İslam Ahlakı

 

 

BİSMİLLÂHİRRAHMANİRRAHİM

Ruh’ul Beyân tefsirinde nakl olunur ki:

«Fir’avn. henüz ulûhiyyet dâ’vasında bulunmazdan önce, sarayının kapısına «Bismi kellahümme» yazdırmıştı. Musâ (a.s.) ya îmân etmediği için Musâ (a.s.) Cenab-ı Hakk (c.c.)’a «Yarabbi ben onu dâ’vet ediyorum ama onda bir hayır görmüyorum» diye ilticâ ettiğinde Cenâb-ı Hakk (c.c.):

— Her halde sen onun helâk edilmesini istiyorsun. Ve sen sadece onun küfrünü görü¬yorsun, ben ise onun kapısına yazdığı yazıyı da görüyorum, buyurdu.»

Kim Besmele-yi Şerîfe’yi suveydâ-i kalbi¬ne bir ömür boyu dilinden düşürmemek üzere nakşederse rahmete lâyık olur. Cenâb-ı Hakk (c.c.) Fir’avn’e Fir’avn olduğu halde sarayının kapısına bir besmele yazdığı için bu kadar mühlet veriyor. Onu kalbine yazan bir mü’minin ne kadar âtıfet-i İlâhiye’ye mazhar olacağı bedîhîdir.

«Meşrû olan bir şeye Besmele ile başlanılmazsa (o işin) hayır ve bereketi kesilmiş olur.» (Hadis-i Şerif)

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

El-Vahid: (Tek. Zatında, sıfatlarında, iş¬lerinde, isimlerinde, hükümlerinde asla şeri¬ki (ortağı) veya naziri (benzeri, dengi) bulun¬mayan.)

 

ELHAMDÜLİLLAH

«Elhamdülillah demek şükürlerin başıdır. Hamd ve senâ etmeyen kimse Hakk’a şükür etmemiş olur. (Hadis-i Şerif)

Cennete ilk girecek zümre «Hammadûn» zümresidir; yani Cenab-ı Hakk’a çok hamdedip, çok şükredenler.

Cenâb-ı Hakk (c.c.):

«İnsanoğlu başıboş bırakıldığını mı zan­nediyor.» (Kıyâme Sûresi, Âyet: 36) buyuruyor. Bu dünyaya koyun gibi yiyip içip uyumağa gel­medik. Kulluk mükellefiyetimiz var. Yoksa kı­rık çömleğe döneriz. Ne tekrar toprak ne de yeniden çömlek oluruz.

Yine Kur’ân-ı Kerîm’de:

«Siz zanneder misiniz ki abes yaratıldı­nız…» (Mü’minûn Sûresi, Âyet: 115) buyuruluyor. İşe yaramayan yaşlı sığırları «ho» der­ler salıverirler. Bizim de bu durumda olmamaklığımız lâzımdır. Boynumuzda kulluk bo­yunduruğu var.

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

El-Vâcid: (İstediğini, istediği vakit bulan.)

El-Macid: (Kadr-ü şanı büyük, kerem ve semahati bol.)

 

İBADET VE TAAT

Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

«Onlar, dîni Allah için hâlis kılarak bâtıl dinleri bırakıp tevhid dînine teveccühle yalnız Allah’a ibadet etmek, namazı dosdoğru kıl­mak, zekâtı vermekle emrolunmuşlardır. İşte doğru din budur.» (Beyyine: 5)

Resulûllah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

«Saadet-i Uhreviye (Ahiret saadeti) için ibadet ve taat de bulunanlara Cenab-ı Hakk (c.c.) saadeti dünyeviyesini de (Dünyevî saa­detini de) ihsan buyurur.»

Ahiret için çalışan mü’min kuluna Cenab-ı Hakk (c.c.) dünya saadetini de ihsan buyuru­yor. Cenab-ı Hak ne büyük lûtuf sahibi, İsla­miyet ne yüce ulvî bir din… Âhiret için çalış­mak ise, mü’min üzerine terettüp eden ne mü­him ve mühim olduğu kadar da ulvî bir va­zife… Bir mü’minin bunları bilip âhirete olan hazırlığı, Allah (c.c.)’a olan yakınlığı o nisbette fazla olmalıdır.

«Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) rızasını kazanmak için beslenen güzel niyet sahibini Cennete dahil eder.» (Hadis-i Şerif)

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

El-Muktedir: (Kuvvet ve kudret sahiple­ri üzerinde de istediği gibi tasarruf eden.)

 

GÜZEL AHLÂK

Alâ’ b. eş-Şıhhîr (radiya’llâhu anh)’den:

Bir kişi Peygamber Efendimiz’in önünden gelerek şöyle sordu: «— Ya Resulallâh, hangi amel daha efdaldir? Peygamber (s.a.v.):

«— Güzel ahlâk.» buyurdu. Sonra Pey­gamberimiz (s.a.v.)’in sağından gelerek: «— Hangi amel daha fazîletlidir?» diye soru­sunu tekrarladı. Peygamberimiz (s.a.v.): «— Güzel ahlâk.» diye cevap verdi. Adam so­luna geçerek tekrar: «— Hangi amel daha fa­zîletlidir?» diye sordu, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: «—Güzel ahlâk.» diye cevap bu­yurdular., Bunun üzerine adam, Peygamber (s.a.v.)’in arka tarafına geçerek yine aynı şe­kilde: «— Ya Resûlallâh, hangi amel daha fa­zîletlidir?» diye sorunca, Peygamber Efendi­miz adama dönerek:

«— Niçin anlamıyorsun? Güzel ahlâktır, o da gücün yeterse kızmamandır.» buyurdular.

«Hadîsi, Muhammed b. Mervezî Kitâbü’s-Salât’da Mürsel olarak rivâyet etmiştir.)

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

El-Mukît: (Her yaratılmışın rızkını ve­ren.)

El-Kasib: (Muhâsib: Herkesin hayatı boyunca yapıp ettiklerinin, bütün tafsilât ve teferruatiyle hesabını iyi bilen.)

 

UYULMASI GEREKEN ÜÇ KAİDE

Bazı sahabeden rivayet olunduğuna göre, bir şahabı diğerine:

Sana çok zaman tabiblerin bile dik­katinden kaçan bir tıbbı, çok zaman âlimlerin
bile bilemediğini bir ilmî çok yerde filozofların gafil bulunduğu, bir hikmeti öğreteyim mi? dediğinde karşısındaki «Öğret» dedi.

Çok zaman tabiblerin bile dikkatin­den kaçan tıb kaidesi: sofraya muhakkak surette aç iken otur. Çok zaman âlimlerin boş verdikleri ilim kaidesi: sana bilmediğin bir şey sual edildiği vakit, Allah bilir, de. Çok zaman filozofların dikkat etmedikleri kaide: tanımadığın bir topluluk içinde bulunduğun zaman eğer hayır söylerlerse onlara iştirak et, şer söylerlerse ikaz edebileceksen et, edemeyeceksen orayı terk et, dedi.

Sabır: Kur’an-ı kerîm, sabrı yetmiş küsur yerde zikrediyor. Buna dair de bir çok ehadis-i nebeviyye varid olmuştur.

«Size en az verilen nî’metlerden biri yakîn, diğeri sabra azimdir. Bunlardan nasibini alan kimse gecesini namaz, gündüzünü oruç ile geçirmediğinden dolayı müteessir olmasın.»

«Sabredin, genişliği beklemek ibâdettir. Eleminden şikâyet etmemek, musibetini anma­mak Allah Zül-celâlî tâ’zimden ve onun hak­kını bilmemekten ileri gelir.»

 

AHLAK

Ahlak; huylar demektir. İslam ahlakının kaynağı Kur’an-ı kerim ve Peygamber (s.a.v.) Efendimizin sünnetidir.

İslam dini, ferd veya cemiyet olarak ver­diğimiz sözleri, bağlandığımız teahhütleri ye­rine getirmeyi, bütün işlerimizde dürüst olma­yı, adalet, insaf ve doğruluktan ayrılmamayı, gerektiği zaman kendi aleyhimize de olsa, doğruyu söylemekten, açıklamaktan çekinmemeyi, herkesle iyi geçinmeyi, riyadan göste­rişten sakınmayı her işte ihlaslı ve iyi niyetli olmayı, içimizi dışımızı temizlemeyi, başkaları­nın iyiliğini dilemeyi emreder. İffetli, nefse ha­kim, sabırlı, sebatlı, cesaretli, tevazulu olmayı, nankörlükten son derece kaçınmayı emreder. Dünyada işlediğimiz büyük, küçük, hayır, şer, bütün amellerimizin, Ahirette hesabını vereceğimizi, hayrın temelli saadete erdireceğini, şer­rin ise, hüsrana uğratacağını, işlenilen en kü­çük hayrın da, şerrin de karşılığı görülecektir.

Ahlâkların farklı oluşu; bedenler şehâdet âleminde (dünya) birbirleriyle karşılaş­madan, ruhların, ruhlar âleminde (âlem-î er­vah) birbirleri ile tanışmalarından dolayıdır. Kimin ruhu şalin bir adamın ruhu ile tanışmışsa, bu ezelî tanışma dolayısı ile sâlih olur. İşte ahlâkın sâlih ve fâsid oluşu bundandır.

 

ÇEVRENİN ÖNEMİ

İnsanın ahlâkı bulunduğu muhite göre şe­killenir. İnsan, ahlaken bozuk bir muhitte bulunuyorsa, ondaki hilm kerem, insanlık, doğ­ruluk, haya, iffet, sabır ve şükür gibi güzel hasletler, şeytanî ve hayvanî ahlâka dönüşür. Hevâ, heves ve şehvetleri yok etmek için gayret eden insan, değerli ahlâk ve kalb te­mizliğini elde etmiş ve aslî vatanına (ahiret) sevgi beslemiş olur. Nefsi emmâreye tâbi olan ruh, hakkın emirlerine boyun eğen ruhla bir sayılmaz.

BANA BU TEN GEREKMEZ

Bana bu ten gerekmez, can gerektir

Ol bakî Cennete iman gerektir

Zehi mürşit ki bizi Hak’ka iletür

Aşık canı ana kurban gerektir

Bular kat, geçti kurban gerektir

Didâr göstermeye Sultan gerektir

Niderim uçmayı yahut huriyi

Bana dergâhına seyran gerektir.

Eğer Muhammed’e ümmet olursan

Dilinde zikr ile Kur’an gerektir.

Namaz ü vird ü teşbih, zikr ü Kur’an

İnayet bunlara Hak’tan gerektir.

Hakikat şerbetin içen âşıklar

Başı açık, teni üryan gerektir.

Âşık Yunus bu sırrı arzulayanın

Ciğeri püryan, gözü giryan gerektir.

Yunus Emre

 

EBDAL KİMDİR?

Ebûd-Derdâ (r.a.) şöyle demiştir:

«Allah’ın bir takım kulları vardır ki, on­lara «Ebdal» denilir. Onlar Allah’a ne çok oruç tutmakla, ne çok namaz kılmakla, ne çok hac­ca gitmekle, ne sakallarının güzelliğiyle ulaşmışlardır. Allah’a vâsıl olmalarının sebebi verâ’da sadâkatları, sâlih amellere hâlis kalb ile sağlam niyetleri, sadırlarının selâmeti, yani kibr, kin, buğz gibi ahlâk-ı zemimeden salim bulunmaları ve bütün müslümanlara merha­metli bulunmalarıdır.» (Ruhu’l Beyân, 2/20)

GEÇİLMEZ

Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez

Eşten, dosttan, sevgiliden ayrılmadan geçilmez.

İçeride bir has oda, yeri samur döşeli

Bu odada gelsin diye çağrılmadan geçilmez.

Eti zehir, yağı zehir, balı zehir dünyada.

Bütün fani lezzetlere darılmadan geçilmez.

Varlık niçin, yokluk nasıl, yaşamak ne topyekûn?

Aklı yele salıverip çıldırmadan geçilmez.

Kayalıklı boğazlarda yön arayan bir gemi,

Usta kaptan kılavuza varılmadan geçilmez.

Ne okudun, ne öğrendin, ne bildinse hep hava,

Yer çökmeden, yer iki şak yarılmadan geçil­mez

Necip Fazıl

 

SABIR VE TAHAMMÜL

Ashâb (r.a.)’mdan biri bir gün en büyük musibetlere kimlerin hedef olduklarını sordu. Peygamberimiz (s.a.v.): «Her türlü musibete herkesten ziyâde peygamberler ma’rûz kalır­lar. Diğer insanlar da ruhanî mertebelerine gö­re imtihana ve musibete uğrarlar.» (İbn-i Mâce) buyurdular. Cenâb-ı Hakk (c.c.) Kur’an-ı Kerîm’inde Resûlullah’a şöyle buyuruyor:

«Peygamberlerden şeriat sahiplerinin sab­rettiği gibi sen de sabret!» (Arikâf, 35). O (s.a. v.) da bütün sıkıntılara, Allah (c.c.)’a dayana­rak sabretmişlerdir. Hz. Peygamber (s.a.v.); hicretten önce Mekke’deki 13 seneyi meşak­kat, felâket, ıstırap ve musibetler içinde geçirmiştir. Mekke ve Taif’in katı yürekli şakileri tam 13 yıl O (s.a.v.)’nunla alay ettiler. O (s.a. v.)nu çeşitli işkencelere ma’rûz bıraktılar, her türlü hakaret ve haksızlığa bile kalktılar. Bü­tün bu sıkıntılara ancak Resûl-i Ekrem (s.a.v.) gibi bir Peygamber-i Zîşân sabredebilirdi.

Allah (c.c.)’a yakın olanlar başarının ken­dilerine Allah (c.c.)’m bir lütfü olduğunu bilir ve O’na hamdederler. Peygamberimiz (s.a.v.) de kendilerine bir nîmet, bir muzafferiyet nail olunca; derhal şükran secdesine kapanırlardı.

 

TÜCCAR’DA ŞU ÜÇ ŞEY BULUNMALIDIR

Bazı hâkim zatlar şöyle dediler;

—           Bir tüccarda şu üç huy olmayınca, dünyada da, âhirette de fakirdir:

— Yalandan, lüzumsuz sözden, yemin­den, temizlenmeyen dil, fakirdir.

— Aldatmadan, hıyanetten, hasetten, temizlenmeyen kalb, fakirdir.

— Cuma namazını, cemaatle namazı, günün bazı saatlerinde ilme çalışmayı, Al­lah’ın rızasını başkalarına tercih etmeyi, bı­rakmayan bir nefis fakirdir.

 

FAKİH ANLATIYOR

—           Bir kimse kazancının helâl olmasını dilerse, şu beş şeye dikkat etmesi icab eder:

Kazanmak sebebi ile, Allah’ın farz kıldığı ibadetlerin hiçbirini terk etmemeli, on­ları noksan yapmamalıdır. Kazanç için Allah’ın yaratıklarından hiç birine eziyet etmemelidir.

Çalışma ile, kendi iffetini, çoluk ço­cuğunun ifetini korumayı niyetine almalıdır.
Mal toplayıp çoğaltmayı niyetine almamalıdır.

Çalışmada kendini haddinden fazla yormamalıdır.

Rızkını çalışmaktan bilmemeli Allah’­tan görmelidir. Çalışmayı rızk için bir sebep
saymalıdır.

 

KENDİNİ BEĞENMEK

Yûsuf (a.s.) birgün aynaya bakıp, yüzüne bakarak, güzelliğine taaccüb ile demiş ki: «Eğer köle diye satılmış olsam, bana baha yetmez. Çok para ederim.» Lihikmetin de kıy­metsiz bir bedel ile satılmış. «Onu değersiz bir bahâya, birkaç dirheme sattılar».

«Muhakkak ücüb yani bir insanın kendini beğenip başkasını beğenmemesi, yetmiş se­nelik ibadeti giderir ve mahveder» (Câmiu’s-Sagîr)

Cemâl ve kemâlin hepsi Allah Teâlâ Hazretleri’ne mahsustur. Herbir kul için Hak rıza ve muhabbetinden gayrı kayıt vesair sıfatlar­dan kurtulmağa cehd ve gayret etmek elzem­dir. Bilcümle «tasfiye yolları» pek meşakkatli olduğundan esbabına tevessül de; edep ile mihnet ve ezaya tahammül iledir. Bu hikmete binâen Nebi (s.a.v.) buyurulmuştur ki:

«Bana edilen eza hiçbir nebide olmadı.» (Câmiu’s-Sagîr)

 

 

 

 

  1. OSMAN (R.A.) DİYOR Kİ

Kur’an-ı Kerîm, tastan daha nurludur.

Kur’an-ı okumak baldan daha tatlıdır.

Kur’an’ı tefsîr etmek, kıldan daha incedir.

YUNUS EMRE’DEN

Biz dünyadan gider olduk, / Kalanlara selâm olsun, / Bizim için hayır dua, / Kılan­lara selâm olsun.

 

ÇOCUK YETİŞTİRMESİNİN ÂDABI

Baba çocuğun doğumu ile sevinmelidir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.); «Çocuk, dünyada sevinç, âhirette nurdur.» buyurmuştur. Kız çocuğu ile sevinmeli ve onlara saygılı ol­malıdır. Hz. Peygamber (s,a.v.): «Kadının be­reketlisi ilk çocuğunu kız doğurandır. Çünkü ben Cenâb-ı Hak’tan zahmetsiz, gamsız iste­dim, bana kız çocuklarını ihsan etti.» buyur­muştur.

Çocuğun doğduğu müjdesini alınca ona göbek adı koymalıdır. Doğumunun yedinci gününde veya sonra erkek için iki, kız için bir koyun kurban etmek ve hiç kemiklerini kırmadan parça parça dağıtmak, yahut pişirip ye­dirmelidir. Ya yedinci günü yahut on yıl içinde erkek çocuğunu sünnet ettirmelidir.

Erkek veya kız olsun altı yaşına geldikle­rinde onlara Kur’an-ı Kerîm’i farzları ve dini­nin adabını öğretmelidir. Erkek çocuğuna yazı yazmayı, ata binmeyi, yüzmeyi ve uygun bir sanatı öğretmeli, çünkü sanat, fakirliği ön­ler. Eğer heves ve arzusu ilimde ise onun o yolda yürümesini sağlamalıdır. Kızına ev işle­rini, dikişi öğretip iyi bir ev kadını olarak yetiştirmelidir. Evlâtlarını giyim ve kuşam da, hediye vermekte eşit tutmalıdır.

 

SU-İ ZAN

Ebû Hüreyre (r.a.)’den: Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

«Sû-i zandan (yersiz töhmetten) sakınınız, zira sû-i zan, sözlerin en yalanıdır, (aranızda) casusluk yapmayın, gizli haller ve kusurları araştırmayın, birbirinize rekabet etmeyin, bir­birinize arka çevirmeyin, birbirinize hased et­meyin, biribirinize hiddetlenmeyin, biribinize arka çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları, Allah’ın size emrettiği gibi kardeş olun. Müslüman, müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, ona yardımı kesmez, onu hakir görmez. —Göğsüne işaret ederek:— Takva işte buradadır, takva işte buradadır, takva işte buradadır. Müslüman kardeşini hakîr görmek, şer bakımından kişiye yeter. Her Müslümanın, yek diğerine kanı, ırzı ve malı haramdır. (Buhari, Müslim)

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a.)’den: Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

«Ancak iki kişiye hased edilebilir: Biri, Allah-ü Teâlâ kendisine mal vermiş ve onu, bu malı hak yoluna sarfa sevketmiş, diğeri Al­lah-ü Teâlâ kendisine ilim vermiş, o da bunun­la amel ediyor ve (başkalarına da) öğretiyor.»

(Hadîs’i: İbn-i Mâce rivayet etmiştir)

«Zulümden murad, Allah-ü Teâlâ’ya itaati terk etmek, O’nun yasak ettiği şeyi yapmaktır.» (Hz. Ebu Zeyd, rahimehullah)

 

MÜ’MİNLER ANCAK KARDEŞTİRLER

İnsanı, topraktan, mahlûkatın en şereflisi mükerremi olarak yaratan, ceset çamurunu Yed-i Kudretiyle yoğuran Allah-ü Teâlâ (c.c.) şöyle buyuruyor:

«Mü’minler ancak kardeştirler. O halde iki kardeşinizin arasını (bulup) barıştırın. Allah’­tan korkun. Tâ ki esirgenesiniz.» (Hucurat Su­resi/10)

Bu Âyet-i Celîle’den, bütün inananların İslâm’a göre kardeş olduğunu anlıyoruz. Bu kardeşlik, din kardeşliğidir ve kan kardeşli­ğinden daha önemlidir. Bu kardeşlik, mü’minlerin aynı îmân esasında birleştiklerinden, bir Allah’(c.c.)a, aynı Resûlullah (s.a.v.)’a, aynı Kitabullah’a inandıklarından ve aynı Kıble’ye (Kabe’ye) döndüklerinden dolayıdır. Müslüman­lar bir mabuda ibâdet etmekte, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)’i ahir zaman nebisi ve Hak Peygamber tanımakta ve bilcümlesi Livay-ı Tevhîd (LÂ İLÂHE İLLALLAH MUHAMMEDÜN RESÛLULLAH) altında içtimâ etmekte olduk­larından aynı ana ve babadan doğmuş gib kardeştirler. Bu kardeşlik ancak mü’minlerin arasındadır. Kâfirlerle mü’minler arasında yok­tur. Zira öz kan kardeşlerin biri mü’min bir kâfir olursa bunların arasında İslâm kardeşliği teessüs etmez. Bunların birbirine İslâm’a göre veraset bile cari olmaz. Bu durumda bir mü’min kâfire vatandaş dese bile kardeş diyemez

 

MÜ’MİN SUÇ ARAŞTIRMAZ!

Cenâb-ı Hak (c.c.) buyuruyor: «Müslü­manların ayıplarını ve gizli hallerini araştırmayınız.» (Hucurat Sûresi, Âyet: 12)

Bir Hadîs-i Şerifte şöye buyurulmuştur:

«Ey dili ile inanıp, îmânı kalbine girdirmeyenler!.. Müslümanlara eziyet etmeyiniz ve onların gizli taraflarını araştırmayınız!.. Allah, müslüman kardeşinin gizli tarafını araştıranın gizli tarafını araştırır. Ve Allah, kimin gizli ta­rafını araştırırsa; evinin içinde bile olsa onu herkese karşı mahcup eder.»

(Tirmizî)

AYET-İ KERİME MEALİ

  1. Yoksa siz: «Gerçek, İbrahim, İsmail, İshak, Ya’kub ve oğulları Yahudi, yahut Hıristiyanlar mı idi» diyorsunuz? De ki:» (Bunu) siz mi daha iyi bilensiniz, yoksa Allah’mı? Nezdinde Allah’dan (gelen) bir şahidliği sak­layandan daha zalim kimdir ki? Allah, sizin yapmakda olduklarınızdan gafil değil». 141. Onlar birer ümmetti, (gelib) geçti. Kazan­dıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da si­zindir. Siz onların işlemiş olduklarından me­sul de olacak değilsiniz. 142. İnsanlardan bir takım beyinsizler «(Müslümanları) üzerinde durdukları (eski) kıblesinden çeviren nedir?» diyecekler. De ki «Doğu da Allah’ın batı’da. O, kimi dilerse onu doğru yola iletir.»

 

SÖZÜNE SADAKAT:

Müşrikler Huzeyfetül-yeman’ı babası Huseyl (veya Hısl) ile birlikte Bedir’e giderler­ken yakaladılar. Onlara «Siz, herhalde, Mu­hammed (s.a.v.)’ın yanına gitmek istiyorsu­nuz?» dediler. Onlar «Bizim, Medine’ye git­mekten başka maksadımız yok!» dediler. Bu­nun üzerine, Medine’ye dönmek, Peygamberimiz’le birlikte bulunmamak ve çarpışmaya ka­tılmamak üzre kendilerinden söz aldılar. Fa­kat, Huzeyfe ile babası. Peygamberimiz (s.a. v.)’ın yanına geldiler. Başlarından geçeni Pey­gamberimiz (s.a.v.)’e anlattılar. Peygamberi­miz (s.a.v.) onlara: «Medine’ye dönünüz) On­lara verdiğiniz sözü yerine getiriniz! Biz de müşriklere karşı Allah (c.c.)’ın yardımını di­leriz!» buyurdu. (Ahmed b. Hanbel-Müslim)

  1. HASAN (R.A.):

Peygamberimiz (s.a.v.) Hz. Hasan’a isim olarak Hasan ismini koyduğu gün, künye ola­rak da (Ebû Muhammed) künyesini koydu.

Peygamberimiz (s.a.v.): «Muhakkak ki siz. kıyamet günü, kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağırılacaksınız. Öyle olunca, isimlerinizi güzel koyunuz.» buyur­muştur. Hz. Hasan için doğumunun yedinci günü iki koç kesildi. Kesilen saçının ağırlığın­ca da gümüş, sadaka olarak dağıtıldı. Dağıtı­lan gümüş, bir dirhem veya bir dirhemin bir kısmı kadardır. (İslâm Tarihi)

 

 

GÜZEL AHLÂK

Suretçe, en güzel bir biçimde yaratılmış bu­lunan Peygamberimiz, aynaya baktıkça, Allah’a hamd eder «Allah’ım! Suretimi güzel yarattığın gibi, ahlâkımı da güzel kıl!»

Namaza durduğu zaman da «Allah’ım! Ahlâk’ın en güzeline erişmek için, bana yol göster! Çünkü, en güzel ahlâkı, bana gösterecek an­cak, Sensin! Kötü ahlâkı benden uzak tut! Çünkü, kötü ahlâkı benden uzak tutacak, an­cak, Sensin!» diye dua ederdi.

«Güzel ahlâk dinin yarısıdır.»

«Güzel ahlâk, Allah’ın yarattığı en büyük şeydir!»

«Sizin bana en sevgiliniz, Kıyamet günü, ye­ri, bana en yakın olanınız, ahlâkı en güzel olanınızdır.»

«Mü’minlerin, imanca, en olgunları, ahlâkı en güzel olanlardır.»

«Sizin hayırlınız, ahlâkı en güzel olanlarınızdır!»

«Kıyamet günü, Mizan’da güzel ahlâktan daha ağır bir şey yoktur.»

«Hiç şüphesiz, güzel ahlâk sahibi Mü’min, gü­zel ahlâkı sayesinde, geceleri devamlı namaz kı­lan, gündüzleri devamlı oruç tutan namaz ve oruç sahibinin derecesine ulaşır!»

ESMAÜN NEBİ (S A.V.)

Mahin (s.a.v.): Yalnızca küfür ve şirki yok et­mek emri verildiği için Peygamberimiz (s.a.v.)’e bu isim verildi.

 

İFFET VE PEYGAMBERİMİZ (S.A.V)’İN ÜSTÜN İFFETİ TARİFLERİ

İffet: «Haramlardan geri durmak.»

İnsanlardan bir şey istemekten çekinmek de­mektir.

İffet: Şeriat ve aklın caiz ve güzel gördüğü yeme, içme ve evlenme gibi hususlarda itidal al üze­re bulunmaktır.

Bunun yokluğu fücurdur ki, şeriat ve aklın çerçevesini geçerek haramlara ve mekruhlara el uzatmak, kötü ve çirkin şeyleri tatmaktır.

Peygamber (s.a.v.) «Alah’ım! Ben, Senden hi­dayet, takva iffet ve gıda dilerim.» (Müslim)

«Allah’ım! Ben, Senden sıhhat, iffet, emanet, güzel huy ve kadere rıza dilerim.» diye dua eder. (Câmiussağır)

«Gına mal çokluğundan ibaret değildir. Fakat asıl zenginlik gönül zenginliğidir» buyurdu. (Buharî)

İmam-ı Azam Ebu Hanife Peygamberimiz (s.a.v.) hakkında «Ne küçük ne de büyük hiç bir günah işlememiştir.» der.

CUM’A GÜNÜNÜN FAZİLETİ

Ebu Hureyre (r.a.)’nin rivayetine göre Pey­gamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Üzeri­ne güneş doğan günlerin en hayırlısı Cum’a gü­nüdür. Âdem (a.s.) o günde yaratıldı, o gün Cennet’e konuldu, o gün Cennet’ten çıkarıldı. Kıya­met de ancak Cum’a günü kopacaktır.» (Müslim-Tirmizi)

 

— EMANET —

Emanet, kendisine verilen her şeyi güzel mu­hafaza ve yerine göre kullanmaktır. Emanet saklanmak üzere bırakılan bir haktır. Bunun çeşitleri çoktur. Fakat hangi çeşitten olursa olsun, bi­ze tevdi edilmiş olan bir emaneti muhafaza et­mek ve onları yerine eda etmek bir vazifedir. Emanet edilen şeyi yerine vermemek, emaneti mu­hafaza etmemek emanete hıyanettir. Emanete sa­dakat kalkınca itimat denen şeyden eser kalmaz. Mü’min emanete hıyanet etmez. Bunu ancak mü­nafıklar yapar.

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

«Münafıkın alâmeti üçtür: Söylediği zaman yalan söyler, vaad edince yerine getirmez, kendisine bir şey emanet edildiği vakit hıyanet eder.»

Başkalarına ait olan para, mal veya kıymet­li bulunan bir şey maddi emanettir. Maddi emanetleri muhafaza etmekle beraber manevi ema­netleri de muhafaza etmek için de mükellefiz. Al­lah’ın emirleri. Peygamberimiz (s.a.v.)’in sünneti­ni yerine getirmek ma’nen emânete riayettir.

Bir kimse tarafından bize söylenen ye gizli kalması lâzım gelen bir söz emanettir. Üzerimize aldığımız vazifeleri yerine getirmek emanettir. Bir insan için dünyada en büyük meziyet «Emin» bir şahsiyet olmaktır. Peygamber efendimiz (s.a.v.) peygamber olmadan evvel de emanete çok dikkat ederdi. Bu yüzden kavmi kendilerine daha çocukluk zamanından beri «Muhammedü’l Emin» lakabını vermiştir.

 

MAZLUMA NUSRET

Câbir bin Abdullah (r.a.)’dan rivayete göre; Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur.

«Her kişi —ister zâlim olsun ister mazlum ol­sun— müslüman kardeşine yardım etmelidir. Din kardeşi zâlim ise irtikab etmekte olduğu zulüm­den nehyetmelidir. Bu da zâlim için bir nusret ve yardımdır. Mazlum ise esasen nusret ve yar­dıma muhtaç ve müstahaktır. (Buhari)

İbn-i Cevzî zulmün iki günahı ihtiva ettiğini söylemiştir.

— Haksız yere başkasının malını almak ve­ yahut, mazlumu dövmek gibi herhangi bir suretle başkaca eza etmektir.

— Adâleti emreden Allah Teâlâ Hazretlerine muhâlefet ve mubâreze etmektir ki bunun günahı evvelkinden daha büyüktür.

Hiç şüphe yoktur ki, Cenab-ı Hakk’ın emânında olan mazluma zâlimin zulmetmesi Hakk Teâlâ Hazretleri’nin emânında olmasını tanıma­mak demektir ki, pek büyük bir günahtır. Bunun derecesi de işlediği zulmün ve mazlumun haline göre cezası şiddet kesbeder.

Zulmetmek kalbin kararmasından neş’et ediyor. Eğer ki kalb, Feyyâz-ı Mutlak Hazretleri’nin hidâyet nurundan nurlanmış olsaydı zulmün akı­betinin kendi aleyhinde ne derece fena ve vahim olduğunu fehm-ü idrak edip sakınması lâzım ge­lirdi.

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Dâi (s.a.v.): Davetçi.

 

SEHÂVET (CÖMERTLİK)

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlar dır ki, «Cenab-ı Allah Kerimdir, kerem sahiblerini sever ve âlicenâb kimseleri de sever. Cennet evhiyânın (cömertlerin) hânesidir. Cüd ve kerem Cenab-ı Allah’ın sıfatlarındandır.» (Câmiussagir)

Abdullah bin Ca’ber (r.a) bir gün kendi çift­liğine giderken yolu üzerinde bir bahçeye inip istirahat eyledi. O bahçenin siyah genç bir bah­çıvanı vardı. Bahçeyi beklerdi. O gencin yanına bir köpek geldi. Genç köpeği görünce köpeğe bir ekmek alıverdi. Köpek onu hemen yedi. Bir ek­mek daha verdi. Köpek onu da hemen yedi. Ab­dullah bin Ca’fer Hazretleri o gencin hâline nazar etti ve:

— Sana bir günde ne kadar ekmek verirler?» diye sordu. Genç de:

( «Şu gördüğün üç ekmekten fazla vermezler» dedi Abdullah da.

—           «Niçin nafakanın tümünü köpeğe verdin ve sen aç kaldın?» dedi. Genç cevapladı:

( «Bu mekan köpek yeri değildir. Bildim ki bu kelb uzak yerden gelmiş ve çok acıkmıştır.
Onu aç göndermeyi reva görmedim. Onun karnı doysun da ben bir gün aç kalır oruç tutarım.»

Bu sözü işitince Abdullah (r.a.) dedi ki:

—           «Bana niçin bu kadar cömertlik yapıp ma­lını dağıtırsın diye levmederler. Meğer ben cömert değilmişim, bu genç benden daha cömerttir.» Abdullah (r.a.) o genç köleyi ve o bek­lediği bahçeyi sahibinden satın alıp genç köleyi âzâd etti, bahçeyi de ona bağışladı.

 

HAYA

Haya: Hoşa gitmemesi memul olan veya gori (bırakılması, işlenmesinden daha uygun bulunan bir şeyin işlenmesi sırasında, insanın yüzünde beliren ince, kızarma halidir. (Kadı İzay-Şifa)

Kadınlar aşırı şehvetlerini, üstün derecedeki hayaları ile kırıp, bu hususta erkeklere kat kat üstünlük sağlayabilirler.

 

HAYANIN DİNDEKİ YERİ VE DEĞERİ

Peygamberimiz (s.a.v.) buyurur ki:

«Her din için bir ahlâk vardır. İslâm ahlâkı da hayadır, ibadettir.» (Malik Muvatta)

«İman altmış veya yetmiş küsur şubedir. Onların en üstünü La ilahe illallahtır. En aşağısı da, yoldan halkı rahatsız eden şeyi gidermektir. Ha­ya da imandan bir şubedir!» (Ahmet b. Hanbel-Müsned)

«Haya ancak hayır getirir.» (Ahmed b. Hanbel)

«Haya imandandır. İman ise Cennettedir. Yüzsüzlük cefadandır. Cefa ise cehennemdedir.» (Ahmed b. Hanbel-Müsned)

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Taha (s.a.v.): Kelbi’ye göre Hz. Muhammedi (s.a.v.) insanların en yüce ve en kemale ermiş olduğundan bu isim kendisine verilmiştir.

Sirac (s.a.v.): Allah katından getirdiği şeylerle mü’minlerin ve ariflerin kalblerini nurla doldurup aydınlatan.

 

 

 

 

 

 

GÜZEL AHLAK

Hadis-i Şerifte buyurulmuştur:

«Nâs, Hak Teâlâ hazretlerinin ıyâlidir Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine halkın en sevgilisi Hakkın İyaline ihsan üzere olan kimsedir»

Diğer bir hadis-i şerifte de:

«Mümin mü’minin kardeşidir. Ona zulmetmez bir kimse mü’min kardeşinin hacetinde sa’yederse Allah da o kimsenin hacetini reva eder Ve bir kimse bir mü’minin bir şiddetini tefrîc ederse Allah da onun yevm-i kıyamette şiddetlerinden birini tefrîc eder. Ve bir müslimi mesrur eden kimseyi Allah dahi mesrur eder.» buyurulmuştur.

Keza; «Bir kimse mümin kardeşinin ianetinden oldukça Allah Teâlâ dahi onun avnindedir»

Ve yine hadis-i şerifte: «İman-ı kâmil sahibi o mü’mindir ki, hüsn-ü huluk sahibi olup, ehline lütfu ziyade olur.» buyurulmuştur.

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz:

«Ben mekarimi ahlakı tamamlamak için gön­derildim.» buyurmuştur.

Ayet-i Celîle’de de:

«Zat-ı Uluhiyyetime yemin ederim ki, sizin için Allah’ın Resulünde iktidaya şayan muhakkak haslet-ı hamîde, ahlak-ı hasene vardır. O haslet Allah’ın sevabını ümid edip rızayı ilahiyyeyi tahsile sa’y ile ahiret gününe iman eden ve Alllah’ı çok zikreden kimseler içindir.» (Ahzab Sûresi/21)

Bir hadis-i şerifte de:

«Nasa merhamet etmeyenlere Cenab-ı Hak merhamet etmez.» buyurulmuştur.

 

ADALET

Cenab-ı Hakk Kûr’an-ı Hakim’de şöyle buyu­rur:

«Ey Mü’minler! Siz Allah Teâlâ’nın emrine itaat edin ve ibâdete kâim olun ve adaletle şehâdet edin ve bir kavme buğzunuz sizi adalet etmemenize sevk etmesin. Her şeyde ve herkes hakkında adalet edin. Zira takvaya en yakın olan adalettir. Allah’tan korkun. Zira Allah Teâlâ sizin amellerinizi bilir.» (Mâide Sûresi: 8)

Hadîs-i Şerîf’de:

«Bir saat icrây-ı adalet etmek altmış senelik ibadetden hayırlıdır.» buyuruluyor.

Hz. Âişe (r.anhâ) der ki: «Benî mahzun ka­bilesinden bir kadın bir şeyi çaldığı için hadd-i şer’i olarak onun elinin kesilmesi lâzım geldi. O ka­dının elinin kesilmemesi için «Resûlullah (sa.v.)’a kim söyleyebilir dediler?» O’na bu hususta söyle­meye hiç kimse cesaret edemedi. Ancak Üsâme b. Zeyd (r.a.) söyledi. Sonra Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz Usâme (r.a.)’ye cevaben:

( «Benî İsrail zamanında eşraftan biriıi bir hırsızlık ederse onun elini kesmezler idi. Hadd-i Şer’i icra edilmezdi. Fakat zayıf ve fuka­radan biri sirkat ederse onun elini keserlerdi. Eğer o hırsız, kızım Fâtıma bile olmuş olsa yine onun elini elbette keserdim» diye buyurdu. (Buhari)

Resûl-i Ekrem-(s.a.v.)’in cennetle mübeşşer ve nûr-ı nübüvvetten bir cüz olan kerime-i muhteremesi hakkında da adaleti tatbik edeceğini buyur­ması ümmetini talim içindir. Cenab-ı Hakk şefaatına mazhar buyursun.

 

MÜ’MİN SUÇ ARAŞTIRMAZ!

Yüce dinimizde suç araştırmak, mu’minlerin ayıbını ortaya çıkarmak haram kılınmıştır. Mü’minler başkalarının suçlarını meydana çıkarmak için araştırma yapmazlar.

Cenab-ı Hakk (c.c.) buyuruyor: “Müslümanların ayıplarını ve gizli hallerini araştırmayınız» (Hucurat: 12) Müslümanların kusurlarını araştıranlar o hususta casusluk etmektedirler. Allah (c.c)’ın gizlediği kulun ayıplarını deşmektedir­ler. Mü’min bu aşağılık hale düşmemelidir. Alllah (c.c.)’ın örttüğünü örtmeli, gizlediğini gizlemelidir.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz müminlerin gizli taraflarını araştırmayı münafıkların adetlerinden saymış ve onları şiddetle azarlamıştır.

Bu durum çok önemlidir. Şöyle ki. Hadis-ı Şerifte «Ev halkından izinsiz olarak evin içme (gizli şeyleri görmek için bir delikten) bakan kimsenin gözünü patlatmak onlara helâldir.» (müttefekun aleyh) buyurulmaktadır.

Peygamberimiz (s.a.v.) «Kendisinden nefret ettikleri bir cemaatın sözlerini dinleyenin kulaklarına kıyamet gününde kurşun eriyiği döküle­cektir» buyurarak dikkatimizi çekmekte.

Allah (c.c.) şöyle emrediyor: «Ey iman eden­ler, kendi (ev ve) odalarınızdan başka (evlere ve) odalara sahipleriyle alışkanlık peyda etme­den (izin istemeden) ve selâm da vermeden girmeyin.» (Nûr: 27)

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Sahibüt Tac (s.a.v.): Taç (sarık) sahibi.

 

RIZIK İÇİN ENDİŞENİN YERSİZLİĞİ

Tevekkül muhitinde rızık için, İbrahim Hak­kı Hz.leri şu tesbitleri yapıyor:

* Allah (c.c.) Kur’ân-ı Kerim’de bütün ya­ratıkların rızkını tekeffül ve taahhüt ettiğini bildirmiştir. Bu işte şüpheye düşen kimsenin iman zayıflığından korkulur Allah (c.c.) «İmanlı ise­niz bana tevekkül edin!» buyurmuştur.

* Rızık bölünmüştür, bellidir, değişmez. Levh-i Mahfuz’a yazılan bozulmaz ihtirasla rızık ne artar, ne de azalır. Çünkü herkesin rızkı belli­dir.

* Rızık yaşamak içindir. Allah (c.c.) ikisi­ni beraber yaratmıştır. Hayat da rızık da Allah (c.c.)’in yanındadır, isterse verir, isterse alır.

* Allah (c.c.) kulunun rızkına kefildir. O yaşattığı kulunun, belli rızkını mutlaka verir. Yemekten maksat Allah (c.c.)’a ibadet için kuvvet bulmak olmalıdır. Yoksa yeme içme zevk için de­ğildir. (Marifetname (c. 1: 127)

Allah (c.c.)’ın bu kadar açık bir şekilde te­keffül ettiği (kefil olduğu) rızka itimatsızlık ve bu hususta endişe duymak —Allah (c.c.) koru­sun— insanı iman nurundan mahrum eder.

Allah (c.c.)’a itimadı olan mü’min rızık en­dişesi duymaz, duyamaz. Çünkü rızık Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın tekeffülündedir. Hattâ bir kimse­nin kendisi için takdir edilen rızkı yemeden ölmesi bile mümkün değildir.

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Sahibül miraç (s.a.v.): Gökyüzüne çıkılacak ilâhi araç (miraç) sahibi.

 

KADIN VE İSLAMÎ TERBİYE

Batıda kadınların ahlâkını bozan noksanlıkların hepsi, erkeklerin kadınları terbiye mes’elesinde tabii kanundan yüz çevirmelerinden başka bir sebepden değildir. Zaten bu da’vamızı da onların sözleriyle de isbât edeceğiz. Lâkin, eğer insanlar kadınlarını terbiye hususunda İslâmî terbiye kanununa uymuş olsalardı, bu gün kadınların hali batı memleketlerindekiler gibi zulüm ile zorlanmağa misâl olmaz; işleri güçleri süslenip gezmeğe ve çılgıncasına eğlenmeden ibaret kalmazdı.

Fakat müslümanlar arasında öyle kadınlar bulunuyor ki —her ne kadar sayıları cidden az ise de— kendilerinde cinsî olgunlukları tam ma’nâsı ile sağlamlaşmış, kerim huyları İslâmi âdet­lerin te’siriyle feyz bulmuş da, artık bunlar, ailelerinin hayâtlarının sebebi, insanlığın iftihar vesilesi olmuşlardır. Hattâ bir psikoloji âlimi tered­dütsüz hükmeder ki: «Müslüman kadınları, bü­tün kadınlığın hakiki bir timsâlidir.» İslâmi âdet­ler kadınların yaratılışına son derece uygundur. Eğer bunların melekeleri o güzel âdetlerle terbiye edilse o zaman müslüman kadınların; filozofla­rın, ansiklopedilerin mahkûmu olmak durumun­dan yüksek, müstesna bir mevkide bulunarak, bu âlemde gayet mühim bir te’siri hâiz olurlar.

***

“Dostuna dost ol, ve cümle ashabını hukukta müsavi tut… Mazlumun bedduasından sakın.» Hz. Ebu Bekir (r.a.)

 

HERKESE HALİNCE MUAMELE ETMELİ

Hadîs-i Şeriflerde şöyle buyuruluyor:

«İnsanları lâyık oldukları yerlere koyun, herkese hâlince muamele edin.» (Müslim)

«Biz insanlara akıllarının alacağı (tarzda ve o) miktarda söz söylemekle emrolunduk.» (Deylemî)

«Siz (ey millet) ne halde bulunursanız, başı­nıza da öyle idare eden adamlar geçirilir.» (Deylemi)

«Gerçekten biz işimizin başında ona talip olanı asla kullanmayız. (Ehliyetli olanı kendimiz arar buluruz)». (Buhari)

«Allah, amel sahibinin yani iş adamının iş yapınca iyi ve güzel yapmasını sever.» (Taberâni)

«Ekmeği muhterem tutun! Horlamayın! Kıy­metini bilin!» (Hakîm)

«Size ziyaretçi geldiği zaman ona ikram edin.» (İbni Mâce)

FATİH’İN CEVABI

Fatih Trabzon’u çeviren sarp dağları aşarken yaya yürümüş. Sâre hatun «Hey oğul, bu Trabzon’a bunca zahmet nedendir» diye sormuş; Fa­tih de şu manidar cevabı vermiştir: «Hey Ana, bu zahmet din yolundadır; zira bizim elimizde İslâm’ın kılıncı vardır. Eğer bu zahmeti etmezsek bize, gazi demek yalan olur. Bugün yahut yarın huzûr-ı ilâhiye çıkınca mahcûb olurum.»

***

«Hakkı tanıyanların kölesi ol.» Hz. Ebu Bekir, (r.a.)

 

MEDH NEDEN SEVİLİR?

İnsan tabiatı ve nefsi, övülmeyi sever. Ye­rilmeğe ise kızar ve ondan nefret eder.

Medhi sevmenin ve kalbin bundan zevk almasının dört sebebi vardır:

Medihde kemâl anlayışının bulunmasıdır. Kemâl sevilir. Sevilen her şeye ulaşmak ise zevk­lidir. İnsan zemmedilmekten, yerilmekten de hoş­lanmaz. Zîra zemm, onda noksanlık olduğunu gös­terir. Noksanlık ise aranan kemâlin zıddıdır. Ki­şinin noksanlığını duyması kendisini üzer. Zemm, itimad sahibi makbul kişilerden gelirse daha acı olur.

Medih, medhedenin kalbinin, medh edi­lene bağlılığını gösterir. Gönüllere malik olmak sevilen ve hoşa giden bir şeydir. Bunu sezmek de insanın hoşuna gider. Selâhiyattar ve büyüklerin medh etmesinden daha büyük istifade ve zevk alınır. Zemm büyüklerden gelirse üzüntü­sü daha fazla, kaybı daha büyük olur.

Medh edenlerin medhi ve övenlerin öv­meleri, bunu duyanların, işitenlerin kalblerini de avlamağa vesile olur. Övenin sözü dinlenir bir kişi olup dinleyicileri de arttıkça övmek ve medih daha zevkli, zemm ise daha acı ve ağır gelir.

Medih, medh edilen kişinin haşmet ve hey­betine delâlet eder. Medheden veya övenin de ya gönüllü veya gönülsüz onu medhetmek. Övmek zorunda kaldığına delâlet eder. Övülenin heybet ve haşmet sahibi olması da kendisi için ayrı bir zevktir.

 

MÜ’MİN CÖMERTLİĞİ

İslâm kolaylık dînidir. Kişinin bakmakla mü­kellef olduğu çoluk – çocuğuna getirdiği nafaka da sadaka hükmündedir. Buradan anlaşıldığına göre insan cömert olmaya önce niyet etmelidir. Allah (c.c.) gerisini kolay kılmaktadır. Bir Hadîs-i Şerifte «Allah (c.c.) katında cömert bir cahil cimri bir âlimden daha sevimlidir.» buyuruluyor.

Çünkü; cömertlik Cennet ağaçlarından bir ağaçtır. Onun dallarına yapışanı Cennete götü­rür. Cennet ise Allah (c.c.)’ın sevdiği kullarının yeridir.

Günümüzde insanları biribirine düşüren, ce­miyeti İslâmî hasletlerden kopararak yaşanmaz hale getiren hastalıkların başında şüphesiz hased ve bencillik gelmektedir.

Kendi menfaatleri doğrultusunda herkese her türlü muameleyi reva gören bir anlayış hakimdir bugün. Halbuki İslâm cemiyetinde komşusu ihtiyaç içinde kıvranırken diğer mü’minler rahat edemezler. Dinin gereği; komşusunun derdine çare bulmak veya onun haliyle hallenmekdir.

İslâm’ın dünyaya müesses nizam olmasında malıyla – canayla mücahade eden Ashab-ı Kiram (r.a.) hazerâtının hayatları bize örnek olmalıdır. Onlar Allah (c.c.) rızası için mallarının üçtebirini, yarısını ve hattâ tamamını tereddütsüz ola­rak veriyorlardı.

 

MÜ’MİN CÖMERTLİĞİ

İslâm kolaylık dînidir. Kişinin bakmakla mü­kellef olduğu çoluk – çocuğuna getirdiği nafaka da sadaka hükmündedir. Buradan anlaşıldığına göre insan cömert olmaya önce niyet etmelidir. Allah (c.c.) gerisini kolay kılmaktadır. Bir Hadîs-i Şerifte «Allah (c.c.) katında cömert bir cahil cimri bir âlimden daha sevimlidir.» buyuruluyor.

Çünkü; cömertlik Cennet ağaçlarından bir ağaçtır. Onun dallarına yapışanı Cennete götü­rür. Cennet ise Allah (c.c.)’ın sevdiği kullarının yeridir.

Günümüzde insanları biribirine düşüren, ce­miyeti İslâmî hasletlerden kopararak yaşanmaz hale getiren hastalıkların başında şüphesiz hased ve bencillik gelmektedir.

Kendi menfaatleri doğrultusunda herkese her türlü muameleyi reva gören bir anlayış hakimdir bugün. Halbuki İslâm cemiyetinde komşusu ihtiyaç içinde kıvranırken diğer mü’minler rahat edemezler. Dinin gereği; komşusunun derdine çare bulmak veya onun haliyle hallenmekdir.

İslâm’ın dünyaya müesses nizam olmasında malıyla – canayla mücahade eden Ashab-ı Kiram (r.a.) hazerâtının hayatları bize örnek olmalıdır. Onlar Allah (c.c.) rızası için mallarının üçtebirini, yarısını ve hattâ tamamını tereddütsüz ola­rak veriyorlardı.

 

ANNELER, ÇOCUKLARI MANEVÎ ÖLÜMDEN KURTARMALI

«Herkes sürüsünden mes’uldür» mealindeki Hadis-i Şerif mucibince kadının çocuklarının ter­biyesi ile mes’ul tutulduğu apaçık ortadadır.

Üçbeş kuruş para kazanacağım diye çocuğu­nu kreşlere, çeşitli çocuk bakıcılarına terkeden an­nelerin vay haline! Öyle ki Fransız mürebbiyelerin eline terkedilen masum yavrular tüm değerlerinin yanında dinlerini de kaybettiklerini yakın tari­himizden biliyoruz.

Babalarından kalan malı, iyi idare edemeyen mirasyedilere acıyan, teessüfle bakan, halk içinde çocuk terbiyesinden habersiz, cahil annele­re aynı nazarla bakmak daha doğru değil midir? Halbuki düşünülse, israf olunan bu büyük mal ile manevi bir ölüme mahkum edilen gençlik arasında ne büyük fark vardır.

İşte aldığı terbiyenin fenalığından, o çocuk büyüdüğü zaman, insanların başına ister istemez bir bela olacak, millet için bir musibet kesilecek­tir. Yahut hiç olmazsa mensub olduğu milleti­ne bir faydası dokunmayacak, vücudunun zerre kadar ehemmiyeti olmayacak. Halbuki, o daha çocukken, fıtri mevhibeleri terbiye olunsaydı akli ve ruhi kabiliyetlerini geliştirecek bir annenin eli­ne düşseydi, büyüdüğü zaman, ümmetiyle en yük­sek bir mevkiye yükselen bahtiyar ferdlerden biri olacaktı (Müslüman Kadını, s. 28-31).

 

MÜ’MİNLER! YERİLMEKTEN KORKMAYINIZ

İnsanoğlu tabiatı gereği yerilmeği sevmez ve ondan nefret eder.

Bir insan diğer bir kimseyi şu üç hâl üzere olarak zemmeder (yerer, tenkid eder):

— Doğru kofıuşur, ve o kimseyi sevdiğin­den, ona şefkatinden dolayı nasihat maksadıyla onu zemmeder, iyi niyetlidir.

— Doğrudur zemmeden, fakat maksadı zemmettiği kişiye eziyyet etmektir. Sözü doğru, niyeti bozuktur.

— Veyahutta zemmeden kişi düpedüz bir yalancıdır. Yalan konuşarak zemmettiğine iftira atar.

Eğer zemmeden kişi doğru söylüyor ve ni­yeti de nasihat ise ona kızmamak ve aleyhinde bulunmamak gerekir. Zemmedilen kişi böyle bir kişiye bilâkis teşekkür etmelidir. Çünkü kusurla­rını, hatalarını, noksanlarını ona söylüyor. Teh­likeleri ona işaret ediyor ve gösteriyor. Bu du­rumda zemmedilen kişi kızmaktan ve öfkelen­mekten öte, imkân nisbetinde kusur ve hatala­rını düzeltmelidir. Tehlikelerden sakınmalı ve böylelerinin ikâzına sevinmelidir. Aksine olarak üzülmek, kızmak ve ikaz edene, zemmedenin aley­hine geçmek ahmaklıktır, cehalettir.

İnsan, kendisini zemmedenin gayesi eziyyet etmek ve kendini küçük düşürmek ise buna da aldırış etmemelidir. Böyle niyyete rağmen zem­medilen kişi noksanlarını, hatalarını ve farkında olmadan işlediği kusur ve fiillerini öğrenmiş olur. Böyle bir durumda kendimize çeki düzen verme­li, zemmedicinin gayesine önem vermemeliyiz.

 

BABA AHLAK NUMUNESİ OLMALI

Baba, iyi huy ve hareketleriyle aile yuvası­na şan ve şeref getirir. Ağırbaşlı ve metin olma­sı ile de o kutsal yuvaya selâmet ve saadet geti­rir!…

Erkek her şeyden evvel; eşi ve hayat arka­daşı ile iyi geçinmeli, onunla fikir ve düşünce birliği te’min etmeli. Hakikatların müşterek fikir­lerden doğduğuna inanmalıdır. Bir erkek karısının haklı ve doğru fikirlerini kabul etmelidir. Bazı beğenmediği fikirlerine de hürmet etmeli ve onu tashih etmek için çare aramalı. Kadının bir fena hareketinin yanında binlerce iyi hareket­leri bulunabilir. Kur’an-ı Kerim’de «İyilikler, kö­tülükleri yok eder.» mealindeki ayeti kerime ge­reğince, kadının iyilikleri kabahatlarını örter. Bu örtülen kabahati kocasının açmaması, onun yüzü­ne vurup utandırmaması gerekir. Erkekler, ka­dınların hoşa gitmiyen çirkin gördüğü taraflarını kapamalı. Onlan basit şeylerden dolayı hırpala­yıp, atmamalı. Zira kadın günün birinde kendine gelir. Yanlış yolda olduğunun farkına varır. Ko­casının iyi niyyetine hidâyet ihsan eder, böylece düzelir. Aile saadeti devam eder. Yıkılıp yok ol­maktan kurtulur!…

Bazı kadınlar ilk anda nasihattan ders almaz, isyankâr davranışlarına devam ederler. Bunlara dahî önce kötülük yapılmamalı, tedbir aramalı­yız. Kur’an-ı Kerim bu tedbirleri bize göstermiş­tir: «Onlarla (kadınlarla) iyi geçinin. Eğer ken­dilerinden hoşlanmadınızsa; olabilir ki bir şey hoşunuza gitmez de Allah onda bir çok hayır tak­dir etmiş bulunur.» (En – Nisa: 19)

 

HASTA ZİYARETİ

İslâm, müslümanların hastalık, külfet ve me­şakkatlerini sabır, tehammül ve şükür ile karşılamalarını söylüyor; keder ve üzüntülerini iyi haberle müjdeliyor, İslâm düşüncesine göre, bu dün­yada bir mü’mine bir külfet ve musibet gelirse onun günahlarının keffâreti sayılır. Hastalık da ilbette ki bir külfet ve meşakkattir. Buna binâen hastalığın sıkıntısını sabırla atlatmak, ahiret azâbına karşı bir nevi keffârettir. Cananlardan te­mizlenmek, temize çıkmaktır.

Resûlullah (s.a.v.) bilhassa hastaların iyâdeti (ziyareti) hususunda te’kiden tavsiyelerde bulunmuştur. Hasta ziyaretinin âdabını, usulünü talim buyurmuşlardır. Bu hususta dualar öğretmişlerdir. Bunların sevâb olduğunu bildirmişlerdir:

«— Her hangi bir müslüman, diğer müslümanın kederi ile alâkadar olursa Hak Teâlâ da onun kederi ile alâkalanır.» (Ebu Davud)

«Bir müslümanın diğer müslümanlar üzerindeki beş hakkından biri hasta olan müslüman kardeşini iyâdet (ziyaret) eylemektir.» (Buhari)

«Her kim sabahleyin bir hastayı ziyaret ederse akşama kadar bir melek, Hak Teâlâ dergâhında mağfiret için ona dua eder. Her kim ak­şam bir hastayı ziyaret ederse sabaha kadar bir melek, Hakkın dergâhında onun afvı için dua eder. » (Ebu Davud)

Bu hususta şöyle bir rivayet de vardır:

«— Her kim bir hastayı ziyarete giderse dönünceye kadar ona Cennette bir meyve hazırlanmış olur.» (Müslim)

 

MİSAFİRLİK

Ebû Hüreyre (r.a.)’den: Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

«Allah’a ve Kıyamet Günü’ne îmân eden kim­se, misafirine hürmet etsin.

Allah ve Peygamber’e inanan kimse, kardeş­lerine hased yapmasın.

Her kim Allah’a Kıyamet Günü’ne imân eder­se, ya hayır söylesin veya sussun.» buyurmuştur. (Buhârî ve Müslim)

Ebu Şureyh Hüveylid b. Amr el-Huzâî (r.a.)’den, Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

«Bir kimse Allah’a ve Kıyamet Günü’ne îmân ediyorsa, misafirine caizesini versin.» buyurdu­lar. Ashâb (r.a):

– “Ya Resûlullah! Misafirin câizesi nedir?”diye sordular. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) de:

«Bir gün bir gece misafir etmektir. Misafirlik ise üç gündür. Bundan ötesi kendisine sadakadır.» cevâbını verdi. (Buhârî ve Müslim)

Müslim’in bir rivayetinde:

Bir müslümanm müslüman kardeşi yanında onu günâha sokuncaya kadar kalması helâl değildir. Ashâb (r.a.):

«Yâ Resûlullah! Onu günâha nasıl sokar?» deyince, Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

«Ağırlayacak bir şeyi bulunmayan bir kim­senin yanında kalmakla.» buyurmuşlardır

***

“Yakınına, düşküne, yolcuya hakkını ver; elindekileri saçıp savurma. Saçıp savuranlar şüphesiz şeytanlarla kardeş olmuş olurlar, şeytan ise Rabbine karşı pek nankördür.” (İsra: 26-27)

 

İSTİHZA (ALAY ETMEK) VE AYIPLAMAK

Cenab-ı Hakk Hucurat Sûresi 11. Âyet’inde şöyle buyuruyor:

«Ey mü’minler! Sizden bazınız bazınızı is­tihza etmesin (alay etmesin). Zira ki istihza edi­len kimse istihza eden kimseden hayırlı olur. Çünkü indallah (Allah (c.c.) ‘indinde) hayırlı olan kimseler azdır ve gizlidir. Zahirde (görünüşte) fakir ve sefil görünen kimseyi, elbisesi ye­ni olanın, zengin ve servet sahibi olanın da servetine ve varlığına gururlanıp da fakir olan kimseyi hakir görerek alay etmesi caiz değildir.»

Yine bir kimseyi sevmediği bir isimle çağır­mayın. Meselâ: «Yâ fâsık, ey ahmak!» diye çağırmayın. Bir mü’mini zemmedici bir lakabla çağırmaktan Cenab-ı Hakk nehiy buyurmuştur.

Bu Âyeti Celile insanların birbirlerine iyi muamele ederek, kötü muameleden sakınmak gerektiğini ve bir mü’minin diğer bir mü’mini kendi nefsi gibi görüp, kendisi için lâyık görme­diği bir şeyi mü’min kardeşi için de lâyık gör­memesi gerektiğini belirtmektedir. Yine bir kim­senin huzurunda veya gıyabında sevmiyeceği bir sözü söylemek caiz olmadığına eğer böyle bir şey olur da, tövbe edilmezse söyleyenin zâlim olacağına delalet etmektedir. (Musâhabe, C. 2, Sh. 111)

***

«Edepsiz bir kimsenin kötülüğü yalnız ken­disine zarar vermez. Belki bütün âlemin ufuklarını ateşe verir.» (Mevlâna C.Rumi)

 

GÜZEL AHLÂK

Hadîs-i Şeriflerde:

«İman-ı kamil sahibi olan mü’mindir ki gü­zel ahlâk sahibi olup ve ehline lutfu ziyade ola.»

«Güzel ahlâk hatayı izâle eder. Su, kiri izâ­le eylediği gibi, kötü ahlâk da ameli ifsad eder. Nitekim sirke balı ifsad eylediği; gibi.»

«Gazab akabinde hilm eden kimseye Allah-ü Teâlâ’nın muhabbeti vacip oldu.»

«Agâh olun ki nâra (ateşe) haram olup ve nâr dahi kendisine haram olan kimseyi size ha­ber vereyim:

«— Her şahıs ki heyyin (güçlük göstermeyen) ve leyyin (yumuşak huylu) ola, ona nar haram olur.»

«Nâs, (insanlar) Hak Teâlâ Hazretlerinin iyâlidir. Allah-ü Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine halkın en sevgilisi. Hakkın iyâline ihsan üzre olan kimselerdir.»

«Bir kimse mü’min kardeşinin lanetinde (yardımında) oldukça Allah-ü Teâlâ dahi onun avnindedir (yardımındadır.)» (Musahabe 2, Sh. 143)

***

Peygamberimiz (s.a.v.) bir Hadîs-i Şerifte şöyle buyuruyor:

«Ben haklı olduğu halde çekişmeyi bırakan kimse için Cennetin avlusunda, şaka da olsa ya­lan söylemeyen kimseye, Cennetin ortasından ve ahlâkını güzelleştiren kimseye de Cennetin yu­karı kısmından bir köşk verileceğine kefilim.» (Riyazü’s-Sâlihin, C. 11, Sh. 53)

 

SEHAVET – CÖMERTLİK

Cömertlik:

Lâyık ve vâcib olan miktarda malı münasib yerlere harcamaktır. Bu kendisine güç gel­meyip kolay yapabilmektir. Meleke halinde ol­mayan kolayca yapılmayan harcamaya cömert­lik denemez.

Peygamberimiz (s.a.v.) de cömertliğin her türlüsü mevcut idi. Allah (c.c.) yolunda O’nun dinini açıklamak, Allah (c.c.)’ın kullarını doğ­ru yola kılavuzlamak, açları doyurmak, cahille­rini öğütlemek, ihtiyaç sahiplerinin hacetlerini görmek, yararlanacakları her yolla yararlandır­mak ve ağırlıklarına tahammül etmek gibi ilim, mal ve nefs cömertliğinin hepsi kendisinde mevcud idi.

Kureyş müşriklerinin eşrafından Safvan b. Ümeyye müslüman olmadığı halde Huneyn ve Taif Gazalarında Peygamberimiz (s.a.v.)’in ya­nında bulunmuştu.

Ci’râne de toplanan ganimet mallarını gezer­ken Safvan’ın bunlara dalgın bakışlarla baktı­ğını görmüş, Efendimiz (s.a.v.) pek mi hoşuna gitti diye Safvan’a sormuş. Evet cevabını alın­ca al hepsi senin olsun demiştir.

Bunun üzerine, Safvan kendini tutamayarak:

«Peygamber kalbinden hiç bir kalp bu derece cömert olmaz.» diyerek iman etmiş ve şahadet getirmiştir. (İslâm Tarihi, Sh. 474)

«Cenab-ı Allah kerimdir. Kerem sahiplerini sever ve cömert kimseleri de sever.» (H. Şerif)

 

DOSTLUK VE KARDEŞLİK

Allah (c.c.) için sevişmek ve din uğrunda kardeş olmak, Allah (c.c.)’a yakınlığın en fa­ziletlisi ve ibadetlerin en güzelidir. Fakat bunun bazı şartları vardır. Bu şartlara riâyet sayesin­de arkadaşlar, Allah (c.c.) için sevişmiş sayıla­bilirler. Ayrıca karşılıklı olarak, riâyet edilmesi gereken birçok haklar var ki bu sayede kardeşlik tahakkuk eder. Ancak bu haklara riâyetle Allah (c.c.)’a yaklaşılır. Bunları korumakla yük­sek derecelere erişilir.

Dostluk güzel huyun meyvesidir. Ayrılık ise, kötü huyun neticesidir. Güzel ahlâk, anlaşıp birleşerek sevişmeyi; kötü ahlâk ise düşmanlığı, çekememezliği ve nihayet birbirine arka çe­virmeyi gerektirir. Güzel ahlâk, sana gelmeyene gitmeyi, kötülük edeni bağışlamayı, vermeyene vermeyi gerektirir. Güzel ağacın meyvesi de güzel olur. Mü’min ünsiyet eder ve kendisiyle ünsüyet edilir. Mü’min hoş geçinir ve kendisiyle hoş geçinilir.

«Allah için kardeşlik edinen kimseye Allah-ü Teâlâ, Cennet’te, hiç bir ameli ile ulaşamayacağı yüksek dereceye kendisini yükseltir.» (İhya, C. 2/394)

Bütün müslümanlar, Allah (c.c.) için seven, Allah (c.c.) için buluşup oturan ve Allah (c.c.) için birbirini ziyaret edenlerden olma gayreti içinde olmalıdırlar.

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: «İmânın en sağlam kulpu, Allah (c.c.) için sev­mek ve Allah (c.c.) için bugzetmektir. » (İhya, C. 2/399)

 

MÜSLÜMANIN EBEVEYNİNE KARŞI EDEBİ

Mü’minin saygılı, merhametli ye ince kalpli davranmakta en çok dikkat edeceği kimseler, şüphesiz ki ana ve babasıdır. Muhammed bin El-Münkedir (Rahmetullahi Aleyh), geceleri hep ibadetle geçirirdi. Fakat anası çağırdığı zaman, sabaha kadar onun ayaklarının şişini oğar ve bunu namaz kılmaktan daha faziletli sayardı. Kehmes bin Hasan (r.a.) söyle diyor: «Anam hastalandığı zaman ona hizmet eder, hatta altı­nı temizlerdim. Süleyman bin Ali, bir hizmetçi tutmam için bana bir kese akçe göndermişti. Ben kabul etmedim. Ben küçükken validem, ken­disinden başkasının bana hizmet etmesine razı olmazdı. Şimdi de ben, kendimden başkasının valideme hizmet etmesine razı olmam.»

Hasan Basri (r.a.) Kur’an-ı Kerim’in:

«Ana ve baban için «öf» deme.» (İsrâ: 23) mealindeki Âyet-i Celîlesi üzerinde şöyle derdi: «Anan baban senin yanında ihtiyarlık ve derman­sızlık devresine ererler de lâzımlık tutunursa, onu alıp atarken “öf” deme. Elinle burnunu tu­tarak onları incitme. Nasıl ki onlar, aynı şeyle­ri senin küçüklüğünde sana seve seve yapmış­lardı.»

Yolda giderken ebeveyninin önünde gitmek de bir saygısızlıktır. (Tenbîhül-Muğterrin, Sh. 101)

«Ana, babaya ihsan ömrü ziyadeleştirir, ar­tırır. İhsan ve itaat etmemek, yalan söylemek; rızkı noksanlaştırır. Hayır dua da kazaları gi­derir.» (Câmiü’s-Sagîr)

 

BAŞKALARININ EVİNE VE ODALARINA İZİNSİZ GİRİLMEZ

Resûlullah (s.a.v.)’e Ensardan bir kadın ge­lip «Ya Resûlallah (s.a.v.) ben evimde bir hal­de bulunurum ki, o halde hiç kimsenin beni gör­mesini istemem. Fakat ehlimden bir adamın üze­rime gelip giriverdiği eksik olmaz.» demişti ki «Ey o bütün iman edenler kendi evlerinizden başka evlere, odalarınızdan başka odalara izin isteyip, selâm vermeden girmeyiniz.» (Nur: 27) Âyet-i Kerîmesi nazil olmuştur.

Başkasının mülküne izinsiz girmek hukuken ve kazaen haram olduğu gibi, kendi mülkü olan dinen girmeye hakkı olan, hâne içerisinde da­hi olsa kendinden başkasına mahsus olan odala­ra habersiz ve selâmsız girivermek de edeben ve diyaneten yasaklanmıştır.

Resûlullah (s.a.v.) bir kadının hatalı izin is­temesi üzerine Revza namında bir kadına: «Kalk şuna öğret, istiyzanı güzel yapmıyor. Söy­le Esselâmü aleyküm gireyim mi? desin.» diye buyurmuştur.

İstiyzan (izin istemek) kaça kadar olmalı­dır. Resûlullah (s.a.v.)’den rivayet olunduğuna göre İstiyzan üçtür: Birincisinde kulak verirler, ikincisinde hazırlanırlar, üçüncüsünde izin ve­rirler veya reddederler. Bu üç İstiyzan birbiri ardısıra acele yapılmayıp aralarında fasıla ol­malıdır. Üçüncüsünde cevap verilmezse dönme­lidir. Şiddetle kapı çalmak, hâne sahibine bağır­mak ise haramdır.

(Hak Dini Kur’an Dili, Cilt 5, Sh. 3497)

 

ZENGİNLİĞİN ÂDABI

Allah (c.c.)’ın hazineleri karşısında kim olursa olsun her insan fakirdir. Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz:

“Fakirlik benim iftiharımdır.” buyuruyor Bu iftihar Allah (c.c.)’a iftiharının, Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda O’na karşı ihtiyacının duygusudur Onun içindir ki eğer Cenâb-ı Hak dünya metalarından bazılarına bir kısım fazlalıklar ihsan et­mişse:

— Tekebbür (kibir) ve gururdan sakın­mak,

— Mütevazi ve mahviyyetli bulunmak,

— Servet ve nimetin Allah (c.c.)’tan gel­diğini ve istediğinde bir anda yok olacağını bil­mek,

— Bol bol hayır ve hasene yapmak,

— Vârislere mal bırakacağım diye gayri meşru ticarete – kazançlara tevessül etmemek,

Kul hakkına riayet edip kimsenin mal ve na­musuna halel getirmemek.

6             — Hak’kın ihsan ettiği nimetlere şükret­mek,

Allah (c.c.)’ın ihsan ettiği nimeti hangi mak­satla verilmişse o maksatta kullanmak şükürden bir cüzdür.

— Güzel amellere devam etmek,

— Açları doyurmak, çıplakları giydirmek

— Zekâtına tam ve vaktinde vermek,

— Kurbanını kesip, fıtrasını vermek,

— Fukaraya hürmet ve merhametle mu­amele etmek,

(İbrahim EKEN, Kulluk, Sh. 51)

 

KARDEŞLİK VE ARKADAŞLIĞIN EDEPLERİ

— Arkadaşının ihtiyacını imkanı varsa gi­dermelidir.

— Sırlarını saklamalıdır.

— Ayıplarını örtmelidir.

— Halkın onu kötülemesinden üzüleceği sözü ondan saklamalıdır.

— Halkın onu medhinden sevineceği sö­zü ona söylemektir.

— Sözünü can kulağı ile dinlemelidir.

— Seveceği lakabıyla, çağırmalıdır.

— Nasihat gerekirse lutf ve rıfk ile na­sihat eylemelidir.

— İyilikleri için onu medh etmeli, gıybeti yapılınca himaye etmelidir.

— Kusurlarını görmezlikten gelmeli, kız­mayıp afv etmelidir.

— Sağlığında ve ölümünden sonra her namazdan sonra onun için dua etmelidir.

— Üzüntülü ise üzülmeli, sevinçli ise se­vinmelidir.

— Hal hatırını, çocuklarını, yakınlarını sormalıdır.

— Kendisi için yapılmasını istediğini ar­kadaşına yapmalıdır.

— Ölümünden sonra, ehli, çocukları, sev­diği akrabasını aramalı, hatırlarını sormalıdır.

(H. Erzurumî, Marifetname, Sh. 574)

***

«Sizden biriniz mü’min kardeşinden öğüt almak istediği zaman onu irşad etsin.»

  1. Şerif (Buhari)

 

SÜKÛTUN FAZİLETİ

Dilin tehlikesi büyüktür. Kurtuluş ancak sü­kûttadır. Bunun için dinimiz sükûtu övmüş ve sükûta teşvik etmiştir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Sükût eden kurtul­muştur.»

(İhya, C, 31, Sh. 247, Tirmizi)

“Sükût hikmettir, fakat susanlar azdır.”

“İki çenesi ile bacakları arasında olan hususda bana kefalet veren kimsenin, ben Cennet’e girmesine kefîl olurum.” (İhya, C. 3/247, Buhâri)

“Midesinin, edeb yerinin ve dilinin şerrin­den korunan kimse, bütün kötülüklerden ko­runmuş olur.”

İnsanların ekserisinin helaki, bu üç şehvet sebebiyledir. Dili korumak çok makbul bir iba­dettir. Ağızı ve ferci korumalıdır. Bunu başa­ran insan, ebedî kurtuluşa erer.

Dilini koruyan kimsenin hatalarını Allah (c.c.) örter. Şu Hadis-i Şerifi her an aklınızdan çıkarmamanız lazımdır.

«Allah (c.c.)’a ve ahiret gününe iman eden, hayır söylesin veya sükût etsin.»

Mü’min bir şey söyleyeceği zaman, önce dü­şünür, sonra konuşur. Çok konuşanın yalan ve dil sürçmeleri çoktur. Böyle olunca da günah çok olur. Günahı çok olana da yaraşan ateştir.

Allah (c.c.) hepimizi felaha erenlerden ey­lesin. Âmin. (İhya C. 3/251, Buhari)

«Allah (c.c.) ve ahiret gününe iman eden kimse ya hayır söylesin ya sussun.» (Buhari – Müslim)

 

TALEBENİN RİAYET EDECEĞİ ADAB

— Her şeyden evvel, kalbini bütün fena hallerden ve kötü vasıflardan temizlemektir.
Çünkü ilim öğrenmek, kalbin ibadeti, sırrın na­mazı ve iç hasselerin Allah (c.c.)’a yaklaşması­dır.

— Dünya ile alâkasını azaltıp, yurdundan ve ailesinden uzaklaşmalıdır. Çünkü dünya alâ­kası ve aile gailesi tahsile mânidir.

— İlimle kibirlenip hocaya ukalâlık etme­mektir. Bilâkis her hususta hocanın emrine gi­rip, onun bütün öğütlerini dinlemeli ve kabullenmelidir,

— İlim tahsilinde bulunan kimse, ilme ilk girdiğinde ister dünyevî, ister uhrevî olsun insan­ların ihtilaflarına kulak asmamakdır.

— Talebe öğülen ilimlerin hiçbir fennini ve nev’ini terk etmemelidir. Hiç olmazsa gaye ve maksatlarını anlayacak kadar onlara bakma­lıdır.

— Gelişigüzel bir fenne dalmayıp, ehemi tercih ederek tertibi gözetmelidir.

— Bir fenni bitirmeden bir sonraki fenne geçmemelidir.

— İlimleri şereflendiren sebepleri bilmeli­dir, ilimlerin değeri neticesinin yüceliği ve deli­linin kuvveti ve sağlamlığıyla ölçülür.

— Talebenin vazifesi de okumaktan gaye­sinin bu anda kalbini kötü huylardan arıtıp, faziletlerle süslenerek, gelecekte ise mukarreb me­leklerin civarına yükselmek ve Allah-ü Teâlâ’yâ takarrüb olmasıdır. (İhya, C. 1. Sh. 125)

 

ARKADAŞLIK EDİLECEK KİMSEDE ARANAN VASIFLAR

Arkadaşın insana dinî ve dünyevî faydaları vardır. Denildi ki Allah-ü Teâlâ bir kulu mağ­firet ettiği zaman, onu kardeşliklerine de şefaat­çi kılar.

Sohbet edilecek kimse de beş vasıf olmalıdır.

— Akıllı Olmak,

— Güzel ahlâklı olmak,

— Fâsık olmamak,

— Bid’at sahibi olmamak.

— Dünyaya haris olmamak. (İhya C. 2/424)

FIKHU’L – EKBER’DEN

«Mü’mine günâhları zarar vermez; o, (gü­nahkâr) ateşe (cehenneme) girmez. O, fâsık da olsa, dünyâdan mü’min olarak çıkdıktan sonra, orada (cenennemde) ebedî kalır.» demeyiz. Mürcie (taifesi)nin dediği gibi «Bizini hasenatımız (ibâdetlerimiz, Allah (c.c.) indinde) makbuldün günâhlarımız (muhakkak) yarlığanmışdır.» da demeyiz.

Fakat şöyle deriz: «Kim ifsâd eden (bozan dış) ayıblardan, ibtâl eden (gizli ve iç) ma’nâlardan hâli olarak bütün şartlarıyla iyilik (ibâ­det, hayır) yapar, onu küfr ile, irtidâd ile (ya’­ni müslüman dîninden dönmekle) iptal etmez ve mü’min olarak da dünyâdan çıkarsa Allah-ü Teâlâ onun o yaptığını zayi etmez. Bil’akis ken di (fazl ü kerem) inden kabul buyuruyor, ona bundan dolayı sevab verir. » (İmam-ı Âzam (R. Aleyh)

 

ARKADAŞLIK ÂDABI

— Arkadaşlarına karşı daima güleryüzlü olmak ve tebessümle karşılamak.

— Söze selâmla başlamak.

— Sohbet ederken sohbetinde samimi ol­mak.

— Mecliste hâlince yer vermek.

— Ayıbını görmeme.

Bu bütün müslümanlarda ve tanıdığın kim­selerin tümünde gereklidir. Ayıbı görmemek­ten maksat onu setretmemektir. Asla o ayıpları ifşa etmek değildir.

— Kusurunu bağışlamak.

— Sevmeyeceği şeyi yapmamak.

— Kırıcı ve rencide edici latifelerden sa­kınmak.

9             — Yerli yersiz, lüzumsuz şaka ve müna­kaşaları terketmek.

10— Her hangi bir menfaat için değil, Al­lah (c.c.) rızâsı için dostluk etmek.

İnsanların dostluk ve arkadaşlığı herhangi bir menfaatten dolayı değil, yalnız Allah (c.c.) için olmalıdır. Menfaat için olanına ortaklık veya şirket derler ama dostluk yalnız Allah (c.c.) için olmalıdır.

11           — Kendisini ondan yüksek görüp, kibirli tavırlarla kardeşlik bağını kırmamak. Kötülü­ğü varsa zamanla hayırlı yola teşvik etmek.

Ona hem arkadaşım deyip hem de «Sus be senin işin değil bu.» gibi. «Sen benim geldi­ğim yere gelemezsin.» gibi kibirli harekette bu­lunmamak.

12           — Müptela olduğu bir düşkünlük anında bilhassa elinden tutmak. (İ. Eken, Kulluk Sh. 36)

 

 

 

 

 

 

ANA VE BABAYA KARŞI EDEB

Bir evlâd,

1— Merhametle onlara kanatlarını gerer, Allah (c.c.) İsrâ Sûresi’nde meâlen buyurur ki:

«Onlara karşı rahmet kanatlarını ger ve de ki Ya Rabbi, onlar nasıl bana çocukken merha­met etmişlerse sen de onlara merhamet eyle.»

— Her halinde kibirden sakınır ve müte­vâzi olur.

— Çağırırlarsa nezaketle «buyurun!» der,

— Sözlerini hürmetle dinler, buyruklarını severek yerine getirir,

— Gelişlerinde kıyam eder.

— Giderlerken teşyide bulunur.

— Âsi bir evlâd olmaktan sakınır.

— Huzurlarında sert ve yüksek sesle konuşmaz:

— Muhtaç olurlarsa yiyecek, giyecek ihti­yaçlarını ve diğer ihtiyaçlarını giderir,

— Hitaplarında gönüllerini rencide etme­meğe çalışır,

— Yaptıkları iyilikleri başlarına kakmaz,

— Kendilerine hiddet ve gazaptan kaçı­nır,

— Her fırsatta hayırlı dualarını almaya çalışır,

— Vefatlarından sonra kabirlerini ziya­ret eder,

— Onlar için sadakalar verir, hayırlar yapar,

— Beş vakit namazda dua eder.

(İbrahim Eken, Kulluk, Sh. 26)

 

DUA ÂDABI

1— Duanın müstecap olduğu vakitlerde mutlaka dua etmek âdâbdandır. Bu vakitler se­her vakti, Cuma günü, Ramazan ve arafe gün­leri ve namazların akabidir. (her an dua edile­bilir, ancak bu gibi vakitlerin efdaliyeti var­dır),

2— Ezandan sonra ikametle namaz arası, namaz âhiri ve secde gibi ahvâli şerifeyi gani­met bilerek dua etmek,

3— Kıbleye müteveccih olmak,

4— Elleri omuzlar hizasına kaldırmak, Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) bazen ellerini o kadar kaldırırlardı ki koltuk altları görülürdü.

5— Helâl lokma ve helâl elbiseye dikkat etmek,

6— Huzur ve tevazua bilhassa riayet etmek,

7— Mühim noktaları, üzerinde vurgulamak istediği hususları üç defa tekrar etmek,

8— Cümle ter­tibi, kafiyeli sözler ve süslü lafızlara itibar et­memek, meyletmemek,

9— Rabbımızdan meşru şeyler istemek, haram kıldığı şeyleri istememek.

10— Bir kimsenin bizde hakkı varsa vermek, zulmetmişse helâllaşmak,

11— Ettiğimiz dua­nın kabulünden şüphe etmemek,

12— Duaya başlarken Cenab-ı Hak’ka hamd, Peygamber (s.a.v.) Efendimize selât u selâmı ihmal etme­mek,

13— Ne fazla bağırmak ne de kalben dua etmek, hafif sesle ilticada bulunmak. Kendi işiteceğin kadar bir lafızla dua et, dilin oynasın ve kulakların da duayı işitsin.

(İbrahim Eken, Kulluk, Sh. 47)

***

«Sizden biriniz mescide girdiğinde oturmaz­dan evvel iki rekat namaz kılsın.»

Hadîs-i Şerif (Buhari)

 

ÇOCUKLARIN ANA VE BABALARINA KARŞI VAZİFELERİ

Çocukların ana ve babalarına karşı vazi­feleri Kur’an-ı Kerîm ile Peygamberimiz (s.a.v.)’in hadîslerinde beyân olunmuştur. Onları da şu suretle hülâsa edeceğiz:

Anasına, babasına ihsan etmek, (sözü, işi varsa malı ile iyilikte bulunmak).

Ana ile babaya (uf) bile dememek; onlarakarşı gerek dili, gerek tavır ve hareketiyle en ufak bir hürmetsizliği, bıkkınlığı andıra­cak hiçbir şeyde bulunmamak.

3) Anaya ve babaya sert söylememek va gönül­lerini kıracak bir lisan kullanmamak, öyle bir harekette bulunmamak.

Yüzlerine sert ve öfkeli bakmamak, onla­ra karşı ekşi ve asık suratlı olmayıp, dâima güler yüzlü, yumuşak sözlü olmak.

Çağırdıkları vakit hemen koşmak, yumuşak ve tatlı sözle cevap vermek; her ne söyler­se «Peki» diye cevap vermek.

6)            Ana ve babamızın her söylediklerini, —Al­lah (c.c.)’a itaatsizlik olmadıkça— ciddiyetle dinlemek ve kabul etmek lâzımdır. Çünkü onların düşünceleri ve sözleri bizim salâmet ve saadetimiz içindir. Hattâ onlar acı sözlerde bulunsalar bile, onların bu sözle­rine gayet mütevâzî ve yumuşak bir suret­le mukabele etmeli ve hemen onların gönlü­nü almalıyız.

(A.H. Akseki, İ. Dini, Sh.: 265)

 

BİR AİLE İÇİN GÜNLÜK RİAYET EDİLECEK EDEBLER

– İslâmi esaslara uygun hareket etmek.

Nezâket ve iltifatla konuşmak,

Meziyetlerini bazan kendine, çokça gıyabında söylemek,

– Münakaşa etmemek,

Dokunacak, üzülecek söz sarfetmemek,

Eşinin akrabasının aleyhinde bulunmamak,

– Yeri geldikçe müsaade almak,

İşlerini, yemeklerini, konuşmalarını takdir etmek,

Bilhassa geceleri vakitlice eşinin yanında bu­lunmak,

Evin ve çocukların işlerini yolunca idare et­mek,

Komşularla iyi geçinmek.

Her işi müşavere ederek yapmak,

– Seyr-i sülûke giren erkek veya kadın eşinin de girmesini sağlamak,

Birbirlerine yolun huzur ve feyzini ve fayda­larını anlatmak,

Erkek hanımına dersi bizzat kendi vermek, mürşidden veya halifesinden alıp getirip ona telkin etmek,

Çocukların İslâmî terbiyesi ile her gün meş­gul olmak. DİN DERSLERİ kitabını beraber okumak, anlatmak,

Sohbet yaranına halisane hizmet etmek,

– Sohbette edinilen bilgiyi eve de aktarmak,

– Çocukları sohbette bulundurmak ve hizmet ettirmek,

– Evde dînî ve ahlâkî bir kitaplık tesis etmek.

(M. Abdullah Hani, Âdap, Sh.: 195)

 

SILA-I RAHM

«Kim ki rızkının bereketlenmesi, bakıyye-i ömrünün uzaması kendisini sevindirirse, o kimse sıla-ı rahm etsin.» (Buhari)

Abdullah İbn-i Mesûd (r.a.)’den:

«— Bir kere ben hangi amel ve ibadet ha­yırlıdır? » diye sordum. Resülullah (s.a.v.):

«— Vaktinde kılınan namaz.» buyurdular. Sonra hangi ibadet hayırlıdır? diye sordum.

Resülullah (s.a.v.):

«— Ana babaya iyilik…» buyurdu.

Tekrar sordum, Resûlullah (s.a.v.):

«— Allah (c.c.) yolunda cihad etmek.» diye cevab verdi.

Câmiü’s-Sagîr Hadislerinden:

«Valideyne ihsan ömrü tezyîd eder. Yalan söylemek rızkı tenkis, duâ-yı hayr da kazayı red eder.» buyrulmuştur.

«Müslim kimsenin sadakası, ömürü ziyâdeleştirmeğe sebep olduğu gibi, kötü ölümden de mu­hafaza eder.»

«Sakınmak kaderi def edemez. Lâkin sulehânın duası nüzul etmiş ve edecek olan be­la musibetleri def ve kaldırmaya sebep olur. Öyle olunca ey Allah (c.c.)’ın kulları dua ediniz.» «Anaya babaya hizmet, itaat ve ihsan se­bebiyle Cenâb-ı Allah (c.c.) Hazretleri ömrü muzdad buyurur (uzatır).»

(Hz. R M. Sâmi (k.s.), Muhâsabe, C. 1. Sh.: 146)

***

«Göklerde olanlar da, yerde olanlar da Allah (c.c.)’ındir. İşler Allah’a varacaktır.»

(Âl-i İmran Sûresi: 138)

 

AFV VE MÜSAMAHA

Kur’ân-ı Kerîm’de:

— Habibim, halkın kusurlarını affet! Maruf ile emret! Kendini bilmez cahillerden yüz çevir, buyrulur.

Ma’ruf, Allah-ü Teâlâ’nın vahyi ile iyiliğini haber verip beyan buyurduğu şeylerdir. Bu âyet-i celilede Cenâb-ı Hakk kullarına 3 şeyi emredi­yor:

— Hak ile münasebet ve muamelede afva sarılıp insanların kusurlarını bağışlamayı âdet ve huy edinmek,

— Allah’ın emirlerini halka nasihatla du­yurmak, münker ve fena şeylerden sakındırmakla hayırhah olmak,

— Söz dinlemez, delile kanaat etmez muannid ve küfründe ısrarlı olan kimselerden uzak durmak, yüz çevirmek, Ebu Cehil ve tebası gibi.

Bu âyet-i celilede her ne kadar Rssûlullah (s.a.v.)’a hitap buyrulmuşsa da hakikatte hita­bın bütün müslümanlara olduğunu bilmek lâ­zımdır.

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Musâhabe, C. 6, Sh.: 99)

***

«Sahipsiz olan memleketin batması haktır;

Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.»

«Ey cemâat, yeter Allah için olsun uyanın

Sesi pek müthiş öter sonra kulaklarda çanın»

«Ey Millet-i merhume, sabah oldu uyan!

Sana az geldi ezanlar, ötsün mü bu çan?»

(M. Akif ERSOY)

 

MECLİSLERDE, TOPLANTILARDA RİÂYETİ LÂZIM OLAN ŞEYLER (ÂDAB):

Toplantıların da edebleri vardır. Bir macliste otururken onlara riâyet etmek ahlâkî bir vazifedir. Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Paygambar (s.a.v.) bunu da bize tarif etmiştir. Bunları da hülâsa edelim:

— Bir toplantıya herkesi iğrendirecek elbise ile, fena kokularla gitmemek,

— Mecliste dâima güler yüzlü olup, ekşi suratlı ve geveze olmamak,

— İleri geçip oturmamak, hakkı olmadıkça ileriye geçmemek.

— Kendisinden yaşça ve bilgice yüksek olanlara hürmet etmek,

— Anası, babası veya hocasına daha çok hürmetli olmak.

— Oturanlara sıkıntı verecek hallerden sakınmak, (oturanlar tarafından yer gösterilir­se oraya, gösterilmezse en geniş gereceği yere oturur.)

7— İki adam arasına oturmak lâzım gelir­se, onların müsâadesini istemek,

— Sonradan gelene yer göstermek,

— Kendisinden büyük olanların yanında ayağını ayak üstüne koymamak,

— Ev sahibi, misafiri uğurlamak,

— Oturanlar üç kimse olursa, ikisi giz­lice konuşmamak, (bilmediği bir dil ile konuş­mak da böyledir.)

— Oturanları iz’âc etmemak için müm­kün mertebe yanlarında esnememek, esnemeğe mecbur olursa elini ağzına koymak.

(A H. Akseki. İ. Dini, Sh.: 246)

 

AKSIRMANIN EDEBİ

Aksıran kimsenin ağzını eliyle örtmesi, se­sini alçak çıkarması ve sesini yükselterek (Elhamdülillah) deyip, Allah-û Teâlâ’ya hamd ey­lemesi edeptendir. Zira bazı hadis-i şeriflerde «Aksıran kimse, elhamdülillah dediğinde, hazır bulunan melek (rabbilâlemin) der. O kimse (rabbilâlemîn) deyince, melek (yerhamüke rabbük)» deyip ona hayır ve bereketle dua etmesi ve aksıranın da (yehdîkümullahü ve yaslıha bâleküm) demesi müstehab olur. Üçten fazla aksırırsa, elhamdülillah, yerhamukallah, yehdînâ ve yehdîkumullah denmez. Çünkü hadis-i şerifte “Üç kere aksıran kimseye, (yerhamükellah) di­yerek hayır ile dua olunur. Üçten fazla olursa elhamddülillâh ve yerhamükellah denmez. Zira bu hal nezle ve üşütmeden meydana gelir. O kimse nezle olmuştur.” buyurdu.

Esneyen kimsenin eliyle ağzını örtmesi de edeptendir. Nitekim hadis-i şerifte: «Sizden biriniz esnediği vakit, elini ağzına tutsun. Zira esnemesiyle beraber şeytan ağzına girer» buyuruldu. Diğer bir hadis-i şerifte ise «Allah-û Teâlâ katında aksırmak iyi, esnemek kötüdür. Sizden biriniz esneyeceği zaman elinden geldiği kadar, onu çevirmeye uğraşsın. Zira esnemek şeytan­dandır.» buyuruldu. Esneme hâli gelince, müslümanlar Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in hiç es­nemediklerini hatırlarsa, esnemeleri geçer.

(Gunyetü’l Talibin, Abdülkadir-i Geylani, Sahife: 23)

 

TEVÂZU

Tevazu, bir kimsenin kendisini bulunduğu dereceden bir derece aşağı tutmasıdır. En gü­zel sıfatlardandır. Peygamberlerin, âlimlerin ve sâlihlerin ahlâklarındandır. Ahirette yüksek derecelere kavuşmaya sebebdir.

İmâm Taberânî’nin Ebu Said (r.a.)’den bil­dirdiği hadis-i şerifte, «Allah rızâsı için bir derece tevazu edene, Allah-û Teâla yüksek bir de­rece ihsan eder. O kimse tevazuu arttırdıkça de­recesi de artar. Ve nihayet Allah-û Teâlâ o kulu a’lâ’yı illiyyine ulaştırır. Allah’ın kullarından bir derece kibir edeni Allah-û Teâlâ bir derece aşağı indirir. Kibir ettikçe alçalır. Ve nihayet onu esfel-i sâfiline koyar.» buyuruldu.

Kendine lâzım olan şeyleri alıp taşımak, fa­kirlerle yemek yemek, anne ve babaya hizmet etmek, fakirlerin davetine gitmek, fakir hasta­ları ziyaret edip hatırlarını sormak ve doğru nasihati kimden duyarsa kabul etmek, tevazu alametlerindendir. Bunları yapmaktan sakınmak kibir alâmetidir. Her şeyin doğrusunu Allah-û Teâlâ bilir.

***

Ebû Hüreyre (r.a.)’den: Resûl-i Ekrem (s:a.v.) Efendimiz :

«Allah Azze ve Celle buyurdu ki : Kullarım­dan bana en sevgili olanı, iftarı tacil edendir.» buyurdular. (Tirmizi)

Halk uyurken, siz Namaz kılınız!

 

 

 

 

DOĞRULUK KURTULUŞTUR

Bağdad’da iki kişi kavga ediyorlardı. Yeni­leceğini anlayan birisi kaçmaktan başka çare bulamadı. Hasmı da elindeki kılıncı ile ardın­dan onu kovalamaya başladı. Hızla giderken, bir şeyhe rastlayan mazlum, can korkusuyla :

— Aman ya şeyh kurtar!, diyerek şeyhten yardım istedi. Şeyh de kendisine:

— Dergâhın içinde büyük bir su küpü var. İçine gir ve saklan, dedi.

Kendisini kovalayan zalim, yalın kılınç pe­şinden gelip şeyhe aradığı adamı sordu. Şeyh ona:

Hasmın geldi. Benden yardım istedi, içe­ride su küpünün içindedir, dedi. Adam içeri girip tarif edilen yeri buldu. Baktı ki yıllardır san­ki içine su konmamış, ağzı örümcek ağlarıyla kaplıydı. Hemen geri dönerek :

Ya şeyh! Senin maksadın beni oyalamak mı? deyip hızla oradan uzaklaştı. Korkuyla küpün içinden çıkan mazlum :

Az kaldı beni bulup öldürecekti, deyin­ce şeyh kendisine :

Evet, büyük bir tehlike atlattın. Fakat benim doğru söylemem dolayısıyle Cenâb-ı Hak sana kurtuluş ihsan etti. Zira doğruluk kurtu­luştur, buyurdu.

(Mecmuu’l Adab, Sh.: 300)

***

«Cennet ehli Cennet’e kılsız, tüysüz, yara­tılıştan sürmeli, otuz veya otuzüç yaşın çocukları olarak gireceklerdir.» (Tirmizi : 318)

 

MÜSAADE ALMADAN EVE GİRİLMEZ

Müsâade üç defa istenir (kapı çalınır), şa­yet izin verilmezse, geri dönülür.

Ebû Hüreyre’nin rivayet ettiği bir hadîste Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

«Müsâade istemek (kapıyı çalmak) üç defa tekrar edilir: Birincisinde, uyanırlar; ikincisinde, hazırlanırlar; üçüncüsünde, ise; ya izin verirler veya reddederler.»

Onlara nasihatin bir nevi de:

 

HERKESE GÜZEL AHLAKLA VE EN GÜZEL YOL HANGİSİ İSE, ONUNLA MUAMELEDE BULUNMAK

Nitekim insan, şayet câhile ilim, ümmiye fıkıh gabî olana beyân ile mukabelede bulunursa, hem onlara eziyet vermiş olur, hem de ken­disi eziyet görür.

Aynı şekilde yaşlılara saygı, küçüklere de şefkat göstermelidir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) :

«Büyüklerimize saygı, küçüklerimize şefkat göstermeyen, bizden değildir.» buyurmuşlardır.

Büyüklerin yanında izin almadan konuşma­mak da, onlara saygının esasından sayılır.

Bir hadîste :

«Yaşından dolayı bir ihtiyara saygı göste­ren bir gence, Allah-û Teâlâ, mutlaka o yaşında (ihtiyarladığında) kendisine başkası tarafından saygı göstertir.»

Bu, aynı zamanda, uzun ömürlü olmak için de bir müjdedir. Zira; büyüklere saygı göstermeye, ancak ömrünün uzun olmasında ilâhî irâ­denin vâkî olduğu kimseler muvaffak olabilir. (İmam-ı Şarani)

 

KOMŞU VE MİSAFİRE İKRAM

Resulullah (s.a.v.):

“Her kim Allah(c.c.)’a ve son güne iman ediyorsa, komşusuna ikram etsin (eziyet etmesin), misafirine ikram etsin.” buyuruyorlar.

İslâm’ın şartlarını benimseyen bir kimseye komşusu ile misafirine ikram ve ihsan gerekir. Hadis-i Şerif, komşu hakkını tanımak ve o hakkı korumaya teşviktir. Allah-û Teâlâ(c.c), Kitab-ı Kerim’inde komşuya iyilikte bulunmayı tavsiye buyurmuştur.

(Nisa Sûresi: 36)

Peygamberimiz (s.a.v.) “Cibril (a.s.) bana komşuyu o kadar tavsiye etti durdu ki sonunda onu bana mirasa yapacak sandım.” buyurmuştu.

Misafir ağırlamak İslâm adabından, Peygamberlerle sülehanın ahlakındandır. Misafirperverlik güzel ahlak­tandır. Peygamber (s.a.v.): “Onun (misafirin) caizesi (ağırlanması ve ihsan edilmesi) bir günle bir gecedir.” buyurdular, bir günden fazlası ihtiyaridir. Muhtaç olarak yollara düşen kimsenin, telef olacağından korkulursa, onu misafir etmek farz-ı ayındır. Hadis sarihi Kirmânî, şöyle diyor: “Bu hadis cevamî’ü-l kelimdendir. Bu üç şeyde esaslardandır. “Ya hayır söyle, ya sus.” kavli, “misafire ve komşuya ikram” fiili olan esaslara işarettir. Komşuya ikram; kötülüklerden halî kalmaya, misafire ikram; faziletlerle nefsi süslemeye işarettir. Ya­ni bir kimsede Allah (c.c.)’ın emrini ta’zim sıfatı varsa, o kimse mutlaka Allah (c.c.)’ın yarattıklarına karşı, ya hayır söylemek veya şerre karşı susmak, yahut fayda veren bir şeyi yapmak, zararlıyı terk ederek şefkat sı­fatıyla vasıflanacaktır.”

  • Davudoğlu, S. Müslim Ter.,Şerhi C1 Sh.:271)

 

UCÜB

Ucüb: İnsanın yaptığı ibadetten dolayı kendini beğenmesidir.

İbn-i Mesud (r.a.) şöyle demiştir:

( Necat iki şeydedir: Takva ve niyet. Helak iki şeydedir: ümitsizlik ve kendini beğenmişlik.

Ömer b. Hattab (r.a.) şöyle der. “Yaptığın tevbenin yararı, ucbü kendinden atmaktır. Yaptığın şükrün yararı, kusurunu itiraf etmendir.”

Ömer b. Abdülaziz, hutbe okuduğu zaman, ucübe kapıldığını sezerse yarıda keserdi.

Bir yazı yazdığı zaman, ucübden korkunca yırtardı.

Ucüb duygusunu kırmak isteyenin dört şeyi yapması gerekir:

1- Başarıyı Allah (c.c.)’tan görmek. Bir kimse, başarıyı Allah (c.c.)’tan görürse, O’na şükürle meşgul olur, kendini ucübe kaptırmaz.

2- Allah (c.c.)’ın kendisine ihsan buyurduğu nimetlere bakmak. Bir kimse, Allah (c.c.)’ın nimetlerini görürse, O’na şükür yolunu tutar. Amelini azımsar, iyilikleri ile ucübe kapılmaz.

Amelin makbul olmama ihtimalini de hesaba katıp düşünmek. Bir kimse, amellerinin kabul olmama korkusunu özünde taşırsa, ucübe kapılmaz.

Daha önce işlediği günahları düşünmek. Bir kimse, kötülüklerin iyiliklerine ağır basacağından korkarsa, ucübü azalır.

Durumu böyle olan nasıl ucube kapılsın? Kıyamet Günü amel defterinden neler çıkacağını bilemez. Zira ucübü ve sevinci, ancak amel defterini okuduktan sonra olacaktır.

(Tenbih’ül Gafilîn)

 

VERA

Vera, şüpheli şeylerden sakınmaktır.

Resulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Helal belli, haram da bellidir. Ancak ikisi arasında bazı şüpheli şeyler vardır. Ama insanların çoğu onları bilmezler. Bir kimse, şüphelilerden sakınırsa, dinini kurtarmış olur. Bir kimse de, şüphelilere düşerse, hara­ma düşer. Bir çoban, koyunlarını koru civarında yayarsa, sınırı aşmasından korkulur.

Dikkat ediniz! Her yöneticinin bir yasağı vardır. Allah-ü Teâlâ’nın yasakları ise, haramlardır.

Dikkat ediniz! Cesette bir et parçası vardır. O iyi olursa bütün ceset iyiliğini bulur. O bozulduğu zaman, bütün ceset bozulur. Dikkat ediniz! O et parçası kalp­tir ”

Vera hâlinin belirtisi insanın şu on farza riâyet etme­sidir:

1- Dilini gıybetten sakınmak. Bu hususta Allahu Teâlâ(c.c) şöyle buyurmuşlardır:

“Kiminiz kiminizi, ardından çekiştirmesin.” (Hucurat suresi, ayet: 12)

Başkalarına karşı kötü zan beslemek.

İnsanlarla alay etmekten sakınmak.

Gözü haramlardan alıkoymak.

Dilin doğru konuşması.

Nefsine Allah (c.c.)’ın nimetlerini itiraf ettirmek. Tâ ki, nefsinden yana olup ucbe kapılmasın.

Malını hak yolda harcamak, boş ve kötü yolda sarf etmemek.

İnsan nefsi için üstünlük ve kibir duygusuna kapıl­mamalıdır.

Beş vakit namaz kılmayı bırakmamak. Ama, vakit­lerinde, rükû ve secdelerine riâyet ederek, eda etmek.

10- Sünnet ve cemaat yolunda istikamet sahibi olmak.

(Tenbihü’l Gâfilîn)

 

YA HAYIR SÖYLE YA SUS

Resulullah (s.a.v.): “Her kim Allah’a ve son güne iman ediyorsa ya hayır söylesin, yahud sussun” buyuruyor.

“Ya hayır söylesin, yahud sussun..” ifadesinden murad şudur: Bir kimse konuşmak isterse evvela düşün­meli, eğer konuşacağı şey, muhakkak hayır ve ister vacib ister mendup olsun, sevabı mucib bir iş ise onu söy­lemelidir. Şayed hayırlı değil ise haram da olsa, mek­ruh ve mubah da olsa, onu söylememelidir. Şu halde, haranı veya mekruha vardıracağından korkulursa, mu­bah sözü dahi, konuşmamak mendub olur. Adette böy­le sözler pek çoktur. Hatta ekseriyeti teşkil ederler. Hal­buki Allah Teâlâ (c.c.): “İnsan her ne söylerse, (onu yaz­mak için), yanında mutlaka hazır bir murakıb vardır.” (Kehf Suresi Ay.: 18) buyurmuştur.

İmam Şafiî, bu hadisin manasıyla amel etmiş; ve “ko­nuşmak isteyen bir kimse evvala düşünmeli, eğer söy­leyeceklerinden kendisine, bir zarar gelmeyecekse ko­nuşmalı, zarar gelecekse, zarar şüphesi varsa vaz geç­melidir.” demiştir.

Ulema: “Bütün hayır adabı şu dört hadisten çıkar de­mişlerdir.

1- “Her kim Allah’a ve son güne iman ediyorsa ya hayır söylesin yahud sussun.”

“İşine girmeyen şeye karışmaması kişinin iyi müslüman olduğundandır.”

Resulullah (s.a.v.)’in kısaca tavsiyede bulunduğu zata “kızma” buyurması.

“Sizden biriniz kendisi için dilediğini din karde­şi için de dilemedikçe iman etmiş olmaz.” Fudayl b. İyaz: “Her kim sözünü amelinden sayarsa, lüzumsuz şeyler hakkında az konuşur” demiştir. Yine Zun Nün (Rahimehullah): “İnsanların nefsini en ziyade dilini tutandır.” demiştir.

  • Davudoğlu S.Müslim Ter. Şerhi Cilt: 1 sh. 272)

 

GÜNLÜK RİAYET EDİLECEK EDEBLER

İslâmi esaslara uygun hareket etmek,

Nezâket ve iltifatla konuşmak,

Eşinin meziyetlerini bazan kendine, çokça gıyabında söylemek,

Münakaşa etmemek,

Dokunacak, üzülecek söz sarfetmemek,

Eşinin akrabasının aleyhinde bulunmamak,

Yeri geldikçe müsaade almak,

İşlerini, yemeklerini konuşmalarını takdir etmek,

Bilhassa geceleri vakitlice eşinin yanında bulunmak,

Komşularla iyi geçinmek,

Her işi müşavere ederek yapmak,

Seyr-i sülûke giren erkek veya kadın eşinin de girmesini sağlamak,

Birbirlerine yolun huzur ve feyzini ve faydalarını anlatmak,

Erkek hanımına dersi bizzat kendi vermek, mürşidden veya halifesinden alıp getirip ona telkin etmek,

Çocukların İslâmî terbiyesi ile her gün meşgul olmak DİN DERSLERİ kitabını beraber okumak, anlatmak,

Sohbet yâranına halisane hizmet etmek,

Sohbette edinilen bilgiyi eve de aktarmak,

Çocukları sohbette bulundurmak ve hizmet ettirmek,

Evde dînî ve ahlâki bir kitaplık tesis etmek.

(M. Abdullah Hani, Adâb, Sh.: 195)

 

 

 

 

 

 

 

HAKK (C.C.) HUZURUNDA ADAB

Muhakkak ki, barış ve savaş zamanlarında, uyuduğun saatlerde, diri ve ölü hallerinde bir an bile senden ayrılmayan sahibin ki, O seni Yaratan’dır, Mevlâ’ndır, Rabbindir, rızkını verendir. Hangi saatte sen O’nu düşünür ve anarsan O seninle beraberdir, sen O’nun huzurundasın Allah (c.c)’ın huzurunda iken riâyet edilecek âdâb ve erkân:

– Başını eğip önüne bakmak,

– Aklını toplayıp Allah (c.c)’tan gayrı olan bütün fikirleri zihinden almak,

– Tam bir sessizlik içinde bulunmak ve susmak,

– Vücudun bütün organlarını sakin, rahat bulundurmak.

– Emirleri yapmakta azimli olmak

– Yasaklardan sakınmak,

– Hiç bir şeye itiraz etmemek,

– Devamlı zikir yapmak,

– Allah (c c.)’ın büyüklüğü üzerinde düşünmeğe devam etmek,

– Allah (c.c)’ı her şeyden üstün tutmak,

– Halkın hepsinden ümidi kesmek,

– Allah (c.c)’ın heybet ve azameti, büyüklüğü karşısında yalvarışta bulunmak,

13- Haya (utangaçlık) içinde ve kırık kalble huşu içinde bulunmak,

Kazanma heveslerine dalmayıp Allah (c.c.)’ın verdiklerine güvenmek,

Allah (c.c)’a teslim olmak ve O’ndan gelene razı olmak.

Bu esaslar kulun bütün gün ve gece şiarı, âdeti ve yapacakları olmalıdır.

(Marifetname C.: 2, Sh.: 159)

***

HADİS-İ ŞERİF

“İlim ve irfan sahibi olduğunu iddia eden cahildir.” (Kenzül İrfan: 852)

 

HASED

Ubey b. Kaâb (r a.), Resulullah (s.a.v.)’ın şöyle bu­yurduğunu rivayet ediyor:

“Kölelerinize Yusuf Sûresi’ni Öğretiniz. Kim (bu sûreyi) yazıp ehline, kölesine öğretirse Allah (c.c.) ölümünü kolaylaştırır. Hiç bir Müslümana hased et­memeye kuvvet verir.” (Ruh ul-Beyan)

Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki: “Hasedden hazer edip sakınınız. Zira muhakkak hased ateşin odunu yakıp erittiği gibi hasenatı yer.” (Keşfül Hafa, C. 1, Sh.: 271)

Bazı Hükemâ demişlerdir ki: “Hased eden kimse beş veçhile Rabbine itiraz etmiş olur:

Cenâb-ı Hakk’ın ni’metini başkasında izhâr etmesi­ne buğzeylemiş olur.

Rab Teâlâ’nın taksimine rıza göstermeyip böyle yapmasaydı da taksimini böyle yapsaydı diye itiraz et­miş olur.

“Allah Teâlâ fazlını dilediğine verir.” (Mâide: 54) Fazl-ı ilâhîye cimrilik izhâr eylemiş olur.

Allah Teâlâ’nın velî, dost ittihaz buyurduğu bir ku­lunun yardımdan mahrumiyetini ve ni’metin ondan gitmesini murad etmiş olur.

İblis’in hased sıfatına iştirak etmiş olur.

(R.M. Sâmi(k.s.), Hz. Yusuf (a.s.) Sh.:23)

***

HİKMET

“Bir mücrim, günahkar kul felâketine sebep olacak şeye dua etse, Alah-û Teâlâ meleklerine:

( Bunun istediklerini verip, sesini kesin. (Bunun helaki, felâketi istediği şeydedir, buyurur. Allah-û Teâlâ bir kuluna gadab edince, ona haram mal nasib eder. Gadabı artınca ona bir şeytan musallat eder. Şeytan o kulu dünyâ işleriyle meşgul eder, dünyâdaki işleri kolay olur, dinden uzaklaşır. Sonra da bu kul: “Allah-û Teâlâ gafur ve rahimdir.” der.

(Hz. R. M. Sâmi(k.s.), Hz. Yûsuf (a.s.))

 

AKRABA HAKKI

Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur: Allah-ü; Teâlâ (Hadis-i Kûdsi’de) şöyle buyurur:

“Ben Rahmanım (Bana inanan veya inanmayan her­kese rahmet ederim.) Ve akrabaya kendi rahmetimden bir parça ayırdım. Kim onlara merhamet ederse, ben de merhamet ederim. Kim onlardan merhameti keser­se, ben de ondan rahmetimi keserim.”

Efendimiz (s.a.v.) bir hadisinde:

“Kim hatalarının unutulmasını (affedilmesini) ve rızkının bollaşmasını isterse, Allah’tan korksun ve yakınlarına merhamette bulunsun.”

Efendimiz (s.a.v)’e soruldu:

“Ya Resûlallah, insanların en faziletlisi hangisidir?

Efendimiz (s.a.v.) buyurdu:

“Allah’tan en çok korkan, başkalarına en çok yar­dımda bulunan, iyilği en çok emreden ve kötülükten en çok sakındırandır.”

Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor:

“Dostum Resûlullah (s.a.v.) helak olsam bile mer­hamette bulunmamı tavsiye etti. Aynı zamanda, acı olsa bile hakkı söylememi emir buyurdu.”

(İmam-ı Şa’ranî, Kardeşlik Huk.)

***

HADİS-İ ŞERÎF

“Hikmetli söz mü’minin yitiğidir Onu nerede bulursa alın. O mü’mine daha layıktır.» (Tirmizi)

 

 

 

ŞEFKAT VE MERHAMET

Ebû Hüreyre (R.A) Resûlullah (S.A.V)’ın şöyle buyur­duğunu anlattı:

Adamın biri yolda yürüyordu. Çok susadı. Bir ku­yu buldu, kuyuya indi. Ondan su içti. Çıktığı zaman kö­pek gördü. Susuzluktan toprağı yalıyordu. Adam kendi kendine şöyle dedi:

Bu köpek çok susamış, daha önce benim susadığım gibi. Hemen kuyuya indi. Ayakkabısına su doldurdu. Ağzı ile tuttu; yukarı çıkardı. Köpeği suladı. Bunu yap­tığı için de, Allah’a şükretti. Bu sebeple, (Allah tarafın­dan) günahları bağışlandı.”

Ashap sordu:

— Yâ Resûlallah! Bu gibi hayvanlara yapılan iyiliğe bizim için ecir var mıdır?

Resûlallah (S.A.V) şöyle buyurdu:

“Evet, ciğer taşıyan canlıda sizin için ecir vardır.”

Yine Resûlullah (S.A.V): “Merhametli olmayan cen­nete giremez” buyurmuşlardır.

Resûlullah (S.A.V) bir başka hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:

— “Müslümanın müslümanda altı hakkı vardır. On­lardan biri bırakılsa sorumlu duruma düşülür. Şunlar­dır

Davet ettiği zaman icabet edilmesi,

Hasta olduğu zaman ziyaret edilmesi,

Öldüğü zaman cenazesine gidilmesi,

Karşılaştığı zaman selâm verilmesi,

Nasihat isterse nasihat edilmesi,

Aksırırsa Allah’tan rahmet dilemesidir.”

(Tenbihü’l Gâfilîn)

 

TİCARETİN ÂDABI

  1. Haramdan sakınıp helâl kazanmaya gayret etmek.
  2. İhtikara kat’iyen tevessül etmemek,

Mal pahalanacak diye malı piyasaya arzetmemeye ihtikar derler.

  1. İstikametten bir nebze ayrılmamak,
  2. Terazi, ölçek ve metrede dikkatli olmak,

. Alırken, zemmedip, satarken medhedmemek,

. Yalan yere yemin etmemek,

. Müşteriye hakaret etmemek.

  1. Kanaati elden bırakmamak,
  2. Şer’-i şerifin ticaretle ilgili tavsiyelerini okumak ve öğrenmek,

Ahkâmı ticârete vakıf olmayan kimsenin ticaret yapması câiz değildir. Bir işi yapmadan evvel o işi öğrenmek zarureti vardır.

  1. Hırs ve tama’dan kaçınmak,
  2. Bir mü’minin menfaatini kendi menfaatine tercih etmek.
  3. Kimsenin hakkını üzerine geçirmemek
  4. Tezgâhtar ve kalfalarına kanaatten bahsederek nasihat vermek,

. Kendini halktan üstün görmemek,

. Kusuruna tevbe etmek,

. Karşılıksız, Allah rızas, için ödünç vermek,

. Aldığını va’dettiği anda iade etmek,

  1. Fukaraya, merhametle muamele etmek.

Cenâb-ı Hak bu güzel edeplerle edeplenmeyi cümlemize nasip eylesin.

(İbrahim Eken, Kulluk, Sh.: 55)

 

MECLİSLERDE, TOPLANTILARDA RİÂYETİ LAZIM OLAN ŞEYLER (ÂDAB):

Toplantıların da edebleri vardır. Bir mecliste oturur­ken onları riâyet etmek ahlâkî bir vazifedir. Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber (S.A.V) bunu da bize tarif et­miştir. Bunları da hülâsa edelim:

1- Bir toplantıya herkesi iğrendirecek elbise ile, fena kokularla gitmemek.

Mecliste dâima güler yüzlü olup, ekşi suratlı ve ge­veze olmamak.

İleri geçip oturmamak, hakkı olmadıkça ileriye geç­memek.

Kendisinden yaşça ve bilgice yüksek olanlara hür­met etmek.

Anası, babası veya hocasına daha çok hürmetli ol­mak.

Oturanlara sıkıntı verecek hallerden sakınmak, (oturanlar tarafından yer gösterilirse oraya, gösterilmez­se en geniş göreceği yere oturur.)

İki adam arasına oturmak lâzım gelirse, onların müsâadesini istemek.

Sonrandan gelene yer göstermek.

Kendisinden büyük olanların yanında ayağını ayak üstüne koymamak.

Ev sahibi, misafiri uğurlamak.

Oturanlar üç kimse olursa, ikisi gizlice konuşma­mak, (bilmediği bir dil ile konuşmak da böyledir.)

Oturanları iz’âc etmemek için mümkün mertebe yanlarında esnememek, esnemeğe mecbur olursa elini ağzına koymak.

  • Akseki, İ. Dini, Sh.: 243)

 

 

 

 

 

 

 

BİR AİLE İÇİN GÜNLÜK RİÂYET EDİLECEK EDEBLER

İslâmi esaslara uygun hareket etmek,

Nezâket ve iltifatla konuşmak,

Meziyetlerini bazan kendine, çokça gıyabında söyle­mek,

Münakaşa etmemek.

Dokunacak, üzülecek söz sarfetmemek.

Eşinin akrabasının aleyhinde bulunmamak,

Yeri geldikçe müsaade almak,

İşlerini, yemeklerini, konuşmalarını takdir etmek,

Bilhassa geceleri vakitlice eşinin yanında bulunmak,

Evin ve çocukların işlerini yolunca idare etmek,

Komşularla iyi geçinmek,

Her işi müşavere ederek yapmak,

Seyr-i sülûke giren erkek veya kadın, eşinin de gir­mesini sağlamak,

— Birbirlerine yolun huzur ve feyzini ve faydalarını anlatmak,

Erkek hanımına dersi bizzat kendi vermek, mürşidden veya halifesinden alıp getirip ona telkin etmek,

Çocukların İslâmî terbiyesi ile her gün meşgul ol­mak. DİN DERSLERİ kitabını beraber okumak, anlat­mak.

Sohbet yaranına halisane hizmet etmek,

Sohbette edinilen bilgiyi eve de aktarmak,

Çocukları sohbette bulundurmak ve hizmet ettir­mek,

Evde dinî ve ahlâkî bir kitaplık tesis etmek.

(M. Abdullah Hani, Âdâp, Sh.: 195)

 

ZEVCE İLE EDEB

Hoş muamele etmek,

İyi geçinmek, geçimsizliğin sebebi olmamak,

Yumuşak sözle hitap etmek,

Bozgunluktan sakınmak,

Sevgisini izhâr etmek,

Zaman zaman ona sevdiğini söyleyebilmek ve çeşitli hallerde onu gösterebilmek. Bu ne ile izhâr edilir? Mesela onun haberi yokken onun sevdiği bir şeyi alıp hediye et­mek velev bir tatlı, bir çiçek, bir gül tanesi, bir iğne veya bir çöple dahi olsa sevdiğini izhâr edebilmek gereklidir.

Kusur görmemek, hatasını bağışlamak,

Yanlışlarını tashihle bilmediklerini telkin etmek,

Onu analık makamında muhafaza etmek,

Helâlden kazanıp bir başkasına muhtaç etmemek,

İffet ve namusa leke getirecek şeylerden son derece sür’atle kaçmak,

Ehemmiyetsiz şeyler için dövmemek, sövmemek, azarlamamak,

Kapı dışarı kovmamak,

Evinin ihtiyacını şahsî ve bilhassa fuzulî masrafları­na tercih etmek icap eder.

Resûlullah (S.A.V) hiçbir hanımına açıktan adıyla Âişe, Hatice veya Safiyye diye hitap etmedi. Taltif ifadesi olan künye ile “Ya Hümeyra, Ya Kübra!” veya “Hanım!” der­
di. (Kulluk, Sh.29)

 

GÜNLÜK RİAYET EDİLECEK EDEBLER

* İslâmi esaslara uygun hareket etmek,

* Nezâket ve iltifatla konuşmak,

* Eşinin meziyetlerini bazan kendine, çokça gıyabında söylemek,

* Münakaşa etmemek,

* Dokunacak, üzülecek söz sarfetmemek,

* Eşinin akrabasının aleyhinde bulunmamak,

* Yeri geldikçe müsaade almak,

* İşlerini, yemeklerini konuşmalarını takdir etmek,

* Bilhassa geceleri vakitlice eşinin yanında bulunmak,

* Komşularla iyi geçinmek,

* Her işi müşavere ederek yapmak,

* Seyr-i sülûke giren erkek veya kadın eşinin de girmesini sağlamak,

* Birbirlerine yolun huzur ve feyzini ve faydalarını anlatmak,

* Erkek hanımına dersi bizzat kendi vermek, mürşidden veya halifesinden alıp getirip ona telkin etmek,

* Çocukların İslâmî terbiyesi ile her gün meşgul olmak. DİN DERSLERİ kitabını beraber okumak, anlatmak,

* Sohbet yararına halisane hizmet etmek,

* Sohbette edinilen bilgiyi eve de aktarmak,

* Çocukları sohbette bulundurmak ve hizmet ettirmek,

* Evde dînî ve ahlâki bir kitaplık tesis etmek.

(M. Abdullah Hani Adâp, Sh.: 195)

 

KİBRİN VE KİBİRLENMENİN 12 ALÂMETİ

— Nefsinin, benliğinin büyüklüğünü duymak için halkın, önünde kalkmasından, el pençe durup hürmet etmesinden hoşlanmak,

— Arkasından birini yürütmedikçe bir yere gitme­mek,

— Kendi yakınlarından başkasının, meclisinde bu­lunmamasını istemek,

— Konuştuğu kimselerden doğruyu söyleyeni kabul etmemek,

— Hatasını kabullenmeyip, gösterene teşekkür et­memek,

— Hasta ve illetli kimselerle oturmaktan kaçınmak ve onlara gitmemek,

— Zenginlerin davetine gidip, fakirlerinkine gitme­mek,

— Gerektiğinde, kendi evinin işlerini yapmaktan utanmak,

— Evinin ihtiyaçlarını pazardan temin edip götürmemek,

— Akraba ve dostlarının çarşıdaki işlerini yapmak­tan utanmak, bilhassa kaba ve kirletici eşyayı alıp eliyle götürmemek,

— Gerek yürür ve gerekse bir meclise girip oturur­ken, başkasının önüne geçmesinin veya kendisinden üs­tün oturmasının ağrına gitmesi ve bu hale dayanamaması,

— Kaba ve yamalı elbise giymemektir. Kemal yolu­na girenlerin sermayesi zillet ve alçak gönüllülüktür.

Bir kulun vazifesi şudur: Evvelâ kibri kalbinden sö­küp atsın ve kimseye kibir ve gurur satmasın.

(Marifetname, C. 2, Sh: 52)

 

VERA

Resûlullah (s.a.v.): “Kişinin kendisini ilgilen­dirmeyen şeyleri terketmesi İslâm’ı iyi anlayıp tat­bik ettiğinin delilidir.” buyurmuştur.

Üstad ve İmam Kuşeyri (r.a.) der ki: Vera’ şüp­heli şeyleri terketmektir. İbrahim b. Ethem (k.s.) de böyle demiştir: Vera’ şüpheli olan her şeyi terket­mektir. Fuzûli şeyleri terketmek demek olan mâlâyani’yi terketmektir.

Hz. Ebû Bekir (r.a.) demiştir ki: Bir nevi hara­ma düşeriz korkusu ile yetmiş çeşit helâli terkeyledik. Resûlullah (s.a.v.) Ebû Hureyre (r.a.)’ye: “Vera’ sahibi ol ki insanların en çok ibadet edeni olasın” buyurmuşlardır.

Hasan Basri (k.s.), Mekke’ye geldiği zaman Hz. Ali (r.a.)’nin soyundan bir zatın sırtını Kabe duva­rına dayayarak halka vazettiğini görmüş hemen önüne atılmış ve sormuş: Dinin temeli nedir. Vaiz cevap vermiş: Vera’! Hasan Basri (k.s.) tekrar sor­muş: Dinin âfeti nedir? Vaiz cevap vermiş: Tamah! Hasan Basri (k.s.) bu cevabı o kadar hoş buldu ki hayretler içinde kaldı. Hasan Basri (k.s.) diyor ki: Halis vera’nın bir zerresi bin miskal oruç ve na­mazdan daha hayırlıdır.

Hz. İsa (a.s.) bir mezarlığa uğradı ve ölülerden birine seslendi. Allah Tealâ da seslenilen ölüyü di­riltti. Hz. İsa (a.s.) ölüye sordu. “Sen kimsin?” Adam: “Halkın yükünü taşıyan bir hammal idim. Bir gün şahsa ait odunları taşırken, dişlerimi kur­calamak için odundan bir çöp (kürdan) kopardım. Öldüğüm zamandan beri bu kürdan (ve hesabı) benden istenmekte” dedi.

Kuşeyri Risalesi, s.205

 

 

 

 

 

 

FAKİRLİĞİN ADABI

Hak’tan gelene razı olmak,

Kimseye yüz suyu dökmemek,

Afif ve nezih bulunmak,

Her karşısına gelene hal ve derdini açarak Halikı kula şikayet edercesine bir tavır takınmamak,

Kanaatkar olup halini muhafaza etmek,

Zenginlere karşı tabasbustan kaçınmak,

İhtiyacını Allahu Teâlâ Hazretlerine arzetmek,

Diyetini muhafaza etmek,

İlahi dinimizde fakirliğe verilen fazileti ha­tırlayarak haline her an sabretmek ve şükretmek,

Pek fazla zaruret olmadıkça tese’ülden, di­lenmekten muhakkak sakınmak,

Rabbımıza hayırlı ve helal rızık vermesi için dua etmek.

Kulluk, s.53

MUALLİME KARŞI EDEB

Bir talebe:

Hocasının huzuruna her varışta selâm verir.

Üstadı varken fazla laf etmez.

Hocasıyla cidal ve münakaşada bulunmaz.

Hocasının rey ve ictihadına muhalefet etmez.

Hocasının hitabına karşı tebessüm gibi hafiflikten sakınır.

Onun yanında ciddiyetini muhafaza eder.

Ona karşı daima hürmetkâr bulunur.

Hocasının önünden yürümez.

İzinsiz hocanın yerine oturmaz.

Hizmetinde kusur etmemeye çalışır.

Üstadını gücendirecek hareketlerden sakınır, hocaya karşı edebin hepsi gönülde sevgiye dayalı bir davranıştır.

İim ilim bilmektir.

İlim kendin bilmektir.

Sen kendini bilmezsin

Bu nice okumaktır.

Yunus Emre

(Kulluk)

 

 

TEVEKKÜL

Tevekkül, insanın maksadını istihdâf için tevessül et­mesi icâb eden sebeplerin kifayeti hakkında Cenâb-ı Al­lah’a i’timad etmesidir. “İslam nazarında tevekkül sırf semavî yardımlara dayanarak esbabına tevessülü bırak­maktır” sözü asla doğru değildir. Böyle zannetmek islâmı kat’iyyen iyi bilmemekten ileri gelir.

İmam-ı Gazâlî diyor ki:

Madem ki insan kendinin kifayetine, kuvvetine, malûmatına emin değildir. Çalışması ve kazancı ile te­vekkül dairesinden tedrice çıkamaz. Zira olabilir ki bun­ların hepsini bir lahzada Cenâb-ı Hakk mahveder. Şu halde tevekkül demek; insanın nazarının bütün bunların muhafazasına ve esbabının zuhurunu bizzat yaratan Cenâb-ı Hakk’a müteveccih olması demektir ki, kazan­masını, malûmatını, kifayetini de kudret-i ilâhiye izafetle görür.

Tevekkül eden adam, çoğunu infak için yahut muh­taç olanlara vermek maksadıyla kazanıyorsa bedeniyle dünyâya bağlı kalbi ile de ebediyete bağlıdır. Bu adamın hali evinde tenbelcesine oturandan elbette şereflidir.

İslâmda mütevekkilin alâmeti şudur:

Malı çalınır, yahut ticareti hasara uğrarsa, yahut işi bozulursa halinden razı olur, inanışı zail olmaz, yüreği çarpıp durmaz. Bilâkis evvelki haliyle sonraki hali ayni sekînetini muhafaza eder. Çünkü bir şeye bağlanmayan kimse onun zıyâıyle endişeye düşmez. Bir şeyin zıyâıyle muztarib olan evvelce ona bağlanmış demektir.

Tasavvuf indinde; mütevekkil: “Redd ile kabul müsâvî olacaktır.” şeklinde tarif edilir. Musahabe 2, s.165

 

KAZÂ-İ HÂCETİN ÂDÂBI

Kırda bulunan kimse def-i tabii için insanların göremeyeceği tenhâ bir yer seçmeli.

Hemen çömelirken açılmalı.

Güneşe, aya, kıbleye karşı önünü dönmemeli ve bunlara arkasını da çevirmemelidir.

İnsanların oturacağı, geçeceği yerlere hacet et­memek.

Durgun suya su dökünmemek.

Meyve veren ve gölge vazifesi gören ağaçlar altında hacetini görmemek.

Kırlardaki hayvan yuvalarına, deliklerine su dökünmemek.

Sıçrıntıdan kurtulmak için sert satıhlara su dö­künmemek.

Rüzgâra karşı su dökünmemek.

Otururken sol tarafa meyletmek.

Sol ayağıyla helaya girmek.

Çıkarken sağ ayağıyla çıkmak.

Ayakta su dökünmemek.

Yıkandığı yerde su dökmemek.

Allah ve Peygamber ismi yazılı bir şeyi yanın­da bulundurmamak.

Baş açık ayak yoluna girmemek.

Girmeden önce Eûzü besmele çekmek.

Çıktıktan sonra hacet duasını okumak.

Hacet için oturmadan taharet maddesini ha­zırlamak.

Bulaşmamak için, taharet alırken hacet yerin­den uzaklaşmak.

Mesaneyi tamamen boşaltmak.

Bunu yaparken ifrata varıp müşkülâta düşe­cek şekilde vesveseye de kapılmamak lâzım­dır.

(İmam-ı Gazali, İhya-u Ulumuddîn, c.1)

 

KAZANDIKLARIMIZI KENDİMİZE VE YAKINLARIMIZA HARCAMAK

Peygamber (s.a.v.) vasiyetlerinden biri elimize geçen malları biriktirmeyip bunları nefsimize, ailemize, dostla­rımıza ve diğer tanıdıklarımıza dağıtarak yardım etme­miz hakkındadır.

Sahih ve şer’i bir gayenin dışında mal yığmamalıyız. Sadakalarımızı hiddetlenmeden ve iyi bir niyetle çabuk vermeliyiz. Fakirin de biraz sabırlı olması gerekir, yar­dım etmeyenleri hemen cimrilikle damgalamamalı; yar­dım yapan zat iyi niyetini gerçekleştirinceye kadar bir ay geçse de beklemeli.

Hak Taâlâ’nın ahkamını taklid ederek sureta benim­seyenler, nefislerinin şehvetinden kendilerini kurtara­mayanlar ve ölçüsüz olarak yiyeceğe, içeceğe, giyeceğe, bineceğe, nikâha, düğüne ve buna mümasil ancak dün­yada olabilecek ve dünyayı ilgilendirecek faydasız işler­le uğraşıp, varını yoğunu bu uğurda sarf edenler, Hak Teâlâ’nın rızasını almak ancak nefsânî şehvetlerinin esi­ridir.

Zira bir şehvet hiçbir zaman kişiden firar edip kaç­maz. Özellikle cazip, gözalıcı şehvetler kişiyi kendi üze­rine çeker. Bu gibi kişiler günde yüz altın kazansa, bu gelirleri şehvetlerine yeterli olmaz.

Yine bir kul, bir günde bir haftalık rızkını kazanabi­lir, bunu kanâatle harcarsa, ona bir hafta yeter, rastgele harcarsa diğer günlerini ihtiyaç içinde geçirir. Bu hal ile­riyi göremeyenler için sözkonusudur.

Kişi, kendi emeği ile çalışıp sermayesinin kazancıyla yiyorsa elindeki sermayesini eksiltmeden kazananı aile­sine, yakınlarına, akrabalarına harcayabilir. İşte bu ölçü üzere harcamayı ve sermayeyi hesap edip düşünmeliyiz. Bizlerin kınaması mal toplayıp da harcamayanlara yöne­liktir. Allah (c.c.)’tan lütuf dileyelim.

(El-Uhûdül Kübra, S.197, İ. Şa’rânî)

 

ANA VE BABAYA KARŞI EDEB

Merhamette onlara kanatlarını gerer.

Her halinde kibirden sakınır ve mütevazi olur.

Çağırırlarsa nezaketle “buyurun” der.

Sözlerini hürmetle dinler, buyruklarını seve­rek yerine getirir.

Gelişlerinde kıyam (ayağa kalkar) eder.

Giderken teşyide (saygıda) bulunur.

Asi bir evlat olmaktan sakınır.

Huzurlarında sert ve yüksek sesle konuş­maz.

Muhtaç olurlarsa yiyecek, giyecek ihtiyaçla­rını ve diğer ihtiyaçlarını giderir.

Hitaplarında gönüllerini rencide etmemeğe çalışır.

Yaptıkları iyilikleri başlarına kakmaz.

Kendilerine hiddet ve gazabtan kaçınır.

Her fırsatta hayırlı dualarını almaya çakşır.

14- Vefatlarından sonra kabirlerini ziyaret eder.

Onlar için sadakalar verir, hayırlar yapar.

Beş vakit namazda dua eder.

Bir kişi bir ibadet yapma (umre gibi) ve onu anama ve babama hediye eyledim dese Cenab-ı Allah onu en yüksek mertebeye kabul eder. O iba­detten ne kadar sevab hasıl olmuşsa o kadar ana­sının defterine yazar. (Kulluk)

BEŞ ŞEY BEDENİN KUVVETİNİ ARTIRIR

Az yemek ve az uyumak.

Güzel koku sürünmek.

Kıllet-i cima.

Temiz elbise giymek.

Kur’an okumak.

Musahabe, C.4, R. Mahmud Sâmî (k.s.)

 

ARKADAŞLIK ADABI

Arkadaşlarına karşı daima güleryüzlü olmak ve tebessümle karşılamak.

Söze selamla başlamak.

Onunla sohbet ederken sohbetinde samimi olmak.

Mecliste halince yer vermek.

Ayıbını görmemek.

Sevmeyeceği şeyi yapmamak.

Kırıcı ve rencide edici latifelerden sakınmak.

Yerli yersiz, lüzumsuz şaka ve münakaşaları terketmek.

Herhangi bir menfaat için değil, Allah (c.c.) rızası için dostluk etmek.

Kendisini ondan yüksek görüp, kibirli tavırlarla kardeşlik bağını kırmamak. Kötülüğü varsa zamanla hayırlı yola teşvik etmek.

Mübtela olduğu bir düşkünlük anında bil­hassa elinden tutmak. Olur ya dünya imtihanla­rından birisi başına gelmişse o zamanda elinde tutmak.

Gıyabında Hüdaya ilticada bulunmak.

(Kulluk)

***

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır:

“Nâs (hesab için) âlemlerin Rabbi divanında durdukları gün o kadar bekleyecekler ve (terleye­cek ki) hatta onlardan biri iki kulağının yarı yeni­ne kadar kendi teri içinde kaybolacaktır.” (S. Buhari, C.II, S.215)

EVLADINA KARŞI EDEB

Güzel isim vermek.

Helal süt emzirmek.

Terbiyesine ehemmiyet vermek.

İlk fırsatta kelime-i tevhidi öğretmek.

Allah (c.c.)’ı ve Rasûlullah (s.a.v.)’ı tanıtmak.

Onlara itaat hissini aşılamak.

İlmihallerini talim etmek.

Her halinde ona iyi numune olmak.

9-Çocuklarının yanlarında gayrı meşru hare­ketlerden sakınmak.

Şefkatle muamele etmek.

Ufak kusurların bağışlayıp vara yoğa tekdir etmemek.

Takatlarının fevkinde şeyleri teklif etme­mek.

Zamanı gelince terbiyeli, asil, dindar kimse­lerle evlendirmek.

Tahsillerini yaptırmak, öğrenmesi gerekli olan şeyleri öğretmek, onlara anlatmak da evlada olan edeblerdendir.

“Hiç bir baba evlâdına güzel terbiyeden daha hayırlı bir miras bırakmamıştır.”

(Hadîs-i Şerif) (Kulluk)

***

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardı:

“Ya Ali, tek bir kişinin senin irşadınla müslüman olması, iyi bil ki, sana kızıl develer bahşedilmesinden (seninde onları yoksullara tasadduk et­menden) hayırlıdır.”

(S. Buharî, C.8, S.346)

 

DİN VE MÂHİYETİ

Din; dil teriminde: Cezâ, İslâm, Âdet, İbâdat, Tâat, İnkıyad, Hükm, Ferman, Tevhîd, Millet, Şerîat, Vera ve Takva, Hisab… gibi türlü mânâlara gelir.

Şerîat Teriminde Din: Peygamber (s.a.v.)’in, Al­lah (c.c.) tarafından getirip tebliğ ettiği şeyleri ka­bule, akü sahiplerini davet eden ilâhî kanundur. Bu İlâhî kanuna, uyulduğu için, Din denir. Allah (c.c.)’ın, açık ve geniş yolu olduğu, Kullar, bağlansınlar diye konulan hükümlerden ibaret bulunduğu için de, Şerîat denir.

Şerîat’a, Şerîat denilmesi, sıdk ve sadâkatla bağlananın hem susuzluğunu gidereceği, hem de, günah kirlerinden arıtıp temizleyeceği içindir.

Din’e, Millet denilmesi de; üzerinde toplanıldığı, yüründüğü içindir.

Din ve Millet, aslında bir olup aralarındaki fark, itibârîdir ve Din’in, Yüce Allah (c.c.)’a, Millet’in de, Peygamber (s.a.v.)’e nisbet edilmiş olmasından ibarettir.

Din; İmân, İslâm ve bütün şeriatları kapsayan umûmî bir isimdir.

(Peygamberler Tarihi)

***

Tevbe eden kimsenin üç alâmeti vardır: 1- Haramlardan sakınır, 2- İlim öğrenmeğe hırs­lı olur, 3- Göğüsten çıkan sütün tekrar girme ihti­mali olmadığı gibi, tevbe ettiği günâha bir daha dönmez. (Dört Büyük Halife, S. 297)

 

BİR ÂİLE İÇİN GÜNLÜK RİÂYET EDİLECEK EDEBLER

İslâmî esaslara uygun hareket etmek.

Nezâket ve iltifatla konuşmak.

Meziyetlerini bazan kendine, çokça gıyabın­da söylemek.

Münakaşa etmemek.

Dokunacak, üzülecek söz sarfetmemek.

Eşinin akrabasının aleyhinde bulunmamak.

Yeri geldikçe müsaade almak.

İşlerini, yemeklerini, konuşmalarını takdir et­mek.

Bilhassa geceleri vakitlice eşinin yanında bu­lunmak.

Evin ve çocukların işlerini yolunca idare et­mek.

Komşularla iyi geçinmek.

Her işi müşavere ederek yapmak.

Seyr-i sülûke giren erkek veya kadın eşinin de girmesini sağlamak.

Birbirlerine yolun huzur ve feyzini ve fayda­larını anlatmak.

Erkek hanımına dersi bizzat kendi vermek, mürşidden veya halifesinden alıp getirip ona tel­kin etmek.

Çocukların İslâmî terbiyesi ile her gün meş­gul olmak. DİN DERSLERİ kitabını beraber oku­mak, anlatmak.

Sohbet yaranına halisane hizmet etmek.

Sohbette edinilen bilgiyi eve de aktarmak.

Çocukları sohbette bulundurmak ve hizmet ettirmek.

Evde dinî ve ahlâkî bir kitaplık tesis etmek.

(M. Abdullah Hani, Âdâb, S. 395)

 

KADININ KOCASIYLA SOHBET VE ÜLFETİNİN EDEPLERİ

Kocası içeri girince ayağa kalkmalıdır.

Kocasını güler yüzle karşılamahdır.

Paltosunu almalıdır.

Her emrinde ve işinde itaat etmelidir.

Yatağından kaçmamalıdır.

Kocasından izinsiz evinden bir yere gitmemeli­dir.

Kocasının elbisesini temizlemelidir.

Yemeğini ve ekmeğini pişirmelidir.

Lambasını yakıp, yatağını yapmalıdır.

Gusl ve abdest için kocasına hizmet etmelidir.

Kocasından izinsiz nafile oruç tutmamalıdır.

Güzelliği ve malı ile kocasına övünmemelidir.

Giyim ve yeme işlerinde kocasına eza verme­melidir.

14-Sesini kocasının sesinden yüksek çıkarmamalıdır.

Kocasına eziyet edip canından, hayatından usandırmamalıdır.

Yanında ve arkasından dua etmelidir.

Kocası için gözlerine sürme çekmeli, kına yakmalı ve diğer mubah olan şeylerle süslenmelidir. Kocasının ırz ve malını gece gündüz koru­malıdır. Yani kendi namahreme görünmeyip, ondan izinsiz hiç kimseye bir şeyini vermemelidir.

(İ. Hakkı Erzurumlu, Marifetname, S. 834)

 

İNSAN UCÛBDAN KAÇINMALIDIR

Yûsuf (a.s.) bir gün aynaya bakıp yüzünün gü­zelliğine taaccüb ile demiş İçi: “Eğer köle diye sa­tılmış olsam, bana paha yetmez, çok para ede­rim.” Lihikmetin de kıymetsiz bir bedel ile satıl­mış. “Onu ucuz bir pahaya, birkaç dirheme sattı­lar.” (Sûre-i Yûsuf: 20)

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz: “Muhakkak ücub yani bir insanın kendini beğenip başkasını be­ğenmemesi yetmiş senelik ibadeti giderir ve mahveder.” buyurmaktadırlar.

(Câmiu ‘s-Sağîr)

Cemâl ve kemâlin hepsi Allah Teâlâ Hazretleri­ne mahsustur. Herbir kul için Hak rıza ve muhab­betinden gayri kayıt vesair sıfatlardan kurtulmaya cehd ve gayret etmek elzemdir. Bilcümle tasfiye yolları pek meşekkatli olduğundan esbabına teves­sülde edeb ile mihnet ve ezaya tahammül iledir. Bu hikmete binaen buyrulmuştur ki: “Bana edilen eza hiçbir nebiye edilmedi.” (Câmiu ‘s-Sağir)

(Hz. R. M. Sâmî (k.s.), Hz. Yûsuf (a.s.), S. 39-40)

***

İHLÂS SÛRESİ

Bismillahirrahmanirrahim

(Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)

Ey Muhammed! De ki: O Allah bir tektir. Allah her şeyden müstağni ve her şey O’na muhtaçtır. O doğurmamış ve doğmamıştır. Hiç bir şey O’na denk değildir. (1-4)

 

 

 

 

İSLÂM’DA KARDEŞLİK ANLAYIŞI

Enes (R.A.), Efendimiz (S.A.V.)’den rivâyetle şöyle demiştir:

« Kendi nefsi için sevdiğini, mü’min kardeşi için de istemedikçe, sizden biriniz hakkıyle mü’min olamaz.»

Yine bir hadisinde Efendimiz (S.A.V.):

« Mü‘minleri; birbirlerine karşı merhamet, samimiyet ve bağlılıklarında bir tek vücut gibi görürsün: Herhangi bir uzuv ağrıdığında, cesedin diğer kısımları da, uyku uyumayıp, sıtma olmuş gibi ızdırap duyar.» buyurmuştur.

Bir Hadîs-i Şerîf’inde de Efendimiz (S.A.V.):

« Mü’minler; gözü ağrıdığında bütün vücudu şikâyet eden, başı ağrıdığı zaman da, bütün vücudu ızdırab duyan, bir tek adam gibidir.» buyurmuştur.

Ebû Mûsa (R.A.), Hz. Peygamber (S.A.V.)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

« Bir mü’min, diğeri için, birbiriyle kenetlenmiş yalçın duvarlar gibidir.» Sonra bunu göstermek için üç defa parmaklarını birbirine geçirdi.

Ebû Rukiyye (R.A.)’nın rivâyet ettiğine göre Hz. Peygamber (S.A.V.):

« Din, nasîhattan ibârettir.» Ve bunu üç defa tekrarladı.

-Yâ Resûlallah, kimin için? diye sorduğumuzda:

« Allâh için, O’nun Kitabı ve Resûlü için, müslümânların önderleri (havâss) ve avâmı için.» cevâbını verdiler.

(İ. Şaranî, İslâm’da Kardeşlik Hukuku)

BİLİYOR MUYDUNUZ?

Ekmek parçalarına hürmet etmeli bunların üzerine bir eşya koymamalı, bunlara parmakları, ağzı ve bıçakları silip atmamalıdır.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli)

 

KÖTÜ HUYLAR

(MEKRÛH OLAN DAVRANIŞLAR)

1) Islık çalmak, 2) Namazda bir şeyle oynamak,        3) Parmakları çıtlatmak, 4) Semâ’da vecde gelip elbise, gömlek ve yaka yırtmak, 5) Yol üstünde yemek yemek, 6) Başkaları veyâ arkadaşlarıyla otururken, özürsüz olduğu hâlde, ayakları uzatmak, 7) Otururken normal oturma hudûdunu aşıp bir şeye dayanmak (Ayakları uzatmak, ayak ayak üzerine atmak vb. kibir alâmeti ve yanındakilerine hakâret ve onları küçük görmek sayılmıştır.) 8) Elbisenin eteklerini çok uzatmak (topuklarından aşağıya), 9) Sakız çiğnemek (kadınlara değil), 10) Ağzın iki yanını da açarak kahkaha ile gülmek, 11) Lüzûmsuz yere çok bağırmak, 12) Özürsüz bir kimsenin, yürürken çok hızlı yürümesi veyâ çok ağır yürümesi, 13) Sesli ağlamak ve ağlarken iyiliklerini sayıp dökmek (Ancak Allâh korkusu’ndan ve boşa geçirilen zamandan dolayı pişmânlıktan veyâ arzu edilen sâlih amelleri işleyememekten ve ma’nen yüksek makamlara kavuşamamaktan hâsıl olan üzüntüyle ve gönül kırıklığıyla ah edip ağlamak, inlemek günâh değildir), 14) Üstündeki kir veyâ lekeleri insanların yanında gidermek, 15) Hamam, helâ ve benzeri yerlerde konuşmak, açıktan selâm almak ve vermek, 16) İnsanların yanında (başı ve avret yeri olmadığı hâlde) örtülmesi âdet olan yerleri açmak, (Avret yerlerinden birini açmak ise harâmdır), 17) Allâh-ü Teâlâ’nın isminden başka bir şeyle yemîn etmek (Şer’an câiz olan durumlarda yemîn, ancak Allâh-ü Teâlâ’nın İsm-i Celâli’yle edilir, böyle yemîn edilmeyecekse susulur. Çünkü Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz böyle buyurmuşlardır.)

(Gavs-ı A’zam Seyyid Abdülkâdir Geylânî (K.S.A.), Gunyetü’t-Tâlibîn, S. 27-28)

 

KURBÂNLIK HAYVANI KESME ÂDÂBI

Kurbanın kesilecek zamanı eyyam-ı nahr’dır. Yani; Kurban bayramı birinci, ikinci, üçüncü günüdür. Fakat birinci gününde kesilmesi efdaldir. Kurbân kesecek kimse, tırnaklarını ve saçlarını kesmeyi te’hir eder. Bu mendûbtur. Fakat bu te’hir kerâheti celbedecek bir müddette olmalıdır.

Kurbânlık hayvan, kesilecek yere rıfk ile götürülmelidir. Kurbânlık hayvana eziyyet edilmemeli ve zahmet verilmeden kesilmelidir. Meşrû’ sûrette boğazlama, nefes borusunu ve “merî” denilen yemek ve içmek borusunu ve bunların arasında bulunup “veced” denilen iki damarını kesmek sûretiyle, İmâm-ı A’zam (R.A.)’e göre kâfidir. Hayvanları boğazlayıp damarlarını kesip kanlarını akıtacak âlet, hayvana zahmet vermeyecektir. Hayvanı, boynunun altından değil; üstünden kesmek ve daha soğumadan  kafasını tamamen kesip derisini soymak da mekrûhtur. Hayvanı boğazlarken “Bismillâh” demek lâzımdır. “Allâhü Ekber”, “Allâhü A’zam” veyâ “Allâh” denilmesi kifâyet eder. “Bismillâhi Allâhü Ekber” denilmesi müstehâbdır.

Hayvanı, kıble cihetine çevirerek kesmek sünnet olduğundan terki mekrûhtur. “Besmele” kasden terk edilirse; hayvanın eti yenilmez, harâm olur. Fakat unutma neticesinde “Besmele” terk edilirse boğazlanan hayvanın yenilmesinde mâni olmaz. Kurbânlık hayvanı sâhibi kesmelidir; elinden gelmiyorsa vekâletle başkasına kestirebilir. Kesimde başında bulunmalı ve okunması gerekenleri okumalıdır. Kurbân etini sâhibi yiyebilir. Fakîr olmayan kimselere yedirebilir. Efdâl olan kurbân etini üçe bölmek, bir parçasını evine, bir parçasını yakınlarına, komşularına vs.’ye, bir parçasını da fakîrlere vermektir. Eğer nüfûsu kalabalık ise, kurbânın tamamını evinde alıkoyabilir.

Kurbânın sütünü, derisini, etini satıp parasını almak, veyâhûd demirbaş olmayan bir şeyle değiştirmek mekrûhtur. Yapılırsa karşılığı tasadduk edilmelidir. Kasaplık ücreti de verilemez. Cemiyetimizde ilim tahsil edilen veyâ İslâmî faaliyet yapan hayır kurumlarına kurbân eti veyâ canlı olarak verilebilir. Çevreyi iyi araştırmalı, aylardır et yüzü görmeyen fakîrlerin, garibânların doyurulması için a’zamî gayret gösterilmelidir.

Kesilen bir hayvanın ödü, bezi, bevl torbası, tenasül uzvu, husyeleri ise mekruhtur, bunları yememelidir.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli, S. 412-416)

 

ALIŞ VERİŞ ÂDÂBI

Alış veriş hükümlerini bilmedikçe insanın ticâretle iştigali doğru olmaz. Ticâret ehli, neyin câiz olduğunu, neyin câiz olmadığını bilmelidir.

Hz. Ömer (R.A.)’in şöyle dediği rivâyet olunur: “Dînî inceliklere vâkıf olmayan kimse, pazarlarımızda alış veriş yapmasın.”

Hz. Alî bin Ebû Tâlib (R.A.)’in şöyle dediği rivâyet olunur: “Bir kimse, dînî inceliklere vâkıf olmadan ticârete başlarsa fâize dalar, sonra yine fâize dalar, sonra yine fâize dalar.”

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurdukları rivâyet olunmuştur: “Allâh, o kimseye rahmet etsin ki onun satış işi kolay olur, alış verişi kolay olur, bir işi görmesi, ödemesi kolay olur, borç alıp vermesi kolay olur.”

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurdukları rivâyet olunmuştur: “Bir kimse, eli darda olana mühlet verirse veyâ ondaki alacağını bağışlarsa; Allâh-ü Teâlâ gölgesinden başka bir gölgenin olmadığı günde, onu gölgesinde gölgelendirir.”

Muhammed bin Semmâk (R.A.)’in çarşıya gittiğinde şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “-Ey çarşı ehli! Pazarınız kesat (durgun), satışınız bozuk, komşularınız hasedci, yeriniz cehennemdir.” Yani, tâcir câhil olur da fâizden çekinmezse böyle olur. Amma tâcir, dînin emirlerini bilir, ticârette takvâ sâhibi biri olursa o cihâddadır. Nitekim bir Hadîs-i Şerîf’te şöyle buyurulmuştur: “Helâl kazanç, cihâddan daha fazîletlidir.”

Katade (R.A.) şöyle demiştir: “Bize ulaşan habere göre, doğru sözlü tüccâr, kıyâmet günü Arşın gölgesinde olacaktır.”

Bir kimse satın aldığı bir şeyi iâde etmek isterse, satan kimse onu, geri almalıdır. Bu husûsta Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, şöyle buyurdular: “Bir kimse, pişmân olanın aldığını geri kabul ederse, Allâh-ü Teâlâ, kıyâmet günü onun sürçmeden hâsıl olan hatâlarını kaldırır.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Bostânü’l-Ârifîn, S. 855-856)

 

MUKADDESÂTA HÜRMET VE SAYGI

Yüce Allâh (C.C.) ile ilgili olan, dîn yönünden pâk ve temiz bulunan manevî büyüklüğü kazanan şeylere mukaddesât (kutsal şeyler) denir.

Yüce Allâh (C.C.) mukaddes olduğu gibi, onun bütün mübârek isimleri de mukaddestir. Öyle ki bir yüce ismi de “Kuddûs”tür.

Yine Yüce Allâh’ın (C.C.) Kitâbları, Peygamberleri ve velîleri birer kudsiyyeti hâizdirler. İslâm ibâdetleri birer mukaddes vazîfedir. İslâm ma’betleri de birer mukaddes, mübârek yerlerdir.

Biz müslümânlar, bütün mukaddesâta son derece hürmet ve ta’zîm ile mükellefiz.

Mukaddesâta yapılacak hürmet ve saygının şekli, mukaddesâtın hüviyet ve mâhiyetine göre değişir.

Herhangi mukaddes bir ibâdete veyâ hayırlı bir işe başlayacağımız zaman Allâh (C.C.)’ın adını anarak Besmele okumamız gerekir.

Biz mukaddes Ma’bûdumuz Allâh (C.C.)’ın mübârek isimlerini zikrederken “Teâlâ Celle Celâlühü” gibi bir tabir kullanırız. Allâh Teâlâ, Hakk Celle ve A’lâ deriz. Bunları söylemek, birer İslâm terbiyesi gereğidir.

Peygamberimiz’in yüksek isimlerinden biri zikredilince salat ü selâm okuruz. Hz. Muhammed (S.A.V.) deriz. Mübârek isimlerinden birini yazdığımız zaman da Sallallâhü Aleyhi ve Sellem diye yazar ve okuruz.

Diğer Peygamberler’in mübârek adlarını da “Selâm” ile anarız. Meselâ, Hz. Âdem Aleyhisselâm, Hz. İbrâhîm Aleyhisselâm deriz.

Ashâb-ı Güzîn hakkında “Radıyallâhü Anh” deriz. Sâir Ulemâ hakkında “Rahmetullâhi Âleyh” deriz. Evliyâ-i Kirâm’dan tanınmış zâtlar hakkında da: “Kaddesallâhü Esrarehü” denilebilir. Bütün bunlar İslâm adâbı îcâblarındandır.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli, S. 430)

 

 

 

 

 

 

 

HAMAMA GİRMENİN VE ORADA YIKANMANIN ÂDÂBI

Tabîblere göre, hamamın sağlığa en uygun olanı, yapılış târihi itibâriyle en eskisi; alanı geniş, suyu tatlı ve normal sıcaklıkta ve eve yakın olanıdır. İlk oda, rutubetli; ikinci oda, sıcak ve terletici; üçüncü oda ise,sıcak ve kurutucudur. Avret yerlerinin kapatılması her yerde elzem olduğu gibi, hamamda daha da elzemdir.

Nitekim Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz: “Her kim, Allâh’a ve âhiret gününe inanıyorsa, hamama peştemâlsiz girmesin.” buyurmuşlardır.

Hamamın sıcak kısmına yavaş yavaş girmeli ve oradan yavaş yavaş da çıkmalıdır. Hamamda çok kalmak insanı zayıflatır ve insana baygınlık verir. Vücûd ıslaklığını koruduğu müddetçe hamamda kalınabilir. Vücûd kurumağa başlayınca hamamdan hemen çıkmalıdır. Hamamdan çıkınca, bilhassa kış aylarında daha çok örtünmeli ve sarılmalıdır. Soğuk su ile duş yapmak, vücudu kuvvetlendirir; beden gücünü bir araya toplar. Gençler ve mizâcı hararetli olanlar,bu duşu, öğle vaktinin sıcağında yapmalıdır. Yaşlılar ve çocuklar ile ıshâl ve nezlesi olanlar için bu duş yasaktır. Kükürtlü sular ile banyo yapmak, uyuz ve kaşıntı hastalıkları için fâidelidir. Soğuktan meydana gelen hastalıklara karşı da iyi gelir.

Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz’in Zaman-ı Sâadetleri’nde Mekke ve Medîne’de bugünkü sıcak hamamlar tarzında hamamlar yoktu.

Abdullâh İbn-i Amr (R.A.)’in rivâyetine göre, Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz: “Acem diyârı, yakında sizin için fetholunacaktır. Orada hamam denilen evler bulacaksınız. Oraya erkekler peştemâlsiz girmesinler. Kadınları da (hasta veyâ doğum yapmış olmadıkça) oraya girmekten men’ ediniz.” diye buyurmuşlardır.

(Ali Rıza Karabulut, Tıbb-ı Nebevî (S.A.V.) Ansiklopedisi, C. 1, S. 312)

 

KUR’ÂN-I KERÎM’E HÜRMET

Kur’ân-ı Kerîm’i okumağa “Eûzü” ile “Besmele-i Şerîfe” ile başlanır. Kur’ân-ı Kerîm ele alınarak okunacağı zaman abdestli bulunmak lâzımdır. Bu esnâda kıbleye yönelmeli, toplu hürmetli bir vaziyet almalıdır. Abdestsiz olan kimse Kur’ân-ı Kerîm’i kılıfsız olarak eline alamaz. Kudsî bir kitâbı ancak temiz, nezîh olan eller tutabilir.

Kur’ân-ı Kerîm, temiz yerlerde, avret mahalleri örtülü ve Kur’ân’ı dinleyecek vaziyette bulunan kimselerin yanlarında açıkca okunabilir. Pis yerlerde veyâ avret mahalleri açık veyâ başka bir işle meşgûl kimselerin yanlarında cehren okunamaz, mekrûhtur.

Dışarıda bulunup okunan Kur’ân-ı Kerîm’e karşı hürmetli bir vaziyet almayacak kimselerin işitecekleri vechile alenen Kur’ân okunması muvâfık değildir.

Kur’ân-ı Kerîm’i, Hacer-i Esved’i, Kâbe-i Muazzama’nın eşiğini ta’zîm için öpmek câizdir.

Kur’ân-ı Kerîm’le, sâir dînî bir kitâb ile veyâ kaşında Kur’ân-ı Kerîm’den bir şey yazılı bir yüzük parmakta iken helâya girilemez. Hürmete aykırıdır. Bunları helâya girmeden önce çıkarmalı, temiz bir yere bırakmalıdır.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli, S. 432)

 

 

 

 

 

ÂYET-İ KERÎME

“Ey MUHAMMED (S.A.V.) sana vahyolunan kitâbı oku. Namazı dosdoğru kıl. Şüphesiz namaz insanı fuhuş ve kötü şeylerden alıkoyar.”

(Sûre-i Ankebût: 45)

 

İSLÂM KARDEŞLİĞİNİN MÂHİYYETİ

Abdurrahmân İbn-i Avf (R.A.), Taraf-ı Risâlet Penâhî (S.A.V.)’den, Cennet ile tebşîr buyurulan on sahâbî (R.A.)’den biridir.

Habeşistân’a ve Medîne’ye olmak üzere iki defâ hicret şerefini hâizdir. Bedir’den başlayarak bütün meşâhidde (şehîdliklerde yani gazâlarda) bulunmuştur.

Medîne’ye hicret ettikten sonra yağ ve peynir satmak suretiyle, ticârete başlayarak az zaman zarfında çok zengin oldular.

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’in hâl-i hayatlarında dört bin, sonra kırk bin dirhem tasadduk etmiş ve bu yolda infâk ve tasadduka devâm etmiştir.

İbn-i Sa’d’ın Tabakât’ında bildirdiği üzere, müşârünileyh Hazretleri: “-Allâh’a çok şükür, elime kum alsam altın oluyor.” demiştir.

Muhâcirîn ile Ensâr (R.A.) arasında akdedilen muâhât, hicretin birinci senesinde akdedilmiştir.

Câhiliyyet devrinde, Arab kabîleleri arasında alışılmış hılfın yerine, muâhât kâim olunmuştur. Hılf, yemîn ile te’sîs olunan dostluktur. Bunlar arasında da verâset câri idi. Bu dostlukların, diğer kabîleler aleyhine hareket etmek üzere tecâvüzî bir mâhiyyeti de vardı. Bir çanağa kokulu bir mâyi’ doldurularak, ellerini bulayarak Kâ’be’nin duvarına mesh ile yemîn tesvîk edilirdi.

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz: “Müslümanlıkta hılf yoktur.” buyurarak Arab’ın alışık olduğu bu âdeti kaldırmış ve yerine dînî bir kardeşlik ikame buyurmuşlardır.

Vatanlarından ayrılan İslâm Muhâcirleri (R.A.), Mekke’de evlerini, mallarını bırakarak Medîne’ye elîm bir ihtiyâç içinde gelmişlerdi. Ensâr (R.A.)’ün bu misâfirperverliği, dînî bir uhuvvet ile tahkîm buyurulmuştur ve pek samimî bir tesânüd-i ictimaî (sosyal dayanışma) husûl bulmuştur ki bunun hiçbir milletin târihinde görülmeyen birçok mebrûr tecelliyâtı Ensâr ve Muhâcirîn (R.A.)’ün menâkıbında görülecektir. Bu uhuvvet, Bedir Gazası’na kadar devam etmiştir. Bedir’de bir haylî ganâim elde edilerek Muhâcirler (R.A.), muâvenetten (yardımdan) müstağnî olmuşlardır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe / 1, S.26-27)

 

MUÂHÂT (KARDEŞLİĞİN TE’SÎSİ)

Muâhât, târihte eşi ve örneği gösterilemeyen bir hâdise-i ictimâiyyedir ki hiçbir millette bu birlik, görülmemiştir. İslâm Muhâcirleri, bütün emvâlini (mâl ve mülklerini) Mekke’de bırakarak Medîne-i Münevvere’ye hicret etmişlerdi. Medîne’de Ensâr-ı Kirâm (R.A.), Medîne’ye hicret eden bu dîndâşlarını evlerine alıp misâfir etmişlerdir. Fakat bu misâfirlik hâli, uzun zaman bu sûretle devâm edemezdi. Mekke’de her biri servet ve iş güc sâhibi olan bu Muhâcirler (R.A.)’e atıyye ve âtıfetle imrâr-ı hayat etmek (hayatı devâm ettirmek) güç geliyordu.

Mescid-i Sa’âdet’in inşâsını mütaâkib Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz, bir gün Enes İbn-i Mâlik (R.A.)’in evinde Muhâcirin ile Ensâr (R.A.)’den doksan (90) Sahâbî (R.A.) arasında ikişer ikişer kardeşlik akdettiler. Bunlardan bazıları Sîret-i İbn-i Hişâm’da İbn-i İshak rivâyetiyle şöyle bildiriliyor:

Muhâcirîn (R.A.) Ensâr (R.A.)

Ebû Bekr’is-Sıddîk (R.A.)   Hârice İbn-i Zeyd (R.A.) ile

Ömer İbn’ül-Hattâb (R.A.)              Utbân İbn-i Mâlik (R.A.) ile

Osmân bin Affân (R.A.)     Evs İbn-i Sâbit (R.A.) ile

Ebû Ubeyde İbn-i Cerrâh (R.A.)      Sa’d İbn-i Muâz (R.A.) ile

Abdurrahmân İbn-i Avf (R.A.)         Sa’d İbn-i Rebî’ (R.A.) ile

Zübeyr ibn’ül-Avvâm (R.A.)             Seleme İbn-i Selâme (R.A.) ile

Talhâ bin Ubeydullâh (R.A.)            Ka’b İbn-i Mâlik (R.A.) ile

Ca’fer-i Tayyâr (R.A.)        Muâz İbn-i Cebel (R.A.) ile

Said İbn-i Zeyd (R.A.)        Übeyy İbn-i Ka’b (R.A.) ile

Mus’ab İbn-i Umeyr (R.A.)              Ebû Eyyûb El- Ensârî (R.A.) ile

Ebû Huzeyfe bin Utbe (R.A.)           Abbâd İbn-i Bişr (R.A.) ile

Ammâr İbn-i Yâsir (R.A.)  Huzeyfe İbn-i Yemân (R.A.) ile

Ebû Zerr-i Gıfârî (R.A.)      Münzir İbn-i Amr (R.A.) ile

Hâtıb İbn-i Ebî Beltea (R.A.)           Uveym İbn-i Saîde (R.A.) ile

Selmân-ı Fârisî (R.A.)         Ebû’d-Derdâ-i Uveymir (R.A.) ile

Bilâl-i Habeşî (R.A.)           Ebû Reveyhâ Abdullâh (R.A.) ile

kardeş oldular (R.T.A.E.)

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri, ikişer ikişer Ashâb (R.A.) çağırıp aralarında uhuvvet akdettikten sonra, İbn-i İshâk’ın rivâyetine göre: Zât-ı Risâletpenâhîleri (S.A.V.) de Alî İbn-i Ebî Tâlib (R.A.)’in elini tutarak: “Bu da benim kardeşimdir.” buyurdular. Hamza (R.A.) ile Zeyd İbn-i Hârise (R.A.)’i kardeş yapmışlardı.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe / 1, S.21-23)

 

BU MUÂHÂT’IN (KARDEŞLİK TE’SÎSİNİN)

HEDEFİ

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri, Ashâb-ı Kirâm (R.A.E..) Hazerâtı’nın ahvâl-i rûhaniyyelerini (rûhî durumlarını) inceden inceye tedkîk ederek ve her çift arasında müşterek vasıflar bularak, Onları, birbirleriyle, kardeş yapmışlar idi.

Mü’min kardeşlerin yekdiğerine yardım, sıla ve ihsân, nasîhat ve rehberlik etmeleri ve daha mühimmi zevi’l-erhâm’dan evvel yekdiğerine vâris olmaları idi. Sûre-i Enfâl’de: “O kimseler ki îmân edip hicret ettiler ve mallariyle, canlariyle Allâh yolunda mücâhede ettiler. O Ensâr ki Muhâcirler’i barındırdılar ve Onlar’a yardım ettiler. İşte bu Muhâcirler ile Ensâr birbirlerinin velîleridir.” (Enfâl S: 72) Bu Âyet-i Kerîme’deki velâyet, nusret, muâevenet, nasîhat ve verâsetle tefsîr edilmiştir.

Bedir Gazâsı ve Ganîmeti’nden sonra Muhâcirler (R.A.), Ensâr (R.A.)’ün muâvenetinden vâreste kalmaları üzerine Enfâl Sûresi son Âyeti’nde; “Kitâbullâh’ta mîras husûsunda Ülü’l-Erhâm birbirlerine daha yakındır.” Kavl-i Şerîfi ile müesses olan mîras nesh edilmiştir.

İbn-i Abbâs (R.A.): “Uhuvvet-i Dîniyye, yalnız yekdiğerine nusret, rifâde ve ihsân ile bir de nasîhata munhâsır kaldı.” demiştir.

Hulâsa, mîrasın neshiyle fakat mü’minlerin birbirine yardım, ihsân ve âtıfet ve hayırhâhâne nasîhâtları, devâm etmiş ve devâm edegelmiş ve Cenâb-ı Allâh’ın dilediği zamana kadar devâm edecektir.

Bu ictimâî tesânüd (sosyal dayanışma) ve teâvün (yardımlaşma) bu birr ü ihsân (iyilik ve ihsân)’ın, bu hayırhâhlığın sâmîmiyyetle devâm ettiği Sadr-ı İslâm’da pek büyük te’sîri görülmüştür. Rubu’ asır (çeyrek asır) zarfında Nûr-ı İslâm, aktâr-ı âleme intişâr etmesi, İran’ın tamamen feth-i Şarkî Roma İmparatorluğu’nun tehdîd edilmesi hep bu inâyet-i İlâhiyye ile uhuvvet-i dîniyye’nin rasâneti (sağlamlığı) eseridir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe / 1, S.23-25)

 

MÜ’MİNLER KARDEŞTİR; İKİ

KARDEŞİN ARASINI ISLÂH EDİN.”

“Mü’minler ancak (sâdece) kardeştirler. O hâlde iki kardeşinizin arasını bulup barıştırın. Allâh’tan korkun ki merhamet olunasınız.” (Hucurât Sûresi, Âyet: 10)

Cenâb-ı Hakk, bu Âyet’te de “İki kardeşinizin arasını bulup barıştırın.” buyurmuştur ki bu, “İlgili fitne yaygın ve bir savaş gibi büyük olmayıp iki mü’min arasında ufacık bir ihtilâf olsa bile, bunu düzeltmeğe koşun.” demektir.

“Mü’minler, ancak kardeştirler.” ifâdesiyle ilgili olarak dilciler, “ihve” (kardeşler) kelimesinin, neseb yönünden kardeşlik demek olan “eha” kelimesinin çoğulu, “İhvân” kelimesinin ise, dostluk yönünden kardeşlik demek olan “eha” kelimesinin çoğulu olduğunu söylemişlerdir. Binâenaleyh Allâh-ü Teâlâ, işi pekiştirmek ve Müslümânlar arasında olan bağın, tıpkı neseb açısından kardeş olanlar arasındaki gibi olduğuna ve İslâm’ın âdetâ asıl neseb olduğuna işaret etmek için “Mü’minler ancak (ihve) kardeştirler.” buyurmuştur. Nitekim şâir: “Onlar, Kays veyâ Zemîm soyundan olduklarıyla övündüklerinde; ben de derim ki benim nesebim İslâm’dır ve ondan başka nesebim yoktur.” demiştir.

“Allâh’tan ittikâ edin, korkun!” emri şöyle îzâh edilebilir: İki fırka arasındaki savaş, fesâdın yayılması ve o fesâddan bir şeylerin gelip her mü’min’i bulması, derken herkesin, kendisini ıslâh husûsunda sa’y ü gayret göstereceği neticesine götürür. Dolayısıyla bu ıslâh emri, ittikâ’ etmek emriyle pekiştirilmemiştir. Fakat iki ferd arasında olan sürtüşmeden ötürü insanlar endişeye kapılmazlar. Hattâ bazı kimseler bozuk maksadlarından dolayı, bu iki kimse arasındaki düşmanlığın pekişmesini isterler. Bundan dolayı Hakk Teâlâ, “O hâlde iki kardeşinizin arasını bulup barıştırın. Allâh’tan korkun!” buyurmuştur.

Veyâhûd “Aralarını bulup barıştırın.” emri “sulha”; “Allâh’tan korkun!” ifâdesi de, “onları, aralarında çıkacak kavga ve gürültüden koruyacak husûslar”a bir işârettir. Çünkü, “Allâh’tan ittikâ’ edecek kişiyi bu takvâsı, başka şeylerle meşgûl olmaktan alıkoyar.”

(Fahrüddîn Er-Râzî (R.H.) Tefsîr-i Kebîr Tercemesi C. 20, S. 221)

 

 

 

 

 

 

MESCİD-İ NEBEVÎ (S.A.V.)’E VE DİĞER

MESCİDLERE GİRİŞ VE ÇIKIŞIN ÂDÂBI

İmâm-ı Tirmizî ve İmâm-ı İbn-i Mâce (R.H.), Hz. Fâtımatü’z-Zehrâ (R.A.) Vâlidemiz’den Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etmişlerdir:

“Mescide girdiğin zaman, Resûlullâh (S.A.V.)’e salât ü selâm getir. Ve: “Allâhümmağfirlî zünûbî veftahlî ebvâbe rahmetike” de. Mescidden çıktığın vakit de salât ü selâm getir. Ve “Allâhümmağfirlî zünûbî veftahlî ebvâbe fadlike” de.”

Bir rivâyette Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, mescidden çıktıklarında: “Allâhümme innî es’elüke min fadlike.” Başka bir rivâyette: “Allâhümmahfaznî mineşşeytânî” dedikleri vârid olmuştur.

Muhammed bin Sirin (R.A.)’den rivâyet edilmiştir ki: “İnsanlar mescide girdikleri zaman şöyle diyorlardı: “Sallallâhü ve melâiketehü alâ Muhammedin. Esselâmü aleyke eyyühen-Nebiyyü ve rahmetullâhi. Bismillâhi harecnâ ve bismillâhi dahalnâ ve alallâhi tevekkelnâ. “Mescidden çıktıklarında da, aynı şekilde söylüyorlardı.”

Bir rivâyette ise, “Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, mescide girdiklerinde besmele çekip Allâh’a hamd ü senâ ettikten sonra kendi zâtlarına salât ü selâm getirirlerdi.”

Tirmizî ve İbn-i Mâce (R.H.)’ın diğer bir rivâyetlerinde, “Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, mescide girdiklerinde: “Bismillâhi ve Esselâmü alâ Resûlillâhi.” derler idi.”

Ebû Hüreyre (R.A.)’den rivâyet edilmiştir:

“Sizden biriniz, mescide girdiği zaman Resûlullâh (S.A.V.)’e salât ü selâm getirsin ve şöyle desin: “Allâhümmeftahlî ebvâbe rahmetike.”

(Kâdı Ebû’l-Fadl Iyâz (R.H.), Şifâ’-i Şerîf Tercümesi, S. 478-479)

 

CÂMİ’ VE MESCİDLERDE HİÇBİR KİMSEYE HÜRMET İÇİN AYAĞA KALKILMAZ

“Mescidler, Allâh-ü Teâlâ’ya mahsûstur. Siz mescidlerde Allâh-ü Teâlâ ile berâber hiçbir kimseye ibâdet etmeyin.” (Cinn Sûresi, Âyet: 18) buyurulmuştur. Berîka’da şu kayıd vardır: Sallallâhü Teâlâ Aleyhi Vesellem Efendimiz: “Rabbimin beytinde ya’ni mescidde beni ta’zîm etmeyiniz.” buyurmuşlardır.

Bu Hadîs-i Nebevî (S.A.V.)’e binâen selef-i sâlihînde, tilmîzlerine (talebelerine) kendileri için kıyâm edilmemesini tavsiyye etmişlerdir. Binânealeyh câmide, mescidde hiçbir şahsa kıyâm etmek (hürmet için ayağa kalkmak) câiz değildir.

Hz. Enes (R.A.) diyor ki: “Birisi, Resûlullâh (S.A.V.)’e sordu: “-Biz müslümanlardan birisi, mü’min kardeşine ve bir dostuna mülâkî olunca ona ta’zîmen eğilmeli midir?” “-Hayır, eğilmemelidir,” buyurdular. O kimse yine sordu: “-Onu kucaklayıp öpmeli midir?” Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz de:      “-Hayır,diye cevâb verdiler.” O kimse, tekrar: “-Musâfaha edip (tokalaşıp) el tutuşmalı mıdır?” Resûlullâh (S.A.V.), bu son suâle cevâben: “-Evet,” diye tasdîk ve tasvîb buyurdular.” (Sahîh-i Buhârî Tecrîd Tercemesi 6, S. 527)

Binâenaleyh bir mü’min, karşılaştığı bir mü’min kardeşine ta’zîm için eğilmek yoktur.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 4, S. 28-31)

 

HADÎS-İ ŞERÎF

“Kişinin cemâatle kıldığı namaz, yalnız başına kıldığı namazdan, yirmi yedi derece daha sevâbdır.”

(H. Şerîf, S. Müslim)

 

KARI-KOCA İLİŞKİLERİNDE EDEP

1) Hanımına iyi huylu davranmalıdır. 2) Onunla yumuşaklıkla sohbet edip, tatlı dille konuşmalıdır. 3) Eve girince hanımına selam verip halini sormalıdır. 4) Tenhâda neşeli görünce saçlarını okşayıp, tatlı sözlerle gönlünü hoş edip onu öpmelidir. 5) Tenhâda üzüntülü bulunca onu çok sevdiğini söylemeli, tatlı dille konuşmalı, şefkatle gönlünü almalıdır. 6) Ehlinin hatırını işe yarar yalana yakın sözlerle almalıdır. 7) Çocukların terbiyesinde ehline yardım etmelidir. 8) Ehline kendi giydiği kumaş gibi elbise giydirmelidir. 9) Kendi yediğinden yedirmelidir. Ehlinin meskenini elbisesini ve nafakasını boynuna vacib bilmelidir. 10) Ehlini hiç dövmeyip, dünya işlerindeki kusurlarından dolayı sövmemeli, kem söz söylememelidir. 11) Ehlinin din işlerindeki kusurları için bir günden çok küsmemelidir. 12) Yumuşaklıkla onu idâre etmelidir. Çünkü o eğri kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Aklı ve dîni noksan bulunmuştur. Ancak güler yüzlülüğü için alınmıştır. 13) Ehlinin kötü huyları başgösterince kabâhati kendinde bulup “ben iyi olsaydım, o da iyi olurdu” demelidir. 14) Ehli kızınca susmalıdır. Çünkü erkek susunca hanımı pişman olur, özür diler. 15) Evin idâresi ve geçimi hususunda ehliyle istişâre etmelidir. 16) Ehlinin hıyânet ve hîlesinden sakınmalıdır. 17) Ehlinin günâh olmayan kusurlarını görmemezlikten gelmelidir. 18) Ehlinin gizli hallerini ve ayıplarını herkesten saklamalıdır. 19) Ehli ile şakalaşmalı, çeşitli oyunlar yapmalıdır. 20) Ehlinden izinsiz nutfeyi azletmemelidir. 21) Ehlinden izinsiz sefere gitmemelidir. 22) Ehline üzüntülerini borçlarını, düşmanlarını söylememeli onu da üzmemelidir.

1) Kocası içeri girince, ayağa kalkmalıdır. 2) Kocasını güler yüzle karşılamalıdır. 3) Kocasına “merhaba! hoş geldin, efendim” demelidir. 4) Kocasının paltosunu almalıdır. 5) Her emrinde ve işinde kocasına itâat etmelidir. 6) Kocasının yatağından kaçmamalıdır. 7) Kocasından izinsiz evinden bir yere gitmemelidir. 8) Kocasının elbisesini temizlemelidir, yemeğini pişirmelidir, lambasını yakıp yatağını hazırlamalıdır. 9) Kocasına gusl ve abdest için leğen ve İbrik getirmelidir. 10) Kocası isterse gusl ve abdestte ona hizmet etmelidir. 11) Kocasından izinsiz oruç tutmamalıdır. 12) Kocasına güzelliği ve malı ile övünmemelidir. 13) Giyinme ve yeme işlerinde kocasına üzüntü vermemelidir. 14) Sesini kocasının sesinden yüksek çıkarmamalıdır. 15) Kocasına eziyet edip, onu hayatından usandırmamalıdır. 16) Kocası için gözlerine sürme çekmeli, kına yakmalı ve diğer mübâh olan şeylerle süslenmelidir. 17) Kocasının ırz ve malını her dâim korumalıdır.  (Ma’rifetnâme, S.759-762)

 

İSLÂM’DA AİLE VE AKRABÂLIK İLİŞKİLERİ

(HÜRMET-İ MÜSÂHARE)

Bir insân kendi karısının anasına, ninesine, başka kocasından olan kızına veyâ torununa helâl olmadıkları hâlde yaklaşmış olsa veyâ bunların bir uzvunu, harareti duyurmayacak bir engel olmaksızın şehvetle tutsa veyâ öpse, bunun karısı kendisine ebedî olarak haram olur. Buna “Hürmet-i Müsâhare” denir.

Bir kadın da kendi kocasının babası ile veyâ başka zevcesinden olan oğlu ile, torunu ile (asla) evlenemez. Bunların arasında da ebedî bir hürmet vardır. Eğer aralarında helâl olmayan bir yakınlık (temâs) veyâ şehvetli bir ilişki (dokunma) meydana gelse, bu zevce (eş) ebediyyen kocasına harâm olur. (Karı-kocalar bu münâsebetlerde, çok dikkatli olmalıdırlar.)

Bir erkekle, kendi karısının kız kardeşi, halası veyâ teyzesi arasında geçici olarak bir hürmet vardır. O erkeğin zevcesiyle boşama gibi bir sebeble nikâh (evlilik kalkınca, iddet çıktıktan sonra bunlardan herhangi birini nikahlayabilir. (Eşinden boşanmadan nikahlayamaz).

Bir kimse, üvey annesi ile, kendi oğlunun veyâ torunun karısı ile asla evlenemez. Nikâh kalksa bile bu câiz olmaz. Eğer bir kimse oğlunun veyâ torununun zevcesine veyâ babasının zevcesiyle gayri meşrû’ ilişkide bulunsa veyâ şehvetle dokunsa, bu kadın kocasına ebedî olarak harâm olur.

Bir müslümân başkasının nikâhında veyâ iddetinde bulunan bir kadını alamaz. Yine bir müslümân mecûsî ve putperest bir kadını nikâh edemez. Yine bir müslümân kitap ehli olan yahûdî ve hıristiyân kadınla evlenebilir.

Müslümân bir kadın ise, hiçbir gayrî müslüm erkekle evlenemez. Bu İslâm Dîni’nde kesinlikle harâmdır.

Bir müslümân, başkasının evine rızâsı olmadan giremez. Başkasının evi içine, izni olmadan dışarıdan bakamaz.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli, S. 416)

 

HATÂLI KARDEŞE SAHİP ÇIKMAK -1

Kardeşinde muhâlefet gördüğü zaman onu latîfe ile karışık bir uslûbla nâsihat ederek düzeltmeli. İmâm-ı Şâfiî (R.A.): “Eğer kardeşine gizlice ve güzellikle nasihat edersen hakikaten nâsihat etmiş olursun. Eğer herkesin içerisinde pat diye konuşursan onu yıkmış olursun. Ve arsız edersin.”

Kardeşini bir günâh işlerken veya bir ma’siyyet yerinde görürse onu terk etmemeli ve onun içine düştüğü ma’siyyetten kurtarmak için elinden gelen gayreti göstermelidir. Çünkü o kardeşi, o ma’siyyetten kurtarılmağa muhtaçtır.

Bir def’âsında Hazret-i Ömer (R.A.) Efendimizin, aralarında Allâh Celle Celâlühü için kardeşlik kurduğu bir kardeşi vardı. O sırada Şam’da bulunuyordu. Onun halini sormak üzere Şam’dan gelen bir kimseyi aradı. Buldu ve kardeşinin halini sordu : “Kardeşim ne yapıyor?” dedi. O kimse: “Kardeşin şeytana kardeş oldu.” dedi. Hazret-i Ömer (R.A.) Efendimiz: “Böyle konuşma!” buyurdu. Adam yine: “O, kebâir işlemeğe koyuldu. Şimdi de içkiye mübtelâ oldu.” dedi. Hazret-i Ömer (R.A.): “Buradan giderken bana haber ver!” dedi  ve onunla göndermek üzere “Mü’min” sûresinin ilk ayetlerini yazdı. Meâli: “Hâ Mîm. Bu kitabın indirilmesi, O mutlak gâlib, O her şeyi bilen, Mü’minlerin günâhını mağfiret eden, Tövbesini kabul buyuran, Azabı pek çetin, Fazl-u keremi nihâyetsiz olan Allâh’tandır. O’ndan başka ilâh yoktur. Dönüş ancak onadır.”

“Allâh’ın âyetleri üzerinde küfr edenlerden başkası cedelleşmez. Şimdilik onların memleketler içinde dolaşması seni aldatmasın. Onlardan evvel Nûh kavmi de bunlardan sonraki sürü sürü fırkalarda peygamberlerini yalan saydılar. Bunlardan her ümmet kendi peygamberlerini yalanlamayı kast etti.  Hakîkî olmayan şeylerle hakkı yok edebilmek için savaşıp durdular. Başlarına indirdiğim azâbın nasıl olduğuna bir bak.” (Mü’min Sûresi: 1-5)

Hazret-i Ömer (R.A.) Efendimiz, bu ayetleri yazdıktan sonra onu azarlayıcı mahiyette birkaç kelam daha yazdı, o adamla gönderdi. O kardeşliği mektubu alınca ağlamağa başladı, “Allâh doğruyu buyurdu, Ömer de bana doğru yolu gösterdi.” dedi. Tövbe etti ve hâlini düzeltti.

(Muhammed b. Abdullâh Hanî (Rh.A.), Âdâb, S.165)

 

HATALI KARDEŞE SAHİP ÇIKMAK -2

Ebû Zerr (R.A.) der ki:

“Kardeşin, hâlini bozduğu zaman onu sevdiğin tarafından tutarak ikaz et!”

Ebû’d Derdâ (R.A.) buyurdu ki:

“Kardeşin hâlini bozduğu zaman onu terk etme. Şimdi eğrildi ise bir müddet sonra istikâmet kazanır. Onun salâhına sa’y et.”

İbrahim en-Nehaî Rahmetullâhi aleyh :

“Âlimin hatasını insanlara anlatmayın. Çünkü ilim sahibi bir kere yanılırsa akabinde düzeltir.”

Bu şekilde hareket etmenin güzelliği, rıfk-u mülâyemet esâsına göre hareket edildiği, günâhkârı daha fazla günah işlemekten alıkoyup onu istikâmete sevk edeceği içindir.

Eğer bir mürîd istikâmetini bozduğu anda, ondan alâka kesilmeyip sohbete getirilirse düzeltmek ümid ve ihtimali vardır. Eğer alâka kesilirse, günâhında ısrar eder ve ebediyen koparılmış olur.

Bu hareketin, daha anlayışlı hareket olması şundan dolayıdır:

“Uhuvvet (İslâm kardeşliği) akiddir. Bir karâbet (yakınlık) te’sis eder. Bu kardeşlik devam ettiği zaman karşılıklı haklar kuvvetlenir. Akdin mûcibine göre ve akdin şerefi ölçüsünde vefâkârlık vâcib olur. Vefâkârlık ise  kardeşini fakirlik zamanında terk etmemendir. Dînen fakirlik ise  dünyaca fakirlikten hem daha şiddetli, hem daha  acı ve zararı daha büyüktür. O kardeşin, istikâmetini bozmakla dînen fakir düşmüştür. Ve ihtiyaç içindedir. Yardım beklemektedir. Başına bir felaket gelmiştir, imdat gözetmektedir. Dînine bağlılığının zayıflaması sebebiyle fakirlik ve zarûrete düşmüştür. Bunun gözetilmesi, incitilmeyip terk edilmemesi, ihmal edilmemesi lâzımdır. Gayet nezâketli davranarak o kardeşlerinin kurtarılması için a’zamî gayret göstermelidir.

(Muhammed b. Abdullâh Hanî (Rh.A.), Âdâb, S.165)

 

İSLÂM HER HAREKETİMİZİ

PROGRAMLAMIŞTIR -1

Tefsîr-i Hâzin’de beyân olunduğu vechile tedbîr, işlerin sonlarına nazar ederek her şeyin hâl ü şânına muvâfık ve maslahâta mutâbık iş yapmaktır.

Cenâb-ı Hâlık Teâlâ Hz.leri arzı cumartesi günü, dağları pazar günü, ağaçları pazartesi günü, mekrûhları (sevilmeyen şeyleri) salı günü, nûrları çarşamba günü yarattı ve hayvânları perşembe günü yaratıp yeryüzüne yaydı. Âdem’i de cum’a günü ikindiden sonra yarattı. Cenâb-ı Hakk’ın yaratma işi cum’a günü ikindiden akşama, son sâatine kadar devâm etti.

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’e pazar günü hakkında soruldu, cevâben buyurdular ki:

“Ağaç dikip, i’mâr işlerini tedvîr etme günüdür. Çünkü Cenâb-ı Hâlık Teâlâ dünyâyı yaratmağa ve i’mâr etmeğe pazar günü başlamıştır.”

Resûlullâh (S.A.V.)’a pazartesi günü hakkında suâl ettiklerinde: “Sefer ve ticâret günüdür, çünkü Şuayb (A.S.) pazartesi günü sefer etti de ticâretinde kazancı bol oldu.” buyurdular.

Resûlullâh (S.A.V.)’e salı günü hakkında suâl ettiler, cevâben buyurdular ki:

Resûlullâh (S.A.V.): “Kan günüdür, çünkü o gün Havva hayz getirdi. Âdem’in oğlu kardeşini yine o gün öldürdü. Yine o gün Cercis, Zekeriyyâ, Yahyâ ve oğlu, Fir’avn’in karısı Âsiye bint-i Müzâhim ve Benî İsrâîl’in bakarası katlolundu.” Resûlullâh (S.A.V.) salı günü hacamat yaptırmaktan şiddetle nehyetmiştir. Yine salı günü iblis yeryüzüne indi, cehennem yaratıldı, yine o gün Eyyûb (A.S.) derde tutuldu.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Yûnus ve Hûd Sûrelerinin Tefsîri, S.8-9)

 

 

 

 

 

 

İSLÂM HER HAREKETİMİZİ

PROGRAMLAMIŞTIR -2

Resûlullâh (S.A.V.)’e çarşamba gününden sordular. Cevâben buyurdular ki:

“ Meşakkat ve azâb günüdür. Çünkü o gün Fir’avn ve kavmi boğuldular, yine o gün Âd, Semûd ve Sâlih (A.S.)’ın kavmi helâk oldular ve o gün tırnak kesmek nehyolundu.”

Çünkü çarşamba günü tırnak kesmek ibraslık îrâs eder. Bazıları çarşamba günü hasta ziyâretini mekrûh gördüler.

Resûlullâh (S.A.V.)’e perşembe gününden sordular; Resûlullâh (S.A.V.) cevâben:

“Hacetlerin yerine getirildiği gündür. -gerektiğinde- Sultânların huzûruna da perşembe günü çıkılır.

Çünkü İbrâhîm (A.S.) Mısır melîkinin huzuruna perşembe günü çıktı, hâcetini gördü ve Mısır Melîki ona Hâcer’i hediye eyledi.” buyurdular.

Resûlullâh (S.A.V.)’e cum’a gününden sordular. Cevâben:

“Nikâh günüdür. Âdem, Havva ile Yûsuf, Züleyhâ ile Mûsâ, Şuayb’in kızıyla, Süleymân, Belkıs ile ve Resûlullâh (S.A.V.) de Hz. Hatîce ve Hz. Âişe (R.A.) ile cum’a günü nikâhlandılar.” buyurdu.

Abdullâh İbn-i Mes’ûd (R.A.)’dan rivâyet olunduğuna göre şöyle demiştir:

“Kim cum’a günü tırnaklarını keserse Allâh Teâlâ ondan dertlerini çıkarır, yerine şifâ koyar.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Yûnus ve Hûd Sûrelerinin Tefsîri, S.8-9)

 

KOCANIN, KENDİ EVİNE GİRMESİNİN ÂDÂBI

Bir kimse kendi evine öksürmeden girmemelidir. Ve: “Esselâmü aleynâ min Rabbinâ” demelidir. Hadîs-i Şerîfler’de bildirildi ki:

“Bir kimse, evinden çıkacağı zaman, Allâh-ü Teâlâ o kimsenin kapısında iki müvekkel melek bulundurur. Bu melekler onun, malını, ehlini, ıyâlini muhâfaza ederler. İblîs de yardımcılarından yetmiş şeytân bulundurur. O kimse, evinin kapısına yaklaşınca, eğer o kimse helâl kazançla evine dönmüşse, o iki melek: “-Yâ Rabbi, bu kimseyi işlerinde muvaffak eyle!” der. Öksürdüğü zaman, şeytânlar gizlenir. Bu zamanda, o iki melekten birisi, o kimsenin sağında, diğeri solunda durur. Kapıyı açıp “Bismillâhirrahmânirrahîm” dediğinde şeytanlar gider, kendisiyle birlikte o iki melek içeriye girer, evdeki her şeyi, o kimseye güzel gösterir ve ona gece gündüz sıkıntı çektirmezler. O kimse (mü’min) evinde bir yere oturunca o iki melek onun başucunda onu bekler. O kimse, evinde ne zaman yiyip içse helâl ve hoş olarak yer ve içer. Temiz hava ile huzûr ve safâ kazanır.

O kimse bildirildiği üzere amel etmezse, o iki melek ondan uzaklaşır, onunla içeriye şeytanlar girer. Evdeki her şeyi ona çirkin gösterirler. Ona, ehl ü ıyâlinden hoşuna gitmeyecek sözler işittirirler. Böylece şeytânlar, o kimse ile ehl ü ıyâlinin arasının açılması ve dînini bozacak işlerin husûle gelmesine kadar çalışırlar. O kimse evli değilse üzerine uyku çöker, ona gevşeklik ve tembellik verirler. Uyursa, uykusu leş gibidir. Oturursa nefsinin arzularıyla oturur. Faydasız boş işlerle meşgûl olur. Şeytânlar o kimsenin, yemeğini, suyunu, uykusunu bozar ve karıştırırlar.

(Hz. Gavs-ı A’zam Seyyid Abdülkadir Geylânî (K.S.A.),

Günyetü’t-Tâlibîn, S. 36-47)

 

 

BİR BAŞKASININ EVİNE GİREBİLMENİN ÂDÂBI

Bir kimse, bir başkasının kapısına varınca önce “Esselâmü aleyküm!” demeli sonra da “İçeri girebilir miyim?” diyerek ev sâhibinden izin istemelidir. Benî Âmir’den bir kimse, Peygamberimiz (S.A.V.) Efendimiz, bir başkasının evindelerken gelip selâm vermeden “-İçeri girebilir miyim?” diye Peygamberimiz (S.A.V.)’den izin istedi. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Hazretleri, hizmetlerine bakan kimseye: “-Dışarı çık, şu kimseye selâm ve usûl öğret!” buyurdular. O da dışarı çıkıp Benî Amîr’den gelen kimseye: “-Esselâmü aleyküm, içeriye girebilir miyim?” diye söyle dedi. O kimse de öğrendiği bu sözü: “-Esselâmü aleyküm, girebilir miyim?” deyince Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz, o kimseye içeriye girmesine izin verdiler.

Bu selâm ve izin ile ilgili âdâbın aslı, Ebû saîde’l-Hudrî (R.A.)’ın rivâyet eylediği bir Hadîs-i Şerîf’e dayanmaktadır. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Hazretleri: “İzin istemek üç def’adır; izin verilirse gir, verilmezse geri dön.” diye buyurmuşlardır. Bu izin istemek husûsunda, anne, akrabadan mahrem olanları ile yabancılar eşittir. Zîrâ bir kimse Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in Huzûr-ı Sa’âdetleri’ne gelip:

“-Annemin evine girmek için izin istemeli miyim?” deyince Efendimiz (S.A.V.) “-Evet!” diye buyurdular. O kimse: “-Annemle aynı evde oturuyorum.” diye tekrâr suâl etti de Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, tekrâren “Annenden izin iste.” buyurdular. O kimse üçüncü def’a: “Ama, yâ Resûlullâh, ben annemin hizmetine bakıyorum.” deyince Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz:

“-Annenden izin iste, anneni çıplak görmeği arzu eder misin hiç?” diye buyurdular.

Koca, kendi evine girerken hanımını haberdâr etmeli ve ona selâm vermelidir.

(Hz. Gavs-ı A’zam Seyyid Abdülkadir Geylânî (K.S.A.),

Günyetü’t-Tâlibîn, S. 28)

 

İYİ HUY SÂHİBİ OLMAK, MİSÂFİRİ AĞIRLAMAK

Abdurrahmân bin Cübeyr (R.A.) şöyle rivâyet etti: “Resûlulâh (S.A.V.) Efendimiz’e “iyilik ve günâhtan” sordum ve şöyle buyurdular:

“İyilik, güzel huydur. Günâh ise sende kalan ve insanların görmesini istemediğin şeydir.”

Ebû Hüreyre (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet eder: “İnsanın keremi, dînidir; mürüvveti, aklıdır; şerefi de huyudur.”

Ebû Sâfebe Huşenî (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’den naklen şöyle rivâyet etti: “Sizin, bana en sevimli olanınız, âhirette bana en yakın oturanınız güzel huylara sâhib olanınızdır.”

İbn-i Abbâs (R.A.) derler ki: “Güneş çiği nasıl eritirse, güzel huyda hatâları öyle eritir. Sirke, balı nasıl bozarsa kötü huyda iyilikleri öyle bozar.”

Câbir bin Abdullâh (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’den şu Kudsî Hadîsi rivâyet ediyor:

“Bu dîni, kendi özüm için seçtim. Ona ancak şu iki huy yaraşır: Cömertlik ve güzel huy. Bu iki huydan ne kadarına sâhib iseniz, onlara ikrâm ediniz.”

Söylendiğine göre, bir kimse evine misâfirleri çağırdığında, ev sâhibine şu üç şeyi yapmak düşer:         1) Misâfiri, gücü dışında bir şeye zorlamak, 2) Yalnız helâl yedirmek, 3) Onun namaz zamanını geçirmemek.

Misâfire düşen de şunlardır: 1) Nereye oturması isteniyorsa oraya oturmak, 2) Verilen yemeğe râzı olmak,              3) Yemekten sonra duâ etmek.

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyuruyorlar: “Bir kimse malının zekâtını verir, misâfirlerini ağırlar, uzaktaki milletine iyilikte bulunursa özünü hırsa kapılmaktan korur.”

(Fâkîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l Gâfilîn, S. 537-538)

İNSANIN CENNETE GİRMESİNE MÂNİ’

OLAMAYACAK ŞEYLER NELERDİR?

Ebû İshâk (R.H.) yoluyla gelen bir rivâyette Gıyrân Habîb (R.A.) şöyle dedi: “Biri, İbn-i Abbâs (R.A.)’ya gelip dedi ki: “-Bu Ensâr ve Muhâcirîn (R.A.E.) zümresi, maddî hiçbir şeyin,kendilerinin cennete girmelerine mâni’ olamayacağını söylüyorlar. İbn-i Abbâs (R.A.), buna şöyle cevâb verdi: “-Evet, doğrudur. Sen de namazını kılar, zekâtını verir, orucunu tutar, Allâh’ın Beyti’ne hacc niyyetiyle gider, misâfir ağırlarsan, hiçbir mânî’ olmadan, cennete girersin.”

Sa’d b. Ebî Saîd Makbûrî (R.H.) yolu ile gelen rivâyette Ebû Şureyh Huzaî (R.A.)’in şöyle dediği haber veriliyor: “Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’i dinledim ki şöyle buyurdular:

“Allâh’a ve âhirete inanan kimse, misâfirine ikrâm etsin. Misâfirin câizesi bir gün  ve bir gecedir. Misâfirlik ise üç gündür; bundan sonrası, sadakadır.”

Atâ (R.A.) şöyle demiştir: “İbrâhîm (A.S.), birine yedirmek istediğinde, eğer yemek yedirecek birini bulamazsa, kendisiyle yemek yiyebilecek birini bulabilmek için bazen bir, bazen de iki mil yürürlerdi.”

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’e soruldu ki: “-Yâ Resûlallâh (S.A.V.), insanları, en çok cennete götürecek şey nedir? Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz, şöyle buyurdular:

“-Allâh için takvâ’ sâhibi olmak ve güzel ahlâktır.” Râvi diyor ki: Tekrâr sordum:

“-Yâ Resûlallâh (S.A.V.), insanları cehenneme götüren şey nedir?” Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz, buyurdular ki:

“-İki boşluk: Ağız ve ferç, bir de kötü ahlâktır.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.) Tenbîhül-Gâfilîn, S. 534-536)

 

ALLÂH’IN MEDH Ü SENÂ ETTİĞİ MÜTTEKÎLERİN VASIFLARI

Sûre-i Âl-i İmrân: 16-17’de buyurulmuştur ki:

“Şol müttekî kimseler ki onlar: “Ey bizim Rabbimiz! Senin vahdaniyyetine ve Resûlleri’ne ve Kitâbları’na Îmân ettik; sen bizim günâhlarımızı mağfiret et ve cehennem âzâbından bizi sakla!” demekle Rabblerinin dergâhına ilticâ ederler. O müttekîler ki üzerlerine vâcib olan ibâdeti edâda ve harâm olan şeylerden nefislerini muhâfazada gördükleri zahmete sabredici ve sözlerinde hakk ve hayır söylemekle sâdık ve mühim işlerinde Rabblerine duâ edici ve kendilerine Allâh tarafından ihsân olunan rızıktan hâlis niyyetle muhtâc olanlara infâk edici ve seher vaktinde Rabblerinden günâhlarına mağfiret taleb edici kimselerdir.”

İşte bu vasıfları hâiz olanlar, müttekîlerdir.

Sûre-i Al-i İmrân: 17’deki şu ifâdelerin îzâhları: Sabır: İnsana isâbet eden belâya ve musîbetlere feza’ (sızlanmamak, ümîdsizliğe kapılmamak) feryâd ve şikâyet etmemektir. Sâdıkîn: Sözünde yalan olmayan ve me’mûr olduğu fiili yerine getiren ve niyyetine azm ü sebât eden kimselerdir. Kânitîn: İbâdete devâm eden kimselerdir. Münfikîn: Malını nefsine, ehline ve akrabâsına ve her türlü hayrâta (hayırlara) sarf eden kimsedir. Ve’l-Müstağfirîne bi’l-eshâr: Seher vaktinde feyz, bereket, fazîlet pek ziyâde olup ilâhî nûrların, mü’minlerin kalblerine dolup taşmasına ve kalblerinin açılıp ferâhlamasına ve inkişâfına (sırrların keşfedilip açılmasına) sâir vakitlerden daha fazla olacağına işâret buyurulmuştur.

Sûre-i Furkân: 64’te:“Allâh’ın hâlis kulları o kimselerdir ki onlar gece beytûtet (gecelediklerinde) ettiklerinde, evlerinde bulunduklarında Rabblerine secde ederler ve Allâh’ın huzûrunda kıyâmla vakit geçirirler.” buyurulmuştur.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 3, S. 98-100)

ÜMMET-İ MUHAMMED (S.A.V.)’İN

UĞRAYACAĞI BEŞ MUSÎBET VE BUNLARI DOĞURAN SEBEBLER

İbn-i Ömer (R.A.)’den naklen Atâ İbn-i Rebâh (R.A.) şöyle rivâyet ediyor: “Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in meclislerine on kişi vardı ki onuncusu bendim. Bir ara Ensâr (R.A.)’den bir genç geldi (S.A.V.) Efendimiz’e selâm verdi ve oturdu. (S.A.V.) Efendimiz’e sordu: “-Yâ Resûlallâh (S.A.V.), mü’minlerin hangisi fazîletçe daha üstündür?” (S.A.V.) Efendimiz, buyurdular ki: “-Ahlâkça en güzel olanıdır.” O genç, tekrâr sordu: “-Yâ Resûlallâh (S.A.V.), hangi mü’min daha akıllıdır?” Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz, buyurdular ki: “-Ölümü çok düşünen, ölüm gelmeden önce âhiret için iyi hazırlanan kimselerdir.” Bundan sonra genç sustu başka soru sormadı. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, bize döndüler ve şöyle buyurdular: “-Ey Ensâr ve Muhâcirler topluluğu, beş şeye alışmanızdan ve onlara dalıp kalmanızdan Allâh’a sığınırım:

Bir toplulukta zinâ açıktan işlenirse, onların içinde tâûn gibi salgın hastalıklar olur. O topluluk öyle acılar görür ki bu acıları, kendilerinden önce gelip giden kavimler görmemiştir. O topluluk zekâtı vermediklerinde, semâdan yağmur yağmaz; eğer hayvanât olmasaydı onlar için yağmurun damlası düşmezdi.

Ölçüleri ve tartıları eksik yaptıklarında kıtlığa çarptırılırlar. Geçim sıkıntısı çekerler. İdârecilerin, onlara zulümleri artar. Allâh’a ve Resûlü’ne olan ahidlerini bozarlarsa, Allâh-ü Teâlâ onlara, yabancıları düşmân musallat eder. Önderleri Allâh’ın kitâbı’yla hükmetmeği bırakınca cezâlarını kendi aralarında bulurlar.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 526-537)

 

ZEVCENİN (HANIMIN) HAKLARI -1

Zevcenin maddî ihtiyaçlarını, maîşetini temin etmek erkeğine aittir.

Peygamber (S.A.V.) Efendimiz buyuruyorlar ki:

“Yediğinden yedirirsin, giydiğinden giydirirsin. Sakın yüzüne vurma. Ona ve yaptığı işlere (hizmetlere) çirkin deme. Darılıp onu yalnız bırakma. Ancak ev içinde muvakkat bir zaman için nazlanabilirsiniz.” (Mişkâtü’l Mesâbîh)

“Yediğinden yedirirsin, giydiğinden giydirirsin. Sakın yüzüne vurma. Onları dövmeyin, onlara çirkin demeyin, fenâ söz söylemeyin.” (Müslim)

Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hakk buyuruyorlar ki:

“Kadınlarınızla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmadı iseniz bile…. Olabilir ki bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allâh onda bir çok hayır takdir etmiş bulunur.” (Nisâ Sûresi: 19)

Peygamber (S.A.V.) Efendimiz buyuruyorlar ki:

“Mü’min bir erkek, mü’mine hanımına kızıp darılmasın. Eğer onun bir huyundan hoşlanmazsa başka huyundan memnun olabilir.”

İyi niyetli, ülfet edilir insan, kendi zevcesinde hoşuna gidecek nice meziyetler bulabilir. Ayıp aramaya değil, meziyet aramaya bakmalıdır. Ma’rifet iltifâta tabîdir. İltifâtsız ma’rifet za’yîdir.

Peygamber (S.A.V.) Efendimiz buyuruyorlar ki:

“Kadınlar hakkında birbirinize hayır tavsiye ediniz.” (Buhârî, Müslim)

(Muhammed b. Abdullâh Hanî (Rh.A.), Âdâb, S.171)

 

 

ZEVCENİN (HANIMIN) HAKLARI -2

Kadının, kocasının kendisiyle meşgûl olmasını istemesi hakkıdır. Bunu devâmlı ister, rûhen buna muhtaçtır. Onun için erkek, sevgi, nezâket, ülfet, ikrâm, ihsân, şefkât, merhamet ve ihtirâm gibi güzel İslâm ahlâkını hiç esirgemeden fazlasıyla ailesine bezl etmelidir.

Bunların aksini yapmak, aksi neticelere dûçar olmaktır.

Olur, olmaz basit şeyler için kadına darılmak, konuşmamak İslâm Dîni’nde yasaklanmıştır.

Birbirini garib tecessüslerle sıkıştırmak üzücü olaylara sebebiyet verir. İyilik ve hüsn-ü zânn varken kötülüğe, sû-i zanna düşmek doğru değildir. Hele mürîd olmuş bir kişinin, edeb olarak iyiliği seçmesi, seyr-i sülûk’ünde tekâmülünü gösterir, huzûrunu artırır.

Aile sırları asla dışarıya açıklanmaz.

Peygamber (S.A.V.) Efendimiz buyuruyor ki:

“Kıyamet gününde Allâh nezdinde en kötü bir mevki’de bulunan insanlardan biri de âilenin mahrem münâsebetlerini, ifşâ eden kimsedir.” (Müslim)

Âilenin ilminin, ahlâkının, sâlih amellerinin yükselmesine çalışmalıdır. Sıhhatini, hava almasını, meşru’ olan eğlenmek ve dinlenmesini temin etmek, erkeğe düşen vazîfe ve âdâbdandır.

Hanımının hizmetlerini takdîr etmek, yorgunluğunu giderecek kelâm etmek, seveceği şeyleri almak, onu neş’elendirecek işler yapmak, söz verdiği vakitte gelmek, farz ve sünnet olan hukûkuna riâyet etmek, erkeğin kendi için –mübâh da olsa- âilenin intizârda kalmasına, beklemesine, merâk etmesine veyâ üzülmesine aslâ meydan vermemek, olgun bir Müslümân erkeğin vazîfesidir, âdâbıdır.

(Muhammed b. Abdullâh Hanî (Rh.A.), Âdâb S.171)

 

ZÂHİDLERE HÜRMET VE TA’ZÎMİN ESBÂB-IMÛCİBESİ(I)

Ulemânın bazısı şöyle demişlerdir:

“Zâhidlere hürmet ta’zîm on şeyden dolayıdır.

1) Şeytâna düşmanlık ettiklerinden zâhidler, bu­nu kendilerine vâcib (farz-ı ayn) bilirler. Nitekim Allah ta’âlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Şeytân size düşmandır, siz de onu düşman tu­tunuz.” (Fâtırs. 6.â.)

2)  Hüccetsiz hiçbir iş yapmadıklarından, zâhid­ler, yaptıkları her amelin, hüccet (delil) yönüyle, kıya­met günü sabit olacağını bilmedikçe işlemezler, Allah ta’âlâ, bu mevzû’da şöyle buyurmaktadır.

“Eğer doğru söylüyorsanız, delilinizi getiriniz.”

(2.Bakara s. 111.â.)

3)  Ölüm için her an hazır olduklarından: Allah ta’âlâ bu hususta şöyle buyurmaktadır:

“Her nefis, ölümü tadacaktır.” O.ÂI-I imrân s. ıss.â.)

4) Allah için sevdikleri ve Allah için buğzettikle-rinden: Bu ma’nâda Allah ta’âlâ, şöyle buyurmakta­dır:

“Allah’a ve âhiret gününe îmân eden bir toplu­mun babaları, oğulları, kardeşleri, yâhud akrabala­rı da olsa Allah’a ve Resûlü’ne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin.” (Mücâdele s. 22.3.)

5)  İyiliği emredip kötülükten nehyettiklerinden Allah ta’âlâ, bu ma’nâda şöyle buyurmaktadır:

“İyiliği emret, kötülükten nehyet. Başına gele­ceklere de sabret. Bu, azim isteyen işlerdendir.”

(Lokman s. 17.â.)

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (r.h.), Tenbîhü’l Gafilin, 724. s.)

 

ZÂHİDLERE HÜRMET VE TA’ZÎMİN ESBÂB-I MÛCİBESİ (2)

Ulemânın bazısı şöyle demişlerdir:

“Zâhidlere hürmet ta’zîm on şeyden dolayıdır.

6-) Onlar Allah’ın emrinden ibret alır; tefekküre lalarlar. Yerlerin ve semaların yaratılışı hakkında :efekkür ederler.

..Ey basîret sahihleri, düşünüp ibret alınız…”

[Haşr s. 2.â.)

7-) Kalblerini korumasını bilirler. Tâ ki oraya Al-âh’m rızâsına uygun olmayan bir şey giremez.

Bu hususta Allah ta’âlâ şöyle buyuruyor:

“…Çünkü kulak, göz ve kalb, bunların herbirin-den sorulacaktır.” (isrâ s. 36.â.)

😎 Allah’ın mekrinden emîn olamazlar.

Bu ma’nâda, Allah ta’âlâ şöyle buyurdu:

“…Fakat, Allah’ın mekrinden, ancak aldanmış toplum emîn olabilir.” (A’rai s. 99.â.)

9-) Allah’ın rahmetinden ümîd kesmezler.

Bu hususta ise Allah ta’âlâ şöyle buyurdu:

“…Allah’ın rahmetinden ümîd kesmeyiniz. Çün­kü, Allah ta’âlâ bütün günahları bağışlar, şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (zumer s. ss.â.)

10-) Allah’ın verdiği dünyâ malına karşı aşırı se­vinmezler. Ellerinden çıkana da üzülmezler.

Allah ta’âlâ bu hususta şöyle buyurdu: “(Allah bunu) elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği ni’metlerle şımarmayasınız di­ye (yazmıştır)…” (Hadîd s. 23.5.)

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (r.h.), Tenbîhü’l Gafilin, 724-725. s.)

 

VERA’ EHLİ, KENDİLERİNE BÎR MES’ELE SORULDUĞUNDA, ÇOK KERRE “BİLMİYORUM” DEMİŞLERDİR

Şâbî (r.h.)’a bir mes’ele soruldu ve o da: “-Bilmiyo­rum” dedi. O’na denildi ki: “-Sen Irakeyn (Basra ile Kûfe)’in müftîsi olduğun hâlde, bilmiyorum demek­ten utanmıyor musun?” Bunun üzerine Şâbî (r.h.): “-Melâike-i mukarrebûn dediler ki: “Bizim için ‘ilm yoktur.” Böyle olunca ben kim oluyorum?” diye ce­vâb verdi.

İmâm-ı Ebû Yûsuf (rh.a.)’e mes’ele soruldu. O da: “-Bilmiyorum” dedi. Bunun üzerine dediler ki: “-Her gün beytü’l-mâldan şu kadar para alıp yiyorsun, böyley­ken nasıl olur da bilmiyorum diyebilirsin?” O da ce­vaben buyurdu ki: “-Ben ilmim kadarıyla alıp yiyorum; şâyed bilmediklerim kadarıyla alıp yeseydim; değil beytü’l-mâlin, bütün dünyânın mâlı yetmezdi.”

Ebû Bekir el-İyâzî (r.h.)’a minberdeyken bir mes’ele soruldu. O da: “-Bilmiyorum.” diye cevâb verince o’na:

“-Minber câhillerin yeri değildir.” dediler. O da: “-Ben ancak ilmim kadariyle yükseldim; şâyed cehlim kadariyle yükselseydim; elbette göklere yükselirdim.” diye cevâb verdi.

Bir âlime bir mes’ele sorulduğunda “-Bilmiyorum.” dedi. Suâli soran kimse: “-Burası, câhillerin mekânı değildir.” deyince o âlim zât: “-Bu mekân, bir şeyi bi­len ile bir şeyi bilmeyen bir kimsenin mekânıdır. Am­ma gerçek bilen ve cehaletten münezzeh olana ge­lince O’nun için bir mekân yoktur ki o da: Allah celle celâlühüdür.”

(Hz. Muhammed Mevlânâ Ebû Saîd Hadimi (k.s.), Berîka Tercemesi 2. c., 413-414. s.)

 

TEVBE

Tevbe işlerin en mühimmidir. Bütün Sâdât-ı Kiram Dîn-i is­lâm’ın koyduğu bu vecîbeye hassasiyetle dikkat etmişler ve irşâdda bulunmuşlardır.

Şeyhü’l-İslâm Abdullah el- Ensârî (rh.a.) der ki: “Allah ta’âlâ hazretleri: “Tevbe etmeyenler zâlimlerin tâ kendileridir.” buyurmuş ve zulmü tevbe etmeyene nisbet etmiştir.”

Tevbe, ancak tevbenin ne demek olduğunu bilip de edilirse sahîh olur. Bunda üç şey lâzımdır: 1.- Kişi tevbe etmediği takdirde is­metten soyunduğunu bilmelidir. 2.- Tevbe etmeye muvaffak oldu­ğu zaman ferâhlamalıdır. 3.- Allah (c.c.)’un onu her an gördüğünü ve kalbine her an nazar ettiğini bilmelidir.

Tevbenin üç şartı vardır. 1.- Günâhtan nedamet 2.- Allah (c.c.)’a tazarru’ ile i’tizâr (günâhını söyleyerek tevbe etmek) 3.-Günâhdan kopup ayrılmak. Bir daha o günâhı işlememeye azm ü cezm etmek.

Tevbenin hakîkati üçtür. 1.- İşlediği günâhı, cinayeti büyük gör­mek, 2.- Yaptığı tevbeyi kusurlu ve yetersiz görmek, 3.- Yaradılışı îcâbı özürlerinin Cenâb-ı Hakk tarafından affını dilemek.

Tevbenin hakikâtlerinin sırrı üçtür: 1.- Takvasını kirden temiz­lemek. 2.- Günâhını unutmamak. 3.- Dâima tevbesinden tevbe et­mek. Çünkü Hakk ta’âlâ: “Ey mü’minler hepiniz birden Allah’a tev­be edin ki felah bulaşınız.” buyurmuştur.

Tevbenin esrarının letâifi üçtür: 1.- İşlediği günâha, cinayete bakmak, 2.- Allâh(c.c.)’un o cinayet hakkındaki hükmüne bakmak, 3.- Her ikisini mukayese edip Allah (c.c.)’un o günâha o cezayı vermekteki murâdını, sebebini anlamaya çalışmak. Burada Allah (c.c.)’un iki muradı vardır:

Birincisi : Allah (c.c.)’un verdiği hükümde Allah (c.c.)’un mutlak izzetini, kulunun ayıbını örtmekte ne kadar kerem sahibi olduğu­nu, Allâh(c.c.)’un kulunu bir cinayetle helak edivermeyip ona tev­be mühleti vermekteki hilmini, özürünü kabul etmekteki lütufkârlı­ğını, kulunu mağfiret etmekteki lütf-u ihsanını bildirmek, göster­mek.

ikincisi: Kulunun üzerinde adlinin hüccetini gösterip onu günâ­hından dolayı hüccetine bağlı olarak cezalandırdığını anlatmak içindir.                     (Muhammed b. Abdullah HANÎ (rh.a.), Âdâb, 126. s.)

 

İSLAMIN TEMELİ DOĞRULUKTUR

Müslüman başta; işin temelini Allah (c.c.)’a karşı doğ­ruluk üzere kurmalıdır. Bu onun için kurulacak bir bina te­melidir. Bina ancak, sağlam temel üzerine kurulur.

Büyükler şöyle dediler: Mü’minlerin, vuslattan mahrum kalmalarına sebep, asıl yapılması gerekli olan işleri bırak­malarıdır. Veli b. Cerrah şöyle anlattı: Allah (c.c.) yolunda olmak bir sermâyedir. Onda yükselmek, ancak yolunda sa­dık olan kimse içindir. Allah (c.c.) yolunda sevilen hâl, baş­ta kulun, Allah ta’âla ile arasındaki i’tikat durumunu sağla­ma çıkarmasıdır, işe böyle başlamak vâcibdir. O kadar ki: Zanlardan, şüpheli işlerden yana saf olmalıdır. Bid’at ve atâlet cinsi şeylerden de temizlenmeli. Ve.. O i’tikat: Âyet-i kerîme ve hadîs-i şeriflerin gösterdiği delillere ve hüccetle­re göre tesbit edilmiş olmalıdır. Bu manada şu hadîs-i şerîf önemlidir. “Ameller ancak, niyetlere göre değerlerini bulur.”

Sağlam i’tikat: Sahih delillerle bilinen, bulunan yola gir­mekle olur. Bir kul, Allah (c.c.) ile arasında i’tikat yollu bir bağ kuracağı zaman, başta kendisine düşer ki: Şerîat ilmi­ni öğrene.. Bu bilgiyi, ya kendisinde tahkik yollu bulmalı yahut şeriat imamlarından; (âlimlerden) sorup öğrenmeli­dir. Bu öğrenecekleri en az farz vazifelerini îfâ edecek ka­dar olmalıdır.

Zîrâ irâdenin hakîkî ma’nâsı: Rabb ta’âlâyâ dair kalbin talebini, şer’î ilimler ve Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetine uy­gun ameller yolunda götürmektir. Bu yolda Allah (c.c.)’un emirlerini tutmalı; yasak ettiği şeylerden kaçmalıdır. Sevgi­li Resulü (s.a.v.)’in sünnetine tâbi’ olmak sureti ile, Allah ta’âlâyı sevmelidir. Bu sevgi ise… Farzlara devam edip on­lardan faydalanmaktır. Haliyle, neyi öğrenmek gerekli ise onlardan onu öğrenmelidir. Bu arada uygunsuz bilgi sahip­lerinden ve cahillerden uzak durmalıdır.

(Muhammed b. Abdullah HANİ (rh.a.), Âdâb, 140. s.)

 

İLMİ ARAMAK VE YAYMAK

Bizlere vekâleten Efendimiz (s.a.v.)’e verilen ahidlerden biri de şudur. Bulunduğumuz kentte veya kasa­bada, dinî ve şer’î ilimleri bize öğretecek bir kimse bula­mazsak bu ilimleri okutup öğreten bir memlekete veya kente gideceğiz. Çünkü ilim yolunda bu sefer hali, vâcib olan bir hicrettir. Zîrâ “Vacibi ikmâle yarayan nesne vâcibtir.” (kaidesi umûmîdir).

Birçok insan bu ahid gereğince amel etmemiş, bu­lundukları şehirlerde kendilerini eğitecek bilginler bulun­duğu halde ve belki de bu bilginlerle kapı komşusu ol­dukları halde, değil uzaklara gitmek bu yakınlarından dahi faydalanmadan Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in bu emrini ihmal etmişler ve böylece cahil olarak ölüp git­mişlerdir. Bundan dolayı bilginler şöyle demişlerdir. “Abdestin nasıl alınacağını, namazın nasıl kılınaca­ğını bilmeyen bir kimse, tesadüfen sıhhata uygun tarzda abdest alıp namaz kılsa onun bu ibadeti sa­hih değildir.”

Şu hadîs-i şerîf bu konunun isbâtma yeterlidir. “Em­rimiz veya tavsiyemiz olmayarak yapılan ameller ge­ri çevrilir.”

Müslim ve diğerlerinin naklettiği bir hadiste “ilim ga­yesiyle çalışan ve yol alan kimseye Hak ta’âlâ cen­net yolunu açıp oraya varmayı kolaylaştırır.” buyurulmuştur.

Taberânî şu hadîsi rivayet eder;

“Sabah erkenden hayırlı bir şey öğrenmek veya öğretmek arzusu ile mescide giden bir kişinin Allah katında ecir ve sevabı, tam hacı olmuş kişinin ecir ve sevabı kadardır.”

(İmâm-ı Şa’rânî (r.h.), EI-Uhûdü’l-Kübrâ, 54. s.)

 

RİYASET SEVGİSİNİN ZEMMİ (1)

Dünyevî riyaseti sevmek, kalb hastalıklarının üçüncüsüdür. Riyaset, kalblerin melikidir; makam ve mev­ki’ ve insanlara baş olmak ve bunu bir şeref ve şöhret saymak ve insanları idare etmek hırsıdır.

Beyhakî (r.h.), Enes (r.a.)’den rivayet ettiği hadîs-i şerîfte Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, buyuruyorlar ki: “Allah ta’âlânın kendisini koruduğu kimse hâriç, kişi için dîni ve dünyâsı sebebiyle, insanların parmaklarıy­la onu işaret etmeleri, şerr olarak ona kâfidir.” Çünkü o kimse, böylece insanlar arasında (şöhret, riyaset, mâl yö­nünden) yegâne ve büyük kalmaktadır ki bu şöhret de bir âfettir. “Dîni sebebiyle” olması, onun kendini beğenmesi, amellerine güvenmesi, riyası ve dünya mâlını toplaması gibi şeylerin kaynağı olmasındandır. “Onda şöhret, an­cak kendisinde gizli bulunan büyük bir bid’at ihdas et­mekle olur.” denilmiştir. “Dünyası sebebiyle” olana ge­lince, zulüm, kibir ve tâatlerden yüz çevirmek, dünyevî ga­razlara dalmak gibi şeylerin kaynağı olduğu içindir.

Deylemî (r.h.)’ın, İbn-i Abbâs (r.a.)’den rivayetine gö­re, Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, şöyle buyurmuşlar­dır: “İnsanlar tarafından medholunmağı ve güzel zikre­dilmeği sevmek, hakk ve rüşd yolundan insanı kör kı­lar ve hakka kulak vermekten, onu dinlemekten veya dinlenilmesi gereken şeyi dinlemekten sağır kılar.” Böylece o kimse, kendi çirkinliklerini ve kabahatlerini din­lemez. O hâlde bu sevgi kalbe gâlib gelir. Onun için akıl ve dîn yönünden, bir terk ettirici olmaktan çıkar. Böyle olunca da adaletten sapar. Adalet ve rüşd yönünden de sağır ve kör olur. İşte o kimse, böylece iyi tarafları dinlemez; hırsın­dan dolayı da kabâhetlerini dinlemeği sevmez.

(Hz. Muhammed Mevlânâ Ebû Saîd Hadimi (k.s.}, Berika Tercemesi2. c., 426-427. s.)

 

RİYASET SEVGİSİNİN ZEMMİ (2)

Riyaset sevgisine, insanlara baş olmak ve onları idare etmek hırsına sâhib kimse, bulunduğu makam ile kendisinin başkası üzerindeki hakkını kolayca alır. Allah ta’âlânın ve Resulü (s.a.v.) Efendimizin münker gördükleri her ne var ise bunları bulunulan riyaset yoluyla elde etmek haramdır.

Dünyevî riyaseti seven, bulunduğu makamı, iste­diği gibi kullanır ki haram kılınan şeylere, nefsinin çek­tiği şeylere tevessül eder. Ya’ni iştahının çektiği ne var­sa onlara bulunduğu makam ile tevessül eder. Nefsiyle baş başa kalınca Allah ta’âlânın haram kıldığı şeylere âşık olur. Nefsin murâd ettikleri de müslümânların mâl­larını, zulmen ve düşmanlıkla ele geçirmek ve nefsi­ni kendisinden aşağıdaki kimselerin üzerine salmak­tır. İşte bu haramdır. Çünkü harama vesile olan her şey de haramdır.

Makam ve şöhreti sevmek, ondan haz duymak, sâdece nefsin arzuları için ondan lezzetlenmektir. Bu lezzet, şeriatın men’ ettiği şeylerden hâli (boş, uzak) ise haram değildir; ama mezmûmdur. Çünkü bunun sahibi, halka riyasette himmeti kısırlaşmış kimsedir. Ya’nî onun sahibi, kasdını halkın riâyeti üzerine kısaltı­yor ki halk, kendisini zemmetmesin; aksine onu medhetsinler. O kimse medhedilmekten hoşlanıyor ve kötülenmekten (tenkîdden) hoşlanmıyor demektir. Halk da o makam ve riyaset sahibinin elindekilere nail olmak eclin-den (sebebiyle) riyaya, müdâhenete (dalkavukluğa) ve yapmacık şeylere sapabilir ve sapma korkusu vardır ki makam ve şöhretten hazlanmak, mezmûm görülmüştür.

(Hz. Muhammed Mevlânâ Ebû Saîd Hadimi (k.s.), Berika Tercemesi 2. c., 427-429. s.)

 

ULEMA ÖYLE OLMALI

Muâz b. Cebel’in (r.a.) mevkuf ve merfı‘ olarak Resû­lullâh (s.a.v.)’den: “Âlimin fitnelerinden biri de, konuş­mayı sükût etmekten fazla sevmesidir. Hâlbuki sözde, söyleyenin de emîn olamayacağı, süslemek ve ilâve et­mek gibi hatâlar, sükûtta ise selâmet ve ilim vardır.

Âlimlerden öyleleri var ki bilgilerini herkesten kıska­nır, kimsenin bilgili olmasını istemez ve kimseye bir şey öğretmezler. İşte bu gibi âlimler cehennemin birin­ci tabakasındadır.

Âlimlerden bâzıları da, sultânlar gibi, bâzı sözleri dinlenmez veya bâzı hakları kaybolursa kızarlar işte bunlar da cehennemin ikinci kalındadır.

Bâzı âlimler ise, nükteli hikâyelerini ve özlü bilgileri­ni zenginlere ve büyüklere anlatır da, ona muhtaç olan fakirlere -tenezzül edip- anlatmazlar. Bunlar da cehen­nemin üçüncü tabakasmdadır.

Âlimlerin diğer bir kısmı da kendilerine müftü süsü vererek yanlış fetvalar verirler. Hâlbuki Allah ta’âlâ bu­nun gibi uydurma fetvalara buğz eder. Bunların da va­racağı cehennemin dördüncü tabakasıdır.

Diğer bir kısım âlimler, bilgilerini çoğaltmak için yahûdî ve hıristiyânların sözlerini de kendi sözlerine ka­tarlar. Bunlar da cehennemin beşinci tabakasındadır.

Âlimlerden öyleleri de vardır ki, bilgilerini insanlar arasında üstünlük, hazakat ve bir ün vesilesi sayarlar. Bunların da varacağı cehennemin altıncı tabakasıdır.

Âlimlerin diğer bir kısmı da, benlik ve kibre bürünür, va’zlarında sert davranır, yapılan va’zları dinlemekten çekinirler. Bunlar da cehennemin yedinci tabakasında­dır. Kardeşim, o hâlde sükûtu tercih et ki şeytâna sükût ile galebe çalarsın. Boş yere gülmekten, lüzumsuz yere gitmekten sakın.”

(Hüccelü’l-islâm İmâm-ı Gazâlî (r.h.), İhyâ’u Ulûmi’d-Din 1. c., 159. s.))

 

İLME RAĞBET EDENİN EFDÂLİYYETİ

Denilmiştir ki ilme rağbet edenin kalbinde altı mühim haslet husule gelir:

1 Ferâiz-i ilâhiyyeyi (Allah’ın farz kıldıklarını) edaya müsâraat eder (acele eder) ve der ki: Allah ta’âlâ hazretleri, bana bu farîzayı emir buyurmuştur.

  1. Maâsiden (isyan ve günahlardan) nehy-i ilâhî muktezası ictinâb eder. (ilâhî yasaklardan olmasının gereği olarak sakınır.)
  2. İhsân-ı İlâhî’ye (ilâhî ihsana) şükre devamın vucubunu idrâk ile (vâcib olduğunu idrâkiyle) şükrü tezâyüd eder (ziyadeleşir.)
  3. Halka karşı insaf ve merhametle hareket etmek hususunda idrâki artar.
  4. Belâya mesâibe (musibetlere)  sabretmeği  Cenab-ı Hakk’ın emir buyurduğunu fehm ü idrâk ile (kavramak ve anlamakla) sabrı artar.
  5. Düşmanı olan şeytanı üzerine muhalefeti artar.

Hz. Alî (k.v.) buyurmuştur: “ilim, mâldan yedi vecihle efdâldir.

  1. İlim, enbiyâ mîrasıdır. Mâl ise fir’avnlar mîrâsıdır. Nitekim hadîs-i şerifte: “Ulemâ, peygamberlerin vârisidirler.” buyurulmuştur.
  2. İlim, bezletmekle yani neşretmekle artar; mal ise tükenir.
  3. Mâl, bekçiye muhtacdır; çalınır, zayi’ olur; ilim ise sahibini bi-izni’llâhi ta’âlâ hıfzeder.
  4. Bir kişi ölünce mâlları ellere kalır; ilim ise sahibi ile beraber kabre… tâ Huzûr-ı Hakk’a varır.
  5. Mü’minin de kâfirin de mâlı olur; fakat yalnız mü‘mine şeref-i mahsûs olur.
  6. Dîn hususunda âlime başkaları muhtacdır; fakat başkaları mâl sahibine muhtaç değildir.
  7. İlim, âhirette sıratı geçmeğe, sahibine kuvvet verir; mâl ise sıratı geçmekte mâni’ olur.

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (K.S.), Musahabe 1. c., 112-115. s.)

 

SÜKÛT

Müslüman kimsede sükût ağır basmalı; konuşmak az olmalıdır. Bir konuşma olacaksa ancak zaruretten doğmalı. Bu zaruret de, arkadaşının kendisine; bir işi sorması olabilir. Yahut kendisini tanımayan yabancı bi­rinin gelip bir şey söylemesi ki, bununla iyi yoldan konuşabilir. Böyle birinden yüz çeviremez; her hâli ile ona yönelip konuşur. Dile dikkat edilmelidir; zira, dilin âfetleri çoktur.

Meselâ: Gıybet, koğuculuk, arkadan konuşmak, lâ­kap takmak ve alay etmek.. Hükümleri yalana çıkar­mak da, söz arasında söylenebilir.

Sonra.. Konuşması, ifâde tarzı güzel olunca, emsa­li arasında ayrı bir yerinin olması, övünmek gibi bir şe­yin izhârını arzu edebilir. Bunların dışında daha başka şeyler de çıkabilir. Bütün bu anlatılanlara karşı kulun kendini koruması yerinde olur.

Bu ma’nâ i’câbıdır ki,

Vehb b. Münebbih şöyle anlattı: Hükemâ şu cümle üzerinde görüş birliğine vardı: Hikmetin başı sükûttur.

Fudayl b. lyâd (k.s.) şöyle anlattı: “Ne hac, ne nö­bet, ne de cihâd; dili tutmak kadar zordur.”

Lokman Hekim (a.s.) oğluna şöyle anlattı: “Eğer söz gümüş olursa, mutlaka sükût altındır.”

Abdullah bin Mübarek (r.a.) bu ma’nâyı şöyle açtı: “Allah katında kelâm etmek, gümüş olunca; Allah’a masiyetten kurtulmak için sükût etmek altın olur.” Bu ma’nâ açıktır. Ma’siyet işini bırakmak, mutlaka tâat iş­lemekten daha faziletlidir.

Hülâsa: Sükût selâmettir.

(Muhammed b. Abdullah HANİ (rh.a.), Âdâti, 148. s.) ,

 

FAYDASIZ İLİMLERİ BIRAKMALIYIZ

Âhiret âlimlerinin alâmetlerinden biri de dedikodusu, lücadelesi çok, faydası az olan ilimlerden kaçınıp tâati teşvik eden ve âhirette kârı olan ilimleri öğrenmektir. Ameli teşvîk eden ilimlerden yüz çevirip mücâdele ilimleriyle uğraşan, dar vakitte mütehassıs tabîbi bulan hastanın, kendi hastalığını bırakıp da tababetin inceliklerinden ve ilâçların hassalarından bâzı şeyler sormakla tabîbi meşgul etmesine benzer. Bu ise sırf ahmaklıktır.

Rivayet olundu ki: “Resûlullâh (s.a.v.)’e biri gelerek:

“Ey Allah’ın Resulü, bana garîb ilimlerden öğret.”ledi. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de:

“-İlmin esâsından ne biliyorsun?” diye sordular. Adamcağız:

“-İlmin  esâsı  nedir?” diye sorunca: Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:

“-Allah ta’âlâyı biliyor musun?” diye sordular.

Adam:

“-Eh, Allah’ın dilediğini,” dedi. Resûlullâh (s.a.v.):

“-Ölümü bildin mi?” Adam:

“-Bildim,” Resûlullâh (s.a.v.):

“-Ölüm için ne hazırladın?” Adam:

“-Eh, Allah ne diledi ise. Resûlullâh (s.a.v.):

“-O hâlde git bunları takviye et de ondan sonra gel; ben de sana ilmin garîb kısımlarını öğreteyim,” buyurdular.

(Hüccetü’l-İslâm İmâm-ı Gazali (r.h.), İhyâ’u ‘Ulûmi’d-Din 1. c., 166. s.)

 

HADÎS-İ ŞERİF

“Ben ilmin medînesiyim, şehriyim. İmâm-ı Alî de kapısıdır. İlmi öğrenmek isteyen kapısına müracaat etsin.”

(Câmi’u’s-Sağir)

 

TAVSİYYE BUYURULAN İLİM

Hadîs-i şeriflerde: “Erkek ve kadın her müslim için ulûm-i dîniyyesini taleb edip öğrenmek farzdır.”, “Velev ki Çin’de dahî olsa; ilmi taleb ediniz.” buyurulmuştur.

Salla’llâhu ta’âlâ aleyhi ve sellem Efendimizin bu hadîs-i şerîf(lerde) tahsilini emir buyurmuş olduğu ilmi, yalnız zahiri ilme tahsîs etmek de doğru değildir. Çünkü ma’rifetullâha ve havf-ı İlâhîye (Allah’ı bilmeğe ve Allah’tan korkmağa) mukârin olmayan (yaklaştırmayan) ve dünyâdan zühdünü artırmayan ilim, ind-i İlâhî’de (Allah katında) şâyân-ı kabul bir ilim sayılmaz.

Nitekim hadîs-i şerifte buyurulmuştur: “Bir kimse ilmini tezyîd eder (ziyâdeleştirir) de o kimsenin iktisâb eylediği (kazandığı) ilim, o kimseyi dünyâ muhabbetinden, zühdünü tezyîd etmezse; Cenâb-ı Hakk’tan uzak kalmaktan başka bir şey kazanmaz” demektir.

Hakk ta’âlâ hazretleri: “Halbuki size ilim verilmedi, ancak az bir şey verildi.” (İsrâ s. 85.â.) buyurmuşlardır.

Sahabeden birisi: “-Yâ Resûlallâh! Bu âyet-i celîleye siz de muhâtab mısınız?” diye suâl edince Nebî (s.a.v.): “-Evet!” diye buyurmuştur.

Cemî’ enbiyâ ve evliyanın ilmi, Hakk celle ve ‘âlâ hazretlerinin ilmîne nisbetle bir nokta kadar bile değildir.

İsrâ s. 85. âyeti, “Hâlbuki size ilim verilmedi; ancak az bir şey verildi.” nazil olunca yahûdîler: “Sen enbiyâya verilen ilmin az olduğunu söylüyorsun. Hâlbuki Tevrâtte her şeyin ilmi mevcûddur, ya’ni Sen’in sözün Tevrat âyetine münâfidir. (zıddır.)” deyince Resûlullâh (s.a.v.): “Tevrat’ta zikrolunan ilim, Cenâb-ı Allah’ın ilmidir. Çünkü Cenâb-ı Allah’ın ilmi tükenmez. Amma Kur’ân’da nazil olan bu âyet, kulların ilmine mütealliktir. Zîrâ Cenâb-ı Allah’ın ilmine nisbetle kulların ilmi elbette azdır.” buyurdular.

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Musahabe 1. c., 57-74. s.)

 

MEDHEDİLMEK (ÖVÜLMEK) SEVGİSİNİN ZEMMİ

Medhedilmek, sena edilmekten hoşlanmak, mezmûm (ayıplanmış, yerilmiş) sıfatlardandır. Bu kötü sıfat, hü­küm, sebep ve tedâvî yönünden riyaset sevgisi gibidir.

Zemmetmek, kötülemek, ayıplamak korkusunda işta­hın çektiği, haram kılınmış şeylere tevessülün olmama­sının korkusu vardır. Ya’ni zemmedilmekten korkan kim­se, noksan olmanın şuuruyla ve kalblere hâkim olama­mak ve kalblerdeki ta’zim duygusunun yok olacağı kor­kusuyla elem duyar ve bunun aksi olan medhedilmeği is­ter ve bundan lezzet alır.

Bunun ilâcı ya’ni zemm olunmak korkusunun yok ol­ması (devası) şudur: 1) Hatırında tut ve içinden şöyle de: Eğer zemmeden kimsenin söyledikleri doğruysa o kimse benden yanlış şeylerin sâdır olduğunu bana bildiriyor demektir; bana hatırlatmada bulunuyor; benim ayıbıma karşı bana tenbîhte bulunuyor demektir. Ben de bu ayıbın, izâlesi mümkünse, giderilmesi için gayret gösterme­liyim ki bu bir ni’mettir, ben bundan üzülmem aksine bu­na sevinirim. Bundan dolayı da ben, beni zemmeden kimseyi sever, onu mükâfatlandırırım ve ona güzel şeylerle mukabelede bulunurum. İşte bunda böyle olmak, aöyle düşünmek ve davranmak îcâb eder. 2) Medheden kimse, medhinde sâdık ise ya’ni söyledikleri doğruysa, ya’ni nefsi kemâle ermişse bundan lezzet duyulur; çün­kü o kimse doğruyu bize hatırlatmasaydı biz bunu idrâk edemeyecektik. Yalnız bize başkasının idrâk ettirdiği bu kemâl geçici bir kemâl mi, oturmuş bir kemâl mi bunu nefsimizde aramalıyız.

(Hz. Muhammed Mevlânâ Ebû Saîd Hâdimî (k.s.), Berika Tercemesi 2. c., 436-440. s.)

 

 

 

ALLAH (C.C.)’DAN İLMÎNİN ZİYADELEŞMESİNİ TALEB ETMEK, MÜ’MİN İÇİN BİR VECÎBEDİR

“Habîbim, Sen: “Yâ Rabb, ilmimi ziyâde et ve Kur’ân’m nefîs ma’lûmâtmı ihsan et!” de.” (Tâ Hâ s. 114.â.)

Bu âyet-i celîlede insan için ilim öğrenmeğe sa’y ey­lemesi ve Cenâb-ı Hakk’tan daimî ilminin ziyâde olma­sını taleb etmesi bir vazîfe-i vecîbe (mecburî bir vazîfe, vâcib olan bir vazîfe) olduğuna vâzıhan (açıkça) delâlet eder.

Cenâb-ı Hakk, Habîbi (s.a.v.)’e, ilminde ziyâde tale­bini emir buyurmuştur. Fakat başka hiçbir şey için ziyâ­de talebini emir buyurmamıştır.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a.) hazretlerinin bu âyeti okudukta:

“Yâ Rabbi, ilmimizi artır; îmân-ı yakîn ihsan bu­yur!” diye dua ettikleri mervîdir.

“Yâ Ekrem’er-Rusûl! Biz senin için göğsünü açıp boşaltmadık mı?” (İnşirah s. 1. â.) ya’ni biz inzal ettiğimiz âyetleri, kabule lâyık Kalb-i Nebevi (s.a.v.)’i genişlet­medik mi? Elbette genişlettik! Ve bir ma’nâya göre: “Biz, senin kalbini sûret-i kat’iyyede (kesin bir şekil­de) şerhettik.” demektir.

Resûlullâh (s.a.v.), ins ve cinne Resul olunca onla­ra tebligat ve mübâhâsât (iddialı karşılıklı konuşmalar) ile meşgul olmak için bir çok ulûm (ilimler) ve hikmeti ca­mi’ (toplayan) âyetleri ve neziyyât-ı Kur’âniyye’ye (Kur’ân’ın üstün vasıflarına) kesb-i ıttıla’ (öğrenmiş ol­mak) için Cenâb-ı Hakk azze ve celle hazretleri, Sadrı Nübüvvet (s.a.v.)’i açmış, ma’nen şerh etmiş, ulûm-i Rabbanisini (Rabbani ilimlerini) ihsan buyurmuştur.

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Musahabe 1, c., 54. s.)

 

MÜNAZARA NİÇİN YAPILMALIDIR?

Münazara sâdece hakkı bulmak için yapılmalıdır. Ay­nen kaybolan malını arayan bir insanın durumuna ben­zer bir durum. O kaybolan mal bulunsun da ne olursa olsun. Bunu kendisinin veya arkadaşının bulması önemli değil, önemli olan malın bulunmasıdır. Demek ki bir tartışmacı kendisiyle münazara eden arkadaşını ha­sım değil, bir yardımcı olarak görmelidir. Kendisine hak­kı bildirdiği için arkadaşına teşekkür etmeyi borç bilme­lidir. Nasıl ki malını kaybetmiş bir insan, kaybolan malı­nı arayıp bulamadığı ve geri dönmeye karar verdiği bir anda; bir arkadaşı kendisine gelip kaybetmiş olduğu malını bu yolda değil, şu yolda araması gerektiğini söy­lediği zaman kendisine teşekkür etmesi lâzım geliyorsa, böyle bir adamı azarlamayı düşünmüyorsa, kendisine malını bulmak için yol gösterene ikramda bulunuyorsa… Birbirini hakk nâmına îkâz eden sahâbe-i kiramın meş­vereti de zâten böyle idi.

Bir kadın, Hz. Ömer (r.a.)’e itirazda bulunmuş ve ona hakk yolu göstermiştir. Cemâat huzurunda hutbe îrâd eden Hz. Ömer (r.a.), kadının yaptığı bu îkâzdan sonra cemaata şöyle der: “Bu kadın doğru söyledi, Ömer (r.a.) ise yanıldı.” Bir kişi Hz. Alî (r.a.)’e bir suâl sorar: Hz. Alî (r.a.), sorulan suâle cevâp verdiğinde, suâli so­ran kişi şöyle der: “Ey emîrü’l-mü’minîn! verdiğin ce­vap yanlış! Bence bu suâle şöyle cevap verilebilir…” Bunun üzerine Hz. Alî (r.a.): “Sen haklısın ben ise yanıldım” diyerek adamın hakkını i’tirâf eder ve kendisini îkâz ettiği için ona teşekkür ederek sözlerini şöyle sür­dürür. “Her ilim sahibinden daha büyük bir ilim sahi­bi çıkabilir!”

(Hüccetü’l-İslâm İmâm-ı Gazâlî (r.h.), İhyâ’u ‘Ulûmi’d-Dîn 1. c., 164. s.)

 

MÜNAZARA VE ŞARTLARI -1

Bizim mübâhaseden gayemiz, gerçeği açığa çıkar­maktır. Zîrâ aranan gerçektir. İlimde, ma’nâyı bulmak için, düşüncenin ve fikirleri karşılaştırmanın fayda ve te’sîri bü­yüktür. İşte sahâbe-i kiram (r.a.e.)’in de âdetleri böyle idi.

Hakkı aramak için yardımlaşma, dînin îcâbındandır. Fakat bunun sekiz şartı ve alâmeti vardır.

1-  Bu kabil araştırmalar farz-ı kifâyeden olduğu için, farz-ı aynları bitirmeden bununla uğraşmamak… Üzerin­de farz-ı ayn borçları dururken, hakkı aramak için farz-ı kifâye ile uğraşıyorum diyenler yalancıdır. Bu vaziyet, ku­maş dokuyup dikmekle uğraşan bir beynamazın: “-Bunu yapmaktaki gayem insanları çıplak namaz kılmaktan kur­tarmaktır.” demesine benzer ki bu da bazen böyle olur ve vukuu da mümkündür.

2-  Bu münazaradan daha mühim bir farz-ı kifâye ol­duğuna kani’ olmayacak. Eğer bundan daha mühim bir farzı kifâyenin varlığı kanâatinde iken, hâlâ münazara ile uğraşırsa (Mühimmi ehemm üzerine tercîh ettiği için) gü­nahkârdır.

3-  Bunun gibi münazaraya girecek olan bizzat müctehid ve kendi re’yi ile fetva verebilecek seviyede olmalı; Şafiî, Hanefî gibi imamların mezhebiyle münazaraya gi­rip işine geldiğini bir imâmdan, işine geldiğini diğer imâm­dan almak suretiyle olmamalı, sahabe (r.a.) ve imam­ların yaptığı gibi olmalıdır.

İctihad mevkiine yükselemeyenler, bu asırda olanlar gibi, kendilerine sorulan mes’eleye, ancak bağlı bulun­dukları mezhep imamından naklederek cevâb verirler.

4-  Vuku’ bulmuş veya yakında vukû’u muhtemel olan mes’eleler münakaşa edilmelidir.

(Hüccetü’l-İslâm İmâm-ı Gazâlî (r.h.), İhyâ’u ‘Ulûmi’d-Dîn 1. c., 110. s.)

 

MÜNÂZARA’NIN ŞARTLARI -2

5-  Münazaranın büyükler huzurunda ve halk arasın­da olmaktan ziyâde, tenhâ yerlerde olmasını tercîh et­mektir. Zîrâ tenhâ yer, aklı bir noktaya teksîf eder. Zekâ ve düşünceyi toplamağa, gerçeği anlamağa daha elve­rişlidir. Halk arasında mübâhasede riya (gösteriş) tehli­kesi ve haklı haksız, üstün gelme hırsı uyanır. Hâlbuki sen bilirsin ki münazaralarını meclislerde ve büyükler huzurunda yapmak istemeleri Allah için değildir. Bunlar arkadaşı ile başbaşa kalınca hiç de konuşmaz; hatta sorduğunda bile cevâb vermez. Ama büyüklerden biri gelse veya bir cemâat bulunsa hîle babında hiçbir şey bırakmaz, söz ebesi olmak için her şeyi sayar döker.

6-  Münazara edecek olan, gerçeği aramakta kaybını arayan kimse gibi olmalıdır. Kaybını kendisinde veya yardımcısında bulması arasında bir fark gözetmemelidir. Münazara ettiği zâtı düşman değil yardımcı tanımalıdır.

7-  Münazara ettiği yardımcısının (sureta, hasmı ise de gaye gerçeği aramak olduğuna göre, aslında hasım suretinde yardımcıdır) başka delîle, bir şüpheden başka şüpheye geçmesine engel olmamak.

8-  Münazarayı, kendinden istifâde edilmesi umulan âlimlerle yapmalıdır. Hâlbuki (bugünün münâzaracıları) gerçeğin, hasmının sözünde tecellî etmesi korkusuyla, dâima kendilerinden küçükleriyle münâkaşa eder ve boş şeyleri onlara yutturmak isterler, ekâbir ve efâzıl ile mü­bâhaseden kaçınırlar.

Münazara için şu sekiz şarttan başka daha nice ve ince şartlar varsa da bu sekiz şart, Allah için münâkaşa edenle, başka bir gaye uğrunda münazara edenleri sa­na tanıtmak için kâfîdir.

(Hüccetü’l-İslâm İmâm-ı Gazâlî (r.h.), İhyâ’u ‘Ulûmi’d-Dîn 1. c., 110. s.)

 

MÜNAZARANIN DOĞURDUĞU KÖTÜLÜKLER

1-  Hased (çekememezlik): Münâzarının doğurduğu hastalık­lardan birincisi haseddir. Hased hakkında Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Ateşin, odunu yaktığı gibi, hased de sevâbları mahveder.”

2-  Kibir ve böbürlenme, insanlara üstünlük taslama. Pey­gamber (s.a.v.) Efendimiz bir hadîs-i şerifinde şöyle buyuruyor­lar: “Kibirli olanı Allah alçaltır; alçak gönüllü olanı yükseltir.”

3-  Hıkd (kîn): Münâzaracı, kincilikten kendisini kurtaramaz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Mü’min kinci olmaz.” buyur­muşlardır.

4-  Gıybet: Münazaranın âfetlerinden birisi de gıybettir. Allah ta’âlâ, “Gıybeti, ölü etini yemeye benzetmiştir.” Münâzaracı devamlı olarak ölü eti yer. Çünkü hasmının sözünü anlatmaktan ve onu kötülemekten kendini alamaz.

5-  Tezkîye-i nefs: Münazaranın âfetlerinden biri de kendini tezkiye ve öğmektir. Hâlbuki Allah ta’âlâ Kur’an-ı kerîmde: “Kendinizi tezkiye edip durmayın, muttakîlerin kim olduğunu O (Allah) bilir.” (Necm s. 32.â.) buyurmuştur.

6-  Tecessüs: Münazara âfetlerinden birisi de tecessüs (ca­susluk) ve insanların gizli kusurlarını aramaktır. Hâlbuki Allah ta’âlâ: “İnsanların kusurlarını araştırmayın.” (Hucurât s. I2.â.) buyurmuştur.

7-  Münazara âfetlerinden yedincisi de başkalarının kederlen­mesine sevinmek, sevinçlerine üzülmektir.

8-  Münazara âfetlerinden biri de münafıklıktır. Münafıklığın kötülüğünü anlatmak için de şâhid dinletmeğe hiç de lüzum yok­tur. Onlar (münâzaracılar) dil ile dost olurlarsa da kalb ile düşman­dırlar.

9- Münazara âfetlerinden biri de hakkı kerîh görüp kabul etme­mek ve haksız olduğu hâlde mücâdeleye harîs olmaktır. Hatta mücadelecinin en hoşlanmadığı şey, hakîkatı hasmının ifâde et­mesidir.

10-  Âfetlerden biri de riyadır. Riya, Hakk’ın rızasını unutup halkın teveccühüne mazhar olmak ve gönüllerini kendisine çevir­mek için çalışmaktır.

(Hüccetü’l-İslâm İmâm-ı Gazali (r.h.), İhyâ’u ‘Ulûmi’d-Dîn 1. c., 116. s.)

 

AYBINI ÇOK GÖRMEK

Bir hak yolcusunun derecesi Allah ta’âlânın makamına yaklaşınca, ayıbı, müşahede gözünde büyümelidir. Ama makamını bulmuş velî kullar böyle değildir. Onların her bi­rinin ilmi ve ameli arttıkça, nefsinde kemâli davası artar. Bunun sebebi şuna dayanır: Ehlullâhın ilmi, kalblerine kon­muştur; ruhlarına yerleşmiştir. Bu ilimleri ancak onların tavazuunu ve nefislerini alt etmeyi sağlar. Bunların dışında kalan kimselerin ilmi ise nefislerine yerleşmiştir. Bu ilimleri ile, duman ve zulmetten başka bir şey elde edemezler. Bunların ilmi arttıkça kalplerin zulmeti artar. Ancak geçmiş­te yaşayan ulemânın hali böyle değildir. Allah (c.c.) onlar­dan râzî olsun. Onların her birinin ilmi arttıkça Allah (c.c.) korkusu da o nisbetle artardı. O kadar ki, onların her biri, seneler boyu yerin dibine batıp gitmeyi hak ettiğini sanırdı.

O büyük zâtların Allah (c.c.) korkusu zorlu idi. ilimleri artmış olsa dahi, bu halleri geçmezdi. On[ar, kendilerine kestikleri hüküm, karanlıkta duran bir kimse gibidir. Bu kim­se, bir elbise giymiştir. Bu elbisenin çeşitli yerine necis bu­laşmıştır. Ama kendisi bunun farkında değildir. Bu kimse aydınlığa yaklaştıkça, elbisesindeki necaset bulaşıkları parça parça meydana çıkmaya başlar.

Şeyh Abdü’l-kâdir-i Geylânî (k.s.) şöyle buyurdu: “Kar­deşlerim, Allah ta’âlâya vuslatım; ne gece namazı, ne gün­düz orucu, ne de zahirî ilim tahsîli ile oldu. Ancak, Allah ta’âlâya vuslatım: Tevazu’, gönül temizliği ile oldu.”

Allah ta’âlâ, bu büyük insanın kelâmından bizi fayda­landırsın. Bu cümle şuna delâlet ediyor ki: Kerem sahibi ol­mak esastır. Tevazu’ dahi, sâlikin yetişmesini sağlar. Bir hak yolcusu için, bu iki iş tamam olduktan sonra, gönlü çe­şitli ilgilerden çözülür. Gitmekte olduğu alıcı şeyler ortadan kalkar.

(Muhammed b. Abdullah HANİ (rh.a.), Âdâb, 157. s.)

 

 

 

 

MÜSLÜMANIN ÂİLESİ İLE ÂDABI

Nikâh akdi ile izdivaç tesis etmiş, bir aile yuvası kur­muş olan müslümân kadın ve erkek bir vücut gibidirler. Seyr-u sülûke girmiş bir mü’minin evvelemirde aile huku­kuna çok riayetkar olması lâzımdır.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, kadınlar için: “Eğer bir kimseye, Allah ta’âlâdan başka birine secde etmesini em­redecek olsam, kadınların, kocalarına secde etmelerini emir ederdim. Bunun sebebi Allah ta’âlânın erkekler için kadınlar üzerinde kıldığı haklardır.” buyurmuştur. (Mişkâtü’l Mesâbîh)

Erkekler için: “Mü’minlerin îmân yönünden kâmilleri, ahlaken en güzel olanlarıdır. Sizin en hayırlınız kadınlara karşı en iyi ve en nezaketli olanınızdır.” buyuruyor. (Mişkâtü’l Mesâbîh)

“Dikkat ediniz ki hepiniz çobansınız ve herkes sürü­sünden mes’ûldür. Devlet reîsi bir muhafızdır ve maiyetindekilerden mes’ûldür. Erkek ev halkının üzerinde bir muhafızdır. O da ev halkından mes’ûldür. Kadın da koca­sının evinde ve çocukları üzerinde bekleyicidir, onlardan mes’ûldür. Hizmetçi, efendisinin malı üzerinde bir bekçi­dir ve ondan mes’ûldür. Hulâsa hepiniz çobansınız ve her biriniz beklediğinizden mes’ûlsünüz.” buyuruyor. (Buhari)

Kur’an-ı kerimde Cenâb-ı Hakk: “Allah’ın sınırlarını aşanlar zâlimlerin tâ kendileridir.” (2.Bakâra s. 229.â.) “İyi ka­dınlar itaatli olanlardır. Allah kendi haklarını korudu ise onlar da öylece görünmeyeni koruyanlardır.” (4.Nîsâ s. 34.3.) buyuruyor.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de: “Kadın beş vakit namazını kılar, yılda bir ay (Ramazân’da) orucunu tutar, ırzını muhafaza eder ve kocasına itaat ederse cennet ka­pılarının hangisinden dilerse girsin.” (Miskâtü’i Mesâbîh)

(Muhammed b. Abdullah HANİ (rh.a.), Âdâb, 170.â.)

 

HAKK TA’ÂLÂYA KARŞI ADAB-I ZAHİRE

İnsan zahirini ve bâtınını yoklamalı, içini dışını göz­den geçirmelidir, bilhassa namaz vakti yaklaştığı zaman. Önce nefsinde ki bâtınî afetlere bakmalı. Meselâ: Kibir, hased cinsi iç düşmanlığı, dünya sevgisi v.b. şeyler. İn­san bu gibi işlerden nefsini temizlemelidir. Habis sıfatla­rını atmalıdır. Böyle yaptığı taktirde, temiz bir kalble, pak bir bedenle namaza durmuş Rabbi ile konuşmuş olur.

Anlatılan temiz kalble, pak bedene sahip olduktan sonradır ki, ilâhî makamın hizmetçileri, ona huzura gir­me imkânını tanırlar.

Melekler ilâhî makamın kapısında dururlar. Kendisin­de bâtınî hastalık olanlara, içeri girme imkânı tanımazlar. Meselâ: Hased çekememezlik, kin, hîle, bir başkasını kandırmak, birine kötülük düşünmek gibi şeyler. Dünya sevgisini ve daha başka şeyleri de sayabiliriz.

Kalbini temiz tutmayıp dışına önem veren kimsenin misâli şu hastaya benzer: Kendisinde uyuz illeti vardır. Doktoru ona der ki: “Şu ilâcı dıştan yana sür. Uyuzu iç­ten kurutacak şu şurubu da iç.” Bu kimse, dışına o ilacı sürer; ama şurubu içmeyi bırakır. Dışına sürdüğü bu ilâçla belki bir yerin yarası geçer; ama diğer yerde bir başka uyuz yarası çıkar. İçteki ma’nevî hastalıklar da bu­na benzer.

Kulun kalbine, habis hallerden biri yerleşmiş olursa mutlaka onun eseri, dış duygulara çıkar. Bu habis hasta­lıklar, riya ve nifak cinsi şeylerdir. Kul istese de istemese de bunlar dışa vurur. Bilhassa, vesveseli kimselerin ço­ğunda bu hemen belli olur. Hâsılı: Akıllı o kimsedir ki, ev­lere kapılarından girmeye çalışır. Ya’ni: işini ilâhî emirle­re uygun yapar.

(Muhammed b. Abdullah HANİ (rh.a.), Âdâb, 157. s.)

 

 

ÖLÜLERİN RUHUNA FATİHA OKUMAK

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular: “-Ölü kimse kabrinin içinde boğulmak üzere olup yardım isteyen kimse gibidir ki babasından, yâhud kardeşinden veyâhud dostundan kendisine ulaşa­cak duayı beklemektedir. Nihayet dua kendisine ulaştığında bu duanın sevabı ona dünya ve dünya­da bulunan herşeyden daha sevgili olur. Muhakkak ki hayâtta olanların ölüler için hediyeleri (hayır) dua ve istiğfardır.”

Hasan-ı Basrî (r.a.)’den şöyle hikâye edilmiştir: Bir kadın kabrinde azâb çekiyordu. Bütün insanlar da onun bu hâlini rü’yâlarda görüyorlardı. Kadın bundan sonra (rü’yâda) ni’met içinde olarak görüldü. Kendisine: “-Bunun sebebi nedir?” diye sorulunca kadın: “-Bizim mezarlığımıza bir zât uğrayıp Fatiha sûresini okudu. Peygamber (s.a.v.) Efendimize salât ü selâm getirdi ve bunun sevabını da bizlere hediye etti. -O sırada me­zarlıkta azâb çekmekte olan beşyüz kişi vardı.- Müte­akiben şu zâtın Peygamber (s.a.v.) üzerine getirmiş ol­duğu selât ve selâmın bereketiyle o ölülerden azabı kal­dırınız diye nida olundu.” diye cevâb verildi.

(İmâm-ı Şa’rânî (r.h.), Ölüm – Kıyamet – Âhiret, 86-87. s.)

Hâlem EI-Asam şöyle diyordu: “Kabristanlıklardan geçerken akıbetini düşünmeyen, kendisi ve oradak­iler için dua etmeyen hem kendine hem de mezarlar­da yatanlara hıyanet etmiştir..”

Hasan b. Salih mezarlıkları gördüğünde şöyle diyor­du: “Dış görüntüleriniz ne kadar güzel ama felâket­ler içinizde!”

(Abdü’l-vehhâb Şa’rânî (r.h.), Selef-i Sâlihinin Yüce Ahlâkı, 493. s.)

 

İYİLİĞİ EMRETMEK KÖTÜLÜKTEN SAKINDIRMAK

Biz iyilikleri emreder, kötülüklerden sakındırırız.

Bu hususta, ehl-i sünnet olan bizim ile Cebriyye mezhebi arasında ihtilâf vardır ki Cebriyye, iyiliği em­retmek ve kötülükten sakındırmanın vâcib olmadığı­nı kabul eder ve

“Ey îmân edenler, kendinize gelin, doğru yolda iseniz, sapıtan kimseler size zarar veremez.” Mâide: 105 âyet-i kerîmesini delîl getirir.

Biz ehl-i sünnet buna şu cevâbı veririz:

Mâide sûresi 105’inci âyet-i kerîmesi “İyiliği em redip kötülükten sakındırmağı” değil, “sapıklardan gelecek zararı” nefyetmektir. Hattâ bu âyet-i kerîmeye dayanarak diyoruz ki “Günâh işleyenin, günâhının za rarı, o günâhı işleyenden başkasına geçmez.”

Nitekim Allah ta’âlâ, En’âm sûresi, âyet: 164’te: “Kimse kimsenin günâhını yüklenmez.” diye buyurmaktadır.

Ancak “İyiliği emredip kötülükten sakındırmanın farziyyeti” başka bir âyet-i kerîme ile bilinmektedir. Bu da Âl-i İmrân, 104’üncü âyet-i kerîmesidir. “Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir ümmet bulunsun. İşte, kurtuluşa ulaşacaklar on lardır.”

Bu hususta İbn-i Mâce’de Resûlullâh (s.a.v.) Efen dimizden şu hadîs-i şerîf rivayet edilmiştir: “Bil ki sa na isabet eden musibet, seni hatâya düşürmek için değil; seni hatâya düşüren şey de musibet olsun diye verilmiş değildir.”

(İmâm-ı Mâturîdî (r.h.), Fıkhü’l-Ekber Şerhi)

 

 

SELÂMETE ANCAK İSLÂM OLUNARAK ERİLİR

Ammâr bin Yâsir (r.a.) derler ki:

“Erkâm’ın evinin kapısında Süheyb bin Sinan ile karşılaştım. Resûlullâh (s.a.v.) de içerde idiler.” Suheyb’e:

“-Burada ne arıyorsun?” dedim. Süheyb de bana:

“-Sen ne arıyorsun?” dedi. Ben de:

“-Muhammed (s.a.v.)’in yanına gitmeği ve sözle­rini dinlemeği arzu ediyorum.” dedim. Süheyb de:

“-Ben de O’na geldim.” dedi. Birlikte Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin Huzûr-ı Saadetlerine dâhil ol­duk. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, bize İslâm’ı teb­liğ ettiler, teklîf ettiler, müslümân olduk, akşama ka­dar da orada kaldık ve geç vakit oradan ayrıldık. Müslümanlığımızı gizliyorduk.” Rivayete nazaran:

“Ammâr ve Süheyb (r.a.) hazerâtı, müslümânlar, sayıca otuzu geçtikten sonra İslâm’la müşerref ol­dular.”

  • ••

Hubeyb bin Abdurrahmân (r.a.) şöyle derler: “-Es’ad bin Zürâre ile Zekvân bin Abb-i Kays (r.a.) soy sop üstünlüğü münâkaşası yapmak için Mek­ke’ye Utbe bin Rebia’ya gittiler. Bu sırada da Resûlul­lâh (s.a.v.)’den haberdâr olup Huzûr-ı Risâletpenâhî (s.a.v.)’e dâhil oldular. Resûlullâh (s.a.v.), Onlara İs­lâm’ı teklîf ve tebliğ buyurdular. Âyetler okudular. Bu­nun üzerine ikisi de müslümân oldular. Utbe bin Re­bia’ya uğramayıp Medine’ye avdet ettiler. İkisi de Medine’deki ilk müslümânlardan oldular.

(M. Yûsuf Kândehlevî (r.h.), Hayâtü’s-Sahâbe (r.a.) 1. c., 80-85. s.)

 

DÎNE DA’VET (1)

Harb İbn-i Süreye (r.a.), Bel’deviyyeli bir zâtın dedesin­den şöyle duyduğunu rivayet etti:

“Medîne’ye geldim. Bir vâdî civarında konakladım. Burada iki kişi, bir keçinin pazarlığıyla meşguldü. Müşteri, satıcıya:

“-Pazarlığımızda hîle yapma!” diyordu. Kendi kendime: Bu insanları, bu hâle getiren Hâşimîlerden O Zât mıdır? dedim. Bu sırada yakışıklı, geniş alınlı, zarîf burunlu, ka­lem kaşlı, göğsü göbeğine kadar siyah bir ip gibi munta­zam kıllarla örtülü, Eski elbiseli bir zât, bize yaklaştı, Se­lâm verdi. Biz de selâmını aldık. Bu gelen Zâtı bir müddet süzdüm. Çok geçmeden müşteri:

“-Yâ Resûlullâh (s.a.v.), ona söyleyiniz de pazarlığımı­za hîle katmasın.” dedi. Resûlulîâh (s.a.v.) ellerini uzattılar ve:

“-Mallarınız, sizin mülkünüzdür. Kıyamet günü, Rabbime kavuştuğumda, o gün, sizden hiçbiriniz, benden ma­lına, kanına, ırzına tecâvüz ettiğim iddiasıyla hiçbir şekil­de şikâyetçi olmayacak; herkes hakkına razı olacak. Al­lah’ın rahmeti güçlük çıkarmadan satan; satın alan; kolay alan, kolay veren; kolay ödeyen ve kolay ödeten kimse­nin üzerine olsun.” buyurdular ve oradan ayrıldılar. Kendi kendime: “Vallahi bu sözler çok güzel!” dedim ve hemen peşlerinden koşup yetiştim.

“-Yâ Muhammed (s.a.v.)!” dedim. Geri döndüler ve:

“-Ne istiyorsun?” dediler. Ben de:

“-İnsanları, atalarının yolundan ve onların taptıkların­dan men’ eden sen misin?” dedim. Resûluîlâh (s.a.v.):

“-Onları emreden Allah’tır!” buyurdular. Ben:

“-İnsanları neye da’vet ediyorsun?” dedim.

Resûlullâh (s.a.v.):

“-Allah’ın kullarını, Allah’a da’vet ediyorum.” buyurdular.

(M. Yûsuf Kândehlevî (r.h.), Hayâtü’s-Sahâbe (r.a.), 1. c., 78-79. s.)

 

DÎNE DA’VET (2)

“Allah’ın kullarını, Allah’a da’vet ettiğini beyân buyu­ran Resûlullâh (s.a.v.)’e” sordum ki:

“-Da’vet için teklifin nedir?” Buyurdular ki:

“-Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in Al­lah’ın Resulü olduğuna şahadet etmek, Bana indirilene îmân etmek, Lât ve Uzzâ’yı inkâr etmek, namazı dosdoğ­ru kılmak, zekâtı tam olarak vermek.” Ben:

“-Zekât nedir?” diye sordum:

“-Zenginlerimizin, fakirlerimize vermesidir.” buyurdu­lar. Ben de:

“-Bu ne güzel şey!” Senden önce, şimdiye kadar kim­se, böyle bir şey söylemedi. Benim de en çok kızdığım, zenginlerin fakîrleri gözetmemesidir. Hâlâ da buna kıza­rım.” dedim.

Bundan sonra Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, çocuğum­dan, hattâ ana ve babamdan, dostlarımdan ve öz nefsimden daha çok sevdiğim birisi oldu. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e:

“-Teklifinizi kabul ettim.” dedim. Bana, tekrar:

“-Kabul ettin mi?” buyurdular. Ben:

“-Evet!” dedim. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz:

“-Lâ-ilâhe illa’llâh muhammed” “-Resûlu’llâh” diyecek­sin, Allah’ın bana indirdiğine îmân edeceksin.” buyurdu­lar. Ben de dedim ki:

“-Evet, yâ Resûlallâh (s.a.v.). Ben, bu dîni, şu su ba­şında oturan halka arz edeceğim. Onları, senin bana da’vet ettiğine da’vet edeceğim. Onlardan, sana ittibâ’ et­melerini rica edeceğim.” Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz:

“-Evet, onları, sana da’vet ettiğim dîne da’vet et.” bu­yurdular.

O su başında oturan kadın erkek halkın hepsi müslümân oldular. Resûiullâh (s.a.v.) Efendimiz, bu zâtın başını okşadılar.

(M. Yûsuf Kândehlevî (r.h.), Hayâtü’s-Sahâbe (r.a.) 1. c., 79-80. s.)

 

KAZÂ-YI HÂCET ÂDÂBI

İbn Ömer (r.a.)’nın nakline göre Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle duâ ederdi:

Helâya girerken (girmeden);

“Allâhümme innî e‘ûzü bike mine’l-hubsi ve‘l-habâisi” “Allahım, her türlü pislikten ve vesvese kaynağı olan kovulmuş şeytandan sana sığınırım.”

Helâdan çıktığında ise;

“Ğufrâneke, elhamdü lillâhillezî ezhebe ‘annîl ezâ ve ‘âfânî” “Nimetiyle bizi besleyen, damağımıza tat katan, aldığımız besinlerin faydasını vücudumuzda bırakıp sıkıntısından kurtaran Allah’a hamdolsun.”

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in helâdan çıkarken Allah (c.c.)’e hamd etmesi, büyük abdest bozmanın önemli bir nimet olduğuna işaret etmektedir. Nitekim büyük abdeste çıkamamak insanın ölüm sebeplerinden biridir. Sağlıklı olmanın bir koşulu da düzenli olarak tuvalete çıkabilmektir. Bu sebeple açlığını giderecek, sağlığını koruyup gücünü artıracak helâl yiyecekleri yiyen sonra da vücûd için faydasız olan kısımları sıkıntısız bir şekilde dışarı atabilen kimsenin Yüce Allah’a çokça hamd etmesi ve kendisinin aczini i‘tiraf etmesi gerekmektedir. Yiyebilen ve günde bir veya iki defa büyük abdestini bozabilen kimsenin kendisini beğenip özellikleriyle kibirlenerek Yaratıcı’nın kendisine verdiği nimetleri ve Allah (c.c.)’ün azamet ve yüceliğini unutmaması gerekir. Başlangıcı bir nutfe sonu bir cîfe olan insan kendisini beğenerek nasıl kibirlenebilir? Ey Allahım! Nimetlerine şükretmekte bize yardım et. Gazabına uğramaktan bizi koru.

(Eşref Alî Et-Tehanevî-Zafer Ahmed El-Osman Et-Tehanevî,

Hadislerle Hanefi Fıkhı, 1.c., 507-509.s.)

Kazâ-yı hâcette bulunurken, kapalı yerlerde olunsa bile, Kıble’ye doğru yönelmek veyâ ters dönmek mekruhtur. Hatta işin ortasında aklına gelirse, imkânı varsa döner. İmkânı yoksa olduğu gibi kalır. Kezâ kadının, kazâ-yı hâcet için çocuğu kıbleye doğru tutması da mekruhtur.

(Muhammed Alâeddîn, İlmihal, 19.s.)

31

İSLÂMDA ARKADAŞLIK

Bilmiş ol ki, her insanla sohbet edilmez.

“Kişi, dostunun dini ve ahlâkı üzerinedir. Öyle ise herhangi biriniz dostluk edeceği kimseye baksın.” (Tirmizî)

Sohbet edeceğin kimsede 1- Akıllı olmak, 2- Güzel ahlâklı olmak, 3- Fasık olmamak, 4- Bid‘at sâhibi olmamak, 5- Dünyâya haris olmamak, gibi beş vasıf olmalıdır.

Edîbin biri: “Sırrını gizleyen ve kusurlarını örten, felaket anlarında yanında bulunan, seni her şeye tercih eden, iyiliklerini yapıp kötülüklerini düren kimselerle arkadaşlık et; böyle bir adam bulamazsan, kimse ile arkadaşlık etme” demiştir.

Hz. Alî (r.a.) “Gerçek kardeşin, dâimâ yanında bulunan ve sana yararlı olmak için zarara katlanan, zamanın felâket ve musîbetleri ile karşılaştığın zaman ne pahasına olursa olsun yardımına koşandır.” demiştir.

Âlimlerden biri: “Arkadaşlık edeceğin şahıs şu iki kişiden biri olmalıdır ve bunlardan başkası ile arkadaşlık etmemelisin. Bunlardan biri; din ve diyânetin husûsunda kendisinden bir şey öğrenebileceğin ve bu husûsda sana faydalı olabilecek kimsedir. İkinci ise; dînî husûsatında kendisine bir şey öğretebileceğin ve senden istifâde edebilecek kimsedir. Artık üçüncüden kaçın.” demiştir.

Ahmed b. Havarî diyor ki, hocam Süleyman Dârânî bana şöyle demiştir: “Ahmed, yalnız şu iki sınıf insanlardan biri ile arkadaş ol: Dünyalıkta sana faydası dokunan ve âhiret husûsunda kendisinden faydalandığın kimselerdir. Bunlardan başkası ile düşüp kalkmak büyük ahmaklıktır.”

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), İhyâ-u Ulumiddin, 2.c., 426.s.)

15

 

 

 

 

 

 

 

CENÂB-I HAKK’IN EN ÇOK SEVDİĞİ YERLER “MESCİDLERDİR”

Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: Resûlullâh (s.a.v.) mescidde iken huzûruna girdim. Bana: “Ey Ebâ Zerr mescide tahiyye (selâm vermek) gerekir” buyurdu. Ben: “Mescide verilecek selâm nedir?” diye sorunca: “(Girince) kılacağın iki rek‘at namazdır” buyurdular. (Rezin)

İbn Mes‘ud (r.a.)’den: Ben (cemaatimizi tetkîk edince) gördüm ki, namazı beraber kılmaktan, sadece herkesçe ma‘lûm münâfıklarla hastalar geri kalmaktaydı. Öyle ki iki kişinin arasında yürüyebilecek durumda olan hastalar bile namaz için (mescide) geliyordu.” İbn Mes‘ud (r.a.) devamla dedi ki: “Resûlullâh (s.a.v.) bize Sünen-i Hüdâ’yı göstermişti. Sünen-i Hüdâ’dan biri de içerisinde ezan okunan mescidde namaz kılmaktı.” (Müslim)

Ukbe İbn Amir (r.a.)’den şöyle rivâyet edilmiştir:

Biz Suffa’da iken Resûlullâh (s.a.v.) (dışarı) çıkarak: “Hanginiz hergün hiç günah işlemeden ve akrabalık bağlarını da bozmadan Buthan’a veya Akik’e gidip oradan (zahmete ve masrafa girmeden) iki adet iri hörgüçlü dişi deve tutup getirmeyi ister?” diye sordu. Biz: “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) bunu hepimiz isteriz” dedik. Hz. Peygamber (s.a.v.):

“O halde birinizin mescide gidip orada Allâh’ın kitabından iki âyeti öğrenmesi veyâ okuması, kendisi için iki deveden daha hayırlıdır. Üç âyet onun için üç deveden, dört âyet onun için dört deveden ve okunacak âyetler kendi sayılarınca deveden daha hayırlıdır” buyurdular. (Müslim)

Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle rivâyet etmiştir:

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular: “Allâh’ın en çok sevdiği yerler mescidlerdir. Allâh’ın en ziyâde nefret ettiği yerler de çarşı ve pazarlardır.” (Müslim)

16

 

DÜNYÂ VE ÂHİRETTE KÂFÎ GELECEK ŞEYLER

Halid bin Velid -radıyallâhu anh- rivâyet ettiği bir hadîs-i şerifte şöyle diyor: Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimize bir adam gelerek:

– Ya Resûlallâh! Sizden hem dünyâ hem de âhirette kâfî gelecek beni müstağnî kılacak bazı şeyler istirham edeceğim, dedi. Ve Resûl-i Ekrem (s.a.v.) de:

– İste ne arzu ediyorsan, buyurdular ve aralarında şu muhâvere cereyân etti:

– İnsanların en âlimi olmak istiyorum.

– Allâh’tan kork, insanların en âlimi olursun.

– İnsanların en zengini olmak istiyorum.

– Kanâat et, insanların en zengini olursun.

– İnsanların hayırlısı olmak istiyorum.

– İnsanlara faydalı olan kimse onların en hayırlısıdır.

– İnsanların en âdili olmak istiyorum.

– Kendin için arzuladığını insanlar için de arzula.

– İnsanların en hâssı olmak istiyorum.

– Allâh’ı çok zikret, onların hâssı olursun.

– Muhsinlerden olmak istiyorum.

– Şu halde ahlâkını güzelleştir, îmânın kemâle ersin.

– İtaatkârlardan olmak istiyorum.

– Allâh’ın farz kıldığı şeyleri yerine getir, muti‘ olursun.

– Allâh’ın rızâsına mazhar olmak istiyorum,

– Kendine ve Allâh’ın mahlûkatına karşı merhametli ol.

– İnsanların en kuvvetlisi olmak istiyorum.

– Allâh’a dayan ve ona tevekkül et; insanların en kuvvetlisi olursun.

– Duâmın kabûl olmasını istiyorum.

– Haramdan ictinâb et!

– Allâh’ın insanlar arasında beni rüsvây etmemesini istiyorum.

– İnsanlar arasında rüsvây olmamak için dilini ve tenâsül uzvunu muhafaza et, buyurmuşlardır. Bir rivâyette; namusunu ve kötü huylarını düzelt, buyurmuşlardır. (Kurtubî)

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Musâhabe, 6.c., 34.s.)

18

 

SADAKANIN FAZÎLETİ İLE İLGİLİ

HADÎS-İ ŞERİFLER

“Bir hurma da olsa sadaka verin. Çünkü o bir hurma açlığı giderir. Su ateşi söndürdüğü gibi hataları da söndürür, yok eder.”

“Bir hurmanın yarısıyla bile olsa cehennem ateşinden korunun, onu da bulamazsanız tatlı ve güzel söz ile.”

“Kim helâl kazancından -Allâh (c.c.) helâl ve temizi kabul eder- bir sadaka verirse, Allâh (c.c.) onu kabza-i kudretiyle alır. Sizden birinizin deve yavrusunu büyüttüğü gibi, bir hurmayı Uhud Dağı kadar büyütür. (Ve kıyâmet günü sahibine teslim eder.)”

“Çorba pişirdiğin vakit suyunu çok koy ve komşularına bak, (muhtaç olanlara) ondan ver.”

“Kim ki sadakayı güzelleştirir, yani helâlinden, gönlü coşarak güler yüz ve tatlı söz ile verir ve vermekte acele ederse, Allahü Te‘âlâ da onun vereselerini güzelleştirir. Yani evlâdını âfetten muhâfaza eder.”

“(Kıyâmet günü) hesap görülünceye kadar herkes sadakasının gölgesinde olacaktır.”

“Sadaka, yetmiş şerrin kapısını kapatır.”

“Gizli sadaka, aziz ve celil olan Allahü Te‘âlânın gadabını (öfkesini) teskin eder.”

Hangi sadaka daha fazîletlidir? diye sorulur. Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Sıhhatli, malına hevesli, yaşamayı umar, fakirlikten korkar olduğun halde (verdiğin sadakadır). Sakın can boğaza gelene kadar bekleme de o zaman bu falancaya bu filancaya diye vasiyete başlarsın, halbuki vereseye intikal etmiştir.”

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), İhyâ u ‘Ulûmi’d-dîn, 1.c., 625.s.)

21

 

 

 

ASIL TEHLİKE CİHÂDI TERKETMEK

Ebû İmran (r.a.) anlatıyor:

Şehirde -Kostantiniyye’de- savaşıyorduk. Ordunun başkumandanı Abdurrahman b. Hâlid b. Velîd (r.a.) idi. Rumlar arkalarını şehrin surlarına vermişlerdi. Müslümanlardan biri derhal düşmana saldırdı.

Askerler:

– “Lâ ilâhe illallâh. Kendini tehlikeye atıyor.” dediler. Ebû Eyyüb el-Ensârî (r.a.) de:

– “Bu ayet, Allâh (c.c.)’un Peygamberini muzaffer, İslâmı hâkim kıldığı zaman biz Ensâr hakkında indirilmiştir. Çünkü o zaman biz: “Gelin mallarımızın yanında kalalım da onlarla uğraşalım.” demiştik. Allâhü Te‘âlâ:

“Mallarınızı Allâh (c.c.) yolunda harcayın ve kendinizi tehlikeye atmayın” âyet-i kerîmesini indirdi. Kendimizi tehlikeye atmamız, cihâdı bırakıp mallarımızla uğraşmak için onların yanında oturmamızdır” şeklinde konuştu

Ebû Eyyüb el-Ensârî (r.a.) şehîd oluncaya kadar Allâh (c.c.) yolunda savaşmaya devâm etti. Nihâyet Kostantiniyye’de şehîd oldu.

(M. Yusuf Kandehlevî, Hadîslerle Müslümanlık, 2.c., 480.s.)

  • •••••••

İbn-i Abbas (r.a.)’dan:

Resûlullâh (s.a.v.) Mute’ye bir ordu gönderdi. Zeyd (r.a.)’i ordu kumandını tayin etmişti. Zeyd (r.a.) şehîd düşerse Ca‘fer (r.a.), o da şehîd düşerse kumandanlığı İbn-i Revâha (r.a.) ele alacaktı. Fakat İbn-i Revâha (r.a.) ordu ile çıkmayarak Resûlullâh (s.a.v.) ile beraber Cumâ namazı kıldı. Resûlullâh (s.a.v.) onu görünce:

– “Niçin geri kaldın” diye surdu. İbn-i Revâha (r.a.):

– “Seninle beraber Cuma namazı kılmak için” dedi.

Resûlullâh (s.a.v.):

– “Bir an önce Allâh yolunda savaşa çıkman, dünyâdan ve dünyâdaki her şeyden daha hayırlıdır.” buyurdu.

(M. Yusuf Kandehlevî, Hadîslerle Müslümanlık, 2.c., 470.s.)

28

 

GAFLETTEN UYANIN

Bilgisizlikle ve iyiyi kötüyü sezme kâbiliyetine sahip olmadan halka karışma; onların işine burnunu sokma. Her şeyi iyi öğren, sonra gir. Onlara uyku ile karışırsan, aralarından teneşirle çıkarırlar. Bilgili ve basîret sâhibi ol. Onlarda iyi bir şey görürsen uy. Kötü hallerini sezince de kaç. Elinden gelirse, yardım için, kötü işleri halktan uzak tut.

Siz tam ma‘nâsıyla Hakk’tan gâfilsiniz. Hemen uyanmanız, gaflet hâlinizi bırakmanız lâzım. Mescitlere girin. Orada Peygamber (s.a.v.)’e salât ve selâm getirin. Korkmayın, orada sizi yiyen olmaz. Ma‘neviyatınız kuvvet bulur. Âfetlerden kurtulursunuz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:

“Gökten ateş yağınca, kurtulacak bir kişi de olsa, (o kurtulan) namaz ehli olur’’ buyuruyor.

Namaza durduğunuz zaman halkla ilginizi kesin. Hakk’la olun. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:

“Kulun, Allâh’a en yakın anı secde hâlidir” buyuruyor.”

Sana yazık oluyor. Nereye te’vil ve ruhsat arıyorsun?.. Ne için kolaylık bekliyorsun?.. Bu halin nice zaman sürer? Te’vil yoluna sapan, Hakk’ı inkâr ediyor demektir.

Vah bize!.. Azîmet sâhibi olarak hak ve hakikatin peşinde koşsaydık bu hale düşmezdik, iyi işler peşinden gitseydik Allâh (c.c.) yardımcımız olurdu. Bizi kurtarırdı. Nasıl oldu da böyle azîmeti bıraktık? Gayret ve fedakârlık gitti. Fedâkarlık kayboldu. Herkes işin kolayını arıyor. Ortalık riyakârla doldu. Görsünler ve desinler için iş yapılıyor.

Nifak işleri bol, kimsenin işi içine uygun olmuyor. Özü ve sözü bir olan kalmadı. Ne olacak halimiz?.. Mallar haksız yere alınıyor.

Namaz kılan çok, hakîkîsi yok… Hacı desinler diye Kâ‘be’ye gidiyor. Hareketleri niyetine göre olduğu için fayda bulamıyor. Bir iki iyi iş tutsa da kullar için yapıyor, Hakk’ı gözetmiyor. Şu devrin insanları için en ince iş, halkın peşinde koşmak oldu. Hâlik gözlerinde yok. O’nun sevgisi rûhlarından silindi. (Allâh (c.c.) muhâfaza buyursun.)

(Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.), İlâhi Armağan, 31.s.)

8

 

BANYO YAPARKEN ÖRTÜNMEK EDEBDENDİR

İbn Abbas (r.a.)’dan rivâyet edilen Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “Allâh size çıplaklığı yasaklamıştır. Büyük abdest, cinsel ilişki ve gusletmek olmak üzere üç durum dışında sizden ayrılmayan Allah’ın meleklerinden utanın” şeklindeki açıklaması bu durumu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Hadîsin râvîleri Sahîh’in râvîlerindendir. Hadîsde meleklerden utanılması emredilmekte ve çıplaklık yasaklanmaktadır. Bu, yasaklık hükmüne riâyetin vâcib olduğunu göstermektedir.

Büyük âlim İbn Âbidîn’in açıklaması şöyledir: Namaz dışında insanlarla birlikte iken avret yerinin örtülmesinin vacip olduğunda icmâ bulunmaktadır. Doğru olan görüşe göre yalnız iken de avret yerinin örtülmesi vâcibdir. Hadîsin zâhirinden namaz dışında yalnız iken sadece diz ile göbek arasının örtülmesinin kastedildiği anlaşılmaktadır.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “Allah size çıplaklığı yasaklamıştır. Allah’ın meleklerinden utanın” ve “Allah utanılmaya insanlardan daha layıktır” hadislerindeki umûmîliği tahsîs etmekte ve çıplaklık yasağını zarûretin bulunmadığı durumlarla kayıtlamaktadır. Burada küçük ve büyük abdest bozmak, gusletmek ve benzeri zarûrî durumlar söz konusu olduğunda, tenhâda çıplaklık câiz olacaktır. Bununla birlikte edebe riâyet etmek ve Allah’tan utanmak amacıyla sözü edilen durumlarda bile imkân ölçüsünde örtünmek daha fazîletlidir. Resûlullâh (s.a.v.)’in, “Allah hayalıdır ve örtücüdür, hayâyı ve örtünmeyi sever. O halde guslettiğinizde örtünün” hadîsi de bu duruma delâlet etmektedir.

