Hutbe ve Nasihatler

HİKMETLİ SÖZLER:

 

Bayezid Bistamî — kuddise sirruh— der ki:

Otuz yıl ibâdetlerimde nefsime tâbi ol­dum. Bir gün bir adamın şöyle söylediğini işit­tim:

— Yâ Bâyezîd! Allah’ın hazîneleri ibadet-doludur. Eğer Cenâb-ı Hakk’a kavuşmayı dilersen sana gereken nefsini zelil, hor, hakîr görmen, amellerinde ihlâs üzere olmandır.

Mevlânâ C. Rûmî diyor ki:

«Bir lokmadan sen, hased, tuzak, ceha­let ve gaflet husule geldiğini görürsen, onun haram olduğunu anla.»

GÜLİSTAN’dan:

 

Vaaz: İki şey akla aykırıdır: kısmetine dü­şenden fazla rızk yemek, eceli gelmeden öl­mek.

Hikmet: Nasipsiz avcı, Dicle’de dahi balık tutamaz. Eceli gelmeyen balık karada ölmez.

DİNÎ TABİRLER:

«Vâcib: Yapılması şer’an kafi derecede bir delil ile sabit olmamakla beraber, herhal­de pek kuvvetli bir delil ile sabit bulunan şey­dir.

 

HİKMETLİ SÖZLER:

 

Üç şey kalbin, kötülüğünün alâmetidir:

Allah’a itaattan tad almamak,

Günâha düşmekten korkmamak,

Başkasının ölümünden ibret almayıp, ak­sine hergün dünyaya daha çok bağlanmak.

Dört şey şakavet alâmetidir:

  1. Ağlamayan göz,
  2. Kasvetli (ürpermeyen) kalp,
  3. Tûl-i emel,
  4. Dünyaya aşırı düşkün­lük, yani hırs. (Musahabe-6’dan).

 

 

 

 

BİLİM VE TEKNİK:

 

Meteor nedir?: Güneş sisteminde bulu­nan ve birçoğu belirli yörüngeler üzerinde ha­reket eden gökcisimleridir. Bunların kendi ışık­ları olmadığı gibi, güneşin ışınlarını da yan­sıtmazlar. Hızları saniyede, 20-40 km.’dir. Me­teor yeryüzüne 150 km yaklaşınca görülmeye başlar.

Atmosfere girebilen meteorların bir kıs­mı, yerçekimi etkisiyle yeryüzüne düşerler. Bunlara meteor taşları denir. (Bilimler Ansiklopedisi)

İmam Ebû Yusuf: Hanefî fukahasındandır. Asıl adı Yakub ibni İbrahim El-ensarî’dir. Dedesi Ca’d, ashabı kiramdandır. Kendisi (113) tarihinde Kûfe’de doğmuş, (182) veya (192) tarihinde Bağdat’ta vefat etmiştir. Rahmetullahialeyh.

 

BAZI HİKMET EHİLLERİ OĞULLARINA VERDİKLERİ ÖĞÜTTE ŞÖYLE DEMİŞLERDİR:

 

«Oğlum istediğin kimselerle arkadaş ol, fa­kat şu dört kimseden sakın:

l — Ahmakla arkadaş olmaktan sakın. Çün­kü ahmak sana fayda vereceğim niyetiyle zarar verir.

2 — Hırslı, tamahkâr kimselerle arkadaş ol­ma Çünkü o seni bir lokma ekmeğe, bir yudum suya bir çekirdeğe satmakta tereddüt etmez.

3 — Cimri ile arkadaş olma. Çünkü cimri, kendisine muhtaç olacağın bir anda seni perişan eder.

4 — Korkakla da arkadaş olma. Çünkü o se­ni de ana-babanı da rüsvay eder, sonunda aldırmaz bile.     (Bostan-ül Arifinden)

RİDANİYE ZAFERİ

Mısır seferi sırasında, tarihte hiçbir cihangi­rin cebren geçmeye teşebbüs etmediği, Moğolların ve Timur’un bile kaçındığı Tih Çölü’nü bü­yük bir ordu ile aşmak teşebbüsünü Sultan Se­lim 13 günde gerçekleştirdi. Yalnız Katıyye-Kantara arasını bir günde geçtiği meşhurdur ki 50 km.dir.

Şartlar Memlûklerin lehine görünüyordu. Yüzlerce yıldan beri üzerinde bulundukları toprakları savunacaklardı. Osmanlı’nın topoğrafik şartları onlar kadar bilmesi mümkün değildi.

Fakat sonuçta Memlûklar 25.000 ölü ve bu rakama yakın esir vermişlerdi. Mısır’ın Osmanlılara fethinde son engel böylece bertaraf edilmiş oldu.

 

YEMEK ve SAĞLIK

İbn-i Sina demiştir ki:

«Bütün ilm-i tıbbı iki beyitte topladım:

Yediğin zaman az ye.

Bir defa yedikten sonra üzerine yemekten sakın.

Şifâ, yediğini hazmedebilmektir. Bir mide için yemek üzerine yemek sokmaktan zor gelen bir şey yoktur.»

Hikâye olunduğuna göre Erdeşir bir Arap hekimine rastladığında sordu ki:

Günde kaç dirhem yemek lazımdır? He­kim:

100 dirhem kafidir, dedi. Bunun üzerine:

Bu kadar insana ne kuvvet verir ki dedik­lerinde:

Bu miktar seni taşımağa kifayet eder, bun­dan fazla yersen sen onu taşırsın.

Büyükler dediler ki: «İnsan az yerse vücu­du sıhhatli, hıfzı kuvvetli, temiz anlayışlı, az uykulu ve hafif cisimli olur »

ESMAÜN NEBİ (SA.V.)

Tahir (s.a.v.): Bütün ayıplar, kötü işler ve günah kirlerinden uzak ve temiz…

Tayyib (s.a.v.): Güzel kokulu anlamındadır. Peygamberimiz (s.a.v.)’in kokusu tüm kokulardan daha güzel olduğundan bu isim verilmiştir.

 

  1. ALİ (R.A.) DİYOR Kİ.

«Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin halifesi Ebu Bekir Es-Sıddık (r.a.)’a bu menzileye varıp bi­zi geçmeye muvaffak olduğun ve azim dereceye vardığını ne ile kazandın? diye sordum.

Hz. Ebu Bekir dedi ki: beş şey iledir:

— İnsanları iki kısım gördüm. Kimisi dün­yayı ister. Ben ise Mevlâyı tercih ettim.

— Ben İslâm’a dahil olduğumdan itibaren doyasıya dünya taamı yemedim. Zira Mârifetullah (c.c.) lezzeti ile meşguliyet beni dünya taamı lezzetlerine meylettirmedi.

— İslâmiyet’e dahil olduğundan itibaren dünya meşrubat (içecek)ından kanmadım. Zira Halikımın muhabbeti dünya içeceklerinden faz­la geldi.

— İslâmiyet’e duhulümde beni iki amel karşıladı. Dünya ameli ve ahiret ameli. Ben ahiret amelini dünya amelinden ihtiyar ettim.

— Resûlullah (s.a.v.)’in sohbetine mülâzemet ettim. Hatta bir saat bile ayrılmazdım ki, mağaraya girerken beraber girdim.»

KÖTÜLÜĞE İYİLİKLE MUKABELE

«Kötülüğün cezası aynı olan bir kötülüktür. Bununla beraber kim afveder barışırsa Allah mut­laka ecrini verir.» (Şûra Sûresi: 40)

«Öfkesini yenenler, insanların suçunu bağışlayan da Cennetliktir. Allah iyilik edenleri sever. » (Âl-i İmran: 134)

 

VEDA HUTBESİ’NDEN

Bu hutbe. 632 yılında Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, tarafından yüz bini aşkın müslümana irad edilmiştir.

«EY İNSANLAR!

Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum belki bu seneden sonra sizinle burada ebedi olarak bir daha birleşemeyeceğim. İNSANLAR! Bugünleri­niz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız na­sıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) na­sıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü te­cavüzden korunmuştur.

ASHABIM!

Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bu gün­kü her hâl ve hareketlerinizden muhakkak soru­lacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin! Olabilir ki bildirilen kimse, burada bu­lunup da işitenden daha iyi anlayarak muhafaza etmiş olur.

ASHABIM!

Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin! Faizin her çeşidi kaldırıl­mıştır, ayağımın altındadır. Lâkin borcunuzun as­lını vermek gerektir. Ne zulmediniz, ne de zul­me uğrayınız. Allah’ın emriyle Faizcilik artık ya­saktır. Cahiliyetten kalma bu çirkin adetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fa­iz de Abdulmuttalib’in oğlu (Amcam) Abbas’ın faizidir…»

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN KU’BA’DA VERDİĞİ İLK HUTBE

Evvelâ Cenâb-ı Hakk’a Hamd ü Senadan son­ra:

«Ey Nâs!

Sağlığınızda âhiretiniz için tedarikli olunuz. Şüphesiz bilirsiniz ki kıyamet olacakdır. O günde herkesin yaptığı işler yüzüne vurulacak ve çobansız bırakdığı koyundan sorulacaktır. Ve Cenab-ı Hakk ona diyecekdir, ammâ nasıl diyecektir? —Tercümân-ı yok, perdedârı yok— Bizzat di­yecekdir ki:

— Sana benim Resulüm gelip de tebliğ etme­di mi? Sana mal verdim, sana lütf u ihsan et­tim. Sen kendin için ne tedârik etdin.

O ise sağa sola bakıp şefaat edecek hiçbir kimse bulamayacak ve onu Allah’ın azabından koruyacak bir kimse göremeyecekdir.

Öyle ise her kim yarım hurma ile olsun kendisini ateşden koruyabilecekse hemen o hayrı işlesin. Onu da bulamaz ise, bari mü’min kardeşine güzel ve tatlı sözler ile gönül alıp kendini o ateşten korumağa baksın. Zira Hakk Teâlâ Hazret­leri bir hayra karşı on misli ve tâ yediyüz misli­ne kadar sevâb ihsan buyurur.» diye buyurdu.

ESMAÜN NEBİ

 

Şefik (s.a.v.): Yasak kılınan şeyleri bırakma­yıp, işleyen kimselerin tevbe ve istiğfar ile kurtuluşlarına ihtimam gösterdikleri için kendileri­ne bu isim verilmiştir.

 

ABDÜLKÂDİR GEYLÂNÎ (K.S.) HAZRETLERİNİN VASİYETİ’NDEN

Ey hak ve hakikat yolcusu!

Allah’a itaat ve takva üzere bulunman, şe­riatın zahirine gerekli olman, göğsünü selametle tutman, nefs-i feragate, gönül açıklığı içinde cö­mertliğe, mütekerrim bir çehreye sahip olman, karşılıksız vermen, eza ve cefayı bırakman, ezi­yet ve fakirliğe katlanmanla vasiyet ederim.

Büyük zâtlara saygılı ol, din kardeşlerinle iyi geçin… Başkasiyle çekişme, kimseye hasım olma, şefkat ve merhameti şiar edin. Fakirleri ken­di nefsine tercih et. Servet toplamaktan —meşru bir yoldan değilse— kaçın…

Zenginlerle arkadaşlık ederken izzet-i nefsini korumanı, fakirlerle sohbet ederken alçak gönül­lü ve ihlâs üzere bulunmanı tavsiye ederim.

Hakkı tavsiye ile sabırlı olmaya çalış. Dün­yalıktan sana iki şey yeter: Fakirle sohbet, velî­ye hizmet.

Kendinden aşağı olanlara karşı saldırgan dav­ranman zayıflığın, kendinden yukarı olanlara kar­şı mütecaviz davranman kibir ve gururun, emsa­line karşı böyle davranman kötü ahlâkın tâ ken­disidir.

Duayı hiç bir zaman ihmal etme. Müslümanlar hakkında hüsnü zan ve iyi niyet sahibi ol. Onların arasında onlardan biri ol, onlar için ha­yırlı bildiğin hususlarda çalış, içinde başkasına karşı bir şer ve kötülük olduğu halde yatağına uzanma. Sana zulmedene iyilikle, hidayetle dua et. Allah’ı yegâne murakıp olarak tanı…

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN MÜSLÜMANLARA SON HİTAP VE TAVSİYELERİ

 

—           Allah (c.c.) «Asr’a and olsun ki: Muhakkak insan kesin bir ziyandadır. Ancak, iman edenlerle üzel ve yararlı amellerde bulunanlar bir de birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler böyle değildir» buyurmuştur.              (Asr Sûrssi)

Muhakkak ki bütün işler Allah (c.c.)’ın iznile cereyan eder. Geç olacak şeyleri acele isteme­niz bir yarar sağlamaz. Çünkü Allah (c.c.) hiç kimsenin acels etmesiyle acele etmez. Allah ken­disini yermeye kalkanı yerer, mahveder, aldat­mağa kalkanı da zararlı çıkarır.

Dikkat ediniz! Sizinle buluşma yerimiz, ha­vuz başıdır. Yarın benimle buluşmak isteyenler elini ve dilini günahdan çeksin. Ey insanlar! Gü­nah nimetlerin değiştirilmesine sebep olur. Halk iyi olduğu zaman yöneticileri de iyi olur. Halk kötü olduğu zaman yöneticileri de kötü olur.

Ben kimin sırtına bir kamçı vurmuşsam iş­te sırtım! O da benim sırtıma vursun benden öcünü alsın! Ben kimin namus va şerefine dil uzatmışsam, işte namus ve şerefim.

Ben hangi kişinin malından almışsam işte malım! O da gslsin alsın. İyi biliniz ki benim katımda sizin en önde geleniniz, en sevgili olanınız; varsa hakkını benden alan veya hakkını bana helâl eden kişidir ki, Rabbime onun sayesinde helalleşmiş olarak gönül hoşluğu ve rahatlığıyla kavuşacağım.

 

İSLAM BÜYÜKLERİNDEN HİKMETLİ SÖZLER

Süfyan-ı Sevri (r.a.) derdi ki: «Din ve imam hakkında hiçbir korku ve endişesi olmayan kimsenin, akıbeti oldukça tehlikelidir.» Rabî bin Haysem (r.a.) diyordu ki: «Kulun, ölüm zamanından önceki düşkün olduğu hali ne ise, ruhu­nu o hal üzere teslim eder. Ben. ihtiraslı ve insanları çok çekiştiren bir adamı hastalandı­ğında ziyaret etmiştim. Yanında otururken ona «Lailahe illallah» tevhidini okudum. O ise her defasında para saymakla meşgul olu­yordu.» Yahya bin Muaz (r.a.) diyor ki: «Ruhta tefekkür ufkunun genişlemesi ve ibret nazarının derinleşmesi, kalbde öyle hikmetler husule getirir ki bu hikmetler dile geldiği za­man hakimler onları sevgi ile karşılar, âlimler ona boyun eğer, fakr ve zühd mesleğini seçen­ler ondan taacüb ederler, edibler onları ezber etmeye koyulurlar!»

Süfyan-ı Sevri (r.a.) derdi ki: «Mü’minin hü­zün ve korkusu kalbindeki basiret nurunun miktarıncadır!»

Birgün Bişr el-Hâfi’ye: «Gecenin bir saatinde olsun istirahat etseniz.» demişler. O da şu karşılığı vermiştir: «Allah geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışladığı halde Resûlullah (s.a.v.), ayakları şişinceye kadar ibadette bulunurlarsa, ben nasıl uyuyabilirim? Çünkü ben, bir tek gü­nahımın bile Allah (c.c.) tarafından bağışlanmış olduğunu bilmiyorum.»

(Tenbih-ul Muğterrin, Sh. 106)

 

 

 

İNSANLARLA İYİ GEÇİNMEKLE İLGİLİ SÖZLER

 

Cömertlik insanın süsüdür. Tevazu ilmin semeresidir. İlim hilmin esasıdır. Sıdk (doğruluk) keramettir. Kurtuluş doğruluktadır Yalan aşa­ğılıktır. Tekebbür (kibirlenmek) telefin esasıdır. Kanaat kolaylığın özü, tamah fakirin felaketidir. Söz vermek öyle bir hastalıktır ki şifası, verilen sözü yerine getirmektir. Ahmağa cevap verme­mek, en güzel cevaptır. Dil insanın terazisidir. Alim ile cahili ayırır. Mü’min uysal ve yumu­şak olur. Emin ve emniyetli olur.

Hakka yaklaşmak yalvarmakladır. İnsanla­ra yaklaşmak ise onlardan istememektir.

Öyle elbise ile süslen ki onunla ne şöhret bulasın, ne de hakir olasın.

Halkın seninle nasıl konuşmasını istiyorsan onlarla öyle konuş ki, onlar senden emniyet bu­lup sen de onlardan emin olasın.

Güzel ahlâkın en güzeli sana gelmeyene se­nin gitmendir. Seni mahrum edene senin ikram etmendir. Sana zulmedeni senin afv etmendir. (Marifetname’den)

***

“Cenab-ı Hakk (c.c.), İzzetim ve celâlim için eninde sonunda zâlimden mazlumun intikamını alırım. Yine böyle bir mazlumun uğradığını görüp de mazluma yardım etmeye gücü yettiği halde, yardımını esirgeyen katı yürekli kimseden de mazlumun intikamını alı­rım.” buyuruyor. (Kudsi Hadis)

 

HÜKÜM CENAB-I HAK (C.C.)’INDIR

 

«Allah (c.c.)’a yalan iftira eden, eşyanın ba­zısına haram, bazısına helâl diyenlerin kıyamet günü hakkındaki zanları nedir ki? kıyamet gü­nü zarar görmeyiz ve hesaba çekilmeyiz mi zan­nediyorlar? Böyle zannederlerse zanlanrı fasîd ve batıldır. Ve Allah (c.c.) helâl ve haramı beya­na yegâne hak sahibi olarak kullarına fazl u ihsanında devam eder. Lakin insanların çoğu gibi ilahî nimetleri bilip şükretmezler.»

Bu Âyet-i Celile de ilahi hükümler hakkında kendi reyince konuşmayı men ve ihtiyatı emrediyor. Herhangi bir hükme ihtiyat etmeyen müfteri durumuna düşer. Hz. Ali (r.a.): «Kim ki insanlara ilmi olmadığı bir mesele hakkında fetva verirse arz ve sema ona lanet ederler.»

(Hz. M. Sami Yunus ve Hud S. Tefsiri – Sh. 39)

Ebüdderdâ (r.a.) der ki: «Resûlullah (s.a.v.) Kıyamet günü, Allah (c.c.) minberler üzerinde, yüzleri nurlu cemaatlar ba’s buyuracak, insan­lar, onlara bakıp imrenecekler. Onlar, ne Peygamberlerdir, ne de, şehidlerdir.) buyurdu.

Bir çöl Arabı, dizleri üzerine gelip (Ya Resûlallah (s.a.v.)! Onları, bize tarif et de, öğre­nelim?) dedi.

Bunun üzerine, Resûlullah (s.a.v.) (Onlar, muhtelif kabilelere ve muhtelif beldelere men­sup oldukları halde, birbirlerini seven ve Allah (c.c.)’ı zikr etmek için bir araya gelip Allah (c.c.)’ı zikr edenlerdir!), buyurdu. (İslâm Tarihi, C. 11, Sh. 358)

 

 

 

GERÇEK MÜSLÜMAN

Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

«— (Gerçek) müslüman kimdir bilir misiniz?» buyurdu. Ashâb-ı Kiram (r.a.):

«— Allah (c.c.) ve Resulü (s.a.v.) bilir.» de­diler, Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

«— (Gerçek) müslüman müslümanların, elin­den ve dilinden emin olduğu kimsedir.» buyur­du. Ashâb-ı Kiram (r.a.):

«-— Yâ Resûlallah (s.a.v.) ! Mü’min kimdir?» diye sordular. Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

«— (Gerçek) mü’min, mü’minlerin mal ve canlarını kendisine emniyet ettikleri kimsedir.» buyurdu. Ashâb-ı Kiram (r.a.):

«— Muhacir (hicret eden) kimdir?» diye sor­dular. Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

«— Kötülükleri terkedip onlardan uzaklaşan kimsedir.» buyurdu.

Bir başkası da:

«— İslâm nedir?» diye sordu Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

«— Kalbin, Allah (c.c.) için selâmet bulup, müslümanların da dilinden ve elinden selâmet bulmalarıdır.» buyurdu. (İhya C. 2, Sh. 480 – Taberâni)

***

Hadîs-i Şerif: «İki kişi arasını bulmak için hayırlı sözler söyleyen yalancı değildir.»

(İhya, Buhari C. 2/494)

«Töhmet yerlerinde bulunan bir kimse, aley­hindeki dedikodulardan dolayı başkalarını değil kendini levmetmelidir.» (İhya C. 2. Sh. 502)

EBU UMÂME (R.A.)’NİN ÖĞÜTLERİ

Ebu Süleyman b. Âmir (r.a.)’den:

Ebû Ümame el Bahili (r.a.) ile beraber Dımaşk kapısında cenaze taşıyan bir kafile ile yola çıktık. Cenaze namazı kılındıktan sonra onu kabre götürdüler. Orada Ebû Umâme (r.a.) şöy­le buyurdu:

«Ey insanlar! İyilikleri ve kötülükleri bölüş­tüğünüz bir yerde günleriniz geçiyor. Yakında buradan başka bir yere göç edeceksiniz, (Meza­rı işaret ederek) Burası yalnızlık diyarıdır, ka­ranlık bir evdir. Yılanlar ve çıyanlar barınır. Allah (c.c.)’ın genişlettiği kabirler müstesna, dar­dır. Oradan mahşere nakledileceksiniz. Buralar­da Allah (c.c.)’ın emri gelinceye kadar bekleye­ceksiniz. Cennetliklerin yüzü ağarır, cehennemlik­lerin ki ise kararır. Sonra buradan da başka bir yere nakledilirsiniz. Zifiri bir karanlık insanları sarar. Daha sonra ise nur dağıtılır. Mü’minlere nur verilir. Münafık ve kafirlere ise hiçbir şey verilmez. Bu durum Allah Teâlâ’nın kitabında şöyle anlatılmıştır: «Yahut da onların işledikle­ri, üzerini yığın yığın dalgalar kaplayan daha üstüne de bulutlar gerilmiş olan engin deniz­deki karanlıklar gibidir. Bu karanlıklar içinde insan elini kaldıracak olsa onu hemen hemen göremez. Allah (c.c.) kime nur vermezse onun ışığı yoktur »

«Kafirler ve münafıklar, sağlamların gözle­rinden âmâlar istifâde edemediği gibi, mü’minlerin nurundan istifade edemezler…»

(Hadislerle Müslümanlık, C. 5, Sh. 1907)

 

RESÛLULLAH (S.A.V.)’IN MEKKE’NİN FETHİ HİTABESİ

 

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, Mekke’nin fet­hi günü Kabe’nin kapısının eşiğinde Kurayş reislerine hitaben buyurdu ki:

«Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan, bir olup şeriki bulunmayan (Allah) va’dinde sâdık oldu. Kuluna yardım etti. Vâhid olan Allah (c.c.) bütün hizipleri hezimete duçar etti. Agâh olun!.. Herbir tesir, kuvvet, mal ve dem şimdi iki ayağı­mın altındadır. Ancak beytin muhafaza ve hacı­lara su temini vazifesi başkadır.

Ey Kureyş cemaati! Muhakkak Allah (c.c.) câhiliyet ahlâkını, babalarla öğünmeyi giderdi. İnsanlar hep Âdem (a.s.)’den, Âdem (a.s.) de topraktandır. Sonra şu âyeti okudu: «Ey nâs biz sizi bir kadınla erkekten yarattık. Ve sizi tanışasınız diye kavim ve kabilelere ayırdık. Allah (c.c.) katında en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır. Muhakkak Allah Teâlâ Alîm ve Habîr’dir.» (Hucûrât: 13)

«Ey Kureyş cemaati! Benim size ne yapacağı­mı umarsınız?» Dediler ki: «—Hayır Umarız, sen kerîm kardeş, kerîm kardeşin oğlusun…» Bu­yurdular ki: «—Ben de size Yûsuf (a.s.)’un kardeşlerine söylediğini söylerim: Benden size ba­şa kakma yoktur. Gidiniz hepiniz serbestsiniz.»

(Hz. R. M. Sami (k.s). Hz. Yûsuf (a.s.), Sh.: 112)

***

 

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZDEN:

 

“İnsanlara merhamet etmeyen kimseye, yü­ce Allah rahmet etmez!”

(Buhari. C. 7. Sh.: 135)

 

  1. ALİ (R.A.)’DEN

 

Dünya ni’metlerinden ni’met olarak kâfi­dir sana İslâm. Meşguliyetlerinden iş olarak kâfidir sana taât. Nefsi terbiye ve ahlâkı düzelt­mekte ibret olarak kâfidir sana ölüm.

Sizden evvelkiler üç hasletle vasiyetleşir ve bunlarla mektuplaşırlardı: Âhireti için çalışan kimseye Allah, din ve dünyası için kâfidir. Gizli hâlini iyileştiren kimsenin Allah, aşikâr halânı iyileştirir. Allah (c.c.)’la arasını düzelten kimsenin insanlarla olan münâsebetini Allah (c.c.) düzeltir.

Allah (c.c.)’ın yanında insanların hayırlısı ol! Nefsin yanında insanların en şerlisi ol! insanların yanında onlardan biri ol!

Dilediğin kimseye iyilik, et, onun emiri olursun! Dilediğin kimseden iste, onun esiri olursun! Dilediğin kimseden müstağni ol, onun dengi olursun!

Amellerin hayırlısı, Allah (c.c.)’ın senden kabul ettiğidir. Ayların hayırlısı, içinde Allah (c.c.)’a nasuh tevbesiyle tevbe ettiğin aydır. Günlerin hayırlısı, mü’min olduğun halde dünyada Allah (c.c.)’ına çıktığın gündür.

* Altı hasleti kendinde toplayan kimse Cennet için bir talep, cehennem için de bir kaçış yeri bırakmış, hepsini elde etmiştir:

Allah (c.c.)’ı bilmiş ve O’na itaat etmiştir. Şeytanı tanımış ve ona isyan etmiştir. Âhireti bilmiş ve onu arzulamıştır. Dünyayı tanımış ve onu terk etmiştir. Hakk’ı hak bilmiş ve ona ittibâ etmiştir. Bâtıl’ı bâtıl bilmiş ve ondan sakınmıştır. (Münebbihât)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN VEDA HUTBESİNDEN

Ashabım!…

Cahiliyet devrindeki güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdülmuttalib’in torunu amcazadem Rebia’nın kan davasıdır.

İnsanlar! Bu gün şeytan şu topraklarda ye­niden te’sir ve hakimiyetini kurmak gücünü ebe­di surette kayb etmiştir. Fakat siz, bu kaldırdı­ğım şeyler dışında, küçük gördüğünüz, işlerde ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan sakınınız.

İnsanlar!…

Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hu­susta Allah (c.c.)’tan korkmanızı tavsiye ede­rim. Siz kadınları Tanrı emaneti alarak aldınız. Onların namuslarını ve iffetlerini Allah (c.c.) adına söz vererek helâl edindiniz Sizin, kadın­lar üzerinde hakkınız, onların aile yuvasını si­zin hoşlanmadığınız hiç bir kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer razı olmadığınız her hangi bir kimseyi aile yuvanıza alırlarsa, onları hafifçe dövüp sakındırabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları memleket göreneğine göre, her türlü yeyim ve giyimlerini te’min etmenizdir.

Müminler!…

Size bir emanet bırakıyorum ki, ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız… O ema­net ALLAH KlTABI KUR’ÂN’DIR. (Hz R M. Sâmi (k.s.), Hz. Ebûbekir (r.a.) Sh.: 106)

 

SADIK DOST

Hz. Ömer (r.a.) buyururlar ki: «Sizden bi­riniz candan bir arkadaşından sevgi ve samimi­yet görünce ona sımsıkı sarılsın. Çünkü bu her zaman ele geçmeyen bir devlettir.»

Âyet-i kerimede, buiyurulur: «Kıyamet gü­nünde mücrimler (bizi ancak bizden önceki mücrimler sapıttı. Artık bizim için ne şefaatçi­ler ne de candan bir dost yoktur) diyecekler.» (Şuâra Sûresi: 99-101) Dünyada mücrimlerle ülfet edip, candan dost kazanmayanlar şefaatçi de ümit etmiyorlar.

Hakiki mü’minlerin esas vasıflarından, gü­zel ahlâkından bazılarını şu hadîs-i şerif meali bildirmektedir: “Mü’min gayet sıcakkanlı, in­ce ruhlu ve yüksek seciyye sahibidir. Pek çabuk sevilir ve kendisiyle anlaşmak kolay olur. Bu sıfatlara haiz olmayanda hayır yoktur.” denmiş­tir.

Bazı hikmet ehilleri oğullarına verdikleri öğüdde söyle demişler: Oğlum istediğin kimse­lerle arkadaş ol, fakat şu dört kimseden sakın:

1— Ahmakla arkadaş olmakdan sakın; çünkü ahmak sana fayda vereceğim niyetiyle zarar verir.

2— Hırslı, tamâhkar kimse ile arkadaş ol­ma. Çünkü o seni bir lokma ekmeğe, bir yudum suya, bir çekirdeğe satmakda tereddüt etmez.

3— Cimri ile arkadaş olma. Çünkü cimri ken­disine muhtaç olduğun vakit de seni perişan eder.

4 — Korkakla da arkadaş olma. Çünkü o seni de, ana babanı da rüsvay eder, sonunda aldırmaz bile.

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.). Musâhabe, C. 4, Sn.: 64)

 

 

PEYGAMBER (S.A.V.)’İN VEDA HUTBESİ’NDEN

Ey Müminler!…

Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müs­lüman müslümanın kardeşidir. Böylece bütün müslümanlar kardeşdir. Din kardeşinize ait olan her hangi bir hakka tecavüz başkasına helâl değildir. Meğerki gönül hoşluğu ile kendisi ver­miş olsun…

Ashabım!…

Kendinize de zulm etmeyiniz… Kendinizin de üzerinizde hakkı vardır.

İnsanlar!…

Cenab-ı Hakk her hak sahibine hakkını Kur’an’da buyurmuştur. Vârise vasıyyet etmeğe lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğin­de doğmuşsa ona aiddir. Zina eden için mah­rumiyet vardır. Babasından başkasına ait soy iddia eden soysuz, yahut efendisinden başkası­na intisaba kalkan nankör, Allah (c.c.)’ın gaza­bına, meleklerin la’netine ve bütün müslüman­ların nefretine uğrasın… Cenab-ı Hakk bu gibi insanların ne tövbelerini, ne de adalet ve şehadetlerini kabul eder.

***

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.) BUYUDULAR Kİ:

«Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi:

Güzel koku,

Helal nisa,

Gözüm nuru olan namaz.»

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Hz. Ebûbekir (r.a.), Sh.: 85)

 

  1. ALİ (R.A.)’NİN OĞLUNA VASİYETİ

Hz. Ali (r.a.) buyurdu ki:

«Ey Oğul!…

Her şeyden önce Allah’dan hakkıyla kork. Bütün emirlerini yerine getir. O’nu zikretmekle kalbini yaşat. İpine sımsıkı sarıl. Eğer tutunursan Rabbinle aranızdaki bağdan daha kuvvetli hangi bağ bulunabilir.

Allah yolunda hakkıyla çalış. O’nun uğrun­da mücâhede ve mücâdele etmekten çekinme. Herhangi bir kimsenin ağır sözleri seni yolun­dan alıkoymasın. Nerede olursan ol, Hakk’a ulaşmak için bütün güçlükleri aşmaya çalış.

İslâmiyette ne var ise hepsini anla ve öğren. Kendini güçlükler karşısında sabretmeğe alıştır. Zîra haksızlık karşısında Hakk’a sabretmek en iyi ahlâktır. Bütün işlerde Allah’a sığın. Zira O en iyi koruyucu, en iyi barınak ve en yakın kur­tarıcıdır. Her işinde Allah’a teslim ol. Zira insanoğluna her şeyi bahşeden de O, mahrum eden de O’dur.

Allah’ın karşısında kuvvet ve kudretsizliği­ni düşün. Her hususda O’na ihtiyâcın vardır. O’na yönel, rızâsını dile, cezasından kork. Emir­lerini yerine getirmeğe çalışs Zira O iyilikten başkasını emretmez. Yasaklarından kaçın, çün­kü o kötülükten başkasını yasaklamaz…»

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Hz. Ali (r.a.))

***

“Çok yiyip içen kimsenin kalbi kasî (duy­gusuz, hissiz) olur. Yani zikir edemez.”

(Menavi)

 

ABDÜLKERİM CEYLÎ HAZRETLERİNİN MÜHİM TAVSİYELERİ

 

Seyyid Abdülkerim Ceylî Hazretleri «El-ESFAR, ŞERHİ RİSALET’İL ENVAR» adlı eserinde şöyle yazdı:

Ey kardeşim, Allah’ın rahmetine nail olma­nı dilerim. Söylediklerimi anlamaya çalış.

Çok uzak beldeleri gezdim. Orada, her çeşit insanla görüştüm. Bunlar arasında kendilerini: Sofiyenin kemale ermişi, o kâmillere bağlı, dış yüzlerini, onların suretlerinde gösteren ve bu yolda iddia sahibi olandan daha şerli, daha kö­tü, Allah-ü Teâlâ’nın zatına daha uzak hiç bir taife görmedim. Onlar bu iddialarına rağmen; Allah’a, Resulüne ve ahiret gününe de inanma­mışlardı. Sonra, şer’î tekliflerin hiç bir bağı al­tına da girmiş değillerdi.

Anlatılan uygunsuz zümrenin çoğunu, ham de ileri gelenlerini Azerbaycan, Şirvan, Ceylân ve Horasan tarafında gördüm. Allah onların hep­sine lanet etsin. Allah’a sığın; Allah’a sığın ey kardeşim. Onlardan bir kişinin dahi bulunduğu bir karyede kalma. Çünkü, Allah-û Teâlâ bu mânâda şöyle buyurdu:

— «Öyle bir fitneden sakınınız ki o: İçiniz­den yalnız zulmedenlere isabet etmez.»

Onları görmemek senin için kolay olmazsa; komşusu olma. Onlarla oturup kalkman şöyle dursun, onlarla konuşma bile…

Bu anlattıklarımı yapmaya çalışmazsan, sa­na nasihatimin hiç bir faydası yoktur. Hidayeti ancak Allah nasib eder. (M. Hâni, Âdâp)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN VEDA HUTBESİ’NDEN

(«Ey İnsanlar… Sözümü iyi dinleyiniz. Bil­miyorum belki bu seneden sonra sizinle burada ebedî olarak bir daha buluşamıyacağım.

İnsan­lar…

Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz Mekke nasıl mübarek bir şehir ise, can­larınız, mallaıınız, namuslarınız da öyle mukad­destir. Her türlü tecavüzden korunmuştur.

Ashabım!…

Yarın Rabbinize kavuşacaksınız… ve bu günki her hal hareketinizden muhakkak sorulacaksınız? Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüpte birbirinizin boynunu vurmayınız… Bu vasiyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin… olabilir ki bildirilen kimse, burada bulunup da işitenden daha iyi anlayarak muha­faza etmiş olur.

Ashabım!…

Kimin yanında bir emanet varsa, onu sa­hibine versin… Faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Ayağımın altındadır. Lâkin borcunuzun aslını vermek gerekdir. Ne zulüm ediniz, ne de zulme uğrayınız… Allah (c.c.)’ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Cahiliyetten kalma bu çirkin adetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdı­ğım faiz de Abdülmuttalib’in oğlu amcam Abbas’ın faizidir.»

(Hz. R.M. Sâmi (ks.), Hz. Ebû Bekir (r.a.) Sh.: 106)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN UHUD’DAKİ HİTABESİNDEN

«Ey insanlar! Eğer, azlık olan kişilere, düş­manla çarpışmak güç gelir, onlar da sabr ve gayret gösterirse, Allah onları ferahlığa çıkarır. Çünkü Allah kendisine iteat eden kişilerledir. Amellerinize, cihad’a sabr ve sebatla başlayınız. Allah’ın size bu hususta va’d etmiş olduğu mü­kafatı isteyiniz. Allah’ın sevmediği şeylerle uğ­raşanlara ne yardım, ne de zafer ihsan olunur. Emin olunuz ki, kim haram üzerinde dire­nirse, Allah onunla Peygamberinin arasını ayı­rır, ilgisini keser. Şüphesiz Ruhul’emin, kalbime şunu ilham etti ki: Hiç bir kimse, rızkım eksik­siz olarak almadıkça, ölmez. Öyle ise, Rabbiniz olan Allah’dan korkunuz da rızkınızı en güzel şekilde helalinden arayınız. Rızkınız gecikirse, onu Rabbinize karşı gelerek meşru olmayan yol­lardan aramağa kalkışmayınız.

Ben, size helâl ve haram olanları açıkladım. İkisi arasında helâl mı, haram mı belli olmayan bir takım şüpheli şeyler vardır ki, Allah’a sığı­nan kişilerden başka, onları çok kimseler bil­mezler. Her kim, onları bırakırsa, ırz ve namu­sunu, dilini korumuş olur. Kim de onların içi­ne düşerse, beylik koru etrafında davarlarını ot­latan bir çoban gibi yasak bölgeye daimi? olur. Haberiniz olsun ki, korusu olmıyan hüküm­dar yoktur. Allah’ın korusu da haram kıldığı şeylerdir.

Allah’dan selâm ve selâmetler dilerim siz­lere.»

(M. A. Köksal -İ. Tarihi, C. 3, Sh.: 83)

 

  1. MEVLÂNA’NIN VASİYETİ

Eflâki’nin anlatışına göre Mevlâna’nın zev­cesi ona dedi ki, Mevlâna keşke 400 sene yaşasaydın, âlemi hakikatlerle doldursaydın… Mev­lâna buyurdu ki: «Biz Firavin miyiz, Nemrut mu­yuz. Biz yeryüzüne —çok ikâmet etmek için— gelmedik, biz dünya zindanında hapsedilmişiz. Pek yakında sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in meclisine ulaşmamız umulur. Eğer çaresizlerin uyarıcılık görevi ile vazifelenmemiş olsaydık bir an bile bu toprak dünyasında oturmazdık.»

Mevlâna (k.s.) eshabına vasiyette şöyle bu­yurmuştur: «Gizli ve aşikâr olarak Allah (c.c.)’tan korkmanızı tavsiye ederim, az yemek ye­menizi, az uyumanızı, az söylemenizi; buyruğa boyun eğmenizi, kötülükler etmemenizi, oruca de­vam eylemenizi, namaz kılmanızı, şehvetten ke­silmenizi, bütün insanlardan görülecek ezaya, cefaya tahammül eylemenizi, mallarını beyhude yere harcayanlarla, ayak takımı ile oturup kalk­mamanızı, kerem sahibi ve salihlerle musahebet etmenizi size vasiyet ederim. İnsanların en ha­yırlısı, insana faydası olandır, hayırlı söz az, öz olandır. Hamd tek olan Allah (c.c.)’a mahsustur.»

(Hz. Mevlâna Celâleddin – M.E.B. Yay. Sh.: 152)

***

“Rabbi olan Allah Teâlâ hazretlerini zikre­den kimse ile zikretmeyen kimsenin misali ölü ile diri gibidir.” (H.Ş. Zubdetül Buhâri)

 

  1. EBU BEKİR (R.A.)’İN MÜCAHİDLERE TENBİHNAMESİ

“Gideceğiniz memlekette zinhar zulüm ve teaddî etmeyiniz, çok yaşlı olanı katl etmeyiniz. Kadın ve çocukları da kati etmeyiniz. Hayvana­tı da helak etmeyiniz. Düşman ile ahid ve ka­rar etdikte, ahdimizi bozubta ikrarınızdan dön­meyiniz ve manastırlarda bir takım Ruhbanlar vardır ki, onların kavl-i batılları iktizası nefis­lerini bahsetmişlerdir. Onlan sakın katl etmeyiniz. Mabedlerini hedm etmeyiniz ve zaruret fev­kalâde olmadıkça hayvanatı kesmeyiniz ve ağaç­ları da kesip yakmayınız.»

***

Hz. Ebu Bekir (r.a.), Yezid bin Süfyan’ı Şam’a gönderirken şu sözleri söylemişti:

«Ey Yezîd!.. Senin akrabaların vardır. Lâ­kin başkalarına tercih ederek onlara iş vermek isteyeceksen, senin namına en ziyade endişeye düştüğüm nokta budur. Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Müslümanların işinden bir işi deruhde edip il­timas eseri olarak o işe birini tayin eden Allah (c.c.)’ın lanetine duçar olur. Cenab-ı Hak (c.c.) ondan bir mazeret veya fidye kabul etmez, onu Cehennem’e atar”» buyurmuştur.

(Hz. Ebu Bekir (r.a.), Hz. R. Mahmud Sâmi k.s.)

***

«Sebepsiz akraba ziyaretini kesen ve bunu helâl sayan kimse Cennet’e giremez.»

(Buhari, Sh.: 123, Hn : 1967, Cilt: 12)

 

RESÛLULLAH (S.A.V.)’IN TAVSİYELERİ

Tirmizî’nin 2516 numara ile İbn-i Abbas (r.a.)’dan rivayet ettiği sahih hadîste müşarünileyh demiştir ki:

Bir gün Peygamber (s.a.v.)’in bindiği hayvan­da arkasında idim, bir ara buyurdular ki:

«Ey oğlan! Sana bir takım kelimeler belle­teceğim: Allah’ı(n emirlerini ve nehiylerini) ko­ru ki, O da seni (her şeyden) korusun! Allah’ın hukukunu hıfzet ki O’nu (her zaman) yanında bulasın. (Bir rivayette: Serbesken, bollukta Al­lah’ı (ibadetin ve taatin ile) tanı ki, şiddette darlıkta da O seni tanısın). Herhangi bir şey is­tediğinde, onu Allah’tan iste. Yardıma ihtiyaç duyduğunda Allah’tan yardım dile. (Çünkü her şey O’nun mülkü ve O’nun tasarrufundadır. O vermezse kimse veremez ve O’nun verdiğini kim­se engelleyemez). Şunu ka’i bil ki, bütün üm­met sana bir şeyle menfaat vermek üzere birleşseler; senin için Allah’ın yazmış olduğu bir şeyden başkası ile sana menfaat veremezler. (Bil­farz) bütün millet sana bir şeyle zarar vermek için ittifak etmiş olsalar, Allah’ın senin aleyhi­ne takdir etmiş olduğu bir şeyden başkası ile sana zarar veremezler. Artık kader kalemleri kal­dırılmış ve (mukadderatın yazılı bulunduğu) sahifelerlin mürekkebi) kurumuştur.»

(105. Hadis-i Şerif, E. Doğanay)

***

«Hayvan üstünde olan yürüyene, yürüyen oturana, azlık çokluğa ve küçük büyüğe selâm verir.» (Tirmizi)

 

PEYGAMBER (S.A.V.)’İN VEDA HUTBESİNDEN

Ashabım!…

Cahiliyet devrindeki güdülen kan davaları da tama­men kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdülmuttalib’in torunu amıcazadem Rebia’nın kan davası­dır.

İnsanlar!

Bu gün şeytan şu topraklarda yeniden te’sir ve hakimiyetini kurmak gücünü ebedi surette kayb et­miştir. Fakat siz, bu kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz, işlerde ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan sakınınız.

İnsanlar!…

Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah (c.c.)’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Tanrı emaneti olarak aldınız. Onlann namuslannı ve iffetleri­ni Allah (c.c.) adına söz vererek helal edindiniz. Sizin, kadınlar üzerinde hakkınız, onların aile yuvasını sizin hoşlanmadığınız hiç bir kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer razı olmadığınız her hangi bir kimseyi aile yuva­nıza alırlarsa, onlan hafifçe dövüp sakındırabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki haklan memleket gö­reneğine göre, her türlü yeyim ve giyimlerini te’min etmenizdir.

Mü’minler!…

Size bir emanet bırakıyorum; ki, ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız… O emanet ALLAH (c.c.) KİTABI KUR’AN’DIR.

(Hz.R.M.Sâmi(k.s.), Hz Ebubekir (r.a.), Sh: 106)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN HZ.ALİ (R.A.)’YE VASİYETİ

Yâ Ali! Beş şey gönlü öldürür

1- Çok yemek, 2- Çok uyumak, 3- Çok konuşmak, 4-Çok gülmek, 5- Rızık için çok endişe etmek.

Beş şey kalbi karartır:

1- Günah üzerine günah işlemek, 2- Tok iken yemek, 3- Zulümle mal yığmak, 4- Namazı tehir etmek, 5- Sol elle yemek ve içmektir.

Beş şey unutma meydana getirir:

1- Fare artığı yemek, 2- Kıbleye karşı bevletmek, 3-Durgun suya bevletmek, 4- Kül üzerine bevletmek, 5-Haram ile geçinmek.

Beş şey kalbi parlatır:

1- İhlas sûresini çok okumak, 2- Az yemek, 3- İlim meclisinde bulunmak, 4- Az pişmiş ekmek yemek, 5- Gece namaz kılmak.

Beş nesne kalbi aydınlatır:

1- İlim meclisinde bulunmak, 2- Elini yetim başına sürmek, 3- Seher vaktinde çok istiğfar etmek, 4- Çok yememek, 5- Çok oruç tutmak.

Beş şey gözün nurunu artırır:

1- Kabe-i Muazzama’ya bakmak, 2- Kur’an-ı Kerim’e bakmak, 3-Anne ve babanın yüzüne bakmak, 4- Alimin yüzüne bakmak, 5- Akar suya baymak.

Yâ Alil Beş şey insanın kocamasına sebeptir:

1- Borcu çok olmak, 2- Gamı, üzüntüsü çok olmak, 3-Kadının nefesi erkeğe erişmek, 4- Güzel kokuyu çok sürünmek, 5- Çok balgam gelmek.

Yâ Ali! Cennet kapısında gördüm; “Nefsinin hevasına, arzularına muhalefet edenlerin yeri Cennet olur.” yazılıydı.

(Dört Büyük Halife, Sh.: 192 -193)

 

 

MÜSLÜMANLIKTA VAAZ VE NASİHATİN ÖNEMİ

İslâm dininde vaaz ve nasihat pek mühim bir vazife dir. Bir farz-ı kifâyedir. Kürsü ve minberlerde halka karşı öğüt maksadıyla irad edilen hitabeler birer sün­nettir. Peygamberimiz (s.a.v.)’in yoludur. Şer’i şerife uygun, ihtiyaca mutabık olarak hakîmane bir tarzda irad edilen hutbelerden ve vaazlardan herkes istifade eder. Vazifelerini hatırlatmak mü’minler için pek faidelidir.

Nasihat; esasen hayırhahlık demektir. Bir hadis-i şe­rifte: “Şüphe yok ki din, Allah için, Allah’ın kitabı için. Peygamberi için, müslümanların imamları için ve cümlesi için hayırhahlıktan ibarettir.”diye buyurulmuştur.

Dine hizmet için çalışmak, başkalarının hidâyetine, diyanetine, selâmet ve saadetine hizmet için çalışmak ne büyük bir hayırhahlıktır, ne ulvî bir harekettir. Bu­nun içindir ki bir hadis-i şerifte: “Allah Teâlâ’nın bir kimseyi senin ellerinle -vasıtanla- hidâyete erdirmesi, senin için güneşin üzerine doğduğu ve battığı şeylerin cümlesinden daha hayırlıdır.” buyurulmuştur.

Nasihat etmek, sohbet yapmak güzel bir hizmettir. Fakat riyaset sevdasıyle, gösteriş için, bir mala veya in­sanların teveccühüne nail olmak için yapılan öğütler, irad edilen hutbeler sahipleri için birer vebaldir. Güzel niyetle yaplmadığı için, Allah (c.c.) katında zayi’dir. Bunların tesiri de olmaz. Nasihatlar ve vaazlar Allah (c.c.) rızası için olursa tesirli olur.

(Ö. N. Bilmen, B. İ. İlmihali, Sh: 428)

 

İMAM ŞAFİÎ’NİN YEMEK HAKKINDAKİ ÖĞÜTLERİ

Yemek dört şekilde yenir.

Tek parmak ile yemek — Bu kibarlıktandır.

Çift parmak ile yemek — Bu kibirdendir.

Üç parmak ile yemek — Bu sünnettendir.

Dört veya beş parmak ile yemek — Bu da boğazı­nın kuludur.

Dört şey bedeni kuvvetlendirir

  1. Et yemek, 2. Güzel koku sürünmek,
  2. Münasebet olmadan çok yıkanmak, 4. Keten elbise giymek.

Dört şey bedeni zayıflatır

  1. Fazla münasebet, 2. Fazla düşünce,
  2. Aç karnına çok su içmek, 4. Çok ekşi yemek.

Dört şey gözün nurunu zayıflatır

  1. Pisliğe bakmak, 2. İdam edilene bakmak,

3- Kadının edeplerine bakmak, 4. Kıbleye arka çevirip oturmak.

Dört türlü uyuma şekli vardır

Sırt üstü uyumak: Peygamberler uykusudur. Onlar göklere bakarak bunların yaratılışı üzerinde düşünür­ler.

Sağ omuz üzerine yatmak: Alimler ve abidlerin uy­kusudur.

Sol omuz üzerine yatmak, padişah uykusudur.

4.Yüzükoyun yatmak, bu da şeytanlar uykusudur.

Dört şey aklı çoğaltır

  1. Fazla ve lüzumsuz konuşmamak, 2. Misvak kullan­mak, 3. Camilere devam etmek, 4. Çokça Kur’ân oku­mak.

Yine İmam Şafiî “Aç karnına hamama girip çıktık­tan sonra yemeyen kimsenin nasıl ölmediğine şaşarım.” demiştir.

(İhyâu Ulûmi’d-Din C. 2)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V)’İN VEDA HUTBESİNDEN

— “Ey İnsanlar… Sözümü iyi dinleyiniz. Bilmiyorum belki bu seneden sonra sizinle burada ebedî olarak bir daha buluşamıyacağım. İnsanlar… Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz Mekke nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddes­tir. Her türlü tecavüzden korunmuştur.

Ashabım!…

Yarın Rabbinize kavuşacaksınız… ve bugünkü her hareketinizden muhakkak sorulacaksınız? Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüpte birbirinizin boynunu vurmayınız… Bu vasiyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin… olabilir ki bildirilen kimse, burada bulunup da işitenden daha iyi anlayarak muhafaza et­miş olur.

Ashabım!…

Kimin yanında bir emanet varsa, onu sahibine ver­sin… Faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Ayağımın altında­dır. Lâkin borcunuzun aslını vermek gerekdir. Ne zu­lüm ediniz, ne de zulme uğrayınız… Allah (c.c.)’ın em­riyle faizcilik artık yasaktır. Cahiliyetten kalma bu çir­kin adetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdı­ğım faiz de Abdülmuttalib’in oğlu amcam Abbas’ın fai­zidir.”

(Hz. R. M. Sâmi (k.s.), Hz. Ebû Bekir (ra.) Sh.: 106))

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V)’İN ROMA İMPARATORUNA MEKTUBU

Peygamberimiz (S.A.V) Hudeybiye antlaşmasından sonra, en yakından, en uzağına kadar komşu hükümdar­lara ve kabile reislerine İslâm’ı tebliğ etmek ve kendilerini İslâmiyet’e davet etmek gayesiyle teşebbüslerde bulundu. Dihye b. Halîfetü’l Kelbî’yi de Roma İmparatoruna elçi olarak gönderdi.

Heraklius, mektubu aldı ve okuttu:

“Bismillâhirrahmânirrahîm.

Allah’ın kulu ve Resulü Muhammed’den Rumların Büyüğü Heraklius’a!

Hidayete uyanlara, doğru yolu tutanlara selâm olsun!

Bundan sonra derim ki: Ben, seni İslâm davetiyle müslümanlığa davet ediyorum. Müslüman ol, selâmeti bul da Allah (c.c.) sana ecr ve mükâfatını iki kat versin. Eğer bu davetimi kabul etmezsen, yoksul çiftçilerin, bü­tün tebaan olan halkın günahı senin boynuna olsun!

(De ki: Ey Ehl-i Kitâb, geliniz aramızda ve aranızda eşit ve ortak olan bir kelimede birleşelim de, Allah (c.c.)’tan başkasına tapmayalım. O (c.c.)’na hiç bir şeyi eş, ortak tutmayalım. Allah (c.c.)’ı bırakıp da birbirimizi Rab tanımayalım. Buna rağmen, onlar bu davetten yüz çevirirlerse, siz şâhid olunuz ki, bizler muhakkak müslümanız) deyiniz.”

Mektubun okunuşu sırasında Kayzer’in etrafındakiler arasında karışıklık çıktı. Ancak, Heraklius ruhen mektup karşısında derin bir huzur duydu ve İslâmiyet’e karşı saygısı arttı.

  • Köksal, İslâm Tarihi, VII. Sh.: 37-49)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V)’İN UHUD’DAKİ HİTABESİNDEN

 

“Ey insanlar! Eğer, azlık olan kişilere, düşmanla çar­pışmak güç gelir, onlar da sabr ve gayret gösterirse, Allah onları ferahlığa çıkanr. Çünkü Allah kendisine itaat eden kişilerledir. Amellerinize, cihad’a sabr ve sebatla başlayınız. Allah’ın size bu hususta va’d etmiş olduğu mükafatı isteyiniz. Allah’ın sevmediği şeyler­le uğraşanlara ne yardım, ne de zafer ihsan olunur.

Emin olunuz ki, kim haram üzerinde direnirse, Al­lah onu Peygamberinin arasını ayırır, ilgisini keser. Şüphesiz Ruhul’emin, kalbime şunu ilham etti ki: Hiç bir kimse, rızkını eksiksiz olarak almadıkça, ölmez. Öyle ise, Rabbiniz olan Allah (c.c.)’dan korkunuz da rızkınızı en güzel şekilde helalinden arayınız. Rızkı­nız gecikirse, onu Rabbinize karşı gelerek meşru olmayan yollardan aramağa kalkışmayınız.

Ben, size helâl ve haram olanları açıkladım. İkisi arasında helâl mı, haram mı belli olmayan bir takım şüpheli şeyler vardır ki, Allah (c.c.)’a sığınan kişiler­den başka, onları çok kimseler bilmezler. Her kim, on­ları bırakırsa, ırz ve namusunu, dilini korumuş olur. Kim de onların içine düşerse, beylik koru etrafında davarlarını otlatan bir çoban gibi yasak bölgeye dal­mış olur.

Haberiniz olsun ki, korusu olmayan hükümdar yok­tur. Allah (c.c.)’ın korusu da haram kıldığı şeylerdir. Allah (c.c.)’dan selâm ve selâmetler dilerim sizlere.”

(M. A. Köksal-İ.Tarihi, C.3, Sh.: 83)

 

 

RESULULLAH (S.A.V.)’IN MEKKE’NİN FETHİ HİTABESİ

Resulullah (S.A.V) Efendimiz, Mekke’nin fethi günü Kabe’nin kapısının eşiğinde Kureyş reislerine hitaben buyurdu ki:

“Kendisinden başka hiç bir ilah olmayan bir olup şeriki bulunmayan (Allah) vadinde sadık oldu. Kulu­na yardım etti. Vahid olan Allah (c.c.), bütün hizipleri hezimete duçar etti. Agah olun !. Herbir tesir, kuvvet, mal ve dem şimdi iki ayağımın altındadır. Ancak bey­tin muhafaza ve hacılara su temini vazifesi başkadır.

Ey Kureyş cemaati! Muhakkak Allah (c.c.) cahiliyet ahlakını, babalarla öğünmeyi giderdi. İnsanlar hep Adem (a.s.) den Adem (a.s.) de topraktandır. Sonra şu ayeti okudu: “Ey nas biz sizi bir kadınla, erkekten ya­rattık. Ve sizi tanışasınız diye kavim ve kabilelere ayır­dık. Allah (c.c.) katında en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır. Muhakkak Allah Teâlâ Alîm ve Habir’dir.”

“Ey Kureyş cemaati Benim size ne yapacağımı umar­sınız ? ” Dediler ki “Hayır umarız sen kerim kardeş kerim kardeşin oğlusun.” Resulullah (S.A.V) buyurdu­lar ki “Bende size Yusuf (a.s.)’un kardeşlerine söylediği­ni söylerim. Benden size başa kakma yoktur. Gidiniz, hepiniz serbestsiniz.”

(M. A. Köksal, İslâm Tarihi, c.10)

***

PEYGAMBER (S.A.V) EFENDİMİZDEN

“İnsanlara merhamet etmeyen kimseye yüce Allah rahmet etmez.” (Kenzül İrfan)

 

 

ÖĞÜT VEREN KİMSEDE BULUNMASI GEREKEN VASIFLAR

Bir kimsenin emrettiği veyâ yasakladığı şey hakka ve ihtiyâca uygun ise, kabûl edilmelidir.

Öğüt veren, söylediklerini yapmamış olsa bile, doğru olan şey kabûl edilir. Şu da gerçektir ki bir emir ve yasağın rûhlara te’sîr edebilmesi için, bu vazîfeyi yapmağa çalışan kimse şu beş vasfı kendinde bulundurmalıdır:

1) Bilgi sâhibi olmalıdır.Çünkü bilgisi olmayan kimse bu vazîfeyi güzelce yapamaz.

2) Söylediği şeyle kendiside amel etmelidir. Değilse: “Niçin yapmadığınız şeyi söylersiniz?” âzârına muhâtab olur.

3) Bütün sözlerinde Yüce Allâh’ın rızâsını ve müslümânların yükselmelerini gözetmelidir. Bunu hedef edinmelidir.

4) Dinleyiciler hakkında şefkat göstermeli, irşâd vazîfesini tatlılık ve yumuşaklıkla yapmalıdır.

5) Sabırlı ve iyi huylu olmalı. Sertlikten ve şiddetten kaçınmalıdır.

Şunu da ekleyelim ki halk tabakasından olan kimselerin, ilim ve irfân sâhibi şahıslara iyiliği emretmeleri ve kötülüğü yasaklamaları uygun değildir. Böyle bir davranış edebe aykırıdır. Kendi haklarında bilmeyerek bir zarâra sebeb olabilir.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli, S. 402)

BİLİYOR MUYDUNUZ?

Farz olan ibadetleri yapamayacak şekilde yiyip içmeyi azaltıp riyâzette bulunmak caiz değildir. Fakat orta bir şekilde yapılacak bir riyâzet mübâhtır.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli)

 

CEBRÂİL (A.S.)’IN DEVAMLI TAVSİYE ETTİĞİ BEŞ ŞEY

 

Hz. Ömer İbnü’l-Hattâb (R.A.) derler ki: “Yemekten sonra misvâk kullanmak, iki hizmetçi kullanmaktan iyidir.”

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurdukları rivâyet olundu: “Cebrâîl, bana devâmlı olarak komşuyu tavsiyye etti, öyle ki komşu, komşunun mîrâsçısı olacak zannettim.

Bana devâmlı köleleri tavsiyye etti, öyle ki onların âzâd edilmeleri için bir vakit ta’yîn edilecek zannettim.

Bana devâmlı misvâk kullanmağı tavsiyye etti, öyle ki misvâk kullanmaktan dişetleri aşınıp gidecek zannettim.

Bana devâmlı kadınların hakklarını gözetmeği tavsiyye etti zannettim ki kadınları boşamak harâm olacak.

Bana hep gece namazını tavsiyye etti, zannettim ki ümmetimin hayırlıları geceleri hiç uyumayacak.”

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz buyurdular ki:

“Her müslümânın, cum’a günleri gusletmesi, misvâk kullanması ve güzel koku sürünmesi gerekir.”

Bir başka rivâyette Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz: “Ağızlarınızı temizleyiniz; çünkü ağızlarınız Kur’ân yollarıdır.” diye emir buyurmuşlar.

Mücâhid (R.A.) rivâyet ediyor ki:

“Cebrâîl (A.S.)’ın, Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’e gelmesi bir müddet gecikti. Sonra gelince Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz:

“-Yâ Cebrâîl, seni tutan (gelmene mâni’ olan) ne oldu?” buna karşılık cevâben dedi ki:

“-Size nasıl gelebilirdim ki? Aranızda tırnaklarını kesmeyen,bıyıklarını kısaltmayan, parmak aralarına su ulaştırmayan, misvâk kullanmayanlar var.” Sonra şu Âyet-i Celîle’yi okudu:

“Biz, ancak Rabbinin emriyle ineriz…” (Meryem Sûresi, Âyet: 64)

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 338-340)

 

HAZRET-İ MUHAMMED (S.A.V.)’İN İLK HUTBESİ

Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’in ilk hutbesi ashâb-ı kirama şöyle olmuştu:

“Ey nâs! “Sağlığınızda âhiretiniz için hazırlanınız Allah her şeyi bilir. Hareketlerinizde kendiniz, ona ayarlayın. Yüce Allah için hiçbir tercüman ye perdedâr yoktur. Allah Beni, size kitabını ve dinini tebliğ için elçi olarak göndermiştir. Gerçekten bilir­siniz ki, Kıyamet gününde hesap vardır. Herkese çobansız bıraktığı koyunun hesabı sorulacak. Allah ona diyecek, amma nasıl diyecek?… Tercümanı ol­madan, aracısı bulunmadan, yalnız kendisi, diyecek ki:

“Sana benim elçim, sana benim Resulüm gelip de bildirmedi mi?… Ben sana mal verdim sana ihsanda bulundum. Sen kendin için ne tedarik ettin?..”

“O suâl sorulan kimse sağına, soluna bakınacak Bir şey görmeyecek. Önüne bakacak. Cehen­nemden başka bir şey görmeyecek. Öyle ise herkes kendisini, velev ki bir yarım hurma ile olsun ateşten kurtulabilecek olan hayırlı bir iş işlesin. Onu bulamaz ise bari tatlı diliyle kendisini kurtar­sın. Zîrâ böyle hayra on mislinden yedi yüz misline kadar sevâb verilir.”

Hazret-i Muhammed (s.a.v.), bu öğütlerinden sonra sustu. Mescidi derin bir sükûnet kaplamıştı. Mü’minlerin yalnız içlerine akan hıçkırıkları vardı. Hazret-i Mu­hammed (s.a.v.), sonra ikinci hutbesine başladı.

(Mustafa Darîr-i Erzurum, (rh.a.), Siyeri Nebi 2. c., 536-537.s.)

