Ana Sayfa » İSLAM AHLAKI » Güzel Ahlak

Güzel Ahlak

EDEB

Edeb bir tâc imiş nûr-i Hûda’dan

Giy ol tacı emin ol her belâdan

(Hz. Sâmi (k.s.) bu beytin ihvana ezberletilmesin emretmişlerdir.)

Edeb, edeb illâ edeb, el-emr-u fevkal edeb

(Edeb vazgeçilmezdir, ancak emre itaat edebden öncedir.)

Allah (c.c.)’ya karşı edeb: Ezelde O (c.c.)’ya verdiğimiz sözü hatırlamak; rızâsını kazanmak için çalışmak; O (c.c.)’ya karşı ihlâslı olmak; dostlarına dost, düşmanlarına düşman olmak; O (c.c.)’ya itaat etmek, O (c.c.)’dan korkmak, O (c.c.) ‘yu sevmektir.

Resûlullâh (s.a.v.)’e karşı edeb: Ona biâtlı olduğumuzun, O (s.a.v.)’in ümmeti içinde bulunduğumuzun şuuru içinde O (s.a.v.)’in tek önder ve rehberimiz olduğunu hiçbir an hatırdan çıkarmamak, bize Rabbimiz Te’âlâ ve Tekaddes Hazretleri katından getirdiği yüce Şerfat’a ve O (s.a.v.)’in nurlu Sünnet-i Seniyyesine sımsıkı sarılmak; O (s.a.v.)’in Ashâbı’nı, Ehli Beyti’ni, annelerimiz olan tertemiz zevcelerini de (r.a.e.) ve halîfeleri durumunda bulunan Rabbânf âlimleri, kâmil mürşidleri, âdil emirleri sevmek ve onlara itaat etmek; O (s.a.v.)’in uğrunda her fedakârlığa hazır bulunmak; O (s.a.v.)’i, aile ferdlerimizden, yakınlarımızdan ve nefsimizden daha çok sevmek; O (s.a.v.)’le cennette buluşmaya can atmaktır.

Kitâbullâh’a karşı edeb: O’nu düsturumuz olarak kabul etmek; yüceltmek, içindekilerle amel etmek, çokça okumak.

Şer’-i Şerif’e karşı edeb: Onun hükümlerine uymak, onu nizamların en üstünü bilmek, ona tazim etmek, ona hakaret edilme-sine izin vermemek; ona uygun şekilde iyilikle emir ve onu kötülüktenden nehy etmek; hükümlerinin kıyamete kadar geçerli olduğunu bilmek.

Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’e karşı edeb: Bütün Müslüman­ları kardeş bilmek; tefrikaya, nifaka, ayrılığa, bozuşmaya, fitneye, fesada sebebiyet vermemek. Resûl-i Kibriya (s.a.v.)’in milletinden ve ümmetinden olmakla şeref duymak, sevinmek, buna hamd ü sena etmek.

İnsanlığa karşı edeb: Gayr-i Müslimlerin “Ümmet-i davet” (henüz Müslüman olmamış, fakat İslâm’a çağırılmaları gereken bir topluluk) olduklarını düşünerek, güzel öğütlerle, akıl ve kültürlerinin seviyesine uygun bir tarzda, onları islâm’a çağırmak.

(Ubeydullâh Küçük, İslâm’da Edeb Kitabı Önsözü)

MÜSLÜMANLARIN AYIPLARINI ÖRTMEK

Müslümanların utanç ve kusur sayılacak amel ve davra­nışlarını gizleyip saklamamız, onları bu hatalarından dolayı usulünce uyarmamız gerekmektedir. Herhangi bir kimse bir diğerinin ayıbını örter ve gizlerse, kendi ayıbı da örtülür ve gizlenir, insanları kötüleyenler de, kötülediği ölçüde kötülük görür.

Âsî, itaatsiz bildiğimiz bir kimse kapısını kapadığı, âsîlik ve itaatsizliğini açığa vurmadığı sürece onun neler yapmış olduğunu bilmiş olsak da yaptıklarını gizlememiz gerekmek­tedir. Şâyed kötülüğü herkesin gözü önünde veya herkesin duyacağı bir şekilde yaparsa bu kimse hakkında bildiklerimizi saklamamıza gerek yoktur. Eğer bir kimsenin kapısı ardında veya kulübede veya bodrumunda bir kötülük yaptığını görür­sen, bunu başkasına anlatmamalısın. Ancak, onu doğru yola sokmak için gördüklerini kendisine anlatmanda bir sakınca yoktur. Olabilir ki senin sözlerinle tevbe ve istiğfarda buluna­bilir. Dünyadan, her türlü kirden örtülü temiz olarak çıkmak istiyorsan, dost ve arkadaşlarının ayıplarını örtüp gizlemeye çalışmalısın.

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyuruyorlar: “Bir Müslümânın ayıplarını örtüp gizleyen bir kimsenin Hakk Te’âlâ dünya ve âhirette kusur ve ayıplarını örter; kul kardeşine yar-dımcı olduğu sürece Allah da o kula yardım eder.”

İmanlı bir kimse, bir din kardeşinin ayıp yönünü görür, onu gizlerse, Allah da o kimseyi bu davranışıyla cennete sokmuş olur” buyurulmuştur.(Mülim)

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz bir hutbelerinde, “Ey kalbine imân girmemiş, diliyle İslâm olan insanlar! Müslümanlara eziyet etmeyiniz, ayıplarını kollayıp izlemeyiniz. Müslüman kardeşinin ayıbını kollayıp izleyen bir kimsenin ayıbını Allah izleyip kollar. Allah, ayıbını izlediği bir kimseyi de aşiretinin içinde olsa da rezil rüsva eder” buyurmuşlardır.

(İmâm-ı Şa’rânf (r.h.), Büyük Ahidler, 487-491 .s.)

SABREDENLERİN VE ALLAH (C.C.) İÇİN BİRBİRLERİNİ SEVENLERİN MÜKÂFAATI

Allâhü Te’âlâ Hazretleri, âhirette mahlûkâtı topladığı zaman, bir münâdî şöyle nldâ eder:

“- Fazilet ehil nerededirler?”

Bir bölük İnsan cevâb verip ayağa kalkarlar ve onlar sürat­le cennete doğru koşarlar. Yolda melekler onlarla karşılaşırlar. Melekler sorarlar: “Sizi süratle cennete koşarken görüyoruz! Sizler kimlersiniz?” Onlar: “Biz fazilet ehliyiz!” derler. Melekler: “Sizin faziletiniz neydi?” diye sorar. Onlar: “Bize zulüm edildiği zaman biz sabrederdlk ve bize kötülük edildiğinde afvederdlk” derler. Melekler onlara: “Girin cennete! Cennet, çalışanların ne güzel ecir ve karşılığıdır!” derler.

Sonra bir münâdi şöyle nida eder: “Sabır ehil nerededir?” Bunun üzerine bâzı İnsanlar ayağa kalkarlar ve onlar süratle Cennete doğru koşarlar. Yolda melekler onlarla karşılaşırlar. Melekler sorarlar: “Sizi süratle Cennete koşarken görüyoruz! Sizler kimlersiniz?” Onlar: “Biz sabır ehliyiz!” derler. Melekler sorarlar: “Sizin sabrınız neydi?” Onlar: “Biz Allah (c.c.)’nun yasakladığı günâhları İşlememek İçin sabrederdik” derler. Me­lekler onlara: “Girin cennete! Cennet, çalışanların ne güzel ecir ve karşılığıdır!” derler.

Sonra bir münâdi şöyle nldâ eder: “Birbirlerini Allah İçin sevenler nerededirler?” Bunun üzerine bâzı İnsanlar ayağa kal­karlar ve onlar süratle cennete doğru koşarlar. Yolda melekler onlarla karşılaşırlar. Melekler sorarlar: “Sizi süratle cennete koşarken görüyoruz! Sizler kimlersiniz?” Onlar: “Biz muhab­bet ehliyiz! Birbirimizi Allah İçin sevenleriz!” derler. Melekler sorarlar: “Sizin Allah İçin olan muhabbetiniz neydi?” Onlar: “Biz birbirimizi sırf Allah İçin severdik” derler. Melekler onlara: “Girin cennete! Cennet, çalışanların ne güzel ecir ve karşılığı­dır!” derler.

Bu hususta Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyuruyorlar: “Siz imân etmedikçe cennete giremezsiniz! Birbirinizi sevmedikçe de (tam) imân etmiş olmazsınız! Ben sizi yaptığınız takdirde se­vişebileceğiniz (birbirinizi seveceğiniz) bir şeye kılavuzlayayım mı? Selâmı aranızda yayınız.” (Buharı, Müslim)

(İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri, Rûhu’l-Beyân Tefsiri, 2.c, 175-176.s)

MÜ’MİNLER BİRBİRLERİNE KARŞI HOŞGÖRÜLÜ OLMALIDIR

Bazı Müslümanlar kendi mezheblerinin veya mensubu bulundukları grubun dışındakilerini hoş görmez ve dâima her konuda kendi güzellikleri ve doğrulukları ile övünürler, İslâm’ın tanıdığı hoşgörü ve müsamahanın yerine kör taassub alırlar. Hattâ bazı efdâl (daha iyi) olmayan şeyleri efdâl bilerek hatala­ra bile sebebiyet verirler.

Yazın sıcağında bile ayağından mest çıkarmayan bazıları vardır ki onun gibi mest giymeyenlere veya onun gibi cübbeli gezmeyenlere hor ve başka bir nazarla bakmaktadırlar. Onlar zannederler ki mest üzerine mest etmek daha efdâldir. Hâlbuki durum tam zıddınadır. Aynı şekilde sözde Sünneti yerine getir­mek için sakal bırakırlar ama bırakılan sakalın Sünnetle alaka­sı olmamaktadır. Ya da sakal bırakmanın bugün fitneye sebeb olabileceğini ileri sürerek delilsiz şahsi yorumları ile bu Sünneti tamamen terk ederler. Bununla birlikte sakallıları tenkîd eder­ler. Ayrıca şeyhine mürîd olmayan veya grubuna mensûb bu­lunmayan Müslümanları yoldan çıkmış gibi görmekte, İslâm’a hizmet eden bir alimi veya takva sahibi bir mü’mîn kardeşini sevmemekte ve onu yabancı gözüyle görmektedirler. Kitâb okumak istediği zaman kişilerin sâdece kendi üstadlarının veya gruplarının eserleri ile tanışmasını ise başka kitâb veya eserleri okumalarına izin verilmemesini veya okutulmak istenmemesini sağlar. Diğer değerli ilmî eserlere karşı bir ilgisizliğe sebebiyet vermeleri, şeyhlerinin, üstadlarının veya efendilerinin görüş ve fetvaları zayıf olduğu hâlde Ehl-i Sünnet ulemâsının tercîh ve fetvalarını bir kenara iterek zayıf ve yanlış fetvalarla amel etme­de ısrarlı davranmaları hatanın en büyüğüdür.

Hattâ bazı Müslümanlar, kendi yapamadıkları Sünnetler başkaları tarafından yapıldığında sanki yapılan Sünnet değil de bir bid’at imiş gibi kınama ve tenkid yağmuruna tutarlar. Pey­gamberlerden başka hiçbir kimsenin masum olmadığı, Ehl-i Sünnet’in inancından olduğu hâlde, bazı safdil Müslümanlar üstâdlarını masum sanmakta, câhil olmasına rağmen, onun hiçbir zaman yanılmayacağına inanmaktadırlar.

(Mehmed Çağlayan (r.h.), Ehl-i Sünnet ve Akaidi, 17-18.s.)

GÜZEL AHLÂK ŞUBELERİNDEN ‘HAYA’

Haya sözü Hayât kelimesinden alınmıştır. Hayanın çokluğu kalbin hayâtı, insan sağlığıdır. Hayanın azlığı, kalbin ölümü olur. Kalbin Hayâtı üstün olduğu zaman, Haya da kemâl derecesindedir.

Haya kelimesi sözlükte şöyle tanımlanır: Ayıplanma­ya sebeb olan şeyden korkan insanda meydana gelen değişme ve kırılmadır. Meselâ utanmak, yaptığı çirkin bir işten dolayı halkın kendisini ayıplayacağından korkan bir kimsede meydana gelen hâle, haya, utanma denir. Bu hâl kalbin, kuvvetinden ve görme gücünden ileri gelir ki bu suretle kişi kendi hâllerini kontrol eder. Cenâb-ı Hakk da onu ayıplanma ve utanmadan korur.

Haya keremdir, lütûftur, nezâkettir. Meselâ, Resûlullâh (s.a.v.) Zeyneb (r.anhâ)’yı nikâhlayıp aldığı zaman ziyafet verip halkı çağırdılar. Yemekten sonra dağılmayıp bazı­ları çok oturdular. Hâlbuki yemekten sonra biraz oturup kalkıp gitmeleri terbiyenin gereği idi. Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara kalkın gidin demeye utandılar.

Biri de muhîb (seven) hayâsıdır ki seven sevgilisin­den utanır. Meselâ, sevgilisini hatırlayınca kendisinde bir utanma duyar, fakat sebebini bilemez.

Her insan kendi şân ve şerefini düşünüp nefsinden utanmalı. Yakışıksız bir şey hatırına geldi mi bu bana yakışmaz deyip sakınmalıdır. Böyle davranan kişileri Cenâb-ı Hakk(c.c) hayırlı işlere yöneltir. Nitekim Sahîh-i Buhâri’deki ”Haya kişinin başına hayırdan başka bir şey getirmez.” Hadîs-i Şerîfi bu gerçeği belirtmektedir.

“Peygamber sözlerinden insanlara ulaşan bir cümle şudur: Utanmadıktan sonra istediğini yap.”

(İmâm-ı Kastalânî (r.h.), İlâhi Rahmet Hazret-i Muhammed (s.a.v.), 1.c, 340.S.)

ALLAH (C.C.)’YA GÜZEL ZAN BESLEMELİYİZ

Yüce Allah’a kötü zan: Allah, benim günühlarımı şunun veya bunun günahlarını afv buyurmaz yâhûd ihtiyâçlarımı vermez diye Allah hakkında kötü zan beslemektir. Yahud da Peygamber (s.a.v.) filan kimseye şefaat etmez diye zannetmektir ki Allah (c.c), bu kimseye şefaat edilmesine izin vermez demektir.

Halbuki Allah (c.c), günahkârları, tevbeli veya tevbesiz afv ve mağfiret buyuracağını, Zümer Sûresi’nin 53′üncü Âyet-i Kerîme’siyle bildirerek buyuruyor ki:

“Ey Resulüm, tarafımdan söyle ki: ‘Ey öz nefislerine fe­nalıkta sınırı aşan kullarım! Allah’ın bağışlamasından ümid kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günâhları yarlığar. Gerçekten O, affedicidir, esirgeyicidir.”

Allah’a güzel zan (hüsn-i zann) beslemek vâcibdir. Nitekim Câbir (r.a.)den rivayetle Hazret-i Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlar ki:

“Elbette hiçbiriniz, Allah’a zannını güzelleştirmedikçe öl­mez.”

Yani ölmeden evvel muhakkak Allah’ın mağfiretine, afv ve merha­metine uğrayıp Allah (c.c.) hakkında zannınız düzelip güzelleştik­ten sonra ölürsünüz demektir.

Diğer bir Hadfs-i Şerîf’te buyuruluyor ki:

“Allah hakkında hüsn-i zan etmek (güzel zan beslemek), güzel ibâdettendir.”

Hadfs-i Kudsi’de şöyle buyrulmuştur: “Ben kulumun zannı indindeyim, beni nasıl zannederse öyle muamele ederim.”

Yine İbn Mes’ûd (r.a.)’in rivayet ettiği Hadfs-i Şerîf’te buyruluyor ki: “Kendisinden başkası bulunmayan Allah’a and olsun ki bir kul, Allah’a iyi zanda bulunursa Allah o kimseye zannının muktezasını (lâzım geleni) verir.”

Bir Hadfs-i Şerîf’te Hazret-i Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz bu­yurmuşlar ki: “Allah bir kulu cehenneme emir buyururlar. Okul da, cehennemin bir tarafına durarak arkasına bakar da derki: “Vallahi yâ Rabbi, dünyada iken zât-ı pâkine hüsn-i zannım vardı ve dünyadan ozan ile çıktım.’ Bunun üzerine Allah (c.c.) buyurur ki: ‘Onu geri çeviriniz! Elbette ben; kulumun zannı üzereyim.”

(A Kemâleddin Üstün (r.h.), 54 Farz Şerhi, 329.s.)

TEVÂZU

Tevazu, sözlükte boyun eğmek demektir.

Örfte, insanın, makam ve azametinin gereğinden çıkması, emsalinin derecesinden inmesidir. İnceleyicilere göre, Teva­zu, kulun, kendi nefsi için bir değer, bir kıymet ve bir üstünlük görmemesi, içinde bulunduğu hali, hak ettiğinden daha büyük görmemesidir.

Tevâzu’nun en geçerli olanı, hiç kimseye yaltaklanmadan ve zillete düşmeden, ölçülü, tutarlı ve itidalli bir şekilde bulun­maktır.

Kur’ân-ı Kerîm’de ve Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Hadîs-i şerîflerinde Tevâzu üzerinde önemle durulmaktadır.

“Rahman’ın iyi kulları öyle kimselerdir ki, yeryüzünde al­çakgönüllü yürürler. Cahiller kendilerine takıldıkları zaman da, onlara “selâm” deyip geçerler. “Onlar mü’mînlere kar­şı şefkatli ve merhametlidirler. Her zaman onları rükûda iki büklüm ve secdede kıvrım kıvrım bulursun!” Gerçek Tevâzu, Hakk’ın büyüklüğü karşısında insanın kendi yerini be­lirleyip, bu düşünce ve tespiti benliğine mâl etmesidir. Bu olgun anlayışa ulaşmış kimseler, insanlarla ilişkilerinde alçakgönüllü ve olabildiğince dengelidirler.

Ebu Zeyd (r.a.) der ki: “Kul, yaratılanlar arasında, ondan daha şerlisi olduğunu sandıkça, o mütekebbirdir, büyüklük taslayandır.” Ona denildi ki: “Pekiyi ne zaman mütevazı olur?” cevaben şöyle dedi:” Kendisi için söz ve hâl hakkı görmedi­ğinde.”

Mütevazı, boyun eğdiği zaman kendini, yaptığının üstünde gören kimse değildir. Mütevazı boyun eğdiğinde kendini, yap­tığının altında görendir. Tevazu, bazen Rabbinin büyüklüğünü hissettiğinde olur. Bu gerçek tevazudur. Bazen de tevazu, ku­lun kendi noksanlarını gördüğünde olur.

İlk tevazu, nefsi söndüren, onu eriten benlikleri yok eden kibir ve başkanlık tuzağını nefisten söktürür. Güzel görünüş ve görür onu aldatmaz, ikinci tevazu ise, kulun fazilet derecelerine yükselmesini sağlar.

(Muhammed Alevî Mâlikî (r.h.), Kâmil İnsan Hz. Muhammed (s.a.v.), 150.s.)

BÜYÜK HİMMET SAHİBİ OLMAK

Himmet, kalbin bütün gücüyle Cenab-ı Hakk’a yönel­mesidir. Himmet, kalp ve gönülden gösterilen ciddi ve ileri derecede gayreti ifade eder. Bu kelime ile aynı zamanda, emek, çalışma, çabalama gibi şevk ve hevesle dolu beşerî hâller de anlatılır. Aynı zamanda yüksek gayeler peşinde olma, işlerin en yükseğinden aşağıda olanlara kadar zor görmeme, onlara tenezzül etmeme, bağışladığı şeyi azım­sama, orta düzeyli şeyleri önemsememe, sahip olduğu şey­leri basit görme, isteyene başa kakmadan, minnet etmeden imkân dâhilinde olan şeyi verme duygusudur.

Bu, özellikle liderlerin sahip olmak zorunda oldukları bir ahlaktır. Reisler, ileri gelenler ve kendini onların düzeyinde gören kimseler açısından güzel ve övülen bir davranıştır.

Tenezzül etmeme, hamiyet sahibi ve gayretli olma da büyük himmet sayılırlar. Tenezzül etmeme, insanın kendini adi şeylerden uzak tutmasıdır. Hamiyet ve gayret ise, insa­nın kendinde bir eksiklik görünce öfkelenmesi demektir.

İnsan haramlara karşı gayrete gelir. Çünkü haram iş­lemek bir utanç ve kusurdur. Haram işleyen kimse arka­daşlarına zulmeder. Onların hakkında olumsuz tasarrufta bulunur. Kendine zulmetme ise bunun tam zıddıdır. Bir insanın haksızlıktan yüz çevirmesi, zulmetmektense eksik­liğe tahammül etmesi güzel bir davranıştır. Bu, bütün insan­lar açısından övülen bir ahlâktır.