Gerçi Allah (c.c.) çıplağı da örtülüyü de görür. Ancak çıplak olanı edebe riâyet etmemiş, örtüneni ise edebe riâyet etmiş görür.

(Eşref Alî et-Tehanevî – Zafer Ahmed el-Osman et-Tehanevî,

Hadislerle Hanefi Fıkhı, 1.c., 266-269.s.)

7

 

 

 

 

KİBİR

Ebû Hüreyre (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’den naklen şöyle anlattı:

– “Allâhü Te‘âlâ şöyle buyurdu:

– Azamet kaftanımdır; kibriyâ gömleğimdir. Bunların biri ile bana karşı çekişmeye kalkanı, cehenneme atarım.”

Ebû Hüreyre (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlattı:

– “Bana cennete ilk girecek üç kişi gösterildi. Ayrıca, cehenneme ilk girecek üç kişi de gösterildi:

Cennete ilk girecekler şunlardır:

  1. Şehitler,
  2. Öyle bir köle ki, dünyâ köleliği onu meşgûl etmez, devâmlı Rabbinin kulluğundadır.
  3. Çoluk çocuk sâhibi, iffetini koruyan fakir kimsedir.

Cehenneme ilk girecekler şunlardır:

  1. Ona buna saldıran, halka sataşan bir vali.
  2. Zekâtını vermeyen servet sahibi zengin.
  3. Kibirli, kendini beğenmiş fakir.”

Şöyle anlatıldı:

– Allahü Te‘âlâ, üç zümreye nefret ve buğzeder. Ancak, bu üç grubdan bazısına daha çok buğzeder:

  1. Allah, fâsıklara buğzeder; ancak ihtiyar fâsıklara daha çok buğzeder.
  2. Allah, cimrilere buğzeder; ancak zengin olan cimrilere daha fazla buğzeder.
  3. Allah kibirliye buğzeder; ancak kibirli fakire daha çok buğzeder. Ayrıca, şu üç zümreyi de sever. Ancak onlardan üç grubu daha çok sever:
  4. Müttakileri sever. Ancak, genç müttakîleri daha fazla sever.
  5. Allâh, cömertleri sever. Ancak, fakir olduğu hâlde cömert olanları daha fazla sever.
  6. Allâhü Te‘âlâ mütevâzî olanları sever. Ancak, zengin olan mütevâzî kulu daha çok sever.

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Ğâfilin Bustânü’l-Ârifîn, 206.s.)

17

 

SOFRA ÂDÂBI

1- Yaş ve fazîlet bakımından üstün bulunan kimseden evvel yemeğe başlamamak gerekir. Şayet bir kimse bu mevkide ise diğerlerini bekletmemek için hemen başlamalıdır.

2- Yemekte Acem âdetine uyup susmamalıdır; sâlihlerin, yemekle ve diğer husûslarla alâkalı hikâyelerini anlatmalıdır.

3- Müşterek yemekte arkadaşından fazla yememeye gayret etmek gerekir. Çünkü yemek ortak olduğuna göre, arkadaşının rızâsı olmadan fazlasını yemek haramdır. Hatta mümkün olduğu kadar arkadaşını tercih etmelidir.

4- Bir kimse arkadaşını kendisine “Buyur ye” diyecek vaziyete düşürmemelidir. Başkası görüyor diye, canının çektiği yemek terk edilmemelidir. Çünkü bu yapmacık bir harekettir. Yalnız iken nasıl yiyorsa toplulukta da o şekilde yemelidir. Yalnız, arkadaşına yardım için az yerse bu güzeldir. Sofradakilerin müsâadesi ve gönüllerini hoş etmek için âdetinden fazla da yerse beis yok, belki güzeldir.

5- Yemek yerken sofradakilere onları utandıracak şekilde bakmamalıdır. Herkes kendi yemeğiyle meşgûl olmalıdır. Eğer bir kişi çekildikten sonra diğerleri de sofradan çekilecekse, o kişi onlardan önce sofradan ayrılmamalı, diğerleri doyuncaya kadar azar azar yemelidir. Şayet az yiyorsa başlarken ağırdan almalı ve sonuna kadar onlarla devam etmelidir. Sahâbeden birçoğu böyle yapmıştır. Şayet devâm edemeyecekse, onları utandırmayacak şekilde ma‘zeret beyan etmelidir.

6- Sofrada bulunanların hoşuna gitmeyecek davranışlarda bulunulmamalıdır. Elini tabağa daldırmamalı, ağzını yemeğe doğru eğmemeli, ağzında bir şey çıkardığı zaman yönünü sofradan çevirmeli ve ağzındakini sol eliyle almalıdır. Isırıldıktan sonra geri kalan ekmek yemeğe batırılmamalıdır ve tiksinti verecek iğrenç sözler konuşulmamalıdır.

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.), İhyâ u ‘Ulûmiddîn, 2.c., 21.s.)

18

SU İÇMENİN ÂDÂBI

Bardağı eline aldıktan sonra Besmele ile arada nefes almak sûretiyle içmeli, birden döküp yutmamalıdır. Nitekim bir hadîsde Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Suyu, yudum yudum ve ağır ağır için, birden içmeyin. Zîrâ bunlardan ciğer hastalığı hâsıl olur.” buyurmuştur.

Suyu otururken içmeli, ayakta veyâ yaslanmış vaziyette içmemelidir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bundan nehyetmiştir. Buna rağmen ayakta içtiği de olmuştur. Bu, belki bir zarûrete mebnî idi.

Bardağın üzerine damlamamasına dikkat etmeli ve içeceği suyun içine bakmalıdır. Bardağı ağzından uzaklaştırınca: “Allâhü Te‘âlâya hamd olsun ki suyu kendi fazlı ile tatlı ve temiz olarak yarattı. Bizim isyanlarımız sebebiyle acı ve tuzlu yaratmadı.” denilmesini Resûl-i Ekrem (s.a.v.) tavsiye buyurmuşlardır.

Bir toplulukta su dağıtılırken, bardak sağ elde ve sağ taraftan dolaştırılmalıdır. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) süt ve şerbet gibi şeyler içtiği zaman, bir yudum içtikten sonra yanında bulunanlara da birer yudum içirirdi. Bardak dâima sağdan dolaşırdı. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in sağ tarafında dâima Hz. Ebû Bekir (r.a.) bulunurdu. Bir gün bir bedevî Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in yerini boş bularak oraya oturmuştu. Hz. Ebû Bekir (r.a.) gelince yerine bedevinin oturduğunu gördü ve başka bir yere oturdu. Bu sırada yine Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e bir bardak süt ikram edildi. Resûlullâh (s.a.v.) mutadı veçhile ile bir yudum aldıktan sonra, sağdan başlamak üzere orada bulunanlara vereceği sırada, meclisde bulunan Hz. Ömer (r.a.), Ebû Bekir (r.a.)’in üstünlüğünü bildiği için, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e bardağı önce Ebû Bekir (r.a.)’e vermesini hatırlattı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.) “Hayır sağdan başlayın, sağdan.” buyurdu ve bardağı sağında bulunan bedevîye verdi.

Suyu üç nefeste içmeli. Besmele ile başladıktan sonra, birinci yudumda “Elhamdülillah”, ikinci yudumda “Elhamdülillahi Rabbi’l-âlemin”, üçüncü yudumda “Elhamdülillahi Rabbi’l-alemin er-Rahmâni’r-Rahîm” demelidir.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), İhyâ u ‘Ulûmiddîn, 2.c., 16.s.)

19

 

 

 

 

 

DÜNYÂDA AÇLIK ÇEKENE KIYÂMET GÜNÜ AĞIR HESAP SORULMAZ

Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: (Bir gün) Peygamber (s.a.v.) Efendimizin yanına girdim. Oturarak namaz kılıyordu.

– Yâ Resûlallâh (s.a.v.), oturduğun yerde namaz kılıyorsun, bir şeyin mi var? dedim.

– Açlık, yâ Ebâ Hüreyre, karşılığını verdi. Ağladım. Bunun üzerine:

– Ağlama, Ebû Hüreyre! Şübhe yok, mükâfatını Allah’tan bekleyen dünya evindeki aç kimseye kıyâmet günü ağır hesap sorulmaz buyurdular. (Ebû Nuaym, el-Hilye)

İbn Büceyr (r.a.) anlatıyor: Bir gün Peygamber (s.a.v.) Efendimiz çok acıkmış, (yiyecek bir şey bulamadığından) bir taş alıp karnına koymuş, sonra şöyle buyurmuştu: Dikkat ediniz! Nice nefisler vardır ki dünyâda yiyip ni‘metler içinde yüzerlerken kıyâmet günü aç ve çıplak kalacaklar! İyi dinleyiniz! Nefislerine iyilik yapan pek çokları, gerçekte nefislerine ihânet etmektedirler. Kulak veriniz! Öz canlarını hakir gören bir çokları da aslında kendilerine iyilik yapmaktadırlar. (İbn-i Ebi’d-Dünyâ)

Mesrûk anlatıyor: Bir gün Âişe (r.anhâ)’nın yanına uğradım. Benim için yemek getirtti ve:

– Ben doyuncaya kadar yemek yediğim zaman ağlarım, dedi.

– Niçin? dedim.

– Peygamber (s.a.v.) Efendimizin dünyadan ayrıldığı andaki durumunu hatırlarım. Vallahi o, bir günde iki öğün ekmek ve et (bir arada) yiyip doymamıştır dedi.”  (Tirmizî)

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 1.c., 272.s.)

27

ŞEHVET

İnsana cimâ‘ etme arzusu verilir, bu sebeple insan nesli kesilmez ve Cennet lezzetlerinden bir numûne bulmuş olur. Şehvetin, arzunun zararları büyüktür. İblis, Mûsâ (a.s.)’a, “Hiçbir kadınla yalnız oturma. Çünkü yalnız başına bir kadınla bir erkeğin bir yerde bulunup da onlara yardım etmeyi ve aralarına fitne sokmayı istemediğim olmaz” dedi.

Saîd bin Müseyyeb buyuruyor ki: “Allâhü Te‘âlâ hiçbir peygamber göndermedi ki, şeytan, kadınlar yüzünden onlardan ümitsiz olsun. Ben kendi nefsime kadınlardan daha çok bir şeyden korkmam. Bunun için kendi evimden ve kızımın evinden başka eve gitmem.”

Bu şehvette de ifrat, tefrit ve orta hâl vardır, ifrat, fuhşiyâttan utanmayıp, kendini tamamen ona vermektir. Böyle olunca, oruçla bu arzuyu kırmak, vâcib olur. Yine kırılmazsa evlenmelidir. Tefrit de hiç arzusu olmamaktır. Bu da noksanlıktır. Orta yol, arzunun olması ve kontrol altında bulunmasıdır. Bazıları şehvetinin artması için bazı şeyler yerler. Bu da câhiliyettendir.

Saîd bin Cübeyr (r.a.) buyuruyor ki: “Dâvud (a.s.) fitnesi gözden idi. Dâvud (a.s.) oğluna, “Aslan ve ejderhanın arkasından gitmek, kadınların peşinde gezmekten daha iyidir” buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyor ki: “Yabancı kadınlara bakmak, zehir ile su verilmiş, şeytanın oklarından bir oktur. Allâh korkusundan gözünü koruyana, öyle bir iman verilir ki tatlılığını kalbinde duyar.” Yine buyurdu: “Ölümümden sonra, ümmetime kadınlara benzer bir fitne bırakmadım.” Yine buyurdu: “Göz de ferc gibi, zina yapar. Gözün zinası bakmaktır.”

Bir kimsenin şehveti harekete gelip, parlak bir gence bakar ve rahatlarsa, ona bakması haram olur.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), Kimyâ-i Saâdet, 418-420.s.)

2

 

 

 

 

KADINLARA BAKMANIN ÂFETLERİ

A‘lâ ibn Ziyâd der ki: “Hiçbir kadının örtüsüne bile bakma, kalbine bir şehvet, bir arzu düşer.” Aslında kadınların elbiselerine, örtülerine bakmaktan, onların güzel kokularını koklamaktan, seslerini duymaktan, hattâ haber göndermekten, onlardan haber almaktan, sen onları görmesen de, onların seni göreceği yerlerden geçmekten kaçmak vâcibtir, lâzımdır.

Kadınların da güzel erkeklerden kaçması lâzımdır, isteyerek bakmaları haramdır. Gayr-ı ihtiyarî göz alırsa günah değildir. Fakat ikinci def‘a bakmak haram olur. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “İlk bakış senin için, diğerinin ise günahı senin içindir.” Yine buyurdular: “Bir kimse âşık olsa, kendini korusa ve gizli tutsa ve bunun sıkıntısında ölse, şehîd olur.” Kendini korumak da, birinci bakış tesâdüfen olduysa, ikincisinden koruyup bakmamak, bakmayı istememek ve bakmak istememeyi kalbinde bulundurmaktır.

Arada perde olmadan, meclislerde, misafirliklerde ve diğer yerlerde kadınlarla bir arada bulunmak gibi fesat tohumu yoktur. Kadınların örtü ve peçeli olması yetişmez. Hattâ beyaz örtü ve peçe taksalar da, şehveti tahrik ederler.

Şehvet niyeti ile bir erkeğin, bir kadın elbisesi giymesi, eline alması, koklaması, çiçek ve elma gibi lâtif şeyleri kadınlara vermek, kadınlardan, kızlardan almak veya onlarla yumuşak ve tatlı konuşmak caiz değildir. Kadın ve kızların sert ve keskin olmanın dışında erkeklerle konuşması câiz değildir. Nitekim Allâhü Te‘âlâ buyurur ki: “Konuşurken mülâyim, tatlı sesle konuşmayınız. Kalbinde hastalık olan tama’ eder.” Peygamberimiz (s.a.v.) hanımlarına, “Erkeklerle güzel sesle konuşmayınız” buyururlardı.

Resûlullâh (s.a.v.): “Bir kimse bir kadına rastlar, şeytan şehvetini tahrik ederse evine gitsin ve hanımı ile sohbet etsin. Çünkü o yabancı kadında olan, kendi hanımınızda da vardır” buyurdular.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), Kimyâ-i Saâdet, 423.s.)

3

 

YOLCULUK ÂDÂBI

Hz. Ömer (r.a.): “Üç kişi yola çıktığı zaman, aralarında, birini kendilerine başkan seçsinler. Onların ta‘yin ettiği bu başkan, Resûlullâh (s.a.v.)’in ta‘yin ettiği başkan sayılır.” dedi.

Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: Resûlullâh (s.a.v.) büyük bir ordu göndermeye karar verdi. Göndereceği ordudaki askerleri teker teker Kur’ân’dan imtihân etti. Çok genç birisinin “Üsâme b. Zeyd (r.a.)’in” yanına gelip:

– “Kur’ân’dan hangi sûreleri ezberinde” diye sordu. O da:

– “Şu şu sûreler, bir de Sûre-i Bakara!” diye cevap verdi. Resûlullâh (s.a.v.):

– “Sûre-i Bakara’yı da biliyor musun?” buyurunca, o genç zât:

– “Evet!” dedi. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.):

– “Sen bu ordunun kumandanısın. Yolun açık olsun!” buyurdu.

Ordudaki ileri gelen zevâttan biri:

– Eğer muhtevâsı ile amel edememek korkusu olmasaydı ben de Bakara Sûresini öğrenebilirdim. dedi. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.):

“Kur’ân’ı öğreniniz. Onu okuyunuz. Kur’an’ı öğrenip okuyan bir kimse, her tarafa koku saçan misk dolu bir kaba benzer. Kur’ân’ı öğrenip de okumayan bir kimse ise, içi misk dolu ağzı kapalı bir kaba benzer.” buyurdu.

(M. Yusuf Kandehlevî, Hadîslerle Müslümanlık, 2.c., 647.s.)

  • •••••••

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle duâ ederdi: “Allahım, ümmetime erkenciliği mübarek kıl.” Nitekim, Aleyhissalatu Vesselam Efendimiz bir seriyye veya bir ordu göndereceği zaman, onu günün erken saatinde yola çıkarırdı. (Sahr tüccardı, o da ticârete günün ilk saatinde çıkardı. Böylece zengin oldu ve malı arttı.) (H.Şerîf, Ebû Dâvud)

Resûlullâh (s.a.v.) hep perşembe günleri yola çıkardı. (H. Şerîf, Ebû Dâvud)

8

KISKANÇLIK

Peygamber (s.a.v.) Efendimize, Sa‘d b. Ubâde (r.a.):

“- Eğer karımın yanında bir adam bulsam, suçlu olduğuna dair dört şâhit getirmedikçe ona elimi sürmeyecek miyim?” dedi.

Resûlullâh (s.a.v.) cevâben:

“- Evet.” dedi. Sa‘d b. Ubâde (r.a.) ise:

“- Aslâ, Seni hak dîn ile gönderen Allâh’a yemin ederim ki, ben, dört şâhit getirmeden, o adamı kılıcımla öldürürdüm!” deyince Resûlullâh (s.a.v.):

“- Büyüğünüzün söylediklerini dinleyin! O çok kıskançtır. Ben ondan kıskancım, Allâh ise benden daha kıskançtır.” buyurdular. (Müslim, Ebû Hüreyre (r.a.)’den)

Âişe (r.a.)’dan rivâyet edildi ki: Resûlullâh (s.a.v.) bir gece yanımdan çıktı. Bunun üzerine onu kıskandım. Döner dönmez yaptıklarımı gördü:

“- Sana ne oldu yâ Âişe, kıskandın mı?” dedi.

“- Elbette benim gibiler Senin gibileri kıskanır!” dedim. Resûlullâh (s.a.v.):

“- Gerçekten sana şeytanın gelmiş.” buyurdu.

“- Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Benim yanımda şeytan var mı?” diye sordum.

“- Evet.” dedi.

“- Senin yanında da var mı?” dedim.

“- Evet, fakat o teslim oluncaya kadar Allâh bana yardım ediyor.” buyurdu. (Müslim)

Hz. Alî (r.a.)’den rivâyet edilmiştir ki:

“Kadınlarınızın sokaklarda yabancı erkekler arasında dolaştıklarını duyuyorum. Kıskanmıyor musunuz? Kıskanç olmayanlarda hayır yoktur.”

(M. Yusuf Kandehlevî, Hadîslerle Müslümanlık, 3.c., 1244-1246.s.)

19

 

 

 

 

 

 

ÇOCUK DÜŞÜRME (ALDIRMA)

Göklerin ve yerin mülkü ve tasarrufu Allâh’ındır. Ne dilerse yaratır. O kime dilerse ona kız evladlar bağışlar, kimi dilerse ona erkek evlâdlar lûtfeder. Yahut onları erkekler, dişiler olmak üzere çift verir. Allâh (c.c.), ne verirse o hayırlıdır. Hiç vermezse o da hayırlıdır…

Nebî Zî-Şân (s.a.v.)’e; “Allâh katında hangi günâh daha büyüktür?” diye sordum.

– Allâh Te‘âlâya, eş tutup, şirk koşmandır, halbuki seni O yaratmıştır, buyurdular.

– Şüphesiz bu, cidden büyük günahtır. Sonra hangisi daha büyüktür? dedim:

– Seninle beraber yemek yemesinden korktuğun için (besleyemem endişesiyle) çocuğunu öldürmendir!.. buyurdular.

– Bundan sonra hangi günah daha büyüktür? dedim.

– Komşunun karısı ile, rızâsı ile zinâ etmendir, cevâbını verdi. (H.Şerîf, Buhârî)

Allâhü Te‘âlâ da, Resûlullâh (s.a.v.)’in sözünü tasdik ederek şu âyet-i celîleyi inzâl buyurdu:

“(O Rahmân’ın has ve sevgili kulları daha) Onlardır ki, Allâh ile beraber başka bir tanrıya tap(ıp da O’na şirk koş)mazlar. Allâh’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zinâ etmezler. Kim bunlardan birini yaparsa o, cezâya çarpar. Kıyâmet gününde onun azâbı katmerleşir de, o müthiş azâb içinde hor, hakir halde ebedî kalır.”

Bunu ta‘kîb eden âyetin me‘âli de şöyledir:

“Meğer ki (bütün bunlardan) tevbe edip îmân eden ve sâlih amellerde bulunan kimseler ola. İşte Allâh, bunların seyyiâtını hasenâta tebdîl eder: Kötülüklerini iyiliğe çevirir. Allâh çok yargılayıcıdır ve merhameti bol olan Rahîm’dir.”

İskât-ı cenin (çocuk düşürme) cinâyeti asrımızda çok işlendiği ve bunda zinânın da büyük payı olduğu için, bilmünâsebe bu vahşet ve iğrenç cinâyet hakkında bir derece bilgi vermiş olduk. Umulur ki mü’minler müstefîd olurlar, iskat-ı cenin cinâyetinden ve ona müncer olan zinâ fazâhatinden nefislerini ve nesillerini korumuş bulunurlar…

(İslâmda Tesettür ve Zinânın Hükmü, 60-61.s.)

20

BAHİLLİĞİN (CİMRİLİĞİN) KÖTÜLÜĞÜ

Bir gün Resûlulah (s.a.v.) tavaf ediyordu. Bir kimse eliyle Kâ‘be’nin halkasını tutmuş, “Yâ Rabbi! Bu hânenin hürmetine beni affet!” diyordu. “Günâhın nedir söyle?” buyurdu. “Günâhım anlatmaktan daha büyüktür,” dedi. “Senin günâhın mı büyüktür, yer küresi mi?” buyurdu. “Benim günâhım,” dedi. “Senin günâhın mı büyüktür. Allâhü Te‘âlâ mı?” buyurdu. “Allâhü Te‘âlâ büyüktür.” dedi. “Allâhü Te‘âlânın rahmetinden seni böyle ümitsiz eden şey nedir?” buyurdu. “Çok malım ve param var, fakat bir dilenci görsem içime bir ateş geliyor zannederim.” dedi. Resûlullâh (s.a.v.), “Beni doğru yol üzere gönderen Allâhü Te‘âlâya yemin ederim ki, eğer rükun ve makam arasında bin sene namaz kılsan ve o kadar ağlasan, ki göz yaşların ırmak gibi aksa, o ırmakların suyu ile ağaçlar büyüse ve o hâlde bahîl olarak ölsen yerin Cehennemden başkası olmaz. Vay senin hâline ki, bahillik küfürdendir, kâfir de ateştedir. Vay senin hâline, duymadın mı ki, Allâhü Te‘âlâ, “Bahillik eden kendisine bahillik etmiştir.” buyuruyor.

Kâ‘b (r.a.) buyuruyor: “Her gün herkese iki müvekkel melek vardır. Seslenirler ve “Yâ Rabbi! Malı korur, gözetirse, malını telef eyle, hayra harcarsa karşılığını ver.” derler.” Ebû Hanîfe (r.a.) buyurur ki: “Bahîl-i âdil bilmem ve sahiciliğini kabul etmem. Çünkü bahillik ona mâni olur ve hakkından fazlasını alır.” Yahya ibn Zekeriyyâ (a.s.) şeytanı gördü, “Kime daha çok düşmansın ve kimi daha çok seversin?” dedi. “Bahîl olan zâhidi daha çok severim. Çünkü bütün canını dişine takarak çalışır ve bahîlliği, yaptıklarını yok eder. Cömert olan günâhkârı hiç sevmem. Çünkü istediğini yer, istediği yere gider, ama korkarım ki, cömertliği ona rahmet eder ve tevbe eder.”

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), Kimyâ-i Saâdet, 498.s.)

5

 

CÖMERTLİK CENNETTEN BİR AĞAÇTIR

Malı olmayanın hâli, hırs değil, kanaat olmalıdır. Malı olanın ise cimrilik değil, cömertlik olmalıdır. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki:

“Cömertlik Cennette bir ağaçtır. Cömert olan kimse onun dalına tutunur ve onu Cennete kadar götürür. Cimrilik Cehennemde bir ağaçtır, Bahîl olanı (cimriyi) Cehenneme kadar götürür.”

“Allâhü Te‘âlâ cimri ve kötü huylu bir velî yaratmamıştır.”

“Cömertin günâhını, kusûrunu affediniz. Çünkü onun bir sıkıntısı olursa, yardımcısı Allâhü Te‘âlâ olur.”

Resûlullâh’ın (s.a.v.) gazâlarından birinde birtakım esirler alındı. Efendimiz (s.a.v.), biri hariç bunların hepsinin öldürülmesini emretti. Hazret-i Alî (r.a.), “Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Allâhımız bir, dînimiz bir, bunların hepsinin suçuda bir. Bu adamı niçin istisna ediyorsunuz?” dedi. Buyurdular ki: “Bana Cebrâil (a.s.) geldi ve bu adamı bırak, zîrâ cömertliğinden dolayı Allâhü Te‘âlânın hoşuna gitti, onu beğendi, dedi.”

“Cömertin yemeği şifâ, bahîlin yemeği hastalık sebebidir.”

“Cömert olan, Allâhü Teâlâ’ya, cennete ve insanlara yakın, cehennemden uzaktır. Bahîl (cimri) Allâhü Te‘âlâya, cennete ve insanlara uzak, cehenneme yakındır.”

“Allâhü Te‘âlâ bilgisiz cömerdi, bahîl âbidden daha çok sever. En fena hastalık bahilliktir.”

Haberde geldi ki: “Allâhü Te‘âlâ, Mûsâ aleyhisselâma vahiy gönderip, “Sâmirî’yi öldürme. Çünkü o cömerttir” diye bildirdi.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), Kimyâ-i Saâdet, 495.s.)

6

İÇKİ HADDİ

İslâm memleketinde hakîkaten veyâ hükmen haram olduğunu bilerek mecbur kalmaksızın kendi rızâsı ve irâdesiyle isterse bir damla olsun şarap içen yâhut şaraptan başka herhangi bir içkiden sarhoş olan müslüman, mükellef, nâtık olan kimse, şarabın yahut diğer içkilerin kokusu ağzında mevcut iken yakalanırsa, ayıldıktan sonra kendisine içki haddi vurulur.

Dilsize şüphe için had vurulmaz. Musannif “isterse bir damla olsun şarap içen” diye kayıtladı. Çünkü şarap içene had vurulması için şaraptan sarhoş olması şart değildir. Şarabın bir damlası bile haddi gerektirir.

İçki haddi sâbit olunca had vurulacak kimsenin başından ayağına kadar örten elbisesinden başka elbiseleri üzerinden çıkartılır. Kadınların kürk gibi kalınca elbiselerinden başkası üzerlerinden çıkartılmaz. Bundan sonra zinâ haddinde olduğu gibi bedeninin çeşitli yerlerine hür ise seksen değnek, köle ise kırk değnek vurulur. Ancak yüzüne, başına, tenâsül a‘zâları gibi nâzik yerlerine vurulmaz.

Bir kimse, sarhoş iken şarap içtiğini ikrar etse veya mesâfe uzak olmadığı halde şarabın kokusu gittikten sonra bir kimsenin şarap içtiğine dair şâhitler, şahâdet etse yahut kendisi şarap kokusu gittikten sonra ikrar etse yahut ikrarından dönse içki haddi hâlis Allah hakkı olduğu için o kimseye had vurulmaz. Bu i‘tibarla içki hakkında yapılan ikrardan dönülebilir. İçki haddinin sübûtu Ashâb-ı Kirâm’ın icmâlarıyladır. İcmâda ancak Hz. Ömer (r.a.) ile İbn Mes‘ûd (r.a.)’in reyleriyledir. Bu zâtlar ise içki haddinin sübûtu için içki kokusunun bulunmasını şart kılmışlardır.

Bir sarhoş -Allâh’a sığınırız- mürtedliği gerektiren bir söz söylemekle mürted olsa, mürted olması sahîh olmaz.

Cevhere’nin içkiler bahsinde “bene (uyuşturucu ve keyif verici ban denilen bir ot ve bunun tohumu), haşîş (esrar denilen “hind keneviri” yaprağı) ve afyonu yemek haramdır.

(İbn-i Âbidîn, 8.c., 230-237.s.)

10

İSÂRIN SEVÂBI

Bil ki, isâr, cömertlikten de büyüktür. Zîrâ cömert kendine lâzım olmayanı verir. İsâr ise kendine lâzım olanı vermektir. Demek ki, cömertliğin en büyük mertebesi isârdır ve kendinin ihtiyacı olduğu şeyi vermektir. Bahilliğin son haddi de kendi ihtiyacını kendinden dahi esirgemesidir. Hattâ hasta olur; kendine ilâç almaz. Canı birçok şeyler çeker, fakat başka bir kimseden istemeyi gözetir ve kendi malından, parasından satın alamaz, isârın sevâbı büyüktür ve Allâhü Te‘âlâ ashab-ı kirâm (r.a.e.)’i bununla övüyor ve “Kendilerinin ihtiyacı olsa da, diğerlerini kendilerine tercih ederler” buyuruyor. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Bir kimsenin eline bir şey geçer ve kendisine lâzım olur da, kendi arzu ve ihtiyacını te’hir edip bunu başkasına verirse, Allâhü Te‘âlâ onu afveder.” Âişe (r.anhâ) buyurur ki: “Resûlullâh (s.a.v.)’in evinde asla doyuncaya kadar yemezdik. Halbuki yiyecek şey vardı. Fakat isâr ederdik.” Resûlullâh (s.a.v.)’e misafir geldi. Evde hiçbir şey yoktu. Ensâr (r.a.e.)’den birisi geldi ve onu evine götürdü. Halbuki onların da yemeği azdı. Kandili söndürdüler ve bütün yemeği onun önüne koydular. Evdekiler de misâfirlerle beraber ellerini yemeğe uzatıp ağızlarına götürdüler, fakat yemediler. Hepsini misâfire yedirdiler. Ertesi gün Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu: “Allâhü Teâlâ sizin ahlâkınızı ve misafire karşı olan cömertliğinizi çok beğendi ve “Kendilerinin ihtiyacı olduğu hâlde, diğerlerini kendilerine tercih ederler” âyetini indirdi.”

Mûsâ (a.s.), “Yâ Rabbi! Muhammed (s.a.v.)’in Senin katındaki yerini bana göster.” dedi. “Ona dayanamazsın, yalnız O’nun derecesinden birini sana göstereyim.” buyurdu. Gösterildiği zaman, onun azametinin nûrundan düşüp öleceğinden korktu ve “Yâ Rabbi! Bunu ne ile elde etti?” dedi. “İnsanlara isâr ile” buyurdu. Ve yine buyurdu: “Yâ Musa, ömründe bir kere isâr eden kuluma, hesap sormaya haya ederim. Nerede olursa olsun onun yeri cennettir.”

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), Kimyâ-i Saâdet, 499-500.s.)

14

HIRS VE TAMÂ’IN İLACI

Birinci ilaç: İktisâd etmektir. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “İktisâd edeni, Allâh kimseye muhtaç etmez. İktisâd etmeyeni fakir yapar ve Allâhü Te‘âlâyı zikredeni, hatırlayanı Allâhü Te‘âlâ sever.”

İkinci ilaç: Günlük kendine yetecek kadarını bulunca, gelecek için uzun ümidlere kapılmamak ve bunu istemekte rahatı kaçmamaktır. Çünkü şeytan ona der ki. -“Belki çok yaşarsın, yarın bir şey kazanamazsın. Bugün hiç durma, çalış. Nerede bulursan elde etmeye bak.” Nitekim Allâhü Te‘âlâ buyurur: “Şeytan size fakirliği vâdediyor ve kötü işleri emrediyor.” Yarınki günün fakirlik korkusundan, bugün birçok sıkıntılara katlanmanı ister. Aynı zamanda senin hâline güler. Çünkü yarın gelmeyebilir ve yarınlar bitmez. Yarının geldiğini farzedelim, sıkıntısına bugün katlanmak doğru olmaz. Bundan kaçınmanın çaresi, harîs olanın hırsı, yâni çok istemesi ile rızkın artmayacağını, kaderde olanın verileceğini bilmektir. Resûlullâh (s.a.v.), İbn Mes‘ûd (r.a.)’e uğradı ve onu çok üzüntülü gördü. Ona, “Kalbin o kadar üzülmesin. Zîrâ takdir edilen olur ve senin rızkın elbette sana gelir” buyurdu. Çok kere kul, rızkının nereden geldiğini de bilmez. Nitekim Allâhü Te‘âlâ buyurdu ki:

“Allâh’tan korkanlara bir kapı açılır ve bilmedikleri yerden rızıkları önüne gelir.”

Süfyân-ı Sevrî (r.a.) buyurdu: “Muttekî ol. Zîrâ muttekîlerden takvâ sahiplerinden! hiçbiri açlıktan ölmemiştir.” Yâni, Allâhü Te‘âlâ insanların kalbini sana karşı öyle yapar ki, onların şefkati sen istemeden sana yetecek kadar getirir. Ebû Hazım (r.a.) buyurdu ki: “Olanlar iki kısımdır: Benim rızkım olan, vaktinde bana gelir. Rızkım olmayan ise yerdekilerin ve göktekilerin hepsi uğraşsa da bana gelmez.”

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), Kimyâ-i Saâdet, 493.s.)

16

 

YEDİ ŞEY OLMADAN YEDİ ŞEYİN        FAYDASI YOKTUR

  1. Hazersiz havfin (çekinme duygusuz korkunun). “Ben Allâh’ın azâbından korkarım” deyip, günah işlemekten çekinmeyene, o sözünün hiçbir yararı olmaz.
  2. Talepsiz ricânın (yoluna girmeden bir şeyi ümit etmenin). “Ben Allâh’tan sevâb umuyorum” deyip yararlı hiçbir işe koyulmayanın sözü hiçbir fayda sağlamaz.
  3. Kasıtsız niyetin (bir işe girişmeden yapılan niyetin). Bir kimse vardır; kalbinde, hayırlı işlere ve tâata niyet eder, ancak hiçbir şekilde kendini o yöne zorlamaz. Onun bu çeşit niyetinin, hiçbir işe yaradığı yoktur.
  4. Gayretsiz duânın. Allâh’a duâ edip yalvarır, kendisini hayırlı işlere muvaffak kılmasını diler; ancak bu istediği yolda, hiçbir çabası görülmez. Bu şahsın duâsında hiçbir fayda yoktur. Böyle bir kimsenin istediği yolda muvaffak olabilmesi için çaba sarfetmesi gerekir.

– “O kimseler ki, uğrumuzda çaba harcarlar. Hidâyet yollarımızı onlara açarız. Elbette Allâh iyilerle beraberdir.” (Ankebût s. 69)

  1. Pişmanlık duymadan yapılan tevbenin.

Meselâ: “Ben, Allâh’tan bağışlanmamı istiyorum” der; ancak yapmış olduğu günahlara pişmanlık duymaz. Böylesi için istiğfarın hiçbir faydası yoktur. Pişman olmadan yaptığı istiğfarın yararını göremez.

  1. Amellerini açık yaparak, gizlemeyenin. Ya‘ni: Görünürde âbid, zâhid.. Gizlide hiç…

Daha açık tâbirle, görünürde, işlerini düzeltme yoluna gider. Yararlı iş yapmaya bakar; fakat gizli, riyâsız hiçbir yararlı işi yoktur. Bu kimsenin işinin de hiçbir yararı olmaz.

  1. İhlâssız zorlu amelin.

Tâat ve ibâdet işinde, zorlu çaba harcar. Fakat yaptığı ameli Allâh rızâsı için yapmaz. Ya‘ni: Hâlis olarak yapmaz, işte, bu kimseye ihlâssız ameli hiçbir fayda sağlamaz. Böyle ihlâssız amel, kişinin nefsini aldatmaktan başka bir işe yaramaz.

(Ebu’l-Leys Semerkandî, Tenbihül Ğâfilîn Bostânü’l Ârifîn, 7.s.)

17

 

 

 

SADAKANIN FAZÎLETİ

“Saîd b. Mes‘ud Kindî, Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlattı:

– “Gece olsun, gündüz olsun, bir gün içinde bir mü’min sadaka verirse Allahü Te‘âlâ böcek sokması sonunda ölümden, çarpma neticesi vukû‘ bulacak ölümden ve ansızın ölümden onu korur.”

Ebû Hüreyre (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’den şöyle anlattı:

– “Sadaka vermekle mal eksilmez. Bir kimse bir zulümden dolayı birini affederse Allâh onun şerefini artırır. Tevâzu‘ eden bir kimseyi de Allâh yükseltir.”

İkrime (r.a.), İbn Abbas (r.a.)’dan naklen anlattı ki:

– İki şey var ki, şeytandandır. İki şey de var ki, Allah’tandır.

Sonra şu âyeti okudu:

– “Şeytan sizi fakir olacaksınız diye korkutur. Size cimriliği ve sadaka vermemeyi telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve bir lütuf va‘d eder.” (Bakara s. 268)

Ya‘ni: Size ibâdeti ve sadaka vermenizi emrediyor. Tâ ki, mağfiretine ve fazlına nâil olasınız.

– “…Allah’ın fazlı boldur. Sadaka verene yapacağı ihsanı bilir.” (Bakara s. 268)

İbn Büreyde, babasından naklen, Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlatır:

Bir kavim, ahdini bozarsa, Allâhü Te‘âlâ onları anarşiye uğratır.

Bir kavim içinde kötülükler açıktan işlenirse Allâhü Te‘âlâ onlara ölümü musallat eder.

Bir kavim zekâtı vermezse Allâhü Te‘âlâ onlara yağmur yağdırmaz.

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbihü’l Gafilin Bostânü’l Ârifîn, 356-357.s.)

19

 

KÂFİRLERİN SINIFLANDIRILMASI

Kâfirler beş sınıfdır:

1- Allahü Te‘âlâ Hazretlerini inkâr edenlerdir, Bunlara “dehriyye” denilir,

2- Allahü Te‘âlâ Hazretlerinin varlığını ikrar edip fakat vahdanîyetini birliğini inkâr edenlerdir. Bunlara “seneviyye” denilir.

3- Allahü Te‘âlânın varlığını ve vahdaniyyetini ikrar edip peygamberleri inkâr edenlerdir. Bunlara “Felâsife: Filozoflar” denilir.

4- Bunların hepsini inkâr edenlerdir. Bunlara “Veseniyye” denilir.

5- Bunların hepsini kabul edip yalnız Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizin peygamberliğini inkâr edenlerdir. Yahudîler ve Hıristiyanlar gibi ki bunlara “ehl-i kitâb” denir.

İbn-i Hümam Müsâyere adlı eserinde “Yahudî ve hıristiyanların müslüman olmaları için “Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû” dedikten sonra “bütün bâtıl dinlerden berî olduk” demelerinin şart olması kendilerine dünya ahkâmının, yani müslümanlarla evlenmeleri, müslümanlara mirasçı olmaları, arkalarında namaz kılınması, öldüklerinde cenâze namazlarının kılınması, müslüman kabristanına defnedilmeleri gibi dünya hükümlerinin tatbik edilmesi içindir. Yoksa kendileri ile Allahü Te‘âlâ arasındaki îmânın sâbit olması için şart değildir. Hattâ onlardan bir kimse Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizin bütün insanlara ve cinlere Peygamber gönderilmiş olduğuna inanarak: “Eşhedü, en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû” dese Allahü Te‘âlâ katında îmân etmiş olur.” diye zikretmiştir. Yahudî veya hıristiyan olan bir kimse “şahâdet kelimelerini” söylese “kendi bâtıl dînimden berî oldum” demedikçe müslüman olduğuna hükmedilmez.

(İbn-i Âbidîn, 9.c.,13-17.s.)

25

 

KAZANCIN FAZÎLETİ HAKKINDA

BÜYÜKLERİN SÖZLERİ

Lokman Hekim oğluna nasîhatinde: “Oğlum, helâl kazanç ile yoksulluktan korun. Yoksul düşen kimse üç musîbetle karşılaşır. 1- Din zayıflığı; çünkü fakirlik insanı kötülüğe sürükler. 2- Akıl zayıflığı; çünkü ihtiyaç düşüncesi insanı şaşırtır. 3- Mürüvvet ve insanlığı kaybolur. Bunlardan daha büyüğü de insanların maskarası olur.” dedi.

Hz. Ömer (r.a.) “Sakın oturduğunuz yerde, ‘Allâhım rızkımı ver’ deyip oturmayın. Biliyorsunuz ki, gök ne altın yağdırır ne de gümüş.” buyurdu.

İbn Mes‘ûd (r.a.): “Dünyâsına ve âhiretine yarayacak bir işle meşgûl olmayıp boş duran bir insanı görmekten hoşlanmam.” demiştir.

Eyyûb-i Sahtiyânî: “Benim için helâlden az kazanç, dilenip çok kazanmaktan daha sevimlidir.” demiştir.

İbrahim b. Ethem hazretleri bir deniz yolculuğundayken şiddetli bir fırtına olmuştu. Gemidekiler, bu ne büyük bir felâkettir dediklerinde o; “Bu bir şey değil, asıl felâket, insanlara arz-ı ihtiyaçtır.” dedi.

Eyyûb-i Sahtiyânî: Ebû Kulâbe’nin kendisine; çarşıya git iş ara. Zîrâ en büyük huzur insanlara muhtaç olmamaktır, dediğini söylemiştir.

Evzâî birgün İbrahim b. Ethem hazretleri ile karşılaştı. İbrahim’in omzunda bir miktar odun vardı. Evzâî, İbrahim b. Ethem hazretlerine: “Ey Ebû İshak, bu yaptığın nedir? Dostların senin ihtiyaçlarını temin ederler.” deyince, İbrahim b. Edhem: “Ya Amr! Böyle söyleme. Zîrâ helâl kazanç uğruna zillete katlanan kimseye cennet vâcib olur, diye duyduğum için kendi nafakamı kendim temîne çalışırım.” dedi.

Ebû Süleyman Dârânî: “Bize göre ibadet, senin dâimâ namazla meşgûl olup da nafakanın başkası tarafından temin edilmesi demek değildir. Önce sabah ve akşam yiyeceğini temin et, sonra ibâdet eyle.” demiştir.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), İhyâ-u ‘Ulûmiddîn, 2.c., 165.s.)

11

TİCÂRÎ İLİŞKİLERDE İHSÂN

Allâhü Te‘âlâ hem adâlet hem de ihsân emretmiştir. Adl kurtuluşa biricik sebeptir. Kurtuluş için ticâretin sermayesi gibidir. İhsân, umduğunu bulmaya ve ebedi saadete vesiledir. Bu da ticâretin kârı gibidir. Dünyâ ticâretinde hiç kâr yapmadan sermayesine alış verişe kimsenin râzı olmadığı gibi âhiret muâmelesinde de, dindar olan kimsenin, sadece zulüm yapmaktan kaçınıp, yalnız adâletle yetinerek ihsânı terk etmesi uygun olmaz.

Nitekim Allâhü Te‘âlâ “Allâh’ın, sana ihsan ettiği gibi sen de ihsan et.” (Kasas s. 77)

“Muhakkak Allâh’ın rahmeti ihsan edenlere yakındır, ihsan edenleredir.” (Araf s. 56)

“Muhakkak Allâh, adâlet ve ihsân ile emreder.” (Nahl s. 90) buyurmuştur.

Ticârette ihsân demek müşteriye ikrâm etmek demektir. Bu ihsân vâcip değil, belki bir fazîlettir. Vâcib olan yukarıda da anlattığımız gibi, zulmü terk edip adâlete riâyettir.

İnsan şu altı şeyin birini yapmakla ihsân mertebesine yükselebilir. 1. Fâhiş kâra kaçmamak. Az kâra kanaat eden çok sürüm yapar, sürümden kazanır ve bu sûretle bereket sağlar. 2. Kârı üzerine almakta, yani bir miktar aldanmakta da ihsan olur. 3. İhsanın üçüncü şekli parayı almaktadır. Parayı alırken küsûrunu bahşetmek, borçluyu sıkıştırmamak ve para üzerinde titizlik göstermemek gibi husûslardır. 4. Borcu hakkıyla ve tamâmen ödemektir. Kendisi alacaklının ayağına giderek memnûniyetini belirterek borcunu ödemelidir. 5. Yapılan ticârî muâhedeyi bozmak için mürâcaat edeni reddetmemeli. Çünkü aldanmış veyâ pişmân olmuştur. Başkasının zararlanmasına sebep olmayı kabul etmek doğru olmaz, derhal alış-veriş iptal edilmelidir. 6. Para bulamayan yoksullara hiç almamaya niyet ederek veresiye vermek. Hâsılı uzun sözün kısası ticaret mehengtir. Kişinin dîni ve verâı bununla ölçülür.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), İhyâ-u Ulûmiddin, 2.c., 207.s.)

12

SILA-İ RAHM (AKRABÂ ZİYÂRETİ)

Selâm, hediye, yardımlaşma, bir arada oturma, konuşma, şefkat gösterme ve ihsânda bulunma gibi iyi ilişkilerin sürdürülmesiyle sıla-i rahimde bulunmak vâcibtir. Buhârî ve Müslim’in rivâyet ettiği hadîsde şöyle denilmektedir: “Rızkının geniş olmasını ve ömrünün uzun olmasını isteyen, sılâ-i rahm’de bulunsun.”

Kişi, mahremlerini sık sık ziyâret eder ki sevgi bağları güçlensin. Hatta akrabasını haftada veya ayda bir ziyaret eder. Evet akraba derece i‘tibariyle farklılık gösterir. Şöyle ki: Ana ve baba, sâir mahremlerden, mahremler de geride kalan akrabadan önceliklidir. Bunlar uzak yerlerde ise mektuplarla gereken irtibâtı sağlar, hal ve hatırlarını sorar ve öğrenirler. Eğer bilfiil ziyâret imkanı varsa, ziyâret etmeleri efdaldir. Ana ve babası hayatta olup da yanında bulunmazlarsa, bu durumda bilfiil ziyâret etmesini arzularlarsa veya hizmetlerine ihtiyaçları varsa, mektup göndermekle yetinilmez. Sıla-i rahm konusunda büyük kardeş, babadan sonra baba gibidir. Kezâ dede ve daha yukarıda olanlar da. Büyük kız kardeş ve teyze de ana gibidir. Kimi amca da baba gibidir demiştir. Bunların dışında kalan akraba için sıla-i rahm, mektup ve hediye göndermekle de kâfî gelir. Bilinmiş olsun ki, sıla-i rahimden gâye, onların irtibat kurmaları hâlinde “sen de irtibat kurarsın” ma‘nâsı değildir. Çünkü bu, karşılıklı bir irtibat şekli olur. Asıl amaç, onlar irtibâtı kesseler bile sen irtibâtı sağlayacaksın ma‘nâsıdır.   (Muhammed Alâeddin, el-Hediyyetü’l Alâiyye, 324-326.s.)

 

ÂYET-İ KERÎME

“Allâh’a kulluk edin, O’na hiç bir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabalara, yetimlere, düşkünlere, yakın ve uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve size hizmet eden kimselere iyilik edin. Allâh, kendini beğenip öğünenleri elbette sevmez.”

(Nisâ s. 36)

18

HAYÂ

Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.)’den nakledildiğine göre Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

– “Şu dört şey, peygamberlerin sünnetleri arasındadır: Güzel koku sürünmek, nikâh (evlenmek), misvak ve hayâ.” Ukbe b. Âmir (r.a.) yolu ile gelen bir rivayette, Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu anlatılır:

– “Peygamber sözlerinden insanlara ulaşan bir cümle şudur: Utanmadıktan sonra istediğini yap.” Abdullah b. Mes‘ûd (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlatır: “Hakkı ile Allâh’tan hayâ ediniz.”

– Allâh’a hamdolsun, Allâh’tan utanıyoruz, dediler. Bunun üzerine, Resûlullah (s.a.v.) şöyle anlattı:

“Allâh’tan utanmak, anladığınız ma‘nâda değildir. Bir kimse, Allâh’tan utanıyorsa, başı ve onun ihtivâ ettiği duyguları korur. İçini ve onun çevresindeki duyguları korur. Ölümü ve kabirde çürümeyi hatırlar. Âhireti isteyen kimse, dünya hayatının geçici süsünü bırakır. Bir kimse, anlatılanları yaparsa, tam ma‘nâsı ile Allâh’tan utanmış olur.”

– Hayâ iki çeşittir: Biri, insanlarla senin aranda olan hayâdır. Diğeri Allâh’la senin aranda olan hayâdır.

İnsanlarla aranda olan hayâ, onların senin için bakılması helâl olmayan yerlerine gözlerini kapamandır.

Allâh’la aranda olan hayâ ise, O’nun ni‘metini bilip, O’na isyân etmekten utanmandır.

Hz. Ömer (r.a.) birgün Resûlullâh (s.a.v.)’in yanına gitti, Resûlullâh (s.a.v.) ağlıyordu.

– Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Seni ağlatan nedir? diye sorunca, şöyle anlattı:

– “Cebrâil’in bana dediğine göre, Allâhü Te‘âlâ, saçı ağaran bir müslümana azâb etmekten utanıyor. Ama, o yaşlı kimse, Allâh’a karşı gelmekten nasıl utanmıyor! Hele müslüman olarak saçı ağardıktan sonra!”

(Ebu’l Leys Semerkandî, Tenbihül Ğâfilin Bostânü’l Ârifîn, 555.s.)

19

DÜĞÜNLERDEKİ İSRÂF VE ZARARLARI

Düğünlerde, işlenen israf ve aşırı masrafların ve kız velileri tarafından alınmış olan (başlık parası gibi) gayri meşrû‘ paraların tevlîd ettiği; ferdî, içtimâî, âilevî, ahlâkî, maddî ve ma‘nevî zararları, menfî te’sirleri pek büyüktür. Bunları şöyle hulâsa etmek mümkündür:

1) Bu menfur davranış, her şeyden evvel nikahın feyz-ü bereketinden mahrum etmekte ve zinâya zemin hazırlamaktadır.

2) Cemiyet binasının bir temel taşı mesâbesinde olan âile yuvalarını perişan edip temelden sarsmaktadır. Çünkü ağır, şiddetli borç altında kalmaktadırlar. Halbuki ağır borç, huzûrsuz eder, uyku uyutmaz, rahatı kaçırır. Huzûru kalmamış ve rahatı kaçmış olan âileler ise; vücûdun, felce tutulmuş, titrek uzvuna benzerler. Bilâhare ailelerin bu ıztırap ve rahatsızlığı -tabii ki- topluma da sirâyet eder…

3) Bu yüzden, evlenen çiftler (karı-koca) arasında da elbette geçimsizlik zuhûr edecektir. Borçlarını ödemek için erkek, -çalışmak maksadiyle- diyâr-ı gurbete gidip taze karısını yapayalnız bırakmaya mecbur kalacak fakat hanım bundan rahatsız olup şikâyette bulunacaktır. Zamanımızda, vakur ve fıtrat-ı selîmeye sahibi gençlerin, istikrah edip evlenmekten yüz çevirmelerinin bir sebebi de, bu hazîn manzarayı her yerde müşâhede etmiş olmalarıdır.

4) Bu haram parayı yiyenler, hayattan haz alamaz, rızıklarında bereket bulamaz ve sînelerinde sürûr, vicdan huzûru duyamazlar. İbâdetleri de kabûl edilmez!..

5) Evlenen oğlan ile kızın âileleri; birbirine, daha hısım olmadan hasım olur, amansız düşman kesilir ve böyle olmaktadır. Halbuki nikâhın en büyük hikmetlerinden biri de, sadece zevceyn’in; karı-kocanın değil, her iki tarafın âileleri arasında da bir akrabalık rabıtası te’sis etmek, mühim hadiselere karşı birbirinin yardımına koşacak hısımları çoğaltıp bu dâireyi genişletmektir.

(Ekrem Doğanay, İslâmda Tesettür ve Zinânın Hükmü, 126-127.s.)

22

SABIR ÎMÂNDA BAŞ GİBİDİR

Hz. Alî (r.a.) buyuruyor ki: “Ayık olunuz, dinleyiniz, Herhangi birinizi, yalnız günahı korkutsun. Bir ümidi varsa, o da Rabbine olsun. Bilmediği bir şeyi öğrenmek için, sizden hiç kimse utanmasın. Ayrıca, bilmediği bir şey kendisine sorulduğu zaman: Bilmiyorum, demekten utanmasın. Biliniz ki, işleri yapmakta sabır, bedende baş gibidir.”

Yezîd Rakkaşî şöyle anlattı: “Bir adam ölüp kabre girdiğinde namazı gelir; sağına durur. Zekâtı gelir; soluna durur, iyiliği gelir; onu korumasına alır. Sonra, sabrı gelir; onun için müdâfaaya geçer.” Diğerlerine şöyle der: “Eğer bu arkadaşınızı kurtaracaksanız öne geçin. Yoksa ben arkadan onun müdafaasını yaparım.”

Yâni; ona gelecek azabı atmaya gücünüz yeterse yapın, yoksa ben hepinize bedelim. Ondan azâbı tek başıma def ederim. Bu rivâyet, şunu gösterir ki, sabır, amellerin en üstünüdür. Allâhü Te‘âlâ bu konuda şöyle buyurdu:

“Sabredenlere, mükâfatları hesapsız verilecektir.” (Zümer s. 10)

Anlatılır ki: “Bir kimse kötü bir iş yaparsa, cezâsını görür.” (Nisâ s. 23) Âyet-i kerimesi nâzil olunca Hz. Ebû Bekir (r.a.) şöyle sordu:

– Bu âyetten sonra, nasıl ferahlık olur, yâ Resûlallâh (s.a.v.)?

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

– “Allâh seni bağışlasın, ey Ebû Bekir! Sen hiç hasta olmuyor musun? Sana bir ezâ gelmiyor mu? Sen hiç yorulmuyor musun? Sen hiç üzülmüyor musun? Bütün bunların hepsi, senin günâhlarına keffârettir.”

Ebû Davud, Muhammed b. Eşlem yolu ile Resûlullâh (s.a.v.)’e ulaştırdığı bir rivâyeti şöyle anlattı:

– “Biri Resûlullah (s.a.v.)’e geldi ve şöyle dedi:

– “Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Malım gitti. Vücûdum da hastalandı.” Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

– “Vücûdu hasta olmayan, malı gitmeyen kulda hayır yoktur. Allâh bir kulunu sevince musîbete uğratır. Musîbete uğratınca da sabır ve tahammül gücü verir.”

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbihül Ğâfilin Bostânü’l Ârifîn, 281.s.)

24

 

YALAN KONUŞMAK VE                  YALAN YERE YEMÎN ETMEK

Yalan büyük günahlardandır.

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Yalan, nifak kapılarından bir kapıdır.” “Kul, Allâhü Teâlâ’nın indinde yalancı yazılana kadar, bir yalan söyler.” “Yalan rızkı azaltır.”

“Tüccarlar fâcirdirler.” Yâni tüccarlar, kötü iş işlerler. Alışveriş helâl olunca, “Niçin böyledir?” diye, sordular. “Yemîn ettikleri ve günaha girdikleri, konuştukları zaman yalan söyledikleri için” buyurdular.

Yine buyurdular ki: “İnsanları güldürmek için yalan söyleyenlere, yazıklar, esefler, korkular olsun!.”

Abdullah ibn Cîrad (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.)’e “Mü’min zinâ eder mi?” dedi. “Edebilir” buyurdular. “Yalan söyler mi?” dedi. “Hayır” buyurdular ve “Yalan söyleyenler, îmânı olmayanlardır” âyet-i kerîmesini okudular. Abdullah ibn Âmr (r.a.) der ki: “Küçük bir çocuk oyun oynamaya gitti. Gel, sana bir şey vereyim, dedim. Resûlullâh (s.a.v.) evimizde idi. “Ne vermek istedin?” buyurdular. “Hurma” dedim. “Vermezsen, amel defterine yalan söyledi yazarlar.” buyurdular. Yine buyurdular ki: “En büyük günahların neler olduğunu size bildireyim: Şirk, anayı babayı incitmek.” Böyle buyurdu ve bir yere dayanıp otururken kalktı, doğru oturdu ve “Ayrıca yalan da söylememelidir” buyurdular. Yine buyurdular ki: “Yalan söyleyen kuldan melek bir mil uzak olur.” Bunun için demişlerdir ki, aksırma, doğru söz konuşurken olur. Zîrâ hadîs-i şerîfte, “Aksırmak melektendir ve esnemek şeytandandır” buyuruluyor. “Konuşma yalan olursa melek bulunmaz ve aksırma da olmaz” buyuruldu. Yine buyurdular ki: “Yalan bir sözü nakleden de bir yalancıdır.” Yine buyurdular ki: “Yalan yere yemin ile bir kimsenin malını alan, kıyamet günü Allâhü Te‘âlâyı kızgın olarak görür.” Yine buyurdular ki: “Mü’minde her haslet (huy) bulunabilir; hâinlik ve yalan bulunamaz.”

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), Kimyâ-i Saâdet, 437-438.s.)

2

YALAN YERE SÖZ VERMEK

Resûlullâh (s.a.v.): “Üç şey vardır ki, bunlardan biri kimde bulunursa, namaz kılsa da, oruç tutsa da münafıktır. Konuşunca yalan söyler, söz verince sözünde durmaz, kendisine verilen emânete hıyânet eyler.” “Söz vermek borç gibidir. Kaçmamak lâzımdır.” buyururlar.

Allâhü Te‘âlâ, İsmail (a.s.)’ı övüyor ve onun için, sözünün eri buyuruyor. Derler ki, bir kimseye bir yerde buluşmak için söz verdi. Yirmi iki gün orada bekledi ve sözünü yerine getirmek istedi. Ashâb-ı kirâmdan biri anlatır: Resûlullâh (s.a.v.)’e biât ettim ve şuraya geleceğim, dedim, sonra unuttum. Üçüncü gün gittim, orada idi. Buyurdular ki: “Ey delikanlı, üç gündür seni bekliyorum.”

Resûlullâh (s.a.v.) birine söz verip, “Geldiğin zaman işini görürüm.” buyurdu. Hayber’den alınan ganimetleri taksim ettikleri vakit o kimse geldi ve “Yâ Resûlallâh (s.a.v.), bana söz vermiştiniz” dedi. “Ne istersen vereyim” buyurdu. Seksen koyun istedi. Verdi, ve “Çok az istedin. Musa (a.s.), Yûsuf (a.s.)’ın kemiklerini bulduğunu söyleyen kadına, istediğini yapacağım diye söz verince o senden iyi istedi ve senden daha çok istedi. Musa (a.s.) ne istersin? buyurduğu zaman: Gençliğimin bana verilmesini ve Cennette seninle olmayı isterim, demişti” buyurdu.

Bunun üzerine bu kimsenin bu hikâyesi Arablar arasında darb-ı mesel oldu. Filân kimse Allâh’ı istemektense seksen koyun ister, diye söyler oldular.

Elden geldiği kadar zorla söz vermemelidir. Resûlullâh (s.a.v.) “İnşâallâh yapabilirim” derdi. Söz verince, bir zarûret olmaksızın, elden geldiği müddetçe sözünü yerine getirmelidir. Bir kimseye bir yerde buluşmayı söz verince, âlimler, namaz vakti girinceye kadar orada beklenir, dediler. Bir kimseye verilen bir şeyi geri almak, sözünde durmamaktan daha çirkindir. Resûlullâh (s.a.v.) böyle kimseyi kustuğunu yiyen köpeğe benzetmiştir.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), Kimyâ-i Saâdet, 436.s.)

6

 

FİTNE DÖNEMİ

Ebû Mûsâ (r.a.) anlatıyor: “Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki:

“Kıyâmetten hemen önce karanlık gecenin parçaları gibi fitneler var. Kişi o fitnelerde mü’min olarak sabaha erer, akşama kâfir olur; mü’min olarak akşama erer, sabaha kâfir çıkar. O fitnede oturan, ayakta durandan hayırlıdır. Yürüyen koşandan hayırlıdır. Öyleyse yaylarınızı kırın, kirişlerinizi parçalayın, kılıçlarınızı da taşa vurun. Sizden birinin evine girerlerse Hz. Âdem’in iki oğlundan hayırlısı olsun (ölen olsun, öldüren değil).” (Ebû Dâvud)

Ebû Dâvud, “koşandan” kelimesinden sonra şu ziyâdeyi kaydetmiştir: Yanındakiler, “Bize ne emredersiniz (ey Allâh’ın Resûlü)?” dediler. “Evinizin demirbaşları olun!” buyurdu.

  1. Resûlullâh (s.a.v.), kıyâmete yakın çıkacak fitnelerin dehşetini belirtmek için, zifirî karanlık gecenin parçalarına benzetmiştir. Yani peşpeşe fitneler olacak, her biri, gece parçası gibi karanlık, yani doğru yanlış, haklı haksız, isabetli hatalı vs. şekilde tefrik etmek imkânı tanımayacak, son derece dehşetli olacak demektir. Bu teşbihten maksat fitnenin büyüklüğünü ifadedir.
  2. Hz. Âdem (a.s.)’ın iki oğlundan hayırlısı Hz. Hâbil’dir. Kardeşi Kabil onu öldürmek istediği vakit âyet-i kerîmenin ifâdesiyle kardeşine: “Sen beni öldürmek için elini bana kaldırsan da, ben seni öldürmek için elimi sana kaldırmayacağım” (Mâide s. 28) demiştir. Bu âyette, Cenâb-ı Hakk fitne sırasında Müslümanların takip edeceği siyâseti açıklamış olmaktadır: “Fitneden kaçmak, öldürmektense ölmeyi tercih etmek.” İslâm’da bunun ilk örneğini Hz. Osman (r.a.)’in verdiği belirtilir: O fitnenin büyümemesi için öldürmeyi değil, öldürülmeyi tercih etmiştir.
  3. Evin demirbaşı olmaktan maksâd, evden ayrılmamak, dışarı çıkıp fitneye bulaşmamaktır. Nasıl ki demirbaş denen halı, kilim gibi bir kısım eşyalar devamlı evde kalırlar; fitne sırasında da o eşyalardan biri gibi olmak yani evden dışarı çıkmamak tavsiye edilmiştir. Bundan da maksad, fitneye katılmamaktır.

(Prof. Dr. İ. Canan, Kütüb-i Sitte, 13.c., 184.s.)

8

İNSANLARI ÖVME

Bunda altı âfet vardır. Dördü söyleyen için, ikisi de övülmekte olan, dinleyen içindir:

  1. Öven kişi olduğundan fazla söyleyip, yalancılık yapar. Hadîs-i Şerîfte geldi ki: “İnsanları övmekte aşırı gidenin kıyâmette dili, o kadar uzun edilir ki, yere yayılır, üzerine basar ve ayağı kayıp düşer.”
  2. Nifâka düşer. Karşısındakini överek onu sevdiğini göstermek ister. Halbuki onu sevmemektedir.
  3. Aslını bilmediği şeyler söyler. Meselâ siz zâhidsiniz, müttekisiniz, ilimle dolusunuz ve bunun gibi sözler söyler.

Bir kimse, bir başkasını övdü. Resûlullâh (s.a.v.). “Sana yazıklar olsun. Onun boynunu vurdun” buyurdu. Sonra yine buyurdular ki: “İlle de bir adamı övmek istiyorsanız, falancayı böyle sanıyoruz, Allâh’a karşı kimseyi tezkiye edecek değiliz. Herkesin murâkıbı Allâh’tır. Allâh da böyle kabul ederse iyidir, dersiniz.”

  1. Övdüğü kimse zâlim olabilir ve onun sözüyle sevinebilir. Zalimi sevindirmek ise caiz değildir: Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Fâsıkı övene Allâhü Te‘âlâ gazab eder.”

Övülen kişiye iki şekilde zararı vardır:

  1. Kendini beğenir ve gururlanır, Hazret-i Ömer (r.a.) bir gün yanında kamçısı oturuyordu. Cârûd isminde birisi yanlarına geldi. Birisi, bu Rebia kabilesinin reîsidir, dedi. Ömer (r.a.) Cârûd’a kamçı ile vurdu. “Yâ Emîre’l-Mü’minin, bu dayak niçindir?” dedi. “Bu adamın ne dediğini duymadın mı?” buyurdu. Ve tekrar Ömer (r.a.) buyurdu ki: “Kalbine bir şey geldiğinden korktum. O gururu kırmak istedim.”
  2. Karşısındakine âlimsin ve sâlihsin gibi sözler söylerse ilerisi için çalışmaz ve “Ben zaten olgunlaştım.” der.

Resûlullâh (s.a.v.)’in huzûrunda birini övdüklerinde, “Boynunu vurdun, duyarsa felâh bulmaz. Bir kimsenin, keskin bir bıçak ile, bir kimseye saldırması, onu, yüzüne karşı övmekten daha iyidir.” buyururlardı.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), Kimyâ-i Saâdet, 452-454.s.)

19

 

YALAN NE ZAMAN CÂİZ OLUR?

Yalanın haram olması, kalbe tesir etmesi, iz bırakması, kalbi bulanık ve karanlık eylediği içindir. Fakat yalana ihtiyaç düşerse ve bir iş için olursa, mekruh olsa da haram değildir. Çünkü mekrûhtan kalbde haram gibi eser kalmaz. İyilik için söylerse, kalb ondan kararmaz. Şüphesiz bir Müslüman bir zâlimin elinden kaçarsa, onun nerede olduğunu doğru olarak söylemek gerekmez. Belki yalan söylemek burada vâcib olur.

Resûlullâh (s.a.v.) yalan söylemeye üç yerde izin vermiştir: Biri harbde olup düşmana niyetini ve harekâtını söylememektir. İkincisi, iki Müslümanı barıştırmak için, her iki taraftan, söylememiş olsalar da, güzel sözler söylemek. Üçüncüsü, iki hanımı olan, her birine en çok seni seviyorum, diyebilir. O hâlde bir zâlim, bir kimsenin malının ve parasının ne kadar olduğunu sorarsa, ona doğru söylememek câizdir. Bir başkasının gizli bir günahını sorsalar söylememek yine câizdir. Çünkü İslâm dîni, kötü ve çirkin işleri örtünüz buyuruyor. Bazı va‘dlerde bulunmadan kadın kocasının sözüne itaat etmiyorsa, elinden gelmezse bile va‘d etmek câiz olur. Bunun gibi şeyler günah olmaz. Burada ölçü, yalan söylememektir. Fakat doğru söylediği zaman sakınılması îcâb eden bir zarar meydana gelecekse, adâlet ve insaf terâzisiyle tartıp, o şeyin şerîatta bulunmaması, yalanın bulunmamasından daha çok isteniyorsa: Meselâ insanlar arasında harp, kavga, dargınlık, karı-koca arasındaki dargınlık, bir malın telef olması, gizli şeylerin açığa vurulması, günahlarından ötürü hakârete uğramak gibi şeylerde, yalan söylemek mubah olur.

Çocuğa, mektebe, hocaya gitmesi için bazı şeyler va‘d etmek, yalan bile olsa câizdir. Hadîs-i şerîfte, “Onu yazarlar, mubah olanı da yazarlar. Niçin bunu söyledin diye sorarlar. O da öyle bir sebep söyler ki, yalan söylemesi onunla mubah olur” buyuruldu.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), Kimyâ-i Saâdet, 438-440.s.)

20

GIYBET ÂFETTİR

Gıybet, doğru olsa bile bir kimsenin arkasında ondan bahsedip, duyduğu zaman üzüleceği şekilde konuşmaktır. Yalan söylerse, iftirâ ve bühtan olur.

Bu da ekseriya dil ile olur. Allâhü Te‘âlânın korudukları hariç bundan kimse kurtulamaz. Çok büyük günahtır.

Âyet-i Kerîme’de; “Bâzınız bâzınızı gıybet etmesin. Hanginiz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır? Ondan tiksinirsiniz.” (Hucurât s. 12) buyuruluyor.

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Gıybetten sakınınız; zîrâ gıybet, zinâdan daha şiddetlidir. Çünkü zinâ eden kimse tevbekâr olur, Allâh da kendisini afveder. Fakat gıybet edilen, affedilinceye kadar, gıybet eden affedilmez.”

Yine buyurdu: “Mi‘rac gecesi bir grup insan gördüm, tırnakları ile yüzlerinin etlerini kazırlardı. Bunlar kimdir? dedim. İnsanları gıybet edenlerdir, dediler.”

Süleyman ibn Câbir (r.a.) anlatır: Resûlullâh (s.a.v.)’e bana, beni koruyacak bir şey öğretiniz, dedim. “Kendi kovandan başkasının kabına su doldurmak olsa bile iyi işi küçük görme, Müslüman kardeşine doğru ol, yanından kalkınca gıybet etme” buyurdu.

Allâhü Te‘âlâ Mûsâ aleyhisselâma vahiy gönderdi: “Gıybet edip tevbe etmeyen cehenneme girenlerin birincisi olur. Tevbe edip de ölen ise cennete girenlerin sonuncusu olur.”

Katâde (r.a.) buyuruyor: “Kabir azâbı üç kısımdır: Üçte biri gıybet, üçte biri söz taşımak, üçte biri de elbisesini bevilden korumamaktandır.”

Ali ibn Hüseyin (r.a.) gıybet eden birini gördüğünde, “Sus! Bu, cehennem köpeklerinin yiyeceğidir” buyururdu.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), Kimyâ-i Saâdet, 441-442.s.)

6

 

GIYBETİN KEFFÂRETİ

Gıybetin keffâreti tevbe etmekle, pişman olmakla ve helâlleşme ile olur. Ancak bu şekilde Allâh ve kul hakkından kurtulunur. Resûllullah (s.a.v.) buyuruyor ki: “Bir kimsenin malını veya parasını gasb eden; malın, paranın ve dünyânın işe yaramadığı, kendi sevâbları hak sâhibine verilip, sevâbı yoksa, hak sahibinin günâhları da kendisine verileceği gün gelmeden onunla helalleşsin.” Aişe (r.anhâ) bir kadın için, “Uzun dillidir” deyince, Resûlullâh (s.a.v.); “Bir gıybet ettin, o kimseden helâllik iste” buyurdular. Hadîs-i şerîfte bildirildi ki: “Bir kimse bir kimseyi gıybet ederse, Allâhü Teâlâ’dan ona afv ve mağfiret dilesin.” Bazıları bu hadîs-i şerîften mağfiret dilemenin kâfi geldiğini, helâllaşmaya lüzum kalmadığını zannettiler. Diğer sözlerin delîli ile yanıldıkları anlaşılır. İstiğfar, yâni mağfiret dileme, hayatta olmadığı zaman olur. O zaman onun için istiğfar etmelidir. Helâllaşmak ise, tevâzu ve pişman olarak huzûruna çıkıp, yanıldım, yalan söyledim, beni afvet demekle olur. Affetmezse, onu övmeli, bağlılığını, sevdiğini bildirmeli, yalvarmalı, gönlünü almalı ve helâl ettirmelidir. Yine helâl etmezse, hak onundur. Fakat bu hareketleri sevâb olarak yazılır ve belki de, kıyâmet günü onun karşılığı olur. Affetmek hepsinden iyidir. Bizden öncekilerden öyleleri vardı ki, haklarını helâl etmediler ki, bizim amel defterimizde bundan daha iyi sevâb yoktur. Affetmenin sevâbı, o sevâbdan daha üstündür.

Hasan-ı Basrî Hazretlerini bir kimse gıybet etti. O kimseye bir tabak hurma gönderip, “Duydum ki, ibadetlerini bana hediye etmişsin. Ben de karşılık olarak bir şey vermek istedim. Ancak bu kadar hurmam vardı. Hepsinin karşılığını veremediğim için özür dilerim.”

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), Kimyâ-i Saâdet, 449.s.)

7

 

FİTNE

İbn-i Abbas (r.a.) anlatıyor:

“Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki:

“Bu gece Rabbimden bir melek (elçi olarak) geldi. Bir rivâyette ise şöyle demiştir: “Rabbim bana en güzel bir sûrette geldi” ve: “Ey Muhammed!” dedi.

“Buyur Rabbim, emrindeyim!” dedim.

“Mele-i A‘lâ (da bulunanların) nelerde yarıştıklarını biliyor musun?” dedi.

“Hayır!” dedim. Bunun üzerine elini omuzlarımın arasına koydu. Hatta onun serinliğini göğüslerimde hissettim. Derken semâvat ve arzda olanları öğrendim. Sonra: “Ey Muhammed! Mele-i A‘lâ (efrâdı) nelerde yarışır biliyor musun?” dedi.

“Evet! Dereceler (i artıran ameller) de, keffâretlerde.” (Keffaretler ise) yaya olarak cemaatlere gitmek, şiddetli soğuklarda abtesti tam almak, namazdan sonra namaz beklemektir. Kim bunlara devâm ederse hayır üzere yaşar, hayır üzere ölür, günah mevzuunda da annesinden doğduğu gündeki gibi olur” dedim. Sonra tekrar: “Ey Muhammed!” dedi.

“Buyurun emrinizdeyim!” dedim.

“Namaz kıldığın vakit, dedi, şunu oku: “Allâhım, senden hayırları yapmamı, kötü şeyleri de terketmemi ve fakirleri sevmemi talep ediyorum! Kullarına bir fitne arzu edersen, beni, fitneye düşmeden, yanına al!”

(Gece bana gelen elçi veyâ Rabbim son olarak) dedi ki: “Dereceler ise, selâmı yaymak, yemek yedirmek, insanlar uyurken gece namaz kılmaktır!”

(Tirmizî)

8

SADÂKATİN (DOĞRULUĞUN) FAZÎLETİ

Kur’ân-ı Kerîm’de Allâhü Te‘âlâ: “İnsanlardan, Allah’a verdiği ahdi yerine getirenler vardır.” (Azhâb s. 23) buyurmuştur. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) de: “Doğruluk iyiliğe, iyilik ise cennete hidâyet eder. İnsan, sadâkatiyle Allah katında sıddîklardan yazılır. Yalancılık kötülüğe götürür. Kötülük de cehenneme iletir. Kişi yalan söylemekle Allah katında yalanclardan sayılır.” buyurmuşlardır.

Abdullâh ibn Abbas (r.a.): “Dört vasfa sâhib olan kârdadır. Bunlar doğruluk, hayâ, güzel huy ve şükürdür.” demiştir.

Bişr b. El-Hâris: “Allah’a karşı doğrulukla amel eden, insanlardan tevahhuş eder, uzaklaşır” demiştir.

Ebû Abdullâh er-Remelî anlatıyor: “Mansûr ed-Dinnûrî’yi rü’yâmda gördüm ve:

– Allâh sana ne mu‘âmele yaptı? diye sordum. O da:

– Allâh beni mağfiret etti, bana rahmet etti ve umduğumun fazlasını verdi, dedi. Bunun üzerine kendisine:

– Kulun Allâh’a yönelttiği ibâdetlerin en güzeli nedir? diye sordum. O da:

– En güzeli sadâkat, en çirkini de yalancılıktır, dedi.

Ebû Süleymân da: “Doğruluğu binit, hakkı kılıç ve Allah’ı aramağı da gâye edin.” demiştir.

Adamın biri hâkimin birisine:

– Dünyâda doğru insan görmedim, deyince, hâkim:

– Doğru olsan, doğruları bulurdun, demiştir.

Muhammed b. Alî el-Kettânî: “Allah (c.c.)’ün dînini üç direk üzerinde bulduk. Bunlar, hak, sadâkat ve adâlettir. Hak âzâlarda, adâlet kalbde, sadâkat da sözdedir” dedi.

Allâhü Te‘âlânın: “Allah’a karşı yalan uyduranların, kıyâmet günü, yüzlerinin simsiyah olduğunu görürsün” (Zümer s. 60) buyurduğu âyet-i celîlesinin tefsîrinde, Sevrî (rh.a.): “Bunlar, Allah’ı sevdikleri iddialarında doğru olmayan kimselerdir” demiştir. Allâhü Te‘âlânın Dâvud (a.s.)’a bir vahyinde: “Yâ Dâvud, yalnızlığında beni tasdik edeni, toplum arasında ben tasdik ederim” buyurmuştur.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), İhyâ u Ulûmid-din, 4.c., 692.s.)

16

 

KALB-İ SELÎM

“Yâ Rabbi! Ölülerin diriltilip kabirlerinden kalktıkları günde beni rüsvây etme. Zîrâ ölülerin kabirlerinden kalktıkları günde mal ve evlât fâide veremez. Sâdece Allâh’a selâmet-i kalb ile gelen kimsenin ameli menfaat verir ve o kimse menfaat görür!” dedi. (Şu‘arâ s. 83-89)

“Kalb-i selim” ile gelen kimseden murad: Malını hayrata sarf ve evlâdına Hakk dîni öğreten ve Hakk yola irşad ile kalbi mal ve evlâdının fesâdından sâlim olan kimsedir.

Binâenaleyh Kalb-i selîm: Dîninde cehâletten, ahlâk-i fâsideden, mal ve evladın şerrinden sâlim ve pâk olarak huzûr-u İlâhiyyeye gelen kimsedir. Şu halde malını hayrâta sarf ve evlâdına ahkam-i dîniyyeyi öğreten, emrâz-i kalbi, ahlâk-ı zemîme ve cehâletten sâlim olarak âhirete giden kimsenin mal ve evlâdından menfaat göreceğine bu âyet-i celîle delâlet eder. Hakk Te’âlâ Hazretlerinden duâ talebeden kimsenin evvelâ Vâcib Te’âlâ Hazretlerini medh u senâ etmesi, duâsının kabûlünün şartlarından olduğuna bu âyet-i celîle delâlet eder.

Keşfü’l-Esrâr Tefsîri’nde; “Selîm kalb”: Kalbin küfür, nifâk marazlarından ve meâsîden sâlim olmasıyla tefsir edilmiştir. Zira

Sahih bir Hadîs-i Şerîf’de beyan edildiği vechile a’za-yı cevârih kalbe tâbi’dir.

Ebu’l-Kasım el-Hakim’e, “Kalb-i selîm”den sorulduğunda dedi ki:

Onun üç alâmeti vardır:

1 – Hiç kimseye eziyet etmemek,

2 – Hiç bir kimseden incinmemek,

3 – Bir kimseye iyilik yaptığında ondan mükâfat beklememek.

Zira insan hiç kimseye eziyyet etmeyince huzur-u İlâhi’ye “vera” ile, kimseden incinmeyince vefâ ile, yaptığından mükâfat beklemeyince de ihlâs ile gelir. (Rûhu’l-Beyân)

İbn-i Atâ dedi ki: “Selim”, Dünyâ ve âhiret âfetlerinden hiçbir şey karşısında teşevvüş duymayan kimsedir. (Ya’ni zihni karışmayan, bocalamayan kimsedir.)

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Hz. İbrâhîm (a.s.), 105.s.)

21

 

 

TESETTÜR, MEDENİYET-İ FÂZILA’YA

HİÇ BİR SÛRETLE MÂNİ TEŞKÎL ETMEZ

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, ilmihâl derecesinde ilim öğrenmek ile insanlara muhtaç ve onlara yük olmayacak derecede helâlinden rızık kazanmak her müslim ve müslimeyn (müslüman erkek ve kadın) üzerine farz olduğunu beyan buyurarak herkesi kendi gayret ve çalışmasıyla geçinmeye sevk ve icbar etmektedir.

Hicab ve tesettür gibi şer’î hükümler medeniyet-i fâzılaya mâni olsaydı kimsesiz ve fakir kadınların kendi çalışma ve gayretleriyle geçinmeleri farz kılınmaz ve Hz. Âişe (r.a.) gibi, müslüman kadınların meşâhirinden (ünlülerinden), iktisab etmiş (kazanmış) oldukları fazîlet ve kemâle nâil olamazlardı.

Şer‘-i şerîf nazarında kadınların öğrenecekleri ulûm (ilimler) ve fünûn (fenler) üç kısımdır: Vacib, mendûp, mubâh. İlmihal derecesinde i’tikâdiyet (inanılacak şeyler) ve ameliyyat-ı diniye (işler) ile karı-koca hukûkuna dâir içtimâî meseleleri öğrenmek her müslüman kadına vâcibdir. Koca ile muâşeret keyfiyetini, ev idaresini, çocuk terbiyesini, maîşette iktisad ve tasarruf gibi faydalı ma‘lûmatlar ile terzilik, dokuculuk, örücülük, ip eğirmek ve bükmek, nakış ve aşçılık gibi kadınların hallerine mütenâsib olan faydalı sanatları öğrenmek mendûbdur.

Çünkü, “Kadın Rabbisinin farz kıldığı ibâdetleri edâ edip, kocasına itaat eder ve elinde ip eğirme aletini hareket ettirirse Cenâb-ı Allâh’ı mütemâdiyen tesbîh etmiş gibi sevâba nâil olur. Elinde ip eğirme âleti, işine devâm ettiği müddetçe sanki cemaatle namaz kılmış gibi sevâba nâil olur. Çocukları için yemek pişirdiği zaman, küçük günâhları dökülür.” hadîs-i şerîfi ile Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz dînî farzlarını edâ eyleyip de, el işleriyle, ev işleriyle meşgûl olan kadınlara sevâb ve mükâfat va‘d buyurmaktadır.

(Hüseyin Erdoğan, İslâm’da Kadın Tesettür İzdivaç, 350.s.)

23

 

FİTNE PATLAK VERİRSE YAPILACAK ŞEYLER

Ebû Ümeyye eş-Şa‘bânî anlatıyor: “Ey Ebû Sa‘lebe, dedim, şu âyet hakkında ne dersin?” (Meâlen):

“Ey îmân edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda oldukça sapıtmış olanlar size zarar vermez..” (Mâide s. 105)

Bana şu cevâbı verdi:

“Gerçekten bunu, iyi bilen birine sordun. Zîrâ ben aynı şeyi Resûlullâh (s.a.v.)’e sormuştum: Buyurmuştu ki:

“Ma‘rufa sarılın, münkerden de kaçının! Ne zaman uyulan bir cimrilik, takip edilen bir hevâ, (dîne, âhirete) tercih edilen dünyâlık görür, rey sâhiplerinin (selefi dinlemeden) kendi reylerini beğendiklerini müşahede edersen, o zaman kendine bak. İnsanlarla uğraşmayı bırak. Zîrâ (bu safhaya gelince) arkanızda sabır günleri var demektir. O günler avuçta ateş tutmak gibi (sıkıntılıdır. O günlerde, sizin kadar amel yapabilen bir kimseye elli kişinin ecri verilecektir.” (Ebû Dâvud)

Hadîsde bu alâmetler şöyle sayılır:

  • İtaat gören cimrilik. Bazı âlimler aşırı, hırsla karışık cimrilik diye açıklamıştır.
  • Hevâya uyulması, yani şerîatın emirlerinin terkedilmesi.
  • Dîne tercih edilen dünyâ.
  • Rey sahiplerinin kitaba, sünnete, icmâı ümmete, sahâbe akvaline bakmadan kendi görüşünü beğenip ona tâbi olması.

Bu sayılanlar, hâricî bir düşmanın hâkimiyeti değil, İslâm cemiyeti içerisinde gayr-i İslâmî, beşerî değerlerin hâkimiyetidir, fitnedir, dahilî kargaşanın had safhaya ulaşmasıdır.

(Prof. Dr. İ. Canan, Kütübi Sitte, 13.c., 177.s.)

8

 

DÜNYÂYA SIRTINI DÖNMENİN FAZÎLETİ -1

Dünyâdan sana verilen her şey, senden önce başkasına verilmişti, senden sonra da başkasına verilir. Kalbini ona nasıl bağlarsın? Çünkü dünyâdan nasîbin kuşluk ve akşamdan fazla değildir. Bu kadar zaman için kendini helâk etme. Dünyâda mümkün mertebe oruçlu ol (sakın), âhirette orucunu aç (her ni‘meti ye). Çünkü dünyânın sermayesi hava, kârı ise cehennemdir.

Ebû Hâzım’a bir kimse dedi ki: “Dünyâyı seviyorum, kurtulmak için ne yapayım?” buyurdu ki: “Eline geçen helâlden olsun ve helâle sarf et. O zaman onu sevmek sana zarar vermez.” Bunu söylemelerinin esâsı, böyle yapınca dünyâdan soğuyacağını ve kalbine iyi gelmeyeceğini bildiklerindendir.

Ebû Hazım buyuruyor ki: “Dünyâdan kaçınız. Duydum ki, dünyâyı büyük tutanı kıyâmet günü tutarlar, başının ucundan birisi seslenir: Bu o kimsedir ki, Allâhü Te‘âlânın hakir gördüğü şeyi büyük tutmuştur.”

Lokman (a.s.), oğluna dedi ki: “Dünyâyı âhirete sat ki, her ikisinden de faydalanasın. Âhireti dünyâya satma ki, her ikisini de elden çıkarırsın.”

Ebû Ümâme-i Bahili buyurur ki: “Resûlullâh (s.a.v.)’i peygamberlikle gönderdikleri zaman şeytanın askeri şeytana, “İnsanlar arasına böyle büyük bir Peygamber geldi” dediler. Şeytan, “Dünyâyı seviyorlar mı?” dedi. “Seviyorlar” dediler. “Korkmayın, puta tapmasalar da, ben onları dünyâ sevgisi ile öyle yaparım ki, aldıkları, verdikleri ve sakladıkları hak üzere olmaz. Bütün kötülükler ve günahlar bu üçüne bağlıdır, dedi.”

Fudayl (r.a.) buyurur: “Eğer bütün dünyâyı helâl ve hesapsız olarak bana verseler, sizin murdar ve leşten utandığınız gibi ondan utanırım.”

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), Kimyâ-i Saâdet, 478.s.)

15

 

DÜNYÂYA SIRTINI DÖNMENİN FAZÎLETİ -2

İbn Mes’ud (r.a.) buyurdu: “Her gün bir melek seslenir: Ey insanoğlu, sana yeten az bir şey, sana yetmeyen ve gaflet ve durgunluğuna sebep olan çok şeyden daha iyidir, der.”

Samit ibn Aclân buyuruyor: “Senin karnın iki avucundan büyük değildir. Seni nasıl cehenneme götürür?”

Hadîs-i şerifte geldi ki: “Allâhü Te‘âlâ buyuruyor: Ey insanoğlu, bütün dünyâyı sana versem yediğinden fazla alamazsın, yiyeceğinden fazla vermeyip meşgale ve hesabını başkalarına verirsem, sana yaptığım iyilikten daha iyisi olur mu?”

Şa’bi (r.a.) buyuruyor: “Avcı bir serçe yakaladı. Kuş, “Beni ne yapacaksın?” dedi. “Kesip yiyeceğim.” dedi. “Beni yesen ne çıkar, eğer beni bırakırsan sana üç söz öğretirim ki, bir sözü elinde iken söylerim, diğerini beni bırakırken, üçüncüsünü de dağ başına uçunca söylerim.” “Peki birincisini söyle.” dedi. “Elinden çıkana üzülme.” dedi. Kuşu, salıverdi. Ağaca kondu. “Diğerini söyle.” dedi. “Olmayacak şeylere inanma.” dedi. Dağa uçtu ve “Ey bedbaht, eğer beni kesseydin, karnımda iki tane mücevher var idi. Her biri yüz gram ağırlığında idi. Zengin olur, fakirlik yüzü görmezdin.” dedi. Adam parmağını ısırdı, salıverdiğine çok üzüldü ve “Üçüncüyü bir daha söyle.” dedi. “Sen ilk ikisini unuttun. Üçüncüyü ne yapacaksın? Sana elinden çıkana üzülme ve olmayacak şeye inanma demiştim. Bilirsin ki, kanadım, ayaklarım da dahil olmak üzere hepsi elli gram gelmem. Nasıl olur da karnımda iki tane yüzer gramlık mücevher bulunur? Ve şayet bulunsaydı, senin elinden çıkınca üzülmekte ne fayda vardır?” Bunu söyledi ve uçtu.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), Kimyâ-i Saâdet, 492.s.)

16

AFFEDİCİ OLMAK

Abdullah b. Mes‘ûd (r.a.)’in meclisinde otururken bir adam beraberinde birisi olduğu halde içeri girdi ve arkadaşının sarhoş olduğunu söyledi. Abdullah b. Mes‘ûd (r.a.) adamın ağzını koklattırdı ve içkili olduğu anlaşılınca, sarhoşluğu geçinceye kadar adamı tutukladı.

Sonra bir odun parçası getirtti ve dallarını yoldurdu ve cellada:

“Bu adama içkinin cezâsı olan kamçıları vur.” dedi. Adam sırtında bir kaba kaftan veya yün elbise olduğu halde cezâ tatbîk edildi. Sonra adama:

– Sen bunun nesi olursun? diye sordu. Adam:

– Amcası olurum, deyince Abdullah (r.a.):

– Edebe riâyet etmediğin gibi, adamın kusûrunu da gizlemedin diye ona îtapta bulundu ve devâmla:

Haber verilen bir haddi icrâ etmek, İmâm için zarurîdir. Fakat Allah (c.c.) affeder ve affedenleri sever, dedikten sonra:

“Affetsin ve vazgeçsinler.” (Nur s. 22) âyet-i kerîmesini okudu.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in hırsızın elini ilk kestiği vakti hatırlıyorum, benzi sararmıştı. Oradakiler:

– Bu hâdiseye üzülmüş görünüyorsunuz? dediklerinde, Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

– Niçin üzülmeyeyim, din kardeşlerinize karşı şeytânlara yardımcı olmayın, buyurdular.

Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.) şöyle demiştir:

“Tek başıma bir adamın cinâyet işlediğini görsem; ne bu adama cezâ vermeğe kalkışır, ne de başkasını, kendisine bu cinâyeti göstermek için çağırırım.”

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), İhyâ-u ‘Ulûmu’d Dîn, 2.c., 498.s.)

18

 

 

 

ÖMER B. ABDÜLAZÎZ (R.A.)’İN

VERGİ ANLAYIŞI

İmâm Ebû Yûsuf’un Kitâbü’l-Harac’ında şöyle deniyor: Beşinci Râşid halîfe Ömer b. Abdülaziz (r.a.) döneminde İslâm toplumu içinde bulunan zımmîler, büyük çapta İslâm’a yöneliyor, gruplar halinde müslümân oluyorlardı. Böylece artık cizye denilen vergiyi vermiyorlar. Bazı bölge vâlileri, İslâm’ın süratli bir şekilde zımmîler arasında yayıldığını ve böylece cizye vermekten kurtulduklarını, bunun sonucu olarak da devletin vergi gelirlerinin düştüğünü görüp, durumu Halîfe Ömer (r.a.)’e iletiyor ve buna bir çare bulmasını istiyorlar. Beytülmâl’in önemli kaynaklarından birinin kuruduğunu ona hatırlatıyorlar. Şikâyet, İslâm devletinin reîsine ulaşıyor. Ömer (r.a.), sükûnet içinde ve üstün bir İslâmî yönetim anlayışının eseri olan şu güzel cevâbı veriyor: “Hiç şüphe yok ki, Yüce Allâh, önderimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’i, insanları İslâm’a çağırsın diye bir davetçi olarak göndermiştir, vergi memuru olarak değil!”

Müellif Nedvî, bu sözü naklettikten sonra der ki: İşte Ömer b. Abdülaziz, O Peygamber (s.a.v.)’in gönderiliş gâyesi olan hidâyet temeli üzerine inşâ ettiği devletin çıkarlarına ve gâyelerine bu perspektiften bakan bir anlayışı hâkim kılmıştır. Ömer (r.a.), devlet mes’elelerine bu açıdan bakıyordu. Zâten Peygamber (s.a.v.)’in gönderiliş gâyesi de bu değil miydi?

Ve bu anlayış da, bir hidâyet ve bir rahmet Peygamberinin vârisinin, bir mürşîdin, bir da‘vetçinin anlayışıdır. Bu bakış, bir da‘vâ adamının bakışıdır. Zîrâ o, şer‘î gerekçeleri ve dînî hedefleri bırakıp, dünyâya dalmış çıkarcı bir devlet yönetimi anlayışını tercih etmemiş, “hak” prensibini esâs almış ve dikkatle uygulamıştır.

(Ekrem Sağıroğlu, Halîfelik Dönemi Ömer b. Abdülaziz (r.a.), 206.s.)

31

 

İNSANOĞLU NEDEN GURURLANIR Kİ!

Azîz ve kıymetli olan kimse, ya ilim, ya kuvvet ve kudret, ya himmet ve irâde veyâhut da yüzünün güzelliği ile kıymetli ve azîzdir.

İnsanın ilmine bakarsan, ondan daha cahil kim vardır?

Zîrâ, eğer beyninde bir damar eğrilse, öleceğinden yahut delireceğinden korkulur. İnsan ise, neden olduğunu ve ilâcının ne olduğunu bilemez.

Kuvvet ve kudretine bakarsan, ondan daha âciz kim yardır? Zîrâ sinek ile boy ölçüşemez. Kendisine musallat olan sivrisineğin elinde helâk olur.

Himmetine bakarsan, bir dang (yaklaşık olarak yarım gram ) gümüş veya altın kaybetse, hâli değişir ve üzülür. Açlık zamanında bir lokma verilmezse, bayılır kalır. O hâlde bundan aşağılık olur mu?

Yüzünün güzelliğine bakarsan, çöplük üzerine örtülmüş post gibidir. İki gün kendini yıkamazsa, yüzünde öyle bedlik ve çirkinlik olur ki, kendisinden tiksinir, fenâ bir koku hissedilir. Onun karnında taşıyıp hamallığını yaptığı ve günde birkaç def‘a eliyle yıkadığı pis kokulu kazurattan daha aşağı hangi şey vardır?

Bir gün Şeyh Ebû Saîd Ebü’l-Hayr (r.a.) sofilerle beraber gidiyordu. Bir ara, lağım kuyusunu temizlemekle uğraşanların yanından geçiyorlardı. Yol necâsetlenmiş, etraf pislik içerisinde idi. Sofiler burunlarını tutup, hepsi bir tarafa kaçtılar. Şeyh, olduğu yerde durdu ve şöyle söyledi: “Ey insanlar, bakınız bu pislikler bana ne söylüyor. Diyorlar ki, dün pazarda (nefis ve leziz yiyecekler şeklinde) idik. Hepiniz bizi ele geçirmek için, keselerinizi boşaltmıştınız. Bir geceden fazla sizinle kalmadık. Bu hâle geldik! Bizim mi sizden, yoksa sizin mi bizden kaçmanız yakışır?.”

Hakîkaten insan, bu dünyâda noksanlık, âcizlik ve zavallılığın son noktasındadır. Pazara çıkarılma günü yarın olacaktır. Eğer kimyâ-yı saâdet kalb cevherine düşerse, hayvanlar seviyesinden melekler derecesine yükselir.

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.), Kimyâ-i Saâdet, 40-41.s.)

12

 

GAZABI, KIZGINLIĞI YENMENİN MÜKÂFAATI

Hışmın, yani gazabın, kızgınlığın gâlib olması, kötü bir huydur, bunun aslı ateştendir. Yarası kalbde olur. Soyu şeytana çıkar. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de şeytan hakkında, “Beni ateşten yarattın, Âdem’i ise topraktan yarattın.” dediği bildiriliyor. Ateşin işi; hareket etmek, dalgalanmak, rahat durmamak olduğu gibi, toprağın işi de; sâkin ve rahat durmaktır. O hâlde üzerinde gazab gâlib olan kimsenin, Âdem aleyhisselâmdan daha çok, şeytanla ilgisi olduğu anlaşılır. Bunun için İbn Ömer (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.)’e, “Beni Allâhü Te‘âlânın gazabından uzaklaştıracak şey nedir?” diye sorduğunda: “Kızmamandır” buyurdu. “Bana, beni ümitlendirecek kısa bir nasihat verin!” deyince: “Kızma” buyurdu. Ne kadar sorduysa böyle buyurdu. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Gazab (kızgınlık), sirkenin balı bozduğu gibi, îmânı bozar.” Îsâ (a.s.), Yahya (a.s.)’a “Kızma” deyince, “Kızmamak elimde değildir” dedi. “Mal toplama” dedi. “Bunu yapabilirim” dedi.

Kızmaktan kurtulmak tamâmen mümkün olmadığına göre, gazabını yenmek çok mühimdir. Allâhü Te‘âlâ gazabını yenenleri övüyor. Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyor ki: “Gazabını, kızgınlığını yenenden Allâhü Te‘âlâ azâbını kaldırır. Allâhü Te‘âlâ, kendisinden özür dileyenin özrünü kabûl eder. Dilini koruyanın Allâhü Te‘âlâ, gizli şeylerini örter.” Yine buyurdu ki: “Kızması îcâbeden yerde, kızgınlığını yenenin Allâhü Te‘âlâ kıyâmet gününde kalbini kendi rızâsiyle doldurur.” Yine buyurdu: “Cehennemin bir kapısı vardır. O kapıdan şeriata uymayan şekilde kızanlar hariç, kimse giremez.” Yine buyurdu: “Kulun yutkunduğu şeylerden Allâhü Te‘âlâ indinde, gazabdan çok sevileni yoktur. Kalbi îmân ile dolanlar hariç, kızgınlığını yutkunan ve yok eden kimse yoktur.”

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), Kimyâ-i Saâdet, 454.s.)

15

ŞÜKÜR VE HAMD

Kamus tercümesinde şükür şöyle ta‘rif edilir: “Şükür, ihyâ ve iyiliği bilip yaymaktır.” Yani ihsân ve in‘am eden zâtın fazîlet olarak verdiği ni‘met ve ihsânı, o ni‘metin kadir ve kıymetini bilip gizlememekle beraber insanlara yaymak, ihsân eden zâtı medh-ü senâ etmektir ki, küfran ve nankörlük karşılığıdır. Bu ma‘nâ kul şükrünün ma‘nâsıdır.

Şükür Allah (c.c.) tarafından kullanılırsa, kulun güzel amellerine mükafat edici, diye ta‘rif olunur. Burada bahsimiz, kulun şükrü hakkındadır. Şükür üç türlüdür.

  1. Kalb ile şükür, yani ni‘metin nimet olduğunu bilmektir.
  2. Dil ile şükür, yani ni‘meti veren zâtı medh-ü senâ etmek, öğmektir.
  3. Sâir a‘zâ ile şükür, yani ni‘meti veren zâta layık olduğu kadar mükâfaat eylemekten ibaret olup bu da beş kâide üzerinedir:
  4. Ni‘mete nâil olan kimse, ni‘meti veren zâta alçak gönüllülük etmek.
  5. Ni‘meti veren zâtı sevmek.
  6. Verilen ni‘meti gizlemeyip ikrar ve i‘tiraf etmek.
  7. Ni‘meti veren zâtı medh-ü senâ etmek
  8. Nâil olduğu ni‘meti, ihsân eden zâtın hoşlanmadığı yerde kullanmamaktan ibârettir.

Hz. Cüneyd (r.a.) buyurmuşlar ki: “Ni‘mete şükür demek, kendini ihsân olunan ni‘mete ehil ve lâyık saymayıp o ni‘meti mahza bir ikram ve bağış i‘tibar eylemekten ibârettir.”

Ebû Osman da demiş ki: “Şükür demek ni‘metin şükrünü eda etmekten aciz ve kusurlu olduğunu bilmekten ibarettir.”

Hz. Davud (a.s.) demiş ki: – Ya Rabb. Ben huzûru ilâhîne nasıl şükredeyim ki, şükrüm dahi şükür gerektiren ulu bir ni‘mettir. Vâcib Te‘âlâ Hazretleri de buyurmuşlardır ki: – İşte şimdi bana şükrettin, ya Dâvud.

(54 Farz Şerhi)

31

 

 

 

KURBÂNLIK HAYVANI KESME ÂDÂBI

Kurbanın kesilecek zamanı eyyam-ı nahrdır. Yani; Kurban bayramı birinci, ikinci, üçüncü günüdür. Fakat birinci gününde kesilmesi efdaldir. Kurbân kesecek kimse, tırnaklarını ve saçlarını kesmeyi te’hir eder. Bu mendûbtur. Fakat bu te’hir kerâheti celbedecek bir müddette olmamalıdır.

Kurbânlık hayvan, kesilecek yere rıfk ile götürülmelidir. Kurbânlık hayvana eziyyet edilmemeli ve zahmet verilmeden kesilmelidir. Meşrû sûrette boğazlama, nefes borusunu ve “merî” denilen yemek ve içmek borusunu ve bunların arasında bulunup “veced” denilen iki damarını kesmek sûretiyle, İmâm-ı A’zam (r.a.)’e göre kâfîdir. Hayvanları boğazlayıp damarlarını kesip kanlarını akıtacak âlet, hayvana zahmet vermeyecektir. Hayvanı, boynunun altından değil; üstünden kesmek ve daha soğumadan kafasını tamamen kesip derisini soymak da mekrûhtur. Hayvanı boğazlarken “bi’smi’llâh” demek lâzımdır. “Allâhü Ekber”, “Allâhü A‘zam” veyâ “Allâh” denilmesi kifâyet eder. “Bismillâhi Allâhü Ekber” denilmesi müstehâbdır.

Hayvanı, kıble cihetine çevirerek kesmek sünnet olduğundan terki mekrûhtur. “Besmele” kasden terk edilirse; hayvanın eti yenilmez, harâm olur. Fakat unutma neticesinde “Besmele” terk edilirse boğazlanan hayvanın yenilmesinde mâni olmaz. Kurbânlık hayvanı sâhibi kesmelidir; elinden gelmiyorsa vekâletle başkasına kestirebilir. Kesimde başında bulunmalı ve okunması gerekenleri okumalıdır. Kurbân etini sâhibi yiyebilir. Fakîr olmayan kimselere yedirebilir. Efdâl olan kurbân etini üçe bölmek, bir parçasını evine, bir parçasını yakınlarına, komşularına vs.’ye, bir parçasını da fakîrlere vermektir. Eğer nüfûsu kalabalık ise, kurbânın tamamını evinde alıkoyabilir.

Kurbânın sütünü, derisini, etini satıp parasını almak, veyâhûd demirbaş olmayan bir şeyle değiştirmek mekrûhtur. Yapılırsa karşılığı tasadduk edilmelidir. Kasaplık ücreti de verilemez. Cemiyetimizde ilim tahsil edilen veyâ İslâmî faaliyet yapan hayır kurumlarına kurbân eti veyâ canlı olarak verilebilir. Çevreyi iyi araştırmalı, aylardır et yüzü görmeyen fakîrlerin, garibânların doyurulması için a’zamî gayret gösterilmelidir.

Kesilen bir hayvanın ödü, bezi, bevl torbası, tenasül uzvu, husyeleri ise mekruhtur, bunları yememelidir.

(Ömer Nasûhî Bilmen (rh.a.), Büyük İslâm İlmihâli, 412-6. s.)

 

MÜSLÜMÂN MÜSLÜMÂNIN KARDEŞİDİR

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Müslümân müslümânın kardeşidir. Ona zulmetmez; onu tehlikeye atmaz. Bir kimse din kardeşinin hâcetinde bulunursa, Allâh da onun hâcetinde bulunur. Her kim bir müslümânın bir sıkıntısını giderirse, onun sebebiyle Allâh kendisinden kıyâmet sıkıntılarından birini giderir ve her kim bir müslümânın suçunu örtbas ederse, kıyâmet gününde Allâh onu örtbas eder.” (Buhârî, Tirmizî)

Müslümânların kardeşliği İslâmiyet i‘tibâriyledir. Aralarında ittifak ve mutâbakat bulunan iki şeye Arapça’da kardeş denilir. Müslümân ta‘biri: Hür, köle, baliğ ve mümeyyiz olan her ferde şâmildir. Binâenaleyh kölelerle sâhibleri de kardeştir.

“Ona zulmetmez…” cümlesi emir ma‘nasındadır ve te’kît kâbilindendir. Çünkü müslümânın müslümâna zulmetmesi haramdır. Mazlûma yardım etmek farz-ı kifâyedir. Devlet başkanına ise farz-ı ayındır.

Müslümânın suçunu örtbas etmek, kendisine gizlice tenbih ve nasîhatte bulunmaya ma‘ni değildir. Bu hüküm âşikâre suç işlemeyenler hakkındadır. Zamanımızda olduğu gibi, her suçu pervasızca göz önünde yapanlar bundan hariçtir. Bunlara fasık denilir ki, gıybetleri mübâhtır.

Resûlullâh (s.a.v.) bu husûsda:

“Fâciri, âlem bilip dururken anmaktan çekinmiyor musunuz? Onu kendisinde bulunan ma‘rifetiyle anın ki insanlar ondan sakınsın.” buyurmuştur.

Bir kimsenin gam ve kederini, sıkıntısını gidermek, malla, canla veyâ mevkî ile olabilir.

(Sahih-i Müslim,

Terc. A. Dâvudoğlu (rh.a.), 10.c., 530.s.)

 

EY ALLÂH’IN KULLARI KARDEŞ OLUN!

Enes b. Mâlik (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Birbirinize buğz etmeyin, birbirinize hasedlik çekmeyin! Ve birbirinize sırt çevirmeyin! Ey Allâh’ın kulları! Kardeş olun. Bir müslümâna kardeşini üç geceden fazla terk etmesi helâl olmaz.”

Ebû Hureyre (r.a)’den Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Birbirinize hasedlik çekmeyin! Birbirinize buğz etmeyin! Tecessüste bulunmayın! Başkalarının konuştuğunu dinlemeyin! Kardeş olun ey Allâh’ın kulları.”

Hattâbî diyor ki: “Sû-i zann hatırdan gelip geçen şeyler değil, zannı hakîkat kabûl edip tasdîkte bulunmaktır. Zîrâ hatırdan gelip geçen şeylerin önünü almak elde değildir.”

Kadı Iyâz (r.h.), Süfyân (rh.a.)’in sözünü nakleder:

“Kulu günâha sokan zann, kabul edip konuştuğu zandır. Hâtırdan geçeni söylemezse günâha girmez.”

Tecessüs: Câsusluk etmek, başkalarının gizli şeylerini araştırmaktır. Bu kelime ekseriyetle şer hususunda kullanılır.

Tahassüs: Başkalarının sözünü dinlemektir.

Tenâfüs: Bir şeyin yalnız kendisinin olmasını istemektir.

Müşteri kızıştırmak: Başkalarının pazarlığı üzerine pazarlık yapmaktır.

Sû-i zann, tecessüs, hasedlik ve emsâli şeyler Kur’ân âyetleriyle harâm kılınmıştır.

(Sahîh-i Müslim,

Terc. A. Dâvudoğlu (rh.a.), 10.c., 50.s.)

 

İSLÂM’DA ADÂLE

 

“Muhakkak ki Allâh (c.c.); adâleti, iyiği akrabaya yardım etmeyi emreder; çirkin işleri, fenâlıkları ve azgınlığı da yasaklar. O düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl s. 90.â.)

Adâleti isteyen insanlar olduğu gibi onun gerçekleşmesini engelleyenler de yine insanlardır. Kendisi haksızlığa uğrayıp mağdur edildiğinde adâlet isteyen insan, başkasının mağduriyetine sebep olduğunda amacına ulaşmak için akıl almaz işleri yapabilmekte, adâlete engel olmak için rüşvet, yalancı şâhidlik, tehdit veyâ şantaj gibi her yolu denemekten geri durmamaktadırlar. İşte insanların başvurabileceği adâleti ortadan kaldırmaya yönelik her girişim de Allâh (c.c.) ve O’nun Peygamber (s.a.v.)’i tarafından yasaklanmıştır.

Mes‘ud ibn Esved (r.a.) anlatıyor: “Fâtımâ isimli kadın Resûlullâh (s.a.v.)’in evinden kadifeyi çalınca biz bunu büyük bir hâdise olarak değerlendirdik. Kadın Kureyş’ten de tanınmış birisiydi. Lehinde konuşmak üzere Resûlullâh (s.a.v.)’e geldik: “Biz onun cezâsına mukâbil kırk okiyyelik fidye verelim, dedik. Aleyhisselâtü vesselâm: “Cezâsını çekerek temizlenmesi onun için daha hayırlıdır.” buyurdular. Biz Resûlullâh (s.a.v.)’in sözündeki yumuşaklığı görünce Üsâme (r.a.)’e geldik ve: “Git kadın lehine Resûlullâh (s.a.v)’e konuş(da eli kesilmesin)” dedik. Resûlullâh (s.a.v.) bu hâli görünce (sertleşti ve) hutbe îrâd etmek üzere ayağa kalkarak şöyle dedi “Azîz ve Celîl olan Allâh’ın câriyelerinden bir câriyeye terettüp eden Allâh’ın hadlerinden birini (tatbik etmemem için) üzerinde niye bu kadar ısrâr ediyorsunuz? Muhammed (s.a.v.)’in nefsini kudret elinde tutan Zât-ı zü’l-Celâle yemîn olsun ki! Eğer o kadının tenezzül ettiği şeye (hırsızlığa) Muhammed (s.a.v.)’in kızı Fâtımâ tenezzül etseydi, Muhammed (s.a.v.) (hiç çekinmeden) O’nun elini mutlaka keserdi.”

(Buhârî, Hudud)

 

İSLÂM’DA AHDE VEFÂ

Buhârî’den: Cübeyr bin Mut‘im (r.a.)’den rivâyete göre, Nebî (s.a.v.) Efendimiz müşriklerin Bedir maktülleri hakkında şöyle buyurmuştur:

– “Ey Cübeyr! Eğer baban Mut‘im bin Adiy sağ olsaydı, sonra şu kokmuş cîfeler hakkında şefaat etseydi hiç şübhesiz bunları Mut‘im’e diri diri ve             fidye-i necat olmaksızın bağışlardım!” buyurdu.

Îzâhı: Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz bu kadar kanlı düşmânları bağışlamak derecesinde Mut‘im bin Adiy (r.a.)’e teveccüh göstermesi, Mut‘im (r.a.)’in, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin üzerinde pek büyük hakk-ı minneti bulunmasındandır. Şöyle ki:

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Tâif seferinde me’yûs bir halde Mekke’ye dönüp geldiğinde Mut‘im (r.a.), Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerini himâyesine almış ve dört oğluna emr edip silâhlandırarak bunların her birisini Kâ‘be’nin birer rüknüne dikerek Resûlullâh (s.a.v.) üzerinde himâyesi olduğunu Kureyş’e karşı îlân etmiştir.

Bu haber Kureyş’e erişince Mut‘im (r.a.)’e gelerek Kureyş:

– “Sen hakk-ı himâyesi mu‘teber olup küçük görülmeyen bir kimsesin!” deyip himâyesini kabûl etmişlerdi.

Bundan evvel Kureyş, Hâşimîleri, Hâşimoğulları mahallesinde muhâsara ettiklerinden mahsurlar hakkında bir sâhife yazmışlardı. Bu alçak sahîfeyi Mut‘im bin Adiy (r.a.), paçavra gibi yırtıp atmıştı.

İşte, Mut’im (r.a.)’in bu şerefli eline hürmeten on dört senelik bir zulüm ve husûmetin intikam mahsûlünü bile Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri “Bağışlarım!” buyuruyor.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Bedir Gazvesi, 87-88.s.)

 

KİŞİ SEVDİĞİ İLE BERÂBERDİR

Taberânî’nin Evsât’ında, Abdullâh b. Mesud (r.a.)’den naklettiği hadîs-i şerîfte Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Kişi kişiyi kendisine verdiği bir maldan dolayı değil de, sadece Allâh ta‘âlâ için ve îmânından dolayı severse işte gerçek îmân budur.”

Yani îmânın meyvalarından ve onun şubesinden biri de budur, işte bu sevginin hakikati îmândır dedi. Çünkü onun en kuvvetli füruundan olduğu için böyledir. “İyilik; güzel ahlaktır” ve “Hac Arafadır” hadîsleri gibi.

Kurtubî’nin Müslim şerhinden naklettiği hadîse göre îmânın halâvetine ulaştıran mü’minin muhabbetinin elbetteki dünyevî gayeler ve beşeri hazlarla karışmış olmaksızın, Allâh ta‘âlâ için hâlis olması gerekir.

Mesâbih şerhinden ve İhyâ-u Ulûmi’d-Din’den nakledildiğine göre, Peygamber (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)’dan şöyle nakledilmiştir. “Allâh (c.c.) için birbirini sevenler cennette kızıl yakuttan direkler üzerindedirler. Direklerin başında yetmiş bin köşk vardır; ehl-i cenneti oradan gözetlerler; onların yüz güzellikleri ehli cenneti aydınlatır. Güneşin dünyâ ehlini aydınlattığı gibi.

Cennet ehli derler ki; geliniz Allâh (c.c.) için sevişenlere bakalım. Onların güzellikleri cennet ehlini aydınlatır. Güneşin dünyâyı onların üzerlerine ziyalandırdığı gibi. Onların üzerlerinde yeşil sündüsten elbiseler vardır. Alınlarına işte bunlar Allâh (c.c.) için birbirini sevenlerdir” diye yazılıdır.

(Muhammed Hâdimî (rh.a.), Berika, 213-214.s.)

 

Hakk ta‘âlâ hazretleri buyuruyor ki: Kim ki Allâh’a ve Peygamber’e itaat ederse işte onlar, Allâh’ın kendilerine ni‘metler verdiği Peygamberlerle, sıddîklarla, şehîdlerle ve iyi kimselerle berâberdir. Onlar ne iyi arkadaştırlar. (Nisâ s. 69.â.)

 

BENİM VELÎME DÜŞMANLIK EDENE,

BEN HARB İLÂN EDERİM

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet edilmiştir:

“Allâh ta‘âlâ buyurdu: Benim velîme (evliyama) düşmânlık eden kimseye savaş ilân ederim. Kullarımdan hiçbiri, ona farz kıldığım işten daha sevgili bir şeyle bana (rahmetime) yaklaşmamıştır. Kulum, nafile ibâdetlerle bana yaklaşmaya devâm edince ben onu severim ve sevdiğim zamân da onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne dilerse mutlaka veririm. Bana sığınırsa mutlaka kendisini korurum. Mü’minin canını almakta tereddüt ettiğim kadar yapacağım hiç bir işte tereddüt etmedim: Mü’min ölümü sevmez, ben de onun yadırgadığını yapmak istemem.”

Mütercim:

Tasavvuf âlimleri bu hadîs-i şerîfi şöyle tevil ederler: Allâh (c.c.)’ün gerçek velileri her şeyi Allâh ta‘âlâdan işitirler. Her şeyi Allâh ta‘âlâdan görürler, bütün hareketleri Allâh (c.c.)’den bilirler. Hulul ve birleşme itikadı olmaksızın kendi varlığını yok kabûl edip Allâh (c.c.)’ün varlığına dayanırlar.

Diğer âlîmler şu ma‘nâyı vermişlerdir: Ben razı olduğum kulumu başarıya ulaştırırım, ona her husûsta yardım ederim ve her işini şeriat hükümlerine uygun olarak yapar.

Her şeyi şeriat kulağı ile dinler, her şeyi şeriat gözü ile görür, her şeyi şeriat eliyle tutar, her işe şeriat ayağı ile yürür. Yâhud benim veli kulum, beni zikretmekten başka bir şeyden haz duymaz, yaratıklarımın hepsine ibret bakışı ile bakar, rızama aykırı işlere el uzatmaz ve yürümez.

(Ömer Ziyâüddin Dağıstânî (rh.a.),

Zübdetü’l Buhârî, 665-666.s.)

 

İLİM SÂHİBİNİN SALTANÂTI, İLÂHÎDİR

İhyâ-u Ulûmu’d-Dîn’de beyân edildiğine göre Nebî-yi Ekrem (s.a.v) Efendimiz: “Hikmet, kişinin şerefine şeref katar; köleyi yükselterek melikler meclisine oturtur.” diye buyurmuşlardır. Aleyhis-salâtü ve’s selâm Efendimiz: bununla ilmin dünyevî semeresine işâret buyurmuşlardır. Ma‘lumdur ki âhiret daha hayırlı ve bâkîdir. İmâm Gazâlî hazretleri, bundan sonra Sâlim bin Ebî Ca‘d (r.h.)’ın şu sözlerini nakletmişlerdir.

“Sâhibim beni üç yüz dirheme satın alarak âzâd etti, acaba ne iş tutsam?” dedim. Nihâyet ilmi san‘at edindim. Daha bir sene geçer geçmez Medîne’nin emîri ziyâretime geldi; ama onun beni ziyâret etmesine izin vermedim.”

Evet, ilim sâhibi azledilmez bir sultândır. Çünkü onun saltanatı İlâhîdir, kulların onu azletmeğe güçleri yetmez.

Mu‘temed bir kavle göre Hakk ta‘âlâ hazretlerinin “Allâh’a itaât edin. Resûlü’ne ve sizden ulü’l emir olanlara itâat edin.” (Nisâ s. 59.â.) âyet-i kerîmesindeki “ulü’l- emir”den murâd, ulemâ’dır. İhyâ-u Ulûmu’d-Dîn’de beyân edildiğine göre Ebû’l Esved (r.h.): “İlimden kıymetli bir şey yoktur. Sultânlar, insanlara hükmederler; ulemâ ise sultânlara hükmeder.” demişlerdir.

Bilmiş ol ki ilim öğrenmek, farz-ı ayın ve farz-ı kifâye olmak üzere iki nev‘îdir. Farz-ı ayın: Bir kimsenin dîni için muhtâç olduğu mikdâr ilimdir. Farz-ı kifâye: Başkalarına fâideli olmak için hâlen muhtâç olduğu mikdârdan fazlasını öğrenmektir.

Farz-ı ayın, farz-ı kifâyeden efdâldir. Çünkü Farz-ı ayın, nefsin hakkı için farz kılınmıştır. Nefis için o daha mühim ve daha meşakkatlidir. Farz-ı kifâye öyle değildir. O, umûm hakkı için farz olmuştur ki bu umûma kâfir bile dâhildir.

(İbn-i Âbidîn,

Terc. Ahmed Dâvudoğlu (r.h.), 1.c., 40.s.)

 

ALLÂH (C.C.) İÇİN SEVMEK

Ebû Hureyre (r.a.)’den rivâyetle Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Hiç şüphe yok ki, Kıyâmet gününde Allâh (c.c.): Nerede benim azametim için birbirini sevenler! Bu gün ben onları kendi gölgemde gölgelendireceğim. Benim gölgemden başka hiçbir gölge olmayan günde! diyecektir.”

“Benim gölgemden başka gölge bulunmayan günde…” İfâdesinden murâd: “Dünyâda olduğu gibi burada gölgeli şey yoktur.” demektir. Kadı Iyâz (r.a.)’e göre insanlar güneşin sıcağından, hesâb yerinin heyecanından ve mahşer halkının nefeslerinden Arşü’l a‘lânın gölgesine sığınacaklardır. Ekserî ulemânın kavli budur. Îsa b. Dinar (r.a.)’e göre hadîsin ma‘nâsı: Kulu kötü vaziyetlerden kurtararak, kendisine ikrâmda bulunmak ve Allâh (c.c.)’ün onu kendi muhafaza ve himâyesine almasıdır. Gölgenin Allâh (c.c.)’e izâfe edilmesi teşrif içindir. Çünkü bütün gölgeleri halkeden Allâh (c.c.)’dür.

Ebû Hureyre (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.)’den naklen şöyle rivâyet etmiştir. “Bir adam başka bir köydeki kardeşini ziyârete gitmiş. Bunun üzerine Allâh (c.c.) onun için yoluna bir gözcü melek oturtmuş. Adam meleğin yanına gelince (Ona):

-Nereye gitmek istiyorsun? diye sormuş. Adam:

-Şu köydeki kardeşime gitmek istiyorum, cevâbını vermiş. Melek:

-Onun üzerine ıslâhına çalıştığın bir nimetin var mı, diye sormuş. Adam:

-Hayır! Şu kadarı var ki, ben onu Allâh azze ve celle için sevdim, cevabını vermiş. Melek:

– O halde ben senin o kardeşini Allâh için sevdiğin gibi Allâh (c.c.)’ün de seni sevdiğini bildirmek üzere Allâh (c.c.)’ün sana gönderdiği elçiyim, demiş.

(Sahîh-i Müslim, Terc. A. Dâvudoğlu, 10.c., 51.s.)

 

 

MUSÎBETLERE SABRETMENİN FAZÎLETİ

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurmuştur ki:

“Bir kimsenin çocuğu vefât edince, Allâh ta‘âlâ meleklerine buyurur:

– Siz, kulumun çocuğunun ruhunu kabzettiniz? Melekler:

– Evet, yâ Rabb kabzettik, derler. Allâh ta‘âlâ:

– Siz kulumun gönlünün meyvesi olan ciğerparesini aldınız? buyurur. Melekler:

– Evet, yâ Rabb aldık, cevâbını verirler. Allâh ta‘âlâ:

– Kulum ne dedi? diye sorar. Melekler:

– Sana hamdetti ve İnna lillâh-i ve inna ileyh-i râciun, dedi cevâbını verirler. Allâh ta‘âlâ:

– Öyle ise kulum için cennette bir ev binâ edin ve adını (Hamd evi) koyun, buyurur.”

“Karı-koca olan iki müslümânın üç çocuğu vefât eder, onlar da sabredip Allâh ta‘âlâya hamdederlerse, Allâh ta‘âlâ onlara fadlı ve rahmeti sebebiyle o ma’sumların ana ve babalarını cennete idhal eder.” Orada bulunanlar sordular: – Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Ölen çocuklar iki olursa? Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

– İki de olsa öyledir, buyurdu. Tekrar sordular, ya bir olursa?

– Bir de olsa öyledir, buyurdu ve devâmla: Canımı tasarruf ve kudretinde bulunduran Allâh ta‘âlâya yemîn olsun ki, cansız doğan düşük çocuğun anası Allâh (c.c.)’ün fadlını kazanmak ümîdiyle sabredip Allâh (c.c.)’e hamdederse, o düşük çocuk göbeği ile anasını cennete çeker.”

Yani o düşük çocuk bile anasına şefaat ederek cennete alınmasına çalışır. Çünkü o da düşmeseydi müslümân bir ferd idi. Yeter ki, yaşayan çocuklarımızı müslümân ahlâkında yetiştirmekle İslâm ümmetini bir ferd artırmış olalım.

(Ömer Ziyâuddin Dağıstânî (rh.a.),

Dürretü’l-Fahîre, 116.s.)

 

 

 

 

 

 

EMR-İ Bİ’L-MA‘RÛF NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER

Bil ki emr-i bi’l ma‘rûf ve nehy-i ani’l münker farzdır. Özürsüz emri bi’l ma‘rûf ve nehy-i ani’l münkeri bırakan Allâh ta‘âlâya âsî olur. Allâh ta‘âlâ buyuruyor ki: “Sizden bir gurub, insanları iyiliğe da‘vet etsin. Allâh’ın emirlerini bildirsin, kötülükten men‘ etsin.” Emr-i bi’l ma‘rûf ve nehy-i ani’l münkerin farz olduğunu bu âyet-i kerîme gösteriyor. Fakat farz-ı kifâyedir.

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Emr-i bi’l ma‘rûf yapınız. Yapmazsanız, Allâh ta‘âlâ en fenânızı size musallat eder, o zamân en iyinizin de duâsı kabûl olmaz.”

Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.)’den rivâyetle, Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Günâh işleyip de, iyileri onlara nehy-i ani’l münker yapmayan insanlara, Allâh ta‘âlâ en kısa zamânda bir azâb gönderir!” Yine buyurdu: “Bütün iyi işler Allâh yolunda harbetmenin yanında denizde bir damla gibidir. Allâh yolunda harbetmek de emr-i bi’l ma‘rûfun yanında bir damla gibidir.” Yine buyurdu: “Herkesin söylediği sözün zararı kendinedir. Emr-i bi’l ma‘rûf, nehy-i ani’l münker ve Allâh ta‘âlâyı anmak bunun dışındadır.” Yine buyurdu: “Allâh ta‘âlâ, seçkin, günâhsız kullarına avâm sebebiyle azâb etmez. Fakat günâh görür, men‘ etmeye gücü yeter de susarlarsa onlara da azâb eder.” Yine buyurdu: “Bir kimsenin zulümle öldürüldüğü veyâ dövüldüğü yerde oturmayınız. Çünkü orada bulunup da men etmeyene la‘net yağar.” Yine buyurdu: “Şerîate uymayan bir işin yapıldığı ve nehy-i ani’l münkerin yapılmadığı yerde durmak doğru değildir. Çünkü nehy-i ani’l münker ne ölümü öne alır, ne de rızkı azaltır.” Bu da gösteriyor ki, zâlimlerin sarayı ve gizli işlerin yapıldığı yer gibi nehy-i ani’l-münker yapılmayan yerlere zarûretsiz gitmek câiz değildir.

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (k.s.),

Kimyâ-yı Saâdet, 1.c., 355-356.s.)

 

 

EMR-İ Bİ’L-MA‘RÛF NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Bir kimsenin yanında günâh işlenir de, onu beğenmezse, orada bulunmamış gibidir. Onun bulunmadığı yerde işlenen günâha râzı olur, kötülemezse, yanında yapılmış gibi olur.” Yine buyurdu: “Allâh ta‘âlâ bir meleğe vahiy gönderip, filân şehri yerin dibine geçir, dedi. Melek: “Yâ Rabbî, bu şehirde öyle bir kimse var ki bir an günâh işlemiş değildir, nasıl yaparım?” deyince: “Yap, başkaları günâh işlerken bir def‘â olsun yüzünü ekşitmedi.” buyurdu.

Hazret-i Âişe (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’den bildirir. Buyurdu ki: “Allâh ta‘âlâ, içinde ameli peygamberler gibi olan on sekiz bin kişinin bulunduğu bir şehirde bulunanların hepsine azâb gönderdi.” “Niçin yâ Resûlallâh?” dediler. Buyurdu ki: “Zîrâ öbürlerine Allâh için kızmadılar ve nehy-i ani’l-münker yapmadılar.”

Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.) buyuruyor ki:

Resûlullâh (s.a.v.)’e şehîdlerden hangisi daha üstündür? diye sordum. Buyurdu ki:

“Öldürülse bile zâlim sultana nehy-i ani’l münker yapan kimse; şâyet öldürülmezse, ne kadar çok yaşasa da onun için kalem yazmaz.”

Hadîs-i şerîfte buyruldu ki: “Allâh ta‘âlâ Yûşâ bin Nûn (a.s.)’a vahiy gönderip, senin kavminden yüz bin kişiyi helâk edeceğim, seksen bini iyilerden, yirmi bini kötülerdendir.” buyurdu: “Yâ Rabbî! İyileri niye helâk ediyorsun?” diye sordu. Allâh ta‘âlâ: “Diğerlerine düşman olmadılar, yemede, içmede, oturup kalkmada ve alış-veriş etmede onlardan sakınmadılar.” buyurdu.

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (k.s.),

Kimyâ-yı Saâdet, 1.c., 356-357.s.)

 

MÜSLÜMÂNIN MÜSLÜMÂN

ÜZERİNDEKİ HAKLARI

Ebû Hureyre (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (s.a.v.): “Müslümânın müslümân üzerindeki hakları altıdır.” buyurmuşlardır. Kendisine:

-Nedir onlar yâ Resûlallâh? denilmiştir. “Ona rastladığın zaman selâm ver, seni çağırınca icâbet et, senden nasîhat dilerse ona nasîhat et, aksırdığında Allâh’a hamd ederse ona teşmît et (yerhamukellâh de), hastalanırsa onu ziyâret et, öldüğü vakit de (cenâzesinin) arkasından git” buyurmuştur.

Teşmit; aksırıb da “elhamdülillâh” diyen kimseye “yerhamukellâh” demektir. Da‘vete icâbetten murâd ekseriyetle düğün da‘vetidir. Ma‘nî bulunmamak şartıyla bu da‘vete icâbet vâcib derecesinde lüzûmludur. Çalgı, oyun ve içki gibi şeyler da‘vete icâbete ma‘nîdir. Düğünden başka da‘vetlere icâbet müstehabdır. Hasta ziyâreti de aynı hükümdedir. Yalnız hastanın yanında fazla oturmamalıdır. Cenâzenin arkasından gitmek vazîfesi onun namazını kılmakla sona ererse de kabrine indirilinceye kadar yanında durmak daha fazîletlidir. Nasîhate gelince; din kardeşin senden herhangi bir husûsa dâir öğüt isterse, kendisine müdâhenesiz, yalansız olarak dürüst nasîhatte bulun, demektir.

Ebû Hureyre (r.a.)’den Resûlullâh (s.a.v.): “Binekle giden yürüyene, yürüyen oturana ve az olan çok olana selâm versin” buyurdular.

Selâm vermek sünnet, alması ise farzdır. Selâm verilen kimse bir kişi ise alması farz-ı ayın, cemaat iseler farz-ı kifâye olur. Es-selâmü aleyküm demekle “Allâh’ın muhâfazası altında olasın.” ma‘nâsı kastedilir.

(Sahîh-i Müslim,

Terc. Ahmed Dâvudoğlu (rh.a.), 9.c., 568.s.)

 

 

EDEBE RİÂYET

Bahâuddin Nakşibend (k.s.) şöyle demiştir:

“Tarîkat edepten ibarettir” (Et-tarikatü küllühâ edebün) hükmü gereğince bu yüce yola sâlik ve Hakk’a talip olan Allâh (c.c.) kullarının tam anlamıyla edebli olması şarttır.

Edeb de üç kısımdır:

Biri, Hakk ta‘âlâ hazretlerine karşı olan edebdir. İkincisi, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e; üçüncüsü de, tasavvuf büyüklerine karşı gösterilmesi gereken edebdir.

– Hakk ta‘âlâya karşı olan edeb: Yüce Yaratıcı’nın her emrini fiilen ve kalben, zahirde ve bâtında tam bir kullukta bulunma şartıyla yerine getirip, Allâh (c.c.)’den gayrı herşeyden tamâmiyle bağlılığı kesmektir.

– Peygamber (s.a.v.)’e olan edeb; mü’minin, kendisini, Hakk ta‘âlânın Resûlü (s.a.v.)’e söylettiği: “-Bana tâbî olunuz ve emrime itaat ediniz.” emri makamına eriştirmesidir ki, bütün hallerinde o makamın ve Hazreti Peygamber (s.a.v.)’e ümmet olmanın gerektirdiği hürmeti bilip gözetsin ve emri muhâfaza etsin. Bütün düşünce ve hareketlerini O (s.a.v.)’in sünnetine uydursun. Ve Hakk ta‘âlâ ile bütün mevcûdat arasında, O Hazreti vasıta bilip, Allâh (c.c.)’e yakınlaşmanın ancak O (s.a.v.)’in vasıtasıyla, O (s.a.v.)’in tavassutuyla olduğunu gereği gibi anlasın. Ve insanların, cinlerin, diğer tüm varlıkların O Yüce Peygamber (s.a.v.)’in izzet kapısı eşiğine başkoyarak O (s.a.v.)’e itaat dairesinde olduklarını bilsin.

– Tasavvuf büyüklerine karşı gösterilmesi gereken edeb ise; onların, Peygamber (s.a.v.)’in sünnetine tam bir bağlılıkla tâbî olduklarını, halkı Hakk ta‘âlâya eriştirmeye da‘vet makamında bulunduklarını bilmektir.

(Ekrem Sağıroğlu, Şâh-ı Nakşibend (k.s.), 230-231.s.)

SÖZÜNDE DURMAK

VE AHDE VEFÂ BÖYLE OLMALI

Abdullâh b. Ebü’l- Hamsa dedi ki:

“Peygamber (s.a.v.)’le henüz kendilerine peygamberlik gelmeden, alışveriş yapmıştım. Kendi hesâbıma bir bakiye kalmıştı. Ona falan yere gelip kendisiyle görüşeceğimi va‘d ettim. Unuttum. Üç gün sonra verdiğim sözü hatırlayınca hemen o yere koştum; ne göreyim, O beni orada beklemiyor mu? (hayret ettim…) Bana şöyle dedi:

“Delikanlı, beni yordun! Ben seni burada tam üç gündür bekliyorum!”

Enes (r.a.)’den: Peygamber (s.a.v.)’e bir hediye getirildiği zamân, bunu: “Falan kadının evine götürün. Çünkü O, Hatice’nin arkadaşı idi. Hatice’yi pek severdi.” buyururdu.

Âişe (r.anhâ)’dan: “Hatice kadar (Peygamber hanımlarından) hiçbir kadını kıskanmadım. Çünkü devâmlı olarak ondan bahsettiğini duyardım. Bir koyun kesilirse hemen onun dostlarına gönderirdi. Bir gün (Hatice’nin) kızkardeşi gelmişti. Onu yürekten karşıladı. Yine bir kadın gelmişti çok memnûn kaldı ve candan hal ve hatırını sordu. Kadın evden çıkıp gidince:

“Bu kadın Hatice’nin sağlığında bize gelirdi. Ahde vefa, hiç şüphe yok ki îmândandır!” dedi. Akrabalarını, hiçbirini diğerinden üstün tutmadan ziyaret ederdi.

Bir defâsında Resûlullâh (s.a.v.) kızı Zeyneb’in önünde namâz kıldı. Onu boynuna almıştı. Secde ettiğinde onu bırakıyordu, kalkınca onu (tekrar) boynuna alıyordu.”

Ebû Katâde (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, kendilerine Necâşî’nin bir delegesi gelmişti. Onlara bizzat kendisi hizmet etti. Ashab (r.a.e.):

“Siz bırakın ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) hizmeti biz görürüz!’’ deyince şu cevâbı verdi:

“Onlar bizim ashabımıza ikram etmişlerdir. Şimdi ben bu hizmetlerinin karşılığını vermekten zevk duyuyorum!”

(Kadı ‘Iyaz (rh.a.), Şifâ-i Şerîf, 126-127.s.)

 

 

RİYA VE UCB

Herhangi bir amelde, eğer riya bulunursa, o riya amelin sevâbını ibtal eder. Ucb da böyledir, amelin sevâbını giderir.

Allâh ta‘âlâ buyuruyor ki:

“Ey îmân edenler: Sadakalarınızı, malını insanlara gösteriş için harcayan, Allâh’a ve âhiret gününe inânmayan bir kimse gibi (başa kakmak ve incitmek sûretiyle) heder etmeyin. Çünkü, onun hali, üzerinde bir toprak bulunup da kendine şiddetli bir yağmur isâbet eden, bu sûretle o, kendisini kaskatı bir taş halinde bırakmış olan kaypak bir kayanın hali gibidir. Onlar, dünyâda işledikleri hiçbir şeyden, sevâb kazanmaya muktedir olmazlar. Allâh kâfirler gürûhuna hidâyet vermez. (Bakara s. 264.â.)

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de şöyle buyurmuşlardır:

“İçinde zerre kadar riyâ bulunan bir ameli, Allâh ta‘âlâ kabûl etmez.”

İmâm-ı Âzam (r.a.), riyâ, amelin ecrini ibtal eder, dediği halde, ameli mahveder dememiştir. Böylece ecrin ve sevâbın şanına önem verilmiştir. Amelden beklenen asıl gaye ve asıl istek, ecir ve sevâbtır. Ecir ve sevâb batıl olursa, amelin de değeri olmaz.

Amellerin ecir ve sevâbını gidermede, ucb da riyâ gibidir, denilmiştir. Ucb, Allâh (c.c.)’ün mekrinden emin olmak, îmânın zevâlinden korkmamak, amellerinin, boşa gitmeyeceğini sanmaktır.

(İbâdeti sayesinde kendini beğenmişlik ederek), Allâh (c.c.)’ün azâbından emîn olmak küfürdür.

(Fıkhı Ekber Şerhi, Çev. Ahmet Karadut, 283-284.s.)

 

DOSDOĞRU OLMAK (İSTİKÂMET)

– “And olsun biz Mûsâ’ya kitab verdik de onda ihtilâf edildi. Eğer Rabbinin daha evvel verilmiş bir hükmü olmasaydı elbette aralarında şimdiye kadar hüküm verilmiş bitmişti bile. Hakikat onlar da, yani senin kavmin de bunun yani Kur’an’ın hakkında müzmin bir şekk içindedirler.

Şüphesiz Rabbin herbirinin amellerinin karşılığını tam olarak verecekdir. Çünkü O, ne yapıyorsa hepsinden hakkıyle haberdardır.” (Hûd s. 110-111.â.)

– “O halde sen, maiyyetîndeki tevbe edenlerle beraber emrolunduğun şekilde dosdoğru hareket et! Aşırı gitmeyin. Çünkü O, ne yaparsanız hakkıyle görücüdür.” (Hûd s.112.â.)

– Ebû Ali es-Sünûsî (r.a.) demiştir ki: Rü’yamda Resûlullâh (s.a.v.)’i gördüm. Dedim ki:

-Yâ Resûlallâh (s.a.v.), senden “Hûd sûresi beni ihtiyarlattı” mealindeki hadîs-i şerîf rivayet olunmuştur.

– Evet.

– Orada sizi ihtiyarlatan enbiyâ kıssaları ve ümmetlerinin helâk haberleri midir?

– Hayır. Oradaki: “Emrolunduğun gibi istikamette ol!» âyetidir, buyurdu. Burada istikametin hakikati bütün ahidlere sadakat ve sırât-ı müstakime mülâzemettir. İtidalden ayrılmamak gerekir. Yeme ve içme, giymeden tut, bütün dinî ve dünyevî işlerde sırat-ı müstakime mülâzemet lâzımdır. Buradaki sırât-ı müstakim, ahretdeki sırât-ı müstakim gibidir. Bu yolda itidal üzere yürümek cidden zor işdir.

Ebû Alî el-Cürcânî demiştir ki: İstikâmet tâlibi ol, kerâmet tâlibi olma. Nefsin seni keramet talebine tahrik eder. Senden istenecek olan ise istikamettir ki aslında en büyük kerâmet odur. İstikâmet de Hâlik’ın kulluğunda ve O’nun dininin hizmetinde bulunmakla olur. Harikalar izhâr etmekle değil!

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsîri, 142-143.s.)

 

İLMİN KALDIRILMASI ÂLİMLERİN YOK

OLMASIYLADIR

Urve b. Zübeyr (r.a.) Abdullâh b. Amr (r.a.)’den anlatıyor: O da Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu bildiriyor:

“Şüphesiz Allâh ilmi insanlardan çekip alıvermez. Lâkin ulemâyı kabzeder, onlarla birlikte ilmi de kaldırır. Ve insanlar arasında birtakım câhil başlar bırakır. Bunlar insanlara ilimsiz fetvâ verirler; bu sûretle hem saparlar, hem saptırırlar.”

Bu hadîs-i şerîfte Resûlullâh (s.a.v.) kıyâmetin küçük alâmetlerinden ba‘zılarını beyân etmiştir. Ki onlar; ilmin kaldırılması, cehlin yerleşmesi, şarabın içilmesi, zinânın meydana vurması, erkeklerin azalması, her cümlenin çoğalması, cimriliğin kalplere yerleşmesi, cahillerin baş olmasıdır.

İlmin kaldırılmasından murâd; kalplerin silinmesi değil, ulemânın azalmasıdır. İlmin yerini cehil alacak ve birtakım cahiller dînî husûsatta başa geçecek, kendi reyleriyle fetvâ vereceklerdir. Kadı Iyâz (r.h.): “Bu hal zamânımızda Peygamber (s.a.v.)’in haber verdiği gibi zuhûr etmişti.” diyor. Şeyh Kutbu’d-Dîn: “Ben derim ki, Kadı’nın zamânında bunca ulemâ bulunmasına rağmen bu sözü söylemişse, bizim zamânımıza ne buyrulur.” demiş. Allâme Aynî de şunları söylemiştir:

Şeyh Kutbu’d-Dîn zamânında bunca fukahâ, dört mezhebten ulemâ ve büyük muhaddisler bulunduğu halde bunu söylemişse; bizim zamânımıza ne denir beldeler ulemâdan hâlî kalmış. Câhiller ta‘yin sûretiyle fetvâ ve tedrîs mevkîlerinin başına geçirilmiştir. Artık biz selâmet ve âfiyet dileriz.

(Sahîh-i Müslim,

Terc. Ahmed Dâvudoğlu (rh.a.), 10.c., 665.s.)

 

 

HERKESİ İÇİNE ALACAK FİTNEDEN

SAKINMAK!?

“Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden yalnız zulmedenlere çatmaz. Hem bilin ki Allâh, şüphesiz azâbı çetin olandır.” (Enfâl s. 25.â.)

Âyet-i celîlenin ma‘nâsı “Geldiğinde, sâdece zâlimlere mahsûs olmayan; aksine hepinize, iyinize kötünüze isâbet edecek olan bir fitneden sakının.” şeklinde olur. Ancak ne var ki bu ifâde, fitnenin sâdece zâlimlere isâbet etmeyeceğini iyice beyân etmek için nehiy sîgasiyle getirilmiştir. Böylece zâlimlere hâss olan fitne, sâdece onlara hâss olmaktan çıkarılmış olur da, böylece sanki o fitneye, “sâdece zâlim olanlara isâbet etme!” denilmiş olur ki bundan maksâd da istiâre yoluyla böyle bir tahsîsin bulunmadığını iyice anlatmaktır.

Netice olarak: Allâh ta‘âlâ, geldiğinde günâhkâr olanı da olmayanı da içine alan bir azâbdan, bir fitneden insanları sakındırıp korkutuyor.

(Fahrüddîn Er-Râzî (r.h.),

Tefsîr-i Kebîr Tercümesi, 11.c., 292.s.)

 

“İnsanlar yekdiğerine zarâr verecek cürümde bulunmasın mümkün olan intizâm-ı âlemi muhâfaza etsinler. Çünkü zinâ ve livâta gibi günâhlar, tâûn ve vebâ gibi umûmî belâya sebeb olacağı gibi ölçek ve terâzide noksan vermek ve ihtikâr etmek (vurgunculuk yapmak) de kaht u galâya (kıtlık ve pahâlılığa) sebep olur. Hakkı söylememek ve haktan sapmak ve “emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker”de dalkavukluk etmek âsinin isyânına rızâyı ve bid’atların doğması kelime-i İslâmiyyenin dağılmasını ve cihâd emrine gevşek davranmak kâfirin gâlib gelmesini îcâb ettirdiğinden bunlardan ve bu türlü umûmî belâya sebeb olacak günâhlardan her mü’minin şiddetle kaçınması lâzım olduğunu Vâcib ta‘âlâ haber veriyor.”

(Hulâsatü’l-Beyân Fî Tefsîri’l-Kur’ân, 5-6.c., 1874.s.)

 

SABIR

Hz. Alî (k.v.) der ki: “Uğradığı bir musîbet karşısında kim ellerini dizlerine vurur ve rızâ göstermezse o musîbet mukabilinde alacağı ecri kaybeder.”

Büyükler demişlerdir ki: Kul, Allâh (c.c.)’den gelen bir musîbete sabretmekle mükellefdir ve bu sabırdan ecir alır. Çünkü Allâh (c.c.)’den gelen bir şey ancak O’nun adl-ü hikmetinin muktezâsıdır. Mü’min Allâh (c.c.)’ün ancak hakkı kaza edeceğine îman ederek kazaya râzı olur. Fakat başa gelen musîbet zorba kimseler tarafından açıkça zulmedilmek maksadı ile gelmişse ona sabırla mükellef bulunmayıp mukâbele etmeli, zulmü def’ etmeğe, hakkını da te’min etmeğe çalışmalıdır.

Bu husûsda öldürülürse şehîd olur.

Hadîs-i şerifde: “Malı uğrunda öldürülen şehiddir. Irzı uğrunda öldürülen şehiddir…” buyurulmuşdur. Ayrıca bilinmelidir ki gelen her belâ insandaki bir şeyi temizler.

Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki:

“Bana yapılan ezâ hiç bir nebîye yapılmadı.”

Hazret-i Hasan (r.a.) der ki: “Dedem Resûlullâh sallallahu aleyhi ve sellemden işitdim, şöyle buyurmuşlardı: Oğulcuğum, kanaatdan ayrılma, insanların en zengini olursun. Farzlarını edâ et, insanların en âbidi olursun. Oğulcuğum, cennette bir ağaç vardır, ismi şeceretü’l-belvâdır. Kıyâmet gününde ehl-i belâ getirilirler, onlar için ne divan kurulur, ne mîzan dikilir. Ve ecir onların üzerine yağmur gibi yağdırılır. Sonra Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem:

“Ancak sabır edenlerin ecirleri noksansız ve hesabsız olarak verilir.” (Zümer s. 10.â.) âyet-i celîlesini okudular.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Bakara Sûresi Tefsîri, 215-216.s.)

 

MAL VE PARA ALLÂH (C.C.) İÇİN SARFEDİLİR

Hz. Peygamber (s.a.v.) mal ve parayı sırf Allâh (c.c.) için verirdi. Bazan fakir ve muhtaçlara verir, bazan Allâh (c.c.) yolunda cihâd için harcar, bazan da bir kimsenin gönlünü almak için verirdi. Müslümân olmalarıyla İslâm’ın kuvvetleneceğini bildiği kimselere fakir olmadıkları halde bol ihsanda bulunurdu ve böylece hem onların gönüllerini hoş eder ve hem de onları İslâm’a hizmet ettirirdi. Kendi nefsine ve evlâtlarına harcamaz, hep bu asil yolda sarf ederdi. Onun ihsanını, bağışlarını Kayser ve Kisra (Rum ve İran) yapmazdı. Fakat kendisi fakr u zarûret içinde geçinirdi. Bazan bir ay geçerdi evinde ateş yanmazdı. Açlıktan mübârek karnına taş bağlardı. Bir kere gazadan aldıkları esirlerden birini hizmetçim yok diye Hz. Fâtımâ (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’den istedi. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Ey kızım, sen, onun yerine tesbih, tahmid ve tekbîr eyle, ben sana esir verip Suffe ehlini açlık içinde bırakamam.” buyurdu.

Ehl-i Suffe dedikleri, yatacak ve duracak yerleri olmayan en yoksul sahâbeler (r.a.) idi. Mescidde yatıp kalkarlardı. Bazı varlıklı sahâbeler (r.a.) onları alır evlerine götürüp yedirirlerdi. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu yoksul sahâbeler (r.a.) dururken ganîmet malından bir esiri ciğerpâresi Fâtımâ (r.a.)’ya vermeği uygun bulmadı ve gelirini o sahâbelere harcadı.

(İmâm-ı Kastalânî (rh.a.),

İlâhî Rahmet Hz. Muhammed (s.a.v.), 1.c., 348.s.)

 

HADÎS-İ ŞERÎF

Cennetin kapısında durdum. Bir de gördüm ki, ona girenler hep fakirlerdir. Mevki sâhibleri mahpusturlar. Yalnız cehennemlikler müstesnâ! Onlar cehenneme götürülmeye emrolunmuşlardır.

Bir de cehennemin kapısında durdum. Gördüm ki, umûmiyetle oraya girenler kadınlar! (Müslim)

 

 

 

 

FAYDALI BİLGİLER

Âlimlerin küfür olduklarını açıkladıkları halkın bazı sözleri.

– Allâh (c.c.)’ün herhangi bir ismiyle veyâ emriyle (işiyle), cennet veyâ cehennemiyle alay etmek küfürdür.

– Bir kişi “Allâh bana şöyle emretse yapmam.” derse kâfir olur.

– Kıble şu tarafa olsaydı o yöne dönüp namâz kılmazdım, derse kâfir olur.

– Birisine: “Namâzı bırakma, Allâh (c.c.) seni muhakkak hesâba çeker.” denilse, o da “Hasta olduğum için kılamadığımdan dolayı beni muâheze ederse bana zulmetmiş olur.” derse kâfir olur.

– Bir kişi “Yanımda peygamberler ve melekler dahi şöyle şâhidlik yapsa tasdik etmem.” derse kâfir olur.

– Birisine: Tırnaklarını kes, dense o da: “Sünnet de olsa kesmem!” derse kâfir olur.

– Falan kişi gözümde yahudî gibidir derse kâfir olur. (Müslümâna yahudî demek onu tekfîr olur ve bu küfürdür.)

– Bir hadîste şöyle buyurulmuştur: “Her kim bir müslümâna Allâh sonunu hayırlı etmesin veyâ îmânını alsın derse kâfir olur.”

– Nefse uyarak veyâ helâl kabûl etmek sûretiyle abdestsiz namâz kılmak küfürdür.

– İki kişi görüşse birisi: Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh dese, öteki de “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh o açlığı gideremez.” derse kâfir olur.

– Kıyâmetten korkmuyorum, demek küfürdür.

– Allâh ta‘âlâ zinâyı, adam öldürmeyi veyâ zulüm yapmayı harâm kılmasaydı, diye temennî etmek küfürdür.

– Bir kişi: “Yahudîler müslümânlardan daha iyidir. Çünkü çocuklarının muallimlerine bir şeyler veriyorlar.” derse kâfir olur.

– Ateşperest hıristiyandan iyidir demek küfürdür. (Kâfire iyi denemez.)

– “Îmân nedir?” suâline bilmiyorum karşılığını vermek küfürdür.

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar, 141-142.s.)

 

KUL HAKKI

Hakim ve Beyhakî, Enes bin Mâlik (r.a.)’den şöyle rivâyet etmişlerdir: Resûlullâh (s.a.v.)’in bir gün otururken birden güldüğünü gördük. Hattâ mübârek dişleri göründü. Hz. Ömer (r.a.): – Yâ Resûlallâh  (s.a.v.)  neden güldünüz? dedi. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu:

– Ümmetimden iki kişi, Hakk ta‘âlâ hazretlerinin huzûruna gelip diz çöktüler. Birisi, yâ Rabbi, benim hakkımı, bu arkadaştan alıver dedi. Hakk ta‘âlâ hazretleri:

– Bunun hasenatından birşey kalmadı, buna neylersin buyurdu. O halde o kişi, benim günâhlarımdan alsın götürsün, dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu sözü söyleyince mübârek gözlerinden yaş gelip ağladı. Sonra buyurdu ki, “O gün büyük bir gündür. İnsanlar günâhlarını başkasına yüklemeye çalışırlar.” Sonra yine buyurdu ki, Hakk ta‘âlâ hazretleri o istekliye “Başını kaldır yukarı bak!” diye emir buyurdu. Bakınca:

– Yâ Rabb, incilerle bezenmiş altından ve gümüşten şehirler görüyorum. Bunlar hangi peygamberin, hangi sıddîkın, hangi şehîdindir? dedi. Hakk ta‘âlâ hazretleri:

– Bunlar değerini veren kimseler içindir, buyurdu. O kişi:

– Bunun behasını kim verebilir? dedi. Hakk celle ve a‘lâ hazretleri:

– Sen verebilirsin, buyurdu.

– Ne ile ya Rabbi? dedi. Allâh (c.c.):

– Arkadaşının hatasını afvetmekle, buyurdu. O da:

– Yâ Rabb, afvettim, suçundan vazgeçtim, dedi. O zamân Hakk ta‘âlâ hazretleri buyurdu ki:

– Şimdi arkadaşının eline yapış ve beraberce cennete gidin. Resûlullâh (s.a.v.) böyle buyurduktan sonra, “Takvâ üzerine olan aranızdaki uyuşmazlıkları birbirinize ihsan ve müsaade ile giderin. Allâh  (c.c.) muhakkak müslümânların arasını ıslah eder, düzeltir, diye buyurdu.

Kulların hakkına tecâvüzden sakınmak vâcibtir. Şöyle ki Hakk ta’âlâ hazretlerinin fazl ve keremine lâyık olmayıp kendisi ödemeye muhtaç olursa hali çok güç ve acıklı olur.

(İmâm-ı Kastalânî (rh.a.),

İlâhî Rahmet Hz. Muhammed (s.a.v.), 1.c., 510.s.)

 

TİCÂRETTE İHSÂN BORÇLUYA KOLAYLIK GÖSTERMEKTİR

Müşteriden para almakta üç türlü ihsân olur. Biri, fiyatta ikrâm etmektir. İkincisi, eski ve kirli paraları kabûl etmektir. Üçüncüsü, peşin verdiği fiyatla, veresiye vermektir. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki: “Alış-verişte kolaylık gösterenlerin üzerine Allâh ta‘âlânın rahmeti olsun.” Yine buyuruyor ki: “Alış-verişte kolaylık gösterenlere, Allâh ta‘âlâ her işinde kolaylık gösterir.” İhsânın en büyüğü, en kıymetlisi, fakirlere veresiye vermektir. Parası, malı olmayanın borcunu uzatmak zaten vâcibdir. İhsân değil, adâlettir. Fakat malı olup da, ziyân ile satmadıkça veyâ muhtaç olduğu bir şeyi satmadıkça, ödeyemeyecek bir halde olanların, ödemesine zamân vermek ihsândır ve büyük sadakadır.”

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Kıyâmette, çok günâh işlemiş, hiç iyilik yapmamış bir kimseyi hesâba çekerler ve: Sen hiç iyilik yapmadın mı? derler. Hayır, yalnız çırağıma: Fakir olan borçluları sıkıştırma. Ne zaman ellerine geçerse, o zamân vermelerini söyle. İstediklerini yine ver. Boş çevirme! derdim. Allâh ta‘âlâ buyuracak ki: “Ey kulum, bugün sen fakir ve muhtaçsın! Senin dünyâda benim kullarıma acıdığın gibi, bugün biz de sana acırız.”

Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Bir kimseye bir zamana kadar vermek şartıyla ödünç veren kimseye, her günü için sadaka sevâbı verilir. Vakti geldikten sonra, yine mühlet verene, her gün için malının hepsini sadaka vermiş gibi sevâb verilir.”

Büyüklerimizden öyle kimseler vardı ki, borcun getirilmesini arzu etmezdi. Her gün, o malı sadaka vermiş gibi sevâb kazanmayı tercîh ederdi. Bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Cennetin kapısı üzerinde yazılı gördüm ki, sadaka verilen her dirhem için on, ödünç verilen her bir dirhem için onsekiz sevab vardır. Çünkü borç, ihtiyacı olana verilir. Sadaka, belki ihtiyâcı olmayanın eline düşebilir.”

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (k.s.),

Kimyâ-yı Saâdet, 1.c., 255-6.s.)

 

 

 

 

 

 

 

MÜSLÜMÂN, BÜYÜKLERİNE SAYGI GÖSTERİR

Müslümân, büyüklerine, âlimlerine hürmet eder. Güçsüzlere yardım eder. Zeyd b. Sâbit (r.a.) süvâri idi. İbn-i Abbas (r.a.) gelip rikâbından tutmak istedi. Ona:

– Ne yapıyorsun Resûlullâh (s.a.v.)’in amcası oğlu? diye sordu. O da cevâb verdi:

– Büyüklerimize karşı böyle davranmakla emredildik.

– Elini göster bakalım bana, dedi. O da elini çıkardı ve öptükten sonra şöyle dedi:

– Biz de Resûlullâh (s.a.v.)’in ehl-i beytine karşı böyle davranmakla emredildik.

Bişr-i Hafî (r.h.) dedi ki: Rü’yâmda Peygamber (s.a.v.)’i gördüm. Bana dedi ki:

-“Allâh (c.c.) akranların arasında seni niye yükseltti, bilir misin?”

– Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.), bilmiyorum, dedim.

– “Sünnetime uyman, sâlihlere saygı duyman, kardeşlerine nasîhat etmen, ashâbımı ve ehl-i beytimi sevmen ile…” buyurdu.

Yaşlı müslümânlara, Allâh (c.c.)’e daha önce îmân edip, daha çok ibâdet ettikleri için onlara hürmet eder, saygıda kusûr etmeyen Peygamberimiz (s.a.v.): “Yaşlılara hürmet etmek, kişinin Allâh’a olan saygısındandır.” buyurmuşlardır.

“Üç kişi vardır ki hakları kat‘iyyen hafîfe alınmaz!

Bu üç kimse şunlardır: Önce azîz olup da sonra zelîl olan kişi. Önce zengin olup da sonra fakîrleşen kişi. Câhiller arasındaki âlim -ki câhiller onun bir türlü kadrini bilmez.-” Allâh Resûlü (s.a.v.) buyurdu ki:

“Büyüklerimize hürmet, küçüklerimize merhâmet etmeyen bizden değildir.”

(Seyyid Alizâde, Şir‘atü’l İslâm, 560.s.)

 

YAPMADIĞIN ŞEYİ YAPMIŞ GİBİ SÖYLEME; ÇÜNKÜ BUNUN CEZÂSI VAR

“Ey îmân edenler, yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allâh indinde büyük bir buğz (sebebi) oldu.” (Saff s. 2-3.â.)

Ba‘zı müfessirler, bu âyet-i celîlenin (Saff s. 2.â.) bir gurup mü’min hakkında nâzil olduğunu, bunların Allâh (c.c.) nezdinde amellerin en sevimlisi yapmağı arzu eden kimseler olduklarını, bunun üzerine de Cenâb-ı Hakk’ın:

“Ey îmân edenler, size, sizi o elîm azâbdan kurtaracak bir ticârete kılavuzlayayım mı?” (Saff s. 10.â.) ve “Şübhesiz ki Allâh kendi yolunda (…) savaşanları sever.” (Saff s. 4.â.) âyetlerini indirdiğini, ama bunların kendilerini gittikçe dünyâ hayatına kaptırıp meselâ, Uhud’da cihâddan yüz çevirdiklerini ve bunun üzerine de Allâh ta‘âlânın, “Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz?” âyetini indirdiğini söylemişlerdir.

Bu âyetin, savaşmadığı halde “savaştım”, mızraklaşmadığı halde “mızraklaştım” diyenler hakkında; savaş hakkında münâfıklık yapanlar hakkında nâzil olduğu ifâde edilmiştir. Çünkü onlar, savaşmayı arzuluyorlardı, fakat savaş emredilince “Niçin bize savaşı farz kıldın?” (Nisâ s. 77.â.) demişlerdir.

Bu âyetin bütün mü’minlere hitâben indiği de beyân edilmiştir. Çünkü mü’minler, kendilerine va‘d edilen tâat, teslîmiyet, hudû ve huşûyu tam yerine getireceklerine inanıyorlardı. Ama Allâh (c.c.)’ün kendilerine va‘d ettiği bu husûsları tam yerine getirmeleri tahakkuk etmeyince hatâ husûsunda onların bu âyetin hükmüne girmelerinden korkuldu. “Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allâh indinde büyük bir buğz (sebebi) oldu.”

(Fahrüddîn Er-Râzî (r.h.),

Tefsîr-i Kebîr Tercümesi, 11. c., 455-457. s.)

 

HASTA ZİYÂRETİ ALLÂH’IN RIZÂSINI CELBEDER

Ebû Hureyre (r.a.)’den Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allâh (azze ve celle) Kıyâmet gününde:

– Ey Âdemoğlu! Ben hasta oldum da sen beni ziyâret etmedin, diyecek. Âdemoğlu:

– Yâ Rabbî! Ben seni nasıl ziyâret edebilirim! Sen âlemlerin Rabbisin! Cevâbını verecek. Hakk ta‘âlâ hazretleri:

– Bilmez miydin ki filan kulum hasta oldu. Sen onu ziyâret etmedin. Bilmez miydin ki onu ziyâret etmiş olsan, beni onun yanında bulurdun, buyuracak. Ey Âdemoğlu! Senden yiyecek istedim, beni doyurmadın! diyecek. Âdemoğlu:

– Yâ Rabbî! Seni nasıl doyurabilirim ki. Sen âlemlerin Rabbisin! diyecek. Hakk ta‘âlâ hazretleri:

– Bilmez miydin ki filan kulum senden yiyecek istedi. Sen onu doyurmadın. Bilmez miydin ki onu doyurmuş olsan, bunu benim nezdimde bulacaktın, buyuracak. Ey Âdemoğlu! Senden su istedim, beni sulamadın! diyecek. Âdemoğlu:

– Yâ Rabbî! Seni nasıl sularım. Sen âlemlerin Rabbisin! cevâbını verecek, Hakk ta‘âlâ hazretleri:

– Filan kulum senden su istedi; ona su vermedin. Onu sulamış olsaydın bunun karşılığını benim nezdimde bulurdun! buyuracaktır.”

Ulemânın beyânına göre Allâh ta‘âlâ hazretlerinin hastalığı kendisine izâfe etmesi kulunu şereflendirmek ve kendisine yakınlığını bildirmek içindir.

Hz. Âişe (r.a.)’dan Resûlullâh (s.a.v.): “Mü’mine bir diken veyâ daha büyük birşey isâbet ederse, Allâh  (c.c.) onun sebebiyle kendisini bir derece yükseltir. Yâhud ondan bir günâh indirir.” buyurdular.

(Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi,

Terc. A. Dâvudoğlu (rh.a.) 10.c., 529.s.)

 

 

MAL BİRİKTİRME VE HARCAMA

Münâvi’de naklen denildi ki: Ebû Zerri’l-Gıfârî (r.a.)’in mezhebi, hâceti üzerine ziyâde olan malı geriye saklamanın harâm olmasıdır. Ona karşı Mübteğa’da mezkûr olan şu şey ile suâl vârid olur, onda şöyle geçer:

“Tecemmül için ya‘ni zînetlenme için, ni‘metlenme için, kazanç mubahtır. Hattâ binâlar yapmak, duvarları nakışlamak, câriyeler satın almak ve hizmetli satın almak gibi.

Çünkü Peygamber (s.a.v.)’in şu kavli vardır: “Sâlih bir adam için, sâlih mal ne güzeldir…”

Müzzemmil sûresi hakkında ba‘zı tefsîrlerde İbn-i Mes‘ud (r.a.)’den rivâyet olunmuştur ki: Her hangi bir adam ki, müslümânların şehirlerinden bir şehre sabrederek ve ecir bekleyerek toplayıp getirdi ve onu, o günün narhıyla, piyasasıyla sattı. Allâh azze ve cellenin katında o kimse şehîdler mertebesinde olur.

Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: “Kim dilenmekten iffet için (korunmak için) ve ıyâline (çoluğuna-çocuğuna) harcamak üzere çalışmak ve komşusuna karşı da lûtufta bulunmak için, dünyâyı taleb ederse, yüzü bedir gecesindeki ay gibi olduğu halde, Allâh ta‘âlâya mülâkî olur, kavuşur.”

Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: “Doğru tâcir sıddîklerle berâber haşr olunur.”

Kazancın bir nev‘i de müstehabtır. Bu kifâye mikdârından mezkûr olan şey üzerine ziyâde olandır. Bunu yapar ki, bir fakire bu ziyâde ile lûtufta bulunsun.

İster onun için nisab mikdârından daha az mal olsun veyâ miskin gibi, bu kadar bir şey olmasın veyâ akrabalarından bir akrabasını onunla mükâfatlandırsın diye bu ziyâdeyi kazanır.

Bu akrabasına verdiği şey ise sıla-yı rahim sayılan şeylerdendir. Çünkü bu, nâfile ibâdet için, vakit ayırmaktan efdâldir.

Mes’elâ bu nâfile ibâdetler namâz, evrâd ve tilâvet gibi olabilir. Çünkü o, Allâh ta‘âlânın yüce kereminden ona kefîl olduğu malın edâsıdır.

(Muhammed Hâdimî (rh.a.), Berika, 398-402.s.)

 

 

GERÇEK MÜSLÜMAN NASIL OLUR -1

Bir insanın gerçek Müslümân olabilmesi için, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz tarafından tebliğ edilen ve zarurat-ı dîniyye olarak adlandırılan hüküm ve haberlere şüphe ve tereddüde düşmeden, kesin bir şekilde inanması gerekir. Örneğin: Kur’an-ı kerimin Allâh ta‘âlaânın kelamı olduğuna, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimize nazil olduğu şekilde, tevâtür yoluyla bize kadar geldiğine, bu kitab-ı hâkîmin kesin ve açık olarak ifade ettiği hükümlere ve haberlere, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin risâletinin evrensel olduğuna, cismânî haşire, haksız olarak insan öldürmenin yasaklığına, sarhoş edici içkilerin ve benzer şeylerin haramlığına şüphe ve tereddüde düşmeden inanmak da farzdır ve lazımdır. Yüce dînin kesin olarak emir ve yasak ettiklerinden birini inkar etmek, kişiyi îman şerefinden mahrum bırakıp kâfir eder.

Bütün akaid kitaplarında açıklandığı gibi îmânın sahih olabilmesi için üç şart lazımdır:

1- Îmanın yeis halinde olmaması. Bu şarta göre inkarcı birinin tam ölüm anında, Cenâb-ı Hakk’n azâbı önüne geldiği bir zamanda îman ederse, imanı Allâh (c.c.) nezdinde geçerli olmaz.

2- Mümin inkâr ve tekzip alâmeti olan şeylerden birini yapmamalıdır. Zarurat-ı dîniyyeden hiçbir şeyi inkâr veya tekzip etmemelidir. Bir insan Allâh te‘âlâya ve bütün peygamberlere iman ettiği halde, yalnız Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin risaletini, dînen farziyeti kesin olan ve bilinen şer’i bir hükmü inkâr etse veya kendi irâde ve isteğiyle puta tapınsa, zünnar bağlasa veya haç çıkarsa veya buna benzer îmanı tekzip eden işaret ve alâmetleri üzerinde taşırsa derhal kâfir olur. Çünkü îman bir bütündür, parçalanmayı kabul etmez.

3- Yüce dînin hüküm ve emirlerinin tamamının en güzel ve en uygun olduğuna inanmak ve kabul etmek. Hiç birisini yerine getirmemekte inad etmemek ve tekebbür göstermemek lazımdır. Bu şarta göre bir insan, namaz, oruç ve hac gibi şer’i bir emri güzel görmez veya bu emri küçümser veya kendisine, bulunduğu makamına yakıştıramazsa veya Allâh te‘âlânın kanun ve düzeninin eksik, yetersiz veya çağdışı olarak görürse veya Cenâb-ı Hakk’a muhalefet kasdıyla ona karşı gelerek haram bir fiili işlerse artık o, İslam’ın güzel ve mukaddes adını taşıyamaz.

(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 42.s.)

 

 

 

GERÇEK MÜSLÜMAN NASIL OLUR -2

Yalandan şahâdet getirmekle Müslüman olmak yeterli değildir. Yüce dînin esaslarını, hüküm ve vecibelerini inkâr edecek veya inkârı gerektiren fiil, söz ve davranışlardan da tamâmen sakınması lazımdır. Bir taraftan yüce dînin bütün emirlerine inanıyorum diyerek, diğer taraftan da ona karşı gelerek, beşerî düzenleri ondan daha üstün bilmek veya sentezleşmiş bir düşünce ile onu anlamak, çağdaşlık ve uygarlık adına dînin bazı kaide ve emirlerine meydan okumak, bütün gayretlerini ve faaliyetlerini din dışı düzenleri ve ideolojileri hakim kılmaya çalışmak îman ile bağdaşacak bir durum değildir.

İslam dini Hazret-i Adem (a.s.)’dan son peygamber Hazret-i Resûlullâh (s.a.v.) Efendimize kadar inen bütün resul ve nebilerin dinidir. Hazreti Muhammed (s.a.v.) yüce Allâh’ın kulu ve son elçisidir. O (s.a.v.) yalnız bir kavme değil, tüm insanlığa peygamber olarak gönderilmiştir. O (s.a.v.)’den sonra peygamber gelmeyecektir. Bu yüzden o büyük kurtarıcı insan  (s.a.v.)’in tebliğ ettiği İslâm dîni, her çağda, her yerde yaşayan insanların her türlü medenî ihtiyaçlarını karşılayacak mükemmelliktedir.

Tüm insanları tatmin edecek ve onları sosyal adâlete götürecek din, İslam’dır. Beşeri ideolojiler gibi tutarsız ve çelişkili kanunları yoktur. Hayata anlam veren, vicdanları olgunlaştıran, doğru yola alıştıran, hisleri frenleyen ve karanlıkları nurlandıran, menşeini ve hemcinslerini, nereden gelip nereye gideceklerini öğreten gene yüce İslâm’dır. Îman, izan ve insan olmanın hazzını veren odur. Kardeş olarak toplu yaşamayı, dünya ve âhireti, mutluluğa erişmek için çalışmayı, hak ve adaletten ayrılmamayı vicdanlara yerleştiren odur. Bu mükemmel güzelliklerle dopdolu bir inancı bütünüyle almak ve yaşamakla insanlar gerçek mutluluğa erişeceklerdir. Aksi takdirde bir kısmını alıp bir kısmını terk etmekle İslam yaşanmış olmaz.

(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 43.s.)

 

İLİMLER ÜÇ NEVİDİR

“El-Eşbah”ta beyan edildiğine göre ilimler üç nevîdir:

1- Pişmiş; fakat yanmamış ilim: Nahiv ve usûl gibi.

2- Ne pişmiş ne yanmış ilim: Beyân ve tefsir ilimleri gibi.

3- Hem pişmiş hem de yanmış ilim: Hadis ve fıkıh ilimleri gibi.

İlmin pişmesinden murâd, kaidelerinin yerleşmesi, teferruatının zabtı ve meselelerin izahıdır. Yanması da bu hususlarda son dereceye varmasıdır. Şüphesiz ki nahiv ve usûl ilimleri, bu hususta nihayet dereceye varmamıştır. Zahire bakılırsa usûlden murâd, usûl-i fıkıh ilmidir. Çünkü usûl, “akaid”, “tahrir” ve “tenkîh” de nihayet dereceye varmıştır.

Beyan ilmi üç nev’e yani bed’, beyân ve meânî’ye şamildir. Onun için Zemahşerî, “Diğer ilimlere nazaran ilm-i beyân’ın mevkîi, yere nazaran semânın mevkîi gibidir.” demiştir. Ulemâ bütün Kur’an’ın belâğat, fesahat, nükte ve bedayiine vâkıf olamamışlardır. Onların bildikleri pekaz şeydir.

Allâh te‘âlâ hazretleri: “De ki: “Bu Kur’an’ın bir mislini getirmek için bütün ins ve cinn toplansalar, mislini getiremezler. İsterlerse birbirine yardımcı olsunlar.” (İsra s. 88) buyurmuştur. İns ve cinnin buna kadir olamaması O’nun belâğatındandır.

Kur’an’ın tefsiri hakkında ise Suyûtî (rh.a.) “El-İtkân” adlı eserinde şunları söylemiştir: “Filhakika Kur’an, Levh-i Mahfuzdadır. O’nun her harfi, Kaf dağı gibidir. Her âyetinin altında öyle tefsirler vardır ki ma’nâlarını Allâh’tan başka kimse bilmez.

Hadîs ilmi, hem yanmış hem pişmiştir. Çünkü ondan maksat tamamlanmıştır. Muhaddisler (Allâh cümlesinden razı olsun) hadis ricali’nin isimlerini, neseblerini ve isimleri arasındaki farkları husûsunda kitablar te’lîf etmiş, belleyişi zayıf ve rivayeti fasid olanları beyan etmişlerdir. Bu zevattan bazıları, yüz bin hadis ezberlemiş, Peygamber (s.a.v.) Efendimizden hadis rivayet eden ashâb-ı kirâm (r.a.e.)’i münhasıran bildirmişler, hükümleri, hükümlerden murâdın ne olduğunu beyan etmişler; böylelikle hadisin hakikatı açıklanmıştır.

(İbn-i Âbidîn, 1.c. 52.s.)

 

AZ İŞLEYİP ÇOK KAZANMAK

Berâ -radıyallahu anh-‘in şöyle demiş olduğu rivayet olunmuştur:

Uhud harbinde Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-‘e demir zırh ile yüzü örtülü bir kişi geldi de:

– Ya Resûlallâh! Hemen harb edeyim de sonra mı müslüman olayım? diye sordu. Resûlullâh -sallallâhü aleyhi vesellem-:

– Müslüman ol sonra harb et! buyurdu.

O da müslüman oldu sonra vuruştu. Nihayet şehid oldu. Bunun üzerine Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:

– Az işledi, fakat çok kazandı, buyurdu.

Cihâd ederek şehid düşen bu kahraman, Müslim’in rivayetine göre Ensar’dan Nebit oğullarından olduğu rivâyet edilmiş ise de Buhârî Şârihi Eşhel oğullarından Amr İbn-i Sâbit’dir demiştir.

Bu aziz şehid Cenâb-ı Allah’a bir kere olsun secde etmeden cennete girmiştir. Ebû Hüreyre -radıyallahu anh- bu garibeyi bir bilmece şeklinde sorarak:

“Haydi bana bir kişi bildiriniz ki, o bir kere olsun namaz kılmadan cennete girmiş olsun?” diye sormuş. Bilinmeyince de, “Hâ, o, Amr İbn-i Sabittir” der imiş ve mübarek şehidin hamaset menkabesini anlatırmış.

Resûiullah -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in “İbtidâ müslüman ol sonra gazâ et” buyurmaları şehidin şehâdet rütbesine ve bu suretle Cenâb-ı Allah’ın ihsan ve keremiyle bir saatde cennet gibi ebedî bir saadete erebilmesinin onun islâm camiasına girmiş olmasına mütevakkıf olduğu hükmünü iş’ar eder.

(Hz.M.Sami Ramazanoğlu (k.s.),

Musahabe 3, 160-161.s.)

 

KULUN ALLÂH (C.C.)’Ü SEVMESİNİN BELİRTİLERİ

Kulun Allâh (c.c.)’ü sevmesi, Allâh (c.c.)’ün kulunu sevmesinin alâmetidir. Kuşkusuz, Allâh (c.c.)’ü sevdiğini herkes iddia eder. Fakat Allâh (c.c.)’ü sevdiğini söyleyen kişi davranışlarıyla da bu iddiasını belgelemelidir.

Sevginin alâmetlerinden biri devamlı olarak Allâh (c.c.)’ü kalb ve dil ile anmaktır. Onun yüceliğini düşünerek zikretmektir. Çünkü bir şeyi çok seven onu çok anar. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyuruyor ki: “Allâh’ı size verdiği nimetlerden dolayı seviniz. Beni de Allâh için, Allâh beni sevdiği için seviniz.”

Diğer bir alâmeti, tenhâda iken Allâh (c.c.) ile ünsiyet edip O’na yakarmak, Kur’ân-ı kerim okumak, gecenin karanlığını ganimet bilerek huzûr içinde ibadet etmektir. Allâh (c.c.)’e münacattan çok, uyku veya başka şeylerden zevk alan kimsenin Allâh sevgisindeki iddiası nasıl doğru olabilir?

Diğer bir alâmeti, Allâh (c.c.)’den başka kaybettiği hiçbir şeye üzülmemek, fakat Allâh (c.c.)’ü anmaksızın ve bir ibadetle meşgul olmaksızın geçirdiği her ana üzülmektir.

İbadeti bir nimet bilip ondan ağırlanmamak ve onun yükünü kaldırmaktır.

Allâh (c.c.)’e kulluk edenlere karşı şefkatli ve merhametli davranmak, Allâh (c.c.)’ün düşmanlarına ve rızasına uymayan hareketlerde bulunanlara karşı da şiddetli davranmaktır.

Allâh (c.c.)’den korkmak, Allâh (c.c.)’ün azameti ve heybeti karşısında hor ve hakir olmaktır.

Diğer bir alâmet de ünsiyet ve rızâdır.

Özet olarak din ve ahlak güzelliklerinin tümünün, sevginin alâmetleri olduğunu söyleyebiliriz. Bunların dışında kalanlar nefsin kötü huylarıdır.

(İmâm-ı Gazâlî (k.s.),

İhyâ u Ulûmu’d-Dîn, 4.c. 4003-4015.s.)

 

 

İSLAM VE HÜKÜMDAR İKİZ İKİ KARDEŞTİR

Bir insanin tek başina yaşamasi mümkün değildir. Çünkü bir kimse ekmek pişirmediği, başkasi un yapmadiği, diğeri ev inşa etmediği, bir başkasi kumaş dokumadiği müddetçe bir insanin ihtiyaci olan şeyler, tedarik edilemez. Bu ihtiyaç ancak, bir yerde bir topluluk meydana geldiği zaman karşilanabilir. İşte bundan dolayi denilmiştir ki, insan, tabiati gereği toplum içinde yaşamaya yatkin bir varliktir.

İnsanlar, önce çatişmalara sebep olacak tartişmalar ve sonra da, savaşlar için bir araya gelmektedirler. İnsanlarin arasinda meydana gelen anlaşmazliklari ve davalari halletsin, bir neticeye bağlasin diye, insanlara bir yasa ve şeriat göndermek de, ilahî hikmetin bir muktezasi olmuştur. İşte bunun içindir ki, kendilerine Allâh (c.c.) tarafindan bu din ve şeriatlar verilen peygamberler (a.s.), Cenâb-i Hakk’in, kendileri vasitasiyla insanlarin bir kismindan belâ ve musibetleri savuşturmuş olduğu kimselerin ta kendileridirler. Çünkü ümmetler bu ilahî yasalara bağlanip tutunduklari sürece aralarinda hiçbir mücadele ve anlaşmazlik meydana gelmez. Hükümdar ve imamlar da, bu yasalara bağli kaldiklari sürece, fitneler ve kargaşalar yok olur, insanlarin yararina olan şeyler meydana gelir. Böylece, peygamber göndermek sûretiyle, Cenâb-i Hakk’in, mû’minlerden dünyanin muhtelif kötülüklerini men ettiği ortaya çikmaktadir. Şunu bil ki, davalarin ve anlaşmazliklarin sona erdirilmesi için ilâhi yasa gerekiyorsa, ayni şekilde şeriatin tatbik edilmesi için bir de hükümdar gerekmektedir. İşte bundan dolayidir ki Hz. Peygamber (s.a.v.); “İslam ve hükümdar, ikiz iki kardeştirler” buyurmuştur.

Yine Hz. Peygamber (s.a.v.),  “İslâm bir emir, sultan da bir bekçidir.. Zamiri olmayan şey dağilir, hezimete uğrar.. Bekçisi olmayan şey de, zayi olur” buyurmuşlardir.

(Fahruddin Er-Râzî; Tefsiri Kebir, 5.c., 370-371.s.)

 

HALÎFE’YE İTÂAT VE ONU BİLMEK HUSÛSU

Seçimle veyâ veliahdlik sûretiyle şahsinda halifelik kesinleşmiş olan birinin bulunduğunu bilmek, bütün İslâm toplumunun vazîfesidir. Şahsini, ismini, özel durumlarini bilmek, yalniz seçmenler heyeti için şarttir. Zîra onlar, o şahsi, halîfe seçecekler, biât edecekler.

Süleyman bin Cerîr (r.h.) ise “İnsanlarin hepsine, Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’i bilmek gibi, halifenin zâtini ve ismini bilmek vâcibdir.” der.

Âlimlerin çoğuna göre de, halife hakkinda özlü bilgiye sâhib olmak, herkes için gereklidir; geniş bilgiye lüzûm yoktur. Ancak, halifeye husûsî işi düşenin, halifenin ismini ve şahsini bilmesi, îcab eder. Nasil ki hâkimleri, müftîleri, işi düşmeyen genel olarak bilir. Durum halife için de böyledir. Topluluğun her ferdinin devlet başkaninin şahsini, ismini, cismini, özel durumlarini bilmesi şarti kabul edilecek olursa, o takdîrde hükümet merkezine yakinda ve uzakta olan herkesin gitmesi görmesi konuşmasi gerekir. Bu durum, ihtilâflara, güçlüklere sebeb olur. Âdete muhâlif bir hâl arz eder. Fakat genel bilgi yeterlidir, şarti kabul edilirse bazilarinin verdiği bilgi bilvekâle gönderilenlerin dönüşte söyleyecekleri hususlar kâfidir.

İslâm’da devlet başkanina halîfe denilmiştir. Çünkü topluluğu sevk ve idârede Peygamber (s.a.v.)’e halef olmuştur. Binâenaleyh “Ey Peygamber (s.a.v.)’in halîfesi” demekte sakinca yoktur. Genel olarak “halîfe” terimi kullanilir.

Âlimlerin ekseriyeti: “Ey Allâh’in halîfesi” demenin yanliş olduğu husûsunda görüş bildirmişlerdir. Nitekim Hz. Ebû Bekir (r.a.)’e “Ey Allâh’in halîfesi” diye söyleyince cevâben: “Ben Allâh’in halîfesi değilim, yalniz Resûlullâh (s.a.v.)’in halîfesiyim” demişlerdir.

“Ey Allâh’in halîfesi” sözünde sakinca görmeyenler (azinliktadir) ve delilleri ise “O, sizi yerin halifeleri yapan, size verdiği şeylerde sizi imtihana çekmek için kiminizi derecelerle kiminizin üstüne çikarandir.” (En’am s. 165)

(el-Ahkâmü’s-Sultâniyye, Ebû’l-Hasan Habîb el-Mâverdî (r.h.), Çeviren Prof. Dr. Alî Şafak, 51.s.)

 

BELÂYA SABIR

Büyükler demişlerdir ki: Kul, Allâh (c.c.)’den gelen bir musibete sabretmekle mükellefdir ve bu sabırdan ecir alır. Çünkü Allâh (c.c.)’den gelen bir şey ancak O’nun adl ü hikmetinin muktezâsıdır. Mü’min Allâh (c.c.)’den ancak hakkı kaza edeceğine îman ederek kazaya razı olur. Fakat başa gelen musibet zorba kimseler tarafından açıkça zulmedilmek maksadı ile gelmişse ona sabırla mükellef bulunmayıp mukabele etmeli, zulmü def’ etmeğe, hakkını da te’min etmeğe çalışmalıdır. Bu hususda öldürülürse şehîd olur. Hadîs-i şerifte:

“Malı uğrunda öldürülen şehiddir. Irzı uğrunda öldürülen şehiddir…” buyurulmuşdur. Ayrıca bilinmelidir ki gelen her belâ insandaki bir şeyi temizler.

Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki:

“Bana yapılan eza hiç bir nebiye yapılmadı.”

Hazret-i Hasan (r.a.) der ki: “Dedem Resûlullâh (s.a.v.)’den işitdim, şöyle buyurmuşlardı:

– Oğulcuğum, kanaatdan ayrılma, insanların en zengini olursun. Farzlarını eda et, insanların en âbidi olursun. Oğulcuğum, cennetde bir ağaç vardır, ismi “Şeceretü’l-belvâ”dır. Kıyamet gününde ehl-i belâ getirilirler, onlar için ne divan kurulur, ne mîzan dikilir. Ve ecir onların üzerine yağmur gibi yağdırılır.

Sonra Resûlullâh (s.a.v.): “Ancak sabır edenlerin ecirleri noksansız ve hesabsız olarak verilir.” (Zümer s. 10) âyet-i celîlesini okudular.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),

Bakara Sûresi Tefsiri, 215.s.)

 

HADÎS-İ ŞERÎF

Allâh te‘âlâ buyurdu ki: “Bedenine, evladına veya malına bir musibet gelen, sabr-ı cemille karşılarsa, kıyamette ona hesap sormaya hayâ ederim.” (Hâkim)

 

 

 

KÖTÜLÜĞE BİLE İYİLİKLE MUKÂBELE ETMEK

Enes (r.a.): “Peygamber (s.a.v.)’le birlikte idim. Üstünde yünden yapılmış kaba ve sert bir cübbe vardı. Bir bedevî gelip cübbesini öylesine çekti ki, mübârek boynu tahriş oldu.

Sonra Bedevî ona:

– Haydi şu iki deveme, yanında bulunan ganîmet mallarından mal yüklet! Sen kendin ve babanın malından yükletmiyorsun ya! Bunun karşısında Resûlullâh (s.a.v.) sükût buyurdu. Biraz sonra bedevî’ye sordu:

– Şimdi söyle bakalım bana yaptığın bu kötülüğüne kısas yapılacak mı?

– Hayır!

– Niçin?

– Çünkü sen, kötülüğe kötülükle mukabele etmezsin de ondan.

Resûlullâh (s.a.v.) (bu söz karşısında) sadece güldü ve bir deveye arpa diğerine de hurma yüklenmesini emretti.”

Âişe (r.anhâ) dedi ki: Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)’in, Allâh’ın emirleri veyâ yasakları çiğnenmedikçe kendisine yapılan haksızlığa mukabele ettiğini asla görmedim.

(Kadı ‘Iyaz (rh.a.), Şifâ-i Şerif, 105.s.)

  • •••••••

Abdullâh b. Amr b. Âs (r.a.) buyurmuşlardır ki: Evet, Vallâhi Resûlullâh (s.a.v.), Kur’an’daki bâzı sıfatlarıyla Tevrat’ta tavsif buyurulmuştur ki, bu muhakkaktır; (ve şöyledir:) Ey azîz Peygamber! Şübhesiz biz seni (Hakka) şâhid, (mü’minlere) beşîr, (münkirlere) nezîr, âcizlere koruyucu olarak gönderdik. Sen, elbette benim kulum ve Peygamberimsin!. Sana ben “Mütevekkil” adını verdim. Bu Peygamber, kötü huylu, katı kalbli, çarşılarda çağırgan değildir. O, kötülüğe kötülükle mukabele etmez, belki onu afvile, mağfiretle karşılar. Allâh (şirke) sapan kavm (-i Arab)ı bu Peygamber (in irşâdiy) le “Lâ ilâhe illa’llâh” diyerek (kıble-yi tevhîde) doğrultmadıkça onun rûhunu kabzetmeyecektir. Allâh (c.c.), kör gözleri, sağır kulakları, kapalı gönülleri bu (kelime)nin (sehhar te’sîriy)le açacaktır.

(H. Şerîf, Tecrid-i Sarîh)

 

KANÂAT

Kanaat; helâl yol ile kendi kazandığını kâfi görmek ve razı olmaktır. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin terğib ve teşvik buyurdukları ahlâkın en güzeli kanaattir.

Lâkin İslâmın hakikatlerine, ilk hakîkî müslümanların tarihine vukufu olmayan bir çok adam tevekkül gibi kanaatin da ma‘nâsını anlayamadılar.

Zannettiler ki, kanaat işi gücü bırakmak, dünya malından tamamiyle yüz çevirmek, ölmeyecek kadarını, hattâ daha azını kâfî görmektir.

Şüphesiz, İslâm tarihinin ilk altı asrından sonra gelen o karanlık cehalet asırlarında bu fikrin (yabancı te’siriyle) müslümanlar arasında yayılması, iktisadî, malî, ahvâlin harâbiyetini intaç ettiği gibi, müslümanların ne korkunç bir içtimaî yarası oldu.

Evet, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ile ashab-ı kiramın, hulefâsının, sonra hicret asrı nihayetine kadar gelen bütün müslümanların kanaatten murâd ettikleri ma‘nâ hiç bir sûretle ne halkın çalışmasına manî’ idi ne de malın tezeyyüd ve bereketlenmesine muârızdı. Kanaat pek memduh idi. Çünkü doymak bilmeyen harîs ruhların bir nevi’ riyâzatı idi. Fesâd ile çarpan yüreklere sükût veriyordu. Kanaat rağbette idi. Zira isteniyordu ki hayat sırf maddiyat uğrunda uğraşmalarla, didinmelerle bitmesin, yahud hırsın, tamâın ifratı gibi servet sahibleri hakkında kin beslemek, ellerindekine göz dikmek gibi kötü huylar onlara karşı bir fenalık ettirmesin.

Çünkü bu halin huzuru ve içtimaî nizâmı alt üst edeceğinden başka cinayet ve cürümlerden bir çoğunu meydana getirdiği bilinmiyordu. Ve bugün de egoist, dinsiz zümrelerin, teşekküllerin, ferdleri, milletleri kana bulayan hırsları kanaatsizlik yüzündendir. İslâm dininde kanaatden maksad ancak şudur: İnsan, çalışacak ve bulduğu hâle razı olacak ve elde edemediğinden müstağni bulunacak. Helâl tarikle (yolla) kazandığını kâfî görerek eğri yollardan kazanmayı istemeyecek.

Her kim kanaatdan bunun haricinde bir ma’nâ çıkarmak isterse, çok büyük bir hatâ işlemek ile beraber Cenâb-ı Allâh’a ve İslâma karşı da açıktan açığa bühtan etmiş olur.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Musâhabe 2, 153.s.)

 

SILA-İ RAHM

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “Kimin rızkının bereketlenmesi, bakiyye-i ömrünün uzaması kendisini sevindirirse o kimse sıla-i rahm etsin.” buyurduğunu Enes (r.a.), işittim demiştir. (Buhâri)

Sıla-i rahm vâcibtir. Terki mes’ûliyeti mûcibtir. Bu hususta müteaddid ehâdis-i şerife vardır.

Bu sıla-i rahm, yakın akrabanın derecesine göre sevabı da fark ettiği gibi ziyaret edilen zâta yapılan iltifat, selâm veya yardım, hizmet ve muâvenetin derecesine göre değişir. Ba’zı sıla-i rahm vâcibtir, ba’zısı müstehabtır.

Hazret-i Alî (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’e :

“Allâh dilediği şeyi mahv eder, dilediğini de isbât eder” kavl-i şerifinin ma’nâsını sormuş. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) cevaben:

“Bununla maksad Allâh rızâsı için sadakadır. Anaya, baba’ya birr u ihsandır, sıla-i rahm’dir. Yâ Alî! Bu hasâilden (hasletlerden) her biri şekaveti (bedbahtlığı) saadete tahvîl, ömrü ziyâde etmeğe, fena kimselerle karşılaşmaktan vikayeye (korumaya) vesîle olur.” buyurmuştur. Bu hadîs-i şerif, Hazret-i Ömer, İbn-i Ömer, İbn-i Abbâs, Câbir (r.a.e.)’den rivayet edilmiştir. (Buhârî )

Keza Abdullâh İbn-i Amr İbn-i As (r.anhümâ)’dan Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur:

“Bir kimse sıla-i rahm eder de ömründen üç gün kalmış bulunursa Allâh azze ve celle onun ömrünü otuz seneye uzatır. Bir kimse de kat-ı rahm eder de otuz sene ömrü bulunursa, Allâh azze ve celle bunun ömrünü kısaltır da üç güne indirir.” İşte bu hadîs-i şerîf ümmetini hayr’a terğîb (isteklendirme) ve ma’siyetten terhîb’e (çok korkutma) dâir olduğu Buhârî şerhinde bildiriliyor.

Bu hadîs-i şerîf Kadir-i Mutlak Hakk te‘âlâ ve tekaddes hazretlerinin mukadderât-ı beşerden dilediğini mahv etmesi ve dilediğini de isbât etmesi esâsını müeyyiddir (doğrulayan).

Dilediğini tekvînde (yaratma) veya tesrî’de (çabuklaştırma) siler, mahv eder, hükümden ıskat eder, eserini izâle eder. Dilediğini de sâbit kılar değiştirmez, alâ hâlihî (hâli üzere) kalır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),

Musâhabe 1.c., 92-95.s.)

 

 

 

CİHÂD

İbn-i Kemâl, cihâdı: “Bir müslümanın Allâh yolundaki bir harbe bedeni ile katılması yâhud malı ile yardım etmesi yâhud re’yi ile yardımda bulunması yâhud İslâm ordusunun kalabalığını artırması yâhud yaralıların tedavisine bakması yâhud ordunun yiyeceklerini içeceklerini hazırlaması gibi elinden gelen gayreti göstermesidir.” diye tarif etmiştir.

Ribat da cihâddır. Ribat: Arkasında müslüman bulunmayan düşman sınırında oturup müslümanları korumaktır. Ribatın muhtar olan kavle göre tarifi budur.

Sahih hadiste vârid olmuştur ki, “Düşmandan sınırı muhafaza eden bir zâtın bir vakit namazı, beş yüz vakit namaza denktir. Bir dirhem harcaması, yedi yüz dirhem harcamasına denktir. O halde ölürse, amelinin sevabı ve rızkı kıyamete kadar devam eder. Münker ve Nekir sualinden, kabir azabından emin olur. Kıyametin dehşet ve şiddetinden emniyet üzere şehit olarak kabrinden kalkar.”

Cihâdın fazileti pek büyüktür. Nasıl büyük olmasın ki, bir müslüman bu sayede Allâh (c.c.)’e yaklaşmak için onun uğrunda nefsine meşakkatlerin en ağırını yüklemekte ve en aziz varlığı olan canını feda etmektedir. Bununla beraber nefsi devam üzere ibâdet ve taatlara hasrederek, onu hevâ ve heveslerine tâbi olmaktan men etmek cihâddan da güçtür. Bundan dolayıdır ki, bir gazadan dönerken Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz:

“Küçük cihâddan büyük cihâda döndük.” buyurmuşlardır.

(İbn-i Âbidîn, 8.c., 369.s.)

 

HADÎS-İ ŞERÎF

Enes (r.a.)’in rivayetine göre, Resûlullâh (s.a.v.) dedi ki: “Üç şey vardır ki imanın aslındandır: 1. Lâilahe illallâh diyene saldırmamak: İşlediği herhangi bir günahı sebebiyle bu kimseyi tekfir etmemek, herhangi bir ameli sebebiyle de İslam’dan dışarı atmamak. 2. Cihad, bu Allâh’ın beni Peygamber olarak gönderdiği günden, bu ümmetin Deccal’e karşı savaşacak en son ferdine kadar cereyan edecektir, onu, ne imamın zâlim olması, ne de âdil olması ortadan kaldıramayacaktır. 3. Kadere iman. (Ebû Dâvud)

 

ZÂLİMLERE MEYLETMEMEK

“Siz zâlimlere meyletmeyin ki size ateş yapışmasın. Halbuki Allâh’dan gayri sizin dostunuz yoktur. Binâenaleyh zâlimlere meylederseniz hiç bir kimse tarafından yardım olunmazsınız.” (Hûd s. 113)

Hadîs-i şerifde: “Zulümden sakınınız. Çünkü o kalblerinizi harâb eder.” buyurulmuştur ki kalb harâb olunca sâir aza da harâb olur.

Âyet-i celîle’de, zâlimlere yaklaşmak ve her hangi bir husûsda onlara destek olmak nehyolunmuştur. İki yüzlülükle onlara medhiyelerde bulunmak, sözlerine ve amellerine rızâ göstermek, onlarla musâhabette, muaşerette bulunmayı arzu etmek, onların fani varlıklarından gözlerini çekememek, nail oldukları alenî dünyalıklarından dolayı onlara gıbta etmek, onlara ta’zimle eğilmek, kalemlerini açıp hokkalarını hazırlamakla da olsa yardımcı olmak, kalem ve kâğıt vermek, arkalarında yürümek, onların ziynetleriyle ziynetlenmek, hareketlerini benimsemek, giyindikleri gibi giyinmek, onlara benzemeğe çalışmak, elbiselerini dikmek, başlarını tıraş etmek de zâlimlere destek olmak mefhumu içine dahildir.

Allâh (c.c.)’ün gazap ettiklerine buğzetmemek, memleket içinde ve bütün yeryüzünde fesadı artırır. Bu da sultanların fesadındandır. Sultanların fesadının sebebi de evvalâ ulemanın fesadından yani bozulmasındandır. Eğer kötü âlimler olmasaydı, devlet büyüklerinin fesadı azalırdı. Bir de her asırda ulema hak üzerinde ittifak etseler, zulmün men’ine hep beraber çalışsalar ve bütün güç ve gayretlerini sevk ederek dinin ve ahlakın öğretilmesine çalışsalar, melikler fesada cür’et edemezler, fırsat bulamazlar ve aralarında zulüm diye bir şey kalmaz, başdan halledilmiş olur.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),

Yûnus ve Hud Sûreleri Tefsîri, 145-148.s.)

 

İHLÂS

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri:

“İnsanlar helak olmuşlardır. Ancak âlimler müstesna. Âlimler helak olmuşlardır, ilmiyle amel edenler müstesna. İlmiyle amel edenler de helak olmuşlardır, ihlâs sahipleri müstesna. Muhlis olanlar da büyük bir tehlike üzeredirler.” (Keşfû’l-hafâ) buyurmuşlardır. Yani insanlar Cenâb-ı Hakk’a karşı dünyada vâki olan kusurları sebebiyle ilâhî adaletin gereği olarak ölümden sonra azâb görecekler ve lâyık oldukları cezaya çarptırılacaklardır. Ancak bu cezadan müstesna olanlar İslâmî kaideleri ve şer’î hükümleri âlimlerden öğrenmiş olan kimselerdir. Şu kadar var ki bunlar, ilimleriyle amel etmedikleri müddetçe, meselâ namazın şartlarını ve erkânını öğrenip namaz kılmadıkça, uhrevî azâbtan yakalarını kurtaramazlar. Bunların bir üçüncüsü de ihlâstır. Nefislerini tezkiyeye tabî tutmayanların kibir, hased, riya ve cimrilik gibi kötü huylardan temizlenmeyenlerin amel ve ibâdeti, Mukaddes ve Münezzeh olan Zât-i ecellü a’lâ hazretlerinin kabûlüne takdim etmeye lâyık olamayacağından, onlar da afv ve inâyet-i ilâhî yetişmedikçe azâbtan kurtulamazlar. Nitekim Allâh te‘âlâ: “Allâh dilediğini mahv eder dilediğini de isbât eder.” (Ra’d s. 39) buyurmuştur.

Şunu da ifâde edelim ki, ilim öğretmek olsun, ilim ile amel olsun, bunların ikisi de zahiri ve cismani amellerden sayıldığına göre herkes için istediği zaman ve mekânda icrası mümkündür. Fakat bedenî hastalıklardan kurtulmak bir doktorun tedavisine muhtaç bulunduğu gibi, yukarıda beyan edilen kibir, hased gibi kalbi hastalıkların da ma’nevî bir doktorun tedavisine şiddetle muhtaç bulunduğundan gafil olmamak lazımdır. Peygamberimiz (s.a.v.): “Zikrullâh, kalplerin şifâsıdır.” (Keşfu’l-hafâ) buyuruyor. İşte bu ihtiyaç ve bu lüzum üzerine zikr-i hafînin öğretilip mü’minlere telkin edilmesi Hz. Sıddîk (r.a.)’e, zikr-i cehrinin telkin edilmesi de Hz. Alî (r.a.)’e tevdî buyrulmuştur.

Yani Cenâb-ı Hakk zahiri ilimleri öğrenip öğretmek için her zaman âlimler yetiştirmiş olduğu gibi bâtınî ilimleri de öğretmek için tarikat erbâbını eksik bırakmamıştır.

(Muhammed Es’ad Erbilî, Mektûbât, 91.s.)

 

LA‘NETLİLER

Resûl-i Ekrem (s.a.v.), “Allâh fâiz

yiyene, yedirene, fâize şâhidlik yapana, fâizi yazana la’net etsin.”

“Allâh te‘âlâ, kaltak karıya, iğreti saç (peruk) takanlara ve taktıranlara, döğme yaptıran ve vurduran avrata, kadınların yüzlerindeki tüyleri alan kadın berbere ve yüzünün tüylerini aldıran kadına la’net etsin.”

“Allâh te‘âlâ ebeveynine la’net okuyana, anasına sövene ilensin.”

“Falcıya gidene, hanımına arkadan yanaşana, ölü peşinden avaz avaz ağlayan kadına ve onun çevresindekilere, kendisinden hoşlanmayan cemaata imâm olana, kocası kendisine kızdığı halde geceleyen kadına la’net etmiştir.”

“Ezânı duyduğu halde namâza gitmeyene, Allâh rızâsından başka şeyler için hayvan boğazlayana, hırsıza, ashâb-ı kirâma sövene, kadınlaşan erkeklere, erkekleşen kadınlara, erkek giyinişi gibi giyinen kadına, kadın giyinişi gibi giyinen erkeğe, halkın geçtiği yollara büyük abdestini yapana la’net etmiştir.”

“Altı kimse var ki onlara ben ve duâsı kabûl görmüş her peygamber la’net ettik. Bunlar: Allâh’ın kitabını tahrif eden, Allâh’ın takdirini (kaderini) yalanlayan, ululuk taslayarak Allâh’ın horladığı kimseleri üstün, Allâh’ın şerefli kıldığı zevâtı da zelîl etmeye çalışan, Allâh’ın harâm kıldığını helâl kılan ve sünnetimi terkeden kimselerdir.”

“Komşusunun helâliyle zinâ yapana, eliyle kendi kendini tatmin edene, annesini ve kızını nikâhlayana, rüşvet alana-verene, rüşvete aracı olana, malını gizleyen karaborsacıya, müslümânla olan ahdini bozana, zâlim valiye, hiç evlenmeyeceğim diyen erkek ve kadınlara, yalnız başına çöl yolculuğuna çıkana ve hayvanlara yanaşana la’net okumuştur.” buyurmuşlardır.

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar, 148-149.s.)

 

HASTALIK VE DEVÂ

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayete göre Resûlullâh (s.a.v.):

“Hakk te‘âlâ hazretleri şifâsını inzal etmediği bir marazı (hastalığı) inzal etmemiştir.” (Buhâri) buyurmuştur.

Yine İmam Ahmed, Enes (r.a.)’den rivayet eder ki:

“Tahkîka Allâh te‘âlâ hazretleri maraz halk ettiği yerde deva dahî halk etmiştir. O halde tedâvî olunuz” buyurulmuştur. Yani deva isti’mal edin demektir.

Ebû’d-Derdâ (r.a.)’den rivâyeten Fâhr-i Âlem (s.a.v.) Hazretleri: “Tahkik Hakk te‘âlâ hazretleri her maraz için bir deva halk etmiştir. İmdi deva isti’mâl edin ve haram olan şey ile tedâvî olmayın” diye buyurmuşlardır. (Ebû Dâvûd)

Yani, “Allâh sizin şifânızı, size haram kıldığı bir şeye koymamıştır.” (Buhâri) buyrulmuşdur.

Bu hadîs-i şerifler muktezasınca haram olan şeylerle tedâvî caiz değildir.

Câbir (r.a.)’den merfûan rivayet olunmuştur: “Her maraz için bir deva vardır. Her hangi bir deva maraza yetiştirilse, Allâh te‘âla hazretlerinin izniyle ondan halâs eyler.” (Müslim)

Her marazın gelmesi ve gitmesi hakikatte Hakk te‘âlâ hazretlerinin emriyledir. Sebebe tevessül eylemek tevekküle münâfî değildir. Nitekim açlık ve susuzluk def’înde münâfi olmadığı gibi.

İbnî’l-Kayyim (r.h.) hikâye eyler ki; İbrahim (a.s.):

-“Ya Rabb! Maraz kimdendir?” dedi. Hak celle ve a‘lâ hazretleri:

-“Bendendir.” buyurdu. İbrahim (a.s.):

-“Ya deva kimdendir?” dedi. Bârî te‘âlâ ve tekaddes hazretleri:

-“Bendendir.” buyurdu. İbrahim (a.s.) dedi ki:

-“Maraz ki sendendir. Deva dahî sendendir. Ya tabibin arada işi nedir?” Hakk sübhanehu ve te‘âlâ hazretleri :

-“Tabib bir kimsedir ki, devayı ben onun eline gönderirsem gönderirim” buyurdu.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),

Musâhabe 3, 216.s.)

 

CİHADIN TERKİNDEKİ ZARARLAR

Cihadın terkinde çok çeşitli zararlar mevcuttur.

1) Düşman, sizin savaşı terketmeye ve rahatlık içinde yaşamaya bir temayülünüzün bulunduğunu bildiğinde, sizin yurtlarınıza yönelir de, sizi öldürmeye çalışır. Böylece o sizi yakalayıp, kanlarınızı akıtır, mallarınızı yağmalar; veyâhud da, herhangi bir silâh ve teçhizat hazırlığında bulunmaksızın, onlarla savaşmak zorunda kalırsınız. Bu da, tıpkı ilâcın acılığına katlanmadan nefsinizin nefret etmesi sebebiyle, hastalık ilk belirdiği sırada onu tedaviden kaçınmak gibi olur. İşin neticesinde ise kişi, bu nefret ve meşakkatlerin kat kat fazlasını yüklenmeye mecbur kalır. Netice olarak savaşmak, emniyetin tahakkuk edebilmesi için sebeptir.

2) Ganimet elde edememek.

3) Düşmana hükümran olmak suretiyle duyulan büyük hazdan mahrum olmak. Savaşın dine taalluk eden yönlerine gelince, bunlar pek çoktur:

Cihâd yapan kimse, Allâh (c.c.)’e yaklaşmak ve bir ibâdet gayesiyle cihâd eder; doğruluk yoluna girer ve yaptığını da bozmazsa, bu kimse için büyük mükâfatlar meydana gelir.

Cihâd yapılmazsa, düşmanlarınızın, sizin mallarınızı yağmalamasından korkulur. O zaman da siz meydana gelecek sıkıntılara katlanamaz, neticede de dininizden dönebilirsiniz.

Düşmanınız, sizin dininiz uğrundaki çalışıp çabalamanızı, canınızı ve malınızı dininiz uğruna harcadığınızı gördüğünde, bundan ötürü o kimse sizin dininize meyleder. Bu sebeple o kimse sizin vasıtanızla müslüman olunca, siz bu sayede Allâh (c.c.) katında büyük bir mükâfaatı hak etmiş olursunuz.

Allâh (c.c.)’ün rızasını elde etmek için savaşa girişen kimse, Allâh (c.c.)’ün rızasını elde etmek sebebiyle, savaşın acılarına katlanmış olur, Allâh (c.c.)’ün fazl ve rahmetine, O’nun, İhsanda bulunanların ücretlerini zayi etmediğine ve dünya lezzetlerinin asılsız ve temelsiz şeyler olduğuna yakînen inanmamış olan kimse, savaşmaya asla razı olmaz. İşte bir kimse Allâh (c.c.)’ün fazl ü rahmetine inandığı zaman, Allâh (c.c.)’e olan sevgisinden ve dünyaya olan buğzundan dolayı, dünyayı terkeder. Bu da, insanın en büyük mutluluklarından biridir.

(Fahruddin Er-Râzî; Tefsiri Kebir, 5.c., 86-87.s.)

 

KAZANCIN EHEMMİYETİ, ÇEŞİTLİ KAZANÇ YOLLARININ FAZÎLETÇE DERECELERİ

Müslümanlıkla kazanç sahasına atılmak, esasen ilim gibi bütün Müslümanlara âid pek önemli bir vazifedir. Çünkü kazanç hakkında Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Kazanç aramak Müslüman olan her erkek ve kadın için farzdır.” buyurmuşlardır.

Şüphe yok ki; “Allâh te’âlâ: “Ey kulum! Elini oynatmak senden, sana rızk vermek benden, buyurmuşlardır.” hadîs-i şerifi, kazanca delâlet etmektedir. Kazancın çeşitli yolları vardır. Bunların en faziletlisi cihâd yoluyla elde edilen kazançtır. Çünkü cihâdda kazanç ile Dîni azîz kılmayı birleştirmek vardır. Cihâddan sonra kazancın en faziletlisi ticârettir. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.): “Alışında, satışında doğru olan tacir, iyilerle beraberdir.” Diğer bir hadîs-i şerifte: “Şübhe yok ki alışında, satışında doğru olan taciri Allâh sever.” buyurmuşlardır. Ticâretten sonra en faziletli kazanç çiftçiliktir. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.): “Rızkınızı yerin altında gizli bulunan şeylerde arayınız.” buyurmuşlardır.

Diğer bir hadiste: “Bir Müslüman ekin eker, yâhûd bir ağaç diker de ondan bir insan yâhûd bir hayvan yâhûd bir kuş yerse, o Müslüman için sadaka olur.” buyurmuşlardır. Bazı âlimlere göre; çiftçilik, ticâretten faziletlidir. Ticâretten sonra sa’nat gelir. Peygamberimiz (s.a.v.) san’ata teşvik edip: “San’at, fakirlikten emândır.” buyurmuşlardır.

Her Müslüman için kendi nefsine nafakaları üzerine lâzım olan kimselere ve borçlarını ödemeye yetişecek miktar helâlinden kazanması farzdır. Fakirlere ve akraba taallukâtına yardım ve iyilik yapmak için farz miktarından fazla kazanmak müstehabdır.

Peygamberimiz (s.a.v.): “İnsanlar yeryüzünde Allâh’ın iyâlidir. Allâh nezdinde onların en sevimlisi Allâh’ın iyâline faydalı olanlardır.” buyurmuşlardır. Bu hadis-i şerif gereğince fakirlere, düşkünlere yardım etmek, sadaka ve iyilikte bulunmak için çoluğuna çocuğuna yetecek miktardan fazla kazançta bulunmak müstehabdır.

(Mültekâ Tercümesi, 2.c. 339.s.)

 

MİNNET VE EZİYYET

“Minnet” insanın başkalarına yapmış olduğu iyiliği açığa vurmasıdır. “Eziyyet” o kimsenin, onlara vermiş olduğu şey sebebiyle onlardan şikâyet etmesidir. Eziyyet minnetten başkadır.

Eziyyet, sadaka veren kimsenin fakire, mesela şöyle demesidir: “Sen hep, yeme içme zamanı bana geliyorsun. Allâh beni senden kurtarsın. Git, gözüme gözükme.” Bu sebepten dolayı Allâh te’ala, malını infak edip te bunun peşinden başa kakmada bulunmayıp eziyet etmeyen kimseler için büyük bir ücretin ve bol sevabın bulunduğunu açıklamıştır.

“Minnet” şu bakımlardan kınanmıştır:

  1. a) Sadakayı alan fakir, sadakaya muhtaç olmasından dolayı kalbi kırık ve mahzundur; kendisine tasaddukta bulunan kimseyi de açıklamak istemez. Durum böyleyken, ona tasaddukta bulunan kimse, bu ihsanını herkese duyurursa, bu iş sadaka alan kimsenin kalbindeki hüznü artırır. Böylece de bu verme işi, infak; daha önce faydalı iken zararlı, daha önce o kimseye yapılan bir lütuf iken şimdi ona yapılan bir kötülük haline dönüşmüş olur.
  2. b) Yapmış olduğu iyiliği herkese açıklamak, eğer onun âdeti haline gelmişse, ihtiyaç sahibi kimseleri, onun verdiği sadakalara arzu ve rağbet duymaktan uzaklaştırır. Tasaddukta bulunan kimsenin, bu nimetin Allâh (c.c.)’ün ona verdiği bir nimet olduğuna; kendisini böyle bir amele muvaffak kılmasından ötürü, Allâh (c.c.)’ün ona büyük nimetler ihsan ettiğine inanması ve yaptığı bu iyiliğe, onu Allâh (c.c.)’ün kabulü dışında bırakacak bir şeyi ilâve etmekten çekinmesi, korkması gerekir. Durum böyle olduğunda, sadaka veren kimse vermiş olduğu bu sadakayı, başkasının başına kakıp minnet etmekten kaçınır.
  3. c) Asıl sır, sadaka veren kimsenin, Allâh te‘âlâ kendisi için verme sebeplerini hazırlayıp, engel olan sebepleri de ortadan kaldırdığı için bu tasaddukun nasibi müyesser olduğunu bilmesidir. Durum böyle olunca, hakikatte veren, kul değil, Allâh (c.c.) olmuş olur. Binaenaleyh kul bu mertebeye yükselirse onun kalbi, Allâh (c.c.)’ün nûruyla nurlanmış olur.

(Fahruddin Er-Râzî; Tefsiri Kebir, 5.c., 479.s.)

 

RIZIKLAR

Ehl-i sünnet şöyle dedi: “İnsanın yediği şey, ister helâl ister haram olsun, onun rızkıdır.” Mu’tezile ise “Haram rızık değildir” demiştir. Bu ihtilâf şundan neş’et etmiştir ki “rızık” kelimesi bize göre canlının kendisiyle beslendiği şeyin adı olmuştur; onlara göre ise sadece meşru’ olarak canlının mülkiyetine giren şeydir. Onların görüşü yanlıştır. Çünkü bu, Cenâb-ı Hakkın, şu âyet-i kerime ile bütün canlıların rızkını vereceğine dair olan va’dinden cayması neticesini doğurur: “Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allâh’a ait olmasın.” (Hûd s. 6) Halbuki hayvanlar için mülkiyet düşünülemez. Bazen insan, ömrü boyunca haram yer, her halde böylesi için “Allâh te‘âlânın rızkını yememiştir” denilemez.

Soru: Haram, Allâh (c.c.)’ün rızkı ise niçin onun yenilmesinden ötürü ceza veriyor?

Cevap: Kulun, onun çaresine başvurmaması, ona yönelmesi ve onu tercih etmesinden ötürü. Zira Allâh te‘âlâ mutlak olarak rızık vereceğini va’detmiş ve şu âyet-i kerîmesinde de belirtildiği üzere onun helâl yoldan aranmasını kuluna emretmiştir: “Yeryüzündeki şeylerden helâl ve temiz olmak şartıyla yiyin.” (Bakara s.168) Kul hırsı ve nefsânî arzusu sebebiyle rızkı helâl olmayan yoldan arayınca yüce Allâh (c.c.) de onu kendisine o yoldan verir, fakat yanlış tercihi ve emr-i ilâhîye muhalefeti yüzünden onu cezalandırır. Ölüm, öldürülen kimsede Allâh te‘âlânın yaratmasıyla hâsıl olur, fakat Cenâb-ı Hakk ölümün sebebine başvurması ve onu kasdetmesi yüzünden katili cezalandırır.

(Nureddin es-Sâbunî, Maturidiyye Akaidi, 156.s.)

 

HADÎS-İ ŞERÎF

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki:

“İşittiği şeyin verdiği ezaya aziz ve celil olan Allâh’tan daha sabırlı kimse yoktur. Çünkü O’na şirk koşulur, evlatlar nispet edilir. O, yine de onlara afiyet ve rızık vermeye devam eder.” (Buhârî)

 

İBADETİN SEVABINI BAĞIŞLAMAK

Ehl-i sünnet ve’l-cemâate göre insanın kendi amelinin sevabını başkası için hibe etmesi caizdir. Bu sevap, ölüye ulaşır. O kimse, bununla faydalanır.

İmam-ı Malik ile İmam-ı Şafiî (r.anhümâ); “Bir kimsenin sadakada, malla ilgili ibadetlerde, Hac’da amelinin sevabını başkasına hîbe etmesi caizdir. Bunlardan başka namaz, oruç, Kur’an okumak gibi ibadetlerde caiz değildir.” demişlerdir.

Biz Hanefîlerin delili; “Bir kimse, Peygamberimiz (s.a.v.)’-den “Anam, babam hayatta iken bana çok iyilikte bulundular, onların ölümünden sonra benim de onlar için İyilik yapmam mümkün müdür?” diye sorduğunda; Resûl-i Ekrem (s.a.v.); “Onlar için namaz kılarsın, oruç tutarsın.” buyurdular.” hadîs-i şerifidir. Dâre Kutnî (rh.a.); Hz. Alî (r.a.)’den Peygamberimiz (s.a.v.)’in:

“Bir kimse mezarlıktan geçerken on bir kere Îhlas sûresini okuyup sevabını ölülere hibe etse, Allâh te‘âlâ o ölülerin sayısınca, o kimseye sevap ihsan eder.” buyurduklarını rivayet etmiştir. Enes (r.a.) Peygamberimiz (s.a.v.)’den; “Ya Resûlallâh, biz ölülerimiz için sadaka verir, Hacc yapar ve dua ederiz. Bizim onlar hakkında işlediğimiz amellerin sevabı onlara ulaşır mı?” diye sorduğunda; Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

“Evet, sevap onlara vasıl olur. Sizden birinize bir tabak bir şey hediye edilince sevindiği gibi, onlar da o sevaba sevinirler.” buyurmuşlardır.

Ebû Dâvud (rh.a.); Peygamberimiz (s.a.v.)’in birini kendisi için, birisini ümmeti için olmak üzere iki koç kurban ettiğini rivayet etmiştir. Bu, bize bir insanın başkasının ameliyle faydalanabileceğini bildirir.

İbn-i Abbas (r.a.)’dan; “Allâh te‘âlânın: “Hakîkaten, insan için kendi çalıştığından başkası yoktur.” (Necm s. 39) kavl-i kerîmi: “Îman edip de, zürriyetleri de îman ile kendilerine tabi’ olanlar yok mu? Biz onların nesillerini de kendilerine kattık.” (Tûr s. 21) âyet-i kerimesiyle neshedilmiştir.” diye rivayet edilmiştir.

(Mültekâ Tercümesi, 1.c. 448.s.)

 

 

 

 

 

YEME İÇME MİKTARI VE BUNLARIN ADABI

Ölmeyecek kadar yiyip, içmek farzdır, çünkü bedenin bekası, yeme, içme ile kaimdir. Bir kimse yiyip, içmeyi terk edip ölse, kendi nefsini tehlikeye attığı için günahkâr olur.

Doyduktan sonra yiyip, içmek ise haramdır. Ancak ertesi gün tutacağı oruca kuvvetli bulunmak için yahut misafiri utandırmamak için doyduktan sonra biraz fazla yiyip, içmekte bir beis yoktur.

Farz olan ibadetleri eda etmekten zayıf düşecek derecede yiyip, içmeyi azaltmak sûretiyle riyaziyatta bulunmak caiz değildir. Çünkü ibadetleri terketmek, caiz değildir, ibadeti terk etmeye vardıran şey de, caiz değildir.

Bir kimse aç kalıp, kendisini ölümden kurtaracak miktar helal bir şey bulamazsa, haram olan bir şeyden ölmeyecek kadar yiyip, içebilir. Hatta bir kimse aç kalıp, kendi kendine ölmüş bir hayvanın etinden yemese yahut oruç tutup ölünceye kadar yemese, günahkâr olur. Çünkü kendi nefsini öldürmüştür. Hasta olan bir kimse ilaç kullanmayıp ölse, günahkâr olmaz. Çünkü ilaçların ona şifa’ vereceği ma’lum değildir.

Sofrada çeşitli meyvelerin bulunmasında bir beis yoktur. Çünkü Hakk sübhanehu ve te’âlâ:

“Size rızk olarak verdiğim şeylerin iyilerinden, güzellerinden (en temiz ve helal olanlarından) yiyin.” (Bakara s. 57) ve diğer bir âyet-i kerîmesinde:

“Ey iman edenler, Allâh’ın size helal ettiği o en temiz ve güzel şeyleri (nefsinize) haram kılmayın” (Mâide s. 87) buyurmuşlardır. Ama çeşitli meyveleri sofrada bulundurmamak daha faziletlidir. Faziletli olması, Allâh te’âlânın: “Küfredenleri, ateşin karşısına getirildikleri gün, (denilir ki:)

Siz bütün zevklerinizi dünya hayatı içinde (yaşayıp) bitirdiniz.” (Ahkaf s. 20) kavli keriminin tehdidi altına girmemek içindir.

Parmakları, bıçağı, ağzı ekmeğe silmek, tuzluğu ekmek üzerine koymak mekruhtur. Bunları yapmada ekmeğe ihanet vardır. Halbuki biz, ekmeğe ikram ve hürmet etmekle emrolunmuşuz.

(Mültekâ Tercümesi, 2.c. 334.s.)

 

KİŞİNİN YAPTIĞI İYİLİĞİ BAŞA KAKMASI

Allâh te’âlâ buyurdu:

“Ey iman edenler, sadakalarınızı başa kakmak ve incitmek sûretiyle heder etmeyin.” (Bakara s. 284)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurdu:

“Üç kimse vardır ki Allâh te’âlâ Kıyamet gününde onlarla konuşmaz, onlara bakmaz. Kendilerini temize çıkarmaz. Onlar için acıtıcı azab kesindir: (Birincisi) entarisini (elbisesini) yerlerde sürünecek derecede topuklarına kadar uzatan, (ikincisi) yaptığı iyiliği başa kakan, (üçüncüsü) yalan yeminle metaını (malını) sürümlendiren.”

Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu:

“Üç kimse vardır ki (cehenneme girmeden) cennete giremeyecekler: Annesine babasına karşı gelen, içkiye devam eden, yaptığı iyiliği başa kakan.” (Nesaî)

Allâh Resûlü (s.a.v.) buyurdu:

“Pis, hilekâr, cimri ve mennan cennete giremez.”

Mennan: Bir şey verip veya tasaddukta bulunup sonra yaptığı bu iyiliği başa kakan kimsedir.

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu: “Yaptığınız iyiliği başa kakmaktan sakının. Çünkü o şükrü heder, sevabı da yok eder.” Resûlullâh (s.a.v.) böyle buyurduktan sonra şu âyeti okudu: “Ey iman edenler, sadakalarınızı başa kakmak ve incitmek sûretiyle heder etmeyin.”

İbn-i Sîrin, bir adamın başka birisine: “Sana iyilik ettim, şöyle şöyle yaptım” dediğini duyunca; “Sus! sayılan iyilikte hayır kalmaz” der.

Büyüklerden biri de şöyle diyor: “Yaptığı iyiliği başa kakan teşekkürü, amelini beğenen de sevabını yitirir.”

İmam Şafiî (r.a.) bir şiirinde  (meâlen) şöyle buyuruyor:

“Sana yaptığı iyiliği başa kakan kimsenin minnetini yüklenme. Nefsin için ezelde takdir edilen nasibini tercih et. Sabret. Çünkü sabır kalkandır. Yapılan iyilikleri başa kakmanın gönüller üzerinde açtıkları yara, mızrakların delmesinden daha yamandır.”

(İmam Zehebî, Büyük Günahlar, 136.s.)

 

KARI – KOCA HUKÛKU

Karısına güzel davranmak ve onunla iyi geçinmek koca üzerine; kocanın şeriata uygun emrine uymak karı üzerine vâcibtir.

“Kadınlarla iyi geçinin!” mealindeki âyet-i kerîme ile:

“Kadınlara hayır ile tavsiyede bulunun!” meâlindeki hadîs-i şerif kadınların kocaları üzerindeki haklarının vâcib olduğuna delil sayıldığı gibi, kocaların karıları üzerindeki hakların vücûbuna da şu hadîs delâlet etmektedir:

“Bir kimsenin bir kimseye secde etmesini emretmiş olsaydım, kocasına secde etmesini kadına emrederdim.”.

“Erkekler, kadınlar üzerine hâkimdirler.” mealindeki âyetin gösterdiği erkekler, şanına uygun olanları himaye etmek ve nafakalarını vermekle yükümlüdür. Kadın da kocasının malına dikkat eder, evine gerekli olur, kocasının izni olmadıkça bir yere çıkmaz, kocasının malından ondan izinsiz kimseye bir şey vermez.

“Mü’minlere de ki: Gözlerini (haramdan sakınıp) yumsunlar…” ilâhî emir gereğince her müslüman erkek ve kadın gözünü ve namusunu haramdan korumakla emrolunmuştur. İffeti korumak ve bakılması haram olan yerleri örtünmek farz-ı ayındır.

Kadınlar, kendilerini zaruret olmadıkça nâ-mahreme (nikâhı haram olan akrabası dışındaki kimselere) gösteremezler. Sokakta yüz açmak, elbisenin kolunu veya eteğini örtüden çıkarmak şeriatın emrine muhaliftir. Örtünmek Kur’ân emridir, bunda gevşeklik göstermek büyük vebaldir.

“Dünyanın hepsi meta’ (yararlanılacak şeyler)’dir, ama en hayırlı meta’ı iyi kadındır.” hadîs-i şerifinde: “İyi kadın, kocası ona bakınca, o kocasını sevindirir, ona emredince itaat eder, kocası bir yere ayrılıp gidince o hem kendini, hem kocasının malını korur.” diye yorumlanmıştır.

Diğer bir hadîste de saliha kadından bahsedilirken buyruluyor ki: “Kadının iyi olması, iyi bir ev ve iyi bir binek kişinin bahtiyarlığındandır. Kötü kadın, kötü ev, kötü binek kişinin bedbahtlığındandır.” (Keşfü’l-Ğumme)

(Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, 773-776.s.)

 

 

 

AKRABA İLE ALÂKAYI KESMEMEK

Allâh te’âlâ buyurdu:

“Kendisi(nin adını öne sürmek sûretiy)le birbirinize dileklerde bulunduğunuz Allâh’dan ve akrabalık (bağlarını kırmak)tan sakının.” (Nisa s. 1)

“Demek idareyi ve hakimiyeti ele alırsanız hemen yer (yüzün) de fesat çıkaracak, akrabalık münasebetlerinizi bile parçalayıp keseceksiniz öyle mi? Onlar öyle kimselerdir ki Allâh kendilerini rahmetinden tard etmiş de (kulaklarını) sağır, gözlerini kör yapmıştır.” (Muhammed s. 22-23)

“Onlar ki Allâh’ın ahdini yerine getirirler, misakı bozmazlar, onlar ki Allâh’ın ulaştırılmasını (idame ve riayet edilmesini) emrettiği şeyi ulaştırırlar. Rablerinden korkarlar, bilhassa kötü hesaptan endişe ederler.” (Ra’d s. 20-21)

“Allâh onunla birçoğunu şaşırtır, yine onunla birçoğunu yola getirir, onunla fasıklardan başkasını şaşırtmaz. O (fasık)lar ki Allâh (c.c.)’ün (kitaplarında Hz. Muhammed (s.a.v)’e iman etmeleri hakkındaki) ahit (ve emri)ni -onu te’kit de ettikten sonra- bozarlar, Allâh’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi (hısımlık rabıtalarını, cemiyet birliğini) keserler, yeryüzünde bozgunculuk yaparlar, işte onlar hüsrana (maddî ve manevî en büyük zarara) uğrayanların ta kendileridir.” (Bakara s. 26-27) Kul ile Allâh (c.c.) arasındaki ahit ve misakın en büyüğü Allâh (c.c.)’ün kuluna yaptığı ahittir (ki ceza ve mükâfatı da o nispettedir).

Buharî ve Müslim Sahih’lerinde (s.a.v.) Efendimizden şöyle rivayet olunuyor:

“Hısım bağını koparan cennete giremez.”

Bir hadîste şöyle buyrulur:

“Her hangi bir ferdin zayıf yakınları bulunur da onlara yardım etmez ve sadakalarını başkalarına verirse Allâh sadakasını kabul etmez, kıyamet günü de kendisine iltifat buyurmaz.”

(İmam Zehebî (rh.a.), Büyük Günahlar, 48.s.)

 

RÜŞVET

Rüşvetin dört kısım olduğu söylenmiştir. Bunlardan biri alana ve verene haram olan rüşvettir. O da valilik, emirlik, hâkimlik almak için verilen rüşvettir. İkincisi, bir kimsenin lehinde hüküm vermek için hâkimin rüşvet almasıdır. Onun hükmü de aynıdır, yani haramdır. Velev ki verdiği hüküm doğru da olsa. Çünkü doğruyu bulup çıkarmak, o istikamette hüküm vermek onun görevidir. Görevine karşı rüşvet alması kesinlikle haramdır. Üçüncüsü, daha üst kademede işini görmek üzere birinden bir mal alması veya ona bir menfaat sağlaması için rüşvet alması, yüksek kademedeki memurların, amirlerin verebilecekleri zararı bertaraf etmesi için ona mal, para vermesidir. Bu da ancak alan kişi için haramdır.

Dördüncüsü ise parayı verdiği kişinin zulmünden ve onun yapacağı bir kötülükten korktuğu için kendisine bir miktar para veya mal verecek olursa, bu durumda yalnız kendi nefsi ve aile efradı için korkması şart değil, malı için korkmasında da durum yine aynıdır. Bu durumda verilen, veren kişi için helal, alan kişi için haramdır.

Yine kaza bahsinde hediyeler de kısımlara ayrılmış, bu da hediyelerden bir kısım olarak mütalaa edilmiş ve şöyle denmiştir: “Birbirlerine olan sevgilerinin artması, dostluğun pekişmesi için hediyeleşmeleri her iki taraf için helaldir. Ama haksız olduğu bir konuda kendisine yardımcı olması için yapılan hediye her iki taraf için de haramdır. Kendisine gelebilecek bir zulmü ve bir zararı önlemesi için vermiş olduğu hediye ise yalnız alan kişi için haramdır. Bunun helal olması için çare, yukarıda zikrettiğimiz meseledir.”

(İbn-i Abidîn (r.a.), 12.c., 125.s.)

 

HASED

Nimetin bir kimseden gitmesini istemektir. Kendisine verilmesini isteyip istememek müsavîdir. Mecazen gıptaya da hased denilir. Gıpta, nimetin sahibinden gitmesini istemeden kendisine de bir mislinin verilmesini istemektir.

Bu, hased gibi çirkin değildir. Hased netice itibariyle Allâh (c.c.)’e itiraza varır. Onun içindir ki, Peygamber (s.a.v.):

“Hasedden sakının! Çünkü hased ateşin odunu yediği gibi iyilikleri yer” buyurmuştur.

Allâh te’âlâ hazretleri:

“Hasedlik çektiği zaman hasetçinin hasedinden de Allâh’a sığınırım” denilmesini emir buyurmuştur.

Hasedlik çeken kendini yorduğu, üzdüğü ve günâha soktuğu için zalimdir. Başkasına da zalimdir. Çünkü kendisi için dilediğini ona dilememiştir.

“Kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım.” (Felak s. 5)

Felâk sûresinin sonunda hasedçinin zemmi, kötülük ona isnad edilmekle ve Peygamber (s.a.v.)’e ondan Allâh (c.c.)’e sığınması emir buyurulmakla yapılmıştır. Bundan daha büyük zem olur mu!..

(İbn-i Âbidîn, 1.c. 23.s.)

 

  • •••••••

 

HADÎS-İ ŞERÎF

Resûlullâh (s.a.v) buyurdular ki:

“Şu iki kişi dışında hiç kimseye gıbta etmek caiz değildir: Biri, Allâh’ın kendisine verdiği hikmetle hükmeden ve bunu başkasına da öğreten hikmet sahibi kimse. Diğeri de Allâh’ın kendisine verdiği malı hak yolda sarfeden zengin kimse.” (Buhârî)

 

HASEDİN DERECELERİ

Allah rahmet etsin Gazali hasedin dört mertebesi olduğunu söylemiştir:

1-) O nimet kendisinde bulunmaması halinde insanın, başkasındaki nimetin yok olmasını arzu etmesidir ki, bu hasedin doruk noktasıdır.

2-) İnsanın, bir nimetin başkasından zail olup, kendisine gelmesini arzu etmesidir. Bu, meselâ kişinin, başkasının elinde olan güzel bir ev, güzel bir kadın veya itibarlı bir makama karşı arzulu olmasıdır. Bu insan, o şeylerin kendisinin olmasını ister. Buna göre bizzat istenen, o şeylerin kendisinin olmasıdır. O nimetler elinde olan kimseden onların zail olmasını istemek arızî (başka bir sebebten dolayı) matlûbdur.

3-) İnsanın, sahibinin elinden nimetlerin gitmesini arzu etmeyip, aynı nimetlerin kendisi için de olmasını istemesidir. Eğer o nimetlerin aynısını elde etmekten âciz olursa, o zaman onun kendisinden farklı olmaması için, o insanın da bu nimetleri elinden kaçırmasını ister.

4-) İnsan, aynı nimetlerin kendisi için de olmasını arzular, ama elde edemediği zaman da başkasının elindeki o nimetlerin zail olmasını istemez. Bu çeşit hased, dünyevî nimetler hususunda olursa, Allah (c.c.) bunu affeder; eğer dinî hususta olursa bu daha da güzeldir.

Sayılan bu hased mertebelerinden üçüncüsü bazan kınanır, bazan kınanmaz. İkinci çeşit ise, üçüncüsünden daha hafiftir. Birinci mertebe tamamen mezmûm (kınanmış)tır. Nitekim Cenâb-ı Hakk:

“Allâh bazınıza, diğerlerinize nazaran üstün kıldığı şeyi temenni etmeyiniz” (Nisâ s. 32) buyurmuştur.

Binaenaleyh o nimetlerin benzerini temenni etmek mezmum değil, ama o nimetin bizzat kendisini temenni etmek mezmûmdur.

(Fahrüddin er-Râzî, Tefsîr-i Kebir, 3.c. 328-329.s.)

 

FAZÎLET VE EHL-İ İLİM

Hazreti Ali (r.a.), «Fazilet, ancak ehl-i ilme mahsustur. Çünkü onlar doğru yoldadır; hidâyet arayana yol gösterirler. Herkesin kadir ve kıymeti başarısına göredir. Cahiller ehl-i ilme düşmandırlar. İmdi sen ilim elde etmeye bak, ilmin ebediyyen cahili olma! İnsanlar ölü, ehl-i ilim diridirler» demiştir.

Hazreti Ali (r.a.)’in sözündeki câhillerden murad, şer’î ilimleri bilmeyenlerdir. Böyleleri başka ilimleri bilirlerse de ulemaya avamdan daha fazla düşmanlık ederler. Câhilin düşmanlığına sebeb Hakk’ı bilmemesi yahut âlimin onun fikrine muhalif fetva vermesi ve insanların âlime olan teveccühünü görmesidir. İnsanların ölü olmasından murâd, hükmen ölü olmalarıdır. Zira hiçbir faydaları yoktur. Onlar nebat yetiştirmeyen çorak toprağa benzerler. Hak te‘âlâ hazretleri; «Yoksa ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine verdiğimiz nurla insanlar içinde yürüyen kimse, karanlıklar içinde olan gibi midir!» buyurmuştur. Bu âyet-i kerimedeki ölüden murâd câhil, diriltmekten murâd ilim verilmesidir. Karanlıklar içinde yüzen de cahildir. Yani cahil iken öğretilerek nurlandırılan bir kimsenin, cehâlet karanlıkları içinde bocalayan cahillerle bir olamayacağı beyan buyrulmaktadır. Yahut ölüden maksad kalblerinin ölmesidir. İhya u Ulûmi’d-Dîn’de şöyle deniliyor:

«Fethu’l-Mevsılî, «Hastaya yiyecek, içecek ve ilâç verilmezse ölmez mi?» demiş. «Evet ölür» demişler. «İşte kalb de öyledir. Ona üç gün hikmet ve ilim verilmezse ölür!» demiş. Gerçekten doğru söylemiş! Çünkü kalbin gıdası ilim ve hikmettir; onun hayatı bunlarla kâimdir. Nitekim vücûdun gıdası da yemektir. Kimde ilim yoksa onun kalbi hastadır, ölmesi lâbüddür.

(İbn-i Âbidîn, 1.c. 39.s.)

 

MÜ’MİN KARDEŞİNİN AYIBINI ARAMAK

Hz. Ömer (r.a.) bir gecede Abdullâh İbn-i Mes‘ud (r.a.) ile teftişe çıkıp bir evde kapısının aralığından bakarak, bir ihtiyar kimsenin önünde şarap gördü. Kapısının üstünden bakarak o kimseye hitâben :

-Senin gibi ihtiyar bir kimsenin bu hali ne aceb çirkin oldu- diye takbih edince, o kimse kıyam ederek, “Ya emire’l-mü’minin! Ben bir isyan ettim fakat sen üç” dedi.

“1-Tecessüs ettin. 2-Kapıdan gelmek lâzım gelir iken kapının üstünden baktın. 3-Ve harîm-i ısmetim olan haneme baktın” dedi.

Hazret-i Ömer (r.a.) de i‘tirafla “Doğru söyledin beni afvet” dedi. O da “Cenâb-ı Hakk afvetsin” dedi. Hazret-i Ömer (r.a.) de ağlayarak “Eğer Cenâb-ı Allâh beni afvetmezse veyl bana” dedi. Ol kimse bu kabahatini ehlinden ve veledinden gizli olarak yapmakta imiş. “Velâ tecessesû” fıkra-i celîlesindeki tecessüs de: Bir kimsenin noksanını ve ayıbını aramakdır.

Bu âyet-i celîlenin meâl-i şerifi:

“Ey mü’minler! Siz nâsın noksanlarını aramayın ve herkesin hatasından bahis etmeyin. Bir kimsenin iffet ve namusuna, ahval-i hususiyesine taallûk eden şeylerde kendi zannınıza ittibâ’ ederek teftişe, ayıbını aramaya kalkışmayın. Allâh’ın setretmiş olduğu şeyler gizli kalsın” demektir.

Bir hadîs-i şerîfde, Sallallahu te’âlâ aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki: “Müslümanların ayıblarını, kusurlarını tetebbû’ etmeyiniz. Zira mü’minlerin kusurlarını tetebbû’ eden, taharri eden kimsenin kendi kusuru taharri olunur. Yani başkalarını ta‘yîb edeyim derken kendi ta‘yîb olunur. Başkalarını rüsvây edeyim derken kendi rüsvây olur.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s),

Musahabe 2, 127-128.s.)

 

MEDİNE-İ MÜNEVVERE’Yİ ZİYARET

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin kabr-i şeriflerini ziyaret etmek isteyen kimsenin Mescid-i şerifi de ziyaret etmeye niyet getirmesi de gerekir.

Peygamber (s.a.v.) Efendimizi ziyaret, tâatlerin en güzeli ve mendupların en üstünüdür. Hadîs-i şeriflerde buyruluyor ki:

«Beytullâh’ı tavaf edip de, beni ziyaret etmeyen kimse, bana eziyet etmiş olur.»

«Kabrimi ziyaret edene şefaatim vâcib olur.»

Şu şefaat, Makam-ı Mahmûd (s.a.v.)’de umum için yapılacak şefaatten başka bir şefaattir. Ama hac farz olduğuna göre, önce haccetmek daha iyidir. Nafile olan hacda ise, ziyaretçi ikisinden birini öne almakta serbesttir.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin kabrini ziyaret etmeye gönül veren kimse, her zamandan fazla salevât-ı şerîfeye devam edecek, yollarda bile dili salâvat ile ıslak kalacak.

Medîne-i Münevvere’nin duvarları görülünce salevât getirilir ve: «Allâhım, bu senin Peygamber (s.a.v.)’inin haremidir, vahyin indiği yerdir. Buraya girmem için bana lütuf ve minnette bulun ve bu kutsal beldeyi Cehennem ateşinden beni koruyucu eyle, azâbdan benim için emniyet vasıtası yap. Beni kurtuluşa erişen kullarından eyle. Sana döneceğimiz gün, Peygamber (s.a.v.) Efendimizin şefaatiyle beni kurtar!» diye dua edilir ve mümkün olursa, Medine’ye girmezden önce veya girdikten ve yerleşip yerini ve yükünü güvene aldıktan sonra, ziyâret-i Mescid-i şerife varmadan önce boy abdesti alır, güzel koku sürünür ve en güzel elbisesini giyer. Bunları sırf o kutsî makama ayak bastığına saygı olsun diye yapar. Bir zorunluluk yoksa, binekten inip yaya olarak Medîne-i Münevvere’ye girer. O makamın ulviyet ve kutsiyetini düşünerek vakar ve sükûnet içinde mütevazi bir eda ile yürür ve: «Bismillâh! ve ‘alâ milleti Resûlillâhi» der, sonra şunu ilâve eder: «Rabbim! Beni sıdk (u selâmet) girişiyle buraya sok. Sıdk (u selâmet) çıkışıyla beni çıkar ve kendi katından bana yardımcı olacak bir belge (kudret ve anlayış) ver.» «Allâhım! Salât-u selâmım Muhammed (s.a.v.) Efendimize ve O (s.a.v.)’in hanedan ve yaranına olsun. Nasıl ki Efendimiz İbrahim’e de salât-u selâmın olmuştu. Günahlarımı bana bağışla, rahmet ve fazilet kapılarını bana aç.»

(Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, 672.s.)

 

 

 

 

 

 

 

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİ ZİYARET

Mescid-i Nebevîye vardığında Bâb-ı Selâm’dan veyâ  Bâb-ı Cibrîl’den girilir. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin minberi yakınında (kerahet vakti değilse) iki rek’at Mescide saygı namazı kılar. Kabr-i şerifiyle minberi arası, hadiste buyrulduğu gibi: “Cennet bahçelerinden bir bahçedir.”

Mescid’e saygı namazından sonra Allâh’a şükür olsun diye iki rek’at daha namaz kılar ve Cenâb-ı Hakk’ın kendisine olan tevfikinden ve o yüce makama ulaşma şerefini lûtfettiğinden şükür secdesine varır. Sonra dilediği duayı eder. Sonra kalkıp tam bir edep ve terbiye içinde arkasını kıbleye dönerek Peygamber (s.a.v.)’in huzurunda durur. Peygamber (s.a.v.)’in mübarek yüzünün kendisine dönük olduğunu, sözlerini işittiğini düşünerek hareket eder. Selamını alacağını, yapacağı duaya âmin diyeceğini hatırlayarak:

«Es-selâmu aleyke ya Resûlallâh! Es-selâmu aleyke ya Nebiyyallâh! Es-selâmu aleyke ya Habiballâh! Es-selâmu aleyke ya Nebiyye’r-rahmeti! Es-selâmu aleyke ya Şefîa’l-ümmeti! Es-selâmu aleyke ya Seyyide’l-murselîn! Es-selâmu aleyke ya Hateme’n-nebiyyîn! Es-selâmu aleyke ya Müddessir! Es-selâmu aleyke ya Müzzemmil! Eşhedu enneke Resûlüllâhi kad bellağte’r-risâlete ve eddeyte’l-emânete ve nasahte’l-ümmete ve ‘avdahte’l-hüccete ve câhedte fî sebîlillâhi hakka cihadihi…» der, sonra mümkünse şu duâyı yapar:

«Sana ölüm gelinceye kadar dîni ayakta tutan ya Resûlallâh! Allâh’ın salât-u selâmı sana ve senin mübarek cisminin bulunduğu yere olsun. Hem bu salât-u selâm devam ededursun. Olmuş ve olacak şeylerin sayısınca olsun!»

Kendisine tebliğ edilmek üzere tevdi’ edilmiş selâm varsa, emâneti yerine getirmek vâcib olduğuna göre, onu tebliğ etmek üzere: «Selâm sana falan oğlu falandan. Senden Rabbin katında şefaat istiyor. Ona ve müslümanlara şefaatçi ol!» der ve sonra salevât-ı şerîfe getirerek dilediği duâyı yapar.

Bütün bu duâ ve niyazlar Peygamber (s.a.v.)’e doğru dönülerek söylenir.

(Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, 674.s.)

 

TÜRBE-İ SAÂDETİ ZİYÂRET ÂDÂBI

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizi ziyaretten sonra yetmiş santim kadar sol tarafa gidilir, Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)’in başı hizasına gelinir ve: “Ey Resûlullâh (s.a.v.)’in halîfesi, es-selâmü aleyke! Ey Resûlullâh (s.a.v.)’in arkadaşı, mağarada gönüldaşı, yolculuklarda refiki, sırlarının güvenilir kutusu, es-selâmü aleyke! Bizden taraf Allâh’ın en üstün mükâfatı sana olsun, Peygamber (s.a.v.)’in ümmetinin imamına olsun. Seni sevmemizi ve kıyamet günü senin dostların arasında bulunmamızı ve ziyaretimizin kabûlünü Allâh’tan dile! Es-selâmü aleyke ve rahmetu’llâhi ve berekâtuhu…” denilir. Ve sonra bir yetmiş santim kadar sola gidilir, ikinci halîfe Hz. Ömer el-Faruk (r.a.)’in başı hizasına gelinir ve şöyle denilir:

“Es-selâmü aleyke ya Emîre’l-mü’minîn! Es-selâmü aleyke ey İslâmı her türlü (sürülmek istenen) lekeden temizleyen! Ey putları kıran! Allâh bizden taraf mükâfatın en üstününü sana versin. Selam ikinize olsun ey Resûlullâh (s.a.v.) ile birlikte yatanlar, O (s.a.v.)’e arkadaş ve yardımcı olanlar. O (s.a.v.)’den sonra da müslümanların selameti, birliği ve dirliği için çalışanlar. Allâh ikinize de mükafatların en güzelini versin! Size geldik, Resûlullâh (s.a.v.)’in bize şefaatçi olması için aracı olmanızı arzu ediyoruz.”

Sonra da kendisi, ana-babası, soyu ve akrabası için ve kendisine dua ısmarlayanlar için ve bütün müslümanlar için dua eder.

Sonra Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin mübarek başları hizasına döner, ayakta durarak şunu söyler:

“Allâhım! Şüphesiz ki, Sen buyurdun, Senin sözün haktır: “Onlar kendilerine zulmedildikleri zaman, sana gelip de, Allâh’tan mağfiret dileselerdi, sen Peygamber de onlar için bağışlanma isteyiverseydin, elbette Allâh’ı tevbeleri kabul edici ve çok bağışlayıcı bulacaklardı.” (Nisa s. 64) Sana geldik sözünü dinlemeye, emrine uymaya, Peygamber (s.a.v.)’in şefâatine mazhar olmaya geldik. Rabbimiz! Bizi bağışla, babalarımızı, analarımızı, kardeşlerimizi ve bizden önce iman edenleri bağışla. İman edenlere karşı içimizde kin ve düşmanlık bırakma. Rabbimiz, şüphesiz ki, sen hem çok şefkatlisin, hem çok merhamet edicisin! Rabbimiz şu dünyada da bize iyilik ver ve bizi Cehennem ateşinin azabından koru!”

Arzu ederse daha başka dualar da yapabilir.

(Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, 677.s.)

 

KİBİR

Kibirlinin hasmı Allâh’tır.

“Allâh büyüklük taslayan her zorbanın kalbini mühürler.” (Mü’min s. 35)  “O, büyüklük taslayanları sevmez.” (Nahl s. 23) “Andolsun ki, kendi kendilerine büyüklenmişler, azgınlıkta pek ileri gitmişlerdir.” (Furkan s. 21) Kibri zemmeden ayetler pek çoktur. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan cennete giremez. Kalbinde hardal tanesi kadar imanı olan cehenneme giremez.” (Müslim)

Yine Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Kul kendini beğenmek sûretiyle cebbarlardan yazılır da onlara isabet eden azabdan kendisine de isabet eder.” (Tirmizi)

Kibir başkasından kendisini üstün görmektir. Kibir üç şey’in birleşmesinden meydana gelir. Bunlar da kendisini bir mevki‘de görür, başkasını da bir mevki‘de farzeder. Ondan sonra kendi mekîini ondan üstün görür. İşte bunlardan kibir ahlâkı doğar.

İlim, nefsini ve Rabbini bilmesidir. Kibri yok etmek için bu iki şeyi bilmek yeter. Kul kendisini bildiği zaman, her şeyden aşağı ve her şeyden mahrum olduğunu anlar. Bu anlayışta olana yaraşan, tevâzu‘dur. Kul Rabbini de bildiği takdirde, kibriyalık ve azametin yalnız O’nun şanı olduğunu idrak eder, anlar.

Amel ile tedavisine gelince; hakkı itiraf ağırlığını kendine kabul ettirmek, dili ile acziyetini izhar edip (gösterip) bilenlere teşekkür etmek, öğrettiği için memnuniyetini ifade etmek, zekâ ve ilmini takdir eder mahiyette konuşmak, emsal ve akranları ile meclislere gidip yolda onları öne geçirmek ve meclislerde arkada oturmak, yoksulların davetine katılmak, arkadaş ve yakınlarının işleri için sokağa çıkmak, kendisinin ve arkadaşlarının eşyalarını bizzat kendisinin sokaktan eve taşımakla mümkün olur.

Diğer bir Hadîs-i şerîfte: “Ben ancak bir kulum, yer üzerinde yemek yerim, sof giyerim, deve sağar ve okşarım. Parmaklarımı sıyırırım, kölelerin dahi davetine giderim. Sünnetimden, benim davranışlarımdan yüz çeviren benden değildir.” (Beyhakî) buyrulmuştur.

(Hüccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâli (rh.a.),

İhyâ-u Ulumi’d-dîn, 3.c., 718-787.s.)

 

 

İBRAHİM (A.S.) NE YAHUDÎ NE DE HIRİSTİYANDI. O, ALLÂH (C.C.)’Ü BİR TANIYAN DOĞRU BİR MÜSLÜMANDI (Âl-i İmran s. 67)

“İbrahim, ne yahudî, ne de hıristiyandı; ancak o, Allâh’ı bir tanıyan dosdoğru bir müslümandı, müşriklerden de değildi. Doğrusu onların İbrahim’e en yakın olanı, ona uyanlar, şu Peygamber ve Îmân edenlerdir. Allâh da mü’minlerin dostudur.” (Âl-i İmran s. 67-68)

Şu halde ne yahudîlerin, ne hıristiyanların, ne de müşriklerin İbrahim (a.s.)’ı, ne ırk bakımından kendilerine bağlamaya, kollarından saymaya hakları olmadığı gibi, bunlardan ırk yönünden mensub olanların da kendilerini temiz bir müslüman ve muvahhid olan İbrahim (a.s.)’ın âile ve tâbiîlerinden saymaya hakları yoktur ve mücâdeleleri bilgisizcedir. Onlar, “Zâlimlere ahdim ermez.” (Bakara s. 124) âyetinin hükmüne dahildir. “Doğrusu onların İbrahim’e en yakın olanı, ona uyanlar ve şu Peygamber’e iman edenlerdir.” Seçime giren İbrahim âilesi işte bunlardır: İbrahim’in dînine uyanlar,  şu şanı ulu Peygamber Muhammed Mustafa (s.a.v.) ve buna îman edenlerdir. İlâhî ahde ve imâmete (önderliğe) nâil olacak olanlar, her halde, bunlardır. Çünkü “Allâh, mü’minlerin dostudur.” (Bakara s. 257)

Kitap ehlinin bir kısmı muvahhid (Allâh’ı birleyen) ve Müslüman olmak şöyle dursun mü’minleri sapıtmaya çalışıyorlar. Nitekim yahudîler, Huzeyfe, Ammar,  Muaz, (r.a.e.) gibi büyük sahâbeleri yahudîliğe davet etmeye cesaret ettiler de şu âyet indi:

Ey mü’minler: “Kitab ehlinden bir grup sizi saptırmak istediler, hâlbuki sırf kendilerini saptırıyorlar da farkına varmıyorlar.” (Âl-i İmrân s. 69)

(Hak Dini Kur’an Dili, 2.c., 389.s.)

DÜNYALIK FİTNESİ

Ebû Ubeyde (r.a.) memuren Bahreyn’den sulh ile aldıkları cizye mallarını alarak Medîne-i Münevvere’ye gelince:

Ashâb-ı kirâm (r.anhüm) sabah namazını kılar kılmaz hemen Ebû Ubeyde (r.a.)’e karşı çıktılar. Resûlullâh (s.a.v.) Ashâb’ı bu halde görünce gülümseyerek Onlara:

– Öyle sanıyorum ki siz Ebû Ubeyde’nin hayli dünyalıkla geldiğini duydunuz da onu sevinçle karşılıyorsunuz! buyurdu. Onlar da:

-Evet Yâ Resûlallâh! diye tasdik ettiler.

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.):

– Şad olunuz! Ve sizi sevindirecek ni’metleri bundan böyle her zaman umunuz. Vallahi bundan sonra size fakr u ihtiyâç geleceğinden hiç korkmam. Fakat sizin için korktuğum bir şey varsa o da, sizden önce gelip geçen ümmetlerin önüne dünya ni‘metlerinin yayıldığı gibi sizin önünüze yayılarak onların birbirlerine hased ettikleri gibi ve nefsâniyet güttükleri gibi sizin de birbirinize düşmeniz ve onların helak oldukları gibi sizin de mahv olup gitmenizdir, diye ümmetini uyanıklığa da’vet buyurmuştur. Fa’tebirû.. (ibret alınız).

Hazret-i Ömer (r.a.) İran fütuhatını müteakip Ashâb-ı Kiram (r.a.e.)’e şu hitâbede bulundu:

“Mecûsî devleti mahv oldu. Bundan sonra bir karış yerlerini istirdâd edemezler (geri alamazlar). Cenâb-ı Hakk onların diyar ve emvalini size mevrûs (miras) kıldı. Tâ ki sizin ne gûna (ne türlü) amel edeceğinize nazar buyura.. İmdi hâlinizi tebdil etmeyiniz! Yoksa sizi başka bir kavm ile istibdâl buyurur (değiştirir). Ben bu ümmet hakkında bir taraftan korkmam, illâ sizin kendi tarafınızdan korkarım” buyurdu.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s),

Musahabe 1, 107-108.s.)

 

HASED

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Ateşin odunu yakıp yok ettiği gibi, hased de sevabları yer ve mahveder.” (Ebû Davud)

“Çekememezlik yapmayın, birbirinizden ayrılmayın, husumetleşmeyin, arka çevirmeyin, ey Allâh’ın kulları kardeş olun” (Buhârî)

Hased; bir ni’meti ona çok görüp onun elinden gitmesini istemektir. Adamın varlığını çok görmek ve yok olmasına sevinmektir.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

“Mü’min gıbta eder, münâfık ise hased eder” buyurmuştur.

Başkasının elinde olan ni’metten hoşlanmayıp onun yok olmasını istemek, her hâli ile haramdır.

Burada ne özür, ne de ruhsat vardır. Sana zararı dokunmadan bir müslümanın rahata ulaşmasına hoşlanmamak kadar günah ne olabilir? İşte buna işaret olmak üzere Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:

“Sizden bir iyilik gelse, onların fenasına gider; başınıza bir kötülük gelse buna sevinirler.” (Al-i İmran s. 120) Bu sevinç, belaya sevinmektir ki, hased ile arkadaştır.

Hased vesilesi ile meydana gelen kötülükler, hakkı inkâr, dil uzatmalar, el ile zarar vermeler gibi kötülükler, geçmiş milletleri helâk eden hastalıklardandır.

Hasedi tedâviye gelince: Kişi arzularının aksine olarak mahsudu (hased edileni) övmeli, nefsi kibretmesini isterse tevâzu’ göstermeli, adamdan özür dilemeli, şayet nefsi vermemeği teklif ederse vermeğe gayret etmelidir. Kişinin zoraki böyle yapmasını fark eden mahsud memnun kalır ve onu sevmeğe başlar, bu sûretle karşılıklı muhabbet başlar ve hased hastalığı da kaybolur.

Hasedin fiiliyat sahasındaki kısmına, gıybet ve yalan denir. Bunlar hasedin kendisi değil, hasedden doğan şeylerdir.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’den mevkuf ve merfu’ olarak. “Üç şeyden kurtuluş yoktur. Ancak bunların da çıkar yolu vardır. Hasedden kurtuluşun çaresi azgınlık göstermemektir.” rivayeti de bunu tey’id eder.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâli (rh.a.),

İhyâ-u Ulumi’d-dîn, 3.c., 419-448.s.)

 

 

KIBLE YÖNÜNÜ BİLMEYEN KİMSE NE YAPAR?

Namazda Kâbe’ye yönelmek şarttır. Kıble, Mekke’deki bir binadan ibaret değildir. O mübarek yerin göklere doğru üst tarafı ve derinliklere doğru alt tarafı hep kıble yönüdür.

Kıble yönünü bilmeyen ve yanında soracak bir adam bulamayan kimse, araştırma yapar. Bazı işaretlere, güneşe ve yıldızlara bakarak kıble yönünü araştırır da kanaat getirdiği tarafa doğru namazını kılar.

Namazını tamamladıktan sonra kıble yönünü belirlemede hata ettiğini anlarsa, artık o namazı iade etmez. Fakat namaz içinde iken kıble yönünü bilecek olsa, o tarafa dönerek namazını tamamlar; yeniden kılması gerekmez. Kıble yönü üzerindeki şüphe, ister şehir içinde, ister kırda, ister karanlık gecede ve gündüz vaktinde olsun, durum aynıdır. Böyle bir kimsenin kapıları çalıp kıbleyi sorması gerekmez.

Bir kimse kıble yönünden şüphelense ve yanında kıbleyi bilen bir adam olduğu halde ondan sormayarak kendi araştırmasına göre bir tarafa yönelerek namaz kılsa, eğer gerçekten isabet etmişse namazı sahih olur; fakat isabet etmemişse namazı sahih olmaz. Gözleri görmeyenin durumu da böyledir.

Kıble konusunda güvenilir bir kimsenin sözü, insanın kendi kanaatine uymasa bile, onu tutmak gerekir. Çünkü haber verme, araştırmadan daha kuvvetlidir.

Kıble yönünden şüpheye düşen kimse, araştırma yaptığı halde “kanaatına aykırı” bir tarafa yönelerek namazını kılsa sahih olmaz. Bu durumda kıbleye isabet etmiş bile olsa, namazını iade etmesi gerekir.

Bir gemi içinde namaz kılan kimse gücü yetiyorsa kıbleye doğru kılar; istediği tarafa doğru kılamaz. Gemi her döndükçe, onun da kıbleye doğru dönmesi gerekir.

(Ömer Nasuhi Bilmen, İslâm İlmihali, 108-111.s.)

 

HAYIRDA ÇIĞIR AÇMAK

Allâhü Te‘âlânın,

“Şükrederseniz, nimetimi artırırım” (İbrahim s. 7) emrindeki şükür, bildiğiniz gibi, «Yâ Rabbi şükrederim.» demek değildir. Belki Allâh’ın kendisine lütfettiği nimetlerin hepsini yaratılış maksadına uygun olarak kullanıp sarf etmek manasınadır. Şükrün en makbûlü ise sâri olan, yani ihvân-ı dînin faydalandığı ibâdetten ibarettir. Nitekim Peygamber (s.a.v.):

“Hayra delâlet eden onu işleyen gibidir.” (Keşfü’l-hafâ, 1/480) ve:

“Kim hayırlı bir iş başlatırsa, o hayırlı iş devam ettikçe ona ecir vardır.” (Keşfü’l-hafâ, 11/335) buyurmuştur.

Şunu da ifâde edelim ki, Cenab-ı Hakk’ın gerçek cemâline aşk ve muhabbet iddiasında bulunmayan hemen hemen yok gibiyse de bunu fiilen ispat zordur. Birçok kimse bu hususta kendilerini aldatmış oluyorlar. Bir insan muhabbetinin ma’nâsını öğrenmek isterse onu, mal ve evlâda karşı olan muamelesinden öğrenmelidir. İnsan nasıl vakitlerinin çoğunu onları düşünmeye sarf ediyor, hatırından çıkarmıyor, onlara her türlü fedakârlıkta bulunuyor, her sebebe tevessül ediyor (sarılıyor) ve tahsili yolunda rahatını huzurunu terk ediyorsa, işte ma’nevi muhabbet de böyle olmalıdır. Ve aslında vakitlerin büyük bölümü Halik-ı Azîm Hazretlerine ayrılmalıdır. Çünkü O, Bâkîdir, ikram edip vericidir, Rezzak’tır, besleyip yetiştirendir. Nitekim:

“Allâh’ın size olan nimetlerini saymaya kalkarsanız sayamazsınız.” (İbrahim s. 34) buyrulmuştur.

Mâsivâya verilen emek zayi’dir. Bazan da zararlıdır. En azından fânidir, yok olup gidecektir.

(Muhammed Es’ad Erbilî (k.s.), Mektûbât, 143-145.s.)

 

 

UCÛB (KİŞİNİN KENDİ AMELİNİ BEĞENMESİ)

Ucûb, kitab ve sünnet ile zemmedilmiştir.

“Huneyn günü çokluğunuz o zaman size ucûb vermişti de bu, size bir şey’i gidermeye yaramamıştı.” (Tevbe s. 25)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurmuştur ki: “Peşinden gidilen cimriliği, uyulan nefsani arzuları ve her re’y sahibinin kendi re’yini beğendiğini gördüğün zaman, artık kendi başının çaresine bak.”

“Siz hiç günah işlemeseniz bile ben onun daha büyüğünden sizin için korkardım. O da ucûbdur.”

Ucûb, günahları unutturur ve onlara karşı ihmal etmeğe sebeb olur. İbadet ve amellere gelince; onları beğenir, ibadet yapıyorum diye böbürlenir. Allâh’ın tevfikıyle ibadet ettiğini unutur. İbadetini beğendikçe de âfetlerini görmez olur.

Ucûb, bütün bu varlıkların yok olabileceğini hatırından bile geçirmeyip varlıkları ile sevinmek, onlara bağlanarak bu sevinci, Allâhü Te‘âlânın bir lütuf ve ihsanı olması bakımından değil, mutlak surette bu varlığın bir kemal, ni’met, hayır ve üstünlük olması bakımından bilmesidir. Ne vakit Allâhü Te‘âlânın lûtfu olduklarını ve dilediği vakit bunları geri alacağını bilirse, o zaman ucbu kırılır.

Demek ki ucub, verilen ni’meti, veren Allâhü Te’âlâya nisbet etmeden onu kendine mal edip ona bağlanmaktır. Ne zaman insanın kalbine ucûb gelirse, hemen bu ni’metin elinden gitme tehlikesini göz önüne alarak, ucûbdan vazgeçmelidir. Hatta kafirlere bakarak, daha önce bir günah işlemedikleri halde nasıl fâsık ve kafir olduklarını düşünüp bu akıbete uğramaktan korkmalı ve karşılıksız bağışda bulunan Allâhü Te’âlânın verdiği  ni’metleri geri alacağını hatırlayarak kendine çeki düzen vermelidir. En doğrusu, kişi, Allâhü Te’âlânın bir olup, ortağı ve dengi olmadığına, benzeri bulunmadığına, işitici ve görücü olduğuna, Resûlü (s.a.v.)’in bütün haber verdiklerinde doğru olduğuna inanmalı; selefin yolunda yürümeli, üzerinde fazla durup teferruata dalmadan kitab ve sünnetle amel etmelidir. Günahlardan kaçınarak, ibadete devam etmek ve Müslümanlara şefkat etmek üzere takva ile meşgul olmalıdır.

(Hüccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâli(rh.a.),

 

İSTİÂZE (EÛZÜBİLLAH)

Gerçek anlamda istiâzenin ortaya çıkması, yalnızca sözle mümkün olmaz. Bunun yanında kalbin de bu söze kesin bir şekilde katılması, sözün, fiil ve davranışlara uygun olması, dilin “Allâh’a sığınırım” derken fiil ve davranışlarının “şeytana sığınırım” dememesi gerekir. Aksi takdirde bu, isyan ve azgınlık konusunda şeytanla işbirliği anlamına gelir.

Şeytandan istiâzede Allâhü Te‘âlâ dışında başka bir şeyden korkmayı ortaya koymak sözkonusudur, dolayısıyla bunun da kulluğun ihlâli anlamına geldiği söylenebilir. Buna cevap olarak şöyle deriz: Düşmanı, düşman bilmek sevginin pekiştirilmesi, Allâh’tan başkasından Allâh’a yönelmek kulluğun tamamlanması, Allâh’ın emirlerine sarılmak taatın öne geçirilmesi, Allâh’tan korkmayandan korkmak da çaresizliği ortaya koymaktır. Nitekim “Allâh’tan korkuyorum” demek, O’nun azabından ve öfkesinden korkuyorum, demektir. “Allâh’tan korkanlardan korkarım” sözüyse, onun bedduasından korkarım, “Allâh’tan korkmayandan korkarım” sözü de, onun kötü fillerinden korkarım anlamındadır.

Tefsir-i Kebir’de anlatıldığına göre “Eûzübillah” kişinin tüm iyilikleri kazanıp bütün tehlikelerden kurtulması için yaratılandan yaratana ve nefsi için sonsuz ihtiyaçlarından kurtulup, kamil anlamda Hak zenginliğine yönelmesidir. “O halde Allâh’a koşun” (Zariyat s. 50) âyetinin sırrı da bunda yatar. Yine onda, Allâh’ın huzuruna varabilmek için acizliği kabul etmekten başka bir yol olmadığına delâlet vardır. Acz, varılacak makamların en son noktasıdır.

Hasan Basrî (r.a.) şöyle der: “Bir kimse gerçek anlamda Allâh (c.c.)’e sığınır ve bunu kalb huzuruyla yerine getirirse, Allâh (c.c.), onunla şeytan arasında üç yüz perde oluşturur, engel meydana getirir.”

Şeytan, oburca yeme ve içme yoluyla insan tabiatına musallat kılınmıştır. İnsan oburluğu bıraktığı takdirde, midesinin ve nefsinin şehvetini önlemiş olur. İnsan midesine ve beline sahip olursa, şeytan onu etkileme fırsatı bulamaz.

(İsmail Hakkı Bursevî (rh.a.),

Rûhu’l-Beyân Tefsîri, 1.c.,28.s.)

 

RİYÂ

 

“Vay o namâz kılanların haline ki, onlar kıldıkları namâzdan gafildirler. Onlar gösteriş yaparlar.” (Mâun s. 4-6)

Adamın biri Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e: – Kurtuluş nerededir? diye bir suâl tevcih edince,

“-Yaptığı amel ile insanlara gösteriş etmemektedir.” buyurdu. Ebû Hureyre (r.a.)’in rivâyetinden gelen hadîste de: “Şehîdler, malını infâk edenler ve âlimler mükâfat olarak cennet isteyecekleri zaman, Allâhü Te’âlâ her birine, “Yalan söylediniz; biriniz desinler diye cömertlik etti, diğeriniz desinler diye şecaat gösterdi; diğeriniz de falanca ne âlimdir desinler diye okudu.” buyuracak, hiçbiri mükâfat alamayacaktır.” buyurulmuştur.

Yine Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Sizin için en çok korktuğum, küçük şirktir.” buyurdu. “Küçük şirk nedir?” suâline cevaben de; “Riyâdır. Allâhü Te’âlâ herkesi ameline göre mükâfatlandıracağı Kıyamet günü, “Dünyada kime gösteriş yapmış idiyseniz gidin bakın, onların yanında sizin için bir mükâfat var mı?” buyuracaktır.” (Beyhakî) buyurdular.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Kendisinde zerre kadar riyâ bulunan ameli Allâhü Te‘âlâ kabul etmez.”

“Ümmetimin şirke düşmesinden korkuyorum. Gerçi onlar puta, aya, taşa tapmazlar. Ancak amelleri ile riyâkârlık yaparlar.” (İbn-i Mace)

Riyâ demek, iyi görünmekle insanların kalbinde yer almak istemektir. Fakat bu, ibâdetle olduğu gibi, başka işlerle de olabilir. Ancak riyâ, yalnız ibadetle insanların gönlünde yer almağı istemektir. Kendisi ile riyâ ve gösteriş yapılabilen şeyler pek çoktur. Bunlar beş kısımda hulasa edilebilir.

Birincisi: Dinde beden ile riyâdır.

İkincisi: Kılık, kıyafet ve kisve ile riyâdır.

Üçüncüsü: Söz ile riyâdır.

Dördüncüsü: Amel ile riyâdır.

Beşincisi de: Arkadaş ve ziyaretçilerinin çokluğu ile riyâkârlık ve gösteriş yapmaktır.

(Hüccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâli (rh.a.),

İhyâ-u Ulumi’d-dîn, 3.c., 639-671.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İ SEVMEK FARZDIR

“Ey Habîbim, o hicreti terk edenlere de ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, karılarınız, soylarınız, kazandığınız mallar, geçersiz olmasından korktuğunuz bir ticaret, hoşunuza giden meskenler, size Allâh ve Resûlünden ve O’nun yolunda cihaddan daha sevgili ise artık Allâh’ın emri (azabı) gelinceye kadar bekleyin. Allâh fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” (Tevbe s. 24)

Bu kadar (tehdid), Resûlullâh (s.a.v.)’i sevmenin gerekli olduğuna, vacib olmasının kesinliğine, kadrinin yüceliğine ve Resûlullâh (s.a.v.)’in buna müstehak olduğuna, teşvik, tenbih, huccet ve delil bakımından kafidir. Çünkü, Allâhü Te‘âlâ:

“Artık Allâh’ın emri (azabı) gelinceye kadar bekleyin.” sözü ile malı, akrabası, çoluk çocuğu kendisine Allâh ve Resûlü (s.a.v.)’den daha sevimli olanların halinin çirkin olduğunu, onlara azap vereceğini beyan buyurdu. Sonra âyet-i kerimenin sonu ile onların fasık olduklarını ve sapıklardan olup Allâh (c.c.)’ün hidayetine ulaşamadıklarını bildirdi.

Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyor ki: “Hiç biriniz, ben ona, evladından da, pederinden de ve bütün halkdan daha sevgili olmadıkça îman etmiş olmaz.” (Buhârî)

Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyor ki: “Kimde üç (haslet) bulunursa, îmanın tadını tatmış olur: 1- Allâh (c.c.) ile Allâh’ın Peygamberi, kendisine Allâh ve Peygamberden maadasından daha sevgili olmak, 2- Sevdiği kimseyi, sırf Allâh (c.c.) için sevmek, 3- Allâh (c.c.)’ün onu küfürden kurtarmasından sonra tekrar küfre dönmekten, ateşe atılacakmışçasına korkup hoşlanmamak.” (Buhârî)

Hz. Ömer (r.a.)’den, Resûlullâh (s.a.v.)’e şöyle rivayet edilir: – Allâh’a yeminle söylerim ki Ya Resûlallâh (s.a.v.)! Canım hariç, bana her şeyden sevgilisin.”

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurur:

“Ben kendisine canından daha sevgili olmadıkça, sizden biriniz asla îman etmiş olmaz.”

Hz. Ömer (r.a.): – Sana Kur’an’ı gönderen Allâh (c.c.)’e yemin ederim ki, sen bana canımdan daha sevgilisin. Resûlullâh (s.a.v.):

“Ey Ömer şimdi (tamam).” buyurdu.

(Kadı ‘Iyaz (rh.a.), Şifâ-i Şerîf, 398.s.)

 

 

EMR-İ Bİ’L MA‘RUF NEHY-İ ANİ’L MÜNKER

Ma‘ruf, yaratılışa uygun ve dince güzel görülen şeydir. Münker de, aksine yaratılışa aykırı ve dince çirkin bulunan şeydir. Onun için her müslüman kendi din kardeşi hakkında ve bütün insanlık hakkında hayır ister, iyiliği emreder ve öğüt verir. Kötülüklerden sakındırmayı da bir din görevi bilir. Ancak bu görevin dereceleri vardır.

Şöyle ki: Bu yol gösterme görevinin yapılmasında, karşı taraftan bir kötülüğün ortaya çıkacağı düşünülmüyorsa, bu görev işe el koymakla, değilse sözle yapılır. Bu da tehlikeli ise, yalnız kalb ile yapılır. İyiliğin yapılması, kötülüğün de terk edilmesi için kalb ile dua yapılır.

Bir kimsenin emrettiği veya yasakladığı şey, hakka ve ihtiyaca uygun ise, kabul edilmelidir. Öğüt veren, söylediklerini yapmamış olsa bile, doğru olan şey kabul edilir. Şu da gerçektir ki, bir emir ve yasağın ruhlara tesir edebilmesi için, bu görevi yapmaya çalışan kimse şu beş vasfı kendisinde bulundurmalıdır:

1) Bilgi sahibi olmalıdır. Çünkü bilgisi olmayan kimse bu görevi güzelce yapamaz.

2) Söylediği şeyle kendisi de amel etmelidir. Değilse:

“Niçin yapmadığınız şeyi söylersiniz?” azarına muhatab olur.

3) Bütün sözlerinde Yüce Allâh (c.c.)’ün rızasını ve müslümanların yükselmelerini gözetmelidir. Bunu hedef edinmelidir.

4) Dinleyiciler hakkında şefkat göstermeli, irşad görevini tatlılık ve yumuşaklıkla yapmalıdır.

5) Sabırlı ve iyi huylu olmalı. Sertlikten ve şiddetten kaçınmalıdır.

Şunu da ekleyelim ki, halk tabakasından olan kimselerin, ilim ve irfan sahibi şahıslara iyiliği emretmeleri ve kötülüğü yasaklamaları uygun değildir. Böyle bir davranış edebe aykırıdır. Kendi haklarında bilmeyerek bir zarara sebeb olabilir.(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, 43.s.)

 

İSLÂM AHLÂKI

Hadîs-i şerifte vârid olmuştur ki:

“Fakir ve miskinleri sevmek enbiyâ ve mürselinin ahlâkından, onlarla oturmayı sevmemek de münafıkların ahlâkındandır.”

Meşayih-i kiram hazerâtı buyurmuşlardır ki:

Zahir, bâtının delilidir. Çünkü Nebi (s.a.v.): “Sizin kalbiniz düzelip istikamette olmadıkça imanınız düzelmez, lisanınız düzelmedikçe kalbiniz düzelmez, amelleriniz düzelmedikçe de lisanınız düzelmez.” buyurmuşlardır. Yani şerîatin zahirde emirlerinin yaşanması doğrudan doğruya bâtına sirayet eder. Allâh, nurunu şerîate, zulmeti de tabiata koydu. Peygamberler de insanları tab’ın zulmetinden şer’in nuruna çıkarmak için gönderildiler.

Ebû Hureyre (r.a.)’den rivayet olunduğuna göre Resûlullâh (s.a.v.): ”Müslüman müslümanın kardeşidir.” buyurmuşlardır. İslâm kardeşleri yekdiğerine hakkını noksan vermek yahud hiç vermemek gibi zulümlerde bulunmazlar. Birbirlerine yardımı terketmekle birbirlerini perişan etmezler. Kendilerini kardeşlerinden büyük görüp onlara hakaret gözüyle bakmazlar.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz bir defasında sadrına işaret ederek: “Takva işte buradadır, tavka işte buradadır.” buyurmuştur. Takvanın aslı içtinâbdır. Burada murad, maâsiden içtinâbdır. Muttakî, Allâh’ın emirlerine muhalefeti terk etmek suretiyle Allâh’ın azabına karşı vikayelenir. Resûlullâh’ın, sadrına işaret ederek “buradadır” buyurması, takvanın zahiri amellerle hâsıl olmayıp ancak kalbde duyulan haşyet-i ilâhiyye ve murakabe ile hâsıl olacağını beyân etmek içindir.

Kalbinde takva bulunan müslüman, hiçbir kimseye hakaret gözüyle bakmasın. Müslüman kardeşini hakir görmesi bir kimseye şer olarak kâfidir. Her bir müslümanın kanı, ırzı ve malı diğer müslümana haramdır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Yunus ve Hud Sûreleri Tefsiri, 96-97.s.)

 

ĞADAB

Ğadab intikam hırsı ile kanın galeyana gelmesidir. Bu kuvvet galeyana geldiği zaman, ilk önce gelecek tehlikeleri önlemeğe kalkar. Tehlikelerin vukuundan sonra ise, onların tedâvisine ve intikam almaya başlar. İşte intikam, ğadabın arzu ettiği bir gıdasıdır. İntikamdan zevk alır ve ancak intikam sonunda sükûnete erer.

Fıtrat itibariyle insanlar, ğadab kuvvetinde ifrat, tefrit ve itidal sahibi olmaları hasebiyle üç zümreye ayrılmışlardır. Tefrit, yâni aşırı gerilik, bu kuvvetin ya tamamen kaybolması veya zayıf kalmasından ileri gelir. Bunun sahibine hamiyyetsiz insan derler ki, bu, mezmûmdur. Bunun için İmâm Şafiî “Kızmağı gerektiren hâllerde kızmayan merkebdir.” demiştir. Görülen kötülüklere susmak da ğadab kuvvetinin zayıflığındandır. Allâhü Te‘âlâ Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in Ashabını şiddet ve hamiyyetle tavsîf ederek:

“Onlar kâfirlere karşı sert, birbirlerine merhametlidirler.” (Fetih s. 29) buyurduğu gibi, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’ine hitaben:“Kâfirler ve münafıklarla harbet; onlara karşı sert davran.” (Tahrîm s. 9) buyurmuştur.

Aşırı ğadaba gelince; bu da ğadab sıfatının galeyana gelip, din, tâat ve aklın hâkimiyyetinden çıkmış olmasıdır. Artık bu derekeye düşen insanda basiret, düşünce, irâde ve fikir diye bir şey kalmaz. Övülen ğadab ise, akıl ve dinin işaretini bekleyen ğadabtır. İnsan, hamiyyetin icab ettirdiği yerlerde hiddetini gösterebilmeli, yumuşaklığın icab ettirdiği yerlerde ise hiddetini yenebilmeli, bu suretle itidali, orta dereceyi bulmalıdır.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Ğadab ve hiddet, kalbde yanan birer ateş parçası ve birer kıvılcımdır. Onun, şâh damarlarının şişmesini ve gözlerinin kızarmasını görmüyor musunuz? Sizden birinize bu hal geldiği vakit, ayakta ise otursun, oturuyorsa yatsın.” (Tirmizî) buyurmuştur.

“Sizden biriniz öfkelendiği vakit su ile abdest alsın; zira hiddet ateştendir.” Diğer rivâyette “Ğadab şeytandandır. Şeytan da ateşten yaratılmıştır. Ateş ise su ile söndürülür. Sizden biriniz kızdığı vakit abdest alsın.” (Ebû Davud) buyurmuştur.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâli (rh.a.),

İhyâ-u Ulumi’d-dîn, 3.c., 376-390.s.)

 

 

 

 

MAKAM VE ŞÖHRET SEVGİSİ

Makam arzusu, şöhret ve ün kazanmak içindir. Bu ise mezmumdur. Ancak şöhret peşinde olmaksızın Allahü Te‘âlânın dinini yaymak uğrunda O’nun meşhur ettikleri bu hükmün dışındadır.

Nitekim Enes (r.a.)’ın rivayetinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Dîninde olsun, dünyalığında olsun, parmak ucu ile gösterilmek, kula kötülük bakımından yeter, Allahü Te‘âlânın korudukları müstesna!” (Beyhakî) buyurmuştur. Cabir b. Abdullah (r.a.)’in rivayetinde; Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Dîninde ve dünyasında parmak ile gösterilmek, kötülük olarak kula yeter. Allahü Te‘âlâ suretlerinize bakmaz; niyetlerinize, amellerinize bakar.” (Ebû Hureyre) buyurmuştur.

Hz. Ali (r.a.): “Zillete düş, fakat şöhret isteme, bilgili ol, bilgiçlik taslama, sükut etmesini bil ki, selamet bulasın. Böyle yapmakla iyileri sevindirir, kötüleri kızdırmış olursun.” demiştir. İbrahim b. Ethem “Şöhret peşinde olan, Allah’a inanmamış sayılır.” dedi.

Süleym b. Hanzale (r.a.) şöyle anlatıyor: “Biz bir cemaat olarak Übeyy b. Kâ’b (r.a.)’in ardında gidiyorduk. Bunu gören Ömer (r.a.), elindeki tura ile Übeyy’e bir tane vurdu. Übeyy (r.a.):

– Ne yapıyorsun ya Ömer? deyince, Hz. Ömer (r.a.):

– Bu sana uyanlara zillet; sana bir fitnedir, yani senin gururunu kırmak, ardından gelenleri ikaz içindir, demiştir.”

İmam Servî de, büyük zatların, çok yeni, çok iyi elbise ile, çok eski ve adi elbise giymekten sakındıklarını, çünkü her ikisinin de ayrı ayrı şöhret vesilesi olduğunu, nazar-ı dikkatleri üzerlerine çektiklerini söylerdi.

Halil b. Ahmed de “Allahım, katında beni en yükseklerden, kendi nazarımda en alçaklardan, halkın nazarında ise, orta dereceli insanlardan kıl.” diye duâ ederdi.

Kulun bir dahli olmadan Allâhü Te’âlânın teşhiri ile şöhret olması mezmum değildir. Esasında şöhrette fitne, zayıf iradeli olanlar içindir. Yoksa kuvvetli iradeye sahib olanlar şöhrete kıymet vermezler. Zayıf iradeli kimseler, denize düşen ve yüzme bilmeyen zayıf iradeli insanlar gibidir.(Huccetü’l İslâm imâm-ı Gazali (rh.a.), ihya-u Ulumud-dîn, 3.c., 604.s.)

 

KALBDEN RİYASET SEVGİSİ ÇIKMADIKÇA KUL KÂMİL ÎMÂNA SÂHİB OLAMAZ

Yahudîler, riyasetleri elden gider korkusuyle pek çoğu Resûlullah (s.a.v.)’e îman etmediler. Allâh’ın ahkâmını kendi arzularına göre tebdil ve tağyir edip kullarını sapdırdılar. Kitabın hoşlarına giden kısmına îmân etdiler, beğenmedikleri kısmına îmân etmediler.

Kalbden riyaset sevgisi çıkmadıkça kul kâmil îmâna sâhib olamaz. Nefsin yedi mezmum (yerilmiş) sıfatı vardır: Ucub (kendini beğenmek), kibir, riya, gadab, hased, mal sevgisi, makam mansıb sevgisi.

Cehennemin de yedi kapısı vardır. Kim bu yedi kötü sıfatdan kurtulursa kendisinden cehenneme açılan yedi kapıyı kapatmış ve cennete girmiş olur.

Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:

“- Yetimin işlerini üzerine alan kimse ile ben, cennette bu iki parmak gibiyiz.” (s.a.v.) Efendimiz bu sözleri söylerken; orta parmağıyla şahâdet parmağına işaret etmiştir.

Câhiliyye devrinde Arablar, şehâdet parmağıyla sövdüklerinden buna (söven parmak manasına) sebbâbe denmiştir. Ancak İslâm bu ismi hoş karşılamadığından ona müşîre: (İşaret parmağı) demiştir. Zira onunla müslümanlar (namazda) Allâh’ın birliğine işaret ediyorlar. Resûlullâh (s.a.v.)’in işaret parmağı, orta parmağından daha uzundur. Orta parmağın sağındaki Bınsır adındaki parmağı ise orta parmağından kısadır. Efendimiz (s.a.v.) bu üç parmağına işaret ederek,

“Ben, Ebû Bekir ve Ömer kıyamet gününde böylece haşredileceğiz.” buyurmuştur. Allâh Resûlü (s.a.v.)’in parmaklarının durumunu bilmeyen kimse, bu hadisin te’vilini, bunların birbirine bitişik ve yakın olmasına hamletmişlerdir. Halbuki bu uzak bir ma‘nâdır. Zira Resûller, nebîler, sıddıkler, şehîdler ve sâlihlerin mertebe ve dereceleri birbirinden çok farklı ve değişiktir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Bakara Sûresi Tefsiri, 146-159.s.

 

İNSANLAR ÜÇ GURUPTUR

Abdullah b. Mes‘ud (r.a.)’den şöyle rivâyet edilmiştir: İnsanlar üç gruptur. Bunların dışındakilerde hayır yoktur: Birincisi, Allâh yolunda savaşan malı ve canı ile cihada katılanlardır. İkincisi, iyiliği emredip kötülüğe engel olarak dili ile cihad edenlerdir. Üçüncüsü de, kalbi ile hakikati tanıyanlardır.

İbn-i Mes‘ud (r.a.)’den: Münafıklara karşı elinizle (kuvvetle) cihad ediniz. Eğer yüzlerine surat asmaktan başka bir şeye gücünüz yetmiyorsa, yüzlerine karşı surat asınız. Bir kötülüğü görüp de onu düzeltmeye muktedir olamazsan, Allâh’ın onu, kalben kınadığını bilmesi de senin için kâfidir. Bir adam günah işlenirken görür ve onu kınarsa, hiç görmemiş gibidir, işlenen günahı görmeyen, fakat rıza gösteren, onu yapmış gibidir. Olaylar olacak; bu olayları görmeyip de rıza gösterenler ona bilfiil iştirak etmiş gibi olacaklar. Bu olayları görüp onu kınayanlar görmemiş olanlar gibidirler. Salih kimseler kalmayacak, iyiyi tanımayan ve kötüyü kınamayan şüpheci kimseler, onların yerlerini alacaklar.

Ebur-Rekkad anlatıyor: Ben küçükken efendimle beraber Huzeyfe (r.a.)’e gittik. O şöyle söylüyordu:

“- Resûlullâh (s.a.v.) zamanında konuşulunca münafıklık alâmeti saydığımız sözleri bugün herhangi birinizden bir mecliste dört defa işitiyorum. Ya kesinlikle iyiliği emreder, kötülüğe mani olur, halkı hayra teşvik edersiniz, yahut Allâh hepinizi azabı ile helâk eder, veyahut da kötülerinizi başınıza musallat kılar, sonra da iyileriniz onlara beddua ederler, fakat duaları kabul edilmez. Öyle bir devir gelecek ki, o zaman sizin en iyileriniz, iyiliği emretmeyen, kötülüğe mani olmayan kimseler olacak.”

Adiy b. Hatim (r.a.)’den: Bugün sizin iyi gördükleriniz, eskiden kötü görülürdü. Bugün sizin fena karşıladığınız şeyler gelecekte iyi olarak kabul edilecek, iyiyi kötü, kötüyü de iyi olarak kabul etmediğiniz ve âlimleriniz de aranızda çekinmeden vazife yaptığı müddetçe mutlaka hayırda devam edeceksiniz.

(M. Yusuf Kandehlevî,

Hadislerle Müslümanlık, 3.c., 1246.s.)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN ZÜHDÜ

O (s.a.v.)’in zühd ü takvasına delâlet edecek hadîsler çoktur. Biliyorsunuz ki, O (s.a.v.) dünyâya ve menfaatlerine pek önem vermez, azı ile yetinir, onun debdebe ve şatafatından şiddetle kaçınırdı. İrtihal-ı dâr-ı bekâ eyleyinceye kadar kendisine birçok imkânlar verilmiş, birçok beldeler feth ettirilmiştir. Ama yine de vefat ettikleri zamân, silâhı, çoluk çocuğunun nafakası için aldığı bir mal karşılığında, bir yahudînin yanında rehindi. O (s.a.v.) duâ ederken şöyle derdi:

“Allâhım, âl-i Muhammed’in rızkını tut (kifafı nefs edecek kadar bir azık) kıl!”

Âişe (r.anhâ)’dan:

“Resûlullâh (s.a.v.) dünyâda (mübârek) gözlerini yumuncaya kadar, üç gün ardı ardına ekmekten doymamıştır.”

Diğer bir rivâyet: “İki gün ardı ardına arpa ekmeğinden doymamıştır. Allâh (c.c.) dileseydi, O (s.a.v.)’e akla (hayale) gelmeyecek (ni‘metler) ihsan ederdi.”

Diğer bir rivâyet: “Allâh (azze ve celle)ye mülâki oluncaya kadar, âl-i Resûl (s.a.v.), buğday ekmeğinden (tam) doymamıştır.”

Yine Hz. Âişe (r.anhâ) demiştir ki:

“Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) ne dinâr, ne dirhem, ne koyun ve ne de deve bırakmıştır.”

Amr b. el-Haris’in rivâyet ettiği hadîsde varit olmuştur:

“Yalnız silahını, katırını ve bir de vakfettiği bir toprak bırakmıştır.”

Hz. Âişe (r.anhâ)’dan: “Resûlullâh (s.a.v.) vefat ettiğinde, evimde rafta bir parça arpadan başka bir şey bırakmamıştır. Bana şöyle dedi: “Bana Mekke’nin taşı, toprağı altın olması sunuldu. Hayır ya Rabbi, dedim; bir gün aç kalayım, bir gün tok. Aç kaldığım gün sana yalvarıp duâ ederim. Tok kaldığım gün, sana hamdü senada bulunurum.”