 

HAZRETİ MUHAMMED (S.A.V.)’İN İKİNCİ HUTBESİ

“Yüce Allah’a hamdolsun. Yüce Allah’a hamdederim ve ondan yardım dilerim. Nefislerimizin kötülüklerinden ve fe­na işlerimizden Yüce Allah’a sığındık. Yüce Allah’ın iyilik gösterdiklerine kimse kötülük edemez. Sözlerin en güzeli Allah’ın kitabıdır. Allah, her kimin kalbinde Kur’ân’ı ziynetlendirirse onu kâfir iken derhal İslâmlığa sokar ve o insan da Kur’ân’ı öteki sözlere üstün görür. İşte, o kimse felah bulur. Doğrusu Allah kitabı sözlerin en melihi ve en beliği­dir. Allah’ın sevdiğini seviniz. Allah’ın sözlerinden, onu an­maktan bıkmayınız ve Allah’ın kelâmından kalbinize kasa­vet gelmesin. Zira her şeyin en iyisini ayırıp seçen O’dur. İşlerin hayırlısını ve kulların uluları olan peygamberleri ve kıssaların en iyisini bildirir. Helâl ve haramı anlatır.

Artık Yüce Allah’a ibâdet ediniz. Ona hiçbir şeyi ortak etmeyiniz. Ondan hakkı ile sakınınız. Güzel sözler söyleyi­niz ve o sözleriniz Yüce Allah’a doğru olsun. Aranızda Allah sözleriyle sevişiniz. Muhakkak bilmelisiniz ki Yüce Allah va’d ve antlarını bozanlara gazâb eder.”

(Mustafâ Darîr-i Erzurumî (rh.a.), Siyer-i Nebî 2. c., 536-537. s.)

 

MESCİD-İ NEBEVÎ’YE MİNBERİN YAPILIŞI

 

Hazret! Muhammed (s.a.v.) hutbeyi bir yüce yerde oku­mayı diledi. Ashâb-ı kiram (r.a.)’den bazıları:

–  Yâ Resûlallâh, dediler. Artık müslümânlar çoğaldı. Mescîd de arkalara kadar doluyor. Irakta oturanlar mübarek sesinizi işitemiyorlar. O zaman Hazreti Muhammed (s.a.v.):

–   Üç ayak merdiven yapınız! diye buyurdu. Hazreti Muhammed  (s.a.v.),  o  zamana  kadar,  mescidin  direk­lerinden birine veya bir hurma asaya dayanarak hutbesini okurdu. O direk de hurma ağacından yapılmıştı.

Hazreti   Muhammed   (s.a.v.),   o   ilk   minbere   çıktı. Hutbesini okudu. O zaman o hurmadan bir inilti duyuldu.

Binleyiş çok hazindi. Bunu bütün ashâb (r.a.) işitti.

(Mustafâ Darîr-i Erzurumî (rh.a.), Siyer-i Nebî 2. c., 552. s.)

 

 

BABALARA NASÎHAT

Yazık sana… Zaman geçiyor. Sen nefsin ve çocuklarınlasın. Hakk’tan ayrı durmak arzusundasın. Bu hâlin ne zamana kadar sürer?.. Bazı büyükler şöyle diyor:

“Yavruna her şeyin değerini öğret; sonra ondan ayrıl. Nefsini al, Rabbınla meşgûl ol.”

Yavru, eline geçen bir şeyin para edeceğini anlarsa babasını bırakır. Bir oyuncak hükmünü taşıyan şeyi dahi sezecek olsa, babasını meşgul etmez olur. Kendini oyalar. Ey baba, seni de sahibinle başbaşa bırakır. Onunla meşgul olacağın zamanı boşa geçirmiş olmazsın. Çocukla geçen zamanın kıymeti düşmez; Rabbına rahat ibâdet için ona oyuncağın değerini anlat. Bir yavru için oyuncak babadan önemli sayılır.

Çocuklarınız büyüdüğünde sanat sahibi yapınız. Onlar çalışsın ve kazansın. Siz de Mevlâ’ya kulluğa koyulun, ibâdeti bırakıp çocukların geçimi ile olma. Onlar büyüdüğünde beslenmeleri sana düşmez. Onlar için hatalar işleme. Onların geçimi için çalışmanın bir haddi ve zamanı vardır. Hakk katında senin günahını bağışlamak, onlardan uzaktır.

Kendine ve çocuklarına kanaati öğret. Kanaat sahibi olmayı, onlara yeter gör. Yalnız, lâzım olan şeyleri onlara temin et. Gereken şeyleri temin ettikten sonra onların da elinden tut; Mevlâ’nın tâatına koş. Rızkınız genişlesin diye, ibâdeti bir yana atmayınız; kaderinizde varsa kendiliğinden gelir. Zamanlar bellidir. Bir bolluğa erersen Cenâb-ı Hakk’tan bil; al ye, yavrularına da yedir. Sakın halkın eliyle geldiği için Hakk’a ortak koşma. Onlar bir âlettir. Onu almak sana nasıl bir vazife ise onlara da getirmek bir vazifedir.

Kanaat sahibi ol. Darlık açılır. Kanaat insanı içinden çıkılmaz felâketlerden berî kılar. Kanaat sahibi olursan, geleceğini vehmettiğin şey gelmeyince üzülmezsin. Hele takvâ sahibi olmakla zâhid libasını giymiş olman en büyük nimet sayılır.

(Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.), İlâhî Armağan, 138.s.)

 

ÖĞÜTLER

Yalancı ve insanları doğru yoldan saptıran kişilerden uzak durun. Onların kılığı deccal kılığıdır. Tipleri şeytana benzer. Bu vasfı onların, yalnız dış cephelerinde aramayın, içlerini biraz sezecek olursanız, onların fenâlığını hemen anlarsınız. Kendi iç bünyende de bulabilirsin. Nefsin de şeytan kılığına girip seni kandırabilir. Onun da bir vasfı, deccal’dir. Onları da ıslâha çalış. Kötü arzularını da yenmeye gayret et. Nefsin fenalığını düşünmeden başkasını kötülersen, sana yazıklar olsun, derim. Varlığında her cins kötülük saklı; münafıklık, aldatıcılık, daha birçok fenâlık onda varken başkasına sataşman ne gerek?.. O ayrıca Allâh’a şirk de koşuyor; bunu bildiğin halde neden göz yumuyorsun?

Nefsine muhâlif ol. Ona uyma. Onu kuvvetle bağla, çözme. Onu hapset. Yalnız hakkı kadar ver. Fazla verme, sonra azar, baş edemezsin. Her zaman onunla mücâdele et ve onu yenmeye çabala.

Şahsî arzularına bin. Onlar sana yük olmasınlar; işte buna meydan verme. Tabiî hevâyı yık, yeniden yap. Onun aklı yoktur. Küçücük çocuğa benzer. Gözleri de kördür. Gideceği yolu sen göster. Ondan bir şey de öğrenmen mümkün değildir; kendi bildiklerinden ona belki öğretebilirsin. Öğrenmek istemez, ama hissen iyiye yanaşabilir. Aksi halde ondan kabul edeceğin her hareket, senin ebedî yıkılıp gitmene sebep olur.

Şeytana nasıl yakın oluyorsun?.. O, senin düşmanındır. Aranıza bir kan davası girmiştir. Babanı öldürdü. Anneni kandırdı. Âdem Baba ile Havva Ana’ya neler etti. Bilirsin, ama yine ondan ayrı olmuyorsun. Kork, sonra onlara yaptığını, sana da yapar.

Elindeki silah takva ve tevhid olsun. Yalnız halinde şüpheli iş tutma. Allâh’tan yardım dile. Doğru olmak ve yardım dilemek, senin askerlerindir, işte silâh, işte asker, kumanda edebilirsen ne a‘lâ; yoksa yanarsın. Bunlar sana yeter. Gayret et, şeytanı da, nefsi de, kötü duyguları da yenebilirsin. Hakk’tan yardım diledikçe, O seninledir. Bu olduktan sonra nasıl başarı elde edemezsin ki?..

(Seyyîd Abdulkâdir-i Geylânî (k.s.), İlâhî Armağan, 23.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İN TAVSİYELERİ

Ebû Zerr (r.a.), uzun bir hadîs-i şerîfde Peygamberimiz (s.a.v.)’in kendisine hitâben şöyle buyurduğunu naklediyor:

“Sana Allâhü Te‘âlâya bel bağlayıp O’ndan sakınmanı tavsiye ederim. Çünkü bu her işin başıdır. Kur’ân-ı Kerîm okumaya ve Allâh’ı zikretmeye mutlaka devâm et. Çünkü bu senin gökte (Allâh katında) anılman ve yer yüzünde de senin için bir nûr demektir. Hayırdan başka bir söz söylememek için, çok konuşma. Bu şeytanı senden uzaklaştırır ve dînî konularda sana yardımcı olur. Fazla gülmekten de sakın ki, fazla gülmek kalbi öldürür, yüzdeki nûru giderir. Dâimâ cihâda katıl, benim ümmetimin dindarlığı (ruhbanlığı) budur. Yoksulları sev, dâimâ onlarla beraber bulun. Kendinden aşağı durumdaki insanlara bak, kendinden yukarıdakilere bakma, çünkü bundan Allâh’ın sana lûtfettiği ni‘metlerin değerini ölçmemek gibi bir sonuç çıkar. Akrabalarınla ilgini, onlar senden ilgilerini kesseler bile, pekiştirmeyi göz önünde tut. Başkasının hoşuna gitmese de hak sözü ve doğru olanı söylemekten çekinme. Allâh yolunda ve onun emirleri konusunda başkasının seni kötülemesinden çekinme. Kendi hâlini görmen, kendinle meşgûl olman, başkalarının hatâlarını görmeye, kusûrlarına bakmaya engel olsun. Kendinde olan bir kusûru başkalarında görünce, onlara kızma (önce kendini düzelt). Ey Ebû Zerr! Tedbirli olmaktan öte bir akıllılık yoktur. Kötü ve uygunsuz işlerden uzak kalıp onlara bulaşmamaktan daha iyi nâmusluluk yoktur. Güzel ahlâka benzer hiç bir şereflilik yoktur.” (Müslim)

(M. Zekeriyya Kandehlevî, Fezâil-i A‘mâl, 432-433.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İN DÜNYÂYA BAĞLANMAMA HUSÛSUNDAKİ KONUŞMALARI

Hz. Alî (k.v.)’in oğlu Hüseyin (r.a.) anlatıyor: Peygamber (s.a.v.) ayağa kalkmış şöyle buyuruyordu:

“Ey insanlar! Sanki ölüm bizden başkalarına gelecek. Sanki bu din başkalarına gelmiş gibi kayıtsızsınız. Ölenler kısa zamân sonra tekrar bize döneceklermiş gibi, miraslarını yiyoruz, onlardan sonra ebedî kalacakmışız gibi davranıyoruz. Bütün öğütleri unutmuşuz, bütün belâ ve musîbetlerden emînmiş gibiyiz. Kendi ayıplarını düşünmekten başkalarının ayıplarını araştırmaya vakit bulamayan kimselere ne mutlu! Ne mutlu helâlinden kazananlara! Kalbini düzeltenlere, dışını güzelleştirenlere ve doğru yolda yürüyenlere! Ne mutlu, zillete düşmeden Allâh rızâsı için tevâzu gösterenlere! Ne mutlu helâl kazancından hayra harcayanlara! Ne mutlu sofi ve alimlerle düşüp kalkanlara, düşkün ve yoksullara merhamet edenlere!

Ne mutlu malının fazlasını Allâh için verenlere, az konuşanlara, hareketlerini sünnete uydurup bid‘at işlemeyenlere!”

Sonra aşağı indi.

Başka rivâyetlerde de şu ilâveler vardır:

“Resûlullâh (s.a.v.) kulaksız devesi üzerinde bize şöyle hitâb etti:

“Ey insanlar!… Ölenlerimizin evleri mezârlarıdır, onların miraslarını yiyoruz… Ne mutlu sünnete uyup bid’at işlemeyenlere!… Fakîhlerle düşüp kalkanlara, şüpheci ve bid‘atçılardan sakınanlara, dış görünüşünü düzeltenlere ve şerlerden insanları emîn kılanlara!…”

Hz. Âişe (r. anhâ)’dan:

O (s.a.v.) minberde etrafındaki insanlara şöyle hitap etti:

“Ey insanlar! Allâh’tan hakkı ile utanın.”

Bu sözler üzerine bir adam:

“- Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Allâh (c.c.)’den de mi, nasıl?” deyince Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu;

“Sizden hiç kimse ölümü unutarak bir gece bile uyumasın. Karnını, kafasını ve bütün azalarını harâmlardan korusun. Ölümü ve ötesini düşünsün. Dünyâ süsüne aldanmasın.”

(M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.),

Hadîslerle Müslümânlık, 5.c., 1783-1784.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İN HİKMET DOLU HUTBELERİ -1

Ukbe b. Amir El-Cühenî anlatıyor: Tebük seferine çıkmıştık. Geceleyin bir yerde konakladık. Peygamber (s.a.v.) uyudu. Güneş bir mızrak boyu yükselinceye kadar uyanamadı. Uyanınca:

“- Ya Bilâl! Sana bizi şafak sökünce kaldır demedim mi?” buyurdu. Hz. Bilâl (r.a.) de:

“- Ya Resûlallâh (s.a.v.)! Ben de senin gibi uyuya kalmışım.” diye cevâb verdi. Peygamber (s.a.v.) vakit kaybetmeden namâzını kıldı. Daha sonra, Allâh (c.c.)’e hamdü senâ ederek şu konuşmayı yaptı:

“Sözlerin en doğrusu Allâh (c.c.)’ün kitabıdır. En sağlam bâğ takvâdır. Dinlerin en hayırlısı Hz. İbrahim’in dîni (İslâm), yolların en hayırlısı da Hz. Muhammed (s.a.v.)’in yoludur.

Sözlerin en şereflisi Allâh (c.c.)’ü zikir, kısasların en güzeli kurbandır. Amellerin en hayırlısı farzların muntazam olarak yerine getirilmesidir, Amellerin en kötüsü de bid‘atlardır. Yolların en güzeli peygamberlerin yolu, ölümlerin en şereflisi şehît olarak ölmektir. En kötü sapıklık, doğru yolda iken sapmadır. İlmin en hayırlısı faydalı olan, yolların en hayırlısı takip edilen yoldur. En kötü körlük kalp körlüğüdür: Veren el alan elden daha üstündür. Az ve faydalı olan çok olup da zararlı olandan daha hayırlıdır. En kötü ma‘zeret ölüm anında ileri sürülen mazeret, pişmanlıkların en kötüsü de Kıyâmet gününde duyulan pişmanlıktır.

İnsanlardan bir kısmı namâzlarını vaktinde değil geciktirerek kılarlar. Bir kısım insanlar da, Allâh (c.c.)’ü az zikrederler. Hataların en büyüğü yalan söylemektir. Zenginliklerin en hayırlısı gönül zenginliğidir. Azıkların en hayırlısı ise takvâdır.

Hikmetin başı Allâh korkusudur. Kalplerde yerleşen şeylerin en hayırlısı îmân-ı yakîndir. Şüphe küfürdür. Ölünün arkasından bağırıp, çağırarak ağlamak cahiliyye devri âdetidir.

Aldatmak cehenneme gitmek için bir sebeptir.”

(M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.),

Hadîslerle Müslümânlık, 5.c., 1789.s.)

 

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İN HİKMET DOLU HUTBELERİ -2

“Zekâtını vermeden mal biriktiren cehennemde ütülenmeyi göze almış demektir. Zararlı olan şiir, bir nevi şeytan zurnasıdır. İçki günâhın başıdır. Kadın, şeytanın bağıdır. Gençlik bir nevi deliliktir. En kötü kazanç, fâizdir. Yenecek şeylerin en kötüsü de yetim malıdır. Mes‘ud, başkasına örnek gösterilendir.

Bedbaht, anasının karnında bedbaht olandır.

Her biriniz mutlaka dört arşınlık yere (kabire) gireceksiniz. İşler netîcelerine göre değerlendirilirler, ameller neticelerinden ayrı düşünülemezler. Ağızdan ağıza dolaşan sözlerin en kötüsü yalandır. Gelmekte olan herşey yakındır. Mü’minin sövmesi fâsıklıktır. Mü’minlerin birbirleriyle savaşmaları küfürdür. Mü’minin gıybetini yapmak Allâh (c.c.)’e asî olmaktır.

Mü’minin kanı gibi malı da kutsaldır (dokunulmazlığı vardır).

Kim fenâ birşey üzerine yemîn ederse Allâh (c.c.) onun yemînini yerine getirtmez, yalan çıkarır.

Affedeni Allâh (c.c.) de affeder. Bağışlayanı Allâh (c.c.) de bağışlar. Kim öfkesini yenerse Allâh (c.c.) onu mükâfatlandırır. Kim belâya sabrederse Allâh (c.c.), ona karşılığını verir. Kim gösterişe kapılırsa Allâh (c.c.) onu rüsvay eder. Kim sabrederse Allâh (c.c.) ona kat kat verir. Kim Allâh (c.c.)’e asî olursa Allâh (c.c.) ona azâb eder.

Allâhım, beni ve ümmetimi affet! Allâhım, beni ve ümmetimi affet! Allâhım, beni ve ümmetimi affet!

Kendim için ve sizler için Allâh (c.c.)’den afv dilerim.”

(M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.),

Hadîslerle Müslümânlık, 5.c., 1790.s.)

 

 

KUSS İBN-İ SÂİDE’NİN BELÎĞ HUTBESİ

İyâd Kabîlesinin reisi, Dîn-i Îsevî’de muvahhid ve şâir Kuss  İbn-i Sâide Sûk-i Ukâz’da belîğ bir hutbe okumuş ve şuarâ ve buleğây-ı Arab da o cemâat arasında bulunmuştu. Hutbesinde Bi’set-i Nebeviyye’nin yakın olduğunu haber vermişti.

Hutbesinin hulâsaten tercemesi:

“Ey nâs! Geliniz, dinleyiniz. Belleyiniz, ibret alınız. Yaşayan ölür. Ölen fena bulur. Yağmur yağar, otlar biter, çocuklar doğar, analarının, babalarının yerini tutar. Sonra hepsi mahv olup gider. Vukuatın ardı arkası kesilmez. Hemen birbirini ta’kib eder.

Dikkat edin, kulak tutun. Gökte haber var, yerde ibret alacak şeyler var. Yıldızlar yürür, denizler durur, gelen kalmaz, giden gelmez. Yemîn ederim, Allah’ın indinde bir Dîn vardır ki, şimdi bulunduğunuz Dînden (Îsevî Dîninden) daha sevgilidir. (Dîn-i İslâm’a işaret). Ve Allah’ın bir gelecek peygamberi vardır ki, gelmesi pek yakın oldu. Ve Onun gölgesi başınızın üstüne geldi. Ne mutlu o kimseye ki, O’na îmân edip de, O dahî ona hidâyet eyleye.. Vay o bedbaht’a ki, O’na isyân ve muhalefet eyleye.. Yazıklar olsun ömürlerini gaflet ile geçiren ümmetlere…

Ey Cemâat-i İyâd! Hani âbâ ü ecdâd? Hani müzeyyen kâşâneler ve taştan haneler yapan Âd ve Semûd? Hani dünyâ varlığına mağrur olup ta kavmine hitaben (Ben sizin en büyük rabbinizim) diyen Fir’avn ile Nemrûd? Bu yer, onları değirmeninde öğüttü, toz etti. Kemikleri bile çürüyüp dağıldı. Evleri de yıkılıp ıssız kaldı. Yerlerini şimdi köpekler şenlendiriyor. Sakın Onlar gibi gaflet etmeyin. Onların yoluna gitmeyin. Her şey fânîdir. Ancak Cenâb-ı Hakk bâkîdir. Birdir, şeriki ve nazîri yoktur. Tapılacak ancak O’dur. Doğmamış ve doğurmamıştır. Bizden evvel gelip geçenlerde bize ibret olacak şey çoktur, ölüm ırmağının girecek yerleri vardır ama çıkacak yeri yoktur. Küçük büyük hep göçüp gidiyor, giden geri gelmiyor. Kat’î bilirim ki herkese olan bana da olacaktır.”

Hâtemü’n-Nebiyyîn (s.a.v.) Efendimiz orada hazır olup, Kuss İbn-i Sâide’nin sözünü dinliyordu. Bilâhare Kuss İbn-i Sâide vefat etmekle görüşmek nasîb olmadı. Hâtemü’n-Nebiyyîn (s.a.v.) Efendimiz Kuss İbn-i Sâide hakkında şöyle buyurdu:

“Ümîd ederim ki Cenâb-ı Hakk Kuss İbn-i Sâide’yi ayrıca bir ümmet olarak ba’s eyleye..”

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s),

Musahabe 1, 33-34.s.)

 

 

 

KUSS İBN-İ SÂİDE’NİN BELÎĞ HUTBESİ

İyâd Kabîlesinin reisi, Dîn-i Îsevî’de muvahhid ve şâir Kuss İbn-i Sâide Sûk-i Ukâz’da belîğ bir hutbe okumuş ve şuarâ ve buleğây-ı Arab da o cemâat arasında bulunmuştu. Hutbesinde Bi’set-i Nebeviyye’nin yakın olduğunu haber vermişti. Hutbesinin hulâsaten tercemesi:

“Ey nâs! Geliniz, dinleyiniz. Belleyiniz, ibret alınız. Yaşayan ölür. Ölen fena bulur. Yağmur yağar, otlar biter, çocuklar doğar, analarının, babalarının yerini tutar. Sonra hepsi mahv olup gider. Vukuatın ardı arkası kesilmez. Hemen birbirini ta’kib eder.

