme sebeb olan kalbi ile amel vâsıtası olan a‘zâlarımın hepsini Allâh yaratmıştır. Daha na­sıl kendini beğenir. Bunu düşünen insandan şeytân hemen uzaklaşır. Çünkü artık “Hayır bu vâsıtalar Allâh’dan değil” diyecek imkânı yoktur. Bu sûretle îman ve ma‘rifet şeytânı uzaklaştırır. Vesveselerin bu çeşitleri imân ve ma‘rifet nûru ile görebilen âriflerden tamâmen kesilebilir.

Vesvesenin ikinci sınıfı, şehveti harekete geçirip heye­cânlandırmakla olur. Bu da ikiye ayrılır. Bir kısım kul, bunun kat‘î sûrette isyân olduğunu bilirse, şeytân, şehveti hareke­te getirmekte müessir olan heyecânı vermekten ümîdini ke­ser, fakat doğrudan ve asıl heyecândan ümîdini kesmez. Şüpheli ise, şeytânın vesvesesi kalbinde müessir olarak kalabilir ve o zaman mücâhedeye muhtâçtır. Vesvese mev­cût, fakat gâlib değildir, uzaklaştırılabilir.

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.),

İhyâ u Ulûmiddîn, 3.c, 103.s.)

 

VESVESE-2

 

Vesvesenin üçüncü sınıfı, mücerred hâtırâ ve insana gâ-lib olan hâller ile namâz dışında bâzı düşüncelerden doğar. Al­lâh’ı zikrettiği zaman, bu vesvese uzaklaşır, zikirden kesilince geri gelir, böyle birbirini ta‘kîb eder dururlar. İkisinin ya‘ni zikir ile vesvesenin bir arada toplanması da mümkündür. Hattâ in­san, hem okuduğu Kur’ân’ın ma‘nâsını ve hem de vesveseyi bilen anlayabilir. Sanki bunlar kalbin ayrı ayrı iki yerinde durur­lar. Bu kâbil vesvese hiç hâtıra gelmeyecek şekilde tamâmen yok edilmesi çok uzak bir ihtimâldir. Bununla beraber muhâl olan şeylerden değildir. Zîrâ Resûl-i Ekrem (s.a.v):

“Dünyâlıktan hâtırına hiçbir şey gelmeden iki rek‘at na­mâz kılan kimsenin geçmiş günâhları bağışlanır.” Diğer bir rivâyette “cennetlik olur” buyurmuştur. Şâyet böyle bir namâz kılmak mümkün olmasa Resûl-i Ekrem (s.a.v.) böyle birşey bu­yurmazdı. Ancak böyle bir hâl her kalbde değil, ilâhî sevgi ile dolan kalblerde mümkündür. O, aklına mağlûb olmuş gibidir. Zîrâ biz, eziyet gördüğü bir düşmanın husûmeti ile dolu olan bir kalb sâhibini görürüz ki, iki rek‘at değil, birçok rek‘at kılacak za­man geçer de bu zaman içinde hâtırından başka birşey geçir­meden tamâmen hasmı ile mücâdeleyi düşünür. Bunun gibi Al­lâh sevgisi ile dolu, muhabbet deryâsına dalmış gönüller, hâtı­rına başka bir şey gelmeyecek şekilde içinden sevgilisi ile soh­bete dalar, hattâ başkası bir şey söylese de onu duymaz olur. Hattâ önünden bir adam geçse onu da görmez olur.

Hülâsâ; şeytândan, bir an veyâ bir sâat ya‘ni kısa bir müd­det uzaklaşmak mümkündür. Fakat ömür boyunca ondan kur­tulmak cidden zordur ve varlığında muhâl gibidir. Şâyet bir ferd, şeytânın tehyîc, rağbet ve hâtırâ yolu ile vesveselerinden kurtulabilseydi Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in kurtulması gerekirdi. Hâlbuki Namâz bahsinde geçtiği gibi Resûl-i Ekrem (s.a.v.) na­mâz kılarken gözü cübbesinin damgasına ilişti. Selâm verince cübbeyi çıkarıp attı ve: “Bu, beni namâz kılarken meşgûl et­ti. Bunu Ebû Cehm’e götürün ve onun enbicaniyyesini ya‘ni onun nişansız olan cübbesini bana getirin.” buyurdu­lar.

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.),

İhyâ u ‘Ulûmiddîn, 3.c, 103.s.)

 

ŞEYTÂN İNSANI NASIL KANDIRMAYA ÇALIŞIR!

 

Vehb b. Münebbih şöyle anlattı:

– Benî İsrâîl’de bir âbit vardı. Şeytân onu ne kadar kandır­mak istediyse de gücü yetmedi. Bir gün, bir iş için dışarı çık­tı. Şeytân da onunla beraberdi. Onun bir fırsatını yakalamak istiyordu. Şehvet tarafından girdi, öfke tarafından geçti, yine güç yetiremedi. Hiçbir şey yapamadı. Bu defa da onu korkut­mak istedi. Dağdan bir kaya parçasını üzerine yuvarladı.

Âbid, kaya parçasını görünce Allâh’ı andı, kurtuldu. Şey­tân bu kez de aslan kılığına girdi. Âbid bütün bunlara karşı Al­lâh’ın adını andı, aldırmadan geçip gitti.

Bundan sonra yılan kılığına girdi. Âbid namâz kılarken gel­di, ayak ucundan başladı, yukarı doğru çıktı. Bütün vücûdunu dolandı. Sonra başına çıktı.

Secde edeceği zaman secde yerine iniyor, ağzını açıp âbi-din başını yutmak istiyordu. Ama âbit ondan hiç korkmuyor, eli ile onu bir yana itip secdesini yapıyordu. Namâzını bitirdikten sonra şeytân ona açıktan geldi.

Şöyle dedi:

– Ben sana şöyle şöyle ettim; fakat sana güç yetiremedim. Şimdi benim için durum şudur: Bu günden itibâren sana dost olacağım. Seni şaşırtmayacağım.

Âbid şu cevâbı verdi:

–  Beni korkutacağın zaman Allâh’a hamdettim, senden korkmadım.

Senin dostluğuna ihtiyâcım da yoktur. Şeytân şöyle dedi:

–  Niçin sormuyorsun, ehline senden sonra neler olacak? Âbid şu cevâbı verdi:

– Ben onlardan önce öleceğim. Bundan sonra şeytân şöy­le dedi:

– Âdemoğlunu nelerle şaşırtırım; sormayacak mısın? Âbid şöyle dedi:

–  Evet soruyorum. Onları nasıl sapıklığa düşürdüğünü ba­na anlat. Şeytân şöyle anlattı:

–  Üç şeyle aldatırım: Cimrilik, öfke ve sarhoşluk.

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Ğâfilîn

Bostânu’l-‘Ârifîn, 230-231.s.)

BİSMİLLÂHİRRÂHMÂNİRRAHÎM

Besmele, söyleyenlerin, zikredenlerin gıdasıdır. Kuvvet-

liler için izzet ve yükseklik, zayıflar için sığınak ve barınak,

sevenler için nûr, müştâklar için neş’edir. Besmele rûhların

rahatı, bedenlerin kurtuluşudur. Besmele kalblerin nûru, iş-

lerin nizamıdır. Besmele sağlamların tâcıdır, kavuşanların

ışığıdır. Besmele âşıkların zikridir. Besmele, kullarını şerefli

ve aşağı kılma kudreti olan Hüdâ’nın ismidir. Besmele sonu

olmayan Bâkî’nin ismidir. Besmele, her sûrenin başlangıcı

ve anahtarıdır. Besmele, yalnızlıkları kendisiyle şereflendi-

renin ismidir. Besmele, rahmeti tamam olanın ismidir. Bes-

mele zanları güzel kılanın ismidir. Besmele bir şeye ol deyip,

ondan meydana getirenin ismidir. Erişilemeyen ve kimseye

ihtiyacı olmayan, vehim ve kıyâstan yüksek ve berî olanın

ismidir.

Sen harf harf Besmele’yi söyle, biner biner sevâb kazan,

günâhlarını azalt. Bir kimse diliyle Besmele söylese dünyayı,

kalbiyle söylese âhireti, sırrı ile söylese Mevlâyı müşâhede

eder. Bismillâh öyle bir kelimedir ki, onunla, söyleyenin ağzı

temizlenir. Bismillâh öyle bir kelimedir ki, onunla gam devam

etmeyip gider. Besmele öyle bir kelimedir ki, onunla ni‘met

tamam olur. Öyle bir kelimedir ki, onunla sitem, eziyyet ve

azâb kalkar. Öyle bir kelimedir ki, ümmet onunla diğerlerin-

den ayrılmıştır. Besmele öyle bir kelimedir ki, celâl ile cemâl

arasını birleştirmiştir. Besmele öyle bir kelimedir ki, kudret

ile rahmet arasını birleştirmiştir.

Şeytâna uymamak ve isyândan kaçınmak için, cehen-

nemden korkarak çok iyilik yapana, Allâhü Te‘âlâ’yı anana,

Allâhü Te‘âlâ’nın gösterdiği yola yapışana, Allâhü Te‘âlâ’ya

sığınana, tevekkül edene, onun zikri ile meşgûl olana ve

Mevlâ’yı anıp da Bismillâh diyene, Allâhü Te‘âlâ rahmet ey-

lesin. Devlet, saâdet, ebedî şeref; azgınlıktan kaçınan ve

dünya için kendine yetecek kadarla yetinip, dâima diri olan

Allâhü Te‘âlâ’nın zikrine ve fikrine devam edip de, Bismillâh

diyen kimse içindir.

(Abdülkâdir Geylâni (k.s.), İlim ve Esrâr Hazinesi, 169.s.)

 

CENNETİN YOLU, DÎNÎ İLİMLERDEN GEÇER

 

Menâvi’de Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’den rivâyet edilmiştir

ki: “Cenâb-ı Allâh, bir kimsenin hayrını murâd ederse;

o kimseyi mesâil-i şer’iyyeye (şerîate dâir mes’elelere)

âlim eder.”, “İlim, bir hazînedir; anahtarı ise suâldir.”,

“İlim ile irfân, mü’mînin kaybolmuş meta’ıdır; onu nerede

bulursa alır.”, “İlmullâhtan bir kelimeyi, bir racûlün (kişi-

nin) dinleyip işitmesi, bir sene nâfile ibâdetten efdâldir.”,

“İhtiyarlar, yemek yemekten sakınmadıkları gibi, ilim

öğrenmekten de sakınmasınlar.”, “Ferâiz-i dîniyyesini

öğrenmeksizin ibâdet edenler, değirmen merkebi gibidir;

ya’ni seyr u sülük edip Hakk’a vâsıl olamaz.”

Câmi’u’s-Sağîr’de ise Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’den şöyle

rivâyet edilmiştir: “Her şeye vusul için bir yol vardır, cen-

netin yolu ise ulûm-i dîniyyedir”, “Allâhü Te‘âlâ hazret-

lerinin rızâsı için ilim tâleb edip öğrenmeğe çalışanların

rızıklarını Allâh azze ve celle me’mûl olunmadık (umulma-

dık) mahâllerden tekeffül eder (yerlerden verir).”, “Allâhü

Te‘âlâ ve tekaddes Hazretleri, Süleyman (a.s.)’ı mâl ve

mülk ve ilim beyninde (arasında) muhayyer (serbest) bu-

yurdu. Süleyman (a.s.) tercîhan ilmi ihtiyar ettiği (seçtiği)

için Mâlikü’l-Mülk olan Hakk celle ve ‘âlâ hazretleri, O’na

hem ilim verdi hem de mülk ve mâl dahî ihsân buyur-

du.” “İhtiyarlar, umûr-u dîniyyelerini (dîni işlerini, amel-

lerini) abdest, namaz, taharet gibi mesâil-i mühimme-i

şer’iyyelerini (şerîatin mühim mes’elelerini) öğrenmek

için genç fâzılların huzurunda oturmaktan sakınmasın-

lar.”

(Hz. Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (k.s.), Musahâbe, 1.c., 65-70.s.)

NEBÎ (S.A.V.)’İN DİLİNDEN DUÂLAR-2

 

Evden Çıkarken Yapılacak Dua:

Nebî (s.a.v.) evden çıkmadan önce şöyle derdi:

“Bi’smillâhi tevekkeltü ‘ala’llâh. Allâhümme innâ ne‘ûzü

bike min en nezzille ev nedılle ev nüzleme ev nechele ev

yüchele ‘aleynâ.

(Misvak Neşriyat, İbâdet Takvimi ve Dualar, 95.s)

 

NE EDERSEN KENDİNE;

KENDİN EDERSİN KENDİNE

 

“Muhammed Sıbgatullah” Allah adamlarından, Bir gün

ona sordular, “kötü huylu” olmaktan. Buyurdu: “Kötü insan

kötü bilir herkesi, bulunmaz kendisinde, merhametin zerresi.

Nankördür, eşe dosta hiç değildir vefâkâr, bir iyilik yapsa

da sonradan başa kakar. Tanımaz helal haram, sakınmaz

günahlardan, kimseyle geçinemez, incinir herkes ondan.

Hatta o, çok yapsa da nâfile ibâdeti, alamaz sevap ecir,

boşa gider zahmeti, hadiste buyuruldu: “Kötü huylu kimse-

ler, huyları sebebiyle, cehenneme girerler.”

Vaktiyle garip biri, bir köyden geçer iken, bir fırına uğra-

yıp, ekmek ister içerden. Velâkin parasını vermek istediğin-

de, bakar ki hiç parası kalmamış üzerinde.

Bir dilenci zanneder, fırıncı onu o an, Kalbinden geçirir

ki: “Bıktım artık bunlardan”. Bir ekmeğin içine, bolca zehir

koyarak, verir o zavallıya, Allah’tan korkmayarak.

Hiçbir şeyden haberi olmayan o Müslüman, o “Zehirli ek-

meği” alıp gider oradan. Bir köye girdiğinde, rastgelir “Genç

biri” ne, askerden terhis olmuş, dönüyormuş evine.

Acıkmış olduğunu söyleyince genç kişi, ona merhame-

tinden, acır ve yanar içi. Fırıncıdan aldığı ekmeği verir ona,

gönül rahatlığıyla, devam eder yoluna.

Genç orada oturup, o ekmeği yiyerek, yürür gider evine,

hiçbir şey bilmeyerek. Lakin başlar içinde o zehirin tesiri ve

başlar titremeye vücudunun her yeri,

Artık son nefesini verirken o genç adam. Der ki: (Ben kö-

yüme yeni girmiştim ki tam, yolcunun birisinden, bir ekmek

alıp yedim, ondan sonra başladı titremeye her yerim.)

Bunu duyan fırıncı, başlar bir dövünmeye. Der: (Eyvah, o

zehri ben koydum o ekmeğe, keşke yapmaz olaydım, yaptı-

ğım iş doğru mu? Ben, kendi elim ile zehirledim oğlumu.)

Ne kadar pişman olup, üzüldüyse de içten, lâkin oğlu

ölmüştü, geçmiş idi iş işten.

(Abdullatif Uyan, Şiirlerle Menkîbeler)

 

FIKHI ÖĞRENMEK NEDEN GEREKLİDİR

 

İmam-ı Â’zam (r.a.) fıkhı şöyle târif eder: “Fıkıh, kişinin

lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir.”

Fıkhı okumak, Kur’ân’ın ihtiyaçtan fazlasını ez-

berlemekten fazîletlidir. Bütün fıkhı öğrenmek mutlaka

lâzımdır. Bir kimse Kur’ân’ın bir kısmını öğrense de ka-

lanı için vakit bulsa, daha iyi olan fıkıhla uğraşmasıdır.

Çünkü Kur’ân’ı ezberlemek farz-ı kifaye; fıkhın lâzım

olan miktarını öğrenmek ise farz-ı ayındır. “El-Hizâne”

de, “Bütün fıkhı öğrenmek mutlaka lâzımdır.” denildiği

gibi, “El-Menâkıb”da da; “Muhammed bin Hasan, helâl

ve haram hakkında iki yüz bin mesele meydana getirmiş-

tir ki bunları, bütün müslümanların öğrenmesi mutlaka

lâzımdır.” denilmiştir.

“Bütün fıkhı öğrenmek mutlaka lâzımdır.” sözünden

bunun farz-ı ayn olduğu anlaşılırsa da, maksat bütün fık-

hın insanların hepsine lâzım olmasıdır. Yoksa herkesin

ayrı ayrı bütün fıkhı öğrenmesi farz-ı ayn değildir. Bizim

her birimize farz olan mikdar, muhtaç olduğumuz kadarı-

nı öğrenmektir. Zîrâ erkeğin hayız mes’elelerini, fakir bir

kimsenin zekât ve hacc gibi ibâdetleri öğrenmesi farz-ı

kifayedir. Bunları öğrenen bazı kimseler bulundu mu

diğerlerinden borç düşer. Namaz için yetecek miktarda

Kur’ân ezberlemek de böyledir. Evet, fıkhın ihtiyaçtan

fazla mikdarını öğrenmek, Kur’ân’ın fazlasını ezberle-

mekten fazîletlidir, denilebilir. Çünkü insanların ibâdet

ve davranışlarında buna ihtiyacı çoktur. Hâfızlara oranla

fıkıhçı da azdır.

İmam-ı Â’zâm (r.a.): “İlim ancak amel etmek için öğre-

nilir. İlim ile amel etmek, ebedî olan âhireti kazanmak için,

dünya meşgûliyetlerini terk edip gönülden çıkartmaktır.”

İlmin fâzîletlisi ilm-i hâldir.

Amelin fazîletlisi hâli korumaktır.

(İbn-i Âbidîn, Reddü’l Muhtar ‘ale-dürri’l-Muhtar, 1.c., 37.s.)

 

HATASIZIM DÜŞÜNCESİNE KAPILMAK

EN BÜYÜK FELÂKETTİR

 

İnsanın şu kâideyi hiçbir zaman unutmaması gerekir; “Kul

günahkarsa da Allah bağışlayan, merhamet edendir.” Bir in-

san bunu hayatı boyunca ne zaman unutursa Allah (c.c.) ko-

rusun ayağı kayar. Müslüman her zaman hata yapabileceğini,

yanlışının olabileceğini bilmeli ve hiç unutmamalı. Bu hatala-

rının içerisinde tesbit ettiği olursa tövbe istiğfâr edip, düzelt-

meye gayret etmelidir. Bunları yapmayıp da hatasız olduğunu

kabul etmek en büyük felâkettir.

Hz. Ebû Bekir (r.a.); -ki kendisi insanların övüncüdür, her-

kesin kendisinden şeref alacağı bir zâttır, Allah (c.c.) onunla

âhirette beraber olmayı nasîb eylesin- “Yâ Rabbi, günahım

kumlar kadar” diyor. Hâşa, yalan söylemez o zât, sıddîktır.

Bu ne demek peki? O zât, kendi takvâsına göre kendini de-

ğerlendirmesi sonucu bunu söylüyor.  Hz. Ebû Bekir (r.a.)’a

göre de günah diye bir şey olduğuna göre, bizim hâlimizi

hesâb etmek gerekir, Allah (c.c.) hepimizi affetsin. Herkesde

hata olacak, yeter ki bulunduğunda düzeltilsin. Tövbe edil-

sin, kul hakkı ise helâlleşilsin. Ama zinhâr “Yanlışımız yok,

biz doğru yapıyoruz, bizim her işimiz doğru” düşüncesine

kapılmasın. Bu arada kul tabii ki Allah (c.c.)’nun “İçinizden

iyiliği, düzgünü emreden; kötülüğü de nehyeden bir ce-

maat çıksın” emrine de uymakla mükelleftir. Bize düşen o

cemaatten olmaya gayret etmektir. O cemaat minarelerdeki

yıldırımı çeken paratoner gibidir. Bir cemiyette Allah (c.c.)’nun

bu emrine uygun hareket eden az da olsa bir zümre bulunur-

sa; o zümre cemiyet için paratoner vazifesi görür ve inşallah

bu emre itaâtleri âhirette Cenâb-ı Hakk’ın hesâbından beraat

etmeye vesîle olur. Dolayısıyla herkes bu vazifeyi gücü nis-

betinde yapmakla mükelleftir. Burada kulun hatası şu oluyor;

çok büyük şeylere göz dikip, ben hiçbir şey yapamıyorum

deyip yatıyor. Öyle yapmamalı. Büyük şeylere göz dikilebilir,

her şeyi iyi yapmaya çalışılabilir, hedef yüksek tutulabilir ama

yapamıyorum düşüncesine kapılıp yatmamalıdır. Herkes elin-

den geleni yapmalıdır.

(Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün sohbetlerinden derlenmiştir.)

 

 

 

 

MÜ’MİN İZZET SÂHİBİDİR

 

“İzzet; Allâh’ın, Resûlünün ve müminlerindir.” (Münâfikûn

s.8) Bu âyet, Allâh (c.c.)’nun, kendilerini izzetli, Hz. Peygamber

(s.a.v.) ve müminleri zelîl gören münâfıklara cevâbıdır.

Buna göre gerçek müminler izzet, üstünlük ve şeref sahibi-

dirler. Çünkü gerçek müminler geçici ve değersiz şeylere bağ-

lanmaz. Allâh (c.c.)’dan başkasına boyun eğmezler. Kuvvet,

hakîkî galibiyet, haysiyet Allâh (c.c.)’nun ve O (c.c.)’nun aziz

eylediği kimselerindir ki, onlar da Allah (c.c.)’nün Resûlü (s.a.v.)

ve halis müminlerdir. Münafıkların izzeti yoktur; izzetleri olsaydı

nifâka ve yalancılığa tenezzül etmezler, dünya hayatı için so-

nunda Hakk (c.c.)’un huzurunda yüzlerini kara çıkartacak olan

o ahlâksızlıkları, alçaklıkları işlemezlerdi. Bu yüzden zilletleri

kendileridir.

Mü’min, nefsinin ve dininin izzetini korumakla yükümlüdür.

Bu ise ancak Allâh (c.c.)’a iman etmek, hayatını O (c.c.)’un emir

ve yasaklarına göre düzenlemekle mümkün olabilir. Küfür, şirk,

nifâk, isyân ise insanı zillete, alçaklığa düşürür.

İzzet müminin kendi varlığının hakikatini bilmesi, tanıması ve

ona dünyevî ihtiyaçlarını gerektiği kadar sağlamasıdır; kibir ise

kişinin kendini doğru tanımaması ve olduğundan büyük görme-

sidir. Şu halde izzet şeklî olarak kibre benzerse de mahiyet itiba-

riyle ondan farklıdır. Nitekim tevazu da zillete benzemekle birlik-

te tevazu erdem, zillet erdemsizliktir. Ahlâk kitaplarında insanın

kendini zilletten koruması çoğunlukla “hürriyet” kelimesiyle ifade

edilir ve bu hususta kişinin kendi şerefini (izzü’n-nefs. şerefü’n-

nefs) korumasının, kimsenin elindekine göz dikmeden minnetsiz

bir hayat yaşamasının, yalnız Allah (c.c.)’ya dayanıp güvenerek

hakiki izzeti O’ndan beklemesinin gerekliliği,üzerinde önemle

durulur Buna göre kişi izzeti, kendi nefsini başkalarından üstün

görme eğiliminin bir ifadesi olarak değil sahip olduğu dinden ve

temsil ettiği, inanıp bağlandığı yüce değerlerden gelen bir güç

ve onurun ifadesi olarak görmelidir. İnsan, İslâm’dan ve onun ka-

zandırdığı değerlerden uzaklaşması halinde izzetten de yoksun

kalır. Çünkü izzet sadece Allah (c.c.)’ya mahsus olup müminlerin

ve peygamberlerin sahip olduğu izzet ilâhî bir lütûftur.

(Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, 11.s., 64.s.; c.30.c. 1-17.s.)

 

MEKKE VE MEDİNE’DE BULUNMA  ÂDÂBI

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyuruyor ki: “Medîne ahâlisine kö-

tülük yapmayı düşünen kimseyi kalayın ateşte veya tuzun

suda erimesi gibi, Allâh (c.c.) ateşte eritir.” (Müslim)

“Allâh’ım, Medîne ahâlisine zulmeden ve onları korku-

tan kimseyi Sen korkut. Allâh’ım, meleklerin ve bütün in-

sanların lâneti onun üzerine olsun. Onun, farz ve nâfileden

hiçbir ibâdeti kabûl olmaz.” (Menbeü’l-Fevâid)

Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyor ki: “Medîne toprağı, sokuş-

turulan (ahlâksızlık ve dinsizlik gibi) pasları yok edip temiz-

leyen ve kokusunu güzelleştiren bir körük gibidir.”

Medîne, İslâm güneşi, âlemlere râhmet olarak gönderilen,

şânı, merhâmeti bol, müminleri cennetle müjdeleyen, Hz. Pey-

gamber (s.a.v.)’in içinde medfun bulunduğu bir şehirdir. Hz.

Peygamber (s.a.v.)’e hürmeten Medîne’ye küfür ve dinsizliğe

ait hiçbir düşünce ve fikir sistemi giremez. Girse bile yaşaya-

maz. Oranın toprağı ve havası, ateşin demirleri eritip pasla-

rını temizlemesi gibi, içine giren bozuk fikir sistemlerini yakıp

yok eder. İbn Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir: “Mekke hariç, Allâh

(c.c.)’un hiçbir beldesinde kul niyetini fiiliyat sahasına dökme-

dikçe hesaba çekilmez. Ancak Mekke’de insan, niyetinden ötü-

rü hesaba çekilir”. Sonra şu ayeti delîl olarak getirmiştir: “Kim

Mescid-i Haram’da, haktan meyletmeye niyet ederek zulüm

yapmaya kalkışırsa, ona acıklı bir azâb tattırırız.” (Hac s. 25)

Vüheyb b. Verd el-Mekkî’den rivâyet ediliyor: Bir gece İs-

mail (a.s)‘ın hücresinde namaz kılıyordum. Kâbe ile örtüsü ara-

sından gelen bir ses duydum. Şöyle diyordu: “Etrafımda ziyâret

edenlerin dünya hâdiselerine dalmasından, bâtıl konuşmalar

yapmasından ve gafil bulunmalarından, önce Allâh (c.c.)’a son-

ra sana şikâyet ediyorum ey Cebrâil (a.s.)! Eğer beni ziyâret

edenler bu gâfletlerinden men olunmasalar, yemin ederim ki,

ben öyle bir patlayacağım ki, bende bulunan her taş, hangi

dağdan getirilmişse oraya fırlayacaktır.”

İbn Abbâs (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Rükye’de yetmiş günâh

işlesem, Mekke-i Mükerreme’de tek bir günâh işlemekten daha

kolay gelir bana.”

(İmâm Gazâlî, İhyâ-i Ulûmuddîn, 1.c.  693-696.s.)

 

ŞEHÎDİN MÜKÂFÂTI

 

“Cennet kılıçların gölgesi altındadır.”

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Şehîdler için yedi

haslet, fazilet vardır” buyurmuştur.

  1. Kanı ilk aktığında mağfiret olunur.
  2. Cennette makamını görür.
  3. Cennetde hûr-i îynden yetmiş ikisini tezevvüc

eder (evlenir).

  1. Kabir azâbından halâs olur (kurtulur).
  2. Fezâilü Ekber’de yani mahşerin pek korkunç en

büyük ağıt, feryâd gününde emin olur.

  1. Başına yakuttan vakâr tâcı konulur.
  2. Ehl-i beytinden yetmiş kişiye şefaat eder. Saff-ı

harbde (savaş safında) şehid olan kişi katlolunduğun-

dan dolayı ölüm acısını duymaz. Ancak sizden birisi-

nin âzâsını parmak ile sıkılırken ne kadar zahmet gö-

rürse şehid olan da o kadar zahmet hisseder.

Resûlullah (s.a.v.) Uhud Harbi’nde şehîd olan

şühedânın ortasında durur da Ashâbı (r.a.e.)’e hitaben:

“Ben kıyâmet gününde bu mübarek şehidlerin Al-

lah yolunda bezl-i hayat ettiklerine (hayatlarını esir-

gemeden verdiklerine) şehâdet edeceğim. Bunları

kanları ile sarıp defnediniz. Harb meydanında her

paralanan şehid mahşer gününde kalkarken kanları

aka aka kalkacaktır. Rengi kan rengidir. Fakat  kokusu

misk kokusu gibidir.”

İşte şehîdler Hakk divanına vardığında onların nişan-

ları, iftihâr madalyaları bu olacaktır.

Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Cennete giren hiç

kimse dünyaya geri dönmek istemez, yeryüzünde

olan her şey orada vardır. Ancak şehîd böyle değil. O,

mazhar olduğu ikrâmlar sebebiyle yeryüzüne dönüp

on kere şehîd olmayı temenni eder.”

(Hz. Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (k.s.), Uhud Gâzvesi, 53.s.)

 

KOLAYLAŞTIRINIZ, ZORLAŞTIRMAYINIZ

 

Hz. Âişe (r.anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (s.a.v.) Ashâbına

emrettiği zaman, dâimâ kolaylıkla üstesinden gelebilecek-

leri amelleri  emrederdi.” (Buhârî, Îmân 13).

Ebû Hüreyre (r.a.) de “Ümmetime zor geleceğinden en-

dişe etmeseydim, onlara her abdest alırken misvak kullan-

malarını emrederdim” buyurduğunu (Müslim, Tahâret 42) haber

vermektedir. Yine Ebû Hüreyre (r.a.)’ın bildirdiğine göre Hz.

Peygamber (s.a.v.) “Sizi bir şeyden menettiğim zaman on-

dan kesinlikle kaçının. Bir şey emrettiğimde ise, onu gücü-

nüz yettiğince yerine getirin”  (Buhârî, İ’tisâm 2) buyurmuştur.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in gösterdiği yolda, dinî

gayretle de olsa, aşırı davranılmasını aslâ tasvîb etmemiştir.

“Bazılarına ne oluyor ki, benim yaptığım bir şeyi yapmak-

tan çekiniyorlar. Allah’a yemin ederim ki, içlerinde Allah’ı

en iyi tanıyan ve O’ndan en çok korkan benim” (Buhârî,

İ’tisâm 5) buyurarak kendisinden daha ileri bir müslüman olma

imkânının bulunmadığını dile getirmiştir.

“Yapılabilecekleri emretmiş” olmasına rağmen, onun emir-

lerini önemsemeyerek karşı çıkanları da aslâ hoş karşılama-

mıştır. Seleme İbni Ekvâ (r.a.) anlatıyor: Resûlullah (s.a.v.) sol

eliyle yemek yiyen Büsr İbni Râi’l-ayr’i gördü ve kendisine:

“Sağ elinle ye!” buyurdu. Büsr: “Yapamıyorum” dedi.  Hz.

Peygamber (s.a.v.): “Yapamaz ol!” buyurdu.

Râvî Seleme İbni Ekvâ (r.a.) diyor ki, “Bundan sonra ada-

mın sağ eli ağzına ulaşamaz oldu” Hz. Peygamber (s.a.v.)

çevresine karşı duyarlıydı, cemaatini gözetirdi. Enes ibni Mâlik

(r.a.) şöyle der: “Resûlullah (s.a.v.) namazdayken, annesi-

nin yanında mescide gelmiş bir çocuğun ağlamasını işitir

de kısa bir sûre okuyuverirdi” (Buhârî, Ezân 65)

Kolaylaştırma O (s.a.v.)’in temel prensibiydi. Hz. Peygam-

ber (s.a.v.) bu prensibi “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız.

Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz!” (Buhârî, İlim 11) şeklinde

tesbit ve ilân etmiştir.

(İmâm Nevevî, Riyazü’s Sâlihin, 1.c.)

 

 

 

 

 

MÜ’MİN ÖNCE KENDİNİ ATEŞTEN

KURTARMAKLA MÜKELLEFTİR

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz “Küfür tek millettir” bu-

yuruyor. Öte yandan da Hakk Te’âlâ hazretleri. ayetinde

“Onların sâileri dağınıktır, kalpleri birbirinden ayrıdır,

birbirlerine düşmandırlar” (Haşr s. 14) buyuruyor. Hakiki

alimlerimiz bunu açıklıyor; onların bu beraberlikleri İslam’a

karşı olmalarındadır, İslam’a karşı tek millettirler, kendi iç-

lerinde tek millet değildirler. Allah (c.c.) şerlerinden emin

eylesin. Cenâb’ı Hakk bu dinin asıl sahibidir ve dinini nasıl

bugüne kadar Kitab-ı Kerîm’inde vaadettiği gibi koruması ile

koruduysa bundan sonra da inşaallah koruyacaktır. Burada

mühim olan, bizim kendimizi kurtarmamızdır. Hiç kimse ben

mum gibi yanar etrafıma ışık verir, başkalarını kurtarırım di-

yemez. Allah (c.c.)’nun hitâbına göre siz önce kendi nefsinizi,

sonra ehlinizi,  sonra aşiretinizi, ondan sonra akrabalarınızı

ateşten kurtarmaya çalışmakla mükellefsiniz, bunların bir

sırası var. Bu can bizim midir? İsteyerek mi geldik bu dün-

yaya, anamızı babamızı kendimiz mi tercih ettik? Giderken

isteyerek mi gidiyoruz? Kim getirdi ise, kim götürüyorsa can

onundur. Onun için biz kendi kendimize tercihte de buluna-

mayız. Ayette bildirilen sıralamaya uymamız lâzım, yani ilk

önce kendi nefsimizi ateşten korumamız lâzım.

Ateşten korunabilmek için, şeytân ve evlâdlarının oyunu-

na gelmemek lâzım, şeytânın askeri hazır, Allah (c.c.) diyor

ki; “Nefis muhakkak şiddetle kötülüğü emreder.” Bu işin

başında da şeytân var. Nebi (s.a.v.) bir gün  “Hepimizin

görevli bir şeytânı vardır” buyurmuşlardır. Orada bulunan-

lar  “Ya Resûlullah (s.a.v.)! Sizin de var mı?” diye sorunca,

“Evet benim de var, ama Allah (c.c.) onu bana ikrâmen

müslüman etti, bana ancak hayırlı şeyler söyler.” diyor.

O (s.a.v.)’in dışında, hepimizin başında şeytânı  vardır. Bun-

ları hakk ve hakîkat olarak kabul edip, en azından yatağa

yatıldığı zaman her günün bir muhasebesi yapılırsa neticeye

ulaşma şansı olur.

(Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün sohbetlerinden derlenmiştir.)

 

MÜSLÜMANLAR İÇİN

HOŞGÖRÜ SAHİBİ OLMALIYIZ

 

Müslmümanlar olarak bizim dünya hayatı boyunca dikkat

edeceğimiz hususlardan bir tanesi de, müslümanlar için hoş-

görü sahibi olmamız.

Şimdi Türkiye’de herkese hristiyan ve yahûdî için hoşgö-

rü sahibi olması, hoşgörü ile hareket etmesi telkin edilirken,

müslümanların birbirine karşı hoşgörülü olmaları söylenmi-

yor. Yani hristiyana, yahûdîye hoşgörü telkin eden kişiler,

Müslüman’a bir telkinde bulunmuyorlar. Maalesef bugün bir

kısım müslümanlar, câmide ön saflardaki boş yerlere geç-

mek için arkadan gelen cemaate bile hoşgörüde bulunmuyor.

Cemaat dağılırken aynı müsâmahasızlık yine devam ediyor,

o kalabalık arasında birbirlerini itiyor, kalplerini kırıyorlar. Bir

câmide en arkadaki en öndekini, en öndeki en arkadakini

beklese beş-on dakikayı geçmez câminin boşalması. Halbu-

ki Allah (c.c.) bize “Onunla beraber olanlar inkârcılara kar-

şı çetin, birbirlerine karşı da merhametlidirler.” (Fetih s. 29)

buyuruyor. Şimdi müslümanlar  neye çağrılıyor Türkiye’de?

O küffâra karşı son derece anlayışlı olmaya…

Sahâbe Efendilerimiz birbirlerine karşı kenetlenmiş bir

vücûd gibiydi. Medîne-i Münevvere’deki bir sahâbeye bir

hediye geldiğinde o hediyenin kırk evi dolaşıp tekrar ilk eve

döndüğü defalarca vâki olmuştur. O zaman şimdiki gibi bol-

luk zamanı değildi. Onlar ayrıca yoklukla da dünyevi yönden

imtihân ediliyorlardı. Birine bir hediye geliyor, o onu başka-

sına hediye ediyor, o başkasına, o başkasına derken yine

dönüp dolaşıp ilk eve geliyor hediye. Allah Resûlu (s.a.v.)

“Hediyeleşin, muhabbetiniz artar.” buyuruyor. Neticede

hediye o ilk gelene tekrar dönünce, ‘Allah (c.c.) bunu benim

âileme, çoluk çocuğuma göndermiş’ deyip kabul ederdi. Bize

düşen, her yönüyle bize örnek olan Sahâbe Efendilerimiz

gibi kâfirlere karşı son derece şiddetli olurken birbirimize kar-

şı son derece merhametli olmamızdır.

(Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün sohbetlerinden derlenmiştir.)

 

ŞEYTANIN DİLİNDEN HAKİKATLER -1

 

Şeytân bir gün Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in meclisine

Allâh (c.c.) tarafından doğruları söylemek üzere gönderildi.

Şöyle söyledi:

“Bilmez misin ya Muhammed (s.a.v.), yalan bendendir ve

ilk yalan söyleyen de benim. Her kim yalan söylerse o benim

dostumdur. Her kim yalan yere yemin ederse benim sevgi-

limdir. Bilmez misin ya Muhammed (s.a.v.), ben Âdem’e ve

Havvâ’ya yalan yere Allâh adına and içtim. Yalan yere yemin

gönlümün eğlencesidir. Gıybet ve koğuculuğa gelince, onlar

da benim meyvelerim ve şenliğimdir.”

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz sordu, o da cevap verdi:

“Halk arasında en çok sevmediğin kimdir?”

“Sensin ya Muhammed (s.a.v.). Allâh’ın yarattıkları arasın-

da senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra, senin

gibi kim olabilir ki?”

“Benden sonra en çok kimlere buğz edersin ve sev-

mezsin?” “Muttaki bir gence ki varlığını Allâh yoluna vermiş-

tir.”

“Sonra kimi sevmezsin?” “Kendisini sabırlı bildiğim şüp-

heli işlerden kaçan âlimi.”

“Sonra?” “Temizlik işinde yıkadığı yeri üç defa yıkamaya

devam eden kimseyi.”

“Sonra?” “Sabırlı olan bir fakiri ki, ihtiyacını hiç kimseye

anlatmaz. Hâlinden şikayet etmez.”

“Peki bu fakîrin sabırlı olduğunu nerden bilirsin?”

“İhtiyâcını kendi gibi birine açmaz. Her kim ihtiyacını kendi

gibi birine üç gün üst üste anlatırsa Allâh onu sabredenler-

den yazmaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez.  Hasılı,

onun sabrını; o hâlinden, tavrından ve şikâyet etmeyişinden

anlarım.”

“Sonra kim?” “Şükreden zengin.”

“Peki, ama zenginin şükreden olduğunu nasıl an-

larsın?” “Onu görürsem ki , aldığını helâl yoldan alıyor ve

mahâlline harcıyor. Bilirim ki; şükreden bir zengindir.”

(Muhyiddin-i Arabî (k.s.), Şeytânın Hîleleri, 7-8.s.)

 

GÜNLÜK MUHASEBE YAPMALIYIZ

 

Ateşten korunabilmek için, şeytan ve ahvâdının oyununa

gelmemek lâzımdır. Çünkü şeytanın askerleri hazır beklemekte-

dir. Allâh (c.c.) “Nefis muhakkak şiddetle kötülüğü emreder.”

(Yusuf s.53) buyurumaktadır. Bu işin başında da şeytan vardır.

Nebî (s.a.v.) birgün “Hepimizin görevli bir şeytanı vardır.”

(Tirmizi, Radâ) buyurmuşlardır. Orada bulunanlar “Yâ Resûlallâh

(s.a.v.) sizin de var mı?” diye sorunca, “Evet benim de vardı,

ama Allâh (c.c.) onu bana ikrâmen müslüman etti, bana an-

cak hayırlı şeyler söyler.” buyurmuşlardır.

O (s.a.v.)’in dışında, hepimizin başında şeytanı vardır. Bun-

ları hak ve hakîkat olarak kabul edip, en azından yatağa yatıldı-

ğı zaman her günün bir muhâsebesi yapılırsa neticeye ulaşma

şansı olur. Burada bunlar okunup, bu okunanlarla hoşça vakit

geçirilir, bitince yine herkes bildiği gibi yaparsa bundan bir istifa-

de olmaz. Günlük muhâsebenin yapılması lâzım. Sabahtan ak-

şama kadar, uyanmamızdan tekrar uyumamıza kadar geçen her

saat muhâsebe edilmelidir. Bugün Allâh (c.c.) için acaba ne yap-

tınız? Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’e faydalı bir iş yaptınız mı?

İnsanlara zararlı olabilecek bir şey yaptınız mı? Kimseyi kırıp

üzdünüz mü? (Evliyseniz) çoluk çocuğunuza karşı, (bekârsanız)

şahsınıza karşı, ananıza babanıza karşı onların haklarını îfâ et-

tiniz mi, yerine getirdiniz mi?

Bunların hepsini yapıp, Allâh (c.c.)’yu unutmadan yaşayan

insan için Allâh Resûlü (s.a.v.) “Allâh (c.c.)’yu bu dünya haya-

tında çokça zikreden, Cenâb-ı Hakk’ı unutmadan yaşayan

kişiler mahşer sabahı hesapsız cennete dâhil olacak.” buyu-

ruyor. O cennete girecek kişilere cennette melekler soracaklar:

– “Siz hesap gördünüz mü?” – “Yok, hesap görmedik”.

– “Peki, defter gördünüz mü?” – “Yok, biz onu da bilmeyiz.”

– “Sırat köprüsünden geçtiniz mi?” – “Onu da görmedik.”

– “Peki, cennetin hangi kapısından girdiniz?”

– “Vallâhi biz kapı da görmedik.”

Allâh Resûlü (s.a.v.) bize bunları rağbet edelim, bu hususta

gereğini îfâ etmeye çalışalım diye anlatmıştır.

(Mh. Ömer Muhammed Öztürk’ün Sohbetlerinden Derlenmiştir)

 

 

 

 

 

MADDİ GÜÇ YETERLİ DEĞİLDİR

 

Allahü Teâlâ yahûdîlerin kendilerini savaşçı sayıp Ehl-i

İslâm’dan adetçe çok olmakla gâlib olacaklarına dâir iddiala-

rını reddetmek üzere:

«Ey mü’minler! Sizin için iki fırkada (toplulukta) büyük

alâmet vardır ki  o iki fırka birbiriyle karşılaşırlar, onlardan

birisi fîsebilillah (Allah (c.c.) yolunda) mukâtele eder (vu-

ruşur), diğeri mütemerrid olarak (inâd ederek) mukâtele

eder. Mü’min olan fırka kâfir olan fırkayı kendisinin iki

misli olduğunu ru’yel-ayn (gözüyle) görür.»

«Hâlbuki Allahü Teâlâ dilediği kulunu nusret (yardım)

ile te’yîd eder. İşte şu fırkalardan iki misli çok olan fır-

kanın az olan fırkaya mağlûb olmasında basiret sahipleri

için ibret vardır.» (Âl-i İmrân Sûresi s. 13)

Âyetin mânâsı; «Ey yahûdî kavmi! Sizin için Bedir’de karşı

karşıya muharebe eden iki fırkada pek büyük alâmet vardır.

Zîrâ o iki fırkadan birisi mü’minler ki «İ’lâ-yı Kelimetullah» için

fî-sebîlillah (Allah yolunda) muhârebe eder. Ve diğer fırka-i

kâfire (kâfir topluluğu) ki, Kureyş kabîlesidir. Onlar şirk üzere

kalmak için muharebe ederler ve kendilerinin ehl-i îmanın iki

misli olduğunu ru’yel-ayn (gözleriyle) görür ve gâlib olacakla-

rını zannederler. Hâlbuki Allahü Teâlâ dilediği kimseleri kendi

yardımıyla te’yîd ve takviye eder (destekler).  Binâenaleyh

mü’minler az oldukları halde Allahü Teâlânın yardımıyla gâlib

oldular. İşte şu azın, çoğa galebesinde idrâk ve basiret sahib-

lerine büyük ibret vardır.»

Çünkü Bedir vak’asından döndükten  sonra Resûlullah

(s.a.v.) Hazretleri Medîne-i Münevvere’de Benî Kaynukâ çar-

şısında yahûdîleri topladı ve buyurdu ki:

“Ey yahûdi cemâati! Kureyş’e nazil olan (inen)

belâyânın (belâların) size de nazil olmasından korkun!

Ve belâya (belâlar) nazil olmadan evvel İslâm olun, necat

bulun (kurtulun). Zîrâ siz benim Nebî olduğumu bilirsiniz.

Binâenaleyh îmân etmeniz lâzımdır.»

(Hz. Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (k.s.),

Bedir Gazvesi ve Sure-i Enfâl Tefsîri, 92-93.s.)

 

ŞEYTANIN DİLİNDEN HAKÎKATLER-2

 

Şeytan bir gün Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin meclisi-

ne Allâh (c.c.) tarafından doğruları söylemek üzere gön-

derildi.Resûllullâh (s.a.v.) Efendimiz ona bir suâl sordu :

– Ümmetim namaza kalkınca, senin hâlin nice

olur?

– Ya Muhammed (s.a.v.), beni bir sıtma tutar. Titrerim.

– Neden böyle olursun ya lain?

– Çünkü bir kul, Allâh (c.c.) için secde edince bir dere-

ce yükselir.

– Peki ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun?

– O zaman da bağlanırım. Taa, onlar iftar edinceye

kadar.

– Peki ya hacc yaptıkları zaman nasıl olursun?

– O zaman da çıldırırım.

– Peki, ya Kur’an okudukları zaman nasıl olur-

sun?

– O zaman da eririm. Tıpkı ateşte eriyen bir kurşun

gibi eririm.

– Peki ya sadaka verdikleri zaman hâlin nasıldır?

– Ha, işte.. o zaman hâlim pek yaman olur. Sanki sa-

daka veren, bir testere alır eline ve beni ikiye böler.

Resûllullâh (s.a.v.) Efendimiz sebebini sordu: “Neden

öyle testere ile ikiye biçilirsin, ya Ebâmürre?” Bunun

üzerine iblis: “Onu da anlatayım” dedikten sonra anlat-

maya başladı:

– Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki:

  1. Allâhü Teâlâ, sadaka verenin malına bereket ihsân

eyler.

  1. O (c.c.), sadaka veren kimseyi halkına sevdirir.
  2. Allâhü Teâlâ, onun verdiği sadakayı, cehennemle

arasında bir perde yapar.

  1. Allâhü Teâlâ, belâyı, sıkıntıyı ve ahları ondan def

eder.

(Muhyiddin-i Arabî, Şeytânın Hîleleri, 9-10.s.)

 

MEDİNE’DE, İSLAMİYET’İN

ÖĞRENİLMESİ VE YAYILMASI

 

Medîne’de Evs ve Hazrec kabîlesi müslümanlarının ileri

gelenleri: “İçimizde İslâmiyet açıklandı ve yayılmaya başladı.

Halkı Allâh (c.c.)’un Kitabına davet edecek, Kur’ân-ı Kerîm

okuyacak bir öğretici, İslâm dinini anlatacak, İslâm sünnet ve

şeriatını aramızda yayacak, namazlarımızda bize imamlık ya-

pacak bir kimse gönder!” diye, Peygamberimiz (s.a.v)’e yazı

yazdılar. Bunun üzerine, Peygamberimiz (s.a.v) Medîne’ye

Mus’ab b. Umeyr (r.a.)’i gönderdi. Mus’ab b. Umeyr (r.a.),

Medîneli Müslümanlara Kur’ân okur, Kur’ân’ı, İslâm şerîatını

öğretir, İslâm fıkhını anlatırdı. İmamlık yapar, namaz kıldırırdı.

Useyd b. Hudayr, câhiliye ve İslâmiyet devrinde, babasın-

dan sonra kavminin seyyidi olup, en akıllılarından ve görüş

sahiplerindendi. Medîneliler ona Mus’ab b. Umeyr (r.a.)’den

bahsedip onun yanına adam topladığını onu engellemesi ge-

rektiğini söyleyince mızrağını alıp Mus’ab b. Umeyr (r.a.)’in ya-

nına gitmiş ve tepesine dikilerek “Eğer hayatınız size gerekse,

hemen yanımızdan ayrılın!” demişti. Mus’ab b. Umeyr (r.a.),

ona: “Biraz oturup, söyleyeceklerimi dinlesen; beğenirsen

kabul etsen, beğenmezsen, hoşuna gitmezse, dinlemekten

yüz çevirsen olmaz mı?” dedi. Useyd b. Hudayr “Yerinde bir

söz söyledin!” dedikten sonra, mızrağını yere saplayıp onlarla

oturdu. Mus’ab b. Umeyr (r.a.) İslâmiyet üzerine bir konuşma

yaptı ve ona Kur’ân-ı Kerîm okudu. Useyd b. Hudayr orada

müsülüman oldu ve şöyle dedi:

“Gerimde bir adam var ki, o size tâbi olursa, kavminden

hiçbir kimse ona muhâlefet etmez, ondan geri kalmaz. O, Sa’d

  1. Muaz’dır! Ben şimdi onu size gönderirim!” dedi. Mızrağını

alıp Sa’d b. Muaz (r.a.)’ın ve kavminin yanına döndü. Olanları

onlara da anlatıp müslüman olduğunu söyledi. Sa’d b. Muaz

onun samimiyetine inanarak nasıl müslüman olunacağını sor-

  1. Dinledikten sonra Sa’d b. Muaz (r.a.) da, Mus’ab b. Umeyr

(r.a.)’ın yanına gitti onu dinledi ve Müslüman oldu. Bu hadise-

den sonra da Medîne’de İslamiyet çok hızlı bir şekilde yayıldı.

(Mustafa Âsım Köksâl, İslâm Tarihi, 6.c., 15-16.s.)

 

ŞÜKÜR EHLİ

 

Allah Teâlâ, peygamberlerinden birine vahyetti ki:

“Ben falanın ömrünün yarısını fakirlik, yarısını da

zenginlik olarak takdîr buyurdum. Ona sor. Fakirliği

mi önce ister, zenginliği mi?” Peygamber, o zâtı çağırdı

ve kendisinin zenginlik ve fakirlik hususunda serbest bıra-

kıldığını haber verdi. O zât da hanımıyla istişâre için izin

istedi. Hanımı ona:

-“Önce zenginliği isteyelim” dedi. Kocası ise:

-“Zenginlikten sonra fakirlik çok güçtür. Fakirlikten son-

ra zenginlik ise pek hoştur” dedi. Kadın:

-“Hayır, dedi. Bu hususta sen beni dinle ve bana uy!”

Adam, Peygamber’e vardı ve:

-“Ömrümüzün ilk yarısının zenginlik olarak takdîr buy-

rulmasını istiyoruz” dedi. Cenâb-ı Hakk da onlara zengin-

lik kapılarını açtı. Kadın kocasına:

-“Ben bu nimetin devamlı olmasını arzu ediyorum. Bu

yüzden Rabbimizin mahlûkâtına karşı sehâvetle (cömert-

likle) davranalım.” dedi.

Bunun üzerine de kendilerine bir elbise aldıklarında

bir fakire de aynısını alacak şekilde cömertlikle yaşadılar.

Bu sûretle ömürlerinin zenginlikle takdîr buyrulan kısmı

tamamlanınca Allâhü Teâlâ devrin diğer nebîsine vah-

yetti ki: “Ben onun ömrünün yarısını fakirlik, yarısını

da zenginlikle takdir buyurmuştum, fakat onları ni-

metlerime karşı şükredici buldum. Şükür ise nimette

ziyadeliği gerektirir. Kulumu müjdele ki, ben onların

ömrünün geri kalan kısmını da zenginlikle geçmesini

takdîr buyurdum.”

“Hani Rabbiniz şöyle duyurmuştu: “Andolsun,

eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım.

Eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azâbım çok

şiddetlidir.” (İbrahim s. 7)

(Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.), Musahabe 6, 82-83.s)

 

KALBİN HUZÛRU BEDENİN SIHHATİNE BAĞLIDIR

 

İnsanın, bedenine zar

ar verecek şeylerden sakınacak

kadar tıb ilminden bilmesi müstehâbdır. Çünkü tıb ilmi be-

denin sıhhatini muhafazaya yardımcıdır. Dînî ve dünyevî

ilimlerin tahsîli de ancak sıhhat olduğu vakit mümkün olur.

Bu husûsda demişlerdir ki: İlim iki kısımdır: Din ilimleri ve

beden ilimleri.  Çünkü hastalıkdan kurtulmadıkça kalbler-

de huzur, gönüllerde sevinç olmaz. Ve kalb, hastalıkların

zorluk ve üzüntüsüyle boğulmuş bir durumda iken kendini

Allâh (c.c.)’ya ibâdete veremez.

Nebîy-yi Ekrem (s.a.v.): “Huzûr-u kalp olmadıkça

namaz olmaz” buyurmuşlardır ki bunun mânâsı kâmil ve

Allâh (c.c.)’ya arz olunmağa lâyık bir namaz olmaz demek-

tir. Namazın tamam olması için kalbin huzur içinde ve huzur

hâlinde, gönlün de tertemiz bir halde bulunması lâzımdır.

Nasıl ki, insanın dîninde dosdoğru amel edebilmesi için

dînini bilmesi gerekiyorsa, bedeninin sıhhatini muhafaza

edebilecek kadar da tıb ilminden nasîbini alması gerekir.

İnsanın, zararlı şeylerden kaçınması lâzımdır.

Bazı hikmet sâhibi kimseler; hastalık mideyi doldur-

maktan, şifâ da sıhhat esaslarına riâyet etmektendir. Kim

bunlara riâyet ederse doktorlara ihtiyacı olmaz, demişlerdir.

Bâzı sahâbeden rivâyet olunduğuna göre bir sahâbî diğe-

rine: – Sana çok zaman tabiblerin bile dikkatinden kaçan

bir tıbbı, çok zaman âlimlerin bilemediği bir ilmi, çok yerde

hikmet sahiplerinin gâfil bulunduğu bir hikmeti öğreteyim mi

dedikde, karşısındaki: – Öğret, dedi. Bunun üzerine: – Çok

zaman tabiblerin bile dikkatinden kaçan tıb kâidesi: Sofraya

muhakkak sûrette aç iken otur. Çok zaman âlimlerin kaçır-

dıkları ilim kâidesi: Sana bilmediğin bir şey suâl edildiği va-

kit, Allâh bilir, de. Çok zaman hikmet sahiplerinin kaçırdığı

hikmet kâidesi: Tanımadığın bir topluluk içinde bulunduğun

zaman eğer hayır söylerlerse, onlara iştirak et, şer söyler-

lerse îkaz edebileceksen et, edemeyeceksen orayı terk et.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Musâhabe, 4.c., 98.s.)

 

FİTNEDEN KAÇINALIM

 

Fitne, müslümanlar arasında bölücülük yapmak, onları

sıkıntıya, zarara, günâha sokmak, insanları isyâna kışkırt-

mak demektir. İmtihân mânâsına da gelir. Nitekim Kur’ân-ı

Kerîm’de: “Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de

imtihân ederiz.” (Enbiyâ s. 21) buyrularak buna işâret edilir.

Resûlullah (s.a.v.) buyuruyor ki: “İslâm ülkelerinde öy-

lesine fitne ve kargaşalıklar baş göstecektir ki, orada ya-

şayan müslümanların ne elleri, ne de dilleriyle onları yok

etmeye gücü yetecektir.”

Ebû Hureyre (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah

(s.a.v.) şöyle buyurdu: “Yararlı işler görmekte acele ediniz.

Zira yakın bir gelecekte karanlık geceler gibi birtakım

fitneler ortalığı kaplayacaktır. O zamanda insan, mü’min

olarak sabahlar, kâfir olarak geceler; mü’min olarak ge-

celer, kâfir olarak sabahlar. Dinini küçük bir dünyalığa

satar.”  (Müslim)

Dînimizde karışıklık çıkarmak, ve insanlar arasında fit-

neye sebeb olacak şekilde nasîhat yapmak büyük günahtır.

İslâm’ın temel esaslarından olan iyiliği emretmek ve kötülük-

ten nehyetmek vazifesi zamana ve zemine dikkat edilerek

yapılmalı; ama mutlaka yapılmalıdır. Zamânın şartlarına, in-

sanların hâline ve anlayış kapasitelerine göre dînin emir ve

yasaklarını bildirmek vazifesini her müslüman elinden geldi-

ğince yapmalıdır.

Nebî (s.a.v.) Efedimiz:

“Fitne çıkarmayınız! Söz ile çıkarılan fitne, kılıç ile

olan fitne gibidir. Zâlimlere, fâcirlere, milleti çekiştirmek-

ten, yalan ve iftirâ söylemekten hâsıl olan fitne, kılıç ile

yapılan fitneden daha zararlıdır.”  “Sizin üzerinize gerekli

olan benim sünnetime, yoluma ve doğru yola ulaştırılmış

Hulefâ-yi Râşidîn’in sünnetine sımsıkı sarılmanızdır.”  bu-

yurarak, ortak hareket noktasını göstermiştir.

Kur’ân-ı Kerîm, fitne çıkarmanın adam öldürmekten daha

büyük  bir günâh olduğunu bildirmektedir. (Bakara s. 191)

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 2032.s.)

 

BİSMİKALLÂHÜMME

 

Cenâb-ı Hakk her hayırlı işe besmele ile başlanmasını

emir buyurmuştur. Bu husus müteaddid âyet-i celîlelerde

beyân olunmuştur. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz de: “Her

hangi bir hayırlı işe eğer besmele ile başlanmazsa o iş

ebter olur” yani sonu hayır ile tamamlanmaz ve bereketli ol-

maz buyurmuşlardır.

Rûhu’l-Beyân tefsîrinde naklolunur ki: “Fir’avun henüz

ulûhiyet dvasında bulunmadan önce sarayının kapısına

“Bismillah’’ yazdırmıştı. Hz. Musa’ya îmân etmediği için Hz.

Musa Cenâb-ı Hakk’a: “Ya Rabbi ben onu dâ’vet ediyorum

ama onda bir hayır görmüyorum” diye yakındığında Cenâb-ı

Hakk: “Her halde sen onun helak edilmesini istiyorsun. Ve

sen sâdece onun küfrünü görüyorsun, ben ise onun kapısı-

na yazdırdığı yazıyı da görüyorum.” buyurdu.

Kim besmeleyi  kalbine bir ömür boyu dilinden düşürme-

mek üzere nakşederse rahmete lâyık olur. Cenâb-ı Hakk

Fir’avun’a Fir’avun olduğu halde sarayının kapısına bir bes-

mele yazdırdığı için bu kadar mühlet veriyor. Onu kalbine

yazan bir mü’minin ne kadar güzel lütuflara mazhar olacağı

açıktır. Duasına da muhakkak surette icabet olunur. Kulun

duasına icabet olunması için ilk şart; helâl lokma ile ıslâh-ı

bâtın eylemek, son şart ise ihlâs ve huzûr-ı kalbdir. Yani

Cenâb-ı Hakk’a lâyıkıyle yönelmektir. Eğer ağıza konulan

lokma helâl değilse o kimsenin ihlâslı ve huzurlu olması,

mâsivâyı terk edip Hakk’a yönelmesi zorlaşır. Evvelâ bunla-

ra dikkat etmesi lâzımdır.

Resulullah (s.a.v.)’in bizlere vasiyetlerinden biri de yiyip

içtiğimiz vakit yemeğin başlangıcında besmele çekmemiz

hakkındadır. Çünkü, Allâh (c.c.)’u anmadan yenilen her şey

ölü hayvan yemek gibidir.

Kur’an’da şöyle buyurulur: “Üzerlerine Allâh’ın ismi

anılmayanlardan yemeyin.” (En’âm s. 121) Böylece Allâh

(c.c.) ile birlikte bulunur ve bu nimetlerin devamlılığını ve

hayrını elde etmiş oluruz.

(Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (k.s.), Musâhabe 2, 9.s..)

 

İLİM MALDAN HAYIRLIDIR

 

Basralılar ilim ve malın üstünlüğü konusunda görüş ay-

rılığına düştüler. Bunun üzerine, İbn Abbas (r.a.)’e elçi yol-

layıp durumu öğrenmeye karar verdiler. Elçi gidip, sordu.

İbn Abbas (r.a.) şu cevabı verdi:

“İlim üstündür.” Elçi şöyle dedi:

Bunun için benden delil sorarlarsa; ne diyeyim? İbn Ab-

bas (r.a.) şöyle dedi:

“De ki, ilim peygamberlerin mirasıdır, mal da firavunların

mirasıdır. İlim sana bekçilik eder, ancak malın bekçiliğini sen

yaparsın. İlmi, Allâh (c.c.) sevdiğine verir, ama malı sevdiği-

ne de verir, sevmediğine de. Ancak, çoğu kez, sevmediğine

verir.” Şu âyeti görmez misin: “Eğer insanlar kafirlere

imrenip de tek bir inkarcı topluluk haline gelecek ol-

masaydı, Râhman’ı inkâr eden o kafirlerin evlerinin ta-

vanlarını, çıkacakları merdivenleri, odaların kapılarını,

yaslanacak   koltukları   hep   gümüşten   yapardık.”

(Zuhruf s. 33-34)

“Sonra, ilim öğretmekle, yaymakla eksilmez. Ama, mal

harcarken dağıtırken eksilir.” “Mal sahibi ölünce âdı unutu-

lur. Ama ilim sahibi ölünce, ünü kalır.” “Mal sahibi ölür, ama

ilim sahibi ölmez.” “Mal sahibi, dirhemine kadar, sorguya

çekilir. Ama ilim sahibi, her sözü ile cennette bir derece

alır.”

Hz. Ali (k.v.) der ki: İnsanlar üç kısımdır:

  1. Rabbanî âlim.
  2. Kurtuluş yolunda ilim öğrenen kimse.
  3. Diğer insanlar da, sinek sürüsü gibi boğazına çalı-

şan kimselerdir ki bunlar, her çağıranın havasına göre yön

değiştirirler. Devam etti: “İlim maldan hayırlıdır. İlim seni

bekler, sen de malı beklersin. İlim, harcanmakla güzelle-

şir, mal da harcanmakla eksilir. İlim sahipleri asırlar boyu

insanlığın hafızasında yaşarlar. Bedenleri gitse bile, eser-

leri, kalplerde kalır.”

(Ebu’l-Leys Semerkandî, Tenbîhü’l- Gâfilîn, 498.s.)

 

DÜNYA SEVGİSİNDEN SAKINALIM

 

“Ölülerin kabirlerinden kalktıkları o günde mal ve evlâd

menfaat vermez; ancak Cenâb-ı Allâh’a kalb selâmeti ile

gelen kimse menfaat görür.” (Şuarâ s. 88-89). Kalb-i selîm: Ki-

bir, kıskançlık, mal sevgisi, makam sevgisi gibi kötü ahlâktan

temizlenmiş bir kalbdir. Bir tkimsenin kalbinde zerre kadar ki-

bir oldukça cehennem ateşiyle yanıp temizlenmedikçe cenne-

te giremeyeceğini Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Kalbinde

zerre ağırlığınca kibir bulunan kimse cennete giremez.”

buyurarak haber veriyorlar. Bu duruma göre kalb, kibirden

temizlenmedikçe selîm olmaz. İblis de nice yıllarca ibâdet et-

miş olduğu halde kibrinden dolayı Hakk’ın huzurundan kovul-

  1. Keza kalbdeki mal sevgisi de mü’minleri Cenâb-ı Hakk’a

ibâdetten alıkoymaktadır. “Ey iman edenler! Mallarınız ve

evlatlarınız sizi, Allah’ı zikretmekten alıkoymasın. Her kim

bunu yaparsa, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendile-

ridir.” (Münâfikûn s. 9) İşte kalbin hastalıklarından biri de dün-

ya sevgisidir. Nitekim hadîs-i şerîfte: “Dünya muhabbetiyle

kalbinizi işgal edip de Cenâb-ı Hakk’ın ibâdetinden, zikir

ve muhabbetinden uzaklaşmayınız.” (Münâvî) buyrulmuştur.

Yine: “Bir kimse uykudan uyanır uyanmaz seherde her

şeyden evvel dünyayı düşünürse Cenâb-ı Allâh onun işini

perişan edip rahatını bozar.” buyrulmuştur. Sabah namazı

zamanı, seher vakti Cenâb-ı Hakk’a ibâdet, dua ve niyaz za-

manı olduğu halde mü’minin bunları terk ederek kalbini dünya

endişesi ve muhabbetiyle  meşgul etmesi bir nev’i Cenâb ı

Hakk’tan kalben yüz çevirmesi demek oluyor. Dünya muhab-

beti her günahın başıdır. Dünyaya muhabbet büyük günahla-

rın en büyüğüdür. Nitekim dünyaya fazla muhabbet sebebiyle

her türlü kötülüğün işlendiği görülmektedir.

Hakikat ehli dünyayı şöyle tarif etmişlerdir:

“Dünya nedir? Dünya insanı Allâh’tan gâfil edip alıkoyan-

dır. Yoksa ne altın ve gümüş ve ne de evlâd-ü iyal dünya de-

ğildir. Meğer ki, Cenâb-ı Hakk’ın ibâdetinden alıkoysun. Kalbi

Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetinden ve ibâdetinden alıkoymadık-

ça bunlar dünya değildir.”

(Mahmud Sâmi Ramazanoğlu (k.s), Musahabe 6, 36-37.s.)

 

 

 

 

DÜNYA VE AHİRETE YETEN AMEL

 

Riyâ, kişinin başkaları görsün diye iyi ve güzel bir davranış

içine girmesi, bir ibadeti gösteriş için yapmasıdır. Riyâ, samimi-

yetsizliğin, iki yüzlülüğün, kişiliksizliğin bir sonucudur. Bazı zayıf

karakterli insanlar, ya bir dünyalık elde etmek, ya bir makama

çıkmak, ya da şöhrete ulaşmak için başkalarına ve özellikle

amacına ulaşmada ilgili kimselere şirin görünmeye çalışırlar.

Onların hoşuna gidecek davranışlarda bulunurlar.

Senin çok değerli bir mücevherin, bir pırlantan olsa, onu yüz

bin liraya alacak müşterisi varken bu yüksek fiyatı bırakıp da

bir liraya satmaya kalksan bu, senin için telâfisi imkânsız bir

zarar, hatta bir felâket değil midir? Bu hareketin, bilgisizliğine,

aklının eksikliğine, görüşünün kıtlığına katî bir delil, kesin bir

belirti değil midir?

İşte halk övsün, senâ etsin, dünyalık kazanayım diye yap-

tığın ibâdet, iyi davranışlardan elde ettiğin  fayda, bu duygular-

dan arınmış, sırf Rabbin için yaptığın amellerden elde ettiğin

kazanca oranla, tıpkı bu yüz liranın bir liraya oranı gibidir. Hatta

dünyanın tümü senin olsa, bunun değeri, Allâh (c.c.)’ün övmesi-

ne ve senden razı olmasına oranla bir liranın yüz bin liraya olan

oranın kadar bile değildir.

Şimdi Allâh (c.c.)’ün bu lütuf ve keremini bu paha biçilmez

ihsânını, verilerini bu söylediğimiz aşağılık şeylere feda etmek

sonu iflas olan bir ticarettir. Âhirete eli boş olarak göçmektir.

Demek ki ibadetini sırf Allâh (c.c.)’ün rızasını kazanmak için

yapsan dünya sana uyar. Her iki âlemde de muradına kolay-

ca varırsın. Bütün isteklerini karşında hazır bulursun. Nitekim

Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor: “Cenab-ı Hakk, âhiret ameli

karşılığında dünyalık verir. Fakat dünya ameli karşılığında

âhireti vermez”

O halde tâat ve ibâdetini, amellerini temiz ve hâlis bir niyet-

le, sırf Allâh (c.c.) için yapsan, himmet ve gayretini âhiret   için

sarf etsen, hem dünyayı hem de âhireti kazanmış olursun. Fa-

kat âhiret ameliyle dünyalık dilesen âhiretin   zail  (yok) olur. Ba-

zen dünyalık isteklerin de yerine gelmez. Veya gelse bile bâki

kalmaz. Çünkü dünya fânidir. Böylece hem dünyanı ve hem de

âhiretini kaybedersin.