(Kadı ‘Iyaz (rh.a.), Şifa-i Şerif, 140-141.s.)

 

DÜNYA MUHABBETİ

Dünyâyı yeren âyet ve misâller pek çoktur. Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinin çoğu dünyanın zemmi, insanları ondan vazgeçirmek ve âhirete davetle alâkalıdır. Hattâ peygamberlerin maksadı ve gönderilmelerinin sebebi de budur. Rivâyete göre Resûl-i Ekrem (s.a.v.) ölü bir koyunun yanından geçerken “Gördüğünüz şu koyun ölüsünün sahibi nezdinde bir kıymeti var mı? diye sorunca, oradakiler, kıymeti olmadığı için onu buraya attı, dediler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Nefsim yed-i kudretinde olan Allâh’a yemin ederim ki, bu dünya bu koyunun sâhibi yanında olan kıymetinden ziyâde Allâh katında değerli değildir. Eğer dünyanın Allâh katında sivri sinek kanadı kadar bir kıymeti olsaydı, Allâhü Te‘âlâ ondan kâfire bir yudum su bile içirmezdi.” buyurdu. (İbn-i Mâce)

Yine Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Dünya mü’minin zindanı, kâfirin cennetidir.” (Müslim) Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Dünya mel’un, dünyâda olan her şey mel’un, yalnız Allâh için olan müstesnâdır.” (Tirmizi) buyurmuştur. Ebû Musâ el-Eş’arî (r.a.)’in rivayetinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Dünyayı seven Âhiretine zarar eder, Âhiretini seven dünyâsını zararlandırır. Bu böyle olunca, siz bâkîyi fânî üzerine tercih ediniz.” (Taberanî)

Diğer bir hadîs-i şerîfte: “Dünyâ sevgisi bütün hatâların başıdır.” (İbn-i Ebi’d-Dünya) buyurulmuştur.

Rivayete göre Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bir çöplüğe uğradı. Orada bulunan eski bir bez parçası ile çürümüş bir kemiği göstererek: “Dünyaya gelin, dünyâyı görün. İşte dünya budur. Neticede böyle olacaktır.” (İbn-i Ebi’d-Dünya) buyurdu.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Servet çokluğu sizi gaflete düşürdü. İnsan oğlu, “malım malım” der durur, hâlbuki senin servetinden senin için ancak yeyip içmek sûretiyle yok ettiğin, giymek suretiyle eskittiğin (var ki bunların ikisi de yok olup gitmiştir), bir de Allâh için tasadduk edip ebedileştirdiğin vardır.” (Müslim) Yâni geride bıraktığın servet senin olmadığı gibi, yeyip giydiklerin de yok olmuştur. Ancak Allâh rızâsı uğrunda harcadıklarından fayda vardır, buyurmuştur.

(Hüccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâli (rh.a.),

İhyâ-u Ulumi’d-dîn, 3.c., 453.s.)

 

 

 

 

DÜNYA NEDİR?

Resûlullâh (s.a.v.)’e dünyanın ne olduğu soruldu, buyurdular ki: “Seni Rabbinden alıkoyan, Allâh’dan gafil kılan her şey dünyâdır.”

Kalb-i selim demek, mâsivâ arzusundan ve esaretten kurtulmuş kalb demektir. Bu kalb her an Allâh (c.c.) ile beraberdir.

Ölüm geldiği zaman ilim fayda vermez, Âdem’e vermediği gibi. Dostluk da fayda vermez, İbrahim’e fayda vermediği gibi. Mülk de fayda vermez, Süleyman’a ve Zül-Karneyn’e fayda vermediği gibi. Mal da fayda vermez, Karun’a fayda vermediği gibi. Ordunun kuvvetli olması da fayda vermez, Nemrud’a fayda vermediği gibi. Güzellik de fayda vermez, Yûsuf’a fayda vermediği gibi.

Kendi ihtiyarı ile ölmek yâni dünyâyı terk etmek hür kimselerin hâlidir ki, kazançlı bir dönüştür, mecburen ölmek de denî kimselerin ve ağyarın hâlidir ve firâkla ve zararla dönüştür.

İbrahim b. Ethem birgün memleket, nimet ve saltanatı ile sevinmişti, O gün rü’yâsında bir adam gördü. Ona bir mektup verdi. Mektupta şöyle yazılı idi: “Fâniyi bakiye tercih etme, mülkünle mağrur olma, Allâh’ın emirlerini yerine getirmeğe davran. Çünkü Allâh: Rabbinizin mağfiret ve cennetine müsaraat edinîz! (Âl-i İmran s. 133)” buyurmaktadır. İbrahim bunu okuyunca korkarak uyandı ve kendini Allâh’a ibâdete verdi.

Seni Allâh’a yaklaştıracak şeyleri kaçırdığına üzülmemek, kötü amellerine nedamet etmemek kalbin ölü olmasının alâmetlerindendir.

Fatiha sûresi tefsirinde Molla Fenarî der ki: Nebiler, ümmetlerine şefkâtlerinden dolayı Kıyamet gününden korkarlar ve “Allâh’ım! Onları selâmette kıl!” diye iltica ederler ve en fazla şefkat sahipleri oldukları cihetle en şiddetli onlar korkarlar, ümmetleri ise sadece kendilerini düşündükleri için korkarlar.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Yunus ve Hud Sûreleri Tefsiri, 35-36.s.)

 

BAHİLLİK (CİMRİLİK VE TAMAHKÂRLIK)

Hadîs-i şerifte: “Bahillikten kaçınınız. Çünkü sizden öncekileri bahillik helâk etmiştir.” buyuruldu. Faik kitabında diyor ki: Bahillik, malın hakkını vermemektir. Farz olan öşr ve zekâtı vermemek gibi. Muğni tefsirinde diyor ki, bahillik, zekât, sadaka, din kardeşine yardım, akrabasına yardım (sıla-i rahm), dilenciye vermek, komşusuna ikram, misafire in’am, çoluk çocuğuna nafakayı rahat tutmak, hizmetçilerine vermek, alim ve salihlere yardım, gariblere nafaka, düşkünlerin elinden tutmak gibi mala, paraya aid hakları yerine getirmemektir. O halde bahillikten kaçınmalıdır. Çünkü insanı helâka götürür. Bahil, bir ekmek veremezken, Allâh yolunda canını nasıl verebilir?

Mesabih ve Meşarık’ta yazıyor: Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki: “Cehennemde Bahillik isminde bir ağaç vardır. Dalları dünyadadır. Onun dallarından birine tutunanı, o dal cehenneme çeker. Kökü cennette olan bir ağaç vardır. Dalları dünyadadır. İsmi cömertliktir. Bunun dallarından birine tutunanı, bu dal cennete çeker” buyuruldu. Ya’ni bahil, bahilliğin sonunda cehenneme, cömert, cömertliğinin bereketi ile cennete ve Cemâl-i İlâhi’ye kavuşur. Diğer bir hadîs-i şerifte de: “Bahil, çok ibadet edici olsa da, Cennete giremez. Cömert, fasık, günahkâr olsa de cehenneme giremez.” buyuruldu.

Haberde geldi ki, bahilin dünya hayatı, fakirlerin hayatı gibidir, ama âhirette hesabı, zenginlerin hesabı gibidir. Zavallı bahil, dünyada sıkıntı ve darlıkta olup, ahirette hesabı daha şiddetli ve zor durumdadır. Ne kadar ziyandadır.

Lüme’at-i Meşarık’ta, Ebû Zerr Gıfârî (r.a.)’in bildirdiği hadîs-i şerifte:

“Güneş her doğduğunda iki yanında iki melek durur ve ya Rabbi, nafaka verene halef, ma’ni olana telef gönder. Biri o duâyı, biri de bu duayı söyler.” buyuruldu.

Emiru’l mü’minin Ali (k.v.) buyuruyor ki, bahile müjde ver ki, günlük olaylarla parası elinden çıkar, yahud varisine geçer.

(Mevlâna Muhammed Rebhamî,

Riyadun Nasihîn, 525.s.)

MÜSLÜMANIN ÖZELLİKLERİ

“Kendine veya başkasına zulmeden her bir kimse, eğer yeryüzünde bulunan bütün eşyaya mâlik olsa idi, azâbdan kurtulmak için onu behemehal (elbette) feda ederdi. Onlar azabı görünce pişmanlıklarını gizlerler. Fakat aralarında kendilerine haksızlık yapılmaksızın adaletle hükmolun-muştur bile.” (Yunus s. 54)

Akıl sahibine gerekir ki, eski ahvâlini iyice düşünüp hatâ ve günâhlarından tevbe etsin ve başına musibet gelmeden evvel tedarikli bulunsun ve Cenâb-ı Hakk’tan irtibatını kesmesin. Bütün ulemâ şu üç hasletin her müslümanda bulunması gerektiğinde ittifak etmişlerdir ki bunlar da hepsi beraber olduğunda tamam olur, biri olmadan diğerleri noksan kalır. Bu hasletler de şunlardır: 1- Zulümden, Allâh’ın ve Resûlü (s.a.v.)’in razı olmayacağı şeylerden arındırılmış hâlis müslümanlık, 2- Temiz gıda, helâl lokma, 3- Amellerde sıdk u sadakat.

Ebû’d-Derdâ (r.a.)’den rivayete göre şöyle demiştir.

“Allâh’ın bir takım kulları vardır ki, onlara “Ebdal” denilir. Onlar Allâh’a ne çok oruç tutmakla, ne çok namaz kılmakla, ne çok hacca gitmekle, ne de sakallarının güzelliğiyle ulaşmışlardır. Allâh’a vâsıl olmalarının sebebi verâ’da (haramlardan çok sakınmakta) sadâkatleri, sâlih amellere hâlis kalb ile sağlam niyetleri, sadırlarının selâmeti, yani kibr, kin, buğz gibi ahlâk-ı zemimeden salim bulunmaları, ve bütün müslümanlara merhametli olmalarıdır. Allâh onları ilmiyle seçmiş ve kendi hâs kulları arasına koymuştur. Onlar İbrahim (a.s.)’ın kalbi gibi kalblere sahip olup kırk kadar ricaldirler. Bilesin ki, onlar kafi sûrette hiçbir şeye sövmezler, hiçbir kimseye lânet etmezler, kendilerinden aşağıdakilere eza etmezler, tahkir etmezler, kendilerinden yüksekte bulunanlara hased etmezler.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Yunus ve Hud Sûreleri Tefsiri, 34.s.)

 

GURUR

“Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. Allâh’ın afvına güvendirerek şeytan sizi ayartmasın.” (Lokman s. 33)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Akıllıların uyku ve yemeleri ne güzel şeydir. Onlar nasıl olur da ahmakların uykusuzluğuna ve cehd ü gayretlerine aldanırlar. Halbuki takva sahibinin bir zerre ameli ve yakîni, aldanmışların yer dolusu ibadetinden hayırlıdır.” (İbn-i Ebi’d-Dünya)

Diğer bir Hadîs-i şerîfte de:

“Akıllı, nefsini deneyip ölümden sonrası için çalışan, ahmak da nefsinin arzularına uyup Allâh’tan uman kimsedir.” (Tirmizî ve İbn-i Mâce) buyurmuşlardır.

Gurur, cehaletin bir çeşididir. Çünkü, bununla beraber her cehalet gurur ve aldanma değildir. Gurur, hevasına uygun olan şeylerde nefsin sükun bulduğu ve şeytanın aldatması ile tabiatın meylettiği şeylerdir. İnsanların çoğu hatada oldukları halde, kendilerinin hayır üzere olduklarını sanırlar ki, aldanma çeşitlerinin ayrılmasına ve derecelerinin ayrı olmasına rağmen, hepsi mağrur ve aldanmışlardır.

Mağrurlar dört sınıftır: Birinci Sınıf: İlim erbabıdır. Bir kısmı şer’î ve aklî ilimleri toplamış, derinliğine onlara nüfuz etmiş, onlarla meşgul olmuş iken, azalarını isyandan koruyup amel ile meşgul etmemiştir.

İkinci Sınıf: İbadet ve amel erbabıdır. Bunlardan aldananlar pek çoktur. Kimi namâzda, kimi kıraatte, kimi hac’da, kimi gaza’da, kimi de zühdünde gurura kapılıp aldanmıştır.

Üçüncü Sınıf: Mutasavvife (tarikat ehli)dir. Bunlar söz ve görünüşlerini, kalıp kıyafetlerini gerçek sofilere benzetmiş, ancak, bâtın ve zâhirlerini gizli ve âşikâre günahlardan temizlemedikleri için aldanmışlardır.

Dördüncü Sınıf: Servet sahibleridir. Helâl kazancını yoksul ve muhtaçlara verirken, halkın bulunduğu yeri ve fakirlerden, aldığını herkese söyleyeni tercih ederler. Malları ile meşgul olur, onları cimrilikle korur, onlardan infak etmez, servetlerinden yalnız zekatlarını vermekle iktifa ederler.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâli (rh.a.),

İhyâ-u Ulumi’d-dîn, 3.c., 813-870.s.)

 

İNSANLARIN BAŞINA REİS (MELİK)

OLMAKLA ONLAR MÜSLÜMAN EDİLMEZ

Hz. Hamza (r.a.)’in, İslâm’a gelip de Ashabın günden güne arttığını gören, Kureyş büyükleri toplanarak Ebû Tâlib’in evine geldiler ve istediler ki (s.a.v.) Efendimizi çağırsın, şikâyet sebeplerini ortadan kaldırmak ve aralarında kaynaşma ve iyilik getirecek bir yola girmesini sağlasın. Ebû Tâlib, (s.a.v.) Efendimizi çağırdı ve: “Kardeşim oğlu, şu topluluk senin kavmindendir, şikâyetlerini dinle de aramızda iyilik olsun.” dedi. Topluluktan biri söze başlayarak: “Ey Muhammed, Arablardan kimseyi bilmiyorum ki, kavmi arasına senin getirdiğin gibi uygunsuzlukları getirmiş olsun; baba ve dedelerimize taş attın, dînimize karşı çıktın, bizi düşüncesizlikle suçlayıp, putlarımıza atıp tuttun, yapmadığın kötülük kalmadı. Eğer bunlardan maksadın mal toplamak ise sana mal bulalım, en zenginimiz sen ol, eğer içimizde yüksek yer kazanmak istiyorsan seni kendimize başkan yapalım, öyle ki senin reyin dışında bir şeye karar verilmesin, bir saltanat kurmak istiyorsan seni kendimize Melik yapalım, yok eğer senin şu durumun bir cin işi olup da iradene üstün geldiyse mallarımızı harcayarak iyileştirmeğe koyulup, seni o dertten kurtarmağa çalışalım, değilse hasta sayalım.” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) karşılık verdiler: “Bende dediğiniz şeylerin hiç birisi yoktur; tersine Cenâb-ı Hakk, beni size Elçi olarak göndermiş ve bana Kitab indirmiştir, sizin için müjdeci ve korkutucu olmamı buyuruyor, ben de size Rabbimin o buyruk ve yasaklamalarını içtenlikle bildirdim; eğer bildirilerime uyarsanız dünya ve âhiretçe mutluluğunuza çalışmış olursunuz, geri çevirirseniz Cenâb-ı Hakk aramızdaki anlaşamamazlığı düzeltinceye kadar her türlü zorluğa katlanırım.” buyurdular.

(Abdullah Âtıf Tüzüner, Sîretü’n-Nebî (s.a.v.), 92-93.s.)

 

GIYBET

Şu hadisi şerifi İmam Necmeddin Ömer Nesefi, Hz. Cabir ve Ebu Said-i Hudri (r.anhüma)’dan bildirmektedir. “Gıybet etmek, zina etmekten şiddetlidir.” Cabir ve Ebû Said (r.anhümâ), gıybet, nasıl zinâdan daha şiddetli olur dediklerinde, “İnsan zina eder ve sonra tevbe eder, Allâhü Te‘âlâ da onu mağfiret eder. Ama gıybet edeni, gıybet ettiği kimse ondan razı olmayınca bağışlamaz.” buyurdu.

Allâhü Te‘âlâ Kur’ân-ı Kerîminde gıybeti men ediyor ve Hucurat sûresi onikinci âyetinde: “Bir kısmınız bir kısmınızı (arkasından) hoşlanmayacağı sözle, gıybet etmesin, çekiştirmesin. Hiç sizden biriniz ölü kardeşinin etini yemek ister mi? Bundan tiksindiniz değil mi? O halde, gıybet etmekte Allâh’dan korkun.” buyuruyor. Vesit tefsirinde Züccac’dan bildiriyor: Âyet-i Kerîmenin te’vili şöyledir ki, senin yanında bulunmıyan birisini, onun beğenmediği şekilde, kötü olarak bahsetmen, onun ölü halinde etini yemen gibidir.

Zâdü’l Mukvin kitabında diyor ki: Gıybet dört çeşittir. Biri küfür, biri nifak, biri günah, biri mübahdır.

1- Küfür olan gıybet: Bir kimse, bir müslümanı ayıblar, gıybetini yapar, diğeri de bunun gıybet olduğunu söyleyip men eder de, o kimse “doğru söylüyorum, bu da gıybet mi olur” deyip (Âyeti Kerime ile haram olan) gıybeti inkar ederse küfre girmiş olur.

2- Nifak olan gıybet: Müslümanı gıybet eder ve gıybet olmasın diye ismini söylemiyorum der. Ama dinleyenler, kimden bahs ettiğini, kimi gıybet ettiğini, bununla beraber, zahidlik tasladığını, takva satıcılığı yaptığını anlarlar. Bu nifaktır.

3- Günah olan gıybet: Açıkça bir kimseyi gıybet eder, ismini söyler ve bilir ki bu haramdır. Bu günah olan gıybettir.

4- Mubah olan gıybet: Bid’at sahibi birisinden fasık diye bahseder. Maksadı insanların ondan uzaklaşmaları, sakınmaları ve onun tuzağına düşmemeleridir. Bu mübahdır. Çünkü Resûlullâh (s.a.v.): “Fasık için gıybet yoktur.” buyurdu. Bir hadîs-i şerîfte: “Faciri, onda olan günahla anınız ki, insanlar ondan sakınsınlar.” buyuruldu.

(Mevlâna Muhammed Rebhami (rh.a.),

Riyadun Nasıhîn, 496-497.s.)

 

DİNÎ VAZİFELERİ (İBADETLERİ)

İHMAL ETMEMEK

İnsanın yaratılış gayesi, yaratanı tanıyıp O’na kulluk etmektir. Nitekim bir âyet-i kerime’de Cenab-ı Hakk (c.c.) şöyle buyuruyor:

“Ben cin ve insanı ancak Beni tanısınlar, Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat s. 56)

Var oluş gayesi, (hikmet-i vücûdu) Yüce Yaratanı tanımak ve O’nun buyruklarına boyun eğmekten ibaret olan insanın, hangi meslek erbabından olursa olsun ve hangi şartlar altında çalışma durumunda bulunursa bulunsun, her şeyden evvel ve mutlaka kulluk görevini ifa etmesi gerekir. Çalışma ve diğer meşguliyetler ne kadar meşru ve önemli olursa olsun, öncelik ibadetlere ve dini vazifelere aittir.

“Yaratana isyanın bulunduğu yerde kul’a itâat olmaz.” (Câmiu’s-Sâğîr, 2/452) buyurulmuştur.

İş bırakıldığı takdirde geçim sıkıntısı çekileceği iddiası meşru mazeret olamaz. Çünkü rızık yolları çoktur ve rızık vermeyi Allâhü Te‘âlâ kendi üzerine almıştır.

Geçim temini yolunda çalışmanın, iş ve ticaret hayatının dînî vazifelerini îfâya engel olmayanlar Kur’an dili ile övülmekte, haklarında şöyle buyurulmaktadır:

“O erler ki, ne ticaret, ne alışveriş onları Allâh (c.c.)’ü zikretmekten, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoymaz. (Onlar dünya işleri ile meşgul iken de dâima) kalplerin ve gözlerin dehşet içinde kalacağı günden korkarlar” (Nur s. 37)

(Abdülkerim Polat, İslâmda Ticaret Hukuku, 80.s.)

 

“Şu insanlar, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar da önlerindeki çetin bir günü (âhireti) ihmal ediyorlar.” (İnsân s. 26)

 

 

 

MÜ’MİNLER ÇOCUKLARINI

ÜÇ ŞEYLE YETİŞTİRMELİDİR

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır ki: “Çocuklarınızın hayatta çalışkan ve başarılı olabilmeleri için onları üç şeyle yetiştiriniz.”

BİRİNCİSİ: “Peygamber (s.a.v.) sevgisi.” Çocuklarımıza Peygamber sevgisi aşılayınız. Çünkü insanlığın bir peygambere muhakkak ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacı anlamayanlar kendilerini bilmezler. Çocuklar tarih kitaplarında Peygamber (s.a.v.) Efendimizi okuyarak ister istemez bir sevgiyle sevip, onu bir sultan veya bir filozof, veya bir kumandan, yahut bir asker veyahut da bir diktatör sanmasınlar. Peygamberlik derecesiyle bunlar ölçülebilir mî? Binâenaleyh peygamberlik sıfatının değer ve anlamını peygamberlerin ve özellikle bizim Peygamberimiz (s.a.v.)’in insan toplulukları üzerindeki etki ve sevgisini, bugün bütün insanlığın o muhterem zatlara intisap şerefiyle öğünerek yaşamakta olduğunu, peygamberlerin insanlara gösterdikleri güven ve bağlılığı, iş, hal hareket ve ahlâk yollarında doğrulukları, şimdiki halkın gösterdiği bütün fazilet, medeniyet, şeref ve namuslar, kahramanlık ve iyi niyetler v.s. hep o muhterem şahsiyetlerin bıraktıkları şuurlu ve yerinde, faydalı haslet ve medeniyet yolu olduğunu tertemiz kalblere yerleştirmeli.

İKİNCİSİ: “Peygamber (s.a.v.)’in Ehl-i Beytini çocuklarınıza sevdiriniz.” Yani, Peygamber (s.a.v.)’in mübarek hanımları, çocukları, torunları, köle ve cariyeleri, kadın-erkek bütün akrabasının hepsine saygı ve sevgi ve onların haklarına riâyet telkin ederek iyi hal ve güzel amellerini benimseyip güzel âdetlerini takib ettirmektir.

ÜÇÜNCÜSÜ: “Çocuklarınızı Kur’an okumakla mükellef tutunuz.” Yani, onlara Kur’an okutunuz. Zira çocuklarına Allâh Kelâmını okutmak veya okutturmak anaya ve babaya vaciptir. Okutmayanlar veya okutturmayanlar, Allâh katında sorumludurlar. Kur’ân-ı Kerîm insanları aydınlatan, itikatlarını sağlamlaştıran, îmanlarını tamamlayan, amellerini düzelten, ahlâklarını güzelleştiren ve derecelerini yükselten apaçık bir mukaddes kitaptır, insanlığın dünyasını mes’ûd, Âhiretlerini mâmur eder.

(M. Cemal Öğüt, Hz. Fatıma-i Zehra, 129.s.)

 

ÖLÜMÜ ÇOK ANMAK

Nebi (s.a.v.) ölümü temennî etmekten nehyederek şöyle buyurmuştur:

“- Sizden hiç kimse, kendine gelen bir musibetten dolayı ölümü temennî etmesin, ancak, Allâh’ım, hayat benim için hayırlı olduğu sürece beni yaşat, ölüm hayırlı ise benim canımı al, desin.”

Sehl b. Abdullah et-Tûsterî (k.s.) demiştir ki:

– Ölümü ancak üç kimse temennî eder: Ölümden sonrasını bilmeyen adam, Allâh’ın kaderinden kaçan adam ve bir de Allâh’a kavuşmayı seven âşık.

Şunu iyi bil ki, ölüm, büyük bir musîbet, büyük bir belâdır. Bundan daha büyüğü, ondan gaflet, onu hatırlamaktan yüz çevirmektir, onu az düşünmek ve onun için çalışmamaktır. Zira, ibret var, düşünmek isteyen için yalnız orda düşünce var. Nitekim: “Vaiz olarak ölüm yeter” denilmiştir.

Peygamberimiz (s.a.v.): “- Lezzetleri yok eden ölümü çok anın,” buyurmuştur.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Bakara Sûresi Tefsiri, 161.s.)

 

 

 

DİL VE GÖNÜLDEKİLERE GÖRE

İNSANLAR DÖRT SINIFTIR

İnsanın niyeti dört vasıfdan hâlî olmaz:

1- Dilinden ve gönlünden düşmeyen şey dünyâ ise bu kimse niyeti ve ameli kötü kimsedir.

2- Dilinden düşmeyen şey âhiret, gönlünden çıkmayan şey dünyâ ise bu kimse de niyyeti ve ameli kötü kimsedir.

3- Dilinden ve gönlünden eksik olmayan şey âhiret ise o kimse niyeti ve ameli güzel kimsedir.

4- Dilinden ve gönlünden düşmeyen şey Allâhü Te‘âlânın rızâsı ise bu kimse de niyeti ve ameli en güzel olan kimsedir.

Bunlardan birincisi kâfirlerin hali, ikincisi münafıkların, üçüncüsü ebrârın, dördüncüsü de mukarrebînin halidir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Yunus ve Hud Sûreleri Tefsiri, 78.s.)

 

İYİLİĞİ EMRETMEK, KÖTÜLÜĞE MANİ OLMAK-1

Muaz b. Cebel (r.a.) anlatıyor: Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Sizde iki sarhoşluk zuhur etmedikçe Allâh tarafından gelen Hak Din üzere devam edersiniz. Bu sarhoşluklardan biri cehalet sarhoşluğu, diğeri de dünyaya aşırı düşkünlüktür. Siz iyiliği emreder, kötülüğe mani olur ve Allâh yolunda cihad ederken içinizde dünya sevgisi zuhur ediverince iyiliği emretmez, kötülüğe mani olmaz ve Allâh yolunda cihadı bırakırsınız. O gün kitap ve sünnetin emirlerini yaymaya çalışanlar ensar ve muhacirlerin ilkleri gibidirler.

Enes (r.a.)’den: Resûlullâh (s.a.v.):

“- Kıyamet gününde nebî ve şehid olmadıkları halde kendilerine Allâh tarafından verilen nurdan mimberler üzerinde görülen, nebî ve şehidlerin kıskandığı kimseleri haber vereyim mi?” buyurdu.

“- Kim onlar? Yâ Resûlallâh!” diye sordular. Resûlullâh (s.a.v.):

“- Allâh’ın kullarını Allâh’a sevdirenler, Allâh’ı da kullarına sevdirenler ve nasihat ederek yeryüzünde dolaşanlardır.” buyurunca:

“- Allâh’ı kullara sevdirmeyi anladım, fakat kullarını Allâh’a sevdirmek nasıl oluyor?” dedim.

“- Allâh’ın sevdiği şeyleri onlara emrederler. Allâh’ın fena gördüklerini de onlara yasaklarlar, işte onlara itaat ettikleri zaman aziz ve celîl olan Allâh da onları sever.” buyurdu.

Huzeyfe (r.a.) anlatıyor: Resûlullâh (s.a.v.)’a:

“- Yâ Resûlullâh! iyiliği emretmek ve kötülüğe mani olmak ne zaman terk edilir? Halbuki her ikisi de iyilik ehlinin en üstün amelleridir.” dedim. Resûlullâh (s.a.v.):

“- İsrail oğullarının başına gelenler sizin başınıza geldiği zaman.” buyurdu.

“- İsrail oğullarının başına gelenler nedir, yâ Resûlullâh?!” dedim.

“- İyileriniz zalimlerinize yardakçılık eder, fıkıh kötülerinizin eline düşer, saltanat da küçüklerinizin eline düşer. İşte o zaman fitnenin hücumuna uğrarsınız ve birbirinize düşersiniz.” buyurdu.

(M. Yusuf Kandehlevi,

Hadislerle Müslümanlık, 3.c., 1246.s.)

İYİLİĞİ EMRETMEK, KÖTÜLÜĞE MANİ OLMAK-2

Ebû Bekir (r.a.)’den: “İyilerin çoğunlukta bulunduğu bir cemiyette bir grup yasak olan işleri yapsa ve iyiler de buna mani olmasalar Allâh onların hepsine birden bir belâ verir, üstelik onları da bu belâdan kurtarmaz.”

Hz. Ömer (r.a.):

“- İnsanların manevî değerlerini çekiştiren birini gördüğünüz zaman, ona mani olmanıza engel nedir?” diye sordu.

“- Dilinden korkarız” dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.):

“- Dilinden korkarak ona mani olmamanızın, yaptığı kötülüğe iştirak etmenizden çok farkı yoktur.”

Hz. Osman (r.a.)’den: Kötüleriniz size musallat olmadan önce iyiliği emredip, kötülüğe mani olunuz, sonra, iyileriniz onlara beddua ederler, fakat bedduaları da kabul edilmez.

Yine Hz. Ali (r.a.) hutbesinde şöyle demiştir:

Ey nas! Sizden öncekiler günahlara dalmaları, sûfî (tasavvuf ehli) ve âlimlerinin de kendilerine mani olmamaları sebebi ile helâk olmuşlardır. İsyana dalıp âlim ve sûfîlerinin kendilerine mani olmadığı zamanlarda cezaya müstehak olmuşlardır. Sizden öncekilerin âkibetine uğramadan önce iyiliği emredin, kötülüğe mani olun. Bilmiş olun ki, iyiliği emredip kötülüğe engel olmak rızkı kesmez ve eceli yaklaştırmaz.

Cihad üç türlüdür; elle, dille ve kalple cihad. Kalp iyiliği tanımaz ve kötülüğü de kınamazsa iyilikler tersine döner. Cihadlardan ilk önce terkedilen elle cihad, sonra dille, sonra da kalple olan cihaddır. Hangi kalp iyiliği tanımaz, kötülüğü kınamazsa dağarcığın tersine çevrilip içindekilerin alt üst olduğu gibi iyilikler de kötülüklerle yer değiştirir.”

(M. Yusuf Kandehlevi,

Hadislerle Müslümanlık, 3.c., 1246.s.)

 

BU ÜMMETİN CEZASI

El-Muvatta’da İbn-i Mes’ud (r.a.)’den rivayet edildiğine göre birisine şöyle demiştir: “Sen şimdi öyle bir zamanda bulunuyorsun ki, fakihleri çok, okuyucuları az, Kur’an kanunları belleniyor, isteyen az, veren çok. Namazı uzatıyor, hutbeyi kısaltıyorlar, hevâ ve heveslerinden önce amellerini izhâr ediyorlar. Fakat insanlara öyle bir zaman gelecek ki; fukahası az, kurrâsı çok olacak, Kur’an harfleri bellenecek, Kanunları zayi’ olacak, isteyen çok, veren az olacak, hutbeyi uzatacaklar, namazı kısaltacaklar, amellerinden önce hevâ, heveslerini izhâr edecekler.”

Benî İsrâîl’e gelen belâ ve hüsranlar, ihsân-ı ilâhînin kadrini bilmediklerinden, ni‘mete küfran ile mukâbele etdiklerinden, firkati vuslata tercîh etdiklerindendir. Bizden evvelki ümmetlerin cezâsı bedenlerini muhatap alan bir ceza olup yere geçirilmek ve sûreti değiştirilmek idi. Bu ümmetin cezası da kalblerinin sıfatının değiştirilmesidir. Kalblere verilen ceza, cesedlere verilen cezadan daha şiddetlidir: “Onların gönüllerini ve gözlerini değiştiririz de sanki ona evvelce hiç îman etmemişe çeviririz. Ve tuğyanları (azgınlıktan) içinde sergerdan (şaşkın) bırakıveririz onları.” (En’am s. 110)

Büyükler demişlerdir ki: Kalbin ulvî sıfattan ebediyyen mahrum kılınmasının alâmetleri üçdür:

1- İbâdetin lezzetini almaz,

2- Ma‘sıyyetten korkmaz,

3- Kimsenin ölümünden ibret almaz. Gün geçtikçe dünyâya rağbeti ve teveccühü artar.

Avf bin Abdullah demiştir ki: Bazı ehl-i hayır birbirlerine yazdıkları mektuplarda üç şeyi yazarlardı:

1- Âhirete çalışanın dünyâ işlerini Allâh kefîli olarak kolaylaştırır.

2- Kendisiyle Allâh arasındaki muâmelâtını düzgün yapanın insanlarla muamelâtını Allâh düzeltir.

3- İçini ıslâh edenin dışını Allâh ıslâh eder.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Bakara Sûresi Tefsiri, 138-140.s.)

 

VÂİZİN UYMASI GEREKEN HUSUSLAR

Va‘z edenin, her şeyden önce, kendi özünde sâlih bir kimse olması gerekir.

Eğer o, sâlih bir kimse olmazsa, aklı başında olanlar ondan kaçarlar. Ona ancak sefihler tâbi olurlar. Bu ise, âlemin bozulmasına sebep olur. Sonra, söylediği sözler, kalplere tesir etmez.

Va‘z eden kimse şüpheli şeylerden sakınmalı. Kendi gözünde sahih olmayan hiçbir sözü insanlara anlatmamalı. Nitekim, bu konuda, Hz. Ali (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’den naklen şöyle anlattı: “Bir kimse, bir söz anlatırken, onun yalan olduğunu bilirse o yalancının biridir.”

İnsanları usandıracak kadar vaaz meclisini uzâtmamalı. Böyle bir şey ilmin bereketini götürür. Bu mânâda, Abdullah b. Mes’ud (r.a.)’un şöyle dediği anlatılır: “Kalplerin şenliği ve ikbali vardır. Onun dostluğu ve idbarı (düşkünlüğü) vardır. Cemaat sana yöneldiği zaman, konuş.”

Zührî, Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlattı: “Kalpleri, saat saat dinlendiriniz.”

Va‘z eden kimsenin mütevazi, yumuşak huylu olması îcâb eder. Kibirli, sert ve katı kalpli olmamalı. Çünkü, tevazu ve yumuşak huyluluk; Resûlullâh (s.a.v.)’in huyu idi. Şu âyet-i kerime bu konuyu açıklar: “O zaman, Allâh’ın rahmeti iledir ki, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer, sert ve katı kalpli olsaydın; hiç şüphesiz çevrenden dağılırlardı…” (Âl-i İmran s.159)

Vâiz, insanlara namazın ve orucun faziletini anlattığı zaman, başta kendisinin onlarla amel etmesi icap eder. Tâ ki, şu âyet-i kerime ile anlatılan kimselerden olmasın: “…İnsanlara iyiliği emrediyor, kendinizi unutuyor musunuz…” (Bakara s. 44)

Hz. Alî b. Ebî Talib (r.a.) birini gördü, halka va‘z ediyordu. Sordu:

“Nâsih ve mensuh âyetler hususunu bilir misin?”

“Hayır.” deyince şöyle dedi:

“Helâk ettin; helâke gittin.”

(Ebu’l-Leys Semerkandî (rh.a.),

Bostanü-l Ârifîn, 775-776.s.)

 

HAMDETMEK

Hamd, övülmeye lâyık olan zatın kemâlinin açıkça ortaya konulmasıdır. Yüce Allâh (c.c.)’ün kemâli, O (c.c.)’ün sıfatları, fiilleri ve eserleridir.

Dâvud-i Kayseri bunu şöyle anlatıyor: Hamd; sözle, fiille ve yaşantıyla olur:

Sözlü hamd: Yüce Allâh (c.c.)’ün kendisini, veya peygamberlerinin O (c.c.)’ü övdüğü şekilde, dille yapılan hamd ve övgüdür.

Fiilî hamd: Kişinin bedenî olarak ibadet ve hayırlar yapmasıdır. Allâh’ın rızâsını gözeterek ve ona yönelerek, bir kimsenin dille Allâh (c.c.)’e hamdetmesi ve O (c.c.)’ü övmesi nasıl gerekliyse, her durumda bütün organlarıyla Allâh (c.c.)’e hamdetmesi ve O (c.c.)’ü övmesi de öylece gereklidir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Her durumda Allâh’a Hamdolsun.” (Ebû Dâvud)

İşte bu da ancak, her organın yaratılmış olduğu amaç doğrultusunda değerlendirilmesiyle sağlanabilir. Meşru bir şekilde Allâh (c.c.)’e kullukta, nefsin hoşnutluğunu ve lezzetlerini istemek için değil, Allâh (c.c.)’ün emrine imtisal için yapılır.

Hâlî, yani yaşantıyla sergilenen hamd: Bu kalb ve ruhtaki iman derecesine göredir. Kişinin ilim ve amel açısından olgunluğa erişmesi, ilâhî ahlâkı yaşantı haline getirmesiyle kazanılır. Çünkü insan Allâh (c.c.)’ün ahlakıyla ahlâklanmakla emr olunmuştur.

Hamd; kapsam olarak duâ, şükür ve övgüyü içerir. Bundan dolayı Allâh (c.c.), ‘lillahi’de senâ ile, ‘rabbi’l-âlemîn’de şükürle, ‘errahmânirrahîm, maliki yevmiddîn’de, de medihle, kendisine hamdederek kitabına başlamıştır.

(İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân Tefsîri, 1.c.,37.s.)

 

SÖZÜNDE DURMAK

VE AHDE VEFÂ BÖYLE OLMALI

Abdullâh b. Ebü’l- Hamsa dedi ki:

“Peygamber (s.a.v.)’le henüz kendilerine peygamberlik gelmeden, alışveriş yapmıştım. Kendi hesâbıma bir bakiye kalmıştı. Ona falan yere gelip kendisiyle görüşeceğimi va‘d ettim. Unuttum. Üç gün sonra verdiğim sözü hatırlayınca hemen o yere koştum; ne göreyim, O beni orada beklemiyor mu? (hayret ettim…) Bana şöyle dedi:

“Delikanlı, beni yordun! Ben seni burada tam üç gündür bekliyorum!”

Enes (r.a.)’den: Peygamber (s.a.v.)’e bir hediye getirildiği zamân, bunu: “Falan kadının evine götürün. Çünkü O, Hatice’nin arkadaşı idi. Hatice’yi pek severdi.” buyururdu.

Âişe (r.anhâ)’dan: “Hatice kadar (Peygamber hanımlarından) hiçbir kadını kıskanmadım. Çünkü devâmlı olarak ondan bahsettiğini duyardım. Bir koyun kesilirse hemen onun dostlarına gönderirdi. Bir gün (Hatice’nin) kızkardeşi gelmişti. Onu yürekten karşıladı. Yine bir kadın gelmişti çok memnûn kaldı ve candan hal ve hatırını sordu. Kadın evden çıkıp gidince:

“Bu kadın Hatice’nin sağlığında bize gelirdi. Ahde vefa, hiç şüphe yok ki îmândandır!” dedi. Akrabalarını, hiçbirini diğerinden üstün tutmadan ziyaret ederdi.

Bir defâsında Resûlullâh (s.a.v.) kızı Zeyneb’in önünde namâz kıldı. Onu boynuna almıştı. Secde ettiğinde onu bırakıyordu, kalkınca onu (tekrar) boynuna alıyordu.”

Ebû Katâde (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, kendilerine Necâşî’nin bir delegesi gelmişti. Onlara bizzat kendisi hizmet etti. Ashab (r.a.e.):

“Siz bırakın ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) hizmeti biz görürüz!’’ deyince şu cevâbı verdi:

“Onlar bizim ashabımıza ikram etmişlerdir. Şimdi ben bu hizmetlerinin karşılığını vermekten zevk duyuyorum!”

(Kadı ‘Iyaz (rh.a.), Şifâ-i Şerîf, 126.s.)

 

 

KENDİNİ ÜSTÜN GÖREN ZAVALLILAR

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “Şunu biliniz ki sizden evvelkiler yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Bu ümmet de yetmiş üç fırkaya ayrılacak. Hepsi ateşte, biri necattadır (kurtulur).” buyurmuştur. Necatta olanların kimler olduğu sorulunca: “Benim ve ashabımın yolu üzere olanlar.” buyurmuşdur.

Evliyadan ve erbâb-ı kulûbdan (kalb ehli) zannedilen ve sofiyyeden (tasavvuf ehli) kabul edilen nice kimseler vardır ki, Cenâb-ı Hakka teveccühlerinde asla sâdık değillerdir. Kalbleri ehl-i gaflete meyleder, içden içe onların, çirkin ef’aline (işlerine) can atarlar. Nefsânî hazlarını tatmin edecek da‘vetlere muhatab oldukları zaman koşa koşa giderler. Hakkın da‘vetine de kerhen ve bize kâfir demesinler diye icabet ederler. Bunların hak yolunda ihlâs ve sadakatları yokdur. Bunlar, cahilliklerine bakmayıp elleriyle yazdıkça yazarlar, bunlar da hakdandır derler, kendileri hidâyetden çok uzak bir dalâlete düşmüşler, nicelerini de dalâlete sürüklemektedirler. Hak yolunun yolcusu, Hakk’a vâsıl olmak için Hakk neyi emretmişse ona sımsıkı sarılmalı, zahirî hallere aldanmamalı, nefsinin hilelerine ve bu gibi câhillerin sözlerine kanmamalı, her an uyanık ve dikkatli bulunmalıdır. Hakk yolu inceden ince, dikden dikdir. İnsanların en câhili, nefsinin sıfatlarını gördüğü bildiği halde vaktini boşa harcayıp onları ıslâh ederek Hakk’a vâsıl olmağa çalışmayandır.

Haris bin Esed el-Muhâsibî (r.a.) demiştir ki: Asılsız medihden hoşlanan kimse, maskara edilmekten hoşlanan kimse gibidir. Akıl sahibi yanında halkın medh ve zemmi (övme ve yermesi) müsavidir. Sâlikin bir tek gayesi vardır. Hakîkate vâsıl olmak. Bu da ma‘rifetullahı kazanıp Allâh (c.c.)’ün rızâsını tahsile çalışmak içindir. Cemaat karşısında büyüklenen ve insanların hürmet ve ta’zîminden, elini öpmelerinden memnun olan, kendisini cemaatten üstün gören, medh u zemm ile uğraşan vâizin vay hâline!

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Bakara Sûresi Tefsiri, 151.s.)

 

SÛ-İ HATİME (KÖTÜ SONUÇ)

İnsanın en bahtiyarı son nefesinde îmânını muhafaza edendir. Çoğu vaktini ibadet ve taatle geçirdiği halde, sonunda îmânsız giden az değildir. Hadîs-i şerîfte buyruluyor:

“Kul, cehennem ehlinin amelini işlemişken, tövbe-i sahihaya muvaffak ve işlediği salih amellerle cennet ehlinden olur. Veya cennet amelini işlemişken, gazabı İlâhiyi davet eden seyyiat sebebiyle cehennem ehlinden olur. Amellerin sonucuna itibar olunur.”

İşte insan son nefesinde îmân nurunu muhafazaya muvaffak olmak için, bütün kötülüklerden, günahlardan el çekmelidir. Büyük günahlar, nimetin tağyirine sebep olur. Küçük günahlarda ısrarın da kötü akibetle neticelendiği çok görülmüştür. Bilhassa günahlardan uzaklaşmaksızın, tövbe etmeden vefat edenlerde sû-i hatime ihtimali pek fazladır.

Zira iblis, ölümün sarsıntı ve şiddetinden istifadeyi ganimet bilir. Îmân nurunu çalmak için her vesveseye teşebbüs eder. Nitekim Hadîs-i şerîfte:

“Ölümünden önce şeytan gelip, Nasranî veya Yahudî dînini ikrar ve tasdik ettiğin halde vefat et diye iğfale (aldatma) teşebbüs eder.” buyurulmuştur.

Cenâb-ı Hakk, kullarına şu duâyı ta‘lim buyurmuşlardır:

“Ey Rabbimiz, bizi dîn-i müstakîme hidâyet ettikten sonra, ölüm halinde kalbimizden îmânı selb etme!”

Cenab-ı Hakk, kuluna hidayet dilerse, son nefeste, Cebrail, rahmeti İlâhiye ile yetişir ve yanından şeytanları kovar. O halde kul, nâil olduğu nimet ve müjdeden büyük bir sevinç ve memnunluk duyar.

Biraz önce işaret ettiğimiz gibi, son nefeste îmân nurunu muhafaza edebilmek müşkül, hüsn-i hâtime (güzel sonuç) ancak Cenab-ı Hakk’ın fazl ve keremiyledir. Tövbe-i nasûha muvaffak olmak, tâate yönelmek, insanı iyi sonuca ulaştıracak tek yoldur.

(Mehmet Şakir Çörüş, İrşadü’l Gafilîn, 272.s.)

 

TEVEKKÜL

Allâhü Te‘âlâ: “Ancak Allâh’a güvenip dayanın, eğer îmân etmiş iseniz.” (Mâide s. 23)

“Tevekkül edenler dahî yalnız Allâh’a güvenip dayanmakta sebat etmelidir.” (İbrahim s. 12)

“Kim Allâh’a güvenip dayanırsa, O kendine yetişir” (Talâk, 3)

“Allâh tevekkül edenleri sever.” (Âl-i İmrân s. 159)

“Kim Allâh’a dayanıp güvenirse, hiç şübhesiz Allâh mutlak gaalibdir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.” (Enfâl s. 49) buyurmuştur. Azizdir; eman dileyenleri zelîl etmez, himayesine girip O’na iltica edenleri mahrum etmez. Hikmet sahibidir; tedbîrinde kendisine dayanana kusur etmez

Rivâyete göre; İbrahim (a.s.), Nemrud’un ateşine atılırken Cebrâil (a.s.) gelerek:

– Bir ihtiyacın var mı? diye sordu. İbrahim (a.s.), daha önce “Allâh bana yeter, o ne güzel koruyucudur.” demişti. Bu sözünde vefa göstererek:

– Senden bir şey istemem, dedi. Bunun üzerine Allâhü Te‘âlâ: “İbrahim vazifesini tastamam ifâ etti.” (Necm s. 37) buyurdu, “Ölmek şanından olmayan O Bakîye dayan.” (Furkan s. 58) âyetini sonuna kadar okudu ve: “Artık bu âyetten sonra kimsenin, Allâh’tan başkasına sığınması doğru olmaz.” dedi.

Âlimin birisi, “Kefalet altına alınan rızkın, sana farz olan amelinden seni meşgul etmesin. Çünkü böyle yaparsan dünyalıkta ancak, hakkında takdîr edileni alırken, âhiretini kaybetmiş olursun.” dedi.

Yahya b. Muaz diyor ki: “Kulun, aramadan rızkını bulmasında, rızkının sahibini aramasına delâlet vardır.”

Herm b. Hayyan, Üveys-i Karenî’ye:

Nerede ikâmetimi emredersin? diye sorunca, Üveys Şam’ı tavsiye etti. Herm:

– Orada hayat şartları ve geçim nasıldır? diye sordu. Üveys:

– Şübhe karışıp öğüt te’sîr etmeyen şu gönüllere yazıklar olsun, dedi.

Yine zâtın birisi: “Ne zaman Allâh’ın vekâletine razı olursan, bütün iyiliklere yol bulursun” dedi. Allâh’tan hüsn-i edeb dileriz.

(İmâm-ı Gazâli (rh.a.),

İhyâ-u Ulumi’d-dîn, 4.c., 446-450.s.)

 

 

 

 

 

 

 

AKIL NE DEMEKTİR

Akıl, insanın gönlüne atılmış bir nurdur, ışıktır. İnsan bununla eşyayı anlama istidadına erişir. Bunun sebebiyle sevâb ve günah işler, hesaba çekilir. Akıl sebebiyle, emirleri yapmak, yasaklardan kaçınmakla me’mûr olur. Onunla, doğruyu yanlıştan ayırabilir, kötüyü tanıyabilir. Akıl, tabîatlerin, şahısların ayrı olması gibi herkeste ayrı bulunan bir idrâk kuvvetidir. Ama, İslâmla emr olunmanın farzıyyeti kadar herkeste akıl vardır. Amellerin farz olmasına yetecek kadarı yine herkeste vardır. Çünkü akıl, fayda ve zararı anlar ve bilir ki, islâm iyi bir şeydir, hidâyettir. Ona uymakta dünyâ, ve âhiret faydaları vardır.

Ahkâm kitabında diyor ki: Akıl ve bilginin, iki iyiden, daha iyi olanını, iki kötüden, daha kötü olanını ayırabilecek kadar bulunması lâzımdır. Bazısına göre, gördüğünden görmediğine yol bulabilmektir.

Hulâsatü’l Hakâik’de diyor ki: Akıl, ıkal kelimesinden alınmıştır. Ikal, devenin diz bağına denir. Ya’nî ıkal, deveyi gitmekten alıkoyduğu gibi, insanın aklı da, kendini, kötü işlerden alıkoyar. Süfyân bin Uyeyne (rh.a.) diyor ki, akıllı kimse, iyiyi ve kötüyü anlıyan değil, iyiyi görünce onu alan, kötüyü görünce almayandır.

Mevlûd-i Nebî kitabında diyor ki, şâh-ı merdân emîru’l mü’minîn Alî (r.a.) buyurur ki: Akıl bir ağaçtır. Kökü takva, dalı haya, meyvesi verâ’dır. İşte bu akıl ağacının kökü, yani aslı olan takva, kulu üç hasleti edinmeye çağırır: Dinde fıkha, dünyâda zühde ve Allâhü Te‘âlânın gayrisinden kesilip tamamen Ona dönmeye. Bu ağacın dalı olan haya, üç haslete, ya’nî doğru sözlülüğe, çok iyilik yapmaya ve şübhelileri terke çağırır. Ama Ca’fer-i Sâdık (r.a.) buyurur ki, akıl bize, kulluk yapabilmek için ihsan edilmiş bir âlettir. Rubûbiyyeti idrâk için değildir. Aklı, Rubûbiyyeti anlamakta kullanan kimse, ubûdiyyeti, Hakk Te‘âlâya kulluk etmeyi kaçırır. Rubûbiyyeti de idrâk edemez.

Resûlullâh (s.a.v.) Ebû Zerr (r.a.)’e buyurdu ki: “Allâhü Te‘âlânın haram eylediklerinden kaçın ve emr ettiklerini yerine getir ki, akıllı olasın.”

(Mevlânâ Muhammed Rebhami,

Riyadün-Nasıhîn, 129.s.)

 

NEMMAMLIK (KOĞUCULUK)

Nemmamlık, yani koğuculuk yapmak, söz taşımak demek olup, bir kimsenin bir müslümandan duyduğu sözleri, ona zararı dokunacak bir başka yerde anlatmasıdır. Koğuculuk yapmak, Allâhü Te‘âlânın düşmanını tavsif ettiği, on kötü hasletten biridir. Allâhü Te‘âlâ, Kalem sûresi sekizinci ayetinden itibaren buyuruyor ki: “O halde, ey Resûlüm, Allâh’ı, Kuran’ı ve Peygamberi yalanlıyanları tanıma. Bir de, haklı haksız, her çok yemin edeni, değersizi tanıma. Çok ayıblıyanı, koğuculukla gezeni; iyilikten alıkoyanı, aşırı zâlimi, çok günahkârı tanıma!”

Muaz bin Cebel’in (r.a.) bildirdiği Hadîs-i şerîfde: “Koğuculuk yapan Kıyamet’te maymun şekline sokulur” buyuruldu. Allâhü Te‘âlâ, Ebu Leheb’in hanımını şirk, küfr ve koğuculuk yapmakla vasf edip, zem eyledi. Allâhü te‘âlâ Tebbet sûresi dördüncü ayetinde, onu odun hamalı olarak bil-

dirmektedir. Tefsir imamlarından çoğu, bu odun çekme işini, koğuculuk ile tefsir etmişler, odun taşımak ateşi yakmağa sebeb olduğu gibi, koğuculuk da fitne çıkarmağa, fitne ateşini alevlendirmeğe sebebdir demişlerdir. Bir de şöyle bildirilir: Ebu Leheb’in karısı, kendi sırtında diken taşır ve gece, Resûlullâh (s.a.v.)’in mescidi yoluna serer, Sahabenin ayaklarına batmasını isterdi. Eshabın fakirlerinin çoğu yalın ayak idiler. Bir defasında diken yükü sırtında olduğu halde, bir duvara dayanarak uyumuş, yük ağır basıp, geriye devrilmiş, yükün ipi boynunu sıkmış, bacakları yukarı kalkıp, avret yeri açılmış ve rezil halde can vermiştir.

Hadîs-i şerîfte buyruldu ki: Resûlullâh (s.a.v) iki kabre uğradı. Sonra “Bu iki kabirde bulunanlar azabdadır. Büyük işten dolayı değil. Biri elbisesine küçük abdest sıçramasıdan, damlamasından korumazdı, diğeri ise koğuculuk yapardı.” buyurdu.

(Mevlâna Muhammed Rebhami,

Rıyadun Nasihîn, 501.s.)

 

KABRİSTANLARI ZiYARET VE

BÜYÜKLERİ ARACI KILMAK (TEVESSÜL)

Başta Peygamber (s.a.v.) Efendimizin ve Allâh’ın bütün salih kullarının mezarlarını ziyaret etmek sünnettir. Onlardan dua ve vasıta kılarak yardım talep etmekte bir sakınca yoktur. Çünkü, her müslüman kesinlikle biliyor ki, ziyaret edilen zat da Allâhü Te‘âlânın bir kulu, yarattığı aciz bir mahlukudur. Allâh’ın rıza ve iradesi olmadan, ne kendilerine ve ne de başkalarına yarar ve zararları olmaz.

Başta Peygamberler olmak üzere, bütün ulema ve evliya, Allâhü Te‘âlânın yüce tevhid dinini ve şeriatini insanlara tebliğe memur kılınmış kimselerdir. Bu muhterem zatlar dilekte bulunurlar, yaratmazlar, duâda bulunurlar, veremezler veya alamazlar. Yaratan, yok eden, var eden, veren ve alan Allâhü Te‘âlâdır.

Lâkin müslümanlar, başta Peygamberler (a.s.) olmak üzere Allâh’ın bütün veli ve salih kullarının Cenâb-ı Hakk nezdinde yüksek makamlarına ve onunla olan sıkı bağlarına bakarak ve inanarak, dua ve dileklerinin gerçekleşmesi için, onları vasıta kılarak dua ve niyazda bulunurlar. Bu inançla yapılan dualar ve edinilen vasıtalar, iddia edildiği gibi, Allâh inancına ve tevhid akidesine asla zarar vermez.

Müslümanlar hiçbir zaman bu kabir sahiplerinin ilâh olduğunu veya onları Allâh’a ortak olarak görmemişler ve düşünmemişlerdir. Müslümanlar onların mezarları başında dua ve niyaz ederlerken, onların da yüce Allâh (c.c.)’ün birer kulu olduklarını bilmiş ve öyle inanmışlardır. Müslümanların bu zevata gösterdikleri saygı ve hürmet, Allâh rızası içindir. Bunlar Allâhü Te‘âlânın emir ve rızasına daha uygun bir şekilde amel ettiklerini ve O’nun yüce rızasına nail oldukları inancıyla ziyarette bulunurlar, duâ ederler.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akaidi, 197.s.)

 

ZÜHD

Zühd bir şey’e olan rağbeti, ondan daha iyisine çevirmekten ibarettir. Herhangi bir şeyden vazgeçip onun yerine daha iyi ve daha güzeline dönmek demektir. Bununla beraber i’râz edip yüz çevirdiği şeyin de heves edilecek bir yönünün bulunması şarttır.

Zâhidlikte diğer bir şart da rağbet edilen şeyin, yüz çevirilen şeyden kendine göre daha hayırlı olmasıdır ki, bu sayede ona daha çok rağbet etmiş olsun. Bir şeyi satan, kendine göre. aldığı şey, sattığı şeyden hayırlı olmazsa onu satmaz. Bunun için Allâhü Te‘âlâ: “Onu değersiz bahâya, bir kaç dirheme sattılar. Onlar bunun hakkında rağbetsizdiler.” (Yûsuf s. 20) buyurmuştur. Demek ki dünyayı satıp âhireti alan herkes, dünyaya nisbetle zâhid, âhireti satıp dünyayı alan herkes de âhirete nisbetle zâhiddir. Fakat âdeten zâhidlik adı, dünyayı terkedenlere verilmiştir.

Allâh’tan başka Cennet ve her türlü zevkler dâhil, herşeyi arkaya atıp yalnız Allâh’ı seven kimse, mutlak sûrette zâhiddir. Yalnız dünya zevklerini terkedip, âhiret zevklerini atamayan da zâhiddir, fakat birinciye nisbetle mevkii daha düşüktür. Dünyanın bâzı zevklerini terkedip bâzılarını terkedemiyen meselâ serveti terkedip mevkii terkedemeyen, çeşitli yemekleri terkedip süslenmeyi terkedemeyen kimse, mutlak zâhidlik mevkiini ihraz edemez. Bunun zâhidler arasındaki mevkii, günahkârlar arasında bütün günahlarından tevbe eden ile bâzılarından tevbe eden gibidir. Günahlarının bâzısından tevbe edenin tevbesi sahih olduğu gibi, dünyalığın bâzı şeylerini terkedenin de yine zühdü sahihdir. Âdet yönünden zâhid, yasaklarla beraber mübahları da terkedene tahsis edilmiş bir isimdir. Demek ki zühd, dünyadan rağbetini kesip, âhirete yönelmek veya her ikisinden rağbetini kesip Allâh (c.c.)’e yönelmektir ki, en üstün derece budur. Hakîkî zühd; Kişinin Allah (c.c.)’ün yanındakilere, kendi elindekilerden daha çok güvenmesidir. İbn Mübârek’e “Zâhid” diye hitâb ettiklerinde: “Zâhid ben değil, Ömer b. Abdülâziz’dir. Dünya ona teveccüh ettiği hâlde o onu terketmiştir. Ben, nereden zâhid olayım? Dünya bana teveccüh etmiş değildir ki onu terk ile zâhid olayım.” dedi.

(İmâm-ı Gazâli (rh.a.), İhyâ-u Ulumi’d-dîn, 4.c., 398.s.)

 

MÜSLÜMAN KANAAT SAHİBİ OLMALI

Abdullah b. Ubeyd’den: Ömer b. Hattab (r.a.), Ahnef (r.a.)’in üzerinde bir gömlek gördü:

“- Bunu kaça aldın?” diye sordu. Ahnef (r.a.) de:

“- Oniki dirheme.” diye cevap verince, Ömer (r.a.):

“- Yazıklar olsun! Altı dirhemlik alsaydın da altı dirhemi de Allâh rızası için harcasaydın, daha iyi değil miydi?” dedi.

Hasanü’l-Basrî’den: Hz. Ömer (r.a.), Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’ye şöyle bir ferman yazdı:

“Dünyada hissene düşene razı ol. Allâhü Te‘âlâ kullarını servet bakımından birbirinden farklı yaratmıştır. Herkesi verdiği nimetlerle imtihan eder. Zenginlere, bakalım şükrünü nasıl eda edecek diye verir. Biliyorsun ki, verilen nimetler sebebiyle Allâh’a şükür, onların emredilen yerlere harcanması ile mümkündür.”

Ebû Ca’fer’den: Hz. Ali (r.a.) biraz kuru hurma yedi, üzerine su içti, karnına vurarak:

“- Kim karnını tıka basa doldurursa, Allâh (c.c.) onu kendinden uzaklaştırır.” dedi ve sonra da şu beyti okudu:

Eğer, verirsen her istediğini

Midene ve şehvetine

Atarlar seni en büyük tehlikelere!

Şabî anlatıyor: Hz. Ali (r.a.) şöyle dedi: (Hz. Ali (r.a.)’in bu sözü ya çok fakir ve bunun üzüntüsünü çeken birine ya da çok cimri ve haris birine söylediğini unutmamalı.)

“- Ey âdem oğlu! Bugünü geçir de yarını düşünme. Eğer yarına sağ çıkar da yaşarsan, rızkın gelir. Bilmiş ol ki, günlük yiyeceğinden fazlasını kazanıyorsan, onu başkası için biriktirmiş oluyorsun. Çünkü yarın yaşayıp yaşamayacağın belli değildir.”

Sa’d (r.a.), oğluna:

“- Oğlum! Zenginlik istediğin zaman, onunla beraber kanaat da iste. Çünkü kanaati olmayanı servet zengin edemez.”

(M. Yusuf Kandehlevi,

Hadislerle Müslümanlık, 3.c., 1254.s.)

 

 

 

 

ŞÜKÜR

Allâhü Te‘âlâ, Kur’an-ı Kerim’de; “Siz Beni anın, Ben de sizi anayım. Bir de Bana şükredin, nankörlük etmeyin.” (Bakara s. 152)

“Eğer şükreder, iman ederseniz, Allâh sizi niye azaba uğratsın.” (Nisa s. 147) “Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız.” (ÂI-i İmran s. 145)

“Andolsun şükrederseniz elbette sizi(n nimetinizi) artırırım. Andolsun, nankörlük ederseniz hiç şübhesiz benim azabım cidden çetindir.” (İbrahim s. 7) buyurmuştur.

Şükür, Allâh’ın verdiği nimete sevinmek, o nîmet ile Allâh’a yaklaşabilmek, civarına inme ve O’nun cemâlini seyretmek sevgisi olmaktır. Bunun nişanı, dünyalıktan, âhiretine yardımı dokunan ve ancak âhiret için azık edindiği kısmı ile sevinmek, bunun aksine, kendini Allâh’tan alıkoyacak her ni‘mete üzülmektir. Şiblî: “Şükür, nimeti değil, nimeti vereni görmektir.” demiştir.

Şükrün aslı, nimeti vereni bilmekten meydâna gelen sevincin gereğiyle amel etmektir. Bu amel, kalb, dil ve a‘za ile olur. Kalb ile, iyiliğe niyet etmek ve bu niyeti herkesden gizlemektir. A‘za ile şükür, Allâh’ın verdiği nimetleri yerinde ve O’na itaatte kullanıp isyandan kaçınmaktır. Meselâ gözün şükrü, müslüman kardeşinde gördüğü kusurları örtmek; kulakların şükrü, duyduğu ayıbları duymamazlıktan gelmektir. Dil ile şükre gelince; Allâh’tan razı olduğunu ifade etmesidir.

Şükür itaat, şikâyet ise mâsiyettir. İnsana yakışan, şayet uğradığı musibete dayanamıyorsa, Allâh’tan olan şikâyeti, yine Allâh’a olmasıdır. Çünkü derdi veren O olduğu gibi, dermanı da yine O verir. Aynı zamanda kulun Mevlâsına zillet göstermesi izzettir, başkasına şikâyeti ise zillettir.

(İmâm-ı Gazâli (rh.a.),

İhyâ-u Ulumi’d-dîn, 4.c., 152-161.s.)

 

 

ASR-I SAÂDETTE BAYRAMLAŞMA

Dinî ve sosyal olmak üzere iki yönü bulunan Ramazan ve Kurban Bayramı kutlamaları Asr-ı Saâdet’te musalla (namazgâh) adı verilen geniş bir alanda kadınların ve genç kızların da katıldıkları bayram namazı ile başlardı. İlk defa bayram namazı, musallada hicretin ikinci yılında kılındı. Kurban Bayramında Zilhicce ayının onuncu günü kılınmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) musallada kurbanını keserdi. Bayramların kalabalıkla ve büyük bir coşku içinde kutlanmasını arzu ederdi. Hatta kimseye zarar verme söz konusu olmadığı durumlarda silahlarla folklor gösterilerine dahi izin verirdi. Mescid-i Nebevî’nin toprak zemini üzerinde bir grup Habeşlinin oynadığı mızrak-kalkan oyunlarını hanımı Hz. Âişe (r.a.) ile birlikte seyretmiştir. Ayrıca, kendisi seyretmemekle birlikte, Hz. Aişe (r.a.)’nın yanında cariyelerin def çalıp oynamalarına izin vermiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Ramazan Bayramlarında namazgâha çıkmadan önce hurma yeme âdeti bir sünnet telâkki edilmiş; bu anlayış, bayramlarda tatlı ikramı geleneğini doğurmuştur. Tebrikleşme de vardı. İlk Müslümanların, muhtemelen, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “Allahım! Muhammed’den, Muhammed ailesinden ve Muhammed ümmetinden kabul et”! demesinden mülhem olarak “Allah bizden ve sizden kabul etsin” duâsıyla tebrikleştikleri mervîdir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanındaki eğlencelerden birisi de hayvan yarışları idi. Burada söz konusu olan, birbirinin hayatına kastedecek veya yaralayacak şekilde dövüştürülmesi caiz olmayan hayvanların yarıştırılmasıdır. Bu hayvanlar da at, katır, deve gibi binek hayvanlarıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu yarışları teşvik etmiştir. Yarışların mesafesi, idmansız atlar için yaklaşık 1600 m. uzunluğunda, Seniyyet’ül-Veda ile Benî Züreyk Mescidi arası; özel olarak yarışa hazırlanmış atlar için ise, yaklaşık 10 km. uzunluğunda, Hafyâ ile Seniyyetü’l-Vedâ arası idi. Bu yarışlar bizzat Hz. Peygamber (s.a.v.)’in öncülüğünde yapılıyor ve yarışı kazananlar ödüllendiriliyordu.

(İbrahim Sarıçam,

Hz. Muhammed (s.a.v.) ve Evrensel Mesajı, 323.s.)

 

 

ANNE VE BABAYA HİZMET

Anne ve babaya hizmet İslamın vaciblerindendir. Bunlara çocukların hizmeti, muhtaç oldukları zamandır. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Allâhü Te‘âlânın rızası, baba ve annenin rızasındadır. Allâhü Te‘âlânın rızasızlığı da, baba ve annenin rızasızlığındadır.” Yine bir Hadîs-i şerifte geldi ki: “Anne ve babasını kendinden razı eden, dünya ve ahiret iyiliğini, kendisi için biraraya getirmiştir.” Bir Hadîs-i şerifte de: “İki günah vardır ki, kişi bunların cezasını görmeden, dünyadan göçmez. Biri, Allâhü Te‘âlânın kullarına zulmeden, diğeri anne ve babasına eziyet edendir.” buyuruldu. Diğer günahlar afv edilebilir, yahud cezası âhirette olur. Bu iki günahın cezası muhakkak dünyada iken gelir.

Vakı’at-ı Hüssami’de diyor ki: Bir kimse namazda iken, anne veya babası ona seslense, Nafile namazda ise (sünnet kılıyorsa) namazı bozup, cevap vermelidir.

Hadîs kitablarında diyor ki: Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Ümmetimden üç sınıf insan vardır ki, cehennem ateşi onlara dokunmaz. Kocasının emrine itaat eden kadın, ana ve babasına iyilik yapan evlad ve Allâhü Te‘âlânın kullarına merhamet edenler.” buyurdu.

Envarü’l Meşarık’da diyor ki, Resûlullâh (s.a.v.): “Üveys-i Karnî (r.a.) kavuştuğu bütün ihsan ve derecelere, annesine iyilik yapmakla kavuştu. Eğer Allâhü Te‘âlâya yemin etse, Allâhü Te‘âlâ yemin ettiği şeyde onu doğru çıkarır. Ey Ömer, ona rastlarsan, Allâhü Te‘âlânın seni mağfiret etmesi için sana duâ etsin.” buyurdu.

Biri Resûlullâh (s.a.v.)’in yanına geldi ve: Ya Resûlallâh (s.a.v.)! Annem sakatlandı. Ağzına yemeği ben koyuyorum, abdesti ben aldırıyorum, onu sırtıma alıp, helâya götürüyorum, onun hakkını ödemiş oluyor muyum? deyince, Resûlullâh (s.a.v.): “Onun hakkının yüzde birini ödeyemezsin. Lâkin iyi bakarsan, ona yapacağın küçük bir hizmete çok sevab verilir.” buyurdu.

(M. Muhammed Rebhami,

Rıyadun Nasihîn, 285-287.s.)

 

GECE ÂDABI

Her günün saatleri üçe bölünmüştür: Birincisi helâlden dünyalık kazanma saatleri, ikincisi âhiret kazanmak için malûm olan ibadet saatleri, üçüncüsü istirahat ve uyku saatleridir. Gece, esasen istirahat için yaratılmış ve iyi kulların hususî ibadeti geceye tahsis olunmuştur. Bu cihetle gece eğlence yapmak ve boş konuşmak meşru değildir. Yatsı namazından sonra boş söz konuşmayıp okunacak şeyleri okuyarak sağ tarafına ve mümkünse yüzü Kıbleye karşı olarak uyuyan sabaha kadar ibadet sevabı alır. Hadîs-i şerif mucibince, (Abdestle yatan ibadetle gecelemiş olur. Rüyası da doğru çıkar.) (Yatmadan evvel kapıyı kilitlemek, yemek ve su kaplarının ağızlarını Besmele ile kapamak, evde ateş bırakmamak ve ışığı söndürmek, evde yalnız yatmamak, ellerinde et ve yağ kokusuyla uyumamak!) müstehap olarak emrolunmuştur.

Uyuyuncaya kadar okumağı âdet edinmek, ölürken okumağa sebeptir. Yirmibir besmele okumak kendisinin uykuda korkmaktan ve şeytandan evinin hırsız ve ateşten emin kalmasına sebep olur. “Eûzü Besmele ile Fatiha” her belâya karşı faidelidir. (Âyete’l-kürsî), kendisinin ve evinin düşmandan emin olmasına sebeptir. (Amenerresûlü) okuyan yatsı ve sabahı da cemaatle kılarsa o geceyi ihya sevabı alır. ŞehidAllâhü âyetini okuyan, (Kelime-i Şahâdet) de getirirse Allâhü Te‘âlânın birliğine şahit olmuş olur. (Sûre-i Kehf)’in sonunu okuyan istediği saatte uyanır. Hayırlı saatte uyanmayı Rabbimizden isteyelim. (Sûre-i Haşr)’in sonundaki âyetlerini okumak gece belâlarından emin olmağa ve îman ile ölmeğe sebeptir. Üç (İhlâs) okuyan bir hatim sevabı alır. (Kul-eûzü)’leri okuyan şeytandan, belâlardan emin olur. Rabbenâğfirli okumak ananın, babanın ve bütün mü’minlerin rızasını kazanmağa, salevâtı şerife okumak da bütün peygamberleri razı etmeğe sebeptir. Hadîsle beyan olunan (Bismike Rabbî…)’yi ve duasını okuyup vefat eden Cennetlik olur. Kelime-i Şahâdet de okunup uyunursa son kelime, Kelime-i Şahâdet olmuş olur. Bunların hepsini okuyamayan elinden geldiği kadarını okur.

(Numan Kurtulmuş, Âmentü Şerhi, 330.s.)

 

 

RİYA KÜÇÜK ŞİRKTİR

Hadîs-i şerifte vârid olduğuna göre Resûlullâh (s.a.v.) buyurmuşlardır ki:“Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey küçük şirktir.”

“Küçük şirk nedir ya Resûlullâh? denildiğinde:

“Riyadır. Allâhü Te‘âlâ kullarını emelleriyle mücâzâta tabi’ tuttuğu esnada ehl-i riyâya: “Dünyada kendilerine mürâilik (iki yüzlülük)  ettiğiniz kimselere gidin, ecrinizi isteyin, bakalım bir mükâfat bulabilecek misiniz?” diyecektir.

Ehl-i riyâdan olan kurâya (Kur’an tilâvet eden, hafız ) “Senin İçin filân ne iyi bir kurradır” denilmesi için okudun, bu da denildi.” denilecek. Sıla-i rahmi ve tasadduku riyâ olarak yapana “Senin için böyle denilmesi için yaptın” bu da denildi” denilecek. Savaşa katılan kimseye de “filân ne kadar cesaretlidir” denilmesi için savaştın, bu da denildi, ecrini aldın” denilecek ve yaptıklarını riyâ ile yapan bu üç zümre ateşe atılan ilk zümreler olacak.

Hadîs-i şerifte vârid olduğu veçhile hafaza melekleri kulun namaz, oruç, nafaka, ictihâd ve vera’ gibi amellerini yedinci kat göğe kaldırırlar. Bu işlere bakmakla mükellef melek:

– Götürün bu amelini sahibinin yüzüne çarpın. Çünkü o bu ameliyle Allâh (c.c.)’den gayrisini murâd etmiştir, der. Allâhü Te‘âlâ da: – “Evet o, benden gayriyi murâd edinmiştir. Üzerine la‘netim dökülecek.” buyurur. Melekler de hep birden:

– “Senin ve bizim la‘netimiz onun üzerine olsun.” derler, yedi kat gökler ve göklerdekiler ona lânet ederler.

Fudayl b. lyâz der ki: “İnsanlara karşı riyâ olur diye ameli terketmek de riyadır. İnsanların görmesi için amel etmek ise şirktir. İhlâs bu iki halden de kurtulmaktır.” Bu sözün ma‘nası şudur: Ancak Allâh için amele azmeden bir kimse, insanların muttali’ (öğrenme) olması korkusuyle onu terk ederse mürâidir. Çünkü eğer ameli hakikaten Allâh için ise insanların ona muttali’ olmaları bir zarar vermez. İnsanların görmesi için amel eden ibâdette şirke düşmüştür.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Yunus ve Hud Sûreleri Tefsiri, 85.s.)

 

 

 

 

 

 

İSLÂMDA ADÂLET VE EŞİTLİK

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizin amcası Abbâs (r.a.) haylice zengin bir zât idi. Bedir harbine giderken zevcesi Ümmü’l-Fadl (r.a.)’ya külliyetli altın verip:

– “Ben muharebeye gidiyorum, şayet bana bir hâl olur ise bu altınlar seninle evlâdımındır.” demiş, buna ikisinden başka kimse vâkıf değilmiş. Abbâs (r.a.) askere sarf edilmek üzere de yanına haylice altın almış, lâkin vakt-i harbde elinden alınmış.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, bu kez ona gerek kendisi için ve gerek birâderzâdeleri Âkil ve Nevfel (radıyallâh anhümâ) için bedel vermesini emrettikte muharebede elinden alınmış olan altınların bu yolda mahsûb edilmesini taleb ve ricâ etmişti. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri de:

– “Bizim aleyhimize sarf etmek üzere taşıdığın altını sana bırakamayız.” diyerek onun bu ricasını kabûl etmedi. Abbâs (r.a.) de:

– “Yâa.. Beni avuç açtırıp da dilendirecek misin?” dedi.

Onun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri de:

– “Hani Mekke’de haremin Ümmü‘l-Fadl’a bıraktığın altınlar nerede? Ve Ümmü’l-Fadl’a “Benim ne olacağım ma‘lûm değildir, eğer ölürsem bu altın oğlanlarımla senindir.” demedin mi?” diye buyurdu. Hâlbuki Abbâs (radıyallâh anh) o altınları zevcesine verirken yanında kimse yok idi. Abbâs (r.a.) de:

– “Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Bunu sana kim söyledi? deyince Hazret-i Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz de:

– “Bana Rabbim haber verdi!..” buyurdu. Abbâs (r.a.) de:

– “Yâ Resûlallâh (s.a.v.) ben senin işinde şüphe ediyordum, şimdi şüphem kalmadı. Ben şahâdet ederim ki sen sâdıksın!” dedi. Ve kelime-i şahâdeti getirdi. Ve birâderzâdelerine de îmân etmelerini emretti. “Ve Allâh (c.c.)’den daha ziyâde hayır ve mağfiret isterim.” diye sözlerine hitam verdi. Lâkin bedeli afv edilmeyip, sâir esirler gibi bedel tedârik edip vererek Mekke’ye avdet eyledi.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Bedir Gazvesi, 73.s.)

 

EMİRLİK – HİLAFET – ÂDİL HÜKÜMDAR

Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Âdil hükümdarın bir günü (bir gün adaletle hükmetmesi) bir adamın kendi kendine altmış sene (nafile) ibadet etmesinden daha hayırlıdır.” (Taberanî ve Beyhakî)

“Cennete ilk girecek üç sınıf var. (Bunlardan biri de) adil hükümdardır” (Müslim) buyurmuştur. Ebû Said el-Hudrî (r.a.)’in rivayetinde ise:

“Kıyamet günü benim meclisime en yakın olan adil hükümdardır” (İsfehan “Et-Terğîb ve’t-Terhib” de) buyurmuştur.

Emirlik ve hilafet en büyük ibadetlerden olduğu kadar, o nisbette büyük tehlikeleri de olduğundan takva sahibleri ona asla yaklaşmaz ve ondan uzaklaşırlar. Çünkü burada hisleri harekete geçer, makam ve insanları idare etmek sevgisi insana galebe çalar. Zira bunlar dünya zevklerinin son haddidir. Bir def’a riyaset sevilmeye başlanınca artık bu adam nefsinin arzularına uyar ve tamamen nefsine esir olmaktan korkulur da, hak da olsa makamına halel getirecek her şeyden uzaklaşır. Batıl da olsa makamını kuvvetlendirecek her çareye başvurur. İşte bu anda helâke gider de zâlim bir hükümdar olur, zâlim bir sultanın bir günlük hükmü, yukarıdaki hadisin mefhum-u muhalifine göre altmış senelik fısktan daha kötü olur.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) de bir hadîsinde şöyle buyurmuştur: “Hiçbir aşîret reisi yoktur ki, Kıyamet günü eli boynuna bağlı olarak mahşer yerine gelmesin. Ya adâleti kendisini kurtarır veya zulmü kendisini helâk eder.”

Abdurrahman bin Semûre’nin rivayetinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.) kendisine: “Ya Abderrahman, emirlik isteme, istemeden sana emaret teklif edilirse yardım görürsün. Eğer istemek sûretiyle bir mevkîye geçersen acziyyet içinde kalırsın.” (Buhârî) buyurmuştur.

(İmâm-ı Gazâli (rh.a.),

İhyâ-u Ulumi’d-dîn, 3.c., 693-696.s.)

 

KÜFÜR SÖZLERDEN SAKINMAK

Şer’an mübarek olan şeylere sövmek: Dine, îmâna, Kitaba, peygamberlere, mezhebe, Kâ‘beye, Ashab’a sövmek; Müslümana gâvur oğlu gâvur, gâvurun kızı, gâvurun karısı, gâvurun malı demek; Azrâil suratlı, zebânî kılıklı… gibi sözlerle meleği tahkir etmek; gâvur olacağını söyleyerek… olayım ki şöyledir diye yemin etmek; yalnız Lâ İlâhe demek; “Namaz kıl! Bu sünnettir, yap!” deyince asla yapmam demek;  kâfire gönülden bayramın mübarek olsun, sabahın hayrolsun, dostum, çelebi demek; gâvura ta‘zîm etmek; mü’minin ölüsüne, ecdadına, silsilesine, cinsine, cibilliyetine, ağzına, yüzüne, mezarına… sövmek; gıybet için bu bir şey midir? demek; çalınmış ve kaybolmuş şeylerin nerede olduğunu bilirim demek;  sövmenin adını günah koymuşlar demek; yaptığı bir iş için Allâh bilir yapmadım demek dinden çıkmağa sebep olur.

Bir Hadîs-i şerif mucibince: (Müslümana gâvur diyenin bu sözü kendine gelir.) (Kötü söz sahibinindir.) denilmesi doğrudur. Ya, Rabbimize küfredene karşı hiç sükût edilir mi? Aşırı tecavüz karşısında duygusuz kalmak asla câiz değildir.

Falcılık, cincilik, sihir yapmak, yaptırmak veya bunlara inanmak, herhangi bir işi doğrudan doğruya sebepten bilmek, haramı sanat yapmak, bir şeyde (meselâ: Baykuş, tavşan ve Salı gününde) uğursuzluk saymak, nazar boncuğundan fayda ummak gibi işler de derecesine göre îman için tehlikeli veya zararlıdır.

Anaya, avrada sövmek, anam avradım olsun demek çok sakıncalıdır. Îmân, nikâh gidebilir. Sarhoş mükelleftir. Küfrederse, îmân ve nikâhı yenilemesi lâzımdır.

Küfür söz söyleyene evvelâ: Bir daha söylememek üzere tevbe etmek, îmânı yenilemek; nikâhlı ise hususî sûrette nikâhını da tazelemek lâzımdır.

(Numan Kurtulmuş, Âmentü Şerhi, 59-60.s.)

 

ALLÂH (C.C.) YOLUNDA İNFAK

İnfak da insanların derecelerine göre derece derecedir. Avamın infakı yalnızca malını vermektir ki mükâfaatı cennettir. Havassın infakı malını infak etmekle beraber nefsini de tezkiye ve kalbini tasfiye etmekdir ki ecri Kıyamet gününde Vech-i akdes-i ilâhî’yi müşahede ni’metine nâiliyyetdir. Bu sebeble mü’mine gereken ve yaraşan, malını infak ederken nefsini de temizlemek ve kalbini Allâh (c.c.)’e tahsis etmekdir. Kalbinde mal sevgisi, dünyâ sevgisi bulunan bir mü’min îmanın zevkine ve kemâline eremez. Cimrilikten sakınmak ve elinde bulunanın ölçüsünde cömert olmağa çalışmak da mü’minliğin şiârındandır.

Tebük seferi zuhur etdiğinde Ashâb-ı kirâm, herbiri kendi durumlarına göre öyle fedâkârlıklarda bulunmuşlardır ki meselâ Hazret-i Osman (r.a.) sefere çıkacak olan orduyu ki meşakkatinden dolayı -Ceyşu’l Usre- deniliyordu, teçhiz etdi. Techizâtıyle beraber bin deve ve bin dinar verdi. Resûlullah (s.a.v.) gayet memnun ve mahzûz olup:

– Yâ Rabbi, ben Osman’dan râzıyım, Sen de râzı ol! demişlerdir.

Abdurrahman bin Avf (r.a.) malının yarısını tasadduk ederek dört bin dinar verdiler. Ve dediler ki: “Şimdilik yanımda sekiz bin dînar vardı. Dört binini aileme bırakdım, dört binini de Rabbime ikraz etdim.” Nebiy-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimiz:

– İnfak etdiğini de, ailene bırakdığını da Allâh (c.c.) bereketlendirsin. buyurdular.

Bazı büyükler derler ki:

“İnfakdan sonra başa kakmak nifaka, infakdan sonra gönül kıracak şeyler söylemek yâhud yapmak da riyâya girer ki her ikisi de şirkdir.”

(Hz. M. Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),

Bakara Sûresi Tefsîri, 346.s.)

 

İNSANIN AHLÂKI BULUNDUĞU

ÇEVREYE GÖRE ŞEKİLLENİR

İlâhî kanun o tarzda cereyan etmiştir ki: bir müjdenin arkasından hemen bir tehdîd gelir. Zira hikmet-i ilâhî gereği kulları doğru yola irşad konusunda bazen teşvîk, bazen korkutma; bazen müjde ve bazen de inzâr kullanılır. Zira insan lütuf ve kahırla kemâle doğru yükselerek yol alır, cemâl ve celâl cennetiyle kurtuluşa erer.

Bu âyetlerdeki (Bakara s. 75-82) işâret: Filozof ve tabiatcılardan akla mağrur olan bazıları gafletlerinin aşırılığından dolayı, “çirkin davranış ve sözler ruhlarının temizliğine te’sir etmez zannetmişler ve “ruhlar, cesedlerden ayrılınca her şey aslına döner, cesed kendi unsurlarına döner, ruh da ulvî mekâna yükselir, amellerin neticelerinden hiç birşey sayılı bir kaç gün hariç, onu zahmete sokmaz” fikrini savunmuşlardır ki, bu bâtıl bir düşüncedir. Zira akıllı insan hissen ve aklen müşahede eder ki, hayvânî şehvetlerin peşinden gitmek ve nefsânî zevkleri eksiksiz tatmak; hırs, emel, kin, hased, buğz, gazab, cimrilik, kibir ve yalan gibi kötü ahlâka sebep olur. Bunlar ise kötülüğü sürekli emreden nefsin (nefs-i emmâre) sıfatlarındandır.

İnsanın ahlâkı bulunduğu muhite göre şekillenir. İnsan, ahlâken bozuk bir muhitte bulunuyorsa, ondaki hilm, kerem, insanlık, doğruluk, haya, iffet, sabır ve şükür gibi güzel hasletler, şeytanî ve hayvanî ahlâka dönüşür. Hevâ heves ve şehvetleri yok etmek için gayret eden insan, değerli ahlak ve kalb temizliğini elde etmiş ve aslî vatanına (âhirete) sevgi beslemiş olur. Nefsi emmâreye tâbi olan ruh, hakkın emirlerine boyun eğen ruhla bir sayılmaz.

(Hz. Mahmud Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Bakara Sûresi Tefsiri, 154.s.)

 

İSLÂM’DA AHDE VEFÂ

Buhârî’den: Cübeyr bin Mut‘im (r.a.)’den rivâyete göre, Nebî (s.a.v.) Efendimiz müşriklerin Bedir maktülleri hakkında şöyle buyurmuştur:

– “Ey Cübeyr! Eğer baban Mut‘im bin Adiy sağ olsaydı, sonra şu kokmuş cîfeler hakkında şefaat etseydi hiç şübhesiz bunları Mut‘im’e diri diri ve fidye-i necat olmaksızın bağışlardım!” buyurdu.

Îzâhı: Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz bu kadar kanlı düşmânları bağışlamak derecesinde Mut‘im bin Adiy (r.a.)’e teveccüh göstermesi, Mut‘im (r.a.)’in, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin üzerinde pek büyük hakk-ı minneti bulunmasındandır. Şöyle ki:

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Tâif seferinde me’yûs bir halde Mekke’ye dönüp geldiğinde Mut‘im (r.a.), Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerini himâyesine almış ve dört oğluna emr edip silâhlandırarak bunların her birisini Kâ‘be’nin birer rüknüne dikerek Resûlullâh (s.a.v.) üzerinde himâyesi olduğunu Kureyş’e karşı îlân etmiştir.

Bu haber Kureyş’e erişince Mut‘im (r.a.)’e gelerek Kureyş:

– “Sen hakk-ı himâyesi mu‘teber olup küçük görülmeyen bir kimsesin!” deyip himâyesini kabûl etmişlerdi.

Bundan evvel Kureyş, Hâşimîleri, Hâşimoğulları mahallesinde muhâsara ettiklerinden mahsurlar hakkında bir sâhife yazmışlardı. Bu alçak sahîfeyi Mut‘im bin Adiy (r.a.), paçavra gibi yırtıp atmıştı.

İşte, Mut’im (r.a.)’in bu şerefli eline hürmeten on dört senelik bir zulüm ve husûmetin intikam mahsûlünü bile Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri “Bağışlarım!” buyuruyor.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Bedir Gazvesi, 87.s.)

 

İSLÂMDA HAYVAN HAKLARI

Hayvanların da insanlar üzerinde hakları vardır. Bunlara da çok dikkat etmek lâzımdır. Hayvanlara merhamet et ki, Allâhü Teâlâ, Kıyamet gününde sana merhamet eylesin. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Merhamet et ki, merhamet olunasın.” buyurdu.

Hayvanların haklarından biri, onlara ağır yük yüklememektir. Aslında bu, kendi yükünü ağırlaştırmaktır. O halde hayvanları hor tutma, çetin işlerde, zor yüklerde kullanma, canlıya karşı gözetilmesi, yardımcıya karşı düşünülmesi gereken edebin hudûdunu aşma. Onları yemsiz, susuz bırakma. Çünkü onların konuşan dilleri yoktur. Susmaları acizlik ve zavallılıklarını isbata yeter. Demek ki, onlara değer vermelidir. Değer vermek de, arpa ve saman yedirmek, bir ahırda bulundurmaktır. Medrese ve hânegahda (evlerde) bulundurmak değildir.

Evde kullanılan hayvanların hakkı olduğu gibi, diğer hayvan ve canlıların da insan üzerinde hakları vardır. Onlara acımalı, şefkatle bakmalı ki, yârın acizlik zamanında, Allâhü Te‘âlâ da sana merhamet eylesin. Tabîbü’l Kulûb kitabında diyor ki, üstâd Şeyh Ebû Alî Dekkak (rh.a.) buyurdu: “Bir karıncaya acırsan, Allâhü Te‘âlâ o karınca için sana şefaat eder.”

Haberde geldi ki: Kıyamet günü, bir kula Cehenneme gitmesi hükm olunur. Melekler onu Cehennem tarafına çekerek götürürler. Âniden önüne bir karınca çıkar ve onu tanır. Yâ Rabbi, bu kulun için şâhidlik ederim. Sen daha iyi bilirsin. Bu kul yolda giderken, ayağının altına yakın yerde beni gördü, acıyıp üzerime basmadı. Beni öldürmedi, yaralamadı. Yâ Rabbi, bu gün o da, o günkü benim hâlim gibi âcizdir. Onu bana bağışla. Emir gelir: “Ey meleklerim, elinizi bu kulumdan çekin ki, onu bu zavallı karıncaya bağışladım.” Sonra Cennete götürmeleri için emir gelir.

(Mevlânâ Muhammed Rebhami,

Riyadün-Nasıhîn, 346.s.)

 

İSLÂM’DA ADÂLET

“Muhakkak ki Allâh (c.c.); adâleti, iyiği akrabaya yardım etmeyi emreder; çirkin işleri, fenâlıkları ve azgınlığı da yasaklar. O düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl s. 90)

Adâleti isteyen insanlar olduğu gibi onun gerçekleşmesini engelleyenler de yine insanlardır. Kendisi haksızlığa uğrayıp mağdur edildiğinde adâlet isteyen insan, başkasının mağduriyetine sebep olduğunda amacına ulaşmak için akıl almaz işleri yapabilmekte, adâlete engel olmak için rüşvet, yalancı şâhidlik, tehdit veyâ şantaj gibi her yolu denemekten geri durmamaktadırlar. İşte insanların başvurabileceği adâleti ortadan kaldırmaya yönelik her girişim de Allâh (c.c.) ve O’nun Peygamber (s.a.v.)’i tarafından yasaklanmıştır.

Mes‘ud ibn Esved (r.a.) anlatıyor: “Fâtımâ isimli kadın Resûlullâh (s.a.v.)’in evinden kadifeyi çalınca biz bunu büyük bir hâdise olarak değerlendirdik. Kadın Kureyş’ten de tanınmış birisiydi. Lehinde konuşmak üzere Resûlullâh (s.a.v.)’e geldik: “Biz onun cezâsına mukâbil kırk okiyyelik fidye verelim, dedik. Aleyhisselâtü vesselâm: “Cezâsını çekerek temizlenmesi onun için daha hayırlıdır.” buyurdular. Biz Resûlullâh (s.a.v.)’in sözündeki yumuşaklığı görünce Üsâme (r.a.)’e geldik ve: “Git kadın lehine Resûlullâh (s.a.v)’e konuş (da eli kesilmesin)” dedik. Resûlullâh (s.a.v.) bu hâli görünce (sertleşti ve) hutbe îrâd etmek üzere ayağa kalkarak şöyle dedi “Azîz ve Celîl olan Allâh’ın câriyelerinden bir câriyeye terettüp eden Allâh’ın hadlerinden birini (tatbik etmemem için) üzerinde niye bu kadar ısrâr ediyorsunuz? Muhammed (s.a.v.)’in nefsini kudret elinde tutan Zât-ı zü’l-Celâle yemîn olsun ki! Eğer o kadının tenezzül ettiği şeye (hırsızlığa) Muhammed (s.a.v.)’in kızı Fâtımâ tenezzül etseydi, Muhammed (s.a.v.) (hiç çekinmeden) O’nun elini mutlaka keserdi.” (Buhârî, Hudud)

 

 

NEBİYY-İ EKREM (S.A.V.)’İ ZİYÂRET

Peygamber (s.a.v.)’i haccdan evvel veya sonra ziyaret etmek menduptur. Hattâ vakti olana vaciptir diyenler vardır. Farz haccı yapacak olan, işe evvelâ hacdan başlar. Nafile hacc yapacak olan, Medine’ye uğramakta muhayyerdir. Oraya uğrarsa, işe mutlaka Kabr-i şerîfi ziyaretten başlaması gerekir. Hacla birlikte Peygamberimiz (s.a.v.)’in mescidini ziyareti de niyet etmelidir. Hadîs’te haber verildiğine göre; orada bir namaz, başka yerdeki bin namazdan daha hayırlıdır. Bundan yalnız Mescîd-i Haram müstesnâdır.

“Acaba Peygamber (s.a.v.)’in kabrini ziyâret kadınlara da müstehab mıdır?” Sahih kavle göre evet, bazı ulemanın açıkladığı şartlarla kerahetsiz câizdir.

Lübâb şârihi diyor ki: “İmam Hasan’ın Ebû Hanîfe’den rivayetine göre, farz olan hacc için en iyisi hacının işe hacdan başlayarak ziyareti sonra yapmasıdır. Ama ziyaretten başlaması da câizdir.” Çünkü nafileyi farzdan önce yapmak, farzı kaçıracağından korkulmazsa bil ittifak (ittifakla) câizdir.

Hacı adayı Medine’ye uğrayarak geçerse, mutlaka işe Peygamberimiz (s.a.v.)’in kabrini ziyaretten başlaması îcâbeder. Çünkü yakınına gelmişken onu terk etmesi kasavet ve şekavetten sayılır.

Hadîs-i Şerifte:

“Kim Haccedip beni ziyaret etmezse ezâ eder.”

(İbn-i Âbidîn, 5.c., 243.s.)

  • •••••••

“Kabrimi ziyaret edene şefaatim sabit bir hak olur; Kim ki, beni vefatımdan sonra ziyaret ederse, hayatımda ziyaret etmiş gibidir.” (Aclunî, Keşful-Hafâ II, Beyrut 1351, 250)

“Hacc edip kabrimi ziyaret eden, beni diri iken ziyaret etmiş gibi olur.” (Taberânî)

Büreyde (r.a.)’den rivayetle Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Ben sizi kabirleri ziyaretten men etmiştim. Artık onları ziyaret edebilirsiniz. Çünkü onlar size âhireti hatırlatır.” (H. Şerîf, Müslim)

 

 

 

 

İNSANIN KENDİ KUSURLARINI BİLMESİ

Allâhü Te‘âlâ bir kuluna hayır murâd ettiği zaman, ona kendi kusurlarını gösterir. Basiret sahibi olanlara kusurları gizlenmez. Kusur bilindikten sonra tedavisi kolaydır. Ne yazık ki insanların çoğu kendi kusurlarını bilemezler. Âlemin gözü önünde olan kılı görürken kendi gözü önünde olan odunu göremez. Kendi kusurlarını bilmek isteyene dört yol vardır:

Birincisi, kalbin, kusurlarını bilen, gizli afetlere muttali olan bir şeyh’e teslim olup huzurunda diz çökmek, bu şeyh’i kendine hâkim tanımak ve mücahedesinde onun işaretine uymaktır. Hocası ve şeyhi, ona kendi kusurlarını bildirir ve tedavi çârelerini öğretir.

İkincisi, sâdık ve sıddıklardan mütedeyyin ve basîret sahibi bir zât bulması, iş ve gidişatını murakabe etmesi için kendine murâkıb tâyin etmesidir. Hz. Ömer (r.a.) “Bana kusurlarımı söyleyen kimseye Allâh rahmet etsin.” derdi. Ve bizzat kendisi Selman (r.a.)’e, kendi kusurlarından sorardı.

Üçüncü yol, düşmanlarının dilinden kusurlarını duyup ıslâh olmaktır. Zîra gayz ve kin gözlüğünden bakan düşman gözleri dâima kötülüğü görür, meydana çıkarır ve onları ortaya kor. Kusurları öğrenmek bâbında yapmacık öğütlerle kusurları gizlemeğe çalışan dalkavuk (yağcı) bir dosttan ziyâde kusurları ortaya koyup teşhîr eden hâin bir düşmandan istifade edileceği meydandadır. Fakat aklı başında olan kimse düşmanın sözlerinden istifade etmesini bilir.

Dördüncü yol, insanlara karışmak ve aralarında kötü bulduğu her işte kendini murakabe edip ayarlamaktır. Mü’min, mü’minin aynasıdır. Başkasının kusurlarında kendi kusurlarını görür ve tabîatlerin hevâ-i nefislerine uymakta birbirlerine yakın olduklarını bilir. Birinde bulunan bir kusurun aynı, daha azı veya daha çoğu mutlaka diğerinde de vardır. Kendi kendini araştırmalı ve başkasında görüp hoşlanmadığı şeylerden kendini temizlemelidir. Şayet insanlar başkalarında gördükleri kusurları kendilerinde terk etse, artık başka bir terbiyeciye ihtiyaç kalmazdı.

(İmâm-ı Gazâli (rh.a.),

İhyâ-u Ulumi’d-dîn, 3.c., 146.s.)

 

GÜZEL SÖZ VE SADAKA

İyi bir söz yani güzel bir şekilde karşılık verme, bir istekte bulunan kimseyi güzel bir yolla karşılamak, kalb ve yaratılışların kabul edip reddetmeyeceği şekilde muamele etmektir. Ve bağışlama yani dilenenin yapabileceği ve kendini üzebileceği birtakım kusurları görmezden gelme, Peşinden eziyet gelen bir sadakadan hayırlıdır. Çünkü fakir ve yoksula bir taraftan yardım ve menfaat sağlarken, peşinden de ona zarar verici bir tavrın içine girmek sevaptan mahrum kalmayı gerektirir. Allâh ganîdir, sizin yanınızdaki sadakaya ihtiyacı yoktur. O bundan müstağnîdir. “Halimdir.” Başa kakan ve gönül kırıcı tutum sergileyenleri cezalandırmada acele etmez.

Doğrusu güzel bir cevap ve karşılık, başa kakan ve gönül kırıcı olan kimsenin sadakasından daha hayırlıdır. Çünkü güzel bir söz -reddederken bile- isteyenin gönlünü rahatlatır, içine su serper. Sadaka bedene fayda sağlar, sevincin sirayet edeceği yer ise kalbtir. Hiç kuşkusuz kalbi sevindiren ve ruhu dinlendiren şey, vücuda yarar sağlayan şeyden daha hayırlıdır. Çünkü ruhaniyet, nefisler üzerinde çok daha etkindir ve soylu bir davranıştır. Kaldı ki, sadaka sadece malda sözkonusu değildir. Her iyilik bir sadakadır. Güzel bir söz, iyi bir aracılık ve şefaat, ihtiyaç içindekine yardım, hasta ziyareti, cenazeye katılmak, bir müslümanın kalbini hoş tutmak… Bütün bunlar, sadakadır.

(İsmail Hakkı Bursevî (rh.a.),

Rûhu’l-Beyân Tefsîri, 1.c.,457.s.)

 

HADÎS-İ ŞERÎF

“Mü’minlere selâm vermek ve hayırlı işlere dair güzel söz söylemek; Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ün afv ve mağfiretini gerektiren şeylerdir.” (H. Şerîf, Menâvi)

“Güzel söz söylemekle Cehennem’den korunun.” (H.Şerîf, Ebû Davud)

 

GÜNÂHLARIN KAYNAKLARI

Şeytânî sıfat: Bu sıfattan hased, zulüm, hîle, hud‘a, fe-sâd ve münkeri emretme meydana gelir. Dolandırıcılık, mü­nâfıklık, bid‘at ve dalâlete çağırmak da bu kısma girer.

Behîmî (hayvânî) sıfat: Bu behimî sıfattan oburluk, aç­gözlülük, karın ve tenâsül uzvunun şehvetini (isteğini) yerine getirme meydana gelir. Bundan livâta, hırsızlık, yetimlerin malını yemek, şehvetler için mal toplamak da meydana ge­lir!

Sebuî, yani yırtıcı sıfat: Bu yırtıcı sıfattan öfke, hıkd (kin tutmak), vurmak, öldürmek, küfretmek sûretiyle halka hücûm etmek ve malları yağmalamak meydâna gelir. Aynı zamanda bu sıfattan birçok günâhlar da meydâna gelir. Günâhlar için ikinci bir taksim de şöyledir: Kul ile Allâh (c.c.) arasındaki kısım, sadece kulla ilgili olan namâz ve orucun terk edilmesi gibi şeylerdir. Kulların haklarıyla ilgili olanlar, zekâtı terk etmesi, adam öldürmesi, malları gasp etmesi, nâmuslara küfretmesi gibi şeylerdir. Başkasının hakkından alınan şey, ya insan ya bir âzâ veyâ mal veyâ nâmus veyâ dîn veyâhud da mertebe olur. Şerre teşvîk etmek, bid‘ate çağırmak ve günâhlara özendirmek, bazı vâizlerin ümîd tarafını korku tarafından daha kuvvetli göstermek sûretiyle Allâh (c.c.)’e karşı cür’et sebeplerini ka­bartmak gibi şeylerdir.

Kullarla ilgili olan günâhlara gelince, buradaki vaziyet daha şiddetlidir. Kul ile Allâh (c.c.) arasında olan şey şirk ol­madıkça afv daha fazla umulur ve daha yakındır. Divanlar (kayıt defterleri) üçtür: Bir divan vardır ki ondaki günâhlar ba­ğışlanır. Bir divan vardır ki ondaki günâhlar bağışlanmaz. Di­ğer bir divan vardır ki terk edilmez. Bağışlanan günâhlar, kul­ların Allâh (c.c.) ile aralarında olan (namâz kılmamak gibi) günâhlardır. Bağışlanmayan günâh, Allâh (c.c.)’e ortak koş­maktır. Terk edilmeyen günâh ise, kullara yapılmış olan zu­lümlerdir. Ya‘ni kulun hakkına tecâvüz eden zâlim, o zulmün­den sorulacaktır. Ta ki ondan affedilinceye kadar…

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.),

İhyâ-u Ulûmiddin, 4.c, 32.s.)

 

MESKEN SEVGİSİ VE TAMA‘

Şeytânın kalbe açılan kapılarından birisi de; ev, mo­bilya ve elbise ile süslenme sevgisidir. Şeytân insanın gönlünde bu hastalığı görünce, artık o gönülde kuluçka­ya yatar ve oradan ayrılmaz. İnsânı ev imâretine, evin kapı ve bacasının süsüne, geniş binâlar yaptırmağa, bi­nitler ve elbiselerle süslenmeğe teşvik eder ve ömrü bo­yunca insanı onlara bağlar. Bir defa insanı oraya bağ­ladı mı, artık bir daha yanına uğramağa da lüzûm kal­maz. Çünkü birini yaptı mı diğerini yapmağa gider. Öm­rü boyunca bu böyle devâm eder ve böylece şeytânın yolunda olur. Bu gibi adamın son nefesinden korkulur.

Şeytânın kalbe giden büyük kapılarından biri de ta-ma‘dır. Tama‘ kalbe galebe çalınca, şeytân buna tama‘ ettiği şeyleri çeşitli riyâ ve hîlelerle sevdirir. Öyle ki âde­tâ tama‘ ettiği şey onun ma‘bûdu olur. Artık çeşitli hîle yolları ile onu tama‘ ettiği şeye sevdirmeğe çalışır ve maksâdına ulaşmak için her çâreye baş vurdurur. En azından onu medhettirir, emr-i bil-ma‘rûf ve nehy-i ani’l münker’den men‘ ettirir.

Safvân b. Selîm’in rivâyetine göre İblîs, Abdullah b. Hanzale’ye gözüktü ve İbn Hanzele’ye:

– Dinle, sana bir şey öğreteyim, dedi. Abdullah:

– Senin öğretmene ihtiyâcım yoktur, diye cevâb ver­di. Şeytân :

– Dinle de istersen alırsın, istersen almazsın, dedi ve devâmla:

– Ey Hanzale’nin oğlu, Allâh’tan başkasından isteme. Her istediğini Allâh’tan iste. Kızdığın zaman ne hâl alır­sın bak. Sen kızdın mı ben sana hâkim olurum, dedi.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “Dünyâ sevgisi bütün kötülüklerin anasıdır.” buyurdular.

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.),

İhyâ u Ulûmiddîn, 3.c, 74.s.)

 

KALBE İKİ YÖNDEN BASKI GELİR

“Her şeyden çift yarattık.” (Zâriyât s. 49) Bütün varlıklar, karşılıklı ve çifttirler. Karşılığı bulunmayıp tek olan yalnız Allâh’tır. O, çiftleri yaratan bir tektir. Şerîk ve nâzıri, eşi ve dengi yoktur. Kalb, şeytân ile melek arasında devreder du­rur. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bir mübârek sözünde:

“Kalbe iki yönden baskı gelir. Birisi melektendir; hayrı va‘deder, hakkı tasdîk eder. Kalbinde bunu bu­lan, bilsin ki bu, Allâhü Te‘âlâdandır ve Yüce Allâh’a hamdetsin. Diğeri ise vesvese olup şeytândan gelir ve şerri teşvîk eder, hakkı tekzîb eder ve hayırdan men‘eder. Kalbinde bunu bulan, şeytânın şerrinden Allâh’a sığınsın.” buyurdu ve sonra:

“Şeytân fakirlik ile korkutur ve fuhşiyat ile emre­der.” meâlindeki âyet-i celîle’yi okudu. (Tirmizî)

Hasan-ı Basrî (rh.a.): “Onlar kalbde cevelân eden iki “hem” ve “kasıd” dırlar. Birisi Allâh’tan, diğeri de düşman­dan gelir. Allâh o kula rahmet etsin ki, kalbine gelen “hem” üzerinde düşündü ve Allâh’tan olanı kabûl etti de düşman­dan geleni reddetti ve onun üzerine mücâhede ve mücâ­dele etti.” dedi. Kalb bu iki hâl arasında devrettiği için Re­sûl-i Ekrem (s.a.v):

“Müminin kalbi Rahmân olan Allâhü Te‘âlânın iki kudret parmakları arasındadır.” (Müslim) buyurmuştur. Al­lâhü Te‘âlâ kan, kemik, sinir, et ve damardan mürekkeb parmakları olmaktan münezzehtir. Fakat parmağın gâyesi ve rûhu, sür‘atle öteye beriye dönmek ve hareket ettirip sağa sola çevirmektir. Zâten parmağı parmak olduğu için değil, bu işleri gördüğü ve alıp vermek için istersin. Allâhü Te‘âlâ da melek ile şeytânı kalbe musahhar kılmakla dile­diğini yapar. Allâhü Te‘âlânın kudreti ile parmakların cisim­leri çekip çevirmeğe musahhar oldukları gibi, melek ile şeytân da kalbi sağa sola çevirmeğe musahhardırlar.

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.),

İhyâ u Vlûmiddîn, 3.c, 60.s.)

 

SÖZ VE FİİLLE GÖNÜL KIRMAKTAN TEVBE

Halka kötü söz söylemek veyâ arkalarından onları kötü­lemek sûretiyle kalplere karşı işlenen cinâyete gelince, diliy­le kime hücûm etmiş, bir fiiliyle kimin kalbini kırmış ise, te­ker teker onlardan helâllik istemelidir. Kim ölür ve kaybolur­sa, artık ondan helâllik istemek, mümkün değildir. Bu ba­kımdan fazla sevâblar işlemek sûretiyle onu telâfiye çalış­malıdır ki kıyâmette o kötülüğün bedeli olarak sevâbların-dan alınmış olsun. Ama görüp de rızâsıyla helâlliğini elde eden kimseye gelince, bu helâllik onun keffâreti olur. Ona karşı yaptığı kötülüğün miktarını ve ona ne kadar taarruz et­tiğini söylemesi boynunun borcudur.

Bu bakımdan müphem bir şekilde helâllik kâfi değildir. Çoğu zaman, kişi o kötülüğü bilse kötülüğün çokluğunu an­lasa onu helâl etmeye râzı olmaz. Onu kıyâmette kendisine zahîre yapar, onun hasenâtından alır veyâ günâhlarını ona yükletir.

Günâhı söylemeye ve ta‘rif etmeye gelince, bu yeni bir günâhdır. Bu günâhdan helâllik istemek farzdır. Ne zaman bir kötülüğü hatırlarsa ve kendisine karşı kötülük işlenen bir kimse de bunu biliyorsa, fakat bir türlü nefsi helâllik isteme­ye müsâmaha etmiyorsa o zulüm, kötülük işleyenin üzerin­de kalmış olur. Çünkü bu kişinin hakkıdır. Bu bakımdan o mazlum kişiye yumuşak davranmak, onun mühim işlerine koşmak, onun kalbini râzı edecek tarzda kendisine şefkat göstermek ve muhabbetini izhâr etmek zâlimin vazîfesidir. Zîrâ insan iyiliğin kulu ve kölesidir. Kim bir kötülükle ürkütül­müş ise, bir iyilikle kalbi zâlime meyledebilir. Bu bakımdan kalbi, suçlunun sevgisi ve yumuşaklığıyla dolduğu zaman nefsi helâl etmeye yanaşır. Eğer suçlunun bütün iyi davra­nışlarına rağmen yine de helâl etmemekte ısrar ederse, suçlunun ona karşı gösterdiği yumuşaklık ve beyan ettiği ma‘zeret, suçlunun sevâblarına eklenir. Öyle sevâblar ki kı­yâmette onlarla kötülüğünün kapatılma imkânı olabilir.

(Huccetü’l İslâm imâm-ı Gazâlî (rh.a.),

İhyâ-u Ulûmiddîn, 4.c, 68.s.)

 

 

İNSANLARDAN KORKUP ALLÂH’TAN

KORKMAYANLARIN HÂLİ

Adiyy b. Hâtem Tâî, Resûlullâh (s.a.v.)’den naklen şöyle anlatıyor:

–  “Kıyâmet günü insanlardan bir kısmı için emir verilir, cennete gönderilir.

Cennete yaklaşırlar. Hattâ kokusunu alır, köşklerini ve ora ehli için Allâh’ın hazırladığı şeyleri görürler. Ardından şu nidâ gelir:

– Onları geri çevirin! Onların cennetten nasîbleri yoktur. Oradan dönerken, öyle bir hasret ve nedâmetle dönerler ki: Ne onlardan öncekiler, ne de sonrakiler öyle bir hasret ve nedâmet duymamıştır. Şöyle söylenirler:

– Yâ Rabbi! Keşke evliyâ kullarına hazırladığın şeyleri göstermeden bizi cehenneme atsaydın!

Bunun üzerine Allâhü Te‘âlâ şöyle buyurur:

–  Böyle olmasını Ben istedim. Ama, sebebi var: Yal­nız kalınca, büyük günâhları işleyerek Bana baş kaldır­dınız. Halk arasına çıkınca da engin gönüllü ve mütevâ-zi oldunuz. Kalbinizde sakladığınız değil; başka hâlinizi gösterdiniz, insanlardan korktunuz; ama, Ben’den kork-madınız. Onlar gözünüzde büyüdü; ama Ben büyüme-dim. Halk için bıraktığınızı Benim için bırakmadınız.

İşte bu sebeple, sizi bol sevâbımdan mahrûm bırak­makla kalmayacağım, elîm azâbımı da tattıracağım.”

Zünnûn-i Mısrî’ye sordular:

–  İnsan, Allâh’ın saf kullarından olduğunu nasıl anlar? Şöyle dedi:

–  İnsan bu durumu şu dört şeyle bilir:

  1. a) Rahatı terkederse,
  2. b) Az da olsa, elindeki imkânları ölçüsünde verirse,
  3. c) Maddî derecesinin düşmesi, kendisine üzüntü ver­mezse,
  4. d) Övülmek ve kötülenmek kendisi için farksız olursa.

(Ebû Leys Semerkandî,

Tenbîhü’l-Ğâfilîn Bostânu’l-‘Ârifîn, 12.s.)

 

İNSANIN KENDİ KUSÛRLARINI

BİLMESİNİN YOLU

Bilmiş ol ki; Allâhü Te‘âlâ bir kuluna hayır murâd ettiği zaman, ona kendi kusûrlarını gösterir. Basîret sâhibi olan­lara kendi kusûrları gizlenmez. Kusûr bilindikten sonra te-dâvîsi kolaydır. Ne yazık ki, insanların çoğu kendi kusûr­larını bilemezler. Âlemin gözü önünde olan kılı görürken kendi gözü önünde olanı göremez. Kendi kusûrlarını bil­mek isteyene dört yol vardır:

1-  Birincisi, kalbin kusûrlarını bilen, gizli âfetlere mut­tali‘ olan bir şeyh’e teslim olup huzûrunda diz çökmek, bu şeyh’i kendine hâkim tanımak ve mücâhedesinde onun işâretine uymaktır. Mürîdin şeyh ile, talebenin hoca ile olan münâsebetleri bundan ibârettir. Hocası ve şeyhi ona kendi kusûrlarını bildirir ve tedâvî çârelerini öğretir.

2- İkincisi, sâdık ve sıddîklardan, mütedeyyin ve basî­ret sâhibi bir zât bulması, iş ve gidişâtını murâkabe etme­si için kendine murâkıb ta‘yîn etmesidir. Bâtınî ve zâhirî hâllerinden hoşuna gitmeyenleri ve çirkin bulduklarını dü­zeltmek için kendisine gerekli tenbîhde bulunmalıdır. Dîn imâmlarının ileri gelenleri ve aklı başında olanları böyle yaparlardı. Hz. Ömer (r.a.): “Bana kusûrlarımı söyleyen kimseye Allâh rahmet etsin.” derdi.

3-  Üçüncü yol, düşmânlarının dilinden kusûrlarını du­yup ıslâh olmaktır. Zîrâ gayz ve kin gözlüğünden bakan düşman gözleri dâimâ kötülüğü görür, meydâna çıkarır ve onları ortaya kor. Kusûrları öğrenmek bâbında yapmacık öğütlerle kusûrları gizlemeğe çalışan dalkavuk (yağcı) bir dosttan ziyâde, kusûrları ortaya koyup teşhir eden hâin bir düşmândan daha çok istifâde edileceği meydândadır.

4-  Dördüncü yol, insanlara karışmak ve aralarında kötü bulduğu her işte kendini murâkabe etmektir. Zîrâ mü’min mü’minin aynasıdır.

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.),

İhyâ u ‘Ulûmiddîn, 3.c, 146.s.)

 

GÜZEL AHLÂKIN ÖNEMİ

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Dün gece acâyip birşey gördüm: Ümmetimden birini dizleri üzeri­ne çökmüş, Allâhü Te‘âlâ’nın huzûruna girecek fakat buna mâni bir perdesi vardı. Bu sırada güzel ahlâkı ge­lerek onu Allâhü Te‘âlâ’nın huzûruna iletmiştir.” (Harâitî)

Yine Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Kul, ibâdeti zayıf olduğu hâlde güzel ahlâkı sâyesinde âhiretin yüksek derece ve şerefli menzillerini ihrâz eder.” buyurmuştur. (Taberânî)

Hz. Ömer (r.a.), Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizin huzû-runa girmek için izin istedi. İçerde Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’den daha yüksek sesle konuşan kadınlar vardı. Kadınlar Hz. Ömer (r.a.)’in içeri gireceğini anlayınca hemen kendilerine çeki düzen verdiler ve bir kenara çekilip sustular. Bu hâle Resûl-i Ekrem (s.a.v.) gülerken Hz. Ömer (r.a.) içeri girdi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’i güler görünce, sebebini sordu ve:

–  Anam babam size fedâ olsun, niçin güldünüz? dedi. Resûl-i Ekrem (s.a.v):

– Şu yanımda bulunan kadınlara şaştım. Senin sesi­ni duyar duymaz hemen toplanıp kendilerine çeki dü­zen verdiler, buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.):

–  Siz benden ziyâde hürmete lâyıksınız, yâ Resûlallâh (s.a.v), dedikten sonra kadınlara dönerek:

–   Ey nefislerine düşmanlık edenler, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’den korkmuyor da benden mi korkuyorsunuz? dedi. Kadınlar:

–  Evet, O (s.a.v.)’den korkmuyor ve senden korkuyoruz; çünkü O (s.a.v.)’in tabiatı yumuşaktır, sen ise sert ve ağır ta­biatlısın, dediler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v):

– “Ey Hattâb’ın oğlu, nefsimi yed-i kudretinde bulun­duran Allâh’a yemîn ederim ki, şeytân herhangi bir yol­da seninle karşılaşırsa hemen yolunu değiştirir ve se­nin gittiğin yoldan başka yola sapar, ya‘ni şeytân bile senden korkar” buyurdular. (Buhârî)

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.),

İhyâ u ‘Ulûmidîn, 3.c, 121.s.)

 

İHLÂS İLE BAŞARI ARASINDAKİ İLİŞKİ-1

İsrâîloğullarından bir âbid vardı. Uzun yıllarını Allâh’a kulluk ederek tüketmişti. Bir gün kendisine bir heyet geldi:

– Şurada birtakım kimseler var, Allâh’ı bırakıp ağaca tapıyor­lar, dedi. Âbid bu harekete kızdı. Baltasını aldı, o tapınılan ağa­cı kesmek için yola koyuldu. Yolda bir ihtiyar şeklinde onu şey­tân karşıladı. Aralarında şöyle bir konuşma başladı:

– Nereye böyle?

– Şurada bir ağaç var, onu kesmeye gidiyorum.

–  Senin o ağaçla ne ilgin var? Nefsinle uğraşmayı, ibâdeti bıraktın, kalkıp başka şeylerle meşgûl oluyorsun?

– Bu da benim için bir ibâdet sayılır.

–  Ben de elimden geleni yapacağım, ağacı kestirmeyece­ğim.

Bundan sonra kavgaya başladılar. Âbid şeytânı tuttu yere vurdu. Göğsüne de oturdu. Şeytân yalvarmaya başladı:

–  Beni bırak, sana bir iki söz söylemek isterim. Âbid kalktı, şeytân konuşmaya başladı:

– Allâhü Te‘âlâ, sana böyle bir vazîfe vermedi; sana bunu farz kılmadı. Sen o ağaca ibâdet etmiyorsun ya, ona bak. Sen kendini düşün. Başkası seni alâkadar etmez. Allâhü Te‘âlâ’nın birçok peygamberi var. İsteseydi onlardan birini gönderir, o ağacı kesme emrini de ona verirdi.

Âbid, şeytânın bu sözüne kanmadı. Tekrar kapıştılar. Şeytâ­nı tekrar yere vurdu, yine üstüne oturdu. Şeytân çaresiz kalın­ca şöyle dedi:

-Aramızı bulacak bir iş var istersen diyeyim. Bu yapacağın işten daha hayırlı ve faydalıdır. Âbid o şeyin ne olduğunu so­runca:

– Beni serbest bırak söyleyeyim dedi. Âbid bıraktı. Şeytânın tekrar dili açıldı:

–  Sen fakir bir kimsesin. Elinde dünyâlık nâmına bir şeyin yok. İnsanlara yüksün. Onlar sana yardım ediyor. Halbuki sen bundan hoşlanmıyorsun. Arkadaşlarına iyilik yapmayı istiyor, komşularına yardımda bulunmayı arzuluyorsun. Kendi imkân­larınla doymak, insanlara muhtaç olmamak istiyorsun değil mi?

(Ebû Leys Semerkandî,

Tenbîhü’l-Ğâfilîn Bostânu’l-‘Ârifîn, 97-98.S.)

 

 

 

 

İHLÂS İLE BAŞARI ARASINDAKİ İLİŞKİ-2

Âbid bu sözleri doğrulayınca şeytân devâm etti:

– O hâlde yapmak istediğin bu işten dön. Söz veriyorum: Her gece uyurken baş ucuna iki altın koyacağım. Sabah olunca onları alacaksın. Kendin ve çocuklarının ihtiyâcı için sarfedeceksin.

Âbid düşündü. Kendi kendine, bu ihtiyar doğru söylüyor, dedi. Bu husûsta şeytânla anlaştılar. Şeytân dediğini yapaca­ğına yemîn etti. Âbid ise, ibâdet yerine döndü. Akşam yattı, sabah kalkınca baş ucunda iki altın buldu, ikinci gün yine baş ucunda iki altın buldu, sevindi. Ama üçüncü gün bulamadı, kızdı. Baltasını omuzladı, o ağacı kesmek için yola koyuldu. Bu defa şeytân, yine bir ihtiyâr şeklinde karşısına çıktı; he­men sordu:

–  Nereye böyle? Âbid anlaşmayı hatırlamaz gibi cevâb verdi:

– Şu ağacı kesmeye gidiyorum. Şeytân şöyle dedi:

– Yanıldın! Artık onu kesmeye gücün yetmez.

Âbid, önce olduğu gibi o ihtiyar şeklinde karşısına çıkan şeytâna saldırdı. Ancak bu defa gücü yetmedi. Şeytân:

– O geçti, dedi. Âbidi yakalayarak yere vurdu. Âbid, şeytâ­nın elinde bir serçe kuşu kadar hafîf kalmıştı. Onu yere ser­dikten sonra göğsüne oturdu. Sonra şöyle dedi:

–  Bu ağacı kesme işinden mutlakâ vazgeçeceksin. Aksi hâlde seni öldürürüm.

Âbid perişân hâline baktı. Şeytâna karşı durma gücünü kendisinde bulamadı. Çâresiz bir hâlde konuştu:

–  Sana mağlûb oldum. Serbest bırak, söz senin. Yalnız önce seni nasıl yendim, şimdi nasıl yenildim? Öğrenmek isti­yorum. Şu işin sırrını bana anlatır mısın? Şeytân şu cevâbı verdi:

–  Daha evvel ağaca tapanlara duyduğun öfke Allâh içindi. Niyetin âhirete âitti. Dünyâlık yoktu. Bu yüzden Allâh beni sa­na yenik düşürdü. Şimdi ise iş değişti; kendin için öfkelendin. Dünyâ için gazâba geldin. Bu yüzden seni altettim.

(Ebû Leys Semerkandî,

Tenbîhül-Ğâfilîn Bostânu’l-‘Ârifîn, 97-98.s.)

 

SU-İ ZÂNA SEBEBİYET VERMEMEK

Şeytânın kalbe hülûl eden kapılarından biri de sû’-i zan [kötü zan]’dır. Allâhü Te‘âlâ:

“Ey îmân edenler, zanların çoğundan sakının, zîrâ zanların bâzısı günâhıdır.” (Hucurât s. 12) buyurmuştur.

Kim, bir zan ile başkasının kötülüğüne hükmederse, şey­tân bu kimseyi o adamın aleyhinde dil uzatmağa ve gıybet etmeğe sevk eder de bu sebeble helâke gider yâhud o ada­mın hakkına riâyet edemez, ikrâmda kusûr eder, ona hakâ-retle bakar ve kendini ondan hayırlı görür. Bunların hepsi tehlikelidir. Bunun için şerî‘at töhmet yerlerinden men‘etmiş-tir. Nitekim Resûl-i Ekrem (s.a.v): “Töhmet yerlerinden ka­çınınız” buyurmuştur.

Safiyye (r.anhâ), Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in mescîdde i‘ti-kâfda olduğunu öğrendi ve Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’i ziyârete gitti: Bir müddet Resûl-i Ekrem (s.a.v.) ile konuştuktan sonra ayrılmak üzere kalktı ve Resûl-i Ekrem (s.a.v.) de kapıya ka­dar yolcu etti. Tam o sırada Ensâr’dan iki genç oradan geçi­yordu. Hemen Resûl-i Ekrem (s.a.v.) onlara seslendi ve: “Bu, Safiyye bint-i Hayy’dır” buyurdu. Onlar da:

– Yâ Resûlallâh (s.a.v), biz senin hakkında hayırdan baş­ka bir şey bilmiyoruz, dediler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v):

– “Kanın bedende cereyânı gibi şeytân da insana hü­lûl eder. Size vesvese vereceğinden korktum da onun için vaziyeti îzâh ettim” buyurdular. (Buhârî)

İnsâfla bak ki, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) onları dîn ve diyânet­lerinde nasıl korudu. Çünkü Resûl-i Ekrem (s.a.v.) onlara, sû’-i zannın insanı küfre kadar götürdüğünü, ümmetinin töh­met yerlerinden uzaklaşmalarını öğretti. Hattâ en müttakî bir âlimin bile bu husûsta tesâhül (gevşeklik) göstermeyecek hâlde olduğunu ve bu gibi âlimin bile “Benim hakkımda hüsn-i zandan başka ne yapılabilir ki?” demesinin doğru olmadığını bildirdi. Zîrâ en müttakî ve şüpheli şeylerden çe­kinen âlim bir zâta dahî herkes aynı nazarla bakmaz.

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.),

İhyâ u Ulûmiddîn, 3.c, 81.s.)

 

GÜZEL HUYLU OLMANIN DÖRT ŞARTI

Dört rükün tenâsüh ve itidâlde olur ve hepsi güzel olursa, o zaman güzel ahlâk meydâna gelir. Bu dört rükün de ilim, gazab ve şehvet kuvvetleri ile, bu üç kuvvet arasında itidâli koruma kuvvetidir.

İlim Kuvveti: Bunun güzelliği, iyiliği, sözlerde doğruyu ve ya­lanı, inançlarda hak ile bâtılı, işlerde güzel ile çirkini kolaylıkla ayırd edebilecek bir hâl almasıdır. İlim sâyesinde bu kuvvetlerin elde edilmesinden meydâna gelen netîceye de hikmet denir. Ni­tekim hikmet hakkında Allâhü Te‘âlâ : “Kendisine hikmet veri­len kimseye büyük ve çok hayırlar verilmiştir.” diye buyur­muştur.

Gazab Kuvveti: Bunun güzelliği, azalıp çoğalmasının hik­mete uygun olmasındadır.

Şehvet Kuvveti: Bu da aynıdır. Bunun da güzellik ve salâhı, hikmetin, ya‘ni akıl ve şerî‘atın işâret ettiği gibi olmasındadır.

İtidâl Kuvveti: Bu da şehvet ve gazabı, akıl ve şerî‘atın işâ-retinin altında zabdetmektir. Akıl, öğüt veren bir müsteşâr gibidir. Âdil de aklın işâret ettiği şey’i tasdîk edip verdiği emri yerine ge­tiren kuvvettir. Gazâb da aklın işâreti kendisine nüfûz eden bir kuvvettir. Gazab, av köpeğine benzer; o, terbiyeye muhtâçtır ki, durması ve hareketi verilen işârete uygun olsun da şehvetinin peşinden koşmasın. Şehvet de av peşinde bindiğin ata benzer. Bâzısı terbiyeli olur ve istediğin gibi hareket eder, bâzısı da başı sert olur, alabildiğine gider.

Ahlâkın anası ve esâsı; hikmet, şecaat, iffet ve adâlettir. Ga­zab kuvvetinin güzellik ve itidâline şecaat, şehvet kuvvetinin gü­zellik ve itidâline iffet denir. Gazab kuvveti itidâlden ileri meyle­derse buna tehevvür ve atılganlık, geri kalırsa cebânet ve kor­kaklık denir. Şehvet kuvveti itidâlden ileri giderse, buna, şereh, geri kalırsa da cumudet denir. Makbûl olan dâima itidâldir. Fazîlet bu orta derecedir. Ortanın altı da, üstü de yerilen kötü ahlâk­tandır. Adâlet kaybolunca onun tarafları diye ortada bir şey kal­maz. Ortada tek şey kalır, o da zulümdür. Hikmete gelince, fâsid garazlarda kullanıldığı zaman ifrâdına, hubus ve cerbeze denir. Tefrîtine [geri ve düşük tarafına] beleh denir. Hikmet adını alan ise orta kısımdır.

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (k.s.),

İhyâ u Ulûmiddîn, 3.c, 127.s.)

 

 

 

 

 

 

DÜNYÂ SEVGİSİ

Şeytânın kalbe giden yollarından biri de altın, gümüş ve di­ğer ticâret maddeleri, apartmanlar ve hayvanlardır. İhtiyâçtan fazla olan bu gibi maddeler şeytânın merkezidir. Yalnız yete­cek kadar şey’i olanın kalbinde başka bir şey yoktur. Şâyet bu adam yolda yüz altın bulsa, kalbinde on tane arzu ve istek uyanır ki, bunların her biri yüzer liraya olur. Bulduğu yüz lira ile zengin olduğunu sanarak bir dâire almak için dokuz yüz liraya daha ihtiyâç gösterir. Câriye, ev eşyası, güzel elbise gibi bir çok ihtiyâçları doğar. Artık bunlar birbirini doğurur ve ardı arka­sı gelmeden ömrü biter, varacağı yer de Cehennem olur.

Sâbit-i Bennânî anlatıyor: Resûl-i Ekrem (s.a.v.) peygam­ber olarak gönderildiği zaman İblis şeytânlara:

– Bir şey oldu, bakın nedir? dedi. Şeytânları dünyâyı alt üst etti ve bir şey bulamadılar. Nihâyet İblis:

– Siz durun, ben bakayım, dedi. Gitti geldi ve:

–  Muhammed (s.a.v.), peygamber olarak gönderildi, dedi. İblis durmadan şeytânları Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in Ashâb’ına gönderir, onları azıtmak ister, fakat gidenler boş olarak geri ge­lir ve:

– Biz böyle insanlar görmedik, biz bunlara hiç vesvese ve­remeyeceğiz. Bunlara verdiğimiz azıcık bir vesvese de kıldık­ları namâz ile mahvolup gidiyor, derler. İblis:

–  Sabredin, onlara biraz müsâade ediniz. Yakında onlara dünyâlık açılır, onlar dünyâya meylederler ve o zaman biz, on­lara müessir oluruz, dedi.

Uykuya yatarken yastık vazîfesi görecek bir taşa sâhib olan kimse dünyâlıktan bir nasîb almış sayılır. Mes’elâ, gece namâza kalkan bir kimsenin, yakınında yaslanabileceği bir taş bulunursa, o taş onu uykuya ve oraya yaslanmağa da‘vet eder durur. Şâyet böyle bir taş olmazsa ne yaslanmak ve ne de uy­ku hatırına gelecek, hemen ibâdeti ile meşgûl olacaktır. Bu an­lattığımız bir sert taş hakkındadır. Yâ mükemmel karyola ve ipek döşeklere mâlik olanın hâli nice olur? Bu adam gece bu karyoladan kalkıp hangi neş’ât ile Allâhü Te‘âlâ’ya ibâdet edebilir.

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.),

İhyâ u Ulûmiddîn, 3.c, 76.s.)

 

GÜZEL AHLÂKA ULAŞTIRAN SEBEBLER

Güzel ahlâk, akıl kuvvetinin i‘tidâline, hikmetin kemâline, gazab ve şehvet kuvvetlerinin mu‘tedil olup akla ve şerî‘ate muttali‘ olmalarına bağlıdır. İ‘tidâl ise iki cihetten meydâna gelir:

1- Güzel ahlâk, Allâhü Te‘âlâ’nın lûtfu olan yaratılıştaki ke­mâl ile elde edilir. İnsân akl-ı kâmil olduğu hâlde yaratılır ve doğar. Fıtraten şehvet ve gazabı sultası altına alacak güzel ahlâka sâhib olur. Hattâ şehvet ve gazabı da akıl ve şerî‘ate uyacak şekilde mu‘tedil olarak yaratılmıştır. Bu zât, mürebbî görmeden, terbiyeli ve okumadan âlim olur. İsâ b. Meryem, Yahya b. Zekeriyyâ ve diğer peygamberler gibi, salâtu selâm onların üzerine olsun. İktisâb ile elde edilecek güzel huylar da tabiatte mevcûd olabilir. Doğuşta doğru sözlü, cömerd ve şecâatli olarak yaratılan nice çocuklar olduğu gibi; bunun aksi­ne, yaratıldıktan sonra i’tiyâd ve etrafından aldığı terbiye ve öğrenmekle ahlâkını düzeltenler eksik değildir.

2-  İkinci tevcih, mücâhede ve riyâzetle bu hûyları elde et­mektir, ya‘ni istenilen ahlâkın gerektirdiği amellere nefsini sevkederek. Mes’elâ cömerd olmak isteyen kimse için çâre, infâka kendisini zorlamasıdır. Zorlaya zorlaya bu hâl kendi­sinde tabîatleşir ve nihâyet cömerd bir insân olur da, kolaylık­la infâk edebilir. Bunun gibi mütevâzî olmak isteyen kimse, tabîatleşinceye kadar tevâzu‘ hareketlerine kendini zorlama­lıdır, netîcede mütevâzî bir insân olur. Şer‘an makbûl olan bü­tün güzel hûylar, bu şekil mücâhede sâyesinde te’mîn edilmiş olabilir, iyi ahlâkın kemâli, yaptığı iyiliklerden zevk almasıdır. Cömerd, infâkından zevk alan kimseye denir. Yoksa zorla ve­ren kimse cömerd olamaz. Diğer hûylar da böyle, mütevâzî, alçak gönüllülüğünden zevk alan kimsedir. Güzel âdetleri ta­mâmen yapmadıkça, dînî hûylar insanda yerleşmez, insan, bütün iyi ahlâkları yapacak, bütün kötülükleri atacak ve iyi iş­leri gönülden arzû eden bir kimse gibi bu hâline devâm ede­cek, bundan zevk duyacak, kötülükleri çirkin görüp onlardan üzülecektir.

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.),

İhyâ u Ulûmiddîn, 3.c, 134.S.)

DÜNYÂLIĞA SEVİNMEK ÖLDÜRÜCÜ BİR ZEHİRDİR

Mübâh olan ni‘metlerden kendini çekmedikçe Âhiret yo­luna girmek için kalbini ıslâh etmek mümkün olamaz. Zîrâ nefis, bâzı mubâhlardan uzaklaştırılmazsa, bu sefer bâzı yasaklara da meyletmeğe başlar. Mes’elâ dili gıybet ve fu­zûlî sözlerden çekmek isteyen kimse, dînde mühîm olan şeylerle, zikrullâhdan başka her şeyden dilini çekmelidir. Tâ ki, söz söyleme hevesi kendisinde azalır ve konuştuğu za­man ancak hak ve hakîkati söyler. İşte bu gibilerin sükûtu da, kelâmı da ibâdet olur.

Bunun gibi, göz her gördüğü şey’e takılıp ve rast geldi­ği güzel şey’e bakmak isterse, helâl olmayan şeylere bak­maktan kendini alamaz. Kişiye farz olan, onu haramdan ko­rumaktır. Şâyet şehvetten lüzûmu kadarı ile kifâyete onu alıştırmazsa, kişiye galebe çalar ve ileri geçer. Mubâhların âfetlerinden biri budur. Bunun ilerisinde, bundan da daha büyük tehlikeler vardır. O da şudur: Nefis, dünyâ nimetle­rinden ferahlanır, bunlara meyleder, genişlik ve darlık ânla­rında dünyâ ni‘metleri ile huzûra kavuşur. Hattâ ayıkmayan bir sarhoş gibi, dünyâ ni‘metleri kendisini mest eder. Dün­yâlık ile bu derece sevinmek, öldürücü bir zehirdir. Bütün damar ve iliklere işler de, bu sebeble korku, hüzün, ölümü hatırlama, kıyâmetin şiddetini düşünme gibi hâller, kalbden çıkar. İşte bu hâl kalbin ölmesi demektir. Nitekim âyet-i ce-lîleler de:

“Ve dünyâ hayâtı ile râzı olup onunla mutmaîn ol­muşlardır.” (Yûnus s. 7)

“Hâlbuki dünyâ hayâtı, Âhiretin yanında bir yol azı­ğından ibârettir.” (Ra d s. 26)

“Biliniz ki, dünyâ hayâtı bir oyun, bir eğlence, bir süs ve aranızda bir tefâhur, mal ve evlâtta bir çokluk yarışından ibarettir.” (Hadîd s. 20) buyrulmuştur. Bütün bu âyet-i celîleler dünyâyı zemmetmektedir. Allâhü Te‘âlâ’dan selâmet dileriz.

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.),

İhyâ u Vlûmiddîn, 3.c, 154.s.)

 

FAZÎLETLİ AMEL AZ DA OLSA İHLÂS İLE YAPILANDIR

Abdullâh b. Mübârek, Ebûbekir b. Meryem, Damire, Ebû Habîb yolu ile gelen bir hadîs-i şerîf şöyledir:

“Allâh’ın kullarından birine âit bir işi melekler överek alıp çıkarlar.

Böylece o ameli, Yüce Allâh’ın kendi saltanat âle­minde dilediği yere kadar hoşça götürürler.

Orada, Allâhü Te‘âlâ onlara şöyle vahyeder:

–  Siz kulumun amellerini koruma meleklerisiniz. Ben ise onun özünü gözetirim. O kulum, bu amelin­de Benim için ihlâslı değildir. Onu cehennemlik ya­zın. Bundan sonra, bir başka kulun amelini alıp gö­türürler. Bunu da azımsar, küçük ve düşük görürler. Bu ameli de, Yüce Allâh’ın kendi Sultânlığı dâhilin­de dilediği yere kadar götürürler. Orada da, Allâhü Te‘âlâ onlara şöyle vahyeder:

– Siz kulumun ameline bakmaya memur melekler­siniz. Ben ise onun özünü gözetirim. Bu kulum, amelinde Benim için ihlâs sâhibidir. Onu, üstün va­sıflı zümreye dâhil ediniz.”

Bu hadîs-i şerif delâlet ediyor ki: Az amel, Allâh için yapılınca, Allâh için yapılmayan çok amelden hayırlıdır.

Zîrâ bir iş Allâh için yapılınca, az da olsa, Allâh onu fazlı ile çoğaltır.

Nitekim bu ma‘nâ şu âyet-i kerîme ile sâbittir:

“Şüphe yok ki Allâh, zerre kadar haksızlık etmez. (Kulun yaptığı iş, eğer bir kötülük ise, onun cezâsı­nı adâletle verir.) İyilik olursa onu kat kat artırır, ken­dinden de büyük mükâfaat verir.” (Nisa s. 40)

Çok amele gelince, eğer Allâh için yapılmayan bir iş ise, yapana sevâb getirmez. Yeri cehennem olur.

(Ebû Leys Semerkandî,

Tenbîhü’l-Ğâfilîn Bostânu’l-‘Ârifîn, 9.s.)

 

IRKÇILIK YAPMAMAK VE ADÂLET

İslâm nazarında insanlar esâsen eşittirler. Hepsi de aynı mâ­hiyettedirler hepsi de haddizâtında aynı hürriyete, aynı hukûka hâizdirler, muhtelif ırklara, mesleklere ayrılmaları aralarındaki eşitliği bozmaz. “Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık hepiniz bir âile evlâdısınız ve birbirinizi tanımanız için sizi şu‘belere, kabilelere ayrılmış kıldık, yoksa birbirini­ze karşı üstünlükte bulunmak için değil, şüphe yok ki sizin Allâh nezdinde en kerîminiz, en ziyâde muttekî olanınızdır. Allâhü Te‘âlâ şüphe yok ki Âlimdir, Habîr’dir. Sizin bütün ah­vâlinizi, düşüncelerinizi bilir. Artık ona göre hareket ediniz, aranızdaki kardeşliği unutmayınız.” (Hucurât s. 13)

“Müslümânlar tarak dişleri gibidirler. Kanları, malları, ırz ve nâmusları eşittir. Onlar başkalarına karşı bir el gibi yek vücûddurlar.” (H. Şerîf)

İslâm hukûk ve siyâsetinde eşitliğe riâyet bir mecbûriyettir. Hiç bir kimsenin mevkii, hakkında îcâb eden cezânın düşmesi­ne sebeb olamaz ve herkes hâkim huzûrunda aynı vaziyette bu­lunur, eşitliği bozulamaz. Nitekim bir Hadîs-i şerîf’te şöyle buy-rulmuştur: “Sizden evvelki kavimleri helâk eden hâl şudur ki: Onların arasında mevkî sâhiblerinden biri bir hırsızlık yapın­ca bırakırlardı; zayıf, mevkîsiz birisi yapınca hakkında hır­sızlık cezâsı tatbîk ederlerdi.”

Meşhûrdur ki, İmâm-ı Alî (k.v.) hilâfetinde kendisinin ta‘yîn ettiği Kadı Şüreyh huzûrunda bir zırh mes’elesinden dolayı bir yahûdî ile murafaada bulunmuşdu. Her ikisi de mahkemede ay­nı vaziyette bulunuyordu. Hâdiseye bir zât ile Hz. Alî (k.v.)’nin muhterem oğlu da gelmişdi. Fakat bir şâhid kâfî ve babası lehi­ne oğlun şahâdeti mu‘teber olmadığından kadı, bunların şa­hâdetlerini kabûl etmemiş, yahudînin lehine karar vermişti. Ka-dı’nın, muhâkemede İmâm-ı Alî (k.v.)’ye: “Yâ Eba’l-Hasan!” diye hitâb etmesi, hasma karşı İmâm-ı Alî (k.v.) hakkında ta‘zîm ka­bûl edildiğinden İmâm-ı Alî (k.v), bu hitâbı kabûl etmeyip, yal­nızca adıyla hitâb edilmesini istemişti. İşte bir Emîrül’Mü’minîn’in hakka, adâlete ve eşitliğe riâyeti, yahudînin İslâmla şereflenme­sine vesîle olmuştur.

(Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-u İslâmiyye

ve Istılâhâtı Fıkhiyye Kamusu, 8.c., 221.s.)

 

DÜNYÂLIĞA EHEMMİYET VERENİ ALLÂH   ZELÎL ETMİŞTİR

Hz. Hasan (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu­nu anlattı: “Dünyâya rağbet etmek; kederi ve üzüntüyü artırır. Dünyâ malına tok davranmak, kalbi ve bedeni dinlendirir. Sizin için, fakirlikten korkmuyorum, sizin için asıl korktuğum zenginliktir. Çünkü sizden öncekile­re açıldığı gibi, dünyâ size de açılır. Siz de ona yumulur­sunuz, birbirinize haset eder çekişirsiniz. İşte o zaman, dünyâ sizden önceki ümmetleri helâk ettiği gibi sizi de helâk eder.”

Ahmed Nakîb diyor ki: Bir gün İmâm-ı Şiblî hazretlerini ziyârete gittim. O telâşlı bir vaziyette bana seslendi. Ben de:

–  Buyur ne istiyorsun? diye sordum. O da:

–  Bu sabah oturdum şöyle düşündüm:

İçimden kendi kendime “sen cimri bir insansın” dedim ve “hayır, cimri değilim” diye bu sözü yine kendim reddettim. Sonra tekrar içimden “hayır sen cimrisin” diye ses geldi. Bu­nun üzerine ben de kendimi cimrilikten kurtarmak için bu­gün elime geçen şeyi ilk karşılaştığım yoksula vereceğimi va‘d ettim. Ben böyle düşünürken halîfenin hizmetçilerinden birisi elinde 50 altın olduğu hâlde yanıma geldi ve:

–  Bu parayı al ihtiyâcına sarfet, dedi. Ben de parayı al­dım, sokağa çıktım, bir fakirin berber dükkânında traş oldu­ğunu gördüm. Hemen içeri girdim ve parayı fakire verdim. Fakir:

–  Parayı berbere ver, dedi. Ben:

–  Para çoktur, ne yapıyorsun? dedim. Hemen o fakir:

–  Ey biz sana “sen cimrisin” dememiş miydik? deyince, tutturamadım, parayı berbere verdim. Berber:

–  Hayır, biz pazarlık ettik, bu fakirden para almayacağız. Bunun için senin paranı alamayız, dedi. Ben de hemen pa­rayı Dicle’ye attım ve dedim ki: Sana kim kıymet verdi ise Al­lâh onu zelîl etmiştir.

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.),

İhyâ u Ulûmiddîn, 3.c, 56.s.)