Dikkat edin, kulak tutun. Gökte haber var, yerde ibret alacak şeyler var. Yıldızlar yürür, denizler durur, gelen kalmaz, giden gelmez. Yemîn ederim, Allah’ın indinde bir Dîn vardır ki, şimdi bulunduğunuz Dînden (Îsevî Dîninden) daha sevgilidir. (Dîn-i İslâm’a işaret). Ve Allah’ın bir gelecek peygamberi vardır ki, gelmesi pek yakın oldu. Ve Onun gölgesi başınızın üstüne geldi. Ne mutlu o kimseye ki, O’na îmân edip de, O dahî ona hidâyet eyleye.. Vay o bedbaht’a ki, O’na isyân ve muhalefet eyleye.. Yazıklar olsun ömürlerini gaflet ile geçiren ümmetlere…

Ey Cemâat-i İyâd! Hani âbâ ü ecdâd? Hani müzeyyen kâşâneler ve taştan haneler yapan Âd ve Semûd? Hani dünyâ varlığına mağrur olup ta kavmine hitaben (Ben sizin en büyük rabbinizim) diyen Fir’avn ile Nemrûd? Bu yer, onları değirmeninde öğüttü, toz etti. Kemikleri bile çürüyüp dağıldı. Evleri de yıkılıp ıssız kaldı. Yerlerini şimdi köpekler şenlendiriyor. Sakın Onlar gibi gaflet etmeyin. Onların yoluna gitmeyin. Her şey fânîdir. Ancak Cenâb-ı Hakk bâkîdir. Birdir, şeriki ve nazîri yoktur. Tapılacak ancak O’dur. Doğmamış ve doğurmamıştır. Bizden evvel gelip geçenlerde bize ibret olacak şey çoktur, ölüm ırmağının girecek yerleri vardır ama çıkacak yeri yoktur. Küçük büyük hep göçüp gidiyor, giden geri gelmiyor. Kat’î bilirim ki herkese olan bana da olacaktır.”

Hâtemü’n-Nebiyyîn (s.a.v.) Efendimiz orada hazır olup, Kuss İbn-i Sâide’nin sözünü dinliyordu. Bilâhare Kuss İbn-i Sâide vefat etmekle görüşmek nasîb olmadı. Hâtemü’n-Nebiyyîn (s.a.v.) Efendimiz Kuss İbn-i Sâide hakkında şöyle buyurdu: “Ümîd ederim ki Cenâb-ı Hakk Kuss ibn-i Sâide’yi ayrıca bir ümmet olarak ba’s eyleye..”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Musahabe 1, 33.s.)

 

MÜ’MİNLERİN ÖNDERLERİNE TAVSİYELER

Kendisini Kur’an-ı Kerim’e ve Sünnet-i Seniyye’ye sıkı bağlanmaya, kendisine tabi olanların akaidini ehl-i sünnetin görüşlerine göre düzeltmesini emir ve tavsiye ederim. Ehl-i sünnet, hal ve keşif ehli insanların ittifaklarına göre; Fırka-i Naciye’dir.

Kur’an hafızlarına, fıkıh alimlerine ve fakirlere hürmet etmeni ve saygı göstermeni tavsiye ederim.

Kalbinin selim olmasını, nefsinin başkalarını af edici, elinin mert, yüzünün güler olmasını, bağış yaparak eziyetleri def etmeni, (mü’min) kardeşlerinin hatalarını affetmeni, kimsenin elindekine tamah etmemeni ve ihtiyaçlarının temininde yalnız Allâh (c.c.)’e itimat etmeni tavsiye ederim. Gerçekte kim Allâh (c.c.)’e itimat ederse Allâh (c.c.) onu boş çevirmez.

Kendiniz için kurtuluşu ancak doğrulukta ümid etmenizi, Allâh (c.c.)’e vasıl olmayı bütün kainatın efendisi Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimize uymada görmenizi, kendinizi hiç kimseden daha efdal zannetmemenizi, hatta nefsinizi dahi görmemenizi tavsiye ederim.

Size hased ve koğuculuk yoluyla saldıranları Allâh (c.c.)’e havale edin. Himmet ile onların şerlerini def etmeye kalkmayın. Zira bu yolda öyle meşayih-ı izamından öyle erler vardır ki, onların himmetleri karşısında dağlar parçalanır.

(Mektubat-ı Mevâlana Halid (k.s.), 35. Mektup, 198 s.)

 

  • ••••••

“Ehl-ü iyâline ve idaresi altında olanlara adaletle hükmeden âdil kimseler, Allâh nezdinde nurdan minberler üzerine otururlar, yüksek mevkîlere çıkarlar.” (H. Şerîf, R. Sâlihîn)

  • ••••••

“Devlet makamı, millet tarafından ehli olmayan kimseye saltanat tahtı yapılıp oturtuldu mu, o millet felâketi gözlemelidir.” (H. Şerîf, Buhârî)

 

 

EFENDİMİZ (S.A.V.) HÂLİMİZİ ANLATIYOR

Bir gün Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Ashâbının bulunduğu yere giderek şöyle buyurdular: “Ma’nevî körlükten kurtulup basîret sâhibi olmak iste­yen var mıdır? İyi biliniz ki; dünyâya heves edip uzun emeller peşinde koşanların emelleri nispetinde Allâhü Te‘âlâ kalblerini kör eder ve basîretlerini bağlar… Uzun emeller peşinde koşmayıp dünyâdan yüz çevirenlere ise, Allâhü Te‘âlâ, öğrenmeden ilim verir ve onları doğru yola hidâyet eder.

Âgâh olunuz! Sizden sonra öyle insanlar gelecek ki on­lar dünyâlığı ancak cebr ü şiddet kullanarak, adam öldür­mek sûretiyle tutacak, zenginliğe cimrilik ile sâhib olacak ve serveti iftihâr vesîlesi yapacak; sevgiyi hevâ-i nefsine uymakla sağlayacaklar.

Sizden bu günlere erişip de servet sâhibi olmağa muk­tedîr olduğu halde fakîrliğe sabredenler, hevâ-i nefs yolu ile sevgi temînine muktedîr iken, bunu yapmayıp husûme­te tahammül edenler; yine böyle gayri meşrû yollardan ululuğa kudreti var iken, zillete tahammül edenler ve bun­ları yaparken yalnız Allâh (c.c.)’ün rızâsını düşünenlere Al­lâhü Te‘âlâ sıddîklerden elli kişinin ecrini yazar.” (Beyhakî)

“Sizden sonra öyle insanlar gelecek ki; türlü, zevkli ye­mekler yiyecekler, renkli ve rahat bineklere binecek, ren­gârenk ve güzel kadınlar ile evlenecek, güzel ve kıymetli kumaşlardan elbiseler giyecekler; onların mideleri az ile doymaz, onlar çoğa da kanâat etmez, dünyâya bağlanmış­lardır, sabah akşam düşündükleri ve taptıkları dünyâlıktır; yani Allâh (c.c.)’den başka ilâh ve rab kabul ederler, bütün gayretleri dünyâ içindir. Yalnız hevâ-i heveslerinin peşinde koşarlar.

Abdullâh’ın oğlu Muhammed (s.a.v.)’in kat’î sözü şudur ki: Sizden sonra gelenler, o güne yetişenler, onlara selâm vermesin, hastalarını ziyâret etmesin, cenâzelerine gitme­sin ve büyüklerine hürmet etmesinler. Zîrâ bunları yapan­lar İslâmiyet’in yıkılmasına yardım etmiş olurlar.” (Taberânî)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’DEN HİKMETLER

Sözlerin en şereflisi Allâh’ı zikir, kıssaların en güzeli Kur’ân’dır. Amellerin en hayırlısı farzların muntazam olarak yerine getirilmesidir. Amellerin en kötüsü de bid‘atlerdir. Yol­ların en güzeli Peygamber (s.a.v.)’in yolu, ölümlerin en şeref­lisi şehîd olarak ölmektir. En kötü sapıklık, doğru yolda iken sapmaktır, ilmin en hayırlısı faydalı olan, yolların en hayırlısı ta‘kîb edilen yoldur. En kötü körlük kalp körlüğüdür. Veren el alan elden daha üstündür. Az ve faydalı olan çok olup da za­rarlı olandan daha hayırlıdır. En kötü ma‘zeret ölüm ânında ileri sürülen ma‘zeret, pişmanlıkların en kötüsü de kıyâmet gününde duyulan pişmanlıktır.

İnsanlardan bir kısmı namâzlarını vaktinde değil, gecikti­rerek kılarlar. Bir kısım insanlar da Allâh’ı zikrederler. Hatâla­rın en büyüğü yalan söylemektir. Zenginliklerin en hayırlısı gönül zenginliğidir. Azıkların en hayırlısı ise takvâdır.

Hikmetin başı Allâh korkusudur. Kalplerde yerleşen şeyle­rin en hayırlısı îmân-ı yakîndir. Şüphe küfürdür, ölünün arka­sından bağırıp, çağırarak ağlamak câhiliye devri âdetidir. Al­datmak cehenneme gitmek için bir sebeptir.

Zekâtını vermeden mal biriktiren cehennemde ütülenme-yi göze almış demektir. Zararlı olan şiir, bir nevî şeytân zur-nasıdır. İçki günâhın başıdır. Kadın, şeytânın bağıdır. Genç­lik bir nevî deliliktir. En kötü kazanç fâizdir. Yenecek şeylerin en kötüsü de yetim malıdır. Mes‘ûd, başkasına örnek göste­rilendir.

Her biriniz mutlaka dört arşınlık yere (kabire) gireceksiniz, işler neticelerine göre değerlendirilirler. Ağızdan ağıza dola­şan sözlerin en kötüsü yalandır. Gelmekte olan her şey ya­kındır. Mü’minin söğmesi fasıklıktır. Mü’minlerin birbirleriyle savaşmaları küfürdür. Mü’minin gıybetini yapmak Allâh’a âsî olmaktır.

Allâhım, beni ve ümmetimi affet! Allâhım, beni ve ümme­timi affet! Allâhım, beni ve ümmetimi affet!

Kendim için ve sizler için Allâh’dan afv dilerim.

(Yusuf Kandehlevî, Hadislerle Müslümânlık, 5.c, 1790-91.s.)

 

KADINLARA VASİYET -1

Hadîs-i şerîfte Peygamber (s.a.v.) Efendimiz hazretleri, Hazret-i Âişe (r.anhâ) annemize hitâben (onun şahsında bü­tün kadınlara) şöyle buyurdular:

“Ey Âişe! Her hangi bir kadın diliyle kocasına eziyet eder (ve onu incitirse), mutlaka Allâhü Te‘âlâ hazretleri de kıyâmet gününde onun dilini yetmiş zir‘a uzatır ve boynunun arkasına dolandırıp bağlar.

Ey Âişe! Herhangi bir kadın, Rabbi için namâz kılar (namâzdan sonra) kendi için duâ ettikten sonra kocası­na duâ ederse; onun namâzı yüzüne çarpılır, tâ ki önce kocasına sonra da kendisine duâ edinceye kadar…

Ey Âişe! Herhangi bir kadın ölüsüne üç günden fazla ağlarsa, Allâhü Te‘âlâ hazretleri, onun amellerini mahve­dip siler…

Ey Âişe! Herhangi bir kadın, ölünün üzerine ağıt ya­kıp sesli ağlarsa, Allâhü Te‘âlâ hazretleri kıyâmet günün­de o kadının dilini yetmiş zir‘a uzatır ve kadını kendisine tâbi olan diğer kadınlarla beraber cehenneme sevk eder.

Ey Âişe! Herhangi bir kadının başına bir musîbet ge­lir de, yüzünü tokatlar, elbisesini parçalarsa cehennem ateşinde, Lût Aleyhisselâmın ve Nûh Aleyhisselâmın (kâfir olan) hanımları ile berâber olur. Ve bu kadın, kıyâmet gününde bütün hayırlardan ve şefaat edicilerin şefaatından ümîdsiz olur.

Ey Âişe! Herhangi bir kadın (ağlamak, feryât ve figân etmek için ya da mezarlarla böbürlenmek için) mezarlık­ları ziyâret ederse mutlaka Allâhü Te‘âlâ hazretleri ona la‘net eder. Yaş ve kuru olan her şey ona la‘net okur; tâ ki o kadın evine dönünceye kadar la‘net onun üzerine yağar. Mezarlıkları ziyâret edip orada ağlayan kadın, er­tesi gün aynı saate kadar, Allâh’ın gazabında, hiddet ve kızmasında olur. Ve eğer o vakit içerisinde ölürse bu ka­dın cehennem ateşindedir.”

(İsmâîl Hakkı Bursevî (k.s.), Rûhu’l-beyân Tefsîri, Nisâ Sûresi)

 

 

KADINLARA VASİYET -2

Ey Âişe! Cebrâil Aleyhisselâm, bana kadınlar hak­kında o kadar vasiyette bulundu ki, ben kadınları bo­şamanın haram olacağını zannettim!

Ey Âişe! Kocasının (suçlu bulup haklı olarak) bo-şadığı her kadının ben hasmı (ve düşmanı) yım!

Ey Âişe! Herhangi bir kadın kocasından hâmile kalsa, hâmile kaldığı zaman (dan itibâren) mutlaka onun için, gündüzleri oruç tutmuş, geceleri sabaha kadar namâz kılmış, ibâdet etmiş ve Allâh yolunda sa­vaşmış gâzînin ecri ve sevâbının bir misli vardır.

Ey Âişe! Herhangi bir kadına doğum sancısı gelir, her sancı vuruşunda ve her çocuğunu emzirişinde bir köle âzâd etmiş sevâbı verilir.

Ey Âişe! Kadın kocasından mehrini hafîfletirse, mutlakâ ona mebrûr (tam, mükemmel ve kabûl olun­muş) bir hac, makbûl bir umre sevâbı vardır. O kadı­nın, eski yeni, gizli âşikâr, önceki sonraki, hatâ ile iş­lediği ve bilerek kasten yapmış olduğu her türlü gü­nâhı bağışlanır. Böyle bir kadının ilk ve son, büyük ve küçük bütün günâhları affedilir.

Ey Âişe! Bir kadının kocası olur da, kadın da koca­sı tarafından kendisine gelen eziyetlere sabrederse, bu kadın Allâh yolunda kanlara bulanmış ve şehîd ol­muş gibidir. O kadın, Allâhü Te‘âlâ hazretlerinin Kur’ân-ı kerîmde övmüş olduğu şu kadınlardan olur:

“Bütün müslimler ve müslimeler, mü’minler ve mü’mineler, kânitler ve kâniteler, sâdıklar ve sâdıkalar, sâbirler ve sâbireler, hâşi‘ler ve hâşi‘alar, mütesaddıklar ve mütesaddıkalar, sâimler ve sâimeler, ırz­larını koruyan erkekler ve kadınlar, Allâh’ı çok anan zâkirler ve zâkireler, hep bunlara Allâh, bir mağfiret ve bir büyük ecir hazırlamıştır!” (Ahzâb s. 35)

(İsmâil Hakkı Bursevî (k.s.),

Rûhu’l-beyân Tefsîri, Nisâ Sûresi)

 

 

  1. ÖMER (R.A.)’İN HİTÂBI

Şam halkından olup Sahâbelere yetişmiş olan Sa‘îd b. Mihcan anlatıyor: “Ömer (r.a.) Şam’a girince Allâh’a hamd ve senâ edip öğütte bulunduktan, İslâmî emirleri hatırlata­rak ma‘rufu emredip kötülüklerden sakındırdıktan sonra şöyle dedi:

– Benim şimdi sizin aranızda ayağa kalktığım gibi Resû-lullâh (s.a.v.) de konuşma yapmak üzere bizim aramızda ayağa kalktı, Allâh’tan korkmayı, akrabaları görüp gözet­meyi, dargınları barıştırmayı fermân eyleyip şöyle buyurdu:

–  “Aman cemaate sarılınız! (Diğer bir rivâyette) Ba-şınızdakinin emrini dinleyiniz, cemaatten ayrılmayınız. Allâh’ın eli cemaat üzerindedir. Hiç şübhesiz şeytân tek kişiyle berâberdir. Şeytân tek kişiye nazaran iki ki­şiye daha uzaktır. Yabancı bir erkek (kendisine nikâhı düşen) bir kadınla başbaşa kalmaya dursun, muhak­kak şeytân üçüncü kişi olarak aralarına katılır.

Bir kimseyi günâhı üzer, sevâbı sevindirirse, işte bu his müslümân ve mümin kişinin bir alâmetidir. Münâ-fığın nişânı ise şudur: Günâhına üzülmez, iyiliğine se­vinmez, yaptığı hayır karşılığında Allâh’tan sevâb um­maz. İşlediği fenâlıktan ötürü de Allâh azâb eder diye endişe duymaz.

Dünyâyı ararken (dünyâlık elde etmeye çalışırken) güzel hareket ediniz. Çünkü Allâh rızıklarınızı tekeffül etmiştir. Herkes mukadderi olan işi tamâmlayacaktır. Allâh’tan yardım dileyerek işlerinize eğiliniz, zîrâ dile­diğini silen, dilediğini de gerçekleştiren O’dur. Ana kitâb O’nun katındadır.”

Râvi diyor ki: “Ömer (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in bu ko­nuşmasını naklettikten sonra: “Allâh Peygamberimiz Muhammed (s.a.v.) ile yakınlarına rahmet eylesin, Al­lâh’ın rahmeti onların üzerine olsun. Es-selâmü aleyküm” diyerek sözlerini bitirdi.”

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 4.c, 142.s.)

 

 

 

 

  1. EBÛ BEKİR (R.A.)’İN HALKA HİTÂBI

Asım b. Adiyy anlatıyor: Üsâme (r.a.) komutasında ha­zırlanan ordunun gönderilme işini tamâmlamak için Resûlullâh (s.a.v.)’in vefâtından iki gün sonra Ebû Bekir (r.a.) halk arasında ayağa kalktı, Allâh’a hamd ve senâ et­tikten sonra şu konuşmayı yaptı:

Ey insanlar! Ben de sizin gibiyim. Bilmiyorum, ihti­mâl ki bana da, Resûlullâh (s.a.v.)in güç yetirdiği teklîf­leri getireceksiniz. Kuşkusuz Allâh, Muhammed (s.a.v.)’i âlemler üzerine tercîh edip onu âfetlerden ko­rudu. Ben peygamber yolunun ta‘kipçisiyim, bid‘atçı değilim. Doğru yolda olduğum sürece bana uyunuz. Haktan saparsam beni doğrultunuz. Peygamberimiz (s.a.v.)in rûhu kabzedilirken şu ümmetten hiç bir kim­se, bir kırbaç vuruşu kadar veyâ daha az bir haksızlıkla kendisini muâhaze etmemişti. İyi dinleyiniz! Benim bir şeytânım var, beni haksızlığa doğru dürtükler. O şeytâ­nım bana geldiğinde (kızdığımda) yanımdan uzaklaşsın ki saçlarınızı çekmeyeyim, sizleri dövmeyeyim. Sizler, ne zaman sona ereceği meçhûlünüz bir ecel peşinde gi­dip geliyorsunuz. Sâlih ameller yaparken bu ecelin sizi bulmasına imkân verebilirseniz böyle davranınız. Şu var ki buna da ancak Allâh’ın yardımıyla muvaffak ola­bilirsiniz.

Ecelleriniz sizi amellerin kesilmesine götürüp teslîm etmeden ve size mühlet verilmişken hayır işlerinde yarı­şınız. Bazıları ölümlerini unuttular, başkaları için ibâdet yaptılar. Sakın onlar gibi olmayınız, ciddiyetten ayrılma­yınız, ciddiyetten ayrılmayınız, çabuk olunuz, çabuk olu­nuz. Çünkü arkanızda sizi çok sür‘atle izleyen biri (ecel) var. Ecel pek çeviktir. Ölümden çekininiz, atalarınızdan, oğullarınızdan, kardeşlerinizden ibret alınız. Ölüleri han­gi amellerinden dolayı hayırla yâd ediyorsanız, yaşayan­lara da bu gibi amellerinden dolayı imreniniz.

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hayâtüs-Sahâbe, 4.c, 145-146.s.)

 

 

 

 

SAHÂBELERİ VASFEDEN SÖZLER

Ebû İshâk anlatıyor: “Peygamber (s.a.v.)’in Sahâbeleriy-le karşılaşan düşmanları onların karşısında yarım gün bile taban tutturamıyorlardı. Bizans kralı Herakl Antakya’da iken Rûm ordularının yenilgisini haber alır. Adamlarına çıkışır:

– Yuh size! Söyleyin bana, sizinle savaşan o adamlar da sizler gibi insan değiller mi?

–  Evet, onlar da insan.

–  Peki, sizler mi kalabalıksınız, onlar mı?

–  Her yerde onlardan kat kat çoğuz.

– Madem öyle, niye yeniliyorsunuz?

