Kur’an ve Duaların Fazileti

DUA

«Bir babanın oğlu için duası, bir peygam­berin ümmeti hakkındaki duası gibi makbul­dür.» Hadis-i Şerif

«Eğer bir kul Cenab-ı Allah’tan bir şeyi ister de, istediği şeye kavuşamazsa Cenab-ı Allah onun için bir sevap yazar.» Hadis-i Şerif

Bu Hadis-i Şerif Allahü Teâlâ’ya dua et­menin ne derece mühim ve ecrû mesubata nail olunacağını beyan ediyor. Eğer mü’min dua edip de şayed dileği yerine gelmemiş, arzusuna kavuşmamış ise bile, onun yaptığı tazarru ve niyazı yine boşa gitmemiş oluyor. Zira Cenab-ı Hak o zaman o mü’min kuluna yaptığı dua için bir hasene yani sevap yazı­yor.

İslâmiyet; iyilik yapmak, sıkıntıda olanla­ra yardımda bulunmak, onlara in’am ve ihsan etmek dînidir. İyilik, yardım gören bir kimse­nin; iyilik ve yardım gördüğü kimse için yaptı­ğı hayır dua, Allah (c.c.) tarafından red olun­maz, kabul buyurulur. Yardım: Cemiyette bir­liği, dayanışmayı meydana getirir. Birlik ve da­yanışma ise kuvvet doğurur. Kuvvet de İslâm düşmanlarına karşı zaferi gerektirir. Netice itibariyle bu durum Allahü Teâlâ’nın rızasına vesiledir. Allahü Teâlâ’nın rızası ise mü’minler için ne ulvî ne kudsîdir.

 

EZAN DUASI

Ezanı işitince, hemen bütün söz ve işle­re son verip onu dinlemelidir. Kur’an okuyanın bile durup ezanı dinlemesi efdaldır. Dinlerken düzgün oturmalı. Veya çökmüş bir halde bulunmalı, yatar vaziyette olmamalıdır.

Ezanı işitip dinleyen müslüman ezanın sonunda dua etmelidir. Böyle dua edene Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) şefaat edecektir. Pey­gamberimiz (s.a.v.)’in şefaati olmadan kula kurtuluş yoktur.

DUA: «Allâhümme Rabbe hâzihidda’ vetit tâmmeti vessalâtilkâimeti âti Muhammedenil vesîlete velfazîlete veddereceterrefîate veb’-ashü makâmen Mahmudenillezi, veaddehû, inneke la tuhlifülmiâd.»

CEHENNEME ATILAN TAŞ

Resûlullah (s.a.v.) bir gün ashâbiyle mescidde otururken büyük bir yıkıntı sesi işittiler, bir duvar yıkıldı zannederek korkuya kapılıp merak ettiler. Resûlullah (s.a.v.):

«— Bu Allah’ın yetmiş sene evvel cehen­nemin üst tarafından attığı bir taşın sesidir ki dibine şimdi varmıştır.»

Resûlullah (s.a.v.) kelâmını bitirince mü­nafıklardan bir münafıkın evinden büyük bir feryat işitildi. Yetmiş yaşındaki bir münafık o vakit ölmüş, öldüğü vakit de cehennemin en derin yerine gitmişti.

 

KUR’AN ÖĞRENMEK VE ÖĞRETMEK

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurdu ki:

«Sizin en faziletliniz Kur’an-ı öğrenen ve öğretendir.»

«Kur’ân’ı muhafazaya ehemmiyet veriniz Hayatım yed’i kudretinde olan Cenâb-ı Allah’a yemin ederim ki; Kur’an’ın hafızadan çıkıp kaçması bağlı devenin ihtimamsızlık eseri bo­şanıp kaçmasından daha zorludur.»

«Şu bir halis mü’mln ki Kur’ân okur, onun muktezâzıyla amel eder, o tadı güzel kokusu güzel turunç meyvesi gibidir.. Şu bir mü’min de Kur’ân okumaz fakat mûcibeyle amel eder bu da tadı güzel fakat kokusu olmayan hur­ma gibidir. Kur’ân’ı okuyan fakat mûcibeyle amel etmeyen münafık benzeri de, kokusu gü­zel fakat acı reyhan otu gibidir. Kur’ân oku­mayan münafık benzeri, tadı da acı kokusu da kötü Ebû cehil karpuzu gibidir.»

Hâmil-i Kur’ân yani hâfız-ı Kur’ân öldüğü vakitte Allah-ü Teâlâ Hazretleri o arza vahiy buyurur ki o hafızın lahmini (etini) yeme! diye emir buyurur. Arz da der ki, «İlâhi nasıl olur da onun etini yerim? Senin kelâmın onun kalbinde, dimağında yazılmış, nakş olmuştur, yani ben onun etini çürütmem.»

«Kur’ân’ı ezberleyerek okuyan hafızın benzeri vahiy getiren melekler gibidir. (Fazilette ikisi beraberdir.)»

 

YASİN-İ ŞERÎF OKUMANIN FAZİLETİ

«Yasin-i Şerifi her gece okumağa devam eden kimse vefat ederken şehid olarak vefat eder.»               (Menâvî)

«Yâsin-i Şerif okuyunuz. Zira Yâsin-i Şerif okumağa devamda on hassa, bereket vardır.» buyurulmuştur (Râmuz):

İhlâs ile, bir aç kimse okursa tok olur.

Bir çıplak kimse okursa iibas ile örtü­lür.

Bekâr okursa evlenir.

Korkan kimse okursa korkudan emîn olur.

Mahzun okursa ferah bulur.

Seferde yolcu okursa seferinde yar­dım görür.

Bir recûlün gâib birşeyi olsa onu bu­lur.

Meyyit üzerine —ölüye— okursa aza­bı tahfif olunur.

  1. Susuz okursa susuzluğu teskîn olur.
  2. Hasta okursa şîfâyab olur.

Şu kadar ki teslimiyet, ihlâs şarttır.

 

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

Ed-Dârr: (Elem ve mazarrat verici şeyler yaratan.)

En-Nafiî: (Hayr ve menfaat verici şeyler yaratan.)

 

 

 

 

DUA TALEBİ

Abdülhâlik Gûcdevani Hazretleri’ne biri geldi:

—           Bizim için de dua et, Allah (c.c.) lüt­fetsin, dedi.

Hazret:

—           Kişi farz borçlarını halisane eda ettik­ten sonra dua ederse ve kalkıp hayırlı teşebbüsüne de girerse dileği kabul olunur. Bun­ları edadan sonra bizi de dua ile an, biz de sana dua edelim. Ola ki Allah (c.c.) duaları­mızı kabul buyurur. Hem senin hem bizim için iyi olur.

 

TEHECCÜT NAMAZI

Yatsı namazından sonra daha uyumadan veya bir miktar uyuduktan sonra kılınacak nafile bir namaza «Gece namazı» denir ki, se­vabı pek çoktur. Bir miktar uyuduktan sonra kalkılıp kılınırsa «Teheccüt» adını alır. Resulü Ekrem Efendimiz (s.a.v.), teheccüt namazına devam buyururlardı. Bu gece namazı iki rek’atten sekiz rekata kadar. Her iki reketta bir se­lâm verilmesi efdaldir.

Bir hadîs-i şerifte: «Herkim geceleyin uyanır, refikasını da uyandırır da iki rek’at na­maz kılarsa, Allah Teâlâ’yı çok zikreden er­kekler ile kadınlardan yazılırlar» buyurulmuştur.

 

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN DUALARI

Şüphe yok ki, Peygamberimiz (a.s.)’ın sözleri, işleri ve sükûtu gibi duaları da bize en yüksek ve hayatta bizim için lâzım olan hakikatleri öğretmektedir.

O, duâlarıyla de bizi irşad ediyor ne yol­da hareket edeceğimizi bildiriyor. Gerçekte o duanın kendisi için değil, bizim için olduğunda hiç şüphe yoktur. İşte onlardan pek az bir kısmını aşağıya yazıyoruz:

«Allahım« Şekil ve suretimi nasıl güzel yaratmışsan, ahlâkımı da güzelleştir.»

«Faydasız ilimden, hâlis olmayan amel­den, kabul olunmayan duadan sana sığmıyorum. Allahım!»

«Fakirlikten, açlıktan, zillet ve hakaretten, zulüm yapmaktan ve zulüm görmekten Sana sığınırım.»

«Allahım! Dünya ve âhiretim için afiyet ver; dinim ve dünyam için, ehlim ve malım için Sen’den bağışlama ve afiyet isterim. Yâ Rabbi! Açığa çıkmasını istemediğim şeylerimi ört ve korktuğumdan emîn eyle.»

«Allahım! Gelecekte gam çekmekten, geç­mişe kederlenmekten, âciz ve kudretsizlikten, tenbellikten, cimrilikten, korkaklıktan, borç al­tında kalmaktan, haksız insanların tasallutun­dan Sana sığınırım.»

 

 

FATİHA SURESİ (7 ayet)

Bismillahirrahmanirrahim

(Rahman, Rahim Allah’ın ismiyle)

Hamd olsun —Alemlerin Rabbi, Rahman Rahîm, Din günü’nün (tek) sahibi ve Musarrıfı— Allah’a. Yalnız sana ibadet (kulluk) ederiz, yalnız senden yardım isteriz. Bizi doğru yola, kendilerine ni’met verdiklerinin yoluna ilet, gazaba uğrayanlarınkine, sapıklarınkine de­ğil. (1-7)

BAKARA SÛRESİ (286 ayet)

Bismillahirrahmanirrahim

(Rahman, Rahim Allah’ın ismiyle)

  1. Elif, lam, mîm. 2. Bu, o kitabdır ki ken­disinde (Allah katından gönderilmiş olduğun­da) hiç şüphe yoktur. (O) takva sahihleri için doğru yolun ta kendisidir. 3. (O takva sahihleri ki) onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak ver­diğimizden de (Allah yolunda) harcarlar. 4. (O takva sahihleri ki Habibim) onlar sana indi­rilene de, senden evvel indirilenlere de inanır­lar. Âhirete ise onlar şüphesiz bir bilgi ve inan beslerler. 5. İşte onlar Rablerinden (gelen) Hidayetin tam üzerindedirler. Asıl muradlarına kavuşanlar da işte onlar. 6. Şu muhakkak ki küfr edenleri inzar etsen de onlarca bir, kendilerini inzâr etmesende. İnanmazlar.

 

 

BAKARA SURESİNDEN

  1. Allah onların kalblerine, kulaklarına mü­hür basmıştır. Gözlerinin üzerinde bir de per­de var. En büyük azâb onlarındır. 8. İnsanlar­dan öyle kimseler vardır ki kendileri iman et­miş olmadıkları halde «Allah’a ve âhiret günü­ne inandık» derler. Halbuki onlar inanıcı (insan)lar değildir. 9. Allah’ı da, îmân edenleri de (güya) aldatırlar. Halbuki onlar kendilerin­den başkasını aldatmazlar da yine farkına varmazlar. 10. Kalblerinde bir maraz vardır onların. Allah da marazlarını artırdı. Yaları söylemekte oldukları için de onlara acıklı bir azâb vardır. 11. Kendilerine «yer de fesâd yap­mayın» denildiği zaman «Biz ancak islâh edi­cileriz» derler. 12. Gözünü aç, onlar muhakkak ki fesadcıların ta kendileridir. Fakat şuurları­nı işletmezler? 13. Onlara «insanların (müslümanların) inandığı gibi inanın» denilince «Biz de o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız?» derler. Dikkat et ki (asıl) beyinsizler hiç şüp­hesiz kendileridir. Fakat bilmezler. 14. Onlar îmân edenlere kavuştukları zaman «inandık» derler. Şeytanlarıyla yalnızca (başbaşa) ka­lınca ise «Emin olun, biz sizinle beraberiz. Biz ancak istihza edicileriz» derler. 15. (Asıl) Allah onlarla istihza eder ve taşkınlıkları, azgınlık­ları içinde serseri dolaşmalarına mühlet verir.

 

 

BAKARA S.’DEN AYET MEALLERİ

  1. Onlar o kimselerdir ki doğru yolu bırakıp sapkınlığı (eğri yolu) satın almışlardır. Demek, alış verişleri onlara kazanç sağlamamış, onlar doğru yolu da bulamamışlardır. 17. Onarın hali bir ateş yakanın hali gibidir ki o ateş) çevresindekileri aydınlatınca Allah ışıklarını giderib (söndürüb) kendilerini karanlıklar içinde görmez (ve şaşkın kimseler halin­de bırakıvermiştir. 18. (Onlar) sağırlar, dilsiz­ler, körlerdir. Artık (Hakk’a) dönmezler. 19. Yahud (onların hali) gökten (buluttan bo­şanan) yağmur (a tutulmuşun hali) gibidir ki onda (o yağmurda) karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek çakışı vardır. Ölüm korkusuyla yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Atlah kafirleri çepçevre kuşatandır. 20. O şim­şek hemen hemen gözlerini kapıp, alıverecek. Onları aydınlatınca (ışığın) içinde yürürler. Baş­larına karanlık çökünce ise dikilip kalırlar. Al­lah dileseydi onların işitmelerini, gözlerini de giderirdi. Şübhe yok ki Allah her şeye hakkıy­la kadirdir. 21. Ey insanlar, sizi de, sizden ön­cekileri de yaratan rabbinize ibadet edin. Tâki takva sahibi olasınız. 22. O (Rab) ki yer yüzünü sizin (istirahatiniz) için bir döşek, göğü (kubbe gibi) bir bina yaptı. O gökten su indirib onunla türlü türlü semerelerden sizin için rızk çıkardı. O halde, kendiniz bilib dururken Al­lah’a eşler koşmayın.

BAKARA S.’DEN ÂYET MEALLERİ

27 — O (fasıklar) ki Allah’ın, (Kitablarında Muhammed’e iman etmeleri hakkındaki) ahid (ve emr)ini —onu te’kid de etdikten son­ra— bozanlar, Allah’ın birleştirilmesini emret­tiği şey’i (hısımlık rabıtalarını, cem’iyyet bir­liğini, peygambere imanda birleşmeyi) keserler, yer yüzünde bozgunculuk yaparlar, işte onlar hüsrana (maddi ve manevi en büyük zarara) uğrayanların ta kendileridir. 28 — Al­lah’a nasıl olub da küfrediyor (Onun varlığını ve birliğini inkar ediyorsunuz? Halbuki siz ölüler iken (henüz babalarınızın, sulbünde bir nutfe iken annelerinizin rahminde, sonrada dünyada sizi) O diriltdi. Sonra sizi yine O öl­dürecek, tekrar sizi (kabirde ve neşirde) O di­riltecek ve nihayet (haşirden sonra) yine yal­nız ona döndürüleceksiniz. 29 — Yerde ne varsa hepsini sizin (faideniz) için yaratan, sonra (iradesi) göğe yönelib de onları yedi gök halinde tesviye (ve tanzim) eden (sa­pasağlam yapan) Odur ve O her şey’i hakkıyle bilendir.

 

FARZ HACC GECİKTİRİLMEMELİ

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular:

«Kim uhdesine farz olan haccı eda etmek isterse acele etsin, geciktirmesin.»

(Ahmed b. Hambel)

 

BAKARA S.’DEN ÂYET MEALLERİ

  1. Hani meleklere: Âdem’e (yahud: Âdem için Allah’a) secde edin» demiştik de (şeytanların reisi olan) İblisten başkası he­men secde etmişlerdi. O ise dayatmış, kibir­lenmek istemişti. (Zâten de) o kâfirlerdendi. 34. Ve demişdik ki: «Ey Âdem, sen eşinle beraber Cennetde yerleş, ondan (cennetin yi­yeceklerinden), neresinden isterseniz, ikiniz de bol bol yeyin. (Fakat) şu ağaca yaklaşma­yın. Yoksa ikinizde (nefsine) zulmedenler­den olursunuz». 36. Bunun üzerine Şeytan onların ayağını) oradan kaydırıb içinde bu­lunduklarından (onun ni’metlerinden) onları çıkarıvermiş (mahrum edivermiş)di. Biz de: «Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryü­zünde sizin için bir vakta (ömrünüzün sonuna) kadar durak ve faidelenecek şey vardır» de­miştik. 37. Derken Âdem Rabbinden kelime­ler belleyip aldı (Ona yalvardı). O da tevbesini kabul etti. Çünkü tevbeyi en çok kabul eden, asıl esirgeyen odur. 38. (Evet, öyle) de­dik: Hepiniz oradan inin. Sonra size benden bir hidayet(ci rehber) gelir de kim benim hidâyetimin izince giderse artık onlara hiçbir korku (ve tehlike) yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir. 39. O küfredenler, âyetleri­mizi yalan sayanlar (yok mu?), onlar ateşin (cehennemin) arkadaşlarıdır. Onlar orada bir .daha çıkmamak üzere kalıcıdırlar.

 

BAKARA S.’DEN ÂYET MEALLERİ

  1. (Ey Yahudi bilginleri) siz, insanlara iyiliği (gerçeği ve peygambere iman etmeği) emredersiniz de kendinizi unutursunuz? hal­buki kitab (Tevrat) da okursunuz. Halâ aklı­nızı başınıza almayacak mısınız? 45. Hem sa­bır (ve sebat) ile, hem namazla (haktan) yar­dım isteyin. (Gerçi) bu, elbette büyük (ağır ve çetin birşeyjdir. Ancak (Allah’a karsı) yüksek saygı gösterenlere göre öyle değil 46. O (yük­sek saygı göstere)nler ki onlar hakikaten Rablerine kavuşunca ve hakkıykaten ancak ona dönücü olduklarını bilirler(de namazlarını o vech ile kılarlar). 47. Ey İsrail oğulları, size ihsan etdiğim bunca ni’metimi ve sizi (bir za­man) âlemlerin üstüne geçirdiğimi hatırlayın. 48. Ve öyle bir günden korkun ki (o günde) hiç bir kimse hiç bir kimse namına bir şey ödeyemez. Ondan her hangi bir şefaat kabul olunmaz. Ondan bir fidye (bedel) alınmaz, Onlara (Allah’ın azabından kurtulmak husu­sunda) yardım da edilmez. 49. Yine hatırlayın o zamanı ki (yeni doğan) oğullarınızı boğaz­layıp kızlarınızı sağ bırakmak (yâhud kadın­larınıza utanılacak türlü fenalıklar yapmak) suretiyle size (atalarınıza) işkencenin en kö­tüsünü yüklemekte devam eden Fir’avun ha­nedanından sizi kurtarmıştık Bunda (bu azabda ve kurtarmada) Rabbinizden (gelen) büyük bir imtihan vardı sizin için.

 

BAKARA S.’DEN ÂYET MEALLERİ

  1. Ve hani Musa, kavmine: «Ey kavmim, siz buzağıya tutunmakla (onu tanrı edinmek­le), şübhesiz kendinize yazık etmişsiniz. He­men yaradanmrza tevbe edip nefislerinizi öl­dürün (islah edin), böyle yapmanız yaradanınız katında, sizin için çok hayırlıdır» demişti de (Allah da) tevbelerinizi kabul etmişti. Çünkü O, tevbeleri en çok kabul edenin, en çok esirgeyenin, ta kendisidir. 55. Bir de ha­tırlayın o zamanı ki siz (Musa ile birlikte Al­lah’a karşı özür dilemek, onun emirlerini din­lemek üzere çıktığınız vakit) «Ey Musa, biz Allah’ı apaşikar görünceye kadar sana katiyyen iman etmeyiz» demiştiniz de gözünüz bakıb dururken sizi o yıldırım (sayha) çarpmıştı. 56. Sonra ölümünüzün arkasından sizi yine diriltmişdik. Gerektiki şükredesiniz. 57. Ve (Tih’de güneşin sıcaklığından korunmanız için) üstünüze (ince bir) bulutu gölge yapmış, size (orada) kudret helvasıyle yelve kuşunu indirmiş, «Size rızk olarak verdiğimiz şeylerin iyilerinden, güzellerinden (en temiz ve helal olanlarından) yeyin» (onları gizlice saklayıb ve biriktirib de nankörlük ve tamakarlık etme­yin demiştik). Onlar (o nankörlükleriyle) bize zulmetmişler, fakat kendi kendilerine zulmet­mişlerdi.

 

BAKARA SURESİN’DEN

  1. Hani: (Tih’den çıkdıktan sonra) şu kasabaya girib dilediğiniz yerde istediğini­zi bol bol yeyin, kapısından secde ederek (eğilerek saygı göstererek) girin ve (dileğimiz) hıttafdır, günahlarımızın dökülüb düşmesidir) deyin, (tevbe edin de o sayede) kusurlarını­zı örtelim, iyilik (ve itaat) edenler(in ecrinji ise daha artıracağız» demiştik. 50. (Evet, öyle demiştik de içlerinden nefislerine) zulmeden­ler sözü kendilerine söylenenden başkasına (Hınta=buğdaya) çevirmişlerdi, biz de o za­limlerin üstüne gökten —ettikleri fışkın kar­şılığı olmak üzere— murdar bir azab indir­miştik, 60. Bir de hani Musa, (Tih’de susayan) kavmi için su arayınca; «Asanı taşa vur» de­miştik de ondan (on iki sıbt ödetince) on iki pınar kaynamış ve her sınıf, su alacağı yeri öğ­renmişti. (Demiştik ki) «Allah’ın rızkından ye­yin, için. (Fakat) yer yüzünde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın.»

 

MÜJDECİ BAŞI

Hüccac (Hacılar) kafilesinin dönüşünü Padişah’a bildirmekle vazifelendirilen memur hakkında kullanılan bir tabirdir. Bu müjde ha­beri bir zaman divanda ve sonraları Paşakapısı’nda, Sadrazam’a bildirilirdi.

 

BAKARA SURESİN’DEN

  1. Hani: (Tih’den çıkdıktan sonra) şu kasabaya girib dilediğiniz yerde istediğini­zi bol bol yeyin, kapısından secde ederek (eğilerek saygı göstererek) girin ve (dileğimiz) hıttafdır, günahlarımızın dökülüb düşmesidir) deyin, (tevbe edin de o sayede) kusurlarını­zı örtelim, iyilik (ve itaat) edenler(in ecrinji ise daha artıracağız» demiştik. 50. (Evet, öyle demiştik de içlerinden nefislerine) zulmeden­ler sözü kendilerine söylenenden başkasına (Hınta=buğdaya) çevirmişlerdi, biz de o za­limlerin üstüne gökten —ettikleri fışkın kar­şılığı olmak üzere— murdar bir azab indir­miştik, 60. Bir de hani Musa, (Tih’de susayan) kavmi için su arayınca; «Asanı taşa vur» de­miştik de ondan (on iki sıbt ödetince) on iki pınar kaynamış ve her sınıf, su alacağı yeri öğ­renmişti. (Demiştik ki) «Allah’ın rızkından ye­yin, için. (Fakat) yer yüzünde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın.»

 

MÜJDECİ BAŞI

Hüccac (Hacılar) kafilesinin dönüşünü Padişah’a bildirmekle vazifelendirilen memur hakkında kullanılan bir tabirdir. Bu müjde ha­beri bir zaman divanda ve sonraları Paşakapısı’nda, Sadrazam’a bildirilirdi.

 

BAKARA SURESİNDEN

  1. Sonra onun (Tevrâtı kabul edişinizin) arkasından yine yüz çevirmiştiniz. İşte eğer üzerinizde Allah’ın fazl-u rahmeti olmasaydı elbette maddi ve manevi en büyük zarara uğrayanlardan olacaktınız (mahvolacaktınız). 65. Andolsun, içinizden Cumartesi günü(ne saygı göstermek) hakkında (ki dînî hududu balık avlamak suretiyle) çiğneyip geçen (Eyle’li)ler(in hallerini, başlarına gelenler)i de her halde bil(ip öğren)mişsinizdir. İşte biz onlara (Davud lisanıyla): «Hor ve zelil maymunlar olun» dedik. 66. Binaenaleyh onu hem önündekilere, hem ardındakilere ibret verici cezâ ve (Mü’minlerden) takvaya erenlere de bir öğüt yaptık. 67. Bir zaman Musa kavmine: «Allah, size her halde bir inek boğazlamanızı emrediyor» demişti. Onlar: «Bizi eğlence mi ediyorsun?» demişti. Musa da, «Ben cahîllerden olmaktan Allaha sığınırım» demişti. 68. (Yine) demişlerdi ki: «Bizim için Rabbine dua et de onun (o ineğin) ne olduğunu (kaç yaşında olacağını) bize iyice açıklasın». (Mu­sa da); «Allah diyor ki o, ne çok yaşlı, ne de pek genç değil, ikisi ortası bir dinç (inek)dir. Artık emrolunduğunuz şeyi yapın» demişti. 69. Şöyle dediler: «Bizim için Rabbine dua et de onun rengi nedir, bize tam açıklasın». O da («Rabbim) diyor ki: «o, bakanlara ferahlık verecek sapsarı bir inekdir» demişti.

 

BAKARA SURESİNDEN

  1. (Yine) demişlerdi: «Bizim için Rabbine dua et de o nedir? Apaçık anlatsın bize. Çünkü bizce bir çok inekler birbirine benziyor. Allah dilerse (istenilen, ineği bulmıya) muvaffak oluruz (yahut hidayete erdirilmiş bulunu­ruz). 71. (Musa şöyle dedi): «Rabbim buyu­ruyor ki: O, ne boyunduruğa vurulub arazi sürecek, ne ekin sulayacak bir inek değildir. Salmadır (yahud ayıptan salimdir). Hiç bir ala­cası da yoktur». Onlar: «işte şimdi hakikati getirdin (vasfını tamamen bildirdin)» dediler. Bunun üzerine o ineği (bulub) boğazladılar ki az kaldı (bunu yapmayacaklardı. 72. Hani siz bir kimse öldürmüştünüz, de onun (katili) hakkında birbirinizle alışmıştınız (her biriniz suçu üstünüzden atmıştınız). Halbuki Allah sizin gizleyecek olduğunuz şey’i açığa vurandı. 73. Onun için biz «Ona (öldürülen o adama, kesilen o ineğin) bir parcasıyle vurun» demiş­tik. İşte Allah böylece ölüleri diriltir, size ayet­lerini (kudretini açıklayan delilleri, alametleri, mucizeleri) gösterir. Gerek ki aklınızı başınıza alasınız. 74. Sonra, bunun arkasından yine kalbleriniz katılaştı. Şimdi o, taş gibi, yahud daha katı. Çünkü taşın öylesi vardır ki ondan ırmaklar kaynar, öylesi vardır ki yarılıb ondan su fışkırır, öyleside vardır ki Allah korkusuyla yukardan aşağı düşer. Allah, ne yaparsanız (hiç birinden) gafil değildir

 

 

BAKARA SURESİNDEN

  1. Artık (ey mü’minler) onların (yahudilerin) size inanacaklarını umar mısınız? Hal­buki onlardan (hahamlık eden) bir zümre var­dır ki Allah’ın kelâmını (Tevrat’ı) dinlerdi de akılları aldıktan sonra orlar bunu bile bile tah­rif (ve tağyir) ederlerdi. 76. (Yahudi münafık­lar) iman edenlere kavuşdukları zaman «İnan­dık» derler. Birbirine (dönüb) halvet oldukları vakit ise (aralarındaki ileri gelenler, münafık­lık eden arkadaşlarına): «Allah’ın size açacağı şeyi (Resulüllah’ın sıfatlarına vesaireye dair tevratda öğrettiklerini) mü’minler onunla Rabbiniz katında (aleyhinizde) kuvvetli delil getir­sinler diye mi onlara söyleyib duruyorsunuz? Buna aklınız ermiyor mu?» derler. 77. Onlar bilmiyorlar mı ki Allah ne gizlerlerse, ne açık­larlarsa (hepsini) bilir. 78. Onların içinde ümmiler de vardır ki Kitabı (tevratı) bilmezler. (Bütün bildikleri yalnız reislerinin telkin ettikleri) bir sürü kuruntu ve yalandan başkası değil. Onlar başka değil, yalnız zanda (ve cehaletde) kalmış bulunuyorlardı. 79. Artık, elle­riyle kitabı (Tevratı yalan yalnış) yazıb da son­ra onu az bir baha ile satabilmek için» Bu, Allah katındandır» diyegelenlerin vay haline!.. Vay ellerinin yazdıklarından başlarına gelecek­lere! Vay şu kazanmakta oldukları (rüşvet ve günah) yüzünden onlara!

 

 

BAKARA SURESİNDEN

  1. Artık (ey mü’minler) onların (yahudilerin) size inanacaklarını umar mısınız? Hal­buki onlardan (hahamlık eden) bir zümre var­dır ki Allah’ın kelâmını (Tevrat’ı) dinlerdi de akılları aldıktan sonra orlar bunu bile bile tah­rif (ve tağyir) ederlerdi. 76. (Yahudi münafık­lar) iman edenlere kavuşdukları zaman «İnan­dık» derler. Birbirine (dönüb) halvet oldukları vakit ise (aralarındaki ileri gelenler, münafık­lık eden arkadaşlarına): «Allah’ın size açacağı şeyi (Resulüllah’ın sıfatlarına vesaireye dair tevratda öğrettiklerini) mü’minler onunla Rabbiniz katında (aleyhinizde) kuvvetli delil getir­sinler diye mi onlara söyleyib duruyorsunuz? Buna aklınız ermiyor mu?» derler. 77. Onlar bilmiyorlar mı ki Allah ne gizlerlerse, ne açık­larlarsa (hepsini) bilir. 78. Onların içinde ümmiler de vardır ki Kitabı (tevratı) bilmezler. (Bütün bildikleri yalnız reislerinin telkin ettikleri) bir sürü kuruntu ve yalandan başkası değil. Onlar başka değil, yalnız zanda (ve cehaletde) kalmış bulunuyorlardı. 79. Artık, elle­riyle kitabı (Tevratı yalan yalnış) yazıb da son­ra onu az bir baha ile satabilmek için» Bu, Allah katındandır» diyegelenlerin vay haline!.. Vay ellerinin yazdıklarından başlarına gelecek­lere! Vay şu kazanmakta oldukları (rüşvet ve günah) yüzünden onlara!

 

 

BAKARA SURESİNDEN

  1. Artık (ey mü’minler) onların (yahudilerin) size inanacaklarını umar mısınız? Hal­buki onlardan (hahamlık eden) bir zümre var­dır ki Allah’ın kelâmını (Tevrat’ı) dinlerdi de akılları aldıktan sonra orlar bunu bile bile tah­rif (ve tağyir) ederlerdi. 76. (Yahudi münafık­lar) iman edenlere kavuşdukları zaman «İnan­dık» derler. Birbirine (dönüb) halvet oldukları vakit ise (aralarındaki ileri gelenler, münafık­lık eden arkadaşlarına): «Allah’ın size açacağı şeyi (Resulüllah’ın sıfatlarına vesaireye dair tevratda öğrettiklerini) mü’minler onunla Rabbiniz katında (aleyhinizde) kuvvetli delil getir­sinler diye mi onlara söyleyib duruyorsunuz? Buna aklınız ermiyor mu?» derler. 77. Onlar bilmiyorlar mı ki Allah ne gizlerlerse, ne açık­larlarsa (hepsini) bilir. 78. Onların içinde ümmiler de vardır ki Kitabı (tevratı) bilmezler. (Bütün bildikleri yalnız reislerinin telkin ettikleri) bir sürü kuruntu ve yalandan başkası değil. Onlar başka değil, yalnız zanda (ve cehaletde) kalmış bulunuyorlardı. 79. Artık, elle­riyle kitabı (Tevratı yalan yalnış) yazıb da son­ra onu az bir baha ile satabilmek için» Bu, Allah katındandır» diyegelenlerin vay haline!.. Vay ellerinin yazdıklarından başlarına gelecek­lere! Vay şu kazanmakta oldukları (rüşvet ve günah) yüzünden onlara!

 

 

KUR’ÂN ÖĞRENMEK VE ÖĞRETMEK

Peygamberimiz (s.a.v.):

«Sizin en faziletliniz, Kur’ân’ı öğrenen, ve öğretendir.»

«Ey Kur’ân sahibi kimseler! Kur’ân’ı dai­ma okuyup müzâkere ediniz. Çünkü Kur’ân’ın hafız kişilerin gönüllerinden ayrılıp kaçması, devenin boşanıp kaçmasından daha zorludur!» «Bir halis mü’min ki, Kur’ân okur, O’nun muktezasıyla amel eder, o tadı güzel, kokusu güzel turunç meyvesi gibidir. Bir mü’min de Kur’ân okumaz, fakat mûcibiyle amel eder, bu da tadı güzel fakat kokusu olmayan hurma gi­bidir. Kur’ân’ı okuyan fakat mûcibiyle amel et­meyen münafık benzeri de, kokusu güzel fakat acı reyhan otu gibidir. Kur’ân’ı okumayan mü­nafık benzeri, tadı da acı, kokusu da kötü Ebû Cehil karpuzu gibidir.» buyurmuştur.

Kur’ân-ı Kerîm’i hıfzeden, ezberleyen yâni hamil-i Kur’ân, öldüğü vakit, Allah-ü Teâlâ Hazretleri o arza vahiy buyurur ve o hafızın etini yeme! diye emir buyurur. Arz da der ki, ilâhî nasıl olur da onun etini yerim? Senin ke­lâmın onun cefinde, dimağında yazılmış, nakış olmuştur, yâni ben onun etini asla çürütmem. Resûlullah (s.a.v.): «Kur’ân’ı ezberleyerek okuyan hafızın benzeri, vahiy getiren melekler gibidir. (Yâni fazilette ikisi beraberdir).» bu­yurdular.

 

 

BAKARA SURESİNDEN

  1. (Yahudiler) dediler: «Kalblerimiz per­delidir. (Bize ne söylersen kâr etmez». Öyle değil. Allah onları küfürleri yüzünden rahme­tinden koğmuştur. Onun için ancak birazı iman edeceklerdir. 89. Vaktaki onlara Allah katın­dan —nezdlerinde bulunanı tasdıyk edici— bir kitab geldi, ki daha evvel küfr edenle­rin aleyhine (Allah’dan böyle bir) feth is­tiyorlardı. İşte (Tevrat’ın şehadet ve sarahatıyle) tanıdıkları o şey (Kur’an) kendilerine ge­lince ona (hasedlerinden ve mevki hırsından dolayı) küfr ettiler. Artık Allah’ın laneti o ka­firlerin tepesine. 90. Onlar Allah’ın kulların­dan kimi dilerse ona fazl(u kerem)inden (vah­yi, peygamberliği) indirmesini (ötedenberi) gönülledikleri (hased etdikleri) için Allah’ın (bu kere) indirdiği şeyi (Kur’an)’ı da inkar etmek (suretiy)le nefslerini ne kötü şeye değişib sat­tılar da gazab üstüne gazaba döndüler. O ka­firler için (kendilerini) hor ve hakir edici bir azab vardır. 91. Bir de onlara (Yahudilere): «Allah’ın indirdiği şeye (Kur’ana) iman edin» denildiği zaman: «Biz, bize indirilen (Tevrat)’a inanırız» derler de ondan başkasına küf­rederler. Halbuki o (gönderilen kitab) nezdlerindeki (Tevrat)ı doğrultan (bir) gerçekdir? De ki (Habibim): «Öyle ise mü’minler idiniz de (Tevrat’a inanıyordunuz da) daha evvel Al­lah’ın peygamberlerini niye öldürüyordunuz?

 

 

 

 

BAKARA SURESİNDEN

  1. (Yahudiler) dediler: «Kalblerimiz per­delidir. (Bize ne söylersen kâr etmez». Öyle değil. Allah onları küfürleri yüzünden rahme­tinden koğmuştur. Onun için ancak birazı iman edeceklerdir. 89. Vaktaki onlara Allah katın­dan —nezdlerinde bulunanı tasdıyk edici— bir kitab geldi, ki daha evvel küfr edenle­rin aleyhine (Allah’dan böyle bir) feth is­tiyorlardı. İşte (Tevrat’ın şehadet ve sarahatıyle) tanıdıkları o şey (Kur’an) kendilerine ge­lince ona (hasedlerinden ve mevki hırsından dolayı) küfr ettiler. Artık Allah’ın laneti o ka­firlerin tepesine. 90. Onlar Allah’ın kulların­dan kimi dilerse ona fazl(u kerem)inden (vah­yi, peygamberliği) indirmesini (ötedenberi) gönülledikleri (hased etdikleri) için Allah’ın (bu kere) indirdiği şeyi (Kur’an)’ı da inkar etmek (suretiy)le nefslerini ne kötü şeye değişib sat­tılar da gazab üstüne gazaba döndüler. O ka­firler için (kendilerini) hor ve hakir edici bir azab vardır. 91. Bir de onlara (Yahudilere): «Allah’ın indirdiği şeye (Kur’ana) iman edin» denildiği zaman: «Biz, bize indirilen (Tevrat)’a inanırız» derler de ondan başkasına küf­rederler. Halbuki o (gönderilen kitab) nezdlerindeki (Tevrat)ı doğrultan (bir) gerçekdir? De ki (Habibim): «Öyle ise mü’minler idiniz de (Tevrat’a inanıyordunuz da) daha evvel Al­lah’ın peygamberlerini niye öldürüyordunuz?

 

 

BAKARA S.’DEN AYET MEALLERİ

  1. Eğer onlar (Peygambere) îman edip de (günah ve sihirden) sakınmış olsalardı Al­lah katından (kazanacakları) sevab, (hakla­rında) elbet daha hayırlı olurdu. Eğer bunu bilselerdi. 104. Ey îman edenler, «Râinâ» (ço­banımız) demeyin, «Unzurnâ» (bizi gözet, bize bak) deyin. (Söze iyi kulak verin. Kafirler için acıklı bir azab vardır. 105. Ehl-i kitabdan olan kafirler de. müşrikler de size Rabbinizden hiç bir hayır indirilmesini istemezler. Allah ise rahmetiyle kimi dilerse onu mümtaz (seçkin) kılar. Allah çok büyük lûtf-ü inayet sahibidir.

 

EYYÜB SULTAN-HALİD BİN ZEYD EL ENSARİ

Sahabenin büyüklerinden olup, «Mihmandar-ı Resûlullah» (Hz. Peygamber’in ev sahibi) diye ün kazanmıştır.

Peygamberimiz Medine’ye ilk gelişinde onun evinde bir ay kadar misafir olmuşlardır. Hz. Peygamber’in yanında bütün savaşlarına katılmış ve Hz. Peygamber’in sancaktarlığını yapmıştır. 671 yılında Fezâle b. el-Ubeyd ko­mutasında İstanbul üzerine yürüyen orduya katılmış, Bizans ordusunun İznik önlerinde bo­zulmasından sonra İstanbul kuşatmasında bulunmuştu. Bu ordu Kağıthane’de konaklamıştı. Bir rivayete göre bir çarpışma esnasında şehid düşmüş ve aynı yerde defnedilmiştir (671 yılında). Peygamberimizden 150 hadis rivayet etmiştir.

 

 

BAKARA S.’DEN AYET MEALLERİ

  1. Eğer onlar (Peygambere) îman edip de (günah ve sihirden) sakınmış olsalardı Al­lah katından (kazanacakları) sevab, (hakla­rında) elbet daha hayırlı olurdu. Eğer bunu bilselerdi. 104. Ey îman edenler, «Râinâ» (ço­banımız) demeyin, «Unzurnâ» (bizi gözet, bize bak) deyin. (Söze iyi kulak verin. Kafirler için acıklı bir azab vardır. 105. Ehl-i kitabdan olan kafirler de. müşrikler de size Rabbinizden hiç bir hayır indirilmesini istemezler. Allah ise rahmetiyle kimi dilerse onu mümtaz (seçkin) kılar. Allah çok büyük lûtf-ü inayet sahibidir.

 

EYYÜB SULTAN-HALİD BİN ZEYD EL ENSARİ

Sahabenin büyüklerinden olup, «Mihmandar-ı Resûlullah» (Hz. Peygamber’in ev sahibi) diye ün kazanmıştır.

Peygamberimiz Medine’ye ilk gelişinde onun evinde bir ay kadar misafir olmuşlardır. Hz. Peygamber’in yanında bütün savaşlarına katılmış ve Hz. Peygamber’in sancaktarlığını yapmıştır. 671 yılında Fezâle b. el-Ubeyd ko­mutasında İstanbul üzerine yürüyen orduya katılmış, Bizans ordusunun İznik önlerinde bo­zulmasından sonra İstanbul kuşatmasında bulunmuştu. Bu ordu Kağıthane’de konaklamıştı. Bir rivayete göre bir çarpışma esnasında şehid düşmüş ve aynı yerde defnedilmiştir (671 yılında). Peygamberimizden 150 hadis rivayet etmiştir.

 

 

BAKARA S.’DEN AYET MEALLERİ

  1. Namazı dost doğru kılın, zekâtı verin, Bendiniz için önden ne hayır yollarsanız Allah katında onu bulacaksınız. Şüphesiz Allah ne yaparsanız kemaliyle görücüdür. 111. Dediler ki: «Yahudî ve Nasranî olanlardan başkası asla cennete giremeyecek.» Bu onların kurun­tularıdır. (Habibim, onlara) söyle: «Eğer doğ­rucu kimseler iseniz Davanızı isbat edin!» 112. Hayır, kim (itaat ve ibadetlerii.de) «ih­san» mertebesine yükselerek, kendini tama­men Allah’a teslim ederse işte ona Rabbi katında (amelinin) mükafatı vardır. Onlara hiç bir korku yokdur. Onlar mahzun da olmazlar. 113. Yahudiler: «Hıristiyan bir şeye sahib de­ğil.» dediler. Halbuki hepsi de kitabı okuyor­lar. (Okumak) bilmeyenler de tıpkı onların de­diklerini söylediler. Artık Allah ihtilafa düş­müş oldukları bu (davada) kıyamet günüaralarında hükmünü verecektir. 114. Allah’ın mescidlerinde onun adını anılmasını menedenlerden, onların harab olmasına koşandan daha zalim kimdir? Onların (hakkı) oralara korkak korkak girmekten başkası değildir. Dünyâda rüsvaylı onlarındır. Ahiret de en bü­yük azab da yine onların. 115. Doğu da Al­lah’ındır, batı da. Onun için nereye döner, yö­nelirseniz, orası Allah”a durulacak yerdir. Şüphe yok ki Allah Vasi’dir hakkıyla bilicidir.

 

 

BAKARA S.’DEN AYET MEALLERİ

  1. Namazı dost doğru kılın, zekâtı verin, Bendiniz için önden ne hayır yollarsanız Allah katında onu bulacaksınız. Şüphesiz Allah ne yaparsanız kemaliyle görücüdür. 111. Dediler ki: «Yahudî ve Nasranî olanlardan başkası asla cennete giremeyecek.» Bu onların kurun­tularıdır. (Habibim, onlara) söyle: «Eğer doğ­rucu kimseler iseniz Davanızı isbat edin!» 112. Hayır, kim (itaat ve ibadetlerii.de) «ih­san» mertebesine yükselerek, kendini tama­men Allah’a teslim ederse işte ona Rabbi katında (amelinin) mükafatı vardır. Onlara hiç bir korku yokdur. Onlar mahzun da olmazlar. 113. Yahudiler: «Hıristiyan bir şeye sahib de­ğil.» dediler. Halbuki hepsi de kitabı okuyor­lar. (Okumak) bilmeyenler de tıpkı onların de­diklerini söylediler. Artık Allah ihtilafa düş­müş oldukları bu (davada) kıyamet günüaralarında hükmünü verecektir. 114. Allah’ın mescidlerinde onun adını anılmasını menedenlerden, onların harab olmasına koşandan daha zalim kimdir? Onların (hakkı) oralara korkak korkak girmekten başkası değildir. Dünyâda rüsvaylı onlarındır. Ahiret de en bü­yük azab da yine onların. 115. Doğu da Al­lah’ındır, batı da. Onun için nereye döner, yö­nelirseniz, orası Allah”a durulacak yerdir. Şüphe yok ki Allah Vasi’dir hakkıyla bilicidir.

 

 

BAKARA S.’DEN AYET MEALLERİ

  1. Ey İsrail oğulları, size ihsan ettiğim (bunca) nimetimi ve sizi (bir zaman) âlemler üzerine gerçekten seçtiğimi hatırlayın. 123. O günden sakının ki hiç bir kimse, kimseden ya­na birşey ödeyemez. Kimseden bedel kabul olunmaz. Kimseyede şefeat faide vermez. Ve onlara yardımda edilmez. 124. Ve hatırlayın o zaman ki Rabbi, İbrahim’i bir takım kelimelerle imtihan etti de o; bunları tamamen yerine getirince: «Seni insanlara imam yapacağım.» buyrulmuş, (İbrahim) «zürriyetimden de.» de­miş, Allah ise: «Zalimler ahdime eremez.» demişti. 125. Hani Beyt-i insanlar için bir top­lantı yeri, emin bir mahal yapmışdık. «Siz de İbrahim’in makamından bir namazgah edinin», İbrahim ile İsmail’e de: «Evimi, Tavaf eden­ler, kalanlar, rüku ve secde edenler için. titiz­likle temizleyin.» diye kuvvetli emir vermiştik. 126. Hani İbrahim: «Yâ Rab, burasını emni­yetli bir şehir yap ve ahalisinden Allah’a ve ahiret gününe inananları mahsullerle rızıklandır.» demişdi. (Allah da) «kafir olanı dahi kısa bir zaman için faidelendireceğim, sonra onu cehennem azabına atacağım. Varacağı yer ne kötüdür.» buyurmuşdu. 127. Hani İbrahim o Beytin temellerini, İsmail ile birlikte, yükseltiyordu(da ikiside şöyle dua etmişlerdi:) «Ey Rabbimiz, bizden (şu hizmeti) kabul buyur. Rabbimiz, bizden kabul buyur. Şüphesiz hakkıyla işiten, kemaliyle bilen sensin Sen.»

 

 

BAKARA S.’DEN AYET MEALLERİ

  1. Ey İsrail oğulları, size ihsan ettiğim (bunca) nimetimi ve sizi (bir zaman) âlemler üzerine gerçekten seçtiğimi hatırlayın. 123. O günden sakının ki hiç bir kimse, kimseden ya­na birşey ödeyemez. Kimseden bedel kabul olunmaz. Kimseyede şefeat faide vermez. Ve onlara yardımda edilmez. 124. Ve hatırlayın o zaman ki Rabbi, İbrahim’i bir takım kelimelerle imtihan etti de o; bunları tamamen yerine getirince: «Seni insanlara imam yapacağım.» buyrulmuş, (İbrahim) «zürriyetimden de.» de­miş, Allah ise: «Zalimler ahdime eremez.» demişti. 125. Hani Beyt-i insanlar için bir top­lantı yeri, emin bir mahal yapmışdık. «Siz de İbrahim’in makamından bir namazgah edinin», İbrahim ile İsmail’e de: «Evimi, Tavaf eden­ler, kalanlar, rüku ve secde edenler için. titiz­likle temizleyin.» diye kuvvetli emir vermiştik. 126. Hani İbrahim: «Yâ Rab, burasını emni­yetli bir şehir yap ve ahalisinden Allah’a ve ahiret gününe inananları mahsullerle rızıklandır.» demişdi. (Allah da) «kafir olanı dahi kısa bir zaman için faidelendireceğim, sonra onu cehennem azabına atacağım. Varacağı yer ne kötüdür.» buyurmuşdu. 127. Hani İbrahim o Beytin temellerini, İsmail ile birlikte, yükseltiyordu(da ikiside şöyle dua etmişlerdi:) «Ey Rabbimiz, bizden (şu hizmeti) kabul buyur. Rabbimiz, bizden kabul buyur. Şüphesiz hakkıyla işiten, kemaliyle bilen sensin Sen.»

 

 

 

 

BAKARA S.’DEN AYET MEALLERİ

  1. «Ey Rabbimiz, ikimizide sana teslimi­yette sabit kıl. Soyumuzdan da (yalnız Sana boyun eğen) müslüman bir ümmet (yetiştir), bize ibadet edeceğimiz yerleri göster, tevbemizi kabul buyur. Çünkü tevbeleri ençok ka­bul eden ve (mü’minleri) hakkıyla esirgeyen Sensin Sen». 129. «Ey Rabbimiz, onların için­den onlara Senin ayetlerini okuyacak, onlara kitabı, hikmeti öğretecek onları (şirkten iyice temizleyecek bir peygamber gönder. Şüphesiz yegâne gaalib, tam hikmet sahibi Sensin Sen.» 130. Kendini bilmeyenden başka kim İbrahim’in dininden yüz çevirir? Andolsun ki biz onu dünyâda beğenip seçmişizdir. O, şüphe yok ahirette de muhakkak salihlerdendir. 131. Rabbi ona: «(Kendini Hakka) teslimet» dediği zaman o, «Alemlerin Rabbına teslim oldum» de­mişti. 132. İbrahim bunu oğullarına da tavsiye etti. (Torunu) Yâkub’da «Ey oğullarım, Allah sizin için (İslam) dinini beğenip seçti. O halde sizde ancak müslümanlar olarak can verir» (dedi). 133. Yoksa (Ey Yahudiler), ölüm (Yâ kub’un önüne geldiği vakit siz de orada hazır mı idiniz? (Hayır) o, oğullarına «Benden sonra ibadet edeceksiniz?» dediği zaman «Senin ila­hına ve babaların İbrahim’in, İsmail’in. İshak’ın bir tek ilah olan Allah’ına ibadet edeceğiz. Biz, ona teslim olmuşuzdur.» demişlerdi.

 

 

FİL SÛRESİ (5 ayet)

Bismillahirrahmanirrahim

(Rahman, Rahim Allah’ın ismiyle)

(Habibim) Rabbinin fil sahiplerine nasıl (muamele) ettiğini görmedinmi? O, bunların kötü planlarını boşa çıkarmadı mı? O, bun­ların üzerine sürü sürü kuşlar gönderdi, ki bun­lar (kuşlar) onlara pişkin tuğladan taş atıyor­lardı. Derken (Allah) onları yanık ekin yaprağı gibi yapıverdi.

İHLAS

İhlas, sırf Allah’ın rızasını düşünmek, sa­dece Allah’ı düşünerek konuşmak, hareket et­mek ve ibadet etmektir, Hz. Peygamber (s.a.v): «Şu üç hususta bir müslümanın kalbi hıya­nette bulunmaz. Allah için ihlas ile amel yap­mak, devlet adamlarına samimi surette (tav­siye ve) nasihatte bulunmak ve her hal-ü kâr­da İslâm cemaati ile olmak» şeklinde tavsiye­lerde bulunmuştur.

İhlasın zıddı, riya, gösteriş ve şirktir. Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdu -. «Şüphesiz ki Al­lah Teâlâ sade kendisi için ve kendisinin rıza-I sim isteyerek yapılan amelden başkasını kabul l etmez», ihlas. Allah’la insan arasında bir sırdır. Ebû Hüreyre (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’in: «Allah’ım! Her hangi bir mü’min ağır bir söz söylemiş olursam sen o sözümü kıyamet gününde o mü’min için sana yakınlığa vesile kıl» buyurduğunu rivayet etmiştir. (Buhar

 

 

BAKARA S.’DEN AYET MEALLERİ

  1. Onlar birer ümmetti (gelib) geçti. (On­ların) kazandığı kendilerinin sizin kazandığınız da sizin ve siz, onların işlemiş oldukların­dan mesul olacak değilsiniz. 135. (Yahudi ve Hıristiyanlar, Müslümanlara): «Yahudi veya Nasranî olun ki doğru yolu bulasınız» dediler. De ki (Habibim): «Hayır, (biz) muhavvid ola­rak İbrahim’inin dini(n deyiz). O. Allah’a eş tutanlardan değildi.» 136. (Ey mü’minler) deyin ki: «Biz Allah’a bize indirilen (Kur’an-ı Kerim)e, İbrahim’e İsmail’e, İshak’a, Yâkub’a ve torunlarına indirilenlere, Musa’ya, İsa’ya ve­rilenlere ve peygamberlere Rableri katından verilene iman ettik. Onlardan hiç birini diğerinden ayırd etmeyiz. Biz (Allah’a) teslim ol­muş (Müslümanlar)ız». 137. Artık, eğer onlar­da sizin bu îman ettiğiniz gibi îman ederler­se muhakkak doğru yolu bulmuşlardır. Şayed yüz çevirirlerse onlar ancak muhalefetdedirler. (Habibim) o surette onlara karşı Allah (sana) yeter. O hakkıyla işiten hakkıyla bilendir. 138. (Biz) Allah’ın boyasıyla (boyanmışızdır). Allah’dan daha güze boyası olan kim? Biz ona kulluk edenleriz. 139. De ki (Habibim): «Siz bizimle Allah hakkında çekişiyor musunuz? Halbuki o bizimde Rabbimizdir, sizinde Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıkla­rınız size aid. Biz ona bütün samimiyetimizle bağlanmışızdır.

 

 

BAKARA S.’DEN AYET MEALLERİ

  1. Onlar birer ümmetti (gelib) geçti. (On­ların) kazandığı kendilerinin sizin kazandığınız da sizin ve siz, onların işlemiş oldukların­dan mesul olacak değilsiniz. 135. (Yahudi ve Hıristiyanlar, Müslümanlara): «Yahudi veya Nasranî olun ki doğru yolu bulasınız» dediler. De ki (Habibim): «Hayır, (biz) muhavvid ola­rak İbrahim’inin dini(n deyiz). O. Allah’a eş tutanlardan değildi.» 136. (Ey mü’minler) deyin ki: «Biz Allah’a bize indirilen (Kur’an-ı Kerim)e, İbrahim’e İsmail’e, İshak’a, Yâkub’a ve torunlarına indirilenlere, Musa’ya, İsa’ya ve­rilenlere ve peygamberlere Rableri katından verilene iman ettik. Onlardan hiç birini diğerinden ayırd etmeyiz. Biz (Allah’a) teslim ol­muş (Müslümanlar)ız». 137. Artık, eğer onlar­da sizin bu îman ettiğiniz gibi îman ederler­se muhakkak doğru yolu bulmuşlardır. Şayed yüz çevirirlerse onlar ancak muhalefetdedirler. (Habibim) o surette onlara karşı Allah (sana) yeter. O hakkıyla işiten hakkıyla bilendir. 138. (Biz) Allah’ın boyasıyla (boyanmışızdır). Allah’dan daha güze boyası olan kim? Biz ona kulluk edenleriz. 139. De ki (Habibim): «Siz bizimle Allah hakkında çekişiyor musunuz? Halbuki o bizimde Rabbimizdir, sizinde Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıkla­rınız size aid. Biz ona bütün samimiyetimizle bağlanmışızdır.

 

 

BAKARA SURESİNDEN

  1. Andolsun, Musa size en açık delilleri getirdi. Sonra siz onun ardından (gıyabında) o buzağıya tutundunu (onu tanrı edindiniz). Siz (öyle) zalimlersiniz. 93. Bir vakit «Size verdiğimiz (Tevrat)’ı kuvvetle tutun (ona sımsıkı sarılın, söz) dinleyin» (diye) Tur’u tepenizin üstüne kaldırıp sizden teminatlı vad almışdık. «(Kulağımızla) dinledik, (kalbimizle) isyan ettik», demişlerdi. (Çünkü) küfürleri yüzünden özlerine buzağı (bir su gibi) içirilmiş (iyice işlemiş)di. De ki: «Eğer mü’min (kimse)ler ise­niz inancınız size ne kötü şey emrediyor.» 94. (Habibim) söyle: «Allah yanında ahiret yurdu (cennet, diğer) insanların değilde yalnız sizinse (ve bu davanızda) doğruculardan ise­niz haydi ölümü temenni edin. (Bunu canınıza minnet bilin)» 95. (Fakat) onlar önceden elle­riyle işlediklerinden (kötü amellerinden Tevratı tahrif etdiklerinden) ötürü onu (ölümü) hiç bir zaman arzu edemezler. Allah o zalimleri hakkıyla bilendir. 96. Andolsun, sen onları (yahudileri) insanlardan, (hatta) müşriklerden zi­yade hayata düşkün bulacaksın. Onlardan her biri arzu eder ki (kendisine) bin yıl ömür ve­rilsin. Halbuki onun çok yaşatılması kendisini azabdan uzaklaşdırıcı değildir. Allah, onlar ne işlerlerse, hakkıyla görücüdür.

 

 

AYET-EL KÜRSİ — l

«Allah O’dur ki (O’ndan) başka ilah yok. Ancak O vardır. El-Hayy ve El-Kayyum’dur. (Yani: Zatı ezzeli ve ebedi bir hayat ile diridir. Ve de başka bir varlığa muhtaç olmaksızın, zatıyla kaimdir. Ve her şey kendiliğinden değil, ancak O’nunla kaimdir.) O’nu ne bir dalgınlık ne uyuklama tutabilir, ne de uyku. (Yani esne­mek gibi şeylerden münezzehtir.) Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi O’nun’dur. O’nun huzurunda kim şefaat edebilir? Ancak O’nun zin verdiği kimse (şefaat edebilir.) O, kullarının o gün yaptıklarını da, (yani daha önce yaptıklarını da), daha sonradan yapacakları­nda bilir. Onlar O’nun ilminden hiç bir şeyi ihata edemezler. (Yani elde edip kavrayamazlar.) Ancak O’nun dilediği müstesna. O’nun kürsisi gökleri ve yeri ihata etmiştir. Bunları muhafaza, O’na hiç ağır gelmez. Çünkü O, çok yüce ve çok büyüktür.» (Bakara S. A: 255)

(Allah) lafza-i celali Hadis-i Nebevi’de be­yan olunan doksan dokuz Esma-i Hüsna’nın en büyüğüdür. Sıfat-ı İlahiye’nin hepsini kap­samış bulunan ZAT ismidir. Bu İsm-i Celil-i İlahi, hiç bir ilahi sıfat dışta kalmamak üzere hepsini ifade eder. Esma-ül Hüsna’daki diğer ilahî isimler, tek tek her biri, bir sıfata delalet eder. Allah lafza-i Celâl’i en güzel isimdir.

(Devamı yarın)

 

 

(Dünden devam)

AYET-EL KÜRSİ — II

(Ehass-ı Esma’dır.) Her cihetten özeldir. Allah —celle celâluh—’dan başka kimseye itlak olunmaz. Yani isimlendirilmez. Kulun (Allah) İsm-i celâl-i ilahi’den nasibi büyük ol­malıdır. Kalbi ve himmeti bu ism-i celil’le do­lup taşmalıdır. O ismin sahibinden başkaları­nın sevgi ve muhabbetini kalbden, sürüp çı­kararak, O’nu zikir ile, O ismin sahibine ulaş­malıdır. O hale gelmelidir ki O’ndan başka­sını arzulamasın. O’dan gayriden korkmasın. Çünkü O’ndan başka her şey boştur. Ve muhakkkak yok olacaktır. Resûlullah —Sallallahu Aleyhi Vesellem— Efendimiz «Arabın söy­lediği sözlerin en doğrusu lebid’in sözüdür ki söyle demiştir. «— Bilinizki Allah— celle celâ­luh—dan başka her şey batıldır.» Bu yüce İsm-i İlahi’de, başka isimlerde olmayan özel­likler pek çoktur. Bunlar saymakla bitirilmez. (Lailahelllahu) Allah Teâlâ, öyle büyük bir Zat’tır ki, O’ndan başka ibadete layık hiçbir şey yoktur. Ancak Zat’ı uluhiyeti vardır. Çünkü (El hayyul kayyum) fena vs zevalden münez­zeh ancak O’dur. Ezelden ebede bir tek onun hayatı kalıcıdır. Lizatihi ve lizatiki (yani, ken­di kendine) var olan vacib-ül vucüddur. Her an bütün tedbirleri olan ve her an bütün mu­hafaza ediciliği elinde olan ancak O’dur.

(Devamı yarın)

 

 

(Dünden devam)

AYET-EL KÜRSİ — III

O olmasaydı ne hayattan eser olurdu, ne mevcut olanlardan. İlahi hayatın iradesi ile il­min başlangıcı olan, ezeli bir sıfattır.

«Hayy» diri demektir. Bunun zıddına ölü denir. Yaratıklar içinde hayat sahibi olanların ötekilerden, yâni taş ve toprak gibi hayatı bulunmayanlardan daha kıymetli olduğunu görüyoruz. Çünkü hayat sahibi olan her mah­luk, bir bilgi ve faaliyet kaynağıdır. Bilgi ve faaliyet hayatın izleridir. Fakat bu izler her hayat sahibinde eşit değildir. Her hayatın kıy­meti bu izlerle ölçülür.

Hakiki hayat, Allah Teâlâ’ya mahsustur. Allah’ın hayatı ilim ve iradeye başlangıç olan ezelî bir sıfattır. Kayıtsız şartsız her şeyi bi­len ve her şeye gücü yeten mükemmel bir ha­yattır. Onun için her şeyi görür, işitir, bilir, is­tediği gibi yapar. Yoksa şuursuz, kör sağır bir kuvvet değildir. Dinsizler O’na öyle iftira edi­yorlar. Böyle ise bu herifler, kendilerindeki şuurlu ve iradeli hayatı nereden ve hangi menbadan almışlardır? Bir eser, müessirinden daha üstün olabilir mi? Yaratılmış olan bir şeyde, kamil bir hayat görüp dururken onu ya­ratandan noksan, bilgisiz bir hayat kabul et­mek bir uydurmadan başka birşey değildir.

(Devamı yarın)

 

Dünden devam

AYET-EL KÜRSİ — IV

Allah Teâlâ ölmez, daima hazır ve gö­rücüdür. Yaşayan yarattıklarının hayatını ve­ren de O’dur, O olmasaydı hayattan zerre ka­dar eser görülmezdi. Hem O’nu ne gaflet ba­sar, ne uyku. O daima fenadan, yok olmak­tan, hatadan beridir.

«Kayyum» KIVAM’dan (fey’al) vezninde bir mubalaya sığasıdır, ki kendi kaim, gökle­ri, yeri ve içindeki her şeyi tutan demektir. Ve bunda, eşyanın var olması, ilahi varlıkta kayıp olduğuna, lafzan da bir işaret vardır.

“Kayyum” Her şey üzerine kaim demektir. Bunun manası, herşeyin kıyamı, yani bir varlık sahibi olarak durabilmesi neye uygunsa onu veren demektir. Allah-ü Teâlâ, her şeye takdir edilmiş olan vaktine kadar durmak için sebeplerini ihsan etmiştir. Onun için her şey Hak ile kaimdir. İnsan kendi ruhunun, kendi bedenini nasıl tuttuğunu ve idare etti­ğini güzelce düşünürse, yüksek hakikati biraz­cık sezebilir. Görülüyor ki, insan yaşayıp durur­ken ölüyor vs o zaman beden yine eskisi gi­bi görünse de atıldır. Görmez, işitmez, suyu çekilmiş değirmen gibi olur. Bir zaman son­rada dağılır. Çünkü onu tutan, idare eden ruh idi. Ruhun alakası kesilince bu hale geldi. İn­san ruhunda ve ruhun cesette olan alakasında çok esrar vardır.

(Devamı yarın)

 

 

(Dünden devam)

AYET-EL KÜRSİ — V

(El-Hayy-ul Kayyûm)un Allah (c.c.) en bü­yük isimlerinden olduğu söylenmiştir. İsa (a.s.) ölüleri diriltmek istediğinde «Ya Hayy-u Ya Kayyum» diyerek dua ederdi. Denizcilerin boğulma tehlikesi ile karşı karşı kaldıklarında «Ya Hayy-u Ya Kayyum.» ile dua ettikleri söy­lenir. Hazret-i Ali (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre, şöyle söylemiştir. «Bedir günü olduğun­da, geldim. Resûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-’in ne yapacağına bakıyordum. Birden secdeye giderek «Ya Hayyu Ya Kayyum». de­meye başladı. Ben bir kaç defa gittim geldim. O (s.a.v.) aynı şekilde, ilave yapmadan bu duayı okuyordu. Zafer müyesser oluncaya ka­dar böyle devam etti. İşte bu gösteriyor ki «El-Hayy-ül Kayyum» ismi çok büyüktür. Et-Te’vilât en-Necmiyye’de, İsm-i azam’dan bah­sedilirken bu iki isme işaret olunmaktadır. O —celle celâluh— öyle bir hayy-u kayyumdur ki: (La te’huzühü sinet-üv vela nevm) «O’nu ne gaflet basar de uyku.» Çünkü uyku evve­linde olan esnemek, uykunun kendisi ve gaf­let gibi şeyler asla kendisine musallat olmaz. O (c.c.) Alim her an Habir, her an Kadir’dir.

(Devamı yarın)

Necip Fazıl’dan

Üç katlı ahşab evin her katı ayrı alem,

Üst kat: Elinde tesbih ağlıyor babaannem,

Orta kat: (Mavs) oynayan annem ve aşıkları

Alt kat: Kız kardeşimin tam tamda çığlıkları

 

 

(Dünden devam)

AYET-EL KÜRSİ — VI

(Lehumafissemavati vel ardı) «Gökyüzün­de ve yeryüzünde (yani dünyamızda ve bizim bilmediğimiz dünyalarda) yukarı da aşağıda, ne varsa canlı olsun, cansız olsun bütün mahlukat Allah’ındır.» Hepsinin muhafazası O (c.c.) aittir. Görünür görünmez bütün mahlukat O (c.c.)nun tasarrufundadır. Bütün hedefler O. bütün gayeler O, bütün alemlerin sahibi O. Allah-celle celâluh-un yarattığı bu mahlukattan: (Menzellezi yeş fe’u indehu illa biznih) «kimin haddine düşmüş Allah (c.c.)’ın izni ol­maksızın, huzuru kibriya (s.a.v.) de kim şefaat edebilsin.» Allah-ü Teâlâ indinde, asilere en­biya ve evliyaya kim şefaat edebilir? Hiç kim­se. Ancak Allah-ü Teâlâ’nın izn-i celili ile şe­faat eder. Bu halde hangi budaladır ki Allah (c.c.)’ın emri olmadan bunların birisinden şe­faat dilenebilsin. Çünkü: (Ya’lemu ma beyne eydihim vema halfehum) «Allah-ü Teâlâ kullarının, yukarılarındakini, aşağılarındakini, geçmişlerini ve geleceklerini bilir.» O (c.c.) kul­larının, bildiklerini, bilmediklerini yaptıklarını ve yapacaklarını da bilir. Hiç bir zerresi ilminin dışında kalmaz. Yani kullarının bilerek, bilmiyerek dünya ve ahiret ile ilgili, yaptıkları amellerin hepsini bilir. O’nun ilminden hiç gizli birşey yoktur.

(Devamı yarın)

 

 

(Dünden devam)

AYET-EL KÜRSİ — VII

(Vela yuhıtune bişey in min ilmihi) «Hal­buki insanlar Cenab-ı Allah’ın ilminden azıcık bir şeyi de bilmezler» (İlla bimaşae) «Ancak Cenab-ı Allah’ın, yaratıklarının içinde bilmelerine musade ettiği, şeref verdiği kulları idrak ederek kavrayabilirler.» Bunun için insanlar ne kadar, alim, akıllı ve irade sahibi de olsa, bildikleri ilim, ilahi ilme oranla bir damla ol­madığı gibi bir zerre bile değildir.

Bizzat O —celle celaluh—un izin ve emri olmadıkça herkes başından korkmadan nasıl şefaata kalkabilir. Meğer ki Allah-ü Teâlâ’nın izin ve emrini almış sevgililerinden olsun, Allah-ü Teâlâ’nın tasarrufunda olan şu mahlukattan her hangi birine Allah —celle celaluh—dan daha fazla sahip olup görüp gözetmeğe ve ona bilgiçlik satmaya, ilerisini, gerisini, tamamen idrak etmeden ve önünü ardını say­madan, Allah-ü Teâlâ’nın huzurunda kendini bir makam sahibi sanıp, şefeata kalkışmak, gerek şefeat etmeye kalkan, gerek şefeat olunan için ne kadar tehlikelidir. Eğer O Rah­man —celle ve ala— bildirmemişse. Şefeat edecek olanın hali, şefeat edilecek olandan daha ziyada endişeye şayan olmadığı nere­den malum olur. Allah-ü Teâlâ öyle saltanatlı bir ilim sahibidir ki:

(Devamı yarın)

 

 

(Dünden devam)

AYET-EL KÜRSİ — VIII

(Vesiakursiyyühüs semavati vel ardı.) Ce­nab-ı Hakk’ın tecelli ettiği kürsisî gök yüzü ve yeryüzünü, geniş tutmuştur.» Bu mana, kürsînin, gökyüzünün, üstünde, arş-ı alanın altında, yedi kat semayı tutan, saran olduğunu kabul ettiğimizdedir.

Resûlullah (s.a.v.) bir Hadis-i Şeriflerinde «Yedi kat semavat ve altı kat yer tabakası, (buradaki) kürsiye oranla, geniş bir ova üzeri­ne atılmış ufacık bir halka gibidir.» buyurmuşlardır. Yerlerde ve göklerdeki, canlı ve can­sız olan cisimler, içinden, dışından hep bu kürsî ile kuşatılmıştır. Her birinin hareketi onun içindedir. Arzın en alt tabakası ile semavatın en üst tabakası arasında, hiç bir nokta, bu ilahi kürsi’nin dışında kalmaz. Fakat bu ilahi kürsi bütün gökleri ve yeri tutmuş olmakla bera­ber (velâ yeuduhu hıfzuhuma) «Gökleri ve yeri bir tek olan kürsiyi ilahi kuvvetle tutup, tasar­rufta bulunmak, muhafaza etmek O’na ağırda gelmez.» O —celle celaluh— için bu hiçbir şey değildir. Çünkü kamil bir kudret sahibidir. Bunun için, her şeyin muhafaza edilmesi, Allah —cellecelaluh—un kudreti yanında pek basittir. (Vehu ve) «O» Allah (c.c.) (elaliyyül azım) «Pek yüksek ve pek büyüktür.»

(Devamı yarın)

 

 

(Dünden devam)

AYET-EL KÜRSİ — X

Bu ayet-i celile insan aklının ihtisasının dışında ki olaylara delalet ettiğinden, Kur’an-ı Azim-üş Şan’ın en büyük ayetlerindendir. İş­te bu Ayet-el Kursî, Cenab-ı Hak’kın, zat ve ilahi sıfatlarına delalet eden bütün meselele­rin en büyüklerini ifade etmesi bakımindan Ayet-el Kürsî diye isimlendirilmiştir.

El-Aliyy: Allah-u Teâlâ bütün kainatın üs­tündedir. Fakat bu yüksek cisimlerin yüksek­liği gibi, yukardakilerine daha yakın, aşağıdakilerine daha uzak manasına değildir. Allah-u Teâlâ kainatın her noktasında her zerreye ay­nı oranda yakındır. Bu yakınlık hiç değişmez. Her insana şah damarından daha yakındır.

El-Azîm: Allah (c.c.) pek azametlidir. Aza­met, büyük manasınadır. Hakiki büyüklük, Allah’a mahsustur. Yerde, gökte büyük varlık içinde, mutlak ve en mükemmel büyüklük ancak O’nundur. Her şey O’nun büyüklüğüne şa hittir. Bu sıfatta da Allah (c.c.)’a her hangi bir denk bulunmaz. Çünkü her şeyi her an her hususta Allah (c.c.)’a ihtiyacını gösterip dururken büyüklük bahis mevzuu olur mu? ihtiyaç ile büyüklük bir birine zıt şeylerdir Varlığımızı O’na borçlu olduğumuz gibi, kafamızda ve kasamızda ne varsa, onları da O’na borçluyuz. İhtiyaçlarımızın ve maksatlarımızın meydana gelmesi, O’nun lütuf, kerem ve iradesine uygundur.

 

 

ZİLZAL SURESİ (8. ayet)

Bismillahirrahmannîrrahim

(Rahman Rahim Allah’ın ismiyle)

Yer, kendisine ait şiddetli bir sarsıntı ile zelzeleye uğratıldığı zaman, yer (bütün) ağırlıklarını (dışarıya fırlatıp) çıkardığı, insan «Buna oluyor?» dediği (zaman), o gün (yer) bütün haberlerini anlatacaktır. Çünkü Rabbi kendisine vahyetmiştir. O gün insanlar amelleri(nin karşılığı) kendilerine gösterilmek için dağınık dönecek(ler)dir. İşte kim zerre ağır­lığınca bir hayır yapıyor (idiy)se onu(n sevâbını) görecek, kim de zerre ağırlığınca şer yapıyor (idiy)se onu(n cezasını) görecek (1-8)

 

ADİYAT SURESİ (11 ayet)

(Rahman Rahim Allah’ın ismiyle)

Andolsun o harıl harıl koşanlara, o (tır­naklarıyla) çakarak ateş çıkaranlara, sabah­leyin baskın yapanlara, derken orada (ayaklarıyla) toz koparanlara. Bununla bir toplu­luğun tâ ortasına girenler (yani atlara) ki, mu­hakkak insan Rabbine karşı çok nankördür. Hiç şüphesiz O (kafir), buna hakkıyla şahiddir. Gerçek o (insan), mal sevgisinden dola­yı pek katıdır. Hâlâ o, (hakikati görüb) bil­meyecek mi, kabirlerin içindekiler (eşilib) çı­karıldığı zaman, göğüslerde ne varsa onlar da derlenip toparlandığı (zaman) Hakikat, o gün Rableri onlar(ın her halin)den elbette tamamıyla haberdardır, (1-11)

 

 

ZİLZAL SURESİ (8. ayet)

Bismillahirrahmannîrrahim

(Rahman Rahim Allah’ın ismiyle)

Yer, kendisine ait şiddetli bir sarsıntı ile zelzeleye uğratıldığı zaman, yer (bütün) ağırlıklarını (dışarıya fırlatıp) çıkardığı, insan «Buna oluyor?» dediği (zaman), o gün (yer) bütün haberlerini anlatacaktır. Çünkü Rabbi kendisine vahyetmiştir. O gün insanlar amelleri(nin karşılığı) kendilerine gösterilmek için dağınık dönecek(ler)dir. İşte kim zerre ağır­lığınca bir hayır yapıyor (idiy)se onu(n sevâbını) görecek, kim de zerre ağırlığınca şer yapıyor (idiy)se onu(n cezasını) görecek (1-8)

 

ADİYAT SURESİ (11 ayet)

(Rahman Rahim Allah’ın ismiyle)

Andolsun o harıl harıl koşanlara, o (tır­naklarıyla) çakarak ateş çıkaranlara, sabah­leyin baskın yapanlara, derken orada (ayaklarıyla) toz koparanlara. Bununla bir toplu­luğun tâ ortasına girenler (yani atlara) ki, mu­hakkak insan Rabbine karşı çok nankördür. Hiç şüphesiz O (kafir), buna hakkıyla şahiddir. Gerçek o (insan), mal sevgisinden dola­yı pek katıdır. Hâlâ o, (hakikati görüb) bil­meyecek mi, kabirlerin içindekiler (eşilib) çı­karıldığı zaman, göğüslerde ne varsa onlar da derlenip toparlandığı (zaman) Hakikat, o gün Rableri onlar(ın her halin)den elbette tamamıyla haberdardır, (1-11)

 

 

ZİLZAL SURESİ (8. ayet)

Bismillahirrahmannîrrahim

(Rahman Rahim Allah’ın ismiyle)

Yer, kendisine ait şiddetli bir sarsıntı ile zelzeleye uğratıldığı zaman, yer (bütün) ağırlıklarını (dışarıya fırlatıp) çıkardığı, insan «Buna oluyor?» dediği (zaman), o gün (yer) bütün haberlerini anlatacaktır. Çünkü Rabbi kendisine vahyetmiştir. O gün insanlar amelleri(nin karşılığı) kendilerine gösterilmek için dağınık dönecek(ler)dir. İşte kim zerre ağır­lığınca bir hayır yapıyor (idiy)se onu(n sevâbını) görecek, kim de zerre ağırlığınca şer yapıyor (idiy)se onu(n cezasını) görecek (1-8)

 

ADİYAT SURESİ (11 ayet)

(Rahman Rahim Allah’ın ismiyle)

Andolsun o harıl harıl koşanlara, o (tır­naklarıyla) çakarak ateş çıkaranlara, sabah­leyin baskın yapanlara, derken orada (ayaklarıyla) toz koparanlara. Bununla bir toplu­luğun tâ ortasına girenler (yani atlara) ki, mu­hakkak insan Rabbine karşı çok nankördür. Hiç şüphesiz O (kafir), buna hakkıyla şahiddir. Gerçek o (insan), mal sevgisinden dola­yı pek katıdır. Hâlâ o, (hakikati görüb) bil­meyecek mi, kabirlerin içindekiler (eşilib) çı­karıldığı zaman, göğüslerde ne varsa onlar da derlenip toparlandığı (zaman) Hakikat, o gün Rableri onlar(ın her halin)den elbette tamamıyla haberdardır, (1-11)

 

 

(Dünden devam)

AYET-EL KÜRSİ’NİN FAZİLETİ — II

İnsana musallat olan şeytanı bu ayeti okumakla kaçırmak, hırsızı silahla kaçırmak kabilindendir. Eğer bir kul şeytandan gelecek, şirk ve başka belaların, giderilmesinden aciz olduğunu, itiraf ederek, büyük kudret sahibi olan Allâh (c.c.)’a tam bir ihlas ile sığınır, bü­tün kudret ve azametini beyan eden bu ayeti celilesini okuyup, Yaratıcı’sına karşı: «İlahi! Sen Bir’sin Sen gerçek ibadet edilensin Sen Hayy-ü Kayyum’sun. Kullarını kötülüklerden muhafaza edersin. Senin uykun yoktur. Her va­kit uyanıksın. Yerler, gökler ve içindeki bü­tün mahlukat senindir. Sana hiç bir şey ağır ve güç gelmez. Zira bütün noksanlıklardan uzaksın. Hepsinden üstünsün. Şu halde beni ve evlad-ü iyalimi muhafaza et.» diye Yaratı­cısına yalvarmış ve sığınmış olur. Halbuki Yaratıcı’sına sığınan bir kulun, hakiki muhafaza edici olan, Hak Teâlâ Hazret’lerinin muhafaza edeceğinden şüphe yoktur. Şu kadar ki, itikat etmek ihlas ve teslimiyet şarttır. Yoksa iman ve itikadı zayıf olanlar, bu ayetin maneviya­tından istifade edemezler.

«Yâ Rabb’el Alemin! Büyüksün, büyük­sün. Büyüklük ancak senin şânındır. Bizi, an­cak sana kulluk edip, rızana eren kullarına kat! Cahillerin, Sen’in şanına yakışmayan, sözlerinden Sen’i tenzih ve takdis ederiz. Bizi onlarla beraber tutma» Amin.

(Dünden devam)

AYET-EL KÜRSİ’NİN FAZİLETİ — II

İnsana musallat olan şeytanı bu ayeti okumakla kaçırmak, hırsızı silahla kaçırmak kabilindendir. Eğer bir kul şeytandan gelecek, şirk ve başka belaların, giderilmesinden aciz olduğunu, itiraf ederek, büyük kudret sahibi olan Allâh (c.c.)’a tam bir ihlas ile sığınır, bü­tün kudret ve azametini beyan eden bu ayeti celilesini okuyup, Yaratıcı’sına karşı: «İlahi! Sen Bir’sin Sen gerçek ibadet edilensin Sen Hayy-ü Kayyum’sun. Kullarını kötülüklerden muhafaza edersin. Senin uykun yoktur. Her va­kit uyanıksın. Yerler, gökler ve içindeki bü­tün mahlukat senindir. Sana hiç bir şey ağır ve güç gelmez. Zira bütün noksanlıklardan uzaksın. Hepsinden üstünsün. Şu halde beni ve evlad-ü iyalimi muhafaza et.» diye Yaratı­cısına yalvarmış ve sığınmış olur. Halbuki Yaratıcı’sına sığınan bir kulun, hakiki muhafaza edici olan, Hak Teâlâ Hazret’lerinin muhafaza edeceğinden şüphe yoktur. Şu kadar ki, itikat etmek ihlas ve teslimiyet şarttır. Yoksa iman ve itikadı zayıf olanlar, bu ayetin maneviya­tından istifade edemezler.

«Yâ Rabb’el Alemin! Büyüksün, büyük­sün. Büyüklük ancak senin şânındır. Bizi, an­cak sana kulluk edip, rızana eren kullarına kat! Cahillerin, Sen’in şanına yakışmayan, sözlerinden Sen’i tenzih ve takdis ederiz. Bizi onlarla beraber tutma» Amin.

 

 

BAKARA SURESİNDEN

30 — Hani Rabbin meleklere: «Mu­hakkak ben yer yüzünde (benim emirlerimi tebliğ ve infaza me’mur) bir halife (Bir insan, Âdem) yaratacağım» demişdi. (Melekler) de: «Biz seni hamdinle tesbih ve seni takdis (ayıblardan, eş koşmaktan, eksikliklerden tenzih) edib dururken (yerde) —orada bozgunculuk edecek, kanlar dökecek— kimse mi yaratacak­sın?» demişlerdi. Allah (da): «Sizin bilmeye­ceğinizi her halde ben bilirim» demişti. 31 — Âdem’e bütün isimleri öğretmişti. Sonra onları (onların delâlet ettikleri âlemleri, eşyayı) me­leklere gösterib: «Doğrucular iseniz (her şeyin iç yüzünü biliyorsanız) bunları adlarıyla bana haber verin» demişdi. 32 — (Melekler) de: «Seni tenzîh ederiz. Biz Senin bize öğret­tiğinden başka bizim hiç bir bilgimiz yok. Çün­kü (her şey’i) hakkıyle bilen, hüküm ve hik­met sahibi olan şüphesiz ki sensin Sen» de­mişlerdi. 33 — (Allah): «Ey Âdem, onları ad­larıyla kendilerine haber ver» deyib de o da onları isimleriyle söyleyi verince (şöyle) dedi: «Size demedim mi ki göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ben bilirim. Neyi açıklarsanız, neyi de gizlemişseniz ben biliyorum.”

ATASÖZÜ

“Az lâf hoşa gider, çok lâf boşa gider.”

 

 

 

 

 

 

 

KUR’AN-I KERİM’İN BÜTÜN İLİMLERİN KAYNAĞI OLUŞU

İlahi kitaplar arasında, kitapların, belki bü­tün ilimlerin semerelerini kendinde topladığı için Kur’an-ı Kerim adı verilmiştir.

Nitekim yüce Allah buna «Her şeyin tafsili­dir…» (Yusuf: 111)

«…Her şeyin apaçık beyanıdır…» (Nahl: 89) şeklinde işaret buyurmuştur. Kur’an-ı Kerim Hakikati Ehli’ne göre bütün hakikatleri kendisinde toplayan Ledûn İlmi’nin de icmali özetidir.

Hz. Ali der ki: «Resûlullah (s.a.v.)’dan işit­tim: (Haberiniz olsun ki: bir takım fitneler zu­hur edecektir!) buyurdu. (Ya Resûlullah! O fit­nelerden çıkış, kurtuluş nedir?) diye sordum? (Kitabullahtır! Çünkü sizden öncekilerin haberleri de sizden sonrakilerin haberleri de, aranızdakilerin hükmü de ondadır.

O hak ve batılı ayıran kesin bir hükümdür, şaka ve boş şey değildir. Onu zorbalıkla bıra­kan kimsenin Allah boynunu kırar. Hidayeti doğ­ru yolu ondan başkasında arayanı dalâlete dü­şürür. O hikmetle dolu Kur’an’dır. O en doğru yoldur. O öyle bir kitapdır ki onlar onu dinle­dikleri zaman (Biz gerçek hayranlık veren bir Kur’an dinledik ki O Hakka ve doğruya götürü­yor. Bundan dolayı biz de O’na inandık.) derler.»

Peygamberimiz, başka bir hadislerinde «Ön­ceki kitaplar tek bab ve tek harf üzerine inmiş­tir. Kur’an ise Emir, Nehiy, Helal, Haram, Muh­kem, Müteşabih, Misallerden mürekkep olmak üzere yedi bap ve yedi harf üzerinden inmiştir.»

 

 

İSRÂ VE MİRAC MUCİZESİ

İsra (Gece yürüyüşü) kelimesiyle, Yüce Al­lah’ın peygamberine Mekke’deki Mescid-i Haram’-dan, Kudüs’deki Mescid-i Aksa’ya kadarki yolcu­luk kasdedilmişdir. Miraç ise, bu yolculuğun ar­dından, Resûlullah’ı yüksek gök tabakalarına çı­karmak, sonra insan, cin, melek ve diğer bütün mahlûkâtın bilgilerinin sınırlandığı yere ulaştır­mak manasına gelir.

Mirac, Allah’ın Resûlü’ne ikram buyurduğu, hayret verici mucizelerinden biridir.

Mirac’da Resûlullah (s.a.v.)’a Burak adında bir binek getirildi. Resûlullah (s.a.v.) onca Mescid-i Aksa’ya gidip orada iki rekat namaz kıldı. Sonra Cebrail aleyhisselam O’na süt ve şerbet dolu iki kâse sundu. Resûlullah süt dolu kâseyi alınca, Cebrail aleyhisselam, «Fırtratı seçtin» dedi. Sonra Resûlullah (s.a.v.) semâların ötesinde Sidretül Münteha’ya götürüldü. Cenab-ı Al­lah orada ona vahyedeceğini vahyetti. Beş vakit namaz, Lailaheillallah diyen herkesin er geç Cen­nete gireceği gibi hediyelerle geriye döndü.

Resûlullah (s.a.v.) bu mucizesini anlatınca müş­rikler O’na Mescid-i Aksa’dan sordular. Allah-ü Teâlâ Mescid-i Aksa’nın şeklini gözünün önüne getirdi. Her sorduklarına O’na bakarak cevap verdi.

Bir kısım müşrikler Hz. Ebu Bekr (r.a.)’e gi­dip Mirac mucizesini anlatınca ondan beklemedikleri şu teslimiyet cevabını aldılar.

«Eğer Resûlullah (s.a.v.) söylediyse mutlaka doğrudur. Ben bundan daha akla uzak olanları tereddütsüz kabul ettim.»

 

 

RESÛLULLAH (S.A.V.)’IN TA’LİM ETTİĞİ DUA

«De ki: Allah’ım! Senden yalvararak diliyorum. Ey gizliyi bilen; Ey semâ kudreti ile bina edilen; Ey, yer izzeti ile döşenmiş olan; Ey Celâlinin nuru ile Güneş’i ışık saçıcı, Ay’ı da parlayıcı kılan; Ey; her inanmış temiz nefese teveccüh eden. Ey, korkanların, rnüttakilerin korku­şunu sükuna erdiren; Ey, yaratıkların ihtiyaçları ve dilekleri indinde yerine getirilen; Ey, Yusuf’u kölelik boyunduruğundan kurtaran; Ey kulları­nın ihtiyaçlarını zatına arzetmek için araya bir vasıta koymayan, her dilek sahibinin münacat­larını doğrudan doğruya kendisi dinleyen ve alıp veren bir veziri olmayan Rabbim! Bir Rab ki, kendisine her müracaat edene vermekle ni’metlerinde bir azalma olmaz; hattâ dilek ve ihtiyaç sahiplerinin çokluğu O’nun kerem ve ihsanını ar­tırır. Allah, Muhammed (s.a.v.)’e ve Âline (ailesi ve çocukları ve dostları) salât (dua) ve selam et­sin. Duamı kabul buyur, isteğimi ver. Çünkü Sen, her şeye kadirsin.»

SEFERİN HÜKÜMLERİ:

Yolculara verilen kolaylıklardan bazıları:

— Ramazan-ı Şerifte müsaferette bulunan için orucunu tehire bırakmak mubahtır. Mukîm olduğu zaman tutması gerekir.

— Mesh müddeti üçgün üç gecedir.

— Misafir dört rekatlı farz namazları iki rekat kılar. Dört rekat kılması mekruhtur. Sünnetleri isterse kılar.

Bu şekilde namazın kısaltılması mevzuu Kitap, Sünnet ve ümmetin icması ile sabittir.

 

 

KUR’AN-I KERÎMİ ÖĞRENİP ÖĞRETMENİN VE OKUMANIN FAZİLETİ!

Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır ki: «Sizin hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir.» «Bu Kur’an’ı öğreniniz! Çünkü O’nun tilavet ede­ceğiniz her bir harfine karşılık on hasene ile mecur olursunuz.» «Her kim Kitabullah’dan bir harf okursa o harf karşılığında kendisine bir hase­ne verilir.»

Kur’an bizim için ahirette de şefaatçi ola­caktır. Peygamberimiz (s.a.v.): «Kur’an okuyu­nuz. Çünkü Kur’an okuyanların yanına kıyamet günü şefaatçi olarak gelecektir. Kur’an okuyana kıyamette en büyük yardımcı olacaktır. Yüce Al­lah’a (Ya Rab! Her amel sahibine ecrini verdin. Nerede benim amelimin ecri?) Bunun üzerine ba­şına krallık ve keramet tacı konulacak. Kur’an «Daha büyüğünü ummuştum» dediğinde ona ke­ramet elbisesi giydirilecek. Hatta Kur’an okuyan ve onun içindekilerle amel eden kimsenin anne ve babasına kıyamet günü ziyası bütün dünya evlerinin ziyasından daha parlak ve güzel Taç giydirilecektir! «Bakara ve Âl-i İmran sürelerini öğre­niniz! Çünkü Bakara Sûresi okunan eve şeytan gi­remez. Onların üç gece okunmadığı eve şeytan yaklaşır.»

Allah (c.c.) kimseye gücünün yeteceğinden faz­lasını yüklemez. Herkesin kazandığı hayır da şer de kendinindir. Okuduğumuz Kur’an karşısında Allah (c.c.)’ın varlığını kavrarız. Büyüklüğünü, ya­ratıcılığını Kur’an-ı Kerim sayesinde öğreniriz.

 

 

 

DUA

Cenab-ı Hak «Ey Resûl-i Ekrem! Benim kullarım Sana «Rabbimiz uzak mıdır yakın mıdır?» diyerek benden sual ettiklerinde Sen onlara cevap ver ki: Ben onlara çok yakınımdır. Bana dua eden kullarının duasını ben kabul ederim. Dua iş­ediklerinde benden dualarının kabulünü istesinler. Ve bana iman etsinler. Me’mul ki onlar imanları ve duaları sebebiyle doğru yola vâsıl olur. Ve irşâd olurlar.» (Bakara Sûresi: 186)

Duanın kabulü üç şeye mütevaffıktır:

— Kazaya muvafık olmak,

— O kimse hakkında duanın kabulü hayırlı olmak.

3             — İstenilen şey muhal olmamaktır.

Duanın kabulünde adabına ve şerâitine ria­yet etmek lazımdır. Bu şeraitin cümlesi mevcut olduğu halde kabul olunmak ciheti galib ise de fakat kabulü yine meşiyyet-i ilahiyyeye muallâktır. Binâenaleyh dilerse kabul eder. Dilerse ka­bul etmez. Mamafih dua etmek ayn-ı ibadettir. (Ahiretde sevap ecir vardır.) Duanın kabulü âni olmadığından istenilen şeyin bir müddet sonra verilmesi me’mul olduğu gibi duası miktarı o kim­senin üzerinden bir (şerrin) define sebeb olmak, veyahut bilmediği bir başka cihedden duasının eseri hasıl olmak ihtimaline binâen hiç bir du­aya kabul olunmadı nazarı ile bakılmaz.

«Rabbiniz size: Bana dua edin duanızı ka­bul ederim, dedi. Zira o kimseler ki onlar dua­dan kibir ettiler. Yakında zelil ve hakir olduk­ları halde cehenneme dahil olurlar.» (Mü’min Sûresi: 60)

 

 

FATİHA’NIN MANA VE FAZİLETİ

Fatiha Kur’an-ı Kerim’in ilk süresidir.

Yüce Allah’a (c.c.) hamd ile başladığı için bu sûreye Hamd Sûresi de denir.

Namazların her rekatında okunan bu mü­barek sûrede şöyle buyrulur:

«Olanca hamd, alemlerin Rabbı, Rahman, Ra­him, Ceza gününün sahibi Allah’adır.

Bizi, doğru yola, nimete kavuşturduğun kim­selerin yoluna eriştir.

Ne gazaba uğramışlarınkine, ne de sapıklarınkine!…» (Amin).

«Bizim bu duamızı kabul buyur.» demek olan amin sözü Kur’an’dan değildir. Fatiha Sûresi’nin sonunda söylenmesi sünnettir.

Her kimin «amin» demesi meleklerin «amin» demesine uyarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır.

Peygamberimiz (s.a.v.), Eshab’dan (r.a.) Ebu Said b. Muallâ’ya (r.a.) «Mescidden çıkmadan, sana bir sûre öğreteceğim ki, o Kur’andaki sûrelerin sevap cihetinden en büyüğüdür.

O, Elhamdülillah! Rabb’il’âlemin süresidir. Namazlarda tekrarlanan yedi Ayet ve bana ihsan olunan Kur’an’dır.» buyurmuştur.

***

Bir ülke, Cihad ruhunu KUR’AN’da bulursa

Ruh önderi, PEYGAMBERİZİŞAN’ı olursa

Yüzyıllara hükmeyler ilahi değeriyle

Çağlar, medeniyetlerin en şaheseriyle

A.U. KURUCU

 

ÂYETÜ’L-KÛRSÎ

“Allah (c.c.) öyle yücedir ki, O’ndan başka ibadete lâyık biri yoktur. Ancak zât-ı uluhiyeti vardır. Zira hayat sıfatıyla muttasıf olduğu gi­bi halkın umurunu tedbir ve hıfz etmeye kaim ve dâim ve hayatı, ezelî ve ebedidir.”

«Çünkü uyku evvelinde olan esnemek ve gerinmek ve bilfiil uyku ve fütur ve gaflet gibi şeyler asla kendisine arız olmaz.»

«Gökler ve yeryüzü ve arasındaki bütün mahlûkat Allah (c.c.)’ındır. Ve hepsinin korunması ona aittir.

«Allah (c.c.) katında âsilere enbiya ve evli­yadan kim şefaat edebilir? Hiç kimse edemez. Ancak Allah (c.c.)’ın izni ile şefaat eder.»

«Allah (c.c.) insanların ileriye takdim ettik­leri ve geride işleyecekleri amellerini bilir ve hiçbir zerresi ilminden hariç olmaz.»

«Halbuki insanlar Allah (c.c.)’ın bildiği ma­lumattan azıcık bir şey bile bilmezler, ancak Allah (c.c.)’ın mahlûkunun bilmelerine irade-i ilahiyesi şeref-i taalluk ettiği şeyi bilirler.»

«Hak Teâlâ’nın kürsîsi ve arzı vâsi oldu ve onları ihata etti.»

«Gökleri ve yeri korumak Allah (c.c.) üzeri­ne ağır olmaz.»

«Halbuki Allah Teâlâ şerik ve nazîrden yü­ce ve herşeyden büyüktür.»

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Sahibül Fazilet (s.a.v.): Zatında ve sıfatında bütün faziletleri topladığından Peygamberimiz (s.a.v.)’e bu isim verildi.

 

 

YASİN-İ ŞERİF’İ OKUMANIN FAZİLETİ

Kur’an okumayı öğrenmek ve okumak çok faydalı olan ameldir. Yâsin’i okumanın fazileti se ayrıca Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından, bâ­zı âyet-i celileler ve sureler gibi belirtilmiştir.

«Kim her gece Yasin okumaya devam ederse şehid olarak ölür.» (Taberâni)

«Kur’ân’ın kalbi Yâsin’dir. Bir kimse Allah’ı ve ahiret yurdunu dileyerek okursa yarlığanır. Onu ölülerinize okuyunuz.» (Neseî, Ebu Davut, İbni Mâce).

«Her gece Yâsin-i Şerif okuyan mü’mini ka­milin küçük günahları afvedilir.» (Cami üs-Sagir)

Bu Sûre-i Celileyi hadislerde belirtildiği üze­re okumaya çalışmalıdır. Her gece kıraat edemiyorsak en azından Pazartesi ve Cuma geceleri okumak gayreti içinde olmalıdır. Bunu okuma­nın hem kendimize hem de bütün ölülerimize faydası dokunur. Kendimiz okuyamıyor ise okuyabilenlere okutmalıyız. Böyle de olur. Yalnız Kur’an okurken veya dinlerken manasını düşünmelidir. Manasını bilerek dinlemeli, okumalıdır. Huzur ve huşu içinde kıraatta bulunmalı, tefekkür etmelidir. Kalbimiz titremeli, vücudumuz ürpermeli, gözlerimiz Allah (c.c.) korkusundan yaşarmalıdır. Böyle olamıyorsak olmağa çalışmalıdır. Peygamberimiz (s.a.v.)’in de Kur’an-ı Kerim’i dinlerken mübarek gözlerinden yaş gelirdi. Felâhın, huzura dahil oluşun yolu böyledir. Mükerrem insan olabilmenin bir şartı da budur.

 

 

KUR’AN-I KERİM OKUMAK

«Yüzünden Kur’an okuyanın, ezbere okuya­na karşı olan üstünlüğü, farzın nafileye olan üstünlüğü gibidir.» (Ramuz Tercümesi, s. 467)

«Deniz kenarında oturup müslümanların iyi­liğini düşünen temiz yürekli insana, denize her bakışında, Allah bir sevab yazar.» (Ramuz Ter­cümesi). «Kur’an, ruhani hastalıklara, kötü i’tikat ve ahlaklara karşı devanın ta kendisidir.» (Ramuz Tercümesi s. 327) «Kur’an’ı çok okuyan­lar cennet ehlinin kurralları olacaktır.» (Ramuz Tercümesi, s. 327) «Kur’an’ı yüzünden okumak, denize bakmak, ana -babanın yüzüne bakmak; zihni dinlendirir.» Hadîs-i Şeriflerine uyarak gö­zün hakkını vermek icabeder. Ayrıca; salihlerin yüzüne bakmanın ve ana – babanın yüzüne mer­hametle bakmanın sevap olduğunu hatırlayıp, ih­malkârlık yapıp gözün hakkını vermemezlik et­memek gerekir.

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.) ‘İN TAVSİYE ETTİKLERİ DUA

«Şu meâldeki duayı okuyunuz: Ya Rab! Muhammed (s.a.v.)’e (dünyadaki şeriatini, ahirette şefâatini) kutlu kıl; ailesine ve bütün ümmetine de rahmet eyle! Nasıl İbrahim’e kutlu kıldın rahmet ettin ise!… Ya Rab! Muhammed üzerinde ona verdiğin şeref ve saadeti daim kıl!… Kadınlarının ve bütün ümmetinin üzerinde de sabit kıl!… Nasıl İbrahim’in üzerinde sabit kıldınsa! .. Ya Rab Sen Hamîd’sin, Sen Mecid’sin!…» (Buhari)

 

LEYL SÜRESİNİN MEALİ

1-4 «Karanlığı âlemi kapladığı zaman gece­ye, ziyası alemi nurlandırdığı vakit gündüze, er­keği ve dişiyi halk eden (yaratan) Hâlık’a ye­min ederim ki sizin sa’yiniz (amelleriniz) dağı­nıktır (farklıdır).»

(5-7) «Şol kimse ki, malını çeşitli hayırlara harcadı ve günahlardan nefsini sakındı, güzel olan tevhid dinini tasdik etti. Biz o kimseye cen­netimizi müyesser (kolay) kılarız.»

(8-10) «Ve amma o kimse ki Allah (c.c.) yolunda malını harcamaktan kaçındı ve emrolunduğu farzları terk etti. Malî ve bedenî iba­detlerden kaçındı, şehevatı nefsaniyeyi tercih ederek nefsini âhirete ihtiyaçsız saydı, güzel olan din-i mübini tekzib etti, böyle olan kimseye kendi iradesini şerre kullandığı için pek güç olan cehennemi müyesser kılarız.»

— «Başı aşağı Cehennem’e atıldığı vakit onun malı ondan Cehennem azabını def edemez.»

— «Kullarımıza yol göstermek bize va­cip menzilesindedir (adaletin gereğidir).»

20-21 — «Harcadığı malını ancak A’la (yü­ce) olan Rabbinin nzasını talep için harcamış­tır. Zat-ı uluhiyyetime yemin ederim ki Rabbi arzu ettiği nimetleri vermekle yakında onu ra­zı eder. Ve o da Rabbinin verdiği nimetlerden razı olur.»

Fahri Râzi’nin beyanına göre bu sûre Hz. Ebu Bekir (r.a.) hakkında nazil olmuştur.

(Hz. Ebû Bekir (r.a.) Sh. 150)

 

 

KUR’AN-I KERÎM OKUMA ADABI

— Abdestli okumak

— Kelâm-ı İlahi’yi en yüksek tazim ile tazim etmek.

— İmkân oldukça kıbleye karşı oturmak.

— Varlıktan soyunup, Kur’ân’ın nurundan yok olmaya çalışmak.

— Tecvit ve tertile dikkat etmek.

— Allah (c.c.) rızası için okumak, Kelâmullahı dünya ve rızka âlet etmemek.

— Okurken mânâsını tefekkür ve tedebbür eylemek.

— Tebşirat Âyetlerinde sevinmek, azap Ayetlerinde korku ile Hakka sığınmak ve ilahi kıssalardan ibret almak.

9             — İlim sahibi değilse okuduğu kitabın yü­celiğini unutmamak.

— Mushaf-ı Şerifi yüksek bir yer koy­mak.

— Sayfalarının yırtılması ve kaybolma­sından sakınmak.

— Elini tükrükle ıslatarak açmamak.

— Senede hiç olmazsa iki hatim yapmak.

— Ezberlediği bir Âyet ve Sûreyi unut­mamak.

— Ehl-i Kur’âna yakışan hürmeti yapmak.

16           — Kur’ân-ı Kerim hükümleriyle amel et­meye en son gayretini sarf etmek. (Kulluk, Sh. 49)

«Hiçbir şey hariç değil, hepsi O’nu hamdederek tesbih eder. Fakat siz onların tesbihini anlamazsınız.» (El-İsra: 44)

 

 

HASTA DUASI

(Allah (c.c.)’ım! Senden âcil şifâ veya ver­diğin belâya sabır veya dünyadan rahmetine göçetmeği isterim! de. Emin ol bunlardan biri sana verilecektir.) (H. Şerif, İhya C. 2/527)

Hastanın şöyle demesi de müstehâbdır:

“Çektiğim şu acıdan ve korktuklarımdan Allah (c.c.)’ın kudretine iltica eder O’na sığınırım” (a.g.e)

Kabir Ziyareti:

Müslüman haklarından birisi kabir ziyareti­dir. Kabir ziyaretinden maksad ölüye dua, ibret almak ve gönlü yumuşatmaktır.

Resûl-i Ekrem (sa.v.) Efendimiz: «Mezar­dan daha korkunç bir manzara görmedim; gör­düğüm manzaraların en korkuncu mezardır» buyurdu. (Tirmizî, İhya C. 2/531)

Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiştir:

«Birgün Resûl-i Ekrem (s.a.v.) ile gidiyor­duk. Bir kabristana uğradık. Resûl-i Ekrem (s.av.) ağladı, bizler de ağladık. Sonra Resûl-i Ekrem (s.a,v.), bize dönerek:

Niçin ağlıyorsunuz? buyurdu. Biz:

Sizi ağlar gördüğümüz için ağlıyoruz de­dik Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

Bu kabir, annem Vehbin kızı Amine’nin kabridir. Ziyaret etmek için Rabbimden izin is­tedim, izin verdi. Kendisine dua edip istiğfar et­mem için izin istedim, fakat buna müsâde et­medi. Bundan dolayı bir evlâd rikkati ile ağla­dım.» buyurdu. (İhya C 2, Sh. 531)

 

ÂYET’ÜL KÜRSİ

Peygamberimiz (s.a.v.):

Bu Ayetin (Ayet’ül Kursi) okunduğu haneden şeytanın firar edeceğini ve sâhir ve sâhirenin (erkek ve kadın sihirbaz) sihirlerinin o hâ­ne halkına te’sir etmeyeceğini ve bu âyetin tilâ­vetine (okunmasına) devam etmek âbid ve sıddıkların vazifesi olduğunu ve Kur’ân’ın seyyidi Sûre-i Bakara olup Bakara nm seyyidi de Ayet’ül Kürsi olduğunu beyan buyurmuştur.

İşte bu Hadis-i Şerif: İnsanları maddi esba­ba tevessül ettikleri gibi manevi esbaba (sebep­lere) de tevessülün (lüzumunu beyan etmiştir.) Çünkü insana musallat olan şeytanı bu Âyet’i — Ayet-ül Kürsi’yi — okumakla kaçırmak hır­sızı silahla kaçırmak gibidir.

Bir kul ki, şeytandan gelecek şirk vesâir be­lâların definden aciz olduğunu itiraf ederek kudret-i azime (en büyük kudret) sahibi olan Allah (c.c.) hazretlerine kemal-i ihlas ile il­tica eder (sığınır). O’nun kudret ve azametini beyan eden bu ayet’ül kürsî’yi okursa; Halikına (yaradanına) sığınan bir kulunu hakiki muha­faza edici olan Hak Teâlâ Hazretleri’nin muha­faza buyuracağına şüphe yoktur. Şu kadar ki inanmak, ihlas ve teslimiyet şarttır. Yoksa iman ve itikadı zayıf olanlar maneviyattan istifade edemezler. (Hz. M. Sami, Musâhabe C. 2, Sh, 27)

«Sana vahyedilen kitabı oku. Namazı da dosdoğru kıl (ve kıldır). Çünkü namaz edebsizlikden ve akıl ve şeriata uymayan her şeyden alıkoyar. Allah’ı zikretmek elbette en büyük (ibadet) dir. Ne yaparsanız Allah bilir.» (El-Ankebût: 45)

 

 

 

 

YÂSİN SÛRESİNDE ON BEREKET VARDIR

— Onu aç okursa doyar,

— Susuz okursa, suya kanar,

— Çıplak okursa, giydirilir,

— Bekar okursa, evlenir,

— Korkan okursa, emniyet ve selâmet bu­lur,

6 — Mahpus okursa, hapisten çıkar,

— Yolcu okursa, yolculuktan memnun ve mesrur olur,

— Yitik sahibi okursa, yitiğini bulur,

— Hasta okursa, hastalığından kurtulur,

10           — Ölü yanında okunursa, ölünün güna­hı hafiflenir.

«Her şeyin bir kalbi vardır. Kur’an-ı Kerîm’in kalbi de Yasin süresidir.»

«Her kim Yâsîn okursa, Allah (c.c.) onun bu okumasına, Kur’ân’ı on kerre okumuş gibi sevap yazar.»

«Kim Allah (c.c.)’ın rızasını umarak gecele­yin okursa, o gecede bağışlanıp, yarlığanır. Gündüzün başlangıcında okursa, ihtiyaçları giderilir. Sabaha çıkınca okursa, akşama kadar o gün kendisine kolaylık verilir. Gecenin başında okunursa, sabaha kadar o gece kendisine kolaylık ihsan olunur.»

(M.A. Köksal İ. Tarihi C. 11, Sh. 235)

«Her kim Kehf Sûresi’nin başından on Âyet ezberlerse deccal fitnesinden korunur.»

«Cuma günü Kehf Sûresini okuyan kimseye, iki cuma arasını aydınlatan bir Nur ihsan olunur.»

(M. A. Köksal, İ. Tarihi C. 11. Sh. 235)

 

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN ARAFAT’TAKİ DUASI

«…Ey Allah (c.c.)’ım! Senin buyurduğun gi­bi, bizim söylediğimizden daha üstün olarak sa­na hamd olsun.

Ey Allah (c.c.)’ım! Benim namazım, ibade­tim, diriliğim, ölümüm, Senin içindir. Dönüşüm Sana’dır. Mirasım da, ey Rabbim Sana aittir.

Ey Allah (c.c.)’ım! Kabir azabından, kalbin vesvesesinden, işlerin dağınıklığından sana sığı­nırım.

Ey Allah (c.c.)’ım! Rüzgârların getirdiği âfe­tin şerrinden Sana sığınırım.

Ey Allah (c.c.)’ım! Gözümde bir nur, kula­ğımda bir nur, kalbimde bir nur yarat.

Ey Allah (c.c.)’ım! Göğsüme genişlik ver, işi­mi kolaylaştır.

Ey Allah (c.c.)’ım! Göğüslere vesvese veren şeytandan, işlerin karışıklığından, kabir fitne­sinin şerrinden, gecenin getirdiği şeylerin şer­rinden, gündüzün getirdiği şeylerin şerrinden, korkunç, rüzgârların getirdiği afetlerin şerrin­den, zamanın nöbet nöbet gelen mihnet ve be­lâların şerrinden Sana sığınırım.

Ey Allah (c.c.)’ım Sağlığın hastalığa çev­rilmesinden, birden bire gelip çatacak azabından ve bütün gazabından Sana sığınırım.

Ey Allah (c.c.)’ım! Beni hidayetine ulaştır. Geçmişimi, geleceğimi bağışla…»

(M. Asım Köksal, İslâm Tarihi, C. 17, Sh. 265)

«Ey İman edenler, Allah’dan korkun. Bir de sâdık olanlarla beraber olun.» (Tevbe, 119)

 

KUR’AN’I MÜBİN’İN İHTİVA ETTİĞİ HAKİKATLER

Kur’an-ı Mübin, insanlara Hak Teâlâ’nın varlığını, birliğini, büyüklüğünü, hikmet ve kudsiyetini bildirir.

Kur’an-ı Hakim, insanları ilme, irfana, tefekküre davet eder, insanları gaflet içinde yaşamaktan meneder.

Kur’an-ı Azim, insanlara gönderilmiş olan Peygamberlerin bir kısmına dair malumat verir. Onların yüksek vazifelerini nasıl başar­dıklarını ve bu vazifeler uğrunda ne kadar fedakârlıkta bulunmuş olduklarını bildirir.

Kur’an-ı Mübin geçmiş ümmetlere ait en ibretli hâdiseleri tarihi vakaları bildirir, in­sanları ibret almaya davet eder, günahkâr ka­vimlerin pek korkunç akıbetlerini haber verir.

Kur’an-ı Kerim, insanlara daima uyanık bir ruha sahip olup Hak’tan gafil olmamaları­nı emreder, nefislerinin havasına uyarak nefis­lerinin faziletten uzak kalmamasını tavsiye eder.

Kur’an-ı Mübin, Müslümanlara dinlerine selâbet göstermelerini ve daima Hakk’ı müda­faa etmelerini tavsiye eder, düşmanlarına karşı daima kuvvetli bulunmalarını, her türlü müda­faa vasıtalarını hazırlamaya çalışmalarını ihtar eder.

(Ömer Nasuhi Belmen, İslâm İlmihali, Sh.: 23)

***

«Sıla-ı rahimi (akraba ziyaretini) terk eden kimsenin nasibini Cenab-ı Allah cennetden keser.» (Menavi)

 

KUR’ÂN OKUYAN MÜ’MİN

Resûlullah (s.a.v.): «Kur’ân okuyan mü’min ütrücce (ağaç kavunu) gibidir. Kokusu da ta­amı da hoştur. Kur’ân okumayan mü’min hur­ma gibidir. Rayihası (kokusu) yok fakat tadı hoştur. Kur’ân okuyan münafık reyhana benzer. Kokusu hoş, tadı acıdır. Kur’ân okumayan mü­nafık, Ebû Cehil karpuzuna, benzer. Kokusu ol­madığı gibi tadı da acıdır.» buyurdu.

(Riyâzü’s-Sâlihîn, C. 2, Sh.: 340)

 

 

 

KUR’AN HAKKINDA

Ebû Bekr Verrâk (r.a.)’ın küçük oğlu Kur’ân okumağa hocaya giderdi. Bir gün benzi sararmış olarak ve titreyerek erkenden hocasından geldi. Babası:

Ey oğul sana ne oldu? dedi.

Ey baba? Bu gün üstadım bana Kur’ân âyetinden bir ders verdi. Onun mânâsını işittim, korkumdan bu hale geldim, dedi.

( Ey oğul o âyet hangi âyetdir? dedi. Oğlu:

«Eğer küfür üzerine devam eder de kalırsa­nız nefsinizi azabdan nasıl saklayacaksınız. O günde ki o günün şiddetinden çocuklar koca olurlar. Yani saçları ağarır.»

(Müzzemmil Sû­resi: 17)

İşte bu âyet-i celilenin mânâsını o çocuk üs­tadından anlayınca korkusundan hasta oldu. Ölüm döşeğine düşdü, can verdi öldü. Babası oğlunun kabrine giderdi, ağlardı ve derdi ki:

Senin oğlun Kur’ân’dan bir âyet işitti, Al­lah (c.c.) korkusundan can verdi, sen ise bu kadar zaman Kur’ân okur hatmedersin, ömrün artık sona erdi, ecelin de yaklaşdı fakat hâlâ hukuk-ı ilâhiyeden çocuk kadar korkmazsın! Me­ğer senin gönlün kara taştan da katı imiş ki kal­bine Kur’ân-ı âzim’üş-şân te’sir etmiyor.

***

Kur’ân-ı Kerîm okurken ve dua ederken se­sini çok yükseltme. Namaz vakti gelince, hemen kıl. Geciktirirsen şeytân seni meşgul eder. Bu­nun gibi bir hayırlı işe niyyet ettiğin zaman he­men yap, yoksa şeytân seni o hayırlı işten meneder.

(Dört Büyük Halife, Bedir Y., Sh.: 290)

 

 

SIKINTI ANINDA OKUNACAK DUÂLAR

—           Aşağıdaki birinci dua 480 defa okunacaktır. Okurken her doksandokuzuncuda bir defa aşağıdaki ikinci dua okunacaktır.

DUA: “Rabbeneftah beynenâ ve beyne kav­mine bil hakkı ve ente hayrül fatihin.”

DUA: “Allahümme ya müfettihal ebvab iftah lena hayrel bab.”

Aşağıdaki dua yedi defa okunacaktır.

“Fallahü hayrün hafızan vehüve erhamürrahimin.”

Aşağıdaki dua yedi defa okunacaktır.

“Selâmün kavlen minrabbirrahim”

Aşağıdaki dua yedi defa okunacaktır.

“Selâmün aleyküm bima sabertüm fenîğme ukbeddar.”

Sekiz defa Ayetel kürsî okunacaktır. Birinci okununca ön tarafa, ikincide sağa, üçüncüde sola, dördüncüde arkaya, beşincide yukarıya, altıncıda aşağıya üflenilecek, yedinci okunup yutkunulacak, sekizinci okunup etrafa dönü­lerek üflenilecektir.

***

Kur’an Herkesi İrşad Edebilir:

İngilizlerin Arapça bilginlerinden Stanley Lenpol (Kur’ân’dan Seçmeler) adlı kitabının Önsözünde söyle der:

«Peygamberin Medine’de telakki ettiği Ayet­ler, bilhassa dikkata şayandır. Çünkü, bunlar, İslâm cemiyetini idare eden, her müslümanı doğ­ru yola sevk eyleyen Âyetlerdir. Mekke’de vahy olunan Sûreler ise, büyük ve müessir bir diya­net için gereken her şeyi içine alır.»

(M.A. Köksal, İ. Tarihi. C. 18, Sh.: 220)

 

ÖLEN KİŞİ YANINDA YAPILACAK DUA

Ümmü Seleme (r.a.)’den rivayet edilen bir hadiste Ümmü Seleme (r.a.) şöyle demiştir: «Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, (zevcim) Ebu Seleme (r.a.)’nin (ölümünü müteakip) onun yanına girdi. Ebu Seleme (r.a.)’nin gözü acık va­ziyette idi. Peygamber (s.a.v.) onun gözünü kapattıktan sonra:

“Muhakkak ki ruh kabzedildiği (alındığı) vakit göz, arkasından takip eder” buyurdu. O sırada ev halkından bazı kimseler feryadla ağladılar. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.):

«Kendi nefisleriniz üzerine hayırdan başka şey dua etmeyiniz. Çünkü melekler söyleyeceğiniz sözlere âmîn derler» buyurdu.

Sonra Resûlullah (s.a.v.):

(Yâ Allah! Ebu Seleme’ye mağfiret et. Onun derecesini hidayete erdirilenlerin içinde yükselt. Onun arkasından ailesinin geride kalan­ları arasında ona halef ol (yani onun işini üze­rine al). Ey âlemlerin Rabbi! Bizim ve onun gü­nahlarını mağfiret eyle. Kabrinde ona genişlik ihsan eyle ve kabrin içinde kendisini nurlandır, diye dua buyurdu.

Bundan dolayı âlimler ölüme hazır olmuş kimsenin yanında kendisine tevbe etmesi, kelime-i şahadetleri hatırlatması ve kendisi ile ar­kada bıraktığı kimseler için (hayır) dua ederek onların bu dua ile faydalanmaları için iyi kim­selerin ve ilim sahiplerinin hazır olmalarını müstehap saydılar.

(İmam Şarânî Ölüm-Ahiret-Kıyâmet, Sh.: 44)

 

KUR’ÂN İLMİ

Kur’ân-ı Kerîm, Allah-û Teâlâ Hazretleri ta­rafından Cebrail (a.s.) vasıtasıyla Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e iktizâ ettikçe âyet âyet, sûre sûre inzal edilmiş, indirilmiş olan Kitâb-ı Mübîn’dir. Peygamber (s.a.v.), Cebrail (a.s.) vasıta­sıyla Cenâb-ı Hakk’dan Kur’ân-ı Kerim’i nasıl al­mış ise, öylece ashabına okumuş, onlar da Pey­gamber (s.a.v.)’in tarifi veçhile hem yazmışlar, hem de ezber etmişlerdir. Hangi âyet nereye yazılacaksa onu tarif etmiş, onlar da öyle yazmışlardır. Kur’ân’da Peygamber (s.a.v.)’in kendisi­ne ait hiçbir şey yoktur. O, sâdece aldığını söyle­miş ve yazdırmış ve onların hem ma’nâsını, hem de okuma tarzlarını tâlim buyurmuştur.

Binâenaleyh, Kur’ân ilmi, ikidir:

— Kur’ân okunmasına âid olan ilim,

— Kur’ân âyetlerinin ma’nâlarını, incelik­lerini bildiren ilim.

Birincisine ilm-i Kırâet, ikincisine İlm-i Tef­sir denir. Kur’ân-ı Kerîm’in bâzı kelimeleri birkaç veçhile okunabilir. Bu vecihlerden yedisi Efendimiz (s.a.v.)’den tevâtüran naklolunmuştur. Bunlara Kırâet-i Seb’a denir. Bu kıraat­lere Peygamberden sahih senedlerle nakledilmiş üç kırâet daha ilâve olunmuş ve mecmûuna Kı­râet-i Aşere denilmiştir. işte bu hususta bir ilim meydana gelmiş ve kitaplar da yazılmıştır. İlk kitap yazan, yani bu kırâetleri kitapta toplayan, hicrî (224) de ölmüş olan Kaasım’dır. İkincisi de (258) de ölmüş olan Kûfe’li Cübeyr Oğlu Ahmed’dir. Bunlardan sonra daha pek çok kitaplar ya­zılmıştır.

(A.H. Akseki, İ. Dini, Sh.: 32)

 

KUR’ÂN ÖĞRENMEK VE ÖĞRETMEK

Osman (r.a.)’den bir rivayette Nebî (s.a.v.):

«Sizin en faziletliniz Kur’ân-ı öğrenen ve öğretendir.» buyurdu, demiştir.

İbn-i Ömer (r.a.)’dan rivayete göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

«Kur’ân sahibi (yani hafızın benzeri) bağlı devenin sahibinin misâli gibidir. Deve sahibi devesini gözetlerse tutabilir, mukayyed olmayıp bı­rakırsa kaçar gider.»

Keza Abdullah bin Mes’ud (r.a.)’den Nebi (s.a.v.):

«Kur’ân sahibinin birisi için (yani hafız için) şu âyetleri unuttum demek ne fena şeydir. Belki unutuldu demek gerektir.»

(Çünkü unuttum demek Kur’ân’ın hıfzına ehemmiyet vermediğine delâlet ettiğinden mekruhtur. Unutuldu demeli.)

«Ey Kur’ân sahibi hafızlar! Kur’ân’ı dâima okuyup müzâkere ediniz. Çünkü Kur’ân’ın hafız kişilerin gönüllerinden ayrılıp kaçması devanın boşanıp kaçmasından daha zorludur!» buyurmuş­tur.

Ebû Mûsa el-Eş’arî’den diğer bir rivayette ise, Nebi (s.a.v.):

«Kur’ân’ı muhafazaya ehemmiyet veriniz. Hayatım yed-i kudretinde olan Cenâb-ı Allah’a yemin ederim ki; Kur’ân’ın hafızadan çıkıp kaç­ması, bağlı devenin ihtimamsızlık eseri boşanıp kaçmasından daha zorludur!» buyurmuştur.

(Hz. R.M. Sâmi (k s.), Musâhabe, C 2. Sh.: 34)

 

 

 

 

 

  1. ALİ (B.A.)’NİN OĞLU HASAN (R. A.)’A VASİYETİ’NDEN

Kendi nefsine ve kalbine, daha evvel geçmiş evlâd-ı insan’ların kıssalarını ve hikâyelerini söy­le. Mazide insanların başına gelen felaket ve mu­sibetleri düşün. Aynı şeylerin tekerrür etmemesi için dikkat et. Atalarının topraklarında ve yaşa­dıkları yerlerde gez. Ve onların eserlerini dikkat­le tetkik et. Onlar neler yapmışlar, nereden ne­reye, ne için göç etmişler? Bunları tetkik ettiğin zaman onların pek yakın arkadaşlarından ve sev­gililerinden ayrılıp gurbet ellere gittiklerini gö­receksin. Tıpkı onlar gibi sen de pek yakında bilmediğin, görmediğin yerlere göç edip gidecek­sin. Şu halde istikbâldeki yerini şimdiden hazır­la ve temizle. Ahiretini dünyâ ile satma.

Bilmediğin şey hakkında konuşma. Vazifen olmayan şeye karışma. Ve her işi ehline bırak. Sonunda bir felâketin gelmesinden korktuğun yolu terk et. Zîrâ bir işte felâket sezildiğinde onu terk etmek, korku ile ilerlemekten hayırlıdır.

İyiliği emret ki iyilik ehlinden olasın. Münkeri -kendisinde Allah’ın rızâsı olmayan şeyi- elin ile ve dilin ile ortadan kaldırmaya çalış. Bü­tün gücünü sarf ederek münkeri isleyenleri uzak­laştır.

Allah yolunda hakkıyla çalış. O’nun uğrun­da mücâhede ve mücâdele etmekten çekinme.

Her hangi bir kimsenin ağır sözleri seni yo­lundan alıkoymasın. Nerede olursan ol, Hakk’a ulaşmak için bütün güçlükleri asmağa çalış.

(Hz. Ali (r.a.), Hz. Mahmud Sâmi k.s.)

 

 

«Ey Kavmim! Bu dünyâ hayâtı muvakkat bir faydalanmadan ibarettir. Âhiret ise, devamlı ola­rak durulacak yerdir.» (El-Mü’min Sûresi. Ayet: 39)

Kâfir olanlara ateşe arzedilecekleri gün şöy­le denir: “Siz dünyâ hayâtında bütün zevklerinizi yaşayıp bitirdiniz ve bunlarla safa sür­dünüz. Artık bugün hakaret azabı ile cezalana­caksınız; çünkü yeryüzünde haksız yere kibir taslıyordunuz, bir de dînden çıkıyordunuz (fâsıklık ediyordunuz.)” (El-Ahkâf Sûresi, Ayet: 20)

«..Onlara şöyle de : «— Dünyânın zevki pek azdır. Âhiret ise sakınanlar için muhakkak ha­yırlıdır; ve kıl kadar haksızlığa uğramazlar.» (En-Nisâ Sûresi, Ayet: 77)

 

 

KEMİK GERDANLIK VE BİLEZİKLER

Peygamberimiz (s.a.v.), Ev halkının, altun gümüş takınmalarına süslü püslü eşya kullanmalarına da razı olmazdı.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in azadlı kölesi Sevban (r.a.)’ın bildirdiğine göre: Peygamberimiz (s.a.v.), ne zaman seferden gelse, ilk önce Hz. Fatıma (r.a.)’yı görmeğe giderdi. Yine bir gazadan gel­miş, Hz. Fatıma (r.a.)’nın evine gitmişti. Hz. Ha­san ve Hz. Hüseyin (r. annum)’in süs olarak gümüşten birer bilezik dikildiğini görünce, içe­ri girmeden geri döndü. Hz. Fatıma (r.a.), Pey­gamberimiz (s.a.v.)’in bu bileziklerden dolayı içeri girmediğini sezerek onları, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r. anhüm)’ün üzerinden söktü. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r. anhüm) ağlamağa baş­layınca, onları, aralarında bölüştürdü. Ağlama­ları dinmeden, Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanına gittiler.

Peygamberimiz (s.a.v.) bilezikleri onlardan alıp Sevban (r.a.)’a: «Ey Sevban, git şunları filan oğullarına götür. Fatıma’ya deniz hayvanı dişlerinden yapılan bir gerdanlıkla, fil kemiğin­den yapılan iki bilezik satın al. Çünkü bunlar benim ev halkımdır. Onların dünya hayatların­da, dünya metalarının üstünlerinden nasiplen­melerini arzu etmem.» dedi

(M.A. Köksal, İ. Tarihi)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) kendi hesabına üç şey­den sakınırlardı:

1- Münakaşa ve mücadele etmekten

2- Kimseye lüzumundan fazla söylemekten.

3- Kendilerini alâkadar etmeyen işlerle meşgul ol­maktan.

 

KUL İÇİN HAYIR DUA ETMEK

Hz. Ali Cr.a.), Peygamberimiz (s.a.v.)’den ri­vayet ediyor:

«Allah-û Teâlâ İbrahim (a.s.)’a yer ve gök­leri gösterdiği vakit, İbrahim (a.s.) Allah’a kar­şı isyan etmekte olan birini gördü. Ve Allah’a onu helak etmesi için dua etti. Allah-û Teâlâ onu helak etti. Başka bir âsiyi gördü. Onun için de beddua etti. O da helak oldu. Diğer başka bir isyankârı gördü, onun da helak olmasını di­ledi, o da helak oldu. Böylece birkaç kişi helak edildi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, ibrahim (a.s.)’a şöyle vahiy buyurdu:

—           Ey İbrahim! Muhakkak sen duası müstecâb bir kimsesin! Kullarımın helaki için ba­na dua etme! Zira onların benim yanımda üç hususiyetleri vardır:

— Kul, yaptıklarına ya tevbe eder, bende tövbesini kabul ederim,

— Veya onun zürriyetinden beni zikrede­cek bir nesil çıkar,

— Veyahutta kıyamet gününde istersem onu affederim, istersem cezalandırırım.»

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.). Hz. İbrahim, Sh.: 30-31)

***

Bir müslümanın diğer müslümana karşı beş vazifesi vardır:

Selâmı yaymak,

Hastayı ziyaret etmek,

— Cenazesinin arkasından yürümek,

Davete icabet etmek,

Aksırana «Allah merhamet etsin» demek­tir.

(Riyaz-üs Salinin, C. 2)

 

 

 

KUR’AN’A BAĞLANMANIN SONUÇLARI

Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuştur:

Kur’ân’ın bir ucu Allah’ın, bir ucu da sizin elinizdedir. Ona sıkı tutunup, onunla amel ederseniz delâlete düşmez, daima mutlu olursunuz. Kur’ân kıyamet gününde şefaatçidir. Onunla amel etmiş olan Cennet’e, etmemiş olan Cehennem’e gider. Kur’ân, Allah’ın bir ziyafetidir. Gü­cünüz yettiği kadar o ziyafeti kabul ediniz. O bir nurdur, şifadır, koruyucudur. Ona bağlı ola­nı korur.

Kur’ân’ı okuyunuz ki onun her harfi için Allah, on sevap ihsan eder. Onu okuyun ve anlamaya çalışın. Onda, Dünya ve ahirete ait bü­tün hükümler vardır. Doğru ile yanlışı (hak ile batılı) bildirmiştir. Onu terk eden Allah’ı terketmiştir, delâlete düşmüştür. Ona bağlanan doğru yoldadır. Alimler onu okumaya doymaz­lar. Ne kadar okunsa eskimez, aksine değeri ar­tar. Kur’ân doğru yolu gösteren, adaletle hük­metme yollarını bildiren ilâhî bir kitaptır ki, onunla amel eden felaha, mutluluğa erer. Kur’­ân’ı okuyan, ezberleyen, helâl ve haramını bilip ona göre amel edene Allah Cennet’ini ihsan eder ve ailesi fertlerinden cehennemlik olanlardan on kişiyi (şefî olma) bağışlatma hakkını yetkisi­ni verir.

(Marifetname -İ. Hakkı Hz., C. 1, Sh.: 67)

***

“Her kim yola ilim arayarak girerse Allah ona Cennet’e varan yolu kolaylaştırır.”

(Tirmizi)

 

ALLAH (C.C.)’A YALVARMAK

Hadiste buyurulmuştur ki: Cenâb-ı Allah’dan rica edip yalvaran fâcir, Cenâb-ı Allah’dan ümîd kesen âbidden Allah Teâlâ’ya mâ’nen daha ya­kındır.

Bir adam öldü, Allah Teâlâ Musa (a.s.)’ya vahy buyurdu ki: Evliyamdan bir veli öldü, onu gaslet… Musa (a.s.) geldi ve gördü ki, halk gü­nâhından (fıskından) dolayı O’nu mezbeleye atmış…

( Ya Rabbi, dedi. Sen halkın O’nun hakkın­daki kelâmını işitirsin… Allah Teâlâ buyurdu:

— O üç şey ile ölümü ânında benden, şefaat diledi ki, bütün günahkârlar bunun gibi benden dileseler mağfiret ederim.

Birincisi: Dedi ki, Yarabbi, sen benim bu kötülükleri şeytanın fili ile işlediğimi bilirsin, arkadaşlarım da kötü idi. Fakat bunları kalbim kötü gördü.

İkincisi: Ehl-i fısk ile irtikâb-ı meâsîde be­raberdim ama salihler ile oturmayı onlardan daha çok severdim.

Üçüncüsü de: Bir fâcir ve sâlih ile karşılaşdığımda sâlih kimseyi, fâcir üzerine tercih ve takdim ederdim.

(Hz. R.M. Sââmi (k.s.). Hz. Yûsuf as.)

***

 

 

MESCİTLERİ BİNA VE İMAR

Mescitleri bina ve imar eden ehli iman hak­kında büyük müjdeler vardır. Bir hadis-i şerifte: “Herkim Allah Teâlâ (c.c.)’nın rızasını dileyerek bir mescid bina ederse Hak Teâlâ (c.c.) da ona Cennet’te bir ev bina eder.” buyurulmuştur.

 

 

SIKINTI ANINDA OKUNACAK DUALAR

—           Aşağıdaki birinci dua 480 defa okunacaktır. Okurken her doksandokuzuncuda bir defa aşağıdaki ikinci dua okunacaktır.

DUA: «Rabbeneftah beynana ve beyne kav­mine bil hakkı ve ente hayrül fatihin.»

DUA: «Allahümme ya müfettihal ebvab iftahlena hayrel bab.»

Aşağıdaki dua yedi defa okunacaktır.

«Fallahü hayrün hafızan vehüve erhamürrahimin.»

Aşağıdaki dua yedi defa okunacaktır.

«Selâmün kavlen minrabirrahim.»

Aşağıdaki dua yedi defa okunacaktır.

«Selâmün aleyküm bima sabertüm fenîğme ukbeddar.»

Sekiz defa Âyetel kürsî okunacaktır. Birinci okununca ön tarafa, ikincide sağa, üçüncüde sola, dördüncüde arkaya, beşincide yukarıya, altıncıda aşağıya üflenilecek, yedinci okunup yutkunulacak, sekizinci okunup etrafa dönülerek üflenilecektir.

***

Kur’an Herkesi İrşad Edebilir:

İngilizlerin Arapça bilginlerinden Stanley Lenpol (Kur’ân’dan Seçmeler) adlı kitabının Ön­sözünde şöyle der:

«Peygamberin Medine’de telakki ettiği Ayet­ler, bilhassa dikkata şayandır. Çünkü bunlar, İs­lâm cemiyetini idare eden, her müslümanı doğ­ru yola sevk eyleyen âyetlerdir. Mekke’de vahy olunan sûreler ise, büyük ve müessir bir diya­net için gereken her şeyi içine alır.»

(M.A. Koksal. İ. Tarihi, C. 18. Sh.: 220)

 

 

 

 

 

 

 

KUR’ÂN-I KERİM’E HÜRMET — I

Her müslümamn, Kur’ân-ı Kerîm’i usûlüne uygun olarak okuyabilmesi gereklidir. Kur’ân’ın mânasını duyarak, anlayarak, düşünerek oku­mak, okuyabilmek ise çok güzeldir.

Kur’ân-ı Kerîm’i okumağa «Eûzü» ile «Besmele-i Şerife» ile başlanır. Kur’ân ele alınacağı zaman abdestli bulunmalıdır. Bu esnada kıbleye yönelmeli, toplu hürmetli bir vaziyet almalıdır. Abdestsiz olan bir kimse Kur’ân’ı eline alamaz.

Kur’ân-ı Kerim, temiz yerlerde, avret mahal­leri örtülü ve Kur’ân’ı dinleyecek vaziyette bulunan kimselerin yanlarında açıkça okunabilir. Mülevves yerlerde, avret mahalleri açık olan ve­ya başka işle meşgul olan kimselerin yanların­da cehren okunamaz mekruhtur.

Kur’ân’ı ta’zim için öpmek caizdir. Kur’ân ile, dini bir kitap ile başında Kur’ân’dan bir şey yazılı bir yüzük parmakta iken helaya girile­mez. Kur’ân-ı Kerîm okunmayacak hâle gelince temiz, bir bez içine koyup ayak basılmayacak te­miz bir mahalle defnedilir. Tam üzerine toprak atılmaması için tahtalardan bir tavan yapıl­malıdır. Bu gibi mushafları yakmak caiz değil­dir. Sâir dinî kitaplar eskiyince hem defnedilebilir. Hem de akar suya bırakılabilir. Hem de içlerindeki mukaddes isimler silindikten sonra yakılabilir. Bu gibi kitap kâğıtlarına bir şey sar­mak, dine ilme karşı hıyanettir. Caiz değildir, içlerinde Allah (c.c.)’ın veya Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in isimleri yazılı kağıt parçalarına da bu isimler bilinmeksizin bir şey sarılması mekruhtur.

(Devamı yarın)

 

KUR’AN-I KERÎM’E HÜRMET — 2

Bu meyanda dinî gazete ve dergilere bir şey sarmamak lâzımdır.

Kur’ân-ı Azîm’e, din ve imâna, Peygamber­lerden herhangi birine, bir sünnete, bir hadis-i şerife, bir İslâm mabedine —hâşâ— sövmek, iha­net etmek, alaya almak küfürdür. Böyleleri he­men tevbe ve istiğfar etmelidir. İmânı ve nikâh­larını da tazelemeleri gerekir.

Hiç bir kimseye sövülmesi de caiz değildir. İnsanın ağzına sövülmesi büyük bir günahtır. Tazir cezasını ve tevbeyi gerektirir. Bazı fukahaya göre bir mü’minin ağzına sövülmesi küfürdür. İmanı ve nikâhı yenilemeği gerektirir.

Kur’ân-ı Kerîm’i veya herhangi bir din ki­tabını temiz olmayan bir yere atmak, Kur’ân âyetlerini ve kelimelerini sihr (büyü) gibi bir maksatla temiz olmayan şeyler ile yazmak ve yine bu maksatla tazime münafi sözler söyle­mek küfürdür. Bu gibi şeylerden son derece kaçınmalıdır.

Kur’ân-ı Kerîm okumak ve gereğiyle amel olunmak için indirilmiştir. Mü’minler olarak yü­ce kitabımıza hürmette kusur etmeyelim. Âyet, âyet, sûre sûre, kelime kelime okuyup inceleye­lim ve anlayalım. Onda ne buyuruluyorsa öyle­ce yaşama gayretinde olalım.

(B. İslâm İlmihali, Sh.: 431)

***

“Allah kime hayır dilerse onu dinde bilgili kılar.” (Tirmizi)

 

 

 

 

 

KUR’AN HAKKINDA

Ebû Bekr Verrâk (r.a.)’ın küçük oğlu

Kur’an okumağa hocaya giderdi. Bir gün benzi sararmış olarak ve titre­yerek erkenden hocasından geldi. Babası:

Ey oğul sana ne oldu? dedi.

Ey baba? Bu gün üstadım bana Kur’an ayetinden bir ders verdi. Onun manasını işittim, korkumdan bu hale geldim, dedi

Ey oğul o âyet hangi âyetdir? dedi. Oğlu:

“Eğer küfür üzerine devam eder de kalırsanız nefsi­nizi azabdan nasıl saklayacaksınız. O günde ki o gü­nün şiddetinden çocuklar koca olurlar. Yani saçları ağarır.” (Müzzemmil Sûresi: 17)

İşte bu âyet-i celilenin mânâsını o çocuk üstadından anlayınca korkusundan hasta oldu. Ölüm döşeğine düşdü, can verdi öldü. Babası oğlunun kabrine gider, ağlar ve der di ki:

“Senin oğlun Kur’ân’dan bir ayet işitti, Allah (c.c.) korkusundan can verdi, sen ise bu kadar zaman Kur’an okur hatmedersin, ömrün artık sona erdi, ece­lin de yaklaştı fakat hala hukuk-ı ilâhiyeden çocuk kadar korkmazsın! Meğer senin gönlün kara taştan da katı imiş ki kalbine Kur’ân-ı âzim’üş-şân te’sir etmi­yor.”

Kur’ân-ı Kerîm okurken ve dua ederken sesini çok yükseltme. Namaz vakti gelince, hemen kıl. Geciktirirsen şeytân seni meşgul eder. Bunun gibi bir hayırlı işe niyyet ettiğin zaman hemen yap, yoksa şeytân seni o hayırlı işten men eder.

(Dört Büyük Halife, Sh.: 298)

15 Mayıs Çarşamba

ŞAKK-I SADR HADİSESİ

Bu hâdise, Peygamberimiz (s.a.v.) dört beş yaşlarında iken vuku bulmuştur.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in Sahabilerinden bazıları: “Yâ Resûlallah! Bize, Kendinden biraz bahset” dediler.

Peygamberimiz (s.a.v.): “Olur!”

“Ben, Atam İbrahim’in Duâsı’yım! İsa’nın, geleceğini müjdelediği Peygamber’im! Annem de, bana hâmile kaldığı zaman, ru’yasında, kendisine Şam köşklerini aydınlatıp gösteren bir Nûr’un kendisinden çıktığını görmüştü. Ben, Sa’d b. Bekr’lerde emdirilip büyütüldüm. O sıralarda, Süt kardeşim ile birlikte evlerimizin arkasında kendimize aid küçük kuzuları yayıyorduk, üzerlerinde ak elbise bulunan iki adam, içi, kar dolu altundan bir leğen ile yanıma geldi. Beni, tutup karnımı yardılar, kalbimi, çıkardılar. Onu da yardılar. Kalbimin içinden kara ve pıhtılaşmış bir kan parçası çıkarıp attı­lar. Sonra, kalbimi ve karnımı, o karla iyici yıkayıp te­mizlediler.

Sonra da, onlardan birisi, arkadaşına: “O’nu, ümme­tinden on kişi ile tart!”dedi. Beni onlarla tarttı. Ben, yi­ne onlardan ağır geldim. “O’nu, ümmetinden yüz kişi ile tart!” dedi. Beni, onlarla tarttı. Ben, onlardan da ağır geldim. “O’nu, ümmetinden bin kişi ile tart!” dedi. Be­ni, onlarla tarttı. Ben onlardan da, ağır geldim. Bunun üzerine, “Artık, O’nu, tartmayı bırak! Vallahi O’nu, bütün ümmetile bile tartacak olsan, yine, O, ağır ge­lirdir!’ dedi” buyurdu.

(M.A. Köksal İslâm Tarihi)

 

 

 

 

KUR’AN-I KERÎM KELAMULLAHTIR

Mushaflarda yazılanların hakîkî mânada Kur’ân (Al­lah kelâmı) olduğunu bilmek gerekir. Okuduğumuz, ezberlediğimiz ve kâğıtlara yazdığımız âyetler, Kur’ân’ın tâ kendisidir.

Kur’ân’ın Allah (c.c.) tarafından indirildiğini inkâr eden kâfirdir. Dünyada Kur’ân yoktur, müshaflarda ve defterlerde yazılanlar Kur’ân değildir diyene şöyle söy­le:

— Peki nerede kaldı Allah Teâlâ (c.c)’nın:

“Furkânı (Kur’ân’ı) âlemlerin (ilâhi azab ile) bir kor­kutucusu olsun diye, kuluna indiren (Allah’ın şânı) ne yücedir.” (El-Furkân. 1)

“Kur’ân’ı biz indirdik, biz. Onun koruyucuları da şübhesiz ki biziz.” (El-Hicr 9),

“Biz Kur’ân’ı sana zahmet çekesin diye indirmedik” (Tâhâ: 2)

“Eğer biz bu Kur’ân’ı bir dağ başına indirseydik muhakkak ki onu Allah korkusundan baş eğmiş, par­ça parça olmuş görürdün.” (El-Haşr: 21)

“O (Kur’ân) muhakkak ve muhakkak âlemlerin Rabbinden (cânibinden) indirilmedir.” (Eş-Şuarâ: 192)… mealindeki âyetleri…

Mushaflarda yazılanların Kur’ân olmadığını ileri sü­ren, âyetlerin hepsini inkâr etmiştir. Çünkü kitab ismi ancak içinde bir şeyler yazılı bulunana verilir. Allah Teâlâ(c.c.) da:

“Bu, o kitapdır ki kendisinde (Allah katından gön­derilmiş olduğunda) hiç şüphe yoktur.” (El-Bakara: 2) buyurarak Kurân’ın bir kitap olduğunu beyan etmiştir. Yine Cenâb-ı Hak(c.c.) Kur’ân okumayı emrederek.

“…Artık Kur’ân’dan kolay geleni (ne ise onu) oku­yun.” (El-Müzemmil 20) buyurmuştur. Allah Celle ve Âlâ Kur’ân dinlemeyi de ferman buyurmuştur:

“Kur’ân okunduğu zaman derhal onu dinleyin, su­sun. Ta ki (Allah’ın rahmetiyle) esirgenmiş olasınız.”

(Sevad’ül A’zam Sh: 46)

 

ÂYET-İ KERİMELER

“O küfredenler (yok mu?), ne malları ne evlatla­rı Allah yanında hiç bir şeyden asla kurtaramazlar, iş­te onlar (evet) onlar ateşin yakacağıdır.” (Al-i İmran/10)

“(Habibim) o küfredenlere de ki; “Yakında mağlup olacaksınız (Toplan) cehenneme sürüleceksiniz.” O, ne kötü yakacaktır Kadınlara, oğullara, yığın yığın birik­tirilmiş altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanla­ra, ekinlere olan ihtiraskârâne sevgi, insanlar için bezenip süslenmiştir.” (Al-i İmran/12 14.)

***

RESÛLULLAH (S.A. V.) BUYURUYOR

“Aziz ve celîl Allah-ü Tealâ buyurdu ki; Ademoğlunun her ameli kendisinedir. Yalnız oruç müstesna. O, benim içindir. Onun mükâfatını ben vereceğim. Oruç, ateşe karşı siperdir. Sizden biri­niz oruçlu bulunduğu günde fena lakırdı söyleme­sin; kavga etmesin. Şayet birisi ona sebbeder veya ona çatıp çekişirse, “Ben oruçluyum” desin. Muhammed’in nefsi yed (-i kudret)inde olan Allah’a kasem ederim ki, muhakkak oruçlunun ağız koku­su, Allah nezdinde, misk kokusundan daha hoş­tur. Oruç tutanın ferahlanacağı iki sevinçten biri­si, iftar ettiği zaman, diğeri de orucunun sevâbiyle Allah (c.c)’a kavuştuğu andır.” (Buhâri, Müslim)

 

EVLENMEYLE İLGİLİ AYET VE HADİSLER

Cenab-ı Hakk (c.c.) Kur’an-ı Kerim de mealen:

* İçinizdeki salih olan bekarları, evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lütfü ile onlan zengin­leştirir. Allah (lütfü) geniş olan ve (her şeyi) bilendir.” (Nur sûresi, ayet;32)

* Biz senden evvel Resuller gönderdik ve onlara da zevceler ve evlatlar verdik.” (Rad Sûresi, ayet;38)

* “Onlar ki: “Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla (hayırlı evlatlar ver), ve bizi takva sahiplerine önder kıl derler.” (Furkan Sûresi, ayet:74) buyurmaktadır.

Resûlullah (s.a.v.) de hadis-i şeriflerinde:

* “Nikah benim sünnetimdir. Sünnetimden i’raz eden (kaçınan), benden yüz çevirmiş sayılır.”

* “Evlenin çoğalın. Zira, doğan çocuk düşükte olsa, kıyamet günü ben sizin çokluğunuzla iftihar ederim.”

* “Geçim korkusu nedeniyle evlenmeyen bizden de­ğildir.”

* “İçinizden evlenmeye gücü yeten evlensin, zîra ev­lenmek gözleri haramdan daha çok korur, zinadan da­ha çok muhafaza eder. Gücü yetmeyen ise oruç tutsun. Çünkü orucun şehveti kıran bir hassası vardır.”

* “Din ve emniyetine güvendiğiniz kimseler size gel­diği zaman onları evlendirin, eğer böyle yapmazsanız yeryüzünde büyük bir fitne ve fesat olur.”

* “Allah için evlenip, Allah için evlendiren, Allah’ın dostluğunu kazanır.”

* “Evlenen kimse dininin yarısını korumuş olur. Artık diğer yarısında da Allaha karşı gelmekten sakınsın.”

* “Ademoğlunun ölümü ile her ameli kesilir, ancak üç şeyden kesilmez, bunlar kendisi için dua eden salih evlad, yaptığı sadak-i cariye ve faidelinen ilimdir….”

(İhya-ı Ulûmiddin 2. Cilt 2. Kitap 59-62)

 

ÖLÜLERİMİZE DUA

Bir mü’min, yaşayanların bağışladıktan dua ve sada­kalardan ahirete göçen müslümanların yararlandıklarını bilecek.

Resûlullah sallahu aleyhi ve sellemden nakledilen bir haberde şöyle deniliyor.

“Peygamber sallahu aleyhi ve sellem sahabeleriyle birlikte Mekke mezarlığına gider, bir kabrin başında durur ve ağlar. Sonra:

— Ah! Durumunu bir bilebilseydim der. O anda Ceb­rail (a.s.) şu ayetle çıkagelir.

“Habibim şüphe yok ki biz seni (rahmetimizin ) ka­mil bir müjdeci (si) ve (azabımızın) gerçek korkutucusu (ve habercisi) olarak o Hak (Kur’an) ile gönderdik. Sen Cehennemin arkadaşlarından (Cehennemlik olanların küfürde ayak diremelerinden) mesul olacak değilsin.” Bunun üzerine Cenab ı Peygamber: “Allah ebevey­nim için dua ve istiğfarda bulunmamı bana yasakladı. Kimin ana ve babası İslam üzere ölürse kendileri için dua ve istiğfar etsin” buyurur.

Rivayete göre Meryem oğlu İsa aleyhisselam bir me­zara uğrar, ölümün azab gördüğünü duyunca geri dö­ner. Bir kaç gün sonra tekrar aynı kabre gider, ölüye rahmetle muamele yapıldığını müşahede eder. Keyfi­yeti kabirde yatandan sorar. Adam:

— Hayatta oğlum beni dua ve zikirle yad edince azab (ım) rahmete dönüştü der. Başka bir rivayette şu cevabı verdiği bildirilir:

“Bir dostum vardı. O Allahü ekber dedi ve bunu(n sevabını) sevdiklerine bağışladı, işte o ecirden bana da pay düştü.”

Resûlullah sallahu aleyhi ve sellem buyuruyor.

“Size ne oluyor ki iyi bir amel yaptığınızda ebevey­ninizi anmıyorsunuz ? Ki o iyi ise karşılık verilen ecir­den kendi sevabınızdan eksilmeksizin onlara da bir his­se ayrılsın”

(Sevad’ül A’zam, sh. 26)

 

KUR’ÂN-I KERÎM’E HÜRMET-1

Her müslümanın, Kur’ân-ı Kerîm’i usûlüne uygun ola­rak okuyabilmesi gereklidir. Kur’ân’ın mânasını duyarak, anhyarak, düşünerek okumak, okuyabilmek ise çok gü­zeldir.

Kur’ân-ı Kerîm’i okumağa “Eûzü” ile “Besmele-i Şerife” ile başlanır. Kur’ân ele alınacağı zaman abdestli bulunmalıdır. Bu esnada kıbleye yönelmeli, toplu hür­metli bir vaziyet almalıdır. Abdestsiz olan bir kimse Kur’ân’ı eline alamaz.

Kur’ân-ı Kerîm, temiz yerlerde, avret mahalleri örtülü ve Kur’ân’ı dinleyecek vaziyette bulunan kimselerin yan­larında açıkça okunabilir. Mülevves yerlerde, avret, ma­halleri açık olan veya başka işle meşgul olan kimselerin yanlarında cehren okunamaz, mekruhtur.

Kur’ân’ı ta’zim için öpmek caizdir. Kur’ân ile, dini bir kitap ile kaşında Kur’ân’dan birşey yazılı bir yüzük par­makta iken helaya girilemez. Kur’ân-ı Kerîm okunmaya­cak hâle gelince temiz bir bez içine koyup ayak basılma­yacak temiz bir mahalle defnedilir. Tam üzerine toprak atılmaması için tahtalardan bir tavan yapılmalıdır. Bu gi­bi mushafları yakmak caiz değildir. Şâir dinî kitaplar es­kiyince hem defnedilebilir hem de akar suya bırakılabilir hem de içlerindeki mukaddes isimler silindikten sonra yakılabilir. Bu gibi kitap kâğıtlarına bir şey sarmak, dine, ilme karşı hiyanettir. Caiz değildir.

İçlerinde Allah (c.c.)’ın veya Resûl-i Ekrem (S.A.V)’in isimleri yazılı kağıt parçalarına da bu isimler silinmeksizin bir şey sarılması mekruhtur.

(Devamı yarın)

 

 

 

KUR’ÂN-I KERÎM’E HÜRMET-2

Bu meyanda dinî gazete ve dergilere bir şey sarmamak lâzımdır.

Kur’ân-ı Azîm’e, din ve imâna, peygamberlerden her­hangi birine, bir sünnete, bir hadîs-i şerife, bir İslâm ma­bedine -hâşâ- sövmek, ihanet etmek, alaya almak küfür­dür. Böyleleri hemen tevbe ve istiğfar etmelidir. İmânı ve nikâhlarını da tazelemeleri gerekir.

Hiç bir kimseye sövülmesi de caiz değildir, İnsanın ağ­zına sövülmesi büyük bir günahtır. Tazir cezasını ve tev-beyi gerektirir. Bazı fukahaya göre bir mü’minin ağzına sövülmesi küfürdür. İmam ve nikâhı yenilemeyi gerekti­rir.

Kur’ân-ı Kerîm’i veya herhangi bir din kitabını temiz olmayan bir yere atmak, Kur’ân âyetlerini ve kelimelerini sihir (büyü) gibi bir maksatla temiz olmayan şeyler ile yazmak ve yine bu maksatla tazîme münafi sözler söyle­mek küfürdür. Bu gibi şeylerden son derece kaçınmalıdır.

Kur’ân-ı Kerîm okumak ve gereğiyle amel olunmak için indirilmiştir. Mü’minler olarak yüce kitabımıza hür­mette kusur etmeyelim. Âyet, âyet, sûre sûre, kelime keli­me okuyup inceleyelim ve anlayalım. Onda ne buyuruluyorsa öylece yaşama gayretinde olalım.

(B. İslâm İlmihali, Sh.: 431)

“Allah kime hayır dilerse onu dinde bilgili kılar.” (Tirmizî)

 

 

KUR’ÂN-I KERÎM OKUMA ADABI

Abdestli olmak.

Kelamı ilahiyi en yüksek tazim ile tazim etmek.

İmkan oldukça kıbleye karşı oturmak.

Varlıktan soyunup, Kur’an’ın nurunda yok olmaya çalışmak.

Tecvit ve tertile dikkat etmek.

Allah rızası için okunacak, Kelamullahı dünya ve rızka âlet etmemek.

Okurken manasını tefekkür ve tedebbür eylemek.

Tebşirat âyetlerinde sevinmek, azap âyetlerinde havf ile Hakk’a sığınmak ve ilahi kıssalardan ibret almak.

İlim sahibi değilse okuduğu kitabın yüceliğim unut­mamak kâfi.

Mushafı Şerifi yüksek bir yere koymak.

Sayfaların yırtılması ve kaybolmasından sakınmak.

Elini tükrükle ıslatarak açmamak.

Senede hiç olmazsa iki hatim yapmak.

Ezberlediği bir âyet ve sûreyi unutmamak.

Ehli Kur’an’a yakışan hürmeti yapmak.

Kur’ân-ı Kerîm hükümleriyle amel etmeye en son gayreti sarfetmek. (Kulluk, s.49)

***

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır:

“Cennette bir ok yayı kadar yer, güneşin doğup battığı yerlerden (bütün dünyadan) daha hayırlıdır. Allah yo­lunda cihad edenin sabah yahud akşam yürüyüşü, güne­şin doğup battığı yerlerden daha hayırlıdır.

(Zübdetül Buharî, s. 482)

 

 

KUR’ÂN ÖĞRENMEK VE ÖĞRETMEK

Osman (r.a.)’dan bir rivayette Nebî (s.a.v.):

“Sizin en faziletliniz Kur’ân-ı öğrenen ve öğreten­dir,” buyurdu, demiştir.

İbn-i Ömer (r.a.)’den rivayete göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Kur’ân sahibi (yani hafızın benzeri) bağlı devenin sahibinin misâli gibidir. Deve sahibi devesini gözetler­se tutabilir, mukayyed olmayıp bırakırsa kaçar gider.”

Keza Abdullah bin Mes’ud (r.a.)’dan Nebî (s.a.v.):

“Kur’ân sahibinin birisi için (yani hafız için) şu âyetleri unuttum demek ne fena şeydir. Belki unutuldu demek gerektir.”

(Çünkü unuttum demek Kur’ân’m hıfzına ehemmiyet vermediğine delâlet ettiğinden mekruhtur. Unutuldu de­meli.)

“Ey Kur’ân sahibi hâfızlar! Kur’ân’ı dâima okuyup müzâkere ediniz. Çünkü Kur’ân’ın hafız kişilerin gö­nüllerinden ayrılıp kaçması devenin boşanıp kaçma­sından daha zorludur!” buyurmuştur.

Ebû Musa el-Es’arî’den diğer bir rivayette ise, Nebî (s.a.v.):

“Kur’ân’ı muhafazaya ehemmiyet veriniz. Hayatım yed-i kudretinde olan Cenâb-ı Allah’a yemin ederim ki; Kur’ân’ın hafızadan çıkıp kaçması, bağlı devenin ihtimamsızlık eseri boşanıp kaçmasından daha zorlu­dur!” buyurmuştur.

(Hz. R. M. Sâmi (k.s.), Musahabe, C.2, S. 34)

 

ŞİFÂ DUÂLARI (1)

“Bismillâhirrahmânirrahîm”

 

“Bismillâhi urkîke, Allâhü yeşfîke, ezhibi’l-be’se, Rabbe’n-nâsi, ve’şfi, ente’ş-Şâfî, lâşifâe illâ şifâüke, şifâen lâ yükâdiru sekamen. Âmîn. Birahmetike yâ erhame’r-Râhimîn. Min külli şey’in yü’zîke ve min külli a’ynin ve hâsidin, Allâhü yeşfîke.”

 

 

 

ŞİFÂ DUÂLARI (2)

“Bismillâhirrahmânirrahîm”

“Bihakkı enzelnâhü ve bihakkı nezele, ezhibi’l-be’se Rabbe’n-nâsi annî, işfi ente’ş-Şâfî lâşifâe illâ şifâüke işfi şifâen.”

ŞİFÂ ÂYETLERİ

Îkaz: Şifâ Âyetleri, sabah ve akşam yedişer (7’şer) def’a okunacak.

“Bismillâhirrahmânirrahîm”

“Ve yeşfi sudûre kavmin mü’minîn.” (Tevbe: 14)

“Ve şifâün limâ fî’s-sudûr.” (Yûnus: 57)

“Yehrûcu min bütûnihâ şerâbün muhtelifün elvênühü fîhi şifâün li’n-nâs.” (Nahl: 69)

“Ve nünezzilü mine’l-Kur’âni mâ hüve şifâün ve rahmetün li’l-mü’minîn.” (İsrâ: 82)

“Ve izâ merıztü fehüve yeşfîn.” (Şuarâ: 80)

“Kulhüveli’l-lezîne âmenû hûden ve şifâ’.”

(Fussilet: 44)

BİLİYOR MUYDUNUZ?

Ayakta su içilmemesi daha iyidir. Fakat yürürken su içilmesi zararlı olduğundan uygun olmaz. Suyu bir nefeste içmek zararlı olduğundan uygun sayılmaz.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli)

 

YEMEK DUÂSI

Elhamdülillâh Elhamdülillâh Ellezi et’amenâ ve sekânâ vece’alenâ minelmüslimîn.

Allâhümmağfir verhâm vahfez sâhibe’t-taâmi ve’l-âkilîn. Velimen se’â fîhî velîcemii’l-mü’minîne Ve’l-mü’minât, ve’l-müslimîne ve’l-müslimât el ahyâ ü minhüm ve’l-emvât. Birahmetike yâ Erhame’r- Rahimîn.

Allâhümme nevvîr kulûbenâ bi envâri muhabbetike ve zikrike ve şükrike yâ ze’l-Celâli ve’l-İkrâm.

Allâhümme ahyina hayaten tayyibeten bi’s-sıhhati ve’s-selâmeti ve’l-afve ve’l-âfiyeti fiddini ve’d-dünya ve’l-âhireti. İnneke â’lâ külli şey’in kâdîr.

Allâhümme innâ nes’elüke tamâmen nı’meh ve devâmel afiyeh ve’r-zükna hüsne’l-hatimeh.

Allâhümme zid velâ tenkus bi hurmeti’n-Nebîyyî Sallallâhü Aleyhi ve Sellem. Ve bi hürmeti Sırrı Sûreti’l-FÂTİHA…

Abdest aldIktan sonra Şu duâyI

okumak müstehÂbbdIr

“Sübhânsın Allâhım, hamd sanadır.Senden başka ilâh olmadığına şehâdet ederim. Sana istiğfâr eder, sana tevbe ederim. Muhammed (S.A.V.)’in senin kulun ve Resûlün olduğuna şehâdet ederim.” Bu duânın çok fazîletli olduğu rivâyet edilmiştir. (Ya’ni: Sübhânallâh, velhamdülillâh, estağfirullâh, ve eşhedü enlâ ilâhe illallâhü vahdehü lâ şerîkeleh ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlühü)

İbn-i Mes’ûd (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti: “Abdest alan biriniz şöyle desin: Şehâdet ederim ki Allâh’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed (S.A.V.) Allâh’ın kulu ve Resûlüdür.  (Ya’ni: Eşhedü enlâ ilâhe illallâhü vahdehü lâ şerîkeleh ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlühü) Bundan sonra salevât okusun. Böyle yapan kimseye rahmet kapıları açılır.”

Abdest alan kimsenin, kendini tamâmen abdeste vermesi ve hiçbir şey konuşmaması gerekir. Zîrâ abdestle Rabbini ziyâreti murâd etmektedir.

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Bostânü’l-Ârifîn, S. 838-839)

 

 

HIFZ DUÂLARI

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm. Tehassantü bi zi’l-mülki ve’l-melekût, ve’ğtesamtü bi’l-ı’zzeti ve’l-ceberût ve tevekkeltü a’le’l-Meliki’l-Hayyi’l-Kayyûmi’l-Halîmi’l-lezî lâ-yenâmü ve lâ-yemüt. Dehaltü fî hırzillâh. Dehaltü fî hıfzillâh. Dehaltü fî emânillâh bihakkı Kâf. Hâ. Yâ. Ayn. Sâd. Küfîtü ve bi Hâ. Mim. Ayn. Sîn. Kâf. Humîtü ve bilâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-A’liyyi’l-A’zîm.

Allâhümmahruznî bi hırzi kudretike min keydi’l-a’dâi ve hallısnî bimennike a’n sûi kasd-i’l-eşkiyâi ve eûzübike min kahri’l-kâhirîn ve zulmi’z-zâlimîn ve keydi’l-ümerâi’l-hâsidîn ve ta’ni’l-eşkiyâi’l-müfsidîn ve şemâteti’l-eşirrâi’l-mudırrîn ve’l-hamdülillâhi Rabbi’l-â’lemîn.

Allâhümme Yâ Hâfıza Nuhun fi’l-mâ’i ve Yûsufe fi’l-bi’ri ve Yûnuse min batni’l-hût ve Eyyübe fi’d-durri ve Mûsâ fi’l-yemmi ve İbrâhîme fi’n-nâr ve Muhammedin Sallallâhü Teâlâ Aleyhi ve Selleme fi’l ğâr. İhfaznî velâ tefzahnî a’lâ rüûsi’l-eşhâd.

Allâhümme innî esbahtü (emseytü) lâ-emlikü linefsî darran velâ nef’an velâ mevten velâ hayâten velâ nüşûrâ velâ estedîu’ en âhize illâ mâ-a’taytenî velâ ettekıye illâ mâ vekîtenî Allâhümme veffıknî limâ tühibbühü ve terdâhü mine’l-kavli ve’l-a’meli fî tâa’tike inneke zü’lfadli’l-a’zîm.

Bismillâhirrahmânirrahîm

Fallâhü hayrun hâfizan ve Hüve Erhamü’r-Rahimîn.

Bismillâhi mâşâallâhü lâ-yesûku’l-hayra illallâh. Bismillâhi mâşâallâhü lâ-yesrifü’s-sûe illallâh. Bismillâhi mâşâallâhü mâkâne min-ni’metin feminallâh. Bismillâhi mâşâallâhü lâ-havle velâ-kuvvete illâbillâh.

Mâşâallâhü Teâlâ bismillâhi tevekkeltü a’lallâh lâ-havle velâ-kuvvete illâ billahil-a’liyyi’l-azîm.

Yâ Şâfî, Yâ Kâfî, Yâ Muâfî.

 

 

 

 

 

YAĞMUR SUYUNA OKUNACAK DUÂ

“Bismillâhirrahmânirrahîm”

Ömer İbn-i Hattâb Radıyallâhü Teâlâ Anh’ın şöyle dediği rivâyet edildi:

“Resûlullâh Sallallâhü Teâlâ Aleyhi ve Sellem buyurdular ki:

“-Kim yağmur suyundan alır da (bir rivâyette Nisan yağmurundan) ve üzerine yetmiş (70) def’a Fâtiha Sûresi ve yetmiş (70) def’a Âyete’l-Kürsî ve yetmiş (70) Kulhüvellâhü Ehad ve yetmişer (70’er) def’a da Mu’avvizeteyn’i (Felâk ve Nâs Sûreleri’ni) okursa, nefsim, yed-i Kudretinde Olan’a (Allâh’a) yemîn ederim, muhakkak Cibrîl bana geldi ve haber verdi ki: “-Her kim, bu sudan arka arkaya yedi (7) gün, sabahları içerse, muhakkak Allâh Sübhânehü ve Teâlâ, o suyu içen kimsenin cesedindeki bütün hastalıkları def’ eder. Ve onu hastalıktan âfiyette kılar. Ve damarlarından ve etinden ve kemiğinden ve bütün a’zâlarından (hastalığı) çıkarır.”

  1. Yetmiş (70) def’a FÂTİHA SÛRESİ
  2. Yetmiş (70) def’a ÂYETE’L-KÜRSÎ
  3. Yetmiş (70) def’a İHLÂS SÛRESİ
  4. Yetmiş (70) def’a FELÂK SÛRESİ
  5. Yetmiş (70) def’a NÂS SÛRESİ

 

BİLİYOR MUYDUNUZ?

Cuma ve bayram günlerinde, toplantılarda iyi ve güzel elbise giymek mubahtır. Fakat böyle elbiselerle daima bezenip durmak uygun değildir. Bu bir gurur eseri olur ve çok kere muhtaç durumda olanların kinini çeker. Böbürlenmek ve büyüklenmek için elbise giymek ise mekruhtur.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli)

 

ABDEST DUÂLARI

“Euzü” ve “Besmele”den sonra “Elhamdü lillahillezî cealelmâe dahûran ve cealelislâme nûrâ.”-

Ağıza su alırken: ”Allâhümmeskınî min havzı nebiyyike ke’sâ.”

Burnuna su alırken: ”Allâhümme lâ tüharrimnî râyihate neîmike ve cenânik.”

Yüzünü yıkarken: “Allâhümme beyyız vechî binûrike yevme tebyezzu vücûhun ve tesveddü vücûh.”

Sağ kolunu yıkarken: “Allâhümme â’tınî kitâbî biyemînî ve hâsibnî hısâben yesîrâ.”

Sol kolunu yıkarken: “Allâhümme lâ tu’tinî kitabî bişimâlî velâ min verâi zahrî velâ tuhâsibnî hısâben şedîdâ.”

Başını meshederken: “Allâhümme ğaşşinî birahmetike ve enzil aleyye min berakâtik.”

Kulaklarını meshederken: “Allâhümmec’alnî minellezîne yestemiûnel kavle feyettebiûne ahseneh.”

Boynunu meshederken: “Allâhümme’tık ra- kabetî minennâr.”

Ayaklarını yıkarken: “Allâhümme sebbit kademeyye ales sırâtı yevme tezûlü fîhilakdâm.

 

BİLİYOR MUYDUNUZ?

Yemek yerken konuşulmaması mekrûhtur. Yemek yerken iyi kimselerin hâllerini anlatmalıdır. Hele misafirlerin yanında ev sahibinin susması hiç doğru değildir. Ev sahibi misafirlerin yanından ayrılmamalı, bizzat onlara hizmet gayretinde bulunmalı ve hizmetçisini misafirlerin yanında azarlamamalıdır. Yemek arasında ısrar etmeksizin “buyurunuz” demekle yetinmelidir. Böyle davranmak müstehabtır.    (Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli)

 

 

DUÂ-İ ARŞ

(Ramazân ayının evvelinde veyâ ortasında veyâ âhirinde üç (3) kerre okunacak.)

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Allâhü Rabbün, Ehadün Samedün Ferdün li’l âlemîne, Nebîyyinâ Muhammedin Erselehü Mübeşşiren. Li’l kâfirine münzirûn münzîren minennâri ve münziren Nebîyyinâ Muhammedün Ehadün, Hâmidün ve Kâsimün ve Şâhidün li’l-mü’minîne ve Kâimun Nebîyyinâ Muhammedün ve hüve Nebîyyü’l-Mustafâ Sallallâhü Teâlâ Aleyhi ve Sellem. Ve’l-İmâmü’l-Mürtezâ, ve’r-Resûlü’l-Müctebâ, Nebîyyinâ Muhammedün hüve’r-Resûlü’l-Mürselü, Sâhibü’l-Kitâbi, Münziru Ve’l-Kitâbü’l-Mecdü, Nebîyyinâ Muhammedün Sâhibü’l-Livâi ve’l-Minberi ve’l-Burâki’l-ezheri ve’r-Rızâi ve’l-Kevseri Nebîyyinâ Muhammedün ve zeynü’l-Cinâni Ahmedün, Abdün Mutî’un, Âdilun, Abdün, Cevâdün, Nâfiun, li’l müşrikîne kâilün, Nebîyyinâ Muhammedün ve Şefî’unâ Muhammedun ve Resûlünâ Muhammedün fahrun lenâ Muhammedün hayrun li’l-âlemîne Şefî’un li’l-müznibîne ve’l-mücrimîne, Nebîyyinâ Muhammedün ihtârahü ve Erselehü fî halkıhî Şerrefehü, Yühibbühü Nebîyyinâ Muhammedün Sallallâhü A’lâ Seyyidinâ Muhammedin ve Âlihî ve Sahbihî Ecmaîne bi Rahmetike yâ Erhamerrâhimîn.

 

HADÎS-İ ŞERÎF

“Resûlullâh (S.A.V.) şu (meâldeki) kelimelerle du’â olunmasını emrederlerdi:

“ Allâhım! Cimrilikten Sana sığınırım, korkaklıktan da Sana sığınırım, erzel-i ömür (denilen ihtiyârlığın bunaklığın) den de sığınırım, dünyâ fitnesinden yani deccâlin şerrinden de Sana sığınırım!” (H. Şerîf, Buhârî)

 

HER TÜRLÜ HAYIRLI TALEB VE MURÂD İÇİN OKUNACAK DUÂ

“Önce Cum’a gecesi sabaha karşı, 2 rekat namaz kılınıp arkasından aşağıdaki duâ tarif edildiği şekilde 480 defa okunacak:

Önce “Bismillâhirrahmânirrahîm” dedikten sonra, 100 def’a: “Rabbene’ftah beynenâ ve beyne kavminâ bi’l-hakkı ve ente hayrü’l-fatihin .” (A’râf:89) duâsı okunur, arkasından bir def’a: “Allâhümme, ya Müfettiha’l-ebvâb iftâh lenâ hayra’l-bâb.” duâsı okunacak.

Dört kere bu şekilde tekrardan sonra yine besmelenin arkasından 80 defâ: “Rabbene’ftah beynenâ ve beyne kavminâ bi’l-hakkı ve ente hayrü’l-fâtihin” duâsı ve bir defâ “Allâhümme, yâ Müfettiha’l-ebvâb iftâh lenâ hayra’l-bâb” duâsı okunacak.

Ayrıca aşağıdaki üç duâ (Âyetler) 7’şer def’a okunacak.

  1. Duâ (Âyet): “Fellâhü hayrün hâfizan vehüve erhamü’r-Râhimîn.” (Yûsuf: 64) 2. Duâ (Âyet): “Selâmün kavlen min Rabbi’r-Rahîm.” (Yâsîn: 58) 3. Duâ (Âyet): “Selâmün a’leyküm bimâ sabertüm fe ni’me ukbe’d-dâr.” (Ra’d: 24) 4. Duâ (Âyete’l-Kürsî): 8 def’a okunacak. Birinci okunuşta; ön tarafa, ikincide; sağa, üçüncüde; sola, dördüncüde; arkaya, beşincide; yukarıya, altıncıda; aşağıya üflenilecek, yedinci okunuşta; yutulacak, sekizinci okunuşta; etrafa dönülerek (dört bir tarafa doğru) üflenilecektir.

HADÎS-İ ŞERİF

“Farz namazı kıldığınız zaman her bir farz namazdan sonra on def’a:

Lâilâheillallâhü vahdehû lâşerîkeleh, lehülmülkü velehülhamdü vehüve alâkülli şey’in kadîr. deyiniz.

Böyle diyene bir köle azâd etmiş gibi ecir yazılır, buyururlardı.                                                                              (Buhârî)

 

SEYYİD-ÜL İSTİĞFÂR” DUÂSI TERCÜMESİ

ALLÂHÜMME: Ey benim Allâh’ım, kabul ve i’tirâf ederim ki,

ENTE RABBÎ: İnsanlığın başından sonuna kadar, bütün ma’nâsı ile, beni terbiye eden, ancak sensin, yüce zâtındır. Çünkü:

LAİLÂHE İLLÂ ENTE: Senden başka bir ilâh yoktur.

HALAKTENÎ: Ve i’tirâf ederim ki, beni yaratan, yoktan var eden sensin

VE ENE A’BDÜKE : Ben ise senin kulun ve yarattığınım. Ya’ni İlâhî emir ve yasaklarını, yerine getirmeye me’mûrum.

VE ENE AL AHDİKE VE VA’DİKE MESTETA’TÜ : Aynı şekilde kulluk vazîfeme dâir “Kâlû Belâ”da verdiğim söz ve yeminin yerine getirilmesine, insânî gücümün yettiği kadar emrindeyim. Şu kadar var ki:

E’ÛZÜ BİKE MİN ŞERRİ MÂ SANA’TÜ: Gaflet, bilgisizlik ve cehâlet sebebiyle va’kî olan, geçmiş kusurlarımın, kötülüğünden cânımı ve cânânımı kurtarabilmek için emniyet ve güven yurdu olan İlâhî bağış ve mağfiretine sığınıyorum.

EBÛÜ’ LEKE Bİ Nİ’METİKE ALEYYE: Ey benim sevgili Allâh’ım, kusurluluğuma rağmen apaçık gözüken çeşit çeşit niğmetlere nâil olduğumu bildiğim gibi.

VE EBÛÜ’ BİZENBÎ: Hiçbir akıl ve mantığa sığmayan günâhlarımı da bilip onları da kabûl ve i’tirâf ediyorum. Öyle ise ey Rabbim,

FAĞFİRLÎ ZÜNÛBÎ: Va’kî olan kusûr ve günâhlarımı afvet ve bağışla.

FEİNNEHÛ LÂ YAĞFİRU’Z ZÜNÛBE  İLLÂ ENTE: Zîrâ senin en yüce ve en ulu zatından başka günâhları afvedecek başka bir Allâh yoktur.

(M. Es’âd Erbilî (K.S.), Mektubat 85. Mektup)

 

 

HACC İÇİN VE BAŞKA SEFERLER İÇİN YOLA ÇIKARKEN OKUNACAK DUÂLAR

Eserlerde vârid olmuştur ki bir kimse, yola çıkmazdan önce Âyete’l-Kürsî’yi okursa, evine dönünceye kadar başına hiçbir belâ gelmez. Bazılarına göre Liîlâfi Süresi’ni okumak da böyledir. Taberânî’nin rivâyetine göre Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz: “Bir kimse, yola çıkmak istediği vakit âilesi nezdinde kılacağı iki rek’at namazdan daha fazîletli bir şey bırakmaz.” diye buyurmuşlardır.

Yola çıkan kimse evinin kapısına vardığında Kadir Sûresi’ni okumalı, vasıtaya bineceği zaman Besmele çekmeli, bindiğinde Müslim’in rivâyet ettiği şu Hadîs-i Şerîf’i okumalıdır: “Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, bir sefere çıkarlarken hayvânının üzerine yerleştiler mi üç def’a tekbîr alıp sonra “Sübhânellezî sehharalenâ hêzê vemâ künnâ lehû mukrinîn ve innâ ilâ Rabbinâ le münkalibûn. Allâhümme İnnâ nes’elüke fî seferinâ hêzê’l-birra ve’t-takvâ ve mine’l-ameli mâ terdâ. Allâhümme hevvin aleynâ seferenâ hêzê v’atvi annâ bu’deh. Allâhümme ente’s-sâhibü fi’s-sefer, v’el-halîfe-tü fi’l-ehl. Allâhümme innî eûzübike min va’sâi’s-seferi ve keâbeti’l-menzari ve sûi’l-munkalebi fi’l-mâli ve’l-ehl ve’l-veled” ma’nâsı: “Bu vasıtaları hizmetimize veren şânı yüce Allâh’ı tesbîh ve tenzîh ederiz. O’nun lütfu olmasaydı biz bunlara güç yetiremezdik. Şübhesiz biz Rabbimiz’e döneceğiz. Allâh’ım, biz bu yolculuğumuzda senden iyilik, takvâ ve senin hoşnut olacağın işleri nasîb etmeni dileriz. Allâh’ım, bu seferimizi bize âsan eyle. Ondan sonra da bizi tâatından ayırma. Allâhım, seferde arkadaş ve âilede yerimize kalan sensin. Allâhım, seferin meşakkatinden, boş elle dönmekten, mal ve âile husûsunda kötü âkibetten sana sığınırım.”

(Ahmed Dâvûdoğlu (Rh.A.),

Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi C. 6, S. 270-273)

 

AREFE GÜNÜ DUÂSI

Hazreti Peygamber (S.A.V.) Arefe günü en ziyâde şöyle derlerdi: “La ilâhe illallâhü vahdehü lâşerîkeleh, lehülmülkü velehülhamdü biyedihilhayr vehüve a’lâ külli şey’in kadîr.”

 

BAYRAMLARIN MENDÛBLARI

1- Erken kalkmak

2- Gusletmek

3- Misvâk kullanmak

4- Güzel koku sürünmek

5- Giyilmesi mübâh olan elbisenin en güzelini giymek

6- Allâh’ın ni’metlerine şükretmiş olmak için sevinçli ve neşeli görünmek ve yüzük takınmak

7- Ramazân Bayramı’nda câmiye çıkmadan önce tatlı bir şey yemek

8- Yenilen şeyin kuru hurma olması

9- Yenilecek olanın adedinin tek olması

10- Kurban Bayramı’nda kurban kesecek kimsenin kurban etinden yemek için yemeği namazdan sonraya bırakması

11- Namaza erkence davranıp sabah namazını mahâlle mescidinde kılarak bayram namazı için namazgâha ve büyük câmiye gitmek

12- Namaza giderken acele etmeyip sükûnetle yürümek

13- Namaza giderken Ramazân Bayramı’nda gizli ve Kurban Bayramı’nda açıktan tekbîr getirmek

14- Namazdan dönerken mümkünse başka yoldan gelmek

15- Mü’minlerle karşılaştığı zaman güler yüz göstermek

16- Elinden geldiğince çokça sadaka vermek.

(Nimet-i İslâm, S: 510)

HADÎS-İ ŞERİF

Enes b. Mâlik (R.A.), Resûlullah (S.A.V.)’in:

“Allahü Teâlâ arz ve semâlara konuşma izni verse onlar Ramazân orucunu tutanları elbette Cennetle müjdelerlerdi.” buyurduğunu rivâyet etmiştir.

(Hz. Gavs’ül- A’zam Seyyid Abdülkâdir Geylânî (K.S.),

Üç Aylar ve Faziletleri, S.101)

 

 

ARAFÂT’TA OKUNURSA İNSANI

AFFETTİRECEK DUÂLAR VE ŞEYTÂN

TAŞLAMANIN BÜYÜK SEVÂBI

Beyhakî (R.H.)’ın rivâyetinde Câbir bin Abdullâh (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.)’in şöyle buyurduklarını rivâyet ettiler:

“Herhangi bir Müslümân, Arefe akşamı, Arafât’ta yüzünü Kıble’ye çevirerek yüz (100) def’a “Lâilâhe illallâhü vahdehü lâ şerikelehü, lehülmülkü, velehülhamdü yuhyî ve yümîtü, ve hüve a’lâ küllü şey’in kadîr” der, sonra yüz (100) def’a ihlâs’ı okur, sonra yüz def’a (100) “Allâhümme salli a’lâ Muhammedin ve a’lâ âl-i İbrâhîme inneke hamîdün mecîd ve aleynâ meahüm” duâsını okursa, muhakkak Allâh-ü Teâlâ: “-Ey meleklerim! Bu, beni tesbîh eden, Lâilahe illallâh diyen, tekbîr getiren, beni yücelten, tanıyan, beni öven ve Peygamberim (S.A.V.)’e salevât getiren bu kulumun mükâfâtı nedir? Ey meleklerim! Sizler şâhid olun ki ben, onu bağışladım ve kendi hakkımdaki isteğimi kabul ettim. Bu kulum benden isteseydi Arafât’ta bulunanlar hakkında da onun şefâatini kabul ederdim.” buyurur.

İbn-i Ömer (R.A.)’nın rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te: “Hacc yapan kimse, cemreleri attığında (üç gün şeytân taşladığında) kendisine verilecek sevâbı, Allâh-ü Teâlâ, kıyâmet gününde tam olarak verinceye kadar hiçbir kimse bilmez. Bezzâr (R.H.)’ın rivâyeti ise şöyledir: “Cemreleri atmana gelince, attığın her taştan dolayı helâk edici büyük günahlardan biri afvedilir.”

ibn-i Ömer (R.A.) der ki: “Bir kimse Nebî (S.A.V.)’e: “-Cemreleri atmada bize ne mükâfât vardır?” dediğinde Resûlullâh (S.A.V.)’in şöyle buyurduklarını işittim: “-Bunun mükâfâtını, Rabbin katında ona en çok muhtâç olduğun zaman bulursun.”                                       (İmâm Hâfız El-Münzirî (R.H.),

Et-Terğîb ve’t-Terhîb Tercümesi C. 3, S. 37-41)

 

 

BESMELE-İ ŞERİF VE DUÂ

Besmele, tam bir âyettir. Sûre başlarındaki besmele, teberrüken ve iki sûreyi birbirinden ayırmak içindir. E’ûzünün besmeleye takdîmi (öne alınması) de namazdan evvel taharet gibidir. Mâsivadan (Allah’tan gayrı her şey­le ilgiyi kesmek) tecerrüd edip (soyunup) Cenâbı Hakk’a yönelmek içindir.

Müslümanlara, her hayırlı işe Allah’ın ismiyle başla­maları Allah tarafından emrolunmuştur.

Bütün ilimler, besmele’nin “bâ”smda dere olunmuştur (toplanmıştır). Hz. Alî (k.v.): “Eğer yazmak istese idim: Besmele’nin bâ’sı hakkında deve yükü kitab yazar­dım.” demişlerdir.

Allah: ismi Celâli, Allah’ın isimleri içinde İsmi A’zam’dır. Birisi dese ki: “İsmi A’zam kendisiyle dua edildiğinde muhakkak kabul edilen ve kendisiyle bir şey istenince muhakkak verilen bir İsmi İlâhîdir. Hal­buki biz bu isimle dua ediyoruz; fakat ekseri vakitler icabet olunmuyor.”

Biz deriz ki: “Duanın birtakım âdab ve şartları var­dır. Ancak bu âdab yerine getirildiği takdirde icabet olunur. Duanın kabul olmasının ilk şartı helâl lokma ile ıslâhı batın (içi, kalbi sırrı temizlemek) eylemek­tir.”

Denilmiştir ki: Dua göklerin anahtarıdır. Bu anahta­rın dişleri, helâl lokmadır. Duanın kabul olmasının son şartı, ihlâs ve huzûrı kalbdir ki Cenâbı Hakk: “Allah’a dini halis kullar olarak dua ediniz…” (Gâfir s. 14.â.) insa­nın bir şeyi sadece diliyle söylemesi, kalb huzuru olma­dan oruç tutması, dua etmesi, ruhsuz kalıba benzer. Du­vardaki resim gibidir. Ancak huzûrı kalble yapılırsa bir fâidesi vardır.

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Fatiha Sûresi Tefsiri, 17. s.)

 

 

KUR’ÂNI KERÎM DİNLERKEN HUŞU’

Sıddîklardan biri olan Âmiri Kays’ın ayağının par­mağında cüzzam hastalığı göründü. Bunu kesmek lâ­zım dediler. Âmir karara teslim kulluğun şartıdır dedi. Kestiler.

Birkaç gün sonra, hastalığın bacağına sirayet etmiş, oyluğuna ulaşmış olduğunu gördüler. “Bu ayağı kes­mek lâzım, şeriatın bunda izni vardır.” dediler.

Cerrah getirdiler. “Bayıltmak ilâcı lâzımdır ki ağrı­yı duymasın, yoksa dayanamaz” dediler.

Âmir:

“Bu kadar zahmete gerek yok; güzel sesle Kur’ânı Kerîm okuyan birisini getirin, Kur’ânı Ke­rîm okusun; yüzümde değişme gördüğünüz zaman, ayağımı kesin, haberim olmaz.” dedi.

Dediği gibi yaptılar. Birisi gelip, güzel sesle Kur’ânı Kerîm okumaya başladı. Âmirin yüzünün rengi de­ğişti. Cerrah oyluğunun yarısından bacağını kesti. Dağ­layıp bağladı. Kur’ân okuyan sustu.

Âmir kendine geldi ve kestiniz mi, dedi. Kestik dedi­ler. Bacağını kesmişler, dağlamışlar, sarmışlarda onun haberi olmamış.

Sonra kesik bacağımı bana verin, dedi. Verdiler. Kaldırdı ve:

“Yâ Rabbi, veren Sensin. Ben de Senin kulu­num. Hüküm Senin hükmün, kaza Senin kazandır. Bu bir ayakdır ki, eğer kıyamette emir gelip, hiçbir zaman bir günâha bir adım atmadın mı? dersen, di­yebilirim ki, hiçbir zaman Senin emrin olmadan bir adım atmış, bir nefes almış değilim.”

(Mevlânâ Muhammed Rebhâmî, Riyâdü’n Nâsıhin, 159. s.)

 

 

YEMEK DUASI

El-hamdü li’llâh el-hamdü li’llâh ellezî et’amenâ ı/e sekân ve ce’alenâ mine’l-müslimîne.

Allâhümma’ğfir ve’rhâm va’hfez sâhibe’t-ta’âmi ve’l-âkilîr ve li-men sa’â fîhi ve li-cemî’i’1-mü’minîne ve’l-mü’minât, ve’l müslimîne ve’l-müslimât el-ahyâu minhüm ve’l-emvât, bi-rah metike yâ erhame’r-rahimfne.

A/lâhümme nevvîr kulûbenâ bi-envâri mahabbetike ve zikrike ve şükrike yâ ze’l-celâli ve’l-ikrami.

Allâhümme ahyinâ hayat8″ tayyibeten bi’s-sıhhati ve’s selâmeti ve’l-‘afve ve’l-‘âfiyete fî’d-dîni ve’d-dünyâ ve’l-âhiretı İnneke ‘âlâ külli şey’in kâdîr<n.

Allâhümme innâ nes’elüke tamâmen ni’meti ve devâme’l ‘afiyeti ve’rzüknâ hüsne’l-hâtimeti. Allâhümme z/d ve lâ-tenku*. bi-hurmeti’n-nebîyyî sallâ’llâhu ‘aleyhi ve sellem ve bi-hurmet sirri sûreti’l-fâtiha. Abdest aldıktan sonra şu duayı okumak müstehabbdır.

Sübhâna’llâh, ve’l-hamdü li’llâh, e’stağfiru’llâh, ve eş-hedü en lâ-ilâhe illâ’ilâhu vahdehu lâ-şerîke lehu ve eşhe-dü enne muhammeden ‘abduhu ve resûlühu. Ya’nî: Süb-hânsın Allâhım, hamd sanadır. Senden başka ilâh olmadığına şahadet ederim. Sana istiğfar eder, sana tevbe ederim. Mu­hammed (s.a.v.)’in senin kulun ve Resulün olduğuna şahadet ederim.” Bu duanın çok faziletli olduğu rivayet edilmiştir.

İbn-i Mes’ûd (r.a.), Resûlu’llâh (s.a.v.) Efendimizin şöyle buyurduklarını rivayet etti: eşhedü en lâ-ilâhe illâ’llâhu vah­dehu lâ-şerîke lehu ve eşhedü enne muhammeden ‘ab­duhu ve resûlühu. Ya’nî: “Abdest alan biriniz şöyle desin: Sa­adet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed s.a.v.) Allah’ın kulu ve Resulüdür. Ve bundan sonra salavât kusun. Böyle yapan kimseye rahmet kapıları açılır.

Abdest alan kimsenin, kendisini tamâmen abdeste verme-i ve hiçbir söz konuşmaması gerekir; zîrâ abdestle Rabbini iyâreti murâd etmektedir.

(Fakîh Ebû’l-Leys es-Semerkandî (r.h.), Bustânu’l-‘Ârifin, 838-839. s.)

 

YAĞMUR SUYUNA OKUNACAK DUA

“Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm”

Ömer İbn-i Hattâb radıya’llâhu anhin şöyle dediği ri­vayet edildi:

“Resûlullâh salla’llâhu ta’âlâ ‘aleyhi ve sellem buyur­dular ki:

“-Kim yağmur suyundan alır da (bir rivayette Nisan yağmurundan) ve üzerine yetmiş (70) defa Fatiha sûre­si ve yetmiş (70) defa Âyetü’l-kürsî ve yetmiş (70) kul-huve’llâhu ahad ve yetmişer (70’er) defa da Mu’avvize-teyn’i (Felâk ve Nâs sûrelerini) okursa, nefsim, yed-i kudretinde Olan’a (Allah’a) yemîn ederim, muhakkak Cibrîl bana geldi ve haber verdi ki: “-Her kim, bu sudan arka arkaya yedi (7) gün, sabahları içerse, muhakkak Allah sübhânehu ve ta’âlâ, o suyu içen kimsenin cese-dindeki bütün hastalıkları def eder. Ve onu hastalıktan afiyette kılar. Ve damarlarından ve etinden ve kemiğin­den ve bütün a’zâlarmdan (hastalığı) çıkarır.”

  1. Yetmiş (70) defa Fatiha sûresi
  2. Yetmiş (70) defa Âyetü’l-kürsî
  3. Yetmiş (70) defa İhlâs sûresi
  4. Yetmiş (70) defa Felak sûresi
  5. Yetmiş (70) defa Nâs sûresi

HADÎS-İ ŞERÎF

“Resûlullâh (s.a.v.), her zaman hastalıklarında Muavvizeteyn sûrelerini okuyup kendi ellerine üflemek ve ondan ifâkat için elleriyle vücûdlarmı sıvazlamak i’tiyâdında idiler” (Buhân)

“Allah ı m! Bize dünyada iyilik, âhirette de iyilik ver. Ve bizi cehennem azabından koru!” (Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin ekseriyetle okuduğu dua)” (Müslim)

 

ABDEST DUALARI

E’ûzu bi’llâhi mine’ş-şeytâni’r-racîmi Bi-smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

El-hamdü li’llâhi’llezî ce’ale’l-mâe tahûran” ve ce’ale’l-islâme nûrun.