İnsanın himmetinin küçük olması da kötüdür. Bu, yüksek mertebeler talep etmekten aciz olmanın, amaçlara ulaşma emelinin yetersiz olmasının, sahip olunan basit erdemleri çok görmenin, azıcık bağışı büyük kabul etmenin, bununla oyalanıp alışkanlık haline getirmenin, işlerin vasatı ve kü­çüklerinden hoşnut olmanın ifadesidir. Bu huy herkes için çirkindir. Özellikle lider olan kimselerde çok daha çirkindir. Abdulkâdir Geylânî (k.s.) şöyle buyurmaktadır: “Himmetini yüce tut, zîrâ himmetin kadar yücesin”

(Muhyiddîn-i Arabî (k.s.), Makârimü’l Ahlak, 22-27.s.)

AFFETMEK

‘Afv’, sözlükte yok etmek, ortadan kaldırmak, silip süpürmek; fazlalık, artık gibi anlamlara gelmektedir. Hukuk terimi ola­rak ise genellikle, ‘kötülük ve haksızlık yapanı, suç veya günah işleyeni bağışlama, cezalandırmaktan vazgeçme’ anlamlarında kullanılmaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de, Allah’ın (c.c) affediciliği ve bağışlama­yı çeşitli vesilelerle ifade ederek affın ilâhi bir sıfat ve yüksek bir ahlâki üstünlük olduğunu kesin olarak açıklamıştır. Yine Kur’an’a göre, bir kötülüğün karşılığı ona uygun bir cezadır ve bu adâletin gereğidir. Hiçbir suçlu suçunun karşılığı olan ce­zadan daha fazlasıyla cezalandırılamaz. Çünkü bu zulüm olur. Buna karşılık haksızlığa uğrayan taraf suçluyu bağışladığı tak­dirde: “Onu mükâfatlandırmak Allah’a düşer” (Şura sûresi, s.40) âyeti ile bağışlayanın hakkını Allah (c.c.)’un vereceği bildirilir. Zira bağışlayan kişi kendisi yararına adâletin yerine getirilme­sinden gönüllü olarak vazgeçmiş ve affetmekle suçlu kimseye bir ihsânda bulunmuştur. Affetmek, İslâm’da bütün faziletlerin temelini teşkil eden ve takvâya en yakın olan bir meziyettir.

Nebî (s.a.v.)’in güzel ahlâkından birisi de hataları affedici ve bağışlayıcı olmasıdır. Peygamberimiz (s.a.v.) kendi yakınlarına ve Sahâbelerine sürekli olarak hoşgörülü olduğu gibi, düşman­larını da, özellikle onlar güçsüz bulundukları ve teslim oldukları zaman bağışlamış, suçlarını affetmiş böylelikle sonunda da pek çoğunun Müslüman olmasını sağlamıştır. Hz. Aişe (r.anhâ) annemizin de buyurduğu gibi, Peygamberimiz (s.a.v.) yaratılışı gereği, kendisine kötülük edene kötülükle karşılık vermez; affe­der ve ondan intikam almaya da yanaşmazdı.

İslâm âlimleri, bütün bu kurallar ışığında affetmeyi Müslü­manlar arasında uyulması gereken bir din kardeşliği görevi dü­şünmüşlerdir. İsfehâni (r.h.), affın verdiği mutluluğa, cezalandır­ma yoluyla hiçbir zaman erişilemeyeceğini, bu faziletin insana toplum içinde saygınlık ve sevgi kazandıracağını ve bunun için de affı tercih etmenin saygıdeğer bir davranış olduğunu ifade etmektedir.

(TDV İslâm Ansiklopedisi, 394.s.)

EMROLUDNDUĞUN GİBİ DOSDOĞRU OL

Hûd sûresinde yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Öyle ise emir olunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aş­mayın. Şüphesiz O yaptıklarınızı görür.” buyurmaktadır.

Ebû Ali es-Sünûsî demiştir ki: Rüyamda Resûlullah (s.a.v)’i gördüm. Ya Resûlullah, senden “Hûd sûresi beni ihtiyarlat­tı” meâlindeki hadîs-i şerîf rivâyet olunmuştur. Bu sûrede sizi ihtiyarlattıran yerler enbiyâ kıssaları mıdır?” Şeklinde soru sor­dum. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v) “Hayır. Oradaki Emr olunduğun gibi istikâmette ol! Ayetidir” buyurmuştur.

Burada istikâmetin hakikati bütün ahidlere sadakat ve sırât-i müstakîme uymaktır. Orta yoldan ayrılmamak gerekir. Yeme, içme ve giymeden tut, bütün dînî ve dünyevî işlerde sırat-ı müstakîme uymak lâzımdır. Buradaki sırât-ı müstakîm, âhiretteki sırât-ı müstakîm gibidir. Bu yolda itidal üzere yürü­mek cidden zor iştir.

Ebû Ali el-Cürcânî demiştir ki; İstikâmet tâlibi ol, kerâmet tâlibi olma. Nefsin seni kerâmet talebine tahrik eder. Senden is­tenecek olan ise istikâmettir ki aslında en büyük kerâmet odur. İstikâmet de Hâlık’ın kulluğunda ve O’nun dininin hizmetinde bulunmakla olur. Hârikalar göstermekle değil.