(İmâm-ı Gazâlî, Âbidler Yolu,  360-375.s.)

 

GÖNÜL ZENGİNLİĞİ VE ONA ULAŞMANIN YOLU

 

“Allâh (c.c.) bir kuluna hayır murad edince onu dinde

fakih kılar. Yani o kuluna dînin hükümlerini öğrenmeye

istîdad verir. Ona kuvvetli hafıza, anlayış verir. Onu dün-

yaya tapmaktan korur. Ayıplarını gözlerinde canlandırır.

Yani yaptığı kusurun derhal farkına varıp tevbe eder.”

(Beyhakî) İmam Ahmed bin Hanbel hazretleri der ki: “Zühdün,

yani kalbi dünyanın kötü heveslerinden ayırmanın üç derecesi

vardır:

  1. Kalbden haram temayülleri söküp atmaktır ki bu, müslü-

manların avâm tabakasının zühdüdür.

  1. Helâlin fazla miktarına temâyülü kalbden çıkarmaktır ki,

bu havassın zühdüdür.

  1. Kulu Allâh (c.c.)’dan alıkoyan her şeyden kalbi temizle-

mektir ki, bu da âriflerin zühdüdür

“Allâh (c.c.) bir kuluna hayır dilediği zaman onun zen-

ginliğini kalbinde yaşatır; ona kalb zenginliği verir. Takva-

yı yani Allâh (c.c.) korkusunu gönlünde yerleştirir. Allâh

(c.c.) bir kuluna da şer dilediği vakit fakirliğini iki gözünün

önüne getirip gösterir.” (Tirmizî)

“Allâh (c.c.)’nun senin üzerine farz kıldığı şeyleri edâ

et ki, insanların en çok ve en iyi ibâdet edenlerinden ola-

sın. Allâh (c.c.)’nun sana haram kıldığı şeylerden uzak-

laş ki, insanların en yüksek takvâ sahiplerinden olasın.

Allâh (c.c.)’nun senin için takdir ettiği kısmetine, rızka razı

ve kanaatkâr ol ki, insanların en zenginlerinden olasın.”

(Beyhakî)

Kalbi zengin olanlar hayatta dâima müsterih yaşarlar.

Kendilerini kötü ihtiraslara kaptırmazlar. Gönlünde Allâh (c.c.)

korkusu yerleşenlerin kalbi “yakîn” nûrlarıyla dolar. Gaflet ve

günahlardan derhal tevbe ederler. Aç gözlü insanlar malca ne

kadar zengin olurlarsa olsunlar kendilerini fakir ve muhtaç sa-

yarlar. Bu hal gözlerinin önünde bir şer, bir belâ olarak dikilip

kalır. Bu yüzden onlar dâima ızdırap içinde yaşamağa mah-

kum olurlar. Kalb zenginliği nasıl büyük bir nimetse aç gözlü-

lük de öyle kötü ve amansız bir şerdir.

(Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (k.s.), Musahabe 5, 38-39.s.)

 

AKIL ODUR KI DOĞRU YOLU GÖSTERSIN

 

Câfer-i Sadık hazretleri, İmâm-ı Âzam hazretlerinin ba-

bası vefât edince annesi ile evlenmiştir. Yani İmâm-ı Âzam

hazretlerinin hocası olmasının yanında babalığıdır.

Câfer-i Sadık hazretleri, İmâm-ı Âzam (r.a.)’a daha ilk

talebeliği, mollalığı sırasında bir sual soruyor “Molla, sen

dedemin, atalarımın dini üzerine çalışıyorsun, bu ilmi ne

üzerine bina ediyorsun?” Cevap olarak İmâm-ı Âzam haz-

retleri; “Sağlam rivayetler var, akılla” vs. deyince “Peki akıl

nedir?” diyor. İmâm-ı Âzam, “ Hayır ile şerri birbirinden

ayıran melekeye derler.” diyor. Yanlış anlaşılmasın, bu

İmâm-ı Âzam’ın talebelik, mollalık dönemi.

Câfer-i Sadık hazretleri “O bizim atlarda da var, ahı-

ra girdiğin zaman yem vermeye mi geldin, kaşağılamaya

mı geldin yoksa bir suçu vardır cezalandırmaya mı geldin

anlar.” diyor. İmâm-ı Âzam ; “O zaman siz bilirsiniz, doğru-

sunu siz söyleyin ben de öğreneyim” deyince Câfer-i Sa-

dık hazretleri buyuruyor ki; “İki hayır yan yana geldiğinde,

hangisinin daha hayırlı olduğunu ayırd eden melekeye akıl

derler”.

Meselâ imâm cemaat ile namaza durmadan evvel saf-

ları düzeltirken, “Hakk’ın rahmetine nâil olasınız” der. On-

dan sonra da millet bulunduğu safları düzeltmeye uğraşır.

Öyle işler oluyor ki, itişip kakışılıyor saflar düzeltilirken.

“geri geç”, “yok, sen doğru dur” vs. diye münakaşa ediliyor.

Yani insanlar birbirlerine vurmaya kalkacak hale geliyor-

lar. Şimdi burada iki tane hayır var; birisi safı düzeltmek.

(Öncelikle şunu da iyi bilmek lazım; safı düzeltmek kimin

vazifesi? Safı düzeltmek imâmın vazifesidir.) Bir mü’minin

kalbini kırmanın Beytullah’ı yıkmaktan daha kötü olduğu

kabul edilmiştir. Bu durumda iki tane hayır vardır, biri safın

düzeltilmesi ile Allâh (c.c.)’ın rahmetine nâil olmak, diğeri

de mü’min kulun kalbinin kırılmaması. Hangisi daha uy-

gun? Tabii ki mü’min kulun kalbini kırmamak uygundur.

(Muhterem Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, 21.s.)

 

İMTİHÂN DÜNYASI

 

Nebî (s.a.v.) “Bütün günâhların başı dünya muhabbeti-

dir.” (Beyhakî, İbn-i Ebi’d-Dünya) buyurmuşlardır. Bir Müslümanın

dikkat etmesi gereken en önemli konulardan biri dünya mu-

habbetinden kaçınmaktır. Dünyalığın insanın cebinde olması-

nın bir mahsuru yoktur, insanın kasasında olmasının da bir

mahsuru yoktur, işyerinde olmasında da bir mahsur yoktur.

Ama kesinlikle insanın kalbinde olmamalıdır. Muhammed

Pârisa hazretleri bir gün hac veya umre için Mekke’ye gider-

ken yolda bir kasabaya uğruyor. Çarşıda giderken bir kuyum-

cu dükkânı ilgisini çekiyor. Genç bir dükkân sahibi içerideki

müşterilerle ilgileniyor, alışveriş de altın para üzerine. Hazret

içinden “Üç dünyalık bir araya gelmiş; gençlik, mal ve müşte-

ri.” diyor ve gencin haline üzülüyor. Keşfen kalbine nazar at-

fedince görüyor ki o genç Allâh (c.c.)’ü zikir ile meşgul. Bunun

üzerine Hazret “El kârda gönül yârda.” buyuruyor. Bu arada

günümüzün bizi zorladığı şartlar nedeniyle, faize bulaşmamak

şartıyla paranın fâizsiz çalıştığını söyleyen bankalarda bulun-

masında da bir sakınca yoktur. Resûlullâh (s.a.v.) “Öyle bir

gün gelecek ki faiz işlemeyen kimse kalmayacak, hiç ol-

mazsa tozu bulaşacak.” buyurmuşlardır. (Kütüb-ü Sitte)

Eğer bir insan fâiz yapmayacaksa, ki Müslümanın fâiz yap-

ma şansı yoktur. Allâh (c.c.): “Fâizi terk edin, etmezseniz

Allâh ve Resûlü’nden ilan edilecek harbi bekleyin.” (Bakara

  1. 279) buyurmaktadır. Allâh (c.c.) muhafaza buyursun, neyin-

le Allâh ve Resûlü (s.a.v.) ile harp edeceksin? Fâiz böyle bir

belâdır. Mü’minin bunu almaması hiçbir şekilde yaklaşmaması

lâzım. Müslümanın fâize bulaşma şansı olmadığına göre pa-

rasını bankaya neden yatırsın? Bugün Müslümanlara İslâmi

hayatın bu olmadığını; bankaların olduğunu, sigortaların oldu-

ğunu anlatıyorlar.

Maalesef günümüzde sigortacılık da son derece yayılmış

vaziyettedir. Kimin malı kime sigorta ediliyor?

“Bu dünya kalış yeri değildir, geçiş yeridir.” buyruluyor.

Buranın bir geçiş yeri olduğu bilinmeli ve ona göre yaşanma-

lıdır.

(Muhterem Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, 41.s.)

 

KOMŞUSU AÇ İKEN

TOK YATAN BİZDEN DEĞİLDİR

 

Müslüman; bir mü’min kardeşi, komşusu açken tok olarak

yatmamalıdır. Ulema uzak komşu ifadesini her dört istika-

mette kırk ev olarak tarif etmiştir. Bugün böyle bir araştırmayı

kaç Müslüman yapıyor? Kaç Müslüman akşam çıkıp da aca-

ba komşum aç mı, tok mu, bir ihtiyacı var mı diye araştırıyor?

Bir Müslümanın en azından Somali’de ekmek bulmak için

çöp karıştıranın kardeşi olduğunu bilmesi ve onların hâlini

düşünerek çok lüks yaşamaması lazım.

Meselâ benim milyonlarca dolarım var diye gidip milyon-

luk arabaya binmemesi gerekir. Yaşadığı ortamın durumu

neye müsaitse, hangi arabayı aldığı zaman etrafta dikkat

çekmeyecekse, onu alıp ona binmesi gerekir. Araba bir gâye

değildir, sadece bir vasıtadır. Müslümanların alamadığı, on-

ların giyemediği, binemediği bir şeyi, bir insan sırf zengin

olduğu için kullanmamalıdır.

Allâh (c.c.) hepimize hayırlı imkânlar nasib etsin,

helâlinden rızıklar nasib etsin; ama bunların hepsi insana,

istediği gibi harcamak için verilmiş değildir, imtihân edilmek

için verilmiştir. Bunlar Ümmetin faydasına, yardımına kulla-

nılmak için verilmiştir.

Akıllı adam Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in yolunda olur. Tebük

Seferi’nde o bütün malını orduya hîbe etti. Efendimiz (s.a.v.)

kendisine “Ne getirdin yâ Ebâ Bekir?” diye sorunca, “Ma-

lımın tamamını.” dedi. Efendimiz (s.a.v.) “Peki çoluğuna

çocuğuna ne bıraktın?” (Tirmizi) diye sorunca “Allâh ve

Resulü’nü bıraktım Yâ Resûlallâh (s.a.v.), yetmez mi?” diye

cevap buyurdu.

Allâh (c.c.) bizleri onun mübârek yolunda eylesin,

inşâallah onlarla beraber haşretsin. Hiçbirimiz onların ke-

sip attığı tırnak olmayız, ama Resûlullâh (s.a.v.) “Kişi sev-

diği ile beraberdir” (Buhari) müjdesini vermiştir, O (s.a.v.)

Muhbir-i Sâdık’tır. Eğer onun yolunda gidip, onunla olacak-

sak daha başka ne istiyoruz?

(Muhterem Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, 53.s.)

 

ALLÂH (C.C.)’NUN RÂHMETİ

 

Mü’min; günâh, küfür hariç olmak üzere, büyük ol-

sun, küçük olsun günah işlemekle dinden çıkmaz. Fa-

kat dînin temel kurallarını yalanlamak, haramları helâl,

helâlleri haram bilmek, dîni aşağı görmek, îmândan

çıkmaya sebebdir. Büyük günâh işleyen mü’minlerin

kıyâmetdeki akıbeti, Allâhü Te’âlâ’ya kalmıştır. Dilerse

bir miktar azâb veya ikâb eder, dilerse azabı tattırma-

dan affeder.

Ehl-i Sünnet itikadımıza göre, büyük günâh işleyenin

dahi affedilmesi caizdir. Bu inancımıza şu âyet delildir:

Allâhü Te’âlâ: “Allah, kendisine şirk koşma günâhını

affetmez. Başka günahları dilerse affeder” (Nisa s. 48)

buyurmaktadır.

Hadîs-i şerîfde: “Kalbinde zerre kadar îmân olan

Cehennemden kurtulur” buyuruldu. Zerre, karıncanın

en küçüğüne denir. Ya’nî ağırlığı ve hacmi çok küçük

demektir. İmânın zerre kadarı, dindeki yakînin en aşa-

ğı derecede olmasıdır. Dindeki, îmandaki yakîn, onun

parlaklığıdır. Yakînin en aşağı derecede olması, par-

laklığının az olması demektir. Yoksa îmân, hâsıl olunca

îmândır, parçalanmaz, bölünmez.

Kalbinde zerre kadar îmânı olan, hâlis bir niyyetle

Allâhü Te’âlâ’dan korkarak günahlardan az bir zamân ol-

sun uzaklaşabilen günahkâr mü’minler, Cehennem’den

çıkacaklardır.

Nitekim Allâhü Teala: “Rabbinin dergâhında Kı-

yametten korkan ve nefsini, iştiha ettiği (arzuladı-

ğı) haramlardan nehy eden (men’ eden) kimsenin

karargâhı Cennettir” (Nâziât s. 40) buyrulmaktadır. Bu

Âyet-i Celile, Râbbinden korkanların, O (c.c.)’un fadl ve

keremiyle Cennete gireceklerini göstermektedir.

(Seyyid Alizâde, Şir’at’ül İslam, 20-21.s.)

 

İSLÂM’IN KADINA VERDİĞİ DEĞER

 

Nebî (s.a.v.) “Mukadderatını bir kadının eline teslim

eden milletler felah bulmaz.” buyuruyor. (Buhari, Tirmizi,

Nesâi) Bu kadını aşağılamak değildir, kadının o işe ehil ol-

madığını beyân buyurmasıdır. O tarif etmese biz nereden

bileceğiz?

Şu anda İslâm düşmanları kendi gâyelerini gerçekleş-

tirmek için kadını öne çıkararak, bizi İslâm’dan uzaklaştır-

maya çalışıyorlar. İslâm kadına en büyük değeri vermiştir.

İslâm’dan evvel Arap toplumunda bir kadının kocası öldüğü

zaman, dul kalan o kadının başından aşağı bir çarşaf veya

bir örtüyü kim atarsa, o kadın onun malı olmuş oluyordu. Ka-

dın bir taraftan kocasının yasını tutup yaşamaya çalışırken,

diğer taraftan başkasına köle olmamaya çalışırdı. Bu âdet

üzere Arap toplumundaki bazı kişiler analığıyla bile evlenir-

  1. Bunu nereye getirdi Allâh Resûlü (s.a.v.): “Cennet ana-

ların ayağı altındadır.” (Nesai, Suyuti) Kadına bundan daha

büyük bir pâye olabilir mi?

Bir gün sahâbeden birisi, yürüyemeyen ihtiyar bir kadını

sırtına almış Kâbe’yi tavaf ettiriyordu. Resûlullâh (s.a.v.) bu

durumu görünce tavaftan sonra o sahâbeyi çağırdı.

“O tavaf ettirdiğin kimdir?” diye sordu.

“Anamdır yâ Resûlallâh (s.a.v.)”

“Peki, anana karşı bu hizmeti yapmakla onunla ödeş-

tin mi?”

“Ben ödeşmek için yapmadım, Allâh ve Resûlü (s.a.v.)’in

rızâsı için yaptım. Ödeştim mi ödeşmedim mi ben bilmem,

onu Sen bilirsin yâ Resûlallâh (s.a.v.).”

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) şu cevabı veriyor:

“Nefsim yed-i kudretinde olan Allâh’a yemin ederim

ki, şu yaptırdığın tavaf, onun karnında attığın bir tek tek-

menin karşılığı değildir.”

Resûlullâh (s.a.v.)’in kadını aşağıladığını iddia edenlere

sormak lazım, bugüne kadar kadına böyle bir değeri kim

verdi?

(Muhterem Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, 73.s.)

 

HİZMET ALLÂH (C.C.) RIZASI İÇİN OLMALI

 

Ali Râmitenî (k.s.) hazretleri İslâm âlimlerinin ve

Evliyânın büyüklerindendir. Çok küçük yaşlarda ilim

tahsîline başladı. Aklî ve naklî ilimlerde yetişti. Öyle ki,

şaşırmışların sığınağı, doğru yoldan ayrılanların rehberi,

hakka davet edenlerin büyüklerinden oldu. Alî Râmitenî

hazretleri, Silsile-i Âliyye denilen büyüklerin teşkil ettiği al-

tın halkalar diye isimlendirilen Hak yolu zincirinin on ikinci

halkası olma şerefine kavuştu.

Alî Râmitenî hazretleri, helâl lokma kazanmak için do-

kumacılık yapardı. Çalışmamayı asla düşünmemiştir  ve

130 yıllık hayatı boyunca herkese örnek olmuştur.

Alî Râmitenî hazretleri ile aynı yüzyılda yaşayan bü-

yük âlim Rükneddîn Alâüddevle Semnânî (r.aleyh), zamân

zamân Alî Râmitenî hazretlerine mektup yazar ve suâller

sorardı. Bir gün yine bir talebesi gelerek Alî Râmitenî haz-

retlerine, hocasının bazı suâllerine cevap istediğini bildirdi.

Suâllerinden birisi şöyle idi:

”Biz, gelenlere her hizmeti yaptığımız hâlde, gelenler

size gelir. Biz mükellef sofralar, çeşit çeşit yemekler ikrâm

ettiğimiz hâlde, sizde böyle bir şey yok iken, yine de insan-

lar sizden râzı, bizden değillerdir. Bunun sebebi nedir?“

Ali Ramiteni (k.s.) hazretleri cevaben: ’’Minnet karşı-

lığı hizmet edenler çoktur. Hizmetini minnet bilenler ise

azdır. Çalışınız ki, hizmetinizi minnet bilesiniz. O zamân

şikâyetçiniz olmaz.’’ buyurdular.

Ali Rametani (k.s.) hazretlerinin duâsına pek çok kişi nail

olmak istiyordu ve pek çoğu da ondan nasıl duâ edeceğini

öğrenmek istiyordu. O da duânın nasıl olması gerektiğini

şöyle açıklamıştır: “Allâhü Teâlâ’ya hiç isyân etmediğiniz

bir dil ile duâ ediniz ki, duânız kabûl olsun. Duânızı öyle

bir delîl araya koyarak edin ki, o günâhı işlememişlerden

olsun. O delîl, Allâhü Teâlâ’nın dostudur. Onlara tevâzu’ ve

sevgi gösterin ki, sizin için duâ etsinler.’’

(Abdülmecid Hânî, Nakşibendiler’in Gül Bahçeleri, 464-467.s.)

 

ŞEYTANIN KARŞILAŞMAKTAN ÇEKİNDİĞİ KİŞİ

 

Hz. Ömer (r.a.)’in fazileti ve üstünlüğü hakkında çok

sayıda sahih hadis bulunmaktadır. Hz. Ömer (r.a.) din ko-

nusunda o kadar tavizsizdi ki, şeytanlar bile onunla karşı-

laşmaktan çekinirlerdi. Bir defasında Resûlullah (s.a.v.)’in

yanına gitti. Resûlullah (s.a.v.)’den bir şey istemek için ora-

da bulunan kadınlar, Hz. Ömer (r.a.)’in sesini duyduklarında

hemen kalkıp perdenin arkasına geçtiler. Hz. Ömer (r.a.)

içeri girdiğinde Resûlullah (s.a.v.) gülüyordu. Hz. Ömer (r.a.)

O (s.a.v.)’e; “Allâh yasını güldürsün ya Resûlullah (s.a.v.)”

dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.); “Şu benim yanım-

da olanlara şaşarım. Senin sesini işitince perdeye koş-

tular” dediğinde Hz. Ömer (r.a.); “Ya Resûlullah, onların

çekinmesine sen daha layıksın” dedi. Sonra da kadınlara

dönerek; “Ey nefislerinin düşmanları! Resûlullah (s.a.v.)’den

çekinmiyorsunuz da benden mi çekiniyorsunuz?” diyerek

onlara çıkıştı. Kadınlar; “Evet. Sen Resûlullah (s.a.v.)’den

sert ve haşinsin” dediler. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.),

“Nefsim yed-i Kudretinde olan Allâh (c.c.)’a yemin ol-

sun ki, şeytan sana bir yolda rastlamış olsa, mutlaka

yolunu değiştirirdi” buyurmuştur. (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe,

22)

Başka bir rivayette, Resûlullah (s.a.v) onun için şöyle

buyurmuştu: “Gökte bir melek bulunmasın ki Ömer’e

saygı duymasın. Yeryüzünde ise bir şeytan bulunmasın

ki Ömer’den kaçmasın.”

Resûlullah (s.a.v.), hakkı görmek ve onu tatbik etmek

konusunda Ömer (r.a.)’in üstünlüğünü şöyle ifade etmek-

teydi: “Sizden önce geçen ümmetlerde bazen ilhâm sa-

hipleri bulunurdu. Eğer benim ümmetimde onlardan biri

bulunursa, Ömer b. Hattab onlardandır.” Bu, Hz. Ömer

(r.a.)’in işlerinde ve verdiği kararlarda isabetli davranmasını

bir anlamda açıklar niteliktedir. Nitekim Resûlullah (s.a.v.);

“Allah doğruyu Ömer’in lisânı ve kalbi üzere kılmıştır”

buyurmaktadır. (Üsdül-Ğâbe, IV, 151; Suyutî, 132)

(Yusuf Kandehlevî, Hayat’üs Sahabe)

ŞEYTANIN KİBRİ VE HÎLESİ

 

Rivayet ediliyor ki; İblis, Hz. Musa (a.s.)’a rastladı ve ona

şöyle dedi: “Ya Musa! Sen o kimsesin ki Allâhü Teâlâ seni pey-

gamberliğine seçmiş ve seninle konuşmuştur. Ben de Allâh

(c.c.)’un bir mahlukuyum. Günâh işledim ve tevbe etmek is-

tiyorum. Bu bakımdan Rabbimin yanında bana şefaatçi ol ki

Rabbim tevbemi kabul etsin”. Musa (a.s.) “Olur” dedi, sonra

dağa çıkıp Rabbi ile konuştuğu zaman oradan inmek istedi.

O vakit Allâhü Teâlâ, Hz. Musa (a.s.)’a; “Ya Musa! Emanetini

yerine getirdim. O halde git kendisine söyle, tevbesinin kabul

olunması için gitsin, Âdem’in mezarına (tâzim) secdesinde

bulunsun”. Bundan sonra Musa (a.s.), İblis’e rastladı ve ken-

disine dedi ki: “Ya İblis! Senin dileğin kabul edildi. Tevbenin

kabul edilmesi için, Âdem’in kabrine secde etmekle emro-

lundun”. Bu söz üzerine İblis öfkelenip böbürlendi ve dedi ki:

“Âdem hayatta iken ben ona (tâzim) secdesi yapmadım. Kaldı

ki şimdi ölüdür. Şimdi ben ona secde mi yapacağım?” Sonra

dedi ki: “Ya Musa! Sen Rabbinin yanında benim için şefaatte

bulunduğundan dolayı senin bende bir hakkın vardır. O halde

(o hakkı ödemek için sana şunları tavsiye ediyorum): Beni üç

şeyin yanında hatırla! Böyle yaptığın takdirde o üç şeyde seni

helâk etmeyeceğim:

  1. Öfkelendiğin zaman öfkenin benden geldiğini hatırla.

Çünkü o anda benim ruhum senin kalbinde, gözüm senin

gözündedir ve ben sende, kanın dolaştığı yerlerde dolaş-

maktayım. Öfkelendiğin zaman beni hatırla! Çünkü insanoğlu

öfkelendiği zaman ben onun burnuna üflerim, o âdeta ne ya –

pacağını bilmez bir şaşkına döner.

  1. Düşmanla karşı karşıya geldiğin zaman beni hatırla!

Çünkü ben o anda âdemoğluna gelir, ona zevcesini, çocuğu-

nu hatırlatırım. O arkasını düşmana çevirip kaçıncaya kadar,

yakasını bırakmam.

  1. Sakın mahremin olmayan bir kadının yanında oturma!

Çünkü ben o kadının sana gönderilmiş elçisi olurum! Senin de

ona gönderilmiş elçin olurum. Seni onunla ve onu da seninle

fitnelendirinceye kadar elçilik vazifeme devam ederim.

(İmam Gazali (k.s.), İhya-ı Ulumiddin, 3.c., 71-72.s.)

 

ÂHİRET İŞLERİNDE AZA RÂZI OLMAMALIYIZ

 

İmam Fahreddin Razî der ki: “Mükellefin amelleri üç

gruptur: Birincisi; Temizlik, yani kalpten bozuk inancı söküp

atmak. İkincisi; zikir, yani Allâh (c.c.)’u isimleriyle, sıfatlarıy-

la ve zâtıyla hatırda tutmak ve bilmektir. Üçüncüsü; namaz,

yani hizmet ve ibadetle meşgul olmaktır.

“Arınan ve Rabbinin adını anıp, namaz kılan kimse

mutlaka kurtuluşa erer.” (A’lâ s. 14-15) Bu âyette şeriata

aykırı işlerden nefsi temizlemeye, kalbi dünya sevgisinden

arındırmaya, hatta Allâh (c.c.)’dan gayriyi hatırlamaktan bile

sakınmaya, gücü nispetinde Allâh (c.c.)’a yönelmeye işaret

vardır. Çünkü Allâh (c.c.), hiç kimseye gücünden fazlasını

yüklemez. Allâh (c.c.), bedene uygun bir yüz, ibret için bir

göz, hizmet için bir beden, marifet için bir kalp, sevgi için bir

sır yaratmıştır. Allâh (c.c.)’un nimetlerini hatırlayalım ki, dille-

rimizi şehâdetle, kalplerimizi marifetle, bedenlerimizi ibadet-

le süslemiştir. Kim namazda ise, namaz müddetince üzerine

rahmet iner, melekler kanatlarıyla onu kuşatır. Kul Rabbine

yalvarır. “Ya Rabbi!” dedikçe Cenab-ı Hakk: “Buyur ey ku-

lum!” der. Namaz kılan, kime yalvardığını hakkıyla bilebilse

namazından ayrılmaz.

“Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa

âhiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır” (A’lâ s. 16-17) Çünkü

nimetleri ebedîdir, kesintisizdir. Ayrıca nimetleri son derece

lezzetli olup, keyfe keder hiçbir şey yoktur. Fakat siz, yukarı-

da belirtilenleri yapmıyor, geçici dünya zevklerini tercih edip

onları elde etmek için çalışıyorsunuz.

Varlıkların dışı, içine nispetle kabuğun öze nispeti gibidir.

Elbette öz, kabuktan daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Çünkü

hububat tanesinin özü, uzun müddet saklanır. Fakat kabuk,

özden soyulunca ateşe veya çöplüğe atılır ve birkaç gün

sonra yok olur. Kabuğa talip olanlar değersiz kabuk mesa-

besindeki işleri, değerli olan öz mesabesindeki işlere tercih

ederler. Çünkü onların gözlerinde ahirete karşı perde vardır.

Öz sahipleri ise gerçek hayat ahireti tercih ederler.

(İsmail Hakkı Bursevî (k.s.), Rûhu’l-Beyân Tefsîri, 9.c., 597-598.s.)

 

MÜMİNLER ANCAK KARDEŞTİR

 

Biz Müslümanların Allah (c.c.)’ın lütf-u keremi ile hep be-

raber saflar halinde cennete dahil olup, Allah (c.c.)’ın rızası –

na nâil olabilmemiz için mü’minlerin ancak kardeş olduğunu

idrak etmemiz ve ona göre yaşamamız icâb eder. “Mümin-

ler başka bir şey değil ancak kardeşlerdir.”

Dünyevi kardeşler birbirini üzmekte, hatta bazen birbir-

lerini öldürmektedirler. Günümüzde ana-baba birbirlerini öl-

dürmekte, çocuklar analarını ve babalarını öldürmektedirler.

Hakk Teâla hazretlerinin tarif ettiği kardeşlik öyle bir kardeşlik

ki günümüzdeki böyle dünyevi kardeşlikler gibi değildir.

İşte müslüman kardeşliğine bir örnek: Abdullah İbn-i

Mektum (r.a.), Bilal-i Habeşi (r.a.)’dan sonra ikinci müezzin-

dir. Âmâ olduğu için Allâh (c.c.) tarafından harpten muaf tu-

tulmuş bir zât; ama harplere iştirak etmek istemiştir. Kimse

ona “Sen âmâsın kendini de götüremezsin, birde bize eziyet

etme, orada ne gibi faydan olacak?” dememiştir.

Orduda toplam üç tane olan atın bir tanesi ona verildi. Atı

da kendi başına götüremediği için sahabeden biri de çekiyor-

  1. Şu kardeşliği Allâh (c.c.) rızası için hayal edelim. Böyle

bir kardeşlik anlayışının düşüncesi bugün tatbikatta değil de

hayalde var mıdır?

Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri, Otranto Seferine

Gedik Ahmet Paşa’yı gönderdiğinde “O İtalyan kralına söy-

le, o çizmeyi ayağıma giyerim. Bizim şu anda yaşadığımızı

onlar hayal bile edemezler.” demişti. Bu söz Fatih Sultan

Mehmed’in sözüdür. Müslümanların bugün, hiç olmazsa

Sahabe-i Kiram’ın yaşadığını hayal etmeye çalışması lazım-

dır. Belki Hakk Teâla Hazretleri lütfuyla bir gün, o yaşamın bir

kısmını tatbikatta bize nasip müyesser eyler.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, 26.s.)

Hadis-i Şerifte şöyle buyrulmuştur: “Herhangi bir kimse

Allâh (c.c.) yolunda bir kardeş edinirse Allâhü Teâlâ o

kardeşliği edineni cennette bir derece yükseltir. Oysa

o dereceye o başka bir ameliyle hiçbir zaman nail ola-

maz.” (İbn-i Ebî Dünya)

 

KENDİLERİNİ SAPTIRANLAR VE GERÇEK FAZÎLET

 

Allâhü Teâlâ şöyle buyurmuştur: ”Allâh’ın sana lütuf ve

esirgemesi olmasaydı, onlardan bir grup seni saptırmaya

yeltenmişti. Onlar, sadece kendilerini saptırırlar, sana hiç-

bir zarar veremezler. Allâh sana, Kitab’ı ve hikmeti indir-

miş ve sana bilmediğini öğretmiştir. Gerçekten de Allâh’ın

sana büyük lütfu olmuştur” (Nisa s. 113)

Ayet-i kerime, Tu’me’nin tarafını tutan Zufer oğullarından bir

grubun, suçu işleyen kişinin kendi arkadaşları olduğunu bildik-

leri halde, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizi aldatmak istemeleri

üzerine nâzil olmuştur. Fakat, “Onlar sadece kendilerini saptı-

rırlar.” Çünkü yaptıklarının vebali kendilerinedir. Resûl-i Ekrem

(s.a.v.) Efendimiz ise Allâhü Teâlâ’nın koruması altındadır.

Âyet-i kerimede, bir kimsenin işin gerçeğini bilmeden baş-

kasının haklılığını veya haksızlığını savunmasının caiz olmadı-

ğı gösterilmektedir. Aynı şekilde hakimin taraflardan birine –biri

Müslüman, diğeri kâfir olsa bile- meyletmesi caiz değildir. Elin-

de çalıntı mal bulunan kimsenin aleyhine hükmetmek de gerek-

mez. Kötülük yapanın kendisinin zarar göreceği, iyilik yapanın

kendisinin faydalanacağı hakikatine de burada işaret edilmiştir.

Fazîletin, en büyük ilim ve hikmet olduğu da burada anla-

tılmaktadır. İlimden kasıt, kuşkusuz faydalı olan, Allâh (c.c.)’ya

yaklaştıran ilimdir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: ”Ey Allâh’ım!

Faydasız ilimden sana sığınırım.” buyurmuşlardır. Faydalı il-

min insana verdiği destek, ahirette bile kesilmez.Ebû Hureyre

(r.a.)’den rivâyet edilen bir hadiste de, Hz. Peygamber (s.a.v.)

şöyle buyururlar: ”İnsan öldüğü zaman üç şey hariç bütün

ameli kesilir. Bu üç şey; sadaka-i cariye, faydalanılan ilim

ve kendisine dua eden hayırlı çocuktur.” (Buhâri)

Âyette anlatılanlardan bir diğeri de; kulun hayır ve fazilet-

leri kendi nefsinden görmemesi, bunları Allâh (c.c.)’un lütuf ve

ihsânı olarak bilmesidir. Nefisler, temize çıkarılamazlar. Her

kim, kendini beğenirse, Allâh (c.c.)’a olan yakınlığını yitirir.

Kâmil insan, nefsinde bir değer göremeyeceğine göre, ame-

linde ne değer görebilir? Kulun, doğumundan ölümüne kadar

yapacağı ameller onun varlığının nimetini dahi karşılayamaz.

(İsmail Hakkı Bursevî (k.s.), Rûhu’l-Beyân Tefsîri, 2.c., 302-303.s.)

 

 

“ÇAKIR KEYFİ BOZMAMALI”

 

Resûlullâh (s.a.v.) “Belâların en şiddetlisi enbiyâya,

ondan sonra velilere, sonra da ma’nevi derecelerine

göre diğer insanlara verilmiştir.” buyurmuşlardır. Ayrı-

ca, “Enbiya içinde, nebîler içinde en büyük imtihânlara

ben uğradım.” diye eklemişlerdir. Hâlbuki şimdiki gibi düz

mantıkla düşünülse, en çok ikramlara O (s.a.v.)’in uğraması

lâzım gelir. İşte Allâh (c.c.) ancak ona göre, O zâtı (s.a.v.)

yaratmıştır ve ancak O (s.a.v.) çekebilmiştir bu yükü. Bu

yüke ancak O (s.a.v.)’in fıtratı müsaittir, başka kimsenin mü-

sait değildir. Yine Nebiyy-i Ekrem (s.a.v.) “Kişinin cennet-

teki derecesi, dünyadaki geçirdiği imtihânlara göredir.”

buyurmuşlardır. Kişi ne kadar büyük imtihân geçirirse, orada

ona göre derece almış olacak.

İmtihânları geçeceğimizi ve bu imtihânların sonunda da

yaptığımız tercihe göre inşâallah cennet ve Cenâbı Hakk’ın

cemâli ile müşerref olacağımızı bilerek, bu dünyadaki zor-

lukları hoşlukla karşılamak lâzım.

Son Osmanlı âlimlerinden Merhum Bekir Hâki Efendi

hazretleri bir gün Çakmakçılar’da bayağı dik bir yokuştan

aşağı talebeleri ile beraber iniyormuş. Karşılarında bir sırt

hamalı, küfeyi yüklenmiş ve beli rükûda gibi eğilmiş yokuş-

tan yukarı çıkmaya çalışıyormuş. Hamal bir yandan eliy-

le alnındaki teri siliyor diğer yandan öbür elinde de zincir

çeviriyormuş. Dudağında da ıslık çalarak gidiyormuş. Tabi

ıslık çalmak İslâm’da hoş bir şey değil, zincir sallamak da

İslâm’da hoş bir şey değil; hoca onları söylemiyor da burada

kıssadan hisse olması için şunları söylüyor: “Bakın arkadaş-

lar, mü’minin dünyadaki imtihânı ve o imtihânı geçerkenki

hali şu çocuğunki gibi olmalı. Bak bu kadar ağır yükün altın-

da rükûya varmış gibi eğilmiş şu yükü çıkarmaya çalışıyor.

Ne kadar fazla sıkıntıda olduğu ikide bir terini silip atma-

sından belli; ama çakır keyfi bozmuyor. Bakın dilinde ıslık,

elinde zincir çevirmeye devam ediyor. Mü’minin hâli böyle

olmalı, çakır keyfi bozmamalı.”

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, 51.s.)

 

EFENDİMİZ (S.A.V)’İN ÜMMETİNİN

İLMÎ YÖNDEN AYRICALIKLARI

 

Peygamber (s.a.v.)’in ümmetinin ayrıcalığı, O (s.a.v)’in

ümmetine evvelkilerin ve sonrakilerin ilimlerinin verilmiş ve

ilim hazînelerinin kendilerine açılmış olmasıdır. Keza bu

ümmete İsnâd ilmi, Ensâb İlmi, Îrâb ilmi gibi ilimler de veril-

miş ve hiçbir ümmette görülmemiş bir şekilde çeşitli konu-

larda ve çok sayıda kitaplar vücûda getirilmiştir. Bu ümmetin

âlimleri, “Îsrâîloğullarının Peygamberleri Gibi” olmuştur.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Tevrat ve İncil’de adı-

nın geçtiğine dâir olan bölümde: “Öyle bir peygamber ki,

O’nun ümmetine, evvelkilerin ve sonrakilerin ilimleri ve-

rilmiştir” anlamındaki hadîs zikredilmiştir.

Şefî demiştir ki: “Bu ümmette her şey keşfedilecektir.

Hatta yerin dibindeki hazîneler bile bu ümmete açılacak-

tır.” Îbni Hazm da, bu ümmetin özellikleri beyânında şöyle

demektedir: “Aklı, adaleti ve mürüvveti yerinde olan sîka

râvîlerin, yine bu vasıfta olan diğer râvîlerden naklederek

Peygamber (s.a.v.)’in hadislerini koruyup sonraki nesillere

aktarması ve bu suretle sünnete hizmet etmeleri; Yüce Allâh

(c.c.)’un, sırf bu ümmete nasîb buyurduğu büyük bir özel-

liktir. Geçmiş ümmetlerden hiçbirinin, böyle hafızları yoktu.”

Îmâm-ı Nevevî (r.h.) de “El-Takrîb” adlı kitabında şöy-

le demektedir: “Îsnâd, yâni Peygamberimiz (s.a.v.)’in

hadîslerini naklederken senede itibâr ve îtinâ göstermek,

bu ümmete mahsûs bir keyfiyettir! Önceki ümmetlerde böy-

le bir şey yoktu.” Mâliki îbni Arâbi (r.h.) de Tirmizî (r.h.)’in

Sünen’i üzerine yazdığı şerhte şöyle demektedir: “Bizden

önceki ümmetlerin hiçbirinde, bu ümmetin âlimlerinde görü-

len kitâb tasnif etme, yazılan kitapların ve çeşitli ilmî konula-

rın esaslı bir şekilde araştırılıp tahkik ve tedkik edilmesinde

alabildiğine derinleşme ve bu hususlar, asla ve asla mevcûd

değildi. Bu, sâdece bu ümmetin âlimlerine verilmiş çok bü-

yük bir özelliktir.”

(Suyuti, Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mucizeleri

ve Büyük Özellikleri, 422-423.s.)

DÜNYANIN EN AKILLI İNSANI

 

Resulullah (s.a.v.) “Cehennemden en son çıkıp cen-

nete girecek kişiye verilecek yerin büyüklüğü dünyanın

on katı kadardır.” buyurmuşlardır. Peki o zaman Hz. Ebu-

bekir (r.a.)’e (Allâh (c.c.) şefaati uzmasına nâil eylesin) ne

verileceğini düşünmek gerekir. Akıllı kimdir? Peygamberler

müstesna olmak üzere en akıllı insan tabii ki Hz. Ebubekir

(r.a.)’dır. Onun kazandıklarını bir düşünelim… Her şeyin bir

karşılığı vardır; dünyanın karşılığı ahiret, cennetin karşılığı

cehennem, insanın karşılığı da Rabbidir. Onun için Hulefa-i

Râşidin’den Hz. Ebubekir (r.a.), diğer sahabelerden de Hz.

Halid bin Velid (r.a.), “Biz cennet ve cehennem için çalışma-

yız, Rıza-i Cemal için çalışırız.” demişlerdir.

Nebi (s.a.v.) beyân buyuruyorlar: “Hakk Teâla hazretleri

bir kulunu hesaba çekiyor, defter de kulun elinde oldu-

ğu için kendi günâhlarından da haberdardır. Hakk Teâla

hazretleri bildiği halde, kula günâhlarını soruyor. Kul bir

kısmını sayıyor, bir kısmını da Cenâb-ı Hakk’tan utandı-

ğı için söylemiyor. Allâh (c.c.) “Bitti mi ey kulum?” diye

soruyor. Kul, “Bitti ya Rabbi.” deyince Allâh (c.c.), “Kim

tövbe eder ve salih ameller işlemeye devam ederse,

onun günâhlarını da sevâba çeviririm diye vaadim var.

Sen de bu şekilde tövbe edip kulluğa devam ettin, ben

de senin günâhlarının hepsini sevâba çevirdim.” buyu-

ruyor. Bunun üzerine kul, “O zaman ya Rabbi, utandığım

için söyleyemediklerim vardı, şunları da o çevirmeye

dahil et.” diyor.” Şimdi buradan çıkan hüküm; hiç kimse

için ümitsizlik yok. Bu âyet-i kerimeye göre kişi yaşlı da olsa;

kim hakkıyla tövbe ederse, imanını ziyadeleştirir, salih amel-

ler işlemeye devam ederse Allâh (c.c.), onların günâhlarını

sevâba çevirir.

Nebi (s.a.v.) Hz. Ebubekir (r.a.) için; ”Ebubekir cen-

netteki köşkünden yetmiş ayrı vecihle Cenâb-ı Hakk’ın

cemâline oturduğu yerden nazar atfedecek.” buyurmuş-

lardır. İşte şimdi aklın seviyesini düşünmek gerekir.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, 30.s.)

 

HEM DİNÎ, HEM DÜNYEVÎ BAKIMDAN

ZARARLI  VE FAYDALI BAZI ŞEYLER

 

İbn-i Abbas (r.a.) şöyle demiştir:

Beş şey unutkanlığı arttırır:

  1. Ekşi elma yemek,
  2. Durgun suya bevletmek,
  3. Ense tarafından kan aldırmak,
  4. Karıncaları toprak içine gömmek,
  5. Kabir levhalarını çok okumak.

Beş şey göz nurunu arttırır:

  1. Mushafa bakmak (okumak),
  2. Âlimlerin yüzüne bakmak,
  3. Dostların yüzüne bakmak,
  4. Yeşilliklere ve akarsuya bakmak,
  5. Ana, baba yüzüne bakmak.

Beş şey bedenin kuvvetini arttırır:

  1. Az yemek ve az uyumak,
  2. Güzel koku sürünmek,
  3. Az cima etmek,
  4. Temiz elbise giymek,
  5. Kur’ân okumak.

On şey ömrü uzatır:

  1. Sadaka vermek, 2. Çok duâ etmek, 3. Ana, babaya itaat

etmek, 4. Gece namazına devam etmek, 5. Seher vaktin-

de istiğfar etmek, 6. Kuşluk namazına devam etmek, 7.

Kur’ân okumak, 8. Allâh (c.c.)’u çok zikretmek, 9. Başını

gül suyu ile yıkamak, 10. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e

salavat getirmek.

On şey çabuk ihtiyarlatır:

  1. Ayakta su içmek, 2. Gece yarısı su içmek, 3. Yenlerini sı-

vamadan yüz yıkamak, 4. Çok cima etmek, 5. Muhasama

esnasında konuşmak, 6. Avret yerine bakmak, 7. Gündüz

çok uyumak, 8. Ölüye bakmak, 9. İçki mübtelası olmak, 10.

Asılmış adama bakmak.

(Hz. Mahmud  Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Musahabe 4, 123-125 s.)

 

 

 

 

 

 

 

BESMELE VE FATİHA’NIN FAZÎLETİ

 

Allâh Resûlü (s.a.v.): “Besmele ile başlanmayan her iş

bereketsiz ve sonu kesiktir” (Müsned, c.2 s.259) buyurmuştur.

Allâh (c.c.)’ya ve Resûlü (s.a.v.)’e inanan bir kimsenin Azîz ve

Celîl olan yüce Allâh’ın adına öncelik vermesi, en başta onu

gâye edinmesi gerekir. Bunun sağlanması da ancak, en başta

Allâh (c.c.)’ün adını anmak ve yapılması gereken işi bundan

sonra yapmakla mümkün olur.

Fâtihâ Sûresi’ne de; “Rahmân ve Rahîm olan Allâh

(c.c.)’ün adıyla başlanır.” Ebû Hureyre (r.a.)’den rivâyetle

Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kul; ‘Elhamdü lillâhi Rabbil

âlemin’ (Hamd (senâ edilmek ve övülmek) âlemlerin Rabbi

Allâh’a mahsustur.), deyince Cenâb-ı Hakk, ‘Kulum bana

hamd etti (övdü)’ buyurur. Kul: ‘Er’Rahmânir-Rahim’ (O

Rahmân’dır, Rahim’dir) deyince Cenâb-ı Hakk, ‘Kulum beni

sena etti’ buyurur.

Kul: ‘Mâliki yevmiddîn’ (Dîn (cezâ) ve hesap gününün

sahibidir.) deyince Cenâb-ı Hakk, ‘Kulum bana ta’zimde

bulundu’ der. Kul: ‘İyyâke’na’budü ve iyyâke nesteîn (An-

cak sana ibâdet/kulluk eder ve yalnız senden yardım bekle-

riz)’ deyince Cenâb-ı Hakk, ‘Bu benimle kulum arasındadır.

Kulum için istediği verilecektir’ buyurur.

Kul: ‘İhdinassirâtal-müstekîm. Sirâtallezîne en’amte

aleyhim, gayril-mağdûbi aleyhim veled’daallin (Kendile-

rine lütuf ve ikrâmda bulunduğun kimselerin yoluna ilet.

Gazâba uğramışların ve sapmışların (Yahudilerin ve hris-

tiyanların) yoluna değil.)’ deyince Cenâb-ı Hakk, ‘İşte bu

kuluma aittir ve kulum için de istediği olacaktır.’” (Müslim)

Fâtihâ Sûresi, Kur’ân’ın içindeki tüm manaları kapsadığı

için bu sûreye Vâfiye “Fâtihâtü’l-Kitâb” denmiştir. Hadîs-i Şerîfte

“Fâtihâ Sûresi, arşımın hazinelerinden bir hazine (kenz)

dir.” (Feyzül Kadir) buyurulduğu için; “Kenz”, “Ölüm dışında

Fâtihâtu’l-Kitab her derde şifâdır.” (Feyzül Kadir) ve “Kur’ân’ın

başındaki Fâtihâ sûresi zehirlenmeye karşı şifâdır.” (Deyle-

  1. mi) buyurulduğu için de bu sûreye “Şifâ” denmiştir.

(İmâm Nesefi, Nesefi Tefsiri, c.1 s.109-110)

 

HAKK GELDİ BÂTIL ZAÎL OLDU!

 

“O’dur (O ma’bud-ı Kerim’dir) ki Resûlü’nü Kur’ân

ile ve Hakk Dîn ile gönderdi, O’nu her dîn üzerine yük-

seltmek için, velev ki müşriklerin hoşuna gitmesin.”

(Saff s. 9)

Bu mübârek âyet’te, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in

ne gibi ulvî şeylerle ve ne gibi bir gâyeyi te’min için pey-

gamber gönderilmiş olduğunu bildiriyor. Şöyle ki:

O’dur, O Ma’bud Kerim’dir ki Resûlünü, Hatemü’r

Rüsûl (son peygamber) olan Hz. Peygamber (s.a.v.)’i bir

hidâyet rehberi olan Kur’ân ile veya mu’cize ile ve Hakk

Dîn ile, bir Millet-i Hanîfe’den ibaret olan İslâm Dîni ile

gönderdi. O (s.a.v.)’i, bütün insanlara ve cinlere peygam-

ber tâ’yin etti. Evet, O (s.a.v.)’i, o İslâm Dîni’ni, herbir dîn

üzerine yükseltmek için, kendisine muhâlif olan bütün

dînlere galib kılmak için O Peygamber-i Âlişân (şânı yüce

peygamber) (s.a.v.)’i göndermiş oldu. Velev ki müşriklerin

hoşuna gitmesin. Bu ulvî gâye, o dînsizlerin düşmanlık-

larına rağmen tahakkuk etmiş, bu husustaki va’d-i ilâhi

yerine getirilmiştir.

Evet, şüphe yok ki Dîn-i İslâm’a karşı bütün muhâlif

dînler, bozguna uğratılmıştır. Bilinir ki bütün semâvî dînler,

başlangıçta tevhid esasına dayalı idiler, hepsi de Tevhid-i

Bâri (Allâh (c.c.)’ün birliği) meselesinde ve diğer itikâdî

hususlarda aynı hükümleri içermekteydiler. Ancak şer’i

hükümler ve amelî mes’eleler i’tibariyle aralarında  bazı

farklar vardır. Bu bakımdan ise Dîn-i İslâm diğer  ilâhî

dînler arasında pek seçkin bir konuma sahiptir. Hükümleri

bütün insanlara  yöneliktir ve Kıyâmet’e kadar bâkîdir. Di-

ğer mübârek peygamberler (a.s.)’ın tebliğ etmiş oldukları

dînlerin hükümleri ise kendi zamanlarına ve kendi kavim-

lerine yönelik ve kendi zaman ve kavimleri ile sınırlıdır.

(Ömer Nasuhî Bilmen, Kur’ân-ı Kerîm’in veTefsîri, c.7, s.3438-3440)

 

ALLÂHÜ TEÂLÂ’NIN İNSANLARA İLK EMRİ

 

Rivâyet olunur:

Cenab-ı Allâh Âdem Aleyhisselâm’a bin türlü sanat, meslek ve

beşbin lügat (konuşma dili) öğretti ve ona şöyle buyurdu:

-“Ya Âdem! Evlâdına de ki, eğer dünyayı istiyorsanız; onu

bu sanatlar ile elde edin. Dîn ve şer’î hükümleri (maneviyat ve

mukaddesâtı) alet ederek dünyayı kazanmayın ve dünyalık elde

etmeye çalışmayın.”

-“Kim, Allâhü Teâlâ hazretlerinin rızâsı için öğrenilmesi ge-

reken ilmi; dünya (mal veya makamın)dan herhangi bir nasibi

elde etmek için öğrenirse; o kişi kıyâmet günü, cennet kokusunu

göremez…”

-”Kim,

  1. Âlimlerle mücâdele etmek (ve yarışmak);
  2. Câhillerle münâkaşa etmek,
  3. İnsanların yüzlerini kendisine çevirmek (insanların sevgisini

kazanmak) için ilim öğrenirse; Allâhü Teâlâ hazretleri o kimseyi ce-

hennem ateşine sokar. “ (Tergib ve Terhib)

-”Kim,

  1. İlmi Allâh’tan başka bir şey için öğrenir;
  2. Veya ilim ile Allâh’ın (rızasın)dan başka bir şey murad ederse;

O kişi cehennemdeki (oturma) yerine hazırlasın. “ Tergib ve Terhib

Ali (r.a.) hazretlerinden rivâyet olundu. Hazret-i Ali (r.a.), âhır

zamanda meydana gelecek olan fitnelerden söz etti. Bunun üzerine

Hazret-i Ömer (r.a.) sordu:

-“Ey Ali! Bu ne zaman olacak?” Hazret-i Ali (r.a.) buyurdu:

  1. Dînden başka bir maksatla fıkıh öğrenildiği;
  2. İlim amel etmekten başka bir düşünceyle öğrenildiği,
  3. Âhıret ameliyle dünya kazanıldığı zamandır… (Tergib ve Terhib)

İslâm tarihine baktığımız zaman, bozuk fikirleri ortaya atan,

Kur’ân-ı kerim ve hadîs-i şerîflere aykırı konuşan, dîni bozmaya ça –

lışan kişilerin umumiyetle dîn düşmanları (Yahudî, Hıristiyan ve bazı

İslâm düşmanı mihraklar) tarafından desteklendikleri, beslendikleri ve

hatta yetiştirildiklerini görürüz.

-”Öyle ilimsiz, insanları saptırmak için uydurduğu yalanı

Allâh’a isnad edenden daha zâlim kim olabilir!? Her halde Allâh

zâlimler gürûhunu doğru yola çıkarmaz.” (En’âm s. 144)

(İsmail Hakkı Bursevi, Ruhul-Beyân Tefsiri, c.1 s.100)

 

YERLERİN VE GÖKLERİN YARATILIŞI

 

“Şüphesiz ki sîzin râbbiniz gökleri ve yeri altı günde

yaradan ve sonra emri arş üzerinde hükümrân olan, her

işi yerli yerinde tedbir ve idare edendir.” (Yunus s. 3)

Fahr-i Râzî’nin beyânına göre bu âyette “altı gün” ile mu-

rad, miktardır. Yani altı gün miktarı bir zamanda halketti de-

mektir. Çünkü bilinen gün, güneşin yerküre üzerinde bulun-

masıyla meydana geleceğinden âlem yaratılmadan evvel ve

yaratılırken güneş olmadığından, bizim anladığımız mânâda

gün kastedilmemiş olabilir.

Allâhü Teâlâ bu âlemi bir anda yaratmağa kadir iken altı

gün miktarı bir zamanda yarattığını beyân ile kendinin neyi

nasıl isterse öyle yapabileceğine işaret buyurduğu gibi, kul-

larına işlerinde ve hallerinde aceleyi terkedip teenni eyleme-

lerini (sakin hareket etmelerini) dahi işaret ve tavsiye buyur-

muştur. Altı adedini seçmesinin hikmetini Allâhü Teâlâ bilir.

Tefsİr-i Hâzîn’de geçtiği gibi tedbir, işlerin sonunu dü-

şünerek, her şeyin tabiatına  uygun  ve fayda gözeterek iş

yapmakdır.

Cenâb-ı Hâlık Teâlâ Hazretleri arzı cumartesi günü,

dağları pazar günü. ağaçları pazartesi günü, mekruhları

(sevilmeyen şeyleri) salı günü, nurları çarşamba günü ya-

rattı ve hayvanları perşembe günü yaratıp yeryüzüne yaydı,

Âdem (a.s.)’ı da cuma günü ikindiden sonra yarattı. Cenâb-ı

Hakk’ın yaratma işi cuma günü ikindi’den akşama kadar,

son saatine kadar devam etti.

Resûlullâh (s.a.v.)’e pazar  günü  hakkında  soruldu;

cevaben  buyurdular  ki: “Ağaç dikip, imar işlerini ted-

vir etme günüdür. Çünkü Cenâb-ı Hâlık Teâlâ dünyayı

yaratmağa ve imar etmeğe pazar günü başlamışdır.”

Resûlullâh (s.a.v.)’ e pazartesi günü hakkında sual ettik-

lerinde: “Sefer ve ticâret günüdür, çünkü Şuayb (a.s.),

pazartesi  günü  sefer etti  de  ticâretinde kazancı bol

oldu” buyurdular.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Yunus ve Hud Sûreleri Tefsiri, 8.s.)

 

 

 

 

 

 

ALLÂH (C.C.)’DAN AF VE AFİYET İSTEYİNİZ

 

Resûlullâh (s.a.v) buyurur ki:

“Allâh (c.c.)’den afiyet (beden ve dîn selâmeti) is-

teyin. Kula kamil îmândan sonra afiyetten daha büyük

bir nimet verilmemiştir.” (Hakim)

Âfiyet; dînde doğruluk, sâlih kimselerle arkadaşlık, za-

man ilerledikçe ibâdetlerin çoğalması, kalbin Allâh (c.c.)’u

zikirden bir an olsun ayrılmaması, günâhsız olarak nefes

alınması, rızkı sıkıntısız olarak kazanmak, riyâsız ibâdet,

Allâh (c.c.)’ün seni başkalarına muhtaç etmemesi, dînde

sağlamlık, sıhhatli bir beden, temiz bir kalp, Allâh (c.c.)’e

tevekkül, son nefesi şehit olarak vermek, Allâh dostları  ile

haşrolmak, sırattan kolayca geçip cennete girmektir.

Sûfinin birisi sürekli,

“Allâh’ım, senden afiyet istiyorum, Allâh’ım senden afi-

yet istiyorum!” diye duâ ediyordu. Kendisine niçin sürekli

böyle duâ ettiği sorulunca, şöyle anlattı:

“Ben, manevi terbiyeye ilk girdiğim günlerde hamallık

yapıyordum. Bir gün ağırca bir un yükü taşıyordum, dinlen-

mek için yükü bir yere koydum. Orada, “Ya Rabbi, eğer her

gün bana yorulmadan iki ekmek versen, onlarla yetinirdim!”

diye duâ ettim. O sırada önümde iki kişi birbiriyle döğüş-

meye başladılar; ben de aralarını bulayım diye yanlarına

vardım. Birisi, elindeki şeyi hasmına vurmak isterken başı-

ma vurdu, yüzüm kana bulandı. O sırada mahallenin asa-

yiş sorumlusu gelip ikisini yakaladı, beni de kana bulanmış

görünce, kavgacı zannedip onlarla birlikte hapse attı. Bir

müddet hapiste kaldım, her gün iki ekmek veriyorlardı. Bir

gece rüya gördüm, birisi bana, “Sen her gün yorulmadan

iki ekmek istedin fakat Allâh (c.c.)’dan afiyet (beden, dîn

ve dünya selâmeti) istemedin, işte istediğin sana verildi!”

dedi. Rüyadan uyandım, ondan sonra hep, “Ya Rabbi, afi-

yet ver, ya Rabbi afiyet ver…!” diye duâ etmeye başladım.

Daha sonra suçsuzluğum anlaşıldı ve serbest kaldım.

(İmam-ı Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi, 716.s.)

 

SÜNNET-İ SENİYYEYE UYGUN İŞLER

İBÂDET HÜKMÜNDEDİR

 

Allâh (c.c.)’ü zikretmeye mâni olan şey dünya alâkasıdır.

Resûlullâh (s.a.v.)’in getirdiği şeriata her hâlükârda uyulmaya

gayret edildiği takdirde, o müddetlerin tamamı Allâh (c.c.)’ü an-

mış gibi zikirdir.

Bir insan Allâh (c.c.)’ün emrine ve Nebiyy-i Ekrem (s.a.v.)’in

Sünnet-i Seniyyesine uymak gâyesiyle evlense ve çoluk çocuk

sahibi olsa bu da bir zikirdir. Çünkü Hakk Te‘âlâ Hazretleri Habîbi

(s.a.v.) vasıtasıyla Müslümânlara evlenmeyi ve çoğalmayı emre-

diyor. Resûlullâh (s.a.v.): “Diğer ümmetlere karşı sizin çoklu-

gunuzla ben iftihar ederim.” buyuruyor. (Hz. Ebû Ümâme (r.a.))

Insan evden, Allâh Resûlü (s.a.v.)’in, evden çıkarken okudu-

gu duâları okuyarak çıkarsa ve yolda harama bakmadan yürürse

bu da bir zikirdir. Allâh (c.c.), Kur’ân-ı Kerîm’de:

“Mü’min erkeklere ve kadınlara söyle gözlerini haram-

dan sakınsınlar.”buyurmaktadır. (Nûr s. 30)

Allâh (c.c.) insanı öyle mükemmel sekilde yaratmıstır ki;

en kalabalık caddede, en kalabalık çarsının içinde bile yürün-

se, ayaklarının ucuna bakarak yürüdügü takdirde kimseye

çarpmadan ilerleyebileceği geniş bir bakış açısı ihsân etmiştir.

Abdülhâlik Gücdevani Hazretleri de Nakşî Tarikatı’nın on bir

önemli şartını sayarken “nazar ber kadem” diyerek ayakucuna

bakarak yürümeyi de saymıştır.

İnsan işine gittiği zaman Allâh (c.c.)’ün adını anıp Resûlü

(s.a.v.)’e salât ve selâm getirip, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği nimetle-

re hamdedip işinin basına geçerse ve helâle-harama dikkat ede-

rek isini yaparsa bu da bir zikirdir. İşin basında iken Resûlullâh

(s.a.v.): “Malınızı methetmeyin.” emri gereğince mala kıy-

met vermeden işe devam edilmelidir. Yine başka bir hadîs-i

şerîflerinde: “Kim hile yaparsa bizden değildir. İhtikâr yapan

kimse de mel’undur.” (Feyzül kadir) buyuruyor. İnsanın sabah

evinden çıkıp akşam evine dönmesi yine

Resûlullâh (s.a.v.)’in Sünnet-i Seniyyesine uygun halde olur-

sa geçirdiği tüm o zamanlar Allâh (c.c.)’yu zikir gibi olur. Cenâb-ı

Hakk cümlemizi muvaffak eylesin. (Âmin)

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler-1, s.115-119)

 

FIKIH OKUMANIN GEREKLİLİĞİ

 

Her insanın, namaz, abdest ve diğer dîni meselelerin hü-

kümlerini ihtiyacı miktarı öğrenmesi farzdır.

Fıkhın fazîleti pek çok ve meşhurdur. Bunlardan biri,

muallimden işitmeden fıkıh kitapları gece namazından daha

makbul olmasıdır. Bir kitabı muallimden dinlemeden kendi

kendine okumak, dinleyerek okumaktan daha aşağı oldu-

ğu halde gece namazından daha faziletli olursa, dinleyerek

okuduğu zaman daha da hayırlıdır.

“Bir kimse Kur’ân’ın bir kısmını öğrense de kalanı için va-

kit bulsa, efdâl olan fıkıhla uğraşmasıdır. Çünkü Kur’ân’ı ez-

berlemek farz-ı kifaye; fıkhın lâzım olan miktarını öğrenmek

ise farz-ı ayın’dır.” “Bütün fıkhı öğrenmek mutlaka lâzımdır”

denildiği gibi, “Muhammed bin Hasan, helâl ve haram hak-

kında iki yüz bin mesele meydana getirmiştir ki bunlar, bütün

Müslümânların bellemesi mutlaka lâzımdır” denilmiştir.

“Bütün fıkhı öğrenmek mutlaka lâzımdır.” sözünden bu-

nun farz-ı ayın olduğu anlaşılırsa da, maksat bütün fıkhın in-

sanların tamamına lâzım olmasıdır. Yoksa herkesin ayrı ayrı

bütün fıkhı öğrenmesi farz-ı ayın değildir. Bizim herbirimize

farz olan miktar, muhtaç olduğumuz kadarını öğrenmektir.

Namaz için yetecek miktarda Kur’ân ezberlemek de böyledir.

Evet, fıkhın ihtiyaçtan fazla miktarını öğrenmek, Kur’ân’ın

fazlasını öğrenmekten efdaldir, denilebilir. Çünkü toplumun

ibâdet ve muamelatında buna ihtiyacı çoktur. Hâfızlara nis-

betle fıkıh âlimleri de azdır.

İlmin birçok çeşidi vardır. Ve bunların hepsi de Allâh

(c.c.) katında güzeldir. Fıkıh ilmi gibi olanı da yoktur, insana

en uygun olanı, diğer ilimlerden daha çok ehemmiyet vere-

rek fıkıh ilmini öğrenmesidir. İnsan fıkıh ilminden bolca nasi-

bini alınca, uygun olanı, zühd ilmine, hâkimlerin hikmetine ve

sâlihlerin menkibelerine bakmasıdır.

(İbn-i Abidîn, c.1, s.37)

(Fetavayi Hindiyye, c.12, s.189)

 

EBEDÎ HAYATA HAZIRLANIYOR MUYUZ?

 

Hz. Ebûbekir (r.a.) bir hutbesinde şöyle buyurmuştur:

“Ey Allâh (c.c.)’un kulları! Şunu bilin ki, Allâh (c.c.)’a ih-

lasla ibâdet ettiğiniz müddetçe, Rabbinize itaat ve hak-

kınızı korumuş olursunuz. Öyleyse yaşadığınız günlerde

borçlarınızı ödeyin ki, gelecekte size azık olsun ve ihtiyaç

duyduğunuz zaman hazır bulunsun.

Ey Allâh (c.c.)’n kulları! Sizden önce geçenleri düşü-

nün. Dün ne idiler, bugün ne oldular? Yeryüzünü ona-

ran o sultanlar şimdi nerede? Kendileri unutulduğu gibi,

isimleri de silindi. Onlar sanki dünyaya hiç gelmemiş gibi

oldular. Sanki onlar bir hiçtir. Kendileri karanlık kabirde

yatarken saray ve köşkleri yerle bir olmuştur. Onların hiç-

birini görüyor musun veya onlardan bir fısıltı olsun duyu-

yor musun? Tanıdığınız arkadaş ve akrabalarınız şimdi

nerede? Kuşku yok ki, Allâhü Teâlâ (c.c.) ile mahlûkları

arasında akrabalık bağı yoktur ki, Allâh (c.c.)’den özel bir

muâmele görsün. Allâh (c.c.)’un azâbından ancak, Allâh

(c.c.)’a itaat etmek, emirlerine uymak kurtarabilir.

Sonra, ey Allâh (c.c.)’ün kulları, biliniz ki, siz ne za-

man sona ereceğini bilmediğiniz bir ömür süresi içinde

yaşıyorsunuz. Eğer ecelinizin Allâh (c.c.) için amel eder-

ken bitmesini istiyorsanız, bunu yapınız. Allâh (c.c.)’ün

yardımı olmazsa bunu yapamazsınız. Öyleyse eceliniz

gelmeden ve kötü amelinizle karşılaşmadan önce Allâh

(c.c.) yolunda yarışınız. Çünkü bazıları bu fırsatlarını

başkalarına bırakmış ve kendilerini unutmuşlardır. Sizi

böyle davranmaktan sakındırıyorum. Kurtuluşa süratle

gidiniz, kurtuluşa süratle gidiniz. Kurtulunuz, kurtulunuz.

Kesinlikle sizin arkanızdan çok hızlı gelen ve sizi yakala-

mak isteyen bir düşman vardır.

Sonu ateş olan keyifli bir hayatta hayır yoktur. Sonu

cennet olan sıkıntılı bir hayatta da şer yoktur.”

(Ebû Nuaym, Hilye, c.1 s.35)

BÜTÜN ÂZÂLARIMIZDAN SORUMLUYUZ

 

Cenab-ı Hakk şöyle buyurmaktadır: “…kulak, göz,

gönül, bunların her biri yaptıklarından sorumludurlar.”

(İsra s. 36)

Kulağın Bazı Afetleri

Konuşulması doğru olmayan sözleri dinlemek; insanı

kötülüklere sürükleyecek sözleri, şarkıları dinlemek; hata-

lı ve nağmeli (şarkı gibi) okunan Kur’ân’ı dinlemek; baş-

kasının konuşmasını habersiz, gizlice dinlemek; Kur’ân

okunurken ve hutbe okunurken dinlememek; hâkim, âmir,

hoca, ana, baba ve koca gibi zâtların sözlerini dinleme-

mek; müftünün ve dîni bir meseleyi öğretmek isteyenin

sözlerini dinlememek; sormak zorunda kalmış bir sorumlu-

nun sözlerini dinlememek; zayıf kimselerin sözlerine kulak

vermemek kulağın afetlerindendir.

Gözün Bazı Afetleri

Harama bakmak; zayıflara ve fakir kimselere hakaret

gözü ile bakmak; dünya işlerinde kendinden üstün olanla-

ra imrenerek bakmak; dîn işlerinde kendinden aşağı olan-

lara benzeme gözü ile bakmak; namaz kılarken gözünü

yumup bakmamak gözün afetlerindendir.

Midenin Bazı Afetleri

Haram şeyleri yemek; doyduktan sonra tekrar yemek;

bedene zarar veren şeyleri yemek; çarşıda, yolda, me-

zarlıkta ekmek yemek; içkili, oyunlu ziyafetlerde yemek

yemek; öğünmek için alınan bir yiyeceği yemek; maze-

reti yokken sol elle ve yemeğin ortasından yemek; çatlak

bardaktan su içmek; yiyecek ve içeceği kokuncaya kadar

terketmek; ana ve babaya inat edip yememek midenin

afetlerindendir.

Bedenin Bazı Afetleri

Ayakta idrarını yapmak; eşiyle cimayı terketmek; eşinin

rızası olmadan çocuk olmasına engel olmak; Sünnet-i Se-

niyye âdetini terketmek bedenin afetlerindendir.

(Erzurumlu İbrahim Hakkı (k.s.), Marifetnâme, s.189-192)

 

 

 

UZUN ÖMÜR NE ZAMAN KAZANÇ GETİRİR?

 

Ebû Bekre (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre bir sahabi: “Ya

Resûlullâh(s.a.v.)! İnsanların hangisi daha hayırlıdır?” diye sor-

  1. Resûlullâh (s.a.v.): “Ömrü uzun olup ameli güzel olandır”

(Tirmizî) buyurdu.

Sonra, sahabi: “İnsanların hangisi daha şerlidir?” diye sor-

  1. Resûlullâh (s.a.v.): “Ömrü uzun, ameli kötü olandır.”

(Tirmizî) diye buyurdu”

Ubâde bin Sâmit (r.a.)’in rivâyetine göre, Resûlullâh (s.a.v.):

“En iyinizin kim olduğunu söyleyeyim mi?” (İmam Ahmed )

buyurdu. Sahabe-i Kirâm (r.anhum): “Evet ey Allâh’ın Resûlu!”

dediler.

Resûlullâh (s.a.v.): “Doğru dürüst olmak şartıyla

İslâmiyet içinde en uzun yaşayanınızdır” buyurdu. (Taberâni)

Avf bin Mâlik (r.a.)’in rivâyetine göre Resûlullâh (s.a.v.)

şöyle buyurdu: “Müslümânın ömrü uzadıkça kendisinin de

hayrı artar.” (Taberâni)

Ebû Hureyre (r.a.) şöyle anlatıyor:

“Huza’a kabilesinin bir köyünden iki adam vardı. Resûlullâh

(s.a.v.) ile görüşüp Müslümân olmuştular. Biri şehit düştü, diğe-

rinin eceli bir sene ertelendi.”

Bunun üzerine Talhâ bin Ubeydullâh (r.a.) şöyle dedi:

“Cennet bana göründü.” Eceli ertelenenin şehidden önce

cennete konulduğunu gördüm. Buna hayret ettim. Sabahleyin

bunu Resûlullâh (s.a.v.)’e anlattım. Resûlullâh (s.a.v.):

“O, şehit olandan sonra bir ay Ramazan orucunu tuttu,

altı bin rekât farz ve nice sünnet rekâtlarını edâ etti ya!”

buyurdu. (Ahmed b. Hanbel)

Talha (r.a.)’in rivâyetine göre, Resûlullâh (s.a.v.): “Allâh ka-

tında tesbihinden (subhânellâh), tekbirinden (Allâhuekber),

tehlilinden (Lâilaheillallâh) dolayı, İslâm Dîni içinde ihtiyar-

lanan kişiden daha üstünü yoktur” buyurdu.

Said bin Cübeyr (r.a.) göre şöyle demiştir:

“Farzları yapmak, namazları kılmak ve Allâh’ın nasip

ettiği şeyleri yapmak üzere Müslümânın her bir gün yaşa-

ması onun için ganîmettir.” (Ebû Nuaym)

(Celaleddîn es-Suyuti, Kabir Âlemi, s. 21–22)

 

HAYIRLI BİR HAYAT

 

Resûlullâh bir gün bir hutbe irad ederek şöyle buyurdular:

“Hayatta, ancak dinleyen, tatbik eden, konuşan bir

âlim için hayır vardır. Ey nas! Siz sulh ve sükûn zama-

nındasınız. Zaman çabuk geçmektedir. Görüyorsunuz ki,

gece ve gündüz, her yeniyi çürütür, her uzağı yaklaştırır,

her vaad edileni gerçekleştirir. Öyleyse büyük meydanda

cihad için hazırlanın”

“Karanlık gecenin parçaları gibi, karanlık meseleler-

le karşılaştığınız zaman Kur’ân’a yapışın. Çünkü Kur’ân

şefâati kabul olunan bir şefâatçi, inanılan bir davacı-

dır. Kim Kur’ân’ı kendine önder edinirse, onu cennete

götürür. Kim onu arkasına atarsa, onu da cehenneme

götürür. Bütün iyilik yollarının kılavuzu odur. O asıldır,

açıklayıcıdır. Ciddiyetsiz bir şaka değildir. Onun sırtı ve

karnı vardır. Sırtı yakîn, karnı da ilimdir. Denizi derindir,

acaiplikleri tükenmez ve onu anlayanlar ona doyamazlar.

Dosdoğru yol odur. Cinler onu dinlediklerinde “Biz hari-

kulade güzel bir Kur’ân dinledik. Doğru yola iletiyor, ona

inandık” (Cin s. 1-2) demekten kendilerini alamadılar. Onun-

la söyleyen doğru söylemiş, onunla amel eden sevâb ka-

zanmış, onunla hükmeden adâletle hükmetmiş, ona uyan

doğru yolda yürümüştür. Onda hidâyet kandilleri, hikmet

nişâneleri ve en büyük hüccet vardır” buyurdu. (Askeri)

 

RAMAZAN HUTBESİ

 

Ramazan’ın ilk gecesi olduğunda Hz. Peygamber (s.a.v.)

kalkıp Allâh (c.c.)’ya hamd-ü senâ ettikten sonra “Ey insan-

lar! Allâh (c.c.) cinlerden olan düşmanlarınızdan sizi ko-

rudu ve sizin duânızın kabul edilmesini de vaad etti. ‘Beni

çağırınız, size icâbet edeyim’ (Mü’min s. 60) dedi. Dikkat

ediniz! Allâh (c.c.) her saldırgan şeytânı yedi melek tara-

fından durdurmuştur. Ramazan ayı bitip gidinceye kadar

onlar bırakılmayacaktır. Dikkat ediniz, göklerin kapıları,

Ramazan’ın ilk gecesinden son gecesine kadar açıktır.

Ramazan’da yapılan duâlar makbûldür” buyurdu.

(Ali Müttekî El-Hindî, Kenzü’l Ummâl,  c.1 s.118)

 

YOKSULLUĞA SEBEP OLAN HÂLLER

 

  1. Dînin yasakladığı işleri yapmak.
  2. Halka yalan söylemek.
  3. Sabah vakti uyumak.
  4. Günde 8 saatten fazla uyumak.
  5. Çıplak uyumak ve o durumda idrarını yapmak.
  6. Bilerek ekmek ufaklarını dökmek.
  7. Cünüp iken, ağzını çalkalamadan yemek yemek.
  8. Gece vakti evi süpürmek.
  9. Süprüntüyü evin bir köşesinde yığmak.
  10. Yaşlıların önünde yürümek.
  11. Anne ve babayı, adlarıyla çağırmak suretiyle saygı-

sızlıkta bulunmak.

  1. Dişlerini çör çöple karıştırmak.
  2. Ellerini toprak veya çamurla ovmak, yummak.
  3. Kapının eşiği üzerinde oturmayı âdet edinmek.
  4. Helâda abdest almak.
  5. Kendi üzerinde elbiseyi dikmek.
  6. Örümcek yuvalarını evde bırakmak.
  7. Namazları kılmada gevşek davranmak.
  8. Her sabah çok erken çarşıya gitmek ve çok geç eve

dönmek (hiçbir sebep yokken).

  1. Dilencilerden ekmek parçalarını satın almak.
  2. Gece yemek kaplarının ağzını açık bırakmak.
  3. Ana, baba ve hocalarına duâ yapmayı devamlı

unutmak.

  1. Fakiri azarlayıp boş çevirmek.
  2. Cimrilik yapıp malzemeyi az harcamak.
  3. İsraf edip haddinden fazla harcamak.
  4. Evin idaresinde, işlerinde gevşek davranmak.

Hadis-i şerif: “Yalan rızkı azaltır.”

“Kim her gece Vâkıa suresini  okursa ona fakirlik

gelmez.” (Rezîn)

“…taharete devam et ki rızkın artsın.” (Buhârî)

(Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz., Marifetnâme, s.195-196)

 

SELEF-İ SÂLİHÎN’İN CÖMERTLİKLERİ

 

Eskiler bol bol dağıtıyor, buna karşın kimseye karşı bir üs-

tünlük taslamıyorlardı. Dahası onlardan kimisi verecek bir baş-

ka şeyi yoksa gömleğini ikiye bölüyor ve yarısını da kardeşine

veriyordu.

Sahabe (r.a.e)’den birisinin bazen bir kardeşine, hediye

verdiği sonra onun da tutup aynı hediyeyi bir başkasına ver-

diği ve bu şekilde hediyenin birkaç kişi arasında dolaştıktan

sonra yine ilk verene geri döndüğü tarihen sabit bir hadisedir.

Aslında söz konusu hediyelerle hediyeleşenlerin hepsi muh-

taç iken, başkalarını kendilerine tercih ederek bu âlicenaplığı

göstermişlerdi. Yine onlardan biri evlendiğinde mehir verecek

parası yoksa kendi aralarında bu işi hallederek onun adına

gereken mehri verdikleri gibi; üstüne üstlük mutlu olması ve

geçim sıkıntısına düşüp huzûru bozulmasın diye de bir yıllık

nafakasını sağlarlardı.

Nebi (s.a.v.)’in  torunu Hz. Hasan (r.a.) da kendisinden bir

şey isteyeni asla geri çevirmezdi. Bir keresinde böyle bir is-

tekte bulunan adama on bin dinar verir. Adam, “Bunları içine

koyup götüreceğim bir şeyim yoktur” deyince Hz. Hasan (r.a.)

adama kaftanını vermiştir.

el-Müzenî (r.aleyh)  şöyle derdi: “En sevdiğim malım kar-

deşlerime ikrâmda bulunduklarımdır, en hoşlanmadıklarım da

arkamda bırakacaklarımdır.

Onlar kendilerine doğru bir dilencinin geldiğini gördüklerin-

de sevinir ve “Ücret istemeden âhirete azıklarımızı taşıyacak

olan ve bizlerin üzerinden bizi Rabbimize ibâdetten alıkoyan

şeyleri alan hoş gelmiş, safa gelmiş!” derlermiş. Yine içlerin-

den bazıları kardeşine bin altın gönderir ve “Bunları ihtiyaç sa-

hiplerine dağıt, ama benim olduğunu söyleme” diye tembihte

bulunurdu.

Dahhâk (r.aleyh) Kur’ân-ı Kerîm’de geçen “…Biz senin

ihsânda bulunanlardan olduğunu görüyoruz.” (Yusuf s. 36)

mealindeki cümlenin açıklamasında şunları söyler: “Hz. Yusuf

(a.s.) tutuklu olduğu yıllarda, hapishanede hastalanan herke-

sin hatırını sorar, ihtiyaç sahiplerine yardımda bulunurdu.”

(İmâm-ı Şa’râni, Selef-i Sâlihin’in Yüce Ahlâkı, s.346)

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZANOğLU (K.S.)

CÂMİÎ ŞERÎF’İ

 

17 Eylül 2006 tarihinde yapımına başlanmış ve yaklaşık iki

yılda tamamlanmıştır. Bânisi Hz. Sâmî (k.s.)’nun ma‘nevî evlâdı

ve ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’tür.

23.5 x 28.5 metre ebadında bir alana yerleşmiş, dört ana

kolon üstüne tek ana kubbe ve etrafında dört yarım kubbe şek-

linde inşâ edilmiştir. Câminin külliye şekline getirilmesine devâm

edilmektedir. İstanbul’un Pendik ilçesine bağlı Yenişehir mahal-

lesinde bulunan cami; Yavuz Sultân Selîm Câmii gibi Osmanlı

mîmârîsinin ince estetiğini açığa çıkaran bir eser olmuştur.

Caminin kendi adına yapıldığı Zât hakkında Kitâbe’de şöyle

denilmektedir: “Silsile-i aliyye-i Nakşîbendiyye’nin otuz üçüncü

postnişînleri olup silsile-i aliyyenin otuz ikinci postnişîni Şeyhü’l-

meşâyîh es-Seyyid Muhammed Es‘âd Erbilî kuddise sirrûh haz-

retlerinin hâlîfelerindendirler. Hazret-i Zât-ı akdes’in şecere-i

mübârekeleri, Ramazanoğlu Beğliği’nden Hz. Seyfullâh Hâlid bin

Velîd (r.a.)’e uzanır. Hicrî 1308’de Adana’da dünyâyı teşrîf eden

Zât-ı âli-kadrleri, 1404’te Medîne-i Münevvere’de irtihâl-i dâr-ı

bekâ eylediler. Kabr-i şerîfleri Cennetü’l bakîde ziyâretgâhtır.

Ulemâ-yı İslâm, “Bir asırlık mübârek ömürlerinin her ânında

Sünnet-i seniyye-i Resûl-i Kibriyâ (s.a.v.)’i ihyâ eylediklerinde ve

nice yüksek makamların sâhibi; Gavs*, Müceddid**, Sâhibü’z-

zamân*** ve Câna yakın ülfet makâmının sâhibi ve asırların nâdir

yetiştirdiği bir Zât-ı akdes olduklarında” ittifâk-ı ârâ eylemişlerdir.”

Allâhü Te‘âlâ yollarına ve şefâatlerine cümlemizi dâhil eylesin.

Âmîn.

*Gavs: Yardım etmek, imdada yetişmek demektir. Bunun yeri-

ne “kutub” da kullanılır. En yüksek ma’nevî makamdır. Allâh (c.c.)

onların duâsı sebebiyle gelmesi muhtemel belâları def eder.

**Müceddid: Her asır başında geleceği Nebi (s.a.v.) tarafın-

dan müjdelenen, dînin yüksek hâdimleridir. Kendilerinden ve ye-

niden bir şey ortaya çıkarmazlar, yeni ahkâm getirmezler. İslâmî

hükümlere harfiyen uyarak dînin aslını ortaya koyarlar ve ona

karıştırılmak istenilen bid’atleri def ederler.

***Sâhibü’z-zamân: Zamanın etkisinden kurtulmuş; geçmiş,

gelecek düşüncesinden sıyrılmış, ân-ı vâhidi yakalayan ve onu

sürekli yaşayan kişidir. O, bu durumuyla zamanı aşmıştır.

 

İMTİHÂN DÜNYASI

 

Allâhü Teâla şöyle buyurmuştur: “İnsanlar, imtihândan

geçirilmeden, sadece imân ettik demeleriyle bırakılacak-

larını mı sandılar?” (Ankebût s. 2)

Âyet-i kerîme, Mekke’de bulunan ve Müslümân olmaların-

dan dolayı Kureyş kâfirlerinin eziyetlerine maruz kalan mü’min

topluluğu teselli etmek amacıyla indirilmiştir.

İbn Atıyye, Mekke’deki Müslümânlar için indirilse de âyetin

anlamının Ümmet-i Muhammed (s.a.v.) için her zaman geçerli

olduğunu belirtmiştir. Gerçekten de Allâhü Teâla her devirde,

samimi olanı münâfıktan, dînde sebat edeni tereddüt içinde

olandan ayırmak ve gerçek anlamda inananların sabretme-

lerine karşılık üstün dereceler kazanmaları için; hicret etmek-

le, cihad etmekle, nefsin yersiz isteklerine karşı koymakla,

cana ve mala gelen çeşitli felaketlerle, zor sorumluluklarla

Müslümânları sınamıştır, sınamaktadır.

Nitekim, yine Kur’ân-ı Kerîm’de: “Andolsun ki, biz onlar-

dan (yani bu ümmetten) daha öncekileri de imtihandan

geçirdik. Elbette Allâh, doğruları bilecek, yalancıları da

mutlaka bilecektir” (Ankebût s. 3) buyrulmakla imtihândan ge-

çirilmenin, inananlar için ezeli bir kanun olduğu bir kez daha

ifade edilmiştir.

Böylece Allâhü Teâla zâten bilgisinde olan gerçek inan-

mışlarla yalana devam edenleri ortaya koymaktadır.

İbn Ata şöyle demiştir: “Genişlik ve darlık anlarında kulun

doğruluk ve yalanı ortaya çıkmıştır. Kim genişlik günlerinde

şükreder, sıkıntılı günlerinde sabrederse o kişi doğru kimse-

lerdendir; kim de genişlik günlerinde şımarır ve darlık günle-

rinde sabırsızlanırsa o da yalancı kişilerdendir.”

Habbâb bin Eret (r.a.)’den rivâyet edilen bir hadise şöyle-

dir: “Biz, Allâh Resûlü (s.a.v.) Kâbe’nin gölgesinde hırkasını

yastık yaparken ona sıkıntılardan şikâyette bulunduk ve dedik

ki: “Bize yardım dilemez ve bizim için duâ etmez misin?”. O

(s.a.v.) şöyle buyurdu: “Doğrusu sizden önce kişi alınır ve

başına bıçkı konarak ikiye ayrılırdı da yine bu durum onu

dîninden döndürmezdi” (Buhârî).

(İsmail Hakkı Bursevî (k.s.), Rûhu’l-BeyânTefsîri, c.6, s.250-251)

 

MEDÎNE-İ MÜNEVVERE’NİN VE

ORADA YAŞAMANIN FAZİLETİ

 

İmâm-ı Ahmed İbn-i Hanbel (r.a.)’ın Ebû Katâde (r.a.)’den

rivâyetleri şöyledir: “Resûlullâh (s.a.v.) abdest alıp Sukya evleri ya-

nındaki taşlık yerde Sa’d (r.a.)’in arazîsinde namaz kıldılar ve sonra:

“Yâ Rabb! Halîlin, kulun ve Peygamberin İbrâhîm (a.s.), Mekke

halkı için sana duâ etti. Senin kulun ve Peygamberin olan ben

Muhammed de Medîne halkı için, İbrâhîm (a.s.)’ın sana Mekke

halkı için ettiği duâ gibi duâ ediyorum. Yâ Rabb! İbrâhîm (a.s.)’ın

lisânıyla Mekke’yi harem kıldığın gibi, ben de Medîne’nin iki kara

taşlığı arasındaki bölgeyi hürmete lâyık kılıyorum.”

Müslim (r.h.) ve diğerlerinin rivâyetlerine göre Hz. Âişe Sıddîka

(r.a.) der ki: Resûlullâh (s.a.v.) şöyle duâ ettiler:

“Yâ Rabb! Medîne’yi bize Mekke’yi sevdiğimiz gibi veyâ

daha fazla sevdir. Bizim için Medîne’nin havasını düzelt, öl-

çüyle ve tartıyla satılan şeyleri bize bereketlendir. Hummâsını

da Cuhfe’ye gönder.” (Denildi ki Resûlullâh (s.a.v.)’in Medîne’deki

hummânın Cuhfe’ye taşınması için duâ etmeleri oranın yahûdîlerin

yurdu olduğu içindir.)

Buhârî ve Müslim (r.h.), Enes (r.a.)’ın, Resûlullâh (s.a.v.)’in:

“Yâ Rabb! Mekke’ye lutfettiğin bereketin iki mislini Medîne’ye

ihsân eyle.” diye duâ buyurduklarını rivâyet ettiler.

Ebû Hureyre (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduklarını

rivâyet etmiştir: “Medîne’nin mihnet ve sıkıntılarına sabreden kim-

seye, şübhesiz ki kıyâmet gününde şefâatçi olur; (yâhûd) şâhid

olurum.” Bu Hadîs-i Şerîfi, Müslim (r.h.), Ebû Saîd (r.a.)’den “Müslim

olması şartıyla, ben ona şefâatçi olurum” ziyâdesiyle rivâyet etmiştir.

Müslim (r.h.)’ın rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te Sa’d (r.a.), Resûlullâh

(s.a.v.)’in şöyle buyurduklarını rivâyet etmiştir: “Şübhesiz ki ben,

Medîne’nin iki kara taşlığı arasında bulunan ağaçların kesilmesi-

ni ve av hayvânlarının avlanmasını harâm kılıyorum. İnsanlar bil-

miş olsalardı, Medîne kendileri için daha hayırlıdır. Medîne’den

yüz çevirerek onu terk eden biri olursa, Allâh ondan daha hayırlı

birisini, Medîne’de yerine bırakır. Medîne’nin güçlük ve meşak-

katlerine karşı sebât gösterene, kıyâmet gününde, mutlakâ, ben

ya şefâatçi veyâ şâhid olurum.”

(İmâm Hâfız El-Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb Tercümesi, c.3, s.72-76)

 

HAFTANIN GÜNLERİNDEKİ SIRLAR

 

Resûlullâh (s.a.v.)’e salı günü hakkında sual ettiler;

Resûlullâh (s.a.v.); kan günüdür, çünkü o gün Havva hayz

getirdi. Âdem’in oğlu kardeşini o gün öldürdü. Yine o gün

Cercis, Zekeriyyâ, Yahya ve oğlu, Firavun’un karısı Âsiye

bînt-i Müzârrın ve Benî İsrail’in bakarası katlolundu.

Resûlullâh (s.a.v.) salı günü hacamat yaptırmaktan

şiddetle nehyetmişlerdir. Çünkü o günde öyle bir saat

vardır ki, kişi hacamat yaptırırsa kanı durmaz ve ekseri

hallerde insan kanı durdukdan sonra ölür. Yine salı günü

İblis yeryüzüne indi, yine o gün cehennem yaratıldı ve

yine o gün Eyyûb (a.s.) derde tutuldu.”

Çarşamba gününden sordular. Cevaben buyurdular ki:

“Meşakkat ve azâb günüdür. Çünkü o gün Firavun ve

kavmi boğuldular, yine o gün Âd, Semûd ve Sâlih (a.s.)

kavmi helâk oldular ve o gün tırnak kesmek nehyolundu.

Çünkü çarşamba günü tırnak kesmek baras hastalığına

neden olur.” Bazıları çarşamba günü hasta ziyaretini mek-

ruh gördüler.

Resûlullâh (s.a.v.)’e perşembe gününden sordular;

Resûlullâh (s.a.v.) cevaben; “Hacetlerin yerine getirildiği

gündür, gerektiğinde sunanların huzûruna da perşem-

be günü çıkılır. Çünkü İbrahim (a.s.) Mısır melikinin

huzûruna perşembe günü çıktı, hacetini gördü ve Mısır

melik’i ona Hâcer’i hediye eyledi.”

Resûlullâh (s.a.v.)’e cuma gününden soruldu cevaben:

“Nikâh günüdür, Âdem (a.s.), Havva ile, Yûsuf (a.s.),

Züleyha ile, Mûsâ (a.s.), Şuayb’ın kızıyla, Süleyman

(a.s.), Belkıs ile, ve Resûlullâh (s.a.v.) de Hâtice ve

Âişe (r.anhümâ) ile cuma günü nikâhlandılar”  buyurdu.

Abdullâh İbn-i Mes’ud (r.a.)’den rivâyet olunduğuna göre şöy-

le demişdir: “Kim cuma günü tırnaklarını keserse Allâhü

Tealâ ondan dertleri çıkarır, yerine şifâ  koyar.” (Ruhu’l-

Beyân, c.2 s.6)

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Yunus ve Hud Sûreleri Tefsiri, 9-10.s.)

 

AİLE HOŞGÖRÜ MÜESSESESİDİR

 

Bir hoşgörü müessesi olan ailede İslâm’a muhalif olma-

yan her konuda eşlerin birbirlerini hoş görmeleri gerekir.

Birbirlerinin ayıplarını, kabahatlerini yüzüne çarpmamak

gerekir. Resûlullâh (s.a.v.): “Kadınlara hayırhah olun,

zira kadın bir eğe kemiğinden yaratılmıştır. Eğe ke-

miğinin en eğri yeri yukarı kısmıdır. Onu doğrultmaya

kalkarsan kırarsın. Kendi haline bırakırsan eğri halde

kalır, öyleyse kadınlara hayırhah olun.” (Buhârî, Müslim)

buyurarak kadınları eğe kemiğine benzetmişlerdir. Onları

ille de düzeltmeye uğraşmamak gerekir. Eğe kemiği dü-

zeltilmeye uğraşıldığı takdirde kırılır. Kendi hâli içerisinde

düzgünce muhafaza etmeye çalışmak gerekir.

Kadınlık hâlleri vardır. O hâlleri içerisinde sinirlidir, de-

ğişik günlerdir, o günlerde de onları hoş görmek gerekir.

Kadın da erkeği hoş gördüğü takdirde bu, beraberinde

bir ömür mutluluk getirecektir. Resûlullâh (s.a.v.) sâliha

bir kadının bulunduğu evin cennet bahçesi gibi olduğunu

beyân buyurmuşlardır. Eğer sâliha bir kadın yok da hırçın,

huysuz bir kadın varsa, o zamanda o ev cehennem çu-

kurlarından bir çukur gibi olur. Nebi (s.a.v.) Efendimiz “Si-

zin hayırlılarınız, kadınları için hayırlı olanlarınızdır.”

(İbn-i Mace) buyurmuşlardır. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Hâdis-i

Şerîfleri’nde “Ne mutlu o mü’mine ki evinden çıktığı

zaman ailesi tarafından ne zaman dönecek diye evine

dönmesi beklenir. Yazıklar olsun o kişiye ki evinden

çıktığı zaman ailesi ‘Elhamdülillâh, çıktı da kurtulduk.’

der.” buyurmuşlardır. Başka bir hadîs-i şerîfte “Hayırlınız,

karısına ve çoluk çocuğuna hayırlı olanınızdır. Ben (bu

hususta) sizin en hayırlı olanınızım.” (Feyzü’l-kadir) buy-

rulmuştur. Cenâb-ı Hakk herkesi eşine, çocuklarına son

derece hayırlı olanlardan eylesin. Bu şekilde yuva kurma-

yı herkese nasib müyesser eylesin. Cenâb-ı Hakk sırât-ı

müstakimden ayırmasın.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler-2, s.145-153)

 

ÂHİR ZAMANDAKİ HÂLİMİZ VE ÇÖZÜM

 

Asrımızda, bütün dünyada, dînin esasına uymıyan, akâid

ve amelde esasla bağdaşmıyan, dîni, aklî, felsefî cereyanlar

görülmektedir. Nerede ise, mezhebsizlik mezhebi ortaya çı-

karılmakta Selefilik, Şiilik ve benzerleri hak mezheb ve doğru

yol olarak sunulmaktadır.

Ayrıca büyük bir tehlike de, tasavvuf ve tarîkatler oyun-

cak hâline getirilmektedir. İmân bilgileri, ehl-i sünnet akaidi,

farzlar, haramlar, vâcibler, mekruhlar, Sünnet-i Seniyyeler

öğrenilip, yerine getirilmeden, sadece tarikate, o da kuru ve

şeklî bir girmekle, sonsuz kurtuluşa erişileceğine dair aldatıcı

haplar dağıtılmakta, yutturulmakta, tarikatın ise şeriatın bir

kısmı olduğu söylenmemekte, dîn büyüklerinin “İlimsiz tarika-

te giren, ya sapıtır, ya aklını yitirir” sözleri hiçe sayılmaktadır.

Allâh korusun! Gözlerde sağlam görüş kalmadı mı da,

düşmanlar dost görünmekte, uzaklık yakınlık sanılmakta;

kalblerdeki yakîn ve İslâm nuru söndü mü de, bâtıl hak, küfür

İslâm, bid’at sünnet, kolaylık zorluk, ucuzluk pahallılık ola-

rak görünür hâle gemiştir. Dedelerimizin en hassas oldukları

Ehl-i sünnet vel-Cemâ’at esası, nerede ise unutulmaktadır.

Bu ne korkunç değişme, bu ne müdhiş inkilâbdır ki, en kutsal

değerlere bile pervasızca dil uzatıldığı halde, ilgili kimselerde

-istisnalar hariç- karşı koymak, mâni’ olmak için bir hareket

görülmemektedir.

Resûlullâh (s.a.v.), ve “Eshâbım gökteki yıldızlar gibi-

dir, hangisine uyarsanız kurtulursunuz” (Dârimî) ve “Ehl-i

Beytim Nûh aleyhisselâmm gemisi gibidir, onları se-

venler, gemiye binenler gibi kurtulun” (Taberânî) hadîsleri

ile, Eshâb ve Ehl-i Beytine, hiç ayırım ve istisna yapmadan

uymağı ve onları sevmeği emretmiş, bunu kurtuluş sebebi

olarak  sunmuştur. Onlardan aldıkları ilim ve halleri, daha

sonra gelenlere ulaştıran, Tâbi’in, Tebe-i tâbi’in, dört mezheb

imâmlar ve bunların yollarından giden gerçek âlimlere tâbi

olmak hususunda ise Müslümânlar icma edilmiştir.

(İmam-ı Şa’rani, Mizanü’l Kübra, Önsöz)

 

NİÇİN YARATILDIK?

 

“O hanginizin ameli daha güzel olacağı husûsunda sizi

imtihân etmek için gökleri ve yeri altı günde yarattı. Bundan

evvel ise arş, su üstünde idi. Andolsun ki, “Ölümden sonra

muhakkak yine diriltileceksiniz.” desen, kâfir olanlar mutlaka,

“Bu apaçık bir aldatmadan başka bir şey değildir.” derler.” (Yu-

nus s. 7)

Beyzâvî’nin açıkladığına göre, Cenâb-ı Hakk’ın mülk-ü saltanatı

sâir mahlûkatı halk etmeden (yaratmadan) evvel su üzerinde câri

idi. Daha evvel suyu yaratmış olduğu için ona hükümrân idi. Bu,

“arş suyun üzerinde, sırtında idi” demek değildir. Gökle yerin yaratı-

lışından evvel arş ile bunların arasında sudan başka bir şey yoktur

demektir. Bundan anlaşıldığına göre arşdan sonra yaratılan sudur.

“Sizin hanginizin amelinin daha güzel olacağını imtihân

etmek için” demek, sizi, imtihânınıza sebeb olacak kimselerin mu-

amelesine tâbi’ tutup imtihân edecek, hanginizin amelinin en güzel

olduğunu ve kim ihsân erbâbı, kimin günah ehli olduğunu meydana

koyduktan sonra sevâb ve ‘ıkâb olarak karşılık verecektir.

Mahlûkatın yaratılmasından asıl amaç onların Hakk rızâsını ka-

zanmak yolunda amellerin en güzellerine tevessül etmeleridir. Çir-

kin ve münker fiillerin de terkedilmesi manevi ilerleme için zarûrîdir.

Amelden murad da, kalbin ve cevârihin kendilerine mahsus amel-

leridir.

Bu sebebden dolayı Resûlullâh (s.a.v.) bu âyet-i celîleyi “Sizin

hanginizin ameli en güzel olacağını imtihân etmek için” demek han-

ginizin aklının en güzel olup haramlardan titizlikle kaçınacağını ve

Allâh (c.c.)’e itaatte ne derece gayret göstereceğini imtihân etmek

için demektir, diye tefsîr etmişlerdir.

Kalbin ve kalıbın kendilerine mahsûs amelleri vardır. Kalb, na-

sıl kalıbdan üstün ise onun ameli de kalıbın amelinden üstündür.

Ma’rifetullâh kazanılmadan sâlih amel işlemek mümkün olamaya-

cağına göre kullara gereken marifetullahi kazanmanın yolunu tut-

maktır. Bunun nazarî yolu, san’atının incelikleri üzerinde tefekkür

etmek, amelî yolu ise O (c.c.)’ün emirlerini tutmak, nehiylerinden

kaçınmaktır. Çünkü emirleri ve nehiyleri anlamadan ibâdet ve tâat

olmaz.

(Hz. Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Yunus ve Hud Sûreleri Tefsiri, 76-77.s.)

 

İLMİN FAZİLETİ

 

Hz. Ali (r.a) Kümeyl’e hitap ederek: “Ey Kümeyl, ilim mal-

dan hayırlıdır. Çünkü malı sen koruyacaksın, fakat ilim seni

korur. İlim hâkim, mal mahkûmdur. Mal sarf etmekle azalır,

ilim sarfiyatla çoğalır.” buyurmuştur. Yine Hz. Ali (r.a) : “Bir

âlim, gündüzleri oruçlu olduğu hâlde harb eden, geceleri de

ibâdetle geçiren mücâhid âbid’den daha üstündür. Bir âlimin

ölümü ile İslâm âleminde açılan boşluğu, onun gibi yetişe-

cek bir âlimden başkası dolduramaz.” demiştir. Yine Hz. Ali

(r.a) bir manzumesinde şöyle buyuruyor:  “Övünmek ancak

ehl-î ilme mahsûstur. Çünkü onlar doğru yolda oldukları gibi

arzu edenlere de doğru yolu gösterirler. Herkesin derecesi

bilgisi ile ölçülür. Câhiller ise, âlimlere düşmandırlar. Âlim ol

ki, ölmeyesin. Çünkü insanlar ölür, fakat âlimler diridirler.”

Hasan-ı Basri (r.aleyh): “Âlimlerin mürekkebi şehidlerin

kanıyla tartılır ve ağır gelir.” demiştir. İbn Mes’ud (r.a.) : “İlim

yok olmadan okuyun; ilmin yokluğu, âlimlerin vefâtıyladır.

Varlığım kudretinde olan Allahu Teâlâ’ya yemin ederim ki,

Allah (c.c.) uğrunda ölen hakîkî şehidler, âlimlere verilen

yüksek dereceleri görünce, âlim olmak için tekrar dünyaya

gelmeği arzu edeceklerdir. Doğrusu şu ki, kimse âlim olarak

doğmamıştır. İlim, çalışıp öğrenmekle elde edilir” buyuruyor.

İbn Abbas (r.a.): “Zorluğuna katlandım, okudum, netice-

de ululuğa erdim.» buyurmuştur. Hattâ İbn Mâlik, İbn Abbas

hakkında: “İbn Abbas gibisini görmedim. Çünkü yüzüne

bakan en güzel yüzü görmüş, sözünü duyan en tatlı sözü

dinlemiş, fetvalarını tedkîk eden de, hakikî ilmi bulmuş olur.”

demiştir.

Ebû’d-Derdâ (r.a.): “Bir mes’ele öğrenmek, benim için bir

gece ibâdetten daha sevimlidir.” buyurmuştur. Ayrıca “Âlim

ve ilim talibi hayırda beraberdir. Dîğer insanlar ise, bir kıy-

met taşımaz. Yâ âlim, ya talebe veya dinleyici ol; bunların

hâricinde kalma, helâk olursun.” demiştir.

(İmam Gazali, İhyau ulumi’d Din, 23-29.s.)

 

 

 

 

 

 

 

İSLÂMÎ HAYATTA TAKİP EDİLECEK YOL

 

Bir müslümanın şu dört hususa dikkat etmesi gerekir:

1.İtikâdı, Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat itikâdına uygun olma-

lıdır.

2.İslâm’ın hükümleri hakkıyla öğrenilmelidir.

3.Bu öğrenilenler güzel bir şekilde tatbik edilmelidir.

4.Kalbin tasfiyesi ve nefsin tezkiyesi ile uğraşılmalıdır.

Bir müslümanın bu dört hususa dikkat etmesi, kendi ha-

yatında bu tertibi sağlaması ve kaybetmemeye çalışması ge-

rekir. Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat çizgisinden ayrılmamak için

hayatı boyunca azâmi gayret sarfetmesi gerekir. İslâm ahka-

mının “Edille-i Şer’iye” denilen dört dayanağını olduğu gibi ka-

bul edip bunların dışında hiçbir yoruma itibar edilmemesi ge-

rekir. Bilindiği üzere Edille-i Şer’iye dörttür. Bunlardan birincisi

Kitap, yani Kur’an-ı Kerim’dir. İkincisi Sünnet, yani Resûlullâh

(s.a.v.)’in söz, fiil ve hareketleridir. Üçüncüsü İcma-i Ümmet,

yani bir hususta Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’in aynı görüşte

toplanmasıdır. Dördüncüsü de Kıyas-ı Fukâha, yani fıkhı iyi

bilen müslüman ulemanın kıyas yolu ile hüküm vermesidir.

Her müslüman Edille-i Şer’iye’nin sınırları içerisinde kalmak

mecburiyetindedir. Kimsenin bunlar dışına çıkma, değişik yo-

rumlar getirme hakkı yoktur. Bunun yanında Nebî (s.a.v.)’in

günlük yaşantımıza ait bizleri serbest bıraktığı hususlar vardır.

Bu durumlar için İmâm-ı Âzam (r.a.) örfe göre karar verilme-

sini söylemiştir. İmam-ı Azam (r.a.) bunu tabi ki Resûlullâh

(s.a.v.)’e ittibaen söylemiştir. Nebî (s.a.v.)’in tüm insanlığa

kıyâmete kadar lazım olacak temel meselelere çözüm getirdi-

ği Vedâ Hutbesi’nde: “Sizin kadınlar üzerinde hakkınız var-

dır. Kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Kadınların

sizin üzerinizdeki hakkı bulunduğunuz yerin örf ve adeti-

ne göre giyim ve yiyimini temin etmektir” buyurmuşlardır.

Burada Nebî (s.a.v.) örfe kapı açmıştır. İmam-ı Azam (r.a.) da

bunu Resûlullâh (s.a.v.)’in bu iznine binaen söylemiştir. Bu

yüzden ulema birçok hususta da bulundukları bölgenin örfüne

göre karar vermiştir.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, c.2, s. 43-49)

 

ŞEHİD OLMAYI İSTEMEK

 

Ebû Hureyre (r.a.)’den rivâyetle Allah’ın Resûlü (s.a.v.)

şöyle buyurmuştur: “Bir kimse Allah’a inanır, peygam-

berlerini doğrular ve sırf Allah yolunda cihad etmek için

evinden çıkarsa, Allah o kimseyi, eğer şehid olursa cen-

nete koymayı, gazi olursa, sevap ve ganimete nail olarak

evine döndürmeyi üzerine almıştır. Muhammed’in hayatı

elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Allah yolunda yara-

lanan bir kimse, kıyamet günü yaralandığı şekilde gelir.

Yarasının rengi kan rengi, kokusu ise misk kokusudur.

Muhammed’in hayatını elinde tutan Allah’a yemin ederim

ki, eğer savaş araçlarını bulamadıkları için savaşa katı-

lamayan bazı Müslümanlar’ın üzüleceğinden korkmasay-

dım, Allah yolunda savaşa gidenlerden hiç bir zaman geri

kalmazdım. Onları teçhiz edip beraberinde götüremedi-

ğim gibi, onlar da kendiliklerinden yol masrafını tedarik

edemiyorlar. Benden geri kalmak da onları üzer. Hayatım

elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Allah yolunda sava-

şıp öldürülmemi, sonra dirilip savaşarak tekrar öldürül-

memi, yine dirilip yine öldürülmemi arzu ederdim” (Müslim)

Abdullah b. Cahş, Uhud günü Sa’d’a, “Gel, Allah’a dua ede-

lim” dedi. Böylece Abdullah ile Sa’d bir kenara çekildiler. Sa’d,

“Ya Rab! Düşmanla karşılaştığımızda bana çok kuvvetli, zu-

lümleri çok şiddetli olan bir kişiyi rastlat ki, ben onunla, o da

benimle savaşsın. Sonra onu mağlup etmeyi bana nasip et.

Ben onu öldüreyim, onun üzerindeki silahlarını, ağırlıklarını

alayım!” diye dua etti ve Abdullah b. Cahş, Sa’d’ın bu duası-

na,  “Amin!” dedi. Sonra,  “Ey Allah’ım! Bana şiddetli bir kişiyi

rastlat ki, hücumları şiddetli olsun. Ben senin yolunda onunla

savaşayım, o da benimle. Sonra beni mağlup etsin, burnu-

mu, kulaklarımı kessin. Ben seninle mahşer gününde mülaki

olduğumda, kulağımın ve burnumun niçin kesildiğini sorasın.

Ben de,  “Senin uğrunda ve senin Rasûlünün uğrunda oldu”

diyeyim. Sen de,  “Doğru söyledin” diyesin, dedi ve bu şekilde

şehid oldu.

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, 1.c., 496-497.s.)

 

ŞEYTAN VE ASKERLERİNDEN KORUNMAK

 

Şeytanın hilelerinden korunmanın yolunu tutun. Sizin nes-

linizin korunması, sebeplerini tutunuz. Şeytanın da‘veti yalnız

kendisine tâbî olanlara ve taraftarlarına olduğu, onlara mün-

hasır (sınırlı) kaldığı ve onun da‘veti cehenneme yönelik oldu-

ğu için, insana vâcib olan onun dostlarından ve askerlerinden

olmaktan kendini korumak ve onu düşmân edinmektir.

. Sakınmak, korunmak ise başka türlü mümkün olmayıp,

ancak Allâh (c.c.)’e sığınmakla olur.

Öyle ise sığınmakla, istiâze ile Allâh (c.c.)’e sığınınız. Yine

kendisinde Allâh (c.c.)’ün mağfireti, rahmeti bulunan davranış

ve duâlarla O’na sığınınız, koşunuz. Rabbinizden mağfiret

dileyiniz. Bâhusûs; Allâh (c.c.)’ün zikrine devâm ediniz. Bu

hayatınızın vazgeçilmez bir parçası, bir düsturu olsun.

Enes (r.a.)’in rivâyet ettiği hadîsde şöyle denilmektedir.

“Şüphesiz şeytan, hortumunu Âdem oğlunun kalbi üzerine

koyar. Eğer (Âdemoğlu) Allâh (c.c.)’ü zikrederse geri durur

gizlenir. Eğer zikretmez, Allâh (c.c.)’ü hatırlamazsa, onun kal-

bini yutar.”

Mücâhid’in tefsîrinden naklettiğimiz; Kur’an-ı kerîm’de

“..O sinsi vesvesecinin şerrinden…” (Nas s., 4.â) âyetinin

tefsîrinde şöyle denildiği nakl olundu:

O, insanın kalbinin üzerine çullanmıştır. İnsan Allâh (c.c.)’ü

zikr ettiği zamân geri durur, gizlenir, çekilir. Gâfil olduğu

zamân onun kalbi üzerine çullanır. Allâh ta‘âlâ Kur’an’da şöy-

le buyurmaktadır: “Onların üzerine şeytan galib oldu, böylece

Allâh (c.c.)’ün zikrini onlara unutturdu.” (Mücâdele s. 19.â.)

Çünkü o kelb-i mübîddir. Yani helak edici bir köpektir. Ku-

duz köpek nasıl helak edici ise, şeytanın verdiği vesvese ve

sapık düşünce de öyledir. Ancak, o helak eden köpek gibi,

helak etmez. Zira; o mücerred vesvese vericidir

Denilir ki: Şeytana karşı mü’minin silahı altıdır. İstiâze,

kelime-i şahâdet, besmele, tama’ı (beklentiyi) terketmek,

emeli (hırs ve tama’ı) terketmek ve dünyâyı terketmektir.

(Muhammed Hâdimî (rh.a.), Berika, 110-112.s.)

 

DÜNYA İÇİN DİNİNİ SATMAMAK

 

Yapılan işlerde dînini kayırmak amelle ilgili olan farzlardan

ve vâciblerdendir. Muamelât çeşitleri çoktur. Burada herbiri-

ni geniş olarak anlatmak zordur: Kısaca bildirelim. Hepsini iki

asılda beyân edelim: Birinci asıl, Allahü Teâlâ’nın beğendiğini

yapmak. İkinci asıl, Allahü Teâlâ’nın yaptığını beğenmektir. Bu

daha mühimdir. Belki yıllarca Allahü Teâlâ’nın beğendiğini yap-

mak, bir saat O (c.c.)’un yaptığını beğenmek gibi olamaz.

Bütün işlerde dînini kayırmak sekiz hasletle olur. Bu sekiz

güzel hasleti edinirsen, her muamelede, Allahü Teâlâ’nın emrini

gözetmiş olur, her buyruğunu tutmuş olursun. Bütün yasakların-

dan da sakınmış olursun.

  1. İçini öyle yap ki, herkese aşikâr olsa, çekineceğin bir şey

bulunmasın. Sa’lebî tefsîrinde de böyle diyor. Takva şudur ki,

içinde, ya’nî kalbinde bulunan niyyet ve ahlâkın hepsi öyle ol-

malıdır ki, bunları bir tabağa koyup, pazara götursen, içlerinde

senin yüzünü kızartacak, seni utandıracak bir şey bulunmasın.

  1. Görünüşünü öyle yap ki, Nebi (s.a.v.)’in bütün ümmeti

sana uysa, çekinecek bir yanın, bir durumun bulunmasın.

  1. Allahü Teâlâ’nın kullarına öyle muamele eyle ki, yaptığını

sana yaptıklarında beğenesin.

  1. Öyle bir hâl içerisinde ol ki, can alıcı melek, o hâlde gelse,

bir sıkıntın olmasın.

  1. Dilini yalan, gıybet ve benzeri günâh sözlerden koruyasın.
  2. Karnını haram ve şübheli yiyecek ve içeceklerden sakı-

nasın.

  1. Amelini riya, gösteriş ve yapmacık işlerden, düşünceler-

den koruyasın.

  1. Dînini nefsin arzularından ve bid’atlerden muhafaza ede-

sin.

Muamele, insanlarla görüşme ve davranışlarının iyi ol-

ması için sekiz haslet bunlardır. İlimi ve muameleden ihtiyaç

duyduklarını, Allahü Teâlâ’nın: “Bilmediklerinizi âlimlere so-

run” (Enbiyâ s. 7) âyet-i kerîmesi emrine uygun olarak, dindar

âlimlerden ve fukahâdan sorup, öğrenip, câhil ve gafillerden

olma! Ameller ilme uygun olursa nûr saçarlar.

(Muhammed Rebhami, Riyadün-Nâsihîn, 330.s.)

 

 

 

 

  1. MUHAMMED’İN (S.A.V) ÜMMETİNİN EN

HAYIRLI ÜMMET OLMASI

 

Son peygamber Hz. Muhammed’in (s.a.v), kendisine âit

birtakım hususiyetlerinin olduğu gibi, ona gerçek mânâda üm-

met olan insanların da, bazı meziyetlerinin olması normaldir.

Bu meziyetlerin onlara verilmesi, diğer ümmetlere bir haksızlı-

ğın yapıldığı anlamına gelmez. Haksızlık, ancak birisinin hakkı

olan bir şeyi engellemekten dolayı meydana gelir. Ümmet-i

Muhammed’e verilen ise, Allâh’ın bir lütfu ve ihsanıdır. Kur’ân,

bu ümmeti en hayırlı ümmet olarak tavsif etmiş; ancak hayırlı

olmanın da şartlarını belirtmiştir: “Ey Ümmet-i Muhammed!

Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı

ümmetsiniz: İyiliği yayar, kötülüğü önlemeye çalışırsınız,

çünkü Allah’a inanırsınız. Ehl-i Kitap da bu imana gelsey-

di, elbette kendileri için iyi olurdu. İçlerinden iman edenler

varsa da ekserisi dinden çıkmış fasıklardır.”(Âl-i İmrân 3/110).

Burada Cenâb-ı Hakk, bu ümmetin, en hayırlı bir ümmet ol-

duğu hükmünü vermiş, bunun arkasından da emr-i bi’l-ma’ruf,

nehy-i ani’l-münker ve imanı zikretmiştir. Binâenaleyh en hayır-

lı ümmet olma, bu ibadetlerin mevcudiyetine bağlanmıştır. Bu-

nun yanında, ümmet-i Muhammed’in faziletiyle ilgili şu âyetleri

de zikretmek mümkündür: “Ve işte böylece Biz sizi örnek bir

ümmet kıldık ki insanlar nezdinde Hakk’ın şahitleri olası-

nız ve Peygamber de sizin hakkınızda şahit olsun. Senin

arzulayıp da şu anda yöneldiğin Kâbe’yi kıble yapmamızın

sebebi, sırf Peygamber’in izinden gidenlerle ondan ayrılıp

gerisin geriye dönecekleri meydana çıkarmaktır…” (Bakara

2/143)

“Allah yolunda gereği gibi cihad edin. Sizi insanlar için-

de bu emanete ehil bulup seçen O’dur. Din konusunda,

Size hiçbir zorluk da yüklemedi. Haydin öyleyse babanız

İbrahim’in milletine ve yoluna uyun…” (Hacc 22/78)

Hz.Peygamber (s.a.v.) de ümmetiyle ilgili olarak: “Benim

ümmetim, insanların en hayırlısıdır.” buyurmuşlardır. (Ahmed

  1. Hanbel, 1/158)

(Fahreddin-i Râzî, Tefsîr-i Kebîr, c. 8 s. 157)

 

DİNDE ORTA YOL

 

İfrat ve tefritten uzak orta yolu takip etmek hakkında  bir çok

emirler vardır:

-” Hem elini bağlayıp boynuna asma , hem de onu büsbütün

açıp saçma ki pişman olur, açık kalırsın” (İsrâ s.29)

Bu âyet-i kerime, insanı cimrilik ile israfın arasında orta bir

yola teşvik etti.

Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin şu hadis-i şerifi gibi: Kendisi-

ne, “(Dünyadan el ve etek çekip) Rahipleşmek, bir yıl (her gün)

oruç tutmak, gecenin hepsini kıyam (ibâdet ile ) geçirmek iste-

yenlere ve soranlara bu hareketleri yasakladıktan sonra şöyle

buyurdular:

-”Muhakkak, nefsinin senin üzerinde hakkı vardır. Eşinin

senin üzerinde hakkı vardır. Ziyaretçilerin (müsafirlerin) senin

üzerinde haklan vardır. (O halde ara sıra nafile) oruç tut ve (ara-

sıra tutma) iftar et ye. (Gecenin bir kısmında) kalk (teheccüd ve

nafile) namaz kıl ve (bir kısmında da istirahat et) uyu” (Buhâri)

Bütün hallerde böyle olunmalıdır. (Orta yol takip edilmelidir)

Rivayet olunduğuna göre Hazreti Ömer (r.a.) yüksek ses-

le okuyordu. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, kendilerine (yüksek

sesle okumalarının sebebini) sordular. Hazreti Ömer (r.a.):

Uyuklayanları uyandırıyor ve şeytanı kovuyorum,” dedi.

Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, kendisine:

Ey Ömer! Sesini az alçalt,” buyurdu.

Hazreti Ebû Bekre geldi. Onu alçak bir sesle okurken gördü.

Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, kendisine, (gizli okumasının sebe-

bini) sordu. O da:

Gerçekten ben fisıldaşırcasına gizli okumamı işittiniz mi?”

dedi. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri:

“Sesini biraz yükselt,” buyurdu.

Diğer bütün ahlâklar da, bu emir ve bu şekildedir, yani orta

bir yol üzerinde olmak gerekir. Çünkü gerçekten şecaat (cesa-

ret), korkaklık ile atılganlık arasında bir haldir. Belagat, anla-

şılmayacak derecede veciz (çok kısa) konuşmak ile bıkkınlık

veren itnâb (sözü çok uzatma) arasında bir durumdur.

(İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri, c.1 s.88-89)

 

İLAHİ EMİRLERİN HİKMETLERİ

 

İlahî yasaklar için bir müminin, her zaman bilimsel bir ge-

rekçe bulması gerekmemektedir. Bununla birlikte bir mümin,

böyle bir bilimsel gerekçeyi görmüş ve bulmuşsa, imanlarını

artırmaya vesile olacağını düşündüğü bu bilgiyi diğer mü-

minlerle paylaşmalıdır. Böyle yapılırsa, Kuran’ın güvenirlili-

ği daha da güçlendirilmiş olacaktır.  Biz inanıyoruz ki, tüm

Kuranî ifadeler doğrudur ve eğer bilim henüz bugün onları

tasdik etmemişse, verilerini dikkatle gözden geçirmek için

daha derin ve tecrübeyi tekrarlama ihtiyacında olabilir. Ge-

lecekte bu ihtiyacını giderdiği zaman tasdik edeceğine ina-

nıyoruz.

Bu bağlamda domuz eti için şunları söyleyebiliriz: Domuz

yetiştirenlerce bilinen bir gerçek var ki domuz yetiştirmede

otlak ihtiyacı olmadığı gibi gübrenin ve diğer ölmüş hayvan

et artıklarının da bulunduğu maddelerin üzerinde yaşayabil-

diği için, domuz besiciliği daha ucuzdur. Ancak bu ucuzluk,

domuz yedirilen insanlara pahalıya patlamaktadır. Çünkü

Köpek, fare, kedi ve domuz gibi et obur hayvanların yağları

doymuş yağ asitlerine sahiptirler ve bu sebeple trigliserid mo-

lekülüne hidrolize edilemez.

Eğer bir kimse otobur hayvanın yağını yerse, yağ hidroliz

olabilir, barsakta emilebilir ve daha sonra yeniden sentezle-

nerek insan yağı olarak depolanabilir olduğu halde, etobur

hayvanların ve domuzun yağı hidrolize yapılamaz ve bu se-

bepten dolayı insan vücudundaki adipoz dokularda etobur

hayvanların yağı ve domuzyağı olarak depolanır.  Bu sebep-

le, hormon insulin ise, şeker hastalığına yol açar, hormon tes-

tosteron ise, dölleme azlığına yol açar. Yağ miktarı hormonun

salgılanmasını da kontrol eder. Domuz yağı depo edilmiş in-

sanlarda hormonların bağlarında düzensizliğin olduğu kabul

edilebilir.Domuz yiyen toplumların cinsel hayatlarındaki sap-

kınlık ve anormal cinsel ilişki pratikleri ne yedikleri ile bağlan-

tılıdır. Bunlardan sonra, beslenme uzmanları tarafından “ Siz

ne yiyorsanız osunuz.” sözü haklı olarak söylenebilir.

(Dr. Shahid Athar, İndiana Üniv, School of Medicine-www.gimdes.com)

 

MAL BİRİKTİRMEKTE ÖLÇÜ

 

Münâvi’de naklen denildi ki: Ebû Zerri’l-Gıfârî (r.a.)’in

mezhebi, ihtiyaçtan fazla olan malı geriye saklamanın

harâm olmasıdır. Ancak helal yoldan kazanıp, yine helal bir

yola iyi niyetle harcamak müstesnadır.“Tecemmül için ya‘ni

zînetlenme için, ni‘metlenme için, kazanç mubahtır. Hattâ

binâlar yapmak, duvarları nakışlamak, câriyeler satın almak

ve hizmetli satın almak gibi.

Çünkü Peygamber (s.a.v.)’in şu kavli vardır: “Sâlih bir

adam için, sâlih mal ne güzeldir…”

Müzzemmil sûresi hakkında ba‘zı tefsîrlerde İbn-i Mes‘ud

(r.a.)’den rivâyet olunmuştur ki: Her hangi bir adam ki,

müslümânların şehirlerinden bir şehre sabrederek ve ecir

bekleyerek toplayıp getirdi ve onu, o günün narhıyla, piya-

sasıyla sattı. Allâh azze ve cellenin katında o kimse şehîdler

mertebesinde olur.

Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: “Kim dilenmekten iffet

için (korunmak için) ve ıyâline (çoluğuna-çocuğuna)

harcamak üzere çalışmak ve komşusuna karşı da lûtufta

bulunmak için, dünyâyı taleb ederse, yüzü bedir gece-

sindeki ay gibi olduğu halde, Allâh Te‘âlâya mülâkî olur,

kavuşur.”

Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: “Doğru tâcir sıddîklerle

berâber haşr olunur.”

Kazancın bir nev‘i de müstehabtır. Bu kifâye mikdârından

mezkûr olan şey üzerine ziyâde olandır. Bunu yapar ki, bir

fakire bu ziyâde ile lûtufta bulunsun.

İster onun için nisab mikdârından daha az mal olsun veyâ

miskin gibi, bu kadar bir şey olmasın veyâ akrabalarından bir

akrabasını onunla mükâfatlandırsın diye bu ziyâdeyi kazanır.

Bu akrabasına verdiği şey ise sıla-yı rahim sayılan şeyler-

dendir. Çünkü bu, nâfile ibâdet için, vakit ayırmaktan efdâldir.

Mes’elâ bu nâfile ibâdetler namâz, evrâd ve tilâvet gibi

olabilir. Çünkü o, AllâhTe‘âlâ’nın yüce kereminden ona kefîl

olduğu malın edâsıdır.

(Muhammed Hâdimî, Berika, 398-402.s.)

 

 

 

 

 

HEM KENDİSİNE HEM BAŞKASINA

ZARAR VERENLER

 

Harbutî (k.s.) hazretleri buyurdu: -”Her kavmi hidâyete da-

vet eden bir mürşidi vardır. Lakin bu şahsın (mürşid-i kâmilin)

varlığı, sadece ve sadece Allâhü Teâlâ hazretlerinin inâyeti ve

tevfikı (başarı vermesi) iledir.

Bizim bu zamanımızda gerçekten durum çok değişti. Bu

zamanda mürit bile olmayan kimseler, şeyhlik iddia ediyorlar.

Adı ve şöhreti yayıldığı ve müridleri çok olduğu için şeyhlik id-

diasıyla (halktan) çırağlık alıyorlar

(Bu zamanın câhil insanları) bu şanı çok yüce olan (velâyet

ve şeyhlik) makamanı çocukların oyuncağı ve şeytanların (bile

kendisine) güldüğü gülünç bir hale getirdiler.

Öyleki velâyet ve şeyhlik makamına verâset yoluyla sahip

oluyorlar. Kendilerinden biri öldüğü zaman, ister küçük veya

ister büyük olsun hemen onun bir oğlunu yerine geçiriyorlar.

(Ölen kimsenin oğluna hemen) babasının yerine geçtiğini söy-

lüyorlar. Ve onu şeyhlerin yerine oturtturuyorlar.

İşte bu durum gerçekten büyük bir musîbettir.

Bu durum (ölenin yerine oğlunun getirilme adeti, daha çok

tasavvufî ömrünü ve işlevini) tamamlayan tarikatlarda cereyan

ediyor.

Onların haberlerinin doğrusunu Allâhü Teâlâ hazretleri, bilir.

Şeyh Ali Dede Efendi (k.s.) hazretleri, “Es’iletü’l-Hikem”

isimli kitabında buyurdular:

-”Deccallar ve Deccalların ümmet arasında zuhûru hakkın-

da varid olan Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin hadîs-i şerîflerinde

hiç şüphesiz ilim ehlinin katında muhakkak ki Deccallar, halkı

saptıran imamlar (önderler, reisler ve şeyhler)dir. Hiç şüphesiz

bu zamanın (birçok) tasavvuf ehli ve müteşâyihleridir.

Müteşâyihlerin bu hakikat ve beyanlardan ibret almaları

gerekir. Şeyh olduklarını söyleyen ve halkı çevresine toplayan

kişilerin bundan ders almaları lazımdır. Gerçekten herkes ken-

disini çok iyi bilmektedir.

(Şerhü Kasîdeti’l-Bürde, s. 6,

IRKÇILIK ŞİDDETLE MEN EDİLMİŞTİR

 

“Bir kimsenin cahiliye âdetince, kavim ve kabilesine

intisab ederek ırkçılık yaparak ve onlarla şereflendiğini

duyacak olursanız ona: ‘Babanın bilmem nesini ısır!’ de-

yiniz. Ve bunu açık açık söyleyerek, îmâ ve kinayede de

bulunmayınız.” (Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, 5, 136)

Bu hadîsin sahih olduğu rivâyet edilmiştir.  Hadîste geçen

‘babanın bilmem nesini ısır’ cümlesindeki ‘bilmem nesini’de-

yimi ‘elhenu’ kelimesinin çevirisi olarak verilmiştir. Arapça’da

bu kelime, anması veya söylenmesi çirkin olan şeyler için

kinâye olarak kullanılır. Hadîs şerhlerinde bu kelimenin ze-

ker, ferc ve eyr’den istiâre olduğu belirtilmektedir.

(Peygamber Efendimiz (s.a.v.), kavmiyetçilik ve ırkçılık

dâvası güdenlere karşı, gâyet sert davranmış ve onları tahkir

ve rezil edici ifadeler kullanmıştır.

Resûlüllah(sav) Efendimiz’in ırkçılığa karşı ümmetini

uyanık tutması ve ırkçılığın ne kadar çirkin bir şey olduğunu

göstermesi bakımından bu hadîs, fevkalâde dikkat çekici-

dir. Eğer ırkçılığın ne kadar çirkin olduğunu gösteren başka

hiçbir hadîs olmasaydı, sadece bu hadîs-i şerîf bile kavmi-

yetçiliğin, ırkçılığın, soyunu üstün görmenin ne derece adî,

rezil, alçak bir fitne unsuru olduğunu göstermesi bakımından

yeterli olurdu.

Hadîste geçen bu ağır tabirler, kavmiyetçiliğin fenalığını

göstermek ve Müslümanları bu fitneye karşı uyanık tutmak

içindir.

Nitekim, konuyla ilgili bir başka rivâyet de şöyledir:

“Sizler Hz. Âdem’in oğullarısınız. Âdem ise, toprak-

tandır. Bir kısım insanlar var ki, cehennem kömüründen

başka bir şey olmayan adamlarla iftihar ederler, övünür-

ler. İşte bunlar ya bu övünmeden vazgeçerler, ya Allah

nezdinde pisliği burunlarıyla yuvarlayan gübre böcekle-

rinden daha değersiz olurlar.”(Müsned, II, 524; Ebû Dâvud, Edeb,

120, 5116)

(İmam-ı Tahavi, Şerhu Müşkili’l-Âsâr, c. 8 s.231-238)

 

MÜSLÜMANLIK EN BÜYÜK ŞEREFTİR

 

“Allâh yolunda (uğrunda) cihâd edin. Sizi o seçti.

Dîn’de üzerinize hiçbir güçlük de yüklemedi. Babanız

İbrâhîm’in Dîni’nde olduğu gibi, size daha evvel de, bu

(Kur’ân’da) da, Resûl, sizin üzerinize şâhid olsun, siz de

insanlar üzerine şâhid olasınız diye, Allâh, ”Müslümân

adını verdi. Artık dosdoğru namaz kılın, zekât verin,

Allâh’a sarılın. O, sizin Mevlânız’dır. O, ne güzel Mevlâ, ne

güzel yardımcı’dır.” (Hacc s., 78)

“Sizi O seçti.” İfâdesinin ma’nâsı şudur: “Mükellef tutmak,

Allâh’ın, kuluna bir şeref bahşetmesidir. Allâh, size en büyük

şerefi bahşetmiş, sizi kendi hizmeti ve tâatiyle meşgul olma-

nız için seçmiştir. Binâenaleyh bundan daha yüce rütbe var

mıdır?

Mükellefiyet, Müslümân için bir şeref ve vazîfe ise de

nefse zor gelen bir husustur. İşte bu sebeble Hakk Teâlâ:

“Din’de üzerinize hiçbir güçlük de yüklemedi.” Cevâbıyla, bu

mes’eleye açıklık getirmiştir. Nitekim Müslümân, eğer ayakta

namaz kılamazsa, oturarak kılar; bunu da yapamazsa îmâ ile

kılar.  Seferî iken Müslümân’a dört rek’atlık farzları iki rek’at

olarak kılmak ruhsatı verilmiştir. “Allâh, hiçbir nefse, gü-

cünün yettiğinden başkasını yüklemez.” (Bakara s. 286) ve

“Allâh, şu anda sizin yükünüzü hafîfletti.” (Enfâl s. 66)

Âyetleri de Müslümân’a “Allâh’ın hiçbir güçlük yükleme-

diğini” açıklar. Allâh-ü Teâlâ, günah işleyen Müslümân kulu-

na tevbe etmesi veyâ keffaret vermesi için bir kapı açmıştır.

İbn-i Ömer (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre “Kime bir ruhsat

verilir, o da bu ruhsatı kullanmaktan yüz çevirirse, Kıyâmet

Günü’nde insanların arasında hükmedilinceye kadar, bir ej-

derha ağırlığı (kadar bir yükü) yüklenmekle mükellef tutulur.”

demişlerdir.

“Babanız İbrâhîm’in Dîni’nde olduğu gibi. Size daha evvel

“Müslümân” adını vermişti.” İfâdesinin ma’nâsı ise: “Dîni’niz

size, babanız İbrâhîm’in Dîni’nin geniş tutulması gibi geniş

tutuldu.”

(Fahrüddîn Er-Râzî (r.h.), Tefsîr-i Kebîr, c. 16, s. 373-379)

 

KADINLARIN MİRASTAKİ DURUMU

 

Yüce dinimiz çok kerim olan insanı hurafe ve vahşetten

kurtarmak için gelmiştir. İnsan yeryüzünde Allah ‘ın halifes i

ve en yüksek varlık olduğu halde cahiliyet devrinde kendini

yitirmiş , aşağı derekelere yuvarlanmıştı.

Kendisi için yaratılmış olan taş, ağaç ve benzeri şeyler-

den yaptığı putlara tapıp Allah’ı unutmuştu. Kadın, erkeğin

dengi olduğu halde erkek onun zayıflığını fırsat bilerek bir-

çok haklarından mahrum bıraktı. Bunlardan biri de miras

hakkı idi. Cahiliyette miras ancak erkek ve güçlü olan kim-

seye hastı.

İslâm dini yaratılış itibariyle zayıf olan kadını himayesine

alarak onu erkeğin varis olduğu gibi kadının da varis oldu-

ğunu beyan etti.  Böylece anlaşılmış oldu ki kadını mirastan

mahrum bırakmak büyük bir vebal ve gaflettir.

SORU: Kız çocuğun erkekğin yarı hissesini almasının

hikmeti nedir?

CEVAP: Kız kardeşin mirasda erkek kardeşin alacağı-

nın yarısını alması görünüşte eşitsizlik sanılsa da gerçekte

böyle değildir, Çünkü mesela, birisi vefat edip oğlu ile kızına

üç milyonluk bir servet bıraksa, dinen oğlan iki milyon, kız

bir milyon alacaktır. Yani görünüşe göre kıza verilmesi uy-

gun olan beşyüzbin, fazladan olarak erkek kardeşine veril-

miş oluyor. Ama İslâm dini, bu beşyüz bin yerine kıza daha

büyük bir ikramda bulunuyor. Hayatı boyunca yiyeceği, gi-

yeceği, barınacağı yerin teminini ve bütün ihtiyacını koca-

sına yüklüyor. Erkek kardeşi ise ağır bir yük altına giriyor.

karısının nafakasıyla çocuklarının nafakaları kendisine dev-

rediliyor. Bu takdirde kadın erkekden daha karlı olmaktadır.

Bu hususta Cenâb-ı Hakk Şöyle buyurur: “Allah size

(miras hükümlerini şöylece) tavsiye (ve emr) eder:

Evlâdlarınız hakkında (ki hüküm) erkeğe, iki dişinin

payı mıkdarıdır…” (Nisâ s.11)

(Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, c.2, s.281-282)

 

YARATILIŞ  HARİKASI “ELLERİMİZ”

 

Günlük hayatımızda sıradan gördüğümüz işlemleri yürü-

ten elimiz, gerçekte büyük bir mucizedir. Tıp ve bilim dün-

yasının büyük çabalarından birini, elin bir benzerini yapay

olarak meydana getirmek oluşturur. Bunun için yapılan tüm

robot ellerin ortak özelliği, bunların güç açısından insan eliy-

le aynı performansa sahip olmalarıdır. Ancak dokunmadaki

hassasiyet, mükemmel manevra yeteneği ve değişik işler

yapabilme konusunda aynı şeyi söylemek mümkün değildir.

Nitekim birçok bilim adamı, insan elinin tüm fonksiyonlarına

sahip robot bir elin gerçekleştirilemeyeceğini düşünmekte-

dir. Bilim adamı Schneebeli, bu konuda şunları söylüyor: Ro-

bot eller üzerinde ne kadar çok çalışırsam, insanların sahip

oldukları ellere de o kadar çok hayran oluyorum. İnsan elinin

yaptığı işin bir kısmına bile ulaşabilmemiz için daha çok za-

manın geçmesi gerekiyor.

El genelde gözün ortaklığıyla işleyen bir organdır. Gözün

algıladıkları beyne ulaştırılır ve beyinden gelen yeni bir ko-

mutla, el, yapacağı işe uygun olarak harekete geçer. Tabii ki

bunlar çok kısa sürede ve bizim bu iş için özel bir çaba sar-

fetmemize gerek kalmadan gerçekleşir. Dokunma sırasında

bir olağanüstülük varsa parmak ucundaki sinirler, beyne ye-

niden sinyal yollarlar. Bu yeni sinyale göre değerlendirme

yapılır ve elin hareketi yeniden düzenlenerek, uygulamaya

konulur.