 

BÜYÜKLERE TA‘ZÎM ETMENİN HÜKMÜ

“Âlimin, âdil sultânın elinin öpülmesi sünnettir.” de­mişlerdir. Eş-Şürunbülâlî dedi ki: “Aynî’nin de işâret etti­ği gibi; sen de bildin ki hadîsler bunun sünnet olduğunu veyâ mendûb anlamına geldiğini ifâde etmektedirler.” Zâhire göre sultân hakkında en iyisi onun elini öpmektir. Tâ ki emirlik azâmeti korunsun.

“Ayağını öpmek isterse verir.” denmiştir. Hâkim ri­vâyet ediyor: Bir kişi Allâh Resûlü (s.a.v.)’e gelerek: “Ey Allâh’ın Resûlü, îmân yönünden artmama sebeb olarak bana tek bir mu‘cize göster” deyince Cenâb-ı Peygam­ber (s.a.v.): “Şu ağaca git, onu bana çağır” dedi. Kişi ağaca giderek: “Allâh’ın Resûlü (s.a.v), seni çağırıyor” dedi. Ağaç gelerek Peygamber (s.a.v.)’e selâm verdi. Ve Peygamber (s.a.v.) ağaca “yerine dön” dedi. Ağaç da yerine dönüp gitti, yerleşti. Ravî der ki: Sonra Resûl-i Ek­rem (s.a.v.) ona izin verdi. O da Peygamber (s.a.v.)’in başını ve iki ayağını öptü. Ve Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bu­yurdu ki: “Bir kimsenin başka birisine secde etmesi­ni emretseydim kesinlikle kadına, kocasına secde etmesini emrederdim.” Hâkim, bu hadîsin isnâdı sahîhtir, dedi. Bunu eş-Şürunbülâlî’nin risâlesinden aldık, der.

Bu elin sâhibi âlim ve âdil değilse İslâm’ın ta‘zîmini kastetmek bahis konusu değilse el öpmek icmâen mek­rûh olur. İleride gelecektir ki müslümânın elinin öpülme­si selâmdır. Bu da kelâmların arasındaki uyumu sağla­mak için böyledir.

“Bir araya geldikleri hâl müstesnâdır” denilmez, çünkü biz deriz ki: Hz. Peygamber (s.a.v.) nerede musâfahaya teşvîk etmişse bilinir ki, o, ta‘zîm husûsunda baş­kasından daha evlâdır. Durum bu iken onunla nasıl eşitlik iddiâ edilebilir. (Sayıhânî)

(İbn-i Âbidîn, 15.c, 434.s.)

 

GÜZEL AHLÂK, ÎMÂNDANDIR, KÖTÜ HUY İSE NİFAKTANDIR

Hâtem-i Esam, mü’min ile münâfıkı şöyle ayırır ve der ki: Mü’min tefekkür ve ibret nazarı ile meşgûl, münâfık ise hırs ve tûl-i emel ile meşgûldür. Mü’min, herkesden elini çeker ve bü­tün ihtiyâcını yalnız Allâh’tan ister. Münâfık ise herkesten is­ter, yalnız Allâh’tan istemez. Mü’min, yalnız Allâh’tan korkar başka kimseden korkmaz. Münâfık herkesten korkar, yalnız Allâh’tan korkmaz. Mü’min malını dîni uğrunda fedâ eder, mü­nâfık ise bunun aksine olarak dînini malı uğrunda fedâ eder. Mü’min, güzel işler yaptığı hâlde, yine de Allâh korkusundan ağlar, fakat münâfık, kötülük yaptığı hâlde yine güler. Mü’min, (Allâh’ı hatırlamak için) yalnız ve tenhâ yerleri sever, münâfık ise insanlar arasına karışmayı sever. Mü’min, nizâm ve huzûru te’mîn için iyiliği emreder, kötülükten nehyeder, münâfık ise riyâset ve dünyâlık için emreder ve nehyeder de ortalığı ka­rıştırır.

Güzel ahlâkın en mühim tecrübe noktası, eziyetlere sab­retmek ve külfete tahammüldür. Başkasının kötü huyundan şikâyet etmek, kendisinin kötü ahlâkının delîlidir. Çünkü güzel ahlâk demek, eziyetlere katlanmak demektir. Rivâyete göre Resûl-i Ekrem (s.a.v), Enes (r.a.) ile beraber bir yere gidiyor­du. Arkadan bir bedevî Resûl-i Ekrem (s.a.v)’e yetişti ve Re­sûl-i Ekrem (s.a.v)’in Necran’dan gelme yaka ve kenarları sert bir bürdesi (cübbesi) vardı. Bedevî Arab, cübbenin etek­lerini öylesine asılarak çekti ki, Resûl-i Ekrem (s.a.v)’in ense­si kızardı ve kumaş Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in ensesinde iz bı­raktı. Sonra da:

– Ya Resûlallâh (s.a.v), Allâhü Te‘âlâ’nın sana nasîb ettiği servetten bana da infâk et, dedi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) de Bedevî’ye dönüp gülümseyerek iltifât etti ve kendisine bir şey verilmesini emretti. (Buhârî) Kureyş’in amansız eziyetleri ve hattâ darbeleri karşısında:

“Allâhım, kavmimi sen yarlığa, zîrâ onlar bilmezler (bilseler bana bu eziyeti yapmazlar)” buyurdu. (Beyhakî)

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.),

İhyâ u Ulûmiddîn, 3.c, 161.s.)

 

İTÂAT VE ŞÜKÜR

Ebû Ümâme el-Bâhüî (r.a.): “Sevâd-ı a‘zamdan (hal­kın çoğunluğundan) ayrılmayınız” deyince adamın biri:

– Sevâd-ı a‘zam nedir? diye sordu. Ebû Ümâme: Nûr sûresindeki şu âyetin muhtevâsında belirtilendir,

diye seslendi: “De ki: Allâh’a itaat edin, Peygam­bere de itâat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Peygamber’in sorumluluğu kendisine yüklenen (tebliğ görevini yapmak), sizin sorumluluğunuz da size yüklenen (görevleri yerine getirmeniz)dir. Eğer O’na itâat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygamber’e düşen, sadece açık-seçik duyurmak­tır.” (Nûr s. 54)

Nu‘man b. Beşîr (r.a.) rivâyet ediyor: “Resûlullâh (s.a.v.) şu minberin üzerinde şöyle buyurdu:

– “Aza şükretmeyen çoğa da şükretmez, insanla­ra teşekkür etmeyen Allâh’a da şükretmiş olmaz. Allâh’ın ni‘metlerini söylemek şükür, onları anma­mak ise nankörlüktür. Cemaat rahmet vesîlesi, ayrı­lık azâb sebebidir.”

Ebû Zerr Gıfâri (r.a.) diyor ki: “Resûlullâh (s.a.v.)’i dinledim, konuşma yapıyordu: “Ey Dâvud hânedânı! Siz Allâh’a şükür için çalışınız. Kullarımdan hakkıy­la şükredenler azdır” (Sebes. 13) meâlindeki âyeti oku­yup şöyle buyurdu:

–  Her kime üç şey verilirse ona, Dâvud Peygam­ber’e verilenin aynısı verilmiş olur:

1- Gizli ve açık her yerde Allâh’tan korkmak.

2-  Gazab ve hoşnûdluk anlarında adâleti gözet­mek.

3-  Fakirlik ve zenginlik hâllerinde tutumlu ol­mak.”

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 4.c, 131-132.s.)

 

 

 

 

 

 

 

 

DÜNYÂ HIRSI

Ebu’d Derdâ (r.a.) şöyle buyurdu:

– Ey insanlar, nedir başınıza gelenler? Görüyorum ki, bir şey bilenleriniz (âlimleriniz) bir bir

gidiyor. Bir şey bilmeyen câhilleriniz ise, bir şey öğren­mek istemiyor. Âlimlerin gidişi ile ilim kalkmadan bir şey­ler öğrenmeye çalışınız. Size ne oluyor ki: Allâhü Te‘âlâ’nın size kefîl olduğu şeye hırsla sarılıyorsunuz. Sizi vekîl eylediği şeyi de unutuyorsunuz. Ben, sizin kö­tü huylularınızı baytarın hasta atları ayırd etmesinden daha iyi ayırd ederim.

Onlar, zekâtlarını ancak vâcib olduğu zaman verme­ye bakarlar. Namâz vaktini geçirerek kılarlar. Kur’ân’ı is­teksiz dinlerler. Hürleri köle gibi çalıştırırlar.

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

– “Üç şeyin, üç kimseye geleceğini haber veriyo­rum.

Üç kimse şunlardır: Dünyâya kapanan, dünyâya hırsla sarılan ve dünyâ malını, kendisi harcamayan, başkalarının da harcamasına üzülendir.

Üç şey de şunlardır: Sonunda zenginlik olmayan bir fakirlik. Boş zamanı bulunmayan çalışma. Hiç fe­rahlık taşımayan kederdir.”

Ebu’d Derdâ (r.a.) Humuslulara şöyle dedi:

– Siz Allâh’tan korkmaz mısınız ki, içinde oturmaya­cağınız evler yaparsınız. Kavuşmanıza imkân olmayan ümîdler beslersiniz. Ve yiyemeyeceğiniz kadar mal top­larsınız. Sizden önce gelenlerden bâzıları, çok sağlam binâlar yaptılar. Çok mal topladılar. Çok uzun emellere kapıldılar. Ancak, bir sabah gördüler ki, evleri kabirler hâ­line gelmiş, bütün ümîdleri bir aldanıştan ibâret olmuş, topladıkları mallar ise, sırtlarına birer yük olmuş…

(Ebû Leys Semerkandî,

Tenbihü’l-Ğâfiltn Bostânu’l-‘Ârifin, 250-252.s.)

 

YA DOĞRUYSA

İmâm-ı A‘zam (r.a.), Vasiyyet adlı kitabında diyor ki: Biz inanıp ikrâr ederiz ki, Allâhü Te‘âlâ bütün canlıları öl­dükten sonra tekrar hepsini bir günde yaratır ki, o günün uzun­luğu (dünyâ seneleriyle) elli bin senedir. Allâh onları mükâfaatlandırmak, cezâlandırmak ve aralarındaki hak ve hukûku öde­mek için yaratır. Çünkü Allâhü Te‘âlâ buyuruyor ki:

“Ve çünkü o saat, o (kıyâmet) elbette gelecektir. Onda hiç bir şüphe yoktur. Muhakkak Allâh kabirlerde olan kim­seleri de diriltip kaldıracaktır.”

“Vahşî hayvanlar bir araya toplandığı zaman, (yâhud, birbirinden öç almak ve sonra yine toprak olmak üzere diriltildiği zaman.)”

“O, (Allâh) ilkin mahlûku yaratıp sonra onu (öldürdük­ten ve tekrar dirilttikten sonra) iâde edecek olandır ki bu, O’na göre pek kolaydır.”

“(Yâd et) o günü ki, biz göğü, kitâbların sâhifelerini dü-rüp büker gibi düreceğiz. İlk yaratışa nasıl başladıksa, üzerimizde (hak) bir va‘d olarak, yine onu iâde edeceğiz. Hakîkatte fâiller biziz.”

Akıllı olan kimseye vâcib olan şudur ki, son derece kıymet­siz olduğu için bu cismânî lezzetlerin elden gitmesine hiç önem vermemesidir. Çünkü o, lezzetler böcekler, kurtlar ve köpekler v.s. arasında müşterektir, o sür‘atle zevâl bulur. Öyle ise âhiret âlemi hakkındaki îmân husûsunda ihtiyâtlı olmak gerekir.

Şâir diyor ki;

Müneccim, tabib, her ikisi de ölüler tekrar dirilip haşrolunmazlar diyor. Onlara derim ki:

Eğer sizin sözünüz doğru çıkarsa ben hiç bir şey kaybetmiş olmam. Eğer benim sözüm doğru çıkarsa sizin büyük zarârınız olur.

Bu iki beytin Hazreti Alî (k.v.)’den nakledildiği de söylenir.

“(Habîbim) de ki: “Göklerden, yerden sizi rızıklandıran kim?” De ki: “Allâh’dır. Her halde ya biz, ya siz mutlak bir hidâyet üzerindeyiz. Yâhud apaçık bir sapıklıkda.” kavl-i celîli bu kabîldendir.

(Aliyyül Kârî, Fıkh-ı Ekber Şerhi, 280-282.s.)

 

CİMRİLİK VE YOKSULLUK KORKUSU

Şeytânın giriş kapılarının büyüklerinden biri de, cimrilik ve yoksulluk korkusudur. Bu korku infâktan insanı alıkor ve yığmağa da‘vet eder ki, neticesi elîm azâbdır. Kur’ân-ı Ke-rîm’in anlattığı gibi elem verici azâb, helâl haram demeden servet edinip, zekâtını vermeyenlere va‘d edilmiştir.

Süfyân-ı Sevrî de: “Âdem oğlunu öldürmek için şeytânın en kuvvetli silâhı yoksulluk korkusudur. Şeytânın âdem oğ­luna bundan daha kuvvetli silâhı yoktur. Şeytânın bu vesve­sesi insan oğlunun kalbine işledi mi, bâtıl şeylere dalar, haktan uzaklaşır, boş şeyler konuşur ve hattâ Rabbine kar­şı sû-i zanna kadar gider. Nitekim Resûl-i Ekrem (s.a.v):

“İblis yeryüzüne indiği zaman Allâhü Te‘âlâ’ya:

-Yâ Rabb, beni kovdun ve yere indirdin, O hâlde bana bir, mesken ver, dedi.

Allâhü Te‘âlâ:

– Meskenin hamamdır, buyurdu. Şeytân:

– Bana oturacağım bir toplantı yeri ver.

– Toplantı yerin sokak başları ile çarşı ve pazarlardır.

– Bana yemek ver.

– Yemeğin, Besmelesiz yenen yemeklerdir.

– Bana içecek ver.

–  Keyif veren her içki senin içeceğindir.

– Bana bir dellâl ver.

–  Bütün çalgılar senin dellâlındır.

– Bana okunacak bir şey ver.

– Şiirler senin okuyacağın şeylerdir.

– Bana kitâb ver.

–  Kitabın dağlatmaktır. (Döğme yaptırmaktır.)

– Benim de hadîsim ve sözlerim olsun.

– Senin sözlerin de yalandır.

– Bana av âletleri ve tuzaklar ver.

– Senin tuzakların kadınlardır, buyurdu.”

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.),

İhyâ u Ulûmiddîn, 3.c, 77.s.)

 

BABA EVLÂDINI NASIL ATEŞTEN KORUR

Şa‘bî, Resûlullâh (s.a.v)’den şöyle anlattı:

– “Kendi iyiliğine, çocuğuna yardım eden babaya Al­lâh merhamet eylesin.”

Ya‘ni; baba, kendisine âsi gelecek bir emri çocuğa ver­memelidir. Dediler ki:

–  Sâlih zâtlardan biri, oğlundan hiçbir şey istemedi. Bir şeye ihtiyâç duyduğu zaman başkasına söylerdi. Bunun sebebini sordular, şöyle anlattı:

–  Bir şey istediğim zaman oğlumun bana karşı gelme­sinden korkuyorum. Bana karşı gelince de ateşe hak kaza­nır. Ben çocuğumun ateşte yanmasını istemem!

Yezid Rakkaşî, Enes b. Mâlik (r.a.)’den naklen şöyle an­latıyor:

– Şu yedi şey ölümden sonra da sevâb getirir:

  1. Mescit yaptıran kimse. Orada tek kişi olsun namâz kıldığı sürece sevâb alır.
  2. Bir çeşme yaptıran. O çeşme aktığı, insanlar ondan su içtiği sürece onu yaptıran kimseye sevâb yazılır.
  3. Güzel mushaf yazan. Tek kişi olsun ondan okuduğu sürece sevâb alır.
  4. Bir su kuyusu açtıran, onun suyu devâm ettiği süre­ce kendisine sevâb yazılır.
  5. Bir ağaç diken, insanlar ve kuşlar ondan faydalandı­ğı sürece kendisine sevâb yazılır.
  6. Bir ilim öğreten kimse. O bilgi kaldığı sürece onunla amel edildikçe, onu bulana sevâb yazılır.
  7. Kendisinin bağışlanmasını isteyip duâ eden bir çocuk bırakan kimse…

Ya‘ni; çocuk yararlı bir çocuk olursa, Kur’ân ve ilim öğ­renirse babasına sevâb yazılır. Kendi sevâbı da eksilmez.

Aksine, baba çocuğuna Kur’ân okumayı öğretmez; kö­tülük yollarını öğretirse günâhı babasına yazılır. Çocuğun günâhı da eksilmez.

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Ğâfilîn

Bostânu’l-‘Ârifîn, 140.s.)

 

EY MÜSLÜMÂNLAR ÖFKE ANINDA SABIRLI OLUNUZ

Resûlullâh (s.a.v.); bir topluluğa uğradı, taş kaldırıyorlar­dı. Böylece kimin daha kuvvetli olduğu tesbît edilecekti. Resûlullâh (s.a.v.) onlara sordu:

– “Ne yapıyorsunuz?”

– Bu taş kuvvet taşıdır; kimin daha kuvvetli olduğunu de­niyoruz. Şöyle buyurdu:

– “Size bundan daha zorunu bildireyim mi?”

–  Bildir yâ Resûlallâh (s.a.v), dediler. Şöyle buyurdular:

–  “Kardeşi ile arasında düşmanlık olan biri, onunla konuşursa hem kendi şeytânını hem de kardeşinin şey­tânını mağlûb eder; en büyük taşı kaldırmış olur.”

Bir başka rivâyette ise:

–  “Öfke dolan bir kimse, öfkesini yener, sonra sabır yolunu tutarsa, sizin en ağır taş kaldıranınızdan daha kuvvetlidir.” buyurdular.

Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu anlatıldı:

– “Kıyâmet Günü bir münâdî şöyle seslenir: – Ecri Al­lâh’ın indinde olanlar nerede? İnsanları hatâları sebe­biyle affedenler kalkarlar, doğruca cennete girerler.”

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle anlattı:

–  “Müminler, sâkindirler, yumuşaktırlar. Sâkin duran, güçlü bir deve gibidir. Ne yana çekilse, o yana gider. Bir kaya üzerine çökertilmek istenilse, oraya çöker.”

Fakîh der ki:

–   Ey müslümânlar! Öfke anında sabırlı olunuz. Öfke anında, acele etmekten sakınınız. Sabırda üç iyilik, acelede üç kötülük vardır. Öfkeli iken acele edeni şu üç kötülük bek­ler:

Kendi özünde pişmanlık duyar. Halk arasında rüsvây olur. Allâh katında cezâya çarpılır. Öfkeli anında sabırlı ola­na da şu üç kazanç vardır: İçinde sürûr duyar. Halk arasın­da övülür. Allâh katında sevâb alır.

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbihü’l-Ğâfilin

Bostânu’l-‘Ârifin, 236-238.s.)

 

MÜSLÜMÂN KARDEŞİMİZİN

IRZ VE NÂMUSUNU KORUMAK

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin bizlere vasiyetlerin­den biri de, müslümân kardeşimizin ırz ve nâmusu hak­kında dedikodu yapan veyâ sataşan bir kimse olursa, bu ve buna benzer bir haber alırsak, ırz ve nâmusu hak­kında konuşulan kardeşimizi, gücümüz ölçüsünde sa­vunup korumamız hakkındadır.

İmâm Ahmed b. Hanbel güzel senedlerle şu hadîsi anlatır: “Bir din kardeşinin ırz ve nâmusu hakkında yapılan gıybete, gıyâbında karşı çıkan bir kimseyi âhiret gününde ateşten uzak tutması, Hakk Te‘âlâ’ya düşen bir vazîfedir.”

Tirmizî merfûan şu hadîsi anlatır: Bir din kardeşinin ırz ve nâmusunu gıyâbında koruyan bir kimsenin yüzünü Hakk Te‘âlâ Kıyâmet günü ateşten korur. Resûlullâh sonra şu âyeti okur. “Allâh’ın mümin kul­larına yardım etmesi, onun için bir haktır.”

Ebû Dâvud ve diğerleri merfûan şu hadîsi anlatırlar:

“Bir münâfıkın zulüm ve cefâsına uğrayan bir mü’mini koruyan bir kimseye Hakk Te‘âlâ Kıyâmet gününde bir melek göndererek, o kimsenin etini ce­hennem ateşinden korunmasını emreder.”

İbn Ebi’d-Dünyâ merfûan şu hadîsi anlatır: “Gıyâ-bında müslümân kardeşine yardım eden bir kimse­ye Hakk Te‘âlâ dünyâ ve âhirette yardım eder.”

Ebû Dâvud, merfûan şu hadîsi anlatır: “Bir müslü­mân, müslümân bir kardeşi hakkında ırz ve nâmusu söz konusu edilerek, küçük düşürücü şeyler konu­şulduğunu duyar, ona karşı çıkar ve o kimseye yar­dım ederse, Hakk Te‘âlâ da o kimseye yardım iste­yeceği bir yerde yardım eder.”

(İmâm-ı Şa‘rânî, Büyük Ahidler, 572-574.s.)

 

 

 

İBÂDETİ YALNIZ ALLÂH İÇİN YAP!

Allâhü Te‘âlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de bize açıkça şunu bil­diriyor: “Bir kimse Allâh’ın rızâsı dışındakilere göre amel ederse, onun için âhirette sevâb yoktur; yeri de cehennemdir.”

Nitekim hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur: “Nice oruçlu vardır ki, orucundan yanına kâr kalan açlık ve susuz­luktur. Nice (gece) ibâdete kalkan vardır ki, bu ibâdet­ten kendisine kalan, uykusuzluk ve zahmettir.”

Bunlardan çıkan ma‘nâ şudur: Tutulan oruçtan, kılınan namâzdan Allâh rızâsı beklenmezse, ona verilecek hiçbir sevâb yoktur. İbâdetler, tamâmen Allâh için olmayınca, ri­yâ bölümüne girer. Riyâkâr için ise, bazı hâkim zâtların verdiği şu misâl yerinde sayılır.

Demişler ki:

–  İbâdetini görülsün ve duyulsun diye yapan kimse şu­na benzer ki: Pazara çıkar; kesesine çakıl taşları doldu­rur; onun bu hâline bakan halk söyleşir:

–  Şu adama bakın; nasıl da kesesini doldurmuş!

O kesenin içinde taş olduğunu halk bilmez. O kimseye de halkın sözünden başka bir fayda kalmaz.

O, kesesindekilerle gidip bir şey almak istese onlarla hiçbir şey alamaz.

İşte riyâkârın, görsünler ve işitsinler diye iş yapanların hâli budur. Halkın sözünden başka, hiçbir menfaati ol­maz. Âhirette ise, yaptığının faydalı bir karşılığını bula­maz.

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

–  “Sizin mübtelâ olmanızdan korktuğum şeylerin en korkuncu küçük şirktir.”

Sahâbeler sordular:

– “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! Küçük şirk nedir?” Şöyle buyurdu: – “Riyâdır.”

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbihü’l-Ğâfiltn

Bostânu’l-‘Ârifin, 5-6.s.)

 

GÜZEL AHLÂKIN FAZÎLETİ

Bil ki, Hakk Te‘âlâ, Resûlullâh (s.a.v.)’i güzel ahlâk ile

medhedip: “Şüphesiz sen, en büyük ahlâk üzeresin.”

(Kalem s. 4) buyuruyor. Hz. Peygamber (s.a.v.):  “Ben güzel

ahlâkı tamamlamak için dünyaya gönderildim” buyu-

ruyor.

Bir kimse Hz. Peygamber (s.a.v.)’in huzuruna gelip: “

Ya Resûlullâh! Din nedir? Bana öğret.” dedi. Hz. Peygam-

ber (s.a.v.): “Din güzel ahlâktır” buyurdular. O kimse bir

defa Peygamber (s.a.v.)’in sağından ve bir defa da solun-

dan gelerek aynı suali sordu. Her defasında Peygamber

(s.a.v.): “Din güzel ahlâktır”  diye cevap verdiler. Nihâyet

Hz. Peygamber (s.a.v.): “Anlıyor musun? Kızmayacak-

sın, öfkelenmeyeceksin” buyurdular.

Yine Hz. Peygamber (s.a.v.): “ Âmellerin en fazîletlisi

nedir ya Resûlullâh?” diye sorana: “Âmellerin en

fazîletlisi iyilik yapmaktır” buyurdular. Bir kimse Nebî

(s.a.v.)’e: “Bize bir vasiyet et, onunla amel edelim” deyin-

ce, “Nerede olursan ol, Allâh’tan kork. Her kötülükten

sonra bir iyilik yap ki, o kötülüğü silsin ve insanlarla

güzel ahlâka muâşeret et” buyurdular. Yine buyurdular

ki: “Allâh kime güzel ahlâk, güzel yüz ile güzel hâl ve

hareket nasîb ederse, onu cehennem ateşine yedir-

mez.”

Yine Hz. Peygamber (s.a.v.)’e: “Filan kadın gündüzleri

oruç tutar, geceleri namaz kılar, fakat kötü huyludur, di-

liyle komşularını incitir” dediler. Hz. Peygamber (s.a.v.):

“Onun yeri cehennemdir” buyurdular. Yine buyurdular

ki: “Sirke, balı bozduğu gibi, kötü huy da tâati bozar.”

Yine duâ ederken buyurdular ki: “Ya Rabbi! Bana güzel-

lik nasîb ettin; afiyet ve güzel ahlâk nasîb eyle” Hz.

Peygamber (s.a.v.)’e: “Allâh’ın kullarına nasîb ettiği en

hayırlı şey nedir?” diye sorduklarında:  “Güzel ahlâktır”

buyurdular.

(İmâm-ı Gazâlî (k.s.), Kimya-i Sâadet, 396.s.)

 

  1. HAMZA (R.A.)’İN MÜSLÜMÂN OLUŞU

Peygamberimiz (s.a.v.) bir gün Safâ tepeciğinin yanında

oturduğu sırada, Ebû Cehil oraya uğradı. Ebû Cehil, Pey-

gamberimiz (s.a.v.)’e sövüp saydı. İslâm dînini ayıplamak,

peygamberliğini tahkîr etmek gibi, Peygamberimiz (s.a.v.)’in

hiç sevmediği şeyleri söyleyip kendisini çok incitti. Peygam-

berimiz (s.a.v.) ise ona hiçbir şey söylemedi, kalkıp evine

gitti. Bu sırada Abdullah b. Cüd’an’ın âzadlı kölesi bir hâtun,

evinden, Ebû Cehil’in bütün söylediklerini işitmişti.

Çok geçmeden, Hz. Hamza (r.a.), yayı omzunda olduğu

halde, avdan dönüp oraya geldi. Safâ tepeciğinden Kâbe’ye

doğru giderken, âzadlı câriye ona: “Ey Umâre’nin baba-

sı! Kardeşinin oğlu Muhammed’e (s.a.v.) biraz önce Ebû’l-

Hakem Amr b. Hişâm tarafından yapılan kötülüğü görmüş

olsaydın, sen hiç dayanamazdın. Onu orada otururken bulup

sövdü saydı, hoşuna gitmeyecek şeyler söyledi, incitti. Sonra

da dönüp gitti. Muhammed (s.a.v.) ise ona hiçbir şey söyle-

medi” dedi.

Hz. Hamza (r.a.), Ebû Cehil’in Kureyşlilerden bir cemaat

arasında oturduğunu gördü, ona doğru vardı. Baş ucuna dikil-

di, hemen yayını kaldırıp onun başına şiddetle vurdu. Başını

fenâ halde yaraladı. “Sen misin ona sövüp sayan? İşte, ben

de onun dînindeyim! Onun söylediğini söylüyorum! Gücün

yetiyorsa, o yaptıklarını bana da yap bakayım.” dedi. Daha

sonra Hz. Hamza (r.a.) araya girenlere karşı: “O (s.a.v.)’in

dininin hak ve gerçek olduğu, bence belli olmuştur! Beni on-

dan kim men edebilir? Ben Muhammed’in (s.a.v.) Resûlullâh

olduğuna şahâdet ediyorum. Onun söyledikleri hak ve ger-

çektir. Vallâhi, ben ondan ayrılmam! Eğer sözünüzde sadıklar

iseniz, haydi bana engel olun bakayım?” dedi.

Ertesi gün, sabahleyin Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanına

vardı. Peygamberimiz (s.a.v.), ona va’z u nasihatte bulundu.

Âhiret azâb ve nimetlerini anlattı. Yüce Allâh (c.c.) Hz. Ham-

za (r.a.)’ın kalbine îmânı Resûlullâh (s.a.v.)’in sözleri ile yer-

leştirdi. Kalbini yakîn ile doldurdu.

 

HELAL İÇİN ÇALIŞAN ALLAH (C.C.) YOLUNDADIR

Kendisinin ve çoluk çocuğunun kimseye muhtaç olma-

ması için helâl yoldan kazanmak, dinimizde cihaddan sayılır.

Çok ibâdet etmekten daha üstündür. Birgün Peygamberimiz

(s.a.v.) Ashâbı (r.a.e.) ile oturuyorlardı. Sabah erkenden bir

genç hızla yanlarından geçip, dükkânına gitti. Sahâbelerden

biri: “Yazık, keşke bu erken vakitte din işleriyle uğraşsaydı”

deyince, Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurdular: “Öyle

söylemeyin. Eğer başkalarına muhtaç olmamak veya ba-

basını, annesini, çocuklarını ya da hanımını başkalarına

muhtaç etmemek için gidiyorsa, Allah yolundadır.”

Peygamberimiz (s.a.v.) bu hususta şöyle buyuruyorlar:

“Başkalarına muhtaç olmayıp, dünya geçimlerini helâlden

kazanan veya akraba ve komşularına iyilik yapanın yüzü

kıyâmet günü ondördüncü gecedeki ay gibi olur.”  “Na-

sihate uymak şartıyla en iyi helâl, meslek sahiplerinin

kazancıdır.” “Ticaretle uğraşınız. Zîrâ insanların rızkının

onda dokuzu ticarettedir.”

Hz. Ömer (r.a.) diyor ki: “Helal kazanç peşinde koşmadan,

Yüce Allah rızkımızı versin demeyin. Zîrâ Yüce Allah gökten

altın ve gümüş göndermez.” Bir din büyüğüne sordular: “Çok

ibâdet eden mi yoksa güvenilir  bir tüccar mı daha üstündür.”

Şu cevabı verdi: “Güvenilen tüccar daha üstündür. Zîrâ o de-

vamlı cihaddadır. Ölçü aletiyle alışveriş yaparken şeytân onu

aldatmak ister. O ise şeytânın dediğini yapmaz.”

Peygamberimiz (s.a.v): “Bana mal biriktir, tüccar ol,

denmedi. Tesbîh et, secdeye gidenlerden ol ve ömrünün

sonuna kadar Yüce Allah’a ibâdet et denildi.” buyuruyor.

Bu, ibâdetin helâl kazançtan üstün olduğunu göstermiyor

mu?’ diye sorulursa cevab olarak şöyle söylenir; Kendisi ve

çoluk çocuğu için yetecek kadar parası veya malı olan için

ibâdet kazançtan daha üstündür. Bunun tersini söyleyen

yoktur. Kendine yetecek kadarından fazla kazanmanın hiçbir

üstünlüğü yoktur. Hatta noksanlık sayılır. Zîrâ kalbi dünyaya

bağlar. Bu da bütün günahların başıdır.

(İmâm-ı Gazâlî (k.s.), Kimya-ı Saâdet, 216.s.)

 

RESUL-İ EKREM’İN ( S.A.V.)  CÖMERTLİĞİ

Resûl-i Ekrem (s.a.v) insanların en cömerdi ve en iyi-

siydi. Ramazan-ı Şerif’te, esen rüzgar gibi eline geçen her

şey durmadan giderdi. Hz. Ali (r.a.) Resül-i Ekrem (s.a.v.)’i

anlatırken: “O (s.a.v.) insanların en çok eli açık olanı, sıkın-

tılara göğüs germe bakımından göğsü en geniş olanı, en

doğru sözlüsü, üzerine aldığı işi en güzel ve en iyi şekilde

yerine getireni idi. O (s.a.v.) en güzel ve yumuşak tabiat-

lı olup, kabîle ve akrabasına en çok ikramda bulunan bir

zat idi. O’nu ilk gören  heybet duyar, sohbetinde bulunanlar

ise kendisini severlerdi. Yüce vasıflarını anlatan der ki; O

(s.a.v.)’den önce de, sonra da O (s.a.v.) gibisini görmedim.

O (s.a.v.)’den istenen bir şey varsa verir, bulmak imkânı

varsa söz verir, bunlar mümkün olmadığı takdirde susardı.

Bir gün adamın birisi kendisinden bir şey istedi. Resül-i Ek-

rem (s.a.v.) de yanında bulunan bir koyun sürüsünü adama

verdi. Adam kabîlesine dönerek, “Geliniz müslüman olunuz,

zîrâ O peygamber (s.a.v.) hiç fakirlikten korkmayan bir kim-

se gibi ihsanlarda bulunuyor” dedi.

Hz. Peygamber (s.a.v.) Huneyn savaşından dönerken

bedeviler gelip mâl istediler. Hatta Hz. Peygamber (s.a.v.)’i

bir ağaca sığınmaya mecbur ettiler. Arkadan Hz. Peygam-

ber (s.a.v.)’in abası çıkarıldı. Bunun üzerine Hz. Peygamber

(s.a.v.) durdu ve: “Ridâmı (abamı) veriniz! Eğer şu Üm-

mügaylan  ağaçlarının sayısı kadar koyunum olsaydı

muhakkak sizin aranızda taksim ederdim. Sonra beni

cimri olarak görmez, yalancı ve korkak olarak müşâhede

etmezdiniz (görmezdiniz).”  buyurdu. (Buhârî)

Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Sehâvet sahibi

Allah’a yakındır, insanlara yakındır, cennete yakındır,

cehennemden uzaktır. Cimri ise Allah’tan uzaktır, insan-

lardan uzaktır, cennetten uzaktır, cehenneme yakındır.

Câhil sehâvet sahibini Allah, cimri ibâdet düşkününden

daha çok sever.”  (Tirmizi)

(İmâm-ı Gazâlî (k.s.), İhyâ-i Ulumiddin, 2.c., 894-895.s.)

 

MÜ’MİN KİNDÂR OLMAZ

Öfkesini samimi olarak kendi arzusuyla yenen huzur için-

de olur. Ama çaresizlik karşısında kızgınlığını yenenin için-

de, o öfke dolaşıp düğüm olur. Buna kin denir. Peygamberi-

miz (s.a.v.) şöyle buyuruyorlar: “Mü’min kindar olmaz.”

Hz. Ebûbekir (r.a.)’in âzadlı kölesi olan Mastah, Hz. Aişe

(r.anh)’e yapılan iftira hususunda bazı sözler söylemişti.

Oysa nafakasını Hz. Ebûbekir (r.a.) verirdi. Vazgeçti ve ver-

meyeceğine yemin etti. Bunun üzerine şu âyet-i celîle indi:

“Sizden fazîlet ve mal sahibi olanlar, akrabasına,

yoksullara, Allah yolunda göç edenlere bağışta bulun-

makta kusur etmesinler. Allah’ın sizi bağışlamasını sev-

mez misiniz? Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.”

(Nûr s. 22)

Hz. Ebûbekir (r.a.) bu âyet-i celîle’yi duyunca “Vallâhi

Yüce Allah’ın mağfiretini istiyorum” deyip nafakasını ver-

meye başladı.Kalbinde kin besleyen kimse şu üç durumdan

birinde olur:

  1. Kendi nefsiyle savaşıp kin beslediği kimseye iyilik

eder. Ona daha yakın olur. Bu sıddîkların derecesidir.

  1. İyilik yapmasa da, kötülük de yapmaz. Bu zâhîdlerin

ve sâlihlerin derecesidir.

  1. Kötülük yapar. Bu da fâsık ve zâlimlerin derecesidir.

Yüce Allah yanında, sana kötülük eden kimseye iyilikte

bulunmakdan büyük bir ibâdet yoktur. İyilik yapamıyorsan,

bâri onun yaptığı kötülüğü affet. Zîrâ affetmenin fazîleti çok

büyüktür. Nebî (s.a.v.) buyuruyorlar ki: “Üç şey var ki, on-

lara yemin edebilirim: Sadaka vermekle mal eksilmez,

birisinin suçunu affedenin şerefi muhakkak kıyâmette

artar, dilencilik kapısını açıp dilenene muhakkak Yüce

Allah fakirlik kapısını açar.” Başka bir Hadîsi şerîfte Nebî

(s.a.v.): “Yâ Âişe, her kime yumuşak huyluluk verdiler-

se, din ve dünyadan payını aldı demektir. Her kimi de

yumuşak huyluluktan mahrûm ettilerse din ve dünya

iyiliğinden yoksun kaldı demektir.” buyurmaktadır.

(İmâm-ı Gazâlî (k.s.), Kimya-i Saâdet, 466.s.)

 

NEBİ (S.A.V)’İN KALBİNİN YARILMASI MUCİZESİ

Halime Hâtun şöyle buyurur: “Hz. Muhammed (s.a.v.)

bir gün yine sütkardeşleriyle koyun otlatmaya gitmişti. Süt-

kardeşi Damra aniden ağlayarak eve çıkageldi ve “Kureyşli

kardeşime bir şey oldu” dedi. Koşarak dağa çıktık. Bir de

baktık ki, Hz. Muhammed (s.a.v)’in mübarek yüzü kızarmıştı

ve gökyüzüne doğru bakıyordu. Hemen yanına oturup al-

nından öptüm ve “Ey canım yavrum sana ne oldu” dedim.

Şöyle buyurdular: “Kardeşlerimle oynuyordum. Üç kişi

geldi. Birinin elinde gümüşten bir ibrik, birinin elinde

içi karla dolu zümrüt bir leğen vardı. Beni kardeşleri-

min arasından alıp dağın üzerine çıkardılar. Onlardan

biri beni tam bir lutf ile okşadı ve göğsümü göbeğime

kadar yardı. Ben bakıyordum ve hiç acı duymuyordum.

Elini göğsüme sokup, yüreğimi çıkardı ve yardı. İçinden

bir parça uyuşmuş siyah kanı çıkarıp attı. Sonra dedi ki:

“Bu senin vücûdunda şeytânın tesir edeceği bir parça

idi. Allah Teâlâ’nın emriyle çıkarıp, şeytânın şerrinden

ve mekrinden emin olasın diye seni ondan temizledik”

dediler. Sonra yüreğimi yerine koydu. Ben seyrediyor-

dum.

Üçüncü kişi geldi. Onlara: “Siz çekilin, işinizi tamam-

ladınız” dedi. O kimse yanıma yaklaşıp elini göğsümün

üzerine koydu. O anda göğsümdeki yara kapanıp iyileş-

  1. Yanındakilerden birine bunu, ümmetinden on kişi ile

tartınız dedi. Tarttılar, ben ağır geldim. Yüz kişiyle tar-

tınız dedi. Tarttılar. Ben ağır geldim. Bin kişiyle tartın

dedi. Tarttılar. Yine ben ağır geldim. Bunun üzerine, Onu

bırakınız. Bütün ümmetiyle tartsanız yine ağır gelir, dedi.

Sonra elimden tutarak beni oturttu. Üçü de başımdan ve

alnımdan öptüler ve “Ey Allah Teâlâ’nın Habîbi, korkma.

Bir bilsen sana ne saâdetler ve ihsânlar verilmiştir” de-

diler ve havada uçup göğün ortasından içeri girdiler”

dedi.”

(Mevlânâ Abdurrahmân Câmî, Peygamberlik Mucizeleri, 76-77.s.)

 

ÖFKE ÂNINDA YAPILACAKLAR

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: “Bir kimsede

üç haslet bulunursa Allahü Teâlâ ve Tekâddes Hazretleri o

kulunu kendi emânında (korumasında) kılar ve râhmetiyle

setreder (örter) ve muhabbet ettiği kulları meyânına (ara-

sına) idhâl  eder (katar). O üç haslet:

  1. Nimet verildikde şükür ede.
  2. Kâdir olsa (karşısındakine gücü yettiği halde) afveyle-

ye.

  1. Gazâb ettiğinde gazâbından firâr ede…”

Gazâbın en hafifi geç öfkelenip çabuk geçenidir. Gazâbın

en zararlısı tez gelip geç geçenidir.

Gazâbın başlıca sebebleri şunlardır: Biri kibirden doğar.

Lâyık olan, tevazû edip gazâbı hazm etmektir. Tekebbür, hırs,

baş olma, makam sevgisi, ucûb gibi sebeblerle gazâb orta-

ya çıkar. Bunun gibi alay etmek, yersiz lâtife etmek, yermek,

mücâdele etmek, zıd gitmek, diliyle incitmek, gıybet, nemîme,

yalan, sövmek veya fiilen incitmek, dövmek, malını almak,

hakkını gaspetmek gibi haller de gazâba sebeb olur. Gazâbın

başlıca sebeblerinden biri de cehâlettir. Sonunu düşünmeden

birden bire gazâblanmayı bir merdlik, dilâverlik, bir cür’et ve

hüner zanneder. Bir de gazâb noksan akıldan neş’et eder,

kalbde bir hastalıktır. Nitekim genelde hasta adamlarda gazâb

ve asabiyet sağlamdan daha ziyâde olur. Gazâbın amelî ilâcı :

  1. Abdest almak. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) “Tahkikan

(gerçekten) gazâb şeytândandır ve şeytân ateşten olmuş-

tur. Ateş su ile söndürülür. Sizden biriniz gadaba gelirse

abdest alsın” buyurmuşlardır.

  1. Gazâb hâlinde oturmak veya    yaslanmaktır.

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır : “Sizden biriniz

dururken gadaba geldikde otursun.”

  1. İstiâzedir: Yani “Eûzü billahi mine’ş-şeytâni’rracîm” de-

mektir.

  1. Gazâbı teskin için duâ okumaktır.

Özetle; gazâb nefisdendir. Şeytânın tahrikiyle öfke gâlib gelir.

Nefis ise en büyük düşmandır. Nefis ile cihâd ederek tezkiye-i

nefse çalışmak gereklidir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Musâhabe 2, 120-124.s.)

 

 

BÜYÜK HİMMET SAHİBİ OLMAK

Himmet, kalbin bütün gücüyle Cenâb-ı Hakk’a yönel-

mesidir. Himmet, kalp ve gönülden gösterilen ciddi ve ileri

derecede gayreti ifâde eder. Bu kelime ile aynı zamanda,

emek, çalışma, çabalama gibi şevk ve hevesle dolu beşerî

hâller de anlatılır. Aynı zamanda yüksek gâyeler peşinde

olma, işlerin en yükseğinden aşağıda olanlara kadar zor

görmeme, onlara tenezzül etmeme, bağışladığı şeyi azım-

sama, orta düzeyli şeyleri önemsememe, sahip olduğu şey-

leri basit görme, isteyene başa kakmadan, minnet etmeden

imkân dahilinde olan şeyi verme duygusudur.

Bu, özellikle liderlerin sahip olmak zorunda oldukları bir

ahlaktır. Reisler, ileri gelenler ve kendini onların düzeyinde

gören kimseler açısından güzel ve övülen bir davranıştır.

Tenezzül etmeme, hamiyet sahibi ve gayretli olmak da

büyük himmet sayılırlar. Tenezzül etmeme, insanın kendini

âdî şeylerden uzak tutmasıdır. Hamiyet ve gayret ise, insa-

nın kendinde bir eksiklik görünce öfkelenmesi demektir.

İnsan haramlara karşı gayrete gelir. Çünkü haram iş-

lemek bir utanç ve kusurdur. Haram işleyen kimse arka-

daşlarına zulmeder. Onların hakkında olumsuz tasarrufta

bulunur. Kendine zulmetme ise bunun tam zıddıdır. Bir

insanın haksızlıktan yüz çevirmesi, zulmetmektense eksik-

liğe tahammül etmesi güzel bir davranıştır. Bu, bütün insan-

lar açısından övülen bir ahlâktır.

İnsanın himmetinin küçük olması da kötüdür. Bu, yüksek

mertebeler talep etmekten aciz olmanın, amaçlara ulaşma

emelinin yetersiz olmasının, sahip olunan basit erdemleri

çok görmenin, azıcık bağışı büyük kabul etmenin, bununla

oyalanıp alışkanlık haline getirmenin, işlerin vasatı ve kü-

çüklerinden hoşnut olmanın ifâdesidir. Bu huy herkes için

çirkindir. Özellikle lider olan kimselerde çok daha çirkindir.

Abdülkâdir Geylânî (k.s.) şöyle buyurmaktadır: “Himme-

tini yüce tut, zîrâ himmetin kadar yücesin”

(Muhyiddîn-i Arabî (k.s.), Makârimü’l Ahlak, 22-27.s.)

AFVDEN YÜCELİR

‘Afv’, sözlükte yok etmek, ortadan kaldırmak, silip süpür-

mek; fazlalık, artık gibi anlamlara gelmektedir. Hukuk terimi ola-

rak ise genellikle, ‘kötülük ve haksızlık yapanı, suç veya günah

işleyeni bağışlama, cezâlandırmaktan vazgeçme’ anlamlarında

kullanılmaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm’de, Allah’ın (c.c) afvediciliği ve bağışlama-

yı çeşitli vesîlelerle ifâde ederek afvın ilâhi bir sıfat ve yüksek

bir ahlâki üstünlük olduğunu kesin olarak açıklamıştır. Yine

Kur’ân’a göre, bir kötülüğün karşılığı ona uygun bir cezâdır

ve bu adâletin gereğidir. Hiçbir suçlu suçunun karşılığı olan

cezâdan daha fazlasıyla cezâlandırılamaz. Çünkü bu zulüm

olur. Buna karşılık haksızlığa uğrayan taraf suçluyu bağışladığı

takdirde: “Onu mükâfatlandırmak Allah’a düşer.” (Şûra s. 40)

âyeti ile bağışlayanın hakkını Allah (c.c.)’un vereceği bildirilir.

Zîrâ bağışlayan kişi kendisi yararına adâletin yerine getirilme-

sinden gönüllü olarak vazgeçmiş ve afvetmekle suçlu kimseye

bir ihsânda bulunmuştur. Afvetmek, İslâm’da bütün faziletlerin

temelini teşkil eden ve takvâya en yakın olan bir meziyettir.

Nebî (s.a.v.)’in güzel ahlâkından birisi de hataları afvedici

ve bağışlayıcı olmasıdır. Peygamberimiz (s.a.v.) kendi yakın-

larına ve sahâbelerine (r.a.e.) sürekli olarak hoşgörülü olduğu

gibi, düşmanlarını da, özellikle onlar güçsüz bulundukları ve

teslim oldukları zaman bağışlamış, suçlarını afvetmiş böylelik-

le sonunda da pek çoğunun Müslüman olmasını sağlamıştır.

Hz. Âişe (r.anhâ) annemizin de buyurduğu gibi, Peygamberi-

miz (s.a.v.) yaratılışı gereği, kendisine kötülük edene kötülükle

karşılık vermez; affeder ve ondan intikam almaya da yanaş-

mazdı.

Afvetmek Müslümanlar arasında uyulması gereken bir

din kardeşliği görevidir. İsfehâni (r.h.), affın verdiği mutluluğa,

cezâlandırma yoluyla hiçbir zaman erişilemeyeceğini, bu fazi-

letin insana toplum içinde saygınlık ve sevgi kazandıracağını

ve bunun için de afvı tercih etmenin saygıdeğer bir davranış

olduğunu ifâde etmektedir.

(TDV İslâm Ansiklopedisi, 394.s.)

 

EMROLUNDUĞUN GİBİ DOSDOĞRU OL

Hûd sûresi 112. ayetinde Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:

“Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberinde-

ki tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adâlet öl-

çülerini aşmayın. Şüphesiz O yaptıklarınızı görür.”

Ebû Ali es-Sünûsî demiştir ki: Rüyamda Resûlullah

(s.a.v)’i gördüm. Ya Resûlullah, senden “Hûd sûresi beni

ihtiyarlattı” meâlindeki hadîs-i şerîf rivâyet olunmuştur. Bu

sûrede sizi ihtiyarlatan yerler enbiyâ kıssaları mıdır?” diye

sordum. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v)  “Hayır.

Oradaki ‘Emrolunduğun gibi istikâmette ol!’ âyetidir”

buyurmuştur.

Burada istikâmetin hakîkati bütün ahidlere sadâkat ve

sırât-i müstakîme uymaktır. Orta yoldan ayrılmamak ge-

rekir. Yeme, içme ve giymeden tut, bütün dînî ve dünyevî

işlerde sırat-ı müstakîme uymak lâzımdır. Buradaki sırât-ı

müstakîm, âhiretteki sırât-ı müstakîm gibidir. Bu yolda itidal

üzere yürümek cidden zor iştir.

Ebû Ali el-Cürcânî demiştir ki; İstikâmet tâlibi ol, kerâmet

tâlibi olma. Nefsin seni kerâmet talebine tahrik eder. Senden

istenecek olan ise istikâmettir ki aslında en büyük kerâmet

odur. İstikâmet de Hâlık’ın kulluğunda ve O’nun dîninin hiz-

metinde bulunmakla olur. Hârikalar göstermekle değil.

Hazret-i Hüdâyî (k.s.) demiştir ki: İstikamet, şeriatın,

tarîkatın, mârifetin ve hakîkatin mertebelerinden her birinin

hakkını tamamıyla îfâ etmeksizin gerçekleşmez. Şeriatın

hakkına riâyet, ahkâmı doğru anlayıp her birini yerli yerince

yaşamaktır. Tarîkat mertebesinde istikâmet ise şeriatın ku-

rallarına uymakla olur.

Bazı âlimler demişlerdir ki: İstikâmet sahibi olundu mu

dağ gibi müstakim olunmalıdır. Çünkü dağın dört alâmeti

vardır: Birincisi, sıcaktan erimez. ikincisi, soğuktan donmaz,

üçüncüsü,  rüzgârdan devrilmez. Dördüncüsü, sel alıp gö-

türmez.

(Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s), Yunus ve Hud Sûreleri Tefsiri, 142–145.s.)

 

HİLM İLE SÜSLEN

Mü’min insanlar arasında güzel ahlâkı ile öne çıkmalıdır.

İlim, hilim (yumuşak huyluluk), vekar (ağırbaşlılık), muhab-

bet, kerem, hayır ehli, cömert ve işlerinde ihtiyatlı olmalıdır.

Hadîs-i şerîfde: “Halîm, başkalarının kusurlarına aldır-

maz, kerîm gücü yettiği halde affeder” buyrulduğunu

Ebû Hureyre (r.a.) haber vermiştir. Şeytân, ilim ile konuşan,

hilim ile susan âlimden çok çekinir. İblîs’in: “Alimin sükûtu,

kelâmından etkilidir” dediği de bildirilmiştir. Allahü Teâlâ ka-

tında ilmini hilim ile süsleyen âlimden daha faziletli kimse

yoktur. Hilm, hiddeti terketmek, şiddete tahammül etmektir.

Bâzı kelâm ilmi âlimleri: “insanın zîneti hilim, zenginliği ilim-

dir” buyurdular. Bir hadîs-i şerîfde: “Yâ Rabbi! Beni ilim ile

zengin et, hilm ile süsle” buyûrulmuştur.

Âlemin ayakta durması, ilmi ile âmil, hilm ve hikmet sa-

hibi âlimler iledir. Hilm ve hikmet sâhibi âlimlere ise çok az

rastlanır.

Hilm, aslen zulme karşılıkta bulunmayıp sabretmek ise

de, daha çok yapılan hata ve günahları görmeyip bağışla-

ma hasletine isim olarak kullanılmaktadır. Sabır ve merha-

meti geniş olanlarda bulunan güzel bir ahlâktır. Böyle dinin

emrettiği güzel ahlâk sahiplerini de Allah sever ve onların

işlerinden râzı olur.

(Muhammed b. Ebûbekir, Şir’at’ül İslam, 41.42.s.)

Nebî (s.a.v.) Efendimiz Eşecc-i  Abdilkays (r.a.)’e   şöyle

buyurdu: “Sende iki ahlâk vardır ki, Allah onları sever:

Bunlar, hilim (yumuşak huyluluk) ve teennîdir (acele et-

meden akıllıca davranmak).” (Buhâri, Edebü’l Müfred, 1137)

Diğer bir hadîs-i şerîfte Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdu: “İlim

mü’minin dostudur; akıl kılavuzudur. Amel mü’minin

bekçisidir. Yumuşak huyluluk onun veziridir, sabır as-

kerlerinin komutanlarıdır. Rıfk mü’minin anasıdır. Yu-

muşaklık, kırmadan konuşmak mü’minin kardeşidir.”

(Câmiüssağîr)

AHLÂK ESASLARI-1

Boşboğazlık Yapmamak: Bu ahlâk, insanın kendisini geve-

zelikten koruması, ağırlığını muhafaza etmesi demektir. Çirkin

şakalar yapmamak, çirkin şakalar yapan kimselerle oturup kalk-

mamak, onların meclislerine katılmamak, çirkin sözleri telâfuz et-

memek, müstehcen ifâdeler kullanmamak, bayağı mizâh yapma-

mak, özellikle toplu yerlerde bu tür davranışlardan kaçınmak bu

ahlâkın bir özelliğidir. Çünkü, mizâhta ölçüsüz davranan, çirkin

şakalarla mizâh yapan kimsenin ağırlığı, heybeti, vakarı kalmaz.

Âdi insanlardan uzak durmak, onlarla arkadaşlık etmemek,

onlarla oturmamak, bayağı hayat tarzından kaçınmak, malı kötü

yollardan kazanmaktan uzak durmak da bu ahlakın bir gereğidir.

Vakârın, ağırlığın bir ifâdesi de aşağılık insanlardan bir şey

istememek, değersiz insanlara tevâzu göstermemek, ihtiyaç ol-

madan kimseden bir talepte bulunmamak, zorunlu olmadan çarşı

ve pazarlarda ulu orta  oturmamaktır. Halk nezdinde insanların

en değerlisi; ismi iyilikle bilinen ama şahsı tanınmayan kimsedir.

Vakar: İnsanın çok konuşmaktan, başkalarında kusur bul-

maktan, el-kol hareketi yapmaktan, hareket etme gereği olmayan

yerlerde hareket etmekten kendini alıkoyması, az öfkelenmesi,

soru sorduğunda karşısındakini dinlemesi, cevap aldığında öte-

sine geçmemesi, kendisini ilgilendirmeyen şeylerle uğraşmama-

sı, acelecilikten ve her işe atılmaktan kaçınması demektir.

“O çok merhametli Allah’ın (hâs) kulları onlardır ki, yer-

yüzünde tevâzû ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine

laf attığı zaman (incitmeksizin) “selâm” derler (geçerler).”

(Furkan s. 63) ayeti ve Resûlullah (s.a.v.)’in cemaatle namaza

başlanmış olsa bile, camiye gelenlerin koşarak acele etmemeyi,

vakâr ve sükûneti elden bırakmamasını tavsiye etmesi, her müs-

lümanda bulunması gereken vakârı ifâde etmektedir.

Çok konuşmak, yalan söylemek: Gereksiz yere çok konuş-

mak, çok gülmek, durmadan hemen meselelere dalmak, düşün-

meden cevap vermek çirkin bir davranıştır. Bu davranış bütün

insanlarda çirkindir. İlim adamları ve örnek konumundaki insan-

larda çok daha çirkindir.

(Muhyiddîn-i Arabî (k.s.), Makârimü’l Ahlâk, 19-24.s.)

 

İSLAM DÎNİ DOĞRULUKTAN İBÂRETTİR

Doğruluk’, bütün ahlâki özelliklerin kendisinde toplan-

dığı ve yüksek derecelerin kaynağı olan yüce bir ahlâktır.

Arapça’daki karşılığı, ‘Sıdk’ ve ‘Sadâkat’ kelimeleridir.

Doğruluk, bütün dinî amellerin direğidir. Doğru olmayan

ve ibâdetlerinde ihlas bulunmayanların amelleri kendilerine

bir yarar sağlamaz. Yüce Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:

“Bu sadıklara, doğrulukların fayda sağlayacağı gündür.

Onlar için altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kala-

cakları cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuştur,

onlar da O’ndan razı olmuştur. İşte o büyük başarı bu-

dur.” (Kamer s. 54) ve yine buyurmuştur: “Doğruyu getiren

ve onu doğrulayanlar, işte korunanlar onlardır.” (Mâide s.

154)

Bu âyet-i kerime, İslâm dîninin doğruluktan ibâret oldu-

ğunu vurgulamaktadır.

İnsan şu dört gerekçeden dolayı sürekli doğru olmalı ve

doğru kalmalıdır:

  1. Akıl: Her şeyden önce sağlam akıl, insanı güzel olan

eylemlere çağırır ve kötü olan eylemlerden de uzaklaştır-

mak ister. Sıdk da güzel bir ahlâk olduğu için akıl sıdkın ge-

reğine inanır ve insanı ona götürmek ister.

  1. Din: İlâhi din de sıdkın gerekli olduğunu ve yalancı-

lığın tehlike ve zararlarını bildirir. Çünkü din, sağlam aklın

sakıncalı gördüğü eylemlere izin vermez. Hatta din, yalan-

cılığın sakıncaları konusunda, aklın gerekli gördüğünün de,

daha ilerisini öngörür.

  1. Kişilik: Sağlam karakterli kişilik de insanı doğruluğa-

yönlendirici ve yalancılığa engeldir. Bu da insanın kötü gö-

rülen eylemleri yapmasını engeller.

  1. Doğru tanınma isteği: İnsanlar, bulundukları toplum-

da ‘doğru kişi’ olarak tanınmak ve bilinmek isterler. Bunun-

la kişi öyle bir konuma gelir ki, hiçbir sözü yadırganmaz ve

kendisine asla pişmanlık gelmez.

(Mâverdi (r.h.), Edebü’d-Dünya ve’d-Dîn, 255.s.)

 

AHLÂK ESASLARI-2

Beşaşet: Güleryüzlülük, tebessüm etmek, neşeli olmak

demektir. İnsanın karşılaştığı kardeşlerine, sevenlerine, ar-

kadaşlarına, dostlarına ve tanıdıklarına sevincini gösterme-

si, karşılaşma sırasında tebessüm etmesi demektir.

Bu alışkanlık bütün insanlar açısından güzeldir. İleri ge-

lenlerde daha da güzeldir. Çünkü liderlerin güleryüzlü ol-

maları halkın, yardımcılarının ve yakın çevresinin kendisine

ısınmasını sağlar. Onlara daha sevimli gelir.

Müslüman kardeşlerine güleryüzle davranmak; rûhlarda

arılığın, neşvenin yüzde parıltısı demektir. Bunun zıddı ise

‘ubuset’tir. Müminler birbirleriyle karşılaştıkları zaman sü-

rekli olarak güleryüz gösterecek ve karşısındakilere üzüntü

verecek davranışlardan kaçınacaklardır.

İnsanlara karşı güler yüzlü ve tatlı dilli olmak da dinimizin

önemli ahlakî kuralları arasında yer alır. Müslüman olsun

olmasın, herkesi insan olarak görmek ve herkese insanca

muâmelede bulunmak temel kaidelerden biridir.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bu konuda da bize önder

olmuş, bir hadisinde şöyle buyurmuşlardır: “Din kardeşini

güler yüzle karşılamaktan ibâret bile olsa, hiçbir iyiliği

küçümseme.” (Müslim)

Arkadaşlarına öfkeli olan hiçbir lider mutlu olamaz. Hatta

bu asık suratlılığı işlerinin bozulmasına da neden olabilir.

Asık Suratlı Olmak: Kötü huylardan birdir. Biriyle kar-

şılaşınca yüzünü ekşitmek, gülümsememek ve hoşnutsuz-

luğu belli etmektir. Bu huy; kibir ve kaba tabiatlılığın karışı-

mından ibârettir.

Bir insanın tebessümü az ise, bunun anlamı insanları

aşağılamaktır. İnsanları aşağılamak da kendini beğen-

mekten ve kibirden kaynaklanır. Ayrıca tebessümün azlığı

-özellikle kardeşlerle buluşma anında- insanın tabiatının

kabalığından ileri gelir. Bu ise, özellikle liderlerde ve erdem

sahiplerinde çok çirkin bir huydur.

(Muhyiddîn-i Arabî (k.s.), Makârimü’l Ahlâk, 21-25.s.)

 

AHLÂK ESASLARI-3

Sevgi (el-Vedd): Şehvetten kaynaklanmayan mutedil mu-

habbetdir. İnsan fazilet ve şeref ehli, vakar ve heybet sahibi,

insanlar arasında ahlâken seçkin kimseleri sevdiği zaman, bu

sevgisi güzeldir. Hz Peygamber (s.a.v.): “Mü’minler birbirini

sevmekte, birbirine şefkat göstermekte ve korumakta, her-

hangi bir organı rahatsız olduğunda diğer organları da bu

yüzden uykusuzluğa ve hummaya tutulan bir vücut gibidir-

ler.” (Buhâri)

Şaka yapmaya ve eğlenip lezzet almaya dayanan sevgi övü-

len bir husus değildir. Üstelik devamlı ve kalıcı da olmaz.

Merhâmet: Sevgi ve acımanın karışımından ibâret bir duy-

gudur. Merhâmet ancak, merhâmet edilen kimsede göze hoş

gelmeyen bir bozukluğa, noksanlığa karşı sergilenir. Bir ek-

siklik ya da ortaya çıkan bir sıkıntı, bir eziyet gibi. Dolayısıyla

merhâmet, merhâmet edilene yönelik bir sevgidir, ama bera-

berinde merhâmeti gerektiren hâlden kaynaklanan bir acıma

duygusu da vardır. Bu hal, kişiyi adâlet duygusunun dışına çı-

karmadığı, zulme sevketmediği, yönetimin bozulmasına neden

olmadığı sürece güzeldir. Meselâ, kâtile kısas uygulanırken

merhâmet etmek, cânîye cezâsını verirken acımak güzel ve

övülen bir davranış değildir.

Aşk: Her müslümânın ahlâkî görevlerinden biri de ‘aşk-ı

hakîkî’ yani gerçek aşk ile Allah (c.c.)’a, O’nun Peygamberi

(s.a.v.)’e, Kur’ân-ı Kerîm’e, Sahâbe (r.a.e.) ve Allâh Dostlarına

ve diğer mukaddes varlıklara gönül bağlaması, onları her şeyin

üstünde tutması; ‘aşk-ı mecazi’ yani geçici olan aşklara bağ-

lanarak onlara takılıp kalmamasıdır. “Îmân edenlerin Allâh’a

olan sevgileri daha kuvvetli ve süreklidir” (Mâide s. 54)

İhtirâs: Birini aşırı ve ölçüsüz tutku şeklinde sevmek ise çir-

kin bir duygudur. Bu aşkın en çirkini, tutku haline gelen, lezzete

ve bayağı şehevî duyguların tatminine yönelik olanıdır.

Katı Kalplilik: Bu karakter kin ve cesâretin karışımından

ibârettir. Katı kalplilik, başkalarının acı duymasına, eziyet gör-

mesine aldırmamak, acımamaktır. Bu davranış her insanda

çirkindir.

(Muhyiddîn-i Arabî (k.s.), Makârimü’l Ahlâk, 20-24.s.)

 

AHLÂK ESASLARI-4

Cesâret: İhtiyaç duyulduğunda olumsuz ve tehlike-

li şeylerin üzerine gitmektir. Korkular karşısında sebât

etmek, ölümü hiçe saymaktır. Bu duygu bütün insanlar

açısından güzeldir. Liderlere ve yardımcılarına daha

çok yaraşır ve onlarda olduğu zaman daha güzel kabul

edilir. Daha doğrusu bu duygudan yoksun biri, liderliğe

müstehâk değildir.

Zorbalık: Zorbalık kötü huydur. Zorbalık, her işte

dengeli davranışın dışına çıkmak; ifrât ve tefrîte kaç-

mak; malı makûl ve meşrû yolların dışında zor kulla-

narak almak, gerekli olmayan hakları talep etmek, iş-

leri yeri ve zamanı olmadan ve de gerekli ölçüye, şekle

riâyet etmeden yapmak demektir.

Korkaklık: Bu, kötü huylardandır. Korkaklık, korkulu

durumlar karşısında dehşete düşüp paniğe kapılmak,

âkıbetinden korkulan ve sonundan emin olunmayan

durumları gereğinden fazla büyüterek önü alınmaz bir

endişeye korkuya kapılmaktır.

Rekâbet: Kişinin kendisine layık gördüğü bir şeyde

başkalarıyla mücadele etmesi, onlar gibi çaba sarf etme

gereğini duyması. Sahip olduğu dereceden daha yukarı

bir dereceye yükselme kavgasını vermesi rekâbet duy-

gusudur. Rekâbet, erdemlerle ve yüksek mertebelere

çıkmayla ilgili olduğu zaman güzel ve övülendir. Ancak

şehevî arzuların peşinde rekâbet etmek, lezzetler, süs-

ler ve kılık kıyafetler için başkalarıyla kavga etmek, di-

dişmek, rekâbet etmek çok kötü bir davranıştır.

Panik Yapmak, Feryad Etmek: Herhangi bir zorluk

karşısında hemen paniğe kapılıp feryadı basmak da

çirkin bir huydur. Bu huy, hafiflik ve korkaklığın karışı-

mından ibârettir.

(Muhyiddîn-i Arabî (k.s.), Makârimü’l Ahlâk, 22-27.s.)

 

SÖZÜNDE DURMAK DÎNİN ESASLARINDANDIR

Resûlullâh (s.a.v.) buyurur:

“Üç şey vardır ki, bunlardan biri kimde bulunursa, na-

maz kılsa da, oruç tutsa da münâfıktır. Konuşunca yalan

söyler, söz verince sözünde durmaz, kendisine verilen

emânete hıyânet eyler” Yine buyurdu: “Söz vermek borç

gibidir. Kaçmamak lâzımdır.”

Abdullah b. Ebû Hansa (r.a.) anlatır:  “Resûlullâh (s.a.v.)’e

bîat ettim ve şuraya geleceğim dedim, sonra unuttum. Üçün-

cü gün gittim, orada idi” Buyurdu ki: “Ey genç! Sen bana

zahmet verdin! Zirâ ben üç günden beri burada seni bek-

lemekteyim.”

Elden geldiği kadar zorla söz vermemelidir. Resûlullâh

(s.a.v.):  “İnşaallah yapabilirim” derdi. Bir kimseye bir yer-

de buluşmayı söz verince, âlimler namaz vakti girinceye ka-

dar orada beklenir dediler.

Hz. Peygamber (s.a.v.) bir söz verdiği zaman “Umulur”

kaydını eklerdi. İbn Mes’ud (r.a.), herhangi bir söz verdiği

zaman muhakkak “Eğer Allah dilerse” kaydını eklerdi. Bu

istisnayı yapmakla beraber sözden kesinlik anlaşılırsa mu-

hakkak o sözü yerine getirmek gerekir. Ancak mazeret varsa

o zaman durum değişir. Eğer kişi, söz verdiği zaman sözünü

yerine getirmemeye niyetliyse, işte bu münâfıklığın ta ken-

disidir.

Hz. Peygamber (s.a.v.), Ebû Heyseme (r.a.)’e “bir hiz-

metçi vereceğim” diye söz vermişti. Bu sözden sonra Hz.

Peygamber (s.a.v.)’e üç esir getirildi. Onların ikisini başkala-

rına verdi. Bir tane kaldı. Bu esnada kızı Hz. Fâtıma (r.anhâ)

gelip Hz. Peygamber (s.a.v.)’den bir hizmetçi istedi ve dedi

ki: “Babacığım! Sen el değirmeninin elimde bırakmış olduğu

ize bakmaz mısın?” Bu esnada Hz. Peygamber (s.a.v.), Ebû

Heyseme (r.a.)’e verdiği sözü hatırladı ve şöyle dedi: “Ta

Ebû Heyseme’ye verdiğim söz ne olacak?” Bu bakımdan

Ebû Heyseme (r.a.)’i, kızı Fâtıma (r.anhâ)’ya verdiği sözden

ötürü tercih etti.

(Suyûtî, Câmiu’s-Sağir; İmâm Gazâlî, İhyâ-i Ulûmiddin, 3.c.,  297.s)

 

AHLÂK ESASLARI-5

İffet: Nefsî, şehevî arzuları kontrol etmek, bedenin varlığını

sürdürmesi ve sağlığını koruması için gerekli olanıyla yetinmek,

isrâftan kaçınmak, bütün lezzetlerde kısıntıya gitmek, bu hususta

orta yolu izlemek demektir.

Kur’ân-ı Kerîm’de nefsanî arzularına aşırı düşkün olan, bu

yüzden de inanç ve yaşayışında  haktan ayrılan, isyâna ve

günâhlara saplanan insan, ‘hevâsını (kötü istek ve temâyüllerini)

tanrısı yapan’  insan şeklinde anlatılmaktadır.  Hz. Peygamber

(s.a.v.) de, “En kötü kul hevâsına kul olup da atâlete (tembel-

liğe) düşen kimsedir.” (Tirmizi) buyurmuştur.

Kanaat: Geçinme için yeterli olana razı olmak, mâişeti kolay-

laştıran kısma rızâ göstermek, mâl kazanmak, yüksek makam-

lara yükselme hırsını terk etmek, bütün bunlardan yüz çevirip

nefse basmak ve çok azıyla yetinmek demektir.

Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmaktadırlar: “Zenginlik mâl çoklu-

ğu ile değildir. Aksine zenginlik göz tokluğuyladır.”

Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:

“Sizden biri, mâl ve yaratılış bakımından üstün olana bak-

mak isteyince, bakışını bir de kendisinden aşağıda olana

çevirsin. Böyle yapmak, Allâh (c.c.)’un üzerinizdeki nimeti

küçük görmemeniz için gereklidir.” (Müslim)

Cömertlik: Biri istemeden ve karşılıksız olarak mal verebil-

mektir. Bu davranış, isrâfa ve savurganlığa vardırılmadığı sürece

güzeldir. Ancak bir insanın sahib olduğu malını hak etmeyen bi-

rine harcaması cömertlik sayılmaz. Aksine savurganlık ve malı

zâyî etmektir

Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Allâhü Teâlâ münez-

zehtir, (halde ve sözde) nezîh olanı sever; nazîftir, nezâfeti

sever; kerîmdir, keremi sever; cömerttir, cömertliği sever.”

Cimrilik: Cimrilik, bir şeyi bahşetme gücüne sahip olması-

na rağmen insanın bu bağışı yapmaması demektir. Cimrilik de

kötülerin özelliklerinden biridir. Bu huy bütün insanlarda çirkindir.

Nebî (s.a.v.) cimrilikten Allah (c.c.)’ya sığınmıştır. Ancak ka-

dınlarda, aşırı olmamak şartıyla, olumlu kabul edilir, zîrâ o tak-

dirde ona cimrilik denmez tutumluluk adı verilir. Bu da kadınlar

açısından bir mükemmellik belirtisidir.

(Muhyiddîn-i Arabî (k.s.), Makârimü’l Ahlâk, 19-22.s.)

 

ALLAH İÇİN SEVMEK VE

ALLAH İÇİN DÜŞMAN OLMAK

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Bir din kardeşini

Allâh (c.c.) için ziyâret edenin arkasından bir melek şöyle

der: Yüce Allâh (c.c.)‘un cenneti sana rahat ve mübarek

olsun.”

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Birisi bir din kar-

deşini görmeye gidiyordu. Yüce Allâh (c.c.) yanına bir

melek gönderdi. Melek sordu: “Nereye gidiyorsun?”

Adam: “Falan din kardeşimi görmeğe gidiyorum.” Melek:

“Onunla bir işin mi var?” Adam: “Hayır” Melek: “Akra-

ban mıdır?” Adam: “Hayır” Melek: “O halde neden gidi-

yorsun?” diye sordu. Adam: “Allâh (c.c.) için gidiyorum,

onu Allâh (c.c.) için seviyorum” cevabını verince melek

şöyle dedi: “Yüce Allâh beni sana, seni sevdiğini müjde-

lemem için gönderdi. O din kardeşini sevdiğin için Yüce

Allâh sana cenneti vadetti.” Yüce Allâh, İsa (a.s.)’a şöyle

buyuruyor: “Bütün gökteki ve yerdekilerin yaptığı kadar

ibâdet etsen yine de, sevdiğini benim için sevmedikçe,

düşmanını da benim için düşman tutmadıkça yaptıkları-

nın faydası yoktur.” İsa (a.s.) buyuruyor ki: “Yüce Allâh’a

karşı gelenlere düşman olarak, kendinizi Yüce Allâh’a sevdiri-

niz, onlardan uzak durmakla, Yüce Allâh’a yaklaşınız. Onlara

sert davranmakla Yüce Allâh’ın rızâsını kazanınız.” Orada

bulunanlar “Kiminle beraber olalım?” diye sorduklarında şöy-

le buyurdu: “Gördüğünüz zaman size Yüce Allâh’ı hatırlatan,

sözleriyle bilginizi artıran, yaptıklarıyla size, âhiret için çalış-

ma zevk ve hevesini veren kimselerle beraber olunuz.”

İbni Semmak ölüm döşeğinde şöyle diyordu: “Allâhım,

günâh işlediğim zaman bile, sana itaat edenleri sevdiğimi bi-

liyorsun. Bu günâhımı o sevgime bağışla.”

İmâm-ı Mücahid diyor ki: “Allâh (c.c.) için sevişenler, bir-

birlerinin yüzüne bakıp gülünce, ikisinin de günâhları ağaçtan

yaprak döküldüğü gibi dökülür.”

(İmâm-ı Gazâlî, Kimya-ı Saâdet, 258-259.s.)

 

AHLÂK ESASLARI-6

İyi Niyet: Bütün insanlar hakkında hayır düşünmek, pis-

likten, gıybetten, hile ve aldatmadan uzak durmak demek-

tir. Bu huy, bütün insanlar açısından güzeldir.

Kötü Niyet: Çirkin huylardan biri de kötü niyetli olmak-

tır. Şöyle ki; insanlar hakkında içinden kötü düşünceler

beslerken onların yüzlerine karşı iyilik istediğini izhâr et-

mek, muâmelelerde hileye, tuzağa ve aldatmaya başvur-

maktır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Zândan sakınınız. Zîrâ zân, sözün en yalanıdır.” (Buhârî,

Müslim)

Sahâbeden İbn-i Mes’ûd (r.a.)’a birini getirdiler. Adamın

sakalı ıslaktı.

“Baksana, adamın sakalından şarap damlıyor” dediler.

Bunun üzerine İbn Mes’ûd (r.a.) şöyle dedi:

“Ne biliyorsunuz, su olamaz mı? Hz. Peygamber (s.a.v.),

insanların kusurlarını araştırmak demek olan tecessüsü ya-

saklamıştır.

Şunu da unutmamak gerekir ki; hüsnü zân sahibi olmak,

adına ferâset denilen, ileri görüşlü ve uyanık insan olmaya

engel değildir; olmamalıdır. Özellikle müslümanlara açıkça

zararı dokunan, fitne ve fesât unsuru olan, haramları açık-

ça işleyen kimse hakkında hüsnü zân beslemek ise kendi

kendimizi aldatmak olur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.):

“Mümin, aynı yılan deliğinden iki kere sokulmaz (yani

aynı konuda iki kere yanılmaz).” (Buhârî, Müslim), “Mümi-

nin ferâsetinden (ileri görüşlülüğünden) sakının. Çünkü

o Allâh (c.c.)’un nûru ile bakar.” (Tirmizi)  buyurmuştur.

Kin: Kötü niyetliliğin bir şekli de kindarlıktır. Kin, bir

insanın kendisine karşı bir suç işleyen kimseden intikâm

alamadığı durumlarda ona karşı içinden kızması, hınç bes-

lemesi ve fırsatını buluncaya kadar bu duygusunu içinde

saklamasından ibârettir. Bu huy, kötülerin özelliğidir. Çok

kötüdür ve yerilmiştir.

(Muhyiddîn-i Arabî (k.s.), Makârimü’l Ahlâk, 22-26.s.)

 

İHLÂS

İhlâs, insan yaşamının bütün zamanlarında, ibâdet ve

amellerinde sırf Allah (c.c.) rızâsını gözetmek ve dini yalnız

O’na özgü kılmak, demektir.

“De ki: ‘Rabbim bana adâleti emretti. Her mescidde

yüzlerinizi  O’na doğrultun ve dini yalnızca kendisine

(Allah’a) has kılarak O’na yalvarın. (Allah’a hiçbir benzer,

eş, ortak koşmadan, gönlünüze başka tanrılar getirme-

den sırf Allah’a yönelerek O’na kulluk edin) İlkin sizi ya-

rattığı gibi yine O’na döneceksiniz.” (A’râf s.26)

Peygamber (s.a.v.)’e kendini göstermek, kahramanlık, yi-

ğitlik için savaşan bir adamın durumu sorulmuş (bu adamın

çarpışması Allah (c.c.) yolunda mıdır?) denilmiş. Nebî (s.a.v.)

“Kim Allah’ın kelimesi yüce olsun diye çarpışıyorsa işte

o, Allah (c.c.) yolundadır.”  (Buhârî) buyurmuştur.

“İHLÂS”DA HALÎD B. VELİD (R.A.) ÖRNEĞİ

Savaşlardaki büyük başarılarına rağmen görevinden azle-

dilen Hz. Hâlid b. Velid (r.a.) bu haberi alınca şöyle der:

«Ey gâziler! Bizim maksadımız i’lâ-yı kelîmetullahdır (Allah

(c.c.) kelimesini yüceltmektir), askerlerin başı olmak değildir,

İslâmiyet ilerlesin, şevket güneşimiz parlasın da askerin başı

kim olursa olsun bundan ne çıkar? Benim bu kadar muhare-

belerde her türlü çarpışmaya can atıp muhârebe etmekliğim

askere baş olmak fikrine dayanmaz, ancak Allah (c.c.) rızâsı

içindir. Düşmana fayda sağlayacak ayrılıklarda bulunmama-

nızı tavsiye ederim ve bundan böyle sıradan bir nefer gibi

dîn-i âlî uğrunda canımı fedâ etmeyi kendime vazife bilirim.»

Hz. Ömer (r.a.) dahî hemen arkasından bütün hükü-

met memurlarına bir genelge göndererek Hz. Hâlid (r.a.)’in

nâmusunu zedeleyecek bir hareketinden yâhud hizmetinden

memnun olmadığımızdan değil  ancak halkın ona pek aşırı

ilgi göstermesinden ve onu her şeyin yapanı saymalarından

dolayı, yalnız başına bir insanın hiçbir şeyi yapmağa muktedir

olamayacağını göstermek için azlettiğini bildirmişdir.

(Hz. Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (k.s.), Hz. Hâlid b. Velid (r.a.) 174-175.s.)

 

AHLÂK ESASLARI-7

Vefâ: İnsanın adadığı şeyi gerçekleştirme, diliyle söy-

leyip kendini bağladığı sözü yerine getirme hususunda

sabır göstermesi, kendisini yoksul düşürme pahasına da

olsa adadığını vermesi demektir.

Az da olsa sözünü yerine getirirken zorluk çekmeyen

kimse vefâlı sayılmaz. Bir kimsenin, kendi hakkında ver-

diği hükmü yerine getirme hususunda çaba sarf ederken

sıkıntı çektiği oranda vefâlılığının oranı da yükselir. Yani

sözünü yerine getirirken ne kadar zahmet çekerse o sıkın-

tılar onun vefâsının değerini artırır. Bu, güzel bir davranış-

tır ve bütün insanların yararınadır. Çünkü; vefâkârlığıyla

bilinen kimsenin sözü kabul edilir, makâmı yüksek olur.

Emaneti sahibine vermek de vefânın bir gereğidir. Bu;

insanın tasarrufuna verilen mâl ve benzeri şeylerde insa-

nın kendine ait olmayan bir şeyi almaktan kaçınmasıdır.

Kişi kendisine duyulan güveni ne pahasına olursa

olsun hiçbir vakit boşa çıkarmamalı, emânetleri elinden

geldiğince kusursuz ve eksiksiz bir şekilde sahiplerine

vermeli, ait oldukları yere koymalıdır.

Kalleşlik: İnsanın verdiği bir garantiyi çiğnemesi, va-

adini tutmaması, sözünden dönmesi demektir. Çirkin bir

huydur.

Sır Saklamak: Bu huy, vakâr ve emânete riâyet etme

duygularının karışımından ibârettir. Çünkü, sırrı ifşâ et-

mek boşboğazlıktır. Boşboğaz olan kimse de vakûr ol-

maz.

Aynı şekilde kendisine bir mal emânet edilen kimse,

bu malı sahibinden başkasına verirse emânete ihânet

etmiş olur. Bunun gibi kendisine bir sır, emânet söz ve-

rilen kişi, bu sırrı sahibinden başkasına açarsa emânete

ihânet etmiş sayılır. Sır saklamak bütün insanlar açısın-

dan övülen bir davranıştır.

(Muhyiddîn-i Arabî (k.s.), Makârimü’l Ahlâk, 20.s.)

 

AÇGÖZLÜLÜĞÜN ZARARLARI VE

KANAATİN FAYDALARI-1

Açgözlü olmak kötü ahlâktandır. Açgözlülük başta rezilliğe

sonunda mahcûbiyete sebep olur. Üstelik arzu edilen hede-

fe de ulaştırmaz. Ayrıca birçok kötü ahlâkın da anasıdır. Zira

açgözlülük edip birisinden bir şey beklemek ikiyüzlülüğe, ya-

ranmaya, hor görülmeye sebep olur. İnsan harîs (hırslı) yara-

tılmıştır. Elindekine kanaat etmez. Açgözlülükten de kanaat

sahibi olmadan kurtulmanın imkânı yoktur. Peygamberimiz

(s.a.v.) buyuruyor ki: “İnsanoğlunun iki vâdi dolusu altını

olsa doymayıp bir üçüncüsünü daha ister. İnsanoğlunun

gözünü topraktan başka bir şey doyurmaz.”

Peygamberimiz (s.a.v.) başka bir hadis-i şerifte; “Mutlu

insan, kendisine doğru yol gösterilip, yeteri kadar mal ve-

rilince, onunla kanaat eden kimsedir.” buyurmaktadırlar.

Musa (a.s.): “Ya Rabbi, kullarının en zengini hangisidir?”

diye sordu. Yüce Allâh (c.c.): “Verdiğimle kanaat eden kim-

sedir” buyurdu. Tekrar sordu: “Ya Rabbi, kullarının en âdili

hangisidir?” Yüce Allâh (c.c.): “İnsaflı olanıdır” buyurdu.

İbn-i Mes’ud (r.a.) diyor ki: “Her gün bir melek şöyle ça-

ğırır: Ey insanoğlu! Sana yeten az bir şey sana Allâh (c.c.)‘u

unutturan çok şeyden daha hayırlıdır.”

Samit bin Aclan (r.a.) diyor ki: “Karnın ancak en ve boyca

bir karış büyüklüğündedir. Bu kadarcık şey seni nasıl cehen-

neme götürür?”

Büyüklerden biri diyor ki: “Açgözlüden daha çok sıkıntı

çeken kimse yoktur. Kanaat sahibinden daha rahat kimse ya-

şamaz. En çok üzüntüyü kıskanç çeker. En hafif yüklü kimse

dünyayı bırakandır. Kötü işler yapan âlim kadar büyük piş-

manlık çeken bulunmaz.”

Açgözlülük insanda sağlam düşünme kabiliyetini köreltir,

en imkânsız şeye bile güvenmesine sebep olur. “Siz Allâh

(c.c.)’a hakkıyla tevekkül edebilseydiniz, sizleri de, kuş-

ları rızıklandırdığı gibi rızıklandırırdı. Sabahleyin aç çıkar,

akşama tok dönerdiniz” (Tirmîzî)

(İmâm-ı Gazâlî, Kimya-yı Saâdet, 491.s.)

 

AÇGÖZLÜLÜĞÜN ZARARLARI VE

KANAATİN FAYDALARI-2

Açgözlülüğün zararları ve kanaatin fazileti ile ilgili şöyle

anlatılmıştır:

Adamın biri bir serçe yakalamış. Serçe kendisine: “Be-

nim iki lokmacık etim var. Beni yemenden sana bir fayda

gelmez. Sana biri elindeyken, ikincisi uçup ağacın tepesine

konarken, üçüncüsü de dağın başına varırken söyleyece-

ğim üç şey, beni yemenden çok daha faydalı olur” demiş.

Adam:

“Peki seni bırakacağım. Elimdeyken söyleyeceğini söy-

le!” demiş. Serçe:

“Elinden kaçana üzülme!” demiş. Adam serçeyi bırak-

mış. Serçe bir dala konmuş . Adam:

“Haydi ikincisini söyle” Serçe:

“İmkansız şeye inanma!” demiş. Sonra serçe uçup dağın

başına varmış.

“Ey talihsiz, eğer beni öldürseydin, içimdeki her biri on

miskal ağırlığında olan iki değerli taşa sahip olurdun. Bun-

dan sonra da fakirlik yüzü görmezdin” demiş. Adam dövünüp

son sözü bir daha tekrarlamasını istemiş. Serçe: “Söylenen

iki sözü unuttun, üçüncüsünü ne yapacaksın? Sana giden

şeye üzülme dedim, sen üzüldün; imkânsız şeye inanma

dedim, sen inandın. Bütün ağırlığım ancak iki miskal var.

İçimde nasıl yirmi miskal olabilir?” demiş, uçup kaybolmuş.

Açgözlü insan her şeye güvenip inanır…

“İnsanoğlunda her şey yaşlanır fakat şu iki şey yaş-

lanmaz: Biri uzun yaşama ümîdi, diğeri de dünya sev-

gisidir.”

“Şüpheli şeylerden sakınınız ki, insanların en çok

ibâdet edeni siz olasınız. Sahip olduğunuz şeye kanaat

ediniz ki, insanların en çok şükredeni siz olasınız. Ken-

diniz için istediklerinizi, başkaları için de isteyiniz ki,

tam mü’min olasınız.”

(İmâm-ı Gazâlî, Kimya-yı Saâdet, 491.s.)

 

SABIR İMTİHANI

Hadîs-i şerifte varîd olmuştur ki: “Cenâb-ı Allah, kıya-

met gününde mahlûkatı topladığında bir münâdî şöyle

seslenir: “Karşılıksız iyilik yapanlar nerede?”

İnsanlardan bir cemâat kalkar, süratle cennete doğru

yürür ve melekler onlara yetişip şöyle derler: “Biz sizin

süratle cennete koştuğunuzu görüyoruz, siz kimsiniz?”

Onlar da derler ki: “Karşılıksız iyilik yapanlarız.” Melek-

ler tekrar: “Sizin karşılıksız iyi davranışlarınız nelerdir,

diye sorarlar.” Onlar da: “Biz zulme uğradığımızda sab-

rettik, bize bir kötülüğü dokunanı affettik” derler. Onla-

ra: “Giriniz cennete, denilir. Böyle hareket edenlere ne

mutlu!”

Sonra bir münâdî daha: “Sabır ehli nerede?” der. Ve

yine bir cemaat kalkar, süratle cennete doğru yürürler.

Melekler onlara da yetişir ve: “Sizin süratle cennete git-

tiğinizi görüyoruz. Siz kimsiniz”, diye sorarlar. Onlar da:

“Biz, ehi-i sabırız” derler. Melekler tekrar: “Sizin sabrınız

neye karşıdır?” derler. Onlar da: “Biz Allah’a tâat husu-

sunda sabrederiz, yine biz Allah’a isyandan kaçınmada

sabırlıyız.” Onlara denilir ki: “Girin cennete!”

Resûlullah (s.a.v.), ölen çocuğu için ağlamakta olan bir

kadına rastlamıştı: “Allah’tan kork ve sabret!” buyurdu.

Kadın (ızdırabından kendisine hitab edenin kim olduğuna

bile bakmadan): “Benim başıma gelenden sana ne?” dedi.

Resûlullah (s.a.v.) uzaklaşınca, kadına: “Bu Resûlullah

(s.a.v.) idi!” dendi. Bunun üzerine, kadın çocuğun ölümü ka-

dar da söylediği sözden dolayı utanıp üzüldü. Özür dilemek

için doğru Aleyhissalatu vesselâm’ın kapısına koştu. Ama

kapıda bekleyenler görmeden, doğrudan huzuruna çıktı ve:

“Ey Allah`ın Resûlü (s.a.v), o yakışıksız sözü sizi tanımadan

sarf ettim bağışlayın” dedi. Aleyhisselâtu vesselâm: “Mak-

bul sabır, musibetle karşılaştığın ilk andakidir.” buyurdu.

(Buhârî, Müslim)

(Hz. Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (k.s.),  Musahabe 6, 36-37.s.)

 

HALİS NİYET VE SÂLİH AMEL

De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. (Ne var

  1. ki) bana, ‘Sizin ilâh’ınız ancak bir tek ilâhtır” diye vah-

yolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa yararlı

bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak koş-

masın.” (Kehf s. 110)

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri: “Allâhü Teâlâ, içinde

kendisine şirk koşulan amelleri kabul etmez” buyur-

  1. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Allâhü

Teâlâ, Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerini, söylediği sözlerinde

tasdîk etti. Bu âyet-i kerîme, insan olma konusunda pey-

gamber, veli, mü’min ve kâfir herkesin birbirlerine eşit

ve denk olduklarına işaret ediyor. Aralarındaki fazîlet ve

fark, iman, velâyet, nübüvvet, vahiy ve mârifettedir. Yani

âlemlerin Rabbinin tek bir ilah olduğunu bilmektedir.

Kim, Allâhü Teâlâ’nın huzuruna varmayı diler de oradaki

hesap, kitap ve mizandan korkarsa, o kişi Allâh-ü Teâlâ’ya arz

etmeye elverişli olan sâlih ameller işlesin. Sâlih amel, göste –

rişten arınmış, kendisinde nefsin herhangi bir payı olmayan

amellerdir. Sâlih amel, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine tâbi ol-

maktır. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin sünnet-i seniyyesi üze-

rine olmak, gizlide ve açıkta onunla amel etmektir. Efendimiz

(s.a.v.) hazretlerinin bâtınî sünnetleri ise halktan ve bütün

yaratıklardan kesilip tamamen Allâhü Teâlâ’ya yönelmektir.

Nazarını Allâh (c.c.)’den başka herbir şeyden kesmektir.

Allâhü Teâlâ’ya şirk koşma. O (c.c.)’ün arkadaş ve eşi-

nin olduğunu iddia etme. Sadece ve sadece bir ve tek olan

Allâhü Teâlâ’ya ibâdet et.

Ameller niyetlere göredir. Yapmış olduğu amellerde

niyet sadece insanların kendisini beğenmesi, kendisini

övmeleri, adının yayılması ve insanlar tarafından anılmak

olursa, gerçekten bu amel sadece gösteriştir ve şirktir.

Hem o kişinin ve hem de ona uyan kişilerin amellerinin

fesada gitmesinden korkulur. Böyle kişilere tâbi olunmaz.

(İsmail Hakı Bursevî (k.s.), Rûhu’l-Beyan Tefsîri, 16.c., 153-165.s.)

 

HASEDİN TARİFİ VE TEDAVİSİ

Hased kinin neticelerindendir. Kin de öfkenin neticele-

rindendir. Bu bakımdan hased, öfkenin yavrusunun yavru-

sudur. Öfke ise onun esasının esasıdır. Hased’in sayılma-

yacak kadar çok ve kötü dalları vardır. Hasedin kötülüğü

hakkında birçok hadîs vârid olmuştur:

Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Ateşin odunu yediği gibi hased de hasenatı (iyi-

likleri) yer!” Hasedden, sebeplerinden ve sonuçlarından

nehyederek, Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Sakın birbirinize hased etmeyiniz! Küsüşmeyiniz,

birbirinizden nefret etmeyiniz. Birbirinize sırt çevirme-

yiniz. Ey Allâh’ın kulları! Kardeş olunuz!”(İbn Mâce)

Başka bir rivayette de şöyle buyurulmuştur: “Üç şey

vardır. Onlardan hiç kimse kurtulamaz: 1. Zan 2. Bir

şeyi uğursuz saymak 3. Hased. İşte ben size bunlar-

dan kurtuluş yolunu haber vereceğim. (Bir kimse hak-

kında) zanda bulunduğun zaman zannını araştırma

safhasına koyma! Herhangi bir şeyi uğursuz saydığın

zaman (bunun tam aksine) onu yap! Hased ettiğin za-

man zulmetme!”

“Sakın müslüman kardeşinin musibetine sevinme

yoksa Allâh (c.c.) ona afiyet, sana da belâ verir.”

Rivayet ediliyor ki, Hz. Mûsa (a.s) Rabbinin münâcâatı

için acele ettiği zaman, arşın gölgesinde bir kişi gördü.

Onun o makamına gıpta etti ve “Bu adam rabbinin nezdin-

de pek kerîmdir” dedi. Rabbinden o kişinin ismini kendisi-

ne haber vermesini diledi. Allâhü Teâlâ onun ismini Mûsa

(a.s.)’a haber vermedi ve “Onun amelinden üç hasleti sana

söyleyeceğim” dedi:

  1. Allâhü Teâlâ’nın fazl ve kereminden insanlara vermiş

olduğundan dolayı onlara hased etmiyordu.

  1. Annesine ve babasına karşı gelmiyordu.
  2. Dedikodu yapmıyordu.

(İmâm Gazâli (k.s.), İhyâ-u Ulumi’d-din, 3.c., 419-420.s.)

 

KENDİNİ BEĞENMEK CAHİLLİKTİR

Ucb, insanın, yaptığı ibadetleri veya iyilikleri sebebiyle

kendini beğenmişlik zafiyeti içerisine düşmesi ve kendi

nefsini hak etmediği mertebenin üzerinde görmesidir. İn-

sanı ucbe sürükleyen sebeplerin başında insanın cehâlet

ve gafleti bulunmaktadır. Ucb’dan kurtulmak için, her şe –

yin Allâh (c.c.)’nun dilemesine bağlı olarak gerçekleştiği-

ni; akıl, ilim, mal ve mevki gibi sahip olunan varlıkların

Allâh (c.c.)’nun lütfu ve ihsânı olduğunu düşünmek ge-

rekir.

Ucb (ibadetine güvenmek) duygusunu, kırmak isteye-

nin dört şeyi yapması gerekir:

  1. Başarıyı Allâh (c.c.)’den görmek. Bir kimse, başarıyı

Allâh (c.c.)’den görürse, O (c.c.)’ya şükürle meşgul olur,

kendini ucbe kaptırmaz.

  1. Allâh (c.c.)’nun kendisine ihsan buyurduğu nimetle-

re bakmak. Bir kimse, Allâh (c.c.)’nun nimetlerini görürse,

O (c.c.)’ya şükür yolunu tutar. Amelini azımsar, iyilikleri ile

ucbe kapılmaz.

  1. Amelinin makbûl olmama ihtimalini de hesaba katıp

düşünmek. Bir kimse, amellerinin kabul olmama korkusu-

nu özünde taşırsa, ucbe kapılmaz.

  1. Daha önce işlediği günahları düşünmek. Bir kim-

se, kötülüklerinin iyiliklerine ağır basacağından korkarsa,

ucbu azalır.

Durumu böyle olan nasıl ucbe kapılsın? Kıyâmet günü

amel defterinden neler çıkacağını bilemez. Zira, ucbu ve

sevinci, ancak amel defterini okuduktan sonra olacaktır.

(Ebü’l Leys Semerkandî, Tenbihül-Gafilin, 567-568.s.)

Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:

“Allah’tan korkması kişiye ilim olarak, kendini beğen-

mesi de cehalet olarak yeter” (Beyhaki, İbn-i Hibban) Şeyh

Sadi-i Şirâzi: “Allah’tan korkan günahkâr bir kişi, kendisini

beğenen riyâkar bir ibadet ehlinden çok daha iyidir.”

 

NE MUTLU ALLÂH (C.C.)’DAN KORKANLARA

Takvâ: Allâh (c.c.)’dan korkmak, Kur’an’la amel etmek,

aza razı olmak ve Âhiret gününe hazırlanmaktır. Kur’an-ı

Kerim’de takva, üç mânâda kullanılmıştır:

  1. Korkma, sakınma manasında kullanılmıştır. Allâh

(c.c.) şöyle buyurmuştur. “Benden korkunuz” (Bakara s. 28)

Başka bir âyette: “Öyle bir günden sakının ki (hepiniz) o

gün Allâh’a döndürüleceksiniz.” (Bakara s. 28)

  1. Tâat ve ibadet manasında: “Ey imân edenler,

Allâh’a nasıl   ibadet etmek (korkmak) lazımsa öyle iba-

det edin (öylece korkun)” (Âl-i İmran s. 102)

  1. Kalbi, günâhlardan arıtmak yâni hiçbir suretle günâh

işlememek ve kalbin daimi olarak tertemiz kalmasını sağ-

lamak manasında kullanılmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hakk:

“Kim Allâh ve Resûlü’ne itaat eder, Allâh’tan korkar ve

takva ederse o, felâha erer.” (Nûr s. 52) buyurmaktadır.

Takva sahibine nice hayır ve sevâblar verileceğini bil-

diren bir çok âyetler vardır bunlardan bazıları: Sıkıntıdan

kurtarılacağı ve helâl rızık verileceği bildiriliyor: “Kim

Allâh’dan korkarsa Allâh (c.c.) ona bir (kurtuluş) çıkış

yeri ihsân eder. Ona, beklemediği yerden rızık verir.”

(Talâk s. 2-3) Amellerin düzeltileceği bildiriliyor: “Ey imân

edenler, Allâh’tan korkun ve sözü doğru söyleyin ki

(Allâh) işlerinizi iyiye götürsün.” (Ahzâb s. 70-71)

İbadetlerinin kabul edileceği bildiriliyor: “Allâh ancak

takvâ sahiplerinin (kendisinden korkanların) ibadetleri-

ni kabul eder.” (Mâide s. 27) Allâh (c.c.)’ün yanında değerli ve

aziz oldukları bildiriliyor: “Şüphesiz ki sizin Allâh yanında

en şerefliniz takvaca en ileride olanınızdır.” (Hucurât s. 13)

Her iki dünyada mutlu olacaklar müjdeleniyor: “Onlar

imân edip takvaya ermiş olanlardır. Dünya hayatında

da âhirette de onlar için müjdeler vardır.” (Yunus s. 63-64)

Cehennem ateşinden kurtulacakları bildiriliyor: “Takva

ehli, Cehennemden uzaklaştırılacaktır.” (Leyl s. 17)

(İmam Gazâli, Âbidlerin Yolu, 134-136. s.)

 

İSLÂM’DA ÇOCUK TERBİYESİ

Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular:

“Bir baba evlâdına güzel edep ve ahlâktan daha üs-

tün bir miras bırakmış olmaz.” (Tirmizi) ve “Çocuklarını-

za ikram edin ve onları güzelce terbiye edin.” (İbn Mâce)

buyurarak bu vazifenin asla ihmâl edilmemesi gerektiğini

vurgulamıştır.

Çocukların terbiyesindeki  yol, işlerin en önemli olan-

larındandır. Çocuk, ebeveyninin yanında emanettir. Onun

tertemiz kalbi berrak ve soyut bir cevherdir. Bu mübarek

kalp, kendisine nakşedilen herşeye kabiliyetlidir. Ne tarafa

meylettirilirse oraya meyleder. Eğer kendisine hayrı öğre-

tirsen, hayır üzerinde büyür. Dünya ve ahirete sahip olur,

annesi ve babası da sevabında ortak olurlar. Ona edep

veren ve öğreten de ortak olur. Eğer şerre alıştırılır, hay-

vanlar gibi ihmal edilirse, şakî olup helâk olur. Günâh da

onun terbiyesiyle mükellef olanın üzerindedir. Onun velisi

sorumludur. Nitekim Allâh Teâlâ (c.c.) şöyle buyurmuştur:

“Ey inananlar, kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun

ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır.” (Tahrîm s. 6)

Çocuğun korunması; ona edep öğretmek, ahlâkını ter-

temiz yapmak ve güzel ahlâkları tâlim ettirmek, kötü ar-

kadaşlardan korumak, fazla nimetlere dalmayı kendisine

âdet ettirmemek, süs ve lüksü kendisine sevdirmemek

demektir.

Çocuğa ilk galebe çalan sıfat yemeğe karşı oburluk-

tur. Bu bakımdan çocuğu bu hususta eğitmek gerekir.

Mesela ‘yemeği sağ elinle ye! Yemeğe başladığın zaman

Bismillâh de! Yemeği kendi, tarafına düşen kısmından ye!

Arkadaşlarından önce yemeğe başlama! Gözünü dikerek

yemeğe ve yemek yiyenlere bakma! Yemekte pek acele

etme! Güzelce çiğne! Lokmaları arka arkaya atıştırma! Eli-

ni ve elbiseni kirletme!’ diyerek edep kurallarını öğretmek

gerekir.

(İmâm Gazâlî, İhya-u Ulûmi’d-Din, 3.c.,198.s.)

 

BELÂLARA KARŞI SABRETMEK

Belâlara sabretmek, beğenilen güzel huylardan-

dır. Elde edilmesi, Hak yolun yolcusuna farzdır. Sabır,

peygamberler (a.s.)’ın hasletlerindendir. Allâh (c.c.)

Habîbine sabrı buyuruyor: “O halde (ey Resûlüm,

Kâfirlerin eziyetlerine karşı), ûlül azm peygamberle-

rin sabrettikleri gibi sabret ve onlar hakkında azâb

için acele etme” (Ahkâf s. 35) buyuruyor. Nûh (a.s.) kavmi-

nin eziyet ve sıkıntılarına sabr eylemiştir. İbrahim (a.s.)

ki, Nemrûd’un ateşine sabretmiştir. İsmail (a.s.) ki kurban

olmaya sabretmiştir. Yâ’kub (a.s.) ki, Yûsuf (a.s.)’ın ay-

rılığına ve görmemeye sabretmiştir. Yûsuf (a.s.) ki, ku-

yuda ve zindanda kalmaya sabretmiştir. Eyyûb (a.s.) ki,

yaralara ve çeşitli hastalıklarına sabretmiştir.

Dünyanın esası mihnet, sıkıntı üzere kurulmuştur.

Sıkıntının ise, sabretmekten başka çaresi, katlanmaktan

başka kurtuluş yolu yoktur.

Sabır üçtür: Musîbete sabır, tâate sabır ve günâh iş-

lememeğe sabır. Musîbete sabredene, Allâhü Teâlâ üç

yüz derece ikram eder. Her derece arası yerden göğe

kadar mesafedir. Tâate sabredene, AllâhüTeâlâ, altı yüz

derece ihsan eder. Her derece arası, yerin dibinden Arşa

kadardır. Günâh işlememeye sabredene, Allâhü Teâlâ

dokuz yüz derece verir. Her derece arası, yerin dibinden

Arşın üstüne kadardır.

Abdullah b. Mübârek (r.a.) buyurur: Musîbet birdir.

Musîbetin geldiği kişi, feryâd eder, ağlar sızlarsa, iki olur.

Biri musîbet, diğeri sevabının gitmesi. Bu musîbet, ön-

cekinden daha büyüktür. Sabredenlerin karşılığı ise he-

sabsızdır. Yani sabredenlere verilen sevâbın mikdarını

Allâhü Teâlâ’dan başka kimse bilmez. Nitekim hâdis-i

şerifte: “Allâhü Teâlâ, bir şey vermek istediği kuluna,

mihnet ve musîbet verir” buyuruldu.

(Muhammed Rebhami, Riyâd’ün-Nâsihîn, 376-377.s.)

 

MÂL VE MAKAM SEVGİSİ

Makam sevgisi, bencil duygularla insanın diğer insanla-

rın başında olmak, onları yönetmek, onlara hükmetmek, ikti-

dar ve saltanatı elinde tutmak arzularına denir. İnsandaki bu

arzu, yönettiği insanlara Hak yolunda hizmet amacını taşı-

madığı için tedavi edilmesi gereken kötü huylardandır. Müs-

lümanların yöneticiliğini üstlenen kimselerin büyük bir so-

rumluluk yüklendiğini bildiren Resûlullah (s.a.v.) buyurdular

ki: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden sorum-

ludur. İmâm (Devlet başkanı) çobandır ve sürüsünden

sorumludur. Erkek ailesinin çobanıdır ve sürüsünden

sorumludur. Kadın, kocasının evinde çobandır, o da sü-

rüsünden sorumludur. Hizmetçi, efendisinin mâlından

sorumludur ve sürüsünden sorumludur.”

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki: “Kıyâmet

günü, dünyayı, siyah bir kandil gibi, yerle gök arasına

asarlar. Rüzgâr onu sağa-sola dalgalandırır. Ey dünya,

seni sevenler, sende olmak isteyenler nerededir? Sesi

duyulur. Der ki, ya Râbbi, senin emrin geldi. Ağaçlarım

kurudu. Karalarım yıkıldı. Üstümde yaşayanlar öldüler.

Süsüm ve saltanatım gitti. Ey Rabbim, bana cennetteki

en aşağı kullarının makamını ver. Allâhü Teâlâ, ey dün-

ya, eğer senin benim katımda sivrisineğin bir kanadı ka-

dar değerin olsaydı, hiçbir kâfire sende, bir yudum su

vermezdim buyurur. Sonra dünya toz duman olur.”

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Mâl ve makam sevgi-

si, kalpte nifâkı, suyun sebzeyi büyüttüğü gibi büyütür”

buyurdu.

Bir hadîs-i şerîfte de: “Mâl ve makam sevgisinin,

müslümânın dînine yaptığı zarar, koyun sürüsüne saldı-

ran iki aç kurdun bu sürüye verdiği zarardan büyüktür”

buyurdu.

Efendimiz (s.a.v.) bir başka hadîs-i şerifte ise: “Dünya

sevgisi, bütün kötülüklerin başıdır. Dünyayı terk etmek

bütün ibâdetlerin başıdır” buyurmaktadır.

(Mevlânâ Muhammed Rebhâmî, Riyâd’ün-Nâsıhîn, 531.s.)

 

KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR

Sözlükte “dostluk, arkadaşlık, kaynaşma, alışma ve an-

laşma” anlamına gelen ülfet; tasavvufta, samimi olmak, iyi

geçinmek, herkesle anlaşmak demektir  Hz  Peygamber

(s.a.v.), insanlardan kaçmamış, tam aksine onlarla beraber

yaşamış; ayrıca bir müminin de böyle olmasını arzu ederek

şöyle buyurmuştur: “Mü’min ülfet eden ve kendisi ile ül-

fet edilendir.  Ülfet etmeyen ve kendisi ile ülfet edilme-

yen kimsede hayır yoktur”

Hz. Peygamber (s.a.v.) din yolundaki kardeşliği teşvik

ederek şöyle demiştir: “Herhangi bir kimse Allâh (c.c.)

yolunda bir kardeş edinirse Allâhü Teâlâ o kardeşliği

edineni cennette bir derece yükseltir. Oysa o dereceye

başka bir ameliyle hiçbir zaman nail olamaz.”

Rivayete göre, Allâhü Teâlâ Hz. Musa (a.s.)’a şöyle vah-

yetmiştir:

“Ey Musa! Benim için hangi ameli yaptın?”“Ya Rabbî!

Senin için namaz kıldım, oruç tuttum, zekât verdim.”

“Namaz senin için delildir. Oruç senin için koruyucu

bir kalkandır. Sadaka senin için gölgedir. Zekât senin

için nûrdur. O halde bütün bunlar senindir. Benim için

hangi ameli yaptın?”

“Ya Rabbî! Sadece senin için olan bir ameli bana öğ-

ret.”

“Ya Musa! Acaba benim bir dostuma hiç dost oldun

mu? Acaba benim yolumda hiçbir düşmana düşman

oldun mu?”

Bunun üzerine Hz. Musa (a.s.) bildi ki, amellerin en fa-

ziletlisi, Allâh (c.c.) için sevmek ve Allâh (c.c.) için buğzet-

mektir.

İbn Mes’ud şöyle der: “Eğer bir kişi, Kâbe’nin rükün ve

makam denilen yerlerinin arasında durup yetmiş sene Allâh

(c.c.)’a ibadet etse, muhakkak Allâhü Teâlâ onu kıyamet

gününde sevdikleriyle beraber haşreder.

(İmâm Gazâlî, İhya-u Ulumiddin, 2.c., 493.s.)

 

GERÇEK KAHRAMAN ÖFKESİNİ YENENDİR

Efendimiz (s.a.v.)’in bizlere öğütlerinden biri de, gazabı-

mızı yenmemiz, kin ve hiddetimizi içimize gömmemiz, din

kardeşlerimize de bu davranışlarla amel etmelerini tavsiye

etmemizdir. Birimiz ayakta gazaba geldi mi, gazabının geç-

mesi için hemen oturmalıdır. Yine gazabı sönmezse, uzanıp

yatmalıdır. Yine hiddet ve şiddeti geçmemiş ise, kalkıp ab-

dest almalıdır.

Ebu Hüreyre (r.a) rivayet ediyor ki, bir zatın Hz. Peygam-

ber  (s.a.v.)’e ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bana yapabileceğim bir

ameli tavsiye et! Fakat az olsun!’ demesi üzerine Hz. Pey-

gamber (s.a.v.) ‘Öfkelenme!’ buyurmuştur. Kişi aynı suali,

başka bir zaman daha sordu. Hz. Peygamber (s.a.v.) yine

‘Öfkelenme!’ cevabını verdi. (Buhari)

Hasan Basrî şöyle demiştir: “İmanda kuvvetli, yumuşak-

lıkta hazımlı, yakînde imanlı, ilimde halîm, şefkatte akıllı,

hakta verici, zenginlikte iktisatçı, fakirlikte vâkur, kudrette ih-

san edici, arkadaşlıkta tahammüllü ve şiddette sabırlı olmak

müslümanın alâmetlerindendir. Böyle bir müslümana gazap

galebe çalmaz. Cahiliyye taassubu kendisini felâkete sürük-

lemez. Şehvet kendisine galip gelmez. Midesi kendisini rezil

etmez. Harislik kendisini hafif düşürmez. Niyeti kendisini ge-

ride bırakmaz. Bu bakımdan mazluma yardım eder, zayıfa

merhamet gösterir, cimrilik yapmaz. Mübezzirlik ve israfta

bulunmaz ve sıkılığa kaçmaz. Kendisine zulmedildiği zaman

affeder. Cahilin kusurundan vazgeçer. Nefsi, elinden zahmet

çeker. Halk ise kendisinden ferahlık ve genişlik görür”.

Abdullah b. Mübarek’e şöyle denildi: “Güzel ahlâkı bizlere

özetle söyle!” Cevap olarak şöyle dedi: “Öfkeyi terketmektir”

Ebu Hüreyre (r.a) rivayet ediyor ki, bir zatın Hz. Peygam-

ber (s.a.v.) ’e: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bana yapabileceğim bir

ameli tavsiye et! Fakat az olsun!” demesi üzerine Hz. Pey-

gamber (s.a.v.): “Öfkelenme!” buyurmuştur. Kişi aynı suali,

başka bir zaman daha sordu. Hz. Peygamber (s.a.v.) yine:

“Öfkelenme!” cevabını verdi.

(İmâm Şa’rani, El- Uhudül’l Kübra, 568-570.s.)

 

 

 

 

 

 

CÖMERTLİK DENİZİ

  1. ABDURRAHMAN BİN AVF (R.A.)

İlk müslümanlardan olan Hz. Abdurrahman bin Avf (r.a.) ay-

rıca Rasûlullah (s.a.v.)’in hayatta iken Cennetle müjdelediği on

sahâbîden biridir.

Abdurrahman b. Avf (r.a.), ticaret hayatını çok iyi bilen, Ku-

reyş içinde büyüdüğü için bu işin tam bir uzmanı olarak Medine

çarşısında alışverişe başlamış ve Allâh (c.c.) ona büyük servet

vermişti. Abdurrahman (r.a.), bu ticârî hayatını şöyle anlatır:

“Cenâb-ı Allâh bana öyle bir nimet verdi ki, bir taşı bile bir yer-

den kaldırıp başka yere koyduğumda sanki altın oluveriyordu.”

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in vefatından sonra, bir gün

Medine’de bir heyecan ve kalabalık meydana gelmişti. Bunun

sebebini soran Hz. Âişe (r.anha)’ya Abdurrahman b. Avf (r.a.)’ın

kervanının şehre yaklaştığı söylenince, Hz. Âişe (r.anha) şöyle

demişti: “Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştu: “Abdurrahman

sırattan geçerken düşer gibi oldu ama düşmedi.” Hz. Âişe

(r.anha)’nın bu sözlerini haber alan Abdurrahman (r.a.) beş yüz

deve olduğu söylenen bu kervanını sırtındaki yüklerle birlikte ta-

mamen Allâh rızası için bağışlamıştı. Develerin sırtındaki malla-

rın develerden çok daha değerli olduğu kaydedilmektedir.

Ashâbın en cömertlerinden biri olduğu bilinen Abdurrahman

  1. Avf (r.a.)’ın birçok gazvede ve özellikle Tebük gazvesinde

Allâh (c.c.) yolunda büyük infâklarda bulunduğu bilinmektedir.

Ayrıca Peygamberimiz (s.a.v)’in vefatından sonra Nâdiroğulları

mahallesinde sahip olduğu arazisini kırk bin dinâra satarak,

Resûlullah (s.a.v)’in zevcelerine dağıtmıştı. Hz. Âişe (r.anha)’ya

payı getirildiğinde bunu kimin gönderdiğini sormuş, Abdurrah-

man b. Avf (r.a.)’ın gönderdiği söylenince şöyle demişti: “Hz.

Peygamber (s.a.v.), “Benden sonra Allâh (c.c.)’un sabırlı kul-

ları, size karşı şefkâtli davranacaktır. Allâh (c.c.), Abdurrah-

man b. Avf’a Cennet pınarlarından kana kana içmeyi nasip

etsin.” buyurmuştu.”

Abdurrahman b. Avf (r.a.) artık bir hayli yaşlanınca, Hz. Os-

man devrinde çok sâkin bir hayat yaşamış ve nihayet hicretin

  1. yılında Medine’de vefat etmişti.

Allâh (c.c.) şefaatine nail eylesin.Amin…

(Şamil İslâm Ansiklopedisi, 1.c., 22-23.s.)

 

MÜRÜVVET SAHİBİ OLMAK

Erkeklik, insanlığa uygun olan şeyi yapmak, güzel gö-

rünen şeyleri alıp, yerilmeyi gerektiren hallerden kaçınmak

demektir. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “İnsanlarla

olan ilişkilerinde onlara zulmetmez, konuşmalarında

yalan söylemez, söz verdiklerinde sözünde durur. İşte

bu kişi mürüvvetini tamamlamış, adaleti ortaya çıkmış

ve kendisinin kardeşliği vacip olmuştur.”

Hasan-ı Basrî (r.a.) şöyle buyurdu:

İnsanın mürüvveti, dörttür: Dilin doğruluğu, dîn kar-

deşlerinin hatâlarına tahammül, yaşadığı zamanda (kendi

asrında) insanlara çok iyilik etmek, akraba olmayan kom-

şulara eziyet etmemek.

İbn Ziyad (r.a.), kabile reislerinden birine sordu: “Size

göre, mürüvvet nedir?” Kabile reisi şöyle dedi: “Bize göre

mürüvvet, dört şeyden ibarettir:

  1. İnsanın, günâh işlemekten uzak durması. Günâh iş-

leyen bir kimse zelil olur. Onun mürüvveti olmaz.

  1. Malını iyi kullanması; boşa gidermemesi. Bir kimse,

malını boşa giderir; başkasına muhtaç duruma düşerse,

onun mürüvveti olmaz.

  1. Ailesinin ihtiyacı için çalışması. Bir kimse, ailesini

başkalarına muhtaç bırakırsa, onun mürüvveti yoktur.

  1. Kendine yakışan yemeği yemesi, kendine yakışanı

içmesidir. Zira insanın kendine yakışanı yiyip içmesi, mü-

rüvveti için kemâl sayılır.

İnsanın yaşadığı toplum içinde, o toplumun örf ve

âdetlerine uygun bir yaşayışa sahip olması da mürüvvet-

ten sayılır. Meselâ, bir erkeğin kadınlara mahsus bir elbise

giyerek sokakta dolaşması yahut kadınlar gibi omuzlarına

kadar saç uzatması, onun mürüvvetsizliğine delâlet ettiği

gibi, insanın bir mecliste ayaklarını uzatarak oturması da

mürüvvetin yokluğundandır. Çünkü toplumun örf ve âdeti,

bunları yapmamayı emreder.

(Ebul Leys Semerkandî, Tenbihül Gafilin, 832-835.s.)

 

MÜSLÜMANDA ASLA BULUNAMAYACAK HUY

Efendimiz (s.a.v.)’in bizlere vasiyetlerinden biri de, gerek

sözle gerekse davranışlarımızla yalan söylemememiz hak-

kındadır. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) müslümanı tanımlarken,

“Müslüman eliyle ve diliyle müslümanlara zarar vermeyen-

dir” buyurmuştur.

Safvan İbnu Süleym (r.a.) anlatıyor: “Ey Allah’ın Resulü!

mü’min korkak olur mu?” “Evet!” buyurdular. “Pekiyi cimri olur

mu?” dedik, yine: “Evet!” buyurdular. Biz yine: “Pekiyi yalancı

olur mu?” diye sorduk. Bu sefer: “Hayır!” buyurdular.

Resûlullah (s.a.v.), bir müslümanın hırsızlık, zina, içki gibi

hakkında had cezası gelen en ağır suçları işleyenlerin bile cen-

nete gidebileceğini belirtir, fakat yalanı Müslümana bir türlü ya-

kıştıramaz. Efendimiz (s.a.v.)’in ifadelerinden, yalanın sayılan

bu günahlardan çok daha çirkin, çok daha alçaltıcı bir cürüm,

en bayağı bir ahlâksızlık olduğunu anlamaktayız: “Mü’minde

her huy bulunabilir, yalan ve hıyanet hariç.”

Abdullah İbn-i Amir (r.a.) anlatıyor: “Bir gün, Resûlullah

(s.a.v.), evimizde otururken, annem beni çağırdı ve: “Hele bir

gel sana ne vereceğim!” dedi. Resûlullah (s.a.v.) anneme: “Ço-

cuğa ne vermek istemiştin?” diye sordu. “Ona bir hurma ver-

mek istemiştim” deyince, Resûlullah (s.a.v.):“Dikkat et! Eğer

ona bir şey vermeyecek olursan üzerine bir yalan yazıla-

cak!” buyurdular.”

Konuyla ilgili şu hadisler rivayet edilir:

“Yalandan kaçının. Yalan, kişiyi fesad ve fücurluğa gö-

türür. Fücur da cehenneme götürür. Bir insan yalan söyle-

yip durursa, Hak Teâlâ onun adını sonunda yalancı cetve-

line yazar”.

“Yalan söylemeyin, yalan gerçekten, fısk ü fücurla bir-

likte bulunur. Fücur ise kişiyi cehenneme götürür” (Ibn Hib-

ban)

“Bir münafıkın izi üçtür”. Efendimiz (s.a.v.) bu üçten bi-

rini şöyle açıklamışlardır: “Konuştuğu vakit yalan söyler”.

“Yalan yere bir şey anlatıp insanları güldüren kimsenin

vay başına geleceklere… vay başına geleceklere…” (Ebu

Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve Beyhakî)

(İmâm Şa’rani, El Uhudül’l Kübra, 986.s.)

 

KİMSEYLE ALAY ETMEMEK

İstihza, bir kimsenin ayıp veya kusurunu yâhut da ya-

ratılış sıfatını ki, kısalık, uzunluk, kamburluk, renk, kıyafet

gibi bir hâlini, gülünç görüp o kimseyi, hakaret etmek üze-

re alaya, eğlenceye almaktır.

İstihza kişinin yüzüne karşı yapılmasına gıybet den-

mezse de yine de gıybet mânası vardır.

İmâm-ı Gazâlî Hazretleri şöyle buyuruyor: “Kişiye eza

verir derecede maskaralık ve istihza (alay etmek) haram-

dır.”

Nitekim Vâcib Te’âlâ Hazretleri, Kur’ân-ı Kerim’de mas-

karalık ve alay etmeyi yasak ederek buyuruyor ki:

“Ey mü’minler, sizden erkek ve kadın bazınız bazı-

nızı istihza etmesin. Olabilir ki, istihza olunan, istihza

eden kimselerden daha hayırlıdır.” (Hucurât s. 11)

Hayırlılık, sûret ve şekilde değil, kişinin kalbindeki

takvâsı iledir ki, o da gizlidir ve Allâh’tan başkasına malum

değildir. Abdullâh ibni Zem’a (r.a.)’den rivâyet olunur ki,

Resûllullah (s.a.v.) Efendimiz, yel kaçıran kimseye gülme

hakkında insanlara hutbe îrâd buyururken demişler ki:

“Sizden biriniz, işlenenden dolayı ne üzerine gü-

ler? Nâsı (insanları) alaya alanlar yok mu, işte o kim-

seye cennetten bir kapı açılarak ‘Gel, gel!’ denir. O,

gam ve kederiyle kapıya gelince kapı kapanır. Sonra

bir kapı daha açılır, o kapıya da çağrılır. Geldiğinde o

kapı da kapanır. Böyle devam olunur. Nihayet o kimse,

ümitsizliğinden gelmez olur.”

Muaz ibni Cebel (r.a.)’den rivâyet edilir ki: Hz.Resûlullah

(s.a.v.) Efendimizden işittim; buyurdular ki: “Her kim bir

kardeşini tevbe ettiği bir günâhla ayıplayıp kınarsa, o

günâhı kendisi işlemedikçe ölmez.”

İstihza etmek, insanları alaya almak, mü’mine ya-

kışmaz; kâfir ve münafıkların, hususiyle Yahudilerin

âdetleridir.

(A. Kemaleddin Üstün, Elli Dört Farz Şerhi, 318-319.s.)

 

İNSANLARI ÖVMEKTEKİ ZARARLAR

Övücülükte altı âfet vardır. Dördü söyleyen için, ikisi de övül-

mekte olan dinleyen içindir.

Övenin âfetleri:

  1. Olduğundan fazla söyleyip yalancılık yapar. Hz. Peygam-

ber (s.a.v.) Efendimiz, bir hadîs-i şerîf’inde “İnsanları övmekte

aşırı gidenin kıyamette dili, o kadar uzun edilir ki, yere yayı-

lır, üzerine basar ve ayağı kayıp düşer” buyurmuşlardır.

  1. Nifaka düşer. Karşısındakini överek onu sevdiğini göster-

mek ister, hâlbuki onu sevmemektedir.

  1. Aslını bilmediği şeyler söyler. Resûlullah (s.a.v.), bir kim-

senin bir kimseyi övdüğünü görünce; “Sana yazıklar olsun.

Arkadaşının boynunu vurdun” buyurdular. Sonra, “İlle de bir

adamı övmek istiyorsanız, falancayı böyle sanıyoruz, Allâh

(c.c.)’a karşı kimseyi tezkiye edecek değiliz. Herkesin mura-

kıbı Allâh (c.c.)’dur. Allâh (c.c.) da böyle kabul ederse iyidir,

dersiniz” buyurdular.

  1. Övdüğü kimse zalim olabilir ve onun sözüyle de sevine-

bilir. Zalimi sevindirme ise câiz değildir. Resûlullah (s.a.v.) şöyle

buyurdular: “Fâsıkı övene Allahü Teâlâ gazab eder”.

Övülen için âfetler:

  1. Kendini beğenir ve gururlanır. Hz. Ömer (r.a.) bir mecliste

otururken yanlarına Cârud isminde biri geldi ve birisi “Bu, Rebia

kabilesinin reisidir” dedi. Bunu üzerine Hz. Ömer (r.a.) Cârûd’a

kamçı ile vurdu. Cârûd: “ Ya Emîre’l-Mü’minin, bu dayak ne için-

dir?” dedi. Hz. Ömer (r.a.), “Bu adamın ne dediğini duymadın

mı?” buyurdu ve tekrar, “Kalbine bir şey geldiğinden korktum. O

gururu kırmak istedim” buyurdu.

  1. Karşısındaki âlimsin, sâlihsin gibi sözler söylerse, ilerisi

için çalışmaz ve ‘ben zaten olgunlaştım’ der. Bu yüzdendir ki

Resûlullah (s.a.v.) huzurunda birini övdüklerinde, “boynunu

vurdun, duyarsa felâh bulmaz” buyurdular.

Bu altı âfet olmayacaksa övmek iyi olur.Resûlullah (s.a.v.)

sahâbeyi medhettiler ve “Ey Ömer! Beni Peygamber olarak

insanlara göndermeselerdi, seni gönderirlerdi” buyurdular.

Ve yine “Eğer bütün âlemdekilerin imânı Ebû Bekir’in imânı

ile tartılsa, Ebû Bekir’in imânı ağır gelir” buyurdular.

(İmâm-ı Gazâlî, Kimyâ-i Saâdet, 452-453.s.)

 

İNSANDAKİ İYİ VE KÖTÜ SIFATLAR

İnsan kalbinin içinde iki asker bulunur. Her birinden

bir sıfat ve bir ahlâk kendisinde hâsıl olur. Bu ahlâklardan

bazısı kötü olur; onu helâk eder. Bir kısmı iyi olur; onu sa-

adete kavuşturur. Bu ahlâkın tamamı çok ise de dört ana

esasta toplanmıştır.

Bunlar, hayvan, canavar, şeytan ve melek ahlâkları sı-

fatlarıdır. Kendisine yerleştirilmiş olan şehvet ve hırs se-

bebiyle hayvanlara ait işleri yapar. Yemeyi ve cimâyı çok

fazla istemek gibi. Hışım sebebi ile köpek, kurt ve aslanla-

rın yaptığını yapar.

Vurmak, öldürmek, eliyle ve diliyle insanlara musallat

olmak gibi. Hile, aldatma, sûret-i haktan görünüp kandır-

ma, karıştırma, insanlar arasında fitne-fesat çıkarma se-

bebiyle, şeytanların yaptığını yapar.

Kendisine verilmiş akıl sebebiyle de, meleklerin yaptı-

ğını yapar. İlmi ve salâhı sevmek, kötü ve çirkin şeylerden

sakınmak, insanları barıştırmak, kendini süfli (alçak, âdi)

işlerden uzak tutmak, amellerin mâ’rifeti ile şad olmak, ce-

halet ve bilgisizlikten utanmak gibi.

Hakikatte insanın kabuğunda (özünde değil) dört şey

vardır: Köpeklik, domuzluk, şeytanlık ve meleklik. Kötüle-

nen ve kötü olan köpek; şekil, el, ayak ve derisi ile kötü-

lenmiş değil, belki, kendisinde bulunan insanlara saldırma

sıfatı sebebiyledir.

Domuz, şekil itibariyle mezmûm ve kötü olmayıp hırs,

şer, murdar ve çirkin şeyleri çok istemesi sebebiyledir. Kö-

peklik ve domuzluk ruhunun hakikati bu mânâlardır. İnsan-

da da aynıdır.

Bunun gibi şeytanlığın ve melekliğin hakikati, söyle-

yeceğimiz şu mânâlardır: İnsana, meleklerin nurlarının

eserlerinden olan akıl nuru ile sûret-i haktan görünmeyi

ve şeytanın aldatmasını keşif eylemesi emredildi. Böylece

şeytan, rezil ve rüsvay olur ve hiç fitne yapamaz.

(İmâm-ı Gazâli, Kimya-ı Saadet, 23.s.)

 

ALLÂH (C.C.) RIZASI İÇİN SEVMEK VE BUĞZETMEK

Allâhü Teâla, şöyle buyurmuştur: “Ey Peygamber! Ka-

firlerle (kılıçla) ve münafıklarla (delille veya tehditle) ci-

had et. Onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer

cehennemdir. O ne kötü gidiş yeridir” (Tahrim s. 9)

Nifak, kalpte gizlidir. Dolayısıyla, Hz. Peygamber

(s.a.v.)’in kalpte olan ihlâs ve nifaka, Allâh (c.c.) bildirmeden

muttali olması mümkün değildir. Allâhü Teâla, Peygamber

(s.a.v.) Efendimiz’e münafıklığını bildirdiği kişilerle kılıçla de-

ğil, dil ile mücadeleyi emretmiştir. Çünkü münafık, kelime-i

şehadeti söylemektedir. O bu hal üzere oldukça ölünceye

kadar kendisine müslümanlara ait hükümler uygulanır.

Âyette, Allâh (c.c.)’ün düşmanlarına karşı sert davranma-

nın güzel ahlâktan olduğuna işaret edilmiştir. Merhametlile-

rin merhametlisi olan Allâh Resûlü (s.a.v.), onlara karşı sert

davranmakla emrolununca başkalarının nasıl olmaları ge-

rektiğini siz düşünün. Bu, dostlara karşı iyi davranma gereği

ile çelişmez. Mü’minlerin bu özelliği Kur’an-ı Kerim’de şöyle

ifade edilmiştir: “Kâfirlere karşı gayet sert, kendi araların-

da ise son derece merhametlidirler” (Fetih s. 29)

Allâhü Teâla, Hz. Musa (a.s.)’a:

“Ya Musa, Benim için bir amel işledin mi?” diye sor-

  1. Musa (a.s.):

“Ya Rab, Senin rızan için namaz kıldım, oruç tuttum, sa-

daka ve zekât verdim” dedi. Allâhü Teâla:

“Bütün ibadetler senin içindir. Namaz kıldın, sana

burhandır. Oruç tuttun, sana cehennemden siper ve kal-

kandır. Sadaka gölge, zekat ise nurdur. Bunların hepsi

sanadır. Benim için ne yaptın?” buyurur. Hz. Musa (a.s.):

“Allâh’ım, o halde Senin rızan için olacak bir amele beni

irşâd eyle” dedi. Allâhü Teâla:

“Ya Musa, benim için dost ve yine benim için düş-

man edindin mi?” buyurdu. Musa (a.s.), en faziletli amelin

Allâh (c.c.) için sevmek ve Allâh (c.c.) için buğzetmek oldu-

ğunu anladı.

(İsmail Hakkı Bursevî (k.s.), Rûhu’l-Beyan Tefsîri, 9.c., 173-174.s.)

 

DÜNYA MALININ İNSANIN GÖZÜNÜ KÖR ETMESİ–1

Salebe, Ashâb-ı Suffa’dan bir zât idi. Bir gün Nebi

(s.a.v.)’den kendisinin zengin olması için Allâh (c.c.)’a duâ

etmesini istedi. Resûlullah (s.a.v.) “Ya Salebe, hakkında ha-

yırlısını iste.” buyurdu. Aradan biraz zaman geçince, Salebe

yine aynı şeyi istedi ve Resûlullah (s.a.v.) aynı cevabı verdi.

Üçüncü seferde de Salebe aynı taleple Resûlullah (s.a.v.)’in

huzuruna gelince, O (s.a.v.), mübarek ellerini açtı ve duâ bu-

yurdu. Daha sonra Salebe’nin malları Resûlullah (s.a.v.)’in

duâsı bereketiyle artmaya başladı. Hayvanları çoğalınca on-

larla ilgilenebilmek için cemaatle namazı aksatır oldu. Hay-

vanları daha da artınca onlarla daha rahat ilgilenebilmek için

şehir dışına yerleşti ve Cuma namazlarına da gelmez oldu.

Resûlullah (s.a.v.) Salebe’nin nerede olduğunu sorunca saha-

be efendilerimiz durumu anlattılar ve Nebi (s.a.v.) Efendimiz

“Vah Salebe’ye, vah Salebe’ye!” buyurdular.

Aradan zaman geçti, müslümanlara zekât emredildi.

Resûlullah (s.a.v.)’in zekât memurları, zekâtları toplamak için,

O (s.a.v.)’in fermanıyla beraber müslümanları dolaşmaya baş-

ladılar. Sıra Salebe’ye gelince, zekâtın ne olduğunu ve ne ka-

dar vermesi gerektiğini anlattılar. Salebe rahatsız oldu, ferma-

nı kendisi görmek istedi. Okuduktan sonra zekât memurlarına

“Siz diğer müslümanları dolaşın, bana sonra tekrar uğrayın.

Ben bu arada biraz düşüneyim.” dedi.

Zekât memurları Salebe’den sonra genç bir sahabeye uğ-

radılar ve gelme sebeplerini aynı şekilde izah ettiler. O sahabe

fermanı aldı, okudu, yüzüne gözüne sürdü ve “Şu deveyi alın.

Benim sürüm içinde en iyi devem odur. Şu kadar deveye bedel-

dir. Onu alın götürün.” dedi. Zekât memurları “Buna gerek yok.

Resûlullah (s.a.v.), bize malın en iyisini almamızı emretmedi.

Yeterli miktarı almamızı emretti.” deyince o sahabe “Resulul-

lah (s.a.v.) bizi muhatap almış, ferman ve memur yollamış. O

(s.a.v.)’e bizim malımızın en iyisini vermek yakışır.” cevabını

verdi. Bu sahabenin bu cevabı, Resûlullah (s.a.v.)’e bildirilin-

ce, O (s.a.v.) öyle bir dua etti ki orada bulunanlar “Resulullah

(s.a.v.) bu duayı keşke bize etseydi.” diye düşündüler.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, 168-170.s.)

 

DÜNYA MALININ İNSANIN GÖZÜNÜ KÖR ETMESİ–2

Zekât memurları o sahabeden sonra tekrar Salebe’ye

döndüler. Salebe onlara “Bu bir gadrdır.” cevabını verdi ve

zekâtını vermeyi reddetti. (Gadr kelimesi zulüm mânâsına

gelen bir merhametsizliği ifade etmektedir.) Zekât memurla-

rı, bu cevabı Resûlullah (s.a.v.)’e nakledince, O (s.a.v.) yine

en başta söylediği gibi “Vah Salebe’ye, vah Salebe’ye!”

buyurdular. Aradan zaman geçti, Salebe yaptığına pişman

oldu ve zekâtını da alarak Resûlullah (s.a.v.)’in huzuruna

geldi. Resûlullah (s.a.v.), “Allâh (c.c.) ve Resûlü’nün se-

nin zekâtına ihtiyacı yoktur.” diyerek onu geri çevirdi.

Hz. Ebubekir (r.a.)’in halifeliği zamanında zekâtını ver-

mek için onun huzuruna geldi. Hz. Ebubekir (r.a.): “Allâh Re-

sulü (s.a.v.)’in kabul etmediğini ben hiç kabul etmem.”

diyerek geri çevirdi. Hz. Ömer (r.a.)’in halifeliği zamanında

zekâtını vermek için onun huzuruna geldi. Hz. Ömer (r.a.):

“Allâh Resûlü (s.a.v.) de Ebubekir (r.a.)’in kabul etmedi-

ğini ben de kabul etmem.” diyerek geri çevirdi. Neticede,

Salebe zenginlik isterken mürted oldu (dinden çıktı) ve o

şekilde öldü. Salebe’nin bu muameleye tabi tutulmasının

asıl sebebi, Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’e merhametsizlik

isnâd etmesi olmuştur. Resûlullah (s.a.v.)’in zâtına düşman-

lık edenin ise affı yoktur. Allâh (c.c.), cümlemizi, bu şekilde

bir kötü akîbetten muhâfaza buyursun. Amin…

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, s.168-170)

 

NEBÎ (S.A.V.) İLE İLGİLİ BAZI HÜKÜMLER

Bir kimse Efendimiz (s.a.v.)’i ayıplasa kâfir olur. Efendi-

miz (s.a.v.)’in o yüce ahlakına eksiklik isnad etse kâfir olur.

Efendimiz (s.a.v.)’in aleyhine duâ eden kimse de kâfir olur.

Çirkin ifade ve lafızlarla Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e hakaret

eden kişi kâfir olur. “Efendimiz (s.a.v.)’i küçültmek maksa-

dı ile başka bir şeye benzeten kimse kâfir olur”. (Bedir şerhi

Reşid) “Peygamberimiz (s.a.v.)’in şahsına noksanlık nisbet

eden kimse kâfir olur”. Nebi (s.a.v.)’in sünnetini hafife almak

da küfürdür.

(Elfâz-ı Küfür, 103.s.)

 

TARTIŞMA VE MÜCADELEDEN UZAK DURMALIYIZ

Mirâ, her ne şekilde olursa olsun, başkasının sözüne iti-

razdır. Cümlede, telaffuz tarzında, mânada ve maksadda ku-

sur bulmaktır.

Mirâyı terk, her çeşit itiraz ve inkârı terk ile mümkündür.

Dinleyip duyduğun her söz doğru ise, onu hemen kabûl et,

şâyet dîn ile alâkalı olmayan yalan ve bâtıl bir söz ise, ona

da sükût eyle.

Cidâl ise, karşısındakini cevap veremez hale getirmek

maksadından ibârettir. Gâye, onu sözlerinde küçük düşürmek,

câhil göstermek ve kusurlu tanıtmaktır. Yani bir bakımdan

hakkı ortaya çıkarır gibi çalışırken, öte yandan karşısındaki-

nin kusurunu ortaya koymak sûretiyle onu küçük düşürmek

ve kendini büyük göstermektir. Bundan kurtuluş, susmasında

günâh olmayan her mücâdelede susmakla mümkündür.

Mücâdelenin en şiddetlisi de îtikad ve mezhep

mevzûlarında olanıdır. Zîra mücâdele fıtrî bir hâldir. Bir de

bunda sevab olduğu sanılırsa, mücâdele hırsı artar. Bu ise

sırf hatâdır. İnsâna yaraşan, kıble ehlinden dilini çekmektir.

Zîra mücâdeleye girişmek, karşısındaki adamı şaşırtır, yapı-

lan mücâdelenin bir aldatma olduğu korkusunu kendisinde

uyandırır, emsâline üstünlük sağlamak için inatlaşmayı hüner

sayar. Bunun için mücâdele yolu ile değil, gizli nasihat yolu ile

ikaza çalışmalıdır. Nasihatin fayda vermeyeceğini anlayınca

onu terk edip nefsi ile meşgûl olmalıdır.

Nitekim Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Dilini ehl-i kıbleden çe-

kip, onları ancak gücünün yettiği en güzel şekilde îkaza

çalışan kimseye, Allâh (c.c.) rahmet etsin.” buyurmuşlardır.

Mirâ ve cidâl dilin iki mühim âfetidirler. Mücâdelede ısrar,

onu tabiat haline getirir. Sonra bundan kurtulmak zor olur.

Mücâdeleden kurtuluş, nefsin üstünlük gösterisine sebep olan

kibir ve başkasını küçük göstermeğe sebep olan yırtıcılık va-

sıflarını kırmakla mümkündür.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Haklı olduğu halde mü-

cadeleyi terk eden kimseye, Allâhü Teâlâ, Cennetin orta-

sında bir ev inşâ ettirir.” buyurmuşlardır.

(İmam Gazâli, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, 3.c., 264-269.s.)

 

AMELLER NİYETLERE GÖREDİR

“Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir; herke-

sin niyeti ne ise eline geçecek odur. Kimin hicreti, Allâh

ve Resûlü (rızası ve hoşnutlukları) için ise, onun hicreti

Allâh ve Resûlü’ne müteveccih sayılır. Kim de nâil ola-

cağı bir dünya veya nikahlanacağı bir kadından ötürü

hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye göredir.”

İslâm’ın en ziyade ehemmiyet verdiği hususlardan biri ni-

yettir. Kişinin yaptığı işler niyete göre değer kazanır;

Buhârî-i Şerîf’te yer alan ilk hadîs olan niyet hadîsi’nde

Resûlullâh (s.a.v.): “Amellerin niyetlere göre değerlen-

dirileceğini” haber veriyor. Bazı âlimler bu niyet hadîsinin

İslam’ın üçte birini, bazıları da dörtte birini teşkil ettiğini söy-

lemiştir. “Resûlullâh (s.a.v.)in ‘ın hadîsleri arasında, bundan

‘hüküm olarak daha kapsamlı, manaca daha zengin, getirdi-

ği faideleri daha çok olan’ bir başka hadîs mevcut değildir”

değerlendirmesi de niyet hadîsi için yapılmıştır. Bu hadîsin,

Abdurrahman İbnu Mehdi otuz ayrı bahsi ilgilendirdiğini, Şafii

hazretleri ise yetmiş bahsi ilgilendirdiğini söylemiştir.

Çünkü, kulun kazancı ya kalbiyledir ya diliyledir, ya da

uzuvları iledir. İşte niyet, bu üç kısımdan biri ve en üstünüdür.

Çünkü niyet bazan ayrı olarak bir ibâdet olduğu halde, di-

ğerleri ibâdet olabilmek için ona muhtaçtır. Bu sebepledir ki,

Resûlullâh (s.a.v.): “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır”

buyurmuştur. Öyleyse, niyet üzerinde düşünecek olursan,

onun iki emrden (yani amelden) hayırlısı olduğunu anlarsın.

Birçok hadîslerinde, Resûlullâh (s.a.v.), cephede ölenle-

rin şehidlik sevabının niyetlerine göre olacağını belirtmiştir.

“Kim Allâh yolunda cihâd etmektedir?” mahiyetindeki bir

soruya “Kim Allâh’ın kelamı yüce olsun diye savaşırsa

işte o kimse Allâh yolunda cihaddadır” diye cevap vermiş-

tir. Bir diğer hadîste “Karşılıklı savaşan iki cephe arasında

nice öldürülenler vardır ki, gerçek niyetlerini ancak Allâh

bilir” buyrulmuştur.

(Kütüb-ü Sitte Tercüme ve Şerhi, c.16, s.114)

 

BÜYÜK GÜNÂHLARIN BAŞI DÜNYA MUHABBETİ

Bir Müslümân’ın dikkat etmesi gereken en önemli konu-

lardan biri dünya muhabbetinden kaçınmaktır. Nebî (s.a.v.):

“Büyük günahların başı dünya muhabbetidir.” (Beyhâkî)

buyurmuşlardır.

Muhammed Pârisâ Hazretleri bir gün hacc veya umre için

Mekke’ye giderken yolda bir kasabaya uğruyor. Çarşıda gi-

derken bir kuyumcu dükkânı ilgisini çekiyor. Genç bir dükkân

sahibi içerideki müşterilerle ilgileniyor, alışveriş de altın para

üzerine. Hazret içinden: “Üç dünyalık bir araya gelmiş; genç-

lik, mal ve müşteri.” diyor ve gencin haline üzülüyor. Keşfen

kalbine nazar atfedince görüyor ki o genç Allâh (c.c.)’yu zikir

ile meşgul. Bunun üzerine Hazret: “El kârda gönül yârda.”

buyuruyor. Görülüyor ki Allâh (c.c.)’yu zikre hiçbir şey mâni

değildir. Peki bizleri zikirden mâni kılan nedir? Dünya mu-

habbeti.