Rûm büyüklerinden yaşlı bir zât şu cevâbı verir:

– Onlar şunun için gâlip geliyorlar: Gecelerini ibâdetle, gündüzlerini oruçla geçiriyorlar, sözlerinde duruyorlar, iyiliği emrediyor, kötülükten sakındırıyorlar! Bizim yenil­memizin sebebi de şudur: Şarap içiyoruz, zinâ yapıyoruz, haram yiyoruz, sözümüzde durmuyoruz, haksızlık yapıyo­ruz, fenâlığı emrediyoruz, Allâh’ın râzı olduğu şeyleri ya­saklıyoruz, yeryüzünde bozgunculuk yapıyoruz. Herakl:

– Bana doğruyu söyledin! der.”

Ebû’z-Zehrâ Kuşeyrî, Kuşeyr oğullarından bir zâtın şöy­le anlattığını naklediyor: “Bizans kralı Herakl, Kostantıniy-ye’ye gitmek üzere (Antakya’dan) ayrıldığında yolda müslü-mânların eline esir düştükten sonra kurtulan bir rûmla kar­şılaştı. Herakl adama:

– Bana o kavimle ilgili haberler ver, dedi. Rûm:

– Onları gözlerinle görüyormuşsun gibi sana vasfedece-ğim: Gündüzleri yaman birer süvârî, geceleri âbid kişi­ler. Zimmîlerden aldıkları yiyeceklerin parasını verip öyle yiyorlar, birbirlerinin yanlarına selâmla, giriyorlar, kendileriyle savaşanları yeninceye kadar yerlerinden ayrılmıyorlar, dedi. Herakl:

–  Eğer bana doğru söyledinse onlar muhakkak şu iki ayağımın altında bulunan yerlere vâris olacaklar! dedi.”

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hayâtus-Sahâbe, 4.c, 378-381.s.)

 

MUHAMMED MA‘SÛM (K.S.)’DAN ÖĞÜTLER

Ey mes‘ûd ve bahtiyar kardeşim! Madem ki, Allâhü Te‘âlânın sevdiği kullarının yolunda yürümek arzûsundasın, bu yolun şartlarını ve edeplerini gözetmelisin. En önce sünnet-i seniyyeye yapışmak ve bid‘atlerden sakınmak lâzımdır. Çünkü Allâhü Te‘âlânın sevgisine ulaştıran yolun esâsı bu ikisidir. İşlerinizi, sözlerinizi, ahlâkınızı, dînini bilen ve seven, dindar âlimlerin sözlerine ve kitâblarına uydurmalısınız. Sâlih kullar gibi olmalı­sınız ve onları sevmelisiniz. Uykuda, yemekte ve söylemekte aşırı gitmeyip, orta derecede olmalısınız. Seher vakti, (ya‘ni ge­celerin sonunda) kalkmağa gayret etmelisiniz. Bu vakitlerde is­tiğfar etmeyi, ağlamayı, Allâhü Te‘âlâya yalvarmayı ganîmet bil­melisiniz. Sâlihlerle düşüp kalkmayı aramalısınız. “İnsanın dîni, arkadaşının dîni gibidir.” sözünü unutmayınız! Şunu, iyi biliniz ki, âhireti istiyenlerin dünyâ lezzetlerine düşkün olmaması lâ­zımdır.

İyi biliniz ki, namâz, dînin direğidir. Namâz kılan bir insan dî­nini doğrultmuş olur. Namâz kılmayanın dîni yıkılır. Namâzları, müstehâb zamanlarında ve şartlarına ve edeplerine uygun ola­rak kılmalıdır. Bunlar, fıkıh kitâblarında bildirilmiştir. Namâzları cemâatle kılmalı ve birinci tekbîri imâmla birlikte almaya çalış­malıdır. Birinci safta yer bulmalıdır. Bunlardan biri yapılmazsa, mâtem tutmalıdır. Kâmil bir Müslümân, namâza durunca, sanki dünyâdan çıkıp âhirete girer. Çünkü dünyâda Allâhü Te‘âlâya yaklaşmak, çok az nasîb olur. Eğer nasîb olursa, o da gölgeye, sûrete yakınlıktır. Âhiret ise, aslâ yakınlık yeri değildir. İşte na­mâzda, âhirete girerek, burada nasîb olan devletten hisse alır. Bu dünyâda hasret ve firak ateşiyle yanan susuzlar, ancak na­mâz çeşmesinin hayat suyu ile serinleyip rahat bulur. Büyüklük ve ma‘bûdluk sahrâsında şaşırmış kalmış olanlar, namâz geli­ninin çadır etekleri altında vuslatın (sevgiliye kavuşmanın) ko­kusunu duyarak hayrân olurlar. Allâhü Te‘âlânın Peygamberi (s.a.v.) buyurdu ki: “Bir mümin namâz kılmağa başlayınca, Cennet kapıları onun için açılır. Rabbi ile onun arasında bulunan perdeler kalkar. Cennette olan hûr-i în onu karşı­lar. Bu hâl, namâz bitinceye kadar devâm eder.” (Yeni Rehber Ansiklopedisi)

 

 

BİLDİKLERİMİ BİLSENİZ AZ GÜLER ÇOK AĞLARSINIZ

Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) rivâyet ediyor: “Resûlullâh (s.a.v.)’den dinledim, şu minberin ağaçları üzerinde şöyle di­yordu:

– Yarım hurma ile de olsa ateşten korununuz. Çünkü o yarım hurma (açlıktan bükülmüş) eğri beli doğrultur, kö­tü ölümü savar. Aç olan nezdinde o yarım hurma, hurma ile karınlarını doyurmuşların hurmaları yerine geçer.”

Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyor ki:

–  Bana salevât getiren kimse bana salevât getirdiği sürece melekler de durmadan ona salevât getirirler (onun için istiğfar ederler). Artık herhangi bir kul bunu is­ter az, ister çok yapsın.”

Abdullah b. Amr (r.a.) anlatıyor: “Bir gün Resûlullâh (s.a.v.) aramızda ayağa kalkarak bir konuşma yapıp şunları söyledi:

–  Ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulması kendisini memnûn edecek kimse Allâh’a ve âhiret gününe inanarak ölsün ve kendisine yapılmasını arzuladığı şeyi halka yap­sın!”

Bir rivâyette şöyle denilmiştir: “Resûlullâh (s.a.v.)’e Ashâ-bıyla ilgili bir haber ulaşmıştı. Bunun üzerine bir konuşma yaptı ve:

–  Bana cennet ve cehennem gösterildi. Hayır ve şer hakkında o günkü gibisini görmedim. Benim bildiklerimi bilseniz az güler, hiç şüphesiz çok ağlarsınız, buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v.)’in Sahâbeleri (r.a.e.) başına o günden daha hüzünlü bir gün gelmemişti, öyle ki başlarını kapattılar, sessiz sessiz ağladılar.”

Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Bir defasında Resûlullâh (s.a.v.) aramızda ayağa kalkıp şöyle buyurdu:

–  Ey insanlar! Âlemlerin Rabbi hakkında güzel zanda bulununuz (O’nun rahmet edeceğini umunuz), çünkü Rabbin kuluna muâmelesi kulun O’nun hakkındaki kanaatine göredir.”

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 4.c, 137-139.s.)

 

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İN EBÛ ZERR (R.A.)’E ÖĞÜTLERİ

Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: “Bir defasında Resûlullâh (s.a.v.)’e:

– Yâ Resûlallâh (s.a.v.), dedim, Mûsâ (a.s.) sayfaları ne idi?

– Hepsi birtakım ibretâmiz ifâdelerden ibâretti. Şöyle ki: “Kesin olarak ölüme inanan kimsenin sevinmesine şaşa­rım. Cehenneme inananın gülmesine şaşarım. Kadere ina­nanın yorulmasına şaşarım. Dünyânın sâkinleriyle birlikte değişikliklere uğradığını görmesine rağmen ona meylede­ne şaşarım. Yarın hesâba çekileceğine inandığı halde ibâ­det etmeyene şaşarım.” Ben:

– Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Bana tavsiyede bulun, dedim.

– Sana Allâh’tan korkmanı tavsiye ederim. Çünkü Allâh korkusu her işin başıdır.

– Kur’ân’ı oku, Allâh’ın zikrine sarıl. Çünkü zikrullâh se­nin için yeryüzünde ışık, gökte de saklanan bir azıktır.

– Sakın çok gülme. Zîrâ çok gülmek kalbi öldürür, yüzü­nün nûrunu söndürür.

– Cihâddan geri kalma. Çünkü cihâd ümmetimin ruhbân­lığıdır.

–  Çok konuşmamaya çalış, çünkü bu, şeytânın senden uzaklaşması için bir vesîle, dînini koruman husûsunda bir yardımcıdır.

– Fakirleri sev, onlarla hemdem ol.

– Senden aşağıdakilere bak, senden üstünlerine bakma. Bu, Allâh’ın sana verdiği ni‘metleri küçümsememen için en uygun yoldur.

– Acı da olsa gerçeği söyle.

–  Bildiğin kusûrların seni, halkın eksikliklerini araştır­maktan alıkoysun. Yaptığın bir işi başkaları yaptığında kız­ma. Kendi noksanlarını görmeyip insanların ayıplarıyla meşgûl olman, irtikâb etmekte olduğun bir fiili insanlar yaptığında kendilerine kızman ayıp olarak sana yeter, dedi ve eliyle göğsüme vurarak:

– Ey Ebâ Zerr! Tedbir gibi akıl, yasaklardan sakınmak gi­bi verâ, güzel ahlâk gibi servet yoktur, buyurdular.

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 4.c, 206-207.s.)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN SON KONUŞMALARI

Muâviye b. Ebû Süfyân (r.a.) naklediyor: “Peygambe­rimiz (s.a.v.) vefât ettiği hastalığında: “Üzerime değişik kuyulardan yedi kırba su dökün de halkın yanına çı­kıp kendilerine vasiyette bulunayım” buyurdu. Başı sarılı olarak evinden ayrılıp minbere çıktı, Allâh’a hamd ve senâ ettikten sonra şöyle buyurdu:

– “Allâh’ın kullarından bir kul dünyâ ile Allâh katın­da olanları tercîh husûsunda serbest bırakıldı da, Al­lâh nezdindekileri tercîh etti.”

Cemaat içinde Ebû Bekir (r.a.)’den başka hiç kimse Peygamberimiz (s.a.v.)’in maksâdını anlayamadı. Binâ­enaleyh Ebû Bekir (r.a.) ağladı ve:

–  Babalarımızı, analarımızı, oğullarımızı kurban ede­riz! dedi. Resûlullâh (s.a.v.), Ebû Bekir (r.a.)’e:

– “Yerinde dur (ağlama)!” buyurdu ve devâmla: “Ey insanlar! Bana göre arkadaşlıkta ve yardımda bana en üstün iyiliği yapan Ebû Kuhâfe’nin oğludur (Ebû Bekir Sıddîk’tır). Mescîde açılan şu kapılara bakın, Ebû Bekir’in kapısı hâriç diğer bütün kapıları kapa­tın. Ben, Ebû Bekir’in kapısı üzerinde bir ışık gör­düm” buyurdular.

Ebû Seleme b. Abdurrahmân anlatıyor: “Ebû Hüreyre (r.a.) ile Abdulah b. Abbâs (r.a.)’den dinledim, şöyle di­yorlardı: Resûlullâh (s.a.v.)’den duymuştuk, son hutbe­sinde şöyle buyurmuştu:

–  “Farz olan şu beş vakit namâza cemaat içinde devâm eden sırattan şimşek gibi geçen ilk kişi olur. Allâh onu Tâbiîn’in ilk kâfilesi arasında haşreder ve ona namâzlara devâm ettiği her gün ve her gece için Allâh yolunda öldürülen bin şehîdin sevâbı kadar se-

vâb verilir.

(M Yûsuf Kandehlevî Hayâtü’s-Sahâbe, 4.c, 142s.)

 

 

 

 

 

 

NEBÎ-Yİ MUHTEREM (S.A.V.) EFENDİMİZİN ÜMMETİNE TAVSİYELERİ

Ebû Sa‘îd el-Hudrî (r.a.) anlatıyor: “Bir defasında Resûlullâh (s.a.v.) ikindi namâzını kıldırdıktan sonra şöyle demişti:

“Şübhesiz dünyâ göz alıcı ve tatlıdır. Allâh sizi yeryüzün­de hükümrân kılacak da nasıl amel edeceğinize bakacak. O halde dünyâdan korunun, kadınlardan sakının, İsrâîloğulları arasında fitne ilk olarak kadınlar yüzünden ortaya çıkmıştı.

Haberiniz olsun! Âdemoğulları çeşitli tabakalarda yaratıl­mıştır. Kimisi mü’min olarak doğar, mü’min olarak yaşar, mü’min olarak ölür. Kimisi kâfir olarak doğar, kâfir olarak ya­şar, kâfir olarak ölür. Bir kısmı mü’min olarak doğar, mü’min olarak yaşar fakat kâfir olarak ölür. Diğer bir bölümü de kâfir doğar, kâfir yaşar, mü’min olarak ölür.

İyi dinleyiniz! Gazab (öfke) Âdemoğlunun içinde tutuşan bir kordur. Gözlerinin kızardığını, boyun damarlarının şiştiği­ni görmez misiniz? Biriniz böyle bir hâlet hissettiğinde he­men yere otursun.

İyi dinleyiniz! Erkeklerin en hayırlısı geç kızıp çabuk yatı­şan, en kötüleri de çabuk kızıp geç barışandır. Geç kızıp geç yatışan ile çabuk sinirlenip çabuk yatışanların bu vasıfları birbirine denktir.

İyi dinleyiniz! Tâcirlerin en hayırlısı, ödemesi ve istemesi güzel olandır. Tüccarların en fenâsı da ödemesi kötü, isteme­si kötü olandır, ödemesi güzel, istemesi kötü olanın bu vasıf­ları da birbirine denktir.

Haberiniz olsun! Kıyâmet günü her hâin için yaptığı hıyânet oranında bir bayrak tahsîs edilir.

İyi dinleyin! En büyük hâinlik de âmmenin idâresini de­rûhte etmiş olanın hâinliğidir.

İyi dinleyin! İnsanlardan korkup çekinme hissi hiç kimse­yi, bildiği gerçekleri söylemekten alıkoymasın.

Haberiniz olsun! En üstün cihâd zâlim idârecinin huzûrunda hakkı söylemektir.

İyi dinleyiniz! Geçen zamâna nisbetle dünyânın kalan sü­resi sizin şu gününüzden geçen süreye oranla geri kalan za­man gibidir.”

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 4.c, 140-141.s.)

 

 

PEYGAMBER (S.A.V)’İN NASİHATLERİ

Hâlid bin Velid (r.a.) rivayet ettiği bir hadîs-i şerîfte

şöyle diyor: “Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e bir adam

gelerek: “Ya Resûlallah! (s.a.v.) Sizden hem dünya

hem de âhirette kâfi gelecek, beni hiçbir şeye muhtaç

etmeyecek bazı şeyler istirham edeceğim.” dedi. Resûl-i

Ekrem (s.a.v) de: “İste ne arzu ediyorsan”, buyurdular

ve aralarında şu konuşma geçti:

“İnsanların en âlimi olmak istiyorum.” “Allah’tan

kork, insanların en âlimi olursun.”

“İnsanların en zengini olmak istiyorum.” “Kanâat et,

insanların en zengini olursun.”

“İnsanların en hayırlısı olmak istiyorum.” “İnsanlara

faydalı olan kimse onların en hayırlısıdır.”

“İnsanların en âdili olmak istiyorum.” “Şu halde ken-

din için arzuladığını insanlar için de arzula.”

“İnsanların en ihlaslısı olmak istiyorum.” “Allah’ı çok

zikret, onların ihlâslısı olursun.”

“Muhsinlerden olmak istiyorum.” “Şu halde ahlâkını

güzelleştir, îmânın kemâle ersin.”

“İtaatkârlardan olmak istiyorum.” “Allah’ın farz kıldı-

ğı şeyleri yerine getir, mûtî (itaatkar) olursun.”

“Allah’ın rızâsına mazhâr olmak istiyorum.” “Kendi-

ne ve Allah’ın mahlûkatına karşı merhametli ol.”

“İnsanların en kuvvetlisi olmak istiyorum.” “Allah’a

dayan ve ona tevekkül et; insanların en kuvvetlisi

olursun.”

“Duamın kabul olmasını istiyorum.” “Haramdan

ictinâb et (kaçın).”

“Allah’ın insanlar arasında beni rüsvây etmemesini

istiyorum.” “İnsanlar arasında rüsvây olmamak için di-

lini ve tenasül uzvunu muhafaza et.” Bir rivayette; “Na-

musunu ve kötü huylarını düzelt.” buyurmuşlardır.”

(Hz. Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (k.s.), Musahabe 6, 34-35.s.)

 

 

VEDÂ HUTBESİ’NDEN İNSANLIĞA MESAJLAR

Günümüzde “İnsan Hakları” konusundaki çalışmalar sa-

dece beyannamelerle, bildirilerle, sınırlı kalmaktadır. Fakat

yüce dînimizin insan hakkına verdiği önem son derece hay-

ret vericidir ki hayatın her alanında fertlerin birbirleriyle olan

ilişkilerinin düzenlenmesini sağlayan tek otokontrol mekaniz-

masını “kul hakkı” ifâdesiyle belirtmiştir. Bu ifâdeyle insanın

başıboş bir varlık olmadığı, Allah (c.c.)’nun kulu, O’nun mül-

kü, O’nun mahlûku olduğu zihinlerimize kazınır ve nefisler,

‘kul hakkına tecavüz etmenin cezâsız kalmayacağının teh-

didiyle karşı karşıya kalır. İnsanlık; dili, dîni, rengi ne olursa

olsun İslâm topraklarında kanından, malından, ırzından emin

olmuş ve hürriyet içinde yaşamıştır. Nitekim Hz. Peygamber

(s.a.v.) Efendimiz Vedâ Hutbelerinde  insan haklarının temel

kâidelerini en özlü bir şekilde îlan etmişlerdir. Bazı  kısımla-

rını hatırlayalım:

“Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu ayları-

nız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz nasıl mübarek

bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle

mukaddestir, Rabbinize kavuşacağınız güne kadar her

türlü tecâvüzden korunmuştur.” (Buhârî,Hacc,132)

“Dikkat ediniz, cahiliyeden kalma bütün adetler kal-

dırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde gü-

dülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdı-

ğım ilk kan davası Haris’in oğlu İyas bin Rebia’nın kan

davasıdır.”(Müslim, Hacc 19/1218)

“Cahiliyeden kalma faizin her çeşidi kaldırılmıştır.

İlk kaldırdığım faiz de Abdulmutallib’in oğlu (amcam)

Abbas’ın faizidir.” “Kadınların haklarını gözetmenizi ve

bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz

kadınları, Allah’ın emâneti olarak aldınız ve onların na-

musunu kendinize Allah’ın emriyle helâl kıldınız. Sizin

kadınlar üzerindeki hakkınız; yatağınızı hiç kimseye çiğ-

netmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadık-

ça evlerinize almamalarıdır….”                    (Müslim, Hacc 19)

 

NEBÎ (S.A.V.)’DEN BİR HUTBE

“Sözlerin en şereflisi Allah’ı zikir, kıssaların en güzeli

Kur’ân’dır. Amellerin en hayırlısı farzların muntazam olarak

yerine getirilmesidir. Amellerin en kötüsü de bid’atlardır.

Yolların en güzeli Peygamberin yolu, ölümlerin en şereflisi

şehîd olarak ölmektir. En kötü sapıklık, doğru yolda iken

sapmadır, ilmin en hayırlısı faydalı olan, yolların en hayır-

lısı tâkib edilen yoldur. En kötü körlük kalb körlüğüdür.

Veren el alan elden daha üstündür. Az ve faydalı olan çok

olup da zararlı olandan daha hayırlıdır. En kötü mazeret

ölüm anında ileri sürülen mazeret, pişmanlıkların en kötü-

sü de kıyâmet gününde duyulan pişmanlıktır.

İnsanlardan bir kısmı namazlarını vaktinde değil ge-

ciktirerek kılarlar. Bir kısım insanlar da Allah’ı zikreder-

ler. Hataların en büyüğü yalan söylemektir. Zenginliklerin

en hayırlısı gönül zenginliğidir. Azıkların en hayırlısı ise

takvâdır.

Hikmetin başı Allah korkusudur. Kalplerde yerleşen

şeylerin en hayırlısı îmân-ı yakîndir. Şüphe küfürdür, ölü-

nün arkasından bağırıp, çağırarak ağlamak cahiliye devri

âdetidir. Aldatmak cehenneme gitmek için bir sebeptir.

Zekâtını vermeden mal biriktiren cehennemde ütülen-

meyi göze almış demektir. Zararlı olan şiir, bir nevi şeytân

zurnasıdır. İçki günahın başıdır. Kadın, şeytânın bağıdır.

Gençlik bir nev’i delîliktir. En kötü kazanç faizdir. Yenecek

şeylerin en kötüsü de yetim malıdır. Mes’ud, başkasına

örnek gösterilendir.

Bedbaht, anasının karnında bedbaht olandır.