Ağza su alırken: Allâhümme’skmî min havzı nebiyyi-ke ke’san.

Burnuna su alırken: Allâhümme lâ-tüharrimnî râyiha-te na’fmike ve cenânike.

Yüzünü yıkarken: Allâhümme beyyız vechî bi-nûrike yevme tebyezzu vücûhun ve tesveddu vücûh.

Sağ kolunu yıkarken: Allâhümme a’tınî kitabî bi-ye-mînî ve hâsibnî hisâben yesfr311.

Sol kolunu yıkarken: Allâhümme lâ-tu’tinî kitabî bi-şi-mâlî ve lâ-min verâi zahrî ve lâ-tuhâsibnî hisâben şedî-den.

Başını meshederken: Allâhümme ğaşşinîbi-rahmeti-ke ve enzil ‘aleyye min berakâtike.

Kulaklarını meshederken: Allâhümme’c’alnîmine’lle-zîne yestemi’ûne’l-kavle feyettebi’ûne ahsenehu.

Boynunu meshederken: Allâhümme”tık rakabetî mi­ne ‘n-nâri.

Ayaklarını yıkarken: Allâhümme sebbit kademeyye ‘alâ’s-sırâtı yevme tezûlü fîhi’l-akdâmi.

Abdest bittikten sonra artan abdest suyundan ayak­ta kıbleye karşı biraz içip: Allâhümme’c’alnî mine’t-tevvâbîne ve’calnî mine’l-mutedahhirîn diye dua etmelidir.

Abdest sonunda bir veya birkaç defa Kadir sûresini okumak abdestin edeblerindendir.

(Ömer Nasûhî BİLMEN (rh.a.), Büyük İslâm İlmihali, 80. s.)

 

 

KUR’ÂN-I KERÎMDE NAMAZIN CEMÂATLE VE BÜTÜN RÜKÜNLERİYLE EDASI EMREDİLMİŞTİR

“Hakkı, bâtıla karıştırmayın; hakkı bildiğiniz hâlde sak­lamayın. Namazı ikâme edin ve zekâtı verin ve rükû’ eden­lerle beraber siz de rükû’ edin.” (2.Bakara s. 43.â.)

Ya’ni cemî’ ahvâlde hakkı bâtıla karıştırmayarak ve bâtıla tercih etmeyerek’ve hakkı da setretmeyerek Cenâb-ı Hakk’a ve Resûlullâh (s.a.v.)’e ve kitâblarına îmândan sonra beş va­kit namazı rükû’ ve sücûd ve bi’l-cümle rükünleriyle beraber eda etmeyi ve zekâtı da vermeyi Cenâb-ı Hakk emir buyur­muştur, “verkeû ma’a’r-râki’în” ile murâd “cemâatle edayı emirdir.” Ya’ni Resûlullâh (s.a.v.) ve ashabı (r.a.) ile bera­ber cemâatle namazınızı eda edin ki cemâatten ayrı kalmış olmayasınız.” demektir. “İkâme-i salât” ile murâd dahî “mut­lak namazı edadır”.

“Ey mü’minler, rükû’ ediniz, secde ediniz ve Rabbinize ibâdet ediniz… (Hacc s. 77.â.) buyurulmuştur.

Rükû’ ve secdeyi emir, namazın diğer rükünlerini ihtiva eden tam namazın edasını emirdir. Zikr-i cüz’ (parçanın zik­ri), irâde-i küll (tamamını ihata eden bir fermandır, emirdir) kâ-bilindendir. Rükû’ ve secdesiz namaz, oturulduğu hâlde nasıl kabul olunabilir? Asla!..

“Onları, ya’ni maiyyet-i Resûlullâh (s.a.v.)’deki mü’min-leri, Cenâb-ı Hakk’tan lûtf u ihsan ve rızâya tâlib oldukları hâlde rükû’ ve secde ederler görürsün ki onların yüzlerin­de secdenin alâmeti, eseri görülür.” (Fetih s. 29.â.)

Ehl-i îmânın, namaza çokça devam ve secde ile Cenabı Hakk’a teveccühleri eseri olarak yüzlerinde nûr-i İlâhî lemeân eder (parıldar). Dünya da eseri görüldüğü gibi âhirette dahî yüzleri parlak olarak kabirlerinden kalkacaklardır.

Nitekim Âl-i İmrân 106. âyette: ” O günde ki nice yüzler, bembeyaz olacak; nice yüzler de kapkara kesilecek.” bu­yurulmuştur.

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZANOGLU (k.s.), Musahabe 3. c., 60-61. s.)

 

 

 

HER TÜRLÜ HAYIRLI TALEB VE MURÂD İÇİN OKUNACAK DUA

“Önce cum’a gecesi sabaha karşı, 2 rekat namaz kı­lınıp arkasından aşağıdaki dua ta’rif edildiği şekilde 480 defa okunacak:

Önce “bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm” dedikten sonra, 100 defa: “rabbene’ftah beynenâ ve beyne kavminâ bi’l-hakkı ve enle hayru’l-fâtihîn” (A’râf s. 89.â.) duası okunur, arkasından bir defa: “allâhümmeyâmü-fettiha’l-ebvâb iftâh lenâ hayra’l-bâb” duası okuna­cak.

Dört kere bu şekilde tekrardan sonra yine besmelenin arkasından 80 defa:

“rabbene’ftah beynenâ ve beyne kavminâ bi’l-hakkı ve ente hayru’l-fâtihîn” duası ve bir defa

“allâhümme yâ müfettiha’l-ebvâb iftâh lenâ hay­ra’l-bâb” duası okunacak.

Ayrıca aşağıdaki üç dua (âyetler) 7’şer defa okuna­cak.

  1. Dua (âyet): “fa’llâhu hayrun hâfizan vehüve erha-mü’r-râhimîn” (Yûsuf s. 64.â.)
  2. Dua (âyet): “selâmün kavlen min rabbi’r-rahîm” (Yasin s. 58.â.)
  3. Dua (âyet): “selâmün ‘aleyküm bimâ sabertüm fe-ni’me ukbe’ddâr” (Ra’d s. 24.â.)
  4. Dua (Âyetü’l-kürsî): 8 defa okunacak.

Birinci okunuşta; ön tarafa, ikincide; sağa, üçüncüde; sola, dördüncüde; arkaya, beşincide; yukarıya, altıncıda; aşağıya üflenilecek, yedinci okunuşta; yutulacak, seki­zinci okunuşta; etrafa dönülerek (dört bir tarafa doğru) üflenilecektir.

 

“SEYYİDÜ’L İSTİĞFAR” DUASI TERCÜMESİ

Allâhümme: Ey benim Allah’ım, kabul ve i’tirâf ederim ki,

ente rabbî: İnsanlığın başından sonuna kadar, bütün ma’nâsı ile, beni terbiye eden, ancak sensin, yüce zâtın­dır. Çünkü:

lâ-ilâhe illâ ente: Senden başka bir ilâh yoktur.

halaktenî: Ve i’tirâf ederim ki, beni yaratan, yoktan var eden sensin

ve ene ‘abduke: Ben ise senin kulun ve yarattığınım. Ya’ni İlâhî emir ve yasaklarını, yerine getirmeye me’mûrum.

ve ene ‘âlâ ‘ahdike ve va’dike mesteta’tü: Aynı şe­kilde kulluk vazîfeme dâir “kâlû belâ”da verdiğim söz ve yeminin yerine getirilmesine, insanî gücümün yettiği ka­dar emrindeyim. Şu kadar var ki:

e’ûzü bike min şerri mâsana’tü: Gaflet, bilgisizlik ve cehalet sebebiyle va’kî olan, geçmiş kusurlarımın, kötülü­ğünden canımı ve cananımı kurtarabilmek için emniyet ve güven yurdu olan İlâhî bağış ve mağfiretine sığınıyorum.

ebûü’ leke bi- ni’metike ‘aleyye: Ey benim sevgili Al­lah’ım, kusurluluğuma rağmen apaçık gözüken çeşit çe­şit niğmetlere nail olduğumu bildiğim gibi.

ve ebûü’ bi- zenbî: Hiçbir akıl ve mantığa sığmayan günâhlarımı da bilip onları da kabul ve i’tirâf ediyorum. Öyle ise ey Rabbim,

fa’ğfirlîzünûbî: Va’kî olan kusur ve günâhlarımı afvet ve bağışla.

1e- innehu la- ya’ğfiru’z- zünûbe illâ ente: Zîrâ senin en yüce ve en ulu zatından başka günâhları afvedecek başka bir Allah yoktur.

(M. Es’âd Erbili (k.s.), Mektuba!85)

DUA-I ARŞ

(Ramazân ayının evvelinde veya ortasında veya âhirinde üç kerre okunacak.)

Bi-smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm Allâhu rabbun ahadun samedun ferdun li’l-‘âlemîne, nebîyyinâ muhammed'” erselehu mübeşşir*n. li’l-kâ-firine münzirûn münzîren mine’n-nâri ve münzir8″ ne­bîyyinâ muhammedun ahadun, hâmidun ve kâsimun ve şâhidun li’l-mü’minîne ve kâimun nebîyyinâ muhamme-dun vehüve nebîyyü’l- mustafâ salla’llâhu ta’âlâ ‘aley­hi ve sellem. ve’l-imâmu’l-murtezâ, ve’r-resûlü’l-müc-tebâ, nebîyyinâ muhammed”” hüve’r-resûlü’l-murse-lü, sâhibu’l-kitâbi, münziru ve’l-kitâbu’l-mecdü, nebîy­yinâ muhammedun sâhibu’l-livâ’i ve’l-minberi ve’l-bu-râki’l- ezheri ve’r-rızâ’i ve’l-kevseri nebîyyinâ muham­med1″1 ve zeynü’l-cinâni ahmedun, ‘abdun mutî’un, ‘âdi-/””, ‘abdun, cevâdun, nâfi’un, //’/- müşrikine kâilun, ne­bîyyinâ muhammedun ve şefî’unâ muhammed”” ve re-sûlünâ muhammedun fahr”” lenâ muhammedun hayr”” li’l-‘âlemîne şefî’un li’l-müznibîne ve’l-mücrimîne, ne­bîyyinâ muhammed”” ihtârahu ve erselehu fi halkıhî şerrefehu, yuhibbuhu nebîyyinâ muhammedun salla’l­lâhu ‘âlâ seyyidinâ muhammed'” ve âlihî ve sahbihî ecma’îne bi-ra h melike yâ erhame’r- râhimîn.

HADÎS-İ ŞERÎF

“Resûlullâh (s.a.v.) şu (mealdeki) kelimelerle du’â olunmasını emrederlerdi:

” Allâhım! Cimrilikten Sana sığınırım, korkaklıktan da Sana sığınırım, erzel-i ömür (denilen ihtiyarlığın bunaklığından da sığınırım, dünyâ fitnesinden ya’ni deccâlin şerrinden de Sana sığınırım!” (Buharı)

 

DUÂ

Yâ Allah! Yâ Hayy! Yâ Kayyûm! Yâ Bedî’a’s-semâvati ve’l-arz! Yâ ze’l-celâli ve’l-ikrâm! Bizi sana lâyık ibâde­te muvaffak eyle! Bizi istikâmetten ayırma. Sâdât-ı ki­ram hazerâtının zahirî ve bâtınî amelleriyle bizi fâide-lendir. Dünyâ ve âhirette onların şefâatmdan bizi mah­rum etme! Bizi onlarla ve onlara sâdık ihvanımızla haşreyle! Onların tarikat ve muhabbetinde bizi sabit kıl! On­ların sîretlerinden bizi ayırma!

Allâhım! Senden kalbimi daima hidâyette kılacak, perişanlığımı toplayacak, dînî hayâtımı ıslâh edecek, kaybettiğimi tekrar kazandıracak, şu ânımı değerlendi­recek, amelimi tertemiz kılacak, yüzümü ağartacak, be­ni rüşde erdirecek, her türlü kötülükten kurtaracak rah­metini istiyorum.

Allâhım! Bana sâdık îmân nasîb et! Beni bir yakîne erdir ki, küfürden masun et! Bir rahmet verip dünyâ ve âhirette azîz et.

Allâhım! Kaza ânında kurtuluş ver. Şühedâ menzîline erdir. Saîdlerin hayâtını bildir. Düşmanlarımıza karşı nusret ver. Enbiyânı imdada gönder!

Allâhım! Hacetimi sana söylerim. Görüşüm ne kadar kusurlu, rahmetine olan iftikârım sonsuzdur. Ey işleri çe­kip çeviren! Ey sadırlara şifâ veren! Ey azgın denizlerin dalgalarında boğulmak üzere olan zayıf kullarını selâ­mete çıkaran Rabbim! Beni cehennem azabından koru! Kıyamette âh u efgân ettirme! Kabir fitnesinden muha­faza eyle!

Allâhım! Hatâlarımı re’yimin kusuruna, takatimin az­lığına, niyetimin çürüklüğüne, kuruntumun bana galebe çalmasına bağışla.

(Muhammed b. Abdullah HANİ (rh.a.), Adâb, 328. s.)

 

DUÂNIN DEVÂMI

Aczimi i’tirâf ederek, senin rahmetine sığmıyorum. Yâ Rabbe’l-‘âlemîn!

Allâhım! Bizi hidâyete erdir! İnsanların hidâyete er­mesine bizi vesîle kıl. Bizi saptırma! İnsanların sapması­na bizi vesîle kılma! Düşmanlarınla harbederken muzaf­fer eyle! Dostlarınla dost eyle! Sevdiklerini sevdir, düş­manlarına düşmanlık ettir, sana karşı gelenle cihâd ede­lim!

Allâhım! Kusurlarımızla birlikte bu kadar dua edebil­dik, sen icabet eyle! Kuvvet ve kudretimiz ancak Seninledir. Habl-i Metîn Sahibi Sensin. Ceza gününün dehşe­tinden sana sığınıyorum. Senin cennetini ümîd ediyo­rum. Ahdlerine sâdık olan mukarrebûnla beraber bana rahmet etmeni diliyorum. Kullarına merhamet eden, on­ları seven ancak Sensin! Sen dilediğini yaparsın!

Allâhım! Kalbimi nurlandır! Kulağımı nurlandır! Gözü­mü nûrlandır! Saçımı nurlandır! Yüzümü nurlandır! Etimi, kanımı, kemiklerimi, önümü, arkamı, sağımı, solumu, al­tımı, üstümü, nurlandır! Nurumu arttır, beni nur eyle!

Allâhım müslümânlara yardım et! Kelime-i Hakk’ın söylenip, dînin kuvvetlenmesi için bize kuvvet ver! Senin huzurunda secdeye başını koyan mü’min kullarına dev­let ihsan edip askerlerini muzaffer et, iki cihanda azîz et!

(Muhammed b. Abdullah HAN! (rh.a.), Adâb, 328. s.)

 

HADÎS-İ ŞERİF

Dünyânın geniş vakitlerinde ya’ni sıhhat ve servet ve a’sâyiş ve emniyet gibi esbâb-ı istirahat mükemmel olduğu bir zamanda Cenâb-ı Hakk’a ibâdet ve tâat ile kendini takdîm et ki muzâyakalı, sıkıntılı bir zamanda seni lûtf ile yâdedip gözetsin.

(İbn-i Hanbel, Müsned 1, s. 307)

 

ARAFAT’TA OKUNURSA İNSANI AFFETTİRECEK DUALAR VE ŞEYTÂN TAŞLAMANIN BÜYÜK SEVABI

Beyhakî (r.h.)’m rivayetinde Câbir bin Abdullah (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduklarını rivayet ettiler:

“Herhangi bir müslümân, Arefe akşamı, Arafat’ta yü­zünü Kıble’ye çevirerek yüz (100) defa “lâ-ilâhe illa’llâ-hu vahdehu lâ-şerikelehu, lehulmülkü, velehulhamdu yuhyî ve yumîtü, vehuve ‘âlâ külli şey’1″ kadîr” der, son­ra yüz (100) defa ihlâs’ı okur, sonra yüz defa (100) “allâhümme salli ‘âlâ muhammed'” ve ‘âlâ âl-i ibrâhîme inneke hamîdun mecîdun ve ‘aleynâ ma’ahum” duasını okursa, muhakkak Allah ta’âlâ: “-Ey meleklerim! Bu, be­ni tesbîh eden, Lâilahe illa’llâh diyen, tekbîr getiren, be­ni yücelten, tanıyan, beni öven ve Peygamberim’e salavât getiren bu kulumun mükâfatı nedir? Ey meleklerim! Sizler şâhid olun ki ben, onu bağışladım ve kendi hak­kındaki isteğini kabul ettim. Bu kulum benden isteseydi Arafat’ta bulunanlar hakkında da onun şefaatini kabul ederdim.” buyurur.

İbn-i Ömer (r.a.)’nm rivayet ettiği hadîs-i şerifte: “Hacc yapan kimse, cemreleri attığında (üç gün şeytân taşladı­ğında) kendisine verilecek sevabı, Allah ta’âlâ, Kıyamet gününde tam olarak verinceye kadar hiçbir kimse bil­mez. Bezzâr (r.h.)’ın rivayeti ise şöyledir: “Cemreleri atma­na gelince, attığın her taştan dolayı helak edici büyük günahlardan biri afvedilir.”

İbn-i Ömer (r.a.) der ki: “Bir kimse Nebî (s.a.v.)’e: “-Cemreleri atmada bize ne mükâfat vardır?” dediğinde Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduklarını işittim: “-Bunun mükâfatını, Rabbin katında ona en çok muhtaç olduğun zaman bulursun.”

(İmâm Hafız EI-Münzirî (r.h.), Et-Terğîb ve’t-Terhîb Tere. 3. c., 37. s.)

 

KUR’AN OKUMANIN FAZÎLETİ

Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Demir paslandığı gibi şu kalbler de paslanır” buyurdu.

Ashâb (r.a.e.): Cilâsı nedir yâ Resûlallâh (s.a.v.)? diye sorunca, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurdular:

“Kur’ân okumak ve ölümü hatırlamaktır.”

İbn Mes‘ûd (r.a.): “Kur’ân okuyun, zîrâ her harfine Allâh (c.c.) on sevâb verecektir. Ben “elif-lâm-mîm” bir harftir demiyorum, “elif”, “lâm”, “mîm” in her biri ayrı ayrı birer harftir.”

Yine İbn Mes‘ûd (r.a.) buyurdular ki: “Kişinin kendi vaziyetini yoklamasına lüzum yok. Eğer Kur’ân’ı seviyor ve oradaki hükümler hoşuna gidiyorsa, Allâh’ı ve Resûlünü seviyor demektir. Eğer Kur’ân-ı Kerîm hoşuna gitmiyorsa, Allâh’ı ve Peygamberi sevmiyor demektir.”

Amr ibnü’l As (r.a.): “Kur’ân-ı Kerîm’den her âyete, Cennette bir derece verilir ve Kur’ân evinizde nûrdur. Yâni mü’min Kur’ân’dan ezberlediği her âyet karşılığı Cennette bir derece alır.”

Ebû Hüreyre (r.a.): “Hangi evde Kur’ân-ı Kerîm okunursa, orada bolluk, bereket çoğalır, şeytanlar uzaklaşır ve melekler oraya, hücûm eder. Hangi evde Kur’ân okunmazsa, o evde darlık, sıkıntı, huzursuzluk baş gösterir rahmet melekleri oradan uzaklaşır ve şeytanlar orayı istilâ eder.”

Ahmed bin Hanbel: “Allâhü Te‘âlâyı rüyâmda gördüm” ve: “Sana en çok ne ile yaklaşılabilir?” diye sordum. Allâhü Te‘âlâ: “Kur’ân okumakla” buyurdu. Ben: “Anlayarak mı, yoksa anlamayarak da olur mu?” diye sorunca Allâhü Te‘âlâ: “Hem anlayarak hem anlamayarak” buyurdu.”

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), İhyâ u Ulûmi’d-din, 1.c., 775.s.)

12

YEMEK DUÂSI

El-hamdü li’llâh el-hamdü li’llâh ellezî et‘amenâ ve sekânâ ve ce‘alenâ mine’l-müslimîne.

Allâhümma’ğfir ve’rhâm va’hfez sâhibe’t-ta‘âmi ve’l-âkilîn ve li-men sa‘â fîhi ve li-cemî‘i’l-mü’minîne ve’l-mü’minât, ve’l-müslimîne ve’l-müslimât el-ahyâu minhüm ve’l-emvât bi-rahmetike yâ erhame’r-rahimîne.

Allâhümme nevvîr kulûbenâ bi-envâri muhabbetike ve zikrike yâ zê’l-celâli ve’l-ikrâmi.

Allâhümme ahyinâ hayaten tayyibeten bi’s-sıhhati ve’s-selâmeti ve’l-‘afve ve’l-‘âfiyete fî’d-dîni ve’d-dünyâ ve’l-âhireti. İnneke ‘alâ külli şey’in kâdîrin.

Allâhümme innâ nes’elüke tamâmen ni‘meti ve devâme’l-‘âfiyeti ve’rzüknâ hüsne’l-hâtimeti. Allâhümme zid ve lâ-tenkus bi-hurmeti’n-nebîyyî sallâ’llâhu ‘aleyhi ve sellem ve bi-hurmeti sirri sûreti’l-fâtiha.

 

ABDEST DUÂSI

Abdest aldıktan sonra şu duâyı okumak müstehabbdır.

Sübhâna’llâh, ve’l-hamdü li’llâh, e’stağfiru’llâh, ve eşhedü en lâ-ilâhe illâ’llâhu vahdehu lâ-şerîke lehu ve eşhedü enne Muhammeden ‘abduhu ve resûlühu. Ya‘nî: Sübhânsın Allâhım, hamd sanadır. Senden başka ilâh olmadığına şahâdet ederim. Sana istiğfâr eder, Sana tevbe ederim. Muhammed (s.a.v.)’in senin kulun ve Resûlün olduğuna şahâdet ederim.” Bu duânın çok fazîletli olduğu rivâyet edilmiştir.

İbn-i Mes‘ûd (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin şöyle buyurduklarını rivâyet etti: Eşhedü en lâ-ilâhe illâ’llâhu vahdehu lâ-şerîke lehu ve eşhedü enne Muhammeden ‘abduhu ve resûlühu. Ya‘nî: “Abdest alan biriniz şöyle desin: Şahâdet ederim ki Allâh’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed (s.a.v.) Allâh’ın kulu ve Resûlüdür. Ve bundan sonra salavât okusun. Böyle yapan kimseye rahmet kapıları açılır.”

Abdest alan kimsenin, kendisini tamâmen abdeste vermesi ve hiçbir söz konuşmaması gerekir; zîrâ abdestle Rabbini ziyâreti murâd etmektedir.

(Ebu Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Ğâfilîn Bustânu’l-‘Ârifîn, 838.s.)

26

 

SELÂM ÂYETLERİ

E‘ûzü bi’llâhi mine’ş- şeytâni’r- racîm.

Bi-smi’llâhi’r- rahmâni’r- rahîm .

Selâmün ‘aleyküm ketebe rabbüküm ‘alâ nefsihi’r-rahmeh.

Selâmün aleyküm bi mâ-sabertüm feni‘me ‘ukbe’d-dâr.

Selâmün aleykümü’dhulû’l- cennete bi mâ-küntüm ta‘lemûn.

Ve selâmün ‘aleyhi yevme vülide ve yevme yemûtü ve yevme yüb‘asü hayyen.

Ve’s-selâmü ‘aleyye yevme vülittü ve yevme emûtü ve yevme üb‘asü hayyen.

Selâmün ‘aleyke se-estağfiru leke rabbî innehû kâne bî hafiyyen.

Ve’s-selâmü ‘alâ meni’t-tebe‘a’l-hüdâ.

Ve selâmün ‘alâ îbâdihî’l-lezîne’stafâ

Selâmün ‘aleyküm lâ-nebteği’l-câhilîn.

Selâmün kavlen min rabbi’r- rahîm.

Selâmün ‘alâ Nûhin fi’l-‘âlemîn, innâ kezâlike neczi’l-muhsinîn, innehû min ‘ıbâdine’l-mü’minîn.

Selâmün ‘alâ İbrâhîm, innâ kezâlike neczi’l-muhsinîn, innehû min ‘ıbâdine’l-mü’minîn.

Selâmün ‘alâ Mûsâ ve Hârûn, innâ kezâlike neczi’l-muhsinîn, innehümâ min ‘ıbâdine’l-mü’minîn.

Selâmün ‘alâ İlyâsîn, innâ kezâlike neczi’l-muhsinîn, innehû min ‘ıbâdine’l-mü’minîn.

Ve selâmün ‘ale’l-mürselîn.

Selâmün ‘aleyküm tıbtüm fe’dhulûhâ hâlidîn.

Selâmün hiye hattâ matla‘ı’l-fecr.

HADÎS-İ ŞERÎF

“Duâ, gök ile yeryüzü arasında durdurulur ve Nebî (s.a.v.)’e salevât getirinceye kadar o duâdan hiçbir kelime (arşa) yükselmez.” (Tirmizî)

8

SAFER AYININ İLK VE SON ÇARŞAMBA

GÜNÜNDE OKUNACAK DUÂ

E‘ûzu bi’llâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm. Bi-smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm. Selâmun ‘aleyküm ketebe rabbüküm ‘alâ nefsihi’r-rahmete. Selâmun ‘aleyküm bi-mâ sabertüm fe-ni‘me ‘ukbe’d-dâri. Selâmun ‘aleyküm udhulû’l-cennete bi-mâ küntüm ta‘melûne. Ve selâmun ‘aleyhi yevme vulide ve yevme yemûtü ve yevme yub‘asü hayyan. Ve selâmu ‘aleyye yevme vulidtü ve yevme emûtü ve yevme ub‘asü hayyan. Selâmun ‘aleyke se-esteğfiru le-ke rabbî innehu kâne bî hafiyyan. Ve selâmun ‘alâ meni’ttebe‘a’l-hüdâ. Ve selâmun ‘alâ ‘ibâdihi’llezîne’stafâ. Selâmun ‘aleyküm lâ-nebteği’l-câhilîne. Selâmun kavlen min rabbi’r-rahîmin. Selâmun ‘alâ Nûhin fî’l-‘âlemîne. İnnâ ke-zâlike neczî’l-muhsınîne. İnnehu min ‘ibâdinâ’l-mü’minîne. Selâmun ‘alâ İbrâhîme. Ke-zâlike neczî’l-muhsinîne. İnnehu min ‘ibâdinâ’l-mü’minîne. Selâmun ‘alâ Mûsâ ve Hârûne. İnnâ ke-zâlike neczî’l-muhsinîne. İnnehümâ min ‘ibâdinâ’l-mü’minîne. Selâmun ‘alâ İlyâsîne. İnnâ ke-zâlike neczî’l-muhsinîne. İnnehu min ‘ibâdinâ’l-mü’minîne. Ve Selâmun ‘alâ’l-mürselîne. Selâmun ‘aleyküm tıbtüm fe’dhulûhâ hâlidîne. Selâmun hiye hattâ metla‘i’lfecri. Allâhümme bârik fî şehri’s-saferi va’htim le-nâ bi’s-sa‘âdeti ve’z-zaferi.

 

SAFER AYINDA KILINACAK NAMÂZ

Safer ayının ilk ve son çarşamba gecesi nısfu’l-leylden (gece yarısından) sonra yeryüzüne nâzil olacak belâlardan bi-izni’llâhi te‘âlâ muhâfaza olmak için imsâkten evvel dört rek‘at nâfile namâzı kılıp Fâtiha’dan sonra zamm-ı sûre olarak, birinci rek‘atte 17 “İnnâ a‘taynâ”; ikinci rek‘atte 5 “İhlâs”; üçüncü rek‘atte 1 “kul e‘ûzu bi-rabbi’l-felak”; dördüncü rek‘atte 1 “kul e‘ûzu bi-rabbi’n-nâs” okuyup selâmdan sonra duâ edilecektir. Kezâ, Saferin son çarşambasının ya gecesi veyâ gündüzü iki rek‘at namâz kılıp birinci ve ikinci rek‘atte Fâtiha’dan sonra 11’er “İhlâs” okunacak.

Namâzdan sonra 7 def‘a istiğfar edilecek ve el kaldırıp 11 def‘a salât-ı münciye ve sonlarında inneke ‘alâ külli şey’in kadîr okunacaktır. Bu duâlarda, “Allâhü Te‘âlânın, kendimizi ve âile efrâdımızı ve bilcümle mü’minleri âfât-ı semâvîye, âfât-ı arzîyelerden ve cemî‘ belâlardan muhâfaza buyurması” için niyâz edilecektir.

9

 

 

 

KUR’ÂN-I KERÎM HAKKINDA

Ebu’s-Suud Efendi’nin beyânı vechile;

‘Lev enzelnâ hâze’l kur’âne’ âyet-i celîlesi Kur’ân’ın uluvv-i şânını beyân, mev‘ıza ve nesâyihte olan tesirinin kuvvetini temsil için buyurulmuştur.

Kur’ân’ın ahkâmıyla dağlar mükellef olmadığı halde eğer Kur’ân-ı azîmü’ş-şân dağların üzerine nâzil olmuş olsaydı onların müteessir olup Cenâb-ı Allâh’ın korkusundan parça parça yarılacağı beyân buyurulduğuna nazaran insanların Kur’ân’ın ahkâmıyla mükellef ve itâata mecbûr oldukları halde kalblerinin müteessir olmaması kalblerinin pek katı ve hasta olduğuna delâlet etmektedir.

Ebû Bekir Verrâk -rahimehullah-’ın küçük oğlu Kur’ân okumağa hocaya giderdi. Bir gün benzi sararmış olarak ve titreyerek erkenden hocasından geldi. Babası:

Ey oğul sana ne oldu, dedi.

Ey baba! Bu gün üstadım bana Kur’ân âyetinden bir ders verdi. Onun ma‘nâsını işittim, korkumdan bu hale geldim, dedi.

Ey oğul o âyet hangi âyettir, dedi. Oğlu:

“Eğer küfür üzerine devam eder de kalırsanız nefsinizi azâbdan nasıl saklayacaksınız? O günde ki, o günün şiddetinden çocuklar ihtiyarlar. Yani saçları ağarır.” (Müzzemmil s. 17)

İşte bu âyet-i celîlenin ma‘nâsını o çocuk üstâdından anlayınca korkusundan hasta oldu. Ölüm döşeğine düştü, can verdi, öldü. Babası oğlunun kabrine giderdi, ağlardı ve der idi ki:

– Senin oğlun Kur’ân’dan bir âyet işitti, Allâh korkusundan can verdi, sen ise bu kadar zaman Kur’ân okur hatmedersin, ömrün artık sona erdi, ecelin de yaklaştı fakat hâlâ hukûk-i ilâhiyeden çocuk kadar korkmazsın! Meğer senin gönlün kara taştan da katı imiş ki, kalbine Kur’ân-ı azîmü’ş-Şân tesir etmiyor.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Musâhabe 2, 28-31.s.)

12

 

YAĞMUR SUYUNA OKUNACAK DUÂ

“Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm”

Ömer İbn-i Hattâb radıya’llâhu anhin şöyle dediği rivâyet edildi:

“Resûlullâh salla’llâhu te‘âlâ ‘aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“-Kim yağmur suyundan alır da (bir rivâyette Nisan yağmurundan) ve üzerine yetmiş (70) def‘a Fâtiha sûresi ve yetmiş (70) def’a Âyetü’l-kürsî ve yetmiş (70) kul-huve’llâhu ahad ve yetmişer (70’er) def‘a da Mu‘avvizeteyn’i (Felâk ve Nâs sûrelerini) okursa, nefsim, yed-i kudretinde Olan’a (Allâh’a) yemîn ederim, muhakkak Cibrîl bana geldi ve haber verdi ki: “-Her kim, bu sudan arka arkaya yedi (7) gün, sabahları içerse, muhakkak Allâh sübhânehu ve te‘âlâ, o suyu içen kimsenin cesedindeki bütün hastalıkları def‘ eder. Ve onu hastalıktan âfiyette kılar. Ve damarlarından ve etinden ve kemiğinden ve bütün a‘zâlarından (hastalığı) çıkarır.”

  1. Yetmiş (70) def‘a Fâtihâ sûresi
  2. Yetmiş (70) def‘a Âyetü’l-kürsî
  3. Yetmiş (70) def‘a İhlâs sûresi
  4. Yetmiş (70) def‘a Felak sûresi
  5. Yetmiş (70) def‘a Nâs sûresi

HADÎS-İ ŞERÎF

“Resûlullâh (s.a.v.), her zaman hastalıklarında Muavvizeteyn sûrelerini okuyup kendi ellerine üflemek ve ondan ifâkat için elleriyle vücûdlarını sıvazlamak i’tiyâdında idiler.” (Buhârî)

“Allâhım! Bize dünyâda iyilik ver, âhirette de iyilik ver. Ve bizi cehennem azâbından koru!” (Müslim)

(Peygamber (s.a.v.) Efendimizin ekseriyetle okuduğu duâdır.)

14

 

HAKK DÎNİN İKÂMESİ (AYAKTA TUTULMASI)

Yâ Ekreme’r-Rusül! Allâhü Te‘âlâ Nuh aleyhisselâm’a vasiyet ettiği (yani emrettiği) ahkâm-ı dîniyyeyi size de meşru‘ (şeriat) kıldı. O şey ki, Biz sana vahyettik, yine onu İbrâhim, Mûsâ, Îsâ’ya vasiyet ettiğimizi size de meşru‘ kıldık. O vahyettiğimiz şey: dîni ikâme edip ahkâmını halelden korumak ve dînde tefrika etmemektir… (Şûrâ s. 13)

Fahr-i Râzî ve Eb’us-Suûd Efendi’nin beyânları veçhile, bu âyet-i celîle beş hükmü câmi’dir:

1- Cenâb-ı Hakk Nuh aleyhisselâm’a vasiyet (emr) ettiği ahkâm-ı dîniyyeyi ümmet-i Muhammed’e de meşru‘ kılmıştır.

2- Resûlullâh (s.a.v.)’e de vahyolunan ahkâmın da meşru‘ olmasıdır. Ya‘ni “Bizim sana vahyettiğimiz ahkâmı da sana ve senin ümmetine meşru‘ kıldık” demektir.

3- Ulû’l-azm peygamberân-ı zîşândan, Hazret-i İbrahim, Mûsâ ve Îsâ aleyhimüsselâm’a vasiyet olunan ahkâmın da ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’e meşru‘ olmasıdır.

4- Enbiyâya vasiyet edilen ahkâmdan birisi, dîni ikâme ve ahkâmını halelden ve tağyirden korumaktır.

5- Vasiyet olunan mesâilden biri de, dînde ihtilâf edip fırkalara ayrılmamaktır ki esâsında ittifak üzere bulunmaktır.

Fahr-i Râzî ve Nisâbûrî’nin beyânları veçhile, dîni ikâme ile murâd: Dînin erkânında adâlet, bâtıl olan şeylerin duhûlünden dîni muhafaza etmek, dînin ahkâmını bâtıldan vikâye (korumak) ile vazîfelerini îfâya devâm, kemâl-i ciddiyetle hukûkunu îfâya müsâraat etmektir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Hz. İbrâhîm (a.s.), 127.s.)

16

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN KIZI FÂTIMÂ (R.ANHÂ)’YA ÖĞRETTİĞİ DUÂ

Hz. Fâtımâ (r.anhâ) bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.)’e giderek işinin çokluğundan şikâyetle “Ey Allâh’ın Resûlü! Ellerim değirmen çevirmekten yara içerisinde kaldı. Her gün bir defa un öğütüyor ve bir def‘a da hamur yoğuruyorum” dedi. Bunun üzerine

Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdular:

“Eğer Allâhü Te‘âlâ sana birşey vermek isterse o şey seni mutlaka bulacaktır. Fakat ben sana bundan daha hayırlısını haber vereceğim: Yatağına girdiğinde otuzüçer kere Sübhânallâh ve Elhamdülillâh, otuzdört kere de Allâhüekber demen senin için hizmetçiden daha hayırlıdır.

Sonra sabah ve akşam namazlarının arkasından şu kelimeleri on def‘a söyle:

“Lâ ilâhe illallâhu vahdehû la şerike leh. Lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü yuhyî ve yümît, biyedihi’l-hayr ve hüve âlâ külli şey’in kadîr.

(Allâh’tan başka ilâh yoktur. O tektir. O’nun ortağı yoktur. Mülk yalnızca O’nundur. Hamd O’na mahsustur. O diriltir ve öldürür. Hayır O’nun elindedir ve O’nun herşeye gücü yeter.)

Bu kelimelerin her birisi için sana on hasene yazılır ve günâhlarından da on tanesi silinir. Bunların her birisi İsmâil’in zürriyetinden bir köle âzâd etmek gibidir. Şirk müstesnâ o gün işleyeceğin hiç bir günah bu kelimelerin sevâbına yetişip onu sildirmez.”

(M. Yusuf Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 4.c., 49.s.)

“Kur’ân okumak ve zikir îmânı kuvvetlendirir.”

(H.Şerîf, Deylemî)

“Kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle mutmaîn olur.

(Ra‘d s. 28)

20

ZİKR-İ HAFÎ

İmâm Nevevî (r.h.) “el-Ezkâr”ında şöyle der: “Zikir kalb ve dil ile yapılır. Efdal olan, kalb ve dil ile beraberce yapılandır. Eğer zikir sadece biri ile yapılmak isteniyorsa kalb ile yapılması efdaldir.”

Bu her iki şekil de Kitab ve Sünnete dayanır.

Bizim bu yoldaki rehberlerimiz olan Nakşibendiyye büyükleri kalb ile yapılan hafî, yani gizli zikri tercih etmişlerdir. Bu da Kitab ve Sünnete dayanır.

Bu ümmet içinde imâm olmak hüviyetini kazanmış âlimlerimiz hafî zikrin delîli olarak, “Rabbini, kendi içinde, tazarru‘ ile yani titreyerek ve korkarak zikret.” (A‘raf s. 205)

Yine âyet-i kerimede: “Rabbinize tazarru‘ ile ve gizli olarak duâ edin.” (A‘raf s. 55) buyurulmuştur.

Hadîslere gelince: Nebî (s.a.v.) Rabbimizin şöyle buyurduğunu nakleder: “Ben kulumun zannına göreyim. Beni zikrettiği zaman onunla beraberim. Eğer beni kendi içinde zikrederse ben de onu kendi kendime zikrederim. Eğer beni bir topluluk içinde zikrederse ben de onu ondan daha hayırlı bir topluluk içinde zikrederim.”

Hazret-i Âişe (r.anhâ) ve ebeveyni (r.a.e.)’den rivâyet olunduğuna göre Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Öyle zikir vardır ki bazı zikirlerden yetmiş kat efdaldir. Kıyâmet gününde bütün yaratıklar hesapları görülmek üzere gelirler, Hafaza melekleri de yazdıkları şeyleri getirirler. Allâhü Te‘âlâ buyurur: “İyice bakın, kulumun hesaplanmamış bir ameli kaldı mı?” Melekler derler ki: “Ya Rabbi, onun hakkında bildiğimiz ve hıfzettiğimiz her şeyi yazdık. Başka bir şey bırakmadık. “Kul, çaresiz kaldığı bir anda Cenâb-ı Hakk buyurur: “Senin benim yanımda bir iyiliğin var ki, şimdi seni onunla mükâfatlandıracağım. O ise, (meleklerin yazamadığı) zikr-i hafîdir.”

Dil ile yapılan cehrî zikir, meleklerin duyup yazdıkları zikir, Kalb ile yapılan hafî zikir de meleklerin duyamadığı ve yazamadığı zikirdir.

Resûlullâh (s.a.v.): “Zikrin hayırlısı gizli olanı, rızkın hayırlısı da yetecek mikdarda olanıdır” buyurmuşlardır. (Ahmed bin Hanbel)                           (Muhammed Hânî (k.s.), Âdâb, 75-175.s.)

27

 

KUR‘ÂN-I KERÎM İLE TEDÂVÎ

Kur’ân-ı Kerim’de tıpla ilgili olarak kırka yakın âyet-i kerime vardır. İbni Kayyim el-Cevziyye “ed-Dâü ve’d Devâ” isimli eserinde şöyle der: “Kişi, Fâtihâ ile tedâvî olmayı iyice bilse, acâyip tesirini ve şifâsını elbetteki görecektir. Ben, Mekke ve Medine’de hayli zaman kaldım, bazı hastalıklara da yakalandım, fakat ne tabip bulabildim ne de ilaç, kendi kendimi Fâtihâ ile tedâvî ediyordum, fevkalâde tesirini gördüm ve ben bu tedâvî şeklini, bir hastalığı olan kimselere tavsiye ediyordum, onlardan birçokları da çabucak tesirini görüyorlardı”.

Kur’an’ın Şifâ Olması İle İlgili Hadîsi Şerifler:

“Sizlere iki şifâyı tavsiye ederim; biri bal, diğeri ise Kur’ân’dır.”

“İki şeyde şifâ vardır. Kur’ân okumakta, bal şerbeti içmekte.”

“Devâların (şifâların) en güzeli, en iyisi, Kur’ân’dır.”

“Fâtihâ Sûresi, zehirlenmeye karşı şifâdır.”

“Yâsîn Sûresi Kur’ân’ın kalbidir, zîrâ o bir çok hastalık için şifâdır.”

İbn Mes‘ud (r.a.) de: “Kur’ân-ı Kerim’de iki şifâ vardır. Biri Kur’ân’ın kendisi, diğeri ise baldır. Kur’ân gönüllerdeki hastalıklara şifâ, bal ise bütün hastalıklara şifâdır” demiştir.

Sahâbeden Vâsile (r.a.) demiştir ki: “Bir kimse Peygamberimiz (s.a.v.)’e geldi de, boğazındaki rahatsızlıktan şikâyet etti. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.): “Sana Kur’ân okumanı tavsiye ederim” buyurdular.

Bir def‘asında Peygamberimiz (s.a.v.), Hz. Câbir (r.a.)’e: “Ey Câbir! Sana Kur’ân’da en faziletli sûreyi haber vereyim mi?” diye sormuş. Oda: “Evet yâ Resûlallâh (s.a.v.)!” deyince, Peygamberimiz (s.a.v.): “Fâtihâ Sûresi’dir. Bunda bir çok hastalık için şifâ vardır” buyurmuştur.

(Tıbb-i Nebevi Ansiklopedisi, 2.c., 441-442.s.)

7

 

HER TÜRLÜ HAYIRLI TALEB VE MURÂD İÇİN OKUNACAK DUÂ

“Önce cum‘a gecesi sabaha karşı, 2 rek‘at namâz kılınıp arkasından aşağıdaki duâ ta‘rif edildiği şekilde 480 def‘a okunacak:

Önce “Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm” dedikten sonra, 100 def‘a: “Rabbene’ftah beynenâ ve beyne kavminâ bi’l-hakkı ve ente hayru’l-fâtihîn” (A‘râf s. 89) duâsı okunup, arkasından bir def‘a: “Allâhümme yâ müfettiha’l-ebvâb iftâh lenâ hayra’l-bâb” duâsı okunacak.

Dört kere bu şekilde tekrardan sonra yine besmelenin arkasından 80 def‘a:

“Rabbene’ftah beynenâ ve beyne kavminâ bi’l-hakkı ve ente hayru’l-fâtihîn” duâsı ve bir def‘a

“Allâhümme yâ müfettiha’l-ebvâb iftâh lenâ hayra’l-bâb” duâsı okunacak.

Ayrıca aşağıdaki üç duâ (âyetler) 7’şer def‘a okunacak.

  1. Duâ (âyet): “Fa’llâhu hayrun hâfizan vehüve erhamü’r-râhimîn” (Yûsuf s. 64)
  2. Duâ (âyet): “Selâmün kavlen min rabbi’r-rahîm” (Yâsîn s. 58)
  3. Duâ (âyet): “Selâmün ‘aleyküm bimâ sabertüm fe-ni‘me ukbe’d-dâr” (Ra‘d s. 24)
  4. Duâ (Âyetü’l-kürsî): 8 def‘a okunacak.

Birinci okunuşta; ön tarafa, ikincide; sağa, üçüncüde; sola, dördüncüde; arkaya, beşincide; yukarıya, altıncıda; aşağıya üflenilecek, yedinci okunuşta; yutulacak, sekizinci okunuşta; etrafa dönülerek (dört bir tarafa doğru) üflenecektir.

12

KUR’ÂN SEVGİSİ

Hz. Ömer (r.a.), Ebû Mûsâ el-Eş‘arî (r.a.)’e:

“Bize Rabb’imizi hatırlat!” buyurur ve sonra da onun okuduğu Kur’ân’ı dinlerdi.

Hz. Ömer (r.a.) evine girdiğinde Kur’ân-ı Kerim’i açar ve yüzünden okurdu.

Habîb b. Şedîd anlatıyor:

“Abdullah ibn Ömer (r.a.)’nın âzâdlısı Nâfî’ye:

– Abdullah (r.a.) evinde ne yapardı? diye soruldu.

Şu cevâbı verdi: – Halk onun yaptıklarını yapamaz. Her vakit namazı için abdest alır ve bu iki vakit arasında sürekli mushafı açar, Kur’an okurdu.”

Hz. Osman (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Eğer kalblerimiz tertemiz olmuş olsaydı Rabb’imizin kelamına doyamazdık. Ben üzerimden mushafa bakmadığım bir günün geçmesini istemiyorum.”

Hz. Osman (r.a.)’in mushafı çok okunmaktan ve çok bakılmaktan dolayı yırtılacak hale gelmiş bazı yaprakları ise delinmişti.

İbn Mes‘ûd (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Mushaflarınızı açıp onlara bakmayı aslâ ihmal etmeyiniz.”

İkrime b. Ebû Cehil mushafı eline alıp yüzüne sürer ve ağlayarak “Bu benim Rabbimin kelâmı ve O’nun kitâbıdır” derdi.

İbn Ömer (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Kim Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bir kere salevât-ı şerîfe getirecek olursa ona on hasene yazılır. Çarşıdaki işinizi bitirip de evinize döndüğünüzde mushafınızı açarak okuyunuz. Çünkü onun her bir harfine karşılık on hasene verilir. Ancak ben “Elif-Lâm-Mîm, bir kelimedir demiyorum. Bunlar üç ayrı kelime olup her biri için de on hasene vardır.     (M. Yusuf Kandehlevî, Hayatü’s-Sahâbe, 4.c., 23-24.s.)

26

 

SEYYİÂTI GİDEREN HASENÂT

Gündüzün iki tarafında gecenin yakın saatlerinde namazı dosdoğru kıl. Çünkü hasenat, seyyiatı giderirler. Bu, hakkı zikredenlere güzel bir öğüttür. (Hud s. 114)

Hasenatın ahseni, tâatların efdali Allâh hakkında ilim sahibi olmak ve O’nun tevhidinin yolunu bilmek ve nefsin hevâsına muhalefet etmektir. Kul zikrullâh ile günâhlardan arınır, tezkiye-i nefse ancak zikrullâh ile müyesser kılınır. Tasfiye-i kalbin de yegâne medarı zikrullâha kesretle devamdır. Zikrullâh ile kul, Allâh’a ibâdete kuvvet kazanır, şeytanın hilelerinden, tuzaklarından kurtulur.

Resûlullâh (s.a.v.)’e:

– Ya Resûlallâh, kelime-i tevhid hasenattan mıdır? denildikde:

– O hasenatın ahsenidir, diye buyurmuşlardır. Âyet-i celîlede, namazın gece ve gündüzün muayyen vakitlerinde, zikrullâhın ise her vakit devam etmesi için işaret vardır. Ayrıca bu insanın zarurî ihtiyaçlarındandır. Gündüz nasıl epey vaktini maîşet talebine, gecenin fazlaca bir vaktini istirahatine hasrediyorsa, günün ibâdet vakitlerini ibâdetlerine hasredip her ânını da zikrullâha vakfetmelidir. El kârda, gönül yârda olmalıdır. Böyle olursa hasenat, seyyiatı giderir, temizler.

Bu âyet-i celîlede beş vakit namaza işaret vardır. Şöyle ki: Tarafeyi’n nehâr müsenna olmakla iki vakte işârettir. Zülefen de zülfe’nin cem’idir. Cem’in ekalli (en azı) üçtür. Bu da üç vakte işarettir ki evkat-ı hamseye işâret olmuş olur.

Ebû Bekir Verrak demiştir ki, senelerdir dört şeyi aradık, dört şeyde bulduk:

1 – Allâh’ın rızâsını aradık;

O’na itaatte ve ibâdette bulduk.

2 – Maîşet genişliğini aradık;

Duhâ (kuşluk) namazında bulduk.

3 – Din selâmetini aradık; lisanı muhafazada bulduk.

4 – Kabir aydınlığı aradık; gece namazında bulduk.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),

Yûnus ve Hud Sûreleri Tefsîri, 148.s.)

25

ALLÂH’IN İPİNE (KUR’ÂN’A) TOPLUCA SARILIN

Hâris el A‘ver anlatıyor: “Mescide uğramıştım, gördüm ki halk, zikri terkedip mâlâya‘nî konulara dalmış, konuşuyor. Hz. Alî (r.a.)’e çıkıp durumdan haberdâr ettim. Bana:

“Doğru mu söylüyorsun, öyle mi yapıyorlar? Ben:

Resûlullâh (s.a.v)’in şöyle söylediğini işittim:

“Haberiniz olsun bir fitne çıkacak!” Resûlullâh (s.a.v.)’e hemen sordum:

“Bundan kurtuluş yolu nedir Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)?” buyurdular ki: “Allâh’ın Kitabı (na uymak) dır. O’nda sizden önceki (milletlerin ahvâliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyâmete kadar) gelecek fitneler ve kıyâmet ahvâli ile ilgili haberler mevcut. Ayrıca sizin aranızda (îmân küfür, taat isyân, haram helâl vs. nev’inden) cereyân edecek ahvâlin de hükmü var. O, hak ile bâtılı ayırdeden ölçüdür. O’nda herşey ciddîdir, gâyesiz bir kelâm yoktur. Kim akılsızlık edip, O’na inanmaz ve O’nunla amel etmezse, Allâh onu helâk eder. Kim O’nun dışında hidâyet ararsa Allâh onu saptırır. O Allâh’ın sağlam ipidir. O, hikmetli olan zikirdir, O dosdoğru yoldur. O, kendine uyan hevâları koymaktan, kendisini (kıraat eden) delilleri iltibastan korur. Âlimler ona doyamazlar. Onun çokca tekrarı usanç vermez, tadını eksiltmez. İnsanı hayretlere düşüren mümtaz yönleri son bulmaz, tükenmez, O öyle bir kitâbdır ki, cinler işittikleri zaman şöyle demekten kendilerini alamadılar:

“Biz, hiç duyulmadık bir tilâvet dinledik. Bu doğruya götürmektedir, biz onun (Allâh kelâmı olduğuna) inandık.” (Cin s. 1) Kim ondan haber getirirse doğru söyler. Kim onunla amel ederse ücrete mazhar olur. Kim onunla hüküm verirse adâletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru yola çağrılmış olur. Ey A‘ver, bu güzel kelimeleri öğren.” (H.Şerîf, Tirmizî)

12

RAMAZAN’DA İBÂDET

Hz. Katâde (r.a.) Ramazan boyunca her üç gecede bir hatim indirirdi, fakat son on gününde her gece bir hatim indirirdi. İmâm Ebû Hanîfe hazretlerinin kırk sene boyunca yatsı namazı abdesti ile sabah namazı kıldığını bilmeyen yoktur. Bu gücü nereden alıyorsun diye soranlara Ebû Hanîfe (r.a.): “Allâh’a, isimleri adına husûsî bir yolla ve tarzla duâ etmiştim (o yolla bu sabır bana nasîb oldu).” Hadîs-i şerîfte öğle uykusundan bahsedildiği için sünnete uymak üzere öğleyin biraz uyurdu (Kaylûle yapardı). Kur’ân-ı Kerîm okurken o kadar ağlardı ki duyan komşuları ona acırdı. Hatta bir gece sabaha kadar Kamer sûresinin üçüncü hizbindeki (es-sâatü mev‘idühüm) âyetini tekrar ederek okudu ve ağladı. İbrahim b. Edhem hazretleri Ramazan’da ne gündüz ne gece uyumamıştı. İmâm-ı Şafiî hazretleri Ramazan’da gece ve gündüz namazlarında yetmiş hatim indirirdi. Onlar (Ben cin ve insanları ancak bana ibadet etsin diye yarattım) âyetine göre amel ederek, böyle ibâdetin imkânsız ve hatta zor olmadığını bize gösterdiler. Eski büyüklerin bu davranışlarını şimdi de uygulayanlar vardır. O derece mücâhede olmasa da kendi zamanlarına göre, kendi güç ve kudretlerine göre geçmişin örnekleri şimdi de vardır. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in gerçek takipçileri bu fesat devrinde bile vardır. Ne rahat ve bollukla dolu bir hayat, ne de yoğun dünyâ işleri onları ibâdetten alıkoymuyor. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyuruyor ki: “Allâhü Te‘âlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey Âdemoğlu sen bana ibadet için kendini ayarlar, ona zaman ayırırsan gönlüne (benden başkasına minnet etmemek) dolduracağım ve senin yoksulluğunu kapatacağım. Öyle yapmazsan gönlünü meşgûliyetlerle doldurup, yoksulluğunu gidermeyeceğim.”

(M. Zekeriyya Kandehlevî, Fezâil-i A‘mâl, 336-342.s.)

31

 

AREFE GÜNÜ DUÂSI

Hazreti Peygamber (s.a.v.) Arefe günü en ziyâde şöyle derlerdi: “Lâ-ilâhe illa’llâhu vahdehu lâ-şerîke lehu, lehu’lmülkü velehu’lhamdu bi-yedihi’l-hayr vehüve ‘alâ külli şey’in kadîr.”

BAYRAMLARIN MENDÛBLARI

1- Erken kalkmak

2- Gusletmek

3- Misvâk kullanmak

4- Güzel koku sürünmek

5- Giyilmesi mübâh olan elbisenin en güzelini giymek

6- Allâh (c.c.)’ün ni‘metlerine şükretmiş olmak için sevinçli ve neşeli görünmek ve yüzük takınmak

7- Ramazan bayramında câmiye çıkmadan önce tatlı bir şey yemek

8- Yenilen şeyin kuru hurma olması

9- Yenilecek olanın adedinin tek olması

10- Kurban bayramında kurban kesecek kimsenin kurban etinden yemek için yemeği namazdan sonraya bırakması

11- Namaza erkence davranıp sabah namazını mahâlle mescidinde kılarak bayram namazı için namazgâha ve büyük câmiye gitmek

12- Namaza giderken acele etmeyip sükûnetle yürümek

13- Namaza giderken Ramazân bayramında gizli ve Kurban bayramında açıktan tekbîr getirmek

14- Namazdan dönerken mümkünse başka yoldan gelmek

15- Mü’minlerle karşılaştığı zamân güler yüz göstermek

16- Elinden geldiğince çokça sadaka vermek.

(Ni‘met-i İslâm, 510.s.)

HADÎS-İ ŞERİF

Enes b. Mâlik (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Allâhü Te‘âlâ arz ve semâlara konuşma izni verse onlar Ramazân orucunu tutanları elbette cennetle müjdelerlerdi.”

(Hz. Gavsu’l-A‘zam Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.),

Üç Aylar ve Faziletleri, 101.s.)

29

KUR’ÂN-I KERÎM’İ OKURKEN EDEP VE SAYGI

Misvak kullanıp abdest aldıktan sonra sakin bir yere, ciddi fakat yumuşak duruşlu bir edâ ile yüzü kıbleye dönmüş olarak oturmalı, Ku’rân-ı Kerîm’i son derece huzûrlu bir kalble, huşû içinde o ana uygun olan bir ma‘nevî vecd hâliyle, sanki Allâhü Te‘âlâ o anda kendisine bizzat hitâb ediyor gibi bir hisle okunmalı.

Okuyan kimse ma‘nâsını anlıyorsa ma‘nâlarına dikkat ederek, müjde ve rahmet âyetleri geldiğinde Allâh’ın mağfiret ve lûtfu için duâ etmeli, azâbla tehdit âyetleri geldiğinde de Allâh’tan himâye dileyip ona sığınmak gerekir. Çünkü ondan başka sığınak ve barınak yoktur.

Tenzîh ve takdîs (Allâh’ın her şeyden üstün olup hiç bir şeye benzemediğini) bildiren âyetlere gelindiğinde ise “sübhânellah” diyerek onu tesbîh etmeli.

Okuma sırasında ağlayamıyorsa da ağlamaya kendini zorlamalı.

Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlemek için okunmuyorsa hızlı okumaya aceleye gerek yoktur.

Allâh’ın kitâbı, saygıdan dolayı nispeten yüksek bir yere, bir rahleye, hiç olmazsa bir yastık üzerine konmalı, okuma sırasında başkasıyla konuşmamalı, mutlaka konuşmak gerekiyorsa, Kur’ân-ı Kerîm’i kapatıp ondan sonra konuşmalı, daha sonra E‘ûzu Besmele çekip tekrar başlanmalıdır.

Çevrede bulunan insanlar kendi işleri ile uğraşıyor da Kur’ân-ı Kerîm’i dinleyemiyorlarsa o zaman sessizce (kendi duyacağı kadar bir sesle) okunması daha uygundur. Aksi halde sesli okumak daha iyidir.

(M. Zekeriyya Kandehlevî, Fezâil-i A‘mâl, 364-365.s.)

12

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İN BEĞENDİĞİ DUÂLAR

Talhâ b. Ubeydullâh (r.a.) anlatıyor: “Bir yolculukta adamın biri gitti, elbisesini çıkardı, kızgın kumlar üstünde debelenip nefsine: “Cehennemin ateşini tat! Geceleri leş, gündüzleri tembelsin!” diye söylenmeye başladı. O sırada Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bir ağacın gölgesi altında istirahat buyuruyorlardı. Doğruca Resûlullâh (s.a.v.)’in yanına vardı ve:

– Nefsim beni yendi! dedi. Resûlullâh (s.a.v.):

– İyi dinle, gök kapıları senin için açıldı, melekler seninle övündüler, buyurduktan sonra Sahâbelerine: “Kardeşinizden faydalanın” diye öğüt verdi. Bunun üzerine herkes:

– Ey falanca, benim için duâ eyle, demeye başladı. Resûlullâh (s.a.v.):

– Hepsi için birden duâ eyle, dedi. O da:

– Allâhım, takvayı onlara azık eyle, işlerini doğru yolda bir araya getir, dedi.

O duâ ederken Resûlullâh (s.a.v.) de: “Allâhım, onun duâsını gerçekleştir.” diyordu. Adam devâmla: “Allâhım, cenneti onların meskenleri yap” dedi.” (İbn Ebi’d-Dünyâ)

Enes (r.a.) anlatıyor: “Bir def‘asında Resûlullâh (s.a.v.), namazı içinde duâ etmekte olan bir bedevînin yanından geçerken adamın şöyle niyâzda bulunduğunu duydu: “Ey gözlerin görmediği! Ey zanların ulaşamadığı! Ey vasfedenlerin niteleyemedikleri! Ey hâdiselerin değiştiremediği! Ey felâketlerden korkmayan! Dağların ağırlıklarını, denizlerdeki suların miktarını, yağmur damlalarının sayısını, ağaç yapraklarının adedini, gecenin zulmetine, gündüzün ziyâsına bürünenlerin sayılarını bilen! Hiç bir gök diğer bir göğü, hiç bir arz diğer bir arzı, (onun bilgisinden saklayamayan) denizlerin diplerindekileri, dağların sarp yerlerindekileri ondan gizleyemeyen! Ömrümün en hayırlı ânını ömrümün sonu, amelimin en hayırlısını amellerimin sonu, günlerimin en hayırlısını da sana kavuşacağım gün eyle!” Resûlullah (s.a.v), Allah’ı pek güzel övdüğün için bedevîye o sıralarda kendilerine hediye edilen bir miktar altını hîbe ettiler. (Taberânî)

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 4.c. 60-64.s.)

27

 

 

 

“SEYYİDÜ’L İSTİĞFÂR” DUÂSI TERCÜMESİ

Allâhümme: Ey benim Allâh’ım, kabul ve i‘tirâf ederim ki,

Ente rabbî: İnsanlığın başından sonuna kadar, bütün ma’nâsı ile, beni terbiye eden, ancak sensin, yüce zâtındır. Çünkü:

Lâ-ilâhe illâ ente: Senden başka bir ilâh yoktur.

Halaktenî: Ve i’tirâf ederim ki, beni yaratan, yoktan var eden sensin.

Ve ene ‘abduke: Ben ise senin kulun ve yarattığınım. Ya‘ni İlâhî emir ve yasaklarını, yerine getirmeye me’mûrum.

Ve ene ‘alâ ‘ahdike ve va‘dike mesteta‘tü: Aynı şekilde kulluk vazîfeme dâir “kâlû belâ”da verdiğim söz ve yeminin yerine getirilmesine, insânî gücümün yettiği kadar emrindeyim. Şu kadar var ki:

E‘ûzü bike min şerri mâ- sana‘tü: Gaflet, bilgisizlik ve cehâlet sebebiyle va’kî olan, geçmiş kusurlarımın, kötülüğünden cânımı ve cânânımı kurtarabilmek için emniyet ve güven yurdu olan İlâhî bağış ve mağfiretine sığınıyorum.

Ebûü’ leke bi- ni‘metike ‘aleyye: Ey benim sevgili Allâh’ım, kusurluluğuma rağmen apaçık gözüken çeşit çeşit ni’metlere nâil olduğumu bildiğim gibi.

Ve ebûü’ bi- zenbî: Hiçbir akıl ve mantığa sığmayan günâhlarımı da bilip onları da kabûl ve i’tirâf ediyorum. Öyle ise ey Rabbim,

Fa’ğfirlî zünûbî: Va’kî olan kusûr ve günâhlarımı afvet ve bağışla.

Fe- innehu lâ- ya’ğfiru’z- zünûbe illâ ente: Zîrâ senin en yüce ve en ulu zatından başka günâhları afvedecek başka bir Allâh yoktur.

(M. Es‘âd Erbilî (k.s.), Mektûbat, 85.s.)

 

YEMEK DUÂSI

El-hamdü li’llâh el-hamdü li’llâh ellezî et‘amenâ ve sekânâ ve ce‘alenâ mine’l-müslimîne.

Allâhümma’ğfir ve’rhâm va’hfez sâhibe’t-ta‘âmi ve’l-âkilîn ve li-men sa‘â fîhi ve li-cemî‘i’l-mü’minîne ve’l-mü’minât, ve’l-müslimîne ve’l-müslimât el-ahyâu minhüm ve’l-emvât bi-rahmetike yâ erhame’r-rahimîne.

Allâhümme nevvîr kulûbenâ bi-envâri mahabbetike ve zikrike ve şükrike yâ zê’l-celâli ve’l-ikrâmi.

Allâhümme ahyinâ hayaten tayyibeten bi’s-sıhhati ve’s-selâmeti ve’l-‘afve ve’l-‘âfiyete fî’d-dîni ve’d-dünyâ ve’l-âhireti. İnneke ‘alâ külli şey’in kâdîrin.

Allâhümme innâ nes’elüke tamâmen ni‘meti ve devâme’l-‘âfiyeti ve’rzüknâ hüsne’l-hâtimeti. Allâhümme zid ve lâ-tenkus bi-hurmeti’n-nebîyyî sallâ’llâhu ‘aleyhi ve sellem ve bi-hurmeti sirri sûreti’l-fâtiha.

 

 

 

ABDEST DUÂSI

Abdest aldıktan sonra şu duâyı okumak müstehabbdır.

Sübhâna’llâh, ve’l-hamdü li’llâh, e’stağfiru’llâh, ve eşhedü en lâ-ilâhe illâ’llâhu vahdehu lâ-şerîke lehu ve eşhedü enne muhammeden ‘abduhu ve resûlühu. Ya‘nî: Sübhânsın Allâhım, hamd sanadır. Senden başka ilâh olmadığına şahâdet ederim. Sana istiğfâr eder, sana tevbe ederim. Muhammed (s.a.v.)’in senin kulun ve Resûlün olduğuna şahâdet ederim.” Bu duânın çok fazîletli olduğu rivâyet edilmiştir.

İbn-i Mes‘ûd (r.a.), Resûlu’llâh (s.a.v.) Efendimizin şöyle buyurduklarını rivâyet etti: Eşhedü en lâ-ilâhe illâ’llâhu vahdehu lâ-şerîke lehu ve eşhedü enne muhammeden ‘abduhu ve resûlühu. Ya‘nî: “Abdest alan biriniz şöyle desin: Şahâdet ederim ki Allâh’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed (s.a.v.) Allâh’ın kulu ve Resûlüdür. Ve bundan sonra salavât okusun. Böyle yapan kimseye rahmet kapıları açılır.

Abdest alan kimsenin, kendisini tamâmen abdeste vermesi ve hiçbir söz konuşmaması gerekir; zîrâ abdestle Rabbini ziyâreti murâd etmektedir.

(Fakîh Ebû’l-Leys es-Semerkandî (r.h.),

Bustânu’l-‘Ârifîn, 838-839. s.)

KUR’AN-I KERİM BİR MU‘CİZEDİR

Resûlullâh (s.a.v.) buyurmuşlardır: “Allâh Kur’ân’ı emredici, nehyedici, uyulan, başlı başına nûrlu bir yol, dillerden düşmeyen bir örnek olarak göndermiştir: İçinde sizin, sizden öncekilerin ve sizden sonra (gelecek)lerin de haberi vardır. Aranızda cereyan edecek olayların da hâkimidir o. Çok okumak onu eskitmez. Garaibi bitmez! O gerçektir, şaka değildir. Onunla söyleyen doğru söyler… Onunla hükmeden adâletle hükmetmiş olur. Onunla savunan dâimâ muzaffer olur. Onun ışığında taksîm eden herkese hakkını tam vermiş olur. Onunla amel eden me’cur olur… Ona temessük eden (sarılan) dosdoğru bir yola kavuşmuş olur. Ondan başkasından hidâyeti isteyeni Allâh saptırır, ondan başkasıyla hükmedenin de Allâh belini kırar (helâk eder). O, hüküm ve hikmetleri içine alan bir zikirdir. Apaçık nûrdur. Dosdoğru bir yoldur. Allâh’ın sapasağlam (muhkem) bir ipidir. (Her hastalığa) yararlı olan bir şifâdır. Kendisine sarılanı korur. Kendisine tâbî olanı kurtarır… Eğri büğrü olmaz ki düzeltilmeye muhtaç olsun! (Doğrudan) meyletmez ki kınansın… Acâip (ve garâibi) bitmez. Çok okumak (ve tekrarlanmak)la eskimez.”

İbn Mes‘ud (r.a.)’den aynı bunun gibi bir hadîs rivâyet edilmiştir. O hadîsde şöyle geçmektedir. “İçinde ihtilâfa mahal bir şey yoktur! Zarâfeti ve göz alıcılığı asla kayıb olmaz!.. İçinde öncekilerin de sonrakilerin de haberi mevcuttur.”

Kudsî bir hadîs-i şerîfde şöyle buyurulur: Allâh (c.c.) Muhammed (s.a.v.)’e şöyle hitâb etmiştir: “Ben sana öyle Tevrat(a benzer) yepyeni bir kitab göndereceğim ki, sen onunla, kör gözleri, sağır kulakları, kapalı kalpleri açacaksın! İlim menbaları ondadır… Ondadır fehm-i hikmet ve kâinlerin baharı!…”

(Kadı ‘Iyâz (rh.a.), Şifâ-i Şerîf, 274-276.s.)

 

 

 

 

 

KUR’AN-I KERÎMİN TEFSÎRİ MES’ELESİ

Tefsîr yapacak âlimin aşağıda zikr edilen şu onbeş ilmi gayet mükemmel şekilde bilmesi lâzım gelir.

Bu ilimleri kemâliyle (tam ve en olgun şekilde) bilmeyen kimselerin Kur’an tefsîrine yeltenmesi şer‘an câiz değildir (şeriatın buna izni yoktur).

1- Lûgat (Arap dili)         8- Kıraat ilmi

2- Tasrif (Sarf ilmi)         9- Usûl-i din ilmi

3- Nahv ilmi                      10- Usûl-i fıkıh ilmi

4- İştikak                            11- Esbâb-ı nüzûl

5- Me‘ânî ilmi                  12- Nâsih ve mensûh

6- Beyân ilmi                  13- Fıkıh ilmi

7- Bedi‘ ilmi                      14- Mücmel ve mübhemin tefsîri

Müfessirin sahip olması gereken 15’inci ilim ilmü’l-mevhibedir. Bu öyle bir ilimdir ki, onu Cenâb-ı Hakk hazretleri, ilmiyle âmil olan bahtiyar kuluna ihsân eder.

(Sırrı Paşa’nın saydığı bu 14 ilim kesbîdir, ya‘ni çalışıp öğrenmekle elde edilebilir. 15’inci ilim ise vehbîdir, ya‘ni Allâh (c.c.) vergisidir. O verirse verir, vermezse, çalışmakla öğrenilip elde edilemez.)

İşte bu 15 ilim, müfessirin (tefsîr âliminin) mutlaka, kesin sûrette ve hiç şüphesiz ve eksiksiz mükemmel bir şekilde sâhip olması zorunlu bulunan ilimlerdendir.

Ama bunlardan başka, Kur’an-ı kerîmi tefsîr edebilmek için müfessirin diğer ilimlerde (ve çağının gerektirdiği genel kültür bilgilerinde) derinleşmiş olması da şarttır.

(İmâm Zehebî (rh.a.),

Büyük Günâhlar, Ekbölüm, 257-259.s.)

 

KUR’AN-I KERÎMİ TEKRAR TEKRAR OKUMAK

Kur’ân; ne sûretle olursa olsun, tekrârının çokluğundan eskimez: Kezâ onun mükerrer tilâveti ve dinlenmesi bakımından da eskimez. Şöyle denilmektedir: Okuyan kimse ne usanır, ne de bıkar. Bir görüşe göre de; onun revnakı ve behçeti ya‘ni güzelliği gitmez. Nitekim; mahlûkun kelâmında bu vardır. Bilakis tekrâr edildikçe, tekrâr okundukça, okumalar çoğaldıkça güzellik artar. Şu yönüyle îzah edilmiştir ki; tilâvet ve tedris bakımından ulemâ, cühelâ, Araplar ve Acemler tarafından tekrârın çokluğu ile onun harfi değişmez. Bilakis hatalı okuyuşlar doğruya ve güzel okuyuşlara döner. Nitekim; Cami’us-Sağîr’deki hadîs de şöyledir:

“Okuyan okuduğu ve hata ettiği veyâ lahin yaptığı veyâ acemi olduğu zamân, melek onu nâzil olduğu gibi yazar.”

Münâvî der ki: Kasden hatâ etmediği veyâ ta‘limde kusûr etmediği zamân, kıraatta hatâ eden ve lahin eden kimse sevâb alır. Yani o buna kâil olmuş olur. Yok eğer kasden böyle olursa günâh olur. Fakat bu düşünülemez. Zîrâ; tekrâr işi, münâsebet bakımından onu ifâde etmez. Yani kasden yapılmış olmaz.

Hadîsde; “Onu okuyunuz tilâvet ediniz” diye geçmektedir. Tilavet ve kıraat aynı ma‘nâya gelmektedir. “Okuyunuz” diye gelen emir, namâzda mutlak vücûb için olduğundan farz ma‘nâsınadır veyâ farzın karşılığıdır. Bazan da kıraat (okumak) mendûb olur. Fakat bu namâzın bidâyet ve nihâyetinde vâcib olur. Namâzın dışında ise mendûb olur.

Kıraatta efdâl olan; Mushaf (Kur’an)’dan okumaktır, ezberden değil. Çünkü Mushaf’ı tutmak, elin amelidir. Yine onun taşınmasında ve ona bakmakta gözün ameli vardır. Ve aynı zamânda onun ma‘nâlarının düşünülmesine yardım eder. Bundan dolayı sahâbe (r.a.)’ün ekserisi Mushaf’dan okurlardı.

Alî (r.a.)’den rivâyet olunmuştur: “Üç şey vardır ki, hâfızayı kuvvetlendirir, balgamı giderirler. Bunlar; misvak kullanmak, oruç tutmak ve Kur’ân okumaktır.”

(Muhammed Hâdîmi (rh.a.), Berika, 162-163.s.)

 

SÛRELERİN FAZÎLETİ

Hz. Âişe (r.anhâ)’dan: Resûlullâh (s.a.v.) yatağa girdiği zamân İhlâs ve Muâvvizeteyn sûrelerini okur, avuçlarına üfler, sonra da yüzüne, kollarına, göğsüne ve elinin ulaştığı yerlere sürerdi. Hastalığı şiddetlendiği zamân bunu benim yapmamı emretti.

Abdullâh b. Mes‘ûd (r.a.)’den: Cenâze kabre konduğu zamân, azab melekleri ölünün ayak tarafından gelmek isteyince ayaklar:

“- Buradan gelemezsiniz, çünkü sâhibim Mülk sûresini okurdu.” derler. Melekler göğüs tarafından gelmek isteyince, göğüs -veyâ karın-:

“- Buradan gelemezsiniz, çünkü sâhibim üzerimde Mülk sûresini okurdu.” der. Bu defâ melekler baş tarafından gelmek isterler, fakat baş:

“- Buradan gelemezsiniz, çünkü sahibim Mülk sûresini okurdu.” der. İşte böylece Mülk sûresi kabir azâbına mânî olur. Mülk sûresi Tevrat’ta da vardı. Geceleri Mülk sûresini okuyanlar büyük servete kavuşurlar ve çok güzel bir amel işlemiş olurlar.

Hz. Ömer (r.a.)’den: Geceleri Bakara, Âl-i İmrân ve Nisâ sûrelerini okuyanlar samîmî kullar zümresine ilhâk olunurlar.

Cübeyir b. Mut‘ım (r.a.)’den: Resûlullâh (s.a.v.) bana:

“- Cübeyir! Bir yolculuğa çıktığın zamân arkadaşlarının arasında en güzel görünüşe ve en çok azığa sahip olmak ister misin?” dedi.

“- Anam babam sana kurban olsun, istemez olur muyum?” dedim.

“- O halde şu beş sûreyi oku: Kâfirûn, Nasr, İhlas, Felâk ve Nâs. Her sûreye besmele ile başla ve besmele ile bitir.” buyurdu. Şimdi zenginim. Vaktiyle bir yolculuğa çıktığım zamân arkadaşlarım arasında elbisesi en mütevâzi ve azığı en az olanı bendim. Resûlullâh (s.a.v.) bana bunları öğretti. Ben de okudum, yolculuk müddetince arkadaşlarım arasında elbisesi en güzel ve azığı en çok olan ben oldum.

(M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.),

Hadîslerle Müslümânlık, 4.c.,1638.s.)

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’E İTÂAT ETMEYİ BEYÂN EDEN ÂYETLER

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e itâat etmeye ve sünnetine uymaya delâlet eden âyet-i kerîmeler bildirilecektir.

Hakk ta‘âlâ hazretleri meâlen: “Ey îman edenler, Allâh’a ve O’nun peygamberine itâat edin.” (Enfâl s. 20.â.) buyurdu.

Yine meâlen; “Allâh’a ve Peygambere itâat edin. Tâ ki rahmete kavuşturulasınız.” (Âl-i İmrân s. 132.â.) buyurdu.

Yine “De ki: Allâh’a ve Peygambere itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse şüphesiz ki, Allâh da o kâfirleri sevmez.” (Âl-i İmrân s. 32.â.) buyurdu.

Yine “Kim Peygambere itâat ederse muhakkak Allâh’a itâat etmiştir.” (Nisâ s. 80.â.) buyurdu.

Bu âyet-i kerîmeler Hz. Muhammed (s.a.v.)’in bütün söz ve davranışlarında ma‘sum olduğunun delîlidir. Zîrâ eğer ufak bir hatâsı olsaydı ona itâat, Hakk ta‘âlâ hazretlerine itaat olmazdı. Buna göre ma‘sum olması vâcibtir. Zîrâ Cenâb-ı Hakk “Ve’t-tebiûhü” “Ona uyunuz” şerefli sözü ile O (s.a.v.)’e tâbî olmayı, halka emretmiştir. Ona uymak demek, yaptıklarının aynını yapmak demektir. O halde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in söz ve davranışlarına uymak Allâh (c.c.)’ün emirlerine uymak ve O’na itimat etmek demektir.

Yine Hakk ta‘âlâ hazretleri meâlen:

“Kim ki Allâh’a ve Peygambere itâat ederse işte onlar, Allâh’ın kendilerine ni‘metler verdiği Peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi adamlarla beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştırlar.” (Nisâ s. 69.â.) buyurmuştur.

(İmâm-ı Kastalânî (rh.a.),

İlâhî Rahmet Hz. Muhammed (s.a.v.), 2.c.,126-127.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) HAKKINDA ŞÜPHE VE İFTİRÂLARI BERTARAF EDEN ÂYETLER

Müşrikler, Hz. Muhammed (s.a.v.)’e deli demişlerdir. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, meâlen: “Hokka ile kaleme ve (erbab-ı kalemin) yazmakta oldukları şeylere and olsun ki, (Habibim) Sen kalbinin ni‘meti sayesinde, bir mecnun değilsin.” buyurmuştur. (Kalem s. 1-2.â.)

Bir gün Âs bin Vâil, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile konuştuktan sonra, dönerken Mescid-i Harâm’da oturan Kureyş ulularından birkaç kâfir, Âs’a:

O söyleştiğin kimdir, diye sordular. O da hâşâ: Bir ebter (soyu kesik) idi cevâbını verdi. O günlerde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Hz. Hatice (r.a.)’den doğan bir erkek oğlu vefât etmişti. O mel‘un, bunun için ebter, yani soyu kesilen bir kişi idi, demek istedi. Cenâb-ı Hakk, o mel‘unun bu sözlerine karşı şu âyet-i kerîmeyi indirdi. Meâlen: “Ebter senin düşmânındır, Yâ Muhammed sen değilsin, senin evlâdın ve soyun kıyâmete kadar bakidir.” (Kevser s. 3.â.) Düşmânın ise bunlardan mahrumdur, demektir.

Yine o zamân da Hz. Peygamber (s.a.v.) için o mel‘un kafirler yalan söyleyip iftira ettiler. Meâlen “O Allâh’a karşı yalan yere iftirâ mı ediyor. Yoksa onda bir delilik mi var.” (Sebe s. 8.â.) dediler. Hakk ta‘âlâ hazretleri buna cevâb verip şöyle buyurdu. Meâlen:

“Hayır, âhirete inânmamakta olanlar (orada) azâbda (dünyâ da hakdan) uzak bir sapıklık içindedirler.” (Sebe s. 8.â.)

Yine O (s.a.v.)’e, Kur’an onun sözüdür, şâirdir dediklerinde Allâh (c.c.) onlara şöyle cevâb buyurdu. Meâlen: “Biz ona, şiir öğretmedik (bu) O’na yakışmaz da. O (nun getirdiği kitab) bir öğütten ve (hükümleri) açıklayan bir Kur’an’dan başkası değildir.” (Yâsin s. 69.â.)

Hz. Peygamber (s.a.v.) eski ümmetlerden haber veren âyetleri kâfirler okuduğu zamân Nadr bin el-Haris adındaki kâfir meâlen: “Eğer dilersek bizde elbet bunun benzerini söyleriz. Bu eskilerin masallarından başka (bir şey) değildir.” (Enfal s. 32.â.)

Bu sûre ile Hakk ta‘âlâ hazretleri müslümânları Kureyş üzerine muzaffer kılacağını, onlara Mekke ve diğer ülkeleri fethedeceklerini va‘d buyurduğunu ve insanların bölük bölük İslâm dînine gireceklerini haber verdi ve öyle oldu.

(İmâm-ı Kastalânî (rh.a.),

İlâhî Rahmet Hz. Muhammed (s.a.v.), 2.c., 132.s.)

 

YAĞMUR SUYUNA OKUNACAK DUÂ

“Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm”

Ömer İbn-i Hattâb radıya’llâhu anhin şöyle dediği rivâyet edildi:

“Resûlullâh salla’llâhu ta‘âlâ ‘aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“-Kim yağmur suyundan alır da (bir rivâyette Nisan yağmurundan) ve üzerine yetmiş (70) def‘a Fâtiha sûresi ve yetmiş (70) def’a Âyetü’l-kürsî ve yetmiş (70) kul-huve’llâhu ahad ve yetmişer (70’er) def‘a da Mu‘avvizeteyn’i (Felâk ve Nâs sûrelerini) okursa, nefsim, yed-i kudretinde Olan’a (Allâh’a) yemîn ederim, muhakkak Cibrîl bana geldi ve haber verdi ki: “-Her kim, bu sudan arka arkaya yedi (7) gün, sabahları içerse, muhakkak Allâh sübhânehu ve ta‘âlâ, o suyu içen kimsenin cesedindeki bütün hastalıkları def‘ eder. Ve onu hastalıktan âfiyette kılar. Ve damarlarından ve etinden ve kemiğinden ve bütün a‘zâlarından (hastalığı) çıkarır.”

  1. Yetmiş (70) def‘a Fâtihâ sûresi
  2. Yetmiş (70) def‘a Âyetü’l-kürsî
  3. Yetmiş (70) def‘a İhlâs sûresi
  4. Yetmiş (70) def‘a Felak sûresi
  5. Yetmiş (70) def‘a Nâs sûresi

 

HADÎS-İ ŞERÎF

“Resûlullâh (s.a.v.), her zaman hastalıklarında Muavvizeteyn sûrelerini okuyup kendi ellerine üflemek ve ondan ifâkat için elleriyle vücûdlarını sıvazlamak i’tiyâdında idiler.” (Buhârî)

“Allâhım! Bize dünyada iyilik, âhirette de iyilik ver. Ve bizi cehennem azabından koru!” (Peygamber (s.a.v.) Efendimizin ekseriyetle okuduğu duâ) (Müslim)

 

 

KUR’AN OKUMANIN EDEBLERİ

Kur’an-ı kerim okuyanın, okuma esnâsında dikkat edeceği edebler vardır.

Mushafı taşımakta altı edebi gözetmelidir:

1- Abdestli olmalıdır. Bir rivayette Kur’ân-ı kerîme abdestsiz dokunmak ve Kur’ân-ı kerîmi abdestsiz taşımak haramdır. Allâh ta‘âlâ Vakıâ sûresi yetmiş dokuzuncu âyetinde: “Ona tertemiz -abdestli- olanlardan başkası el sürmesin.” buyuruyor.

2- Sağ eli ile tutmalı ve elbette özürsüz sol eli ile tutmamalıdır.

3- Düşünürken ve yapraklarını çevirirken, elini yazılı olmayan kısımdan tutmalıdır.

4- Okurken, dizinden yukarıda olmak üzere bir rahle üzerine, koymalıdır.

5- Okurken, göreceği bir iş çıkarsa, onu yapmaya kalkarken mushafı açık bırakmamalı, gelince açıp, yeniden okumalıdır.

6- Kur’ân-ı kerîm okurken, okuduğu sûre veya âyet bitmeden konuşmamalıdır. Ancak kesin bir zarûret olunca konuşabilir. Satırlara iyi dikkat etmelidir. Rahmet âyetine gelince, duraklayıp, Allâh ta‘âlâya duâ edip O (c.c.)’den rahmet istemeli; azâb âyeti gelince, Allâh ta‘âlâya sığınmalı ve sonra yeniden okumaya başlamalıdır. Zîra Muhammed Mustafâ (s.a.v.) böyle yapmıştır.

(Mevlânâ Muhammed Rebhâmî (rh.a.),

Riyâdu’n-Nâsihîn, 61.s.)

HADÎS-İ ŞERÎF

“Evlerinizi kabirlere çevirmeyiniz. Muhakkak şeytân içinde Bakara sûresi okunan evden kaçar.” (Müslim)

“Allâh ta‘âlâ şu Kur’ân’la (âmil olan) kavimleri yükseltir ve onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.”

(Müslim)

KUR’AN-I KERİME TA‘ZÎM

Şerhü’s-Sünne’de diyor ki: İbn-i Abbâs (r.anhümâ), Kur’ân-ı kerîme ta’zîm hakkında buyurdu: “Eğer Allâh ta‘âlâ, Kur’ân-ı kerîmi, insanların dilinde kolay eylemeseydi, hiç kimsede, Allâh ta‘âlânın kelâmını söyleyecek tâkat bulunmazdı. Resûlullâh (s.a.v.)’in zamânında, Kur’ân-ı kerîm, bir mushaf hâlinde toplanmamıştır. Kur’ân-ı kerîmi ilk toplayan Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)’dir. Ondan sonra Hazret-i Osmân (r.a.)’dır. Nitekim Ebû Amr-i Dânî Mukni’, İmâm-ı Şâtıbî Raiyye kasîdesinde bildirmiştir. Bu kıssayı şöyle anlatırlar: Yemâme cenginde, Müseylemetü’l Kezzâb, kurrâ olan, ya’ni Kurân-ı kerîmi ezber bilenlerden bir çoğunu şehîd etmişti. Hazret-i Ömer (r.a.), Hazret-i Ebû Bekir (r.a.)’in yanına gelip: “Kur’ân-ı kerîmi ezber bilenler çok şehîd olmakla azalmaktadır. Kur’ân-ı kerîmin unutulmasından korkuyorum. Kur’ân-ı kerîmi toplayıp yazın.” dedi. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.) Peygamber (s.a.v.) Efendimizin bize emretmediği, yapın buyurmadığı bir şeyi nasıl yaparım? dedikte, Hazret-i Ömer (r.a.): “Kur’ân-ı kerîmi topla Allâh ta‘âlâya yemîn ederim ki, hayırlıdır ve iyi niyyetledir.” dedi. Hazret-i Ömer (r.a.), bu konu üzerinde o kadar ciddî olarak durdu ki, Allâh ta‘âlâ, Hazret-i EbûBekir (r.a.)’e de, Hazret-i Ömer (r.a)’in görüşünü verdi. Bunun üzerine Ebû Bekir (r.a.) Zeyd bin Sâbit (r.a.)’i çağırdı ve; “Ey Zeyd, sen gençsin ve Resûlullâh (s.a.v.) zamanında vahiy kâtibi idin. Kur’ân-ı kerîmi topla ve yaz.” buyurdu. Zeyd bin Sabit (r.a.) de aynısını söyledi. Yani Resûlullâh (s.a.v.)’in bize buyurmadığı ve yapın demediği şeyi nasıl yaparım dedi. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.) bu mes’elede mübâlağa eyledi. Allâh ta‘âlâ Zeyd bin Sâbit (r.a.)’e, Hazret-i Ömer ve Ebû Bekir Sıddîk (r.a.) gösterdiği re’yi gösterdi. Zeyd bin Sâbit (r.a.) der ki: “Allâh ta‘âlâya yemîn ederim ki, bana bir dağı devirmek işi verilseydi, bana verilen bu ağır vazîfeden daha kolay gelirdi. Kur’ân-ı kerîmi âyet âyet, sûre sûre büyük bir zahmetle, ehlinin gönüllerinden, yapraklardan, ağaç kabukları, taş ve diğer şeyler üzerinde yazılı olanlardan topladı.

(Mevlânâ Muhammed Rebhâmî (rh.a.),

Riyâdu’n-Nâsihîn, 63-64.s.)

MÜFLÎS KİMDİR?

Ebû Hureyre (r.a.)’den rivâyetle Resûlullâh (s.a.v): “Müflîs kimdir, bilir misiniz? buyurmuştur. Ashâb (r.a.e.):

– Bizim aramızda müflîs hiçbir dirhemi ve eşyâsı olmayan kimsedir, demişler. Bunun üzerine:

– Hakîkaten benim ümmetimden müflis, Kıyâmet gününde namâz, oruç ve zekâtla gelecek olan kimsedir. Ama şuna sövmüş, buna zinâ isnâdında bulunmuş, şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş, diğerini de dövmüş olarak gelecek ve buna hasenâtından şuna hasenâtından verilecektir. Şâyet da‘vası görülmeden hasenâtı biterse, onların günâhlarından alınarak, bunun üzerine yüklenecek, sonra cehenneme atılacaktır.” buyurmuşlar.

Bu hadîsde Resûlullâh (s.a.v.) müflîsin hakîkatini ta‘rif etmiştir. İnsanlar arasında hiç malı bulunmayan ya da malı pek az olan kimseye müflîs denilse de, hakîkî müflîs bunlar değildir. Çünkü bu hâl ölümle veyâ sonradan zenginleşmekle değişebilir. Hakîkî müflîs bu hadîsde bildirilen kimsedir. Böylesi kâmilen mahv-ü helâk olmuş tam yoksuldur. İşlediği hayır ve hasenâtın sevâbları borçlarına verilecek, bunlar bitince borçlularının günâhlarını yüklenecek, sonra cehennemi boylayacaktır ki, zarâr ve ziyânı, helâk ve iflâsı bu sûretle tamâm olacaktır.

Numan b. Beşîr (r.a.)’den rivâyetle Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta, birbirlerine şefkat husûsunda mü’minlerin misâli bir cesed gibidir. Ondan bir uzuv şikâyet ederse cesedin sâir uzuvları, uykusuzluk ve humma ile ona (iştirâke) çağrışırlar.”

(Sahîh-i Müslim,

Terc. Ahmed Dâvudoğlu (rh.a.), 10.c., 532.s.)

 

HER TÜRLÜ HAYIRLI TALEB

VE MURÂD İÇİN OKUNACAK DUÂ

“Önce cum‘a gecesi sabaha karşı, 2 rek‘at namâz kılınıp arkasından aşağıdaki duâ ta‘rif edildiği şekilde 480 def‘a okunacak:

Önce “Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm” dedikten sonra, 100 def‘a: “Rabbene’ftah beynenâ ve beyne kavminâ bi’l-hakkı ve ente hayru’l-fâtihîn” (A‘râf s. 89.â.) duâsı okunup, arkasından bir def‘a: “Allâhümme yâ müfettiha’l-ebvâb iftâh lenâ hayra’l-bâb” duâsı okunacak.

Dört kere bu şekilde tekrardan sonra yine besmelenin arkasından 80 def‘a:

“Rabbene’ftah beynenâ ve beyne kavminâ bi’l-hakkı ve ente hayru’l-fâtihîn” duâsı ve bir def‘a

“Allâhümme yâ müfettiha’l-ebvâb iftâh lenâ hayra’l-bâb” duâsı okunacak.

Ayrıca aşağıdaki üç duâ (âyetler) 7’şer def‘a okunacak.

  1. Duâ (âyet): “Fa’llâhu hayrun hâfizan vehüve erhamü’r-râhimîn” (Yûsuf s. 64.â.)
  2. Duâ (âyet): “Selâmün kavlen min rabbi’r-rahîm” (Yâsîn s. 58.â.)
  3. Duâ (âyet): “Selâmün ‘aleyküm bimâ sabertüm fe-ni‘me ukbe’d-dâr” (Ra’d s. 24.â.)
  4. Duâ (Âyetü’l-kürsî): 8 def‘a okunacak.

Birinci okunuşta; ön tarafa, ikincide; sağa, üçüncüde; sola, dördüncüde; arkaya, beşincide; yukarıya, altıncıda; aşağıya üflenilecek, yedinci okunuşta; yutulacak, sekizinci okunuşta; etrafa dönülerek (dört bir tarafa doğru) üflenecektir.

 

KUR’AN OKUMAK VE ZİKİRDE BULUNMAK İÇİN TOPLANMANIN FAZÎLETİ

Resûlullâh (s.a.v.): “Bir kimse bir mü’minden dünyâ sıkıntılarından bir sıkıntı giderirse; Allâh ondan âhiret sıkıntılarından bir sıkıntı giderir. Bir kimse başı sıkılana kolaylık gösterirse, Allâh ona dünyâ ve âhirette kolaylık verir. Ve bir kimse bir müslümânın günâhını örtbas ederse, Allâh da onu dünyâ ve âhirette örtbas eder. Kul din kardeşinin yardımında oldukça, Allâh da kulun yardımındadır. Ve her kim bir yol tutarak, o yolda ilim ararsa, bu sebeple Allâh ona cennete götüren bir yol müyesser kılar. Bir kavm Allâh’ın evlerinden bir evde toplanarak kitâbullâhı okurlar ve onu aralarında müzâkere ederlerse; üzerlerine sekînet iner. Allâh’ın rahmeti onları kaplar. Melekler de etraflarını kuşatırlar. Allâh onları kendi nezdindekilere anar. Bir kimseyi ameli yavaşlatırsa, nesebi hızlandıramaz.” buyurdular.

(Sahîh-i Müslim Tercemesi, 11.c. 30-31.s.)

 

 

MÜSLÜMÂNLARA GÂİBÂNE

DUÂ ETMENİN FAZÎLETİ

Bize İshâk b. İbrahim rivâyet etti. (Dedi ki): Bize İsa b. Yûnus haber verdi. (Dedi ki): Bize Abdü’l-Melik b. Ebî Süleyman Ebü’z-Zübeyr’den, o da Safvan’dan (bu zât İbn Abdillâh b. Safvan’dır. Derdâ onun nikâhlısı idi.) demiş ki: Şam’a geldim. Ve Ebü’d-Derdâ’nın evine vardım. Fakat onu bulamadım da Ümmü’d-Derdâ’yı buldum.

– Bu sene haccetmek mi istiyorsun? dedi.

– Evet! dedim.

– Öyle ise Allâh’a bizim için hayır duâda bulun! Çünkü Peygamber (s.a.v.): “Müslümân kişinin din kardeşine gâibâne duâsı müstecâbdır. Onun başında müvekkel bir melek vardır. Din kardeşi için hayır duâsında bulundukça, ona müvekkel olan melek: Âmin! Senin için de bir misli var, der.” buyururdu, dedi.

(Sahîh-i Müslim Tercemesi, 11.c. 72.s.)

 

 

 

DUÂ

Duânın da âdabı ve şartları vardır. Bu âdaba ve şartlara riâyet icabetin te’minâtıdır. Kim bu şartlara riâyet etmeden duâsının kabûlünde ısrar ediyor ve kabûl edilmediğinden gönlünü bozuyorsa azgınlardandır.

Duânın kabulünde şart, nefis tezkiyesi ve kalb tasfiyesidir. Duâ eden evvelâ helâl lokma ile nefsini ıslâh etmeli, zikrullâha ihtimam ederek kalbini ölümden kurtarmalıdır.

Büyükler demişlerdir ki: Duâ, gök kapılarının, anahtarıdır. Bu anahtarın dişleri de helâl lokmadır. Yani helâl lokma olmaksızın bu anahtar bir şeye yaramaz.

Risâle-i Kuşeyrî’de der ki: Rivâyet olunan haberler arasında şu da vardır: Kul, Allâh (c.c.)’e duâ eder. Duâsında ihlâs ve bağlılığı artırdıkça Allâh (c.c.) onu sever. Cibrîl’e emreder: “Kulumun hacetini geciktir, duâsını artırmasını ve sesini duymayı seviyorum.” Bir kul da duâ eder, fakat duâsıyle Allâh (c.c.)’ü gadablandırır. Allâh (c.c.) Cibrîl’e buyurur ki: “Kulumun hâcetini hemen, yerine getir, sesini daha fazla duymak istemiyorum.”

Dünyânın kıvamı dört şeyle olduğu buyurulmuşdur:

1- Âlimin ilme devâmı,

2- Umerânın adâlete devâmı,

3- Fakirlerin duâya devâmı,

4- Zenginlerin cömertliğe devâmı.

Edebli bir mü’min Allâh’a Esmâ-i hüsnâsıyle, Kur’an’da ta’lim olunan ve hadîs-i şerîflerle öğretilen ve selef-i sâlihinden rivâyet oluna gelen duâlarla ve Allâh (c.c.)’e onun nebîleriyle, velîleriyle tevessül ederek duâ eder.

Duâya icâbet saatleri ve yerleri de gizlenmişdir.

Zulümden son derece sakınmak lâzımdır. İslâmiyyet, kâfire bile zulmetmeği haram kılmışdır. Mazlum kim olursa olsun zulümden ah ederse zâlim cezâsını görür, Hulâsa zulüm haram kılınmıştır. Duânın icâbet olunmamasının sebeblerinden biri de zulümdür. En çabuk kabul olunan duâlardan biri mazlumun duâsıdır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Bakara Sûresi Tefsîri, 236.s.)

 

ZİKİR, DUÂ VE ALLÂH TA‘ÂLÂYA

YAKLAŞMANIN FAZÎLETİ

Resûlullâh (s.a.v.): “Allâh (azze ve celle) buyuruyor ki: Ben kulumun bana olan zannının yanındayım. Beni zikrettiği zamân da ben onunla beraberim. O beni gönülden zikrederse, onu gönlümden zikrederim. Cemaat arasında zikrederse, onu o cemaattan daha hayırlı bir cemaat arasında zikrederim. Bana bir karış yaklaşırsa; ben ona bir arşın yaklaşırım. Bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak gelirim.” buyurdular.

(Sahîh-i Müslim Tercemesi, 11.c. 5.s.)

 

TEHLÎL, TESBÎH VE DUÂNIN FAZÎLETİ

Resûlullâh (s.a.v.): “Bir kimse günde yüz defâ, bir Allâh’dan başka ilâh yoktur. Onun şerîki yoktur; mülk O’nundur, hamd de O’na mahsustur. O her şeye kâdirdir, derse, o kimse için on köle dengi sevâb olur. Ve kendisine yüz hasene yazılır. Yüz günâhı da silinir. Bu onun için o gün akşam oluncaya kadar şeytandan muhâfaza olur. Onun yaptığından daha fazla bir iş kimse yapamaz. Meğer ki, onun yapacağından fazla yapsın. Ve bir kimse günde yüz kere Allâh’ı hamd ile birlikte tenzîh ederim derse; günâhları denizin köpüğü kadar bile olsa sâkıt olur.” buyurmuşlardır.

(Sahîh-i Müslim Tercemesi, 11.c. 25.s.)

 

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki:

“İki kelime vardır ki, dile hafif, mizanda ağır, Allâh’a makbûldür. (Bunlar) Allâh’ı hamd ile birlikte tenzîh ederim. Büyük Allâh’ı tenzîh ederim (kelimeleridir).”

(Sahîh-i Müslim Tercemesi, 11.c. 27.s.)

 

YEMEK DUÂSI

El-hamdü li’llâh el-hamdü li’llâh ellezî et‘amenâ ve sekânâ ve ce‘alenâ mine’l-müslimîne.

Allâhümma’ğfir ve’rhâm va’hfez sâhibe’t-ta‘âmi ve’l-âkilîn ve li-men sa‘â fîhi ve li-cemî‘i’l-mü’minîne ve’l-mü’minât, ve’l-müslimîne ve’l-müslimât el-ahyâu minhüm ve’l-emvât bi-rahmetike yâ erhame’r-rahimîne.

Allâhümme nevvîr kulûbenâ bi-envâri muhabbetike ve zikrike ve şükrike yâ zê’l-celâli ve’l-ikrâmi.

Allâhümme ahyinâ hayaten tayyibeten bi’s-sıhhati ve’s-selâmeti ve’l-‘afve ve’l-‘âfiyete fî’d-dîni ve’d-dünyâ ve’l-âhireti. İnneke ‘alâ külli şey’in kâdîrin.

Allâhümme innâ nes’elüke tamâmen ni‘meti ve devâme’l-‘âfiyeti ve’rzüknâ hüsne’l-hâtimeti. Allâhümme zid ve lâ-tenkus bi-hurmeti’n-nebîyyî sallâ’llâhu ‘aleyhi ve sellem ve bi-hurmeti sirri sûreti’l-fâtiha.

 

ABDEST DUÂSI

Abdest aldıktan sonra şu duâyı okumak müstehabbdır.

Sübhâna’llâh, ve’l-hamdü li’llâh, e’stağfiru’llâh, ve eşhedü en lâ-ilâhe illâ’llâhu vahdehu lâ-şerîke lehu ve eşhedü enne muhammeden ‘abduhu ve resûlühu. Ya‘nî: Sübhânsın Allâhım, hamd sanadır. Senden başka ilâh olmadığına şahâdet ederim. Sana istiğfâr eder, Sana tevbe ederim. Muhammed (s.a.v.)’in senin kulun ve Resûlün olduğuna şahâdet ederim.” Bu duânın çok fazîletli olduğu rivâyet edilmiştir.

İbn-i Mes‘ûd (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin şöyle buyurduklarını rivâyet etti: Eşhedü en lâ-ilâhe illâ’llâhu vahdehu lâ-şerîke lehu ve eşhedü enne muhammeden ‘abduhu ve resûlühu. Ya‘nî: “Abdest alan biriniz şöyle desin: Şahâdet ederim ki Allâh’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed (s.a.v.) Allâh’ın kulu ve Resûlüdür. Ve bundan sonra salavât okusun. Böyle yapan kimseye rahmet kapıları açılır.”

Abdest alan kimsenin, kendisini tamâmen abdeste vermesi ve hiçbir söz konuşmaması gerekir; zîrâ abdestle Rabbini ziyâreti murâd etmektedir.

(Fakîh Ebû’l-Leys es-Semerkandî (r.h.),

Bustânu’l-‘Ârifîn, 838.s.)

 

AYETÜ’L-KÜRSÎ’NİN FAZÎLETLERİ

Ayetü’l-Kürsî’nin fazîleti hakkında Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Bu âyet herhangi bir evde okunduğunda, şeytanlar o evi otuz gün süreyle terk ederler ve hiçbir büyücü (sihirbaz) erkek ve hiçbir (büyücü kadın) kırk gece boyunca o eve giremez.”

Hz. Alî (r.a.)’in de şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Nebi (s.a.v)’in minber üzerinde iken şöyle dediğini duydum:

“Kim, “Ayetü’l-Kürsî’yi her farz namazın peşinden okursa cennete girmesine, ölümden başka hiçbir şey mâni olmaz (Ölünce cennete girer). Onu okumaya, ancak sıddîk veya âbid kişiler devam eder. Kim onu, yatağına girdiğinde okursa, Allâh  (c.c.) o kimseyi kendi canı, komşusu, komşusunun komşusu ve etrafındaki evler husûsunda emin kılar.”

Sahâbe-i Kîram, Kur’an’da hangi ayetin daha faziletli olduğunu müzakere ederlerken, Hz. Alî (r.a.) onlara, “Ayetü’l-Kürsî’den haberiniz yok mu?” der, sonra da sözüne şunları ilâve eder: “Allâh’ın Resûlü (s.a.v.), bana şöyle dedi:

“Yâ Alî, beşeriyetin efendisi Hz. Adem; Arapların efendisi Muhammed (s.a.v.)’dir. Bunda övünülecek bir durum yok. Sözlerin efendisi Kur’an, Kur’an’ın efendisi Bakara Sûresi, Bakara Sûresi’nin efendisi ise, “Âyetü’l-Kürsî”dir.”

Yine Hz. Alî (r.a.)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bedir gününde savaşıyordum. Derken Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)’in ne yaptığını göreyim diye, O (s.a.v.)’in yanına vardım. Yanına vardığımda O (s.a.v.) secde halinde, “Ya Hayyü Ya Kayyûmu” diyor, başka bir şey demiyordu. Sonra savaşa döndüm. Daha sonra da, Resûlullâh (s.a.v.)’in yanına tekrar geldiğimde O (s.a.v.), aynı şeyleri söylüyordu. Ben, gidip gelmeye ve O (s.a.v.)’e bakmaya devam ettim. O (s.a.v.) de, Allâh te‘âlâ feth-i müyesser kılıncaya kadar devam etti.”

(Fahruddin Er-Râzî; Tefsiri Kebir, 5.c. 403-404.s.)

 

 

 

 

 

 

 

SELÂM ÂYETLERİ

E‘ûzü bi’llâhi mine’ş- şeytâni’r- racîm.

Bi-smi’llâhi’r- rahmâni’r- rahîm .

Selâmün ‘aleyküm ketebe rabbüküm ‘alâ nefsihi’r-rahmeh.

Selâmün aleyküm bi mâ-sabertüm feni‘me ‘ukbe’d-dâr.

Selâmün aleykümü’dhulû’l- cennete bi mâ-küntüm ta‘lemûn.

Ve selâmün ‘aleyhi yevme vülide ve yevme yemûtü ve yevme yüb‘asü hayyen.

Ve’s-selâmü ‘aleyye yevme vülittü ve yevme emûtü ve yevme üb‘asü hayyen.

Selâmün ‘aleyke se-estağfiru leke rabbî innehû kâne bî hafiyyen.

Ve’s-selâmü ‘alâ meni’t-tebe‘a’l-hüdâ.

Ve selâmün ‘alâ îbâdihî’l-lezîne’stafâ

Selâmün ‘aleyküm lâ-nebteği’l-câhilîn.

Selâmün kavlen min rabbi’r- rahîm.

Selâmün ‘alâ Nûhin fi’l-‘âlemîn, innâ kezâlike neczi’l-muhsinîn, innehû min ‘ibâdine’l-mü’minîn.

Selâmün ‘alâ İbrâhîm, innâ kezâlike neczi’l-muhsinîn, innehû min ‘ibâdine’l-mü’minîn.

Selâmün ‘alâ Mûsâ ve Hârûn, innâ kezâlike neczi’l-muhsinîn, innehümâ min ‘ibâdine’l-mü’minîn.

Selâmün ‘alâ İlyâsîn, innâ kezâlike neczi’l-muhsinîn, innehû min ‘ibâdine’l-mü’minîn.

Ve selâmün ‘ale’l-mürselîn.

Selâmün ‘aleyküm tibtüm fe’dhulûhâ hâlidîn.

Selâmün hiye hattâ matla‘i’l-fecr.

 

SELÂM ÂYETLERİ

Bi-smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

“Selâmün kavlen min rabbi’r-rahîm.”

“Selâmün ‘alâ Nûhin fî’l-‘âlemîne.”

“Selâmün ‘alâ İbrâhîme.”

“Selâmün ‘alâ Mûsâ ve Hârûne.”

“Selâmün ‘alâ İlyâsîn.”

“Selâmün ‘aleyküm tibtüm fe’dhulûhâ hâlidîne.”

“Selâmün ‘alâ’l-mürselîne.” “Ve’l-hamdü li’llâhi rabbi’l-‘âlemîne.”

(Yolculukta yedişer def‘a okunur.)

YAĞMUR SUYUNA OKUNACAK DUÂ

“Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm”

Ömer İbn-i Hattâb radıya’llâhu anhin şöyle dediği rivâyet edildi:

“Resûlullâh salla’llâhu te‘âlâ ‘aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“-Kim yağmur suyundan alır da (bir rivâyette Nisan yağmurundan) ve üzerine yetmiş (70) def‘a Fâtiha sûresi ve yetmiş (70) def’a Âyetü’l-kürsî ve yetmiş (70) kul-huve’llâhu ahad ve yetmişer (70’er) def‘a da Mu‘avvizeteyn’i (Felâk ve Nâs sûrelerini) okursa, nefsim, yed-i kudretinde Olan’a (Allâh’a) yemîn ederim, muhakkak Cibrîl bana geldi ve haber verdi ki: “-Her kim, bu sudan arka arkaya yedi (7) gün, sabahları içerse, muhakkak Allâh sübhânehu ve te‘âlâ, o suyu içen kimsenin cesedindeki bütün hastalıkları def‘ eder. Ve onu hastalıktan âfiyette kılar. Ve damarlarından ve etinden ve kemiğinden ve bütün a‘zâlarından (hastalığı) çıkarır.”

  1. Yetmiş (70) def‘a Fâtihâ sûresi
  2. Yetmiş (70) def‘a Âyetü’l-kürsî
  3. Yetmiş (70) def‘a İhlâs sûresi
  4. Yetmiş (70) def‘a Felak sûresi
  5. Yetmiş (70) def‘a Nâs sûresi

 

HADÎS-İ ŞERÎF

“Resûlullâh (s.a.v.), her zaman hastalıklarında Muavvizeteyn sûrelerini okuyup kendi ellerine üflemek ve ondan ifâkat için elleriyle vücûdlarını sıvazlamak i’tiyâdında idiler.” (Buhârî)

“Allâhım! Bize dünyada iyilik, âhirette de iyilik ver. Ve bizi cehennem azabından koru!” (Peygamber (s.a.v.) Efendimizin ekseriyetle okuduğu duâdır.) (Müslim)

 

KUR’AN-I KERİM HER DERDE ŞİFÂDIR

“Biz Kur’an’ı mü’minlere şifa ve rahmet olsun diye indirdik” (İsra s. 82) buyuruluyor.

Kur’an’ın insan bedeni üzerinde fiziki tesiri, yani şifa özelliği bulunup bulunmadığı hususunda müslüman olmayan ve Arapça bilmeyen değişik yaşta kadın ve erkek gönüllü insanlar seçilmiş ve bir istatistik yapılmıştır. Seçilen bu insanlara, bir yıl boyunca Kur’an’ın orjinal metni değişik seslerden dinletilerek etkisi gözlenmiş ve sonuçta, Kur’an’ı dinleyenlerden %97’sindeki gerilimler (stres) bariz bir şekilde azalmıştır. Bu gerilim azaltıcı tesir, fizyolojik aksi tesirlerin otonom sinir sistemine yansımasıyla meydana gelmiştir. Araştırmanın diğer bir özelliği de, Kur’an’ın insan bedeni üzerindeki gerilim azaltıcı tesirin, kemmiyet ve keyfiyet açısından ölçülebilir bir şekilde ortaya konmasıdır. Dolayısıyla bilimsel araştırmalar ve istatistikler de göstermiştir ki, Kur’an’ın insan üzerindeki stresi kaldırdığı kesinleşmiştir. Stresin ise; başta tansiyon yüksekliği olmak üzere, ülser, baş ağrıları ve cilt hastalıkları gibi nice hastalığın ana kaynağı olduğu bilinmektedir. Bu itibarla Kur’an gerçekten şifa ve rahmettir.

Kur’an’ı İngilizceye çeviren Rodwil: “Kur’an-ı okudukça, O’nun bizi etkilediğini ve hayrete düşürdüğünü, nihayet bize üstünlüğünü teslim ettirdiğini ve önünde secdeye kapandırdığını görüyoruz. Kur’an temas ettiği konular ve gittiği maksatlar itibariyle üslûbu temiz, yüksek ve hayret vericidir. Belagat bakımından ise en yüksek şahikadadır” derken, Alman filozoflardan Jacob Reisig de:

“Biraz Arapça öğrenen bazı kimseler, Kur’an ile istihzaya kalkışıyor. Fakat bunlar Kur’an’ın tesirli, fasih ve inananları elektrikleyen okunuşunu dinlemiş olsalar, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ashabına anlatırken kullandığı akıllara hayret verici lisanı duysalar, Allâh (c.c.)’ün huzûrunda secdeye kapanırlar ve hepsi de “ Ya Resûlallâh! Bizim elimizden tut ve bizi senin ümmetine dahil olmak şerefinden mahrum etme” derlerdi” ifadesinde buluyor.

(M. Turan, Tarih Anekdotları, 98.

 

KUR’ÂN TEFSÎRİ ÜÇ KISIMDIR

Birincisi: Cenâb-ı Hakk’ın mahluklarından hiç kimseye bildirip öğretmemiş olduğu ilimdir. Bu da Allâh (c.c.)’ün zatının künhüne, ilâhî esmâsının ve sıfatlarına dâir mukaddes kitabımızın ihtiva ettiği sırlardır ki, bu mevzûda konuşup fikir ileri sürmek, açıklama yapmaya yeltenmek kimse için câiz değildir.

İkincisi: Cenâb-ı Hakk’ın Kur’an-ı kerîmden ancak Peygamber (s.a.v.) Efendimize (ki O (s.a.v.) peygamberlerin en âlimi ve ârifidir) bildirip öğretmiş olduğu sırlardır ki, bu sırların ancak (s.a.v.) Efendimize tahsis olunması (sadece O (s.a.v.)’e bildirilmesi, bilgisinin sırf ona has olması dolayısiyle) bu mevzûda da ondan yâhud onun izin verdiği ehl-i irfandan başkasının bunlar hakkında konuşması doğru olamaz. Bâzı âlimler, sûrelerin başındaki harfler bu kısımdandır, demişlerdir.

Üçüncüsü: Kur’an-ı kerîmi indirmiş olan Yüce Rabbimizin o kadri büyük kitabında ortaya koyduğu şerefli ilimler ve bilgilerdir, açık ve gizli manalardır ki, onları Peygamber (s.a.v.)’ine öğretmiş, ümmetine öğretmesi için de ona izin ve ruhsat vermiştir.

İşte bu üçüncü kısım da iki bölüme ayrılır:

Birinci bölüm: Bahs ve beyanı behemehal işitmeye bağlı olan ilimlerdir: Esbab-ı nüzul, nâsih ve mensuh, kıraat, lügat, kısas-u ümem (geçmiş milletlerin tarihi), haberler ve buna benzer şeyler.

İkinci kısım: Aklını çalıştırarak, lâfızlardan çıkartarak elde edilebilen bilgilerdir. Bu da ikiye ayrılır. Biri: Câiz olup olmadığı önceki âlimlerle, sonrakiler arasında ihtilaflı olan şeylerdir. Bu da müteşâbih olan âyetlerin te’vilidir. Diğeri: Bütün âlimler arasında üzerinde ittifak edilmiş, oy birliğine varılmış olan mevzulardır. Kur’an-ı kerîmden temel hükümlerin ve fürûa ait ahkâmın çıkarılması, i’raba ait ahkâmın istinbatıdır. Bunda ümmetin icmâı mün’akid olmuştur. Çünkü zikredilen hükümler kıyaslar üzerine mebnidir. Belagat fenleri, öğüt verici sözler, hikmetler, işaretler dahi öyle olup ehliyet erbabı için bunları Kur’an’dan anlayıp çıkartmak imkânsız değildir.

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar, Ekbölüm, 257.s.)

 

 

 

 

 

 

GÜNÂHLARDAN KORUNMAK, KUR’AN VE SÜNNETE SARILMAKLA OLUR

İ‘tisam: Kitâb’a yani Kur’an-ı kerîme yapışmakla; şeytânın tuzaklarından, hilelerinden ve nefsi cehenneme yaklaştıran, Allâh (c.c.)’ün rızasından uzaklaştıran her türlü davetçilerinden sakınmaktır.

Çünkü kitâb ve sünnet istihkâm olunmuş iki kaledirler. Kurtuluş yoludurlar. Herhangi bir anda başlangıçta ve sonuçta onlara tutunan kimse elbette hüsrana, ziyana uğramayacaktır.

Kötü âdetlerden sakınmak ne demektir? Çünkü her âdetten sakınmak-kaçınmak gerekmez. Bilakis kötü olan âdetlerden sakınılır ve ondan kaçınılır. Bir âdet acaba ne ile kötü olur? Kur’an’a ve sünnete muhalif olmakla. Âdet, çok tekrarlanan, tekrar tekrar yapılagelen şey demektir. Kötü ise, şeriatta (İslâm’da) kabîh çirkin görülen şey demektir.

Bid’at: Yokluktan sonra var olmaktır. Bid’atten murâd; bütün beşerin efendisi olan Peygamberimiz (s.a.v.)’den sonra, ziyâde veya noksan olarak ortaya çıkan şey demektir.

İktisâd: Bir kimse israf etmediği ve kısmadığı zaman nafakada iktisâd etti denilir. Böylece yukarıda anlattığımız gibi, vasat yani orta halli ma’nâsına olur.

İfrat; aşırı gitmek, haddinden fazla yapmak, ziyâde etmek manasına gelir. Tefrit ise, bunun aksini yapmaktır. Birbirine tamamen zıt olan iki uç demektir.

Musannif; birisini anlatmakla, diğerine ihtiyaç bırakmayacak neticeyi ortaya çıkaran lafızları bir arada kullanması bu makamın fazla önem taşımasındandır. Yoksa mutlak i’tisam (günahtan sakınmak) ve iktisâd ifadeleriyle yetinebilirdi.

(Berika, Tarikat-ı Muhammediyye Şerhi, 130.s.)

 

HER TÜRLÜ HAYIRLI TALEB VE MURÂD İÇİN OKUNACAK DUÂ

“Önce cum‘a gecesi sabaha karşı, 2 rek‘at namâz kılınıp arkasından aşağıdaki duâ ta‘rif edildiği şekilde 480 def‘a okunacak:

Önce “Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm” dedikten sonra, 100 def‘a: “Rabbene’ftah beynenâ ve beyne kavminâ bi’l-hakkı ve ente hayru’l-fâtihîn” (A‘râf s. 89) duâsı okunup, arkasından bir def‘a: “Allâhümme yâ müfettiha’l-ebvâb iftâh lenâ hayra’l-bâb” duâsı okunacak.

Dört kere bu şekilde tekrardan sonra yine besmelenin arkasından 80 def‘a:

“Rabbene’ftah beynenâ ve beyne kavminâ bi’l-hakkı ve ente hayru’l-fâtihîn” duâsı ve bir def‘a

“Allâhümme yâ müfettiha’l-ebvâb iftâh lenâ hayra’l-bâb” duâsı okunacak.

Ayrıca aşağıdaki üç duâ (âyetler) 7’şer def‘a okunacak.

  1. Duâ (âyet): “Fa’llâhu hayrun hâfizan vehüve erhamü’r-râhimîn” (Yûsuf s. 64)
  2. Duâ (âyet): “Selâmün kavlen min rabbi’r-rahîm” (Yâsîn s. 58)
  3. Duâ (âyet): “Selâmün ‘aleyküm bimâ sabertüm fe-ni‘me ukbe’d-dâr” (Ra’d s. 24)
  4. Duâ (Âyetü’l-kürsî): 8 def‘a okunacak.

Birinci okunuşta; ön tarafa, ikincide; sağa, üçüncüde; sola, dördüncüde; arkaya, beşincide; yukarıya, altıncıda; aşağıya üflenilecek, yedinci okunuşta; yutulacak, sekizinci okunuşta; etrafa dönülerek (dört bir tarafa doğru) üflenecektir.

 

RAMAZAN’DA OKUNACAK DUÂLAR

Ramazân-ı şerîfte okunacak duâlar:

İlk On (10) gün: “Yâ erhame’r- râhimîn”

İkinci On (10) gün: “Yâ gaffârü’z- zünûb”

Son On (10) gün: “Yâ ‘atîka’r- rikâb”

  1. Îkâz: Bu duâlar günde en az yüz (100) def‘a okunmalıdır.
  2. Îkâz: Ramazân-ı şerîfin herhangi bir gecesi Fetih sûresi okunursa, o sene içindeki kötülük, belâ ve musîbetlerden bi-izni’llâhi te‘âlâ muhâfaza olunur.
  3. Îkâz: Ramazân-ı şerîfin yirmi üçüncü (23.) gecesi Sûre-i Ankebût ve Sûre-i Rûm okunur.
  4. Îkâz: Ramazân-ı şerîfin herhangi bir gününde 363 (üç yüz altmış üç) İhlâs-ı şerîf okunur.

 

  • •••••••

 

HADÎS-İ ŞERÎF

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Kim Allâh te‘âlâ yolunda bir gün oruç tutsa, Allâh onunla ateş arasına, genişliği sema ile arz arasını tutan bir hendek kılar.” (Tirmizî)

Ebû Ümâme (r.a.): “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) dedim, bana öyle bir amel emret ki (yaptığım takdirde) Allâh beni mükafatlandırsın.” “Sana” dedi, “Orucu tavsiye ederim, zira onun bir eşi yoktur.” (Nesaî)

İbn-i Sa’d (r.a.)’den: Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Cennette Reyyan denilen bir kapı vardır. Oradan sadece oruçlular girer. Oruçlular girdiler mi artık kapanır, kimse oradan giremez.” (Tirmizî)

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Ramazan ayı girdiği zaman cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar da zincire vurulur.” (Buhârî)

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Kim bir oruçluya iftar ettirirse, kendisine onun sevabı kadar sevap yazılır. Üstelik bu sebeple oruçlunun sevabından hiçbir eksilme olmaz.” (Tirmizî)

 

YEMEK DUÂSI

El-hamdü li’llâh el-hamdü li’llâh ellezî et‘amenâ ve sekânâ ve ce‘alenâ mine’l-müslimîne.

Allâhümma’ğfir ve’rhâm va’hfez sâhibe’t-ta‘âmi ve’l-âkilîn ve li-men sa‘â fîhi ve li-cemî‘i’l-mü’minîne ve’l-mü’minât, ve’l-müslimîne ve’l-müslimât el-ahyâu minhüm ve’l-emvât bi-rahmetike yâ erhame’r-rahimîne.

Allâhümme nevvîr kulûbenâ bi-envâri muhabbetike ve zikrike yâ zê’l-celâli ve’l-ikrâmi.

Allâhümme ahyinâ hayaten tayyibeten bi’s-sıhhati ve’s-selâmeti ve’l-‘afve ve’l-‘âfiyete fî’d-dîni ve’d-dünyâ ve’l-âhireti. İnneke ‘alâ külli şey’in kâdîrin.

Allâhümme innâ nes’elüke tamâmen ni‘meti ve devâme’l-‘âfiyeti ve’rzüknâ hüsne’l-hâtimeti. Allâhümme zid ve lâ-tenkus bi-hurmeti’n-nebîyyî sallâ’llâhu ‘aleyhi ve sellem ve bi-hurmeti sirri sûreti’l-fâtiha.

 

ABDEST DUÂSI

Abdest aldıktan sonra şu duâyı okumak müstehabbdır.

Sübhâna’llâh, ve’l-hamdü li’llâh, e’stağfiru’llâh, ve eşhedü en lâ-ilâhe illâ’llâhu vahdehu lâ-şerîke lehu ve eşhedü enne Muhammeden ‘abduhu ve resûlühu. Ya‘nî: Sübhânsın Allâhım, hamd sanadır. Senden başka ilâh olmadığına şahâdet ederim. Sana istiğfâr eder, Sana tevbe ederim. Muhammed (s.a.v.)’in senin kulun ve Resûlün olduğuna şahâdet ederim.” Bu duânın çok fazîletli olduğu rivâyet edilmiştir.

İbn-i Mes‘ûd (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin şöyle buyurduklarını rivâyet etti: Eşhedü en lâ-ilâhe illâ’llâhu vahdehu lâ-şerîke lehu ve eşhedü enne Muhammeden ‘abduhu ve resûlühu. Ya‘nî: “Abdest alan biriniz şöyle desin: Şahâdet ederim ki Allâh’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed (s.a.v.) Allâh’ın kulu ve Resûlüdür. Ve bundan sonra salavât okusun. Böyle yapan kimseye rahmet kapıları açılır.”

Abdest alan kimsenin, kendisini tamâmen abdeste vermesi ve hiçbir söz konuşmaması gerekir; zîrâ abdestle Rabbini ziyâreti murâd etmektedir.

(Fakîh Ebû’l-Leys es-Semerkandî (r.h.),

Bustânu’l-‘Ârifîn, 838.s.)

HIFZ DUÂLARI

E‘ûzu bi’llâhi mine’ş-şeytâni’r-racîmi. Bi-smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm. Tehassantü bi-zî’l-mülki ve’l-melekûti, ve’‘tesamtü bi’l-‘izzeti ve’l-ceberûti ve tevekkeltü ‘alâ’l-meliki’l-hayyi’l-kayyûmi’l-halîmi’llezî lâ-yenâmu ve lâ-yemûtu. Dahaltü fî hirzi’llâhi. Dehaltü fî hıfzi’llâhi. Dehaltü fî emâni’llâhi bi-hakkı kâf hâ yâ ‘ayn sâd. Küfîtü ve bi-hâ mim ‘ayn sîn kâf. Humîtü ve bi-lâ-havle ve lâ-kuvvete illâ bi’llâhi’l-‘aliyyi’l-‘azîmi.

Allâhümma’hruznî bi-hırzi kudretike min keydi’l-a‘dâi ve hallısnî bi-mennike ‘an sûi kasd-i’l-eşkiyâi ve e‘ûzü bi-ke min kahri’l-kâhirîne ve zulmi’z-zâlimîne ve keydi’l-ümerâi’l-hâsidîne ve ta‘ni’l-eşkiyâi’l-müfsidîne ve şemâteti’l-eşirrâi’l-mudırrîne ve’l-hamdü li’llâhi rabbi’l-‘âlemîne.

Allâhümme yâ hâfıza Nûhun fî’l-mâ’i ve Yûsufe fî’l-bi’ri ve Yûnuse min batni’l-hûti ve Eyyûbe fî’d-durri ve Mûsâ fî’l-yemmi ve İbrâhîme fî’n-nâri ve Muhammedin sallâ’llâhu te‘âlâ âleyhi ve selleme fî’l-ğâri. İhfaznî ve lâ-tefzahnî ‘alâ rü’ûsi’l-eşhâdi.

Allâhümme innî esbahtü (emseytü) lâ-emlikü li-nefsî darran ve lâ-nef‘an ve lâ-mevten ve lâ-hayâten ve lâ-nüşûrâ ve lâ-estedî‘u en âhize illâ mâ-a‘taytenî ve lâ-ettekıye illâ mâ vekîtenî allâhümme ve’ffıknî li-mâ tühibbuhu ve terdâhu mine’l-kavli ve’l-‘ameli fî tâ‘atike inneke zû’l-fadli’l-‘azîmi.

Bi-smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Fa’llâhu hayrun hâfizan ve hüve erhamu’r-râhimîne.

Bi-smi’llâhi mâ-şâ’a’llâhu lâ-yesûku’l-hayra illâ’llâhi.

Bi-smi’llâhi mâ-şâ‘a’llâhu lâ-yesrifü’s-sûe illâ’llâhi.

Bi-smi’llâhi mâ-şâ’a’llâhu mâ-kâne min ni‘metin fe-mina’llâhi.

Bi-smi’llâhi mâ-şâ’a’llâhu lâ-havle ve lâ-kuvvete illâ bi’llâhi.

Mâ-şâ’a’llâhu te‘âlâ bi-smi’llâhi tevekkeltü ‘alâ’llâhi lâ-havle ve lâ-kuvvete illâ bi’llâhi’l-‘aliyyi’l-‘azîmi.

Yâ şâfî, yâ kâfî, yâ mu‘âfî.

 

YAĞMUR SUYUNA OKUNACAK DUÂ

“Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm”

Ömer İbn-i Hattâb radıya’llâhu anhin şöyle dediği rivâyet edildi:

“Resûlullâh salla’llâhu te‘âlâ ‘aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“-Kim yağmur suyundan alır da (bir rivâyette Nisan yağmurundan) ve üzerine yetmiş (70) def‘a Fâtiha sûresi ve yetmiş (70) def’a Âyetü’l-kürsî ve yetmiş (70) kul-huve’llâhu ahad ve yetmişer (70’er) def‘a da Mu‘avvizeteyn’i (Felâk ve Nâs sûrelerini) okursa, nefsim, yed-i kudretinde Olan’a (Allâh’a) yemîn ederim, muhakkak Cibrîl bana geldi ve haber verdi ki: “-Her kim, bu sudan arka arkaya yedi (7) gün, sabahları içerse, muhakkak Allâh sübhânehu ve te‘âlâ, o suyu içen kimsenin cesedindeki bütün hastalıkları def‘ eder. Ve onu hastalıktan âfiyette kılar. Ve damarlarından ve etinden ve kemiğinden ve bütün a‘zâlarından (hastalığı) çıkarır.”

  1. Yetmiş (70) def‘a Fâtihâ sûresi
  2. Yetmiş (70) def‘a Âyetü’l-kürsî
  3. Yetmiş (70) def‘a İhlâs sûresi
  4. Yetmiş (70) def‘a Felak sûresi
  5. Yetmiş (70) def‘a Nâs sûresi

 

HADÎS-İ ŞERÎF

“Resûlullâh (s.a.v.), her zaman hastalıklarında Muavvizeteyn sûrelerini okuyup kendi ellerine üflemek ve ondan ifâkat için elleriyle vücûdlarını sıvazlamak i’tiyâdında idiler.” (Buhârî)

“Allâhım! Bize dünyada iyilik, âhirette de iyilik ver. Ve bizi cehennem azabından koru!” (Peygamber (s.a.v.) Efendimizin ekseriyetle okuduğu duâdır.) (Müslim)

 

KUR‘AN-I KERİM HİDÂYETTİR

“Takva sahipleri için” gerek şimdi ve gerekse ileride takva ile nitelenenler için “bir hidâyettir”, bir yol gösterici ve bir açıklamadır. Hidâyetin takva sahiplerine özgü kılınması, bu kimselerin Kur‘an nurundan bir şeyler kapabilmelerinden, bundan yararlanmalarındandır. Gerçi bu ifade, mü’min veya kâfir, Kur‘an’a bakan herkesi kapsar. Nitekim bu anlamda Allâh (c.c.), şöyle buyuruyor: “insanlara doğru yolu gösteren” (Bakara s. 185), yani herkes için.

Teysîr adlı eserde şöyle denmektedir: “Nitekim hep aynı şeyden yararlananlar için, “bu, yalnız sana aittir, sadece sen bundan yararlanacaksın” denir, buna rağmen bir başkasının da bundan yararlanamayacağı manası çıkmaz. Dolayısıyla bazı kimselerin hidayete ermemeleri, bu kitabı hidâyet kaynağı olmaktan çıkaramaz. Meselâ, körün güneşten yararlanmaması, ya da onu görmemesi dolayısıyla güneşin varlığını inkâra kalkışması ile güneş reddedilmez. Ağzının tadını bilmeyenin balı kabul etmemesi, balın bal olduğu gerçeğini değiştirmez. Koku alma duyusu herhangi bir sebeple bozulmuş olan kimsenin misk kokusunu duymaması, onun iyi olmadığından değil, burnunun kokuyu almamasındandır. Önünden berrak ve tatlı bir akarsuyun akıp gitmesine rağmen, susuzluktan ölmek üzere olan kimseye yazıklar olsun! Dolunayın her tarafı gündüz gibi aydınlattığı bir gecede, hâlâ karanlıklar içinde kalan ve aydınlığı göremeyen kimsenin, suçu kendisinde değil dolunayda görmesi ne kötüdür! Kur‘an-ı Kerîm, emredici ve yasaklayıcı hükümleriyle ortada dururken, hâlâ isyana kalkışan ve fâsıklığına devam eden kimseye her bakımdan yazıklar olsun! Bunun için Rabbimiz (c.c.) şöyle buyuruyor: “Muhakkak o (Kur‘an), kâfirler için bir üzüntüdür.” (Hâkka s. 50)

(İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân Tefsîri, 1.c.,60.s.)

 

DUÂNIN KABULÜ

Duânın da âdabı ve şartları vardır. Bu âdaba ve şartlara riâyet icabetin te’minâtıdır. Kim bu şartlara riâyet etmeden duâsının kabûlünde ısrar eder ve kabul edilmediğinden gönlünü bozarsa azgınlardandır.

Duânın kabûlünde şart, nefis tezkiyesi ve kalb tasfiyesidir. Duâ eden evvelâ helâl lokma ile nefsini ıslâh etmeli, zikrullaha ihtimam ederek kalbini ölümden kurtarmalıdır. Büyükler demişlerdir ki:

Duâ, gök kapılarının, anahtarıdır. Bu anahtarın dişleri de helâl lokmadır.

Risâle-i Kuşeyrî’de der ki: Rivayet olunan haberler arasında şu da vardır: “Kul, Allâh (c.c.)’e duâ eder. Duâsında ihlâs ve bağlılığı artırdıkça Allâh (c.c.) onu sever. Cibrîl’e emreder: “Kulumun hacetini geciktir, duâsını artırmasını ve sesini duymayı seviyorum.” Bir kul da duâ eder, fakat duâsıyla Allâh (c.c.)’ü gadablandırır. Allâh (c.c.) Cibril’e buyurur ki: “Kulumun hacetini hemen, yerine getir, sesini daha fazla duymak istemiyorum.”

Dünyânın kıvamı dört şeyle olduğu buyurulmuşdur: 1- Âlimlerin ilme devamı,

2- Umeranın adâlete devamı,

3- Zenginlerin sehavete devamı,

4- Fakirlerin duâya devamı.

Edebli bir mü’min Allâh (c.c.)’e Esmâ-i hüsnâsı ile, Kur‘an’da ta’lim olunan, hadîs-i şeriflerle öğretilen ve selef-i salihinden rivayet oluna gelen duâlarla, Allâh (c.c.)’e O’nun Nebîleriyle, velîleriyle tevessül ederek duâ eder.

Duâya icabet saatleri ve yerleri de gizlenmişdir.

Zulümden son derece sakınmak lâzımdır. İslâmiyet, kâfire bile zulmetmeği haram kılmışdır. Mazlum kim olursa olsun zulümden ah ederse zâlim cezasını görür. Hulâsa zulüm haram kılınmışdır. Duanın icabet olunmamasının sebeblerinden biri de zulümdür. En çabuk kabul olunan duâlardan biri mazlumun duâsıdır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),

Bakara Suresi Tefsiri, 236-237.s.)

ÂYETE’L KÜRSÎ

Bu âyet Allâh’ın yüce zatı ile ilgili temel ilâhi meseleleri kapsamaktadır. Böylece Allâh’ın varlığı ve tek ilâh olduğu açıkça ifade ediliyor. O hayat ile nitelenmiştir. Zatının varlığı vaciptir (vacibü’l-vücud). Başkalarını O yaratmıştır. Çünkü Kayyum, Zatı ile Kaim ve başkalarını da ayakta tutan demektir. Allâh, başka bir varlığa hulul etmekten ve bir mekanda yer tutmaktan münezzeh, değişim gibi şeylerden uzak ve berîdir. Onunla öteki varlıklar arasında herhangi bir benzerlik yoktur. Canlılara ve ruhlara gelen ve arız olan şeyler, Allâh için sözkonusu değildir. O, mülkün ve melekûtun sahibidir. Usul ve fürûu yaratan, icad eden O’dur. Yüce kudret ve güç sahibidir, yakalaması şiddetlidir. O’nun katında, kendisinin izni olmadıkça kimse kimseye fayda veremez. Herşeyi bilen yalnız O’dur, açık olanını da, gizlisini de bilir. Tümünü bildiği gibi, bunların parçalarını da bilir. Mâlik olma ve güçlü olma gibi niteliği olan her mâliki ve güçlüğü mülkünün ve kudretinin genişliğiyle kuşatmıştır. O’nun için zor diye bir şey yoktur. Herhangi bir işin O’nu meşgul edip engel olması diye bir durum yoktur. Vehimlerin kapsadığı her şeyden yüce ve münezzehtir. O derece büyüktür ki, hiçbir idrak onu kavrayamaz.

Bu sebeple, Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Kur’an’da en büyük âyet, Âyete’l-Kürsî’dir.”

(İsmail Hakkı Bursevî,

Rûhu’l-Beyân Tefsîri, 1.c.,444.s.)

  • ••••••••••

HADÎS-İ ŞERÎF

“Şüphesiz o (Kur’an), nezdimizdeki ana kitâbda (sâbit) çok yüce, çok kıymetli (bir kitâb)dır.” (Zuhrûf s. 4)

“Binâen’aleyh sen, sana vahyolunan (Kur’an)a kuvvetle sarıl. Muhakkak ki sen dosdoğru bir yol üzerindesin.” (Zuhrûf s. 43)

 

 

KUR’AN-I KERİMİ OKUMAK VE

DİNLEMEK VAZİFELERİ

Kur’ân-ı Kerîmi namaz dışında Mushaf’a bakarak okumak, ezber okumaktan daha faziletlidir. Çünkü böyle yapmakla okuma ibadeti ile Mushaf’a bakma ibadeti toplanmış olur.

Kur’ân-ı Kerîmi namaz dışında da kıbleye yönelerek ve güzel elbise giyerek taharet üzere okumak müstahabdır. Başlarken “Eûzü Besmele”yi okumak da müstahabdır.

Kur’ân-ı Kerîmi ayda bir defa hatmetmek iyidir. Senede bir, kırk günde bir, haftada bir hatmedilmesini tercih edenler de vardır. Nebi (s.a.v.) en son olarak haftada bir hatmederlerdi. Üç günden az bir zamanda hatmedilmesi müstahab değildir. Çünkü böyle az bir zaman içinde Kur’ân-ı Kerîmin manalarını düşünmek mümkün olamaz. Tecvidi bile gözetilemez.

Kur’ân-ı Kerîmi dinlemek bir farz-ı kifayedir. Bununla beraber başka bir işle uğraşmakta olan kimselerin yanında Kur’ân âyetlerinin sesli olarak okunması uygun değildir.

Kur’ân-ı Kerîmi okumak, nafile ibadetten ve aşikâre okumak, gizli okumaktan ve dinlemek de okumakdan daha faziletlidir. Yeter ki, işte gösteriş bulunmasın.

Bir kimse yürürken veya bir iş görürken Kur’ân-ı Kerîmi okuyabilir. Yeter ki bu durum, Kur’ân’ın gafletle okunmasına sebebiyet vermiş olmasın.

Namaz kılınması mekruh olan vakitlerde duâ etmek, tesbihde bulunmak ve Peygamber (s.a.v.) Efendimize salât ve selâm getirmekle meşgul olmak, Kur’ân-ı Kerîmi okumaktan daha faziletledir.

Kur’ân-ı Kerîmi okuyup öğrenmiş olan kimse, sonra Kitab’dan okuyamayacak derecede unutacak olsa günahkâr olur.

(Ömer Nasuhi Bilmen, İslâm İlmihali, 210-212.s.)

 

YEMEK DUÂSI

El-hamdü li’llâh el-hamdü li’llâh ellezf et‘amenâ ve sekânâ ve ce‘alenâ mine’l-müslimtne.

Allâhümma’ğfir ve’rhâm va’hfez sâhibe’t-ta‘âmi ve’l-âkilîn ve li-men sa‘â fîhi ve li-cemîil-mü’minîne ve’l-mü’minât, ve’l-müslimîne ve’l-müslimât el-ahyâu minhüm ve’l-emvât bi-rah-metike yâ erhame’r-rahimîne.

Allâhümme nevvîr kulûbenâ bi-envâri muhabbetike ve zik-rike yâ ze’l-celâli ve’l-ikrâmi.

Allâhümme ahyinâ hayaten tayyibeten bi’s-sıhhati ve’s-se-lâmeti ve’l-‘afve ve’l-‘âfiyete fid-dîni ve’d-dünyâ ve’l-âhireti. İnneke ‘alâ külli şey’in kâdîrun.

Allâhümme innâ nes’elüke tamâmen ni‘meti ve devâme’l-âfiyeti ve’rzüknâ hüsne’l-hâtimeti. Allâhümme zid ve lâ-ten-kus bi-hurmeti’n-nebîyyî sallâ’llâhu ‘aleyhi ve sellem ve bi-hurmeti sirri sûreti’l-fâtiha.

ABDEST DUÂSI

Abdest aldıktan sonra şu duâyı okumak müstehabbdır.

Sübhâna’llâh, ve’l-hamdü li’llâh, e’stağfiru’llâh, ve eş-hedü en lâ-ilâhe illâ’llâhu vahdehu lâ-şerîke lehu ve eşhe-dü enne Muhammeden abduhu ve resûlühu. Ya‘nî: Sübhânsın Allâhım, hamd sanadır. Senden başka ilâh olmadığına şahâdet ederim. Sana istiğfâr eder, Sana tevbe ederim. Muhammed (s.a.v.)’in senin kulun ve Resûlün olduğuna şahâdet ederim.” Bu duânın çok fazîletli olduğu rivâyet edilmiştir.

İbn-i Mes‘ûd (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin şöyle buyurduklarını rivâyet etti: Eşhedü en lâ-ilâhe illâ’llâhu vah­dehu lâ-şerîke lehu ve eşhedü enne Muhammeden abdu­hu ve resûlühu. Ya‘nî: “Abdest alan biriniz şöyle desin: Şa­hâdet ederim ki Allâh’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed (s.a.v.) Allâh’ın kulu ve Resûlüdür. Ve bundan sonra salevât okusun. Böyle yapan kimseye rahmet kapıları açılır.”

Abdest alan kimsenin, kendisini tamâmen abdeste verme­si ve hiçbir söz konuşmaması gerekir; zîrâ abdestle Rabbini ziyâreti murâd etmektedir.

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Ğâfilîn

Bostânu’l-‘Ârifîn, 838.s.)

 

 

HIFZ DUÂLARI

E‘ûzu billahi mine’ş-şeytâni’r-racîmi. Bi-smillâhi’r-rahmini’r- rahîm. Tehassantü bi-zil-mülki ve’l-melekûti, vağte-samtü bil-‘izzeti vel-ceberûti ve tevekkeltü ‘alâl-melikil-hayyil- kayyûmil- halîmillezî lâ-yenâmu ve lâ-yemûtu. De-haltü fî hirzillâhi. Dehaltü fî hıfzillâhi. Dehaltü fî emânillâhi bi-hakkı kâf hâ yâ ‘ayn sâd. Küfîtü ve bi-hâ mim ‘ayn sîn kât Humîtü ve bi-lâ-havle ve lâ-kuvvete illâ billâhil-‘aliyyil-‘azî-mi.

Allâhümma’hruznî bi-hırzi kudretike min keydil-a‘dâi ve hallısnî bi-mennike ‘an sûi kasd-il-eşkiyâi ve e‘ûzü bi-ke min kahril- kâhirîne ve zulmi’z-zâlimîne ve keydil-ümerâil-hâsidîne ve ta‘nil- eşkiyâil-müfsidîne ve şemâtetil-eşirrâil-mudırrîne ve’l- hamdü lillâhi rabbi’l-‘âlemîne.

Allâhümme yâ hâfıza Nûhun fîl-mâ’i ve Yûsufe fî’l-bi’ri ve Yûnuse min batnil-hûti ve Eyyûbe fî’d-durri ve Mûsâ fîl-yemmi ve İbrâhîme fî’n-nâri ve Muhammedin sallâllâhu Te‘âlâ âleyhi ve selleme fil-ğâri. İhfaznî ve lâ-tefdahnî ‘alâ rü’ûsil-eşhâdi.

Allâhümme innî esbahtü (emseytü) lâ-emlikü li-nefsî dar-ran ve lâ-nef’an ve lâ-mevten ve lâ-hayâten ve lâ-nüşûrâ ve lâ-estedî‘u en âhize illâ mâ-a‘taytenî ve lâ-ettekıye illâ mâ ve-kîtenî allâhümme ve’ffıknî li-mâ tühibbuhu ve terdâhu minel-kavli ve’l-‘ameli fî tâ‘atike inneke zûl-fadlil-‘azîmi. Bi-smillâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Fallâhu hayrun hâfizan ve hüve erhamu’r-râhimîne.

Bi-smillâhi mâ-şâ’allâhu lâ-yesûkul-hayra illâllâhi.

Bismillahi mâ-şâ’allâhu lâ-yesrifü’s-sûe illâllâhi.

Bi-smillâhi mâ-şâ’allâhu mâ-kâne min ni‘metin fe-mi-nallâhi.

Bi-smillâhi mâ-şâ’allâhu lâ-havle ve lâ-kuvvete illâ billa­hi.

Mâ-şâ’allâhu Te‘âlâ bi-smillâhi tevekkeltü ‘alâllâhi lâ-havle ve lâ-kuvvete illâ billâhil-‘aliyyil-‘azîmi.

Yâ şâfî, yâ kâfî, yâ mu‘âfî.

 

SELÂM ÂYETLERİ

E‘ûzü bi’llâhi mine’ş- şeytâni’r- racîm. Bi-smi’llâhi’r- rahmâni’r- rahîm .

Selâmün ‘aleyküm ketebe rabbüküm ‘alâ nefsihi’r-rah-meh.

Selâmün aleyküm bi mâ-sabertüm feni‘me ‘ukbe’d-dâr.

Selâmün aleykümü’dhulû’l- cennete bi mâ-küntüm ta‘me­lûn.

Ve selâmün aleyhi yevme vülide ve yevme yemûtü ve yevme yüb‘asü hayyen.

Ve’s-selâmü ‘aleyye yevme vülidtü ve yevme emûtü ve yevme üb‘asü hayyan.

Selâmün aleyke se-estağfiru leke rabbî innehû kâne bî hafiyyen.

Ve’s-selâmü ‘alâ meni’t-tebe‘a’l-hüdâ.

Ve selâmün ‘alâ îbâdihi’l-lezîne’stafâ

Selâmün aleyküm lâ-nebteği’l-câhilîn.

Selâmün kavıen min rabbi’r- rahîm.

Selâmün ala Nûhin fi’l-‘âlemîn, innâ kezâlike neczi’l-muh-sinîn, innehû min ‘ıbâdine’l-mü’minîn.

Selâmün ala ibrâhîm, innâ kezâlike neczi’l-muhsinîn, in­nehû min ‘ıbâdine’l-mü’minîn.

Selâmün ala Mûsâ ve Hârûn, innâ kezâlike neczi’l-muh­sinîn, innehümâ min ‘ıbâdine’l-mü’minîn.

Selâmün alâ Ilyâsîn innâ kezâlike neczi’l-muhsinîn, inne­hû min ‘ıbâdine’l-mü’minîn.

Ve selâmün ‘ale’l-mürselîn.

Selâmün aleyküm tıbtüm fe’dhulûhâ hâildîn.

Selâmün hiye hattâ matla‘ı’l-fecr.

 

HADÎS-İ ŞERÎF

“Duâ, gök ile yeryüzü arasında durdurulur ve Nebî (s.a.v.)’e salevât getirinceye kadar o duâdan hiçbir ke­lime (arşa) yükselmez.” (Tirmizî)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İN YAĞMUR DUÂSI

Enes (r.a.) anlatıyor: “Bir Cuma günü Resûlullâh (s.a.v.) ayakta hutbe irâd buyururken adamın biri minberin karşı­sındaki bir kapıdan mescîde girdi, Allâh Resûlü (s.a.v.)’in karşısında durdu ve:

– Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Hayvanlar helâk oldu, yollar ka­pandı. Bizim için Allâh’a duâ et de imdâdımıza yetişsin, de­di.

Resûlullâh (s.a.v.) ellerini kaldırdı ve:

– Allâhım! Bizi sula. Allâhım! Bizi sula! Allâhım! Bizi sula! diye duâ buyurdu.

Vallâhi biz o sırada gökte ne kalın, ne ince hiç bir bulut görmüyorduk. O zaman bizimle Sel dağı arasında ev, binâ gibi hiç bir şey yoktu. Derken Resûlullâh (s.a.v.)’in duâsının ardından kalkan şeklinde bir bulut parçası beliriverdi. Göğü ortalayınca yayıldı ve sonra yağmur yağdırdı. Yemînle söy­lüyorum: Altı gün güneş yüzü görmedik.

Sonra ertesi Cuma yine Resûlullâh (s.a.v), ayakta hut­be irâd buyururken adamın biri aynı şekilde (minberin kar­şısındaki) kapıdan girdi, Resûlullâh (s.a.v.)’in karşısına dur­du ve:

– Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Mallar helâk oldu, yollar kesildi. Allâh’a duâ et de yağmuru tutsun, dedi.

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) ellerini kaldırdı ve:

–  İlâhî! Çevremize yağdır, üzerimize değil. İlâhî! Te­pelere, dağlara, bayırlara ve ağaçların bittiği yerlere yağdır! diye duâ buyurdu.

Allâh Resûlü (s.a.v.)’in duâsı akabinde yağmur kesildi. Mescîdden çıktığımızda güneş altında yürüdük.”

Diğer bir rivâyette farklı şu ifâde yer alıyor: Enes (r.a.) diyor ki: “Resûlullâh (s.a.v.)’in “İlâhî! Çevremize yağdır” diye duâ buyurması üzerine vallâhi bulutların sağa-sola parçalanıp dağıldığını, yağmurun çevredekilerin üzerlerine yağıp Medine halkı üzerine yağmadığını gördüm.”

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hayâtus-Sahâbe, 4.c, 309-310.s.

YAĞMUR SUYUNAOKUNACAK DUÂ

“Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm”

Ömer İbn-i Hattâb radıya’llâhu anhin şöyle dediği ri­vâyet edildi:

“Resûlullâh salla’llâhu Te‘âlâ ‘aleyhi ve sellem buyur­dular ki:

“-Kim yağmur suyundan alır da (bir rivâyette Nisan yağmurundan) ve üzerine yetmiş (70) defa Fâtiha sûre­si ve yetmiş (70) defa Âyetü’l-kürsî ve yetmiş (70) kul-huve’llâhu ahad ve yetmişer (70’er) defa da Mu‘avvizeteyn’i (Felâk ve Nâs sûrelerini) okursa, nefsim, yed-i kudretinde Olan’a (Allâh’a) yemîn ederim, muhakkak Cibrîl bana geldi ve haber verdi ki: “-Her kim, bu sudan arka arkaya yedi (7) gün, sabahları içerse, muhakkak Allâh sübhânehu ve Te‘âlâ, o suyu içen kimsenin cese-dindeki bütün hastalıkları def eder. Ve onu hastalıktan âfiyette kılar. Ve damarlarından ve etinden ve kemiğin­den ve bütün a‘zâlarından (hastalığı) çıkarır.”

  1. Yetmiş (70) defa Fâtihâ sûresi
  2. Yetmiş (70) defa Âyetü’l-kürsî
  3. Yetmiş (70) defa İhlâs sûresi
  4. Yetmiş (70) defa Felak sûresi
  5. Yetmiş (70) defa Nâs sûresi

HADÎS-İ ŞERÎF

“Resûlullâh (s.a.v.), her zaman hastalıklarında Muavvi-zeteyn sûrelerini okuyup kendi ellerine üflemek ve ondan ifâkat için elleriyle vücûdlarını sıvazlamak i’tiyâdında idiler.” (buhârî)

“Allâhım! Bize dünyâda iyilik ver, âhirette de iyi­lik ver. Ve bizi cehennem azâbından koru!” (Müslim) (Peygamber (s.a.v.) Efendimizin ekseriyetle okuduğu duâdır.)

 

DUÂ ESNÂSINDA ELLERİ KALDIRMANIN HİKMETİ NEDİR?

İmâm Gazâlî, “Risâle-i Kudsiye”de diyor ki: İstekte bulun­duğu sırada elleri semâya doğru kaldırmak, gök yüzünün du­ânın kıblesi olmasındandır. Böyle yapmakta, kendisinden is­tekte bulunulan zâtın büyüklük vasfına işâret vardır. Zîrâ Ce-nâb-ı Hakk büyüklük, yücelik, kahr ve galebe ile her varlığın fevkinde bulunmaktadır.

İmâm Mâlik, “İstivâ ma‘lûm, keyfiyeti meçhûldür. Ona îmân, vâcib ve ondan sual açmak bid‘attir” demiştir.

İmâm Mâlik’in “Keyfiyeti meçhûldür” sözü, “bize meçhûl­dür” demektir. Onun “Buna îmân vâcibdir” cümlesi, “Allâhü Te‘âlâ’nın vasfında onun için sahîh bir ma‘nâ vardır” diye tas-dîk edilmesi vâcibdir, demek olur.

“Ondan suâl açmak, bid‘attir” sözü, zan yoluyla bunu tayi­ne kalkışmak bid‘attir, demektir, zîrâ, Allâhü Te‘âlâ’nın isimle­rinde zanlarıyla tasarrufta bulundukları, ashâbda sâbit olmuş değildir. Onlar zan ile işledikleri şeyleri, ancak şer‘î hükümle­rin tafsîlâtı sebebiyle yapmışlardır. Îmânla ilgili itikâd kâidele­rine müstenîden değil. Akıllıların semâya yönelmesi, Allâh’ın semâda olduğuna inandıkları için değildir. Semâ, duânın kıb­lesi olduğundan dolayıdır. Hayırlar, bereketler, nûrların ağma­sı, yağmurların yağması oradan zuhûra geldiğinden dolayıdır.

Böyle yapılması, onun bir cihette olmasının delîli sayıla­maz. Bu şekilde hareket, verilen emre uymuş olmak için ya­pılmaktadır. İnsanlar, namâzda Kâ‘beye yönelmekle emr olundular da bu cihete döndüler. Yoksa Allâh (hâşâ), Kâ‘be ci­hetinde olduğu için değildir. Kıyâmda secde mahalline bak­mak ile emr olundular da bu sebeple oraya bakmaktadırlar. Yoksa O, yerde bulunduğu için değildir. Aynen bunun gibi, secde hâlinde yüzlerini yere koymakla emrolundular. Yoksa O, yerin altında olduğu için değil! Bil‘akis, sırf kulluk vazîfesini îfâ, huzûr ve huşû için yapmaktadırlar.

Arş, duâ sırasında kalplerin kıblesi kılınmıştır. Kâ‘be’nin na­mâz esnâsında vücûdların kıblesi kılındığı gibi.

(Yûsuf en-Nebhânî, Şevâhidü’l Hakk, 219-220.s.)

 

KUR’ÂN OKUMA ÂDÂBI -1

Allâhü Te‘âlâ şöyle buyuruyor: “Kur’ân okunduğu zaman

önce, o kovulmuş şeytândan Allâh’a sığın.O kimseler ki;

Allâh’ı ayakta, oturdukları halde ve yanları üzere yaslandık-

ları halde zikrederler. (Al-i İmrân s. 191)

“Biz O’nu Kur’ân olmak üzere âyet âyet ayırdık ki, in-

sanlara karşı Kur’ân’ı ağır ağır ve güzel güzel oku(yasın).”

(İsra s. 106)

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Allâhü Te‘âlâ şu üç

hasleti size çirkin görür: Kur’ân okurken boş laf etmek,

duâda sesi yükseltmek, namazda eli, fazlaca aşağıdan bağ-

lamak. (Câmiü’s Sağîr)

“Kur’ân-ı Kerîm’i öğrenin. O’nu öğrendiğinizde, O’nda

taşkınlık etmeyin, kendinizi O’ndan uzak tutmayın, O’nu

okurken bir şey yemeyin ve O’nun hakkında çok şey sor-

mayın.” (Müsned)

Ebû Said (r.a.)’den rivâyetle birgün Resûlullâh (s.a.v.) Efen-

dimiz mescidde itikafa girdi. Cemâatin yüksek sesle Kur’ân oku-

duklarını duydu. Perdeyi açıp şöyle buyurdu: “Dikkat edin, her

biriniz, hususi bir şekilde Rabb’ine münacaat ediyor, birbi-

rinizi rahatsız etmeyin! Kıraatte ya da namazda birbirinizin

okuyuşunu karıştırmayın.” (Ebû Dâvud)

Ali (k.v.)’den rivâyetle; Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle

buyurdu: “Ey Müslümanlar! Şüphesiz ağızlarınızı misvak ile

temiz ve hoş tutun. Zîrâ ağızlarınız Kur’ân’ın (çıkış) yolları-

dır.” (İbn Mace)

Resûlullâh (s.a.v.) bir gün Hz. Bilâl (r.a.)’e uğrar. O’nun deği-

şik sûrelerden âyetler okuduğunu görerek şöyle der: “Ya Bilâl,

yanına geldiğimde, senin değişik sûrelerden âyetler okudu-

ğunu gördüm.” Bilâl (r.a.): “Güzeli güzelle karıştırdım.” Nebî

(s.a.v.): “Sûreyi olduğu gibi oku, bir sûreyi okurken diğerine

geçme” buyurdu. (Ebû Dâvud)

Ya’lâ b. Memlek (r.a.); Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in hanı-

mı Ümmü Seleme (r.anhâ)’ya Peygamber (s.a.v.)’in nasıl Kur’ân

okuduğunu ve ne zaman namaz kıldığını sordum. “Siz O’nun

gibi namaz kılamazsınız; O, bir süre namaz kılar, sonra bu

süre kadar uyur, tekrar kalkar namaz kılardı. Daha sonra na-

maz kıldığı bu süre kadar daha uyuduktan sonra şafak sö-

kerdi. O, Kur’ân okurken harfleri sayabilecek kadar ağır ve

mahreçlere dikkat ederek okurdu” diye cevap verdi. (Tirmizi)

 

KUR’ÂN-I KERÎM’E KARŞI GÖREVLERİMİZ

  1. Kur’ân-ı Kerîm’i namaz dışında Mushâf’a bakarak oku-

mak, ezber okumaktan daha faziletlidir.

  1. Kur’ân-ı Kerîm’i namaz dışında da kıbleye yönelerek ve

güzel elbise giyerek taharet üzere okumak müstehâbdır. Başlar-

ken “Eûzü Besmele”yi okumak da müstehâbdır.

  1. Kur’ân-ı Kerîm’i ayda bir defa hatmetmek iyidir. Senede

bir, kırk günde bir, haftada bir hatmedilmesini tercih edenler de

vardır. (Nebî (s.a.v.)’in Kur’ân’ı hatmetmedeki fiîlî sünneti hafta-

da bir hatimdir.)

  1. Cenâb-ı Hakk “Kurân okunduğu zaman O’nu dinleyiniz

ve susunuz. Umulur ki esirgenmiş olursunuz.” (A’râf s. 204)

buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’i dinlemek bir farz-ı kifayedir. Bu-

nunla beraber başka bir işle uğraşmakta olan kimselerin yanın-

da Kur’ân âyetlerinin sesli olarak okunması uygun değildir. Bu

durumda Kur’ân’ı dinlemeyenler değil, okuyanlar günâh işlemiş

olur. (Câmilerde Kur’ân okunmaya başlandığı zaman kalkıp git-

mek uygun değildir. Çıkılacaksa tesbîhattan önce çıkılmalıdır.)

  1. Kur’ân-ı Kerîm’i okumak, nâfile ibâdetten; açıktan oku-

mak, gizli okumaktan; dinlemek de okumaktan daha faziletlidir.

Yeter ki, işte gösteriş bulunmasın.

Bir kimse yürürken veya bir iş görürken Kur’ân-ı Kerîm’i oku-

yabilir. Yeter ki bu durum, Kur’ân’ın gafletle okunmasına sebeb

olmasın.

  1. Namaz kılınması mekrûh olan vakitlerde duâ etmek,

tesbîhde bulunmak ve Peygamber (s.a.v.) Efendimize salât ve

selâm getirmekle meşgûl olmak, Kur’ân-ı Kerîm’i okumaktan

daha faziletledir.

  1. Kur’ân-ı Kerîm’i okuyup öğrenmiş olan kimse, sonra

Kitab’dan okuyamayacak derecede unutacak olsa günahkâr

olur.

  1. Kur’ân-ı Kerîm’i okumak bir ibâdet olduğu gibi, başkasına

öğretmek de pek büyük bir ibâdettir. Hadîs-i şerîflerde şöyle bu-

yurulmuştur: “Sizin en hayırlınız, Kur’ân’ı öğrenip başkaları-

na da öğreteninizdir” “Kur’ân’ı güzel okuyan müslümanlar,

Cennet ehlinin ârif olanlarıdır.”

(Ömer Nasûhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, 226-227.s.)

 

 

 

 

 

 

 

NEBİ (S.A.V.)’İN DİLİNDEN DUALAR-4

Erken Kalkmak İçin Okunacak Dua:

“Bi’smillâhi’r-rahmâni’r-rahîm.

“Lâ te’huzühû sinetün velâ nevm. Allâhümme sehhir

aynî ve nevvir kalbî ve’dfa‘ ‘annî kesreten nevmi ve ğılzate’l

gafleti.”

Her kim gece yatarken bu duâyı okuyup erkenden

uyanmak niyetiyle yatar ise Bi-iznillâhi Te‘âlâ dilediği saatte

uyanır. (Sünnet olan sağ yanına ve yüzü kıbleye gelecek

şekilde yatmaktır.)

Yatarken Okunacak Dua:

“Bi’smike’llâhümme emûtu ve ehyâ, Allâhümme eslem-

tü nefsî ileyke ve veccehtü vechî ileyke ve fevvaztü emrî

ileyke ve’lce’tü zahrî ileyke rağbeten ve rahbeten ileyke lâ

melcee velâ mencee minke illâ ileyke âmentü bi-kitâbike

ellezî enzelte ve nebiyyike’llezî erselte.”

Türkçe Anlamı: Ey Allâh’ım! Senin isminle ölür ve Se-

nin isminle dirilirim. (Uyurum ve uyanırım). Allâh’ım! Ken-

dimi Sana teslim ettim, yüzümü Sana çevirdim, işimi Sana

ısmarladım, Sana i‘timâd ettim, Seni dilerim ve Senden

korkarım, Senden başka sığınacak, Senden başka kur-

taracak yoktur. Kurtarmak ve himâye etmek ancak Sana

aittir. Allâh’ım! İndirdiğin kitabına inandım ve gönderdiğin

Peygamberine îmân ettim.

Ayrıca, Fâtihâ, Âmene’r-resûlü, üç İhlâs, Felâk ve Nâs

sûreleri okunmalıdır.

Uyanınca Okunacak Dua:

“Elhamdü lillâhillezî ehyânâ ba‘de mâ emâtenâ ve

ileyhi’n-nuşûr.”

Türkçe Anlamı: Beni öldükten sonra dirilten Allâh’a

hamd ederim. Kıyâmette bütün insanların diriltilmesi de

O’na aittir. (Buhârî)

(Misvâk Neşriyat, İbâdet Takvimi ve Duâlar, 95-99.s.)

 

KUR’AN’I YÜZÜNDEN OKUMANIN FAZİLETİ

Nebî (s.a.v.) Efendimiz hadîs-i şerîflerinde  buyuruyor:

“Kur’ân’ı Mushâf’a bakarak okuyanın, ezberden

okuyana fazilet ve üstünlüğü, farz ibâdetlerin nâfilelere

üstünlüğü gibidir.” (Fezailü’l Kur’ân, İbn Kesir, 161)

“Kim mushafdan Kur’ân okursa, ana ve babası kâfir

bile olsalar, azâbları hafifletilir.” (Ümdetü-l Kâri 9/336)

“Bir kimse, her gün, (Kur’ân’ın) yüzünden ikiyüz âyet

okursa, kabrinin etrafındaki yedi kabir halkına, şefaatçi

kılınır. Müşrik bile olsalar ana babasından Allah azâbı

hafifletir. (el-Burhan c.1 s.462)

Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdu: ‘Gözlerinize ibâdetten

nasîbini veriniz.’ Ashâb (r.a.e.): ‘Gözlerin nasîbi nedir ey

Allah’ın Resûlü?’ Nebî Aleyhisselâm: ‘Mushâfa bakmak,

O’ndakileri düşünmek ve inceliklerinden ibret almak-

tır.’ buyurdu. (Câmiü’ssağir 1/665)

“Kişinin Mushâfsız olarak (ezberden) kıraat etmesi-

nin karşılığı, bin derecedir. Mushâf ile okuması ise iki-

bin derece daha sevabı artırır.” (Cemîu’l Fevâid 4/6775)

“Allah ve’ Resûlü’nün sevgisi, kendisini sevindiren

kişi, Kur’ân’ı bakarak okusun.” (Hilyetü’l Evliya 7/209)

“Şu beş şey ibâdettendir: Az yiyip içmek,  mescid-

lerde oturmak, Kâbe’ye bakmak, Kur’ân’ı okumasını

bilmeyenler için açıp bakmak, bildiğini yaşayan âlimin

yüzüne bakmak.” (Câmiü’s Sağîr 2/2073)

“Kur’ân-ı Kerîm’den tek harf okuyana bile bir sevâb

vardır. Her hasene on misliyle (kayda geçer). Elif-Lam-

Mim bir harftir demiyorum, Aksine elif bir harf, lam bir

harf ve mim de bir harftir.”  (Tirmizi, Sevâbü’l-Kur’ân 16, 2912)

“Ümmetimin yapacağı en faziletli ibâdetlerden biri

de, Kur’ân-ı Kerîm’i yüzüne bakarak okumaktır.” (İbn-i

Hibbân, Câmiüssağîr)

“Kur’ân’ı okuyunuz. Çünkü Allah, Kur’ân’ı ezberle-

miş bir kalbe azâb vermez.” (Câmiüssağîr)

 

FÂTİHA SÛRESİNİN FAZİLETİ VE MÂNÂSI

Bişr b. Ömer ez-Zehrânî (r.a.)  anlatır: Resûlullah (s.a.v.)

birgün mescidde namaz kılıyorken bana rastlamış ve beni

çağırmıştı. Ben de, namazda olduğum için çağrısına hemen

icâbet edememiş, yanına namazdan sonra gitmiştim. O za-

man O (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardı: “Allah Azze ve Celle;

“Ey îman edenler! Sizi çağırdığı zaman Allah’a ve Resûl’e

icâbet edin!” (Enfâl s. 24) buyurmadı mı?” Hz. Peygam-

ber (s.a.v.) sonra da; “Mescidden çıkmamdan önce sana,

Kur’ân’daki en büyük Sûreyi öğreteyim mi?” buyurmuşlar,

nihâyet mescidden çıkmak istediğinde de şöyle buyurmuşlardı:

“Kur’ân’daki en büyük Sûre, Elhamdülillahi Rabbi’l-âlemin

Sûresi, yani Fâtihâ Süresidir. Kur’ân’da size verildiği bil-

dirilen es-seb’u’l-mesani (namazın her rekâtında tekrarla-

nan yedi âyet) ve Kur’ân’ın özeti de bu sûredir.” Yine şöy-

le buyurmuşlardır: “Fâtihâ Sûresinde her hastalığın şifâsı

vardır!”

Nebî (s.a.v.): “Ne Tevrat’ta, ne de İncil, Zebûr ve

Kur’ân’da onun yani Kur’ân’ın anası Fâtihâ’nın benzeri in-

dirilmemiştir…” buyurmuştur. (Sünen-i Dârimi 3373-3376-3374)

Fâtihâ’nın meâl-i şerîf’i: “Hamd (sena, şükür, medh yani

bütün övgüler) âlemlerin Rabbi, Rahmân (Rahmeti dünya-

da bütün mahlûkâtı kuşatan, herkese rızık ve imkân veren),

Rahîm (Rahmeti ahirette mü’mînlere mahsûs olan), hesâb ve

cezâ gününün (âhiret gününün) mâliki Allah’a mahsûstur.

(Allahım!) Yalnız sana ibâdet ederiz ve yalnız senden yar-

dım dileriz. Bizi sırât-ı müstakîme ulaştır. (Kul, önündeki

mesafeleri Yüce Allah’a ibâdet, ubudiyet ile kat edip bu esnâda

engel ve musibetlerle karşılaşınca Cenâb’ı Hakk’dan yardım

isteyecek, insanlardan gördüğü cefâlara sabır edecek, önün-

deki nefis dağını Allah (c.c.)’nun inâyetiyle yapacağı mücâhede

ile aşacak ve müşâhedeye erecekdir. Cenâb-ı Hakk’a ulaşmak

için müşâhede ile neticelenen bir mücâhede yolu bulmak ve o

yola ulaşmak, sırât-ı müstakîme ulaşmak demekdir.)  Kendile-

rine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazâba uğrayanlarınki-

ne ve sapıklarınkine (yahûdî ve hristiyanların yoluna) değil.”

(Hz. Mahmûd Sâmi Ramazânoğlu (k.s.), Fâtihâ Sûresi Tefsîri, 32-43.s.)

 

KUR’ÂN’I ÖĞRENİP ÖĞRETMENİN FAZÎLETİ

Resûlullah (s.a.v) hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlar-

dır: “Sizin en hayırlınız Kur’ân’ı öğrenen ve öğretendir.”

(Buhârî)

“Sizin üstününüz Kur’ân’ı öğrenen ve öğretenleriniz-

dir.” (Buhârî)

Ali (k.s.)’den rivâyetle ; Resûlullah Sallallahu aleyhi ve

sellem bana şöyle buyurdu: “Ey Ali! Kur’ân’ı öğren ve

insanlara öğret. Senin için her harfine on sevap vardır.

Eğer sen ölürsen, şehîd olarak ölürsün.Ya Ali! Kur’ân’ı

öğren ve insanlara öğret, sen öldüğünde melekler kabri-

ni; insanların, Allah’ın Evi’ni haccettikleri gibi hacceder-

ler (tavâf ederler). (Nihâyetul Kavlil Müfid, 255.s.)

Kur’ân, Allah Teâlâ’nın ezelî ve ebedî kelâmıdır. O, her

hayrın kaynağıdır. Her derdin devası, her müşkilin çaresi

O’ndadır. Bu sebeple en hayırlı kimseler, O’nu öğrenen ve

öğretenlerdir. Bu hayırlı oluş, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in

hitâb ettiği insanlarla (Ashâb) sınırlı, yani onların en hayırlı-

ları manasına olabileceği gibi, bütün müslümanların en ha-

yırlıları veya bir şey öğrenmekte ve öğretmekte olanların en

hayırlıları ma’nasına da olabilir. (Sünen-i Dârimi Şerhi, 6.c., 407.s.)

Nebî (s.a.v.)’in övgüsüne mazhâr olanlar Kur’ân’ın

mânâlarını  anlayarak öğrenen, öğreten ve bildikleriyle amel

edenlerdir. Zîra amel edilmeyen bir ilim, sâhibine övgü değil

yergi kazandırır.

“Benden bir âyet kadar bile olsa başkalarına ak-

tarınız. İsrail oğullarından da ibretli şeyleri aktarınız,

(bunda) bir sakınca yoktur. Ancak kim bilerek benden

olmayan bir şeyi bana ait imiş gibi söyler ve aktarırsa

Cehennem’deki yerine hemen hazırlansın.” (Buhârî, 1444)

“Din nasîhat ve samimi olmak demektir.” Oradakiler

de: ‘Kim için samimi olmaktır’ dediler. Nebî (s.a.v) şöyle bu-

yurdu: “Kulun Allah’ın Kitab’ını Allah tarafından târif edil-

diği gibi bilmesi, öğrenmesi, yaşaması ve başkalarına

öğretmekde samimi olması demektir.” (Nesâi, 3/4126)

 

NEBÎ (S.A.V.)’İN DİLİNDEN DUALAR-5

Ölüm Haberi Alınca Yapılacak Dua:

“-Ölümün kendine has büyük bir korkusu vardır. Siz-

den birinize bir kardeşinin ölüm haberi geldiğinde şöyle

desin: İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. Allâhümme el-

hıkhu bi’s sâlihîne va’hlüfhü alâ zürriyyetihî fî’l-ğâbirîne

va’ğfirlenâ velehû yevme’ddîn. Allâhümme lâ tahrimnâ

ecrahû velâ teftinnâ ba’dehû.”

Türkçe Anlamı: Biz Allâh’a âidiz ve tekrâr O’na dönücüle-

riz. Ey Rabbimiz! Onu sâlihlere ilhâk et (arasına kat), ve zür-

riyyetine geride kalanlarla beraber halef ol, yani muîn ol! Onu

ve bizi dîn gününde mağfiret et! Ey Rabbimiz onun ecrinden

bizi mahrûm etme, onun arkasından bizi fitneye dûçâr etme!”

(Nevevî (r.h.), el-Ezkâr, 132)

Kabir Ziyareti Nasıl Yapılır?

Ziyâret Âdâbı: Ziyâretçi, ölünün yüzüne doğru ve ayak ucu

tarafında yukarıdaki duâyı okur. Kabirleri ayakta ziyâret etmek

ve ayakta duâ okumak sünnettir. Ziyâretçi Kur’ân’dan kolayı-

na geleni; Fâtihâyı, Bakara sûresinin baş kısmını, son kısmı

Âmene’r-rasûlü’yü, Yâsin’i, Tebâreke’yi, Tekâsür sûrelerini ve

İhlâs’ı 11, 7 veya 3 def‘a okur. Bundan sonra Yâ Rabbi okudu-

ğumuzun sevâbını Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’den başlaya-

rak tertîp üzere, bütün kadın ve erkek mü’minlere, filana veya

burada yatanlara ulaştır diye duâ eder.

Hz. Âişe (r.anhâ)’dan rivâyetle Resûlullâh (s.a.v.): “Cibrîl

bana şunları söyledi (Rabbim, Bâkî’de yatanların yanına

giderek onlar için istiğfârda bulunmanı Sana emrediyor.)

Ben: Onlara ne diyeyim yâ Resûlallâh? dedim:  Peygamber

(s.a.v.): “Es-selâmu ‘alâ ehli’d-diyâri mine’l mü’mînîne

ve’l-müslimîne ve yerhamullâhu’l müstakdimîne minnâ

ve’l-müste’hirîn. Ve innâ inşâallâhu bikum le-lâhikûn.”

Türkçe Anlamı: Selâm mü’mîn ve müslümanlardan bu

diyarda yatanlara! Allâh bizim geçmişlerimize de, gelecekleri-

mize de rahmet eylesin, bizler de inşâallâh sizlere katılacağız,

de buyurdular. (Müslim, 5.c., 252.s.)

(Misvâk Neşriyat, İbâdet Takvimi ve Duâlar, 177-179.s.)

 

KUR’ÂN KIYAMET GÜNÜNDE ŞEFAATÇİDİR

Hadîs-i şerîflerinde Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyur-

muşlardır: “Oruç ve Kur’ân, Kıyâmet gününde kula şefa-

at ederler. Oruç: ‘Ya Rabbi! Ben, onu, gündüz yeme ve

içmesinden alıkoydum. Ona şefaat etmeme müsaade

buyur’ der. Kur’ân-ı Kerîm de: ‘Rabbim! Gece uykusun-

dan  onu alıkoydum. Ona şefaat etmeme izin ver’ der.

Böylece bu ikisi kula şefaat ederler. (Camiü-s Sağir 2/2546)

“Kıyâmet günü Kur’ân’ın şefaat ettiği kimse kurtu-

lur. Çünkü O’nun şefaati Cehennem’e girmeye mânidir.

O’ndan başkasının şefaati ise azâbın vukûundan sonra

kurtarıcıdır.” (Nihâyetü’l Kavli’l Müfîd s.251)

“Kur’ân şefaat edecek ve şefaati kabul edilecektir.

Şikâyetçi olacak ve şikâyeti doğru kabul edilecektir.

O’nu kendisine rehber edeni O, Cennet’e götürecek-

tir. Arkasına atanı ise Cehennem’e sürükleyecektir.”

(Dârimî)

“Şefaatçiler beştir: Kur’ân, akrabalarla iyi ilişkiler

içinde bulunmak, güvenilir olmak, Peygamberiniz ve

O’nun Ehl-i Beyti.” (Câmi’ü-s Sağir 2/2461)

“Kur’ân’ı okuyunuz  Çünkü Kur’ân, kıyâmet günü

okuyanlarına şefaat etmek için gelir. İki parlak sûreyi;

Bakarâ ve Âl-i İmrân sûrelerini okuyun. Çünkü O’nlar,

Kıyâmet Günü iki parça bulut veya iki gölgelik gibi ya

da saf bağlamış iki grup kuş gibi, okuyanlarını ve hü-

kümleriyle amel edenleri müdafaa etmek için gelirler.”

“Bakara sûresini okuyunuz. Çünkü O’nu okumaya

devam etmek bereket, bunu terk etmek ise hasrettir.

Tembeller bunu devamlı okumaya güç yetiremezler.”

(Müslim 4/804)

“Kur’ân’ı okuyun çünkü O kıyâmet gününde sahibi

için şefaatçidir. Allah (c.c.)’ya yakınlaşılan O şeyi, kişi-

nin hor görüp, küçümsemesi kendisine kötülük olarak

yeter.” (Müsned-i Şihab 89)

 

 

 

KUR’AN MU’CİZESİ-1

Yüce Allah (c.c.) Kur’ân-ı Kerîm’in Hz. Peygamber

(s.a.v.)’in eseri olmadığını ve Hakk Teâlâ tarafından indiril-

diğini  isbâtlamak için ve inkarcıları ağız açtırmayacak bir

şekilde susturmak için şöyle buyurur: “(Ey Resûlüm) De

ki: Yemin olsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur’ân’ın

benzerini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine yar-

dımcı da olsalar, yine onun benzerini getiremezler.”

Kur’ân-ı Kerîm’in terkibi, fesahât ve belâgatı, eskime-

yen yeniliği, gaybdan haber vermesiyle insanlığın erişe-

meyeceği bir mucize olduğu kadar, ilmî bakımdan da mu-

cizedir.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in bulunduğu zamanlar-

da hiçbir kimsenin bilmediği konular hakkında Cenâb-ı

Hakk şöyle buyuruyordu: “O kâfir olanlar görmediler mi

ki, göklerle yer bitişik olduğu halde, biz onları ayırdık.

Hayatta olan her şeyi sudan yarattık. Hâlâ inanmıyorlar

mı?” (Enbiyâ s. 30) Göklerin ve yerin birbirinden ayrıldıklarını

o zaman bilen, ne bir kişi ne de bir müessese vardı.

Güneşin kendi ekseni etrafında ve sâbit bir merkezde

döndüğünü, bu hareketin oluşumuyla meydana gelen gü-

cün çekimiyle uzaydaki düzenin sağlandığını 14 asır önce

bilen var mıydı? Okur yazar olmayan bir insanın Allah

(c.c.)’un kelâmından bu bilgileri Cebrâil (a.s.) vâsıtasıyla

öğrenip diğer insanlara bildirmesi hem Kur’ân’ın, hem de

Peygamberimiz (s.a.v.)’in varlığına (Hak olduğuna) işâret

değil midir? Bu konuda Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyuruyor:

“Güneş kendi ekseni etrafında kararlaştırılmış bir va-

kit için dönmektedir. Ayın da zamanını ve yörüngesini

tayin ettik. Nihayet görünüşü eski hurma dalının yay

şeklini almıştır. Ne güneşin aya yetişmesi mümkün

olur, ne gece gündüzü geçer. Hepsi (güneş, ay ve yıl-

dızlar ayrı ayrı) bir felekte (yörüngede) yüzerler.” (Yâsin

  1. 38-40)

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, 129-130.s.)

 

DUÂ-I ARŞ

(Ramazân ayının başında veyâ ortasında veyâ sonunda üç

kere okunacak.)

Bismi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm “Allâhü Râbbün ahadün sa-

medün ferdün li’l-‘âlemîne, nebîyyinâ Muhammedin ersele-

hu mübeşşira. Li’l-kâfirîne münzirûn münzîran mine’n-nâri

ve münzîrân nebîyyinâ Muhammedün ahadün, hâmidün ve

kâsimun ve şâhidün li’l-mü’minîne ve kâimun nebîyyinâ Muham-

medün vehüve nebîyyü’l- Mustafâ salla’llâhu Te‘âlâ ‘aleyhi ve

sellem. Ve’l-imâmu’l-murtezâ, ve’r-resûlü’l-müctebâ, nebîyyinâ

Muhammedün hüve’r-resûlü’l-murselü, sâhibu’l-kitâbi, münzi-

ru ve’l-kitâbu’l-mecdü, nebîyyinâ Muhammedün sâhibu’l-livâ’i

ve’l-minberi ve’l-burâki’l-ezheri ve’r-rızâ’i ve’l-kevseri nebîyyinâ

Muhammedün ve zeynü’l-cinâni Ahmedün, ‘abdun mutî‘un,

‘âdilün, ‘abdun, cevâdün, nâfi‘un, li’l-müşrikîne kâilün, nebîyyinâ

Muhammedün ve şefî‘unâ Muhammedün ve resûlünâ Muham-

medün fahrun lenâ Muhammedün hayrun li’l-’âlemîne şefî‘un

li’l-müznibîne ve’l-mücrimîne, nebîyyinâ Muhammedün ihtârahu

ve erselehu fî hâlkıhî şerrafehu, yuhibbuhu nebîyyinâ Mu-

hammedün salla’llâhu ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve

sahbihî ecma‘îne bi-rahmetike yâ erhame’r-râhimîn.”

Ramazân-ı şerîf’te okunacak duâlar:

İlk 10 gün: “Yâ erhame’r-râhimîn”

İkinci  10 gün: “Yâ ğaffârü’z-zünûb”

Son 10 gün: “Yâ atîga’r-rigâb”

  1. Îkâz: Bu duâlar günde en az yüz defa okunmalıdır.
  2. Îkâz: Ramazân-ı şerîf’in herhangi bir gecesi Fetih Sûresi

okunursa, o sene içindeki kötülük, belâ ve musîbetlerden bi-

izni’llâhi te‘âlâ muhâfaza olunur.

  1. Îkâz: Ramazân’ın 23. gecesi Ankebût ve Rûm Sûreleri

okunur.

  1. Îkâz: Ramazân’ın herhangi bir gününde 363 İhlâs Sûresi

okunur.

  1. Îkaz: İmsakten yaklaşık 20 dk. önce yeme içmeyi kesme-

miz oruçlarımızın sıhhati açısından ihtiyâten gereklidir.

(Misvâk Neşriyat, İbâdet Takvimi ve Duâlar, 55-56.s.)

 

BAKARA SÛRESİNİN FAZİLETİ

Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) buyurdular ki; Hz. Muham-

med (s.a.v)’in ashâbından bir adam cinnilerden bir adam-

la karşılaşmış ve onunla güreşmiş. Derken insan, cinnîyi

yere atıp yenmiş. O zaman insan, cinnîye şöyle demiş:

“Doğrusu ben seni gerçekten zayıf ve çelimsiz görüyo-

rum. Küçücük kolların sanki köpeğin küçücük kolları gibi!

Siz bütün cinnîler mi böylesiniz, yoksa onların arasından

sen mi böylesin?”

Cinnî şöyle cevap vermiş: “Hayır, vallâhi bütün cinnîler

böyle değil! Doğrusu ben onlar arasında gerçekten güç-

lü kuvvetliyim. Fakat sen benimle ikinci defa güreş. Eğer

beni yere atıp yenersen, sana, kendine fayda verecek bir

şey öğretirim!” İnsan; “peki” demiş ve tekrar güreşmişler.

İnsan yine yenmiş. O zaman cinnî; “Allâhu lâ ilahe illâ

hüve’l-hayyu’l-kayyûm” (Âyet el-Kürsî) ayetini okuyabili-

yor musun?” demiş. O da; “evet” demiş. Bunun üzerine

cinnî şöyle demiş: “Bu âyetlerin okunduğu evde şeytân

barınamaz ve derhal evi terk eder, sabah oluncaya kadar

da geri dönemez.”

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Bakara Suresi-

nin sonundaki iki ayeti (Âmenerrasûlü) geceleyin kim

okursa o iki ayet ona kâfi gelir.” (Buhâri)

Hz. Ali (k.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Akıllı olan birinin,

Bakarâ Sûresinin sonundaki o ayetleri,  onlar Arş’ın altın-

daki bir hazîneden oldukları halde, okumadan uyuyacağı-

nı zannetmem!”

İshak b. Îsâ’dan rivâyete göre: “Kim uyuyacağı sırada

Bakara Sûresinden on ayet okursa, Kur’ân’ı unutmaz. Bu

on ayet şunlardır: Başından dört ayet, Kürsî ayeti, bundan

sonraki iki ayet ve sonundan üç ayet” buyurulmuştur.  İs-

hak der ki: “…Kur’ân’ı unutmaz”dan maksat, “ezberledik-

lerini unutmaz” demektir.

(Sünen-i Darimi, 3384-3387-3388)

SALÂT-I TEFRÎCİYE

Hadîs-i Şerif’te şöyle buyurulmuştur: “Kim altından kal-

kamayacağı güç bir işle karşı karşıya gelirse, üzerime

çok çok selavât-ı şerîfe getirsin. Çünkü Allahü Teâlâ üze-

rime getirilen  salâvat-ı şerîfe  sebebi ile onun sıkıntı-

larını, kederlerini giderir, rızkını çoğaltır, Allah (c.c.)’un

yardımı ile murâdına nâil olur .”

İmâm-ı Kurtubî Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Bir kimse,

çok önemli bir işinin veya önemli bir dileğinin gerçekleşmesi

ya da büyük bir belanın üzerinden çekilip gitmesi (kalkması)

için Salâtü Tefriciye’yi (4444) def‘a okuyup, bu mübârek Salât

ü Selâm ile Yüce Peygamberimiz (s.a.v.)’i vesîle edinse, hiç

şüphe ve tereddüt yoktur ki, Yüce Allâh (c.c.), o kulunun is-

tek ve murâdının olması için hayırlı bir sebeb yaratır ve ona

murâdını verir.”

“Allâhümme salli salâten kâmileten ve sellim selâmen

tâmmen ‘alâ Seyyidinâ Muhammedini’llezî tenhallü bihi’l-

‘ukadü ve tenfericü bihi’l-kürebü ve tukdâ bihil-havâicu

ve tünâlü bihi’r-rağâibü ve hüsnül-havâtimi ve yusteska’l-

ğamâmu bivechihi’l Kerîmi ve ‘alâ âlihî ve sahbihî fî külli lem-

hatin ve nefesin bi ‘adedi külli ma‘lûmin lek.”

Türkçe Anlamı:

Allâh’ım! Efendimiz Muhammed’e kusursuz bir salât ve

rahmet, mükemmel bir selâm ve selâmet vermeni diliyoruz.

O Peygamber ki, O’nun hürmetine düğümler çözülür, sıkın-

tılar ve belâlar açılıp dağılır, dilek ve ihtiyaçlar yerine getirilir,

maksatlara O’nun hürmetine ulaşılır, güzel sonuçlar elde edi-

lir, O’nun şerefli yüzü hürmetine bulutlardaki yağmur istenilir.

Allâh’ım! O (s.a.v.)’in ehl-i beytine, ashâbına da her göz kır-

pacak kadar zamanda (her an, her saniye) her nefes alacak

zamanda Sana ma‘lûm olan varlıklar sayısınca salât et.

Not: İbn Hacer-i Askâlâni hz. bu adet “iksir-i âzamdır” bu-

yurmuştur. Kilidin anahtarı gibidir. Anahtarın dişlerinden bir

tanesi fazla veya noksan olsa kapıyı açamazsın. Bunun için

adet çok önemlidir.

(Misvak Neşriyat, İbâdet Takvimi ve Duâlar, 136-137.s.)

 

KUR’ÂN’IN TIBBÎ FAYDALARI

“Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırın-

caya kadar belli vakitlerde namaz kıl ve özellikle saba-

hın Kur’ân’ını okumayı da unutma… Zîrâ sabah namazı

meşhûddur.” (İsrâ s. 78) “Sabahın Kur’ân’ını okumak” sadece

Kur’ân okumak demek değil, bilâkis namaz sırasında okumak

demektir. Böylece Kur’ân salâtı oluşturan bölümleri salât yeri-

ne kullanmış ve Hz. Resûlullah (s.a.v.)’in bugün müslümanların

kıldığı şekilde namazı göstermesine ışık tutmuştur.

Hadîslerde açıklandığına göre sabah namazına melekler

şâhidlik eder. Melekler her namazı ve her iyi ameli gözlediği

halde, bu ayet sabah namazına verilen özel  önemi gösterir. Bu

nedenle Allâh Resûlü (s.a.v.) sabah namazında Kur’ân’dan çok

uzun sûreler/âyetler okurdu. Onun sünnetini sahâbe (r.a.e.) de

devam ettirmiş ve sonraki âlimler bunu müstehâb görmüşlerdir.

Sabah namazında uzunca okunan Kur’ân’ın tıbbî faydası-

nın olup olmadığı hususunda yaptığımız araştırma neticesinde

şu sonuca ulaştık: “Sabahları, aç karnına ve  çok yüksek ol-

mayan bir sesle Kur’ân okumak, vücûd ve rûh sağlığı için çok

faydalıdır. Okuyucunun kafasının içinde titreşimler olur. Bunlar

beyin için iyi bir masaj gibidir. Bu yüzden beyindeki damarlar

çevresini daha iyi besler. Kısık sesle ve münâsib bir makamla

Kur’ân okumak, boğazdaki ses tellerini terbiye eder, kuvvetlen-

dirir, bir nev’i boğaz jimnastiği olur. Her gün bu suretle Kur’ân

okumaya alışanların sesleri, ihtiyarlıkta bile bozulmaz. Rûha

ferahlık veren te’siri, beyne yakın olan hipofiz bezesinin daha

iyi işlemesine yardım eder. Diğer bezeleri de, burası idare ettiği

için böylece iç salgı muntazam bir hâl alır. Sağlık üzerine iyi-

leştirici bir tesir yapar. İnsanın karamsarlığı gider; vücut canlılık

kazanır.

İnsanı yaratanla Kur’ân’ı gönderen aynı Zât olduğu için, vü-

cut hassasiyetimize uygun olarak, hikmetlerle dolu olduğu yeni

yeni anlaşılan Kur’ân harflerini ahenk içinde indirmiş, kalp ve

kafamıza maddi ve manevi yönden bitmez tükenmez bir nimet-

ler hazînesi olarak hazırlamıştır.”

(Prof. Dr. Dâvud Aydüz, Kur’ân-ı Kerîm’de Besinler ve Şifâ, 177-178.s.)

 

 

 

 

 

 

KUR’ÂN’I GÜZEL SESLE OKUMAK

Kur’ân’ın nazmını bozacak derecede aşırıya gitmeksizin

sesi yükseltip âhenkli bir şekilde tertîl ile güzelce okumak,

sünnet-i seniyyedir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle bu-

yurmuşlardır:

“Kur’ân’ı seslerinizle süsleyiniz.” (Ebû Dâvûd) Başka bir

hadîsde: ‘Allah Teâlâ güzel sesle Kur’ân okumaya müsaade

ettiği gibi, hiçbir  şeye müsaade etmiş değildir’  (Müslim)

Meşhur kurrâ Heysem el-Gassânî, Resûlûllah (s.a.v.)’i rü-

yasında görür. Allah Resûlü (s.a.v) ona ‘Kur’ân’ı sesiyle süs-

leyen Heysem sen misin?’ diye sorarlar. ‘Evet yâ Resûlullah!’

diye cevap verince, Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurur: ‘Al-

lah Teâlâ, sana hayırlar ihsân eylesin’.