Ruh’ül Beyân Tefsiri’nin beyânına nazaran; kullar hesaba

çekildiginde Cenâb-ı Hakk’ın: “Niye benim zikrimden yüz

çevirdin?” sorusuna kendi hallerine göre cevaplar verecek:

“Ben çok zengindim, malım seni zikirden gâfil bıraktı beni.”

diyene, Allâh (c.c.): “Sen benim Süleyman kulumdan daha

mı zengindin?” diyecek. “Benim çok hastalıklarım, dertlerim

vardı o yüzden Seni zikredemedim” diyene: “Benim Eyyûb

kulumdan daha mı hastalıklı dertli idin, o hiçbir zaman

benim zikrimi unutmadı.” diyecek. “Çok dardaydım.” diye-

ne: “Benim Yunus kulum balığın karnında da beni zikre

devam etti, sen ondan daha mı dardaydın?” diyecek. Her-

kes kendi haline göre cevaplar verecektir. Hakk Teâla haz-

retleri; “Allâh, sînenizde iki kalb yaratmadı…” (Ahzâb s. 4)

buyurmaktadır. Yâni bir tane kalb bulunur, onda da ya dünya

olur ya da Mevlâ. Kalbde Mevlâ’nın bulunması demek de,

Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetinin kalbi ihâta etmesi, doldurma-

sı demektir. Dolayısıyla bir insan îmânının kemâle ermesini

istiyorsa Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’in emir ve yasaklarına

sıkı sıkıya sarılmalıdır.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler 1, s.39-41)

 

AHLAKI DEĞİŞTİRMEK MÜMKÜN MÜ?

Ebid’derdâ (r.a.)’den rivâyetle Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Bir dağın yerinden kayıp yer değiştirdiğini işitirseniz, bu

hadiseyi tasdîk ediniz. Ve fakat bir adamın ahlakının değişti-

ğini işitirseniz, tasdîk etmeyiniz. Zira adamın ahlakı, cibilliye-

ti ne ise, öyle olur.” (Mişkatü’l Mesâbih)

Hadîs-i şerîf şöyle anlaşılmalıdır:

İnsanın yaratılıştaki soy sop, cibilliyet ve tabiatı îcabı, hakkın-

da kaderi ilâhide ne şekilde tesbit edilip yazıldı ise, o yazılan kazâ

ve kader şeklinin icâbı, amel ve ahlakına tabî olan kişide tabiat ve

ahlakının değişmesi olmaz, Yani asılda değişme olmaz. Mesela

bir âyeti kerîmede şöyle buyrulmuştur:

“Öfkelerini yutanlar, takva sahipleridir.” (Âl-i İmran s. 134)

Bu âyeti kerîmede “öfkelerini yutanlar.” buyrulmuştur da “Öf-

kelerini yok edenler.” denilmemiştir.

Âyet-i kerîme de beyan edildiği üzere, öfke ve gazâbı tama-

men yok etmek zikredilmiyor da, öfke ve gazâbı yutarak kötülüğü

önleyenlerin faziletinden bahsediliyor.

Demek oluyor ki, kötü ahlâkdan olan gazâbın aslını söküp

atmak imkânı olmuyor veya olmayacak da, o öfke ve gazâb du-

rurken zararını önlemek için öfkenin yutularak sabrediilmesi em-

rediliyor.

Yani aslî olan şeyde her ne kadar değişme olmaz isede vasfî

olanlarda irâde ve çalışmaya bağlı şekilde tezahür ederek değiş-

me olur veya olabilir. Ahlâkın sıfatlarının değişmesi ve yenisinin

getirilmesi mümkündür.

Nİtekim bir hadîsi şerîfde şöyle buyurulmuştur:

“Ahlakınızı, güzelleşiriniz.”(Mirkat, 163)

Diğer hadîsi şerîf meali şöyledir:

“Ey Allâh’ım! Yaratılışımı güzel halkettiğin gibi, Ahlakımı

da güzelleştir.” (Mirkat 163)

“Ey îmân edenler! Allâh’dan korkunuz ve sâdıklarla bera-

ber olunuz.” (Tevbe s. 119)

Özetle mümin, mazbut ve iyi ahlak sahibi olmak için, ahlakını

güzelleştirici amelleri işlemesi ve güzel ahlaklı kimselerle beraber

bulunması lâzımdır.

(Hâfız Münziri, Mişkât El Mesâbih Tercümesi, c.1 s.248-250)

 

 

 

 

ALLÂH İÇİN SEVİŞMEK VE BİRLİK OLMAK

Hazret-i Ömer (r.a.) şöyle buyuruyor:

“Gece kâim, gündüz sâim olan, malını mülkünü tasadduk

eden ve harplerde kahramanca çarpışan bir kimse, eğer sev-

diğini Allâh için sevmiyor ve buğz ettiğine de Allâh için buğz

etmiyor ise, yaptıklarından hiçbir fayda göremez.”

Müslümânlar kendi aralarında Allâh-ü Teâlâ’nın emrettiği

şekilde birleşmiyor ve Allâh’ın gösterdiği yolun hâricinde bir yol

ta’kib ediyorlarsa, Allâh muhâfaza buyursun, zilletin çukuruna

yuvarlanmışlar demektir.

Bu takdîrde dinlerinin düşmanlarına boyun eğmek onların

kabzasına düşmek ve istibdâdları altında yaşamak mecburi-

yetinde kalırlar.

Allâh-ü Teâlâ Hazretleri, Enfâl Sûresi, Âyet: 1’de:

“Allâh’tan korkun ve birbirinizin arasını düzeltin.” buyu-

ruyor. Yani Allâh’tan korkun ve Allâh’ın gazâbını celbedecek

münâzaalardan, anlaşmazlıklardan sakınarak, aranızdaki hoş-

nudsuzlukları îzâle edin.

Hakk Teâlâ Hazretleri, Sûre-i Enfâl, Âyet: 46’da: “Birbiri-

nizle nizâlaşmayın! Sonra içinize korku düşerek devletiniz

elden gider.” buyurmaktadır. Allâh-ü Teâlâ, mü’minlerin kendi

aralarında nizâ’ ve ihtilâfa düşmelerini men’ etmekle böyle bir

tehlikenin vukûunda şu iki neticenin zuhûr edeceğini, bildir-

mektedir:

  1. Bu hâlin başarısızlık, zayıflık, soğukluk ve korku husûle

getirmesi

  1. Bu yüzden kuvvet ve azametin, şevket ve salâbetin el-

den gitmesi

Şu hâlde, ancak kalbler ve gâyeler birleştiği zaman yardım

ve selâmete ulaşılır, dilekler kemâliyle tahakkuk eder.

İşte bunun içindir ki Hakk Teâlâ Hazretleri, insanların günde

beş def’a mescidlerde bir araya gelmelerini ve haftada bir def’a

câmide toplanmalarını, senede iki def’a bayram münâsebetiyle

bir mekânda cem’ olmalarını ve ömürlerinde bir def’a da hacc

vesîlesiyle bütün beldelerden gelip Beytullâh’ın etrafında birle-

şip Arafât’ta hep birlikte vakfeye durmalarını emretmiştir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Musâhabe, c.1 s.16-18)

 

UTANMIYORSAN İSTEDİĞİNİ YAP!

Bu yazımızda guslün insanların görmeyecegi bir yerde

yapılması, yalnızken çıplak bir şekilde gusledilebileceği

ve bu durumda bile örtülü olarak yıkanmanın müstehap

olduğu hususları incelenecektir.

İbn Abbas (r.a.)’in rivayetine göre Resûlullâh (s.a.v.)

şöyle buyurmuştur:

“Allah size çıplaklığı yasaklamıstır. Büyük abdest,

cinsel ilişki ve gusletmek olmak üzere üç durum dı-

şında sizden ayrılmayan Allah’ın meleklerinden uta-

nın. Biriniz çıplak bir arazide gusledeceği zaman el-

bisesine bürünsün, bir duvarı ya da devesini siper

alarak yıkanmak suretiyle kendisini gizlesin.”

Bu anlamdaki bir diğer hadiste de şöyle buyurulur:

“Dört haslet peygamberlerin sünnetindendir: Hayâ,

güzel koku sürünmek, misvak kullanmak ve evlen-

mek.” (Tirmizî, Ahmed b. Hanbel) Hayâ güzellik, hayâsızlık

çirkinliktir.

Hadîste meleklerden utanılması emredilmekte ve çıp-

laklık yasaklanmaktadır. Bu, yasaklık hükmüne riâyetin

vâcib olduğunu göstermektedir. Nitekim İbn Abidîn’nin

açıklaması şöyledir: Doğru olan görüşe göre yalnız iken

de avret yerinin örtülmesi vâcibtir. Hadîsin zâhirinden

namaz dışında yalnız iken sadece diz ile göbek arasının

örtülmesinin kastedildigi anlaşılmaktadır. O yüzden yalnız

iken, avret yeri olsa da kadının bunun dışındaki yerlerini

örtmesi vâcib değildir. (Müstehâbdır) Buna göre evinde

yalnız iken kadın başını açabilir (örtmesi  daha uygundur).

Mahremlerinin yanında da başörtüsü giyinmesi daha

uygundur. Ancak bu mahremlerinin kendisine bakması

helâl olan yerleri hakkında böyledir. Karnı ve sırtı gibi

mahremlerinin bakması helâl olmayan yerlere gelince,

bunları yalnız iken de örtmelidir.

(Eşref Ali et-Tehânevî, Hadîslerle Hanefi Fıkhı, c.1 s.267)

 

MüslüMân’I TELAŞLANDIRMAK

YASAKLANMIŞTIR

Biz Peygamber (s.a.v.)’in yanında oturuyorduk. Bir kişi

pabuçlarını unutarak gitti. Başkası o pabuçları alıp altına

koydu. Pabuç sahibi kişi gelince “Nerede pabuçlarım?” diye

sordu. Oradakiler “Biz görmedik” dediler. Öbür kişi pabuçla-

rı göstererek “İşte bunlar” deyince Hz. Peygamber (s.a.v.)

“Müminleri korkutmak nasıl olur?” (Taberânî) dedi. “Ey

Allâh’ın Resûlü (s.a.v.), bunu şaka olsun diye yaptım” dedi.

Hz. Peygamber (s.a.v.) “Mü’mini korkutmak nasıl olur” sö-

zünü iki veya üç defa tekrarladı.

Bir kişi, başka birisinin ayakkabısını alarak şaka olsun

diye gizledi. Hadise Hz. Peygamber (s.a.v.)’e anlatıldığında

“Sakın Müslümânı korkutmayınız. Müslümânın korkutul-

ması büyük bir zulümdür” (Taberânî) dedi.

Biz Peygamber (s.a.v.)’le birlikte bir yolculukta bulunuyor-

duk. Bir kişi devenin sırtında uyukladı. Başka bir kişi onun

okdanlığından bir ok çekti. O kişi korku içerisinde uyanınca

Hz. Peygamber (s.a.v.), “Herhangi bir kişiye herhangi bir

Müslümânı korkutmak helâl değildir” (Taberânî) buyurdu.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’le birlikte namaz kılan bir göçe-

be, okdanlığını yere koymuştu. Arkadaşlardan birisi onu aldı.

Resûlullâh (s.a.v.) selâmı verdikten sonra, o göçebe  “Be-

nim okdanlığım nerededir?” diye sordu. Bazı kimseler de

güldüler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) “Kim Allâh

(c.c.)’a ve ahiret gününe îmân ederse, sakın herhangi bir

Müslümânı korkutmasın” (Taberânî) buyurdu.

“Arkadaşınızın bir şeyini ciddi olarak da, şaka olarak

da almayın!” (Tirmizî)

“Bir kimse, bir mümini korkutursa, Allâhü Teâlâ da,

uzunluğu bin yıl olan günde, onun korkusunu artırır.”

(Deylemi)

“Bir Müslümânı korkutan, kıyâmet korkularından

emin olmaz.” (Beyhaki)

(M. Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe,  c.2 s.440)

 

KANÂAT TÜKENMEZ BİR HAZİNEDİR

Kanâat güzel bir huydur ki, onu kendine âdet edinen bir

kimse dâimâ azîzdir. Kanâatin zıddı tamah ve hırstır ki, bunu

huy edinenin cezâsı mahrûmiyyettir. Hırs ve tamahdan ken-

dini kurtaramayan, her zaman zelîl olur. Hırs ve tamah, rızkı

arttırmaz. Kanâat ise bitmez tükenmez bir hazinedir.

“Rabbinin rahmetini onlar mı taksim edip paylaştırı-

yorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında

Biz taksim ettik; birbirlerine iş gördürmeleri için kimini

kimine derecelerle üstün kıldık; Rabbinin rahmeti, onların

biriktirdikleri şeylerden daha iyidir.” (Zuhrûf s. 32)

Hadîs-i şerîfte buyurulmuştur ki: “Ey âdemoğlu, ihtiyâcın

olan yanındadır. Sen ise seni azdıracak ve zulme daldıra-

cak olanı istiyorsun. Ey âdemoğlu, ne az rızkına kanâat

edersin, ne de çok ile doyarsın. Ey âdemoğlu, cesedin

günâh ve hastalıktan sâlim, meslek yolun emîn, günlük

rızkın yanında olarak sabaha çıktığın vakit, seni Hakk

(c.c.)’dan meşgûl ve rahatsız eden bitmez düşünce, hırs

ve tamahdan (açgözlülükten) ibâret olan dünyâ varsın

helâk olsun, yok olsun.”

Yine bir hadîs-i şerîfte buyurulmuştur ki: “Şübhesiz

Rûhu’l-kudüs (Hz. Cebrâîl (a.s.)), kalbime vahy ile üfür-

dü ki; elbette hiçbir kimse ecelini tamamlayıncaya ve rız-

kını tamâmen alıncaya kadar ölmez. Binâenaleyh, Hakk

Te‘âlâ’nın behemehâl vereceğine itimatsızlık etmekten

sakınarak Allâh (c.c.)’dan korkunuz ve rızkı, hırs ve ta-

mah ile değil de güzel yollarla isteyiniz. Rızkınızın geç

gelmesi herbirinizi ma‘siyetle (günaha girerek) istemeye

sürüklemesin. Zîrâ Allâh (c.c.) nezdindeki rızık ve sâir

matlûblara (isteklere) ancak tâat yani Allâh (c.c.)’dan

râzı olup rızâsına boyun eğmek ile nâil olunur. Cenâb-ı

Hakk’ın rızık olarak verdiğini hırslının hırsı çekip getir-

mez, istemeyenin istememesi ve çirkin görmesi de rızkı

geri çevirmez.”

(Ahmed Kemâleddîn Üstün, Elli Dört Farz Şerhi, s.146)

 

İSLÂM BÜYÜKLERİNİN ZÜHD ANLAYIŞLARI

Zühd Allâh (c.c.) yanında bulunana kendi yanında olandan

daha fazla güvenmedir. Resûlullâh (s.a.v.)’in kırk gün süre ile

evinde ateş ve kandil yanmadığı olmuştur. Hz. Âişe (r.anhâ)’ya

sorulur: “Peki bu süre zarfında yaşamınızı ne ile sürdürüyor-

dunuz?” Cevap verir: “İki siyah ile yani hurma ve su ile” Yine

Hz. Âişe (r.anhâ) şöyle diyordu: “Resûlullâh (s.a.v.)’in ruhu

yamalı bir kaftan ile Urmî mamülü kalın bir izar içinde alındı.”

İbrahim b. Edhem (r.aleyh) şöyle diyordu: “Zâhidlik üç sı-

nıftır:

  1. Farz olan zâhidlik, bu, haramlardan kaçınmakla olur
  2. Vâcib zâhidlik, bu da şüpheli nesnelerden kaçınmakla

olur

  1. Sünnet-i Seniyye olan zâhidlik, bu da helâl nesnelerde

gösterilen (ihtiyaçtan fazlasını terk etmek ve sevgisini kalbe

sokmamak sûretiyle olan) zâhidliktir.

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle diyordu: “Benim durumum ile

dünyanın durumu bir ağacın altında gölgelenip ardından

yola koyulmak üzere ağacın altından ayrılan adamın halini

andırmaktadır.” (Tirmizî)

Ebû Süleyman ed-Dârânî (r.aleyh)’in bir uyarısı: “Kişi hanı-

mını ve ailesini dünyaya karşı zâhidlik yapmağa zorlayamaz,

ama kendilerini böyle olmağa çağırabilir, davetine icâbet eder-

lerse ne âlâ; etmezlerse kendisi zâhidlik yapar, ailesine de on-

lara yararlı olan şeyleri getirir.”

Yine bu zât şöyle diyordu: “Seni Râbbinden başka bir şeyle

meşgul eden aile, mal, hasılı her şey eğer seni Allâh (c.c.)’ün

zikrinden alıkoyuyorsa, senin için bir uğursuzluktur.”

Bunun nedeni şudur: Çünkü Allâhü Teâlâ bütün varlıkları

kula Râbbini hatırlatacakları bir hüviyette yaratmıştır, bu ha-

tırlatma gerçekleştiğinde bu varlıklar kul için hayırlı konumun-

dadırlar. Ama aksi olur, varlıklar kula Râbbini hatırlatma vesi-

lesi olmaktan geçtik onunla Râbbi arasına giren birer perdeye

dönüşürlerse çoluk çocuk, servet kul için en büyük fitne olur.

(İmâm-ı Şa’râni, Selef-i Sâlihin’in Yüce Ahlâkı, s.460)

 

YALAN SÖZLERDEN UZAKLAŞMAK

Allâhü Te‘âlâ şöyle buyurdu: “Dikkat ediniz ki, Allâh

(c.c.)’ün la‘neti yalancılar üzerinedir.” (Âl-i İmrân s. 61) Yine

başka bir âyet-i kerîmede “Hanîfler olarak yalan sözden

uzaklaşınız” (Hacc s. 30-31) buyurdu.

Ebû Yâ‘lâ’nın Ömer b. el-Hattab (r.a.)’den naklettiğine

göre Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kul îmânın hakîkat

ve kemâline varamaz; meğer ki şakayı yalanı yine hak-

lı olsa bile mücâdeleyi de terketsin.” Şakanın kötü ola-

nından veya onun çok olanından kaçınsın. Mücâdelede

haklı da olsa buğz ve fitne doğuracağı ve bunlara sebep

olacağı için terk eder. Ebû Berze (r.a.)’in naklettiği hadîste,

Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu işittim: “Yalan; iki

dünyâda da yüzü karartır, koğuculuk da kabir azâbıdır.”

(İbn-i Hibban)

Koğuculuk; ifsâd vechi üzere söz nakletmektir. Söz götü-

rüp getirme diye de tâbir ederiz. İbn-i Ömer (r.a.)’in naklettiği

hadîste, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kul; yalan söy-

lediği zaman melek o yalan sebebiyle gelen kerih ko-

kudan dolayı bir mil ondan uzaklaşır.” (Tirmizî) Melekten

murâd; rahmet ve hafaza meleğidir.

Hz. Âişe (r.anhâ) demiştir ki: Halkın; Resûlullâh (s.a.v.)’e,

yalandan daha sevimsizi yoktur. Onlardan birinin yalanına

muttali olunca onu kalbinden çıkarır. Onun tevbe ettiğini

bilinceye kadar da kalbinden çıkarması devam eder. Yani

bu çıkartmak tevbe vaktine kadar devam eder. Onun tev-

besini bildiği zaman onu kalbine sokar. Çünkü o mü’minlere

merhametli raûf ve rahîmdir. Böylece yalanın ne kadar kötü

olduğu Peygamber (s.a.v.)’in ona buğzunun derecesinden

bilinmiştir.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, yalan söyleyenin ağzının

bir taraftan kulağına kadar demir çengelle yırtılacağını, diğer

tarafa geçildiğinde, önceki yırtılan tarafın iyi olacağını, sonra

iyi olan tarafın tekrar yırtılarak bu şekilde kıyâmete kadar,

kabrinde azâbın devam edeceğini bildirmiştir.

(Muhammed Hâdimî (rh.a.), Berika, c.4 s.360-363)

 

SÜKÛTUN FAZÎLETİ

Dilini salıverip, dizginlerine sahip olmayanı, şeytân her

sâhada oynatır. Onu büyük bir uçurumun kenarına ileterek

helâke sürükler. İnsanları yüzüstü cehenneme düşürecek

olan, onların dillerinin belâsıdır. Dilin kötülüğünden ancak,

onu Şeriat dizginine vurup Dünyâ ve Âhirete yarayacak söz-

lerde kullanan, hâl ve istikbâlde tehlike doğuracak sözlerden

tutanlar kurtulabilir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz bir çok

hadîs-i şerîfleri’nde bu meseleye dikkat çekmişlerdir.

“Âdem oğlunun hatâlarının çoğu dilindedir”, “Sükût

eden kurtulmuştur”, “Allâh (c.c.)’ya ve âhiret gününe

îmânı olan, hayır söylesin veya sükût etsin”, “Hayır ol-

mayan her sözden dilini çek, ancak bu sâyede şeytâna

galebe çalarsın”, “Sükût eden ve vakarlı gördüğünüz

mü’mine yaklaşınız; çünkü onun hâli hikmet telkîn et-

mektedir”, “İnsanlar üç kısımdır. Bir kısmı kârda, bir kıs-

mı selâmette ve bir kısmı da helâktedir. Kârda olanlar,

Allâh (c.c.)’yu zikredenlerdir. Selâmette olanlar diline

sâhip olanlardır. Helâke gidenler ise bâtıl ve boş sözlere

dalanlardır.”

“Mü’minin dili kalbinin ötesindedir. Bir şey söy-

leyeceği zaman önce onu düşünür ve sonra konuşur.

Münâfık bunun aksine, kalbi dilinin ötesindedir. Bir şey

söyleyeceği zaman onu düşünmeden söyler.”, “Çok ko-

nuşanın sürçmeleri çok olur. Düşük sözleri çok olanın

günâhı çoğalır. Günâhı çok olana yaraşan da ateştir”

Hz. Ebû Bekir (r.a.) konuşmamak için ağzında çakıl

taşı saklardı. Eli ile dilini gösterir ve, “Başıma gelen bütün

felâketler bundan gelmiştir” derdi. Az konuşan, iki fazîleti

toplar. Bunlardan biri dîninde selâmet, diğeri de arkadaşını

anlamak ve dinlemek fazîletidir.

Bütün bunlarla beraber sükût etmekte aklını başına al-

mak vardır. Vakar vardır. Fikir, zikir ve ibâdet için huzûr var-

dır. Dünyada dedikodulardan, âhirette de bunların hesâbını

vermekten selâmet vardır.

(İmâm-ı Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, c.3 s.245-255)

 

ALLÂH (C.C.) KORKUSUNDAN AĞLAMALIYIZ

Abdullâh b. Mes’ud (r.a) şöyle anlatıyor: Hz. Peygam-

ber (s.a.v.) bir gün “Bana Kur’ân oku!” dediler. Ben de “Ey

Allâh’ın Resûlü! Kur’ân sana inmiş olduğu halde sen benden

sana Kur’ân okumamı mı istiyorsun?” dedim. Bunun üzerine

“Kur’ân’ı başkasından dinlemek hoşuma gidiyor” buyur-

dular. Böylece İsrâ Sûresi’ni okumaya başladım.

“Acaba her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de

bunların üzerine şahit kıldığımız zaman (halleri) ne ola-

caktır” mealindeki 41. âyete geldiğimde “Yeter!” buyurdular.

Baktığımda gözlerinden yaşlar akıyordu.

Ebû Hureyre (r.a) şöyle anlatıyor: “Şimdi siz bu sözden

(Kur’ân’dan) mı hayrete düşüyorsunuz? (Günahlarını-

  1. za) ağlamıyorsunuz da (Kur’ân ile alay ederek) gülüyor-

sunuz” (Necm s. 59-60) âyetleri nâzil olunca Nebi (s.a.v.) ve

Ashâbı (r.a.e) ağladılar.  Hz. Peygamber (s.a.v.) “Allâh (c.c.)

korkusundan ağlayan bir kimse cehennem ateşine gir-

mez. Günâh üzerinde ısrar eden de cennete giremez. Eğer

siz günâh işlemeyecek olsaydınız Allâhü Teâlâ sizin yeri-

nize kendilerini affedebileceği, günâh işleyen bir kavim

getirecekti” buyurdular. (Beyhaki)

Bir gün bir kabir üzerinde duran Hz. Osman (r.a)  müba-

rek sakalı ıslanıncaya kadar ağladı. Yanındakiler “Sen cennet

ve cehennemden bahsederken ağlamıyorsun da kabri hatır-

ladığında mı ağlıyorsun?” dediler. O da cevap olarak şunları

söyledi: “Ben Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “Kabir âhiret durak-

larının ilkidir. Kişi bundan kurtulabilirse ondan sonraki

duraklar kolaydır. Yok eğer kurtulmazsa ondan sonrakiler

çok daha şiddetlidir. Hiç bir manzara kabrin manzarasın-

dan daha korkunç olamaz” buyurduğunu işittim.” (Tirmizî)

Ebû Hureyre (r.a) ölüm döşeğinde yatarken ağladı. “Niçin

ağlıyorsun ey Ebû Hureyre?” diye sorulduğunda şunları söyle-

di: “Beni dünyanızdan ayrıldığım için ağlıyorum zannetmeyin.

Yolum uzun, azığımsa azdır; işte ben bunun için ağlıyorum.

Ben şu anda cennet ve cehenneme açılan iki kapı arasında

bulunuyorum ve beni hangisine sokacaklarını da bilmiyorum.”

(M. Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.3 s.176-180)

 

İNSANLARI AFFEDEBİLMEK

Abdullâh îbni Zübeyr (r.a.)’den Minber üzerinde şöyle de-

diği işitilmiştir;

“Bağışlama yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz

çevir.” (A’raf s. 199)

Âyeti okuduktan sonra dedi ki;

“Allâh’a yemin ederim! Bu Âyet-i Kerîme ile insanların

ahlâkından en kolayını almaktan başka bir şey ile emredil-

memiştir. Allâh’a yemin ederim ki, ben insanlarla arkadaşlık

ettiğim müddet bunu uygulayacağım, (insanlar için günah ol-

mayan kolay tarafı tutacağım, onlara iyi muâmele edip güçlük

çıkarmayacağım).” (Ebû Davud)

A’raf sûresinin 199 uncu Âyet-İ Kerîmesinde üç hususa

işaret buyurulmaktadır :

  1. İnsanlara afv ile muâmele etmek. Afvın lügat manâsı;

bağışlamak, silmek, yok etmektir. Afv kelimesi Cenâb-ı

Hakk’a nispet edildiği zaman, kullarına azâb etmeyişi, onların

günâhlarını mahvedişi ve silmesi manâsını taşır. Ayrıca bir şe-

yin en iyisine, en seçkinine ve enfesine de afv denir. İnsanların

afv ile muâmele etmesi, hem kendilerine edilen zulmü bağışla-

maları, hem de ahlâkın iyi ve kolay tarafını seçerek hemcinsle-

ri ile geçinmeleri ve idare etmeleri demektir. İşte Cenâb-ı Hak

bize bunu emretmektedir.

  1. İkinci husus olarak Allâh Teâlâ bize ma’rufu (iyilik etme-
  2. yi) emretmektedir. Allâh Tealânın ve Peygamberinin emirleri

gereğince hareket etmek ve bu buyrukları tavsiye edip öğret-

mek hep maruf olan işlerdir. Her mükellef elinden geldiği kadar

öğrenip yaşamak ve başkasına da öğretip tatbikine çalışmak

sorumluluğunu taşır. Bu, müminlere düşen önemli bir vazifedir.

  1. Cahillerden yüz çevirmek. Gerçeği kabul etmeyen ve

söz dinlemeyen inatçı cahillerden hoş ve iyi bir hareketle yüz

çevirmek gerekir. Çünkü cahiller sözlerini bilmezler, fesad

çıkartmaya sebep olurlar ve ahengi bozarlar. Buna meydan

vermemek için sabırla ve yumuşak bir huyla mücadeleyi terk

etmek lâzımdır.

(İmam Buhârî, Edeb-ül Müfred, c.1 s.259-260)

 

İNSANLARLA ÇEKİŞMEK KALbİ MEŞGUL EDER

Husumet yani kin ve düşmanlığa neden olacak şekilde çe-

kişmek, dünyevi bir sebeple inatlaşmak, dilin âfetlerindendir.

Hasımlaşmanın terkedilmesi, hasımlaşma dışında bir yol bu-

lun-duğu müddetçe daha iyidir. Yani, eğer hakkını karşı tara-

fın gönül hoşluğu ile rızasıyla alması mümkün olursa, güzel

bir davranışla istemesi ve kişileri barış ortamına sevketmesi

gerekir. Çünkü tartışma ile iki kişi arasında kin hâsıl olur. Hat-

ta öyle ki; onlardan herbiri diğerinin kötü durumuna sevinir ve

sevincine de hüzünlenir.

Husumetteki zararların en azı kalbin meşgul olmasıdır.

Hatta namazında kalbi husûmete takılı halde olur. O halde

zaruret olmaksızın husûmetin kapısını açmamaya gayret

etmelidir. O halde kim husûmette haddi aşmaz, sabrederse

çok sevâb kazanır. Çünkü zorluk arttıkça sevâb da artar. İn-

sanın sevâbı; karşılaştığı zorluk ölçüsündedir.

Nitekim Allâhü Teâlâ şöyle buyuruyor; “İnsanlara güzel

söz söyleyiniz”. Peygamberimiz (s.a.v.) de “Güzel söz sa-

dakadır” buyurmaktadır.

Buhârî ve Müslim’in, Âişe (r.a.)’den nakillerine göre,

Resûlullâh (s.a.v.) buyurmuştur ki: “Şüphesiz Allâhü

Teâlâ’ya insanların en sevimsizi, husûmeti şiddetli ola-

nıdır”.

Ebû’d-Dünya’nın Ebû Hureyre (r.a.)’den nakletmiş olduğu

habere göre; Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kim

bir husûmet hakkında ilimsiz mücâdele ederse, bundan

çıkıncaya kadar Allâhü Teâlâ’nın gazâbında kalmakta de-

vam eder”. Yani bunu terkeder ve bundan sahih bir tevbe

ile tevbe ederse bu husûmetten çıkmış demektir. Zehebî;

bundan şu hükmü çıkarmıştır: îlimsiz mücadele büyük

günâhlardandır. Çünkü yanlış yapmaya daha çok müsaittir.

Başka bir Hadîs-i Şerîfte; “Sizi insanlarla hasımlaş-

maktan sakındırırım, çünkü o güzelliği toprağa gömer,

ayıbı ise ortaya çıkartır” buyurdu. (beyhaki)

(Muhammed Ebû Said Hadimi, Berika c.4 s.435-438)

 

HASEDİN TEDAVİSİ VE YûSUF SURESİ

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz buyuruyor ki: “Hasedden ha-

zer edip sakınınız. Zîrâ muhakkak hased ateşin odunu ya-

kıp erittiği gibi hasenâtı yer” (İbn Mâce)

Bazı hukemâ demişlerdir ki: “Hased eden kimse beş vechile

Rabbine itirâz etmiş olur.

  1. Cenâb-ı Hakk’ın nimetini başkasında ızhar etmesine buğ-

zeylemiş olur.

  1. Rabb Teâlâ’nın taksîmine itirâz edip, böyle yapmasaydı

da taksîmini böyle yapsaydı diye itirâz etmiş olur.

  1. “Allâh Teâlâ Fazlını dilediğine verir.” Fazl-ı İlâhî’ye

buhl (cimrilik) izhâr eylemiş olur. (Maide s. 54)

  1. Allâh Teâlâ’nın; velî, dost ittihâz buyurduğu bir kulunun

hizlânını (yardımdan mahrûmiyet) ve nimetin ondan gitmesini

murâd etmiş olur.

  1. İblîs’in hased sıfatına iştirâk etmiş olur.

Bir kimse Sûre-yi Yûsuf’u okumaya devam edip manasını

da düşünürse Yûsuf Aleyhisselâm’ın vasıl olduğu sürûra nail

olur.

Yahudî âlimleri müşriklerin reislerine dediler ki: “Sorun Mu-

hammed (s.a.v.)’e Ya’kûb (Aleyhisselâm)’ın aile efrâdı niçin

Mısır’a göçtüler?” Bunun üzerine Sûre-i Yûsuf indi.

Übeyy bin Kaab (r.a.), Resûlullâh (S.A.V) Efendimiz’in şöyle

buyurduğunu rivâyet ediyor:

“Kölelerinize Sûre-i Yûsuf’u ta’lim edip öğretiniz. Zîrâ

herhangi bir Müslümân (bunu) yazıp ehline ve kendi kö-

lesine öğretirse Allâh-ü Teâlâ (c.c.) onun sekerât-ı mevtini

kolaylaştırır. Hiç bir müslime hased etmemeye de kuvvet

verir.” (Ruhul-BeyanTefsiri)

Yusuf (a.s.)’ın kıssası kıssaların en güzelidir. Zîrâ bu sûrede

firkat (ayrılık), vuslat (kavuşma), gurbet, taltif, ta’nif (azarlamak),

aşk, âşık, ma’şuk, habis, halâs (kurtuluş) kayd, ubûdiyyet, ıtık

(azadlık), teâruf (tanışma), tenakür (tanımama), İkbal, firar, işa-

ret, beşâret (müjde), tâ ’bir, tefsîr, ta’sîr (zorlaştırma), teysîr (ko-

laylaştırma), ve başka hiçbirinde olmayan latîf kıssalar, muhtelif

muâmeleler mevcuttur.

Aynı şekilde nefsi emmarenin tezkiye ve tasfiyesi de vardır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Hz. Yusuf (a.s.), s.10)

 

DÜNYAYA BEL BAĞLAMAMAK GEREKİR

Yüce Allâh (c.c) şöyle buyurmuştur: “Dünya hayatı,

gökten indirdiğimiz su gibidir ki, insanların ve hayvanla-

rın yiyeceği olan yeryüzünün bitkileri onunla karışmıştır.

(bu su nedeniyle) yeryüzünün süslenip bezendiği ve ye-

rin sahiplerinin bütün bunlara sahip olduklarını sandık-

ları sırada, gece veya gündüz buyruğumuz o yere gelir

ve orayı hiçbir şey bitirmemişe çevirir de sanki bir gün

önce hiç bir şey yokmuş gibi oluverir. Düşünen bir top-

lum için âyetleri işte böyle açıklamaktayız.” (Yunus s. 24)

“Ey insanlar! Allâh (c.c)’ün verdiği söz şüphesiz ger-

çektir, sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı

şeytânda Allâh (c.c) hakkında sizi kandırmasın.” (Fâtır s.

5)

“Bu dünya hayatı eğlence ve oyundan başka bir şey

değildir. Ahiret yurdu ise işte asıl hayat odur. Keşke bir

bilseler.” (Ankebut s. 64)

İbn-i Ömer (r.a.): “Resûlullâh (s.a.v.) omuzumdan tuttu

ve ‘Dünyada, memleketinden ayrı kalmış yolcu gibi ol!’

buyurdu demiştir. İbn-i Ömer (r.a.): ‘Akşama çıktığında sa-

bahı bekleme! Sabaha çıktığında da akşamı bekleme!

Sağlığında hastalığın için zaman ayır! Hayatında da ölü-

mün için zaman ayır!’ derlerdi.”(Buhâri,Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25).

Anlaşılıyor ki dünyaya bel bağlamamak ve dünyayı asli va-

tan olarak görmemek gerekir. Tıpkı memleketinin dışarısın-

da bulunan yolcu, bulunduğu yabancı memlekete ne kadar

ilgi gösterirse sende dünyaya öyle ilgi göster. Başarı ancak

Allâh (c.c)’ün sayesindedir. Dünyalık peşinde koşmak kim-

seye yaramaz hırsla dünyaya sarılan dînini incir ile değişti-

rene benzer. Sonsuz ve ebedi ahiret menfaatini geçici dünya

menfaatine değiştirende akıl yoktur. Dünyalık insanı nereye

kadar götürebilir ki?: İsterse en kıymetli şey olsun, kabir ka-

pısından öteye geçemez. Hakiki âleme yolculuk başladığı

zaman elinde hiç biri kalmaz.(Fethu’r- Rabbani)

(İmam-ı Nevevi, Riyâzü’s sâlihin, c.1, s.267)

 

İNSAN KENDİNİ AŞAğI GÖRMELİ

Bu kulun vazifesi şudur ki: Evvelâ kibri kalbinden

söküp atsın ve kimseye kibir ve gurur satmasın. Son-

ra hiç kimseye boyun eğmeyip herkese şahsiyetine ve

değerine göre tevazu (alçak gönüllülük) göstersin ve

kendi kalbinde nefsini herkesten alçak ve zelil görsün.

Eğer bir âlimi görürse bu, benden üstündür, desin.

Ben, bunun gibi nasıl olabilirim. Bu benden çok yük-

sektir. Ben ondan çok aşağıyım desin. Eğer bir cahille

karşılaşırsa bunun Cenâb-ı Hak’ka isyanı, cehaletin-

den olmuşsa benimki ilmimle olmuştur. O halde o, ben-

den özürlü ve üstündür ve ben, ondan daha aşağıyım

ve hakirim desin. Eğer yaşça kendinden büyüğüne

rastlarsa, bu benden evvel Cenâb-ı Hak’ka itaat etmiş-

tir. Onun için benden üstündür, ben ondan aşağıyım

desin. Eğer kendinden küçüğüne bakarsa, ben ondan

evvel Cenâb-ı Hak’ka âsi olmuşum. Ben ondan da aşa-

ğıyım desin. Eğer kendi yaşdaşıyla karşılaşırsa, ben

kendi fena hallerimi bilirim, fakat bununkini bilmem.

Belli olan günahlar ise belli olmayandan daha çok tah-

kir edilmeğe lâyıktır. Bu sebepten bu benden üstündür,

ben ondan aşağıyım desin. Eğer bir kâfirle karşılaşır-

sa, belli değil belki bu kâfirin sonu Müslümân olmaktır

ve belki benim sonum onun şimdiki hali gibi olur. Asıl

olan, insanın sonudur, bu sebepten ben ondan aşa-

ğıyım desin. Eğer bir köpek, bir yılan veya başka bir

hayvana bakarsa, bunun Cenâb-ı Hakka isyanı yok. O

halde buna ne soru var, ne de azâb. Halbuki ben isyan

denizine dalmışım, ben hem sorgu hem de azâba hak

kazanmışım. Bu sebepten ben bundan daha aşağı ve

daha hakirim desin. Bu suretle bütün yaratıkları ken-

dinden üstün ve kendini onlardan aşağı görsün.

(Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz., Marifetname, c. 2. s.51,52)

 

İHLÂSSIZ İBADET FAYDASIZDIR

İbadeti yalnız Allâh (c.c.) için yapmak vâciptir. İbadette

riyâ şudur: Kişi, ibâdet ederken, yalnız Allâh (c.c.)’ü kastet-

memesidir. Bu haramdır. Meselâ: Namâz kılan şahsın ihlâs

ile namâz kılması gereklidir. Çünkü biz ibâdet etmekle em-

rolunmuşuz. Hâlbuki ihlâs olmaksızın ibâdet olmaz.

İhlâs, kulun kendi fillerini Allâh (c.c.) için yapmasın-

dan ibarettir. Bu da ancak niyetle olur ve aynı zamânda

riyâkarlığın karıştırılmaması da gerekir. Niyetin merkezi ise

kalptir. Söz konusu niyet, amelin sahih olması için değil,

sevâb kazanmak içindir. Çünkü amelin sahih olması, ilgili

şart ve rükünlere bağlıdır. Namâzın sıhhatine şart olan ni-

yet, hangi namâzı kılacağını kalben bilmesinden ibarettir.

Sevâb ise, namazı yalnız Allah (c.c.) rızası için kılmakla ilgi-

lidir. O da bilindiği üzere ihlâstır.

İbâdetin aslında olan riyâkarlık, tam riyâkarlık olur ki

sevâbı kökünden yok eder. Meselâ, insanlara göşteriş için

namâz kılanın namâzı gibi. Şâyet onlar mevcut bulunma-

saydı namâz kılmayacaktı. Eğer bu fikir, namâzın ortasında

peyda olursa, anlamsız olur. Çünkü onlar için namâz kılma-

mış, sâdece Allâh (c.c.) için kılmıştır.

Eğer namâzda riyâ düşüncesi geldikten sonra namâzı

daha güzel kılmaya başlarsa, güzel kılmanın sevâbı düşer.

Bu, farz namâzın aslında böyledir. Çünkü farzları hüküm-

süz bırakmak riyâya girmez. Ancak riyâkarlık yapan günah

kazanır. Çünkü riyâ büyük günahlardan olmakla haramdır.

Aynı şekilde riyâkar, kat kat artan sevâba da hak kazana-

maz. Riyâkarlık nâfile namâzda olursa, hiç kılmamış gibi

kökten sevâbını yok eder. Meselâ insanlar görsün diyeöğle

namâzının sünnetini kılan, hiç kılmayan gibidir.

Ücretle okunan Kur’an-ı Kerim de riyâya girer. Çünkü

onunla Allâh (c.c.)’u değil, malı kasteder. İşte bunun için “ne

okuyan ne de ölü için sevâb yoktur” demişler. Ücreti veren

ve alan ikisi de günâh kazanırlar.

(Muhammed Alaaddin, El-Hediyyetü’l Alaiyye, 339-341.s.)

 

SAHİBİNİ CEHENNEME GÖTÜREN HUY: KİBİR

Kibir, insanın kendi nefsini başkalarından üstün görmesine

ve onları hakir saymasına d0enir. Güzel ve temiz elbise giymek

ve bunlara sahip olmak kibir değildir. Eğer bunlar, başkalarına

üstünlük ve onları küçümsemek niyeti ile giyilirlerse, o zaman

kibir olur.

İnsan, ilk mayasının ne olduğunu, ölünce bîr cîfeye döne-

ceğini ve halen bağırsaklarının ne taşıdığını düşünür de ibret

alırsa, hiçbir zaman büyüklenmez, kibirli olmaz. İnsanların ken-

dini övmesinden de bir gurur duymaz. Zaten yüze karşı başka-

sını öğmeyi Peygamberimiz (s.a.v) yasaklamışlardır ve şöyle

buyurmuşlardır:

“Birbirinizi övmekten sakınınız; çünkü o, (arkadaşı bir

nevi) boğazlamaktır. Eğer sizden biriniz kardeşini övmek

zorunda kalırsa, zannımca iyidir, ben Allah’a karşı hiç kim-

seyi temize çıkaramam, desin.”

Rivâyet edildiğine göre, Hz. Ebû Bekir (r.a.) medhedildiği

zaman şöyle derdi:

“Allah’ım! Sen beni, kendimden daha iyi bilirsin. Ben de

kendimi insanlardan daha iyi bilirim.Allah’ım! Beni, onların zan-

nettiklerinden daha hayırlı kıl ve bende bilmedikleri günahları

da bağışla; onların söyledikleri şeyle beni hesaba çekme.”

İnsanın bizzat kendini övmesi ve övülmeyi sevmesi de kibir

sayılan çirkin hareketlerdir. Kesin ifadelerle ne başkasını öv-

meli, ne de övülmeyi istemelidir. İblisin  isyanına sebep kibir

olmuştur.

Ebû Hüreyre’den, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Cennet ile Cehennem tartıştılar,: Cehennem dedi ki:

Bana azılı kimselerle büyüklenenler girer. Cennet de

dedi ki:

Bana zayıflarla fakirler girer.

Yüce  olan Allah Cennet’e şöyle buyurdu:

Sen benim rahmetimsin,   seninle dilediğime   merha-

met ederim. Sonra Cehennem’e de şöyle buyurdu:

Sen benim azâbımsın, seninle dilediğim kimseye azâb

ederim. İkinizden her biri için dolusu (kadar insan) vardır.”

(İmam Buhari, Edeb-ül Müfred, 1.c., 555-556.s.)

 

HER MÜSLÜMANDA OLMASI GEREKEN ÖZELLİKLER-1

Emniyet: Bir şeye güvenmek manasına geldiği gibi, in-

sanda doğruluktan ileri gelen bir huy anlamına da gelir, insan-

ların sırlarını ve mallarını güzelce saklamak da, bir emniyet

halidir. Emniyetin karşılığı “Hıyanettir”, sözünde durmamaktır.

Ferdleri arasında emniyet bulunmayan bir toplum ge-

leceğinden güven içinde bulunamaz. Emniyeti kötüye kullan-

mak münafıklık alametidir.

İtimad: Güvenmek ve emniyet etmek, bir şeye kalben

güvenip dayanmak demektir. Halkın güvenini kazanmak bir

başarı eseridir. İktisadî ve içtimaî hayatın devamı itimadın

varlığına bağlıdır. Onun için insan, güzel ve doğru hareketle-

riyle herkesin güvenini kazanmaya çalışmalıdır. İtimada aykırı

olan şey, hiyanettir, işi kötüye kullanmaktır ki, bunun sonucu

pek korkunçtur.

Tevekkül: Allah’a güvenmek, kulluk görevini yaptıktan

sonra başarıyı Allah’dan beklemek ve insan gücünün yetişe-

mediği şeyleri Yüce Allah’a bırakıp ümitsizliğe ve keder içine

düşmemektir. Tevekkülden yoksun olmak büyük bir noksan-

lıktır. Bir mü’min bilir ki, herhangi bir işin elde edilmesi için, sa-

dece sebeblerin varlığı yeterli değildir. Allah’ın dilemediği bir

iş, hiç bir zaman meydana gelemez. O’nun dilediği bir şeyi de

hiç kimse engelleyemez. Bununla beraber tevekkül, sebeble-

re sarılmaya engel değildir. Yüce Allah olayları birer sebebe

bağlamıştır. Bu konuda ilahî kanunlara uymak gerekir. Pey-

gamber (s.a.v.) Efendimiz, devesini bir şeye bağlamaksızın

dışarıda bırakıp huzuruna gelen bir sahabiye: “Deveni bağla

da, tevekkül et.” Buyurmuştur.

Rıza: Herhangi bir hükmü veya işi kalben hoş görüp ka-

bul etmektir. Yüce Allah’ın her hükmüne ve her takdirine razı

olmak bir kulluk görevidir. Gerçek olan bir şeye razı olmamak

bir ahmaklık işareti olduğu gibi, batıl bir şeye razı olmak da bir

taşkınlık ve isyan eseridir.

Hadîs-i şerîf:“Allah bir kulu severse, yalvarmasını

dinlemek için onu bir sıkıntıyla sınar.”

(Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, s.487-488-489-490)

 

DİLİN BÜYÜK TEHLİKESİ

Dil, Allah’ın büyük nimetlerinden ve harikulade sanatının

inceliklerindendir. Dilin kendisi küçüktür, fakat ibadeti veya is-

yanı pek büyüktür; zira küfür ve iman ancak dilin şehadetiyle

açığa çıkar. Bu bakımdan dilin ucunu bırakıp onun dizginini

ihmal eden bir kimseyi, şeytan sürükler götürür. Dilini dün-

ya ve âhirette kendisine fayda verecek konularda çalıştıran,

dünya ve âhirette sonucundan korktuğu şeylerden uzaklaş-

tıran bir kimse dilin şerrinden kurtulur. İnsanoğlunun en asil

âzası dilidir; zira dilin hareketinde bir meşakkat yoktur. Halk

da dilin âfet ve felâketlerinden sakınmak hususunda şeytanın

elinde en büyük âlettir. Susmanın faziletinin büyük olmasının

sebebi ise dil âfetinin çokluğudur. O âfetler; yanlışlık, yalan,

gıybet, kovuculuk, riya, münafıklık, fahiş konuşmak, cedel

yapmak, nefsi temize çıkarmak, bâtıla dalmak, başkasıyla

kavga etmek, fuzulî konuşmak, hakikati tahrif etmek, hakikate

ilâvelerde bulunmak veya hakîkatten eksiltmek, halka eziyet

etmek veya halkın namusuna saldırmaktır. İşte bu âfetler çok-

tur. Bunlar dile ağır gelmezler. Kalpte bunların halâveti vardır.

Nefis ve şeytan insanı bunlara itelemektedir. Bunlara dalan

bir kimse diline az zaman hâkim olup da sevdiğinde dilinin

dizginini bırakır, sevmediğinde dilini tutabilir. Çünkü böyle

yapmak, ilmin çetinliklerindendir. Onun tehlikesinden kurtu-

luş ise ancak susmakla mümkündür. Bunun için Allah’ın dini

susmayı övmüş ve müntesiplerini susmaya teşvik etmiştir.

Nitekim Hadîs-i Şerîf’te Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyur-

muştur: “Susan kurtulmuştur!” (Tirmizî) Yine Hadîs-i Şerîf’te

“Kim selâmette kalmayı seviyorsa, sükûttan ayrılmasın.”

(Beyhakî) buyurulmuştur.

Bu bakımdan konuşmaya dalmakta tehlike vardır, sus-

makta ise selâmet… Susmakta -bu faziletle beraber-himmetin

derli toplu bulunması, vakarın devam etmesi, fikir, zikir, ibadet

için boşalmak, dünya hakkında konuşmanın mesuliyetinden

selâmette kalmak ve âhirette hesabını vermekten kurtulmak

gibi iyi hasletler vardır.

(İmam-ı Gazâli, İhya-i Ulum’in-din, s. 236 – 244)

 

ALLÂH (C.C.) ANCAK TAKVA SAHİPLERİNİN

AMELİNİ KABUL EDER

Kumeyl b. Ziyad (r.a.) şöyle anlatıyor: Hz. Ali (r.a.) ile bir-

likte dolaşmaya çıkmıştık. Bir mezarlığın yanından geçerken

o şunları söyledi:

“Ey kabirlerde yatmakta olanlar! Ey çürümeye mahkum

olanlar! Ey karanlık ve tenha yerlerin sâkinleri! Neler söyleye-

ceksiniz? Bizim söyleyeceğimiz şudur ki siz ölenlerin; malları

taksim edildi, çocukları yetim kaldı. Hanımları da başka koca-

lar buldu. İşte biz dünyalıların size söyleyebileceğimiz şeyler

bunlardır? Peki sizler neler söyleyeceksiniz?” Bu sözlerden

sonra bana dönerek:

“Ey Kumeyl  (r.a.)! Eğer kabirlerde yatanlara cevap hakkı

verilmiş olsaydı onlar “Azığın en hayırlısı takvâdır” diyecek-

lerdi” buyurdu. Hz. Ali (r.a.) bunu söyledikten sonra ağladı ve

“Ey Kumeyl (r.a.)! Kabir, yapılan amellerin saklandığı bir

sandıktır. İnsan bunu ancak öldüğünde anlayabilir” dedi.

Hz. Ali (r.a.) şöyle buyuruyor:

“Siz amellerinizin kabul edilmesini istiyorsanız takvâya

daha fazla özen gösteriniz. Çünkü takvâ ile birlikte yapılan

hiçbir amel azımsanamaz. Kabul edilen bir amel nasıl azım-

sanabilir ki?”

Ebû’d-Derdâ (r.a) şöyle buyuruyor: “Akıllı kimselerin ge-

celeri uyumaları ve gündüzleri de oruç tutmamaları ne kadar

güzeldir. Bu gibi insanlar, ahmak insanların, geceleri, ibadet

yapıyoruz diye uykusuz geçirmelerini ya da oruç tutuyoruz

zannıyla bütün bir gün boyunca boşuboşuna aç kalmış ol-

malarını ayıplamakta ne kadar haklıdırlar. Takvâ sahibi akıllı

kimselerin kazanmış olduğu sevabın bir zerresi kendini alda-

tan ahmak kişilerin yapmış olduğu dağlar kadar  ibadetlerden

daha iyi ve daha üstündür.”

Ebû’d-Derdâ (r.a) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ(c.c.)’nın

tek bir namazımı kabul ettiğini öğrenmem, benim katımda

dünya ve içindekilerin hepsinden daha sevimlidir: Çünkü Al-

lah Teâlâ(c.c.) “Allâh (c.c.) ancak muttakîlerden (sakınan-

lardan) kabul eder” (Mâide s. 27) buyurmaktadır.

 

 

 

 

 

 

MÜSLÜMAN KENDİSİNİ İLGİLENDİREN

KONULARLA MEŞGUL OLMALIDIR

Günümüzde dinimizi bozma hareketleri çok genişleye-

rek ve boyut değiştirerek devam etmektedir. Müslümanın

kendisini alâkadar etmeyen işlere karışmaması ve kendisi-

ni alâkadar etmeyen konuşmalara dâhil olmaması gerekir.

Eğer Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetine uygun konuşuluyorsa,

Ehl-i Sünnet ulemasının kabul ettiği konular konuşuluyorsa

bu ayrıdır, o mecliste bulunmanın hiçbir sakıncası yoktur, o

meclis istifadeye vesile olur inşallah. İnsan o meclislerden

gönlü ferahlayarak ayrılır.

Ancak bir mecliste Nebî (s.a.v.)’e ve sünnetine aykırı

bir şekilde konuşuluyorsa ya o konuşanları susturmak ya

da o meclisi terk etmek gerekir. Resûlullâh (s.a.v.) İslâm’a

aykırı durumlara şahid olan müslümanlara güçleri yetiyor-

sa bu durumu elleri ile düzeltmelerini, yetmiyorsa dilleri ile

düzeltmelerini, buna da imkân bulamıyorsa kalbi ile buğz

etmelerini emir buyurmuşlardır.

Bugün Türkiye’de İslâmî olduğu zannedilen birçok

mecliste Resûlullâh (s.a.v.) hakkında ileri geri konuşmalar

yapılmakta ve daire-i İslâm’ın dışına çıkılmaktadır. Birçok

Müslüman da o meclislere Allâh (c.c.) rızası için gitmekte

ve itikâdı bozuk konuşmacıların bozuk fikirlerinden zehir-

lenmektedir, Allâh (c.c.) muhafaza buyursun. Onun için

Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat itikâdı üzere olduğu bilinen ve

İslâmî hiçbir hususta taviz vermediği bilinen insanların soh-

betlerine iştirak edilmeli, onlarla vakit geçirilmelidir. Bunun

dışında kalan, îmânını zâyi eden kimselerden: “Aslandan

kaçar gibi” uzaklaşmak gerekmektedir; zîrâ Cenâb-ı Hakk:

“Îmânı zâyi edersiniz, amelleriniz habt olur haberiniz de

olmaz” buyurmaktadır. Cenâbı Hakk hepimize Ehl-i Sün-

net ve’l Cemaat itikâdı üzere bulunup, o şekilde yaşamayı

ve o şekilde son nefesi vermeyi nasib-i müyesser eylesin.

Âmin.                   (Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, 2.c., 42-43.s.)

 

HER MÜSLÜMANDA OLMASI GEREKEN

ÖZELLİKLER-2

Hakk: Yüce Allah’ın mübarek bir ismidir. Her doğru olan

ve değişmeyen şeye de hakk denir. Herkesin meşru bir şe-

kilde elinde bulundurduğu yetkiye veya mülke de hak de-

nilmiştir. Her hak karşılığında bir görev vardır. Bir insan ha-

yat (yaşama) hakkına, namus ve şeref hakkınada sahibdir.

Bunlara hiç kimsenin tecavüz hakkı yoktur. Her insan karşı-

lıklı olarak bu hakka sahib olduğu için herkes karşısındaki-

nin hakkını kabul ve ona uygun hareket etmekle görevlidir

ve bu görevleri korumakla yükümlüdür. Bu haklara tecavüz

haramdır, cezayı gerektirir. Toplum düzenine engel olur.

Hak hiçbir zaman değişmez. Hakka, kuvvet ve diğer

şeyler üstün gelemez. Geçici olarak kaybolan bir hak, bir

gün dünyada değilse bile ahirette meydana çıkacaktır.

Adalet: Hakka yönelmek, haksızlıktan kaçınmak, her

hakkı sahibine vermeye çalışmaktır. Dünyanın bütün düze-

ni ve düzgünlüğü adaletle kazanılır. Yüce Allah bize ada-

leti emrediyor. Onun için insan, her davranışını bir ölçü ve

adalet içerisinde yapmaya çalışmalıdır. Görevinde adaleti

gözetmeyen bir insan, kendisine de, vatanına da, bütün

insanlığa da fenalık etmiş olur. Herhangi bir kimseden hak-

sız yere bir şey almak zulümdür. Herhangi bir insana veya

hayvana haksız yere eziyet vermek de bir zulümdür. Zul-

mün sonucu ise, azâbdır, felakettir. Bir hadîs-i şerîfde şöyle

buyrulmuştur: “Zulme uğramışın duasından kork; çünkü

onunla Allah arasında perde yoktur.”

Hazm: Anlayışla yürümek, tedbirli davranmak ve sonucu

bilinmeyen şeylere hemen atılmamaktır. Karşıtı, tedbirsizlik-

tir. Tedbirli hareket edenler pişmanlık duymazlar. Bununla

beraber hazm (ihtiyatlı bulunmak), bazan kötü kuruntular-

dan da ileri gelir. Onun için hazm deyip de teşebbüste tered-

düt ve kuruntuya düşmemelidir. Onun için bir hadîs-i şerîfde

şöyle buyurulmuştur. “Hazm bir kötü zan’dır.”

(Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali)

SAYGIYLA YAPILAN İBADET YAKINLIK VESİLESİDİR

Namazı da saygı ve ta’zim ile kılabilmek için bazı edeblere

uymak gerekir. Bunları yapmak faziletlidir, daha çok sevab ka-

zanmaya sebebdir. Şuurlu bir müslüman namazın ne kadar bü-

yük bir ibadet olduğunu bilir, namaz sayesinde merhameti geniş

olan ezelî mabudunun manevî huzurunda bulunduğunu anlar.

O mukaddes mabudunun kendisini görüp bildiğini düşünerek

son derece edebe riâyet eder. Görünüş haliyle tevazu belirten

bir durum alır. Mümkün olduğu kadar kalbinin iç duygularını

dünyadan ve bayağı düşüncelerden korumaya çalışır. Bunun

içindir ki: “Namaz ancak kalb huzuru iledir.” denilmiştir.

Namazların başlıca edebleri şunlardır:

  1. Namazda dışı ve içi ile bir sükunet, bir huzur ve Allah’a

ibadet duygusu içinde bulunmak.

  1. Üst elbiseyi açık bulundurmayıp düğmelemek ve erkekler

için, yenleri varsa, ellerini yenlerinden dışarıya çıkarmak.

  1. Kıyam halinde secde yerine, rükuda ayakların üzerine,

secdede burnun iki yanına, oturuşta kucağa, selamda sağ ve

sol omuz başlarına bakmak.

  1. Yalnız başına namaz kılanın, rüku ve secde tesbihlerini

üçten fazla yapması.

  1. İkamet alınırken “Hayye alel-felâh = Haydin Kurtuluşa”

denildiği zaman, imam ve cemaat için ayağa kalkmak. İmam

mihraba yakın bulunmazsa, her saf, aralarından imam geçince

ayağa kalkar.

  1. İmam için “Kad kameti’s-salat = Namaz başladı” denildiği

anda namaza başlamak, imam, bu hareketi ile müezzinin sö-

zünü doğrulamış olur. Bununla beraber ikamet bittikten sonra,

namaza başlanmasında da bir sakınca yoktur. İkamet alınırken

camiye giren kimse oturur. Sonra cemaatle beraber ayağa kal-

kar. İkametin bitmesini ayakta beklemez.

  1. Namazda esneme halinde ağzı tutmak ve dudakları diş-

lerle olsun kapamak gerekir. Mümkün olmazsa sağ el ile kapa-

malıdır. Öksürüğü ve geğirmeyi mümkün olduğu kadar gider-

mek gerekir.Bütün bunlar güzel sayılan işlerdir. İbadet arasında

yapılması gereken saygı belirtilerindendir.

(Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, s. 139-140)

 

İSLÂM’DA TİCARET AHLÂKI

Her konuda olduğu gibi İslâm’da ticaret ahlâkında da en gü-

zel örnek tâbiki Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’dir. İmâm-ı Gazali

(r.a.) hazretleri de Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in öğrettiği helâl

ticaretin nasıl yapılması gerektiğinin çerçevesini, şu dört kural

ile belirtmiştir:

1.Satılcak mal sahip olduğu vasıfların dışında övülmemelidir.

2.Satılcak malın varsa ayıpları ve gizli özellikleri gizlenmeme-

lidir.

3.Satılcak malın tartısında ve ölçüsünde hile yapılmamalıdır.

4.Satılcak malın satış fiyatında da hile yapılmamalıdır.

Buna göre ilk olarak bir tüccar satacağı malı o malda bulun-

mayan sıfatlarla övmemelidir. Bir malda bulunmayan bir sıfatı

varmış gibi göstermek, karşı tarafı aldatmak, ona yalan söyle-

mektir. Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bir hâdis-i şerîflerinde, “Ya-

lan yere yemin, ticaret malını sattırır, bereketi de yok eder.”

(Müslim ve Buharî) buyurmuştur.

İkinci olarak satılacak mal alıcıya olduğu gibi anlatılmalıdır.

Herhangi bir eksiği, kusuru, gizli tarafı var ise bunlar alıcıya nak-

ledilmeli alıcıdan hiçbir şey gizlenmemelidir.

Üçüncü olarak satılan malın tartı ve ölçüsünde dürüst olun-

malıdır. HakkTeâla hazretleri; “Ölçüde ve tartıda hile yapan-

ların vay hâline! Onlar insanlardan (bir şey) ölçüp aldıkları

zaman, tam ölçerler. Fakat kendileri onlara bir şey ölçüp,

yahut tartıp verdikleri zaman eksik ölçüp tartarlar.” (Mutaffifîn

  1. 1-3) buyurmaktadır.

Dördüncü olarak da malın, satıldığı günün fiyatına uygun

olarak (rayicinde) satılması gerekir. Günün rayicinden herhangi

bir şeyi gizlememelidir.

Bu dört kâideye dikkat ederek ve İslâmî kurallara uygun ola-

rak ticaret yapan dürüst tüccarlar için Resûlullah (s.a.v.) Efen-

dimiz “Dürüst tüccar kıyâmet gününde sıddîk ve şehidlerle

beraber haşrolunur.” (Tirmizi ve Hâkim) buyurmuşlardır. Bu müj-

deyi iyi düşünmek gerekir. Dürüst bir tüccar olmak kişinin kendi

elinde olan bir şeydir. Allâh (c.c.) bu müjdeye nâil olmaya nâsib-i

müyesser eylesin.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler,2.c, 81-86.s.)

 

SELEF-İ SÂLİHİN LÜKS EVDEN KAÇINIRLARDI

Nuh (a.s.)’ın barınağı hurma liflerinden oluşturduğu bir ku-

lübe idi. Kendisine “Kendin için bir ev yapsan?”denildiğinde

şu cevabı verir: “Ölecek olana bu bile çoktur.”

Sâbit el-Bunânî -rahimehullah- anlatıyor: “Allah Teâlâ

peygamberlerden birine şöyle vahiyde bulunmuştu: ‘Senin

toplumunun ömrü üç yüz yıldır.’ Peygamber bu haberi ken-

dilerine iletince onlar: ‘Ömrümüz gerçekten kısa imiş’ derler

evlerinden çıkarlar, kırlara çadırlar kurarak kendilerini ibadete

verirler, üremezler çocukları olmaz ve neticede en son fertle-

rine kadar ölüp giderler.”

Hâmid el-Leffâf bir gün hanımının yanına girdiğinde onun

ocağı çamurla sıvadığını süslediğini görür. “Bu ne?” der. O da

şöyle der: “Ocağı yerinde sabit tutmak için sıvıyorum, böyle-

ce çömlek üzerinde durur devrilmez.” Kocası: “Allah, senin

gerçek niyetini biliyor” der.

İbrahim b. Edhem anlatıyor: “Babamın geniş bir konağı

vardı, kendisine babasından kalmıştı, buradaki evlerden bi-

rinde otururdu, burası da harap olunca bir başkasına geçerdi,

ölünceye kadar böyle sürüp gitti, öldüğünde konaktaki en son

evlerden birinde ölmüş, hiçbir evi onarmamıştı.”

Abdullah b. Mes’ûd (r.a) şöyle diyordu: “Zaman gelecek

insanlar çamuru yükseltecekler (yüksek yüksek binalar yapa-

caklar), dinlerini ziyan edecekler, binitlerini semizletecekler,

sîzlerin kıblesine doğru namaz kılacaklar ama sizin dininiz

üzerinde olmayarak ölecekler!”

Ebû Seleme b. Abdurrahman’ın bir sözü: “Gösteriş ve

desinlerle âlûde binit, giysi, yiyecek ve mesken bir israf, bir

ma’siyettir.”

Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ şer-

rini murad buyurduğu kulunun malını su ve çamurda

(yapı yapımında) helâk eder.” Bir başka hadîste de şöyle

buyuruluyor: “Bina yapımı veya bir günah uğrunda harca-

nanlar dışında Allah Teâlâ, kulun harcadığı her dirhemi-

nin yerine bedelini koyar.”

(İmam-ı Şarani, Selef-i Sâlihîn’in Yüce Ahlâkı s.415)

 

FERASET SAHİBİ OLMAK

Feraset, kalbe hücum eden ve orada bulunan zıt şey-

leri yok eden bir hak düşüncedir. O kalbi hükmü altına alır.

Feraset karşısında nefse ait bir düşünce ve ihtimal kalmaz

(kalp kesin bir ilme sahip olur). Feraset, kalpteki imanın

kuvveti derecesinde olur. İmanı daha kuvvetli olan kimsenin

feraseti de o nisbette keskin ve kesindir.

Allah Teâlâ buyurmuştur ki: “Bunda işin iç yüzüne ba-

kabilen feraset sahipleri için birçok âyet vardır.”

Feraset sahibi, Allah Teâlâ’nın nuru ile bakar. Bu şöyle

gerçekleşir: İlâhî nurların ışığı onun kalbinde parlar, o da

bununla gizli mânaları idrak eder, bilir. Bu nur, imana ait bir

özelliktir. O nurdan en fazla pay sahibi olanlar, rabbaniler-

dir (Yani her şeylerini rablerine veren ariflerdir). Allah Teâlâ

âyette, ‘‘Rabbânîler (rabbin dostu) olun’’ buyurmuştur.

Yani âlim, hikmet sahibi, bakışı ve ahlâkı ile Hakk’ın ahlâkı

ile ahlâklanmış kimseler olun. Onlar hep Hak ile meşgul

olup, halka ait haberlerden, onlara nazar etmekten ve on-

larla meşgul olmaktan uzaktırlar.”

Vâsıtî demiştir ki: “Feraset, kalplerde parlayan ilâhî nur-

lardır. Kalplerde yerleşen bir marifettir ki, onunla gayba ait

sırlar, bir kalpten diğerine taşınır. Feraset sahibi, eşyayı

Hak Teâlâ’nın gösterdiği gibi görür ve halkın gönlündeki gizli

sırları söyler.’’ Kettânî demiştir ki: “Feraset, yakînin keşfedil-

mesi ve gaybın gözle görülmesidir. Feraset makamı, imanın

makamlarından yüksek bir makamdır.”

Ebû Saîd Harrâz demiştir ki: “Müstenbit (işin iç yüzünü

bilen kimse) sürekli gaybı gören, ondan hiç perdelenmeyen

ve kendisine hiçbir şey gizli kalmayan kimsedir. O, Allah

Teâlâ’nın,  ‘’Meselenin hükmünü onlardan gizli delil çıkaran-

lar bilirler.’’âyetinde tarif edilen kimselerdir.

Feraset ve basiretin artması için yapılacak dua:

“Rabbenâ etmim lenâ nûranâ vağfir lenâ, inneke ‘alâ

külli şeyin kadîr.” (Tahrim s.8)

(İmâm Kuşeyrî, Kuşeyri Rîsalesi   s.449-454)

 

HASED VE SÛRE-İ YÛSUF

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz buyuruyor ki: “Hasedden hazer

edip sakınınız. Zîrâ muhakkak hased ateşin odunu yakıp erittiği

gibi hasenâtı yer”

Bazı hukemâ demişlerdir ki: “Hased eden kimse beş vechile

Rabbine itirâz etmiş olur?

1- Cenab-ı Hakk’ın nimetini başkasında ızhar etmesine buğ-

zeylemiş olur.

2- Rabb Teâlâ’nın taksîmine itirâz edip, böyle yapmasaydı

da taksîmini böyle yapsaydı diye itirâz etmiş olur.

3- “Allah Teâlâ Fazlını dilediğine verir.” Fazl-ı İlâhî’ye buhl

(cimrilik) izhâr eylemiş olur.                                          (Maide: 54)

4- Allah Teâlâ’nın; velî, dost ittihâz buyurduğu bir kulunun

hizlânını (yardımdan mahrûmiyet) ve nimetin ondan gitmesini

murâd etmiş olur.

5- İblîs’in hased sıfatına iştirâk etmiş olur.

Bir kimse Sûre-yi Yûsuf’u okumaya devam edip manasını da

düşünürse Yûsuf Aleyhisselâm’ın vasıl olduğu sürûra nail olur.

Yahudî âlimleri müşriklerin reislerine dediler ki: “Sorun Mu-

hammed (s.a.v.)’e Ya’kûb (Aleyhisselâm)’ın aile efrâdı niçin

Mısır’a göçtüler?” Bunun üzerine Sûre-i Yûsuf indi.

Übeyy bin Kaab (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in şöyle

buyurduğunu Rivâyet ediyor: “Kölelerinize Sûre-i Yûsuf’u ta’lim

edip öğretiniz. Zîrâ herhangi bir müslüman (bunu) yazıp ehline

ve kendi kölesine öğretirse Allâh-ü Teâlâ   onun sekerât-ı mev-

tini kolaylaştırır. Hiç bir müslime hased etmemeye de kuvvet

verir.”

Zîrâ bu sûrede firkat (ayrılık), vuslat (kavuşma), gurbet, taltif,

ta’nif (azarlamak), aşk, âşık, ma’şuk, habis, halâs (kurtuluş) kayd,

ubûdiyyet, ıtık (azadlık), teâruf (tanışma), tenakür (tanımama), İk-

bal, firar, işaret, beşâret (müjde), tâ ’bir, tefsîr, ta’sîr (zorlaştırma),

teysîr (kolaylaştırma), ve başka hiçbirinde olmayan latîf kıssalar,

muhtelif muâmeleler mevcuttur.

Aynı şekil de nefsi emmarenin tezkiye ve tasfiyesi de vardır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Hz. Yusuf (a.s..), s. 10)

 

HER MÜSLÜMANDA BULUNMASI GEREKEN

ÖZELLİKLER-4

Hayır: İyilik demektir. Her helal olan mal ve yarar da bir

hayırdır, Allah’ın ihsanıdır. Allah rızasını kazanmaya sebeb

olan her güzel iş bir hayırdır. Geçerli olan asıl hayır da budur.

Hayrın karşıtı “Şerr”dir. Hakka ve yaratılışa uymayan ve kötü

bir sonucu gerektiren her şey bir şerdir, fenalıktır. Herkes

için iyilik istemeye “Hayırhahlık” denir. Bu ruhun temizliğin-

den ileri gelir. Bütün hayır müesseseleri, hayırseverliğin bir

eseridir. Başkasının fenalığını istemek de, “Bedhahlık”tır.

Bu, bir ruh hastalığıdır ki, sahibinin kötü kimse olduğuna bir

alamettir.

İşte “hased”, çekememezlik ve kıskançlık denilen kötü

hal, bu kötülük severlikten başkası değildir. Başkasının hak

kazanarak elde etliği nimetlerden rahatsız olup da o nimetle-

rin kaybolmasını istemek bir hasedden ibarettir. Bu pek fena

bir huy olduğundan bundan çok sakınmalıdır. Bir hadîs-i

şerîfde şöyle buyurulmuştur:  “Hasedden kaçınınız; çünkü

ateş, odunları yakıp bitirdiği gibi, hased de güzel işleri

(salih amelleri) yer bitirir.”

Kötülüğe alet olan bir varlığın kaybolmasını istemek ha-

sed sayılmaz. Yine başkasının elde ettiği bir nimetin benze-

rine kavuşmayı istemek de hased değildir.

Hikmet: İlim ve amelin birleşmesinden meydana gelen

yüksek bir sıfattır. Bilmeyen veya bildiği ile amel etmeyen

kimse hikmet sahibi değildir. Her şeyin aslını öğrenmek için

edinilen bilgiye de hikmet denir. Adaba, ahlaka, öğütlere ait

güzel sözlere ve fıkralara da hikmet denir.

Hikmet sahibi olan insanda, zeka, ezberleme, güzel dü-

şünme, kolaylıkla öğrenme, açık zihin, iyi anlayış ve kavram-

ları hafızada tutma gibi duygular belirir. Bir âyet-i kerimede

buyurulmuştur. “Kendisine hikmet verilen kimseye, mu-

hakkak birçok hayır verilmiş olur.” Bir hadîs-i şerîf de şöy-

le: “Hikmet, mü’minin yitiğidir. Onu nerede bulursa alır.”

(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, s.492-494)

 

İSRAF VE CİMRİLİKTEN SAKINMAK

İsraf   ve  tebzir(gelişi güzel dağıtıp serpme),  dinen  ve

insanlık  icabı  tutumlu olunması  icabeden yerlerden  yerlere

malı  gelişi güzel  sarf etme meselesidir. Cimrilik  ve   israf,

şeriata  aykırı  bir hal alırsa haramdır. Cenâb-ı Allah (c.c.) bu-

yuruyor ki:’’Elini bağlı olarak  boynuna  asma.Onu büsbütün

de açıp saçma.  Sonra kınanmış pişman bir halde  oturup

kalırsın.’’ (İsra s:29)

‘’Onlar ki harcadıkları  vakit ne israf,  ne de sıkılık yapar-

lar. (Harcamaları) bu ikisi  arası  ortalama olur.’’ (Fürkan  s:67)

Cömertliğin en üstünü, isardır.(kendi ihtiyacı olduğu halde

başkasını tercih etmek) Tirmizi’nin Ebû Said el- Hudri’den (r.a)

yaptığı rivâyette, Peygamber (a.s.)buyuruyorlar ki:’’İki haslet

vardır ki  mü’minde birleşmez ,  cimrilik ve kötü ahlâk.’’ Yine

Tirmizi’nin Ebûbekir  Sıddık(r.a)’den rivâyette,  Resûlullah (a.s.)

buyuruyorlar ki:’’Hilekâr  müfsid,  cimri  verdiğiyle başa ka-

kan   kimse cenete  giremez.’’

Taberani’nin Abdullah bin Ömer (r.a.)’dan yaptığı rivâyette,

Peygamber (a.s.)buyuruyorlar ki:’’Bu ümmetin evvelinin salah

(iyilik ve dine bağlılık)’ı  zahidlik(dünyanın lüzumsuz lezai-

zinden yüz çevirme) ve şüpheye götürmeyen  bir  iman idi.

Ümmetin sonunun helâki ise, cimrilik  ve  (kötü) emel  ile

olacaktır.’’ Beyhaki’nin  Hazret-i  Âişe’den  (R.Anhâ)  yaptığı

rivâyette:Resûlullah (a.s.)üç gün ardarda  doymamıştır.  İstesey-

di  doyasıya  yiyebilirdik,  fakat  Peygamber(a.s.)başkasını öz

canından üstün tutar,  (onlara yedirirdi). Ebû Şeyh’in Hazret-i

Âişe’den (R.Anhâ) yaptığı bir rivâyette,  Peygamber (sav) buyur-

dular ki:’’Allah’ın  âhlak üzere yaratılmışlardır.’’Ebû Şeyh’ın

İbni Abbas (r.a.)’den yaptığı rivâyette, Pegamber (sav) buyurdu-

lar ki : ‘’Cömertlik Allah’ın büyük ahlâkıdır.’’

Cenâb-ı Allah buyuruyor ki:’’ Allah (c.c.)’ın fazl’u keremin-

den kendilerine verdiğini (sarf u infakta)cimrilik edenler

zinhar  bunun, kendileri için  bir hayır olduğunu sanmasın-

lar. Bilâkis bu, onlar için bir şerdir. Göklerin ve yerin mirası

Allah (c.c.)’ındır.Allah (c.c.) ne yaparsanız  (hepsinden) hak-

kıyla  haberdardır.’’

(İmam-ı Birgivî, Tarikat-i Muhammediye  s:219-226)

 

İSLAMIN TEMELİ DOĞRULUKTUR

Müslüman başta; işin temelini Allah (c.c.)’a karşı doğru-

luk üzere kurmalıdır. Bu onun için kurulacak bir bina temeli-

dir. Bina ancak, sağlam temel üzerine kurulur.

Büyükler şöyle dediler: Mü’minlerin, vuslattan mahrum

kalmalarına sebep, asıl yapılması gerekli olan işleri bırak-

malarıdır. Veli b. Cerrah şöyle anlattı: Allah (c.c.) yolunda

olmak bir sermâyedir. Onda yükselmek, ancak yolunda sa-

dık olan kimse içindir.

Allah (c.c.) yolunda sevilen hâl, başta kulun, Allah ta’âla

ile arasındaki i’tikat durumunu sağlama çıkarmasıdır, işe

böyle başlamak vâcibdir. O kadar ki: Zanlardan, şüpheli

işlerden yana saf olmalıdır. Bid’at ve atâlet cinsi şeylerden

de temizlenmeli. Ve.. O i’tikat: Âyet-i kerîme ve hadîs-i şe-

riflerin gösterdiği delillere ve hüccetlere göre tesbit edilmiş

olmalıdır. Bu manada şu hadîs-i şerîf önemlidir. “Ameller

ancak, niyetlere göre değerlerini bulur.”

Sağlam i’tikat: Sahih delillerle bilinen, bulunan yola gir-

mekle olur. Bir kul, Allah (c.c.) ile arasında i’tikat yollu bir

bağ kuracağı zaman, başta kendisine düşer ki: Şerîat ilmini

öğrene.. Bu bilgiyi, ya kendisinde tahkik yollu bulmalı ya-

hut şeriat imamlarından; (âlimlerden) sorup öğrenmelidir.

Bu öğrenecekleri en az farz vazifelerini îfâ edecek kadar

olmalıdır.

Zîrâ irâdenin hakîkî ma’nâsı: Rabb ta’âlâyâ dair kalbin

talebini, şer’î ilimler ve Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetine uy-

gun ameller yolunda götürmektir. Bu yolda Allah (c.c.)’un

emirlerini tutmalı; yasak ettiği şeylerden kaçmalıdır. Sev-

gili Resulü (s.a.v.)’in sünnetine tâbi’ olmak sureti ile, Allah

ta’âlâyı sevmelidir. Bu sevgi ise… Farzlara devam edip on-

lardan faydalanmaktır. Haliyle, neyi öğrenmek gerekli ise

onlardan onu öğrenmelidir. Bu arada uygunsuz bilgi sahip-

lerinden ve cahillerden uzak durmalıdır.

(Muhammed b. Abdullah Hanî, Âdâb, 140. s.)

 

İSTİKAMETE  DOĞRU GİTMEK

Manevî terbiyenin başında olan kimseye şart olan, ilk ola-

rak yapılması gereken hüküm ve vazifelerde istikamet üzere

olmasıdır. Arif olana düşen de nihâyetteki edeplerde istikamet

üzere olmasıdır.

Manevî terbiyenin ortasında olan kimsenin istikamet sahibi

olmasının alâmeti, bulunduğu makamlarda bir duraksama ya-

şamaması ve hallerini güzel görüp olduğu halde kalmamasıdır.

Üstad imam Ebû Bekir b. Fûrek’in şöyle söylediğini işittim:

“İstikamet kelimesindeki ‘sîn’ harfi, bir şeyi talep etmek için kul-

lanılır. Buna göre istikametin mânası şudur: İstikamet sahip-

leri, Hak Teâlâ’dan, kendilerini tevhid üzere tutmasını, sonra

verdikleri sözü yerine getirmede ve kendilerine çizilen sınırları

(farzları) korumada sürekli muvaffak etmesini istediler.”

Üstadım Ebû Ali Dekkâk’ın (rah) şöyle söylediğini işittim:

“İstikametin üç derecesi vardır: Önce işini sağlam yapmak,

sonra onu hakkıyla korumak ve peşinden istikamet sahibi ol-

mak gelir. İşin sağlamlığı, nefislerin (ilme uygun) terbiyesiyle

olur. İşi hakkıyla korumak, kalplerin güzel ahlâk ile süslenme-

siyle gerçekleşir. İstikamet ise, sırların (kalplerin) Hakk’a yak-

laşmasıyla (ve O’nu müşahedesiyle) elde edilir.”

Denilmiştir ki: İstikamete ancak büyük (kâmil) zatlar güç

yetirebilirler. Çünkü gerçek istikamet, nefsin alıştığı boş şeyler-

den çıkıp kurtulmak, halk içinde yaygın olan alışılmış âdetleri

terketmek ve Allah Teâlâ’nın huzurunda sıdk ve sadakatle bu-

lunmaktır. Bunun için Hz. Peygamber (s.a.v), tam olarak güç

yetiremezsiniz, ama istikamet üzere olmaya gayret edin”422

buyurmuştur.

Üstadım Ebû Ali dedi ki: “Şunu bil ki istikamet, ilâhî keramet

ve ihsanların devamını gerektirir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuş-

tur: ‘Eğer onlar hak yolda istikamet üzere bulunsalardı, biz

kendilerine bol ve bereketli bir su indirirdik’’

Âyette, ‘Onlara su indirdik’ denilmiyor, ‘su indirirdik’de-

niliyor. Bu ifade, istikamet bulunduğu sürece o işin de sürekli

olacağına işaret etmektedir.”

(İmam-ı Kuşeyrî, Kuşeyri Risalesi, s.411-414)

 

MUSÎBETLERE SABRETMENİN FAZÎLETİ

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurmuştur ki:

“Bir kimsenin çocuğu vefât edince, Allâh ta‘âlâ me-

leklerine buyurur:

– Siz, kulumun çocuğunun ruhunu kabzettiniz? Me-

lekler:

– Evet, yâ Rabb kabzettik, derler. Allâh ta‘âlâ:

– Siz kulumun gönlünün meyvesi olan ciğerparesini

aldınız? buyurur. Melekler:

– Evet, yâ Rabb aldık, cevâbını verirler. Allâh ta‘âlâ:

– Kulum ne dedi? diye sorar. Melekler:

– Sana hamdetti ve İnna lillâh-i ve inna ileyh-i râciun,

dedi cevâbını verirler. Allâh ta‘âlâ:

– Öyle ise kulum için cennette bir ev binâ edin ve adı-

nı (Hamd evi) koyun, buyurur.”

“Karı-koca olan iki müslümânın üç çocuğu vefât eder,

onlar da sabredip Allâh ta‘âlâya hamdederlerse, Allâh

ta‘âlâ onlara fadlı ve rahmeti sebebiyle o ma’sumların

ana ve babalarını cennete idhal eder.” Orada bulunanlar

sordular: – Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Ölen çocuklar iki olur-

sa? Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

– İki de olsa öyledir, buyurdu. Tekrar sordular, ya bir

olursa?

– Bir de olsa öyledir, buyurdu ve devâmla: Canı-

mı tasarruf ve kudretinde bulunduran Allâh ta‘âlâya

yemîn olsun ki, cansız doğan düşük çocuğun anası

Allâh (c.c.)’ün fadlını kazanmak ümîdiyle sabredip Allâh

(c.c.)’e hamdederse, o düşük çocuk göbeği ile anasını

cennete çeker.”

Yani o düşük çocuk bile anasına şefaat ederek cennete

alınmasına çalışır. Çünkü o da düşmeseydi müslümân bir

ferd idi. Yeter ki, yaşayan çocuklarımızı müslümân ahlâkında

yetiştirmekle İslâm ümmetini bir ferd artırmış olalım.

(Ömer Ziyâuddin Dağıstânî (rh.a.), Dürretü’l-Fahîre, 116.s.)

 

ALLAH’A TEVEKKÜL

Yahya b. Mürre (r.a.)  şöyle anlatıyor: Hz Ali (r.a.)  geceleri

mescide gidip nafile namaz kılardı. Biz de onu korumak için nöbet

tutardık. Bir keresinde namazdan sonra gelerek

“Burada niçin bekliyorsunuz?” dedi

“Seni korumak için” dedik.

“Peki, beni göktekilere mi yoksa yerdekilere karşı mı koruyor-

sunuz?” dediğinde de

“Seni yerdekilere karşı koruyoruz” diye karşılık verdik. Bunun

üzerine o şunları söyledi:

“Şunu biliniz ki gökte hüküm verilmedikçe yeryüzünde hiç

birşey olmaz. Hiç kimse yoktur ki kaderi gelinceye kadar iki me-

lek tarafından  muhafaza edilmiş olmasın. Kaderi geldiğinde ise

melekler o kişi ile kaderi arasından çekilir. Benim üzerimde de Al-

lah (c.c.)  tarafından görevlendirilen kuvvetli bir koruyucu vardır.

Ecelim geldiğinde bu koruyucu aramızdan çekilecektir. Şunu da

biliniz ki, kişi başına gelmesi takdir olunan şeylerin gelip kendisini

bulacağına ve takdir olunmayan şeylerinse asla başına gelmeye-

ceğine inanmadıkça imanın tadına varamaz”.

– Hz. Ali (r.a.) hayatının son gecesinde hiç rahat edemiyor ve

yerinde duramıyordu. Aile efradı onun bu halinden kaygıya dü-

şerek aralarında fısıldaşmaya başladılar. Sonra da bu hususta

onunla konuştular. Hz. Ali (r.a.) şunları söyledi:

“Hiçbir kul yoktur ki beraberinde kendisini gelecek tehlikelere

karşı koruyan iki melek bulunmasın. Bu durum kişinin başına ge-

linceye kadar bu böyle devam edecektir. Kader geldiğinde melek-

ler onunla kaderi arasından çekilirler!” Hz. Ali (r.a.) bunları söyle-

dikten sonra mescide gitmek üzere evden çıktı ve yolda vuruldu.

– Muratoğulları kabilesinden bir kişi mescitte namaz kılmakta

olan Hz. Ali’nin( r.a.) yanına gelerek

“Ey Ali (r.a.)! “Dikkatli ol! Çünkü bizim kabileden bazı kimseler

seni öldürmek istiyorlar” dedi. Hz. Ali(r.a.) de ona şunları söyledi:

“Her insanın yanında, kader gelinceye kadar kendisini koru-

yacak olan iki melek bulunur. Kader geldiğindeyse bu iki melek o

insanla kaderi arasından çekilirler. Ecele gelince, o, çok muhafa-

zalı ve sağlam bir koruyucudur.”

(Muhammed Yusuf Kandehlevi; Hayatüs sahabe, Ashab(r.a.) Ahlak

ve Sireti Bölümü 22. fasıl)

 

TAKVA VE GETİRİLERİ

Gerçekten takva, bütün hayır çeşitlerini içinde toplayan bir

haslettir. Takvanın hakikati, Allah’ın itaati ile O’nun azâbından

korunmaktır. Takvanın, bir şey ile korunma mânası, “Falan

kendisini kalkanı ile korudu” cümlesinde de kullanılmıştır.

Takvanın aslı, ilk olarak şirkten sakınmaktır. Ondan sonra

günah ve kötü işlerden sakınmak gelir. Sonra şüpheli şey-

lerden sakınmak, ondan sonra da seni ilgilendirmeyen boş

işleri terketmek gelir.

Anlatıldığına göre Bâyezid-i Bistâmî bir gün camiye gir-

di, asasını bir yere dikti. Asâ zayıf dikildiği için düştü ve

yan tarafta bir ihtiyarın dikili asasının üzerine geldi, onu da

düşürdü. İhtiyar yere eğilerek asasını aldı gitti. Bâyezid,

ihtiyarın peşinden evine kadar gidip kendisinden hakkını

helâl etmesini istedi; sebebini de şöyle açıkladı: “Senin

yere eğilmene ben sebep oldum. Asamı gevşek bir şekilde

dikmeseydim, senin asanın üzerine düşüp onu düşürerek

seni yere eğilmeye mecbur etmezdim. Bunun için senden

helallik istiyorum.” Sehl b. Abdullah-ı Tüsterî şöyle demiş-

tir: “Kul için Allah’tan başka yardımcı yoktur. Onun için tek

delil Hz. Resûlullah’tır. Asıl azık takvadır. Gerçek amel ise

takva üzere sabretmektir.” Ebû Muhammed-i Cerîrî şöyle

der: “Kim, kendisi ile Allah arasında takvayı ve murakabeyi

çok sağlam yapmazsa o, keşif ve müşahedeye ulaşamaz.”

Nasrâbâdî ise şöyle der: “Takva, kulun yüce Allah’tan gayri

her şeyden sakınmasıdır.” Sehl b. Abdullah-ı Tüsterî şöyle

demiştir: “Takvasının sahih ve güzel olmasını isteyen kim-

se, bütün günahları terketsin.”

Nasrâbâdî demiştir ki: “Kim takvaya yapışırsa, dünya-

dan ayrılmayı özler; çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Takva sahipleri için âhiret yurdu daha hayırlıdır; dü-

şünmüyor musunuz?”Ebû Abdullah-ı Rûzbârî demiştir ki:

“Takva, seni Allah’tan uzaklaştıran şeylerden sakınmaktır.

(İmam-ı Kuşeyrî, Kuşeyrî Risâlesi, s. 263-268)

 

DOĞRULUK CENNETE GÖTÜRÜR

Müslüman hayatı boyunca hata edebilir, yanılabilir, şey-

tana uyabilir, günah işleyebilir ama asla yalancı olamaz. Her

işinde ve her hareketinde doğru ve dürüsttür, yalana asla

bulaşmaz.“Ey imân edenler! Allah Teâlâ’ dan korkunuz ve

sâdıklar ile beraber olunuz.” (Tevbe 119)

“Şüphe yok ki müslüman erkeklerle müslüman kadın-

lar, mümin erkeklerle mümin kadınlar, itaat eden erkek-

lerle itaat eden kadınlar, sadık erkeklerle sadık kadınlar,

sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, mütevazi erkek-

lerle mütevazi kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka

veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar,

ırzlarını koruyan erkeklerle ırzlarını koruyan kadınlar,

Allah’ı çok zikreden erkeklerle Allah’ı çok zikreden kadın-

lar var ya, işte onlar için Allah bir mağfiret ve büyük bir

mükâfat hazırlamıştır.”(Ahzâb 35)

“Allah’ın çağrısına uymak ve güzel söz söylemektir.

İş ciddiye bindiği zaman, cihad işlerinde Allah’a karşı

verdikleri sözde dursalardı, elbette kendileri için daha iyi

olurdu.” (Muhammed 21)

Abdullah ibn Mes’ûd (r.a)’den rivayet edildiğine göre Pey-

gamber (s.a.v) şöyle buyurdu: “Şüphesiz sözde ve işte

doğruluk iyiliğe götürür, iyilik de cennete götürür. Kişi

doğru söyleye söyleye Allah katında çok doğru kişi diye

yazılır. Yalancılık insanı kötülüklere, kötülükler de cehen-

neme götürür ki kişi yalan söyleye söyleye Allah katında

çok yalancı diye yazılır.” (Buhârî, Edeb 69; Müslim, Birr 103)

Büyüklerden biri zalimlerden kaçıp, Habib-i Acemi’nin bir

odasına girip saklandı. Zalimin zulmünden kurtulmak için

yalan söylemek caiz olduğundan, (Soran olursa yok dersin)

dedi. Biraz sonra zalimler gelip sordular: (İçerde…) diye ce-

vap verdi. İçeriyi iyice aradılar. Bulamayıp oradan ayrıldılar.

(Niye böyle yaptın?) diye sordu. Habib-i Acemi, (Yalan söyle-

seydim, ikimiz de helak olmuştuk. Doğru söylemenin bereke-

tiyle ikimiz de kurtulduk) diye cevap verdi.

(İmam-ı Nevevi, Riyazüssalihin s. 29)

 

DİNİN TEMELİ HELAL YEMEKTİR

Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a), Resûlullah (s.a.v) Efendimiz’e,

Allahu Teala’nın kendisini duası kabul edilen bir kimse yap-

ması için dua etmesini istirham edince, Resûlullah (s.a.v)

Efendimiz: “Ey Sa’d yemeğini helâlden ye; duan kabul

olsun” buyurdu. Alimler derler ki: “Yenen yemeğin haram

olması yüzünden, dua, ilahî huzura çıkmadan gökte per-

delenir, kalır.”

Denilmiştir ki: “Kulun yediği temiz ve ameli Allah (c.c.)

rızasına uygun olana kadar Allah (c.c.), kulun duasını

kabul etmez.” Bu söz, şu ayetin tefsiri içinde geçmektedir:

“Hayır! Bilakis onların yaptıkları (kötülükler) kalplerini

iyice kapamıştır. (Mutaffifin, 14) Kalbin zulmetle kapanması-

nın, haram kazanç ve yiyeceklerden ileri geldiği söylenmiştir.

Seleften önceki salihlerden bir grup demiştir ki: “Cihad on

bölümdür; dokuzu helal kazanmanın içindedir.”

“Kim helâl dünya malını, insanlara karşı övünmek ve

kenarda yığarak böbürlenmek için elde etmeye çalışırsa,

Yüce Allah’ın gazabına uğramış olarak O’nun huzuruna

çıkar.” (Beyhaki)

Ebu Hüreyre (r.a) yoluyla gelen bir hadiste şöyle buyrul-

muştur. “Mide, bedenin havuzudur; damarlar ise oraya

bağlı kanallardır. Mide sağlam ve sıhhatli olunca, damar-

lar vücuda bu sıhhati taşır, beden de sıhhatlı olur. Mide,

bozuk olunca, damarlar bu bozukluğu bütün vücuda ta-

şır; bütün beden rahatsız olur.” (Müslim)

Yemeğin dindeki yeri, binanın temeli hükmündedir. Bir

binanın temeli sağlam ve kuvvetli olunca, üzerine kurulacak

bina da düzgün ve yüksek olur; temel zayıf ve bozuk olunca,

bina eğilir ve yıkılır. Her şeyi en güzel şekilde yaratan Yüce

Allah şöyle buyurmuştur: “Binâsını Allah (c.c.) korkusu ve

rızası üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır; yoksa yapı-

sını yıkılacak bir çukurun kenarına kurup onunla birlikte

kendisi de çöküp cehennem ateşine gidecek kimse mi

daha hayırlıdır?” (Tevbe, 109)

(Ebu Tâlib-i Mekki, Kût’ul-Kulub  s. 609)

 

NASIL GÜZEL AHLÂK SAHİBİ OLURUZ?

Güzel ahlâk, akıl kuvvetinin îtidal ve normal derecesine,

hikmetin kemâline, öfke ve şehvet kuvvetinin normal olup

akla ve şeriate itaat etmesine bağlıdır. Bu normallik, iki yön-

den meydana gelir.

  1. İlâhî bir cömertlikle, fıtrî bir kemâlle hâsıl olur. Güzel

ahlâklı olarak dünyaya gelir. Hatta şehvet ve gazabı da ko-

runmuştur. Onun şehvet ve öfkesi,akla ve ilâhî nizama itaat

edecek ve normal bir şekilde yaratılmıştır. Bu bakımdan bu

kimse öğrenmeksizin âlim olur.

Öğrenmeden terbiyeli olur. Örneğin; Hz. İsa (a.s), Hz.

Yahya (a.s) ve bütün peygamberler böyledir. Tabiat ve ya-

ratılışta, gayret sûretiyle elde edilen bir şey bulunabilir.

  1. Bu ahlâkları mücahede ve riyazet yoluyla elde etmek-

tir. Bundan gayem, nefsi güzel ahlâkın istediği hareket ve

fiillere zorlamaktır. Mesela; cömertlik ahlâkını elde etmek

isteyen bir kimse için yol, cömertlik fiilini âdet haline getir-

mek için nefsini zorlayarak alıştırmaktır. Bu da malın veril-

mesi demektir. Daimî bir şekilde mal vererek bunu zoraki

bir şekilde nefsine kabul ettirmeli ve bu hususta nefsiyle

mücahede etmelidir. Ta ki bu, nefsi için tabiîleşip kolay hale

gelinceye kadar… Böylece nefis, cömert olur.

Böylece nefsine tevazu ahlâkını kazandırmak isteyen

bir kimse, nefsine kibir ve gurur galip geldiği halde şu yol-

da onu elde edebilir: Uzun bir müddet mütevazi kimselerin

fiillerine devam etmeli, bu devamlılık müddetince nefsiyle

mücahede edip zoraki bir şekilde onu bu yöne sevketme-

lidir. Bu ahlâk, nefsin ahlâkı olup, onda tabiî bir şekil alıp,

kolayca onda yerleşinceye kadar devam etmelidir. Şer’an

ve dinen güzel ahlâkların tamamı bu yol ile elde edilir. Gü-

zel fiillere aşık olan ve onlardan zevk duyan bir kimsenin

devam etmesi gibi bunlara devam etmedikçe ve aynı za-

manda çirkin fiilleri kerih görüp onlardan elem duymadıkça,

güzel ahlâk onun kalbinde yerleşmez.

(İmam-ı Gazali, İhya-i Ulumiddin c. 3 s.  134-135)

 

BELÂYA SABIR

Büyükler demişlerdir ki: Kul, Allâh (c.c.)’dan gelen bir

musibete sabretmekle mükellefdir ve bu sabırdan ecir alır.

Çünkü Allâh (c.c.)’dan gelen bir şey ancak O’nun adl ü hik-

metinin muktezâsıdır. Mü’min Allâh (c.c.)’dan ancak hakkı

kaza edeceğine îman ederek kazaya razı olur. Fakat başa

gelen musibet zorba kimseler tarafından açıkça zulmedil-

mek maksadı ile gelmişse ona sabırla mükellef bulunma-

yıp mukabele etmeli, zulmü def’ etmeğe, hakkını da te’min

etmeğe çalışmalıdır. Bu hususda öldürülürse şehîd olur.

Hadîs-i Şerif’te:

“Malı uğrunda öldürülen şehiddir. Irzı uğrunda öl-

dürülen şehiddir…” buyurulmuşdur. Ayrıca bilinmelidir ki

gelen her belâ insandaki bir şeyi temizler.

Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki:

“Bana yapılan eza hiç bir nebiye yapılmadı.”

Hazret-i Hasan (r.a.) der ki: “Dedem Resûlullâh

(s.a.v.)’den işitdim, şöyle buyurmuşlardı:

– Oğulcuğum, kanaatdan ayrılma, insanların en

zengini olursun. Farzlarını eda et, insanların en âbidi

olursun. Oğulcuğum, cennetde bir ağaç vardır, ismi

“Şeceretü’l-belvâ”dır. Kıyamet gününde ehl-i belâ ge-

tirilirler, onlar için ne divan kurulur, ne mîzan dikilir. Ve

ecir onların üzerine yağmur gibi yağdırılır.

Sonra Resûlullâh (s.a.v.): “Ancak sabır edenlerin

ecirleri noksansız ve hesabsız olarak verilir.” (Zümer s. 10)

âyet-i celîlesini okudular.”

Allâh Te‘âlâ buyurdu ki: “Bedenine, evladına veya ma-

lına bir musibet gelen, sabr-ı cemille karşılarsa, kıya-

mette ona hesap sormaya hayâ ederim.” (Hâkim)

Sabır üç çeşittir: 1- Belaya, musibete sabır, 2- Din bilgi-

lerini öğrenirken ve ibadetlerini yaparken sabır, 3- Günah

işlememek için sabır. Belaya sabredene 300, ibadet yap-

maya sabredene 600, günah işlememeye sabredene ise,

900 derece ihsan edilir. (Ebuşşeyh)

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Bakara Sûresi Tefsiri, 215.s.)

 

KÖTÜ DÜŞÜNCENİN VERDİĞİ ZARARLAR

Müslüman kardeşlerimiz hakkında hep iyi düşünmeye

kendimizi zorlamalıyız. Zira Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

Suizan etmeyin. Suizan, yanlış karar vermeye sebep olur.

İnsanların gizli şeylerini araştırmayın, kusurlarını görme-

yin, münakaşa, haset ve düşmanlık etmeyin, birbirinizi

kardeş gibi sevin, çekiştirmeyin. Müslüman Müslümanın

kardeşidir, ona zulmetmez, yardım eder. Onu, kendinden

aşağı görmez. (Buhari, Müslim)

947 Hicrî senesinin bir yaz günü Kahire’de yaşlı bir şeyhe

rastladım. Sohbetimiz esnasında şöyle dedi:

Ey oğlum! Şimdi sana zamanımızın kötü ve yorgun in-

sanlarını anlatmaktansa salih kişilerini anlatmak daha iyidir»

dedi. Ben de «İyi olur, buyurun, anlatın» dedim. Şeyh anlat-

maya başladı: «Zamanımızın en iyi kimseleri, geceleri kalkıp

abdestini alan, gün doğuncaya kadar namaz kılan, sabah na-

mazını kıldıktan sonra öğle vakti gelinceye kadar oturup du-

alarını yapan, öğleyi kıldıktan sonra ikindiye kadar dua eden,

ikindi namazından sonra akşam namazına kadar virdlerini

okuyan, akşamdan yatsıya ve daha sonra yatsı namazından

yatıncaya kadar dualarını yapan kimselerdir». Benim «Böyle

bir kimsenin zahiri günahların bütününden uzak ve arınmış

olduğunu farzetmiş olsak dahi, bir insan hakkında kötü dü-

şünmesinin önüne geçebilir miyiz? Kendisini kıskanıp çeke-

meyen kimseleri hayatı boyunca bir saat olsun nefis görmek

ister mi?», soruma, «Bu ihtimâl zayıf ve uzaktır», diye cevab

verdikten sonra bana, «Bir insanın bütün hayatı boyunca

yaptığı ibadetleri terazinin bir kefesine koysan, o kimsenin

bir müslüman hakkında kötü düşüncesini de terazinin diğer

kefesine koysan, kötü düşünce kafesinin ağır basacağını

görürsün. Salih ve âbid kişilerin hayatları boyunca yaptıkları

ibadetleri kötü düşünceyi bir defa olsa da ödeyecek ve kar-

şılayacak durumda olmayacağına göre, insanların haklarını

sayılamayacak ölçüde taşıyanların ne olabileceğini düşün»,

diyerek sözüne son verdi. Allah (c.c.)’nun rızası üzerine ol-

sun. Elini öptüm ve oradan ayrıldım.

(İmam-ı Şarani, Büyük Ahidler, s. 710,711)

 

 

 

 

 

 

NİMETLER KARŞILIĞINDA ŞÜKÜR ETMEK

Kamus tercümesinde şükür şöyle tarif edilir: “Şükür,

ihsan ve iyiliği bilip yaymaktır.” Yani ihsan ve in’am eden

zatın fazilet olarak verdiği nimet ve ihsanı, o nimetin kadir

ve kıymetini bilip gizlememekle beraber insanlara yaymak,

ihsan eden zatı medhü sena etmektir ki, küfran ve nankör-

lük karşılığıdır.

Bu mâna, kul şükrünün mânâsıdır.

Şükür, Allah (c.c.) tarafından kullanılırsa, kulun güzel

amellerine mükâfat edici, diye tarif olunur. Burada bahsi-

miz, kulun şükrü hakkındadır.

Şükür üç türlüdür:

  1. Kalb ile şükür, yani nimetin nimet olduğunu bilmektir.
  2. Dil ile şükür, yani nimeti veren zatı medhü sena et-

mek, öğmektir.

  1. Sair âza ile şükür, yani nimeti veren zata lâyık oldu-

ğu kadar mükâfat eylemekten ibaret olup bu da beş kaide

üzerinedir:

1) Nimete nail olan kimse, nimeti veren zata alçak gö-

nüllülük etmek.

2) Nimeti veren zatı sevmek.

3) Verilen nimeti gizlemeyip ikrar ve itiraf etmek.

4) Nimeti veren zatı medhü sena etmek.

5) Nail olduğu nimeti, ihsan eden zatın hoşlanmadığı

yerde kullanmakta bulunmamaktan ibarettir.

Hazreti Cüneyd (r.a.) buyurmuşlar ki: “Nimete şükür

demek, kendini ihsan olunan nimete ehil ve lâyık sayma-

yıp o nimeti mahza bir ikram ye bağış itibar eylemekten

ibarettir.”

Ebu Osman da demiş ki: “Şükür demek, nimetin şük-

rünü eda etmekten aciz ve kusurlu olduğunu bilmekten

ibarettir.”

Yukarıda gösterilen beş şükür kaidesi esas olduğundan

onlardan bir tanesi bulunmadığı vakit şükür yok demektir.

Şükür bahsinde pek çok açıklamalar varsa da hepsinin

esası ve neticesi bu beş kaidedir.

(Kemaleddin Üstün, 54 Farz Şerhi, 147)

 

GERÇEK TEVEKKÜL VE KURTULUŞ

Tevekkül, Allah (c.c.)’den gelene razı olmak ve kendine âit

vazifeyi yaptıktan sonra neticelerini Allah (c.c.)’den istemek

demektir.

Allahu Teâlâ Dâvud (a.s.)’a, “Bir kimse, her şeyden ümit

kesip, yalnız bana güvenirse, yerde ve göklerde bulunan-

ların hepsi ona zarar yapmaya, aldatmaya uğraşsalar,

onu elbette kurtarırım.” meâlindeki Âyet-i Kerime ile vahy

göndermiştir.

Şeyh Ebû’l-Hamza el-Horasânî (k.s.) Hazretleri’nden riva-

yet olundu. Buyurdular ki:

Senelerden bir sene hac ettim. Ben yolda yürürken, bir

kuyuya düştüm. Nefsim, yolda gidenlerden imdât istemek ko-

nusunda benimle münakaşa etti. Ben (kendi kendime);

-”Yok! Vallahi imdât istemeyeceğim” dedim. Bu benim ha-

tırıma tamam olmadan; kuyuya iki adam uğradı. Biri diğerine;

-”Şu yol üzerindeki kuyunun ağzını kapatalım ki, kazara

bir kimse düşmesin,” dedi.

Odun, kamış ve bitkilerle kuyunun ağzını kapattılar. Yerle

bir oluncaya kadar toprakla örttüler.

Bu sırada feryat etmek aklına geldi. Ben kendi nefsime;

-”Ey, şu adamlardan bana daha yakın olana iltica et” de-

dim. Nefsim sustu.

Ben, işimi ve hâlimi Allâhu Teâlâ Hazretleri’ne ısmarladım.

Bir saat sonra baktım bir şey (hayvanın biri) geldi. Kuyunun

ağzını ayaklarıyla açtı. Sonra;

-”Bana sarıl.” der gibi iki ayağını aşağıya doğru sarkıttı.

Onun beni kurtarmak için geldiğini ve benim için ayaklarını

sarkıttığını anladım.

Onun ayaklarına sarıldım. O hayvan beni kuyudan çıkart-

tı. Bir de baktım ki o arslan idi. Geçti gitti. O zaman gâibden

bir ses işitim:

“Ey Ebû Hamza! Seni kuyuda tam mahvolacakken arslan-

la, bir tehlikeden başka bir tehlike ile kurtarmamız güzel bir

şey değil mi?”

Allâhu Teâlâ Hazretleri, kâdirdir. O her şeye kâdir ve ger-

çek vekîl’dir…

(İsmail Hakkı Bursevi (k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri 7/685-687)

 

CÂHİLLERİ TEBESSÜMLE SAVUŞTURABİLMEK

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in hilmi (yani; yumuşak huy-

luluğu nefsine yapılanları hoş karşılaması) herkesinkinden çok

üstündü. Hâlim (yâni yumuşak huylu olan) herkesten mutlaka

zelle sadır olmuştur. Yanılgıya maruz kalmıştır. Ama Resûlullah

(s.a.v.)’den asla! Ona ne kadar eziyet yapılmışsa tümüne sab-

retmiştir.

Câhillerin aşırı hareketlerine hilmle karşılık vermiştir.

Peygamber (s.a.v.)’in Uhud Harbi’nde mübarek dişi kırılıp

yüzünden yaralandığı zaman, bu durum ashabın çok gü-

cüne gitti ve dediler ki: “Onlara beddua etseydiniz ya!”

“Ben lânetleyici  olarak gönderilmedim! Ben ancak (Hakka)

çağırıcı ve rahmet edici olarak gönderildim,” diyerek onla-

ra şu duada bulundu: “Allahım, kavmime hidâyet et, çünkü

onlar bilmiyorlar.”

Zeyd bin Sa’ne, Resûllulah (s.a.v.)’den alacağını istemeye

geldi. Yakasından yapıştı ve mübarek omuzlarından elbisesini

sıyırdı, ona karşı kötü lakırdılar kullandı. Hattâ şöyle dedi: Siz

ey Abdülmuttalib oğulları! Borcunuzu zamanında ödeyemiyor-

sunuz! Hz. Ömer (r.a.) onun bu sataşmasına dayanamayarak

adamı azarladı ve ona karşı ağır konuştu. Peygamber Efen-

dimiz (s.a.v.) ise, sadece tebessüm ediyorlardı. Şöyle buyur-

dular: “Ben ve O bu davranışlardan daha iyisine muhtacız.

Ey Ömer, bana borcumu iyice ödememi, ona da alacağını

güzel şekilde istemesini emretmeliydin! Daha borcunun

ödenmesine üç gün var!” (Müslim) Sonra Hz. Ömer’e (r.a.)

parasını ödemesini hatta yirmi sa’da -onu korkutuğundan do-

layı- ödemesini emir buyurdular. İşte Resûlullah (s.a.v.)’in bu

yumuşak ve pek nazik davranışı adamın müslüman olması-

na vesile oldu. Ondan sonra adam daima şöyle konuşurdu:

“Peygamberlik alametlerinde bilmediğim iki şeye daha

Muhammed (s.a.v.) de şahit oldum:  Karşısındakinin

cehâletini hilm ile karşılamak ve kendisine yapılan aşırı

laf saldırsını ve cehâletini de tebessümle savuşturmak.“

Peygamberimiz (s.a.v.) kendisine yapılan bütün sataşma, zu-

lüm ve eziyetleri büyük bir sabırla ve tahammülle karşılamıştır.

(Şifa-i Şerif, Kadı İyaz s.104,105,108)

 

KANÂATTEKİ GÜZELLİK

Kanaat güzel bir huydur ki, onu kendine âdet edinen bir kimse

daima azizdir. Kanaatın zıddı tamah ve hırstır ki, bunu huy edinme-

nin cezası mahrumiyettir. Hırs ve tamahtan kendini kurtaramayan,

her zaman zelildir. Hırs ve tamah, rızkı attırmaz. Kanaat ise bir

definedir ki, tükenip bitmez.

“Kanaat fena bulmaz bir hazinedir.”

Kanaat demek, taksim olunan rızka razı olmak ve bu taksimin

Rezzak-ı Hâkim olan Allâhü Teâlâ Hazretleri’nin işi olduğunu tasdik

ve tahsin etmektir. Tamah ve hırs ise, bunun aksine, taksime razı

olmamak ve o taksimi yapan Allah (c.c.)’yı, hâşâ sümme hâşâ, ha-

tah saymak gibi kötü bir mânâ ifade eder. Nitekim Vacib Teâlâ Haz-

retleri Zührûf Sûresi’nin 32’inci Âyet-i Kerimesi’nde buyuruyor ki:

“Biz dünya dirliğinde onların maişetlerini aralarında tak-

sim ettik. Beraber yaşamış olsunlar, aralarında ülfet hasıl ol-

sun, böylece âlemin işleri nizamında kalsın diye, birinin dere-

cesini öbürünün üzerine geçirdik. Rabbinin rahmeti, onların

topladıkları (para) dan daha iyidir.”

İşte böyle hikmetlere binaen Âdemoğulları’na rahmet olarak

faydasız, belki de zararın ta kendisi olan tamah ve hırsı terk ve ka

naatin bir huy edinilmesini tenbih için rızkın taksimli olduğu açıkça

bildirildiği gibi Hadîs-i Şerifler’de de Âdemoğlu’nun bu yoldaki hali

tasvir ve bu halden sakınılmasına işaret olunuyor. Husûsiyle şu

Hadîs-i Şerif’te:

“Ey Âdemoğlu, hacetine yeterin yanındadır. Şen ise seni

azdıracak ve zulme daldıracak olanı istiyorsun. Ey Âdemoğlu,

ne az rızkına kanaat edersin, ne de çok ile doyarsın. Ey

Âdemoğlu, cesedin günah ve hastalıktan salim, meslek yolun

emin, günlük rızkın yanında olarak sabaha çıktığın vakit seni

Hak’dan meşgul ve rahatsız eden bitmez düşünce, hırs ve ta

mahdan ibaret olan dünya varsın helak olsun, yok olsun.”

İmam Gazalî merhum, İhya-i Ulum kitabında nakleder:

“Hazret-i Musa Aleyhisselâm, Vacib Teâlâ Hazretleri’nden sual

edip demiş ki:

– Ya Rab, kullarının en ziyade zengini hangisidir? Vacib Teâlâ

Hazretleri buyurmuşlar:

– Verdiğime kanaat edenlerdir.

– Ya Rab, hangisi daha âdildir?

– Öz nefsine insaf edendir.”

(Kemaleddin Üstün, 54 Farz Şerhi, 147)

 

MÜ’MİN AYIP ARAMAZ

Hz. Ömer (r.a.) bir gecede Abdullâh İbn-i Mes‘ud (r.a.)

ile teftişe çıkıp bir evde kapısının aralığından bakarak, bir

ihtiyar kimsenin önünde şarap gördü. Kapısının üstünden

bakarak o kimseye hitâben :

-Senin gibi ihtiyar bir kimsenin bu hali ne aceb çir-

kin oldu- diye takbih edince, o kimse kıyam ederek, “Ya

emire’l-mü’minin! Ben bir isyan ettim fakat sen üç” dedi.

“1- Tecessüs ettin. 2- Kapıdan gelmek lâzım gelir iken

kapının üstünden baktın. 3- Ve h ârîm-i ismetim olan ha-

neme baktın” dedi.

Hazret-i Ömer (r.a.) de i‘tirafla “Doğru söyledin beni af –

fet” dedi. O da “Cenâb-ı Hakk affetsin” dedi. Hazret-i Ömer

(r.a.) de ağlayarak “Eğer Cenâb-ı Allâh beni afvetmezse

veyl bana” dedi. Ol kimse bu kabahatini ehlinden ve vele-

dinden gizli olarak yapmakta imiş. “Velâ tecessesû” fıkra-i

celîlesindeki tecessüs de: Bir kimsenin noksanını ve ayı-

bını aramamakdır.

Bu Âyet-i Celîle’nin Meâl-i Şerifi:

“Ey mü’minler! Siz nâsın noksanlarını aramayın

ve herkesin hatasından bahis etmeyin. Bir kimsenin

iffet ve namusuna, ahval-i hususiyesine taallûk eden

şeylerde kendi zannınıza ittibâ’ ederek teftişe, ayıbını

aramaya kalkışmayın. Allâh’ın setretmiş olduğu şey-

ler gizli kalsın” demektir. (Hucurat 49/12)

Bir Hadîs-İ Şerîf’de, Sallallahu te’âlâ aleyhi ve sellem

Efendimiz buyuruyor ki: “Müslümanların ayıblarını,

kusurlarını tetebbû’ etmeyiniz. Zira mü’minlerin ku-

surlarını tetebbû’ eden, taharri eden kimsenin kendi

kusuru taharri olunur. Yani başkalarını ta‘yîb edeyim

derken kendi ta‘yîb olunur. Başkalarını rüsvây edeyim

derken kendi rüsvây olur.” (Tirmizi)

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s),Musahabe 2, 127-128.s.)

 

İMTİHANLARI NASIL KARŞILAMALIYIZ?

Nebî-i Ekrem (s.a.v.); “Kişinin cennetteki derecesi,

dünyâdaki geçirdiği imtihânlara göredir.” buyurmuş-

lardır. Kişi ne kadar büyük imtihân geçirirse, cennette ona

göre derece almış olacak. İmtihânları geçeceğimizi ve bu

imtihânların sonunda da yaptığımız tercihe göre, inşâallah

cenneti ve Cenâb-ı Hakk’ın cemâli ile müşerref olacağımı-

zı bilerek bu dünyâdaki zorlukları hoşlukla karşılamamız

lâzım.

Son Osmanlı âlimlerinden Merhum Bekir Hâki Efendi

Hazretleri, birgün Çakmakçılar’da, bayağı dik bir yokuştan

aşağı talebeleri ile beraber iniyormuş

Karşılarında bir sırt hamalı, küfeyi yüklenmiş ve beli

rükûda gibi eğilmiş, yokuştan yukarı çıkmaya çalışıyor-

muş. Hamal, bir yandan eliyle alnındaki teri siliyor, diğer

yandan öbür elinde de zincir çeviriyormuş. Dudağında da

ıslık çalarak gidiyormuş. Tabiî ne ıslık çalmak ne de zincir

sallamak İslâm’da hoş bir şey değil; hoca onları söylemiyor

da burada kıssadan hisse olması için şunları söylüyor: “Ba-

kın arkadaşlar, mü’minin dünyâdaki imtihânı ve o imtihânı

geçerkenki hâli şu hamalınki gibi olmalı. Rükûya varmış

gibi eğilerek bu kadar ağır yükün altında, bu yokuştan yükü

çıkarmaya çalışıyor. Ne kadar fazla sıkıntıda olduğu ikide

bir terini silip atmasından belli; ama çakır keyfi bozmuyor.

Bakın dilinde ıslık, elinde zincir çevirmeye devam ediyor.

Mü’minin hâli böyle olmalı, çakır keyfi bozmamalı.”

Bileceğiz ki, her şeyin bir karşılığı var. Cennetin karşılı-

ğı cehennem, dünyânınki de âhirettir. Kulluğun karşılığı da

Rabbinin rızâsı ve cemâlidir. Eğer kul, Allâh (c.c.) dışında

bir şeyi tercih ederse İslâm ona; “Az ücrete tâlip oldun.”

diyor. O yüksek ücrete tâlip olan kişi imtihânlar geldiği za-

man, Allâh (c.c.) hepimize dayanma gücü kuvveti versin,

kolay geçitten geçirsin, Bekir Hâki Efendi Hoca’nın söyledi-

ği gibi çakır keyfi bozmayacaklardan etsin (Âmîn).

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler 3, s.291)

 

SÖZ BAZEN FİTNEDİR

Bir adam Efendimiz (s.a.v.)’e dedi ki: Ey Allah

(c.c.)’nun Resûlü (s.a.v.) beni cennete girdirecek bir amel

öğret. Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki:  “Açı doyur, su-

suzu sula, kötülükten nehyet,eğer buna güç yetire-

mezsen hayır dışında diline engel ol. Ne  söz, nede

susmak mutlak manada emredilmiş değildir, mutlaka

hayır söylemek ve şerden susmak gerekir.” (Buhari,

Müslim) Selef çoğu zaman şerden ve malayani şeyleden

susmayı methediyorlardı, çünkü o nefse ağırdır, bunun

için insanların çoğu buna düşüyorlar, onun için selef ken-

dilerini ilgilendirmeyen konularda susmak için nefisleriyle

mücadele ediyorlardı.

Fudayl bin İyâd (r.a.) dedi ki: Ne hac, ne nöbet tut-

mak, ne de cihad dili tutmaktan daha zor değildir. Eğer

dilin seni kederlendirerek sabahladıysan, çok şiddetli bir

gam içerisinde sabahlamışsındır ve dedi ki: Dilin hapsi,

mü’minin hapsidir,eğer sen dilinin kederiyle sabahlamış-

san  çok kederli sabahlamışsındır. İbn-i’l Mübarek (r.a.)

Lokman (a.s.)’ın oğluna sözünden soruldu: Eğer söz

gümüş ise sükut altındır” ve dedi ki: Manası: Eğer Allah

(c.c.)’nun tââtı yolundaki söz gümüşse, Allah (c.c.)’nun

mâ’siyyetinden dolayı susmak altındır.

Alimlerden biri Ömer bin Abdulâziz (rh.a.)’in yanın-

da dedi ki: İlim üzere susan, ilim üzere öğrenen gibidir,

Ömer (rh.a.) dedi ki: Ben ilim üzere konuşanın kıyamet

günü daha iyi halde olacağını ümit ediyorum; çünkü onun

menfaati insanlardır, diğerinin susması ise kendi nefsine-

dir. Alim ona dedi ki: Ey mü’minlerin emiri: Konuşmanın

fitnesi nasıl olacak? O zaman Ömer (rh.a.) çok şiddetli

ağladı.

Ömer bin Abdulâziz (rh.a.) bir gün hitap etti, insanlar

inceldi ve ağladılar, hitabı kesti, ora denildi ki: Kelamını

tamamlasan onunla Allah (c.c.)’nun fayda vermesini ümid

ediyoruz. Ömer (rh.a.) dedi ki: Söz fitnedir, fiil mü’min için

sözden daha hayırlıdır.

(İbn-i Receb, Cami’ul Ulum Ve’l Hikem, 15. Hadis)

 

GIYBET ZİNÂDAN DAHA KÖTÜDÜR

“Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biri-

niz ölü kardeşinin etini yemek ister mi? Bundan tik-

sindiniz (değil mi)!” (Hucurât/12)

Câbir (r.a.) ve Ebu Said (r.a)  Hz. Peygamber

(s.a.v)’den şöyle rivayet ediyorlar: “Gıybetten kaçını-

nız! Muhakkak ki gıybet, zinadan daha kötüdür. Çün-

kü kişi, bazen zina eder, tevbe eder ve Allah (c.c.)

tevbesini kabul eder. Gıybet yapan bir kimse ise, gıy-

beti yapılan kişi kendisini affetmedikçe Allah (c.c.)

tarafından affedilmez.” (Müslim)

Enes (r.a.) dedi ki: Hz. Peygamber (s.a.v) birgün oruç

tutmayı emrederek şöyle buyurmuştur: “Sakın ben ken-

disine izin vermedikçe hiçbir kimse iftar etmesin!”

(Müslim) Bunun üzerine halk oruç tutup akşamladı. İftar

zamanı kişi gelir ve ‘Ey Allah (c.c.)’nun Resûlü (s.a.v.)!

Ben bugünü oruçlu geçirdim. İftar için bana izin ver’

derdi. Hz. Peygamber (s.a.v.)’de kendisine izin verirdi.

Böylece biri diğerini takiben izin almaya gelirlerdi. En so-

nunda bir kişi geldi ve dedi ki: ‘Ey Allah (c.c.)’nun Resûlü

(s.a.v.)! Kureyş’ten iki genç kız oruç tutmuşlar, sana gel-

mekten utanıyorlar. İftar için kendilerine izin ver’.

Hz. Peygamber (s.a.v.) adamdan yüz çevirdi, adam

sözünü tekrarladı, Hz. Peygamber (s.a.v.) yine onun sö-

züne kulak vermedi. Adam tekrar etti, bunun üzerine Hz.

Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: Onların ikisi oruç tut-

mamıştır. Bütün gün halkın etini yiyen bir kişi nasıl oruç-

lu sayılır? Git onlara şöyle de: Eğer oruçlu iseler istifra

etsinler. Bunun üzerine adam onlara gelerek durumu

haber verdi. Onlar istifra ettiler. Onların ağızlarından kan

çıktı. Adam Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelip haber verdi.

Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu:

Nefsimi kudret elinde tutan Allah (c.c.)’ya yemin olsun ki

onlar bu kan parçasını karınlarında bıraksaydılar, ateş

ikisini de yerdi.

(İmam Gazali, İhya-u Ulumid-Din c. 2 s. 584-588)

 

MÜSLÜMAN ASLA YALANCI OLAMAZ!

Safvan İbnu Süleym (r.a) anlatıyor: “Ey Allah (c.c.)’nun

Resûlü (s.a.v.)! mü’min korkak olur mu?” dedik. “Evet!”

buyurdular. “Pekiyi cimri olur mu?” dedik, yine: “Evet!” bu-

yurdular. Biz yine: “Pekiyi yalancı olur mu?” diye sorduk. Bu

sefer: “Hayır! buyurdular.”

İbnu Mes’ud (r.a) şöyle demiştir: “Kul yalan söylemeye ve

yalan söyleme niyetini taşımaya devam edince bir an gelir

ki, kalbinde önce siyah bir nokta belirir. Sonra bu nokta bü-

yür ve kalbinin tamamı simsiyah olur. Sonunda Allah (c.c.)

nezdinde “yalancılar” arasına kaydedilir.” (Buhari, Müslim)

Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ‘‘Başkalarını

güldürmek için yalan söyleyen kimseye cehennem vardır.

Azap ona olsun, azap ona olsun!”

(Buhari, Müslim)

Abdullah b. Cürad (r.a) şöyle anlatıyor: “Ey Allah (c.c.)’nun

Resûlü (s.a.v.)! Mü’min bir kimse zinâ eder mi?” dedim.

Hz. Peygamber (s.a.v.) “Bu bazen olur” dedi. “Ey Allah

(c.c.)’nun Peygamberi (s.a.v.)! Mü’min bir kimse yalan söy-

ler mi?” deyince Hz. Peygamber (s.a.v.) “Hayır!” dedikten

sonra hemen şu ayet-i celîleyi okudu: “Yalanı ancak Allah’ın

ayetlerine inanmayanlar uydurur. İşte bunlar asıl yalancı

olanlardır.” (Müslim)

Abdullah b. Amr (r.a) şöyle anlatıyor: “Hz. Peygamber

(s.a.v.) evimize geldi. Küçük bir çocuktum. Oynamak için dı-

şarıya çıkmıştım. Annem ‘Ey Abdullah! Gel sana bir şey ve-

receğim’ dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) anneme dedi ki: Sen

ona ne verecektin? Annem: Hurma verecektim deyince Hz.

Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: Dikkat et! Eğer ona hurma

vermeyecek olsaydın,bu söylediğin defterine yalan olarak

geçecekti. (Müslim, Buhari)

 

YALANA MÜSAADE EDİLEN YERLER;

Ümmü Gülsüm (r.anha)’dan rivayeti şu şekildedir; Hz. Pey-

gamber (s.a.v.)’in yalanın hiçbir şekline ruhsat verdiğini

duymadım. Ancak üç yer müstesna:

  1. Kişinin, müslümanların arasını bulmayı ve ıslah etmeyi

kasdettiği söz.

  1. Kişinin savaş halinde müslümanların faydası için söyle-

diği söz.

  1. Kişinin hanımına, hanımın da maslahat için kocasına ko-

nuşması. (Buhari)

(İmam Gazali: İhya-u Ulumuddin Yalan Bölümü

Kütüb-ü Sitte Yalan Bölümü)

 

 

 

 

YEMEK DÂVETİNE İCÂBET USÛLÜ

Hazret-i Ali’yi (k.v.) birisi evine yemeğe dâvet etmişti;

Hazret-i Ali (k.v.) ona şöyle dedi:  “Dâvetine üç şartla

icabet ederim: Evinde bulunmayan bir şeyi benim için

çarşıdan alıp gelmeyeceksin, evinde olanı benden

saklamayacaksın ve ailenin yiyeceğini bana yedir-

meyeceksin!” (Buhari, Müslim)

Selef-î sâlihinden biri dostunu yemeğe dâvet ettiğinde;

evinde bulunan yiyeceğin hepsini veya yanındaki yiyecekler-

in her birinden bir parça misafirine ikram ederdi.

Dâvetli kişinin, belli bir yemek ismi vererek dâvet sahibin-

den: “Şu yemeği isterim!” demesi yakışık almaz. Bu davranış

kanaatkârlık ile de bağdaşmaz. Kardeşi kendisinden iki

yemekten birini tercih etmesini isterse; dâvet sahibi için daha

hafif ve yapılması daha kolay olanı tercih etmelidir. Sünnete

uygun olanı budur.

Bir kimsenin, her hangi bir meclise onların yemek vaktine

denk düşürecek şekilde hesaplayarak gitmesi sünnete uy-

gun değildir; çünkü bu, dâvet edilmeksizin ve beklenmediği

bir zamanda ansızın çıkıp gelmektir. Şu ayet-i kerime ile

Yüce Allah bu davranışı yasaklamaktadır: “Siz zamanını

gözetlemeksizin, bir yemeğe dâvet edilmedikçe, Peyg-

amberin evlerine girmeyin. (Ahzâb 33/53)

Sünnetlerden biri de, kalkmak isteyen misafire evin

kapısına kadar eşlik etmektir. Misafirin, ev sahibinin izni ol –

madan çıkması sünnete uygun düşmez.

Aynı şekilde, ev sahibi kendisini çıkarıncaya yahut bıktırıp

sıkıntı verinceye kadar misafir olduğu evde üç günden fazla

kalması da uygun olmaz. Bu kişi ev sahibinin günaha girm-

esine sebep olduğu için ikisi de birlikte günahkâr olabilirler.

Bu konuda bir zât şöyle der: “Bir kardeşin seni

beklemediğin anda ziyaret ederse, hazırdakini ona ikram

  1. Eğer, seni ziyaret etmesi için bir kardeşini sen dâvet

etmişsen, evinde ne var ne yoksa ona ikram et!” (Buhari,

Müslim)

(Ebu Talib El Mekki, Kalplerin Azığı s.164-165 )

 

 

BELÂ AĞIZDAN ÇIKAN SÖZE BAĞLIDIR

Rivâyet olunur ki: Ya‘kûb (a.s.) rü’yâda gördü ki, dağın ba-

şında Yûsuf (a.s.) sahrada iken on kurt Yûsuf (a.s.)’a hücum

etti. Yûsuf (a.s.) aralarında kayboldu. O’nun için Ya‘kûb (a.s.) O

(a.s.)’ı kurt yemesinden korkarım dedi ve bu rü’yâyı görmekle

beraber Yûsuf (a.s.)’ı kardeşlerine verdi.

Kazâ takdir ile geldiğinde bâsiret görmez olur. Sahâbînin

bâzısı dedi ki: Kişinin hasmına huccet, ipucu telkini muvâfık

(uygun) değildir. Hazreti Yûsuf (a.s.)’ın kardeşleri kurdun insanı

yemesini bilmiyorlardı. Fakat Ya‘kûb (a.s.) kurt yemesinden kor-

karım diye hatırlarına getirip ogullarına ipucu telkin etmiş oldu.

Hadîs-i Şerîf’te “Belâ ağızdan çıkan söze bağlıdır.”

(Kesfü’l-Hafâ) buyurulmustur.

Hikâye olunur ki: Lügat imâmlarından İbnü’s-Sekît, Halîfe

ile otururken Mütevekkil’in iki oğlu Mu’tez ile Müeyyed gelince

Mütevekkil O’na dedi ki:

– Benim iki oğlumu mu seviyorsun, yoksa Hasan (r.a.) ile

Hüseyin (r.a.)’ı mi? Bunu isitince İmâm dedi ki:

– Vallâhi, muhakkak Hz. Alî (r.a.)’in hizmetçisi Kanber benim

nazarımda senden de iki oğlundan da daha hayırlıdır.

Bunun üzerine Mütevekkil adamlarına:

– Dilini kafasından kesip ayırın, dedi. İbnü’s-Sekît’in dilini

kestiler ve o gece öldü.

Te‘accüb olunacak hâl su ki: Hoca İbnü-s-Sekît’in bu hâl ba-

şına gelmezden evvel Mütevekkil’in oğlu Mu’tez ile Müeyyed’e

asağıdaki beyti ta‘lim edip öğretmek istemiş:

“İnsan dilinin sürçmesinden dolayı uğrayabileceği musîbete

ayağının sürçmesi ile uğramaz. Zîrâ insânın sözü başını gö-

türebilir. Hâlbuki ayağının sürçmesinden hâsıl olan yarası za-

manla iyi olur.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoglu (k.s.), Hz. Yûsuf (a.s.), s. 33-34)

 

AMELİ İNSANI KURTARMAYA YETMEZ

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “(İşlerinizde) orta yolu

tutun; dosdoğru olun! Bilin ki, hiçbiriniz ameli sayesinde

kurtuluşa eremez.” Ashab; “Sen de mi kurtulamazsın, ey

Allah (c.c.)’nunn elçisi!” dediler.

“(Evet) ben de kurtulamam. Ancak Allah (c.c.) rahmet

ve keremi ile beni bağışlayacak olursa o başka.” (Buhari)

Ne yapın yapın siz sözün doğrusunu söyleyin. İşin doğru-

sunu işleyin. Dünya işlerinizi görmenize de zaman ayırın. Sa-

bahleyin işinize çıkın. Gece olunca evinize gelin. Gece vak-

tinde de biraz çalışmanız uygundur. İşinizi gücünüzü terkedip

devamlı ibadet etmeniz uygun değildir. Elinizden geldiğince

ibadete devam edin. İşinizle de meşgul olun. Kesinlikle doğru

sözlü olun ve doğru işler işleyin.

İsrâiloğulları zamanında bir kişi yetmiş yıl ibadet etti. Ne

üşendi ne de melul oldu. Allah Teâlâ o zamanın peygamberi-

ne şöyle vahyetti: “Filan kişiye git. Ömrünü benim kulluğumda

harcadı. Devamlı ibadet etti. Onu şimdi cennetime koyuyo-

rum. Ancak ibadetiyle değil, kendi fazlımla.” dedi.

Zâhid haberi duyunca:

“Ya yetmiş yıllık ibadetim nereye gitti?” dedi.

Daha henüz sözünü tamamlamadan Allah (c.c.) kendisine

bir diş ağrısı musallat etti. Zâhid feryat etmeye başladı. Allah

Teâlâ o peygambere yine vahyetti:

“Gît o zahide söyle. Yetmiş yıllık ibadetini verip o diş ağ-

rısından kurtulmaya razı olsun.” dedi. O peygamber geldi ve

zâhide:“O ibadetini verip, diş ağrısından kurtulmaya râzı mı-

sın?” dedi. Bunun üzerine zâhid:

“Râzıyım.” dedi.

Allah Teâlâ zâhidin diş ağrısını giderdi ve peygamberi tek-

rar göndererek şöyle demesini istedi:

“Yalnız bir diş ağrısının gitmesi için yetmiş yıllık ibadet

verdin. Hani sana verdiğim diğer nimetlerim? Söyle bakalım

cennete neyle gireceksin?”

Bu haberi duyan zâhid ağladı, duâ ve tevbe etti.

(Mustafa Darir Efendi, 100 Hadis 100 Hikaye, s.115)

 

İMRENMEK MÜBAH, HASED HARAMDIR

Münâfese’nin (İmrenmenin) Sebebi

Münâfese’nin sebebi, hakkında münâfese yapılan şe-

yin sevgisidir. Eğer o şey dinî birşey ise, onun sebebi Allah

(c.c.)’nun ve O (c.c.)’ya ibadetin sevgisidir. Eğer dünyevî

birşey ise, onun sebebi, dünyanın mubah şeylerini sevmek

ve onlarla nimetlenmektir. Bizim şu anda düşüncemiz kötü

olan hased ve onun gerçekten çok olan giriş noktaları hak-

kındadır. Bütün bunlar yedi kısımdır.

Birincisi adavet (düşmanlık), ikincisi taazzuz, üçüncüsü

kibir, dördüncüsü ucub, beşincisi sevilen hedeflerin elden

gitmesinden korkmak, altıncısı riyaset sevdası, yedincisi

nefsin habaseti ve cimriliği’dir.

Düşmanlık ve Buğz, bu sebep, hasedin en şiddetli se-

beplerindendir; zira herhangi bir sebepten dolayı kendisine

eziyet eden herhangi bir yönden ve hedeften kendisine mu-

halefette bulunan bir kimseden insanoğlunun kalbi nefret

eder ve ona kızar. Taazzuz; taazzuz demek, başkasının

kendisinden maddeten ve mânen yüksek olmasına taham-

mül etmemek ve bunu dayanılmaz görmektir. Kibir; kibir

demek, kişinin tabiatında hased ettiği insana karşı böbür-

lenmenin bulunması demektir.

Taaccüb, nitekim Allah Teâlâ, gelmiş ve geçmiş üm-

metlerden haber vererek onların şöyle dediğini bize nak-

letmektedir. Maksatların elden kaçmasından korkmak, bu

tür hased, bir tek maksadın etrafında birbirini kıskananlar

arasında meydana gelir ve bunların herbiri maksadını elde

etmekte yardımcı olacak her nimet hususunda arkadaşına

hased eder. Riyaset Sevgisi, bu sebep; riyaset sevgisi ve

herhangi bir maksada ulaşmak için değil de sadece (kuru

bir hevesle) kendi nefsine rütbe ve nüfuz istemesidir. Ve

son olarak, Nefsin Habaseti ise, nefsin habaseti ve Allah

(c.c.)’nun kullarına isabet eden hayırdan ötürü onları kıs-

kanmasıdır.

(İmam Gazali, İhya-i Ulumu’d Din, c. 4 s. 432)

 

VAKAR MÜ’MİN VASFIDIR

Hafif meşreplik; genelde sağa sola bakmakla, başı gözü

sağa sola hareket ettirmekle, gelen geçen herkese nazar

etmek, söylenen her sözü dinlemeye çalışmakla ve bazen

bunu dilinde izhar etmekle olur. Meselâ: Çok konuşmak,

dîni ve dünyası için lüzumlu olmayan şeyleri sorup öğren-

mek, sual ve cevapta acele etmek, elleri süratle hareket

ettirmek, bir takım organları oynatmak, kaşımak, sarığı

zaman zaman düzeltmek, ihtiyaç olmadığı halde sakal ve

elbiseyle oynamak, yürürken ayakları lüzum olmadığı halde

hareket ettirmek, başka azayı oynatmak. Bütün bunlar hafif

meşreplikten ve akıl azlığından ileri gelir. (İmâm Birgivî,Tarîkat-ı

Muhammediyye Tercemesi, s.284)

Cenâb-ı Allah buyuruyor ki: «Yürüyüşünde tabii ol.

Sesini alçalt. Seslerin en çirkini, şüphesiz, merkeplerin

sesidir!» (Lokman: 19)

Yürüyüşün de ölçülü olması gerekir. Salınarak, kırıtarak

yürümek mü’minin vakarı ile bağdaşmaz.  Âyette şöyle bu-

yurulur: “Kadınlar gizlemekte oldukları zinetleri anlaşıl-

sın diye ayaklarını yere vurarak yürümesinler.” (Nur: 31)

Hafif meşrepliğin karşıtı, vakardır (ağır başlılık). Vakar,

lüzumsuz konuşmak ve hareketten sakınmaktır. Aynı za-

manda hilim ve ilmin alâmeti ve sâlih kişilerin âdetidir.

Mûsâ (a.s.)’ı çağırmaya gelen, Şuayb (a.s.)’ın kızı,

onun yanına utana utana yaklaşmıştır. Bu olayınKur’ân-ı

Kerim’de haber verilişinde, günümüz hanımlarına da bir

mesaj vardır. Yabancı bir erkekle muhatap olmak mecburi-

yetinde kalan bir kadın edep, ciddilik, ağırbaşlılık  ve utan-

ma hasletlerini koruyarak ve zaruret kadar konuşmalıdır.

Süslü ve çekici giysiler evde giyilmeli, yabancı erkeklerin

yanında ve evin dışında bunlar baş örtüsü ve dış giysi ile

örtülmelidir. Diğer yandan dışarı çıkarken parfüm sürülmesi

de, mü’min kadının ağırbaşlı ve ciddi tavırları ile bağdaşan

bir durum değildir.

(Hamdi Döndüren, Aile İlmihali, c.3, s. 7)

 

ÖNCEKİ TÜCCARLARIN ÖRNEK

DAVRANIŞLARI

Selef-i salihin döneminde yaşayan çarşı-pazar esnafı

ve tüccarın şöyle bir adeti vardı: Bunlardan satış yapan-

ların hesap için iki defteri olurdu. Bu defterlerden birine

borçlu olanların isimleri yazılmazdı. Bu defter sadece

herkesin tanımadığı zayıf ve yoksul kimselere tahsis edi-

lirdi. Zayıf ve yoksul durumda olan biri çarşıda bir yiyecek

görür canı çeker veya ona ihtiyacı olur, ancak onu para

vererek alacak imkanı bulunmazdı. Bu durumda satıcıya

gelir: “Bir iki kilo şuna, iki üç kilo şuna ihtiyacım var; fakat

ücretini ödeyecek param yok!” derdi. Satıcı da: “Al götür;

elin bollaşınca veya eline bir şey geçince ödersin!” derdi.

Sonra o kişinin ismini, durumu belirsiz olanların defterine

kaydederdi. Aslında fakirlere böyle davrananlar, o devirde

yine de müslümanların hayırlıları arasında sayılmazdı. O

devirde hayırlı olarak kabul edilenler şöyle davrananlardı:

Onlar ihtiyacını alan yoksulların isimlerini deftere kay-

detmezler; fakirler için bir borç birikmesini istemezler ve

bu borçtan dolayı hesaba çekilme ihtimalini ortadan kal-

dırmak isterlerdi. Kendilerine gelen fakirlere şöyle derlerdi:

“İhtiyacın olan şeylerden istediğini al; eğer ödeme imkanı

bulursan ödersin; şâyet ödeyemezsen bunları sana helal

ediyorum bilesin! Bundan dolayı kalbine asla bir sıkıntı

gelmesin!”

Selef içinden bazıları da, kanaat ve zühd sahibi olduk-

ları veya dünyaya karşı hırs beslemedikleri için, kendisine

ve ailesine yetecek miktarı günün hangi vaktinde kazan-

mış ise, o saatte dükkanı kapatırdı. Günün kalan kısmını

ibâdetle geçirmek için doğru evine veya mescide yönelirdi.

Onlar günün başını ve sonunu ibâdetle geçirir, bu va-

kitleri âhiret ticaretine ayırırlardı. Günün ortasını da dünya

ticaretine tahsis ederlerdi.

(Ebû Tâlib El-Mekki, Kûtu’l Kulub, c.4, s.544-548)

 

SÖZ TAŞIMAK FİTNE DOĞURUR

Nemîme, bir kimsenin saklı bir şeyini, istemediği bir

kimseye ulaştırmak; yâhud bu şahsın bu gizli, saklı şeyinin

kendisine getirilmesidir. Velhâsıl, insanlarda gördüklerini

söylememelisin! Ancak onu anlatmakta bir müslümana dînî

bakımdan bir yarar, yâhud bir günâh işlemekten alıkoymak

gibi şeyler varsa, anlatabilir.

Bir hadîs-i şerîfde: «Nemmamlık -koğuculuk- yapan

Cennete girmez» buyuruldu.

Kabir azâbının üçte biri nemîmedendir denir. Keleb (r.a.)

anlatır: Benî İsrâilde kıtlık olmuştu. Mûsâ (a.s.) kaç defa

yağmur’ duâsı yaptıysa da, kabul olunmadı. Allâhu Teâlâ,

kendisine vahy gönderip: Aranızda söz taşımaya devam

eden nemmâm bulunduğu sürece, senin de, beraberinde-

kilerin de duasını kabul etmem» buyurdu. Yâ Rabbi, onu

bildir de, aramızdan çıkaralım dedi. Bunun üzerine Allâhu

Teâlâ: «Yâ Mûsâ, ben sizi nemîmeden men’ederken, ken-

dim nemmamlık mı yapayım» buyurdu. Bu haberden sonra

hepsi tevbe ettiler ve yağmur yağdı.

Muâz bin Cebel’in (r.a.) Resûlullah’dan (s.a.v.) bildirdiği

hadîs-i şerîfde: «Nemmamlar, kıyamette, maymun sure-

tinde haşr olunurlar» buyuruldu.

Efendimiz (s.a.v.) bizleri kötülerden ve en büyük kötü-

lükten sakındırmak için ashabına:

– Size en kötülerinizi haber vereyim mi, diye sordu.