Robotlar ise ancak ya görme ya da dokunma özelliğini

esas alarak hareket edebiliyorlar. Tüm bunların üstüne in-

sanda iki elin beraber çalıştığı, hareketlerin beyin yönetimin-

de yapıldığı ve bu yönetimin de sinir sistemi aracılığıyla ger-

çekleştirildiği de eklenirse, elin sadece işleyişini anlamanın

bile ne derece büyük bir çabayı gerektirdiği daha iyi anlaşılır.

Allah bizlere, en “konforlu”, en kullanışlı ve en estetik el-

leri bedenimize yerleştirmiştir. Çünkü O “yaratandır, kusur-

suzca var edendir, ‘şekil ve suret’ verendir”. (Haşr s. 24)

(Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis, 334.s.; Yaratılış Gerçeği, 35.s.)

 

İLMİYLE AMEL EDENİN SÖZÜ DİNLENİR

 

Allah Teâlâ: “Size yasak ettiğim şeylerde aksini yaparak

size aykırı davranmak istemiyorum” (Hûd s. 88) buyurmuş-

tur. Âyet, sözün fiile uygun düşmemesi halinin, sözün yalan

olacağı sonucunu gerektireceğini beyan etmektedir. Peygam-

berlerin, henüz peygamber olmadan önce Allah Teâlâ’yı bilme-

mekten ve O’ndan başka mabudlara tapınmaktan korunmuş

olmaları hakkında (delil olmak üzere) şöyle denilmiştir: Eğer

onlar bazı şeyleri emretseler ve bazı şeyleri yasaklasalar ve

sonra da dönüp “Allah korusun!” onları işleyecek olsalardı, bu

onlardan uzaklaşılmasının en önemli sebeplerinden biri olur ve

onlara uymaktan yüz çevirmeyi gerektirirdi.

Peygamberlerin yolunda olduğunu söyleyen bir kimsenin,

bu makama gerçekten ulaşabilmiş olmanın göstergesi, fiilin

söze uygun olarak sâdır olmasıdır. Resûlullah (s.a.v.) Veda

hutbesinde ribayı yasaklayınca: “Kaldırdığım ilk ribâ, (am-

cam) Abdulmuttalib oğlu Abbâs’ın ribasıdır” buyurmuş,

cahiliye âdeti olarak süregelen kan dâvalarını kaldırdığını ilan

ettiği zaman da: “Kaldırdığım ilk kan davası da, bizim dava-

mız yani Rabîa el-Hâris’in kanıdır” buyurmuştur. Bir hırsızlık

olayında cezanın tatbik edilmemesi için tavassut edilmesi kar-

şısında: “Canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki, eğer

Rasûlullah’ın kızı  Fâtıma çalmış olsaydı, mutlaka elini ke-

serdim” (Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd) buyurmuştur. Bütün bunlar,

söz ile fiilin (uygulamanın) birbirine uygun olması, insanların

Allah’ın hükümleri karşısında eşit oldukları esasının hem ken-

disine hem de yakınlarına nisbetle korunması gerektiği konu-

sunda açıktır.

İslâm şeriatı, söylediğinin tersini yapan kimseler hakkında

yergide bulunmuştur. Bu meyanda olmak üzere Allah Teâlâ

şöyle buyurur: “İnsanlara iyilik yapmalarını emreder de ken-

dinizi unutur musunuz?” (Bakara s. 44)

Başka bir âyet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “Ey inanan-

lar! Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz? Yapmayaca-

ğınızı söylemeniz, Allah katında şiddetli bir buğza sebep

olur.” (Saf s. 2-3)

(İmam Şatıbi, el-Muvafakat, 4.c., 254-257.s.)

 

HAKİKATE ULAŞABİLMENİN YOLU

 

İmâm-ı Gazâli şeriat-tarikat-hakikat ilişkisini şöyle anla-

tır: “Billur bir vazo. Bu billur vazo şer’i şerîftir. Onun içindeki

bal İslâm’ın hakîkatidir. O billur vazonun içerisine girip o

balı yemenin yolunu öğretene de tarikat derler.” Tarikatın

sözlük anlamı da zaten yol demektir ve insana İslâm’ın

hakîkatinin tadına varmanın yolunu öğretir. Peki bununla

elde edilecek olan nedir?

Cenâb-ı Hakk Şems Sûresi’nde altı tane yemin ettik-

ten sonra: “Nefsini tezkiye eden muhakkak felâha dâhil

olur” buyurmaktadır. Felâha dâhil olmayı, yani kurtuluşa

ermeyi herkes ister. İşte müslümanın hedefi bu olmalıdır.

Bu âyetten hemen sonra da: “Kim de nefsini düzelteme-

di, tezkiye edemedi, o da hüsrana uğrar” buyurulmaktadır.

Cenâb-ı Hakk’ın: “Nefsini tezkiye eden muhakkak felâha

dâhil olur” buyurması kullarına bir ikrâmıdır, bir garanti-

dir. Meselâ Allâh (c.c.) Âl-i İmran Sûresi’nin son âyetinde;

“Ey îmân edenler; sabredin, sabrı tavsiye edin, Allâh’dan

korku üzere bulunun, Cenâb-ı Hakk’a râbıta üzerine bulu-

nun. Umulur ki felâha dâhil olursunuz” diye beş şart sayıp

sonunda: “Umulur ki felâha dâhil olursunuz” buyurmuştur.

Yani Allâh (c.c.) bu şartların hepsi yerine getirilse bile bir

garanti vermezken diğer âyette: “Muhakkak felâha dahil

olur” buyurarak garanti vermektedir. İşte bu garantiyi her-

kes elde etmek ister ve tarikat da bu garantinin elde edildiği

ihsân mertebesine ermenin yoludur. Bu dünyada kim iste-

mez garantiyi?

Bugün Türkiye’nin en zengini olan kişi birine: “Senin ha-

yat boyu bütün geçimin bana ait. Her ay sana şu miktarda

para vereceğim” diye teminat verse o kişi hayatını maddi

açıdan garantiye aldığı için memnun olur. yetmiş senelik

dünya hayatı için verilen maddi bir garanti insanın hoşuna

giderken sonsuz bir ahiret hayatı için verilecek garanti ki-

min hoşuna gitmez?

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, c.2, s. 29-31)

 

KUL HAKKI

 

Hakim ve Beyhakî, Enes bin Mâlik (r.a.)’den şöyle rivâyet

etmişlerdir: Resûlullâh (s.a.v.)’in bir gün otururken birden gül-

düğünü gördük. Hattâ mübârek dişleri göründü. Hz. Ömer

(r.a.): – Yâ Resûlallâh  (s.a.v.)  neden güldünüz? dedi. Peygam-

ber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu:

– Ümmetimden iki kişi, Hakk Te‘âlâ hazretlerinin

huzûruna gelip diz çöktüler. Birisi, yâ Rabbi, benim hakkı-

mı, bu arkadaştan alıver dedi. Hakk Te‘âlâ hazretleri:

– Bunun hasenatından birşey kalmadı, buna neylersin

buyurdu. O halde o kişi, benim günâhlarımdan alsın gö-

türsün, dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu sözü söyleyince

mübârek gözlerinden yaş gelip ağladı. Sonra buyurdu ki,

“O gün büyük bir gündür. İnsanlar günâhlarını başkasına

yüklemeye çalışırlar.” Sonra yine buyurdu ki, Hakk Te‘âlâ

hazretleri o istekliye “Başını kaldır yukarı bak!” diye emir

buyurdu. Bakınca:

– Yâ Rabb, incilerle bezenmiş altından ve gümüşten

şehirler görüyorum. Bunlar hangi peygamberin, hangi

sıddîkın, hangi şehîdindir? dedi. Hakk Te‘âlâ hazretleri:

– Bunlar değerini veren kimseler içindir, buyurdu. O

kişi:

– Bunun behasını kim verebilir? dedi. Hakk Celle ve A‘lâ

hazretleri: – Sen verebilirsin, buyurdu.

– Ne ile ya Rabbi? dedi. Allâh (c.c.):

– Arkadaşının hatasını afvetmekle, buyurdu. O da:

– Yâ Rabb, afvettim, suçundan vazgeçtim, dedi. O

zamân Hakk Te‘âlâ hazretleri buyurdu ki:

– Şimdi arkadaşının eline yapış ve beraberce cennete

gidin. Resûlullâh (s.a.v.) böyle buyurduktan sonra, “Takvâ

üzerine olan aranızdaki uyuşmazlıkları birbirinize ihsan ve

müsaade ile giderin. Allâh  (c.c.) muhakkak müslümânların

arasını ıslah eder, düzeltir, diye buyurdu.

Kulların hakkına tecâvüzden sakınmak vâcibtir. Şöyle ki

Hakk Te’âlâ hazretlerinin fazl ve keremine lâyık olmayıp kendisi

ödemeye muhtaç olursa hali çok güç ve acıklı olur.

(İmâm-ı Kastalânî, İlâhî Rahmet (s.a.v.), 1.c., 510.s.)

 

SÖYLEDİKLERİMİZİ UYGULUYOR MUYUZ?

 

Devrimizde İslam tebliği ihmal edilmekte ve halk genel-

likle bundan çok gâfil bulunmaktadır. Bazı kimselerde de

şöyle özel bir hastalık vardır. Dini bir görev, hatiplik, yazarlık,

eğitim, tebliğ, vaaz’u nasihat vs. gibi bir vazife ile görevlen-

dirildikleri zaman başkalarını ıslah etmeye öyle bir dalıyorlar

ki, kendilerinden gâfil kalıyorlar. Halbuki başkalarını ıslah et-

mek ne kadar gerekli ise ondan daha çok kendi nefsinin ıs-

lahı gereklidir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) başkalarına nasihat

ederken günahlara devam etmeyi defalarca menetmiştir.

Peygamberimiz (s.a.v.) miraç gecesinde dudakları ateşten

makaslarla kesilmekte olan bir topluluğu gördü. “Bunlar

kimlerdir?” diye sorunca, Cebrâil (a.s.), “Bunlar ümmetini-

zin vaizleri ve hatipleridir. Onlar başkalarına nasihat ederler,

kendileri ise onunla amel etmezlerdi” demiştir.  Bir hadîste

şöyle buyurulmuştur: “Bir kısım Cennetlikler bazı Cehennem

ehline, <Siz buraya nasıl geldiniz? Halbuki biz sizin söyle-

diklerinizle amel ederek Cennet’e girdik> diyecekler. Onlar,

<Biz, size söylerdik, fakat kendimiz amel etmezdik> diye-

ceklerdir.” Başka bir hadîste buyuruluyor ki: “Cehennem

azâbı diğerlerine nazaran alimlerin fasıklarına çok süratle

ulaşacaktır. Kendilerine putperestlerden önce azap edilme-

sine hayret edecekler. Onlara, <Bir suçu bilerek işlemek,

bilmeyerek işlemekle bir olmaz> denilecektir.” İslâm büyük-

leri, “Kendisi bizzat amel etmeyenin vaazı faydalı olmaz” diye

yazmışlardır. İşte bu yüzden zamanımızda her gün toplantılar,

vaazlar ve konuşmalar yapılmaktadır, ama çoğu tesirsizdir! Çe-

şitli yazılar ve dergiler yayınlanmaktadır, ama çoğu faydasızdır!

Allahu Teâlâ bizzat şöyle buyurmaktadır: “İnsanlara iyiliği em-

reder de kendinizi unutur musunuz, halbuki kitabı okuyorsu-

nuz; artık (çirkin hareketinizi) anlamaz mısınız?” (Bakara-44)

Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Kıyamet günü

kulun ayağı şu dört soru sorulmadan yerinden kıpırdamaz:

1-Ömrünü hangi işle geçirdiği, 2-Gençliğini hangi işe sar-

fettiği, 3-Malı nasıl kazandığı ve nereye harcadığı, 4-İlmiyle

ne amel yaptığı.” (Terğib)

(Zekeriyya  Kandehlevi, Fezail-i  A’mâl, s.544-545)

 

 

 

İMÂN SÜREYYA YILDIZI’NDA OLSA VARIP YETİŞENLER

 

Bu dünya hayatında en mühim mesele düzgün itikad üze-

re yaşayıp, yine düzgün itikad üzere son nefesi verebilmektir.

Cenâb-ı Hakk hepimize itikadımızı Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat

itikadına uygun olarak düzeltmeyi, İslâm ahkâmını hakkıyla

öğrenmeyi ve uygulamayı, kalbini tasfiye ve nefsini tezkiye

etmeyi nasîb-i müyesser eylesin. Bu yolda Allâh (c.c.)’nun

her dönemde gönderdiği rehberler vardır. Birgün, Hz. Selman

(r.a.)’in de içinde bulunduğu bir mecliste Cum’a Sûresi nâzil

oluyordu. “(Resûlullah (s.a.v.)) Ashâba yetişmeyen ümmet-

lere de peygamber gönderildi” âyet-i kerimesi nâzil olunca,

orada bulunanlar: “Yâ Resûlallâh (s.a.v.), kimdir bu ashâba

yetişmeyen ümmetler?” diye sordular. Allâh Resûlü (s.a.v.)

cevap vermedi. İkinci defa aynı soru soruldu, Nebî (s.a.v.)

yine cevap vermedi. Üçüncü defa sorulunca mübârek elini

yanında bulunan Selmân-ı Fârisî (r.a.)’nın omuzuna koyarak:

“Şunlardan öyle erler vardır ki, îmân Süreyya Yıldızında olsa

varır yetişirler” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf muhakkıkiyn ulemâ

tarafından iki kişiye hamledilmiştir. Birisi kendisi Fârisî olan

ve Nakşî silsilesinin ikinci postnişini olan Selmân-ı Fârisî

(r.a.) diğeri de yine Fârisî olan İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe

(r.a.)’dir. Allâh (c.c.) bu iki mübârek şahsın yolunda yürümeyi

nasîb eylesin, doğru yolundan ayırmasın. Âmin.

Bir müslüman bu mübarek zevâtın yollarından hakkıyla

gider ve onlara tâbi olursa Allâh (c.c.)’ın izniyle hiçbir ifsâd

ve tefrid hareketinden olumsuz yönde etkilenmeyecektir.

Hadîs-i şerîfte verilen Süreyya Yıldızı örneğine de dikkat et-

mek gerekir. Resûlullâh (s.a.v.) burada erişilmesi en güç olan

belki de mümkün olmayan bir yıldızı örnek göstererek, o er-

lere tâbi olunduğu takdirde bütün güçlüklerin bertaraf olaca-

ğını bizlere müjdelemişlerdir. O erlere tâbi olunduğu takdirde

inşallah: “Âkıbet müttakînindir” müjdesine nâil olunacaktır.

Cenâb-ı Hakk cümlemizi bu müjdeye nâil olan bahtiyar kulla-

rından olmayı nasib-i müyesser eylesin. Âmin.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, c.2, s. 49-51)

 

BİSMİLLÂHİRRÂHMÂNİRRAHÎM

 

Hâdis-i Şerîf’te buyrulmuştur ki: “Meşru işlerin hangisi

olursa olsun, Besmele-i Şerife ile başlanmazsa hayrına ve

tamâmına nail olunamaz; (o iş) bereketsiz kalır.” (Ebû Davûd,

Edeb, 18)

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz Besmele’yi okuduklarında,

Besmele’nin Allâh-ü Te’âlâ’nın isimlerinden bir isim olduğunu,

bu isimle İsm-i A’zâm arasında, gözün siyahı ile beyazı arasın-

daki kadar yakınlık bulunduğunu buyurmuşlardır.

Resûlullâh (sav): “Bir kimse, üzerinde Besmele yazılmış

bulunan bir kâğıdı yerde basılmasın diye, Allâhü Te’âlâ’ya

ta’zim ederek yerden kaldırsa, o kimse Allâhü Te’âlâ katın-

da Sıddıklardan yazılır. Annesi babası; müşrik olsalar da,

azâbları hafifler” buyurmuşlardır. (Buhari)

Bâzı büyüklerin ifâdesine göre iblis Huzur-u ilâhîden ko-

vulup ümîdsizliğe düşmesinin te’sîriyle üç defa feryâd eyle-

diği gibi, hiç feryâd ve figân etmemiştir. Birincisi, la’net edilip,

kovulup göklerin melekûtundan çıkarıldığı zaman; ikincisi,

Resûlullâh (s.a.v.) dünyayı teşrîf ettiği zaman; üçüncüsü de,

kendisinde Besmele bulunan Fâtihâ Sûresi indirildiği zamandır.

Hz. AIi (r.a.), Besmele indiği zaman Resûlullâh (s.a.v.)’in:

“Bu Âyet-i Kerîme en önce Âdem (a.s.)’a indi. O anda

Âdem (a.s.) ‘Benim ümmetim bunu okumaya devam ettik-

leri müddetçe azâbdan emindirler’ dedi. Sonra Besmele

Âyeti kaldırılıp İbrahim (a.s.)’a indirildi, İbrahim (a.s.) man-

cınıkta iken onu okuduğundan Allâh-u Te’âlâ ateşi ona so-

ğuk ve selâmet üzere kıldı. Sonra yine kaldırılıp Süleyman

(a.s.)’a indirildiğinde, Melekler: Ey Allâh-ü Te’âlâ’nın Pey-

gamberi! Allâh-ü Te’âlâ’ya yemin ederiz ki, işte şimdi mülk

ve saltanat tamam ve mükemmel oldu” dediler. Sonra yine

kaldırılıp, şu anda Allâh-ü Te’âlâ (Besmele’yi) bana indirdi.

Kıyamet Günü’nde ümmetim gelir. Onlar Besmele’yi okur

bulunurlar. Amelleri teraziye konulduğu zaman sevâb ve

iyilikleri günahlarından ağır gelir” buyurulduklarını bildirmiş-

tir. Resûlullâh (s.a.v): “Siz Besmele’yi kitâblarınıza yazınız,

onu yazdığınız zaman dil ile de söyleyiniz” buyurmuşlardır.

(Buhari)

(Gavs-ı A’zâm Abdülkâdir Geylânî (k.s.), Gunyetü’t-Tâlibîn, 165.s)

 

DİNİMİZİ ÖĞRENİYOR MUYUZ?

 

İlim öğrenmek, kadın erkek her mü’min için farzdır. İlim-

den murâd: Âhirete ulaştıran ilimdir.

“Her erkek ve kadın mü’minin abdest, gusül, namâz ve

orucu öğrenmesi, nisâba mâlik olanın zekâtı, kendisine

hacc farz olanın haccı, ticâretle meşgûl olanın alışverişi öğ-

renmesi farzdır. Tâ ki diğer muamelelerde şüphelerden ve

mekrûh olan şeylerden korunabilsinler. Sanat sahipleri ve

diğer herhangi bir işle meşgûl olanların da meşgûl oldukları

işin hükmünü bilmeleri farzdır.”

Fıkhı okumak, Kur’an’ın ihtiyaçtan fazlasını öğrenmek-

ten efdaldir. Bütün fıkhı öğrenmek mutlaka lâzımdır.

“Bezzâziye” Nâm isimli kitabında şöyle denilmiştir: “Bir

kimse Kur’an’ın bir kısmını öğrense de kalanı için va-

kit bulsa, efdal olan fıkıhla iştigal etmesidir. Çünkü

Kur’an’ı ezberlemek farz-ı kifaye; fıkhın lâzım olan

miktarını öğrenmek ise farz-ı ayın’dır”. “El-Hizâne” de,

“Bütün fıkhı öğrenmek mutlaka lâzımdır” denildiği gibi,

“El-Menâkıb”da da; “Muhammed bin Hasan, helâl ve ha-

ram hakkında iki yüz bin mesele meydana getirmiştir

ki bunları, bütün müslümanların bellemesi mutlaka

lâzımdır, denilmiştir.

“Bütün fıkhı öğrenmek mutlaka lâzımdır.” sözünden

bunun farz-ı ayn olduğu anlaşılırsa da, maksat bütün fıkhın

insanların hepsine lâzım olmasıdır. Yoksa herkesin ayrı ayrı

bütün fıkhı öğrenmesi farz-ı ayn değildir. Bizim her birimize

farz olan mikdar, muhtaç olduğumuz kadarını öğrenmektir.

Zira erkeğin hayız mes’elelerini, fakir bir kimsenin zekât ve

hac gibi ibadetleri öğrenmesi farz-ı kifaye’dir. Bunları öğ-

renen bazı kimseler bulundu mu diğerlerinden borç sâkıt

olur. Namaz için yetecek miktarda Kur’an ezberlemek de

böyledir. Evet, fıkhın hacetten fazla mikdarını öğrenmek,

Kur’an’ın fazlasını öğrenmekten efdaldir, denilebilir. Çünkü

âmmenin ibadet ve muamelatında buna ihtiyacı çoktur. Ha-

fızlara nisbetle fakih de azdır.

(İbn-i Âbidîn, Reddü’l Muhtar, 1.c. 37.s.)

 

İŞİ, SÖZÜNE UYMAYAN ÂLİMLERDEN (!) KAÇINMAK

 

Bir âlim, dünya karşısında zahidâne bir hayat yaşamanı öğüt-

ler ve bizzat kendisi de aynı şekilde yaşarsa o zaman fetvası doğ-

ru olacaktır. Yok kendisi dünyaya dört elle sarılır bir halde olursa

o zaman fetvası yalan olacaktır. Yalnız o kişi müfti ise böylesinin

iftâsı câizdir; ancak fayda hâsıl olmaz, gayeye ulaşılamaz. Buna

göre âlim, bir hüküm, emir ya da nehiy hakkında bir söz söyle-

diği zaman, aslında o şey kendisi ve diğer mükellefler arasında

müşterek bir şey olmaktadır. Dolayısıyla eğer o söylediği şeye

uygun hareket ederse, o kişiye uyulur. Bu konuda değerlendirme

yapacak kimselerin insanların Efendisi Rasûlullah (s.a.v.)’i dikkate

almaları yeterli olacaktır. O’nun fiilleri ile sözleri arasında tam ve

kusursuz bir uyum bulunuyordu. Kendisi hakkında: “Allah Teâlâ,

Rasûl’ü (s.a.v.) hakkında dilediği şeyi helâl kılar…” diyen kimseye,

durumun öyle olmadığını ifade ile tepki göstermişti. Yine kendisi-

ne yöneltilen bir durum hakkında “Ben yapıyorum” dediği zaman:

“Sen bizim gibi değilsin. Allah Teâlâ, senin geçmiş ve gelecek

bütün günahlarım affetmiştir” diyen kimseye kızmış ve: “Vallahi,

elbette ben sizin Allah (c.c.)’dan en çok korkanınız ve O’ndan

ne ile sakınacağını en iyi bileniniz olmayı umuyorum” (Buhârî,

Müslim) buyurmuştur.

Peygambere (s.a.v.) vâris olma derece ve makamında bulu-

nan kimsenin bu makama liyâkatini gösteren bir vasfı da davranı-

şının, sözünü tasdik etmesidir. Zât-ı Risâlet (s.a.v.) fâizi yasakla-

yınca şöyle buyurdu: ‘Kaldırdığım ilk fâiz borcu Abdulmuttalib

oğlu Abbâs’ın fâizidir.’ Kan dâvasını ilgâ edince de şöyle dedi:

‘Kaldırdığım ilk dâva bizim el-Hâris oğlu Rabi’a’nın kan

dâvasıdır.’

Bir hırsızlık cezasının kaldırılması için kendisine ricâcı gön-

derdikleri zaman: ‘Hayatım elinde olana yemin ederim ki;

Resûllullah’ın kızı Fâtımâ çalsaydı onun da elini keserdim’

buyurdu.

Bütün bunlar, gerek Onun (s.a.v.) ve gerekse yakınlarının,

sözün fiile uyması hususundaki titizliklerini ve insanların ilâhî hü –

kümler karşısında eşit olduğunu gösteren apaçık delillerdir.

Din, söylediğine aykırı davranan kimseyi yermiştir. Allah Teâlâ

şöyle buyuruyor: ‘Kendinizi unutarak halka iyilik mi emrediyor-

sunuz? Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylü-

yorsunuz?

(Şatıbi, el-Muvafakat, c. 4, s. 254-257)

 

ASIL İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ

 

Birleşmiş Milletler 10 Aralık 1948 tarihinde İnsan Hakları

Beyannamesi adı altında bir kararname çıkardı. Yani, me-

deni dünya (!) bu kadar yıldan sonra insanların eşit olduk-

larını, hayati ve medeni haklarda aynı düzeyde olduklarını

hissetti ve böyle bir belgenin neşrine gerek görmüş oldu.

Sözde bu belgenin gayesi, bütün insanların tam bir eşit-

lik, özgürlük ve güven içerisinde yaşamalarını temin etmek,

her ferdin insanlık ailesinde şerefli yerini alabilmesi ve kor-

kusuz yaşamasını garanti altına almaktı.

Acaba bu belgede söz konusu hususlar, az da olsa ga-

yesine erişmiş midir? Buna imza koyan milletler dahi bunu

uyguladılar mı? Dünyada cereyan eden olaylara baktığımız

zaman, bu sorunun cevabı tabii ki “hayır”dır. Çünkü başta

beyannameyi imza edenler dâhil, cemiyetlerin hiçbiri çıkarı-

na ve politikasına uymadığı konuları asla uygulamamışlar-

dır. Bu hallerde insanlık da unutulmuş ve insan hakları da.

Gerçekten insan haklarını insanlara bahşeden ve uygu-

layan tek ve yegâne müessese yüce İslam’dır. Peygamber

(s.a.v.) Efendimiz’in risaletiyle bunun öncülüğünü yapmış,

İslam devletinin bütün hâkimiyeti devirlerinde fiilen uygu-

lanmıştır. Bunun öncülüğü ve şerefi, ondört asırdan beri

İslam idare anlayışına ve onun şerefli devlet adamlarının

hakkıdır.

Ayrıca İslam’da bu hakları insanlara veren yüce Allah

(c.c.)’dur, insanoğlu değildir. Kaynağı semavi ve mukad-

destir. Bu hak, bir tecrübe ve tekâmülün eseri değil, ezeli bir

ilmin ve mutlak bir iradenin Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in

şahsında tecellisidir.

İnsan hakları, İslam dininin Hazreti Peygamber (s.a.v.)

Efendimiz’e vahiy edildiği tarihten itibaren insanlara veril-

miş ilahi bir haktır.

Efendimiz (s.a.v) Arafat’ta ve Mina’da buyurduğu Veda

Hutbesi’nde insan haklarını en mükemmel şekilde belirle-

miştir. Müslümanlara düşen bunları tetkik ve tatbik etmektir.

(Mehmet Çağlayan, İslam Hukuk Doktrini, s.198)

 

KİM BU AYETLE AMEL EDERSE İMANINI

KEMALE ERDİRMİŞ OLUR

 

‘‘İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz

değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah’a, ahi-

ret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır.

(Allah’ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yok-

sullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği

maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı

zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş

zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları

taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!’’ (Bakara s. 177) İyi

insan, sevdiklerinden verebilendir.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ‘’hangi sadaka efdaldir?’’ diye

sorulur. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle cevap verir: “Vücudun

sıhhatli, mala hırslı, yaşamayı umar, fakirlikten de korkar

bir halde iken verebildiğin sadaka’dır.’’  buyurdu. Yani iyi

insan Allah (c.c.)’yu sever bir şekilde malından sadaka vere-

bilendir. Veya şöyle de mana verilebilir: “İyi insan, malından

severek verebilen kimsedir.’’ Bir de ahitleştikleri zaman

sözlerini yerine getirenler.’’ “Ve zorda, hastalıkta ve sava-

şın kızıştığı zamanlarda sabredenler.’’ “İşte bunlar, doğru

olanlardır.’’  İşte bunlar dinde, hakka tâbi olmada ve iyi-

lik talebinde sadık kimselerdir. “İşte bunlar,müttakilerin

tâ kendileridir.’’ Ve bunlar küfürden ve diğer rezil hallerden

sakınmış müttaki kimselerdir. Ayet tek başına bütün insanî

kemalâtı kendinde toplamıştır.Bunlara açıktan veya zımnî ola-

rak delalet eder. Çünkü kemâlât-ı insaniye, her ne kadar çok

ve şubelere ayrılmış olsa da , üç şeyle sınırlandırılabilir:

1- Sahîh bir itikad.

2- Hüsn-ü muaşeret (başkalarıyla iyi geçinmek)

3- Nefsi süslemek.

Bunları cem eden kimse imanına ve itikadına nazaran

sıdk ile, halk ile muaşereti ve Hak ile muamelesi açısından

ise takva ile vasfedilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v) buna şöyle

işaret eder: ‘’Kim bu ayetle amel etse, imanını kemâle er-

dirmiş olur.’’ (İbn Ebi Şeybe, el-Musannef, 7/152)

(İmam Beyzavi, Beyzavi Tefsiri, Bakara Suresi 177. Ayetin Tefsiri)

 

CİHAD VE ŞEHİDLİĞİN FAZİLETİ

 

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri Bedir Gazvesin-

de bir avuç ufak taşlar alıp: “Yüzleri çirkin ve kara olsun.”

âyetini okuyarak düşmanların üzerine attı. O taşların birer

tanesi müşriklerin gözlerine ve burunlarının deliklerine isa-

bet ederek onları sersem etti. “Ey mü’minler! Siz kâfirleri

görünüşte öldürdüyseniz de hakikatte öldürmediniz

velâkin onları hakikatte Allah öldürdü. Ve Yâ Ekrem’er-

Rusül! Düşmana sen toprak ve çakıl atmakla emrolundu-

ğun zaman görünürde atmışsan da hakikatte sen atma-

dın velâkin hakikatte Allâhü Teâlâ attı.”  (Enfâl s. 17)

Kureyş ordusunda sarsılma meydana gelmiş olduğundan

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri hücûm emrini ver-

di: “Her kim bugün düşmandan yüz çevirmeyip de sebat

eyler ve şehîd olarak vefât ederse, Cenâb-ı Hakk elbette

onu cennete koyacaktır. Bugün şehîd olanlara Cennet’ül

Firdevs hazırdır ve Rıdvan onları beklemektedir!” diye

buyurdu. Hazrec Kabilesi’nden Umeyr bin Humâm (r.a.) Haz-

retleri hurma yerken Cennet müjdesini işitince: “Peh Peh!

Cennet’e girmek için şu adamlarn elinde ölmekten başka

bir şey lâzım değil mi? Pek iyi!” diyerek elindeki hurmaları

yere attı ve hemen kılıç çekip Şehâdetin faziletine dair güzel

ve tesirli beyitler söyleyerek düşman üzerine hücûm etti. Ar-

tık geri dönmeyip nice müşrikleri öldürdükten sonra nihayet

kendisi de şehîd olarak Cennet’ül Firdevs’e gitti.

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Şehîdin Allah katında yedi hasleti vardır:Kanı ilk aktı-

ğı anda günahları affedilir, Cennetteki makamını görür,

Îmân elbisesi giydirilir,Yetmiş iki hûrî ile evlendirilir,

Kabir azâbından kurtarılır ve kıyâmet gününde büyük

korkudan emin olur,Başına dünya ve dünyadakilerden

kıymetli yakuttan ağırbaşlılık ve heybet tâcı giydirilir,

ailesinden ve akrabasından yetmiş kişiye şefâat eder.’’

(Hz. Mahmud Sami (k.s.), Bedir Gazvesi ve Sure-i Enfal Tefsiri s.18)

 

CENNET’E NASIL FİDAN DİKERİZ?

 

Peygamberimiz (s.a.v.), Mîrac Gecesi’nde Cebrail

(a.s.)’la birlikte yedinci kat göğe yükseldiler.

Cebrail (a.s.), göğün kapısını çaldı.

“Sen, kimsin?” denildi.

Cebrail (a.s.): “Cebrail´im!” dedi.

“Yanında kim var?” diye soruldu.

Cebrail (a.s.): “Muhammed (s.a.v.) var!” dedi.

“O (Mîrac için) gönderildi mi?” diye soruldu.

Cebrail (a.s.): “Gönderildi.” dedi.

Göğün kapısı açılınca, orada, İbrahim (a.s.)’la kar-

şılaştılar ki, kendisi, sırtını, Beytülmâmûr´a dayamış,

Beytülmâmûr´ün kapısının önündeki bir Kürsü üzerinde

oturuyordu.

Cebrail (a.s.): “Selâm ver ona!” dedi.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) selam verdi.

O da, Peygamberimiz (s.a.v.)’in selâmına mukabele

ettikten sonra: “Hoş geldin! Safa geldin? Salih oğlum!

Salih Peygamber!” dedi.

Kendisi, çok yaşlı, Ulu ve Heybetli bir Zat idi.

Peygamberimiz (s.a.v.), Cebrail (a.s.)’a: “Ey Cebrail!

Kim bu?” diye sordu.

Cebrail (a.s.): “Bu, Atan İbrahim (a.s.)´dır.” dedi.

İbrahim (a.s.), Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e: “Üm-

metine, benden, selâm söyle! Onlara, emret!  Haber

ver de, Cennet´e, fidan dikmeyi, çoğaltsınlar!

Çünkü, Cennet´in toprağı güzel, suyu tatlı, arzı ge-

nişve düzlüktür!” dedi.

Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v): “Cennet´e dikile-

cek Fidan, nedir?” diye sordu İbrahim (a.s.):

“Cennet´e dikilecek fidan: Sübhânallâhi velhamdü

lillâhi velâ ilahe illallâhü vallâhü ekber, Lâ havle velâ

kuvvete illâ billah´dır!” dedi.

(Ahmed b.Hanbel, Müsned c.1,s.2O9,257 c.5,s.418

  1. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, 1/227-229)

 

 

 

 

TEVRAT’TA ÜMMET-İ MUHAMMED (S.A.V.)

 

 

Mûsâ (a.s.): “Ey Rabb´im! İyiliği, emir, kötülükten nehy ve

Allah (c.c.)´ya imân eden hayırlı bir Ümmet´in, insanlar için,

ortaya çıkarılacağını, Tevrat’ta yazılı buldum. Onları, benim

ümmetim yap! dedi.

Yüce Allah: “Onlar, Ahmed’ın Ümmeti´dir.” buyurdu.

Mûsâ (a.s.): “Ey Rabb´im! Sonradan geldikleri halde, kendile-

rinden önceki Ümmetleri, Kıyamet gününde geçen bir Ümme-

ti, Tevrat’ta yazılı buldum. Onları, benim ümmetim yap!” dedi.

Yüce Allah: “Onlar, Ahmed´in (Muhammed´in) Ümmeti-

dir!” buyurdu. Mûsâ (a.s.): “Ey Rabb´im! Kendilerinden önce-

kiler, Kitaplarını ezberlemeyip yüzünden okurlarken, indileri

(İlim ve hikmetin aslı olan kitapları) kalblerinde (ezberlerinde)

bulunan bir Ümmet´i, Tevrat’ta yazılı buldum. Onları, benim

Ümmetim yap!” dedi.

Yüce Allah: “Onlar, Ahmed´in Ümmetidir!” buyurdu.

Mûsâ (a.s.): “Ey Rabb´im? Önceki ve sonraki Kitaba inanan

ve dalâlet başları ile savaşan ve hattâ yalancı kör (Deccal)

ile de, savaşan bir Ümmeti, Tevrat’ta yazılı buldum. Onları,

benim Ümmetim yap!” dedi.

Yüce Allah: “Onlar, Ahmed´in (Muhammed´in) Ümme-

tidir!” buyurdu. Mûsâ (a.s.): “Ey Rabb´im! Kendilerinden

öncekilerin kabul olunan sadaka ve kurbanları, Yüce Allah´ın

gönderdiği bir ateşle yakıla gelir, kabul olunmadığı zaman ya-

kılmazken, kurban ve sadakalarını, kendileri yiyen bir Ümme-

ti, Tevrat’ta yazılı buldum. Onları, benim Ümmetim yap!” dedi.

Yüce Allah: “Onlar, Ahmed´in Ümmetidir!” buyurdu.

Mûsâ (a.s.): “Ey Rabb´im! Ben, Tevrat’ta yazılı bir Ümmet

buldum ki: Onlardan birisi, bir kötülük yapmağa niyetlerin-

se, kendisine, bundan dolayı günah yazılmaz. O kötülüğü

işlerse, bir günah yazılır. Onlardan birisi, bir iyilik yapmağa

niyetlenir de, onu, yapmazsa, kendisine, bir hasene (sevap)

yazılır. Eğer, o iyiliği yaparsa, kendisine, on sevap yazılır ve

bu sevap yediyüz misline kadar katlanır. Onları, benim Üm-

metim yap!” dedi.

Yüce Allah: “Onlar, Ahmed´in Ümmetidir” buyurdu.

Mûsâ (a.s.): “Ey Rabb´im! Ben, Tevrat’ta yazılı bir Ümmet

buldum ki: onlar, dilekte bulunurlar, kendilerinin dilekleri kabul

olunur. Onları, benim Ümmetim yap!” dedi.

Yüce Allah: “Onlar, Ahmed´in Ümmetidir!” buyurdu.

(Beyhakî-Delâilünnübüvve c.1 s. 281, Ebülfida-Elbidaye Vennihaye c. 6 s. 62)

 

ASIL HAYAT AHİRET HAYATIDIR

 

Ebû’1-Leys Semerkandî (k.s.) şöyle nakletmiştir:

İki melek, dördüncü kat semâda karşılaşırlar. Biri, diğe-

rine: “-Nereye gidiyorsun?” diye sorar.

Diğeri: “-Hayretengiz bir vazifeyle emrolundum.” deyin-

ce tekrar sorar: “-O nedir?”

Diğeri şöyle cevap verir: “- Falan şehirde ölmek üze-

re olan bir Yahudi’nin yanına gönderildim. Bu Yahudi’nin

canı ölüm döşeğindeyken balık çekmiş, ancak bulunduğu

memleketin denizinde onun canının çektiği türden balık

yok. İşte ben, o denize onun sevdiği balığı sevk etmekle

vazifelendirildim ki, o balığı tutup bu Yahudi’ye yedirebilsin-

ler. Çünkü bu adamın hayatı boyunca yaptığı sayılı iyilikler,

dünyada nail olduğu nimetleri karşılayabilecek nispetten bir

miktar fazla gelmekte. Allah Teâlâ da o bir miktar iyiliğin

ecri âhirete kalmadan dünyada verilsin diye, onun bu son

arzusunu tatmin edebilmesini murâd etti.”

Bu cevap üzerine birinci melek de şöyle der:

“-Allah Teâlâ, beni de hayretengiz bir emirle vazife-

lendirdi. Falan şehirde mü’minlerden sâlih bir kimse, son

nefesini vermek üzere ve o esnada canı zeytinyağı çekti.

Bu kimsenin günahlarının kefareti, dünyada mâruz kaldı-

ğı musibet ve mahrumiyetlerle hemen hemen ödenmiş bir

hâlde… Ancak pek az miktarda bir günahın hesabı âhirete

kalmak üzere. Allah Teâlâ, o günahın cezası âhirete intikal

etmeden bu dünyada ödensin diye beni o adamın evinde-

ki zeytinyağını döküp zâyî etmekle vazifelendirdi. Böylece

bu son arzusundan mahrum kalacak ve Allah Teâlâ da bu

mahrumiyeti, o kişinin kalan günahlarına kefaret olarak ka-

bul edecek!..”

“Âhiretten geçip dünya hayatına razı mı oldunuz?

Fakat o dünyevî hayatın zevki, âhiretin yanında ancak

pek az bir şeyden ibarettir.” (Tevbe s. 38)

(Süleyman Muhammed Sabrî el-Hicazî , Kalmsâl fi’l-ilmi ve’l-înuhı)

 

HANGİ İLİMLE MEŞGUL OLMALIYIZ?

 

İmam Şafiî (r.a.) Hazretleri’nin talebelerinden İsmail el-

Müzenî (rh.a.) anlatıyor:

İmam Şafiî (r.a.) bizleri kelâm ilmine dalmaktan men ederdi.

Kendisine bir gün şöyle sormuştum:

“Tevhid hususunda gönlüme bir mesele takıldı. Benim bu

meseleyi çözmeme yardımcı olur musun?” Şafiî (r.a.) bu sözü-

me kızdı: “Sen nerede olduğunu biliyor musun? Bu (takıldığın)

yer, Allah (c.c.)’nun Firavun’u suda boğduğu yerdir (sen de için-

de boğulacağın konulara dalma)! Sana Resûlullah (s.a.v.)’in bu

hususu (Allah (c.c.)’nun zâtı ve kader ile ilgili konuları) soruş-

turmayı emrettiği haberi mi ulaştı?” Dedim ki “Hayır ulaşmadı.”

“Semada kaç yıldız olduğunu biliyor musun?” “Hayır.”  “On-

lardan bir yıldızın cinsini, doğuşunu ve batışını, neden yaratıl-

dığını bilir misin?” “Hayır.” “Yaratıklardan gözünle görüp dur-

duğun bir şeyin mahiyetini bilemiyorsun da, onu yaratanın ilmi

hususunda (bilmen gerekmeyenleri) konuşacaksın, öyle mi?!”

Sonra bana abdestle ilgili bir mesele sordu. Cevabında hata

yaptım. Dört yönüyle ayrıntılarından sordu. Hiçbirine doğru ce-

vap veremedim. O zaman dedi ki: “Günde beş defa muhtaç

olduğun şeyin ilmini bırakıyorsun da, Yaratıcı’nın ilmi hakkında

kendini zorluyorsun! Eğer bu mesele gönlünde vesvese ve ta-

kıntıya yol açarsa Allah (c.c.)’ya yönel ve O’nun Kur’an’daki şu

sözlerine kulak ver:

‘İlâhınız bir tek ilâhtır. O’ndan başka ilâh yoktur. O rah-

mandır, rahimdir… Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılma-

sında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde,

insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp

giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de ölü haldeki

toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı

yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır

bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum

için (Allah’ın birliğine) birçok delil vardır.’ (Bakara s. 163-164)

Müzenî der ki: Ondan sonra ben kelâm ilmini bırakıp fıkıh

ilmine yöneldim.

(Zehebî, Siyeru  A’lami’n-Nübela c. 10 s.25-26, 31-32)

 

 

 

 

 

 

 

AZ ÜCRETE RÂZI OLMAMALI

 

Kadın evliyânın en büyüklerinden birisi Râbiatü’l-Adeviyye

(r.anha) …

Râbiatü’l-Adeviyye (r.anha) Hazretleri hasta yatarken kom-

şuları ziyârete gelmişler. Ziyârete gelen kadınlar evde yemek

yapacaklarken kadınlardan birisi; “Soğan da olsaydı yemeğe

tat verirdi.” der. O sırada evin penceresine, pençeleri arasında

soğan olan bir kuş gagasıyla vurur. Misâfir kadınlar kuşun ge-

tirdiği soğanı alınca Râbiatü’l-Adeviyye (r.anha) diyor ki: “Ben

yemekten de vazgeçtim. Soğanı da kullanmayın. Âhiret için ka-

zandığım, tâcil edilip (öne alınıp) bu dünyâda veriliyor olmasın.”

Hasan-ı Basrî (r.a.) Hazretleri küçük yaşta Nebî (s.a.v.)

Efendimiz’i görmüş, ama sohbetlerinde bulunamadığı için

sahabî olamamıştır, fakat tâbiînin en büyüğü kabul edilir. Bir-

gün Hasan-ı Basrî (r.a.) Hazretleri’nin sohbetlerini yaptığı yerde

cemaat toplanmış, Hasan-ı Basrî (r.a.) Hazretleri’nin sohbete

başlamasını bekliyorlar. Hazret konuşmaya, sohbete başlamı-

yor.

Diyorlar ki “Efendim cemaat hazır, ama siz sohbete hâlâ

başlamadınız.” Hasan-ı Basrî (r.a.) Hazretleri (Râbiatü’l-

Adeviyye (r.anha)’yı kastederek) buyuruyor ki: “Ama o kara

kadın gelmedi.” “Gelmezse ne olur” diyorlar. Hazret; “Filler için

hazırlanan lokmalar, karıncaların haddine ve hakkına değil” di-

yor.

Râbiatü’l-Adeviyye (r.anha) işte böyle biz zat…

O diyor ki; “Yâ Rabbi, eğer ben cennet için çalışıyorsam sen

beni cennetine dâhil etme, eğer ben cehennemden korktuğum

için çalışıyorsam, beni oradan hiç çıkarma.” Burada Râbiatü’l-

Adeviyye (r.anha)’nın söylemek istediği; çalışmasının temel

hedefinin, “Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı ve cemâli” olduğudur; hâşâ

cenneti tahkir etme veya azaptan korkmama değildir.

Her şeyin bir karşılığı var; dünyânın karşılığı âhiret, cen-

netin karşılığı cehennem, insanın karşılığı da Cenâb-ı Hakk’ın

rızâsına nâil olup, cemâli ile müşerref olmaktır. Eğer insan

bundan daha düşük bir karşılığa râzı olursa, Cenâb-ı Hakk’ın

Kur’ân-ı Kerîm’de buyurduğu gibi; “Ucuz bir ücrete” (Âl-i İmrân

  1. 187) râzı olmuş olur.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler 3, s.213)

 

RIZKI VEREN YÜCE ALLÂH’DIR

 

İnsanların, günlük yaşantılarını sürdürürken veya haya-

ta dair planlar yaparken rızk endişesi taşımamaları gerekir.

Hakk Teâlâ hazretleri:

“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allâh’a ait

olmasın. Her birinin (dünyada) duracakları yeri de, (öl-

dükten sonra) emaneten konulacakları yeri de O bilir.

Bunların hepsi açık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da yazılı)

dır.” (Hûd s. 6) buyurmaktadır.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “Aslandan kaçar gibi

rızkınızdan kaçsanız, o yine de gelir sizi bulur.” buyur-

muşlardır. (Müslim) Bu böyle iken Türkiye’de maalesef: “Ek-

mek aslanın ağzında”, “Ekmek aslanın midesinde” gibi ifa-

deler kullanılmaktadır. Bunlar son derece yanlış ifadelerdir.

Kişiye düşen kendisi için tayin edilen bu rızka helâl yoldan

mı haram yoldan mı ulaşacağını belirlemektir. Bu konuda

Hz. Ali (r.a.) Efendimizin yaşadığı şu Hadise son derece

yerinde bir örnek olacaktır:

Hz. Ali (r.a.) Efendimiz, Kûfe’de bulunduğu sırada bir

Câmiye gidiyor. Kapıda bekleyen bir kişiden kendisi Namaz

kılıp gelene kadar devesini tutmasını rica ediyor. Namazı-

nı bitirip dışarı çıkarken deveyi emânet ettiği kişiye bahşiş

olarak vermek üzere iki dirhem hazırlıyor. Dışarı çıkınca

devenin yularının emânet ettiği kişi tarafından çalındığını

görüyor. Orada bulunan başka birine selâm veriyor ve iki

dirhemi ona vererek o para ile çarşıdan bir yular almasını

rica ediyor. O zât çarşıya giderek iki dirheme bir yular satın

alıp Hz. Ali (r.a.) Efendimize getiriyor. Hz. Ali (r.a.) Efendi-

miz bakıyor ki bu yular biraz evvel devesinden çalınan yu-

ların ta kendisi. Bunun üzerine yuları getiren kişiye durumu

anlatıyor ve: “Ben sana verdiğim iki dirhemi deveme sahip

çıktığı için o adama verecektim. Adamın nasibi iki dirhem-

miş, ancak o helâl yoldan kazanmak yerine haram yoldan

kazanmış oldu” buyuruyor.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler 2, s.92)

 

KİMİN CENNETE GİDECEĞİNİ ALLAH BİLİR

 

“Sa’d bin Ebî Vakkas (r.a.), Efendimiz (s.a.v.)’in anne

tarafından dayılarına müntesiptir. Sahabe onun hakkın-

da diyor ki: “Biz Nebî (s.a.v.)’in annesi ve babasını cem

ederek birlikte Sa’d dışında fedâ ettiği kimseyi duyma-

dık”. (Ayrıca Sa’d (r.a.) aşere-i mübeşşiredendi.) Savaş

esnâsında Efendimiz (s.a.v.), Sa’d (r.a.)’a ok vererek; “At

yâ Sa’d at, anam babam sana fedâ olsun” diyordu.

Sa’d bin Ebî Vakkas diyor ki: “Birgün Resûlullah

(s.a.v.) savaştan sonra ganimetleri dağıtıyordu. Belli

kimselere verildi, bir kimseye hiçbir şey vermedi. Dedim

ki; “Yâ Resûlallah, bu kişi de mü’mindi, buna da bir şey

verseydiniz, ihsan buyursaydınız.” Buyurdu ki; “Yâ Sa’d,

mü’mindi deme, müslümândı de.” dedi. Ben aynı la-

fızla Efendimiz (s.a.v.)’e üç defa aynı şeyi söyledim. O

(s.a.v.) de aynı cevâbı verdi ve üçüncüsünde buyurdu

ki: “Yâ Sa’d, mü’mindi deme, müslümândı de; çünkü

iman gaybe âit bir keyfiyet, kalp ile alâkalıdır.”

İmanın mevcûdiyetini ancak Allah (c.c.) bilir. Bu hu-

susta karar vermek Allâh (c.c.)’ya aittir. Resûlullah (s.a.v.)

bunu söyleme hakkını, kendisine bu kadar yakın, dünyâ

hayâtında cennetle tebşir edilen bir kişiye vermezse, ki-

min böyle bir hakkı olabilir?

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler 3, s.259)

 

İMAN TAZELEME DUASI

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “İmânınızı yenile-

yiniz (tazeleyiniz)” diye buyurduklarında Ashâb-ı Kiram

(r.a.e.): “Yâ Resûlallâh! îmânımızı nasıl yenileyelim?”

diye sordular. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Lâ ilâhe

illallâh sözünü çoğaltınız.”

Îmân ve nikâh tazelemek için yapılacak duâ şudur:

“Allâhümme innî ürîdü en üceddidel îmâne ve’n-

nikâha tecdfden bikavli lâ ilahe illallah muhammedün

Resûlullâh”

İSLAM’DA HAYVAN HAKLARI

 

Hayvanlara zulüm ve hakaret etmek haramdır.

Bir kediyi evde hapis edip açlıktan ölmesine sebep olan

kadının cehennemlik olduğunu Peygamber (s.a.v.) Efendi-

miz bizlere şöyle haber vermektedir. “Bir kadın, ölesiye

kadar hapsettiği bir kedi sebebiyle azap olundu da bu

yüzden cehenneme girdi. Kediyi hapsettiği vakit; onu

doyurmamış, su vermemiş, yerdeki, haşaratı bile ye-

meye bırakmamıştı…” (Buhârî, “Enbiyâ”, 54; Müslim, Birr ve Sıla,

134, “Selâm”, 151)

Sultan Süleyman birgün şöyle sorar: “Ağacı sarmış olsa

eğer karınca / Zarar var mı karıncayı kırınca?”

Şeyhülislam Zembilli Ali Efendi zarif bir ifade ile sorulan

bu suâlin altına şu beyti yazarak cevap verdi:

“Yarın divânına Hakk’ın varınca / Süleyman’dan alır

hakkını karınca!”

Hayvanlara merhamet etmeyenler, insanlara acımaz…

Hayvanlara iyilik yapan kötü insanların bile günahları af

olunur.

Günün birinde bir köpek, kuyu etrafında dolaşıp duruyor-

  1. Susuzluk onu öldüre yazmıştı. Derken İsrailoğullan’nın

fahişelerinden biri, onu görüverdi. (Ayağından) mestini çı-

kardı, onun için mestiyle su çıkardı ve köpeği suladı. Buna

karşılık o kadın bağışlandı.

Bâyezid-i Bestâmî Hazretleri, Hemedan şehrinin paza-

rında Usfur çiçeğinin tohumu aldı.

Bestam’a geldi. Usfur çiçeğinin tohumlarını çıkarmak

için torbayı açıp baktığında Hemedan’da torbanın içine bir

miktar karıncanın da girmiş olduğunu gördü. Karıncaların

hakkı kendisine geçmesin diye; yine Hemedana döndü. 0

karıncaları aldığı aldığı yeri bıraktı.

Seyyid Ahmed Rufâî Hazretleri, uyuz bir köpeği kendi

elleriyle tedavi etmiştir.

Yine bir gün cübbesinin üzerinde bir kedi gelip uyudu.

Ezan okundu. Kediye zulüm olmasın ve hakkı kendisine

geçmesin diye; kediyi uyandırmadı; cübbesini kesti. Kedi

uyandıktan sonra cübbesini parçasıyla yamaladı.

Üzerinde hayvan hakları olan kişi samimiyetle istiğ-

far etmelidir. Günahının bağışlanması için Allâhü Teâlâ

Hazretleri’ne yalvarmalıdır.

Yoksa gerçekten ilâhî azap çok şiddetli ve helak edicidir.

(Ömer Faruk Hilmi, İslam’da Ölü Hakları, s. 21-23)

 

HARBİ TERKETMENİN HÜKMÜ

 

Bedir Gazvesi’nden önce şeytan, Mekke halkını savaşmak

için teşvik etmiş; fakat sonrasında onları yüzüstü bırakıp kaç-

mıştır.

Şeytan’ın Mekke halkına vesvesesi şöyle olmuştur:

Şeytanın, benî Bekir kabilesi reisi Sürâka bin Mâlik’in

sûretine girerek yardım edeceğini vaad etmesi, Kureyşlileri se-

vindirerek gururlarını artırmıştı. Çünkü Kureyşliler, benî Bekir

kabilesi ile geçmişte olan muharebe ve kavgalardan dolayı bu

kabile tarafından saldırılara mâruz kalma ihtimalini düşünüp

endişe ediyordu.

Şeytan, meleklerin İslâm askerlerine yardıma geldiklerini

gördüğü zaman zaferin İslâm ile beraber olacağını anladığın-

dan geri dönüverdi. Kureyş’ten Hâris bin Hişâm arkasından

koştu ve: “Bizi nereye bırakıp gidersin? “ diye elini tutunca,

Hâris’in göğsüne bir yumruk vurdu ve: “Sizin işiniz çıkmaz yol-

dur. Sonunuz berbattır ve helâk olmaktır” dedi. Şeytan’ın bu

sözü üzerine Kureyşlilerin ümidi kesildi ve hezimete uğradılar.

“Hatırlayın o zamanı ki; o zamanda şeytan, amellerini

kâfirlere süsledi de: ‘Bugün insanlardan size gâlip gelecek

yoktur, elbette ben size yardımcıyım.’ dedi. İslâm ve kâfir

askerleri birbirini görüp savaşa başlayacağı zaman şeytan

arkasına döndü ve: ‘Ben size yoldaş olamam. Zîrâ sizden

ve âmelinizden uzağım. Ve ben sizin görmediğiniz şeyleri

görüyorum. Bundan dolayı sizinle işbirliği edemem. Çünkü

ben Allah’tan korkarım. Hakikaten Allah’ın azâbı şiddetli-

dir.’ dedi.” (Enfâl s. 48) buyurmuşlardır.

Kureyşliler bozgundan sonra Sürâka’ya gidip sitem ettik-

lerinde, Sürâka hiçbir şeyden haberi olmadığını ve yanlarında

asla bulunmadığını söyleyince kendilerini teşvik eden kimsenin

Sürâka şekline bürünmüş şeytan olduğunu anlamışlardı.

Şeytan’ın firarı kâfirlerin hezimetine sebep olmuştur. Muha-

rebede bir kişinin firarının bir ordunun hezimetine sebep olduğu

görüldüğünden, İslâm dininde muharebeden firar etmek büyük

günahlardan sayılmıştır ve harp esnasında firar eden kimsenin

katli helâldir.

(Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.), Bedir Gazvesi s. 144-145)

 

NELER UNUTKANLIK YAPAR?

 

İlmin en büyük düşmanı olan unutmanın bir çok maddî

ve manevî sebepleri; olduğu gibi, yüksek bir hafızaya sa-

hip olmanın da bir çok maddî ve manevî sebepleri vardır:

İmamı Celâlêddin Abdurrâhman es-Suyûtî hazretleri,

“Kitabü’-Rahmeti fit-Tıbbı vel Hikmeti” isimli kitabında

şöyle nakletmektedir:

“On şey insana unutkanlık verir:

1- Yeşil havuç yemek, 2- Ekşi ve ham elma yemek,

3- Fare artığını yemek ve içmek, 4- Durgun suya bevlet-

mek, 5- Yola bit atmak, 6- İdam edilmiş kişiye bakmak, 7-

İki katar (birbirine bağlı olan deve ve yük taşıyan şeyle-

rin) arasında geçmek, 8- Evi bez ile süpürmek, 9- Mezar

taşlarını okumak, 10- Uzun süre denize bakmak…

Bazıları da şunları ilâve ettiler:

11- Cünüp iken yemek ve içmek, 12- Çok balıketi ye-

mek, 13- Karnı tıka basa doldurmak, 14- Bakla yemek…

(Kitabü’-Rahmeti fit-Tıbbı vel Hikmeti” s. 271)

Bazıları da şunları ziyâde ettiler:

15- Sakız çiğnemek, 16- Siyah terlik giymek,17- En-

seden hacamat yaptırmak,18- Küçük üzüntü,

(Keşfu’1-Hafa: 2798)

Bazı âlimlerde şunları ilâve ettiler:

19- İsyan, 20- Çok günah, 21- Dünya ile çok meşgul

olmak, 22- Dünya işleri için çok üzülmek, 23- Borçlu ol-

mak, 24- Müstehcen şeylerle ilgilenmek, 25- Balgam ya-

pıcı gıdalar almak…

Bazıları da şunları ilâve ettiler:

26- Avret mahalline bakmak, 27- Karşı cinsi düşün-

mek, 28- Kişinin ferce bakması, 29- Kişinin avret yerle-

rinden çıkan pisliğe bakması,

(Fıkhü’l-İbâdet ala mezehibi’l-Hanefiyyi)

 

AZ İŞLEYİP ÇOK KAZANMAK

 

Berâ (r.a.)’in şöyle dediği rivâyet olunmuştur:

Uhud harbinde Nebî (s.a.v.)’e demir zırh ile yüzü örtülü

bir kişi geldi de:

– Ya Resûlallâh! Hemen harb edeyim de sonra mı müs-

lüman olayım? diye sordu. Resûlullâh (s.a.v.)

– Müslüman ol sonra harb et! buyurdu.

O da müslüman oldu sonra harb etti. Nihâyet şehid

oldu. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.):

– Az işledi, fakat çok kazandı, buyurdu.

(Cihâd ederek şehid düşen bu kahraman, Müslim’de

Ensar’dan Nebît oğullarından olduğu rivâyet edilmiş ise de

Buhârî Şârihi Eşhel oğullarından Amr İbn-i Sâbit’dir demiş-

tir.)

Bu aziz şehid Cenâb-ı Allah’a bir kere olsun secde et-

meden cennete girmiştir. Ebû Hüreyre (r.a) bu garibeyi bir

bilmece şeklinde sorarak:

“Haydi bana bir kişi bildiriniz ki, o bir kere olsun namaz

kılmadan cennete girmiş olsun?” diye sormuş. Bilinmeyin-

ce de, “Hâ, o, Amr İbn-i Sabittir” der imiş ve mübarek şehi-

din hamaset menkıbesini anlatırmış.

Resûlullah (s.a.v.)’in “Evvela müslüman ol sonra gazâ

et” buyurmaları şehidin şehâdet rütbesine ve bu suretle

Cenâb-ı Allah’ın ihsân ve keremiyle bir saatte cennet gibi

ebedî bir saadete erebilmesinin onun İslâm camiasına gir-

miş olmasına bağlı olduğu hükmünü iş’ar eder.

(Hz.Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.), Musahabe 3, s.160-161)

 

DİLDE HAFİF MİZANDA AĞIR DUA

 

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyetle Nebî (s.a.v.) şöyle bu-

yurmuştur. “Dile hafif, mîzana konduğunda ağır gelen

ve Rahmân olan Allah’ı hoşnut eden iki cümle vardır:

Sübhânallahi ve bi-hamdihî sübhânallahi’l-azîm. (Ben

Allah’ı ulûhiyyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih

eder ve O’na hamdederim. Ben Yüce Allah’ı ulûhiyyet ma-

kamına yakışmayan sıfatlardan tekrar tenzih ederim)

(Buhârî, Daavât 65, Eymân 19, Tevhîd 58; Müslim, Zikir 31)

 

ALLAH KULUNA KÂFİ DEĞİL Mİ?

 

“Dini Allah’a has kılarak ihlâs ile kulluk et. Dikkat

edin, halis din Allah’ındır.” (Zümer s. 2-3)

Dünyâ; zevali (yok oluşu) süratli bir yerdir. Çünkü Pey-

gamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Dünyâdan bana

  1. Ben dünyâda ancak bir ağacın altında gölgelenen,

sonra göçen ve orayı terkeden bir binici yolcu gibiyim.”

Alimler; bu göç etmenin süratine ve beklemenin azlığına

bir benzetmedir, demiştir.

Hz. Îsâ (a.s.) havarilerine “Ey Havariler topluluğu, han-

giniz denizin dalgaları üzerine binâ yapabilir?” diye sordu.

Havarileri dediler ki: “Ey Ruhullâh kim buna kadir olabilir?”

Hz. Îsâ (a.s.) da buyurdu ki: “Dünyadan sakınınız, onu ka-

rar yeri kılmayınız.”

Hakîm diyor ki:

“Allâhü Te‘âlâ dünyâyı geçiş yeri kıldı, âhireti ise karar

yeri kıldı. Onun için de Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Dünyâda sanki garib (biri) veyâ bir yolcu imişsin gibi

ol.”  Ahiret ise işte o kederlerden arınmıştır, bakidir, kendisi

için son bulma diye bir olayın olmadığı ebedî bir yerdir.

Halkın hepsi âcizdir. Bir şeye kadir olamazlar ve hiç-

bir kimseye bir zarar ve menfaat vermeğe malik olmazlar.

Menfaat verme, zarar verme Allâhü Te‘âlâya aiddir. O halde

dünya âcizler için bir yerdir. İşte şu kederli, bulanık, fâni

dünyâ için muhabbet; onu bakî, safî âhiret üzerine tercih et-

mek, ancak ahmaklığın, azgınlık ve sapıklığın kemâlinden

neşet eder.”

O halde ey aklını kendisi için yaratılmış olduğu şeye

sarfetmekle aklının doğrultusunda yürüyen akıllı kişi! Senin

üzerine lazım gelen görev Allâhü Te‘âlâ’nın senin ibâdetini

bildiğiyle kanaat getirmen ve onun dışında birşey taleb et-

memendir.

“Allâh kuluna kâfi değil midir?” (Zümer s. 36) ‘‘Elbette

kâfidir. Amenna ve saddakna’’

(Muhammed Ebû Said Hâdimî, Berika, s.210)

 

 

 

İSLAM’DA KADIN – ERKEK İLİŞKİLERİ

 

Yabancı genç kadının eline ve yüzüne (şehvetsiz) bak-

mak zaruret halinde caiz olduğu halde, şehvetden emîn

olsa dahî, dokunmak, tokalaşmak hiçbir şekilde caiz de-

ğildir. Bir kadına şehvetle dokunmak, unutarak ve yanıla-

rak bile olsa, hürmet-i musaharaya sebep olur. Yani o ka-

dının neseb ile ve süt ile olan anası ve kızları ile, torunları

ile o erkeğin evlenmesi, kızın da oğlanın oğlu ve torunları

ile ve babası ile evlenmesi ebedi haram olur. Mesela, bir

erkek, kayınvalidesinin elini öperken (istemeden) şehvete

kapılsa, hürmet-i musahara gerçekleşir. Yani hanımı ken-

disine ebediyyen haram olur. Bir gelin de kayınpederinin

elini öperken veya başka şekilde dokununca şehvet hasıl

olursa yine hürmet-i musahara hasıl olur. Yani bu kadına

kocası ebedi haram olur. Kızlar, kendilerinden emîn olsa-

lar da, yabancı erkeklere dokunmaları caiz değildir. Şeh-

vete sebeb olmayacak derecede ihtiyar kadınla müsâfaha

etmek (tokalaşmak) ve elini öpmek, kendinden emîn ola-

na caiz ise de, yapmamak daha iyidir. Kayınvalide de

damadını kucaklarken şehvet hasıl olursa yine hürmet-i

musahara olur. Hürmet-i musahara gibi herhangi bir teh-

likeyi önlemek için, gelin ile kayınpederinin ve damat ile

de kayınvalidesinin  münasebetlerinde dikkatli olmalıdır.

(Muhammed Rebhâmi, Riyâd’ün Nâsıhîn s. 660)

 

 

 

 

 

 

 

GİYİM VE ZİNET  HAKKINDA BİLMEMİZ

GEREKENLER

 

Erkeklerin has ipekten herhangi bir şey giymesi haram-

dır. Kibir ve gurur getirmemek şartı ile güzel elbise giymek

caizdir. Altın ve gümüşten yapılmış kaşık, çatal, fincan ve

tabaklardan bir şey yiyip içmek veya altından yapılmış yağ-

danlıktan koku ve emsâli şeyler sürünmek tahrimen mekruh-

tur. Altın yüzük erkeklere haramdır. Gümüş yüzük takabilirler.

Erkek yüzüklerinin kadın yüzüğüne benzemesi mekruhtur.

(Gümülcineli Mustafa Efendi, Mecma’ü’l-fevâid, s.61)

 

İSLAMDA İNSAN HAKLARI

İslâm hukuku insafla incelendiğinde zaman, toplumla –

rın mutluluk ve istikrarına tek çare ve ilaç olduğu görüle-

cektir.

1- İslâm hukuku, kaynak itibari ile beşer üstü olduğun-

dan, müeyyide ve kaideleri ile her zaman şamil, insan

cinsinin ihtiyaçlarını karşılayacak genişlikte ve mükemme-

liyette olduğu için, beşer tarafından düzenlenen kanunlar-

dan büyük bir üstünlük ve imtiyaza sahiptir.

2- Onun hükümleri insanoğlunun ruh tekâmülünü ve

güzel ahlâkının gelişmesini hedef almakta ve bütün dav-

ranışlarında kontrol altında olduğu hissini ve inancını ver-

mektedir. Gücünü, adalete ve ahlâki kurallara bağlı kal-

maktan alır.

3- İslâm hukuku ihtiva ettiği hüküm ve müeyyideler-

le beraber, ahlâki prensiplere de büyük bir yer ve değer

vermektedir. Koymuş olduğu tedbirler tatbik edilmiş olsa,

can, mal ve namus korunmasında, bütün beşeri sistem-

lerden daha üstün olacağı muhakkaktır. Çünkü beşeri sis-

temlerde, yalnız mağdurun hakkını nazara almakla yetin-

mekte, bundan da daha önemli olan toplumun güveninin

ve ahlâkının ihlal edildiği düşünülmemektedir. Toplumun

selameti açısından hukukta bu dar görüş asla doğru ve

isabetli olmaz.

4- Beşeri düzenlerde genel kaide şudur: Ceza huku-

kunda, suçun seldi ve mahiyeti ne olursa olsun hâkim ka-

rar vermedikçe, maznun suçlu değildir, herkes gibi vicdanı

hür ve temiz bir vatandaş olarak yaşamakta ve bir suçsu-

zun yararlanacağı bütün haklardan istifade etmektedir. Bu

durum uzun zaman sürmekte ve hatta bazen senelerce

devam etmektedir. Adaletin böylesine sürüncemede kal-

ması toplum vicdânını rahatsız etmektedir. Bununla be-

raber kanun koyucu bir beşerdir, ferdi ve sosyal olayların

tesiri altında kalması mümkün ve hatta muhakkaktır.

(Mehmet Çağlayan, İslâm Hukuk Doktrini, s.123)

 

ÜÇ BÜYÜK NİMET

 

Üç büyük nimet var ki, kim onların kıymetini bilmezse,

onların şükrünü ve hakkını zayi eder:

Birincisi; Allâhu Teâla’nın kudret ve yüceliğini gözlerden

perdelemesidir. Allâhu Teâla (kudret ve yüceliği ile) öyle

zuhur ediyor ki kullar (bunlardan perdeli ve gafil oldukları

için) günahlardan geri durmuyorlar. Bunun ötesi, gaybın

sırlarıyla doludur. (O konularda söz etmek bizi aşar.) An-

cak, kullar, müşahedenin hürmetini (ve hakkını bilemeyip)

çiğnedikleri için, zâtla yüz yüze gelmeyi inkar etmektedirler.

Bir de şu var ki, her şey apaçık olsaydı; kulların şu durum-

da Allah’a (c.c.) imanları sayesinde elde ettikleri büyük de-

recelere sahip olunamazdı. Çünkü o zaman kullar bizzât

şahid oldukları bir şeye îman etmiş olacaklardı. Halbuki şu

anda gayba îman etmektedirler ve bu durumda dereceleri

yükselmektedir.

İkinci büyük nimet; halkın ekseriyetinden kaderin ve

ilâhî âyetlerin gizli tutulmasıdır. Çünkü bunlar gaybe ait

sırlardır. Hem böyle olmasında kulların iyiliği, din ve dün-

ya işlerinin düzgün bir şekilde devamı mevcuttur. Eğer bu

sırlar ve ilâhî tecelliler açıklanıp ortaya konulsaydı, bunca

âyetleri müşahede ile birlikte işleyecekleri küçük günahlar,

büyük günah gibi olurdu. Bir de, şu anda gayba îman ede-

rek yapılan salih amellerin katlanarak sevaba çevrilmesi

mümkün olmazdı.

Üçüncü büyük nimet; ecellerin kullardan gizli tutulması-

dır. Çünkü, eğer kullar ecellerini bilmiş olsalardı, hayır ve

şer olarak yaptıklarını zerre kadar artırıp eksiltemezlerdi.

Ecellerini bildikleri bir hâlde onlardan bir şey yapmalarını

istemek kendilerine çok zor ve şiddetli gelir, hem de on-

lar adına çok kesin bir delil olurdu. Bunun için kullara bir

mazeret vesilesi olsun diye ve aynı zamanda kendileri için

bir lütuf olarak ecelleri gizlendi ve hiç beklemedikleri bir za-

manda ölümle yüz yüze gelmelerine imkan hazırlandı.

(Ebû Tâlib El- Mekki, Kûtu’l Kulub, c.2, s.288, 289)

 

ÇOCUKLARIMIZI NASIL YETİŞTİRMELİYİZ ?

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır ki: “Çocukla-

rınızın hayatta çalışkan ve başarılı olabilmeleri için onları

üç şeyle yetiştiriniz.”

BİRİNCİSİ: “Peygamber (s.a.v.) sevgisi.” Çocuklarımıza

Peygamber (s.a.v.) sevgisi aşılayınız. Çünkü insanlığın bir pey-

gambere muhakkak ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacı anlamayanlar

kendilerini bilmezler. Çocuklar tarih kitaplarında Peygamber

(s.a.v.) Efendimizi okuyarak ister istemez bir sevgiyle sevip, onu

bir sultan veya bir filozof, veya bir kumandan, yahut bir asker

veyahut da bir diktatör sanmasınlar. Peygamberlik derecesiyle

bunlar ölçülebilir mî? Binâenaleyh peygamberlik sıfatının değer

ve anlamını peygamberlerin ve özellikle bizim Peygamberimiz

(s.a.v.)’in insan toplulukları üzerindeki etki ve sevgisini, bugün

bütün insanlığın o muhterem zâtlara intisap şerefiyle öğünerek

yaşamakta olduğunu, peygamberlerin insanlara gösterdikleri

güven ve bağlılığı, iş, hal hareket ve ahlâk yollarında doğru-

lukları, şimdiki halkın gösterdiği bütün fazîlet, medeniyet, şeref

ve namuslar, kahramanlık ve iyi niyetler v.s. hep o muhterem

şahsiyetlerin bıraktıkları şuurlu ve yerinde, faydalı haslet ve me-

deniyet yolu olduğunu tertemiz kalblere yerleştirmeli.

İKİNCİSİ: “Peygamber (s.a.v.)’in Ehl-i Beytini çocuklarınıza

sevdiriniz.” Yani, Peygamber (s.a.v.)’in mübarek hanımları, ço-

cukları, torunları, köle ve cariyeleri, kadın-erkek bütün akraba-

sının hepsine saygı ve sevgi ve onların haklarına riâyet telkin

ederek iyi hal ve güzel amellerini benimseyip güzel âdetlerini

takib ettirmektir.

ÜÇÜNCÜSÜ: “ÇocuklarınızıKur’ân okumakla mükellef tutu-

nuz.” Yani, onlaraKur’ân okutunuz. Zira çocuklarına Allâh (c.c.)

Kelâmını okutmak veya okutturmak anaya ve babaya vâciptir.

Okutmayanlar veya okutturmayanlar, Allâh (c.c.) katında sorum-

ludurlar. Kur’ân-ı Kerîm insanları aydınlatan, itikatlarını sağlam-

laştıran, îmanlarını tamamlayan, amellerini düzelten, ahlâklarını

güzelleştiren ve derecelerini yükselten apaçık bir mukaddes

kitaptır, insanlığın dünyasını mes’ûd,  hiretlerini mâmur eder.

(M. Cemal Öğüt, Hz. Fâtıma-i Zehra, s. 129)

 

 

İSLÂMİ VAZİFELERİMİZDEN: SELAM-TEŞMİT

 

Selam, Cenab-ı Hakk’ın mukaddes isimlerinden bir

isimdir. Selam vermek, “Allah’ın koruması altında olasın”

demektir.Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor: “Size selam

verildiği zaman ondan daha güzeli ile selamı alın veya

verilen selamın aynısıyla karşılık verin.” (Nisa s. 86) İm-

ran bin Husayn (r.a.) rivâyet ediyor: “Bir kişi Resûlüllah’ın

huzuruna geldi ve “Esselâmü aleyküm” diye selam verdi.

Resûlüllah selamını aldı ve “On (sevap)” buyurdu. Sonra

bir başkası geldi ve “Esselâmü aleyküm ve rahmetüllah”

diye selam verdi ve oturdu. Resûlüllah onun da selamını

aldı ve “Yirmi (sevap)” buyurdu. Sonra başka birisi geldi ve

“Esselâmü aleyküm ve rahmetüllâhi ve berekâtüh” diyerek

selam verdi. Resûlüllah onun da selamını aldı ve “Otuz

(sevap)” buyurdu.” Bir hadis-i şerifte, “İnsanların Allâhu

Teâlâ’ya en yakın olanı önce selam verendir” (Ebû Davud)

buyurulmuştur. Başka bir hadiste de “Küçükler büyükle-

re, binekli, atlı veya arabalı olanlar yayalara, yürüyen-

ler, oturanlara; arkadan gelenler yetişince öndekilere;

iki grup karşılaştığı zaman, az olanlar çok olanlara

önce selam verirler.” buyurulmuştur. (Buhârî)

Aksıran kimse Allah’a (c.c.) hamd ederse, kendisine

duâ edilmeyi hak etmiş olur. Aksırınca “Elhamdülillah” di-

yen kimseye “Yerhamükellah/Allah sana rahmetiyle mua-

mele etsin” denilir. Aksıran da ona “Ğaferallâhü lî ve leküm/

Allah benim ve senin günahını affetsin” veya “Yehdina ve

yehdikumullah: Allah bize ve size hidâyet versin” diye duâ

eder.

Aksıran kimse daha “Elhamdülillah” demeden, aksırma

sesini duyan kimsenin “Yerhamükellah” demesi mendub-

tur. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki, “Aksıran kimse

Elhamdülillah demeden önce, Yerhamükellah diyen kimse

diş, kulak ve karın ağrısı görmez.” Aksıran kimse, yanında

bulunan kimsenin duyacağı bir sesle “Elhamdülillah” deme-

lidir ki o da duyup “Yerhamükellah” desin.

(Muhammed Alaaddin b. İbni Âbidin, Üç Boyutuyla İslâm, s.656,663)

 

RESÛLULLAH (S.A.V.)’İN VE CEBRAİL (A.S.)’IN

GÖZ YAŞLARI

 

Bir defasında Resûlullah (s.a.v.) Cebrail’e (a.s.)’a: “Ce-

hennemi bana anlat” dedi.

Cebrâil (a.s.) şöyle anlattı: O zifiri karanlıktır. Cehennem –

den iğne ucu kadar açılsa, yeryüzündekiler yanar. Onun el-

biselerinden biri, yerle sema arası bir yere asılsa, onun kötü

kokusundan yeryüzündekiler hep ölürler.

Oranın zakkumundan bir damla yere düşse, yerdekilerin

bütün yiyecekleri bozulur. Eğer Allah’ın (c.c.) Kitabı’nda an-

latılan on dokuz cehennem meleğinden biri yeryüzündekilere

görünse onun çirkinliği ve yaratılış şeklindeki aykırılık, yeryü-

zündekileri öldürür.

Allah’ın (c.c.) Kitabı’nda anlatılan zincirlerden bir halka

yeryüzüne konsa yerin dibine kadar iner, yine de tam yerini

bulamaz…

“Yeter yâ Cebrail!” dedi ve ağlamaya başladı. Cebrail

(a.s.) da ağladı. Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdu “Ey Cebrail, sen

de ağlıyorsun. Halbuki Allah katında senin önemli bir ma-

kamın var. Sen oradasın.”

Cebrail (a.s.) şöyle dedi: Yâ Muhammed! Allah katında

bulunduğum bu hâlden başka bir duruma düşmeyeceğimden

emin değilim. Sonra, Harut, Marut ve kovulmuş İblis gibi bir

iptilâya da uğrayabilirim!

Hele gör ki: Cebrail Rabbin bunca ikramına uğradığı hâlde

ağlıyor. O hâlde isyânkâr olan bir kimse nasıl ağlamasın? Ha-

yatına ve sağlığına aldanma. Dünya geçicidir. Ahiretin azâbı

ise daha uzun, daha şiddetlidir.

Zinadan sakın. Çünkü zina, gazap, hışım ve elîm azap

getirir. En kötü zina devamlı yapılandır.

Biri var ki, karısını boşar, haram olan zinaya devam eder.

Bu hâli ile rüsva olmak korkusundan insanların yanında du-

ramaz. Acaba âhiretin rüsvalığından niçin korkmaz? O gün,

bütün sırlar açığa çıkar. Bu husus,âyetlerde de belirtilmiştir.

“Bunlar, o mü’minlerdir ki, eşleri ve cariyeleri hariç,

iffetlerini korurlar. Böylece kınanmış olmazlar. Bunun

dışında bir yol arayanlar, haddi aşmış kimselerdir.”

(Mü’minûn s. 5-7)

(Ebû’l-Leys Semerkandi, Tenbihü’l- Gafilin, s.410, 411)

 

KARI-KOCA ARASINDA MUHABBETİ

ARTIRACAK ŞEYLER

 

Kadının kocasının yanındaki kıymetini ve gönlündeki

muhabbeti artıran şeyler şunlardır:

Kocasına ikramda bulunmak, baş başa ve cima isteği

olduğunda emirlerine itaat etmek, onun menfaatlerini ko-

rumak, ona zarar verecek şeylerden sakınmak, çocuğunu

terbiye etmek, evde kalmaya razı olmak, evin dışına çok az

çıkmak, kocasının yanında edepli davranmak, onun sırrını

saklamak, emirlerine tahammül etmek, yemek vakitlerinde

yemeği hazır hâle getirmek, onu daima hoş ve güler yüzle

karşılamak, ondan yapamayacağı şeyler istememek, inatçı

olmamak, uyku anında örtünmeye dikkat edip fazla açılıp

saçılmamak, kocasının yanında ve arkasında sırrını muha-

faza etmek; aile sırlarını başkasına açmamak.

Kadınının kocasına karşı içi ve dışıyla samimi olması;

çoğu bulamadığı zaman aza kanaat etmesi gerekir. Kadın,

her zaman Hz. Aişe (r.anha) ve Hz. Fâtıma’yı (r.anha) ken-

disine örnek almalı, onların ahlâkıyla ahlâklanmalıdır ki,

cennet ehlinden olabilsin!

Bir rivâyete göre Hz. Ali (k.v) ve Hz. Fâtıma’nın (r.anha)

evinde üzerlerine örtecek tek bir örtü vardı. Bununla başla-

rını örttükleri zaman ayakları açık kalır, ayaklarını örttükleri

zaman başları açık kalırdı. Hz. Fâtıma (r.anha) ile Hz. Ali

(k.v) evlendiklerinde zifaf gecesinde altlarında sadece bir

koyun postu vardı; ikisi beraber onun üzerinde uyumuşlar-

dı. Hz. Fâtıma’nın (r.anha) üzerlerine örtecek bir örtü ve

içi hurma lifleriyle dolu deriden yapılma yastığından başka

dünya eşyasından bir şeyi yoktu.

Kıyâmet gününde Hz. Fâtıma (r.anha) insanların önün-

den geçerken, mahşer halkına: “Ey insanlar! Gözlerinizi

kapatın! Kadınların seyyidi Fâtımatu’z-Zehrâ geçiyor” de-

nilecektir. (Ebû Nuaym, Târîhu İsfehan, 1/100)

(İmâm Gazâli, Yöneticilere Altın Öğütler, s. 286-287)

 

GÜNÜMÜZDE ÇOKÇA DÜŞÜLEN HATÂLAR

 

Bazı müslümanlar kendi mensubu bulundukları guru-

bun dışındakilerini hoş görmez ve daima her konuda kendi

güzellikleri ve doğrulukları ile övünürler. Onlarda İslâm’ın

tanıdığı hoşgörü ve müsamahanın yerine kör taassub alır-

lar. Bunlardan bazıları cübbeli gezmeyenlere veya onun

gibi giyinmeyenlere hor ve başka bir nazarla bakarlarken

kimileri de kravat takmamayı eleştirirler. Kimileri ise sakal

bırakmanın bugün fitneye sebep olabileceğini ileri sürerek

delilsiz şahsi yorumları ile bu sünneti tamamen terkederler.

Bununla birlikte sakallıları tenkid ederler.

Ayrıca bazıları şeyhine mürid olmayan veya grubuna

mensup bulunmayan müslümanları sapıklık içinde gör-

mekte, İslâm’a hizmet eden bir alimi veya takva sahibi bir

mü’min kardeşini sevmemekte ve yabancı gözüyle gör-

mektedirler. Kitap okumak istediği zaman kişilerin sadece

kendi üstadlarının veya gruplarının eserleri ile tanışmasını,

başka kitap veya eserleri okumalarına izin verilmemesini

veya okutulmak istenmemesini sağlar. Diğer değerli ilmi

eserlere karşı bir ilgisizliğe sebebiyet verirler. Şeyhlerinin,

üstadlar- ının veya efendilerinin o konudaki görüşü tercih

edilmediği ve zayıf görüldüğü  halde Ehl-i Sünnet ulemanın

tercih ve fetvalarını bir kenara iterek zayıf ve yanlış fetva-

larla amel etmekde ısrarlı davranırlar. Oysa ki bu ısrar ha-

tanın en büyüğüdür. Hatta bazı müslümanlar, kendi yapa-

madıkları sünnetler başkaları tarafından yapıldığında sanki

yapılan sünnet değil de bir bidat imiş gibi kınama ve tenkid

yağmuruna tutarlar.

Peygamberlerden başka hiç bir kimsenin masum olma-

dığı Ehl-i  Sünnet’in inancından olduğu halde, bazı safdil

müslümanlar şeyhlerini masum sanmakta, cahil olmasına

rağmen, onun hiç bir zaman yanılmayacağına inanmakta

veya öyle sanmaktadırlar.Halbuki fıkıh kitaplarındaki fetva

verilen görüşlerin dışına çıkmamak gerekir.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve  Akâidi, s.17-18)

 

 

ŞER’Î VE TASAVVUFİ İLİMLERDE İCÂZET

 

İcazet, zahiri din ilimlerinde veya tasavvuf-tarîkat sahasında

olur. Bir kimsenin gerçekten din âlimi yahut tarîkat şeyhi olabil-

mesi için elinde geçerli ve hakikî icâzetname bulunması icap

eder. İcazeti, tabiatiyle icâzetli bir âlim verebilir. Böyle bir âlimin

derslerine yeterli müddet devam eden talebe başarı gösterir ve

yetişirse ya kendi isteğiyle yahut onun istemesine lüzum kalma-

dan bizzât hocası, liyakat ve ehliyet kazandığı için icâzet verir.

Tarîkatlerde de bir kimseye şeyhlik yahut halifelik ancak

icâzetle verilir. Medrese ilimlerinde icâzet ya bütün ilimler, ya-

hut sadece bâzı ilimler için verilebildiği gibi birtakım üstadlar tek

mevzuda, meselâ sadece hadis okutabilmek veya muayyen bir

kitabı okutabilmek mevzuunda icâzetname vermişlerdir.

Bilindiği gibi İslâmî ilimler ve faaliyetler iki ana bölüme ay-

rılır: Zahirî ilimler ki bunlar medreselerde din uleması, fakihler,

müderrisler tarafından talebe-i ulûma okutulur. İkincisi: Ahlâka,

tasavvufa, nefislerin tezkiyesine, Şeriatın bâtın tarafına ait

ilimler ki bunlar sûfî tarikleri tarafından tekkelerde, zâviyelerde

müridlere ve dervişlere şeyhler, mürşidler tarafından öğretilir.

Birinci ilimlerde kaal (söz), ikinci ilimlerde hal (tavır, hareket,

yaşayış) esastır.

Her iki ilim dalı da kaynağını Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’den

alırlar. Ehl-i sünnet inancının bozulmadan, saflığı bulandırılma –

dan, bid’atlerle karıştırılmadan devam edebilmesi için şer’i ve

tasavvufî (zahirî ve bâtıni) ilimlerin mutlaka ve mutlaka icâzetli

ulema ve meşayih (din âlimleri ve şeyhler) tarafından ümmete

öğretilmesi gereklidir. Medreselerin ve tekkelerin kapatılmasın-

dan sonra icâzet müessesesi ve âdeti sarsıntıya uğramış, son

yarım asırlık «fetret devrinde» bulanık suda balık avlamaya he-

veslenen birtakım icâzetsiz «din adamları» ve «müteşeyyihler»

türeyerek müslümanların zihinlerini karıştırmışlardır.

Tıp Fakültesinden diploması olmayan bir operatör-tabip ne

ise icâzetsiz din âlimi (!) veya tarîkat şeyhi (!) de odur.

(İmâm Zehebî, Büyük Günahlar, s.273)

 

RİYÂ KORKUSUYLA İBÂDET TERKEDİLMEZ

 

İbâdetle riyâ yapmak, istisnasız haramdır. Ve eğer

ibâdetin aslına riyâ yerleşmişse, her ibâdet için bilhassa

farz namazı görülsün diye halkın yanında kılmak. Bu, bazı

âlimlere göre küfürdür. İbrahim b. Yûsuf (r.a.) demiştir ki:

“Bir kimse gösteriş için namaz kılarsa, kendisine hiç bir ecir

yoktur, bilakis günah kazanır.”

İbâdetin başlangıcında riyâ baş gösterirse, bu durum-

da ibâdeti terketmek uygun değildir. Çünkü böyle bir kişi,

dinden gelen iteleyici bir kuvvet bulmuştur. Bu bakımdan

ibâdete başlamalı, riyayı bertaraf etmek hususunda nefsiy-

le mücadele etmelidir. Daha önce zikrettiğimiz gibi nefse

riyayı çirkin göstermek ve riyayı kabul etmekten çekinmek

gibi tedavi usûlleriyle ihlâsı elde etmeye çalışmalıdır. Amel,

ihlâslı olsun, arınsın diye, ameli terketmemelidir. Nefsini

ameli tamam edinceye kadar zorla ibâdete yöneltmelidir.

Çünkü şeytân önce amel ve ibâdeti terketmeye dâvet eder.

Ona bu hususta uymadığın ve amelle meşgul olduğun tak-

dirde, seni riyaya dâvet eder. Bu hususta da istediğini kabul

etmeyip onu kovduğun zaman sana şöyle demekle yetinir:

‘Bu ibâdet hâlis değildir. Sen burada riyakarsın. Zahmetin

boşunadır. İçinde ihlâs bulunmayan bir ibâdetten sana ne

fayda gelebilir?’ Bu sözleri, seni ibâdeti terketmeye itele-

yinceye kadar tekrar edip durur. İbâdeti terkettiğin zaman,

onun gayesi tahakkuk eder.

Riyakar olmasından korkarak ibâdeti terkeden bir kim-

senin misali, tıpkı şu kölenin misaline benzer: Efendisi ken-

disine içinde zivarı (karacuk) bulunan bir buğdayı teslim

eder ve ‘Bu buğdayı güzel bir şekilde ayıkla’ der. O ise bu

işi temelinden bırakır ve der ki: ‘Eğer bu işi yaparsam buğ-

dayın güzel bir şekilde ayıklanmayacağından korkuyorum’.

Böylece işi temelinden terkeder. Böyle yapmak amelin as-

lıyla beraber ihlâsı terketmek demektir ve manasız bir hare-

kettir.                                   (İmâm Birgivî, Tarikât-ı Muhammediye, s.120, 121

İmâm Gazâli, İhyâu Ulumi’d-din, c. 3, Bölüm 8)

 

İSLAM GÜNEŞİ DOĞDUKTAN SONRA

FETRET DEVRİ YOKTUR

 

“Ey Ehl-i kitap, peygamberlerin arkası kesildikten

sonra size, (hakikatleri) söyleyip duran elçimiz gelmiş-

tir. Ta ki, “Bize ne bir rahmet müjdecisi ne de bir azap

habercisi gelmedi” demiyesiniz diye… İşte size rahmet

müjdecisi de, azap habercisi de geldi artık… Allah, her

şeye hakkıyla kadirdir” (Maide s. 19)

Bu âyet hakkında İbn Abbas (r.a), “Cenâb-ı Allah, bu-

nunla peygamberlerin gelmesinin kesintiye uğramasından

sonra gelen dönemi kasdetmiştir demiştir. Rivâyete göre

Hz. Îsâ (a.s) ile Hz. Muhammed (s.a.v) arasında, aşağı yu-

karı altıyüz yıllık bir zaman geçmiştir.

Peygamberlerin kesintiye uğradığı bir esnada Hz. Pey-

gamber (s.a.v.)’in gönderilmesindeki fayda şudur: Çok

eskiden gönderilmiş oldukları ve üzerlerinden epeyce bir

zaman geçmiş olduğu için, önceki şeriatlar değiştirilmiş ve

tahrif edilmişti. Bu sebeple, hak, bâtıla; doğru, yanlışa ka-

rışmıştı. Bu durum ise, insanların ibâdetten uzaklaşmaları

için apaçık bir mazeret halini almıştı. Çünkü insanlar, “Ey

Rabbimiz, biliyoruz ki sana ibâdet etmemiz gerekiyor. Fa-

kat sana nasıl ibâdet edeceğimizi bilemiyoruz” diyorlardı.

Bundan dolayı, Hak Teâlâ bu mazereti izâle etmek için,

o esnada Hz. Muhammed (s.a.v)’i göndermişti. Bu husus

âyette “Bize ne bir rahmet müjdecisi, ne de bir azap haber-

cisi gelmedi” demeyesiniz diye” ifadesiyle anlatılmaktadır.

Yani, “Biz, bu fetret döneminde o peygamberi size, “Bu va-

kitte bize ne bir rahmet müjdecisi, ne de bir azap habercisi

gelmedi” demeyesiniz diye gönderdik” demektir.

Sonra yüce Allah, “İşte size rahmet müjdecisi de, azap

habercisi de geldi artık” buyurmuştur, ki bu sebeple bu

manîleriniz ortadan kalktı ve mazeret kapısı kapandı, de-

mektir.

(Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, c. 6, s. 429-432)

 

İSLÂM’IN İNSANA VERDİĞİ DEĞER

 

Hristiyanlıkta herkes kilisenin sultası altında idi. Kilise-

nin tasvib etmediği hiç bir ilmi faaliyet yapılamazdı. Aksi

takdirde engizisyon mahkemesinde hesap vermek mecbu-

riyetinde kalırdı. Din adamları aracı olmadan tevbe etmek

ve Allah’tan bağışlanmak isteğinde bulunmak imkansız idi.

Kilise bu ve buna benzer sapık inanç ve icraatıyla, dev-

let üstünde bir devlet idi. İslâm’dan evvelki ilim adamları,

din adına insanları beşeri ve medeni haklardan mahrum

ediyor, ister istemez herkesi kilise görüşüne ve iradesine

uymaya mecbur tutuyordu. İslâmiyetin gelişiyle, Ademoğlu

kaybettiği insanlığını buldu, haklarına kavuştu ve gerçek

manada hür oldu.

Kur’an-ı Kerim bu durumu şöyle açıklıyor:

‘‘Onlar, Allah’ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini, bir

de Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa ki, hep-

si ancak bir ilaha ibâdet etmekle emrolunmuşlardı ki,

O’ndan başka hiçbir ilah yoktur; O, onların ortak koş-

tukları herşeyden münezzehtir’’. (Tevbe s. 31)

Adiy İbni Hatem’den rivâyet edildiğine göre Adiy diyor

ki: Bir gün Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin yanına gittim,

baktım ki, Tevbe suresinin 31. âyetini okuyorlardı. Dedim

ki: Ya Resûlullah , onlar alimlerine ve rahiblerine ibâdet et-

miyorlardı. Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki: Onlar Allah’ın

helal ettiğini haram etmiyorlar mıydı, halkı da onlara

uyarak o helali haram bilmiyor muydu? Evet, Öyledir

ya Resûlullah, dedim. Buyurdular ki: Bu yaptıkları, onlara

ibâdettir.

Allah’ın helal ettiği şeyi haram ve haram ettiği şeyi de

helal etmek, Yüce Allah’ın ve Resûlü (s.a.v.)’in emir ve ya-

saklarını kenara iterek, hatta onlara çağdışı diyerek be-

ğenmemek ve gayri müslimlerin görüş ve inançlarını tercih

ederek sarılmak din, îman ve İslâm’la bağdaşabilir mi?

(Mehmet Çağlayan, İslâm Hukuk Doktrini, s.300)

 

MEDİNE-İ MÜNEVVERE’NİN FAZÎLETİ

 

Mekke’den sonra Medine’den daha üstün bir belde yoktur.

Medine’de yapılan ibâdetler de kat kat olarak kabul olunur.

Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Benim bu mescidimde bir namaz, Mescid-i Haram

hâriç, diğer mescidlerde kılınan bin namazdan daha ef-

daldir.” (Müslim ve Buhâri, Ebû Hüreyre’den)

İşte böylece Medine’de yapılan her hayırlı iş başka yerler-

de yapılan bin hayırlı işe bedeldir, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in

Medine’sinden sonra fazîlet bakımından Kudüs-i Şerîf gelir.

Kudüs-i Şerifte kılınan bir namaz, Mescid-i Haram ve Medine

hâriç, diğer yerlerde kılınan beşyüz namaza bedeldir. Diğer

amellerde de durum böyledir.

İbn Abbas (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.v.)’den şu hadîsi

rivâyet etmektedir:

“Medine mescidinde kılınan bir namaz, onbin namaza,

Mescid-i Aksâ’da kılınan bir namaz bin namaza, Mescid-i

Haram’da kılınan bir namaz da yüzbin namaza bedeldir.”

Hz. Peygamber (s.a.v.) başka hadis-i şeriflerde şöyle bu –

yurmuştur: “Medine’nin şiddetine ve sıkıntısına tahammül

eden bir kimse için, ben kıyâmet gününde şefaatçı olu-

rum.” (Müslim, Ebû Hüreyre, İbn Ömer ve Ebû Said’den)

“Medine’de ölmeye gücü yeten (yani ikamet etmek

isteyen) Medine’de ölsün. Çünkü Medine’de ölen herkes

için kıyâmet gününde ben şefaatçiyim.” (Tirmizî ve İbn Mâce,

İbn Ömer’den)

Bu üç bölgeden başka bütün yeryüzü ikamet için eşittir.

Ancak İslâm devletinin sınırlarında ikamet etmek, bu hükmün

dışında kalır. Hududları beklemek için, sınırlarda ikamet et-

mekte de büyük bir fazîlet vardır.

Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) bu hükmü belirtmek gaye-

siyle şöyle buyurmaktadır:

“Ziyâret amacıyla ancak üç mescide kafileler tertib

edilebilir: 1) Mescid-i Haram, 2) Şu (Medine’deki) mesci-

dim, 3) Mescid-i Aksâ.” (Müslim ve Buhâri, Ebû Hüreyre ve Ebû

Said’den)

(İmâm Gazâli, İhyâ-i Ulumi’d-din, c.1, s.694-696)

 

 

 

SİZDEN HİÇBİRİNİZ İŞLEDİĞİ SALİH

AMELLERİ İLE CENNETE GİREMEZ

 

Resûlullah (s.a.v.), “Sizden hiçbiriniz işlediği salih amel-

leri ile cennete giremez. Ancak Allah (c.c) rahmeti ile onu

örtecektir.”  buyurdu. Dediler ki: ”Sende mi ya Resûlallah?”

Resûlullah (s.a.v.): “Evet! Ben de”, buyurdu. (Tirmizi)

Hadisi şerifte ifade edilenler gerçek ise niçin hesaba çeki-

liyoruz? Eğer insan işlediği amelleri ile cenneti hak etmiyorsa

cennete girmek için neden ameli salih şart koşulmuştur? Man-

tıklı olanı Allah’ın engin rahmeti ile dilediğini cennete koyması

değil midir?

Hakikat şu ki insanların işledikleri salih ameller Allah (C.C.)

katında onun mülküne herhangi bir katkı sağlamaz. Sâlih amel-

ler ne kadar çok yapılırsa yapılsın, Allah’ın yarattığı nimetlere

denk olamaz.

İnsanın dünyada iken işlediği salih ameller Allah’ın ona ver-

diği göz nimetini bile karşılamaz.

Gerçek şu ki Allah’ın kanunlarına tabi olan insanın Allah’a

bir yararı dokunmaz. Aksine Allah’ın kanunları insanların kendi

yararları içindir.

Bizim hangimizin Allah’ın kudretine ihtiyacı yoktur ki! İnsa-

nın hayatında öyle zor anlar olur ki onu Allah’tan başka kurta-

racak hiçbir sebep ve güç kalmaz. İşte o zor anlarda hiç bile-

mediğin ve idrak edemediğin biçimde kurtuluş kapıları açılır ve

Allah’ın yardımı yetişir.

Allah’ın bir takım yasalar koyarak bizim onlara uymamızı

istemesi kendisine bir yararı dokunacağından değildir. Örne-

ğin insan namaz kıldığında, bu namazın Allah’a hiçbir yararı

dokunmaz. Fakat kılınan namazın yararı yine kulun kendisine

döner. Kul ibâdetlerini yerine getirdiği zaman Allah (C.C.) onu

asla yalnız bırakmaz, güçlükte, darlıkta ve zor anlarında daima

yardımcısı olur.

Öyleyse Allah’ın yasaları insanların kendi yararları içindir

diyoruz. Kıyâmet günü bu yasalara uyanları ödüllendirmesi ise

Allah’ın kullarına olan fazlındandır.

(Muhammed Mütevelli Şa’râvi, Kur’ân’da Kıyâmet Sahneleri, s.123)

 

DİNDE ORTA YOLDAN AYRILMAMALIYIZ

 

Bazı müslümanlar kendi mensubu bulundukları guru-

bun dışındakilerini hoş görmez ve daima her konuda kendi

güzellikleri ve doğruluktan ile övünürler. Bunlardan bazıları

cübbeli gezmeyenlere veya onun gibi giyinmeyenlere hor

ve başka bir nazarla bakarlarken kimileri de kravat takma-

mayı eleştirirler. Kimileri ise sakal bırakmanın bugün fitne-

ye sebep olabileceğini ileri sürerek delilsiz şahsi yorumları

ile bu sünneti tamamen terkederler. Bununla birlikte sakal-

lıları tenkid ederler.

Ayrıca bazıları şeyhine mürid olmayan veya grubuna

mensup bulunmayan müslümanları dalâlet içinde gör-

mekte, İslâm’a hizmet eden bir alimi veya takva sahibi bir

mü’min kardeşini sevmemekte ve yabancı gözüyle gör-

mektedirler. Kitab okumak istediği zaman kişilerin sadece

kendi üstadlarının veya gruplarının eserleri ile tanışmasını,

başka kitap veya eserleri okumalarına izin verilmemesini

veya okutulmak istenmemesini sağlarlar. Diğer değerli ilmi

eserlere karşı bir ilgisizliğe sebebiyet verirler. Şeyhlerinin,

üstadlarının veya efendilerinin o konudaki görüşü tercih

edilmediği ve zayıf görüldüğü  halde Ehl-i Sünnet ulemanın

tercih ve fetvalarını bir kenara iterek zayıf ve yanlış fetva-

larla amel etmekte ısrarlı davranırlar. Oysa ki bu ısrar ha-

tanın en büyüğüdür. Hatta bazı müslümanlar, kendi yapa-

madıkları sünnetler başkaları tarafından yapıldığında sanki

yapılan sünnet değil de bir bidat imiş gibi kınama ve tenkid

yağmuruna tutarlar.

Peygamberlerden başka hiç bir kimsenin masum olma-

dığı,  Ehl-i  Sünnet inancından olduğu halde, bazı safdil

müslümanlar şeyhlerini masum sanmakta, cahil olmasına

rağmen, onun hiç bir zaman yanılmayacağına inanmakta

veya öyle sanmaktadırlar.

Halbuki fıkıh kitaplarındaki fetva verilen görüşlerin dışı-

na çıkmamak gerekir.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, s.17-18)

 

İSLAM’DA KADININ VAZİFELERİ

 

İslâm’da kadının başlıca vazifeleri şunlardır: Kulluk vazife-

leri yâni ibâdetlerini yerine getirmek. Kişisel vazifeleri, namus

ve iffetine leke getirecek şeylerden sakınmaktır. Ailevi vazifele-

ri; kocasının meşru’ isteklerine itaat etmek, çocuklarını terbiye

etmek, kocasının malını korumak.

Allâhu Teâlâ şöyle buyuruyor: “Erkekler, kadınlar üze-

rinde kaimdirler (onların işlerini görürler, yöneticidirler).

Bu, Allah’ın, bazısını üstün kılmış olması ve erkeklerin,

mallarından infak eder olmaları sebebiyledir. Bu durumda

sâliha kadınlar, itaatkâr olup Allah’ın korumasını emrettiği,

kocasının bulunmadığı zamanda da koruyanlardır.” (Nisâ s.

34) Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Hangi kadın, ko-

casının izni olmaksızın, kocasının evinden çıkarsa; evine

dönünceye veya kocası ondan razı oluncaya kadar Allâhu

Teâlâ’nın gazâbındadır.” (Hatip, Muhtarul, s. 50.)

Resûlullah (s.a.v.), bir hadîsinde kadının vazifelerini sayar-

ken şöyle buyuruyor: “Bunlardan biri; kocasının evinden

onun izni olmadan çıkmamasıdır. Eğer böyle yaparsa Al-

lah (c.c.) ve gazâb melekleri ona, tövbe edinceye veya geri

dönünceye kadar la’net eder.” (Tayalisî Müh. Ehadis, s. 67.)

Şu hadîs-i şerîfte genel olarak kadının mes’uliyetini beyan

etmektedir: “Kadın; beş vakit namâzını kıldığı, Ramazan

orucunu tuttuğu, namusunu koruduğu ve kocasına itaat

ettiği vakit ona, ‘cennetin hangi kapısından istersen gir.’

denilir.” (Feyzü’l-kadir c.1, s.392)

Allah (c.c.) herkese yaratılışta hakkını vermiştir. Allâhu

Teâlâ şöyle buyuruyor: “Yaratan hiç bilmez olur mu?” (Mülk

  1. 14) Bu kelâma, yakînen îmân eden; Allah (c.c.)’ın, kulları hak-

kındaki hükmüne râzı olmuş demektir. Allâhu Teâlâ; kadın ve

erkek her iki cinse de kapasitelerine ve kudretlerine göre fark-

lı sorumluluklar vermiştir.  Herkes, kendine çizilen sınıra razı

olsa, sosyal düzen de kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Her iki

cins, kendi fıtrî özelliklerini koruyacak ve bu sayede; işsizlik,

maaşların yeterli olamaması gibi problemler de ortadan kalka-

cak veya en aza inecektir.

(Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün Sohbetlerinden derlenmiştir.)

 

CUMA NAMAZININ ÖNEMİ VE TÜRKİYE’DE

CUMA NAMAZI MESELESİ

 

Cuma namazının şartlarının bir kısmının olmadığı gerek-

çesiyle ‘Türkiye’de Cuma namazı kılınamaz’ düşüncesi yayıl-

maya çalışılmaktadır.

Hadis-i şerîfte “Her kim hayâtımda veya benden sonra,

gerek âdil ve gerek zâlim bir imâmı bulunduğu halde ha-

fife alarak, yâhud inkâr ederek Cuma’yı terk ederse Allâh

onun iki yakasını bir araya getirmesin ve hiç bir işini mü-

barek kılmasın…” buyurulmuştur.

Cuma namazı, hür, akıllı, baliğ, mukim, erkek olan ve has-

ta olmayan her Müslümana farzdır.

Hanefi mezhebine göre ise Müslümanların başındaki ida –

reci Müslüman ise cuma namazını kılabilmek için onun izni

şart koşulmuştur. Şâyet idareci Müslüman olmazsa veya Müs-

lüman olduğu halde izin vermezse imkan olursa yine kılına-

caktır. Şöyle ki;

Birincisi: Sultanın izninin şart olması, delîl yönünden,

muhkem bir farz olan Cuma namazının farz oluşunu düşüre-

cek kuvvette asla değildir. Bu sebeple farziyyetini inkâr eden

kâfirdir. Halbuki sultanın izni şartı, zan ifâde eden ve manası

kesin olmayan haber-i vâhidle sabittir. İzn-i sultanî hatırına

Cuma namazını feda etmek uygun olmaz.

İkincisi, aslında Cuma günü bütün mahalle mescidlerini

kapatıp, Cuma namazını merkezî bir veya iki câmide edâ et-

mek gerekir ki geçmişteki uygulamalar böyledir. Bu durumda

namazı kimin kıldıracağı hususunda halk arasında kavga,

tartışma çıkabilir. Çünkü böyle kalabalık cemaatler huzurunda

hutbe okuyup namaz kıldırmaya çok kimseler tâlip olabilir.

Şurası kesin bilinmelidir ki; şer’î bir özür olmaksızın

Cuma’yı terk etmek, neticesi münafıklığa varacak olan büyük

bir hüsrandır. Buna işaretle Allâh (c.c.); Cuma sûresinden

sonra gelen Münâfikûn sûresinde şöyle buyurmuştur: “Ey

İnananlar! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan

alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğra-

yanlardır.” (Munâfikûn s. 9)

(Misvak Neşriyat, Hakk Dînin Bâtıl Yorumlarına Cevaplar, s. 283-285)

 

 

 

KOMŞU HAKKININ ÖNEMİ

 

Komşu hakkı o kadar büyüktür ki, neredeyse komşu

komşuya vâris olacak derecededir. Ana, baba ve akraba

hakkı gibidir. Yalnız veraset yoktur. Bir hadîs-i şerifde Efen-

dimiz (s.a.v.) “Cebrail aleyhisselam, komşu hakkının

öneminden o kadar bahsetti ki, komşuyu komşuya mi-

rascı kılacak zannettim.” (Buhâri) buyruldu.

Kokulu yemek pişirince bir miktarını komşularına ver-

melidir. Çarşıdan meyve ve yiyecek şeyler alınca, komşula-

rına ve komşu çocuklarına vermelidir. Eğer vermeyecekler

ise, gizli götürüp, kendi çocuklarına verip evden dışarı çı-

karmamalıdır. Komşuları fakir ise, ara sıra sadaka ve zekât

vermekle ve hediye ile onlara ikramda bulunmalıdır. Fakir-

dir diye kıymet vermemezlik etmemelidir. Arada bir evine

davet edip, hatırlarını sormalı, sofraya çağırıp beraber ye-

mek yemelidir. Hasta olurlarsa evlerine gidip hâl ve hatır-

larını sormalıdır. Vefat ederlerse, cenazesini kaldırmalıdır.

Mümkün olduğu kadar ihtiyaçlarını görmelidir. Bir zarara

uğrarlarsa yardım etmeli ve bir iyilik gelirse tebrik etmelidir.

Borç para isterlerse esirgememelidir. “Sadakanın sevabı

bir kat, borcun sevabı onsekiz kattır” diye hadîs-i şerifte

bildirilmiştir. Komşusundan izinsiz onun evine karşı yüksek

bina yapmamalıdır. Onun bir taşına zarar vermemelidir.

Gizli şeylerini yaymamalıdır. Gıybet etmemelidir. Haremleri

tarafına bakmamalıdır.

Diğer din kardeşlerini de sevmelidir. Sâlihleri çok sev-

melidir. Fâsıklara, fâcirlere ve zalimlere nasihat ve va’z

etmelidir. Dinden çıkanlarla dostluk etmemelidir. Kusurları

mümkün mertebe affetmelidir. Elden geldiğince emr-i mâruf

ve nehy-i münker etmelidir. Zira Efendimiz (s.a.v.) ümme-

tinin diğer ümmetlerden üstünlüğü, emr-i mâruf ve nehy-i

münker etmek sebebiyledir. Bunu yerine getirenlere Allâhu

Teâlâ yüksek dereceler verecektir.

(Kadızâde Ahmed, Birgivî Vasiyetnamesi Kadızâde Şerhi, s. 228-229)

 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 

Peygamberimiz (s.a.v), “Besmele her kitabın anah-

tarıdır. Besmele ile başlanmayan her meşrû iş kesik

(bereketsiz)dir” buyurdular. Yine buyurdular ki: “Ceb-

rail (a.s.) bana vahiy getirdiğinde ilk indirdiği şey

Bismillâhirrahmânirrahîm’dir.”

Hazreti Adem (a.s.)’a ilk olarak Besmele nazil olunca,

“Zürriyetim, Besmeleyi okumaya devam ettiği sürece azap-

tan emin olur” dedi. Besmele Hazreti Adem’den sonra kal-

dırıldı. Hazreti İbrahim (a.s.)’a Hamd sûresinde tekrar na-

zil oldu. İbrahim (a.s.), Nemrut kendisini ateşe atmak için

mancınığa koyduğunda Besmele okudu. Allah (c.c.) ateşi

İbrahim (a.s)’a soğuk ve selâmet eyledi. Besmele İbrahim

(a.s.)’dan sonra tekrar kaldırıldı. Sonra Mûsâ (a.s.)’a indi-

rildi. Hazreti Mûsâ, Firavun’a ve sihirbazlarına Besmele ile

galip geldi. Ondan sonra Besmele tekrar kaldırıldı. Sonra

Süleyman (a.s)’a indirildi. Melekler ona, “Ey Süleyman!

Bugün mülk ve saltanatın tamamlandı” dediler. Hazreti

Süleyman Besmeleyi neye okusa emrine girerdi. Besme-

le ile diğer milletlere galip geldi. Besmele tekrar kaldırıldı.

Sonra İsâ (a.s.)’a indirildi. Hazreti İsâ ve havariler Bes-

mele okuyarak feraha erdiler. Allah (c.c.) şöyle buyurdu:

“Ey Îsâ! Sana hangi âyetin indirildiğini biliyor musun?

Bismillâhirrahmânirrahîm emniyet âyetidir. Her durum-

da onu çok oku. Okumanın ve namazının başı Besmele

olsun. Kim namazdan ve bir şey okumadan önce onu

okumaya devam ederse, ölümü kolay olur. Kabirde

Münker ve Nekir onu korkutmaz. Kabir onu sıkmaz. O

kimse rahmetime kavuşur. Kabri nurlanır. Kabrinden

onu vücudu ve yüzü beyaz olarak haşrederim. Mîzânı

ağır gelir. Sırat üzerinde onun nurunu tamamlarım.

Böylece cennete girer. Kendisine, saadete ve mağfire-

te kavuştun diye müjde verilir.” Hazreti İsâ, “Yâ Rabbi!

Bu sadece bana mı mahsustur?” diye sordu. Allah (c.c.),

“Sana, sana uyanlara ve senden sonra Ahmed (s.a.v.)’e

ve onun ümmetine mahsustur” buyurdu.

(Muhammed Alaaddin b. İbni Âbidin, Üç Boyutuyla İslâm s. 11-13)

 

ANA BABANIN EVLAT ÜZERİNDEKİ HAKLARI

 

Anne ve babaya riâyet etmeli, yüksek sesle konuşmama-

lıdır. Bazı işlerine incinip öf! dememelidir. Âyet-i kerîmede,

“Anne ve babaya öf! deme” (İsra s. 23) buyuruldu. Bir başka

âyet-i kerimede, “Onlara acıyarak tevazu kanadını (yerlere

kadar) indir ve: Yarab! Onlar beni çocukken nasıl terbiye

ettilerse sen de kendilerini (öylece) esirge, de.” (İsra s. 24)

buyuruldu. Bir kimse anasına ve babasına alçak gönüllü olarak

Ana babasına şefkat ve merhametle baksa, Allâhu Teâlâ ona

çok sevablar ihsân eder ve ona rahmet nazarı ile bakar.

Günah olmayan emirlerini yapmalıdır. Zira, “Allâhu Teâlâ’nın

indinde günah olan şeylerde, insanlara itaat olunmaz.”, kaide-

sine göre günah olan şeyde kimseye itaat caiz değildir. Bir

kimsenin anası ve babası kâfir bile olsa, nafakalarını vermek

ve hizmetlerini yapmak evlâdına vâcibdir. Küfür tarafına çek-

mezlerse, arada bir evlerine gitmek caizdir. Eğer küfür olan

şeylerden birine davet etmesinden ve tedricen küfre çekmesin-

den korkulursa, evlerine ve yanlarına gitmesi caiz değildir. Bu

vaziyet karşısında dostluğu kesmek vâcibdir. Nafakalarını bir

kimse ile gönderir. Anası babası Ehl-i sünnetten değil ise, yine

böyledir. Kiliseye ve meyhâneye götürmek caiz değildir. Çirkin

bid’atlerin işlendiği yerlere götürmek de böyledir. Böyle yerler-

den alıp, evine götürmek caizdir. Dövmesine ve bağırmasına

sabretmelidir. Karşılık vermemelidir.

Yemenli bir zât, cihada gitmek için Peygamberimiz

(s.a.v.)’den izin istemişti. Peygamberimiz (s.a.v.) ona, “Anan

baban sana izin verdi mi?” buyurdu. O zât, “Hayır” dedi. Pey-

gamberimiz (s.a.v.) ona: “O halde onların yanına dön ve on-

lardan izin al. İzin verirlerse bizimle cihada katılırsın. Ver-

mezlerse onların yanlarında kal ve elinden geldiği kadar

onlara hizmet ve iyilikte bulun. Çünkü ana babaya hizmet

etmek, tevhidden (inanmaktan) sonra insanı Allah’a yak-

laştıracak şeylerin en üstünüdür.”

Yine Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdular:

“Ana babaya iyilik ve itaat etmek, (nâfile olan) namaz

oruç, hac, umre ve cihattan üstündür.”

(Kadızâde Ahmet Efendi, Birgivî Vasiyetnamesi Kadızâde Şerhi, s. 228)

 

ALLAH İÇİN KARDEŞ OLMAK

 

“İnsanlardan ancak, kendisiyle birlikte bulunduğu sü-

rece iyiliğini artırdığın, kötü hâlini azalttığın, ona karşı bir

kusur işlediğinde seni bağışlayan, kendisine bir kötülük

ettiğinde senden özür dileyen, sana yük olmayan ve se-

nin sıkıntılarını gidermede sana yeten kimse ile arkadaş

ol.”

Gerçekten bu sıfat ve ahlâklar, en az bulunan şeyler-

dendir. Adamın birisi, Cüneyd-i Bağdadî’ye: “Bu zaman-

da Allah için kardeş bulmak çok zor!” dedi. Hazret sustu,

adam sözünü tekrar etti. O zaman Cüneyd-i Bağdadî

şöyle dedi: “Allah için kardeş edinmek istediğinde, senin

yükünü çeken ve eziyetine tahammül eden kimse ara.

Vallahi bu sıfatta insan çok azdır. Eğer Allah için kardeş

istiyorsan, sen onun yükünü çek, sıkıntısına sabret. Be-

nim yanımda böyle bir grup insan var; eğer istersen seni

onlara gönderebilirim.”

Bir kimse, kardeşinden yükünü çekmesini istediği

zaman, o, Yüce Allah için kardeşini seven değil; aslında

nefsini seven birisidir. Karşı tarafa eziyet etmemek, kar-

deşlik değildir; gerçek kardeşlik Allah için sevdiği kimse-

nin eziyetine sabretmektir.

Seleften birisi, oğluna şu tavsiyelerde bulunmuştur:

“Yavrum! İnsanlar içinde ancak şu kimselerle arkadaş

ol: Sen fakir olunca, sana yaklaşır; zengin olduğunda

sendeki mala tamah etmez, mertebesi ve makamı yük-

seldikçe, sana üstünlük taslamaz, onun için tevazu gös-

terdiğinde senin şerefini korur, ona muhtaç olduğunda

ihtiyacını giderir, kendisiyle birlikte olduğunda seni ede-

biyle süsler. Eğer böyle bir kimseyi bulamazsan başka

kimseyle arkadaş olma!”

Bir adam, haberi yokken, bir kardeşinin evine gelir-

di; ailesine: “Ununuz var mı? Zeytinyağınız bulunur mu?

Şuna ihtiyacınız var mı? diyerek sorardı; eğer: “Yok!” der-

lerse, lazım olan şeylerini satın alıp getirirdi.

(Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l Kutub, s.359-367)

 

 

 

 

İSLAM CEZA HUKUKUNUN ESASLARI

 

İslâm şeriatı suçlar için hem bu dünyada hem de âhirette

cezaların var olduğunu açıklamıştır. Ahirette verilecek cezalar

Allah’a ait olup kıyamet günü Allah, günahkarları cezalandıra-

caktır. Bazı sahabîler âhiret azâbından kurtulmak için dünyada

devlet tarafından cezalandırılmak üzere suçlarını itiraf etmiş-

lerdir. Bu nedenledir ki Resûlullah (s.a.v.)’e gelen Ğamidiye’li

kadın: “Ey Allah Rasülü! Beni temizle” diyordu. Nitekim

Resûlullah (s.a.v.) zamanında birçok kişi işledikleri suçları itiraf

ederek âhiret azâbından kurtulmak için dünyada cezalandırıl-

mayı kabul etmişler, dünyada çekecekleri acıya ve kısasa razı

olmuşlardır. Çünkü dünyadaki azap, âhiretteki azaptan çok

daha hafif ve kolaydır. Özetle cezalar, engellemeler ve zorla –

malardan ibarettir.

Devlet tarafından suçlara ve günahlara uygulanacak olan

bu cezalar, Allah’ın emir ve yasaklarını uygulayabilmenin tek

yoludur. Yüce Allah birtakım yasaklayıcı hükümler koyduğu gibi

bunların ihlali durumunda uygulanması için de cezai hükümler

koymuştur. Allah (c.c.) malın korunmasını emretmiştir. Bu hu-

susta Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Kendi gönül

rızası ile olmadıkça müslüman bir kimsenin malı kardeşine

helal değildir.” (Ahmed b. Hanbel) “Şüphesiz ki mallarınız ve

canlarınız birbirinize haramdır.” (Buhâri, Hacc)

Allah’ın bu emrinin uygulanması için hırsızlık yapanın elinin

kesilmesini gerektiren hükümler konulmuştur. İnsanların zina

yapmaları yasaklanmıştır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Zinaya yaklaşmayınız. Doğrusu bu (zina) kötü bir şeydir.”

(İsra.32) Allah’ın bu emrini uygulamak üzere celd (sopa) ve recm

(taşlama) hükümleri getirilmiştir. İşte temel metot, tüm emredici

ve yasaklayıcı hükümlerin aksine davranılması halinde devlet

tarafından cezalandırılmaktır. Bu nedenledir ki şer’î hükümlerin

uygulanma metodu aykırı davranışlarda bulunanların cezalan-

dırılmasıdır. Bu cezaların nasslarla belirlenmiş ya da izin veri-

len hususlarda yöneticinin takdiri ile belirlenmiş cezalar olması

arasında fark yoktur.

(Abdurrahman Maliki, İslâm Hukukunda Ceza, 2002)

 

ÇOCUKLARIN ANA BABA ÜZERİNDEKİ HAKLARI

 

Birisi Peygamberimiz (s.a.v.)’e gelip: “Kime iyilik ede-

yim?” diye sordu. Peygamberimiz “Ana-babaya” dedi.

Adam: “Anam-babam ölmüştür” dedi. Peygamberimiz

(s.a.v.): “Çocuklara” buyurdu. Zira ana-babanın hakkı

olduğu gibi, çocuğun da hakkı vardır. Çocuğun hakların-

dan biri, çocuğa isyân edecek kadar kötü davranmamaktır.

Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Çocuğunu söz dinleyecek şekilde yetiştirmeyen

ana-babaya Allah acısın…”

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor; Resûlullah (s.a.v.) buyuruyor

ki:

“Çocuğunuz yedi günlük olunca akika kurbanı ke-

sin ve ismini koyun. Altı yaşına gelince nezaket, terbiye

ve utanmayı öğretin. Sekiz yaşına gelince namaz kıldı-

rın. Dokuz yaşına gelince güzel elbise giydirmeye son

verin. On üç yaşına gelince, namaz kılmazsa döverek

kıldırın. On altı yaşına gelince evlendirin. Elini tutup:

Seni büyüttüm, terbiye ettim, ilim öğrettim ve evlen-

dirdim. Dünyada senden gelecek zarardan ve âhirette

senden gelecek azaptan Allah’a sığınırım, deyin.”

Çocuklara bir şey verirken , severken veya iyilik yapar-

ken eşit davranmak gerekir. Küçük çocuğu öpüp sevmek

Peygamberimiz (s.a.v.)’in sünnetidir. Zira Peygamberimiz

(s.a.v.) Hz. Hasan (r.a.)’ı öperdi. Akra İbni Habis : “On oğ-

lum var, hiçbirini öpmedim.” deyince Efendimiz (s.a.v.) şöy-

le buyurdu: “Çocuğuna merhamet etmeyene merhamet

edilmez.”

Bir gün Peygamberimiz (s.a.v.) namaz kılıyordu. Secde-

ye gittiğinde küçük olan Hz. Hüseyin (r.a.) omuzuna bindi.

Peygamberimiz (s.a.v.) secdesini o kadar uzâttı ki ashab

vahiy geldiği için secdesini uzâtmak mecburiyetinde kaldı-

ğını zannettiler. Selam verdiği zaman “vahiy mi geldi?” de-

diler. Peygamberimiz (s.a.v.), “Hayır, Hüseyin omuzuma

çıktı, onu düşürmek istemedim.” buyurdu.

(İmâm Gazâli, Kimyay-ı Saadet, s.289)

 

AMELLERİN ÖNCELİK SIRASI

 

Büyüklerden biri şöyle der: “Faziletleri işlemeye farzları

işlemekten daha fazla önem veren kişi aldanmıştır. Kendi

nefsini bırakıp başkalarının kusurlarını araştıran kişi kendi

kendine tuzak kurmuştur.”

Sahâbe-i Kiramdan biri nâfile namaz kılmaktaydı.

Resûlullah (s.a.v.) onu çağırdı. Fakat o sahabi namazı bı-

rakıp Resûlullah’ın (s.a.v.) çağrısına icabet etmedi. O saha-

bi, Allâhu Teâla’nın huzurunda ibâdet etmenin Resûlullah’ın

(s.a.v.) davetine icabet etmekten daha fazîletli olduğunu

düşündü. Namazını bitirip selam verdikten sonra gelince,

Resûlullah (s.a.v.), kendisine: “Seni çağırdığım anda ya-

nıma gelmene engel olan ne idi?” diye sordular; Sahabî:

“Namaz kılıyordum!” diye cevap verdi. Bunun üzerine

Rasûl-i Ekrem (s.a.v.): “Sen Allâhu Teâla’nın “Ey îman

edenleri Size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman,

Allah ve Rasulüne uyun. Bilin ki, Allah kişi ile onun

kalbi arasına girer. Siz mutlaka onun huzurunda top-

lanacaksınız” (Enfal: 24) buyurduğunu işitmedin mi?”

buyurdular. (Buhâri)

O sahabinin Resûlullah’a (s.a.v.) icabet etmesi daha

fazîletliydi; çünkü kıldığı namaz nâfileyken, Resûlullah’a

(s.a.v.) icabet etmesi bir farzdı.

Kul, bilgisinin eriştiği ve gücünün yettiği kadarıyla ön-

celikle haramlardan kaçındıktan sonra, üzerine farz olan

amelleri yerine getirmekle işe başlar. Farzları sağlam ve

mükemmel bir şekilde yerine getirmeden fazîletlerle meş-

gul olmaz; çünkü fazîletler, sermaye üzerine gelen kâr gibi-

dir ve sermaye olmadan kâr da olmaz. Her fazîletin mutlaka

âfetleri de vardır. Ancak o âfetlerden kurtulanlar, fazîletin

kârını elde edebilirler. Her güzel amelin bir sıkıntısı ve zor-

luğu vardır; bunlara katlananlar o güzellikleri elde ederler.

Bu fazîletlerin âfetlerinden kurtulmayı başaramayanlar, o

büyük fazîletleri elde edemezler. Bunlar için gerekli sabır

ve tahammülü gösteremeyenler, fazîletlerin sağladığı yüce

makamlara çıkamazlar.

(Ebû Tâlib El-Mekki, Kûtu’l-Kulub, c.4, s.88-91)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DİNDE OLMAYAN İBÂDET(!) ŞEKİLLERİ

VE SAHTE ŞEYHLER HAKKINDA BİR FETVA

 

Kurtubî hazretleri, Tartûşî (r.h.) hazretlerinden nakleder:

Kendisine soruldu:

Sual: -“Bir kavim (bir topluluk), bir yerde toplanıyorlar.

Kur’ân-ı kerimden bir şeyler okuyorlar. Sonra da, onların

söyleyeni kendilerine şiir (ilâhî, kasîde, naat ve benzeri)

şeyler söylüyor. Raks ediyorlar. Coşuyorlar, Def çalıyorlar

ve (yollarının büyüklerini) methediyorlar… (Ney ve kaval

gibi aletleri üflüyorlar). Böyle bir toplulukla hazır olmak ve

onlarla beraber olmak helal mi değil mi?”

Cevap: “Böyle yapan (sevap ve ibâdet niyetiyle def ça-

lan, methiyeler okuyan ve coşan) kişilerin yolu,

1- Betâlet (boş şeylerle meşgûl olmak),

2- Cehâlet ve Dalâlettir. (Yani sapıklıktır)

İslâm dini, Allâh’ın kitabı (Kur’ân-ı kerim) ve Resûlüllah

(s.a.v.) hazretlerinin sünnetinden başka bir şey değil-

dir. Raksetmek ve kendinden geçmeyi (ve coşmayı), ilk

ihdâs eden (dünya tarihinde ilk uyduran) kişi Sâmirî ve

arkadaşlarıdır. Sâmirî’nin yapmış olduğu buzağıya tapan

Yahudîlerdir… Samiri ve Yahudîler, buzağı sesi gibi böğür-

mesi olan buzağı heykelinden bir ceset edindikleri zaman;

ayağa kalktılar ve onun çevresinde raksetmeye başladılar.

Ve kendilerinden geçtiler. İşte bu (raksetmek ve kendinden

geçip coşmak) kâfirlerin dinidir. Buzağıya tapan müşrik

Yahudîlerin dinidir. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri ve ashâbı

ise (hâşâ raksetmek, kendinden geçmek ve coşmak şöy-

le dursun) başlarında uçacak kuş varmışçasına vakar ve

sükûnetle otururlardı.

Sultan ve sultanın naibine (idârecilere) gereken vazife,

(din adına def çalarak raks eden, oynayan, coşan ve ken-

disinden geçenlerin) mescidlerde ve başka yerlerde top-

lanmalarına mâni olmaktır. Allâh’a ve âhiret gününe îman

eden bir kişiye, onların meclisinde hazır olmak helâl değil-

dir. Onların bâtıl işlerinde onlara yardım etmesi kesinlikle

helâl değildir…

(Demirî, Hayâtü’l-Hayevânü’l-Kübrâ c.1, s. 458)

 

KİŞİ ARKADAŞININ DİNİ ÜZEREDİR

 

Yüce Allah’ın salih kullarını, takva sahibi ilim adam-

larını tanımak, onlarla dostluk kurmak, hayatta olan-

larının kendilerini, irtihal etmiş olanların da kabirlerini

ziyaret etmek de, Allah (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’i sev-

menin alâmetlerindendir. Ehl-i sünnetin selef ve halef

uleması bunda ittifak etmişlerdir. Ehl-i sünnete muha-

lif, başta Vehhabilerin iddiaları tamamen delil ve mes-

netten yoksundur. Hatta Vehhabiler Kainatın Efendisi

Resûlullah (s.a.v) Efendimizin mübarek kabri şeriflerini

ziyaret etmeyi de şirk ve irtidat olarak kabul etmektedir.

Bu konudaKur’ân-ı Kerim şöyle buyuruyor: “Sa-

bah ve akşam Allah’ın rızasını dileyerek Rableri-

ne duâeden kimselerle beraber nefsini sabırlı tut.

Dünya hayatının süsünü arzu edip de gözlerini

onlardan “o Rablerine duâedenlerden” başkasına

çevirme. Bizi anmak hususunda kalbine gaflet ver –

diğimiz kimseye itaat etme ki, o, keyfinin ardına

düşmüş ve işi de haddini aşmak olmuştur.” (Kehf. 28)

Bu âyeti kerime ile yüce Allah (c.c.), Resûlüne şöyle em-

rediyor: Ey Habibim, temiz nefsini devamlı olarak Allah’ın

rızasına nail olmak için, ona duâeden mü’minlerle be-

raber tut, dünyaya düşkün ve şehvetlerinin peşine düş-

müş, Allah’ın zikrinden gafil olanlarla beraber olma.

“Ebû Musa El Eş’ari (r.a.) Resûlullah Efendimizden

(s.a.v.) şöyle rivâyet eder: “İyi insanlarla ve kötü kimse-

lerle oturanların misali şöyledir: Güzel koku satan ile

körük çeken kimse ile beraber oturmaya benzer. Gü-

zel koku satan ile beraber olan onun güzel kokusun-

dan istifade eder veya alırsın, körük çekenle beraber

olduğun zaman da, ya kıvılcım elbiseni yakar veya

onun kokusundan rahatsız olursun.” (Buhâri, Bey’ı kitabın-

  1. Kaslalani, cilt:4. sh:39. Müslüm. Kltal Birr. Kastalâni. cilt: 10, sh:58.)

(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet Akaidi, s.193-195)

 

BESMELE-Yİ ŞERÎF

Cenâb-ı Hakk, her hayırlı işe Besmele ile başlanma-

sını emir buyurmuşlardır.

Bu husûs çeşitli âyet-i celîlelerde beyân olunmuştur.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz de:

“Herhangi bir hayırlı işe eğer Besmele ile başlan-

mazsa o iş ebter (hayırsız) olur.” yani “Sonu hayır ile

tamâmlanmaz ve bereketli olmaz.” buyurmuşlardır.

Rûhü’l-Beyân tefsîrinde naklolunur ki:

“Fir‘avn henüz ulûhiyet (ilâhlık) da‘vâsında bulunma-

dan önce sarayının kapısına  “Bismikellâhümme” yaz-

dırmıştı.

Mûsâ aleyhisselâma îmân etmediği için Mûsâ (a.s.),

Cenâb-ı Hakk’a: “Ya Rabbi ben onu da’vet ediyorum;

ama onda bir hayır görmüyorum.” diye ilticâ ettiğinde

Cenâb-ı Hakk:

“Her halde sen onun helâk edilmesini istiyorsun.

Ve  sâdece onun küfrünü görüyorsun, ben ise onun

kapısına yazdırdığı yazıyı da görüyorum.” buyurdu.

Besmele:  Ben,  dünyâda  dostlarına,  düşmanlarına

ve yarattığı bütün canlı mahlûkâta rızık verici, âhiret-

te de ancak mü’min kullarına cennet ve cemâl ni‘met-

leriyle in‘âm ve ihsân edici Allâh’ın ismiyle (bu işe)

başlıyorum, demektir. (Kenzü’l-İrfân, 78. s.)

Kim Besmele-yi şerîfi süveydâ-yı kalbine bir ömür bo-

yu dilinden düşürmemek üzere nakşederse rahmete lâ-

yık olur.

Cenâb-ı Hakk, Fir‘avn’a, Fir’avn olduğu halde sarayı-

nın kapısına bir Besmele yazdırdığı için bu kadar mühlet

veriyor. Onu kalbine yazan bir mü’minin ne kadar âtıfet-i

İlâhiyye’ye mazhâr olacağı bedîhidir (besbellidir). Duâsı-

na da muhakkak sûrette icâbet (duâsı kabûl) olunur.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Musâhabe, 2.c. 10.s.)

 

ŞEYTAN VE ZÜRRİYETİ

“Onu  ve  zürriyetini  dost  mu  ediniyorsunuz?”

Âyet-i Celîlesi’nin tefsîrinde Mücâhid’in anlattığına göre;

İblis’in  beş  evlâdı  vardır.  Her  birini  bir  işe  ayırmıştır.

Bunlar  Sebür, Aver,  Mebsût veya  Misvat,  Dasim ve

Zelenbur’dur.

Sebür, musîbetlerin sâhibidir. Musîbet ânında, helâk

oldum, mahvoldum, diye feryâd ü figân etmek ve yaka

paça  yırtmağa,  yüz-göz  yaralamağa,  câhiliyet  âdet  ve

an‘anelerine teşvik eder. A‘ver, zinâ işleri ile uğraşır, in-

sanları zinâya teşvik eder ve zinâyı süsler. Mebsût, ya-

lancılığı  teşvîk  eder.  Dasim,  insanlarla  evlerine  girer,

onların  kusurlarını  ortaya  koyar  ve  âile  reîsini  kızdırır,

aralarında kavga çıkartır. Zelenbur, çarşı ve pazarlarda

bulunur. Onun teşvîkiyle esnâf hâllerinden şikâyet eder

durur.

Ayrıca  Hunzub  adında  nâmaz  şeytânı  ve  Velhan

adında  abdest  şeytânları  vardır.  Şeytânlar  çok  olduğu

gibi melekler de çoktur.

Ebû  Umâme  el-Bâhilî,  Resûl-i  Ekrem  (s.a.v.)’den

şöyle rivâyet ediyor:

“Her Müslümâna yüz altmış melek müvekkeldir.

Onlar, insanın güç yetiremediği şeyleri ondan uzak-

laştırırlar. Bu cümleden olarak yalnız göze müvek-

kel yedi melek vardır. Sıcak günde bala hücûm eden

sinekleri kovaladıkları gibi, o melekler de göze hü-

cûm eden şeytanları kovarlar. Eğer onları görebilse-

niz, dağlarda ve ovalarda nasıl hazır vaziyette bek-

lediklerini ve ağızlarını açmış hücûm vaziyetinde ol-

duklarını görürdünüz. Eğer insan bir ân için kendi

başına terk edilseydi şeytanlar onu kaparlardı.” (İbn

 

 

Ebi’d Dünyâ)

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.), İhyâ u ‘Ulûmiddîn, 3.c., 88.s.)

ALLÂH (C.C.)’NUN RAHMETİNDEN

ÜMÎD KESİLMEZ

Hadîs-i şerîfte buyurulmuştur ki: “Cenâb-ı Allâh’dan ri-

câ  edip  yalvaran  fâcir,  Cenâb-ı Allâh’dan  ümîd  kesen

âbidden Allâhü Te‘âlâ’ya ma‘nen daha yakındır.”

Bir adam öldü, Allâhü Te‘âlâ Mûsâ (a.s.)’a vahy buyur-

du  ki:  Evliyâmdan  bir  velî  öldü,  onu  gaslet…  Mûsâ  (a.s.)

geldi ve gördü ki, halk günâhından (fıskından) dolayı O’nu

mezbeleye atmış…

– Ya Rabbi, dedi, sen halkın O’nun hakkındaki kelâmını

işitirsin… Allâhü Te‘âlâ buyurdu:

– O üç şey ile ölümü ânında benden, şefaat diledi ki,

bütün günâhkârlar bunun gibi benden dileseler mağfi-

ret ederim.

Birincisi:  Dedi  ki,  Yârabbi,  sen  benim  bu  kötülükleri

şeytanın fiili ile işlediğimi bilirsin, arkadaşlarım da kötü idi.

Fakat bunları kalbim kötü gördü.

İkincisi: Ehl-i fısk ile irtikâb-ı meâsîde beraberdim ama

sâlihler ile oturmayı onlardan daha çok severdim.

Üçüncüsü de: Bir fâcir ve sâlih ile karşılaştığımda sâ-

lih kimseyi, fâcir üzerine tercîh ve takdîm ederdim.

Vehb bin Münebbih şöyle duâ etti: “Yâ Rabbi eğer afve-

dersen  enbiyân  ve  evliyân  ferahlanır,  düşmanın  şeytan

mahzun olur. Eğer muazzeb kılar isen durum aksine olur.

Şüphe yok ki, evliyânın ferahı senin indinde düşmanların fe-

rahından daha sevgilidir. Beni mağfiret eyle..”

Allâhü Te‘âlâ buyurdu ki: Ben Ğafûr ve Rahîmim, affet-

tim  ve  rahmetimi  ihsân  buyurdum.  Hassaten  kim  ki,

günâhını itiraf ile tevbe ederse..

Cenâb-ı  Hakk’ın  rahmetinden  ancak  kâfirler  ye’s  ile

ümîdlerini  keserler. Akıllıya  gerektir  ki  “Rabbinin  rahme-

tinden  ümîd  kesmeyiniz.”  (Zümer  s.  53)      Zîrâ  Hakk  Te‘âlâ

dünyâda ve âhirette şedâidini kullarından açar ve onları afv

buyurur.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Hz. Yûsuf (a.s.), 107.s.)

 

 

 

 

BEŞ BÜYÜK ÂFET VE SEBEBLERİ

Abdullâh  b.  Ömer  (r.a.)’dan  rivâyete  göre,  Resûlullâh

(s.a.v.)  şöyle  buyurdu.  “Ey  muhâcirler  topluluğu!  Benim

sizlerin  mübtela  olmanızdan  Allâh’a  sığındığım  beş  şey

vardır ki, onları işlediğiniz zaman büyük âfetlere uğraya-

caksınız.

(Birincisi) Bir millet fuhuş ve ahlâksızlığı âşikâre işler-

se, daha önce hiç duyulmamış yeni hastalıklar meydana

gelir.

(İkincisi) Eksik ölçen ve tartan millet üzerine kıtlık, me-

şakkat ve zâlim idâreciler musallat olacaktır.

(Üçüncüsü) Bir millet zekât vermekten kaçınırsa onlar

üzerine yağmur yağdırılmayacaktır. Eğer diğer canlılar ol-

masaydı,  bir  damla   bile   düşmezdi.  (Ancak   hayvanlar

Allâh’ın günâhsız yaratıklarıdır. Ondan dolayı zaman zaman

biraz yağmur yağacaktır.)

(Dördüncüsü) Verdiği sözde durmayan kavimlere baş-

ka kavimler musallat olacak, onların mallarını ve eşyâla-

rını yağma edeceklerdir.

(Beşincisi)  Allâh’ın  kanunlarına  karşı  kanun  koyanlar

arasında, iç savaş ve karışıklık olacaktır.” (İbn Mâce, et-Terğîb

 

 

ve’t Terhîb)

 

 

İbni Ebi’d-Dünyâ’dan rivâyete göre, bir kişi, Hz. Âişe (r.an-

hâ)’dan zelzelenin sebeblerini sorunca, şöyle dedi: İnsanlar

mubah işler gibi hiç çekinmeden zinâ yapar, içki içer ve çalgı

çalarlar da Allâh (c.c.) gayrete gelerek yeryüzüne: “Onları sal-

layıver” diye emreder.

Ömer b. Abdülazîz (r.a.) bütün vilâyetlere şöyle bir ferman

gönderdi: “Allâh (c.c.)’ya hamd ve O’nun sevgili Resûlüne sa-

lâtü selâmdan sonra beyân olunur ki bu zelzele, yeryüzünde

ilâhî azâbın alâmetidir. Ben bütün vilâyetlere yazdım ki, falan

târihte meydanlara çıkarak duâ edip yalvarsınlar. Mal sahible-

ri de hayır hasenât yapsınlar. Çünkü Allâh (c.c.) buyurdu ki

“Muhakkak  kurtulmuştur,           (ma‘siyetten)  temizlenen  ve

Rabb’inin ismini anıp da namaz kılan.” (A‘lâ s. 14-15)

(Eşref Alî et-Tehanevî, Amellerin Karşılığı, 19-20.s.)

KÂİNÂT RASTGELE OLUŞMAMIŞTIR

Nature isimli bilim dergisinde yayımlanan araştırma-

ya göre, Namib çölünde yaşayan  Stenocara böceğinin

sırtında âdetâ bir mîmârî plan bulunuyor. Bilim adamla-

rı su damlasını etkileyen faktörler arasında matematik-

sel  bir  denklem  bulunduğunu  ortaya  çıkardılar.  Buna

göre rüzgârın hızı, su damlacığının ideal büyüklüğü ve

böceğin sırtındaki tepenin eğimindeki açı arasında özel

bir denge kurulu. Yani tepelerin açısı biraz daha farklı

olsa veya balmumuyla kaplı yüzey biraz daha dar olsa

su  böceğin  ağzına  akmadan  buharlaşacaktı.  Elbette

böyle  bir  durumda  böcek  bu  su  toplama  sisteminden

mahrum kalacaktı.

Bu böcekteki kompleks tasarımın özel olarak yaratıl-

dığı apaçık ortada. Hiçbir böcek çölde yürürken sırtında

özel  tepecikler  çıkaramaz,  bunları  özel  malzemelerle

kaplayamaz, tepe eğiminin uygun matematiksel açısını

belirleyemez. Bir bilim adamının tasarladığından iki kat

daha etkili bir su toplama ünitesi tasarlayamaz. Yüce Al-

lâh  yaşadığı  sıcak  ortamda  böceğe  böyle  etkili  bir  su

toplama sistemi bahşetmiştir. Bilimin doğadaki tasarımı

taklit  etmeye  başlaması  O’nun  yaratışının  kusursuzlu-

ğunu göstermektedir.

Bu sistem şimdi dünyânın kurak bölgelerinde yaşa-

yan insanlara su sağlama projelerine ilham kaynağı olu-

yor.

Allâhü  Te‘âlâ’nın  varlığını  iliklerimize  kadar  hisset-

mek için öyle çok uzaklara gitmeye gerek yok. Dünyâ-

nın binbir türlü rengini farketmenize ve bu satırları oku-

manıza vesîle olan gözünüz de, O’nun yüceliğini içiniz-

de  hissetmenizi  sağlayan  kalbiniz  de  O’nun  varlığına

işârettir.

(National Geographic’te Yayınlanan bir belgeselden alınmıştır.)

 

 

 

 

 

 

 

 

CENNET İÇİN TÂAT ELZEMDİR

Süfyân  bin  Uyeyne’den:  Mü’min,  hasenatından  hem

dünyâda hem de âhirette sevâba nail olur. Fakat fâcirin

hayrı  ta’cilen  (erkenden)  dünyâda  verilir,  ama  âhirette

ona nasîb yoktur. Hakîkî ihsân ehli ve mü’minin kemâli

odur ki: Allâh’tan gayri şeylerin hepsinden yüz çevirip te-

veccüh-ü tâm ile Allâhü Te‘âlâ Azze ve Celle Hazretlerine

yönelerek  kalbinde  ve  lisânında  Hakk’tan  gayri  bir  şey

bulunmaz. Bazı ârifler dediler ki: Fânî dünyâ hep altın ol-

sa;  âhirette  topraktan  çanak  çömlek  olsa  elbette  âhiret

dünyâdan daha hayırlı olur. Şu halde dünyâ fâni toprak,

âhirette baki altın olunca dünyânın hâli, değeri ne halde

kalır? Ebû Hüreyre (r.a.):

–  Yâ  Resûlallâh  (s.a.v.)!  Cennet  neden  halkolundu?

diye sorduk.

– Sudan, buyurdular.

– Bize O’nun binâsından haber verir misiniz? dedik.

– Bir kerpici gümüşten, bir kerpici altından, sıvası

da ezfer miskinden, toprağı za‘ferândan, çakıl taşları

da  lü’lü  ve  yakuttan.  Kim  ki  cennete  girerse  ebedî

mütene’im  (nimete  mazhar)  olur.  O’na  ölüm  yoktur.

Elbisesi kirlenmez, gençliği son bulmaz, dünyâda ya-

şadıkça ihtiyarlığı arttığı gibi hüsnü cemâli her gün

artar. Cennet için taat elzemdir. Zîrâ tâat cennet ücre-

tinin ve derecelerinin tohumudur… buyurdular.

Allâhım hidâyet yolunda ayağımızın kaymasından bi-

zi koru. Nefs ve hevâya tâbi olmaktan da bizi koru. Bizi

seni tanıyan ve (hidâyet yolunda) emirlerinin hudûdunda

duran,  (tam  teveccühle)  sana  teveccüh  edip,  senden

gayriye muhabbet ve alâkasını terk edenlerden kıl.

Akıllıya   gereken:   Kopmak   bilmeyen   sağlam   ipe

(Kur’ân’a) yapışmakdır. Bu takdirde övgüye değer bir âki-

bet onun içindir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Hz. Yûsuf (a.s.), 83-84.s.)

 

 

 

 

 

 

 

DÜNYÂ BOLLUĞUNDAN KAYGILANMAK

Ukbe b. Amir (r.a.) anlatıyor: “Peygamber (s.a.v.) sekiz

sene sonra Uhud şehîdlerini ziyârete çıktı. Dirilere ve ölüle-

re veda eder gibi onların üzerine namaz kıldı. Sonra minbe-

re çıktı ve:

“Ben  sizin  önünüzde  faratım  (Kevser  havuzuna  ilk

erişeniniz olacağım). Sizin bana mülâki olacağınız yeri-

niz havuzdur. Ben şimdi şu bulunduğum yerden oraya

bakıyorum. Ben sizin (bundan sonra) şirk koşacağınız-

dan endişe etmiyorum. Lakin sizin dünyâ için nefsani-

yetle didişmenizden endişe ediyorum,” buyurdu.

Bu görüşüm, Resûlullâh (s.a.v.)’i (minber üzerinde) son

görüşüm oldu”

Amr b. Avf el-Ensarî (r.a.) anlatıyor: “Resûlullâh (s.a.v.),

Ebû Ubeyde b. Cerrah’ı cizye tahsili için Bahreyn’e gönder-

mişti. Ebû Ubeyde cizye mallarını alarak Medîne’ye döndü.

Ensâr onun geldiğini duyunca sabah namazını Resûlullâh

(s.a.v.) ile birlikte kılmak için (Mescid-i saâdette) toplandılar.

Allâh  Resûlü  (s.a.v.)  namazı  kıldırınca  (gideceği  yere  git-

mek için) döndü. Hemen Ensâr -bu sabah namazın- da he-

pimizin  burada  niçin  toplandığımızı  biliyorsun  dercesine  –

Resûlullâh (s.a.v.)’in önünde durdular.

Efendimiz onları böyle görünce gülümsedi ve :

–  Öyle  sanıyorum   ki  siz   Ebû   Ubeyde’nin  Bah-

reyn’den birçok şeyle döndüğünü işittiniz? buyurdu.

– Evet, ya Resûlallâh! dediler. Allâh Resûlü (s.a.v.):

– Sevinin ve sizi sevindirecek nimetleri (bundan böy-

  1. le) Vallâhi  bundan  sonra  size  fakirliğin  ilişece-

ğinden korkmam. Fakat benim endişem, sizden önceki

ümmetlerin önüne yayıldığı gibi dünyâ nimetlerinin si-

zin önünüze de yayılması, onların (bu yüzden) birbirle-

rini kıskanmaları gibi sizlerin de birbirlerinizi kıskanma-

nız ve bunun, onları helak ettiği gibi sizleri de helak et-

mesidir!” buyurdu. (Buhari)

(M.Yûsuf Kandehlevî, Hayatü’s-Sahâbe, 2.c., 302-303.s.)

 

 

 

MEDÎNE-İ MÜNEVVERE’NİN ŞEREFİ

Abdülkâdir Geylânî (k.s.), Peygamber (s.a.v.)’i ziyâret

için yolculuk yapmayı, tâatların en güzellerinden, yapılan

işlerin en ileride olanlarından gördüğünü ifâde etmektedir.

Bunun böyle olması, Gavs-ı A‘zam’ın mezhebinin ve sün-

neti seniyyeye uygun bulunan inancının böyle olmasından

ileri gelmektedir. Zîrâ o, ehl-i sünnet mezhebinin fıkıh ve

hadîs âlimlerinden ve sofilerindendir.

Bunların  hepsi,  İbn-i Teymiyye  ve  Sehhâbi  fırkasınca

yasaklanmış  sayılan  işlerdendir.  Onlar  bu  bid‘atleri  ile,

Ümmet-i  Muhammed’in  icmâını  da  tahrif  etmiş  oldular.

Onların  bid‘atleri,  müslümanlar  ve  İslâm  dîni  üzerine  bir

belâ, hem de nasıl belâ olmuştur. Hanbelî imâmlarından

bir çoğu, onlara ve önderleri İbn-i Teymiyye’nin mezmum

bid‘atlerine karşı reddiye olmak üzere bir çok kitaplar telif

ettiler.

İmâm-ı Nevevî’nin sözleri:

Hacc  ve  umre  yapanlar,  Mekke’den  döndüklerinde

(s.a.v.)’in türbesini ziyâret için Resûlullâh (s.a.v.)’in Medi-

ne’sine  yönelsinler.  Zîrâ  bu  ziyâret,  yakınlıkların  en  mü-

himlerinden  ve  çalışmaların  zafere  ulaştıranlarındandır.

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

“Kim  benim  kabrimi  ziyâret  ederse  şefaatim  ona

vâcib olur.”

Bu ziyâretin yolculuğu sırasında Peygamber (s.a.v.)’e

salâtü selâmı çok okumak müstehâbdır. Gözü Medîne’nin

ağaçlıklarına, haremine eriştiğinde Efendimiz (s.a.v.)’e sa-

lâtü selâmı daha da çoğaltır. Allâhü Te‘âlâdan bu ziyâretle

kendisini faydalandırmasını ve ziyâretinin kabûlünü diler.

Medîne’ye girmezden önce boy abdesti alması ve en

temiz elbisesini giymesi müstehâbdır.

Medîne’nin şerefini düşünür. Zîrâ orası, bâzı âlimler ka-

tında, Mekke’den sonra fazîletçe dünyânın en üstün yeri-

dir.                       (Yûsuf en-Nebhânî, Şevâhidü’l Hakk, 86.s.)

 

 

 

 

 

 

 

ALLÂH’IN NUSRETİ

lyaz  eI-Eş‘arî  anlatıyor:  “Ebû  Bekir  (r.a.)’in  hilâfeti  döne-

minde  meydana  gelen  Yermük  savaşında  bulunmuştum.  İs-

lâm  birliklerinin  başında  beş  komutan  vardı.  Bunlar:  Ebû

Ubeyde, Yezîd b. Süfyan, Şurahbîl b. Hasene, Hâlid b. Velid

ve  lyâz  (b.  Ganm  el-Fihrî)  (r.a.e).  Hz.  Ebû  Bekir  (r.a.)  bize:

“Savaş  başgösterdiğinde  baş  komutanınız  Ebû  Ubeyde’dir”

demişti.

Savaş başladıktan sonra Ebû Bekir (r.a.)’e: “Ölüm üzerimi-

ze coştu” diyerek kendisinden yardım istedik. Bize şu cevâbı

gönderdi:

“Mektubunuzu   aldım,  benden  yardım   istiyorsunuz.

Ben  size  en  büyük  yardımı  yapacak  ve  hemen  askerler

gönderecek  birini  gösteriyorum:  Allâh’ı!  O’ndan  yardım

isteyin. Muhammed (s.a.v.) Bedir savaşında sayıca sizden

az bir kuvvetle zafer kazanmıştı.”

Düşmanla  savaşıp  yendik,  cesetlerini  dört  fersahlık  alan

üzerine serdik, pek çok ganimet elde ettik.

Ömer b. Hattab (r.a.)’in zamanında, Mısır’ın fethi gecikin-

ce, Ömer (r.a.), Amr b. As (r.a.)’e şu mektubu gönderdi;

“Mısır’ın fethini geciktirmenize şaşıyorum. Senelerdir

onlarla çarpıştığınız halde bir sonuca varamadınız! Bunun

yegâne sebebi düşmanlarınızın sevdiği dünyâyı sizin de

sevmiş olmaya başlamanızdır. Hiç şübhe yok ki Allâh bir

cemaata  niyetlerinin  doğruluğu  nisbetinde  yardım  eder.

Ben, sana dört kişi göndermiş ve o dört zattan her birinin

-bildiğim  kadarıyla-  bin  kişiye  muâdil  olduklarını  bildir-

miştim.  Meğer  ki  başkalarını  bozan  şey  (dünyâ  sevgisi)

onları da bozmuş ola.

Bu  mektubumu  aldığında  halka  konuşma  yap,  onları

düşmanlarıyla savaşmaya, sabırlı ve samîmî olmaya teş-

vîk et. O dört kişiyi halkın (askerlerin) başına getir, ordu-

ya yekvücûd olmalarını fermân eyle. Bunları Cuma günü

zevâl vaktinde yap. Zîrâ o an ilâhî rahmetin indiği, duâla-

rın kabûl gördüğü bir demdir. Halk yüksek sesle AIlah’a

yalvarsın, düşmanlarına karşı O’ndan yardımı dilesinler.”

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hayatü’s-Sahâbe, 3.c., 368-369.s.)

 

 

ALLÂH (C.C.) NÛRUNU TAMAMLAYACAKTIR

Uzun zamandan beri İslâmî eğitim ve öğretim ya tamâmen

terkedilmiş veya yetersiz olmuştur. Hattâ halkı müslüman olan

bir çok ülkelerde dine karşı cepheler alınmış, ortaçağ düzeni-

dir, afyondur, uyuşturucudur denilmiş veya din ilâhî olma özel-

liğinden uzaklaştırılıp yeni yeni eklemelerle devletsiz, idâresiz

ve  uysal  bir  inanç  manzumesi  hâline  getirilmiştir.  Kezâ  Ehl-i

Sünnet ve akidesine karşı savaş açılmış, küfür düzeni ve ka-

firler övülmüş, din ile dindârlar yerilmiştir. Ehl-i Sünnet’in selef

ve  haleflerinin  yetiştirdikleri  din  alimleri  yok  olmuş,  gerçek

alimlerden boş kalan meydanlara cahil fakat kurnaz tilkiler va-

li  olmuştur.  Allâhü  Te‘âlânın  mukaddes  kitâbı  ve  Resûlullâh

(s.a.v.)’in mübârek sünneti bu yetersiz ve samimiyetsiz kimse-

lerin fetva, tefsir ve yorumlarına kalmıştır. Gerçek âlimler çeşit-

li  hile  ve  baskılarla  susturulmuş,  İslâm  aleminin  hayranlığını

kazanan, hatta bıraktıkları ölmez eserleriyle ve yaptıkları unu-

tulmaz hizmetleriyle gayri müslimlerin bile takdîrini ve tebcilini

alan bu müstesnâ insanları küçük düşürmeye ve hizmetlerini

herhangi bir batı kafirine mâl edilmeye çalışmışlardır. Tüm bu

çabalarla  müslümanların  kafalarında  ve  vicdanlarında  büyük

yer alan Ehl-i Sünnet ve itikâdını silmeye ve yok etmeye gay-

ret gösterilmiş ve hâlâ da yapılmaktadır.

Bu saldırıların altında ya Ehl-i Sünnet düşmanlığı yatmak-

ta, ya Ehl-i Sünnet yeterince tanımamakta veya Ehl-i Sünnet

düşmanlığı ile İslâm’a dolaylı yollarından saldırılar düzenlen-

mektedir. Bu yüzden öncelikle günümüzde Ehl-i Sünnet üze-

rinde değişik yorumlar, açıklamalar ve düşünceler ileri sürül-

mektedir…

Müslümanlar  üzülmesin,  kâfirler  de  sevinmesinler  çünkü

yüce İslâm dini hiçbir zaman yok olmayacaktır. Şer kuvvetleri

ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar kendileri gibi üç beş rûh has-

tasından başka hiç kimsenin îmânını alamayacak ve çalama-

yacaklardır. Kıyâmete kadar bu böyle devam edecektir. Onlar

Allâh’ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Fakat kâ-

firler istemeseler de Allâh muhakkak nûrunu tamamlaya-

caktır.

(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi,  10-11-35.s.)

 

 

 

HAFTANIN GÜNLERİNDEKİ HİKMETLER

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimize pazar günü hakkında so-

ruldu; cevâben buyurdular ki: Ağaç dikip, îmâr işlerini ted-

vir etme günüdür. Çünkü Cenâb-ı Hâlik Te‘âlâ dünyâyı

yaratmağa ve îmâr etmeğe pazar günü başlamışdır.

Pazartesi günü, sefer ve ticâret günüdür, çünkü Şu-

‘ayb  (a.s.)  pazartesi  günü  sefer  etti  de  ticâretinde  ka-

zancı bol oldu, buyurdular.

Salı günü, kan günüdür, çünkü o gün Havva vâlidem-

iz hayz getirdi, Âdem (a.s.)’ın oğlu kardeşini o gün öl-

dürdü. Yine o gün Cercis, Zekeriyyâ (a.s.), Yahyâ (a.s.)

ve oğlu, Fir‘avn’un karısı Âsiye bint-i Müzâhim ve Benî

İsrâîl’in bakarası katlolundu. Resûlullâh (s.a.v.) salı günü

hacamat  yaptırmaktan  şiddetle  nehyetmişlerdir.  Çünkü  o

günde öyle bir saat vardır ki, kişi hacamat yaptırırsa kanı

durmaz ve ekseri hallerde insan kanı durdukdan sonra ölür.

Yine salı günü İblis yeryüzüne indi, yine o gün cehennem

yaratıldı ve yine o gün Eyyûb (a.s.) derde tutuldu.

Çarşamba günü, Meşakkat ve azâb günüdür. Çünkü o

gün  Firavun  ve  kavmi  boğuldular,  yine  o  gün Ad,  Se-

mûd ve Sâlih (a.s.)’ın kavmi helâk oldular ve o gün tır-

nak  kesmek  nehyolundu.  Çünkü  çarşamba  günü  tırnak

kesmek abraslık îrâs eder (alatenlilik yapar). Bazıları çar-

şamba günü hasta ziyâretini mekruh gördüler.

Perşembe günü,  hâcetlerin yerine getirildiği gündür.

-Gerektiğinde- sultânların huzûruna da perşembe günü

çıkılır.  Çünkü  İbrâhîm  (a.s.),  Mısır  melîkinin  huzûruna

perşembe günü çıktı, hâcetini gördü ve Mısır melîki ona

Hâcer’i hediye eyledi.

Cuma günü,  nikâh günüdür,  Âdem  (a.s.), Havva ile,

Yûsuf (a.s.), Züleyhâ ile Mûsâ (a.s.), Şu‘ayb (a.s.)’ın kı-

zıyla,  Süleyman  (a.s.)  Belkıs  ile,  ve  Resûlullâh  (s.a.v.)

de Hâdice ve Âişe (r.anhümâ) ile cuma günü nikahlan-

dılar” buyurdu.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsîri, 8.s.)

 

 

 

BELÂ AĞIZDAN ÇIKAN SÖZE BAĞLIDIR

Rivâyet olunur ki: “Ya‘kûb (a.s.) rü’yâda gördü ki, da-

ğın başında Yûsuf sahrada iken on kurt Yûsuf’a hücum

etti. Yûsuf aralarında kayboldu. O’nun için Ya‘kûb (a.s.)

O’nu kurt yemesinden korkarım dedi ve bu rü’yâyı gör-

mekle beraber Yûsuf’u kardeşlerine verdi. Kazâ takdir

ile geldiğinde bâsiret görmez olur. Sahâbînin bâzısı de-

di ki: Kişinin hasmına huccet, ipucu telkini muvâfık (uy-

gun)  değildir.  Hazreti Yûsuf  (a.s.)’ın  kardeşleri  kurdun

insanı  yemesini  bilmiyorlardı.  Fakat  Ya‘kûb  (a.s.)  kurt

yemesinden korkarım diye hatırlarına getirip oğullarına

ipucu telkin etmiş oldu.

Hadîs-i şerîfte “Belâ ağızdan çıkan söze bağlıdır.”

(Keşfü’l-Hafâ)  buyurulmuştur.

Hikâye  olunur  ki:  Lügat  imâmlarından  İbnü’s-Sekît,

Halîfe ile otururken Mütevekkil’in iki oğlu Mu’tez ile Mü-

eyyed gelince Mütevekkil O’na dedi ki:

– Benim iki oğlumu mu seviyorsun, yoksa Hasan ile

Hüseyin’i mi? Bunu işitince İmâm dedi ki:

– Vallâhi, muhakkak Hz. Alî (r.a.)’in hizmetçisi Kanber

benim nazarımda senden de iki oğlundan da daha ha-

yırlıdır. Bunun üzerine Mütevekkil adamlarına:

– Dilini kafasından kesip ayırın, dedi. İbnü’s-Sekît’in

dilini kestiler ve o gece öldü.

Te‘accüb olunacak hâl şu ki:

Hoca İbnü-s-Sekît’in bu hâl başına gelmezden evvel

Mütevekkil’in oğlu Mu’tez ile Müeyyede aşağıdaki beyti

ta‘lim edip öğretmek istemiş:

“İnsan dilinin sürçmesinden dolayı uğrayabilece-

ği musîbete ayağının sürçmesi ile uğramaz. Zîrâ in-

sânın  sözü  başını        götürebilir.     Hâlbuki  ayağının

sürçmesinden hâsıl olan yarası zamanla iyi olur.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Hz. Yûsuf (a.s.), 33-34.s.)

 

 

DÜNYÂ VE ÂHİRET İLİMLERİNİ BİRARAYA TOPLAMAK HERKESE NASÎB OLMAZ

Aklî  ilimler  de  dünyevî  ve  uhrevî  olmak  üzere  ikiye

ayrılır.  Dünyevî  ilimler;  tıb,  riyâziye,  cebir,  geometri,

hey’et [astronomi] ve diğer teknik ilimlerdir. Uhrevî ilim-

ler; kalbin hâllerini, amellerin âfetlerini, Allâhü Te‘âlâ’nın

Zât ve Sıfatını bilmek gibi ilimlerdir. Bu iki ilim birbirine

münâfidir, yani birisiyle fazla meşgûl olup derinliklerine

inen kimse, ekseriya diğerini ihmâl etmiş olur. Bu sebeb-

den Hz. Alî (r.a.), dünyâ ve âhiret için üç misâl vermiş ve

demiştir ki: Onlar terâzinin iki gözü, şark ve garb ve iki

kuma gibidirler; yani bir tarafa kuvvet verirsen öbür taraf

yeğnikleşir. Bir tarafta bulunursan, öbür taraftan uzakla-

şırsın. Birinin gönlünü yaparken öbürünü darıltırsın. Akıl

kuvveti, çok kere her ikisini bir araya toplamak için kâfi

gelmez. Birisi, diğerinde kemâle mânidir. Bunun için Re-

sûl-i  Ekrem  (s.a.v.):  “Cennet  ehlinin  çoğu  ahmaklar-

dır, yani dünyâ işlerini anlamayanlardır.”  (Bezzar)            bu-

yurmuştur.

Hasan-ı Basrî bir konuşmasında, sahâbîyi kasdede-

rek:  “Biz öyle adamlara yetiştik ki, siz onları görse-

niz,  bunlar  delidir,  derdiniz.  Onlar  da  sizi  görseler,

bunlar şeytandır derlerdi.” demiştir.

Bakarsın ki, diğer ilimlerde ihtisâsı olan kimseler, dîn

husûsunda duydukları garîb bir hükmü inkâra kalkışır ve

“tenâkuz var” gibi sözler sarfederler. Onların bu inkârına

aldanma. Zîra doğuda yürüyen bir kimsenin batıda bulu-

nan bir şey’i bilmesine imkân yoktur. İşte dünyâ ve âhi-

ret işleri de aynen böyledir. Bunun için Allâhü Te‘âlâ: “Yâ

Habîbim, bizi anmaktan yüz çevirenlere ve dünyâ ha-

yâtından başka bir şey istemeyenlere aldırma. Onla-

rın ilimden erecekleri gâye ancak odur.” (Necm s. 29-30)

buyurdu.                                (İbn-i Âbidîn, 3.c., 39-40.s.)

MEDÎNELİ YAHUDÎLERE İSLÂMIN TEBLÎĞİ

 

Abdullâh bin Selâm (r.a.) der ki: “Resûlullâh (s.a.v.) ismimi

sordu.  Ben  “Husayn  bin  Selâm”  dedim.  “Hayır, Abdullâh  bin

Selâm” buyurdu. Ben de “Evet, Abdullâh bin Selâm, Seni hak

ile gönderen Zât’a yemîn ederim, bugünden sonra başka bir is-

mimin olmasını istemem” dedim. Sonra devâm ederek: “Yâ Re-

sûlallâh (s.a.v.)! Yahûdîler, insanı hayrete düşürecek kadar

yalan söyleyen, asılsız isnad ve iftirâlar eden, zâlim bir mil-

lettir. Eğer sen benim seciye ve her hâlimi onlardan sorup

öğrenmeden  önce,  onlar  benim  Müslüman  olduğumu  du-

yup öğrenirlerse, muhakkak sizin yanınızda bana, akla gel-

meyen iftirâda bulunur! Siz önce beni onlardan sorunuz!”

dedim ve evin bir tarafına saklandım. Onun peşinden bir grup

yahudî ileri gelenleri içeri girdi. Bu esnâda Resûlullâh (s.a.v.) ya-

hudîlere “Aranızdaki Husayn bin Selâm nasıl bir adamdır?”

diye sordu. Yahudîler de “O bizim en yüksek âlimimiz ve en bü-

yük âlimimizin de oğludur! İbn Selâm bizim en hayırlımız ve en

hayırlımızın  da  oğludur!”  dediler.  Bunun  üzerine  Resûlullâh

(s.a.v.) yahudîlere: “Eğer o müslüman olduysa siz buna ne

dersiniz?” diye sordu; yahudîler: Allâh onu böyle bir şeyden ko-

rusun! diye karşılık verdiler. O sırada Abdullâh bin Selâm (r.a.)

saklandığı yerden çıkıp: “Ey yahûdî topluluğu Allâh’tan kor-

kunuz! Size geleni kabûl ediniz. Allâh’a yemîn ederim siz de

bilirsiniz ki O, elinizdeki Tevrat’ta isminin ve sıfatlarının ya-

zılı olduğunu gördüğünüz Allâh’ın Resûlü budur. Ben şahâ-

det ederim ki Allâh’tan başka ilâh yoktur. Yine şahâdet ede-

rim ki, Muhammed (s.a.v.) O’nun kulu ve Resûlüdür.” diye-

rek onu tasdîk etti. Bunun üzerine yahûdîler: “O bizim en kötü-

müzdür ve en kötümüzün de oğludur! diyerek çeşitli kusurlar ve

iftirâlarda bulunarak, Abdullâh bin Selâm (r.a.)’i kötülediler. Ab-

dullâh (r.a.): “Zâten korktuğum bu idi. Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Ben

onların zâlim, yalancı, kötülük yapan, iftirâcı bir millet olduğunu

size haber vermemiş miydim? İşte dediğim ortaya çıktı!” dedi.

Resûlullâh (s.a.v.) yahûdîlere “Birinci şahâdetiniz bize kâfidir,

ikincisi ise lüzumsuzdur.” buyurdu. Abdullâh (r.a.) hemen evi-

ne döndü. Âilesini ve akrabalarını İslâmiyet’e da‘vet etti. Halası

da dâhil hepsi Müslüman oldular. (İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, 1.c.)

 

 

 

 

 

BEYTÜLMÂL’DE HAKLARI OLANLAR

Eslem anlatıyor: “Ömer (r.a.)’den duymuştum, (arkadaşla-

rına): “Şu malın başına toplanın, kimlere verilecekse söyleyin”

diyordu. Hz. Ömer (r.a.) (birkaç gün sonra): “Size şu malın ba-

şına toplanıp kimlere verileceğine dâir görüş beyân etmenizi

emreylemiştim” dedikten sonra sözlerini şöyle sürdürdü:

Ben Allâh’ın kitâbından şu âyetleri okudum: “Allâh’ın fet-

hedilen memleketler halkının mallarından peygamberine

verdikleri, Allâh, peygamber, yakınlar, yetimler, yoksullar

ve yolda kalmışlar içindir. Tâ ki içinizdeki zenginler ara-

sında elden ele dolaşan bir devlet olmasın. Peygamber

size ne verirse onu alın, sizi neden men ederse ondan

geri durun. Allâh’dan sakının, doğrusu Allâh’ın cezâlan-

dırması çetindir. Allâh’ın verdiği bu ganîmet malları bil-

hassa,  yurtlarından  ve  mallarından  edilmiş  olan,  Al-

lâh’dan bir lûtuf ve rızâ dileyen, Allâh’ın dînine ve Pey-

gamberi’ne yardım eden Muhâcir fakirlerindir. İşte bun-

lar doğru olanların tâ kendileridir.” (Haşr s. 7-8) Ama Vallâhi

bu mallar sadece bu âyetlerde zikredilenlere mahsûs değil.

Çünkü  Allâh  daha  sonraki  âyette  şöyle  buyuruyor:  “Daha

önceden Medîne’yi yurt edinmiş ve gönüllerine îmân yer-

leşmiş  olan  kimseler,  kendilerine  hicret  edip  gelenleri

severler, onlara verilenler karşısında içlerinde bir çeke-

memezlik hissetmezler. Kendileri zarûret içinde bulunsa-

lar  bile  onları  kendilerinden  önde  tutarlar.  Nefsinin  ta-

mahkârlığından korunabilmiş kimseler, işte onlar saâde-

te  erenlerdir”  (Haşr  s.  9)  Allâh’a  yemîn  ederim  ki  bu  mallar

yalnız  bunların  da  hakkı  değil,  zîrâ  Rabbimiz  aynı  sûrenin

onuncu âyetinde şöyle buyuruyor:  “Onlardan sonra gelen-

ler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce inanmış olan kardeş-

lerimizi  bağışla,  kalbimizde  mü’minlere  karşı  kin  bırak-

  1. Rabbimiz! Şübhesiz sen şefkatlisin, merhametlisin,

derler.” (Haşr s. 10)  O halde bu malda, verilsin veya verilme-

sin Aden’deki çobana varıncaya kadar her Müslümanın hak-

kı vardır.

(M.Yûsuf Kandehlevî, Hayatü’s-Sahâbe, 2.c., 271-272.s.)

 

 

 

 

 

ASIL ÂFİYET, GÜNÂHLARI TERKETMEKTEDİR

Rivâyete göre Allâhü Te‘âlâ: “Yoksulluk benim cezâ

evimdir. Rahatlık ise kelepçemdir. Kullarımdan sevdi-

ğimi kelepçeye vurur ve hapishâneme atarım” buyur-

muştur.

Hastalık,  azgınlık  ve  isyandan  men  etmek  olduğuna

göre, bundan daha hayırlı ne olabilir. İyileştiği vakit isya-

na dalacağından korkan, daha bunun tedâvîsi cihetine gi-

der  mi? Asıl  âfiyet,  günâhları  terketmektedir.  Âriflerden

birisi adamın birine: Görüşmeyeli ne hâldesin? diye so-

rar. Adam da âfiyetteyim, der. Ârif: Allâh (c.c.)’ya isyân et-

medinse  hakîkaten  âfiyettesin,  fakat  günâh  işledinse,

bundan daha büyük hastalık olur mu? İsyân eden âfiyet-

te değildir, dedi. Hz. Alî (k.v.) bir bayram günü Irak fellâh-

larının süslenip püslenmelerini görünce, bunun sebebini

sorar. Onlar da: Bunlar bayram günüdür, derler. Hz. Alî

(k.v.) de: Bizim bayramımız, Allâh (c.c.)’ya isyân etmedi-

ğimiz günümüzdür, dedi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) de: “Lez-

zetleri yok eden ölümü çok anın” buyurmuştur. Denildi

ki;  sıtma,  ölümün  öncüsüdür,  onu  hatırlatır  ve  iyilikleri

sonra yaparım fikrini önler. Allâhü Te‘âlâ da: “Görmüyor-

lar mı ki onlar her yıl ya bir, ya da iki kere çeşitli be-

lâlara çarpılıyorlar da yine tevbe etmiyorlar ve onlar

ibretde almıyorlar” (Tevbe s. 126)      buyurmuştur. Bu âyetin

tefsîrinde çeşitli hastalıklarla mübtelâ olur ve onlarla de-

nenirler, demektir, dediler. Denildi ki; bir kul iki def‘a has-

talanıp da tevbe etmediği vakit, ölüm meleği ona: Ey gâ-

fil, sana benden elçi üzerine elçi geldi, neden icâbet et-

medin? Bunun için bir yıl içinde sıhhat veya servette her-

hangi bir musîbete uğramayan selef, bunu hoş karşıla-

maz ve bir mü’min kırk günde bir def‘a sıkıntısız olamaz,

derlerdi. Hattâ rivâyete göre Ammâr b. Yâsir (r.a.), evlen-

diği kadını, hiç hasta olmadığı için boşamıştır.

(İmâm-ı Gazâlî (k.s.), İhyâ-u Ulûmuddîn, 4.c., 522-523.s.)

 

 

 

 

ÜZERLERİNE KORKU OLMAYANLAR

Hadîs-i şerîfte vârid olmuştur ki :

“Allâh  bir  kulunu  sevdiği  zaman  onun  üzerine

belâlarını döker de döker.”

Cenâb-ı  Hakk’ın  enbiyâ  ve  evliyâya  verdiği  ibtilâlar,

mihnetler  ve  belâlar  onlara  cezâ  olarak  değil,  hediye

olarak verilmiştir.

Hadîs-i kudsîde buyuruluyor ki:

“Evliyâî tahte kılâbî lâ ya‘rifühüm ğayrî,  Benim velî-

lerim  (dostlarım)  kubbelerim  altındadır.  Onları  ben-

den başka kimse bilmez.”

Ebû Bekir el-Kettânî demiştir ki:

Hızır (a.s.)’dan naklen:

“Ben San‘a mescidinde iken, cemâat de Abdürrezzâk

(Vehb   b.   Münebbih)’den   hadîs   dinliyorlardı.   San‘â

civârından gelmiş bir delikanlı bana:

– Niye Abdürrezzâk’ın kelâmını dinlemezsin? dedi.

–  Ben Abdürrezzâk’ın ağzından çıkan kelâmı dinliyo-

rum,  sen  benim  Abdürrezzâk’ı  dinlememi  söylüyorsun,

dedim. Delikanlının benimle fazla meşgûl olmasına dar-

lanarak:

–  Eğer  sâdık  birisi  isen  benim  kim  olduğumu  söyle

bakalım! dedim.

– Sen Hızırsın, dedi.”

İşte Cenâb-ı Allâh’ın öyle kulları vardır ki, bu hayât-ı

fânîlerini geçib hayat-ı bâkîye ile tebdîl eylemişlerdir. Bu,

her  şeylerini  Hakk  yolunda  sarf  ve  infâk  sa‘yesinde

onlara Hakk’ın lûtfuyle müyesser olmuştur. Vücûdlarını,

hakîkî  varlığı  kazanmak  yolunda  ifnâ  eylemişler,  her

işlerini  mahzâ  Allâh  için  ve  Allâh  uğrunda  yapmışlar,

dünya  ve  âhiret  sevdâsından  kurtulmuşlar,           kâinatların

hakîkatine   vâsıl  olmuşlar,       da‘vâlardan   kurtulmuşlar,

ma‘nâyı bulmuşlar.             (Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),

Hazret-i Yûsuf (a.s.), 87-89.s.)

 

 

 

 

FETVÂ; MÜCTEHİD VE MÜFTÜNÜN VASIFLARI

Fetvâ, lûgatte: Sorulan bir müşkil hakkındaki cevâbdır, hal

ve beyandır. Böyle bir suâle cevâb vermeğe de iftâ denir, is-

tifta da bir müşkil şeyin hal ve îzâh edilmesini dilemektir. Istı-

lahta fetvâ, sorulan dînî bir mes’eleye dâir fakih bir zâtın ver-

diği cevâbdan, dermeyan ettiği hükümden ibârettir. Fetvânın

çoğulu fetâvâ’dır. Müşkil mes’eleyi cevâblandıran ve bir çıkış

yolu gösteren zâta müftî denilir. Usûlü fıkıh ıstılâhınca müftî

demek,  esâsen  müctehid demektir.  Müctehid  olmayıp  mu-

kallid sayılan bir fakihe müftî denilmesi ise mecâzîdîr. Halkın

müftüye müftü demesi de müctehidlerin fetvâlarını nakil ve hi-

kâye etmeleri sebebiyledir.

Usûlü  fıkıhta,  fıkha  dâir  yazılmış  tafsilâtlı  kitâblarda

müctehidin fetvalarını nakleden zatın aslâ fetvâ vereme-

yeceği  yazılıdır.  Yani  bu  zât  fetvâ  veremez;  Kitabullâh’tan,

Sünnet-i nebeviyye’den vesâir şer‘î delillerden şer‘î hükümle-

ri istinbat ederek dînî hâdiselerin hükümlerini ta‘yine muktedir

olamaz. Bu husûsta pek çok ilim lâzımdır. Evet; bir müctehid

için dünyâ kadar ilim ister, Kur’ân-ı Kerîm’in âyetlerinden, Re-

sûl-i Ekrem (s.a.v.)’in hadîslerinden dînî hükümleri  istihrâca

kudret ister, dînî ilimlerin ictimaî hâdiselerin, örf ve âdetin, hal-

kın  mes’elelerinin  künhüne,  gelişme  tarzına  vukûf  ister.  Bu

kudreti hâiz olan zâtlar ise zamânı nebeviyyeye yakın olan en

feyizli çağlarda bile pek nâdir yetişmiştir. Bunun içindir ki bir

çok âlim, fevkalâde insaf sâhibi oldukları için ictihâda cür’et

göstermemiş  dînî  ilimlerdeki  pek  ziyâde  ihâtalarına  rağmen

kendi nâmlarına fetvâ vermekten çekinmiş, Müslümanlar ara-

sında âmmenin kabûlüne mazhar olmuş bir mezheb sâhibi-

nin, mes’elâ İmâm-ı A‘zam (r.a.) veya İmâm-ı Mâlik Hazretle-

rinin  ictihâdı  gereğince  amel  etmiş,  sorulan  mes’eleler  hak-

kında  bu  gibi  büyük  müctehidlerden  birinden  delillendirilmiş

cevâblar  dâiresinde  fetvâ  vermiş  ve  fetvâsında  bu  kaynağı

göstermişlerdir.  Tahrice  muktedir  olmayan  her  müftünün

vazîfesi tabi olduğu müctehidin fetvalarını nakletmekten

ibârettir.               (Ömer Nasuhi Bilmen (r.h.), Hukuk-ı İslâmiyye ve

Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, 1.c., 246-247.s.)

 

 

 

 

ŞEYTAN ŞERLERİ HAYIR GİBİ GÖSTERİR

“Ey insan oğulları, ben size, şeytâna tapmayın, o

sizin  için  apaçık  bir  düşmandır,  diye  bildirmedim

mi?” (Yâsîn s. 60)

Şeytânın  hîlelerinden  biri  de,  şerri  hayır  gibi  göster-

mektir. Bunu ayırabilmek zordur. Şeytân bu gibileri açık

bir kötülüğe da‘vet etmeğe güç yetiremez de kötülüğü iyi-

likmiş gibi göstermeğe çalışır. Mes’elâ, halka va‘z eden

bir  âlime,  nasihat  yollu  “Şu  insanlara  baksana,  bunlar

gafletten helâk olmuş, cehâletleri kendilerini öldürmüştür.

Cehennem’e yönelmiş vaziyettedirler. Allâh’ın şu kulları-

na acımaz mısın? Va‘z ve nasîhatla bunları yola getirse-

ne? Allâhü Te‘âlâ sana in‘âm etti, basîretli kalb, tatlı dil ve

sevimli lehçe vermiştir. Nasıl olur da ilmi yaymaktan sus-

mak sûretiyle küfrân-ı ni‘met eder ve doğru yola da‘vet

etmemekle Allâh’ın gazabına uğrarsın?” iddiâyı nefsinde

yerleştirir  ve  çeşitli  hîlelerle  onu  insanlara  va‘z  etmeğe

teşvîk eder. Sonra da insanlara karşı süslenmesini ve gü-

zel konuşmasını, iyi hayırlı bir insan olarak gözükmesini

öğüt verir ve der ki: Kendine böyle çeki düzen vermez-

sen, sözün cemâate te’sîr etmez ve hakkı kabûl etmemiş

olurlar.  Bunu  iyice  adamın  kafasına  yerleştirir. Adamda

böylece riyâ kokusu, halk tarafından kabul görme hevesi,

mevki arzûsu, cemâat ve ilminin çokluğu ile büyüklenme,

başkalarını  hakîr  görme  duygusu  kendisinde  uyanır  ve

nasîhat edeceğim diye helâke gider. Va‘z u nasîhat eder-

ken hayır yapıyorum zanneder.

Hâlbuki maksadı mevkî sâhibi olmak ve hüsn-i kabûl-

dür. İşte bu sebebden helâke gider de hâlâ kendisinin Al-

lâh  katında  bir  mevkî  sâhibi  olduğunu  sanır.  Bu  gibiler

hakkında Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Allâhü Te‘âlâ bu dîni,

âhiretten nasîbi olmayan kimselerle de kuvvetlendi-

rir.” (Nesâî)  buyurmuştur.

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.), İhyâ u ‘Ulûmiddîn, 3.c., 66.s.)

 

 

 

 

MEKKE VE MEDÎNE’NİN FAZÎLETİ

Mekke’de mücâvir olarak kalmak İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e göre

mekrûhtur,  İmâmeyn  buna  muhâliftir. Allâh’dan  korkan  ihtiyatlı

âlimler İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in kavli ile amel etmektedir. Nitekim

İhyâ-u Ulûmiddîn’de de beyân edilmiştir. “Zannedilmesin ki ora-

da kalmanın kerih görülmesi o yerin fazîleti ile çelişir. Zîrâ bu ke-

râhetin illeti halkın âcizliği ve o yerin hakkını vermekte kusûr et-

meleridir.” Fetih sâhibi diyor ki: “Bu îzâha göre Medîne-i Münev-

vere’de  mücâvir  kalmak  da  öyledir.  Yani  İmâm-ı A‘zam  (r.a.)’e

göre mekrûhtur. Çünkü Medîne’de günâhların katlanması veya

büyütülmesi yoksa da, tekfir ve iclal vazîfesini bozmaya vardıra-

cak bıkkınlık, edep ve terbiye noksanlığı gibi şeyler olabilir.

Seyyid Fâsî Şifâü’l-Garâm adlı kitâbında şöyle diyor: “İbn Zü-

beyr hadîsinin muhtelif tarîklerinden üç rivâyet vardır: Birincisi:

Mescid-i  Haram’da  kılınan  namaz  Medîne’nin  mescidinde  kılı-

nan namazdan yüz kat daha fazladır. İkincisi; bin kat daha faz-

ladır.  Üçüncüsü; yüzbin kat daha fazladır. Nitekim Tayâlîsî’nin

Müsned’i ile İbn Asâkir’in İthâf’ında beyân edilmiştir. Üçüncüsü-

ne göre müseffir Nakkaş Mescid-i Haram’da kılınan bir namazı

hesâb etmiş: İkiyüzelli sene altı ay yirmi günlük namaza mu‘âdil

çıkmıştır. Beş vakit namaz ise ikiyüzyetmişyedi sene dokuz ay

on güne bedeldir. Seyyid diyor ki: “Üstâdımız İbn Sâhib el-Mıs-

rî’nin bir eserinde gördüm: Mescid-i Haram’da yalnız başına kılı-

nan namaz yüz bin; cemaatle kılınan namaz iki milyon yediyüz-

bin; beş vakit namaz ise onüç milyon beşyüzbin namaza bedel-

dir. Bir kimsenin vatanında bu iki mu‘azzam mescidden ayrı ola-

rak yalnız başına kıldığı namazlardan her yüz güneş senesi yüz

seksenbin namaza; ve her bin senenin namazı bir milyon sekiz-

yüzbin namaza çarpılacaktır. Bundan şu çıkar ki; “Mescid-i Ha-

ram’da cemaatle kılınan bir namazın sevâbı, memleketinde yal-

nız başına kılan kimsenin namazından aşağı yukarı iki Nuh (a.s.)

ömrü kadar fazladır.” Seyyid bundan sonra ulemânın, bu fazîlet

farz  ve  nâfileye  şâmil  midir,  yoksa  yalnız  farza  mı  mahsûstur

mes’elesindeki  ihtilâfından  bahsetmiştir.  Mezhebimizin  meşhûr

kavlinin muktezâsı budur. Yani biz Mâlikîlerle Hanefî mezhebine

göre  bu  fazîlet  yalnız  farza  mahsûstur.  Şâfiî  mezhebine  göre

umûmîdir (Hem farza, hem de nâfileye şâmildir.)

(İbn-i Âbidîn, 5.c., 23.s.)

ÇOCUK TERBİYESİ -1

Ebeveyn,  çocuğuna  toplantılarda  oturma  âdâbını  öğret-

meli, mes’elâ oturduğu meclisde sümkürüp tükürmekten sa-

kınmalı, başkasının ağzına doğru esnememeli, meclisde kim-

senin önüne geçip onu arkada bırakmamalı, ayaklarını birbiri-

nin üstüne atıp lâubâlilik yapmamalı, elini çenesine dayama-

malı, başını bir yere yaslamamalıdır. Bütün bunların tenbellik

alâmeti olduğu çocuğa öğretilmeli, en güzel şekilde oturması

gerektiği anlatılmalıdır. Oturduğu meclisde çok konuşmaması,

bunun ahmaklıktan sayıldığı, başkalarına da söz hakkı tanı-

mak gerektiği kendisine bildirilmelidir. İster yalan, ister doğru

olsun, durup dururken yemîn etmemeli ve buna daha çocuk-

lukta alışmamalıdır. Bulunduğu meclisde ilk sözü kendisi al-

mamalı, daha çok soruları cevâblandıracak şekilde konuşma-

lı, başkası konuşurken onu dinlemeli, büyüklere kıyâm edib

onlara yer vermeli ve onların karşısında hürmetle oturmalıdır.

Çirkin ve lüzûmsuz sözlerden, tel‘în ve sövüp saymak gibi

fenâ lâflardan, bu gibi sözleri konuşanlarla düşüp kalkmaktan

sakındırılmalıdır.  Çünkü  kötülerle  düşüp  kalkmak,  onlar  gibi

olmak demektir. Esâsen küçük çocuğu terbiye etmenin usûlü,

onu kötülerle düşüp kalkmaktan uzaklaştırmaktır.

Muallimi kendisini dövdüğü zaman, muallim ile mücâdele

etmeyeceği  gibi,  fazla  ağlayıp  durmamalı  ve  bir  şefaatçi  de

aramaması  için,  kendisine  sabır  tavsiye  edilmelidir.  Yiğit  ve

cesur çocukların hâli budur. Onlar âh u feryâd etmezler diye

kendisine telkinde bulunmalı ve ağıtın köle, kadın işi olduğu

anlatılmalıdır.

Dersden sonra bir miktar güzel şekilde oyun oynamak için

kendisine  müsâade  edilmelidir.  Çünkü  bu  oyun  sa‘yesinde

mekteb yorgunluğunu gidermiş olur. Fakat oyun, fazla yorucu

olmamalıdır.  Şâyet  çocuk  tamâmen  oyundan  men  edilir  ve

yalnız derse bağlanırsa, basîreti ölür, zekâsı kaybolur, dâima

dertli ve sıkıntılı bulunur. Hattâ bu esâretten kurtulmak için hî-

le  yollarına  başvurur.  Anne-babasına,  hocasına  ve  terbiye

edicisine itaat kendisine öğretilmelidir.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), İhyâ u Ulûmiddîn, 3.c. 168.s.)

 

 

 

ÇOCUK TERBİYESİ -2

Çocuklar, altı-yedi yaşlarına geldiği zaman tahâret ve na-

maz  ile  emredilmeli,  vaziyeti  müsâid  olduğu  sırada  alışması

için, Ramazanın bâzı günlerinde oruç tutmakla emredilmelidir.

İpek ve altun kullanmaktan uzaklaştırılmalı, dînî hükümlerden

bilmesi  gerekli  olan  şeyler  kendisine  öğretilmelidir.  Hırsızlık

yapmak ve haram yemenin kötülükleri, hıyânet, yalan, açık fâ-

hiş ve çirkin sözlerle buna benzer her türlü çirkin hareketlerin

zararları kendisine öğretilmelidir.

Bülûğ [erginlik] çağına yaklaştığı zaman, bütün bunların ya-

sak  edilmesinin  sebebleri  kendisine  anlatılmalı,  mes’elâ,  ye-

meğin  bir  gıda  olduğu,  yemekten  maksadın Allâhü  Te‘âlâ’ya

kulluk edebilmek olduğu, dünyânın, aslı olmayan boş bir şey

olduğu, zîrâ devam ve bekâsı olmadığı, ölüm ile bütün dünya-

lığın sona erdiği, dünyanın durulacak bir yer olmayıp yolculuk

yeri  olduğu,  devamlı  ve  asıl  makâmın  âhiret  olduğu,  ölümün

her  ân  gelebileceği,  akıllı  insanın,  dünyadan  âhiret  azığını

te’mîn eden kimse olduğu ve bu sa‘yede Cennet’in bol ni‘met-

lerine kavuşup Allâh katında mevkî sâhibi olabileceği kendisi-

ne anlatılmalıdır.

Çocuk bu yaşa gelinceye kadar güzel terbiye edilmişse, er-

genlik  ânında  bu  sözler  kendisine  te’sîr  eder.  Oyma  yazının

taşta iz bıraktığı gibi, bu sözler de çocuğun kalbine yerleşir ve

orada iz bırakırlar. Fakat daha önceki yaşlarda çocuk güzel ter-

biye edilmez, kötü söz ve kötü işlere alışır, gününü oyun ve eğ-

lence  ile  geçirir,  istediğini  yer  içer,  istediğini  giyer,  har  vurur

harman savurursa, duvarın kuru toprağı kabûl etmemesi gibi,

bu çocuk da bu hakîkatleri kabûl etmez. Asıl mühim olan, daha

ilk ânlarında çocuğu ele alıp yaşına ve başına göre terbiyesiy-

le meşgûl olmaktır. Çünkü onun bir sâfî cevher olarak yaratılan

kalbi hayrı da şerri de kabûle elverişlidir. Ancak anne-babası

onu istedikleri tarafa çevirirler.

Nitekim Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

“Her çocuk fıtrat üzerine doğar. Sonra anne-babası onu

(Mûsevî ise) yahudî, (Îsevî ise) hıristiyan, (ateşperest ise)

mecûsî yaparlar” (Buhârî) buyurmuştur.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), İhyâ u Ulûmiddîn, 3.c. 169.s.)

BEL‘ÂM BİN BAURÂ

Mûsâ (a.s.) irtihâl ederken yerine Yûşâ bin Nûn (a.s.)’ı halî-

fe  bıraktı. Allâhü  Te‘âlâ,  Yûşâ  (a.s.)’ı  da  İsrâîloğullarına  pey-

gamber olarak vazîfelendirdi. Yûşâ (a.s.), İsrâîloğullarının ba-

şında olduğu halde Arz-ı mev‘ud denilen bölgeye gidip, Eriha

ve  İlya (Eyliyâ) şehirlerini fethettikten sonra, Belka şehrini ku-

şattı. Belka şehrinin Belak ismindeki zâlîm hükümdârı ve ahâli-

si Yûşâ (a.s.)’a karşı âciz kalıp, İsm-i A‘zam duâsını bilen, her

duâsı kabul olan, ilim ve ibâdette yüksek, sözlerini yazıp istifâ-

de etmek için elinde hokka ve kalem ile yanında 2000 kişi bu-

lunan  ve  İbrahim  (a.s.)’ın  dînine  inanan  Bel‘am  bin  Bau-

râ’dan,Yûşâ (a.s.)’a ve ordusuna karşı bedduâ etmesini istedi.

Bel‘am, Allâhü Te‘âlânın peygamberine karşı bedduâ ede-

meyeceğini bildirdiyse de, azgın ve îmânsız Belka şehri ahalisi

bedduâda bulunması için Bel‘am bin Baurâ’ya hediyeler getirip

birçok dünyâlık va‘d ettiler. Karısı da; “Eğer bu kavmin toprak-

larımızdan gitmesi için duâ etmezsen senden ayrılacağım!” di-

ye tehdîdde bulundu. Zâlim hükümdâr da bedduâ etmediği tak-

dîrde onu îdâm edeceğini söyleyerek îdâm sehpâsı kurdurdu.

Bel‘am bin Baurâ’nın gönlünde dünyâ malına ve servetine

karşı meyl belirdi. Duâ etmeye râzı olarak şehrin dışındaki Hus-

ban Dağının tepesine ulaşıp, ellerini duâ için kaldırdığı zaman,

dilinden Belka şehri ahâlisi aleyhine, Yûşâ (a.s.)’ı ve İsrâîloğul-

ları lehine kelimeler dökülmeye başladı. Bu sözleri işiten Belka

şehri  ahâlisi;  “Ey  Bel‘am!  Ne  yapıyorsun?  Onlara  duâ,  bize

bedduâ ediyorsun!” dediler.

Bel‘am onlara; “Bu sözleri isteyerek söylemiyorum. Allâh ta-

rafından böyle konuşturuluyorum!” dedi. Bu sırada Allâhü Te‘â-

lânın hikmetiyle dili ağzından çıkıp göğsü üzerine sarktı. Allâhü

Te‘âlânın kendisine ihsân ettiği ni‘metlerin kıymetini bilmeyen,

irâde-i cüz’iyyesini şeytanın ve kötü insanların istekleri doğrul-

tusunda kullanan Bel‘am bin Baurâ, nefsin ve şeytanın saptır-

masıyla,  dünyâ  malına  ve  kadına  meylederek  îmânsız  öldü.

Kur’ân-ı Kerîmde A‘raf sûresinin 175. ve 176. âyet-i kerîmele-

rinde soluyan köpeğe benzetildi. “Onun gibiler köpek gibidir”

sözü, dillerde darb-ı mesel kaldı.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 3.c., 324-325.s.)

 

 

ŞEHİDLER İÇİN YEDİ HASLET VARDIR

 

Peygamberimiz (s.a.v.) şehidler için yedi haslet, fazilet vardır, buyurmuştur.

1) İlk kanın aktığında mağfiret olunur.

2) Cennette makamını görür.

3) Cennette hûr-i îyden yetmişikisini tezevvüç eder.

4) Kabir azabından halâs olur.

5) Mahşerin pek korkunç en büyük ağıt, feryad gününde emin olur.

6) Başına yakuttan vekar tâcı konulur.

7) Ehl-i beytinden yetmiş kişiye şefaat eder.

(Râmuz’ul Ehâdis)

Saff-ı Harbde şehid olan kişi öldürüldüğünde ölüm acısını duymaz. Ancak sizden birisinin âzâsını parmak ile sıkılırken ne kadar zahmet görürse şehid olan da o kadar zahmet hisseder.

Resûlullah (s.a.v.) Uhud Harbi’nde şehid olan şûhedanın ortasında durur da Ashâb’ına hitâben:

– “Ben Kıyâmet gününde bu mübarek şehidlerin Allah (c.c.) yolunda bezl-i hayat ettiklerine şehâdet edeceğim. Bunları kanları ile sarıp defin ediniz. Harb meydanında her yaralanan şehid Mahşer gününde kalkarken kanları aka aka kalkacaktır. Rengi kan rengidir. Fakat kokusu misk kokusu gibidir?”

İşte şehidler Hak divanına vardığında onların nişanları, iftihar madalyaları bu olacaktır.

(Uhud Gazvesi, Hz. R.M.Sâmi (k.s.), Sh. 52)

 

ZEMZEM KUYUSUNUN BAZI ÖZELLİKLERİ:

 

İbn-i Abbas’dan rivayet edildiğine göre: “Zemzem suyu, içildiği şey içindir:

Onu, şifa bulmak için içersen, Allah, sana şifa verir.

Onu, korunma isteklisi olarak içersen, Allah seni korur.

Onu, susuzluğunu kesmek için içersen, Allah, senin susuzluğunu keser.

Eğer Onu, karnını doyurmak için içersen, Allah seni doyurur. O Cebrail (a.s.)’in ökçesi ile vurup yerden çıkardığı ve İsmail Aleyhisselam’ı suladığı sudur.

Zemzem, yalnız suya kandırıcı değil, aynı zamanda doyurucudur da.

Peygamberimizin islamiyeti yaymaya çalıştığı ilk sıralarda peygamberimizle görüşmek için Mekke’ye gelip, geceli gündüzlü otuz gün, susadıkça ve acıktıkça zemzem suyu içmekle iktifa ettiğini ve hiç de, zayıflamadığını ve aksine semizlediğini söyleyen Ebûzerrül Gıfârî’ye Peygamberimizin “O, gerçekten mübârek gerçekten doyurucu yemektir!” buyurmuştur.

Peygamberimizin, Mekke’de oturan Kureyş eşrafından Süheyl b. Amr’e bir yazı yazarak “Bu yazım sana gece gelirse sabahlama! Gündüz gelirse, geceleme! Bana, zemzem suyu göndermedikçe!” buyurup Medine’ye zemzem getirttiği rivayet edilir.

(İslam Tarihi, M.Asım Köksal, C: 1, Sh: 126-127)

Mekke’de yapılan bir iz muayene ve mukayesesi sahih bir hadiste bildirildiğine göre, Mekke’ye bir Kâhine gelmişti.

Kureyşîler ona: Bize, haber ver bakalım hangimizin ayak izi Makam-ı İbrahim’dekine en çok benziyordur?” dediler.

Kadın “Eğer siz şu ince milli üzerine bir örtü gerer, sonra da, onun üzerinden yürür, geçerseniz, size haber veririm” dedi.

Kureyşîler oraya hemen bir örtü gerdiler ve örtünün üzerinden birer birer yürümeğe başladılar.

Kadın Peygamberimizin ayak izini görünce “Ayak izlerinizden (Makam-ı İbrahim)dekine en çok benzeyeniniz, bu, iz!” dedi.

Bu hadise üzerinden 20 yıl veya 20 yıla yakın veya Allah’ın dilediği kadar bir zaman geçtikten sonra Peygamber -Aleyhisselâm- Peygamber gönderildi.

Kur’ân-ı Kerîm’de (Makam-ı İbrâhîm) hakkında şöyle buyrulur:

“Orada (Beytullah’da) açık alâmetler ve (Makam-ı İbrahim) vardır.”

Makam-ı İbrahim, İbrahim Aleyhisselâm’ın Kâ’be’nin duvarlarını yükseltirken, iskele yerine kullandığı, sonra da, onun üzerinden seslenerek insanları, Hacca davet ettiği, üzerinde iki ayağının izi bulunan mübarek bir taş olup İbrahim Aleyhisselam, onu, Kâ’be’nin  kapısına, kıbleye yerleştirmiş, namazını, ona doğru yönelerek kılmıştı.

İbrahim Aleyhisselâmdan sonra, oğlu İsmail Aleyhisselâm’da böyle yapmıştı.

(İslam Tarihi, M.Asım Köksal, C: 2, Sh: 138)

 

ALİMLERİN DEVLET ADAMLARIYLA MÜNASEBETLERİ

 

Allah kendilerinden razı olsun alimler, dini bir zaruret veya ma’ruf ile emretmek gibi bir maslahat olmadığı halde devlet kapılarını aşındıran kardeşlerine yakınlık göstermezler idi. Bu husustaki mesnetleri şu hadis-i şeriftir:

“Cehennemde “Hephep” denilen bir vâdi vardır. Allah bu vadiyi, zâlimler ve zâlim hükümdarların meclisine gidipde onlara kavuk sallayan alimler için yaratmıştır.”

Bir gün Basra valisi, Malik bin Dinar (r.a.) Hazretlerine der ki:

– “Ey Malik, bize karşı bu kadar ağır konuşabilmen için sana cesaret veren ve bize mukabele etmekten âciz bırakan şey nedir, biliyor musun? Dünyaya metelik vermemen ve bizden bir beklediğin olmamasıdır.”

İbnü’s Semmak diyor ki: “Bir gün Basra valisinin  yanına gittim. Vâli bana dedi ki: “Ey Semmakoğlu bana biraz nasihatte bulun.” Kendisine şunları söyledim: Sana ve seni vâli olarak ta’yin edenlere yazıklar olsun! Çiğnenen bunca kul haklarının hesabını nerede vereceksiniz.” Siz kendinize ancak birkaç köprünün yapılmasını iş edinmişsiniz.”

Fudayl bin Iyaz (r.a.) da şöyle derdi: “Yemin ederim ki, vaktin halifesi Hârun’ür Reşîd beni ziyarete gelsede izin talebinde bulunsa, kendisine izin vermem. Elimde olmayarak çekip girerse o başka. Bu sûfilerin  bazıları, nasıl oluyor da kendiliklerinden hükümdarların kapısına gidiyorlar, şaşıyorum.

Anlatıldığına göre bir gün Muaviye (r.a.)’nin yanında birşeyler konuşulmuş. Orada bulman Ahnef bin Kays (r.a.) hep sükût ediyormuş. Muaviye ona, neden hiç konuşmadığını sormuş. Ahnef de demiş ki: “Yalan söylesem Allah’tan korkuyorum. Eğer hakikatı söylesem, senden korkuyorum. Bu sebepten sükûtu tercih ediyorum.” Böylece hakikatı söylemekten âciz bir durumda hükümdarların yanında bulunmak, insanı ancak vebal altında bırakır.”

(İslam Büyüklerinin Örnek Ahlakı, İ.Şa’rânî, Sh: 44-45-46)

 

İNSANIN NİYYETİ

 

İnsanın niyyeti dört vasıftan hâlî olmaz:

1- Dilinden ve gönlünden düşmeyen şey dünyâ ise bu kimse niyyeti ve ameli kötü kimsedir.

2- Dilinden düşmeyen şey ahiret, gönlünden çıkmayan şey dünyâ ise bu kimse de niyyeti ve ameli kötü kimsedir.

3- Dilinden ve gönlünden eksik olmayan şey ahiret ise o kimse niyyeti ve ameli güzel kimsedir.

4- Dilinden ve gönlünden düşmeyen şey Allah Teâlâ’nın rızası ise bu kimse de niyyeti ve ameli en güzel olan kimsedir.

Bunlardan birincisi kâfirlerin hali, ikincisi münafıkların üçüncüsü ebrârın, dördüncüsü de mukarrebinin halidir.

Hak Sübhanehu ve Teâlâ mukarrebinin ahvaline ibâreten, diğerlerinin hallerine de işareten buyuruyor ki:

“Biz yeryüzünde olan mevcudâtı yeryüzü için ziynet kıldık, onların hangisinin amelinin güzel, en güzel olacağını imtihan edelim diye.

Bundan sonra biz onun üzerinde olan şeyleri elbette kupkuru bir toz-toprak haline getireceğiz.”(1)

(Kehf Sûresi: 7-3, Ruhu’l-Beyân, 2/67)

(Yunus-Hud Sûresi, Sh: 78)

 

ÜÇÜNCÜ NEVİ: İnsan âleminin göklere benzemesini bildirir.