Her biriniz mutlaka dört arşınlık yere (Kabre) girecek-

siniz, işler neticelerine göre değerlendirilirler, ameller ne-

ticelerinden ayrı düşünülemezler. Ağızdan ağza dolaşan

sözlerin en kötüsü yalandır. Gelmekte olan her şey yakın-

dır. Mü’minin sövmesi fâsıklıktır. Mü’minlerin birbirleriyle

savaşmaları küfürdür. Mü’minin gıybetini yapmak Allah’a

âsî olmaktır.”

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hadîslerle Müslümanlık, 5.c., 1790-1791.s.)

 

 

RECEB AYININ FAZİLETİ

Nebî (s.a.v.) buyurdu ki: “Receb ayı, Allâhü Teâlâ’nın

seçtiği aylardandır. O Allâhü Teâlâ’nın ayıdır. Receb ayı-

na ta’zîm eden kişi, gerçekten Allâhü Teâlâ’nın emrini

büyük tutmuş olur. Allâhü Teâlâ’nın emrine değer vereni

de, O, naîm cennetlerine girdirir ve kendisi hakkında en

büyük rızâsını kesinleştirir.” (Şuâbül Îmân 5/346-347)

Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: “Allâhü Teâlâ Receb’in

her gecesinde: ‘Receb Benim ayımdır, kul Benim kulum-

dur, rahmet de Benim rahmetimdir, fazl(-ı kerem) Benim

(kudret) elimdedir. Bu ayda Benden afv isteyeni mağfiret

ederim, bunda Benden bir şey isteyene de veririm’ buyu-

rur.” (Nüzhet’ül Mecâlis 1/141)

Diğer bir Hadîs-i şerîf’te: “Receb’in ilk günü oruç tuta-

nın orucu, bir yıllık oruca eşittir. Yedi gün oruç tutana,

cehennemin yedi kapısı kapanır. Sekiz gün oruç tuta-

na cennetin sekiz kapısı açılır. Dokuz gün oruç tutanın,

Allâhü Teâlâ günâhını sevaba çevirir. On gün oruç tutana

gökyüzü tarafından bir ses: «Senin geçmiş günahların

mağfiret olundu» (der)” buyurulmuştur.

Şeyhü’l-İmâm Hibbetullah’ın bildirdiği  Hadîs-i  şerîfte ise

şu müjde verilmektedir:  “Bir kimse  Receb’in ilk günü oruç

tutsa, Aliahü Teâlâ onun bu orucunu, yetmiş yıllık güna-

hına keffâret eder. Onbeş gün oruç tutsa, Allâhü Teâlâ

kıyâmet gününde onun hesâbını kolay görür. Receb ayın-

dan otuz gün oruç tutana, Allâhü Teâlâ rızâ berâtı ve hüc-

ceti ihsân eder. Onu azâbdan korur”

Bir ihtiyâr, Resûlullâh (s.a.v.)’in Receb ayının fazîleti hak-

kındaki beyânlarından sonra: “Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Ben

ihtiyârım, Receb ayının hepsini tutamam.” dediğinde:

“Sen Receb’in evvel günü, ortası ve âhir günü oruçlu ol,

cümlesini oruç tutmuş gibi olursun.” buyurmuşlardır.

Enes bin Mâlik’in (r.a.) bildirdiği Hadîs-i şerîfte: “Cennette

bir köşk vardır. Ona ancak Receb ayını oruç tutmakla ge-

çirenler girer.” buyuruldu.

(Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.), Gunyet’üt-tâlibîn, 267-269.s.)

 

NAFİLE ORUÇLAR

Resûlullah (s.a.v) aşağıdaki günlerde oruç tutmayı teş-

vik etmiştir:

  1. Şevval Ayında Altı Gün Oruç Tutmak: Resûlullah

(s.a.v) şöyle buyuruyor: “Kim ramazan ayını tamamıyla,

şevval ayından da 6 gün (ve) pazartesi perşembe gün-

lerinde oruç tutarsa, cennete girmeyi hak etmiş olur.”

(Ahmed b. Hanbel)

  1. Zilhicce Ayının İlk Dokuz Günü Oruç Tutmak: Hz. Haf-

sa (r.anhâ)’nın rivâyetine göre “Dört şey var ki Resûlüllah

(s.a.v) bunları terk etmezdi. Aşure orucu, Zilhicce’nin on

günlük orucu, her aydan üç gün oruç ve sabah namazından

önce iki rekât namaz.” (Nesâi)

  1. Muharrem Ayı Orucuyla, Bir Gün Evvel ve Bir Gün

Sonra İlâve Ederek Aşura Günü Orucuna Devam Etmek:

Nebî (s.a.v.) şöyle buyurur: “(Oruç tutmak için)  Rama-

zandan sonra en makbul ay Muharrem ayıdır.” (Müslim)

  1. Şa’bân Ayının Çoğunu Oruçlu Geçirmek: Şöyle riva-

yet edilmiştir: “Resûlullah (s.a.v.) Şa’bân ayında o kadar

çok oruç tutardı ki hatta Ramazanda olduğu zannedilirdi.”

(Buhârî)

  1. Pazartesi ve Perşembe Günleri Oruç Tutmak: Ebû

Hüreyre (r.a.)’den rivâyet olunduğuna göre Resûlullah

(s.a.v)  Pazartesi ve Perşembe günleri genellikle oruç tu-

tardı. «Niçin tutuyorsunuz?» diye sorulduğunda da şöyle

derdi: “Ameller pazartesi ve perşembe günleri» Allah’a

arz olunur. Allah Teâlâ da bu günlerde her Müslüman

ve mü’mîni bağışlar. Ancak dargın duran İki kişi müs-

tesna! Bunların mağfireti ertelenir.” (Ahmed b. Hanbel)

  1. Her Aydan Üç Gün Oruç Tutmak: Ebû Zerr el-Gifârî

(r.a.) demiştir ki: “Resûlullah bize her aydan üç gün oruç

tutmamızı emretti. Onlar aydın günler olan onüç, ondört ve

onbeşinci günlerdir. Bu günlerde oruç tutmak seneyi oruçlu

geçirmek gibidir.”  (Nesâi)

 

  1. ALİ (R.A.)’İN MÜSLÜMANLARA NASİHATLERİ

İlmin kapısı olan Hz. Ali (k.v.)’nin kelâm-ı kibârları:

“Kişi dili altında saklıdır. Kişiyi konuşturunuz, kıymetin-

den neler kaybettiğini anlarsınız.”

“İnsanın yaşlanıp Rabbini bildikten sonra ölmesi, küçük-

ken ölüp hesapsız Cennet’e girmesinden daha hayırlıdır. “

“Kul ümidini yalnız Rabbi’ne bağlamalı ve yalnız günah-

ları kendini korkutmalıdır. “

“Cahil, bilmediğini sormaktan utanmasın. Âlim, içinden

çıkamayacağı bir meselede en iyisini Allah’u Teâlâ bilir’ de-

mekten sakınmasın.”

“Sizin için korktuğum şeylerin en başında, nefsinin iste-

ğine uymak ve uzun emelli olmak gelir. Birincisi hak yoldan

alıkoyar; ikincisi ise âhireti unutturur. “

“Amellerin en zoru üçtür. Bunlar; nefsin hakkını verebil-

mek, her halde Allah’u Teâlâ’yı hatırlayabilmek, kardeşine

bol bol ikramda bulunabilmektir.”

”Bana bir harf öğretenin kölesi olurum. “

“Takvâ, hataya devamı bırakmak; aldanmamaktır .

Birgün Hz. Ali (r.a.) kurumuş kötü hurmalardan birkaç

tane yiyerek üzerine de biraz su içtikten sonra eliyle karnı-

na vurarak “Kimin karnı kendisini ateşe götürürse o Allah

(c.c.)’dan uzaklaşmıştır” dedi. Sonra da şu şiiri okudu: “Sen

karnının ve şehvetinin isteklerini ne kadar yerine getirirsen

o oranda da yerilmeyi ve kötülenmeyi hak etmiş olursun.”

“Ey insanoğlu! Sakın gelecek gününün sıkıntı ve kaygı-

sını bugünden çekme. Çünkü eğer yarına kadar yaşayacak

olursan rızkın senin ayağına gelecektir. Bilmiş ol ki, ihtiya-

cından fazla mal kazanırsan birilerinin hazînedarlığından

başka bir şey yapmış olmazsın.”

Hz. Ali (k.v.) bu ümmetin en ileri gelenlerinden biri ola-

rak İslâm’ın bize kadar gelmesinde büyük rolü olan saha-

belerdendir.

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahâbe, 3.c., 185-207.s.)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN CUMA NAMAZININ

ÖNEMİYLE İLGİLİ HUTBESİ

Hz. Peygamber (s.a.v.) birgün hutbe îrâd ederek şöy-

le buyurdular:  “Ey insanlar! Ölmeden önce tevbe edin

ve Allah’a dönün. Meşgûliyetler çoğalmamışken, acele

sâlih âmel işleyin. Allâh’ı çokça anarak, gizli-açık sa-

daka vererek Allâh ile bağınızı güçlendirin ki, size bol

rızık verilsin, yardım edilsin. Biliniz ki, şu bulunduğum

yerde, içinde bulunduğum günde, içinde  bulundu-

ğum ayda ve içinde bulunduğum şu yılda Allâhü Te‘âlâ

size kıyâmete kadar Cuma Namazını farz kılmıştır. Kim

Cuma Namazını, benim sağlığımda veya benden sonra

-âdil olsun, zâlim olsun- başında bir imâm varken, kü-

çümseyerek veya farz olduğunu inkâr ederek terk eder-

se, Allâh onun işini rast getirmesin ve hiçbir işini bere-

ketlendirmesin. Şunu bilin ki, o kimse tevbe etmedikçe,

namazı namaz, zekâtı zekât, haccı hacc, orucu oruç ve

iyiliği iyilik sayılmaz. Ancak kim tevbe ederse, Allâh

onun tevbesini kabul eder. Dikkat edin, bir kadın, bir

erkeğe; bir bedevi, bir muhâcire; bir fâcir, bir mü’mîne

imam olamaz. Eğer o fâcir kılıç ve sopasından korkulan

bir kişiyse, o zaman değişir.” (İbn Mâce)

Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Cuma namazına üç

(grup) insan katılır: 1) Kişi var, namaza katılır, boş ko-

nuşma yapar. Bunun namazdan hissesi, o konuşması-

dır. 2) Kişi var namaza gelir duâ eder. Bu kimse Allah’a

duâda bulunmuştur, Allah dilerse onun istediğini he-

men verir, dilerse vermez. 3) Kişi vardır, namaza gelir

sadece dinler ve sükût eder, mü’mînlerin arasından ya-

rarak geçmez, kimseye ezâ vermez. Onun bu namazı,

daha önce geçen cumaya ve fazladan da üç güne kadar

(günahlarına) keffarettir. Bu hâl Cenâb-ı Hakk’ın şu sö-

züne binâendir: “Kim bir hayır yaparsa bu kendisinden

on misliyle kabul edilir.” (En’âm s. 160). (Ebû Dâvud)

 

 

 

NEBİ (S.A.V.)’DEN NASİHATLER

“Dünya parlak, tatlı ve çekicidir. Allâh (c.c.) sizi ora-

ya hükümran kılmıştır. Ne yaptığınız gözünden kaç-

mamaktadır. Öyleyse dünyanın câzibelerinden ve ka-

dınların fitnelerinden korununuz. Çünkü İsrâiloğulları

arasında ilk fitne kadınlar yüzünden çıkmıştır.

Şunu iyice bilin ki, âdemoğulları çeşitli mertebe-

lerde yaratılmışlardır: Onlardan bir kısmı mü’min ana-

babadan doğar, mü’min olarak yaşar ve mü’min olarak

ölür. Bir kısmı kâfir ana-babadan doğar, kâfir olarak

yaşar ve yine kâfir olarak ölür. Bir kısmı da, mü’min

ana-babadan doğar, mü’min olarak yaşar ve kâfir ola-

rak ölür. Yine bir kısmı ise kâfir ana-babadan doğar,

kâfir olarak yaşar ve mü’min olarak ölür.

Öfke, Âdemoğlunun karnında yanan bir kor gibidir.

Görmüyor musunuz, gözlerin kızarmasını, boyun da-

marlarının nasıl şiştiğini! Herhangi biriniz kızdığı za-

man hemen yerine otursun. İnsanların en hayırlısı geç

öfkelenen ve çabucak yumuşayandır. İnsanların en kö-

tüsü ise çabucak öfkelenip geç yumuşayandır. Geç öf-

kelenen ve öfkesi geç dinen adamla çabuk öfkelenen

ve öfkesi çabuk geçen adamın durumu aynıdır.

Tüccarların en hayırlısı, vereceğini güzellikle veren

ve alacağını da iyilikle isteyen kimselerdir. Tüccarların

en kötüsü ise, vereceğini kötülükle veren ve alacağını

da kötülükle alan kimsedir.

Borçlarını güzellikle veren ve alacaklarını da kötü-

lükle isteyen adamla, borçlarını kötülükle veren ve ala-

caklarını da güzellikle alan adamın durumları aynıdır.

Kıyâmet gününde zulmeden herkesin yaptığı zul-

mün derecesine göre bir bayrağı olacaktır. Dikkat edin!

Zulmün en büyüğü idareci durumunda olan kimselerin

yaptığı zulümdür.”

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hadislerle Müslümanlık, 5.c., 1792-1793.s.)

 

 

  1. ALİ (K.V.)’NİN HİKMETLİ SÖZLERİ

 

“Ey Kumeyl! Kalpler birer kaptır. Onların en hayırlısı en

fazla alanıdır. Sana söylediklerimi iyi öğren. İnsanlar üç sı-

nıftır: Biri, ilim ve ameli tam olan ve her yönüyle Allah yolun-

da olan âlimdir. Diğeri, kurtuluş yolunu arayan öğrencidir.

Üçüncüsü ise, akılsız ve rezil kimselerdir ki, her bağırana

tâbi olur ve esen yelin peşinden gider. İlmin ışığı ile aydın-

lanmaz ve sağlam bir kaleye sığınmaz. İlim, servetten ha-

yırlıdır. Çünkü ilim seni korur. Serveti ise sen korursun. İlim

sarfettikçe artar, servet ise, sarf ettikçe azalır. Âlimin sevil-

mesini, din herkese borç kılmıştır. İlim, sahibine sağlığında

yol gösterir, ölünce de ona iyi bir isim bıraktırır. Servetin

gücü, servetin elden gitmesiyle yok olur. Nice servet sahip-

leri vardır ki, daha sağken ölüdürler. Âlimler ise, dünya dur-

dukça hayattadırlar.” dedi. Hz. Ali (k.v.) bir daha içini çekip

göğsünü işâret ederek İlim, sahibine sağlığında yol gösterir,

ölünce de ona iyi bir isim bıraktırır.” dedi (Ebû Nuaym, Hilye)

Hz. Ali (k.v.) Emirnâmesi’nden: “Niyyet hâlis olmak ve

insanların faydasına olmak şartıyla (yapılan) işlerin hepsi

Allah (c.c.) için iseler de sen yine vakitlerinin en hayırlısını

Allah (c.c.) ile arandaki hâller için nefsine ayır. İhlâsla Allah

(c.c.)’ya yönelerek edâ edeceğin tâatın en başta geleni de

Zât-ı İlâhî (c.c.)’ya özel olan farzları yerine getirmekten ibâret

olsun. Gecende gündüzünde, bedeninden Allah (c.c.)’ya ait

bulunan kulluk hissesini ayır ve seni Hakk (c.c.)’nun harîm-i

Sübhânîsine yaklaştıran bu tâatı, vücûduna her neye mâl

olursa olsun eksiksiz gediksiz edâ et. Şayet namazında

halka imâm olmuşsan sakın ne bıktıracak, ne de bir hayra

yaramayacak şekilde kıldırma. Çünkü insanlar içinde öyle-

leri vardır ki, hastalık sahibidir. Öyleleri de vardır ki, acele işi

vardır. Nebî (s.a.v.) Efendimiz beni Yemen’e gönderirken:

«Onlara namazı nasıl kıldırayım?» demiştim. «En zayıfının

durumuna göre» buyurmuşlardı.”

(Hz. Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (k.s.), Hz. Osman ve Hz. Ali (r.a.), 160.s.)

 

ÖZLÜ NASİHÂTLER

 

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyuruyorlar: “Hakk Teâlâ Hazretleri

dört şeyin hikmetini dört şeyde gizledi:

  1. İlmin bereketini üstada ta’zimde (saygıda),
  2. Îmânın bekâsını evâmir-i ilâhiyeye (İlâhi emirlere)

ta’zimde,

  1. Hayatın dirlik ve lezzetini vâlideyne (ana-babaya) ihsan

ve itaatta.

  1. Cehennemden kurtuluşu da halka ezâyı terkte gizlemiş-

tir.”

Hz. Ebû Bekir (r.a.) şöyle demiştir: “Karanlıklar beştir. Bunlara

karşılık beş de kandil vardır:

  1. Dünyâ muhabbeti bir karanlık. Allah (c.c.)’a ibâdet ise o ka-

ranlıktan kurtulmanın kandilidir.

  1. Günâh bir karanlık, tevbe ise kandilidir.
  2. Kabir bir karanlıktır, kelime-i tevhîd ise kandilidir.
  3. Âhiret karanlıktır, sâlih ameller ise kandilidir.
  4. Sırat karanlıktır, yakîn ise kandilidir.”

Hz. Ömer (r.a.) der ki:

  1. Bütün dostlara baktım, içlerinde dilini tutmaktan daha fazîletli

dost görmedim,

  1. Bütün elbiselere baktım, içlerinde haramlardan sakındıran-

dan güzel elbise bulamadım,

  1. Bütün mallara baktım, içlerinde kanâatten daha fazîletlisini

göremedim,

  1. Bütün yemekleri tattım, içlerinde sabırdan daha tatlısını bu-

lamadım.

Hz. Osman (r.a.) şöyle demiştir: “İbâdetin tadını dört şeyde

buldum:

  1. Allah (c.c.)’nun farz kıldıklarını yerine getirmekte.
  2. Allah (c.c.)’nun haram kıldıklarından sakınmakta.
  3. Allah (c.c.)’nun rızâsını gözeterek iyiliği emretmekte .
  4. Allah (c.c.)’nun gazâbından çekinerek kötülüğü sakındırmakta.

Hz. Ali (r.a.) demiştir ki: Uzun ömürlü olmak isteyen sabah ye-

meğini erken yesin, akşamı da iyice acıkınca yesin, fazla ağır elbi-

se giymesin. Hem sıhhâtli olur, hem borcu az olur.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Muhâsebe 4, 126-130.s.)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN HUTBESİ

 

Ebû Said el-Hudri (r.a.) anlatıyor: Hz. Peygamber Efendi-

miz (s.a.v.) ikindi namazını kıldıktan sonra ayağa kalkıp bize

bir hutbe irad ettiler. Kıyâmete kadar olan hiçbir şey bırakmadı

ki, bize ondan bahsetmesin. Bu hutbeyi sahâbiler hıfzetmiştir,

unutanlar da unutmuştur.

O hutbenin bazı parçaları şunlardır: “Ey insanlar dünya

yemyeşildir, tatlıdır. Allâh (c.c.) dünyada sizi halife kıla-

caktır. Nasıl amel edeceksiniz diye bakacaktır. O halde

dünyadan kaçınınız. Kadınlardan kaçınınız. Çünkü İsra-

iloğullarının ilk fitnesi kadınlar hususunda olmuştur. Ey

insanlar! Âdemoğulları değişik tabakalardan yaratılmış-

lardır. Kimisi mü’min olarak yaşar, mü’min olarak ölür. Ki-

misi kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar, kâfir olarak ölür.

Kimisi mü’min olarak doğar, mü’min olarak yaşar, fakat

kâfir olarak ölür. Kimisi kâfir olarak yaşar, fakat mü’min

olarak ölür. Ey insanlar! Öfke Âdemoğlunun karnında tu-

tuşturulan bir ateş korudur. Bakmaz mısınız, insan öfkeli

olduğunda kıpkızıl oluyor, damarları şişiyor, Herhangi bi-

riniz öfkelenirse derhal otursun. Dikkat ediniz. İnsanların

en hayırlısı geç öfkelenen, öfkesi çabuk geçen kimsedir.

En şerlisi ise çabuk öfkelenen, fakat geç vazgeçendir.

Öyleyse geç öfkelenen ve öfkesi geç geçen kimse ile ça-

buk öfkelenen ve öfkesi çabuk geçen kimse orta vasıflı

kimselerdir. Ey insanlar! Tüccarların en hayırlısı alacak

ve vereceklerini en güzel şekilde yerine getirenlerdir. En

şerlisi de alacağı ve vereceği kötü olandır. Eğer ödeyişi

güzel, isteyişi kötü veya ödeyişi kötü, isteyişi güzel olur-

sa o kimse orta vasıflıdır. Ey insanlar! Bütün zalimlerin kı –

yamette, yaptığı zulme göre bir bayrağı vardır. Kuşkusuz

zulmün en büyüğü, devlet başkanlarının zulmüdür. Ey

insanlar! Korku, bildiğiniz bir şeyi söylemekten sizi alı-

koymasın. Kuşkusuz cihadın en üstünü, zalim bir sultana

karşı doğruyu söylemektir. Ey insanlar! Dünyanın geçen

kısmı yanında, kalan kısmı; içinde bulunduğumuz günün

geçen kısmı yanında, kalan kısmı kadardır.”