– Evet ya Resûlullah, dediler. Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

– Onlar söz taşıyarak dostların arasını bozanlardır,

buyurdu. (Buhâri, Edebü’l-Müfred)

Kim gıybet ve koğuculuk (laf taşıyıcılık) ederse, o bütün

insanların nefretini kazanır. Çok konuşmak ayıp ve ar, dilini

tutmaksa şeref ve vakardır. Gizlileri, ayıpları araştıran kalp-

lerin sevgisini kazanamaz. Kendini öven, kendini bıçakla

kesmiş olur. Nefsini yeren selamet bulur.

(Seyyid Alizade, Şir’atü’l İslâm, s.314)

 

TAKVÂNIN FAZÎLETİNE DAİR HADİSLER

Ebû Îsâ Tirmizî’nin (r.a.) Sahihinde, Ebû Abdurrahman

bin Muâz-i Cebel ve Ebû Zer’in (r.a.) Resûlullah’tan (s.a.v.)

bildirdikleri hadîs-i şerifte: «Nerede olursan, Allâhu

Teâlâ’dan kork, takva üzere ol, takva üzere olmayı ken-

dine şiar (âdet) edin, çünkü takva bütün makamları

kendinde toplamıştır. Her kötülüğün ardından bir iyilik

yap ki, o günâhı yok etsin», yani her günahtan sonra tev-

be et ki, günahın mağfiret olunsun buyuruldu.

Câbir b. Abdullah’tan (r.a.); Teşrik günlerinde idi. Pey-

gamber (s.a.v.) bize şöyle bir hitabede bulundu: «Ey nâs!

Şüphesiz sizin Rabbiniz birdir. Ne arabın acem (arap

olmayan) üzerine, ne de acemin arap üzerine; ne kır-

mızının siyah üzerine, ne de siyahın kırmızı üzerine

bir üstünlüğü vardır. Hepinizin babası birdir. Üstünlük

takva iledir. Allah katında en iyileriniz Allah’tan en çok

ittika (sakınanınızdır) edeninizdir. Haberiniz olsun, teb-

liğ ettim mi?» Ashab-ı Kiram: Evet, yâ Resûlullah, dediler.

Peygamber (s.a.v.) «Öyleyse hazır olan, gaip olana ulaş-

tırsın!» (Beyhakî)

İbnü Abbâs’tan (r.a.); «Peygamber (s.a.v.) bir gazadan

veya gazaya giden askerleri uğurlamaktan henüz dönmüş-

tü. Hz. Fâtıma’yı çağırıp şöyle dedi: «Ya Fâtıma! Kendini

Allah’ın (azâbından) kurtarmaya bak! Çünkü ben de

Allah katında senin için faydalı olmayabilirim. Aynı

sözleri kadınlarına ve akrabalarına da söyledi. Sonra,

Hâşimoğulları ümmetimin en iyisi değildirler. Kureyş

de ümmetimin en üstünü değildir. Ümmetimin en iyileri

Allah’tan çokça sakınanlardır. Ensar da ümmetimin en

iyisi değildir. Zira ümmetimin en iyileri müttakîlerdir.

Sizler ancak bir erkek ve bir dişiden üremişsiniz; bir

avuç dolusu (hububata) benzersiniz. Hiç birinizin diğeri

üzerine takvadan başka bir üstünlüğü yoktur.» (Taberânî)

(Tirmizi, Beyhâki, Tâberânî)

 

TOPLUMSAL KURTULUŞUN ANAHTARI:

SÜNNETE SARILMAK

“Kim bizim işimizden olmayan bir iş yaparsa o red-

dedilir.” (Ebû Davud) İslâm âlimlerine göre dinin üçte biri sa-

yılan bu hadîs, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in emrine muhalefet

edilmemesi gerektiğini de ifade etmektedir.

Çünkü kişiyi doğruya ve kurtuluşa ancak kendisi doğ-

ru yolda olan birisi götürebilir. Dolayısıyla bütün hayırlı

işlerin Resûlullah’ın (s.a.v.) getirdiklerinde olması ve Hz.

Peygamber (s.a.v.)’in hidâyet üzere bulunması sebebiyle

O (s.a.v.)’e uymak gerekir. Bu inanç içinde olduktan sonra

kaynaklar dan hareketle çözümler üretmek zor değildir. Aksi

halde Abdullah b. Mes’ûd’un (r.a.) ifadesiyle “Sünneti terk

ederseniz dalâlete düştünüz demektir.”

Ancak toplumda görülen gerileme, bozulma için bu şe-

kilde bir yola başvurulmadığı olmuş, başka yollar da de-

nenmiştir. Bazen reformcu diyebileceğimiz kimseler, ıslahat

yolunda eskiyi atmak, geçmişi değiştirip onun yerine yeniyi

koymak metoduyla hareket etmişlerdir. Halbuki hedef, ilk

cevheri arayıp bulmak, cehalet asırları boyunca onun üzeri-

ne çökmüş ve İslâm’ın gerçek mânâsını Müslümanların an-

lamalarına mâni olmuş bulunan bid’at ve yanlış gelenekleri

atıp temizlemektir.  Bir başka çare olarak yabancı kültürün

dikkatsiz ve ihtiyatsız iktibası yoluna edilmiştir. Oysa bu fa-

aliyet, yabancı hakimiyetini beraberinde getirir. Kültürünü

kaybedenler, kavmî ve dinî varlıklarını koruyamamışlardır.

Bunun bilincinde olan bir kısım İslâm âlimleri, geçmişten

beri yabancı akımlara Kitab ve Sünnet’e karşı çıkmışlardır.

Burada sünnetin konumuna işaret etmekte fayda vardır.

Çünkü Kur’ân’a ittibâ, ancak sünneti talep ile gerçekleşebi-

lir. Sünnet, bir Müslüman’ın hayatından koparılıp alınırsa o

kişi için Kur’ânî emirler, anlamsızlaşır, uygulanamaz hale

gelir.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in rehberliğine muhtaç olmadan

getirdiği dini anlamanın ve yaşamanın imkânı yoktur.

(Doç Dr. Aynur Uraler, Sünnete Uymanın Engelleri)

 

HİLMİN DÖRT FAZÎLETİ

Hilm, öfkeyi yutmaktan daha üstündür. Hilm, doğrudan

doğruya heyecanlanmamak, sinir sistemine hâkim olmaktır.

Bu bakımdan hilm, aklın kemâline delâlet eder, gazap kuvve-

tinin kırıldığını, (öfkenin) akla baş eğdiğini ifâde eder.Hilmin

dört fazîleti vardır.

  1. a) Allah sevgisine erişmek.

İsfehânî’nin Hz. Aişe’den (r.a.) yaptığı rivâyette, Peygam-

ber (s.a.v.) buyurmuşlar ki: «Allah’ın sevgisi, öfkelendik-

ten sonra yumuşayan kimseye vâcip olur.»

Taberânî’nin Hz. Fâtıma’dan (r.a.) yaptığı rivâyette,

Resûlüllah (s.a.v.) buyurdular ki: «Şüphesiz Allah terbiyeli,

edepli, yumuşak ve halkın elinde  olan  şeyden  gözünü

kesen,   iffetli   kimseyi   sever;   terbiye   dışı konuşan,

ısrarla halktan bir şeyler dilenen kimseyi sevmez.»

  1. b) Resûlüllah (s.a.v.) Efendimizin zîneti ve matlûbudur.

İbni Ebî Dünyâ’nın İbni Uyeyne’den (r.a.) yaptığı rivâyete

göre Peygamber (s.a.v.) Efendimizin dualarından biri de şu

imiş: «Allah’ım! Beni ilmimle zenginleştir, yumuşak huy-

lulukla zînetlendir, takva ile bana ikramda bulun ve afiyet

ile bana iyilikte bulun veya beni güzelleştir.»

  1. c) İlmin en yakın oluşu ve emrolunmuş bulunması.

İbni Sinnî’nin Ebû Hüreyre (r.a.)’dan yaptığı rivâyete göre,

Resûlüllah (s.a.v.) buyurmuşlar ki: «İlim, vakar ve yumu-

şaklık isteyin, ilim öğretirken ve öğrenirken ahlâkınızı

güzelleştirip yumuşak davranın; haddini aşan kibirli

âlimlerden olmayın, sonra cehliniz hilminize gâlip gelir.»

  1. d) Derecelerin yükselmesi.

Taberânî ile Bezzâr’ın Ubâdet b. Sâmit (r.a.) den yaptık-

ları rivâyette, Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: «Size Allâhu

Teâlâ’nın bir kişinin şeref ve derecesini nasıl yükseltti-

ğini haber vereyim mi?» Ashab: Evet, dediler. Buyurdular

ki: «Sana kabaca davranana karşı yumuşak davranırsın,

zulmedeni affedersin, seni mahrum edene verirsin, sen-

den ilgisini kesene gidip, münâsebet kurarsın!»

(İmâm Birgivî, Tarîkat-ı Muhammediyye Tercümesi, s.206-207)

 

ÖFKEYE YOL AÇAN SEBEPLER

Öfkeyi kabartan sebepler, büyüklük taslamak, ucub (ki-

bir, gurur), mizah yapmak, müstehcen konuşmak, başkasıyla

alay etmek, başkasını ayıplamak, mücadele etmek, düşman-

lık gütmek, hainlik, fazla mal ve mertebeye şiddetle harislik

göstererek düşkün olmaktır. Bunların tümü, düşük ve dinen

kötü sıfatlardır. Bu sebepler insanoğlunda kaldıkça öfkeden

kurtulması mümkün değildir. Bu bakımdan herşeyden önce

bu sebepleri, zıtları ile bertaraf etmelidir. O halde, tevazu

göstermek suretiyle gururu öldürmeliyiz, nefsimizi  tanımak

suretiyle ucubu öldürmeliyiz. Mağrur olmayı, senin de köle-

nin cinsinden olduğunu bilmekle silmeliyiz. Çünkü insanlar

bir babadan gelmişlerdir. Ancak fazîlette değişik mertebelere

ayrılmışlardır. Bu bakımdan Ademoğulları bir cinstir. Ancak

fazîletlerle iftihar edilir. İftihar etmek, ucub gütmek ve kibre

kapılmak rezaletlerin en büyüklerindendir. Bunlar, rezaletle-

rin aslı ve başıdırlar. Sen bunlardan boşalmadıkça başkasın-

dan hiçbir üstünlüğün olmayacaktır.

Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

‘‘Şiddetli ve kahraman, başkasının sırtını güreşte yere

getiren kimse değildir. Pehlivan ancak o kimsedir ki,

öfkelendiği anda nefsine hâkim olur’’ Bu cahil kimseleri,

hâlim ve affedici kimselerin hikâyelerini okumak ve onların

öfkelerini nasıl yuttuklarını anlatmak suretiyle tedavi etmek

daha uygundur. Çünkü böyle yapmak, peygamberler, velîler,

hükemâ ve âlimlerden nakledilmiştir. Faziletli padişahların

büyüklerinden de nakledilmiştir.

Anlaşıldı ki her illetin ilâcı, onun maddesini ve sebeplerini

ortadan kaldırmaktır. Bu bakımdan öfkenin sebeplerini tanı-

mak gerekir. Hz. Yahya, Hz. Îsâ (a.s.)’a şöyle der:

– Hangi şey daha şiddetlidir? -Allah’ın öfkesi ve gazâbı…

-İnsanı Allah (c.c.)’ün öfkesine yaklaştıran nedir? -Senin

öfkelenmendir.

-Öfkeyi açığa çıkaran ve bitiren nedir? -Kibir, böbürlenmek,

kendini büyük görmek ve körü körüne taassub!

(İhyâ-i Ulumi’d-din, İmâm Gazâli, c.3, s.385-393)

 

ACELE YAPILMASI GEREKEN AMEL VE

DAVRANIŞLAR

Hatem el-Esam’dan nakledildiğine göre acele

şeytândandır, ancak beş şeyde değil. Onlar Resûlullah

(s.a.v.)’in sünnetindendir. Konuğa yemek yedirmek, ölüyü

teçhiz etmek, bekâr kızı evlendirmek, borcu ödemek ve gü-

nahlardan tevbe etmek.

Hadislerde geçen maddeler aslında birer örnektir. Bun-

lar başka rivâyetlerle çoğaltılabilir. Nitekim Hz. Ali’den (r.a.)

gelen bir rivâyet de şöyledir: Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.)

bana şu tenbihte bulundu: “Ey Ali, üç şey vardır ki, sakın

onları geciktirme:

(1) Vakti girince namaz, (hemen kıl!)

(2) Hazır olunca cenaze, (hemen defnet!)

(3) Kendisine denk birini bulduğun bekâr kimseleri,

(hemen evlendir!) (Tirmizî, Sünen, Salât, 127, Hadis no: 171)

Kezâ, Efendimiz (s.a.v.) diğer bir hadis-i şeriflerinde

de şöyle buyurmuşlardır:“Sâlih ameller yapmakta acele

ediniz. Zira yakın bir zamanda karanlık geceler gibi

bir takım fitneler meydana çıkacaktır. O zamanda in-

san, mü’min olarak sabahlar, kâfir olarak akşamı eder.

Mü’min olarak akşama kavuşur, kâfir olarak sabahlar.

Dinini az bir dünyalığa satar.” (Müslim, Tirmizî)

Sonra acele ancak dünyevi işlerde kötülenmiştir. Çünkü

teemmül ve tefekküre ihtiyaçları vardır. Çünkü onların âki-

betleri bilinmez. Uhrevî işlere gelince asılda kötülenmiş

değildir. Çünkü Allâhu Teâlâ’nın şu âyeti buna delalet eder.

“… (Ey mü’minler) hayır işlerine koşun, birbirinizle

yarış edin…” (Bakara s. 148) .Büyüklerden biri; helada iken

hizmetçisini çağırdı ve dedi ki: Benim gömleğimi çıkart ve

onu falana ver. Hizmetçisi: “çıkıncaya kadar sabretseydin

ya”, dedi. O da: Benim aklıma onun sarfedilmesi geldi, nef-

sime karşı, bu fikrinden cayıp değişmesinden emin değilim

dedi.

(Muhammed Ebû Said Hadimi, Berika c.4, s.139-140)

 

MECÛSİNİN MÜSLÜMAN OLMA SEBEBİ

Fetâ hiç bir kimseye düşman olmayan kimsedir.

Bahâdır, dilâver, babacan, kahraman, cesur, yürekli, cö-

mert mânalarına gelir. Bu tarz harekete fütüvvet, bu ha-

rekete mensup olanlara ehl-i fütüvvet denir.

Fetâ, putu kıran kimsedir. Allah Teâlâ: «Adı İbrahim

olan bir fetânın onlara nasihat ettiğini işittik», «O put-

ları paramparça etmişti». (Enbiya, 58/60) buyurmuştur. Bir

kimsenin nefsi onun putudur. Hakiki fetâ (yiğit ve kahra-

man) nefsinin hevâ ve hevesine muhalefet eden kimse-

dir.

Muhammed b. Ali Tirmizi (r.a.), «Fütüvvet, evinde de-

vamlı ikâmet eden biri ile iğreti oturan birini müsavi gör-

mektir», der. (Yani  aylarca, hatta yıllarca evinde misafir

olan birine evine yeni gelen bir misafir gibi davranman –

dır).

Sûfîlerden birine fütüvvet nedir diye soruldu. O da:´

Kulun, sofrasında yemek yiyen velî ile kâfir arasında fark

görmemesidir, diye cevap verdi. (Rabbinin rızâsında öyle

fâni olmalıdır ki, sofrasında bulunan sadık ile zındık ara-

sında mevcut olan farkı görmemelidir) .

Ulemâdan birinin şunu anlattığını işitmiştim: “Mecusi-

nin biri İbrahim Halil’e (a.s.) misafir olmak istediğini bildir –

  1. İbrahim (a.s.), «Müslüman olman şartı ile kabul»,

dedi. Bunun üzerine Mecusî oradan ayrıldı ve yoluna

devam etti. Bu hadise üzerine İbrahim’e (a.s.) şöyle bir

vahiy geldi: «Ey İbrahim! Kâfir olmasına rağmen biz

bu zındığa elli sene var ki rızık veriyoruz, dinini de-

ğiştirmesini talep etmiyoruz. sen ona bir yemek ye-

dirmeyi çok mu gördün.» Bunun üzerine Hz. İbrahim

(a.s.) arkasından koşup o Mecusiye yetişti ve Allah’tan

(c.c.) gelen vahyi bildirerek misafiri olmasını rica etti. Geri

dönen Mecusî müslüman oldu ve ‘ne hoş bir Rab, düş-

manı için dostunu azarlıyor.’ dedi.

(İmâm Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi, s.440-442)

 

MÜNAKAŞAYI TERKETMEK FAZİLETTİR

Husûmet, malını veya maksud olan hakkını tastamam

alabilmek için sözünde inat etmek, demektir.

Kişi eğer husûmetinde haksız olur veya bilgisiz

dâvâlaşırsa veyahut yardımcı delil getirmekte ve hakkı izhar

etmekte (gerçeği ortaya çıkarmakta) ihtiyaç vâki olmayan bir

takım üzüntü verecek kelimeler karıştırır veya giriştiği mü-

cadelede sırf hasmını kahretmek ve onu kırıp atmak niyet

ve azmini taşıyorsa, böylesine bir mücadele haramdır. Ama

bunların aksi, caizdir, (fakat nadirdir). Bütün bunlarla beraber

yol bulunduğu takdirde husûmeti terketmek daha iyidir.

Buhâri ve Müslim’in Hazret-i Aişe (r.a.)’dan yaptıkları

rivâyette, Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: «Allah katında

erkeklerin en sevilmeyeni, en çok mücadeleci olanıdır

(şununla bununla aşırı derecede münakaşa eden, haksız

yere sözünde inat edendir).»

Başkasının sözüne itiraz etme konusunda mü’mine ya-

kışan şudur; bir söz dinlediği zaman, hak olduğunu biliyorsa

onu tasdik etmeli, batıl olduğunu zannediyorsa ve dinî hu-

suslarla da ilgili değilse susmalıdır. Dinî hususlarla ilgili ise,

onun batıl olduğunu meydana koymalı ve kabul olunacağını

ümit ediyorsa inkâr etmelidir. Çünkü böyle yapması bir nevi

kötülükten men etmek sayılır.

Beyhakî’nin Ümmü Seleme (r.a.)’dan yaptığı rivâyette,

Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: «Hakikat, Rabbimin bana

ilk ahdi (vasiyeti) ve beni ilk men’ettiği şey, — putlara

ibâdetten ve içki içmekten sonra— erkeklerle çekişme

ve münâkaşa etmek olmuştur.»

Tirmizî’nin Ebû Ümâme’den (r.a.) yaptığı rivâyette, Pey-

gamber (s.a.v.) buyurdular ki: «Kim tezinde haksız olduğu

halde îtiraz ve münakaşayı terkederse cennetin kenarın-

da ona bir ev yapılır. Haklı olduğu halde terk ederse cen-

netin ortasında ona bir ev yapılır. Ve kim de münakaşa ve

münazarada ahlâkını güzelleştirirse, cennetin en yüksek

kısmında ona bir ev yapılır.»

(İmâm Birgivî Muhammed Efendi, Tarîkat-ı Muhammediyye, s.332-336)

 

ZÜHD SAHİBİ OLMAK

Sahip olmadığın bir şeyde zühd, gerçek zühd değildir.

Çünkü mevcut olmayan bir şeyde zühd hükümsüzdür.

Sahibi olmadığın bir şeyde tasarrufta bulunman geçer-

li olmadığı gibi; elinde olmayan bir şey için: “ben ondan

gönlümü çektim” demenin de bir manası yoktur. Kim bilir,

belki o şey elinde olsaydı kalbin değişecek ve farklı şey-

lere meyledecektin.

Fakat bununla birlikte bazı durumlarda şartlarını ye-

rine getirmek kaydıyla elde olmayan bir şeyde de zühd

sahibi olmak mümkündür. Bu, o şeyin elinde olmasını

istememen, yokluğundan üzüntüye düşmemen, onun

sende olmayışıyla övünç duyman ve fakirlik hâline se-

vinmenle oluşur.

Allâhu Teâla senin içini biliyor ki sen o şeyi ele geçirin-

ce sevinmezsin ve eline geçtiğinde de onu infak edersin.

Kalbin, Allah ile kanaat sahibi ve dünyevî yokluk karşısın-

da Rabbinden razıdır. Zühdün fazîletine yakın imanından

dolayı, yoksulluk yerine zenginliği de istemezsin.

Eğer bu saydığımız vasıflara sahip olursan, bütün

bunlar zühd olarak sana yeter. Ve bunların her birisine

karşılık sana zahitlerin sevabı verilir. İşte bu, sadık fakir-

lerin zühdü ve gerçek fakirliğin elde edilmesidir.

Arifin elinde mal varken de zahid olması mümkündür.

Arif, elindeki malı nefsinin keyfi için elinde tutmaz, elin –

deki şeyi kendi mülkü görmez ve onunla huzur bulmaz.

Aksine onun Allah’a (c.c.) ait olduğunu bilir, kendisini malı

elinde tutan ve yerine ulaştırmak için Rabbinin hükmünü

bekleyen bir emanetçi görürse; gerçek zühde ulaşmış

olur. Bu zühd hâline gerçekten ulaşmış olmanın alameti;

onun yanında malın varlığı ile yokluğunun eşit olması,

Yüce Allah’ın o mal üzerindeki emrini hemen yerine getir-

mesi ve onu Allah (c.c.) yolunda harcamasıdır.

(Ebû Tâlib El-Mekki, Kûtu’l Kulub, c.2, s.569, 570)

 

MÜSLÜMANLARIN ORTAK ÖZELLİĞİ

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Mü’minlerden öyle er-

kekler var ki Allah’a verdikleri sözde durdular (sadâkat

gösterdiler).” (Ahzâb/23)

Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Sıdk hayra,

hayır da cennete götürür. Mü’min kişi, doğru söyler Allah

katında doğru olarak yazılır. Yalan, fısk ve fücura, fısk ve

fücûr da cehenneme sürükler. Kişi yalan söyler. Dolayı-

sıyla Allah katında yalancı olarak kaydedilir.” (Müslim)

İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: ‘Dört haslet vardır ki bunlar

kimde bulunursa o kâr etmiştir: 1. Sıdk (doğruluk) 2. Hayâ

(utanmak) 3. Güzel ahlâk 4. Şükür

Bişr b. Hâris (r.a.) şöyle demiştir: ‘Kim Allah’a sıdk ile yö-

nelirse o kimse insanlardan kaçar’.

Ebû Abdullah Remlî (r.a.) şöyle demiştir: Mansur

Dineverî’yi rüya âleminde gördüm ve şöyle sordum:

– Allah sana nasıl muamele etti?

– Beni affedip bana rahmet etti. Ummadığımı bana verdi!

– Kulun kendisiyle Allah’a yöneldiği en güzel şey nedir?

– Sıdk’tır. Kendisiyle Allah’a yöneldiği en çirkin şey ise ya-

landır.

Ebû Süleyman (r.a.) şöyle demiştir: ‘Sıdk’ı kendine binek,

hakkı kendine kılıç, Allah’ı da isteğinin hedefi yap!’

Bir kişi bir hakîme ‘Hiçbir doğru görmedim!’ dedi. Hakîm

‘Eğer sen doğru olsaydın doğruları görürdün’ dedi.

Muhammed b. Ali Kettânî’den (r.a.) şöyle rivâyet edilir:

‘Allah’ın dinini üç temel üzerinde açıklanmış olarak görüyo-

ruz: Hakîkat, sıdk ve adalet… Hakîkat azalar üzerindedir.

Adalet kalpler, sıdk da akıllar üzerindedir’.

Allah Teâlâ, Hz. Dâvud’a (a.s.) vahyederek şöyle buyur-

muştur: ‘Ey Dâvud! Kim içinden beni doğrularsa ben de

onu insanlar nezdinde doğrularım’.

(İmâm Gazâli, İhyâu Ulumi’d-din, c.4, Bölüm 7)

 

ÜSTÜN AHLÂK SÂHİPLERİNİN ON  HASLETİ

1- Doğru bile olsa dilini yemin etmemeye alıştırmalıdır.

Kul yemin etmemeyi, nefsinde adet edindiğinde, Allâhu

Teâlâ ona bir kapı açar, insanlar arasında heybetli ve muh-

terem olur.

2- İster şaka, ister ciddi olarak yalandan sakınmaktır.

Zira yalan söylemekten sakınmayı dil adet edince, Allâhu

Teâlâ, bununla kulun sadrını genişletir. İlmini saflaştırır. Ya-

lan söyleyene yalan söylememesi için duâetmek sevaptır.

3- Belli ve açık bir özrü olmadığı ve verdiği sözü yerine

getirmeye gücü yettiği halde, sözünden kaçınmaktır. Çünkü

sözünde durmamak, yalan sınıfındandır.

4- Mahlukattan birine lanet ve insanlara eziyet etmekten

sakınmaktır. Zira lanet ve eziyet vermekten sakınmak, iyi-

lerin ve sadıkların ahlâkındandır.

5- Kendisine zulmedilse de, insanlardan birine

bedduâetmekten sakınmaktır.

6- Ehl-i kıbleden bir kimseye şirk, küfür ve nifak ile asla

şahitlik etmemektir. Çünkü bu hal, rahmete yakındır. Yük-

sek derecelere kavuşturur.

7- Kalpten veya dıştan bir günah işlememek, haramdan

korunmak ve bütün uzuvları günahtan alıkoymak gerekir.

Zira bu hal, âhiret iyiliklerinden hazırlanacak sevap ile be-

raber dünyada kalp ve azalar için en güzel amellerdendir.

8- Az ve çok kendine lazım olan yiyeceğini insanlara

yüklemekten sakınmaktır. Gerek ona muhtaç olan, gerek-

se olmayan insanların hepsine yük olmaktan sakınmaktır.

Çünkü ibâdet edenlerin şeref ve izzetinin tamam olması ve

takva sahiplerinin üstünlüğü bu haldedir.

9- İnsanlara tamah etmeyip, insanların elinde bulunan

şeyin onlarda olmamasını istememelidir. Çünkü en büyük

izzet, halis zenginlik, faydalı tevekkül bu haldedir.

10- Tevazudur. Tevazu ile, yani alçak gönüllü olmakla,

sahibinin derecesi yüksek, Allâhu  Teâlâ ve insanlar yanın-

da izzeti tam ve olgun olur.

(Hz. Seyyid Abdulkâdir Geylani (k.s.), Günyet’üt-Tâlibin, s. 477, 478)

 

DİLİN EN BÜYÜK ÂFETLERİNDEN: GIYBET

Gıybet, doğru olsa bile bir kimsenin arkasında ondan

bahsedip, duyduğu zaman üzüleceği şekilde konuşmaktır.

Yalan söylerse, iftira ve bühtan olur.

Bu da ekseri dil ile olur. Allâhu Teâlâ’nın korudukları ha-

riç bundan kimse kurtulamaz. Çok büyük günahtır. Allâhu

Teâlâ Kur’-ân-ı Kerîm’de bunu, ölü kardeşinin etini yemeye

benzetiyor. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve selem) buyurdu

ki: «Gıybetten sakınınız; zira gıybet, zinadan daha şid-

detlidir. Çünkü zina eden kimse tevbekâr olur, Allah da

kendisini afveder. Fakat gıybet edilen, afvedilinceye ka-

dar, gıybet eden afvedilmez» Yine buyurdu: «Mi’raç ge-

cesi bir grup insanlar gördüm, tırnakları ile yüzlerinin

etlerini kazırlardı. Bunlar kimdir? dedim. İnsanlan gıy-

bet edenlerdir, dediler». Süleyman ibn Câbir (radıyallahü

anh) anlatır: Resûlullah’a, (s.a.v.) bana, beni koruyacak bir

şey öğretiniz, dedim. «Kendi kovandan başkasının ka-

bına su doldurmak olsa bile iyi işi küçük görme, Müs-

lüman kardeşine doğru ol, yanından kalkınca gıybet

etme», buyurdu. Allâhu Teâlâ Musa aleyhisselâma vahiy

gönderdi: «Gıybet edip tevbe etmeyen Cehenneme giren-

lerin birincisi olur. Tevbe edip de ölen ise Cennete girenlerin

sonuncusu olur» Câbir (radıyallahü anh) anlatır: Resûlullah

(sallâllahü aleyhi ve sellem) ile seferde idik. İki kabre uğradı

ve «İkisi de azabtadır. Biri gıybet ettiği için, diğeri de

elbisesini bevilden (sidikten) korumadığı için», buyur-

  1. Sonra yaş bir dalı ikiye böldü, mezarlann üzerine koydu

ve «Bu dallar yaş kaldıktan müddetçe bunların azâbı

hafifler»  buyurdu.

Kalb ile gıybet etmek, dil ile etmek gibi haramdır. Bir

kimsenin noksanını, kusurunu başkasına söylemek doğru

olmadığı gibi, kendi kendine söylemek de caiz değildir.

Gıybeti dinleyen de (kalb ile muhalefet etmemesi hariç)

gıybeti yapan gibi gıybete ortaktır.

(İmam-ı Gazâli, Kimya-yı Saadet, s. 441)

 

 

HASEDİN ZARARLARI VE İLÂCI

Hasedin zararının dünyada da dinde de, (âhirette de)

sana ait olduğunu bilmelisin. Hased edilen için iki husus-

ta da bir zararı olmadığına, bilâkis faydası olacağına akıl

erdirmelisin.

Sana dindeki zararı, Allah’ın (c.c.) kazasına, takdirine

razı olmaman, ona kızman ve kullarına böldüğü nimeti be-

ğenmemen, O’nun adaletine baş kaldırman ve bu yüzden

Allah (c.c.)’den gelen şeyleri inkâr edip mü’minlerden birine

vâcip olan nasihati bırakarak kötü fikir ve fena niyet besle –

mendir ki, bu haramdır. Dünyadaki zararı ise, gam, keder,

üzüntü, nefis daralması (ruhî sıkıntı) dır. Hased edilene bir

zararı olmadığı meydandadır. Çünkü senin hasedinle nimet

ondan ayrılmaz, günahkâr da olmaz. Ahirette ise senden

zulüm gördüğü için bir mazlum olarak fayda görecektir; bil-

hassa ona karşı olan hasedini söz ve fiile çıkardığın, yani

gıybetini yaptığın, onun gizli hallerini meydana döktüğün,

sövüp saydığın takdirde. Bütün bunlar onun âhirette fay-

dalanacağı bir takım hediyelerdir ki ona hediye etmişsin.

Dünyadaki faydası ise, kendisine düşmanlık eden hased-

çinin kötümser ve gamlı kederli olmasıdır. Çünkü halkın en

mühim maksatlarından biri de düşmanlarının kötü duruma

düşmesi ve üzüntülere kapılmasıdır.

Hasedin ameli yönden ilacı, hasedin gerektirdiği şeyin

karşıtıyla nefse teklifte bulunmakla mümkündür. Şöyle ki,

hased onu yerme ve kötülemeye sevkedecek olursa, o dilini

(hased olunan kimseyi) övmeye zorlayacaktır. Onu tekeb-

büre sevkedecek olursa, o, hased olunana karşı mütevâzi

davranmaya kendini zorlayacak ve özür dilemeyi tasarla-

yacaktır. Ve hased iyilik ve ihsânda bulunmayı men edecek

olursa, o, hased olunana daha fazla iyilik ve ihsânda bu-

lunmayı kendi için lüzumlu sayacaktır. Onu bedduâ etme-

ye sevkedecek olursa, o hased olunan kimsenin elindeki

nimetin artması için duâ edecektir.

Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: «İnsanlar hased ediş-

medikleri müddetçe hayır üzeredirler.» (Taberani)

(İmâm Birgivî, Tarîkat-ı Muhammediyye, s.188)

 

 

MÜSLÜMANLAR HAKKINDA GÜZEL DÜŞÜNMELİYİZ

Kötü ahlâk şubelerinden biri de insanlar hakkında

kötü düşünmektir.

Müslümanlar hakkında kötü söz söylemek haram ol-

duğu gibi, kötü düşünce beslemek (sû-i zan) da haram-

dır.

Başkasının kötülüğünü konuşmak nasıl haramsa,

onun kötülüğünü düşünmek de haramdır.

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor: “Ey îman eden-

ler! Zandan (kötü düşünce beslemekten) çok sakının.

Çünkü bazı zanlar günahtır.” (Hucurât s.12)

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyorlar ki, “Kötü zan-

dan sakının. Çünkü sözün en yalan olanı zandır.”

(Müslim)

Kalbe kendiliğinden gelen düşünceler ve insanın için-

den birisi hakkında kötü düşünce geçmesi affedilir. Yasak

olan, sû-i zan/kötü kanaattir. Bu zan, insanın bir kimse

hakkında içten içe kötü kanaat beslemesi, kalbin de o

düşünceye meyletmesidir.

Ebû Hüreyre (r.a.) Hazretleri’nin rivâyetinde Peygam-

berimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Sû-i zandan / kötü

düşünce taşımaktan kaçının. Çünkü bu sözlerin en

yalan olanıdır.”

Sû-i zan, bir kimsenin kötülüğünü kalben kabul etmek-

tir. Herhangi bir kimsenin kötülüğü hakkında kesin kanaat

beslemeksizin o kişi hakkında sadece kalbe gelen kötü

düşünceler sû-i zan olmayıp, bunlar âlimlerin söz birliği

ile günah değildir. Çünkü kalbe böyle düşüncelerin gelip

gelmemesi insanın elinde değildir.

Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyorlar: “Kalp-

lerine gelen kötü düşünceleri konuşarak veya yapa-

rak dışa vurmadıkları müddetçe, Allâhu Teâlâ ümme-

timi o düşüncelerden sorumlu tutmaz.”

(Allame Eş-şeyh Alaüddin Abidin,Üç Boyutuyla İslâm, s.785. İmâm

Gazâlî, Huccet’ül İslâm, s.305-306)

 

KANAAT TÜKENMEZ BİR HAZİNEDİR

İmâm Gazalî merhum, İhyâ-i Ulum kitabında nakleder:

“Hazret-i Musa (a.s.), Vacib Teâlâ Hazretlerinden sual edip

demiş ki: – Ya Rab, kullarının en ziyade zengini hangi-

sidir? Vacib Teâlâ Hazretleri buyurmuşlar: – Verdiğime

kanaat edenlerdir. – Ya Rab, hangisi daha âdildir? – Öz

nefsine insaf edendir.”

Kanaat demek, taksim olunan rızka razı olmak ve bu

taksimin Rezzak-ı Hâkim olan Allâh-u Teâlâ Hazretlerinin

işi olduğunu tasdik ve tahsin etmektir. Tamah ve hırs ise,

bunun aksine, taksime razı olmamak ve o taksimi yapan

Allah’ı (c.c.) hâşâ sümme hâşâ, hatalı saymak gibi kötü

bir mânâ ifade eder. Nitekim Vacib Teâlâ Hazretleri Zührûf

sûresinin 32’inci âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:

“Biz dünya dirliğinde onların maişetlerini aralarında

taksim ettik. Beraber yaşamış olsunlar, aralarında ülfet

hasıl olsun, böylece alemin işleri nizamında kalsın diye,

birinin derecesini öbürünün üzerine geçirdik. Rabbinin

rahmeti, onların topladıkları (paradan) daha iyidir.”

“Ey âdemoğlu, hacetine yeterin yanındadır. Sen ise

seni azdıracak ve zulme daldıracak olanı istiyorsun. Ey

âdemoğlu, ne az rızkına kanaat edersin, ne de çok ile

doyarsın. Ey âdemoğlu, cesedin günah ve hastalıktan

salim, meslek yolun emin, günlük rızkın yanında olarak

sabaha çıktığın vakit seni Hak’tan meşgul ve rahatsız

eden bitmez düşünce, hırs ve tamahtan ibaret olan

dünya varsın helak olsun, yok olsun.”

Cenab-ı Hak sair günahlardan tevbeyi kabul buyurduğu

gibi hırs, tamah ve kanaatsizlik günahlarından tevbe ede-

nin tevbesini de kabul buyurur. Tamah, hırs ve kanaatsizlik,

insanı çeşitli ahlâksızlıklara ve mürüvveti parçalayan çirkin-

liklere sürükleyeceğinden kanaatla vasıflanıp ahlâklanmak

farz kılınmıştır.

(Ahmed Kemaleddin Üstün, 54 Farz Şerhi, s.146,147)

 

KALP KATILIĞININ ÇARESİ

Cenâb-ı Allah buyuruyor ki: «Eğer (bilfarz) kaba, katı yü-

rekli olsaydın onlar etrafından her halde dağılıp gitmişlerdi

bile. Artık onları bağışla (Allah’tan da) günahlarının bağış-

lanmasını iste.» (Al-i Imrân s.159)

Kabalık ve katı kalbliliğin karşıtı, yumuşaklık, şefkatlilik

ve ince kalpliliktir. İnce kalplilik, başkasına dokunan ezâ ve

cefâdan dolayı üzülmek, merhamet ve şefkata gelmektir.

Adamın biri Eb’ud-Derdâ (r.a.)’e: «Bana bir öğütte bulun,»

dedi. O da: “Yetime acı, onu kendine yaklaştır, yediğinden ye-

dir. Çünkü ben kalbinin katılığından şikâyete gelen bir adama

Peygamberimiz (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu bizzât işittim:

«Kalbinin yumuşamasını istersen yetimi yanına yaklaştır,

başını okşa, yediğinden yedir. Muhakkak bu hareket gönlü-

nü yumuşatır. Hem de ihtiyaçlarının üstesinden gelirsin.»”

Buhârî ve Müslim’in Ebû Hüreyre (r.a.)’den naklettikleri

rivâyette Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: «Merhamet etme-

yene merhamet olunmaz.»

Büyüklerden birisi şöyle hikâye eder: «Önceleri Allah’a

isyânkârdım, şarap içerdim. Günün birinde kimsesiz yetim bir

çocuğa rastladım, elinden tuttum, yedirdim, giydirdim, hamama

götürdüm, başını tıraş ettirdim. Bir babanın evlâdına gösterdiği

şefkatten daha fazlasını gösterdim. Epeyce bir zaman sonra

rüyamda kıyâmetin koptuğunu, sorguya çağırıldığımı, yaptı-

ğım isyânlardan ötürü cehenneme sevkimin çıktığını gördüm.

Ateşe atmak üzere zebaniler beni sürüklediler, hor ve perişan

bir vaziyette beni önlerine katmışlar cehenneme doğru itiyor-

lardı. Derken kendisine iyilik ettiğim yetim çocuk hemen beni

kenara çekti ve: «Ey Rabbimin melekleri bırakın onu. Ben onun

için Rabbime şefaat dileğinde bulundum. O bana iyilik etmiş,

ikramda bulunmuştu. Melekler: Hayır bırakamayız, bize böyle

bir emir gelmedi, dediler. Bu esnada bir ses «Serbest bırakın

onu! Yetime karşı olan şefkat ve iyiliği yüzüsuyu hürmetine onu

bağışladım» diyordu. Uyandım, Allah’a tevbe ettim ve bütün

gücümü öksüz ve kimsesizlere iyilik yapmaya adadım.»

(İmâm Birgivî, Tarîkat-ı Muhammediyye Tercemesi, s.259)

(İmâm Zehebi, İslâm Şeriatında Büyük Günahlar, s.44)

 

BAŞ OLMA ARZUSUNUN KÖTÜLÜĞÜ

Geçmiş büyüklerin (r.a.) bir ahlâkı da dünyalık işlerde

baş olmak için bir arzu göstermemeleriydi. Beklenmedik bir

anda böyle bir şeyle karşılaşıp halk kendilerini başlarına

geçirme arzusunu izhar ettiklerinde mazeret gösteriyor söz

gelimi «Ben bu işe ehil değilim» diyor, halkın «Sen fazlasıy-

la lâyıksın…» gibi ısrarlarına kulak asmıyorlardı.

Süfyan es-Sevrî (r.a.) şöyle der: «Kendisine teklif edil-

meyen bir üst görevin (riyaset) peşinden koşan bu arzusu-

na kavuşamaz, ayrıca pek çok ilimden de mahrum kalır.»

Onun bir başka tespiti: «Herhangi biriniz nefsiyle yetmiş

sene mücâhede etmedikçe riyaset (başkanlık) istemesin.»

Îsâ Peygamber (a.s.) şöyle diyordu: «Halk sizi başkan

yaparsa sizler kuyruk olun.»

El-Antâkî’nin bir sözü: «Başkanlık, riyakârlık arzusunun

başı, nefsin sevdalısı, şeytânın göz bebeğidir.»

İbrahim b. Edhem (r.a.)’in görüşü: «Kuyruk olun, başkan

olmayın, çünkü kuyruk kurtulur baş kesilir.»

Fudayl b. Iyâz (r.a.) şöyle diyordu: «Baş olmak isteyen

kendisinin mükemmelliğini ortaya koyabilmek için insanla-

rın kusur ve ayıplarını diline dolar, huzurunda başkalarının

hayırla yâd edilmesinden hoşlanmaz. Riyaset aşığı gerçek-

ten iyi hallerine veda etmiştir.»

Süfyan es-Sevrî’nin bir sözü: «Riyaset makamını bırak-

mak ve bir kadını sevmekten vazgeçmek sabır bitkisinin

usaresinden (öz suyundan) de acıdır.»

Fudayl b. Iyâz (r.a.) şöyle diyordu: «İnsanların başına

geçmeyi seven asla yükselemez.»

İmâm Şâfıî (r.a.) şöyle diyordu: «Başkanlığı, zamanı

gelmeden elde etmek isteyen bunu başaramaz, başkanlık

başkanlığa iltifat etmeyenin peşine takılır.»

Yahya b. el-Hüseyin (r.a.), Süfyan es-Sevrî’nin (r.a.)

şöyle söylediğini aktarmıştır: «Başkanlığı, zamanı gelme-

den elde etmek isteyen pek çok ilimden mahrum kalır.»

(İmâm Şarani, Selefi Sâlihinin Evliyaullahın Yüce Ahlâkı, s.116)

 

CÖMERTLİĞİN ZİRVELERİ

«Bir kul din kardeşinin ihtiyaçlarını görmeye ve

ona yardım etmeye devam ettikçe Allah Teâlâ o kulu-

na yardım eder de eder.» (Buhâri)

Bir cemaat dostluktan bahsediyormuş. Orada bulu-

nan bir zât: içinizde izin almadan gönül hoşluğu ile dos-

tunun cebine elini sokarak oradan dilediği kadar para

alabilecek biri var mıdır diye sordu. Cemaat, hayır, diye

cevap verdi. Adam: öyleyse uhuvvetiniz ve fütüvvetiniz

(cömertliğiniz) kemâle ulaşmamıştır, dedi.

Şakik Belhi (r.a.), Cafer b. Muhammed’e (Sâdık) fü

tüvvetin ne olduğunu sormuş, o da: «Bu konuda senin

fikrin nedir » demiş. Şakîk (r.a.): «Verilirse şükrederiz,

verilmezse sabrederiz, bize göre fütüvvet budur». Bunun

üzerine Cafer (r.a.), Medine´deki köpeklerimiz de böyle

yapıyorlar, demişti. Şakik (r.a.) sormuş: «Peki ey Pey-

gamberin kızının torunu, size göre fütüvvet nedir » Cafer

(r.a.) şöyle demiş: «Verilirse başkasını kendimize tercih

ederiz (isâr, Allah (cc) bize verirse, biz de başkasına ve-

ririz); verilmezse şükrederiz».

Hacılardan birisi, Medine´de uyumuş, uyanınca para

kesesinin çalındığı şüphesine kapılmıştı. Keseyi arama-

ya başlayan adam bu esnada Cafer Sâdık´a (r.a.) rast-

lamış, yakasına yapışarak: Kesemi sen çaldın, demişti.

Cafer Sâdık (r.a.): «Kesede ne vardı » diye sormuş. Bin

dinar vardı, cevabını alınca adamı almış evine götür-

müş, eline bin dinar saymıştı. Parayı alan adam evine

dönmüş, içeri girmiş, çaldırdığını sandığı para kesesinin

evinde olduğunu görünce doğru Cafer Sâdık´a (r.a.) git-

miş, özür dilemiş, paraları iade etmek istemiş, fakat Ca-

fer (r.a.) paraları kabul etmekten kaçınmış ve: «Elimden

çıkan bir şeyi bir daha geri almam», demişti. (Fütüvvet ve

mürüvvet, insanlık ve adamlık budur.)

(İmâm Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi, s.443-445)

 

BÜYÜK RIZIK KAPISI

“Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu

ihsân eder. Ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim

Allah’a güvenirse O, ona yeter. Şüphesiz Allah, emrini

yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuş-

tur.” (Talak s. 3)

Her işimizde Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efen-

dimize uyarak Cenab-ı Hakk’ın zâtına tevekkül etmenin

vâcip olduğunu bildirmek üzere Cenâb-ı Hakk, Al-i İmran

sûresinin 159’uncu âyet-i kerimesinde buyuruyor ki: “Bir iş

kasdettiğin vakit Allah’a tevekkül et. Zira Allah, zâtına

tevekkül edenleri sever.”

İmâm Gazalî merhum, İhyâ-i Ulum kitabında bu âyet-i

celileyi açıklarken diyor ki: “Kulluk mertebesinde en yüce

makam muhabbetullah makamıdır. Yani Cenab-ı Hakk’ın

kullarını sevmesidir ki, mahbuba (sevgiliye) azap olunmaz

ve mahbub da muhibbinden (seveninden) uzak olmaz.

Tevekkülü yanlış anlayanlardan bazılarına rast gelen

Hazret-i Ömer (r.a.), onlara ne işle meşgul olduklarını sor-

muş. Onlar da verdikleri cevapta:

– Biz, hiçbir işle meşgul değiliz. Cenab-ı Hakk’a müte-

vekkilleriz, derler.

Bunun üzerine Hazret-i Ömer Faruk (r.a.), onlara:

– Hayır, siz mütevekkiller değil tembellikle yiyicilerden-

siniz, diyerek düşüncelerinin yanlış olduğunu açıklamış ve

bir işle meşgul olmamalarının çirkinliğini onlara anlatmış.

Nebîlerin Efendisi (s.a.v.), Ashab-ı kiramdan birisinin

Allah’a (c.c.) tevekkül ederek devesini bağlamayıp boş

bırakması üzerine, hakikatte muhafaza edenin Allah (c.c.)

olduğunu mülahaza ile beraber devesini bağlayarak Allah’a

(c.c.) tevekkül etmesini bildirmek ve tenbih etmek üzere:

“Bağla da tevekkül et” buyurmuşlardır.

“Allah’a tevekkül edenin yaveri Hak’tır,

Nâşad gönül bir gün olup şad olacaktır”

(Allah’a inanıp kaderine sabırla razı olanların yardım-

cısı Allah’tır, mutsuz gönüller bir gün elbet mutlu olacaktır.)

(Ahmed Kemaleddin Üstün, 54 Farz Şerhi, s.148-151)

 

 

 

 

 

 

KÖTÜLÜK EDENE İYİLİK YAPMAK ERDEMDİR

İyi davranmak ile de olsa, düşmanının zararını önlemek

gerekir ki buna müdarâ denir. Muhammed bin Hanefiyye

(r.a.) buyurur: İnsanlarla iyi geçinmeyen akıllı değildir.

Hadîs-i şerîfde: «İnsanlara yüzüne gülerek güzel

davranmak sadakadır» buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde de:

«Farzları edâ ile emrolunduğum gibi, insanlara müdârâ

ile de emrolundum» buyuruldu.

Nitekim Allâhu Teâlâ: «Kötülüğü iyilikle savarlar» bu-

yuruyor. Yani kötülük ve eziyeti müdârâ ve selâm ile sa-

vuştururlar.

Dövmek, eziyet etmek ve bedduâ etmekle, zâlimin

âhiretteki cezası azalmaz. Bunu Şerhü’l-hutab, kendine zu-

lüm edenden, bedduâ ile bile olsa intikam almamalı, hattâ

ona duâ etmelidir derken bildirmektedir. Nitekim bir adam

Ebû Hüreyre’ye (r.a.): Sen Ebû Hüreyre misin? dedi. Evet

buyurdu. Yani boya otu çalan? Bunun üzerine Ebû Hürey-

re (r.a.): «Yâ Rabbi, doğru söylüyorsa beni mağfiret eyle,

yalan söylüyorsa, onu mağfiret eyle diye duâ etti ve sonra,

Resûlullah (s.a.v.) bize, zulüm edenlere karşı, böyle istiğfar

etmemizi emir buyurdu» dedi.

İbrahim bin Edhem (r.a.) sahraya çıkmıştı. Karşısına

bir asker çıktı ve şehir nerededir? dedi. İbrâhim-i Edhem

(r.a.), kabristanı gösterdi. Asker kızıp, başına vurdu ve onu

yaraladı. Asker ayrılıp giderken, bir adam ile karşılaştı ve

adam ona, başına vurup yaraladığın adam Horasan zahidi

İbrahim bin Edhem (r.a.) idi dedi. Asker geri dönüp, özür

diledi. İbrahim bin Edhem (r.a.): «Sen beni dövdüğün za-

man, senin için Allâhu Teâlâ’dan Cenneti istedim» buyurdu.

Neden böyle yaptın? dedi. «Bana vurduğunda suçsuz yere

dövüldüğüm için sevap alacağımı bildim. Bunun için, benim

senden nasibimin hayır, senin benden nasîbinin şer olma-

sını istemedim.» buyurdu.

(Muhammed b. EbûBekrr, Şir’at-ül İslâm Tercemesi, s.375-377)

 

KISKANILMAYAN NİMET

Süfyan es-Sevrî şöyle diyordu: «Tevazu göstermeyen

zahit meyvesiz ağaca benzer, kendini küçük görmeyen

başkaları katında yükselmez.»

Abdullah b. Ömer (r.a.) sofrasından cüzzamlıları, abraş-

ları ve dertlileri kovmaz, gerektiğinde onlarla birlikte yemek

yer ve «Alçak gönüllülüğün başı, nefsânî hazza, desinler

duygusuna kapılmadan meclislerin en düşüğünde bulun-

maktır. Kişi bazen Allah’ın bildiği kibri içinde taşımasına

rağmen sırf kendisine mütevazi denilsin diye meclislerde

ayakkabıların çıkarıldığı bir yerde de oturabilir.» Yine o şöy-

le diyordu: «Mütevaziliğinin belirtisi halk arasında iyilik ve

takva sahibi olarak anılmaktan hoşlanmamandır.»

Tevâzunun hakikati, gördüğü herkesi, kendinden iyi

zannetmektir. Eğer kendinde, insanların, iyidir, takva sahi-

bidir dediği sıfatlar yoksa, bundan hoşlanmamalıdır.

Yûsuf bin Esbât’a (r.a.) tevâzunun gayesi, nihâyeti nedir

diye sorulduğunda: «Evinden çıktığında, rastladığın herke-

sin kendinden iyi olduğunu görmendir» buyurdu. Hasan-ı

Basrî’nin (r.a.) şu sözü pek güzeldir: “Evinden çıktığında,

rastladığın yaşça senden büyükse, bu benden büyüktür,

Allâhu Teâlâ’ya benden önce ibâdet etmiştir de. Yaşça

senden küçüğüne rastlarsan, bu benden iyidir, ben ondan

önce günâh işlemeye başladım de. Akranına rastlarsan, bu

benden daha iyidir, bende olanları ben bilirim, ama onda

olanları bilmem de.

Ebû Yezîd’e, insan ne zaman mütevazi olur denildiğin-

de: «Kendinde bir makam görmediği ve insanlar içinde

kendinden kötü kimseyi görmediği zaman» cevâbını verdi.

Hukemâdan birine, kıskanılmayan bir ni’met ve sahibine

acındırmayan bir belâ biliyor musun? dediklerinde: «Evet,

biliyorum. Kıskanılmayan ni’met tevazu, sahibine acındır-

mayan belâ ise, kibirdir» dedi.

(İmâm Şarani,Selef-i Sâlihînin Ahlâkı ve Hikmetli Sözleri, s.389,

Muhammed b. Ebûbekir, Şiratü’l İslâm Tercümesi, s.379)

ŞEHİDLERDEN ÜSTÜN OLMAK İÇİN…

Cenâb-ı Allah buyuruyor ki: «Sizden öyle bir cemaat

bulunmalıdır ki (onlar herkesi) hayra çağırsınlar, iyiliği

emretsinler, kötülükten vazgeçirmeye çalışsınlar. İşte

onlar muradına erenlerin tâ kendileridir.» (Al-i Imrân s: 104)

Müslim, Ebû Saîd (r.a.)’ın Cenâb-ı Peygamber

(s.a.v.)’den şöyle duyduğunu rivâyet etmiştir: «Sizden

biriniz bir kötülük gördüğünde, onu eliyle değiştirsin

(gidersin). Buna güç getiremezse, diliyle değiştirsin.

Buna da güç getiremezse, kalbiyle (buğzetsin) ki bu

îmânın en zayıf tezahürüdür.»

Bu hadîs iyiliği emretme, kötülükten men’etme gereklili-

ğinin her şahıs üzerine vâcip olduğunu katiyyet ifâde eder.

Çoğu âlimler de böyle söylemişlerdir. Fakat bâzı âlimlere

göre, el ile gidermek hükümdar ve icra mevkiinde olanlara,

dil ile gidermek âlimlere, kalb ile üzülmek ve buğzetmek

halk üzerine vâciptir. Nitekim İmâm A’zam Ebû Hanîfe’den

(r.a.) de böyle rivâyet olunmuştur.

Hâkim’in Câbir bin Abdullah (r.a.)’den yaptığı rivâyette,

Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: «Şehitlerin efendisi,

büyüğü Hamza’dır ve bir de hükümdarın önünde durup

ona iyilikle emrettiği ve kötülükten men’ettiği için öldü-

rülen kimsedir.»

Yahya bin Utarid (r.a.)’den yapılan rivâyette, Peygamber

(s.a.v.) buyurdular ki: «Hayra yönelik bütün iyi ameller

ve Allah yolunda savaşmak, iyilikle emir ve kötülükten

men’etmek karşısında büyük bir denize (nispetle) kü-

çücük bir kabarcık gibidir.»

Bu hadîse dayanarak demişler ki: İyilikle emretmek, kö-

tülükten men’etmek üstündür. Çünkü öldürülme inancı ke-

sinlik ifâde ettiği ve kâfirlere zarar vermek gibi te’sirler yok

olduğunda cihad etmek caiz değildir. Fakat iyilikle emretme

ve kötülükten men’etme caizdir. Ve bu yolda  öldürülenler

şehidlerin  üstünlerinden  sayılır.

(İmâm Birgivî, Tarîkat-ı Muhammediyye, s.362-369)

 

AHLÂKTA CANAVARDAN AŞAĞI OLANLAR

“Hileli ölçü ve tartı sebebiyle sizden evvelkiler helak, ol-

dular. Bunlar hakkında Allah’tan sakınınız.” (İmâm Şarani)

Teraziyi doğru tutmak, yalnız alışverişte ticarî ahlâkın

değil aynı zamanda bütün muamelelerde ve maneviyatta

adaletin ifadesidir. Mülkün temeli de adalet olduğuna göre

bu hasletten mahrum ve uzak kalan toplulukların çok bü-

yük sarsıntılar ve çöküntüler geçireceği akılla da sabit bir

gerçektir.

“Eksik ölçüp tartanların vay haline! Onlar insanlar-

dan kendilerine bir şey aldıkları zaman tam ölçerler.

Kendileri başkalarına bir şey ölçtükleri veya tarttıkları

zaman eksik ölçer ve tartarlar. Onlar tekrar dirilecekle-

rini zannetmiyorlar mı?” (Mutaffifin S, 1-4)

Ölçü ve tartıda hile yapanlar, yırtıcı canavarlardan daha

fenadır. Canavarlar, azıklarını birbirinin sırtından değil, baş-

kalarından temin ederler, birbirine kıymazlar. Şu halde hile-

ci kişiler, surette insan görünseler de siret, tabiat ve ahlâkta

canavardan aşağıdırlar.

Şu halde ahlâkiyatta, âdetlerde, ibâdetlerde ve manevî

muamelelerde tam alıp noksan verme bulununca maddi-

yatta tam alıp noksan vermeye bildirilen azâbın maneviyata

da ulaşacağı şüphesizdir.

Hem ilâhî emirler hem de ilim ve akıl, müslümanlara, bu

farza çok dikkat etmelerini bildirmektedir. Belki de bugün

müslümanların alışveriş ve ticarî hayatta birçok zayıflıklara

ve buhranlara düşmeleri, bu emre gerektiği kadar dikkat

ve ehemmiyet vermemelerinden ileri gelmektedir. Çünkü

terazinin ibresini nefsaniyete doğru eğmek, adaletin ve

dolayısıyla İslâm’ın terk edilmekte olduğunun tehlikeli bir

işaretidir ki, böyle bir sapmanın olduğu yerden Allah’ın rah-

metinin, bolluk ve bereketinin, nusret ve inâyetinin çekilip

uzaklaşacağı muhakkak olduğu gibi öyle bir yerde ıstırap,

kin, husumet ve mahrumiyet tohumlarının da çimlenmeye

başlayacağı şüphesizdir.

(Ahmet Kemaleddin Üstün, 54 Farz Şerhi, s.351-353)

 

İSTEYENİ REDDETME!

“Şüphesiz ki, insan, dar gönüllü ve hırslı yaratılmış-

tır. Ona bir sıkıntı değse çığlık koparır, iyilik değse cim-

ri ve pinti kesilir. Ancak namaz kılanlar, o namazı daimî

kılanlar bundan müstesnadır. İşte onların mallarında

(ihtiyaç arz edip) isteyenin ve mahrum olanın bir hakkı

vardır.” (Mearic s, 19-24)

Böyle Allah’ın nimetleriyle nimetlenen kimselerin, şükür

ve şükran borcu olarak, kendilerine ihtiyaç arz eden yahut:

hiç bir mü’mine zararı olmayan bir hususta müracaatta bu-

lunan bir kimseyi, dileğini temin ederek sevindirecek yerde

onu red ile mahrum bırakması, bir müslümana yakışmaz ve

Allah (c.c.)’ün yukarıda zikri geçen âyetlerdeki buyruğuna

aykırı olur.

Nitekim Vacib Teâlâ Hazretleri buyurmuştur ki; “Saili

(isteyeni) reddetme!” Yahut bir mesele soranı veya bir

şey isteyeni reddedip mahrum çevirme!” (Duha s, 10)

Bu âyet-i kerimenin taraf-ı ilâhî’den inişi şöyle olmuş-

tur: Hazret-i Osman Zinnûreyn (r.a.) Resûlüllah (s.a.v.)

Efendimiz’in mübarek huzurlarına bir miktar hurma getir-

miş. O sırada bir dilenci gelmiş. Hazret-i Resûl (s.a.v.), o

hurmanın dilenciye verilmesini emir buyurmuşlar. Hazret-i

Osman (r.a.), hurmayı sâile vermişse de arzusu o hurmayı

Hazret-i Resûl (s.a.v.)’in yemesi olduğu için sâilin arkasın-

dan gidip o hurmayı kendisinden satın almış, tekrar huzur-ı

saadete getirmiş. Sâil de geri dönerek oraya gelmiş ve

Hazret-i Resûl (s.a.v.) o hurmayı yine sâile ikram etmişler.

Yine Hazret-i Osman (r.a.) hurmayı satın almış ve sâil tek-

rar gelmiş. Böylece Hazret-i Resûl Efendimiz (s.a.v.), aynı

hurmayı aynı sâile üç kere ihsân etmişler. Nihâyet sâil dör-

düncü defa gelince Hazret-i Resûl (s.a.v.), saile:

– Sen sâil misin, yoksa satıcı mısın? buyurması üze-

rine yukarıda zikri geçen “Sâili (isteyeni) reddetme,”

mealindeki âyet-i kerime nazil olmuştur. Şu halde sâili kim

olursa olsun reddetmek lâyık olmaz.

(Ahmed Kemaleddin Üstün, 54 Farz Şerhi, s. 357-358)

 

LANET ETMEK ALIŞKANLIĞININ KÖTÜLÜĞÜ

Lanet, Allah’ın rahmetinden uzaklaştırmak için

bedduâetmektir. Lanet edilen malın bereketi kalmaz.

Fâsıka lanet etmek de caiz değildir. Zina etmek, şarap

(içki) içmek gibi günahları işleyene de lanet edilmeyip Is-

lahı ve affedilmesi için duâ edilir.

Birine lanet etmek yerine, Allah’ı zikir ve tesbih etmek

daha iyidir. Çünkü zikir ve tesbihde sevap vardır, lanette

ise sevap yoktur.

İmâm Gazâlî Hazretleri, “Hazreti Hüseyin’i öldürdü-

ğü veya öldürülmesini emrettiği için Yezid’e lanet etmek

caiz midir?” sorusuna, “Yezid’in, Hazreti Hüseyin’in öldü-

rülmesi için emir verdiği kesin değildir. Onun için kesin

olarak öldürttüğü söylenemez. Lanetlemek ise hiç caiz

olmaz. Ama Hazreti Ali’nin katilinin İbni Mülcem, Hazreti

Ömer’in katilinin ise Ebû Lü’lü’ olduğu kesindir.” diyor.

Peygamber Efendimiz (s.a.v), “Çok ayıplayan, lanet

eden, çirkin söz söyleyen ve hayâsız (utanmayan)

kimse (kâmil)’ mü’min olamaz”  buyuruyor. Başka bir

hadis-i şerifte de şöyle buyuruyor: “Mü’mine lanet eden

onu öldürmüş gibi günah işlemiş olur.”

Müslüman, Allah’ın yarattığı canlı-cansız hiçbir şeye

lanet etmez ve lanet etmeyi alışkanlık haline getirmez.

Çünkü, günahı alışkanlık haline getirmek de ayrı bir gü-

nahtır.

Lanet çoğu zaman lanet edene döner. Peygamberi-

miz (s.a.v) şöyle buyuruyorlar:

“Kul bir şeye lanet ettiği zaman, o lanet göğe yük-

selir. Gök kapıları onu içeri almadan kapanır ve o la-

net yeryüzüne iner. Yeryüzünün kapıları da onu içeri

almadan kapanır. Sonra sağa sola gitmeye başlar. Bir

yer bulamazsa, lanetlenen kimse o laneti hak etmişse

ona gider. Yoksa söyleyen kimseye döner.”

(Muhammed Alaaddin b. İbni Âbidin, Üç Boyutuyla İslâm s.690)

 

YÜCE ALLAH’TAN HAKKIYLA KORKMAK

Allah’ın zâtından korkmak, âlimlerin ve kalp erbabı-

nın korkusudur. Onlar öyle âlim ve kalp erbabıdır ki Allah

Teâlâ’nın sıfatlarından heybet, korku ve sakınmayı gerekti-

reni bilirler. Korkunun misâli; çocuk evde olduğunda, eve yır-

tıcı bir hayvan veya yılan girerse, çoğu zaman çocuk kork-

maz ve çoğu zaman elini alıp oynamak için yılana uzâtır.

Fakat çocuğun beraberinde babası bulunduğu zaman, ba-

bası yılandan korkar ve kaçar. Bu bakımdan çocuğun baba-

sı tirtir titrerken ve yılandan nasıl kurtulacağını hesaplarken

çocuk babasına bakarsa onunla beraber ayağa kalkar ve

korku çocuğun üzerine de çöker. Kaçmakta babasına uyar.

Öyleyse babanın korkusu basiret ve yılanın sıfatını, ze-

hirini, özelliğini, yırtıcı hayvanın satvetini, perva etmeksizin

tuttuğunu paramparça ettiğini bilmesinden ileri gelir. Çocu-

ğun korkusu ise, mücerred taklid olan bir inançtan ileri gelir.

Çünkü çocuk babası hakkında güzel düşünür ve babasının

ancak korkutucu bir sebepten ötürü korkup kaçtığını bilir.

Böylece yırtıcı hayvanın korkutucu olduğunu anlamış olur.

Fakat bunun yönünü keşfedemez. Bu misâli bildiğin zaman,

Allah’tan korkmanın da iki makam üzere olduğunu anlayabi-

lirsin. O makamlardan biri Allah’ın azâbından, ikincisi O’nun

zâtından korkmaktır.

Alimler gibi, bütün mü’minler için de bu korkudan bir na-

sip vardır. Fakat âlimlerin dışında kalanların nasibi, sadece

taklidden ibarettir. Çocuğun babasını taklid ederek yılandan

korkmasına benzer. Bu korku basirete dayanmaz. Şüphe

yoktur ki zayıflar ve yakın bir zamanda silinip ortadan kalkar.

Hatta çocuk çoğu zaman efsunlu bir kimsenin yılan tuttuğu-

nu görünce ona bakar, aldanır, babasını taklid ederek yılanı

tutmaktan sakındığı gibi, onu taklid etmek sûretiyle de yılanı

tutmaya cüret eder.

Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kullarından

ancak âlimler, Allah’tan (gereğince) korkarlar.” (Fâtır s. 28)

(İmâm Gazâli, İhyâ-ı Ulûmid-din, s.305-320)

 

ALLAH (C.C.) İÇİN HARCAMANIN FAZÎLETİ

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kim, Allah (c.c.)

yolunda bir şey înfak ederse, ona infak ettiğinin yedi

yüz katı ecir yazılır.” (Buhâri, Hâkim)

“Sadakanın efdali, zenginlik döneminde verilendir.

Veren el alan elden üstündür. Sadaka vermeye, bak-

makla yükümlü olduklarından başla.” (Müslim)

“Bir hurmanın yarısıyla bile olsa, cehennem ate-

şinden kendinizi koruyunuz. Eğer onu da bulamazsa-

nız, tatlı/güzel bir söz söyleyiniz (kendinizi bu şekilde

cehennemden koruyunuz).” (Buhârî)

“Cömert ve iyilik sahibi kişilerin hatalarını ve zel-

lelerini (küçük günah) görmemezlikten geliniz. Zira

cömertin ayağı sürçtükçe Cenâb-ı Hak onu yerde

koymaz. Daima onun yardımcısı ve destekçisi olur.”

(Buhâri, Edebü’l Müfred)

Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) Hazretleri anlatır: “Gazaya

çıktım. Fakir askerlere harçlık dağıtıyorlardı. Komutan bir

miktar harçlık da bana verdi. Aldım, hepsini dağıttım. Bir

gün öğle namazını kıldıktan sonra oturdum. ‘O komutanın

verdiğini niçin alıp dağıttım?’ diye kendi kendime hayıflan –

maya başladım. ‘Keşke almasaydım’ diye pişman oldum.

Uykum geldi. Rüyamda büyük büyük köşkler gördüm. Bu

köşklerin kime ait olduğunu sordum. ‘Malları sana ulaşıp

da senin paylaştırdığın kimselerindir’ dediler. Bu köşkler-

de benim de nasibim olup olmadığını sordum. ‘Şu yüce

köşk senindir’ dediler. ‘Benim köşküm bunlarınkinden

niçin daha yücedir?’ dîye sordum. ‘Mal sahipleri sevap

umdukları için mallarını verdiler. Allah Teâlâ da karşılığın-

da bu köşkleri verdi. Ama sen eline gelen malı Allah için

paylaştırdın. Sonra da aldığına pişman oldun. Onun için

Allah Tebâreke ve Teâlâ sana daha iyisini verdi’ dediler.”

(Mustafa Darir Efendi, 100 Hadis 100 Hikaye, s. 166)

 

YA HAYIR SÖYLE, YAHUT SUS

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allah’a ve âhiret

gününe inanan, komşusuna ikram etsin. Misafirine ik-

ram etsin. Ya hayır söylesin, yahut sussun.” (Ebû Hureyre)

Ya’lâ şöyle dedi: Muhammed b. Sûka Zâhid’in yanına

gittik. Bize şöyle dedi: Size bir şey anlatayım, bana faydalı

oldu,belki size de faydalı olur.

Ata b. Ebî Rebâh bize şöyle dedi:

Ey kardeşimin oğlu, sizden öncekiler, boş sözü kötü

görürlerdi. O kadar ki; Allah’ın Kitabı’ndan başka her sözü

fuzulî sayarlardı. Bir kimse, ya Kur’ân okumalı, ya iyiliği

emredip kötülükten sakındırma vazifesini yapmalıdır. Ko-

nuşma bunlar için olmalı. Yahut zarurî olan ihtiyacını anlat-

mak için konuşmalı.

Ebû Hüreyre (r.a.); Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurdu-

ğunu anlattı:

“Lüzumsuz sözleri bırakmak, insanın İslâmî güzel

huyları arasında sayılır.”

Lokman Hekim’e sordular:

Seni, bu gördüğümüz makama ne ulaştırdı?

Şöyle anlattı: Doğru söz, emaneti yerine teslim etmek,

bana faydası olmayan sözü bırakmak.

Hz. İsâ (a.s.)’nın şöyle dediği anlatılır:

Allah’ın zikri dışındaki her söz, hiçtir.

Hangi sükût fikir değilse, gaflettir. Hangi bakışta ibret

yoksa, boştur. Sözü, Allah zikri; sükûtu tefekkür; bakışı ibret

olanlara ne mutlu!…

Evzaî’nin şöyle dediği anlatılır: “Mü’min az söz eder, çok

iş yapar. Münafık ise çok lâf eder, âz iş yapar.”

Yahya b. Ebî Kesir şöyle dedi: “Bir kimsenin konuşma-

sı düzgün olunca bundan diğer işlerinin de düzgün olduğu

anlaşılır. Bir kimsenin konuşması bozuk olunca diğer dav-

ranışlarının da bozukluğu anlaşılır.

(Ebû’l-Leys Semerkandi, Tenbihü’l Gafilin, s. 240-243)

 

İHLASLA YAPILAN İBÂDETİN FAZÎLETİ

İhlâs, lügatta, bir şeyi hâlis ve karşılıksız yapmak

manasındadır. İhlâsın zıtdı riyâ ve süm’adır. İbâdette iş-

lenmesi farz olan ihlâstan murad, riyâ ve süm’a (bilinsin

diye ibâdet etmek) şaibesi karıştırmayarak ancak Allah’a

kulluk etmektir. Amellerde ihlâs bulunmak farz olduğu

gibi ihlâsı terk etmek de haramdır. Zira bir farzın farz ol-

duğunu bilmek bir farz ve farzı işlemek de ayrıca bir farz

olduğu gibi o farzı bilmemek bir masiyet, işlememek de

ayrıca bir masiyettir.

“Artık kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, o

hâlde sâlih amel işlesin ve Rabbine kulluk etmekte

(riyâkârlığa girerek) hiçbir kimseyi ortak koşmasın!”

(Kehf s. 110)

Bu âyet-i şerif, “Ya Resûlullah, Allah için ibâdet ede-

rim, fakat bir kimse o amelime muttali olursa (öğrenirse)

mesrur oluyorum (seviniyorum).” diyen kimse hakkında

nazil olmuştur.

Hazret-i Resûl Efendimiz (s.a.v.) buyurmuşlar ki: “Bir

kul, kırk gün Allah için ihlâs ile iş yaparsa, kalbinden

diline hikmet kaynakları açılır.” Yani bir kimse, dış aza-

larını ibâdet, hayır ve hasenat ile meşgul tutarken kalbini

de Cenab-ı Hakk’ın kudret eserlerini, nimet ve hikmetleri-

ni tefekkürde kullanarak sadece Rabbinin rızasını göze-

tir, başka bir amaç düşünmezse ilham-ı Rabbani vasıtası

olan kalbinden diline doğru ulvî mânâlar ve hikmetler

sızmaya, o kişinin dilinden Hakk’ın emrine ve rızasına

uygun sözler işitilmeye başlar.

İmâm Birgivî, Tarîkat-ı Muhammediye’sinde nakleder

ki, Hazret-i Peygamber Efendimiz (s.a.v.), hadîs-i şerifle –

rinde şöyle buyurmuşlar: “Her kim dünyadan ayrılırken

amellerinde ihlâs üzere, namazını dürüst kılmış ve

zekâtını vermiş olduğu halde ayrılırsa, Allah kendi-

sinden razı olmuş bulunduğu halde vefat eder.”

(Ahmed Kemaleddin Üstün, 54 Farz Şerhi, s.181-185)

 

EDEB İNSANI ‘İNSAN’ EDER

Edeb; insanın içini ve dışını güzelleştirmesidir.

İnsanın edebi ancak, güzel ahlâkların tam manasıy-

la elde edilmesiyle kemâle erer. Ahlâkların değişmesi ise

mümkündür. Böyle olduğu için Rasûlullah (s.a.v):

“Ahlâkınızı güzelleştirin.”  buyurmuştur.

Bir de şu var ki; Allâhu Teâlâ, insanı, iyilik ve kötülükle-

ri kabule müsâit, edeb ve güzel ahlâkları kazanmaya ehil

olarak yaratmıştır. Bu ehliyetin insanda bulunması; çakmak

taşında ateşin ve hurma çekirdeğinde ağacının esasının

bulunması gibidir.

Ebû’l-Hüseyin en-Nûrî demiştir ki: “Kulun, şeriatın ede-

bini ortadan kaldıracak hiçbir makâm, hâl ve marifeti ola-

maz. Şeriatın edebi, zâhirin süsüdür. Allâhu Teâlâ, âzaların

edeble süslenmekten uzak ve mahrum bırakılmasını mü-

bah kılmaz.”

Abdullah b. Mübârek: “Hizmetteki edeb, hizmetten daha

üstündür.” demiştir.

Ebû Ubeyd el-Kâsım b. Sellâm’ın şöyle dediği nakle-

dilmiştir: “Mekke’ye gitmiştim. adetim olarak, çoğu zaman

Ka’be’nin hizâsında oturur; çoğu zaman da başımı yere ko-

yup uzanarak yatardım. Bir defasında, ben bu halde uzan-

mış yatarken,  Aişe el-Mekkî geldi ve bana:

“Ya Ebâ Ubeyd! Senin ehl-i ilim olduğun söylenir. Birkaç

kelime de benden al. (Sana tavsiyem):

“Allah’ın huzurunda (O’nun beytinde) edeble otur;

yoksa ismin kurbiyyet defterinden silinir!” dedi. Bu kadın,

âriflerden birisiydi.”

El-Celâl el-Basrî demiştir ki: “Tevhid imanı gerektirir.

İmanı olmayanın tevhidi de yoktur. İman da dini gerektirir.

Dini olmayanın da imanı ve tevhidi yoktur. Din ise, edebi

gerektirir. Şu halde edebi olmayanın; gerçek mânada dini,

imanı ve tevhidi yoktur.”

Ebû Ali ed-Dakkâk demiştir ki: “Kul, taatı sâyesinde cen-

nete, taatındaki edebi sâyesinde Allâh-u Teâlâ’ya ulaşır.”

(Imam Sühreverdi, Avârifü’l Meârif, s.353)

 

ACELECİLİĞİN ÂFETLERİ

Acelecilik, kalpte sabit olan bir mâna ve düşünmeden,

dikkatle tetkik etmeden meramın oluvermesine insanı

sür’atle sevkeden bir melekedir.

Cenâb-ı Allah buyuruyor ki: «İnsan  aceleci (bir tabiat-

  1. ta) yaratılmıştır. Size âyetlerimi göstereceğim, benden

acele istemeyin!» (Enbiyâ, 37)

Aceleciliğin birinci âfeti, fütur gevşeklik ve bezginliktir;

hayırlı işlerden ayrılmak ve arzunun yerine gelmeyişidir.

Meselâ: Hayırlı bir makam ve mertebe kastedilir ve oluver-

mesi için acele edilir. Olmayınca da ya bezginlik ve ümit-

sizlik, veya aşırı bir çaba ve nefis yorgunluğu başlar da

arzu ettiğine kavuşmaz olur. Bir ihtiyacı için Allah’a (c.c.)

duâ eder ve kabul olunmasında acele gösterir; kabulünü

görmeyince de duayı terkeder, maksadından mahrum olur.

İkinci âfeti ise, takvayı ve şüpheli şeylerden kaçınmayı

yitirmektir. Çünkü takvanın aslı, çok dikkatli olmaktır. Zarar

verecek bir şeye düşünmeden, tetkik etmeden başlamak

ve bu hususta acele etmek suretiyle bir kötülüğe mâruz kal-

mak veya uğradığı bir belâya tahammül edemeyerek kendi

kendine bedduada bulunmak ve bu yüzden bedduası yeri-

ne gelmek de aceleciliğin ikinci âfetindendir.

Cenâb-ı Allah (c.c.) buyuruyor ki: «Ve insan hayra

duâettiği gibi şerre de duada bulunur. Ve insan pek

aceleci olmuştur.» (İsrâ, 11)

Aceleciliğin üçüncü âfeti ise âdâp, sünnet veya vâcip

ve farzlarını yitirmekle amelin noksan kalması veya boşa

gitmesidir. Meselâ: Namazı bitirmek için acele eden kimse,

çoğu zaman rükû’ veya secdelerin üçer kerre yapılmasını

beceremez, zikirleri noksan bırakır, yerlerini değiştirir, bir

tesbihi başka birinin yerinde yapmış olur. Bazen de fiil ve

sözlerde — ileri geri almak suretiyle— imâma muhalefet

eder; çoğu zaman ta’dil-i erkânı yerine getirmez, tecvîd

kaidelerine riâyet etmez. Bu yüzden yanılır da namazı bo-

zulabilir.

(İmâm Birgivî, Tarîkati Muhammediyye Tercemesi, s. 255-256)

 

HER MÜ’MİNDE OLMASI GEREKEN

VASIFLAR-1

İhsan: Bağışlama, iyilik etme, bahşiş verme, hayır ola-

rak yapılması uygun olan bir şeyi yapma demektir. İhsan,

adaletin üstünde bir fazîletdir. Âyet-i kerimede buyurulmuş-

tur: “İhsan ediniz; şübhe yok ki, Allah ihsân edenleri

sever.” (Bakara, 195)  Diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurul-

muştur: “Yüce Allah sana ihsân ettiği gibi, sen de ihsân

et.” (Kasas, 77)

Cûd: Cömert davranmak, insanlara ihtiyaçlarını bil-

dirmelerine meydan vermeksizin ihsân ve ikramda bulun-

maktır. Verilmesi uygun olan şeyleri, uygun yerlere kolayca

vermek huyudur ki, buna sehavet de denir. Cûd ve seha

(cömertlik), insana yaraşan iyi bir huydur. Bunların karşıtı,

hasislik, cimrilik ve tama’dır ki, insanlara asla yakışmaz. Bir

hadîs-i şerîfde buyurulmuştur: “Cömert kimsenin yemeği

şifadır. Hasis (cimri) kimsenin yemeği de hastalıktır.”

İktisad: Her işte denge üzerinde bulunmaktır. Gereğin-

den fazla veya noksan harcama yapmaktan kaçınmaktır. İn-

san iktisada uyma sayesinde rahat yaşar, hadîs-i şerîfde bu-

yurulmuştur: “İktisad üzere bulunan fakir olmaz.” (Keşfü’l

Hafâ) İktisadın karşıtı israftır, aşırı gitmektir. İsraf, yemek,

içmek, giyinip gezmek gibi işlerde belli bir ölçüyü aşmaktır

ki, haramdır. Ferdlerin ve cemiyetlerin yıkılmasına sebebdir.

Bunun için ki, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulmuştur.“Allah

israf edenleri sevmez.” (Araf, 31) Bir de “Takdîr” vardır ki, bir

şeyi gereğinden çok fazla kısmaktır. Bu da uygun değildir.

Kerem: Cömertlik, şeref, kıymetli şeyleri gönül hoşluğu

ile vermek demektir. Bunun karşıtı, hasisliktir. Kerem, yük-

sek bir huy üzere yaratılmış insanlara ait bir özelliktir.

Lütuf: İyilik ve güzelliktir. Yumuşaklıkla ve okşama ile

muamele yapmaktır ki, insanlık nişanıdır. Karşıtı, cevr (ezi-

yet)dir ki, insanlığa yakışmaz. Yaratıklar hakkından göste-

rilen lütuf ve kerem, yaratıcının yardımına kavuşmaya bir

yoldur.                 (Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, s. 486-502)

 

İNSANLARA İYİLİKLE VE GÜZEL AHLÂKLA

MUAMELE ETMEK

Selefi Sâlihinin (r.a.)’nin bir ahlâkı da kardeşlerine iyi –

lik yapmaları, onları sevindirmek için can atmaları, kar-

deşliklerini kendi nefislerine tercih etmeleriydi. Onlar iyilik

yaparken muhataplarının bu iyiliğe lâyık olup olma dığına

bakmazlardı.

Ali (r.a.) şöyle diyordu: «Nankörlerden biri de olsa iyi-

likte bulun, zira iyiliğin terazide, onun etmediği mukabil

teşekküründen çok daha ağır çeker.»

Emir-ül mü’minin Ali (r.a.), kölesini çağırdı. Köle cevap

vermedi. İkinci, üçüncü defa seslendi, kölesi (Kanber)

yine cevap vermedi. Kalktı, kölenin yanına gitti. Kölesi ya-

tıyordu. Sana seslendim, duydun mu buyurdu. Ey Emîr-el

mü’minîn üç defa seslendiniz değil mi? dedi. Evet, peki

niçin cevap vermedin? buyurdu. Güzel ahlâkınıza güven-

dim, bana kızmayacağınızı biliyordum dedi. Bunun üzeri-

ne Hz. Ali (r.a.), ey köle Allah için seni âzâd ettim buyurdu.

Beyazîd-i Bistâmî (k.s.), dâima kabristanda dolaşırdı.

Bir gece Bâyezid-i Bistâmî giderken zaptiye memurların-

dan bir genç de geliyordu. Elinde sopa vardı. Beyezîd’e

vurdu. Bâyezîd, Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh dedi.

Genç sopayla, Bâyezid’in başına vurdu, sopa kırıldı.

Bâyezid hânesine döndü. Müridlerinden birini çağırdı ve

bir sopa ne kadardır diye sordu. Fiyatını öğrenip, o kadar

parayı bir bez parçasına bağladı, yanına da bir miktar tatlı

koyup o gence gönderdi. Ve o gence de ki, Bâyezid di-

yor ki, dün sopayla başımıza vurdu ve sopasını kırdı. Bu

parayı al ve yerine kendine yenisini satın al ve bu tatlıyı

da ye de, sopanın kırılma üzüntüsü kalbinden gitsin bu-

yurdu. Genç bu sözleri duyunca, gelip Bâyezid-i Bistâmî

(k.s.)’den özür diledi, tevbe etti. Onunla beraber bir kaç

genç daha tevbe etti.

(Muhammed Rebhâmi, Riyad’ün Nasihin s. 413, 414)

 

İNSANIN KENDİNE VE BAŞKALARINA MERHAMETİ

İnsanın kendine karşı merhametli olması; kendini

Allah’ın (c.c.) azâbından esirgemesi, yasaklarını işlemek-

ten sakınmasıdır. Başkasına karşı merhametli olmak da,

İslâm’ın tesbit ettiği kul haklarına ve canlılara hürmet et-

mek, başkalarına zarar vermemektir.

Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Müslü-

man eli ile ve dili ile başkalarına zarar vermeyen, hay-

vanlara merhamet ederek onları güçleri dışında kalan

iş ve yüklere koşmayandır.”

Adamın biri, bir gün yolda giderken susuzluktan dili

sarkmış bir köpeğe rastlar, içinden (bu zavallı köpek, az

önce benim olduğum gibi şiddetli bir susuzluk çekiyor)

der. Kuyuya iner, ayakkabısına su doldurur ve köpeğe bu

suyu verir, hayvanın susuzluğunu giderir. Adamın hareketi

Allah’ın (c.c.) hoşuna gider, karşılık olarak onun günahla-

rını affeder.

Bir gece Hz. Ömer (r.a.) dolaşırken bir köşede konakla-

mış yolcu kafilesine rastlar, onlara hırsızlık yapılmasından

korkar. Hemen Abdullah İbni Avf (r.a.)’a varır. Hz. Ömer

(r.a.): «Yolda gezinirken bir yolcu kafilesine rastladım, bir

köşede konaklamışlar. İçimden ‘Bunlar şimdi uykuya da-

lınca, hırsız baskınına uğrayabilirler’ dedim. Gel, ikimiz

onlara bekçilik edelim» der. Böylece ikisi birlikte yola çıkar-

lar, kafileye yakın bir yerde yere çömelerek sabaha kadar

yolculara bekçi olurlar. Tan yeri ağarınca Hz. Ömer (r.a.)

«Ey yolcular, haydin namaza» diye seslenir. Bunun üzeri-

ne yolcularda kıpırdamalar başlayınca. Hz. Ömer (r.a.) de

oradan ayrılır.

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Cennet’e sa-

dece merhametliler girecektir.” Orada bulunan sahabi-

ler: «Biz hepimiz merhametliyiz» derler. Peygamberimiz

(s.a.v.) onlara şöyle cevap verir; “Sırf nefsini esirgeyen

kimse merhametli değildir; merhametli kimse hem ken-

dini ve hem de başkalarını esirgeyendir.”

(İmâm Gazâli, Kalplerin Keşfi, Bölüm 18)

 

UZUN EMELLER PEŞİNDE KOŞMAMALIYIZ

Dört şey şekavet (bela, zillet, sıkıntı) sebebidir. Ağla-

mayan göz, kasvetli (ürpermeyen) kalp, tul-i emel (uzun

emeller peşinde koşmak) ve dünyaya aşırı düşkünlük.

Emelin dört türlü ifsad ve helak edici tehlikesi vardır:

Gücü ve imkânı olduğu halde tâat ve ibâdette tembellik

etmek, geciktirmek. Sonra tevbe ederim diye avunmak

veya tevbe etmeyi tamamen terk etmek. Ölümü hatırlama-

mak, ondan sonraki hayatı düşünmemekle kalp katılığına

uğramak. Dünyalık toplamaya aşırı meyletmek; dünya ile

meşgul olurken âhiretten yüz çevirmek.

Emel sahibi, yaşlılık ve hastalık endişesiyle durmadan

dünyalık toplamakla meşgul olur. Onlardan öylesi var ki

kendisine ve ailesine on yıl yetecek kadar nevale hazırlar;

bir kısmı da elli senelik, bir kısmı daha fazla veya daha az

hazırlık yapar. Sofî şeyhleri demişler ki: “Çoluk çocuğu-

na bir senelik yiyecek ve giyecek hazırlayan kimse ayıp-

lanmaz ve tevekkül dâiresinden de dışarı çıkmış olmaz.”

Diğer yandan Selefi Sâlihin kendilerinden sonra çoluk

çocukları perişan olur diye korkuya kapılmazlardı. Bunun

için de ellerine geçen dünyalıkları hayır yolunda harcar-

lar, yanlarında bir şey biriktirmezlerdi. Eğer «Ardımızdan

çoluk çocuğumuz ne olur, sersefil mi kalır?» şeklinde bir

endişeye kapılsalardı, kendilerinin dünya hırslısı, cimri ve

bencil olarak damgalanmaları kaçınılmaz olur ve bu baya-

ğı düşünceleri yüzünden de mutasavvıfların sıfatlarından

sıyrılmış olurlardı.

Emelin sebebi, dünya sevgisi, ölümün yakın olduğun-

dan habersizlik, sağlık ve gençlikle aldanmaktır. Bunun

ilâcı, belirtilen sebepleri gidermektir. Nice sıhhatliler var ki

ölür de hastalar onlardan sonra yıllarca diri kalır. Bununla

beraber emelin en kuvvetli ilâcı, ölümü hatırlama ve uzun

emeli yerme hakkındaki hadîsleri dinlemektir.

(İmâm Birgivî, Tarîkat-ı Muhammediye, s.122-125)

 

ALAH İÇİN SEVMEK VE

ALLAH İÇİN BUĞZETMEK

Berâ b. Âzib (r.a.) anlatıyor: Resûlullâh (s.a.v.)’in yanında

oturuyorduk. Resûlullâh (s.a.v.):

– “İslâmın hangi esası daha sağlam?” diye sordu. Ora-

dakiler:

– “Namaz” dediler.

– “Güzel, ama o değil” buyurdu.

– “Öyleyse Ramazan orucu.” dediler.

– “Güzel, ama o değil” buyurdu.

– “O da değilse, cihaddır.” diye karşılık verdiler.

– “O da iyidir, fakat değildir.” buyurdu ve devamla

“İmânın en sağlam bağı, Allah için sevip, Allah için

buğzetmektir.” dedi.

Abdullah b. Serces (r.a.) anlatıyor: Peygamber (s.a.v.)’e:

– “Ben Ebû Zerr (r.a.)’i seviyorum,” dedim.

– “Bunu kendisine bildirdin mi?” diye sordu.

– “Hayır” diye cevap verdim.

– “Öyle ise haberdar et”„ buyurdu. Ben de kalkıp Ebû

Zerr (r.a.)’in yanına gittim ve:

– “Seni Allah için seviyorum.” dedim.

– “Beni kendisi için sevdiğin Allah da seni sevsin.” diye ce-

vap verdi. Hemen Resûlullâh (s.a.v.)’in yanma döndüm ve

aramızda geçenleri haber yerdim.

– “Sevdiğini söylemekte dahi bir ecir vardır.” buyurdu.

Mücâhid (r.a.)’den:

– “İbn-i Ömer (r.a.) bana şunları anlattı: “Allah için sev, Al-

lah için buğzet. Allah için dost ol ve yine O’nun için düşman

  1. Çünkü Allah’ın dostluğuna ancak bu şekilde erişilir.

Böyle olmayan bir adam ne kadar oruç tutar, ne kadar na-

maz kılarsa kılsın yine de imanın tadını bulamaz. Hatta

dünya işleri hususunda insanların en doğrusu da olsa.”

(Yûsuf Kandehlevî, Hadislerle Müslümanlık, c. s. 1121-1122)

 

HER MÜ’MİNDE OLMASI GEREKEN VASIFLAR-2

Takva: Günahlardan kaçınma huyuna sahib olmak. Hak

Teâla’nın korkusu ile bütün çirkin şeylerden beri bulunmak

demektir. İsmetin karşıtı, suçluluk ve günahkarlık halidir. İn-

sanın asıl güzelliği ve şerefi kazandığı ismet (takva)  saye –

sindedir.

Namus: Şeref, iffet, edeb, haya, emniyet ve istikamet gibi

fazîletlerin tümünden ibaret olan pek kıymetli bir vasıftır. Na-

musun karşıtı, iffet ve istikametten yoksun bulunmaktır. Na-

mus, değişmeyen bir gerçektir. Onun bunun anlayışına göre

değildir. İslâm ahlâk ve adabına uymayan herhangi bir şeyin

namus vasfı ile ilgisi yoktur. Onun için İslâm ahlâkına uyma-

yan şeylerden kaçınmak gerekir.

İffet: Namus, perhizkârlık, nefsi hayvanî sarkıntılıklardan

engellemek huyudur. Karşıtı “Fuhş”dur. Namusa aykırı ha-

rekettir. Ruhların temizliği iffetledir. İffetsiz bir kimse, zehirli

mikroplardan daha zararlı bir yaratıktır, kendisinden her halde

uzaklaşmak gerekir. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş-

tur: “Allah’ım! Ben senden dünyam, dinim, ehlim ve ma-

lım hakkında iffet dilerim.”

Mürüvvet: Erkeklik, insanlığa uygun olan şeyi yapmak, güzel

görünen şeyleri alıp yerilmeyi gerektiren hallerden kaçınmak

demektir. Bunun karşıtı, namerdliktir. Açıkça yapılmasından

utanılacak bir işi, gizlice yapmamak da bir mürüvvet sayılır.

Görülen bir iyiliği unutmamak ve fırsat düştükçe karşılığında

iyilik yapmak da bir mürüvvet eseridir.

Hıfz-ı Lisan: Dili gereksiz sözlerden koruyup ihtiyaçtan fazla

söz söylememek halidir ki, çok iyidir. Bunun karşıtı “Malâyani”

denilen faydasız şeylerle uğraşmak ve ağzına gelen her şeyi

söylemektir. Akıllı olanlar çok kez susarlar. Gerek görülme-

dikçe söz söylemek istemezler. Susmak çok güzel bir şeydir.

Yeter ki, bir hakkın kaybolmasına veya bir gerçeğin yanlış an-

laşılmasına sebebiyet vermiş olmasın. Peygamber Efendimiz

(s.a.v.) buyurmuşlardır: “Her kim Allah (c.c.)’a ve âhiret gü-

nüne îman ediyorsa, hayır söylesin veya sussun.’’

(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, s.492-500-504-505)

 

RESÛLULLAH (S.A.V.)’İN SAÇLARINI AĞARTAN

İSTİKÂMET AYETİ

İstikâmet; her şeyin kendisi ile kemâl bulduğu ve tamam

olduğu (ahlâki ve dini) bir derecedir. Her nevi hayrın ortaya

çıkması ve düzene konulması istikâmetin varlığı ile mümkün-

dür. Hâlinde istikâmet üzere bulunmayanın gayreti boşa gider,

cehdi zayi olur. Allah Teâlâ: «İpliği güzel bir şekilde eğirdik-

ten sonra tekrar bozan kadın gibi olmayınız» (Nahl s. 92),

buyurmuştur.

Nebî (s.a.v.) de “Allah Teâlâ’ya amellerin en sevimlisi az

da olsa devamlı olanıdır.” buyurmuşlardır.

Hidâyet ehline mahsus istikâmetin emaresi (Allah ile olan)

muamelelerinde bezginlik halinin arız olmamasıdır. Yolun

ortasında bulunan kimselere mahsus istikâmetin emaresi

makamlarında durgunluğun bulunmaması (ve hallerini gü-

zel görmemeleri) dir.  Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Tam

olarak başaramazsanız bile yine de istikâmet üzere olu-

nuz ve biliniz ki, dinî hükümlerin en hayırlısı namazdır,

mü’minden başkası abdesti muhafaza edemez» Denilmiş-

tir ki: Büyükler hariç istikâmete kimsenin takati yetmez. Zira

istikâmet, alışkanlıkların dışına çıkmak, resmi (ve şekilci)likten

ve âdetlerden ayrılmak, (sünnetlere uyarak) hakiki mânadaki

sıdk ile Hakk Taâlâ´nın huzurunda durmaktır. Bunun içindir ki,

Resûlullah (s.a.v.): «Her ne kadar (hakiki istikâmete) güç

yetiremezseniz de yine de istikâmet üzere bulununuz»

buyurmuştur. Ebû Abdurrahman Sülemî´nin (r.a.) şöyle de-

diğini işittim: Sülemî, Ebû Ali Şebevî´nin Resûlullah’ı (s.a.v.)

rüyasında gördüğünü ve ona şu soruyu sorduğunu söylediğini

işitmiş: «Ya Resûlullah ‘Benim saçlarımı Hud suresi ağarttı´

sözünün senden rivâyet edildiği doğru mudur? Bu doğru ise,

Hud suresinin hangi kısmı seni ihtiyarlattı, nebilerin kıssala-

rı mı, yoksa geçmiş milletlerin mahvolmaları mı? Resûlullah

(s.a.v.): ´Bunların hiç biri değil, sadece Hakk Teâlâ´nın:

´Emrolunduğun gibi istikâmet üzere ol!´ sözü beni ihtiyar-

lattı, saçlarımı ağarttı´ (Hud s. 112) buyurdu».

(İmâm Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi, s.411-413)

 

ALLAH (C.C.) KISKANÇ OLMAYAN MÜ’MİNİ AYIPLAR

Kişinin, eşini ve akrabalarını kıskanması îmandan kay-

naklanmaktadır. Bunun aksine, onların açık meşrepte olma-

larına ve lâubalî bulunmalarına ses çıkarmamak ise düşük

ve alçak bir vasıf olan münafıklık vasfından kaynaklanmak-

tadır.

“Eşini kıskanmak imandandır.” (Camiü’s-Sağir, 3/2804)

Abdullah b. Mes’ud’un (r.a.) şöyle dediği anlatılır: “Bir in-

san için, ayıpların en kötüsü, gayretli yâni, kıskanç olmama-

sıdır. Sizden biriniz, karısının veya anasının çarşıda insanla-

ra sürtünerek geçmesinden utanmaz mısınız?”

Muğire b. Şube, Sa’d b. Ubade (r.a.)’nin şöyle dediğini

anlatır:

Eğer karımın yanında bir erkek görsem, ona kılıcımı vu-

rurum. Hiç acımam.

Onun bu sözü, Resûlullah’a (s.a.v.) ulaşınca, şöyle bu-

yurdu: ”Sa’d’in sözüne hayret mi ediyorsunuz? Vallahi

ben, ondan daha kıskancım. Bunun içindir ki, Allâhu

Teâlâ, fuhşun hem zahirini hem de bâtınını yasak etti.

Böyle olunca, Allah’tan özür beyanı isteyecek hiç kimse

yoktur.

Bunun içindir ki, Allâhu Teâlâ, müjdeci ve çekindirici

peygamberler gönderdi. Artık hiç kimse, Allah’tan ayrıca

bir övgü beklemesin. Cennet vaadi de bunun içindedir.”

Hz. Ali’nin (r.a.) şöyle dediği anlatılır:

“Duydum ki, kadınlarınız çarşıya, pazarlara çıkar, kötü

kimselerle itişirler. Allah kıskanç olmayan mü’mini ayıplar.”

Allah’a ve Resûlüne göre, deyyuslardan daha kötü kimse

yoktur. Bu mânâ,. Resûlullah’tan (s.a.v.) şöyle anlatıldı:

“Allâhu Teâlâ, deyyus olan erkeğe ve deyyus olan ka-

dına lanet eder.”

Deyyus odur ki, karısını kıskanmayıp, onun yabancı er-

keklerle düşüp kalkmasına razı olur. Deyyus kadın ise, koca-

sının yabancı kadınlarla münasebetine razı olandır.

(Ebû’l-Leys Semerkandi, Tenbihü’l Gafilin, s.879, 880)

 

GAZAP ŞEYTANDANDIR

Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır ki: «Gazap

îmânı ifsâd eder, acı ve keskin ilâcın balı bozduğu

gibi.» (Taberani)

Gazapta dört büyük âfet vardır.

1- Küfre girip imansız gitmeye sebep olabilir. Bu durum-

da bütün ameli mahvolur.

2- Allah Teâlâ (c.c.)’nin gazâbına, helakına maruz kalma

tehlikesi vardır.

3- Gazapla düşmanlık husule gelir ki, düşman kazanır

serbest yaşayamaz, huzur ve rahatı kaçar.

4- Gazap ânında şahsının çirkinliği kötü hayvanâta ben-

zer.

Gazâbı yutmanın faydalarına gelince: Cennetin  kendi-

sine müheyya (hazır) olmasıdır. Nitekim; Ebû Hüreyre’nin

(r.a.) bildirdiği hadîs-i şerîfte: «Kuvvetli, hasmını yere se-

ren değil, kızdığı zaman kendine hâkim olandır» buyu-

ruldu. Yani kuvvetli, en kuvvetli düşmanını yenendir. O da

nefistir.

Hz.Enes (r.a.)’in bildirdiği hadîs-i şerîfte: «Cennetin her

yanını görebilen köşkler gördüm. Ey Cebrail, bunlar

kim içindir? dedim. Kızgınlığını yenen ve insanların ha-

talarını affedenler içindir dedi» buyuruldu. (Avârif)

Kızdığı zaman, ayakta ise oturmalıdır; kızgınlığı ge-

çer. Oturmakla geçmezse, yatmalıdır. Hz.Ebû Zer (r.a.)’in

rivâyet eylediği hadîs-i şerîfte böyle buyurulmuştur. Kızan

kimseye, oturmasını ve yatmasını, böylece kızgınlık za-

manında, sonradan pişmanlık duyacağı şeyin kendisinden

meydana gelmemesini emir buyururdu. Çünkü yatma hâli,

hareketten en uzak haldir. Oturan da, ayakta olandan ha-

reketsizdir.

Kızgınlık ateşi parlayınca, hemen abdest almalı-

dır. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem): «Kızgınlık

şeytândandır. Şeytan ise ateşten yaratılmıştır. Ateş de,

ancak su ile söner. O halde sizden biriniz kızarsa ab-

dest alsın» buyururdu.

(Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlun (k.s.),  Musahabeler, c.2, s.119)

Muhammed b. Ebûbekir, Şiratü’l İslâm Tercümesi, s. 377)

 

 

BİR MÜSLÜMAN ŞAKA DA OLSA KORKUTULAMAZ

Akabe biatında bulunan ve Bedir savaşına katılan Ebû Ha-

san (r.a.) anlatıyor: “Bir gün Peygamber (s.a.v.) ile birlikte otu-

ruyorduk. Adamın  biri  kalkıp  giderken  ayakkabılarını  unuttu.

Cemaattan birisi de onları aldı, altına koydu. Biraz sonra adam

geri dönüp geldi ve: “Ayakkabılarım nerede?” dedi. Cemâat:

“Görmedik”  dediler. Adam  bir  hayli  telaşlanınca  ayakkabıları

saklayan zat: “İşte ayakkabıların,” dedi.

Efendimiz (s.a.v.):

– Bir mü’minin yüreği nasıl hoplatılır? dedi.

– Ya Resûlallâh (s.a.v.), şakacıktan yaptım, dedi. Allâh Re-

sûlü (s.a.v.), tekrar:

– Bir mü’min nasıl korkutulur? buyurdu ve bu sözünü iki

yahûd üç kez tekrarladı.” (Taberânî)

Âmir b. Rebî‘a (r.a.) anlatıyor: “Birisi şaka olsun diye bir za-

tın ayakkablarını sakladı. Keyfiyet Efendimiz (s.a.v.)’e iletilince

Resûlullâh (s.a.v.):

“Bir  müslümanı  telaşlandırmayınız,  Müslümanı  telaş-

landırmak büyük bir zulümdür!” buyurdu. (Bezzar)

Nu‘man b. Beşîr (r.a.) anlatıyor: “Bir yolculukta Allâh Resü-

lü (s.a.v.) ile beraberdik. Adamın biri hayvanının sırtında uyuk-

ladı.  Birisi,  uyuklayanın  okdanlığından  ok  almaya  çalışırken

adam uyanıverdi, çok korkmuştu.

Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.):

– Hiçbir kişi için bir Müslümanı korkutmak helal değil-

dir, buyurdu. (Taberânî)

Süleym b. Sured (r.a.) anlatıyor: “Bedevî Araplardan biri bir

def‘asında Peygamber (s.a.v.) ile namaza duracağı sıra deri-

den mamul okdanlığını çıkarıp yere koydu. Cemaattan biri de

adamın okdanlığını sakladı. Efendimiz (s.a.v.) selâm verince

Bedevi: “Okdanlığım!” dedi. Birisi güler gibi oldu.

Bunun üzerine Allâh Resûlü (s.a.v.):

– Kim Allâh’a ve âhiret gününe inanıyorsa hiçbir müs-

lümanı telaşlandırmasın, buyurdu. (Taberânî)

(M.Yûsuf Kandehlevî, Hayatü’s-Sahâbe, 2.c., 437-438.s.)

 

İSLÂM’DA ADÂLETİN ÖNEMİ

İnsanoğlunun yaratılışındaki akıl, tefekkür, iyiyi kötüden

seçmek gibi insanı insan eden mümtaz vasıfları ve mezi-

yetleri Yüce Mevlâmız yaratmıştır.

İnsanoğlunun vicdânı bir ayna gibidir, kirlendiği zaman

gerçek yüzünü gösteremez. Hattâ bazen öyle bir hal alıyor

ki ayna, aynalık özelliğini tamâmen kaybetmiş oluyor. Bu

hikmete işâreten yüce Allâh (c.c.) Kur’ân-ı Kerîm’de buyu-

ruyorlar  ki:   “Doğrusu   onların   işledikleri  günâhlar,

(günâh kiri ile) kalblerini kaplamıştır.” (Mutaffifîn s. 14)

İslâm dîni doğduğu günden beri, adalete en büyük yeri

ve değeri verdiği içindir ki, çok kısa zamanda yayılmış ve

insanlık ailesinde layık olduğu en üstün mevkiini almıştır.

İslâm, adil hükümler, sağlam esâslar üzerine binâ kılınmış

ki,  toplumda  haklar  korunsun,  fertler  arasında  gerçek

ma‘nâsıyla  adâlet   tahakkuk   etsin.  Yüce  Allâh  (c.c.),

Kur’ân-ı  Kerîm’de:  “Muhakkak  Allâh  adâleti  ve  iyiliği

emrediyor.” (Nahl s. 90)

“Ey îmân edenler, Allâh için hakkı ayakta tutan ha-

kimler ve adaletle şahidlik eden kimseler olun. Bir top-

luluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe götürmesin. Ada-

let yapın ki, o, takvaya en çok yakın olanıdır.” (Mâide s. 8)

“Eğer  mü’minlerden  iki  tâife  çarpışırlarsa,  hemen

aralarını   düzelterek   barıştırın.   Eğer   onlardan   biri

(Allâh’ın hükmüne râzı olmayarak) tecâvüz ediyorsa, o

vakit tecâvüz edenle, Allâh’ın emrine dönünceye kadar

savaşın (sonunda teslim olur Allâh’ın emrine) döner-

se, gene adaletle aralarını düzeltin ve hep adaletle iş

görün, çünkü Allâh adalet edenleri sever.” (Hucurât s. 9)

“Celâlim hakkı için, biz peygamberlerimizi açık mu-

cizelerle gönderdik ve beraberlerinde (Allâh’ın hüküm-

lerini bildiren) Kitâb ve adâlet indirdik ki, insanlar ada-

letle ayakta dursunlar.” (Hadid s. 25)

(Mehmet Çağlayan, İslâm Hukuk Doktrini, 159-161.s.)

 

HER ÇEŞİT HASTALIĞA SABRETMEK

Ebû Said (r.a.) anlatıyor: Peygamberimiz (s.a.v.) sıtmaya tu-

tulmuştu. Yanına vardım üzerinde bir kadife vardı. Elimi bu ör-

tünün üzerine koyarak “Yâ Resûlâllâh hummanız ne kadar şid-

detli” dedim.

– Biz (peygamberler) böyleyizdir. Bizlere belâ şiddetli ve-

rilir. (Buna mukabil) sevâbımız da artırılır, buyurdu.

– Yâ Resûlâllâh (s.a.v.), insanlardan en ağır belâya ma‘ruz

kalanlar kimlerdir?

– Peygamberler.

– Sonra?

– Âlimler.

– Sonra?

– Sâlihlerdir. Öyle ki bunlardan bazılarına bitler musallat

olup  öldürürler,  bazılarına  da  öyle  yoksulluk  verilir  ki  bir

abadan başka giyecek bir şey bulamazlar. Buna rağmen on-

ların belâlardan duyduğu sevinç sizden birinizin bir ihsâna

kavuştuğunda hissettiği sevinçten daha çoktur, buyurdu.”

Ebû  Ubeyde  b.  Huzeyfe  (r.a.),  halası  Fâtıma  (r.anhâ)’nın

şunları anlattığını rivâyet ediyor: “Peygamberimiz sıtmaya tutul-

muştu. Bir grub kadın ile ziyâretine gittik. Emir buyurdu, su do-

lu bir tulum ağaca asıldı, sonra tulumun altına yattı. Tulumun

suyu iki memesi arasına damlamaya başladı.

– Yâ Resûlâllâh (s.a.v.), dedim, şifâ vermesi için Allâh’a duâ

etsen? Şu karşılığı verdi:

–  En  ağır  belâya  ma‘ruz  kalan  peygamberlerdir.  Sonra

(derece  itibarıyla)  onlardan  hemen  sonra  gelenler,  sonra

onlan izleyenler, daha sonra da onları takip edenlerdir.”

Âişe (r.anhâ) anlatıyor: “Resûlullâh (s.a.v.) bir def‘asında bir

ağrıya yakalanmıştı. Yatağında kıvranmaya başladı. Ben:

– Eğer içimizden biri böyle yapsa kendisine kızarsın, dedim.

Şöyle buyurdu:

–  Mü’minlere  şiddet  gösterilir.  Hiçbir  mü’min  yoktur  ki

herhangi bir yerine bir diken batsın veya bir yeri ağrısın da

Allâh  bu  sebeble  onun  bir  günâhını  bağışlamasın  ve  onu

bir dereceye yükseltmesin.”

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s Sahâbe, 3.c., 129-130.s.)

 

 

 

 

CENÂB-I HAKK’A HÜSN-Ü ZÂN BESLEMEK

VE O’NDAN KORKMAK

İmâm-ı Ahmed, Tirmizî ve İbn-i Mâce, Enes (r.a.)’den

rivâyet ettiklerine göre;

Resûlullâh  (s.a.v.)  sekerat  hâlinde  (ölmek  üzere)

olan bir gencin yanına girdiler. Şöyle sordular:

– Kendini nasıl görüyorsun? Genç dedi ki:

– Allâh’a ümîdim var ve günâhlarımdan korkuyorum.

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdular:

– Böyle  bir  makamda,  kulun  kalbinde  ümîd  ve

korku  birleşince Allâh  (c.c.),  ümîd  ettiğini  verir  ve

korktuğundan onu emin kılar. O, bu şekilden başka

bir şekilde ölmez.

Hakîm-i Tirmizî, “Nevâdiru’l Usûl” de Hasan’dan rivâ-

yet ettiğine göre, o şöyle demiştir:

– Bana Resûlullâh (s.a.v.)’den şöyle bir hadîs ulaştı:

“Rabbiniz:

– Ben kulumun kalbinde iki korku ve emniyeti bi-

raraya  toplamam.  Kim  dünyâda  benden  korkarsa,

Âhirette onu emniyette bırakırım. Kim dünyâda ben-

den (azâbımdan) eminse, âhirette onu korkuda bıra-

kırım, buyurdu.”

Abbas (r.a.)’dan şöyle dediğini ri-

İbn-i Mübârek, İbn-i

vâyet eder:

“Bir  kimsede  ölüm  belirtilerini  gördüğünüz  zaman,

onu müjdeleyin tâ ki Allâh’a hüsn-ü zan ederken Rabbi-

ne kavuşsun. Bir kimse de sağlam ise onu korkutun…”

(İmâm Celâleddîn es-Süyûti, Kabir Âlemi, 54-55. s.)

Ayrıca hadîs-i şerîflerde şöyle buyruluyor:

“Hiçbiriniz Allâh’a hüsn-ü zan etmeden ölmesin.”

(İbn-i Ebî Dünyâ)

“Ene  ‘ınde  zanni  abdî,     Ben  kulumun  bana  olan

zannı üzereyim (zannını boşa çıkarmam).” (Buhârî)

KANÂAT

Kanâat güzel bir huydur ki, onu kendine âdet edinen bir

kimse dâimâ azîzdir. Kanâatin zıddı tamah ve hırstır ki, bu-

nu huy edinenin cezâsı mahrûmiyyettir. Hırs ve tamahdan

kendini kurtaramayan, her zaman zelîl olur. Hırs ve tamah,

rızkı arttırmaz. Kanâat ise bitmez tükenmez bir hazinedir.

“Biz dünyâ dirliğinde onların maîşetlerini aralarında

taksim ettik. Beraber yaşamış olsunlar, aralarında ülfet

hâsıl olsun, böylece âlemin işleri nizâmında kalsın di-

ye, birinin derecesini öbürünün üzerine geçirdik. Rab-

binin  rahmeti,  onların  topladıkları  (para)dan  daha  iyi-

dir.” (Zuhrûf s. 32)

Hadîs-i   şerîfte   buyurulmuştur       ki:  “Ey   âdemoğlu,

ihtiyâcın olan yanındadır. Sen ise seni azdıracak ve zul-

me daldıracak olanı istiyorsun. Ey âdemoğlu, ne az rız-

kına  kanâat  edersin,  ne  de  çok  ile  doyarsın.  Ey  âde-

moğlu, cesedin günâh ve hastalıktan sâlim, meslek yo-

lun emîn, günlük rızkın yanında olarak sabaha çıktığın

vakit seni Hakk (c.c.)’dan meşgûl ve rahatsız eden bit-

mez düşünce, hırs ve tamahdan ibâret olan dünyâ var-

sın helâk olsun, yok olsun.”

Yine bir hadîs-i şerifte buyurulmuştur ki: “Şübhesiz Rû-

hu’l-kudüs  (Hazret-i  Cebrâîl),  kalbime  vahy  ile  üfürdü

ki; elbette hiçbir kimse ecelini tamamlayıncaya ve rızkı-

nı  tamâmen  alıncaya  kadar  ölmez.  Binâenaleyh  Hakk

Te‘âlâ’nın behemehal vereceğine itimatsızlık etmekten

sakınarak Allâh (c.c.)’dan korkunuz ve rızkı, hırs ve ta-

mah ile değil de güzel yollarla isteyiniz. Rızkınızın geç

gelmesi her birinizi ma‘siyetle istemeye sürüklemesin.

Zîrâ  Allâh  (c.c.)  nezdindeki  rızık  ve  sâir  matlûblara

(isteklere) ancak tâat yani Allâh’dan râzı olup rızâsına

boyun eğmek ile nâil olunur. Cenâb-ı Hakk’ın rızık ola-

rak verdiğini hırslının hırsı çekip getirmez, istemeyenin

istememesi ve çirkin görmesi de rızkı geri çevirmez.”

(Elli Dört Farz Şerhi, 146.s.)

 

ALLÂH İÇİN SEVMEK

Abdullâh b. Serces (r.a.) anlatıyor: “Ben:

– Yâ Resûlallâh (s.a.v.), Ebû Zerr (r.a.)’i Allâh için seviyo-

rum, dedim.

– Bunu ona bildirdin mi? buyurdu.

– Hayır, dedim.

– Öyleyse bildir, buyurdu.

Ebû  Zerr  (r.a.)’e  arkasından  yetişip  kendisine:  “Ben  seni

Allâh  için  seviyorum”  dedim.  O  da:  “Beni  rızâsı  için  sevdiğin

Allâh da seni sevsin” karşılığını verdi.

Peygamber  (s.a.v.)  Efendimizin  yanına  dönerek  durumu

anlattım. Resûlullâh (s.a.v.):

–  Sevenin,  sevdiği  kimseye  sevgisini  söylemesinde

sevâb vardır, buyurdular.”

Mücâhid anlatıyor: “Birisi Abdullâh ibn Abbâs (r.a.)’nın yanı-

na uğramıştı. Abdullâh (r.a.):

– Bu zât beni seviyor, dedi. Ben:

– Nereden biliyorsun? dedim.

– Çünkü ben onu seviyorum, karşılığını verdi.”

Mücâhid  anlatıyor:  “Nebî  (s.a.v.)’in  sahâbîlerinden  biri  ar-

kamdan yetişip omuzumdan tuttu ve:

– Bil ki ben seni seviyorum, dedi. Ben de:

– Beni, rızâsı için sevdiğin Allâh da seni sevsin, dedim. O

Zât:

–  Eğer  Peygamberimiz  (s.a.v.):  “Birisi,  birini  sevdiğinde

sevgisini  ona  bildirsin”       buyurmasaydı  sana  olan  sevgimi

söylemezdim, dedikten sonra bana birkaç kez enişteleri olma-

mı teklif etti ve: “Yanımızda bir tek câriyemiz var, o da şaşı” de-

di.”

Mücâhid anlatıyor:

“Abdullâh ibn Ömer (r.a.) bana şunları söyledi:

– Allâh için sev, Allâh için buğzet, Allâh için dostluk kur,

Allâh için düşmanlık yap. Çünkü Allâh’ın dostluğu ancak

bu sâyede kazanılır. Bir adamın namazı ve orucu ne denli

çok olursa olsun böyle olmadıkça îmânın tadını alamaz, in-

sanlarla olan kardeşliği hep dünyevî menfaatlere dayanır.”

(M.Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s Sahâbe, 3.c., 74-75.s.)

 

HERKESİN RIZKI TAKSÎM EDİLMİŞTİR

“Yeryüzünde ve yerin içinde bulunan bütün canlıların

rızkı ancak Allâh üzerinedir. Allâh, her canlının eğlendiği

yeri ve öldükten sonra defn olunacağı yeri bilir ve ona

göre rızkını bulunduğu yere ulaştırır. Bunların hepsi be-

yan edici kitabda yazılıdır.” (Hûd s. 6)

Câmi‘u’s-Sağîr kitabında nakledilen bir hadîs-i şerîfte Haz-

ret-i Resûl (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlar ki: “Rûhu’-l Kudüs

kalbime vahiy yoluyle üfledi ki: Hiçbir nefis, ecelini ve rız-

kını  tamamlamadıkça  ölmez.  Öyleyse  Allâh’dan  sakının

da  rızkı  istemede  yavaş,  temkinli,  vakarlı  olup  acele  ve

hafîflik etmeyin; rızkı güzel yoldan arayın. Rızkınızın geç

gelmesi, sizi ma‘siyetli (isyâna götüren) yollara sürükle-

yip götürmesin. Muhakkak ki, Allâh katında olan rızka an-

cak Allâh’a taatle nâil olunur.”

Binâenaleyh hiçbir mahlûkun rızkında ve ecelinde yanlış-

lık olmaz. Çünkü Allâh’ın ilmi dışında bir şey olamayacağı yu-

karıdaki âyet-i kerîmeden de anlaşılmaktadır.

Rûhu’l-Beyan tefsirinde nakledilir ki: “Vâcib Te‘âlâ Hazret-

leri, Mûsâ (a.s.)’a, Fir‘avn’ı tevhîde da‘vet etmesini vahiy bu-

yurduğu vakit Mûsâ (a.s.), beşerî sıfatı ile: “Iyâlimin işini kim

görür?” diye gönlüne bir hâtıra gelmiş. Hemen Allâh tarafın-

dan vahiy buyurulmuş ki:

– Âsânı kayaya vur!

Mûsâ (a.s.) âsâsını kayaya vurmuş, kaya yarılarak içinde

başka  bir  kaya  çıkmış.  Ona  da  vurması  emr  olunmuş.  Vur-

muş, ondan da bir kaya çıkmış. Allâh’ın emriyle ona da vur-

muş, kaya yarılarak içinden yiyeceği ağzında bir böcek, kurt-

cağız  çıkmış  ve  şu  tesbîhi  okuduğunu  Hazret-i  Mûsâ  (a.s.)

işitmiş:

“O Yüce Zât’ı tesbîh ve takdîs ederim, noksan sıfatlar-

dan pâk olduğuna inanır ve ikrâr ederim ki, beni görür,

sözümü işitir, yerimi bilir ve beni unutmaz.”

“Cenâb-ı Allâh’ın zâtına, sıfatına, O’nun tarafından ge-

lene  murâdınca  inanıp  îmân  ettim.  Ey  Rabbim,  kalbimi

îmân üzere sabit kıl.”                 (Elli Dört Farz Şerhi, 96-98.s.)

SADÂKAT

Emâneti korumak için titizlikle üzerinde durmamız, verdi-

ğimiz sözü sonuna kadar doğrulukla izlememiz ve bu ahlâ-

kı çevremizdekilere aşılamamız gerekir. Efendimiz (s.a.v.)’in

bu  vasiyetlerine  zamanımızda  titizlikle  uyulmamakta,  ço-

ğunlukla emânete hıyânet edilmekte, verilen sözü pek az in-

san yerine getirmektedir. Günümüzde hiçbir emâneti şâhid-

siz bir kimseye teslim etmemek gerekir. Şekilde ve sözde

hıyânetler, inkârlar sayılamayacak kadar çoktur.

Ebû Ya‘la, Hâkim, Beyhakî merfû‘an şu hadîsi nakleder:

“Siz bana altı husûsta söz verin, ben de size cenneti te-

keffül edeyim. Kişi bir şeyi anlatır veya konuşursa yalan

söylememeli, birisine va‘dde bulunduğu zaman va‘dini

yerine getirmeli, aldığı emânete hıyânet etmemelidir.”

İmâm Ahmed ve İbn Hibbân rivâyet ediyorlar ki: Resûlul-

lâh (s.a.v.): “Altı şeyi yapacağınıza kesinlikle söz verir-

seniz, ben de sizin cennete girmenizi garanti altına alı-

rım”  buyurmuşlar  ve  bu  altı  husûstan  ikisini  şöyle  açıkla-

mışlardır: “Söz verip bir va‘dde bulunursanız bu va‘dini-

zi yerine getirin, size emânet verilen şeyi aynen ödeyin,

o emâneti koruyun.”

Ebû Dâvud, İbn Ebi’d-Dünyâ (r.a.), Übey el-Müha oğlu

Abdullâh’tan  naklen  şu  hadîsi  anlatırlar:  “Ben  Resûlullâh

(s.a.v.) Efendimizin peygamberliğinden önce kendisiyle bir

alış-veriş yapmış, bir miktar vereceğim kalmıştı. Kendisine

az sonra geri kalan borcumu bulunduğu yere getireceğime

söz  vermiştim.  Her  nedense,  az  sonra  verdiğim  bu  sözü

unutmuştum.  Üç  gün  sonra  bunu  hatırladım,  yanına  koş-

tum.  Kendisinin  beni  söz  verdiğim  yerde  beklediğini  gör-

düm.  Bana,  “Ey  genç,  neden  beni  böyle  yorup  üzdün,

burada seni üç gündür beklemekteyim” buyurdular.”

Şeyhayn ise, bu hadîsi anlatır: “Münâfıkın üç izi vardır,

1- Konuştuğu vakit yalan söyler, 2- Söz verince sö-

zünde durmaz, 3- Emânete hıyânet eder.”

(İmâm-ı Şa‘rani, el-Uhûdü’l Kübrâ, 595.s.)

 

EY İNSANLAR! İÇKİ BÜTÜN KÖTÜLÜKLERİN ANASIDIR

Fakih anlatıyor: Muhammed b. FadI, Muhammed b. Ca‘fer,

İbrahim b. Yûsuf, Kesir b. Hişam, Ca‘fer b. Birkan, Zührî, Os-

man b. Affan (r.a.) hazretlerini anlatıyor: Bir gün kalktı; bize hut-

be okudu. Bu hutbesinde şöyle dedi:

– Ey  insanlar,  içki  içmeyiniz.  Çünkü  içki  kötülüklerin

anasıdır. Sizden önce gelen ümmet abitlerinden biri mes-

cidden  dönüyordu.  Karşısına  kötü  bir  kadın  çıktı.  Kadın

hizmetçisine  emir  verdi;  tutturdu;  evine  attırdı.  Kapıyı  da

kilitledi.  Yanında  bir  şarap  fıçısı,  bir  de  küçük  bir  çocuk

vardı. Kadın, âbide şöyle dedi:

– Biraz şarap içmeyince benden ayrılamazsın. Eğer şa-

rabı  içmek  istemezsen  bana  saldıracaksın  (benimle  yata-

caksın). Bana saldırmak istemezsen bu çocuğu öldürecek-

sin. Eğer bunlardan hiçbirini yapmazsan bağırırım. Gelen-

lere şöyle derim:

–  Bu  adam  evime  zorla  girdi.  Senin  doğruluğuna  kim

inanır ki? Ne dersen de. Adam şaşırdı. Kendi kendine şöy-

le dedi:

– Bu kadına o işi yapamam. Hele bu çocuğu hiç öldüre-

mem. Ve.. Şarabı içti. İçtikçe kadına:

– Daha doldur dedi. Kadın doldurdu.

Allâh adına and içerek söylüyorum; şaraba kanmadı, iç-

tikçe içti. Sonunda hem kadına saldırdı hem de çocuğu öl-

dürdü. Hz. Osman (r.a.) devam etti:

– İçkiden  kendinizi  koruyunuz.  Çünkü  o,  kötülüklerin

anasıdır. Şunun bir gerçek olduğunu söylüyorum: Îmân ve

içki  bir  kalbde  durmaz.  Birinin  diğerini  yok  etmesinden

korkulur. İçki içenin dilinden küfür kelimesi çıkabilir. Dili de

o  kelimeye  alışırsa  ölümü  anında  aynı  küfür  kelimesini

söyleyebilir. Böyle olunca ve dünyâdan kâfir gidince de ce-

hennemde  sonsuza  kadar  kalır.  Sonra  kulu  îmândan  so-

yan, ölüm anındaki hâlidir. Bunun sebebi de hayatı boyun-

ca işlediği günâhlardır. Bu durumuna hasret ve pişmanlık

duyar ama faydasızdır.

(Ebu’l Leys Semerkandî (r.a.), Tenbîhü’l Ğâfilîn Bustanü’l Ârifin, 157.s.)

TERBİYE

Şöyle anlatılır:

İslâm iç içe beş kalesi olan bir şehir gibidir. Birinci kalesi altındandır. İkinci kalesi gümüştendir. Üçüncü kalesi demirdendir. Dördüncü kalesi tuğladandır. Beşinci kalesi kerpiçtendir. Orada oturanlar kerpiç kısmına baktıkları taktirde, düşman onlardan bir şey bekleyemez. Kerpiç kısım yıkılmaya terkedildiği taktirde, düşman onlara göz diker. İkincisini, üçüncüsünü de aynı şekilde yıkılmaya terkettikleri taktirde düşman onlara saldırır. İslâm Dini anlatıldığı gibi beş kale içindedir.

Birincisi yakindir, sonra ihlâs gelir; sonra, farzların edası gelir; sonra, sünnetleri yapmak gelir; sonra da edepleri muhafaza gelir. Kul edepleri muhafaza ettiği, onu sağlamlaştırdığı sürece, şeytan ondan birşey ummaz. Edepleri bıraktığı zaman, sünnetlere göz diker. Sonra, farzlara, sonra ihlâsa, daha sonrada yakîne göz diker.

İnsan abdestte, namazda, alış verişte, şeriatın bütün hükümlerinde hatta sohbette edebî muhafaza etmelidir.                (Tenbihü’l Gâfilîn, Sh: 837)

 

 

 

HASTA ZİYARETİNİN ADABI

Müslüman haklarından biri de hastalarını ziyaret etmektir. Hastayı ziyaret eden az oturmalı, kendisine acıdığını hissettirmeli, hastaya sıhhat ve afiyette dua etmeli ve mahrem yerlerine bakmamalıdır. İçeri girmek için müsaade isteyeceği zaman, gelişi güzel kapının ortasına değil yan tarafa durmalı, kapıyı nezaketle çalmalı, “Kapıda kim var?” diye sorulduğu zaman. “Ben” dememeli, adını söylemeli, “Ey çocuk, ey hizmetçi” diye seslenmemeli belki hamd ve tesbih ederek kendini duyurmalıdır. Bütün bunlar, ziyaretin adabındandır. Bir hadis-i şerifte Resul-i Ekrem (s.a.v.):

“Hastayı ziyaretin tamamı, elini hastanın alnına koyarak veya elinden tutarak: “Nasılsın?” diye sormaktır. Selamlaşmanın tamamı da musafahadır, buyurmuştur. Bir başka hadis-i şerifde de şöyle buyurulmuştur: “Hastayı ziyaret eden, cennet bahçelerine oturmuş gibidir. Hastanın yanından ayrıldığı zaman yetmiş bin melek onun için akşama kadar mağfiret diler.” Yine Resul-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Kul hastalandığı zaman, Allahu Teâlâ iki melek gönderir ve:

– Bakın, kulum ziyaretçilere ne diyor? buyurur. Şayet kul hamdeder ve haline rıza gösterirse bu sözünü Allah’a yükseltirler. Halbuki Allahu Teâlâ onlardan daha iyi bilir. O zaman Allahu Teâlâ: “Kulu öldüreceksem onu Cennet’e koymak; şayet şifa vereceksem eski etinden ve kılından daha iyisini ona vermek ve günahlarını bağışlamak borcum olsun” buyurur.”

Hastanın şöyle demesi de müstehabdır:

“Çektiğim şu acıdan ve korktuklarımdan Allah’ın kudretine iltica eder; O’na sığınırım.” Rivayete göre Resul-i Ekrem (s.a.v.) “Hasta hastalandıktan üç gün sonra ziyaret edilir ve deveyi sağarken memesine süt gelmesini bekleyecek kadar devam eder. (Yani ziyaret kısa olmalıdır?” buyurmuştur.

(İhya, C: 2, Sh: 525-529)

 

MÜSLÜMANLARDA BULUNMASI

GEREKEN HASLETLER

Bütün ulemâ şu üç hasletin her müslümanda bulunması gerektiğinde ittifak etmişlerdir ki bunlar da hepsi berâber olduğunda tamam olur, biri olmadan diğerleri noksan kalır. Bu hasletler de şunlardır:

  1. Zulümden Allah (c.c.)’ın ve Resûlü (s.a.v.)’nün râzı olmayacağı şeylerden arındırılmış hâlis bir müslümanlık.
  2. Temiz gıda, helâl lokma.
  3. Amellerde sıdk u sadakat.

“Allah (c.c.)’ın bir takım kulları vardır ki, onlara “Ebdal” denir. Onlar Allah (c.c.)’a ne çok oruç tutmakla, ne çok namaz kılmakla, ne çok hacca gitmekle, ne sakallarının güzelliğiyle ulaşmışlardır. Allah (c.c.)’a vâsıl olmalarının sebebi verâda sadâkatları, sâlih amellere hâlis kalb ile sağlam niyetleri, sadırlarının selâmeti, yani kibr, kin, buğz gibi ahlâk-ı zemimeden sâlim bulunmaları, ve bütün müslümanlara merhametli olmalarıdır. Allah (c.c.) onları ilmiyle seçmiş ve kendi hâs kulları arasına koymuştur. Onlar İbrâhim (a.s.)’in kalbi gibi kalblere sâhip olup kırk kadar ricâldirler. Bilesin ki, onlar kat’i suretde hiç bir şeye sövmezler, hiç bir kimseye lânet etmezler, kendilerinden aşağıdakilere ezâ etmezler,  tahkîr etmezler, kendilerinden yüksekde bulunanlara hased etmezler.”

(Hz. M.Sâmî (k.s.), Yûnus ve Hûd Sûreleri)

 

 

 

ALİMİN RİYÂKARLIĞI

Günün birinde Süfyan-ı Sevrî, Fudayl bin İyâz’a giderek:

– “Kardeşim, bana biraz nasihatta bulun.” demiş.

Fudayl şu karşılığı vermiştir.

– “Ben, siz alimler cemaatına ne ile nasihat edeyim. Siz, ülkeleri aydınlatan  bir ışık iken kendinize yazık ettiniz. Cehalet gecelerinin karanlığında kalanları hidayete kavuşturan birer yıldız idiniz. Şimdi ise şaşkınlık içinde kaldınız. Vâlilerin maiyyetine girip kaba minderler üzerinde oturuyor, sofrasında bulunuyor, hediyyelerini kabul ediyor, sonra da kalkıp mescide gidiyor, muallimlik makamına oturup: “Bize falan falancadan, o da Resûlullah’tan rivayet etti…” diye başlıyorsunuz hadis okutmaya. Allah’a yemin ederim ki, ilim isteklisi olmak böyle olunmaz.”

Fudayl’in bu sözleri karşısında Sevrî, kendini tutamayıp ağlamaya başladı. O kadar ağladı ki, nerdeyse boğazı tıkanıp boğulacaktı. Çok mütehassis olarak ve büyük bir ders alarak oradan ayrıldı.

Yine Fudayl’i dinleyelim: “Bir alim veyâ sûfinin dünya ve devlet adamları nezdinde “iyi adamdır” diye anılmaktan hoşlandığını görürseniz, bilin ki o bir mü’raîdir.”

Süfyan bin Uyeyne (r.a.) şöyle diyor: “İlim tahsil eden bir kimsenin, ilmi arttıkça dünya nimetlerine karşı hırsınında arttığını görürseniz, ona ilim öğretmeyiniz. Çünkü bu takdirde O’nun cehenneme gitmesine yardım etmiş olursunuz.”

Yine Fudayl’i dinliyoruz: “İlmi ile gösteriş yapanların alâmetlerinden biri de, ilimlerinin dağ kadar yüksek, amellerinin ise zerre kadar küçük olmasıdır. Âlim, ilmiyle amel edince muhakkak onun acısını tadacaktır. Çünkü, ilim mükellefiyetler getirir. İlim arttıkça mükellefiyetler de artar. O halde âlime yakışan, ilmiyle sevinip övünmek değil, ilmin yüklediği mükellefiyet ve mesuliyyeti idrak etmektir.”

(İslam Büyüklerinin Örnek Ahlakı, İ.Şa’rânî, Sh: 39-40)

 

ÖZÜ SÖZÜNE, İÇİ DIŞINA UYGUN OLMAK

Bir hadîs-i şerifte buyrulmuş ki:

“Ahir zamanda öyle kimseler gelecek ki, gayeleri olan dünya nimet ve makamlarına ulaşabilmek için, din ve âhiret işlerini kurnazca âlet edecekler. Sırtlarına samur kürkler giyecekler. Dilleri baldan daha tatlı olacak. Kalbleri ise, canavarlara rahmet okutacak kadar katı ve acıdır. Allah buyuruyor ki: Onlar bana güvenip de mi mağrur oluyorlar? Bana karşı mı cür’etkârlık yapıyorlar? Zâtıma yemin ederim ki onlar üzerine öyle fitneler gönderirim ki, içlerinde halim-selim olanları bile hayretle bırakır.”

Muhelleb bin Ebi Safre (r.a.) derdi ki: “Bir kimsenin ameli ne kadar ise, sözü de o kadar olmalıdır. Sözün çok, amelin ise az olması çirkin bir şeydir.”

Antakî der ki: “Amellerin en faziletlisi gizli günahları terketmektir. Kendisine bunun sebebini sorduklarında o, şu cevabı vermiştir: Çünkü gizli günahlardan uzak kalan kimse, âşikar günahlardan daha uzak kalır. Kulun içi görünüşünden daha çok temiz olursa, bu adalettir. Fakat görünüşü içinden daha yüksek olursa, bu da cevr ve zülumdur.”

Zübeyr bin Avvâm (r.a.) diyor ki: “Gizli birtakım kötülük ve ayıplarınız bulunduğu gibi, başkalarından sakladığınız birtakım ibâdetleriniz de olsun.”

Muaviye bin Kurre (r.a.) derdi ki: “Bana gündüzleri tebessüm eden geceleri ağlayan bir adam gösterebilir misiniz? Böyle ihlaslı kişiler herhalde çok azdır.”

Ebu Emame (r.a.) diyor ki: “Kulun Allah (c.c.) korkusu ve ahiret endişesiyle evinde ağlaması, mescidde ağlamasından daha hayırlıdır.

Utbe bin Amir (r.a.) diyor ki: “Kulun içi dışına, sözü özüne uyduğu zaman, Allahu Teâlâ meleklere şöyle hitab eder:

“İşte benim gerçek kulum.”

(İslam Büyüklerinin Örnek Ahlakı, İ.Şa’ranî, Sh: 47-48)

 

HAYA

Mansur b. Ammar, bu konuda şöyle der:

– Bir kimse, kendi ayıbını görürse, başkasının ayıbını göremez olurdu.

Bir kimse, takva libasını soyunursa, onu hiçbir elbise örtemez.

Bir kimse, Allah’ın verdiği rızka razı olursa, başkalarının elinde bulunan, kendisini üzmez.

Bir kimse, azgının kılıcını çekerse, elini keser.

Bir kimse, kardeşi için kuyu kazarsa, içine kendi düşer.

Bir kimse, başkasının perdesini yırtarsa, kendi ayıbını açmış olur.

Bir kimse, kendi hatâsını unutursa, başkasının ayıbını büyük görür.

Bir kimse, şüpheli ve zorlu işlere girerse, büyük günahları işlemek zorunda kalır.

Bir kimse, nefsinin arzuları ile hareket ederse, helak olur.

Bir kimse, kendi aklı ile yetinirse düşer.

Bir kimse, insanlara karşı kibirli davranırsa, alçalır.

Bir kimse, işlerde derinliğe dalar, aşırı giderse, yorulur.

Bir kimse, insanlara karşı kabarırsa, kırılır.

Bir kimse, insanlara karşı sefahat yolunu tutarsa, ayıplanır.

Bir kimse, ahlâksızlara arkadaşlık ederse, hakir olur.

Bir kimse, bilginlerle oturursa; vakar sahibi olur.

Bir kimse, kötülerin girdiği yere girerse, suçlanır.

Bir kimse, dini hafife alırsa, çamura düşer.

Bir kimse, insanların malını ganimet sayarsa fakir düşer.

Bir kimse, sonucu gözetirse, sabırlı olur.

Bir kimse, bastığı geri görmezse pişman olur.

Bir kimse, Allah’tan korkarsa yücelir.

Bir kimse, işlerde toy olursa, hep aldanır.

Bir kimse, doğrularla çarpışırsa, çarpılır.

Bir kimse, gücünün yetmediği yükü alırsa, aciz kalır.

Bir kimse, ecelin geleceğini bilirse, emelini azaltır.

Bir kimse, bilgisizlik yoluna dönerse, adâlet yolunu bırakmış olur.

(Tenbihü’l Gâfilîn, Sh: 556

 

KOMŞU HAKLARI

Müslüman haklarının üstünde olan bir de komşuluk hakkı vardır. Müslüman bir komşunun, müslümanlardanda fazla olarak hakları vardır. Nitekim Rasul-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Üç nevî komşu vardır: Bunlardan birinin bir hakkı, diğerinin iki hakkı ve üçüncüsünün de üç hakkı vardır. Üç hakkı olan komşu, müslüman ve akraba olan komşudur. Bunun; komşuluk, islamiyet ve mahremiyet olmak üzere üç hakkı vardır. Müslüman olan komşununda komşuluk ve islamiyet hakkı olmak üzere iki hakkı vardır. Müslüman olmayan komşunun da yalnız komşuluk hakkı vardır.”

Resul-i Ekrem bir diğer hadiste de şöyle buyurmuştur: “Civarında bulunan komşu ile iyi geçin ki, müslüman olasın.”

Yine Rasul-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Allah’a ve ahiret gününe imanı olan komşusuna ikram etsin.”

Yine Resul-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur.

“Kıyamet gününde ilk hasımlar komşulardır.”

Rivayete göre; adamın biri İbn Mes’ûd’a (r.a.) giderek:

– Bir komşum var; daima bana zahmet verir, kötü söyler ve durmadan eziyet eder, dedi. İbn Mes’ûd:

– Sen git yerinde otur; o, senin hakkında Allah’a isyan etti ise, sen onun hakkında Allah’a ibadet et, buyurdu.

Resul-i Ekrem’e falan kadın gündüzü oruçla, geceyi ibadetle geçirir. Ancak komşusuna eziyet eder, dediler. Resul-i Ekrem (s.a.v.):

– O, Cehennemdedir, buyurdu. Zühri  şöyle demiştir: Bir adam Resul-i Ekrem’e gelerek komşusunu şikâyet etti. Resul-i Ekrem mescid kapısında: “Bilmiş olun ki, kırk ev komşudur” diye nida edilmesini emretti. Zühri devamla “Kırk ev sağdan, kırk ev soldan, kırk ev önden ve kırk evde arkadan komşudur” diyerek dört tarafa işaret etti.         (Devamı Yarın)

 

(DÜNDEN DEVAM)

Bilmiş ol ki: Komşu hakkı, yalnız kötülük etmemekle iktifa etmek demek değildir. Belki, onun eziyetine de katlanmak lazımdır. Hatta yalnız eziyete tahammül etmek de kâfi değildir.  Belki komşusuna karşı yumuşak davranmak, ona her türlü iyilik yapmak lazımdır. Zira denildi ki, Kıyamet  günü, yoksullar zengin komşularının yakalarından yapışarak Allahû Teâlâ’nın huzuruna getirir ve: “Ya Rab buna sor, neden bana yardım etmedi” der.

Adamın biri, farelerin evini istila etmesinden şikayet etmiş. Bir kedi almasını tavsiye edenlere “bunu yapmam; çünkü kedinin sesini duyan farelerin, evimi terkedip komşunun evine gitmesinden ve bu suretle kendim için sevmediğimi komşum için sevmiş olacağımdan korkarım” diye cevab vermiştir.

Selâm vermek, onu fazla lafa tutmamak, iğneden ipliğe halini incelememek, hastalandığında ziyaret, bir felakete uğradığında taziye, sevinçli günlerinde tebrik etmek ve kendi sevincini göstermek, kusurlarını bağışlamak, kapı ve pencereden gizli halini araştırmamak, evinin önünü daraltmamak, evine getirdiğine göz dikmemek, kusurlarını gizlemek, felakete uğradığında yardımına koşmak, ayrıldığı zaman evini korumak, konuştuklarını dinlememek, mahrem yerlerine bakmamak, hizmetçilerine kötü gözle bakmamak, çocuğu ile güzel konuşmak, din ve dünyasında bilmediklerini ona öğretmek de, komşu haklarındandır.                                    (İ.Gazâlî, İhya, C: 2, Sh: 538)

 

ÜCUP HAKKINDA

Yüce Allah buyuruyor ki:

“Andolsun ki Allah bir çok (savaş) yerler(in) de ve Huneyn gününde size yardım etmiştir. (O Huneyn günündeki çokluğunuz) çokluğunuz o zaman size ûcup (kibirlenip kendisini beğenme) vermişti de bu, size (gelecek kazadan) bir şeyi gidermeye yaramamıştı. Yer yüzünün o genişliğine rağmen, başınıza dar gelmişti. Nihayet bozularak gerisin geri, dönüp gitmiştiniz.” (Tevbe: 25)

– Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:

“Üç şey öldürücüdür:

a- Kendisine itaat edilmiş cimrilik

b- Kendisine uyulmuş heva-yı nefs

c- Kişinin kendisini beğenmesi.”

İbni Mesud (r.a.) şöyle demiştir:

“Helak olmak iki şeydedir:

1- Ümitsizlik

2- Kibirlenip kendisini beğenme duygusuna kapılarak kibirlenen kimsedir.”

Müslüman olan kişiye kesinlikle kibirlilik yakışmaz çok abestir.

(Kırk Hadis, İmam-ı Gazâlî)

 

ALİMÎN İHLÂSI (ALÎM VE İHLAS)

Fudayl bin Iyad (r.a.) diyor ki: “Bir âlimin dünyanın oyuncağı olduğunu gördüğüm zaman, kendisine acır ve ağlarım. Eğer Ehl-i Kur’ân ve Ehl-i Hadis, zühd ve kanaatte  sabır ve metanet sahibi olsalar, kimse alın terlerini silemez, onları minnet altında tutamaz idi. Bir âlim veyâ sufî hakkında, “Nafakası falanca tacire ait olmak üzere hacca gitti” denilmesi ne kadar acıdır.”

Yahya Bin Muaz (r.a.) de: “Bir âlim, dünyalık peşinde koştuğu zaman kıymet ve şerefini kaybetmiştir.” derdi.

Hasan Basri (r.a.) de şöyle buyuruyor: “Alimlerin azabı, kalblerinin ölmesi iledir. Kalblerinin ölümüne sebep ise, uhrevî amellerle dünyevî menfaatler elde etmeye çalışmaktır. Böylece onlar, dünya adamlarının yakınlığını kazanmış olurlar.”

İmam Evzâî (r.a.) diyor ki: “Allah’ın, bir alimin devlet adamlarının kapısına gitmesinden daha fazla buğzettiği birşey yoktur.” Mekhul (r.a.) derdi ki: “Bir kimse Kur’ân okuduktan ve dini ilimlerde iler