Ey aziz! Mârifet sahipleri demişlerdir ki, insan bedeninin göklere benzemesinin bir örneği şudur ki, semâda oniki burç olduğu gibi, bedenin de dıştan içe oniki yolu vardır: İki kulak, iki göz, iki burun deliği, ağız, iki meme, göbek, küçük ve büyük abdest yolları. Bir benzerliği  de şöyledir: Gökte yedi gezegen olduğu gibi; insanın içinde de yedi çok kıymetli organ vardır: Akciğer Ay’a, mide Utarid’e, böbrek Zühre’ye, yürek Güneş’e, safra Merih’e, karaciğer Müşteri’ye, dalak Zühâl’e benzer bulunmuştur. Gökte çok sayıda sâbit yıldızlar olduğu gibi, bedende de, çok sayıda sinirler vardır. Felekte yirmisekiz menzil meşhur olduğu gibi, bedende de, yirmisekiz his ve kuvvetler vardır. Gök dairesinde üçyüz altmış derece olduğu gibi, bedende de, beyan olunan üçyüz altmış kan damarı vardır. Göklerin külli ve cüz’isinin, sâbit yıldızların ve gezegenlerin çeşit çeşit tabiî ve kasrî [mecburî] hareketleri olduğu gibi, bedenin de aynı şekilde, çeşit çeşit ihtiyâri [istekli] ve ıztırârî [mecburî] hareketleri vardır. Gökler dört unsuru [hava, su, toprak, ateş] ihâta ettiği gibi, beden de şu dört unsuru içine almıştır. Kan hava gibi, safra atey gibi, balgam su gibi ve sevdâ  toprak gibidir. Bu unsurlardan üç mevâlid doğduğu gibi, bedende de dört karışımdan uzuvlar meydana gelmiştir. G

Gündüze misal, insanın neş’e ve sürûrudur. Geceye misal, hüznüdür. Açık havaya misal, ferahlığıdır. Buluta misal, sıkıntısıdır.

 

BEDENİN AY VE YILA BENZEMESİ

 

Gök gürlemesine misal, sesidir. Şimşeğe örnek gülmesi, yağmura örnek ağlaması, rüzgâra misal, nefes alıp vermesi, olma ve bozulmaya misal konuşmasıdır. Gök kuşağına örnek, yay gibi kaşdır. Hilâle örnek kulağı, Ay’a örnek yuvarlar yüzü, gece karanlığına örnek, siyah saçıdır. Sabahın nûruna, açılmasına örnek, alnıdır. İnsan âleminin dış âleme bu beyan olunan benzerliklerinden başka benzerlikleri çoktur. Lâkin ârife işaret yetiştiği için, uzatmaya gerek yoktur.

 

ALLAH (C.C.)’IN VELİLERİ

 

Bazı büyükler demişlerdi ki:

Velilerin alâmeti, onların bütün arzularının ancak Allah (c.c.) ile berâber olmak bulunduğunun görülmesi, meşguliyetlerinin Allah (c.c.) ile olması, firarlarının ancak Allah(c.c.)’a olmasıdır. Mâliklerini müşâhede de bekalarıyla bu hallerinde fâni olmuşlardır. Envâr-ı ilahiyye onları kuşatmış, kendi kendilerinden bile habersiz hâle gelmişlerdir. Allah (c.c.)’dan gayri kimse ile kararları yoktur. Onlar birbirlerine ancak Allah (c.c.) için muhabbet eden kimselerdir.

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: Allah (c.c.)’ın öyle kulları vardır ki, kendileri enbiyâ ve şühedâdan olmadıkları halde kıyamet gününde nebîler ve şehidler onların Allah (c.c.) indindeki şereflerini gördüklerinde gıbta ederler. Denildi ki:

— Onlar kimlerdi ya Resûlullah? Ve amelleri nelerdir? Resûlullah (s.a.v.) cevaben:

— Onlar akrabaları olmayan kimselerle ancak Allah (c.c.) için sevişirler ve kırşılıklı menfaat beklemezler. Onların yüzleri nurdur, onlar nurdan minberler üzerindedirler. İnsanlar korktukları zaman onlar korkmazlar, insanlar mahzun olduları zamnan mahzun olmazlar.»

(Hz. M. Sâmi (k.s.), Yûnus ve Hûd Süreleri)

 

 

 

 

MELEKLER

 

Melekler, vazife mahalleri itibârile

 

1- Yerde vazifeliler, 2- Göklerde  vazifeliler,3- Arş’ta vazifeliler, 4- Cennette vazifeliler, 5- Cehennemde vazifeliler… diye gruplara ayrıldıkları gibi,

Vazifelerinin mâhiyeti itibârile de:

1- İlliyyûn, Mukarrebûn (her an Allâh (c.c.)’ı tesbih, tahmîd ile meşgul melekler) 2- Yerlerin, göklerin işlerini tedbir edici, yönetici melekler, 3- Elçi melekler, 4- Hafaza melekleri (amelleri yazıcı melekler), 5- Ölüm meleği, 6- Münker, nekir (kabirde sorgu melekleri)… gibi gruplara da, ayrılırlar.

Cebrâil, Mîkâil, ve İsrâfil ve Azrâil (aleyhisselâmlar), meleklerin ulularıdırlar.

Kur’ân-ı Kerîm’i, Allah(c.c.) tarafından Peygamberimiz (s.a.v.)’e Cebrail (a.s.) indirmiştir.

Cebrâil (a.s.), Allâh (c.c.) ile peygamberler arasında elçiliğe, Mîkâil (a.s.) rızıklara, Azrail (a.s.) canları almaya, İsrâfil (a.s.) da Kıyâmet günü Sûr’u üflemeye memurdur.

Arş etrafında dönüp dolaşan melekler, mü’minler için mağfiret dilerler. Allah (c.c.) katında şefâatte bulunurlar.

 

(M.Asım Köksal Sohbetler)

İHTİYARLIK

 

İhtiyarlık, mizacın ve tabiatın değişmesi ile vücuda ânz olan bir hastalık değildir. Ancak, diğer hastalıklarda olduğu gibi, insanı ölüme doğru götürdüğünden dolayı hastalık denilmiş veya hastalığa benzetilmiştir. Aslında ihtiyarlık, yaşlılıktan meydana gelen zayıflık ve kudretsizliktir.

Nitekim Sahâbe’den Üsâmetü’ bnü Şerit(r.a.) demiştir ki: “Peygamber Aleyhisselamın yanına varmıştım. Ashâbı ise, sanki başları üzerine kuş konmuş gibi sessizce oturuyorlardı. Selam verdim, sonra oturdum. Derken şuradan buradan bedeviler geldiler de: “ Ey Allah’ın Resûlû! Tedavi olalım mı? “ diye sordular. Peygamber Aleyhis-selâmda:”Ey Allâh’ın kulları! Evet, tedavi olunuz! Çünkü yüce Allâh bir hastalıktan başka şifasını vermediği hiçbir dert yaratmamıştır.”buyurdu. Bunun üzerine oradakiler: “Ey Allâhın Resûlu! Şifası olmayan o hastalık nedir? diye sordular. Peygamber Aleyhis-selâm:”İhtiyarlıktır”buyurdu. Yine Peygamber Aleyhis-selâm:

“Allâhım! Ben âcizlikten, tenbellikten, korkaklıktan, ihtiyarlıktan, son derece yaşlanıp ne söylediğini bilmez hâle gelmekten ve cimrilikten… sana sığınırım”buyurmuştur. İhtiyarlığın belirtileri saçların ağarması, kemiklerin zayıflaması, sağlığın yavaş yavaş kaybolması, unutkanlık başlaması vs gibi şeylerdir. Kur’an-ı Kerim’de ise: “O Allâh ki, sizi (babanız Âdem’i)  topraktan yarattı. Sonra bir nutfe (sperm)den, sonra bir kan pıhtısından yaratıp, sonra bebek olarak yaratan, sonra sizi güçlü kuvvetli bir çağa (ergenlik çağına) erişmeniz, sonra da   ihtiyar olmanız için yaşatandır. İçinizden kimi de daha evvel (yaşlanmadan önce) öldürülmektedir. Allâh yaşatmayı belli bir zamana kadar ulaşmanız ve olur ki aklınızı kullanmanız için yapar “ buyrulmaktadır. Bu ayetle yaşlılığın insanlar için bir düşünme ve doğru yola yaklaşma vesilesi olduğu görülüyor. Nitekim başka bir ayette “Eğer biz dileseydik oldukları yerde onların bünyelerini, şekillerin değiştirirdik, böylece ne ileriye gitmeye güçleri yeterdi ne de geri gelmeye. Her kime de uzun ömür verirsek, biz onun yaratılışını (gençliğini ve güzelliğini) bozar, belli bükük bir hâle getiriniz. Onlar bunu hiç düşünmezler mi? “ buyurulmaktadır.

Tıbbı Nebevi, C:1, S.351

 

İNSANA MELEK NASIL VAZİFELENDİRİLİR?

 

Yüce Allâh (c.c.)’ın insana, daha döl yatağında nufte halinde iken bir meleği nasıl vazifelendirdiğini de, Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle açıklar:

“Nutfe, döl yatağında kırk gün veya kırk gece eğleşince, yüce Allâh, ona bir melek gönderir.”

Meleği; “Yâ Râb! Onun rızkı nedir?” diye sorar.

Meleğe Allah tarafından onun rızkı söylenir.

Meleği; “Yâ Râb! Onun eceli nedir?”diye sorar.

Meleğe; Allah tarafından onun eceli de söylenir.

Melek; “Yâ Râb! o erkek mi, yoksa dişi mi olacak?” diye sorar.

Meleğe; onun ne olacağı da bildirilir.

“Arşı yüklenen, bir de onun etrafında bulunan (melekler) Rablerini hamd ile tesbih ederler. O’na iman ederler. Mü’minlerin de yarlığanmasını isterler: “Ey Rabbimiz, senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tevbe edenleri, senin yoluna uyub gidenleri yarlığa, onları cehennem azabından koru.” (Mü’min:7)

(M. Asım Köksal, Sohbetler)

ESNEMEK

 

* Esnemek düzensiz bir hayatın belirtileridir. Kişinin yemesi, içmesi, uyuması ibadeti, çalışması ve dinlenmesi düzenli olduğu zaman, hemen hemen esnemek mümkün değildir, denebilir.

* Esnemek vücut ağırlığından, utanç ve tembellikten, fazlaca yeyip mideyi tıka-basa doldurmaktan meydana geldiği için, iyi bir hal değildir. Elden geldiği kadar bunu engellemeye çalışmak lazımdır. İnsana tembellik, gevşeklik ve zihin durgunluğu getirdiği için hoş karşılanmamıştır. Nitekim Peygamber Aleyhü-selâm’ın yemesi, içmesi, ibadeti ve dinlenmesi hep düzenli olduğundan dolayı, denebilir ki, o hiç esnemezdi. esnediğini gören de olmazdı. Ruhun   daki yücelik, kalbindeki aydınlık dimağındakı parlaklık onu uyanık ve dinç tutmuştur.

* Peygamber Aleyhis-selâm da: “Sizden biriniz esneyeceği zaman gücü yettiği kadar yutkunsun geri çevirmeye çalışsın!”

* “Sizden biriniz esneyeceği zaman, elini ağzına koysun! Zira zararlı şeyler ağzına girer.”

* “Yüce Allah aksırmayı sever, esnemeyi sevmez. Sizden biriniz esneyeceği zaman elinden geldiği kadar onu geri çevirmeye (yutkunmaya) çalışsın, esneyipte hâh-hâh demesin! Çünkü böyle yapmanız şeytandandır., o bundan hoşlanır” buyurmuştur.

* Aksırmak; bedenin hafifliği, hareketin kolaylığı, kıllar sebebiyle vücuttaki gözeneklerin genişlemesi gibi sebeplerden ve nezle gibi hastalıktan meydana gelir. Bunun sebebi ise hafif gıdalar almak, az yemek ve az şeyle fazlaca doldurulmasından bedenin ağırlaşmasından dolaylı uykunun galip gelmesinden ve tembellikten meydana gelmektedir. Buna göre aksırmak güzel birşey; esnemek ise kötü bir şeydir.”

 

VERİLEN SELAMLARA, ŞEHİDLERİN

MUKABELE ETMELERİ

 

Fatımâtül- Huzâiyye der ki: “Meşhed’de iken güneş batmıştı. Yanımızda kız kardeşim bulunuyordu.

Kız kardeşime: (Gel de Hamza’nın kabrine selâm verip dönelim) dedim.

(Olur) dedi.

Birlikte varıp Hamza’nın kabri üzerine durduk.

(Esselâmu aleyke = selâm olsun Sana! Ey Resulullah’ın Amcası!) dedik.

(Ve aleykümesselam ve rahmetullâh!= Allâh’ın selamı ve rahmeti size de olsun!”) diye selamımıza karşılık verildiğini işittik!”

O zaman, iki kız kardeş, hayretle birbirlerine: “Yakınımızda da, insanlardan hiç biri yok!?” dediler.

Başka bir rivayete göre: Attaf’ın halası: “Hamza’nın kabri yanında hayvanımdan indim. Orada, Allâh’ın benim için dilediği kadar namaz kıldım. Vâdide, hayvanımın başını tutup duran uşağımdan başka ne bir seslenici, ne de ona cevap verici kabre işaret ederek (Esselâmu aleyküm!), dedim.

Yerin altından gelen bir sesin, Selamıma karşılık verdiğini işittim.

Yüce Allâh’ın, beni yarattığını, geceyi, gündüzü nasıl şüphesiz biliyorsam, bunu da, öyle biliyorum!

Selâmıma karşılık verildiği zaman, bütün tüylerin ürperdi” demiştir.

 

(İ. Tarihi – C. 10 – Sh. 226)

 

RÜ’YÂ VE ÇEŞİTLERİ

 

Uyuyanın, uykusunda bazı şeyler görmesine rü’ya ve hulüm (düş) denir. Fakat, rü’yâda, görülen şeyle, daha çok, hayr ve güzel şeyler üzerine olur. Hulümde ise, görülen şeyler, daha çok, şer ve çirkin şeyler üzerine olur.

 

İbn. Esîra-Nihâye c.1, s.434

 

Peygamberimiz (s.a.v.) rü’yâ ve hulüm hakkında şöyle buyurmuşlardır: “Sâlih rü’yâ: Allâh’dan, hulüm ise, şeydandandır.” Zamanın sonu) yaklaşınc, müslümanların rü’yâsı, hemen hemen yanlış çıkmayacaktır. Sizin en doğru rü’yâ göreniniz, en doğru söyleyeninizdir!

Rü’yâ, üç çeşittir:

1- Yüce Allâh tarafından (Kuluna) müjde olan Sâlih rü’yâ.

2- Şeytan tarafından korku, üzüntü veren rü’yâ.

3- Kişinin, kendi nefsinden telkin mâhiyetinde vâkı olan rü’yâ.

Şeytan, Adem oğullarına karşı beslediği şiddetli düşmanlık sebebiyle, her zaman, onlara sataşır, her yönden tuzaklar kurar, her yolla onların işlerini bozmak ister. Gördükleri rü’yâlarını da, ya içlerine yanlışlar karıştırmak, ya da onlardan gaflete düşürmek suretiyle örtüp belirsiz ve yararsız hale getirirdir.

Mübaşşirat ve Sâlih Rü’yâ:

Peygamberimiz (s.a.v.) “Risâlet de, Nübüvvet de, munkatı olmuş, sona ermiştir. Benden sonra (gelecek) ne Resûl vardır, ne de Nebî buyurmuş, bu Eshaba, çok ağır gelmişti. Bunun üzerine, Peygamberimiz (s.a.v.) “Peygamberlikten bir şey kalmamıştır. Ammâ Mübeşşirat vardır!” buyurdu.

 

(Buhârî-Sahih c. 8, s. 69)

 

“Ya Resûlallâh! Mübeşşirât nedir?” diye sordular.

Peygamberimiz “Müslüman kişinin rü’yâsıdır” “Sâlih rü’yâdır!” “Sâlih rü’yâ, peygamberlik işinin parçalarından bir parçadır.” “Sâlih kişinin gördüğü rü’yâ, peygamberlik işinin kırkaltı parçasından bir parçadır!” buyurdu.

 

(M. Asım Köksal, İslâm Tarihi, c.3-4, s. 23)

 

İNSANIN BEDENİNDEKİ ORGANLARIN FONKSİYONU

 

İnsanın bedeninde binlerce damar, sinir ve kemik vardır. Herbirinin şekli ve sıfatı başkadır. Herbirinin vazifesi ayrıdır. Senin ise onlardan haberin yoktur.   Senin bildiğin şu kadardır: El ve ayak, tutmak ve yürümek içindir. Dil, konuşmak içindir. Ama gözün on ayrı kısımdan yapıldığını, bunlardan biri vazifesini yapamazsa görme işi olmayacağını bilmezsin ve yine bu  kısımların herbirinin ne yaptıklarını ve hangi sebeble görmeye te’sir ettiklerini bilemezsin. Gözün madde olarak büyüklüğünü herkes bilir. Ona aid bilgiler ise cildlerle  kitap-larda ancak anlatılmıştır. Bunu da bilmemene şaşmamak lâzım. Karaciğer, dalak, öd kesesi, böbrek ve buna benzer iç organların vazifelerini de bilemezsin. Karaciğerin vazifesi, mideden kendisine gelen çeşitli gıdaları kan renginde bir hâle getirmek ve yedi uzva yani bütün vücuda yayacak şekle sokmaktır. Kan ciğerde oluşunca üstünde  sarı renkli bir köpük bulunur. Bir de tortu bırakır. Bu ise lenftir.Dalağın vazifesi bu safrayı, lenfi kandan almaktır. Sarı renkli köpük safradır. Öd kesesinin vazifesi bu safrayı emmek, toplamaktır. Kan ciğerden çıkınca, gayet ince ve suludur. Böbreğin vazifesi, kandan suyu almaktır. Ancak böylece kan, safrasız ve lenfsiz kendi renginde ve kıvamında damarlara ulaşır.

Safra kesesinde bir arıza olursa, safra kana karışır. Sarılık hastalığı meydana gelir. Safra ile alakalı diğer hastalıklarda baş gösterir. Dalak iyi çalışmazsa lenf kana karışır. Lenfevi hastalıklar meydana gelir. Böbrekler çalışmazsa su kana karışır, istiska (deri altı su toplama, ödem) hastalığı meydana gelir.

Bunun gibi, insanın dışındaki ve içindeki her parça bir iş için yaratılmıştır. Beden bunlarsız sağlam olamaz.

 

 

(Kimyâ-yı Saâdet)

 

ZEMZEM KUYUSUNUN BAZI ÖZELLİKLERİ:

 

İbn-i Abbâs (R.A.)’den rivâyet edildiğine göre: “Zemzem suyu, içildiği şey içindir”:

Onu, şifâ bulmak için içersen, Allâh, sana şifâ verir.

Onu, korunma isteklisi olarak içersen, Allâh, seni, korur.

Onu, susuzluğunu kesmek için içersen, Allâh, senin susuz-luğunu keser.

Eğer, O’nu karnını doyurmak için içersen, Allâh, seni doyurur. O, Cebrâil Aleyhisselâm’ın ökçesi ile vurup yerden çıkardığı ve İsmâîl Aleyhisselâm’ı suladığı sudur.

Zemzem, yalnız suya kandırıcı değil, aynı zamanda, karnı  doyurucudur da.

Bunun için, Câhiliyye Devri’nde Zemzem’e (Şubâ’a) denirdi.

Zemzem’in ismi olan (Şubâ’a) doyduktan sonra arta kalan yemek demektir.

Peygamberimiz (S.A.V.)’in, İslâmiyet’i yaymaya çalıştığı ilk sıralarda Peygamberimiz’le görüşmek için Mekke’ye gelip, geceli gündüzlü otuz gün, susadıkça ve acıktıkça Zemzem suyu içmekle iktifâ ettiğini ve hiç de, zayıflamadığını ve aksine, semizlendiğini söyleyen Ebû Zerrü’l Gıfârî (R.A.)’e, Peygamberimiz: “O, gerçekten mübârek, gerçekten doyurucu yemektir!” buyurmuşlardır.

Hz. Abbâs (R.A.) de:

“Câhiliyye Devri’nde insanlar, Zemzem Kuyusu’ndan su içmekte birbirleri ile yarışırlar, çoluk çocuklu iseler, birlikte Zemzem Kuyusu’na gidip ondan içerler, bu, kendileri için, sabah içkisi olurdu. Biz Zemzem suyunu, çoluğumuza çocuğumuza bir yardım sayardık” demiştir.

Peygamberimiz (S.A.V.)’in, Mekke’de oturan Kureyş eşrâfından Süheyl b. Amr (R.A.)’e bir yazı yazarak “Bu yazım sana gece gelirse sabahlama! Gündüz gelirse, geceleme! Bana, Zemzem suyu göndermedikçe!” buyurup Medîne’ye Zemzem getirttiği rivâyet edilir.

Peygamberimiz (S.A.V.), humma’nın, Zemzem suyu ile soğutulmasını tavsiye buyurduğu gibi, Zemzem suyundan kanasıya içmenin nifâktan kurtulmaya sebeb olacağını da, haber vermişlerdir.                                         .

(M. Âsım Köksal, İ. Târihi, C. 1, S: 126-7)

 

A’ZÂLARIMIZIN GÖREVİ

 

Allâh Teâlâ, yarattığı insanın her a’zâsını, ne için yaratmışsa o yolda isti’mâl olunmasını irâde etmektedir. Kalbin mâ-hulikâleh’i ya’ni ne için yaratıldığı suâl edilirse, onun yaradılış sebebi: Ma’rifet ve tevhîdle meşgûl olmak, istihzâ ve benzeri mezmûm fiilleri terk etmektir.

Kim, her bir a’zâyı mâ-hulikâleh’ine isti’mâl etmek husûsunda ahd-i İlâhiye vefâ göstermezse Cenâb-ı Hakk’ın gazâbına ma’rûz kalır.Bazı vakitlerde, Ebû Cehîl (lâ’netullâhi aleyh), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in arkasından yürür, ağızını burnunu oynatarak istihzâ ederdi, Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz bu hâle muttali oldukda:

Yapmakta olduğun gibi ol! buyurdular, mel’un kâfir ölünceye kadar aynı hâl içinde kaldı.

Utbe bin Ebî Muayt (La’netullâhi Aleyh) de Efendi- miz’in yüzüne tükürük attı. Attığı tükürüğü dönüp kendi yüzüne geldi, beras (Abraslık yâhûd abraşlık denilen hastalık) illetine tutuldu.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.),Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsîri, S: 22-79)

 

ULEMÂ, ENBİYÂ’NIN VÂRİSİDİR

 

Hadîs-i Şerîf’te: “ Ulemâ, peygamberlerin varisidirler.” Bu Hadîs-i Şerîf’e iki surette ma’na verilebilir. Bir ma’naya göre: “Ulemâ, varis-i Nebidir.” Diğer ma’naya göre: “Kim ki varis-i Nebî ise, ancak âlim O’dur.”

Mutavvel’de, müsned ve müsnedün ileyh bahsinde bir kâide vardır: Müsned ile müsnedün ileyh ma’sife olursa; ister müsned’i, ister müsnedün ileyh’i tahsis câiz olur.

Bu Hadîs-i Şerîf’te mübteda ile haber ma’rife olduğundan iki sûretle ma’na verilmesi câizdir.

Bu i’tibârla bu Hadîs-i Şerîf’e ikinci ma’nayı vermek tevâfuk ediyor. (uygun düşüyor.) Çünkü Cenâb-ı Hakk’ı bilmeyen, tanımayan, Cenâb-ı Hakk’tan korkmayıp ma’siyeti işleyen kimseye hakîkî âlim ıtlâkı (isimlendirilmesi) câiz olamaz.

Âlim-i billâh olan, halkı, ivazsız garazsız (Hâlis olarak) ve ücretsiz bir menfaat mukâbilinde olmayarak livechillâh hak yoluna Şerîat-ı mutahhara’nın emirlerine da’vet eder.

“Ey ümmet-i Muhammed! Siz nâsa ihrâc olunan ümmetlerin hayırlısınız. Zîrâ siz, emr-i bi’l-ma’rûf, nehy-i ani’l-münker eder ve Allâh’a îmân edersiniz.” (Al-i İmran: 110)

Hiç bir Peygamberin ümmeti, vâris-i Enbiyâ rütbesine nâil olamamıştır. Yani her Peygamberin ümmetine, emr-i bi’l- marûf ve nehy-i ani’l-münker verilmemiştir. Ancak bu vazîfe ümmet-i Muhammed’e tevdi’ olunmuştur.

“Hayra ümmetin” (ümmetlerin hayırlısısınız)’dan murâd, ulemâ-yı zâhir değildir. Çünkü irs ta’biri, pederden evlâda intikâl eden şeye derler. Ulemâ-yı zâhirin ilmi ise, irsi değil, kisbidir. (mîrâs yoluyla intikâl etmemiş, sonradan kazanılmıştır.) Ve kisbî olan, vehbî olmayan (Allâh vergisi olmayan) bir ilme irs ta’biri sahîh olamaz.

Binâenaleyh, ulemâ-yı zâhire de vâris-i Enbiyâ demek, asla doğru olamaz.

“Allâh’ın kulları içinde Cenâb-ı Allâh’tan korkanlar, ancak Cenâb-ı Allâh’ın zatını ve kahr u gadâbını lâyıkıyla bilen âlimlerdir.”                                         (Fâtır Sûresi, Âyet: 28)

Yoksa Cenâb-ı Allâh’ı lâyıkıyla bilmeyenler, Allâh’tan  korkmazlar. Halbuki Allâh-ü Teala’dan layıkiyle korkmak lâzımdır.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musahabe/1, S: 74-75)

 

HIRKA-İ SAADET DAİRESİ (TOPKAPI )

 

Osmanlı Sultanlarına ve devlet idaresine yüzyıllar boyu hizmet etmiş olan Topkapı Sarayı’nın önemli bölümlerinden birisi Hırka-i Saadet Dairesi’dir. Yavuz Sultan Selim tarafından 1518 yılında yaptırılmıştır.Üstleri kubbu ile örtülü dört odadan müteşekkildir. Mısır Seferi’nden sonra, hilâfetle birlikte teslim alınan “Mukaddes Emânetler”in konulması için inşa edilmiştir.

Hırka-i Saadet, Peygamberimiz (s.a.v.)’in hırkasıdır. Bir başka hırkası da  İstanbul’da Hırka-i Şerif Camii’ndedir. Hırka-i Saadet, Mukaddes emânetlerin en değerlisi  sayılmaktadır. Dairenin üçü bugün ziyarete açıktır. Hırka-i Saadet’in bulunduğu oda kapalıdır. İçi aydınlatılmış olan bu oda ancak dışarıdan, hacet penceresinden görülebilmektedir.

Hırka-i Saadet, altın yaldızlı bir gümüş şebekenin ortasında, som altından bir sandığın içindedir. Kırk kat bohçaya sarılarak sandığa konmuştur. Yanındaki sandıkta ise Pegamberimiz (s.a.v.)’in sancağı bulunmaktadır. Bu, sancak padişahlar tarafından seferlere götürülmüş, muhafaza ve bakımı için bir bölük hassa askeri görevlendirilmiştir. Mukaddes emânetler arasında ikisi Peygamberimiz (s.a.v.)’e ait 21 kılıç, Peygamberimiz (s.a.v.)’in yayı, Hz. Fâtıma (r.a.)’nın seccadesi, Hz. Ali (r.a.)’e ait Kur’an-ı Kerim, Ka’be’den getirilen tevbe kapısı bulunmaktadır. Eşyaların hemen hepsi zengin mücevherata boğulup özenle korunmaya çalışılmıştır. Dairenin her yanı da paha biçilmez mücevherat ve zengin çinilerle tezyin edilmiştir. Tavandaki kandiller som altındandır. Duvarda mücevher kakmalı Kelime-i Şehâdet levhası Sultan 3. ahmed’in eseridir.

Her sene Ramazanın 12. günü, keçi yününden yapılmış olan Hırka-i Saadet’in içinde bulunduğu sandık  Revan Odası’na nakledilerek dairenin her tarafı süpürülür, duvarları gül suyu ile yıkanır ve misk ile kokulandırılırdı. Sandık yerine konduktan sonra 15 Ramazan, büyük bir merasimle padişah ve saray erkanı tarafından ziyaret edilirdi. Hırka-i Saadet Dairesi’nin hizmete açılışından halifeliğin kaldırıldığı 3 MART 1924 gününe kadar hiç ara verilmeksizin günün 24 saatinde Kur’an-ı Kerim okunmuştur.

(İ.A. Hırka-i Saadet mad. 5/I, S:450)

 

Dînin üstünlüğü, delîldeki kuvvetledir. Bütün Peygamberler (A.S.)’ın hüccet (delîl) ile gâlib gelmeleri, üstünlük ve iftihâr vesîlesidir. Şu kadar var ki bazı Peygamberler (A.S.) hüccet ile gâlibiyyete, kılıç ile gâlibiyyeti eklemişlerdir. Cenâb-ı Allâh, daha sonra “Allâh, dostlarına yardımda güç ve kuvvet sâhibidir, Azîz’dir ya’nî gâliblerdir. Cenâb-ı Allâh, daha sonra “Allâh, dostlarına yardımda güç ve kuvvet sâhibidir, Azîz’dir ya’nî gâlibdir, hiç kimse O’nu murâd ettiği şeyden çeviremez.” Çünkü O’nun dışındaki her şey, zâtı bakımından “mümkünü’l-vücûd”dur. Zât bakımından “Vâcibü’l-Vücûd” olan, zâtı bakımından “mümkinü’l-vücûd” olana gâlib gelir.” buyurmuştur.

(Fahrüddîn Er-Râzî (R.H.), Tefsîr-i Kebîr Tercemesi, C. 21, S. 390)

Mukâtil’den rivâyete göre: “Mü’minler, Allâh-ü Teâlâ, bize Mekke’nin, Tâif’in, Hayber’in ve etrâfındaki yerlerin fethini nasîb buyurursa, ümîd ederiz ki Fars ve Rûm üzerine de gâlib kılar, deyince Münâfıkların Reîsi Abdullâh İbn-i Selûl: “Siz Rûm ile Fars’ı, gâlib geldiğiniz bazı karyeler mi sanırsınız? Vallâhî onlar, aded ve kuvvet i’tibâriyle, zannettiğinizden daha çok ve kuvvetlidirler.” demiş ve bunun üzerine bu Âyet-i Kerîme nâzil olmuş.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.),

Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe  Meâl-i Âlisi ve Tefsîri, C. 8, S. 3662)

 

ŞEHÎD-İ HÜKMÎ, ŞEHÎD-İ HAKÎKÎ

 

Şehîd: Allâh yolunda yapılan bir muhârebe esnâsında veya ehl-i bâgı (âsî, isyâncı) ile veyâ yol kesiciler ile mukâtele (kavga, savaş) sırasında haksız yere öldürülen ve bâliğ (bülûğa eren, reşîd) ve tâhir (temiz) bulunan herhangi bir müslümândır ki bu, hem dünya, hem de âhiret ahkâmı i’tibâriyle “şehîd” olduğundan kendisine “ŞEHÎD-İ HÜKMΔ denir.

Bir de “ŞEHÎD-İ HAKÎKÎ ” vardır ki bu da garîk (suda boğulmuş), harîk (yangında yanarak ölmüş) veyâ garîb (gurbette yalnız, kimsesiz) olarak ölen veyâ tahsil yolunda veyâ zâtülcenb (akciğer zarında meydana gelen iltihâblı yaralara denir ki bazen içeriye akıntı yapar, bulaşıcı ve tehlikeli bir hastalıktır.) gibi bir hastalık neticesinde terk-i hayât eden (ölen) herhangi bir müslümândır. Bunlar “şehîd” sevâbına nâil olacakları cihetle yalnız âhiret ahkâmınca “şehîd” sayılırlar. Fakat dünyâ ahkâmınca “şehîd” olmadıklarından gasledilmeksizin defnolunmazlar.

Şehîd ta’bîri, huzûr ma’nâsına olan şühûd’dan veyâ şehâdet’ten me’hûzdur (çıkarılmıştır.). Hakk Teâlâ Hazretleri’nin ma’nevî huzûruna nâil olacağı veyâ o mücâhidin şu şanlı ölümünde melâike-i kirâm hâzır bulunacağı cihetle kendisine “şehîd” unvânı verilmiştir.

Cihâd: İslâm Dîni’nde “cihâd” bir farîzadır. (Farzdır.) Bunun meşrûiyyeti “KİTÂBULLÂH” ile “SÜNNET-İ NEBEVİYYE” (S.A.V.) ile “ÜMMET’İN İCMÂİ” ile sâbittir. Bu husûsta birçok dînî delîller vardır.

Harb: Düşman ile savaşta bulunmak, muhârebe ve mukâtele (kavga) meydanına atılmaktır.

Cihâd’da “Allâh-ü Teâlâ’nın Dîni yolunda vukû’ bulacak muhârebelerde gerek nefsle ve gerek mal ve lisân ile ve gerek sâir vasıtalarla çalışarak elden gelen gayreti sarf etmektir.

Bu ta’rîfe nazaran bir müslim için Hakk Yolu’nda bir harbe bil fiil iştirâk etmek, bir “cihâd” olacağı gibi gâzîlere mal ile veyâ re’y (görüş, fikir) ile muâvenet etmek (yardım etmek), onların yiyeceklerini, içeceklerini hazırlamak, yaralıların tedâvîsine bakmak, İslâm ordusunun sevâdını (kalabalığını) artırmak da bir “cihâd”dır.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.),

Hukuk-i İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kâmûsu, C. 3, S. 351-355)

ZEMZEM KUYUSUNUN BAZI ÖZELLİKLERİ

 

Hacer Validemiz yedi kere Merve’den Safa’ya Safa’dan Merve’ye gidip duâ ederdi. Yedinci defa Merve’ye vardığı zaman İsmail (Aleyhisselâm)’ın ağlaması ve sesi durdu. Hacer (R.A.) kendi kendine;

-Hararetten öldü… diyerek, ağlaya ağlaya Merve’den inip oğluna doğru geldi. Yakınına geldiği zaman gördü ki: Hacetleri bitiren duâları kabul eden Yüce Zat, kudreti ile İsmail (A.S.)’in ayağının altından lûtuf ve keremi ile su ihsan eyemiş. Hacer (R.A.) kendi kendine: Ben varıncaya kadar gider sanıp suya:

– Zem zem. Dedi. Yani

-Yerinde dur akma. Allah’ın emri ile su dahi akmadı; göllenip durdu. Onun için adına:

-Bir-i Zemzem (Zemzem Kuyusu) denildi.

İbn-i Abbas (R.A.)’dan rivâyet edildiğine göre: “Zemzem suyu, içildiği şey içindir”:

Onu, şifâ bulmak için içersen, Allah, sana şifâ verir. Onu, korunma isteklisi olarak içersen, Allah, seni, korur. Onu, susuzluğunu kesmek için içersen, Allah, senin susuzluğunu keser. Eğer, O’nu karnını doyurmak için içersen, Allah seni doyurur. O, Cebrâil Aleyhisselâm’ın ökçesi ile vurup yerden çıkardığı ve İsmail (aleyhisselam)’ı suladığı sudur.

Zemzem, yalnız suya kandırıcı değil, aynı zamanda, karnı  doyurucudur da. Bunun için, cahiliyye devrinde Zemzem’e (Şubâ’a) denirdi. Zemzem’in ismi olan (Şubâ’a) doyduktan sonra arta kalan yemek demektir.

Peygamberimizin (S.A.V.), İslâmiyet’i yaymaya çalıştığı ilk sıralarda Peygamberimizle görüşmek için Mekke’ye gelip, geceli gündüzlü otuz gün, susadıkça ve acıktıkça Zemzem suyu içmekle iktifa ettiğini ve hiç de, zayıflamadığını ve aksine, semizlendiğini söyleyen Ebû Zerr’ül Gıfâri (R.A.)’e, Peygamberimiz (S.A.V.) “O, gerçekten mübârek, gerçekten doyurucu yemektir!” buyurmuştur.

Peygamberimiz (S.A.V.), Humma’nın, Zemzem suyu ile soğutulmasını tavsiye buyurduğu gibi, Zemzem suyundan kanasıya içmenin nifaktan kurtulmaya sebeb olacağını da, haber vermiştir.

(M. Asım Köksal, İ. Tarihi, C. 1, S: 126-7)

 

BİSMİLLÂHİRRÂHMÂNİRRAHÎM

 

HâdTs-i Şerîf’te buyrulmuştur ki: “Meşru işlerin hangisi

 

olursa olsun, Besmele-i Şerife ile başlanmazsa hayrına

 

ve tamâmına nail olunamaz; (o iş) bereketsiz kalır.” (Ebû

 

Davûd, Edeb, 18)

 

Resûlullâh  (s.a.v.)  Efendimiz  Besmele’yi  okuduklarında,

 

Besmele’nin Allâh-ü  Te’âlâ’nın isimlerinden bir isim olduğunu,

 

bu isimle ism-i A’zâm arasında, gözün siyahı  ile beyazı  ara-

 

sındaki kadar yakınlık bulunduğunu buyurmuşlardır.

 

Resûlullâh  (sav):  “Bir  kimse,  üzerinde  Besmele  ya-

 

zılmış  bulunan bir  kâğıdı  yerde basılmasın diye,  Allâhü

 

Te’âlâ’ya  ta’zim ederek  yerden  kaldırsa, o kimse  Allâhü

 

Te’âlâ  katında Sıddfklardan yazılır. Annesi babası; müşrik

 

olsalar da, azâbları hafifler” buyurmuşlardır.

 

Bâzı  büyüklerin  ifâdesine  göre  iblis  Huzur-u  ilâhîden

 

kovulup  ümîdsizliğe  düşmesinin  te’sîriyle  üç  defa  feryâd

 

eylediği gibi, hiç  feryâd ve figân etmemiştir. Birincisi, la’net

 

edilip, kovulup göklerin melekûtundan çıkarıldığı zaman; ikin-

 

cisi, Resûlullâh (s.a.v.) dünyayı teşrîf ettiği zaman; üçüncüsü

 

de,  kendisinde  Besmele  bulunan  Fâtihâ  Sûresi  indirildiği

 

zamandır.

 

Hz. AIT(r.a.), Besmele indiği zaman Resûlullâh (s.a.v.)’in:

 

“Bu  Âyet-i  Kerîme  en  önce  Âdem  (a.s.)’a  indi.  O  anda

 

Âdem (a.s.) ‘Benim  ümmetim bunu okumaya devam et-

 

tikleri müddetçe azâbdan emindirler’ dedi. Sonra Besme-

 

le  Âyeti  kaldırılıp  ibrahim  (a.s.)’a  indirildi,  ibrahim  (a.s.)

 

mancınıkta  iken  onu  okuduğundan  Allâh-ü  Te’âlâ  ateşi

 

ona  soğuk  ve  selâmet  üzere  kıldı. Sonra  yine  kaldırılıp

 

Süleyman  (a.s.)’a  indirildiğinde,  melekler:  Ey   Allâh-ü

 

Te’âlâ’nın Peygamberi! Allâh-ü  Te’âlâ’ya yemin ederiz ki,

 

işte  şimdi mülk ve saltanat tamam ve mükemmel oldu”

 

dediler.  Sonra  yine  kaldırılıp,  şu  anda  Allâh-ü  Te’âlâ

 

(Besmele’yi)  bana  indirdi.  Kıyamet  gününde  ümmetim

 

gelir. Onlar Besmele’yi okur bulunurlar. Amelleri teraziye

 

konulduğu zaman sevâb ve iyilikleri günahlarından ağır

 

gelir”  buyurulduklarını  bildirmiştir.  Resûlullâh  (s.a.v):  “Siz

 

Besmele’yi kitâblarınıza yazınız, onu yazdığınız zaman dil

 

ile de söyleyiniz” buyurmuşlardır.

 

(Gavs-ı A’zâm Abdülkâdir Gsylânî (k.s.a.), Gunyetü’t-Tâlibîn,  165.s)

 

GECESİ DE GÜNDÜZÜ GİBİ APAYDINLIK BİR DÎ NİN MENSUBUYUZ

 

Hadîs-i Şerif de: “Size gecesi gündüzü gibi parlak olan

 

bir   yol   bırakıldı.   Başka      tarafa   sapan     helak     olur”

 

buyu-ruldu.  ibn-i  Mes’ûd  (r.a.)  buyuruyor  ki:  Resûlullâh

 

(s.a.v.)’in  bu  dünyâdan  ayrılma  zamanı  yaklaşmıştı.  Âişe

 

(r.anhâ)  Vâlidemiz’in  evinde  toplandık.  Bize  bakıp  gözleri

 

yaşardı: “Allâhü Te’âlâ size iyilikler versin, ömürler versin,

 

rahmet  etsin.  Size  Allâhü  Te’âlâ’dan  sakınmayı  ve  ona

 

itaat  etmeyi  vasiyet  ediyorum.  Ayrılık  yaklaştı.  Allâhü

 

Te’âlâ’ya,      Sidretü’l-müntehâ’ya,          Cennetü’l-me’vâ’ya

 

kavuşacağım.  Ehl-i  beytimin  erkekleri  beni  yıkasın.  Bu

 

üzerimdeki elbisemle kefenlesinler veya isterlerse hulle-i

 

yemânf ile kefenlesinler. Yıkayıp kefenledikten sonra beni

 

bu divanımın üzerine koyunuz. Bu yatağımın olduğu yere

 

gömersiniz. Sonra beni bir müddet yalnız bırakarak dışarı

 

çıkarsınız.  Benim namazımı  önce habfbim  Cebrail, sonra

 

Mfkâil,  sonra  İsrafil,  sonra  Melekü’l-mevt  (ölüm  meleği)

 

askerleri  ile  beraber  gelip  kılarlar.  Sonra  bölük  bölük

 

girip namazımı kılınız” buyurdular. Firak, ayrılık sesini işiten

 

Ashâb-ı  Kiram  (r.a.e.)  sesli  olarak  ağladılar.  Yâ  Resûlâllâh

 

(s.a.v.)!  Sen     Rab-bimizin      Resûlü’sün,     aramızda      ışık,

 

işlerimizde    sultansın.    Eğer    bizi   bırakıp    gidersen     ne

 

yapacağımızı  kime  sorar,  kime  mü-racaat  ederiz  dediler.

 

Resul (s.a.v.): “Size gecesi gündüzü gibi olan geniş bir yol

 

bıraktım.  Biri  konuşan,  öteki  susan   iki  vaiz  bıraktım.

 

Konuşanı  Kur’ân-ı  Kerîm, susanı ölümdür. İşlerinizde bir

 

müşkiliniz  olursa  Kur’ân  ve  Sünnet’e  başvurursunuz.

 

Kalbleriniz  karardığında  ölüm  hâllerini  hatırlayıp  ibret

 

alırsınız” buyurdular.

 

(Ssyyîd Alizâds (r.h.), Şir’atü’l islâm, 29-30.S.)

 

Safer ayı  ibâdetleri ile ilgili uyarı: Safer ayının ilk

 

Çarşamba  gecesi,  (bugünü  yarına  bağlayan  gece)  kılınacak

 

namazın tarifi ve ilk Çarşamba günü  (yarın) okunacak dualar

 

27 -28 Aralık tarihli yapraklardadır.

 

 

LÂZIM OLAN İLMİ ÖĞRENMEK FARZDIR

 

Kuşluk vakti Müslüman olan veya buluğa eren  birisinin

 

bütün  ilimleri  öğrenmesi  farz  değildir.  O  anda  farz  olan

 

sâdece “Lâ  ilahe illallah Muhammedü’n Resûlullâh” (Allah

 

birdir,  Muhammed  (s.a.v.)  de  O’nun  elçisidir)  kelimesinin

 

anlamını  yani,  Ehl-i  Sünnet’in  inancını  bilmesidir.  Yüce

 

Allah’ ın   sıfatlarını,    Peygamber         (s.a.v.)    Efendimizin

 

sıfat-larını,  âhireti,  cenneti,  cehennemi,  hasrı  ve  neşri

 

bilmesi ve inanması  gerekir. Anlar ki  çeşitli sıfatlara sâhib

 

olan  Yüce  Rabbi  ve  bu  Rabbinin  peygamberlerin  dili  ile

 

söy-lenen  emir  ve  yasakları  vardır.  Eğer  dünyada  iken

 

Allah   (c.c.)’ya   ve   Peygamber   (s.a.v.)’e        itaat   ederse,

 

öldükten  sonra  mutluluğa  kavuşur,  emirleri  dinlemeyip,

 

isyan eder-se, âsî olur ve güç durumlara düşer.

 

Kuşluk  vakti  Müslüman  olanın,  öğle  vakti  geldiğinde

 

abdest ve namazın farzlarını öğrenmesi farzdır. Sünnet-leri

 

öğrenmesi ise Sünnettir, farz değildir. Zamanı  gelme-den

 

bir şey farz olmaz. Aynı şekilde Ramazan ayı gelin-ce, oruç

 

için  niyet  etmek  gerektiğini  ve  sabahtan  akşama  kadar

 

yemenin  içmenin,  cinsi  münasebette  bulunmanın  haram

 

olduğunu öğrenmesi farz olur.

 

Bunlar  gibi,  her  işin  ancak  yapma  zamanı  geldikten

 

sonra o işi bilmek farz olur. Evlenmeyi düşünmeden önce

 

evliliğe âid bilgiler farz olmaz. Ancak evlenmek istedik-ten

 

sonra,     kadının     kocasının      üzerindeki     hakları,     hayız

 

zamanında  ve  hayızdan  sonra  yıkanıncaya  kadar  cinsî

 

birleşmede  bulunmanın  caiz  olmadığını  ve  bunlar  gibi

 

ev-lilerin bilmesi gereken bilgileri öğrenmesi farz olur.

 

Bunun içindir ki, Hz. Ömer (r.a.) bir gün çarşıda alışveriş

 

yapanları  kamçılayıp öğrenmeğe gönderdi ve  bu-yurdular

 

ki:  “Alışverişe  âid  bilgileri  bilmeyenin  çarşıda  durması

 

doğru  olmaz. Zîrâ  haram ve  faiz yerler  de  ha-berleri  bile

 

olmaz”.

 

(Hüccet’l-İslâm İmâm-ı Gâzâli (k.s.a.), Kimyâ-y, Saadet,  101-102.s)

 

NEBİ (S.A.V.)’İN İBLİSİ SORGUYA ÇEKMESİ I

 

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular:

 

– “Ümmetime saadet ihsan eden; seni de belli bir

 

vakte kadar şakî (âsî) kılan Allah’a hamd olsun.”

 

Resûlullâh  (s.a.v.)  Efendimiz’in  bu  cümlesini  duyan

 

la’netli iblis şöyle dedi:  –  Heyhat, heyhat. Ümmetin saadeti

 

nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldıkça, sen ümmetin

 

için nasıl ferahlık duyarsın? Ben, onların kan mecralarına

 

girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar, benim bu hâlimi gö-

 

remez ve bilemezler, beni yaratan ve dirilme gününe kadar

 

bana mühlet veren Allah’a yemîn ederim ki onların hepsini

 

azdırırım. Câhillerini ve âlimlerini, ümmîlerini ve okumuşla-

 

rını, fâcirlerini ve âbidlerini… Hâsılı (sonuç olarak), bunların

 

hiçbiri  elimden  kurtulamaz.  Fakat  Allah’ın  hâlis  kullarını

 

azdıramam.

 

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz sordular:

 

– “Sana göre ihlâs sahibi olan muhlis kullar kimlerdir?”

 

–  Bilmez misin yâ Muhammed (s.a.v.), bir kimse ki,

 

dirhemini ve dinarını sever… O, Allah için bir ihlâsa sâhib

 

değildir. Bir kimseyi görürsem ki; dirhemini ve dinarını sev

 

mez; övülmekten, medh edilmekten hoşlanmaz. Bilirim ki

 

o, ihlâs sahibidir. Hemen onu bırakır kaçarım. Bir kul, malı

 

ve övülmeyi sevdiği sürece, kalbi de dünya arzularına bağlı

 

kaldığı müddetçe, o size vasfını yaptığım kimseler arasın

 

da bana en çok itaat edendir. Bilmez misin ki mal sevgisi,

 

büyük günâhların en büyüğüdür. Bilmez misin ki ya Mu

 

hammed (s.a.v.), baş olma sevgisi yine büyük günâhların

 

en büyükleri arasındadır. Not: Şeytanın Hileleri serisinin bir

 

sonraki yazısı 16 Temmuz’dadır.

 

(Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabi (k.s.) , Şeytânın Hileleri, 11-14.S.)

 

Hadîs-i    Şerîf:    “Kul:    ‘Eûzü      billâhissemî’il     âlimi

 

mine’ş-şeytânir-racim.  Ve  eûzü  billahi  en  yehdurûn.

 

İnnallâhe  hüve’s-semî’u’l  ‘alîm.’  deyince  şeytân  onun

 

kalbinden hortumunu çeker.”

 

(Hz. Mahmûd Sami Ramazânoğlu (k.s.), Dualar ve Zikirler, 62.s)

 

 

 

 

LÂZIM OLAN İLMİ ÖĞRENMEK FARZDIR

 

Kuşluk vakti Müslüman olan veya buluğa eren birisinin

 

bütün  ilimleri  öğrenmesi  farz  değildir.  O  anda  farz  olan

 

sâdece “Lâ  ilahe illallah Muhammedü’n Resûlullâh” (Allah

 

birdir,  Muhammed  (s.a.v.)  de  O’nun  elçisidir)  kelimesinin

 

anlamını  yani,  Ehl-i  Sünnet’in  inancını  bilmesidir.  Yüce

 

Allah’ ın   sıfatlarını,    Peygamber         (s.a.v.)    Efendimizin

 

sıfat-larını,  âhireti,  cenneti,  cehennemi,  hasrı  ve  neşri

 

bilmesi ve inanması  gerekir. Anlar ki  çeşitli sıfatlara sâhib

 

olan  Yüce  Rabbi  ve  bu  Rabbinin  peygamberlerin  dili  ile

 

söy-lenen  emir  ve  yasakları  vardır.  Eğer  dünyada  iken

 

Allah   (c.c.)’ya   ve   Peygamber   (s.a.v.)’e        itaat   ederse,

 

öldükten  sonra  mutluluğa  kavuşur,  emirleri  dinlemeyip,

 

isyan eder-se, âsî olur ve güç durumlara düşer.

 

Kuşluk  vakti  Müslüman  olanın,  öğle  vakti  geldiğinde

 

abdest ve namazın farzlarını öğrenmesi farzdır. Sünnet-leri

 

öğrenmesi ise Sünnettir, farz değildir. Zamanı  gelme-den

 

bir şey farz olmaz. Aynı şekilde Ramazan ayı gelin-ce, oruç

 

için  niyet  etmek  gerektiğini  ve  sabahtan  akşama  kadar

 

yemenin  içmenin,  cinsi  münasebette  bulunmanın  haram

 

olduğunu öğrenmesi farz olur.

 

Bunlar  gibi,  her  işin  ancak  yapma  zamanı  geldikten

 

sonra o işi bilmek farz olur. Evlenmeyi düşünmeden önce

 

evliliğe âid bilgiler farz olmaz. Ancak evlenmek istedik-ten

 

sonra,     kadının     kocasının      üzerindeki     hakları,     hayız

 

zamanında  ve  hayızdan  sonra  yıkanıncaya  kadar  cinsî

 

birleşmede  bulunmanın  caiz  olmadığını  ve  bunlar  gibi

 

ev-lilerin bilmesi gereken bilgileri öğrenmesi farz olur.

 

Bunun içindir ki, Hz. Ömer (r.a.) bir gün çarşıda alışveriş

 

yapanları  kamçılayıp öğrenmeğe gönderdi ve bu-yurdular

 

ki:  “Alışverişe  âid  bilgileri  bilmeyenin  çarşıda  durması

 

doğru  olmaz. Zîrâ  haram ve  faiz yerler  de  ha-berleri  bile

 

olmaz”.

 

(Hüccet’l-İslâm İmâm-ı Gâzâli (k.s.a.), Kimyâ-y, Saadet,  101-102.s)

 

HAYIRLI AMELİ YAPMAKTA ACELE ETMELİYİZ

 

ilim  öğrenmeyi  mühim  göstererek  amelde  noksanlık

 

veya  gecikme  olmas ı   şeytânın  aldatması   ve  hîlesidir.

 

Selef-i Sâlihîn öğrendiklerini hemen tatbîk eder, tahsilin bit-

 

mesini beklemezlerdi. Çünkü  çok kere ecel, ilmin tamâmını

 

öğrenmeden  gelip  çatar  da,  kul  öğrendiği  ile  amel  etme

 

imkânını  bulamaz. Böylece hüsrana uğrayanlardan, ame-

 

linde noksan olanlardan olup cehenneme gider.

 

imâm-ı Gazâlî (k.s.) dedi ki: Cehennem ehlinin çoğunun

 

ağlaması,      ibâdetlerini,   dîn    işlerini  geciktirdikleri    için

 

olacaktır.  Yarın  yaparım  diyen  zavallı,  bugünün  dün  için

 

yarın  olduğunu  düşünememededir.  Günler  birbirini  ta’kîp

 

edip zaman geçtikçe gücü, kuvveti de azalmaktadır. Dün-

 

yanın  ihtiyaç  ve  arzuları  bitmez.  Amelleri  geciktirmenin

 

esâs sebebi, dünyâyı sevmekten, ona çok sarılmaktan ileri

 

gelmektedir. Gafletin de ma’nâsı budur. Şurası bir gerçektir

 

ki dünyayı ne kadar severse sevsin, mutlaka bir gün ondan

 

ayrılacaktır.  Hadîs-i  Şerifte:  “Sevdiğini  sev,  zî râ  ondan

 

ayrılacaksın”       buyuruldu.     ilmin   aslı,   Allâhü    Te’âlâ’yı

 

tanımakdır.

 

Bir  köylü   Resûlullâh  (s.a.v.)’in  huzuruna  geldi:  “Yâ

 

Resûlullâh!  Bana  ilmin  garipliğini  öğret”  dedi.  Resûlullâh

 

(s.a.v) ona: “İlmin başını  ne yaptın?” buyurdular. Köylü,

 

“ilmin   başı   nedir?”    dedi.    Resûlullâh     (s.a.v):   “Allâhü

 

Te’âlâ’yı  hakkıyla tanımaktır. Bu daO’nun misli, benze-

 

ri, zıddı, dengi, eşi olmadığını, vâhid, evvel, âhir, zahir,

 

bâtın olduğunu bilmektir” buyurdular.

 

Selef-i Sâlihîn ölüm gelmeden önce ölüme hazırlanırlar,

 

lüzumlu bilgileri öğrenirlerdi. Allâhü Te’âlâ, kullarına fazla

 

mallarından soracağı gibi, fazla ilminden de soracağını

 

düşünürlerdi. Malını nereden kazandın, nereye sarf ettin

 

diye sorulacaktır. Fazla kelimesinden anlaşıldığına göre

 

Kıyamet günü, Allâhü Te’âlâ, her şeyden değil de, gelmiş

 

olan bâzı haberlerin de delil olduğu gibi zarurî miktardan

 

fazla olan işlerden soracaktır. Not: Salih Ameller serisinin bir

 

sonraki yazısı 27 Mart tarihindedir.

 

(Seyytd Altzâde (r.h.), Şlr-atiTI-lslâm, 44-45.5)

 

RIZKI ARTIRAN VESİLELER

 

“Ey   insanlar!   Sizi   cennete   yakınlaşt ıracak,   cehen-nemden

 

uzaklaşt ıracak   hiçbir   şey      yoktur   ki   ben   onu   size   emretmiş

 

olmayayım        ve     sizi    cehenneme         yaklaşt ıracak,      cennetten

 

uzaklaşt ıracak  hiçbir  şey  yoktur  ki  onu  sizden  nehyetmeyeyim.

 

Rûhu’l-Emîn  (Cebrâîl  (a.s.)),  rızk ıma  tam  olarak  kavuşmadıkça

 

nefsimin   ölmeyeceğini  kalbimesok-tu.  Allah’tan  korkun  ve  r ızk

 

aramayı  güzel  yapın.  Onun  gecikmesi  birtakım  günahlarla  sizi

 

Allah’a isyana şevket-in es in. Çünkü Allah kat ındakilere ancak O’na

 

itaatle ulaşılabilir.” (Bey haki)

 

“Kadınları  nikahlayın.  Şübhesiz  onlar  size  mal  getire-cektir.”

 

(Deylemî)

 

“İktisad eden fakîrleşmez.” (Tâberâni)

 

“Geçimde   tutumluluk   bir   kısım   ticaretten   daha   hayırlıdır.”

 

(Dârekutnî)

 

“Yolculuk yapın, sıhhat bulun ve zengînleşin.” (Beyhâki)

 

“Misafir,  rızk ıyla  gelir,  kavmin  günahıyla  gider  ve   onla-rın

 

günahlarını azaltır.” (Deylemî)

 

“Allah kime bir nimet verirse çokça el-hamdü lillâh deyip Allah’a

 

hamdetsin. Kimin günahı çoğalırca (bazı rivayetlerde kaygısı, gamı

 

artarsa)  ‘estağfirullâh’  deyip  Allah’tan  bağışlanmayı  dilesin.  Kimin

 

de rızk ı geciktirilirse çokça ‘La havle velâ  kuvvete illâ  billâh’ desin”

 

(Tâberâni)

 

“Bir kimse istiğfara devam ederse Allah ona her dar-lıktan bir

 

çıkış  yolu verir, her kayg ıdan âzâd eder ve onu ummadığı  yerden

 

rızıklandırır.” (Timizi)

 

“Vakıa sûresi zengînlik süresidir. Onu okuyun ve çocuklarınıza

 

Öğretin.” (i. Merduyye)

 

“Kadınlarınıza Vak ıa sûresini  öğretiniz.  Şübhesiz  o,  zengînlik

 

süresidir.” (Deyiemi)

 

Ümmü Seleme (r.anha)’nın rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber

 

(s.a.v.)   sabah   namazından   sonra  şöyle   duâ   ederdi:   “Allâhım

 

senden temiz rızık, faydalı ilim ve makbul amel Ulerim.” (Ahmedb.Hanbel)

 

 

İSİM SEÇİMİ GÜZEL YAPILMALI

 

Ana  ve  baban ın  evlâdı  üzerinde  hakkı  olduğu  gibi,

 

evlâdın da ana ve baba üzerinde birtakım hakları vardır. Bu

 

haklardan bir tanesi de çocuğa güzel bir isim vermektir.

 

Muhammed   ve   Ahmed   isimleri,   Allah   katında   bütün

 

isim-lerden  daha  sevimlidir.  Cenâb-ı   Hakk,  Peygamberi

 

(s.a.v.) için ancak en sevimli olan ismi seçmiştir.

 

Peygamberimiz  (s.a.v.)  buyurmuşlardır  ki:  “Bir  kişiye

 

Cenâb-ı  Hakk bir erkek çocuk verir o da ona Muham-

 

med ismini verirse, o kişi de onun çocuğu da cennette

 

olurlar.”

 

Bundan        sonra      en     fazîletli    isimler     “Abdullah,

 

Abdurrah-man” gibi kullukifâde eden isimlerdir. Anne ve baba;

 

Cenâb-ı         Hakkın          ibâdet        lafzıyla       kendisiyle

 

alâkalandırmadığı,   Pey-gamberi   (s.a.v.)’in   zikretmediği,

 

Müslümanların           kullanma-dığı         bir    ismi      evlâdına

 

vermemelidir.

 

Rivayet  ediliyor  ki:  “Herhangi  birinizin  bir  çocuğu

 

dünyaya gelir ve ölürse, ona isim vermezden önce onu

 

defnetmesin.”  Eğer erkek ise ona erkek ismini verecektir.

 

(Kız ise kız.)

 

Allah’ ın   Resulü      (s.a.v.)    çirkin   ismi    güzel     isimle

 

değiştirir-di. Meselâ  Esrem (kırıkdişli) adlı bir kişi Resûlullâh

 

(s.a.v.)’e  geldi.  Ona  Zür’a  ismini  verdi.  Hz.  Ömer  (r.a.)’in

 

Âsiye  adın-da  bir  kızı  vardı.  Cenâb-ı  Peygamber  (s.a.v.)

 

onun ismini Cemile ile değiştirdi.

 

Çocukların  ana  baba  üzerindeki  diğer  hakları  ve  bu

 

konuda ana babanın görevleri ise; onları  beslemek, islâm

 

ahlâkına  göre  terbiye  etmek,  onları   bir  kazanç  yoluna

 

koy-mak, çocuklar arasında âdil davranmak, dokuz yaşına

 

gir-diklerinde      yataklarını      ayırmak,       on     üç     yaşına

 

girdiklerinde  namaz  kılmıyorlarsa  hafifçe  dövmek,  zamanı

 

geldiğinde de bir engel yoksa onları evlendirmektir.

 

Not: Haklar ve Vazifeler serisinin bir sonraki yazısı 30Nisan’dadir.

(Âbidin (r.h.), Reddü’/ZlfaMâr, 15.c525-526.s)

 

 

40 HADİS-İ ŞERİF (1-20)

 

Nebî  (s.a.v.)  şöyle  buyurmuşlardır:  “Ümmetime  kim  dini  ile

 

alâkalı  kırk Hadîs  ezberletirse, Allah  (c.c.) onu k ıyamet gününde

 

fakîhler ve âlimler zümresine dahil eder.”

 

1.”Bütünsemavî      kitâbların    anahtarı,    Besmele-i     Şeriftir.”

 

(Câmiüssağîr)

 

2.”Cenâb-ı   Hakk’ın   ni’metlerine  şükür,   o   ni’metin   zevaline

 

emandır (elden gitmesine güvencedir).” (Deylemî)

 

3.”Sizden  bana  en  yak ın  olan  kimse,  bana  çokça  salevât

 

getirendir.” (Câmiüssağîr)

 

4.”Cenâb-ı   Allah   amelsiz   îmânı   ve   îmânsız   ameli   kabul

 

buyurmaz.” (Menâvî)

 

5.”Ameller niyetlere göredir.” (Menâvî)

 

6.”Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buharı, Müslim)

 

7.”Ahiret saadeti için çalışanlara Cenâb-ı Hakk dünya saadetini

 

de ihsan buyururlar.” (Deylemî)

 

8.”Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanmak için beslenen güzel niyet,

 

sahibini cennete dâhil eder.” (Deylemî)

 

9.- ibadetm, riya, garaz ve ivazdan hâlis et. Bu hâlde az bir amel

 

senin için kâfidir.” (Menâvî)

 

10.”Lisân ile kalb bir olmadıkça hiçbir kul, Mü’min-i kâmil olmaz”

 

(Kenzü’l irfan)

 

11.”Temizliğe itinâ  ve devaml ılık, insanı  tam bir  îmâna  davet

 

eder.” (Tâberânî)

 

12.”Sizden  birisi  abdestli  bulunmak  niyetiyle  abdest  alırsa,

 

abdesti bozulmadıkça namazda bulunmuş gibi ecir ahr.” (Menâvî)

 

13.”İlmi kitabetle; yani yazarak bağlayın.” (Tirmiz,)

 

14.”Kim  bir  hayra  delâlet  ederse  onu  işleyen  gibi  ecir  ahr.”

 

(Beyhakî)

 

15.”Deveni bağla, ondan sonra Allâh”a tevekkül et” (Tirmızi)

 

16.”Ben  güzel  ahlâkı   tamamlamak   üzere   peygamber  ba’s

 

olundum (peygamber olarak gönderildim).” (Buhârî)

 

17.”Zenginlik  arazi  ve  mal  çokluğundan  ibaret  değildir.  Asıl

 

zengînlik kalb zengînliği yani kanaattir.” (Müslim)

 

18.”işlerin  hayırlısı  ortalarıdır.  Yani  ifrat  ve  tefrîtten  âzâde

 

(aşırılıklardan uzak), mu’tedil olandır.” (Beyhâkî)

 

19.”Canının her istediğini yemek de israf cümlesinden-dir.” (Ebû

 

Dâvûd)

 

20.”Sizden herhangi biriniz Cuma namazına gideceği

 

zaman gusletsin.” (Buhârî, Müslim)

 

 

ÜMMETİMİN  FİTNESİ  DÜNYA  MALIDIR

 

Ebû Ümâme  (r.a.)’den  rivayetle  Peygamber  (s.a.v.)  Efendimiz

 

buyurdular ki: “Sizden sonra öyle insanlar gelecek ki türlü,

 

zevkli   yemekler    yiyecekler,   renkli   ve   rahat   bineklere

 

binecek, rengârenk ve güzel kadınlar ile evlenecek, güzel

 

ve   kıymetli   kumaşlardan      elbiseler   giyecekler;   onların

 

mideleri  az  ile  doymaz,  onlar  çoğa  da  kanâat  etmez,

 

dünyaya  bağlanmışlardır,  sabah  akşam  düşündükleri  ve

 

taptıkları  dünyalıktır;  yani  Allah  (c.c.)’den  başka  İlâh  ve

 

Rabb  kabul  ederler,  bütün  gayretleri  dünya  içindir.  Yalnız

 

hevâ-yı   heveslerinin   peşinde   koşarlar.   Abdullah’ın   oğlu

 

Muhammed  (s.a.v.)’in  kat’î  sözü  şudur  ki:  Sizden  sonra

 

gelenler,   o   güne    yetişenler,   onlara   selâm    vermesin,

 

hastalarını   ziyaret   etmesin,    cenazelerine     gitmesin   ve

 

büyüklerine     hürmet    etmesinler.    Zîrâ  bunları   yapanlar

 

İslâmiyet’in yıkılmasına yardım etmiş Olurlar.” (Taberanı)

 

Ka’b b. iyâz (r.a.)’den rivayete göre, Resûlullâh (s.a.v.):

 

“Her ümmetin bir fitnesi vardır, benim ümmetimin fitnesi ise

 

maldır.” buyurmuşlardır, (ibn Mace. Fiten 18)

 

ibn Ömer (r.a.) şöyle demiştir: Resûlullâh (s.a.v.), om-

 

zumdan tutarak  şöyle buyurdular: “Dünyada bir garib gibi

 

yabancı gibi hattâ  bir yolcu gibi ol! Kendini kabir halkından

 

biri  gibi  kabul  et.”  ibn  Ömer  (r.a.)  şöyle  derdi:  “Sabaha

 

çıktığında  akşama  çıkacağından söz etme, hastalığından

 

önce  sağlığından,  ölümünden  önce  hayâtından  istifâde

 

ederek hazırlık yap. Ey Abdullah yarın isminin mutlu mu,

 

bedbaht mı olacağını bilemezsin.” (Buhârî, Rikak 37)

 

Ebû  Saîd  el-Hudrî  (r.a.)’den  rivayet  edildiğine  göre,

 

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdular:

 

“Dünya tatlıdır ve manzarası  hoştur. Şübhesiz ki Allah,

 

dünyanın idaresini size verecek ve nasıl davranacağınıza,

 

ne  gibi işler  yapacağınıza  bakacaktır.  O hâlde  dünyadan

 

sakının ve kadınlardan korunun.” (Müslim, Zikr 99)

 

 

KALBLERİ ÖLDÜREN SEKİZ HASTALIK

 

ibrâhîm  b.  Edhem  (k.s.)’a  şöyle  denildi:  “Neden  biz

 

Allah’a duâ ediyoruz da Allah bizim duamızı  kabul etmiyor.

 

Oysa Allâhü Te’âlâ ‘Bana duâ  ediniz! Sizin duanızı  kabul

 

edeyim’  buyurmuştur” (BakaraS.186)  ibrâhîm b. Edhem (k.s.)

 

cevâb olarak ‘Çünkü sizin kalbleriniz ölüdür de ondan’ dedi,

 

Acaba kalblerimizi öldüren nedir?’ diye soruldu. O da şöyle

 

cevâb verdi: ‘Kalblerinizi öldüren sekiz haslettir:

 

1-  Siz Allah (c.c.)’nun hakkını  biliyorsunuz, fakat yerine

 

getirmiyorsunuz.