Rivâyet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in

ashâbı (r.a.e.) bir araya geldikleri zaman, aralarından birisine

Kur’ân’dan bir sûre okumayı emrederlerdi. Hz. Peygamber

(s.a.v.) bir gece Âişe (r.anhâ) vâlidemizi bekliyorlardı. Fa-

kat Âişe (r.anhâ) hazretleri geç geldiler. Resûlullah Hz. Âişe

(r.anhâ)’ya ‘Seni geciktiren nedir?’ diye sorunca, Hz. Âişe

(r.anhâ) ‘Ey Allah’ın Resûlü (s.a.v.)! Ben bir kişinin okuyuşunu

dinliyordum ki, ondan daha güzelini işitmedim’. Bunun üzerine

Resûlullah (s.a.v.) kalktılar, gidip o kişiyi uzun uzun dinlediler ve

sonra dönüp gelerek şöyle buyurdular: “Bu okuyan kişi Ebû

Huzeyfe’nin âzâdlısı Sâlim’dir. Ümmetimden Sâlim gibileri-

ni çıkaran Allah’a hamdederim.” (İmam Ahmed)

Hz. Ömer (r.a.), Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a.)’e ‘Rabbimizi bize

hatırlat’ der, bunun üzerine Ebû Mûsâ (r.a.), Hz. Ömer (r.a.)’in

nezdinde Kur’ân okur. O kadar uzun okur ki, nerede ise, na-

mazın vakti geçer. Bunun üzerine ashâbdan birisi ‘Ey emîrü’l

mü’mînîn! Namaz, namaz’ diye hatırlatır. Hz. Ömer (r.a.)’da

‘Acaba biz namazda değil miyiz?’ diye karşılık verir

Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Allah

(c.c.)’nun Kitâbı’ndan tek bir âyeti cân u gönülden dinle-

yen kimse için, o âyet kıyâmet gününde bir nûr oluverir.”

(İmam Ahmed)

(İmâm-ı Gazâlî, İhya-ı Ulumi’d Din, 1.c., 791.s.)

 

KUR’ÂN OKUMA VE DUÂ ÂDÂBI

Kur’ân okumaya başlamadan önce şu duâ okunmalıdır:

“Râhmetten uzaklaştırılan şeytânın şerrinden, semî ve

alîm olan Allâh (c.c.)’a sığınırım. Ey Râbbim! Şeytânların

dört yanımı sarıp iğvâ etmesinden de sana sığınırım”

Duâdan sonra Nâs sûresi ile Fâtihâ-i şerîfe’yi okumalıdır. Bun-

lardan sonra Kur’ân okumaya başlamalıdır.

Kur’an-ı Kerim’i namaz dışında da kıbleye yönelerek ve

güzel elbise giyerek taharet üzere okumak müstehabdır. Baş-

larken “Eûzü-Besmele”yi okumak da müstehabdır.

Kur’an-ı Kerimi ayda bir defa hatmetmek iyidir. Senede bir,

kırk günde bir, haftada bir hatmedilmesini tercih edenler de

vardır.

Başka bir işle uğraşmakta olan kimselerin yanında Kur’an

âyetlerinin sesli olarak okunması uygun değildir. Bu durumda

Kur’an’ı dinlemeyenler değil, okuyanlar günâh işlemiş olur.

Bir kimse yürürken veya bir iş görürken Kur’an-ı Kerim’i

okuyabilir. Yeter ki bu durum, Kur’an’ın gafletle okunmasına

sebebiyet vermiş olmasın.

Huzeyfe b. Yeman (r.a.) şöyle anlatmaktadır: “Hz. Pey-

gamber (s.a.v.)’le beraber namaz kıldım. Resûlullâh (s.a.v.)

Bakara Sûresi’ne başlayarak okudu. Râhmet âyetlerini

okuyunca Allâh (c.c.)’nun râhmetini diliyor, azâb âyetlerini

okurken de istiâze edip Allâh (c.c.)’ya sığınıyordu. Allâh

(c.c.)’yu tenzih eden herhangi bir âyeti okuduğu zaman

Allâh (c.c.)’yu tesbîh ediyordu.” (Müslîm)

Kişi okumasını bitirdiği zaman; Hz. Peygamber (s.a.v.)’in

Kur’ân’ı hatmettikten sonra okuduğu şu duâyı okumalıdır;

“Allahümmec’alnî bi’l Kur’an vec’alhü lî imâmen ve hûden

ve nûran ve rahmeh – Ey Allâh’ım! Kur’ân sayesinde bana

rahmet eyle, Kur’ân’ı bana îmân, nûr, hidâyet ve râhmet

kıl.”

“Ey Allâh’ım! Kur’ân’dan unuttuklarımı bana hatır-

lat, bilmediklerimi bana öğret. Gece gündüz (yani bütün

vâkitlerde) Kur’ân okumayı bana nasîb eyle. Ey âlemlerin

Râbbi! Kur’ân’ı bana hüccet kıl!”

(İmâm-ı Gazâlî (k.s.), İhyâ-u Ulûmi’d Dîn, 1.c., 787-788.s.)

 

KURÂN-I KERÎM OKUMANIN FAZÎLETLERİ

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Veda Haccında irad buyur-

duğu hutbesinde: “Ben size öyle bir şey bıraktım ki, ona

sımsıkı sarılırsanız, hiçbir zaman dalâlete düşmez, sap-

mazsınız. O, Allâh’ın Kitâbı ve Resûlullah ()’ın sünnetidir”

buyurmuşlardır.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in mucizeleri sadece

Kur’ân-ı Kerîm’den ibaret olmadığı ve daha birçok mucizesi

bulunduğu halde, mucizelerinden yalnız Kur’ân’ı anmakla

yetinmeleri onun mucizelerinin en büyük ve en yararlısı olu-

şundan, dine daveti, delil ve hücceti içinde taşımakta bulunu-

şundan, Kıyamet gününe kadar hâzır ve gâib herkesin ondan

yararlanışındandır.

Kur’ân-ı Kerîm’e Kur’ân isminin verilişi, ilâhî kitaplar ara-

sında, kitapların, belki bütün ilimlerin semerelerini kendisinde

toplamış olduğu içindir. Kur’ân-ı Kerîm, hakikat ehline göre,

bütün hakikatleri toplayan ledün ilminin de icmâli, özetidir.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in, Kur’ân’ı öğrenip öğretme-

nin ve okumanın fazîletine dair bazı hadis-i şerîfleri şu şekilde –

dir: “Sizin hayırlınız, Kur’ân’ı öğrenen ve onu öğretendir”.

“Bu Kur’ân’ı öğreniniz! Çünkü onun okuyacağınız her

harfine karşılık on sevabla mükâfatlandırılırsınız”.

“Kim Kur’ân’ı okur, onu ezberler, onun helâlini helâl,

haramını haram kılarsa, Allâh (c.c.) o kimseyi bu amelin-

den dolayı cennete koyar ve kendisini ev halkından on

kişinin herbiri için de şefaatçi kılar”.

“Kur’ân’ı okuyan ve onun içindekilere göre amel eden

kimsenin baba ve annesine, Kıyamet günü ziyası güneşin

bütün dünya evlerindeki ziyasından daha parlak ve güzel

tâc giydirilecektir. Baba ve annesine böyle olursa, artık

kendisine ne olacağını hesap ediniz.”

Resûlullah (s.a.v.) Kur’ân-ı Kerîm’i her âyette durarak

okurlar, çekilmesi gereken harfleri çekerlerdi. Yatmadan

önce Müsebbihât sûrelerini (İsrâ, Hadîd, Haşr, Saf, Cum’a,

Tegâbün, A’lâ) okur ve: “Onların içinde bir âyet vardır ki,

bin âyetten efdal ve hayırlıdır” buyururlardı.

(M. Âsım Köksal, İslâm Tarihi, 18.c., 199-227.s.)

 

NEBİ (S.A.V.)’İN DİLİNDEN DUÂLAR

Çarşıya Çıkınca Okunacak Duâ:

Hz. Ömer (r.a.) anlatıyor: “Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki:

“Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâşerîkeleh, lehü’l-mülkü

velehü’l-hamdü yuhyî ve yümîtü ve hüve hayyün lâ-yemûtü

bi-yedihi’l-hayri ve hüve ‘alâ külli şey’in kadîr”.

Türkçe Anlamı:

“Allâh (c.c.)’dan başka ilâh yoktur, O tekdir, O’nun ortağı yok-

tur, mülk ve hamd  O’na âittir. Hayatı O verir, ölümü de O verir.

Kendisi diridir, ölümsüzdür. Hayırlar O’nun elindedir. O her şeye

kâdirdir.”

Kim bu duâyı okursa Allâh (c.c.) ona bir milyon sevâb yazar,

bir milyon da (günâhını) affeder ve mertebesini bir milyon derece

yüceltir. Bir rivâyette, üçüncü mükâfata bedel, “Onun için cen-

nette bir köşk yapar” denmiştir.” (Tirmizî)

Hâkim b. Hîzâm (r.a.)’den Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyur-

muştur: “Birbirlerinden ayrılmadıkça alıcı ile satıcı muhayyer

(serbest)dirler. Eğer alış verişlerinde dürüst olurlar (şartları-

nı, mallarının kusurlarını) açıklarlarsa Allâh (c.c.) alışveriş-

lerini bereketlendirir (mübârek kılar). Gelgelelim niyetlerini,

şartlarını, mallarının kusurlarını açığa vurmaz, bir de alışveriş

için yalan söylerlerse ticaretlerinin bereketi kalmaz.” (Buhârî,

Müslim)

Ebû Hüreyre (r.a.)’den Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyur-

muştur: “Kim iyi (ve helâl) kazancından bir hurma kadar sa-

daka verirse Allâh (c.c.) o sadakayı bereketiyle kabul eder.

Sonra onu birinizin tayını büyüttüğü gibi, sahibi için geliştirir

de nihayet dağ gibi olur.” (Buhârî, Müslim)

Lisânda Hafif, Mîzanda Ağır Duâ:

“Sübhânallâhi ve bi-hamdihî, sübhâna-llâhi’l-‘azîm.”

Türkçe Anlamı:

“Hamdinle Seni noksan sıfatlardan tenzîh ederim Allâh’ım.

Yücelerin yücesi olan Allâh’ım! Seni noksan sıfatlardan tenzîh

ederim.”

Ebû Zerr (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu rivâyet

etti: “Allâh (c.c.)’ya göre sözlerin en sevimlisini sana haber

vereyim mi?” dedi ve devam ederek: “Allâh’a göre sözlerin en

sevimlisi şüphesiz ki: Sübhânallâhi ve bi-hamdihî, cümlesi-

dir.” (Müslim)

 

 

 

AYET-EL KÜRSÎ’NIN DEĞERI

Ebû Eyyûb el Ensarî (r.a.)’den rivâyete göre: “Ebû

Eyyûb’un bir hurma deposu vardı. Cin veya şeytan türü biri-

leri gelir ve o depodan hurma alırdı. Ebû Eyyûb (r.a.) duru-

mu Peygamber (s.a.v.)’e şikayet etti. Resûlullah (s.a.v.)’de

şöyle buyurdu:

“Git onu tekrar gördüğünde: “Bismillah peygambere

icabet et” de” buyurdu.

Sonra Ebû Eyyûb (r.a.) onu yakaladı bir daha gelmeye-

ceğine söz verince bıraktı. Sonra Peygamber (s.a.v.)’e gel-

  1. Resûlullah (s.a.v.):

“Esirin ne yaptı” diye sordu. Ebû Eyyûb (r.a.):

“Bir daha dönmeyeceğine yemin etti” dedi. Resûlullah

(s.a.v.): “Yalan söyledi, O yalan söylemeye alışıktır” dedi.

Ebû Eyyûb (r.a.) o kişiyi bir daha yakaladı tekrar gel-

meyeceğine yemin edince onu tekrar serbest bıraktı.

Resûlullah (s.a.v.)’e gelince;

“Esirin ne yaptı” diye sordu. Ebû Eyyûb (r.a.):

“Bir daha dönmemeye ikinci defa yemin etti” dedi.

Resûlullah (s.a.v.):

“Yalan söyledi, O yalan söylemeye alışıktır” buyurdu.

Üçüncü sefer yakalayınca;

“Bu sefer seni Resûlullah (s.a.v.)’e götürmeden bırakma-

yacağım” dedi. Bunun üzerine o kimse dedi ki:

“Sana bir şey öğreteceğim “Ayet-el Kürsî”yi evinde oku,

ne şeytan ne de bir başkası sana yaklaşamaz”. Ebû Eyyûb

(r.a.) Peygamber (s.a.v.)’e geldi. Resûlullah (s.a.v.):

“Esirin ne yaptı” diye sordu. Ebû Eyyûb (r.a.) olup bite-

ni haber verdi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.):

“O doğru söylemiş, fakat aslında kendisi yalancıdır.”

buyurdu.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned)

BÜYÜKLERIN DILINDEN DUÂLAR

“Allahım Kur’an-ı Kerîm’i öğrenip öğretmek, okuyup

okutmak, ezberleyip ezberletmek, basmak-yaymak-çoğalt-

mak, mûcibince amel edip ettirmek nâsib et.” (Âmin)

 

GECEDE NE KADAR KUR’ÂN OKUMALIYIZ

Muhacir b. Habib (r.a.)’den rivayetle; Resûlullah (s.a.v.)

Efendimiz: “Ey Kur’ân ehli (olanlar), Kur’ân’ı başınızın

altına koymayınız (O’nu terk etmeyiniz), bütün gece ve

gündüz O’nu hakkıyla okuyunuz ve O’ndakileri açıkla-

yınız ki kurtuluşa eresiniz.” buyurmuşlardır.

Ma’kil b. Yesâr (r.a.)’den rivayetle; Resûlullah (s.a.v.)

Efendimiz: “Kim üç kere, ‘Euzü billâhi’s-semi’îl-âlimm’i

min’eşşeytânirracîym’ der sonra Haşr sûresinin son üç

ayetini okursa, Allah onun için yetmiş bin Melek gö-

revlendirir; bunlar, o kişiden, insan ve cin şeytanlarını,

gece ise sabaha kadar, gündüz ise akşama kadar kovup

uzaklaştırırlar, onun için Allah’tan mağfiret dilerler. Şa-

yet o gün ölürse, şehid olarak ölür. Akşamleyin okursa,

yine aynı sevabı (ve mükâfatı) alır.” buyurmuşlardır.

Ebu Hüreyre (r.a.)’den rivayetle; Resûlullah (s.a.v.)

Efendimiz : “Gece veya gündüz, ‘Haşr sûresinin son

ayetlerini okuyan kimse, o gün veya o gece ölürse,

Cenneti hak etmiştir.” buyurmuşlardır.

Yine başka bir Hadis-i Şerif’te Resûlullah (s.a.v.) Efen-

dimiz: “Kim şu farz namazları vaktinde kılarsa, gafil-

lerden yazılmaz. Ve kim bir gecede, yüz ayet okursa,

itaat edenlerden yazılır, (onun) ismi, gafillerin defterine

yazılmaz, ona (tam) bir gece ibadet (yapmış gibi sevap)

yazılır.” buyurmuşlardır.

Enes (r.a.)’den rivayetle; Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendi-

miz: “Öğrenin bilin ki, kim bir gecede elli ayet okursa,

o, gafiller listesine yazılmaz, hafizûn (Allah’ın hüküm-

lerini koruyanlar) arasına yazılır. Kim gecede yüz ayet

okursa, ganitûn (abidler) arasına yazılır. Kim gecede iki

yüz ayet okursa, ondan Kur’ân davacı olmaz. Gecede

beş yüz ile bin ayet okuyanlar ise kendilerine Cennet’te

büyük makamlar ihsân edilmiş olarak sabahlarlar.” bu-

yurmuşlardır.

(Adem Karataş, Hadislerde Kur’ân Okumanın Faziletleri, 103-119.s.)

 

KUR’AN-I GAFLETLE OKUMAMALIYIZ

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) “Demir paslandığı gibi şu kalb-

ler de paslanır” buyurdu. Ashâb (r.a.e.): “Cilâsı nedir yâ

Resûllah?” diye sorunca, Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Kur’an

okumak ve ölümü hatırlamaktır” buyurdu. (İbn Mâce)

İbn Mes’ûd (r.a.) “Kur’ân-ı Kerim, hükmüyle amel edilmek

için nâzil olmuş iken, onlar yalnız okumasını amel olarak ka-

bul etmişlerdir. Bâzı kimseler Fâtiha’dan başlayarak hiç ya-

nılmamak şartıyla Kur’ân-ı Kerim’i sonuna kadar okudukları

halde hükmü ile amel etmezler.” İbn Ömer (r.a.) ve Cündüb

(r.a.)’den naklen “Uzun zaman yaşadık, bâzılarımız Kur’ân

tamamen nâzil olmadan imân etti. Hz. Muhammed (s.a.v.)’e

her sûre nâzil oldukça, helâl ve harâmını, emir ve nehyleri-

ni öğretir, hepsini tatbik eder ve herkes Kur’ân’dan kendini

alâkalandıracak olan kısmını bilirdi. Şimdi bir takım insan-

lar var ki, Kur’ân-ı Kerim nâzil olduktan sonra imân ettiler,

Kur’ân-ı Kerim’i başından sonuna kadar okudukları halde ne

emrini bilir, ne yasağını ve ne de kendi elinde kalacak olanı.”

Kur’ân okumaya başlayan kimse, en başta bunun be-

şer kelâmı olmadığını düşünerek mütekellimi olan Allâhü

Teâla’nın azâmetini gönlünde hatırlaması ve O (c.c.)’un

kelâmını okumanın ehemmiyetini anlayarak okuması lazım-

dır. Kur’ân-ı Kerim’de “Ona temizlerden başkası dokuna-

maz” (Vâkia s. 79) buyrulmuştur. İşte bu tâzimden dolayıdır ki

İkrime (r.a.), Kur’ân’ı açıp okuyacağı sırada “Bu Rabbimin

kelâmıdır” diyerek düşüp bayılırdı. Şüphesiz kelâma tâzim,

mütekellime tâzimdir. “Ey Yahya, kitâbı kuvvet ile al” (Mer-

yem s. 13) âyet-i celîlesinin tefsirinde “cehd ve gayret”, okudu-

ğu vakit, gönlünden her şeyi atarak akıl ve fikrini ona vererek

okumak demektir. Ebû Zer (r.a.)’den rivayetle, Resûl-i Ekrem

(s.a.v.) yanımızda kaldığı bir gece namazında “Eğer ken-

dilerine azap edersen şüphesiz onlar senin kullarındır

(dilediğini yaparsın). Eğer onları bağışlarsan şüphesiz

sen izzet ve hikmet sahibisin” dedi.” (Mâide s. 118) âyet-i

celîlesini sabaha kadar tekrarlamıştır.” (İbn Mâce)

(İmâm Gazâli, İhyâ-u Ulûmiddîn, 1.c.,  795.s.)

 

ASIL HAYAT AHİRET HAYATIDIR

Dünyayı ifsat eden, insanı mutsuzluğa dûçar eden se-

bep, insanoğlunun dünya hayatını asıl maksadının dışına

çıkarmasıdır. Dünya hayatı, ahiret hayatı için bir vesiledir.

Allâh (c.c) dünya hayatının bir imtihândan ibaret olması

dolayısıyla kullarının işledikleri amellerinin karşılığını ahi-

rette verecektir. Oysa insan dünya hayatını vesile olmaktan

çıkarmış ve asıl amaç haline getirmiştir. Adeta insanın yara-

tılışının gayesi onun dünyada var olup yaşaması olmuştur.

İnsanın dünya hayatının bir imtihan alanı olduğunu unut-

ması ve Allâh (c.c.)’un dinine sırtını dönmesi sebebiyle dün-

yada yaşayan her insanın yegane amacı, güç yetirebildiği

her şeyi elde etmek olmuştur. Halbuki Cenab-ı Hakk bizlere

dünya hayatının daimi olmayıp fani olduğunu, bugün kuvvetli

olanın yarın zayıf olacağını, bugün zengin olanın yarın fakir

olacağını, dünya nimetlerinin hiç kimse için devamlı olama-

yacağını bildirmiştir. Fakat insanların birçoğu Allâh (c.c.)’un

bu uyarısını anlamak istememişlerdir. Haram yollarda dahil

olmak üzere ne vesile ile olursa olsun dünya nimetlerini

elde etmek için çalışmışlardır. Onlar dünyanın bu fani olan

nimetlerini paylaşmak için oyalanırken ahiret hayatını ve

orada ebedi bir hayatın var olduğunu unutmuşlardır. İnsanlar

dünya hayatının varılacak en son yer olmadığını anlamak

istememişlerdir.

İnsanoğlunun dikkat etmesi gereken nokta, Allâh (c.c.)’un

ona bahşettiği seçme hürriyetinin sadece dünya hayatında

geçerli olduğunu bilmesi gerektiğidir. İnsan dünyada yaşadı-

ğı müddetçe seçme hürriyetine sahiptir. Dünya hayatını terk

edeceği anda, ecel vakti gelip beşeri sıfatlarından sıyrıldı-

ğında, seçme hürriyetini kaybedip boyun eğmeye başlamak-

tadır. Artık hiçbir şeyi kontrol edememekte ve irade hürriyeti

tamamen yok olmaktadır. Allâh (c.c.)’un yüce kudretine bo-

yun eğmektedir. Yani insanın seçme hürriyetinin var olduğu

tek yer dünya hayatı olup, yalnızca orada hayır veyahut şer

işlemeye muktedirdir.

(Muhammed Mütevelli Şaravi, Kuran’da Kıyâmet Sahneleri, 21.s.)

 

KUR’ÂN İNSANI AZİZ KILAR

Amir bin Vâsile (r.a.)’den rivayetle; Nafi b. Abdilharis

(r.a.), Usfan’da Ömer (r.a.)’a rastlamıştı. Ömer (r.a.), onu

Mekke’ye vali tayin etmiş idi. Ömer (r.a.) ona: “Bu vadi halkı-

na, kimi vekil tayin ettin?” diye sormuş, o da “İbn Ebza’yı” ce-

vabını vermişti. Ömer (r.a.) “İbn Ebza da kimdir” diye sordu.

O da “Azadlılarımızdan biridir” cevabını verdi. Ömer (r.a.)’de

“Sen, onların üzerine bir azadlıyı vekil tayin ettin ha!” diyerek

hayretini belirtince Nafi b. Abdilharis (r.a.): “Ama o, Allâh’ın

Kitab’ını okur; bütün farzları da bilir” dedi. Bunun üzerine

Ömer (r.a.): “Allah (c.c.), bu Kitap’la bazı kavimleri yüksel-

tir; bazılarını da alçaltır. Dikkat et, (bu sözleri), Peygamber

(s.a.v.) Efendimiz buyurdu” dedi. (Müslim 4/817)

Tebük seferinde Neccaroğulları’nın sancağı Ümare b.

Hazım (r.a.)’ın elinde idi. Nebi (s.a.v.) sancağı alıp Zeyd b.

Sabit (r.a.)’e verdi. Bunun üzerine Ümare (r.a.): “Ey Allâh’ın

Resûlu! Benim hakkımda size bir şey mi söylendi de böyle

yaptınız?” dedi. Resûlullah (s.a.v.): “Hayır, böyle bir şey

yoktur. Ancak Kur’ân önde gelir; Zeyd İbn sabit, Kur’ân-ı

Kerim’i öğrenip alma bakımından senden önde gelir”

buyurdu. (Buhâri 1. c., 415. s.)

Ebû Hureyre (r.a.) der ki: “Nebi (s.a.v.) bir yere belli sayı-

da bir birliği göndermek istemişti. Fakat herkesin Kur’ân’dan

ne kadar bildiği varsa, önce onu okumasını emir buyurdu.

Sıra onların en gençlerinden birine gelince ona: “Ey Fi-

lan! Sen nereleri biliyorsun?” buyurdu. O da: “Şu ve şu

sûreleri ile bir de Bakara’yı biliyorum” dedi. Peygamberimiz

(s.a.v.)’de “Bakara sûresini de biliyor musun?” dedi. Oda

“Evet” dedi. Efendimiz (s.a.v)’de “Git, onların komutanı

sensin” buyurdu. (Tirmizî, 3/2876)

İbni Ömer (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Re sûlûllah

(s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Kur’an sahibinin (Kur’an ezberleyenin) hali, bağlı deve-

nin haline ben zer; deve sahibi onu devamlı göz altında bu-

lundurursa, onu tutar. Eğer deveyi salıverirse, geçip gider.”

(Bûhari 1816)

 

 

 

 

KUR’ÂN’I KERİM KALBİN BAHARIDIR

Hz. Ebu Bekir (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’in kendisine şu

duâyı öğrettiğini bizlere bildirmiştir: “Allah’ım! Ben Sana,

Peygamberin Muhammed (s.a.v.), dostun İbrahim (a.s.),

kurtardığın Musa (a.s.), ruhun ve kelimen İsa (a.s.) hak-

kı için, Musa (a.s.)’nın Tevrat’ı, İsa (a.s.)’ın İncil’i, Davud

(a.s.)’ın Zebur’u ve Muhammed (s.a.v.)’in Furkan’ı hakkı

için, vahyettiğin her vahiy, hükmettiğin her hüküm hak-

kı için niyaz ederim. Yine Senden; Kitab’ında indirdiğin

ve kendine seçip sakladığın her isminle yalvarırım. Aza-

metinle, kibriyanla, cemalinin nuru ile bana Kur’ân’ı öğ-

retmeni, ilmi öğretmeni, onu etime, kanıma, kulağıma,

gözüme karıştırmanı; güç ve kudretinle vücudumu O’na

amade etmeni niyaz ederim. Çünkü Sensiz ne güç olur ne

de hareket.” (Cem’ül Fevâid)

İbn Mes’ud (r.a.)’den rivayetle; Resûlullah (s.a.v.) Efendi-

miz: “Allah’ım! Ben senin kulunum. Yine Senin kulun olan

erkek ve kadının oğluyum. Her şey Senin avucundadır.

Perçemim Senin elindedir. Hakkımda hükmün geçerlidir.

Hakkımdaki hükmün de adildir. Kendini adlandırdığın, ya

da Kitab’ında indirdiğin veyahut ğayb varlıkları içinde

onu kendine tercih edip sakladığın her bir isminin hürme-

tine, Kur’ân-ı Azim’i, kalbimin baharı, üzüntü ve kederi-

min cilası kılmanı Senden diliyorum.” Bunu kim söylerse,

Allâh (c.c.) onun üzüntüsünü giderir ve kederini feraha

(sevince) döndürür” buyurmuşlardır. (Cem’ül Fevâid)

Ata b. Ebû Rebah (r.a.)’den rivayetle; Resûlullah (s.a.v.)

Efendimiz: “Kim sabahları, Yasin suresini okursa, bütün

ihtiyaçları görülür.” buyurmuşlardır. (Dârimi)

Ukbe b. Amir (r.a.); “Bir gün ben, Resûlullah (s.a.v.) ile

birlikte, Cuhfe ile Ebva arasında yürüdüğümüz sırada, fırtına

ve şiddetli bir karanlığa tutulduk. Bunun üzerine Nebi (s.a.v.)

bana: “(Dua eden) hiç kimse, o ikisi (Nas ve Felak surele-

  1. ri) gibi başka bir şeyle isteyemez, (şerlerden Allâh (c.c.)’a

sığınan) hiç kimse de O’nlar gibisiyle sığınamaz.” demiş-

tir.” (Ebû Dâvûd)

 

YATAĞA UZANILDIĞINDA OKUNMASI

SÜNNET OLAN SÛRELER

Ebu Hüreyre (r.a.)’den rivayetle; Resûlullah (s.a.v.) bu-

yurdular ki: “Kur’ân’ı öğreniniz ve yatağınıza uzanırken

O’nu okuyunuz. Çünkü Kur’ân’ı öğrenip okuyan ve

O’nunla amel eden kimsenin durumu, misk dolu torba-

ya benzer. Kokusu her tarafa yayılır. O’nu öğrenip oku-

yan ve henüz tesiri geçmemişken yatağına uzanan kişi-

nin durumu; misk’in üzerine geçirilen torba gibidir.”

Şeddad İbn Evs (r.a.)’den rivayetle; Nebi (s.a.v.):

“Allâhü Teâlâ’nın Kitab’ında bir sûreyi okuyarak yata-

ğına yatan bir müslümana, Allâh (c.c.), vekil olarak bir

melek gönderir. Melek onu muhafaza eder, uyanıp kal-

kıncaya kadar ona zarar verecek bir şey yaklaşamaz.”

buyurmuşlardır.

Enes b. Malik (r.a.)’den rivayetle; Resûlullah (s.a.v.)

Efendimiz: “Yatağına uzandığın zaman, Fatiha ve İhlâs

sûresini okursan, ölüm müstesna her şeyden emin olur-

sun.” buyurmuşlardır. Hz. Ali (r.a.)’den rivayetle; Resûlullah

(s.a.v.): “Her kim, O’nu (Ayet el-Kûrsi’yi) yatacağı zaman

okursa, Allâhü Teâlâ ona; kendi evi, komşusunun evi ve

etraftaki evler hakkında emniyet verir.” buyurmuşlardır.

Câbir b. Abdullah (r.a.)’den rivayetle: Nebi (s.a.v.), Elif-

Lâm-Mim, Tenzil (Secde) ve Tebârake sûrelerini okumadık-

ça uyumazdı. Ebu Zübeyr (r.a.)’den rivayetle; Allâh Resûlü

(s.a.v.): “Elif-Lâm-Mim, Tenzil (Secde) ve Tebârake

sûreleri Kur’ân’da bulunan her sûreye yetmiş sevâbla

üstündürler. Bunları kim (uyumadan önce) okursa, ona

yetmiş sevap yazılır, yetmiş derece yükseltilir, yetmiş

günahı da düşürülür.” buyurmuşlardır.

Aişe (r.anhâ)’dan rivayetle; Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bir

adama yatağına yatacağı vakit, Haşr sûresini okumayı va-

siyet etmiş ve şöyle buyurmuşlardır: “Ölürsen şehit olarak

ölür veya cennet ehlinden olursun.”

(Adem Karataş, Hadislerde Kur’ân Okumanın Faziletleri, 113-117.s.)

 

KUR’ÂN’I GÜZEL OKUMAK

Efendimiz (s.a.v.)’in bizlerden yapmamızı istemiş olduğu

amellerden biri, güzel ve tatlı bir sesle Kur’ân’ı okumaya ça-

lışmamızdır.

Zîra güzel bir sesle okunan Kur’ân’ı dinlemek ve okuyanı

takip etmek kişinin eğilimini bu yönden artırmış olur. Eğer

sesimizi halk beğenmiyorsa dedikodulara engel olmak için

kendimiz duyacak kadar bir sesle okumalıyız. Çünkü bazı-

ları, “Falanın okuyuşu sıkıyor, kalbi karartıyor.” diyerek Allâh

(c.c.) kelâmını dinlemenin kalbi kararttığını ileri sürerler. Böy-

le sözler günâhtır.

Şeyheyn ve diğerleri şu hadîs-i şerîfi rivâyet ederler:

“Hakk Teâlâ Kur’ân’ı ahenkli ve tabiî bir sesle okuyan

kişiye kulak verip dinlediği kadar hiçbir şeyi ve kimseyi

dinlemez.”

Hâfız Münzirî bu hadîs hakkında, “Allâh (c.c.) insanın te-

ganni eder gibi tatlı ve ahenkli bir sesle okuduğu Kur’ân’ı din-

lediği kadar hiçbir kelâmı dinlemez.” buyrulduğunu anlatır.

Ebû Dâvud, Nesâî ve İbn Mâce şu hadîsi rivâyet eder-

ler: “(Tatlı) seslerinizle Kur’ân’ı süsleyiniz”. İbn Mâce şu

hadîsi rivâyet eder: “Kur’ân-ı Kerîm kederli, hüzün içinde

inmiştir. Bunu okurken ağlayınız. Ağlamazsanız ağlar

gibi olunuz. Kur’ân’ı ses ahengîyle okuyunuz. Kur’ân’ı

ahenkli ve tabii bir sesle okumayanlar bizden değildir”.

Ve yine İbn Mâce’nin rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte de

şöyle buyuruluyor: “Kur’ân’ı en güzel sesle okuyan kimse

şu kişidir ki, Kur’ân okuduğunu işittiğinizde onun Allâh

(c.c.)’dan haşyet duyduğunu hissedersiniz”.

Ayrıca Kur’ân okurken ve dinlerken; gülmekten, boş ve

faydasız sözler söylemekten uzak durmak, kaçınmak gere-

kir. Ancak konuşulması gereken ve mecbur kalınan söz bu-

nun dışındadır. Bu konuda Allâhü Teâlâ’nın şu emrine itaat

edilmesi ve ona boyun eğilmesi gerekir:

“Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve ona kulak

verin ki merhamet olunasınız.” (A’râf s. 204)

(İmam Şarani, el-Uhudü’l-Kübra, s.13)

 

KUR’ÂN-I KERİM’İN EŞSİZ HİTABETİ

Kur’ân’ın ifadelerindeki mucizelerden biri de, Kur’ânda

yer alan her âyetin, her kelimenin ve her harfin belli bir he-

defe yönelik ve birçok hikmetlerle  dolu olmasıdır. Kur’ân,

Allâh (c.c.)’ün kitabı olduğuna göre, kuşkusuz yüce Allâh’ın

kelâmı, bu hususlarda gâyet hassas olmalı ve ifade etmek

istediğini en mükemmel şekliyle ifade etmiş olmalıdır.

Anlamı olmayan hiçbir harf bulunmamalı, eş anlamlı ke-

limeler ve benzeri hususlar olmamalıdır. Gerçek odur ki,

Kur’ân’daki mûcizeyi bir harfte de yakalamak mümkündür.

Yüce Allâh şöyle buyuruyor:

“De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın” (En’âm s. 11) İnsan,

bu âyetin yanında durup soruyor: Yüce Allâh niçin “Yer-

yüzü üzerinde dolaşın” buyurmuyor? Bizler yeryüzünün

içinde mi, yoksa üzerinde mi yürüyoruz? Elbetteki yer-

yüzünün üzerinde yürüyoruz. Dolayısıyle böyle bir ifade

caizdir. Ancak Kur’ân sözlüğünde bu tür kullanışlara yer

yoktur. Kullanılan sözler, ifade edilmek istenen anlama ta-

mamen uygundur. Onda kullanılan tek bir harfin bile bir

anlamı vardır ve bir hedef için kullanılmıştır. Eğer farklı bir

harf kullanılmışsa mutlaka bir hikmeti vardır.

İlim ilerleyip yüce Allâh yeryüzünün ve evrenin sırları-

nı bize gösterince yeryüzünün sadece yüzeyinden ibaret

olmadığını; sadece toprak ve sudan ibaret bir küre olma-

dığını anladık.

Yeryüzü Sâkinleri yüce Allâh’ın yer küreyi kaplayan

atmosferdeki kimi özellikleri kullanarak ilmi keşiflerde

bulunuyorlar. Yerküreyi çevreleyen atmosfer içinde kal-

dığın müddetçe yerkürenin içindesin demektir. O halde

atmosfer, yer küreyi tamamlayan bir parçadır, onu tamam-

lamaktadır ve onunla birlikte dönmektedir.   İnsan yerin

yüzeyinde yürümektedir. İşte bir harfle tecelli eden Kur’ân

mücizesi. Kur’ân’daki her harf,  mutlaka birçok hikmetleri

kapsamaktadır ve özel olarak seçilmiştir.

(Muhammed Mütevelli Şa’râvî, Kur’ân Mucizesi, s.51-52)

 

KUR’ÂN-I KERİM’İ

NE KADAR SÜREDE HATMETMELİYİZ?

Nebî (s.a.v.)’in ashâbın ve onları görenlerin Kur’ân okuma mik-

tarı hususunda çeşitli uygulamaları vardı. Kur’ân’ın çokça tilâveti

meselesinde bize bir çok haber ulaşmıştır. Sahabeden, dördü gün-

düz, dördü gece olmak üzere bir günde sekiz hatim yapanlar ol-

duğu gibi günde dört, üç, iki veya bir hatim indirenler de olmuştur.

Hz. Âişe (r.anhâ): “…Bir geceyi Resûlullâh (s.a.v.) ile beraber

geçirdim. O, Bakara, Âl-i İmrân ve Nisâ sûrelerini okur, müjde ih-

tiva eden âyetlerde durur, duâ ve istiğfârda bulunurdu” dedi.  (Bey-

haki)

Ayrıca Kur’ânı iki gecede bir hatmedenler veya üç gecede bir

hatmedenler de olmuştur. Bundan daha kısa bir sürede hatmedil-

mesi kerih görülmüştür.

Kur’ânı dört, beş, altı ve yedi günde bir hatmedenler de olmuş-

tur ki, bu en güzel ve doğru olandır. Sahabenin ve tabiinin çoğu

böyle yaparlardı. Kays b. Ebi Sa’saa (r.a.)’ın şöyle dediği rivâyet

edilir: Kays: “Ya Resûlullâh, Kur’ânı ne kadar sürede hatmedeyim”

diye sorunca Resûlullâh (s.a.v.) “Onbeş günde bir” diye cevâp

verdi. Bundan daha kısa sürede hatmedebileceğim! söylediğim

zaman “Öyleyse haftada bir hatmet” buyurdu. (Ebû Davud)

Yine Kur’ânı sekiz veya on günde, bir veya iki ayda hâtmedenler

de olmuştur. Mekhûl b. Ebî Müslim’in şöyle dediği rivâyet edilir:

“Sahabeden güçlü olanlar yedi günde, bazıları bir ay, bazıları iki

ay, bazıları da daha uzun bir zamanda hatim yaparlardı. “

Ahmet b. Hanbel: “Özürsüz Kur’ân hatminin kırk günü aşması

mekruhtur” demiştir.

Abdullâh b. Ömer (r.a.)’den rivâyet edilir ki: “Resûlullâh (s.a.v.):

Kur’ânı ne kadar günde hatmedelim diye sorulunca o da: “Kırk

günde” diye cevap vermiştir.  (Ebû Davud)

İlim, devlet görevi ve önemli dîni-ictimai işlerle meşgul olanlar

da görevlerine mani olmayacak ölçüde Kur’ân okumalıdırlar (ama

mutlaka okumalıdırlar). Bunların dışında kalanlar, bıkkınlık sınırına

vardırmamağa dikkat ederek kıraati mümkün mertebe çoğaltma-

lıdırlar.

(İmam-ı Suyûti, el-İtkan Muhtasarı Tercümesi, s.37-38)

 

 

 

 

SÜREKLİ OKUNMASI FAZİLETLİ OLAN SÛRELER

Efendimiz (s.a.v.)’in bizlere emir ve vasiyetlerinden biri,

gece olsun gündüz olsun, boş vakitlerimizde, fırsat buldukça

Kur’ân-ı Kerîm’deki âyet ve sûreleri okumayı adet haline getir-

memiz hususundadır.

Fâtihâ gibi, Âyet el-Kürsî gibi sûreleri, Bakara ve Âl-i İmrân

sûrelerinin son âyetleri, Yasin, Vakıa, Duhân, Tebâreke (Mülk)

sûrelerinin tamamını vaktin müsaadesi nisbetinde okumalıyız.

Yukarda adları sayılan sûre ve âyetlerin fazlaca okunması

hakkında bilinen birçok hadîs vardır. Bunları okumayı adet

edinenler zahirî ve bâtıni âfet ve musibetlerden kendilerini em-

niyete almış olurlar.

Ey kardeşim! Şerîatın getiricisi Efendimiz (s.a.v.)’in emir

buyurduğu sureleri okumaya önem vermelisin. Zira Resûlullâh

(s.a.v.) Efendimiz kişinin bununla her türlü âfet ve belâlardan

kurtulacağını bildirmiştir. Bu yönden dalgın ve gafil olma.

Hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmuştur: “Yeryüzüne bugüne

kadar gökten inmeyen bir melek gelerek bana selâm verdi

ve: “Müjdeler olsun! Sana öyle iki nur verildi ki, senden

önceki peygamberlere böyle bir şey verilmemişti. Bunlar

Kur’ân’ın Fâtihâ sûresi ile Bakara sûresinin son kısmıdır.

Bunlardan bir harfini okuyana istediği verilir”. (Müslim)

“Evlerinizi mezarlık haline sokmayınız. Şeytân, Bakara

sûresinin okunduğu evden kaçıp gider” (Müslim)

İmâm Ahmed ve diğerleri şu hadîsi naklederler: “Âyet el-

Kürsî Kur’ân’ın efendisidir (tacıdır), şeytânın bulunacağı

herhangi bir evde okunacak olursa, şeytân oradan çıkmış

olur”

“Kur’ân’ın kalbi Yasin sûresidir. Allâh (c.c.) ve âhiret

evini isteyerek bu sûreyi okuyanın bütün günâhı ve suçla-

rı affedilmiş olur” (Nesâî)

“Kur’ân’da bir sûre vardır ki, otuz âyettir. Bu âyetler,

okuyan kişiye şefâatçi olarak suç ve günâhları af olur. Bu

sûre de “Tebârekellezi bi yedihi’l-mülk” süresidir” (Nesâî)

“Her kim her gece Vâkıa Sûresi’ni okursa, ona fakirlik

dokunmaz.” (Rezin)

(İmâm Şârani, el-Uhudü’l Kübra, s.19)

 

KUR’ÂN-I KERİM’İN MUCİZELERİNİN DEVAMLILIĞI

Kur’ân-ı Kerim’de aklın, ancak inceleme ve dene-

yim sonucu varabileceği pek çok bilgi vardır. Bu bilgiler,

Kur’ân-ı Kerim’in anlatımındaki dikkat ve hassasiyette or-

taya çıkmaktadır. Bilhassa müsteşriklerin çelişki diye iddia

ettikleri hususlarda daha çok kendini göstermektedir.

Bu meseleye geçmeden önce şunu iyice bilmemiz ge-

rekir: Kur’ân’ı Kerim’in insanlara verdikleri daima yenilen-

mektedir. Onun bu yenilenen verileridir ki, Kur’ân’ın muci-

zevi yönüne süreklilik kazandırmaktadır.

Kur’ân’daki mucizelerin tamamı birkaç yılda ya da her-

hangi bir çağda tükenecek olsa geri kalan çağlar onun

i’câzı yahut insanlığa verecekleriyle karşılaşmayacaklar-

dır. Böylece Kur’ân donuklaşmış olacaktır. Oysa  Kur’ân

asla donuklaşmaz. Her nesle, o neslin gücü nisbetince bir

şeyler verir. Her gelen nesle, daha önce vermediği yeni

şeyler verir. Kıyâmete kadar da bu durumunu devam et-

tirecektir.

Daha önce de dikkat çektiğimiz gibi, Kur’ân-ı Kerim’in

indiği dönemde Nebi (s.a.v.)’in sadece “yap ve yapma”

şeklindeki konuları; yapıldığı takdirde kişinin kurtuluşunu,

yapılmadığında da kişinin cezâlandırılmasını gerekli kılan

dînî hükümleri açıklamakla yetinmesinin hikmetini anlamış

oluyoruz. Kâinattaki kanunları ilgilendiren ve ilerde insan-

lığın keşfedeceği hususların açıklamasını yapmamıştır.

Niçin? Çünkü Kur’ân-ı Kerim’in indiği dönemdeki insanla-

rın bilgisi bunları anlayacak kapasite ve deneyime sahip

değildi. Ancak Kur’ân-ı Kerim bu âyetleriyle de o günkü

insan aklının anlayacağı nisbette ona birşeyler veriyordu.

Yani bu yönden de insan aklını doyuruyordu. Asırların geç-

mesiyle yeni ilmî gerçekler ortaya çıktı ve Kur’ân bu seviye

ve deneyimlere sahip olan akla da yine anlayacağı nisbet-

te bir şeyler vermeye devam etti. Böylece Kur’ân verileri,

zaman geçtikçe yenilenmekte ve süreklilik arzetmektedir.

(Muhammed Mütevelli Şa’râvî, Kur’ân Mucizesi, s.91-92)

 

DUÂ ÂDÂBI

Ebû Hureyre (r.a.)’den rivâyete göre Hz. Peygamber

(s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır ki, “Sakın sizden biriniz

duâ ederken “Yâ Rabb! dilersen mağfiret eyle, dilersen

bana merhamet eyle” demesin. İstediğini sağlamca ve

kat’iyyetle istesin. Çünkü Allâh (c.c.)’yu şu veya bu işe

zorlayabilecek hiçbir kuvvet yoktur.” (Buhârî)

Başka Hadîs-i Şerîf’te, “Sizden herhangi biriniz ‘duâ

ettim de kabûl olunmadı’ diyerek acele etmedikçe duâsı

kabûl olunur.” (Tirmizî)

Duâ eden duâsında ısrar etmeli, devâm etmelidir. Herhalde

er veya geç müstecab olur. Bir de dünyada müstecab olmaz-

sa bile kul bunu yine kendi lehine bilip Allâh (c.c.)’dan ümidini

kesmemelidir. Duâ büyük bir ibâdet olup âhirette de bir ecir ve

sevâbı olur.

Duânın âdâbı pek çoktur. Bu cümleden olarak:

  1. Evvelâ abdestli bulunmak,
  2. Bir namazdan sonra yapılmak,
  3. Tevbe, istiğfârını ve kemâl-i ihlâsını arzeylemek,
  4. Kıbleye yönelmek,
  5. Duâdan evvel Allâh (c.c.)’ya çokça hamd-ü senâ etmek,
  6. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerine çokça

salât ve selâm eylemek,

  1. Duânın nihâyetini âmin ile bitirmek,
  2. Duâda yalnız kendisini düşünmeyip bütün sâlihleri ve

bütün müminleri duâya müşterek kılmak,

  1. Bir hacetini isterken ellerini semaya kaldırıp avuçlarını

açarak duâ etmek,

  1. Kıtlık, umumi sıkıntı ve felaketlerin def’i için ise ellerinin

dışını semaya çevirerek duâ etmek ve Allâh (c.c.)’ya sığınmak,

  1. Duâların nihâyetinde ellerinin avuçlarını yüzüne sür-

mek, kötülüklerin def’i için yapılan duâlarda mesh edilmez.

  1. Duânın asıl anahtarı ise helâl lokma yemektir.

Nebiyyi Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’e ve Ehl-i Beyti (r.a.e.)’ne

sâlât ve selâm da duânın en mühim âdâbındandır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Duâlar ve Zikirler, s.35)

 

KUR’ÂN’DA KULAK VE GÖZ

Kur’ân-ı Kerîm’in ele aldığı konulardan biri de insan vücu-

du ve organları ilmidir. Yüce Allâh daima kulağı gözden önce

zikreder. “Kulak ve gözler” buyurur, “göz ve kulak” demez.

İster istemez bu ifade karşısında duraklıyoruz. Çünkü in-

san gözünü yitirdiğinde her şeyi yitirir. Sürekli karanlık içinde

yaşar. Hiçbir şeyi göremez. Çevresindeki her şeye çarpar.

Ama duymasını yitirirse, hiç olmazsa çevresini görür ve mü-

sibeti daha hafif olur. Ancak yüce Allâh daima duymayı gör-

meden önce zikrediyor.

Bu, Kur’ân’ın  herkesi ilginç ve benzerini getirmekte aciz

bırakan bir yönüdür. Yüce Allâh duymayı görmekten üstün

tutmuştur. Çünkü dünyada görevini ilk yerine getiren odur.

Âhirette çağrıya ilk muhatap olan da odur. Ayrıca kulak asla

uyumaz. Uyumayan, uyuyandan yaratılış bakımından üstün-

dür.

Dünyada görevini ilk yerine getiren kulaktır. Bebek doğ-

duğu anda duyar; oysa göz, bir müddet için görevini yerine

getiremez. Sanki yüce Allâh bize görevini ilk yerine getire-

nin kulak olduğunu söylemek istiyor. Birkaç saattir doğmuş

bebeğin yanına gelip yüksek sesle bağıracak olursan çocuk

irkilir ve ağlar. Ama elini gözlerinin önüne götürecek olursan

hiçbir hareket yapmaz ve yaklaşan tehlikenin farkına var-

maz.

İnsan uyuduğunda bütün organları sâkinleşir, ancak kula-

ğı hariç. Uyuyan birini uyandırmak için elini gözlerinin önüne

götürecek olursan bir şeyin farkına varmaz. Ama kulağına

yakın bağıracak olursan korku içerisinde uykusundan fırlar.

İnsan ile dünya arasındaki iletişim, kulakla başlar. Yüce

Allâh Ashâb-ı  Kehf’i yüzlerce yıl uyutmak istediğinde şöyle

buyurur: “Nice yıllar mağarada olanların kulaklarına (per-

  1. de) vurduk. (Kehf s. 11) Kulak duymayınca hiçbir huzûrsuzluk

duymadan yüzlerce yıl uyumuşlardır.

Ahirete çağrılma aracı da kulaktır. Bu yüzden Cenâb-ı

Hakk kulağı üstün tutmuştur.

(Muhammed Mütevelli Şa’râvî, Kur’ân Mucizesi, s.101-102)

 

KUR’ÂN’IN, OKUYUCUSUNA

KABİRDEKİ YARDIMI

Muâz bin Cebel (r.a)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh

(s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Kur’ân okuyan kimse ölünce Melekler onu sema-

da karşılar ve ruhunun üzerinde namaz kılarlar. Sonra

kıyâmete dek ona istiğfâr ederler.

Kur’ân-ı öğrenen kimse ölünce ailesi onun kefenlenme-

siyle meşgulken, Kur’ân güzel bir surette onun başucunda

durur, kefenlenirken de göğsü ve kefeni arasına yerleşir.

Kabre bırakılınca da ona Münker ve Nekir gelir. O zaman

yine Kur’ân araya girmek üzere gelir. Onlar Kur’ân’a: “Bı-

rak bunu biz muhasebe edelim.” der. Kur’ân ise: “Kâbe’nin

Rabbi’ne yemin ederim. O benim arkadaşım ve dostumdur,

onu yalnız bırakmayacağım. Yapacağınız bir şey varsa ya-

pın. Ama onu cennete bırakıncaya kadar ben buradan ay-

rılmayacağım.” der. Sonra, Kur’ân okuyucusuna dönerek:

“Ben çok sevdiğin, sesli ve gizli okuduğun Kur’ân’ım.

Ben dostunum ve ben kime dostsam Allâh da ona dost

olur. Münker ve Nekir sualinde sana artık bir endişe olma-

sın” der. Sonra, melekler giderler. Kur’ân ve arkadaşı ka-

birde başbaşa kalır. Dünyada gece uykusuz kalıp, gündüz

meşakkate katlanıp bana saygı gösterdiğin gibi, sana güzel

bir yatak ve elbise hazırlayacağım der ve kısa bir zamanda

semaya yükselerek Allâh’tan ister, Allâh’da icabet edip ve-

rir. Melekler onu yumuşak bir şekilde kaldırırlar. Kabri dört

yüz senelik mesafe kadar genişler. Sonra melekler onun

için güzel döşenmiş yeşil ipekten döşekleri sererler. İpek

kumaş başucuna ve ayakucuna serilir ve o zinet eşyasıyla

beraber, kabrinde kıyâmete dek bir nur lambası yakılır.

Kur’ân haşre dek her gün arkadaşının evine uğrar. Hâl

ve durumlarını öğrenip ona bildirir. Çocuklarından biri

Kur’ân’ı öğrenmeye başlasa arkadaşına müjde verir.

Kötü bîr nesli varsa, ıslah olmaları için Kur’ân duâda

bulunur.” (Müslim)

(Celaleddîn es-Suyuti, Kabir Âlemi, s. 208–239)

 

 

NEBİ (S.A.V.)’İN DİLİNDEN DuâLAR

Mescidden Girerken Okunacak Duâ

Fâtımâ bintü’l-Hüseyin b. Alî, büyük annesi Fâtımâtü’l-Kübrâ

(r.a.)’den naklen anlatıyor: Resûlullâh (s.a.v.) mescide girdiği za-

man salât okur sonra:

Rabbi’ğfirlî zünûbî ve’ftahlî ebvâbe rahmetike.

“Rabbim günâhımı affet, rahmet kapılarını aç” derdi.

Mescidden Çıkarken Okunacak Duâ

Çıkarken de yine Hz. Muhammed (s.a.v.)’e salât okur sonra

da

Rabbi’ğfirlî zünûbî ve’ftahlî ebvâbe fadlike. “Rabbim günahımı

affet, lûtuf kapılarını benim için aç” derdi. (Tirmizî, Salât 234)

“Allâh’ın mescidlerini ancak Allâh’a ve âhiret gününe

îman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allâh’tan

başkasından korkmayan kimseler îmâr eder. İşte doğru yola

ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.” (Tevbe s.18)

Abdullâh b. Mes‘ûd (r.a.) şöyle demiştir: Nebiy-yi Ekrem

(s.a.v.)’e: “Amellerin hangisi Allâh’a daha sevgilidir?” diye sordum.

“Vaktinde kılınan namaz” buyurdu. Sonra hangisi? dedim

“Anne ve babaya iyilik” buyurdu. Sonra hangisi? dedim

“Allâh yolunda cihad” buyurdu. (Buhârî, c.2 s.474)

Binite (Araba, gemi veya uçağ) Binerken Okunacak Duâ

Sübhânellezî sehhara lenâ hâzâ vemâ künnâ lehû mukrinîn.

Ve innâ ilâ rabbinâ lemunkalibûn.

Bi’smillâhi mecrâhâ ve mürsâhâ inne rabbî leğafûru’r-rahîm.

Ve mâ-kaderu’llâhe hakka kadrihî vel‘ardu cemî‘an kabzatühû

yevme’l-kıyâmeti ve’s-semâvâtü matviyyâtün biyemînihî

sübhânehû ve te‘âlâ ammâ yüşrikûn.

Türkçe Anlamı: Bunu bizim hizmetimize vereni tesbîh ve

takdîs ederiz, yoksa biz bunlara güç yetiremezdik. Biz şüphesiz

Rabbimize döneceğiz. (Zuhruf s. 13, 14)

“Yüzüp gitmesine de durmasına da bismillâh. Muhakkak ki

Rabbim Gafûr ve Rahîmdir.” Allâh’ı lâyık olduğu şekilde takdîr

edemediler. Halbuki kıyâmet günü yeryüzü tamâmen O’nun

kabza-i kudretindedir. Gökler de yine O’nun yed-i kudretinde dü-

rülmüşlerdir. O, onların şirk koştukları şeylerden tamâmen mü-

nezzeh.”

(Misvak Neşriyât, İbadet Takvimi ve Duâlar, s.102-103-104)

 

KUR’ÂN EZBERİNİ UNUTMANIN CEZÂSI

Ezberdeki Kur’ân-ı unutmak, büyük günahlardandır. Bu-

nun delili Rasûlullâh (s.a.v.)’in şu hadîsleridir: “Ümmetimin

günâhları bana gösterildi de Kur’ân’ın bir sûresini veya

bir âyetini ezberleyip sonra unutan kimsenin günahından

daha büyüğünü görmedim. (Ebû Davud)

“Kur’ân okuyup sonra unutan kimse, kıyâmet günün-

de Allâh’ın huzûruna çolak olarak gelir” (Ebû Davud)

Başka bir hadîste Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Kur’ânla ahitleşiniz, (devamlı olarak onu okuyunuz.)

Allâh (c.c.’)a yemin ederim ki ezberdeki Kur’ân’ı unutmak,

bağlı devenin kaçmasından daha şiddetlidir. (Buhârî)

KUR’ÂN OKUMA ÂDÂBI

En faziletli zikir olmasından dolayı Kur’ân okumak için ab-

dest almak müstehaptır. Dokunmak için ise farzdır.

Cünüp ve hayızlı olanın Kur’ân okuması haram olmakla

beraber Kur’ân’a bakmaları, kıraati kalpten geçirmeleri caiz-

dir. Ağzı pis olanın Kur’ân okuması mekruhtur. Ancak pis elle

Kur’ân’a dokunmak haram olduğu gibi pis ağızla okumak da

haramdır diyenler olmuştur.

Kur’ân’ın temiz bir yerde okunması sünnettir. Yerlerin en

faziletlisi ise mescitlerdir. Kur’ân okurken, huzûr ve vakar ile

huşu içinde, başı öne eğerek ve kıbleye dönerek oturmak

müstehaptır. Temizlik ve hürmet maksadıyla misvak kullan-

mak da sünnettir.

Kıraatten önce istiaze de sünnettir. Nitekim Allâhü Teâlâ

”Kur’ân okuyacağın zaman kovulmuş şeytândan Allâh

(c.c.)’a sığın” (Nahl s. 98) buyurur. Kur’ân okuyan birisi, bir top-

lulukla karşılaşınca onlara selâm verir. Selâm sonrası kaldığı

yerden kıraatine devam edebilir. Ancak tekrar eûzu-besmele

çekmesi en makbul olanıdır.

Kıraat imâmlarınca tercih edilen görüş; Euzu’nün cehren

(aşikare) okunmasıdır. Bir grup toplu olarak eüzü-besmele

çekse, birinin euzü çekmesi diğerine kafi gelmez.

Kur’ân tilavetinde tertil sünnettir. Allâhü Teâlâ: “Kur’ân-ı

tertil üzere ağır ağır oku” (Müzemmil s. 4)

(İmâm-ı Suyûti, el-İtkan Muhtasarı, s.39-40)

 

TEHECCÜDE KALKINCA OKUNACAK DUÂ

Allâhümme leke’l hamdü ente kayyimü’ssemâvâti

ve’l-‘ardı vemen fîhinne veleke’l hamdü ente nûru’s-

semâvâti ve’l-‘ardı vemen fîhinne ve leke’l hamdü ente

melikü’s semâvâti ve’l-‘ardı vemen fîhinne ve leke’l

hamdü ente’l-hakku ve va‘düke hakkun ve likâüke

hakkun ve kavlüke hakkun ve’l-cennetü hakkun ve’n-

nâru hakkun ve’n-nebiyyûne hakkun ve Muhammedun

salla’llâhu ‘aleyhi ve selemle hakkun ve’ssâatü hakkun.

Allâhümme leke eslemtü ve bike âmentü ve ‘aleyke

tevekkeltü ve ileyke enebtü ve bike hâsamtü ve ileyke

hâkemtü fa’ğfirlî mâ kaddemtü ve mâ ahhartü ve mâ

esrartü ve mâ a‘lentü ente’l mukaddimü ve ente’l muah-

hiru lâilâhe illâ ente velâ havle velâ kuvvete illâ billâh.

Türkçe Anlamı:

Hamd olsun Sana Yâ Rabb! Sen bütün semâları, arzı

ve onlardakileri ayakta tutansın. Hamd sana mahsûsdur

ey Rabbim! Sen semâlarda, arzda ve onlarda ne varsa

hepsinin nûrusun. Hamd Sana mahsusdur ey Rabbim!

Sen semâların, arzın ve onlardakilerin mâlikisin. Ve

Sana yine hamd olsun ki, Sen Hakk’sın. Senin va‘din

de hakk, Sana kavuşmak da hak, sözün de hak, cennet

de hak, ateş de hak, nebîler de hak, Hz. Muhammed

-salla’llâhu ‘aleyhi ve sellem- de hak, kıyâmet saati de

hak. Sana teslîm oldum ey Rabbim! Sana îmân ettim,

Sana tevekkül ettim ve Sana yöneldim. İnanmayanlara

karşı, Sana dayanarak mücâdele ettim ve neticede an-

cak Seni hakem olarak kabul ettim, benim evvelki yap-

tıklarımı da, sonradan yapacaklarımı da, gizli yaptıkla-

rımı da, açık yaptıklarımı da mağfiret et. Öne alan da

Sensin, geriye bırakan da Sensin. Senden başka ilâh

yoktur. Kuvvet ve kudret ancak, Allâh’a dayanmakladır.

(İmam-ı Buhârî, Sahih-i Buhârî,  Teheccüd 14)

 

KUR’ÂN MUCİZESİ

Kur’ân’da Hz. Süleyman’ın ordularından bahsedilirken, ka-

rıncaların arasında bir “haberleşme sistemi” olduğuna işaret

edilmektedir:

Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde, bir dişi karınca

dedi ki: “Ey karınca topluluğu, kendi yuvalarınıza girin,

Süleyman ve orduları, farkında olmaksızın sizi kırıp geçme-

sin.” (Neml s. 18)

  1. yüzyılda karıncalar üzerinde yapılan bilimsel araştırma-

lar, bu küçük hayvanların çok organize bir sosyal yaşantıları

olduğunu ve bu organizasyonun gereği olarak aralarında çok

kompleks bir iletişim ağının var olduğunu ortaya koymuştur.

Büyük veya küçük herhangi bir karınca, başındaki karmaşık

duyu organlarıyla, milyonlarca hatta daha fazla kimyasal ve gör-

sel sinyalleri yakalar. Beyin 500.000 sinir hücresi içerir; gözler

birleşiktir; antenler insandaki burun ve parmak ucu gibi hareket

eder. Ağzın altındaki projeksiyonlar tadı algılar, kıllar dokunma-

ya karşılık verir.68

Biz farkına varmasak da karıncalar, hassas duyu organları

sayesinde oldukça farklı iletişim yöntemleri kullanırlar. Avlarını

bulmaktan birbirlerini takip etmeye, yuvalarını kurmaktan sa-

vaşmaya kadar hayatlarının her anında bu duyu organlarından

faydalanırlar. 2-3 milimetrelik vücutlarının içine sığdırılmış yüz-

binlerce sinir hücresiyle, insanları hayrete düşürecek bir iletişim

sistemine sahiptirler.

Karıncaların iletişim kurmak amacıyla kullandıkları kimya-

sal maddeler, yarı-kimyasallar (semiochemicals) olarak bilinen

“feromen”lerdir. Bir karınca sinyal olarak bu sıvıyı salgıladığın-

da, diğerleri koku veya tat alma yoluyla mesajı alır ve cevap

verirler. Karınca feromenleri üzerinde yapılan araştırmalar, tüm

sinyallerin koloninin ihtiyaçlarına göre salgılandığını ortaya çı-

karmıştır.

Görüldüğü gibi, karıncaların yaptıkları işlemleri yapabilmek

için, kapsamlı bir kimya bilgisine ihtiyaç vardır. 14 asır önce-

sinde, karıncalar hakkında böylesine ayrıntılı bilgi sahibi olun-

madığı bir dönemde, karıncaların iletişimine dikkat çekilmesi

Kur’ân’ın bilimsel mucizelerinden biridir.

(National Geographic, c. 165, no. 6, s. 777.  Bert Hölldobler-Edward )

 

NAZAR VE YANGIN DUÂLARI

Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Allâhümma’hrusnâ bi-‘aynike’lletî lâtenâmu, ve’hfaznâ

bi-ra’fetike’lletî lâterâmu, ve’rhamnâ bi-kudretike ‘aleynâ

felâ tühlik ve ente sikatünâ ve recâunâ, yâ erhame’r râhimîne

ve yâ ekreme’l-ekremîne. “Allâhümme, yâ mukallibe’l-kulûb,

sebbit kulûbenâ ‘alâ dînike ve tâ‘atike.” “Allâhümme’c‘al fî

kalbî nûran ve fî basarî nûran ve fî sem‘î nûran ve ‘an yemînî

nûran ve ‘an yesârî nûran ve fevkî nûran ve tahtî nûran ve

emâmî nûran ve halfî nûran ve’c‘al lî nûran.” (buhârî)

El-hamdü li’llâhi’llezî tevâda‘a küllü şey’in li-‘azametihî

ve’l-hamdü li’llâhi’llezî zelle küllü şey’in li‘izzetihî, ve’l-

hamdüli’llâhi’llezî hada‘a küllü şey’in li-mülkihî, ve’l-hamdü

li’llâhi’llezî istesleme küllü şey’in li-kudretihî.

Türkçe Anlamı:

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla.

Allâh’ım! Bizi uyumayan zâtınla koru. Dâimî şefkatinle bizi

muhâfaza et. Bize kudretinle merhamet et. Bizi helâk etme! Ey

merhametlilerin merhametlisi. Ey ikrâm edenlerin en keremlisi

Sen bizim güvencemiz ve umûdumuzsun. Ey kalbleri çeviren

Allâh’ım! Benim kalbimi Senin dînin üzerine ve Sana itaat üze-

rine sâbit kıl. Allâh’ım! Kalbimde bakışımda, dinleyişimde, sa-

ğımda, solumda, altımda, üstümde, önümde ve arkamda nûr kıl,

aydınlık yap. Bütün hamdler her şeyin azameti önünde eğildiği

Allâh’a âittir. Bütün hamdler her şeyin izzeti önünde zelîl olduğu

Allâh’a âittir. Bütün hamdler her şeyin saltanâtı önünde eğildiği

Allâh’a âittir. Bütün hamdler her şeyin kudreti önünde teslîm ol-

duğu Allâh’a âittir.

Ali (k.v.)’den rivâyetle Nebi (s.a.v.) şöyle buyurdular:

“Her kim sıfatlarımı yani (Muhammed, Mahmûd, Ahmed,

Hâmid, Hamîd) isimlerimi yazar sonuna kadar da okur ve

evine (işyerine) asarsa oraya belâ, vebâ, hastalık, illet, nazar

(göz değmesi), hased eden, sihir, yıkım, yangın sel felâketi

uğramaz. İsimlerim o yerde kaldığı müddetçe o kimseye fa-

kirlik, zehir, gam ve keder dokunmaz.”

Not: Bu isimlerin evin girişine asılması ve girip çıkarken oku-

narak salevât getirilmesi tavsiye olunur.

(Misvak Neşriyât, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.197)

 

KUR’ÂN RUHUN GIDASI

MÜZİK İSE RUHUN ZEHİRİDİR

Berâ b. Azıb’den rivâyet edilen hadîste Resûlullâh (s.a.v.) şöyle

buyurmaktadır.

“Seslerinizi Kur’ânla süsleyiniz” (Abdurrezzâk). Yani onun

kıraatına düşkün olunuz ve seslerinizi onunla meşgul ediniz. ma-

nasınadır. Buhâri ve Müslim’in; Ebû Hureyre (r.a.)’den yaptıkları

rivâyete  göre Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allâhu Teâlâ

hiçbir sesi, kendisine indirilmiş olan kitabı güzel sesle kıraat

eden (okuyan) bir nebinin sesini sevdiği kadar sevmedi”

Bu teğanni onu tecvid kuralları dışına çıkartmadığı zamandadır.

Yoksa müstehab iken mekruha döner. Musikînin vezinlerine özen-

meğe gelince, bid’atların en kötüsündendir.

Zira eğlenen kâlbler, aldanan, hata eden gönüller şeytânı kova-

mazlar bilakis vesveseleri artar.

Allâhu Teâlâ şöyle buyurmuştur. “İnsanlardan sözün lehvini

satın alanları vardır.” (Lokman s. 6).  Bazı müfessirlerden naklen

denilmiştir ki: O şarkı söylemektir. Hatta İbn-i Abbâs (r.a.) bu hu-

susta yemin etmiştir.

Ebû Dâvud ve Beyhaki’nin, İbn-i Mesûd (r.a.)’den naklettiklerine

göre Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Suyun sebzeyi bitir-

diği gibi şarkı da nifâk bitirir.” Munavi diyor ki: Eyvahlar olsun o

kimseye ki Rahmân’ın hitabını dinlemeyi, çalgı âletlerini, lahinlerini

dinlemekle ve fasıklar meclisinde oturmakla sattı.

İblis, yer yüzüne indikten sonra, ya Rabbi bana ev ver dedi.

Hamamlar senin evin. Yemek istedi. Besmelesiz yenen yemekler

senin denildi. Müezzin istedi. Mizmarlar (çalgılar) müezzinin denildi.

Yazıların dövme, hadîslerin yalandır. Resûlün (elçin) kâhinler, falcı-

lar, tuzağın da kadınlardır.) (İbn Ebiddünya, İbn Cerir)

(İki ses, melundur: Nimete kavuşunca (mizmar) çalgı, musibete

maruz kalınca feryat.) (Bezzar)

(Allâhü teâlânın gazâbına sebep olan şeyler: Acıkmadan ye-

mek, uykusu yokken uyumak, tuhaf bir şey olmadan gülmek, mu-

sibette feryat etmek, nimete kavuşunca mizmar (çalgı çalmak).

(Deylemi)

Tasavvuf müziği diye bir şey yoktur. Müzik, nefsin gıdası, ruhun

zehiridir, kalbi karartır. (Dürr-ül mearif)

(Muhammed Ebû Said Hadimi, Berîka, c.4 s.444-446.)

 

KAZANÇLI SÖZLER

“Bir kimse fecir namazının sonunda dizleri üzerine

oturarak (çökerek) hiçbir kimse ile konuşmadan (Lâ ila-

he illallâh, vahdehu la şerike lehü, lehü’l-mülkü velehü’I-

hamdü yühyî ve yümît, ve hüve alâ külli şey’in kadîr) diye

on kez tekrarlarsa, Hakk Teâlâ o kişiye on iyilik yazdı-

ğı gibi on kötü amelini de silmiş olur, ayrıca da o kişiyi

on basamak yükseltmiş olur, o kişi o gününde her türlü

mekruhtan ve şeytânın şerrinden korunur ve o gün şirk-

ten gayrı yapacağı herhangi bir günahla muaheze olun-

maz. (hesaba çekilmez) Zira Hakk Teâlâ şirk işleyenleri

hiçbir şekilde affetmez ve korumaz.” (Tirmizî). Nesâî’nin

rivâyetinde (kadîr’den sonra) “biyedihi’l-hayr” ziyadesi vardır.

“Her kim akşam namazından sonra on kez (Lâ ilahe

illallâh, vahdehü la şerike lehü, lehü’l-mülkü velehü’I-

hamdü yühyî ve yümît ve hüve alâ külli şey’in kadir)

derse Hak Teâlâ melâikeden silâhlı koruyucular gönde-

rerek o kişiyi şeytânın şerrinden sabah oluncaya kadar

korurlar. Ayrıca Hakk Teâlâ o kişiye on iyi amel yazdığı

gibi helak edici on kötü amelini de silmiş olur. Bütün bu

sayılanların yanında (okuduğu tevhid) on mü’min köle

kadının azad edilmesi sevabına eşittir” buyurulmuştur.

(Nesâî ile Tirmizî)

“Fecirden sonra üç kez, ikindiden sonra da üç

kez (Estağfurullâh el-azîm ellezî lâ ilahe illâ hüve’l-

hayye’l-kayyûme ve etûbü ileyh) diyerek istiğfârda

bulunan kimsenin deniz köpükleri kadar kabahatleri

olsa da affedilir” (es-Sinni)

“Her farz namazdan sonra kişi on kez İhlâs sûresini

okumuş olsa, dilediği kapıdan cennete girdiği gibi ora-

daki hurilerden biriyle de evlendirilir.” (Ebû Ya’lâ ve Taberânî)

“İhlâs sûresini sabah namazından sonra oku-

yanlar da aynı şekilde ikrâm görmüş olurlar” (İbn Ebi’d-

Dünya ve Taberânî)

 

EMİR BUHARİ (K.S.)’UN MEŞHUR MUHAFAZA DUASI

Emir Buhari hz. şöyle buyuruyor: ‘’Her kim, bu hizb-i

şerîfi sabah okusa, akşama kadar gökten kaza yağmuru

yağsa onun bir kılına zarar gelmeye.Ve akşam okusa yine

sabaha kadar bir kılına zarar gelmeye. Bi iznillahi teala 70

melaike onu sabah ve akşam muhafaza ede. Bu hizbi kim

okuyup,üzerine üflese (nefeslese) o kimseye gerek yer ve

gerekse gök ehlinin zararı dokunsa bana lanet ede.Bu du-

rum hayatımızda olduğu gibi vefatımızdan sonrası için de

geçerlidir.

Bu dua şudur:

Bismi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Allâhümme salli ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve

sahbihî ve sellim. Ya uddeti inde şiddeti. Veya ğavsi inde

kurbeti veya hârisî inde külli müsibetî Veya hâfizî inde külli

beliyyetî. Ve sallallâhü ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî

ve sahbihî ve sellem.”

Türkçe Anlamı:

“Allâh’ım! Muhammed (s.a.v.) Efendimiz’in âline ve

ashâbına salât ve selâm eyle. Ey sıkıntı anlarımda des-

tekçim, Ey kederli anlarımda yardımcım, Ey her musîbette

gözetip kollayanım, Ey her belâ anında koruyucum; Mu-

hammed (s.a.v.) Efendimiz’in âline ve ashâbına salât ve

selâm eyle.”

Âyete’l Kürsî’nin Fâzileti:

Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki; “Bakara Sûresinde bir

Âyet vardır ki Kur’ân Âyetlerinin Efendisidir. Şeytan

olan herhangi bir evde okunursa (şeytan) o evden çı-

kar. (O Âyet) Âyet-el Kûrsi’dir.” (Beyhâki) “Her kim farz na-

mazın arkasında Âyet-el Kûrsi’yi okursa, diğer namaza

kadar Allah’ın zimmetinde olur.” (Heysemi)

“Her kim Âyet-el Kûrsi’yi ve Bakara Sûresinin so-

nunu sıkıntılı(kederli) anında okursa Allah ona yardım

eder” (Suyuti, Dürrül Mensûr)

(Ömer Muhammed Öztürk, İbadet Takvimi ve Dualar, 196.s.)

 

KUR’AN-I KERİM BİR MU‘CİZEDİR

Resûlullâh (s.a.v.) buyurmuşlardır: “Allâh Kur’ân’ı em-

redici, nehyedici, uyulan, başlı başına nûrlu bir yol, dil-

lerden düşmeyen bir örnek olarak göndermiştir: İçinde

sizin, sizden öncekilerin ve sizden sonra (gelecek)lerin

de haberi vardır. Aranızda cereyan edecek olayların da

hâkimidir O. Çok okumak onu eskitmez. Garaibi bit-

mez! O gerçektir, şaka değildir. Onunla söyleyen doğru

söyler… Onunla hükmeden adâletle hükmetmiş olur.

Onunla savunan dâimâ muzaffer olur. Onun ışığında

taksîm eden herkese hakkını tam vermiş olur. Onunla

amel eden me’cur olur… Ona temessük eden (sarılan)

dosdoğru bir yola kavuşmuş olur. Ondan başkasın-

dan hidâyeti isteyeni Allâh saptırır, ondan başkasıyla

hükmedenin de Allâh belini kırar (helâk eder). O, hü-

küm ve hikmetleri içine alan bir zikirdir. Apaçık nûrdur.

Dosdoğru bir yoldur. Allâh’ın sapasağlam (muhkem)

bir ipidir. (Her hastalığa) yararlı olan bir şifâdır. Kendi-

sine sarılanı korur. Kendisine tâbî olanı kurtarır… Eğri

büğrü olmaz ki düzeltilmeye muhtaç olsun! (Doğrudan)

meyletmez ki kınansın… Acâip (ve garâibi) bitmez. Çok

okumak (ve tekrarlanmak)la eskimez.”

İbn Mes‘ud (r.a.)’den aynı bunun gibi bir hadîs rivâyet

edilmiştir. O hadîsde şöyle geçmektedir. “İçinde ihtilâfa

mahal bir şey yoktur! Zarâfeti ve göz alıcılığı asla kayb

olmaz!.. İçinde öncekilerin de sonrakilerin de haberi

mevcuttur.”

Kudsî bir hadîs-i şerîfde şöyle buyurulur: Allâh (c.c.)

Muhammed (s.a.v.)’e şöyle hitâb etmiştir: “Ben sana öyle

Tevrat(a benzer) yepyeni bir kitab göndereceğim ki,

sen onunla, kör gözleri, sağır kulakları, kapalı kalple-

ri açacaksın! İlim menbaları ondadır… Ondadır fehm-i

hikmet ve kâinlerin baharı!…”

(Kadı ‘Iyâz (rh.a.), Şifâ-i Şerîf, 274-276.s

 

DUÂ’NIN EDEBLERİ

Âlimlerin çoğunluğunun görüşüne göre duâ etmek

müstâhabdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Rabbınız bu-

yurdu ki, bana duâ edip isteyin, kabul edip size vereyim.”

İmâm Ebû Hamîd el-Gazalî İhya’sında şöyle demiştir:

Duânın edepleri ondur.

  1. Arefe gününü, ramazan ayını ve cuma gününü, gecenin

son üçte birini ve seher vakitlerini, şerefli zamânlar oldukları

için gözetleyip seçmektir.

  1. Bazı halleri fırsat bilip o hallerde duâ etmektir. Secde

halinde, orduların karşılaşması zamânında, yağmur yağarken,

namâz ikametinde ve ondan sonra duâ etmek gibi…

  1. Kıbleye yönelmek, iki eli kaldırmak ve duâ sonunda elleri

yüze sürmek.

  1. Gizli ve aşikâr arasında sesi alçak tutmak.
  2. Taşkınlık haline dönüşen zorlama davranışlar yapmamak-

tır. En iyisi, Peygamber (s.a.v.) ve Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’den

nakledilen duâları yapmaktır. Herkes güzel duâ yapamayacağı

için, taşkınlığa düşmesinden korkulur.

  1. Yalvarmak, iç huzuru duymak ve korkmaktır.
  2. Kesinlikle istemek ve duânın kabul edildiğine inanmak,

isteğinin kabulünü doğrulamak. Süfyan İbn-i Uyeyne (Allah ona

rahmet etsin) şöyle demiştir: Sizden hiç birinizi, kendi için bil-

diği günahı, duâ etmekten asla alıkoymasın; çünkü Allah Teâlâ

mahlûkatın en kötüsü olan İblis’in: “Rabbim, insanlar dirilecek-

leri güne (kıyâmete) kadar bana mühlet ver”. Allah buyurdu:

“Sen mühlet verilenlerdensin.” duâsını kabul etmiştir.

  1. Duâda ısrar etmek ve üç defa tekrarlamaktır. Duânın ka-

bulünü acele istememektir.

  1. Allah Teâlâ’nın ismini anarak duâya başlamaktır. Allah

Teâlâ’ya hamd ve senâda bulunduktan sonra Peygamber

(s.a.v.)’e salât getirmek ve yine böyle başlangıçta olduğu gibi

aynen duâyı tamamlamak.

  1. Bu en önemlisidir ve duânın kabul edilmesinde esas

ve asıl olandır. O da tevbe etmek, zulmü terk etmek ve Allah

Teâlâ’ya yönelmektir.

(İmam Nevevi, Dualar ve Zikirler)

 

KUR’AN’IN TAKLİT EDİLEMEZLİĞİ

Kur’an edebi yönden hayranlık uyandırıcı, benzersiz bir

üsluba sahiptir. Öncelikle belirtilmesi gereken Kur’an’ın her

çağdan, her türlü insan grubuna hitap eden bir anlatıma sa-

hip olmasıdır. Hiçbir yönden Kur’an’ın taklidi mümkün olma-

mıştır. Allah (c.c.)’ın Kur’an’ın benzersizliğine dikkat çektiği

âyetlerden bir kısmı şöyledir: “Eğer kulumuza indirdiğimiz

(Kur’an)’den şüphedeyseniz, bu durumda, siz de bu-

nun benzeri bir sûre getirin. Ve eğer doğru sözlüyseniz,

Allah’tan başka şahitlerinizi (kendilerine güvendiğiniz

yardımcılarınızı) çağırın. (Bakara Suresi, 23) Yoksa: “Bunu

kendisi yalan olarak uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Bu-

nun benzeri olan bir sûre getirin ve eğer gerçekten doğru

sözlüyseniz Allah’tan başka çağırabildiklerinizi çağırın.”

(Yunus Suresi, 38)

Kur’an’ın mucize kelimesi ile nitelendirilmesinin sebeple-

rinden biri, yukarıdaki âyetlerde vurgulandığı gibi insan çabası

ile bir benzerinin yazılamamasından kaynaklanır. İşte bu im-

kansızlık ne kadar büyük olursa, mucize de o denli büyüktür.

Dolayısıyla Kur’an’ın üslubunun yüzyıllardır milyarlarca insan

arasından, tek bir kişi tarafından bile taklit edilemez oluşu, mu-

cizevi yönünün ispatlarından biridir.

  1. F. Arbuthnot, The Construction of the Bible and the Ko-

ran (İncil ve Kuran’ın Yapısı) adlı kitabında, Kuran hakkında

şu yorumda bulunmuştur: Edebi bakış açısıyla değerlendiril-

diğinde, Kur’an en saf Arapçaya örnektir. Dilbilimcilerin bazı

durumlarda Kuran’da kullanılan belirli kalıp ve ifadelerle uyu-

şacak kurallar kullandıkları ve Kur’an’a eş bir çalışma üretmek

için birçok denemede bulunmalarına rağmen, henüz hiçbirinin

bu konuda başarılı olmadıkları bildirilmiştir.

Kur’an’ın anlatımında kullanılan kelimeler hem anlam ba-

kımından, hem de üslubun akıcılığı ve etkisi bakımından son

derece özeldir. Ancak Kur’an’ın Allah’ın emir ve yasaklarını

bildirdiği kutsal bir kitap olduğuna iman etmek istemeyenler,

çeşitli bahaneler öne sürerek inkara yönelmişlerdir.

(Arbuthnot, The Construction of the Bible and the Koran, 5.s.)

 

FÂTİHA’NIN TASAVVUFÎ TEFSİRİ

“Hamd, âlemlerin Rabbi, merhametli olan, merhamet

eden ve Din Günü’nün sahibi olan Allah’a mahsustur.”

Hamd üç şekilde olur:

Sözle hamd: Cenâb-ı Allah’ın, peygamberleri (a.s.)’ın dilleri

üzerine, kendi nefsini övdüğü şeylerle kişinin, lisanı ile Allah’a

hamdü sena etmesidir

Fiilî hamd: Kişinin beden ile yapılan ibâdetleri yapmasıdır,

ve kerim olan Allah’a yönelerek, kişinin Allah rızası için hayır iş-

lemesidir. Çünkü dil ile hamdetmek insanın üzerine vacip olduğu

gibi, her uzvu (organı) hasebiyle belki her insanın her uzvunun

üzerine hamdetmek vâcibtir.

Hâlî (davranış ile) hamd:  Kişinin, ilim ve amelde kemâle

ermesi ve ilâhî ahlâk ile ahlâklanmasıdır.

Alemlerin Rabbinin rahman Rahman olduğunu, beyan eder.

Rahman ki, onlara dünyada rızıklarını vermektedir. Rahim, ahi-

rette onları bağışlayandır. Bundan dolayı, ondan sonra, Allah,

ceza gününün sahibidir, cümlesi zikredildi. Yani Cenâb-ı Allah’ın

Rabbü’l-âlemin olması, ya Rahman olmasıyladır ki, o da dün-

yada onlara rızık vermektir. Ya da Rahîm olmasıyladır ki, o da

âhiretteki karşılığı mağfirettir.

“(Allahım!) Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yar-

dım dileriz.” İbâdet ancak nimeti sonsuz olan Allah’a yaraşır.

“Bizi doğru yola, nimete erdirdiğin kimselerin, gazaba uğra-

mayanların, sapmayanların yoluna eriştir.”

Doğru yol, en doğru ve en sağlam İslâm dinidir. İslâm dini,

Kur’ân-ı azimüş-şan’ın delâlet ettiği ve Peygamberlerin Efendisi

(s.a.v) Hazretlerinin ahlâkıdır

Yani Cenâb-ı Allah, onlara, nefislerini hevâ-ü hevesin kıska-

cından, tabiatın kahrından, kurtarıp, Şer-i şerifi muhafaza (emir

ve yasaklarına) uymak konusunda başarı in’am etti. Şeytanın

hilesine karşı, korunma nimetini verdi.

Gazaba uğrayanlar  ve sapmışlar da kalblerine ilâhî nuru

akıtmadıkları için, nefsin heva (ü heves) çölünde kayıp olanlardır.

Amin. “Ey  Allahım!   Dualarımızı   kabul   et” manasınadır.

(İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri, c.1 s. 98)

 

GİZLİ VE AÇIKTAN KUR’AN OKUMANIN FAZİLETİ

Bilinmelidir ki, Kur’an okumak, zikirlerin en faziletlisidir.

Ancak istenen, düşünerek ve ibret alarak olan okuyuştur.

Okuyuşu ile Allah rızâsını isteyecek ve bundan başka bir

şeye kavuşmayı kasd etmeyecektir. Kur’an ile edeblene-

cek ve Allah Sübhânehu ve Teâlâ Hazretlerine münâcatta

bulunduğunu ve kitabını okuduğunu zihninde tutacaktır.

Sesi yükselterek Kur’an okumanın faziletine dair haberler

nakledildiği gibi, gizli okumak hakkında da haberler varid

olmuştur. Nitekim Hadîs-i Şerîf’te; Rasûlullah(s.a.v) şöyle

buyumuştur: “Kur’an-ı Kerim’i sesli okuyan açıktan sa-

daka verene benzer, sessiz okuyan ise sadakayı gizlice

veren gibidir.” (Tirmizi, Ebû Dâvûd)

Bu iki durum karşısında alimler demişlerdir ki, riyadan

korkan kimse için, gizli okumak daha faziletlidir. Riyadan

korkmayan için de, aşikâre okumak daha faziletlidir; ancak

namaz kılanı veya uyuyanı veya bunlardan başkasını ra-

hatsız etmemek şartı ile…

Aşikâre okumakta amel daha büyük olduğu için, bu

durum onun faziletine delildir. Yine bu okuyuşun faydası

başkasına da geçer, okuyucunun kalbini uyarır, gayre-

tini düşünceye çevirir, ona kulak verdirir, ondan uykuyu

giderir, neş’esini artırır, gafil ve dalgın bulunanları uyarır,

onları ferahlandırır. İnsanın kalbine bu niyetler geldiği za-

man, aşikâre okumak daha faziletlidir. Okuyucunun kalb ve

kahb itibariyle huzur ve huşu halinde bulunarak okuması

ve okuduğundan ibret alması gereklidir. Bu durumda kalb-

ler ferahlanır ve nurlanır. Büyük İmam, keramet ve maarif

sahibi, ilâhî lütuf ve vergilere nail olmuş İbrahim El-Havas

(r.a.) şöyle demiştir:

“Kalbin ilâcı beş şeydir:

  1. Düşünüp ibret alarak Kur’an okumak, 2. Mideyi boş

bulundurmak, 3. Gece ibâdete durmak, 4. Seher vaktinde

Allah’a yalvarmak, 5.Salih kimselerle oturmak.”

(İmam Nevevi, Dualar ve Zikirler)

 

EYYÂM-I BIYZ ORUCUNUN BÜYÜK ECRİ

Hazret-i Alî (k.v.)’den: “Bir öğle vakti Resûlullâh (s.a.v.)’i

evinde ziyâret ettim ve kendilerine selâm verdim. Selâmıma

mukâbele ettikten sonra buyurdular ki:“Yâ Alî!, Cibrîl’in

sana selâmı vardır.” Ben de: “Aleyke ve aleyhis-selâm Yâ

Resûlallâh (s.a.v)” dedim. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.)

“Bana yaklaş” dedi. Ben de yaklaştım. Buyurdular ki: “İşte

Cibrîl, senin için diyor ki her aydan üç gün oruç tutsun.

Birinci gün için on bin sene, ikinci gün için otuz bin

sene, üçüncü gün için de yüz bin sene oruç tutmuşcası-

na sevâb yazılacaktır.”

Ben:“Yâ Resûlallâh (s.a.v.), bu üç gün orucu tutarsam

bunun sevâbı yalnız bana mı mahsûs? Bütün insanlar bu

orucu tutarlarsa onlara bu sevâblar verilmeyecek mi?” de-

dim. Resûlullâh (s.a.v.):“Yâ Alî! Allâh Teâlâ bu sevâbları

sana ve senin gibi bu oruçları tutanlara verecektir.” bu-

yurdular. Ben “Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Bu oruçlar ne zaman,

hangi günlerde tutulacaktır?” dedim. Buyurdular ki:“Bu

günler arabî ayların on üç, on dört ve on beşinci günle-

ridir. Bu üç güne “eyyâm-ı bıyz” (Beyaz günler) derler.”

dedi.”

Eyyâm-ı bıyz denmesinin sebebi: Hadîs-i şerîfi Hz. Alî

(k.v.)’den rivâyet eden Anter (r.a.):“Alî (k.v.)’den sordum:

“Eyyâm-ı bıyz” ne demektir?” Alî (k.v.) şöyle cevâb verdiler:

Hazret-i Âdem aleyhisselâm yeryüzüne indiğinde güneşin

harâretinden teni siyahlanmıştı. Cibrîl (a.s.):“Ey Âdem, te-

ninin beyaz olmasını arzu eder misin?” dedi. Âdem (a.s.)

“Evet!” dedi. Cibrîl (a.s.): “Öyle ise ayın on üç, on dört ve on

beşinci günleri oruç tut” dedi.

Âdem (a.s.) on üçüncü günü oruç tuttu; teninin üçte biri

beyazlandı. On dördüncü günü oruç tuttu; teninin üçte biri

daha beyazlandı. On beşinci günü de oruç tutunca onun bü-

tün vücûdu bembeyaz oldu. İşte “eyyâm-ı bıyz” denmesinin

sebebi budur.

(Hz. Seyyid Abdü’l-kâdir-i Geylânî  (k.s.), Üç Aylar ve Fazîletleri, 82 s.)

 

UHREVÎ SIKINTILARDAN KURTULMA YOLLARI

Hadîs-i Şerifte şöyle rivayet edilmiştir:

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz:

“Her kim, bir mü’minin dünya sıkıntılarından bir sı-

kıntıyı giderirse Allah (c.c.) da ondan kıyamet gününün

sıkıntı ve endişelerinden bir sıkıntıyı giderir. (Müslüman)

bir kul dîn kardeşinin yardımında bulundukça Allah da

onun yardımında bulunur.” buyurmuştur.

Hakîm-i Tirmizî (r.a.)’nin Nevâdir’ül-Usûl adındaki kita-

bında Abdurrahman bin Semüre (r.a.)’den tahriç ettiği bir

Hadîs-i Şerifte Abdurrahman (r.a.) şöyle demiştir:

“Bizler bir gün Medine mescidinde iken yanımıza Resûl-i

Ekrem (s.a.v.) çıka geldi ve:

“Muhakkak ben akşamleyin rüyamda teaccüb edilecek

şeyler gördüm. Şöyle ki:

1-Ümmetimden bir kimseyi gördüm. Yanına, canını al-

mak için ölüm meleği (Azrail) gelmişti. O sırada bu zâtın,

annesine ve babasına etmiş olduğu iyilikler geldi de, ölüm

meleğini o anda onun canını almadan geri çevirdi.

2-Yine ümmetimden bir kimseyi gördüm, ona karşı kabir

azabı açılıp yayılmıştı.Yani kabir azabını ifâ etmekte olan

melekler kabir azabını yaymışlardı. Derken onun almış oldu-

ğu abdestleri yetişti de onu bu azâbdan kurtardı.

3-Yine ümmetimden bir kişiyi gördüm, kendisini şeytan-

lar kuşatmışlardı. Ona Allah (c.c.)’ı zikretmesi yetişti de onu

şeytanların arasından kurtardı.

4-Yine ümmetimden bir zâtı gördüm. Kendisini azâb me-

lekleri kuşatmış halde idi. Ona kıldığı namazlar yetişti de onu

azâb meleklerinin elinden kurtardı.

5-Yine ümmetimden bir kimseyi gördüm ki o susuzluktan

dilini dışarı sarkıtmış vasiyette idi. Her ne zaman (su içmek

için) havuz başına gelirse oradan kovuluyordu. Derken yanı-

na, tutuğu oruçları geldi ve ona su içirerek onun susuzluğu-

nu giderdi ve onu suya doyurdu.

(İmâm-ı Şa’rânî, Ölüm, Kıyamet, Âhiret, s. 160)

 

 

 

 

 

KUR’AN OKUMANIN ÂDÂBI

Kur’an okumak, zikirlerin en faziletlisidir. Kur’an okumanın bir

takım edebleri vardır. Öncelikle dişleri misvakla temizleyip ab-

dest aldıktan sonra tenha bir yerde ciddiyet ve tevâzu ile yüzünü

kıbleye çevirerek oturmalı, sonsuz bir kalp huzuru ve sükûnet

içinde o vakte uygun bir manevi zevkle, sanki Allahu Teâlâ’ya

okuyormuş gibi okumalıdır. Eğer manasını anlıyorsa, manasını

düşünerek ve tefekkür ederek okumalıdır. Rahmet âyetleri gelin-

ce rahmet ve af dilemeli, azâb âyetleri gelince Allah’a sığınma-

lıdır. Çünkü ondan başka kurtarıcı yoktur. Allahu Teâlâ’yı tesbih

ve takdis eden âyetlere gelince “Subhanallah” demeli. Okurken

içinden ağlamak gelmiyorsa zorla ağlamaya çalışmalıdır.

Eğer maksadı ezberlemek değilse okurken acele etmemeli,

Kur’an-ı Kerim’i rahle, yastık veya yüksek bir şeyin üzerine koy-

malıdır. Okurken kimseyle konuşmamalı, şâyet konuşma ihtiyacı

duyarsa Kur’an-ı Kerim’i kapatarak konuşmalı, sonra (Eûzübill

ahimineşşeytanirraciym) diyerek tekrar başlamalıdır. Eğer et-

rafındaki insanlar kendi işleriyle uğraşıyorlarsa sessiz okumak

efdaldir. Yoksa sesli okumak daha iyidir. Alimler Kur’an-ı Kerim’i

okumanın, altı zahiri, altı bâtinî âdâbı olduğunu söylemişlerdir.

Zahiri Edepler:

  1. Gâyet hürmetle ve abdestli olarak kıbleye karşı oturmak,
  2. Okurken acele etmemek ve tecvitle okumak,
  3. Zorla da olsa ağlamaya çalışmak,
  4. Yukarıda söylendiği gibi rahmet ve azâb âyetlerinin hakkını

eda etmek,

  1. Eğer gösteriş ihtimali veya başka bir Müslüman’a zahmet

ve eziyet verme endişesi varsa sessiz okumalıdır. Yoksa sesli

okumak efdaldir,

  1. Güzel sesle okumalıdır.

Bâtınî Edepler:

  1. “Bu ne yüce bir kelâmdır” diye Kur’an-ı Kerim’in azametini

kalbine yerleştirmek,

  1. Bu kelâmın sahibi olan Allahu Teâlâ’nın yüce şanını, üstün-

lüğünü ve büyüklüğünü kalbinde bulundurmak,

  1. Kalbini vesvese ve nefsani düşüncelerden temiz tutmak,
  2. Manalarını düşünmek ve lezzet alarak okumak.

(Zekeriya Kandehlevi, Fazâil-i Âmâl, 178-206)

 

KUR’ÂN’I HATMETMENİN ADABI

İbn-i Abbas (r.a.) ’dan: Bir adam Rasûlullah (s.a.v.)‘e

“Amellerden hangisi daha üstündür?” diye sorduğunda bu-

yurdular ki; “HâllulMurtehildir.” O adam; “HâllulMurtehil ne

demektir?” diye sorduğunda Peygamber (s.a.v.) ;“Kur’an-ı

Kerim’i başından başlayıp sonuna varıncaya kadar oku-

yan, sonuna varınca yine başından başlayan, durduğu

yerden tekrar ilerleyen Kur’an ehline denilir” buyurdu.

(Tirmizi, Hâkim)

“Hâil” varacağı yere ulaşan kimseye denir. “Mürtehil” ise

oradan hareket edene denir. Yani Kur’an-ı Kerim bittiğinde

yeniden başlanmalı. “Yeter artık bitti, sonra bir daha bakarız”

denmemelidir.  Günümüzde halk bunu ayrıca bir usul kabul

etmekte, sonradan Kur’an’ı hatim etmeye önem vermemek-

tedir. Halbuki işin (gerçeği) böyle değildir. Aslında burada

hemen ikinci hatime başlamak maksattır. Ona başlayınca da

bitirmek gerekir.  Zira, Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) (Kur’an’ı bitirin-

  1. ce) Kul eûzubirabbinnas’ı okurdu. Bir de Bakara sûresinin

başından Muflihun’e kadar okur ve ondan sonra hatim duası

yapardı. (Darimi)

Ebû Mûsa el-Eş’arî(r.a.) ‘dan, Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) şöy-

le buyurdu: “Kur’an-ı sık sık okuyarak yoklayınız. Nefsim

kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Kur’an’ın ha-

fızadan çıkması, bağlanmış devenin kaçmasından daha

süratlidir.” (Buhâri, Müslim) İnsan hayvanı korumaktan gafil

olur ve hayvan ipinden kurtulursa kaçar, gider. Bunun gibi,

eğer Kur’an-ı Kerim muhafaza edilmezse, hafızada kalmaz

ve unutulur. Aslında Kur’an-ı Kerim’in ezberlenmesi gerçek-

ten onun apaçık bir mucizesidir. Yoksa Kur’an’ın yarısı veya

üçte biri kadar olan bir kitabın ezberlenmesi bile sadece zor

değil, hemen hemen imkansızdır. Bu sebeple Allahu Teâlâ

O’nun ezberlenmesini Kamer sûresinde bir nimet olarak zik-

retmiş ve bu konuda sık sık uyarıda bulunmuştur:

“Andolsun ki, Biz Kur’an’ı ezberlemek için kolaylaş-

tırdık. Ezberleyen yok mudur?”(Kamer-17,22,32,40)

(Zekeriyya Kandehlevi, Fezâil-i A’mal, s.239)

 

KÖLE AZAD ETMEK İSTER MİSİNİZ ?

Efendimiz (s.a.v.)’in bizlere vasiyetlerinden biri de, kendi

emri altında erkek veya kadın köle bulunduran, özellikle pek

günahkâr olan idareci, hâkim ve vali gibi zengin varlıklı kişi-

lere, köleleri gönül rızası ile hürriyetlerine kavuşturmaları için

öğüt vermemiz hakkındadır.

Fakir kimselerin köle azad etme imkânları olmadığından

onlardan bu istenmemiştir. Fakat onları bunun sevabından

mahrum bırakmamak için, Hak Taâlâ, bir fakire her gün için

bir köle azad etmişçesine sevab kazanacağı yollar da gös-

termiştir. Nitekim, sahih bir hadîsde şöyle buyuruluyor: “Bir

kimse günde on defa: (Lâ ilahe illallahu vahdehu lâ şe-

rike lehü lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü yuhyî ve yümîtü

ve hüve alâ kûlü şey’in kadir) tehlîlini tekrarlamış olsa,

İsmail oğullanndan bir köleyi hürriyete kavuşturmuş sa-

yılır. Bu duayı yüz defa tekrarlamış olsa on köleyi azad

etmiş sayılır”.

Ve yine haber verildiğine göre: “Bir kimse bir defa (Al-

lahümme innî asbahtü üşhidüke hamelete arşike ve

melâiketeke ve cemîa halkıke enneke ente’llâhü’l-lezî lâ

ilahe illâ ente vahdeke lâ şerike leke, ve enne Muhamme-

den abdüke ve Resûlüke) demiş olsa, Hak Taâlâ o kim-

senin dörtte birini ateşten uzak tutmuş olur. Bu duayı iki

defa tekrarlamış olsa, yarısını, üç defa tekrarlamış olsa,

dörtte üçünü, dört defa tekrarlamış olsa, o kimseyi bütü-

nü ile cehennem ateşinden korumuş olur”.

Şeyhayn ve bazıları merfûan şu hadîsi rivâyet ederler:

«Herhangi bir kimse, müslüman bir köleyi hürriyete . ka-

vuşturmuş olursa, Hakk Teâlâ, azad edilen kölenin her

uzvuna mukabil, o kimsenin uzuvlarından her birini ateş-

ten korur”.

Allah’ın rızası üzerine olsun İmam Hz. Hüseyin oğlu Ali

Zeyne’l-Âbidîn Hazretleri bu hadîsi duyunca, kölesi olan. bi-

rine koşar, sahibine on bin dirhem veya bin dinar vererek o

köleyi hürriyete kavuşturur.

(İmam-ı Şa’râni, Uhudü’l Kübrâ, 389.s.)

 

ŞİFÂ ÂYETLERİ

îkâz: Şifâ Âyetleri, bir defada hepsi okunmak üzere

sabah ve akşam yedişer defa okunacaktır. Hastalığın şid-

detine göre sayı artırılabilir.

Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Ve yeşfi sudûra kavmin Mü’mînîn. (Tevbe s. 14)

Veşifâun li-mâ fi’s-sudûr. (Yûnus s. 57)

Yahrucumin butûnihâ şarâbun muhtelifun elvenu-

hu fihi şifâun li’n-nâs. (Nahl s. 69)

Ve nünezzilü mine’l-kur’âni mâ hüve şifâun ve rah-

metün li’l-Mü’mînîn. (İsra s. 82)

Ve izâ meridtü fe-hüve yeşfin. (Şuarâ s. 80)

Kul hüve li’llezîne âmenû hüden ve şifâ’en. (Fussilet

  1. 44)

ŞİFÂ DUALARI-1

Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Bismillah!  erkîke, Allâhü yeşfike,   ezhibi’l-be’se,

Râbbe’n-nâsi, ve’şfi, ente’ş-şâfi, lâ-şifâe illâ şifâuke,

şifâen lâ-yuğâdiru sekamen. Âmîn. Bi-rahmetike yâ

erhame’r-râhimîn. Min külli şey’in yü’zîke ve min külli ‘ay-

nin ve hâsidin, Allâhü yeşfîk.

 

ŞİFÂ DUALARI-2

Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Bi-hakki enzelnâhu ve bi-hakki nezele, ezhibi’l-be’se

Râbbe’n-nasi ‘annî, i’şfi ente’ş-şâfi’ lâ-şifâe illâ şifâuke i’şfi

şifâ’.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoglu {k.s), Duâlar ve Zikirler)

 

ŞİFÂ İÇİN OKUNACAK SALAVAT-I ŞERİFE

Allâhümme sallı ‘alâ seyyidinâ, Muhammedin tıb-bül

gulübi ve devâihâ ve âfiyetül ebdâni ve şifâihâ ve nûrul

ebsâri ve ziyâihâ ve ‘alâ âlihî ve sahbihî ve bârik ve sellim.

Bu salevâtın hasta ve yakınları tarafından bol bol

okunması tavsiye edilmiştir.

(Ömer Muhammed Öztürk, İbadet Takvimi ve Dualar, 207-211.s.)

 

 

 

 

 

 

YASİN SURESİNİN FAZİLETİ

Atâ bin Ebî Rebâh diyor ki: Bana Peygamber Efendimiz (s.a.v.)

’in şöyle buyurduğu ulaştı: “Günün başında Yâsîn sûresini oku-

yan kimsenin (o günkü) ihtiyaçları giderilecektir.” (Darîmî)

Hadîslerde Yâsîn sûresinin bir çok faziletleri anlatılmıştır.

“Her şeyin bir kalbi vardır. Kur’an-ı Kerim’in kalbi de Yâsîn

sûresidir. Kim Yâsîn sûresini okursa Allahu Teâlâ ona on defa

Kur’an’ı hatim etme sevabı verir.”

Bir rivâyete göre: Allahu Teâlâ Tâhâ ve Yâsîn sûrelerini, gök-

leri ve yeri yaratmadan bin sene evvel okudu, melekler duydukla-

rı zaman, “Bu Kur’an üzerlerine indirilecek olan ümmete ne

mutlu! Kur’an-ı Kerim’i  yüklenecek (ezberleyecek) kalplere

ne mutlu! Bu Kur’an-ı Kerim’i okuyacak dillere ne mutlu!” de-

mişlerdir.

“Yâsîn sûresini sadece Allah rızası için okuyan kimsenin

geçmiş bütün günahları affolunur. Öyleyse bu sûreyi ölüleri-

nize okuyunuz.”

“Yâsîn sûresinin Tevrat’taki adı Mün’ime’dir. Çünkü o

kendini okuyanlar için dünya ve ahiret iyiliklerini toplamıştır.

Bu (sûre) dünya ve ahiretin musibetlerini uzaklaştırır ve ahi-

retin dehşetini giderir.” Bu sûreye Râfîa-Hâfıza’da denir. Yani

mü’minlerin derecelerini yükseltici ve kafirleri alçaltıcıdır

“Gönlüm ister ki Yâsîn sûresi ümmetimden her birinin

kalbinde bulunsun”.

“Kim Yâsîn sûresini her gece okur, sonra ölürse şehid

olarak ölür”

“Kim Yâsîn sûresini okursa mağfiret edilir. Kim aç iken

okursa doyar. Kim yolunu kaybettiği için okursa yolunu bu-

lur. Kim hayvanını kaybettiği için okursa hayvanını bulur. Kim

yemeğinin azalmasından korktuğundan dolayı okursa yemeği

yeterli olur, ölmek üzere olan birinin yanında okunursa ruhu-

nun çıkması kolaylaşır. Doğumdan zorluk çeken kadının ya-

nında okunursa doğumu kolaylaşır.”

“Kim Cuma günü Yâsîn ve Saffat sûrelerini okuyup da dua

ederse duası kabul olur”

Mukrî (r.h.) diyor ki: “Zalim sultan veya düşman korkusun-

dan dolayı Yâsîn sûresi okunursa korku gider.”

(Zekeriyya  Kandehlevi, Fezail-i  A’mâl, s.236-237)

 

KURAN-I KERİM KURALLARINA UYGUN

OKUNMALIDIR

Tertil lugatta, açık ve berrak bir şekilde okumaya denir.

Yani şu birkaç usûle uyarak okumaya denir.

  1. Harfleri düzgün çıkarmak, yani kendi mahreçlerinden

çıkararak okumak.

2.Durulacak yerde tam bir şekilde durmak. Ta ki bir sözü

birleştirme ve ayırma yerli yerinde olsun.

  1. Harekelerde “işba” yapmak, yani üstün, esre ve ötre-

leri iyice belli etmek.

4.Sesi biraz yükseltmek; ta ki Kuran-ı Kerim’in kelimeleri

dilden çıkarak kulaklara ulaşsın, oradan da kalbe tesir etsin.

5.Kalbe çabuk tesir etmesi için sesi hüzünlü bir şekle

sokmalı. Çünkü hüzünlü ses kalbe çabuk tesir eder. Bun-

dan dolayı ruhun güç ve duygusu daha fazla artar. Bu se-

bepten hekimler diyorlar ki: “Bir ilacın tesirini kalbe ulaştır-

mak gerekiyorsa ona güzel koku katılarak verilmelidir. Zira

kalp onu çabuk cezbeder. Tesirinin ciğere ulaşması istenen

ilaca da tatlı bir madde katılmalıdır. Çünkü ciğer tatlıyı cel-

beder. Bundan dolayı, Kur’an okurken özellikle güzel koku

kullanılırsa kalbe tesir etme gücü artar.

6.Şeddeleri ve medleri (uzatmaları) iyice belli ederek

okumalı. Çünkü onları belli etmekle Kur’an-ı Kerim’in aza-

meti ortaya çıkar ve tesirli olmasına yardımcı olur.

7.Rahmet ve azâb âyetlerinin hakkını vererek okuma-

lıdır.

Bu yedi şeye riâyet etmeye fert denir. Bunların hepsinin

gayesi birdir. (O da Kur’an-ı Kerim’den gereği gibi istifade

edebilmektir.)

Mü’minlerin annesi Hz. Ümmü Seleme (r.anha)’ ya biri:

“Peygamber (s.a.v.) Allah (c.c.)’ın Kitabı (Kur’an’ı) nasıl

okurdu?” diye sorunca, o, “Bütün harekeleri yükseltirdi. Yani

üstün, esre, ötre vs.’yi tam çıkarırdı. Her bir harf ayrı ayrı

belli olurdu.” dedi.

(Zekeriyya Kandehlevi, Fezâil-i A’mal, s.201-202)

 

Zor bir işle karşılaşınca okunacak dua: Enes’den

(r.a.) rivâyet edildiğine göre, Resûlüllah (s.a.v.) buyurdu:

“Allâhümme lâ sehle illâ mâ cealtehû sehlen ve ente

tecalü’l-hazne izi şi’te sehlen” (Allah’ım! Senin kolay

 

SIKINTILI ZAMANLARDA YAPILACAK DUALAR

 

kıldığından başka bir kolay yoktur. Sen dilediğin za-

man, zor (sert ve katı) olanı, kolay ve yumuşak yapar-

sın.” İbn-i Sünnî, İbn-i Hibbân.)

Geçim sıkıntısında okunacak duâ: İbni Ömer’den

(r.a.) rivâyet edildiğine göre, Peygamber (s.a.v.) buyurdu:

“Birinizde geçim darlığı olunca, evden çıktığı zaman

şöyle demekten sizi alıkoyan nedir? “Bismillâhi ala

nefsî ve mâlî ve dînî. Allâhümme raddinî bikazâike ve

bâriklîfîmâ kuddirelîhattâ lâ uhibbe ta’cîlemâ ahherte

velâ te’hîre mâ accelte.” (Nefsim, malım ve dinim için

Allah (c.c.)’ın adıyla yardım Merim. Allah (c.c.)’ım! Se-

nin kazana (hükmüne) beni razı kıl ve bana takdir edi-

lende bana bereket ver ki, geciktirdiğini ivedilemeyi ve

ivedilediğini de geciktirmeyi istemeyeyim.” İbn-i Sünnî.

Afetleri defetmek için okunacak duâ: Mâlik oğlu

Enes’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre, demiştir ki,

Resûlüllah (s.a.v.) buyurdu: “Allah Azze ve Celle bir kula,

ehli, malı ve çocuğu hakkında bir nimet vermiştir de, o

kul: “Mâ şâallâhu lâ kuvvete illâ biîlâh.” (Allah (c.c.)’ın

dilediği olur, kuvvet ancak Allah (c.c.)’ındır) demiştir;

artık o kulun, onlar hakkında ölümden başka bir âfet

görmesi olamaz.” İbn-i Sünnî.)

Musibete uğrayanın okuyacağı duâ: Ebû Hüreyre’den

(r.a.) rivâyet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlüllah (s.a.v.)

şöyle buyurdu: “Her fena işten dolayı, her biriniz istir-

ca yapsın (Innâ lillah ve innâ ileyhi râci’ûn (Biz Allah

(c.c.)’dan geldik, yine O’na döneceğiz, desin). Öyle ki,

ayakkabısının  (kopan)  bağına varıncaya  kadar…  Çün-

kü  bunlar,  musibetlerdendir. “ İbn-i Sünnî.

 

  1. FATIMA (R.ANHÂ)’YA VERİLEN HAZİNE

Hz. Ali (r.a) bir defa kendi talebelerinden birine “Ben

sana, kendim ve Peygamberimiz (s.a.v)‘in en çok sevdi-

ği kızı Fatıma (r.anha)’nın başından geçenleri anlatayım

mı?” dedi. Talebesi “Tabi anlatın” dedi. Hz. Ali (r.a) “O kendi

elleri ile değirmeni çevirirdi. Bu yüzden elleri nasır bağlamıştı.

Su kırbasını kendisi doldurarak getirirdi. Bu yüzden kırbanın

iplerinden göğsünde izler meydana gelmişti. Evin her tarafını

kendisi temizlerdi. Bundan dolayı elbisesi hep kirlenirdi. Bir

defa Peygamberimiz (s.a.v)’e birkaç köle gelmişti. Ben Fa-

tıma (r.anha)’ya ‘‘Git, sen de kendine hizmetçi iste, sana

ev işlerinde yardımcı olsun’’ dedim. O Peygamber (s.a.v)’in

yanına gitti. Orası kalabalıktı, Fatıma (r.anha) çok utangaç ol-

duğundan herkesin önünde babasından istemekten çekindi

ve geri geldi. İkinci gün Peygamberimiz (s.a.v) bizzat kendi-

si geldi ve ‘‘Fatıma, sen dün ne için gelmiştin?’’ buyurdu.

Fatıma (r.anha) utandığından dolayı sustu. Ben ‘‘Ey Allah’ın

Resûlu, bunun durumu şudur; Değirmen çevirmekten

elleri nasır bağladı. Su kırbasını taşımaktan göğsünde

iplerin izleri çıktı. Daima ev işlerini yaptığından elbisele-

ri kir içinde kalıyor. Ben dün kendisine size hizmetçiler

geldiğini, onun da bir tane hizmetçi istemesini söylemiş-

tim. Onun için yanınıza gelmişti’’ dedim.” Bazı rivayetlere

göre Hz. Fatıma (r.anha) şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resûlu,

benim ve Ali’nin bir yatağımız var, o da bir koyun pos-

tudur. Geceleyin onu serip yatıyoruz. Gündüz üzerine

yem koyarak devemize yediriyoruz.” Peygamber (s.a.v)

“Kızım sabret, Hz. Musa ve onun ailesinin on seneye ka-

dar bir tek yatakları vardı. O da Hz. Musa’nın cübbesiydi.

Geceleyin onu serer üzerine yatarlardı. Sen takva sahibi

ol, Allah’tan kork ve O’nun emirlerini yerine getir. Evin

işlerini yapmaya devam et. Gece yatarken ‘‘33 defa Süb-

hanallah, 33 defa Elhamdulillah, 34 defa Allahu Ekber’’

  1. Bu kelimeler hizmetçiden daha iyi şeylerdir.” dedi. Hz.

Fatma (r.anha) “Ben Allah ve O’nun Resûlu’nden razıyım”

buyurdu.

(Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Fezail-i A’mal, s.112)

 

CİN VE BÜYÜDEN KORUNMANIN YOLU

Hz. Ali (k.v.)’den rivayetle Nebi (s.a.v.): “Âyetü’l-Kürsî bir

evde okunduğu zaman, şeytanlar oradan kaçarlar. Otuz gün

oraya yaklaşamazlar. Erkek ve kadın sihirbazlar (ve onla-

rın sihir ve büyüleri) kırk gece o eve giremez. Ey Ali! Onu,

(Âyetü’l-Kürsî’yi) çocuklarına, ehline ve komşularına öğret.

Bundan daha büyük bir âyet inmedi.”

Muhammed bin Übey bin Ka’b, O’da babasından rivayet etti.

Babası kendisine haber verdi.

“Kendisinin yeşil hurmaları kurutma harmanlığı vardı. Onları

taahhüt ediyordu yani koruyordu. Hurmalarının eksilmekte oldu-

ğunu gördü. Bir gece hurmaların bekçiliğini yapıp beklerken, er-

ginlik çağına eren bir genç gibi olan bir varlık gördü. Buyurdular:

-”O bana selâm verdi. Selâmını aldım. Ve ona sordum:”

-”Sen kimsin? İnsan mısın yoksa cin mi?” O:

-”Cinim!” dedi.

-”Elini bana uzat dedim.”

Elini uzattı. Eli köpek eli (ayağı) gibiydi. Kılları, köpek kılına

benziyordu. Kendisine sordum:

-”Cinlerin yaratılışı böyle mi?”

-”Cinler bilirler, onların içinde benden daha şiddetlisi yoktur.”

Ona yine sordum:

-”Bu yaptığın işe seni hamleden (mecbur edip iten) sebep

nedir?” O:

-”Senin sadakayı seven bir kişi olduğun haberi bana ulaştı.

Senin yiyeceklerinden bir nasîp alıp yemek istedim” dedi.

Babam ona sordu:

-”Bizi sizin (şer ve zararınızdan) ne korur? (Hangi âyet ve du-

ayı okusak cinlerin şerrinden muhafaza ediliriz?) O:

-”Kim bu âyeti (Âyet’ül-Kürsî’yi) akşamleyin okursa, sabaha

kadar bizden korunmuş olur. Ve kim bu Âyeti sabahleyin okusa

akşama kadar bizim zararımızdan korunmuş olur.” dedi.

Sabah olduğunda babam gelip bunu Efendimiz (s.a.v.)

Hazretleri’ne haber verdi. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri şöyle bu-

yurdular:

“Habîs (olan şeytan) doğru söylemiştir.”

(Tefsir-i Ebussuud ve Kenzu’l-Ummâl: 4061)

 

 

KUR’ÂN-I KERÎM’İ ÖĞRENİP ÖĞRETMENİN

VE OKUMANIN FAZİLETİ

Peygamberimiz (s.a.v.), Hadis-i Şerifler’inde şöyle bu-

yurmuşlardır. “Sizin hayırlınız, Kur’ân’ı öğrenen ve onu

öğretendir” “Bu Kur’ân’ı öğreniniz! Çünkü onun tilâvet

edeceğiniz her harfine karşılık on hasene ile me’cur

olur, mükâfatlandırılırsınız.” “Kim Kur”ân okur, onu

ezberler, onun helâlini helâl, haramını haram kılarsa,

Allah o kimseyi bu amelinden dolayı cennete koyar ve

kendisini ev halkından on kişinin her biri için de şefa-

atçi kılar.”  “Kur’ân’ı okuyan ve onun içindekilere göre

amel eden kimsenin baba ve annesine, Kıyamet günü

ziyası güneşin bütün dünya evlerindeki ziyasından

daha parlak ve güzel tâc giydirilecektir.Baba ve anne-

sine böyle olursa, artık kendisine ne olacağını hesap

ediniz.”  “Kur’ân okuyan mü’minin hali portakal gibi-

dir ki, kokusu güzel, tadı da güzeldir. Kur’ân okuma-

yan mü’minin hali hurma gibidir. Tadı güzeldir, fakat

kokusu yoktur. Kur’ân okuyan münafıkın hali, kokusu

güzel, fakat tadı acı olan reyhan gibidir. Kur’ân okuma-

yan münafıkın hali ise, kokusu acı, kötü, tadı da acı ve

kötü olan Ebu cehil karpuzu gibidir.”

(Müslim)

Peygamberimiz (s.a.v.) Hadis-i Şerifler’inde buyururlar

ki: “Bakara ve Âl-i İmran Sûreleri’ni okuyunuz! Çünkü

onlar Kıyamet gününde iki bulut veya iki gölge, veya

kanatları gerilmiş iki fırka kuş gibi gelecekler, okuyucu-

larını savunacaklardır.” “Evlerinizde Bakara Sûresi’ni

okuyunuz. Çünkü şeytan içinde Bakara sûresi okunan

eve giremez.”  “Her kim geceleyin Bakara Sûresi’nin

sonundaki iki âyeti okursa, onlar ona yeter.” “Cebrail

(a.s.) bana: ‘Müjde! Senden önce hiçbir peygambere

verilmeyen iki nur sana verildi! Kitabın Fâtiha’sı ile

Bakara Sûresi’nin son âyetleri! Bunların, okuyacağın

her harfine karşılık, sana o harfin gerektirdiği sevap

verilecektir! dedi.” (Müslim)

“…Bunları öğreniniz, kadınlarınıza ve çocuklarınıza

da öğretiniz! Çünkü bunlar hem Kur’ân, hem duadır!”

(Müslim)

YAĞMUR, MAL VE EVLAD KAPILARININ ANAHTARI

Kur’ân-ı Kerim’de mağfiret dilemenin, yani istiğfar etme-

nin, rızkın ve yağmurun indirilmesine sebep olacağına dâir

deliller vardır.

İbn Subayh (rh.a.) dedi ki: Bir kişi el-Hasen’e kuraklık-

tan şikayet etti. Ona: Allah (c.c.)’dan mağfiret dile, dedi. Bir

diğeri ona fakirlikten şikayet etti, ona da: Allah (c.c.)’dan

mağfiret dile, dedi. Bir başka kişi ona: Allah (c.c.)’a dua et

de bana bir oğul ihsan etsin dedi, ona da: Allah (c.c.)’dan

mağfiret dile, dedi. Bir başkası bahçesindeki kuraklıktan

ona şikayet etti, ona da: Allah (c.c.)’dan mağfiret dile, dedi.

Biz böyle demesinin sebebini ona sorduk, o da: Ben kendi-

liğimden bir şey söylemedim, çünkü yüce Allah (c.c.) şöyle

buyuruyor: “Rabbinizden mağfiret dileyin. Çünkü O, çok

mağfiret edicidir. Böylece O, üzerinize semayı (yağmu-

  1. ru) bol bol salıverir. Mallarla, oğullarla size yardım eder.

Size bağlar, bahçeler verir ve sizin için nehirler akıtır”

(Nûh s.10-11-12)

Şa’bî (r.a.) şöyle demiştir: Hz. Ömer (r.a.) yağmur dua-

sına çıktı. Geri dönünceye kadar mağfiret dilemekten baş-

ka bir şey yapmadı. Onlara yağmur yağdırılınca, yanında

bulunanlar: Biz senin yağmur için dua ettiğini görmedik,

dediler. O da: Ben kendisi sebebiyle yağmurun yağdırılma-

sı istenen semanın yağmur yağdırma sebeblerinin tümünü

zikrederek yağmur talebinde bulundum dedikten sonra:

“Rabbinizden mağfiret dileyin. Çünkü O, çok mağfiret

edicidir. Böylece O, üzerinize semayı (yağmuru) bol bol

salıverir. Mallarla, oğullarla size yardım eder. Size bağ-

lar, bahçeler verir ve sizin için nehirler akıtır” âyetlerini

okudu. (Zariyat 17-18)

(Bu ayette, Allah (c.c.)’ya istiğfar ederek yani ondan

bağışlanma dileyerek mal ve evlada kavuşulacağı beyan

edilmiştir.

Bu sebeple İslam büyükleri, çocuk isteyen kişinin günde

700 defa “Estağfirullah el azîm ve etûbü ileyk” istiğfârına

devam etmelerinin uygun olacağını söylemişlerdir.)

(İmam Kurtubi,  Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 18, s. 48)

 

NEBİ (S.A.V.)’İ RÜ’YADA GÖRMEK İÇİN OKUNACAKLAR

İmam Ebû’l-Kasim es-Sübkî Hazretleri, “ed-

Dürrü’münazzam fi’l-mevlidi’l-Muazzam” kitabında, Pey-

gamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nden şöyle bir rivayet

nakletmiştir:

“Kim, ruhlar (arasında) Muhammed Mustafa (s.a.v.)

Hazretleri’nin mübârek ruhu şerifine ve kim cesedler

(arasında) Muhammed Mustafa (s.a.v.) Hazretleri’nin

mübârek cesedine ve kabirlerde Muhammed Mustafa

(s.a.v.) Hazretleri’nin temiz kabrine Salât-ü Selam okur-

sa; mutlaka beni rü’yâda görür.

Ve kim beni rü’yâda görürse; o kişi kıyâmet günün-

de de beni görür.

Kıyâmet gününde beni görürse; ben ona şefaat ede-

rim.

Kime şefaat edersem; o kişi, benim havzumdan içer

ve Allâhü Te’âlâ Hazretleri, onun cesedini cehennem

ateşine haram kılar…” (Tirmizi)

Okunucak salevât’ın arapçası şudur: “Allahümme salli

‘alâ ruhi seyyidinâ Muhammedin fil-ervahı,

Allahümme salli ‘alâ cesedi seyyidinâ Muhammedin

Muhammedin fil-ecsâdi,

Allahümme salli ‘alâ kabri seyyidinâ Muhammedin

fil-kubûri.”

Manâsı: “Allâhım! Ruhlar arasında Muhammed Mus-

tafa (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin ruhuna salât-ü

selâm eyle.

Allâhım! Cesedler arasında Muhammed Mustafa

(s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin cesedine salât-ü selâm

eyle.

Allâhım! Kabirler arasında Muhammed Mustafa

(s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin kabrine salât-ü selâm

eyle.”

Şeyh Mustafa el-Bekrî Hazretleri, “Hizbün-Nevevî” kita-

bında buyurdu: “Kim her gece, “Muhammed (s.a.v.)” ismi

şerifini yirmi iki (22) kere okursa; o kişi, Peygamber (s.a.v.)

Efendimiz Hazretleri’ni çokça rü’yâda görür.”

(Yusuf en-Hebhani, Saâdetü’d-Dareyn, s. 523)

 

 

 

 

 

KIYAMET GÜNÜ ŞEFAATÇİMİZ KUR’AN’I KERİM

Allah (c.c)’nun kelamı KUR’AN’I KERİM’İ öğrenmenin,

öğretmenin, okumanın birçok fazileti olduğu bi çok hadis

ile Pegamberimiz (s.a.v) tarafından bizlere müjdelenmiştir.

Enes b. Mâlik (r.a.), Resûlullah (s.a.v.) ‘in şöyle buyurdu-

ğunu rivayet etmiştir:  “Ümmetimin sevapları bana gös-

terildi.  Onların içinde, mescitten atılan çöp bile vardı.

Kur’ân okumaktan daha hayırlısını görmedim. Ayrıca,

ümmetimin günahları bana gösterildi; onlar arasında,

kendisine ezberleme nasip edilen bir sûreyi, unutmak-

tan daha büyüğünü görmedim.” (Müslim)

Kur’ân okuyan kimsenin, özellikle bâzı vakitlerde,

Kur’ân okumaya dikkat etmesi gerekir. Vakitleri bölündüğü

zaman, çoğu Kur’ân okumakla geçmiş olmalı. En faziletlisi

budur.

Resûlullah (s.a.v.) :”İnsanların en faziletlisi, Kur ân’ı

başından sonuna kadar düzenli olarak okuyup bitiren-

dir.” buyurmuşlardır. (Müslim)

Kur’ân okuyan kimse, daha fazlasına gücü yetmiyor-

sa, senede en azından iki defa hatim indirmelidir. Nitekim

Resûlullah (s.a.v.), irtihal yılında, Cebrail (a.s.)’a Kur’ân’ı iki

defa okumuştur.

Ayrıca, İbn Mes’ud (r.a.)’ın şöyle dediği anlatılır: Kur’ân

süt vericidir. Tasdikçidir. Şefaatçidir. Şefaati makbuldür.

Hasan Basrî (r.a.) şöyle anlatır: Bir kimse, çocuğuna

Kur’an’dan bir parça öğretirse, ona cennet hüllelerinden

üç elbise giydirilir. Onların her biri, dünya ve içindekilerden

hayırlıdır. Ve o gün insanlar, orada üryandır. Sonra her harf

için, ona bir derece ihsan edilir.

Dahhâk, İbn Abbas (r.a.)’dan naklen Resûlullah

(s.a.v.)’in Veda Haccı’nda şöyle buyurduğunu anlattı: “Al-

lahım! Öğretmenleri bağışla, ömürleri uzun eyle. Ka-

zançlarını onlar için bereketli kıl. Geçimlerine bereket

ver.’’ (Müslim, Buhari)

(Ebu’l-Leys Semerkandî, Tenbihü’l-Gâfilin s. 787 )

 

ŞİFÂ DUÂLARI (1)

Bi-smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Bi-smi’llâhi arkîke, allâhu yeşfîke, ezhibi’l-be’se,

rabbe’n-nâsi, ve’şfi, ente’ş-şâfî, lâ-şifâe illâ şifâuke,

şifâen lâ-yuğâdiru sekamen. Âmîn. Bi-rahmetike yâ

erhame’r-râhimîne. Min külli şey’in yü’zîke ve min külli

‘aynin ve hâsidin, allâhu yeşfîke.

 

ŞİFÂ DUÂLARI (2)

Bi-smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Bi-hakki enzelnâhu ve bi-hakki nezele, ezhibi’l-be’se

rabbe’n-nâsi ‘annî, işfi ente’ş-şâfî lâ-şifâe illâ şifâuke

işfi şifâen.

 

ŞİFÂ ÂYETLERİ

Îkâz: Şifâ âyetleri, sabah ve akşam yedişer def‘a oku-

nacaktır.

Bi-smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Ve yeşfi sudûre kavmin mü’minîne. (Tevbe s. 14)

Ve şifâun li-mâ fî’s-sudûr. (Yûnus s. 57)

Yahrucu min butûnihâ şarâbun muhtelifun elvênuhu

fîhi şifâun li’n-nâsi. (Nahl s. 69)

Ve nünezzilü mine’l-kur’âni mâ hüve şifâun ve rah-

metün li’l-mü’minîne. (İsrâ s. 82.)

Ve izâ maridtü fe-hüve yeşfîni. (Şuarâ s. 80)

Kul hüve li’llezîne âmenû hüden ve şifâen. (Fussilet

  1. 44)

ŞİFÂ SALÂTI

Allâhümme sallı ‘alâ seyyidinâ, Muhammedin tıb-

bül gulübi ve devâihâ ve âfiyetül ebdâni ve şifâihâ ve

nûrul ebsâri ve ziyâihâ ve ‘alâ âlihî ve sahbihî ve bârik

ve sellim. (Buhari)

Bu salevâtın hasta ve yakınları tarafından bol bol okun-

ması tavsiye edilmiştir.

(Ömer Muhammed Öztürk, İbadet Takvimi ve Dualar, s.207)

 

SAFER AYININ İLK VE SON ÇARŞAMBA

GÜNÜNDE OKUNACAK DUÂ

(SELÂM ÂYETLERİ)

E‘ûzü bi’llâhi mine’ş- şeytâni’r- racîm.

Bi-smi’llâhi’r- rahmâni’r- rahîm.

Selâmün ‘aleyküm ketebe rabbüküm ‘alâ nefsihi’r-

rah-meh.

Selâmün aleyküm bi mâ-sabertüm feni‘me ‘ukbe’d-

dâr.

Selâmün aleykümü’dhulû’l- cennete bi mâ-küntüm

ta‘me-lûn.

Ve selâmün ‘aleyhi yevme vülide ve yevme yemûtü

ve yevme yüb‘asü hayyen.

Ve’s-selâmü ‘aleyye yevme vülidtü ve yevme emûtü

ve yevme üb‘asü hayyen.

Selâmün ‘aleyke se-estagfiru leke rabbî innehû kâne

bî hafiyyen.

Ve’s-selâmü ‘alâ meni’t-tebe‘a’l-hüdâ.

Ve selâmün ‘alâ îbâdihî’l-lezîne’stafâ

Selâmün ‘aleyküm lâ-nebteği’l-câhilîn.

Selâmün kavlen min rabbi’r- rahîm.

Selâmün ‘alâ Nûhin fi’l-‘âlemîn, innâ kezâlike neczi’l-

muh-sinîn, innehû min ‘ıbâdine’l-Mü’minîn.

Selâmün ‘alâ İbrâhîm, innâ kezâlike neczi’l-muhsinîn,

innehû min ‘ıbâdine’l-Mü’minîn.

Selâmün ‘alâ Mûsâ ve Hârûn, innâ kezâlike neczi’l-

muh-sinîn, innehümâ min ‘ıbâdine’l-Mü’minîn.

Selâmün ‘alâ İlyâsîn, innâ kezâlike neczi’l-muhsinîn,

innehû min ‘ıbâdine’l-Mü’minîn.

Ve selâmün ‘ale’l-mürselîn.

Selâmün ‘aleyküm tıbtüm fe’dhulûhâ hâlidîn.

Selâmün hiye hattâ matla‘ı’l-fecr.

SAFER AYI DUÂSI

Allâhümme bârik fî şehri’s-saferi va’htim le-nâ bi’s-

sa‘â-deti ve’z-zaferi.

(Ömer Muhammed Öztürk,İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.33-36)

 

YOLCULUKTA OKUNMASI TAVSİYE EDİLEN SÛRELER

Abdullah İbn-i Sercis (r.a.)’dan yapılan rivayete göre:

”Peygamber (s.a.v) sefere çıktığı zaman şöyle buyururdu:

“Allâhümme ente’s-sâhibu fi’s-seferi vel-halîfetü fi’l-

ehli. Allâhüm-me innî e’ûzü bike min va’sâi’s-seferi

ve keâbcti’l-munkaiebi ve mine’I-havri bade’I-kevni

ve min daveti’l-mazlûmi ve min sûi’l-manzari fil-ehü

ve’l-mâli.” “Allah’ım! Yolculukta her şeye sahih olan,

geride kalan aile halkını koruyup idare eden sensin.

Allah’ım! Yolculuğun meşakkatinden, akıbet üzüntü-

sünden, iyi halden kötüye dönüşten, haksızlığa uğ-

ramışın duasından ve mal ile ailede kötü görüntüden

Sana sığınırım.” (Müslim)

Kişinin yola çıkacağı zaman iki rekât namaz kılması

müstahabdır. İki rekât namazı tamamlayıp selâm verin-

ce “Âyetel-Kürsî”yi okur. Rivayet edildiğine göre, evinden

çıkmadan önce  Âyetel-Kürsî’yi okuyan kimseye, evine

dönünceye kadar bir fenalık isabet etmez. Yine Kureyş”

sûresini okumak da müstahabtır.

Ebû Hüreyre (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre, bir adam

(Peygambere (s.a.v)’e) şöyle dedi: “Ey Allah (c.c.)’nun

Resûlü (s.a.v.)! Ben yolculuğa çıkmak istiyorum, bana

öğüt ver.” Peygamber (s.a.v.): ‘‘Takva üzere bulun ve

her yüksek yere çıkınca Tekbir getir,’’ buyurdu. Adam

dönüp gidince Peygamber (s.a.v): ‘‘Allah’ım buna uzağı

yaklaştır ve yolculuğu ona kolaylaştır.” dedi. (Buhari, Tir-

mizi)

Enes’den (r.a.) yapılan rivayette şöyle anlatmıştır:

Ben, Ebû Talhâ (r.a.) ile Safiyye (r.anha) de Peygamber

(s.a.v.)’in devesi üzerinde Peygamber (s.a.v.)’in arka ta-

rafında olduğu halde, Peygamber (s.a.v) ile (Hayber’den

Medine’ye) dönüyorduk. Medine’nin görünüm yerine var-

dığımız zaman Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştu:

“Âyibûne, tâibûne,âbidûne lirabbinâ hâmidûne.” “Tev-

be ediciler olarak, ibadet ediciler olarak, Rabbimize

hamd ediciler olarak dönüyoruz.” Medine’ye varıncaya

kadar bunu söyler dururdu. (Buhari)

(İmam Nevevi, Dualar ve Zikirler)

 

NAMAZI KAZÂYA BIRAKMANIN GÜNÂHINI

AFFETTİREN NAMAZ

”Herhangi bir erkek veya kadın kul, cehaleti zamanında

namazını terk etmiş ve terk etmiş olduğu namazların üze-

rine büyük bir pişmanlık duymuşsa; o kul, Cuma günü, öğ-

len ile ikindi vakti arasında, on iki rek’at namaz kılsın; Her

rek’atında; Fatiha, Âyetü’I-Kürsi, İhlâs, Falak, Nas sûrelerini

birer kere okursa; Allâhü Teâlâ hazretleri, kıyamet günü onu

hesaba çekmez. Ve o kişi, kötülük ve günahlarının amel def-

terinde iyilikler bulur…” (Muhtasaru’l-İhyâ)

Bu faydaları toplayan bu fakir (Şeyh İsmail Hakkı Bursevî

(k.s.) Hazretleri) buyurur: Bu namaz kazâya kalmış olan bütün

namazlarının kazâsı olarak kişiye fayda vermez. (Yani bu na-

maz, geçmiş bütün namazların kazâsı yerine geçmez…)

Bu namaz kulun kazâya kalmış olan bütün kazâ namazlarının

yerine nasıl bedel olabilir ki? Zira bu Hadis-i Şerif’in evvelinde

Tevbe ve pişmanlık zikredildi. Tevbenin şartlarından biri de

geçmiş olan namazlarını (veya zekat gibi ibâdetlerini) kazâ

etmektir.

“Allâhü Teâlâ hazretleri, kıyamet günü onu hesaba

çekmez.” (Müslim) Hadis-i Şerif’in manâsı, ona:

”Ey kuluml Sana farz ettiğim namazın vaktini neden geçir-

din? Namazı neden te’hîr ettin?” diye sormaz. (Yani namazı

geciktirmesinden dolayı hesaba çekilmez: yoksa kılmadığın-

dan dolayı değil….) Kişinin kazâya bırakıp, sonradan kıldığı

namazlarından dolayı hesaba çekilmemesi, işte şerif namaz-

dan dolayıdır ki, bu namaz, kişinin tevbesini ve özrünü fazla-

sıyla beyân ettiğini güçlendirmektedir.

NOT : Hadis alimleri, fıkıh alimleri ve diğer alimler şöyle

demişlerdir:

“Uydurma olmadığı sürece amellerin fazileti ve terğib ve

terhib konularında zayıf hadisle amel etmek caizdir.” (İmam-ı

Nevevi, el-Ezkar, s.28)

(İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l Beyan Tefsir’i Hadisleri, s. 555)

 

 

 

 

NESLİMİZİ ŞEYTANDAN KORUMAK ELİMİZDE

Allah (c.c.), şeytanın, Âdem Aleyhisselâm’a, onun

neslinden kadın ve erkek herkese apaçık düşman oldu-

ğunu Kur’an-ı Kerim’in müteaddid âyetlerinde, hususiyle

Adem ve Havva Aleyhisselâmlar’a şeytanın yaptıklarım

Araf Sûresi’nin onuncu âyetinden başlayarak bizlere ibret

verecek bir öğüt olmak üzere hikâye buyuruyor; şeytanın

kimlere (kâfirlere) dost ve kimlere (hususiyle müminlere)

düşman olduğunu bize duyuruyor. Bilhassa Fâtır Sûresi’nin

5-6’ıncı âyetlerinde buyuruyor ki:

“Ey nâs, Allah’ın vaadi elbet olacaktır. Sakın: sizi

dünya dirliği aldatmasın, aldatıcı kuruntular sizi mağ-

rur etmesin. Çünkü şeytan düşmanınızdır; onu düşman

bilin. O ancak kendi taraftarlarını cehennemlik olsunlar

diye -hevesata uymağa- dayet eder.”

İşte böyle mübarek âyet-i kerimelerle şeytanın düşman

tanınması emir buyuruluyor.

Biz şimdi Araf Sûresi’nin âyetlerini okuyalım. 10’uncu

âyet: “And olsun ki, sizi yarattık, sonra size suret ver-

dik. Nihayet meleklere: ‘Âdem’e secde edin,’ dedik.

İblisten başkası secde ettiler. O, secde edenler içinde

bulunmadı.”

11’inci âyet: “Allah, ‘Ben sana secde etmeyi emir bu-

yurmuşken seni ondan ne alıkoydu?’ buyurdu. O ise,

‘Ben ondan hayırlıyım. Sen, beni ateşten yarattın, onu

ise çamurdan yarattın,’ dedi.”

(Kemaleddin Üstün, 54 Farz Şerhi, s. 147)

CİMA DUASI

Nebi  (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Dikkat edin. Bir

kimse ailesiyle cinsel birleşimde bulunduğunda, ‘Bis-

millah, Allah’ım şeytanı benden (bizden) ve vereceğin

çocuktan uzaklaştır – Allâhümme cennibni’ş-şeytâne

ve cennibi’ş-şeytâne mâ razagtehâ’ desin. Böyle der ve

bu birleşmeden çocuk takdir  ve kaza edilirse o çocu-

ğa ebediyyen şeytan zarar veremez, musallat olamaz.”

 

KUR’AN DİNLEMEKTEKİ BÜYÜK FAZİLET

Ebû Said El Hudri (r.a.) diyor ki: Ben bir gün fakir muha-

cirler topluluğu arasında oturuyordum. (Onların üzerlerinde

avret yerleri hariç, vücutlarının tamamını örtecek kadar dahi

elbiseleri yoktu.) Vücutlarının çıplak oluşundan dolayı bazıları

diğerlerinin arkalarına gizleniyordu. Aralarından birisi Kur’an-ı

Kerim okuyordu. O esnada Resûl-i Ekrem (s.a.v.) geldi ve ya-

nımızda durdu. Peygamber (s.a.v.) gelince okuyan kişi sustu.

Peygamberimiz (s.a.v.) selam verip, “Sizler ne yapıyordu-

nuz?” diye sordu. “Allahu Tealâ’nın kelamını dinliyorduk” diye

cevap verdik. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.), “Benim üm-

metimden aralarında kendimi sabırla tutmam için emredil-

diğim insanları yaratan Allahu Teâlâ’ya hamd olsun” dedi.

Sonra hepimize aynı uzaklıkta olmak tam ortamıza oturdu.

Ondan sonra eliyle işaret ederek halka şeklinde oturmamızı

söyledi. Sahabeler de halka yaparak oturdular. Hepsi yüzlerini

Peygamber (s.a.v.)’e çevirdiler. Peygamber (s.a.v.) buyurdu

ki: “Ey fakir muhacirler topluluğu, sizlere müjdeler ol-

sun. Kıyamet gününde tam bir nura sahip olacaksınız ve

Cennet’e zenginlerden yarım gün önce gireceksiniz. Bu

yarım gün beş yüz seneye denk olacaktır”

Açıklama: Ahiretin bir günü dünyanın bin yılına eşittir Alla-

hu Teâlâ şöyle buyuruyor:  “Muhakkak ki, Rabbinin nezdin-

de bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.”

(Hac s. 47) Bu sebeple hadiste yarım gün için “Beşyüz sene”

ifadesi kullanılmıştır.

Kur’an-ı Kerim okumanın fazileti pek çok hadislerde geçti-

ği gibi sınırsızdır. Bunun gibi Kur’an dinlemenin fazileti de bir

çok hadislerde zikredilmektedir. Yukarıdaki hadisten anlaşıldı-

ğı gibi Peygamberlerin serdarı olan Peygamberimiz (s.a.v.)’e

bile Kur’an okunan meclislere katılması emredilmiştir. Bundan

daha büyük hangi fazilet olabilir?

Bazı alimler “Kur’an-ı Kerim’i dinlemek okumaktan daha

üstündür, çünkü Kur’an-ı Kerim’i okumak sünnet, dinlemek

farzdır. Farzın derecesi sünnetten üstündür” demişlerdir.

(Zekeriya Kandehlevi, Amellerin Fazileti, s.226)

 

DUANIN KABULÜ

Duânın da âdabı ve şartları vardır. Bu âdaba ve şartlara

riâyet, icabetin te’minâtıdır. Kim bu şartlara riâyet etmeden

duâsının kabûlünde ısrar eder ve kabul edilmediğinden

gönlünü bozarsa azgınlardandır.

Duânın kabûlünde şart, nefis tezkiyesi ve kalb tasfiye-

sidir. Duâ eden evvelâ helâl lokma ile nefsini ıslâh etmeli,

zikrullaha ihtimâm ederek kalbini ölümden kurtarmalıdır.

Büyükler demişlerdir ki:

Duâ, gök kapılarının, anahtarıdır. Bu anahtarın dişleri

de helâl lokmadır.

Risâle-i Kuşeyrî’de der ki: Rivâyet olunan haberler ara-

sında şu da vardır: “Kul, Allâh (c.c.)’e duâ eder. Duâsında

ihlâs ve bağlılığı artırdıkça Allâh (c.c.) onu sever. Cibrîl’e

emreder: “Kulumun hacetini geciktir, duâsını artırmasını

ve sesini duymayı seviyorum.” Bir kul da duâ eder, fakat

duâsıyla Allâh (c.c.)’ü gadablandırır. Allâh (c.c.) Cibril’e bu-

yurur ki: “Kulumun hacetini hemen, yerine getir, sesini daha

fazla duymak istemiyorum.”

Dünyânın kıvamı dört şeyle olduğu buyurulmuştur:

1-  Alimlerin ilme devamı,

2- Umeranın adâlete devamı,

3- Zenginlerin cömertliğe devamı,

4- Fakirlerin duâya devamı.

Edebli bir mü’min Allâh (c.c.)’e Esmâ-i hüsnâsı

ile,Kur’ân’da ta’lim olunan, hadîs-i şeriflerle öğretilen ve

selef-i salihinden rivâyet oluna gelen duâlarla, Allâh (c.c.)’e

O’nun Nebîleriyle, velîleriyle tevessül ederek duâ eder.

Duâya icabet saatleri ve yerleri de gizlenmiştir.

Zulümden son derece sakınmak lâzımdır. İslâmiyet,

kâfire bile zulmetmeği haram kılmıştır. Mazlum kim olursa

olsun zulümden ah ederse zâlim cezasını görür. Hulâsa

zulüm haram kılınmıştır. Duanın icabet olunmamasının

sebeblerinden biri de zulümdür. En çabuk kabul olunan

duâlardan biri mazlumun duâsıdır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Bakara Suresi Tefsiri, s.236-237)

 

İHLÂS SÛRESİ VE FAZÎLETİ

Hadislerde de meşhur olmuştur ki bu sûreyi okumak-

tan, kastedilen şudur: Bütün şeriatların ve ibâdetlerin en

önemli ve şerefli hedefi, Allah’ın zâtını, sıfatlarını ve fiillerini

bilmektir. Bu sûre de, Allah’ın zâtını bilme konusunu ihtiva

etmektedir. Binâenaleyh İhlâs Sûresi, Kur’ân’ın üçte birine

denk olmuş olur.

Hz. Peygamber (s.a.v.) “Kim “Kulhüvallahu ehad”

sûresini bir kere okursa, Allah’a meleklere, kitablara ve

peygamberlere inanan kimseye verilen mükafat gibi bir

mükafaat verilir ve yine ona yüz şehid ecri verilir.”

Rivâyet edildiğine göre, Cebrail (a.s) Hz. Peygamber

(s.a.v.) ile birlikte iken, Ebû Zerri’l-Gifâri (r.a) geldi. Cebrail

(a.s), “Ebû Zerr geldi” dedi. Bunun üzerine, Hz. Peygam-

ber (s.a.v.), “Onu tanıyor musun?” diye sordu. Cebrail (a.s)

da, “O, bizim yanımızda, sizin yanınızdakinden daha meş-

hur” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.), “Bu fazîlete ne sayede

ulaştı?” diye sordu. Cebrail (a.s), “Kendisini küçük gördüğü

ve kulhüvallahu ehad süresini çok okuduğu için” cevabını

verdi.

Sehl b. Sa’d’den şu rivâyet edilmiştir: “Bir adam, Hz.

Peygamber (s.a.s)’e geldi ve ona fakirlikten şikâyet etti.

Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) “Evine girdiğin

zaman, eğer orada bir kimse varsa ona selam ver.

Eğer hiç kimse yoksa kendine selam ver ve bir defa

“Kuîhüvallahu ehad” sûresini oku” ( Feyzu’l Kadir 1/341

dedi. Adam bunu yaptı ve Allah Teâlâ, onun rızkını, komşu-

larına bile bol bol verecek kadar çoğalttı.”

Enes (r.a)’den de şu rivâyet edilmiştir: Bir adam, bü-

tün namazlarında, “Kulhüvallahu ehad” sûresini okuyordu.

Hz. Peygamber (s.a.v.), bunun sebebini sordu. O da, “Ey

Allah’ın Resûlü, ben bu sûreyi seviyorum” dedi. Hz. Pey-

gamber (s.a.v.) bunun üzerine, “Senin onu sevmen, seni

cennete sokar buyurdu. (Tirmizi, Fezâil-iKur’ân 11 (5/180)

(Fahreddin er-Razi, Tefsir-i Kebir, c.23 s.553)

 

HER AYDAN ÜÇ GÜN ORUÇ TUTAN, BÜTÜN

YIL ORUÇ TUTMUŞ GİBİDİR

İbn-i Abbâs (r.a.)’ya birisi gelip oruçtan sordu. Ona

şöyle cevâb verdi:

“Dikkatli dinle. Sana, bende gizli bir hazine gibi duran

bir hadîs-i şerîf rivâyet edeceğim. Dâvûd (a.s.)’ın oru-

cunu istiyorsan o, bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı.

Süleymân bin Dâvûd (a.s.)’ın orucunu sorarsan o, her

ayın üç başında, üç ortasında, üç de sonunda tutardı.

Îsâ ibn-i Meryem (a.s.)’ın orucunu istiyorsan o, de-

vamlı oruç tutardı, orta ekmeği yer, kaba kıldan elbise

giyerdi. Nerede gece olsa, orada ayaklarını hizâya getirir

namaza durur, tâ tanyeri ağarıncaya kadar iki rek’at na-

maz kılardı. Annesi Meryem (a.s.)’ın orucunu istiyorsan o

da iki gün oruç tutar, iki gün de tutmazdı.

Eğer beşerlerin en hayırlısı Kureyşî, Arabî Ebû’l-

Kâsım Muhammed Mustafâ (s.a.v.)’in orucunu istiyorsan

O, her ay üç gün oruç tutarlardı. Eyyâm-ı bıyz denilen her

ayın on üçüncü, on dördüncü, on beşinci günleri tutulan

bu oruçlar tutulursa bütün yıl oruç tutulmuş gibi olur.” diye

buyururlardı.

Abdullâh bin Şakîk Ukaylî (r.a.)’den rivâyete göre, der

ki: “Neler var, bir göreyim diye Medîne’ye gittim. Ebû Zerr

Gıfarî (r.a.)’e rastladım. Kendisine “-Oruçlu musun?” de-

diğimde “-Evet” diye cevâb verdi.

Sonra Emîre’l-Mü’minîn Hz. Ömer (r.a.)’e gittik.

Huzûra girmekte olanlarla birlikte huzûra girdik. Bir kap

içinde hurma getirildi. Ebû Zerr (r.a.) de o hurmadan yi-

yince kendisine oruçlu olduğunu hatırlatmak için dürttüm.

Dedi ki:

“-Sana oruçlu olduğumu söylemiştim, her ay üç gün

oruç tutarım. Bu da devâmlı oruç tutmak gibidir.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Gâfilîn, s.390-392)

 

KUR‘ÂN-I KERÎM HİDÂYETTİR

Takva ile nitelenenler için “bir hidâyettir”, bir yol göste-

rici ve bir açıklamadır. Hidâyetin takva sahiplerine özgü

kılınması, bu kimselerinKur’ân nurundan bir şeyler kapa-

bilmelerinden, bundan yararlanmalarındandır. Gerçi bu

ifade, mü’min veya kâfir,Kur’ân’a bakan herkesi kapsar.

Nitekim bu anlamda Allâh (c.c.), şöyle buyuruyor: “İn-

sanlara doğru yolu gösteren” (Bakara s. 185), yani herkes

için.

Teysîr adlı eserde şöyle denmektedir: “Nitekim hep

aynı şeyden yararlananlar için, “Bu, yalnız sana aittir, sa-

dece sen bundan yararlanacaksın” denir, buna rağmen

bir başkasının da bundan yararlanamayacağı manası

çıkmaz. Dolayısıyla bazı kimselerin hidâyete ermemeleri,

bu kitabı hidâyet kaynağı olmaktan çıkaramaz. Meselâ,

körün güneşten yararlanmaması, ya da onu görmemesi

dolayısıyla güneşin varlığını inkâra kalkışması ile güneş

reddedilmez. Ağzının tadını bilmeyenin balı kabul etme-

mesi, balın bal olduğu gerçeğini değiştirmez. Koku alma

duyusu herhangi bir sebeple bozulmuş olan kimsenin

misk kokusunu duymaması, onun iyi olmadığından değil,

burnunun kokuyu almamasındandır. Önünden berrak ve

tatlı bir akarsuyun akıp gitmesine rağmen, susuzluktan

ölmek üzere olan kimseye yazıklar olsun! Dolunayın her

tarafı gündüz gibi aydınlattığı bir gecede, hâlâ karanlık-

lar içinde kalan ve aydınlığı göremeyen kimsenin, suçu

kendisinde değil dolunayda görmesi ne kötüdür!Kur’ân-ı

Kerîm, emredici ve yasaklayıcı hükümleriyle ortada du-

rurken, hâlâ isyâna kalkışan ve fâsıklığına devam eden

kimseye her bakımdan yazıklar olsun! Bunun için Rab-

bimiz (c.c.) şöyle buyuruyor: “Muhakkak o (Kur‘an),

kâfirler için bir üzüntüdür.” (Hâkka s. 50)

(İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân Tefsîri, 1.c.,60.s.)

 

 

 

 

AYETE’L-KÜRSÎ’NİN FAZÎLETLERİ

Âyetü’l-Kürsî’nin fazîleti hakkında Hz. Peygamber

(s.a.v.)’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Bu âyet herhan-

gi bir evde okunduğunda, şeytânlar o evi otuz gün

süreyle terk ederler ve hiçbir büyücü (sihirbaz) erkek

ve hiçbir (büyücü kadın) kırk gece boyunca o eve gi-

remez.” (Beyhâki)

Hz. Alî (r.a.)’in de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Nebî

(s.a.v)’in minber üzerinde iken şöyle dediğini duydum:

“Kim, “Âyetü’l-Kürsî’yi her farz namazın peşinden

okursa cennete girmesine, ölümden başka hiçbir şey

mâni olmaz (Ölünce cennete girer). Onu okumaya, an-

cak sıddîk veya âbid kişiler devam eder. Kim onu, ya-

tağına girdiğinde okursa, Allâh  (c.c.) o kimseyi kendi

canı, komşusu, komşusunun komşusu ve etrafındaki

evler husûsunda emin kılar.” (Şuabü ‘l-İmân)

Sahâbe-i Kîram,Kur’ân’da hangi âyetin daha fazîletli

olduğunu müzakere ederlerken, Hz. Alî (r.a.) onlara,

“Âyetü’l-Kürsî’den haberiniz yok mu?” der, sonra da sözü-

ne şunları ilâve eder: “Allâh’ın Resûlü (s.a.v.), bana şöyle

dedi:

“Yâ Alî, beşeriyetin efendisi Hz. Adem; Arapların

efendisi Muhammed (s.a.v.)’dir. Bunda övünülecek

bir durum yok. Sözlerin efendisiKur’ân,Kur’ân’ın

efendisi Bakara Sûresi, Bakara Sûresi’nin efendisi

ise, “ Âyetü’l-Kürsî”dir.” Yine Hz. Alî (r.a.)’in şöyle de-

diği rivâyet edilmiştir: “Bedir gününde savaşıyordum. Der-

ken Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)’in ne yaptığını göreyim diye,

O (s.a.v.)’in yanına vardım. Yanına vardığımda O (s.a.v.)

secde halinde, “Ya Hayyü Ya Kayyûmu” diyor, başka bir

şey demiyordu. Sonra savaşa döndüm. Daha sonra da,

Resûlullâh (s.a.v.)’in yanına tekrar geldiğimde O (s.a.v.),

aynı şeyleri söylüyordu. Ben, gidip gelmeye ve O (s.a.v.)’e

bakmaya devam ettim. O (s.a.v.) de, Allâh Te‘âlâ feth-i

müyesser kılıncaya kadar bunları söylemeye devam etti.”

(Fahruddin Er-Râzî, Tefsiri Kebir, c.5, s. 403-404.)

 

ÂMENERRESÛLÜ OKUMANIN FAZÎLETİ

Bakara sûresinin,  Amenerresûlü diye başlayan son iki

âyetinde 7 duâ cümlesi bulunmaktadır. Bakara sûresi nazil

olup Resûlüllah (s.a.v) tarafından okunduğu zaman, her

duâ cümlesi okundukça, Allâhu Teâlâ tarafından “Duanı ka-

bul ettim” buyrulmuştur.

Cebraîl Aleyhisselam Resûlüllah (s.a.v)’in yanında otu-

rurken, Peygamberimiz kapı sesine benzer bir ses duyup

başını kaldırdı. Cebrail Aleyhisselam, “Bu, şimdiye kadar

hiç açılmayıp yalnız bugün açılan bir gök kapısıdır” dedi.

Sonra o kapıdan bir melek indi. Cebrail Aleyhisselam, “Bu

melek bu güne kadar yeryüzüne hiç inmemiştir” dedi.

Melek selam verip Peygamberimiz’e şöyle söyledi:

“Seni, senden önce hiçbir peygambere verilmeyen

iki nur ile müjdeliyorum.’’ (Müslim)

Fatiha sûresi ve Bakara sûresinin son âyetleri. Bun-

lardan okuyacağın her harfe karşılık mutlaka sana (o

harfin karşılığı) verilecektir.” (Müslim)

Peygamberimiz (s.a.v) buyurdular:

“-Bakara sûresinin, bu iki âyeti bir evde üç gece

okunmazsa, o eve şeytân yaklaşır.” (Tirmizi ve Darimi)

“Her kim geceleyin Bakara Sûresi’nin (son) iki

âyetini okursa, (bu okudukları o gece âfetlerden ve

şeytânın şerlerinden korunmak bakımından) ona

kâfidir.” “Allâhu Teâlâ, Bakara Sûresi’ni iki âyetle

(Amenerresûlü) sona erdirdi. Bunları bana Arş’ın altın-

daki bir hazineden verdi. Bunları öğreniniz. Hanımları-

nıza ve çocuklarınıza öğretiniz.” (Buhârî, Müslim)

“Kim üzüntü ve keder ânında  Âyetül Kürsî’yi ve

Bakara Sûresi’nin sonunu ( Amenerresûlü…) okursa,

Allâhu Teâlâ ona yardım eder.” (Suyûti, Dürrül Mensûr)

Hazreti Ali radıyallâhü anh buyurdular:

“Bakara Sûresi’nin sonundaki iki âyeti (Amenerresûlü..)

okumadan uyuyacak aklı başında bir Müslüman olacağını

sanmıyorum. Çünkü onlar Arş’ın altındaki bir hazinedendir.”

(Muhammed Alaaddin b. İbni Âbidin, Üç Boyutuyla İslâm s. 702)

 

DUÂ ETMEK VAZİFEMİZDİR

Allah Teâlâ buyurdu: «Bana duâedin. Size icabet (ve

duanızı kabul) edeyim» (Mü’min s. 60) Peygamber (s.a.v)

buyurdu: «Bir kul ellerini kaldırıp duâetse, Hak Teâlâ

o kulu öylece ellerini boş göndermeye utanır». Buna

rağmen, «Dua ederiz ama bazen kabul edilmez, sebeb

nedir?» diye sorulacak olursa cevabı şudur: Duanın şartı

vardır. Şartına bağlıdır. Nitekim Peygamber (s.a.v.) şöy-

le buyurur: «Duanın iki kanadı (şartı) vardır: Helâl ye-

mek ve doğru sözdür». Bir cevabı da şudur: Peygamber

(s.a.v) şöyle buyurdu:

«Bir mü’min duâettiği zaman Hak Teâlâ o kulun du-

asını kabul eder. Ya bu dünyada ya da âhirette verir».

Dua ibâdet makamlarının en yücesidir. Onun için

duâeden kişinin gönlü eğer duâederken Hakk’dan baş-

ka yerde olursa duası duâolmaz. Şâyet gönlünü bütün

âlemlerden çevirip Allah’ın ma’rifet denizinde yok edecek

olursa, Hakk’a yakınlığı meydana gelir. Kul kendi nefsiyle

meşgul olursa Hakk Celle ve A’lâ Hazretleri’ne yakın ol-

maz. Çünkü nefsî arzu onu perdeler. Böylece sabit oldu

ki, dua, kulu Hakk Celle ve A’lâ Hazretleri’ne yakın eder.

Öyle olunca duâen büyük ibâdettir. Çünkü duadan mak-

sat, kulun Hakk’a dönmesidir. Miskinliğini ve küçüklüğünü

açığa vurmasıdır.

İmâm Fahr-i Râzî  şöyle der: «Dua etmekten maksat,

kul ile Allah arasında muhabbetin kurulmasıdır. Ancak bili-

nir ki, Hakk Celle ve A’lâ Hazretleri nasıl dilerse öyle olur».

Şeyh Muhyiddin-i Arabî (k.s.) : «Dua ile dilekte bulun-

mak Hakk’ın emrini tutanlar içindir. Çünkü Hakk Celle ve

A’lâ Hazretleri Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şan’da: Bana duâediniz,

size icabet edeyim» buyurur. Bu kavl-i şerife uyarak

duâetmek gerekir. Kabul edilmesi veya edilmemesini o

bilir.

(Yazıcıoğlu Ahmed Bîcan, Envâru’l Aşikîn, s. 421)

 

BATILI DÜŞÜNÜRLERİN DİLİNDEN KUR’AN

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), veda haccındaki

hutbesinde:”Ben size öyle birşey bıraktım ki, ona sımsı-

kı sarılırsanız, hiçbir zaman dalâlete düşmez, sapmaz-

sınız. O, Allah’ın Kitabıdır. Resûlullah’ın sünnetidir”

buyurmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’e göre de; kitab ve sünnet,

müslümanlar için başvurulması gereken iki hidâyet kay-

nağıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bir hadis-i şerifle-

rinde: “Peygamberlerden hiçbir peygamber yoktur ki,

ona insanların îman etmek zorunda kaldığı mucizelerin

bir benzeri verilmemiş olsun. Bana verilen mucize ise

Allah’ın bana vahyettiğidir, Kur’ân’dır.” Kur’ân-ı Kerîm’e

Kur’ân isminin verilişi, ilâhî kitablar arasında, kitabların,

belki bütün ilimlerin semerelerini kendisinde toplamış oldu-

ğu içindir. Nitekim, Yüce Allah, buna: ”Herşeyin tafsilidir”

(Yusuf , s. 111), “Herşeyin apaçık bir beyanıdır” (Nahl, s. 89)

âyetleriyle işaret buyurmuştur.

Fransa’nın en tanınmış müsteşriklerinden Gaston Car-

re da şöyle der: ”Kur’ân dünya medeniyetinin dayandığı

temelleri muhtevidir.” Fransız filozoflarından Alexis Lou-

vasonne der ki:”İnsanlığın hidâyeti için Hz. Muhammed’e

(s.a.v.) vahyolunan Kur’ân, hikmetle dolu parlak bir eserdir.

Hz. Muhammed (s.a.v.)’in hakikî bir Peygamber ve âlemin

mukadderatına hâkim Yüce Varlığın gönderdiği gerçek bir

peygamber olduğunda şek ve şüphe yoktur. Hz. Muham-

med (s.a.v.) cihana öyle bir kitab bırakmıştır ki, bir nâdire-i

belagat, bir mecelle-i ahlâk ve bir kitab-ı mukaddestir.Yeni

fennî keşifler yahut ilim ve irfanın yardımıyla hallolunan

veya halline uğraşılan meseleler arasında bir mesele yok-

tur ki, İslâmiyetin esaslarıyla çelişsin! Bizim Hıristiyanların

Hıristiyanlığını tabiî kanunlarla bağdaştırmak için harca-

dığımız çalışmalara mukabil, Kur’ân ve talimatlarıyla tabiî

kanunlar arasında tam bir ahenk görülmektedir.”

 

KUR’ÂN OKUMANIN ZÂHİRÎ ADABI

Kur’ân okuyan abdestli olmalı, edebli ve sâkin bir

şekilde durmalıdır. İster ayakta isterse oturarak kıbleye

yönelmelidir. Başını önüne eğmeli, bağdaş kurarak veya

yaslanarak oturmamalıdır. Aynı zamanda mütekebbir bir

şekilde de oturmamalıdır. Hocasının huzurunda iken na-

sıl oturması gerekiyorsa, tek başına Kur’ân okurken de

aynen o şekilde oturması uygundur. Kur’ân okumak için,

en fazîletli ve uygun hâl, namazda ayakta iken ve camide

okumaktır. Amellerin en fazîletlisi bu şekilde okumaktır.

Eğer yatağında uzandığı ve abdestsiz olduğu halde ez-

berinden Kur’ân okursa, yine fazîleti varsa da, ayakta

iken, namazda ve camide okuması kadar fazîleti yoktur.

Çünkü Allah Teâlâ (c.c.)Kur’ân-ı Hakîm’de ‘Onlar

(akıl sahipleri) ki, ayakta iken, otururken ve yatarken

Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde

düşünürler…’ (Ali İmran s.191) buyurmuştur.

Görüldüğü gibi, Allah Teâlâ burada hangi halde Kur’ân

okunursa okunsun, Allah’ı ananları övmektedir. Fakat şu

kadar var ki önce ayakta okumayı, sonra oturarak, sonra

da uzanarak okumayı tavsiye buyurmaktadır.

Hz. Ali (r.a.) şöyle buyurmaktadır: ‘Ayaktayken na-

mazda Kur’ân okuyan bir kimse için her harfe karşılık yüz

sevap yazılır. Oturarak namazda Kur’ân okuyan için, her

harfe karşılık elli, namazın dışında abdestli olarak oku-

yan için de yirmibeş ve abdestsiz olarak okuyan için ise

on sevap vardır. Geceleyin ibâdet etmek daha efdaldir.

Çünkü o gece, kalbin herşeyden boşalmasına daha el-

verişlidir’.

Ebû Zer el-Gıfârî (r.a.) şöyle der: ‘Gündüzleyin çok

secde etmek ve geceleyin de uzun uzun namaz kılmak

daha efdaldir’.

(İmâm Gazâli, İhyâu ulumid-din, c.1, s.781-782)

 

KUR’ÂN-I KERÎMİN MÜŞRİKLERİ ŞAŞKINA ÇEVİRMESİ

İbn-i İshâk ile Beyhakî’nin Muhammed bin Ka‘b’dan gelen

bir haber de şöyledir: O demiştir ki: “Bir gün, Utbe bin Rebîa

Peygamber (s.a.v.) hakkında konuşmak için Kureyş’ten izin is-

temiş. O sırada Efendimiz (s.a.v.), Kâ‘be’de bulunuyormuş. Ut-

be: “Ey Kureyş, ne dersiniz, ben gidip şu Muhammed (s.a.v.)’e

bir şeyler söyleyeyim, belki bazısını kabûl eder de bizden el çe-

ker?” demiş. Kureyş de kendisine: “Haydi git, konuş” demiş. Ut-

be   de  gidip  Peygamberimiz  (s.a.v.)’e  teklîflerde  bulunmuş.

Efendimiz  (s.a.v.)  kendisini  sükûnetle  dinlemiş.  Efendimiz

(s.a.v.) de söze başlayıp: “Şimdi de sen benden dinle ey Ut-

be! Bismillahirrahmânirrahîm. Ha Mîm…” Yani Fussilet sûre-

sinden okuyup kendisine tebliğ eylemiş. Utbe de tam bir sükû-

netle dinlemiş. Peygamberimiz (s.a.v.), tâ secde âyetine kadar

okumağa devam etmiş. Sonra Utbe’ye hitâben:  “Dinledin mi

ey  Utbe?”  buyurmuş.  Utbe:  “Evet”  demiş.  Efendimiz  (s.a.v.)

de:  “O halde sen bilirsin!” buyurmuş. Utbe dönüp kavmine

gitmiş. Kureyş: “Bakınız, Utbe’nin gelişi, hiç de gidişine benze-

miyor” demiş. Varıp yanlarına oturduğu zaman da Kureyş: “Ne

haber getirdin ey Utbe?” diye sormuş. Utbe de şu karşılığı ver-

miş:  “Vallâhi Muhammed (s.a.v.)’den öyle sözler işittim ki,

şimdiye kadar bunun bir benzerini aslâ işitmiş değilim! O

sözler, ne sihirdir, ne şiir, ne de kehânet. Ey Kureyş toplu-

luğu, geliniz bu sefer benim sözümü tutunuz! Yani Muham-

med  (s.a.v.)’i  kendi  hâline  bırakınız.  O,  kendi  da‘vâsında

devâm etsin. Allâh (c.c.)’ya yemîn ederim ki, benim ondan

işittiklerimle ilgili olarak birtakım şeyler meydana gelecek-

tir. Eğer netîcede Muhammed (s.a.v.) mağlûb olursa, sizin

hiç bir müdâhaleniz olmadan mes’ele halledilmiş, Arablar

kendisini tepelemiş olur. Eğer netîcede Muhammed (s.a.v.)

da‘vâsında başarılı olur da Arablara hâkim duruma gelirse,

O’nun hâkimiyeti sizin hâkimiyetiniz, O’nun şerefi de sizin

şerefiniz  olur  ve  siz  insanların  en  bahtiyarı  olursunuz!”

Oradakiler Utbe’ye: “Ey Utbe! Vallâhi Muhammed (s.a.v.), seni

de büyülemiş!” dediler.

(Celâleddin es-Suyûtî, Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mu‘cizeleri, 1.c., 202.s.)

 

HER AYDAN ÜÇ GÜN ORUÇ TUTAN, BÜTÜN

YIL ORUÇ TUTMUŞ GİBİDİR

İbn-i Abbâs (r.a.)’ya birisi gelip oruçtan sordu. Ona

şöyle cevâb verdi:

“Dikkatli dinle. Sana, bende gizli bir hazine gibi duran

bir hadîs-i şerîf rivâyet edeceğim. Dâvûd (a.s.)’ın oru-

cunu istiyorsan o, bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı.

Süleymân bin Dâvûd (a.s.)’ın orucunu sorarsan o, her

ayın üç başında, üç ortasında, üç de sonunda tutardı.

Îsâ ibn-i Meryem (a.s.)’ın orucunu istiyorsan o, de-

vamlı oruç tutardı, orta ekmeği yer, kaba kıldan elbise

giyerdi. Nerede gece olsa, orada ayaklarını hizâya getirir

namaza durur, tâ tanyeri ağarıncaya kadar iki rek’at na-

maz kılardı. Annesi Meryem (a.s.)’ın orucunu istiyorsan o

da iki gün oruç tutar, iki gün de tutmazdı.

Eğer beşerlerin en hayırlısı Kureyşî, Arabî Ebû’l-

Kâsım Muhammed Mustafâ (s.a.v.)’in orucunu istiyorsan

O, her ay üç gün oruç tutarlardı. Eyyâm-ı bıyz denilen her

ayın on üçüncü, on dördüncü, on beşinci günleri tutulan

bu oruçlar tutulursa bütün yıl oruç tutulmuş gibi olur.” diye

buyururlardı.

Abdullâh bin Şakîk Ukaylî (r.a.)’den rivâyete göre, der

ki: “Neler var, bir göreyim diye Medîne’ye gittim. Ebû Zerr

Gıfarî (r.a.)’e rastladım. Kendisine “-Oruçlu musun?” de-

diğimde “-Evet” diye cevâb verdi.

Sonra Emîre’l-Mü’minîn Hz. Ömer (r.a.)’e gittik.

Huzûra girmekte olanlarla birlikte huzûra girdik. Bir kap

içinde hurma getirildi. Ebû Zerr (r.a.) de o hurmadan yi-

yince kendisine oruçlu olduğunu hatırlatmak için dürttüm.

Dedi ki:

“-Sana oruçlu olduğumu söylemiştim, her ay üç gün

oruç tutarım. Bu da devâmlı oruç tutmak gibidir.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Gâfilîn, s.390-392)

 

KUR‘ÂN-I KERÎM HİDÂYETTİR

Takva ile nitelenenler için “bir hidâyettir”, bir yol göste-

rici ve bir açıklamadır. Hidâyetin takva sahiplerine özgü

kılınması, bu kimselerinKur’ân nurundan bir şeyler kapa-

bilmelerinden, bundan yararlanmalarındandır. Gerçi bu

ifade, mü’min veya kâfir,Kur’ân’a bakan herkesi kapsar.

Nitekim bu anlamda Allâh (c.c.), şöyle buyuruyor: “İn-

sanlara doğru yolu gösteren” (Bakara s. 185), yani herkes

için.

Teysîr adlı eserde şöyle denmektedir: “Nitekim hep

aynı şeyden yararlananlar için, “Bu, yalnız sana aittir, sa-

dece sen bundan yararlanacaksın” denir, buna rağmen

bir başkasının da bundan yararlanamayacağı manası

çıkmaz. Dolayısıyla bazı kimselerin hidâyete ermemeleri,

bu kitabı hidâyet kaynağı olmaktan çıkaramaz. Meselâ,

körün güneşten yararlanmaması, ya da onu görmemesi

dolayısıyla güneşin varlığını inkâra kalkışması ile güneş

reddedilmez. Ağzının tadını bilmeyenin balı kabul etme-

mesi, balın bal olduğu gerçeğini değiştirmez. Koku alma

duyusu herhangi bir sebeple bozulmuş olan kimsenin

misk kokusunu duymaması, onun iyi olmadığından değil,

burnunun kokuyu almamasındandır. Önünden berrak ve

tatlı bir akarsuyun akıp gitmesine rağmen, susuzluktan

ölmek üzere olan kimseye yazıklar olsun! Dolunayın her

tarafı gündüz gibi aydınlattığı bir gecede, hâlâ karanlık-

lar içinde kalan ve aydınlığı göremeyen kimsenin, suçu

kendisinde değil dolunayda görmesi ne kötüdür!Kur’ân-ı

Kerîm, emredici ve yasaklayıcı hükümleriyle ortada du-

rurken, hâlâ isyâna kalkışan ve fâsıklığına devam eden

kimseye her bakımdan yazıklar olsun! Bunun için Rab-

bimiz (c.c.) şöyle buyuruyor: “Muhakkak o (Kur‘an),

kâfirler için bir üzüntüdür.” (Hâkka s. 50)

(İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân Tefsîri, 1.c.,60.s.)

 

 

 

 

 

AYETE’L-KÜRSÎ’NİN FAZÎLETLERİ

Âyetü’l-Kürsî’nin fazîleti hakkında Hz. Peygamber

(s.a.v.)’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Bu âyet herhan-

gi bir evde okunduğunda, şeytânlar o evi otuz gün

süreyle terk ederler ve hiçbir büyücü (sihirbaz) erkek

ve hiçbir (büyücü kadın) kırk gece boyunca o eve gi-

remez.” (Beyhâki)

Hz. Alî (r.a.)’in de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Nebî

(s.a.v)’in minber üzerinde iken şöyle dediğini duydum:

“Kim, “Âyetü’l-Kürsî’yi her farz namazın peşinden

okursa cennete girmesine, ölümden başka hiçbir şey

mâni olmaz (Ölünce cennete girer). Onu okumaya, an-

cak sıddîk veya âbid kişiler devam eder. Kim onu, ya-

tağına girdiğinde okursa, Allâh  (c.c.) o kimseyi kendi

canı, komşusu, komşusunun komşusu ve etrafındaki

evler husûsunda emin kılar.” (Şuabü ‘l-İmân)

Sahâbe-i Kîram,Kur’ân’da hangi âyetin daha fazîletli

olduğunu müzakere ederlerken, Hz. Alî (r.a.) onlara,

“Âyetü’l-Kürsî’den haberiniz yok mu?” der, sonra da sözü-

ne şunları ilâve eder: “Allâh’ın Resûlü (s.a.v.), bana şöyle

dedi:

“Yâ Alî, beşeriyetin efendisi Hz. Adem; Arapların

efendisi Muhammed (s.a.v.)’dir. Bunda övünülecek

bir durum yok. Sözlerin efendisiKur’ân,Kur’ân’ın

efendisi Bakara Sûresi, Bakara Sûresi’nin efendisi

ise, “ Âyetü’l-Kürsî”dir.” Yine Hz. Alî (r.a.)’in şöyle de-

diği rivâyet edilmiştir: “Bedir gününde savaşıyordum. Der-

ken Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)’in ne yaptığını göreyim diye,

O (s.a.v.)’in yanına vardım. Yanına vardığımda O (s.a.v.)

secde halinde, “Ya Hayyü Ya Kayyûmu” diyor, başka bir

şey demiyordu. Sonra savaşa döndüm. Daha sonra da,

Resûlullâh (s.a.v.)’in yanına tekrar geldiğimde O (s.a.v.),

aynı şeyleri söylüyordu. Ben, gidip gelmeye ve O (s.a.v.)’e

bakmaya devam ettim. O (s.a.v.) de, Allâh Te‘âlâ feth-i

müyesser kılıncaya kadar bunları söylemeye devam etti.”

(Fahruddin Er-Râzî, Tefsiri Kebir, c.5, s. 403-404.)

 

ÂMENERRESÛLÜ OKUMANIN FAZÎLETİ

Bakara sûresinin,  Amenerresûlü diye başlayan son iki

âyetinde 7 duâ cümlesi bulunmaktadır. Bakara sûresi nazil

olup Resûlüllah (s.a.v) tarafından okunduğu zaman, her

duâ cümlesi okundukça, Allâhu Teâlâ tarafından “Duanı ka-

bul ettim” buyrulmuştur.

Cebraîl Aleyhisselam Resûlüllah (s.a.v)’in yanında otu-

rurken, Peygamberimiz kapı sesine benzer bir ses duyup

başını kaldırdı. Cebrail Aleyhisselam, “Bu, şimdiye kadar

hiç açılmayıp yalnız bugün açılan bir gök kapısıdır” dedi.

Sonra o kapıdan bir melek indi. Cebrail Aleyhisselam, “Bu

melek bu güne kadar yeryüzüne hiç inmemiştir” dedi.

Melek selam verip Peygamberimiz’e şöyle söyledi:

“Seni, senden önce hiçbir peygambere verilmeyen

iki nur ile müjdeliyorum.’’ (Müslim)

Fatiha sûresi ve Bakara sûresinin son âyetleri. Bun-

lardan okuyacağın her harfe karşılık mutlaka sana (o

harfin karşılığı) verilecektir.” (Müslim)

Peygamberimiz (s.a.v) buyurdular:

“-Bakara sûresinin, bu iki âyeti bir evde üç gece

okunmazsa, o eve şeytân yaklaşır.” (Tirmizi ve Darimi)

“Her kim geceleyin Bakara Sûresi’nin (son) iki

âyetini okursa, (bu okudukları o gece âfetlerden ve

şeytânın şerlerinden korunmak bakımından) ona

kâfidir.” “Allâhu Teâlâ, Bakara Sûresi’ni iki âyetle

(Amenerresûlü) sona erdirdi. Bunları bana Arş’ın altın-

daki bir hazineden verdi. Bunları öğreniniz. Hanımları-

nıza ve çocuklarınıza öğretiniz.” (Buhârî, Müslim)

“Kim üzüntü ve keder ânında  Âyetül Kürsî’yi ve

Bakara Sûresi’nin sonunu ( Amenerresûlü…) okursa,

Allâhu Teâlâ ona yardım eder.” (Suyûti, Dürrül Mensûr)

Hazreti Ali radıyallâhü anh buyurdular:

“Bakara Sûresi’nin sonundaki iki âyeti (Amenerresûlü..)

okumadan uyuyacak aklı başında bir Müslüman olacağını

sanmıyorum. Çünkü onlar Arş’ın altındaki bir hazinedendir.”

(Muhammed Alaaddin b. İbni Âbidin, Üç Boyutuyla İslâm s. 702)

 

DUÂ ETMEK VAZİFEMİZDİR

Allah Teâlâ buyurdu: «Bana duâedin. Size icabet (ve

duanızı kabul) edeyim» (Mü’min s. 60) Peygamber (s.a.v)

buyurdu: «Bir kul ellerini kaldırıp duâetse, Hak Teâlâ

o kulu öylece ellerini boş göndermeye utanır». Buna

rağmen, «Dua ederiz ama bazen kabul edilmez, sebeb

nedir?» diye sorulacak olursa cevabı şudur: Duanın şartı

vardır. Şartına bağlıdır. Nitekim Peygamber (s.a.v.) şöy-

le buyurur: «Duanın iki kanadı (şartı) vardır: Helâl ye-

mek ve doğru sözdür». Bir cevabı da şudur: Peygamber

(s.a.v) şöyle buyurdu:

«Bir mü’min duâettiği zaman Hak Teâlâ o kulun du-

asını kabul eder. Ya bu dünyada ya da âhirette verir».

Dua ibâdet makamlarının en yücesidir. Onun için

duâeden kişinin gönlü eğer duâederken Hakk’dan baş-

ka yerde olursa duası duâolmaz. Şâyet gönlünü bütün

âlemlerden çevirip Allah’ın ma’rifet denizinde yok edecek

olursa, Hakk’a yakınlığı meydana gelir. Kul kendi nefsiyle

meşgul olursa Hakk Celle ve A’lâ Hazretleri’ne yakın ol-

maz. Çünkü nefsî arzu onu perdeler. Böylece sabit oldu

ki, dua, kulu Hakk Celle ve A’lâ Hazretleri’ne yakın eder.

Öyle olunca duâen büyük ibâdettir. Çünkü duadan mak-

sat, kulun Hakk’a dönmesidir. Miskinliğini ve küçüklüğünü

açığa vurmasıdır.

İmâm Fahr-i Râzî  şöyle der: «Dua etmekten maksat,

kul ile Allah arasında muhabbetin kurulmasıdır. Ancak bili-

nir ki, Hakk Celle ve A’lâ Hazretleri nasıl dilerse öyle olur».

Şeyh Muhyiddin-i Arabî (k.s.) : «Dua ile dilekte bulun-

mak Hakk’ın emrini tutanlar içindir. Çünkü Hakk Celle ve

A’lâ Hazretleri Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şan’da: Bana duâediniz,

size icabet edeyim» buyurur. Bu kavl-i şerife uyarak

duâetmek gerekir. Kabul edilmesi veya edilmemesini o

bilir.

(Yazıcıoğlu Ahmed Bîcan, Envâru’l Aşikîn, s. 421)

 

BATILI DÜŞÜNÜRLERİN DİLİNDEN KUR’AN

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), veda haccındaki

hutbesinde:”Ben size öyle birşey bıraktım ki, ona sımsı-

kı sarılırsanız, hiçbir zaman dalâlete düşmez, sapmaz-

sınız. O, Allah’ın Kitabıdır. Resûlullah’ın sünnetidir”

buyurmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’e göre de; kitab ve sünnet,

müslümanlar için başvurulması gereken iki hidâyet kay-

nağıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bir hadis-i şerifle-

rinde: “Peygamberlerden hiçbir peygamber yoktur ki,

ona insanların îman etmek zorunda kaldığı mucizelerin

bir benzeri verilmemiş olsun. Bana verilen mucize ise

Allah’ın bana vahyettiğidir, Kur’ân’dır.” Kur’ân-ı Kerîm’e

Kur’ân isminin verilişi, ilâhî kitablar arasında, kitabların,

belki bütün ilimlerin semerelerini kendisinde toplamış oldu-

ğu içindir. Nitekim, Yüce Allah, buna: ”Herşeyin tafsilidir”

(Yusuf , s. 111), “Herşeyin apaçık bir beyanıdır” (Nahl, s. 89)

âyetleriyle işaret buyurmuştur.

Fransa’nın en tanınmış müsteşriklerinden Gaston Car-

re da şöyle der: ”Kur’ân dünya medeniyetinin dayandığı

temelleri muhtevidir.” Fransız filozoflarından Alexis Lou-

vasonne der ki:”İnsanlığın hidâyeti için Hz. Muhammed’e

(s.a.v.) vahyolunan Kur’ân, hikmetle dolu parlak bir eserdir.

Hz. Muhammed (s.a.v.)’in hakikî bir Peygamber ve âlemin

mukadderatına hâkim Yüce Varlığın gönderdiği gerçek bir

peygamber olduğunda şek ve şüphe yoktur. Hz. Muham-

med (s.a.v.) cihana öyle bir kitab bırakmıştır ki, bir nâdire-i

belagat, bir mecelle-i ahlâk ve bir kitab-ı mukaddestir.Yeni

fennî keşifler yahut ilim ve irfanın yardımıyla hallolunan

veya halline uğraşılan meseleler arasında bir mesele yok-

tur ki, İslâmiyetin esaslarıyla çelişsin! Bizim Hıristiyanların

Hıristiyanlığını tabiî kanunlarla bağdaştırmak için harca-

dığımız çalışmalara mukabil, Kur’ân ve talimatlarıyla tabiî

kanunlar arasında tam bir ahenk görülmektedir.”

(M. Asım Köksal, İslâm Tarihi)

 

KUR’ÂN OKUMANIN ZÂHİRÎ ADABI

Kur’ân okuyan abdestli olmalı, edebli ve sâkin bir

şekilde durmalıdır. İster ayakta isterse oturarak kıbleye

yönelmelidir. Başını önüne eğmeli, bağdaş kurarak veya

yaslanarak oturmamalıdır. Aynı zamanda mütekebbir bir

şekilde de oturmamalıdır. Hocasının huzurunda iken na-

sıl oturması gerekiyorsa, tek başına Kur’ân okurken de

aynen o şekilde oturması uygundur. Kur’ân okumak için,

en fazîletli ve uygun hâl, namazda ayakta iken ve camide

okumaktır. Amellerin en fazîletlisi bu şekilde okumaktır.

Eğer yatağında uzandığı ve abdestsiz olduğu halde ez-

berinden Kur’ân okursa, yine fazîleti varsa da, ayakta

iken, namazda ve camide okuması kadar fazîleti yoktur.

Çünkü Allah Teâlâ (c.c.)Kur’ân-ı Hakîm’de ‘Onlar

(akıl sahipleri) ki, ayakta iken, otururken ve yatarken

Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde

düşünürler…’ (Ali İmran s.191) buyurmuştur.

Görüldüğü gibi, Allah Teâlâ burada hangi halde Kur’ân

okunursa okunsun, Allah’ı ananları övmektedir. Fakat şu

kadar var ki önce ayakta okumayı, sonra oturarak, sonra

da uzanarak okumayı tavsiye buyurmaktadır.

Hz. Ali (r.a.) şöyle buyurmaktadır: ‘Ayaktayken na-

mazda Kur’ân okuyan bir kimse için her harfe karşılık yüz

sevap yazılır. Oturarak namazda Kur’ân okuyan için, her

harfe karşılık elli, namazın dışında abdestli olarak oku-

yan için de yirmibeş ve abdestsiz olarak okuyan için ise

on sevap vardır. Geceleyin ibâdet etmek daha efdaldir.

Çünkü o gece, kalbin herşeyden boşalmasına daha el-

verişlidir’.

Ebû Zer el-Gıfârî (r.a.) şöyle der: ‘Gündüzleyin çok

secde etmek ve geceleyin de uzun uzun namaz kılmak

daha efdaldir’.

(İmâm Gazâli, İhyâu ulumid-din, c.1, s.781-782)

 

KUR’ÂN-I KERÎMİN MÜŞRİKLERİ ŞAŞKINA ÇEVİRMESİ

İbn-i İshâk ile Beyhakî’nin Muhammed bin Ka‘b’dan gelen

bir haber de şöyledir: O demiştir ki: “Bir gün, Utbe bin Rebîa

Peygamber (s.a.v.) hakkında konuşmak için Kureyş’ten izin is-

temiş. O sırada Efendimiz (s.a.v.), Kâ‘be’de bulunuyormuş. Ut-

be: “Ey Kureyş, ne dersiniz, ben gidip şu Muhammed (s.a.v.)’e

bir şeyler söyleyeyim, belki bazısını kabûl eder de bizden el çe-

ker?” demiş. Kureyş de kendisine: “Haydi git, konuş” demiş. Ut-

be   de  gidip  Peygamberimiz  (s.a.v.)’e  teklîflerde  bulunmuş.

Efendimiz  (s.a.v.)  kendisini  sükûnetle  dinlemiş.  Efendimiz

(s.a.v.) de söze başlayıp: “Şimdi de sen benden dinle ey Ut-

be! Bismillahirrahmânirrahîm. Ha Mîm…” Yani Fussilet sûre-

sinden okuyup kendisine tebliğ eylemiş. Utbe de tam bir sükû-

netle dinlemiş. Peygamberimiz (s.a.v.), tâ secde âyetine kadar

okumağa devam etmiş. Sonra Utbe’ye hitâben:  “Dinledin mi

ey  Utbe?”  buyurmuş.  Utbe:  “Evet”  demiş.  Efendimiz  (s.a.v.)

de:  “O halde sen bilirsin!” buyurmuş. Utbe dönüp kavmine

gitmiş. Kureyş: “Bakınız, Utbe’nin gelişi, hiç de gidişine benze-

miyor” demiş. Varıp yanlarına oturduğu zaman da Kureyş: “Ne

haber getirdin ey Utbe?” diye sormuş. Utbe de şu karşılığı ver-

miş:  “Vallâhi Muhammed (s.a.v.)’den öyle sözler işittim ki,

şimdiye kadar bunun bir benzerini aslâ işitmiş değilim! O

sözler, ne sihirdir, ne şiir, ne de kehânet. Ey Kureyş toplu-

luğu, geliniz bu sefer benim sözümü tutunuz! Yani Muham-

med  (s.a.v.)’i  kendi  hâline  bırakınız.  O,  kendi  da‘vâsında

devâm etsin. Allâh (c.c.)’ya yemîn ederim ki, benim ondan

işittiklerimle ilgili olarak birtakım şeyler meydana gelecek-

tir. Eğer netîcede Muhammed (s.a.v.) mağlûb olursa, sizin

hiç bir müdâhaleniz olmadan mes’ele halledilmiş, Arablar

kendisini tepelemiş olur. Eğer netîcede Muhammed (s.a.v.)

da‘vâsında başarılı olur da Arablara hâkim duruma gelirse,

O’nun hâkimiyeti sizin hâkimiyetiniz, O’nun şerefi de sizin

şerefiniz  olur  ve  siz  insanların  en  bahtiyarı  olursunuz!”

Oradakiler Utbe’ye: “Ey Utbe! Vallâhi Muhammed (s.a.v.), seni

de büyülemiş!” dediler.

(Celâleddin es-Suyûtî, Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mu‘cizeleri, 1.c., 202.s.)

HIFZ DUÂLARI

E‘ûzu  bi’llâhi  mine’ş-şeytâni’r-racîmi.  Bi-smi’llâhi’r-rah-

mâni’r-rahîm.  Tehassantü  bi-zî’l-mülki  ve’l-melekûti,  vağte-

samtü  bi’l-‘izzeti  ve’l-ceberûti  ve  tevekkeltü  ‘alâ’l-meliki’l-

hayyi’l-kayyûmi’l-halîmi’llezî  lâ-yenâmu  ve  lâ-yemûtu.  De-

haltü fî hirzi’llâhi. Dehaltü fî hıfzi’llâhi. Dehaltü fî emâni’llâhi

bi-hakkı Kâf Hâ Yâ ‘Ayn Sâd. Küfîtü ve bi-Hâ Mîm ‘Ayn Sîn

Kâf. Humîtü ve bi-lâ-havle ve lâ-kuvvete illâ bi’llâhi’l-‘aliyyi’l-

‘azîmi.

