İmamı Azam

HİLAFET’İN OSMANOĞULLARI’NA GEÇMESİ

Yavuz Sultan Selim Han’ın Mısır seferi, onun İslam Birliği (Osm. ittihad-ı İslam) idealinin, en mühim safhası olarak, düşünülmüştü. Sultan Selim Han, İslam Birliğini en iyi Osmanlı devletinin başaracağı kanaatinde idi.

Sultan Selim Han’ın Haleb’deki ilk cuma namazında, kendini halife gibi gördüğü muhakkaktır. Halep Ulu Camii’ndeki ilk cuma namazında (29.8.1516), hutbe’yi Sultan Selim Han namına okuyan hatib, Yavuz’u “Hâkimü’l-Haremeyni’ş-Şerifeyn” diye anınca padişah müdahale ederek, “Hakim” kelimesini “Hadim” olarak değiştirmiştir. Bilindiği gibi Osmanoğulları’ndan gelen halifeler, 1924’e kadar, resmen “Hâdimü’l-Haremeyni’ş-Şerifeyn” ünvanıyle anılmışlardır.

Gözyaşlarını tutamayan Sultan Selim Han, Peygamber (s.a.v.)’in, meşru halefi olmanın sevinciyle, oturduğu yerdeki seccadeyi kaldırarak, alnını camiin mermer zeminine değdirmek sûretiyle, şükran secdesine kapanmıştır. Bu dindarlık ve tevazü, cemaati heyecanlandırmış ve elektriklemiştir.

Üçüncü Mütevekkil’in, Ayasofya’daki merasimden sonra, Eyüp Sultan Camii’nde Sultan Selim Han’a kılıç kuşatıp, hıl’at giydirdiği, bu merasime, İstanbul’a getirilen Ezher üniversitesi uleması ile, Osmanlı ulemasının da katıldığı, bu ulema meclisinin kararıyla hilafetin Osmanoğulları’na geçtiği, tarihi rivayetler cümlesindendir.

(Y. Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi,  S: 158)

 

  • ••

“Bir işe başlamak istediğin zaman âkibetini iyice tefekkür edip hayr u sevâbı mucîb ise devam et, şerr ü ikabı mucîb ise ictinâb et.”

(Kenz’ül-İrfân)

SAHÂBE (R.A.) MEZHEBİNİ İMAM-I A’ZAM (RH.A.) İHYÂ ETMİŞTİR

Halife Mansur, ilk zamanlarda Ebü Hanife (rh.a.)’e pekçok iltifat etmiş ve hatta bir aralık Bağdad inşaatına nazır bile yapmıştı. Bağdad Kadısı İbn-i Ebü Leyla irtihal ettikten sonra, Halife Mansur, Ebû Hanife (rh.a.)’e Bağdad Kadılığı’nı teklif ettiyse de, İmam-ı A’zam (rh.a.) bunu kabul etmediler. Kendileri, böyle bir me’muriyyeti asla kabul etmek istemiyorlar idi. Evvelce teklif edilen bir memurriyeti de kabul etmedikleri için (hicri 130) tahminde on gün hapsedilmiş ve kendilerine dayak da atılmıştı. Daha sonra bu me’muriyeti kabul etmeleri için yapılan teklifi reddetmeleri bahane edilerek, Halife Mansur, Ebû Hanife (rh.a.)’i tekrar habse attırdı. Kendilerine, hapiste fetva vermeleri yasaklandı ve Kendileri’ni burada o kadar çok dövdüler ki bu dayakların te’siriyle, hapishanede, secde halinde iken (hicri 150 tarihinde) yetmiş yaşında Rahmet-i Rahman’a vasıl oldular.

Cenaze namazında hazır bulunan cemaat, 50.000 (elli bin)’den ziyade idi. Altı def’a namaz kılındı.

O’ndan sonra gelen pekçok müçtehid’ler, İmam-ı A’zam (rh.a.)’in talebelerindendir. Hepsi de O’nu kendilerine İmam edinmişler ve O’nun söylediklerini kabul etmişlerdir. Ebû Hanife (rh.a.)’in mezhebi en evvel takarür eden en kuvvetli Ehl-i Sünnet mezhebi’dir. Kitab ve Sünnet’e, Sahabe Mezhebine (Yoluna) muvafık olan bir mezhebdir.

(Ahmed Hamdi Akseki, İslam Dini, S: 46)

 

İMAM-I A’ZAM EBÛ HANİFE

Ebû Hanîfe’nin adı Numân, babası Sâbit’-dir. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe diye şöhret bulmuştur. Hicretin seksen tarihinde Kûfe’de doğ­muş. 150 de Bağdat’da Allah’ın rahmetine ka­vuşmuştur. Aslen Türktür. Sahabe devrine ye­tiştiği için tabiindendir. İmâm-ı Âzam’ın ilmî silsilesi, İbn-i Mes’ud, Ali, İbn-i Abbas’a ve on­lar vasıtasıyla Peygamberimize vasıl olmuştur. Hocası Hammâd öldükten sonra talebesi Ebû Hanife’yi o’nun yerine geçirdiler. Çok geniş ve sağlam bir karihası, kuvvetli bir fikir ve müta­laası Kitap ve sünnete ve bunlardaki ince­liklere derin bir vukufu vardı. Zühdü takvası herkesçe mâ’ruf idi. Kırk sene yatsı abdesti ile sabah namazını kıldığı, bir rek’ât namazda Kur’an-ı Kerim’i baştan nihayete kadar okudu­ğu rivayet olunur. Ellibeş defa Hacc’a gitmiş­tir. Fıkıh ilminde pek yüksek ve mümtaz bir yeri vardı.

Kendisinden bir mes’elenin hükmü sorul­duğu vakit, Kitab ve Sünnet’le veyâhud Sahâbe’nin asarında sarih bir şey bulursa onunla cevap verir, bunlarda bulamazsa kendi ictihâdiyle Kitab ve Sünnet’den -emsaline kıyas eder- hüküm çıkarırdı. İmâm-ı Azâm’ın Kitab ve Sünnet’den beşyüz bin mesele ortaya çı­kardığı rivayet olunur.

 

İMAM-I A’ZAM EBÛ HÂNİFE

Adı Nu’mandır, babasının adı da Sabit’tir Hicri (80) tarihinde Kûfe’de doğmuş, (150) tarihinde Bağdat’ta vefat etmiştir (Rahmetullah! Aleyh).

Sabit, İmam-ı Ali Hazretleri’ne hizmet etmiş, nesli hakkında onun duasını almıştır.

İmam-ı A’zam’ın annesi, Sâbit’in vefatından sonra İmam Caferi Sâdık ile evlenmiş, İmam-ı A’zam da bu muhterem zât’ın yanında yetişmiştir. Ashâb-ı Kirâm’dan birkaç zâtı görmüş olmak şerefini de haizdir.

İmam-ı A’zam’a tâbi olanlardan herbirine Hanefi veya Hanefiyyûl’mezheb denir. Biz Türkler ve sair ırklara mensub çok sayıda müslüman bu büyük müctehidin mezhebine tabi bulunmaktayız. Binaenaleyh amelde imamımız, İmam A’zam’dır.

İmam Ebû Hânife Hazretleri, bütün ehli sünnet tarafından tebcil edilen dört büyük müctehidin birincisidir. İmam-ı A’zam denilince yalnız kendisi hatıra gelir. İlmi, zekâsı, ahlâkı, zâhd-u takvası fevkalâde idi. İctihadındaki yükseklik, mezhebindeki kolaylık ve mükemmeliyet bütün müslümanlarca müsellemdir.

İmam-ı A’zam’ın talebesi arasında da mukte­dir müctehidler yetişmiş, fakat hepsi de esas bakımından üstadlarına tabî bulunmuş, hepsi de Hanefî fukahâsından sayılmıştır. Bunların en meş­hurları İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammet ve İmam Züfer gibi zatlardır.

 

 

ÖRNEK BİR TACİR

Ebû Hanife, olarak halka olan ticarî münase­bet ve muamelelerinde dört vasıf taşır:

1             — Son derece kanaatkar, gönlü zengindi, insanları fakir yapan tamahkârlıktan onda eser yoktu.

2             — Son derece emanete riayet ederdi. Ema­net hususunda çok titizdi. Hıyanet nedir bilmezdi.

3             — Gayet cömertti, eli çok açıktı. Cimrilik ondan uzaktı.

4             — Son derece dindardı, çok ibadet ederdi. Gündüzleri oruç tutar, geceleri namaz ve niyazla geçirirdi.

Şahsında toplanan bu dört vasıf, onun ticaret muamelelerinde daima eserini göstermiştir.

Bir malı satın alırken de, sattığı zaman ki gi­bi, emanet kaidesine riayet ederdi: Bir kadın ona satmak üzere bir ipek elbise getirdi. Ebû Hanife fiatını sordu. Kadın da yüz dirhem istediğini söy­ledi. Ebû Hanife: «Bunun değeri yüzden daha fazladır, kaça vereceğinizi söyleyin dedi». Kadın yüzer yüzer artırarak dört yüze kadar çıktı. Ebû Hanife «Daha fazla yapar», deyince kadın:

( Benimle eğleniyor musun? dedi. Ebû Ha­nife:

Ne münasebet, dedi bir adam getirin de fiat takdir ettirelim.

Kadın bir adam çağırdı. Fiat takdir ettirdi. Ebû Hanife beşyüze satın aldı. O işte böyle alıcı kendisi fakat satıcının menfaatini koruyor. (Bbni Hacer Heysemî, Hayretül Hisan s. 44)

 

İMAM-I A’ZAM EBÛ HANİFE (R. ALEYH)

Adı Numan’dır. Babasının adı da Sâbit’dir. Hicri (80) tarihinde Kûfe’de doğmuş, (150) tarihinde Bağdat’da vefat etmiştir. Aslen Türk’tür.

İmam-ı A’zam’ın validesi, Sabitin vefatın­dan sonra İmam Caferi Sâdık (r.a.) ile evlen­miş, İmam-ı Azam da bu muhterem zâtın ya­nında yetişmiştir. Ashab-ı Kiram’dan birkaç zâ­tı görmüş olmak şerefini haiz olup Tâbiîndendir.

İmam-ı A’zam’a tabi olanlardan her birine Hanefî denir. Amelde imamımız, İmam-ı A’zam’dır.

İmam-ı A’zam Ebû Hanife Hazretleri, bütün ehli sünnet tarafından tebcil edilen dört büyük müctehidin birincisidir, İmam-ı A’zam denilin­ce yalnız kendisi hatıra gelir, ilmi, zekâsı ah­lakı, zühd-ü takvası fevkalâde idi. İctihadındaki yükseklik, mezhebindeki kolaylık ve mükem­meliyet bütün müslümanlarca müsellemdir.

Kırk sene yatsı abdestiyle sabah namazını kıldığı, bir rek’at namazda Kur’an-ı Kerim’i baştan nihâyete kadar okuduğu rivayet edilir. Ellibeş defa Hacc’a gitmiştir. O’nun Kitab ve Sünnet’ten beşyüz bin mesele ortaya çıkardığı ri­vayet olunur. Verdiği fetvalar altmışdörtbindir. Bütün bu meseleler ibâdet ve hukuktan birer esasdır, birer kaide-i umümiyyedir. Ve hepsi­nin delili netice itibariyle Kitab ve sünnettir.

İmam-ı A’zam’ın yetiştirdiği âlimlerin sayı­sı, bine varmaktadır. Onların içinden en büyük ve seçmeleri kırk tanedir.

(İ. İlmihali, Ö.N. Bilmen)

 

 

 

 

 

 

İMAM EBÛ HANİFE (K.S.)

Resûlullah (s.a.v.) buyurdu:

— Adem benimle fahr ederdi. Ben ise üm­metimden bir zat ile fahr ederim ki ismi Numan, künyesi Ebû Hanife’dir. O zat ümmetimin kan­dilidir.

Embiyayı İzam (a.s.) hazarâtı benimle ifti­har ederlerdi. Ben ise Ebû Hanife ile iftihar ederim. Onu seven beni sevmiş, ona buğz eden ba­na buğz etmiş olur.

***

Ebû Hanife’nin bir kişide alacağı vardı. O mahalde bir şakirdi öldü. Ebû Hanife onun namazını edaya vardı. Hava da sıcak idi. Ebu Ha­nife; «O borçlunun duvarının gölgesinde oturur isem ribadır, haramdır,» dedi

Davud Tâî, yirmi yıl Ebû Hanife’ye şakiralik etti. Bir gün ayağını uzattığını görmedi. Birgün halvette dedi ki:

(Ya İmame’l-Müslimin! Burası halvettir. Ayağını uzatıp rahat etsen noola, dedim. Eyitti. «Edeb Allah Teâlâ katında makbuldür,» dedi.

Birgün İmam Ebû Hanife, Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin ravzasına gelip selâm verdi:

( Esselâmü aleyküm yâ Seyyide’l mürselin. Şu avazı işitti:

( Ve aleykumüs-selâm yâ İmâm-ı Müslimin.

İmam-ı Azam Ebû Hanife (k.s.) Hicretin 80 tarihinde doğmuş 150 tarihinde Bağdat’da âzim-i dâr-i cinan olmuştur. (Tezkiretül Evliya)

 

İMAM-I A’ZAM EBU HANİFE (R. ALEYH)

Adı Numan’dır. Babasının adı da Sâbit’dir. Hicrî (80) tarihinde Kûfe’de doğmuş, (150) tarihinde Bağdat’da vefat etmiştir. Aslen Türk’tür.

İmam-ı A’zam’ın validesi, Sabit’in vefatından sonra İmam Caferi Sâdık (r.a.) ile evlenmiş, İmam-ı A’zam da bu muhterem zâtın yanında yetişmiştir. Ashab-ı Kiram(r.a.)’dan birkaç zât yanında yetişmiştir. Ashab-ı Kiram’dan birkaç zâtı görmüş olmak şerefini haiz olup Tâbiin’dendir.

İmam-ı A’zam’a tabi olanlardan her birine Hanefi de­nir. Amelde imamımız, İmam-ı A’zam’dır.

İmam-ı A’zam Ebû Hanife Hazretleri, bütün ehli sünnet tarafından tebcil edilen dört büyük müctehidin birincisidir. İmam-ı A’zam denilince yalnız kendisi ha­tıra gelir. İlmi, zekâsı ahlâkı, zühd-ü takvası fevkalade idi. İctihadındaki yükseklik, mezhebindeki kolaylık ve mükemmeliyet bütün müslümanlarca müsellemdir.

Kırk sene yatsı abdestiyle sabah namazını kıldığı, bir rek’at namazda Kur’an-ı Kerim’i baştan nihayete kadar okuduğu rivâvet edilir. Ellibeş defa Hacc’a gitmiştir. O’nun Kitab ve Sünnet’ten beşyüz bin mesele ortaya çı­kardığı rivayet olunur. Verdiği fetvalar altmışdörtbindir. Bütün bu meseleler ibâdet ve hukukta birer esasdır, birer kaide-i umumiyyedir. Ve hepsinin delili netice iti­bariyle Kitab ve sünnettir.

İmam-ı A’zam’ın yetiştirdiği âlimlerin sayısı, bine varmaktadır. Onların içinden en büyük ve seçmeleri kırk tanedir.         (İ. İlmihali, Ö. N. Bilmen)

 

İMAM EBU HANİFE (K.S.)

Resûlullah (s.a.v.) buyurdu:

“Adem benimle fahr ederdi. Ben ise ümmetimden bir zat ile fahr ederim ki ismi Numan, künyesi Ebû Hanife’dir. O zat ümmetimin kandilidir.”

“Enbiyayı İzam (a.s.) hazarâtı benimle iftihar eder­lerdi. Ben ise Ebû Hanife ile iftihar ederim. Onu se­ven beni sevmiş, ona buğz eden bana buğz etmiş olur.” Ebû Hanife’nin bir kişide alacağı vardı. O mahal­de bir şakirdi öldü. Ebû Hanife onun namazını edaya vardı. Hava da sıcak idi. Ebû Hanife borç verdiği za­tın, duvarının gölgesine oturmadı; “borçlunun duvarının gölgesinde oturur isem faizdir, haramdır.” dedi.

Davud Tâî, yirmi yıl Ebû Hanife’ye şakirdlik etti. Bir gün ayağını uzattığını görmedim. Bir gün halvette dedi ki:

“( Ya İmame’l-Müslimin! Burası halvettir. Ayağını uzatıp rahat etsen n’ola,” dedim. Dedi ki: “Edeb Allah Teâlâ katında makbuldür.” dedi

Bir gün, İmam Ebû Hanife, Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin ravzasına gelip selâm verdi:

“( Esselâmü aleyküm yâ Seyyidel mürselin.”

Şu avazı işitti:

“( Ve aleykumüs-selâm yâ İmâm-ı Müslimin.”

İmam-ı Azam Ebû Hanife (k.s.) Hicretin 80 tarihinde doğmuş 150 tarihinde Bağdat’da âzim-i dâr-i cihan ol­muştur. (Tezkiretül Evliya)

 

İMAM-I GAZÂLİ (Rh. A.) HAZRETLERİ

Hicri 450 Miladi 1058 tarihinde Horasan’ın Tuş vilâyetinin Gazali köyünde doğdu. Küçük yaşta babası­nın da tavsiyesi üzerine medreseye intisab ederek zahiri ve batini bir çok ilimleri tahsil etmiş, az zamanda yükselerek cihanşümul bir şöhret sahibi olmuştur. Nizâmülmülk tarafından Bağdat’taki (Nizamiye) med­resesine müderris tayin edilmiştir. Günden güne şöhret ve haşmetinden hoşlanmadığı için hacc niyetiyle ayrılmıştır. Hacc dönüşünde Nişabur’daki Nizamiye Med­resesine müderris tayin edilmiştir, ulema ile mübaheselerden vazgeçerek tekrar Tus’a dönmüş ve talebe okutmaya başlamıştır.

Fahreddin Razi “Hak Tealâ bütün ilimleri bir kubbe içinde toplamıştı. Gazâli’yi buna vakıf ve muttali kıldı.” demiştir.

Alimlerden biri “Gazali’nin kadru kıymetini anlayabilmek için Gazali kadar muktedir olmalı, hiç olmazsa ona yakın bir fazilet sahibi bulunmalı, Onu herkes ancak kendi ilm ü irfanı nisbetinde anlayabilir.” diyor.

Hasılı Gazâli hem zahiri hem batini ilimlerle müceh­hez büyük bir imandır. 999 eseri olduğu söylenir. En büyük eseri İhyâ-u Ulûmid Din’dir. Taşköprülüzade “Bu eser dünyada tasnif olunan kitapların en büyüğü, vazı ve tertip cihetinden en güzel, ifadesi en mükemmel, faydası en çok bir kitab-ı nafidir.” demiştir.

***

“İslâmı evet, tefrikalar kastı kavurdu.

Kardeş bilerek bilmeyerek kardeşi vurdu.

Can gitti vatan gitti, bıçak dine dayandı.»

(Mehmet Akif Ersoy)

 

  1. İMÂM A’ZAM EBU HANÎFE (K.S.)

Âbid, zâhici, Allah-ü Teâlâ’yı bilen ve ondan korkan ve Allah rızasını dileyen bir zât idi.

Âbid olduğu İbn Mübârek’in şu rivayetiyle bilinir: “Ebû Hanife’nin mürû’eti (her iyiliğe istidadı) ve çok gece namazı vardı. Hammâd b. Süleyman: “Geceyi ta­mamen namaz ile geçirirdi” diyor. (Bu hayatının sonla­rında idi.) Diğer bir rivayette, gecenin yarısını ibâdetle geçirirdi, deniliyor (Bu, ilk zamanlarda idi). Bir gün so­kakta giderken birisinin İmâm-ı göstererek: “Şu zât, ge­ceyi baştan sona ibadetle geçirir” dediğini duyduktan sonra bütün geceyi ibadetle geçirmeye başladı, ve “Beni yapmadığım ibadetle vasıflandırıldığımdan Allah’tan utanırım” dedi.

Rivayet olunur ki: “Halife tarafından Bağdâd’ın baş kadılığına davet edildiğinde: “Ben kadılığa selâhiyeti değilim, senin de bu vazifeyi bana vermen doğru ol­maz” dedi. “Niçin böyle dedin?” diyenlere: “Eğer doğ­ru bir adam isem bu vazife bana yaramaz, eğer yalancı isem, yalancılar kadı olamaz” diye cevap verdi.

Ahiret yoluna, din ilmine ve Allahu Teâlâ’yı ma’rifetteki ilmine gelince: “Dünyalıktan yüz çevirmesi ve Alla­hu Teâlâ’dan son derece korkusu bunun açık delilidir. İbn Cureyhi: “Ebu Hanife Nûman b. Sâbit’in Allah-ü Teâlâ’dan son derece korktuğunu sizin Küfelilerden öğrendim” dedi. Şureyk-i Naha-i de: “Ebû Hanîfe, dâimi düşünce ve uzun sükut sahibi, insanlarla az konuşan bir zat idi” dedi. Bu hasletler, bâtınî bilgisinin ve dinde mü­him mes’elelerle uğraşmasının en açık delilidir. Kim ki sükûtu iltizâm eder, bu dünyâya meyletmezse ilmin bü­tününe sâhip demektir.

 

İMAM-I A’ZAM EBÛ HANİFE (R.A.) HAZRETLERİ

Bütün İslâm âleminin en büyük müctehididir. Kün­yesi Ebû Hanife’dir. Babası Sabit (r.aleyh), çocukluğunda İmam-ı Ali (r.a.) Hazretleri’ne hizmet ederek dualarını almışlardır. İsimleri: Numan İbn-i Sâbiti’l- Kûfî’dir. Ecdadının Ensâr-ı Kirâm’dan olduğu söylenir. Kûfe’de doğmuş, orada yetişmiş, Basra’ya giderek ilim ve irfan ehliyle mülâki olmuş, heva ve bid’at sahipleriyle müna­zaralarda bulunmuşlardır. Emeviyeden Meryan İbni Muhammed zamanında Irakeyn valisi Yezid İbni Hübeyre tarafından Küfe kadısı tayin edilmek istenmiş ka­bul etmek istemediğinden hapsedilmiş ve döğdürülmüştür. Bu mezalimden kaçıp Haremeyn’de mücavir olarak kalmıştır. Abbasiye devrinde vatanına avdet etmiş, Bağdad’a davet edilmiş, Halife Ebû Cafer Mansur tarafından teklif edilen kazılkuzat mansıbını kabul etmediğinden darp ve hapsedilmiş, hapiste de mesmümen irtihal eyle­mişlerdir. Ellibeş defa hac ettiği mervidir.

İmam-ı A’zam (r.a.) Hazretleri, Ashâb-ı Kirâm’dan Enes İbni Mâlik, Abdullah İbnü Ebi Evfa, Sehl İbni Sâidi’l-Ensari (r.anhüm) Hazeratını görmek şerefine nail olduklarından “tabiîn”dendir. İlim tahsil ettikleri, bilhas­sa hadis ve fıkıh ahzetmiş olduğu zevatın sayısı 4000’den ziyadedir. İlimdeki silsileleri İmam-ı Ali (r.a) ve İbni Mesûd (r.a.) dayanır. Hazret-i İmam, müfessirlerin ikinci tabakasındandır ve “üstazü’l-müfessirîn”dir. O, aynı za­manda büyük bir muhaddistir.

Onun nezih hayatı, diyaneti, zühdü, takvası, yüksek ahlâkı, harikulade ilim ve zekâsı herkesçe ma’lumdur. Allah (c.c.)’ın haram kıldığı şeylerin yapılmasını şiddetle men’e çalışır, bilmediği şeyi söylemekten pek tevakki gösterirdi. Çok sükût eder, tefekküre dalardı. Hakka ita­at olsun, isyan olunmasın isterdi. Fâidesiz lâkırdı söyle­mez ilminden, malından ziyadesiyle bezlederdi. Herkesi, hayırla anardı. Sultanların hediyelerini kabul etmez, tica­retle geçinirdi.

(Ö. Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu, C.1)

 

İMAM-I AZÂM EBÛ HANÎFE (R.A.)’DE ALLAH KORKUSU

Yezîd b. el Leys anlatıyor: Ki Yezid bu ümmetin hayırlılarındandı. Bir gün mescidde yatsı namazını kılarken mescidin imamı Zilzâl Sûresini okuyordu. Ebû Hanîfe (r.a.)’de namaz kıldıran kişinin arkasındaydı. Namaz bittiğinde Ebû Hanîfe (r.a.)’ye baktım. Oturmuş, tefekkür halindeydi. O (r.a.)’nu meşgul etmemek için kalktım, kandili söndürme­den çıktım. Kandilin içinde yağı az kalmıştı. Sabah namazı için mescide geldiğimde Ebû Hanîfe (r.a.)’yi ayakta, eliyle sakalını tutmuş, şöyle dua ederken gördüm: Ey zerre kadar hayra mükâfat, şerre de ceza terettüp ettiren Allah! Numan kulu­nu Cehennem azabından ve ona yaklaştıran şeylerden koru. Numan kulunu geniş rahmetine icmal eyle.” İleri vardım. Kandil hâlâ yanmaktaydı, beni . gördü. Ayaktaydı. Dedi ki:

— Kandili mi alacaksın?

Ben: “Hayır. Sabah namazı için ezan okudum, dedim.

İmam: “Gördüğünü gizle, kimseye söyleme, de­di. Sabah namazının sünnetini kıldı, oturdu. Daha sonrada bizimle beraber sabah namazının farzını yatsı namazı için aldığı abdestiyle kıldı.

***

Bir gün sabah namazında imam, İbrahim Sûresinin 42. âyetini okumuştu. Ebû Hanife (r.a.) bu esnada yamndakilerin farkedeceği bir şekilde titremişti.

Menakıb-ı İmam-ı Azam ve Fıkh-ı Ekber Şerhi

 

İMAM-I AZAM EBÛ HANÎFE (R.A.)’NİN SÖZLERİ

İmam-ı Azam Ebû Hanîfe (r.a.) şöyle buyururlardı:

“İlim adına konuşan ve fetva veren kimse, verdiği fet­vadan dolayı kendini sorumlu tutulmayacağını kabul ederse, bu işin önemini takdir etmemiş demektir.”

“Zamanından önce riyaset arzu eden kimse zelîl ola­rak yaşar.”

“Fıkıh ehlinin ve fıkhın değerini bilmeyen kimsenin meclisinde oturmak insana ağır gelir.”

“Alimler eğer dünyada ve âhirette evliya-i kirâm’dan sayılmazlarsa, Allah (c.c.)’ın velî kullarının olmaması la­zım gelir.”

Ebû Hanîfe (r.a.) bir gün sabah namazını müteakip birçok meselelere ait fetvalar vermişti. Çünkü bunlar o anda sorulmuştu. Bu sırada arada bulunan birisi, İmam’a:

— Bu vakitte hayır konuşmak ve Mevlâyı zikretmek lâzım değil midir? demiştir.

Ebû Hanife (r.a.) adama:

— Şu helâldir, şu haramdır diye ilâhî hükümleri açık­lamaktan daha hayırlı kelâm olur mu? Allah-ü Teâlâ’yı tenzih yollarını gösterip, haramdan kaçınma yollarını takrir ediyoruz. Dağarcığından azığı olmayan yolcu, yol­da mahvolmağa mahkûmdur. Bunun gibi ilimden uzak kalan ibâdet enli de ibâdetinin semeresini göremez de­mişlerdir.

Ashabına şöyle derdi:

“Bu ilmi öğrenmekte kastınız hayır ise Allah (c.c.) sizi başarılı kılar, yoksa muvaffak olamazsınız.

Meşhur sözlerindendi.

Zannı ile konuşanlara -bana göre böyledir diyenlere- şaşarım. Hem de zanlarıyla amel etmekteler. Halbuki Al­lah-ü Teâlâ, Peygamberine (s.a.v.):

“Hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyin ardınca gitme.” buyurmuştur.

Menakıb-ı İmam-ı Azâm ve Fıkht Ekber Şerhi

 

İMAM-I ÂZAM EBÛ HANÎFE (R.A.)’NİN CÖMERTLİĞİ

Ebû Hânîfe (r.a.)’nin yaşadığı devirde insanların en cömerdi olduğunda herkes ittifak etmektedir. O (r.a.) ke­reminde dostlarını ve öğrencilerini eşit tutardı. Evlenme­si gerekenleri evlendirir, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını temin ederek evlerine bizzat gönderirdi.

Yanında oturan adamlardan birinin üzerindeki eski elbiseyi görmüştü. Diğer oturanlar oradan kalkana kadar beklemesini rica etti, sonra elbisesi eski olan şahsa:

— Şu seccadeyi kaldır, altında olanları al, kıyafetini bununla güzelleştir, demiştir. Orada tam bin dirhem var­dı.

Ebû Yusuf (r.aleyh) diyor ki: Ebû Hânîfe’den herhan­gi bir şey istendiğinde mutlaka yerine getirirdi.

Oğlu Hammad, Fatiha Sûresi’ni ezberlemişti. Oğlu­nun öğretmenine beşyüz -diğer rivayete göre bin- dir­hem verdi. Öğretmen:

— Ben ne yaptım ki bu kadar parayı bana veriyor­sun?

Ebû Hânîfe (r.a.):

— Sen oğluma öğrettiğin Kur’an’ın kadrini küçük görme! Eğer yanımda ondan daha fazla olsaydı, hepsini gönderirdim, demişlerdir.

Ebû Hânîfe (r.a.) seneden seneye kazancını toplar, bununla fakîh ve muhaddislerin ihtiyaçlarını karşılar, yi­yecek ve giyeceklerini satın alır, kârdan geri kalan parayı da yine onlara dağıtırdı. Parayı verdikten sonra da şöyle der: Bunu ihtiyaçlarınıza harcayın. Yalnız Allah (c.c.)’a hamdedin. Benim verdiklerim gerçekte benim değildir. Sizin nasibiniz olarak Allah (c.c.)’ın fazl-u kereminden, benim elimden size gönderdiğidir.     Menâkıb-ı İmam-ı Azam ve Fıkhı Ekber Şerhi

 

 

HACC İÇİN VE BAŞKA SEFERLER İÇİN ÇIKARKEN OKUNACAK DUALAR

Eserlerde vârid olmuştur ki bir kimse, yola çıkmazdan önce Âyetü’l-kürsîyi okursa, evine dönünceye kadar başı­na hiçbir belâ gelmez. Bazılarına göre Li-îlâfi sûresini oku­mak da böyledir. Taberânî’nin rivayetine göre Resûlullâh s.a.v.) Efendimiz: “Bir kimse, yola çıkmak istediği vakit ailesi nezdinde kılacağı iki rek’at namazdan daha fa­ziletli bir şey bırakmaz.” diye buyurmuşlardır.

Yola çıkan kimse evinin kapısına vardığında Kadir sûresini okumalı, vasıtaya bineceği zaman besmele çek­meli, bindiğinde Müslim’in rivayet ettiği şu hadîs-i şerifi okumalıdır. “Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, bir sefere çı­karlarken hayvanının üzerine yerleştiler mi üç defa tek­bîr alıp sonra “sübhânellezî sahhara lenâ heze vemâ künnâ lehû mukrinîn ve innâ ilâ rabbinâ lemünkalibûn. Allâhümme innâ nes’elüke fî seferinâ heze’l-birra ve’t-takvâ ve mine’l-‘ameli mâ-terdâ. Allâhümme hevvin ‘aleynâ seferenâ heze v’atvi annâ ba’deh. Allâhümme ente’s-sâhibu fi’s-sefer, ve’l-halîfetü fi’l-ehl. Allâhümme innî eûzü bike min va’sâi’s-seferi ve keâbeti’l-menzari ve sûi’l-munkalebi fi’l-mâli ve’l-ehl ve’l-veled” ma’nâsı: “Bu vasıtaları hizmetimize veren sânı yüce Allah’ı tesbîh ve tenzîh ederiz. O’nun lütfü olmasaydı biz bunlara güç yetiremezdik. Şübhesiz biz Rabbimiz’e döneceğiz. Allâhım, biz bu yolculuğumuzda senden iyilik, takva ve senin hoşnut olacağın işleri nasîb etmeni dileriz. Al­lâhım, bu seferimizi bize âsan eyle. Ondan sonra da bi­zi tâatından ayırma. Allâhım, seferde arkadaş ve ailede yerimize kalan sensin. Allâhım, seferin meşakkatinden, boş elle dönmekten, mal ve aile hususunda kötü âkibetten sana sığınırım.”

(Ahmed DAVUDOĞLU (rh.a.) Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi 6. c., 270-273. s.)

 

İMÂM-I A‘ZAM (R.A.)’İN İÇTİHÂD USÛLÜ

Büyük muhaddislerden İmâm-ı A‘meş hazretlerine bir takım mes’eleler sorulduğunda, o sırada yanında bulunan İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e hitâben: “Şu mes’elelerin cevâbını veriniz” dedi. İmâm-ı A‘zam (r.a.) de güzel bir şekilde problemi halledince A‘meş (r.a.)’in: “Bu cevapları siz nereden çıkarıyorsunuz?” diye şaşkınlığını ifade etmesi üzerine: “Sizden dinlediğim hadislerden” deyip zikredilen hadisleri senedleriyle beraber okumaya başladı. Bir çoğunu açıkladıktan sonra A‘meş (r.a.) dedi ki: “Okuduklarınız kâfîdir. Benim bir ayda öğrendiğim bunca hadîsi bir anda bana okuyorsunuz. Bu hadislerin gereğine tam anlamıyla uyduğunuzu zannetmezdim. Ben bilirim ki; büyük fakihler hazik tabiplere benzerler, bizler de (muhaddisler) eczacı ve attarlara benzeriz. Ey Ebû Hanife! Sense her iki kesimin de özelliğini bir arada toplamışsın.”

İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in ictihâdındaki usûlü; önce Kur‘an’a başvurur, bulamadığı zaman sünnete başvururdu. Ebû Hanîfe (r.a.)’in ictihad şûrasında birçok hadis hâfızı bulunurdu. Hadîslerin sahihliğini kabul konusunda çok titizdi. Sünette de bulamazsa, bilginlerin icmâını kabul ederdi. İcma bulunmazsa sahâbelerin söz ve uygulamalarına bakardı. Sahâbelerin ittifak ettikleri görüşü tartışmasız kabul eder, ihtilâfa düşmeleri halinde birini tercih ederdi. Sahâbeden sonra gelen neslin (tabiîn) görüş ve fetvâlarına uymayı zorunlu görmez ve şöyle derdi: “Hasan-ı Basrî, İbrahim en-Nehâî, Said bin el-Mûseyyeb’e gelince biz de onlar gibi içtihad ederiz.”

İmâm-ı Mâlik (r.a.)’e İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (r.a.)’i sordular: “Sübhanallah! O’nun gibisini görmedim. Eğer, şu sütun altındır dese, bu sözünün doğruluğunu kıyasî delillerle ısbat eder.” diye cevap vermiştir. İmâm-ı Gazâli (r.a.): “İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (r.a.)’e gelince gerçekten O, dâhî, âbid, zâhid, ârif-i billâh, Allâh’tan korkan ilim ile Allâh’ın rızâsını dileyen bir zât idi.”

(Eşref Alî et-Tehânevî,

Zafer Ahmed el-Osman et-Tehanevî, Hadislerle Hanefi Fıkhı, 1.c., 7.s.)

28

 

İSLÂM

İmâm-ı A‘zam (r.a.) buyurdular:

İslâm, Allâh ta‘âlânın emirlerine teslim olmak ve boyun eğmek, demektir. Lûgat bakımından îmân ile İslâm arasında fark vardır. Fakat îmânsız İslâm, İslâmsız da îmân olmaz. Îmân ile İslâmın münâsebeti iç ile dış (et ile kemik) gibidir).

Istılâhta teslîm, hükme râzı olmaktır, İslâmın ma‘nâsı da, Allâh ta‘âlânın farzlar ve harâmlar cinsinden olan emirlerine râzı olmak, boyun eğmektir. Allâh (c.c.)’ün hükmüne râzı olmak, bazı şeylerin helâl, bazı şeylerin harâm, bazı şeylerin de farz olmasına itiraz etmemek, onları kusurlu görmemekle olur.

Îmân, lûgatta, tasdîk etmek demektir, âyet-i kerîmede:

“…Biz doğru söyleyenler olsak da, sen bize inânıcı değilsin.” buyurularak tasdîk edici olmayanlar ifâde edilmiştir.

İslâm ise, teslîmiyettir. Tasdîkin mahalli kalb, tercümânı da dildir, teslîmiyete gelince, bu da kalb, dil ve bütün a‘zâ ile olur. Bu bakımdan umûmîdir. Münâfıklar, lûgat bakımından Müslümânlardan sayılsalar da, şeriat ıstılahınca, müslümân değildirler. Lûgat ma‘nâsı bakımından mü’min olmayanlar da, şeriat nazarında mü’min değildirler.

Allâh ta‘âlâ buyurur ki:

“Bedevîler, îmân ettik dediler. De ki: “- Siz îmân etmediniz ama, müslümân olduk deyin, îmân, henüz sizin kalblerinize girip yerleşmemiştir..”. Bu âyette “Müslümân olduk deyin.” cümlesi geçmektedir ki, bu lisan ile itiraf etmek olduğu halde, lûgat bakımından İslâm demekse de kalb ile tasdîk olmadığı için îmâna şâmil olmamaktadır.

(Fıkhı Ekber Şerhi, Çev. Ahmet Karadut, 291-293.s.)

 

İMÂM-I A‘ZAM (R.A.)’İN SÜNNET-İ SENİYYEYE UYMADAKİ ÜSTÜNLÜĞÜ

İlim ve amel konusunda, herkesin âciz kaldığı yüksek derecelere çıktığından dolayı avâm ve havâs tarafından hüsn-i kabûl görüp yüceltildi. Bu arada hasedçilerin ve düşmânlarının sayısı da çoğaldı. Büyükler hakkında cârî olan İlâhî bir âdet vardır: “Sen Allâh’ın açtığı yolu (sünneti, kânûnu) değiştirecek değilsin.” Buna rağmen ders okutma ve fetvâ konusunda kendisine aslâ yılgınlık gelmedi. Tam tersine kendisi hakkında verilen müjdelerin iyiye yorumlanması buna eklenince çalışma ve ikbâlleri arttı. Bu cümleden olarak, bir gece rü’yâda Ravza-i Mutahhara’yı kazıp Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’in mübârek kemiklerini çıkarıp toplayarak göğsünün üzerine koyduğunu gördü. (Bir başka rivâyet de kemikleri çıkardıktan sonra birleştirdiği şeklindedir). Bu durumdan çok rahatsız oldu, çok sarsıldı. Kendisinde ortaya çıkan ıztırâb ve şiddetli korku sebebiyle arkadaşları ziyâretine geldi. Muhammed b. Sîrîn (rh.a.)’e rü’yânın yorumunu sordurmaya mecbûr oldu. İbn-i Sîrîn (rh.a.) rü’yâyı anlatan kişiye hemen şu cevâbı verdi: “Bu rü’yânın sâhibi  Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in sünnetini tefsîr etmede kimsenin ulaşamayacağı bir mertebede insânlara incelik ve gizlilikleri açıklayıp onları aydınlığa kavuşturacaktır.” Bu yorum İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e ulaştırılınca çok ferâhladı. Gerçekten de akılları hayrete düşürecek derecedeki dînî sorunları inceleyip çözüme kavuşturmayı başarmıştır.

Başka bir rivâyet de şöyledir: Öğrencilerinden biri yanına vardığında kendisini üzüntülü görünce sebebini sormuştu. Yukarıda anlatılan rü’yâyı aktardığında: “Muhammed b. Sîrîn’in çok yakın arkadaşlarından biri buraya yakın bir yerde bulunmaktadır. İzin verirseniz gidip onu çağırayım.” dedi. İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Hayır biz gidip soralım.” dedi. Gidip rü’yâsını anlatınca şu yorumda bulundu: “Siz Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in sünnetini ikâme konusunda başka kimsenin ulaşamadığı yüce bir mertebeye ulaşacak, şer‘î ilimlerin inceliklerine ve hakîkatlerine vukûfiyet kazanacaksınız.” Bu iki rivâyet arasında çelişki yoktur.

(İmâm Ebû Hanîfe (r.a.),

Terc. Manastırlı İsmail Hakkı (rh.a.), 133.s.)

 

İMÂM-I A‘ZAM (R.A.)’İN FIKIHTAKİ ÜSTÜNLÜĞÜ

İmâm-ı A‘zam (r.a.) şöyle söylerdi: “Her hangi bir mes’elede Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizden bir hadîs gelirse “baş ve gözümüz üzerinde” deriz. Ashâb-ı kirâmdan bir kaç söz gelse kitâb ve sünnete daha uygun bulduğumuzu seçeriz. Ama bir mes’elede hadîs ya da sahâbe (r.a.) sözü bulamazsak tâbiîleri taklîd edemeyiz, belki biz de onlar gibi ictihâd etmek durumundayız.”

Her şeyden önce Hazret-i İmâm (r.a.), gece ibâdetini (teheccüdü) ihmâl etmezdi. Bu O’nun güzel alışkanlıklarındandı. Bir gün yolda yürürken: “İşte bütün geceyi ibâdetle değerlendiren Ebû Hanîfe (r.a.) geçiyor.” diyen bir kişiyle karşılaştıktan sonra gecelerini tamâmen ibâdet ve tâatle geçirmeye başladı. “Bende bulunmayan güzel bir hasletle nitelendirildiğim için Rabbim’den hayâ ederim.” dedi.

Ba‘zı selef bilginleri: “Mekke-i Mükerreme’de bulunduğumuz sırada hem Mescid-i Harâm’da namâz kılıp tavâf etmek hem de insânların tüm sorunlarını hâllederek fetvâ vermek konusunda Ebû Hanîfe (r.a.) gibi sabırlı ve gayretli bir kimse görmedik.” demişlerdir.

Müctehid imâm ve büyük bilginlerden sayılan birçok kişinin İmâm-ı A‘zam (r.a.)’den ders alması da büyük bir şeref ve fazîlettir. Büyüklük ve üstünlükleri herkesce kabûl edilen Abdullâh b. el-Mübârek, Mâlik b. Enes, Leys b. Sa‘d, Mis‘ar b. Kidâm ile Ebû Yûsuf, Muhammed b. el-Hasan, İmâm-ı Züfer (rh.a.e.) gibi pek çok kimse İmâm-ı A‘zam (r.a.)’den ilim öğrenmiştir.

(İmâm Ebû Hanîfe (r.a.), Terc. Manastırlı İsmail Hakkı (rh.a.), 50.s.)

 

İMÂM-I A‘ZAM (R.A.)’İN ALLÂH KORKUSU

Yahyâ b. Saîd hazretleri İmâm-ı A‘zam (r.a.)’i anlatırken şöyle der: “Görünüşünde takvâ nûru parlar, çok ibâdet etmekten herkesi kendisine hayrân ederdi. Hattâ bir gece namâzda “Kıyâmet onların azâb ile va‘d edildikleri gündür. O ne korkunç ve acı bir gündür!” âyetini okumuş, ağlayıp yalvararak sabâhlamış, bir gece de “Çoğunluk olmak iddiânız sizi o kadar meşgûl etti ki…” âyetiyle sabâhı etmişti.”

Ümmetin hayırlılarından olan İbnü’l-Kümeyt (rh.a.)’den şunlar nakledilmiştir: “Bir gece yatsı namâzında mescidin imâmı “İzâ zülzileti’l-ardu” sûresini okudu. Namâzı bitirince Ebû Hanîfe (r.a.)’i gördüm; göğsü harâretle huşû‘ ve tazarrû içinde nefes alıp veriyor ve son derece üzüntülü bir hâlde tefekküre dalmış bulunuyordu. Kalb huzûruna mâni‘ olmamak için kandili söndürmeden câmiden çıktım. Fakat kandilin yağı çok azdı. Sabâh vakti ezânı okumak için mescide geldiğimde baktım ki kandil hâlâ yanıyor. Şaşırarak içeri girdim. Meğer Ebû Hanîfe (r.a.) gece orada kalmış da O’nun hürmetine bizim kandil yanmaya devâm etmiş. Girdiğimde beni hissetmedi. Kıbleye karşı ayakta, mübârek sakalını eline almış, şu münâcaatı diline vird edinmiş, korkulu bir sesle şöyle diyordu: “Ey kulların zerre ağırlığında hayır ve şerr amellerine cezâlar düzenleyen gerçek Ma‘bûd! Nu‘mân kulunu ateşin azâbından ve ona yakınlaştırmaya sebeb olan ayrılık ve hicâbdan himâye ederek kurtar ve kendisini rahmetinin enginliğine dâhil et. Onu özel sarayınla hediyelendir ey Rabbim!” Ön tarafa varınca beni gördü ve “Kandili mi almak istiyorsun?” dedi. “Hayır efendim, sabâh namâzı için ezân okudum” deyince, “Öyleyse bu gördüğün ve haberdâr olduğun durumu gizle” dedi. Sabâh namâzının sünnetini kılıp oturdu. Daha sonra herkesle berâber yatsının abdesti ile sabâh namâzını edâ etti.”

(İmâm Ebû Hanîfe (r.a.),

Terc. Manastırlı İsmail Hakkı (rh.a.), 168.s.)

 

İMÂM-I A‘ZAM (R.A.)’İN ZÜHD VE TAKVÂSI

Arkadaşlarından biri olan Hârice b. Mus‘ab hacca gittiği zamân câriyesini İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in evinde emânet olarak bırakmıştı. Dört ay sonra döndüğünde câriyenin durumunu İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e sordu, şu cevâbı aldı: “Kur’ân okuyup insânların dînini muhâfaza etmekle sorumlu bulunan kişinin her kim olursa olsun nefsine güvenmemesi ve fitneden sakınması gerekir. Sen gideli câriyenin yüzünü görmüş değilim.” Sonra câriyeden soruşturduğunda şu cevâbı aldı: “Ebû Hanîfe (r.a.)’in benzerini ne gördüm, ne işittim. Gece ve gündüz gusül abdesti aldığını duymadığım gibi, gündüz yiyip içtiğini de aslâ işitmedim. İmsâk zamânından az önce bir mikdâr yemek yiyip bazen kısa bir an oturduğu yerde uyukladıktan sonra sabâh namâzını edâ etmek için câmiye giderdi. Dâimâ âdetleri bu idi.”

Kûfe şehrinin koyunlarına birtakım çalıntı koyunun da karışmasından dolayı, koyun cinsinin yaş süresi olan yedi sene içinde et yemeyi terketti.

Şafiî imâmlarının büyüklerinden İmâm Ebû’l-Kâsım el-Kuşeyrî (rh.a.), sofî büyükleri hakkında bilgi veren değerli kitâblar arasında sayılan er-Risâle adındaki kıymetli eserinin takvâ bölümünde şöyle der: “Ebû Hanîfe (r.a.), kendisine borçlu bulunan kişinin ağacının gölgesinde oturmayıp, “Cüz’î bir menfaat elde etmeye sebeb olan borç dahî ribâdan sayılır.” derdi.”

İbn-i Hârûn (rh.a.)’in sözü de bunu te’yîd eder. O da şöyle söylemiştir: “Bir gün Ebû Hanîfe (r.a.)’i bir kişinin kapısı önünde, güneş isâbet eden bir yerde otururken gördüğümde selâm verdim ve gölgede oturmamasının sebebini öğrenmek istediğimde bana şöyle dedi: “Bu evin sâhibinden bir mikdâr alacağım var. Onun için duvarının gölgesinden faydalanmak istemiyorum. Çünkü bu, menfaat cinsinden olup borcu ribâya dönüştürür. Doğrusu herkesin hakkında bu derece ihtiyâtla amel etmesini gerekli görmüyorum. Fakat âlimlerin halkı da‘vet ettikleri güzel amellere, kendilerinin daha fazla özen göstermeleri ve dâimâ azîmeti gözetmeleri gerekir.” dedi.”

(İmâm Ebû Hanîfe (r.a.),

Terc. Manastırlı İsmail Hakkı (rh.a.),  183.s.)

 

 

İMÂM-I A‘ZAM (R.A.)’İN DİĞER İMÂMLARDAN AYRILAN SEÇKİN NİTELİKLERİ

  1. Sahâbe (r.a.e.)’den bir toplulukla görüşmüştür. Çeşitli yollardan rivâyet olunan: “Tûbâ li-men raânî ve limen raâ men raânî ve limen raâ men raâ men raânî.” Beni görenlere, beni görenleri görenlere ve de onları görenlere ne mutlu! Sahîh hadîsindeki övgüye nâil olmuştur.
  2. “Hayrü’l-kurûni karnî sümme’llezîne yelûnehüm” Asırların en hayırlısı benim asrımdır, sonra benim asrımdan sonra gelendir. Hadîsinde övülen çağda dünyâya gelmiştir.
  3. Tâbiîn büyüklerinin döneminde ictihâd ve fetvâ ile uğraşıyor olmasıdır.
  4. Çağdaşı Amr b. Dînâr gibi büyük bilginler kendisinden hadîs rivâyet etmişlerdir.
  5. İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in arkadaş ve öğrencilerinin benzeri başka imâmlarda bulunmaz. Hattâ İmâm-ı Vekî‘ (rh.a.)’in yanında edebsiz birisi: “Ebû Hanîfe falan mes’elede hatâ etmiştir.” deyince, Vekî‘ o adamı azarlayıp “Böyle sözler söyleyen hakkında “Onlar şübhesiz hayvânlar gibidir, belki daha da sapık yolludur” âyetini söylemek doğru olur.” cevâbını vermiştir.
  6. Fıkıh ilmini ilkönce tedvîn ederek bugünkü şekliyle bâblara ve fasıllara göre düzenleyen İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’dir. İmâm-ı Mâlik (r.a.) bile el-Muvatta’ın tertîbinde Ebû Hanîfe (r.a.)’e uymuştur. Onlardan önce insânlar arasında kitâb tedvîni bulunmadığından hıfza i‘timâd olunurdu. Yine Kitâbü’l-Ferâiz ve Kitâbü’ş-Şürût’un ilk olarak ortaya koyucusu yine Ebû Hanîfe (r.a.)’dir.
  7. Başka mezheblerden iz bulunmayan dünyânın çeşitli memleketlerinde bile Hanefî mezhebi yayılmıştır. Hind, Sîn, Anadolu ve Mâverâünnehir bunlardandır.
  8. Kendisinin ve öğrencilerinin ihtiyâçlarını kendisi karşılar başkalarından hediye kabûl etmezdi.
  9. Âhirette hesâba çekilme korkusuyla yüksek mansıbları kabûl etmeyerek hapiste şahâdet rütbesini seçmiştir.

(İmâm Ebû Hanîfe (r.a.),

Terc. Manastırlı İsmail Hakkı (rh.a.), 139.s.)

 

İMÂM-I A‘ZAM (R.A.)’İN

KIYASTAKİ ÜSTÜNLÜĞÜ

İmâm-ı Müzenî (rh.a.), İmâm-ı Şâfiî (r.a.)’den birçok kez şunu işittiğini söyler: “Bütün fakîhler kıyâsda Ebû Hanîfe (r.a.)’in âilesi mesâbesindedir.” Hanefî mezhebindeki kıyâsların titizliğinden dolayı İmâm-ı Müzenî (rh.a.), Hanefî imâmlarının kitâblarını çok okuyup incelerdi. Bundan dolayı yeğeni Ebû Ca‘fer Et-Tahâvî başlangıçta Şâfiî mezhebindeyken daha sonra Hanefî mezhebine geçmiştir.

Hasan b. Sâlih’den rivâyet edilmiştir: Ebû Hanîfe (r.a.) âyet ve hadîslerin nâsih ve mensûhunu çok titiz araştırırdı. Kûfeliler’in rivâyet ettiği hadîsleri ve onlara ulaşan bütün bilgileri bilir ve ezberlerdi. İnsânların selef dönemindeki yaşantılarına uymada çok titizlik gösterirdi. Ebû Hanîfe (r.a.) bir mes’ele hakkında geçerli olan kıyâsı birine takrîr ederken diğer bir kişi şöyle söylemiş: “Şu kıyâsları terk ediniz. Çünkü ilk kıyâs yapmaya başlayan la‘netlenmiş İblis değil midir?” Bunun üzerine Ebû Hanîfe (r.a.) “Be hey câhil! Hiç farkında değil misin? İblis kıyâs yaparak Allâh ta‘âlânın emrini reddetti de kâfir oldu, bizler ise kıyâsla Allâh (c.c.)’un emrine uyuyoruz. İhtilâf olunan her işi Allâh’ın kitâbına, Resûlü (s.a.v.)’in sünnetine ve din imâmlarının sözlerine başvurarak çözmeye çalışıyoruz. Biz İlâhî emre uymak için çalışıp çabaladığımız hâlde İblis’e kıyâs yapılmamız hangi selîm vicdânın işidir?” diye karşılık verdi. Bunun üzerine adam “Ben yanlışlık yaptım tövbekâr oldum. Şübhe karanlığını gidererek kalbimi aydınlattığınız için Allâh (c.c.) de sizin kalb aydınlığınızı daha da arttırsın.” diyerek pişmânlığını ortaya koydu.

İbn-i Hazm (rh.a.) de bu konuda şunları söylemiştir: “Hanefî mezhebinde zayıf hadîsin kıyâsa tercîh edildiği konusunda Ebû Hanîfe (r.a.)’in arkadaşları söz birliği etmiştir.”

(İmâm Ebû Hanîfe (r.a.),

Terc. Manastırlı İsmail Hakkı (rh.a.), 136.s.)

 

İMÂM-I A‘ZAM (R.A.)’E İMÂM-I ŞAFİİ HAZRETLERİNİN ÖVGÜLERİ

İmâm-ı Şâfiî hazretleri “Bütün insânlar, fıkıh ilminde İmâm-ı Ebû Hanîfe hazretlerinin çocukları sayılır.” demiştir. Fıkıh ilmini hakkıyla öğrenmek isteyenler, O’nun arkadaşlarından ayrılmamalıdır. Yine Şâfiî hazretleri şöyle söylemiştir: İmâm-ı Mâlik hazretlerine “Ebû Hanîfe (r.a.) ile karşılaştığınızda kendilerini nasıl görmüştünüz?” dediğimde, “Öyle kâmil ve inceden inceye araştıran bir kimse daha olamaz. Faraza eğer şu direk için altındır demiş olsaydı, mutlaka delîl ve tanık getirir; olması uzak görünen şeyleri güneş gibi ayan beyân ortaya koyardı.” İmâm-ı Şâfiî hazretleri Bağdâd’a gidip İmâm-ı A‘zam efendimiz hazretlerinin güzel kokulu türbelerini ziyâret ettiğinde kıldığı iki rek‘at namâzın intikâl (geçiş) tekbîrlerinde ellerini kaldırmamıştır. Bir rivâyette kıldığı namâz sabâh namâzı olduğu hâlde Kunût duâlarını okumamış, niçin terkettiğini soranlara, “Şu makâmın sâhibi bulunan Hazret-i İmâm’a uyup huzûrlarında teeddüb ettiğim için muhâlefet etmek istemedim.” diye cevâb vermiştir.

Başka bir rivâyette de besmele-i şerîfeyi sesli söylemeyi terk eylemiş olduğu nakledilmiştir. Hâlbuki sesli kılınan namâzlarda Şâfiîler’e göre besmele sesli okunur. Fakat şu üç rivâyet arasında çelişki ve tutarsızlık bulunmadığından her birinin gerçek olması uzak bir ihtimâl değildir. Zîrâ İmâm-ı Şâfiî hazretlerinin kıldığı namâz sabâh namâzı olduğu hâlde kendi görüşüne göre sünnet olan sabâh Kunût duâsıyla berâber geçiş tekbîrlerinde el kaldırmayı terk eylemesi ve besmele-i şerîfeyi sessiz söylemesi olabilecek bir hâdisedir. Böylece rivâyet edenlerin her biri bir durumu anlatmakla yetinmiş olur. Kısaca bu kıssa İmâm-ı Şâfiî hazretlerinin de şânının yüceliğine ve hikmet-şinâslığına işâret eder. Çünkü hasedcilerin burunlarının sürtülmesi ve câhilleri irşâd için hâlin gereğine uyulması daha önemli olduğu için birçok sünnetin terkine sebeb olabilir.

(İmâm Ebû Hanîfe (r.a.),

Terc. Manastırlı İsmail Hakkı (rh.a.), 46.s.)

 

İMÂM-I A‘ZAM (R.A.)’İN BA‘ZI SÖZLERİ

“Dînî ilimlerle ilgili konuşup fetvâ verenler, şâyed Allâh ta‘âlânın kendilerine: “Benim din ve şerîatımda ne türlü hükmedip fetvâ verdiniz?” diye sormayacağını zannederlerse, gerek yüce dînin, gerekse üzerlerine yüklenilen vazîfelerin önemini kavramamış olurlar.”

“Vaktinden önce yöneticilik almaya teşebbüs eden zelîl olur.”

“Meclis âdâbından nasîbsiz olanlar, dînî ilim ve güzel ahlâk sâhiblerini değerlendiremezler.”

“Günâh işlemeyi, önceleri hamiyyet ve mürüvvetim sebebiyle zillet görerek terk ettimse de, daha sonra bu bende dînî bir görev hâlini aldı. İlim ve ma‘rifet, bir insânı harâmları işlemekten alıkoymazsa; o kimse, hüsrâna uğrayanlardan olur.”

“Yeterli olanla yetinip münâsebetleri azaltarak hislerini toplayan kimse fıkhî mes’eleleri çok kolay öğrenir.”

“Eğer büyük âlimler, Allâh (c.c.)’un velî kulları değilse; Allâh ta‘âlânın velî kullarının bulunmaması gerekirdi. Bu durumda câhiller Allâh (c.c.)’un velî kulları olamazlar.”

“İlmi, dünyâyı elde etmek maksâdıyla öğrenen, onun bereketinden mahrum kalır. Bu tür insânlar ilimde tam olarak derinleşemeyeceğinden, başkaları onun ilminden pek fazla yararlanamaz. İslâm dînini korumak niyyetiyle ilim öğrenenlerin ilmi artar ve onun inceliklerine vâkıf olur. Ayrıca onların ilminden yararlananlar çok bulunur.”

“Sözünü kesene karşılık verme, o kimsede ilim ve edeb arama.”

“Hazret-i Alî (k.v.) ile savaşanlardan, şübhesiz ki Hazret-i Alî (k.v.) daha haklıdır. Eğer Hazret-i Alî (k.v.)’in onlar hakkındaki dînî uygulamaları güvenilir rivâyetlerle bize ulaşmasaydı, muhâlifler ve isyânkârlar hakkında nasıl muâmele edilmesi gerektiğini bilemezdik.”

“Önemli bir işi araştırmak istediğin zamân çok yemek yeme ki aklın zayıflık göstermesin.”

(İmâm Ebû Hanîfe (r.a.),

Terc. Manastırlı İsmail Hakkı (rh.a.), 242.s.)

 

İMÂM-I A‘ZAM (R.A.)’İN İBÂDET

HUSÛSUNDAKİ AŞIRI GAYRETİ

İmâm Zehebî (rh.a.) der ki: “Ebû Hanîfe (r.a.)’in geceleri namâza ve teheccüde devâm ettiği tevâtür derecesinde aktarılmaktadır. Hattâ geceleri çok namâz kılmasından (ayakta durmasından) dolayı “vetedü’l-leyl” (gece kazığı) diye adlandırılmıştır.” Kırk yıl boyunca yatsı abdesti ile sabâh namâzı kıldığı ve komşularında kalb hassâsiyeti oluşturacak derecede, geceleri Allâh (c.c.) korkusundan dolayı ağladığı, güvenilir nakillerle târih sayfalarında yer almaktadır.

Ebû Mutî‘ el-Belhî (rh.a.) şöyle der: “Gecenin hangi saatinde Kâ‘be’yi tavâf etmeye gidecek olsam, Ebû Hanîfe (r.a.) ile Süfyân es-Sevrî (rh.a.)’i orada bulurdum.”

Hasan b. Ammâre (rh.a.), İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in cenâzesini yıkarken şöyle diyordu: “Allâh sana rahmet edip bağışlasın. Otuz seneden beri oruç bozmadın. Senden sonra gelenleri zahmet ve sıkıntıya soktun, ya‘ni sâdece ilimle olgunluk elde edilemeyeceğini herkese fiilen anlattın.”

Geceyi ihyâ etmeye devâm etmesinin sebebi, yolda giderken bir şahsın insânlara hitâben “İşte geceleri uyku uyumayan Ebû Hanîfe hazretleri geliyor!” dediğini işitmiş olmasıdır. Bunun üzerine İmâm Ebû Yûsuf’a şöyle demiştir: “Sübhânallâh! İşitiyor musun? Vehhâb-ı Hakîkî bize yol göstermek için şu güzel sözü, insânlar arasında nasıl yayıyor? Bu haber giderek yaygınlaşıp insânların hakkımda böyle zannettiği durumda, işin gerçeğinin böyle olmadığını Rabbimin bilmesinden dolayı ben nasıl hayâ etmeyeyim?”

İmâm Ebû Yûsuf (rh.a.) şöyle der: “İmâm-ı A‘zam efendimizin normal günlerde her gün Kur’ân’ı hatm etmek âdeti idi. Ramazân ve bayrâm günlerinde ise iki def‘a hatim yapardı. Dâimâ malını dağıtır, ilim öğrenmek husûsunda zorluklara sabreder, hakkında ne söylense tahammül eder, aslâ kızmazdı. Akşamın abdesti ile sabâh namâzını edâ ettiğini yirmi sene ben gördüm. Bizden önce bereketli sohbetlerine katılanlardan, kırk seneden beri bu şekilde olduğunu işittim.”

(İmâm Ebû Hanîfe (r.a.),

Terc. Manastırlı İsmail Hakkı (rh.a.), 163.s.)

 

 

İMÂM-I A‘ZAM (R.A.)’İN ÜSTÜN FERÂSETİ

İmâm-ı A‘zam (r.a.) bir gün arkadaşlarıyla müzâkere şeklinde ders okuduğu esnâda bir A‘râbî (Tezkire’de soru soran kişinin Hızır (a.s.) olduğu ba‘zı ulemâdan nakledilmiştir; A‘râbî kılığında görünmüşler.) gelip: “Ey İmâm! Bir vav ile mi olacak iki vav ile mi?” diye sordu. İmâm-ı A‘zam (r.a.): “İki vav ile” dedi. O kişi: “Bârekallâhü fîke kemâ bâreke fî lâ ve lâ” (Allâh ta‘âlâ iki lâ’yı mübârek kıldığı gibi seni de mübârek eylesin.) deyip oradan uzaklaştı. Öğrencileri ve arkadaşları ne soru ve cevâbdan, ne de bu duâ cümlesinden bir şey anlayamadıklarından durumu soruşturunca İmâm-ı A‘zam (r.a.) şöyle dedi: Teşehhüdü sordu. “Et-tehıyyâtü lillâhi ve’s-salavâtü et-tayyibâtü” diye, Abdullâh b. Abbas (r.a.)’in rivâyet ettiği gibi, bir vav ile mi okumak daha fazîletlidir, yoksa Abdullâh b. Mes‘ûd (r.a.)’in rivâyet ettiği üzere, “ve’s-salavâtü ve’t-tayyibâtü” diyerek iki vav ile mi okumak daha fazîletlidir?” demek istedi. Ben de: “Evet, bize göre en uygunu: İbn-i Mes‘ûd (r.a.)’in rivâyeti olup, iki vav ile okumalısın” deyince, şübhesi bertarâf oldu ve bana “âyet-i kerîme”de (Nûr s. 35.â.) zikredilen “Zeytin ağacının berekâtı gibi hayır ve bereket sâhibi olasın” diye duâ etti.

Yine bir gün İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in huzûruna örtülü bir kadın gelip büyük bir mahcûbiyetle bir tarafı al, diğer tarafı sarı renkli güzel bir elmayı önüne koydu. İmâm (r.a.), herhangi bir soru sormadan elmayı ikiye bölerek içini kadına gösterdi. Edeble sormuş olduğu sorunun cevâbını vermiş oldu. Kadın hemen evinin yolunu tuttu. Orada bulunan öğrencileri ve arkadaşları cereyân eden konuşmadan bir şey anlamadıklarından, işin gerçeğini öğrenmek istediler. İmâm-ı A‘zam (r.a.), suâli soran kadının, hayızdan kurtulup kurtulmadığından şübhe edip kuruntuya kapıldığını, kendinden ba‘zı günler kan bazen da sarı su geldiğini, bu ikisinin birden hayız olup olmadığını öğrenmek istedi. Ben de elmanın içini göstererek bunun gibi beyaz su görünmedikçe temiz olmayıp hayız durumu sayıldığını anlattım” dedi.

(İmâm Ebû Hanîfe (r.a.),

Terc. Manastırlı İsmail Hakkı (rh.a.), 232.s.)

 

İMÂM-I A‘ZAM (R.A.) MEVKÎ VE MAKAM SÂHİBLERİNDEN HEDİYE KABÛL ETMEZDİ

Tevâtür yoluyla nakledildiğine göre Ebû Hanîfe (r.a.) hazz (Hazz: Arışı ipek ve argacı yün ve tiftikten olan elbisedir. Mübah olduğundan sahâbe ve tabiîn hazretleri de giyerlermiş.) ticâretiyle uğraşarak bu san‘attaki mahâretinden dolayı gâyet mes‘ûd ve refâh içinde yaşardı. Kûfe’de ticâret merkezi olan dükkânında kendileri otururdu. Birçok ortağı olup mal almak için değişik ülkelere onlar sefer eder, elde edilen kazancın fazlasını Allâh (c.c.) yolunda dağıtır; önde gelen âlimleri, arkadaş ve öğrencilerini dâimâ nefsine tercîh ederek mürüvvetini gösterirdi. Ticâret kazancıyla yetinir, zamânının halîfe ve emirlerinden ihsân ve hediye kabûl etmezdi. Birkaç kez Halîfe Mansûr’un hediyesini kabûl etmek durumunda kalmış, ancak onları biriktirmiş ve bir gün halîfeye otuz bin dirhem hâlis gümüş sikkeyi: “Ben burada (Bağdad’da) garîb kimseyim. İnsânların emânetlerini muhafaza edecek yerim yoktur. Bunlar Beytülmâl’de dursun.” diyerek güzel bir yolla iâde etmiş. Hattâ öldüğünde olayın gerçek yüzü anlaşılarak Halîfe Mansûr: “Ebû Hanîfe (r.a.) bizi aldatmış.” diye şaşkınlığını ifâde etmiştir.

Bir def‘asında da adı geçen halîfe ile eşi arasında düşmânlık ortaya çıktı. Eşinin arzusu üzerine Ebû Hanîfe (r.a.) hakem ta‘yîn edilmişti. Kendisi, perde arkasından dinlediği hâlde, Halîfe: “Nikâhla kaç hâtunun bir arada bulunması câizdir?” diye sorunca, İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Dört” cevâbını verdi. “Câriyelerden kaç?” deyince: “Dilediği kadar” dedi. “Bu sözün aksine inanan var mıdır?” deyip İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Hayır” deyince eşine hitâben: “Şerîatın hükmünü işitiyor musun?” dedi. Bunun üzerine İmâm-ı A‘zam (r.a.) şöyle dedi: “Ey mü’minlerin emîri! Fakat bu dediğimiz hep kadınlar arasında adâlet edebilenler içindir. Çünkü Allâh ta‘âlâ: “Haksızlık yapmaktan korkarsanız, bir tane alın!” buyurmuştur. Şerîatın edebiyle edeblenmek herkese lâzımdır.” Bunun üzerine Mansûr susmayı tercîh etti. İmâm-ı A‘zam (r.a.) oradan ayrıldığında eşi tarafından güzel hediyeler takdîm edildiyse de kabûl etmeyerek: “Ben yüce dînin gereğini açıkladım. Kimseye yakın olmak ve dünyâlıktan faydalanmak istemedim.” dedi.

(İmâm Ebû Hanîfe (r.a.),

Terc. Manastırlı İsmâil Hakkı (rh.a.), 240-241.s.)

 

İMÂM-I A‘ZAM (R.A.)’İN ÜSTÜN SEZGİLERİ

Abdullâh b. El-Mübârek (rh.a.), İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e şöyle bir soru sordu: “Et pişirilen tencereye bir kuş düşüp ölse, ne lâzım gelir?” İmâm-ı A‘zam (r.a.) arkadaşlarına hitâben: “Bu mes’elenin cevâbını siz nasıl bilirsiniz?” buyurdu. Dediler ki: “İbn-i Abbas (r.a.)’den rivâyet olunduğu üzere etin suyu dökülür; fakat etin kendisi yıkandıktan sonra yenilir.” İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Evet. Düşme, tencere kaynamadan önce gerçekleştiyse böyle olması gerekir. Ancak kaynarken vukû‘ bulmuşsa etin dahî atılması gerekir.” Abdullâh (rh.a.): “Acaba niçin?” deyince şöyle cevâb verdi: “Kaynar hâlde iken düşerse kuşun pisliği etin içine nüfûz eder, bu sebeble artık temizlenmesi mümkün olmaz.”

[Tavuk türünden olan hayvânların -kesilip içi temizlenmeden- önce tüylerinin yolunması için kaynar suyun içine bırakılması da böyledir.] Ebû Hanîfe (r.a.)’in arkadaşları bu açıklamaya karşı diyecek bir söz bulamadılar.

Birisi, gömmüş olduğu bir malın yerini unutup İmâm-ı Azam (r.a.)’e danıştı. Şöyle dedi: “Bu husûs fıkha dâir bir mes’ele değildir ki sana yol göstereyim. Fakat git, bu gece sabâha kadar namâz kıl. Elbette hatırlarsın.” O kişi namâza başladı. Daha gecenin bir çeyreği olmadan gömdüğü yer hâtırına geldi. İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e durum aktarılınca: “Ben bildim; şeytân seni bir gece sabâha kadar namâz kılmaya bırakmaz. Fakat sen hatırlayınca, Allâh (c.c.)’e şükür için namâzı terk etmemeliydin” dedi.

Bir kimsenin evine hırsızlar girip, mal ve eşyâsını aldıktan sonra, kimseye söylemeyeceğine üç talâkla yemîn verdirdiler. Ertesi gün eşyânın satılığa çıkarıldığını gözüyle gördüğü hâlde sesini çıkaramadı. Varıp İmâm-ı A‘zam (r.a.)’den fetvâ istedi. Şu tavsiyeyi aldı: “Köyün reîsinin emriyle bütün ahâlî bir yere toplansın. Sonra, birer birer çıkacakları kapının yanında sen durursun. Her geçen şahıs hakkında: “Senin hırsızın bu mudur?” diye sana sorsunlar. Sıra hırsızlara geldiği zaman susmayı tercîh edersin. Böylece hem yemîninde durmuş olursun, hem de istenilen elde edilmiş olur.”

(İmâm Ebû Hanîfe (r.a.),

Terc: Manastırlı İsmail Hakkı (rh.a.), 209.s.)

 

İMÂM-I A‘ZAM (R.A.)’İN FERÂSETİ -1

Kadılık makâmı teklîf edilmek için Süfyân, Mis‘ar b. Kidâm ve Şerîk (rh.a.e.) ile berâber İmâm-ı A‘zam (r.a.), Halîfe Mansûr’un huzûruna çağrıldığı zaman, yolda giderken arkadaşlarına şöyle dedi:

“Ben hakkımızda bir tahmînde bulunayım: Halîfe’nin huzûruna vardığımızda ben bir hîle ile, Mis‘ar da delîlik numarasıyla kendimizi kurtarırız. Süfyân ise oraya varmadan yolda firâr eder. Bu teklîfi içimizde ancak Şerîk zorunlu olarak kabûl eder.”

Gerçekten de öyle oldu. Yolda giderken Süfyân es-Sevrî (rh.a.) abdest tazelemek için arkadaşlarından ayrılarak su kenârında bulunan bir bahçeye girdi. Muhâfız olarak görevlendirilen asker ise duvarın arkasında bekliyordu. Süfyân (r.a.), tesâdüfen nehirden geçmekte olan ot yüklü bir gemide bulunan yolculara: “Beni boğazlamaya kasdeden düşmânım şu duvarın arkasına gizlendi; şimdi üzerime hücûm edecek” diyerek -Süfyân (rh.a.), bu sözü “Kim kadı ta‘yîn edilirse, bıçaksız kesilmiştir.” hadîs-i şerîfini düşünerek söylemiş olmalıdır- sığınma isteyince, gemidekiler hâline acıyarak Süfyân (r.a.)’i gemiye aldılar. Gemi bir hayli açıldıktan sonra kendisini bekleyen muhâfız, künyesiyle birkaç def‘a seslendi; cevâb alamayınca bahçeye girmek zorunda kaldı. Süfyân (r.a.)’i bulamayınca, üzüntü ile geri döndü.

Diğer üç arkadaş Halîfe Mansûr’un huzûruna çıktıklarında Mis‘ar hemen Halîfe ile musâfaha edip “Ey mü’minlerin emîri! Nasıl geçinirsiniz? Câriyeleriniz iyiler mi? Atlarınız, develeriniz nicedir? Beni kadılık makâmına geçirir misiniz? Kadılık ne iyi şeydir.” yollu münâsebetsiz sözlere başlayınca, Halîfe’nin yanındaki mâbeyincilerinden biri: “Efendim, bu mecnûn olmalıdır.” dedi. Halîfe de onu tasdîk ederek Mis‘ar (rh.a.)’i dışarıya çıkarttı.

Ardından Ebû Hanîfe (r.a.)’i çağırdı.

(İmâm Ebû Hanîfe (r.a.),

Ter. Manastırlı İsmail Hakkı (rh.a.), 187.s.)

 

İMÂM-I A‘ZAM (R.A.)’İN FERÂSETİ -2

Ebû Hanîfe (r.a.) Halîfe’nin yanına gidince: “Ben Nu‘mân b. Sâbit b. Memlûk’um. Aynı zamânda esnafım, ipekçilikle uğraşmaktayım. Kûfe halkı benim gibi esnaftan sayılan bir kölezâdenin kadı olmasından hoşnûd olmaz zannederim” dedi. Halîfe de “Pek doğru söyledin.” diyerek Ebû Hanîfe (r.a.)’in bu göreve gelmek istememesini kabûl etti.

Ardından Şerîk (rh.a.)’i hiç konuşturmadı. “Senden başka kimse kalmadı.” diyerek onun Kûfe kadısı olmasını emretti.

“Efendim, benim unutkanlığım çoktur” deyince:

“Günlik çiğnemeye devâm edersin” dedi.

“Benim biraz hafîfliğim vardır” dediyse de Halîfe:

“Hüküm vermek için makâmına oturmadan fâlûze pişirtip yersin” dedi. Sonra Şerîk (rh.a.):

“Giden gelen kimi haksız görürsem mahkûm ederim. Ben hatır gönül tanımam” dedi. Halîfe de:

“İstersen benim oğlumun aleyhine hüküm ver; senin hükmüne kimse müdâhale edecek değildir” dedi. Bunun üzerine Şerîk (rh.a.) kaçmak için bir kurtuluş yolu bulamadığından kadılık görevini kabûl etmeye mecbûr oldu ve Ebû Hanîfe (r.a.)’in sözü tamâmiyle yerini buldu.

İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in ferâsetine dâir meşhûr hikâyelerden biri de şudur:

Bir gün Ebû Hanîfe (r.a.)’in arkadaşlarından hiçbirisinin tanımadığı bir kişi mescidin önünden geçiyordu. İmâm-ı A‘zam (r.a.):

“Onun yabancı ve ilkokul öğretmeni olduğunu, yeni içinde tatlı bir şey sakladığını zannediyorum” dedi. Araştırdılar, gerçekten öyle birisi olduğu anlaşıldı. Bunu, nasıl anladığı sorulunca:

“Sağa sola bakmasından yabancı olduğunu, gelip geçen çocuklara bakınmasından öğretmen ve yeni üzerine sineklerin konmasından da tatlı bir şey taşıdığını anladım.” dedi.

(İmâm Ebû Hanîfe (r.a.),

Terc. Manastırlı İsmail Hakkı (rh.a.), 188.s.)

 

İMÂM-I A‘ZAM (R.A.)’İN

ELAÇIKLIĞI VE CÖMERTLİĞİ

Târihçilerin hepsi şöyle der: Ebû Hanîfe (r.a.) insânların en cömerti idi. Gerek arkadaşlarına, gerek kendisine başvuran diğer insânlara karşı cömertliği tasavvur edilemeyecek ölçüde idi. İhtiyâç sâhiblerini evlendirir, gerekli olan şeyleri evlerine gönderirdi. Bir gün aynı mecliste oturduğu kişilerden birinin üzerindeki elbisesini eskimiş görünce, ona insânlar dağılıncaya kadar beklemesini söyledi. Sonra “Minderin altında bulduğunu al da biraz süslen!” dedi. İşâret ettiği paranın mikdârı ise bin dirhemden daha az değildi.

İmâm Ebû Yûsuf (rh.a.)’den nakledilmiştir: İmâm-ı A‘zam (r.a.)’den ne istense verirdi. Biricik oğlu Hammâd, Fâtihâ sûresini öğrendiğinde hocasına beş yüz, başka rivâyette bin dirhem gönderdi. Hocasının: “Ben ne hizmette bulundum da bana böyle yüklü mikdârda bir para göndermiş.” dediğini duyunca yanına çağırtmış ve “Sen oğluma öğretmiş olduğun Kur’ân-ı kerîmi az mı zannediyorsun? Vallâhi eğer hazırda bulunmuş olsaydı Kur’ân-ı kerîme saygı için daha fazlasını verirdim.” demiştir.

Şakîk (rh.a.) der ki: “İmâm Ebû Hanîfe (r.a.) ile bir gün yolda berâber gidiyorduk. Uzaktan İmâm (r.a.)’i görüp de başka sokağa sapan bir adamı yanına çağırdı. Yoldan sapmasının sebebini sordu. “Efendim, size on bin dirhem borcum var. Arası çok açıldığı hâlde ödeyemediğimden sizden utandım ve gizlenmeye çalıştım” demesi üzerine İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Sübhânallâh! Sen bu derece sıkıntıya düştün mü? Burada bulunanlar şâhid olsunlar, alacağım olan meblâğı tamâmen sana bağışladım. Bundan böyle rahat ol, fakat bu âna kadar ben isteyeceğim diye korkup rahatsız olduğuna üzüldüm. Senden beni bağışlamanı ricâ ederim.” dedi. İşte Ebû Hanîfe (r.a.)’in gerçekten zühd ve cömertlik sâhibi olduğunu daha o zamândan anladım.”

(İmâm Ebû Hanîfe (r.a.),

Terc. Manastırlı İsmail Hakkı (rh.a.),  176.s.)

 

İMÂM-I A’ZAM (R.A.) HAZRETLERİ,

BU MERTEBEYE NASIL ULAŞMIŞLARDIR?

Ebû Hanîfe (r.a.)’e “Bu mertebeye nasıl ulaştın? demişler de: “İfadede cimrilik etmedim, istifadeden de çekinmedim” diye cevâb vermişler.

Mis’ar bin Kidam (r.a.) “Her kim, kendisiyle Allâh te’âlâ arasına Ebû Hanîfe’yi koyarsa korkmayacağını umarım” demiştir ve bu bâbda şu beyitleri söylemiştir: “Bana kıyâmet gününde Allâh’ın rızası için sayacağım hayırlar namına mahlûkatın en hayırlısı Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin dîni, ondan sonra Ebû Hanife’nin mezhebine itikâdım yeter.”

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizden rivayet olunmuştur ki: “Şüphesiz Âdem, benimle iftihâr etmiştir, ben de ümmetimden ismi Nu’man, künyesi Ebû Hanife olan bir zât ile iftihar edeceğim. O ümmetimin kandilidir.” diye buyurmuşlardır. Yine Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizden rivayet olunduğuna göre “Sâir Peygamberler benimle iftihâr edecekler, ben de  Ebû Hanîfe ile iftihâr edeceğim. Her kim onu severse beni sevmiş; kim ona buğz ederse bana buğz etmiş olur.” buyurmuşlardır. Ebû’l Leys (r.h.)’in Mukaddimesi şerhi “Takdime”de de böyle denilmektedir. “Ez-Ziyâü’l-Ma’nevî” adlı eserde deniliyor ki “İbni’l Cevzî’nin bu hadîs hakkında “uydurmadır” demesi bir taassubdur. Çünkü bu hadîs, muhtelif yollardan rivâyet olunmuştur.”

“Et-Ta’lîm” adlı eserde “Cimrilik etmedim, istifâdeden de çekinmedim” sözünü İmâm-ı Ebû Yûsuf (r.a.)’in söylediği bildiriliyor. Sonra şöyle devam ediliyor: Ebû Hanîfe (r.a.)’e: “Bu ilme ne ile ulaştın?” denildiğinde: “İlme ancak çaba sarf etmekle ve şükürle nâil oldum. Bu fıkıh ve hikmeti anlayıp muvaffak oldukça “elhamdülillâh!” dedim ve ilmim arttı.” diye cevâb vermişlerdir.

Mis’ar bin Kidam (r.a.)’in “Korkmayacağını umarım” demesi, “O kimse, imâm, âlim ve sağlam itikâdlı bir müctehide uyduğu içindir. Her kim bir âlimi taklîd ederse Allâh’a sâlim olarak kavuşur” demektir.

(İbn-i Âbidîn, Tercüme: Ahmed Dâvûdoğlu (r.h.), 1.c., 58.s.)

 

İMÂM-I A’ZAM VE İMÂM-I ŞÂFİÎ (R.A.)

İbn-i İdris -sahih nakle göre- latîf hikmetleri meyanında şunu söylemiştir: “İnsanlar fıkıhda İmam Ebû Hanîfe fıkhının ıyalidirler. Ebû Hanîfe (r.a.)’in kavlini reddedene Rabbimiz, kumların sayısınca lânet eylesin.”

İbn-i İdris’den murad; İmam Şafiî (r.a.)’dir. İsmi Muhammed b. İdris eş-Şafiî el-Kureşî’dir. İbn-i Hacer’in beyânına göre İmam Şafiî, “Her kim fıkıhda derinleşmek isterse o kimse Ebu Hanîfe’nin ıyalidir. Çünkü o kendisine fıkıh ihsan edilenlerdendir” demiştir. Bu sözü İmam Şafiî’den Harmele rivayet etmiştir.

Rebî’in rivayetine göre ise İmâm Şafiî, “İnsanlar fıkıhda Ebû Hanîfe’nin ıyalidir. Ben ondan daha fakih kimse görmedim” demiştir. İmâm Şafiî’nin; “Bir kimse Ebû Hanîfe’nin kitablarına bakmazsa ne ilimde derinleşir, ne fakih olur” dediği de rivâyet olunmuştur.

Musannif latîf hikmetleri açıkça beyan etmemişse de onlardan bazıları; halkı İmâm-ı A’zam (r.a.) mezhebine teşvik, onu ayıplayanlara red cevâbı, bu büyük İmâm hakkındaki kanâati beyan ve geçmişlerin faziletini ikrar gibi şeylerdir.

Iyalden murad; bir kimsenin geçimlerini sağladığı çoluk çocuğu ve aile efradıdır.

İmam Şafiî’nin lanet ettiği kimseler, Ebû Hanîfe (r.a.)’in ahkâm-ı şer’iyye bâbındaki sözlerini hakaretle reddedenlerdir. Lâneti hak eden bunlardır. Yoksa mücerret istidlal hususunda ona ta’n edenler la‘nete müstahak değillerdir. Çünkü büyük imamlar birbirlerinin kavillerini reddede gelmişlerdir. Ebû Hanîfe hazretlerinin şahsına ta’n etmek de lânete sebeb olamaz. Bu nihayet haram işlemekten ibarettir, laneti gerektirmez. Ancak Şafiî’nin sözünde muayyen bir şahsa lanet yoktur. Onun sözü yalancılara ve emsali âsîlere yapılan lânet kabilindendir. Bunu iyi anlamalı!                       (İbn-i Âbidîn, 1.c., 74.s.)

 

İMÂM-I A‘ZAM (R.A.)’İN VASİYETİNDEN

Bin yüz beş hadis içinden toplayıp seçtiğim şu beş hadisi şeriflerle amel etmelisin:

1- “Ameller (Kıyamet ve kabûlü itibarı ile), niyetlere bağlıdır. Her kişinin niyet ettiğinde ise (iyi veya kötü), eline geçecek olan da odur…” (Buhârî, Müslim)

2- Kişinin (dünya ve âhirete yaramayan) mâlâyânîyi (lüzumsuz söz ve ameli) terketmesi, İslâmın (Müslümanlığın) güzelliğindendir.” (Tirmizî)

3- “Hiç biriniz, kendi nefsi için sevdiği şeyi mü’min kardeşi için sevmedikçe mü’min (i kamil) olamaz.” (Buhârî, Müslim)

4- “Şübhesiz helâl belli, haram bellidir. İkisi arasında da (helâl mi, haram mı belli olmayan bir takım) şübheli şeyler vardır ki, çok kimseler onları bilmezler. Binaenaleyh şübheli şeylerden her kim sakınırsa, dînini ve ırzını kurtarmış olur.

Eğer şübheli şeylerin içine dalarsa, haramın da içine dalmış olur. Böyle kişi tıpkı (içine girmek yasak edilen) korunun etrafında davar otlatan çoban gibidir ki, sürüsünü o koruya (kaçırıp) otlatmak tehlikesi karşısında bulunur.

Haberiniz olsun! Her padişahın bir korusu olur biliniz ki, Allah (c.c.)’ün korusu da haram ettiği şeylerdir.

Uyanınız! Cesedin içinde bir et parçası vardır ki, o et parçası iyi olursa, bütün cesed iyi olur. O et parçası bozuk olursa, bütün cesed bozuk olur. İşte o (et parçası) kalbdir.” (Buhârî, Müslim)

5- “Müslüman o kimsedir ki, Müslüman elinden ve dilinden sâlim olurlar.” (Buhârî)

(İmam-ı A‘zam (r.a.), Müslümanlara Vasiyeti, 56-57.s.)

 

İMÂM-I A’ZÂM (R.A.)’IN İLİMDEKİ ÜSTÜNLÜĞÜ

İmâm-ı Â’zam (r.a.) Kelâm ilminde ve i’tikâd bilgilerinde Ehl-i

sünnetin reîsidir.  Fıkıh ilmindeki çok geniş bilgisini ve kıyasdaki

harikulâde kuvvetini ve akıllara hayret veren üstünlüğünü bildi-

ren kitaplar sayılamayacak kadar çoktur.

Tefsîr ilminde, müfessirlerin başı, üstadı derecesinde idi.

Âyet-i kerîmelerde bildirilen hükümleri ve derin incelikleri an-

lamak ve anlatmak husûsunda müctehidlerin en başta geleni-

dir. Bu bakımdan tefsîr ilminde yüksek derecededir. Kur’ân-ı

kerîmde i’tikâda, ibâdetlere, muamelelere ve diğer husûslara

ait binlerce meseleyi anlamıştır.

Hadîs ilminde ise büyük bir muhaddis ve derin ilim sahibi

idi. İmâm-ı Zehebî ve İbni Hacer-i Mekkî (r.aleyh) buyuruyor-

lar ki; “İmâm-ı Â’zam Ebû Hanîfe (r.a.) hadîs âlimi idi. Dört bin

âlimden hadîs aldı. Bunlardan üç yüzü Tâbiînin hadîs âlimi idi.”

Abdullah İbni Mübârek diyor ki, “Fıkıh ilminde Ebû Hanîfe (r.a.)

gibi mütehassıs görmedim.” Ebû Yûsuf (r.aleyh) buyuruyor ki,

“Hadîs ilminde Ebû Hanîfe (r.a.) gibi derin bilgi sahibi olan kim-

seyi görmedim. Hadîs-i şerîfleri açıklamakta onun gibi bir âlim

yoktur.” Büyük âlim ve müctehid Süfyân-ı Sevrî (r.aleyh) buyu-

ruyor ki, “Bizler, Ebû Hanîfe (r.a.)’in yanında, doğan kuşu ya-

nındaki serçeler gibi idik. Ebû Hanîfe (r.a.), âlimlerin önderidir.”

Âli bin Âsım (r.aleyh) diyor ki, “Ebû Hanîfe (r.a.)’in ilmi,

zamanındaki âlimlerin ilimleri toplamı ile ölçülse, Ebû Hanîfe

(r.a.)’in ilmi fazla gelir.” Yezîd bin Hârun diyor ki, “Bin âlimden

ders aldım. Bunların arasında Ebû Hanîfe (r.a.) gibi vera’ sahibi

olanını ve aklı, O’nun aklı kadar çok olanını görmedim.”

Ebû Bekr ibn Atîk (r.aleyh) diyor ki: İmâm-ı A‘zam beş yüz

bin mes’ele va‘z etti (ortaya koydu).

Fudayl bin İyâz (r.aleyh) dedi ki: Hazret-i İmâm fıkıh ile

ma‘rûf (bilinir), verâsı ile meşhûr, mal bakımından zengin ve

talebelerine fazîlet ve ihsânı da çoktu. Gece ve gündüz ilim öğ-

renmekte sabr-u sebât ederdi. Az konuşur ve çok sükût ederdi.

Hakka kılavuzlaması çok güzeldi. Sultanlardan bir şey almak-

tan şiddetle sakınırdı.

(İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, 2.c., 240-243.s.)

 

 

 

 

İMÂM A‘ZAM (R.A.)’IN CÖMERTLİKLERİ

 

Süfyân b. Uyeyne (r.h.) der ki: “Ebû Hanîfe (r.a.) çok

tasadduk ederdi. Ticâretten elde ettiği kazancın hepsini

infâk eder, bir habbesini bile yanında tutmazdı. Bir kere-

sinde bana o kadar çok hediye gönderdi ki şaşırıp kaldım.

Talebelerinden birine bunu söylediğimde, “Sen Sa‘îd b. Ebî

Arûbe’ye gönderdiği hediyeleri görmüş olsaydın, daha çok

şaşırırdın” dedi. Zamanındaki muhaddislerin her birine bu

şekilde ikrâm ederdi.

Şakîk (rh.a.) der ki: “İmâm A‘zam Ebû Hanîfe (r.a.) ile

bir gün yolda berâber gidiyorduk. Uzaktan İmâm-ı A‘zam

(r.a.)’i görüp de başka sokağa sapan bir adamı yanına ça-

ğırdı. Yoldan sapmasının sebebini sordu. “Efendim, size on

bin dirhem borcum var. Arası çok açıldığı hâlde ödeyeme-

diğimden sizden utandım ve gizlenmeye çalıştım” demesi

üzerine İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Sübhânallah! Sen bu derece

sıkıntıya düştün mü? Burada bulunanlar şâhid olsunlar,

alacağım olan meblâğı tamâmen sana bağışladım. Bundan

böyle rahat ol, fakat bu ana kadar ben isteyeceğim diye

korkup rahatsız olduğuna üzüldüm. Senden beni bağışla-

manı ricâ ederim” dedi. İşte İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in gerçek-

ten zühd ve cömertlik sâhibi olduğunu daha o zamandan

anladım.”

Şüreyk (r.h.) da İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in ilim öğrettiği tale-

belere çok ikrâmda bulunduğunu, hattâ çoluk çocuklarının

ihtiyâçlarını bile karşıladığını ve eğitimini tamâmlayanlara

en büyük zenginliğe eriştikleri müjdesini verdiğini anlatır.

Bir def‘a İbrâhîm b. Uyeyne (r.h.) dört bin dirhemden

fazla bir borcundan dolayı tutuklandığında, kurtulması için

kardeşlerinden biri sevdiklerinden para toplamaya başlar.

Birçok kişiyi gördükten sonra İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in ya-

nına varır ve maksadını açıklar. İmâm-ı A‘zam (r.a.) toplan-

mış olan paraların İbrâhîm’e verilmesini söyler ve borcun

tamâmını kendisi üzerine alır.

(İbn-i Hacer El Heytemi (rh.a.), İmam Ebû Hanife (r.a.), 182-185.s.)

 

 

 

İMÂM-I A‘ZAM (R.A.)’IN ALLAH KORKUSU

Esed b. Amr (rh.a.) şöyle derdi: “Ebû Hanîfe (r.a.)’in ge-

celeyin inilti ve ağlaması komşuları tarafından işitilir ve hâline

acınırdı.”

Vekî‘ (rh.a.), İmâm-ı A‘zam (r.a.)’i bize tanıtırken şunları

söyler: “Vallâhi emânet sâhibi idi. Gönlünde Allah (c.c.)’un bü-

yüklüğü ve azâmeti yer etmişti. Allah (c.c.)’un rızâsını her şeye

tercîh eder, her tarafını kılıçla kuşatsalar yine hakkı söyler ve

onu uygulardı. Allah (c.c.) O’na rahmet etsin ve O’ndan râzı

olsun.”

Ebü’l-Ahvas (rh.a.) dedi ki: “Ebû Hanîfe (r.a.)’e üç güne ka-

dar öleceği bildirilseydi, sürekli yapmakta olduğu amellerine kıl

kadar bir şey ilâve etmeye gücü yetmezdi.”

Yahyâ b. Sa‘îd Hazretleri de İmâm-ı A‘zam (r.a.)’i anlatır-

ken şöyle der: “Görünüşünde takvâ nûru parlar, çok ibâdet

etmekten herkesi kendisine hayrân ederdi. Hattâ bir gece

namâzda “Kıyâmet onların azâb ile va‘d edildikleri gündür.

O ne korkunç ve acı bir gündür!” (Kamer s. 46) âyetini oku-

muş, ağlayıp yalvararak sabahlamış, bir gece de “Çoklukla

övünmek sizi o kadar meşgûl etti ki…” (Tekâsür s. 1) âyetiyle

sabahı etmişti.”

Bir mes’elede kendisine zorluk çıkınca talebelerine şöyle

derdi: “Mutlakâ işlediğim bir günahdan ötürü bende bu husûsta

yanılgı ortaya çıktı.” Hattâ bazen abdest alarak iki rek‘at namâz

kıldıktan sonra tevbe eder ve Allah (c.c.)’nün lûtfu ile zor olan

mes’ele kolayca hallolurdu. Bunun üzerine “Buna sevindim;

çünkü tevbemin kabul edildiğine dâir bir emâre ortaya çıktı”

derdi.

İbnü’l-Mu‘temir (rh.a.) ile bir gün gizlice konuşarak mescid-

de ağladığı görüldü. Sonra bir münâsebetle çok ağlamasının

sebebi sorulunca, “Zamânımızın durumu ve kötülerin doğrula-

ra galebe etmesini hatırlayarak ağlaştık.” diye cevab vermiştir.

Bazan geceleyin ağladığında yağmur gibi gözyaşlarının hasır

üzerine döküldüğü işitilirdi. Ağladığının izleri dâimâ gözlerinde

ve iki yanağında görünürdü.

(İbn-i Hacer El Heytemi (rh.), İmâm Ebû Hanîfe (r.a.), 173-177.s.)

 

İMÂM-I A‘ZAM (R.A.)’IN İBÂDET HUSUSUNDAKİ

ÜSTÜN GAYRETİ

İmâm Ebû Yûsuf (rh.a.) şöyle der: “İmâm-ı A‘zam (r.a.)

efendimizin normal günlerde her gün Kur’ân’ı hatmetmek

âdeti idi. Ramazân ve bayrâm günlerinde ise iki def‘a ha-

tim yapardı. Dâimâ malını dağıtır, ilim öğrenmek husûsunda

zorluklara sabreder, hakkında ne söylense tahammül eder,

aslâ kızmazdı. Akşamın abdesti ile sabah namazını edâ et-

tiğini yirmi sene ben gördüm. Bizden önce bereketli sohbet-

lerine katılanlardan, kırk seneden beri bu şekilde olduğunu

işittim.”

Fadl b. Dükeyn (rh.a.) şöyle demiştir: “Tâbiînin büyükle-

rinden ve diğer önde gelen âlimlerden birçok kimseyle kar-

şılaştım, ancak Ebû Hanîfe (r.a.)’den daha fazla namaz kı-

lanı görmedim. Namaz için hazırlandığı zaman huşûunu ve

ağlamasını görenler, Allah (c.c.) korkusu taşıdığına hemen

hükmederlerdi. Hatta bir gece namazda Kur’ân-ı Kerîm’i ba-

şından okumaya başlamış, “Allah lûtfedip bizi kavurucu

azâbdan korudu” (Tûr s. 27) Âyet-i Kerîmesi’ne gelince bu

âyeti tekrâr etmeye başlayıp sabah ezânları okununcaya

kadar o şekilde devâm etmiştir.”

Hâfız b. Ebî Dâvud (rh.a.) der ki: “Mekke-i Mükerreme’de

bulunduğum esnâda Ebû Hanîfe (r.a.) kadar hem tavâf ve

namaz meşakkatine hem de ders okutup fetvâ vermek kül-

fetine sabır ve tahammül eden bir başka kimse görmedim.

Gece ve gündüz âhiret kurtuluşu ve orada derece elde et-

meyi isterdi. On gün geceleriyle birlikte yanından ayrılma-

dım. Ne gecelerde uyuduğunu, ne de gündüz tavâf namazı

ve ilim öğretmek ibâdetinden geri kaldığını gördüm.”

Hasan b. Ammâre (rh.a.), İmâm-ı A‘zam (r.a.)’In

cenâzesini yıkarken şöyle diyordu: “Allah sana rahmet edip

bağışlasın. Otuz seneden beri oruç bozmadın. Senden son-

ra gelenleri zahmet ve sıkıntıya soktun, yani sâdece ilimle

olgunluk elde edilemeyeceğini herkese fiilen anlattın.”

(İbn-i Hacer El Heytemi (rh.a.), İmâm Ebû Hanife (r.a.), 169 -171.s.)

 

İMÂM-I A‘ZAM (R.A.)’IN DİLİNİ KORUMASI

İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in yanına ne zamân birisi gelip de

“Dünyâda şöyle olmuş böyle olmuş” diyecek olsa, “Bu

lüzûmsuz sözleri bırak da şu ihtilâf konusu olan mes’eleye

dâir sen de bir şey söyle bakalım!” derdi. Dâimâ talebe-

lerine şöyle nasîhat ederdi: “İnsanlara fayda vermeyecek

konuları anlatmakla meşgûl olmayın. Hakkımızda kötü

söz söyleyenleri Allah (c.c.) bağışlasın, güzel söz söyle-

yenleri de merhametine eriştirsin. İnsanları kendi hâline

bırakın da dînde fakîh olmaya çalışın. Bir gün olur bizi

sevmeyenler bile bize mürâcaat etmeye mecbûr olurlar.”

İbnü’l-Mübârek (rh.a.) bir gün Süfyân es-Sevrî (rh.a.)’e

“Ebû Hanîfe (r.a.)’in insanları gıybet etmekten son dere-

ce sakındırdığını, hattâ kendisine açıkça düşmanlık bes-

leyenleri bile gıybet etmediğini işittim” deyince Süfyân

es-Sevrî (rh.a.) şöyle der: “Elbette! İyilikleri mahvedip

yok eden gıybet gibi şeylerden kaçınan kimsenin, dostla-

rını gıybet edip kınamaktan çok daha fazla düşmanlarını

kınamaktan kaçınması gerekir. Böylelikle iyiliklerini onla-

ra takdîm edip onları faydalandırmış olmasın. İnsanların

en akıllısı olan Ebû Hanîfe (r.a.)’in bu inceliğe herkesten

daha çok özen göstereceğine şüphe yoktur.”

Şüreyk (rh.a.), İmâm-ı A‘zam (r.a.)’i anlatırken şöyle

der: “Uzun süre susan, aşırı derecede akıllı, idrâki keskin,

az münâkaşa eden ve az konuşan bir kişi idi. “İnsanlar si-

zin hakkınızda yerli yersiz söz söylüyorlar, savunmak için

siz kimse hakkında konuşmuyorsunuz” denildiğinde, “Bu

Allah (c.c.)’nün bir fazlıdır, dilediğine verir” demiştir.”

Damre (rh.a.) şöyle der: “İmâm-ı A‘zam (r.a.), doğru

sözlü olup ömründe kimseye kötü söz söylemediğine

âlimler ittifâk etmiştir. Güzel huylu ve iyi ahlâklı kişiler

arasında benzeri az bulunur bir kişiydi.”

(İbn-i Hacer El Heytemi (rh.a.), İmâm Ebû Hanîfe (r.a.), 178-181.s.)

 

İMAM-I A’ZÂM (R.A.)’İN İLİMDEKİ DERİNLİĞİ

İslâm âlimleri, İmâm-ı A’zam (r.a.)’ı bir ağacın gövdesine,

diğer âlim ve evliyâyı da bu ağacın dallarına benzetmişler,

O’nun her bakımdan büyük ve üstün olduğunu, diğerlerinin

ise bir veya birkaç bakımdan büyük kemâlâta (olgunluklara,

üstünlüklere) erdiklerini belirtmişlerdir.

İslâm dünyâsında ilimleri ilk defa tedvin ve tasnif eden

O’dur. Din bilgilerini (Kelâm, Fıkıh, Tefsîr, Hadîs v.s.) isimle-

ri altında ayırarak bu ilimlere ait kaideleri tesbit etti. Böylece

O’nun asrında zuhur eden eski Yunan felsefesine ait kitap-

ların tercüme edilmesiyle birlikte, bu kitaplarda yazılı bozuk

sözlerin, fikirlerin din bilgileri arasına karıştırılmasını ve İslâm

dînine bid’atlerin sokulması tehlikesini bertaraf etti. İmâm-ı

A’zam (r.a.)’dan önce İslâmiyet’in ilk yıllarında ilimlerin tasnifi

yolunda herhangi bir çalışmaya ihtiyâç duyulmamıştır. Çün-

kü ilk asırlarda yaşıyan sâlih ve temiz müslümanların ilimleri,

başta din bilgileri olmak üzere son derece berrak ve mükem-

mel idi. Dînî ilimler, İslâm âlimlerinin sözlerinde, eserlerinde

ve müslümanların günlük hayatlarında mevcuttu.

Bu bilgilere Yunan felsefesi, Hıristiyanlık, Yahudilik, Hint

inançları; İslâmiyet’i içten yıkmaya çalışanlar tarafından ka-

rıştırılmak istenince, yüksek din bilgilerini tasnif ederek kitap-

lara geçirmek bir mecbûriyet hâlini aldı. İmâm-ı A’zam (r.a.)

hazretleri bu çok mühim vazîfeyi mükemmel bir şekilde ye-

rine getirerek, o asırda tartışmaları yapılan konularda ve din

bilgisi az olan müslümanlar arasında yayılmasına çalışılan

kimselere cevap vermiştir. Bununla beraber fıkıh ilminde de

derinleşerek bu ilmin kurucusu olmuştur. Kendisinden son-

raki asırlarda gelen müslümanların İslâmiyeti her bakımdan

doğru, berrak haliyle öğrenmelerine ve böylece inanmalarına

vesile olmuştur.

İmâm-ı Â’zam (r.a.) kendi zamanında ve daha sonra yeti-

şen mezhep imâmları, İslâm âlimleri, evliyânın büyükleri tara-

fından da ta’zîm ve şükranla yâd edilmiş, Ehl-i Sünnet’in reisi

ve İmâm-ı A’zam (En Büyük İmâm) adıyla anılmıştır.

(İslam Âlimleri Ansiklopedisi 2.c.

 

 

İMÂM-I A’ZAM (R.A.)’IN İRTİHÂLLERİ

Halîfe Ebû Ca‘fer, Ebû Hanîfe (r.a.)’i Bağdât’a çağırdı

ve dedi ki: “Ey müslümanların imâmı, sizin Bağdât’a ka-

dıların kadısı olmanızı ve diğer şehirlerdeki kadıların sizin

denetiminizde olmasını, istediğinizi kadı yapmanızı iste-

mediğinizi de görevden almanızı gönlüm istiyor” dedi. Ebû

Hanîfe (r.a.) dedi ki: “Ben kadılığa lâyık değilim”. Halîfe: Ni-

çin lâyık değilsin? dedi. Ebû Hanîfe (r.a.): “Bu sözüm doğru

ise hakîkat lâyık değilim. Eğer bu sözüm yalan ise yalancı

kişi zâten kadı olamaz” dedi.

Halîfe öfkelenerek: “Vallâhi sen kadılığı kabûl etmezsen

seni zindana atacağım ve sana eziyet edeceğim.” dedi. Ebû

Hanîfe (r.a.) ise: “Ne gerekiyorsa yap, ben kadılığı kabûl

etmem” buyurdular. Halîfe emretti ve Ebû Hanîfe (r.a.)’i zin-

dana attılar. Birkaç gün sonra halîfe bir kişi ile: “Sözümü

kabûl ediyor musun? Kabûl edersen sana değer verip say-

gı gösteririm, yanımda yakınlarımdan yaparım. Eğer kabûl

etmezsen işkence ve eziyeti arttırırım” diye haber gönder-

  1. Ebû Hanîfe (r.a.) yine kabûl etmedi. Halîfe emretti: “Her

gün zindandan çıkarın ve halkın gözünün önünde on sopa

vurun.” dedi.

Ebû Hanîfe (r.a.)’i her gün zindandan çıkarıp on sopa

vurdular. Vurulan sopa yüz on olunca Ebû Hanîfe (r.a.) dedi

ki: “Yâ Rabbî, bunların şerrini benden gider.” Halîfeye: “Bu

büyük kişi idi, bunca işkence ve eziyetler yaptık, hiç kabûl

etmiyor. Ne yapalım?” dediler. Halîfe de: “Yemîn ettim, onu

hapisten çıkarmam. Gidin zehir verin, ölsün” dedi.

İmâm-ı A’zam (r.a.)’e zehirli şerbet verdiler. İmâm-ı

A’zam (r.a.) bunun zehirli olduğunu anladı ve içmedi ama

onlar zorla içirdiler. Bundan sonra İmâm-ı A’zam (r.a.)’ın

durumu ağırlaştı, ağlayarak Allâhü Te‘âlâ’ya yalvardı ve

rûhunu teslîm etti. İbn Şübrüme: “Biz dünyayı istiyoruz,

İmâm’ı başına vurarak dövüyorlar da o dünyayı kabûl et-

miyor.” demiştir.

(Muhammed el-Kerderî, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in Menkibeleri, 2.c., 285-87.s.)

 

İMÂM-I A‘ZAM (R.A.) HAKKINDA

DİĞER İMÂMLARIN ÖVGÜLERİ

Abdullah b. Mübârek (r.h.) şöyle dedi: Bir gün İmâm-ı

Mâlik (r.a.)’in huzûrunda iken Ebû Hanîfe (r.a.) geldi. İmâm-ı

Mâlik (r.a.) Ebû Hanîfe (r.a.)’e lâyık gördüğü üstün saygıyı

göstererek baş köşeye oturttu. O ayrıldıktan sonra bize şöyle

seslendi: “Bu zât Ebû Hanîfe (r.a.) denilen Nûman b. Sâbit

(r.a.)’dir. “Şu direk altındır” dese, gerçekten dediği gibi çıkar.

Fıkıh ilminin ince mes’elelerini anlayıp çözümlemek kendisine

çok kolaylaştırılmıştır. Herkesin şaşırıp kaldığı mes’elelerde

zorlanmadan doğru hükme varır.”

Önde gelen talebelerinden Harmele (r.h.)’ın rivâyetinde

İmâm-ı Şâfiî (r.a.), “Fıkıh ilminde derinleşmek isteyen kişiler

Ebû Hanîfe (r.a.)’in derslerine katılmalıdır. Çünkü ona fıkıh

ilmi kolay kılınmıştır” demiş; Rebî‘ (r.h.) rivâyetinde ise, “İn-

sanlar fıkıhta Ebû Hanîfe (r.a.)’in çocukları gibidi.r” dedikten

sonra, “Fıkıh ilmine ondan daha fazla âşina kimse bilmiyo-

rum.” demiştir.

Yine İmâm-ı Şâfiî (r.a.)’den şu söz rivâyet edilmiştir: “Ebû

Hanîfe (r.a.)’in kitaplarını okuyup incelemeyen kimse fıkıh il-

minde derinleşemez.”

Abdullah b. Mübârek Hazretleri bir gün insanlara hadîs

dersi verirken “Bana Nu‘mân b. Sâbit, rivâyet etti” dediğinde:

“Kimi kasdediyorsun?” diye soruldu. “Evet, ilmin beyni olan

Ebû Hanîfe (r.a.)’i kasdediyorum” diye cevâb verdi. Bunun

üzerine bir kısım insanın o hadîsi yazmaktan geri durdukları-

nı gördü. Biraz duraklayıp sessiz kaldıktan sonra şöyle dedi:

“Ey insanlar! Edebiniz az, ilim imâmlarının mertebesi hakkın-

daki cehâletiniz çok; hâlâ ilim ehlini fark edemiyorsunuz. Ebû

Hanîfe (r.a.) her ilimde kendisine uyulmaya herkesten daha

lâyıktır. O, öyle bir fıkıh âlimi ve takvâ sâhibi imâmdır ki kim-

senin keşfedip anlayamadığı ilmin sırlarını keşfedip anlamış-

tır.” İşte bu edebsizlikten dolayı bir ay süreyle hadîs dersini

terk edeceğine yemîn etti.

(İbn-i Hacer el-Heytemi (r.h.), İmâm Ebû Hanife (r.a.), 153-156.s.)

 

NEDEN İMAM-I A’ZÂM?

İslâm’ı tahrif etmek isteyenler İmam-ı A’zam (r.a.)’in ismini

Ebû Hanîfe diye anmakta, kasıtlı olarak İmâm-ı A’zam deme-

mektedirler. O zâta İmâm-ı A’zam ismini biz değil, tüm İslâm

âlemi vermiş onun en büyük İmâm olduğunu ifâde etmişlerdir.

Bugünkü fitne döneminde bize düşen, İmâm-ı A’zam Ebû

Hanîfe (r.a.)’in getirdiklerine uymaya çalışmaktır. Bugün bazı

din tahripçileri İmâm-ı A’zam için “O, aklı öne çıkarırdı.” diyor.

Kendilerince insanları “Akla en çok itibar eden İmâm-ı A’zam’dı,

dolayısıyla akılla her şeyi hallederiz.” düşüncesine getirmeye

çalışıyorlar. İmâm-ı A’zam hazretlerinin akıl için söylediği orta-

dadır.

İmâm-ı A’zam (r.a.) bir gün Muhammed Bâkır (r.a.) ile kar-

şılaşıyor. Muhammed Bâkır hazretleri “Sen benim ceddimin

dîninde kendi re’yinle hareket ediyormuşsun.” deyince

İmâm-ı A’zam (r.a.) “Sana hürmet ceddine hürmet gibidir.

Sen kendine lâyık bir yere otur ben de sana bazı sualler soraca-

ğım; ona göre cevap ver.” diyor ve soruyor:

– “Kadın mı zayıftır erkek mi?”

– “Kadın zayıftır.”

– “Eğer ben aklımla kendi re’yimle hareket etseydim miras-

tan kadına iki erkeğe bir verirdim. Peki, namaz mı daha mühim

bir ibâdettir oruç mu?”

– “Namaz daha mühim bir ibâdettir.”

– “Eğer ben aklımla kendi re’yimle hareket etseydim kadın-

ların hayız nifas zamanlarında namazı kaza etmelerine hükme-

derdim; orucu kaza etmelerini söylemezdim.” diyor

İmâm-ı A’zam (r.a.) tekrar soruyor “İdrar mı daha pistir meni

mi?”

– “İdrar daha pistir.”

– “Eğer ben aklımla, kendi re’yimle hareket etseydim o za-

man ben idrar için gusledilmesini meni için abdest alınmasını

söylerdim. Böyle yapmadım.” deyince Muhammed Bâkır (k.s.)

kalkıp İmâm-ı A’zam (r.a.)’i alnından öpüp tebrik etmiş, “Her hak

dava iddia edenin düşmanları olur. Senin düşmanların bu yalan-

ları (Kur’an ve Sünnet’i bıraktığı yalanını) uydurmuş.” demiştir.

(Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün Sohbetlerinden Derlenmiştir s.70-71)

 

İMÂM-I A‘ZAM (R.A.) HAKKINDA DİĞER

İMÂMLARIN ÖVGÜLERİ

Bir rivâyete göre, birisi meşhûr şahsiyetlerden birço-

ğunu İmâm-ı Mâlik (r.a.)’e sormuş, sözünün sonunda

“Ebû Hanîfe’ye ne dersiniz?” deyince, “Sübhânallah!

Onu diğerlerine kıyâs etmek mümkün müdür? Tallahi

ben ömrüm boyunca Ebû Hanîfe (r.a.)’in benzerini gör-

müş değilim. Eğer mescîdin şu direğinin altın olduğunu

iddiâ etseydi, da‘vâsının doğruluğunu kabul ettirecek

bir delîl ortaya koyabilirdi” demiştir.

İmâmlardan Hâfız Yahyâ b. Ma‘în (rh.a.); “Dört bü-

yük fakîh vardır. Bunlar: Ebû Hanîfe (r.a.), Süfyân, Mâlik

ve Evzâî’dir. Fakat benim yanımda kırâatlerin en seçki-

ni Hamzâ’nın kırâati olduğu gibi, fıkıhta da Ebû Hanîfe

(r.a.)’in fıkhıdır. Kendilerine yetiştiğim kişilerin çoğu

böyle düşünürdü.” demiştir. “Süfyân es-Sevrî (rh.a) de

Ebû Hanîfe (r.a.)’den hadîs rivâyet eder miydi?” diye so-

rulunca Yahyâ b. Ma‘în: “Evet” dedi. “Çünkü Ebû Hanîfe

(r.a.) herkesçe sikâttan (güvenilir kişilerden) sayılır. Fı-

kıhta ve hadîs rivâyetinde doğru ve bütün dînî bilgilerde

güvenilir olduğu herkes tarafından kabul edilmişti.”

İbnü’l-Mübârek (rh.a.) der ki: Hasan b. Amâre

(rh.a.)’i gördüm. Ebû Hanîfe (r.a.)’in üzengisini tutmuş

şöyle diyordu: “Vallahi fıkıh ilminde senin gibi sabır ve

metânetle konuşan ve her soruya doğru cevab veren

bir kimse görmedim. Zamanınızdaki fakîhlerin efendisi

olduğunuza şübhe yoktur. Her ne kadar hasedlerinden

dolayı senin hakkında söylenenler olsa da, bu su götür-

mez bir gerçektir.”

Vekî‘ (rh.a.) şöyle demiştir: “Fıkıh ilmini Ebû Hanîfe

(r.a.)’den daha güzel bilen, daha güzel namaz kılan bir

zât görmedim.”

(İbn-i Hacer El Heytemi (rh.a.), İmâm Ebû Hanife (r.a.), 153-163.s.)

 

İMÂM-I Â’ZAM (R.A.)’IN DİLİNİ KORUMASI

 

Bir münazara esnasında küstâh ve terbiyesiz insan-

lardan biri İmâm-ı ‘zâm (r.a.) için “bid‘atçı” ve “zındık”

ta‘bîrlerini kullandı. Bunun üzerine İmâm-ı ‘zam (r.a.) o

kişiye: “Allâh seni bağışlasın. Senin kullandığın ta‘bîrlerin

muhâtabı olmadığımı Allâhü Te‘âlâ bilir. Ben Rabbimi bil-

dim bileli kimseyi kendisine eş ve ortak koşmadım. Sâdece

O’nun afvını ister, ancak O’nun azâbından korkarım.” dedi.

Azâbı anınca aşırı üzüntüsünden kendinden geçti ve yere

düştü. Kendine geldiğinde adı geçen kişi, pişmânlığını ifâde

ederek özür diledi. O şöyle dedi: “Câhillerin cehâletleri se-

bebiyle aleyhimde söyledikleri sözlerle ilgili olarak hakkımı

bütünüyle helâl ederim. Fakat ilimle uğraşıp hased yüzün-

den yalan ve iftirâya cesâret edenlerin durumu gerçekten

zor. Çünkü âlimlerin gıybet etmeleri nefislerine zulüm ol-

duğu gibi başkalarına da zarâr verir. Üstelik daha sonra

gelenleri bile kötü etkiler.”

Fadl b. Dükeyn (rh.a.) şöyle derdi: “İmâm-ı A‘zam (r.a.)

çok heybetli idi. Söylediği sözler daha çok cevab mahiye-

tinde idi. Mâlayanîyi ne söyler ne de dinlerdi. Bir gün bir

kişi: “Ey İmâm, Allâh (c.c.)’dan kork!” deyince, kendisine bir

titreme geldi. Başını eğdi ve aradan biraz zaman geçince

şöyle dedi: “Allâh (c.c.) hayrını versin. Böyle nasihat veren-

lere dâimâ herkesin ihtiyacı var. Özellikle ilim konusunda

dillerinden güzel kelimeler dökülerek kibre düştükleri za-

man, onların îkâz edilmeleri gerekir ki ilimlerinden sâdece

Hakk’ın rızâsını kasdetmiş olsunlar. Ben de bilirim ki Allâhü

Te‘âlâ benden cevâb isteyecektir. Sen beni doğru yola yön-

lendiriyorsun. Buna teşekkür etmekten başka ne yapılır?”

İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e bir gün “Alkame (r.aleyh) mi daha

fazîletlidir; Esved (r.aleyh) mi?” diye sorulunca şöyle cevâb

verir: “Benim vazîfem, onlar gibi değerli hocaları yüceltip

duâ ve övgü ile yâd etmekten ibârettir. Benim aralarındaki

üstünlüğü ortaya koymaya ne gücüm var ki?”

(İbn-i Hacer El Heytemi (rh.a.), İmâm Ebu Hanife (r.a.), 178-181.s.)

 

 

İMÂM-I A‘ZAM (R.A.)’IN İBÂDET HUSUSUNDAKİ

YÜCE GAYRETİ

İmâm Zehebî (r.aleyh) der ki: “Ebû Hanîfe (r.a.)’in gece-

leri namaza ve teheccüde devâm ettiği tevâtür derecesin-

de aktarılmaktadır. Hattâ geceleri çok namaz kılmasından

(ayakta durmasından) dolayı “vetedü’l-leyl” (gece kazığı)

diye adlandırılmıştır.” Kırk yıl boyunca yatsı abdesti ile sa-

bah namazı kıldığı ve komşularında kalb hassâsiyeti oluş-

turacak derecede, geceleri Allâh (c.c.) korkusundan dolayı

ağladığı, güvenilir nakillerle tarih sayfalarında yer almakta-

dır.

İmâm-ı Nasr es-Semerkandî’den rivâyet olunur ki: “Hafs

ibn Esleme ile “Bir gece sen, bir gece ben İmâm’ı dikkatlice

gözetleyelim” diye sözleştik. Bir gece gözetledik İmâm, dört

yüz rek‘at namaz kıldı ve bir rek‘atta Kur’ân-ı Azîm’i hatim

indirdi.

Ebû Giyas şöyle der: “Hz. İmâm’ın birinci rek‘atta hatim

indirdiğini duyduğumda bizzat bunu kendim görmek istedim

ve İmâm’ın mescidine gittim. İmâm yatsı namazını cema-

at ile edâ ettikten sonra mescidden çıkıp evine gitti. Mes-

ciddeki cemaat dağıldıktan sonra yeni ve temiz elbisesini

giyip cübbesini üstüne atarak tekrar mescidine geldi. İki

kısa rek‘at kılıp daha sonra iki rek‘at daha kıldı. İlk rek‘atta

Kur’ân-ı Azîm’i hatim edip ikinci rek‘atta Fâtiha ve İhlâs

sûrelerini okuyup namazı bitirdikten sonra güya halk evinde

yatmış desinler diye evine gitti. Tekrar sabah namazı için

evinden çıkıp mescide geldi. Sözün kısası on gece kendile-

rini dikkatle gözetledim, hepsinde de ilk gece nasıl namaz

kıldıysa yine hep öyle namaz kıldı.”

Bahr ibn Mu’tasımî şöyle der: “Hz. İmâm’ın komşusu idim.

Üç yıl boyunca geceleri Kur’ân okumasını ve gündüzleri de

talebeleri ile fıkhî mes’eleler hakkındaki münâkaşalarını işit-

tim. Bunun dışında kendilerinin ne uyuduğunu ne de bir şey

yediğini gördüm.”

(İbn-i Hacer El Heytemi (r.a.), İmam Ebu Hanife (r.a.), 168.s.; Muham-

med el-Kerderi (r.a.), Ebû Hanîfe (r.a.)’in Menkîbeleri, 1.c., 282-284.s.)

 

İMAM-I A’ZAM (R.A.)’İN İLMİ VE ZEKÂSI

Dahhâk bir gün İmâm-ı A‘zam (r.a.)’a: “Hakemeyn olayını

câiz gördüğünüzden dolayı tövbe etmelisiniz” dedi. İmâm-ı

A‘zam (r.a.): “Benimle münâzara etmek ister misiniz?” dedi.

Dahhâk: “Evet” deyince, İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Ya biz ihtilâf

edersek, aramızı kim bulacaktır?” dedi. Dahhâk: “İstediğiniz

kimseyi hakem ta‘yîn edebilirsiniz” dedi. Ebû Hanîfe (r.a.),

Dahhâk’ın arkadaşlarından birini hakem yaptıktan sonra:

“Şimdi siz bu zâtın hakem olduğuna râzı oldunuz mu?” diye

sordu. Dahhâk: “Evet, râzı oldum!” deyince, “Öyle ise siz de

hakemin birden fazla olmasını kabul etmiş oldunuz” dedi.

Abdullah b. Mübârek (rh.a.), İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e şöyle

bir soru sordu: “Et pişirilen tencereye bir kuş düşüp ölse, ne

lâzım gelir?” İmâm-ı A‘zam (r.a.) talebelerine hitaben: “Bu

mes’elenin cevabını siz nasıl bilirsiniz?” buyurdu. Dediler

ki: “İbn-i Abbas (r.a.)’dan rivâyet olunduğu üzere etin suyu

dökülür; fakat etin kendisi yıkandıktan sonra yenilir.” İmâm-ı

A‘zam (r.a.): “Evet. Düşme, tencere kaynamadan önce ger-

çekleştiyse böyle olması gerekir. Ancak kaynarken vukû‘

bulmuşsa etin dahî atılması gerekir.” Abdullah (r.a.): “Acaba

niçin?” deyince şöyle cevab verdi: “Kaynar hâlde iken dü-

şerse kuşun pisliği etin içine nüfûz eder, bu sebeble artık

temizlenmesi mümkün olmaz.”

Mü’mil ibn Ehab, Mescid-i Harâm’da hadîs yazmak için

Hasan ibn Muhammed’in yanına gitmiştim. Meclisini Hz.

İmâm’in menâkıbı ile bitirdi. “Yazmaya gücüm yetmedi”

dedi.Ebû Necîb Şâfiî, Ebû Ahvas’tan şöyle rivâyet eder:

“Eğer İmâm-ı A‘zam’a, üç gün sonra vefât edeceksin, dese-

ler O yine ilmini artırmağa çalışırdı.”

Sâlim ibn Yesâr: “Mekke’de Hasan ibn Muhammed’in

meclisine gittim. Diyordu ki: “Ey Müslümanlar, ilmin faydalı-

sını öğrenin. Allâhü Te‘âlâ’nın İzzet ve Celâli Hakkı için ben,

İmâm-ı A‘zam’ın ilminden daha faydalı ilim görmedim. Siz

de İmâm’ın ilmini alın, öğrenin.”

(İbn-i Hacer El Heytemi, İmâm Ebu Hanife (r.a.),  213-216.s.; Kerderi,

İmam-ı A’zam Ebu Hanife (r.a.) ‘in Menkîbeleri, 1.c., 282-284.s.)

 

 

 

İMÂM-I A‘ZAM (R.A.) ’IN ALLÂH (C.C.) KORKUSU

Ümmetin hayırlılarından olan Ibnü’l-Kümeyt (rh.a.)’den

şunlar nakledilmiştir: “Bir gece yatsı namazında mescidin

imâmı “İzâ zülzileti’l-ardu” sûresini okudu. Namazı bitirince

Ebû Hanîfe (r.a.)’i gördüm; göğsü harâretle huşû‘ ve tazarrû

içinde nefes alıp veriyor ve son derece üzüntülü bir hâlde

tefekküre dalmış bulunuyordu. Kalb huzûruna mâni‘ olma-

mak için kandili söndürmeden câmiden çıktım. Fakat kan-

dilin yağı çok azdı. Sabah vakti ezânı okumak için mescide

geldiğimde baktım ki kandil hâlâ yanıyor. Meğer Ebû Hanîfe

(r.a.) gece orada kalmış da O’nun hürmetine bizim kandil

yanmaya devâm etmiş. Girdiğimde beni hissetmedi. Kıble-

ye karşı ayakta, mübârek sakalını eline almış, korkulu bir

sesle söyle diyordu: “Ey kulların zerre ağırlığında hayır ve

şerr amellerine cezâlar düzenleyen gerçek Ma‘bûd! Nu‘mân

kulunu ateşin azâbından ve ona yakınlaştırmaya sebeb olan

ayrılık ve hicâbdan himâye ederek kurtar ve kendisini rahme-

tinin enginliğine dâhil et. Onu özel sarayınla hediyelendir ey

Rabbim!” Ön tarafa varınca beni gördü ve “Kandili mi almak

istiyorsun?” dedi. “Hayır efendim, sabah namazı için ezân

okudum” deyince, “Öyleyse bu gördüğün durumu gizle” dedi.

Sabah namazının sünnetini kılıp oturdu. Daha sonra herkes-

le berâber yatsının abdesti ile sabah namazını edâ etti.”

Îsâ b. Yûnus (rh.a.)’in yanında, Ebû Hanîfe (r.a.)’in adı

anıldığında hemen duâya başlayarak söyle derdi: “Ebû

Hanîfe (r.a.)’in en birinci ictihâdı, Allâhü Te‘âlâ’ya zerre kadar

isyân etmemek ve dînen muhterem olan şeylere gerektiği

ölçüde saygı göstermek konularına yönelikti.” Kendisi derdi

ki: “Eğer insanlara güçlük olmasaydı aslâ fetva vermezdim.

Bulunduğum fetva makâmının beni cehenneme koymasın-

dan korkarım.” Yine demiştir ki: “Cenâb- ı Hakk, bana fıkıh

ilmini ihsân ettiğinden beri isyân ve muhâlefete cesâret etmiş

değilim.” Allah (c.c.)’den cennet istemeyi cesâretlilik olarak

görür ve “Bizim gibilerin Allâh (c.c.)’den afv dilemeleri gere-

kir.” derdi.

(İbn-i Hacer El Heytemi (rh.a.), İmâm Ebû Hanife (r.a.), 174-175.s.)

 

İMÂM-I A‘ZAM EBû HANÎFE (R.A.)’İN

FAZÎLETLERİ

 

Ebû Hureyre (r.a.)’in rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte

Resûlullâh (s.a.v.): “Bir mü’min ve muvahhid hakkında

Allâhü Te‘âlâ iyilik murâd ederse, hem bu dünyada

hem de âhirette o kula şerî‘at ahkâmını bildirir ve o

kulu dînde fakîh kılar, o kulun gönül gözünü açar”

(Buhârî ve Müslim) buyurmuşlardır. Ebû Hanîfe (r.a.) bu

hadîs-i şerîfte müjdelenen kullardandır.

İmâm-ı Gazâlî (r.aleyh), İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn adlı

kitâbında Ebû Hanîfe (r.a.) için şöyle der: “Ebû Hanîfe

(r.a.) çok âbid, çok zâhid, ehl-i ma‘rifet (Allâh (c.c.) bilen),

Allâhü Te‘âlâ’dan çok korkan, Allâh (c.c.)’u rızâsını göze-

ten ve şerî‘atın ahkâmını kesin olarak bilen bir kimsedir.”

Hammâd ibn Ebû Süleyman, Ebû Hanîfe (r.a.)’i şu

sözlerle anlatır: “Geceleyin hiç yatmazdı. Bütün geceyi

sabaha kadar ibâdet ve tâat ile geçirirdi. Bir gün Ebû

Hanîfe (r.a.) yoldan geçiyordu. Biri öbürüne, ‘Bu kişi gece

hiç yatmaz, sabaha kadar ibâdet ve tâatte bulunur’ dedi.

Ebû Hanîfe (r.a.) o kişinin sözünü duyunca kendi kendisi-

ne, ‘halk benim için; ‘gece yatmıyor ibâdet ve tâat ediyor’

diyor. Ben yatarsam ve onları yalancı çıkarırsam Allâhü

Te‘âlâ’dan utanırım’ dedi.

Ebû Hanîfe (r.a.)’in Sünnet-i Seniyyeyi koruma, dînin

hükümlerini yerleştirmede benzersizdir. Buna delâlet

eden sözlerden biri tarîkat pîrlerinin büyüklerinden ve

hakîkat tahtına oturanlardan Sehl b. Abdullâh-ı Tüsterî

(k.s.)’un şu kerâmetli sözüdür: “Hazret-i Mûsâ ve Hazret-i

Îsâ (a.s.)’ın ümmetleri içerisinde Ebû Hanîfe (r.a.) gibi bi-

risi bulunsaydı, onlar ne yâhûdî ne hıristiyân olurlardı.”

Ebû Hanîfe (r.a.), dîn ilimlerinin diriltilmesinde ve

Sünnet-i Seniyyenin etkinliğinin sürekli kılınmasında di-

ğer dîn imâmlarının hepsinden daha etkili olmuştur.

(Kerderî, İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (r.a.)’in Menkîbeleri, c.2 s.273)

 

İMÂM-I A’ZAM (r.a.)’İN ÜSTÜN V ASIFLARI

 

İmâm-ı A’zam Hazretlerinin âdeti geceleri namâz kılar-

ken iki rek’atta Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmekti. Bir gece yine

bu sekilde namâz kıldıktan sonra etrafındakiler;

“Efendim siz daha evvel iki rek’atta hatmederdiniz, bu

sefer birinci rek’atı çok uzun tuttunuz, neredeyse sabah

namâzı vakti girmek üzereyken rükû edip o rek’atı tamam-

ladınız ve ikinci rek’atta da çok kısa bir sûre okuyup namâzı

tamamladınız. Bunun sebebi ve hikmeti nedir?” diye sordu-

lar. İmâm-ı A’zam Hazretleri cevâben: “Kur’ân’ın tadı beni

öyle bir sardı ki Nas sûresine gelince uyandım.” buyuruyor.

Bu nasıl bir huşûdur, nasıl bir huzûrdur, nasıl  Allâh (c.c.) ile

beraber olmaktır, bu nasıl Kur’ân okumaktır?

Birisi: “İmâm-ı A’zam (r.a.)’i yatsı namâzı çıkısında gör-

düm. Bir sual sorulmuştu. İmâm-ı A’zam (r.a.)’in ayağının

birisi mescidin içerisinde birisi dışarısındaydı. Evime gittim

istirahât ettim, teheccüd kıldım, sabah namâzına geldim

baktım ki Hazret yine olduğu yerde duruyor, o suali cevap-

landırmaya devam ediyor. Sonra ezan okundu, dışarıdaki

ayağını içeri aldı sabah namâzına geçti.” diyor.

Kendisine birbirine karışan iki koyun sürüsü hakkında

mürâcaat edildiğinde onların arasında hakemlik yaptıktan

sonra bir koyun kaç sene yaşar diye soruyor ve acaba o

şüpheli sürüden bana bir şey bulaşır mı diye o kadar sene

et yemiyor. Allâh (c.c.) şefâatine nâil eylesin.

Fatih Sultan Mehmed Han, Gedik Ahmet Paşa’yı Otran-

to seferine gönderdiğinde: “O İtalya Kralına söyle çizmeyi

ayağıma giyerim. Bizim yaşadığımızı onlar hayal dahi ede-

mezler.” demiştir.

Biz Sahâbe-i Kirâm (r.a.e.) gibi, İmâm-ı A’zam (r.a.) gibi

zâtların yaşadıklarını zaten yaşayamayız da en azından

hayal edelim; “Ya Rabbi bize de onların yolunda olmayı

nasip et.” diyelim. Allâh (c.c.) bizleri bu zâtların şefââtine

nâil eylesin. Âmin

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler-1, s.87-88)

 

İMÂM-I A’ZAM’IN SOHbETLERİNDE

bULUNANLARDAN AbDULLÂH bİN MÜbÂREK

 

Devrinin en büyük âlimlerindendir. Horasan’da 118 (m.

736)’da doğup aynı yerde 181 (m.796)’da vefât etti. Babası

Türk, annesi Harzemlidir. Büyük âlim, şaşıranların yol gös-

tericisi, dînin senedi, Hanefî mezhebinin reîsi olan İmâm-ı

A’zamdan ilim tahsil etti. Bir yıl ticâretle uğraşır, kazancının

hepsini fakîrlere dağıtırdı, ikinci yıl İslâmiyet’i yaymakiçin

harplere giderdi. İlmi, fıkhı, edebi, zühdü, fesahati ve vera’ı

çok idi. Geceleri ibâdet ilegeçirirdi. Az konuşmayı kendine

âdet edinmiş olup, emîn ve sözleri huccet (senet) idi.Kitapla-

rında yirmi binden ziyade hadîs-i şerîf vardı.

Duâsımakbûl olanlardandı.Bir gün bir a’mâ gelip, “Bana

duâ buyurun da Allâhü Teâlâ gözlerime görme kuvvetiver-

sin!” dedi. Bunun üzerine AllâhüTeâlâ’ya yalvararak duâ ey-

ledi ve derhal a’mânın gözleri eskisi gibi görmeye başladı.

Abdullâh bin Mübârek hazretleri Tabiînden bazı kimselerle

görüşmüştür, imâmlardan da birçoğunun zamanına yetiş-

miştir. Senelerce İmâm-ı a’zam hazretlerinin sohbetinde

bulunmuş,çeşitli hocalardan fıkıh ve hadîs-i şerîf dersleri

almıştır.Dîn düşmanlarınakarşı ve nefisle cihad edenlerin

başında gelirdi. Âlimlerin sultanı isminialmıştır. İlim ve yiğit-

likte zamanının bir tanesi idi. Dînimizin büyüklerini görmüş

sohbet etmiş ve onların makbûlü olmuştur.

Merv’de senelerce hadîs ve fıkıh okuttu. Kötü huylu bir

kimse, yanına gelir giderdi. Bu gelen kimse bir gün bundan

ayrıldı, gelmez oldu. Bunun ayrılmasına çok üzüldü. Niçin

üzülüyorsun dediklerinde, “O zavallı gitti. O kötü huylar ken-

dinden ayrılmadı. Onun haline üzülüyorum. Bizim yanımızda

bir müddet daha kalsaydı ahlâkı düzelebilirdi” dedi.

Takvâsı (haramlardan kaçması) çok fazla idi. Bir defasın-

da yolda bir yerde konakladı. İyi bir atı vardı. Kendisi namaz-

da iken atı başkasına âit otlaktan yedi. Namazı bitirince atı

otlaksahibine hediyye edip, yaya olarak yoluna devam etti.

(İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.2 s.619-620)

 

İMÂM-I AZAM (R.A.)’İ SEVMENİN MÂNÂSI

Hâfız Abdülazîz b. Revvâd (rh.a.) der ki: “Ebû Hanîfe

(r.a.)’i seven sünnî, sevmeyen bid‘atçıdır. Yani Ebû Hanîfe

(r.a.) insanların mezheblerini ta‘yîn etmede kıstâs tutulmuş-

tur. Böylece, her kim onu severse o kişinin ehl-i sünnetten

olduğu ve her kim ona buğz ederse ehl-i bid‘adden olduğu

kolayca anlaşılır.”

İbrâhim b. Muâviye de: “Ehl-i sünnet yolunun tamâmlayıcı

şartlarından biri de Ebû Hanîfe (r.a.)’i sevmektir. Ebû Hanîfe

(r.a.) adâleti temsil eder ve onunla hükmederdi. İnsanlara

ilim yolunu gösterip mes’elelerini çözümlerdi” derdi.

Esed b. Hakîm (rh.a.) de; “Ebû Hanîfe (r.a.)’e saygı gös-

termeyen ya bilgisiz ya da bid‘atçıdır” derdi.

Ebû Süleymân (rh.a.) dedi ki: “Ebû Hanîfe (r.a.) şaşılacak

bir özelliğe sâhibdir. Sözlerinden yüz çevirenler  onu anla-

maya güçleri yetmeyenlerdir.”

Ebû Âsım (rh.a.) şöyle dedi: “Ebû Hanîfe (r.a.) benim

yanımda İbn-i Cüreyc’den daha fakîhtir. Onun gibi fıkıhta

hüküm çıkarmaya muktedir bir başka kişiyi gözüm görme-

miştir.”

Dâvud-ı Tâî (k.s.)’un yanında değerli isimleri anıldığında;

“O, karanlık gecede yol yürüyenlere yol gösterici bir yıldızdır.

İlm-i tevhîde inananların kalblerinde kabul görür ve kendisi-

ne rağbet edilirdi” derdi.

Kadı Şerîk (rh.a.) söyle derdi: “Ebû Hanîfe (r.a.) uzun

süre sessiz kalır; çok tefekkür ederdi. Görüşü isâbetli idi; gü-

zel hükümler çıkarırdı. İlim öğrenmek isteyen talebe fakîrse

onu zengîn eder; ilim ögrenince “İşte helâl ve haramı ögre-

nerek şimdi en büyük zengînliğe erdin” derdi.”

Halef b. Eyyûb (rh.a.) derdi ki: “Dîn ilimleri Cenâb-ı

Hakk’tan Resûl-i Zîşân (s.a.v.) Efendimiz’e, O (s.a.v.)’den

Ashâbı (r.a.e.)’e sonra yüce Tâbiîne intikâl etti. Daha son-

ra da Ebû Hanîfe (r.a.) ve talebelerinde karâr kıldı. Bu ise,

bizzat Allâh (c.c.)’ün lûtfudur; insanların arzusuna uysun ya

da uymasın.”

(Hâfızuddîn Muhammed el-Kerderî, Menâkıbu’l-İmâm Ebû Hanîfe, s.102-147)

 

 

 

İMÂM-I AZAM EBÛ HANİFE (R.A.)’DEN

TAKVA ÖRNEKLERİ

Âlimler, İmam-ı Azam’ın takvası, ibâdeti ve zühdünde icma

etmişlerdir. Kalbi ahlaki kötülüklerden arı, her çeşit faziletle

süslü, Allâh ve Resûlü (s.a.v.)’in getirdiklerine sıkı sıkıya bağ-

lıydı. O evliyaların ve imâmlarının en büyüğüydü.

İmam Abdullâh b. el-Mübarek: “Ebû Hanife (r.a.)’den daha

çok Allâh’tan korkan birisini görmedim.” demektedir.

Abdurrezzak b. Hemmam: “Ebû Hanife (r.a.)’e her rastladı-

ğımda gözlerinde ve yanaklarında ağlama izlerini görürdüm.”

demiştir.

Hafs b. Abdurrrahman: “Ben, takva sahibi, zahit, fakih ve

âlimlerden çeşitli insanlarla birlikte oldum. Ama İmam-ı Azam

(r.a.) gibi bütün özellikleri kendisinde toplayan hiç kimseyi gör-

medim.” demiştir.

İmam Ahmed b. Hanbel: “O, âlim, zahit ve takva ehlidir. Hiç

kimsenin sahip olamayacağı maddi imkanlarına karşılık yine de

ahiret yurdunu tercih edenlerdendir.” demiştir.

Yezid b. Harun: “Ebû Hanife muttaki, temiz, zahit, vera’

sahibi, doğru sözlü ve devrinde en güçlü hâfızaya sahip olan

âlimdi.” demiştir.

Hasan b. Muhammed: “Ebû Hanife (r.a.)’e bakan kişi

ibâdete olan düşkünlüğünden, zayıflayan vücudu ve sararan

yüzünden ötürü O’na acırdı.” demiştir.

Zahit Davut et-Tai: “O, gece yürüyüşüne çıkanların kendi-

siyle yolunu bulabilecekleri bir yıldız gibidir. Müminlerin gönül-

lerinde taht Kur’ân önemli bir şahsiyettir.” demektedir.

Kuşeyri, risalesinin takva bahsinde şunları söyler: “Ebû Ha-

nife (r.a.) alacaklısının ağacının gölgesinde oturmaz ve şöyle

derdi: ‘Her verilen borç beraberinde bir menfaat getiriyorsa o

faizdir.” demiştir.

Muhammed b. Hasan eş-Şeybani şunları söylemektedir:

“Ebû Hanife (r.a.) zamanında tekti. O’nun dünyadan ayrılması,

ilimde, keremde, lütufta, takvada ve Allâh için tercih etmede

dağ gibi olan birinin ilim ve fıkhıyla birlikte yeryüzünü terk et-

mesi demekti.”

(Prof. Dr. Muhammed Tahir Nur Veli, İnkişaf Dergisi, Sayı 7)

 

İMÂM-I AZAM EBÛ HANİFE (R.A.)’İN

VELÂYETTEKİ YERİ

İslâm âlimleri, İmâm-ı A’zam (r.a.)’i bir ağacın gövdesine, di-

ğer âlim ve evliyâyı da bu ağacın dallarına benzetmişler, O’nun

her bakımdan büyük ve üstün olduğunu, diğerlerinin ise bir veya

birkaç bakımdan büyük kemâlâta (olgunluklara, üstünlüklere)

erdiklerini belirtmişlerdir.

İmam Şa’rani Allâh yolunda kendilerine uyulan sahabe ve

tabiunun velilerinden bahsettiği “et-Tabakatü’l-Kübra” kitabın-

da İmam-ı Azam (r.a.)’in takvasından dolayı kadılık görevine

yanaşmamasından, insanların en abidi olduğundan bahseder.

Namaz kılarken çok ayakta kaldığından dolayı ona “direk” adı

verildiğini, yatsı namazının abdestiyle kırk sene sabah namazı-

nı kıldığını, her rekâtta Kur’ân-ı hatmettiğini, namazda ağlama

sesinin duyulduğunu hatta komşularının iniltilerinden dolayı ona

acıdığını, Kur’ân-ı Kerîm’i vefat ettiği yerde yedi bin defa hat-

mettiğini anlatır.

İmam Ahmed Serhendi el-Faruki Mektubat’ında İmam-ı

Azam (r.a.) hakkında şunları söyler: “Küfeli İmam-ı Azam tak-

vası, verası ve Sünnet-i Seniyyeye olan bağlılığıyla içtihatta ve

hüküm çıkarmada başkalarının kendisini anlamaktan aciz kaldı-

ğı yüksek derecelere erişmiştir. Ebû Hanife (r.a.) ince ve nükteli

manalara vakıf olduğu için, bazıları yaptığı içtihatlarının Kitap

ve Sünnet-i Seniyyeye ters düştüğünü zannederek O’nun ve ar-

kadaşlarının “ehl-i rey”den olduklarını düşünmüşlerdir. İmam-ı

Azam (r.a.) hakkındaki bu zanları, O’nun sahip olduğu ilim ve

dirâyetin mahiyetine ulaşamadıklarından, anlayış ve ferasetine

muttali olamadıklarından kaynaklanmaktadır.

“Üstâd Ebû Kasım el-Kuşeyri risalesinde der ki: ‘Ebû Ali

Dekkak’ın şunu söylediğini işittim: Ben tasavvufu Ebû Kasım

Nasrabazi’den aldım. Ebû Kasım en-Nasrabazi Şibli’den, o

Sırri Sakati’den, o Maruf Kerhi’den, o Davut Tai’den, o da Ebû

Hanife’den aldı.

İmam İbn Abidin’de Durrü’l-Muhtar’ın haşiyesinde şunları

söyler: “O tasavvuf meydanın kahramanıdır. Çünkü tasavvuf

ilminin temeli bilmek, amel etmek ve nefsi temizlemekten oluş-

maktadır. Selefin bütünü Onu bu özelliğiyle vasfetmiştir.”

(Prof. Dr. Muhammed Tahir Nur Veli, İnkişaf Dergisi, Sayı 7)

 

İMÂM-I A’ZAM (R.A.)’İN TALEBELERİNDEN

DÂVÛD-İ TÂÎ

İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (r.a.) hazretlerinin ileri gelen tale-

belerindendir. Zâhidlerin en meşhûrlarındandır. 165 (m. 781)’de

Bağdâd’ta vefât etmiştir.

İmâm-ı A’zam (r.a.)’in yirmi sene derslerine devam etmiştir.

Fıkh ilminde talebelerin içinde en önde gelenler arasına girmiş-

tir. Dâvûd-i Tâî hazretlerinin tövbe etmesine, şarkıcı bir kadının:

Hangi güzel yüzdür ki, toprak olmadı,

Hangi tatlı gözdür ki, yere akmadı.

beytini işitmesi sebep olmuştur. Bu beyti düşündükçe şuuru

alt üst oldu. Zamanının en büyük âlimi İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe

(r.a.) Hazretleri’nin huzûruna geldi. İmâm-ı A’zam (r.a.) bunun

yüzünün renginin değiştiğini görünce sebebini sordu. Hazreti

Dâvûd-i Tâî: “Dünyâdan soğudum. Bende meydana gelen bu

hâli, anlatamıyacak hâldeyim. Bu hâlin ne olduğunu okuduğum

kitaplarda bulamıyorum. Ne yapmamı tavsiye edersiniz?” dedi.

İmâmın gösterdiği yolda, dünyâya düşkünlüğü tamamen terk

edip, dînin emir ve yasaklarına uymada, haram ve şüphelilerden

kaçmada örnek olacak şekilde ilerledi.

Evinde hiç durmadan, biraz sonra ölecekmiş gibi ibâdet

ederdi. Boş şeylerle meşgûl olmazdı. Lüzumsuz bir tek kelime

konuşmaz, ibretsiz bir yere bakmazdı.

Yemek yerken vakitten tasarruf olsun diye ekmeği suyun içi-

ne doğrar, çorba gibi yapıpöyle yerdi. “Çiğnemek, zamanı uza-

tıyor, bir lokmayı çiğnemek, elli âyet-i kerîmeyi okumama engel

oluyor, niçin zamanı zayi edeyim” derdi.

Ebû Ayaş anlattı: Dâvûd-i Tâî’nin evine ziyârete gittim. Elinde

kuru bir ekmek vardı veağlıyordu. “Yâ Dâvûd, sana ne oldu, niçin

ağlıyorsun?” diye sorduğumda: “Bu ekmeği yemek istiyorum, fa-

kat helâldan mıdır, değil midir bilemiyorum” dedi.

Bir arkadaşı kendisini ziyârete geldi. Dışarıda güneşin altında

içi su dolu bir testi duruyordu. “Testiyi niçin gölgeye koymuyorsu-

nuz?” diye sordu. Hazreti Dâvûd da, “Testiyi oraya koyduğumda,

orası gölgeydi. Onu, güneş ısıtıyor diyen nefsimin arzusu için,

yerini değiştirmek husûsunda Allâh’tan utanıyorum” dedi.

(İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.2 s.696)

 

İMÂM-I A‘ZAM (R.A.)’İN SÜNNET-İ SENİYYEYE

UYMAKDAKİ ÜSTÜNLÜĞÜ

İmam-ı Azam hazretleri, ilim ve amel konusunda, herkesin

âciz kaldığı yüksek derecelere çıkmış bir âlimdir. Sevenleri

olduğu gibi hasetçileri ve düşmanları da çoktu. Buna rağmen

ders okutma ve fetvâ konusunda kendisine aslâ yılgınlık gel-

medi. Tam tersine kendisi hakkında verilen müjdelerin iyiye

yorumlanması buna eklenince çalışma ve ikbâlleri arttı. Bu

cümleden olarak:

Bir gece rü’yâda Ravza-i Mutahhara’yı kazıp Hazret-i Mu-

hammed (s.a.v.)’in mübârek kemiklerini çıkarıp toplayarak

göğsünün üzerine koyduğunu gördü. (Bir başka rivâyet de ke-

mikleri çıkardıktan sonra birleştirdiği şeklindedir). Bu durum-

dan çok rahatsız oldu, çok sarsıldı. Kendisinde ortaya çıkan

ıztırâb ve şiddetli korku sebebiyle arkadaşları ziyâretine geldi.

Muhammed b. Sîrîn (rh.a.)’e rü’yânın yorumunu sordur-

maya mecbûr oldu. İbn-i Sîrîn (rh.a.) rü’yâyı anlatan kişiye he-

men şu cevâbı verdi: “Bu rü’yânın sâhibi  Hazret-i Peygamber

(s.a.v.)’in sünnetini tefsîr etmede kimsenin ulaşamayacağı

bir mertebede insânlara incelik ve gizlilikleri açıklayıp onları

aydınlığa kavuşturacaktır.” Bu yorum İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e

ulaştırılınca çok ferâhladı. Gerçekten de akılları hayrete dü-

şürecek derecedeki dînî sorunları inceleyip çözüme kavuştur-

mayı başarmıştır.

Başka bir rivâyet de şöyledir: Öğrencilerinden biri yanı-

na vardığında kendisini üzüntülü görünce sebebini sormuş-

  1. Yukarıda anlatılan rü’yâyı aktardığında: “Muhammed b.

Sîrîn’in çok yakın arkadaşlarından biri buraya yakın bir yer-

de bulunmaktadır. İzin verirseniz gidip onu çağırayım.” dedi.

İmâm-ı A‘zam (r.a.): “Hayır biz gidip soralım.” dedi. Gidip

rü’yâsını anlatınca şu yorumda bulundu: “Siz Hazret-i Pey-

gamber (s.a.v.)’in sünnetini ikâme konusunda başka kimse-

nin ulaşamadığı yüce bir mertebeye ulaşacak, şer‘î ilimlerin

inceliklerine ve hakîkatlerine vukûfiyet kazanacaksınız.” Bu

iki rivâyet arasında çelişki yoktur.

(İmâm Ebû Hanîfe (r.a.), İbn-i Hacer el-Heytemî, 133.s.)

 

EN BÜYÜK İMAM

İslâm âlimleri, İmâm-ı a’zamı bir ağacın gövdesine, diğer

âlim ve evliyâyı da bu ağacın dallarına benzetmişler, O’nun

her bakımdan büyük ve üstün olduğunu, diğerlerinin ise bir

veya birkaç bakımdan büyük kemâlâta (olgunluklara, üstün-

lüklere) erdiklerini belirtmişlerdir.

İslâm dünyâsında ilimleri ilk defa tedvin ve tasnif eden

O’dur. Din bilgilerini (Kelâm, Fıkıh, Tefsîr, Hadîs v.s.) isimle-

ri altında ayırarak bu ilimlere ait kaideleri tesbit etti. Böylece

O’nun asrında zuhur eden eski Yunan felsefesine ait kitap-

ların tercüme edilmesiyle birlikte, bu kitaplarda yazılı bozuk

sözlerin, fikirlerin din bilgileri arasına karıştırılmasını ve İslâm

dînine bid’atlerin sokulması tehlikesini bertaraf etti. İmâm-ı

A’zamdan önce İslâmiyet’in ilk yıllarında ilimlerin tasnifi yo-

lunda herhangi bir çalışmaya ihtiyâç duyulmamıştır. Çünkü ilk

asırlarda yaşıyan sâlih ve temiz müslümanların ilimleri, başta

din bilgileri olmak üzere son derece berrak ve mükemmel idi.

Dînî ilimler, İslâm âlimlerinin sözlerinde, eserlerinde ve müs-

lümanların günlük hayatlarında mevcuttu.,

Bu bilgilere Yunan felsefesi, Hıristiyanlık, Yahudilik, Hint

inançları, Mecusîlik ve benzeri bozuk yolların, İslâmiyet’i içten

yıkmak isteyen art niyetli kimseler veya din bilgisi az olan-

lar tarafından karıştırılmak tehlikesi baş gösterince, yüksek

din bilgilerini tasnif ederek kitaplara geçirmek bir mecbûriyet

hâlini aldı. İmâm-ı A’zam hazretleri bu çok mühim vazîfeyi

mükemmel bir şekilde yerine getirerek, o asırda tartışmaları

yapılan ve din bilgisi az olan müslümanlar arasında yayılma-

sına çalışılan kimselere cevap vermiştir. hem onlara cevaplar

vermiş ve hem de kendisinden sonraki asırlarda gelen müs-

lümanların İslâmiyet’i her bakımdan doğru, berrak haliyle öğ-

renmelerini ve böylece inanmalarını temin etmiştir.

İmâm-ı A’zam; zamanında ve daha sonra yetişen mezhep

imâmları, İslâm âlimleri, evliyânın büyükleri tarafından da

ta’zîm ve şükranla yâd edilmiş, (Ehl-i sünnetin reîsi), (İmâm-ı

A’zam (en büyük imâm) adıyla anılmıştır.

(Evliyalar Ansiklopedisi)

 

İMAM-I AZAM (R.A.) EN BÜYÜK VELÎLERDENDİR

İmam-ı Azam Ebû Hanife tabiun olduğundan ilk dönem evli-

yalar sınıfından sayılmaktadır.

İmam Abdurrauf Munavi “el-Kevakibu’d-Durriyye  fi

Teracimi’s-Sadeti’s-Sufiyye” adlı kitabının mukaddimesinde

seçkin evliyaların hikmet, söz ve hallerinden oluşan faydalı

bir kompozisyon oluşturduğunu söyler. Sonra şöyle devam

eder: “Lakin ben hepsini kitabıma almadım. Bunlar arasın-

dan züht ve takvasıyla meşhur olmuş, feraset ve rehberlik-

leriyle temayüz etmiş, hal sahibi, belirli tarzı ve çizgisi olan,

tasavvufi hakikatlerle ilgili engin manalara sahip sözleri bu-

lunan, keramet sahibi bir grup Allah (c.c.) dostlarının hayat

hikâyelerini derledim. Bu derlemeden maksat; onlara ait

tasavvufi hakikat ve hükümleri içeren sözleri serdederek

insanlara faydalı olabilmektir. Farklı derlemeler kendilerine

nazaran çok nefis bilgiler içerebilir ama benim yaptığım bu

derlemeye nazaran ancak tamamlayıcı olabilirler. Bu yüzden

ışığını uzak menzillere gönderen yüksek fener kulesi gibi

aziz olan bu eşsiz nasihatleri, paha biçilmez hikmetleri al ve

faydalanmasını bil…

İmam-ı Münavi, İmam-ı Azam’ın hayat hikâyesini anla-

tırken onun kabiliyetli, mahir ve dolunay gibi parlak muhte-

şem bir imam olduğunu söyler… Sonra şöyle devam eder:

“İmam-ı Azam güzel ahlakı, takvası, saygınlığı ve asil du-

ruşuyla tanınıyordu. Anlayışı ve hafızası yerindeydi. İşinde

öncüydü. Nükteli sözleri vardı. Eşsiz çıkarımları olan sağlam

bir fakihti. Açık, ayan beyan ve net bilgisiyle, razı olunan bir

yolun yolcusuydu. Kendisi için güçlük verecek bir şeyin altına

girmez ve ondan uzak dururdu. Tefekkür ve tedebbür onun

işiydi. Çünkü tasavvuf hakkında şöyle denir: “O bozulan, kir-

lenen ve tefekküre yönelen kişiyi temizler.”

İmam-ı Azam zahitlerin en abidi, kulların en zahidi idi. Bü-

tün geceyi namazla, ağlamayla, yakarmayla ve duayla ihyâ

ederdi…

(Prof. Dr. Muhammed Tahir Nur Veli, İnkişaf Dergisi Sayı 7)

 

İMAM-I AZAM EBÛ HANİFE’NİN

HİKMETLİ SÖZLERİ VE KERÂMETİ

İmam Ebû Hanife’den çok sayıda hikmetli sözler nakledil-

miştir. Tasavvuf alanında O’nun konumunu belirleyecek ilginç

sözlerinden bir kaçı şöyledir: “Bir kişi direk gibi durarak çok

ibadet eder de midesine giren şeyin helâl mi, haram mı oldu-

ğuna bakmazsa onun ibadeti kabul görmez.” “Ben insanlarla

elli sene oturup kalktım, hiç birinin beni kusurumdan dolayı

affettiğini, karşılıklı gidip gelmeyi aksattığımda bana gelen

kimseyi, ayıbımı ve kusurumu örten kimseyi ve birinin bana

kızdığında ne yapacağından emin olduğum kimseyi görme-

dim. O zaman böyleleriyle muhatap olmak büyük ahmaklık-

tır.”

“Kişi ilmi elde etmeden makam ve riyaset peşine düşerse

o şekilde kaldığı müddetçe kendisini zilletten kurtaramaz.”

Ebû Yusuf, İmam-ı Azam’ın şöyle dediğini nakleder: “Ben

günahları insanı perişan eden ve zillete sürükleyen unsurlar

olarak gördüm. Bu yüzden onları güzel bir davranış biçimi

olsun diye terk ettim. Bu davranış biçimi, benim dinim, diya-

netim oldu.

İmam-ı Azam’ın büyüklüğüne ve O’nun velâyetine delalet

edecek kerametleri de vardır.

İsmail b. Hammad b. Ebi Hanife şunları nakleder: Yanı-

mızda Şii bir değirmenci vardı. Bu değirmencinin de işinde

çalıştırdığı iki tane katırı vardı. Birine Ebû Bekir diğerine de

Ömer adını koymuştu. Bu katırlardan biri sahibini tepeleye-

rek öldürdü. Bu olaydan İmam-ı Azam haberdar olunca şöyle

dedi: “Gidin bakın kendisini tepeleyerek öldürenin adı Ömer

diye çağırdığı hayvandır.” Gidip baktılar dediği gibiydi.

Abdullah b. Mübarek İmam-ı Azam hakkında şöyle buyur-

muştur: Müslümanların İmam’ı Ebû Hanife fıkıh, hadîs ve hü-

kümle beldeleri ve içinde yaşayanları, sayfalardaki ZEbûr’un

âyetleri gibi süsledi. Doğuda, batıda ve Kûfe’de Onun gibisi

yoktur. Allah korkusundan uykusunu terk ederek gecesini

ibadetle, gündüzünü de Allah (c.c) için oruçla geçirmiştir.

(Prof. Dr. Muhammed Tahir Nur Veli, İnkişaf Dergisi Sayı 7)

 

İMAM-I ÂZAM (R.A)’IN ÜSTÜN İLMİNDEN ÖRNEKLER

Şuuru bozuk bir kadını kızdıracak bir söz söyleyip de

“Ey zinâkâr anne babanın çocuğu!” şeklinde karşılık alan

bir kişinin kadını dava etmesi üzerine, zamanın hâkimi İbn-i

Ebî Leylâ, adı geçen kadına peşpese iki defa zina iftirası

cezâsını, hem de mescit içinde ayakta iken icra ettirmişti.

Bunun üzerine Ebû Hanîfe (r.a.): “Bizim hâkim efendi, bu

hususta altı yönden hata etmiştir: 1. Deli olan bir kadına

Şeriat cezası uygulanmaz; 2. Cezanın mescit içinde ger-

çekleştirilmesi uygun görülmez; 3. Kadına ayakta iken

ceza uygulatmış, hâlbuki kadını oturtmak gerekir; 4. Bir

kelime ile bin kişi bile zinâ ithamında bulunsa, cezânın

artmasını gerektirmez. Hâkim ise ikillik (tesniye)

sîgasına bakarak cezayı iki defa uygulatmış; 5. Bu dava,

davacının anne babasına aittir. Hâlbuki onlar hazır olup

davaya kalkışmadılar; 6. Cezanın tekrarı durumunda iki

ceza arasında fâsıla bulunması gerekir” diye buyurdular.

Bir kimse İmam-ı Â’zam (r.a.)’e şunu sordu: “İlk önce

ben, zevcem benimle konuşuncaya kadar onunla konuşma-

maya yemin ettim. Ardından zevcem de, ilk olarak ben söz

söylemedikçe benimle konuşmamaya yemin etti.”

İmam-ı Â’zam (r.a.): “Herhangi bir sakıncası yok. He-

men birbirinizle konuşmaya bakın. Her ikiniz de yemini-

nizi bozmuş olmazsınız” dedi.

Süfyân es-Sevrî (rh.a.) bu cevabı haber alınca itiraz

etti. İmam-ı Â’zam (r.a.) şöyle söyledi: “Mademki kocanın

yemininden sonra hanımı yemin cümlesi ile kendisine

karşılık vermiş, kocanın yemini yerini bulmuş ve sâkıt

olmuştur. Bundan sonra koca konuşunca zevcesinin

yemini de sâkıt olmuş olur. Bu durumda hiçbir şey lâzım

gelmez.” Bunun üzerine Hazret-i Süfyân (r.a.): “İlim konu-

sunda size keşfolunan dereceden bizler hep gâfiliz” di –

yerek İmam-ı Â’zam (r.a.)’in ilmî üstünlüğünü itiraf etti.

(İbn-i Hacer el-Heytemi , İmam-ı Âzam Ebu Hanife (r.a), s.211)

 

İMAM-I AZAM HAKKINDA

DİĞER İMAMLARIN GÖRÜŞLERİ

Süfyan-ı es-Sevri (rh.a.), “Ebu Hanife (r.a)’nın yanından

geliyorum” diyen kimseye hitaben : “Bu, yeryüzünün en

fakihi olan zatın huzurundan geliyorsun demektir” dedi.

Ebu Hanife (r.a)’ın Kitabü’r Rehn’ini Süfyan (rh.a.)’ın

başı altında görenler, “Siz bunu mütalaa eder misiniz?” diye

sorduklarında “Evet, ne demek istiyorsunuz? Keşke Ebu

Hanife (r.a.)’ın her kitabı elime geçse de mütalaa ede-

bilsem. Bizler insaf etmiyoruz, yoksa o ilmi meselelerin

hal ve izahı konusunda en son dereceye ermiş ve baş-

kasına meydan bırakmamıştır.” Onun içindir ki Ebu Yu-

suf (r.a.) Hazretleri: “Süfyan es-Sevri (rh.a.), İmam-ı azam

(r.a)’e benden daha fazla uyardı” demiştir.

El-Hatip, zahid imamların şöyle dediğini nakleder: “ Beş

vakit Namazın ardından bütün müslümanların Ebu Ha-

nife (r.a.)’e dua etmeleri gerekir; çünkü fıkıh ve sünneti

koruyan O’dur.”

Yine O şöyle demiştir: “Ebu Hanife (r.a)’e saygıda ku-

sur edenlerin bir kısmı hasetçidir. Bir kısmı da cehalet

ve bilgisizlik içinde bulunanlardır. İkinci kısımda olan

diğerlerine nazaran daha ehven sayılırlar. Cehalet ve

körlükten kurtulup fıkıh ilminin lezzet ve tadını hisset-

mek isteyenler Hanefi fıkhının kitaplarını okumaya de –

vam etsinler.”

İsa b. Yunus (rh.a.) de İmam-ı Azam (r.a.)’ı şöyle övmüş-

tür: “Ebu Hanife (r.a.) hakkında suizann edenleri sakıno-

la ki tasdik etmeyiniz. Vallahi ben Ebu Hanife (r.a.)’dan

daha faziletli ve fakih kimse görmüş değilim.”

Ma’mer (rh.a.); “Ebu Hanife (r.a.) gibi hem fıkha dair

güzel söz söyleyen, hadis-i şerifleri şerhederek kıyasın

şartlarına riayet eden; hem de şüpheye sebebiyet vere-

cek bir şeyi Hakk Din’e re’y ile dahil etmekten son dere-

ce sakınan ve çekinen bir başka zat görmedim.”

(İbn-i Hacer el-Heytemi , İmam Ebu Hanife (r.a), s.156)

 

İMÂM-I ÂZAM’IN VELÂYETTEKİ YERİ

İmâm-ı Âzam (r.a.) tâbiindendir. Fıkha, takvâ ve

ibâdete olan düşkünlüğünde onların önderidir. Sufi ve

zâhid olan Dâvud et-Tâi (r.a.)’da Onun arkadaşlarından

ve öğrencilerindendir. Onun yanında tasavvufi eğitimini

almıştır. Dâvud et-Tâi (r.a.)’a göre: “O, Müminlerin gönül-

lerinde yer eden ve gece yürüyüşüne çıkan birisine yol

gösteren bir yıldız gibidir.”

İmam İbn Allan es-Sıddıkî el-Alevî “el-Futuhatu’r-

Rabbaniyye ale’l-Ezkari’n-Neveviyye” isimli kitabında

şunları kaydeder: “Ebu Hanife (r.a.) imamların büyüğü,

alanında tek, saygın ve herkesin önderidir. İmamların

imamıdır. Mertebesinin yüceliğinde, ilminin ve zahitliği-

nin çokluğunda ve batıni ilimlerle mücehhez olduğunda

herkesin görüş birliği vardır. Onun zahirî ilimlerini varın

siz düşünün. Kendi asrının insanları Onu medhu sena

etmekten kendilerini alamamışlardır.

İmam-ı Âzam Ebu Hanife (r.a.), Rabbanî büyüklerden,

tasavvuf okulunun direklerinden ve temellerinden biridir.

O, tasavvufi kaidelerin kendisinden alındığı ilklerdendir.

Onun hayatından, mürşitler metot almışlar ve tasavvuf

yoluna yeni girmiş sâlikler de âdap kurallarını iktibâs et-

mişlerdir.

Sahabe ve tâîbiûn tabakası Resûlullah (s.a.v)’e ya-

kın olduklarından ve karakterlerini takvânın, verânın,

cihâdın, ibâdete tüm kalpleriyle yönelmenin, Allah (c.c.)

ile baş başa kalmanın, dünyanın süsünden yüz çevirme-

nin ve daha bir sürü olgun sıfatların sahibidirler. Böylece

Onlar kendilerinden sonra gelen müridlerin üstadları ve

mürşitlerin imamları olmuşlardır.

İmam-ı Âzam (r.a.)’ın mezhebine tâbi olan, Onun gö-

rüşlerini alıp ona göre amel eden tasavvuf ehli bir çok

evliya vardır: İbrahim bin Edhem, Şaik el-Belhi, Ma’ruf

el-Kerhi, Ebu Yezid el-Bistamî, el-Fudayl bin İyaz, Ebu

Hamid el-Lifaf, Halef bin Eyub, Abdullah bin el-Mübarek,

Veki’ bin el-Cerrah, Ebu Bekr el-Verrak (r.a.e.) ve diğer-

leri…

Şayet bu isimler Onu imam olarak görmeseydiler Ona

tâbi olmaz, Onun arkasından gitmezlerdi.

(Prof. Dr. Muhammed Tahir Nur Veli, İnkişaf Dergisi Sayı 7)

 

HANEFİ MEZHEBİNİN HADİSLERE BAKIŞI

Hazreti İmam-ı A’zam (r.a.) hadisleri sadece dinlemekle ve

hadislere uymakla kalmaz; aynı zamanda hadisleri ezberler-

  1. Hangi hadisin sahih, hangisinin de sahih olmadığını ayırt

edebilirdi.

İmâm-ı A’zam (r.a.), başta tâbiîn imâmları olmak üzere

dört bin kadar kişiden hadîs dinlemiş ve bu ilmi büyük bir

i‘tinâ ile öğrenmiş olduğundan, İmâm-ı Zehebî (r.a.) ve onun

gibi meşhûr tarihçiler yanında, hâfız muhaddisler tabakasına

dâhildir.

İmâm-ı A‘meş (r.a.) Hazretleri’ne bir takım mes’eleler so-

rulduğunda, o sırada yanında bulunan İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e

hitaben: “Şu mes’elelerin cevabını veriniz” dedi. Imâm-ı

A‘zam (r.a.)’de güzel bir şekilde mes’eleyi halledince Hz.

A‘meş (r.a.)’ın: “Bu cevapları siz nereden çıkarıyorsu-

nuz?” diye şaşkınlığını ifâde etmesi üzerine: “Sizden din-

lediğim hadîslerden” deyip zikredilen hadîsleri senetleriyle

beraber okumaya başladı. Bir çoğunu açıkladıktan sonra Hz.

A‘meş (r.a.) şöyle dedi: “Okuduklarınız kâfidir. Benim bir

ayda öğrendiğim bunca hadîsi bir anda bana okuyor-

sunuz. Bu hadîslerin gereğine tam anlamıyla uyduğu-

nuzu zannetmezdim. Ben bilirim ki büyük fakîhler hâzik

tabîblere benzerler; bizler (yani muhaddisler) de eczâcı

ve attârlara benzeriz. Ey Ebû Hanîfe! Sense her iki kesi-

min de özelliğini bir arada toplamışsın.”

İmâm Ebû Yûsuf (r.a.) de aynı şekilde O’nu överek şöy-

le demiştir: “Bir söz üzerine karar kıldıklarını gördüğüm-

de, zamanın hadîs şeyhleriyle o sözü takviye edecek ve

pekiştirecek bir alâmet arardım.” Bazen de birkaç hadîs

rivâyet edildiğinden haberli olarak Hazret-i Imâm-ı Azam’a

(r.a.) onları arz ettiğimde: “Bu sahîh değildir, bu da ma‘rûf

değildir.” diyerek onlara i‘timâd etmediğini ifâde ederdi.

“Kendi görüşlerinize uygun olan şu hadîsleri niçin senet

kabul etmiyorsunuz?” diye sorduğumda: “Ben Kûfe hal-

kının bildiklerinin hepsini bilirim ve bunları birbirinden

ayırt edebilirim.” derdi.

(Mehmet Oruç, Mezhepler Dosyası, Fıkıh İlmi ve İmam-ı Azam)

 

İMAM-I AZÂM’IN DUASI

Ebû Hasan Alî ibn Ahmed el-Fârisî (k.s.) şöyle der:

Hazret-i İmâm (r.a.) duâsında: “İlâhî, sana ibâdet yönünden

benim amellerim çok küçüktür; ama senin rahmetin yanın-

da ümîdim çoktur. İlâhî, rahmetinden niçin mahrum olurum

ki; zîrâ zannederim ki sen lûtuf ve kereminden beni rahme-

tinden mahrûm etmezsin. İlâhî, nefsimi îmânınla azîz kıl-

dın (yücelttin). Beni cehennem ateşinde nasıl zelîl edersin.

İlâhî, Kur’ân-ı azîminde “şedîdü’l ‘ıkâbı” okuyunca korkarız;

“gafûru’r-rahîmi” okuyunca ferahlarız. İki emrin arasında kal-

mışız. Kur’ân, zâhirde bizi emîn eylemez ve rahmetinden

ümidimizi kesmez. Eğer bize mağfiret eylersen bu Senin faz –

lındandır; eğer azâb edersen bu da Senin adlindendir. İlâhî

rahmetinden ümitvâr olmaya lâyık değilsem günahkârlara

fazlın ile rahmet etmeye Sen lâyıksın. İlâhî, dünyada

günâhlarımı setreyleydin (örttün), mahşer gününde de gü-

nahlarımı setretmene daha çok ihtiyâcım vardır. Beni halk

arasında rezil rüsva eyleme. İlâhî, bana tevbe-i nasûhu* mü-

yesser eyle (kolaylaştır) ki; o tevbenin lezzeti kalbime ulaştı-

ğı zaman dünyada bir garib olayım ve yalnız Sana muhabbet

eyleyeyim. Hattâ dünyada kalbim hüzünlü; gözüm yaşlı ve

duâm pek çok olsun. İlâhî, kim ihtiyâcını Senden başkasın-

dan isteyebilir; ama ben Senden başkasından isteyemem.

Yâ Rabbi, bütün ihtiyâcımı Sen karşıla ve beni rahmetinle

ebrârdan eyle” derdi.

*Tahrim s.8: “Ey îmân edenler Allâh’a nasuh (samîmî)

bir tevbe ile dönün.” Alî Râmitenî (k.s.), Bu ayet-i kerimeyi

şöyle tefsir buyurmuşlardır: “Bu âyet-i kerîmede hem işaret

hem de müjde vardır: Tevbeden dönseniz de tevbe ediniz

diye buyrulması işarettir. Müjde ise tevbenin kabûlüdür.

Çünkü Allâhü Te‘âlâ tevbeyi kabûl etmeyecek olsaydı bunu

emretmezdi. Emretmesi de kabûl etmesini göstermektedir.

Ancak tevbe dilden degil; gerçekten kusurunu bilerek kalp-

ten olmalıdır.”

(Hâfızuddîn Muhammed b. Muhammed el-Kerderî,

İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (r.a) Menkîbeleri, c.2, s.61)

 

NASÛH’UN TEVBESİ

Tahrim s. 8: “Ey îmân edenler Allâh’a nasuh (samîmî)

bir tevbe ile dönün…”

Nasûh Tevbesiyle ilgili şöyle anlatılır. Kimileri Nasûh

tevbesi suça bir daha dönmemek üzere edilen tövbedir,

demişlerdir. Bu doğru bir tefsîrdir. Kimileri de demişlerdir

ki: Bir adam varmış; yüzü kadın yüzüymüş, ama erkekmiş,

erkekliği de tam yerindeymiş; ne bir hastalığı varmış, ne de

erkeklikten kesilmesi. Kadınlar hamamında kesecilik eder-

miş. Tam otuz yıl bu işte çalışmış. Derken günün birinde,

hamamda, Melik’in kızının kulağındaki büyük bir inci küpe-

si kaybolmuş. “Hamamda düştü, herkesi, burun deliklerine

varıncaya dek arayın!” demişler; çavuşlar hamamın kapı-

sını kubbesini tutmuşlar. Adam bir yere sinmiş. Bana da

aranma sırası gelecek diye korkudan tir tir titremeğe baş-

lamış. Birbiri ardınca yerlere kapanıyor, Allâh (c.c)’ya söz

veriyor, bu kez kurtulursam bundan sonra bütün ömrüm bo-

yunca böyle bir iş yapmam, Allâh’ım bundan sonra bir daha

kadın keseciliği yapmayacağım, senin affına sığınarak söz

veriyorum, şu yükü benim sırtımdan atarsan, bundan böyle

Nasûh kulun bir daha bu günahı işlemeyecek, diyormuş.

Nasûh, böyle yalvarırken içeriden bir ses gelmiş. Herkesi

aradık bir tek Nasûh kaldı onu da arayın. Aklı basından git-

miş, canını başını Allâh (c.c.)’ya ısmarlamış. Tam bu sırada

bir ses daha gelmiş, küpe bulundu demişler. Arayanlar bir

lâ havle çekip Nasûh hakkında kötü düşünceler güttük, hiç

olmazsa gelsin de eliyle Melik’ın kızını ovsun kız da kendi-

sini onun ovmasını istiyor, çağırın Nasûh’u demişler. Nasûh

elim bugün çalışmıyor, yolda inme geldi demiş. Peygamber

(s.a.v)’in ashâbı (r.a.e) tevbe ederlermiş, sonra tövbelerini

bozmazlarmış. Nasûh tevbesi ile tevbe edin diye âyet nazil

olmuş ki Nasûh, bu tevbeden sonra otuz yıl daha yaşamış,

hiç tevbesinden geri dönmemişti.

(Hâfızuddîn Muhammed b. Muhammed el-Kerderî,

İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (r.a) Menkîbeleri, c.2, s.63)

 

İMÂM-I ÂZAM (R.A.)’IN SON HACCI

Rivâyet olunur ki: İmâm-ı A‘zam (r.a.) Ca‘fer-i Sâdık

(r.a.)’ın babası İmâm-ı Bâkır [676-735] (r.a.)’ın huzûruna

geldi. İmâm-ı Bâkır (r.a.), İmâm-ı ‘zâm (r.a.)’ı görün-

ce dedi ki: “Gönlüme öyle doğuyor ki, sen Ceddim

(s.a.v.)’in sünneti öldükten sonra onu dirilteceksin.

Haksızlığa uğrayan herkese yardım edeceksin, dertli-

lerin derdine dermân olacaksın ve yoldan çıkmışlara

doğru yolu göstereceksin. Allâhu Te‘âlâ sana yardım

etsin ve seni bu yolda muvaffak kılsın.” Hazreti İmâm

(r.a.)’ın sünneti diriltmiş olmasıyla kasdedilen İmâm

(r.a.)’dan önceki zamanla ilgili değil; gelecek zamana yö-

nelik olmasıdır. Bu gelecek zamanda da ictihâd ehlinin

yok olması veyâ çok azalmasıdır. Hazret-i İmâm (r.a.)

öyle çok mes’elede ictihâd yaptı ki, kıyâmete kadar her-

kes onlardan yararlanır.

Bazen bir rek‘atta bazen de gece kıldığı namazların

tamamında Kur’ân’ı hatmettiği ve elli beş defa hacc ettiği

rivayet edilen İmam-ı Â’zâm (r.a.) için İmâm Hemedânî,

Hizâne adlı kitabında şöyle yazmıştır: Hazreti İmâm-ı

Â’zâm (r.a.) son haccında malının yarısını Kâ‘be-i

Mükerreme‘nin hizmetçilerine tasadduk edip “Bana

Kâ‘be-i Müşerrefe’yi boşaltın” dedi. Sonra Kâ‘be’ye girdi.

Sağ ayağının üzerinde durarak birinci rek‘atta Kur’ân-ı

Azîm’in yarısını okudu. Sonra sol ayağı üzerinde durup

kalan yarısını ikinci rek‘atta okudu. Bu şekilde Kur’ân-ı

Âzîm’i hatmeyledi. Ve şöyle duâ etti: “Ey Bâri Te‘âlâ,

Seni kemâl-i ma‘rifetle (hakkıyla) bildim; fakat Sana

lâyıkıyla ibâdet edemedim. Hizmetimin noksanlarını

kemâl-i ma‘rifetinle bana bağışla.” Kâ‘be’nin bir köşe-

sinden nidâ geldi: “Bildin, çok güzel bildin ve ihlâsla

çok güzel hizmet ettin. Seni ve senin mezhebinde

olanları kıyâmete değin affettim.”

(Hâfızuddîn Muhammed b. Muhammed el-Kerderî,

İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (r.a.)’ın Menkîbeleri, s. 49)

 

İMAM-I AZAM’IN FIKIH İLMİNDEKİ ERİŞİLMEZLİĞİ

İbrâhîm ibn Abdülazîz dedi ki: Yezid b. Hârûn’a: “Müf-

tü fetvâ vermeğe ne zaman yetkili olur?” diye sordular.

O da: “Ebû Hanîfe’nin mertebesine eriştiği zaman fetvâ

vermeye yetkili olur” diye cevâb verdi.

Ca‘fer ibn Bezi’ şöyle der: Beş yıl Hazret-i İmâm’ın

saâdet eşiği olan kapılarında talebelik yaptım. Ondan

sâkin ve sessiz bir kimseyi görmedim. Ne zaman bir soru

sorsalar, cevâb verir susarlar dünya kelâmı konuşmaz-

lardı. Rivâyet edildiğine göre: Şu dört kimse gibi kimse

dünyaya gelmedi ve gelmeyecektir de: Fıkıhta İmâm-ı

Azam Ebû Hanîfe, nahivde Halîl, tasnîfte Câhiz  ve şiirde

Ebû Temâme.

Abdullâh ibn Ezher’den rivâyete göre: Halef ibn

Eyyûb’dan bir mes’ele sordular. İmâm-ı A‘zam ve Ebû

Yûsuf böyle dedi, diye cevâb verdi. Ancak: “Bu mes’elede

sen ne dersin?” dediler. “Ben iki demir dağdan rivâyet ey-

ledim, siz bana sen ne dersin, diyorsunuz” diye karşılık

verdi.

Yezîd ibn Hârûn’a; İmâm Mâlik’in ve Ebû Hanîfe’nin

re’yleri (görüşleri) nasıldır, diye sormuşlar. Şöyle cevâb

verdi: Fıkıh Ebû Hanîfe’nin sanâtıdır. Ebû Hanîfe’yle tar-

tışıp da İmâm’ın susturamadığı kimseyi görmedim. Fıkıh

ilmi sanki İmâm için yaratılmıştır.

Muhammed ibn Yezîd söyle der: “Amir’in derslerine

devam ederdim.” Bana “İmâm’ın kitâblarını iyi oku, in-

cele dedi. Ben: “Hadîs ögrenmek istiyorum, bana onun

kitâbları gerekmez” dedim. Amir de: “Yetmis hadîs ögren-

dim ama Ebû Hanîfe’nin kitâblarını görmeden istincânın

ne oldugunu ögrenemedim” dedi.

Şeddad ibn Hâkim der ki, “Eğer İmâm-ı Azam ve ta-

lebeleri olmasaydı nasıl amel edecegimizi bilemezdik.”

(El-Kerderî, İmâm-ı Azam Menkıbeleri, s. 111-115-124)

 

 

 

 

İMAM-I AZAM’IN İLİM KONUSUNDAKİ TİTİZLİĞİ

Deylemî’nin Züheyr ibn Muâviye’den naklettiğine

göre:

Bir gün Züheyr’i Hazret-i İmâm’ın meclisindeyken Eb-

yaz ibn Agarr mukâyese ediyordu. Birdenbire biri yüksek

sesle dedi ki: İlk önce kıyas yapan İblis’tir. O kişi büyük

ihtimâlle Medîneliydi. İmâm, dedi ki: Ey falan kişi, sözü

yerinde söylemedin; çünkü o la‘netlenmiş İblis’in kıya-

sı Allâh’ın kitâbını reddetmektedir. Nitekim Hakk Te‘âlâ

Furkân-ı azîminde şöyle buyurur:

“Biz Adem’e meleklere secde edin deyince İblis

dışındakiler secde ettiler, o bu çamurdan yapılana

mı secde edeceğim dedi.” (Araf 12) Rabbinin buyruğu-

nu reddetti. Allâh’ın emrinin doğru olduğunu bildiği hal-

de reddetti. Fakat biz bir mes’eleyi başka bir mes’eleyle

kıyaslarız. Allâh’ın kitâbına Peygamber (s.a.v.)’in sün-

netine ya da icmai ümmete uygun olsun diye. Bundan

sonra ictihâd ederiz fakat bu ictihâdı dönüp tekrar tekrar

münâkaşa ederiz. Senin dediğin ma‘nâ nerede benim

dediğim ma‘nâ nerede? Ebyaz ibn Agarr bu izâhı duyun-

ca bir sayha atıp “Söylediğim söze tevbe ettim ve Hakk

Te‘âlâ kalbini aydınlatsın. Nitekim sen benim kalbimi ay-

dınlattın” dedi.

Hâlid ibn Sabih’in İmâm-ı Züfer’den rivâyetine göre,

İmâm’ın muhâliflerinin sözlerine değer vermeyin; çünkü

Hazret-i İmâm-ı A‘zam’ın söyledikleri Allâh’ın kitâbından,

Peygamber (s.a.v)’ in sünnetinden ya da sahâbenin söy-

lediklerinden başkası değildi. Bunlarda bulamazsa sonra

bunlara kıyas yapardı.

Cüreyc ibn Abdülmelik şöyle rivâyet eder: İmâm-ı

Azam sağlam bir kaynak dışında hiçbir kaynaktan fetvâ

vermezdi. Ve  sorduğumuz her mes’eleye cevâb verirdi.

(El-Kerderî, İmâm-ı Azam Menkıbeleri, s.159,160)

 

ÂLİMLERİN DİLİYLE İMAM-I AZAM (R.A.)

Bir gün Vekî’in meclisinde hadîsi anlamakta bir güç-

lük ortaya çıktı. Vekî bir ah çekip dedi ki: “Pişmanlık işe

yaramıyor, nerde İmâm, o olsaydı müşkilimizi hemen hal-

lederdi.” Ve yine dedi ki: “Ey insanlar, hadîs okursunuz;

ancak ma‘nâsını ve te’vilini bilmezsiniz, ömrünüzü ve

dîninizi zâyi edersiniz. Ne olaydı Ebû Hanîfe’nin fıkhının

onda biri bende olsaydı.”

Yahyâ İbn Adem şöyle der: İmâm’ın ilmi Allâh içindir,

eğer dünya için olsaydı, kendisini kıskananların çoklu-

ğuna rağmen mezhebi ufukları kaplamazdı. Yahyâ ibn

Adem âlimlerin kavillerini (görüşlerini), hadîs ve fıkıh ilmi-

ni iyi bilirdi. Ve yine derdi ki: “Kûfe’nin mescidleri ağzına

kadar fakihlerle doluydu. Ebû Hanîfe’nin ortaya çıkma-

sından sonra İbn Ebû Leylâ, İbn Yesreme, Hasan ibn

Sâlih ve Şerîk gibi kimselerin tamâmı sustu ve halîfeler,

hâkimler ve beyler İmâm’ın kavliyle amel eder oldu.

İmâm’ın mezhebi dünyanın dört bir yanına yayıldı.”

Asım ibn Yûsuf şöyle der: Ebû Yûsuf’a: “ Alimler ilim-

de kimsenin senden üstün olmadığı konusunda ittifâk

ediyorlar” dedim. İmâm cevâben dedi ki: “Benim ilmim

İmâm-ı A‘zam’ın ilmine nisbetle, Fırat nehri yanında kü-

çük bir dere gibidir. Ne yüce mertebesi vardır ki dünya ve

âhiret yolu onun için açıldı.

Alî İbn Asım şöyle rivâyet eder: İmâm-ı A‘zam’ın

ilmi, onun asrındaki âlimlerin ilmiyle tartılsaydı, İmâm-ı

A‘zam’ın ilmi hepsinin ilminden ağır gelirdi.

İbrâhîm bin Rüstem şöyle der: Kim Hazret-i İmâm’dan

şüphe ederse o kimse câhildir ve İmâm da o şüpheden

uzaktır.

Bin âlim gördüm. Hiçbiri tefsîr, ilim, amel ve akılda

İmâm’a denk değildi. Ümmet-i Muhammed salla’llâhu

aleyhi ve sellem içinde en yüksek âlim Hazret-i İmâm’dı.

(İmâm Kerderî , İmâm-ı Azam Menkibeleri, s.106-114)

 

 

 

 

 

 

İMÂM-I AZAM’IN VE İMÂM EBÛ YUSUF’A

VERDİĞİ DERS

Birgün İmâm Ebû Yûsuf rahimehullâhü aleyh hasta

oldu. Hazret-i İmâm-ı A‘zam radıyallâhu anh def‘alarca

ziyâretine gitti. Bir gün vardığında hastalığının arttığını

gördü. İmâm-ı A‘zam, “Benden sonra Müslümanlar için

buna umut bağlamıştım. Şâyet vefât ederse bununla ilmin

çoğu ölür” dedi.

İmâm Ebû Yûsuf bu hastalıktan sıhhat bulunca  büyük

bir meclis oluşturdu. İmâm-ı A‘zam’a Ebû Yûsuf’un meclis

kurduğu haberi ulaşınca birini İmâm Ebû Yûsuf’a gönde-

rip bu mes’eleyi Ebû Yûsuf’a sor, dedi. Mes’elâ “Biri elbi-

se temizleyiciye bir elbise verse sâhibi elbisesini isteyince

temizleyici inkâr etse sonra elbiseyi temizlenmiş olarak

sâhibine getirse ve elbise sâhibinden ücret talep etse üc-

ret vermek lâzım mı, değil mi? Ücret vermek vâcib olur

derse hatâ ettin de. Eğer ücret vermek câiz değildir diye

cevâb verirse yine hatâ ettin de” dedi. O kişi İmâm Ebû

Yûsuf’a varıp söylenen mes’eleyi sordu. İmâm Ebû Yûsuf

ne cevâb vereceğini bilemedi şaşırıp kaldı. Bunun üzerine

hemen kalkıp Hazret-i İmâm-ı A‘zam’ın huzûruna vardı.

İmâm-ı A‘zam, “Seni buraya temizleyiciye dâir

olan suâlden başkası getirmemiştir” dedi. Ve dedi ki:

“Sübhânallâh, biri meclis kurup din ilmini öğretsin; ama

ücretlerle ilgili bir mes’eleye cevâb vermeye kâdir olama-

sın.” Ebû Yûsuf, ey İmâm, bana temizleyicinin ücreti ile

ilgili suâlin cevâbını öğret, dedi. Hazret-i İmâm dedi ki: Te-

mizlemeden inkâr ettiyse inkârdan sonra kendisi için te-

mizlemiş olur, ücret gerekmez. Temizledikten sonra inkâr

ettiyse ücret gerekir; çünkü sâhibi için temizlemiş olur.

Ondan sonra İmâm dedi ki: Her kim ben ilim öğrenmekten

müstağnîyim zannederse işte o kişi kendisi için ağlasın.

(Mahmûd b. Alî El-Kerderî,  Cennetlerin Açık Yolu, II. Metin)

 

MEZHEP İMAMIMIZ İMAM-I ÂZAM

EBÛ HANİFE (R.A.)

 

Dînin esâsını, Resûlulllah (s.a.v.)’in sünnetini ve seçkin

sahâbelerin yolunu korumak için yaratılan, dîn önderlerinin

en başta geleni İlâhi sırlara vâkıf olan velilerin en önde

giden lideri İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe en-Nu‘mân (r.a.)’dir.

Ebû Hanîfe (r.a.)’in sünneti koruma, dînin hükümleri-

ni yerleştirmede benzersiz olduğuna delâlet eden kesin

açıklamalardan biri de tarîkat pîrlerinin büyüklerinden ve

hakîkat tahtına oturanlardan Sehl b. Abdullah-ı Tüsterî

(k.s.)’un şu kerâmetli sözüdür: “Hazret-i Mûsâ ve Hazret-i

Îsâ (a.s.)’ın ümmetleri içerisinde (dini hükümleri güvenilir

ve sistematik bir şekilde aktaran) Ebû Hanîfe (r.a.) gibi

birisi bulunsaydı, onlar (Hz. Îsâ’dan sonra) ne yahûdî ne

hıristiyân olurlardı.”

Ebû Hanîfe (r.a.), dîn ilimlerinin diriltilmesinde ve sün-

netin etkinliğinin sürekli kılınmasında diğer dîn imâmlarının

hepsinden daha etkili olmuştur.

Çünkü ondan önce daha fazîletli ve bilgili kişiler var-

sa da daha önce de belirtildiği gibi o dönemde bid‘atler,

nefse hoş gelen şeyler ve genel olayların çokça vukûu in-

sanlar arasında bu derece yayılmamıştı. Bu sebeble fıkıh

ve diğer dini ilimlerin düzenlenip kitaplara kaydedilmesi-

ne gerek görülmemişti. Bu anlatılanlardan, İmâm-ı A‘zam

(r.a.)’in İslâmî sınırları koruma gibi önemli bir konunun

üzerinde titizlik gösterip gayret ettiği ve böylece istediğine

ulaşan üstün nitelikli kişiler arasında yaptığı çalışmaların

doğru ve olgun neticelerini ortaya koymayı başardığı ve

bu tür kişiler arasında çok müstesnâ bir yere sâhib olduğu

kesin olarak anlaşılmaktadır.

Çünkü o yaşanan ve yaşanması muhtemel olaylarla il-

gili fıkhî mes’eleleri çözüp, bugünkü düzenli şekle sokarak

insanlara sunmuştur

(Yusuf el- Heytemi, İmâm-ı Azam Ebû Hanife, Giriş Kısmı)

 

İMÂM-I ÂZAM HAZRETLERİNİN

HADİSİ KIYASTAN ÖNE ALMASI

İmâm-ı Zerencerî şöyle derdi:

İmâm-ı A‘zam’ın ictihâdı dâimâ Hazret-i Ebûbekir

(r.a.)’in görüşleriyle amel etmek üzereydi. Hazret-i

İmâm’ın hadîslere ve eserlere (sahabe fetvalarına) uy-

ması diğer insanlardan daha fazlaydı. Kendisine hadîsler

getirildiği zaman, kıyâstan vazgeçer, hadîslere döner,

kıyâsla amel etmez, hadîs ve eserlerle amel ederdi.

Hazret-i İmâm’ın ve talebelerinin kitâbları kahkahayla

abdestin ve namazın bozulması gibi, unutarak yemede

orucun bozulmaması gibi ve yine unutarak besmelesiz

kesilen kurbanın yenilmesi gibi istihsân çeşitleriyle dop-

doluydu. Hazret-i İmâm başparmağın diyeti öbür par-

maklardan fazladır, buyurmuşlardır. Ne zaman ki Hazret-i

Peygamber (s.a.v.)’in “ (el-esâbi‘u küllühâ sivâ’un) Bü-

tün parmaklar eşittir” hadîsi kendisine ulaştı: Hazret-i

İmâm önceki kavlinden geri döndü.

Ayrıca Hazret-i İmâm-ı A‘zam hayız süresi en fazla

on beş gündür derdi. Enes (r.a.)’den İmâm’a “ (el-hayzu

selâse eyyâmin ilâ ‘aşerati ve’z zâidü istihâzetü) Ha-

yız üç günle on gün arasıdır, daha fazlası özür kanı-

dır” hadîsi ulaşınca önceki kavlinden geri döndü.

Halef ibnü’l Ahmer dedi ki:

Hazret-i İmâm bayram namazından önce ve sonra

namaz kılmazdı. Daha sonra bayram namazından son-

ra namaz kıldıgını gördüm. Bunu İmâm’a sordum. Bana

Hazret-i Alî (r.a.)’den  bayram namazından sonra  dört

rek‘at namaz kıldığı haberi geldi, ben de ona uydum,

diye cevâb verdi. Ve yine Hazret-i İmâm çoğu mes’elede,

kıyastan Sahâbenin sözüne dönmüştür. Bu da Hazret-i

İmâm’ın hadis-i şerifleri ve Sahâbe sözünü kıyâstan öne

aldığını gösterir.

(El-Kerderî, İmâm-ı Azam Menkıbeleri, s.167)

 

ALLÂH KORKUSU

İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in talebelerinden olan Ebû Süleymân Dâ-

vud b. Nusayr et-Tâî (k.s.), Üstün kavrayış sâhibi, âbîd, zâhid bir

fakîhdi. Abbâsî Halîfesi Mehdî döneminde [v.185/801] irtihâl etti.

Onun için şöyle denilmiştir: “Eğer Dâvud-ı Tâî (k.s.) daha önce-

ki ümmetler arasında yaşamış olsaydı ibret alınmaya değer

hayatı, Kur’ân-ı Kerîm’de hikâye edilir, O’nun şânına âyet nâ-

zil  olurdu.”  O  ömrünün  bir  dakikasını  bile  boşa  geçirmeyerek

gece ve gündüz ibâdetini hiç aksatmazdı, zâhirî süslerden ve za-

rûrî olmayan her çeşit isteklerden son derece sakınırdı. O asırda

bile benzeri bulunmayan değerli bir kişi idi.

O’nu ziyâret eden bir kişi şunları anlatıyor: “Bir gün, su testi-

sinin, güneş isâbet eden bir yere konularak ısındığını gören: “Şu

testiyi bir gölgeye koysaydınız!” deyince şöyle cevâb verdi: “Ko-

nulduğu zaman burada güneş yoktu; bense nefsimin hoşlanma-

sı için bir adım atmaktan Rabbim’den hayâ ettiğim için sonradan

testinin yerini değiştirmedim.” Yine O’na “Sakalınızı tarasanız” di-

yen bir kişiye “Oğlum sakalımla meşgûl olacak zamanı nerede

bulayım?” demesi de hikmetli bir söz ve büyük bir öğüttür.”

Vezirlerden bir kişi Kûfe’ye geldiğinde, oğullarını okutmak için

Kur’ân ve hadîs öğretebilecek, fıkhın inceliklerini ve edebiyat il-

mini iyi bilen bir kişi araştırdı. Kime sorduysa herkes bu nitelikle-

ri  tam  anlamıyla  hâiz  olan  kişinin  Dâvud-ı  Tâî  (k.s.)  olduğunu

söyledi. Vezir, onun müstağnî bir kişi olduğunu da öğrenmiş oldu-

ğundan önce kendisine külliyetli bir ihsân gönderdi. Kabûl etme-

yince ikinci kez bunu bir kat daha arttırarak yirmi bin dirhem gü-

müş değerinde iki kese ve iki kölesini gönderdi. Onlara da şöyle

söyledi:

“Eğer gittiğiniz kişiye bu hediyeleri kabûl ettirebilirseniz ikiniz

de hür olacaksınız.”

Köleler Dâvud (k.s.)’un yanına varıp hediyeleri takdîm ettiler

ve  kölelikten  kurtulmalarının  bu  hediyelerin  kabûl  edilmesine

bağlı olduğunu ifâde ederek kendilerine yardımcı olmasını istedi-

ler. O da şöyle söyledi:

“Oğullarım,  bunu  kabûl  edip  size  hürriyetinizi  kazandırmak-

tansa reddedip kendimi cehennemden kurtarmak daha önemli ve

gereklidir.”

(İbn Hacer el-Heytemî, İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’in Hayatı, 149-152.s)

FIKIH İLMİNİN İNCELİKLERİ

Ebû  Yûsuf  (rh.a.)  Ebû  Hanîfe  (r.a.)’e  uzun  zaman  mülâzımlık

(yardımcılık) yaptı. Ebû Hanîfe (r.a.)’den ilim öğrendi. Şimdi kendi

evimde  oturayım,  ibâdet  ile  meşgûl  olayım,  dedi  ve  Ebû  Hanîfe

(r.a.)’in hizmetine gelmez oldu. Ebû Hanîfe (r.a.) de Ebû Yûsuf’un

“Ben ilimde kemâle erdim. Artık Ebû Hanîfe’ye ihtiyâcım kalmadı.”

diye düşündüğünü zannetti ve talebelerinden birine dedi ki:

“Git, Ebû Yûsuf’a sor ki bir kimse boyanmak üzere boyacıya ku-

maş verdi. Birkaç günden sonra kumaş sâhibi geldi, boyacıdan sor-

du ki: Kumaşımı boyamadın mı? Boyacı dedi ki: Sen bana kumaş

vermedin ki diye inkâr etti. Kumaş sâhibinin şâhidi yoktu, baktı ol-

mayacak boyacıya: “Sen bilebile benim kumaşımı inkâr ettin, âhiret-

te Allâhü Te‘âlâ’nın huzûrunda katında senden da‘vâcıyım” dedi ve

gitti. Yine birkaç günden sonra bu boyacı pişman oldu ve o kumaşın

sâhibini çağırdı ve dedi ki: Ben yanlış yaptım, inkâr ettim. “İşte ku-

maşını boyadım” deyip kumaşı sâhibinin önüne koydu. Ondan son-

ra Hazreti İmâm devâmla şöyle dedi: Kumaş sâhibinin, boyama üc-

reti ödemesi vâcib olur mu olmaz mı? diye sor. Ebû Yûsuf derse ki

kumaşı boyama ücreti vâcib olur derse hatâ ettiniz, de; vâcib olmaz

derse yine hatâ ettiniz, de!”

Ve o talebe Ebû Yûsuf’un meclisine gitti ve Ebû Hanîfe (r.a.)’in

dediği gibi sordu. Ebû Yûsuf vâcib olur, diye cevâb verince o talebe

dedi ki: Hatâ ettin. Bu sefer Ebû Yûsuf: Vâcib olmaz deyince O ta-

lebe: Yine hatâ ettin, dedi. Ebû Yûsuf şaştı kaldı. Ve o talebe ile Ebû

Hanîfe  (r.a.)’in  huzûruna  geldi  ve  aynı  soruyu  Ebû  Hanîfe  (r.a.)’e

sordu ve kendi cevâbını da söyledi. Ebû Hanîfe (r.a.) dedi ki: “Bu so-

ruya cevâb vermek pek güçtür. Buna başka türlü cevâb vermek ge-

rek.” Ebû Yûsuf: “Bize anlatın istifâde edip doğrusunu öğrenelim”

dedi. Ebû Hanîfe (r.a.) dedi ki:  “Bu mes’elenin cevâbı şudur: Bu

boyacı, kumaşı boyadıktan sonra inkâr etti ise ücret vâcib olur,

kumaşı boyamadan önce inkâr edip sonra kumaşı boyadı ise

ücret vâcib olmaz.” Ebû Yûsuf bundan sonra İmâm’ın hizmetinden

ve meclisinden hiç ayrılmadı.

Ebû Hanîfe (r.a.) dedi ki: “Hakk Sübhânehû ve Te‘âlâ’nın ilmi

denizdir, kimse ilmim tamâm oldu diyemez. Kim, ben âlim ol-

dum hiç bilmediğim kalmadı derse o kimse kendi kendisine ağ-

lasın.” Ebû Yûsuf da İmâm’ı tasdîk ederek bu düşüncesini kendi-

sinden giderdi. Eskisi gibi Hazret-i İmâm’a devâm etti.

(Muhammed el-Kerderî, Menâkıbü’l İmâm Ebû Hanîfe)

 

 

SEÇKİN MÜCTEHİDLER

Seçkin  müctehidler  “İyi  bilin  ki Allâh’ın  velî  kulları  için

hiçbir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de.” (Yûnus s.

62) âyetiyle müjdelenen büyük velîlerin başında gelir. Şerî‘at ile

hakîkatin arasını birleştiren büyük velîlerin tanımları onlara uy-

maktadır.

Bu durumda onlardan birini yermeye ve hafîfe almaya cesâ-

ret edenler, insanlığın karşı koymakdan âciz kaldığı büyük bir

savaşa  kalkışmış  olurlar  ki  sonucu  şübhesiz  ebedî  helâkdir.

Bundan Allâh (c.c.)’ne sığınırız. Büyük bir savaşdan kasdımız

Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’e karşı açılan savaş ve düşman-

lıktır. Çünkü sahîh hadîslerde Allâh (c.c.)’nun gerçek velîlerine

ezâ ve zulüm böyle bir savaş yerine konmuştur. Başta Buhârî

ve diğer hadîs imâmları, on beşten fazla değişik isnâd ve yol-

larla Ashâb (r.a.e.)’in kalabalık bir cemaatinden şu kudsî hadîsi

rivâyet etmişlerdir: “Men ‘âdâ lî velîyyen fekad âzentühû bi-mu-

hârebetî. Ey a‘lemtühû bi-muhârebetî.” Bir rivâyette “fekad ista-

halle muhârebetî” bir diğer rivâyette “fekad bârazenî bi’l-muhâ-

rebeti” şeklinde gelmiştir. “‘Âdâ” kelimesinin yerine de “ezelle,

ehâne, ezâ” kelimeleri rivâyet olunmuştur. Bunların hepsi aynı

anlamdadır.  Özet  olarak:  “Her  kim  benim  bir  velî  kuluma,

içinden düşmanlık beslerse ya da saygısızlık ederse bizzat

bana  karşı  savaşa  kalkışmış  olur.  Böyle  bir  inad  ve  düş-

manlık ile ebedî helâki haketmiş olur” demektir.

“Muhârebe”      sözü  “yuhâdi‘ûna’llahe”     bâbından  olup  harb

anlamındadır.  Çok  kullanılmasının  sebebi  bilinen  bir  ta‘bîr  ile

muhâtaba kasdolunmaktır. Çünkü insanlar arasında muhârebe

her zaman muhâlefet ve ayrılığın kaynağı olan düşmanlıktan-

dır. Olmazsa olmaz şartı, bir tarafın yok edilmesidir. Burada ise

olmazsa olmaz şart olarak, ebedî helâk kasdedilmiştir.

Görüldüğü gibi bu hadîs, inatcı ve cesûr olan bu tür kimse-

leri bunlardan kesinlikle uzaklaştırmayı amaçlamakta ve şiddet-

li azâba işâret etmektedir. Başka bir kudsî hadîsde: “İnnî le-eğ-

zıbü li-evliyâ-î kemâ yağzıbü’l-leysü’l-hard, Ben dostlarım için

öfkeli  arslanın  gazablanması  gibi  gazablanırım.”              buyrul-

muştur.

(İbn Hacer el-Heytemî, İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’in Hayatı, 102-104.s.)

 

İMÂM-I A‘ZAM EBÛ HANÎFE (R.A.)’İN KIRAATİ

Ebû Hanîfe (r.a.), bütün geceyi ihyâ ederdi. Kur’ân’ı bir ge-

cede hatmederdi. Hatîb el-Bağdâdî’nin, Hammad b. Yûnus’dan

yaptığı rivâyet buna örnektir: Esed b. Amr’dan dinledim. Şöyle

diyordu: İmâm Ebû Hanîfe (r.a.) -dilden dile dolaşan menkîbesi

uyarınca- kırk sene yatsı abdestiyle sabah namazı kılmıştır. O,

gecenin büyük bir kısmında bir rekâtta bütün Kur’ân’ı baştan so-

na  okuyordu.  Geceleri  ağlamasını  komşuları  duyuyor  ve  ona

acıyorlardı.

Hatîb’in  nakline  göre  Hafs  b.  Abdurrahman  şöyle  anlatır:

Mis‘ar b. Kidam’dan duydum. Şöyle anlatıyordu: Bir gece mes-

cide  girdim.  Namaz  kılmakta  olan  bir  adam  gördüm.  Kıraatini

çok tatlı buldum. Kur’ân’ın yedide birini bitirince kendi kendime

artık rükûa gider dedim. Sonra okumaya devam edip üçte birini

okudu, sonra yarısını okudu ve Kur’ân’ı okumaya devam ederek

bir rek‘atta baştan sona hatmetti. (Süyûtî, Tebyidu’s-sahife)

Abdullah (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’e “Kur’ân’ı nasıl oku-

yayım?” diye sorunca, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz “Onu yedi

gecede  oku”  buyurmuştur. Abdullah  (r.a.)  şöyle  devam  eder:

Ben  daha  az  zamanda  okuyabileceğimi  ısrarla  söyledim.  So-

nunda Efendimiz (s.a.v.) “Onu bir gün ve bir gecede hatmet”

buyurdular. Bu haberi, Süyûtî  Kenzü’l-ummâl’de nakledip, her-

hangi bir tenkîdde bulunmamıştır. Haber, eserin başındaki onun

prensibine  göre  sahîhtir.  “Herhangi  biriniz  kendi  başına  na-

maz kıldığında onu dilediği kadar uzatabilir” şeklindeki Ebû

Hüreyre (r.a.) hadîsi, bu hadîsin şâhididir.

Kur’ân’ın  üç  günden  daha  az  sürede  hatmedilmesine  dâir

getirilen yasak, onu tane tane okumayan, şiir okur gibi yuvarla-

yıp  giden  ve  ma‘nâları  üzerinde  derinden  derine  düşünmeyen

kimselere mahsûstur, diye yorumlanmıştır. Bir kişi Kur’ân’ı çok

okumakla birlikte ma‘nâları üzerinde düşünebiliyor ve ma‘nâsını

anlayabiliyorsa o okuyabilir. İmâm Ebû Hanîfe (r.a.) Kur’ân’ı çok

okumakla birlikte onun ma‘nâsı üzerinde düşünmede yüksek bir

zirvedeydi ve ma‘nâsını anlamadan hızlı okumazdı. Tam tersine

onun kıraati Mis‘ar b. Kidam’ın ifâdesinden anlaşılacağı üzere

tatlı olup, dinleyenler zevk alırlardı.

(Eşref Alî et-Tehanevî – Zafer Ahmed el-Osman et-Tehanevî,

Hadislerle Hanefi Fıkhı, 3.c. 405-407.s.)

 

İMÂM-I A’ZAM (HZ)’IN KEREMİ, AHLÂKI, ZÜHD VE TAKVÂSI

İmâm-ı A’zam Hazretlerinin sabrı ve nezâketini belirten şu vaka da çok dikkat çekici olduğu kadar ilim adamlarına irşâd konusunda güzel bir örnek teşkîl etmektedir:

Rivâyet edilir ki, İmâm-ı A’zam Hazretlerinin bitişik bir komşusu vardı ki içkiye mübtelâ olup gece evine sarhoş olarak gelir ve gece yarısına kadar çalgı çalıp şarkı söylerdi. İmâm-ı A’zam bu içki mübtelâsı komşusunun eziyetine sabr ve tahammül gösterir, komşuluk hakkına riâyet etmek için kendisine bir uyarıda bulunmazdı. Bir gece bu komşusunun sesi sedâsı kesilmişti. Bunun üzerine İmâm-ı A’zam Hz.’leri: Acaba hasta mı oldu, yâhut bir kazâya mı uğradı, diyerek derhâl evine gitti ve hanımına: her gece komşumuzun çalgı ve şarkı seslerine alışmıştık; bu gece ise sesi, sedâsı kesildi. Acaba hasta mıdır, yâhut başına bir iş mi geldi diye sormaya geldim, deyince hanım mahcup bir edâ ile : Yâ İmâm bu gece meyhâneden gelirken inzibatlara rastlamış ve sarhoş olduğu için kendini yakalayıp hapsetmişler, dedi. Bunun üzerine İmâm-ı A’zam o şehrin vâlisine kadar gitti. Vâli İmâm ‘ı görünce karşılayıp saygı ve ikrâmdan sonra ziyâret sebebini sormuş. O da durumu anlatmış ve hapsedilen bu komşusunun serbest bırakılmasını istediğini belirtmiş. Vâli bu ricâsı üzerine derhâl o komşuyu hapisten çıkarıp kendisine teslim etmiş. Berâber dışarı çıktıklarında bu komşusuna karşı gayet nâzik davranarak: Senin çalgının sesine alışmıştık, bu gece sesin sadân çıkmadı, çoluk çocuğunun nafakasını sormadık, bir yardımda bulunmadık, deyip çok miktârda para verdikten sonra meyhânecide ne kadar borcun varsa ben ödeyeyim, deyince adam İmâm-ı A’zam’ın bu nâzik muâmelesinden son derce mahcup, kalarak hemen o anda tevbe ve istiğfâr edip İmâm-ı A’zam’ın ders halkasına devâm etti ve kısa zaman da ilim tahsîlini tamamlayıp fakîhlerden biri oldu.

 

İmâm Âzam Fıkh-ı Ekber Aliyyül-Kârî şerhi ,S. 19

 

İMAM-I A’ZAM EBÛ HANİFE (R.ALEYH)

Adı Numan’dır. Babasının adı da Sâbit’dir. Hicrî (80) tarihinde Kûfe’de doğmuş, (150) tarihinde Bağdat’da vefat etmiştir. Aslen Türk’tür.

İmam-ı A’zam’ın validesi, Sabit’in vefatından sonra İmam Caferi Sâdık (r.a.) ile evlenmiş, İmam-ı Azam da bu muhterem zâtın yanında yetişmiştir. Ashab-ı Kiram’dan birkaç zâtı görmüş olmak şerefini haiz olup Tâbiindendir.

İmam-ı A’zam’a tabi olanlardan her birine Hanefî denir. Amelde İmamımız, İmam-ı A’zam’dır.

İmam-ı A’zam Ebû Hanife Hazretleri, bütün ehli sünnet tarafından tebcil edilen dört büyük müctehidin birincisidr. İmam-ı A’zam denilince yalnız kendisi hatıra gelir. İlmi, zekâs, ahlâkı, zühd-ü takvası fevkalâde idi. İcitihadındaki yükseklik, mezhebindeki kolaylık ve mükemmeliyet bütün müslümanlarca müsellemdir.

Kırk sene yatsı abdestiyle sabah namazını kıldığı, bir rek’at namazda Kur’an-ı Kerim’i baştan nihâyete kadar okuduğu rivâyet edilir. Ellibeş def’a Hacc’a gitmiştir. O’nun Kitab ve Sünnet’ten beşyüz bin mesele ortaya çıkardığı rivâyet olunur. Verdiği fetvâlar altmışdörtbindir. Bütün bu meseleler ibâdet ve hukuktan birer esasdır, birer kaide-i umümiyyedir. Ve hepsinin delili netice itibariyle Kitab ve sünnettir.

İmam-ı A’zam’ın yetiştirdiği âlimlerin sayısı, bine varmaktadır. Onların içinden en büyük ve seçmeleri kırk tanedir.

(Ö.N. Bilmen İ. İlmihali)

 

İMÂM-I A’ZAM (R.A.) VE FETVÂLARI

Elli beş def’a hacca gitmiştir. Fıkıh ilminde pek yüksek ve mümtâz bir mevkii vardı. İmâm-ı Şâfiî (R.A.) gibi en büyük müctehidler de bunu i’tirâf etmişlerdir. Mantıktaki kuvvetleri, şâyân-i hayret bir derecede idi. İmâm-ı Mâlik (R.A.): “Ebû Hanîfe’nin mantıkı o kadar kuvvetlidir ki, eğer şu direk altındır, derse; onu isbât edebilir.” demiştir.

İbn-i Mes’ûd (R.A.) re’y ve ictihâdda Ashâb (R.A.)’ün en önde gelenlerinden idiler. Bu cihetle O’ndan okuyanların mesleklerinde de re’y ve ictihâda çok ehemmiyyet verilmiştir. Ebû Hanîfe (R.A.), fıkıh ve ahkâm ilminde çok şöhret aldığından herkes O’nun başına toplanmıştı. Kendisinden bir mes’elenin hükmü sorulduğu vakit, Kitâb ve Sünnet’le veyâhûd Sahâbe (R.A.)’ün eserlerinde sarîh bir şey bulursa, onunla cevâb verir; bunlarda bir şey bulamazsa, kendi ictihâdiyle Kitâb ve Sünet’ten, emsâline kıyâs eder, hüküm çıkarırlardı. İmâm-ı A’zam (R.A.)’in Kitâb ve Sünnet’ten 500.000 (beş yüz bin) mes’ele ortaya çıkardığı rivâyet olunur.

Verdikleri fetvâlar 64.000 (altmış dört bin)’dir. Bütün bu mes’eleler, ibâdet ve hukukta birer esâstır, birer kâide-i umûmîyedir ve hepsinin delîli netîce itibâriyle “Kitâb ve Sünnet”tir. Onlardaki “Hükm-i Şer’î”yi bile kanun hâlinde bize bildirmiştir; kendi aklı ile bir şey söylememişlerdir.

İmâm-ı A’zam (R.A.)’in yetiştirdikleri en büyük âlimlerin sayısı, 1000’e (bine) varmaktadır. Onların içinden en büyük ve seçilmiş olanları 40 (kırk) tanedir. Hepsi de müctehidlik mertebesini almışlardır. İmâm-ı A’zâm (R.A.), her mes’ele için bunları toplar ve o mes’ele hakkında, onlarla münâkaşa yapalardı ki bazen bu münâkaşalardan birinin bir ay bile sürdüğü olurdu. İmâm-ı Ebû Yûsuf (H.183) İmâm-ı Muhammed (H.189) İmâm-ı Züfer (H.158) yetiştirdikleri müctehidlerin en meşhûrlarındandır.

 

(Ahmed Hamdi Akseki, İslâm Dîni, Yirmi dördüncü Baskı, S. 45)

 

İLM-İ TEVHÎD, FIKIH VE EBÛ HANÎFE (R.A.)

Ebû Hanîfe (R.A.)’in adı, Nu’mân, babası, Sâbit’tir. İmâm-ı A’zam ebû Hanîfe diye şöhret bulmuşlardır. Hicrî 80’de Kûfe’de doğdular; hicri 150’de Bağdad da irtihâl ettiler. Aslen Türk’tür ve Sahâbe devrine yetiştiği için, Tâbiîn’dendir. En büyük Sahâbî’lerin gözleri önünde fetvâ veren ve fetvâları Sahâbe’nin büyükleri taraından kabûl edilmiş olan Tâbiîn’den büyük fakîhler, hep Kûfe’de idiler. Kûfe’de bulunan bu ilk fakîhler, Ali (R.A.) ve İbn-i Mes’ûd (R.A.)’ın ashâbdır. Fakat birçoğu Ömer (R.A.)’den ve Âişe (R.A.)’den de ilim ve feyz almışlardır. Bunula berâber Irak fakîhleri, Hz. Ali ve İbn-i Mesûd (R.A.)’ün mezhebleri’ni tercih ederlerdi.

İşte imâm-ı A’zam (R.A.) de bütün bu fakîhlerden okumuş ve bu sûretle ilmî silsilesi, İbn-i Mes’ûd, Ali ve İbn-i Abbâs (R.A.)’e ve Onlar vasıtasiyle de Peygamberimiz (S.A.V.)’e vâsıl olmuştur.

Ebû Hanîfe (R.A.), evvelâ ticâret mesleğine girmişti. Sonra en büyük fakîhlerden Şa’bî’nin (H.106)’nin teşvîki ile vaktini ilme verdi. en evvel Tevhîd ilmini okudu ve orada çok yüksek bir mertebeye çıktı. Bu ilimde parmakla gösterilir bir mütehassıs oldu. El-Fıkh’ül-Ekber ve El-Âlim ve’l-Müteallim adlı kitâbları te’lif etti. Bu eserleriyle İslâm İ’tikâdı’nın temellerini te’sis ve müdâfaa ettiler. Bütün bozuk fikir ve i’tikâdlarla münâkşalar ederek, onlara gâlib geldiler. Sonra insanların dâimâ muhtâç oldukları, ibâdet ve muâmelâta âid mes‘ele ve hükümlerle meşgul olmak husûsuna kuvvet verdiler. Hocası Hammâd (R.A.)’in (H.120)’de irtihâlinden sonra, talebesi Ebû Hanîfe’yi O’nun yerine geçirdiler.

Ebû Hanîfe (R.A.)’in çok geniş ve sağlam bir karîhası, kuvvetli bir fikir ve mütâleası, Kitâb ve Sünnet’e ve bunlardaki inceliklere derin bir vukufu vardı. Zühd ü takvâsı herkesçe ma’rûf idi. Kırk sene yatsı abdestiyle sabah namazını kıldığı, bir rek’at namazda Kur’ân-ı Kerîm’i hatmettiği rivâyet olunur.

(Ahmed Hamdi Akseki, İslâm Dîni, Yirmidördüncü Baskı, S. 44)

 

İMÂM-I A’ZAM (R.A.), SAHÂBE (R.A.)

MEZHEBİNİ İHYÂ ETMİŞTİR

Halîfe Mansûr, ilk zamanlarda Ebû Hanîfe (R.A.)’a pekçok iltifât etmiş ve hattâ bir aralık Bağdad inşâatına nâzır bile yapmıştı. Bağdâd Kâdısı İbn-i Ebû Leylâ irtihâl ettikten sonra, Halîfe Mansûr, Ebû Hanîfe (R.A.)’e Bağdâd Kadılığı’nı teklîf ettiyse de, İmâm-ı A’zam (R.A.) bunu kabûl etmediler. Kendileri, böyle bir me’mûriyyeti aslâ kabul etmek  istemiyorlar idi. Evvelce teklîf edilen bir me’mûriyyeti de kabûl etmedikleri için (hicrî 130) târihinde on gün habsedilmiş ve Kendileri’ne dayak da atılmıştı. Daha sonra bu me’mûriyeti kabûl etmeleri için yapılan teklifi reddetmeleri bahâne edilerek, Halîfe Mansûr, Ebû Hanîfe (R.A.)’ı tekrar habse attırdı. Kendileri’ne, hapiste fetvâ vermeleri yasaklandı ve Kendileri’ni burada o kadar çok dövdürler ki bu dayakların te’sîriyle, hapishânede, secde hâlinde iken (hicrî 150 tarihinde) yetmiş yaşında Râhmet-i Rahmân’a vâsıl oldular. Cenâze namazında hazır bulunan cemâat, 50.000 (elli bin) den ziyâde idi. Altı def’â cenâze namaz kılındı.

O’ndan sonra gelen pekçok müctehidler, İmâm-ı A’zam (R.A.)’in talebelerindendir. Hepsi de O’nu kendilerine İmâm edinmişler ve O’nun söylediklerini kabul etmişlerdir. Ebû Hanîfe (R.A.)’in Mezhebi, en evvel takarrür eden en kuvvetli Ehl-i Sünnet Mezhebi’dir. Kitâb ve Sünnet’e, Sahâbe Mezhebine (yoluna) muvâfık olan bir mezhebdir.

(Ahmed Hamdi Akseki, İslâm Dîni, Yirmidördüncü Baskı, S. 46)

 

İMÂM-I A’ZAM (R.A.)’İN İRTİHÂLLERİ VE

YAPTIKLARI HATİMLER

Yukarıda beyân edildiğine  göre  hapishânede,  Kendileri’ne atılan dayakların te’sîriyle irthâl etmişlerdi. Bundan da Cenâb-ı Hakk’ın O’na şehidlik  ihsân ettiğini anlıyoruz. Allâh-ü Teâlâ, bizleri, O’nun yolundan evlâdlığından ve şefâatlerinden mahrûm etmesin. Muhammed Hâdimî (K.S.) Hazretleri’nin Berîka isimli kitablarından: “O, Kur’ân-ı Kerîm’i irtihal ettiği yerde yedi bin (7.000) kerre hatmetti.” denilir.

 

(Berîka Tercemesi, s. 416)

 

 

 

İMÂM-I A’ZAM (R.A.)

Dünyanın her tarafına yayılmış olan milyonlarca müslüman, İslâm târihinin ilk asırlardan zamanımıza kadar ibâdetler husûsunda ve muâmelat ile ukubât gibi İslâm Hukuku’nu teşvîk eden meseleler hususunda, dört büyük müctehidden birinin mezhebine tâbi olagelmişlerdir.

1- İmâm-ı A’zam, Ebû Hanîfe (R.A.),

2- İmâm-ı Muhammed İbn-i İdris Eş-Şâfiî (R.A.),

3- İmâm-ı Mâlik İbn-i Enes (R.A.),

4- İmam-ı Ahmed İbn-i Muhammed İbn-i Hanbel (R.A.).

İmâm-ı A’zam, Ebû Hanîfe: adı Nu’man’dır, babasının adı Sâbit’tir. Hicri 90, tarihinde Kûfe’de doğmuştur. Hicrî 150’de Bağdad’da vefât etmiştir. (R.A.)

Sâbit, İmâm-ı Alî Hazretlerine hizmet etmiş, nesli hakkında o’nun duâsını almıştır. İmâm-ı A’zam’ın vâlidesi, Sâbit’in vefâtından sonra İmâm Ca’fer-i Sadık ile evlenmiş, İmâm-ı A’zam da bu muhterem zâtın yanında yetişmiştir. Ashâb-ı Kirâm’dan bir kaç zâtı görmüş olmak şerefine de hâizdir.

İmâm-ı A’zam denilince yalnız kendisi hatıra gelir. İlmi, zekası, ahlakı, zühd ü takvası fevkâlede idi. İctihâdındaki yükseklik, mezhebindeki kolaylık ve mükemmeliyet bütün müslümanlarca müsellemdir.

İmâm-ı A’zam’ın talebesi arasında da muktedir müctehidler yetişmiş, fakat hepsi de esâs bakımından üstâdlarına tâbi’ bulunmuş, hepsi de Hanefî fukahâsından sayılmıştır. Bunların en meşhurları İmâm Ebû Yûsuf, İmâm Muhammed, İmâm Züfer gibi zâtlardır.

İmâm Muhammed’in, din ilimlerine dair doksan dokuz kitâp te’lif ettiği rivâyet olunuyor. El-Mebsûd, Ez-Ziyâdât, El-Câmiül Kebir, El-Câmiüs Sağîr, Es-Siyerül Kebîr, Es-Siyerüs Sağîr bu cümledendir. Bu kitâplardaki mes’elelere “Zâhirür-rivâye” denir. Hanefî mezhebinde en muteber olan rivâyetler de bunlardır.

İlmihâlimizin ibâdetlere dair ihtivâ ettiği mes’eleler,  İmâm-ı A’zam’ın mezhebine göre yazılmıştır.

(B. İslâm İlmihali, S: 34)

 

İMAM-I AZÂM (RH.A.)’IN AKLININ KUVVETİ

Hatib-i Bağdadî, rivayet ediyor: Abdullah ibn Mübarek, “Ebû Hanîfe’den daha akıllı bir kimse görmedim,” derdi.

Bir gün Halîfe Harun Reşid’in huzurunda Ebû Hanîfe’den bahsedilirken Reşid şöyle demişti: (-Allah ona rahmet etsin-) Başkalarının baş gözüyle göremediklerini Ebû Hanîfe akıl gözüyle görürmüş.

Ali b. Âsım da: Yeryüzündeki insanların aklının yarısı terazinin bir kefesine, Ebû Hanîfe’nin aklı da diğer kefesine konmuş olsaydı, Ebû Hanîfe’nin aklı ağır gelirdi, derdi.

Muhammed b. Abdullah el-Ensârî de: Ebû Hanîfe’nin aklının metâneti onun konuşmalarında, hareketlerinde, sözünde, sohbetinde velhasıl her halinde kendini gösterirdi, diyordu.

Harice (İbn Mus’ab) ise: Âlimlerden binlercesini gördüm. Bunların içinde en akıllıları üçü, dördü geçmez, dedi. Bunları sayarken de üçüncü veya dördüncü olarak Ebû Hanîfe’yi saymıştı.

Yezîd b. Harun da: Birçok insan gördüm. Bunların içinde Ebû Hanîfe’den daha akıllı, daha faziletli ve vera sahibi bir kimseyi görmedim.

Ebû Yusuf şöyle demiştir: Akıl ve mürüvvet bakımından Ebû Hanîfe’den daha kâmil bir kimseyi görmedim.

Yahya b. Maîn, Ebû Hanîfe’yi, aynı, Abdullah İbn Mübârek gibi vasıflandırdıktan sonra şöyle demişti:

– Yalan söylemeyi ve söylediği şeyin zıddını yapmayı, Ebû Hanîfe hakkında düşünmek bile mümkün değildir.

Ebû Hanîfe’nin oğlu Hammad anlatmıştır: Babam birgün mescidde elbisesine bürünmüş bir halde oturuyordu. Nasıl olduysa tavandan bir yılan babamın kucağına düştü. Aniden böyle bir durumla karşılaşan İmam’ın halinde hiçbir değişiklik olmadı. Hatta dizlerini bile açmadı: “Bize Allah’ın takdîr ettiğinden başkası ulaşamaz. O, bizim Mevlâmızdır…” meâlindeki âyeti okuduktan sonra, yılanı sol eliyle tuttu, atıverdi.

(İmam-ı Azam’ın Hayatı ve Fıkh-ı Ekber Şerhi, S: 111-112)

 

İMAM-I A’ZAM (RH.A.)’İN İRTİHALLERİ VE

YAPTIKLARI HATİMLER

 

Yukarıdaki beyana göre, hapishanede kendileri’ne atılan dayakların tesiriyle irtihal ettikleri ve şehidlik makam ve mevkiini de ihraz ettikleri anlaşılıyor. Muhammed Hâdimi (k.s.) Hazretleri’nin Berika nam eserinin 1. cildin’de şu ifade geçmektedir:

”O, Kur’an’ı irtihal ettiği yerde yedi bin (7.000) kerre hatmetti.”

(Berika Tercemesi, S: 410)

HAYIRLI İŞLERE KOŞMAK

Rasûlûllah (s.a.v.) ile aramızda olan genel ahidlerden biri de şudur:

Hayırlı işlerde ve hayır işlemede ön sıralarda bulunacağız. Hayıra hızla varabilmek için, herkesten önce hayır işlemeye başlayacağız ve insanlara örnek olacağız.

Mesela bir kulun halka avuç açtığını, fakat ona hiçbir kimsenin birşey vermediğini gördüğümüzde, böyle bir durumda o fakire vereceğimiz sadakayı gizli vermeyip, halkın gözü önünde vermeliyiz ki, diğerleri bu teşebbüsümüzü görerek o fakire  yardım elini uzatsınlar.

Ve yine kendimizi gün doğmadan, geceden kalkmaya alıştırmalıyız. Çünkü her gece gün doğmadan Hakk Teâlâ kullarına şöyle seslenir:

“Kullarımdan birşey isteyen var mı? İstediğini vereyim! Kullarımdan suç işleyip tövbe ve istiğfarda bulunmak isteyen var mı?… Ben onu mağfirete kavuşturayım! Hasta olan var mı? Afiyet vereyim!”

Bu ilahi tecellinin gerçekten böyle olduğuna ve (s.a.v.) Efendimiz’in gecenin son üçte birinde kalkarak teheccüdde (gece vakti uyanık bulunmak ve ibadet etmek) bulunduğuna dair hadis-i şerifler vardır.

Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır. (Meâlen):

“(Ey Muhammed!) Şüphe yok ki, Rabbin senin ve seninle birlikte olanların gecenin üçte ikisinden biraz eksik yarısı ve (bazan da) üçte biri kadar ayakta durup (vaktinizi ibadetle) geçirdiğinizi biliyor.”(Müzzemil 20)

İbni Mace, Tirmizi ve daha başkaları  da şu hadisi rivayet ederler. Rasûlulah (s.a.v.) buyurmuştur ki:

“Bütün hayırlı işlerin hazineleri vardır, bu hazinelerin de anahtarları vardır. Hakk Teâlâ’nın hayra anahtar, şerre kilit yaptığı o kişilere müjdeler olsun”.

(İmam Şa’rânî, El’Uhûdül Kübra, S: 46-47)

 

ŞİFÂ DUÂLARI (1)

“Bismillâhirrahmânirrahîm”

“Bismillâhi urkîke, Allâhü yeşfîke, ezhibi’l-be’se, Rabbe’n-nâsi, ve’şfi, ente’ş-Şâfî, lâşifâe illâ şifâüke, şifâen lâ yükâdiru sekamen. Âmîn. Birahmetike yâ erhame’r-Râhimîn. Min külli şey’in yü’zîke ve min külli a’ynin ve hâsidin, Allâhü yeşfîke.”

  • ••

ŞİFÂ DUÂLARI (2)

“Bismillâhirrahmânirrahîm”

“Bihakkı enzelnâhü ve bihakkı nezele, ezhibi’l-be’se Rabbe’n-nâsi annî, işfi ente’ş-Şâfî lâşifâe illâ şifâüke işfi şifâen.”

  • ••

ŞİFÂ ÂYETLERİ

Îkaz: Şifâ Âyetleri, sabah ve akşam yedişer (7’şer) def’a okunacak.

“Bismillâhirrahmânirrahîm”

“Ve Yeşfi sudûre kavmin mü’minîn.” (Tevbe: 14)

“Ve şifâün limâ fî’s-sudûr.” (Yûnus: 57)

“Yehrûcu min bütûnihâ şerâbün muhtelifün elvênühü fîhi şifâün li’n-nâs.” (Nahl: 69)

“Ve nünezzilü mine’l-Kur’âni mâ hüve şifâün ve rahmetün li’l-mü’minîn.” (İsrâ: 82)

“Ve izâ merıztü fehüve yeşfîn.” (Şuarâ: 80)

“Kulhüveli’l-lezîne âmenû Hûden ve şifâ’.”(Fussilet: 44)

RIZIK BOLLUĞU İÇİN OKUNACAK DUÂ

Îkâz: Bu Âyet-i Celîle, akşam ve sabah ve yâhûd beş vakitte on birer (11’er) kere okunacaktır:

 

“İnnallâhe hüve’r-Razzâku zü’l-kuvveti’l Metin.”

 

EBÛ HANÎFE (R.A.) VE HANEFÎ MEZHEBİ

Dünyanın her tarafına yayılmış olan milyonlarca müslüman, İslâm tarihinin ilk asırlardan zamanımıza kadar ibadetler hususunda ve muamelat ile ukubat gibi İslâm Hukuku’nu teşvik eden meseleler hususunda, dört büyük müçtehidden birinin mezhebîne tabi olagelmişlerdir.

1- İmam-ı A’zam, Ebû Hanife (Rh.A.),

2- İmam-ı Muhammed İbn-i İdris Eş-Şafii (Rh.A.),

3- İmam-ı Malik İbn-i Enes (Rh.A.),

4- İmam-ı Ahmed İbn-i Muhammed İbn-i Hanbel (Rh.A.).

İmam-ı A’zam, Ebû Hanife: adı Nu’man’dır, babasının adı Sabit’tir. Hicri 90, tarihinde Küfe’de doğmuştur. Hicri 150’de Bağdat’ta vefat etmiştir. (Rh.A.)

Zamanında bulunan bütün fakîhler, âlimler onun talebesi makamında idi. Sözünü anlayabilmek için fıkıhta çok kuvvetli olmak lâzımdı. Başkaları O’nun fikirlerini anlayamazlardı. O kadar ince bir anlayışı vardı. Dînin rûhuna o kadar nüfûz etmişti. Bunun içindir ki en büyük âlimler de Ebû Hanîfe (R.A.)’ın etrâfında toplanmışlar ve Müslümanlık hakkında O, ne söylemiş ise Kur’ân’ı ve Sünnet’i nasıl anlamış ve bunlardan ne yolda hüküm çıkarmış ise aynen bunu kabul etmişler ve bu sûretle Hanefî Mezhebi diye mezheb vücûda gelmiştir.

Hanefî Mezhebi, ilk önce Irak’da şâyi’ oldu. Sonra Mısır’a, Garb ve Şark’a yayıldı. Abbâsîler zamanında hâkimlerin çoğu Hanefî idi. Selçukîler, Harzemîler, Mezheb-i Hanefî üzere idiler. Hanefî Mezhebi, bugün en ziyâde intişâr etmiş olan bir mezhebdir. Irak’ta, Şâm’da, Hind’de, Efgân’da, Şarkî ve Garbî Türkistân’da, Kafkasya’da gâlib olan Hanefî Mezhebi’dir. Anadolu ve Rûmeli Türkleri ve Balkanlar’daki Müslümanlar tekmil Hanefî’dir. Cenûbî Amerika ve Brezilya’da Hanefî Mezhebi’ne müntesib Müslümanlar vardır.

Ebû Hanîfe (R.A.), İslâm Hukuku’’nun vâzı ve müessisidir. Akâid ve Tevhîd hakkında ilk ma’rûf olan eser, İmâm-ı A’zam (R.A.)’in “El-Fıkh’ül-Ekber” adlı eseridir.

(Ahmed Hamdi Akseki, İslâm Dîni, Yirmidördüncü Baskı, S. 45-46)

 

İMAM-I A’ZAM (R.A.)

Ebû Hanîfe (R.A.) aslen Türk’tür ve Sahâbe devrine yetiştiği için, Tâbiîn’dendir. En büyük Sahâbî’lerin gözleri önünde fetvâ veren ve fetvâları Sahâbe’nin büyükleri tarafından kabûl edilmiş olan Tâbiîn’den büyük fakîhler, hep Kûfe’de idiler. Kûfe’de bulunan bu ilk fakîhler, Ali (R.A.) ve İbn-i Mes’ûd (R.A.)’ın ashâbıdır. Fakat birçoğu Ömer (R.A.)’den ve Âişe (R.A.)’den de ilim ve feyz almışlardır. Bununla berâber Irak fakîhleri, Hz. Ali ve İbn-i Mesûd (R.A.)’ün mezhebleri’ni tercih ederlerdi.

İşte İmâm-ı A’zam (R.A.) de bütün bu fakîhlerden okumuş ve bu sûretle ilmî silsilesi, İbn-i Mes’ûd, Ali ve İbn-i Abbâs (R.A.)’e ve Onlar vasıtasiyle de Peygamberimiz (S.A.V.)’e vâsıl olmuştur.

Ebû Hanîfe (R.A.), evvelâ ticâret mesleğine girmişti. Sonra en büyük fakîhlerden Şa’bî’nin (H.106) teşvîki ile vaktini ilme verdi. En evvel Tevhîd ilmini okudu ve orada çok yüksek bir mertebeye çıktı. Bu ilimde parmakla gösterilir bir mütehassıs oldu. El-Fıkh’ül-Ekber ve El-Âlim ve’l-Müteallim adlı kitâbları te’lif etti. Bu eserleriyle İslâm İ’tikâdı’nın temellerini te’sis ve müdâfaa ettiler. Bütün bozuk fikir ve i’tikâdlarla münâkşalar ederek, onlara gâlib geldiler. Sonra insanların dâimâ muhtâç oldukları, ibâdet ve muâmelâta âid mes‘ele ve hükümlerle meşgul olmak husûsuna kuvvet verdiler. Hocası Hammâd (R.A.)’in (H.120)’de irtihâlinden sonra, talebesi Ebû Hanîfe’yi O’nun yerine geçirdiler.

Ebû Hanîfe (R.A.)’in çok geniş ve sağlam bir karîhası, kuvvetli bir fikir ve mütâleası, Kitâb ve Sünnet’e ve bunlardaki inceliklere derin bir vukufu vardı. Zühd ü takvâsı herkesçe ma’rûf idi. Kırk sene yatsı abdestiyle sabah namazını kıldığı, bir rek’at namazda Kur’ân-ı Kerîm’i hatmettiği rivâyet olunur.

(Ahmed Hamdi Akseki, İslâm Dîni, Yirmidördüncü Baskı, S. 44)

İmam-ı A’zam (R.A.)denilince yalnız kendisi hatıra gelir. İlmi, zekası, ahlakı, zühd-ü takvası fevkalâde idi. İctihadındaki yükseklik, mezhebindeki kolaylık ve mükemmeliyet bütün müslümanlarca müsellemdir.

İmam-ı A’zam (R.A.)’ın talebesi arasında da muktedir müctehidler yetişmiş, fakat hepsi de esas bakımından üstadlarına ta’bî bulunmuş, hepsi de Hanefî fukahâsından sayılmıştır. Bunların en meşhurları İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammed, İmam Züfer gibi zatlardır.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.) Büyük İslâm İlmihali, S: 34)

 

 

İMÂM-IA’ZAM(R.A.)’İNNEBÎ(S.A.V.)’EVE ASHÂB (R.A.E.)’E BAĞLILIĞI MÜKEMMELDİ

 

imâm-ı  Zerencerf  şöyle  derdi:  imâm-ı  A’zâm  (r.a.)’in  içtihad ı

 

dâima  Hazret-i  Sıddîk  (r.a.)’in  kavilleriyle  amel  etmek  üzereydi;

 

çünkü Hazret-i Sıddfk (r.a.) en fazîletli, en âlim, en verâlı, en zâhid,

 

en takvâlı, en fakîh, en âbid, en cömert ve en sehâ sahibi idi. imâm-ı

 

A’zâm (r.a.) de tabiînin en âlim, en fakîh, en zâhid, en âbid ve en

 

cömerti idi. Ve Hazret-i imâm’ın hadîs-i şeriflere ve eserlere uyması

 

diğer   insanlardan   daha   fazlaydı.   Kendisine   hadîs   ve   eserler

 

(Sahabe  kavilleri)  getirildiği  zaman,  kıyâstan  vazgeçer,  hadîs  ve

 

eserlere döner kıyâsla amel etmez, hadîs ve eserlerle amel ederdi.

 

Hazret-i imâm baş parmağın diyeti öbür parmaklardan fazladır,

 

buyurmuşlardır. Ne zaman ki Hazret-i Peygamber (s.a.v.) “Bütün

 

parmaklar  eşittir”  Hadîsi kendisine  ulaşt ı: Hazret-i imâm  önceki

 

kavlinden geri döndü. Nitekim Hazret-i Sıddîk (r.a.) ‘Burnun diyeti

 

kulaklardan fazladır’  demiştir;  çünkü  kulakları  sarık kapatır  ancak

 

burun  ortada  kalır.  O  zaman  burna  diyeti  fazla  koyarım,  dedi.

 

Hazret-i  Peygamber  (s.a.v.)  “İki  kulağa  diyet  gerekir”  Hadîsi

 

kendisine ulaşt ığında, kulaklarda  da  tam diyet olduğu için  önceki

 

kavlinden geri döndü. Ayrıca Hazret-i imâm-ı A’zâm hayız süresi en

 

fazla on beş gündür derdi. Enes (r.a.)’den imâm’a “Hayız Uç günle

 

on  gün  arasıdır,  daha  fazlası  özür  kanıdır”  Hadîsi  ulaşınca

 

önceki kavlinden geri döndü.

 

Halef İbnü’l-Ahmer dedi ki: Hazret-i imâm bayram namazından

 

önce    ve   sonra    namaz     kılmazdı.    Bir  zaman      sonra   bayram

 

namazından sonra namaz kıldığını  gördüm. Bunu imâm’a sordum.

 

Bana  Hazret-i Alî  (r.a.)’den bayram namazından sonra dört rek’at

 

namaz kıldığı haberi geldi, ben de ona uydum, diye cevâb verdi. Ve

 

yine  imâm-ı  A’zam  çoğu  mes’elede,  kıyastan  Sahabenin  sözüne

 

dönmüştür. Bu da Hazret-i imâm’ın Sahabe sözünü  kıyâstan  öne

 

aldığını   gösterir,   imâm-ı   A’zâm   Hazretleri’nin:   “Resûl-i   Ekrem

 

(s.a.v.)  Efendimiz’den  gelen  hadîsleri  başımız  üstüne  kor  ve  gö-

 

zümüzün önünden ayırmayız” sözü de, Hadîs-i Şerîflere son derece

 

değer  verip  Mezhebine  esâs kabul  etmiş  olduğuna  şâhidlik eder.

 

Not:   imâm-ı   A’zam   serisinin   bir   sonraki   yazısı   18Nisan

 

tarihindedir.

 

(Muhammed b. Muhammed el-Kerderî,  imâm-ı A’zâm (r.a.)’in Menkıbeleri, 1.c, 166-167.S.)

 

İMÂM-I A’ZÂM (R.A.)’E ÖVGÜLER

 

imâm-ı A’zâm (r.a.) hakkında Muâfâ  el-Mevsılî  şöyle de-miştir:

 

“Onda on haslet bir araya gelmişti. Bunlardanyaln ız birisi her kimde

 

bulunsa  yüce  saadeti  elde  edeceği  muhak-kaktır.  Bunlar:  Takva,

 

hâlis niyyet, iffetlilik, insanları idare etme, samîmi dostluk, faziletlere

 

özen, sürekli tefekkür, isabetli söz söyleme, zayıflara yard ım.”

 

imâm-ı  Züfer  (r.h.)   şöyle  der:  “Yirmi  yıldan  fazla  Imâm’ın

 

meclisinde bulundum, imâm’dan  başka halka daha güzel nasîhat

 

eden ve daha şefkatli davranan bir kimse gör-medim. Nefsini Allâhü

 

Te’âlâ   için   feda   eder,   gündüzleri   mes’eleler   ile   meşgul   olur,

 

mes’eleleri  çözer, ders ta’lîmi ile uğraşır ve  gelen sorulara cevâb

 

verir,  meclisinden  kalk ınca  hastaları  ziyarete  ya  da  cenazeye

 

giderdi yâhûd fakirlerin hâlini sorar ve onların ihtiyâçlarını karşılardı.

 

Gece  olunca  Kur’ân  tilâveti,  ibâdet  ve  namazla  meşgul  olurdu.

 

Âhirete irtihâl edinceye kadar hâli buydu.”

 

imâm  EbÛ  Yûsuf  (rh.a.)  şöyle  söylerdi:  “Anne  ve  babamdan

 

önce  üstadım  imâm-ı  Azam  Ebû   Hanîfe  (r.a.)’e  duâ  ederdim.

 

Kendileri de anne babasına duâ etmeden üstadı Hammâd için duâ

 

ederdi,  ilim  ve  ahlâk  olarak  ne  kazandıy-sak  ondan  kazandık.

 

Çünkü  O  Allah  (c.c.)’nün  inâyetiyle  ilim,  sâlih  amel,  cömertlik  ve

 

gönül zenginliği gibi Kur’ân-ı Kerîm’in emrettiği bütün güzel ahlâk ve

 

edeb ile nefsini donatıp şahsiyetini süslemişti.”

 

ibrahim  b.   Muâviye   de:  “Ehl-i  Sünnetyolunun  tamamlayıcı

 

şartlarından biri de Ebû  Hanîfe (r.a.)’i sevmektir. Ebû  Hanîfe (r.a.)

 

adaleti  temsil  eder  ve  onunla  hükmederdi,  insanlara  ilim  yolunu

 

gösterip mes’elelerini çözümlerdi” derdi.

 

Not:imâm-ı Âzam serisinin bir sonraki yazısı 21Mayıs’tadır.

 

(Muhammed el-Kerderî(r.h.), imâm-ı A’zâm (r.a.)’in Menkıbeleri, 2.c, 92.S.)

 

(İbn-i Hâcer el-Heytemî(r.h.), İmâm Ebû Hanîfe (r.a.), 161.S.)

 

İMÂM-I A’ZÂM EBÛ HANÎ FE (R.A.)’İN ZÜHD VE TAKVALARI

 

İbnü’l-Mübârek  (rh.a.)  şöyle  anlatır:  “Kûfe’ye  ilk  ge-

 

lişimde, “Burada zühd ve takva yönüyle herkesten üstün bir

 

dereceye  sâhib  olan  kimdir?”  diye  sordum.  Herkes  beni

 

imâm-ı  A’zâm (r.a.)’e gönderdi. Değerli sohbetlerinde bu-

 

lunduğum sırada sözü  edilen  özelliklerin izlerini defalarca

 

gözlemledim.       Hattâ    bir   câriye    almayı     istediği   hâlde

 

şübhe-den uzak olan cinsi öğrenmek için on seneden fazla

 

bu işi bilenlerle istişarede bulundu. Kendisinden daha zâhid

 

ve  dîndâr  bir  kişi  nasıl  bulunabilir?  Çünkü  sınırsız  mala

 

kavuşabilmeye  vesîle  olan  makam  ve  mevkî,  defalarca

 

kendisine sunulup  teklîf  edildiği  hâlde  asla kabul  etmedi.

 

Hattâ  herkesin can  attığı  böyle  makam  ve mevkîleri  kabul

 

etmediğinden, ezîyet ve tehdîdin çekilemeyecek neticelerine

 

karşı   sabır    ve   sebat    gösterdi.    Şiddetli    sıkıntı   içinde

 

mesleğinden zerre kadar sapmadı.

 

Hafs   (rh.a.)   der   ki:   “Ebû   Hanîfe   (r.a.)’in   otuz   sene

 

sohbe-tinde bulunduğum hâlde içinde gizlediği şeyin aksini

 

yaptığını   asla   görmedim.   Kalbine   gelen   bir   şübheden

 

kurtulmak   için   gerekirse   bütün  malını   infâk   ederdi.   Bir

 

seferinde  ortak-larından  birine,  ayıbını  göstermek  kaydıyla

 

satış  yapmasını şart koşarak gönderdiği bir elbisenin ayıbı

 

gösterilmeyerek  satılmasından  dolayı  kendi  akçesi  içine

 

karışan otuz bin dirhemi tamamen infâk etmiş, sonra da adı

 

geçen ortakla da ortaklığı bitirmiştir.”

 

Mekkî  b. Ibrâhîm, Hasan b. Salih, Nadr b. Muhammed

 

ve  Yezîd  b.  Harun’dan  nakledilenlerden,  imâm-ı  A’zâm

 

(r.a.)’in ömrünün sonuna kadar bütün şübhelerden kaçındı-

 

ğına dâir görüş  birliği olması, o asırlarda bulunan binlerce

 

âlim arasında takva yönünden bir benzerinin bulunmadığı-

 

na delâlet eder.

 

Not:imâm-ı A’zam serisinin bir sonraki yazısı 19Haziran’dadır.

 

(Ibn-i Hacer El Heytemî (r.h.), imâm Ebû Hanîfe (r.a.), 186- 187 s.j)

 

İMÂM-I A’ZÂM (R.A.)’İ DİĞER İMAMLARDAN AYIRAN SEÇKİN NİTELİKLERİ

 

  1. Sahabe    (r.a.e.)’den   bir   toplulukla   görüşmüştür.   Çeşit-li

 

yollardan    rivayet    olunan    “Beni     görenlere,      beni    görenleri

 

görenlere ve de onları  görenlere ne mutlu!”  sahîh Hadîsindeki

 

övgüye nail olmuştur.

 

  1. “Asırların   en   hayırlısı   benim   asrımdır,   sonra   benim

 

asrımdan  sonra  gelendir.”  Hadîsinde  övülen  çağda  dün-yaya

 

gelmiştir.

 

  1. Tabiîn büyüklerinin döneminde ictihâd ve fetva ile uğ-raşıyor

 

olmasıdır. Hattâ  şöyle bir rivayet vard ır: “A’meş  Haz-retleri, hacca

 

niyet ettiğinde haccın menâsikini yazması için imâm-ı A’zâm (r.a.)’e

 

bir kişi göndermiş, arkadaşlarına da “Haccın menâsikini Ebû Hanîfe

 

(r.a.)’den okuyunuz; çünkü farz ve nafileleri O’ndan daha iyi bilen bir

 

kişi bilmiyorum.” demiştir.” imâm-ı Ameş gibi bir kişinin bu konudaki

 

şâhidliği göz önünde bulundurulmalıdır.

 

  1. Çağdaşı Amr b. Dînâr gibi büyük âlimler kendisinden Hadîs

 

rivayet etmişlerdir.

 

  1. imâm-ı A’zâm (r.a.)’in talebelerinin benzeri başka

 

imamlarda bulunmaz. Hattâ imâm-ı Vekî (r.a.)’in yanında

 

edebsiz birisi: “Ebû Hanîfe falan mes’elede hata etmiştir” de-

 

yince, Vekî o adamı azarlayıp “Böyle sözler söyleyen hak-

 

kında “Onlar sübhesiz hayvanlar gibidir, belki daha da sapık

 

yolludur” (Furkâns.44) Âyet’ini söylemek doğru olur” cevâbını

 

vermiştir.

 

  1. Fıkıh ilmini ilkönce tedvîn ederek bugünkü şekliyle baş-lıklara

 

ve fas ıllara göre düzenleyen imâm-ı A’zâm (r.a.)’dır.

 

  1. Başka    mezheblerden       iz   bulunmayan       dünyanın     çeşitli

 

memleketlerinde bile Hanefî Mezhebi yayılmışt ır.

 

  1. Kendisinin   ve   talebelerinin    ihtiyâçlarını   kendisi   karşılar

 

başkalarından hediye kabul etmezdi.

 

  1. Âhirette hesaba çekilme korkusuyla yüksek maklamları kabul

 

etmeyerek hapisde şahadet rütbesini seçmiştir.

 

Not:imam-ı A’zâm serisinin birsonraki yazısı  19 Temmuzdadır

 

(İbn-i Hacer el-Heytemî (r.h.), imâm Ebû Hanife (r.a.), 144-151s.)

 

 

 

İMÂM-I A’ZÂM (R.A.) HADÎS İLMİNDE DE ZİRVEDEYDİ

 

imâm-ı A’zâm (r.a.), başta Tabiîn imamları olmak üze-re dört bin

 

kadar kişiden Hadîs dinlemiş ve bu ilmi büyük bir i’tinâ ile öğrenmiş

 

olduğundan, imâm-ı Zehebî ve onun gibi meşhur tarihçiler yanında,

 

hafız muhaddisler tabakas ı-na dâhildir. O’nun Hadîs ilmine az i’tinâ

 

gösterdiği      şeklinde       yanlış      düşünceye         sâhib      olanlar,

 

bilgisizliklerinden   veya   ha-sedlerinden   dolayı   böyle  bir  hataya

 

düşmüşlerdir. Sayılama-yacak kadar f ıkhî  mes’elelere dâir hüküm

 

çıkaran  ve  Fıkıh  ıstılahlarını  ortaya  koyan  bir  zât ın  bu  önemli

 

hususla fazlaca meşgul olmaları sebebiyle Hadîs neşretmeye vakit

 

bulama-mışt ır. Nasıl ki Hz. Ebû Bekir (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.) halkın

 

işlerini  yoluna  koymakla  uğraşmalarından  ötürü,  rivayet  ettik-leri

 

Hadîs-i Şerîfler, diğer sahabeler (r.a.e.)’in rivayet ettikle-rine oranla

 

azsa, imâm-ı  Mâlik ve Şafiî  (r.a.)’nın durumu da böyledir. Onlar da

 

imâm-ı   A’zam   (r.a.)   gibi   ictihâd   ile   meşgul   bulundukları   için

 

neşrettikleri Hadîs sayısı çok fazla değildir.

 

imâm-ı A’meş  Hazretleri’ne birtakım mes’eleler sorul-duğunda,

 

o  sırada   yanında  bulunan  imâm-ı  A’zam  (r.a.)’e  hitaben:  “Şu

 

mes’elelerin cevâbını veriniz” dedi. imâm-ı A’zam (r.a.) de güzel bir

 

şekilde  mes’eleyi   halledince  A’meş   (r.a.)’in:  “Bu  cevâbları   siz

 

nereden  çıkarıyorsunuz?”  diye  şaşkınlığını  ifâde  etmesi  üzerine:

 

“Sizden     dinlediğim      Hadîslerden”      deyip     zikredilen    Hadîsleri

 

senedleriyle  beraber  okumaya  başladı.  Birçoğunu  açıkladıktan

 

sonra  A’meş  (r.a.)  şöyle  dedi:  “Oku-duklarınız  kâfidir.  Benim  bir

 

ayda  öğrendiğim  bunca  Hadîsi  bir  anda  bana  okuyorsunuz.  Bu

 

Hadîslerin  gereğine  tam  anlamıyla  uyduğunuzu  zannetmezdim.

 

Ben bilirim ki büyük fakîhler hâzik tabîblere benzerler; bizler (yani

 

muhaddisler) de eczacı  ve attârlara benzeriz. Ey Ebû  Hanîfe! Sen

 

ise her iki kesimin de özelliğini bir arada toplamışsın.”

 

Not:imâm-ı  A’zâm  serisinin  bir  sonraki  yazısı  8  Ağustosadır.

 

(Ibn-I Hâcer el-Heytemî (r.h.), imâm Ebû Hanife (r.a.), 254-256 s.)

 

Her müctehidin Kur’ân’dan, Sünnet ve islâm’ın maksad-larından

 

yararlanarak  çıkarmış  olduğu  kaideler  ve  bunlardan  yola  çıkarak

 

Mezhebini  temellendirdiği  usûlleri  vardır.  Fakat  müctehid  bunları

 

çok  ince  ve  titiz  bir  ayıklama  ve  inceleme-den  sonra  koymuştur.

 

Müctehid  bu  kaide  ve  usûllere  birkaç  sene  zarfında  ulaşamaz.

 

Aksine   hayât ı   boyunca  öğrendiği   ve   hayât ının   sonuna   kadar

 

ayıklamaya devam ettiği bilgilerin özünden yararlanarak çıkarır.

 

Ebû   Hanîfe  (r.a.)  de  böyledir.  Çünkü  o  Mezhebinin  genel

 

kaidelerini  bu  kaynaklardan  elde  etmiş  ve  herkese  ilan  ede-rek

 

şöyle    demiştir:   “Ben    herhangi     bir  olayın   çözümünü       bulmak

 

istediğimde      önce     Yüce     Allah’ın    Kitâbı’na    bakarım.      Onda

 

bula-mazsam  Resulü  (s.a.v.)’in  Sünnetine  bakarım.  Eğer  çözüm

 

Resûlullâh  (s.a.v.)’in Sahâbe’sinden geliyorsa  beğendiğimi alırım.

 

Ancak  verdiğim  hüküm,  Sahâbe’lerin  hepsinin  verdiği  hükmün

 

dışına çıkmaz. Eğer görüş tabiînden geliyorsa onlar âlimse biz de

 

âlimiz” (Kendileri tâbiîndendir.)

 

Ebû  Hanîfe (r.a.) Hz.  Peygamber (s.a.v.)’in sahîh bir Hadîsini

 

bulduğunda  hiçbir  şekilde  onu bir  yana bırakıp,  başka bir hüküm

 

vermezdi. Ancak Hadîs’in hükmü kaldırılmış veya te’vîl edilmişse o

 

zaman tesbît ettiği genel esâslara katmak için o Hadîs’i te’vîl etmek

 

zorunda kal ırdı.

 

Ebû  Hanîfe  (r.a.)’in  Hadîs’leri  reddettiği  (veya  bir  kenara  itip

 

aklıyla hüküm verdiğini) söyleyen câhil ve iftiracıdır.

 

Ebû Hanîfe (r.a.)’in Mezhebinde kural “Nass (Kur’ân ve Sünnet)

 

varken k ıyâs olmaz” şeklindedir.

 

Günümüzde  bazı  kimseler  “islâm  Dîni  akıl  ve  mantık  Dînidir”

 

diyerek, aklı  ve düşünceyi kendilerine Dîn ve yol gös-terici olarak

 

kabul  etmişler,  buna  da  Ebû  Hanîfe  (r.a.)’i  âlet  et-mişlerdir.  Ebû

 

Hanîfe (r.a.)’in tutumu ise ortadad ır.

 

Bu  kimseler,  dinimizde  birlik  beraberlik  esâs  olduğu  hâlde,

 

çeşitli seviyedeki akıl ve düşüncelere göre bir çok dinler mey-dana

 

getirmeye çalışmaktadırlar.

 

Not:imâm-ı A’zâm serisinin bir sonraki yazısı  18 Ekim’dedir.

 

(Dr. M. Kasım Abduh el Harisi, Muhaddisler Nazarında imâm Ebû  Hanîfe fr.a.;c.2s.321-325)

 

İMÂM-IA’ZÂM(R.A.)’İN AHLÂK VE İBÂDETİ

 

imâm-ı  Züfer  şöyle  rivayet  eder:  Yirmi  yıldan  fazla  imâm’ın

 

meclisinde bulundum, imâm’dan başka halka daha güzel nasîhat

 

eden  ve  daha  şefkatli  davranan  bir  kimse  görmedim.  Gündüzleri

 

fıkhî  mes’eleler  ile  meşgul  olur,  sonra  hastaları  ziyarete  ya  da

 

cenazeye  giderdi  yâhûd  fakirlerin  ihtiyâçlarını  karşılardı.  Gece

 

olunca  Kur’ân  tilâveti,  ibâdet  ve  namazla  meşgul  olurdu.  Âhirete

 

irtihâl edinceye kadar hâli buydu. (Allah ruhunu sadetsin).

 

Ebû  Giyas şöyle rivayet eder:  “Hazret-i imâm’ın birinci rekâtta

 

hatim indirdiğini duyduğumda bizzat bunu kendim görmek istedim

 

ve imâm’ın mescidine gittim, imâm-ı Â’zam yatsı namazını kıldıktan

 

sonra yeni ve temiz elbisesini giyip cübbesini üstüne atarak tekrar

 

mescidine  gelerek  namaza  başladı  ve  ilk  rekâtta  Kur  ‘ân-ı  azîmi

 

hatim edip ikinci rekâtta Fatiha ve ihlâs sûrelerini okuyup namazı

 

bitirdi.  Sonra  güya  halk  evinde  yatm ış  desinler  diye  evine  gitti.

 

Tekrar  sabah  namazı  için  evinden  çıkıp  mescide  geldi.  Sözün

 

kısası on gece kendilerini dikkatle gözetledim hepsinde de ilk gece

 

nasıl  namaz  kıldıysa  yine  hep  öyle  namaz  k ıldı.”  (Bir  rekat-te

 

Kur’ân’ı  hatmeden diğer kişiler: Hz. Osman, Hz. Temim-i Dâri, Hz.

 

Said b. Cübeyr (r.a.e.)’dir.)

 

imâm-ı  A’zâm  (r.a.)  Hazretlerini  kötüleyen  birine  Abdullah  b.

 

Mübarek (r.h.): “Yazıklar olsun sana!” dedi. “Sen kırk beş yıl yatsı

 

abdesti   ile   sabah   namazını      kılıp   gece   boyu   iki   rekâthk

 

namazda hatim eyleyen bir adama  nasıl dil uzatıyorsun. Ben

 

ne biliyorsam ondan öğrendim.”

 

îsâ   b.   Yûnus   (rh.a.):   “Ebû  Hanîfe   (r.a.)   hakkında   kötü

 

düşünenleri  sakın  ola  ki  tasdik  etmeyiniz.  Vallahi  ben  Ebû

 

Hanîfe (r.a.)’den daha faziletli ve fakî h kimse görmüş değilim.”

 

Mis’ar  b.  Kidâm  (rh.a):  “Her  kim  Rabbı’yla  kendi  arasında

 

Ebû Hanîfe (r.a.)’i vâsıta kabul ederse, onun sorgulanmak veya

 

bir başka yönden korkuya kapılmak ihtimâli yoktur.” derdi.

 

Not:  imâm-ı  A’zâm  serisinin  bir  sonraki  yazısı  8  Kasımdadır.

 

(Uatauddin Muhammed Kerderi(r.h.), Menâhbu-l-imâmEbûHarafe, 10M47.s.)

 

İMAM-I A’ZÂM EBÛ HANÎFE (R.A.)’İN ZÜHD VE TAKVALARI

 

İbnü’l-Mübârek (rh.a.) şöyle anlatır: “KÛfe’ye ilk geli-

 

şimde, “Burada zühd ve takva yönüyle herkesten üstün

 

bir dereceye sâhib olan kimdir?” diye sordum. Herkes

 

beni imâm-ı  A’zâm (r.a.)’e gönderdi. Değerli sohbetle-

 

rinde bulunduğum sırada sözü edilen özelliklerin izlerini

 

defalarca gözlemledim. Hattâ  bir câriye almayı  istediği

 

hâlde şübheden uzak olan cinsi öğrenmek için on se-

 

neden fazla bu işi bilenlerle istişarede bulundu. Kendi-

 

sinden daha zâhid ve dindar bir kişi nasıl bulunabilir?

 

Çünkü sınırsız mala kavuşabilmeye vesile olan makam

 

ve mevki, defalarca kendisine sunulup  teklif edildiği

 

hâlde asla kabul etmedi. Hattâ herkesin can attığı böyle

 

makam  ve  mevkileri  kabul  etmediğinden,  eziyet  ve

 

tehdidin   çekilemeyecek  neticelerine  karşı   sabır  ve

 

sebat gösterdi. Şiddetli sıkıntı  içinde mesleğinden zerre

 

kadar sapmadı.

 

Hafs (rh.a.) der ki: “Ebû  Hanîfe (r.a.)’in otuz sene

 

sohbetinde bulunduğum hâlde içinde gizlediği şeyin ak-

 

sini yaptığını  asla görmedim. Kalbine gelen bir şübhe-

 

den kurtulmak için gerekirse bütün malını  infâk ederdi.

 

Ortaklarından birine, ayıbını  göstermek kaydıyla  satış

 

yapmasını  şart koşarak gönderdiği bir elbisenin ayıbı

 

gösterilmeyerek satılmasından dolayı kendi akçesi içine

 

karışan otuz bin dirhemi tamamen infâk etmiş, sonra da

 

adı geçen ortakla da ortaklığı bitirmiştir.”

 

Mekkî     b.   ibrahim,    Hasan      b.   Salih,   Nadr     b.

 

Muham-med ve Yezîd b. Harun’dan nakledilenlerden,

 

imâm-ı  A’zâm  (r.a.)’in  ömrünün  sonuna  kadar  bütün

 

şübheler-den  kaçındığına  dâir  görüş  birliği  olması,  o

 

asırlarda bulunan binlerce âlim arasında takva yönünden

 

bir benzerinin bulunmadığına delâlet eder.

 

Not: imâm-ı A’zam serîsinin bir sonraki yazısı 2 Aralık’tadır.

(İbn Hacer el-Heytemî (r.h.), imâm Ebû Hanîfe (r.a.), 186-187.s.)

 

fİMÂM-l A’ZÂM (R.A.) HAKKINDA SÖYLENENLERİ

 

Hadîs-i    Şerîflerde    buyuruldu     ki:  “Âdem       (a.s.)   benimle

 

öğündüğü  gibi ben de  ümmetimden bir kimse ile  öğünü-rüm.

 

İsmi Nu’mân, künyesi Ebû Hanîfe’dir. O, ümmetimin ışığıdır.”

 

“Peygamberlerin  benimle  öğündükleri  gibi  ben  de  Ebû

 

Hanîfe  ile  öğünüyorum.  Onu  seven  beni  sevmiş  olur.  Onu

 

sevmeyen beni sevmemiş  olur.” “Ümmetimden biri, Şerî’âtimi

 

canlandırır. Bid’atleri  öldürür.  Adı  Nu’mân  bin Sâbit’tir.” “Her

 

asırda     ümmetimden          yükselenler       olacaktır.     Ebû     Hanîfe

 

zamanının       en   yükseğidir.”   Yine   imâm-ı        Râbbânî     (k.s.)   ve

 

Muhammed Pârisâ  (k.s.) buyurdular ki: “îsâ  (a.s.) gibi ulülazm (en

 

büyük peygamberlerden olan) bir peygamber gökten inip islâm Dîni

 

ile  amel  edince  ve  ictihâd  buyurunca  (Kur’ân  ve  Sünnete  göre

 

hüküm  verince),  içtihadı  imâm-ı  A’zâm  (r.a.)’in  içtihad ına  uygun

 

olacaktır.  Bu  da  imâm-ı  A’zâm  (r.a.)’in  büyüklüğünü,  içtihad ının

 

doğruluğunu gösteren en büyük  şâhiddir.” Son asrın  âlimlerinden

 

Seyyîd Abdülhakîm Arvâsî(k.s.) buyurdular ki: “imâm-ı A’zâm (r.a.),

 

imâm      Ebû    Yûsuf ve   imâm-ı      Muhammed         de,   Abdülkadir

 

Geylânî(k.s.)” gibi büyük evliya idiler. Fakat âlimler kendi aralarında

 

işleri paylaşmışlardır. Ya’nî  her biri zamanında neyi bildirmek icâb

 

ettiyse  onu  bildirmişlerdir,  imâm-ı  A’zâm  (r.a.)  zamanında  Fıkıh

 

bilgisi unutuluyordu. Bunun için hep Fıkıh üzerinde durdu. Tasavvuf

 

hususunda  pek konuşmadı. Yoksa Ebû  Hanîfe (r.a.) nübüvvet  ve

 

vilâyet   yollarının   kendisinde      toplandığı,    Ca’fer-i   Sâdık    (k.s.)

 

Hazretleri’nin  huzurunda  iki  sene  bulunup  öyle  feyiz,  nûr  ve  ilâhi

 

varidata   kavuşmuştur   ki,   bu   büyük   istifâdesini,   “O   iki   sene

 

olmasaydı  Nu’mân  helak  olurdu”  sözü  ile  anlatabildiler.  Silsile-i

 

Âliye’nin   en   büyük   halkasından   olan   Ca’fer-i   Sâdık   (k.s.)’dan

 

tasavvufu al ıp, evliyalığın en son makamına kavuşmuştur.  Çünkü

 

Ebû Hanîfe (r.a.), Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in vârisidir. Hadîs-i

 

Şerîf’te,  “Âlimler  peygamberlerin  vârisleridir”  buyuruldu. Vâris,

 

her  hususta  veraset  sahibi  olduğundan  zahirî  ve  bât ınî  ilimlerde

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in vârisi olmuş  olur. O hâlde her iki

 

ilimde de kemâlde idi.”

 

(islâm Mimleri Ansiklopedisi, 2.O., 236.S.)

 

İMÂM-I A’ZAM (R.A.) VE FETVÂLARI

Elli beş def’a hacca gitmiştir. Fıkıh ilminde pek yüksek ve mümtâz bir mevkii vardı. İmâm-ı Şâfiî (R.A.) gibi en büyük müctehidler de bunu beyân etmişlerdir. Mantıktaki kuvvetleri, şâyân-i hayret bir derecede idi. İmâm-ı Mâlik (R.A.): “Ebû Hanîfe’nin mantıkı o kadar kuvvetlidir ki eğer şu direk altındır, derse; onu isbât edebilir.” demiştir.

İbn-i Mes’ûd (R.A.) re’y ve ictihâdda Ashâb (R.A.)’ün en önde gelenlerinden idiler. Bu cihetle O’ndan okuyanların mesleklerinde de re’y ve ictihâda çok ehemmiyyet verilmiştir. Ebû Hanîfe (R.A.), fıkıh ve ahkâm ilminde çok şöhret aldığından herkes O’nun başına toplanmıştı. Kendisinden bir mes’elenin hükmü sorulduğu vakit, Kitâb ve Sünnet’le veyâhûd Sahâbe (R.A.)’ün eserlerinde sarîh bir şey bulursa, onunla cevâb verir; bunlarda bir şey bulamazsa, kendi ictihâdiyle Kitâb ve Sünnet’ten, emsâline kıyâs eder, hüküm çıkarırlardı. İmâm-ı A’zam (R.A.)’in Kitâb ve Sünnet’ten 500.000 (beş yüz bin) mes’ele ortaya çıkardığı rivâyet olunur.

Verdikleri fetvâlar 64.000 (altmış dört bin)’dir. Bütün bu mes’eleler, ibâdet ve hukûkta birer esâstır, birer kâide-i umûmîyedir ve hepsinin delîli netîce i’tibâriyle “Kitâb ve Sünnet”tir. Onlardaki “Hükm-i Şer’î”yi bile kânûn hâlinde bize bildirmiştir; kendi aklı ile bir şey söylememişlerdir.

İmâm-ı A’zam (R.A.)’in yetiştirdikleri en büyük âlimlerin sayısı, 1000’e (bine) varmaktadır. Onların içinden en büyük ve seçilmiş olanları 40 (kırk) tanedir. Hepsi de müctehidlik mertebesini almışlardır. İmâm-ı A’zâm (R.A.), her mes’ele için bunları toplar ve o mes’ele hakkında, onlarla münâkaşa yapalardı ki bazen bu münâkaşalardan birinin bir ay bile sürdüğü olurdu. İmâm-ı Ebû Yûsuf (R.A.) (H.183) İmâm-ı Muhammed (H.189) İmâm-ı Züfer (H.158) yetiştirdikleri müctehidlerin en meşhûrlarındandır.

(Ahmed Hamdi Akseki, İslâm Dîni, Yirmi dördüncü Baskı, S: 45)

 

 

İTAAT

Ebû Hüreyre (r.a.)’den: Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

«Allâhu Teâlâ, sizin için üç (şey) den râ­zı olur ve sizin için üç (şey) den kızar.

Râzı olduğu şeyler: Ona ibâdet edip şirk koşmamanız, Toplu olduğunuz halde Kur’ân’a sarılıp tefrikadan kaçmanız, Allâhu Teâlâ’nın başınıza âmir kıldığı kimselerin sözünü dinlemenizdir. Kızdığı şeyler de: Dedikodu, Lüzum­suz yerlerde malı israf, Fazla soru sormaktır.» (Muvatta)

Said bin Cübeyr (k.s.) derdi ki:

«Allah’a itaat edip, emirlerini yerine geti­ren; O’nu zikrediyor, demektir. O’nun emirle­rine göre hareket etmeyen, ne kadar tesbih çekerse çeksin; ne kadar Kur’ân okursa oku­sun, zikretmiyor sayılır.»

Eshab-ı Kiram’dan Ebu’d-Derda (r.a.)’e sordular: «— İnsanlar neden bu kadar ölüm­den korkar ve tiksinirler.» Cevap verdi: «— Çünkü onlar fâni dünyalarını mâmur edip ebedî karargâhlarını virân etmişlerdir. Hiç kimse mâmur bir diyardan, virân bir beldeye gitmek istemez.»

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

El-Celîl: (Celalet ve büyüklük sahibi)

El-Kerîm: (Keremi bol.)

 

RESİM VE HEYKEL

Hadîs-i sahîhde Hazreti Âîşe (r.a.) der ki:

— Ben bir yastık satın almıştım. Üzerin­de hayvan ve kuş resimleri vardı. Resulullah
(s.a.v.) odamın kapısından içeri bakınca bun­ları gördü, odama girmekten tevakkuf buyur­dular. Mübarek vech-i saadetinden anladım ki mutlaka bir şeyi kerih gördü. Kabahat ettiği­mi anladım. Yâ Resûllallah! ne günah işledimse tevbe eyledim. Acaba ne kusur eyledim, dedim. Sonra Resulullah (s.a.v.): «Bu yastıklar nedir?» buyurdu. Ben de «Yâ Rasûllallah! Mahza Efendimizin üzerine oturup dayanması için satın aldım» dedim. Sonra Resûlullah (s.a.v.):

«Muhakkak bu resimlerin, suretlerin asha­bı maazzeb olacaklardır. Hem de onlara tas­vir ettiğiniz hayvana can verin denir. Bir de suretler ve resimler olan haneye rahmet melâikesi girmezler,» buyurdu. (Buhari)

«Eğer alçı veya bakırdan veyahut herhan­gi bir madenden müstakil olarak heykel yapıl­mış ise bunun caiz olmayacağı daha sarihtir. Mahlukata hayat vermek ve yaratmak ve şek­len suret vermek. Hâkk Teâlâ Hazretlerinin .(Hâkk, Muhyî, Musavvir) ism-i cehline ve sıfât-ı uluhiyyete tealluk ettiğinden dinimizin ahkamı bu fiil ve hareketi nehiy buyurmuştur.»

Ramazanoğlu M. Sami (k s.) Musahabe-4)

 

 

ŞÜPHELİLERDEN KAÇMAK

Numan b. Beşir (r.a.)’den rivayet edilmiş­tir. Demiştir ki Resulullah (s.a.v.):

«Şüphesiz helâl de haram da bellidir. Fa­kat ikisinin arasında insanlardan bir çoğunun bilmeyeceği şüpheliler de vardır. Kim o şüp­helilerden sakınırsa, dinini şerefini kurtarmış olur. Kim de o şüphelilere düşerse haramın içine düşmüş olur. O kimse tıpkı hayvanlarını korunun etrafında otlatan çoban gibidir ki, o çok sürmeden hayvanlarını o çayırın içinde otlatmış olabilir. Haberiniz olsun ki, her hü­kümdarın bir korusu vardır. Allah’ın korusu da haram kıldığı şeylerdir. Gözünüzü açın, cese­din içinde öyle bir et parçası vardır ki, o iyi olduğu zaman bütün cesed iyi olur. Bozulduğu zaman bütün cesed bozulur. Gözünüzü açın ki o (et parçası) kalptir.» buyururken işittim. (Buhari-Müslim-Ahmed b. Hanbel)

  1. ÖMER (R.A.)’IN DEĞER ÖLÇÜLERİ

Adamın biri Hz. Ömer —radıyallahu anh—ın huzurunda birini medhedinçe Hz. Ömer —radıyallahu anh— sormuş: «Bu adamla bir muameleniz oldu mu?» «Hayır!» demiş. «Be­raber yolculuk ettiniz mi?» «Hayır!» demiş.

— «O halde siz hiç bilmediğiniz bir şey­den bahsediyorsunuz» demiştir.

 

MÜNAFIKLARIN HALLERİ

«Ey iman edenler! Allah’dan korkun, O’na (yaklaşmaya) vesile arayın ve Onun yolunda savaşın. Tâki muradınıza eresiniz.» (Maide 35).

«Ey Peygamber, kalbleriyle inanmadıklar; halde ağızlarıyla «inandık» diyen (münafık)’larla, Yahudilerden o küfür içinde (alabildiği­ne) koşanlar seni mahzun etmesin. Onlar, durmadan yalan dinleyen, senin huzuruna gel­meyen diğer bir kavm hesabına casusluk eden (kimse)lerdir. Kelimeleri (Allah tarafından) yerlerine konduktan sonra (tutub) bir tarafa atarlar onlar. «Eğer size şu (fetva) verilirse onu alın, şayet o verilmezse onu (kabul etmekden) çekinin» derler. Allah kimin sapıklığını irâde ederse artık sen Allah’ın ona âid (meşiyyetini) önlemeye hiç bir vech ile muktedir ola­mazsın. Onlar öyle kimselerdir ki Allah, kalblerini temizlemek dilememiştir. Dünyada hor ve hakir olmak onların hakkıdır. Ahirette de onlara pek büyük bir azab vardır.» (Maide 41)

 

AKILLI İNSAN KİMDİR?

Akıllı insan; nefsini hesaba çeken ve ölüm sonrası için çalışan kişidir.

Cahil insan, nefsini unutup, hevâ hevesi­ne uyan kişidir. Bunu ancak âlimler düşünür ve ancak kâmiller bilir.

(Bakara S. Tefsiri, s. 146)

 

İLÂHİ İKAZLAR

«De ki «Allah katında bir ceza olmak ba­kımından bundan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Allah’ın lanet ve aleyhinde gazabettiği, içlerinden maymunlar, domuzlar yaptığı kimselerle Taguta tapanlardır ki işte bunların mevkii daha kötü ve dümdüz yoldan daha sapıktır. Size geldikleri zaman «imân ettik» der­ler. Halbuki onlar muhakkak küfr ile girmişler, yine muhakkak onunla çıkmışlardır. Allah on­ların neler gizlemekte olduklarını çok iyi bilendir.» (Maide: 60-61)

Üftade (k.s.) demiştir ki:

Resûl-i Ekrem —Sallallahu aleyhi ve sellem—’in sünnetlerine riâyet eden, umulma­dık zamanlarda büyük şeylere nail olur. Haccac zamanında bir kuraklık olmuş, uzun za­man boyunca bir damla yağmur düşmemişti, içlerinden birisi dedi ki: «Eğer bugüne kadar ikindi namazının sünnetiyle yatsı namazının ilk sünnetini terk etmemiş bir kimse çıkar da dua ederse Allah yağmur verecektir.»

Bunun üzerine araştırdılar, bulamadılar. Haccac kendini bir yokladı, «ben bugüne ka­dar ikindinin sünnetiyle yatsının ilk sünnetini kaçırmadım» dedi. Çıkıp dua etti. Allah yağ­mur verdi. Onun zülm ile meşhur olmasına rağmen Resûlullah (s.a.v.)’ın sünnetine bu kadar çok ihtimamın bereketi olarak Allah rahmetini gönderdi.

 

KADIN VE EVLİLİK

«Sana kadınların ay halini de sorarlar. De ki: «O bir ezadır.» Onun için hayız zama­nında kadınlarınızla (cinsi münasebetten ay­rılın, temizlendikleri vakte kadar kendilerine yaklaşmayın. İyice temizlendiler mi o zaman Allah’ın size emrettiği yerden onlara gidin. Her halde Allah hem çok tevbe edenleri sever, hem çok temizlenenleri sever. Kadınlarınız sizin (evlad yetiştiren) tarlanızdır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi gelin. Kendiniz için önden (iyi ameller) gönderin. Bir de Allah’dan korkun. Bi­lin ki her halde siz ona kavuşacaksınız. İman edenlere müjdele.» (Bakara: 222-223)

Müfessirlerin beyânına göre, bu âyetin meali ile, nikâhtan maksadın çocuk meydana getirmek olduğuna işaret edilmiştir. Çünkü, dünyanın imarı âlemin idaresi, insana tevdi olunmuş bir ilâhî lütuftur. Bu ise, insanların (anaların) doğurmak gibi asil bir vecibe ile ço­cuk yapmağa ve yetiştirmesine bağlıdır.

Resûlullah (s.a.v.) hadîslerinde:

«Ben ümmetimin çokluğu ile (kıyamet gü­nü) iftihar edeceğim» buyurmuşlardır.

«Kadınlar ile, güzelliklerinden dolayı ev­lenmeyiniz. Ola ki onların güzellikleri onları helak eder. Mallarından dolayı da evlenme­yiniz. Ola ki malları onları azdırabilir. Ancak onlar ile dinlerinden dolayı evleniniz. Kara kuru fakat dindar bir câriye daha faziletlidir.»

SADAKA-İ FITIR — l

Ramazan-ı Şerifin sonuna yetişen ve za­ruri ihtiyaçlarından başka en az nisap miktarı bir mala sahip olan her hür müslümanın üzerine Sadaka-i Fıtır vermesi VÂCİP’tir. Sadaka-i Fıtra’ya sadece «Fıtra», halk dilinde ise «Fitre» de denmektedir.

Bu sadaka bir yardımlaşmadır. Orucun kabulüne, ölülerin kabir azabından kurtulmalarına ve bağışlanmalarına vesiledir. Fıtra, yoksulların hakkıdır. Onların, bayramın neşe­sinden istifade etmelerine ve ihtiyaçlarının karşılanmasına yöneliktir.

Fıtra, Ramazan Bayramı’nın birinci günü fecrin tûlû’undan itibaren müslümana vâcib olur. Fakat bundan birkaç gün, hattâ birkaç ay önce de, sonra da verilebilir. Mesele fakir­lerin bayram namazına çıkmadan önce ihti­yaçlarının tedarik edilmiş olması ve sevinme­leridir.

Bir müslüman kendi zevcesinin ve büyük, âkil olan evlâdının sadakayı fıtırını vermekle mükellef değildir. Fakat izinleriyle verirse ca­izdir. Bunlar kendi idaresinde iseler izin al­madan da yerlerine verebilir. Bir müslüman, kendi idaresinde bulunsa bile baba ve anasının fıtralarını vermekle mükellef değildir.

(Devamı yarın)

 

(Dünden devam)

SADAKA-İ FITIR – II

Bunlardan başka en az nisap miktarı ka­dar bir mala sahip olan müslümanlar, zekât ve vâcib sadaka olamazlar. Bu kendilerine haramdır.

Fıtır sadakası dört cins şeyden muayyen miktarda verilir: Bunlar: buğday, arpa, kuru, üzüm ve hurma’dır. Bunlardan belirli miktarda verilir. Bunların yerine kıymetlerinin verilmesi daha efdaldir. Bu dört şey, sabit miktardır. Değişmez. Çünkü burada fakirin bir günlük ihtiyacının karşılanması düşünülmüştür.

Fıtra niyete mukarin olarak fakirlere ve­rilir. Niyetsiz olarak sadakayı fıtır verilemez. Fakat fakire verilirken bunun fıtra olduğunu söylemek lâzım değildir. Niyet, fıtra ayrılırken veya verileceği zaman yapılabilir.

Bir kimse fitresini, fakir olan eşine, baba­sına ve oğluna veremez. Fıtra fakir olan zimmîye de verilemez.

Yine bir kimse fıtrasmı bir fakire verebi­leceği gibi birkaç fakire de dağıtabilir. Yine bir çok kimseler fitrelerini birkaç fakire verebile­cekleri gibi bir fakire de verebilirler.

Fakat bir görüşe göre bir fıtra bir fakire verilir. Müteaddit fakirlere bölünemez ve verilemez.

 

RIZKI KAZANIRKEN

Unutmayalım ki:

Allah (c.c.), Kur’ân-ı Kerîm’de bütün yaratıkların rızkını tekeffül ve taahhüt ettiğini bildirmiştir. Bu işte şüpheye düşen kimsenin imân zayıflığından korkulur. Allah (c.c.) «İmanlı iseniz bana tevekkül edin!» buyurmuştuı

Rızık bölünmüştür, bellidir, değişmez. Levh-ı mahfuz’a yazılan bozulmaz. İhtirasla rızık ne eksilir ne de artar. Çünkü herkesin rızkı bellidir.

*             Allah (c.c.) kulunun rızkına kefildir. O (c.c.) yaşattığı kulunun, belli rızkını mutlaka verir. Yemekten maksat Allah (c.c.)’a ibâdet için kuvvet bulmak olmalıdır. Yoksa yeme iç­me zevk için değildir. (Marifetname: İbrahim Hakkı Hz.)

 

 

SAFAHATTAN

Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insan­lık bile…

Âlem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nafile!

Kaç hakikî Müslüman gördümse, hep makberdedir

Müslümanlık, bilmem ama, galiba gökler­dedir.

(Mehmed Akif

 

RIZKI KAZANIRKEN

Unutmayalım ki:

Allah (c.c.), Kur’ân-ı Kerîm’de bütün yaratıkların rızkını tekeffül ve taahhüt ettiğini bildirmiştir. Bu işte şüpheye düşen kimsenin imân zayıflığından korkulur. Allah (c.c.) «İmanlı iseniz bana tevekkül edin!» buyurmuştuı

Rızık bölünmüştür, bellidir, değişmez. Levh-ı mahfuz’a yazılan bozulmaz. İhtirasla rızık ne eksilir ne de artar. Çünkü herkesin rızkı bellidir.

*             Allah (c.c.) kulunun rızkına kefildir. O (c.c.) yaşattığı kulunun, belli rızkını mutlaka verir. Yemekten maksat Allah (c.c.)’a ibâdet için kuvvet bulmak olmalıdır. Yoksa yeme iç­me zevk için değildir. (Marifetname: İbrahim Hakkı Hz.)

 

SAFAHATTAN

Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insan­lık bile…

Âlem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nafile!

Kaç hakikî Müslüman gördümse, hep makberdedir

Müslümanlık, bilmem ama, galiba gökler­dedir.

(Mehmed Akif

DÜNYA HEP ALTIN OLSA

Sufyân bin Uyeyne’den: Mü’min güzel amel ve iyiliklerinden hem dünyâda, hem de âhirette sevaba nail olur. Fakat fâcirin hayrı hemen dünyâda verilir, ama âhirette ona nasîb yoktur. Hakikî ihsan ehli ve mü’minin ke­mâli odur ki:

Allah’dan gayri şeylerin hepsinden yüz çevirip teveccüh-i tam ile Allah Teâlâ Azze ve Celle Hazretlerine yönelerek kalbinde ve li­sânında Hakk’dan gayri bir şey bulunmaz.

Fâni dünyâ hep altın olsa, âhiret te top­raktan çanak çömlek olsa, âhiret dünyâdan daha hayırlı olur. Şu dünya fâni toprak, âhi­ret te baki altın olunca dünyanın hâli değeri ne halde kalır?

Allah Teâlâ kulunun ağlamasını, inleme­sini, Cenâb-ı izzetine yalvarmasını arzu ettiği vakit onu sevdiklerinden ayırmakla yahud aç­lıkla ve benzeri şeylerle mübtelâ kılar. Bunlar kalb ehline malumdur. Bunlarda acaib terak­kiler, garib tecelliler vardır. €hl-i kemâlin hal­lerinde bunlar açıkça görülür.

(Ramazanoğlu M. Sami (k.s.) Hz. Yusuf (a.s.)

 

  1. HÜSEYİN (R.A.)’A DÜNYÂDA SEVDİRİLEN ÜÇ ŞEY

 

Allah’a (c.c.) muhabbet,

Allah (c.c.) için fukaraya şefkat,

Allah (c.c.) yolunda şehâdet.

 

KURBAN KESMEK

Kurban ibâdeti dînî olduğu gibi aynı za­manda pek insanîdir. İktisadî bir faaliyettir. Âmme menfaatine yöneliktir. Ahlâkî bir vazîfe ve fedakârlık örneğidir. Bu ibâdet müslümanlığa mahsustur. Yeryüzünde başka inanç­larda böyle bir şey yoktur. İnsanlığı eşitlik saf­sataları ile kandıranlar dahî kurbana benzer bir şey gösterememektedirler. İslâm’ın bu bü­yük ibâdeti karşısmda hayranlıklarını ve aciz­liklerini gizleyememektedirler. Hakîki eşitlik ve içtimaî adalet İslâm’dadır. Fakat bunu an­cak az da olsa tefekkür sahipleri anlar.

Kurban kesmek üzerimize düşüyorsa terk edilmemelidir. Sudan sebebierle de vazgeçilmemelidir. İmkânları kurban kesmek için zor­lamalıdır, İslâmî açıdan zengin sayılanlar kur­ban kesmeğe mecbur olmakla beraber diğer mü’minler de isterlerse kurban kesebilirler. Fitrenin serilişi gibi. Kurban kesmeğe gücü müsait olup da kesemeyenlerin borcu üzerle­rinde devam eder.

Ne yapalım? İmkânımız yok. Paramız yetmiyor, yapamayız denmemelidir. Nasıl ki dünyalık alırken imkânımız yok, paramız yok demiyor, bütün her şeyi seferber ediyorsak, kurban ve diğer dînî ibâdetlerimiz için de en azından bu gayretleri göstermeliyiz.

 

BAYRAM NAMAZININ KILINIŞI

 

Bayram namazı iki rekattir. Cemaatle cehren (açıktan) kılınır, ikj rek’at bayram na­mazına, imama uymaya niyet edip (Allahü ekber) diye iftidah tekbiri alınır. Eller bağlanıp (sübhanekellanümme…) okunur, sonra imam açıktan cemaat gizlice (Allahü ekber) diye üç defa tekbir alınır, her tekbirde eller kulak hi­zasına kaldırılır sonra yanlara bırakılır. Üçün­cü tekbirden sonra eller tekrar bağlanır. İmam gizlice (Euzu-besmele)den sonra, açıktan Fa­tiha ile bir miktar Kur’an okur. (Allah-u ekber’i açıktan diyerek bilindiği gibi rükû ve secdeler yapılır. Sonra tekbir alınarak ikinci rek’ata kalkılır. İmam Fatiha ve bir miktar daha Kur’an okur, tekrar üç defa eller kaldı­rılarak birinci rek’atte olduğu gibi tekbir alı­nır. Sonra (Allahü ekber) diyerek rükû ve sec­delere varılır. Sonra da oturulup (Ettehıyya-tü…, Allahümme salli ve barik, Rabben atina!.., Rabbenâ’firli…) duaları gizlice okunup iki tarafa imamla beraber selam verilerek na­maz tamamlanır.

İmam, Bayram namazından sonra minbe­re çıkar, oturmaksızın hutbeye başlar. Ce­maatte hutbeyi dinler ve hutbeden sonra dua edilerek bayram namazı kılınmış olur.

 

KURBAN KESMEK

İslâm, cemiyetin her meselesine çözüm ge­tiren, insanların problemlerini halleden, toplumu birbirine kaynaştıran yüce bir dindir. Mü’minler de dinimi:e göre diğer din kardeşlerinin durumuyla ilgilenmek, onların dertleri­ni kendine dert edinmek zorundadırlar. Buna inancı gereği mecburdur. İşte İslâm’ın «Kur­ban» emri de, müslümanlar arasındaki içtimaî tesânüdü temin etmeği gaye edinen ve bunu gerçekleştiren ulvî bir ibâdettir.

Kurban, yalnız Allah (c.c.) rızası için di­nimizce belirtilen hayvanların kesilmesiyle olur. Kurban kesmek Hanefî mezhebine göre vacip, Malikî ve Şafiî mezhebine göre ise sünnet-i müekkededir.

Nitekim Peygamber (s.a.v.ı Efendimiz şöy­le buyuruyorlar:

«Kim ki kurban kesmeğe mali kudreti müsaid olur da kurban kesmezse, o kimse bizim namazgahımıza sakın yaklaşmasın.» (Buhari)

Kurban bu kadar önemli bir ibâdettir.

Kurban kesmek, dînimize göre hür, mu­kim müslîm ve dînen zengin sayılan bir müslüman için borçtur. Yâni sadaka-i fıtır ver­mekle mükellef olanlara kurban kesmek bir vecîbedir. Pek makbul bir ibâdet olan kurba­nın faziletini iyi bilmeli ve ifa edilmesine ça­lışılmalıdır.

 

EN BÜYÜK GÜNAH

Gönlü dünya muhabbeti ile dolu olanla­rın kalplerinin parlaklığı yoktur, sönüktür. Tefsîrde «Ekber-i kebâir hubb’ü’d dünya, küllî hatiyye» buyuruluyor. «Dünya muhabbeti büyük günahların en büyüğü, bütün hataların başıdır.» Cenâb-ı Hakk (c.c.): «Allah, bir adamın göğsünde iki kalp yaratmadı» (Ahzâb S. Â: 4) buyuruyor. Bir kalpte ancak birşey bulunabilir yâ Mevlâ ya da dünyâ. Biri girerse diğeri çıkar.

Diğer bir âyet-i Kerîme’de Cenâb-ı Mevlâ:

«Ey imân edenler, mal ve evlâtlarınız sizi Allah’ın zikrinden alıkoymasın, eğer böyle ya­parsanız hüsrana uğrayanlardan olursunuz” buyuruyor.

Kalb Allah’ı zikre başlar ve devam se zâkir kalp daha sonra ma’nen diri haline inkılap eder.

Hadis-i şerifte: «Cenâb-ı Hakk’ı k zikredenle edemeyenin farkı, cesed dirisi ölüsünün farkı gibidir» buyuruiuyor.

Mekke’de bir cenazenin defni sıra imam efendi telkin verirken cemaatle bert orada bulunan Ehlulluh’tan Necmûddin-î İsfahânî tebessüm etmişler. Bu duruma taacc eden cemaat ahvalden sual ettiklerinde cevaben «Defnedilen zât lisan-ı hal ile dediki, telkini diri, ölüye yapar. Halbuki ben ma’nen diriyim, telkin eden imamın kalbi ise ölüdür.” demiştir.

İLMİHAL

Cemaata kavuşmak için koşa koşa yü­rümek mekruhtur, ta’zime münafidir. Bu gibi hareketlerden daima sakınmalıdır.

Namazda imama uyan, bir kişi ise ima­mın sağında durur, iki veya daha ziyade ise imamın arkasında dururlar. Kerahatten hali olan budur. Cemaatin imamdan ileri durması ise caiz değildir. Bu hususta, secde mevziine değil, ayakların mevziine i’tibar olunur. İma­mın ayak topuklarından cemaatın topuklarının ileri olmaması kâfidir.

Cemaatten birinin saf arkasında yal­nızca durup imama uyması mekruhtur. Meğer ki saf arasında, sokulup namaza uyacak bir yer bulunmasın.

 

KENDİNİZ İÇİN AĞLAYIN

İbrâhîm Aleyhisselâm, ölülerine ağlayan birtakım insanları gördü. Onlara şöyle dedi:

«Ölüler için değil kendiniz için ağlasanız daha hayırlı olur. Zira ölen üç korkudan kurtulmuştur: 1- Azrail’in yüzünü görmekten Çünkü o, O’nu bir defa görüp geçti. 2 — Ölümün acısından. Çünkü o, onu da tattı. 3 — Ha­yâtın ne veçhile sona ereceğinden. Ondanda emîn oldu.»

Akıllıya gereken kendi nefsi için ağlamak —zîrâ ağlanacak odur— ve ölümün ensesinde onu beklemekte olduğunu bilmektir.

«Ramazanoğlu M. Sami, Hz. İbrahim a.s.»

 

DİĞER CİNSE ŞEHVETLE BAKMAK

Cinsî yaratılış bakımından İslâmın haram kıldığı şeylerden biri de erkeğin kadına ve kadının erkeğe fazlaca bakmasıdır. Göz kalbin anahtarıdır. Bakış fitnenin elçisi ve zinanın habercisidir. Bunun için Allah avret yerlerini örtme emri ile beraber bütün mü’min kadın ve erkeklere gözlerini sakınmalarını da emret­miştir.

«Ey Muhammed! Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, mahrem yerlerini korusunlar. Bu onlar için da­ha temizdir. Allah yaptıklarından şüphesiz ha­berdardır. Mü’min kadınlara da söyle: Gözle­rini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffet­lerini korusunlar. Süslerini kendiliğinden görü­nen kısmı müstesna açmasınlar. Baş örtüleri­ni yakalarının üstüne salsınlar. Süslerini ko­caları veya babaları veya kayınpederleri veya oğulları veya kocalarının oğulları veya kar­deşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya kızkardeşlerlnîn oğulları veya kadınları veya cariyeleri veya erkekliği kalmamış hizmetçileri ya da kadınların mahrem yerlerini henüz an­lamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayak­larını yere vurmasınlar. Ey mü’minler!… Saa­dete ermeniz için hepiniz tevbe ederek Allah’ın hükmüne dönünüz.» (Nur: 30-31)

 

«İMAMETE EN LÂYIK KİMDİR?»

Cemaat arasında imamete en lâyık olan, Sünneti bilen, yani fakih olandır. Bunda müsavi olsalar kıraati daha güzel olandır. Bun­da da müsavi olsalar ziyade mütteki olan, ya­ni haramdan kaçınandır. Bu üç vasıfta müsavi olsalar yaşta büyük olandır. Bunda da misavi olsalar hilm, rıfk, haya gibi ahlâk i’tibar ile daha mükemmel olandır. Bu hususta da müsavi olsalar yüzce, sonra nesefçe, sonra sesçe, daha sonra libas bakımından nezâfetçe güzel olandır. Bunların hepsinde de bilfarz müsavi olsalar, aralarında kur’a çekilir.

Bununla birlikte, cemaat arasında hâne sahibi veya o mahallin muvazzaf imamı bulunursa bunlar tercih olunurlar, velev ki, matlûp olan sıfatları tamamen cami’ olmasınlar. Başkasının hanesinde imam olacak kimse, onun izni ile imamette bulunur. (Büyük İslâm İlmihali)

ŞEHİTLER ARASINDA

Peygamberimiz (s.a.v.), Uhud şehidlerinin arasında durarak: «Ben, Kıyamet gününde şu şehidlerin Allah (c.c.) yolunda canlarını fedâ ettiklerine şahitlik edeceğim! Bunları kanlarıyla sarıp gömünüz! Allah (c.c.) yolunda yara­lanan yaralıları, vallahi, Kıyamet günü Mahşer’e yaraları kanayarak gelecekler; kanlarınınl rengi kan rengi, kokuları da misk kokusu olacaktır!” buyurdu.

(İslâm Tarihi)

YALANIN CAİZ OLDUĞU HALLER

Söz, maksadı anlatmaya vesiledir. Yalan bildiğinin aksini, yani hakikatin tersini söylemektir. Dinimiz yalan söylemeyi kesinlikle ya­saklamıştır. İslâm dini bazı zaruretler ve mec­buriyetler karşısında yalan söylemeye cevaz vermiştir. Onlar da şunlardır:

1 — Zulme ve haksızlığa uğramış olan bir insan, canını malını, ırzını telef olmaktan kurtarmak için. 2 — Harpde düşmanı alt ederek yenmek için. 3 — Dargın karı-kocanın veya birbirine küsmüş iki adamın arasını bulmak için.

Ve yahut da iki kavmi barıştırıp aradaki fitneyi kaldırmak için.

İşte bu gibi hallerde doğru söylemekle maksat sağlanamayacak olduğuna kanaat getirilince bildiğinin aksini söylemek caizdir. Çünkü bu durumda bir can ve ırzın ve meşru malın kurtulması, vatanın düşman istilâsına uğramaması, bir yuvanın saadetinin yıkılma­ması gibi yüksek bir gaye vardır. Peygamberi­miz (s.a.v.): «İki adam arasını islah eden üçün­cü bir adam yalancı değildir.» buyurmuştur.

Doğru bir maksadı kast edip ona nisbetle yalancı olmayacak tarzda konuşmak ihtiyata daha uygundur.

 

YALANCI ŞAHİT CEHENNEMLİKTİR

Hz. Allâh (c.c.) buyuruyor:

«Yalan sözden, yalan yere şahitlik etmek­ten katiyyen sakınınız.» (Hac Sûresi Âyet: 30)

«Ebu Bekir (r.a.) anlatıyor:

Resul-i Ekrem (s.a.v.):

— «En büyük günahları size haber vereyim mi?» dedi. «— Evet Yâ Resûlullah» dedik.

«Allah’a şirk koşmak, anaya, babaya âsî olmaktır.» dedi. Yatmış olduğu yerden doğrulup oturdu. Ve:

«Haberiniz olsun! Aman! Yalan sözde ve yalan yere şahitlik etmekten sakınınız», bu­yurdu ve bu cümleyi durmadan tekrar etti. Hattâ biz, keşke sükût etse idi de üzülmese idi, diye temennide bulunduk» (Buhârî)

«Yalancı şahit eday-ı şehadet için daha yerinden hareket etmezden evvel kendisini Cenab-ı Allah Cehennem azabına müstehak eder.» (Cami-ûs-Sağir).

MÂUN SURESİ (7. ayet)

Bismillahirrahmanirrahim

(Rahman Rahim Allah’ın ismiyle)

Dini yalan sayanı gördün mü? İşte yeti­mi unf-ü şiddetle iten, yoksulu doyurmayı teş­vik etmeyen odur. İşte (bu vasıflarla beraber) namaz kılan (münafık)ların vay haline ki, on­lar namazlarından gafillerdir, onlar riyakarla­rın ta kendileridir. Zekatı da men’ederler onlar. (1-7)

 

GIYBET

Gıybet; kişinin duyduğu zaman hoşlan­mayacağı bir kusurunu, bir ayıbını, arkasın­dan gıyabında söylemektir. Gıybet mevzuun­da Allah (c.c.) «Biriniz diğerini gıybet etme­sin, sizden biri ölü kardeşinin etini yemek is­ter mi? Elbette bundan ikrah ederdiniz. O halde Allah’tan korkunuz. Allah tevbeleri ka­bul eder, çok esirger.» (Hucûrat, 12) buyu­ruyor.

Peygamberimiz (s.a.v.): «Ben Mi’râc’a çı­karıldığımda bir kavmin yanından geçtim. Bunlar bakırdan tırnaklarıyla yüzlerini ve gö­ğüslerini tırmalıyorlardı. Bunun üzerine: «Yâ Cibril, bunlar kimserdir.» dedim. «Bunlar, in­sanların etini yiyen (gıybet eden)ler, onların şeref ve namusuna dokunanlardır, cevâbını verdi.» (Ebû Dâvud)

SIBYAN MEKTEBİ

İlk tahsili vermek üzere kurulan mektep­lere verilen isimdir. Bu mekteplerde sabi de­nilen beş-altı yaşındaki çocuklar okur; hemen her mahallede bir tane bulunduğundan ma­halle mektebi de denilir, genellikle camilere bitişik büyük bir odadan ibaret olurlaıdı.

Okutulan dersler elifbadan başlamak üze­re Kur’an, yazı, ilmihal, hesaptan ibaretti. Sonraları bir parça tarih ve coğrafya da ilâve edilmişti. Kur’an’ı düzgün okumak için tecvid de okutulurdu.

 

ZALİMLERLE DÜŞÜP KALKMAK

Peygamber (s.a.v.) şöyle demiştir:

Benî İsrail arasında bozgunluk şöyle baş­ladı: Bunlardan birisi, günah işleyen diğer bi­rine rastlar, «Be adam, Allah’dan kork, yap­makta olduğun işi bırak; zira o iş sana helâl değildir.» der. Ertesi gün yine o adama aynı halde rastlar. Böyle olduğu halde, o adamla yiyip içmekten ve onunla düşüp kalkmaktan çekinmezdi. Onlar böyle yapınca Allahu Teâlâ bunların kalplerini birbirine benzetti. Son­ra, «İsrailoğulları içinde kafir olanlar, isyanları ve hududu aşmaları yüzünden. Davud (a.s.) ve Meryem oğlu İsa (a.s.) diliyle lanetlendiler. Onlar yaptıkları günahlardan birbirini menet­meye uğraşmazlardı. Bu ne çirkin bir şeydi. Bunlardan bir çoğunun, kafirleri dost tuttuklarını görürsün. Onların nefisleri kendilerini ne fena şeye, Allah’ın gazabına götürdü. On­lar azabta daima kalacaklardır. Bunlar Allah (c.c.)’a, Peygamber (s.a.v.)’e ve ona gönderil­miş kitaba inanmış olsaydılar, kafirleri dost edinmezlerdi; fakat onların çoğu fasıkdırlar», (Maide: 78-81), sonra şöyle buyurdu:

Hayır, ya mârufu emir ve münkerden nehyeder, zâlimi zulmetmekten meneder, onu hakka çevirir ve hak üzerine bulundurursunuz, yahud Allah Teâlâ kalplerinizi birbirine benze­tir; sonra sizide Benî İsrail’i lanetlediği gibi la’netler. (Ebu Davud-Tirmizi)

 

İÇKİNİN HARAM KILINIŞI

İslâm’ın geldiği ve yayıldığı sıralarda çok yaygın olan içki içme alışkanlığı hicretin dör­düncü yılında Kur’an-ı Kerim’le haram kılınıp sona erdirilmiştir.

İnsanların zaaflarını en iyi bilen Allah (c.c.) tedricen bir metodla içkiyi üç safhada haram kılmıştır.

Birinci Safha: Bu safhada içki haram kılın­mamış olup sadece Müslümanların dikkati çekilmiştir şöyle ki:

«Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar, de ki: On­larda hem büyük günah, hem de insanlar için faydalar vardır. Günahları ise faydalarından da­ha büyüktür» (Bakara 219) Müslümanlardan bir kısmı zararından dolayı içkiyi bıraktılar. Bir kıs­mı da kesin olarak yasaklanmadığından içmeye devam ettiler. Hatta Ashabtan bir zat akşam namazını kıldırırken kıraati, yanlış ve ters mâ­na çıkacak derecede karıştırdı.

Bunun üzerine ikinci safhayı oluşturan şu Ayet-i Kerîme nazil oldu: «Ey iman edenler! Siz sarhoşken ne söyleyeceğinizi bilinceye ve cünüb iken de —yolcu olmanız müstesna— gusl edinceye kadar namaza yaklaşmayın.» (Nisa 43)

Üçüncü Safha: Yüce Mevlâ bu zamana ka­dar insanları psikolojik yönden iyice hazırladık­tan sonra önceki ayetlerin hükmünü nesheden kesin emrini bildirdi.

«Ey iman edenler. İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları, şeytanın murdar, kötü bir işinden başka bir şey değildir.» (Maide: 90)

 

HİCAB AYETİNİN İNİŞİ

Hz. Zeynep (r.a.)’ın düğün ziyafetinden sonra, davetlilerden üç kişilik bir topluluk evde konuşmaya dalmış, oturup kalmıştı.

Peygamberimiz kalkıp Hz. Âişe’nin odasına kadar gitti. Daha sonra bir biri ardınca zevcelerinin hepsinin odalarına uğramış, tekrar dönüp geldiği halde, o üç kişilik topluluk hâlâ evde otur­makta devam ediyorlardı. Peygamber Aleyhisselâm, son derece utangaçtı. O’nlara bir şey diyemeyerek, tekrar Hz. Âişe’nin odasına doğru gi­der gibi yaptı. Nihayet O’nların gittiklerini haber alınca hemen geri döndü. Bunun üzerine Hicâb ayeti indi. İnen hicab ayetinde şöyle buyruldu:

«Ey iman edenler! Bundan sonra, siz, yeme­ğe çağrılmadıkça ve yemek zamanı beklenen Pey­gamberin evlerine girmeyiniz. Fakat, çağrıldığınız zaman giriniz. Yemek yeyince de hemen dağılınız. Söze, sohbete dalıp kalmayınız. Çünkü bu hareketleriniz Peygambere eza veriyor. O, (Gir­meyiniz, veya kalkıp gidiniz!) demekten sıkılı­yordun Allah ise, hakkı açıklamaktan çekinmez Bir de, O’nun zevcelerinden, gerekli bir şey isteyeceğiniz zaman, perde ardından isteyiniz. Bu şekilde hareket etmek, hem sizin kalpleriniz, hem de O’nların kalpleri için, daha temiz ve temizliktir. Allah’ın Resulüne eza vermeniz, hakkınız da doğru olmadığı gibi, kendisinden sonra zevcelerini nikâhla almanız da, ebedî caîz değildir. Bu Allah katında çok büyük günahtır. » (Ahzab: 53)

 

 

 

 

İSLAM CEZA HUKUKUNDA ZİNA VE CEZASI

İslâm hukukunda zina; meşru bir akde da­yanmaksızın yapılan haram bir birleşme olup bunu isteyen erkeğe zâni, kadına zâniye denir.

Zina eden erkek ve kadın hakkında Kur’an-ı Kerim de şöyle buyrulur:

“Zina eden kadınla zina eden erkekten herbirine yüzer değnek vurunuz. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, bunlara acıyacağı­nız tutmasın. Mü’minlerden bir zümre de bunla­rın cezalarına şahit olsun.” (Nur: 2)

Değnek (Celde) ete değmemek üzere yalnız deriye tesir edecek derecede vurmak demektir. Bu da ne ince ne kalın, budaksız, kenarsız düğümsüz bir değnekle yapılır.

Bunların hepsinin bir günde vurulması lâzım gelmeyip yarısının ertesi güne bırakılması da ca­izdir. Başa, yüze ve tenasül uzvuna vurulmaz.

Zina fiilinden dolayı ceza tatbik edilebilmesi için en başta akıllı ve buluğa ermiş olmak şartları aranır.

Zina fiilinin sübutu için de ikrar ve şehadet şart olduğu gibi bu ikrar ve şehadetin makbul ve muteber olabilmesi için de, ayrıca bir takım kayıt ve şartlar vardır.

Recm Cezası: Zinadan korunacak vasıfta bu­lunduğu (yani evli olduğu) halde bu fiili işlemiş olan erkek ve kadınlara mahsustur.

Bu hususta gerekli koruma vasıflarını haiz bulunmayan zâni ve zâniye hakkında usulü dairesinde celde cezası tatbik edilir.

Peygamberimiz (s.a.v.) Recm (taşlayarak öl­dürme)’i iki defa tatbik etmiştir.

 

YALANCI ŞAHİT CEHENNEMLİKTİR

İslâm’ın şiddetle her çeşidini yasakladığı ya­lan, bugün normal bir hale gelmiştir. Hayatın idamesi için caiz görülür olmuştur. Yalan yere yemin etmek şuurlu veya şuursuz darb-ı mesel olmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.v.) buyuruyor:

«Bir kimse Allah’a yemin eder ve bu yemi­nine sivrisineğin kanadı kadar yalan katarsa, kalbinde kıyamete kadar devam eden bir leke olarak kalır.»

(Tirmizî)

«Ebû Bekir (r.a.) anlatıyor:

Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

«En büyük günahtan size haber vereyim mi?» dedi.

«Evet, Yâ Resûlallah dedik.

«Allah’a şirk koşmak, anaya, babaya âsi ol­maktır.» dedi. Yatmış olduğu yerden doğrulup oturdu. Ve:

– Haberiniz olsun! Aman! Yalan sözden ve ya­lan yere şahidlik etmekten sakınınız», buyurdu ve bu cümleyi durmadan tekrar etti. Hattâ biz, keş­ke sükût etse idi de üzülmese idi, diye temennide bulunduk.» (Buhari)

Hz. Peygamber (s.a.v.) başka bir hadis-i şeriflerinde de:

«Yalancı şahid eday-ı şehâdet için daha ye­rinden hareket etmezden evvel kendisini Cenıb-ı Allah Cehennem azabına müstehak eder.» (Câmiüs Sağir) buyurdu.

 

SEFER – MÜSAFERET

Muayyen bir mesafeye gitmektir ki, bu, nor­mal bir yürüyüş ile üç günlük, yani onsekiz saatlik bir mesafeden ibarettir. Yolun sadece gidile­cek müddeti muteberdir. Gidiş ve geliş hükme girmez.

Vatanında veya o hükümdeki bir yerde otu­ran kimseye «mukim» buradan çıkıp en az on sekiz saatlik bir mesafeye gitmeye başlamış olan kimseye de şer’an «müsafir-yolcu» adı verilir.

Müsaferet, ayrılınan beldenin veya köyün yo­la çıkıldığı yönündeki hanelerinden ayrıldıktan ve en az üç günlük bir yere gidilmesine niyet edildikten sonra başlar. Bu haneler tamamen geçilmedikçe ve niyet edilmedikçe sefer hali başla­mış olmaz. Bir beldenin kenarlarından dörtyüz adım yani bir ok atımı mesafeden itibaren sefer başlamış olur.

GENÇ OSMAN

Osmanlı tarihinde ilk öldürülen pâdişâh, Sul­tan Osman’dır. Genç ve talihsiz pâdişâh çok iyi bir tahsil görmüştü. Bizzat sefere çıkıp gaza an’anesini yeniden canlandırmıştır.

Genç padişah asker ayaklanmasıyla tahtan indirilerek Yedikule hapishanesine konulmuş; burada ise boğdurulmuştur. Çok cesur ve iyi ye tiştirilmiş olan Genç Osman henüz 18 yaşındayken öldürülmüş şair bir padişahtır. Şu beyit onundur.

«Niyyetim hizmet idi Saltanat-ı devletime;

Çalışır hâsid ü bedhâh aceb nikbetime.»

 

İSRAF VE BİD’AT

Hz. Ömer (r.a.)’in oğlu Abdullah (r.a.) anlatıyor:

«Düğün sofrası yapıp Ashab-ı Kiram’ı davet ettim. Düğün evinde mâl-i ganimetten elimizde olan yeşil bir perdeyi asmıştık.»

Bir aralık Ebu Eyyûb (r.a.)’un mübarek gözleri o yeşil perdeye ilişince muğber oldu ve teessürünü şu sözleriyle izhar etti:

«Ey âdil ve Kerim olan kardeşim Hazret-i Ömer’in oğlu Abdullah! Siz ki Ashâb-ı Kiram’ın ileri gelenlerisiniz. Böyle Peygamber Efendimizin zamanında olmayan —duvarları lüzumsuz yere örtmek— bid’atlarını ve israflarını yapmanız Pey­gamber Efendimiz’in sünnetine muhalif ve dünyâ zinetine fazlaca meyil ve rağbet etmek değil mi­dir?» deyince ben de mahcûb olarak şöylece ce­vap verdim:

«— Haklısınız Yâ Ebu Eyyûb! Ancak bu mes’elede her ne kadar benim rızam yok ise, kadınların ısrarı ve mubah olan şeylerin isti’mâli ka­dınlara mubah ve caiz olması üzerine bu adet de bid’at sayılmadığı için müsâade ettim» diyerek özür diledim. Ebu Eyyûb (r.a.) ise bana:

«Ey Abdullah! Sen Hazret-i Ömer gibi zât-ı muhterem evladısın. Siz nâsın muktedâbihi olacaksınız. Evet, isteyenler mağlub olsunlar! Hal­buki senin kadınlara mağlub olmam hiç münasip görmüyorum, öyle ise bana müsâade et, ben Sünnet-i Muhammediyye’ye muhalif münker ve bid’at olan yerlerde oturmam» diyerek kalktı ve hiç durmadan ve düğün yemeği yemeden avdet buyurdu.

 

KADINLARIN CAMİYE GİTMESİ

Müslümanlar bilmelidir ki, dinimize göre ka­dınların cemaate devam etmeleri kerahatten hâli görülmemektedir. Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: «Kadınların namazlarının en faziletisi, evlerinin içinde kıldıkları namazdır.» Bu Hadis-i Şeriften anlaşılıyor ki kadınların mescidleri evlerinin içerisidir. Onlar taatlerini, namazla­rını evlerinde ifa ederlerse daha makbuldür. Daha güzel hareket edilmiş olur. Namazların evde kılınması oraların nurlanmasına neden olur. Mü’min için hanesinin nurlanması kazançtır, şeref­tir.

Ne mutlu o kimselere ki, bütün amellerinde çok dikkatli olurlar, ömür boyu bütün fiillerini en ufak noktasına kadar dinimize göre ayarla­mağa gayret ederler. Hayırda tertibi bozmazlar. Hayırda tertibi bozmanın şer cümlesinden oldu­ğunu bilirler.

 

ON ŞEY ÖMRÜ UZATIR:

— Sadaka vermek.

— Çok dua etmek,

— Ana-babaya itaat etmek,

— Gece namazına devam etmek,

— Seher vaktinde istiğfar etmek,

— Kuşluk namazına devam etmek,

— Kur’an okumak,

— Allah’ı çok zikretmek,

9— Başını gül suyu ile yıkamak,

10— Hz. Muhammed (s.a.v.)’e çok salavat getirmek.

 

ERKEKLERİN SAÇLARININ UZUNLUĞU VE TEMİZLİĞİ

Temiz tutmak ve taramak kaydi şartiyle er­keklerin de saçlarını uzatmasında bir beis yok­tur. Saçlarını tıraş ettirip kısaltmasında ve ka­zıtmasında da bir beis yoktur. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin: «Saçları ne çok uzun ve ne de pek kısa idi.» (Tirmîzi, Âişe (r.a.)’den) «Saç örgüsü çözüldüğü zaman ayırırlardı, aksi halde ör­gülü olurdu. Bir araya topladıkları zaman saçları kulaklarının hizasını geçmezdi.» (Tirmîzi). Saçlarını uzatacak olan mü’min erkekler, Pey­gamber (s.a.v.)’in bu ölçüsüne uymalıdırlar, uzatmamalıdır. İslâmiyetin koyduğu «Kime benzerseniz ondan olursunuz ve onlarla haşrolursunuz! » ölçüsüne kulak verip çok hassas davranılması ge­rekir. Saçları acâyib bir biçimde sağa sola sar­kıtmak veya çeşitli şekiller vermek katiyyen İs­lâmî değildir.

Hudeybiye dönüşü Resûlullah (s.a.v.) Efen­dimiz, kurbanlarını kesip saçlarını kazıttırmışlardı. Bunu gören Sahâbe-i Kiram (r.a.) Hazerâtı da kurbanları kesmişler ve bazıları saçlarını kazıt­tırmışlar, bazıları da kırptırmışlardı. (s.a.v.) Efen­dimiz de: «Allah saçlarını kazıttıranlara rahmet etsin!» diye üç kere dua buyurmuşlardı. «Allah saçlarını kırptıran ve kısaltanlara da rahmet et­sin!» buyurmuşlardı. Resûlullah (s.a.v.)’e «Niye (üç kerre) kazıttıranlara Allah rahmet etsin? sualini soranlara, Efendimiz (s.a.v.) «Çünkü on­lar (başlarını kırptıran ve kısalttıranlar gibi) şüp­heye düşmediler.» diye cevap vermişlerdi.

 

KESİLEN SAÇLAR NASIL MUHAFAZA EDİLMELİDİR?

Tıraş edilen, kesilen veya tarağın dişlerinde gelen saçları, ayak altına atmak, İslâmi değildir. Bunların gömülmesini tavsiye buyuruyor. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz. Kesilen saçların ayak altına atılması; unutkanlığa, ve hafıza zayıflığına sebebiyet verdiği gibi, sihir ve büyü yap­mağa da meydan verilmiş oluyor. Bu itibarla (s.a.v.) Efendimiz ne tavsiye buyurmuşlar ise ona uymak gerekir.

Müslüman peruk için, şu için, bu için saç­larını satmaz. Hele karim kuaförlerin önüne otu­rup, saçlarına saatlerce şekil verdirtmez, onları türlü şekillere sokturmaz Resûl-i Ekrem (s.a.v.): «Kendilerini kadınlara benzetmeğe çalışan erkekle­re, kendilerini erkeklere benzetmeye özenen kadın­lara la’net etti.» denilmiştir. (Riyâz’üs-Salihin) Başı açık gezen, bilumum kadınların yanında örtülü kadınların saçlarını açıp onlara göstermeleri, İs­lâm’ın nezâket ve edebine muvafık görülmemiş­tir. Müslüman kadını, mü’min kadın, bu hususta da çok uyanık olmalıdır. Resûlullah (s.a.v.): «İğ­reti saç takan ve taktıran, cildlerini iğne ile doğ­durup mavi renkle boyayan ve boyattıran (sözleneceğim diye tabii güzelliklerini bozan) kadınlara la’net etti.» saçlar kadın için bir zinettir. O zinetleri iyi muhafaza etmek ve bu zinetlerin kıymetini bilmek icabeder.

ESMAÜN NEBİ'(S.A.V.)

Sahibul Liva (sa.v.): Sancak sahibi.

 

TEVBENİN ŞARTLARI

İşlenen günah yalnız Allah (c.c.)’a karşı olup kul hakkına taallûk etmiyorsa bu gibi günahlardan tevbe etmenin üç şartı vardır.

Her hal ve zamanda bütün kötülükleri ve kötü sözleri terk etmek, ve bir daha işlemekten çekinmek.

İşlemiş olduğu günahlara işlediğinden dolayı pişman olmak.

  1. İşlemiş olduğu günah ve kötülükleri bir daha işlememeğe azmedip, karar vermektir.

Ebû Bekir Vâsıtî’ye «Nasûh tevbesi na­sıldır?» diye sorduklarında: «Nasûh tevbesi, giz­il ve aşikâr, sahibi üzerinde günah iz ve tesir­lerinden bir iz ve lekenin kalmamasıdır» buyurmuşlardır.

Eğer işlenen günah insan hakkına ait ise o tevbenin dört şartı vardır. Bunların üçü yuka­rıda zikrettiğimiz üç şarttır. Dördüncüsü de hak sahibinin hakkını vererek onunla helâlleşmektir. Eğer bu kul hakkı mal, para ve benzerişey lerden ise sahibine, hayatta değil ölmüş ise vereselerine, veresesi de yoksa o hak sahibinin niyetinde fukaraya tasadduk eder.

***

 

 

 

SERAB

Issız çölde serabı hayal bilenler, yârabbi

Bilmezler ki hakikat bildikleri tam serab…

N.F. Kısakürek

 

İSLAM’DA FAİZ’İN HÜKMÜ

«Riba (faiz) yiyenler kendilerini şeytan çarp­mış (bir mecnun) dan başka bir halde kabirlerinden kalkmazlar. Böyle olmasında onların «Alım-satım da ancak riba gibidir» demelerindendir. Halbuki Allah alış-verişi helal, faizi haram kılmıştır. (Bundan böyle) Kim rabbinden öğüt gelip de (faizden vazgeçerse geçmişi ona ve işi (haklarındaki hüküm) de Allah (c.c.)’a aittir. Kim de tekrar (faize) dönerse onlar da ateşin yaranı­dırlar ki orada onlar (bir daha çıkmamak üze­re) ebedî kalıcıdırlar.» (Bakara: 275)

«Ey iman edenler gerçek mü’minler iseniz Allah (c.c.)’tan korkun, faizden (henüz alınma­mış olup da) kalanı bırakın (almayın). İşte böy­le yapmazsanız Allah (c.c.)’a ve peygamberine karşı harbe (girmiş olduğunuzu bilin). Eğer te­feciliğe, ribaya tövbe ederseniz anaparanız yine sizindir. (Bu suretle) ne haksızlık yapmış ne de haksızlığa uğratılmış olmazsınız. » (Bakara: 278-279)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuş­tur: «Faiz yetmişüç çeşittir. En hafifi adamın anasını nikahlamaya kalkmasının dengidir. Ribanın ötesindeki (günah) ise adamın müslümanların ırzı(na saldırması) dır.»

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Mutahharül Cenan (s.a.v.): Kalbleri yarılıp temizlendiğinden dolayı «temizlenmiş kalb» mânasında Peygamberimiz (s.a.v.)’e bu isimı verilmiştir.

 

GIYBET

İslâm’a göre; bir kişinin elbisesi kısadır veya uzundur dense yine gıybet olur. Hele onun yara­tılıştan olan bedeninden bahsedilirse böyle gıybet­çi kimselerin hali nice olur?

Gıybet mevzuunda Allah (c.c.): «Biriniz di­ğerinizi gıybet etmesin, sizden biri ölü kardeşi­nin etini yemek ister mi? Elbette bundan ikrah edersiniz. O halda Allah (c.c.)’tan korkunuz. Al­lah (c.c.) tövbeleri kabul eder, çok esirger.» (Hucûrât/12) buyurmuştur.

Allah-û Teâlâ, (c.c.) gıybetin ne kadar büyük günah olduğunu bize bu Âyet-i Kerîme ile beyân ediyor, İslâm’da insan eti haramdır. Fakat gıy­bet bununla değil de, ölmüş bir din kardeşimizin etini yemekle aynı derecede tutuyor. Ölmüş ki­şinin etini yemek ne kadar büyük bir günahsa gıybet de aynı derecede büyük bir günahdır, de­niliyor. Evet işte gıybet bu kadar korkunç ve iğ­renç bir hastalıktır. Onun bütün inananlar tara­fından acilen terk edilmesi de bu kadar zaruri­dir. Bu Âyet-i Kerîme’den ilham alalım ve ken­dimize gelelim… Müslümanlar olarak kendi ken­dimizi daha bu dünyada iken mahvü perişan et­meyelim. Birbirimizin etini yemeyelim.

Yine Cenâb-ı Hakk (c.c.) buyuruyor:

«İyice bilmediğin bir şeyi söyleme, arkasına düşme! Çünkü kulak, göz ve kalp bunların hepsi yaptıklarından mes’uldür.» (İsrâ: 36)

Keza Allah (c.c.): «O, bir söz atmaya dursun, mutlak yanında hazır bir gözcü vardır.» (Kaaf: 18) buyurmaktadır.

 

ŞÖHRET VE ÜN SEVGİSİ BÜYÜK BİR AFETTİR!

Şöhretten maksat, insanların gibinde mevki sahibi olmaktır. Mevki sevgisi ise her kötülüğün başıdır.

İnsanda mevki arzusu ve makam tutkusu şöhret ve ün kazanmak içindir ki kötülenmiştir.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurur:

«Dininde ve dünyasında parmak ile gösterilmek kötülük olarak kula yeter. Allah-ü Teala’nın korudukları müstesna! Allah (c.c.) suretleri­nize bakmaz, niyyetlerinize, amellerinize bakar.»

Hz Ali (r.a)’nin nasihati ise şu sözleriyle variddir «Zillete düş, fakat şöhret isteme, anılmaktan kurtulmak için yükselme, bilgili ol, bilgiçlik taslama, sükût etmesini bil ki, selâmet bulasın. Böyle yapmakla iyileri sevindirmiş, kötüleri kızdırmış olursun.»

Şunu iyi bilmek lâzımdır ki, İslamı hizmet için makam, mevki, şöhret ve ün gerekli değildir.

Peygamberimiz (s.a.v.) bir kutsi hadis-i şerifte şöyle buyurur:

“En çok gıpta edilecek dostlarım, serveti az, namazı çok, âdeti güzel olan kulumdur. Öyle ki ibâdetini gizli yapar, meşhur olup parmakla gösterilmez.” buyurdu.

İbrahim bin Edhem ise: «Şöhret peşinde olan, Allah’a inanmamış sayılır.» demiştir.

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Fasihül Lisan (s.a.v.): Açık dilli.

 

ALAY ETMEK YASAKTIR

Müslümanın, din kardeşini alaya alması, onunla nükte yapıp eğlenmesi caiz değildir. Müslüman, müslüman olmayan insanlarla ve hatta hiç­bir yaratıkla bile alay edemez. Çünkü bütün mev­cudatı yaratan Cenâb-ı Hakk (c.c.) her şeyi en güzel kıvamda yaratır. O (c.c.), (haşa) abesle iş­tigal etmez. Yaratılanı hakir görmek, onu sev­memek Allah (c.c.)’a karşı büyük günah olur.

Rabb’imiz buyuruyor:

«Ey imân edenler, bir kavm diğer bir kavm ile alay etmesin. Olur ki (alay edilenler Allah (c.c.) indinde) kendilerinden (yani alay edenler­den) daha hayırlıdır. Kadınlar da kadınları (eğlenceye almasın). Olur ki onlar (eğlenceye alı­nanlar) kendilerinden daha hayırlıdır.» (Hucûrat: 11)

Müslüman, din kardeşinin zayıflığına, çirkin­liğine, sakatlığına gülemez. Onu hakir göremez. Onu ayıplayamaz, alaya alamaz ve incitemez. Kardeşin kardeşe muamelesi şefkat, merhamet ve ona hürmet etmektir.

Keza Besûlullah (s.a.v.): Abdullah İbn-i Mes’ûd’un elbisesi açılıp çok zayıf olan bacağının gö­rünmesine, orada bulunanlardan bazılarının gül­mesi üzerine: «O’nun bacaklarının zayıflığına mı gülüyorsunuz? Nefsimi «kudret elinde» tutana ye­min ederim ki, terazide onlar Uhud dağından da­ha ağırdır.» buyurmuştur.

***

“Ne söylediğini ve ne zaman söylediğini düşün.” Hz. Ebu Bekir (r.a.)

 

MÜSLÜMAN NASIL ÇALIŞMALI?

Müslüman; İslâm’ı, çalışırken yaşamalıdır. Her an tebliğ vazifesine devam etmelidir. Edille-i Şer’iyye’ye de kesin olarak teslim olmalıdır.

Müslüman; Çalışırken müslümanlara zarar vermemelidir. O «mü’minler ancak kardeştirler» emri ilâhîsine bağlıdır.

Müslüman; İslâm için çalışırken, birleştirici ve sevdirici olmalıdır. Nefret ettirici olmamalıdır. İnananları sevmeli ve kendini sevdirmelidir. Kim­senin, insanları İslâm’dan nefret ettirmeye ve kö­tü örnek olmağa hakkı yoktur.

Müslüman; Çalışırken fitneden son derece sa­kınmalı ve «fitne katiden eşeddir» emrini hiçbir zaman unutmamalıdır. Zahire göre hüküm ver­meli «Kelime-i Tevhid» getiren hiçbir kimseyi İslâm dışına atmamalıdır. Küfür ve münafık dam­gasını vurmamalıdır.

Müslüman; İslâm’ın usûlü güzellikle tebliğ­dir. Düsturunu bilmeli ve metoduna göre çalışmalıdır. Aklına ve fikrine göre değil. Körü körü­ne değil İslâm’a göre hareket etmelidir.

Müslüman, çalışırken İslâm’dan taviz verme­melidir. Zîra tavizle bir yere varılamaz. Hakk’da doğru da birleşilir. Doğru ise tek ve bir tanedir. Bu da bilinmelidir. Yine çalışırken İslâmî bir cemâat haline gelmenin önemi de idrak edilmeli ve ona göre gayrette bulunmalıdır.

Müslüman; her zaman teyakkuz halindedir. Bir İslâm neferidir. O belli zamanlara göre çalışacak değildir. Kabre kadar azamî çalışmak, İslam için tebliğde bulunmak mü’minin vazifesidir.

 

GÖZLERİN HARAMDAN MUHAFAZASINI TELKİN EDENLER

İsa (a.s.); «Sakın nâmahreme bakmayın; zirâ o bakış, kalbe şehvet tohumunu eker. Bu da fitne olmak için yeter!» buyurmuştur, (İhyâ Ter­cümesi, Cild III, s. 227)

Yahya (a.s.)’a; «Zinanın başlangıcı nedir?» diye sorduklarında; «Bakış ve düşüncedir!» diye cevab vermiştir, (İhya Tercümesi, Cild III, s. 228)

Allah (c.c.)’ın dostlarından olan Hüseyin Hallâc-ı Mansûr, bir gün «Musa isimli bir arkadaşıyla Bağdat sokaklarından geçerken, bir binanın da­mından üzerine düşen gölgeyi anlamak için ba­şını kaldırınca; damda çok güzel bir kadın gör­müş, kadından hemen gözlerini çektiği halde, tendisini ebediyyen kovalayacak bir günâh işle­diğini sanmış ve Musa’ya şöyle demişti. «— Çok da geç olsa bir gün göreceksin! Gözlerimle işle­diğim bu günâhın cezasını nasıl çekeceğim!» Hallâc-ı Mansûr, darağacından da, kalabalık için­deki aynı arkadaşına, tepesindeki sehpâyı göste­rip diyecektir: «Gördün mü Musa? 40 yıl sonra olsa da, bir gün gelir; harama göz atan insanı işte böyle herkesten yükseğe çekerler.» (Tarih Boyunca Büyük Mazlûmlar, Necîp Fâzıl)

İşte yukarıdaki kıssa sâlihlerin, harama kat’iyetle bakmamak ve gözün afatından emîn olmak hususunda gösterdikleri say ü gayreti kesin çiz gilerle göstermektedir. Sâlihler böyle yaparlar ise ya gözünü haramdan bir türlü temizleyemeyenler, ne yapacaklar acaba? Mes’elenin hassasiyyet kavranabiliyor mu?

İSLAMİYET’TE GELİR DAĞITIMI

İslâmiyette bir devlet başkanının yaşayışı ile bir işçinin yaşayışı arasında fark gözetilmekte, devletin gelirlerinden herkes eşit şartlar altında faydalanmaktadır.

İslâmiyette çalışmanın hedefi sadece dünya hayatında refaha kavuşmak değil Allah (c.c.) rızasını kazanmak, bu vesile ile ahiret yurdunu da elde etmektir, işte bu sebeple ferdin yüklendiği sorumluluk karşılığında maddi mükafat yerine manevi ecir esas alınmakta, böylece çalışanlar, sorumluluk yüklenenler mükafatlarını Allah’tan (c.c.) alırlar. Çalışmanın karşılığı maddi bir menfaata dayanmadığı için, çalışmalar resmi ölçüler içinde değil hasbi olarak yapılabilmekte ve da­ha büyük bir verim alınabilmektedir. Hayat nok­tasında ise çalışmayanlara dahi normal şartlar altında bir yaşama imkanı sağlandığı için bir me­sele kalmıyor ortada… Böylece tüm çalışanlar bir ibadet anlayışı içinde kendilerini toplumla­rına arayabilmektedirler.

Fakat normal bir hayat seviyesinin üstünde­ki rızık dağılımı Allah’ın (c.c.) taksimine bağ­lıdır. Dilediğine bolca mal – mülk verir dilediğine saltanat, dilediğine ilim – irfan, dilediğine çeşitli nimetler verir. Herkes Allah’ın (c.c.) bu taksimine razı olur. Zira ilahi adalet her türlü adaletin üstündedir. Her insanın her nimetten eşit şart­larda yararlanması fitraten mümkün değildir. Dünya üzerinde devlet idarecilerinden tutun da bir mahalle bekçisine kadar herkesin her nimette eşit olması bugüne kadar gerçekleşmemiştir.

 

HEDİYE HELÂL, RÜŞVET HARAMDIR

Fertler arasındaki sevgi ve muhabbetin yer­leşmesinde hediyeleşmek mühimdir.

Bu hususta Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz:

«Karşılıklı hediye veriniz ki, biribirinizi sevesiniz.» buyurmuşlardır, (İhya C. 2, S. 382)

Resmi dairede memur olarak ve bir evraka imza atmak dışında bir vasfı olmayanlara arabalar, daireler veya yüksek miktarda paralar he­diye (!) ediliyor. Küçücük bir maddi zarara veya beklemeye dayanamayarak Allah (c.c.) hükümleri çiğneniyor.

«O halde hediye nedir? dense deriz ki:

“Belli bir maksadı olmadan yalnız hediye et­tiği zât ile anlaşmak ve sevgisini kazanmak için verilenlerdir, hediye….” (İhya, C. 2, S. 383)

Şayet, itibârı, memurluğu, amirliği ve benzeri sebeplerden dolayı bir şahsa hediye veriyor ve bu vazifelerden biri bu adam da bulunmasa katiyyen ona hediye vermeyecek halde ise: bu verilen hediye adı altında bir «RÜŞVET» tir.

Mü’minler dikkat ediniz. Bozuk niyetli kim­seler sizi günahlarına ortak etmesin. «Hediye» adı altındaki «Rüşvet» ten sakının. Hediyeleşmsk sün­netini ihya etmekten de geri durmayınız. Gelen hediyeyi kabul etmeden önce düşün! de ki:

«— Bu vazifeden ayrılsam ve evde otursam bu adam bu hediyeyi yapacak mı idi?» Eğer ya­pacağına kanaat getiriyorsan, helâldir, hediyeyi al. Yok, eğer getirmiyeceğine kanaat ediyorsan, haramdır bu hediyeye yaklaşma!

 

 

GÖZLER HARAM KARŞISINDA MUTLAKA KAPANMALIDIR

Vaktin birinde İmâm-ı A’zam Ebû Hânife (r. aleyh), hamama giderler ve anadan üryan bir insan görünce hemen gözlerim kaparlar. Bunun üzerine o erkek, «Ey imâm kör mü oldun?» der. Rahmetullâhi aleyh de: «Senin bu hâlin beni kör etti» buyururlar. Herhalde İmâm-ı A’zam Hazret­leri kadar, bizler gözümüzden emin değilizdir.

Ümmi Seleme (r.a.)’den rivayet edilen bir Hadîs-i Şerifte Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri: «Allah şifânızı, size haram kılmış olduğu şeylerde kılmamıştır.» (Râmûz Tercümesi, s. 151) buyurarak, ha­ramlarda, külliyen, hiç bir şifâ olmadığını haber vermişlerdir.

Bu i’tibarla, haramlara bakarak, göz zinası yaparak, «şifâ buluyorum, kalbim temizdir» demek, ancak, kendi kendini aldatmak olan, ahmak­lığın bir itirafıdır.

Kalbinin temizliğinden emin olmak isteyen ve kalbim temizdir diyen insan, iblisin zehirli ok­larından bir ok olan, harama bakmaktan sakı­nır ve gözlerini kapar ve böylece gözlerini gerçekten temizlemiş olur. Nitekim Cenâb-ı Hakk (c.c.) Kudsî Hadîste buyuruyor ki: «Harama bak­mak iblisin zehirli oklarından bir oktur! Kim onu, (harama bakmağı) Benden korkusu sebebiyle terkederse, onu, kalbinde lezzetini hissedeceği bir imâna çeviririm.» (Râmûz Tercümesi, s. 181)

Haram karşısında mutlaka gözün kapanma­sını, Allah (c.c.)’ın dostlan, ısrarla tavsiye edyorlar ve tek çıkar yol olarak gösteriyorlar.

 

HELAL RIZIK

Maddi rızıklanmamızı belâlından kazanmak için gayret sarfetmeliyiz. Cenab-ı Hak (c.c.) yarattığı her şeyin rızkını da yaratmıştır. Yaratılan her şeyin rızkına O (c.c.) kefildir. Yalnız insan­lara düşen vazife rızkını helâl yoldan aramaları olacaktır, öbür alemde sorulacak olan ilk soru­lardan birisi de «Gençliğini nerede harcadın, dün­yada iken rızkını helalden mi, kazandın haram­dan mı» sorusu olacaktır. Eğer helal rızık yolları aranmazsa, çok az da olsa insan midesine giren haram lokmalar insanı Allah (c.c.)’tan uzaklaş­tırır. Önce az diye yapılırsa sonra bunun sonu gelmez. Hesabını dahi yapamadığın mal ve mül­kün içerisine dalmak suretiyle dünya muhabbetiyle haşır neşir olunur. O zaman Allah (c.c.) ko­rusun, kurtuluşa gitmek çok zorlaşır.

Eğer bir kul sabah kalkıp (c.c.)’a kulluk vazifesini yerine getirdikten sonra hâlis niyetle dua ederek «Ya Rabbi, bugünkü çoluk çocuğumun rızkını helalinden nasip et» diyerek dua edip de helal rızk için yola çıkarsa Cenabı Allah (c.c.) o kula yardım eder ve helal rızk ihsan buyurur. O kul da işte çalıştığı müddetçe helal rızk yolun­da Allah (c.c.)’a ibadette sayılır. Fakat ticari muamelelerinin hepsini banka ile yapıp, kazanç gelsin de nasıl olursa olsun diyerek bütün sahtekarlıklara başvurarak, yalan ve dolan işler ile hakkı aldatarak kazanç sağlanıp da ondan sonra da helal rızk için dua edilirse bunun iraptan mahalli yoktur.

 

 

 

 

 

 

RİBA (FAİZ)

Fahr-i Râzî’nin beyânı veçhile, faizin haram kılınmasına sebep üçdür:

Birincisi: Başkasının malını bedelsiz almaktır. Binâenaleyh, karşı tarafın malı zayi olmakdan mahfuz bulunması lâzım iken bedelsiz almak onun hakkını ortadan kaldırmak ve zayi etmek olduğu cihetle haram kılınmıştır.

İkincisi: Halkın menfaatine hadim olan ti­câreti felce uğratması ve insan için memduh olan çalışmayı iptal etmesidir.

Üçüncüsü: İnsanlar arasında ma’ruf ve müstahsen olan karz-ı hasenin ivazsız gararsız ödünç para alıp vermek suretiyle devamı arzu edilen yardımlaşmanın inkıtâına sebep olmasıdır.

Faiz (Ribâ) zahirde malı ziyâde eder gibi gö­rünüyorsa da hakîkatde malın noksanlaşmasına ve nihayet bir gün gadab-ı ilâhîye uğrayıp batma­sına sebşp olur. Sadaka ise zahirde malı noksanlaştırır gibi görünürse de hakîkatde malı ziyâdelendirip bereketlendirir. Hulâsa birinde Allah (c.c.)’ın gadabı, diğerinde Allah (c.c.)’ın rızâsı bulunmakla, mal üzerinde Mâlik’in rızâsı esas ol­duğuna göre Allah (c.c.)’a hakîkaten îman eden mü’minlerin huzur içinde ticâret ve imrâr-ı ha­yat etmeleri için ribâyı terk edip Allah (c.c.)’ın emretdiği veçhile hareket etmeleri me’muldür. Yoksa kullar, Allah (c.c.) ve Resulü (s.a.v.) tara fından açılacak bir harbe hazır bulunmakla tehdid edilmiştir.

Ribâ, dünyâda sahibinin malını çürütüp bereketsiz kıldığı sonra da iflâsa götürdüğü gibi, ribacının cibiliyyetine de helak getirir.

 

KUR’AN-I KERİMÎ GEÇİM VASITASI EDİNMEYİN

Ebu’l-Leys “Büstânul-Ârifin” isimli kitabında demiştir ki: “Kur’an-ı Kerimi öğretmek üç şekilde olur:

Allah (c.c.) rızası için hiç bir ücret almadan öğretme,

Ücret alarak öğretme,

Ücret şart koşmaksızın öğretip ücret verilirse kabul etme.

Birincisi sevap olur. Bu peygamberlerin yoludur. Onlar böyle yapmışlardır.

İkincisi ihtilaflıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.):«Benden duyduğunuzu bir âyet de olsa insanlara ulaştırınız.» buyurmuştur. Bu sebeple ücret mal caiz değildir. Bunun caiz olduğu da söylenmiştir. Kuran öğretmeni için en iyi olanı yazmayı öğretmek için ücret şart koşmasıdır. Kuranı öğretmek için ücreti şart koşarsa bunda bir beis olmayacağını umuyorum, müslümanlar arasında uygulanmakta olup onların buna ihtiyaçları vardır.

Üçüncü yol ise ittifakla caizdir. Çünkü Peygamber (s.a.v.) bütün insanların muallimi idi hediye kabul ederdi.»

Bu arada diğer ilimlerin öğretim, ile müezzin­lik, imamlık ve vaizlik gibi görevler için de -hizmetin aksamaması için- ücret alınabileceği belirtilmiştir.

İmam Malik ve Şafii bu durumun caiz olduğunu belirtmişlerdir.

(Kırk Hadis-Aliyyü’l – Kârî)

 

NİYET

Allah (c.c.)’ın Resulü (s.a.v.) buyuruyor ki:

«Ameller ancak niyetlere göre değerlenir. Kişinin niyeti ne ise o vardır. Eğer dünyalık amacıyla hicret ederse ona kavuşur, bir kadınla nikahlanmak amacıyla hicret ederse nikahlanır. Gerçek muhacir Allah (c.c.)’ın nehyettiklerinden kaçan kimsedir.» (Tecrid-i Sarih Cilt 1)

Ve yine Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur;

Allah iyiliklerin ve fenalıkların yazılmasını emretti. Sonra bunları açıkladı: «Bir kimse bir iyilik yapmağa niyetlenir de yapamazsa Allah kendi nezdinde o kimse için tam bir iyilik se­vabı yazar. Eğer hem niyetlenir hem de o iyili­ği yaparsa on iyilik sevabı yazar ve bu sevabı yediyüze ve daha fazlasına kadar çıkarır. Ve eğer fenalık yapmağa niyetlenir de sonra vazge­çerse, Allah (c.c.) onun için tam bir iyilik se­vabı yazar. Eğer kötü işe hem niyetlenir hem de onu yaparsa Allah (c.c.) o kimse için bir gü­nah yazar. (Riyâzü’s-Sâlihîn. C. l, Sh. 12)

***

Resûlullah (s.a.v.):

«Allah’dan başka ilah olmadığına ve Muhammedin Allah’ın Rasûlü olduğuna şehadet edinceye, namaz kılıncayâ, zekat verinceye kadar insanlar­la savaşmakla emrolundum. İnsanlar bunları yaparlarsa İslâm hakkı müstesna malları, can­ları benden emindir. (İç yüzlerinin) hesabı Al­lah’a aittir.» buyuruyorlar.

 

HELÂL YEMEK

«Helâl ve temiz nafaka yiyin. Ve sâlih amel­ler işleyin.» (Mü’minûn: 51)

«Eğer böyle yapmazsanız (ribâyı terketmezseniz) Allah (c.c.)’a ve Peygamber (s.a.v.)’e harbte girmiş olduğunuzu) bilin.» (Bakara: 279)

«Helâl nafaka aramak, her müslümana farz­dır.» (İhya, C. 2/234)

«Helâl yemek ye, duan kabul olsun.»

«Çoluk çocuğunun geçimini helâlinden te­mine çalışan, Allah (c.c.) yolunda mücahede eden gibidir. Namusu dâiresinde helâlinden dünyalık peşinde olan, şehidler derecesindedir.»

«Dininizin en hayırlı tarafı, verâ’dır (Şüpheli şeylerden kaçınmaktır).»

(İhya, C. 2/237)

«Allah katında bir dirhem ribâ (faiz), otuz zinadan daha şiddetlidir.»

(İhya,C. 2/238)

«Kazancı haram olan kimse; onu tasadduk ederse, sadakası kabul olmaz. Yanında alıkoyarsa, kendisi için Cehennem azığı olur.» (İhya, C. 2/238)

***

 

 

  1. MUSTAFA

Naima, O’nun için «Padişah-ı Edhem-meşreb» tabirini kullanmakta, hükümdar olduğu halde, makamını terkederek dervişliği tercih eden, meşhur sofi, İbrahim Edhem’e benzetmek­tedir. Hükümdarlıktan kaçışı, onu istemeyişi «Osman gel beni kurtar deyişi» hakkındaki bu rivayetleri doğrular mahiyettedir. Ahali arasın­da onun evliyalığı ve kerametlerinin yayıldığı yazılmaktadır. (İslâm Tarihi, Sh. 710)

KİMLER NÂMAHREMDİR

«Mü’min kadınlara söyle helâl olmayan er­keklere bakmaktan sakınsınlar, furuclarını (namuslarını) muhafaza etsinler, zinetlerini izhar etmesinler, ancak zahir olanı başka» Bunlar ör­ünün dış tarafıyla el ve yüz zinetidir. Müşnedi Ebî Dâvud (rh’.a)’da rivayet edilen bir Hadiste Efendimiz (s.a.v.) Hz. Esma (r.a.)’ya: «Ya Esma kadın bulûğa erince ondan görülebilecek olan ancak şudur.» buyurmuş ve kendi mübarek yü­zünü ve ellerini işaret etmiştir.

«Baş örtülerini yakalarının üzerine vursun­lar, başlarını, saçlarını kulaklarını, boyunlarını, gerdanlarını, sinelerini açık tutmayıp bu emri ifa edebilecek başörtüsü kullansınlar. Zinetle­rini izhâr etmesinler. Ancak kocalarına veya kendi atalarına (yani babasına, dedelerine am­ca ve dayılarına) veya kocalarının atalarına ve­ya kendi oğullarına veya kendi biraderlerine ve­ya biraderlerinin oğullarına veya hemşirelerinin oğullarına veya kendi kadınlarına (yani mü’minâtın kadınları) veya mâlik olduğu cariyelerin» veya şehveti kesilmiş kadına ihtiyaç duymayan ihtiyarlara, veya kadınların avret mahallerine vakıf olmayan çocuklar müstesnadır. Baştan aşağa örtündükten başka yürürken de edep ü vekar ile yürüsünler. Çapkın yürüyüşle nazarı dikka­ti celbetmesinler. Ey mü’minler Allah (c.c.)’a tevbe ediniz ki felah bulabilesiniz.» (Nur: 31) Demekki bozuk bir cemiyetle felah ümidi olmaz. Cemiyetin bozukluğu da kadınlardan evvel er­keklerin kusurundandır. (Hak Dini Kur’ân Dili, C. 5, Sh. 3599)

 

HARAMDAN SAKINMAK

Bir Hadis-i Şerifte: «Nas üzerine bir zaman gelecektir ki bir kimse helâlden mi haramdan mı kazandığına ehemmiyet vermeyecek olacak­tır.» buyurulmuştur. Bu Hadis-i Şerif Peygamberimizin (s.a.v.) mucizelerindendir. Zira Hadiste söylenenler aynen olmuştur.

Yine başka bir Hadis-i Şerifte: «Haram lok­ma yiyen kimsenin kırk gece namazı kabul olun­maz, kırk gün de duasına icabet olunmaz.»

*             Bir zaman gelecek ki, insanlardan riba (faiz) yemeyen kalmayacaktır. Riba yemese bi­le onun tozu toprağı ona isabet edecek.

* İki dirheme sahip olanın hesabı bir dir­heme sahip olan kimsenin hesabından daha zor­dur.

* Haram lokmadan beslenen, büyüyen vucûd insana nâr-ı cahim daha evlâdır.

İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin bir kimsede alacağı vardı. Bir cenaze namazına vardı. O alacaklı olduğu borçlunun duvarı gölgesinde durmaktan sakındı. «Eğer alacağım olan bu kim­senin evinin gölgesinde oturursam faizdir. Faiz ise haramdır.» buyurdular.

* Abdullah bin Mübarek (r.a.), Bağdat şeh­rine geldi. Pek pahalı bir atı vardı. Bir yerde namaza durdu. Atını da salıverdi. Namazda iken at bir ekine girdi. Haram olan ekini yediğinden o ata binmedi, orada bıraktı, yoluna devam etti.

Yusuf-ı Esbat’a anasından 70.000 kızıl altın miras kalmıştı, o para tayyib olmadığından bir akçesini kabul etmedi. (Musahabe 6, Sh. 61)

 

RİBA (FAİZ)

Resûlullah (s.a.v.) bir Hadis-i Şeriflerinde:

“Kan satışını ve tecâvüzle mal elde etmeyi yasakladı ve faiz yiyene yedirene, faiz sözleşmesini yapana, sözleşmeye şâhidlik yapana, cildlerine dövme yapanlara ve yaptıranlara tasvir ya­panlara lanet etti.” Diğer Hadis-i Şerifde:

«Faiz yetmiş şu kadar çeşittir. En aşağı derecesi kişinin validesiyle zina etmesi gibidir.»

Fahri Razi’ye göre ribânın haram olmasının sebebi üçtür:

1             — Ribâ başkasının malını bedelsiz almak­tır. Binaenaleyh kaybolmaktan korunması lâzım iken bedelsiz almak onun haramlığını kaldırmak ve zayi etmek olduğu cihetle haram kılınmıştır.

— Halkın menfaatine hizmet eden ticare­te kesâd ve darlık vermesi, çalışma ve gayreti ibtal etmesi cihetiyle haramdır.

— Halk arasında maruf olan karz-ı hasen denilen ödünç para alıp vermek suretiyle vâki olan yardımlaşmanın kesilmesine sebep olması cihetiyle haramdır.

«Riba haram olunca bir kimse, Rabbinden haram olduğuna dair meviza geldiğinde faizden vazgeçerse, o Âyet gelmezden evvel ribadan al­mış olduğu şey onun malıdır; geri vermez. Ve o kimsenin işi Allah Teâlâ’ya aiddir. Binaenaleyh faizden vazgeçip emre itaat ettiğinize mukabil Allah Teâlâ ona ecir verir. Eğer faizin haram olduğuna dair Âyet geldikten sonra da ribaya tekrar dönerse işte o avdet edenler Cehennemin ebedî yaranlarıdır.» (Bakara: 275)

(Musâhabe, C. 6)

 

ALIM VE SATIMDA YAPILAN TAVSİYELER

* Hz. Peygamber (s.a.v.) bir gün, çarşıda bir hububat yığınına rastladı. Elini yığının içine soktu. Parmakları ıslandı. «— Ey buğday sahibi! Bu ne?» dedi.

Adam: «— Ya Rasûlallah (s.a.v.) Ona yağ­mur değdi!» dedi.

Hz. Peygamberimiz (s.a.v.): «— Sen ne diye o ıslanmış olanları, halkın göreceği şekilde buğdayın üzerine çıkarmadın?! Aldatan kimse, biz­den değildir!» dedi.

* Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) çarşı ve pazar­da satılacak şeylerin çarşı ve pazara getirilmeyerek, rastgele satılmasını hoş görmediği gibi bir şeyin götürü ve toptan pazarlık edilip teslim alınmadan, başka birisine devrini de yasaklamıştı.

* Şehirlinin, satıcı bir bedeviye «—Sen, malım satmak için acele etme! Onu, bana bırak. Ben senin hisabına onu daha yüksek bir fiyatla ya­vaş yavaş satarım!» diyerek simsarlık etmesini, piyasayı yükseltmesini de hoş görmezdi.

* Bir alıcının, pazarlık ettiği meta üzerinde, başka bir alıcının pazarlık etmeğe kalkması da, yasaklanmıştı.

* Hz. Peygamberimiz (s.a.v.): «Satarken, alırken, alacağını ister veya borcunu öderken nâ­zik ve yumuşak davranan, kolaylık gösteren bir kula Allah rahmet etsin!» buyurdu.

* Hz. Peygamber (s.a.v.): «Doğru ve emniyetli tacir; Peygamberler, sıddıklar ye şehidlerle birlik­tedir.» buyurmuşlardır. (1. T. C. 1, Sh. 162, 163)

 

SEFERİN MAHİYETİ, MÜDDETİ

Şer’i şerif bakımından, sefer; muayyen bir mesafeye gitmektir ki mu’tedil bir yürüyüş ile üç günlük yani 18 saatlik bir mesafeden iba­rettir. Mu’tedil yürüyüş, yaya yürüyüşüdür.

Vatanında veya o hükümdeki bir yerde otu­ran kimseye «mukim», burada çıkıp en az onsekiz saatlik mesafeye gitmeye başlamış olan kimseye de seran «müsafir-yolcu» adı verilir.

Gidilecek bir yerin hem karadan hem de denizden yolu bulunsa yolcunun gideceği yola itibar olunur.

Dinimizde yolcular hakkında bir kısım ko­laylıklar, ruhsatlar gösterilmiştir. Mesela; Ra­mazanda müsaferette bulunan için orucunu te­hire bırakmak mubahtır. Müsafirlerin mesh müd­deti üç gün üç gecedir. Müsafir dört rekatlı farz namazlarını ikişer rekat olarak kılar.

Müsafir olarak gittiği yerde onbeş günden fazla kalacaksa müsafirlik çıkar mukim sayılır. Eğer müsafir bulunduğu yerde onbeş günden fazla kalmaya niyet etmeyecek olursa bugün, yarın diye onbeş günden fazla da kalsa müsafirlikten çıkmaz.

Bir kimse içinde doğup büyüdüğü veya ev­lendiği yeri terkedip başka bir beldeyi vatan edinip ikamete başlasa artık, evvelki vatanı ika­met hususunda vatanı olmaktan çıkar. İkamet ettiği yerden oraya gidecek olsa ve onbeş gün­den az kalacaksa müsafirdir, dört rekattı namaz­ları ikişer rekat olarak kılar.

(Ö.N. BİLMEN, Büyük İslâm İlmihali Sh, 177)

 

VAKTİNDEN SONRA PİŞMAN OLMAK FAYDA VERMEZ

«Kendine veya başkasına zulmeden her bir kimse, eğer yeryüzünde bulunan bütün eşyaya malik olsa idi, âzabdan kurtulmak için onu be­hemehal feda ederdi. Onlar azabı görünce piş­manlıklarını gizlerler. Fakat aralarında kendile­rine haksızlık yapılmaksızın adaletle hükmolunmuştur bile.» Akıl sahibine gerekir ki eski ah­valini iyice düşünüp hata ve günahlarından tevbe etsin ve başına musibet gelmeden evvel te­darikli bulunsun ve Cenab-ı Hak (c.c.)’dan ir­tibatını kesmesin.

Bütün ulemâ şu üç hasletin her müslümanda bulunması gerektiğinde ittifak etmişlerdir: Bunlar hepsi beraber bulunduğunda tamam olur. Biri olmasa diğerleri noksan olur.

— Zulümden, Allah (c.c.) ‘in ve Rasûlü (s.a.v.)’nün razı olmayacağı şeylerden arındırıl­mış bir müslümanlık.

— Temiz gıda, helal lokma.

— Amellerde sıdka sadakat.

(Hz. M. Sâmî, Yunus ve Hud S. Tefsiri Sh. 341)

BÂYEZID-I BESTAMÎ

Bâyezid bir gün bir köpeğe rasladı. Etekle­rini köpeğe değmesin diye topladı. Köpek hâl dili ile:

«— Ey Bâyezid! Eğer tüylerim pis ise, etek­lerin bir tas su ile yıkanır temizlenir. Fakat etek toplayışında gönlündeki gururu yedi derya temizleyemez.» dedi.

ON ZÜMRE ALDANMIŞTIR

— Hâlıkının Allah (c.c.) olduğunu bilip de O’na kulluk etmeyen,

— Râzıkının Allah (c.c.) olduğunu bilip de huzur ve itminan içinde bulunmayan.

— Dünyanın zâi olduğunu bildiği halde ona i’timad eden. Yani, her türlü işinde onu esas kabul eden,

— Vârislerinin, kendinin düşmanı olduk­larını bildiği halde onlar için mal biriktiren,

— Ölümün bir gün muhakkak geleceğini bildiği halde ona hazırlanmayan,

— Kabrin menzili olduğunu bilip de orası için tedarikli bulunmayan,

— Kendisini hesaba çekecek olanın Al­lah (c.c.) olduğunu ve O’nu aldatmanın imkâ­nı bulunmadığını bildiği halde sahih bir hüccete dayanmayan,

— Cennete ulaşmak için sıratdan geçile­ceğini bildiği halde oradan düşmekten korkma­yan,

9             — Ateşin fâcirlere me’vâ (yuva) olduğu­nu bildiği halde ondan ürpermeyen,

10           — Cennetin ebrârın yurdu olduğunu bil­diği halde oraya girmek için amel etmeyen kimse aldanmıştır. (Hz M. Sami, Bakara Sûresi Sh. 34)

***

«Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma; yoksa pişman olur, açıkta kalırsın.» (İsra: 29)

 

CİZYE

Fıkıh ıstılahında müslûman olmayan ehl-i kitapdan bir muahede ile nüfus başına vermeği kabul ettikleri vergidir. Ki bu vergi bir ba­kımdan ehl-i kitabın İslâm diyarında ikametle­ri, hayat ve hürriyetlerinin muhafazası muka­bilinde zimmetlerine karşılık bir vazifedir. Bu cihetle kendilerine zımmî denir.

Diğer bakımdan da müslümanlıktan imtinâ’larının cezasıdır. (Hz. M Sami, Musâhabe, 3/179)

 

ANTİBİYOTİKLER

«Antibiyotik Çağı» olarak da adlandırılan çağımızda antibiyotikler sıkça başvurduğumuz ilaçlardan. Muhakkak bu ilaçlardan çok büyük faydalar elde edilmiştir. Ancak günümüzde çok istismar edilerek kullanıldığına şahid oluyoruz. En ufak bir ateşlenme, öksürük gibi rahatsız­lıkta eş dost, komşu tavsiyesiyle veya ken­di kendine bir eczaneye giderek antibiyotik alı­nıyor. Oysa her antibiyotik her rahatsızlıkta kul­lanılmadığı gibi, bir de bunların yan etkileri gözönüne alınınca olayın korkunçluğu gözönüne çıkar.

Antibiyotikler, uzmanlarca özel ortamlarda, bazı incelemeler yapılarak her hastanın ayrı ay­rı değerlendirilmesi sonucunda titizlikle kulla­nılması gereken ilaçlardır.

Atalar: «Zararın neresinden dönerseniz kârdır.» demişler.

 

HİCAB ÂYETİ

Hz. Zeyneb için yapılan düğün ziyafetinden sonra, davetlilerden üç kişilik bir topluluk evde konuşmaya dalmış, oturup kalmıştı.

Peygamberimiz (s.a.v.) kalkıp Hz. Âişe’nin odasına kadar gitti. Daha sonra bir biri ardın­ca zevcelerinin hepsinin odalarına uğramış, tek­rar dönüp geldiği halde, o üç kişilik topluluk hâla evde oturmakta devam ediyorlardı. Pey­gamber (s.a.v.), son derece utangaçtı. Onlara bir şey diyemeyerek, tekrar Hz. Âişe’nin oda­sına doğru gider gibi yaptı. Nihayet Onların gittiklerini haber alınca hemen geri döndü. Bu­nun üzerine Hicâb âyeti indi.

«Ey iman edenler! Bundan sonra, siz, yeme­ğe çağrılmadıkça ve yemek zamanını bekleme­den Peygamber (s.a.v.)’in evlerine girmeyiniz. Fakat, çağrıldığınız zaman giriniz. Yemek yeyince de hemen dağıtınız. Söze, sohbete dalıp kal­mayınız. Çünkü bu hareketleriniz Peygamber (s.a.v.)’e eza veriyor. O, (Girmeyiniz, veya kal­kıp gidiniz!) demekten sıkılıyordur. Allah (c.c.) ise, hakkı açıklamaktan çekinmez. Bir de, O’nun zevcelerinden, gerekli bir şey isteyeceğiniz za­man, perde ardından isteyiniz. Bu şekilde hare­ket etmek hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için, daha temiz ve temizliktir.. Al­lah (c.c.)’ın Resulüne eza vermeniz, hakkınızda doğru olmadığı gibi, kendisinden sonra zevce­lerini nikahlamanız ebedî caiz değildir. Bu, Al­lah katında çok büyük günahdır.» (Ahzab: 53)

(M.A. Koksal, İslâm Tarihi C, 6, Sh. 22)

 

İHTİKAR

Gıda maddesi satan kimse bunları depo ede­rek fiatın artmasını beklerse, bu zarar umu­ma şâmil olan bir zulümdür. Nitekim Resûlullah (s.a.v.): «Bir kimse yiyecek maddesini kırk gün hapsettikten sonra, onu tasattuk etse, yine de ihtikarının günahına kefaret olmaz.» buyurmuştur.

Hz. Ali (r.a.): «Yiyecek maddesini kırk gün ihtikar edenin kalbi katılaşır.» demiştir.

Bir diğer Hadis-i Şerif ise ihtikardan sa­kınanların faziletini belirtiyor: «Hariçten yiye­cek maddesi getirip, onun günün rayicine göre satışa arz eden tamamını tasadduk etmiş gibi­dir.» «Diğer bir ifade ile bir köle azad etmiş gi­bidir.» buyurulmuştur.

Görüldüğü gibi bu emirler bizler için mut­lak bir hü’küm niteliği taşıyor. Bu hususta cins ve zaman olmak üzere iki şeye dikkat etmek lâzımdır:

Cins: Cins itibariyle ihtikar bütün yiyecek maddelerine şâmildir. Ulemâdan bazıları yağ, bal, şıra, peynir, zeytinyağı v.b. maddelerde de ihtikarın olabileceğini söylemişlerdir.

Zaman: ihtikarın zamanında da ihtilaf var­dır. Yiyecek maddesi az ve halkın ihtiyacı ol­duğu esnada daha pahalı satmak için, malı pi­yasaya çıkarmamak, muhitindeki insanları zorlandırmaktır. Kesatlık zamanında bal, yağ, pey­nir v.b. maddeleri tutmakta ammeye zarar ol­duğu için ihtikar vardır. (İhya C. 2, Sh. 190)

 

 

 

 

 

BÜYÜK GÜNAHLAR

Büvük günahların sayısında ihtilaf vardır. Bazı bilginlere göre dinimizce nehyolunan her şey büyük günahtır.

Başlıca büyük günahlar şunlardır:

1— Livata, 2— Şarap içmek, 3— Fasıklarla oturmak, 4— Gasp, 5— Yalan yere şahidlik etmek, 6— Hısımlık bağlarını kesmek, 7— Öl­çü ve tartıda hıyanet etmek, 8— Namaz vakitlerini öne veya sonraya almak, 9— Zekât ve oruç vakitlerini geciktirmek 10— Haccı ölümüne ka­dar tehir etmek, 11— Öğreterek, öğrenerek sihretmek, 12— Bir hayvanı yakmak, 13— Bir za­ruret olmaksızın ölü eti yemek, 14— Gıybet ve­ya gammazlık etmek, 15( Kumar oynamak, 16— Rüşvet almak, 17— Yol kesmek, 18— İs­raf etmek, 19— Küçük günahlarda ısrar etmek, 20— Birini bir mâsiyete teşvik etmek veya ya­pılmasını kolaylaştırmak, (İrşadül Gafilin Sh. 35)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN HZ. ALİ (R.A.)’E TAVSİYELERİ

«Yâ Ali kâfir dahi olsalar, komşuna, misa­firine, anne ve babana ikram et. Dilenciyi red­detme. Şüpheli şeyleri yiyenin dini örtülü, kalbi kara olur. Haram yiyenin kalbi ölür. Duası perdelenmiş olur. İbadeti az olur.» (Hz. M. Sami, Hz. Ali (r.a.) Sh. 149)

 

İSLAM CEZA HUKUKUNDA ZİNANIN CEZASI

İslâm hukukunda zina, meşru bir akte da­yanmaksızın yapılan haram bir birleşme olup bunu işleyen erkeğe zâni kadına da zâniye denir. Zina eden erkek ve kadın hakkında Kur’an-ı Kerimde şöyle buyrulur:

“Zina eden kadınla zina eden erkekten herbirine yüzer değnek vurunuz. Eğer Allah (c.c.)’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, bunlara acıya­cağınız tutmasın. Mü’minlerden bir zümre de bunların cezalarına şahid olsun.” (Nur-2)

Değnek (celde) ete değmemek üzere yal­nız deriye tesir edecek derecede vurmak demek­tir. Bu da ne ince ne kalın, budaksız, kenarsız düğümsüz bir değnekle yapılır.

Bunların hepsinin bir günde vurulması lâzım gelmeyip yarısını ertesi güne bırakılması da ca­izdir. Başa, yüze ve tenasül uzvuna vurulmaz. Zina fiilinden dolayı ceza tatbik edilebilme­si için en başta akıl ve buluğ çağına ermiş ol­mak şartları aranır.

Zina fiilinin sübutu için de ikrar ve şehadet şart olduğu gibi bu ikrar ve şehadetin makbul ve muteber olabilmesi için de, ayrıca bir takım kayıt ve şartlar vardır.

Recm cezası: Zinadan korunacak vasıfta bulunduğu halde (evli) bu fiili işlemiş olan er­kek ve kadınlara mahsustur.

Bu hususta gerekli koruma vasıflarını haiz bulunmayan zânî ve zâniye hakkında usulü dairesinde celde cezası tatbik edilir. (İslâm Tarihi, C. 4, Sh. 217)

 

 

 

 

GIYBETİN NEVİLERİ

— Bir kimse hem gıybet eder, hem de ben gıybet etmiyorum; onda olan bir şeyi söylü­yorum derse, bu küfürdür. Zira o kimse hara­mı kat’î olan bir haramı inkâr etmiş olur.

— Bir kimse gıybeti yapar ve bu gıybet de gıybet edilen adama ulaşırsa, bu bir masiyettir. Bu gıybetin tevbesi gıybet edilen kim­seden helallik almadan tamamlanamaz. Zira ona eziyet etmiştir, aynı zamanda kul hakkı vardır.

— Bir kimse gıybet eder fakat gıybeti gıy­bet edilen şahsa ulaşmazsa tevbesi ve kendisi ve gıybet ettiği kimse için istiğfar etmesi kâfidir. Bu tafsil doğru olanıdır. Fakih Ebulleys de bu­nu ihtiyar etmektedir. Bazı ulemâ helallik mut­laka lâzımdır, tevbe ve istiğfar yetmez demiş­lerdir. Ancak bir kimsenin yanında birisinin gıybeti yapılmış yahut bühtan atılmış ise o kim­seye yardımcı olmak ve edeni bundan men­ etmek vaciptir. (İbrahim Eken, Kulluk, Sh. 90)

«Ey mü’minler! Çok kere zandan kaçınınız. Zira zannın bazısı günahtır. İnsanların ayıp­larından bahsetmeyin ki onların hallerinden Allah Teâlâ’nın örtmüş olduğu şeyler kapalı kalsın. Sizin ba’zınız ba’zınızı gıybet etmesin. Sizden biriniz ölmüş kardeşinizin etini yemeği sever mi? Elbette kerih görürsünüz. Allah’tan korkun, gıybeti irtikab etmeyin. Zira Allah tevbeyi kabul edici ve merhamet edicidir.» (Hucurât: 11)

 

GIYBET ŞU HALLERDE HARAM OLMAZ

— Bir kimse namaz kılıyor, oruç tutuyor fakat eli ve dili insanlara zarar veriyorsa, hal­kı onun zararından korumak için ondaki kötü­lükleri söylemek.

— Böyle bir kimseyi cezalandırması için sultana bildirmek gıybet olmaz, günah değil­dir.

— Bir kimse kardeşinin kötülüğünü ona olan sevgisinden ve onu düzeltmek için söyler, öfke ve sövmek için söylemezse bu da gıybet olmaz.

— Bir münkeri değiştirmek için söyle­mekte gıybet olmaz.

— Müftüden fetva için zikretmek de gıybet değildir.

— Onun şerrinden insanları korumak için olursa, mesela şu adama dikkat edin o adam yankesicidir gibi.

— Bir kimseyi tarif etmek için söylenir­se, topal Ahmet, kör Ali gibi.

— Bir kimse bir fısk ve fücuru alenen yapıyor ise o fısk ve fücuru söylemek de gıy­bet olmaz. Ancak ondan başka bir aybı söyle­mek gıybettir. İmam Gazali rahmetullahi aley­hi işi daha daraltmış, gıybette sövmek veya ihtiam maksadını da şart koşmamıştır. (İbrahim Eken, Kulluk, Sh. 89)

 

MÜSLÜMANLARI ŞAKA OLARAK KORKUTMANIN YASAKLANMASI

Zeyd b. Sabit (r.a.) toprak taşırken, Sa’d b. Muaz (r.a.) Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanında oturup dinleniyordu.

Zeyd b. Sabit (r.a.)’in çalıştığını görünce, «Yâ Rasûlullah (s.a.v.)! Allah (c.c.)’a hamd ol­sun ki, beni sağ bıraktı da. Sana iman etmek şerefini bana nasip eyledi.

Buas günü, ben, bunun babası Sabit b. Dahhâk ile boğaz boğaza boğuştum!» dedi.

Peygamberimiz (s.a.v.): «Fakat, onun bu oğ­lu, ne iyi çocuktur!» buyurdu.

Zeyd b. Sabit (r.a.)’in bir ara gözlerini uyku bürüyüp kendisi uyuyakalmış, kalkanı, oku, yayı ve kılıcı yanında olduğu halde, hendekte çalışmakta olan Müslümanlar, onu, hendeğin kenarında uyur bir halde bırakarak hendeği do­laşmağa gitmişlerdi. Yanına varan Umâre b. Hanız (r.a.), şaka için, onun silâhını alıp saklamış, Zeyd b. Sabit (r.a.)’in hiç haberi olmamıştı. Zeyd, uyanıp silâhını bulamayınca, heye­canlanmış ve korkmuştu.

Peygamberimiz (s.a.v.), bunu işitince, Zeyd (r.a.)’i çağırdı. «Bu çocuğun silâhını nerede olduğunu kim biliyor?» diye sordu.

Umâre b. Hazm (r.a.): «Yâ Resûlallah (s.a.v.), Ben biliyorum. Silâh, benim yanımdadır!» dedi. Peygamberimiz (s.a.v.): «Silâhını teslim et ona!» buyurdu ve şaka olarak da olsa Müslümanları korkutmayı veya onların herhangi bir şeyini alıp saklamayı yasakladı.

(M.A. Köksal, İ. Tarihi C. 11, Sh. 214)

 

FETVADAN KAÇINMAK

Âhiret âlimlerinde aranan hususiyetlerden biri de, soruldukta fetva vermekte acele etmemek, ağır almak ve kurtuluş yolunu ara­mak için çekingen davranmaktır. Eğer sorulan suâli Kur’an veya hadis’in sarahatinden, icma veya açık kıyastan biliyorsa cevabını verir. Yok eğer kendi ictihâd ve tahmini ile zannetdiği bir şeyden soruluyorsa ihtiyati tedbir olarak var ise daha iyi bilene havale eder. Akıllılık bu anlattığımızdır. Çünki içtihat sorumluluğunu yüklenmek büyük bir iştir. Haberde şöyle gelmiştir:

«İlim üçtür: Konuşan kitab, yerleşen sünnet, üçüncüsü de bilmem demektir.»

Sabi diyor ki: Bilmem demek, ilmin yarı­sıdır. Bilmediğinizde Allah (c.c.) için sükût ede­nin alacağı mükâfat konuşandan az değildir. Zi­ra nefsine en ağır gelen cehaleti kabul etmek­tir.

Bir de şimdiki âlimlere bak da işlerin nasıl tamamen tersine döndüğünü gör. Çünkü şimdi kaçınılması gereken aranıyor, aranması gereken de, kaçınılıyor.

İbn Hassîn: «Fetvacılardan biri öyle mühim mes’elelere tek başına cevap vermeye kalkışır­dı ki eğer o mes’ele Ömer b. Hattâb (r.a.)’dan sorulaydı, Bedir’de bulunan bütün zâtları bir araya toplamadan ona cevap vermezdi.» demiş­tir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): «Sana müf­tüler, her ne kadar fetva verseler de sen yine kalbine danış.» buyurmuştur.

(İhya-C. l, Sh. 178-181)

 

YAHUDİLERİN PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’E DOKUZ EMRİ SORMALARI

Safvan b. Assâl (r.a.) der ki:

«Bir Yahudi, arkadaşına: Şu Peygambere gidelim de «Andolsun ki, biz, Musa’ya apaçık dokuz Ayet vermişizdir… (İsrâ: 101)» Âyetini soralım?» dedi.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanına gelerek sordular.

Peygamberimiz (s.a.v.), onlara:

1 — «Allah (c.c.)’a hiç bir şeyi şerik koşmayınız!

2 — Hırsızlık yapmayınız!

3 — Zina et­meyiniz!

4 — Allah (c.c.)’ın, haksız yere öldü­rülmesini haram kıldığı cana, kıymayınız!

5 ( Sihir yapmayınız!

6 — Faiz yemeyiniz!

7 — Ma­sumu, öldürtmek için kuvvet ve kudret sahiple­rine baş vurmayınız!

8 — Muharebe meydanın­dan kaçmayınız

9 — Evli ve namuslu bir kadı­na iftirada bulunmayınız!» dedikten sonra:

«Siz, ey Yahudiler! Bilhassa, Cumartesi gü­nüne tecâvüz ve riayetsizlik etmemeniz gerekir­ken, edersiniz!» buyurunca, Yahudiler, Peygam­berimiz (s.a.v.)’in ellerini, ayaklarını öperek: «Biz, şehâdet ederiz ki: Sen, Peygambersin!» de­diler.

Peygamberimiz (s.a.v.), onlara: «Bana tâbi olmanıza engel nedir? Ne diye Müslüman olmuyorsunuz?!» diye sordu.

«Hz. Dâvud, kendi neslinden bir Peygamber gelmesi için dua etmiştir. Biz, korkarız. Müslü­man olursak, Yahudiler, bizi öldürür!» dediler.

(M. A. Köksal, İ. Tarihi, C. 8, Sh. 265)

 

FERCİN ÂFETLERİ

  1. Zina ve karısı, kölesi, cariyesi ile de olsa livata.

Bu fercin en büyük âfetidir. Zîra livata mut­lak haramdır.

Hayvanlara, hayızlı ve lohusa halinde olan kimseye de yaklaşmak.

Hayızlı ve nifaslı karısına örtünün altın­dan istimta’ (lezzet almak).

  1. İstimna bilyed (el ile meni getirmek).

Bu da haramdır. Ancak üç şart birleşirse istimna caiz olur;

— Bekâr ise,

— İfrat derecede şehvet tazyiki varsa,

— Şehveti teskin maksadı ile olursa, yok­sa şehevi duyguları tatmin için değil.

Cima’ya tahammül edemiyecek kadar kü­çük veya cima’dan zarar görecek kadar hasta olan zevcesine yaklaşmak.

Kendisini tanıyan birinin yanında mücamaat, istibrası vacip olan şeylerden istibra et­meden mücamaat veyahut istibranın davetçilerini işleme.

Zira bu da cimadan evvel haramdır.

Ademi (imsaki) masiyetler:

  1. Karısı ile asla cima etmemesi.

Zira onunla gecelemek, bir zamana bağlı ol­mamakla beraber talep edecek olursa zaman zaman onunla mücamaat vâcib olur.

Karısının izni olmadan azil.

Bevletmekten kaçınmak yani bevl ihtiya­cı belirdiği halde beklemek.

Özürsüz sünnet olmamak.

(İbrahim Eken, Kulluk. Sh. 129)

 

İŞE SAĞDAN BAŞLAMAK YEMEĞİ SAĞ ELLE YEMEK

Peygamberimiz (s.a.v.); abdest ve gusülde, ayakkabısını giymekte ve taranmakta, mümkün oldukça, hep sağdan başlamayı sever, bir şey alacağı zaman, sağ eli ile alır, bir şey vereceği zaman, sağ eli ile verir ve başlayacağı her şeye sağdan başlardı.

«Sizden biriniz, ayakkabısını giyeceği za­man, giymeğe sağdan başlasın! Ayakkabısını çı­karacağı zaman da, çıkarmağa soldan başlasın! Ayakkabı giyilirken, sağ ayak, ayakların, evve­li, ayakkabı çıkarılırken de, sağ ayak, ayakların ahiri olsun!» buyururdu.

Abdullah b. Ömer (r.a.)’in bildirdiğine gö­re: Peygamberimiz (s.a.v.): «Sizden biriniz, ye­mek yiyeceği zaman, sağ eli ile yesin. Bir şey içeceği zaman da, yine sağ eli ile içsin. Çünkü Şeytan, sol eli ile yer ve sol eli ile içer!» buyur­muştur.

Seleme b. Ekvâ (r.a.)’ın, babasından rivaye­tine göre: Peygamberimiz (s.a.v.) Eşça’ kabile­sinden Büsr b. Râiyül’ir diye anılan bir adamın yanında, sol eli ile yemek yediğini görünce ona: «Sağ elinle ye!» buyurdu. Adam: «Buna gücüm yetmiyor, sağ elimle yiyemiyorum!» de­di. Peygamberimiz (s.a.v.): «Gücün yetemesin! Bunu, sağ eli ile yemekten, ancak, kibr ve gu­ruru men etmektedir!» buyurdu. Bundan sonra, adam bir daha elini, ağzına kaldıramaz oldu!

(M. A. Köksal, İ. Tarihi, C. 11, Sh. 402)

 

ÇIPLAK GEZMEYİN

Resûlullah (s.a.v.): «Dön de elbiseni al. Çıp­lak gezmeyin!» buyurmuştur.

Bu Hadîs-i Şerifi müslümanların dikkatle okumaları icâb eder. Müslümanım diyenler bir kerre Resûlullah (s.a.v.)’ın «Çıplak gezmeyin» emrine baksınlar. Bir de kendilerinin ve aile­lerinin bugünkü hallerini düşünsünler. Ondan sonra söyleyecek bir şey bulabilirlerse lütfen söylesinler. Müslümanlıktan istifa ederek onun­la alâkasını kesenler ve maruf tabiriyle gayri müslimlere de sözümüz yoktur. Ancak müslümanlara ve müslümanlık iddiasında bulunan­lara söylenecek pek çok sözler vardır. Emr-i bil Maruf ve nehy-i anil’ münker müslümanlarm en mümtaz ortak vazifesi olduğuna göre, biz de bu kabilden sayılmak üzere müslümanları ken­di hallerini kontrola davet ediyoruz. Şunu da hatırlatmak isteriz ki «Zamanın icâbı böyle» diye bir kaide olmadığı gibi «Modadır, modaya uymak icapeder» şeklinde bir kaide de yoktur. Bunlar İslâm düşmanları tarafından müslümanlar arasına salınmış mikroplar, tabîr-i aharla, zehirli gazlardır. «Zaman sana uymazsa sen za­mana uy» şeklinde söz icad olunmuş.

İslâm’a taban tabana zıt mânâ taşıyan bu saçmaların İslâm’da asla yeri yoktur. Müslü­man zamana değil Kur’an’a ve Nebi-i Zîşan (s..a.v.) Efendimizin hadislerine uymakla mü­kelleftir.

  • Davutoğlu, S. Müslim Şerhi, C. 2. Sh. 575)

NİKÂH

Nikâhın sıhhati ve kadının kocasına helâl olması içi dört şart vardır:

— Velinin bulunmadığı takdirde devlet reisinin izin vermesi. Hanefî mezhebinde, bâliğa olan bir kadın ister kız ve ister dul olsun vekil, velîye muhtaç olmadan, dilediği kimse ile evlenebilir.

— Kızı veren, babası ve dedesinden baş­kası ise, bâliğa olan kadının muvafakati. Kız ve dul olması arasında fark yoktur.

— Adil iki şahidin bulunması.

— Îcab ve kabul. (Yâni erkeğin «aldim», kadının da «vardım» demesidir. îcab ve kabul muttasıl olmalıdır. Araya başka bir iş ve söz girmemelidir.

Hanefi mezhebine göre, şâhidlerin hepsi de kadın olabilir, ancak iki kadın bir erkek ma­kamına geçer. Böylece mükellef olan kadın ile erkek, iki şâhid huzurunda evlenebilirler.

Şafii mezhebine göre iki tarafın vekilleri, yahut birinin vekili kadın olamaz. Hanefî mez­hebinde kadın doğrudan doğruya, arada erkek bir vekil olmaksızın, nikâh akdi yapabilir.

(İhya C. 2, Sh. 95)

«Nefsim Yed-i kudretinde olan Allah’a ye­min ederim ki içimden şöyle geçiyor:

Odun yığılmasını emredeyim. Odunlar yı­ğılsın. Sonra namazı emredeyim. Namaz için ezan okunsun. Daha sonra bir adamın mü’minlere imam olmasını emredeyim ve namaza gelmeyenlerin gidip evlerini yakayım.»

(Riyâzü’s-Sâlihîn, C. 2. Sh. 389)

 

HARAMDAN SAKINMAK

Ebu Hüreyre (r.a.)’den rivayet olunmuştur ki:

— Nas üzerine bir zaman gelecektir ki, bir kimse helalden mi haramdan mı kazandığına ehemmiyet vermiyerek alacaktır, buyrulmuştur.

Bu hadis bir mucizat-ı nebeviyyedendir. Zi­ra hadiste söylenenler aynen olmuştur.

Haram lokmadan beslenen, büyüyen vücud-u insana nâr-ı cahîm daha evladır, buyrulmuştur.

İki dirheme malik olanın hesabı bir dirheme malik olan kimsenin hesabından daha zor­dur.

Haram lokma yiyenin kırk gece namazı kabul olunmaz, kırk gün de duasına icabet olunmaz.

Bir zaman gelecek ki insanlardan ribâ yemeyen kalmayacak. Ribâ yemese bile onun tozu toprağı ona isabet edecek.

(R. M. Sâmi, Musâhabe: 6)

 

EN SEVGİLİ AMEL

Abdullah b. Mes’ud (r.a.) «Amellerin hangisi Allah’a daha sevgilidir?» diye sordu.

Peygamberimiz (s.a.v.) «Vaktinde kılınan na­maz!» buyurdu.

İbn-i Mes’ud «Sonra, hangisidir?» diye sordu.

Peygamberimiz (s.a.v.) «Anaya, babaya iyi­lik etmek!» buyurdu. (İ. Tarihi, 11/272)

 

RİBÂ (FAİZ)

Peygamber (s.a.v.)’den şöyle rivayet olundu ki O (s.a.v.):

“Kan satışını ve tecavüzle mal elde etmeyi sakladı ve faiz yiyene, yedirene, faiz sözleşmesini yazana, sözleşmeye şahitlik yapanlara, ciltlerine dövme yapanlara ve yaptıranlara tasvir yapanlara lanet etti.”

Ve yine buyurmuştur:

«Faiz, yetmiş şu kadar çeşittir. En aşağı dere­cesi kişinin validesiyle zina etmesi gibidir.»

“Ey mü’minler! Haram olan şeylerden sakınarak Allah (c.c.)’a ibadetle nefsinizi azab-ı ilahîden koruyun. Eğer Allah (c.c.)’a ve Resulü (s.a.v.)’ne imân ettiyseniz halk üzerinde ribadan geri kalan kısmını bırakın. Eğer böyle yapmazsanız Allah (c.c.) ve Resulü (s.a.v.)’nden bir harbi bekleyiniz. Bilin ki, isyanınızdan dolayı sizin üzerinize gadab-ı ilahi nazil olacaktır. Malınızdan ziyadesini almayınca bir kimseye zulmetmezsiniz ve re’s-i malınızı tamamen aldığınız için de zulme uğramış olmazsınız.”

(Hz. R. M. Sâmi (k.s.), Musâhabe: 6, Sh.: 56)

***

ALLAH’I ZİKR EDENLE ETMEYENİN HALİ

Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdular ki «Rabb’ını zikr edenle, zikr etmeyenin misali, diri ile ölüye benzer!»

«İçerisinde Allah zikr edilen evle, içinde Allah zikr edilmeyen evin misali, ölü ile diri gibidir!»

(İ. T., M. A. Köksal, C. 11, Sh.: 356)

 

ZALİMLERE MEYLETMEMEK

Allah-û Teâlâ Kur’an-ı Kerim’inde:

«Siz za­limlere meyl etmeyin ki vücudunuza ateş yapış­masın. Halbuki Allah (c.c.)’dan gayri sizin dos­tunuz yoktur. Binâenaleyh zâlimlere meyl ettikten sonra hiç kimse tarafından yardım olun­mazsınız.» buyurmuştur. (Hûd Sûresi: 113)

Bu âyet-i kerîme ile anlatılmak istenen şu­dur: «Zâlimlere kalbinizle muhabbet eder ve zalimane işlerine rıza gösterirseniz cehennem ate­şi sizi yakar. Şu halde, onlara muhabbet etmeyin ki ateş sizi yakmasın. Eğer yakarsa sizi kur­taracak Allah (c.c.)’dan gayri dostunuz olmadığı gibi bir kimseden de yardım görmezsiniz.» demektir. Veyahut onlara müdâhane edip za­limane emirlerine itaat etmeyin demektir. Zulüm bütün dinlerde haramdır. Cenâb-ı Hakk zulmet­mek şöyle dursun, zulmedenlere meyil etmekten dahi men etmiştir.

Yüce Allah (c.c.) bir başka âyet-i kerîmede ise: «Ey mü’minler! Babalarınızı ve kardeşlerinizi eğer onlar küfrü, îmân üzerine tercih ve ih­tiyar ederlerse dost ittihaz etmeyin. Eğer sizden bir kimse onlan dost ittihaz ederse işte o dost ittihaz eden kimseler zâlimlerdir.»

Bu âyet-i celîleden maksad mü’minleri kâ­firlerden ve münafıklardan hiçbir ferdle dostluk etmekten nehiydir. Yani: Hiç bir mü’min hiç bir kâfiri ciddiyetle dost ittihaz etmesin. O, kâfir mü’minin anası, babası ve biraderleri gibi ya­kın akrabasından olsa bile.

(Hz. R. M. Sâmi (k.s.), Musâhabe C. 4, Sh.: 84)

 

TESETTÜR

Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyur­muştur: “Ey Peygamber! Sen zevcelerine ve kerîmelerine vesâir mü’minlerin zevcelerine de ki: Onlar bürgülerini üzerlerine bürüsünler, zi­ra: Onların bürgülerini üzerlerine bürünmeleri onların bilinip de eza olunmamalarına ziyâde yakındır. Halbuki Allah Teâlâ onlardan evvelce vâki olan kusurlarını af edici ve hallerine münasip mesâlihi temşiyetle merhamet buyurucu­dur.»

(Ahzâb, Sh.: 59)

Şu halde teseüttürün farzındaki hikmet: Fit­ne kapısını kapamak, nesebi zayi etmekden muhafaza etmek, zevceyi zevcine rabt ile başka­sının taarruzundan kurtarmak, aile teşkilâtına intizam vermek, evlâdın terbiyesine ve dünya­nın imârına erkek dışarıdan kadın içeriden çalışmaktır.

Hak Teâlâ Hazretleri bu âyet-i celîle ile afîfe olan kadınların setr sebebiyle insanların kötü zamanından ve taarruzlarından muhafaza ol­makla kalplerinin rahat olacağını buyurmuştur.

Hak Teâlâ Hazretleri’nin tesettür emri bütün insanların kalplerinin rahatı ve aile arasında imtizacın esasını ve biçâre çocukların terbiye­sini temin etmiştir. Ayrıca insanların bir diğe­rine husumetden alıkoymakla alemin intizam üzere olmasını sağlamış bir kanûn-i dâimidir.

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Musâhabe, C. 4. Sh.: 61)

***

«Allah size âyetleri açıkça bildirir. Allah bi­lendir, Hakîm’dir.» (Nur Sûresi: 10)

 

ALTUN VE GÜMÜŞ KAPLAR

— Huzeyfe b. Yemân (r.a.)’dan rivayet edil­miştir. Demiştir ki:

«— Resûlullah (s.a.v.): Altun ve gümüş kablardan içmeyiniz; onlardan yapma sahanlardan da yemeyiniz. Çünkü bu kablar dünyada onla­rın (müşriklerin), âhîrette sizindir.» buyurdular.

Bu hadis-i şerif; altun ve gümüş kaplardan yeyip içmenin haram olduğuna delâlet ediyor. Kab’ın halis altundan veya gümüşten olması ile, altun gümüş karışık olması arasında bir fark yoktur.

Altun ve gümüş yaldızlı kabların hükmü da­hi ihtilaflıdır. Bazılarına göre, eğer altun ve gümüş kab’dan ayrılıp alınabiliyorsa kullanıl­ması icmâen haramdır Çünkü altunu ve gümü­şü kullanmış sayılır. Fakat ayırması mümkün değilse haram değildir. Altun ve gümüş kapla­ma kab’dan yeyip içmek icmâen caizdir. Yeyip içme babında hüküm budur. Sair istimallere ge­lince: ihtilâf yine mevcuddur. Bazıları haram değildir; çünkü nass yalnız yeyip içmeyi men’etmiştir diyor. Diğer bazılarında ise altunla gü­müşün sair istimalleri icmâ’ ile haram olmuşdur. Musannıf merhumun mezhebince altun ve gü­müş kab’dan abdest almak haramdır.

(Selâmet Yolları, C. 1, Sh.: 21-32)

***

Süflîlerin, aşağı kimselerin üç hâli vardır:

— Akrabasını azarlar.

— Komşularını incitir.

— Günâh işlemeği sever.

(Dört Büyük Halife, Bedir Y., Sh.: 294)

 

KURBAN’IN MAHİYETİ, VÜCUBU, HİKMETİ TEŞRİİYESİ

— Kurban, Allah Teâlâ’ya takarrüp için kurban niyetiyle kesilen hususi hayvandır.

— Kurban bayramında kurbet niyetiyle kurban kesmek; hür, mukim, müslim, zengin olan kimse için bir vecibedir. Zenginden mak­sat, haceti asliyesinden başka namî olsun olma­sın en az iki yüz dirhem gümüş miktarı bir mala malik olan, yani: Sadakai fıtır ila mükel­lef bulunacak kimsedir. Eyyamı nahirde kurban kesmeğe kadir olan kimse kurban kesmeyip de bilahere fakir düşse bu baptaki vücub, uhdesinde sakit olmaz.

— Kurban kesmekle mükellefiyet için İma­mı Azam ile Ebû Yusuf’a göre akıl ve buluğ şart değildir. Fakat İmam Muhammed’e göre akıl ve buluğ şarttır. (İmam Malik ile İmam Şafiî’ye göre kurban, vacip değil sünneti müekkededir).

— Kurban vecibesi, hak yolunda fedakâr­lığın bir nişanesi. Allah Teâlâ’nın verdiği nime­tin bir şükranesidir. Bunun neticesi de sevaba nâiliyet ve bir takım belâlardan masumiyettir.

— Kurban kesmekle kesilen hayvanların miktarı pek artmış olmaz.

Kendi zevkleri uğrunda her gün binlerce hayvanat kesilmesini çok görmeyenlerin, senede bir defa Allah rızası için bir kısım hayvan­ların fukara menfaatine olarak kurban namiyle kesilmesini çok görmeleri doğrusu büyük bir düşüncesizliktir.

(Büyük İslâm İlmihali. Sh.: 409)

 

 

 

DİĞER CİNSE ŞEHVETLE BAKMAK

Cinsi yaratılış bakımından İslâmın haram kıldığı şeylerden biri de erkeğin kadına ve ka­dının erkeğe fazlaca bakmasıdır. Göz kalbin anahtarıdır. Bakış fitnenin elçisi ve zinanın ha­bercisidir. Bunun için Allah avret yerlerini ört­me emri ile beraber bütün mü’min kadın ve er­keklere gözlerini sakınmalarını da emretmiştir.

«Ey Muhammed! Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, mahrem yerlerini korusunlar. Bu onlar için da­ha temizdir. Allah yaptıklarından şüphesiz haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar. Süslerini kendiliğinden görünen kıs­mı müstesna açmasınlar. Baş örtülerini yakalarının üstüne salsınlar. Süslerini kocaları veya babaları veya kayınpederleri veya oğulları veya kocalarının oğulları veya kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya kızkardeşlerinin oğul­ları veya kadınları veya cariyeleri veya erkekli­ği kalmamış hizmetçileri ya da kadınların mah­rem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan baş­kasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilin­mesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler!… Saadete ermeniz için hepiniz tevbe ede­rek Allah’ın hükmüne dönünüz.» (Nur: 30-31)

***

“İbret almak veya şükretmek dileyen kim­seler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren de O (c.c.)’dur.”  (Furkan Sûresi: 62)

 

ŞER’Î HÜKÜMLERİN KAYNAKLARI

1 — Kitap,

2 — Sünnet.

İşte dîni ve şer’î hükümlerin çıkarıldığı, bun­ların dayandıkları kaynaklar yalnız bunlardır. islâm’ın teşri eylediği bütün hükümler, sâde­ce bunlardan alınmıştır.

Kıyas ve İcmâ’ denilen iki kaynak da, Kitâb ile Sünnete râci’dir. Şu halde ah’kâm-ı İslâmiyye’nin hepsi bu iki kaynaktan çıkmıştır. Pey­gamberimiz (s.a.v.)’in «Sünnet»i dediğimiz, söz­leri ve işleri de esas i’tibâriyle Kur’ân-ı Kerîm’den başka ve O’nun hâricinde bir şey değildir.

1             — Kitab: Peygamberimiz Muhammed (s.a.v.)’a Allah (c.c.) tarafından vahiy suretiyle inzal olunan Allah (c.c.) sözüdür.

2             — Sünnet: Peygamberimiz (s.a.v.)’in mü­barek sözleriyle işlerine Sünnet denir.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in sözlerine Kavlî Sünnet, işlerine Fiili Sünnet, Sahabelerinden birinin söylediği veyâhud işlediğini gördüğü hal­de onu menetmeyerek sükût buyurmalarına da Takriri Sünnet denir. Bunların hepsine birden Hadîs denir. Peygamber (s.a.v.)’in Sünneti şer’î delillerden mühim bir asıldır.

— Kıyas: Bir hâdise hakkındaki şer’i ve dînî delildir. Kıyas: başka bir hâdisede evvelce Kitap veyâhud Sünnet ile sabit olmuş şer’î bir hükmün mislini, müşterek bir illet ve sebebe mebnî, diğer bir hâdisede izhâr etmektir. Kıyas, ancak ictihat suretiyle olabilir.

— İcmâ-ı ümmet: Bir asırda bulunan İs­lâm müctehidlerinin şer’î bir mesele hakkında ittifak etmelerine İcmâ-ı Ümmet denir.

(A.H. Akseki, İ. Dini, Sh.: 25)

 

İCTİHAD VE MÜCTEHİD

İçtihad, bir hükm-i şer’îyi, delîl-i şer’isinden istinbal ve istihraç hususunda olanca ilmî kuvvetini sarfetmektir. Binâenaleyh, fürûâta müte­allik olan şer’i bir hükmü, delilinden çıkarmak, Kitab ve Sünnet’den o hükmü anlayıp ortaya koymak hususunda tamam kuvvetini sarfa, ta­kat ve kudret-i beşeriyesini tamâmiyle ibzâle ictihad ve böyle tamam kuvvetini sarfeden kim­seye de Müctehid ve Fakih denir. Müctehid ola­bilmek için Kur’ân-ı Kerîm’in hem lûgaten müf­redat ve mürekkebâtının ma’nâlarını, hem de ma’nâ-i şer’îsini tamâmiyle ihata etmiş olmak ve bununla beraber, hâs, âm, nâsih ve mensûh gibi bütün aksamı, Kur’ân ahkâmına müteallik olan Sünnet’i, metin ve senedi ile bilmek, aynı zamanda nerelere İcmâ’ vârid olmuş ise onları da tamâmiyle bilmek lâzımdır.

 

KIYAS VE İCTİHÂDIN LÜZUMU

Şer’î hükümlerin asıl kaynağı olan Kitâb vs Sünnet, lâfız i’tibâriyle mütenâhî, havâdistir. Vakaayi ise gayr-i mütenâhî olduğundan, her hâ­dise ve vak’a hakkında Kitâb ve Sünnet’de sarih bir nass bulunamayacağı gayet tabiîdir. Bunun içindir ki, zaman geçdikçe ve insanlar arasında muamelât çoğaldıkça, ferdî hükümlere ihtiyaç hâsıl oluyordu. Binâenaleyh bu suretle ictihad yapmak kudreti olanlar, emsali emsale kıyas ede­rek hükümler veriyorlardı. Hakkında sarih bir Âyet, yâhud Sünnet bulamadıkları hâdiseler da kendi içtihatlariyle amel ederlerdi.

(A.H. Akseki, İ. Dini, Sh.: 26)

 

İNANMAYANLARLA SOHBET EDİLMEZ

Allah-û Teâlâ:

“Ey mü’minler! Eğer siz ehl-i kitaptan bir fırkaya itaat eder sözlerine aldırırsanız, imanınızdan sonra onlar sizi kâfir olduğunuz hal­de döndürürler. Binaenaleyh; siz mürted olursunuz.” (Âl-i İmrân: 100) buyuruyor.

Yani; İmanınızın muktezası kâfirlerin dost­luğuna aldanmamak ve iptalatına (kandırma ve aldatmalarına) kapılmamaktır. Eğer, ehl-i ki­taptan bazı kimselere siz itaat eder ve söyledik­lerini doğru zannederseniz, onlar sizi imanınız­dan sonra, zamanı cahiliyette bulunduğunuz hal-i küfre döndürürler ve siz de kâfir olarak onların dinine dönersiniz. Halbuki küfür; sizin aranızda eski düşmanlıkları ve fitneleri uyandırmakla dünyada helaki ve ahirette azab-ı Cehennemi mucip olur.

Bu Âyet-i Celile: Mü’minleri düşmanların şerrinden muhafaza için bir düstur-u a’zamdır. (Büyük bir düstûrdur.) Zira; her zaman müslümanlar düşmanların sözlerine aldanmış ve doğru telakki etmişse zarar görmüşler ve bir çok felakete maruz kalmışlar, kazandıklarını kaybetmişlerdir.

Düşmanla ihtilal ve ülfet etmek daima ahlâ­kı ifsad ettiğinde şüphe olmadığı gibi, ahlâkın fesadı da gazab-ı ilahiyi calib olduğunda şüphe yoktur. Her ne zaman dost zannıyla aldandıksa o zaman dinimize ve dünyamıza zarar geldi. Cenâb-ı Hak mü’minleri zarardan rikaye için bu âyette düşmanı dost ittihaz etmemek lâzım oldu­ğunu tavsiye etmiştir, fakat amel edenleri görelim!

(M.Vehbi Efendi, Hülâsatü’l-Beyân, 2/680)

 

 

BİLE BİLE HAKKI BATILLA ÖRTMEYİNİZ!

“Hakk’ı bâtıla karıştırmayın ve hakkı bildi­ğiniz halde saklamayın!” (Bakara sûresi/42)

Yahudiler hasedlerinden nâşi hakkı tabdîl ile bâtılı terviç ederek halkın zihinlerini iğfâla çalıştıklarından Cenâb-ı Hakk bu âyeti ile onları telbîsden nehyetmiştir. Her ne kadar bu âyet-i celile yahûdiler hakkında nazil olmuşsa da hük­mü umûmî olduğundan her mü’min de hakkı bâtıla karıştırmaktan nehyolunmuştur.

«Helâk-i azîm o kimseler içindir ki, onlar kitabın tahrif ve tağyir olunan âyetlerini kendi elleriyle yazarlar ve azıcık bir para almak için yazdıklarına «işte şu bizim yazdığımız taraf-ı ilâhiden nazil olan âyetlerdir» derler. Onların elleriyle yazdıkları şeyler sebebiyle helâk-i ebe­dî onlar içindir ve kesbettikleri cinâyetten ebedi azab onlara mahsus hazırlanmıştır…» (Ba­kara sûresi/79)

«O kimseler ki, onlar Allah’ın kitabından inzal ettiği ahkâmı saklarlar ve sakladıkları ah­kâm mukabilinde az park alır ve onunla intifa ederler. İşte şu ahkâmı saklayan kimseler an­cak karınlarında ateş yerler ve kıyamet günün­de Allah Teâlâ onlaıa nazar-ı inayetle söz söyle­mez ve onları tezkiye etmez. Onlar için azâb-ı elîm vardır.» (Bakara sûresi/174)

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Musahabe, C. 2, Sh.: 83)

***

«Bu dünyâ hayatı sâdece bir eğlence ve oyun­dan ibarettir. Asıl hayat âhiret yurdundaki hayattır.» (Rûm Sûresi: 64)

 

ÖLÜM HALİNDEKİ KİŞİYE NE YAPMALIYIZ?

İbni Mâce, Şeddad bin Evs (r.a.)’den rivayet ettiği hadiste Şeddad şöyle demiştir: Resûl-û Ek­rem (s.a.v.) Efendimiz buyurur ki:

“Ölenlerinizin yanında bulunduğunuz zaman (onların) gözlerini kapatınız. Zira göz, ruhu arkasından takip eder. Ve (ölünün yanında) ha­yır söz (yani dua kelimeleri) söyleyiniz. Çünkü ölen kimsenin ev halkının söylediği dualara me­lekler âmin derler.»

Hasan-ı Basri (r.a.)’nin yanında bulunduğum sırada onun yanına biri gelerek:

( Filanca zat ölüm halindedir, dedi. Bunun üzerine Ümmü Seleme (r.a.) bir kadına hitaben:

— Ölmekte olan zatın yanına git ve ona ölüm gelince:

— Resullere (yani gelen melek elçilerine) selâm olsun. Alemlerin Rabbi olan Allah’a da hamd olsun, deyiniz, dedi.

Tabiinden olan Bekr bin Abdullah el-Müzeni şöyle derdi:

“Ölünün gözünü kapattığınızda: Allah’ın ismiyle ve Resûlullah’ın milleti üze­re kapatıyorum.” deyiniz ve tesbih getiriniz. Ora­da olan Süfyan (bunu işittikten) sonra:

(«…Melekler Rablerine hamd ile tesbih ediyorlar», mealindeki âyet-i kerimeyi okudu.

(İmam Şâ’rânî, Ölüm-Kıyamet-Ahiret, Sh.: 44)

***

“Allah, meleklerden de, insanlardan da el­çiler seçti. Şüphesiz Allah, işitendir, görendir.” (Hac Sûresi: 75)

 

SEFERİN MAHİYETİ, MÜDDETİ

Şer’i şerif bakımından sefer; muayyen bir mesafeye gitmektir ki mu’tedil bir yürüyüş ile üç günlük yani 18 saatlik bir mesafeden iba­rettir. Mu’tedil yürüyüş, yaya yürüyüşüdür.

Vatanında veya o hükümdeki bir yerde otu­ran kimseye “mukîm”, buradan çıkıp en az onsekiz saatlik mesafeye gitmeye başlamış olan kimseye de seran «müsafir-yolcu» adı verilir.

Gidilecek bir yerin hem karadan hem de de­nizden yolu bulunsa yolcunun gideceği yola iti­bar olunur.

Dinimizde yolcular hakkında bir kısım kolaylıklar, ruhsatlar gösterilmiştir. Meselâ; Ramazanda müsaferette bulunan için orucunu tehire bırakmak mubahtır. Müsafirlerin mesh müd­deti üç gün üç gecedir. Misafir dört rekatlı farz namazlarını ikişer rekat olarak kılar.

Misafir olarak gittiği yerde onbeş günden fazla kalacaksa müsafirlik çıkar mukim sayılır. Eğer müsafir bulunduğu yerde onbeş günden fazla kalmaya niyet etmeyecek olursa bugün, yarın diye onbeş günden fazla da kalsa misafirlikten çıkmaz.

Bir kimse içinde doğup büyüdüğü veya ev­lendiği yeri terkedip başka bir beldeyi vatan edinip ikamete başlasa artık evvelki vatanı ika­met hususunda vatanı olmaktan çıkar, ikamet ettiği yerden oraya gidecek olsa ve onbeş gün­den az kalacaksa müsafirdir. dört rekatlı namaz­ları ikişer rekat olarak kılar.

(Ö.N. Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, Sh.: 177)

 

HELÂ’YA GİRİŞ

Enes (r.a.)’den rivayet edilmiştir. Demişdir ki: Resûlullah (s.a.v.) helaya gireceği vakit: «Allah’ım, erkek ve dişi şeytanlardan Sana sığını­rım» der idi.

Hadis-i Şerifin ibaresi (izedehale) şeklinde olduğuna göre bu kısma mânâ verirken «Girdiği vakit» demek lâzım gelirse de helaya girdikten sonra dua okumayacağı için; “Girmek istediği vakit” diye şerh edilmiştir.

Bu hüküm, kaza-yı hacet için hazırlanmış helalar hakkında böyledir. Karine’de duhûl’dur. Zira kaza-yı hacet için hazırlanmayan ovalar hakkında vârid olmuş; oralara da şeytanların gelirdiği beyân olunmuş ise de kaza-yı hâcat için hazırlanmayan yerlerde bu zikir meşrudur. Böyle yerlerde zikir kazayı hacet için elbiseyi kaldırırken, hazır helalarda ise helaya girmeden söylenir. Enes hadisinin zahirine bakılırsa Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bu zikri aşikâr söylüyor­muş. Binâenaleyh aşikâr söylemek daha iyidir:

“Allahümme innî eüzübike minel hubsi vel habeis.» (Selâmet Yolları, C. 1)

***

  1. ÖMER (R.A.) DİYOR Kİ:

«Ezkiyânın en zekîsi, kaçanı te’lîf ve uzak kalanı taltif eden ve herkesi iz’ânla tartan ve haberi ayana karıştırmayan, yâ’nî her işittiğine inanmayan ve karışının yerine sürresini komayan adamdır. Mübhem ile karışık mârifetde, vech ie ma’rûf olan ilimde hayır yoktur!»

 

EMÂRET VE HÂKİMLİK TALEBİ MEKRUHTUR

Ulemâ dediler ki: Evkaf mütevelliliği istemek mekruhtur. Emaret ve hâkimlik talebi de mekruhtur.

Rivayete göre bir kavim geldiler ve Nebî (s.a.v.)’den valilik istediler. Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Bizden valilik vazifesi arzu ede­ni elbette o vazifede kullanmayız. İstediği vazifeyi ona vermeyiz.”

Valilik yükü ağır bir vazifedir. O vazifenin hukukuna riayet etmeye bir insan muktedir olamaz. Fakat hakimlik ve emaret vazifesine ve emsali bir vazifeye ta’yin olunduğunda kabul etmek lâzım olur. Zira farz-ı kifâyedendir. İh­mali caiz olmaz.

Yûsuf (a.s.) da bulunduğu vakitte talep et­tiği (Yûsuf: Beni memleket hâzinelerine me’mür et. çünkü ben onları iyice korumaya muk­tedir ve (bütün tasarruf şekillerine) vâkıfım dedi. Yûsuf: 55) Vazifeyi ikâme ve ifâya muk­tedir ve ehil, hem de hal de buna icap ettiriyor­du.

(Hz. R.M. SAmi (k.s.), Hz. Yûsuf (a.s.), Sh.: 75-76)

***

«Adem oğlunun iki vadi altunu olsa üçüncü­sünü de ister. Onun karnını ancak toprak doldurur. Allah, tevbe edenlerin tevbesini kabul eder.» (Hadîs-i Şerif)

 

İŞLERİNİ ŞEYTANIN TAVSİYELERİNE GÖRE YAPANLAR

Bedir harbi sırasında, Kinane şeyhlerinden Sûrakâ bin Mâlik (r.a.) bir fırka süvari ile Kureyş ordusuna gelip: “Ben sizinle beraberim” diye onlara cesaret vermiş, ancak Allah-û Teâlâ’nın gönderdiği melekler ordusunu görünce, askerlerini alıp savuşmuş ve onun savuşup git­mesi Kureyş taifesini vehmû telâşa düşürmüş­tür. Halbuki Şûrakâ bin Mâlik suretinde görünen gerçekte şeytan ve avanesi idi.

Enfal sûresinin 48. âyetinde Allah-û Teala şöyle buyuruyor:

“Zikredin şol zamanı ki, o zamanda şeytan, amellerini kâfirlere tezyin etti (süsledi). Ve size gâlibolacak bugün nasdan kimse yoktur ve elbette ben size yardımcıyım” dedi. Vakta ki İslâm ve kâfir askerleri birbirlerini görüp mu­harebeye tutuşacağı zaman şeytan arkasına dön­dü ve dedi ki; Ben size refik (arkadaş) olamam, zira sizden ve amelinizden beriyim ve ben si­zin görmediğiniz şeyleri görüyorum, binaenaleyh teşriki mesâi edemem. Çünkü ben Allah’dan kor­karım; tahkik (hakikatte) Allah’ın azabı şiddetlidir.

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Bedir Gazvesi)

***

Üç şey gözün nûrunu arttırır:

— Kâ’be-i Muazzama’ya bakmak,

— Kur’ân-ı Kerîm’e bakmak,

— Anne ve babanın yüzüne bakmak.

(Dört Büyük Halife, Sh. : 296)

 

 

İMAMETE EN LÂYIK KİMDİR

Cemaat arasında imamete en lâyık olan Sün­neti bilen, yani fakih olandır. Bunda müsavi ol­salar kıraati daha güzel olandır. Bunda da müsavi olsalar ziyade mütteki olan, yani haramdan kaçınandır. Bu üç vasıfta müsavi olsalar hilm, rıfk, haya gibi ahlâk i’tibar ile daha mü­kemmel olandır. Bu hususta da müsavi olsalar yüzce, sonra nesepçe, sonra sesçe, daha sonra libas bakımından nezâfetçe güzel olandır. Bun­ların hepsinde de bilfarz müsavi olsalar, arala­rında kur’a çekilir.

Bununla birlikte, cemaat arasında hâne sa­hibi veya o mahallin muvazzaf imamı bulunursa bunlar tercih olunurlar, velev ki, matlûp olan sıfatları tamamen cami’ olmasınlar. Başkasının hanesinde imam olacak kimse, onun izni ile imamette bulunur.

(Büyük İslâm İlmihali)

***

Hikâye edilir ki: İbrahim bin Edhem hama­ma girmek istedi, hamamcı ücret istedi. Bunun üzerine İbrahim bin Edhem ağladı ve «Şeytan evine ücretsiz girilmiyor. Nebîler ve sıddıklar arasına girmek nasıl olur?» dedi.

***

“Allah’a döneceğiniz ve sonra haksızlığa uğramadan herkesin kazancının kendisine eksiksiz verileceği günden korkunuz.” (Bakara Sûresi : 28)

 

SÖZ TAŞIYICILIK

Efendimiz (s.a.v.):

«Hak arasında söz taşıyan (koğuculuk ya­pan) kimse Cennet’e giremez.» buyurmuşlardır. Halid b. Ahmed (r.a.) demiştir ki: «Senin yanında başkasının aleyhinde bulunan kimse, başkalarının yanında da, senin aley­hinde bulunur. Sana başkasının sırlarını getiren, senin sırlarını da başkasına götürür.» Abdullah b. El-Mübarek (r.a.) ise: «Gayr-i meşru çocuk sır saklayamaz.» de­miştir.

Sır saklamayan ve söz taşıyan kimsenin, zina çocuğu olmasından korkulur.

Bu, Allah-û Teâlâ’nın şu âyetlerinden mül­hemdir :

«Çok ayıplayanı, koğuculukla gezeni, hayır­dan alıkoyanı, aşırı zalimi, çok günahkârı; zorbayı, bütün bunlarla beraber soysuz olan yar­dakçıyı.» (Nur: 11, 12, 13)

«Azam olsun (insanları arkalarından çekiş­tiren), her ayıplayıcıya, yüzlerine karşı dil uzatıcıya.» (Hûmeze, 1)

Allah-ü Teâlâ (Hammâlete-l Hatabi) «Odun taşıyıcı» buyurmuştur: O kadın söz taşıyıcıdır ve koğuculuk yapmakdır.

(İ. Şarani, İslâm’da Kardeşlik Huk., Sh.: 7)

***

«Resûl-i Ekrem, onlar (Ashâb) için tırnak kesmeyi, bıyıkları almayı ve kasık kıllarını tıraş etmeyi her kırk günde (en az bir defa) olarak tayin etti.» (Tirmizi)

SIR

Yine Efendimiz (s.a.v.) buyurdu:

“Üç tanesi müstesna, bütün meclislerde ema­net vardır (sırları saklanmalıdır).

Bunlardan birincisi, bir mü’minin kanı akı­tılan meclis, ikincisi, zina meclisi, üçüncüsü ise, gayr-i meşru yoldan bir malın iktisâb edildiği meclis.

Yine buyurdu ki:

Emânet içinde oturan iki kişiden birinin, sonradan arkadaşının hoşlanmadığı bir şey söylemesi caiz değildir.»

Edîblerden birine sorulmuştu:

Sen sırrı nasıl muhafaza edersin?

Ben onun mezarı olurum, cevabını ver­mişti.

Yine denilmiştir ki, hürlerin (asalet sahibi olanların) göğüsleri sırların mezarlarıdır.

Aynı şekilde denilmiştir ki; ahmaklığın kal­bi dilinde, akıllının kalbi ise içindedir. Yâni; ahmak, içindekileri bir türlü saklayamaz, farkın­da olmadan açığa çıkarır.

Bundan dolayı, ahmaktan uzaklaşmak, onun arkadaşlığından, hatta onu görmekten sakınmak gerekir.

Bir adama nasıl sır sakladığı sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir:

(Ben sırrı saklarım, sakladığımı da sakla­rım.

Zünnûn ise, şöyle diyor:

«Seni sadece masûm halinde görmek iste­yen kimsenin dostluğunda hayır yoktur.»

  • Şarani)

İSLAM’DA FAİZ’İN HÜKMÜ

«Riba (faiz) yiyenler kendilerini şeytan çarp­mış (bir mecnunldan başka bir halde kabirlerinden kalkmazlar. Böyle olmasında onların “Alım-satım da ancak riba gibidir” demelerindendir. Halbuki Allah alış-verişi helal, faizi ha­ram kılmıştır. (Bundan böyle) Kim rabbinden öğüt gelip de (faizden) vazgeçerse geçmişi ona ve işi (haklarındaki hüküm) de Allah (c.c.)’a aittir. Kim de tekrar (faize) dönerse onlar da ateşinyaranıdırlar ki orada onlar (bir daha çık­mamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.» (Bakara: 275)

“Ey iman edenler gerçek mü’minler iseniz Allah (c.c.)’tan korkun, faizden (henüz alınmamış olup da) kalanı bırakın (almayın). İşte böyle yapmazsanız Allah (c.c.)’a ve peygambe­rine karşı harbe (girmiş olduğunuzu bilin). Eğer tefeciliğe, ribaya tövbe ederseniz anaparanız yi­ne sizindir. (Bu suretle) ne haksızlık yapınız ne de haksızlığa uğratılmış olmazsınız.” (Bakara: 278-279)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

«Faiz yetmişüç çeşittir. En hafifi ada­mın anasını nikâhlamaya kalkmasının dengidir. Ribanın ötesindeki (günah) ise adamın müslümanların ırzı(na saldırması)dır.»

 

SEHER REKATCIKLARI

Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) vefatından bir müd­det sonra rüyada görüldü. Gören sordu: ( Allah sana nasıl muamele etti?» Cüneyd cevaben :

“— Dünyâda meşgul olduğumuz işaretler şa­şırdı, ibâdetler fena buldu, merasimler mahvoldu, tahsil ettiğimiz ilimler kayboldu. Bize de ancak seherlerde kıldığımız rekatcıklar fayda verdi” dedi. (Ruhul – Beyân. 2/28)

 

KERİH KOKUDAN UZAK DURMAK

Resûlullah (s.a.v.): «Her kim sarımsak veya soğan yediyse bizden yahut bizim mescidimizden ırak olsun, evinde otursun.» buyurmuşlardır.

HADİSTEN ÇIKARILAN HÜKÜMLER

1 — Çiğ sarımsak yiyerek mescide gelmek haram değil mekruhtur. Mekruh olması kerih kokusundan dolayıdır.

2 — Sarımsak gibi kerih kokan soğan, prasa ve turp gibi şeyler de sarım­sak hükmündedir.

3 — Sarımsak ve emsali seb­zeleri yiyen mescide gelmemelidir. Bu nehiy umu­mu ile bayram, cum’a, cenaze ve düğün daveti gibi bütün cemaatlara şamildir.

4 — Hadiste sa­rımsak ve soğanın zikredilmesi çok yenildikle­ri içindir. Kerih kokusu olan bütün sebzeler hü­kümde dahildir.

(Sahih-i Müslim Terc. C. 3/1631)

***

ALLAH (C.Ç.)’IN GAZABI

Musa (a s.) bir mûnâcatında demişti ki:

«— Yâ Rabb, sen hükmünü semâdan indir­mektesin, biz ise arzdayız. Senin, gazabını hoşnutluğundan ayıran alâmet nedir?» Hak Sübhanehu ve Teâlâ nida etti ki:

«— İnsanların başına, hayırlılarını getirdi­ğim zaman bu hoşnutluğumun alâmetidir. Şerlilerini getirdiğim zaman bu da gazabımın alâme­tidir.» (Ruhu’l-Beyân -1/316)

 

MÜSLÜMANIN HAKLARI

Müslümanın belli başlı hakları şunlardır:

Karşılaştığın zaman selâm vermek,

Dâvetine icabet etmek.

Aksırdığı ve «Elhamdülillah» dediği za­man «Yerhamükellah» demek,

(Hastalığında ziyaretine gitmek.

—Öldüğü zaman cenazesine katılmak.

—Kendisine verilen sözde durmak.

—Akıl danıştığı zaman, doğruyu söylemek,

Gıyabında kendisini korumak,

Kendin için sevdiğini onun için de sev­mek; kendin için hoşlanmadığını onun için de hoşlanmamak.

Müslüman haklarıyla ilgili hadîs-i şerifler­de, Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır;

“Bir kimsenin sıkıntı ve kederini gideren veya bir mazluma yardım eden kimseyi, Allah-û Teâlâ yetmiş üç kere mağfiret eder.”

«Din kardeşini müdâfaa eden kimseye o mü­dafaası Cehennem ateşine karşı perde olur.»

«Yaşlılara saygı gösteren kimseye, ihtiyar­ladığı zaman, Allah-û Teâlâ saygı gösterecek kimseler yaratır.»

(İhya u Ulumi’d-din, C. 2/477)

***

«Ateş; bin sene yakılarak kırmızılaştı, son­ra bin sene yakılarak beyazlaştı ve sonra bin sene yakılarak siyahlattı. Şimdi o siyah ve ka­ranlıktır.» (Tirmizi)

 

SİHR (BÜYÜ)

Sihr, bedenlere, ruhlara, gönüllere tesir eden, insanı hasta bırakan, öldüren, karı ile kocanın arasını açan, bir takım dökümlerden, yazılandan, dualar ve efsunlardan ibarettir. Dinimiz­ce katiyyen haramdır. Sihr, fâsık kimselerin el­lerinde zuhur edebilir. Bazı müctehitlere göre sihri öğrenip başkalarına öğreten kimseler, din­den çıkmış olurlar, öldürülmeleri lâzım gelir. Yalnız cevazına inanmaksızm kendisini fenalı­ğından korumak için sihr yapmayı öğrenen kim­se dinden çıkmaz. Büyücü ve falcılara inanıl­maz.

«Büyücüler, şeytanlar her istediklerini ya­parlar» diye itikat edilmesi de küfürdür.

Bazı sihrler Allah (c.c.)’ın dilemesiyle tesir eder. Sihrler mücerret bir san’attan İbarettir. Sihirlerin bir fevkalâdeliği yoktur.

Sihr yapanların tövbeleri bazı müçtehitlere göre kabul olunur. Bazılarına göre olmaz. Her halde dünyada ceza görmeleri gerekir. Çünkü bu, bir zındıklıktır. Sihr yapmak çok büyük bir günahtır.

Kehânette bulunmak, yani gaybdan haber vermek iddiasına kalkışmak, yıldızlardan birtakım hükümler çıkarmak, “remil” atmak da ha­ramdır. İslâm dini, bu gibi şeyleri kat’iyyen menetmiştir. Bunlar ile vakitlerini zayi etmek müslümana asla yakışmaz. Gaybı ancak Allah (c.c.) bilir. Müslümanlar bunu unutmamalıdır.

  • İ. İlmihali. Sh.: 433)

 

 

 

 

HARAMA BAKMAMAK DÜŞÜNCEYİ KORUR

İmâm-ı Gazali (k.s.) Hazretleri haram karşı­sında gözü kapamanın faziletini aksi takdirde felâketini haber vererek buyuruyorlar ki: «Yok­sa gözünü koruyamayan kimse, düşüncesini de koruyamaz. Kafasını oraya çevirir. Derken, Al­lah (c.c.) korusun, günün birinde bir felâket ile karşı karşıya gelir. Esasen, gözün zinası küçük günâh serisinin hatırı sayılanlarından ve ileri gelenlerinden biridir. Çünkü göz zinası, insanı gerçek zinaya götürür. Gözünü korumasını beceremeyen kimse, kendini de koruyamaz.»

(İhya-u Ulumiddîn)

***

 

HERKESE HÂLİNCE MUÂMELE ETMELİ

Hadîs-i Şeriflerde şöyle buyuruluyor:

«İnsanları lâyık oldukları yerlere koyun, herkese hâlince muamele edin.» (Müslim)

«Biz insanlara akıllarının alacağı (tarzda ve o) miktarda söz söylemekle emrolunduk.» (Deylemî)

«Siz (ey millet) ne halde bulunursanız, ba­şınıza da öyle idare eden adamlar geçirilir.» (Deylemi)

«Gerçekten biz işimizin başında ona talip olanı asla kullanmayız. (Ehliyetli olanı kendimiz, arar buluruz)». (Buhari)

«Allah, amel sahibinin yani iş adamının iş yapınca iyi ve güzel yapmasını sever.»

(Taberani)

«Ekmeği muhterem tutun! Horlamayın! Kıy­metini bilin!» (Hakim)

«Size ziyaretçi geldiği zaman ona ikram edin,» (İbni Mâce)

 

TAVUĞUN ETİ NE ZAMAN PİS OLUR

Kesmeye ehil olan tarafından, şeriata uygun olarak kesilmiş, fakat bağırsakları çıkarılmamış olan tavuğu yolmak için kaynar suya atmak, o tavuğu pis yapar, o asla temiz olmaz.

Hararet derinin yüzeyine vararak, menfezleri gevşe­tecek ve tavuğun tüyü kolayca çıkacak kadar sıcak su­ya konulmuşsa, üç kere yıkamakla temiz olur.

İşkembeyi yıkamadan sıcak suya atmakta böyledir. Yani kaynama derecesine varmış ve işkembe de suyu emecek müddet su içinde bırakılmışsa, asla temiz ol­maz.

Böyle olmadığı taktirde su kaynama derecesine gel­medikçe veya işkembe, suyu emecek süre onda bırakıl­madıkça yıkamakla temizlenir.

Tavuğun temiz olması için, sıcak suya atmadan önce içini temizlemek ve kesilme yerinde akmış olan kan donmuşsa onu yıkamak gerekir.

(Mehmed Zihni Efendi, Nimet-i İslam, Sh.: 153)

 

 

HADİS-İ ŞERİF

Ebu Hureyn (r.a.) den. Demiştir ki, Resulullah (a. s.) şöyle buyurdu:

“Allah O Teâlâ paktır. Pâk olandan başkasını kabul etmez Allah ü Teâlâ mürsel olan peygamberlerine neyi emrettiyse, mü’minlere de onu emretmiştir. “(Peygamberlere, mü’minun suresi ayet 81 de mealen) “Ey Resuller, pak ve helal taamlardan yiyiniz ve salihh amel işleyiniz “(Mü’minlere de Bakara Suresi ayet 172 de mealen) “Ey iman edenler, rızık olarak size verdiğimiz pak ve he­lal şeylerden yiyiniz.” buyurdu. Ondan sonra Resulü Ekrem (s.a.v.) (sözü döndüre dolaştıra) buyurdu ki, insan (Allah yo­lunda) uzun seferlere katlanır, saçları birbirine karışmış, yüzü toza bulanmış, “Ya Rab! Ya Rab!” diyerek ellerini gökyüzüne açar. Halbuki yediği haram, içtiği hatam, giydiği haram. Haram ile beslenmiş. Böylesinin duası nereden mûstecab olacak'”

(Bu hadis-i Şerifi Müslim rivayet etmiştir.)

 

 

MÜMİN GÜNAHKAR OLABİLİR

Mü’min imanın mecazi değil hakiki manada kullanıl­dığını bilecek. Çünkü üç halden biri dışında kalamaz: Ya mü’min, ya kâfir yahut münafıktır. Hakiki manada imanı olmayan hakiki anlamıyla kafirdir. Binaenaleyh (inandığını söyleyip de o arada) zina yapan haksız yere müslümanın canına kıyan, içki içen, livata bulunan, müslümanın malını gasbeden, namaz kılmayan kimse­nin imanı sahihtir ve gerçekten mü’mindir. Söyleşinin hakikat değil, mecazi anlamda imanlı olduğunu ileri süren bid’atçadır. Çünkü bu fikrin sahibi şu iki görüş­ten birini savunuyordur:

Ya günahtan sebebiyle mü’mini küfre nisbet ediyordur,

Veya tâati imandan sayıyordur.

-Kâfir namaz kılsa, oruç tutsa, zina yapmasa, kan dökmese, bütün ma’siyetlerden uzak dursa; fakat iman etmese (senin mantığına göre) bu kâfirin küfrü­nü mecazi saymak gerekmez mi? Binaenaleyh, yaptığı hayırlı ameller kâfiri hakiki küfürden kurtaramadığı gi­bi, günah ve ma’siyetler de mü’mini iman-ı hakikiden çıkaramaz. Çünkü Cenab-ı Hak (c.c.) ehl-i ma’siyete de “Müminler” ismini vermiş, şöyle buyurmuştur:

“Hepiniz Allah (c.c.)’a tevbe edin ey müm’minler! Tâki korktuğunuzdan emin, umduğunuza nail olası­nız.” (En-Nûr:31)

***

Mü’min günah işleyip sonra da tevbe ederse Allah (c.c.) onu bağışlar. Pişmanlık duymadan ölürse Allah (c.c.)’ın meşiyyetine kalmıştır. Diler ise adaleti gere­ği azab eder, isterse bağışlar, iman hakkında bizim bu söylediklerimiz dışında lâflar eden bid’atçıdır.

(Sevad ül A’zam sh: 48)

 

 

 

 

HARAMDAN SAKINMAK

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

— Ey insanlar! Sizden her biriniz rızkını tamamla­madan ölmeyecektir. Rızkınızın geç kalacağını san­mayınız. Allah’a karşı takva sahibi olunuz. Rızık te­minini helal yoldan yapınız. Sizin için helâl olanı alı­nız. Allah’ın haram ettiğini de bırakınız.

Ebû Bekir Sıddık (r.a.)’ın bir kölesi vardı. Her akşam yemeğini getirirdi.

Ebû Bekir (r.a.) onu nereden aldığını, nasıl hazırlan­dığını sorup öğrenmeden yemezdi. Köle bir gün yine yemeğini getirdi. Elini attı. Sormadan bir lokma yedi.

Köle şöyle dedi:

— Bu akşamdan başka her akşam bana getirdiğin ye­mek için sorardın. Şimdi sormadın?

Hz. Sıddık (r.a.) bunun üzerine şöyle dedi:

— Yazık sana açlık beni böyle etti. Yazık sana, hadi anlat, bunu bana nereden getirdin?

Köle anlattı:

— Cahiliyet devrinde birtakım insanlara efsun yap­mıştım Onlar da bana bir şey vermeyi vaat etmişlerdi. Onları bir düğün yaparken gördüm, vaatlerini hatırlat­tım. Bu yemeği bana verdiler.

Bunu duyunca, Hz. Sıddık, yuttuğu lokmayı geri çıkarmak istedi. Kusmak için kendini zorladı. Ama ol­madı. O lokmayı geri çıkarmak için kendini zorlayınca rengi değişti, bir karardı, bir bozardı. Onun bu halini gören yanındakiler dediler ki:

Onun üzerine bir tas su içsen ?

Bunun üzerine bir maşraba su alıp içti. Yediği lokma­yı böylece dışarı çıkardı. Ta sonuna kadar kendini bu iş için çok zorladı. Dediler ki:

Bu kadar sıkıntı bir lokma için mi ?

Resûlullah (s.a.v.)’ın şöyle buyurduğunu duy­dum.

Allahu Teâlâ, haram yoldan gıdalanan, haram yi­yen bir cesede Cenneti haram kılmıştır.

(Tenbihül Gafilin)

 

ŞEHÂDET

Fıkıh ıstılahında şehâdet: Bir kimsenin bir şahısta olan hakkını isbat için şehâdet lafzıyla hakimin huzu­runda ve davalının karşısında doğru olarak verilen ha­berdir. Şehâdetin sahih olmasının şartı; şahitlik yapa­cak kimse şehâdet edeceği şeyi gözüyle görmesi lazım­dır.

Zan ve tahmin yoluyla şahidlik yapılmaz. Zira Hadis-i Şerifte “Bir hadiseyi güneş gibi gördüğün za­man, şahitlik yap, aksi takdirde şahidlik yapma!” buyurulmuştur.

Bir kimse bir hadiseyi görüp ondan başka hadiseyi gören bulunmayarak, onun şehâdeti yüklenmesi belir­lenmiş olduğu takdirde, o hadisenin şahidliğini yük­lenmesi mutlaka lazımdır. Böyle bir şehâdeti yüklen­dikten sonra şahitlik yapması için çağrıldığı zaman şa­hidlik yapması farz olur. Çünkü Allah (c.c.) “Şahidler, şahidlik yapmak için çağrıldıkları zaman bundan kaçınmasınlar.”

Görüp, öğrendiğiniz bir şeyi gizlemeyiniz. Şahidlik için çağrılırsanız, ona dair hakimin huzurunda şahidlik yapınız. Kim şahidliği gizlerse hakikat şudur ki O’nun kalbi bir günahkardır, kalbin günahkar olması günah­ların en büyüğüdür.

Eğer bir hadiseyi belirli kişiler görüp, onlardan başka şahid bulunmazsa onların şahidlik yapmaları farzdır

Hadiselerle ilgili olan şahidliği gizlemek eftaldir Zira Hadis-i şerifte “Kim bir müslümanın kusurunu örter­se, Allah’da onun dünya ve ahirette kusurunu örter.” buyurulmuştur.

Hırsızlık hadisesinde efdal olan, “Falan şahıs çaldı” demeyip “aldı” demektir. Zira “aldı” demekte örtmek vardır.

(Mültekâ Terc.C.2, sh.114)

 

FAİZ

Resûlullah (S.A.V) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Miraca çıktığım gece başımın üstünde gök gürül­tüsü, yıldırım sesi duydum. Bir de şimşek çakması gördüm.

Birtakım kimseler de gördüm ki, mideleri şişmişti. İçindeki yılanlar, dıştan bakılınca görülüyordu.

Sordum:

Ya Cebrail! Bunlar kimlerdir? Şöyle dedi:

Bunlar faiz yiyenlerdir.”

Abdullah b. Selâm (R.A) şöyle buyurmuşlardır:

— Faizin yetmişiki günahı vardır, onların en küçüğü, müslüman iken anası ile zina etmek gibidir.

Bir dirhem riba (faiz) otuz küsur kere zinaya bedeldir. Devam etti:

Allahû Teâlâ, kötüye ve her günahkâra Kıyamet Günü kalkma izni verir. Ancak faiz yiyene kalkma izni vermez. Ancak onların kalkma durumu, şu âyette anla­tıldığı gibi olur:

“Faiz yiyenler, şeytan çarpmış gibi kalkarlar.” (Bakara Suresi, âyet: 275)

Yâni, deli gibi, kalktıkça düşerler.

Leys, Abdurrahman b. Sabit’in şöyle dediğini anlattı:

— Şu dört şeyi helâl sayan bir milletin yok olup git­mesi haktır:

Terazileri eksik tartarlarsa, ölçekleri noksan yaparlar­sa, açıktan zina ederlerse, faiz yerlerse…

Açıktan zina ederlerse, veba gibi içtimai hastalıklara uğrarlar. Terazilerini eksik tutarlarsa, ölçeklerini nok­san yaparlarsa, yağmurdan ve bereketten mahrum olurlar. Faiz yerlerse, (iç ve dış düşmanların) silâhlı sal­dırısına uğrarlar.

(Tenbihü’l Gafilin)

 

ZİNA

Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:

( “Zinaya yaklaşmayın. Şüphesiz, hayasızlıktır; çok kötü bir yoldur.” (İsrâ/32)

Bunun daha açık izahı şudur:

( Zina etmeyiniz. Zinaya götüren davranışlardan kaçınınız Zina büyük bir masiyettir. Yapmak azap getirir. Allah’ın hiddet ve gazabını kazandırır.

Başka âyet-i kerimede ise Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu:

( “…Kötülüklerin açığına da, gizlisine de yaklaşmayın…” (En’am/151)

Yâni “kötülüklerin açığı”ndan maksat zinadır. Gislisi ise öpmek, okşamak ve zinaya giden her türlü hareketlerdir.

Nitekim, bu konuda Allahü Teâlâ şöyle buyurdu:

( “Mü’min erkeklere söyle! Gözlerim, harama bak­maktan sakınsınlar, Irzlarını korusunlar. Bu onlar için pek temiz bir harekettir. Allah yaptıklarını bilir.

Mü’mine kadınlara da söyle! Gözlerini harama kapa­sınlar. Namuslarını korusunlar…”

(Nur suresi, ayet: 30-31)

Görülüyor ki Allahu Teâlâ kadına ve erkeğe gözleri­ni ırzlarını haramdan sakınmalarını emretmiştir.

“Sahabeden bâzıları şöyle demiştir:

( Zinadan sakının. Ondan altı büyük kötülük vardır ki üçü bu dünyada, üçü âhirette insanın başına gelir.

  1. Rızkı noksan olur. Yâni, rızkının bereketi gider.
  2. İyiliklerden mahrum kalır.
  3. Halkın kalbinde ona karşı düşmanlık yerleşir.

Âhirettekiler şunlardır:

  1. Rabbin gazabına uğrar.

Hesabı çok çetin olur.

Cehenneme girer ki, buradaki ateş, Kur an da nar-ı kübra (büyük ateş) olarak vasıflandırılmıştır.

(Tenbihü’l Gâfilîn)

 

SİHİR VE TILSIM

Sahibini veya başkasını zararlandırması bakı­mından mezmûmdur. Sihir vâki’dir. Kur’ân bunu haber vermiştir; hatta çok samimî olan karı-koca arasını açmak için bir vâsıta olarak ona başvuru­lur. Peygamberimize bile sihir yapılmış ve kendi­si hastalanmıştır. Cebrail aleyhi’s-selâm’ın haber vermesi üzerine kuyu dibinde taş altındaki sihir vâsıtası çıkarılmıştır. (Buharı ile Müslim, Hz. Âişe’den rivayet etmişlerdir.)

Sihir yıldızların doğuş yerlerini hesâb ederek maddelerdeki hassaları bilmekle istifâde edilen bir nevi ilimdir. O maddelerden, sihir edilecek adamın heykeli yapılır, yıldızların doğumunun muayyen saati beklenir, şerî’ate uymayan fahiş ve küfür sözler söylenerek şeytan’dan yardım istenir ve bütün bunlardan âdet-i ilâhî gereğince sihir yapılan kişide acâib hâller görülür. İlim olmaları bakımından bunları öğrenmek fena değilse de, bunlar insanları zararlandırmaktan başka bir şeye yaramazlar. Fenalığa yol açan her şey, fenâ olduğu için bu ilim de mezmûmdur. Hattâ, iyi bir ada­mı öldürmek isteyen bir zâlime, bulunduğu yeri göstermek, bildiği şeyi olduğu gibi ifâde etmek bakımından bir ilimdir, fakat zarar doğurduğu için mezmûmdur. Burada yalan söylemek vâcibdir. (İhya Cilt: 1)

 

Peygamberimiz (S.A.V) Efendimiz buyurmuşlardır ki:

(Ey muhacirler cemaati, beş şey var ki, sizler onlarla ibtila edildiğinizde -artık size çeşitli azaplar gelir- ve siz­lerin o beş (kötü) şeye yetişmenizden Allah (c.c.)’a sığını­rım.)

a- Herhangi bir millette fuhuş fiilleri işlendiği zuhur ederse muhakkak onların arasında veba salgını ve geç­mişteki dedeleri arasında bulunmayan birtakım (yeni yeni) hastalıklar ortaya çıkar.

b- Herhangi bir kavim (aralarındaki alışveriş gibi hu­suslarda) ölçek ve tartılarını eksik yaparlarsa muhak­kak onlar kıtlıkla, geçim sıkıntısı ile ve hükümet zulmü ile cezalandırılırlar.

c- Mallarının zekâtlarını vermeyen ahaliden de gök­yüzünün yağmuru kesilir (ve şiddetli kuraklık hüküm sürer). Eğer hayvanlar olmasalardı zekâtlarını verme­yenlere hiç yağmur yağdırılmazdı.

ç- Allah (c.c.)’ın ahdini ve Resûlü’nün ahdini bozan ahaliye de kendi düşmanları musallat edilerek ellerinde bulunan malların bir kısmını (yağma edip) alırlar.

d- Herhangi bir milletin devlet ricali (ve hâkimleri) Allah (c.c.)’ın kitabı ile hükmetmeyi bırakırlarsa muhak­kak Allah Taâlâ(c.c.) onların aralarına harp sokar.

Horasanlı Ata da şöyle derdi:

Beş (kötü) şey işlendiği zaman beş âfet olur.

İnsanlar faiz parası yedikleri zaman (insanların) ye­re batırılması ve zelzeleler gibi âfetler olur.

Hâkimler haksız hüküm verip (halka) zulmettikleri zaman yağmur kıtlığı olur.

Zina fiilleri ortaya çıktığı ve onu halk alenen yap­tıkları zaman insanlar arasında ölüm vakaları çoğalır.

Zekât verilmediği zamanda ise (hayvan hastalıklar; zuhur eder de) yürür hayvanlar helak olurlar.

Azınlıklara karşı (mal ve cana) tecavüzde bulunul­duğu zamanlar onlar isyan ederek devlet kurarlar.

 

İSLÂM’DA KAZANÇ YOLLARI

Ticaret ve sanat farz-ı kifayelerdendir. Çünkü bunlar ihmal edilirse geçim olmaz. İnsanlar açlığından ve ihti­yacından ölürler. Dünya nizamı karşılıklı yardım ve va­zife taksimi ile mümkündür. Eğer herkes aynı işi yapar­sa diğer işler yapılmadığı için hayat felce uğrar.

Sanatların büyük bir kısmı mühim olmakla beraber bazıları süs ve ziynet kabilinden olduğu için, zaruri de­ğildir. Bunun için sanatın mühimlerini tercih ederek müslümanlara yarayışlı olanları ile meşgul olunması da­ha uygundur. Çalgı v.b. yasak olan aletleri imal etmek­ten kaçınmak, zulümden kaçınmak demektir. Erkeklere atlas elbise dikmek, altın ve gümüşten eyer işlemek, yi­ne erkeklere altun yüzük yapmak günah ve bunlardan ücret almak haramdır.

Manifaturacılık has görülmüştür. Nitekim Hadis-i şe­rifte: “Ticaretinizin en hayırlısı bezzarlık (kumaş ve el­bise ticareti) sanatınızın en güzel de dikiciliktir” buyurulmuştur. Diğer bir Hadiste: “Cennet ehli ticaret et­se manifaturacılık, cehennem halkı da alışveriş yapsa sarraflık yapardı” buyurmuştur. Selef ekseriyetle şu on mesleği tercih ederdi: l- Dikicilik, 2- Ticaret, 3- Nakli­yecilik, 4- Terzilik ve ayakkabıcılık, 5- Elbise temizle­yiciliği, 6- Na’lincilik, 7- Demircilik, 8- Eğiricilik, 9-Avcılık, 10- Kitapçılık (Muharrirlik).

(İhyâ-u Ulumiddîn C. 2, Sh. 218)

“Varlıklara can verip yaşatan zenginleri fakir, fakir­leri de zengin yapan Cenab-ı Hakk’tır.” (Hz. Ali r a.)

 

ÇIPLAK GEZMEYİN

Resûlullah (S.A.V): “Dön de elbiseni al. Çıplak gezme­yin!” buyurmuştur.

Bu Hadîs-i Şerifi müslümanların dikkatle okumaları îcab eder. Müslümanım diyenler bir kerre Resûlullah (S.A.V)’ın “Çıplak gezmeyin” emrine baksınlar. Bir de kendilerinin ve ailelerinin bugünkü hallerini düşünsün­ler. Ondan sonra söyleyecek bir şey bulabilirlerse lütfen söylesinler. Müslümanlıktan istifa ederek onunla alâkasını kesenler ve maruf tabiriyle gayri müslimlere de sözümüz yoktur. Ancak müslümanlara ve müslümanlık iddiasında bulunanlara söylenecek pek çok sözler vardır. Emr-i bil Maruf ve nehy-i anil’ münker müslümanların en mümtaz ortak vazifesi olduğuna göre, biz de bu kabilden sayılmak üzere müslümanları kendi hallerini kontrola da­vet ediyoruz. Şunu da hatırlatmak isteriz ki “Zamanın icâbı böyle” diye bir kaide olmadığı gibi “Modadır, mo­daya uymak icabeder” şeklinde bir kaide de yoktur. Bun­lar İslâm düşmanları tarafından müslümanlar arasına sa­lınmış mikroplar, tabîr-i aharla, zehirli gazlardır. “Zaman sana uymazsa sen zamana uy” şeklinde söz icad olun­muş.

İslâm’a taban tabana zıt mânâ taşıyan bu saçmaların İslâm’da asla yeri yoktur. Müslüman zamana değil Kur’an’a ve Nebî-i Zişan (S.A.V) Efendimizin hadislerine uymakla mükelleftir.

  • Davutoğlu, S. Müslim Şerhi, C. 2, Sh. 575)

 

OSMANLI’DA TİCARET

Osmanlı ticâreti hakkında Orgeneral Kont Marsigli, ünlü kitabında diyor ki:

Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan gerek Türkler, gerek diğer milletler, ticâret sahasında çok faaldirler. Bil­gili, mahir, dirayetli tacirlerdir. Bâb-ı Âlî’nin değişmez politikası, ticâretle uğraşanlara her türlü kolaylığı göster­mektir. Ağır vergiden kaçınır. Ağır verginin bir çok ma­lın gelip gitmesini engellediği, üstelik kaçakçılığı doğur­duğu fikrindedir. Kaçak mala, Hazîne adına el koyar. Hiç bir tacir buna cesaret edemez. Zîrâ ticâret lisansı elinden alınır. Osmanlı İmparatorluğu’nun niçin bu ka­dar müreffeh olduğu iyi düşünülürse, bunun sebebinin ticâret olduğu anlaşılır.

Dışardan bakılınca temiz giyinen, fakat giyimlerinde Avrupa’daki alâyiş ve süs görünmeyen, gösterişi sevmeyen, ağırbaşlı, kanaatkar bir Müslüman toplumu görü­nür. Bu, sokaktaki Osmanlıdır. Evlerine girince de mas­raflarının az olduğu göze çarpar. Ama Türkiye’de çok kalınıp mahremiyete girince, her Osmanlı ailesinin ken­dine göre bir varlığı, bir tasarrufu olduğu hemen anlaşı­lır. Sokakta dilenen yoktur. Yoksulları vardır ama, yar­dım görmeyen yoksul yoktur. Bu sosyal yapı, ileri Türk sanâyiinden fazla, çok ileri Türk ticâreti sayesinde oluş­muştur.

Hiç bir Avrupa devleti yoktur ki, Osmanlı ile ticâreti kestiği takdirde çok müşkil şartlara düşmesin. Türkler, bâzı malları takas ederek de ticâret yaparlar. Fakat ne olursa olsun, en kötü yıllarında bile, ihracatları, ithalâtlarından fazladır.

(Osmanlı Tarihi)

 

EMÂRET VE HÂKİMLİK TALEBİ MEKRUHTUR

Ulemâ dediler ki: Evkaf mütevelliliği istemek mekruhtur. Emaret ve hâkimlik talebi de mekruhtur.

Rivayete göre bir kavim geldiler ve Nebî (S.A.V)’den valilik istediler. Resulullah (S.A.V) buyurdular ki: “Biz­den valilik vazifesi arzu edeni elbette o vazifede kul­lanmayız. İstediği vazifeyi ona vermeyiz.”

Valilik yükü ağır bir vazifedir. O vazifenin hukukuna riayet etmeye bir insan muktedir olamaz. Fakat hakimlik ve emaret vazifesine ve emsali bir vazifeye ta’yin olun­duğunda kabul etmek lâzım olur. Zira farz-ı kifâyedendir. İhmali caiz olmaz.

Yûsuf (a.s.) da bulunduğu vakitte talep ettiği (Yûsuf: Beni memleket hâzineleri ne me’mûr et, çünkü ben onla­rı iyice korumaya muktedir ve (bütün tasarruf şekilleri­ne) vâkıfım dedi. Yûsuf: 55) Vazifeyi ikâme ve ifâya muktedir ve ehil, hem de hal de buna icap ettiriyordu.

(Hz. R. M. Sâmi (k.s.) Hz. Yûsuf (a.s.), Sh.: 75-76)

***

“Âdem oğlunun iki vadi altunu olsa üçüncüsünü de ister. Onun karnını ancak toprak doldurur. Allah, tevbe edenlerin tevbesini kabul eder.” (Hadîs-i Şerif)

 

HARAMA BAKMAMAK DÜŞÜNCEYİ KORUR

İmâm-ı Gazali (k.s.) Hazretleri haram karşısında gözü kapamanın faziletini, aksi taktirde felâketini haber vere­rek buyuruyorlar ki: “Yoksa gözünü koruyamayan kimse, düşüncesini de koruyamaz. Kafasını oraya çevi­rir. Derken, Allah (c.c.) korusun, günün birinde bir felâket ile karşı karşıya gelir. Esasen, gözün zinası kü­çük günâh serisinin hatırı sayılırlarından ve ileri ge­lenlerinden biridir. Çünkü göz zinası, insanı gerçek zinaya götürür. Gözünü korumasını beceremeyen kim­se, kendini de koruyamaz.”

(İhya-u Ulumiddîn)

HERKESE HÂLİNCE MUAMELE ETMELİ

Hadîs-i Şeriflerde şöyle buyuruluyor:

“İnsanları lâyık oldukları yerlere koyun, herkese hâlince muamele edin.”

(Müslim)

“Biz insanlara akıllarının alacağı (tarzda ve o) mik­tarda söz söylemekle emrolunduk.” (Deylemî)

“Siz (ey millet) ne halde bulunursanız, başınıza da öyle idare eden adamlar geçirilir.” (Deylemî)

“Gerçekten biz işimizin başında ona talip olanı asla kullanmayız. (Ehliyetli olanı kendimiz arar buluruz.)” (Buhari)

“Allah, amel sahibinin yani iş adamının iş yapınca iyi ve güzel yapmasını sever.”

(Taberânîî)

“Ekmeği muhterem tutun! Horlamayın! Kıymetini bilin!” (Hakim)

“Size ziyaretçi geldiği zaman ona ikram edin.” (İbnî Mâce)

 

SİHR (BÜYÜ)

Sihr bedenlere, ruhlara, gönüllere tesir eden, insanı hasta bırakan, öldüren, karı ile kocanın arasını açan, bir takım dökümlerden, yazılardan, dualar ve efsunlardan ibarettir. Dinimizce katiyyen haramdır. Sihr, fâsık kimselerin ellerinde zuhur edebilir. Bazı müctehitlere göre sihri öğrenip başkalarına öğreten kimseler, dinden çıkmış olurlar. Öldürülmeleri lâzım gelir. Yalnız cevazına inanmaksızın kendisini fenalığından korumak için sihr yapmayı öğrenen kimse dinden çıkmaz. Büyücü ve falcılara inanılmaz.

“Büyücüler, şeytanlar her istediklerini yaparlar” dive itikat edilmesi de küfürdür.

Bazı sihrler Allah (c.c.)’ın dilemesiyle tesir eder Sihrler mücerret bir san’attan ibarettir. Sihirlerin bir fevkalâdeliği yoktur.

Sihr yapanların tövbeleri bazı müctehitlere göre kabul olunur Bazılarına göre olmaz. Her halde dünyada ceza görmeleri gerekir. Çünkü bu, zındıklıktır. Sihr yapmak çok büyük bir günahtır.

Kehânette bulunmak, yani gaybdan haber vermek id­diasına kalkışmak, yıldızlardan birtakım hükümler çıkar­mak, “remil” atmak da haramdır. İslâm dini, bu gibi şeyleri kat’iyyen men etmiştir. Bunlar ile vakitlerini zayi et­mek müslümana asla yakışmaz. Gaybı ancak Allah (c c) bilir, Müslümanlar bunu unutmamalıdır.

  • İ. İlmihali, Sh.: 433)

İNANMAYANLARLA SOHBET EDİLMEZ

Allah-û Teâlâ:

“Ey mü’minler! Eğer siz ehl-i kitaptan bir fırkaya itaat eder sözlerine aldırırsanız, imanınızdan sonra onlar sizi kâfir olduğunuz halde döndürürler. Binaenaleyh; siz mürted olursunuz.” (Âl-i İmrân: 180) buyuruyor.

Yani; İmanınızın muktezası kâfirlerin dostluğuna al­danmamak ve iptalatına (kandırma ve aldatmalarına) ka­pılmamaktır. Eğer, ehl-i kitaptan bazı kimselere siz itaat eder ve söylediklerini doğru zannederseniz, onlar sizi imanınızdan sonra, zamanı cahiliyette bulunduğunuz hal-i küfre döndürürler ve siz de kâfir olarak onların di­nine dönersiniz. Halbuki küfür; sizin aranızda eski düş­manlıkları ve fitneleri uyandırmakla dünyada helaki ve âhirette azab-ı Cehennemi mucip olur.

Bu Âyet-i Celîle: Mü’minleri düşmanların şerrinden muhafaza için bir düstur-u a’zamdır. (Büyük bir düstur­dur.) Zira; her zaman müslümanlar düşmanların sözleri­ne aldanmış ve doğru telakki etmişse zarar görmüşler ve bir çok felakete maruz kalmışlar, kazandıklarını kaybet­mişlerdir.

Düşmanla ihtilat ve ülfet etmek daima ahlâkı ifsad etti­ğinde şüphe olmadığı gibi, ahlâkın fesadı da gazab-ı ilahiyi calib olduğunda şüphe yoktur. Her ne zaman dost zannıyla aldandıksa o zaman dinimize ve dünyamıza za­rar geldi. Cenâb-ı Hak mü’minleri zarardan rikaye için bu âyette düşmanı dost ittihaz etmemek lâzım olduğunu tavsiye etmiştir, fakat amel edenleri görelim!

(M. Vehbi Efendi, Hülâsatul-Beyân, 2/380)

 

SIR

Yine Efendimiz (S.A.V) buyurdu:

“Üç tanesi müstesna, bütün meclislerde emanet var­dır (sırları saklanmalıdır).

Bunlardan birincisi, bir mü’minin kanı akıtılan mec­lis, ikincisi, zina meclisi, üçüncüsü ise, gayr-i meşru yoldan bir malın iktisâb edildiği meclis.”

Yine buyurdu ki:

Emânet içinde oturan iki kişiden birinin sonradan ar­kadaşının hoşlanmadığı bir şey söylemesi caiz değildir.”

Ediblerden birine sorulmuştu:

Sen sırrı nasıl muhafaza edersin?

Ben onun mezarı olurum, cevabım vermişti.

Yine denilmiştir ki, hür’lerin (asalet sahibi olanların) göğüsleri sırların mezarlarıdır.

Aynı şekilde denilmiştir ki; ahmakın kalbi dilinde, akıl­lının kalbi ise içindedir. Yâni: ahmak, içindekileri bir tür­lü saklayamaz, farkında olmadan açığa çıkarır.

Bundan dolayı, ahmaktan uzaklaşmak, onun arkadaşlı­ğından, hatta onu görmekten sakınmak gerekir.

Bir adama nasıl sır sakladığı sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir:

— Ben sır saklarım, sakladığımı da saklarım. Zünnûn ise, şöyle diyor:

“Seni sadece masum halinde görmek isteyen kimse­nin dostluğunda hayır yoktur.”

(İ. Şarani)

 

KEMİK GERDANLIK VE BİLEZİKLER

Peygamberimiz (S.A.V), Ev halkının, altun gümüş takın­malarına süslü püslü eşya kullanmalarına da razı olmaz­dı.

Peygamberimiz (S.A.V)’in azadlı kölesi Sevban (R.A)’ın bildirdiğine göre: Peygamberimiz (S.A.V), ne zaman sefer­den gelse, ilk önce Hz. Fatıma (R.A)’yı görmeğe giderdi. Yi­ne bir gazadan gelmiş, Hz. Fâtıma (R.A)’ın evine gitmişti. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r. anhüm)’e süs olarak gü­müşten birer bilezik dikildiğini görünce, içeri girmeden geri döndü. Hz. Fatıma (R.A), Peygamberimiz (S.A.V)’in bu bileziklerden dolayı içeri girmediğini sezerek onları, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.anhüm)’ün üzerinden söktü. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.anhüm) ağlamağa başlayınca, onları, aralarında bölüştürdü. Ağlamaları dinmeden, Pey­gamberimiz (S.A.V)’in yanına gittiler.

Peygamberimiz (S.A.V) bilezikleri onlardan alıp Sevban (R.A)’a: “Ey Sevban, git, şunları filan oğullarına götür. Fatıma’ya deniz hayvanı dişlerinden yapılan bir gerdan­lıkla, fil kemiğinden yapılan iki bilezik satın al. Çünkü bunlar benim ev halkımdır. Onların dünya hayatların­da, dünya metalanmn üstünlerinden nasiplenmelerini arzu etmem” dedi.

(M. A. Köksal, İ. Tarihi)

Resûl-i Ekrem (S.A.V) kendi hesabına üç şeyden sakınırlardı:

1- Münakaşa ve mücadele etmekten,

2- Kimseye lüzumundan fazla söylemekten,

3- Kendilerini alâkadar etmeyen işlerle meşgul olmaktan.

 

MÜSLÜMANLARI, ŞAKA OLARAK KORKUTMANIN YASAKLANMASI

Zeyd b. Sabit (R.A) toprak taşırken, Sa’d b. Muaz (r a ) Peygamberimiz (S.A.V)’in yanında oturup dinleniyordu.

Zeyd b. Sâbit (R.A)’in çalıştığını görünce, “Yâ Rasulullah (S.A.V)! Allah (c.c.)’a hamd olsun ki, beni sağ bıraktı da Sana iman etmek şerefini bana nasip eyledi.

Buas günü, ben, bunun babası Sabit b. Dahhâk ile bo­ğaz boğaza boğuştum!” dedi.

Peygamberimiz (S.A.V): “Fakat, onun bu oğlu, ne iyi çocuktur!” buyurdu.

Zeyd b. Sabit (R.A)’in bir ara gözlerini uyku bürüyüp kendisi uyuyakalmış, kalkanı, oku, yayı ve kılıcı yanında olduğu halde, hendekte çalışmakta olan Müslümanlar onu, hendeğin kenarında uyur bir halde bırakarak hende­ği dolaşmağa gitmişlerdi. Yanına varan Umâre b. Hamz (R.A), şaka için, onun silâhını alıp saklamış, Zeyd b. Sabit (R.A)’in hiç haberi olmamıştı.

Zeyd, uyanıp silâhını bulamayınca, heyecanlanmış ve korkmuştu.

Peygamberimiz (S.A.V), bunu işitince, Zeyd (r a )’i ça­ğırdı. “Bu çocuğun silâhını nerede olduğunu kim bili­yor?” diye sordu.

Umâre b. Hazm (R.A): “Yâ Resûlallah (S.A.V). Ben bili­yorum. Silâh, benim yanımdadır!” dedi.

Peygamberimiz (S.A.V): “Silâhını teslim et ona!” bu­yurdu ve şaka olarak da olsa Müslümanları korkutmayı veya onların herhangi bir şeyini alıp saklamayı yasakladı.

(M. A. Köksal, İ. Tarihi C.11, Sh. 214)

 

İSLÂM’DA FAİZ’İN HÜKMÜ

“Riba (faiz) yiyenler kendilerini şeytan çarpmış (bir mecnun) dan başka bir halde kabirlerinden kalkmaz­lar. Böyle olmasında onların “Alım-satım da ancak riba gibidir” demelerindendir. Halbuki Allah alış-verişi helal, faizi haram kılmıştır. (Bundan böyle) kim rabbinden öğüt gelip de (faizden) vazgeçerse geçmişi ona ve işi (haklarındaki hüküm) de Allah (c.c.)’a aittir. Kim de tekrar (faize) dönerse onlar da ateşin yaranıdırlar ki orada onlar (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdır­lar.”(Bakara: 275)

“Ey iman edenler gerçek mü’minler iseniz Allah (c.c.)’tan korkun, faizden (henüz alınmamış olup da), kalanı bırakın (almayın). İşte böyle yapmazsanız Al­lah (c.c.)’a ve Peygamberine karşı harbe (girmiş oldu­ğunuzu bilin). Eğer tefeciliğe, ribaya tövbe ederseniz anaparanız yine sizindir. (Bu suretle) ne haksızlık yap­mış ne de haksızlığa uğratılmış olmazsınız. (Bakara/278-279)

Peygamber Efendimiz (S.A.V) şöyle buyurmuştur:

“Faiz yetmişüç çeşittir. En hafifi adamın anasını nikâhlamaya kalkmasının dengidir. Ribanın ötesinde­ki (günah) ise adamın müslümanların ırzı(na saldırması)dır.”

 

SEHER REKATCIKLARI

Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) vefatından bir müddet sonra rüyada görüldü. Gören sordu: “— Allah (c.c.) sana nasıl muamele etti?” Cüneyd cevaben:

“— Dünyâda meşgul olduğumuz işaretler şaşırdı, ibâdetler fena buldu, merasimler mahvoldu, tahsil et­tiğimiz ilimler kayboldu. Bize de ancak seherlerde kıldığımız rekatçılar fayda verdi” dedi. (Ruhul-Beyân,2/28)

 

MALIN FİYATINI DOĞRU BİLDİRMEK

Mallarımızın selameti ve eksilmemesi için, ticaret er­babı kardeşlerimizin ellerinde satmak için bulundurduk­ları malların fiyatlarını alıcıya doğru olarak bildirmeleri, her bakımdan hayırlı sonuçlar veren amellerden olduğu, buna göre titizlikle bu yolda yürünmesi tavsiye edilmek­tedir. Zira, Allah (c.c.) bolluk ve bereketi doğrulukla eşlendirmiştir. Bu yolda yürümeyenler, buna inanmayıp doğrulamayanlardan Allah (c.c.), ilimlerinden, amelle­rinden, rızıklarından bolluk ve bereketi kaldırır.

Ticarette alıcıya malının değerim doğru olarak bildi­ren ve kimseyi aldatmayan, bunlara aksi davranışlarda bulunmayan kişiye Allah (c.c.) kısmet ettiği nimetleri ve­rir.

Tirmizî ve İbn Mâce merfûan şu hadîsi rivayet etmiş­ler: “Sözünde doğru ve emniyet telkin eden bir tacir, (Kı­yamet gününde) peygamberler, sıddıklar ve şehidlerle birlikte bulunacaktır.”

Isbehânî merfûan rivayet ettiği bir hadisde; “Bir tacir şu dört ahlak sıfatı ile bezenmiş olursa yaptığı ticarette kazancı güzel olur: 1- Alacağı bir malı kötülememesi, 2-Malını satarken övmemesi, 3- Satışta hile yapmaması ve­ya malının kusurlu yerini gizlememesi, 4- Malını satar­ken ve alırken yemin etmemesi” buyurmuştur.

Beyhakî’nin merfûan rivayet ettiği bir hadîsde: “Ka­zançların en güzeli -(şu sıfatlara bezenmiş)- tüccarların kazancıdır. Yalan konuşmaması, emanete hıyanet etme­mesi, sözünde durması, satın alacağı malı kötülememesi, satacağı malı övmemesi, alacaklıyı zorlamaması, mühlet verecek borçluya yardım etmesi, başkalarının kendisinde bir hakkı varsa zorluk çıkarmaması gibi sıfatlardır.”

(İ. Şa’râni, El-Uhûdül Kübrâ (s.373))

 

 

 

 

KİMLERİN BOĞAZLAYACAĞI HAYVANLARIN ETİ YENİR VEYA YENMEZ

Müslümanların ve kitab ehli olan Yahudi ve Hı­ristiyanların, kadın dahi olsalar, Besmele ile boğaz­layacak oldukları hayvanların, eti yenen hayvanlar olmak şartıyla etleri yenir. Besmele, tam kesim anında olacaktır, bu şarttır. Kesim anında bir şey yemek suretiyle veya başkası ile konuşmakla önce­ki besmeleye ara verilerek meclis değişirse, bu ye­terli olmaz. Yeniden besmele getirmek gerekir.

Müslüman veya kitab ehlinden olan ve Bismillah demeye gücü yeten bir çocuğun veya delinin, dilsi­zin, sünnetsizin ve sarhoşun Besmeleyle kesecekle­ri bu tür hayvanların etleri de yenebilir.

Besmelenin unutularak terk edilmiş olması zarar vermez. Hatta kitab ehlinin Besmele deyip deme­dikleri bilinmediği takdirde de kestikleri eti yenen hayvanlar helâl olur. Çoğunluğun görüşü budur.

Mecûsîlerin, putlara tapanların, hak dinden çı­kanların, besmeleyi kasden terk eden Müslüman­ların veya kitab ehlinin kestikleri yenemez Bu hayvanların etleri haram olur.

Ömer Nasuhi Bilmen, B. İslâm İlmihali, Sh. 419

 

SİHR’İN İSLÂM’DA YASAKLIĞI

Peygamberimiz (s.a.v.) bir gün “İnsanı, helake sürükleyen yedi şeyden çekininiz” buyurmuştu.

“Yâ Resûlallah (s.a.v.)! Nedir bu tehlikeli şey­ler?” diye sordular. Peygamberimiz (s.a.v.):

Allah (c.c.)’a sarih koşmak,

Sihir yapmak,

Allah (c.c.)’ın öldürülmesini haram kıldığı nefsi, haksız yere öldürmek,

Faiz yemek,

Yetim malı yemek,

Savaş meydanından dönüp kaçmak,

7- Zinadan korunan, böyle bir şey hatırından bile geçmeyen müslüman kadınlarına zina isnad etmek” buyurdu.

Yine Peygamberimiz (s.a.v.)’in açıkladığına gö­re: “Bir şeye düğüm vurup efsun yapan kişi, sihr yapmış, sihr yapan da küfre sapmış (büyük bir gü­nah işlemiş) olur. “Muhabbet vesaire için efsun yapmak, (iplik okumak veya nüsha yazmak) sure­tiyle sihr yapmak, şirktir.”

“Kim, bir sihirbaz veya kahine veya yıldızlara bakıp gaibden haber veren kimseye gider, ondan bir şeyler sorar ve onun söylediklerini de doğrularsa, Muhammed Aleyhisselama indirilmiş olanı in­kar etmiş olur.”

“Sihre inanan kişi cennete giremez.”

(İslam Tarihi, M. Asım Köksal, c.14, s.106)

 

 

 

ONSEKİZ ŞEYDEN BİRİ İLE CEMAATE ÇIKMAK DÜŞMÜŞ OLUR

Yağmur

Şiddetli soğuk

Devamlı korku

Şiddetli karanlık

Fakir borçlunun hapsedilmesi

Körlük

Felçlik

Bir elin ve bir ayağın kesikliği

9- Hastalık

Aksaklık

Yağmurun kesilmesinden sonraki çamur

Kötürümlük

İhtiyarlık

Dilbilgisi ve sözlük değilde, fıkıh ilminin bir takım kimselerle müzakeresi ki, cemaate çıkar­sa o kimseleri bir daha bulamayacaktır, işte bu hal devamlı olmamak üzere özür sayılır.

Canının çektiği (Nefsinin istediği) yemeğin hazır olması,

Hazırlandığı yolculuğa yönelmesi

Bir hastaya bakmak

Gündüzün değil de geceleyin rüzgârın şiddetli olması.

(Nimet-i İslâm, s.301)

 

FAYDASI YOKTUR

Hükemâdan bir zât der ki:

— Yedi şey olmadan, yedi işin hiçbir faydası yoktur:

1- Hazersiz havfin (çekinme duygusuz korku­nun). Bunun mânâsı şudur:

“Ben Allah (c.c)’ın azabından korkarım” deyip, günah işlemekten çekinmeyene, o sözünün hiçbir yararı olmaz.

Talepsiz ricanın (yoluna girmeden bir şeyi ümit etmenin), yâni, “Ben Allah (c.c.)’tan sevap umuyorum” deyip yararlı hiçbir işe koyulmayanın, o sözü hiçbir fayda sağlamaz.

Kasıtsız niyetin (bir işe girişmeden yapılan niyetin).

Gayretsiz duanın.

Yâni: Allah (c.c.)’a dua edip yalvarır, kendisini hayırlı işlere muvaffak kılmasını diler, ancak bu is­tediği yolda, hiçbir çabası görülmez.

Bu şahsın duasında hiçbir fayda yoktur.

5- Pişmanlık duymadan yapılan tevbenin.

Meselâ: “Ben, Allah (c.c.)’tan bağışlanmamı isti­yorum” der; ancak yapmış olduğu günahlara piş­manlık duymaz. Böylesi için istiğfarın hiçbir fay­dası yoktur.

Amellerini açık yaparak, gizlemeyenin.

İhlâssız zorlu amelin. Bundan da anlaşılan yapılan amelin Allah (c.c) rızası için olması gere­kir.

Tenbihül Gâfilîn

 

HALKINI ALDATAN VÂLİ (İDARECİ-ÂMİR) CEHENNEMİ HAKEDER

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz buyuruyorlar:

“Allah bir halk kitlesinin basma getirip de, öl­düğü gün halkını aldatmış olarak ölen hiç bir kul yoktur ki, Allah ona cenneti haram etmesin.” (S. Müslim Ter. C.2)

Halkını aldatan, milletine hiyanet eden, valile­re, idarecilere Allah (c.c.) cenneti haram kılar.

Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) yine: “Müslüman­ların umurunu üzerine alıp da onlar için çalışma­yan ve hayırhah olmayan hiçbir âmir yoktur ki, onlarla birlikte cennete girebilsin.”

İdareciler millete dinî ve dünyevî bütün hu­suslarda yardımcı ve öğretici mevkiindedirler. Milletin hukukunu korumaz; hududu şer’iyyeyi tatbik etmez; yahut adil olmazlarsa vazifelerini suîstimal etmiş olurlar. Görevlerini yapmamış olurlar.

Bu Hadîs-i Şerif zâlim hükümdarlar ve idareci­ler için pek büyük bir tehdittir. Çünkü yaptıkları zulümlerin hesabı kıyamet gününde kendilerine sorulacaktır. S. Müslim C.2

 

GIYBET

Resûlullah (s.a.v.) hanesinde idi. Ashabı da mescitte toplanmıştı.

Ehl-i Suffe’den Zeyd b. Sâbit (r.a.) onlara Resûlullah’tan duyduklarını naklediyordu. Bu arada Resûlullah (s.a.v.)’a et geldi.

Oradakiler, Zeyd b. Sâbit (r.a.)’e şöyle dediler:

— Resûlullah’a git söyle: Ne zamandır hiç et yemedik. Ona bunu söylersen o etten bize de ve­rir.

Zeyd b. Sabit (r.a.) onların yanından kalkıp gi­dince aralarında şöyle demeye başladılar:

— Zeyd şimdi Resûlullah’ın yanına vardı. Onun yanında acaba bizi nasıl anlatacak. Bizim yanımızda konuştuğu gibi anlatacak mı?

Zeyd (r.a.) Resûlullah (s.a.v.)’ın yanına vardı; elçilik vazifesini yaptı.

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

— “Onlara git söyle: Şimdi et yediniz…”

Zeyd (r.a.) gelip söyledi; onlar da şöyle söyle­diler:

— Vallahi, biz ne zamandır hiç et yemedik.

Tekrar gelip durumu Resûlullah (s.a.v.)’a anla­tınca şöyle de buyurdu:

— “Az önce yediler.”

Zeyd (r.a.), yine döndü; onlann yanına geldi. Durumu anlattı. Bir şey anlamadılar. Hep birden kalkıp Resûlullah (s.a.v.)’ın yanına gittiler.

Resûlullah (s.a.v.) onlara şöyle buyurdu:

— “Az önce kardeşinizin etini yediniz. Etin izleri dişlerinizin arasındadır. Tükürün, et kanı­nı görürsünüz.”

Tükürdüler; kan çıktı. Tevbe ettiler. Yaptıkları­na pişman oldular. Zeyd (r.a.)’den özür dileyip helâllik aldılar.

Tenbihü’l Gâfilîn

 

KARABORSACILIK (İHTİKÂR)

Resûlullah (s.a.v.) bu konuda şöyle buyurmuş­tur:

“İhtikârı ancak günahkâr yapar.”

Diğer bir hadîs-i şerifte de:

( “Bir kimse, halkın yiyecek maddelerinde ihtikâr yolunu tutarsa, Allah’tan uzak kalır. Allah da ondan uzaktır.”

( İhtikâr yapan kimse, yiyecek maddesini kendi bölgesinde onu satmadan saklar. Bu du­rumda halkda o yiyecek maddesine muhtaçtır. İş­te, asıl yasaklanan ihtikâr budur.

Ancak bir başka memleketten getirdiği yiyecek maddesini satmayıp saklarsa bu ihtikâr olmaz. Eğer halkın, o şeye ihtiyacı varsa saklamadan he­men satması daha iyi olur.

Bir rivayete göre, ikinci şıkta anlatılan yiyecek maddesini satmayan günahkâr olur. Haliyle bu günah, kötü niyeti ve müslümanlara şefkat duy­maması sebebiyle olur.

Zâhit bir zât anlatıldı:

— Evinde bir miktar buğday vardı; o sırada da kıtlık hüküm sürüyordu.

Evindeki buğdayı hemen götürüp sattı. Sonra, kendi ihtiyacı için gidip başkasından buğday satın aldı.

Sordular:

— Niçin böyle yaptın. Evinde biraz buğday saklasaydın.

Şöyle dedi:

— Halkın kederine ortak olmak istiyorum. Allahu Teâlâ (c.c.) bizi ihsanı ile hayra muvaf­fak eylesin…

Tenbihü’l Gâfilîn

HARAMDAN SAKINMAK

Ebu Hüreyre (r.a.)’den mervidir ki:

— Nas üzerine bir zaman gelecektir ki, biı kimse helaldan mi haramdan mı kazandığına ehemmiyet vermeyerek alacaktır.” buyurulmuştur.

Bu hadîs-i şerif mûcizat-ı nebeviyyedendir. Zi­ra hadiste söylenenler aynen olmuştur.

— “Haram lokmadan beslenen, büyüyen vücûd-ı insana nâr-ı cahim daha evladır” buyurulmuştur. İki dirheme mallik olanın hesabı bir dir­heme malik olan kimsenin hesabından daha zor­dur.

Haram lokma yiyen kimsenin kırk gece na­mazı kabul olunmaz, kırk gün de duasına icabet olunmaz.

Bir zaman gelecek ki, insanlardan riba ye­meyen kalmayacak. Ribâ yemese bile onun tozu toprağı ona isabet edecek.

İmam-ı A’zam Ebû Hanife’nin bir kimsede ala­cağı vardı. Bir cenaze namazına vardı. O alacaklı olduğu borçlunun duvarı gölgesinde durmaktan sakındı. Eğer alacağım olan bu kimsenin evinin gölgesinde oturursam ribâdır. Ribâ ise haramdır, dedi.

Abdullah b. Mübarek, Bagdad şehrine geldi. Pek pahalı bir atı vardı. Bir yerde namaza durdu. Atını da salıverdi. Namazda iken at bir ekine gir­di. Haram olan ekini yediğinden o ata binmedi oraya koydu. Kendi yoluna devam etti gitti.

(R. M. Sâmi, Musahabe, 6/62)

 

ÖZÜR SAHİPLERİNE AİT MESELELER

Zaman zaman sidiği gelen, içi giden, devamlı yellenen, burnu kanayan, iyi olmayan, yarası devamlı kanayan kimseler her vakitte abdest alırlar. Bu abdestle bir vakit içinde özürden başka bir şeyle bozmadıkları müddetçe farz ve nafile namazlardan diledikleri gibi kılarlar.

Özürlü kimselerin abdestleri yalnız vaktin çıkmasıyla bozulur.

Sabahleyin abdest alan kimse, güneş doğduktan sonra o abdestle namaz kılamaz. Çünkü vakit çıkmıştır.

Güneş doğduktan sonra abdest alan kişi bu ab­destle öğle namazını kılar. Çünkü vakit çıkmamıştır.

Bir kimsenin özürlü olabilmesi için, özürü önce abdest alınıp namaz kılınacak kadar bir zaman ke­silmemek üzere tam bir namaz vakti sürmesi şarttır. Bir kimsenin özürlü olarak kalabilmesi için sonra her namaz vaktinde yakalanmış olduğu öz­ründe bir defa olsun bulunması lazımdır.

Özürden kurtulması için, özürü bir namaz vaktinde bir kere olsun bulunmazsa o kimse özürden kurtulmuştur. (Mülteka C.1, s. 87)

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır:

“Allah yolunda bir sabah yürüyüşü veya akşam yürüyüşü elbette dünyada ve dünya nimetlerinden daha hayırlıdır.”

(Zebdetül Buharî, s.492)

 

AZÂLARIMIZIN GÖREVİ

“Eğlenceye almakta oldukları şey, azâb on­ları çepçevre kuşatacaktır.”

Allah Teâlâ yarattığı insanın her azasını, ne için yaratmışsa o yolda isti’mal olunmasını irâde etmektedir. Kalbin mâ-hulikaleh’i yani ne için yaratıldığı sual edilirse, onun yaradı­lış sebebi ma’rifet ve tevhidle meşgul olmak, istihza ve benzeri mezmum fiilleri terk etmekti.

Kim, her bir azayı mâ-hulikaleh’ine isti’mal etmek hususunda ahd-i ilâhiye vefa göstermezse Cenâb-ı Hakk’ın gazabına maruz kalır.

Bazı vakitlerde, Ebû Cehil, Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin arkasından yürür, ağzını burnunu oynatarak istihza ederdi, Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bu hale muttali oldukda:

— Yapmakta olduğun gibi ol! buyurdular, me’lun kâfir ölünceye kadar aynı hal içinde kaldı.

Utbe bin Ebî Muayt -lâ’netullah- da Efendi­mizin yüzüne tükürük attı. Attığı tükürük
dönüp kendi yüzüne geldi, beras (Abrajlık yahud abraşlık denilen hastalık) illetine tutuldu.

Yunus ve Hud Sureleri Tefsiri, S.134

 

ZİNAYA YAKLAŞTIRACAK, SEBEBİYET VERECEK FİİL VE HAREKETLER

1- Mahremi olmayan kadın ve erkek arasında şehveti kamçılayarak zinaya yaklaştıran sebepler­den biri gözle nazar (bakmaktır). Kadın erkek ilgileri umumiyetle bakmakla başlar. Hadîs-i Şerifte de: “Gözlerin zinası harama nazardır buyrulmuştur.

2- Mahremi olmayan kadın ve erkeğin birbirine dokunması, temas etmesidir ki bu da el sıkmak, el öpmek, kucaklaşmak v.s. ile başlar.

Cinsî duyguları tahrik eden ve zinaya yaklaş­tıran sebeplerden biri de sestir (dinlemek). Şerifte de: “Kulağın zinası dinlenmesi haram olan sözleri dinlemektir” diye buyrulmuştur.

Cinsî duyguları tahrik eden şeylerden biri de ayak sesidir (yürümek). Kur’ân-ı Kerîm’de kadınların (gizleyecekleri zinetleri bilinsin diye ayaklarını vurmamaları) yani ayak seslerini cinsî cazibe­ye dâvet için kullanmamaları emrolunmaktadır.

Hadîs-i Şerifte de: “Ayak zinası gidilmesi haram olan yere adımlarını atmaktır” diye buyrulmuştur.

Cinsî duyguları tahrik eden şeylerden biri de nâmahrem kadınların sesini dinlemek veya kadınlı erkekli karışık meclisler akdetmek, yahut içki ve kumar gibi dinen haram olan hususlara vesile olan ve vaktimizi fazla alıp gerekli vazifelerimiz, yapmaya mâni olan kısacası bir kötülüğe ahlaksızlığa sebep teşkil eden şarkı, türkü ve çalgıları dinle­mektir.

İslamda Evlilik ve Mahremiyetler, s.108

 

RİBA (FAİZ)

Peygamber (s.a.v.)’den şöyle rivayet olundu ki O (s.a.v.):

“Kan satışını ve tecavüzle mal elde etmeyi ya­sakladı ve faiz yiyene, yedirene, faiz sözleşmesi­ni yazana, sözleşmeye şahitlik yapanlara, ciltleri­ne dövme yapanlara ve yaptıranlara, tasvir ya­panlara lanet etti.”

Ve yine buyurmuştur:

“Faiz, yetmiş şu kadar çeşittir. En aşağı dere­cesi kişinin validesiyle zina etmesi gibidir.”

“Ey mü’minler! Haram olan şeylerden sakına­rak Allah (c.c.)’a ibadetle nefsinizi azab-ı ilahîden koruyun. Eğer Allah (c.c.)’a ve Resulü (s.a.v.)’ne îmân ettiyseniz halk üzerinde ribadan geri kalan kısmını bırakın. Eğer böyle yapmazsa­nız Allah (c.c.) ve Resulü (s.a.v.)’den bir harbi bekleyiniz. Bilin ki, isyanınızdan dolayı sizin üzerinize gadab-ı ilahi nazil olacaktır. Malınız­dan ziyadesini alamayınca bir kimseye zulmet­mezsiniz ve re’s-i malınızı tamamen aldığınız için de zulme uğramış olmazsınız.”

(Hz. R. M. Sâmi (k.s.), Musâhabe: 6, Sh: 56)

***

ALLAH’I ZİKR EDENLE ETMEYENİN HALİ:

Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdular ki “Rabb’ını zikr edenle, zikr etmeyenin misali, diri ile ölüye benzer!”

“İçerisinde Allah zikr edilen evle, içinde Al­lah zikr edilmeyen evin misali, ölü ile diri gibi­dir!” (M. A. Köksal, İ. T., C.11, S. 356)

 

TESETTÜR

Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyur­muştur: “Ey Peygamber! sen zevcelerine ve kerimelerine vesâır mü’minlerin zevcelerine de­ki: Onlar bürgülerini üzerlerine bürüsünler, zirâ: onların bürgülerini üzerlerine bürünmeleri onla­rın bilinip de eza olunmamalarına ziyâde yakın­dır. Halbuki Allah Teâlâ onlardan evvelce vâki olan kusurlarını af edici ve hallerine münasip mesâlihi temşiyetle merhamet buyurucudur.”

(Ahzâb, Sh.: 59)

Şu halde tesettürün farzındaki hikmet: Fitne kapısını kapamak, nesebi zayi etmekten muhafaza etmek, zevceyi zevcine rabt ile başkasının taarruundan kurtarmak, aile teşkilâtına intizam vermek, evlâdın terbiyesine ve dünyanın imârına erkek dı­şarıdan kadın içeriden çalışmaktır.

Hakk Teâlâ Hazretleri bu âyet-i celîle ile afîye olan kadınların setr sebebiyle insanların kötü za­manından ve taarruzlarından muhafaza olmakla kalplerinin rahat olacağını buyurmuştur.

Hakk Teâlâ Hazretleri’nin tesettür emri bütün insanların kalplerinin rahatı ve aile arasında imti­zacın esasını ve biçâre çocukların terbiyesini temin etmiştir. Ayrıca insanların bir diğerine husumet­ten alıkoymakla alemin intizam üzere olmasını sağlamış bir kanûn-i dâimdir.

(Hz. R. M. Sâmi (k.s.), Musâhabe, C.4, Sh.: 61)

***

“Allah size âyetleri açıkça bildirdi. Allah bi­lendir, Hakîm’dir.”  (Nûr Sûresi: 18)

 

SELMÂN-I FÂRİSİ (R.A.)’İN KELÂM-I ŞERİFLERİNDEN

“— Teaccüb olunur. Dünyâ emelinde olana ki, mevt ona tâlibdir. Ve ol gafile ki, mağfûlün anh gâfil değildir, ve ol dâhike ki Rabbi’nin kendisin­den hoşnud olub olmadığına agâh değildir.”

Selrnân-ı Fârisi (r.a.)’ye misafir gelip de it’am edecek bir şey bulunmadığında, sahrada gezen ge­yikleri ve kuşları çağırıp kerâıneten minallah ye­mek yaparlar ve taaccüben bu hâli suâl edenlere:

“— Hiç bir kul Hakk Teâlâ’ya itaat etsin de Hakk Celle ve Âlâ ona matlûbunda muhalefet et­sin. Bu olur mu?” diye cevap verir imiş. Hadîs-i Şerif:

Cenâb-ı Allah dünyâya “Bana hizmet edenlere hizmet et.! Sana hizmet edenleri de hizmetinde kullan.” diye ferman buyurur.

“Cum’a günü guslederek camiye gidip kelâm et­meyerek cum’a namazını kılanlara keffâret-i zünûb olacağı” hakkındaki Hadîs-i Şerîfi de Selmân (r.a.) rivayet etmiştir. Keza Merâk-ul Felâh’daki:

“Ey Selmân! Herhangi bir yiyeceğe veya içeceğe (suya) kanı olmayan (tahta kurusu gibi) bir hay­van düşüp de, içinde ölecek olursa onun yenmesi, içilmesi, (su idiyse) abdest alınması helâldir.” hadîsini Selmân (r.a.) rivayet etmiştir.

(Hz. R. M. Sâmi (k.s.), Ashab-ı Kiram (r.a.), S.: 114)

 

BİLE BİLE HAKKI BATILLA ÖRTMEYİNİZ!

“Hakk’ı bâtıla karıştırmayın ve hakkı bildiği­niz halde saklamayın!” (Bakara Sûresi: 42)

Yahudiler hasedlerinden nâşi hakkı tebdil ile bâtılı terviç ederek halkın zihinlerini iğfale çalış­tıklarından Cenâb-ı Hakk bu âyeti ile onları telbîsden nehyetmiştir. Her ne kadar bu âyet-i celîle yahûdiler hakkında nazil olmuşsa da hükmü umûmî olduğundan her mü’min de hakkı bâtıla karıştırmaktan nehyolunmuştur.

“Helâk-i azîm o kimseler içindir ki, onlar kitabın tahrif ve tağyir olunan âyetlerini kendi elleriyle yazarlar ve azıcık bir para almak için yazdıklarına “işte bu bizim yazdığımız taraf-ı ilâhîden nazil olan âyetlerdir” derler. Onların el­leriyle yazdıkları şeyler sebebiyle helâk-i ebedî onlar içindir ve kesbettikleri cinayetten ebedi azab onlara mahsus hazırlanmıştır…” (Bakara Sûresi: 79)

“O kimseler ki, onlar Allah’ın kitabından inzal ettiği ahkâmı saklarlar ve sakladıkları ahkâm mukabilinde az para alır ve onunla intifa’ eder­ler. İşte şu ahkâmı saklayan kimseler ancak ka­rınlarında ateş yerler ve kıyamet gününde Allah Teâlâ onlara nazar-ı inayetle söz söylemez ve on­ları tezkiye etmez. Onlar için azâb-ı elîm vardır.” (Bakara Sûresi: 174)

(Hz. R. M. Sâmi (k.s.), Musâhabe, C.2, S. 83)

***

“Bu dünyâ hayatı sâdece bir eğlence ve oyun­dan ibarettir. Asıl hayat âhiret yurdundaki ha­yattır.” (Rûm Sûresi: 64)

 

 

EMÂRET VE HÂKİMLİK TALEBİ MEKRUHTUR

Ulemâ dediler ki: Evkaf mütevelliliği istemek mekruhtur. Emaret ve hâkimlik talebi de mek­ruhtur.

Rivayete göre bir kavim geldiler ve Nebî (s.a.v.)’den valilik istediler. Resûlullah (s.a.v.) bu­yurdular ki: “Bizden valilik vazifesi arzu edeni elbette o vazifede kullanmayız. İstediği vazifeyi ona vermeyiz.”

Valilik yükü ağır bir vazifedir. O vazifenin hu­kukuna riayet etmeye bir insan muktedir olamaz. Fakat hakimlik ve emaret vazifesine ve emsali bir vazifeye ta’yin olunduğunda kabul etmek lâzım olur. Zira farz-ı kifâyedendir. İhmali caiz olmaz.

Yûsuf (a.s.) da bulunduğu vakitte talep ettiği (Yûsuf: Beni memleket hâzinelerine me’mûr et; çünkü ben onları iyice korumaya muktedir ve (bü­tün tasarruf şekillerine) vâkıfım dedi. Yûsuf: 55) Vazifeyi ikâme ve ifâya muktedir ve ehil, hem de hal de bunu icap ettiriyordu.

(Hz. R. M. Sâmî (k.s.), Hz. Yûsuf (a.s.), S. 75-76)

***

“Âdem oğlunun iki vadi altunu olsa üçüncü­sünü de ister. Onun karnını ancak toprak doldu­rur. Allah, tevbe edenlerin tevbesini kabul eder.” (Hadis-i Şerif)

 

NİKÂHLARI HARAM OLAN KADINLAR ONBİR KISIMDIR

1- Yakınlık cihetiyle haram olanlar yedi kısımdır.

Analar

Kızlar

Kız kardeşler

Halalar

Teyzeler

Erkek kardeşlerin kızları

2- Sıhriyyet cihetiyle haram olanlar.

Karısının anası

Karısının kızı

Babasının karısı

Oğlunun karısı

Rez’a (süt emme) cihetiyle haram olanlar.

İki kız kardeşi gerek nikâh, gerekse cinsî yakınlıkla bir arada bulundurmak haramdır.

5- Müsahare cihetiyle haram olanlar, karısının kızı ko­casına haramdır. Kocasının oğlu ve babası da kadına ha­ramdır.

Mülk ile nikâhın bir arada toplanması haramdır. Efendinin cariyesini hani efendinin kölesini nikâhla al­ması gibi.

Kâfir olan bir kadınla, bir mecusiyi yahut putperestibir arada bulundurmak haramdır. Zaten mecusi ve put­perest olan kadınların nikâhları haramdır.

Hürre üzerine cariyeyi almak haramdır. Boşanmış hürre zevcesinin henüz iddeti bitmemişken, cariyenin nikâhı caiz değildir.

Şer-î şerifin takdir ettiği adetten ziyadesini almak haramdır. Mesela kölenin iki kadından fazla, hür olan kimsenin dört kadından fazla kadını nikâh altında bu­lundurması haramdır.

Başkasının nikâhlısı olan ve iddet bekleyen kadı­nın nikâhı haramdır.

Nesebî belli hâmile olan bir kadınla doğurmadıkça evlenmek caiz değildir.

 

RESİM VE HEYKEL

Hadis-i sahîhde Hareti Âîşe (r.a.) der ki:

— Ben bir yastık satın almıştım. Üzerinde hay­van ve kuş resimleri vardı. Resûlullah (s.a.v.) odamın kapısından içeri bakınca bunları gördü, odama girmekten tevakkuf buyurdular. Mü­barek vech-i saadetinden anladım ki mutlaka bir şeyi kerih gördü. Kabahat ettiğimi anladım. Yâ Resûllallah! Ne günah işledimse tevbe eyledim. Acaba ne kusur eyledim, dedim. Sonra Resûlullah (s.a.v.): “Bu yastıklar nedir?” buyur­du. Ben de: “Yâ Rasûllah! Mahza Efendimizin üzerine oturup dayanması için satın aldım” de­dim. Sonra Resûlullah (s.a.v.):

“Muhakkak bu resimlerin, suretlerin ashabı muazzeb olacaklardır. Hem de onlara tasvir etti­ğiniz hayvana can verin denir. Bir de suretler ve resimler olan haneye rahmet melâikesi girmez­ler,” buyurdu. (Buhâri)

“Eğer alçı veya bakırdan veyahut herhangi bir madenden müstakil olarak heykel yapılmış ise bu­nun caiz olmayacağı daha sarihtir. Mahlukata ha­yat vermek ve yaratmak ve şeklen suret vermek. Hâkk Teâlâ Hazretlerinin (Hâkk, Muhyî, Musavvir) ism-i celiline ve sıfât-ı uluhiyyete tealluk etti­ğinden dinimizin ahkamı bu fiil ve hareketi nehiy buyurmuştur.”

(Ramazanoğlu M. Sâmi (k.s.), Musahabe: 4)

 

ŞÜPHELİLERDEN KAÇMAK

Numan b. Beşir (r.a.)’den rivayet edilmiştir. De­miştir ki Resûlullah (s.a.v.):

“Şüphesiz helâl de haram da bellidir. Fakat iki­sinin arasında insanlardan bir çoğunun bilmeyece­ği şüpheliler de vardır. Kim o şüphelilerden sakı­nırsa, dininin şerefini kurtarmış olur. Kim de o şüphelilere düşerse haramın içine düşmüş olur. O kimse tıpkı hayvanlarını korunun etrafında otla­tan çoban gibidir ki, o çok sürmeden hayvanlarını o çayırın içinde otlatmış olabilir. Haberiniz olsun ki, her hükümdarın bir korusu vardır. Allah’ın ko­rusu da haram kıldığı şeylerdir. Gözünüzü açın, cesedin içinde öyle bir et parçası vardır ki, o iyi olduğu zaman bütün cesed iyi olur. Bozulduğu zaman bütün cesed bozulur. Gözünüzü açın ki o (et parçası) kalptir.” buyururken işittim.

(Buharî-Müslim-Ahmed b. Hanbel)

***

“Allah öyle bir varlıktır ki göklerde ve yerde nevarsa hepsi onundur. Şiddetli azaptan dolayı vay kafirlerin haline! Dünya hayatını âhirete tercih edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve onun eğri­liğini isteyenler var ya, işte onlar ancak bir sapık­lık içindedirler.”

(İbrahim S. 2-3)

 

İLMİHAL

Altın ile, gümüş ile vesair mücevherat ile kadın­ların bezenmeleri caizdir. Erkekler ise ziynet mak­sadıyla olmaksızın gümüşten halkalı mühür kulla­nabilirler. Ve ziynet için de olsa gümüşü kemer, altın yaldızlı, işlemeli kılıç kuşanabilirler. Fakat al­tından, demirden, tunçtan, şişeden, taştan halkalı mühür kullanamazlar. Bu haramdır. Mühürde iti­bar kaşa değil, halkayadır. Kaşı taştan, akikten vesaireden olabilir. Şu kadar var ki bir hacet görül­medikçe mühür kullanılmaması efdaldir.

(Ö. N. Bilmen, Büyük İslâm İlmihali)

ŞEFKAT

Allah’ın Resulü (s.a.v.) buyurdular.

“— Yetimin işlerini üzerine alan kimse ile ben, Cennette bu iki parmak gibiyiz.” Efendimiz (s.a.v.) bu sözleri söylerken; orta parmağıyla şehadet parmağına işaret etmiştir.

 

NUŞİREVÂN-I ÂDİL’İN ÖĞÜTLERİNDEN

Herkes ile küstahlık eyleme,

Borçlu adamları yâr tutma,

İyi dostlardan göz ve gönlü döndürme,

Lâf vurucu kimse ile ihtilâf etme,

Hiç kimse ile alay etme.

ATASÖZÜ

“Keskin bıçak olmak için, çok çekiç yemek ge­rek.”

 

İSTİĞFÂR

BESMELE-İ ŞERÎF

Cenâb-ı Hakk, her hayırlı işe “Besmele” ile başlanmasını emir buyurmuşlardır. Bu husus, müteaddid Âyet-i Celîleler’le beyân olunmuştur.

Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz: “Herhangi bir hayırlı işe eğer “Besmele” ile başlanmazsa; o iş ebter olur.” Yani “sonu hayır ile tamamlanmaz ve bereketli olmaz.” diye buyurmuşlardır. (Câmiu’s-Sağîr)

Rûhu’l- Beyân tefsîrinde naklolunur ki: “Fir’avn, henüz ulûhiyyet davasında bulunmazdan önce sarayının kapısına “Bismikellâhümme” yazdırmıştı. Musa (A.S.)’a iman etmediği için Musa (A.S.), Cenâb-ı Hakk’a: “Yâ Rabbi, ben onu davet ediyorum; ama onda bir hayır görmüyorum.” diye iltica’ ettiğinde Cenâb-ı Hakk: “Herhalde sen onun helâk edilmesini istiyorsun ve sen sadece onun küfrünü görüyorsun, ben ise onun kapısına yazdırdığı yazılı olanı da görüyorum.” buyurdular.

Kim, Besmele-i Şerîfe’yi, süveydâ-yı kalbine (kalbinin ortasındaki siyah noktaya) bir ömür boyu dilinden düşürmemek üzere nakşederse; rahmete layık olur. Cenâb-ı Hakk Firavn’a, Fir’avn olduğu halde, sarayının kapısına bir “Bismikellâhümme” yazdırdığı için bu kadar mühlet veriyor; onu kalbine yazan bir mü’min ne kadar âtıfet-i İlâhiyyeye (Allâh’ın sevgi ve şefkatine) mazhar olacağı apaçıktır. Duâsına da muhakkak sûrette icâbet olunur.

Kulun duâsına icâbet olunması için ilk şart, helâl lokma ile ıslâh-ı bâtın eylemek (kalbini günâhlardan temizlemek); son şart ise, ihlâs ve huzûr-u kalbdir. Ya’ni Cenâb-ı Hakk’a lâyıkiyle yönelmektir. Eğer ağza konulan lokma, helâl değilse; o kimsenin ihlâslı ve huzurlu olması, mâsivâyı (Allâh’tan başka her şeyle ilgiyi) terk edip Hakk’a yönelmesi müşküldür. Evvelâ bunlara dikkat etmesi lazımdır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.) Musâhabe 2, S.9)

 

BIYIKLARI KIRPMAK SAKALI BIRAKMAK

KASIĞI VE KOLTUKALTLARINI TIRAŞ ETMEK

Nebî-yi Ekrem (S.A.V.) Efendimiz ve diğer Peygamberlerin (A.S.) hasletleri on’dur. Bunların beşi başta; beşi de vücûddadır.

Başta olanlar: Ağza su vermek, burna su çekmek, misvâk kullanmak, bıyığı kırkmak (kırpmak), sakalını olduğu gibi bırakıp çoğaltmaktır.

Vücûdda olanlar: Kasığını tıraş etmek, koltuk altını tıraş etmek, tırnakları kesmek, sünnet olmak ve su ile istincâ etmektir.

 

BIYIKLARI KIRKMANIN ESÂSI:

Abdullâh İbn-i Ömer (R.A.)’nın rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’e göre Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdular:

“Bıyığınızı makas ile kırkınız (kırpınız) ve sakalını kendi hâline bırakınız.”

Bıyığı ustura ile tıraş etmek mekrûh’tur; zîrâ Abdullâh İbn-i Ömer (R.A.)’nın rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te “Bıyığını tıraş eden bizden değildir.” buyurulmuştur. Tabîî şer’î özürlü olmak istisnâîdir. Bıyığı kazımakta ukûbet (cezâ) ve yüzün güzelliğini gidermek vardır. Kılların diplerinin kalmasında ise güzellik vardır. Kılların diplerinin kalması, yüze süstür. Ashâb-ı Kirâm (R.A.E.) Hazerâtı, bildirildiğine göre, bıyıklarını kırkarlardı.

SAKALI KENDİ HÂLİNE BIRAKMAK

 

Sakalı kendi hâline bırakmak, onu çoğaltmaktan ibârettir. Rivâyete göre, “Ebû Hüreyre (R.A.), sakalını eliyle tutar, bir tutamdan fazlasını keserdi.” Hz. Ömerü’l-Fârûk (R.A.)’de “Sakalın bir tutamdan fazlasını alınız.” buyurdular.          (Hz. Gavs-ı A’zam Seyyid Abdülkadir Geylânî (K.S.),

Günyetü’t-Tâlibîn, S. 23-24)

 

KASIĞI VE KOLTUKALTLARINI TIRAŞ ETMEK

Kasığı ve koltukaltlarını tıraş etmek ve tırnak kesmek hakkında Enes bin Mâlik (R.A.) rivâyet etti ki: “Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, bize bıyık kırkmağı, tırnak kesmeği, koltukaltı kıllarını yolmağı ve kasığı tıraş için kırk gün ta’yîn buyurdular. Bunların yapılması kırk günü geçmez.”

Hanbelî Mezhebi âlimlerinden bazıları: “Bu kırk günlük müddet, misâfir içindir; mukîm için bunlar yirmi günden çok tutmak iyi değildir.” dediler. Koltukaltının ve kasığının tıraşında, kılları hamamotu sürerek veyâ tıraş ederek temizlemek arasında muhayyer olmak vardır. İmâm-ı Ahmed Hanbel Hazretleri, hamamotu kullanarak kıllardan temizlenirlerdi.

Habîb Ebû Sâbit (R.A.)’in rivâyetine göre: “Hz. Ebû Bekirü’s-Sıddîk Hazretleri, Nebî (S.A.V.)’i tıraş etti. Nebî-yi Ekrem (S.A.V.) de kasıklarını ve koltukaltlarını kendileri hamamotu ile temizlediler.” Enes (R.A.)’in rivâyetinde ise: “Nebi-yi Ekrem (S.A.V.) koltukaltlarını ve kasıklarını temizlemekte asla hamamotu kullanmadı, uzayınca kılları usturayla tıraş ederlerdi.”

(Hz.Gavs-ı A’zam Seyyid Abdülkadir Geylânî (K.S.) Günyetü’t-Tâlibîn, S. 23)

  • ••

İki ölçü sönmüş kireç ve bir ölçü sıçanotu ile karıştırılmış kükürt alınıp su ile karıştırılır, olgunlaşıncaya ve iyice mâvileşinceye kadar güneşte veyâ hamamda bekletilir. Koltukaltı veya kasık temizlikleri yapılırken kılların daha iyi ve daha kolay ve zarârsız bir şekilde temizlenmesi için adı geçen yerlere sürülür ve bu temizlikte yardımcı bir madde olarak kullanılır.Sürüldükten sonra etkisini göstereceği bir süre kadar beklenir. Su dokundurulmaz,sonra (etkisini gösterdikten sonra) temizlik yapılır. Sonra yıkanır, yakıcı etkisinin giderilmesi için de yerine kına sürülür. Abdullâh İbn-i Ömer(R.A.) da demiştir ki: “Nebî Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz, her ay hamamotu kullanarak kasık temizliği yaparlardı ve her on beş günde de bir tırnaklarını keserlerdi.” (Câmiü’s-Sagîr, Fethü’l-Kadir, Kenzü’l-Ummâl)

Çamur, sirke ve gülsuyu hamamotunun kokusunu giderir.

Hz. Ömer İbnü’l-Hattâb (R.A.)’ın hamamotu kullanmayarak bıçakla kasık tıraşı yaptığı rivâyet edilmektedir. (Kenzü’l-Ummâl)

(Ali Rızâ Karabulut, Tıbb-ı Nebevî (S.A.V.) Ansiklopedisi C. 1, S. 312)

 

EHEMM OLAN, GÜNÂHI TERK ETMEKTİR

Mâlik bin Dinâr (R.A.) hakkında şu menâkıb rivâyet edilir: “Mâlik bin Dinâr (R.A.), bir gün Utbe Gülâm (R.A.)’nın yanına varır. Utbe (R.A.) üzerine eski bir gömlek giymiş ve ayakta tefekkür hâlindedir. Şiddetli soğuğa rağmen ter dökmektedir. Mâlik (R.A.) der ki:

“Seni burada ayakta durduran nedir?” Utbe (R.A.) cevâben der ki:

“-Üstâdım,ben burada Allâh-ü Teâlâ’ya isyân etmiştim.” Ya’ni Utbe Gulâm (R.A.), orada geçmişte işlediği bir günahı düşünüyor ve bu sebebden de Allâh’tan utanıp ter döküyordu.”

İbrâhîm bin Edhem (R.A.)’in şöyle dediği rivâyet olunur:

“Allâh’a itâat edildiği hâlde cehenneme girmek, Allâh’a isyân edilerek cennete girmekten benim için daha ehvendir.” Bunun ma’nâsı şudur: Kul, Allâh’a isyân ettiği hâlde cennete girerse, işlediği günahtan dolayı utanır; Allâh’a itâat ettiği hâlde cehenneme girerse utanılacak bir şey olmaz, nasıl olsa oradan çıkarılacaktır.

Bazı büyük zâtlar şöyle dediler:

“Bütün sofîler, tâat işlemeğe bakarlar; ancak ehemm olan günahı terk etmektir.”

Şamlı Mekhûl (K.S.) şöyle der:

“Bir kimsenin, yatağına yattığında o gün yaptıklarını düşünmesi, hayır işlemişse Allâh’a hamdetmesi, günâh işlemişse Allâh’tan mağfiret taleb etmesi gerekir. İşte böyle yapmayan kimse, hesâbsız mal harcayan kimseye benzer ki bir gün iflâs eder; fakât bundan haberi olmaz.”

Rivâyete göre, Allâh-ü Teâlâ, bazı İlâhî kitâblar’da şöyle buyurmuştur:

“Kulum! Ben hâkimiyyeti son bulmayan Sultânım! Sana emrettiğim şeyler için bana itâat et; yasak ettiğim şeylerden de kaç ki seni ölümsüz bir hayâta kavuşturayım. Kulum, Ben bir şeye “Ol!” deyince o şey olur. Bana itâat et ki sen de bir şeye “ol!” diyesin ve o şey oluversin.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S.420)

 

KURBÂN’IN MÂHİYYETİ VE CİNSİ

Kurbân, Allâh Teâlâ Celle Celâlühü’ne takarrüb için kurbân niyetiyle kesilen husûsî hayvandır. Kurbân Bayramı’nda kurbân niyetiyle kurbân kesmek; hür, mukîm, müslim, zengin olan kimse için bir vecîbedir.

Zenginden maksat, hâcet-i asliyesinden başka malı olsun olmasın en az iki yüz dirhem gümüş mikdârı bir mala mâlik olan, yani: “sadaka-i fıtır” ile mükellef bulunan kimsedir. Eyyâm-ı nahr’da kurbân kesmeğe kâdir olan kimse kurbân kesmeyip de bilâhare fakîr düşse bu bâbtaki vücûb, uhdesinden sâkıt olmaz. Kurbân kesmekle mükellefiyet için İmâm-ı A’zam ile Ebû Yûsuf’a göre âkil ve bülûğ şart değildir. Zengin olan çocuğun veyâ mecnûnun malından velîsinin kurbân kesmesi lâzımdır. Fakat İmâm Muhammed’e göre âkil ve bülûğ şarttır. (İmâm Mâlik ile İmâm Şâfîî’ye göre kurbân, vâcib değil sünnet-i müekkededir.) Kurbân kesmekle kesilen hayvanların mikdârı pek artmış olmaz. Kasaplar için kesilen hayvan sayısı azalır. O günlerde yine mu’tad vechile kesilmiş olur.

Kendi zevkleri uğrunda her gün binlerce hayvanât kesilmesini çok görmeyenlerin, senede bir def’a Allâh Celle Celâlühü rızâsı için bir kısım hayvanların fukarâ menfaatine olarak kurbân nâmiyle kesilmesini çok görmeleri doğrusu büyük bir düşüncesizliktir. Kurbanlar; yalnız koyun ve keçi ile deve, sığır hayvanlarından kesilebilir. Koyun cinsinin erkeğini kurban etmek efdaldir. Keçinin, devenin veya sığırın erkeği ile dişisi etçe veya kıymetçe müsâvî olsalar dişisinin kurban edilmesi efdaldir. Koyun ile keçi ya birer yaşını bitirmiş bulunmalı  veya koyunlar yedi sekiz aylık olduğu halde birer yaşındaymış gibi gösterişli olmalıdır. Deve en az beş yaşını, sığır da iki yaşını bitirmiş bulunmalıdır. Tavuk, horoz, kaz gibi ehlî hayvanlar, kurban olamaz. Bunları kurban niyetiyle kesmek tahrimen mekruhtur. Etleri yenilen vahşi hayvanlar da kurban olamaz. Bir koyun veya keçi, yalnız bir kişi namına kurban olabilir. Bir deve veya bir sığır ise birden yedi kişi namına kadar kurban olabilir.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli, S. 410)

 

 

 

 

SAÇI SİYÂHA BOYAMAK, MEKRÛHTUR

Saçı siyâh boya ile boyamak, mekruhtur. Zîrâ Hasen (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’den rivâyetle, buyurdular ki: “Beyaz saçlarını, siyâha boyayarak,saçların rengini değiştiren kavmin yüzleri, kıyâmette siyâh olur.” İbn-i Abbâs (R.A.)’dan rivâyet edilen bir Hadîs-i Şerîf’te: “Onlar, cennetin kokusunu koklayamazlar.” diye buyuruldu.

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in “Saçınızı siyâha boyayın; zîrâ bu hâl, hanım ile ülfeti, ünsiyeti ve düşmânı aldatmağı artırır.” buyruklarından murâd, cenklere katılan mücâhidlerdir. Hadîs-i Şerîf’teki hanım kelimesinin söylenmesi esâs maksad değil, maksada tâbiîdir.

 

BAŞIN BİR KISMINI TIRAŞ EDİP BİR KISMINI

BIRAKMAK MEKRÛHTUR

Başın bir kısmını tıraş edip bir kısmını bırakmak, mekrûhtur. Çünkü Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, bunu yasaklamışlardır. Kafayı ve enseyi dibinden kazıyarak tıraş etmek, mecûsîlerin âdetidir. Kafayı ve enseyi dibinden kazıtmak da mekrûhtur. Ancak kan aldırmak gibi zarûrî hâller müstesnâdır. Ebû Abdullâh Ahmed (R.H.) kan aldırmak için kafasını dibinden tıraş etmişlerdir.

Saçları uzatmak ve büyümüş saçı sağa sola ayırmak sünnettir. Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz, saçlarını büyütüp ayırırlar ve bunu, Ashâbı (R.A.)’e de yaptırırlardı. Bunun böyle olduğunu yirmiden fazla Sahâbe-i Kirâm (R.A.) rivâyet ettiler ki Ebû Ubeyde, Ammâr, İbn-i Mes’ûd (R.A.) Hazerâtı da bunların arasındadırlar.

Erkeklerin, şiîler gibi alın ile kulak arasında kâkül bırakmaları ve saçlarını sarkıtmaları mekrûhtur. Bu durum kadınlara mekrûh değildir. Ebû Bekr-i Celâd (R.A.), bu hâli, Hz. Alî (K.V.)’ın, kerîh gördüklerini bildirdi. Velîd İbn-i Müslim’den şöyle rivâyet edildi: “Benim eriştiğim insanlarda (selef’te) böyle saç sarkıtması yoktu.”

(Hz. Gavs-ı A’zam Seyyid Abdülkadir Geylânî (K.S.A.),

Günyetü’t-Tâlibîn, S. 25-26)

 

CIMBIZLA YÜZDEN KIL KOPARMAK MEKRÛHTUR

Cımbız ile yüzden kıl koparmak, erkekler için de kadınlar için de mekrûhtur. Ebû Ubeyde (R.A.)’in rivâyetine göre, Resûlullâh (S.A.V.): “Yüzlerinden cımbızla kıl yolan kadınları la’netlemiştir.” Bu yüzden, kadınların yüz ve alınlarına cam ve usturayla süs vermeleri ve çıkan kılları koparmaları mekrûhtur. Bazıları, kadının böyle yapmasını kocası istiyorsa, yüzünü, alnını böyle süslemezse kocası ondan uzaklaşacak veyâ nefret edecek,onu boşayıp başkasıyla evlenecekse ve kendisi için iyi olmayacaksa gibi durumların zuhûrunda, kadınların böyle yapmaları süslenmeleri câiz olur, demişlerdir. Bunun sebebi şudur: Kadının çeşitli elbiselerle süslenmesi, her türlü kokuları sürünmesi ve bunları sâdece kocası için yaparak onu kendisine cezbetmesi ve kocasıyla oynaşması ve sohbet etmesi muhabbetin devâmına vesîledir ve böyle yapmak câizdir. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in la’netleri, Allâhü a’lem, yüzlerindeki kılları yolan süslenen ve kokulanan kadınların bunu, başka erkekleri cezbetmek ve zinâ’ etmek için yapmış olmalarından dolayıdır.

 

 

SEFER VE HAZERDE LÂZIM OLAN YEDİ ŞEY

Allah’tan korkan ve O’na tevekkül eden kimse sefer ve hazerde şu yedi şeyi yanında bulundurur:

Temizlik malzemesi, Sürmedân, Tarak, Misvâk, Makas, Güzelkokulu yağ şişesi, Haşerâtı öldürmek ve elini her şeye sürmemek için husûsî bir tahta parçası, Hz. Âişe Sıddîka (R.A.) Vâlidemiz, Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in güzel kokulu yağ şişesini yanlarından hiç eksik etmediklerini rivâyet etmişlerdir.

(Hz. Gavs-ı A’zam SeyyidAbdülkadir Geylânî (K.S.A.),

Günyetü’t-Tâ’libîn, S. 25-27)

 

ISRÂRLA İŞLENEN GÜNÂH, KÜÇÜK KALMAZ: İSTİĞFÂRLA DA BÜYÜK GÜNÂH KALMAZ

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.) der ki:

“Günahın, günahkâr yanında büyük oluşu, günahkârın, onu büyük görüp ondan korkmasıdır. Böyle olunca da o günah, Allâh katında en küçük günâh olur. Ama günahkârın gözünde küçük duran bir günah, Allâh katında günahların en büyüğüdür. Hâsılı, o günahkâr kimse, bu günâhı küçük saydığı için, işlemeğe devâm eder. Bu mevzûuda Ashâb-ı Kirâm (R.A.)’den bazıları şöyle der:

“Isrârla yapılan günah, küçük kalmaz; istiğfârla da büyük günâh kalmaz.”

Bu mevzûuda Avâm bin Haşveb (K.S.) şöyle demiştir:

“Günâhtan sonra yapılan dört şey vardır ki kötülük bakımından günahdan daha çirkindir. Bunlar da şunlardır: 1) Günâhı küçümsemek, 2) Yaptığı günâhla övünmek, 3) Yaptığı günaha sevinip bunu herkese anlatmak, 4) Günâhta ısrar etmek.

Bazı büyük zâtlar şöyle demişlerdir:

“Günahlardan sakın; günahlardan herbiri, bir kötülüktür. Onun kötülüğü, bir mancınığa konulup itâat duvarına atılır ve o da duvarı yıkar. Yıkılan duvardan nefsânî rüzgâr girer ki buda, maarifet kandilini söndürür.”

Bazı hakîm zâtlara şöyle soruldu ki:

“-Nedir bu hâlimiz? İlmi dinliyoruz da ondan niçin fâidelenemiyoruz?” cevâben denildi ki:

“-Şu beş kötü hâlden dolayı böyle oluyorsunuz: 1) Allâh’ın, size ihsân eylediği ni’metlere şükretmiyorsunuz, 2) Günâh işlediğinizde istiğfâr etmiyorsunuz, 3) Bildiğiniz ilminizle amel etmiyorsunuz, 4) İyilerle arkadaşlık ediyorsunuz; ama onlara tâbi olmuyorsunuz, 5) Ölülerinizi gömüyorsunuz da onlardan ibret almıyorsunuz.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 421-423)

 

 

 

 

 

BEYÂZ SAÇLARI YOLMAK, MEKRÛHTUR

Baş ve sakaldaki beyâz saçları yolmak mekrûhtur. Zîrâ Ömer bin Şuayb (R.A.) rivâyetle buyurdu ki: “Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, baş ve sakaldaki beyâz kılları yolmağı yasakladılar ve: “Ağaran saç ve sakallar, İslâm’ın nûrudur.” buyurdular.

Bir başka rivâyette Aleyhisselâti ve’s-Selâm Efendimiz: “Baş ve sakaldaki beyâzları yolmayınız; Müslümân bir kimsenin, Müslümân olarak saçının sakalının ağarması, kıyâmet gününde o Müslümân için nûrdur.” buyurdular.

Bir başka Hadîs-i Şerîf’te de : “Allâh-ü Teâlâ, o kimse için sevâb yazar, günahlarını afveder.” buyuruldu.

Bazı tefsîrlerde Allâh-ü Teâlâ’nın “Size korkutucu geldi.” Âyeti Celîlesi’ndeki “korkutucu” kelimesini “saç ve sakaldaki ağarma ve yaşlılıkla” tefsîr edilmiş, saç ve sakaldaki aklık ve yaşlılığın, sâhibini ölümle korkutucu ve uykudan uyandırıcı bir hâl olduğu beyân edilmiştir. O halde, insanı ölümle korkutan, ölümü hatırlatan, lezzet ve şehvetlerden el çektiren, âhiret için hazırlığa ve ebedî olan öbür dünya için çalışıp orayı ma’mûr etmeğe teşvîk, eden ölüm korkutucusunu, orada yolup atmak nasıl câiz olur?

Doğrusu, ağarmış saç ve sakalları yolmağa cesâret etmek, Allâh-ü Teâlâ’nın işini çirkinleştirmek, kazâsına râzı olmayıp dâimî genç kalmağı arzu etmek, İslâm nûruna, İbrâhîm (A.S.)’ın bulundukları hâle bürünmekten kaçınarak Allâh-ü Teâlâ’nın takdîrine karşı çıkmaktır.

Çünkü Müslümânlar içinde, saç ve sakalında en önce beyâzlık olan Hz. İbrâhîm (A.S.)’dır.

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz: “Allâh-ü Teâlâ, ihtiyâr (saçı sakalı ağarmış) kimseye, kıyâmet günü azâb etmekten hayâ eder. Onu ümîdsiz bırakmaz, azâba müstehakk olmuşken, ona azâb etmekten terk eder” diye buyurdular.                 (Hz. Gavs-ı A’zam Seyyid Abdülkadir Geylânî (K.S.A.),

Günyetü’t-Tâlibîn, S. 24-27)

 

FARZLARI, SÜNNETLERİ TERK EDENLERİN VE HARÂM MAL KAZANANLARIN HÂLİNİ BEYÂN

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.) diyor ki: “Babam Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’den şu Hadîs-i Şerîf’in rivâyet edildiğini nakletti: “Gökten her gün beş yere beş melek iner. Bunlardan birincisi Mekke’ye iner ve şöyle seslenir: “-Dikkat ediniz! Allâh’ın farzlarını terk edenler, Allâh’ın rahmetinden çıkmış olurlar.”

Medîne’ye inen melek şöyle seslenir: “-Dikkat ediniz! Resûlullâh (S.A.V.)’in sünnetlerini terk edenler, Resûlullâh (S.A.V.)’in şefâatlerinden çıkmış olurlar.”

Beyt-i Makdis’e inen melek şöyle seslenir: “-Harâm mal kazanan kimsenin, Allâh diğer iyiliklerini de kabul etmez.”

Müslümânların kabirlerine inen melek şöyle seslenir: “-Ey kabirdekiler! Neye imreniyorsunuz ve neye pişmânlık duyuyorsunuz? Kabirdekilerden şu cevabı alır: “-Ömrümüzü boşa geçirdiğimize pişmânız. Kur’ân öğrenip onunla amel edenlere imreniyoruz. Sonra onların ilim müzâkerelerine, Peygamber (S.A.V.)’e salâvât okumalarına, günahlarına istiğfâr etmelerine de imreniyoruz. Artık bizim, bunların hiçbirini yapmağa gücümüz yok.”

Müslümân çarşılarına inen melek ise şöyle seslenir: “-Ey insanlar! Hele durun, durun! Allâh’ın kuvveti de cezâları da vardır… Bir kimse O’nun kuvvetinden ve cezâsından korkarsa günahlarına tevbe edip yarasını tedâvî etsin! Sizi iyiliğe özendirmek istedik, gelmediniz! Sizi korkutmak istedik korkmadınız! Eğer aranızda Allâh’tan korkan kimseler, süt emen çocuklar, yayılan hayvânlar, rükû’ eden yaşlılar olmasaydı size tam bir azâb gelirdi!

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 423-424)

 

HAMAMLARDA İLLÂ TESETTÜRE RİÂYET VE KADINLARIN, HAMAMA GİRMELERİNİN MEN’ EDİLMESİNİN SEBEBİ VE DELÎLİ

İbn-i Abbâs (R.A.) şöyle demiştir: “Nebî (S.A.V.): Evlerin en kötüsü hamamdır;zîrâ orada sesler yükselir ve avret yerleri açılır.” buyurduklarında Ashâb-ı Kirâm (R.A.): “-Hamamda hasta tedâvî edilir, ve kirli vücûdlar temizlenir.” dediler. Bunun üzerine Nebî (S.A.V.): “Her kim, hamama girecek olursa, tesettüre riâyet ederek girsin.” buyurdular.

Tok karına hamama girmek, sağlığa zararlıdır. Hamam, şişmân kimseleri zayıflatmak için gâyet iyidir.

Humus veyâ Şam halkından bir kadın topluluğu Hz. Âişe Sıddîka (R.A.) Vâlidemiz’i ziyârete gelmişler. Hz. Âişe Vâlidemiz (R.A.), onlara:

“-Siz kadınlar, hamamlara gidermişsiniz, öyle mi? Ben, Nebî (S.A.V.)’den işittim, şöyle buyurdular: “Hiçbir kadın, elbisesini, kocasının evinden başka bir yerde çıkaramaz; eğer çıkaracak olursa, Allâh ile kendi arasındaki perdeyi yırtmış olur.”

Abdullâh İbn-i Ömer (R.A.)’nın âzâdlısı İmâm-ı Nâfî (R.A.)’a, kadınların hamama girmesi mevzû u sorulduğunda cevâben dediler ki:

“-Biz bunu, harâm olarak görmüyoruz; fakat kendi kadınlarımızı da hamama göndermek istemiyoruz.

Râvî Abdullâh bin Süleyman (R.H.) sonra bunu Bükeyr (R.A.)’e sordum. O’da dedi ki: “-Biz de bunu, harâm olarak görmüyoruz; fakat kadınların iffet ve nâmûslarını korumaları (kocasının evinden başka bir yerde soyunmamaları) kendileri için daha iyidir.”

(Ali Rızâ Karabulut, Tıbb-ı Nebevî (S.A.V.) Ansiklopedisi, C. 1, S. 312)

 

EÛZÜ’NÜN HÜKMÜ VE FAZÎLETİ, İSTİÂZE

İstiâze, yâhûd teavvüz’deki hikmet, izin istemektir. Bu, bir kapıyı çalmağa benzer. Nitekim bir sultânın kapısına varan, ondan izin almaksızın giremez.

Aynı şekilde Kur’ân okumak isteyen kimse, Ma’bûd’u huzurûnda münâcaata girmek istemektedir. Bu durumda o, lisânını temizlemeğe muhtâcdır. Lisân, lüzûmsuz söz ve bühtân gibi şeylerle günâhkâr hâle gelir. Bu ise teavvüz yâhûd istiâze ile temizlenir;

Ma’rifet ehilleri, demişlerdir ki: Bu kelime Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmak isteyenlerin vesîle kılacağı, kalbi ma’rifetullâh ile dolu olanların tutunacağı, mücrimlerin ıtâbı, helâk olacakların geri çevrilmesidir. Hakk aşıkları, bu kelime ile gönül ferahlığına ererler. Kur’ân okumağa başlarken bu kelimeyi söylemek Rabb’ül-Âlemîn’in Nahl Sûresi, 48’deki “Kur’ân okuyacağın zaman, kovulmuş şeytândan Allâh’a sığın.” emr-i Celîl’ine imtisâldir.

Müslümanlar, Kur’ân okuyacakları zaman istiâze ile başlarlar. Hadîs-i Şerîf’te de: “Cibrîl, bana Kalem ve Lehv-i Mahfûz’dan böylece okuttu.” buyurulmuştur.

Eûzu, fiilinden ihbârdır. Allâh’ın fazlından isteme ma’nâsı takdir olunur. “Yâ Rabbi, sana sığınırım.” demektir. Kul ile Allâh arasında bir ahid vardır ve Cenâb-ı Hakk: “Benim ahdimi îfâ edin ki ben de sizin ahdinizi îfâ edeyim.” (Bakara Sûresi: 40) buyurur. Kul, eûzü demekle “Bütün noksanlığımla birlikte, kulluk sözümü yerine getirip, sana sığındım ve senden afvımı istiyorum. Sen de Rubûbiyyet sözünü îfâ ile beni koru.” demiş olur. İstiâze kelimeleri: 1. Sıfatiyye, 2. Ef’âliyye,     3. Zâtiyye olmak üzere üç kısımdır:

  1. Senin gadâbından rızâna sığınırım,
  2. Senin azâb ve îkâbından afvına sığınırım,
  3. Sen’den sana sığınırım, demektir.

Mü’min istiâze ederken bu üç şeklini ve bunlara bağlı, diğer nev’îlerini de bilerek istiâze etmelidir. Eğer bunu anlar da düşünürse, Selef-i Sâlihîn gibi: “Bütün korkulardan ve âfâtlardan, Kâdir olan Allâh’a sığınırım.” der.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Fâtiha Sûresi Tefsîri, S.9-17)

 

İLLÂ HELÂL KAZANÇ KAZANMAK VE

HARÂMDAN SAKINMAK

Süfyân-ı Sevrî (R.A.) şöyle demiştir: “Zengîn komşulardan, çarşı kurrâlarından, zâlim âmirlerden sakının.”

İbn-i Abbâs (R.A.) şöyle demişlerdir: “Helâl kazanmak, dağı dağa kavuşturmaktan daha zordur.”

Yûnus bin Ubeyd (R.A.) şöyle demiştir: “Bugün, Helâlinden sadaka verebilecek bir paradan, İslâm olarak kendisiyle anlaşılabilecek bir dîn kardeşinden, sünneti güzelce tatbîk edip yaşayan kimselerden ve bir de (dünya için) az yığınak yapan kimselerden eser kalmadı! Eğer helâlinden bir dirhem bulabilseydik bunun vasıtasiyle hastalarımız şifâya kavuşurlardı.”

Hz. Muâz bin Cebel (R.A.) şöyle demişlerdir: “Kullardan her biri, Cenâb-ı Allâh’a arz olunur ve şu dört şeyden sorguya çekilmeden de, hiçbir yere adım atamaz: 1) Bedenini nerede yıprattığı, 2) Ömrünü nerede tükettiği, 3) İlmi ile nasıl ameller işlediği, 4) Malını nereden kazanıp nerede harcadığı.”

Bazı büyük zâtlar, şöyle demişlerdir: “Mü’min, dünyâdan aldığını korku ile alır; onu şükrederek elinde tutar; Allâh için de ihlâsla dağıtır. Münâfık ise, dünyâdan aldığını hırsla alır; gösteriş için harcar.”

Yahyâ bin Muaz Râzî (K.S.) derler ki: “Kulluk, Allâh’ın hazinelerinde saklı durur. Tâatin anahtarı duâdır. O anahtarın dişleri ise helâl lokmadır.”

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet olundu: “Ey insanlar! Sizden herbiriniz rızkını tamamlamadan ölmeyecektir. Rızkınızın geç kalacağını sanmayınz. Allâh’a karşı takvâ sâhibi olunuz. Rızık te’mînini helâl yoldan yapınız. Sizin için helâl olanı alınız. Allâh’ın harâm ettiğini de bırakınız.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 530-531)

 

HER KÜÇÜK GÜNÂH, BÜYÜK GÜNÂH İÇİN BİR ADIMDIR

Hz. Âişe Sıddîka (R.A.) Vâlidemiz’den.” Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurdukları rivâyet olundu:

“Bâhusûs küçük günâhlardan sakın; çünkü onlar için Allâh’tan hakk taleb eden vardır.”

Denildi ki “Küçük günâh işleyen, çok küçük odun parçaları toplayana benzer ki onların bir araya gelmesiyle büyük ateş yanar.”

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.) rivâyetine göre, Abdullâh bin Umeyr (R.A.) şöyle rivâyet etti:

“Âdem (A.S.), Allâh-ü Teâlâ’ya hâlini şöyle arz etti:   “-Yâ Rabbi! Sen bana iblîsi musallat ettin, onun bana tasallutundan ancak Seninle ma’nî olabiliyorum.” Buna karşılık Allâh-ü Teâlâ buyurdu ki:

“-Senin soyundan gelecek her çocuğa bir koruyucu melek vereceğim, o melek, onu iblîsin kötü telkînlerinden koruyacak; hatta kötü arkadaşlardan da koruyacak.” Âdem (A.S.) tekrâr şu talebde bulundu.

“-Yâ Rabbi, artır!” Allâh-ü Teâlâ şöyle buyurdu:

“-Bir iyiliğe on misli ecir verip artırırım. Kötülüğe ise bire bir yazarım; hatta yok ederim.” Âdem (A.S.) tekrâr şu talebde bulundu:

“-Yâ Rabbi, daha da artır!” Allâh-ü Teâlâ şöyle buyurdu:

“-Rûh cesedde bulunduğu müddetçe tevbe makbûldür.” Âdem (A.S.) tekrâr artırılmasını dileyince Allâh-ü Teâlâ şöyle buyurdu:

“-Ey nefislerini boşuna harcayan kullarım, Allâh’ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyiniz. Allâh, bütün günâhları bağışlar; çünkü O, günâhları bağışlayandır, merhamet sâhibidir.” (Zümer S: 53)

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gafilîn, S. 424-103)

 

“CAN BOĞAZA GELMEDEN KULUNA TEVBE KAPISINI KAPATMAYACAĞINI” ALLÂH’Ü TEÂLÂ VA’D EDİYOR

 

Hüseyin Mervezî (R.H.) yoluyla bize ulaşan ve Abdullâh bin Süfyân (R.A.)’ın “Bu haberi, Muhammed bin Abdurrahmân Selemî (R.A.) bana yazdı.” diye anlattığı haber şöyledir:

“-Ben Medîne’de Resûlullâh (S.A.V.)’in Ashâbı (R.A.)’den bir cemâatle kaldım. Bir gün tevbe bahsi açılınca içlerinden biri şöyle dedi:

Resûlullâh (S.A.V.)’den şunu duydum: “Bir kimse, ölümünden yarım gün evvel tevbe ederse, Allâh onun tevbesini kabul buyurur.” dedim ki:

“-Sen bunu, Resûlullâh (S.A.V.)’den dinledin mi?”

“-Evet, dinledim,” dedi. Bir başkası da şöyle rivâyet etti:

Ben de Resûlullâh (S.A.V.)’den şöyle dinledim: “Bir kimse, ölümünden bir saat önce tevbe ederse, Allâh, onun tevbesini kabul buyurur.” Bir başkası da Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti: “Bir kimse, can boğaza gelmeden tevbe ederse, Allâh onun tevbesini kabul buyurur.”

Hasanü’l-Basrî (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti:

“İblîs, Allâh-ü Teâlâ’nın rahmetinden kovulduğunda, Allâh’a: “İzzetin hakkı için âdemoğlunun rûhu cesedinden ayrılıncaya kadar yanından ayrılmayacağım.” diye yemîn etti. Buna karşılık Allâh-ü Teâlâ buyurdu ki: “İzzetim hakkı için canı boğazına gelinceye kadar, kuluma tevbe kapısını kapatmayacağım.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gafilîn, S. 104-107)

 

ALLÂH-Ü TEÂLÂ, HARÂM YİYEN BİR CESEDE, CENNETİ HARÂM KILMIŞTIR

 

Zeyd bin Erkam (R.A.) şöyle rivâyet eder: “Ebû Bekür’s-Sıddîk (R.A.)’ın bir kölesi vardı ki her akşam Ebû Bekirü’s-Sıddîk (R.A.)’e yemeğini getirir. Hz. Ebû Bekirü’s-Sıddîk (R.A.)’de onu, nereden aldığını, nasıl kazandığını, ona sorar, iyice tahkîk etmeden,getirilen yemeği yemezlerdi. Bir akşam kölenin getirdiği yemeği tahkîk etmeden,bir lokma alıp yediler. Bunun üzerine köle dedi ki: “-Her akşam getirdiğim yemeği, bana iyice sorar öyle yerdiniz, şimdi ise niçin sormadınız?” Hz.Ebû Bekür’s-Sıddîk (R.A.) bunun üzerine buyurdular ki: “-Yazık sana! Açlık beni öyle etti. Yazık sana! Haydi anlat bunu, bana nereden getirdin?” Köle anlattı:        “-Câhiliyyet devrinde bazı kimselere efsûn yapmıştım. Onlar da bana bir şey vermeği va’d etmişlerdi. Onları bugün düğün yaparlarken gördüm ve onlara va’dlerini hatırlattım. Bunun üzerine bu yemeği bana verdiler.”

Hz. Ebû Bekirü’s-Sıddîk (R.A.), bunu duyar duymaz, yuttuğu lokmayı çıkarmak için, kendilerini çok zorladılarsa da olmadı, mübârek yüzlerinin rengi değişti. Yanındakiler dediler ki: “-Bir tas su içseniz?”

Bunun üzerine Hz. Ebû Bekirü’s-Sıddîk (R.A.) bir tas su içerek ve kendilerini çok zorlayarak, yuttukları o bir lokmayı çıkardılar. Yanındakiler dediler ki: “-Bu kadar sıkıntı, bu bir lokma için mi?” Buyurdular ki: “-Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını işittim: Allâh-ü Teâlâ, harâm yoldan gıdalanan, harâm yiyen bir cesede cenneti harâm kılmıştır.”

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurdukları rivâyet olunmuştur: “Bir kimse, harâm yoldan kazandığı para ile sadaka verir, akrabâ ziyareti yapar veyâ Allâh yolunda harcarsa, bunların hepsi toplanıp kendisiyle birlikte cehenneme atılır.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 531-532)

 

GÜNÂH İŞLER İŞLEMEZ HEMEN TEVBE

ETMEK GEREKİYOR

Muhammed bin Mutrif (R.H.) yoluyla gelen bir Hadîs-i Kudsî’de Allâh-ü Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Bu âdemoğlunun hâli nedir? günâh işler, Ben’den bağış talebinde bulunur; onu bağışlarım. Durmaz, döner yine günâh işler. Yine Ben’den bağış talebinde bulunur; onu tekrâr bağışlarım. Onun bu hâli nedir? O ne ümîdsizliğe düşer, ne de Ben bağışlamaktan bıkarım. Meleklerim, sizi şâhid tutuyorum ki Ben, o kulumu bağışladım.”

Saîd bin Müseyyeb (R.A.), şu Âyet-i Kerîme’yi okudu: “O, Evvâbîn’i (kötülükten yüz çevirip Kendi’ne dönenleri) çok çok bağışlayandır.” (İsrâ S:25) ve tefsîrini şöyle yaptı:

Evvâbîn: günâh işleyip peşinden tevbe edendir. Günâh işleyip yine tevbe edendir. günâh işleyip tekrâr tevbe edendir.

A’meş (R.A.) yoluyla gelen bir Hadîs-i Şerîf’te şöyle buyuruluyor:

“Sizden önce gelen ümmetlerden birinden günâhkâr bir kimse yürüyordu. Hâlini düşündü. Boşa geçirdiği günlerini hatırladı ve üç def’a:

“Allâh’ım, beni bağışla, merhametine sığınırım!” dedi. Eceli geldi ve o hâl üzere öldü. Allâh-ü Teâlâ da onu bağışladı.”

Tâbiîn (R.A.)’den bazı zâtlar şöyle dediler:

“Günâhkâr günâh işler; fakat devâmlı istiğfâr eder, nâdim olur. Bu vesîleyle de cennete girince şeytân şöyle hayıflanır:

“Vah bana, keşke ona günâh işletmeseydim!”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 105-112)

 

GÜNÂHLARDA BİLE BİLE ISRÂR ETMEMEK VE ABDEST ALIP İKİ REK’AT NAMAZ KILIP ALLÂH’TAN AVF TALEB ETMEK,

Seyyidinâ Hz. Alî (K.V.) Efendimiz şöyle demişlerdir:

“Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’e bir şey sorduğumda Allâh-ü Teâlâ, dilediği kadar bana ondan fâide ihsân eylerdi. Bir başkası, bana (S.A.V.) Efendimiz’den Hadîs-i Şerîf naklettiğinde, ona yemîn verirdim ve yemîn ettikten sonra naklinin doğruluğuna inanırdım:

“Bir kimse, işlediği bir günâhtan sonra güzelce abdest alır; iki rek’at namaz kılar sonra Allâh’tan afv talebinde bulunursa, Allâh-ü Teâlâ, onu bağışlar.” diye buyurduktan sonra Seyyidinâ Hz. Alî (K.V.) şu Âyet-i Celîleleri okudular:

“Kim, bir kötülük yapar yâhûd nefsine zulmeder de sonra Allâh’tan mağfiret dilerse, Allâh’ı çok bağışlayıcı ve esirgeyici bulacaktır.” (Nisâ: 110)

“O kimseler ki kötülük işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman Allâh’ı anarlar, günâhlarına bağış talebinde bulunurlar. Allâh’tan başka günâhları bağışlayan kim vardır? Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde bile bile ısrâr etmezler.

İşte onların mükâfâtları, Rabbleri’nden mağfirettir, altlarından ırmaklar akan cennettir, orada ebedî kalacaklardır. Böyle sâlih ameller işleyenlerin mükâfâtı ne kadar güzeldir.” (Âl-i İmrân: 135-136)

Ebû Bekir Vasitî (K.S.)’den şöyle rivâyet edildi:

“Ölçülü hareket üç şey müstesnâ, her şeyde güzeldir: 1) Namazı vaktinde kılmak, 2) Ölünün defnini geciktirmemek, 3) İşlenen günâhtan sonra hemen tevbe etmek.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 106-112)

 

HELÂL KAZANÇ

Ebû Hüreyre (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti:

“Bir kimse, dilenmekten kurtulmak, ehl ü iyâlinin geçimi için çalışmak, komşu ve akrabâsına iyilik etmek için helâl mal te’mîni için çalışsa, kıyâmette onun yüzü, ayın on dördündeki gibi nûrlu olarak kabrinden kalkıp mahşer yerine gelir. Bir kimse de, dünyada helâl malı, iftihâr etmek, gösteriş ve kibirlenmek için kazanırsa, kıyâmet günü, Allâh-ü Teâlâ, ondan râzı olmadığı halde Allâh’ın huzûruna getirilir.” ve Hadîs-i Şerîf’te buyuruldu ki: “Âkıbet on şeydedir: Dokuzu helâl kazançta, biri de ibâdettedir.”

Câbir İbn-i Abdullâh (R.A.)’ın rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te: “Bir kimse, bir husûsta kendi üzerinde dilenme yolunu açarsa, Allâh-ü Teâlâ, onun üzerine fakîrlik ve zarûret kapısı açar, onun ihtiyâç ve zarûreti artar. Bir kimse de dilenmekten sakınsa, Allâh-ü Teâlâ o kuluna iffet ihsân eder. Bir kimse, kendini zengin ve ihtiyâçsız gösterirse, Allâh-ü Teâlâ o kimseyi zengîn eder ve ona ihtiyâç yüzü göstermez. Sizden birinizin, bir ip alıp şu vâdîden odun toplayıp sonra onu çarşıya getirip onu bir müdd (batman nev’inden bir ölçek) hurmaya satması, sizin için başkasından bir şey dilenmekten hayırlıdır. İstediğini halk ister versin, isterse vermemiş olsun.” diye buyuruldu.

Diğer bir rivâyette buyuruldu ki:“Bir kimse kendi üzerine dilencilikten bir kapı açsa, Allâh-ü Teâlâ onun üzerine fakîrlikten yetmiş kapı açar.” Yine buyuruldu ki:

“Allâh-ü Teâlâ, evlâd ve ıyâl sahibi olan ve san’at ehli (zanâat) olan her mü’mini sever. Dünyâ ve âhiret amelinde bulunmayıp, sıhhatli olduğu hâlde tembel tembel oturan ve boşa vakit geçiren kimseyi sevmez.”

(Hz. Gavs-ı A’zâm Seyyid Abdülkadir Geylânî (K.S.A.),

Günyetü’t-Tâlibîn; S. 47-49)

 

TEVBEDE DÂİM OLMAK VE NASÛH TEVBESİ İLE TEVBE YAPMAK

Hasanü’l-Basrî (R.A.)’e soruldu ki:

“-Tevbe işi, ne zamana kadar sürer?” Hazret cevâben buyurdular ki:

“-Ne zamana kadar süreceğini bilmem, ancak mü’min kulun huylarından birisi de tevbe etmektir.”

Bazı hakîm zâtlar demişlerdir ki:

“İrfân sâhibinin altı (6) husûsiyeti vardır: 1) Allâh’ı zikrettiğinde iftihâr eder, 2) Nefsini andığında onu hakîr görür, 3) Allâh’ın Âyetlerine baktığında ibret alır, 4) Bir şehvete, bir musîbete dalacağında kendini, bundan çekip alır, 5) Allâh’ın afvını tefekkür eder sevinir, 6) Günâhlarını hatırlayınca da istiğfâr eder.”

Tahrîm Sûresi, Âyet: 8’de Allâh-ü Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Ey îmân edenler, nasûh tevbesiyle Allâh’a tevbe ediniz!” Bu Âyet-i Celîle’yi İbn-i Abbâs (R.A.)’nın, şöyle tefsîr buyurdukları rivâyet olunur:

“Nasûh tevbesi, kalbden pişmânlık duymak, dil ile Allâh’tan bağışlanmağı istemek, yine kalbden aynı hatâya düşmemeği taleb etmektir.” Çünkü, bu husûsta Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz, şöyle buyurdular:

“Dil ile tevbe edip günâha devâm eden, Rabbiyle alay etmiş sayılır.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 108-111)

 

ÂYET-İ KERÎME

“Ey benim Rabbim! Sen beni ve benim anamı ve babamı ve cümle  erkek ve kadın mü’minleri yarlığa ve zâlimlere de ancak helâki ziyâde et.” (Nûh Sûresi: 28)

 

TEVBEYİ, GÜNÂHI BİR DAHA İŞLEMEMEĞE NİYYET EDEREK YAPMAK

Rabiâtü’l-Adeviyye (R.A.)’nın şöyle dediği rivâyet olunur: “İstiğfârımız da ayrı bir istiğfâra muhtâcdır: Bir kimse, diliyle istiğfâr eder de içinde aynı günahı işlemek niyyetini taşırsa, o kimsenin tevbesi, yalancı kulların tevbesinden olur; bu da tevbe sayılmaz; o günahı bir daha işlememeğe niyyet ederek pişmânlıkla istiğfâr etmesi lâzımdır. O kimse eğer böyle yaparsa, onun günahı, büyük günâh olsa bile, Allâh-ü Teâlâ onu bağışlar: Çünkü Allâh-ü Teâlâ, kullarına çok merhametlidir, çok şefkatlidir, kullarının günahından geçer.”

İbn-i Abbâs (R.A.) şöyle demiştir:

“Mü’min kul, günahından tevbe edince tevbesi kabûl olur. Hafaza meleklerine, o mü’min kula yazdıkları günahlar unutturulur. Hatâ işleyen uzuvlara hatâları unutturulur. O mü’minin hatâları yerdeki ve gökteki makamına da unutturulur. Böylece kıyâmet gününe gelir ki aleyhine şâhidlik eden olmaz.”

Hz. Alî (K.V.), Resûlullâh (S.A.V.)’den şöyle rivâyet etti: “Arş yaratılmadan dört bin sene önce çevresine şu yazıldı: Ben tevbe edip sâlih ameli işleyeni, sonra hidâyete ereni çok çok bağışlarım.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 111-114)

AYET-İ KERÎME

“Herhalde sana bey’at edenler muhakkak Allâh’a bey’at ederler. Allâh’ın eli, onların ellerinin üstündedir. Binaenaleyh her kim cayarsa sırf kendi aleyhine cayar. Her kim Allâh’a ahid verdiği şeyi îfâ ederse o da ona yarın bir ecr-i azîm verecektir.”

(Sûre-i Fetih: 10)

 

BÜYÜ YAPILMASI HARÂMDIR

Kur’ân’ı Kerîm’i veyâ herhangi bir dîn kitâbını bilerek temiz olmayan bir yere atmak, Kur’ân’ı Kerîm’i ve Ayetleri’ni ve kelimelerini sihir (büyü) gibi bir maksadla temiz olmayan şeylerle yazmak ve yine bu maksadla hürmete aykırı sözler söylemek küfrü gerektirir. Bu sözlerden son derece kaçınmalıdır.

Sihir (büyü), bedenlere, rûhlara ve gönüllere te’sîr eder, insânı hasta bırakan, öldüren, karı koca arasını açan birtakım dökümlerden, yazı duâ ve efsûnlardan ibarettir ki kesinlikle harâmdır. Böyle bir şey, fâsık kimselerin ellerinden çıkabilir. Bazı müctehîdlere göre, sihri öğrenip başkalarına öğreten kimseler, dînden çıkmış olurlar. Öldürülmeleri gerekir.

“Büyücüler ve şeytânlar her istediklerini yaparlar.” diye bir inanca sâhib olmak da küfrü gerektirir.

Sihir yapanların tevbeleri, bazı müctehîdlere göre kabûl olunur. Bazılarına göre olmaz. Muhakkak dünyada cezâ görmeleri lazımdır. Çünkü bu bir zındıklıktır.

Kehânette bulunmak (gaypdan haber vermek), yıldızlardan birtakım hükümler çıkarmak, “Remil” atmak da harâmdır.

İslâm Dîni bu gibi işleri kesinlikle yasaklamıştır. Bunlarla zaman öldürmek, aydın ve düşünen insânlara asla yakışmaz.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli, S. 412)

AYET-İ KERÎME

“Ya Rabbi, sen bana bir mülk (ve saltanat) ve sözlerin tevilinden bir ilim verdin. Ey gökleri ve yeri yaratan dünyada da ahirettede benim yârim sensin, benim canımı müslüman olarak al, beni sâlihlere kat.”

(Sûre-i Yûsuf: 101)

 

TEVBENİN ŞARTLARI, YOLLARI VE ALÂMETLERİ (1)

Şöyle bir hikâye anlatılır:

“Benî İsrâîl’den bir melik vardı. Bir gün kendisine âbidlerden birisini anlattılar. Melik o âbidi da’vet edip saltanat kapısına, sohbetine aldı. Bir ara o âbid zât, dedi ki:

-Ey melik, benim için bir güzele ne dersin? Benim, câriyelerinizden biriyle bir gün oynaştığımı görseniz, bana ne yaparsınız? Melik, o âbide çok kızdı ve dedi ki:

-Ey fâcir, bana böyle bir şey yapmağa nasıl cesâret ediyorsun? Bunun üzerine o âbid zât, dedi ki:

-Benim Kerem Sâhibi bir Rabbim var ki benim günde yetmiş günâh işlediğimi görse de beni afveder, kapısından kovmaz, rızkımı da kesmez. Şuna bakınız ki Kerem Sâhibi Rabbim’in kapısını bırakıp henüz işlemediğim bir hatâdan bana gazâblanan birinin kapısına gelmişim! Ya bu melik, beni bir de gerçekten, suç işlerken görse ne yapardı! O âbid zât, bundan sonra oradan çıkıp gitti.

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.) der ki:

“Günâhlar iki türlüdür:

1) Allâh ile kul arasındaki günahlar,

2) Kulların kendi aralarındaki günahlar.

Allâh ile kul arasındaki günahlara tevbenin yolu şudur:

Dille istiğfâr, kalbden pişmânlık duymak, aynı hatâya bir daha düşmemeğe niyyet etmektir.

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 111-112)

ÂYET-İ KERÎME

“Allâh bir adamın göğsünde iki kalb yaratmamıştır.”

(Sûre-i Ahzâb: 4)

 

 

 

 

TEVBENİN ŞARTLARI, YOLLARI VE ALÂMETLERİ (2)

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.) bu husûsta sözlerine şöyle devâm eder:

Mü’min bir kul, böyle tevbe ettikten sonra, bulunduğu mekândan daha kalkmadan, Allâh onu bağışlar. Fakat o mü’min kul, farzlardan birini terketmiş olmamalıdır, eğer böyle olursa, tevbenin fâidesî olmaz. Önce o terk edilen farz ibâdetlerin kazâsı gerekir, arkasından tevbe ve istiğfâr gelir.

Kulların kendi aralarındaki günahların tevbesi için de, hakkı geçen o kulun gönlünü almadıkça ve onun afvına nâil olmadıkça tevbenin, tevbe edene hiçbir fâidesi olmaz.”

Hakîm zâtlardan biri şöyle dedi:

“İnsanın tevbe ettiği şu dört şeyle bilinir: 1) Dilini boş ve yalan sözden, gıybetten almasıyla, 2) Hiç kimseye karşı kıskançlık ve düşmanlık beslememesiyle, 3) Kötü arkadaşlardan ayrılmasıyla, 4) Ölüme hazır olmasıyla. Geçmişte işlediği günahlara pişmânlık duyup onlara nâdim olmalı ve Allâh-ü Teâlâ’nın taatinde çaba harcamalıdır.

Ebû Hüreyre (R.A.)’in rivâyetine nazaran Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz buyurdular ki:

“Bir kul, günâh işledikten sonra: “-Yâ Rabbi, ben bir günâh işledim, beni bağışla!” diye yalvarırsa, Allâh da şöyle buyurur: “-Kulum bir günâh işledi. Günahını bağışlayan bir Rabbinin olduğunu da bildi, O’na tutundu. O kulumu bağışladım.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 112-119)

 

İÇİNDE ŞÜBHE VE HAKSIZLIK

BULUNMAYAN KAZANCI TE’MÎNE ÇALIŞMAK

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.) diyor ki: “Bir kimse, kazancının helâl olmasını dilerse, şu beş şeye dikkat etmelidir:

1) Kazanmak endişesiyle, Allâh’ın farz kıldığı ibâdetlerin hiçbirini terk etmemeli ve onları noksan yapmamalıdır.

2) Kazanç için Allâh’ın mahlûkâtından hiçbirine eziyet etmemelidir.

3) Mal toplamak için değil; çoluk çocuğunun iffetini korumak için çalışmalıdır.

4) Çalışma husûsunda, kendini haddinden fazla yormamalıdır.

5) Rızkını dâimâ Allâh’tan bilmeli; çalışmağı, rızık için tek sebeb saymamalı ve “Rızkımı, çalıştım da kazandım.” dememelidir.

İmrân bin Hüseyn (R.A.) şöyle demiştir: “Allâh-ü Teâlâ, bir kimsenin fâiz, rüşvet, hakksızlık, aldatma ve hırsızlık yolundan elde edilen para ile umre, cihâd, sadaka, köle âzâdı ve nafaka şeklinde yaptığı ibâdetleri kabul buyurmaz. Sonra şöyle devâm etmiştir: Çünkü (yukarda sayılan bu) beş hakksız kazanç yolu, bunlarla yapılan ibâdetleri yok eder.”

İbn-i Mes’ûd (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etmiştir: “Bir kul, harâm yolla çalışarak mal te’mîn etse bundan sadaka verse, zekât verse; bu kendisi için bereketli olmaz ve o kimse bu sadakadan zekâttan ecir almaz. Ve o harâm maldan geriye ne bırakırsa, kendisi için, bu mal cehennem ateşini artırmış olur. Allâh-ü Teâlâ, sâdece kötülükle kötülüğü yok etmez; ancak iyilikle, kötülüğü imhâ eder.” Ve yine Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’e kazancın en temizi sorulunca, buyurdular ki: “İnsanın el emeğidir, içinde şübhe ve hakksızlık bulunmayan alışverişle te’mîn edilen maldır.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 532-538)

 

TEVBE HAKÎKÎ OLUNCA MAKBÛL OLUR

HAKÎKÎ TEVBENİN ALÂMETLERİ

Hakîm zâtlardan biri, “Tevbe edenin tevbesinin kabûl olduğuna dâir bir alâmeti var mıdır?” suâline, cevâben demiştir ki:

“Evet, dört işâret vardır: 1) Kötü arkadaşlardan ayrılmak; iyi kimselere katılmak, 2) Bütün günahlardan kesilmek; bütün tâatlere dönmek, 3) Dünyâ sevgisini kalbinden çıkarmak, âhiret hüznünü kalbinde duymak, 4) Allâh’ın tekeffül ettiği rızk işiyle (rızk endişesiyle kalbi meşgûl etmemek; Allâh’ın emrettiği işlerle meşgûl olmak.”

Bir kimsede bu dört alâmet bulunursa o kimse Allâh-ü Teâlâ’nın: “Allâh tevbe edenleri, temiz olanları sever.” (Bakara: 222) Âyeti’yle övdüğü kimselerden olur. Ve böyle kimselere karşı şu dört şeyi yapmak insanlara vâcib olur:

1- İnsanların o kimseyi sevmesi; çünkü Allâh’ü Teâlâ o kimseyi sevmiştir, 2- O kimsenin bu iyi hâlde sâbit kalması için Allâh’ü Teâlâ’ya duâ edilmesi, 3- O kimseyle oturanların, konuşanların ona işlerinde yardımcı olmaları, 4- Geçmişte işlediği hatâlardan dolayı, o kimseyi, hiç kimsenin ayıplamamasıdır.

Ayrıca Allâh’ü Teâlâ, tevbesi makbûl olan kimseye dört ikrâmda bulunur:

1) Allâh-ü Teâlâ, onu günahlarından temizler ve hiç günâh işlememiş gibi yapar, 2) Allâh-ü Teâlâ onu sever, 3) Allâh-ü Teâlâ, şeytânı ona musallat etmez, 4) Allâh-ü Teâlâ, onu ölümden önce korkularından emîn kılar. Çünkü bu ma’nâda Allâh-ü Teâlâ, Fussilet: 30’da şöyle buyurmaktadır.

“Onlara melekler gelir: Korkmayınız, üzülmeyiniz; va’d olunduğunuz Cennetle sevininiz, derler.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 112-113)

 

TİCÂRETİN KAZANCIN MUTLÂKA HELÂL OLMASI

Çarşıdan bir şey alacağın zaman, mal sâhibi: “Tadına bak, helâl olsun!” dese dahî, ondan bir şey alıp yeme; çünkü öyle demesi, satış içindir. Henüz aramızda bir anlaşma olmadığından bu tadına bakmak için yenilen şey, şübheli bir yemek olur.

Tüccâr, sana malını anlatır, sen ise o malı alıp almamakta serbestsin. Şâyed o malı almışsan ve onu anlatıldığı gibi bulmamışsan geri vermekte de serbestsin.

Malını kıymetli göstermek için yemîn etmek, tüccâra mekrûh olur. Meselâ, “Peygamber (S.A.V.)’e Allâh’tan salâvat dilerim, bu mal, ne kadar güzeldir.” demek gibi.

Tüccâr için müstehâb olan, yaptığı ticâret, kendisini farzları edâ etmekten alıkoymamalıdır. Tüccâr, namaz vakti geldiğinde ticâreti bırakmalıdır. Eğer böyle yaparsa, şu Âyet’te haber verilen zümreye dâhil olur:

“Onlar öyle kimselerdir ki ne ticâret, ne de alış veriş, onları Allâh’ın zikrinden, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyar. Onlar, kalblerin ve gözlerin allak bullak olduğu günden korkarlar. Çünkü Allâh-ü Teâlâ, onları işledikleri amele karşılık, en güzel şekilde mükâfatlandıracaktır, onlara fazladan, daha fazlasını verecektir. (Nûr Sûresi, Âyet: 37-38)

Bu Âyet’in ma’nâsı üzerine çeşitli tefsîrler yapılmıştır. Bazıları: “Bunlar, ticâreti bırakıp Suffe Ashâbı (R.A.) gibi ibâdetle meşgûl olanlardır.” Bazıları da: “Bunlar, ticâretle uğraşan; ama namaz vakitlerini geçirmeyen kimselerdir.” demişlerdir.

Hasanü’l-Basrî (R.A.)’in şöyle dediği rivâyet edilir: “Bunlar, ticâretle meşgûl oldukları hâlde Allâh’ın zikrinden ve namazdan geri kalmayan kimselerdir.”

Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.) ise demiştir ki: “Her iki zümre de, bu Âyet’in ma’nâsına girer ki doğrusunu Allâh bilir.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Bostânü’l-Ârifîn, S. 855-856)

 

GÜNÂH BÜYÜK OLSA DA TEVBE HAKÎKÎ OLUNCA MAKBÛL OLUR VE

MÜ’MİNİ HATÂSINDAN DOLAYI AYIPLAMAMAK

Hâlid bin Madan (R.H.) rivâyet ediyor:

“Tevbe edenler, cennete girdiklerinde derler ki:

-Rabbimiz, cennete girmeden önce cehenneme uğrayacağımızı bize söylememiş miydi? Onların bu suâline cevâben denilir ki:

-Siz cehennemi geçtiniz, geçtiğinizde cehennem ateşi sönüktü.”

Hasan (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’den rivâyet ediyor ki:

“Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, zinâ’ eden bir kadını recmetti ve sonra namazını kıldılar. Sahâbe (R.A.)’den bazıları sordular:

“-Yâ Resûlallâh (S.A.V.), onu recmettiniz, sonra namazını kıldınız? Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, buyurdular ki:

“-Onun tevbesi tam tevbe oldu. Aynı günâhı yetmiş def’a işleseydi, Allâh onun tevbesini yine kabul buyururdu.”

Burada anlatılmak istenen şudur: Günâh büyük olsa da, tevbe hakîkî olunca makbul olur.

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurdukları rivâyet olunmuştur:

“Bir kimse, bir mü’mini hatâlarından biriyle ayıplarsa, o hatâyı işlemiş gibi olur. Ayıplayanı da aynı hatâya düşürmek, Allâh’ın adâletine uygun olur. Yine bir kimse, bir mü’mini işlediği bir hatâdan dolayı ayıplarsa, o ayıplayan kimse, aynı suçtan ayıplanmadan dünyâyı terk etmez.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 113-114)

 

 

 

ALLÂH KATINDA KULLARIN EN SEVGİLİSİ, EL EMEĞİ İLE KAZANIP YİYEN KİMSEDİR

Bir rivâyette Nusayr bin Yahyâ (R.H.) şöyle dedi: “Arkadaşlarımızdan bazılarının bize anlattığına göre, Dâvûd (A.S.) bazen tebdîl-i kıyâfet eder, halka hâllerini sorarmış. Bir seferinde, insan sûretindeki Cebrâîl (A.S.)’a rastlamış ve sormuş:

“- Delikanlı Dâvûd için ne dersin?” “- O, güzel bir kuldur; ama hoş olmayan bir huyu vardır.” “- O, nedir?”      “- O, Müslümânların hazînesinden yer; hâlbuki Allâh katında kulların en sevgilisi, el emeği ile kazanıp yiyenidir.”

Dâvûd (A.S.), bunun üzerine mihrâbına döndü, ağladı, sızladı: “- Yâ Rabbi! Bana bir san’at öğret ki beni Müslümânların malını yemeğe muhtaç olmaktan kurtarsın.”

Bunun üzerine Allâh-ü Teâlâ, Dâvûd (A.S.)’a zırh yapmağı öğretti, demiri eline alır ve hamur gibi yumuşayan bu demiri yoğururdu. Dâvûd (A.S.) halka âid hükümleri işleri ve kendi işlerini gördükten sonra oturup zırh yapar, sonra götürüp bunu satar, aldığı para ile hem kendisinin, hem de âilesinin ihtiyaclarını yerine getirirdi.

Allâh-ü Teâlâ, Dâvûd (A.S.) hakkında şöyle buyururdu: “Biz ona, sizi savaşta korumak için zırh yapmak san’atını öğrettik.” (Enbiyâ Sûresi: 80)

Saîd bin Müseyyeb (R.A.) şöyle der: “Helâlinden mal biriktirip bu biriktirdiği maldan hakkını alıp nâmûsunu korumayanda hayır yoktur.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 521-523)

 

TEVBE KAPISI VE NASÛH TEVBESİ

İbn-i Abbâs (R.A.)’nın şöyle dediği rivâyet ediliyor: “Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, tevbe kapısı’nı haber veriyorlardı. Ömer bin Hattâb (R.A.) şöyle sordu:

“-Yâ Resûlallâh (S.A.V.) tevbe kapısı nedir?” Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz buyurdular ki:

“-Tevbe kapısı, batı yönündedir. Altundan ve yâkuttan iki sırması vardır. İki sırma arasında kırk yıllık yol vardır. Hem de sür’atle giden süvârî hızıyla. O tevbe kapısı açıktır. Allâh-ü Teâlâ, mahlûkâtı yarattığı günden bu yana güneşin batıdan doğuşuna kadar da açık kalacaktır. Allâh’ın kullarından bir kul, nasûh tevbesiyle tevbe ettiği zaman, o tevbe kapısından geçer.” Muâz bin Cebel (R.A.) sordu:

“-Anam, babam sana fedâ olsun yâ Resûlallâh (S.A.V.), nasûh tevbesi nasıl olur?” Resûlullâh Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz şöyle haber verdiler:

“-Günahkârın işlediği günahtan dolayı pişmânlık duymasıdır. Allâh’a özür beyânında bulunmasıdır. Bir daha öyle bir günâh işlememesidir.” Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz, tevbe kapısını îzâha devâm buyurup:

“-Sonra ay ve güneş aynı yerden batar. Sonra altundan ve yâkuttan o iki sırma bitişir. O kadar ki hiçbir açıklık yokmuş gibi olur. İşte bundan sonra kulun tevbesi makbûl olmaz. Müslüman olarak da olsa, işlediği hiçbir amelin fâidesini görmez. Meğer ki iyilikleri daha önceden yapmış olsun. Çünkü o andan i’tibâren durum lehinde ve aleyhinde önceki gibi devâm eder.” Bu hakîkat şu Âyet ile sâbittir:

“Rabbinin bazı Âyetleri geldiği zaman, herhangi bir kimse” daha önce îmân etmemiş veyâ îmânıyla bir iyilik kazanmamış ise, artık îmânı ona bir fâide sağlamaz.” (En’âm: 158)

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 115-116)

İSLÂM’DA YAPILMASI YASAK OLAN ŞEYLER

Ferdlerin ve cemiyetlerin selâmet ve mutluluğuna aykırı olan şeyler, İslâm Dîni’nde yasaktır, harâmdır. Bunların yapılması , hem dünyâda, hem de âhirette sorumluluğu gerektirir. Bunlara: “Günâh, ma’siyet, ism” denir.

Günâh olan şeyleri bizzât yapmak câiz olmadığı gibi, bunun gibi şeylere râzı olmak ve bir zorlama olmadıkça yardım etmek de câiz değildir.

Alınması yasak olan bir şeyin, verilmesi de, verilmesine aracı olunması da harâmdır, yasaktır. Bir Hadîs-i Şerîf’te buyurulmuştur:

“Yüce Allâh, rüşvet alana da, rüşvet verene de, bunların arasında rüşvete aracı olana da la’net etsin.”

Bir kimse, mîrâs bırakanın gayr-ı meşrû’ bir sebeble elde etmiş olduğu malından verâset hissesi almamalıdır. İyi olan budur. Bu bir takvâ ve zühd fazîletidir. Böyle bir hisseyi almak helâl olmayan bir harekete râzı olmak demektir.

Bunun için insân helâl olan hisse ile yetinmeli. O malın asıl sâhibi biliniyorsa, ona geri vermelidir. Bilinmiyorsa, fakîrlere sadaka olarak dağıtılmalıdır.

Alacağı bir gıda maddesini harâm hâle getireceği veyâ satın alacağı silâhı kötülükte kullanacağı anlaşılan bir kimseye bunları satmamalıdır. Bu satış tenzîhen mekrûhtur.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli, S. 424)

HADÎS-İ ŞERÎF

“Nebî (S.A.V.), hayvana işkence ve azâb edene la’net etti.”

(H. Şerîf, Buhârî)

 

NASÛH TEVBESİ VE TEVBESİ KABÛL OLMAYACAK ÜÇ KİMSE

Abdullâh İbn-i Mes’ûd (R.A.) diyor ki:

“Nasûh tevbesi, bir günaha tevbe ettikten sonra ona bir daha kesin olarak dönmemektir.”

Allâh-ü Teâlâ, mü’minleri nasûh tevbesine da’vet ediyor ve bu tevbeden sonra mü’mine yapacağı ikrâmı, Tahrîm Sûresi, Âyet: 8’de haber veriyor:

“Ey îmân edenler, nasûh tevbesiyle tevbe ediniz. Bu yolda Rabbiniz’in, hatânızı örtmesi sizi altından ırmaklar akan cennete yerleştirmesi ümîd edilir.”

İbn-i Abbâs (R.A.)’nın rivâyet ettiği bir Hadîs-i Şerîf şöyledir: “Müsevvifler, helâk oldular.” Ya’ni sonra tevbe ederim diyen kimseler…

Her mü’mine gereken, her akşam ve sabah Allâh’a tevbe etmektir. Mücâhid (R.A.) der ki: “Bir kimse, akşam ve sabah tevbe etmezse zâlimlerden yazılır.”

Abdullâh İbn-i Mes’ûd (R.A.)’ın şöyle dediği rivâyet edilir: “Herkese tevbe kapısı açıktır. Herkesin tevbesi makbûldür; ancak üç kimse bundan hâriçtir:

1) Kâfirlerin başı İblîs, 2) Hatâ işleyenlerin ilki ve başı Âdem (A.S.)’ın oğlu Kabil, 3) Peygamberlerden herhangi birini öldüren kimse.

Tevbe edenlere tevbe kapısı açıktır ki bu kapı, batı yönündedir ve kırkyılda kat’ edilecek genişliktedir. Güneşin, battığı yerden doğuşuna kadar tevbe makbûldür.”

Ebû Hüreyre (R.A.)’den rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te buyuruluyor ki: “Tevbe, havada asılı durur; gece gündüz durmadan şöyle seslenir: “Beni alan azâb görmez.” bu, asırlarca böyle devâm edip gider. Güneşin, battığı yerden doğuşuna kadar devâm eder. Güneş batıdan doğunca tevbe kaldırılır.”

Bütün bunlar, mü’mini tevbeye teşvîk içindir. Kul, tevbe ettiğinde tevbesi makbûl olur demektir.

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 116-119)

 

İNSANA DÜŞEN: DÂİMÎ TEVBE ETMEKTİR VE TEVBE NASIL YAPILMALIDIR

Allâh-ü Teâlâ, tevbe edenlerin günahlarını,ne kadar çok olursa olsun, bağışlayacağını Âl-i İmrân Sûresi, Âyet: 135’te haber veriyor.

“O kimseler ki büyük günahlardan birini işledikleri veyâ kendilerine zulmettikleri zaman, Allâh’ı hatırlar ve günahlarına tevbe ederler, muhakkak ki Allâh’tan başka onların günahlarını bağışlayacak kimse yoktur. Onlar bile bile günâh işlemekte ısrâr etmezler.”

İnsanlar için lüzûmlu olan, Allâh’a devâmlı olarak tevbe etmektir. Tâ ki ölüm geldiğinde insanı tevbe üzerinde bulsun.

Allâh-ü Teâlâ, tevbeyi kabûl eder. Allâh-ü Teâlâ, bu ma’nâda Tevbe Sûresi, Âyet: 104’te şöyle buyurmaktadır.

“Muhakkak Allâh, kullarından tevbeyi kabûl eder, onların günahlarından da geçer.”

Tevbe ettikleri ve günahlarından tam döndükleri zaman, kulların bağışlanmaları mümkündür.

Tevbe, kalben günaha pişmanlık duymak, dille de istiğfâr etmek, aynı günaha dönmemeği kalben istemektir.

Abdullâh İbn-i Mes’ûd (R.A.) diyor ki:

“Bir kimse, üç def’a “Hayy, Kayyûm, Kendisinden başka İlâh olmayan Allâh’tan günahlarıma mağfiret taleb ediyorum.” dese, Allâh, bu kimsenin günahlarını bağışlar. İsterse o kimsenin günâhları, deniz köpüğü kadar çok olsun.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 117-118)

 

ÇALIŞMASI VE KAZANCI SÜNNET’E UYGUN OLAN KİMSE, ALLÂH YOLUNDADIR

Câbir bin Abdullâh (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti: “Bir kimse ağaç diker veyâ ekin eker de ondan bir hayvân, bir kuş veyâ yırtıcı bir hayvan yerse bu, kendisi için sadaka olur.”

Enes bin Mâlik (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti: “Ayıp bulucu olmayınız, meddâh da olmayınız, onu bunu tenkîd edip durmayınız, hiçbir işle meşgûl olmayan ölüler gibi yatıp kalmayınız.”

A’meş ve Ebû Muhârik (R.A.) yoluyla gelen bir rivâyet şöyledir: “Bir gün Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, Ashâbı (R.A.) ile berâberdiler. Yanlarından güçlü ve Medîne hâricinde yaşayan bir genç geçti. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer (R.A.) şöyle dediler: “Eğer bu genç , gücünü Allâh yolunda harcamıyorsa, yazık ona. Gücünü şâyed Allâh yolunda harcarsa çok çok sevâb alır.” Onların bu sözünü duyan Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, şöyle buyurdular:

“-Eğer o kimse, yaşlı anne ve babasına bakmak için çalışıyorsa, Allâh yolundadır. Eğer küçük çocuklarını geçindirmek için çalışıyorsa, Allâh yolundadır. Eğer halka muhtâc olmamak için çalışıyorsa, Allâh yolundadır. Fakat görsünler ve beğensinler diye çalışıyorsa, o zaman şeytanın yolundadır.”

Ca’ferü’s-Sâdık bin Muhammed (R.A.) şöyle rivâyet etti:

“Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, bizzat çarşıya çıkarlar, hâne halkının ihtiyâçlarını te’mîn ederlerdi. Kendilerine, niçin bir başkasını göndermeyip bizzat kendilerinin çarşıya çıktıkları sorulunca:

-Bana Cebrâîl dedi ki: “Bir kimse, insanlara muhtâc olmamak için çarşıya çıkar, âilesinin ihtiyâclarını için çalışırsa, Allâh yolunda çalışmış gibi olur.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfîlin, S. 524-525)

 

TEVBE EDENLER, ÎMÂN EDENLER, FÂİDELİ İŞLER YAPANLARIN KÖTÜLÜKLERİ İYİLİĞE ÇEVRİLİR (1)

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.) der ki:

“Babamın bana rivâyet ettiğine göre, Hüseyin Ferrâ (R.H.) yoluyla Hz. Ebû Bekir (R.A.), Ebû Hüreyre (R.A.)’den gelen bir rivâyet şöyledir:

“Bir gece, yatsı namazını Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’le kıldıktan sonra, dışarı çıktım. Yol üzerinde örtülü bir kadının ayakta beklediğini gördüm. Önümü kesip bana dedi ki:

“-Yâ Ebû Hüreyre, büyük bir günâh işledim, benim için bir tevbe yolu var mı?” Sordum:

“-Günâhın nedir?” Cevâben dedi ki:

“-Zinâ etmiştim ve bu zinâdan doğan çocuğumu da öldürdüm.” Ona dedim ki:

“-Hem mahv etmişsin, hem de mahv olmuşsun, vallâhi senin için bir tevbe yolu yoktur.” Bu sözüm üzerine kadın, inleyerek bayılıp yere düştü.Oradan ayrıldım. İçimden şöyle diyordum: “Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz aramızda iken sen nasıl fetvâ verebiliyorsun?” Sabah olunca Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’e koştum. Olanları, aynen Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz’e arz ettim. Bunun üzerine (S.A.V.) Efendimiz, buyurdular ki:

“-Biz Allâh içiniz, O’na döneceğiz. Kendin de mahv olmuşsun, o kadını da mahv etmişsin. Yâ Ebâ Hüreyre: “Onlar ki Allâh’tan başka bir Ma’bûd’a yalvarmazlar. Allâh’ın harâm ettiği canı boş yere öldürmezler, zinâ’ etmezler. Bunları yapanlar cezâsını bulur.” ve “Ancak, tevbe ve îmân edenler, fâideli işler yapanlar hâriç; Allâh, bunların kötülüklerini, iyiliğe çevirir. Allâh, bağışlayıcıdır, merhametlidir” (Furkân: 68-70) Âyet-i Celîleleri varken sen nasıl böyle bir fetvâ verirsin?”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 121-122)

 

 

 

 

TEVBE EDENLER, ÎMÂN EDENLER, FÂİDELİ İŞLER YAPANLARIN KÖTÜLÜKLERİ İYİLİĞE ÇEVRİLİR (2)

Ebû Hüreyre (R.A.) rivâyetine şöyle devâm eder:

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in huzûr-ı Risâletpenâhîleri’nden çıkıp Medîne sokaklarında sağa sola koşuyor bir taraftan da: “-Dün gece, şu husûsta benden fetvâ isteyen kadını bana kim haber verecek?” diye her önüme gelene soruyordum. Ben böyle sorup koşarken çocuklar diyorlardı ki:

“-Ebû Hüreyre çıldırmış!” Sonunda o kadını buldum. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in haberi verdikleri şekilde tevbelerinin makbûl olduğunu müjdeledim. Kadın sevincinden çığlık atıp dedi ki:

“Benim bir hurma bahçem var, günâhıma keffâret olmak üzere onu, fakirlere sadaka olarak bağışlıyorum.”

“Ancak, tevbe ve îmân edenler, fâideli işler yapanlar hâriç; Allâh bunların kötülüklerini iyiliğe çevirir.” (Furkân: 70) Bu Âyet-i Celîle’yi şöyle tefsîr edenler vardır:

“Kul, günahlarından tevbe edince geçmiş günahlarının hepsi, iyiliğe çevrilir.” İbn-i Mes’ûd (R.A.)’in bu Âyet-i Celîle’yi şöyle tefsîr ettikleri rivâyet olunur:

“Kul, kıyâmet günü amel defterine bakar ve başta ma’siyet (günah) olanın, sonradan iyiliğe dönüştürülmüş olduğunu görür. Bir daha baktığında eski hâlinin tamâmen silinip yeni hâlinin tamâmen iyilik olduğunu görür.”

Aynı ma’nâyı Ebû Zerrü’l-Gıfârî (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’den naklen rivâyet eylemiştir: “…Allâh, bunların kötülüklerini iyiliğe çevirir…” (Furkân: 70) ma’nâsını taşıyan Âyet’in asıl ma’nâsı da budur.

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 121-122)

 

İSLÂM’DA EĞLENCE VE YARIŞMALARIN HÜKMÜ

İslâm’da meşrû’ sayılan eğlenceler mübâhtır. Oyun ve eğlence denilen birtakım zarârlı ve faydasız eğlenceler ise câiz değildir. Bunların bir kısmı harâmdır. Bir kısmı da harâma yakın mekrûhtur. Bunlar aslında boş şeylerdir. İnsanın hayatı ise çok kıymetlidir, dâimâ yararlı şeylere harcanmalıdır. Zarârlı ve faydasız şeylere harcanması doğru olmaz.

Meselâ, Kumar oyunu harâmdır. Çünkü bunun zarârı herkesçe bilinen şeydir. Kumar yüzünden kurtuluşa eren kimse gösterilemez. Fakat kumar yüzünden helâk olmuş, perîşân olmuş, acı ve kederler içine düşmüş binlerce insân ve sâire gösterilebilir.

Tavla, satranç gibi oyunlar harâma yakın mekrûhtur. Bunlar kıymetli zamanın kaybolmasına sebep ve kumara itici olacağı için, iyi şeyler değildir.

Yalnız İmâm-ı Şâfî Hazretleri bir rivâyete göre de İmâm-ı Ebû Yûsuf Hazretleri satrancın mübâh olduğunu söylemişlerdir. Fakat satrancın bu mübâh görülmesi, kumar şeklinde oynanmadığı ve bir vâcibi terke sebeb olmadığı takdirdedir. Değilse, ittifâkla harâmdır.

Bir Hadîs-i Şerîf’te:

“Üç oyundan başka diğer bütün oyunlar (eğlenceler) Müslümân’a harâmdır. Bu üç şey âilesi ile eğlenmesi, atını eğitmesi ve oku ile yarışmasıdır.”

Bunlar, yararlı olan meşrû’ eğlencelerdir. Âile ile eğlence, âile hayâtının bir muhabbet ve neş’e içinde devâmını sağlar. Binek atlarını terbiye edip savaşa hazırlamak ve silâh eğitimi görmek İslâm yurdunun korunması için çok gerekli hizmettir.

Boş bir eğlence ve kumar maksadı olmaksızın savaş için spor ve kuvvet kazanmak için yapılan birtakım yarışmalar câizdir. Güreşler, silâh atmalar, piyâde ve binitli olarak yapılan yarışmalar hep bu kısımdandır.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli, S. 433)

 

KENDİLERİNİ KÜFÜRDEN ALIKOYANLARIN GEÇMİŞ GÜNÂHLARI AFVOLUNUR

Denilmiştir ki:

“Allâh, o kulu değiştirir. Kötü işlerden onu çeker; iyi işlere çevirir. Çevirdiği bu yeni işte ona başarı ihsân eder ki fâideli işler yapabilsin. Ya’ni daha önce yaptığı kötü işlerin yerine.”

Ey kardeşim! Şunu bilmelisin ki “Allâh’a şirk koşmaktan ve O’nu inkârdan daha büyük bir günâh yoktur. Allâh-ü Teâlâ, bu ma’nâda Enfâl: 38’de şöyle buyurmaktadır:

“Kâfirlere söyle: Kendilerini küfürden alıkoyarlarsa, geçmiş günâhları bağışlanır.”

Yezid Rekkâşî (R.A.) Rivâyet ediyor:

“Bir gün, Resûlullâh (S.A.V.)’in minberinde Ebû Hüreyre bize hutbe okudu ve Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’den şöyle duydum dedi ve duyduğunu şöyle nakletti:

“Âdem (A.S.) Allâh için beşeriyetin ikrâm görenlerinin başında gelir. Allâh-ü Teâlâ, kıyâmet günü ona üç sebeb açıklar ve der ki:

1) -Yâ Âdem! Eğer ben yalancılara la’net etmemiş olsaydım, yalan da sevmediğim bir şey olmasaydı, cenneti ve cehennemi doldurmağı va’d etmemiş olsaydım, bugün senin zürriyetine acırdım.

2) -Yâ Âdem! Ateşe atacaklarımı bilirim. Ateşe atacağım bu zümreyi tekrâr dünyâya döndürsem, onlar kötü hâllerine devâm edeceklerdir. Bu hâllerinden ne dönecektir, ne de tevbe edeceklerdir. İşte bu zümreden başka senin zürriyetinden kimseyi cehenneme atmam.

3) -Yâ Âdem! Bil ki cehenneme yalnız haksızlık yapanları atarım. Seni zürriyetin ile aramda hakem ta’yîn ediyorum, mîzânın yanına dur, kimin, zerre kadar, iyiliği ağır basarsa, onun için cennet vardır.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 122-123)

 

GÜNÂHLAR İÇİN TUTULAN ÜÇ TÜRLÜ SİCİL VARDIR

Hz. Âişe Sıddîka (R.A.) Vâlidemiz, Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri’nin şöyle buyruduklarını rivâyet ediyorlar:

“Tutulan siciller üç çeşittir: 1) Allâh’ın bağışlayacağı sicil ki bu, kulun kendi nefsine yaptığı haksızlıktır, 2) Allâh’ın bağışlamayacağı sicil ki bu, Allâh’a şirk koşmaktır. Bu ma’nâda inzâl olan Âyet-i Celîle şöyledir: “Her kim, Allâh’a şirk koşarsa, Allâh ona cenneti harâm kılar, (onun) yeri cehennem olur.” (Mâide: 72), 3) Allâh’ın hiçbirinden vazgeçmeyeceği sicil ki bu, kul hakkıdır ya’ni kulların birbirlerine yaptıkları haksızlıklardır.”

Ebû Hüreyre (R.A.), şöyle rivâyet etmiştir:

“Hakklar, kıyâmet günü, sâhiblerine, mutlaka verilir. Hattâ boynuzsuz koç, boynuzlu koçtan hakkını alır. Kula yakışan odur ki düşmanlarının bile hakklarına riâyet etmektir. Kulun işlediği günah, Allâh ile kendi arasında ise Allâh onu afveder; fakat o kimsenin istiğfâr etmesi lâzımdır. İşlenen günâh, günâh işleyen ile bir başka kul arasında ise bu, afvedilmez ve bunda tevbenin fâidesi olmaz; zîrâ hakk sâhibinin hakkını ona dünyâdayken helâl etmesi gerekir. Hakksızlık yapan kul, hakk sâhibi ile dünyâdayken helâlleşip onun rızâsını almamışsa, âhirette sevâbları alınıp o hakksızlık ettiği kimseye verilir.” Bu ma’nâ Hadîs-i Şerîfler ile sâbittir.

Muhammed İbn-i Sirîn (R.A.) der ki:

“İnsan, fâideli bir iş yaptıktan sonra onu bırakmasın, zîrâ tevbeden sonra, ondan dönenin kurtuluşu yoktur.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 123-124)

 

ÜMMETİN MÜFLÎSİ KİMDİR? TEVBEDE SEBÂT TEVBE ETMEKTEN DAHA ZORDUR

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.) senedleriyle Ebû Hüreyre (R.A.)’den şu Hadîs-i Şerîfi rivâyet eder:

“Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, sordular:

“-Ümmetimin müflîsi kimdir?” Ashâb-ı Kirâm (R.A.) dediler ki:

“-Yâ Resûlallâh (S.A.V.), müflis, parası, gümüşü, altını, dünyâ malı olmayandır.” Bunun üzerine Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz, buyurdular ki:

“-Ümmetimin gerçek müflisi, kıyâmet günü namazı, orucu ile gelir. Peşinden ise dünyâdayken sövdüğü iftirâ ettiği, malını yediği, kanını akıttığı, dövdüğü kimse gelir. İyiliklerinden alınıp o hakk sâhiblerine verilir. Yaptığı kötülüklere karşılık iyilikleri, böylece bitirilince hakk sâhiblerinin kötülükleri (ona) yüklenir (ve arkasından) cehenneme atılır.”

Allâh-ü Teâlâ’dan dilediğimiz, bizi tevbe etmeye muvaffak eylemesidir.

Gerçek tevbede sebât, tevbe etmekten daha zordur. Âhiretin, cezâsını düşünen kimse, kendisini kötü işlerden alıkoyar. Âhiretin sevâbını düşünen de çok tevbe eder ve sâlih amel işlemeğe çok gayret eder.

Tevbe eden kimse, ecelini gözünün önüne getirmelidir. Eğer böyle yaparsa tevbesinde sebât edebilir. İşlediği günahları düşünmeli istiğfârını artırmalı ve kendisine tevbe etmeği ihsân ettiği için Allâh-ü Teâlâ’ya hamd ü senâ etmelidir. Ve yine Allâh-ü Teâlâ’nın kendisine sâlih ameller işlemeği ihsân etmiş olmasından dolayı da Allâh-ü Teâlâ’ya çok şükretmelidir.

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 124)

 

 

 

 

 

KALP (SAHTE) PARALARDA

RİÂYET EDİLMESİ GEREKEN BEŞ ESÂS

1- Böyle bir geçmez para kendisine verilen kimse onu başkasının eline geçmeyecek şekilde imhâ etmeli, kesinlikle başkasına vermeye kalkışmamalıdır.

2- Ticâretle iştigâl eden kimse, kalp (sahte) parayı tanımalıdır. Bu yalnız kendisini kurtarmak için değil, başkasına kalp (sahte) para vermemek için de lüzumludur. Çünkü bilmeyerek de olsa, yaptığı bu hatâdan mes’üldür. Her işin kendisine mahsus bir ilmi vardır. Herkesin meşgul olduğu işte alakalı ilmin inceliklerini öğrenmesi vaciptir. Bunun için selef-i salihin, paraları tanımaya çalışırlardı. Gâyeleri dünyalık değil, dinlerini korumaktı.

3- Parayı verdiği kimse, kalp (sahte) olduğunu bilerek bu parayı kabul ederse; veren, yine kendini günahtan kurtaramaz. Çünkü bu parayı alanın maksadı başka birisine vermektir. Böyle bir düşüncesi olmayan, elbette kalp (sahte) parayı almaz. Böyle bilerek vermekle, ancak verdiği kimse aldanmamış oluyor. Diğer günâhlarda her ikisi müşterektir.

4- Bu gibi kalp (sahte) paraları bulduğu yerde almaktır. Böyle yapmakla Resûl-i Ekrem (S.A.V.):

“Alış-veriş ederken, alacağını talep, borcunu eda ederken kolaylık gösteren kimseye Allâh rahmet eylesin.” Hadîs-i Şerîf’i ile amel etmiş olur. Kalp (sahte) parayı, imha etmek maksadıyla alırsa, bu duanın bereketi içine girmiş olur.

5- Altın veya gümüş paralarda karışım miktarı bilinirse, ancak söylemek şartıyla hîleli malın veya paranın alım satımını mübâh görmeyen kimselere vermelidir…

Ticaret mehenktir.

(İmâm-ı Gazâlî (K.S.A.), İhya-ı Ulumud-Din Cilt-1, S: 193)

 

 

 

ÖDÜNÇ ALMA (KARZ-I HASEN)

Borç alıp verme muâmelesi, altın ve gümüş gibi yalnız misliyât denilen tartılan şeylerde, ölçeğe bağlı buğday ve arpa gibi şeylerde ve taneleri arasında kıymet değiştirecek derecede fark bulunmayan yumurta ve ceviz gibi sayıya bağlı şeylerde olur. Hayvânlarda ve kumaş gibi değere bağlı şeylerde olmaz.

Gerek altından ve gümüşten ve diğer maddelerden olan nakid paralar, gerekse diğer tartılan veyâ ölçülen şeyler, sonradan yalnız misilleri alınmak üzere borç olarak alınıp verilebilir. Buna “Karz-ı Hasen” denilir. Sosyal bir yardım olduğundan büyük bir sevabdır. Fakat bunun karşılığında fazla bir şey verilmesi şart kılınırsa, bu bir fâiz olur (günâhtır, harâmdır).

Borç alınan şeyler, sonradan kendi misilleri ile ödenir. Borç alınan bir altın para, yine aynı bir altın para olarak ödenir.

Bir kimse, borç verdiği para ve başka şeylerin tamamını veyâ bir kısmını borçlusuna bağışlayabilir. Borç alan da, arada bir şart olmaksızın alacaklı olan kimseye hediye verebilir.

Komşular arasında ekmekler, ister sayı ile ve ister tartı ile borç alınıp verilebilir.

Fâizin dînde yasak olmasının birçok hikmetleri vardır. Önce verilen bir paradan, daha fazla bir şey alınması sosyal yardımlaşma görevine aykırıdır. Sonra insânın çalışma gayretini azaltır. Onu tembelliğe sevk eder.

Aslında kesin bir lüzûm görülmedikçe, borç alınmamalıdır. Borç huzûru ve rahatı kaçırır. Hürriyeti kısıtlar. Borç verecek durumda olanlarda, ellerinden gelen yardımı muhtâçlardan esirgememelidirler. Sâdece Allâh (C.C.) rızâsı için “Karz-ı Hasen” sûretiyle borç verip mükâfâtanı Allâh (C.C.)’den beklemelidir.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli, S. 423)

 

LÛKATALARIN (BULUNTU MALLARIN)

HÜKMÜ

Bir yerde bulunan ve sâhibi bilinmeyen yitik bir mala “lûkata” denir.

Başkalarının rızâsı olmaksızın malarını haksız yere almak harâm olduğu gibi, yitik maları alıp benimsemek de harâmdır.

Bir kimse bir yerde yitik bir mikdâr para bulsa, bunu sâhibine vermek üzere, oradan alıp kaldırabilir. Fakat kendisi için alıp kaldıramaz. Bu bir hırsızlık sayılır. Yitik eşyâyı alıp kaldırmakta şu hükümler vardır:

1- Görüldüğü yerde alınmayıp bırakıldığı zaman zâyi’ olmasından korkulmayan bir yitiği alıp kaldırmak mübâhtır.

2- Alınmayınca zâyi’ olmak ihtimali olunan bir yitiği almak ve sâhibi için saklamak mendûbdur.

3- Zâyi’ olacağı anlaşılan bir yitiği almak ve saklamak vâcibdir.

4- Herhangi bir yitiği kendisine mal edinmek maksadı ile almak harâmdır.

Yitikleri hükümete (idârecilere) teslîm etmek de câizdir.

Yitiği bulan, kendisindeki yitiği uygun bir şekilde i’lân eder ve yitiğin kıymetine göre uygun bir müddet bekler. Sâhibi çıkmazsa onu fakîrlere sadaka olarak verir.

Yollarda, bostanlarda ağaç altlarında bulunan başaklarla meyveler hakkında da yitik hükümleri uygulanır.

Ekin ve bostan tarlalarında ekinler alındıktan sonra, başkalarının toplamasına izin verilmişse, arta kalan ekin veyâ kavun, karpuz, hıyar gibi döküntüleri başkalarının toplaması câizdir.

Ağaç üzerinde bulunan meyvelere gelince bunlar her nerede bulunurlarsa bulunsun sâhiblerinin izinleri bulunmadıkça, doğru olan yenilmemesidir.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli, S. 423)

 

 

MÜ’MİN ERKEK, KARISINI, NÂMAHREMDEN

KORUMAK VE KISKANMAK ZORUNDADIR

Buhârî, bu Hadîsi (Gayret) başlığıyla açtığı bir bâbında rivâyet etmiştir. Bu kelimenin Allâh-ü Teâlâ’ya ve insanlara ma’nâsı başka başkadır. İnsanlar arasındaki gayret, kadının kocası üzerindeki; kocasının da karısı hakkında duyduğu şiddetli heyecandır ki nefsin bu nev’i infiâl ve teessürünü dilimizde (kıskançlık) kelimesiyle ifâde ederiz. Gâyesi de kıskanç kadının kocasını, kocanın da kadınını kötülükten esirgemesidir. Nasıl ki Müellif Buhârî (Gayret)’in bu ma’nâya delâletini ifâde ve îzâh etmek için Mügire İbn-i Şube (R.A.)’den şu Hadîs’i rivâyet ediyor.

Bir rivâye göre Ensâr’dan Benî Sâide’nin Reîsi Sa’d İbn-i Ubâde (R.A.): “Eğer karımın yanında (yabancı) bir erkek görsem; onu kılıcımın geniş yüzüyle değil; keskin tarafıyla vurur, öldürürüm.” demiştir. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (S.A.V.) de: Sa’d İbn-i Ubâde’nin bu gayret ve hamiyyetine taaccüb mü ediyorsunuz? (Şaşmayınız.) Çünkü biz (ben) Sa’d’den daha kıskancım Allâh-ü Teâlâ da benden kıskançtır!” buyurmuşlardır.

Buhârî’nin yine bu bâbında Hz. Âişe (R.A.)’den bir rivâyetine göre Resûl-i Ekrem (S.A.V.): “Ey Muhammed ümmeti, bir mü’min kulun veyâ kadının zinâkârlığı üzerine Allâh-ü Teâlâ derecesinde kimse gayretli ve hamiyyetli değildir.” diye buyurmuşlardır.

Şu kadar ki Cenâb-ı Hakk, asabî teheyyüçten, rûhî infiâl ve teessürden münezzeh olduğu için Allâh-ü Teâlâ’ya nisbet olunan gayretle insanlardaki teessür ve infiâlin lâzımı olan Allâh (C.C.)’nün kullarına merhameti, hayır ve sa’âdet dilemesi ma’nâsı kasdolunur ki tercememizde bu ma’nâya işâret ettik. Görülen herhangi bir fenâlığa, bir zulme karşı dilimizdeki “Gayret-i İlâhî” sözünün ma’nâsı budur, gayretin lâzımıdır.

Sa’d İbn-i Ubâde (R.A), Akabe Bîatı’nda Hazrecîler’den Benî Sâide’nin nakibi olarak bulunmuşlardır. Bedir Harbi’nden i’tibaren bütün gazâlara iştirâk etmişlerdir. Mekke’nin Fethi günü, Hazrecîler’in bayrağını, Peygamberimiz (S.A.V.), Sa’d İbn-i Ubâde (R.A.)’e vermişlerdir.

Ehlullâh ve ulemâ buyurmuşlardır ki: “Babalarda gayret noksanlığı varsa, çocukları korkak olur.”

(Tecrîd-i Sarîh, Ank. 1978, 11. Cild, S. 319 – 320)

 

 

İMÂMA UYMANIN ŞARTLARI

1) İmâma uyan kimse kendi iftitâh tekbirine bitişik olarak imâma tâbi olmaya niyet etmektir.

2) İmâmın ökçesi imâma uyan kimsenin ökçesinden ileride bulunmasıdır.

3) İmâmın kılmış olduğu namaz bakımından hâli kendisine uyan kimsenin hâlinden daha aşağı olmamasıdır. Meselâ cemaatin farz kılıp, imamın nafile kılması gibi.

4) İmamın kıldığı farz ile imâma uyan kimsenin kıldığı farz, başka başka olmamasıdır.

5) Dört rek’âtlı bir farzın vakti çıktıktan sonra kazası için meydana getirilen cemaatte imâm mukim olup da imâma uyan misâfir olmamaktır.

6) İmâmın mesbûk olmamasıdır. Yani, cemaatle kılınan bir namazın bir kaç rekâtını kaçıran kimseye uymak câiz değildir.

7) İmâm ile imâma uyan kimsenin arasına kadınlar saf yapmamasıdır.

8) İmâm ile cemaat arasında ne kayık geçecek nehir, ne de üzerinde birbirine bitişik saflar olmadığı halde araba geçecek yol bulunmamaktır.

9) İmâmın intikâllerine vâkıf olmayı müşkil kılacak derecede arada büyük bir duvar olmamasıdır.

l0) İmâm binek üzere cemâat yaya olmamaktır.

  1. ll) İmâm yaya, imâma uyan kişi binek üzerinde olmamalıdır.

l2) İmâm bir binek üzerinde, cemâat ise başka bir binek üzerinde olmamalıdır.

l3) İmâm bir gemide, cemaat ise bu gemiye yakın olmayan başka bir gemide olmamasıdır.

14) İmâma uyan kimse farklı mezhepte bulunan imâmının halinden, akan kanın çıktığı veya ağız dolusu kusma gibi, kendi mezhebince namazı bozan bir şeyin meydana geldiğini bilip, bundan sonra imâmın abdestini yenilemediğini bilmemektir.                                       (Nimet-i İslâm, S.287)

 

MÜSLÜMÂNLARI, MESCİD-İ HARÂM’I

ZİYÂRETTEN MEN’ ETMENİN

BÜYÜK GÜNÂH OLDUĞU

“(Habîbim), Sana harâm ayı, ondaki muhârebeyi sorarlar. De ki: “O ayda muhârebe etmek büyük günahtır. (İnsanları) Allâh yolundan men’ etmek, onu inkâr etmek, (ziyâretçilerin) Mescid-i Harâm’a girmelerine mâni’ olmak, O’nun halkını oradan çıkarmak ise Allâh katında daha büyük (günahtır)tür. (Bakara: 217)

Bu Âyet’ten sonra “Harâm ay, harâm aya bedeldir. Hurmetler karşılıklıdır. Onun için kim sizin üzerinize saldırdırırsa siz de, tıpkı onların size saldırdıkları gibi, onlara saldırın.” (Bakara: 194) Âyeti indirilmiş ve müdâfaa savaşının bu aylarda câiz olduğu açıkça bildirilmiştir. İslâm’ın muzaffer olup düşmanların perîşân edilmesi nasıl büyük günah olabilir? Asıl büyük günah, İslâm’ın temellerini yıkıp küfrü kuvvetlendirmek için yapılan savaştır.

Câbir (R.A.)’ın şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Resûlullâh (S.A.V.), kendilerine saldırılmadığı müddetçe, harâm aylarda savaşmazlardı.” Saîd bin El-Müseyyeb (R.A.)’e: “-Müslümânlar, harâm aylarda, kâfirlerle savaşabilirler mi?” diye sorulduğunda “-Evet!” cevâbını vermiştir. Ebû Ubeyd (R.A.) “İnsanlar bugün, hudûd boylarında mevzidedirler.” demiştir. Bu ifâdeye göre bunlar, bütün harâm aylarda savaşı mübâh görmüşlerdir. “Müşrikleri nerede bulursanız öldürünüz…” (Tevbe: 5) Âyeti, harâm aylarda savaşmanın harâm olma hükmünü neshetmiştir.

“(İnsanları) Allâh yolundan men’etmenin” birkaç izâhı yapılmıştır: 1) Allâh’a ve Resûlullâh’a îmândan alıkoymak; 2) Mü’minleri, Resûlullâh (S.A.V.)’in yanına hicret etmekten alıkoymak; 3) Mü’minleri, Hudeybiye yılında umre yapmaktan alıkoymaktır. Hudeybiye Hâdisesi, Bu âyet’in nüzûlünden çok sonra olmuştur denilirse denilir ki: “Allâh’ın ma’lûmu olan şey,sanki tahakkuk etmiş gibidir.”

(Fahrüddîn Er-Râzî (R.H.), Tefsîr-i Kebîr Tercümesi C. 5, S. 89-97)

 

KADINLARIN EVLERİNDE OTURMALARI

Zamanımızda vaaz dinlemeye giden kadınların başlarına gelenleri düşünecek olursak, hiçbir erkek aile reîsînin karısının dışarı çıkmasına izin vermemesi gerektiğini görünüz.

İmam Ahmed, İbn Hüzeyme ,İbn Hibban ve Hakîm’in de senedleri sahihtir diye rivayet ettiği bir hadisde Efendimiz (S.A.V.): “Kadınların en hayırlı mescidleri evlerinin en iç köşesidir “buyurmuşlardır. Ebû Dâvûd ise,«Mescidleri kadınlarınıza yasaklamayınız, fakat evleri kendileri için daha hayırlıdır hadisini merfûan rivayet eder.

Taberanî ise şu hadisi merfûan rivayet etmiştir:

“Kadın bir avrettir (yani eksik olup utanç ve hayâ ile bezenmiştir); evinden çıktı mı şeytan onu karşılar. Kadının Allâh’a en fazla yakın olduğu yer, evinin en mahfazalı yeridir.” Kadınlar avrettir (yani hayâ ve utanç taşırlar).

Yine Taberani şu Hadîs-i rivâyet eder:

Kadının evinden çıkmasında bir sakınca yoktur; ancak onu şeytan karşılar ve ona: Seni kim görürse beğeniyor, der. Kadın elbisesini giyince ona, nereye gideceksin diye sorulur. O da, bir hastayı yoklamayı veya bir cenazeyi teşyie veya bir mescidde namaz kılmaya gidiyorum, diye cevâb verir. Halbuki kadın Rabbine evinde ibadet ettiği gibi hiçbir yerde ibadet edememiştir.

(İmam Şârânî-El Uhûdül Kübra, S: 94-97)

HADÎS-İ ŞERÎF

“Kıyâmet kopmaz, tâ ki ümmetim, kendisinden evvelki ümmetlerin yolunu karış karış, arşın arşın tâkip etmedikçe.”

(H. Şerîf, Buhârî)

MÜSLÜMAN KADINLAR KİMLERLE

GÖRÜŞÜP KONUŞABİLİRLER?

 

Cenâb-ı Allâh (C.C.) Ahzâb Sûresi, Âyet: 55’te şöyle buyuruyor: “Onların üzerlerine bir vebâl yoktur: Ne babalarında ve ne oğullarında ve ne kardeşlerinde ve ne kardeşlerinin oğullarında ve ne kendi kadınlarında ve ne de ellerinin mâlik olduklarında. Bunlar ile görüşebilirler. Ve Allâh’tan korkun. Şübhe yok ki Allâh, her şey üzerine bir şâhiddir.” Bu mübârek Âyet’te müslüman kadınların, kimler ile arada perde olmaksızın görüşebilecekleri bildiriliyor ve kendilerine Allâh korkusu telkîn buyuruluyor.

Allâh-ü Teâlâ’nın rahmetine ve meleklerin istiğfârına mazhar olan Peygamber Âl-i Şân (S.A.V.)’a mü’minlerin de selât-ü selâmda bulunmalarını emrediyor. Allâh-ü Teâlâ’nın emrine muhalefet ve Peygamberine ezâya cür’et edenlerin dünya da âhirette de lâneti İlâhiyye’ye ve fecî bir azâba mâruz bulunacaklarını ihtârda bulunuyor.

Onların, (İslâm kadınlarının) üzerlerine bir vebâl yoktur. Arada perde olmaksızın buluşup görüşmelerinden dolayı bir günah gerektirmez. Ne babalarında ve ne oğullarında ve ne kardeşlerinde ve ne kardeşlerinin oğullarında ve ne kız kardeşlerinin oğullarında, bunlar ile perde arkasında olmaksızın görüşmelerinde bir mahzûr yoktur. Bu husûsta süt babalar da neseben baba hükmündedir. Amcalar ve dayılar da baba mesâbesinde oldukları için ayrıca zikredilmemişlerdir. Ve müslüman  kadınlarının ne kendi kadınlarında kendileri gibi müslüman bulunan kadınlar ile görüşmelerinde bir günah yoktur. Müslüman olmayan kadınlar, bir kavle göre, erkek mesâbesindedir. Ve ne de ellerinin mâlik olduklarında bir vebâl yoktur, bunlar ile görüşebilirler. Bunlardan murâd, bir kavle göre sâdece câriyelerdir. Velhâsıl bu bildirilen kimselerle perdesiz görüşmeleri yasak değildir.

Deniliyor ki Hicâb Âyeti (Perde Âyeti) nâzil olunca babalar ve oğullar vesâir yakınlar demişlerdir ki:

“-Yâ Resûlallâh, bizler de mi perde arkasından konuşacağız?” Bunun üzerine bu Âyet-i Celîle nâzil olmuş, onların bu husûsta müstesnâ bulundukları bildirilmiştir.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsîri)

 

 

ERKEKLERE, ALLÂH-Ü TEÂLÂ’NIN, “NÂMAHREM KADINLARA, BİR ŞEY SORACAĞINIZDA, PERDE

ARKASINDAN SORUNUZ” HİTÂB-I İLÂHÎSİ

 

“Ey îmân etmiş olanlar! Peygamberin hânelerine bir yemeğe da’vet olunmadan girip yemek pişmesini beklemeyin. Meğer ki size izin verilmiş olsun. Fakat, öyle, da’vet olunduğunuz vakit giriniz. Yemeği yedikten sonra lâfa dalmaksızın dağılınız. Çünkü o, şübhe yok ki, Peygambere eziyet verir, O da sizden utanır. Fakat Allâh, hakkı bildirmekten çekinmez. Ve Onlardan (Ezvâc-ı Tâhirât (R.A.)’den) bir lüzûmlu şey soracağınız vakit de onlardan bir perde ardından, sorunuz. Bu sizin kalbleriniz için de, Onlar’ın kalbleri için daha temizdir. Ve Allâh’ın Resûlü’ne sizin eziyet vermeniz doğru değildir ve O’ndan sonra Zevceleri’ni nikâh etmeniz de ebediyyen, câiz değildir, şübhe yok ki o, Allâh indinde çok büyük,bir günâh bulunmaktadır.” (Ahzâb Sûresi Âyet:53)

Bu mübârek Âyet’te Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in Hâne-i Sa’âdeti’ne ne gibi âdâba riâyet edilmek sûretiyle girileceğini ve Ezvâc-ı Tâhirât (R.A.)’dan bir şeyin ne sûretle sorulabileceğini ve Peygamber-i Zîşân (S.A.V.)’den sonra Muhterem Zevceleri (R.A.)’yla başkalarının nikâh akdinde bulunamayacakları bildiriliyor.

Ve ey mü’minler! Onlar’dan, Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in Muhterem Zevceleri (R.A.)’dan bir lüzûmlu şey, hâne eşyâsından çanak, çömlek, libâs gibi bir mâl soracağınız, isteyeceğiniz vakit de hemen hâne içerisine girmeyiniz, Onlar’dan bir perde ardından sorunuz, isteyiniz. Onlar (R.A.) ile sizin aranızda bir hicâb, bir perde bulunsun. Bu, sizlere teklîf edilen şey, izinsiz Hâne-i Nebeviyye (S.A.V.)’e girilmemesi, fazla lâkırtılarda bulunulmaması, arada perde bulunmaksızın bir şeyin istenilmemesi, sizin kalbleriniz için ve onların kalbleri için daha temizdir.

Böyle bir hareket, daha ziyâde nezih ahlâkın îcâbıdır. Böyle bir muâmele, kalbleri şeytanın vesvesesinden uzak bulundurmuş olur. Ve Allâh’ın Resûlü’ne eziyet vermeniz doğru değildir. Siz O peygamber-i Zîşân (S.A.V.)’e her vechile hürmette, ta’zîmlerinizi arz etmekle mükellefsiniz ve O’nun mübârek kalblerini tatyîb etmek mecbûriyetindesiniz, bunların hilâfına asla hareket edemezsiniz.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.),

Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsîri)

 

 

 

 

KADINLARA, ALLÂH-Ü TEÂLÂ’NIN

“YABANCI, NÂMAHREM, ERKEKLERE YUMUŞAK KONUŞMAYIN!” HİTÂB-I İLÂHÎSİ

“Ey Peygamber Zevceleri! Siz (diğer) kadınlardan (herhangi) biri gibi değilsiniz. Eğer (Allâh’tan) korkuyorsanız (size yabancı olan erkeklere) yumuşak söylemeyin. Sonra kalbinde bir maraz bulunanlar tama’a düşer(ler). Sözü ma’rûf vechile (ve ağır başlı) söyleyin.” (Ahzâb S:32)

Beyzâvî, Celâleyn “Kalbinde bir maraz bulunanlar” ifâdesine “Kalbinde nifâk (münâfıklık ) ve fücûr (işret, sefîhlik, ahlâksızlık) bulunanlar.” diye ma’nâ vermişlerdir. (Hasan Basrî Çantay (Rh.A.), Kur’ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm)

Bu Âyet’te üzerlerine düşen dînî vazîfeleri îfâ ile tavsîf buyurulan Ezvâc-ı Tâhirât (R.A.)’nin Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’in zevcelerinin yani bütün Mü’minlerin Vâlidelerinin sâir kadınlar arasında büyük meziyetleri hâiz oldukları ve ne kadar seçkin bir tarzda (ve nâmahrem erkeklere karşı nasıl) konuşup hareket edecekleri telkîn ediliyor.

Ey Peygamber Zevceleri! Ey o bir şerefi hâiz olan muhterem kapalı örtülü Müslümân kadınlar!. Siz başka kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Sizin değeriniz pek yücedir, sizin şeref ve fazîletiniz pek büyüktür. Eğer siz muttakî bulunuyor iseniz, Cenâb-ı Hakk’ın emrine muhâlefetten, Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in rızâsına zıt düşen hareketten kaçınıyor iseniz öyle bir imtiyâza sâhib bulunmuş oluyorsunuz. Bundan dolayı insanlarla konuşurken yabancı erkeğin işiteceği bir sözü yumuşakça söylemeyiniz, tatlıca bir şîve ile (söyleyişle) merâmınızı (sözünüzü) söylemeyiniz. Sonra kalbinde fesâd bulunan, nifâk bulunan kalbi, kötü temâyüllere elverişli (meyilli) olan kimse, tamaa düşer; harâma götüren hissleri tahrîk olur da, kendisi alçakça bir meyil ve te’sîr altında kalır ve siz Ey Muhterem Ezvâc-ı Tâhirat!.. (R.A.) Dâima ma’rûf söz söyleyin. İslâmî terbiyenin îcâblarına uygun olup yanlış düşüncelere sebebiyet verecek bir tarzda konuşmaktan sakınınız.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.),

Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsîri)

 

 

KADIN MAHREMSİZ SEFERE ÇIKAMAZ

1- “Kadın mahremsiz sefere çıkamaz.” Lâfızı umûm bütün seferlere şâmildir. Binâenaleyh kadının yalnız başına kısa veya uzun mesâfelere Hacc veyâ başka maksatlarla olsun sefer etmesi harâm olmak iktizâ eder.

2- “Mahrem” sözü nikâhı haram olan herkese şâmildir. Yalnız İmâm-ı Mâlik (R.A.) bundan kadının üvey oğlunu ya’ni kocasının başka karısından doğan oğlunu istisnâ etmiştir.

3- Ecnebî kadınla tenhâda başbaşa kalmak bütün ulemânın ittifâkıyla harâmdır. (Zamanımız Müslümânlarının nazar-ı dikkatlerini celbederiz.)

4- Bir kimsenin haccetmek isteyen karısını hacca götürmesi; gazâya gitmesinden evlâdır. Çünkü Resûlullâh (S.A.V.) bu husûsu soran zâta; o zât gazâya yazıldığını bildirdiği halde karısıyla birlikte haccetmesini emir buyurmuştur.

5- Kadına haccın farz olabilmesi için mahreminin bulunması şarttır.

6- Yalnız başına sefere çıkmamak husûsunda bütün kadınlar müsâvîdir. Yalnız Ebû’l Velîd-i Bâcî’ye göre şehvete mahall olmaktan çıkmış pek yaşlı kadınlar yalnız başlarına sefer edebilirler.

7- Ulemâdan bir kısım: “Bir adam, karısını farz olan haccı edâdan men edemez.” demişlerdir. İmâm-ı Ahmed’in mezhebi budur. Fakat sahîh kavillere göre kocası karısını hacca gitmekten men’ edebilir. Çünkü imkân bulur bulmaz hemen hacca gitmek farz değildir. İleride de gidebilir.

(Ahmed Dâvûdoğlu (Rh.A.),

Sahîh-i Müslim Tercemesi ve Şerhi C. 7, S. 92)

 

KURBÂNIN MÂHİYYETİ VE CİNSİ

Kurbân, Allah ta’âlâya takarrüb için kurbân niyetiyle kesile husûsî hayvandır. Kurbân Bayramı’nda kurbân niyetiyle kurbâ kesmek; hür, mukîm, müslim, zengin olan kimse için bir vec bedir.

Zenginden maksat, hâceti asliyesinden başka malı olsu olmasın en az iki yüz dirhem gümüş mikdârı bir mala mâl olan, yani:”Sadakai fıtır” ile mükellef bulunan kimsedir. Eyyam ı nahr’da kurbân kesmeğe kadir olan kimse kurbân kesmeyi de bilâhare fakîr düşse bu bâbtaki vücûb, uhdesinden sakıt o maz. Kurbân kesmekle mükellefiyet için imâmı A’zam (r.a.) il Ebû Yûsuf (rh.a.)’e göre âkil ve bulûğ şart değildir. Zengin olaı çocuğun veya mecnûnun malından velîsinin kurbân kesmes azimdir. Fakat imâm Muhammed (rh.a.)’e göre âkil ve bulûğ şarttır, (imâm Mâlik ile imâm Şâfîî (r.a.)’e göre kurbân, vâcib değil sünneti müekkededir.) Kurbân kesmekle kesilen hayvan arın mikdârı pek artmış olmaz. Kasaplar için kesilen hayvan “.ayısı azalır. O günlerde yine mu’tad veçhile kesilmiş olur.

Kendi zevkleri uğrunda her gün binlerce hayvanât kesilme ;mı çok görmeyenlerin, senede bir defa Allah (c.c.)’un rızâs cin bir kısım hayvanların fukara menfaatine olarak kurbân nâmıyle kesilmesini çok görmeleri doğrusu büyük bir düşüncesizktır. Kurbanlar; yalnız koyun ve keçi ile deve, sığır hayvanlaından kesilebilir. Koyun cinsinin erkeğini kurban etmek efdaldır. Keçinin, devenin veya sığırın erkeği ile dişisi etçe veya kıy­metçe müsâvî olsalar dişisinin kurban edilmesi efdaldir. Koyun e keçi ya birer yaşını bitirmiş bulunmalı veya koyunlar yedi seiz aylık olduğu halde birer yaşındaymış gibi gösterişli olmalı

Deve en az beş yaşını, sığır da iki yaşını bitirmiş bulunma­dır. Tavuk, horoz, kaz gibi ehlî hayvanlar, kurban olamaz. Bunarı kurban niyetiyle kesmek tahrimen mekruhtur. Etleri yenilen ahşi hayvanlar da kurban olamaz. Bir koyun veya keçi, yalnız ir kişi namına kurban olabilir. Bir deve veya bir sığır ise birden edi kişi namına kadar kurban olabilir.

(Ömer Nasûhî BİLMEN (rh.a.), Büyük İslâm İlmihâli, 410. s.)

 

KURBANLIK HAYVANI KESME ÂDABI

Kurbanın kesilecek zamanı eyyamı nahr’dır. Yani; Kurban bay­ramı birinci, ikinci, üçüncü günüdür. Fakat birinci gününde kesilme­si efdaldir. Kurbân kesecek kimse, tırnaklarını ve saçlarını kesme­yi te’hir eder. Bu mendûbtur. Fakat bu te’hir keraheti celbedecek bir müddette olmalıdır.

Kurbanlık hayvan, kesilecek yere rıfk ile götürülmelidir. Kurbanlık hayvana eziyyet edilmemeli ve zahmet verilmeden kesilmelidir. Meşru’ surette boğazlama, nefes borusunu ve “merî” denilen yemek ve içmek borusunu ve bunların arasında bulunup “veced” denilen iki damarını kesmek suretiyle, İmâmı A’zam (r.a.)’e göre kâfidir. Hayvanları bo­ğazlayıp damarlarını kesip kanlarını akıtacak âlet, hayvana zahmet vermeyecektir. Hayvanı, boynunun altından değil; üstünden kesmek ve daha soğumadan kafasını tamamen kesip derisini soymak da mek­ruhtur. Hayvanı boğazlarken “bi’smi’llâh” demek lâzımdır. “Allâhü Ekber”, “Allâhü A’zam” veya “Allah” denilmesi kifayet eder. “Bismillâhi Al/âhü Ekber” denilmesi müstehâbdır.

Hayvanı, kıble cihetine çevirerek kesmek sünnet olduğundan terki mekruhtur. “Besmele” kasden terk edilirse; hayvanın eti yenil­mez, haram olur. Fakat unutma neticesinde “Besmele” terk edilir­se boğazlanan hayvanın yenilmesinde mâni olmaz. Kurbanlık hay­vanı sahibi kesmelidir; elinden gelmiyorsa vekâletle başkasına kestirebilir. Kesimde başında bulunmalı ve okunması gerekenleri okumalıdır. Kurbân etini sahibi yiyebilir. Fakîr olmayan kimselere yedirebilir. Efdâl olan kurbân etini üçe bölmek, bir parçasını evine, bir parçasını yakınlarına, komşularına vs.’ye, bir parçasını da fakir­lere vermektir. Eğer nüfûsu kalabalık ise, kurbânın tamamını evin­de alıkoyabilir.

Kurbânın sütünü, derisini, etini satıp parasını almak, veyâhûd demirbaş olmayan bir şeyle değiştirmek mekruhtur. Yapılırsa kar­şılığı tasadduk edilmelidir. Kasaplık ücreti de verilemez. Cemiyeti­mizde ilim tahsil edilen veya islâmî faaliyet yapan hayır kurumları­na kurbân eti veya canlı olarak verilebilir. Çevreyi iyi araştırmalı, aylardır et yüzü görmeyen fakirlerin, garibanların doyurulması için a’zamî gayret gösterilmelidir.

Kesilen bir hayvanın ödü, bezi, bevl torbası, tenasül uzvu, hus­yeleri ise mekruhtur, bunları yememelidir.

(Ömer Nasûhî BİLMEN (rh.a.), Büyük İslâm İlmihâli, 4126. s.)

 

HİÇBİR MÜ’MİN GÜNÂHI SEBEBİYLE TEKFİR^ EDİLEMEZ (1)

İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (r.a.) hazretleri şöyle buyur-muşlardır:”Hiçbir mü’mine günâhından dolayı “kâfir” deme­yiniz ve o kimseyi bu sebeble îmândan uzaklaştırmaymız.”

Fakm Ebû Mansûr El- Mâturîdî (r.h.) derler ki: Ehl-i sün­netin dışında kalan taifeler bu hususta şöyle demişlerdir: Hâri-cîler’e göre, bir kimse büyük günâhlardan birini işlerse o kimse kâfir olup îmân ondan kaybolur.

Mürcie taifesine göre, imansız kimseye yaptığı tâatler fâide vermediği gibi, îmânlı kimseye de işlediği günâhlar zarar ver­mez.

Kaderiyye ve Mu’tezile’ye göre ise günâh işleyen kimse, iş­lediği günâhı sebebiyle îmân dâiresinden çıkar fakat küfür dâ­iresi içine de girmez. Küfür ile îmân arasında bir mertebede ka­lır. Ölmeden evvel günâhından dolayı Allah’a tevbe ederse îmân dâiresine girer. Bunların delili (4.Nisa s. 93.â.) “Kim bile bi­le bir mü’mini öldürürse onun cezası, ebediyyen kalmak üzere cehennemdir.” Cehennemde ebedî kalış, ancak kâfirle­re mahsûstur.

İmâm-ı Mâturîdî {r.h.) hazretleri, Kaderiye ve Mu’tezile’ye şöyle cevâb verir:

“Bu âyet-i kerîmeyi i’tikâdımza delîl getirmeniz ahmak­lığınız ve İcmâ-ı Ümmet’e muhâlefetinizdendir. Bid’at çıkar­mayıp sahâbe-yi kiram (r.a.)’e ve onlara tâbi’ olan ulemâya uysaydımz istikâmete ererdiniz. Ashâb-ı kiram (r.a.) ve ta­biîn, bu âyet-i kerîmeden kasdedilen ma’nânın, adam öl­dürmeği helâl kabul etmek olduğunda ittifak etmişlerdir. Müfessirîn-i ashâb (r.a.)’den İbn-i Abbâs (r.a.) de aynı şeyi söylemiştir. İşte biz, ashâb-ı kiram (r.a.) ve tabiîn ve tebe-i tabiîn (r.a.) ulemânın tefsîrlerindeki bu ittifakına dayanarak (hâilden) sözünün ebediyyet ma’nâsında kullanıldığını ka­bul etmiyoruz. Bu kelimenin ancak uzun zaman ma’nâsın­da kullanıldığında bütün dil ve edebiyat âlimleri ittifak et-

(İmâm-ı Mâturîdî (r.h.), Fıkhü’l-Ekber Şerhi)

 

HİÇBİR MU’MIN GÜNAHI SEBEBİYLE TEKFİR EDİLEMEZ (2)

İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (r.a.) hazretlerinin “Hiçbir mü’mine günâhından dolayı “kâfir” demeyiniz.” sözlerinin îzâhını İmâm-ı Mâturîdî (r.h.) şöyle devam ettirirler:

“Allah ta’âlâ, A’râf sûresi 176. âyette: “Dileseydik onu âyetlerimizle üstün kılardık; fakat o, yere (dünyaya) mey­letti ve kendi arzusuna uydu.” böyle buyurmaktadır. Bu de-lîllere karşılık şöyle bir suâl sorulabilir: Nebî (s.a.v.) Efendi­miz, hadîs-i şeriflerinde: “Bile bile namazı terk etmeyin. Kim bilerek namazı terk ederse İslâm milletinden çıkmış olur.” Yine başka bir hadîs-i şerifte: “îmân ile küfür arasın­daki fark, namazı terk etmektir.” buyuruyorlar.

Bu suâle şöyle cevâb veririz. Bu hadîslerin te’vili de “Kim, bile bile bir mü’mini öldürürse, onun cezası, ebedî kalmak üzere cehennemdir.” (4.Nisâ s. 93.) âyetinin te’vili gibidir. Ya’ni “Namazın hükmünü inkâr eden kimse kâfir olur.” demektir.

Büyük günâh işlemekle îmânın yok olmayacağına “Ey îmân edenler, fâsıkın biri eğer size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın.” (Hucurât s. 6.) âyet-i kerîmesi de delildir. Burada fâsık kişinin haberinin araştırılması emrediliyor ki fâsık kişi eğer kâfir olsaydı, Allah ta’âlâ böyle bir kimse­nin şâhidliğinin kabul edilmemesini yasaklardı.

Günâh işleyen mü’minin îmân’dan çıkmayacağına Mâ-iz bin Mâlik (r.a.) hadîsi de bir delildir. Maiz (r.a.), Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimizin huzurlarında zina’ ettiğini ikrar et­mişti. Şâyed Mâiz (r.a.) günâhı sebebiyle dîn’den-çıkmış olsa­lardı, Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Ona ya mürtedd mu­amelesi yaparlardı yâhûd da onun yeniden İslâm’a girmesini emrederlerdi.

Bu hususta ehl-i sünnetin i’tikâdı şudur: îmânın yeri kalbdir, günâhların yeri ise a’zalardır. İkisinin yeri ayrı ol­duğuna göre, bir mü’minde her ikisinin bulunması, bir te-zâd teşkîl etmez.

(İmâm-ı Mâturîdî (r.h.), Fıkhü’l-Ekber Şerhi)

 

 

 

RÜKN-İ YEMÂNÎ’NİN VE RÜKN-İ ESVED’İN İSTİLÂMI MÜSTEHABBDIR

Salim bin Abdullah (r.a.), Abdullah İbn-i Ömer (r.a.)’den naklen rivayet etti ki: “Ben, Resûlullâh (s.a.v.)’m, Beyt’ten iki rükn-i Yemân’dan başka bir şeyi meshederken görmedim.” demiş.

Salim bin Abdullah (r.a.), babasından naklen haber verdi ki babası: “Resûlullâh (s.a.v.), Beyt’in rükünlerinden Rükn-i Es-ved ile ondan sonra gelen Cumahlılar’ın evleri tarafındaki rü­künden başka bir yeri istilâm etmezdi.” demiş.

Nâfi’ (r.a.), İbn-i Ömer (r.a.)’den rivayet etti. İbn-i Ömer (r.a.) şöyle demiş: “Bu iki rüknü (yâ’ni) Rükn-i Yemânî ile Hacer-i Esved-i, Resûlullâh (s.a.v.)’in istilâm buyurduklarını gördüm göreli ne şiddete ne de serbest zamanda istilâmı terk ettim.”

Ubeydullâh (r.a.)’dan o da Nâfi’ (r.a.)’den naklen rivayet etti. Nâfi’ (r.a.) şöyle dedi: “İbn-i Ömer (r.a.)’in eliyle Hacer-i Es­ved-i istilâmda bulunduğunu gördüm göreli terk etmedim.” dedi.

Bu hadîs-i şerîfi Buhârî ile Nesaî, hacc bahsinde tahrîc et­mişlerdir.

Rükn-i Yemânî’nin fazileti, İbrâhîm (a.s.)’ın kurduğu temel üzerinde bulunmasıdır. Rükn-i Esved’in ise iki fazileti vardır ki bunlar: Hz. İbrâhîm (a.s.) kurduğu temel üzerinde bulunması ve Hacer-i Esved’in bu köşede bulunmasıdır. Bundan dolayı Rükni Esved’in iki meziyet ve fazileti olduğu için Hacer-ü’l-Esved öpü­lür ve istilâm edilir. Rükn-i Yemânî’nin bir fazileti olduğu için yalnız istilâm edilir.

Nevevî (r.h.) “Bu iki Rükn-i Yemânî’yi istilâm etmenin müstehabb olduğunda, ümmetin bütün ulemâsı müttefiktir. Öteki iki rüknün de istilâm edilmeyeceğine cumhur ulemâ müttefiktir.”

“Rüknü meshetmek”ten murâd: İstilâmdır. Ne şiddete ne de serbest zamanda istilâmı terk etmedim” den de murâd: Tavaf esnasında kalabalık olsun, olmasın istilâmı terk etme­dim” demektir.

(Ahmed DÂVUDOĞLU (rh.a.), Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi 6. c., 529. s.)

 

KUR‘ÂN’IN YANLIŞ TELAKKÎSİ VE BİD‘ATLER

Ömer (r.a.) şöyle dedi: Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki:

“Ümmetim için en korktuğum şey benden sonra bir adamın kalkıp da Kur’ân’ı te’vîl ederek, Kur’ân’da anlaşılması gereken ma‘nâyı değiştirip Kur’ân’ın kastetmediği ma‘nâyı Kur’ân’a yüklemeye kalkmasıdır.”

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Bir kişi, dinde olmayan birşeyi dindenmiş gibi göstererek her bid‘at çıkardığında, onunla şüphesiz bir sünneti kaldırmış olur.”

İbn Abbas (r.a.) dedi ki: “İnsan, bir bid‘atı çıkarıp bununla bir sünneti öldürür. Böylece devam ettiğinde, bid‘atler hayat bulup, sünnetler ölecektir.”

Mu‘az (r.a.) dedi ki; Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu:

“Kim bir bid‘at sâhibine, onu yüceltmek için giderse muhakkak ki İslamın yıkılışına yardım etmiş olur.”

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki:

“Ümmetim 73 fırkaya ayrılacaktır. Bir fırka hariç bütün fırkalar cehennemdedir.” Ashâb (r.a.e.) dediler ki: “O fırka kimlerdir?” Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki:

“Benim ve Ashâbımın yolunda olanlardır.”

Resûlullâh (s.a.v.) yine buyurdular ki:

“Bid‘atlerin ortaya çıkıp yayılması korkunç bir durum, çok ağır bir yük ve kesilmeyecek bir şerdir.”

Ömer (r.a.) dedi ki:

“İnsanlardan, sizinle Kur’ân’ın müteşâbih âyetleriyle tartışacak kimseler gelecektir. Onlara sünnetle engel olun, onları sünnetle kıskıvrak yakalayın. Şüphesiz, Kur’ân’ı en iyi bilenler, sünneti bilenlerdir.”

(İmâm-ı Suyutî, Akîdede Sünnetin Yeri, 93.s.)

22

 

 

 

HANGİ HIRSIZIN ELİ KESİLİR

Şerîatta sirkat (hırsızlık) haram olması i‘tibâriyle; nisab miktarı olsun veya olmasın başkasının malını haksız olarak gizlice almaktır. El kesme itibari ile İslâm memleketinde konuşan, gören ve mükellef bir kimsenin, gizlice bir şahsın korunan yerden ve bozulmayan şeylerden olan on dirhem veya on dirhem miktarındaki malını kasden alıp dışarı çıkarmasıdır ki; malın korunduğu yerde şüphe ve çalınan malda te’vîl bulunmamasıdır.

Ta‘rifdeki “mükellef” kaydı, erkek, kadın, köle, kâfir ve ayık halinde olan mecnûna şâmildir.

“Konuşan” ve “gören” kayıtlarıyla dilsiz ile âmâ, hırsızın tarifinden çıkmıştır. Çünkü dilsiz konuşacak olsa şübhe (hadler şübhe ile def’edilir) vermek ihtimali vardır. A‘mâ ise kendi malını başkasının malından ayıracak vaziyette değildir.

Çalınan malın kasden alınmış olması da el kesilmesinde şarttır. Çalma gündüz olursa, çalınan malın başlangıcında ve nihayetinde gizlice olması şarttır. Akşamla yatsı arası gündüzden sayılır.

Hırsızın mülk sâhibinden çalması ve çaldığı malın bütün dinlerde mübâh olması lâzımdır. Buna göre bir hırsız, diğer bir hırsızdan çalsa eli kesilmez. Hırsız gerek müslümân olsun, gerekse zımmî olsun, bir müslümânın şarabını çalsa eli kesilmez.

El kesilebilmesi için hırsızlığın İslâm memleketinde yapılması şarttır. Hırsızın elinin kesilebilmesi için nisâb (on dirhem gümüş) miktarı malın korunan mahalden bir def‘âda çıkarılması şarttır. Hırsızlığın kâdı huzûrunda, mu‘teber olan sübutla sâbit olması şarttır.

Hırsızlık hâdisesi sâbit olunca hüküm verildikten sonra hırsızın sağ eli bileğinden kesilir ve dağlanır. Eli kesildikten sonra tekrar hırsızlık yaparsa, sol ayağı da topuğundan kesilir. Şayet üçüncü defa yine hırsızlık yaparsa artık azaları kesilmez, fakat kırbaçla tâzir edilir ve simasında tevbe alâmetleri görülünceye kadar hapsedilir.

(İbn-i Âbidin, 8.c., 315-346.s.)

19

FÂİZ NEDİR?

Faiz (ribâ) sözlükte fazlalık, ziyâdelik anlamındadır. Istılâhî ma‘nâda ise; yapılan bir akitte karşılıksız olarak alınan fazlalıktır. Fâiz; Kitap, Sünnet ve İcmâ ile haram kılınmıştır.

Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmaktadır:

“Fâiz yiyenler, (kabirlerinden) ancak şeytanın dokunup çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların; ‘Alış-veriş de fâiz gibidir’ demelerinden ötürüdür. Oysa Allah alış-verişi helâl, fâizi de haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (o öğüde uyarak fâizden) vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve hakkındaki hüküm de Allâh’a âittir (Allâh onu affeder). Kim tekrar (fâize) dönerse onlar cehennem ehlidir, ateş halkıdır, orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara s. 275)

Konuyla alâkalı olarak Efendimiz (s.a.v.) ise bir gün: “Helâk edici yedi şeyden sakınınız” buyurunca, Sahâbe-i Kirâm hazerâtı sorar: “Onlar hangileridir ey Allâh’ın Resûlü?” Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.): “Allâh’a şirk koşmak, sihir ve büyü yapmak, haklı olarak öldürülen müstesnâ- Allâh’ın öldürülmesini haram kıldığı bir insanı öldürmek, fâiz yemek, yetim malı yemek, düşmana hücum sırasında harpten kaçmak, evli olup hiçbir şeyden haberi olmayan nâmusuna düşkün müslüman kadınlara zinâ isnad etmek.” (Buhârî) buyurarak fâiz yemeyi, insanın helâkine sebep olan yedi şey arasında saymıştır.

Fâizi sadece almak veyâ vermek değil aynı zamanda fâiz muâmelesinde herhangi bir şekilde bulunmak, yardım etmek, vesîle olmak da en şiddetli bir şekilde haram kılınmıştır. İbn Mes‘ud (r.a.) anlatıyor: “Resûlullâh (s.a.v.) ribâyı (fâizi) yiyene de, yedirene de, (Fâiz mu‘âmelesine) şâhitlik edenlere de, bu mu‘âmeleyi yazana da lânet etti.” (Buhârî)

27

 

TOPRAK CİNSİNDEN OLUP ÜZERİNDE     TOZ BULUNMAYAN NESNELERLE           TEYEMMÜM YAPILABİLİR

Ammar b. Yâsir (r.a.)’in naklettiği uzun hadiste Hz. Peygamber (s.a.v.) kendisine, “Ellerini yere vurup silkeleyerek yüzüne ve kollarına mesh etmen yeterliydi” buyurmuştur.

Ebû Hüreyre (r.a.)’in rivâyetine göre Hz. Peygamber (s.a.v.), “On seneye kadar bile olsa su bulamadığı sürece temiz toprak müslümanın abdestliğidir. Ancak suyu bulduğu zaman Allah’tan korksun ve onu vücuduna döksün” buyurmuştur.

Ebû Zerr (r.a.)’in rivâyetine göre Hz. Peygamber (s.a.v.), “On seneye kadar bile olsa temiz toprak müslümanı temizleyicidir. Ancak suyu bulduğu zaman onu vücuduna döksün. Bu, onun için daha hayırlıdır” buyurmuştur.

Hadîslerin konu başlığında ifâde edilen iki husûsa delâleti de açıktır. Hadîste zikredilen ellerini yere vurup silkelemek teyemmümün vasfını ortaya koymak sûretiyle konunun ikinci kısmına delâlet etmektedir. Ellerin silkelenmesi, teyemmüm edilecek toprak cinsinden nesnede toz bulunması şartının olmadığını göstermektedir.

Ebû Ümâme (r.a.)’den nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.): “Yeryüzü benim ve ümmetim için mescit ve temizleyici kılındı. Dolayısıyla namaz vakti nerede olmuşsa ümmetimin mescidi ve abdest için temizleme vasıtası hemen oradadır” buyurmuştur.

Teyemmüm abdest ve guslün yerine geçtiğine göre ve bunlar namaz vaktinden önce alınabileceğine göre aynı husus teyemmüm için de geçerlidir.

(Eşref Alî et-Tehanevî – Zafer Ahmed el-Osman et-Tehânevî,

Hadislerle Hanefi Fıkhı, 1.c., 350-363.s.)

26

TOPLUMUN TEMELİNE DİNAMİT

KOYANLARIN CEZÂSI

Hadler; nesebi, malları, akılları, haysiyet ve namusu koruma gibi maslahat ve menfaati bütün beşeriyete ait olduğu için meşru kılınmıştır. Bu kelime hadlerin asıl hükümlerini beyandır ki insanların zarar görecekleri şeylerden men olunup İslâm beldelerinin fesad ve fitneden korunmasıdır.

Üsâme b Zeyd hırsızlık eden bir kadın hakkında şefâatte bulunmak istediğinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.) kendisine Allah’ın hadlerinden bir had hakkında şefaat mı ediyorsun buyurarak bunu reddetmişlerdir. Çünkü zina haddinin meşru olmasının hikmet ve maslahatı aşikârdır. Allahü Te‘âlâ bu cezâ ile beşeriyetin temizliğini, insan şerefini ve insan neslini korumayı temin edecek en kuvvetli bir adâlet müeyyidesi vücûda getirmiştir. Zinâ, nice âileleri mahveder, nice nâmuslu kimseleri ebediyen bir mahcûbiyet altında bırakır nice şahsiyetlerin neseblerini şüpheli gösterir. Bu i‘tibarla bir zinâ hadisesi her hangi bir düşmanlık neticesi olarak meydana gelen bir öldürme hâdisesinden daha meş‘um ve utanç veren bir cinayettir.

Muhsan (akıllı, baliğ, hür, Müslüman, iffetli bir erkek, kendisinde aynı vasıflar bulunan bir kadınla sahih nikahla evlenip cinsi yakınlıkta bulunmuş) olan kimse hakkında zina suçu sabit olunca bir meydanda ölünceye kadar recm (ufak taşlar atılmak sûretiyle yapılır) edilir. İnsanlar recm için namaz safları gibi saf olurlar. Bir tâife recmedip taşları katlini kasdederek attığında onlar uzaklaşır, diğer kimseler recm ederler.

(Dilsiz için) Zinânın sübûtu gerek dilsizin kendi işâreti ile ikrar yoluyla olsun gerekse şâhitlerin şahâdeti ile olsun had vurulmaz.

Zinâ eden kimsenin akıllı, erginlik çağında bulunması lâzımdır. Musannif zinâ edenin “müslüman olması lâzımdır” demedi. Çünkü cezâsının tatbik edilmesinde zinâ edenin müslüman olması şart değildir.

(İbn-i Âbidîn, 8.c., 162-175.s.)

27

SELÂMIN HÜKÜMLERİ

Selâm, hal ve hatır sormayı içeren mektuba sözlü veya yazılı olarak karşılık vermek vâcibdir. Biri, başkasından selâmını içeren bir mektup getirirse, geciktirilmeden karşılığını vermek vâcibdir. Selâmı tebliğ edenin üzerine de reddetmek müstehabdır. Yani şöyle der: “Ve aleyke ve aleyhisselâm” kimi de vâcibdir demiştir.

Birisine “falanca adama selâm söyle” dese ve söz konusu şahıs da kabul ederse, selâm söylemesi vâcib olur çünkü emânet olur. Eğer kabûl etmese gidip tebliğ etmesi vâcib olmaz. Kezâ Peygamber (s.a.v) Efendimiz hakkında da selâm tebliği aynıdır.

Fıskı i‘lan edilmiş kişiye selâm vermek mekruhtur. Şayet gizli olup i‘lan edilmemişse mekruh değildir. Kezâ selâm almaktan âciz olana da selâm vermek mekruhtur. Artık gerçekten âciz olsun, yemek yiyen gibi veyâ şer‘an âciz olsun: Namaz kılan, Kur’ân okuyan gibi…

Arkadan gelen öndekine selâm verir. Yürüyen oturana, binekli yaya olana, küçük büyüğe selâm verir. Sayıca az olanlar çok olanlara selâm verir. Bir meclise gidilirken selâm verilir ve ayrılırken de selâm verilir.

Kimsenin bulunmadığı eve girerse, “es-selâmü ‘aleynâ ve ‘alâ ibâdi’llahi’s-salihîn” der. Böylece beraberindeki melek ve hazır bulunan salih cinlere selâm vermiş olur. Bu arada melekler selâmını reddederler (karşılık verirler).

Cemaatin huzûruna gelirken ve onlardan ayrılırken her iki halde de selâm verir. Bunu yaparsa ondan sonra cemaatin yapacağı bütün hayırlı işlere ortak olur.

Selâm verince, selâmdan müslümanın malına, canına ve nâmusuna zarar getirmeyeceğini bildiren İslâmî ahd ve peymanının yenilenmesini kasdeder. Böylece müslümana selâm verince, onun malına ve namusuna el uzatması te’kiden haram olmuş olur. Bilinmiş olsun ki, selâm sünnettir, duyurulması müstehabdır ve reddi (karşılık vermek) farz-ı kifâye dir. Reddin duyurulması ise vâcibdir.

(Muhammed Alâeddîn, el-Hediyyetü’l Alâiyye, 329-331.s.)

29

 

KADINLARIN ÖZÜRSÜZ OLARAK EĞERE (BİNİTE) BİNMELERİ VE GİYİNİŞ TARZLARI

İbn-i Hibbân’ın, Abdullah b. Ömer (r.a.)’den rivâyet ettiğine göre: “Ümmetimin sonunda birtakım kadınlar olur ki, onlar tıpkı erkekler gibi, eğerlerin üzerine binerler. Ve bir takım erkekler de olur ki, mescidlerin kapılarının yanında bineklerinden inerler. Onların kadınları elbiselidirler ama hakîkatte üryandırlar (çıplaktırlar). Onların başları üzerinde zayıf develerin hörgücü gibi şey bulunur. Onlara lanet ediniz, çünkü onlar mel‘un kadınlardır.”

Tezkiretü’l-Kurtubî’de şöyle der: Kadınlar Allâh’ın nimetleriyle giysilidirler, dinden ise âtidirler, ince elbiselerle giysilenmişlerdir. Onların altlarında olan şey, üstlerinden zahir olur (belli olur). O kadınlar zahirde (görünüşte) giysilidirler, hakîkatte ise çıplaktırlar. Dünyâda haram zînet nevîleriyle ve giyilmesi câiz olmayan şeylerle giysilidirler, kıyâmet gününde ise çıplaktırlar denilmiştir. Takvâ libâsından çıplaktırlar. Veyâ hayır fiillerinden çıplaktırlar, veyâ bedenlerinin bir kısmı giysilidirler, diğer bir kısmını ise güzelliği için açmış çıplaktırlar. Kendilerinden maksad olan setirden âridirler (örtünmeden uzaktırlar). Allâh’ın ni‘metleriyle giysilenmişlerdir onun şükründe ise çıplaktırlar.

Diğer bir hadîsde; “(Böyle kimseler) Cennete giremez ve onun kokusunu da bulamaz” ziyâdesi vardır. Hâlbuki onun (cennetin) kokusu kırk senelik mesâfeden duyulur. Nitekim Meşârik’den öyle nakledildi. Bu kadın genç olduğu ve güzelliğini göstermek ve teferrüc izharı (mahrem yerlerini göstermek) için eğere binmiş olduğu zamandadır, dediler. Şayet ihtiyar bir kadın veya genç bir kadın ise fakat bir özürden dolayı kocasıyla berâber binmişse, cihâd için binmesi, kadınlar için de cihâda hâcet vâki‘ olmuşsa, hac veya umre için ise setirli (örtülü) olduğu zaman bunda bir beis yoktur. Tatarhâniye’de de böyledir.

(Berika, 5.c., 346.s.)

1

KADINLAR, GÖBEKLERİNİ VE SIRTLARINI MAHREMİ OLAN KİMSELERE BİLE GÖSTEREMEZ

Ed-Dürrü’l-muhtâr’da ifâde edildiği gibi bize göre de açılmasını gerektiren bir durum olmadığı sürece yalnız başına olunsa bile avret yerinin örtülmesi genel bir hükümdür. Behz b. Hakîm rivâyeti buna delâlet etmektedir. Buna göre evinde yalnız iken kadın başını açabilir. Mahremlerinin yanında altını gösteren ince bir başörtüsü giyinmesi daha uygundur. Ancak bu mahremlerinin kendisine bakması helâl olan yerleri hakkında böyledir. Karnı (göbeği) ve sırtı gibi mahremlerinin bakması helâl olmayan yerlere gelince bunları yalnız iken örtmenin vâcib olduğu konusu tartışmaya açıktır. İfâdelerin mutlaklığından bunun mümkün olduğu sonucuna varılabilir.

Ed-Dürrü’l-Muhtâr’da şöyle denilmektedir: Müslüman bir kadın diğer kadının vücuduna, bir erkeğin diğer erkeğe bakabileceği kadar bakabilir. Kadının diğer kadınlara karşı avreti, erkeğin diğer erkeğe karşı avreti gibi olduğuna göre aynı yerlerin kendi nazarına karşı da avret sayılması uygun olur. Doğru olan görüşe göre kadın yalnız iken karnı ve sırtını açabilir.

(Eşref Alî et-Tehanevî – Zafer Ahmed el-Osman et-Tehanevî,               Hadislerle Hanefi Fıkhı, 1.c., 268.s.)

Baba, kayınpeder, kendi oğlu, üvey oğlu, birâderi, birâderinin oğlu ve kız kardeşinin oğluna karşı takınacağı vaziyete gelince: Kadınların; çamaşır, bulaşık vesâire gibi hizmetleri sırasında ve yakınlarını ziyârete vardığında kol, baş ve ayaklarının açılması haram sayılmamıştır. Ancak haram değildir demek, mutlaka açılacak ma‘nâsına gelmez. Örtmek takvâ ve azîmettir. Açılması ruhsattır, haram sayılmamıştır. Zîrâ sayılan bu erkeklerin o kadınla nikahlanmaları müebbeden haramdır. Fakat karnını (göbeğini) ve sırtını göstermesi câiz değildir.

(Mehmed Emre, Kadın ve Âile, 168.s.)

2

VEŞM (DÖĞME YAPTIRMAK)

Veşm; eli veya yüzü iğne ile çizmek, sonra sürme veya mürekkebi buna ekmektir ki dövme yapmaktır.

Buhârî ve Müslim’in, İbn-i Mes‘ûd (r.a.)’den rivâyet ettiğine göre: “Allâh (c.c.); dövme yapan kadınlara, bunu yaptıran kadınlara, kaşın tüylerini cımbız ile alan kadınlara, dişlerini güzellik için incelten kadınlara ve Allâhü Te‘âlânın yaratmasını değiştirmeye çalışan kadınlara la‘net etsin.”

Tirmizî’nin, Amr b. Şuayb’den rivâyetine göre:

Resûlullâh (s.a.v.) beyaz tüyü yolmaktan nehy etti ve o müslümanın nûrudur” buyurdu. O halde mekrûh olur.

Zeynü’l-Arab’dan naklen denilmiştir ki; hadîsde şöyle gelmiştir: “İlk saçına ak düşen İbrâhim (a.s.)’dır. Bunu gördüğü zaman dediki; ya Rabbi bu nedir? Allâhü Te‘âlâ dedi ki: Vakardır. İbrâhim (a.s.) dedi ki: Rabbim beni karımın üzerine vakarca ziyâde et. O halde buna rıza, Halîl Rahman’a muvafakattir. O, gurur ve kibîri men eder, tâatlere, tevbeye meylettirir ve ölümü, âhireti hatırlatır.”

Neseî’nin İbn-i Abbas (r.a.)’dan rivâyet ettiğine göre “Âhir zamanda bir kavim gelecektir ki onlar sakallarını siyaha boyarlar, tıpkı güvercinlerin göğüsleri gibi, onlar cennetin kokusunu koklamayacaklardır.” Bu, men etmekte açık bir tehdîddir.

Müslim’in, Câbir (r.a.)’den rivâyetine göre; “Ak sakalı değiştiriniz ve siyahtan kaçınınız.” buyrulmuştur. Kına ve gizleme ile bunu yapınız demektir. Haram olduğundan dolayı; siyahla boyamayın.

Nisâb’da der ki: Kırmızılık sakalda sünnettir. Siyaha gelince bu savaşlarda övülmüştür.

(Berika, 341-343.s.)

9

TEMÂİM (BONCUK) TAKMAK

Temime; âfetleri def için takılan boncuk ve benzeri şeylerdir. Ebû Dâvud’un, İbn-i Mes‘ud (r.a.)’den rivâyetine göre:

“Afsun, temâim ve tevle şirktir.” Tevle; kadınların, kocalarını sevmeleri için yaptıkları şeydir. Afsun ise ağrıları ve elemleri def için yazılan demektir. Eğer tesir edeceğine inanırsa şirk koşmuş olur, yoksa eğer afsun, manaları malum ise caizdir, yoksa haramdır. Bu takdirde şirk ehlinin amellerindendir. Hadîsdeki bu ağır ifâde kaçındırmak ve tehdît için olabilir.

Ahmed, Ebû Ya‘lâ ve Hâkim’in, Ukbe b. Amir (r.a.)’den merfu olarak rivâyetlerine göre Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kim bir temîmeyi asarsa, Allâh onun için (işini) tamamlamasın, kim bir boncuk takarsa, Allâhü Te‘âlâ onun muradının hasıl olmasını onun için bırakmasın” Bu ifâdeler ya bedduâdır veyâ haberdir. Câmi‘deki bir hadîsde:

“Kim bir temîme asarsa şirk koşmuş” demektir buyrulur. Yani ehl-i şirkin fiilini işlemiştir. Onlar bununla yazılmış kaderlerin defini i‘tikad ederler, İbn Abdü’l-Berr dedi ki: Astığı şeyin göz (nazar boncuğu ve benzeri şeyin) değmesini çevirdiğine i‘tikad ettiği zaman onun kaderi çevirdiğini zan etmiş demektir, buna inanırsa şirk işlemiş olur.

Hâkim’in, Âişe (r.anhâ)’dan rivâyetine göre; Temîme belâdan sonra asılan şey değildir. Temîme, ancak belâdan önce asılan şeydir. Sarılığı kaldırmak için asılan boncuk gibi. Bu, belayı kaldırmak içindir. Çünkü iddia edilir ki o, onu def eder ve isabet etmez.

Korunmak için asılmasına gelince bunda bir beis yoktur. Yani tecrübe edilmiş duâyı veya tecrübe edilmiş âyeti veya Allâhü Te‘âlânın bazı isimlerini, belâyı def için taşımakta bir beis yoktur. Fakat helâ ve karısı ile cima esnâsında onu çıkartır. Bazılarınca bunlar bir şey ile örtülü olduğu zaman çıkarmamak câiz olur. Çıkarmak ise evlâ ve daha ihtiyatlıdır.

(Berika, 5.c., 340.s.)

11

BIYIĞI ÇOK BIRAKMAK

Bıyığını tâ dudağı kaplayıncaya kadar bırakmanın durumu. Tatarhaniye’de: Bıyığını kaşı gibi kılması layık olur der. Hâniye’de ise şöyle diyor: Bıyıkları üst dudakla aynı hizâya kadar alır. Darü’l harbde savaşçıya, mücahide gelince; heybetli olması için onu uzatması mendub olur denilmektedir.

Tirmizî ve Neseî’nin, Zeyd b. Erkam (r.a.)’den rivâyetlerine göre; “Bıyığından almayan kimse bizden değildir” buyurulmuştur. Bıyığının uzanan kısmını dudak açık bir vaziyette görününceye kadar alır. Yani bizim İslâmî yolumuz üzerinde değildir, demektir. Bir topluluk onun zâhirini aldılar ve bıyığın kısaltılmasını vâcib kıldılar.

Bıyık kısaltmakta efdal olan, kaş gibi kılmaktır. Dudağın etrafı açık olacak bir vaziyette olsun.

Nisâb’da anlatıldığı kadarıyla sakalın tıraş edilmesi câiz olmaz. Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Bıyıklarınızı kısaltınız ve sakallarınızı da olduğu gibi bırakınız. Onları tıraş etmeyiniz, onları sünnet mikdârından noksan bırakmayınız.”

Tirmizî’nin, İbn-i Amr b. el-As (r.a.)’den rivâyet ettiği bir hadîse göre; “Resûlullâh (s.a.v.) sakalının eninden ve uzunluğundan alırdı.” Kabın içindeki suya bakar ve ondan sakalının tüylerinin düzgünlüğünü veyâ güzel olduğunu bilirdi. Bunu başkalarından daha uzun her bir tüyü kısaltmakla yapardı ki hepsi sünnet olarak aynı seviyede olsun. Bu ise her tarafının bir olmaya yakın olması içindi. Çünkü i‘tidal her şeyde sevilmiştir.

İhyâ u Ulûmiddîn’den nakledildiğine göre; ‘Sakalın bir kabzenin altında olanını almakta bir beis yoktur denilmiştir.”

(Berika, 343-345.s.)

13

FUHUŞ YAPAN BEKAR KİMSELERİN CEZÂSI

Şahâdetle veyâ ikrar ile zinâ suçu sâbit olan kimse evlenmemiş ve hür olursa kendisine yüz değnek vurulur. Köle olursa, âyet-i kerîmenin delâletiyle yarısı vurulur .

“Câriyeler evlendikten sonra bir fuhuş irtikâb ettiler mi o vakit üzerlerine hür kadınlar üzerindeki cezânın yarısı (verilir).” Bu âyet-i kerime cariyeler hakkında nazil olmuştur. Âyet-i kerimenin İbaresi cariyeler hakkındadır. Âyet-i kerimenin delaletiyle hükümde erkek köleler de dahildirler. Çünkü câriyelerle erkek köleler kölelikte müsâvîdirler.

Celd (değnek cezâsı) uygulanacak değneğin budaksız olması lâzımdır. Enes (r.a.)’e celd yapmak için değnek getirmesi emredildiğinde bir ağaç dalı keser, onu yumuşayıncaya kadar iki ateş arasında inceltir, sonra onunla celd yapılırdı. Celd yapılacak değneğin bir tarafı kurumuş olursa yaralayacağı veya çok acıtacağı için onunla celd yapılmaz. Değnek budaklı olursa onunla hiç yapılmaz. Kendisine celd vurulan kimse zayıf olup helâkından korkulursa, tahammül edeceği şekilde celd yapılır.

Celd uygulanacak şahıs erkek ise avret mahallini örtmek için yalnız izarı; Baştan ayağa kadar bedenini örten entâri, don, gömlek gibi elbisesi üzerinde bırakılır, diğer elbisesi çıkartılır. Celdeler bedeninin çeşitli yerlerine arka arkaya vurulur. Yalnız başına, yüzüne, tenâsül uzvuna vurulmaz. Bazıları “göğsüne, karnına da vurulmaz” demişlerdir. Yüz celdenin arka arkaya ellisi bir günde, ellisi de ikinci günde vurulsa, esah olan kavle göre, kifayet eder.

Celd yapılırken değneği vuran kimse başından kaldırmaz veya vurduktan sonra değneği uzuv üzerinde sürümez. Hakkında celd yapılacak şahıs kadın ise Hz. Alî (r.a.)’den rivâyet edildiği üzere kendisine oturduğu halde bu cezâ tatbik edilir. Üzerinde kürk ve pamuklu gibi kalın elbisesinden başkası çıkarılmaz.

(İbn-i Âbidîn, 8.c., 180-183.s.)

29

RESİM VE HEYKEL İLÂHÎ RAHMETE MÂNÎDİR

Herhangi canlı bir mahlûk heykelini evde bulundurmak rahmet meleklerinin eve girmesine mâni‘ olacağından Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz bundan nehyedip; İçinde kelb ve heykel mevcut bulunan haneye rahmet melâikesi girmez, buyurmuşlardır.

Kezâ; Hazret-i Âişe (r.anhâ) der ki: – Ben bir yastık satın almıştım. Üzerinde hayvan, kuş resimleri vardı. Resûlullâh (s.a.v.) odamın kapısından içeri bakınca bunları gördü, odama girmekden tevakkuf buyurdular. Mübârek vech-i saâdetinden anladım ki mutlaka bir şeyi kerih gördü. Kabahat ettiğimi anladım. Yâ Resûlallâh ne günah işledimse tevbe eyledim. Acaba ne kusur eyledim, dedim. Sonra Resûlullâh (s.a.v.): Bu yastıklar nedir? buyurdu. Ben de: Yâ Resûlallâh! Mahza Efendimizin üzerine oturup dayanması için satın aldım, dedim. Sonra Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: Hakka ki bu resimlerin, sûretlerin ashâbı mu‘azzeb olacaklardır. Hem de onlara tasvir ettiğiniz hayvanı ihyâ ediniz (hayat veriniz) denir. Bir de sûretler ve resimler olan hâneye rahmet melâikesi girmezler, buyurdu. (Buhârî)

Buhârî’nin diğer sahîh hadîsinde Abdullâh ibn Ömer (r.a.)’den rivâyeten: Bir defâ Resûlullâh (s.a.v.) kerîme-i muhteremeleri Hazret-i Fâtımâ (r.anhâ)’nın hânesine teşrif buyurdu, Fakat kapıdan geri döndü, eve girmedi. Sonra Hazret-i Fâtıma (r.anhâ) Hazret-i Ali (k.v.) geldiğinde söyledi. O da Resûlullâh (s.a.v.) Efendimize arzeylediğinde: Hakka ki ben onun kapısında bir takım sûretler yazılmış kapı perdesi gördüm. Onun için döndüm. Benim ile bu dünyâ beytinde ne münâsebet var, buyurdu. Yani, böyle süslü kapı perdesinin asılması dünyâ ziynetine meyil demek olduğundan bunu kendimce kerih gördüm demektir. Onun üzerine o perdeyi ne yapacaklarını isti’zan ile fakr u ihtiyacı olan bir fakîre gönderilmesini emir buyurdu da gönderildi.

Eğer alçı veya bakırdan veyahut herhangi bir madenden müstakil olarak bir heykel yapılmış ise bunun câiz olmayacağı daha sarîhdir. Müşriklerin taptıkları (Lât) ismindeki put da evvelce Lât isminde bir şahsın nâmını yâd için yapılmış iken zamanla onu ilâh ittihaz ederek tapınmak derecesine müncer olmuştur.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Musâhabe, 4.c., 90.s.)

25

 

FÂİZİN AZI ÇOĞU OLMAZ

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır ki:

(Vedâ hutbesinden)

“Bilin ki cahiliye devrinden kalan bütün faizler mülgâdır, terkedilecek ve alınmayacak. Fâize verilen paranın sadece sermâye kısmını yani aslını alacaksınız, böylece ne zulüm ve haksızlık etmiş ne de zulme ve haksızlığa uğramış olacaksınız.” (Tirmizî)

İbn Mes‘ud (r.a.)’den şöyle rivâyet edilmiştir:

“Resûlullâh (s.a.v.) ribâyı (fâizi) yiyene de, yedirene de la‘net etti. (Fâiz muamelesine) şahitlik edenlere de bu muâmeleyi yazana da la‘net etti” (Müslim)

İmâm-ı Mâlik’in Muvattâ’ında Zeyd İbn Eslem’den şöyle rivâyet olunmuştur ki:

Cenâb-ı Hakk’ın terketmeyenler için harb etmeye izin verdiği ribâ, cahiliye devrinde iki şekilde cereyân ederdi:

1- Bir kimsenin diğer bir kimsede, vadeli bir alacağı bulunurdu. Vade dolunca alacaklı: “Ödeyecek misin yoksa fâizlesin mi?” derdi. Borçlu öderse öbürü alırdı. Ödemezse, ölçeklenen, tartılan, ekilen veya sayılan çeşitten ise alacak katlanırdı.

2- Yaşla ölçülen bir mal ise, daha üst mertebeye kaydırılır, vâde de uzatılırdı. İslâm gelince Cenâb-ı Hakk şu âyeti indirdi:

“Allâh fâiz karışan malın bereketini giderir, sadakaları ise bereketlendirir.

Ey îmân edenler! Allah’tan sakının, inanmışsanız fâizden arta kalan hesâbdan vazgeçin.

Böyle yapmazsanız, bunun Allah’a ve Peygamberine karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz sermayeniz sizindir. Böylece haksızlık etmemiş ve haksızlığa uğramamış olursunuz.”

(Bakara s. 276-278-279)

27

KURBÂNIN MÂHİYYETİ VE CİNSİ

Kurbân, Allâh ta‘âlâya takarrüb için kurbân niyetiyle kesilen husûsî hayvandır. Kurbân bayramında kurbân niyetiyle kurbân kesmek; hür, mukîm, müslim, zengin olan kimse için bir vecîbedir. Zenginden maksat, hâcet-i asliyesinden başka malı olsun olmasın en az iki yüz dirhem gümüş mikdârı bir mala mâlik olan, ya‘ni: “Sadaka-i fıtır” ile mükellef bulunan kimsedir.

Eyyâm-ı nahr’da kurbân kesmeğe kâdir olan kimse kurbân kesmeyip de bilâhare fakîr düşse bu bâbtaki vücûb, uhdesinden sâkıt olmaz. Kurbân kesmekle mükellefiyet için İmâm-ı A’zam (r.a.) ile Ebû Yûsuf (rh.a.)’e göre âkil ve bülûğ şart değildir. Zengin olan çocuğun veyâ mecnûnun malından velîsinin kurbân kesmesi lâzımdır. Fakat İmâm Muhammed (rh.a.)’e göre âkil ve bülûğ şarttır. (İmâm-ı Mâlik ile İmâm-ı Şâfîî (r.a.)’e göre kurbân, vâcib değil sünnet-i müekkededir.) Kurbân kesmekle kesilen hayvanların mikdârı pek artmış olmaz. Kasaplar için kesilen hayvan sayısı azalır. O günlerde yine mu‘tad vechile kesilmiş olur.

Kendi zevkleri uğrunda her gün binlerce hayvanât kesilmesini çok görmeyenlerin, senede bir def‘a Allâh (c.c.)’ün rızâsı için bir kısım hayvanların fukarâ menfaatine olarak kurbân nâmiyle kesilmesini çok görmeleri doğrusu büyük bir düşüncesizliktir. Kurbanlar; yalnız koyun ve keçi ile deve, sığır hayvanlarından kesilebilir. Koyun cinsinin erkeğini kurban etmek efdaldir. Keçinin, devenin veya sığırın erkeği ile dişisi etçe veya kıymetçe müsâvî olsalar dişisinin kurban edilmesi efdaldir. Koyun ile keçi ya birer yaşını bitirmiş bulunmalı veya koyunlar yedi sekiz aylık olduğu halde birer yaşındaymış gibi gösterişli olmalıdır. Deve en az beş yaşını, sığır da iki yaşını bitirmiş bulunmalıdır. Tavuk, horoz, kaz gibi ehlî hayvanlar, kurban olamaz. Bunları kurban niyetiyle kesmek tahrimen mekruhtur. Etleri yenilen vahşi hayvanlar da kurban olamaz. Bir koyun veya keçi, yalnız bir kişi namına kurban olabilir. Bir deve veya bir sığır ise birden yedi kişi namına kadar kurban olabilir.

(Ömer Nasûhî Bilmen (rh.a.), Büyük İslâm İlmihâli, 410. s.)

 

BİLE BİLE HAKKI BATILLA ÖRTMEYİNİZ!

“Hakkı bâtılla karıştırmayın ve hakkı bildiğiniz halde saklamayın!” (Bakara s. 42.â.) Yahudîler hasedlerinden nâşi hakkı tebdil ile bâtılı tervîc ederek halkın zihinlerini iğfale çalıştıklarından Cenâb-ı Hakk bu âyet-i celîle ile onları telbîsinden nehyetmiştir. Yahudîler hakkında her ne kadar bu âyet-i celîle nazil olmuşsa da hükmü umûmî olduğundan her mü’min de hakkı bâtıla karışdırmaktan nehyolunmuştur. Binâenaleyh gerek şahsî ve gerekse başkasına müteallik husûsatda ve gerekse menâfi-i umûmiyeye âid ahvalde hakkı bâtıla karıştırmak ve bâtılı yani haksız bir şeyi tervîc ile kabûl etmek ve hakkı setretmekten bilcümle mü’minler memnu’durlar.

“O kimseler ki, onlar Allâh’ın kitabından inzal ettiği ahkâmı saklarlar ve sakladıkları ahkâm mukabilinde az para alır ve onunla intifa’ ederler. İşte şu ahkâmı saklayan kimseler yemezler ancak karınlarında ateş yerler ve kıyâmet gününde Allâh ta‘âlâ onlara nazar-ı inâyetle söz söylemez ve onları tezkiye etmez. Onlar için azâb-ı elîm vardır.” (Bakara s. 174.â.)

Bu âyet-i celîlenin hükmü umûmî olduğundan Kur’ân-ı azîmü’ş-şânın ahkâmını da kendi aklına göre te’vîl edenler ve bâtılı tervice çalışanlar ve kendi menfaati ve başkalarının keyfi için âyet-i celîleyi yalan yanlış tefsîre kalkışanlar bu âyet-i celîlede beyan buyurulan azâb-ı elîme duçar olacaklardır. Bu âyet-i celîlede Kitabullâhın ahkâmını saklayanların dört sûretle azâba müstehak oldukları beyân olunmuştur.

1- Karınları  dolusu ateş ekl etmeleridir. Çünkü harâm lokma yemek için ahkâm-ı ilâhîyi tağyîr ile mukabilinde aldıkları para ateş mesâbesinde olacağından âhiretde dahi karınları dolusu ateş yiyeceklerdir. 2- Vâcib ta‘âlâ ve tekaddes hazretleri onlara kıyâmet gününde lûtuf ile söz söylemeyip gazâb ile tekellüm edecektir. 3- Hakk ta‘âlâ hazretleri onları günâhlarından tathîr etmeyip senâ etmemiştir. 4- Acıdıcı azâb ile muazzeb olacağı beyan olunmuştur.

Hulâsa: Mesâil-i dîniyyeyi saklamak harâm olup mesâil-i diniyyeyi izhâr etmek ve muhtaç olanlara öğretmek de bir âlim için vâcib olduğu bu âyet-i celîleden müstefâd olunmaktadır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Musâhabe, 2.c., 48-54.s.)

 

 

 

İSLÂM’DA ESİRLERE MUÂMELE

Bedir gazvesi sonrası esirler ikişer üçer ashâb (r.a.) arasında taksîm olunmuş, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz de bu esirlerin hoş tutulmasını emir buyurmuşlardı.

Ashâb (r.a.) hurma ile teayyüş ederek hânelerindeki esirlere kendi ekmek ve yemeklerini verir, me’kûlat ve meşrûbatına güzel bakarlar idi.

Esirler arasında bulunan Mus‘ab bin Umeyr’in kardeşi Ebû Uzeyir (r.a.) diyor ki:

– “Nezdlerinde esir bulunduğum ensâr (r.a.) yemek vakitleri geldikçe kendileri hurma yerler, bana da ekmek ve katık verirlerdi. Ben bu vaziyette utanır, yemeği onlara teklîf ederdim. Fakat onlar kabûl etmezlerdi. Çünkü Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bize iyi bakılmasını emretmişti.”

İşte “ahlâk-ı İslâmiyye”nin şeref ve ulviyyeti!..

Harb esirlerinin temiz elbiseleri yoktu. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz bunlara temiz elbiseler verilmesini emretti. Fakat Hazret-i Abbâs (r.a.) o kadar boylu boslu idi ki, hiçbir kimsenin elbisesi ona uymamıştı. Abdullâh ibn-i Übeyy (münâfıklardandır), boyca ona benzediğinden elbisesini ona vermişti.

Buhârî (rh.a.)’e göre bu iyiliğine karşılık Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz de gömleğini onun ölümünde kefen olmak üzere vermişti.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Bedir Gazvesi, 72.s.)

 

HADÎS-İ ŞERÎF

“Düşmân elinde esir olan müslümânı kurtarınız, aç olanı doyurunuz, hastayı ziyâret edip, hâlini hatırını sorunuz.”  (Buhârî)

 

MÜSLÜMÂN KADINLAR KİMLERLE GÖRÜŞÜP KONUŞABİLİRLER?

Cenâb-ı Allâh Ahzâb s. 55’de şöyle buyuruyor: “Onların üzerlerine bir vebâl yoktur: Ne babalarında ve ne oğullarında ve ne kardeşlerinde ve ne kardeşlerinin oğullarında ve ne kendi kadınlarında ve ne de ellerinin mâlik olduklarında. Bunlar ile görüşebilirler. Ve Allâh’tan korkun. Şübhe yok ki Allâh, her şey üzerine bir şâhiddir.” Bu mübârek âyette müslümân kadınların, kimler ile arada perde olmaksızın görüşebileceklerini bildiriyor ve kendilerine Allâh korkusu telkîn buyuruluyor.

Onların, (İslâm kadınlarının) üzerlerine bir vebâl yoktur. Arada perde olmaksızın buluşup görüşmelerinden dolayı bir günâh gerektirmez. Ne babalarında ve ne oğullarında ve ne kardeşlerinde ve ne kardeşlerinin oğullarında ve ne kız kardeşlerinin oğullarında, bunlar ile perde arkasında olmaksızın görüşmelerinde bir mahzûr yoktur. Bu husûsta süt babalar da neseben baba hükmündedir. Amcalar ve dayılar da baba mesâbesinde oldukları için ayrıca zikredilmemişlerdir. Ve müslümân kadınlarının ne kendi kadınlarında kendileri gibi müslümân bulunan kadınlar ile görüşmelerinde bir günâh yoktur. Müslümân olmayan kadınlar, bir kavle göre erkek mesâbesindedir. Ve ne de ellerinin mâlik olduklarında bir vebâl yoktur, bunlar ile görüşebilirler. Bunlardan murâd, bir kavle göre sâdece câriyelerdir. Velhâsıl bu bildirilen kimselerle perdesiz görüşmeleri yasak değildir.

Deniliyor ki hicâb âyeti (perde âyeti) nâzil olunca babalar ve oğullar vesâir yakınlar demişlerdir ki: “-Yâ Resûlallâh, bizler de mi perde arkasından konuşacağız?” Bunun üzerine bu âyet-i celîle nâzil olmuş, onların bu husûsta müstesnâ bulundukları bildirilmiştir.

(Ömer Nasûhî Bilmen,

Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsîri)

Âyet-i celîlenin başlangıcından i‘tibâren sıralanıp “hakkında hiçbir vebâl yoktur, ifâdesini Beyzâvî, Celâleyn, el-İşâre, Medârik “Bütün bunların perdesiz olarak zevcât-ı tâhirât (r.anhünne)’yi ve diğer müslümân kadınları görmeleri ve onlarla konuşmaları helâldir.” ma‘nâsıyla tefsîr etmişlerdir.

(Hasan Basrî Çantay, Kur’ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm)

 

FÂİZ

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Mi‘rac’a çıktığım gece başımın üstünde gök gürültüsü, yıldırım sesi duydum bir de şimşek çakması gördüm. Birtakım kimseler de gördüm ki mîdeleri şişmişti, içindeki yılanlar dıştan bakılınca görünüyordu. Sordum: Yâ Cebrâil, bunlar kimlerdir? Şöyle dedi: Bunlar fâiz yiyenlerdir.”

Abdullâh Selâm (r.a.) şöyle buyurdu: “Fâizin yetmiş iki günâhı vardır, onların en küçüğü müslümân iken anası ile zinâ etmek gibidir. Devâm etti: Bir dirhem fâiz otuz küsür kere zinâya bedeldir.”

Allâh ta‘âlâ kötüye ve her günâhkara Kıyâmet günü kalkma izni verir. Ancak fâiz yiyene kalkma izni vermez. Ancak onların kalkma durumu şu âyetle anlatılır: “Fâiz yiyenler, şeytan çarpmış gibi kalkarlar.” (Bakara s. 275.â.) Ya‘ni deli gibi kalktıkça düşerler.

Abdurrahman b. Sâbit şöyle anlattı: “Şu dört şeyi helâl sayan bir milletin yok olup gitmesi haktır; terâzileri eksik tutarlarsa, ölçüleri noksan yaparlarsa, açıktan zinâ ederlerse, fâiz yerlerse.”

Açıktan zinâ ederlerse; vebâ gibi ictimâî hastalıklara uğrarlar.

Terâzileri eksik tutarlarsa, ölçüleri noksan yaparlarsa; yağmurdan ve bereketten mahrûm kalırlar.

Fâiz yerlerse; düşmanların silahlı saldırısına uğrarlar.

Tüccarın ticârette kendisine yetecek kadar dînî ve teknik bilgiye sâhib olması lazımdır. Allâh ta‘âlâ ölçü ve tartı husûsunda sert emirler vermiştir.

(Ebû Leys Semerkandî (rh.a.),

Tenbîhü’l Gâfilin, 412.s.)

 

 

 

 

 

 

İLİM VE AMEL, İNSANI KÜFRE DÜŞMEKTEN ALIKOYMALIDIR

 

İlim ile amelin hayırlı olmaları bir takım şartların tahakkukuna bağlıdır: Amelde ihlâsla ve ölünceye kadar şerîatın emirlerine sarılmak ve yasaklarından şiddetle sakınmakla, amellerin ibtâline sebep olan küfre düşmekten her an uyanık olmaktır. Zîrâ küfürle, ameller ne kadar ihlâslı olsa da, ibtâl olur. Böyle olursa o ilim ve amel dünyâ ve âhirette elem ve üzüntüyü îcâb ettirir. Nefis, kötülükle emreder. İnsan şeytânları ve cinlerin şeytânları, insanı Cenâb-ı Hakk’tan uzaklaştırıcıdırlar. Hakîkî âlim, ihlâsla şerîatın emirlerine sarılarak ve nefse muhâlefet ederek insân ve cinn şeytânlarını def‘ eder. Allâh ta‘âlanının rızâsını tâleb eden ve âhireti düşünen âlimin şânı budur ki şeytânlar bu âlime te’sîre muktedir olamazlar.

O hâlde ilim ve amel, Allâh ta‘âlâdan korkmağa ve Allâh ta‘âlânın hidâyetine götürmelidir.

İşin özü şudur: “Sıhhatte olduğu müddetçe o kimse, korkusunu ümîdi üzerine gâlib kılmalıdır. Hastalık hâlinde ise bunun aksidir. Bu, âhiret yolcusu yanında böyledir. Hâlbuki herkes, âhiret yolcusudur.

Bel’am bin Bâûra, önceleri meclisine hikmeti yazmak için on iki mürekkeb hokkası konulurdu ve baktığında arşı görürdü… Sonra o, dünyâya meyletti. Evliyâullâhtan bir velîyi bir tek harâmı işlemesiyle, Allâh ta‘âlâ onun ma‘rifetini aldı ve onu köpek menzilesinde câhil kıldı.

Bersîsâ ise, bir manastırda yetmiş sene ibâdet etti. Allâh ta‘âlâya bir an bile isyân etmedi. Talebelerinden yetmiş bin kişiyi, himmetiyle göklerde uçurdu. Sonunda küfür üzere öldü.

(Hz. Muhammed Mevlânâ Ebû Saîd Hâdimî (k.s.),

Berîka Tercemesi, 2.c., 441-443.s.)

 

 

HARÂM YEMEK

Allâh (c.c.) buyurdu: “Aranızda birbirinizin mallarını haksız sebeplerle yemeyin.” (Bakara s. 188.â.)

İbn-i Abbas (r.a.) bu âyetin tefsîrinde: “Haksız sebebden murâd; kardeşinin malını koparıp elinden almak için yalan yere yemîn etmendir. Başkalarının malını haksız olarak yemek iki şekilde olur. Gasb, hıyânet, hırsızlık gibi zulüm yollarıyla; kumar ve diğer oyunlar gibi eğlence vesileleriyle.”

Buhârî Sahîh’inde Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Birtakım adamlar Allâh’ın (müslümânların yararına tahsîs buyurduğu) malında haksız olarak tasarrufta bulunurlar. Onlar için Kıyâmet gününde ateş muhakkaktır.”

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kişi görünüşte Allâh için uzun yolculuğa çıkar, saçı başı dağılır, elbiseleri tozlanır, ellerini semaya kaldırır ve (Yâ Rabb! Yâ Rabb!) diye yalvarır, halbuki yediği harâm, içtiği harâm, giydiği harâmdır, harâm ile beslenmiştir. Onun duâsına nasıl icâbet olunur.”

Hz. Enes (r.a.)’den şöyle rivâyet edilir: Yâ Resûlallâh! Allâh (c.c.)’e duâ et beni, duâsı kabûl edilenlerden kılsın. Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Ey Enes helâl kazan duan kabul edilir, ağzına bir lokma harâm koyan kimsenin kırk gün duâsı kabul edilmez.” buyurdu.

Beyhakî’nin Resûlullâh (s.a.v.)’e vardırdığı isnâdda şöyle rivâyet edilir: “Allâh ta‘âlâ aranızda rızıklarınızı taksim buyurduğu gibi, huylarınızı da taksîm etti. Allâh ta‘âlâ dünyâyı sevdiğine de sevmediğine de verir. Dîni ise yalnız sevdiği kimselere vermiştir. Allâh ta‘âlâ dîni kime vermişse onu sevmiştir.”

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar, 107.s.)

 

 

KADINLARIN, RESÛL (S.A.V.) EFENDİMİZE

Bİ‘ÂTLARI VE ERKEKLERİN KADINLARLA

MUSÂFAHA ETMESİ

Gafile binti Ubeyd (r.anhâ) anlatıyor: Ben ve annem Haris kızı Karire, muhâcir kadınlarla beraber Allâh Resûlü (s.a.v.)’e bi‘ât ettik. O, Ettah’da çadır kurmuştu. Bize Allâh (c.c.)’e hiçbir şeyi ortak koşmamamıza dâir âyeti sonuna kadar okudu. Kabûl edip, O (s.a.v.)’e bi‘ât için elimizi uzattığımızda, “Ben kadınların eline dokunmam.” buyurdu. Allâh (c.c.)’den bizim için afv diledi. Bi‘âtimiz bu şekilde oldu.

Ümeyye b. Rukeyka (r.anhâ) anlatıyor: Kendisine bi‘ât etmek isteyen kadınlarla beraber Allâh Resûlü (s.a.v.)’e geldim. Biz:

“- Allâh (c.c.)’e hiçbir şeyi ortak koşmayacağımıza, çocuklarımızı öldürmeyeceğimize, iyilikte ve doğrulukta kimseye iftirada bulunmayacağımıza ve sana âsî olmayacağımıza dâir sana bi‘ât ediyoruz.” dedik. Allâh Resûlü (s.a.v.):

“- Güç ve tâkatiniz yettiğince.” buyurdu. Bunun üzerine: “- Allâh Resûlü (s.a.v.), bize kendimizden daha merhametli, haydi sana bi‘ât edelim, ya Resûlallah!” dedik.

“- Ben kadınlarla musâfaha etmem. Benim yüz kadına söylediğim söz bir kadına söylediğim söz gibidir.” buyurdu.

(M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.),

Hadîslerle Müslümânlık, 1.c. 249.s.)

 

HADÎS-İ ŞERÎF

“Benden sonra erkeklere, kadınlardan daha zararlı fitne ve fesad (amili) olarak hiçbir şey bırakmadım.”                                                              (Buhârî)

 

ALLÂH (C.C.) ZULMÜ HARÂM KILMIŞTIR

Ebû Zerr (r.a.)’den Hz. Peygamber (s.a.v.), Allâh ta‘âlâdan rivâyet ettikleri meyânında şunu rivâyet etti:

“(Allâh ta‘âlâ) buyurdu ki: Ben zulmü kendime harâm kılmışımdır. Onu sizin aranızda da harâm kıldım. Binâenaleyh birbirinize zulmetmeyin! Ey kullarım! Hepiniz dalâlettesiniz, yalnız benim hidâyete erdirdiğim müstesnâ! İmdi benden hidâyet dileyin ki, sizi hidâyete erdireyim. Ey kullarım! Hepiniz açsınız! Yalnız benim doyurduklarım müstesnâ! İmdi benden yiyecek isteyin ki sizi doyurayım. Ey kullarım! Hepiniz çıplaksınız, yalnız benim giydirdiğim müstesnâ! Şu halde benden giyecek isteyin ki sizi giydireyim. Ey kullarım! Siz gece gündüz günâh işliyorsunuz. Bütün günâhları affeden de benim. Şu halde benden afv dileyin ki sizi affedeyim. Ey kullarım! Sizin bana zarar vermeye elbet gücünüz yetmez ki, zarar veresiniz. Bana fayda vermeye gücünüz yetmez ki fayda veresiniz. Ey kullarım! Sizin evveliniz, âhiriniz, insiniz, cinniniz sizden en takvâ sahibi adamın kalbi üzere olsalar, bu benim mülküme bir şey ziyâde etmez. En fasık facir kulum gibi olsa bu da mülkümden birşey eksiltmez. Ey kullarım! Sizin evveliniz ve âhiriniz, insanınız ve cinniniz bir toprağın üzerinde ayağa kalkarak benden isteseler, ben de her insana dilediğini versem; bu bende olandan ancak iğnenin denize batırıldığı vakit azalttığı kadar azaltır. Ey kullarım! Bunlar ancak sizin amellerinizdir. Onları size sayıyorum. Sonra onların karşılığını size tastamam veriyorum. İmdi (verileni) kim hayır bulursa Allâh’a hamd etsin! Hayırdan başka bulan ancak kendini muâhaze etsin.

(Sahîh-i Müslim,

Terc. A. Dâvudoğlu (rh.a.),10.c., 526.s.)

 

HÜKÜM ZÂHİRE GÖREDİR

İbn Ebî Şeybe (r.a.)’den Üsame (r.a.) şöyle demiştir.

– Resûlullâh (s.a.v.) bizi bir seriye ile (cihada) göndermişti. Cüheyne kabilesinden Hürü Kaatâ bir sabah baskını yaptık. Derken ben bir adama eriştim. Adam hemen: “La ilâhe illallâh” dedi. Ama ben kendisini vurdum. Bundan kalbime bir şüphe düştü; ve hâdiseyi Peygamber (s.a.v.)’e anlattım:

“Lâ ilâhe illallâh, dedi mi? Sen de onu öldürdün mü?” buyurdu. Ben:

“Yâ Resûlallâh (s.a.v.), o bu sözü ancak silâhdan korktuğu için söyledi” dedim.

“Bâri kalbini yarsan da bu sözü doğru söyledi mi! Söylemedi mi! Bilseydin ya!” buyurdular. Artık bu sözü bana o kadar tekrarladı durdu ki, keşke o gün (yeni) müslümân olmuş olaydım diye temennî ettim.

Hadîs-i şerîften çıkarılan hükümler:

1- Hadîs kelâm-ı nefsinin sübûtuna delîldir.

2- Ahkâm babında zâhir delillerle amel olunur; esrarı Allâh ta‘âlâ bilir. Bu kaide fıkıh ve usul-i fıkıh uleması arasında ma‘ruf ve meşhurdur.

3- Hataen katilde diyet yoktur; diyenler bu hadîsle istidlal ederler. Fakat burada İbni Rüşd şu mutâleayı ileri sürmüştür: “Üsâme (r.a.)’in o zâtı öldürmesi ne kasden insan öldürme hükmüne girer; ne de diyet ve keffaret icabeden hata hükmüne, o ancak hatâ olduğu anlaşılan bir ictihâddır ki, bunda Üsâme’ye bir ecir vardır. Şayet isâbet etseydi; iki ecir verilecekti. Peygamber (s.a.v.)’in onu tekdir buyurması ihtiyatı elden bıraktığı içindir. Zîrâ ihtiyâten öldürmemek icâbederdi…” Bazıları Peygamber (s.a.v.)’in Hz. Üsâme (r.a.)’e kısas, diyet ve keffâret gibi bir cezâ tatbîk etmediğine göre bunların hepsi sakıt olmuştur; diyorlar.

4- Mü’min bir kimseyi öldürmek büyük günâhtır.

(M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.),

Hadîslerle Müslümânlık, 1.c., 397.s.)

 

MUKADDERÂTINI BİR KADININ

ELİNE VEREN MİLLET FELÂH BULAMAZ

Ebû   Bekir (r.a.)’den  şöyle   dediği  rivâyet olunmuştur: “Cemel (vak‘ası) günlerinde cemel yârânına katılarak (Alî (r.a.)’e karşı) onlarla birlikte harb etmeğe başladıktan sonra (vaktiyle) Resûlullâh (s.a.v.)’den işittiğim bir kelime (bir fıkra) ile Allâh (c.c.) bana hayır ve menfaat ihsân buyurdu (da cemel yârânına iltihak etmedim). Ebû Bekir (r.a.) (o bir kelime ve cümleyi bildirerek) der ki: Fars halkının Kisrâ Perviz’in kızını kendilerine Şehinşâh intihâb ettikleri haberi Resûlullâh (s.a.v.)’e erişince: Mukadderatını bir kadının eline veren millet felâh bulmaz! buyurdu.

“Mukadderatını bir kadının eline bırakan millet felah bulmaz” vecîzesiyle Resûl-i Ekrem (s.a.v.) İslâm’ın âmme hukûkunun en mühim bir kâidesini koymuştur. Bu kâideye göre:

İslâm hukûkunda âmme velâyeti denilen devlet teşkilâtı riyâseti ancak erkek bir vatandaş tarafından temsîl olunur. Bu, millet otoritesini temsîl edecek mevkîye kadın intihâb edilemez. Çünkü kadının fıtratı birçok cihedden bu çok ağır vazîfeyi deruhte etmeğe müsâid değildir. Bunun için İslâm hukûkunda kadının bey’ ve şirâ’, şahâdet, şirket, vesâyet, verâset, vekâlet, hîbe gibi her türlü medenî akid ve tasarrufâtı sâir milletlerin hukûkuna nisbetle en geniş mikyasta mu’teber ve ticarî sahadaki sa’y-i ameli meşrû olduğu halde devlet riyâsetine intihâb olunabilmesi husûsunda kadın için bir hak kabûl edilmemiştir.

(Sahîh-i Buhârî, 10.c. 449.s.)

 

HADÎS-İ ŞERÎF

“İlâhi! Ben iki zaîfin; yetim ile kadının haklarına tecavüzden men ve tahzir ediyorum.” (R. Sâlihîn)

 

 

 

KADININ DURUMU

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in ifâdesine göre kadının cenneti de cehennemi de kocasıdır. Başka bir hadîste: “Kadın beş vakit namâzı kılar, bir ay Ramazân orucunu tutar, kocasına itâat ederse cennet kapılarından dilediğinden içeriye girsin.” ve “Kocasına itâat eden kadın için kocası ondan râzı olduğu sürece havadaki kuşlar, sudaki balıklar, gökdeki melekler, güneş ve ay istiğfarda bulunurlar. Hangi kadın da kocasına karşı gelirse Allâh’ın melekleri ve bütün insanların la‘neti onun üzerine olsun. Hangi kadın da kocasının yüzüne karşı çehresini ekşitirse ona gülünceye ve onu râzı edinceye kadar Allâh’ın gazâbındadır. Hangi kadın ki kocasından izinsiz evinden çıkarsa eve dönene dek melekler ona la‘net okur.” buyurulmuştur.

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Kadınların dördü (dört bölüğü) cennette, dördü cehennemdedir. Cennette olan dört kadından birincisi: Allâh’a ibâdet, kocasına da itaat eden iffetli kadındır. ikincisi: Doğurgan, az ile yetinen, sabırlı, kocası yanında iken hayâlı, kocası olmadığında namusunu ve kocasının malını koruyan kadındır. Üçüncüsü: Kocasına karşı sabır gösteren ve ona dilini uzatmayan kadındır. Dördüncüsü: Kocası öldüğünde yetim kalan küçük çocuklarının başını bekleyen, onları yetiştiren, terbiye eden, perişan olurlar endişesiyle başka kocaya varmayan kadındır. Cehennemdeki dört kadına gelince: Birincisi: Kocasına dil uzatan, çirkin sözlü, kocası olmadığında iffetini korumayan kadındır. İkincisi: Kocasından onun güç yetiremeyeceği şeyler isteyen. Üçüncüsü: Erkeklerden sakınmayan, zînet mahallerini erkeklere gösterecek, dikkatleri üzerine çekecek biçimde gösterişli elbiseler giyerek dışarıya çıkan kadındır. Dördüncüsü: Yeme, içme ve uyumakdan başka gayesi olmayan; namâza, Allâh (c.c.)’e ibâdete, Peygamber (s.a.v.)’e ve kocasına itâata isteksiz kadındır. Bu sıfatlara sahip bir kadın kocasından izinsiz evinden çıktığı vakit la‘nete uğrar. Cehennemliklerden olur. Meğer ki tevbe edip Allâh (c.c.)’e yönele.”

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurdu: “Kadın mahremdir. Evinden çıktığında şeytan derhal onu yoklar.” Kadının Allâh (c.c.)’e en fazla yakın olduğu yer evinin içidir.

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar, 156-157.s.)

 

TAVLA, SATRANÇ

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’den rivâyet edilen şu sahîh hadîslere dayanarak tavla oyununun harâm olduğunda sözbirliği vardır.

Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) buyuruyor ki: “Tavla oynayan sanki elini hınzır etine, kanına batırmıştır.” Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) buyurdu: “Tavla oynayan Allâh’a ve Resûlü’ne âsi olmuştur.” (Müslim)

İbn-i Ömer (r.a.) şöyle diyor: “Ortaya bir şey koymak suretiyle tavla oynamak domuz eti yemek gibidir. Orta yere bir şey koymadan oynamak ise domuzun yağı ile yağlanmak gibidir.”

Hz. Alî (k.v.) de şöyle der:

“Satranç acemlerin kumarıdır.”

Hz. Alî (k.v.) satranç oynayan birtakım kimselerin yanına uğrar ve onlara şöyle der: “Sizin kendinizi verdiğiniz bu heykeller nedir? Birinizin bir kor ateş alıp da sönünceye kadar elinde tutması satranç taşlarına dokunmasından daha hayırlıdır. Vallâhi siz böyle oyunlar için değil başka vazîfeler görmek için yaratıldınız.” Yine Hz. Alî (k.v.) şöyle der: “Satranç oynayanlar insanların en yalancılarıdır. Çünkü onlardan biri öldürdüm (mat) der, halbuki öldürmemiştir. Öldü der, halbuki ölmemiştir.”

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurdular: “Şu zarlarla -tavla ve satranç zarları ile- oynayan bu kimselerin yanlarından geçtiğinizde onlara selam vermeyiniz. Zîrâ onlar, bir araya gelip bu oyunlara daldıklarında şeytan yanlarına yaklaşır ve askerleri ile kendilerini kuşatır. İçlerinden birisi ayrılıp gitmek istediğinde şeytan askerleri ile birlikte onun göğsüne bir yumruk vurur. Böylece hepsi birden dağılıncaya kadar oyuna devam ederler. Tıpkı bir leşin başına birikmiş köpekler gibi. Köpekler karınlarını doyurur öyle ayrılırlar. Çünkü bunlara yalan söyleyerek ‘şah öldü’ derler.”

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar, 82-84.s.)

 

BİD‘ATLAR HAKKINDADIR

“Şeriatta bid‘at; Resûlullâh (s.a.v.)’in zamânında olmayan şeylerin, yeniden ve sonradan konulmasıdır.” denilir.

Musannifin haşiyelerinden naklen denildi ki: Bid’atların en çirkini on tanedir: 1- Kur’an’ın ücretle tilâvet edilmesidir. Bu husûs kira gelirleriyle okutmakta da böyledir. Çünkü, böyle bir gelirin vakf edilmesi bâtıldır. Zikir, duâ ve salâvat da böyledir. Kezâ emtiasına revaç kazandırmak için, teşbih ve benzeri de bundandır. Buna, namâzdan sonra mal istemek için kıraat da dahil olur. 2- Ölü yemeği ve kabirlerde mumların yakılması, cenâze önünde ve düğünlerde ve bunların benzerlerinde aşikâr zikir yapmak, kabir üzerine binâ yapmak, onu süslemek ve onun yanında gecelemek. 3- Nafile ibâdette cemaat olmak. Buna Regâib, Berât, Kadir gecesi namâzları ve cemaatla tesbih namâzları dahil olur. 4- Ta‘dil-i erkânı terketmek ve namâzda karganın tane toplaması gibi, secde etmek süratle başı yere koyup kaldırmak. 5- İmâmdan ileri geçmek ve ona muhalif olmak. 6- Safları düzgün tutmamak. 7- Şarkı söylemek ve şarkı dinlemek. Kur’ân’daki ve zikirlerdeki teğannî bundandır. Raks ve def çalmak da bunlara dahildir. 8- Hutbe okurken tasliye (salavat getirmek), tarziye (radıyallâhu anh demek), temin (yani salat getirmek, radıyallâhu anh demek ve amin demek) ve bunların benzerini yapmak. 9- Müsrif kimseye ve mescidde dilenene sadaka vermek ve bir şey karşılığında oyun oynamak ve raks etmek ve Kur’ân hatmi için yemek yapmak veyâ şöhret ve riyâ için yemek yapmak. 10- Kadınların toplanmaları ve aşikâr bir şekilde tevhîd getirmeleri, yabancı bir erkeğin evinde tebrikleri kabûl, tâziye ve hasta ziyâreti için halvet etmeleri yani tek başına kalmaları, kabirleri ziyâret etmeleri, da‘vet eden yabancı bir erkek ise, o davete gitmeleri, kadınların Peygamber (s.a.v.)’in mevlidini evin dışından erkeklerin işiteceği şekilde aşikâr okumaları gibi… Bahusûs evli olan kadın ve genç kızların süslenerek güzel kokular sürünmeleri…

(Hz. Muhammed Mevlânâ Ebû Saîd Hâdimî (k.s.),

Berîka Tercemesi, 263-264.s.)

 

HARÂM YEMEMEK

Enes (r.a.)’den şöyle rivâyet olunur: Ben “Yâ Resûlallâh (s.a.v.) Allâh (c.c.)’e duâ et, beni, duâsı kabûl edilenlerden kılsın.” demiştim de Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

“Ey Enes, helâl kazan duân kabûl edilir. Ağzına bir lokma harâm koyan kimsenin kırk gün duâsı kabûl edilmez buyurduydu.” Beyhakî (rh.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’e vardırdığı bir isnâdında şöyle rivâyet ediyor:

“Allâh ta‘âlâ aranızda rızıklarınızı taksîm buyurduğu gibi huylarınızı da taksîm etti. Allâh ta‘âlâ dünyâlığı, sevdiğine de sevmediğine de verir. Dîni ise yalnız sevdiği kimselere verir. Allâh ta‘âlâ dîni kime vermişse onu sevmiştir. Harâm mal kazanan hiç bir kul yoktur ki, kabûl edilmesi için o, harâmı tasadduk etmemiş, hakkında hayırlı olması için infâk etmemiş veyâ geride bırakmamış olsun. Muhakkak bunlar onun cehenneme varışını artırır (çabuklaştırır). Allâh ta‘âlâ günâhı günâhla gidermez, ancak günâhı iyilikle yok eder.”

Yûsuf b. Esbat’ın şöyle söylediği rivâyet edilir: “Genç insan ibâdet ettiği vakit iblis yardımcılarına: “Onun nereden yediğine bakın. Şâyet yediği harâm ise onu bırakın, yorulsun, uğraşsın. Harâm yiyerek ibâdet yapması ona fayda vermez.” der. Bu zâtın söylediklerini Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in: “Yediği harâm, içtiği harâm, giydiği harâm olan ve harâm ile beslenmiş kişinin duâsına nasıl icâbet olunur?” sözleri te’yîd etmektedir.

“Bir kimse on dirheme bir elbise satın alsa parasının içinde bir dirhem harâm bulunsa o elbise sırtında oldukça Allâh onun namâzını kabûl etmez.”

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurdu: “Kıyâmet gününde “Tihame” dağı gibi sevâbları olan birtakım insanlar getirilir. Bunlar getirilip hesâba çekildiklerinde, Allâh bu iyiliklerini saçılmış ve hiç bir değeri olmayan zerreler yapar, sonra onları cehenneme atar.” Yâ Resûlallâh (s.a.v.) bu nasıl olur? diye soruldukta Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

“- Onlar namâz kılar, oruç tutar, zekât verir, haccederlerdi. Şu kadar ki kendilerine harâmdan bir şey sunulduğunda onu kabûl ederlerdi. Allâh da bunun için bütün amellerini geçersiz kıldı.” buyurdu.

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar, 108-111.s.)

TİCÂRETTE HARÂMDAN SAKINMAK

Ba‘zı büyük zâtlar şöyle dediler: “Bir tüccarda şu üç huy bulunmayınca, hem dünyâda hem âhirette fakirdir.

1) Şu üç şeyden temiz bir dil

  1. a) Yalandan
  2. b) Lüzumsuz sözden
  3. c) Yeminden

2) Şu üç şeyden temiz bir kâlb

  1. a) Aldatmakdan
  2. b) Haksızlıktan
  3. c) Hasetten

3) Şu üç şeyden bıkmayan bir nefis

  1. a) Cuma namâzından, cemâatle namâzdan
  2. b) İlmi araştırmaktan
  3. c) Allâh (c.c.)’ün rızâsından

Hz. Alî b. Ebî Tâlib (k.v.) şöyle der: “Ticâretle uğraşan bir kimse ticâretle ilgili dînî hükümleri bilmiyorsa, fâize dalar, sonra yine dalar.”

Hz. Ömer b. Hattab (r.a.) şöyle der: “Bir kimse kendine lâzım olan bilgilere vâkıf değilse, çarşılarımıza gelip ticaret yapmasın.”

Bir kimse kazancının helâl olmasını dilerse şu beş şeye dikkat etmesi gerek:

  1. Kazanmak endişesiyle Allâh (c.c.)’ün farz kıldığı ibâdetlerin hiç birini terk etmemeli, onları noksan yapmamalı.
  2. Kazanç için Allâh (c.c.)’ün yarattıklarından hiçbirine eziyet etmemeli.
  3. Mal toplamak için değil, çoluk çocuğunun iffetini korumak için çalışmalı.
  4. Çalışmada kendini haddinden fazla yormamalı.
  5. Rızkını çalışmaktan bilmemeli, Allâh (c.c.)’den görmelidir. Çalışmayı rızık için tek sebep saymamalıdır.

(Ebû Leys Semerkandî (rh.a.),

Tenbîhü’l Gâfilin, 529-532.s.)

 

CÂİZ OLAN VE MEKRÛH OLAN ŞİİR

Ben derim ki (İbn-i Âbidîn (r.h.) hazretleri): Şu hâlde câiz ki mekrûh olan bitâlenin (gazelin) devâm üzere yapılan ve san‘at edinilip Allâh (c.c.)’ün zikrinden ve şer‘î ilimleri tahsîlden alıkoyan şiir olduğuna işâret edilmiş olsun. Muttefekûn aleyh olan şu hadîs bu ma‘nâya tefsîr edilmiştir: “Birinizin içinin irinle dolması, şiirle dolmasından daha hayırlıdır.” Binâenaleyh nükte yapmak, letâfet göstermek, üstün teşbîhler ve ince ma‘nâlar ifâde etmek maksâdıyle az mikdârda şiir söylemekte beis yoktur, velev ki kadının yüz ve boy güzelliğini tasvîr etsin. Çünkü aynı maksâdla bedî‘ ulemâsı müvelledînin (şâirlerin) ve diğer şâirlerin şiirleriyle istişhâdda (şahâdette) bulunmuşlardır. Kemal bin Hümân (r.h.)’ın “Fethü’l-Kadir”de Şahâdet bahsinde beyân ettiği vecihle “Şiirin harâm olanı, sözlerinde helâl olmayan vasıflar bulunanıdır.” Erkekleri, hayatta olan muayyen bir kadını ve o kadına karşı heyecânı, müslümânı veyâ zimmîyi (gayri müslimi) hicvetmek bu kabîldendir. Ama hiciv (yergi) maksâdıyla değil de sırf istişhâd (şahâdet) için yâhud fesâhat ve belâgatını bildirmek niyetiyle şiir söylemekte bir beis yoktur.

İbn-i Abbâs ve Ebû Hüreyre (r.a.)’nın ihrâmlı iken şiir okumaları, Ka‘b bin Züher (r.a.)’in huzûr-ı Nebevî (s.a.v.)’de meşhûr kasîdeleri Bânet Suâd’ı söylemeleri buna delîldir. Hz. Hassân bin Sâbit (r.a.)’in bu nev‘î şiirleri çoktur.

Kadın ve erkek tasvîrlerinden mücerred olan (soyutlanmış) güllere, çiçeklere ve sulara âid tabîî şiirleri ise men‘ etmek için bir sebep yoktur. Ancak oyun yerlerinde va‘z ve hikmete dâir bile olsa şiir söylemek memnûdur (yasaktır). Ez-Zâhir nâm eserde en-Nevâzil’den naklen “Edebî şiirde fısk, içki ve erkekden bahsedilirse onu okumak mekrûhtur.” Deniliyor. Erkek mevzûunda mu‘temed (güvenilir) olan söz, kadın hakkında söylediğimizdir. Hayatta olan bir erkekden bahsetmek mekrûhtur. Kadın ve erkek ölmüş iseler kendilerinden bahsetmek mehrûh değildir.

(İbn-i Âbidîn, Terc. Ahmed Dâvudoğlu (r.h.), 1.c., 48.s.)

 

 

 

HASIMLAR ARASINDA KISAS

Kıyâmet gününde, hasımlar arasında sevâbların kısası husûsunda Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Kim ki, uhdesinde bir din kardeşinin nefsine ve malına tecâvüzden dolayı hak bulunursa, (dinar ve dirhem bulunmayan Kıyâmet günü gelmeden önce) bu dünyâda mazlumdan o hakkın bağışlanmasını istesin. Aksi takdirde, zâlimin amel-i salihi bulunursa, ondan zâlimin zulmü miktarı alınır da mazluma verilir. Eğer, hasenatı bulunmazsa, mazlumun günâhlarından alınıp zâlime yükletilir.”  (Buhârî)

Kıyâmet günü olacak olan, bu kısas hakkında, bir başka hadîs-i şerîf de şöyledir: Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdular ki:

– Biliyor musunuz müflis kimdir? Ashâb-ı kirâm (r.a.):

– Bizce, müflis malı ve parası olmayan kimselerdir, dediler. Bunun üzerine, Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular ki:

– Benim ümmetimin müflisi o kimsedir ki, Kıyâmet gününde namâz, oruç ve zekatla gelir. Fakat şuna sövmüş, buna iftira etmiş, şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş, şunu dövmüş, bundan dolayı da onun hasenatından mezkur adamların herbirine verilir. Üzerinde olan haklar ödenmeden, hasenatı tükenir de, hak sahiplerinin günâhları o kimseye yükletilir, sonra da o kimse cehenneme atılır.”

(Fıkhı Ekber Şerhi, Çev. Ahmet Karadut, 303-304.s.)

HER MÜSLÜMÂNDA OLMASI GEREKEN ÜÇ HASLET

Bütün ulemâ şu üç hasletin her müslümânda bulunması gerektiğinde ittifâk etmişlerdir ki bunlar:

1- Zulümden, Allâh (c.c.)’ün  ve Resûlü (s.a.v.)’in râzı olacağı şeylerden arındırılmış hâlis bir müslümânlık,

2- Temiz gıda ve helâl lokma,

3- Amellerde sıdk ü sadâkat.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsîri, 34.s.)

 

HARÂM İLİMLER: REMİL, TABİÎ İLİM, SİHİR

İlm-i Remil: Birtakım çizgi ve noktalardan meydana gelen şekilleri ile ma‘lûm kâideler tahtında harfler çıkaran ve bunlardan ilerde olacak şeylere delâlet eden (işâret eden) cümleler kuran bir ilimdir. Bunun kat‘î harâm olduğu ma‘lûmdur. Aslının İdris (a.s.)’a mahsûs olduğu ma‘lûmsa da O’nun şerîati mensûhtur (hükümsüzdür). İbn-i Hacer (r.h.)’ın Fetâvâ’sında bu ilmi öğrenmenin ve öğretmenin şiddetle harâm olduğu beyân edilmektedir. Çünkü bu ilimde avâm tabakasını (halkı) aldatarak remilcinin gâibi bilmek husûsunda Allâh (c.c.)’e ortak olduğunu îhâm (şübheye düşürmek) vardır.

Tabiî İlim: Çeşitli hâllerde değişip değişmemesi yönünden cismin hâlinden bahseden ilimdir. İbn-i Hacer (r.h.)’ın Fetâvâ’sında bu ilmin felsefeciler tarîki (yolu) üzere olanının harâm olduğu bildirilmiştir. Çünkü birçok mefsedetlere (münâfıklıklara) yol açar. Bu âlemin kadîm olduğuna inandırılması bu kabîldendir. Tabiî ilmin harâm olması husûsu, ilm-i nücûma benzemesindendir. Zîrâ her ikisi de, aynı şekilde, mefsedetlere (münâfıklıklara, bozgunculuklara) yol açar.

Sihir: Bir ilimdir ki ondan nefsânî bir meleke hâsıl olur ve o meleke ile gizli birtakım sebeplere dayanan garîb fiiller yapabilir. Bîrîzâde (r.h.)’ın el-Îzâh Haşiyesi’nde: “Şumunnî sihri öğrenmek ve öğretmek harâmdır, demiştir.” ibâresi vardır.

Ben derim ki (İbn-i Âbidîn (r.h.) hazretleri): “Sihrin müslümânlardan zarârın def‘i için öğrenilmesinin bile harâm olmasıdır.”

Zağferânî Şerhi’nde şöyle deniliyor: “Bize göre sihrin vücûdu (varlığı) tasavvuru ve eseri (meydana getirdiği) haktır.” Zâhiretü’n-Nâzır adlı eserde beyân edildiğine göre “Ehl-i harbin, kâfirin sihrini bozmak için sihir öğrenmesi farz; karı ile kocayı birbirinden ayırmak için sihir öğrenilmesi harâm, aralarını yatıştırmak için öğrenilmesi mubahtır.” Tahâvî (r.h.) bu sözü el-Muhit’ten rivâyet eden bir zâttan naklettikten sonra “Muhît’te şu da vardır: Hadîsde tiveleden nehiy buyurulmuştur. Tivele, kadını kocasına sevdirmek için yapılan büyüdür.” demiştir.

(İbn-i Âbidîn, Terc. Ahmed Dâvudoğlu (r.h.), 1.c., 44.s.)

 

ŞÜBHELİ ŞEYLERDEN KAÇINMAK

Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) hizmetçisinin getirdiği sütü içti. Sonra helâlden olmadığını anlayınca, parmağını boğazına sokarak kay etti. O kadar zahmetle çıkardı ki, ölüyor sandılar. Sonra, Yâ Rabbî! Elimden geleni yaptım, damarlarımda kalandan sana sığınırım, diye yalvardı. Ömer (r.a.)’e, beytülmâle âid zekât develerinin sütünden, yanlışlıkla verilip içtiği zamân da böyle yapmıştı.

Abdullâh ibn-i Ömer (r.a.) buyuruyor ki: “Kanbur oluncaya kadar namâz kılsanız ve kıl gibi oluncaya kadar oruç tutsanız, harâmdan kaçınmadıkça kabûl olunmazlar, faydası olmaz.”

Süfyân-ı Sevrî (r.a.) buyuruyor ki: “Harâm para ile sadaka veren, hayır yaptıran, kirlenmiş elbiseyi idrar ile yıkayan kimseye benzer ki, daha çok pislenir.”

Yahya bin Mu‘âz-ı Râzî (rh.a.) buyuruyor ki: “Allâh ta‘âlâya itâat etmek, bir hazîneye benzer. Bu hazînenin anahtarı duâ, anahtarının dişleri de helâl lokmadır.”

Sehl bin Abdullâh Tüsterî (rh.a.) buyurur: “Îmânın hakîkatine kavuşmak için dört şey lâzımdır. Bütün farzları edeble yapmak, helâl yemek, görünen ve görünmeyen harâmlardan sakınmak ve bu üçüne ölünceye kadar sabretmek.”

Büyükler buyuruyor ki: “Kırk gün şübheli lokma yiyenin kalbi kararır, ve paslanır.”

Abdullâh ibn-i Mübârek (rh.a.) buyuruyor ki: “Şübheli olan bir dirhemi sahibine geri vermeyi, bin dirhem sadaka vermekten daha çok severim.”

Sehl bin Abdullâh Tüsterî (rh.a.) buyuruyor ki: “Harâm yiyenlerin yedi a‘zâsı, istese de istemese de günâh işler. Helâl yiyenlerin bütün bedeni ibâdet eder. Hayır işlemesi kolay ve tatlı gelir.”

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (k.s.),

Kimyâ-yı Saâdet, 1.c., 262.s.)

 

 

 

NİKÂHLARI HARAM OLAN KADINLAR

1) Yakınlık (soy) cihetiyle haram olanlar ki bunlar yedi sınıftır: Analar, kızlar, kız kardeşler, halalar, teyzeler, erkek kardeşlerin kızları, kız kardeşlerin kızları.

2) Sıhriyyet (evlenmek sûretiyle hasıl olan akrabalık) cihetiyle haram olanlar dört sınıftır: Karısının anası, karısının kızı, babasının karısı, oğlunun karısı.

3) Rezâ (süt emme) cihetiyle harâm olanlar

4) İki kız kardeşi, gerek nikâh gerekse cinsî yakınlıkla bir arada bulundurmak harâmdır.

5) Müsâhere cihetiyle haram olanlar: Karısının kızı kocasına harâmdır, kocasının oğlu ve babası da kadına harâmdır. Müsâhere cihetiyle harâm olmak: Zinâ ile, yapışmakla ve şehvetle bakmakla da olur.

6) Mülk ile nikâhın bir arada toplanması harâmdır. Efendinin câriyesini, hanımefendinin kölesini nikâhla alması gibi.

7) Kâfir bir kadınla nikâhlanmak, bir mecûsiyyeyi veyâ putperesti bir arada bulundurmak harâmdır. Mecûsî ve putperest kadınların nikâhları ebedi harâmdır.

8) Hürre (hür kadın) üzerine câriyeyi almak, harâmdır. Boşanmış hürrenin iddeti bitmeden kocanın câriyeyi nikâhı câiz olmaz.

9) Şer-i şerîfin takdir ettiği adedden fazlasını almak harâmdır. Hürr bir erkeğin aynı anda dört kadından fazlasını nikâh altında bulundurması ve kölenin de iki kadından fazlasını nikâhı altında bulundurması harâmdır.

10) Başkasının nikâhı altında olup iddetini bekleyen kadını nikâh etmek harâmdır.

11) Nesebi belli olan hâmile bir kadınla, doğurmadıkça evlenmek câiz değildir.

(Mevkûfât Mültekâ Tercemesi,

Sâdeleştiren Ahmed Dâvudoğlu (r.h.), 2.c., 115.s.)

 

TARTIYA DİKKAT ETMEK

Tartıda hîle yapmayıp doğru tartmak vaciptir. Allâh ta‘âlâ:

“Verirken az, alırken çok tartanlara korkular olsun.” (Mutaffifîn s. 1-2.â.) buyuruyor.

Geçmişlerimizin âdeti, alırken tarttığımızdan biraz daha az hesab edilip, verirken de biraz daha çok hesab ederek vermek idi. Derler ki:

“Bu biraz, bizimle cehennem arasında perdedir.” Ölçüyü doğru yapamayacaklarından korkarlardı ve:

“Genişliği yedi kat göklerden ve yerden çok daha büyük olan cenneti bir avuç fazlalığa satanlar ne kadar aptaldır. Aptal o kimsedir ki, cennetteki Tûba ağacını, cehennemdeki Veyl çukuruna, bir avuç fazlalıkla değişir.”

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ne zamân bir şey satın alsa biraz fazla verir: “İyi tart ve iyi al.” buyururdu.

Fudayl b. Iyâd (rh.a.) oğlunun, bir kimseye vermek için altın tarttığını ve üzerindeki kirleri temizlediğini gördü. Buyurdu ki: “Ey oğlum, bu senin için iki hacc ve iki umreden daha fazîletlidir.”

İki terâzisi olup birini alırken, birini verirken kullanan kimse bütün fâsıklardan daha fenâdır.

Almak için kumaşı ölçen manifaturacı ölçüde gevşeklik gösterirse, satarken de gere gere ölçerse (az gelsin diye) yukarıdakilerden olur.

Normalinden daha çok, eti kemikle beraber satan kasap da böyledir. Normalinden fazla olarak hubûbatta toprak bulunduran da bunlardandır. Bütün bunlar harâmdır. Bütün işler ve muâmelelerde bu insâf, ya‘ni orta yolu gözetmek bütün insanlara vâcibtir.

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (k.s.),

Kimyâ-yı Saâdet, 1.c., 233-234.s.)

 

 

ERKEKLERİN İPEK ELBİSE GİYMELERİ

VE ALTIN KULLANMALARI

Buhârî ve Müslim (rh.a.)’nın Sahîh lerinde, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivâyet olunmuştur: “Her kim dünyâda ipek elbise giyerse, âhirette giyemez.”

Bu umûmîdir, bütün erkeklere şâmildir. Çünkü Resûlullâh (s.a.v.): “İpek elbise giymek ve altın, ümmetimin erkeklerine harâm kılındı” buyurmuştur.

Huzeyfe b. Yemân (r.a.)’in şöyle dediği rivâyet olunmuştur: “Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz bizi altın, gümüş kab içinde su ve meşrûbât içmekten ve böyle kab içinde yemek yemekten, ipek ve dilbaç elbise giymekten ve ipekli kumaş üzerine oturmaktan nehyetti.”

Buhârî (rh.a.) rivâyet etmiştir:

“İpek giymenin erkekler için helâl olduğunu söyleyen kâfir olur. Şerîat ancak kendisinde kaşıntı ve uyuz olanla, düşmanlara karşı savaşan muhâriblerin (zarûreten) ipek giyinmelerine ruhsat vermiştir.

Erkeklerin süs için hangi nev‘i olursa olsun ipek giymeleri bil-ittifak harâmdır. Yine çoğu ipekten oluşan bir kumaşı giymeleri de harâmdır.

Yine erkeklerin yüzük, kolye, kılıç kabzası vs. şeklinde altın kullanmaları da harâmdır.

Bunları erkekler için yapmak da harâmdır.”

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) birinin parmağında bir altın yüzük görür. Adamın elinden yüzüğü çıkarır ve “Sizden biriniz ateş koruna doğru gidiyor ve onu alıp eline koyuyor.” buyurur.

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar, 107.s.)

 

 

 

 

 

 

MENDÛB, HARÂM, MEKRÛH

VE MÜBÂH OLAN İLİMLER

 

Fıkhın derinlerine dalmak ve kalb ilmini öğrenmek mendûbdur. Felsefe, şa‘beze, tencîm, remil, tabîat, sihir ve kehânet öğrenmek harâmdır. Harf ilmi ile mûsıkî de bu kısımdadır.

Fıkhın inceliklerine dalmak mendûb olduğu gibi şer‘î ilimleri ve bu ilimlere âlet teşkîl eden bilgileri öğrenmek de mendûbdur.

Kalb ilminden murâd, ahlâktır. Ahlâk, fazîletlerin nev‘îlerini ve nasıl kazanılacaklarını, rezîletlerin nev‘îlerini ve onlardan nasıl korunulacağını bildiren ilimdir. Ahlâk ilmi “fıkıh” kelimesi üzerine atfedilmiştir. Çünkü ilm-i ihlâs, ucub, hased ve riyâ gibi şeylerin öğrenilmesinin farz-ı ayın olduğu ma‘lûmdur. Nefsin diğer âfetlerinden kibir, cimrilik, kîn, hıyânet, gazab, düşmanlık, buğz, tamah, aç gözlülük, böbürlenmek, müdâhane, Hakk’a karşı büyüklenme, hîle, hud‘a, kasvet ve tûl-i emel gibi şeyler de böyledir. Bunlar İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn’in Muhlikât faslında beyân edilmiştir. İmâm-ı Gazalî (k.s.) hazretleri: “İnsan, bunlardan hâlî (boş, uzak) değildir. Binâenaleyh bunlardan kendinin muhtâç gördüklerini öğrenmesi lâzımdır. Bunların izâlesi (yok edilmesi) farz-ı ayındır. Ama sınırlarını, sebeblerini, alâmetlerini ve ilâçlarını bilmedikçe mümkün değildir. Zîrâ şerri (kötüyü, fâsidi) bilmeyen onun içine düşer.” diyorlar.

Felsefe, Yunanca bir sözdür ki ma‘nâsı, zînetli hüküm ya‘ni dışı süslü, içi fâsid (kötü, bozuk, boş) demektir. Mes’elâ, (felsefecilerin) “Bu âlem, kadîmdir.” ve emsâli sözleri küfür ve harâma müeddî (sebeb olan) sözlerdir.

İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn’de beyân edildiğine göre felsefe, başlı başına bir ilim değildir. Dört cüz’den (parçadan) mürekkebdir (oluşmuştur).

Birincisi, hesâb ve hendesedir ki bunları öğrenmek mubahtır. Bunlar vâsıtasıyla çirkîn ilimlere kayabileceğinden korkulmayan kimse hesâb ve hendese okumaktan men‘ edilmez.

(İbn-i Âbidîn, Terc. Ahmed Dâvudoğlu (r.h.) 1.c., 42.s.)

 

KOĞUCULUK (NEMİME) HARÂM KILINMIŞTIR

Resûlullâh (s.a.v.) “Koğucu cennete giremez.” buyurdular. İmâm-ı Gazali (k.s.), “İhyâ u Ulûmi’d-dîn” nam eserinde koğuculuk hakkında şöyle der:

“Bilmiş ol, ki nemîme ekseriyetle başkasının sözünü, hakkında söz edilen kimseye taşımakta kullanılır. Meselâ: “Filân senin hakkında şunları söylüyor.” dersin. Ama nemîme buna mahsus değildir. Onun ta‘rifi: Meydana çıkması arzu edilmeyen bir şeyi meydana çıkarmaktır. İster kendisinden nakledilen şahıs hoşlanmasın, isterse lâf götürdüğü şahıs veyâ başka biri bunu kerih görsün. Ve kezâ meydana çıkarma işi ister cebren olsun isterse remiz ve îmâ sûretiyle yapılsın. Şu halde nemîmenin hakîkati açılması istenmeyen şeyin sırrını ifşa etmek ve perdeyi kaldırmaktır. Bir kimseyi kendisi için mal saklarken görerek başkalarına söylemek nemîmedir.

Kendisine bir şey koğuşturularak: “Filân senin hakkında şöyle diyor; yâhud senin hakkında şu icraatta bulunuyor.” denilen kimseye altı şey lâzımdır:

1- Onu tasdik etmemelidir. Çünkü nemmâm fâsıktır.

2- Onu koğuculuktan menetmeli; kendisine nasihatta bulunmalı; yaptığının kötü bir iş olduğunu söylemelidir.

3- Ona Allâh (c.c.) için buğz etmelidir. Zîrâ o kimse Allâh ta’âlânın buğzuna uğramıştır. Allâh (c.c.)’ün buğz ettiği kimseye buğz vaciptir.

4- Yanında olmayan din kardeşine sû-i zannda bulunmamalıdır.

5- Koğucunun söyledikleri, kendisini o husûsta tecessüs ve araştırma yapmaya sevk etmemelidir.

6- Koğucuya yasak ettiği şeyi kendisi yapmamalı; onun koğuşturduğu şeyleri başkasına hikâye ederek: “Filân şöyle söyledi” dememelidir. Zîrâ bunu yaparsa kendi de nemmâm ve kendi nehyettiğini kendisi yapmış olur…”

(M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.),

Hadîslerle Müslümânlık, 1.c., 415.s.)

 

HELÂL KAZANCIN ÖNEMİ

Îsâ aleyhisselâm, bir adam görüp ne iş yaparsın dedi. İbâdet ederim, dedi. Yemeğin nereden gelir, buyurdu. Benim bir kardeşim var, yemeğimi o verir, dedi. Kardeşin senden daha çok ibâdet ediyor, buyurdu. Hazret-i Ömer (r.a.) buyurur: “Helâl kazanmaktan elinizi çekmeyiniz ve Allâh ta‘âlâ rızkımızı versin, demeyiniz. Allâh ta‘âlâ gökten altın ve gümüş göndermez.” Hz. Lokman oğluna vasiyet etti ve dedi ki: “Helâl kazanmaktan el çekme; fakir ve insanlara muhtaç olan kimsenin dîni az, aklı zayıf mürüvveti yok olur. İnsanlar ona hakâret gözü ile bakarlar.” Büyüklerden birine sordular: “Çok ibâdet eden mi, yoksa emniyet olunan tüccar mı, daha üstündür?” “Emniyet edilen tüccar üstündür, çünkü o cihaddadır.. Terâzi ile alış-veriş yaparken şeytân onu aldatmak ister. O şeytanın dediğini yapmaz.” buyurdu.

Hazret-i Ömer (r.a.) buyurur: “Çarşıda, çoluk çocuğun için helâl kazanırken ölümün bana gelmesini istemekten, ölümü daha çok istediğim yer yoktur.” Ahmed bin Hanbel’e sordular, câmide ibâdetle meşgûl olup, Allâh ta‘âlâ rızkı verir, diyen kimse hakkında ne buyurursunuz? buyurdu: “O câhil bir kimsedir. Şerîatı bilmiyor. Çünkü Peygamber salla’llâhü aleyhi ve sellem Efendimiz: “Allâh ta‘âlâ benim rızkımı kılıcımın gölgesi altına bağlamıştır, ya‘ni Allâh yolunda harb etmeye bağlamıştır.”

Evzâî, İbrâhîm Edhem hazretlerini gördü, boynunda hurma torbası vardı. “Senin bu kazancın ne zamâna kadar devâm edecek? Arkadaşların sana lâzım olanı verirler.” dedi. Buyurdu ki: “Öyle söyleme. Çünkü hadîs-i şerîfte: Helâl kazanmak için, beğenilmeyen bir yerde bulunana cennet vâcib olur.”

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (k.s.),

Kimyâ-yı Saâdet, 1.c., 233-234.s.)

 

İÇKİ -1

“Sarhoş eden her madde içkidir. Her içki de harâmdır. Her kim dünyâda içki içer ve içkiye devâm ederken tevbe etmeden ölürse âhirette (cennet şerbeti) içemez.” (Ebû Dâvud)

“Üç kişinin ne namâzları kabûl edilir, ne de iyilikleri göğe yükselir. 1- Kaçak (sâhibinden kaçan) köle. Tâ ki sâhiblerine dönüp elini onların ellerine koyana dek. 2- Kocasının kendisine kızdığı kadın. Tâ ki kocası kendisinden râzı olana kadar. 3- Sarhoş, ayılıncaya kadar.” (Beyhakî, Taberânî Evsat’ında)

“Allâh ta‘âlâ, vücûdunda bir damla içki bulunan içkicinin namâzını kabûl etmez.” Diğer bir rivâyette:

“Her kim içki içerse Allâh (c.c.) onun hiç bir şeyini kabûl etmez. Her kim içkiden sarhoş olursa kırk sabah onun namâzı kabûl edilmez. Şâyet tevbe eder, sonra da eski (haline) döner, (içer)se cehennem katranlarından (ziftlerinden) onu suvarmak Allâh (c.c.) üzerine bir haktır.” Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu:

“Her kim içki içer de sarhoş olmazsa Allâh (c.c.) ondan kırk gece yüz çevirir. Her kim de içki içer de sarhoş olursa Allâh ta‘âlâ kırk gece onun ne farzını ne de nâfilesini kabûl eder. Bu halde ölürse puta tapan gibi ölür ve “Tînet-i Habal”dan ona içirmek Allâh (c.c.) üzerine bir hak olur.”

– Yâ Resûlallâh (s.a.v.) “Tinet-i Habal” nedir, sorusuna Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

– Cehennem halkının irin ve kandan ibâret usâreleridir, buyurdu.

İçki içen kimsenin içki içtiği sırada mü’min olamayacağı beyân edilmiştir.

Ebû Hüreyre (r.a.), Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir:

“Hırsız, hırsızlık yaptığı sırada mü’min olduğu halde hırsızlık yapamaz. Zinâkâr da zinâ ederken mü’min olarak zinâ edemez. İçki içen kişi de içki içtiğinde mü’min olarak içki içemez”.

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar, 74-77.s.)

 

İÇKİ -2

Ebû Dâvud (rh.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu rivâyet ediyor: “İçkinin kendisi, içkiyi içen, içiren (dağıtan, sakîlik yapan), satan, alan, yapan, yaptıran, yüklenip götüren (nakliyeci), kendisine götürülen, parasını yiyen… bunların hepsine la‘net olunmuştur.”

İçki içenler hasta oldukları vakit ziyâretlerine gidilmemesi ve kendilerine selâm verilmemesi emredilmiştir.

Abdullâh b. Amr b. el-As (r.a.) şöyle demiştir: “İçki içenleri, hastalandıkları zamân ziyâret etmeyin.”

Buhârî, İbn-i Ömer (r.a.)’nın şöyle dediğini bildirir: “İçki içenlere selâm vermeyin.” Allâh Resûlü (s.a.v.) buyurdu ki:

“İçki içenlerle oturmayın. Hastalandıkları vakit ziyâret etmeyin, cenâzelerinde bulunmayın. İçki içen Kıyâmet gününde, yüzü kara, dili göğsüne doğru sarkık ve (ağzından) salyalar aktığı halde (mahşere) gelir. Kendisini gören her ferd ondan iğrenir ve onun içki içen biri olduğunu bilir.”

Allâh Resûlü (s.a.v.) buyurdu ki: “Sînesinde Allâh (c.c.)’ün kitâbından bir âyet olup da sonra oraya içki döken kişiyi Kıyâmet gününde o âyetin her bir harfi onun perçeminden yakalayarak Allâh (c.c.)’ün huzûrunda durdurur ve ondan da‘vâcı olurlar. Kur’an ise da‘vâcı olduğu kimseye gâlip gelir. Kıyâmet gününde Kur’an’ın da‘vâcı olduğu kimsenin vay hâline!”

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar, 74-77.s.)

 

 

HADÎS-İ ŞERÎF

“Döşeğine yattığın vakit namâz için aldığın abdest gibi abdest al. Sonra sağ tarafına yat. Sonra, Allâh’ım ben yüzümü sana teslim ettim. İşimi de sana havale kıldım. Sırtımı (sevâbına) tamamen ve (azâbından) korkarak sana dayadım. Senden kurtulup iltica edecek ancak sen varsın. İndirdiğin kitabına îmân ettim. Gönderdiğin Peygamberine de inândım de! Bunlar son sözün olsun. Şayet o gece ölürsen fıtrat üzere olduğun halde ölürsün.” (Müslim)

 

KURBANLIK HAYVANLARLA İLGİLİ BİLGİLER

Koyun ve keçi ya birer yaşını bitirmiş iki yaşına girmiş bulunmalı ya da yedi, sekiz aylık olduğu halde birer yaşındaymış gibi gösterişli olmalıdır. Manda ile sığır iki yaşını bitirmiş, üç yaşına girmiş; deve ise, beş yaşını bitirmiş altı yaşına girmiş bulunmalıdır. Bu zikredilen yaşlarda kurban olarak kesilebilen hayvanların yaşları daha büyük olursa evleviyetle (öncelikle) câiz olur.

Kurbanlık hayvanın boynuzlu, boynuzsuz veya boynuzunun biraz kırık bulunmasında, hayaları burulmuş olmasında, kulaklarının delinmiş veya enine yarılmış olmasında, kulaklarının uçlarından kesilip sarkık bir halde bulunmasında, semiz olduğu halde deli, şaşı, topal olmasında, dişlerinin birazı düşmüş, semiz olduğu halde uyuz olmasında bir zarar yoktur. Kurban olarak kesilmesi câizdir.

İki gözü yahut bir gözü kör olan, kemiklerinde ilik kalmayacak derecede zayıf ve düşkün olan, kesileceği yere gidemeyecek kadar topal olan hayvanlar kurban olmaz. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.), bir Hadîs-i şeriflerinde; “Dört nev’î (hayvan) vardır ki, kurban edilmeleri câiz değildir. (Bunlar) körlüğü belli olan bir gözü kör; hastalığı belli olan hasta; topallığı belli olan, topal ve iliği kurumuş yağlı (hayvanlar)dır.” buyurmuşlardır.

Ön veya arka ayağı kesilmiş, bir gözünün yarısından çoğu kör olan, kulağının yahut kuyruğunun yarısından fazlası, yahut meme başları, yahut uyluğunun yarısından ziyâdesi kopmuş bulunan, boynuzlarının biri keyfi, ikisi kökünden kırılmış olan, kulakları veya kuyruğu doğuştan bulunmayan hayvanlar kurban olamazlar.

Kurban kesilirken ıztırab ve hareketinden dolayı sakatlanmış olması zarar vermez.

Kurban sahibi, kurbanının etinden zengin olsun fakir olsun kendisi yiyebileceği gibi, zengin ve fakir olan kimselerden de istediğine yedirebilir. Çünkü Resûlullâh (s.a.v.); “Ben, sizi (üç geceden sonra) kurban etlerini yemenizden nehyetmiştim. Artık onlardan yiyin ve biriktirin.” buyurmuşlardır.

Kurban etinin üçte birini tasadduk etmek menduptur. Ancak kurban kesen kimse, orta halli olup nafakalarını te’mîn etmekle mükellef olduğu kimseler çok olursa, bu takdirde kurbanın etini onların yemesi için alıkoyması menduptur.

(Mültekâ, 2.c. 231.s.)

KURBAN

Zengin ile fakîr hakkında doğmak ile ölmek hususunda, yani kurbanın vâcib olmasında, bayram günlerinin son günü mu’teberdir. Meselâ; bir kimse bayram günlerinin birinci gününde fakîr olup; son gününde zengin olsa, üzerine kurban vâcib olur. Bir kimse Bayram günlerinin birinci gününde zengin olup, son gününde fakîr düşse kurban kesmek üzerine vâcib olmaz. Bir kimse zengin olarak Bayramın son gününde doğsa, kurban kesmek üzerine vâcib olur. Zengin olan bir kimse bayramın son gününde ölse, üzerine kurban kesmek vâcib olmaz.

Bayramın birinci gününde kurbanın kesilmesi, ikinci ve üçüncü gününde kesilmesinden efdaldir.

Kurbanın, geceleyin kesilmesi mekruhdur. Çünkü, gece karanlığında hatâ etmek ihtimâli vardır.

Kurban bayramında kesilmek üzere alınmış olan kurbanlık, kesilmeyip bayram günleri geçmiş bulunsa, o hayvanın kendisi diri olarak tasadduk edilmesi lâzım olur.

Fakir olan bir kimse de kurban niyetiyle satın almış olduğu hayvanı kesemeyip bayram günü geçmiş olsa o hayvanın kendisini diri olarak tasadduk eder. Çünkü satın almakla fakir üzerine kurban vâcib olmuştur.

Zengin olan bir kimse kurbanlık satın alsın almasın bayram günlerinde kurban kesmediği takdirde kurbanın kıymetini tasadduk eder. Ertesi seneye bırakılmaz.

Kurban kesmek için bıçak önce bilenip hazırlanır. Hayvanın görmeyeceği bir yere konur. Sonra hayvan ayakları ve yüzü Kıbleye gelecek şekilde sol tarafına yatırılır. Hayvanın sağ arka ayağı serbest kalmak şartıyla diğer ayakları bağlanır. Bundan sonra tekbir ve tehlil getirilir. Arkasından, “Bismillâhi Allâhüekber” denilerek, hayvanın boynuna bıçak vurulur. Nefes-yemek-içmek boruları ile şahdamarı denilen iki ana damar kesilir. Hayvan soğumağa bırakılır. Sonra derisi yüzülür. Bunu elinden gelirse, kurban sahibinin kendisinin kesmesi menduptur. Eğer kendisi kesemezse, münasip bir Müslüman kimseye emredip kestirir. Kendisi de başında bulunur. Kurban sahibi elini kasabın eli üzerine koyarak, kurbanı beraber kesseler, ikisinin de Besmele çekmeleri lazımdır. Birisi terk etse, kurbanın eti yenilmez.

(Mültekâ, 2.c. 327-332.s.)

 

NEVRUZDA MÜŞRİKLERE HEDİYE VERMEK KÜFRE SEBEB OLUR

El-Hulâsa adli kitapta zikredildiğine göre, bir kimse Nevruz gününde bir mecûsîye yumurta hediye etse kâfir olur. Çünkü bu mecûsîye küfründe ve hatalarinda yardimci olmuştur. Nevruz gününde bir müslümana bir yumurta hediye ederse kâfir olmaz. Fakat bu görüş de sağlam değildir. Çünkü müslümâna hediye etmekle de benzeme oluyor. Ancak bilerek değil de öyle tesâdüf ederse o zaman küfür olmaz.

Mecmaun-Nevâzil adli kitapta şöyle yazilmiştir: “Mecûsîler Nevruz gününde toplansa ve bir müslümân, onlar için ‘güzel bir âdet koydular’ dese kâfir olur. Çünkü bu sözü ile küfrü güzel kabul etmiş oluyor.”

Yine Fetâvâ-yi Suğrâ’da yazildiğina göre, bir kimse daha önce satin almadiği halde özellikle Nevruz gününe saygi için bir şeyler satin alirsa kâfir olur. Çünkü bu hareketi ile kâfirlerin bayramina saygi göstermiş olur. Ancak ihtiyaç sebebiyle satin alirsa o zaman bir şey lâzim gelmez. Yine bir kimse bir insana Nevruz gününde bir şey hediye etse ve bununla Nevruz gününe saygi göstermeyi kasdetse kâfir olur. Yine bir öğretmen birinden Nevruz hediyesi istese ve istenen kişi verse de vermese de öğretmenin kâfir olmasindan korkulur.

Tetimme adli kitapta: Ebû Hafs el-Kebîr el-Buharî’den rivâyet edilmiştir: Bir kimse elli sene Allâh (c.c.)’e ibâdet etse, sonra Nevruz günü gelse ve bu güne saygi için müşriklere bir şey hediye etse Allâh (c.c.)’e küfretmiş ve elli senelik ibadetini yok etmiş olur. Yine bir kimse Nevruz günü kafirlerin toplandiği yere giderse kâfir olur. Çünkü bu küfrünü ilân etmektir.

(Fikh-i Ekber, Aliyyü’l Kârî Şerhi,

Terc. Y. Vehbi Yavuz, 344-345.s.)

 

CİHADI TERK ETMEK

EI-Mesâbîh hadislerinden :

“Kim, ilm-i nucûmdan (yıldızlar ilmi) bazı bilgiler elde ederse, sihirden bir şube almış olur.” Bu gibi (sihir) ilimleri öğrenmekte hayır olmadığı gibi, bu konuları ihtiva eden felsefî ve diğer kitabları da elde tutmakta hayır yoktur, hatta bunlara bakmak bile caiz değildir.

Allâh (c.c.) indinde kadrini bilmek istersen, Allâh (c.c.)’ün, seni hangi hususlarda kullandığına bak. Zira ameller, alâmetlerdir, haller kerametler, kerametler ise delîl, ilimler de vesilelerdir. Hadîs-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Îyne ile alış veriş yaptığınızda, öküzlerin kuyruklarını yakalayıp, ziraate razı olduğunuzda ve cihâdı terkettiğinizde Allâh (c.c.) size öyle bir zilleti musallat kılar ki, dîninize dönünceye kadar sizi ondan kurtarmaz.”

Îyne (alış-verişle ilgili bir tâbir olarak) birinin, diğerine bir eşyayı belli bir zamana kadar belli bir ücretle satması, sonra da satmış olduğu paradan daha azı ile onu satın almasıdır. Hadîs-i şerifte buna îyne denmesi, sahibine parası peşin geldiği içindir. Zira hâzır hal demektir. Müşteri onu, peşin para ile satmak için satın alır. Bu hadîs-i şerifte, cihâdı terkeden ziraatcileri kötüleme vardır.

Böylece ziraatle uğraşıp, cihaddan yüz çeviren kişi zilleti hak etmiş olur. Dünyâyı imâr, kâfirler için esas, mü’minler için arızîdir. Çünkü müslümanlar dünyâyı âhirete bir vesile yaparlar, kâfirler ise bu basit (adî) hayatın maddî yönünü bilirler, âhiretten ise gafildirler.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“- Dünyâ mü’minin hapishanesi, kâfirin cennetidir.”

Yani mü’minler için âhirette Allâh (c.c.) o kadar ni’metler hazırlamıştır ki, dünyâsı âhirete nisbeten hapishane gibidir. Kâfirler için de o kadar azâb vardır ki, dünyâ adetâ onlar için cennet sayılmaktadır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),

Bakara Sûresi Tefsiri, 167.s.)

 

 

HALÎFENİN YERİNE BİRİNİ HALÎFE BIRAKMASI CÂİZDİR VE MÜSLÜMANLARIN HALÎFE TA’YİN ETMELERİ VACİBDİR

Sâlim (r.a.) Abdullâh İbn-i Ömer (r.a.)’dan haber verdi, şöyle demiş: “Hafsa (r.anhâ)’nın yanına girdim de (bana) “Biliyor musun, baban halîfe bırakmıyor.” dedi. (Ben de) “O bunu yapacak değildir.” dedim. (Hafsa (r.a.) ise) “Muhakkak yapar” dedi. Bunun üzerine O’nunla (babamla) konuşmağa yemin ettim ve sustum. Hattâ sabahleyin eve gittim, ama O’nunla (babamla) konuşmadım. Sağ elimde bir dağ taşıyor gibiydim. Nihâyet dönerek yanına girdim. Bana insanların hâlini sordu. Ben de kendisine haber verdim, sonra O’na: “Ben halkın bir söz söylediklerini işittim de onu sana söylemeye yemin ettim. Diyorlar ki: Sen, kendine halîfe bırakmayacakmışsın. Gerçekten senin bir deve çobanın veya koyun çobanın olsa da onları bırakarak sana gelse, çobanın kaybettiğine kâil olurdun. İnsanlara riayet ise daha çetindir” dedim. Benim sözüm ona muvâfık geldi ve bir müddet başını indirdi. Sonra onu bana kaldırarak şunları söyledi: “Muhakkak Allâh azze ve celle dînini koruyacaktır. Ben kendime halîfe bırakmamış olsam, Resûlullâh (s.a.v.) de halîfe bırakmamıştır. Halîfe bırakmış olsam, Ebû Bekir halîfe bırakmıştır.” İbn-i Ömer (r.a.) demiş ki: Vallâhi, babam, Resûlullâh (s.a.v.) ile Ebû Bekir (r.a.)’i anmaktan başka bir şey yapmadı. Anladım ki Resûlullâh (s.a.v.)’i bir kimse ile değişecek değil ve kendine halife bırakacak değildir.”

Bu Hadîs-i şerîfi, Buhârî (r.h.) “Ahkâm” bahsinde tahrîc etmiştir. Bu Hadîs-i şerîften çıkarılan hükümlerden bazıları şunlardır:   1. Yerine halîfe bırakmak sûreti ile hilâfet câiz olduğu gibi, Müslümanların ileri gelenlerinin (yani şûranın) seçmesiyle de (câiz) olur. 2. Halîfe, kendinden sonra hilâfet vazîfesini birkaç kişi arasında (şûraya da) bırakabilir. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) öyle yapmışlardır. 3. Müslümanların halîfe ta’yin etmesi, şer’an vâcibdir. Bu husûsta ulemânın ittifâkı (icmâsı) vardır. 4. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin bir kimseyi halîfe bırakmadıklarına dâir icmâ-ı ümmet vardır. Gerçi bu hususta bazı i’tiraz edenler olmuşsa da, bunlar icmâın karşısında dikiş tutturamamışlardır.

(Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi,

Ahmed Davudoğlu (r.h.), 8.c. 680.s.)

 

EL KESİLMESİNİN İSBATI ve TATBÎKİ

Hidâye sahibi, elin nasıl kesileceğini ve ispatını açıklamış ve el kesilmesinin delili ile ispatını da beyan etmiştir. Hırsızlık hadisesi sabit olunca, hüküm verildikten sonra hırsızın sağ eli bileğinden kesilir ve dağlanır. Hırsızın elinin kesilmesi, Allâh te‘âlânın:

“Erkek hırsızla kadın hırsızın -o irtikâp ettiklerine bir karşılık diye ceza ve Allâh’tan (insanlara) ibret verici bir ukubet olmak üzere- onların ellerini kesin.” (Mâide s. 38) kavl-i kerîmiyle sabit olmuştur. Meşhur olan da budur. Bu hadden sonra hırsız tekrar çalarsa, sol ayağı da mafsalından kesilir. Şayet bundan sonra yine çalarsa, artık a’zaları kesilmez. Fakat tevbe edinceye kadar hapsolunur.

Hırsızın elinin kesilebilmesi için, malı çalınan kimsenin da’va etmesi şarttır. Fakat hırsızın eli kesildikten sonra, çaldığı malı vermeden başka bir hırsız tarafından çalınsa; gerek birinci hırsız da’va etsin, gerek asıl mal sahibi da’va etsin, ikinci hırsızın eli kesilmez. Çünkü hırsızın elinin kesilebilmesi için, çalınan malın ya sahibinden ya emanetçiden veya ödemesi lazım olan kimsenin yanından çalınması şarttır.

Hırsızın elinin kesilebilmesi için, mutlaka bir da’vacının bulunması lazımdır. Hatta bir kimse, hırsızlık yaptığını ikrar ederken yahut bir kimsenin hırsızlık yaptığına dair iki erkek şahıs şahitlik ederken ve hırsızın eli kesilirken malı çalınan kimsenin hazır bulunması lazımdır.

Eğer hiçbir kimse hırsızdan da’vacı olmazsa, hırsızın eli kesilmez.

Hırsızın sol eli yahut sol elinin başparmağı kesilmiş olsa yahut sol eli çolak olsa yahut sol elinin başparmağından başka iki parmağı, kesilmiş veya çolak olsa veyahut sağ ayağı kesilmiş veya çolak olsa, artık ne sağ eli, ne de sol ayağı had olarak kesilmez. Fakat hırsız, hapsedilir. Çünkü kesildiği takdirde hırsız ölüme sürüklenmiş olur.

Bir kimse, bir şey çalıp; mal sahibi da’va etmeden önce çaldığı malı sahibine verirse, eli kesilmez.

İki hırsız mal çalsa, bunlardan birisi kayıp olsa, ikisinin hırsızlık yaptıklarına dair iki kişi şahitlik yapsalar, hazır olanın eli kesilir. Çünkü, hazır olanın hırsızlık yaptığı iki şahidin şahadetiyle sabit olmuştur.

(Mültekâ Tercümesi, 1.c. 700.s.)

 

MEKRUH VAKİTLER

1- Güneş doğarken, yani güneşin doğmasından 50 dakika geçinceye kadar olan vakit.

2- İstiva: Zeval vakti, yani güneş tam tepede bulunduğu vakit.

3- Güneş batarken, yani güneşin ışınları gözleri kamaştırmayacak bir duruma geldiği zamandan battığı zamana kadar olan vakit.

Bu üç vakitte ne kazaya kalmış farz namazlar veya vacip olan Vitir namazı, ne daha önce hazırlanmış olan cenaze namazı kılınabilir. Ne de daha önce okunmuş bir secde ayetinin tilavet secdesi yapılabilir.

Ukbe (r.a.)’den, “Peygamberimiz (s.a.v.); bizi üç vakitte namaz kılmaktan, cenazeyi kabire koymaktan nehyederdi” diye rivayet olunmuştur. Tilavet secdesinin mekruh olması da namaza benzediği içindir. Çünkü namazda şart olan temizlik, örtünme, Kıble’ye dönme, tilavet secdesinde de şarttır.

Fetavay-i Kâdîhan’da; “Dokuz vakitte nafile namaz kılmak caiz değildir. Bunlar:

1- Fecir doğduktan sonra, sabah namazının sünnetinden başka.

2- Sabah namazının farzından sonra, güneş doğuncaya kadar.

3- İkindi namazından sonra, güneş batıncaya kadar.

4- Güneş battıktan sonra, akşam namazından evvel.

5- Cum’a günü hutbe okunurken.

6- Cum’a günü ikamet yapılırken.

7- Bayram namazlarının hutbeleri okunurken.

8- Yağmur duasının hutbesi okunurken.

9- Güneş tutulmasında hutbe okunurken kılınan namazlardır.

Bu dokuz vakitte ancak kaza namazları, cenaze namazları kılınır.” Allâh (c.c.);

“Şüphesiz ki, namaz müslümanlar üzerine vakitlerle belli bir farz olmuştur.” (Nisa s. 103) buyurmuştur.

(Mültekâ, 1.c. 109-110.s.)

 

MÜSLÜMAN DEVLET REİSİNE İTÂAT VÂCİBDİR

Abdullâh İbn-i Ömer (r.a.)’dan şöyle dediği  rivayet  olunmuştur: “Biz,  Resûlullâh (s.a.v.)’e emirlerini dinlemek ve itaat etmek üzere biat ederdik de, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bize (şefkat ederek): “Gücünüz yettiği kadar” buyururlardı.

Buhârî (r.h.), Abdullâh İbn-i Dinâr (r.a.)’den şu vak’ayı da rivayet ediyor: Abdülmelik bin Mervan’a Şam, Mısır ve mülhekatı (buralara bağlı olan yerlerin) halkı biat ve hilafetini kabul etmeleri üzerine Abdullâh İbn-i Ömer (r.a.) da bir mektup yazarak mektubunda: “Allâh’ın Kitabı ve Resûlü (s.a.v.)’in Sünneti üzerine Emîr-ül Mü’minin Abdülmelik İbn-i Mervan’a -gücüm yettiği kadar- itâat etmeğe söz veriyorum. Oğullarım da bu sûretle arz-ı biat ederler” demiştir.

Abdullâh İbn-i Ömer (r.a.) gibi en yüksek diyânî (diyânetle ilgili) bir mevkii hâiz olan zâtın, Mervanoğlu’na biat etmiş olması, Müslümanları tefrikadan ve ictimai (sosyal) fevzadan (anarşiden, kargaşalıkdan)  korumak için bu siyasi lazimenin (gerekliliğin) diyânî derecelerle ölçülmeyerek yerine getirilmesinin lüzum ve ehemmiyeti pek iyi anlaşılır.

(Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, 12. c.,366.s.)

Müslim’de Ebû Bekir b. Ebî Şeybe (r.a.), Abdullâh (r.a.)’den naklen şöyle rivayet etmiştir: “Resûlullâh (s.a.v.): “-Mes’ele şu ki; benden sonra kayırma ve kabul edemeyeceğiniz işler olacaktır.” buyurdular. Ashâb (r.a.): “-Ya Resûlallâh, bizden buna yetişenlere ne emredersiniz?” dediler. Buyurdular ki: “-Borcunuz olan  hakkı edâ edersiniz; lehinize olanı da Allâh’dan istersiniz.”

Bu hadîsi Buhârî (r.h.), Menâkıb ve Fiten’de, Tirmizî de Kitâbü’l Fiten’de tahric etmişlerdir.

Bu hadîs-i şerif: Amirleri dinleyip (onlara) itaat etmeğe, onlar zalim bile olsalar, hakları olan itaati kendilerine göstermeye teşvik etmektedir.

“Lehinize olanı da Allâh’dan istersiniz” cümlesinden murâd: “Zalim âmirlerin ıslahı ve şerrlerinin def’i için Allâh’a niyazda bulunursunuz” demektir.

(Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi,

Ahmed Davudoğlu (r.a.), 9.c. 7-8.s.)

 

RİBÂ (FÂİZ)

Âlimler, ribânın haram oluş hikmeti hususunda şu izahları yapmışlardır:

  1. a) Ribâ, insanın malını, bir karşılık vermeden almak demektir. Çünkü bir dirhemi, iki dirhem karşılığında alıp-satan fazladan karşılıksız bir dirhem almış olur.

Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.): “İnsanın malının haramlığı kanın-canın haramlığı gibidir” buyurmuştur.

İmdi; “anapara, şayet bu müddet içerisinde esas sahibinin elinde olsaydı, onun bu parayla ticâret yaparak kazanç elde etmesi mümkün olurdu. Parayı borçluya verdiğine, borçlu da bu paradan istifade ettiğine göre, borçlunun alacaklıya, o paradan ettiği istifadeye karşılık fazladan bir para vermesi, yadırganmamalıdır” denilir ise, biz deriz ki: Sizin bahsettiğiniz istifâde, olması da olmaması da muhtemel mevhum (var sayılan) bir şeydir. Hâlbuki anaparadan fazlasını almak, kesin bir iştir. Binaenaleyh kesin olanı, varsayılan zannî bir şeyden dolayı elden çıkarmak, her halükârda zarardır.

  1. b) Bazı âlimler şöyle demişlerdir: “Allâh te‘âlâ, ribayı (faizi), insanları çalışmaktan alıkoyacağı için haram kılmıştır. Çünkü parası olan kimseler, ister vadeli, ister peşin olsun, yapacakları ribâ akdi vasıtasıyla kâr elde etme imkânını bulduklarında, geçimlerini kolayca sağlarlar ve çalışma, ticaret ile güç sanatların meşakkatlerine girmezler.
  2. c) Şu izah da yapılmıştır: Riba muamelesinin haramlığındaki hikmet, bunun insanlar arasında bilinen ve yaygın olan karzın (borçlanmanın) sona ermesine sebeb olmasıdır. Çünkü ribâ haram kılındığında, insanlar borç para vermekten ve bu yaygın borç vermeyi sürdürmekten hoşlanırlar.
  3. d) Genel olarak borç veren zengin, borç alan da fakirdir. Binaenaleyh ribâ akdinin caiz olduğunu söylemek; zengine, fakir ve güçsüz kimseden fazladan para alma imkânı vermek olurdu.
  4. e) Ribanın haramlığı nass (ayet) ile sabittir. Mükellefiyetlerin hepsinin hikmetinin, insanlarca bilinmesi şart değildir. Biz, ribâ ile ilgili hikmetin ne olduğunu kesin olarak bilmesek bile, ribâ akdinin haram olduğunu kesin bilmek gerekir.

(Fahruddin Er-Râzî, Tefsiri Kebir, 6.c., 10-11.s.)

 

MÜRTEDİN HÜKMÜ

Mürtedi öldürmek vâcibdir. Ulemâ, bu husûsta ittifâk hâlinde iseler de tevbe etmesini istemek vacib mi yoksa müstehâb mı olduğu, tevbenin müddeti ve kabulü, kezâ bu husûsta kadının da erkek gibi olup olmadığı ihtilaflıdır. Ulemânın çoğuna göre mürtedden tevbe etmesi istenir. Mâlikîler’den İbnü’l-Kassâr (r.h.), bu husûsta sahâbe (r.a.e.)’in icmâi olduğunu nakletmiştir. Tâvus, Hasen, Hanefîler’den Ebû Yûsuf, Mâlikîler’den Mâcişûn ve Zâhirîler, mürtedden tevbe istenmeyeceğine kâil olmuşlardır. Mürted, tevbe ederse, Allâh indinde faydası olsa bile katli düşmez (katledilir), çünkü Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Bir kimse, dînini değiştirirse onu öldürün” buyurmuşlardır.

Atâ (r.a.)’e göre, mürted Müslümân olarak doğdu ise kendisinden tevbe istenmez. Kâfir olarak doğdu da Müslüman oldu ise tekrar kafir olup irtidad etti ise ondan tevbe istenir.

İmâm A’zam (r.a.), İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Ahmed ve İmâm İshâk (r.a.e.) ve bir kavlinde de İmâm-ı Şâfîî (r.a.)’e göre tevbe müddeti üç gündür. Cumhûr ulemâya göre, tevbe etmeyen mürted kadın da erkek gibidir; o da öldürülür. Hz. Ali (k.v.)’den mürtedin tevbe müddetinin bir ay olduğu rivayet edilmiştir.

İmâm-ı A’zam (r.a.) ile bir cemâat, kadın mürtedin öldürülmeyeceğine kâil olmuşlardır. Hasen ve Katâde (r.a.)’e göre mürted kadın cariye olur ki bu kavil (görüş) Hz. Alî (k.v.)’den rivâyet olunmuştur.

Şehirlerin vâlileri, ölüm ve diğer Şer’i cezâları tatbik ederler. (İmâm-ı A’zam, İmâm-ı Mâlik, İmam-ı Şâfîî (r.a.e.) ve diğer bütün ulemânın mezhebleri) Yalnız Kûfe ulemâsı’na göre “hudûd-ı şer’iyye” denilen Şer’î cezâları, ancak şehirlerinin fakîhleri tatbik ederler. Kaymakam, muhtar gibi köy işleriyle meşgul olan memurlar bu işleri yapmazlar.

Vazîfeleri mutlak olup bir nev’i hükme mahsûs olmayan hâkimlerin hudûd-ı şer’iyyeyi (Şer’î cezâları) tatbik edip edemeyecekleri ihtilâflıdır.

(Sahîh Müslim Tercümesi ve şerhi,

Ahmed Davudoğlu (r.h.), 8.c. 685.s.)

 

HELÂL KAZANÇ

Nu’man b. Beşîr (r.a.)’den: Allâh Resûlü (s.a.v.) buyurdu:

“Helâl bellidir, haram da bellidir; aralarında insanların bir çoğunun bilmediği şüpheli şeyler vardır. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa, hem dinini, hem de ırzını korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse, harama düşmüş olur. Tıpkı sürüsünü koruluğun etrafında otlatan çoban gibi ki, hayvanları her an koruluğa düşebilecek durumdadır.

Dikkat edin, her kralın bir koruluğu vardır. Dikkat edin, Allâh’ın koruluğu da haramlarıdır. Dikkat edin, cesette bir et parçası vardır; o iyi olursa cesedin hepsi iyi olur. O bozuk olursa cesedin tümü bozuk olur. Dikkat edin; o kalptir.”

Mikdâm (r.a.)’den: Allâh Resûlü (s.a.v.) buyurdu:

“Hiç kimse, iki elinin emeğinden meydana gelen kazançtan daha güzel ve daha helâl bir yiyecek yiyemez. Allâh’ın Peygamberi Dâvud Aleyhisselam iki elinin emeğinden kazandıklarını yerdi.” (Buhârî)

Ebû Hureyre (r.a.)’den: Allâh Resûlü (s.a.v.) buyurdu:

“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, kişi aldığının helâlden mi yoksa haramdan mı olduğuna aldırmayacaktır.” (Buhâri ve Nesâî)

Rezîn şunu da ekledi: “İşte o zaman duaları kabul olunmayacaktır.”

Ebû Hureyre (r.a.)’den:

“Ey insanlar! Allâh temizdir; ancak temiz olanı kabul eder. Allâh, mü’minlere, peygamberlere emrettiğini emretti ve şöyle buyurdu: “Ey Peygamberler! Temiz şeylerden yiyin! Salih amel işleyin! Doğrusu Ben yaptığınızı bilirim.” (Mü’minûn s. 51) Yine şöyle buyurmuştur: “Ey İnananlar! Size rızık verdiklerimizin temizlerinden yiyin.” (Bakara s. 172)

Sonra uzun bir yolculuk yapıp saçı başı birbirine karışan bir adamdan bahsetti:

“Yediği haram, içtiği haram, giydiği haram ve haramla beslenmiş bir kimse ellerini kaldırmış: “Yâ Rabbi, Yâ Rabbi!” diye dua ediyor; onun duası nasıl kabul olunur ki?” buyurdu. (Müslim ve Tirmizî)

(Rûdânî, 2.c.)

AVRET YERLERİNE BAKMAK HARAMDIR

Abdurrahman b. Ebî Said’i Hudrî (r.a.)’den, o da babasından naklen haber verdi ki, Resûlullâh (s.a.v.):

“Erkek erkeğin, kadın da kadının avret yerine bakamaz ve bir elbisenin içinde erkek erkeğe yanaşamaz. Kadın dahi bir elbisenin içinde kadına yanaşamaz.” buyurmuşlardır.

Erkekler erkeklerin, kadınlar kadınların avret yerlerine bakamazlar. Bu cihet ulemanın ittifakı ile haram olduğu gibi, erkeklerle kadınların birbirlerinin avret mahalline bakması dahi bil icma’ haramdır. Peygamber (s.a.v.) erkeklerin birbirlerinin avret mahallerine bakmalarını men etmekle onların, kadınların avret mahalline bakmaları dahi memnu olduğuna işaret buyurmuştur. Hatta erkeğin avret mahalline bakmak memnu olunca kadınınkine bakmanın memnu (yasak) ve haram olacağı evveliyette kalır. Yalnız bu tahrim ecnebi erkeklerle ecnebi kadınlar hakkındadır. Karı kocaya gelince: Hanefilere göre karı koca birbirlerinin avret yerlerine bakabilirler. Hatta İbn-i Ömer (r.anhümâ)dan rivayet edildiğine göre lezzeti tahsil için bakmak daha müessirdir. Bazıları bakmamanın evlâ olduğunu, çünkü bakmanın unutkanlığa sebebiyet verdiğini söylemişlerdir. Bu bâbda Resûlullâh (s.a.v.):

“Biriniz ehline yakınlık etmek istediği zaman mümkün olduğu kadar örtünsün, merkep gibi çırılçıplak soyunmasınlar.” buyurmuştur.