 

2-  Kur’ân’ı  okuyorsunuz; fakat onun emirlerini tatbîk et-

 

miyorsunuz.

 

3-  ‘Biz  Hz.  Peygamber  (s.a.v.)’i  seviyoruz’  diyorsunuz;

 

fakat Sünnetine göre amel etmiyorsunuz.

 

4-  ‘Ölümden korkarız’ diyorsunuz; fakat ölüm için hazır-

 

lık yapmıyorsunuz.

 

5-Allâhü  Te’âlâ  ‘Muhakkak şeytân sizin için düşmandır,

 

Bu bakımdan siz de onu düşman edinin’ (Fât.rs. 6) buyur-

 

muşlardır. Siz ise günahlar hususunda şeytâna uyuyorsu-

 

nuz.

 

6-  ‘Biz ateşten korkuyoruz’ diyorsunuz; oysa bedenleri-

 

nizi ateşte helak ediyorsunuz.

 

7-  ‘Biz cenneti seviyoruz’  diyorsunuz;  oysa cennet için

 

hiçbir amelde bulunmuyorsunuz.

 

8-Yataklarınızdan kalktığınız zaman, ayıplarınızı  sırtını-

 

zın arkasına atıyorsunuz. Halk ın ayıplarını  getirip önünüze

 

seriyorsunuz.  Böylece  Rabbinizi  gazaba  getiriyorsunuz!

 

Acaba durum böyle iken Rabbiniz sizin duanızı  nasıl kabul

 

edecektir?

 

(Hüccefül-İslâm İmâm-ı GazâlT (k.s.), ihya; Ulumiddin, 4.c.)

 

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki:

 

“Demir paslandığı gibi, kalbler de günahla paslanır.

 

Kalblerin cilâsı ölümü çok hatırlamak ve Kur’ân-ı kerim

 

[okumaktır.” (Beyhâkr,   )

 

 

İLMİN FAZİLETİ

 

ilmin fazîleti ile ilgili Âyet-i Kerîme’lerve Hadîs-i Şerîf’ler:

 

“Allah  da  sizden  inananları  kendilerine  ilim  verilenleri  derecelerle

 

yükseltsin.” (Mücâdele s. 11)

 

“Âlimlerle câhiller hiç  bir olur mu? Bunu ancak akl-ı selim sâhibleri

 

düşünürler.” (ZUmer s. 9)

 

“Allah’tan tam mâ’nâsıyla ancak âlimler korkar.” (Fâtırs. 28)

 

“Eğer  aldıkları  malûmatı  peygambere,  emir  sâhiblerine  (âlimlere)

 

bildirseydiler,     onlar    vakıaları   tedkik     ve   tahkik    ederek,     bunların

 

açıklamaya veya gizlemeye lâyık olup olmadıklarını bilirlerdi.” (Nisa s. 81)

 

Allah’ ın Resulü  (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:  “Allah  bir  kulu  için  hayrı

 

murad ettiğinde, onu dinde Allah’tan korkan bir âlim yapar. Ona kendisini

 

doğru yola götürecek akıl ve idrâk verir.”

 

“Âlimler   peygamberlerin   vârisleridir.”         Peygamberlik   derecesinden

 

daha  üstün  bir  mertebenin  bulunmadığı  herkesin  malûmudur.  Demek  ki  bu

 

mertebeye vâris olmak, şereflerin en büyüğüdür.

 

“Kıyamet gününde âlimlerin mürekkebi, şehîdlerin kanıyla tartılır.”

 

“Ümmetime ulaştırmak üzere kırk Hadîs ezberleyen kimseye kıyamet

 

gününde hem şefaatçi, hem de şâhid olurum.”

 

“Kıyamet gününde üç sınıf insan şefaat edebilecektir: Peygamberler,

 

âlimler, şehîdler.”

 

Hz. Peygamber (s.a.v.) Hz. Muaz  (r.a.)’i Yemen’e gönderirken kendisine

 

şöyle demiştir: “Allah’a yemin ederim ki Allah’ın senin vasıtanla bir kişiyi

 

doğru  yola  iletmesi,  senin  için  dünya  ve  dünyanın  içinde  bulunanların

 

tümünden daha hayırlıdır.” (imâm Ahmed, Müsned) “Öğrenip amel eden ve

 

öğrendiklerini  öğreten  bir  kimse,  gökler  âleminde  hayırla  yâd  edilir.”

 

(Deylemt)

 

“Allah’ın  rahmeti  benim  halîfelerimin  üzerine  olsun!”  Senin  halîfelerin

 

kimlerdir  yâ   Resûlullâh?’  diye  sorulduğunda  Hz.  Peygamber  (s.a.v.)şöyle

 

cevâb  vermiştir:   “Benim   Sünnetimi   ihya   eden   ve   Sünnetimi   Allah’ın

 

kullarına öğreten kimselerdir’.” (ibn AbdUlberr)”islâm dinini ihya etmek

 

maksadıyla   ilimle   uğraşırken  ölen   kimseyle   peygamberler   arasında,

 

cennette sâdece bir derecelik fark vardır.” (Ebû Nuaym)

 

Not:ilim serisinin bir sonraki yazısı 16Eylül’dedir.

 

(Hüccet’ül-İslâm İmâm-, Gazâlî, Ihya-u Ulumiddin d .13-22)

 

FÂTİHÂ SÛRESİ

 

Cenâb-ı Hakk Hadîs-i KudsTde buyurmuştur ki:

 

‘-  Namazı  kendimle  kulum  arasında  ikiye  taksim  ettim.

 

Kuluma da istediğini vereceğim.” Kul:

 

“-Hamd  âlemlerin  Rabbi  olan  Allah’a  mahsûstur.”  dediği

 

zaman, Allah:

 

“-   Kulum   bana   hamdetti.”   buyurur.   Kul:   “O   Allah   ki

 

Rahmân’dır, Rahîm’dir.” dediği zaman, Allah:

 

“- Kulum beni sena etti (övdü).” buyururlar. Kul:

 

“- O Dî n Günü’nün Mâliki’dir.” dediği zaman, Allah:

 

“-   Kulum  beni  teme  id  etti.  (Büyüklüğümü   bildi)”  bu-

 

yururlar. Kul: ‘-Ancak sana ibâdet ederiz, ancak senden yardım

 

dileriz.” dediği zaman, Allah:

 

“-  Kulum bana  istiğfar etti. Bu benimle kulum arasındadır

 

ve kulum için istediği vardır.” buyururlar. Kul:

 

“-  Bizi  sırât-ı  müstakîm’e,  kendilerine  ni’met  verdiklerinin

 

yoluna  ulaştır,  gazaba  uğrayanların  ve  dalâlete  düşenlerin

 

yollarına değil.” dediği zaman, Allah:

 

“-  Burası  kulum  içindir,  kulum  için  de  istediği  vardır.”

 

buyururlar.’

 

Âmî n: “Ey Rabbimiz, duamıza icabet et, duamızı  kabul et!”

 

demektir.”   Ebû   Hüreyre  (r.a.)’den  rivayetle  Resûlullâh  (sav.)

 

Efendimiz: “Âmî n” dediği zaman “Âmî n” deyiniz. “Âmî n deyişi

 

melâikenin (meleklerin) amî nine tevâfuk edenin (denk gelenin)

 

geçmiş günâhları mağfiret olunur.” buyurmuşlardır.

 

Rivayet olunur ki Şam’dan Ebû  Cehil’in yedi kervanı  büyük bir

 

mal  ile  yedi  bölük  halinde  gelince  Resûlullâh  (s.a.v.)  ve  Ashâb’ı

 

(r.a.e.)  onu  gördüler.  Sahâbe’nin  çoğunluğu  aç  ve  çaresiz  idiler.

 

Nebî-yi Ekrem (s.a.v.), Ashâb-ı (r.a.e.)’in hâline de bakmakla gönlü

 

bir parça meşgul oldu. Hemen:

 

“Muhakkak   ki  sana  Seb’al  Mesânî’yi   (tekrarlanan   yedi

 

Âyet’i, Fâtiha’yı) ve Kur’ân-ı Azîm’i verdik.” (Hicr s. 87a.) Âyet-i

 

Celîlesi nazil oluverdi. Ya’ni Ebû Cehîl’in yedi kafilesinden çok daha

 

hayırlı olan Seb’al MesânTyi ve Kur’ân-ı Azîm’i verdik, buyuruldu.

 

Not:Kur’ân-ı  Kerîm  serisinin  birsonraki  yazısı  8  Ağustos’tadır.

 

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Fatiha Sûresi Tefsiri, 50.s.)

 

ALLAH (C.C.)’NÜN RAHMETİ SONSUZDUR

 

NebT  (sav.)  “Bu  ayın  başı  rahmet,  ortası  mağfiret  sonu

 

cehennemden  kurtuluştur.”  buyurmuşlardır. (et-Terğîp ve’t-terhîb)

 

rivayet  edilmiştir  ki:  Resûlullâh  (s.a.v.)  Mîraca  çıktıklarında  Allah

 

(c.c.) ona, şöyle buyururlar: “Ey Habîbim! Her sevgili, sevgilisinin

 

yanına  geldiğinde  hediyeler  getirir;  Sen  bana  ne  getirdin?”

 

NebT (s.a.v), Allâhü Te’âlâya cevaben  şöyle der: Yâ  Râbbi! Senin

 

hazînelerinde  olmayan  iki  şey  getirdim  Allâhü  Te’âlâ:  (Bildiği

 

hâlde)  Nedir  onlar  ey  Habîbim?  Resûl-i  Zîşân  ( sav):   Onların

 

biri ibâdetlerin noksanlığı, ikincisi  Ümmetimin isyanıdır.  Hakk

 

Te’âlâ  şöyle  buyururlar:  Yâ  Habîbim,  mademki  katıma  acizliği

 

î’tiraf  ile  geldin.  O  hâlde  Sana  ecir  ve  mükâfaatımı  kat  kat

 

vereceğim.        Ümmetinin         noksan       ve     isyanını      gufrana

 

çevireceğim. Sonra Allâhü Te’âlâ, Nebî (s.a.v.)’e şöyle buyururlar:

 

Ey  Habî bim  sağına  bak!  Hz.  Peygamber  (s.a.v.)  sağ  taraf ına

 

baktıklarında, çok dalgalı  büyük bir deniz görür. Denizin içinde bir

 

ada,   adanın  içinde   bir  ağaç,   ağacın   üstünde   bir  kuş,  kuşun

 

gagasında  az  bir  çamur   danesi   görürler.  Allâhü   Te’âlâ   şöyle

 

buyurur:    Ey    Resulüm!       Bu    büyük      deniz,    benim     rahmet

 

deryâmdır. Şu küçük ada dünyadır. Üzerindeki ağaç  dünyanın

 

ni’metidir.     Ağacın       üstündeki       kuş     insanlardır.      Kuşun

 

gagasındaki  bir  damla  çamur  insanların  günâhıdır.  Bu  bir

 

damla   çamur,   mümkün   müdür   benim   bu   büyük   Rahmet

 

Denizimi  bulandırsın?  Eğer  Rahmet  deryası  bir  dalgalanacak

 

olursa o küçük zerre yok olur, gider. Sen Şefîu’l-Müznibî n’sin

 

(Günahkâr  ümmetinin  şefâatçisisin),  Ben  Erhamu’r-Râhîmî nim

 

(Merhamet edicilerin en merhametliyim).

 

Allah (c.c.)’nün rahmeti o kadar sonsuzdur ki; îmân eden kâfirin,

 

kâfir  iken  yapt ığı  iyilikler  boşa  gitmediği  gibi,  (îmân  ettiği  takdirde)

 

yapt ığı   bütün   günâhları   afvolur,   hattâ   sevaba   çevrilir.   Kur’ân-ı

 

Kerîm’de  meâlen  buyuruluyor  ki:  “Allâhü  Te’âlâ,  kâfirken  tevbe

 

edip  îmân  eden  ve  sâlih  amel  işleyenlerin  seyyiâtını  hasenata

 

[günâhlarını     sevablara]    çevirir.    Allah    çok    afvedici    ve    çok

 

merhamet sahibidir.” (Furkân s. 70)

 

(Hz Mahmûd Sâmî  Ramâzanoğlu (k.s), Hz. Ebubekir S,dd,k (r.a.), 81 -82.sj)

 

 

 

 

 

 

 

 

OLDUM DEMEK ÖLDÜM DEMEKTİR

 

Bir gün imâm Ebû  Yûsuf (r.h.) hasta oldu. imâm-ı A’zâm (r.a.)

 

defalarca  ziyaretine  gitti.  Bir  gün  vardığında  hastalığının  arttığını

 

gördü, imâm-ı A’zâm (r.a.): “Benden sonra Müslümanlar için buna

 

ümfd  bağlamışt ım.  Şâyed  vefat  ederse  bununla  ilmin  çoğu  ölür

 

dedi.  imâm  Ebû  Yûsuf  bu  hastalıktan  sıhhat  bulunca  nefsine

 

enâniyet  geldi.  Büyük  bir  meclis  oluşturdu,  imâm-ı  A’zâm  (r.a.)’e

 

Ebû  Yûsuf’un  meclis  kurduğu  haberi  ulaşınca  birini  imâm  Ebû

 

Yûsuf’a gönderip şu mes’eleyi Ebû Yûsuf’a sor, dedi. Mes’elâ, “Biri,

 

elbise  temizleyicisine  bir  elbise  verse  sahibi  elbisesini  isteyince

 

temizleyici  ald ığını  inkâr  etse  sonra  elbiseyi  temizlenmiş  olarak

 

sahibine getirse ve elbise sahibinden ücret talep etse. Ücret vermek

 

lâzım mı, değil mi?  Ücret  vermek vâcib  olur derse hatâ  ettin de.

 

Eğer  ücret vermek caiz değildir diye cevâb verirse “Yine hatâ ettin

 

de” dedi. O kişi imâm Ebû Yûsuf’a varıp söylenen mes’eleyi sordu,

 

imâm Ebû Yûsuf ne cevâb vereceğini bilemedi şaşırıp kaldı. Bunun

 

üzerine hemen kalk ıp imâm-ı A’zâm (r.a.)’ın huzuruna vardı, imâm-ı

 

A’zâm (r.a.), “Seni buraya temizleyiciye dâir olan suâlden başkası

 

getirmemiştir dedi. Ve dedi ki: “Sübhânallâh, biri meclis kurup din

 

ilmini  öğretsin;  ama  ücretlerle  ilgili  bir  mes’eleye  cevâb  vermeye

 

kadir olamasın.” Ebû Yûsuf, ey imâm, bana temizleyicinin ücreti ile

 

ilgili  suâlin  cevâbını   öğret,  dedi.  imâm-ı  A’zâm  (r.a.)  dedi  ki:

 

Temizlemeden inkâr ettiyse inkârdan sonra kendisi için temizlemiş

 

olur,   ücret  gerekmez.  Temizledikten  sonra  inkâr  ettiyse  ücret

 

gerekir; çünkü sahibi için temizlemiş olur. Sonra imâm-ı A’zâm (r.a.)

 

dedi ki: “Her kim ben ilim öğrenmeyi tamamladım zannederse işte o

 

kişi kendisi için ağlasın.”

 

Not:imâm-ı  A’zâm  serisinin  bir  sonraki  yazısı  8  Eylül’dedir.

 

(Muhammed el-Kerderî, imâm; A’zâm (r.a.yin Menkibeleri,1.c.,175- 176 s.)

 

imâm-ı Şâfif (r.h.’ ın imâm-ı A’zâm (r.a.)’a yazdığı beyitler:

 

Numân’ı tekrar tekrar anlat

 

Ki sen anlattıkça misk saçarcasına kokular yayılır.

 

Büyük sofralar kurarlar büyükler, ziyafet onlarındır

 

1     Bize onların artıkları ve bir hoş tat kal ır…

 

(Molla Câmî, Şerh’ül Kâfiye)

 

İLİM ÖĞRENMENİN FAZİLETİ

 

ilim öğrenmeye dâir Âyetler; “Her kabileden bir cemâatin dî ni

 

iyice öğrenmeleri gerekmez miydi?” (Tevbe s. 122)

 

“Eğer bilmiyorsanız, ehl-i zikre sorunuz!” (Nahl s. 43)

 

Hadîs-i    Şerîfler    de    ise   ilim   öğrenmek       ile   ilgi  şöyle

 

buyurul-muştur;  “İlim  tahsil  etmek  maksadıyla  yollara  düşen

 

kimseye  Allâhü  Te’âlâ   cennete  giden  yolu  gösterir.”   (Ebû

 

Dâvûd,-Tirmizî,  İbn  Mâce  ve  İbn  Hibbân,  Ebû   Derdâ  ve  Ebû   Hüreyre

 

(r.a.e.)’den)

 

“Melekler   ilim   yolcusunun   hâlinden   razı   oldukları   için

 

kanatlarını  onun  ayakları  altına  sererler.”  (Ahmed  b.  Hanbel,

 

Saffan b. Assai (r.a.)’den)

 

“İlimden bir bölüm öğrenmen, yüz rek’at namaz kılmandan

 

daha hayırlıdır.” (ibn Abdülberr, EbûZer(r.a.)’den)

 

“Kişinin ilimden  öğrendiği bir bölüm, onun için dünya ve

 

dünyadakilerin   hepsinden   daha   hayırlıdır.”   (ibn   Abdilberr,

 

Hasan (r.a.)’den)

 

“İlim  Çin’de  de  olsa  bulup  öğrenin!”  (ibn  Adiy ve Beyhakî

 

Enes (r.a.)’den)

 

“İlim  öğrenmek  her  Müslümâna   farzdır.”   Beyhakî   Enes

 

(r.a.)’den)

 

“İlim  hazî nedir.  Bu  hazî nenin  anahtarı  soru  sormaktır.

 

Sormaktan  çekinmeyin;  zîrâ   ilmin  sorulmasından  dört  kişi

 

birden mükâfaat kazanır: Soran, cevâb veren, onları  dinleyen,

 

onları seven!” (Ebû Nuaym, Hz. AİT (r.a.)’den)

 

“Câhil,   cehaletine   razı   olup   durmasın.  Âlim   de   ilmini

 

 

 

susmak       suretiyle    saklamasın!”        (Taberânî,     ibn   Merduveyh

 

(r.a.)’den)

 

“Bir âlimin (ilim okuttuğu) meclisinde, (ilim tahsî l etmek

 

veya dinlemek için) hazır bulunmak, bin rek’at namaz kıl

 

maktan, bin hastayı ziyaret etmekten ve bin cenaze nama

 

zında hazır bulunmaktan daha fazî letlidir!” Hz. Peygamber

 

(s.a.v.) bu sözleri söylediklerinde, Ashâb (r.a.e.) kendisine şöy-

 

le sordular: ‘Ey Allah’ın Resulü! Âlimin meclisinde bulunmak,

 

tek başına Kur’ân okumaktan da mı üstündür? Hz. Peygam-

 

ber (sav.) “Hiç ilimsiz Kur’ân okumak insana fayda sağlar

 

mı?” diye karşılık verdiler. (Ebû Nuaym)

 

(Hüccetü’l İslâm İmâm-ı Gazali (k.s.), Ihyâ-u Ulûmiddîn o1.26-28.s)

 

 

 

 

 

 

MÜ’MİNLER ALLAH (C.C.)’NUN DOSTUDUR

 

Allah  Resulü   (s.a.v.)  şöyle  buyurdular:  “Allâh  (c.c.)

 

şöyle  buyurmuşlardır:  Kim  benim  bir  dostuma  (söz

 

veya fiille) bir ezâ  (sıkıntı) verirse ona harp açarım. Ku-

 

lumun bana, kendisine farz kıldığım şeyler sayesinde

 

yaklaşmasının sevimli geldiği gibi hiçbir şeyle yaklaş-

 

ması,  sevimli  gelmez.  Kulum  bana  nafile  ibâdetlerle

 

yaklaşmaya devam eder, nihayet ben onu severim. Ben

 

onu sevdiğim zaman da işiten kulağı, gören gözü, tutan

 

eli,   yürüyen   ayağı   olurum.   Benden   bir   şey   istese

 

(istediğini)  mutlaka  ona  veririm.  Bana  sığınırsa  onu

 

(her türlü  tehlikelerden) mutlaka korurum.”  Efen-dimiz

 

(s.a.v.)’in       Rabbimizden           naklederek          söylediği

 

Hadîs-Kudsî’de  dosttan  maksad  Mü’mindir.  Allah  (c.c):

 

“Benim  dostlarım  îmân  edenlerdir”  buyuruyor.  Kim  bir

 

Mü’mine sıkıntı verirse mutlaka Allah (c.c.)’da onu sıkıntılara

 

sokar.  Allah  (c.c),  onu  kendisine  harb  ilan  etmiş  olarak

 

kabul  eder.  Allah  (c.c.)  bir  kişiye  harb  îlan  ederse  onu

 

perişan eder. Şu hâlde kişi, bir Müslümâna cephe almaktan

 

şid-detle kaçınmalıdır.  Bu Hadîs-  Şerîfte ayrıca, farz olan

 

şeyleri yapmanın nafilelerin en fazîletlilerini yapmaktan bile

 

daha fazîletli olduğuna delîl vardır. Bir Hadîs- Şerîfte: “Farz

 

ibâdetlerin sevabı nafile ibâdetlerin sevabından yetmiş

 

kere  daha  üstündür.”  buyurulur.  Farzlarla  birlikte  nafile

 

ibâdet  yapan  da  Allah  (c.c)’ya  daha  sevimli  olur.  O  kulu

 

sevince, kul Onun zikri ile meşgul olur, Ona itaat eder. Allah

 

(c.c.) o kulu şeytândan korur. Azalarını  Allah (c.c.)’a  itaat

 

yolunda kullandırır. O Kur’ân ve zikir dinlemeyi  sevdi-rir ve

 

haklarında Allah (cc)’nun, “Boş  şeyler dinleyince  ondan

 

yüzçevirirler.”  dediği kimselerden olur. Allah (c.c), onların

 

gözlerini haramdan korur ve bakmaları  kendilerine haram

 

olan  şeylere bakmazlar. Bakışları  ibret ve tefekkür bakışı

 

olur. Kâinatta gördüğü  her şeyde mutlaka yaratanı-na delîl

 

olacak    şeyi   görür.    Allah    (c.c.)  hepimize     o   bahtiyar

 

kullarından olmayı nasîb eylesin.

 

(Buhârt, Rîkak, 38)

 

İNSAN İÇİN ANCAK ÇALIŞTIĞININ KARŞILIĞI VARDIR

 

Dünya imtihan dünyasıdır. Kimi zengînliğiyle imtihana tâbi

 

tutulurken  kimi  fakîrliğiyle  imtihana  tâbi  tutulmaktadır.  Kimi

 

malı  mülkü,  evlâdlarının  çokluğuyla  yani  varlığıyla  imtihan

 

geçirirken kimi ise yoklukla imtihan geçirmektedir. Bu sebeble

 

bize verilmeyenler için ah etmek veya bizden başkasına bize

 

verilenlerden daha çok verilmesinden dolayı hased etmek ye-

 

rine imtihan olarak bize verilenlerle yetinmeye çalışmak bize

 

fayda verecektir. Dünyada çekilen sıkıntılar için âhiret mutlu-

 

luğu var ise ne güzel, dünyada elde edilen nimetler çok ve bu

 

nimetlerden dolayı âhiret hayâtımızı mahvetmişsek ne acı.

 

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) bir Hadîslerinde  şöyle bu-

 

yurmaktadırlar:  “Cehennemliklerden  olup,  dünyada  pek

 

müreffeh hayât yaşayan bir kişi kıyamet gününde getirilip

 

cehenneme bir kere daldırılır. Sonra:

 

–  Ey âdemoğlu! Sen hayırlı  bir gün gördün mü? Her-

 

hangi bir nimete nail oldun mu? denilir. O kişi:

 

–  Hayır, vallahi Rabbim! Öyle bir  şey görmedim, der.

 

Cennetliklerden olup dünyada insanların en yoksul olanı

 

getirilir cennete bir kere daldırılır. Ona da:

 

–  Ey âdemoğlu! Sen herhangi bir yoksulluk ve sıkıntı

 

gördün mü? Hiç zorluk ve darlık çektin mi? denilir. O kişi

 

de:

 

-Hayır, vallahi Rabbim! Hiçbiryoksulluk vesıkıntı gör-

 

medim, zorluk ve darlık çekmedim, der.” (Riyazü’s-sâiihîn,

 

Hadîs No: 463)

 

Müslüman hayâtı  boyunca çalışmakla mükelleftir ve Yüce

 

Rabbimizin insanlara bildirmiş olduğu vaadiyle “İnsan için an-

 

cak çalıştığının karşılığı vardır.”(Necm s. 39) Âyet’ine mazhar

 

olmak için bütün gayretini ortaya koymalıdır. Böyle bir  çaba

 

gösterildikten sonra kazanılan bütün nimetler ve başa gelenler

 

için tevekkül etmek ise amellerinin en güzeli olacaktır. Ama

 

hem çalışma meydâna getirmemek hem de çalışanların elde

 

ettiklerini kıskanmak, hased etmek ise Müslüman’a yakışma-

 

yacak huylardandır.

 

ASR SÛRESİ

 

Bu Sûrenin başında Allâhü Te’âlâ mutlak olarak zamana yemîn

 

etmiştir.  Çünkü  zaman  hayret  verici  işleri  içerir.  Bir  de  insanlar

 

zararları ve musîbetleri zamana bağlarlar, mutsuzluğu ve zararı ona

 

yüklerler, işte bu anlayışı da gidermek için Rabbimiz zamana yemîn

 

etmiştir. Çünkü bir şey adına yemîn etmek onu tazimdir. Resûlullâh

 

(s.a.v.)   şöyle    buyurmuşlardır:      “Zamana       (dehre)    sövmeyiniz.

 

Şübhesiz, Allah zamandır.” yâni zamanı yaratand ır.

 

Allâhü  Te’âlâ  “Şübhesiz  insan  ziyandadır.”  şeklinde  devam

 

eder.  Burada  geçen  ‘insan’  kelimesi,  bütün  insan  cinsine  âiddir.

 

‘Ziyandadır’   kelimesi     ise   eksilmek   ve   sermayenin   tükenmesi

 

anlamındadır.   Çünkü   insanlar   ticarethanelerinde   ve   ömürlerini

 

lezzet  aldıkları  yerlerde  sarf  etmelerinde,  asl ını  Allah  (c.c.)’den

 

başka  hiç   kimsenin  bilemeyeceği  ölçüde  çok  büyük  bir  zarar

 

içerisindedirler.

 

Sûre  “Ancak  îmân  edenler,  sâlih  amel  işleyenler,  birbirlerine

 

hakkı tavsiye edenler ve sabr ı tavsiye edenler müstesna.” şeklinde

 

sonlanmaktadır. Burada ‘îmân edenlerden’ maksad, gerçekte Allah

 

(c.c.)’den  başka  bir  yaratıcının  olmadığını  bilenler  anlamındadır.

 

‘Sâlih amel işleyenler’ ise kalıcı hayırları ve fazîletleri işleyenler, fâni

 

olan  değersiz  dünyayı  verip  değerli  olan  ebedî  âlemi  alanlar  için

 

kullanılmıştır.   ‘Birbirlerine   hakkı    tavsiye    edenler’    iki  cihanda

 

silinmeyen,  inkârına  imkân  olmayan  sabit  şeyi  tavsiye  edenler

 

anlamındadır. Bu hak, tamâmı  hayır olan Allah’a inanmak, her akid

 

ve  amelde  kitâblarına  ve  peygamberlerine  uymaktır.  ‘Ve  sabrı

 

tavsiye edenler müstesna’ şeklinde Sûre sonlandırılırmış ve sabra

 

atıf   yap ılmışt ır.   Çünkü      sabırdan      murad     yapmakta       veya

 

yapmamakta istek duyduğu şeylerden menetmek değildir. Aksine o,

 

Allah (c.c.)’den gelen  şeyleri açıkta ve gizlide güzellikle ve r ızâ  ile

 

karşılamaktır.

 

imâm-ı Şafiî (r.h.)’dan bu sûre ile ilgili olarak: “O öyle bir sûre ki

 

eğer insanlara başka  bir sûre inmeseydi  o  yeterdi” dediği  rivayet

 

edilmiştir.  Not:  Kur’ân-ı  Kerfm  ile  ilgili  yazılar  serisinin  birsonraki

 

yazısı  14 Aralık’tadır.

 

(İsmail Hakkı Bursevî (ks.), Rûhü’l-Beyân Tefsiri, 10.c, 167-169*.)

 

ŞEYTAN’IN DİLİNDEN HAKİKATLER

 

Şeytân bir gün Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in meclisine Allah

 

(c.c.)  tarafından  doğruları  söylemek  üzere  gönderildi  ve  namaz

 

hakkında şunları söyledi; O her ne zaman ki namaza kalkmak ister;

 

tutarım. O’na vesvese veririm. Derim ki: Henüz vakit var. Sen de

 

meşgulsün.  Hele  şimdilik  işine  bak.  Sonra  kılarsın.  Böylece  o

 

vaktinin d ışında namaz kılar. Ve bu sebeb-ten k ıldığı namaz yüzüne

 

atılır. Şâyed o kimse beni mağlup ederse.vaktinde namaz kılmaktan

 

alıkoymak için ona insan şeytânlarından  birini yollarım. Bunda da

 

beni  mağlup  ederse  namaz  içinde,  sağa  sola  bakmasını,  çabuk

 

namaz  kılmasını,  başını  imâmdan  evvel  secdeden  ve  rükûdan

 

kaldırmasını ve imâmdan evvel secde ve rükû yapmas ını söylerim.

 

Bunlarda      da   yenilirsem     namazda       parmaklarını     çıtlatmas ını

 

emrederim. Sonra namaz içinde iken burnuna üflerim ve esnemeye

 

baş-latırım. Şâyed bu esneme esnas ında elini ağzına kapamazsa

 

içine  küçük  bir  şeytân  girer,  dünya  hırsını  ve  dünyevi  bağlarını

 

çoğaltır.

 

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz iblis’e aşağıdaki şekilde kısa k ısa

 

bazı sorular sordu. O da bunlara cevâb verdi;

 

-Ya lain, senin oturma arkadaşın kim? –  Faiz yiyen.

 

-Dostun kim?-Zina eden.

 

-Yatak arkadaşın kim? – Sarhoş.

 

– Misafirin kim? – Hırsız.

 

– Elçin kim? – Sihirbazlar.

 

– Gözünün nuru nedir? – Karı boşamak.

 

– Sevgilin kim? -Cuma namazını bırakanlar.

 

– Ya lain senin kalbini ne kırar? – Allah yolunda cihâda koşan

 

atların kişnemesi.

 

– Peki, senin cismini ne eritir? – Tevbe edenlerin tevbesi.

 

– Peki  ciğerini  ne  parçalar,  ne  çürütür?  –  Gece ve  gündüz

 

Allah’a yap ılan bol istiğfar.

 

– Peki yüzünü ne buruşturur? – Gizli sadaka.

 

– Peki, gözlerini kör eden nedir? – Gece namazı.

 

– Peki   başını   eğdiren   nedir?   –   Çokça   kılınan   cemâatle

 

na-maz…

(Muhyiddin-i Arabî (k.s.), Şeytânın Hileleri, 18-22.S.)

 

  1. ÂKİF’İN DİLİNDEN YERMÜK HARBİ

 

Huzeyfet’ül – Adevî der ki: — Harb-i Yermûk’ün,

Yaman kızıştığı bir günde, pek sıcak bir gün.

İkindi üstü biraz gevşeyince sanki kıtal,

Silâhımı attım elimden; su yüklenip derhâl,

Mücahidin arasından açıldım imdada,

Ağır yarayla uzaklarda kalmış efrâd’a.

Ne ma’rekeydi ki, çepçevre göğsü kandı yerin!.

Huda’ya kalbini açmış, yatan bu gövdelerin,

Şehîd’i çoksa da, Gâzî’si hiç mi yok? Derken,

Derin bir inleme duydum… fakat bu ses nerden?..

Sırayla okşadığım sineler bütün bîrûh…

Meğerse amcamın oğluymuş inleyen mecrûh.

Dedim: «Biraz su getirdim, içer misin versem!»

Göziyle «ver! demek isterken, arkadan bir elem,

Enîne başladı Baktım: nigâh-ı merhameti,

«Götür!» devip bana imâda, ses gelen ciheti.

Ne yapsam içmeyecek, boştu anladım ibrâm;

O yükselen sese koştum ki: Âs’ın oğlu Hişâm.

Görünce gölgemi birden kesildi nevhaları;

Su istiyordu garibin dönüp duran nazarı,

İçirmek üzre eğildim, üçüncü bir kısa «ah!»

Hırıltılarla boşanmaz mı karşıdan nâgâh!

Hişâm’ı gör ki. o hâlinde kaşlariyle bana,

«Ben istemem hadi git ver! diyordu, haykırana.»

Epey zamân aradım âh eden o muhtazarı…

Yetiştim, oh, kavuşmuştu Hakk’a son nazarı…

Hişâm’ı bari bulaydım, dedim, hemen döndüm:

Meğer şikârına benden çabuk yetişmiş ölüm!

Demek, bir amcamın oğlunda vardı, varsa, Ûmîd…

Koşup hizasına geldim: o kahraman da Şehîd.

Şark’ın ki mefâhir dolu, mâzî-i kemâli

Yâ Rabb! Ne olunmaz yaradır şimdiki hâli.

 

MEHMET AKİF’İN GAYESİ

 

Mevzularına pencereden bakmayıp sokağa çıkan Akif, eserlerini en çok yırtan sanatkârdı. Yazarken memnun, eserleri basılınca pişmandı. «Ah diyordu, yazdıklarımın hepsine topyekûn bir çizgi çekebilsem.» Şehinşahlara boyun eğmi­yor, her faniye nasip olmayacak temiz bir hayat sürüp bu fani âlemden ayrılan bu aralan tabi­atlı şair imanının kuvvetini ipekli babanın ka­nından, millî kültür kaynaklarına dayanan, il­hamlarını da Türkistanlı anasının ak sütünden alıyordu. Kapitalist batı dünyasının yalnız tek­niğinin alınmasını, sermayeci toplumunun ah­lâk ve adetlerinin yurda sokulmamasını istiyor­du. Bunun içindir ki medeniyet modeli olarak alman Batı Burjuvazisine has yasayış şekilleri­ni kökten reddediyordu. Akif omuzunda kumaş satarak nafaka çıkarmağa çalışan devlet reisini arıyor, devesine kölesi ile münavebeli binen, halkın acısını paylaşan, adaleti ile dünyaya ör­nek olan Hz. Ömer’in yaşayışını arzuluyordu. Onun özlediği ideal toplum yetimlerin şefkatle okşanıp, yaşlıların atlas elbise giydiği toplumdu. Öyle bir toplum ki, orada kahvehane ve meyha­ne ebediyyen mühürlenecek, kapılar açık ve san­dıklar kilitsiz olduğu halde ortada hırsız deni­len insan tipinden hiçbir iz bulunmayacaktı. Ge­ce gündüz açık evler, kapılar mandalsız.

***

“Kim yalan olduğuna tahmin ettiği halde benden bir hadis anlatırsa iki yalancıdan biri kendisidir.” (Tirmizi)

 

HIRKA-İ SAADET DAİRESİ

 

Osmanlı Sultanlarına ve devlet ve idaresine asırlarca hizmet etmiş olan Topkapı Sarayı’nın önemli bölümlerinden biri olan Hırka-i Sa’adet Dairesi Mukaddes Emanetlerin korunması için üstleri kubbeli dört oda şeklinde 1518’de Yavuz Sultan Selim tarafından yaptırılmıştır.

Hırka-ı Sââdet, Peygamberimiz (S.A.V.)’in hırkasıdır. Bir diğeri de Hırka-i Şerif Câmii’ndedir. Dairenin üçü bugün ziyârete açıktır.

Hırka-i Sa’âdet’in bulunduğu oda dışarıdan hacet penceresinden görülebilmektedir. Hırka-i Sa’âdet altın yaldızlı bir gümüş şebekenin ortasında kırk kat bohçaya sarılmış olarak som altından sandığın içindedir. Diğer sandıkta ise Peygamberimiz (S.A.V.)’in sancağı bulunmaktadır. Bu sancak padişahlar tarafından seferlere götürülmüş ve bir bölük hassa askeri tarafından bakımı sağlanmıştır. Mukaddes Emanetler; ikisi Peygamberimiz (S.A.V.)’e aid 21 kılıç, Peygamberimiz (S.A.V.)’in yayı, Hz. Fâtıma (R.A.)’nın secca’desi, Hz. Ali (R.A.)’in Kur’ân-ı Kerîm’i ve Kâ’be’den getirilen tevbe kapısıdır. Bunların hepsi değerli mücevherat ile donatılmış, tavandaki kandil som altındandır. Her sene Ramazanın 12 günü bu sandık Revan Odası’na nakledilir. Daire süpürülür, duvarlar gül suyu ile yıkanılır ve misk ile kokulandırıldıktan sonra sandık yeri yerine yerleştirilir. 15. gün ise Padişah ve devlet erkânı ziyaret ederlerdi. Halifeliğin kaldırılışına (3 MART 1924) kadar Hırka-ı Da’âdet Dâiresi’nde 24 saat Kur’ân okunurdu.

(İ. A. Hırka-i Saadet Mad. V/F, S. 450)

 

ÂYETLERLE Mİ’RAC-I NEBÎ

 

«Kulunu (Muhammed s.a.v.) bir gece Mescîd-i Haram’dan, kendisine bir kısım âyetleri­mizi göstermek için, çevresin.) mübarek kıldı­ğımız Mescîd-i Aksa’ya götüren Allah her tür­lü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O, Semî’dir, Bâsîr’dir..» (İsrâ Sûresi, Âyet- 1)

NECM SURESİ

1 — Battığı dem yıldıza and olsun ki, 2 — Sahibiniz (doğru yoldan) sapmadı. Batılda inanmadı. 3 — O kendi (re’y-ü) nevasından söylemez. 4 — O, kendisine (Allah’dan) ilka edile gelen bir vahiyden başkası değildir. 5 — Onu müthiş kuvvetlere malik olan öğretti. 6 — (Ki o) akıl ve re’yinde kamil (bir melek) dir. Hemen doğruldu. 7 — O, en yüksek ufukta idi. 8 — Sonra (Cebrail, ona) yaklaştı. Derken sarktı. 9 — (Bu suretle o, peygambere iki yay kadar, yahud daha yakın oldu. 10 — (Allah’ın) kuluna vahyettiği neyse onu vahyetti. 11 — Onun gördüğünü kalbi yalana çıkarmadı, 12 — Şimdi siz onun bu görüsüne karşı da kendi­siyle mücadele mi edeceksiniz? 13, 14 — And olsun ki onu diğer bir defa da sidre-tül müntehanın yanında gördü o, 15 — Ki Cennet-ül me’va onun yanındadır. 16 — O zaman sidreyi buruyordu. Onu bürünmekte olan. 17 — (Pey­gamberin) gözü, (gördüğünden) şaşmadı, (onu) aşmadı da. 18 — Andolsun ki o, Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını görmüştür.

 

 

NÜBÜVVET, NEBÎ VE RESÛL

NÜBÜVVET: Akıl sahibi kulların, üzerlerin­deki dünya ve Âhiret işleri hakkında, Allah (c.c.) ile kulları arasında, yapılan Elçilik demektir.

NEBİ: Kendisine, Melek tarafından vahy ve­ya kalbine ilham olunan, ya da, Salih rü’yâ ile uyarılan zât demektir.

RESÛL ise, RESÛL olması haysiyetile, Nü­büvvet Vahy’inin fevkinde özel bir Vahiy ile üstün kılınmış olan ve kendisine Cebrail (a.s.)’in, Allah (c.c.) tarafından özel olarak indirdiği Kitab ile Vahy etmiş olduğu, Yüce Allah (c.c.)’ın hükümlerini, halka, tebliğ etmek üzere gönderdiği Kâmil insan, demektir.

Bunun için «Her Resul, Nebi’dir; fakat, her Nebi Resul değildir.» denilmiştir.

ÂDEM (A.S.)’İN İLK NEBÎ (PEYGAMBER) OLUŞU

İnsanlara gönderilen Peygamberlerin ilki, Âdem (a.s.) ‘dır. Eshab-ı Kiramdan Ebu Zerr’ül Gıfâri (ra.) der ki: «Nebî (a.s.)’a (Yâ Resûlullah (s.a.v.)! Nebilerin evveli, ilki hangisidir?) diye sordum. «Âdem’dir!» diye buyurdu. «O, Nebi mi idi?» diye sordum. «Evet! Mükellem (Allah (c.c.)’la konuşan) bir Nebî idi.» buyurdu.»

Adem (a.s.), çocuklarına, Peygamber olarak gönderildi ve Kendisine, yirmi bir Sahife indirildi Cebrail (a.s.), Âdem (a.s.)’a yazı yazmayı öğrettiği için, Âdem (a.s.), inen sahifeleri kendi el yazısı ile yazdı. Yüce Allah (c.c.)’ın, Adem (a.s.)’a indirdiği hükümler arasında ölü hayvan eti, kan ve domuz eti de, haram kılınmıştı.

(Peygamberler Tarihi, M.A. Köksal, Sh.: 55-57)

 

İSLAMIN CİHAN-ŞÛMUL FEYZİ

 

İslamiyet, müslümanları, herhangi bir millet veya memlekete karşı dinen olduğu kadar, ilmen de, müstağni kılmıştır. İslamın bu feyzini, Müslümanların bu husustaki gayr-i müslimlerden inkar etmeyenler vardır.

Ezcümle, Fransız müsteşrıklerinden Gaston Kar 1913 senesinde Figaro gazetesinde neşrettiği makalesinde şöyle der:

“Yüz milyonlarca insanın dini olan Müslümanlık, bütün saliklerine göre dünyanın kıvamı olan bir din’dir. Bu makul dinin menbaı ve düstüru olan Kur’ân, cihan medeniyetinin dayandığı temelleri taşımaktadır. O kadar ki bu medeniyetin, İslamiyet tarafından  neşrolunan esasların kaynaşmasından meydana geldiğini söyleyebiliriz.

Filhakika bu yüksek din, Avrupa’ya, dünyanın imar edici inkışafı için lazım olan en esaslı kaynakları sağlamıştır.

İslamiyetin bu üstünlüğünü teslim ederek ona borçlu olduğumuz şükranı tanımıyorsak da hakikatın bu merkezde olduğunda şüphe yoktur.           (M.Asım Köksal, İslam Tarihi, C: 7, Sh: 35)

 

MEŞHUR ALTI HADİS KİTABI

 

Umum telakkiye göre hadis tasnifatı Buhâri’de derece-i  kemale vasıl olmuştur.

Muhammed b. İsmail Buhari (194-256) kendisine baliğ olan hadislerin içinden birinci dereceden itimada şayan olanların bir kısmını diğerlerinden ayırıp el-Camiüs Sahih’ini vücuda getirmiştir.

Buhari’yi takiben Müslim b. Haccac Kuşeyri (204-261) de üstadı Buhari’ye uyarak meşhur Sahih’ini tasnif etmiştir ki Sahiheyn denilince İmam Buhari’nin Sahih’i ile Müslim’in Sahih’i anlaşılır.

Bunlardan başka Ebû Dav’ûd Sicistani (204-275); Ebu İsa Muhammed b. İsa Tirmizî (209-279); Ebu Abdurrahman Ahmed b. Şuayb Nesei (216-304); Ebu Abdulillah b. Mace (209-273) meşhur Sünen ve Sıhahlarını vücudan getirmişlerdir ki başta Buhari ve Müslim’in Sahih’leri olmak üzere Kütüb-ü Sitte, Sıhhah-ı Sitte diye öteden beri anıla gelen hadis kitapları bunlardır.           (İslam Tarihi, C: 7, Sh: 41-42)

 

 

ALLAH (C.C.) BAŞKA BİR KAVİM GETİRİR

 

«Ey o bütün iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse duysun! Allah (c.c.) onun yerine öyle bir kavim getirecek ki Allah (c.c.) on­ları sever onlar Allah (c.c.)’ı severler, mü’minlere karşı başları aşağıda, kâfirlere karşı başları yukarıdadır. Allah (c.c.) yolunda mücâhede ederler, dil uzatanların levminden korkmazlar. İşte o Allah (c.c.)’ın fazlıdır. Onu dilediğine ve­rir ve Allah (c.c.) vâsidir, alimdir. Ve herkim Allah (c.c.) ve Resulü (s.a.v.)’ne yâr olursa şüp­he yok ki o Allah (c.c.) hizbi (taraftarı) dir. An­cak galip olanlar onlardır.»

(Mâide/54)

Binaenaleyh, hiçbiriniz ümitsizliğe düşmeyi­niz, düşüp de fakirler peşinden koşmayınız. Al­lah (c.c.)’dan bu vasıflara sahip bir kavim ol­mayı dileyiniz. Fakat bunu cebren alınır bir is­tihkak da zannetmeyiniz.

Bu şereflere, bu hürriyete bu izzetü istiklâ­le ermek isteyenler başkalarının değil ancak Al­lah (c.c.)’ın velayetine koşmalı, Allah (c.c.)’in peygamberlerine, mü’minlere baş tutmamalı mu­habbet ve nusret etmelidir.

Buna da yalnız irtidadı itikadı değil, irtidadı amelîde mevzu bahistir.

Türkler de yukarıda geçen Âyetin tebşirine dahil olmuşlardır. Demek ki onlarda bu ni’metin kadr ü kıyametini bilmez, küfrü küfrana doğru giderlerse mevkilerini Allah (c.c.)’in göndereceği başka bir kavme terk etmeğe mecbur olacaktır. (Hak Dini Kur’ân Dili, C. 3, Sh. 1719)

 

 

EHL-İ MEDÎNE’Yİ KORKUTMAKTAN

VE ONLARA EZÂ VERMEKTEN SAKINMAK

 

Müslim (R.H.)’ın rivâyetinde şöyledir: “Medîne halkına kötülük yapmak isteyen herhangi bir kimseyi mutlaka Allâh-ü Teâlâ, ateşte kurşunun eridiği gibi veyâ tuzun suda eridiği gibi eritir.” (Bu Hadîs, Hadîs ve diğer sahîh kitâblarda bir bölük Sahâbî (R.A.) tarafından rivâyet edilmiştir.)

Ahmed ibn-i Hanbel (R.A.)’ın rivâyetine göre Câbir bin Abdullâh (R.A.)’den şöyle rivâyet edildi: “Fitne çıkartan elebaşlardan biri, Medîne’ye geldi. Câbir (R.A.)’ın gözleri görmez olmuştu. Kendisine: “Bu elebaşından keşke uzak olsaydın.” denilince; O, iki oğluna dayanıp yürüyerek (dışarı) çıktı. Bu arada ayağı kayıp yüzüstü yere düşünce: “Resûlullâh (S.A.V.)’i korkutan helâk olsun!” diye bedduâ etti. Oğulları (veyâ onlardan biri): “Ey babacığım, Resûlullâh (S.A.V.) irtihâl buyurmuştur, onu nasıl korkutabilir?” deyince:

“Resûlullâh (S.A.V.)’in: Kim Medîne halkını, korkutursa, bana eziyyet vermiş olur.” diye buyurduklarını işittim, dedi.”

Taberânî (R.H.), Evsat ve Kebir’inde “ceyyid isnâdla Ubâde bin Sâmit (R.A.)’den Nesâî ve Taberânî, şöyle buyurduklarını rivâyet ettiler: “Yâ Rabb! Medîne halkına zulmedip onları korkutanı korkut. Allâh’ın, meleklerin ve bütün insânların la’neti (Medîne halkını) korkutanın üzerine olsun, Onun tevbesi ve fidyesi kabûl edilmez.”

Yine Taberânî (R.H.), Kebîr’inde Abdullâh bin Amr (R.A.)’den Resûlullâh (S.A.V.)’in:

“Medîne halkına eziyyet edene, Allâh eziyyet etsin. Allâh’ın, meleklerin ve bütün insânların la’netî onun üzerine olsun. Onun tevbesi, ve fidyesi kabûl edilmez.” diye buyurmuşlardır. (İmâm Hâfız el-Münzirî (R.H.), Et-Terğîb ve’t-Terhîb Tercümesi C. 3, S. 84-87)

 

 

 

EMÂNETİN AHİRETTE KEFFÂRETİ ZORDUR

 

Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle demiştir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)

etrafında bulunan Ashâbı (r.a.e.)’e şöyle buyurdu: “Altı şeye

kefil olun, ben de sizin cennete girmenize kefil olayım.”

Râvi diyor ki: Ben: “Onlar nedir, ya Resûlullâh?” dedim.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Namâz, zekât, emânet, iffet, mide

ve dildir.” buyurdu. (et Tergib ve’t Terhib, 4.c., 3.s.)

İbn Mesûd (r.a.)’den gelen sâhih bir rivâyet şöyledir:

“Allâh (c.c.) yolunda öldürülmek, emânetten başka bütün

günâhlara keffâret olur. Kul kıyâmet günü (Allâh (c.c.)’un hu-

zuruna) gelir. Allâh (c.c.) yolunda öldürülmüş olsa bile kendi-

sine: “Emânetini öde,” denir. O: “Ey Râbbim, nasıl ödeyeyim?

Dünya geçti (onlar dünyada kaldı)” der. Bunun üzerine: “Bunu

Hâviye cehennemine götürün” denir ve Hâviye’ye götürülür.

Orada emânetler, kendisine verildiği günkü hâline çevrilir. On-

ları görür görmez hemen tanır. Onlara yetişmek için peşlerin-

den koşar, yetişir ve onları omuzlarına alır. Tam oradan çıka-

cağını sandığı zamân, ayağı kayar tekrar Hâviye’ye düşer ve

böylece batar gider.” Sonra İbn Mesûd (r.a.) şöyle demiştir:

“Namâz emânettir, abdest emânettir, ölçü emânettir, tartı

emânettir” dedi ve daha pek çok şeyler saydıktan sonra, “Bun-

ların en önemlisi, emânet olarak verilen eşyalardır” dedi.

Emânete hıyanetin büyük günâhlardan olduğu âyet ve ha-

dislerden de açıkça anlaşılmaktadır.

Ebû Hüreyre (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’den şöyle

rivâyet etmiştir: “Sana emânet bırakanın emânetini geri

ver. Sana ihânet edene ihânet etme.” (Ebû Dâvud)

İnsanın vücudu da kendisinin değildir. Emanet olarak ve-

rilmiştir. Bunu şundan anlıyoruz; insan dünyaya gelirken ken-

di isteği ile gelmemiştir. Vücûdu da tamamen kendi kontrolün-

de değildir. Mesela insan sadece suyu içer veya yemeği yer.

Hâlbuki yediği içtiği şeyler vücudunun değişik yerlerine gider.

Orada hücre oluşur. Bu işlere insanın müdahalesi yoktur. Yine

kalbimiz ve kaslarımız bizim irademizin dışında çalışır.

(İbn Hacer el-Heytemi, İslâm’da Helâller ve Haramlar, 1.c., 790-794.s.)

 

ŞEHİTLERİN HASLETLERİ

 

Eshab’dan Mıkdam b. Mâ’dikerib’in rivaye­tine göre: Peygamberimiz (s.a.v.): «Şehid için altı haslet vardır :

Kanının dökülen ilk damlasiyle şehidin bütün günahları bağışlanır.

Şehid, Cennet’teki makamını görür.

Kabir azabından kurtulması için kendi­sine imdad ve yardım olunur.

Kıyametin en büyük korkusundan emni­yet ve selamette kalır.

Şehidin başına, dünyadan ve dünyadakilerden daha hayırlı ve değerli olan Yakuttan Vakar Tac’ı konur.

Şehidin yakınlarından yetmiş kişiye şefâatına müsâade olunur.» buyurmuştur.

***

SULTAN MUSTAFA’NIN ADALET ANLAYIŞI

 

Bizzat padişah adalete itaat ederdi. Bunun binlerce misâli vardır. III. Mustafa (1757-1774) Beylerbeyi sarayını genişletmek istemişti. Bu­nun için, civardaki dul bir kadının arsasını al­mak lâzımdı. Kadın arsasını satmak istemeyince padişah kızdı. Fakat arsayı zorla almayı düşün­medi. Kızgınlığından dolayı garip bir şey yap­tı; zaten eskimiş olan sarayı yıktırdı ve arsası­nı, halka mahsus bir bahçe haline getirdi.

Padişahın adalete itaati, örnek olmak içindi.

 

 

 

MÜ’MİN KULUN ÖLÜMÜ

Resûlullâh (s.a.v.) anlatıyor:

“Mü’min kul dünyâ hayatından kesilip, âhirete yöneldiği sıra­da; kendisine melekler gelir. Onların yüzleri beyaz, güneş gibi parlaktır. Yanlarında cennet kefeni vardır. Ayrıca cennetin ölüye saçılacak kokuları da vardır. Gözün görebileceği yere kadar otu­rurlar. Bundan sonra, ölüm meleği gelir; hastanın baş ucuna otu­rur; şöyle der:

– Ey hakîkata ermiş nefis Allâh’ın mağfiretine, rızâsına çık. O nefis çıkar; hem de sakanın kabından akan su gibi.

Onun rûhu çıktıktan sonra yerde ve gökte olanların hepsi, namâzını kılar. Fakat ins ve cin tâifesi hâriç.

Nefisten çıkan o rûhu, bir an bile ellerinde durdurmadan, ge­tirdikleri cennet kefenine sararlar. Kokular serperler.

Ondan öyle güzel koku çıkar ki, yeryüzünde bulunan misk­ten daha güzeldir. O güzel rûhu böylece alıp yükselirler.

Dünyâ semâsı kapısının açılmasını isterler. Onlara kapı açı­lır. Güzelce karşılanırlar. Sonra onu uğurlarlar. Bu karşılama ve uğurlama ile yedinci semâya kadar giderler. Orada, Allâhü Te‘âlâ’nın şu fermânı gelir:

–  Onun sicilini ılliyyûn arasında tutunuz. (Ya‘ni cennetlikler arasında.) Ve onu yeryüzüne götürünüz. Çünkü, biz onları yer­den yarattık; yine oraya iâde edeceğiz ve oradan tekrar çıkara­cağız.

Bundan sonra o rûh cesedine iâde edilir. Daha sonra, ona iki melek gelir; aralarında sorulu cevâblı şöyle bir konuşma olur:

– Rabbin kimdir? – Rabbim Allâh’tır. – Dînin nedir? – Dînim İslâm’dır. Bundan sonra, Resûlullâh (s.a.v.)’den sorarlar:

– Aranızda zuhur eden şu zât için ne dersin?

-OAllâh’ın Resûlüdür.

– Nereden biliyorsun?

-Allâh’ın kitâbını okudum. Ona inandım ve onu tasdîk ettim. Bundan sonra şu nidâ gelir:

–  Kulum doğru söyledi. Ona cennet yataklarından bir yatak verin. Cennet elbiselerinden bir elbise giydirin; ona cennetten bir kapı açın ki, oranın güzel rüzgârı ve kokusu gelsin.

O kulun kabri, göz alımı kadar genişler; ve büyür.”

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbîhü’l Gâfilîn

Bostânü’l-Ârifîn, 34-35.s.)

 

 

 

 

HIRKA-İ SAADET ALAYI

 

Hırka-i Saadet’in Ramazan’ın onbeşinde ziyareti sebebiyle yapılan alay hakkında kullanılan bir tabirdir. Bir yazarımız, zamanında yapılan bir olayı şöyle anlatıyor:

«Ben onun maiyetinde birinci defa ola­rak Hırka-î Saadet ziyaretinde, içeriden, şahit oldum. Bu hakikaten pek ruhani, pek vecd ve huşu ile yapılan bir merasim idi ve insanın revabıt-ı dîniyyesi gevşemiş olsa bile asırlardan beri milyonlarca ümmetin üzerinde saltanat ve serveti hükümran olan, her müslim diyarın­da, her caminin minaresinde azameti selâmlanan Azîmüşşan bir Peygamberin hırkasına, velev uzaktan, velev örtüleri arasından yüz sürebilmek, ruhu vacîdanî istiğraklar içinde bırakan bir mestî idi. Dikkat etmiştim, kürsü­sünü üzerinde hırkanın bohçasına sürdükten sonra Hünkar, üstünde güzel bir kıt’a yazılmış tülbent mendiller dağıtırken, önünden takım takım geçen vezîr. rical arasında tek bir si­maya tesadüf edilmezdi ki, manevî bir heye­can ile ihtizaza gelmiş olmasın.»

İNSAN NANKÖRDÜR

 

«Andolsun o harıl harıl koşan (at)lara, o (tırnaklarıyla) ateş çıkaranlara, sabahleyin baskın yapanlara, derken orada (ayaklarıyla) toz koparanlara. Bununla bir topluluğun ta or­tasına girenlere ki, muhakkak insan Rabbına karşı çok nankördür.» (Adiyat: 1-6)

 

SULTANIM BENİM

(Dünden Devam)

Sâhib-î cûd û atâ, ahde vefâ, sadr’e şifâ,

Menme-î aşk û muhabbet, ehl-i ihsân’ım benim.

Her hayâl etdikçe gördüm, güllenen ruhsârını,

Bülbül-ü şeydâya döndüm, ey gülistân’ım benim.

Âfitâb-î ruh u cân’ım, refnümâ-yî vuslatım,

Nevbahâr-î mülk-ü ömrüm, ebr u bârân’ım benim.

Ey melek-haslet bu âlem, kaldı hayran hüsnün’e,

Gül yüzün gördüm, hezârâr Hakk’a şükran’ım benim.

Zî hayâ, hüsn-û likâ, necm-î hafâ, bedr-î münîr,

Hazret-î Mahmûd Sâmî; lutf-ü Subhân’ım benim.

Kırmadın hiç kimseyi, incitmedin, incinmedin,

Kutbumuzdun, gavsimizdin, tamdır îkân’ım benim..

Zühd, Vera’, İhsan’, Tevazu, İttikâ, İsâr, Kerem

Rıfk u Şefkat, İlm ü Hikmet ehli, Zî Şânım benim.

Vasfedip öğmek ne mümkin, zât-i âli kadrini,

Hüsn-ü ahlâk umdesî, her medh’e şâyân’ım benim.

Dest-gir ol bizlere Sen, biz gedâ, üftâdeyiz.

Kıl şefâat, ey mürüvvet kânı, Sultân’ım benim.

Rahmet et Mevlâm O’na, Cennet’de dûr etme bizi,

Gamla doldum, sızlıyor hep, gönl-ü biryân’ım benim.

Bir teselli buldu gönlüm; der Habîb-î Kibriya;

«Hep beraberdir sevenler.» vardır îmân’ım benim.

(Nuri Baş, 10-Nisan 1984)

 

ESMÂ’ÜL HÜSNÂ’DAN

EL-KÂBIZ (C.C.), EL-BÂSİD (C.C.)

 

Ölüm anında varlıkların rûhunu kabzeden, hayat vere-

ceği zaman onlara rûhları veren, zenginlerden sadakaları

(zekâtları) alan, fakirlere rızkı veren, zenginlere bolca ihsân-

da bulunan, fakirlerden rızkı kısıp onları darda bırakan, kalp-

leri kabz edip onları cemâlinden mahrûm bırakan, yahut kalp-

lere inşirâh verip lütf u ihsânına boğan hep O (c.c.)’dur!

el-Bâsid (c.c.), yayan, genişleten anlamındadır. O (c.c.),

kulları arasında lütûf ve ihsânını yayar. Dilediği kimsele-

re bol rızık verir, onu ferâhlık ve genişliğe kavuşturur. Ona

ihtiyâcından daha fazlasını vererek başka kullarından üstün

tutar, ona karşı son derece cömert davranır. El-Kâbız (c.c.)

ise, lütûf ve ihsânını dilediği kulundan kısar, rızkını daraltır,

onu muhtaç eder, rahat yaşamdan mahrûm bırakır ve yok-

sullaştırır.” el-Kâbız (c.c.) ve el-Bâsid (c.c.) İsm-i şerîflerini

beraber okumak edebe uygundur.

El-Kâbız (c.c.) İsm-i şerîfini dört gün 903 kere vird olarak

söyleyen, düşmanından emin olur ve selâmet bulur. 40 lokma

ekmek üzere yazıp 40 gün yese, açlıktan korunur.

El-Bâsid (c.c.) İsm-i şerîfini kuşluk namazından sonra on

kere zikredenin rızkı, ilmi ve şerefi artar ve ellerini göğe doğru

kaldırıp 71 defa zikrederek yüzüne süren fakir olmaz, zen-

ginleşir.

(Kurtûbî, Esmâü’l Hüsnâ, 46.s.) (İmâm-ı Gazâlî (k.s.), Esmâü’l Hüsnâ, 98.s.)

 

 

NEBΠ (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN DİLİNDEN DUALAR-1

Helâya Girerken:

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: Nebî (s.a.v.) ihtiyaç gidermek için

helâya gittiğinde, şu duâyı okurdu: “Allâhümme innî e‘ûzü

bike mine’l-hubsi ve’l-habâis.” = “Allâh’ım! Pislikten ve

(cin ve şeytân gibi) kötü yaratıklardan sana sığınırım.”

Helâdan Çıkınca:

Hz. Âişe (r.anhâ) anlatıyor: Resûlullâh (s.a.v.) helâdan

çıkınca “Ğufrânek” = “Affını talep ediyorum” derdi.

(Misvâk Neşriyat, İbâdet Takvimi ve Duâlar, 129.s.)

 

MEDİNE’NİN TEMİZİ ALIKOYUP KİRİ PASI DIŞARI ATMASI

 

Araplardan bir cemâat, Medine’de Resûlullah (s.a.v.)’ın yanına gelip, müslüman oldular. Bir müddet sonra Medine vebasına tutuldular. Geldiklerine pişman olarak Medine’den çıkıp gittiler. Eshab-ı Kiram’dan bazıları onları kar­şılayarak: «Siz, ne diye dönüyorsunuz?» dediler. «Medine Vebasına tutulduk, Medine’den nefret ettik!» dediler. Onlara: «Resûlullah (s.a.v.) size güzel bir örnek değil mi?» diye sordular. Bazı­ları münafıklık ettiler. Medine’den çıkıp gidenler hakkında Hz, Peygamberimiz (s.a.v.): «Medine, demirci körüğü gibidir, temizi kor, kiri pası dışan atar!» buyurdu.

***

Bir gün bir Arabi, Hz. Peygamberimize (s.a.v.) gelip İslâmiyet üzerine bey’at etmişti. Ertesi günü bu adam Hummaya tutulmuş olarak geldi ve: “Ya Muhammed (s.a.v.). Beni, Bedevilik hâline döndür!» dedi. Hz. Peygamberi­miz (s.a.v.) onun isteğini yerine getirmeye ya­naşmadı. Arabi bu isteğini üç sefer gelip tekrar­ladı. Hz. Peygamber (s.a.v.) Onun bu isteğini kabule yanaşmadı. Arabi çıkıp gidince Hz. Pey­gamber (s.a.v.) efendimiz: «Medine, demirci kö­rüğü gibidir, temizi alıkor, kiri pası dışarı atar!» buyurdu. (İslâm Tarihi. C. l, Sh. 139)

***

Hz. Ömer (r.a.): «Yâ Rab! Beni, yolunda şehidlikle nasiplendir! Ruhumu da Resulünün beldesinde al!» diye dua ediyordu.

 

 

DARGINLAR!

 

Ebû Eyyûb el-Ensarî’den rivayet edildiği­ne göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

«— Bir müslümana üç günden ziyâde kar­deşi ile dariıp konuşmaması helâl olmaz; kar­şılaşırlar da biri öteye döner biri beriye dö­ner. Bunların hayırlısı, selâm ile ilk söze baş­layandır.»

 

İLK YARDIM:

 

Birden ölüm

Solunum ve dolaşımın birdenbire ve bek­lenmedik bir şekilde durmasına birden ölüm denir. Yapılabilecek çalışmalar iki döneme ay­rılabilir: İlki sun’i solunum ve kalb masajı’nı ihtiva eden acil önlemler dönemi, onu izleyen ikinci dönem ise daha çok bir hasta­nede yapılabilecek olan (ilâç, elektrik cihaz­ları) dönemdir, ilk yapılacak şey üst solunum yollarını açık tutmaya çalışmaktır. Bunun için sırtüstü yatan hastanın bası, gidebildiği ka­dar arkaya çekilir. Bir el ense altına sokula­rak boynu yukarı kaldırırken, öbür elle alın arkaya doğru itilir.

Solunum yine başlamazsa, hastanın başı yana döndürülerek ağız ve boğazındaki, hava yollarını kapayan şeyler parmakla temizlenir ve hastanın başı tekrar öne çevrilir ve ağız ağıza sun’i solunuma başlanır.

 

HEM ŞAM’IN ŞEKERİ HEM ARAB’IN YÜZÜ

 

Selmân-ı Fârisî (r.a.) anlatıyor: “Resûlullâh (s.a.v.) bana:

 

“Bana  buğzetme,  dî nini  terketmiş   olursun!”  buyurdular.

 

Ben:

 

“Ey Allah’ın Resulü, ben size nasıl buğzederim? Allah hidâyeti

 

bana sizin elinizden ulaşt ırdı” dedim.

 

“Arab’a  buğzedersin,  böylece  bana  buğzetmiş  olursun”

 

buyurdular.” (Tirmizî, Menâkıb)

 

Osman ibn-i Affân (r.a.) anlatıyor: Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular

 

ki:

 

“Kim Arab’ı aldatırsa şefaatime giremez ve sevgim de

 

ona Ulaşmaz.” (Tirmizî, Menâkıb)

 

Bu  iki  Hadîs,  Arab  milletine  karşı  kötü  his  beslemenin  teh-

 

likesine  dikkat  çekmektedir.  Müslümanlar  kardeştirler,  birbirlerini

 

sevecekler,  aralarında  buğz  ve  düşmanlığa  yer  vermeyecekler,

 

birbirlerini  aldatmayacaklar.  Müslümanlar  arasında  bunlar  haram

 

olmakla  birlikte,  Arablara  karşı  yap ılması  daha  büyük  bir  günâhı

 

gerektirmektedir.  Zîra  Resûlullâh  da  Arab’dır.  Şu  hâlde  meşû  bir

 

sebeb  olmadan Arab’a karşı  alınan  tavır islâm’a karşı  alınmış  bir

 

tav ırdır,  ikinci  Hadîs  böyle  bir  durumda  kişinin  kalbinde  Resul

 

(s.a.v.)  sevgisinin  hâsıl  olmayacağını,  dolayısıyla  da  Resûlullâh

 

(s.a.v.)’in  kendisini  sevmeyeceğini  haber  vermektedir.  Bunlar  bir

 

Mü’min için felâkettir.

 

Dilimizde Arab düşmanlığı  kokan sözlerin varl ığı, pürüzsüz bir

 

tende kanserli bir ur gibi durmaktad ır. Meselâ, “Ne Şam’ın şekeri ne

 

Arab’ ın  yüzü!”,  “Arab  saçına  dönmek!”,  hele  kimi  yörelerimizde

 

siyah köpeklere “Arab!” isminin verilmesi hiç  kabul edilir bir durum

 

değildir. Milletimizin şuuraltına Arab’ın; pis, pejmürde, kara yüzlü,

 

çirkin, işe yaramaz olduğunu yerleştirerek, Müslümanları  bölmeye

 

çalışmışlardı.  Muhtelif  kitablarda  ingilizlerin  yalanlarına  inanıp  da

 

ihanet eden Şerîf Hüseyin ve yanındaki 2000 civarında adamından

 

yola çıkarak, bütün Arab-ların hâin olduğu fikrini uyandıran bilgiler

 

yazılıdır.  Bu  açıdan  yahûdîlerin  uydurduğu  ve  Müslüman  halkları

 

birbirine düşman etmeyi, onları zayıflat ıp köleleştirmeyi amaçlayan

 

sözlere   asla   itibar   etmemeliyiz.   Onlara   inâd   Şam’ın   dünyaca

 

meşhur şekerini de Arab kardeşlerimizi de seviyoruz!

 

(Sezai Karakoç)