Hazret-i Hüdâyî demiştir ki, İstikamet, şeriatın, tarîkatın, mârifetin ve hakîkatin mertebelerinden her birinin hakkını tama­mıyla îfâ etmeksizin tahakkuk etmez. Şeriatın hakkına riâyet, ahkâmı doğru anlayıp her birini yerli yerince yaşamaktır. Tabiat mertebesinde istikâmet şeriata riâyetle olur. Nefis mertebesin­de istikâmet tarîkata riâyetle olur. Ruh mertebesinde istikamet mârifete riâyetle olur. Sırr mertebesinde istikâmet marifet ve hakikate riâyetle olur.

Bazı âlimler demişlerdir ki, İstikâmet sahibi olundu mu dağ gibi müstakim olunmalıdır. Çünkü dağın dört alâmeti vardır: Bi­rincisi, sıcaktan erimez. İkincisi, soğuktan donmaz, Üçüncüsü, rüzgârdan devrilmez. Dördüncüsü, sel alıp götürmez.

(Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s), Yunus ve Hud Sûreleri Tefsiri, 142–145.s.)

HİLİM

Mü’min insanlar arasında güzel ahlâkı ile öne çıkmalıdır. İlim, hilim (yumuşak huyluluk), vekar (ağırbaşlılık), muhab­bet, kerem, hayır ehli, cömert ve işlerinde ihtiyatlı olmalıdır. Hadîs-i şerîfde: “Halim, başkalarının kusurlarına aldır­maz, kerîm gücü yettiği halde affeder” buyrulduğunu Ebû Hureyre (r.a.) haber vermiştir. Şeytan, ilim ile konuşan, hilim ile susan âlimden çok çekinir. İblîs’in: “Âlimin sükûtu, kelâmından etkilidir” dediği de bildirilmiştir. Allahü Teâlâ ka­tında ilmini hilim ile süsleyen âlimden daha faziletli kimse yoktur. Hilim, hiddeti terk etmek, şiddete tahammül etmektir. Bâzı kelâm ilmi âlimleri: “insanın zîneti hilim, zenginliği ilim­dir” buyurdular. Bir hadîs-i şerîfde:“Yâ Rabbi! Beni ilim ile zengin et, hilim ile süsle” buyûrulmuştur.

Âlemin ayakta durması, ilmi ile âmil, hilm ve hikmet sa­hibi âlimler iledir. Hilim ve hikmet sahibi âlimlere ise çok az rastlanır.

Hilm, aslen zulme karşılıkta bulunmayıp sabretmek ise de, daha çok yapılan hata ve günahları görmeyip bağışla­ma hasletine isim olarak kullanılmaktadır. Sabır ve merha­meti geniş olanlarda bulunan güzel bir ahlâktır. Böyle dinin emrettiği güzel ahlâk sahiplerini de Allah sever ve onların işlerinden razı olur. (Şir’at’ül İslam, Seyyid Alizade, 41.42.s.)

Nebî (s.a.v.) Efendimiz Eşecc-i Abdilkays (r.a.)’e şöyle buyurdu: “Sende iki ahlâk vardır ki, Allah onları sever: Bunlar, hilim (yumuşak huyluluk)ve teennidir(acele et­meden akıllıca davranmak).” (Buhâri, Edebü’l Müfred, 1137)

Diğer bir hadîs-i şerif’te Nebî (s.a.v.) şöyle buyur­du: “İlim mü’minin dostudur; akıl kılavuzudur. Amel mü’minin bekçisidir. Yumuşak huyluluk onun veziridir, sabır askerlerinin komutanlarıdır. Rıfk mü’minin anasıdır. Yumuşaklık, kırmadan konuşmak mü’minin kardedişidir.” (Câmiüssağîr)

DOĞRULUK

Doğruluk’, bütün ahlâki özelliklerin kendisinde toplan­dığı ve yüksek derecelerin kaynağı olan yüce bir ahlâktır. Arapça’daki karşılığı, ‘Sıdk’ ve ‘Sadakat’ kelimeleridir.

Doğruluk, bütün dinî amellerin direğidir. Doğru olmayan ve ibadetlerinde ihlâs bulunmayanların amelleri kendilerine bir yarar sağlamaz. Yüce Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: “Bu sadıklara, doğrulukların fayda sağlayacağı gündür. On­lar için altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacak­ları cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan razı olmuştur. İşte o büyük başarı budur.” (Ka­mer s. 54) ve yine buyurmuştur:“Doğruyu getiren ve onu doğrulayanlar, işte korunanlar onlardır.” (Mâide s. 154) Bu âyet-i kerime, İslâm dininin doğruluktan ibaret olduğunu vurgulamaktadır.

İnsan şu dört gerekçeden dolayı sürekli doğru olmalı ve doğru kalmalıdır:

Akıl: Her şeyden önce sağlam akıl, insanı güzel olan eylemlere çağırır ve kötü olan eylemlerden de uzaklaştırmak ister. Sıdk da güzel bir ahlâk olduğu için akıl sıdkın gereğine inanır ve insanı ona götürmek ister. 

Din: İlâhi din de sıdkın gerekli olduğunu ve yalancılığın tehlike ve zararlarını bildirir. Çünkü din, sağlam aklın sakın­calı gördüğü eylemlere izin vermez. Hatta din, yalancılığın sakıncaları konusunda, aklın gerekli gördüğünü de, daha ilerisini öngörür. Çünkü din herhangi bir yarar sağlasa veya bir zararı ortadan 

Kişilik: Sağlam karakterli kişilik de insanı doğruluğu yönlendirici ve yalancılığa engeldir. Bu da insanın kötü görü­len eylemleri yapmasını engeller.

