Allâh herkese yaratılışta hakkını vermiştir. Allâhü Teâlâ şöyle buyuruyor: “Yaratan hiç bilmez olur mu?” (Mülk s. 14) Bu kelâma, yakînen îmân eden; Allâh’ın, kulları hakkındaki hükmüne râzı olmuş demektir. Allâhü Teâlâ; kadın ve erkek her iki cinse de kapasitelerine ve kudretlerine göre farklı sorumluluklar vermiştir. Herkes, kendine çizilen sınıra razı olsa, sosyal düzen de kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Her iki cins, kendi fıtrî özelliklerini koruyacak ve bu sayede; işsizlik, maaşların yeterli olamaması gibi problemler de ortadan kalkacak veya en aza inecektir.

Kadınlar, devlet başkanı olamaz. Bunda ittifak vardır. Kadın; fıtratı icabı nârin, zayıf, duygusal ve merhametli olduğundan ve tesettür ile mükellef bulunduğundan, devlet başkanlığı mesleğine uygun değildir. Evli ise kocasının yönetimi altında, bekârsa babasının velâyeti altındadır.

Kocasının izni olmadan, mahremsiz sefere çıkamaz. Resûlullah (s.a.v.), “Siz kadınları Allâh (c.c.)’un emâneti olarak aldınız.” buyurarak devamında erkekler üzerine kadınlar için mükellefiyetler vasiyyet etmiştir. (Vedâ Hutbesi)

Bununla birlikte kadına, nafaka (evin geçimini temin etmek) ve sükna (kalacak yer temin etmek) farz değildir. Bütün bunlar erkeğin vazifesidir. Kadının malı, yalnız kendisine aittir; evin nafakası için harcamaya zorlanamaz. Tamamen kendi tasarrufundadır. Mehîr hususunda da böyledir. Mehri kendine aittir. Evlatlara hayatta iken verilecek hîbe ve hediye konusunda erkekle kız çocuk arasında eşit muamele yapılmak mecburiyeti vardır.

Resûlullah (s.a.v.); Nu’man ibn Beşîr (r.a.)’in babasına bunu emretmiştir. Erkekle kadının hissesinin farklı olması mirastadır. Zira Allâhü Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de: “…erkeklerinizden iki şahid getirin; eğer iki erkek şahid olmazsa şahidliklerine razı olduğunuz bir erkek ve iki kadın şahidlik eder, eğer ikisinden biri yanılırsa, diğeri (diğer kadın) ona hatırlatır…” (Bakara s. 282) buyuruyor.

(Misvak Neşriyat, Hakk Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, 255.s.) (Halil Günenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar)