Allâhü Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de bize açıkça şunu bildiriyor: “Bir kimse Allâh (c.c.)’un rızâsı dışındakilere göre amel ederse, onun için âhirette sevâb yoktur; yeri de cehennemdir.”

Nitekim Hadîs-i Şerîf’te şöyle buyrulur: “Nice oruçlu vardır ki, orucundan yanına kâr kalan açlık ve susuzluktur. Nice (gece) ibâdete kalkan vardır ki, bu ibâdetten kendisine kalan, uykusuzluk ve zahmettir.”

Bunlardan çıkan mânâ şudur: Tutulan oruçtan, kılınan namâzdan Allâh (c.c.) rızâsı beklenmezse, ona verilecek hiçbir sevâb yoktur. İbâdetler, tamâmen Allâh (c.c.) için olmayınca, riyâ bölümüne girer. Riyâkâr için ise, bazı hâkim zâtların verdiği şu misâl yerinde sayılır. Demişler ki:

“İbâdetini görülsün ve duyulsun diye yapan kimse şuna benzer ki: Pazara çıkar; kesesine çakıl taşları doldurur; onun bu hâline bakan halk söyleşir: “Şu adama bakın; nasıl da kesesini doldurmuş!” O kesenin içinde taş olduğunu halk bilmez. O kimseye de halkın sözünden başka bir fayda kalmaz. O, kesesindekilerle gidip bir şey almak istese onlarla hiçbir şey alamaz.”

İşte riyâkârın, görsünler ve işitsinler diye iş yapanların hâli budur. Halkın sözünden başka, hiçbir menfaati olmaz. Âhirette ise, yaptığının faydalı bir karşılığını bulamaz.

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Sizin mübtelâ olmanızdan korktuğum şeylerin en korkuncu küçük şirktir.”

Sahâbeler sordular: “Ey Allâh’ın Resûlü! Küçük şirk nedir?” Şöyle buyurdu: “Riyâdır”

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbihü’l-Ğâfilin Bostânu’l-‘Ârifin, s.5-6)