Doğru tanınma isteği: İnsanlar, bulundukları toplum­da ‘doğru kişi’ olarak tanınmak ve bilinmek isterler. Bununla kişi öyle bir konuma gelir ki, hiçbir sözü yadırganmaz ve ken­disine asla pişmanlık gelmez. 

(Maverdi, Edebü’d-Dünya ve’d-Din, 255.s.)

MÜ’MİN İZZET SÂHİBİDİR

“İzzet; Allâh’ın, Resûlünün ve müminlerindir.” (Münâfikûn s. 8) Bu, Allâh (c.c.)’nun kendilerini izzetli, Hz. Peygamber (s.a.v.) ve müminleri zelil gören münâfıklara cevâbıdır.

Buna göre gerçek müminler izzet, üstünlük ve şeref sa­hibidirler. Çünkü gerçek müminler geçici ve değersiz şeyle­re bağlanmaz. Allâh (c.c.)’dan başkasına boyun eğmezler. Kuvvet, hakiki galibiyet, haysiyet Allâh (c.c.)’un ve O (c.c.)’un aziz eylediği kimselerindir ki, onlar da Allah’ın Resûlü (s.a.v.) ve halis müminlerdir. Münafıkların izzeti yoktur; izzetleri ol­saydı nifâka ve yalancılığa tenezzül etmezler, dünya hayatı için sonunda Hakk (c.c.)’un huzurunda yüzlerini kara çıkar­tacak olan o ahlâksızlıkları, alçaklıkları işlemezlerdi. Bu yüz­den zilletleri kendileridir.

Mü’min, nefsinin ve dininin izzetini korumakla yükümlüdür. Bu ise ancak Allâh (c.c.)’a iman etmek, hayatını O (c.c.)’un emir ve yasaklarına göre düzenlemekle mümkün olabilir. Kü­für, şirk, nifâk, isyân ise insanı zillete, alçaklığa düşürür.

Mümin imânı ile izzet kazanır. Ne var ki kendisini küçük düşürücü, izzetini zedeleyici her türlü davranıştan kaçınma­lıdır. Fakat bu durum kibirle karıştırılmamalıdır. Şihâbuddîn Ömer el-Sühreverdî, “insanın, kendi nefsinin hakikâtini bil­mesi ve dünyevî istekleri sebebiyle zelîl etmeden ona ikram etmesi” biçiminde tanımladığı izzetin, “insanın kendi nefsini tanımayarak onu kendi yerinden daha yukarı koymaya ça­lışması” şeklinde tanımladığı kibirle karıştırılması tehlikesine dikkat çekerek, ikisi arasındaki farkı şöyle belirtir: “Meskenet ve zillete düşmeden tevâzu sınırında durmak, kibir ateşinin ortasına kurulmuş izzet köprüsünde durmak gibidir. Bunu be­cerebilen ve bu hususta sabit kadem olabilenler ancak Râsih (sağlam duruşlu) âlimler, kurb (Allâh (c.c.)’a manevî yakınlık elde etmiş) makamına ermiş Sâdât-ı Kirâm ile Sıddîklerdir.”

(Sühreverdî, Avârifu’l-Maarif, 305.s.; Elmalı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)

ALLAH İÇİN SEVMEK VE ALLAH İÇİN DÜŞMAN OLMAK

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Bir din kardeşini Allâh (c.c.) için ziyaret edenin arkasından bir melek şöy­le der: Yüce Allâh (c.c.)‘un cenneti sana rahat ve müba­rek olsun.”

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Birisi bir din kar­deşini görmeye gidiyordu. Yüce Allâh (c.c.) yanına bir melek gönderdi. Melek sordu: “Nereye gidiyorsun?” Adam: “Falan din kardeşimi görmeğe gidiyorum.” Me­lek: “Onunla bir işin mi var?” Adam: “Hayır” Melek: “Akraban mıdır?” Adam: “Hayır” Melek: “O halde neden gidiyorsun?” diye sordu. Adam: “Allâh (c.c.) için gidiyo­rum, onu Allâh (c.c.) için seviyorum” cevabını verince melek şöyle dedi: “Yüce Allâh beni sana, seni sevdiğini müjdelemem için gönderdi. O din kardeşini sevdiğin için Yüce Allâh sana cenneti vadetti.” Yüce Allâh, İsa (a.s.)’a şöyle buyuruyor: “Bütün gökteki ve yerdekilerin yaptığı kadar ibadet etsen yine de, sevdiğini benim için sev­medikçe, düşmanını da benim için düşman tutmadıkça yaptıklarının faydası yoktur.” İsa (a.s.) buyuruyor ki: “Yüce Allâh’a karşı gelenlere düşmanlık olarak, kendinizi Yüce Allâh’a sevdiriniz, onlardan uzak durmakla, Yüce Allâh’a yaklaşınız. Onlara sert davranmakla Yüce Allâh’ın rızası­nı kazandınız.” Orada bulunanlar “kiminle beraber olalım?” diye sorduklarında şöyle buyurdu : “Gördüğünüz zaman size Yüce Allâh’ı hatırlatan, sözleriyle bilginizi artıran, yaptıklarıy­la size, ahiret için çalışma zevk ve hevesini veren kimselerle beraber olunuz.”