Allâhümma’hruznî  bi-hırzi  kudretike  min  keydi’l-a‘dâi  ve

hallısnî bi-mennike ‘an sûi kasdi’l-eşkiyâi ve e‘ûzü bi-ke min

kahri’l-kâhirîne ve zulmi’z-zâlimîne ve keydi’l-ümerâi’l-hâsi-

dîne  ve  ta‘ni’l-eşkiyâi’l-müfsidîne  ve  şemâteti’l-eşirrâi’l-mu-

dırrîne ve’l-hamdü li’llâhi rabbi’l-‘âlemîne.

Allâhümme yâ hâfıza Nûhun fî’l-mâ’i ve Yûsufe fî’l-bi’ri ve

Yûnuse  min  batni’l-hûti  ve  Eyyûbe  fî’d-durri  ve  Mûsâ  fî’l-

yemmi  ve  İbrâhîme  fî’n-nâri  ve  Muhammedin                 sallâ’llâhu

Te‘âlâ âleyhi ve selleme fî’l-ğâri. İhfaznî ve lâ-tefdahnî ‘alâ

rü’ûsi’l-eşhâdi.

Allâhümme innî esbahtü (emseytü) lâ-emlikü li-nefsî dar-

ran             an              en               en

ve lâ-nef ‘    ve lâ-mevt      ve lâ-hayât     ve lâ-nüşûrâ ve lâ-

estedî‘u en âhize illâ mâ-a‘taytenî ve lâ-ettekıye illâ mâ ve-

kîtenî allâhümme veffıknî li-mâ tühibbuhu ve terdâhu mine’l-

kavli ve’l-‘ameli fî tâ‘atike inneke zû’l-fadli’l-‘azîmi.

Bi-smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Fa’llâhu hayrun  hâfizan ve hüve erhamu’r-râhimîne.

Bi-smi’llâhi mâ-şâ’a’llâhu lâ-yesûku’l-hayra illâ’llâhi.

Bi-smi’llâhi mâ-şâ’a’llâhu lâ-yesrifü’s-sûe illâ’llâhi.

Bi-smi’llâhi  mâ-şâ’a’llâhu  mâ-kâne  min  ni‘metin             fe-mi-

na’llâhi.

Bi-smi’llâhi mâ-şâ’a’llâhu lâ-havle ve lâ-kuvvete illâ bi’llâ-

hi.

Mâ-şâ’a’llâhu  Te‘âlâ  bi-smi’llâhi  tevekkeltü  ‘alâ’llâhi  lâ-

havle ve lâ-kuvvete illâ bi’llâhi’l-‘aliyyi’l-‘azîmi.

Yâ Şâfî, yâ Kâfî, yâ Mu‘âfî.

HÂCET NAMÂZI

Şöyle ki: Uhrevî veyâ dünyevî bir hâceti olan kim-

se güzelce abdest alır, yatsı namâzından sonra iki

veyâ dört, bir kavle göre on iki rek‘at namâz kılar,

sonra Hakk Te‘âlâ Hazretlerine senâda, Resûl-i Ek-

rem (s.a.v.) Efendimize salât ü selâmda bulunur.

Sonra hâcet duâsını okuyup hâcetinin husûlünü

(ihtiyâcının  giderilmesini)  Allâhü  Te‘âlâdan  niyâz

eder.

Hâcet namâzının birinci rek‘atında Fâtiha-yı şerî-

feden sonra üç kerre Âyetü’l-kürsî, öbür üç rek‘atın-

da da birer Fâtiha ile, birer İhlâs ve Mu‘avvizeteyn

sûreleri okunması hakkında bir hadîs-i şerîf vardır.

  • •••••••

HÂCET DUÂSI

Allâhümme  innî  es’elüke  tevfîka  ehli’l-hüdâ   ve

a‘mâle ehli’l-yakîn ve münâsahate ehli’t-tevbeti ve ‘az-

me ehli’s-sabri ve cidde ehli’l-haşyeti ve talebe ehli’r-

rağbeti  ve  te‘abbüde  ehli’l-verâi  ve  ‘irfâne  ehli’l-‘ilmi

hattâ ehâfuke.

Allâhümme  innî  es’elüke  mehâfeten  tahcüzünî  ‘an

ma‘siyetike hattâ a‘mele bi-tâ‘atike ‘amelen        estehıkku

bihî rızâke ve hattâ ünâsıhake bi’t-tevbeti havfen  minke

ve hattâ uhlisa leke nasîhate hubben  leke ve hattâ ete-

vekkele ‘aleyke, fî’l-umûri husne zannin  bike sübhâne

hâlikın  nûr.

  • ••••••

RIZIK BOLLUĞU İÇİN OKUNACAK DUÂ

Aşağıdaki âyet-i celîle, Zâriyât sûresi 58. âyet olup

akşam  ve  sabah  veyâhud  beş  vakitte  on  birer  kerre

okunacaktır:

İnna’llâhe hüve’r-razzâku zû’l-kuvveti’l -metîn.

YAĞMUR SUYUNA OKUNACAK DUÂ

“Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm”

Ömer İbn-i Hattâb radıya’llâhu anhin şöyle dediği ri-

vâyet edildi:

“Resûlullâh salla’llâhu Te‘âlâ ‘aleyhi ve sellem buyur-

dular ki:

“-Kim yağmur suyundan alır da (bir rivâyette Nisan

yağmurundan) ve üzerine yetmiş (70) def‘a Fâtiha sûre-

si ve yetmiş (70) def‘a Âyetü’l-kürsî ve yetmiş (70) kul-

huve’llâhu ahad ve yetmişer (70’er) def‘a da Mu’avvize-

teyn’i  (Felâk  ve  Nâs  sûrelerini)  okursa,  nefsim,  yed-i

kudretinde  Olan’a  (Allâh’a)  yemîn  ederim,  muhakkak

Cibrîl bana geldi ve haber verdi ki: “-Her kim, bu sudan

arka arkaya yedi (7) gün, sabahları içerse, muhakkak

Allâh sübhânehu ve Te‘âlâ, o suyu içen kimsenin cese-

dindeki bütün hastalıkları def’ eder. Ve onu hastalıktan

âfiyette kılar. Ve damarlarından ve etinden ve kemiğin-

den ve bütün a’zâlarından (hastalığı) çıkarır.”

  1. Yetmiş (70) def‘a Fâtihâ sûresi
  2. Yetmiş (70) def‘a Âyetü’l-kürsî
  3. Yetmiş (70) def‘a İhlâs sûresi
  4. Yetmiş (70) def‘a Felak sûresi
  5. Yetmiş (70) def‘a Nâs sûresi

HADÎS-İ ŞERÎF

“Resûlullâh  (s.a.v.),  her  zaman  hastalıklarında

Muavvizeteyn sûrelerini okuyup kendi ellerine üfle-

mek ve ondan ifâkat için elleriyle vücûdlarını sıvaz-

lamak i’tiyâdında idiler.” (Buhârî)

“Allâhım! Bize dünyâda iyilik ver, âhirette de iyi-

lik ver. Ve bizi cehennem azâbından koru!” (Müslim)

(Peygamber (s.a.v.) Efendimizin ekseriyetle okuduğu duâdır.)

 

 

 

 

HER TÜRLÜ HAYIRLI TALEB VE MURÂD İÇİN OKUNACAK DUÂ

“Önce Cum’a gecesi sabaha karşı, 2 rek‘at namâz kı-

lınıp arkasından aşağıdaki duâ ta‘rif edildiği şekilde 480

def‘a okunacak:

Önce   “Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm”            dedikten

sonra,  100  def‘a:  “Rabbene’ftah  beynenâ  ve  beyne

kavminâ  bi’l-hakkı  ve  ente  hayru’l-fâtihîn” (A’râf  s.  89)

duâsı  okunup,  arkasından  bir  def‘a:  “Allâhümme  yâ

müfettiha’l-ebvâb  iftâh  lenâ  hayra’l-bâb” duâsı  oku-

nacak.

Dört kere bu şekilde tekrardan sonra yine besmelenin

arkasından 80 def‘a:

“Rabbene’ftah  beynenâ  ve  beyne  kavminâ  bi’l-

hakkı ve ente hayru’l-fâtihîn” duâsı ve bir def‘a

“Allâhümme yâ müfettiha’l-ebvâb iftâh lenâ hay-

ra’l-bâb” duâsı okunacak.

Ayrıca aşağıdaki üç duâ (âyetler) 7’şer def‘a okuna-

cak.

  1. Duâ (âyet): “Fa’llâhu hayrun       hâfizan  vehüve er-

hamü’r-râhimîn” (Yûsuf s. 64)

  1. Duâ (âyet): “Selâmün      kavlen  min rabbi’r-rahîm”

(Yâsîn s. 58)

  1. Duâ (âyet): “Selâmün  ‘aleyküm bimâ sabertüm

fe-ni’me ukbe’d-dâr” (Ra’d s. 24)

  1. Duâ (Âyetü’l-kürsî): 8 def‘a okunacak.

Birinci okunuşta; ön tarafa, ikincide; sağa, üçüncüde;

sola, dördüncüde; arkaya, beşincide; yukarıya, altıncıda;

aşağıya  üflenilecek,  yedinci  okunuşta;  yutulacak,  seki-

zinci okunuşta; etrafa dönülerek (dört bir tarafa doğru)

üflenecektir.

YEMEK DUÂSI

El-hamdü li’llâh el-hamdü li’llâh ellezî et’amenâ ve sekânâ

ve ce’alenâ mine’l-müslimîne.

Allâhümma’ğfir ve’rhâm va’hfez sâhibe’t-ta’âmi ve’l-âkilîn

ve li-men sa’â fîhi ve li-cemî’i’l-mü’minîne ve’l-mü’minât, ve’l-

müslimîne ve’l-müslimât el-ahyâu minhüm ve’l-emvât bi-rah-

metike yâ erhame’r-rahimîne.

Allâhümme nevvîr kulûbenâ bi-envâri muhabbetike ve zik-

rike yâ zê’l-celâli ve’l-ikrâmi.

Allâhümme ahyinâ hayaten  tayyibeten         bi’s-sıhhati ve’s-se-

lâmeti  ve’l-’afve  ve’l-’âfiyete  fî’d-dîni  ve’d-dünyâ  ve’l-âhireti.

İnneke ‘alâ külli şey’in  kâdîrin.

Allâhümme innâ nes’elüke tamâmen            ni’meti ve devâme’l-

’âfiyeti ve’rzüknâ hüsne’l-hâtimeti. Allâhümme zid ve lâ-ten-

kus  bi-hurmeti’n-nebîyyî  sallâ’llâhu  ‘aleyhi  ve  sellem  ve  bi-

hurmeti sirri sûreti’l-fâtiha.

ABDEST DUÂSI

Abdest aldıktan sonra şu duâyı okumak müstehabbdır.

Sübhâna’llâh, ve’l-hamdü li’llâh, e’stağfiru’llâh, ve eş-

hedü en lâ-ilâhe illâ’llâhu vahdehu lâ-şerîke lehu ve eşhe-

dü  enne  Muhammeden          ‘abduhu  ve  resûlühu. Ya’nî:  Süb-

hânsın Allâhım, hamd sanadır. Senden başka ilâh olmadığına

şahâdet ederim. Sana istiğfâr eder, Sana tevbe ederim. Mu-

hammed (s.a.v.)’in senin kulun ve Resûlün olduğuna şahâdet

ederim.” Bu duânın çok fazîletli olduğu rivâyet edilmiştir.

İbn-i  Mes’ûd  (r.a.),  Resûlullâh  (s.a.v.)  Efendimizin  şöyle

buyurduklarını rivâyet etti: Eşhedü en lâ-ilâhe illâ’llâhu vah-

dehu lâ-şerîke lehu ve eşhedü enne Muhammeden  ‘abdu-

hu ve resûlühu. Ya’nî: “Abdest alan biriniz şöyle desin: Şa-

hâdet  ederim  ki Allâh’tan  başka  ilâh  yoktur  ve  Muhammed

(s.a.v.) Allâh’ın kulu ve Resûlüdür. Ve bundan sonra salevât

okusun. Böyle yapan kimseye rahmet kapıları açılır.”

Abdest alan kimsenin, kendisini tamâmen abdeste verme-

si ve hiçbir söz konuşmaması gerekir; zîrâ abdestle Rabbini

ziyâreti murâd etmektedir.

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Ğâfilîn Bustânu’l-’Ârifîn, 838.s.)

VALLÂHİ KUR’ÂN NE ŞİİR, NE SİHİR NE DE KEHÂNETTİR

Câbir bin Abdullah (r.a.) demiştir ki:

“Utbe  bin  Rebîa,  Peygamber  (s.a.v.)  Efendimize  dedi  ki:

“Söyle yâ Muhammed (s.a.v.), ne sebeble ilâhlarımıza sövüyor-

sun? Nasıl atalarımızı sapıklık ile suçluyorsun? Eğer Sen, ba-

şa geçmek istiyorsan, derhal bütün sancaklarımızı Senin adına

bağlar, başkanlığını ilân ederiz. Kayd-ı hayat şartıyla, Başkanı-

mız Sen olursun! Eğer evlenmek istiyorsan, Kureyş’in kızların-

dan beğendiğin on tanesini derhal sana nikâhlayalım. Eğer mu-

radın  zengin  olmaksa,  dilediğin  kadar  sana  mal  verelim.”  O

böyle söylüyor, Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz de sükût ediyordu.

Baktılar  ki  Utbe  sözünü  bitirdi,  Resûlullâh  (s.a.v.)  Efendimiz

hemen Fussilet Sûresi ilk 13 âyeti okudu. Utbe, Peygamberimiz

(s.a.v.)’in  ağzını  kapadı.  Peygamberimiz  (s.a.v.)’e  akrabalık

hakkı  için  kendisinden  bahsetmemesini  ricâ  ederek  bir  yere

gizlendi. Âilesinin yanına da gitmedi, kendi kendisini hapsetti.

Bu durumu  hazmedemeyen  Ebû  Cehil,  yanındakilere:  “Haydi

onun yanına gidelim!” diyerek Utbe’ye gittiler. Ebû Cehil: “Valla-

hi biz, Utbe’nin Muhammed (s.a.v.)’in dînine döndüğünü görü-

yoruz. Herhalde Muhammed (s.a.v.)’in sofrasındaki yiyecekler

adama tatlı geldi. Ne yapsın zavallı, muhtaç durumda kalmış”

diyerek alaylı sözler söyledi. Onun gurûru ile oynamak istedi ve

şunları ekledi: “Bak kardeşim, gerçekten bu kadar muhtaç du-

ruma  düşmüşsen,  bizler  aramızda  mal  toplayıp  sana  yardım

edelim! Ne dersin?”

Kendisiyle alay edilmesi karşısında iyice gazaba gelen Ut-

be, bir arslan gibi kükreyip: “Ben, Muhammed (s.a.v.) ile konuş-

maya geldim. Bana öyle şeyler söyledi ki, vallahi onlar ne bir si-

hir idi, ne bir şiir idi, ne bir kehânet idi. Bana: “Rahmân ve Ra-

hîm olan Allâh’ın adıyla” diyerek başlayan bazı âyetler oku-

  1. Ben de bu durum karşısında susmaya mecbûr oldum. Ken-

disine, akrabalık hürmeti için bizden el çekmesini ricâ ettim. Bi-

lirsiniz ki Muhammed (s.a.v.) bir şey söylerse, o muhakkak ye-

rine gelir. Ben de sizlere, Ad ve Semûd kavmine inen azâb gibi

bir azâb inmesinden korktum.

(Celâleddin es-Suyûtî, Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mu‘cizeleri, 1.c., 200.s.)

KUR’ÂN OKUNDUĞU ZAMAN SUSUN

Hâfız İbn Cerîr et-Taberî şöyle der:

“Kur’ân  okunduğu  zaman  onu  dinleyin  ve  su-

sun” (Araf s. 204) âyeti ile, gerek gizli, gerek açık kıraatin

yapıldığı namazlarda imamın arkasında kıraatin yasak

edildiği ve cemaatin imamın kıraatiyle yetinmesi konu-

sunda doğruya en yakın olan görüş şudur:

Sahâbeye   imâm   namazda   kıraatte   bulunurken

Kur’ân’ı ve minberde iken hutbeyi dinlemeleri emredildi.

Bizim “Doğruya en yakın olan budur” dememizin sebe-

bi, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “İmâm okuduğunda su-

sunuz”     emrinin  sahih  oluşu  ya  da  Hz.  Peygamber

(s.a.v.)’in emrettiğine dair birçok rivâyetin yanında Cu-

ma  günü  imâmın  hutbesini  duyan  kimsenin  dinlemesi

ve susması gerektiğine dair müçtehidlerin icmâıdır. Biri-

sinde  ihtilâf  olmakla  birlikte  bu  iki  durum  dışında  hiç

kimseye Kur’ân’ı dinleme ve susma mecbûriyeti olmadı-

ğı yolunda da ittifak bulunmaktadır.

Kur’ân’ı  dinleme  mecbûriyetinin  ihtilaflı  olduğu  yer

ise, imâmın arkasında namaz kılma durumudur. Oysa

bu  konuda  Hz.  Peygamber  (s.a.v.)’in  “İmâm  okudu-

ğunda  sizler  susunuz”  şeklinde  emri  olduğuna  dâir

sahih haber bulunmaktadır.

İmâmın   arkasında   susup   okumasını   dinlemek,

Kur’ân’ın zâhirî ifâdesinin genelliği ve Hz. Peygamber

(s.a.v.)’den  nakledilen  hadîslerden  dolayı,  kendisine

uyan ve kıraatini duyan herkese vâcibdir. (İbn Cerîr Taberî,

Câmi‘u’l-beyân)

 

 

İmâm ister açıktan, ister gizli okusun cemaat kıraati-

ni ister duysun, ister duymasın arkasında bulunan kim-

senin mutlak olarak susması gereklidir.

(Eşref Alî et-Tehanevî – Zafer Ahmed el-Osman et-Tehanevî,

Hadislerle Hanefî Fıkhı, 3.c. 62-64.s.)

 

DUÂNIN ÂDÂBI VE ŞARTLARI

Duânın da âdâbı ve şartlarına riâyet icâbetin te’mînâtıdır.

Kim bu şartlara riâyet etmeden duâsının kabûlünde ısrâr edi-

yor  ve  kabûl  edilmediğinden  gönlünü  bozuyorsa  azgınlar-

dandır.

Duânın kabûlünde şart: Nefsin tezkiyesi ve kalbin tas-

fiyesidir. Duâ eden evvelâ helâl lokma ile nefsini ıslâh etme-

li, zikrullâha ihtimâm ederek kalbini ölümden kurtarmalıdır.

Büyükler demişlerdir ki:  Duâ, gök kapılarının anahtarı-

dır. Bu anahtarın dişleri de helâl lokmadır. Yani helâl lok-

ma olmaksızın bu anahtar bir şeye yaramaz.

Risâle-i Kuşeyrî’de der ki: Rivâyet denen haberler arasın-

da  şu  da  vardır:  “Kul, Allâh’a  duâ  eder.  Duâsında  ihlâs  ve

bağlılığı artırdıkça Allâh onu sever. Cebrâîl (a.s.)’a emreder:

“Kulumun hâcetini geciktir, duâsını artırmasını ve sesini

duymayı seviyorum.” Bir kul da duâ eder, fakat duâsıyla Al-

lâh’ı gazablandırır. Allâh, Cebrâîl (a.s.)’a buyurur ki: “Kulu-

mun hâcetini hemen yerine getir, sesini daha fazla duy-

mak istemiyorum.”

Dünyânın kıvamı dört şeyle olduğu buyurulmuştur:

1- Âlimlerin ilme devâmı,

2- Emirlerin adâlete devâmı,

3- Zenginlerin cömertliğe devâmı,

4- Fakîrlerin duâya devâmı.

Edebli bir mü’min Allâh’a  Esmâ-i Hüsnâ’sıyla Kur’ân da

ta‘lîm olunan ve  Hadîs-i Şerîf’lerde öğretilen ve selef-i sâli-

hînden rivâyet oluna gelen duâlarla ve Allâh’a onun Nebîle-

ri’yle, velîleriyle tevessül ederek duâ eder.

Duâya icâbet sâatleri ve yerleri de gizlenmişdir.

Zulümden son derece sakınmak lâzımdır. İslâmiyet, kâfi-

re bile zulmetmeği harâm kılmışdır. Mazlûm kim olursa olsun

zulümden âh ederse zâlim cezâsını görür. Hulâsâ zulüm ha-

râm kılınmıştır. Duânın icâbet olunmamasının sebeblerinden

biri de zulümdür. En çok kabûl olunan duâlardan biri mazlû-

mun duâsıdır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Bakara Sûresi, 236-237.s.)

KUR’AN OKUYAN MÜ’MİN

Resûlullah (s.a.v.): “Kur’an okuyan mü’min ütrücce (ağaç kavunu) gibidir. Kokusu da taâmı da hoştur. Kur’an okumayan mü’min hurma gibidir. Rayihası (kokusu) yok fakat tadı hoştur. Kur’an okuyan münâfık reyhâna benzer. Kokusu hoş, tadı acıdır. Kur’an okumayan münafık, Ebu Cehil karpuzuna benzer. Kokusu olmadığı gibi tadı da acıdır.” buyurdu.                 (Riyazü’s-Salihin, C: 2, Sh: 340)

 

AREFE GÜNÜ VE GECESİNİN FAZİLETLERİ   97

İbn-i Mâce (r.a.) Ebû Umâme’den rivâyet ettiği bir Hadîs-i Şerîfte Resûlullah (s.a.v.) Hazretleri: “Bayram gecelerini ibadetle geçiren kimsenin kalbi, kalblerin öldüğü günde ölmez” buyurmuşlardır.

Alimin biri şöyle diyor: “Dünyanın beş gününde mihnet ve meşakket çeken âhirette mihnet ve meşakket çekmez. Bu beş gün ise arefe, aşûre, cum’a ve bayram günleridir.”

Arefe gününü gafletle geçirmeyip tövbe, ibâdet ve zikirle geçirmek, Cenâb-ı Hakk Teâlâ’dan helal rızık, sahih amellerle dolu uzun bir ömür ve Cennet’te “Cemâlullah” ile müşerref olmayı istemeliyiz.

Arefe ve Bayram günlerinde kabirleri ziyaret etmeli, ölülerimizin ruhları fatihalarla yadedilmelidir. Kur’ân-ı Kerîm okumayı artırarak Peygamber (s.a.v.) Efendimiz zamanından günümüze kadar gelmiş geçmiş bütün mü’minlerin ruhlarına ithaf edilmelidir.

Arefe gününün sabah namazından itibaren bayramın dördüncü gününün ikindi namazına kadar yirmiüç farz vakit namazını müteâkip bir defa: “Allahüekber, Allahüekber, lâilâhe illallâhü vellâhü ekber, Allahüekber ve lillâhilhamd.” diye tekbir alınır ki, buna da (teşrik tekbiri) denir.

Teşrik tekbirleri, fuhakanın bir çoğuna göre vâcibtir. Sünnet diyenler de vardır.

(Büyük İslâm İlmihâli, Ö.Nasûhi Bilmen)

 

EVDEN ÇIKARKEN OKUNACAK DUA:

Evden çıkarken en az üç defa “Bismillahi hasbiallahü tevekkeltü alallahi la havle vela kuvvete billahi” duasını okumalıdır.                 (Dualar ve Zikirler, s. 83)

 

 

 

CENNET HALKINDAN BİR KADININ DÜNYADA,

DÜNYA EHLİNDEN OLAN KOCASINI GÖRMESİ

Abdullah bin Zeyd (r.a.) şöyle derdi:

Bize ulaştı ki, cennet ehlinin kadınlarından (huri) kadınına:

– “Dünya halkından olan eşini, kocanı sana göstermekliğimizi arzu eder misin? diye sorulur. O da:

– Evet arzu ederim, der. Bunun üzerine hurinin önündeki perdeler kaldırılarak dünya ehlinden olan kocası ile kendi arasındaki kapılar açılır. Ve nihayet eşini görür, onu tanır ve ona uzun uzun bakar. Hatta onun dünyadan gelmesi gecikti diyerek onu şiddetle arzu eder. Nasıl ki (dünya) kadınlarının uzakta olan kocalarını şiddetle arzuladıkları gibi. Ola ki mü’min ile dünyadaki karısı arasında kadınlarda bulunan ve onların kocaları arasında cereyan eden husus olur da ona karısı kızınca bu husus (Cennetteki) karısına ağır gelerek, dünya kadınına:

– Vah yazık sana ona kötülüğünü dokundurma, o ancak senin yanında az bir gecelerde (misafir olarak) kalmaktadır” der.

Bu sözün mânâsını İmam Tirmizî’nin tahriç ettiği hadîs-i şerîfte Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Herhangi bir kadın dünyada kocasına eziyet ederse muhakkak o zatın (cennetteki) ceylan gözlü hurilerden olan eşi: Allah seni kahretsin, ona eziyet etme, o ancak senin yanında muvakkat olarak bulunmaktadır ve senden ayrılıp bize gelmesi yakındır” diye beddua eder.      Mişkatü’l-Mesabih, C: 3/203

(Ölüm, Kıyâmet, Âhiret, İmam Şa’rânî, Sh: 339)

 

KUR’ÂN-I KERÎM’E HÜRMET-1

Her müslümanın, Kur’ân-ı Kerîm’i usulüne uygun olarak okuyabilmesi gereklidir. Kur’ân’ın manasını duyarak anlıyarak düşünerek okumak okuyabilmek ise çok güzeldir.

Kur’ân-ı Kerîm’i okumağa “Eüzü” ile Besmele-i Şerife” ile başlanır. Kur’ân ele alınacağı zaman abdestli bulunulmalıdır. Bu esnada kıbleye yönelmeli, toplu hürmetli bir vaziyet almalıdır. Abdestsiz olan bir kimse Kur’ân’ı eline alamaz.

Kur’ân-ı Kerîm, temiz yerlerde avret mahalleri örtülü ve Kur’ân’ı dinleyecek vaziyette bulunan kimselerin yanlarında açıkça okunabilir. Mülevves yerlerde avret mahalleri açık olan veya başka işle meşgul olan kimselerin yanlarında cehren okunamaz, mekruhtur.

Kur’ân’ı ta’zim için öpmek caizdir. Kur’ân ile, dini bir kitap ile kaşında Kur’ân’dan birşey yazılı bir yüzük parmakta iken helâya girilemez. Kur’ân-ı Kerîm okunmayacak hale gelince temiz bir bez içine koyup, ayak basılmayacak temiz bir mahalle defnedilir. Tam üzerine toprak atılmaması için tahtalardan bir tavan yapılmalıdır. Bu gibi mushafları yakmak câiz değildir. Sâir dini kitaplar eskiyince hem defnedilebilir, hem de akar suya bırakılabilir, hem de içlerindeki mukaddes isimler silindikten sonra yakılabilir. Bu gibi kitap kağıtlarına bir şey sarmak, dine ilme karşı hiyanettir. Câiz değildir.

İçlerinde Allah (c.c.)’ın veya Resül-i Ekrem (s.a.v.)’in isimleri yazılı kağıt parçalarına da bu isimler silinmeksizin bir şey sarılması mekruhtur.

 

 

KUR’ÂN-I KERÎM’E HÜRMET-2

Bu meyanda dini gazete ve dergilere bir şey sarmamak lâzımdır.

Kur’ân-ı Azim’e, din ve imana, Peygamberlerden herhangi birine bir sünnete bir hadîs-i şerîfe, bir islâm mabedine-hâşâ- sövmek, ihanet etmek, alaya almak küfürdür. Böyleleri hemen tevbe ve istiğfar etmelidir. İmânı ve nikahlarını da tazelemeleri gerekir.

Hiç bir kimseye sövülmesi de caiz değildir. İnsanın ağzına sövülmesi büyük bir günahtır. Tazir cezasını ve tevbeyi gerektirir. Bazı fukahaya göre bir mü’minin ağzına sövülmesi küfürdür. İmanı ve nikahı yenilemeyi gerektirir.

Kur’ân-ı Kerîm’i veya herhangi bir din kitabını temiz olmayan bir yere atmak, Kur’ân âyetlerini ve kelimelerini sihr (büyü) gibi bir maksatla temiz olmayan şeyler ile yazmak ve yine bu maksatla tazime münafi sözler söylemek küfürdür. Bu gibi şeylerden son derece kaçınılmalıdır.

Kur’ân-ı Kerîm; okunmak ve gereğiyle amel olunmak için indirilmiştir. Mü’minler olarak yüce kitabımıza hürmette kusur etmeyelim. Âyet, âyet, süre, süre, kelime kelime okuyup inceleyelim ve anlayalım. Onda ne buyuruluyorsa öylece yaşama gayretinde olalım.         (B.İslâm İlmihali, Sh: 431)

 

HELAYA GİRERKEN OKUNACAK DUA:

“Allahümme inni eüzü bike minel hubsi velhabâis.”

(Dualar ve Zikirler, s. 98)

CAMİYE GİRERKEN VE ÇIKARKEN OKUNACAK DUÂ:

Sizden biriniz mescide girdiği vakit, peygambere salat ve selam etsin ve: “Allahümmeftah aleyye ebvabe rahmetike” desin. Çıkarken de; peygambere salat selam etsin ve; “Allahümme sımni mîneşşeytani” desin.            (Dualar ve Zikirler, s. 107)

 

  1. PEYGAMBERDEN HZ. OSMAN’A SÖZLER

– Ey Osman, Allah Teâlâ sana hilafet hilatını giydirecek. Eğer münafıklar onu senden çıkarmak isterlerse sen onu çıkarma. Yani kendi kendini azletme. Taki bana mülaki oluncaya kadar.

– Ey Osman, Benden sonra sana hilafet verilecektir.  Münafıklar seni o makamdan hal etmek isteyecekler. Zinhar sen o zaman haline rıza gösterme ve o gün oruç tut. İftarı benim yanımda edeceksin.

– Ey Osman Cenab-ı Hak Ruhbaniyet gibi ağır teklifleri bizlerden ref ederek bütün batıllardan yüz çeviren ve kolay olan dini bahş etti. Minâ’dan Arafat’a kadar her tepenin üzerinde tekbir emretti. Eğer sen bizim gibi Hacca niyet etmişsen biz tehlil, tekbir, tevhit her ne zikir yapıyorsak sen de onu yap.

– Ey Osman! Muhakkak Cenab Hak beni Ruhbaniyet gibi ağır tekliflerle göndermedi. Muhakkak Cenab-ı Hak indinde en hayırlı din batıllardan uzak tevhid istikamet üzere olan ve kolaylıkla emreden dindir.

(R.Mahmud Sâmî (k.s.), Hz. Osman ve Ali (r.anhüm) s. 78-79)

ERKEN KALKMAK İÇİN OKUNACAK DUÂ:

Her kim gece yatarken; “Bismillahirrahmanirrahîm, la te’huzühü sinetün vela nevmün, allahümme sehhir aynî venevvir kalbî vedfa’ annî kes retennevmi ve gılzetel gafleti” okuyup erken uyanmak niyetiyle yatarsa, bîîznillahi teâlâ dilediği saatte uyanır.

Uyandığı zaman hemen kalkıp, abdest alır ve ibadetine başlar. Uykusu olmayan ve uyumamaktan dolayı muzdarip olan kimse abdestli olarak yatağa yatarken: “Allahümme garetinnücumü vehede etil uyûnü ve entel hayyül kayyümüllezî la te’huzühû sinetûn velanevmün ya hayyü ya kayyümü ihdi leyli ve enin ayneyye” deyip muavvizeteyn sûrelerini  (Felak ve Nâs) okuyup yatmalıdır.                                              (Dualar ve Zikirler, s. 93-94)

 

HUŞÛ – TEVÂZU

Yüce Allâh (c.c.): “Namazlarını hûşu’ için de kılan mü’minler kurtuluşa ermişlerdir.” buyurmuştur. Abdullah b. Mes’ud (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’dan şu hadisi rivayet etmiştir: “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete girmiyecektir. Kalbinde zerre kadar iman bulunan kimse cehenneme girmeyecektir.” Adamın biri sordu: Ya Resûlullah (s.a.v.), şüphesiz ki insan elbisesinin güzel olmasını ister (bu kibir midir?) dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.): “Hayır! Şüphesiz ki Allah (c.c.) güzeldir, güzelliği sever, kibir hak olan bir şeyi reddetmek ve halkı hor ve  hakir görmektir” buyurmuştur.

Huşû’ Hakk’a boyun eğmek; tevâzu’ Hakk’a teslim olmak Hakk’ın hükmüne itirazdan vaçgeçmektir, Sehl b. Abdullah: “Kalbi huşu’ içinde olana şeytan yaklaşmaz” demiştir.

Rivayet olunur ki, Resûlullah (s.a.v.) namaz esnasında sakalı ile oynayan birini görmüş ve: “Bu zatın kalbi huşû’ içinde bulunsaydı organları da huşû’ içinde olurdu” buyurmuştur. Derler ki: Namazda huşû’un şartı sağda kim vardır, solda kim vardır, bilmemektir. Şöyle de denilebilir: Huşû’ Hakk Sübhanehu ve Teâlâ’nın huzurunda edebe riayet şartıyla sirren (ruhen) boyun eğmektir.

Derler ki: Bir kimse kendisine karşı mütevazi olmazsa, başkasına karşı hiç mütevazi olmaz.

Mücahid (r.a.) der ki: “Allah Teâlâ Nuh kavmini tufanda boğunca bütün dağlar semaya doğru baş kaldırmışlar, sadece Cudi Dağı baş eğmiş ve tevâzu göstermişti. Onun için Allah Teâlâ bu dağı Nuh (a.s.)’un gemisinin karargâhı kılmıştı.”

(Kuşeyri Risalesi, Sh: 239)

KUR’AN HAKKINDA

Ebû Bekr Verrâk (r.a.)’ın küçük oğlu Kur’an okumağa hocaya giderdi. Bir gün benzi sararmış olarak ve titreyerek erkenden hocasından geldi. Babası.

– Ey oğul sana ne oldu? dedi.

– Ey baba? Bu gün üstâdım bana Kur’ân âyetinden bir ders verdi. Onun mânâsını işittim, korkumdan bu hale geldim, dedi.

– Ey oğul o âyet hangi âyetdir? dedi. Oğlu:

“Eğer küfür üzerine devam eder de kalırsanız nefsinizi azabdan nasıl saklayacaksınız. O günde ki o günün şiddetinden çocuklar koca olurlar. Yani saçları ağarır.”                                           (Müzemmil Sûresi: 17)

İşte bu âyet-i celilenin mânasını o çocuk üstadından anlayınca korkusundan hasta oldu. Ölüm döşeğine düştü, can verdi öldü. Babası oğlunun kabrine gider, ağlar ve derdi ki:

“Senin oğlun Kur’ân’dan bir âyet işitti, Allah (c.c.) korkusundan can verdi, sen ise bu kadar zaman Kur’an okur hatmedersin, ömrün artık sona erdi,  ecelin de yaklaşdı fakat hâlâ hukuk-ı ilâhiyeden çocuk kadar korkmazsın! Meğer senin gönlün kara taştan da katı imiş ki kalbine Kur’ân-ı âzim’üş-şân te’sir etmiyor.”

Kur’ân-ı Kerîm okurken ve duâ ederken sesini çok yükseltme. Namaz vakti gelince, hemen kıl. Geciktirirsen şeytân seni meşgûl eder. Bunun gibi bir hayırlı işe niyyet ettiğin zamân hemen yap, yoksa şeytân  seni o hayırlı işten men’eder. (Dört Büyük Halife, Sh: 298)

 

ANA BABANIN DUÂSI

Ana babanın çocuklarına karşı yaptıkları bedduâlar da kabul edilir. Çünkü onlar ancak çocukları kendilerine eziyet ve isyan ettikleri zaman bedduâ ederler.

Nitekim onlar kendilerine itaat edildiği zaman tam bir merhamet ve sevgi içinde yavrularına duâ ederler, bu hayır duâları da red olunmaz. Çocuğun da ana ve babasına yaptığı duâ makbuldür. Onun için ana babanın hayır duâsı alınmalı, onları üzmemeli, onlara üf bile dememelidir. Allah (c.c.) rızası, onların rızasına bağlıdır.

Peygamberimiz (s.a.v.): “Babanın çocuğuna yaptığı duâ, misafirin duâsı, mazlumun duâsı (ahı) reddolunmaz” buyurmaktadır.

F F F

İbrahim bin Edhem (r.a.) hamama girmek istedi, hamamcı ücret istedi. Bunun üzerine İbrahim bin Edhem (r.a.) ağladı ve “Şeytan evine ücretsiz girilmiyor, Nebiler ve sıddıklar arasına girmek nasıl olur?” dedi.

“Allah (c.c.)’ım hidayet yolunda ayağımızın kaymasından bizi koru. Nefs ve hevâya tabi olmaktan da bizi koru. Bizi seni tanıyan ve (hidayet yolundan) emirlerinin hududunda duran (tüm teveccühle) Sana teveccüh edip, Sen’den gayriye  muhabbet alâkasını terk edenlerden kıl.”

Akıllıya gereken: Kopmak bilmeyen sağlam ipe (Kur’ân’a) yapışmaktır. Bu takdirde övgüye değer bir akibet onun içindir.                (Hz. Yûsuf (a.s.), Hz. M.Sâmî (k.s.))

 

DEMİR HAFIZLAR

Ubey b. Ka’b, Kur’ân-ı Kerîm’i, sekiz gecede, Temîm-i Dâri  yedi gecede hatm ederdi.

Temîm-i Dârî’nin bir tek gecede üç rekatta ve hattâ bir rekâtta hatmettiği de olur idi.

Muhammed b. Sîrîn, Hz. Osman’ın Kur’ân-ı Kerîm’i gece namazının bir rekâtında hatm etmeyi adet edindiğini ve şehid edildiği geceyi de böyle, bir rekatta hatm etmek suretiyle ihya eylemiş olduğunu bildirir.

Abdullah b. Selâm, Kur’ân-ı Kerîm’i okuyup bitirdiğini haber verdiği zaman, Peygamberimiz, ona: “Bunu, her gece, böylece oku!” buyurmuştur.

Abdullah b. Amr b. Âs da, Kur’ân-ı Kerîm’i, her gün ve gece hatm ederdi.

Peygamberimiz, ona, altı-yedi günde bir hatm etmesini tavsiye etmişti.                                          (İslam Tarihi, C. 8-9, Sh: 210, 211)

 

KUR’AN Ö⁄RETMEK ŞARTIYLA NİKÂH KIYILMASI

Peygamberimiz, bir gün, bir cariye gelip: “Ben, kendimi sana bağışladım!” dedi, uzun müddet ayakta dikildi.

Müslümanlardan fakir bir zat: “Ya Resûlallah! Sana lazım değilse, onu bana nikâhla!” dedi.

Peygamberimiz: “Yanında mihr olarak ona verebileceğin bir şey var mı?” diye sordu.

“Yanımda şu entarimden başka birşey yok!” dedi.

Peygamberimiz “Entarini ona verirsen, entarisiz nasıl oturacaksın? Sen, başka bir şey araştır.” buyurdu.

Adamcağız: “Verecek başka bir şey bulamadım!” dedi.

Peygamberimiz: “Demirden bir yüzük olsun araştır!” buyurdu.

Adamcağız, bunu da, araştırıp bulamayınca, Peygamberimiz, ona, “Ezberinde Kur’ân’dan bir şeyler var mı?” diye sordu.

“Var!” dedi ve “şu, şu sûreler!” diyerek ezberindeki isimlerini saydı.

Bunun üzerine Peygamberimiz:

“Ben de, ezberinde bulunan bu sûreleri ona öğretme karşılığında seni onunla evlendirdim.” buyurdu.             (İslam Tarihi, C. 8-9, Sh: 244-245)

 

KUR’ÂN’A SAYGI

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır : «Bir topluluk, Allah (c.c.)’ın evlerinden birinde toplanır. Allah (c.c.)’ın Kitab’ından bir âyet okurlarsa, ders yolu ile aralarında onu öğrenmeye çalışırlarsa, Allah-û Teâlâ (c.c.) onlara SEKÎNET (Kuvve-i Maneviyye, mânevi güç) indirir. Kendilerini rahmet kaplar ve melekler onları sarar. Ve, Allah (c.c.) onları katındakilere anlatır.» — « Bir kimse Kur’ân’â yardımcı olursa, Allah-û Teâlâ (c.c.) onun anasından ve babasından Cehennem azabını hafifletir.»

Kur’ân’ı okuyup ona göre hayatına yön veren kimse, insanlar uykudayken okumalı; insanlar yerken, mahzun okumalı; insanlar gülerken, o ağlaya ağlaya okumalı; insanlar kibirlenip dururken, Allah (c.c.) korkusu ile okumalıdır.

Ayrıca, çok ağlayan, hazin, halîm, sakin ve yumuşak tabiatlı olmalıdır.

Cefacı, gafil, boşboğaz sert dilli olmamalıdır.

Muaz b. Cebel, (r.a.) Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlattı : — « Üç şey var ki, onlar dünyada bir yabancı gibidirler: a) Zâlimin zihnindeki Kur’ân, b) Kötüler arasındaki iyi bir kimse, c) Bir evde asılı durup okunmayan mushaf.»

Yine Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: — « Günahlar bana gösterildi. Onlar arasında, Kur’ân’ı ezberledikten sonra unutanın günahı kadar büyüğünü görmedim.»

 

( Ebül Leys Semerkandî Tenbihü’l Gâfilin)

 

YÂSİN SÜRESİNDE ON BEREKET VARDIR

1- Onu aç okursa doyar.

2-Susuz okursa, suya kanar.

3- Çıplak okursa, giydirilir.

4- Bekâr okursa, evlenir.

5- Korkan okursa, emniyet ve selâmet bulur.

6- Mahpus okursa, hapisten çıkar.

7- Yolcu okursa, yolculuktan memnun ve mesnur olur.

8- Yitik sâhibi okursa, yitiğini bulur.

9- Hasta okursa, hastalığından kurtulur.

10- Ölü yanında okunursa, ölünün günahı hafiflenir.

“Her şeyin bir kalbi vardır. Kur’ân-ı Kerîm’in kalbi de Yâsin Sûresidir.”

“Her kim Yâsin okursa, Allah(c.c.) onun bu okumasına, Kur’ân-ı on kere okumuş gibi sevap yazar.”

“Kim Allah (c.c.)’ın rızasını umarak geceleyin okursa, o gecede bağışlanıp, yargılanır.

Gündüzün başlangıcında okursa, ihtiyaçları giderilir. Sabaha çıkınca okursa, akşama kadar o gün kendisine kolaylık verilir. Gecenin başında okunursa, sabaha kadar o gece kendisine kolaylık ihsan olunur.”

“Her kim Kehf Sûresi’nin başından on Âyet ezberlerse Deccal fitnesinden korunur.” “Cuma günü Kehf Sûresi’ni okuyan kimseye, iki cuma arasını aydınlatan bir Nûr ihsân olunur.”

 

M.A.Köksal, İ. Tarihi C. 11, Sh. 235)

DÜNYA HEP ALTIN OLSA

Sufyân bin Uyeyne’den: Mü’min güzel amel ve iyiliklerinden hem dünyâda, hem de âhirette sevâba nail olur. Fakat fâcirin hayrı hemen dünyâda verilir, ama âhirette ona nasîb yoktur. Hakikî ihsan ehli ve mü’minin kemâli odur ki:

Allah’tan gayri şeylerin hepsinden yüz çevirip teveccüh-i tlâm ile Allah teâlâ Azze ve Celle Hazretlerine yönelerek kalbinde ve lisânında Hakk’dan gayri bir şey bulunmaz. Fâni dünyha hep altın olsa, âhiret de topraktan çanak çömlek olsa, âhiret dünyâdan daha hayırlı olur. Şu dünya fâni toprak, âhiret te bâki altın olunca dünyanın hâli değeri ne halde kalır?

Allah Teâlâ kulunun ağlamasını, inlemesini Cenâb-ı İzzetine yalvarmasını arzu ettiği vakit onu sevdiklerinden ayırmakla yahud açlıkla ve benzeri şeylerle mübtelâ kılar. Bunlar kalb ehline ma’lumdur. Bunlarda acaib terakkîler, garib tecelliler vardır. Ehl-i kemâlin hallerinde bunlar açıkça görülür.

(Hz. M.Sâmi (k.s.), Hz. Yusuf (a.s.))

 

ÖLÜLERİN RUHUNA FATİHA OKUMAK

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular:

«— Ölü kimse kabrinin içinde boğulmak üzere olup yardım isteyen kimse gibidir ki, babasından, yahut kardeşinden veya dostundan kendisine ulaşacak duayı beklemektedir. Nihayet dua kendisine kavuştuğunda bu duanın sevabı ona dünya ve dünyada bulunan her şeyden daha sevgili olur. Muhakkak ki hayatta olanların ölüler için hediyeleri (hayır) dua ve istiğfardır.»

Hasan-ı Basrı (r.a.)’den şöyle hikâye edilmiştir:

Bir kadın kabrinde azap çekiyordu. Bütün insanlar da onun bu halini rüyalarında görüyorlardı. Kadın bundan sonra (rüyada) nimet içinde olarak görüldü. Kendisine:

— Bunun sebebi nedir? diye sorulunca kadın:

— Bizim mezarlığımıza bir zat uğrayıp Fatiha sûresini okudu. Peygamber (s.a.v.)’e selât ü selâm getirdi ve bunun sevabını da bizlere hediye etti. — O sırada mezarlıkta ise azap çekmekte olan beşyüz kişi vardı— Müteakiben şu zatın Peygamber (s.a.v.) üzerine getirmiş olduğu salâd ve selâmın bereketiyle o ölülerden  azabı kaldırınız diye nida olundu, diye cevap verdi.

(Ölüm-Kıyamet-Ahiret, Sh. : 86-87)

SÜNNETE TABİ OLMAK

Bütün sözlerimizde, işlerimizde ve inançlarımızda Sünnet-i Muhammediyye’ye tâbi olacağız.

Şayet bizler herhangi bir iş hakkında kitab ve sünnetin ne dediğini, icma ve kıyasın ne olduğunu bilmiyorsak o işi yapıp yapmama hususunda tevakkuf ederiz, sonra bakarız: Eğer bazı bilginler o işi güzel görüyorsa Resûlullah (s.a.v.)’tan izin alarak (huzur-u manevisine sığınarak) -o bilginlerin sözlerini yerine getirmek için-o işi yaparız. Bu işi o kadar incelememizin nedeni, şeriatı mutahharada bir bidatın çıkmaması içindir. Aksi takdirde  bizler de sapıklık içinde bulunan kendini kaybetmiş imamlardan oluruz. Hak Teâla ve Resûlü (s.a.v.) hiç bir vakit bid’at sahipleriyle mücâlesede bulunmaz. Bu gibiler ancak kendileri gibi bid’at sahibi bilgin veya cahillerle oturup kalkarlar.

Peygamberimiz (s.a.v.) “Kim ki iyi ve helâl yiyip sünnetle amel ederse, çevresindeki insanlara (komşularına) emniyet telkin ederse o kişi Cennet’e girer” buyurmuşlardır.

Yine bir hadiste: “Ümmetimin fesada düştüğü bir zamanda sünnetime bağlı kalıp sıkı sıkıya sarılanlara yüz şehidin ecir ve sevabı vardır” buyuruluyor.

Hz. Ömer (r.a.) Efendimiz Kabe-i Muazzama’daki (Hacerul Esved)’i öper ve şöyle der: “Biliyorum ki Sen zararı ve faydası olmayan bir taşsın; (s.a.v.) Efendimizin seni öptüğünü görmeseydim, ben de seni öpmezdim.”

(İmam-ı Şarani, El-Uhûdül Kübrâ,  sh.:45

YAĞMUR SUYUNA OKUNACAK DUÂ

“Bismillâhirrahmânirrahîm”

Ömer İbn-i’ Hattâb Radıyallâhü Teâlâ Anh’ın şöyle dediği rivâyet edildi:

“Resûlullâh Sallallâhü Teâlâ Aleyhi ve Sellem Buyurdular ki:

“-Kim yağmur suyundan alır da (bir rivâyette Nisan yağmurundan) ve üzerine yetmiş (70) def’a Fâtiha Sûresi ve yetmiş (70) def’a Âyete’l-Kürsî ve yetmiş (70) Kulhüvellâhü Ehad ve yetmişer (70’er) def’a da Mu’avvezeteyn’i (Felâk ve Nâs Sûreleri’ni) okursa, nefsim, yed-i Kudretinde Olan’a (Allâh’a) yemîn ederim, muhakkak Cibrîl bana geldi ve haber verdi ki: “-Her kim, bu sudan arka arkaya yedi (7) gün, sabahları içerse, muhakkak Allâh Sübhânehü ve Teâlâ, o suyu içen kimsenin cesedendeki bütün hastalıkları def’ eder. Ve onu hastalıktan ‘âfiyette kılar. Ve damarlarından ve etinden ve kemiğinden ve bütün a’zâlarından (hastalığı) çıkarır.”

[(Nisan)

YAĞMUR SUYUNA] OKUNACAK

ÂYETLER

  1. Yetmiş (70) def’a FÂTİHA SÛRESİ
  2. Yetmiş (70) def’a ÂYETE’L-KÜRSÎ
  3. Yetmiş (70) def’a İHLÂS SÛRESİ
  4. Yetmiş (70) def’a FELÂK SÛRESİ
  5. Yetmiş (70) def’a NÂS SÛRESİ

 

AĞRILAR VE HAYIRLI MURÂDLAR İÇİN

NAMAZ VE DUÂ

Her gece yatsı namazından sonra, iki rek’at namaz kılınacak; sonra otuz (30) kerre “Yâ Rabbî Şükür!” denilecek ve hulûs ile yedi (7) kerre (Yani, yedi gece, arka arkaya bu iki rek’at namaza ve otuz kerre “Yâ Rabbi Şükür!” duâsına devâm edilecektir ki duâ toplan 210 oluyor.) bu duâ okunacaktır.

 

  1. İMÂM-I GAZÂLÎ (K.S.)’UN İRTİHÂLİ

Ömrünü İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğrenmek ve öğretmekle geçiren İmâm-ı Gazâlî Hazretleri 1111 senesi Cemâziyel-evvel ayının 14. Pazartesi günü, büyük kısmını zikir, tâat ve Kur’ân-ı Kerîm okumakla geçirdiği gecenin sabah namazı vaktinde, abdest tazeleyip namazını kıldı. Sonra yanındakilerden kefen istedi. Kefeni öpüp yüzüne sürdü, başına koydu ve dedi ki: “-Ey benim Rabbim, Mâlikim! Emrin başım, gözüm üzerine olsun!”

Sonra odasına girdi. İçeride, her zamankinden çok kaldı. Dışarı çıkmadı. Bunun üzerine, orada bulunanlardan üç kişi içeri girdiklerinde, İmâm-ı Gazâlî Hazretleri’nin kefenini giyip yüzünü kıbleye dönüp ruhûnu teslim ettiğini gördüler.

İmâm-ı Gazâli Hazretleri, kendisini mezara Şeyh Ebû Bekr en-Nessâc (K.S.)’ın koymasını vasiyet etmişti. Şeyh bu vasiyeti yerine getirip mezardan çıktığında, hâli değişmiş, yüzü kül gibi olmuş Oradakiler kendisine sordu: “Size ne oldu? Niçin böyle sararıp soldunuz efendim?” Cevâb vermedi. Yemin vererek tekrâr ısrârla sorulunca o da mecbûr kalarak şunları anlattı: “Ne zamanki İmâm-ı Gazâlî Hazretleri’ni mezarın içine koydum. Kıble tarafından nûrlu bir sağ elin çıktığını gördüm! Hatiften bir ses bana şöyle seslendi: “-Mahammed Gazâlî’nin elini Seyyidü’l-Mürselîn Muhammed Mustafa (S.A.V.)’in eline koy!” Ben denileni yaptım, işte, mezardan çıktığımda benzimin sararmış, solmuş olmasının sebebi budur.”

Seyyid Mustafa Bekri (K.S.) anlatır:

Ben, Medîne-i Münevvere’de, Mescid-i Nebevî’nin hizmetkarı idim. Her akşam Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’i rü’yâda görüyordum. Her gördüğümde tebessüm buyururlardı. Ben de vazifemi iyi yapmışım diye sevinirdim. Bir akşam Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’i üzüntülü gördüm ve Resûlullâh Efendimiz (S.A.V.), bana dönerek buyurdular ki: “Ey Mustafa, sen üzülme! Hizmetinde bir kusur işlemedin. Benim ümmetimin âlimlerinden, Benim ismimi taşıyan birisi irtihâl etti.    Onun için üzüntülüyüm.” Sonra öğrendim ki İmâm-ı Gazâlî Hazretleri irtihâl etmişler.

(Evliyâlar Ansiklopedisi, c.6)

KUR’AN OKUMANIN EDEBLERİ

 

Zahiri Edebleri: 1- Gayet hürmetle ve abdestli olarak kıbleye karşı oturmak.

2- Okurken acele etmemek ve tecvitle okumak

3- Zorla da olsa ağlamaya çalışmak

4- Rahmet ve azab ayetlerinin hakkını eda etmek,

5- Eğer gösteriş ihtimali veya başka bir müslümana zahmet ve eziyet verme endişesi varsa sessiz  okumalıdır. Yoksa sesli okumak efdaldır.

6- Güzel sesle okumalıdır. Çünkü bir çok hadislerde Kur’an-ı Kerîm’i güzel sesle okumanın üzerinde önemle durulmuştur.

Batınî Edebleri: 1- “Bu ne yüce bir kelâmdır. “ diye Kur’an-ı Kerîm’in azametini kalbine yerleştirmek

2- Bu kelâmın sahibi olan Allâhu Teâlâ’nın yüce şanını, üstünlüğünü ve büyüklüğünü kalbinde bulundurmak,

3- Kalbini vesvese ve nefsani düşüncelerden temiz tutmak,

4- Manalarını düşünmek ve lezzet alarak okumak. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz bir defa bütün geceyi şu âyeti okuyarak geçirdi.

“Eğer onlara azab edersen, şüphe yok ki, onlar senin kullarındır ve eğer kendilerini bağışlarsan, yine şüphe yok ki, Sen mutlak galipsen ve hükmünde hikmet  sahibisin.” (Maide: 118)

5- Gönlünü okuduğu âyetlere vermek. mesela dilinde rahmet âyeti varsa kalp sevinçle dolup taşmalı, azab âyetleri okurken kalp sarsılmalıdır.

6- Kur’an-ı okuyan sanki Allâhu Teâlâ’nın kendisine hitabını duyuyormuş gibi okuduğuna kulak vermelidir.

(Fezâil-i A’mâl

KUR’ÂN, MÜ’MİNLERE ŞİFÂDIR

 

“Yâ Ekrem’er-Rüsûl! Sana kavmin Kureyş tarafından söylenmez, ancak Sen’den evvel geçen Rüsûl-i Kirâm’a denilen söz denilir. Binâenâleyh, Sen onların sözlerine mahzûn olma. Zîrâ Rabbin Teâlâ Kur’ân’a îmân edenleri mağfiret edici ve küfredenlere azâb-ı elîm sâhibidir.” (Fussilet: 43)

Yani Sen’den evel geçen Resûller, milletleri tarafından vâki olan ezâya nasıl sabrettiler ve zaferyâb oldular (zafer kazandılar) ve düşmanlarından intikamlarını aldılarsa; Sen de sabret ki kavmin üzerine zaferyâb olasın, Zîrâ küfreden ve buna tevbe edip îmân edenleri, Rabbin Teâlâ, mağfiret edici ve küfre devâm edenlere acıtıcı azâb vericidir.

Vâcib Teâlâ Hazretleri, kâfirlere Kur’ân’a ta’nını beyân etmek üzere:

“Eğer biz Kur’ân’ı, Acem Lûgatı üzere inzâl etmiş olsaydık, onlar derler idi ki “Keşke Kur’ân’ın Âyetleri Arabî üzere tefsîl olunmuş olsaydı. Hâlbuki Kur’ân, Acem Lûgati üzeredir; Resûl ise Arab’dır. Nasıl oluyor ki Arabî olan Resûl üzerine kitâb gelir?” demekle ta’n ederlerdi.” (Fussilet: 44) (Burada Acem Dili’nden maksad, Arabca’dan mâadâ bütün diller demektir. Yalnız Îrânlı’ların kullandıkları Lisân-ı Fârisî demek değildir.)

Kâfirlerin ta’nına cevâb olmak üzere buyuruluyor ki:

“Yâ Ekrem’er-Rüsûl! Sen Kur’ân’a ta’n eden kâfirlere de ki: “Kur’ân, o kimselere, hidâyet ve şifâdır ki o kimseler Kur’ân’a îmân ettiler. Ama o kimsele ki onlar Kur’ân’a îman etmezler; onların kulaklarında ağırlık vadır. Binâenaleyh, onlar Kur’ân’ı lâyıkiyle işitmezler. Zîrâ can kulağıyla dinlemezler ki işitsinler. Îmân etmeyenler üzerine Kur’ân, a’mâdır. İşte Kur’ân’a îmân etmeyenler, uzak mahalden çağırlırlar.” (Fussilet: 44)

Ebû’s-Suûd Efendi’nin beyânı vechile:

Hakkı duymayanların ve görmeyenlerin şerde ve hayırsızlıkta gâyet yüksek tabakada bulunduklarına işâreten “ülêike” lâfzı vârid olmuştur.

 

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe / 1)

 

 

ŞİFÂ DUÂLARI (1)

“Bismillâhirrahmânirrahîm”

“Bismillâhi urkîke, Allâhü yeşfîke, ezhibi’l-be’se, Rabbe’n-nâsi, ve’şfi, ente’ş-Şâfî, lâşifâe illâ şifâüke, şifâen lâ yükâdiru sekamen. Âmîn. Birahmetike yâ erhame’r-Râhimîn. Min külli şey’in yü’zîke ve min külli a’ynin ve hâsidin, Allâhü yeşfîke.”

***

 

 

 

ŞİFÂ DUÂLARI (2)

“Bismillâhirrahmânirrahîm”

“Bihakkı enzelnâhü ve bihakkı nezele, ezhibi’l-be’se Rabbe’n-nâsi annî, işfi ente’ş-Şâfî lâşifâe illâ şifâüke işfi şifâen.”

***

ŞİFÂ ÂYETLERİ

Îkaz: Şifâ Âyetleri, sabah ve akşam yedişer (7’şer) def’a okunacak.

“Bismillâhirrahmânirrahîm”

“Ve Yeşfi sudûre kavmin mü’minîn.” (Tevbe: 14)

“Ve şifâün limâ fî’s-sudûr.” (Yûnus: 57)

“Yehrûcu min bütûnihâ şerâbün muhtelifün elvênühü fîhi şifâün li’n-nâs.” (Nahl: 69)

“Ve nünezzilü mine’l-Kur’âni mâ hüve şifâün ve rahmetün li’l-mü’minîn.” (İsrâ: 82)

“Ve izâ merıztü fehüve yeşfîn.” (Şuarâ: 80)

“Kulhüveli’l-lezîne âmenû hüden ve şifâ,” (Fussilet: 44)

 

RIZIK BOLLUĞU İÇİN OKUNACAK DUÂ

Îkâz: Bu Âyet-i Celîle, akşam ve sabah ve yâhûd beş vakitte on birer (11’er) kere okunacaktır:

“İnnallâhe hüve’r-Razzâku zü’l-kuvveti’l Metin.”

 

AREFE GÜNÜ DUÂSI

Lâ ilâhe illallâhü vahdehulâ şeriykeleh. Lehülmülkü velehülhamdü biyedihilhayr vehüve a’lâ külli şey’in kadîr.

 

İFTAR DUÂSI

Allâhümme leke sumtu ve bike âmentü ve a’leyke tevekkeltü ve âlâ rızkıke eftartü ve li savmi gadin ne-veytü fağfürlî mâ kaddemtü vemâ ahhertü.

Ma’nâsı “Allâh’ım senin rızan için oruç tuttum. Sana inandım. Sana güvendim. Senin rızkınla orucumu açıyorum. Yarının orucuna da niyyet ettim. Benim geçmiş ve gelecek günahlarımı bağışla.”

 

 

 

YEMEK DUÂSI

Elhamdülillâh Elhamdülillâh Ellezi et’amenâ ve segânâ vecealenâ minelmüslimîn. Allâhümmağfir verham vahfez sâhibi’t-taami ve’l âkilîn. Velimen se’â fîhî vêlicemii’l mü’minîne Ve’l-mü’minât, ve’l müslimîne ve’l müslimât el ahyaü minhüm ve’l-emvât. Birahmetikê yâ Erhame’r- Rahimîn.

Allâhümme nevvir gulûbenâ bi envâri muhabbetike ve zikrike ve şükrike ya zel celâli ve’l ikrâm.

Allâhümme ahyina hayaten tayyibeten bi’s sıhhati ve’s selâmeti ve’l-afve ve’l-âfiyeti fiddini ve’d dünya ve’l-âhireti haseneh. İnneke â’lâ külli şey’in kâdîr.

Allâhümme innâ nes’elüke tamamen nı’meh ve devamel afiyeh ver zükna husnel hatimeh.

Allâhümme zıd velâ tenkus bi hurmeti’n Nebiyyî Sallallahû Aleyhi Vesellem. Ve bi hürmeti Sırrı Suratil

 

FATİHÂ… AREFE GÜNÜ DUÂSI

Lâ ilâhe illallâhü vahdehulâ şeriykeleh. Lehülmülkü velehülhamdü biyedihilhayr vehüve a’lâ külli şey’in kadîr.

 

İFTAR DUÂSI

Allâhümme leke sumtu ve bike âmentü ve a’leyke tevekkeltü ve âlâ rızkıke eftartü ve li savmi gadin ne-veytü fağfürlî mâ kaddemtü vemâ ahhertü.

Ma’nâsı “Allâh’ım senin rızan için oruç tuttum. Sana inandım. Sana güvendim. Senin rızkınla orucumu açıyorum. Yarının orucuna da niyyet ettim. Benim geçmiş ve gelecek günahlarımı bağışla.”

 

YEMEK DUÂSI

Elhamdülillâh Elhamdülillâh Ellezi et’amenâ ve segânâ vecealenâ minelmüslimîn. Allâhümmağfir verham vahfez sâhibi’t-taami ve’l âkilîn. Velimen se’â fîhî vêlicemii’l mü’minîne Ve’l-mü’minât, ve’l müslimîne ve’l müslimât el ahyaü minhüm ve’l-emvât. Birahmetikê yâ Erhame’r- Rahimîn.

Allâhümme nevvir gulûbenâ bi envâri muhabbetike ve zikrike ve şükrike ya zel celâli ve’l ikrâm.

Allâhümme ahyina hayaten tayyibeten bi’s sıhhati ve’s selâmeti ve’l-afve ve’l-âfiyeti fiddini ve’d dünya ve’l-âhireti haseneh. İnneke â’lâ külli şey’in kâdîr.

Allâhümme innâ nes’elüke tamamen nı’meh ve devamel afiyeh ver zükna husnel hatimeh.

Allâhümme zıd velâ tenkus bi hurmeti’n Nebiyyî Sallallahû Aleyhi Vesellem. Ve bi hürmeti Sırrı Suratil

 

FATİHÂ… AREFE GÜNÜ DUÂSI

Lâ ilâhe illallâhü vahdehulâ şeriykeleh. Lehülmülkü velehülhamdü biyedihilhayr vehüve a’lâ külli şey’in kadîr.

 

 

İFTAR DUÂSI

Allâhümme leke sumtu ve bike âmentü ve a’leyke tevekkeltü ve âlâ rızkıke eftartü ve li savmi gadin ne-veytü fağfürlî mâ kaddemtü vemâ ahhertü.

Ma’nâsı “Allâh’ım senin rızan için oruç tuttum. Sana inandım. Sana güvendim. Senin rızkınla orucumu açıyorum. Yarının orucuna da niyyet ettim. Benim geçmiş ve gelecek günahlarımı bağışla.”

 

YEMEK DUÂSI

Elhamdülillâh Elhamdülillâh Ellezi et’amenâ ve segânâ vecealenâ minelmüslimîn. Allâhümmağfir verham vahfez sâhibi’t-taami ve’l âkilîn. Velimen se’â fîhî vêlicemii’l mü’minîne Ve’l-mü’minât, ve’l müslimîne ve’l müslimât el ahyaü minhüm ve’l-emvât. Birahmetikê yâ Erhame’r- Rahimîn.

Allâhümme nevvir gulûbenâ bi envâri muhabbetike ve zikrike ve şükrike ya zel celâli ve’l ikrâm.

Allâhümme ahyina hayaten tayyibeten bi’s sıhhati ve’s selâmeti ve’l-afve ve’l-âfiyeti fiddini ve’d dünya ve’l-âhireti haseneh. İnneke â’lâ külli şey’in kâdîr.

Allâhümme innâ nes’elüke tamamen nı’meh ve devamel afiyeh ver zükna husnel hatimeh.

Allâhümme zıd velâ tenkus bi hurmeti’n Nebiyyî Sallallahû Aleyhi Vesellem. Ve bi hürmeti Sırrı Suratil

 

FATİHÂ… AREFE GÜNÜ DUÂSI

Lâ ilâhe illallâhü vahdehulâ şeriykeleh. Lehülmülkü velehülhamdü biyedihilhayr vehüve a’lâ külli şey’in kadîr.

 

İFTAR DUÂSI

Allâhümme leke sumtu ve bike âmentü ve a’leyke tevekkeltü ve âlâ rızkıke eftartü ve li savmi gadin ne-veytü fağfürlî mâ kaddemtü vemâ ahhertü.

Ma’nâsı “Allâh’ım senin rızan için oruç tuttum. Sana inandım. Sana güvendim. Senin rızkınla orucumu açıyorum. Yarının orucuna da niyyet ettim. Benim geçmiş ve gelecek günahlarımı bağışla.”

 

YEMEK DUÂSI

Elhamdülillâh Elhamdülillâh Ellezi et’amenâ ve segânâ vecealenâ minelmüslimîn. Allâhümmağfir verham vahfez sâhibi’t-taami ve’l âkilîn. Velimen se’â fîhî vêlicemii’l mü’minîne Ve’l-mü’minât, ve’l müslimîne ve’l müslimât el ahyaü minhüm ve’l-emvât. Birahmetikê yâ Erhame’r- Rahimîn.

Allâhümme nevvir gulûbenâ bi envâri muhabbetike ve zikrike ve şükrike ya zel celâli ve’l ikrâm.

Allâhümme ahyina hayaten tayyibeten bi’s sıhhati ve’s selâmeti ve’l-afve ve’l-âfiyeti fiddini ve’d dünya ve’l-âhireti haseneh. İnneke â’lâ külli şey’in kâdîr.

Allâhümme innâ nes’elüke tamamen nı’meh ve devamel afiyeh ver zükna husnel hatimeh

.Allâhümme zıd velâ tenkus bi hurmeti’n Nebiyyî Sallallahû Aleyhi Vesellem. Ve bi hürmeti Sırrı Suratil FATİHÂ…

 

BÜTÜN BEŞER AKLI VE İDRÂKİ, KUR’ÂN’IN EN KISA SÛRESİ’NİN BİLE MİSLİNİ GETİREMEZ

Bakara: 221’de: “Vallâhi Allâh (sizi) Cennet’e da’vet eder.” buyurulmuştur. Cennet’in bir adı da: Dâr’üs-Selâm’dır. Asıl hakîkatte selâmet yeri, Dâr-ı karâr da Cennet’tir. İşte ancak Dâr’üs-Selâm’a, selâmet evine, bekâ menziline, Cennet’e varabilmek de, hidâyet yoluna tâbi’ olanlar içindir. Nitekim: “Habîbim, Sen, Kur’ân’a i’tirâz edenlere de ki: Allâh-ü Teâlâ’ya yemîn ederim ki eğer ins ü cinn birbirine muâvenet eder olduğu halde şu Kur’ân’ın mislini getirmek üzere ictimâ’ etmiş olsalar, Kur’ân’ın mislini getiremezler. Velev ki ba’zısı, ba’zısına yardımcı olsun. Muhakkak ki biz, bu Kur’ân’da insanlara her türlü misâli çeşitli şekillerde anlattık. Yine de insanların çoğu, inkârcılıktan başkasını kabullenmediler.” (İsrâ: 88-89)

Hâzin Tefsîri’nde beyân olduğuna nazaran, müşriklerin: “Biz, Kur’ân’ın mislini getirmek istersek getiririz.” demeleri üzerine, onları redd ve tekzîb için bu Âyet-i Celîle nâzil olmuştur. Ama müşikler, çok çalıştıkları halde kısa bir Sûre’nin bile mislini getirmekten âciz kalmaları ile bu Âyet-i Celîle’nin sırrı o zaman tahakkuk etmiştir. Ve ilâ yevm’il-kıyâm da bu tahakkuk bâkîdir.

Kur’ân-ı Azîm’üş-şân’ın mislini getirmek, kudret-i beşerden hâriçtir. (İnsanlığın kudretinin dışındadır.) Mahlûk kelâmı olmaktan çok yüksektir. Çünkü Kur’ân’ın nazmı ve elfâzının (sözlerinin) ve Âyetleri’nin birbirine rabtı (bağlanması) ve mugayyebâttan (gâiblerden) haber vermesi mu’cizedir. Binâenaleyh, belâgatın en yüksek tabakasından olduğundan beşerin söyleyebileceği sözlerden değildir.

“Yâ Ekrem’er-Resûl! Sen, Kur’ân’ın inzâlinden evvel bir okur ve sağ elinle yazı yazar olmadın; eğer vahy’den evvel okur yazar olsaydın, müşikler Senin hakında şübhe ederlerdi. Belki Kur’ân kendilerine ilim verilen fâzılların kalblerinde hakk olduğuna delâlet eden delâil-i vâzıha ve Âyât-ı beyyinedir. Hakka delâlet eden Âyetlerimizi inkâr etmez; illâ zâlimler inkâr ederler.” (Ankebût: 48-89)

Çünkü Kur’ân, üslûb-i hakîmi ve ma’nâ-yı garîbi ve nazm-ı bediî ile hârik’ul-âde mu’cizdir. Vâcib Teâlâ, Kur’ân’ın ehl-i ilmin kalbinde mahfûz olduğunu beyânla tahrîf olunamayacağına işâret etmiştir. Binâenaleyh, hâfızların kalblerinde kıyâmete kadar mahfûz kalacaktır. Çünkü hâmisi, Cenâb-ı Hakk’tır.

 

(Hz. Mahmûd Sâmi Ramazânoğlu (K.S.), Masâhabe / 1)

 

FÂTİHA SÛRESİ

Cenâb-ı Hakk Hadîs-i Kutsî’de buyurmuşlardır ki:

“- Namazı kendimle kulum arasında ikiye taksîm ettim. Kuluma da istediğini vereceğim.” Kul:

“- Hamd  âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsûstur.” dediği zaman, Allâh:

“- Kulum bana hamdetti.” buyurur. Kul:

“- O Allâh ki Rahmân’dır, Rahîm’dir.” dediği zaman, Allâh:

“- Kulum beni senâ etti.” buyurur. Kul:

“- O Dîn Günü’nün Mâliki’dir.” dediği zaman, Allâh:

“- Kulum beni temcîd etti.” buyurur. Kul:

“- Ancak sana ibâdet ederiz, ancak senden yardım dileriz.” dediği zaman, Allâh:

“- Kulum bana istiğfâr etti. Bu benimle kulum arasındadır ve kulum için istediği vardır.” buyurur. Kul:

“- Bizi sırât-ı müstakîm’e, kendilerine ni’met verdiklerinin yoluna ulaştır, gazâba uğrayanların ve dalâlete düşenlerin yollarına değil.” dediği zaman, Allâh:

“- Burası kulum içindir, kulum için de istediği vardır.” buyurur.

Amîn: “Ey Rabbimiz, duâmıza icâbet et, duâmızı kabûl et!” demektir. Ebû Hüreyre (R.A.)’den rivâyet olunduğu vechile Resûlullâh Sallallâhü Aleyhi Vesellem Efendimiz: “Amîn” dediği zaman “Âmîn” deyiniz. “Âmîn deyişi melâikenin amînine tevâfuk edenin geçmiş günâhları mağfiret olunur.” buyurmuşlardı.

Rivâyet olunur ki Şâm’dan Ebû Cehil’in yedi kervânı büyük bir mal ile yedi bölük halinde gelince Resûlullâh (S.A.V.) ve Ashâb’ı onu gördüler. Sahâbe’nin ekserisi aç ve çâresiz idiler. Nebî-yi Ekrem (S.A.V.) Ashâbı’nın hâline de bakmakla gönlü bir parça meşgûl oldu. Hemen:

“Muhakkak ki sana Seb’al Mesânî’yi (tekrârlanan yedi Âyet’i, Fâtiha’yı) ve Kur’ãn-ı Azîm’i verdik.” (Hicr: 87) Âyet-i Celîlesi nâzil oluverdi. Ya’ni Ebû Cehîl’in yedi kafilesinden çok daha hayırlı olan Seb’al Mesânî’yi ve Kur’ân-ı Azîm’i verdik, buyuruldu.

Cenâb-ı Hakk Nebî-yi Ekrem (S.A.V.)’in bunu kendisi için istemediğini de bilmekle: “Sen onların içinde mahzûn olma!” (Nahl: 127) “Ve mü’minlere kanatlarını ger.” (Hicr: 88) buyurdu.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Fâtiha Sûresi Tefsîri, S: 50)

 

 

HASED VE SÛRE-İ YÛSUF’UN NÜZÛL SEBEBİ

 

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz buyuruyor ki: “Hasedden hazer edip sakınınız. Zîrâ muhakkak hased ateşin odunu yakıp erittiği gibi hasenâtı yer”

(Keşfü’l-Hafa Cild: 1, S: 271. El Câmiü’s Sağîr

Bazı hukemâ demişlerdir ki: “Hased eden kimse beş veche ile Rabbi’ne i’tirâz etmiş olur.

1- Cenâb-ı Hakk’ın ni’metini başkasında izhâr etmesine buğzeylemiş olur.

2- Rabb Teâlâ’nın taksîmine i’tirâz edip, böyle yapmasaydı da taksîmini böyle yapsaydı diye i’tirâz etmiş olur.

3- “Allâh Teâlâ fazlını dilediğine verir.” (Maide: 54) Fazl-ı İlâhî’ye buhl (cimrilik) izhâr eylemiş olur.

4- Allâh Teâlâ’nın; velî, dost ittihâz buyurduğu bir kulunun hizlânını (yardımdan mahrûmiyetini) ve ni’metin ondan gitmesini murâd etmiş olur.

5- İblîsin hased sıfatına iştirâk etmiş olur.

Bir kimse Sûre-yi Yûsuf’u okumaya devâm edip ma’nâsını da düşünürse Yûsuf Aleyhisselâm’ın vâsıl olduğu sürûra nâil olur.

Yahûdî âlimleri müşriklerin reislerine dediler ki: “Sorun Muhammed (S.A.V.)’e Ya’kûb Aleyhisselâm’ın âile efrâdı niçin Mısır’a göçtüler?” Bunun üzerine Sûre-i Yûsuf indi.

Übeyy bin Ka’b (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduğunu rivâyet ediyor:

“Kölelerinize Sûre-i Yûsuf’u ta’lîm edip öğretiniz. Zîrâ herhangi bir müslüman (bunu) yazıp ehline ve kendi kölesine öğretirse Allâh-u Teâlâ Celle Celâlühü onun sekerât-ı mevtini kolaylaştırır. Hiç bir müslime hased etmemeye de kuvvet verir.” (Rûhü’l-Beyân Tefsîri)

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Yûsuf (A.S.), S: 10)

 

ÂYET’EL KÜRSÎ

O (Cenâb-ı Hakk’ı) fehimler kavrayamaz. O’nun zâtı ve sıfatları hakkında söylenebilecek en büyük söz Cenâb-ı Ahmed (S.A.V.)’in söylediğidir:

“Seni, lâyık olduğun şekilde senâ edemem, sen kendini nasıl senâ ettiysen öylesin.”

İşte bu sebeble, Allâh’ın kendini tavsîf ve senâ ettiği Âyet’el-Kürsî’ye Peygamberimiz (S.A.V.) “Kur’ân Âyetleri’nin a’zamıdır.” diye buyurmuşlardır.

 

Hadîs-i Şerîf’te:

Kur’ân’daki Âyetler’in en büyüğü Âyet’el-Kürsî’dir. Kim onu okursa, okuduğu andan ertesi güne kadar hasenâtını yazmak, seyyiâtını silmek üzere, Cenâb-ı Hakk, bir melek gönderir buyurmuşlardır.

Hazret-i Alî Kerremallâhu Vecheh’den rivâyet olunduğuna göre Nebî-yi Ekrem (S.A.V.):

“Bu Âyet-i Celîle’yi hangi evde okumuşsam muhakkak sûrette şeytânlar otuz gün o evden uzaklaşmışlar, sihirbâz erkek yâhûd kadın kırk gün oraya girememişdir. Yâ Alî bunu çocuklarına, âilene ve komşularına öğret. Bundan büyük âyet nâzil olmamışdır.” buyurmuşlardır.

Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır:

“Yâ Alî! Beşerin seyyidi (efendisi) Âdem’dir. Arâblar’ın efendisi Muhammed’dir. Öğünmek yoktur. İranlılar’ın efendisi Selmân, Rumlar’ın efendisi Suheyb, Habeşliler’in efendisi Bilâl, dağların efendisi Tûr (Tûr-i Sîna), günlerin efendisi  Cum’a, Kelâmın (sözlerin) efendisi Kur’ân, Kur’ân’ın efendisi Bakara Sûresi, Bakara’nın efendisi ise Âyet’el-Kürsî’dir.”

Bu Âyet-i Celîle’ye ancak sıddîklar ve âbidler devâm ederler. Kim yatarken bu Âyet-i Celîle’yi okursa Allâh onu nefsinin, komşusunun ve  komşusunu da, onun şerrlerinden emîn kılar.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Bakara Sûresi, S: 330)

 

 

 

 

 

YÂSÎN SÛRESİ’Nİ OKUYUNUZ

Çünkü onda on türlü bereket vardır:

1- Aç kimse okursa doyar.

2- Çıplak bir kimse okursa giyinir.

3- Bekâr okursa evlenir.

4- Korku içindeki okursa emniyete kavuşur.

5- Mahzûn okursa ferâhlar.

6- Yolcu okursa yolculuğunda Allâh’ın yardımına mazhar olur.

7- Bir şeyi kaybolan kimse okursa, kaybettiğini bulur.

8- Ölüye okunursa azâbı hafifler.

9- Susuz kalan okursa susuzluğu gider.

10- Hasta okursa şifâ bulur.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Duâlar ve Zikirler, S. 195)

 

 

YAĞMUR SUYUNA OKUNACAK DUÂ

“Bismillâhirrahmânirrahîm”

Ömer İbn-i Hattâb Radıyallâhü Teâlâ Anh’ın şöyle dediği rivâyet edildi:

“Resûlullâh Sallallâhü Teâlâ Aleyhi ve Sellem Buyurdular ki:

“-Kim yağmur suyundan alır da (bir rivâyette Nisan yağmurundan) ve üzerine yetmiş (70) def’a Fâtiha Sûresi ve yetmiş (70) def’a Âyete’l-Kürsî ve yetmiş (70) Kulhüvellâhü Ehad ve yetmişer (70’er) def’a da Mu’avvezeteyn’i (Felâk ve Nâs Sûreleri’ni) okursa, nefsim, yed-i Kudretinde Olan’a (Allâh’a) yemîn ederim, muhakkak Cibrîl bana geldi ve haber verdi ki: “-Her kim, bu sudan arka arkaya yedi (7) gün, sabahları içerse, muhakkak Allâh Sübhânehü ve Teâlâ, o suyu içen kimsenin cesedendeki bütün hastalıkları def’ eder. Ve onu hastalıktan âfiyette kılar. Ve damarlarından ve etinden ve kemiğinden ve bütün a’zâlarından (hastalığı) çıkarır.”

 

YAĞMUR SUYUNA OKUNACAK

ÂYETLER

  1. Yetmiş (70) def’a FÂTİHA SÛRESİ
  2. Yetmiş (70) def’a ÂYETE’L-KÜRSÎ
  3. Yetmiş (70) def’a İHLÂS SÛRESİ
  4. Yetmiş (70) def’a FELÂK SÛRESİ
  5. Yetmiş (70) def’a NÂS SÛRESİ

 

AĞRILAR VE HAYIRLI MURÂDLAR İÇİN

NAMAZ VE DUÂ

Her gece yatsı namazından sonra, iki rek’at namaz kılınacak; sonra otuz (30) kerre “Yâ Rabbî Şükür!” denilecek ve hulûs ile yedi (7) kerre (Yani, yedi gece, arka arkaya bu iki rek’at namaza ve otuz kerre “Yâ Rabbi Şükür!” duâsına devâm edilecektir ki duâ toplam 210 oluyor.) bu duâ okunacaktır.

 

YÛNUS SÛRESİ (ÂYET: 22-23)

O sizi karada ve denizde gezdirendir. Hatta siz gemilerde bulunduğunuz, onlar bunları güzel bir hava ile akar gibi götürdükleri, yolcularda bununla sevindikleri zaman şiddetli bir fırtına gelip denizin her yerinden kendilerine dalgalarla hücûm eder. Sanırlar ki onlar çepeçevre kuşatılmışlardır. İşte bu sırada onlar kendi dînlerine sokdukları bozuk düşünce ve inançlardan dînlerini, gönüllerini temizleyerek Allâh’a duâ ederler:

“And olsun, eğer bizi bundan kurtarırsan şeksiz şüphesiz şükredenlerden olacağız.”Fakat Allâh onları selâmete erdirince bir de bakarsın ki yeryüzünde yine hakksız yere taşkınlıklarda bulunuyorlar.

Ey İnsanlar! Sizin taşkınlığınız ancak kendinize karşıdır, kendi aleyhinizedir. Bu da dünya hayatının o fânî  menfâati gibi süreksizdir. Nihâyet dönüşünüz ancak bizedir. O vakit neler yapıyor olduğunuzu size haber vereceğiz.

 

DUÂNIN ÂDÅBI VE ŞARTLARI

Duânın da âdâbı ve şartları vardır. Bu âdâba ve şartlara riâyet icâbetin te’mînâtıdır. Kim bu şartlara riâyet etmeden duâsının kabulünde ısrâr ediyor ve kabûl edilmediğinden gönlünü bozuyorsa azgınlardandır.

Duânın kabûlünde şart: Nefis tezkiyesi ve kalb tasfiyesidir. Duâ eden evvelâ helâl lokma ile nefsini ıslâh etmeli, zikrullâha ihtimâm ederek kalbini ölümden kurtarmalıdır.

Büyükler demişlerdir ki: Duâ, gök kapılarının anahtarıdır. Bu anahtarın dişleri de helâl lokmadır. Yani helâl lokma olmaksızın bu anahtar bir şeye yaramaz.

Risâle-i Kuşeyrî’de der ki: Rivâyet denen haberler arasında şu da vardır: “Kul, Allâh’a duâ eder. Duâsında ihlâs ve bağlılığı artırdıkça Allâh onu sever. Cibrîl’e emreder: “Kulumun hâcetini geciktir, duâsını artırmasını ve sesini duymayı seviyorum. “Bir kul da duâ eder, fakat duâsıyla Allâh’ı gazâblandırır. Allâh, Cibrîl’e buyurur ki: “Kulumun hâcetini hemen yerine getir, sesini daha fazla duymak istemiyorum.”

Dünyanın kıvamı dört şeyle olduğu buyurulmuştur:

1- Âlimlerin ilme devâmı,

2- Emirlerin adâlete devâmı,

3- Zenginlerin cömertliğe devâmı,

4- Fakîrlerin duâya devâmı.

Edebli bir mü’min Allâh’a Esmâ-i Hüsnâ’sıyle Kur’ân da ta’lîm olunan ve Hadîs-i Şerîf’lerde öğretilen ve selef-i sâlihînden rivâyet oluna gelen duâlarla ve Allâh’a onun Nebîleri’yle, velîleriyle tevessül ederek duâ eder.

Duâya icâbet sâatleri ve yerleri de gizlenmişdir.

Zulümden son derece sakınmak lâzımdır. İslâmiyet, kâfire bile zulmetmeği harâm kılmışdır. Mazlûm kim olursa olsun zulümden âh ederse zâlim cezâsını görür. Hulâsâ zulüm harâm kılınmışdır. Duânın icâbet olunmamasının sebeblerinden biri de zulümdür. En çok kabûl olunan duâlardan biri mazlûmun duâsıdır.

 

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Bakara Sûresi, S: 236-237)

 

MÜ’MİNLERİN KUR’ÂN’I DİNLEMESİ VE SÜKÛTU

“Kur’ân okunduğu zaman, hemen onu dinleyin ve susun. Olur ki merhamet edilirsiniz.”(A’râf Sûresi: 204) Üseyyid bin Hudayr (R.A.)’den şöyle dediği rivâyet olunmuştur:

Bir kere Üseyyid (R.A.) gece vakti Bakara Sûresi ve Sûre-i Kehf’i okuyordu. Atı da yanında bağlanmış idi. Kur’ân’ı okur iken at deprenmeğe başladı. Üseyyid (R.A.) sustu, at da sâkin oldu. Üseyyid (R.A.) bir daha okumağa başlayınca at yine şahlandı. Artık Üseyyid (R.A.) Kur’ân okumaktan vazgeçti. Oğlu Yahyâ (R.A.)’da ata yakın yatmakta idi. Atın çocuğa zararı dokunmaması için oğlu Yahya (R.A.)’ı geriye çekti. Başını kaldırıp göğe baktığında kandiller gibi birtakım yıldızların parlamakta olduğunu gördü.Sabah olup da keyfiyeti Resûlullâh (S.A.V.)’e arz eylediğinde: “- Oku ey Hudayr oğlu, oku ey Hudayr oğlu!” buyurdular. Üseyyid (R.A.)’de: “-Atın oğlum Yahyâ’yı çiğnemesinden endîşe ettim de kestim gökyüzünde kandiller gibi yıldızların parlamakta olduğunu gördüm sonra göğe doğru çekilip gittiler.” dedi. Resûl-i Ekrem (S.A.V.): “-Onlar bilir misin nedir?” buyurdular. “-Hayır.” dedim. “-Ey Üseyyid, onlar melekler idi. Senin sesine yaklaşmışlardı. Eğer sen Kur’ân okumağa devâm etse idin sabaha kadar melekler seni dinlerdi.” buyurdular.

Âile ocağında bir evlâdın dünyaya gelmesiyle evlâd hakkı, evvel evlâdına güzel bir isim vermekle başlar. Nitekim Hadîs-i Şerîf’te:

“Evlâdın ebeveyn üzerinde hakkı güzel isim verilmesi ve Kur’ân ve ferâiz-i dîniyyesini ta’lîm etmek ve sinn-i rüşde vasıl oldukça evlendirmektir.”

Diğer bir Hadîs-i Şerîf’te

“Evlâdınızı üç hasletle terbiye ediniz:

1- Peygamberinize muhabbet,

2- Ehl-i beytine muhabbet,

3- Kur’ân kırâ’ati.”

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 2, S: 64)

 

KUR’ÂN OKUMANIN MİKTARI

Kur’ân okuyanların her birinin kendine mahsûs âdetleri vardır. Yirmidört saatte bir, iki ve hatta üç hatim indirenler olmuştur. Bazıları ayda bir kere hatmederler. Riayet edilecek en güzel düstur, Peygamberimiz (S.A.V.)’in düsturudur. Buyurmuşlardır ki:

– “Üç günden daha az müddette Kur’ân-ı hatmeden, ondan birşey anlamamıştır.” Çünkü üç günden evvel hatim yapılırsa Kur’ân’ın tertili bozulur.

Kur’ân-ı Kerîm’i okumanın miktarını ta’yindeki tafsilat şöyledir:

1- Eğer amel yolunu tercih etmiş âbidlerden ise, haftada iki hatim yapmalıdır.

2- Şayet kalbini çalıştırıyorsa, tefekkür ile uğraşıyor veya ilim yaymakla meşgul oluyorsa, haftada bir hatim kifâyet eder.

3- Yok eğer Kur’ân-ı Kerîm’in mânaları üzerinde düşünüyorsa, fazla tekrara ihtiyacı olduğundan ayda bir hatim kifâyet eder.

Sahâbenin birçokları, Cuma’dan Cuma’ya hatmederlerdi. (Radıyallahü Anhüm Ecmaîn)

(İhya-u Ulûmud-Din, Cilt/1, S: 782)

En hayırlınız Kur’ân’ı öğrenen ve öğreteninizdir.

(S.Buharî)

Her kim Kur’ân’ı okursa Kur’ân ile Allâh’tan (dilediğini) istesin. Öyle kavimler gelecektir ki; Kur’ân okuyarak dilenecektir.

(Tirmizî)

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in bizlere emir ve vasiyet ettiği işlerden biri de şudur:

Âilemiz efrâdımıza, çocuklarımıza Kur’ân öğreteceğiz ve onlara öğrendiklerini her hâlükârda başkalarına, bilmeyenlere öğretmelerini emredeceğiz. Boş vaktimiz yoktur diyerek bu vazifeden kaçınmamalıyız. Bu amelden ötürü Hakk Teâlâ’ya pek fazla yaklaşmış oluruz.

(El-Uhudül-Kübrâ, S: 308)

 

KUR’ÂN OKUYAN MÜ’MİN

Resûlullâh (S.A.V.): “Kur’ân okuyan mü’min ütrücce (ağaç kavunu) gibidir. Kokusu da taâmı da hoştur. Kur’ân okumayan mü’min hurma gibidir. Rayihası (kokusu) yok fakat tadı hoştur. Kur’ân okuyan münâfık reyhâna benzer. Kokusu hoş, tadı acıdır. Kur’ân okumayan münafık, Ebû Cehil karpuzuna benzer. Kokusu olmadığı gibi tadı da acıdır.” buyurdu.

(Riyâzü’s-Sâlihîn, C: 2, S: 340)

İLK ABDEST VE İLK NAMAZ

Peygamberimiz (S.A.V.), Hıra’dan döndüğü ve Mekke’nin yukarı tarafında bulunduğu sırada Cebrâil Aleyhisselâm gelip vâdinin bir köşesinde ökçesini yere vurdu.

Oradan, bir su kaynadı.Cebrâil Aleyhisselâm, ondan Abdest aldı. Peygamberimiz (S.A.V.), Cebrâil Aleyhisselâm’ın abdest alışına bakıyordu. Cebrâil Aleyhisselâm, namaz için nasıl abdest alınıp temizleneceğini görsün diye yüzünü, dirseklerine kadar ellerini yıkadı. Ağzını, su ile çalkaladı. Burnuna, su çekti. Başını ve kulaklarının arkasını, ıslak eli ile mesh etti. Ayak bileklerine kadar yıkadı. Abdest bittikten sonra, avucuna su aldı. Edep yerine su serpti. Peygamberimize de, abdest almasını emretti.

Peygamberimiz (S.A.V.), Cebrâil Aleyhisselâm’dan gördüğü gibi abdest aldı. Bundan sonra, Cebrâil Aleyhisselâm, namazın, nasıl kılınacağını, Peygamberimiz (S.A.V.)’e göstermek için, kalkıp iki rek’at namaz kıldı ve bu namazda, yüzünün üzerine dört secde yaptı.

Peygamberimiz (S.A.V.)’e de, kendisiyle birlikte namaz kılmasını,emretti. Peygamberimiz (S.A.V.) de, Cebrâil Aleyhisselâm’ınki gibi, namaz kıldı. Bundan sonra, Cebrâil Aleyhisselâm, oradan ayrılıp gitti. Yüce Allâh, Peygamberimiz (S.A.V.)’in gözünü, yüzünü güldürmüş, Allâh’dan özlediği, gönlünün hoşlandığı ibâdet emri gelmiş bulunuyordu. Derin bir inanç ve sevinç içinde eve döndü. Yüce Allâh’ın, kedisine olan üstün ikrâmını, Hazret-i Hatice (R.A.)’ya haber verdi. O’nu da sevince boğdu. Hemen elinden tutup suyun yanına götürdü. Namaz için, nasıl Abdest alınıp temizlenileceğini göstermek üzere, Cebrâil Aleyhisselâm’ın, kendisine gösterdiği gibi, abdest aldı.

Hazret-i Hatice (R.A.)’da, Peygamberimiz (S.A.V.)’in gösterdiği gibi, abdest aldıktan sonra, Peygamberimiz (S.A.V.), Cebrâil Aleyhisselâm’ın, Kendisine kıldırmış olduğu gibi, ona Namaz kıldırdı.Peygamberimiz (S.A.V.), kendisine Peygamberlik geldiği pazartesi gününde ilk namazı kılmıştı. Hazret-i Hatice (R.A.) da, aynı günde, günün sonuna doğru, ilk def’a aynı namazı kılmak mutluluğuna ermişti. Peygamberimiz (S.A.V.)’le, Hazret-i Hatice (R.A.), namazlarını gizlice kılmağa devam ettiler.

(M. Âsım Köksal, İslâm Târihi Ansk. C. 3, S: 18-20)

 

DUÂ

* Niyet ettiğin bir iş için kalbinde havf ve tereddüd olursa o işi yapma.

* harâmlardan sakın, insanların en âbidi olursun.

* harâm lokmadan neşv ü nema bulan vücûda lâyık olan cehennem ateşidir.

* Cibrîl bana ne zaman geldiyse şu iki duâyı emretti:

Ey Rabbim! Bana temiz rızık ver ve Sâlih amel nasib et.

* Allâh-ü Teâlâ buyuruyor: “Kulum beni yalnız iken zikrederse ben de onu yalnız zikrederim. Beni bir topluluk içinde zikrederse onu ondan daha hayırlı ve daha büyük bir topluluk içinde zikrederim.”

* Allâh sizden üç şeyi istemiyor:

Kur’ân okurken yâhûd okunurken ileri geri konuşmayı,

Duâ ederken sesini yükseltmeyi,

Tâkat getiremeyeceğiniz kadar kendinizi namaza zorlamanızı.

* Sıkıntılı zamanlarında Allâh’ın kendisine icâbet etmesini isteyen kimse rahatlık zamanında duâyı çok yapsın.