Erkek erkeğin avretinden başka her yerine bakabilir. Kadının ecnebi bir kadına bakması da erkeğin erkeğe bakmasına kıyas olur. Yani göbeğinden diz kapağının altına kadar olan yerlerine bakamaz. Kadının erkeğe bakması da aynı hükme tabidir. Maamafih erkeğe bakmakla şehvetlenir veya bakarsa şehvetleneceğini tahmin ederse fitneden korunmak için bakmaması icab eder.

Hanefilere göre avret mahallinin hududu erkeklerde göbeğin altından başlayarak diz kapağın altına kadar olan yerlerdir. Diz kapak avrettir. Çünkü Peygamber (s.a.v.) bir hadis-i şerifde:

“Diz kapak avrettendir.” buyurmuştur. Hürre bir kadının elleri ile yüzünden başka her yeri avrettir. Ayakları hakkında iki rivayet vardır. Sahih rivayete göre ayaklar namaz dışında avret, namaz içinde değildir.                    (Sahîh-i Müslim, 2.c., 1078.s.)

 

LÛTÎLİK (HOMOSEKSÜELLİK)

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu:

“Lût kavminin yaptığını yapan kimseyi bulduğunuz vakit yapanı da, yapılanı da gebertiniz.”

Bir kısım âdî özellikler Lût kavminin yaptığı fiillerdendir:

“Erkeklerin saçlarını örgü yapmaları, güvercin uçurmak, parmaklarla ıslık çalmak, yerde entârileri sürümek, içkiye devâm etmek, erkeklere gitmek, hayvanları taşla öldürmek, kuşlara sapanla taş atmak. Bu ümmet de bu hasletlere bir fenâsını ilâve edecek: Kadınların birbirlerine sürtmeleri (sevicilik).”

Peygamberimiz (s.a.v.): “Kadınların aralarında sürtüşmeleri zinâdır.” buyurmuştur.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den gelen bir rivâyette Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu söylenmiştir:

“Dört kimse akşam sabah Allâh (c.c.)’ün gazâb ve hışmındadır. Onlar kimlerdir ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.), diye soruldukta Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

Kadınlara benzemeye uğraşan erkekler (kıyâfet ve tavırlarında), erkekleşmek isteyen kadınlar, hayvanlara yaklaşanlar ve erkeklere gidenler.” buyurdu.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurdu: “ Allâh (c.c.) yedi kimseye la’net eder, Kıyâmet gününde kendilerine bakmaz ve onlara, cehenneme girenlerle birlikte cehenneme girin emrini verir. 1- Erkekle münâsebette bulunan, 2- Münâsebette bulunulan, 3- Hayvanlara yanaşan, 4- Anasına temas eden, 5- Kızı ile münâsebette bulunan, 6- Eli ile oynayan. Meğer ki pişmân olalar.”

Hâlid b. Velid (r.a.): “Nahiyelerden birinde kendisini arkasından işleten lûtî bir adamı tesbît ediyor. Ne yapacağı konusunda Hz. Ebû Bekir (r.a.)’e danışıyor. Hz. Alî (k.v.) hemen: “Bu günâhı Lût kavminden başka topluca hiç bir millet yapmamıştır. Allâh te‘âlânın ise onlara ne yaptığını biliyoruz, yakılması görüşündeyim.” der. Hz. Ebû Bekir (r.a.) de Hâlid (r.a.)’e, “Onu yak.” diye yazar. O da onu yakar.

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar, 55-57.s.)

 

KADIN VE ERKEĞE BAKMA SINIRI

Kadın olsun erkek olsun, herhangi bir kimsenin avret yerine bakmak haramdır. Ancak bir tâbib, tedavisinde bulunduğu bir hastanın, haram olan bir a’zâsına; bir sünnetçi gerek erkek sünnetçisi, gerek kadın sünnetçisi olsun sünnet ettiği kimsenin tenasül uzvuna; bir ebe doğum yaptırdığı bir kadının tenasül uzvuna; şırınga yapan kimse şırınga ettiği şahsın makatına zaruret miktarı bakabilir. Yalnız bir kadın hasta olduğunda tâbib, onun tedavisini bir kadına ta’rîf ederek, ona bırakması daha uygundur. Bir erkek, diğer bir erkeğin avret yerinden başka yerlerine bakması caizdir. Namaz bahsinde açıklandığı üzere erkeğin, avret yeri göbeği altından, diz kapakları altına kadar olan kısımdır, göbek avret değildir.

Bir kadının, diğer bir kadına yâhûd, kocası olmayan bir erkeğe şehvetten emin, kalbinde bir arzu ve meyil korkusu bulunmaksızın; erkeğin, erkeğe baktığı yerlere bakabilir. Yâni Müslüman bir kadın, diğer bir kadının yâhûd kendi kocası olmayan bir erkeğin göbeği altından, diz kapakları altına kadar olan kısmına bakamaz.

Şehvet korkusu bulunmazsa, diğer a’zâlarına bakabilir, şehvet korkusu bulunursa, gözünü kapayıp bakmaması müstehabdır.

Erkek, karısının ve cinsî yakınlıkta bulunması helâl olan cariyesinin bütün vücûduna, onlar da kocalarına ve efendilerinin bütün bedenine bakabilir.

Hz. Âişe (r. anhâ.); “Ben ve Resûlullâh (s.a.v.), ikimiz bir kabdan guslederdik.” demişlerdir. Erkek ile karısından herbiri, diğerinin bütün vücûduna bakması mubah olmasaydı, çıplak olarak bir yerde gusletmezlerdi. Fakat edebe uygun ve evlâ olan birbirinin tenasül a’zalarına bakmamalarıdır. Çünkü, Peygamberimiz (s.a.v.): “Sizden biriniz karısı ile cinsi yakınlıkta bulunmak istediğinde, mümkün olduğu kadar örtünsün, çünkü avret yerine bakmak unutkanlığa sebeb olur.” buyurmuşlardır.

(Mültekâ Tercümesi, 2.c. 353.s.)

 

 

FAİZ YİYENLER

“Ribayı öyle kat kat artırılmış olarak yemeyin, Allâh’-dan korkun, ta ki muradınıza eresiniz.” (Al-i İmran s. 130)

Allâh te‘âlâ buyurdu: “Faiz yiyenler kendilerini şeytan çarpmış (birer mecnun)dan başka bir halde (kabirlerinden) kalkmazlar. Böyle olması da, onların alım satımı da ancak riba gibidir demelerindendir. Hâlbuki Allâh (c.c.) alış verişi helal, ribayı haram kılmıştır.” (Bakara s. 275)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurdu: “Bir toplumda faiz yaygınlaşırsa muhakkak içlerinde delilik çoğalır, bir millette zina zuhur ederse içlerinde öletlik (fark edilir derecede çok ölüm) belirir. Bir kavim tartı ve ölçüde hile yaparsa, Allâh (c.c.) kendilerinden yağmuru keser (senelerce kıtlığa maruz kalırlar.)” Buhârî’nin rivayet ettiği uzun bir hadisin bir yerinde şöyle buyrulur: “…Faiz yiyen kimse öldüğü andan kıyamete kadar kan kırmızısı bir nehirde yüzdürülerek azab olunur. Dünyada biriktirdiği haram mal kendisine zorla yutturulur. Kıyamete değin kabrindeki azabı budur.”

Bir hadis-i şerifte “Faiz yetmiş türlü büyük fenalığa denktir. Bunların en hafifi kişinin anası ile evlenmesi ne ise o kadardır.” Enes (r.a.)’den şöyle rivayet olunmuştur: “Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bize bir hutbe irad etti. Hutbesinde faizi anlattı. Ehemmiyetinden bahsetti ve şöyle buyurdular: “Adama faizden isabet eden bir dirhem, İslam nazarında otuz altı zinadan daha çirkindir.”

Hasan Basrî (r.a.): “Sana borcu olan bir adamın evinde yediğin yemek haramdır” der. Hasan Basrî’nin bu sözü Re-sûl-i Ekrem (s.a.v.)’nin şu sözünden mülhemdir:

“Menfaat sağlayan her borç(un sağladığı fayda bir cins) faizdir.” Yine Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyuruyorlar ki:

“Her kim bir adama aracı olsa şefaatte bulunsa, şefaat edilen zat da kendisine hediye verse, o da bu hediyeyi kabul etse faiz kapılarından bir kapıya yanaşmış olur.”

(İmam Zehebî (rh.a.), Büyük Günahlar, 59.s.)

 

 

 

BAZI HARAMLAR

Domuz eti haram kılındı. (Mâide s. 3)

Diğer yırtıcı hayvanların derileri gibi, filin derisi de tabaklanmakla temiz olur. İmâm-ı Muhammed (rh.a.)’e göre bu da, domuz derisi gibi tabaklanmakla, temizlenmez.

İmam-ı A’zam ve Ebû Yusuf (r.anhümâ)’ya göre, filin kemiği temizdir. Alıp satmak ve faydalanmak caizdir.

Fukahâ; “Tabaklanmakla derileri temiz olan hayvanlar şer’î bir surette boğazlandıklarında da derileri temiz olur. Çünkü tabaklamak derinin ıslaklığını giderdiği gibi, boğazlanmak da derilerin yaşlığını giderir.

Derileri tabaklanmak ve boğazlanmakla temizlenen hayvanların, etleri de temiz olur, fakat yenmez. Bir şeyin temiz olması, yenilip, içilmesinin helal olmasını gerektirmez. Mesela: Bir insanın üzerinde dirhem (4 gr. 80 santigram) miktarından fazla boğazlanmış tilki eti bulunsa namazı caizdir.” demiştir.

Zührî (r.a.); “Selef-i salihîn âlimlerinden fil kemiğinden taraklar edinip onunla taranan bir cemaate yetiştim” demiştir.

Beyhakî, (r.a.), Hz. Enes (r.a.)’den “Peygamberimiz (s.a.v.) fil kemiğinden tarakla taranırlardı.” diye rivayet etmiştir. İnsanın kılı ve kemiği de temizdir.

İmam-ı Şafiî (r.a.) ise; “Ölü veya diri olsun insanın kılı ve kemiği pistir. Bunları alıp, satmak ve faydalanmak caiz değildir. Bu takdirde bunlar domuz ve şarap gibi pistir.” demiştir.

Bize göre; insanın parçalarını alıp satmak ve faydalanmak insanı aşağılamaktır. İnsanın parçalarının alınıp satılmasının haram olması kerameti içindir, yoksa pis olduğu için değildir.

(Habîbim) de ki: “Onları, ilk defa yaratan diriltecek.” (Yasin s. 79) kavl-i şerîfi kemiğin diri olduğuna delildir. “Kemikte hayat yoktur demek doğru olmaz.” derse, bu kimseye “Bu ayet-i kerîmede kemikte hayat olduğuna kesin bir delil yoktur. Zira ayet-i kerîmede kemikleri diriltmekten murad bedeni diriltmektir.” diye cevap verilir.

(Mültekâ Tercümesi, 1.c. 51.s.)

 

TEVBESİZ KEFFARET GÜNAH İŞLEYEN KİMSEDEN GÜNAHI KALDIRMAZ

İhramın yasak olan fiillerinden birini işlemek konusunda Aliyyü’l-Kâri şunları söylemiştir: “İbn-i Cemaâ’nın dört mezhep imamlarından rivayetine göre bir kimse ihramın yasak olan bir fiilini kasten irtikap ederse günahkâr olur. Fidye ve o fiilden vazgeçmek kendisini âsî olmaktan çıkarmaz. Nevevî demiştir ki: Çok defa avamdan bazıları bu yasak fiillerden birini irtikâp eder de; “Ben fidye iltizamı ile ma’siyet vebalinden kurtulunacağını zannederek fidye veriyorum” der. Bu açık bir hata, çirkin bir cehalettir. Zira fiil ona haramdır. Muhalefet ettiğinde günahkâr olur, kendisine fidye lâzım gelir. Ama fidye, haram fiile yönelmeyi mubah kılmaz. Söyleşinin cahilliği, “Ben şarabı içiyorum, zina da ediyorum ama vurulan had beni temizliyor.” diyenin cehaletine benzer. Her kim haram olduğuna hükmedilen bir şey yaparsa, haccını mebrûr olmaktan çıkarmıştır.”

Ulemamız buna benzer sözleri hudut bahsinde açıklamış ve “Şüphesiz had vurmak, günahtan temizleyici değildir. Günahın sükûtuna da tesir etmez. Bilâkis mutlaka tevbe lâzımdır. Tevbe ederse had onu temizler ve uhrevî cezası bil ittifak sakıt olur. Tevbe etmezse sakıt olmaz.” demişlerdir.

Şeyh Necmeddîn-i Nesefî’nin Teysir adlı tefsirinde “Bundan sonra kim tecavüz ederse, ona acıklı bir azap vardır.” âyet-i kerîmesinde, yani bu başlangıçtan sonra avlarsa dediği yerde, “Söylendiğine göre bu, dünyadaki kefaretle birlikte tevbe edilmezse âhiretteki azaptır. Çünkü kefaret ısrarla günah işleyen kimseden günahı kaldırmaz.” demesi de bunu te’yid eder.

(İbn-i Abidin, 5.c., 65.s.)

KÖPEK BESLEMEK

Salim, babasından naklen, Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlattı: “Bir kimse, hayvanları için veya av için olmayan bir köpek beslerse, her gün sevaplarından iki kırat eksilir.”

Atiyye, İbn-i Ömer (r.a.)’dan naklen, Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlattı: “Bir kimse, koyunları yahut av için veya ziraatı için olmadan bir köpek beslerse, her gün sevaplarından iki kırat eksilir.”

Dediler ki: “Ey Ebû Abdurrahman! Bunu bir kırat duymuştuk.” Şöyle dedi:

“İki kulağımla, kalbimin içi ile, O’ndan başka ilâh olmayan Allâh adına yemin ederim ki; “iki kırat” olduğunu Resûlullâh (s.a.v.) söyledi.”

Ebû Hüreyre (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’ın şöyle buyurduğunu anlattı: “Bir kimse, davarları için, av için, ziraatı için hariç, köpek beslerse, her gün bir kırat ecri eksilir.”

Bu rivayetlere göre; bir kimse ihtiyacı için köpek beslerse, bir mahzuru yoktur. Ama bunun dışında boş bir heves için köpek beslerse, o zaman mekruh olur.

İbrahim Nehaî (r.a.) şöyle anlatır: Resûlullâh (s.a.v.) deve besleyen bir ev için köpek besleme izni verdi.

(Ebu’l Leys Semerkandî (r.a.),

Tenbîhü’l Gafilin Bostanü’l Arifin, 946.s.)

 

  • •••••

 

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Yedi şey gelip çatmadan iyi işler yapmaya bakın. Yoksa siz insana görevlerini unutturan fakirlikten, azdıran zenginlikten, halsiz bırakan hastalıktan, bunaklaştıran ihtiyarlıktan, ansızın yakalayan ölümden, gelmesi beklenen şeylerin en fenası deccâldan, belâsı daha büyük ve daha acı olan kıyametten başka bir şey mi gözlüyorsunuz?” (H. Şerîf, Tirmizî)

 

FAYDALI BİLGİLER

Âlimlerin küfür olduklarını açıkladıkları halkın bazı sözleri:

1- Allâh (c.c.)’ün herhangi bir ismiyle veya emriyle (işiyle), cennet veya cehennemiyle alay etmek küfürdür.

2- Bir kişi “Allâh (c.c.) bana şöyle emretse yapmam” derse kâfir olur.

3- “Kıble şu tarafa olsaydı o yöne dönüp namaz kılmazdım” derse kâfir olur.

4- Birisine: “Namazı bırakma! Allâh (c.c.) seni muhakkak hesaba çeker” denilse, o da “Hasta olduğum için kılamadığımdan dolayı beni muaheze ederse bana zulmetmiş olur” derse kâfir olur.

5- Bir kişi “Yanımda peygamberler ve melekler dahi şöyle şahitlik yapsa tasdik etmem” derse kâfir olur.

6- Birisine; “Tırnaklarını kes” dense, o da: “Sünnet de olsa kesmem!” derse kâfir olur.

7- Falan kişi gözümde Yahudi gibidir derse kâfir olur. (Müslümana Yahudi demek onu tekfir olur ve bu küfürdür.)

8- Bir kimse “Allâh te‘âlâ oturdu veya kalktı” derse kâfir olur.

9- Bir hadîste şöyle buyrulmuştur: “Her kim bir müslümana Allâh (c.c.) sonunu hayırlı etmesin veya imanını alsın derse kâfir olur.”

10- “Falan kimse peygamber olsaydı ona îman etmezdim” demek küfürdür.

11- “Falanın dediği doğru çıkarsa kurtuluruz” demek küfürdür.

12- Nefse uyarak veya helâl kabul etmek sûretiyle abdestsiz namaz kılmak küfürdür.

13- İki kişi görüşse birisi: “La havle velâ kuvvete illâ billâh” dese, öteki de “La havle velâ kuvvete illâ billâh o açlığı gideremez” derse kâfir olur.

14- Bir kimse müezzinin ezanını duyup da, “Yalan söylüyor” derse kâfir olur.

15- “Kıyametten korkmuyorum” demek küfürdür.

(İmam Zehebî (rh.a.), Büyük Günahlar, 14.s.)

 

ŞÜRB (İÇKİ) HADDİNİN HÜKÜMLERİ

Şürb (içki) iki kısımdır:

1) Hamr (şarap)dır. Bunun azı da, çoğu da, sarhoşluk versin vermesin kesinlikle haram olup, bir damlası bile olsa, haddi gerektirir.

2) Şaraptan başka sarhoşluk veren diğer içkilerdir.

Hamr (Şarap): “Pişirilmeksizin kendi kendine kaynayıp kabaran, kuvvetlenip sarhoş edici bir hale gelen yaş üzüm suyudur. Köpüğünü atmış olsun, olmasın.” Bu ta’rîf, Ebû Yusuf’la İmam-ı Muhammed (rh.aleyhima)’ya göredir, İmam-ı A’zam (r.a.)’e göre; böyle üzüm suyu, köpüğünü atmadıkça had husûsunda hamr sayılmaz.

Şürb haddi: Az veya çok miktarda kendi irâdesiyle şarap içilmesinden dolayı vurulması gereken bir cezadır. Sarhoşluk vermiş olsun olmasın. Buna, “hamr (şarap) haddi” de denilir.

Bir kimse, bir damla olsun şarap içer ve bu kimsenin içtiğine dair iki erkek şahitlik yaparsa, yahut o kimse içki içtiğini İmam-ı A’zam’la İmam-ı Muhammed (r.anhüma)’ya göre; bir defa, Ebû Yusuf (rh.a.)’e göre; iki defa ikrar ederse ve içkiyi kendi rızasıyla içtiği de bilinirse; bu kimse ayılınca hür ise zina haddinde olduğu gibi bedeninin çeşitli yerlerine seksen değnek; köle ise kırk değnek vurulur. Ancak yüzüne, başına, tenasül a’zalarına ve nazik yerlerine vurulmaz. Bu kimsenin üzerinden, kendisini başından ayağına kadar örten entari gibi elbisesinden başka elbiseleri çıkartılır.

Kadınların, kürk gibi kalınca elbisesinden başkası üzerlerinden çıkarılmaz.

Zâhîriyye’de; “(Allâh (c.c.)’e sığınırız) bir kimse mürted olsa, ondan sonra şarap içse veya şaraptan başka sarhoş edici içkilerden biriyle sarhoş olsa yahut hırsızlık yapsa yahut zina etse, ondan sonra tevbe etse veya İslam’a gelse, şarap ile şaraptan başka sarhoş edici içkilerden sarhoşluğundan dolayı kendisine had vurulmaz. Diğer suçlardan dolayı kendisine had vurulur.” denilmiştir.

(Mültekâ Tercümesi, 1.c. 683.s.)

 

HÜKÜM ZÂHİRE GÖREDİR

İbn-i Abbâs (r.a.)’dan:

Hilâl b. Ümeyye, Peygamber (s.a.v.)’in huzûrunda karısının Şerîk b. Semhâ ile cinsî ilişkide bulunduğunu iddia etti. Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki:

“Ya şahit getireceksin ya da sırtına kamçı yiyeceksin?”

“Bizden biri hanımının üstünde bir adam görürse şahit mi arayacak?” Peygamber (s.a.v.) tekrarladı:

“Ya şahit bulacaksın, ya da sırtına kamçı yiyeceksin.”

Bunun üzerine Hilâl şöyle demekten kendini alamadı:

“Seni hak ile gönderene yemin ederim ki doğru söylüyorum. Allâh muhakkak hakkımda, sırtımı kamçıdan kurtaracak bir hüküm indirecektir.”

Çok geçmeden “Karılarına zina isnâd eden ve kendinden başka da şahitleri bulunmayan kimseler” âyeti nazil oldu.

Peygamber (s.a.v.) hemen haber gönderip onları getirtti. Hilâl (r.a.) şahitlik etti. Allâh Resûlü (s.a.v.) buyurdu: “Allâh (c.c.) mutlaka birinizin yalancı olduğunu söylüyor, içinizden tevbe edecek yok mu?”

Sonra kadın (Hilâl (r.a.)’in karısı) ayağa kalkıp (dört kere) şahâdette bulundu; beşinci şahâdete gelince, şöyle dedi:

“Eğer o (kocasını kastediyor) doğru söyleyenlerden ise Allâh’ın azabı onun (kendisini kastediyor) üzerine olsun” dedi. Kadına dediler ki: “Şayet yalancı isen bu söz büyük azabı gerektirir.” Bunun üzerine kadın durduğu yerde şöyle sarsılıp sendeledi. Geriye döndü, döneceğini sandık, şöyle dedi: “Kesinlikle halkımı bir daha rezil etmem.” Sonra çekip gitti (yalanına devam etti). Ardından Allâh Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Dikkat edin (kadını gözetin); eğer iki gözü sürmeli, poposunun iki tarafı da etli (uylukları geniş), ayakları dolgun çocuk doğurursa anlayın ki o çocuk Şerîk b. Semha’dandır.”

Hakikaten de o nitelikte bir çocuk doğurdu,

Bunun üzerine Allâh Resûlü (s.a.v.) buyurdu: “Allâh’ın kitabında (Lian yapanlara ceza verilmeyeceği hakkında) bir hüküm geçmemiş olsaydı, onunla görülecek işim olacaktı (O kadına had tatbik edecektim.)”

(Buhâri, Tirmizî, Ebû Dâvud)

 

KÂFİRLERİN HARCADIKLARI MAL BOŞA GİDER

“Onların bu dünya hayatında infâk ettikleri şeyin misali, kendilerine zulmeden kavmin ekinlerini vurup mahveden kavurucu ve soğuk bir rüzgarın hâli gibidir.

Onlara Allâh zulmetmedi. Fakat kendileri kendilerine zulmediyorlar.” (Âl-i İmrân s. 117)

Bil ki Allâh te’âlâ, kâfirlere mallarının fayda vermeyeceğini beyân edince, onlar mallarını bazan çeşitli hayır yollarında harcadıkları için, insanın aklına onların bu gibi infaklarından faydalanabilecekleri geliyor. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hakk, o şüpheyi bu âyetle izale edip, onlar bu infâklarıyla Allâh (c.c.)’ün rızasını kastetmiş olsalar bile, bundan faydalanamayacaklarını beyân buyurmuştur.

Bunun takdiri “küfürlerinin, infâk ettikleri şeyi yok etmede misali, ekini helak eden rüzgâr gibidir” şeklindedir.

Belki de Cenâb-ı Hakk, “İnfâk ettikleri şey…” ifâdesini, onların Hz. Muhammed (s.a.v.)’e karşı asker toplamak ve O (s.a.v.)’e eziyet vermek için yaptıkları infaklara (harcamalara) işaret için getirmiştir. Bu infâk, onların yaptıkları her türlü hayır ve taatı helak etmiştir. Bu izaha göre herhangi bir takdir, takdim veya te’hire ihtiyaç duyulmaksızın, teşbih dosdoğru olmaktadır. Bunun manası şöyledir: “Onların daha önce yapmış oldukları iyi ve güzel şeyleri boşa çıkarma hususunda infaklarının misali, ekini yok etmede kavurucu ve soğuk bir rüzgâr gibidir.” Bu izah, burayı yazarken hatırıma gelen bir izahtır. Çünkü onların, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e eziyet için yaptıkları harcamalar, küfrün en büyüğünden ve sâlih amelleri boşa çıkarmada en müessir şeylerdendir.

(Fahrüddin er-Râzî, Tefsîr-i Kebir, 7.c. 17-18.s.)

 

HİYAR-I RÜ’YET İLE İLGİLİ MESELELER

(MALI GÖRMEDEN SATIN ALMAK)

Bir kimse görmediği bir malı satın alsa gördüğünde muhayyer olup; dilerse o malı kabul eder, isterse alış verişi bozar. Buna “Hiyar-ı rü’yet” denir. Görmeden bir malın satın alınması; İmâm-ı Şafiî (rh.a.)’ye göre; caiz değildir. Biz Hanefîlerin delîli; Peygamberimiz (s.a.v.)’in:

“Her kim görmediği bir şeyi satın alırsa, onun için muhayyerlik vardır.” hadîs-i şerifidir. Bu hadîs-i şerife muarız olan bir hadîs-i şerif bulunmadıkça, bu hadîs-i şerifle amel olunur. Eğer bir kimse; “Hakîm b. Hizam (r.a.)’ın rivayet ettiği hadîs-i şerif bu mes’eleye muarızdır. Zirâ Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Hakîm b. Hizam (r.a.)’a: “Yanında bulunmayan malı satma. Yâni, alıcı tarafından görülmeyen malı satma” buyurmuşlardır. Hadîsdeki yasaktan murâd, mülkünde olmayan bir şeyi satmayı yasaklamaktır. Hakîm b. Hizam (r.a.)’in hadîsinin kıssası da buna delâlet eder: Bir gün Hakîm (r.a.), Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e gelerek; “Yâ Resûlallâh, bâzı kimseler gelip benden bir şey isterler. Halbuki istedikleri şey bende yoktur. Fakat ben istedikleri şeyi onlara satarım. Sonra da gidip çarşıdan istediklerini satın alırım.” dediğinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.) de; “Yanında bulunmayan malı satma. Yâni, mülkünde olmayan malı satma.” buyurmuşlardır.

İmdi, bu mes’elenin üzerine icmâ’ vardır. Bir kimse mâlik olmadığı görülen bir şeyi satsa, bundan sonra o şeye mâlik olduktan sonra teslim etse, bu alış-veriş caiz değildir. Bu mes’eleden açık olarak anlaşıldı ki Peygamberimiz (s.a.v.) Hakim b. Hizam (r.a.)’i mülkünde olmayan şeyi satmaktan yasaklamıştır.” diye cevâb verilir.

Görme muhayyerliği ile bir malı satın alan kimse, görme muhayyerliğini bozacak bir şey meydana gelmedikçe alış-verişi bozabilir. Eğer görme muhayyerliğini bozacak birşey meydana gelirse, alış-verişi bozamaz.

(Mültekâ Tercümesi, 2.c. 28.s.)

 

MÜŞTERİ KIZIŞTIRMAK

Satın almak maksadı olmadığı hâlde, satılan bir malın fiyatını artırmak mekruhtur. Peygamberimiz (s.a.v.)’in:

“Müşteri kızıştırmayın.” hadîs-i şerifiyle, almamak şartıyla bir malın fiyatını artırmak yasaklanmıştır.

Alıcı ile satıcı parada anlaştıkları vakit, bu pazarlık üzerine pazarlık yapmak mekrûhtur. Meselâ; bir adam, bir şahıstan bir malı on dirheme almak üzere pazarlık yapıp, anlaşsalar, başka bir kimse gelerek; «Ben, bu malı on iki dirheme alırdım.» dese, satıcının ikinci müşteriye malını satması caizdir. Fakat mekruh olur. Zira Peygamberimiz (s.a.v.): “Müslüman bir kimse din kardeşinin pazarlığı üzerine pazarlık yapmasın. O’nun dünürlüğü üzerine dünür göndermesin. Dîn kardeşi, kendisine izin verirse başka.” buyurmuşlardır.

Şehirlerde olan tacirlerin, şehre gelen ticâret mallarını ve yiyecekleri yolda karşılayıp, üreticiden ucuz fiyatla satın alıp, halka fazla fiyatla satmaları mekruhtur.

Kıtlık zamanında mal getiren bir köylünün fazla fiyatla kendi nâmına satması için şehirli bir adamı vekîl tutması mekrûhtur. Peygamberimiz (s.a.v.), bu hususta: “Şehirli, köylü nâmına satış, yapmasın.” buyurmuşlardır.

Bir malın, pazarlık yapılırken fiyatı üzerinde anlaşma yapılmadan önce malın fiyatının artırılması mekruh değildir.

(Mülteka Tercümesi, 2.c. 48.s.)

 

  • •••••••

İbn-i Ömer (r.a.)’den: Hz. Peygamber (s.a.v.) müşteri kızıştırmayı yasakladı. İmâm-ı Malik şu ilavede bulunur: “Kızıştırma (necş): Aslında alıcı olmadığın halde, (araya girerek) mala değerinden fazla fiyat vermendir. Böylece (gerçekten almak isteyen) bir başkası, seni takiben mala daha fazla fiyat vererek aldanır.” (Buhârî)

İbn-i Ebî Evfâ (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu rivayet ettiler: “Müşteri kızıştıran, riba yemiş haindir. Bu iş, batıl bir aldatmadır, helal değildir.” (Buhârî)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’E DİL UZATANIN CEZÂSI

Amelleri, ancak küfür boşa çıkarıverir. Kâfir ise öldürülür. Allâh te’âlâ buyuruyor:

“ …Senin yanına geldiklerinde de, Seni Allâh’ın selâmlamadığı bir sûretle selâmlıyorlar. (Es-selâmü ‘aleyke yerine, üzerine ölüm olsun anlamına gelen es-Sa‘mü ‘aleyke diyorlar.) Kendi aralarında da: “- Allâh bizi, sevdiklerimizle azablandırsaya!” diyorlar. Onlara cehennem yeter; oraya girecekler. Artık o, ne kötü dönüş yeridir…” (Mücadele s. 8)

Yine Allâh (c.c.) buyuruyor:

“ Yine münafıklardan öyleleri vardır ki, Peygamberi incitiyorlar ve: “- O, her söyleneni dinliyen bir kulaktır.” diyorlar. De ki: “- O, sizin için bir hayır kulağıdır; Allâh’a da inanır, mü’minlere de… İman edenleriniz için bir rahmettir, (sonra Allâh şöyle buyurdu): Allâh’ın Resûlüne eziyyet verenlere ise, acıklı bir azap vardır.” (Tevbe s. 61)

“Ey Resûlüm, eğer kendilerine, hakkımda niçin böyle dediniz? diye sorarsan: “- Biz, ancak lâfa dalmış şakalaşıyorduk.” derler. De ki: “- Allâh ile, âyetleriyle ve O’nun Peygamberi ile mi eğleniyordunuz?” Boşuna özür dilemeyin. Siz iman ettiğinizi söyledikten sonra, içinizdeki küfrü açığa vurdunuz. İçinizden bir kısmını bağışlasak bile, diğer bir kısmını, suçlarında ısrar ettiklerinden dolayı azabımıza uğratacağız.” (Tevbe s. 65)

Müfessirler “Sonra içinizdeki küfrü açığa vurdunuz” mealindeki âyeti, Resûlullâh (s.a.v.) hakkında kendisine lâyık olmayan sözü söylemekle küfrettiniz şeklinde tefsir etmişlerdir. (Buraya kadar zikredilen, Peygamber (s.a.v.)’e söven kimsenin öldürülmesinin vacip olmasına delâlet eden âyetler idi.) Bu husustaki îcma-i ümmeti ise yukarıda zikrettik. Hadîs-i şerifte Peygamber (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Kim Peygambere söverse onu öldürün. Benim ashabıma söveni de dövün.” (Taberânî)

(Kadı ‘Iyaz (rh.a.), Şifâ-i Şerîf, 646.s.)

ŞAHÂDETLERİ KABUL EDİLİP EDİLMEYEN KİMSELER -1

İmam-ı A’zam (r.a.)’e göre; körün şahitliği kabul edilmez. İmam-ı Muhammed (rh.a.)’e göre; işitme yoluyla caiz olan şeylerde kabul edilir. İmam-ı Yusuf (rh.a.)’e göre; görürken şahitliği yüklenip sonra gözleri kör olursa, kör olduğu halde şahitliği kabul edilir. Zira şahitlikte itibar, yüklenme halinedir. Bu kör olan kimse de, görürken şahitliği yüklenmiştir.

Köle ile çocuğun şahitlikleri kabul edilmez. Tevbe etse bile kazf (namuslu kadına zina iftira etme cezası) haddi vurulmuş kimsenin şahitliği kabul edilmez.

Ancak kâfir olduğu halde kendisine had vurulsa, sonra Müslüman olsa, bu takdirde şahitliği kabul edilir, çünkü İslamiyet Müslüman olan kimsenin, müslüman olmadan önceki günahlarını temizler.

Füruun, usule; usulün, fürua yani; ne kadar yukarı çıkarsa çıksın, babaları, dedeleri, anaları, nineleri lehine, bunların da ne kadar aşağı inerse insin çocuklarının, torunlarının lehine şahitlikleri kabul edilmez.

Çocuğun babası lehine, babanın çocuğu lehine; kadının, kocası lehine; kocanın, karısı lehine; kölenin, efendisi lehine; efendinin, kölesi lehine; ücretlinin, ücretle çalışanının lehine şahitlikleri kabul edilmez. Zira bunlar arasında olan menfaatler ortaktır. Bundan dolayı yukarıda geçenlerin birbirine zekât vermeleri de caiz değildir. Bunların birbirlerinin lehine şahitlikleri caiz olmuş olsaydı, kendi nefislerine şahitlik yapmış olurlardı. Bu ise, caiz değildir. Bir ortağın, diğer ortağının lehine kendi ortak malları ile ilgili olan şeylere şahitliği kabul edilmez. Zira menfaat kendine ait olmuş olur. Ama kendi ortak oldukları mal ile ilgili olmayan şeylerde birbirine şahitlikleri kabul edilir. Kendisini kadına benzetip kullandıran alçağın şahadeti kabul edilmez. Zira bu işler fasıkların işlerindendir.

(Mülteka Tercümesi, 2.c. 119.s.)

 

 

 

ŞAHÂDETLERİ KABUL EDİLİP EDİLMEYEN KİMSELER -2

Başkalarının ölüsünden veya başlarına gelen musibetten dolayı bir ücret karşılığında olsun, olmasın yüksek sesle ağlayan, çalgı aletiyle olsun, olmasın şarkı söyleyen kadınların şahitlikleri kabul edilmez. Zira kadınların, sadece seslerini yükseltmeleri bile haramdır. Şarkı ile haram olması daha önceliklidir.

Dünya yüzünden birbirine düşman olan iki kimseden birinin, diğerinin aleyhine şahitliği kabul edilmez. Tambur ile yahut kuş ile oynayanların da şahitlikleri kabul edilmez. Zira bunlar, oyun sebebiyle vakitlerini boşa geçirmektedirler. Halkı başına toplayıp, onları eğlendirmek için şarkı söyleyenlerin, yahut tavla yahut satranç oynayanların, yahut bu oyun sebebiyle namazlarını bırakanların şahitlikleri kabul edilmez.

Şer’an kendisine had vurulmasını gerektiren bir işi yapanın şahitliği de kabul edilmez. Zira haddi gerektiren şeyler, büyük günahlardandır.

Riba (faiz) yiyen kimsenin de şahitliği kabul edilmez, faiz yemek, büyük günahlardandır. Peştamalsız hamama giren kimsenin de şahitliği kabul edilmez.

Yollarda halkın gözleri önünde idrar yapmak, yiyip içmek gibi halk arasında kendisini küçük düşürecek şeyleri yapanların şahitlikleri de kabul edilmez.

Selefi salihine yani Ashâb-ı Güzin’e, tabiinin büyüklerine, müctehidlere ve alimlere açıktan sövenlerin şahitlikleri kabul edilmez.

(Mülteka Tercümesi, 2.c. 120.s.)

 

  • •••••••

HADÎS-İ ŞERÎF

“Dikkat edin! Size şahidlerin en hayırlısını haber veriyorum! Şahidliğini istemeden yapandır.” (Müslim)

“Sizden biriniz Allâh (c.c.)’ü şahid tutarak hiçbir kimseyi temize çıkarmasın ve methetmesin.” (Buhârî)

 

HÜKÜM VERMEK İÇİN RÜŞVET ALMAK

Allâh te‘âlâ buyurdu:

“Aranızda (birbirinizin) mallarınızı (rüşvet, hırsızlık, gasb, yağma gibi) haksız sebeplerle yemeyin ve kendiniz bilip dururken insanların mallarından bir kısmını günah(ı mucip sûretler)le yemek için hakîmlere aktarma etmeyin” (Bakara s. 188) Yani sizin olmadığını bilip durduğunuz halde başkalarının haklarını alıp size vermeleri için hakimlere rüşvet yedirmeyin.

Ebû Hüreyre’den Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurdu dediği rivayet olunmuştur: “Bir hükmü ita (verme) ve istihsal (alma) hususunda rüşvet verene de alana da Allâh la‘net etsin.” (Tirmizî) Abdullâh b. Ömer (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in, rüşvet alana da verene de lanet ettiğini bildirir.

Rüşvet veren kimse verdiği rüşvetle birisine haksızlık yapmayı veya hakkı olmayan bir şeyi elde etmeyi amaçlıyorsa lanete uğrar, gayet hakkı olan bir şeye sahip olmak veya kendine karşı yapılan bir zulmü defetmek gayesi ile (mecbûren) verirse lanete uğrayanlardan olmaz.

Hâkime gelince: Ona mutlaka haramdır. Başka bir hadiste: “La‘net, rüşvete aracı olanadır” buyurulmuştur.

Resûl-i Ekrem  (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Kim ki bir adama şefaatci olur, buna mukabil ona bir hediye verilirse riba kapılarından büyük bir kapıya gelmiş olur.” (Ebû Dâvud)

“Süht”: Kardeşin bir işini sana iletir sen de o işi görürsün, sonra sana hediye verilir. Sen de o hediyeyi kabul edersin, “Süht” buna denir. İşte bu haramdır.

Masruk, zulme uğrayan bir adam hakkında İbn-i Zeyyad nezdinde şefaatçi olur. Mazluma hakkı geri verilir. Adam Masruk’a bir hizmetçi vermek ister. Masruk bu hediyeyi kabul etmez ve İbn Mes’ud’un şöyle dediğini duydum der:

“Kim bir müslümandan bir zulmü giderir, o da buna mukabil -az çok- bir şey verirse verilen şey haramdır.”

Allâh te‘âlâdan her belâdan afv ve afiyet (korunma) dileriz.

(İmâm Zehebî, Büyük Günahlar, 119.s.)

 

 

ERKEKLERİN İPEK ELBİSE GİYMELERİ

VE ALTIN KULLANMALARI

Buhârî ve Müslim Sahih’lerinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: “Her kim dünyada ipek elbise giyerse âhirette giyemez.”

Bu umumîdir, bütün erkeklere şâmildir. Çünkü Resûlullâh (s.a.v.) “İpek elbise giymek ve altın, ümmetimin erkeklerine haram kılındı” buyurmuştur.

Huzeyfe b. Yeman’ın şöyle dediği rivayet olunmuştur: “Resûlullâh  (s.a.v.) Efendimiz altın, gümüş kaplardan su ve meşrubat içmekten ve böyle kab içinde yemek yemekten, ipek ve dibaç elbise giymekten ve ipekli kumaş üzerinde oturmaktan bizleri nehyetti.” (Buharî)

İpek giymenin erkekler için de helâl olduğunu söyleyen kâfir olur. Şeriat ancak, kendisinde kaşıntı ve uyuz olanla, düşmanlara karşı savaşan muhariplerin (zarûreten) ipek giymelerine ruhsat vermiştir. Erkeklerin süs için hangi nev’i olursa olsun ipek giymeleri bil ittifak haramdır. Yine çoğu ipekten oluşan bir kumaşı giymeleri de haramdır. Yine erkeklerin yüzük, kolye, kılıç kabzası vs. şekilde altın kullanmaları haramdır.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) birinin parmağında bir altın yüzük görür. Adamın elinden yüzüğü çıkarır ve: “Sizden biri ateş koruna doğru gidiyor ve onu alıp eline koyuyor.” buyururlar.

Ulemâ, erkek çocuğa ipek elbise giydirmek ve altın takma hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları cevaz verirken bazıları da Peygamberimiz (s.a.v.)’in “İşte bu ikisi (ipek ve altın) ümmetimin erkeklerine haram, dişilerine helâldir” sözünün genel olduğuna bakarak erkek çocuğunun da nehyin kapsamına girdiğini savunarak haram olduğunu söylemişlerdir. Bu, İmam Ahmed ve daha başkalarının mezhebidir. Allâh (c.c.)’den tevfik dileriz.

(İmâm Zehebî, Büyük Günahlar, 194.s.)

 

TALAK

Asılda kadını boşamak haramdır. Zira boşamakta, Peygamberlerin sünneti olan nikâhı kesmek vardır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.): «Allâh nezdinde mubah olanların en buğuzlusu boşamadır.» buyurmuşlardır. Fakat kadınların çirkin işlerinden kurtulmak için boşamak meşru olmuştur.

Kadınların çoğu görüşleri kısır, akılları noksan, sefahate düşkün, düşünceleri az, idareleri fena, kocalarının ni’metine karşı nankör, kıymetli malları zayi etme, namus ve şerefi yıkma, gizli sırları açıklama gibi kötü sıfatlardan hâlî değillerdir.

Eğer boşama meşru olmasa idi, erkeklerin ebedî üzüntüde kalmaları lazım gelip, bu belalardan kurtulmaları mümkün olmazdı.

Talak (boşama), fıkıh Istılahınca; şer’an nikâh ile sabit olan evlilik bağının kaldırılmasıdır. Karısını boşayan kimsenin akıllı, baliğ ve uyanık olması; kadının nikahlısı olması yahut boşanmağa mahal sayılacak bir iddet içinde bulunması şarttır.

Peygamberimiz (s.a.v.): «Allâh te’âlâ, her tadıcı ve boşayıcı (kimselere) la‘net etsin.» buyurmuşlardır.

Talak üç kısımdır: 1- Ahsen 2 – Hasen 3 – Bid’idir.

Talak-ı ahsen: Kadına cinsi yakınlıkta bulunmadığı bir temizlik devresinde, bir talak boşayarak iddeti geçinceye kadar kadını terk etmektir. Zira Sahabe-i Güzîn (r.anhüm) bir talaktan fazla boşamamayı güzel görmüşlerdir. Böyle olunca kadına dönmek mümkün olup sonra pişmanlık çekilmez.

Talak-ı hasen: Eğer, boşayacağı kadın cinsî yakınlıkta bulunma olduğu kadın ise, içinde cinsî yakınlık bulunmayan üç temizlik devresinde birer defa boşamaktır.

Talak-ı bid’î: Kadını bir defâda üç talak ile yahud iki talak ile boşanacak kadına cinsî yakınlıkta bulunmuş ise kendine dönüş yapmadan bir temizlik devresinde önce bir talakla, birkaç gün sonra bir talakla daha, veyahud kendisine cinsî yakınlıkta bulunmuş olduğu temizlik içinde bir talak ile veya âdet görürken boşamaktan ibarettir.

(Mültekâ Tercümesi, 1.c. 525.s.)

 

İSLAMDA İNSAN UZVUNUN ÖNEMİ VE HÜKMÜ (ORGAN NAKLİ)

“İnsan saçının satılması batıldır ilh..” Bu saçtan hiçbir surette faydalanmak, istifade etmek caiz değildir. Hadîs-i şerîfte “Saç ulatan ve ulayan, başkasının saçını kendi saçına ekleyen ve bunu eklemede vasıta olan kişilere Cenâb-ı Allâh ve Hazreti Peygamber (s.a.v.) la‘net etmiştir.” buyrulmaktadır. Ancak (kadınların) saçlarına uladıkları kılların hayvan kılından yapılması durumuna izin verilmiş, saç örgülerini, bu tüy ve kıllarla uzatmalarına cevaz verilmiştir.

Burada önemli bir meseleye de yer verilmiş; Hazreti Peygamber (s.a.v.)’e ait olan bir telin veya kılın kendi yanında olduğunu iddia eden bir kişiye satış kasdıyla değil, hediye kasdıyla para vererek alınmasında bir beis yoktur. Bu mesele Fetevâ-yı Hindiyye’de Sahtiyanî tarafından nakledilmiştir.

İnsan kafir de olsa şeran kendisine değer verilen bir varlıktır. İnsanın yapılacak bir akde konu olması, onun satılabilecek bir mal durumuna düşürülmesi, diğer tedavül edilen mallara ilhak edilmesi, onun zillete düşürülmesi hor görülmesi demek olur ki bu da caiz değildir. İnsanın bir parçası olan saçının veya herhangi bir azasının satılmasının hükmü de aynıdır, batıldır. Fethü’l Kadir’de bu ifade sarahaten nakledilmiş, Tahtavî’de bunu benimsemiştir.

Ben derim ki: Yine o eserde, Fethü’l Kadir’de; harbî düşman ülkesinin vatandaşının köleleştirilmesi, satılması, satın alınması caizdir. Velev ki daha sonra müslüman olsun. Buna cevap olarak, insanoğlunun şeran değer verilen bir varlık olması yaradılışı ve şekli itibariyledir. Bunun için de, kemiklerinin kırılması, ölü olan insanın kemiklerinin (kafir de olsa) ezilmesi caiz değildir. Burada, satışa ve satın almaya veya köleleştirmeye mahal olan insanın bizatihi cismi değil onun canlı olarak kaim olmasıdır. Nitekim köle de olsa cariyenin sütünün satılması batıldır, caiz değildir. Bu ifade zahirî rivayede böyledir.

(İbn-i Âbidîn, 10.c., 320.s.)

 

ÖLÇEKLERDE, ÖLÇÜDE VE BENZERLERİNDE

HİLE YAPMAK -1

Allâh te‘âlâ buyurdu: “Ölçekde ve tartıda hile yapanların vay haline ki, onlar insanlardan ölçekle aldıkları zaman (haklarını) tastamam alanlardır.” (Mutaffifîn s. 1-2)

Zeccac demiş ki: “..tarttırdıkları zaman da (haklarını) tastamam tarttıranlar da bu veyle (tehdide) dahildir. Bu mânaya gelen “İzettezennu” cümlesinin zikredilmeyişinin sebebi: Çünkü ölçülen ve tartılan şeylerde alış-veriş yalnız ölçek ve tartı ile yapılır. Birinin zikredilmesi ötekine de delâlet eder.”

Allâh te‘âlâ bu âyeti takip eden diğer âyette şöyle buyurur: “Onlar (insanlara) ölçekle yahud tartıyla verdikleri zaman ise eksiltenlerdir.»

Süddî diyor ki: Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Medine’ye hicret buyurduğunda Medine’de Ebu Cüheyne denilen bir adam vardı. Bu kişinin iki ölçeği vardı. Birisiyle alır ötekiyle de verirdi. Bunun üzerine Allâh (c.c.) bu âyeti indirdi.

İbn Abbas (r.a.)’dan, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu, dediği rivayet olunmuştur:

“(Şu) beş (günah) mukabilinde beş (ceza) vardır:

1 – (Bir) Kavim ahdini bozduğu zaman Allâh onlara düşmanlarını musallat eder.

2 – Allâh (c.c.)’ün indirdiğinden başkasıyla hükmettikleri vakit aralarında fakirlik baş gösterir.

3 – İçlerinde hayâsızlık belirince çok ölüm zuhura gelir.

4 – Ölçek ve tartıda hainlik yaptıkları zaman nebattan mahrum edilirler, yıllarca kuraklığa mâruz kalırlar.

5 – Zekât vermedikleri vakit de yağmurları kesilir.”

Allâh te‘âlâ buyurdu: “Sahiden onlar (öldükten sonra) diriltileceklerini sanmıyor (lar) mı?”

Zeccac, bu âyetin tefsirinde: Onlar diriltileceklerini zannetselerdi, ölçek ve tartıda hile yapmazlardı. Yine Allâh te’âlâ bu sûrede: “Büyük bir günde âlemlerin Rabbı (olan Allâh’ın hükmü, emri, hesabı ve cezası) için insanların (kabirlerinden) kalkacağı günde” buyurmaktadır.

(İmam-ı Zehebî, Büyük Günahlar, 202.s.)

 

 

ÖLÇEKLERDE, ÖLÇÜDE VE BENZERLERİNDE

HİLE YAPMAK -2

Mâlik b. Dînar hikâye ediyor: “Ölmek üzere olan bir komşum vardı. Ziyaretine gittiğimde şöyle söyleniyordu:

– Ateşden iki dağ, ateşden iki dağ!.. Ben:

– Ne diyorsun?

– Ey Ebâ Yahya! Benim iki ölçeğim vardı. Biri ile alır, öteki ile verirdim. Mâlik diyor ki: Kalktım ölçekleri bir biriyle mukayese ediyordum ki, adam:

– Ey Ebâ Yahya, sen onları oranladıkça azab artıyor, dedi. Adam o hastalığında öldü.”

Geçmiş büyüklerden biri şöyle diyor:

“Kesin olarak söylüyorum ki, ölçek ve tartı işleri ile uğraşanlar için ateş muhakkaktır. Çünkü Allâh’ın korudukları müstesna, hileden hiç kimse kurtulamaz.”

Büyüklerden biri şöyle anlatıyor:

“Bir hastayı ziyarete gitmiştim. Hasta ölmek üzere idi. Kendisine Şahâdet kelimesini telkine başladım, fakat adam bir türlü şahâdet getiremiyordu. Adam biraz açılınca:

– Kardeşim ne oluyor ki, sana telkîn veriyorum da, şahâdet getiremiyorsun? Adam:

– Kardeşim terazinin dili, dilimin üzerinde şahâdet getirmemi engelliyor” dedi. Ben:

– Allâh aşkına söyle, eksik mi tartardın?

– Yo vallâhi. Fakat terazinin tam tarttığını anlamak için bir müddet beklemezdim, dedi.”

Nâfi diyor ki: “İbn-i Ömer satıcıları dolaşır ve: “Allâh’dan korkun. Tam ölçün, tam tartın. Çünkü ölçek ve tartıda hile yapanlar Arasat’ta o kadar bekletilirler ki, döktükleri ter kulaklarının yarısına kadar kendilerini istiab eder (o seviyeye yükselir).” Sattığı zaman kumaşı geren, aldığı vakit ise kumaşı bol tutan manifaturacı da böyledir.”

(İmam-ı Zehebî, Büyük Günahlar, 202.s.)

 

RADÂ’ – SÜT EMME-EMZİRMENİN HÜKMÜ

Bu hususu, şu iki mısra gayet açık bir şekilde ifade etmektedir: “Emene emzirenin küllü (bütün-usûlü ve fürûu) haram, emzirene emenin nefsi (kendisi ve fürûu) haramdır.”

Buna göre, aralarında süt bulunan kimseler, birbirlerine nâmahrem olmazlar. Bir fitne olma ihtimali bulunmayınca birbirlerine bakabilirler. Ancak aralarında nikâh cari olmaz.

Süt emme ile bir şer’î yakınlık sabit olursa da bununla nafaka, irs, ıtk (kölelikten kurtulma), şahâdetin reddi, nikâh velayeti, mal velayeti gibi diğer neseb hükümleri sabit olmaz. Çünkü; neseb, süt verme (emzirme)den kuvvetlidir. Süt emme, nass ile sabit olan hususlara münhasır olur; her bakımdan nesebe müsavi olmaz.

Meselâ: Bir süt anne, süt vermiş olduğu kimseden nafaka almaya müstahak olmaz. Bunlardan biri vefat edince de kendisine diğeri vâris olamaz. Ancak, başka bir cihetten nafakaya veya irse müstahık bulunması müstesna…

Süt Emmenin Müddeti:

  1. a) Süt emme – emzirme, Îmam-ı A’zam (r.a.)’e göre doğum vaktinden itibaren otuz ay (yani iki buçuk senedir.); îmameyne göre, iki kamerî senedir.
  2. b) Doğum ay başına tesadüf ederse hilâllere (gurre-ayın ilk görünüşlerine) itibar olunur. Tesadüf etmezse her ay otuz gün itibar edilir.
  3. c) Radâ (emme-emzirme) müddetinden sonra mideye giden bir süt ile emme hükmü sabit olmaz. Bundan dolayı, üç beş yaşında bir çocuk, herhangi bir kadından süt emse veya bir erkek kendi zevcesinin sütünü içse, bununla aralarında rada’ (emme) haramlığı meydana gelmez. (Hâniyye, Hindiyye)
  4. d) Emme müddeti içinde bulunan çocuğun sütten kesilmiş ve yemek ile kifayet eder olmuş bulunması, emmenin meydana gelmesine mâni olmaz.

Nitekim, çocuk iki yaşından sonra sütten kesilmemiş bile olsa onu emziren kadının süt çocuğu olmaz.

(İslamda Süt Kardeşliği, 26-28.s.)

 

 

 

 

TAVLA VE OYUNLAR HAKKINDA

Tavla, satranç ve erbaa’ aşer (yahudilerin oynadığı bir oyunun adıdır.) oynamak haramdır. Eğer bu oyunlar kumar maksadıyla oynanırsa, Mâide süresindeki “Meysir” ayet-i kerîmesinin altına girer ki delîl ile haram olmuş olur. Çünkü “Meysir, bütün kumarların adıdır. Eğer bu oyunlar kumar maksadıyla oynanmazsa, boş yere vakit geçirilmiş olur ki bu da haramdır. Nitekim, Allâh te‘âlânın: “Ya sizi ancak boş yere yarattığımız ve hakîkaten bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız.” (Mü’min s. 115) kavl-i kerîmi, kesin delildir.

Oyun hakkında Peygamberimiz (s.a.v.): “Her kim tavla oynarsa elini domuz eti ve domuz kanıyla boyamış gibi olur” ve:

“Her kim tavla oynarsa, Allâh’a ve Resûlüne isyan etmiş olur” buyurmuşlardır.

İbn-i Ömer (r.a.), satranç oynayan kimselerin yanına uğramayıp selam vermediği ve “sizin tapmakta olduğunuz bu heykeller nedir?” dediği rivayet edilmiştir. Ali (r.a.), satranç oynayan kimselerin yanlarına uğrayıp selam vermemiş, kendisine niçin selam vermediği sorulunca ‘Kendileri için putlar edinip tapmakta olan kimselere nasıl selam vereyim?’ dediği rivayet edilmiştir. Başka bir rivayette; Hz. Ali (r.a.), onların başlarına vurmuştur.

Peygamberimiz (s.a.v.): “Seni Allâh te‘âlânın zikrinden alıkoyan her şey kumardır.”

“Âdemoğlunun her oyunu haramdır, yalnız üç oyun müstesna, bunlar, erkeğin karısı ile eğlencesinden, atını terbiye ve te’dîb etmesinden ve ok atma oyunundan ibarettir.”

Bu itibarla mü’min bir kimseye layık olan; niçin yaratıldığını bilip gereğince amel etmek, boş yere vaktini ve nefsini zayi etmemektir.

İmam-ı A’zam (r.a.) hazretleri de, oyun oynayanlara selam vermeyi doğru görmemiştir. Ebû Yûsuf ile İmam-ı Muhammed (rh.aleyhimâ); oyun oynayanlara hakaret olsun diye selam vermeyi kerîh görmüşlerdir.

İmam-ı Şafî (r.a.) hazretleri; “Kumar oynamak, dînî vecibelere bir noksan vermemek, fena söz söylememek, yalan yere yemîn etmemek üzere zihni açmak için satranç oynamakta bir beis yoktur, bu şartlar bulunmadığı takdirde, hüküm harama döner.” demiştir.

(Mülteka Tercümesi, 2.c., 375.s.)

 

ÇARŞAFA ve PEÇEYE DAİR

Bu çirkin asrın ve bu çirkin muhitin yegâne süsü, yegâne güzelliği sizin çarşafınız, sizin peçenizdir. Yalnız bunlardır ki, gözlere hâlâ bakmak tahammülünü, bakmak arzusunu veriyor. Niçin onlardan müşteki gibisiniz? Sizi böyle gördükçe bir kadının başka türlü nasıl giyinebileceğini düşünüyorum ve çarşafsız, peçesiz bir kadın tahayyül edemiyorum. Memleketlerden, vatanlardan evvel ilk müdafaa edilen kadındı. Bana inanınız, bu şehirler sizin için yapıldı ve sizin açıldığınız ve sizin kıskançlık mahbesini yıktığınız yerlerde derhal evler yıkıldı, mabetler harap oldu, şehirler çöktü. Çünkü, sizin mahbesleriniz o yerlerin surları idi, kaleleri idi.

Niçin başka cinsten kadınlara bakıp da başınızda garip mütalaalara meydan açıyorsunuz? Onlardan size ne? Siz başlı başınıza bir âlemsiniz; ben o âleme girdiğim dakikadan itibaren hariçte bir başka mevcudiyet var mı, yok mu, unuttum bile. Siz niçin kendinizde herkesi unutmuyorsunuz?

Sakın onları çıkarmayınız, sakın onları atmayınız. Bu çirkin asrın, bu çirkin muhitin ortasında asalet ve zerafete yegâne dal olarak bunlar, sade bunlar kaldı. İnsanlar, ninelerden beri, insanlığı rezil etmek için ve cemiyetlere manzaraların en fenasını vermek için sevimsiz bir cinnetle her şeyi devirdiler. Bu güruha peyrev olmak size yakışır mı? Ben sizi zamanların ve insanların fevkinde, onların haricinde biliyorum. Siz mestur ruhlardan değil misiniz? Dünya yüzünde tek başına kalan ulvî bir dinin ilâhı, sizi bu sıfatla sair mahlûkat arasında mümtaz kılmamış mıydı? Siz onun halk ettiği cennetâsa âlemin meleklerisiniz. O, «Kitab»ında sizin isminizi zikretti, o vakitten beri siz mukaddesat meyanına girdiniz; artık ne hale, ne maziye, ne de âtiye mensupsunuz.

Yalnız unutmayınız ki, sizi bu mertebeye, bizim aşkımız, bizim hürmetimiz, bizim kıskançlığımız ıs’ad etti. Kânunuevvel/1331, Yâkub Kadri Karaosmanoğlu.

(Hüseyin Erdoğan,

İslam’da Kadın Tesettür İzdivaç, 357-359.s.)

 

TESETTÜR-İ ŞER’ÎNİN FAYDALARI

Tesettür-i şer’î birçok fayda ve menfaatleri mütezammın olup en mühimleri aşağıda beyan olunur.

1- Kadınları aslî vazifeleri cümlesinden bulunan ev işleriyle ve çocukların terbiyesi ile meşgul olmaya mecbur kılmak.

2- Karı ve kocayı, işleri taksime ve maîşette iktisad ve tasarrufa icbar eylemek.

3- Afif ve namuslu bir erkek, ailesinin yabancı kimselerle temas ve sohbetini gördükçe müteezzî (eziyet çeken), vehm ve reybe duçar olup, bu yüzden aralarında nefret husulü gibi aile saadetini ihlal eyleyecek hallerin vukuuna mani olmak.

4- Ahlâksızlığın ve fuhşiyatın çoğalmasını ve umumileşmesini men etmek ile iffet ve namus dairesinde ailenin saadetini temin eylemek.

Bu hususda müsamaha edip, ihmal edenler şer’î vazifelerini ifa etmedikleri için Allâh (c.c.) nezdinde mes’ûl olup, ilâhî azap ve ukubete müstehak olmuş olurlar.

İslâmın şiarlarından ve rükünlerinden birinin kaldırılmasına ve izale edilmesine çalışanlara, mukabele ve müdafaada bulunmak, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker vazife-i diniyyesini ifa etmek haline göre her müslümana vacibdir. Bundan başka, peder, valide, koca gibi velayet-i hassaları (hususî emirlik) bulunan aile reislerini, kızlarının, hanımının vesair efrad-ı ailelerinin tavır ve hareketlerini devamlı nezaret altında bulundurup, kötü hallerine sebeb olacak ahvalden, ezcümle, namahrem kimseler ile ihtilattan ve hatta fuhuş ile ahlaksızlık ile me’lûf (huy edilmiş) hayasız ve namussuz kadınlar ile görüşüp konuşmakdan ve yabancı (namahrem) kimseler muvacehesinde (yüzleşme) tesettürsüzlükden men etmek farzdır. «Dikkat ediniz. Hepiniz muhafızsınız. Hepiniz muhafızı bulunduğunuz kimselerden mes’ûlsünüz.» Hadîs-i şerifi muktezasınca, evladına ve hanımına kötü terbiye veren veya bu hususda ihmal gösteren her şahıs, aile efradının irtikâb eylediği bütün fenalıkdan mes’uldur.

(Hüseyin Erdoğan, İslam’da Kadın, Tesettür, İzdivaç, 348.s.)

 

 

İNSANIN KENDİ KENDİNİ ÖLDÜRMESİ (İNTİHAR)

Allâh te‘âlâ buyurdu:

“Kendilerinizi öldürmeyin, şübhe yok ki, Allâh sizi çok esirgeyicidir. Kim (haddini) aşarak ve haksızlık ederek bunu yaparsa biz onu ateşe sokacağız. Bu da Allâh’a göre pek kolaydır.” (Nisa s. 29-30)

Vahidî bu âyetin tefsirinde şöyle diyor: “Birbirinizi öldürmeyin. Çünkü dininiz birdir. Siz tek bir can gibisiniz”. Bu İbn-i Abbas ve pek çok bilginin yaptığı bir tefsirdir. Bir grup âlim ise âyet, insanın kendi kendini öldürmesini menetmektedir, demişlerdir.

Cündüb b. Abdullâh’dan Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in söyle buyurduğu rivayet olunmuştur: “Sizden önce geçen ümmetlerden birisinde bir kişi vardı. Onun vücudunda yaralar bulunuyordu. Yaraların elemine (acısına) dayanamamış, bir bıçak alarak elini kesmiş ve kan kaybından nihayet ölmüştü. Allâh te’âlâ: Kulum kendi kendine (ölüme teşebbüs ederek) beni geçti (takdirime karşı geldi). Ben de ona cenneti haram kıldım buyurdu.” Bu hadîs-i şerif Buhârî ve Müslim’in Sahih’lerinde mevcuttur.

Ebû Hüreyre’den yapılan rivayete göre Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kim ki keskin bir âletle kendini öldürürse o kimse, cehennem ateşinde elindeki bıçağı karnına saplayarak sürekli azab olunur. Kim ki, kendini zehirlerse, bu da cehennem ateşinde elindeki kadehteki zehri içerek muhalled (ebedi) bir surette azab olunur. Kim ki kendini bir dağın tepesinden atarak intihar ederse, o da cehennem ateşine kendini atarak ebedî ta’zib olunur (azab görür).” (Buhârî)

Dahhak b. Sabitin rivayet ettiği hadiste Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu ifade olunmuştur: “Mü’mine lanet okumak, onu öldürmek gibidir. Bir mü’mine küfür isnadında bulanmak da onu öldürmek derecesindedir. Kendini bir şeyle öldüren Kıyamet gününde onunla azab olunur.”

Rivayet olunan sahih bir hadîste belirtildiğine göre harpte aldığı yaranın ıztırabına dayanamayıp kendini kılıcının üzerine atarak intihar eden bir şahıs hakkında Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “O cehennemliklerdendir” buyurmuştur.

(İmâm-ı Zehebî, Büyük Günahlar, 111.s.)

 

RESİM YAPMAK, YAPTIRMAK VE BULUNDURMAK

Allâh te‘âlâ buyurdu: «Hakikat Allâh ve Resûlü’ne eza edenler (yok mu?) Allâh onları dünyada da âhirette de rahmetinden kovmuş, onlara horlayıcı bir azab da hazırlamıştır.» (Ahzab s. 57).

İkrime bunların resim yapanlar olduğunu söylemiştir. İbn Ömer (r.a.)’dan, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu dediği rivayet olunmuştur: «Bu sûretleri yapanlar kıyamet gününde muhakkak azab olunurlar ve kendilerine: Tasvir ettiğiniz bu canlılara (haydi) hayat verin (bakalım) denilir.» (Buharî)

Hz. Âişe (r.a.)’dan rivayet ediliyor: «Resûlullâh (s.a.v.) bir seferden gelmişti. Sofaya al bir perde asmıştım. Üzerinde resimler vardı. Resûlullâh (s.a.v.) perdeyi görünce mübarek yüzü renkten renge girdi ve buyurdu ki: «Ey Âişe! Kıyâmet gününde nâsın en şiddetli azab görenleri Allâh (c.c.)’ün yarattığına benzetenlerdir». Hz. Âişe (r.a.) der ki, “Bunun üzerine perdeyi kestim, iki yastık yüzü yaptım.» (Buharî)

İbn-i Abbas (r.a.)’dan, Resûlullâh (s.a.v.)’i şöyle buyururken işittim, dediği rivayet olunmuştur: «Her resim yapan (musavvir) cehennemdedir. Ressamın (heykeltıraşın) tasvir ettiği her sûrete kıyamet günü hayat verilir de bunlar Cehennemde onu ta’zib ederler.» (Buharî)

Yine İbn-i Abbas (r.a.)’dan, Resûlullâh (s.a.v)’i şöyle buyururken işittim, dediği rivayet olunmuştur: «Her kim dünyada bir (rûh) sahibi canlının sûretini yaparsa, Kıyâmet gününde o tasvire ruh üfürmeye zorlanır. Halbuki ressam tasvirine ebedi ruh nefh edemez (de sürekli azab olunur).» İbn-i Abbas (r.a.)’dan, Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle dediğini işittim, dediği rivayet olunmuştur:

«Allâh te’âlâ buyuruyor ki: Benim yarattığım gibi yaratmaya uğraşan kişiden daha zâlim kim vardır? Haydi onlar bir tâne yaratsınlar. Bir arpa tanesi yaratsınlar, bir zerre halk etsinler…» (Buharî)

(İmam Zehebî (rh.a.), Büyük Günahlar, 161.s.)

 

ETİ YENİLEN VE YENİLMEYEN HAYVANLAR

Azı dişleriyle kapıp avlayan, parçalayan, kendisini müdâfaa eden hayvanların etleri haramdır. Sırtlan, tilki, kurt, kaplan, pars, köpek; yabanî olsun, ehlî olsun kedi, ayı, arslan, maymun, sincap, sansar, fil, keler, gelincik gibi hayvanlar bu kabildendir. Tırnakları ile kapıp avlayan, parçalayan, pençe sahibi kuşların etleri de haramdır, yâhûd tahrîmen mekrûhdur. Alaca karga, kartal, akbaba, kerkenes, kuzgun, çaylak, şahin, yarasa, atmaca ve cife yiyen kuşlar bu cinsten olup, etleri yenilmez. Çünkü, İbn-i Abbâs (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.)’den:

“Azı dişleri ile yırtıcı olan her hayvanın ve pençeleri ile parçalayıcı olan her kuşun etlerini yemeyi yasaklamışlardır.” diye rivayet etmiştir.

Ehlî merkeplerin ve anaları merkep olan katırların etleri haramdır. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.), Hayber gününde ehlî merkeplerin etlerini haram kılmışlardır.

Fare, yaban faresi, arı, kara ve deniz kaplumbağası, yılan, akrep, böcekler, karasinek, sivrisinek, kurbağa, köstebek, kirpi, bit, pire ve diğer haşerat gibi habis ve iğrenç hayvanlar haramdır ve etleri yenilmez.

Atlar savaşa yarayan kıymetli hayvanlar oldukları için İmâm-ı A’zam (r.a.)’e göre bunların etleri tahrîmen mekrûhdur. Ebû Yûsuf ile İmâm-ı Muhammed (r.aleyhimâ)’ya göre bunların etleri, mekruh değildir. Çünkü Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Hayber gününde ehlî merkeblerin etlerini yasaklayıp, atlara izin vermişlerdir.

Saksağan, ekin kargası, bıldırcın, kaz, ördek, tavuk, devekuşu, bağırtlak kuşu, kırlangıç, baykuş, güvercin, koyun, keçi, deve, sığır, zürâfa, manda, turna, kumru, keklik, bülbül, tavus, tavşan gibi hayvanların etleri helâldir. Suda yaşayan hayvanlardan ancak her nev’îyle balık yenilir.

Balık ile çekirge kesilmeden yenilmesi helâldir. Çünkü, Peygamberimiz (s.a.v.): «Bize iki ölü ve iki kan helâl kılındı: Balık ile çekirge ve karaciğer ile dalak.» buyurmuşlardır.

(Mülteka Tercümesi, 2.c. 324.s.)

 

KİMLERİN KESTİĞİ HAYVANLARIN ETİ YENİLİR

Müslümanların, Kitabîlerin yâni Yahudiler ile Hıristiyanların hattâ kadınların, «Bismillâh» demeye aklı erip hayvanı kesmeğe muktedir olan çocuklar ile delilerin, dilsizlerin, sünnetsizlerin veya sarhoşların Allâh te‘âlânın İsm-i şerîfini zikir ile boğazladıkları hayvanların etleri yenilir.

Yahudiler ile hıristiyanlar gerek müslüman memleketlerinde, gerek kendi memleketlerinde otursunlar, gerek Müslümanlar ile aralarında anlaşma bulunsun, gerek bulunmasın kestikleri hayvanların etleri yenilir. Çünkü, Allâh te’âlâ:

“Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği (kestikleri) sizin için helâldir.” (Mâide s. 5) buyurmuşlardır.

Ancak Hıristiyanlar ile Yahudilerin boğazladıkları hayvanların etlerinin yenilebilmesi için, hayvanları keserlerken Allâh te‘âlânın İsm-i şerifini zikredip, başkasının ismini anmamaları şarttır.

Puta tapanların, Mecûsîlerin, Mürted (İslâm dîninden dönen)lerin, Besmele-i şerîfeyi bile bile terkeden Müslümanların veya Kitabîlerin boğazladıkları hayvanların etleri yenilmez. Bunların etleri, haramdır. Çünkü, Hakk te‘âlâ hazretleri: ”Üzerlerine Allâh’ın ismi anılmayan (hayvan)lardan yemeyiniz.” (Enâm s. 121) buyurmuşlardır.

Besmele-i şerîfenin, tam hayvan kesileceği sırada söylenilmesi şarttır. Besmele-i şerife ile boğazlamak arasına başka bir iş yâhûd söz girmemelidir. Besmele-i şerife yanılmak veya unutulmak sebebiyle terkedilmiş olursa, boğazlanan hayvanın eti yenilir. Çünkü, Peygamberimiz (s.a.v.): “Ümmetimden yanılma ve unutmanın (hükümleri) kaldırılmıştır.” buyurmuştur.

Bir kimse, kesmek için bir koyun yatırıp Besmele çekse, sonra elindeki bıçağı bırakıp başka bir bıçak alıp, yeniden Besmele çekmeden hayvanı boğazlasa, koyunun eti helâl olur. Çünkü bıçağın değişmesine i’tibâr yoktur.

(Mülteka Tercümesi, 2.c. 319.s.)

 

Şer’î ıstılahta; Kurban bayramı günlerinde Allâh te’âlâya yaklaşmak için kurban niyetiyle kesilen belirli hayvan ma’nâsında kullanılmıştır.

Esah kavilde, kurban kesmek vâcibdir. Çünkü Resûlullâh (s.a.v.): “Bir kimsenin hâli vakti olur da kurban kesmezse, asla bizim namazgahımıza yaklaşmasın.” buyurmuşlardır.

Kurban bayramında, Allâh te’âlâya yaklaşmak niyetiyle kurban kesmek, ancak hür, müslüman, mukîm (yolcu olmayan), zengin olan kimse üzerine vacibdir.

Kurban olmak üzere kesilmesi caiz olan hayvanlar; koyun, sığır, manda ve devedir. Bir koyun yâhûd keçi yalnız bir kişi nâmına kurban olabilir. Bir deve yâhûd bir sığır, bir kişi yerine kurban olarak kesileceği gibi, yedi kişi yerine de kesilebilir.

Yedi kişi için kesilebilen deve yâhûd sığırın, daha az kümeler için hattâ iki kimse için kesilmesi caizdir. Çünkü yedi kimse için kesilebilen bir hayvan, daha az kimseler için de kesilmesi evveliyetle câizdir.

Yedi kimse ortak olup, bir deve yâhûd bir sığır kurban edip, etini taksim etmek isterlerse, terazi ile taksim ederler, götürü suretiyle taksim etmeleri caiz değildir. Ancak hayvanın ayaklarını yâhûd derisini et ile karıştırırlarsa, bu takdirde götürü sûretiyle aralarında taksim etmeleri caiz ve mu’teber olur. Satışta mu’teber olduğu gibi.

Kurban kesmenin ilk vakti, birinci bayram gününün fecri doğduktan sonradır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.): «Her kim (Bayram) namazından önce kurban keserse, hemen onu iade etsin.» buyurmuşlardır.

Bayram namazı kılınmayan köylerde, göçebelikte, birinci bayram gününün fecri doğduktan sonra kurbanın kesilmesi caizdir.

Kurban kesilmesinin son vakti; bayramın üçüncü gününün güneş batmadan biraz öncesidir.

(Mültekâ Tercümesi, 2.c. 327.s.)

 

KADIN HANGİ DURUMDA İLİM ÖĞRENEBİLİR?

İslâm dîninde ilmin kıymeti pek büyüktür. İlim bir nurdur, bir hayattır, bir cemiyetin yaşamasına ve yükselmesine sebebdir. Cahillik ise, bir karanılıktır, bir ölüm, bir felakettir.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, Lokman Hekîm’in oğluna şöyle bir öğüt vermiş olduğunu buyurmuştur: “Yavrum! Âlimlerin meclisine devam et, hakîmlerin sözlerini dinle. Çünkü Yüce Allâh (c.c.) yeryüzünü çisinti ile dirilttiği gibi, ölü bir kalbi de şübhesiz hikmet nûru ile diriltir.”

İslâmda her meslek sahibi için, o meslekle ilgili dînî meseleleri bilmek bir farzdır, önemli bir görevdir. Ticaretle uğraşacak kimselerin ticaretle ilgili helal ve haram gibi işleri önce öğrenmeleri gerekir. Böylece yapacakları işlemlerde dîne aykırı bir şey bulunmamış olur.

İslâm kadınları, abdest, namaz ve oruç gibi dinle ilgili bir kısım meseleleri ya kocaları ve mahremleri aracılığı ile öğrenir veya kocalarının izni ile ara sıra bir ilim meclisine giderek öğrenmeye çalışırlar. Fakat kocalarının rızası olmadıkça bir ilim meclisine çıkıp gidemezler. Ancak bir kadına dinle ilgili bir meseleyi öğretmek gereği yüz gösterirse, bakılır: Eğer kocası bu meseleyi çözer veya ehlinden öğrenip kendisine bildirirse maksad elde edilmiş olur. Fakat kocası bunu çözemez ve sorup öğrenmekten çekinirse, kadın o meseleyi gidip ehlinden öğrenmek yetkisine sahibdir. Yeter ki o kadın, İslâm âdâbına uygun hareket etmiş olsun.

İlim alanında hakka yardım için, bir hakkın açıklanmasını ortaya çıkarmak için, ilim üzerinde bilgilerin artmasını sağlamak için yapılan karşılıklı görüşmeler ve münazaralar câizdir. Bunlar ibadetten sayılır. Fakat bir müslümanı aşağı düşürmek ve mahcub etmek için, bir mala veya bir rütbeye kavuşmak için yapılacak etkili ve fazla konuşmalar ve tenkidler haramdır, İslâm ahlâkına aykırıdır.

(Ömer Nasûhî Bilmen, Büyük İslam İlmihâli, 437.s.)

 

İNSANI KÜFRE GÖTÜREN SÖZLER

Kafir olmayı niyet etmek veya ileride kafir olmayı düşünmekle kişi derhal kafir olur.

Küfrü gerektiren bir söz veya fiili işlemekle kafir olunur. Bu söylenen söz veya fiil velev ki alay kastıyla söylenmiş olsun, velev ki inâdî veya itikadî olmuş olsun küfürdür. Çünkü Cenâb-ı Hakk (c.c.) Kur’an-ı Kerîm’inde: “Ey Resûlüm, eğer kendilerine hakkımda niçin böyle söylediniz diye sorarsan, biz ancak lafa dalmış şakalaşıyorduk derler. De ki: Allâh ile, ayetleriyle ve O’nun peygamberi ile mi eğleniyordunuz? Boşuna özür dilemeyin. Siz iman ettiğinizi söyledikten sonra, içinizdeki küfrü açığa verdiniz.” buyurmuştur.

Sürç-i lisanla veya zorla küfrü gerektiren bir sözü söylemekle kişi kafir olmaz.

Allâhü Te‘âlâyı inkar etmek, tabiatçıların yaptığı gibi veya icma‘ ile sabit olan ilim, kudret gibi Allâhü Te‘âlânın yüce sıfatlarından birini inkar etmek veya Allâhü Te‘âlâya renk veya şekil izafe etmek küfürdür.

Peygamberliği inkar veya herhangi bir peygamberi tekzib etmek, örneğin: Allâh niçin peygamber gönderdi, insanın aklı yeterli idi, buna ne lüzum vardı? gibi. Peygamberimiz (s.a.v.)’in peygamberliğini inkar etmek, O (s.a.v.)’den sonra başka bir peygamberin geleceğine inanmak veya böyle düşünenleri desteklemek, Peygamber (s.a.v.) Efendimizin siyah ve tüysüz olduğunu, Kureyşî olmadığını iddia etmek veya nübüvvetin kesbî olduğunu (çalışarak elde ettiğini), kalbin temiz ve saf olmasıyla bu rütbenin elde edilebilecegini veya Peygamberimiz (s.a.v.)’i ve diğer peygamberleri yalanlamak, hakaret etmek veya alaya almak, kendisine vahiy geldiğini iddia etmek, Allâh’ın ve peygamberlerin isimleri veya emirleri ile alay etmek de küfürdür.

Sünnetle alay etmek de küfürdür.

Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.) bunu bana emretse dahi yapmayacağım veya Kâbe burada olsa bile namaz kılmayacağım veya falancayı peygamber etse de ben ona inanmam veya tasdik etmem veya falan konuda peygamber veya melekler şahâdet etse bile gene kabul etmem demek de küfürdür.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 277.s.)

 

FIKHI OKUMAK

Fıkhı okumak, Kur’an’ın ihtiyaçtan fazlasını öğrenmekten efdaldir. Bütün fıkhı öğrenmek mutlaka lâzımdır.

“Bezzâziye” nâm kitabda şöyle denilmiştir: “Bir kimse Kur’an’ın bir kısmını öğrense de kalanı için vakit bulsa, efdal olan fıkıhla iştigal etmesidir. Çünkü Kur’an’ı ezberlemek farz-ı kifaye; fıkhın lâzım olan miktarını öğrenmek ise farz-ı ayın’dır”. “El-Hizâne” de, “Bütün fıkhı öğrenmek mutlaka lâzımdır” denildiği gibi, “El-Menâkıb”da da; “Muhammed bin Hasan, helâl ve haram hakkında iki yüz bin mesele meydana getirmiştir ki bunları, bütün müslümanların öğrenmesi mutlaka lâzımdır, denilmiştir.

“Bütün fıkhı öğrenmek mutlaka lâzımdır.” sözünden bunun farz-ı ayn olduğu anlaşılırsa da, maksat bütün fıkhın insanların mecmûuna lâzım olmasıdır. Yoksa herkesin ayrı ayrı bütün fıkhı öğrenmesi farz-ı ayn değildir. Bizim her birimize farz olan mikdar, muhtaç olduğumuz kadarını öğrenmektir. Zira erkeğin hayız mes’elelerini, fakir bir kimsenin zekât ve hac gibi ibadetleri öğrenmesi      farz-ı kifaye’dir. Bunları öğrenen bazı kimseler bulundu mu diğerlerinden borç sâkıt olur (düşer). Namaz için yetecek miktarda Kur’an ezberlemek de böyledir. Evet, fıkhın hacetten fazla mikdarını öğrenmek, Kur’an’ın fazlasını öğrenmekten efdaldir, denilebilir. Çünkü âmmenin ibadet ve davranışlarında buna ihtiyacı çoktur. Hafızlara nisbetle fukaha da azdır.

(İbn-i Âbidîn, 1.c. 37.s.)

HADÎS-İ ŞERÎF

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Dünya için, dünyada kalacağın kadar çalış! Âhiret için, orada sonsuz kalacağına göre çalış! Allâhü Te‘âlâya, muhtaç olduğun kadar itaat et! Cehenneme dayanabileceğin kadar günah işle!”

(İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), Eyyühe’l Veled)

 

KIBLE EHLİNİN TEKFİRİ CÂİZ DEĞİLDİR

Kadı Azudüddin “el-Mevâkıf” adlı kitabında diyor ki:

Allâh’ı inkâr etmedikçe, yahut Allâh’a eş koşmadıkça, yahut peygamberlik müessesesini, yahut bize kadar gelişi zaruri bilgi ile sabit bir hükmü yahut haram olan şeyleri helâl kabul etmek gibi üzerinde ittifak edilmiş bulunan bir meseleyi inkâr etmedikçe kıble ehlinden hiçbir kimseye kâfir denilemez. Kâfir diyen fasıktır, kâfir değildir.”

İlim adamlarının “Kıble ehlinden hiç bir kimseye kâfir demeyi câiz görmeyiz.” sözlerinden maksat “yalnız kıbleye yönelmek değildir” sözleri yeterli değildir. Zira Rafızîlerin Gulât taifesi Cebrail (a.s.)’ın vahyi indirmede yanlışlık yaptığını, esasen Allâhü Te‘âlânın Cebrail (a.s.)’ı Hz. Ali (r.a.)’e gönderdiğini, fakat yanlışlıkla vahyi Hz. Peygamber (s.a.v.)’e getirdiğini iddia ediyorlar. Halbuki bunlar kıble ehli değildir. Bu Galiye taifesinden bir kısmı, Hz. Ali (r.a.)’in ilâh olduğunu iddia edecek kadar da ileri gitmişlerdir. Bunlar kıbleye karşı namaz kılsalar da kâfirdirler. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in:

“Kim bizim kıldığımız namazı kılarsa, bizim kıblemize yönelirse, kestiğimizi yerse işte Allâh ve Resûlünün zimmetinde bulunan Müslüman budur. Allâh’ın zimmetini bozmayın.” (Buhari) sözünden kasdedilen mana da budur.

KENDİ İSTEĞİ İLE KÜFÜR KELİMESİNİ

SÖYLEMEK KÜFÜRDÜR

Konevî demiştir ki: Bir kimse kendi isteği ile inanmadığı halde küfür kelimesini söylerse kâfir olur. Çünkü hükmüne razı olmasa da o, bu kelimeyi söylemeye razı olmuştur. Bu sebeple ona kâfir denilir. Bilmemek sebebiyle mazur tutulamaz. İlim adamlarının çoğunluğuna göre bu hüküm böyledir.

(Terc: Yunus Vehbi Yavuz,

Fıkh-ı Ekber Şerhi, 311-312.s.)

 

 

BAŞLICA MADDİ TEMİZLİKLER

1) İslâmda, maddî şeylerle kirlenen bir vücudu, bir elbiseyi, bir mekanı (yeri) ve diğer şeyleri su ile temizlemek esastır. Bu temizleme işlemi, temizlenecek şeyin durumuna göre farz, sünnet ve müstahabdır.

2) İslamda namaz kılabilmek için abdest almak ve gerekince gusletmek farz olan bir temizlik görevidir.

3) Müslümanlar için, yüzde, kulakta, burunda, tırnaklarda ve saç-sakallarda bulunan kirleri gidermek, saçları tarayıp bağlamak ve insanların tiksinmesine meydan vermemek sünnet olan bir temizlik görevidir.

4) Her müslüman için haftada bir kez olsun, vücudunu yıkamak müstahabdır. Fazileti çok olan Cuma gününde yıkanmaktır. Çünkü Cuma, müslümanların bir bayramıdır, bir toplantı zamanıdır. O gün her yönden temiz olmak pek güzeldir.

5) Müslümanlar için, uzayan tırnakları ve fazla uzayan bıyıkları kesmek müstahabdır. Sakalda sünnet olan bir kabza miktarı uzun olmaktır. Ondan fazlasını kesmekte bir sakınca yoktur.

6) Koltuklarla kasıklarda bulunan tüyleri yolmak veya traş etmek müstehabdır. Bunlar, haftada veya onbeş günde bir temizlenmelidir. Bunu kırk güne kadar uzatmak harama yakın mekruhtur.

7) Erkeklerin veya kadınların ihtiyaca binaen, temizlenmek için kendilerine özel hamamlara gitmeleri câiz görülmüştür. Yeter ki avret yerlerini örtsünler. Erkeklerin kendi aralarında, kadınların da kendi aralarında peştemal tutmayarak açık bir halde yıkanmaları haramdır. Hatta bir kimse yalnız başına bir yerde yıkanacağı zaman bir peştemal tutmalıdır. Edebe uygun olan budur. Tenha bir yerde peştemalı sıkmak veya temizlik yapmak için az bir zaman peştemalsız durmak câiz olabilir.

8) Hamamda vücudun baştan göbeğe kadar ve dizlerden topuklara kadar olan kısmını tellaka ovdurmakta bir sakınca yoktur. Fakat bazı alimlere göre, bir zaruret bulunmadıkça ovdurmak mekruhtur. Göbek ile dizler arasındaki kısmı ovdurmak ise, câiz görülemez. Ayakları ovdurmak da edebe aykırıdır. İhtiyacından dolayı bu hizmeti gören kimseyi küçültmemelidir.

(Ömer Nasuhi Bilmen,

Büyük İslam İlmihali, 457-458.s.)

 

KADINLARIN, RESÛL (S.A.V.) EFENDİMİZE Bİ‘ÂTLARI VE ERKEKLERİN KADINLARLA MUSÂFAHA ETMESİ

Gafile binti Ubeyd (r.anhâ) anlatıyor: Ben ve annem Haris kızı Karire, muhâcir kadınlarla beraber Allâh Resûlü (s.a.v.)’e bi‘ât ettik. O, Ettah’da çadır kurmuştu. Bize Allâh (c.c.)’e hiçbir şeyi ortak koşmamamıza dâir âyeti sonuna kadar okudu. Kabûl edip, O (s.a.v.)’e bi‘ât için elimizi uzattığımızda, “Ben kadınların eline dokunmam.” buyurdu. Allâh (c.c.)’den bizim için afv diledi. Bi‘âtimiz bu şekilde oldu.

Ümeyye b. Rukeyka (r.anhâ) anlatıyor: Kendisine bi‘ât etmek isteyen kadınlarla beraber Allâh Resûlü (s.a.v.)’e geldim. Biz:

“- Allâh (c.c.)’e hiçbir şeyi ortak koşmayacağımıza, çocuklarımızı öldürmeyeceğimize, iyilikte ve doğrulukta kimseye iftirada bulunmayacağımıza ve sana âsî olmayacağımıza dâir sana bi‘ât ediyoruz.” dedik. Allâh Resûlü (s.a.v.):

“- Güç ve tâkatiniz yettiğince.” buyurdu. Bunun üzerine: “- Allâh Resûlü (s.a.v.), bize kendimizden daha merhametli, haydi sana bi‘ât edelim, ya Resûlallah!” dedik.

“- Ben kadınlarla musâfaha etmem. Benim yüz kadına söylediğim söz bir kadına söylediğim söz gibidir.” buyurdu.

(M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.),

Hadîslerle Müslümânlık, 1.c. 249.s.)

 

HADÎS-İ ŞERÎF

“Benden sonra erkeklere, kadınlardan daha zararlı fitne ve fesad (amili) olarak hiçbir şey bırakmadım.” (Buhârî)

 

NEVRUZDA MÜŞRİKLERE HEDİYE

VERMEK KÜFRE SEBEB OLUR

El-Hulâsa adlı kitapta zikredildiğine göre, bir kimse Nevruz gününde bir mecûsîye yumurta hediye etse kâfir olur. Çünkü bu mecûsîye küfründe ve hatalarında yardımcı olmuştur. Nevruz gününde bir müslümana bir yumurta hediye ederse kâfir olmaz. Fakat bu görüş de sağlam değildir. Çünkü müslümâna hediye etmekle de benzeme oluyor. Ancak bilerek değil de öyle tesâdüf ederse o zaman küfür olmaz.

Mecmau’n-Nevâzil adlı kitapta şöyle yazılmıştır: “Mecûsîler Nevruz gününde toplansa ve bir müslümân, onlar için ‘güzel bir âdet koydular’ dese kâfir olur. Çünkü bu sözü ile küfrü güzel kabul etmiş oluyor.”

Yine Fetâvâ-yı Suğrâ’da yazıldığına göre, bir kimse daha önce satın almadığı halde özellikle Nevruz gününe saygı için bir şeyler satın alırsa kâfir olur. Çünkü bu hareketi ile kâfirlerin bayramına saygı göstermiş olur. Ancak ihtiyaç sebebiyle satın alırsa o zaman bir şey lâzım gelmez. Yine bir kimse bir insana Nevruz gününde bir şey hediye etse ve bununla Nevruz gününe saygı göstermeyi kasdetse kâfir olur. Yine bir öğretmen birinden Nevruz hediyesi istese ve istenen kişi verse de vermese de öğretmenin kâfir olmasından korkulur.

Tetimme adlı kitapta: Ebû Hafs el-Kebîr el-Buharî’den rivâyet edilmiştir: Bir kimse elli sene Allâh (c.c.)’e ibâdet etse, sonra Nevruz günü gelse ve bu güne saygı için müşriklere bir şey hediye etse Allâh (c.c.)’e küfretmiş ve elli senelik ibadetini yok etmiş olur. Yine bir kimse Nevruz günü kafirlerin toplandığı yere giderse kâfir olur. Çünkü bu küfrünü ilân etmektir.

(Fıkh-ı Ekber, Aliyyü’l Kârî Şerhi,

Terc. Y. Vehbi Yavuz, 344-345.s.)

 

HAKK’I İPTALE ÇALIŞANLARIN ÂKIBETİ

“Ebû Leheb’in nefsi helak oldu. Ve dünyada işlediği ameli de helak oldu. Ebû Leheb’in malı ve ameli kendinden belâyı defedemedi. Yakında alev sahibi ateşe girer. Odun götürücü olduğu halde Ebû Leheb’in zevcesi de cehenneme dâhil olur. O hatunun boynunda hurmadan yapılmış ip vardır.” (Tebbet sûresi)

Bu sûre-i celîlenin sebeb-i nüzûlü:

Bir gün Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz Safa üzerinde Kureyş’in büyüklerini da’vet ile dîn-i İslâm’a dâhil olmalarını teklif edince Ebû Leheb de:

“Bizi, bunun için mi da’vet ettin? Tebben leke!”

Yani; “helak olasın!” demekle kalb-i Nübüvvet (s.a.v.)’i rencide edince Cenâb-ı Hakk (azze ve celle) hazretleri Resûl (s.a.v.)’inin kalbine ârız olan kederi izâle ve tesliye için bu sûreyi inzal buyurmuştur.

Ebû Leheb’in karısı Ümm-ü Cemil de, Resûlullâh (s.a.v.)’e şiddet-i adavetinden dağdan “muğıylan dikeni” ve sâir çalıları arkasında getirir, Resûlullâh (s.a.v.)’in yolu üzerine saçardı. Hâlbuki Cenâb-ı Hakk’ın sıyânetiyle o dikenler üzerinde Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz yürürken ipekten döşeme üzerinde yürür gibi yürür ve hiçbir şey te’sîr etmezdi.

Bu sûre-i celîlenin başından sonuna kadar Cenâb-ı Hakk, Ebû Leheb’i ve haremini zemmedince; bu zemme tahammül edemeyip, husûmetini alenen i‘lâna başlaması üzerine herkes, Resûlullâh (s.a.v.)’e olan hased ve garazını anladığından Ebû Leheb’in Resûlullâh (s.a.v.) hakkında lâyık olmayan sözleri hiç kimseye te’sîr etmemeğe başladığı gibi, kendi hakkında herkesin buğz u adaveti artmış, nâs indinde kadr ü kıymeti kalmayıp aksine herkesin nefretini de kazanmıştı. İşte Cenâb-ı Hakk’a karşı sell-i seyf edib, Hakk’ı iptâle çalışanların âkîbeti. Dünyâ ve âhirette hüsranda kalacakları şüphesizdir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Bedir Gazvesi ve Sûre-i Enfâl Tefsîri, 78-79.s.)

 

MUKADDERÂTINI BİR KADININ

ELİNE VEREN MİLLET FELÂH BULAMAZ

Ebû   Bekre (r.a.)’den  şöyle   dediği  rivâyet olunmuştur: “Cemel (vak‘ası) günlerinde cemel yârânına katılarak (Alî (r.a.)’e karşı) onlarla birlikte harb etmeğe başladıktan sonra (vaktiyle) Resûlullâh (s.a.v.)’den işittiğim bir kelime (bir fıkra) ile Allâh (c.c.) bana hayır ve menfaat ihsân buyurdu (da cemel yârânına iltihak etmedim). Ebû Bekre (r.a.) (o bir kelime ve cümleyi bildirerek) der ki: Fars halkının Kisrâ Pervizi’nin kızını kendilerine Şehinşâh intihâb ettikleri haberi Resûlullâh (s.a.v.)’e erişince:

Mukadderatını bir kadının eline veren millet felâh bulmaz! buyurdu.

“Mukadderatını bir kadının eline bırakan millet felah bulmaz.” vecîzesiyle Resûl-i Ekrem (s.a.v.) İslâm’ın âmme hukûkunun en mühim bir kâidesini koymuştur. Bu kâideye göre:

İslâm hukûkunda âmme velâyeti denilen devlet teşkilâtı riyâseti ancak erkek bir vatandaş tarafından temsîl olunur. Bu, millet otoritesini temsîl edecek mevkîye kadın intihâb edilemez. Çünkü kadının fıtratı birçok cihetten bu çok ağır vazîfeyi deruhte etmeğe müsâid değildir. Bunun için İslâm hukûkunda kadının bey’ ve şirâ’, şahâdet, şirket, vesâyet, verâset, vekâlet, hîbe gibi her türlü medenî akid ve tasarrufâtı sâir milletlerin hukûkuna nisbetle en geniş mikyasta (ölçekte) mu’teber ve ticarî sahadaki faaliyetleri meşrû olduğu halde devlet riyâsetine intihâb olunabilmesi husûsunda kadın için bir hak kabûl edilmemiştir.

(Sahîh-i Buhârî, 10.c. 449.s.)

HADÎS-İ ŞERÎF

“İlâhi! Ben iki zaîfin; yetim ile kadının haklarına tecavüzden men ve tahzir ediyorum.” (R. Sâlihîn)

 

KÂHİNLERİN HABERLERİNE İNANMAK KÜFÜRDÜR

İnanç esaslarına ilâve edilen hususlardan biri de, kâhinlerin gaybtan verdikleri haberlere inanmanın küfür olduğudur. Çünkü Allâh Teâlâ bu konuda şöyle buyuruyor:

“De ki; gökte ve yerde gaybı Allâh’tan başkası bilmez.” (Neml s. 65)

Hz. Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyuruyor:

“Bir kimse bir kâhine giderek onun söylediklerini tasdik ederse Muhammed (s.a.v.)’e indirilenleri inkâr etmiş olur.”

Sonra kâhin gelecek zamanda olacak hâdiselerden haber veren kişidir. Kâhin sırları bildiğini iddia eder. Bir görüşe göre ise kâhin sihir yapan kimsedir. Müneccim, geleceğe ait olayları bildiğini iddia ederse o da kahin gibidir.

Kendine ilham geldiği yolunda haber veren kişinin ilhamlarına uymak da caiz değildir. Hece harflerinden manalar çıkaracak bilgiye sahip olduğunu iddia eden kimsenin iddialarına da uyulamaz. Çünkü bu da kâhinler manası içine girmektedir.

“Medârik” adlı kitapta fal okları ile fal çekmenin, yahut kumar oynamanın nâsla haram kılındığı zikr edilmiştir.

 

HARAM İŞLERKEN BİSMİLLAH DEMEK KÜFÜRDÜR

Bir kimse kumar oynarken “Bismillah” dese kâfir olur. “Bu sözü satranç oynarken de eğlencesine kâğıt oynarken de söylerse durum ve hüküm aynıdır.” Yine remil atarken, fal taşlarını atarken bir kimse “Bismillah” derse, kâfir olur.

“Tetimme” adlı kitapta yazıldığına göre, bir kimse şarap içmeğe başlarken, yahut zina ederken, yahut haram bir malı yerken bismillah derse kâfir olur. Bu haram maldan kasıt, üzerinde ittifak edilen halis muhlis haram olsa gerek.

(Terc: Yunus Vehbi Yavuz,

Fıkh-ı Ekber Şerhi, 287-324.s.)

YAHUDÎ VE HIRİSTİYANLAR

“Kendi dinlerine uymadıkça yahudî ve hıristiyanlar senden asla razı olmayacaklardır.” Bu âyet Hz. Peygamber (s.a.v.)’in onların İslâm’a girmeleri konusundaki aşırı isteğinin gerçekleşmeyeceğini ifade ediyor. Çünkü onların kendisinden hoşnut olmalarını, gerçekleşmesi imkânsız bir sebebe bağlamıştır. Ondan hoşnut olmadıklarına göre, nasıl olur da onun dinine uyarlar? Yani yahudiler, sen yahudi olmadıkça ve onların kıblelerine yönelerek namaz kılmadıkça ve hıristiyanlar da, sen hıristiyan olmadıkça ve onların kıblesine doğru yönelerek namaz kılmadıkça senden hoşnut olmayacaklardır.

Burada “din” anlamındaki “millet” kelimesinin tekil olarak kullanılması, küfrün tek bir millet olmasındandır. Bu, onların: “Bizim dinimiz hidayetin ta kendisidir, diğer dinler değil.” yolundaki sözlerinin hikâyesidir. Buna karşılık yüce Allâh şöyle buyuruyor: “De ki: ‘Hidâyet, ancak Allâh’ın hidâyetidir.” Bu, İslâm dînidir. İnsanları Hakk’a götürür, sizin davet ettiğiniz bâtıl din değil. Sizin davet ettiğiniz hidayet değil, hevâ yani nefsânî istek ve arzulardır.

“Yemin olsun ki, sana ilim vahyedilmiş Kur’an geldikten sonra, eğer onların arzularına uyarsan, Allâh’tan O’nun yüce katından sana ne bir dost, ne faydası dokunacak bir yakîn, ne de, Allâh’tan gelecek cezayı önleyebilecek bir yardımcı vardır.” Âyette geçen “ehvâ” kelimesi, “hevâ” kelimesinin çoğuludur. Hevâ, şehvete dayanan ve sapıklığa çağıran görüş demektir. İnsanı haviye’ye yani cehenneme götürdüğü için bu isim verilmiştir. Ehvâ kelimesinin tekil olarak değil de çoğul olarak kullanılmasının sebebi ise onların herbirinin arzusunun, diğerinin arzu ve isteğinden farklı olduğunu belirtmek içindir. İşte bu sebeple Peygamber (s.a.v.) Efendimizin, ancak onların hepsinin hevasına yani arzusuna uyarsa, onların hepsinin razı olacakları bildirilmiştir.

(İsmail Hakkı Bursevi,

Rûhu’l-Beyân Tefsîri, 1.c.,231.s.)

ERKEKLERİN İPEK ELBİSE GİYMELERİ

VE ALTIN KULLANMALARI

Buhârî ve Müslim Sahih’lerinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: “Her kim dünyada ipek elbise giyerse âhirette giyemez.”

Bu umûmîdir, bütün erkeklere şâmildir. Çünkü Resûlullâh (s.a.v.) “İpek elbise giymek ve altın, ümmetimin erkeklerine haram kılındı.” buyurmuştur.

Huzeyfe b. Yeman’ın şöyle dediği rivayet olunmuştur: “Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz altın, gümüş kaplardan su ve meşrubat içmekten ve böyle kab içinde yemek yemekten, ipek ve dibaç elbise giymekten ve ipekli kumaş üzerinde oturmaktan bizleri nehyetti.” (Buharî)

İpek giymenin erkekler için de helâl olduğunu söyleyen kâfir olur. Şeriat ancak, kendisinde kaşıntı ve uyuz olanla, düşmanlara karşı savaşan muhariplerin (zarûreten) ipek giymelerine ruhsat vermiştir. Erkeklerin süs için hangi nev’i olursa olsun ipek giymeleri bil ittifak haramdır. Yine çoğu ipekten oluşan bir kumaşı giymeleri de haramdır. Yine erkeklerin yüzük, kolye, kılıç kabzası vs. şekilde altın kullanmaları haramdır.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) birinin parmağında bir altın yüzük görür. Adamın elinden yüzüğü çıkarır ve: “Sizden biri ateş koruna doğru gidiyor ve onu alıp eline koyuyor.” buyururlar.

Ulemâ, erkek çocuğa ipek elbise giydirmek ve altın takma hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları cevaz verirken bazıları da Peygamberimiz (s.a.v.)’in “İşte bu ikisi (ipek ve altın) ümmetimin erkeklerine haram, dişilerine helâldir” sözünün genel olduğuna bakarak erkek çocuğunun da nehyin kapsamına girdiğini savunarak haram olduğunu söylemişlerdir. Bu, İmam Ahmed ve daha başkalarının mezhebidir. Allâh (c.c.)’den tevfik dileriz.

(İmâm Zehebî, Büyük Günahlar, 194.s.)

 

 

 

HAYVAN VEYA VASITAYA BİNMİŞ            OLARAK FARZ NAMAZIN KILINIŞI

Bir hayvana binen ve kendisine veya malına zarar geleceğinden veya kafileden ayrı kalmasıyla kendisine bir zararın erişmesinden korktuğu için bineğinden inmeğe imkân bulamayan veya ondan inecek olsa ona tekrar binmek için dönmesi mümkün olmayacak bir vaziyette ve benzeri halde olan kimse bu hallerde hayvan üzerinde kendisine yönelmek mümkün olan herhangi bir cihete yönelerek namaz kılar. Yapmaya gücü yetmediği namaz erkânı ondan sakıt olur. İadesi de gerekmez.

Kudret ve emniyet olduğunda, hayvan üzerinde farz namaz kılınırsa, bu namaz sahîh olmaz, ancak yerde kılarken olduğu gibi hayvan üzerinde şartlarını ve erkânını îfâ ederek kâmil bir namaz kıldığı zaman sahîh olur. O kimsenin hayvan üzerinde tam bir namaz kılmaya imkânı olduğu zaman hayvan bu esnada yürüse bile namaz sahîh olur.

Özürlü olmanın dışında; binek hayvanı üzerinde, ister binek hayvanı yürürken olsun ister durduğu halde olsun namazı tam olarak kılsa bile, onun üzerinde farz namazı sahih olmaz. Ancak hayvan dururken ve üzerindeki yük için yere çakılı iki ağaç olursa hayvanın üzerindeki bu yük üzerinde kıldığı zaman sahîh olur. özürlü kimse bu kudreti ölçüsünde namazını kılar. Fakat îmâ ile kılar. Çünkü îmâ mazur kimsenin farzıdır. Binek hayvanını durdurmaya kudreti yettiğinde hayvan yürürken onun üzerinde namaz kılması sahîh olmaz. Vacib bütün nevileriyle farz misillidir.

Gemide farz veya nafile namaz kılmak isteyen kimse üzerine, kıbleye dönmeye kadir olduğu zaman oraya dönmesi lazım gelir. Kıble cihetinden başka bir yöne kılması caiz olmaz.

Hattâ o namaz kılarken gemi çevrilse gemi çevrildiği sırada onun kıble cihetine çevrilmesi vâcib olur. Kıbleye dönmekten âciz kalsa kadir olduğu cihete doğru namaz kılar.

Aciz kaldığı zaman secde etmek de ondan sakıt olur. Bunların hepsinin mahalli, geminin veya lokomotifin tam bir namaz kılınacak yere vasıl olmadan önce, vaktin çıkacağından korktuğu zamandır. Böylece ona namazın iadesi lâzım gelmez. Kara taşıtlarından buharla işleyen tren de gemi gibidir.

(Şeyh Abdurrahman el-Cezîrî,

Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı, 1.c., 228.s.)

 

İSLÂMDA İNSAN UZVUNUN ÖNEMİ VE                  HÜKMÜ (ORGAN NAKLİ)

“İnsan saçının satılması batıldır ilh..” Bu saçtan hiçbir surette faydalanmak, istifade etmek caiz değildir. Hadîs-i şerîfte “Saç ulatan ve ulayan, başkasının saçını kendi saçına ekleyen ve bunu eklemede vasıta olan kişilere Cenâb-ı Allâh ve Hazreti Peygamber (s.a.v.) la‘net etmiştir.” buyrulmaktadır. Ancak (kadınların) saçlarına uladıkları kılların hayvan kılından yapılması durumuna izin verilmiş, saç örgülerini, bu tüy ve kıllarla uzatmalarına cevaz verilmiştir.

Burada önemli bir meseleye de yer verilmiş; Hazreti Peygamber (s.a.v.)’e ait olan bir telin veya kılın kendi yanında olduğunu iddia eden bir kişiye satış kasdıyla değil, hediye kasdıyla para vererek alınmasında bir beis yoktur. Bu mesele Fetevâ-yı Hindiyye’de Sahtiyanî tarafından nakledilmiştir.

İnsan kâfir de olsa şer’an kendisine değer verilen bir varlıktır. İnsanın yapılacak bir akde konu olması, onun satılabilecek bir mal durumuna düşürülmesi, diğer tedavül edilen  (kullanılan) mallara dahil edilmesi, onun zillete düşürülmesi, hor görülmesi demek olur ki bu da caiz değildir. İnsanın bir parçası olan saçının veya herhangi bir azasının satılmasının hükmü de aynıdır, batıldır. Fethü’l Kadir’de bu ifade sarahaten nakledilmiş, Tahtavî’de bunu benimsemiştir.

Ben derim ki: Yine o eserde, Fethü’l Kadir’de; harbî düşman ülkesinin vatandaşının köleleştirilmesi, satılması, satın alınması caizdir. Velev ki daha sonra müslüman olsun. Buna cevap olarak, insanoğlunun şer‘an değer verilen bir varlık olması yaratılışı ve şekli itibariyledir. Bunun için de, kemiklerinin kırılması, ölü olan insanın kemiklerinin (kafir de olsa) ezilmesi caiz değildir. Burada, satışa ve satın almaya veya köleleştirmeye mahal olan insanın bizatihi cismi değil onun canlı olarak kaim olmasıdır. Nitekim köle de olsa cariyenin sütünün satılması batıldır, caiz değildir. Bu ifade Zahiru’r-Rivaye’de böyledir.

(İbn-i Âbidîn, 10.c., 320.s.)