İbni Semmak ölüm döşeğinde şöyle diyordu: “Allâhım, günâh işlediğim zaman bile, sana itaat edenleri sevdiğimi biliyorsun. Bu günâhımı o sevgime bağışla.”

İmâm-ı Mücahid diyor ki: “Allâh (c.c.) için sevişenler, bir­birlerinin yüzüne bakıp gülünce, ikisinin de günâhları ağaç­tan yaprak döküldüğü gibi dökülür.”

(İmâm-ı Gazâlî, Kimya-ı Saadet, 258-259.s.)

İHLÂS

‘İhlâs’, insanın yaşamın bütün zamanlarında, ibadet ve amellerinde sırf Allah (c.c.) rızasını gözetmek ve dini yalnız O’na özgü kılmak, demektir.

De ki: ‘Rabbim bana adaleti emretti. Her mescitte yüzlerinizi O’na doğrultun ve dini yalnızca kendisine has kılarak O’na yalvarın. (Allah’a hiçbir benzer, eş, or­tak koşmadan, gönlünüze başka tanrılar getirmeden sırf Allah’a yönelerek O’na kulluk edin) İlkin sizi yarattığı gibi yine O’na döneceksiniz.” (A’râf s.26)

Peygamber (s.a.v.)’e kendini göstermek, kahramanlık, yi­ğitlik için savaşan bir adamın durumu sorulmuş (bu adamın çarpışması Allah yolunda mıdır?) denilmiş. “Kim Allah’ın kelimesi yüce olsun diye çarpışıyorsa işte o, Allah (c.c.) yolundadır.” (Buhârî) buyurmuştur.

İHLÂS’DA HALÎD B. VELİD (R.A.) ÖRNEĞİ

Savaşlardaki büyük başarılarına rağmen görevinden azle­dilen Hz. Halid b. Velid (r.a.) bu haberi alınca şöyle der:

«Ey gâziler! Bizim maksadımız i’lâ-yı kelîmetullahdır (Al­lah kelimesini yüceltmektir), askerlerin başı olmak değildir, İslâmiyet ilerlesin şevket güneşimiz parlasın da askerin başı kim olursa olsun bundan ne çıkar? Benim bu kadar muhare­belerde her türlü çarpışmaya can atıp muharebe etmeklîğim askere baş olmak fikrine dayanmaz, ancak Allah rızası için­dir. Düşmana fayda sağlayacak ayrılıklarda bulunmamanızı tavsiye eder ve bundan böyle sıradan bir nefer gibi dîn-i âlî uğrunda canımı fedâ etmeği kendime vazife bilirim.»

Hz. Ömer (r.a.) dahî hemen arkasından bütün hükü­met memurlarına bir genelge göndererek Hz. Hâlid (r.a.)’in nâmusu zedeleyecek bir hareketinden yâhud hizmetinden memnun olmadığımızdan değil ancak halkın ona pek aşırı ilgi göstermesinden ve onu her şeyin yapanı saymalarından dolayı, yalnız başına bir insanın hiç bir şeyi yapmağa mukte­dir olamıyacağını göstermek için azlettiğini bildirmişdir.

(Hz. Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (k.s.), Hz. Hâlid b. Velid (r.a.) 174-175.s.)

ŞÜKÜR EHLİ

Allah Teâlâ, peygamberlerinden birine vahyetti ki: “Ben falanın ömrünün yarısını fakirlik, yarısını da zen­ginlik olarak takdir büyürdüm. Ona sor. Fakirliği mi ön­ce ister, zenginliği mi?” Peygamber, o zâtı çağırdı ve ken­disinin zenginlik ve fakirlik hususunda serbest bırakıldığını haber verdi. O zât da hanımıyla istişâre için izin istedi. Ha­nımı ona:

-“Önce zenginliği isteyelim”, dedi. Kocası ise:

-“Zenginlikten sonra fakirlik çok güçtür. Fakirlikten sonra zenginlik ise pek hoştur”, dedi. Kadın:

-“Hayır, dedi. Bu hususta sen beni dinle ve bana uy!” Adam, Peygamber’e vardı ve:

-“Ömrümüzün ilk yarısının zenginlik olarak takdîr buyrulmasını istiyoruz”, dedi. Cenâb-ı Hakk da onlara zenginlik kapılarını açtı. Kadın kocasına:

-“Ben bu nimetin devamlı olmasını arzu ediyorum. Bu yüzden Rabbimizin mahlûkatına karşı sahâvetle (cömert­likle) davranalım” dedi.

Bunun üzerine de kendilerine bir elbise aldıklarında bir fakire de aynısını alacak şekilde cömertlikle yaşadılar. Bu suretle ömürlerinin zenginlikle takdîr buyrulan kısmı tamam­lanınca Allah Teâlâ devrin diğer nebîsine vahyetti ki: “Ben onun ömrünün yarısını fakirlik, yarısını da zenginlikle takdir buyurmuştum, fakat onları nimetlerime karşı şükredici buldum. Şükür ise nimette ziyadeliği gerekti­rir. Kulumu müjdele ki, ben onların ömrünün geri kalan kısmını da zenginlikle geçmesini takdîr büyürdüm.”

“ Hani Rabbiniz şöyle duyurmuştu: “Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım. Eğer nan­körlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim s. 7)

(Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.), Musahabe 6, 82-83.s)

Tasarım
imge cerative
Bütün Hakları Saklıdır Misvak Neşriyat © 2013

Yukarı git