* İnsanların en âcizi duâdan  da âciz olan, insanların en cimrisi selâmı da kıskanan kimsedir.

* “Ey Rabbim! Şükrünü edâya, Seni zikretmeye ve Sana güzel ibâdet etmeye bana yardım et!” diyen bir kimse mükellef bir duâ yapmış olur.

* İyiliğin her çeşidi ibâdetin yarısıdır. Diğer yarısı ise duâdır.

* Duâ mü’minin silâhı, dînin direği, göklerin ve yerin nûrudur.

* Zaîflerinizin duâları ve ihlâslarından başka bir şey hürmetine mi nusrete (yardıma) nâil oluyorsunuz?

* Beş gece vardır ki duâ reddolunmaz:

– Receb’in ilk gecesi

– Şabânın on beşinci gecesi

– Cum’a gecesi

– Ramazân Bayramı gecesi

– Kurbân Bayramı gecesi

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Duâlar ve Zikirler, S: 43)

 

ÂYET-İ KERÎME

“Şüphesiz Allâh (C.C.) ve melekleri o Peygamber (S.A.V.)’e salât ederler. O halde ey îmân edenler: Siz de ona salât ve selâm getirip gönülden tam bir teslîmiyet içinde ona selâm verin.”                     (Ahzâb Sûresi: 56)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İN ŞEFÂATİ

Ebû Hüreyre ve Huzeyfe (R.A.)’in rivâyet ettikleri Hadîs-i Şerîf’te Resûlullâh (S.A.V.):

“Allâh Tebâreke ve Teâlâ (kıyâmet gününde) insanları bir yere toplayacak, mü’minler kendilerine cennet yakınlaştırılıncaya kadar ayakta duracaklar.” O zaman, insanlar şefâat için, Ádem, İbrâhîm, Mûsâ ve Îsâ (A.S.) Hazerâtına mürâcaat edecekler. Bunların her biri: “Ben bu işin ehli değilim” diye bir sonrakine, havâle edecekler. “Nihâyet Muhammed (S.A.V.)’e gelecekler. O hemen ayağa kalkacak, kendisine şefâat için izin verilecek. Emânetle rahim gönderilerek Sıratın sağ ve sol taraflarına duracaklar. Sonra sizin ilk kafileniz şimşek gibi, sırattan geçecek. Şimşeği hiç görmediniz mi? Göz kırpacak bir zamanda nasıl geçip dönüyor. Sonrakiler kuşların geçişi gibi ve insanların koşması gibi geçecekler. Onları böyle koşturan amelleri olacaktır.

Peygamberimiz (S.A.V.) de Sırat üzerinde durmuş:

“-Yarabbi! Selâmet ver, selâmet!” diyecek. Nihâyet kulların amelleri aciz kalacak. Hatta öyle kimse gelecek ki, ancak sürünerek yürüyebilecek. Sıratın iki tarafında asılı çengeller olacak. Bunlar emrolunduklarını yakalamakla me’mûrdurlar. Bakarsın bazı insanlar, tırmalanmış, kurtulmuş, bazıları da cehenneme atılmış olacak” buyurdular.

Ebû Hüreyre’nin nefsi yed-i kudretinde olan Allâh’a yemin ederim ki cehennemin dibi yetmiş yıllık yol kadar derindir.                (A. Davudoğlu, S. Müslim, T. ve Şerhi, C: 2, S: 220)

 

ÂYET-İ KERÎME

“(Hidâyet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sâdece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dil-sizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler.”

(Bakara, S: 171)

 

BERÂT GECESİ VE FAZÎLETLERİ

Şa’bân’ın on beşinci gecesi bir senelik günahlara keffârettir. Bunun için Şa’bân’ın on beşinci gecesine “Keffâret Gecesi” de denilir.

Yüce Allâh (C.C.)’nün mağfiret hazînelerinin dolup taştığı ve isteyen her mü’mine bol bol ihsân edildiği gecelerden biri de Berât Gecesi’dir. Şa’bân-ı Şerîf’in 14. gününün akşamı Berât Gecesi’dir.

Berât demek “suçtan ve borçtan kurtulmak” ma’nâsına gelir. Böyle bir gecede kul, Rabbi’ne dönüp O (C.C.)’nün dergâhına yüz sürerek afv dileyecek olursa, Cenâb-ı Hakk (C.C.), o kulun günahlarını bağışlar ve onu kendine dost seçer. Bir Hadîs-i Şerîf’te:

“Allâh-ü Teâlâ (C.C.) bu gece ümmetime, Beni Kelb Kabîlesi’nin koyunlarının tüyleri adedince rahmet eder.” buyurulmaktadır.                             (İbn-i Mâce, Tirmizî)

Bu gece mağfiret gecesidir. Bütün günahlarının bağışlanmasını isteyen mü’minler şu Hadis-i Kudsî’deki çağrıya uymalıdırlar. “Bu gecede istiğfar eden yok mu, onu mağfiret edeyim? Rızık isteyen yok mu, ona (bol bol) rızık vereyim, herhangi bir sıkıntıya, hastalığa ve belâya duçar olan yok mu, ona da sıhhât ve âfiyet vereyim.” diye.

Me’mûr melekler tarafından kulların rızıkları, ecelleri ve diğer işleri bu gece yazılır ve tertîb edilir. Vazîfeli melekler, bugünden i’tibaren Levh-i Mahfûz’dan insanların hayat hâdiselerini yazmağa başlarlar ve bu durum, Kadir Gecesi’ne kadar devâm eder.

Nitekim Allâh-ü Teâlâ Hazretleri, Âyet-i Celîlesi’nde: “Her hikmetli iş o mübârek gecede ayırt edilir. (Rızık, ecel, hayır ve şerrden ibâret bütün işler o gece yazılır.)”  buyurmaktadır.                                              (Duhân: 4)

Nebîyyi Ekrem (S.A.V.) Berât Gecesi için buyurmuşlardır ki:

-”Allâh-ü Tebâreke ve Teâlâ, Şa’bân’ın on beşinci gecesi, semâ-yı dünyâya iner ve Kelb Kabîlesi koyunlarının tüylerinin sayısından fazla günah afveder.” buyurmuşlardır.                                                             (Tirmizi)

KUR’AN-I AZÎMÜ’Ş-ŞÂNI ÖĞRENİP,

OKUMAK VE DİNLEMEK

* Her müslüman için namazı caiz olacak miktar Kur’an-ı Kerim’den ezber etmek bir farzı ayındır. Fatiha suresi ile diğer bir sureyi ezber etmek de vacibtir ki, bununla farz da yerine getirilmiş olur. Kur’an-ı Mübih’in şair kısımlarını hıfz etmek de ehli İslam için bir farzı kifayedir.

* Kur’an-ı Kerim’i namaz dışında Mushaf-ı Şerifte bakarak okumak ezbere okumaktan efdaldir. Çünkü bu takdirde tilavet ibadetiyle Muhaf-ı şerife nazar ibadeti cem’edilmiş olur.

* Kur’an-ı Azimi namaz haricinde de kıbleye yönelerek ve güzel libaslar giyinmiş bulunarak taharet üzere okumak müstehabdır. Evvelinde “euzü” ile “besmele’yi” okumak da müstehabdır.

* Kur’an-ı Kerim’i dinlemek bir farzı kifayedir. Maahaza başka işle uğraşan kimselerin yanlarında Kur’an ayetlerinin alenen okunması muvafık değildir. Bu halde Kur’an-ı zi’şanı dinlemeyenler değil, okuyanlar günaha girmiş olurlar.

* Kur’an-ı Hakimi tilavet, nafile ibadetten ve cehren okumak, hafiyya okumaktan ve dinlemek kıraat etmekten efdaldir. Elverir ki riyadan hali olsun.

* Namaz kılınması mekruh olan vakitlerde dua ile, tesbih ile, Peygamber Efendimiz Sallallahü Aleyhi Vesselem’e Salâtü Selam ile iştigal, Kur’an-ı Kerim’i tilavetten efdaldir.

(B. İslam İlmihali, S: 223)

 

KUR’AN OKUYAN MÜ’MİN

Rasûlullah (s.a.v.): “Kur’an okuyan mü’min ütrücce (ağaç kavunu) gibidir. Kokusu da taâmı da hoştur. Kur’an okumayan mü’min hurma gibidir. Rayihası (kokusu) yok fakat tadı hoştur. Kur’an okuyan münâfık reyhâna benzer. Kokusu hoş, tadı acıdır. Kur’an okumayan münafık, Ebu Cehil karpuzuna benzer. Kokusu olmadığı gibi tadı da acıdır.” buyurdu.

(Riyazü’s-Salihin, C: 2, Sh: 340)

 

  1. İBRAHİM (A.S.) VE OĞLU

“Vaktaki İbrahim (a.s.)’in oğlu maîşet işlerinde kendisiyle beraber sa’y edip pederine yardım eder oldu. İbrahim (a.s.) şefkatle oğluna rüyasını anlatmaya başladı:

–“ Ey oğulcuğum, ben rüyada görüyorum ki Allah Teâlâ’ya kurban için seni kesiyorum. Sen şu rû’ya hakkında ne düşünürsün? Cenab-ı Allah (c.c.)’ın şu ibtilâsına sabır eder misin, yoksa etmez misin?”

(Saffat Sûresi: 102)

İbrahim (a.s.), oğlunu kurban etmekle memur olduğunu beyan edince oğlu:

“– Ey babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşâallah sen beni sabredici kimselerden bulursun, dedi. Vaktaki baba-oğul her ikisi de ilah-i emre inkiyadda ittifak ettiler.

(Katade’ye göre İbrahim (a.s.) oğlunu, İsmail (a.s.) de nefsini Allah (c.c.)’a teslim etti), İbrahim (a.s.) oğlunu sağ tarafına yatırınca alnının bir tarafı yere dayandı. İşte o vakit her ikisi de seâdet-i uzmaya erişdiler.”

(Saffat : 102-103)

İbrahim (a.s.)’e kesmek istediği oğlu İsmail (a.s.) şöyle dedi:

“– Ey babacığım, seni hareketimle rahatsız etmemem için ipimi iyi bağla, kanımdan üzerine sıçramaması, kanımı görüp annemin mahzun olmaması ve bu sebeple ecrimin noksanlaşmaması için üzerimden elbisemi çıkar. Bana daha kolay olması için de bıçağı boğazıma çabuk sür. Çünkü ölüm zordur. Anneme gittiğinde benden ona çok selam söyle. Eğer münasip görür iseniz gömleğimi anneme verin olabilir ki annem bununla teselli bulur.”  Bunun üzerine İbrahim (a.s.) oğluna:

“– Sen Allah (c.c.)’ın emrini yerine getirmekde ne iyi yardımcısın evladım!”

(Hz. M. Sâmi Ramazanoğlu (k.s.), Hz. İbrahim (a.s.), S: 111-115)

 

DUÂ-İ ARŞ

 

(Ramazân ayının evvelinde veyâ ortasında veyâ âhirinde üç (3) kerre okunacak.)

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Allahü Rabbün Ehadün Samedün Ferdün li’l âlemîne Nebîyyinâ Muhammedin Erselehû Mübeşşirân. Li’l kâfirine münzirûn münziran minennâri ve münzirân Nebîyyinâ Muhammedün Ehadün Hâmidün ve Kâsimün ve Şâhidün li’l-mü’minîne ve Kâimun Nebîyyinâ Muhammedün ve hüve Nebîyyü’l Mustafa Sallallahü Teâlâ Aleyhi ve Sellem. Ve’l İmâmü’l Mürtezâ Ve’r Resûlü’l-Müctebâ Nebîyyinâ Muhammedün hüve’r, Resûlü’l Mürselü Sâhibü’l Kitâbi Münziru Ve’l-Kitâbü’l Mecdü Nebîyyinâ Muhammedün Sâhibü’l-Livâi ve’l-Minberi ve’l-Burâki’l-ezheri ve’r-Rızâi ve’l-Kevseri Nebîyyinâ Muhammedün ve zeynü’l- Cinâni Ahmedün Abdün Mutî’un, Âdilun Abdün Cevâdün Nâfiun li’l müşrikîne kâilün Nebîyyinâ Muhammedün ve Şefî’unâ Muhammedun ve Rasûlünâ Muhammedün fahrun lenâ Muhammedün hayrun li’l-âlemîne Şefî’un li’l müznibîne ve’l-mücrimîne Nebîyyinâ Muhammedün ihtârahü ve Erselehü fî halkıhî Şerrefehü Yühibbühü Nebîyyinâ Muhammedün Sallallahü A’lâ Seyyidinâ Muhammedin ve Âlihî ve Sahbihî Ecmaîne bi Rahmetike yâ Erhamerrâhimîn.

  • ••

HADİS-İ ŞERİF

“Tahkika bir kul namazını, gerek alenen ve gerekse sırren eda eylediği esnada adap ve erkanını sünneti seniyyeye teklif ederse; Cenab-ı Allah (c.c.) kıyamet günü, bu benim kulumdur buyurur.”

(Camius Sağir)

AREFE GÜNÜ DUÂSI

Lâ ilâhe illallâhü vahdehulâ şeriykeleh. Lehülmülkü velehülhamdü biyedihilhayr vehüve a’lâ külli şey’in kadîr.

 

  • ••

İFTAR DUÂSI

Allâhümme leke sumtu ve bike âmentü ve a’leyke tevekkeltü ve âlâ rızkıke eftartü ve li savmi gadin ne-veytü fağfürlî mâ kaddemtü vemâ ahhertü.

 

Ma’nâsı “Allâh’ım senin rızan için oruç tuttum. Sana inandım. Sana güvendim. Senin rızkınla orucumu açıyorum. Yarının orucuna da niyyet ettim. Benim geçmiş ve gelecek günahlarımı bağışla.”

 

  • ••

 

YEMEK DUÂSI

 

Elhamdülillâh Elhamdülillâh Ellezi et’amenâ ve segânâ vecealenâ minelmüslimîn.

Allâhümmağfir verham vahfez sâhibi’t-taami ve’l âkilîn. Velimen se’â fîhî vêlicemii’l mü’minîne Ve’l-mü’minât, ve’l müslimîne ve’l müslimât el ahyaü minhüm ve’l-emvât. Birahmetikê yâ Erhame’r- Rahimîn.

Allâhümme nevvir gulûbenâ bi envâri muhabbetike ve zikrike ve şükrike ya zel celâli ve’l ikrâm.

Allâhümme ahyina hayaten tayyibeten bi’s sıhhati ve’s selâmeti ve’l-afve ve’l-âfiyeti fiddini ve’d dünya ve’l-âhireti haseneh. İnneke â’lâ külli şey’in kâdîr.

Allâhümme innâ nes’elüke tamamen nı’meh ve devamel afiyeh ver zükna husnel hatimeh.

Allâhümme zid velâ tenkus bi hurmeti’n Nebîyyî Sallallahû Aleyhi Vesellem.

Ve bi hürmeti Sırrı Sûratil FATİHÂ…

 

UNUTKANLIĞA KARŞI OKUNACAK DUÂ

Îkâz: İşbu Duâ, sabah ve akşam 3’er kerre okunacaktır.

“Bismillâhirrahmânirrahîm.”

“Sübhâneke lâ ı’lme lenâ illâ mâ a’llemtenâ inneke ente’l-A’lîmü’l-Hakîm.”

“Allâhümme, elhimnî efkahü bihi evâmirake ve nevâhîke ve’rzunknî fehmen ağlemü bihî keyfe ünâcîke yâ erhame’r-Râhimîn.

Allâhümme’r-zuknî fehme’n-Nebiyyîn ve hıfze’l-Mürselîn ve ilhâme’l-melâikete’l-mukarrabîn, birahmetike yâ erhame’r-Râhimîn.

Allâhümme ekrimnî binûri’l-fehmi ve ahricnî min zulümâti’l-vehmi ve’ftah lî ebvâbe rahmetike ve’nşûr a’leyye min hazâini ı’lmike yâ erhame’r-Râhimîn.”

  • ••

HER TÜRLÜ HAYIRLI TALEB VE MURÂD

İÇİN OKUNACAK DUÂ

Îkâz: Cum’a gecesi sabaha karşı, iki rek’at nâfile namazı kılıp dört yüz seksen (480) def’a: Bir (1) “Bismillâhirrahmânirrahîm.” ile “Rabbene’ftah beynenâ ve beyne kavminâ bi’l-hakkı ve ente hayrü’l-fâtihin.” okuyup her yüz (100) sonunda “Allâhümme, yâ Müfettiha’l-ebvâb iftâh lenâ hayra’l-bab.” okunacaktır:

Şöyle ki: Önce bir (1) def’a “Bismillâhirrahmânirrahîm.” denilip arkasından yüz (100) def’a “Rabbene’ftah beynanâ ve beyne kavminâ bi’l-hakkı ve ente hayrü’l-fâtihîn.” ve bir (1) def’a da “Allâhümme, yâ Müfettiha’l-ebvâb iftâh lenâ hayra’l-bâb.” duâsı okunacak. Bu okuma işi, dört (4) kerre tekrâr edilecek. Beşinci seferin başında yine bir (1) def’a “Bismillâhirrahmânirrahîm” okunacak, arkasından seksen (80) def’a “Rabbene’ftah beynenâ ve beyne kavminâ bi’l hakkı ve ente hayrü’l-fâtihîn.” Âyet-i Celilesi okunacak ve buna ilâveten bir (1) kerre de “Allâhümme, yâ Müfettiha’l-ebvâb iftâh lenâ hayra’l-bâb.” okunacaktır.

 

 

YAĞMUR SUYUNA OKUNACAK DUÂ

“Bismillâhirrahmânirrahîm”

Ömer İbn-i Hattâb Radıyallâhü Teâlâ Anh’ın şöyle dediği rivâyet edildi:

“Resûlullâh Sallallâhü Teâlâ Aleyhi ve Sellem buyurdular ki:

“-Kim yağmur suyundan alır da (bir rivâyette Nisan yağmurundan) ve üzerine yetmiş (70) def’a Fâtiha Sûresi ve yetmiş (70) def’a Âyete’l-Kürsî ve yetmiş (70) Kulhüvellâhü Ehad ve yetmişer (70’er) def’a da Mu’avvizeteyn’i (Felâk ve Nâs Sûreleri’ni) okursa, nefsim, yed-i Kudretinde Olan’a (Allâh’a) yemîn ederim, muhakkak Cibrîl bana geldi ve haber verdi ki: “-Her kim, bu sudan arka arkaya yedi (7) gün, sabahları içerse, muhakkak Allâh Sübhânehü ve Teâlâ, o suyu içen kimsenin cesedindeki bütün hastalıkları def’ eder. Ve onu hastalıktan âfiyette kılar. Ve damarlarından ve etinden ve kemiğinden ve bütün a’zâlarından (hastalığı) çıkarır.”

  1. Yetmiş (70) def’a FÂTİHA SÛRESİ
  2. Yetmiş (70) def’a ÂYETE’L-KÜRSÎ
  3. Yetmiş (70) def’a İHLÂS SÛRESİ
  4. Yetmiş (70) def’a FELÂK SÛRESİ
  5. Yetmiş (70) def’a NÂS SÛRESİ

ABDEST DUÂLARI

“Euzü” ve “Besmele”den sonra “Elhamdü lillahillezî cealelmâe dahûran ve cealelislâme nûrâ.”-

Ağıza su alırken: ”Allâhümmeskınî min havzı nebiyyike ke’sâ.”

Burnuna su alırken: ”Allâhümme lâ tüharrimnî râyihate neîmike ve cenânik.”

Yüzünü yıkarken: “Allâhümme beyyız vechî binûrike yevme tebyezzu vücûhun ve tesveddü vücûh.”

Sağ kolunu yıkarken: “Allâhümme â’tınî kitâbî biyemînî ve hâsibnî hısâben yesîrâ.”

Sol kolunu yıkarken: “Allâhümme lâ tu’tinî kitabî bişimâlî velâ min verâi zahrî velâ tuhâsibnî hısâben şedîdâ.”

Başını meshederken: “Allâhümme ğaşşinî birahmetike ve enzil aleyye min berakâtik.”

Kulaklarını meshederken: “Allâhümmec’alnî minellezîne yestemiûnel kavle feyettebiûne ahseneh.”

Boynunu meshederken: “Allâhümme’tık ra- kabetî minennâr.”

Ayaklarını yıkarken: “Allâhümme sebbit kademeyye ales sırâtı yevme tezûlü fîhilakdâm.

 

 

MÜ’MİNLERİN KUR’ÂN’I

DİNLEMESİ VE SÜKÛTU

“Kur’an okunduğu zaman, hemen onu dinleyin ve susun. Olur ki merhamet edilirsiniz.” (A’râf Sûresi: 204) Useyyid bin Hudayr (R.A.)’den şöyle dediği rivâyet olunmuştur:

Bir kere Üseyyid (R.A.) gece vakti Bakara Sûresi ve Sûre-i Kehf’i okuyordu. Atı da yanında bağlanmış idi. Kur’ân’ı okur iken at deprenmeğe başladı. Üseyyid (R.A.) sustu, at da sâkin oldu. Üseyyid (R.A.) bir daha okumağa başlayınca at yine şahlandı. Artık Üseyyid (R.A.) Kur’ân okumaktan vazgeçti. Oğlu Yahyâ (R.A.) da ata yakın yatmakta idi. Atın çocuğa zararı dokunmaması için oğlu Yahya (R.A.)’ı geriye çekti. Başını kaldırıp göğe baktığında kandiller gibi birtakım yıldızların parlamakta olduğunu gördü. Sabah olup da keyfiyeti Resûlullâh (S.A.V.)’e arz eylediğinde: “-Oku ey Hudayr oğlu, oku ey Hudayr oğlu!” buyurdular. Üseyyid (R.A.) de: “-Atın oğlum Yahyâ’yı çiğnemesinden endîşe ettim de kestim. Gökyüzünde kandiller gibi yıldızların parlamakta olduğunu gördüm sonra göğe doğru çekilip gittiler.” dedi. Resûl-i Ekrem (S.A.V.): “-Onlar bilir misin nedir?” buyurdular. “-Hayır.” dedim. “-Ey Üseyyid, onlar melekler idi. Senin sesine yaklaşmışlardı. Eğer sen Kur’ân okumağa devâm etse idin sabaha kadar melekler seni dinlerdi.” buyurdular.

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) buyurmuştur ki,

“-Her çocuk İslâm fıtratı üzere doğar, fakat sonra ebeveyni yahûdi, nasrânî, mecûsî ise evlâdını da yahudi, nasrânî, mecûsî yapar.”

Binaenaleyh bir müslüman ebeveyn de fıtret-ı İslâm üzerine Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine bahş ve İhsân buyurduğu evlâdına dinî terbiye ve akîdesini tâlim ve telkîn etmekle veyahut okutturmakla mükelleftir. Aksi takdirde mes’uldür.

Aile ocağında bir evlâdın dünyaya gelmesiyle evlâd hakkı, evvel evlâdına güzel bir isim vermekle başlar. Nitekim Hadîs-i Şerîf’te:

“Evlâdın ebeveyn üzerindeki hakkı güzel isim verilmesi ve Kur’ân ve ferâiz-i dîniyyesini ta’lîm etmek ve sinn-i rüşde vasıl oldukça evlendirmektedir.”

Diğer bir Hadîs-i Şerif’te

“Evlâdınızı üç hasletle terbiye ediniz:

1- Peygamberinize muhabbet,

2- Ehl-i beytine muhabbet,

3- Kur’ân kırâ’ati.”

(Hz. Mahmûd Sâmi Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 2, S: 64)

 

KUR’ÂN OKUMANIN EDEBLERİ

Zâhirî edebleri:

1- Gâyet hürmetle ve abdestli olarak Kıble’ye karşı oturmak,

2- Okurken acele etmemek ve tecvîdle okumak,

3- Zorla da olsa ağlamaya çalışmak,

4- Rahmet ve azâb Âyetleri’nin hakkını edâ etmek,

5- Eğer gösteriş ihtimâli veyâ başka bir Müslümân’a zahmet ve eziyet verme endişesi varsa sessiz okumalıdır. Yoksa sesli okumak efdâldir.

6- Güzel sesle okumalıdır. Çünkü bir çok Hadîsler’de Kur’ân-ı Kerîm’i güzel sesle okumanın üzerinde önemle durulmuştur.

Bâtıni Edebleri:

1- “Bu ne yüce bir kelâmdır.” diye Kur’ân-ı Kerîm’in azametini kalbine yerleştirmek,

2- Bu kelâmın sâhibi olan Allâh-ü Teâlâ’nın yüce şânını, üstünlüğünü ve büyüklüğünü kalbinde bulundurmak,

3- Kalbini vesvese ve nefsânî düşüncelerden temiz tutmak,

4- Ma’nâlarını düşünmek ve lezzet alarak okumak. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz bir def’a bütün geceyi şu Âyeti okuyarak geçirdi:

“Eğer onlara azâb edersen, şüphe yok ki onlar senin kullarındır ve eğer kendilerini bağışlarsan, yine şüphe yok ki sen mutlak gâlibsin ve hükmünde hikmet sahibisin.”

(Mâide: 118)

5- Gönlünü okuduğun Âyetlere vermek. Meselâ, dilinde rahmet Âyeti varsa kalb sevinçle dolup taşmalı, azâb Âyetleri okurken kalb sarsılmalıdır.

6- Kur’ân’ı okuyan sanki Allâh-ü Teâlâ’nın kendisine hitâbını duyuyormuş gibi okuduğuna kulak vermelidir.

(Fezâil-i A’mâl)

ZEMZEM İÇTİKÇE OKUNACAK DUA

Allahümme innî eselüke ilmen nâfian ve rızgan vâsiân ve şifâen min külli dâin vesekam. Ve esgınî min havdi nebiyyike seyyidinâ Muhammedin sallallahü aleyhi ve sellem. Bi lütfike ve keremike yâ ekremel ekremîn.

 

GIYBETE SEVKEDEN UMUMÎ SEBEBLER

Umumî Olan Sekiz Sebeb:

  1. Kînini yenmek. Bir kimse başka birisine bir sebebden dolayı kızdığı zaman, onun aleyhinde konuşmaktan zevk alır. Kuvvetli imana sahip değil ise, dili, tabiatıyla adamın aleyhinde atar tutar. Bazan da hiddetini yenemez ve hiddeti, içinde saklanır. Nihayet kin halini alır, ve devamlı olarak adamın aleyhinde dedikodu yapar. Hiddet ve kin, gıybetin en belli başlı sebeblerindendir.
  2. Arkadaşlarının kendisini konuşturup dinlemeleri ve kendisinin de onlara uymasıdır. Onlar, onun gibi dedikodulardan zevk alıp, onu hoşlukla dinledikleri zaman, onlardan yüz çevirmesi, sözü değiştirmesi veya oradan kalkıp ayrılması, arkadaşlarının ağrına gidip kendisini terkedeceklerinden korkarak onlarla gıybete dalmasıdır. Bunu bir muâşeret âdâbı ve hoş sohbet sanır.
  3. Bir işin kendi aleyhinde olacağına ve hakkında dedikodu yapıp kendisine dil uzatacağına herhangi bir vesile ile kaani olduğu için, ondan önce onun aleyhine geçerek kendi aleyhinde konuşacaklarını çürütmek ister. Burada da sonundaki yalanlarını, geçer akçe olarak piyasaya sürebilmesi için, önce adamın hakkında doğru olarak bildikleri şeyleri anlatır.
  4. Kendisine isnad edilen bir şeyi başkasına yüklemek ve bu sûretle kendisini kurtarmak için gıybet etmektir. Meselâ kendisine bir şey nisbet edildiği zaman öteki adamın yaptığı kötülüklerden bahseder. Halbuki kendi vazifesi kendini kurtarmaktı. Öteki adamın kusurlarını saymak değildi.
  5. Kendisini üstün göstermek ve başkasını küçük göstermek için o cahildir, aklı ermez, sözü değersizdir, şeklindeki konuşmaları gibi.
  6. Hased, çekememezlik. Bu, bazan, insanların birini övüp medhetmelerine ve ona saygı göstermelerine dayanamadığından, onu insanların gözünden düşürmek maksadıyla aleyhinde konuşur.
  7. Şakalaşmak, gülüp eğlenmek ve zamanını gülüp eğlenmekle geçirmek için, başkasının kusurlarını sıralamaktan ibarettir ki, bunun sebebi de kendi kendini beğenmektir.
  8. Adamı küçük gördüğü için, hem huzurunda, hem gıyabında adam ile alay ve eğlence etmekdir. Bunun sebebi de, kendini büyük görüp, diğerini küçümsemektir.

(Hüccedü’l İslâm İmam-ı Gazâli (Rh. A.), İhyâ-u Ulûmuddîn, Cilt 3, S. 327)

 

DUÂ-İ ARŞ

(Ramazân ayının evvelinde veyâ ortasında veyâ âhirinde üç (3) kerre okunacak.)

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Allâhü Rabbün, Ehadün Samedün Ferdün li’l âlemîne, Nebîyyinâ Muhammedin Erselehü Mübeşşiren. Li’l kâfirine münzirûn münzîren minennâri ve münziren Nebîyyinâ Muhammedün Ehadün, Hâmidün ve Kâsimün ve Şâhidün li’l-mü’minîne ve Kâimun Nebîyyinâ Muhammedün ve hüve Nebîyyü’l-Mustafâ Sallallâhü Teâlâ Aleyhi ve Sellem. Ve’l-İmâmü’l-Mürtezâ, ve’r-Resûlü’l-Müctebâ, Nebîyyinâ Muhammedün hüve’r-Resûlü’l-Mürselü, Sâhibü’l-Kitâbi, Münziru Ve’l-Kitâbü’l-Mecdü, Nebîyyinâ Muhammedün Sâhibü’l-Livâi ve’l-Minberi ve’l-Burâki’l-ezheri ve’r-Rızâi ve’l-Kevseri Nebîyyinâ Muhammedün ve zeynü’l-Cinâni Ahmedün, Abdün Mutî’un, Âdilun, Abdün, Cevâdün, Nâfiun, li’l müşrikîne kâilün, Nebîyyinâ Muhammedün ve Şefî’unâ Muhammedun ve Resûlünâ Muhammedün fahrun lenâ Muhammedün hayrun li’l-âlemîne Şefî’un li’l-müznibîne ve’l-mücrimîne, Nebîyyinâ Muhammedün ihtârahü ve Erselehü fî halkıhî Şerrefehü, Yühibbühü Nebîyyinâ Muhammedün Sallallâhü A’lâ Seyyidinâ Muhammedin ve Âlihî ve Sahbihî Ecmaîne bi Rahmetike yâ Erhamerrâhimîn.

YEMEK DUÂSI

Elhamdülillâh Elhamdülillâh Ellezi et’amenâ ve sekânâ vece’alenâ minelmüslimîn.

Allâhümmağfir verhâm vahfez sâhibe’t-taâmi ve’l-âkilîn. Velimen se’â fîhî velîcemii’l-mü’minîne Ve’l-mü’minât, ve’l-müslimîne ve’l-müslimât el ahyâ ü minhüm ve’l-emvât. Birahmetike yâ Erhame’r- Rahimîn.

Allâhümme nevvîr kulûbenâ bi envâri muhabbetike ve zikrike ve şükrike yâ ze’l-Celâli ve’l-İkrâm.

Allâhümme ahyina hayaten tayyibeten bi’s-sıhhati ve’s-selâmeti ve’l-afve ve’l-âfiyeti fiddini ve’d-dünya ve’l-âhireti. İnneke â’lâ külli şey’in kâdîr.

Allâhümme innâ nes’elüke tamâmen nı’meh ve devâmel afiyeh ve’r-zükna hüsne’l-hatimeh.

Allâhümme zid velâ tenkus bi hurmeti’n-Nebîyyî Sallallâhü Aleyhi ve Sellem.

Ve bi hürmeti Sırrı Sûreti’l-FÂTİHA…

 

HER TÜRLÜ HAYIRLI TALEB VE MURÂD İÇİN OKUNACAK DUÂ

“Önce Cum’a gecesi sabaha karşı, 2 rekat namaz kılınıp arkasından aşağıdaki duâ tarif edildiği şekilde 480 defa okunacak:

Önce “Bismillâhirrahmânirrahîm” dedikten sonra, 100 def’a:

“Rabbene’ftah beynenâ ve beyne kavminâ bi’l-hakkı ve ente hayrü’l-fatihin .” (A’râf:89) duâsı okunur, arkasından bir def’a:

“Allâhümme, ya Müfettiha’l-ebvâb iftâh lenâ hayra’l-bâb.” duâsı okunacak.

Dört kere bu şekilde tekrardan sonra yine           besmelenin arkasından 80 defâ:

“Rabbene’ftah beynenâ ve beyne kavminâ bi’l-hakkı ve ente hayrü’l-fâtihin” duâsı ve bir defâ

“Allâhümme, yâ Müfettiha’l-ebvâb iftâh lenâ hayra’l-bâb” duâsı okunacak.

  • ••

Ayrıca aşağıdaki üç duâ (Âyetler) 7’şer def’a okunacak.

  1. Duâ (Âyet): “Fellâhü hayrün hâfizan vehüve erhamü’r-Râhimîn.” (Yûsuf: 64)
  2. Duâ (Âyet): “Selâmün kavlen min Rabbi’r-Rahîm.” (Yâsîn: 58)
  3. Duâ (Âyet): “Selâmün a’leyküm bimâ sabertüm fe ni’me ukbe’d-dâr.” (Ra’d: 24)
  4. Duâ (Âyete’l-Kürsî): 8 def’a okunacak. Birinci okunuşta; ön tarafa, ikincide; sağa, üçüncüde; sola, dördüncüde; arkaya, beşincide; yukarıya, altıncıda; aşağıya üflenilecek, yedinci okunuşta; yutulacak, sekizinci okunuşta; etrafa dönülerek (dört bir tarafa doğru) üflenilecektir.
  • ••

HADÎS-İ ŞERİF

“Farz namazı kıldığınız zaman her bir farz namazdan sonra on def’a:

Lâilâheillallahü vahdehû lâşerîkeleh, lehülmülkü velehülhamdü vehüve alâkülli şey’in kadîr. deyiniz.

Böyle diyene bir köle azâd etmiş gibi ecir yazılır, buyururlardı.

(Buhârî)

 

 

 

 

 

HASED VE SÛRE-İ YÛSUF’UN

NÜZÛL SEBEBİ

Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz buyuruyor ki: “Hasedden hazer edip sakınınız. Zîrâ muhakkak hased ateşin odunu yakıp erittiği gibi hasenâtı yer”

Bazı hukemâ demişlerdir ki: “Hased eden kimse beş vechile Rabbine itirâz etmiş olur?

1- Cenab-ı Hakk’ın nimetini başkasında ızhar etmesine buğzeylemiş olur.

2- Rabb Teâlâ’nın taksîmine itirâz edip, böyle yapmasaydı da taksîmini böyle yapsaydı diye itirâz etmiş olur.

3- “Allah Teâlâ Fazlını dilediğine verir.” Fazl-ı İlâhî’ye buhl (cimrilik) izhâr eylemiş olur.                                             (Maide: 54)

4- Allah Teâlâ’nın; velî, dost ittihâz buyurduğu bir kulunun hizlânını (yardımdan mahrûmiyet) ve nimetin ondan gitmesini murâd etmiş olur.

5- İblîs’in hased sıfatına iştirâk etmiş olur.

Bir kimse Sûre-yi Yûsuf’u okumaya devam edip manasını da düşünürse Yûsuf Aleyhisselâm’ın vasıl olduğu sürûra nail olur.

Yahudî âlimleri müşriklerin reislerine dediler ki: “Sorun Muhammed (S.A.V.)’e Ya’kûb (Aleyhisselâm)’ın aile efrâdı niçin Mısır’a göçtüler?” Bunun üzerine Sûre-i Yûsuf indi.

Übeyy bin Kaab (R.A.), Resûlullâh (S.A.V) Efendimiz’in şöyle buyurduğunu Rivâyet ediyor:

“Kölelerinize Sûre-i Yûsuf’u ta’lim edip öğretiniz. Zîrâ herhangi bir müslüman (bunu) yazıp ehline ve kendi kölesine öğretirse Allâh-ü Teâlâ (C.C.) onun sekerât-ı mevtini kolaylaştırır. Hiç bir müslime hased etmemeye de kuvvet verir.”

(Ruhul-BeyanTefsiri)

Yusuf (A.S.)’ın kıssası kıssaların en güzelidir. Zira bu sûrede ibret, hikmet, nükte, hem dînî ve hem dünyevî maslahat için fâideler, melikin ahvâli, memleketin hâli ve kadınların mekr ve hilelerini haber, düşmanın ezasına sabır, mukabeleye iktidar var iken sarf-ı nazar etmek gibi bir çok faydalar vardır.

Zîrâ bu sûrede firkat (ayrılık), vuslat (kavuşma), gurbet, taltif, ta’nif (azarlamak), aşk, âşık, ma’şuk, habis, halâs (kurtuluş) kayd, ubûdiyyet, ıtık (azadlık), teâruf (tanışma), tenakür (tanımama), İkbal, firar, işaret, beşâret (müjde), tâ ’bir, tefsîr, ta’sîr (zorlaştırma), teysîr (kolaylaştırma), ve başka hiçbirinde olmayan latîf kıssalar, muhtelif muâmeleler mevcuttur.

Aynı şekil de nefsi emmarenin tezkiye ve tasfiyesi de vardır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Yusuf (A.S.), S: 10)

 

 

 

 

 

ŞİFÂ ÂYETLERİ

 

îkâz: Şifâ Âyetleri, bir defada hepsi okunmak  üzere sa-

 

bah ve akşam yedişer defa okunacaktır. Hastalığın şidde-

 

tine göre sayı artırılabilir.

 

Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm Ve yeşfi sudûra

 

gavmin Mü’mînîn. (Tevbe, u> Veşifâun li-mâ fi’s-sudûr.

 

(Yûnus, s?) Yahrucumin butûnihâ şarâbun muhtelifun

 

elvenuhu fihi şifâun li’n-nâs. (Nahi, 69)

 

Ve    nünezzilü     mine’l-kur’âni     mâ     hüve     şifâun    ve

 

rah-metün li ’l-Mü’mînîn. (ism, 82.)

 

Ve izâ meridtü fe-hüve yeşfin. (şuarâ, tx» Gul hüve li’llezîne

 

âmenû hüden ve şifâ’. (Fussiiet, 44) ŞİFÂ DUALARI (1)

 

Bi’smi ’llâhi ’r-rahmâni ’r-rahîm Bismillah!    ergîke, Allâhü

 

yeşfike,      ezhibi’l-be’se, Râbbe’n-nasi, ve’şfi, ente’ş-şâfi,

 

lâ-şifâe illâ şifâuke, şifâen lâ-yuğâdiru segamen. Âmîn.

 

Bi-rahmetike yâ erhame’r-râhimîne. M in külli şey’in yü’zîke

ve min külli ‘aynin ve hâsidin, Allâhü yeşfîk.

ŞİFÂ DUALARI (2)

 

Bi’smi ’llâhi ’r-rahmâni ’r-rahîm Bi-hakki

 

enzelnâhu ve bi-hakki nezele, ezhibi ’l-be ’se Râbbe’n-nasi

 

‘annî, i’şfi ente’ş-şâfi’ lâ-şifâe illâ şifâuke i’şfi şifâ’.

 

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoglu (k.s), Duâlar ve Zikirler)

 

ŞİFÂ SALÂTI

 

Allâhümme  sallı   ‘alâ  seyyidinâ,  Muhammedin  tıb-bül

 

gulübi  ve  devâihâ  ve  âfiyetül  ebdâni  ve  şifâihâ  ve  nûrul

 

ebsâri ve ziyâihâ ve ‘alâ âlihî ve sahbihî ve bârik ve sellim.

 

Bu salevâtın hasta ve yakınları tarafından bol bol okun

 

ması tavsiye edilmiştir. Not: Dualar serisinin bir sonraki yazısı

 

20Ocak tarihindedir.

 

(ibadet Takvimi ve Dualar, Misvak Neşriyat, 167-170.s)

 

 

 

 

 

KUR’ÂN’A HÜRMET

 

John  Davenport,  “Hz.  Muhammed  (s.a.v.)  ve  Kur’ân-ı  Kerîm”

 

isimli eserinde Müslümanların Kur’ân’a saygılarını  şöyle anlat ıyor:

 

“Müslümanlar Kur’ân-ı  Kerîm’e  azamî  hürmet gösterirler. Abdestli

 

olmazlarsa, Kur’ân’a el sürmezler. Bunun için, Kur’ân’ın kapağı-na:

 

“Kur’ân’a  ancak  temiz  olanlar  dokunabilir”  âyeti  yazılır  ve  bu

 

suretle  Kitaba  taharetsiz  iken  kimsenin  yanlışlıkla  el  sürmemesi

 

sağlanır.  Müslümanlar, Kur’ân’ı  son derece hürmetle okurlar, Onu

 

öperler.”

 

Şuurlu bir Müslüman Kur’ân’ı  abdestsiz olarak eline almak bir

 

tarafa,  abdestli  de  olsa  onu  göbekten  aşağıda  tutmaz.  Kur’ân-ı

 

Kerîm’e  hürmet  etmek,  islâm’a  ters  midir?  Kur’ân’a  fazla  hürmet

 

yer-siz  bir  şey  midir?  Asla!  Nebî(s.a.v.)’in  çizdiği  çerçeve  içinde

 

kalmak şartıyla bir evlâdın, anne ve babasına hürmeti ve hizmeti ne

 

kadar fazla  olursa  o kadar  değerli  olduğu  gibi, Kur’ân’a  gösterilen

 

hürmet  de  ne  kadar  fazla  olursa,  o  da  Allah  indinde  o  kadar

 

değerlidir.

 

Mukaddes kitabımıza karşı vazifelerimizin ne olduğu, yüzyıl-lar

 

önce  kitâblara   yazılmışt ır.  Âlimler  şöyle  demişlerdir::  “Hazret-i

 

Kur’ân’ı  eline  alan  herkesin  abdestli  olması  farzd ır.  Abdestsiz,

 

Kur’ân ele alınamaz. Ancak, dînî  kitâblar  için böyle bir mecburiyet

 

yoktur. Dînî  kitâbların sadece içinde bulunan Âyet yazılı  kısımlarına

 

elle   dokunmak  için   abdestli   olmak  gerekir.  Âyetten  boş   olan

 

yerle-re, yazılara abdestsiz dokunulabilir, okunabilir. Kur’ân’la dînî

 

kitâb arasında böyle bir  ince fark vardır. Kur’ân-ı  Kerîm’in Âyetten

 

boş olan k ısımları  da Âyet hükmündedir. Bu yüzden dikişli kabına

 

bile  abdestsiz  dokunulamaz.  Abdestsiz  kimseler  bir  mendil  veya

 

bezle tutup bir yerlere koyarlar. Abdestsiz ele alamazlar.”

 

Ancak     âlimlerimiz,   Kur’ân’a    dokunmadan       ezbere    Kur’ân

 

okunur-ken abdestli olmak şarttır dememişlerdir.

 

Bu konuda İmâm-ı Suyûtî el-ltkân kitabında: “Bizim ve âlimler

 

topluluğunun görüşü, abdestsiz olanın Kur’ân’a dokunmasının

 

haram olduğudur. O, abdestsiz olan, ister küçük abdest (namaz

 

abdesti) almamış olsun, isterse büyük abdest (yani gusül abdesti).

 

Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de, ‘Kur’ân’a ancak temiz olanlar dokuna

 

bilir.’ (Vakıa s. 79) buyurulmaktadır.” Kur’ân’a abdestsiz dokunul-

 

mayacağı Âyetlerle, Nebî (s.a.v.)’in SUnnetiyle ve ümmetin ittifakıyla

 

sabittir. Not: Kur’an-ı Kerim ile İlgili Yazılar serisinin bir sonraki

 

yazısı  17Şubat tarihindedir.

 

(Âsim Koksal, islâm Tarihi, 18.c, 224.S. ve Basından derlenmişti)

 

 

KIYMETLİ ZİKİRLER

 

Bütün kâinatın şerefine ve hürmetine yaratıldığı Server-i Kâinat

 

Hz.   Peygamber       (s.a.v.)   Efendimiz,     yapılması    çok   kolay    ve

 

zahmetsiz ama ecri ve mükâfaat ı  çok büyük olan teşbihleri bizlere

 

öğretmişlerdir.

 

Özellikle  seyahat  esnas ında,  boşa  geçirdiğimiz  bu  kıymetli

 

vakitlerin,  bizlere  neler  kazand ırabileceğini  bilelim  ve  bu  vakitleri

 

gafletle geçirmeyelim.

 

En  üstün  teşbih  “Sübhânallâhi  ve’l-hamdü  lillâhi  ve  lâ  ilahe

 

illallâhü vallâhü ekber”d\r. (Müslim)

 

“Lâ  ilahe illallah”  demek 99 belâyı  defeder,  en aşağısı  sı-

 

kıntıdır. (İ. Asakir)

 

Temcid,  yani  “Lâ  havle  ve  lâ  kuvvete  illâ  billâh”  demek,  99

 

derde devadır. Bunların en hafifi sıkıntıdır. (Hakim)

 

“Sübhânallâh” diyen Uhud’dan daha büyük sevaba kavuşur.

 

“Lâ ilahe illallah” ve “Allâhü ekber” demek de böyledir. (Beyhâkî)

 

Gece  ibâdeti  zor  gelen,  hayra  mal  sarf  edemeyen  veya

 

düşmanla        savaşmaya        korkan      çokça     “Sübhânallâhi        ve

 

bihamdihî ”  desin.  Bu,  Allah  yolunda   harcayacağı  altın  bir

 

dağdan daha kıymetlidir. (Taberânî)

 

Zor bir duruma düşen,  “Bismillâhirrahmânirrahîm ve lâ havle ve

 

lâ  kuvvete  illâ  billâhil  aliyyil  azîm”  derse,  Allâhü  Te’âlâ,  onu  her

 

türlü belâ ve musibetten korur. (Deylemi)

 

Dilde hafif, terazide ağır ve bağışlayıcı  olan Allah indinde

 

en     k ıymetli     iki   cümle;       “Sübhânallâhi       ve     bihamdihi,

 

Sübhânallâhi’l-azîm”dir.  (Müslim) Şu beş  şeyi dilinizden düşür-

 

meyin: “Sübhânallâh, elhamdülillah, lâ ilahe illallah ve lâ havle ve lâ

 

kuvvete illâ billâh.” (Taberânî)

 

Her gece yatarken yüz defa “Sübhânallâhi ve ’l-hamdülillâhi ve lâ

 

ilâhe illallâhü  vallâhü ekber” okuyan kimse, yüz defa teşbih, tahmid

 

ve tekbîr söylemiş olur. Böylece muhasebe yapm ış, kendini hesaba

 

çekmiş sayılır.

 

Bir kimse:  “Sübhânallâhi ve ‘l-hamdü  lillâhi ve lâ  ilahe illallâhü

 

vallâhü  ekber  ve  lâ  havle  ve  lâ  kuvvete  illâ  billâhil  aliyyil  azîm”

 

derse,  hem teşbih [sübhânallâh],  hem tahmid [hamd],  hem tekbîr

 

[Allâh-ü ekber], hem tehlîl [lâ ilahe illallah], hem temcîd [lâ havle ve

 

lâ  kuvvete  illâ  billâhil  aliyyil  azîm]  söylemiş  olmakla,  en  kıy-metli

 

tesbîhi okumuş olur.

 

KUR’ÂN OKUMANIN FAZİLETİ

 

Allâhü  Te’âlâ  Kur’ân-ı  Kerîm’inde buyuruyor ki: “Allah’ın

 

Kitâb’ını okumaya devam edenler, namazı  dosdoğru kılan-

 

lar,  kendilerine  rızık  olarak  verdiklerimizden  gizli  ve  açık

 

infâk edenler asla zarar etmeyecek bir kazanç  umabilirler.

 

Çünkü (Allah) onların mükâfat ını eksiksiz öder. (Fâtırs. 29-

 

30)

 

Mâlik b. Dinar (r.a.)’den rivayetle; Allâhü Tebâreke ve Te’âlâ

 

buyuruyor ki: “Kullarıma azâb etmek istiyorum. Kur’ân oku-

 

yanları,  mescidleri îmâreden,  oralarda  ibâdet  edenleri  ve

 

İslâm  çocuklarını  görünce, gazabım sükûnete kavuşuyor,

 

azabımı rahmetime çeviriyorum.” (Kitâbu-z-zuhd 1/498)

 

ibn  Ömer  (r.a.)’den  rivayetle;  Nebî  (s.a.v.)  buyurdular  ki:

 

“Her  kim,  Kur’ân’ın  üçte  birini  okursa,  muhakkak  ona,

 

Peygambere  verilen  Kur’ân  bilgisinin  üçte  biri  verilmiştir.

 

Her kim, Kur’ân’ın yarısını  okursa, muhakkak ki Peygam-

 

bere verilen Kur’ân bilgisinin yarısı ona verilmiştir. Her kim,

 

Kur’ân’ın  üçte  ikisini  okursa,  muhakkak  ki  Peygambere

 

verilen Kur’ân bilgisinin üçte ikisi kendisine verilm iştir. Her

 

kim     Kur’ân’ın      tamâmını       okursa,      muhakkak         ona,

 

Peygambere verilen Kur’ân bilgisinin tamâmı  verilmiş  olur

 

ancak ona vahyedilmez.” (Kenzü’i-Ummâi 1/524)

 

Enes  (r.a.)’den  rivayetle;  Nebî  (s.a.v.)  şöyle  buyurdular:

 

“Kur’ân’ı okuyan Mü’min’in misâli turunç gibidir. Kokusu da

 

güzel, tadı da güzeldir. Kur’ân’ı okumayan Mü’min’in misâli

 

hurma örneğidir. Kokusu yoktur, ama tadı  hoştur. Kur’ân’ı

 

okuyan fâcir’in misâli  reyhan otu gibidir. Kokusu güzeldir,

 

ama tadı acıdır. Kur’ân’ı okumayan fâcirin misâli Ebû Cehil

 

karpuzu  gibidir.  Kokusu  yoktur,  tadı  ise  acıdır.  Salih  bir

 

kimseyle  oturanın  örneği  misk  örneğidir.  Ondan  sana  bir

 

şey  dokunmasa  bile  kokusu  geçer.  Kötü  bir  kimseyle

 

oturanın örneği de kürkçü örneğidir. Onun isinden sana bir

 

şey bulaşmasa da dumanından bulaşır.”

 

(Ebû Dâvûd 16/4829)

 

Enes b. Malik (r.a.)’den rivayetle; Resûlullâh (s.a.v.) Efen-

 

dimiz  buyurdular  ki:  “Sizden  birisi,  Rabbi  ile  konuşmak

 

isterse, Kur’ân okusun.” (Camiu’s-sâğîr 1/205)

 

Not: Kur’an-ı Kerim ile ilgili Yazılar serisinin birsonraki yazısı 20Mart tarihindedir.

 

 

KUR’ÂN MU’CİZESİ: DEMİR

 

Demir,  Kur’ân’da  dikkat  çekilen  elementlerden  biridir.

 

Kur’ân’ın    “Hadîd”,    yani    “Demir”     adlı  Sûresi’nde   şöyle

 

buyru-lur:  “…Ve  kendisinde  çetin  bir  sertlik  ve  insanlar

 

için (çeşitli) yararlar bulunan demiri de indirdik…” (Hadids.

 

25)

 

Demir dünya üzerinde  üçüncü  en yaygın elementtir ve

 

yer  kabuğunun  yüzde  beşini  oluşturur.  Demir  elementi,

 

Dünya’da bu kadar fazla miktarda bulunmasına karşın,  de-

 

mirin  oluşumu  dünya  dışında  gerçekleşmiştir.  Modern  ast-

 

ronomik bulgular, dünyadaki demir madeninin dış  uzaydaki

 

dev yıldızlardan geldiğini ortaya koymuştur.

 

Âyetteki  ‘indirdik’  kelimesinin, yağmur ve güneş  ışınları

 

için kullanılan “gökten fiziksel olarak indirme” şeklindeki ger-

 

çek anlamı  dikkate alındığında, Âyet’in yukarıda ifâde etti-

 

ğimiz bu önemli bilimsel gerçeğe işaret ettiği görülmektedir.

 

Sadece dünyadaki değil, tüm Güneş  Sistemi’ndeki demir,

 

dış  uzaydan elde edilmiştir.  Çünkü  güneşin sıcaklığı  demir

 

elementinin meydana  gelmesi  için  yeterli değildir. Güneşin

 

6000 °C’lık bir yüzey ısısı ve 20 milyon °C’lik bir çekirdek ısısı

 

vardır.  Demir  ancak  güneşten  çok  daha  büyük  yıldızlarda,

 

birkaç     yüz      milyon      dereceye       varan      sıcaklıklarda

 

oluşabilmek-tedir. Bu yıldızlardaki demir miktarı belli bir oranı

 

geçince, artık yıldız bunu taşıyamaz ve patlar. Demirin uzaya

 

dağılması işte bu patlamalar sonucunda mümkün olur.

 

Bütün metaller  içinde demirden  daha  çok  hayatî  önem

 

taşıyanı  yoktur. Demir  atomu olmaksızın  evrende  karbona

 

bağlı  yaşam olması  mümkün olmazdı; atmosfer ya da hid-

 

rosfer  olmazdı,  ozon  tabakası  olmaz,  (insan  kanında)  he-

 

moglobini meydana getirecek hiçbir metal bulunmazdı.

 

Bu bilginin Kur’ân’ın indirilmiş  olduğu 7. yüzyılda bilimsel

 

olarak  tesbît  edilemeyeceği  ise  açıktır.  Ancak  bu  gerçek,

 

her-şeyi   sonsuz      bilgisiyle   kuşatan   Allah’ın   sözü       olan

 

Kur’ân’da yer almaktadır.

 

(Dr. Mazhar, U. Kazi, 130 Evident Miracles in the Qur’an, Crescent,  110-111.s)

 

KUR’ÂN MU’CİZESİ

 

Gökyüzünün  ve  yıldızların  evvelînin  duman  olduğu,

 

bilim  ve  teknik  vâsıtalarının  ilerlemesine  kadar  bilinmi-

 

yordu. Ancak bu, kabul edilen bir gerçektir. Bu gerçeği ise

 

hiç kimsenin bilmediği bir zamanda Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı

 

Kerîm’de   şöyle      bildiriyordu:   “Sonra      duman       hâlinde

 

bulunan  göğe  yöneldi  ve  yeryüzüne  isteyerek  veya

 

istemeyerek  buyruğuma gelin dedi.  İkisi  de isteyerek

 

geldik, dediler.”

 

ilim adamları günümüzde, yıldızların hâlâ yaratılmakta

 

olduğunu  bunların  birbirlerinden  uzaklaşmakta  olduğunu

 

yani  göğün  genişlemekte  olduğunu  söylüyorlar.  Kur’ân-ı

 

Kerîm ise bu gerçeği 14 asır evvel şöyle bildiriyordu:  “Biz

 

semâyı        bir     kuvvetle       binâ      ettik,     biz     onu

 

genişletmekteyiz.” (Zâriyat s. 47)

 

“Allah  (c.c.)  kime  hidâyet  etmeyi  dilerse,  onun

 

göğsünü İslâm’a açar, gönlüne genişlik verir. Kimin de

 

sapıklığını  dilerse  onun  kalbini  öyle  sıkıştırır  ki îmân

 

teklifi karşısında göğe  çıkacakmış  gibi (zorlukta) olur.

 

Allah îmân etmeyenler üzerine böyle azâb

 

birakir.” (Enam s. 125)

 

Bu Âyet-i Kerîme ile asıl olan gâye; Mü’mîn ile kâfirin

 

islâm    karşısındaki     hâllerini   ve   psikolojik    durumlarını

 

açıklamakla beraber, ilmî bir gerçeği de, ifâde etmiş oluyor.

 

Çünkü  uzaya doğru yükseldikçe havanın azaldığını, hava

 

azalınca  da  göğsün  sıkılmaya  başladığını  ve  hattâ  öyle

 

zaman olur ki nefes almanın bile güç olduğunu bugün ilim

 

adamları  söylemektedirler.  Resûlullâh  (s.a.v.)  Efendimiz

 

zamanında durumun böyle olduğunu bilen var mıydı? Bu

 

gerçek, balonların ve uçakların keşfinden sonra farkedildi.

 

Kur’ân-ı  Kerîm’in  ise  bunu  14  asır  evvel  bildirmiş  olması

 

onun Allah’ın Kelâmı  olduğuna delildir. Not: Kur’an-ı  Kerim

 

ile ilgili Yazılar serisinin bir sonraki yazısı 3 Nisan tarihindedir.

 

(Mehmed Çağlayan, Ehl-I Sünnet ve Akaidi,  130.s.)

 

KUR’ÂN İNANANLAR İÇİN ŞİFÂDIR

 

Allâhü  Te’âlâ  Kur’ân-ı  Kerîm’de  buyuruyor  ki:  “Kur’ân’da  in-

 

dirdiğimiz şeyler, inananlara rahmet ve şifâdır.” (isra s. 17/82)

 

“Ey insanlar! Rabbinizden size öğüt ve kalblerde olana bir

 

şifâ,   inananlara   doğruyu   gösteren   bir   rehber   ve   rahmet

 

gelmiştir.” (Yunus s. 57)

 

“Bu Kur’ân, inananlar için bir yol gösterme ve  şifâdır. Ve

 

inanmayanlara  gelince,  kulaklarında  bir  ağırlık  vardır  ve  O,

 

onlara kapalıdır; sanki onlara, uzak bir yerden sesleniliyor.”

 

(Fussilets. 41/44)

 

Abdülmelik  ibn  Umeyr  (r.a.)’den  rivayetle;  Nebf  (s.a.v.)  Efen-

 

dimiz  buyurdular  ki:  “Fatiha  Sûresinde  bütün  dertlerin  devası

 

vardır.” (Dârimî6/3373)

 

imran  b.  Husayn  (r.a.)’den  rivayetle;  Resûlullâh  (s.a.v.)  bu-

 

yurdular:  “Allah’ın Kitâb’ında, nazar için sekiz Âyet vardır. Bir

 

evde, bir kul O’nu  okusun  da o  gün  ona insan  ve  cin  nazarı

 

değsin,  olmaz. Sekiz  Âyet: Fâtihatü’l-Kitâb  ve Âyete’l-Kürsrdir.”

 

(Câmiü-s Sağîr 3/2846)

 

Recâ  el-Ğanevi  (r.a.)’den  rivayetle;  Resûlullâh  (s.a.v.)  Efen-

 

dimiz   buyurdular:     “Kulların     kendisini     hamdetmeden          önce,

 

Allah’ın   kendisini   övdüğü         ve   methettiği   Fatiha       ve   İhlâs

 

süreleriyle şifâ isteyiniz.” (Câmiü’s Sağîr 1/559)

 

Abdullah     (r.a.)’den    rivayetle:   “Kim     bir   gecede      Bakara

 

Sûresinden  on  Âyet;  yani  baş  tarafından  dört  Âyet’ini,  Ayet

 

el-KUrsi   ve   ondan   sonraki   iki   Âyet   ve   başı   ‘Li’llâhi   mâ

 

fi’s-semâvât…’ ile başlayan son Uç Âyeti, aklı  başından gitmiş

 

bir  kimsenin  üzerine  okunsun  da  o  kişi  iyileşmiş  olmasın!”

 

(Darimi 6/3386)

 

Alf (k.v.)’den rivayetle;  Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular: “Kan al-

 

dırma zamanında kim Âyete’l-KUrsryi okursa, kan aldırmasının

 

yaran  Olur.  “(Dualar  ve  Zikirler,  İmâm  Nevevi  s.  296)  Alf  (k.V.)’den

 

rivayetle; Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz buyurdular: “Devanın en

 

hayırlısı Kur’ân’dır.” (ibn Mâce 9/3501)

 

Abdullah (r.a.)’den rivayetle; Nebf (s.a.v.) Efendimiz buyurdu

 

lar: iki şifâya sarılınız. Bunlar bal ve Kur’ân’dır. (ibn Mâce 9/3452)

 

Not:Kur’ân-ı Kerîm’le ilgili yazılar serisinin bir sonraki yazısı 24

 

Mayıs’tadır.                    [Nihâyetm Kavin mm 251 s.))

 

HIFZ DUALARI (Bu dualar sabah ve akşam okunacaktır.)

 

E ‘üzu bi ‘ilâhi mine ‘s-seytâni ‘r-racîm.

 

Bi  ‘smi  ‘ilâhi  ‘r-  rahmani  ‘r-  rahim.  Tehassantü  bi-zî  ‘l-mülki  ve

 

1-meleküt,  va’tesamtü  bi’l- ‘izzeti  vel-ceberüt  ve  tevekkeltü  ‘alâl-meliki’l-

 

hayyi’l-  gayyûmi’l-  halîmillezî  lâ-yenâmu  ve  lâ -yemûtu.  Dahaltüfl  hirzi

 

İlâhi. Dehaltüfi hifzi İlâhi. Dehaltüfi emâni İlâhi bi-hakki kâf hâ yâ ‘ayn

 

sâd. Küftü ve bi-hâ mim ‘ayn sın gâf. Humîtü ve bi-lâ-havle ve lâ-kuvvete

 

illâ bi İlâhi 1-  ‘aliyyi 1-  ‘azîm.

 

Allâhümma’hruznî  bi-hirzi  gudretike  min  keydil-a’dâi  ve  hallisnî

 

bi-mennike  ‘an  süi  gasd-il-esgiyâi  ve  e’üzü  bi-ke  min  gahril-gâhirîne  ve

 

zulmi z-zâlimîne ve keydi 1-ümerâi 1- hâsidîne ve ta’nil- esgiyâil-müfsidîne

 

ve semâtetil-esirrâil-mudirrîne ve 1-hamdü li İlâhi rabbi 1-  ‘âlemin.

 

Allâhümme yâ hâfiza Nühin fil-mâ’i ve Yüsufe fil-bi’ri ve Yünuse min

 

batnil-hüti ve Eyyübe fi’d-durri ve Müsâ fll-yemmi ve İbrâhîme fi ‘n-nârı ve

 

Muhammedın   salla   llâhu   te   ‘âlâ   aleyhi   ve   sellemefil-ğâr.   İhfaznîve

 

lâ-tefzahnî ‘alârü’üs,l-e. hâd.

 

Allâhümme  innî  esbahtü*  (emseytü)  lâ-emlikü  li-nefsî  dar-ran  ve

 

lâ-nefan ve lâ-mevten ve lâ-hayâten ve lâ-nüsürâ ve lâ-estedî’u en âhuze

 

illâ mâ-a’taytenî ve lâ-ettegiye illâ mâ vegîtenî. Allâhümme ve’ffignî li-mâ

 

tühibbuhü ve terdâhu minel-gavli vel- ‘ ameli fi tâ ‘atike inneke zü 1-fadli 1 –

 

‘azîm.

 

Bi Smi İlâhi ‘r-rahmâni ‘r-rahîm

 

Fa llâhu hayrun hâfizan ve hüve erhamu ‘r-râhimîn.

 

Bi  ‘smi İlâhi mâ-sâ ‘a llâhu lâ-yesügu 1 -hayra illâ İlâh.

 

Bi ‘smi İlâhi mâ-sâ ‘a llâhu lâ-yesrifü ‘s -süe illâ İlâh.

Bi ‘smi İlâhi mâ-sâ ‘a llâhu mâ-kâne min ni ‘metin fe-mina İlâh.

 

Bi ‘smi İlâhi mâ-sâ ‘a llâhu lâ-havle ve lâ-guvvete illâ bi İlâh.

 

 

Mâ-sâ ‘a  llâhu te ‘âlâ bi ‘smi İlâhi tevekkeltü ‘alâ İlâhi lâ-havle ve

 

lâ-guvvete illâ bi İlâhi 1-  ‘aliyyi 1-  ‘azîm.

 

Yâ Safi, yâ Kâfi, yâ Mu ‘âfi. *(Sabah esbâhtü, aksam emsey

 

tü olarak okunur.) Not:Dualar serisinin bir sonraki yazısı

 

18 Haziran’dadır.                          (ibâdet Takvimi ve Dualar, 151 -153.s.)

 

 

KUR’ÂN’IN STRESİ AZALTMASI

 

ABD’de yapılan bir çalışmada Kur’ân’ın insan bedeni üze-

 

rindeki fizîkî  etkileri incelenmiştir.  Çalışmaya yaşları  17 ila 40

 

arasında değişen kadın ve erkek gönüllüler katıldı. Bu gönül-

 

lülerin hiçbiri Müslüman değildi ve Arabça bilmiyordu. Dinle-

 

diklerini de ilk defa dinliyorlardı. Araştırmada insan bedenin-

 

deki anlık değişimleri algılayabilen MEDAC 2000 SYSTEM

 

adı verilen alet ve birbiriyle irtibat hâlindeki alt sistemleri kul-

 

lanıldı. Kendilerine Kur’ân dinletilenlerin vücûdlarındaki deği-

 

şiklikler gözleniyor, böylece Kur’ân’ın insan bedeni üzerindeki

 

fiziki etkileri saptanmış  oluyordu. Sonuç  şaşırtıcıydı: Kur’ân

 

dinleyenlerin % 97’sindeki stres azalmıştı. Bu tesir fizyolojik

 

aksi tesirlerin otonom sinir sistemine yansımasıyla meydana

 

gelmişti,  Kur’ân’ın  insan  bedeni  üzerindeki  gerilimi  azaltıcı

 

tesiri, nicelik ve nitelik açısından ölçülebilir bir şekilde ortaya

 

çıkmaktaydı. Böylece Kur’ân’ın şifâ verici özelliği, en gelişmiş

 

tıbbi cihazlarla da isbâtlanm ış oluyordu.

 

Diğer  taraftan  yapılan  210 deneyin  85’inde  dinleyicilere

 

Kur’ânla birlikte, okunuş olarak Kur’ân’a benzetilmiş cümleler

 

de  dinletildi.  Deneyler  sırasında  bu  ikisi  düzensiz  olarak

 

değiştiriliyordu.  Netice  yine  hayret  vericiydi.  Çünkü  Kur’ân

 

ifâdeleri gibi okunan metinler, bu kişilerin %35’inde stres azal-

 

tıcı  etki gösterirken, Kur’ân Âyetlerinin okunmasıyla bu değer

 

birden yükseliyordu. Kendilerine sâdece Kur’ân dinletilen bu

 

insanlardaki büyük değişiklik ise Kur’ân’ın, Allah’ın kelâmı ol-

 

duğunun ve insanlar için bir şifâ ve rahmet olarak gönderildi-

 

ğinin delTlidir. Çok daha hayret verici olan nokta ise, cennet ve

 

mükâfatı vaad eden Âyetlerin, cezayı  va’d eden Âyetlerden

 

çok daha fazla rahatlatıcı etkiye sâhib olmasıydı.

 

Araştırmayı  yapan Dr. Ahmet el-KâdTye göre bu bulgular

 

göstermektedir ki Kur’ân, stresin yol açtığı  hertürlü  hastalığın

 

tedâvîsinde kullanılabilir.

 

Not:Kur’ân-ı  Kerîm ile ilgili yazılar serisinin bir sonraki ya-

 

zısı 24 Mayıs’tadır.

 

(ABD’nin  Florida  eyaletinde  Dr.  Ahmed  el-Kâdî  tarafından  yapılan  bir  araştırma)

 

 

 

 

 

 

 

ASIRLAR SONRA KUR’ÂN HAKİKATLERİNİN ANLAŞILMASI

 

Kur’ân  Âyetleri’nde  evren  hakkında  verilen  bilgilerden

 

biri de, gökyüzünün Allâhü Teâlâ tarafından yedi kat olarak

 

yaratılmasıdır:

 

“Sizin  için  yerde  olanların  hepsini  yaratan  O’dur.

 

Sonra göğe istiva edip de onları yedi gök olarak düzen-

 

leyen O’dur. Ve O, herşeyi bilendir.” (Bakaras. 29)

 

“Sonra, duman hâlinde olan göğe yöneldi… Böylece

 

onları  iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı  ve her

 

bir göğe emrini vahyetti…” (Fussiiets. 11-12)

 

“Görmüyor musunuz;  Allah,  yedi göğü  birbirleriyle

 

bir uyum (mutabakat) içinde yaratmıştır?” (Nuhs. 15)

 

Kur’ân’da pek çok Âyette kullanılan gök kelimesi bütün

 

evreni ifâde etmek için kullanıldığı gibi, dünya göğünü ifâde

 

etmek  için  de  kullanılır.  Kelimenin  bu  anlamı   düşünül-

 

düğünde, dünya göğünün, bir başka deyişle atmosferin, 7

 

katmandan oluştuğu sonucu ortaya çıkmaktadır.

 

Bugün  dünya  atmosferinin  üst  üste  dizilmiş  farklı  kat-

 

manlardan  meydana  geldiği  bilinmektedir.  Kimyasal  içerik

 

veya hava s ıcaklığı  ölçü  alınarak yapılan tanımlamalarda,

 

Dünya’nın atmosferi 7 katman olarak belirlenmiştir.  Bugün

 

halen 48 saatlik hava durumu tahminlerinde kullanılan ve

 

“Limited Fine Mesh Model” (LFMM) olarak adlandırılan at-

 

mosfer modeline göre de atmosfer 7 katmandır.

 

(Bunlardan ilk iki katman olan troposfer ve stratosferin

 

keşfi bile 1890’l ı yıllarda olmuştur.)

 

“O, biri diğeriyle ‘tam bir uyum’ (mutabakat) içinde

 

yedi gök yaratmış olandır…” (Mülk s. 3)

 

  1. yüzyıl teknolojisi olmadan tesbît edilmesi hiçbir şe-

 

kilde mümkün olmayan bu bilgilerin, 1400 küsur yıl  önce

 

indirilmiş  olan Kur’ân-ı  Kerîm’de açıkça  bildirilmesi ise el-

 

bette ki çok büyük bir mucizedir.

 

Not:Kur’ân-ı Kerîm ile ilgili yazılar serisinin bir sonraki yazısı 15Haziran’dadır.

 

(Michael Pidvvirny, Atmospheric Layersj)

 

KELİME-İ TEVHÎD

 

Ebû  Davud’un  rivayet  ettiğine  göre,  Allah  Resulü  (s.a.v.)

 

şöyle  buyurmuşlardır:  “Bir  Mü’min  kulum  tevhid  ehli  olur  ve

 

aşk  ve  sıdk  ile  “Lâ  ilahe  illallah  Muhammedün  Resûlullâh”

 

derse onun ağzından yeşil kuş  suretinde iki kanatlı  bir melek

 

çıkar. Uçtuğu zaman doğudan batıya kadar uçar. Arşın altına

 

varır ve çağırır. Arşı taşıyan melekler: “Biraz dinlen” derler. O

 

melek:  “Allâhü  Te’âlâ’nın  vahdaniyeti,  azameti  ve  kibriyâlığı

 

hakkı için! Bu sözü söyleyeni bağışlayıncaya kadar asla durup

 

dinlenmeyeceğim” der.

 

Allâhü  Te’âlâ  o  meleğe  bin  tane  dil  verir.  O  da  kıyamete

 

kadar  istiğfar  eder.  Kıyamet  günü  olduğunda,  (o  melek)  o

 

kelimeyi söyleyen kişinin elinden tutarak cennete götürür.

 

Allah  Resulü  (s.a.v.)  ağlıyorlardı.  Kendisine  Allâhü  Te’âlâ

 

şöyle  hitâb  etti:  “Ey  Habîb-i  Ekrem’im!  Eğer  cennet  ümidiyle

 

ağlıyorsan, burası Senin makamındır. Tamam. Yok, cehennem

 

azabı  korkusundan  dolayı  ağlıyorsan  orası  Sana  haramdır.

 

Didârım için ağlıyorsan o Senin nasibindir.”

 

Allah  Resulü  (s.a.v.)  şöyle  münâcaat  ettiler  (yalvardılar):

 

“Allah’ım!     maksadım       Senin     muhabbetindir.       Muhabbetini

 

cennetine  tercih  ederim.  Didârın  büyük  nimettir.  Bu  nimet

 

ümmetime hoştur. Ancak benim ağlamamın sebebi şudur ki bir

 

avuç  zayıf  ve  nahif  ümmetimin  gövdeleri  cehennem  ateşine

 

nasıl dayanır? diye ağlıyorum.”

 

Kendisine şöyle seslenildi: “Ey Resûl’üm! Kelime-i tev

 

hidi çok söylemeyi onlara yardım ettim. Fâni dünyada

 

bu kelimeyi çok söyleyen kullarımı cehennem ateşi yak

 

maz. İzzetim ve azametim hakkı için! Cehennem ateşini

 

onlara reyhan kılarım. “La İlahe illallah Muhammedün

 

Resûlullâh” diyen kullarıma selâmımı söyle. Onlar sı

 

ratı geçince cehennem içinden reyhan kokusu gelecek.

 

Not:Salih ameller serisinin birsonraki yazısı 6 Haziran’dadır.

 

(Mustafâ Darfr (r.h.), Siyer-i Nebî(s.a.v.), 1 .o, 148.s)

 

 

KUR’ÂN’I EZBERLEYENE NE MUTLU!

 

Allâhü  Te’âlâ  Kur’ân-ı  Kerîm’de  buyuruyor  ki:  “Hayır  O

 

Kur’ân, kendilerine ilim verilenlerin sînelerinde (yer eden)

 

apaçık Âyetlerdir. Ey Nebîy-yi Zişân, Cebrail Sana Kur’ân

 

okurken unutmamak için acele edip O’nunla beraber söy-

 

leme,      yalnız    dinle.    Doğrusu        vahyolunam        kalbine

 

yerleştir-mek ve O’nu Sana okutmak Bize düşer.” (Kıyâmets.

 

7-i6.a.)

 

Mu’az (r.a.)’den rivayetle; ‘Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz

 

bana   şöyle   buyurdular:   “Ey   Muaz!   Saadete   ermişlerin

 

hayâtını,  şehidlerin   ölümünü,   haşr   gününde   kurtuluşu,

 

korku gününde emniyeti, karanlık günde nuru, sıcak günde

 

gölgeyi,     susuzluk     gününde       suya     kanmışlığı,     hafiflik

 

gününde  ölçüyü,  sapıklık  gününde  doğru  yola  girmeyi

 

istersen  Kur’ân’ı  ezberle.  Çünkü  O,  Rahmanın  zikridir,

 

şeytândan sığınmak ve mizanda da ağır gelme sebebidir.”

 

(Nihâyetul Kavlil Müfids.253)

 

“Ümmetimin  en  şereflileri  Kur’ân’ı   ezberleyip  O’na

 

hizmet edenler ve geceleri ibâdet edenlerdir.” (Camiu-sSağir

 

1/613)

 

“Kur’ân’ı     okuyunuz.       Şübhesiz       ki   Allah,    Kur’ân’ı

 

kavra-yarak   ezberleyen   kimseye   azâb   etmez.   Kur’ân

 

Allah’ ın ziyafetidir. Bu ziyafete kat ılan emniyyet içinde olur.

 

Kur’ân’ı sevene müjdeler olsun.” (Camiü-sSağir 1/778)

 

“Cenâb-ı  Allah,  yer  ve  gökleri  yaratmadan  bin  sene

 

önce  Tâhâ  ve  Yâsîn  Sûrelerini  okumuştu.  Melekler,  bu

 

Kur’ân’ı  işitince:  Ne  mutlu  o  ümmete  ki  bu  Kur’ân,  ken-

 

dilerine nazil olacak; ne mutlu o insanlara ki, bunu zihin-

 

lerinde ezberleyip taşıyacaklar; ne mutlu o dillere ki bunu

 

okuyacaklar! dediler.” (Darimi6/3417)

 

“Kim Kur’ân’ı okur, ezberler, helâl kıldığı şeyi helâl kabul

 

eder,  haram  kıldığı  şeyi  de  haram  kabul  ederse,  Allah  o

 

kimseyi  cennete  koyar.  Ayrıca,  hepsine  cehennem  şart

 

olmuş bulunan ailesinden on kişiye şefaatçi kılar.”(İbn

 

Mâce 1/216)

 

Not:Kur’an-ı  Kerfm  ile  ilgili  yazılar  serisinin  bir  sonraki

 

ya-zısı  18 Temmuz’dadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

KUR’ÂN’I HATMEDİNCE YAPILAN DUÂ MAKBULDÜR

 

Enes  (r.a.)’den  rivayetle;  Resûlullâh  sallallâhü  aleyhi  ve

 

sel-lem Efendimiz buyurdular ki:  Kur’ân  ehlinin  Kur’ân’ı  her

 

hatmettiğinde,  gerek  okuyan  ve  gerekse  dinleyenler  için

 

kabul edilecek bir duası ve cennette de bir ağacı vardır ki bir

 

karga  uçmaya  başladığı   andan  itibaren  ihtiyarlayıncaya

 

kadar uçsa, o ağacın kökünden dallarına ulaşamaz. (Câmiû-s

 

Sağîr  2/1336) Muharib b. Disar (r.a.)’den rivayetle: Kim Kur’ân-ı

 

Kerîm’i ezberinden okursa, bu onun için dünyada ve âhirette duâ

 

olur!  fDa™;6/3482)  Sa’d  (r.a.)’den  rivâyetle:’Kur’ân’ın  okunup

 

bitirilmesi  gecenin  başına  rastlarsa,  melekler  O’nu  okuyup

 

bitirene  sabah  oluncaya  kadar  duâ  ederler.  Şâyed  O’  nun

 

okunup bitirilmesi gecenin sonuna rastlarsa, melekler onu

 

okuyup  bitirene  akşam  oluncaya  kadar  duâ  ederler.  Bu

 

sebeble bazen birimizin Kur’ân’ı  hatmetmesine az bir şey

 

kalır  da  akşamlayıncaya  veya  sabahlayıncaya  kadar  O’nu

 

okumayı  geciktirir!   (Dârimî6/3486)  Amr  b.   Şuayb  (r.a.)’den

 

rivayetle;   Nebî   (s.a.v.)   Efendimiz   buyurdular   ki:   “Bir   kul,

 

Kur’ân’ı  hatmederse,  altmış  bin  melek  onun  için  duâ  eder

 

(Câmiü-s Sağîr 2/323) .  Abdullah  b.  Ömer  (r.a.)’in  babasından

 

rivayetle; Resûl-i Ekrem Sallallâhü  aleyhi ve sellem Efendimiz

 

buyurdular  ki:  “Şu  beş  durumda  sema  kapıları  açılır  ve

 

dualar kabul edilir: Kur’ân okurken, İslâm ordusu düşman

 

ordusu ile  karşılaştığı  zaman,  yağmur  yağdığında, zulme

 

uğrayan duâ ettiğinde, ve ezan okunduğunda.” (Câmiü-s SağTr

 

2/1792)  irbad  (r.a.)’den  rivayetle;  Resûlullâh  (s.a.v.)  Efendimiz

 

buyurdular ki:  “Farz  namaz  kılan  kimsenin  makbul  bir  duâ

 

hakkı vardır. Kur’ân’ı hatmeden kimsenin de makbul bir duâ

 

hakkı  vardır.”  (Câmiü-s  Sağîr3/3679)  Enes  (r.a.)’den  rivayetle;

 

Resûlullâh Sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdular: Her

 

hatim indirildiğinde, gerek okuyan ve gerekse dinleyenler için

 

kabul edilecek bir duâ

 

hakki Vardır. (Câmiü-s SağTr2/2726)

 

Not:Kur’an-ı  Kerîm ile ilgili yazılar serisinin bir sonraki ya-

 

zısı 2 Eylül’dedir.

 

DUÂ

“Bana duâ edin, size icabet edeyim.”

 

Kullarına  rahmeti  bol  Mevlâmızın  dergâhından  istemek  ne

 

büyük ni’mettir. insanın sığınacak bir yeri, korunacak bir makamı

 

olması, bu kapının dâima açık tutulması ne güzeldir.

 

“İsteyin   vereceğim”   emrine   uyularak   Allah   (c.c.)’ya   çok

 

yalvar ılmahdır.

 

Duanın  da  bir  ibâdet  olduğu  hatırlanmalı  ve  duan ın  kabul

 

olacağına gönülden inanarak yalvarılmahdır.

 

Hadîs-i  şeriflerde  şöyle  buyurulmuştur:  “Sizden  biri  duâ

 

edince “Yâ  Rabb! Dilersen beni afvet! Yâ  Rabb diler-sen bana

 

rahmet et!” demesin, bilâkis, ısrarla istesin, zîrâ Allâhü  Te’âlâ

 

Hazretleri’ni kimse zorlayamaz.”

 

“Allah’a duâ eden herkese Allah icabet eder. Bu icabet, ya

 

dünyada peşin olur, ya da âhirete saklanır, yâhûd da duâ ettiği

 

mikdarca  günâhından  hafifletilmek  suretiyle  olur,   yeter  ki

 

günâh taleb etmemiş  veyâsıla-ı  rahmin kopmasını  istememiş

 

olsun, ya da acele etmemiş olsun.” (Hadis-Şerif)

 

ibni Ömer (r.a.) rivayet ediyor: “Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki:

 

“Kime  duâ   kapısı  açılmış   ise  ona  rahmet  kapıları  açılmış

 

demektir. Allâh’dan taleb edilen (dünyevî  şeyler-den) Allah’ın

 

en çok sevdiği afiyettir. Duâ, inen ve henüz inmeyen her çeşit

 

(musibet) için faydalıdır. Kazayı  sâdece duâ  geri  çevirir.  Öyle

 

ise sizlere duâ etmek gerekir.”

 

Rabbimiz  (c.c.)  buyuruyor:  “(Resulüm)   de   ki:   Kulluk   ve

 

yalvarmanız  olmasa,  Rabbim  size  ne  diye  değer  versin?”

 

(Furkans. 77)

 

Duanın tesiri genellikle yaşanmakla bilinmesine rağmen, tıbbî

 

ve fizyolojik olarak da isbât edilmiştir. Fransa’daki Luordes isimli tıp

 

bürosu, duanın te’sîrini ilmen isbât etmiştir.  Çaresiz birçok derdin

 

duâ  ile  şifâya  doğru  gittiği  görülmüştür.Duânın  tesirini,  bir  gayr-i

 

Müslim  olan  yazar  Dr.  Alexis  Carrel  şöyle  ifâde  ediyor:-  “Duâ,

 

dünyanın  çekim  kuvveti  gibi  gerçek  bir  kudrettir.  Hiçbir  tedâvînin

 

fayda    etmediği     vakalarda     insanların    sâdece     duâ    gücü    ile

 

hastalıklardan ve melankoliden kurtulduklarını gördüm.”

 

Not: Salih ameller serisinin bir sonraki yazısı 21 Ağustos

 

‘tadır.

(Ragıb Güzel, Üç Aylar,  197-200.S.)

 

DUANIN ÂDABI VE İSM-İA’ZÂM

 

Hz.  Peygamber  (s.a.v.)’in  mescidde  oturdukları  birgün

 

adamın biri içeri girerek namaza durdu. Namaz içerisinde

 

“Râbbiğfirlî  ve’rhamnî  (Ey  Râbbim!  Beni  bağışla  ve  bana

 

merhamet eyle)!” diye duâ etti. Bunun üzerine Hz. Peygam-

 

ber (s.a.v.) ona:

 

“Ey namaz kılan kişi! Acele ettin. Namazını tamamla-

 

yıp oturduğunda, Allâhü Te’âlâ’ya sânına yakışır bir şe-

 

kilde hamd edip bana da salât ü selâm getirdikten sonra

 

Allah (c.c.)’dan  iste”  buyurdular. Daha sonra bir başkası

 

gelip  namaz  kıldı.  Namazı  bitirdikten  sonra  Allah  (c.c.)’ya

 

hamd edip Hz. Peygamber (s.a.v.)’e de salât ü selâm getirdi.

 

Hz. Peygamber (s.a.v.) bu kişiye: “Ey namaz kılan kişi! Allah

 

(c.c.)’dan iste. O senin duanı kabul edecektir!” buyurdular.

 

BÜYÜKLERİ VESİLE KILMAK

 

Yolculuğa      çıkmak     isteyen     talebeleri    Ebu’l    Hasan

 

Harka-ni  (k.s.)’a  gelerek  “Yollar  korkuludur.  Bize  bir  duâ

 

öğretiniz”  diye  istirham  edince  Hazret  buyurdular  ki:  “O

 

zaman,   fakiri   (Ebû’l   Hasan   Harkâni   (k.s.)’u)   hatırınıza

 

getiriniz!”.  Yolda  eşkıya,  önlerine  çıktı.  Hepsinin  mallarını

 

aldı.  Yalnız,  Ebü’l  Hasen-i  Harkânî  Hazretleri’ni  hatırlayıp

 

ondan yardım isteyen kimsenin malına zarar gelmedi.

 

Gelip  durumu  Ebû’l-Hasan  Harkânî  (k.s.)  Hazretlerine

 

anlattılar. Ve “Biz Allâh’dan yardım istedik, eşkiyâlar bizi soy-

 

  1. Fakat seni hatırlayıp senden yardım isteyen şu arkadaş

 

kurtuldu. Bunun hikmeti nedir?” diye sordular. Ebû’l Hasan

 

Harkânî  (k.s.)  “O  arkadaşınızı  kurtaran,  Allâhü  Teâlâ’dır.

 

Duanın kabul edilmesi için temiz (helâl lokma yemiş) ağız

 

gerekir. Bu arkadaşınız fakîri hatırlayıp imdat isteyince, ben

 

de Rabbime  duâ  ettim, “Yâ  Rabbî! Şu kulunu içinde bulun-

 

duğu belâdan kurtar” dedim. Rabbim benim duamı  kabul et-

 

tiği için, o arkadaşınız kurtuldu.(Siz ise kendiniz duâ ettiğiniz

 

için duanıza icabet olunmadı)” buyurdular.

 

Not:Salih ameller serisinin bir sonraki yazısı 11 Eylül’dedir.

 

 

 

(M. Yûsuf KandehlevT (r.h.), Hayatü’s-Sahâbe, 4.c, 85-86.S.)

 

(islâm Alimleri Ansiklopedisi, S.cj)

KEHF SÛRESİ DECCÂL’İN FİTNESİNE KARŞI KALKANDIR

 

Deccâl:     Çok     yalancı,     aldatıcı,   hîlekar    mânasına

 

gelmekte-dir. Deccâl, yahûdîolup ilâhlık iddia edecektir. Âhir

 

zamanda  ortaya  çıkacak  ve  Ümmet-i  Muhammed  (s.a.v.)

 

için en bü-yük fitnedir. Ebû  Said el-Hudrî  (r.a.)’den rivayetle;

 

Resûlullâh   (s.a.v.)   Efendimiz   buyurdular   ki:   “Kim   Kehf

 

Sûresini  okursa,  kıyamet  gününde,  onun  için  bulunduğu

 

yerinden Mekke’ye kadar bir nûr olur. Kim Kehf Sûresi’nin

 

sonundan on  Âyet  okursonra Deccâl ortaya çıkarsa, ona

 

birzarârı                                                 dokunmaz.

 

Kimabdestalırve:’Sübhâneke’llâhümmevebihamdik.  Lâ

 

ilahe illâ  ente. Estağfiruke ve  etûbü  ileyk.  (Ey  Allah’ım!

 

Sen, Sana  yakışmayan niteliklerden münezzehsin. Hamd

 

Sanadır. Senden başka ilâh yoktur. Senden mağfiret diler

 

ve Sana tevbe ederim) derse,  âzâd edilmişlerden yazılır.

 

Sonra ona (yazılana), mühür vurulur ve kıyamet gününe

 

kadar yırtılmaz.” (Amelü’l-Yevm ve’l-Leyl 952)

 

Resûlullâh (s.a.v), Deccâl hakkında şöyle buyurmaktadırlar:

 

“Dikkatedin ki onun birgözü  kördür. Rabb’iniz ise tek gözlü

 

değildir. (Kör gözlü) Deccâl’in iki gözünün arasında ‘K.F.R’

 

(kâfir)  yazılmış  olacaktır.” (Buhâri)  Deccâl; Kıyamete yakın

 

bir   dönemde   çıkıp   islâm   Dînini   ve   ümmetini   ifsâd   edip

 

kötülük-lere      sürükleyecek       birisidir.   Kıyametin      büyük

 

alâmetlerindendir.  Deccâl’in  çıkması  haktır.  Deccâl,  Hadîs-

 

Şerîflerle  sıfatları  bi-linen  belli  bir  şahıstır.  Cenâb-ı   Hakk,

 

kullarını,  onunla  imtihan  edecektir.  Ebû’d-Derda  (r.a.)’den

 

rivayetle;  Resûlullâh  (s.a.v.)  Efendimiz  buyurdular  ki:  “Kim

 

Kehf Sûresi’nin     başından      üç    Âyet    okursa,     Deccâl

 

fitnesinden korunmuş  olur.”  (Tirmizi)  Ebû’d-Derda (r.a.)’den

 

rivayetle; Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular: “Kehf

 

Sûresi’nin başından on Âyet ezberleyen Deccâl fitnesinden

 

muhafaza      edilir.”   (Müslim)   Hz.   Alî   (k.v.)’den   rivayetle;

 

Resûlullâh  (s.a.v.)  Efendimiz  buyurdular  ki:  “Cuma  günü

 

Kehf  Sûresini  okuyan,  sekiz  gün  içindeki  her  fitneden

 

korunmuştur. O arada Deccâl de çıksa, ona dokunamaz.”

 

(ithaf 3/292)

Not:Kur’an-ı Kerîm ile ilgili yazılar serisinin birsonraki

 

yazısı 25 Ekim’dedir.        )

 

 

 

 

HER TÜRLÜ HAYIRLI TALEB VE MURÂD İÇİN OKUNACAK DUÂ

 

“Önce Cum’a gecesi sabaha karşı, 2 rek’at namaz

 

kılınıp arkasından aşağıdaki duâ  ta’rif edildiği şekilde

 

480 defa okunacak:

 

Önce      “Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm”        dedikten

 

sonra, 100 defa:  “Rabbene’ftah beynenâ  ve beyne

 

kavminâ bi’l-hakkı  ve ente hayru’l-fâtihîn” (AYâf s. 89)

 

duası  okunup  arkasından  bir  defa:  “Allâhümme  yâ

 

müfeüiha’l-ebvâb iftâh lenâ  hayra’l-bâb”  duası  oku-

 

nacak.

 

Dörtkere buşekildetekrardan sonra yine Besmele’nin

 

arkasından 80 defa:

 

“Rabbene’ftah        beynenâ      ve    beyne      gavminâ

 

bi’l-hakkı ve ente hayru’l-fâtihîn” duası ve bir defa

 

“Allâhümme        yâ    müfettiha’l-ebvâb       iftah   lenâ

 

hayra’l- bâb” duası okunacak.

 

Ayrıca aşağıdaki üç duâ (âyet) 7’şer defa okunur.

 

  1. Duâ  (âyet):  “Fa’llâhu  hayrun  hafızan  vehüve

 

erhamü’r- râhimîn ” (Yûsuf s. 64)

 

  1.   Duâ    (âyet):      “Selâmün kavlen min    Râbbi’r-

 

rahİ/J7″(Yâsî ns.58)

 

  1. Duâ (âyet):  “Selâmün ‘aleyküm bimâ sabertüm

 

fe-ni’me ukbe’d-dâr” (Rad s. 24)

 

Sonra 8 defa Âyete’l-Kürsî okunacak ve birinci oku-

 

nuşta;  ön tarafa,  ikincide; sağa,  üçüncüde; sola, dör-

 

düncüde; arkaya, beşincide; yukarıya, altıncıda; aşa-

 

ğıya  üflenilecek, yedinci okunuşta; yutulacak, sekizinci

 

okunuşta;   etrafa   dönülerek   (dört   bir   tarafa   doğru)

 

üfle-necektir.

 

 

Not: Dualar serîsinin bir sonraki yazısı 1 Aralık tarihindedir.

(ibâdet Takvimi ve Dualar, Misvak Neşriyat, 183.S.)

 

NAZAR (GÖZ DEĞMESİ)

 

Nazar ile ilgili Kalem sûresinin “Nerede ise, kâfirler seni

 

gözleri ile yıkacaklardı.” mealindeki 51. Âyeti inmiştir.

 

Hadîs- Şerîfler’de buyuruldu ki: “Nazar haktır.” (Müslim)

 

“Nazar insanı mezara, deveyi kazana sokar.” (ibnAdiy)

 

“İnsanların yarısı nazardan ölür.” (Taberânî)

 

“Nazar neredeyse kaderi geçecekti. Nazardan Allâhü

 

Te’âlâya sığının.” (Deyiemî)

 

“Kaderi geçecek bir şey olsaydı  nazar geçerdi.” (Müs-

 

lim)

 

Nazar değmesine tedbîr olarak Allah (c.c.)’nun kitabında

 

sekiz Âyet vardır. Kul bunu okuduğu gün insan ve cinlerden

 

hiç  birinin  nazarı  değmez.  Bunlar:  Fâtihâtü’l-kitâb  ki  yedi

 

Âyettir. Bir de Ayetü’l Kürsî.

 

Kendi nazarının başkasına değmemesi için ise Peygam-ber

 

(sav.) Efendimiz; “Beğendiği bir şey gördüğünde bir

 

Mü’min: ‘Mâ-şâ Allâhu lâ kuvvete illâ billâh’ derse      ona

 

nazar isabet etmez.” buyurmuşlardır. (Beyhâkî) NAZAR

 

DUASI

 

Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

 

“Allâhümma’hrusnâ             bi-‘aynike’lletî       lâ-tenâmu,

 

ve’h-faznâ        bi-ra’fetike’lletî     lâ-terâmu,        ve’rhamnâ

 

bi-gudratike   •aleynâ      felâ   tühlik   ve   ente   sikatünâ     ve

 

recâunâ,  yâ  erhame’rrâhimîne  ve  yâ  ekreme’l-ekremîn.”

 

“Allâhümme,  yâ   mukallibe’l-kulûb,  sebbit  kulûbenâ   ‘alâ

 

dînike ve tâ’atik.” “Allâhümme’c’al fî kalbî nûran ve fi basarı

 

nûran ve fi sem’? nûran ve ‘an yemini nûran ve ‘an yesâri

 

nûran ve fevki nûran ve tahtî nûran ve emâmî nûran ve halfi

 

nûran ve’c’allînûran.”

 

El-hamdü  li’llâhi’llezi tevâda’a küllü  şey’in li-‘azametihi

 

ve’l-hamdü       li’llâhi’llezi  zelle  küllü    şey’in    li-izzetihi,

 

ve’l-hamdü      li’llâhi’llezi  hada’a    küllü    şey’in   li-mülkihi,

 

ve’l-hamdü li’llâhi’llezi istesleme küllü şey’in li-gudratih.

 

(ibâdet Takvimi ve Dualar, Misvak Neşriyat, 171 .s.)