(Muhammed Yusuf Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 4.c. 171.s.)

 

  1. ALI (K.V.)’NIN OĞLUNA NASIHATLARI

Hz. Hasan (r.a.), İbn Mülcem tarafından hançerle ağır

şekilde yaralanan babası Hz. Ali (k.v.)’nin huzuruna ağla-

yarak girdi. Hz. Ali (k.v.) ona niçin ağladığını sordu. O da

“Sen ahiretin ilk, dünyanınsa son gününde bulunduğun bir

sırada nasıl ağlamayayım?” cevabını verdi. Bunun üzerine

Hz. Ali (k.v.) “Oğlum! Dörder nasihatten oluşan şu sözlerimi

iyi dinle ve sakın unutma. Çünkü bunları unutmadığın süre-

ce hiçbir şey sana zarar veremez” dedi. Hz. Hasan (r.a.)’in:

“Babacığım! Bunlar nedir? demesi üzerine de şöyle bu-

yurdu:

“En büyük zenginlik akıl, en büyük fakirlikse ahmaklıktır.

En büyük cehâlet (bilgisizlik) kendini beğenmişlik; en büyük

şeref de güzel ahlâktır.”

Hz. Hasan (r.a.):

“Babacığım diğerleri nelerdir?” diye sorunca Hz. Ali

(k.v.) şunları söyledi:

“Sakın ahmaklarla arkadaş olma. Çünkü ahmak bir in-

san fayda vereyim derken sana zarar verir. Sakın yalan-

cılarla dost ve arkadaş olma! Çünkü böyle bir insan sana

uzakları yakın, yakınları ise uzak gösterir. Sakın cimrilerle

dost olayım deme; çünkü ihtiyacının olduğu şeyleri senden

esirger. Sakın kötü insanlarla arkadaşlık yapma; çünkü kö-

tüler seni çok ucuz bir şeye dahi satar”

Hz. Ali (k.v.), oğlu Hz. Hasan (r.a.)’a şunları söylemiştir:

“En iyi dost güzel ahlâk, en iyi arkadaşsa akıldır. Edeb de

en güzel mirastır. İnsanın kendisini beğenmesinden daha

büyük vahşet yoktur”.

Müslim Sahîhi’ndeki bir hadîs-i şerifte: “Ey Âdem oğlu,

benim malım, benim malım dersin. Senin malından se-

nin olan, yiyerek yok ettiğin, giyerek eskittiğin, yâhud

Allâh (c.c.) yoluna verip âhiret için ayırdığındır” buyu-

ruldu. Ya’nî yediğin yok oldu, giydiğin eskidi, âhirete yolla-

dığın sana kaldı.

(Muhammed Yusuf Kandehlevî, Hayatü-s Sahâbe, 2.c., 261.s.)

 

BÜYÜK HEDEFLERE GÖNÜL VERMEK

Hakk Teâlâ geçmiş peygamberlerin bazısına şöyle vah-

yetti: “Bana itaat edersen, razı olurum. Razı olursam

üzerine bereket yağdırırım. Bereketimin sonu yoktur.

Bana isyân edersen, öfkelenirim. Öfkemin sonu lânetle

biter. Ben bir kimseye lânet edersem, yedinci çocuğuna

kadar ulaşır.”

Zamanımız öyle bir hâl aldı ki, dinî şeyler, âdi dünyalığa

değiştirilir oldu. Ümitlerin ardı arası kesilmiyor. Hırslar kuv-

vet yarışında… Yapmakta oldukları hiçbir kötü işi bırakma-

dan yaptılar. Fakat sonunda hepsi heba oldu. Toz yığını gibi

dağıldı, gitti. Sen sakın bu zümreden olmayasın. Allâh rızası

için yapılmayan her şey boştur.

Acırım sana. İçini belki câhil kişilere saklı tutabilirsin.

Fakat beyaz perde üzerine konan siyah lekeler gibi her şeyi

bütün inceliği ile seyrederler.

Çalış, ihlâs sahibi ol. Hakk Teâlâ’nın emirlerini yerine ge-

tirmeye çabala. Dünya ve Âhirette sana faydası dokunma-

yacak şeyleri bir yana at. Kendi işine yaramayacak şeyler

boştur. Sana, iç âlemini iyiye götürecek şeyleri aramak ge-

rek. Nefsine tesir edebilmek için onun terbiye yollarını ara.

Nefsine tesir etmen önemli şeydir. Onu binek yap. Dünya

boşluklarını Âhiret âlemine ulaş. O uçakla halkı geç. Hakk’a

ulaş. Bunlar kolay olmaz. Ancak nefis yola geldikten sonra

olur ki, o da, ancak Allâhü Teâlâ’nın emrine tâbi olduktan

sonra yola gelir.

Nefsini yola getir, halkı arkaya at. Dünyalık kötü işleri bir

yana it. Mevlâ’yı her şeyden önce an. Hikmet lokmalarını ye.

Bunları yapmaya muvaffak olduğun zaman ağzından çıkan

şeylere dikkat et, tevilli konuşma. Tevilli konuşman tecavüz

olur. Halktan korkma, onlardan bir şey ümit etme. Aksi hâller

imân zayıflığından doğar.

Himmetini yüce tut; yükselirsin, korkma. Hakk Teâlâ him-

metin kadar sana kıymet verir. Doğruluğun ve ihlâsın kadar

bu yolda derece alabilirsin.

( Abdulkâdir Geylâni (k.s.), Fethü’r-Rabbânî, 215-216.s.)

 

  1. EBÛ BEKİR (R.A.)’İN TAKVÂ VE AHİRET

İÇİN ÇALIŞMAKLA İLGİLİ HUTBESİ

 

Ebû Nuaym (r.a.) şöyle buyurdular: Ebûbekir (r.a.)

bize bir hutbe okuyarak şunları söyledi: “Size Allâh kor-

kusunu ve Allâh (c.c.)’a gereği gibi hâmd ve senâ et-

menizi, her zaman ümit ve korku arasında bulunmanızı

ve isteklerinizi ısrarla Allâh (c.c.)’den istemenizi tavsiye

ederim. Çünkü Allâhü Teâlâ, Zekeriya (a.s.) ve ailesini

överken “Gerçekten onlar hayır işlere koşarlar, uma-

rak ve korkarak bize duâ ederlerdi ve bize derin say-

gı gösterirlerdi” (Enbiya s. 90) buyurmuştur.

Sonra ey Allâh (c.c.)’nun kulları! Bilmiş olunuz ki,

Allâhü Teâlâ üzerinizdeki hakkına karşılık sizi rehin al-

mış, bu hususta sizden kesin söz almıştır. Sizden fanî ve

az olanı, bâki ve çok olan ile satın almıştır. Allâh (c.c.)’un

Kitab’ı aranızda bulunmaktadır. Onun acaiblikleri bitmez,

tükenmez, nuru sönmez. O’nun sözünü tasdik ediniz, O

(c.c.)’un Kitabı’ndan nasihât alınız. Karanlık bir gün için

kendinize gören bir göz hazırlayın. Çünkü O sizi ancak

kulluk için yaratmıştır. Size Kiramen Katibin denilen me-

lekleri, değerli yazıcılar olarak gözetleyici kılmıştır.

Sonra, ey Allâh (c.c.)’nun kulları, biliniz ki, siz ne za-

man sona ereceğini bilmediğiniz bir ömür süresi içinde

yaşıyorsunuz. Eğer ecelinizin Allâh (c.c.) için amel eder-

ken bitmesini istiyorsanız, bunu yapınız. Allâh (c.c.)’ün

yardımı olmazsa bunu yapamazsınız. Öyleyse eceleniz

gelmeden ve kötü amelinizle karşılaşmadan önce Allâh

(c.c.) yolunda yarışınız. Çünkü bazıları bu fırsatlarını

başkalarına bırakmış ve kendilerini unutmuşlardır. Sizi

böyle davranmaktan sakındırıyorum. Kurtuluşa süratle

gidiniz, kurtuluşa süratle gidiniz. Kurtulunuz, kurtulunuz.

Kesinlikle sizin arkanızdan çok hızlı gelen ve sizi yakala-

mak isteyen bir düşman vardır.”

(Muhammed Yusuf  Kandehlevi, Hayâtü’s-Sahabe, 3.c., 178.s.)

 

MÜZENÎ (R.ALEYH)’DEN ÖĞÜTLER-1

 

Bekir b. Abdullah Müzeni (r.h.) tâbiîn’in büyüklerindendir.

Hadîs hususunda, güvenilir ve hüccet bir âlim olduğunu bil-

dirmişlerdir.

Müzenî hazretleri, dünyâya düşkün olmayıp harâm ve

şüphelilerden çok sakınırdı, ibretli sözleri vardır. Çok büyük

ve iyi insanlar arasında yetişti.

Bekir bin Abdullah el-Müzenî hazretleri buyurdular ki: “İyi

amellerim arasında en değerlisini, sâlih bir zâta olan sevgimi

buluyorum.” “Bir kimsenin cimrilik huyu ile öfke duygusu körel-

medikçe müttakî sınıfına geçemez.”

“Din kardeşlerinden bir cefa görürsen, bil ki bu, yaptığın

bir hatâdan dolayıdır. Derhâl Allâhü Teâlâ’ya dön ve tövbe

  1. Ayrıca, bir sevgi görecek olursan, Allâhü Teâlâ’ya olan

tâatından, Allâhü Teâlâ’nın beğendiği işleri yapmaktan) hasıl

olduğunu bil ve şükret.”

“Bir kimsenin, sanki o işle emrolunmuş gibi, durmadan hal-

kın ayıbını sağa sola aktardığını görürseniz, bu haliyle azâb

tuzağına tutulduğunu biliniz.”

“Îsâbet edip, doğru konuştuğunda sana bir ecir ve sevab

getirmeyen, hatâ ettiğinde de seni günâha götüren bir sözü

söylemekten sakın. Bu söz, müslüman kardeşine kötü zanda

bulunmandır.”

“Sen bir kişi ile arkadaş olduğun zaman bazı hususları

yerine getirmen gerekir. Beraber olduğunuzda, şayet onun

nalınlarının ipi kopar ve o bunları düzeltip bağlayıncaya kadar

sen onu beklemezsen, sen arkadaşlık hukukuna riâyet etme-

miş olursun ki, sen, bu halinle dost olamazsın. Yine, senin ar-

kadaşın bir ihtiyaç için bir yerde oturduğunda, o işini bitirince-

ye kadar onu beklemezsen sen yine hakiki dost sayılmazsın.”

Bekir bin Abdullah el-Müzenî, kadı yapılmak istenince şöy-

le demiştir: “Ben size bir şey söyleyeyim. Kendisinden başka

ilâh olmayan Allâhü Teâlâ’ya yemin ederim ki, hâkimlik işini

yapamam. Eğer, bu sözüm doğru ise, siz beni hakim yapma-

malısınız. Eğer sözüm yalan ise, yalancı birisini bu vazifeye

tayin etmeniz doğru olmaz.”

(İslam Âlimleri Ansiklopedisi, 2.c., 139-142.s.)

 

MÜZENÎ (R.ALEYH)’DEN ÖĞÜTLER-2

 

“Ey Âdemoğlu! Allâhü Teâlâ’nın rahmetinden öyle ümitli

ol ki, bu ümidin seni, Allâhü Teâlâ’nın mekrinden emin kıl-

masın. Eğer bundan emin olursan, günâhları işler, Allâhü

Teâlâ’nın gazabına uğrarsın. Yine Allâhü Te’âlâ’dan öyle

kork ki, bu korku O (c.c.)’un rahmetinden ümidini kestirme-

sin. Ne kadar günahkâr olursan ol, yine de Allâhü Teâlâ’nın

râhmet ve merhametinden ümidli ol. Tövbe ederek Allâh

(c.c.)’a dön.” “Allahım! Bizi öyle bir rızıkla rızıklandır ki, onun

vasıtasıyla sana çok şükür edebilelim. Yâ Rabbi! Her an her

yerde sana muhtacız.”

Bir Cuma günü cemaat oldukça kalabalıktı. Abdullah el-

Müzenî, “Bana, câmide bulunanların en hayırlısı (iyisi) so-

rulsaydı, insanlara en çok nasîhat eden, iyiliği emredip, kö-

tülükten nehy edeni, alıkoyanı arar, bulur, onu gösterirdim.”

Yine, bana “İnsanların en şerlisi (kötüsü) kimdir? diye sorul-

saydı, insanları en çok aldatanı bulur, onu gösterirdim.” dedi.

Ölüm hastalığı sırasında Bekir bin Abdullah el-Müzenî’nin

huzuruna girdik. Başını kaldırdı. “Nefsini Allâhü Teâlâ’ya tâat

(Allâhü Teâlâ’nın beğendiği şeyler) için çalıştıran, Allâhü

Teâlâ’ya isyan (emirlerini yapmamak) etmemesi için onu zor-

layan kula, Allâhü Teâlâ merhamet etsin” buyurmuştur.

“Sana dünyâda, kanâat edebileceğin kadarı kâfidir, ister

bu bir avuç hurma, bir içimlik su ve bir çadır gölgesi olsun.

Senin nefsin, dünyâda kendisine ne kadar çok verilse, asla

doymaz. Her zaman daha fazlasını ister.”

Bekir bin Abdullah el-Müzenî’nin daima okuyup, terk et-

mediği duâ şudur: “Allâhım! Bize rahmet hazinelerinden biri-

ni aç. Rahmetinden sonra, bize dünyâda ve âhirette hiç azâb

etme. Allâhım! O geniş ihsânından bize helâl ve temiz bir

rızık ihsân et. Rızık verdikten sonra bizi, senden başkasına

muhtaç eyleme, Allahım! Merhametine ve ihsân ettiğin helâl

rızka, ihsânına karşı şükrümüzü arttır. Biz sana muhtacız.

Senin yardımın ve ihsânın ile ancak başkasından müstağni

(uzak) oluruz.”

(İslam Âlimleri Ansiklopedisi, 2.c., 139-142.s.)

 

  1. ALİ (R.A.)’DEN HUTBELER

Yahya b. Yamur (r.a.) şöyle anlattılar: Hz. Ali (r.a.) bir

gün minbere çıkarak Allâh (c.c.)’a hamd ü senâlar ettikten

sonra şunları söyledi:

“Ey insanlar! Sizden öncekilerin helâk olmasına, işle-

dikleri günahlar sebep oldu. Âlimleri ve ileri gelenleri onları

ikaz edip kötülüklerden alıkoymazlardı. Bu yüzden Allâhü

Teâlâ, onları azap indirmek suretiyle helâk etti. O halde

sizden öncekilerin başlarına gelenler, sizin de başınıza

gelmeden önce emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l münker

yapınız (iyilikleri emredip kötülüklerden de nehyediniz) ve

bunu yapmak ne rızkınızı azaltır ve ne de ecelinizi yak-

laştırır. Allâhü Teâlâ’nın, insanların can, mal ve çocukları

hususundaki artış ya da eksilişi gökyüzünden yağmur ta-

neleri gibi indirir. Sizden biriniz can ve mal hususlarında

bir belaya uğradığında, başkalarının böyle bir belaya du-

çar olmadığını görerek fitneye düşmesin. Çünkü herhan-

gi bir müslüman işlemediği kötülüklere karşı kalbinde bir

korku ve ondan bahsedildiğinde bir tiksinti duyar. Kötüler

ise sonlarının felaket olacağını düşünmeksizin, kumarcı-

ların ilk oyunu kazandıklarından cesaret almaları gibi, bir

kötülüğü ilk yaptıklarında bundan cesaret alır ve sevinç

duyarlar. Hiyânet ve kötülükten uzak olan müslüman iki

güzellikten birini umar. Allâh (c.c.) katındaki onun için daha

hayırlıdır. Ama bazen de Allâhü Teâlâ ona bol mal ve rızık

verir ve onu bir anda mal ve çocuk sahibi yapar. İki türlü

kazanç vardır: Bunlardan mal ve çocuklar dünya kazancı,

sâlih amelse âhiret kazancıdır. Allâhü Teâlâ, bazı kimsele-

re bu iki kazancı birlikte verir”.

Rib’î b. Hıraş (r.a.) şöyle anlatıyor: Hz. Ali (r.a.)’in bir

hutbesini dinledim, şöyle diyordu: “Ben Hz. Peygamber

(s.a.v.)’in “Benim adıma yalan uydurmayınız. Kim be-

nim adıma bir yalan uydurursa o ateşe (cehenneme)

atılır” buyurduğunu duydum”.

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, 3.c., 215-216.s.)

 

MÜSLÜMÂNLARA NASİHÂT

Ey Müslümân! Acizlik gelip yaşlanmadan önce kusurlarını

düzelt! Gaflet uykusundan uyan! Yoksa ölüm kamçısı ile uyan –

dırılacaksın. Hadîs-i şerîfde: “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanır-

lar” buyuruldu. Ama o uyanıklık fayda vermez. Sağlığı ni’met bil!

Fırsatı elden kaçırma! Yoksa çok üzülürsün. Rubâî:

Ömür sona erişti, bırakmadın dünyâyı,

Ve yaptığın işlere, bir an pişman olmayı,

Kur’ân O’nun kelâmı, hem okur, hem dinlersin.

Ne fayda, düşünmezsin, O’na tâbi’ olmayı.

Dünyâ işlerin çabuk, âhiret işlerin gevşek olunca böyle kul-

luktan utan! Sonunda, “Dünyâ işleri beni âhiretle meşgul olmaya

bırakmadı.” demekten kurtulamazsın. Dünyâ işlerini bitiremedin,

âhiret işlerine başlayamadın. Ne kötü bir sevgiye tutuldun.

Ömür sona yaklaştı. Bir makâma ulaşamadın. Huzûru, rahatı

bir yerde göremedin.

Dünyâ işlerinde, ihmâl edilecek hiçbir incelik bırakmadın.

Dîn işlerine gelince, bu kadarı çoktur dedin. Hayır, hayır! Sen

kulsun. Tepeden tırnağa kadar emir altında olmalısın. Kul hep

kuldur. Kulluktan kurtulamaz. İlimsiz kulluk yapmak ise olamaz.

İbâdetleri yerine getirecek kadar ilim sahibi olmak lâzımdır.

Farz, vâcib, sünnet, nafile ve edeblerde tam bir tertîb ile

ihtiyât üzere ol! Böylece namazın dünyâda nûr versin, âhirette

nârdan kurtarsın.

İmâm-ı Şafiî (rh.a): “Edeb, tertîbin koruyucu duvarı, tertîb

sünnetin koruyucu duvarı, sünnet vacibin koruyucusu, vâcib far-

zın koruyucusu, farz da îmânın koruyucusu, kalesidir. Hepsini

yapanın îmânı tehlikelerden korunmuş olur. Terk edenin îmânı

tehlikede olur.”

Ey ömrünü zâyi etmiş kimseler! Ömrünüzde beğenilen bir

namazınız olmayacak mı?. Fâtiha’yı doğru okuyamayacak, farz

ve vâcibleri öğrenmeyecek, İslâmî kurallara riâyet etmeyecek

misiniz? Hayâ etmeli o kimse ki, İslâm memleketinde bulunur,

Müslümânlar arasında ömrünü tüketir de, hâli böyle olur.

Ya Râbbi sen, bizleri gafletten uyandır; iyi hâl, iyi ahlâk ve iyi

bir son nefes nasib et!

(Muhammed Rebhâmi, Riyâdün Nâsihîn, s.165)

 

NEBİ (S.A.V.)’İN TEBÜK SAVAŞINDAKİ HUTBESİ

Nebi (s.a.v.)’in Tebük Savaşı’ndaki mübarek hutbeleri şöyledir:

“Kıssaların en güzeli, Kur’ân’dır. Amellerin en hayırlı-

sı, farz olanlardır. Şerlerin en kötüsü, sonradan icat edilen

bid’atlardır. Hidâyetin en güzeli, peygamberlerin hidâyetidir.

Ölümün en güzeli, şehidlerin ölümüdür. Körlüğün en kötüsü,

hidâyetten sonra sapıklığa düşmektir. İlmin en güzeli, faydalı

olanıdır. Hidâyetin en güzeli, emirlere uyulanıdır. Körlüğün en

kötüsü, kalp körlüğüdür.

Veren el, alan elden üstündür. Az olup hidâyet eden mâl,

çok olup azdıran mâldan daha iyidir. En kötü şey, ölürken ma-

zeret göstermek ve pişmanlığın en kötüsü de kıyâmet günü

duyulan pişmanlıktır. Bazı kimseler namazı, vaktin sonunda

kılar. Bazısı da Allâh’ı az anar. Hataların en büyüğü, yalan

söylemektir. Zenginliğin hayırlısı, kalp zenginliğidir. Azıkların

hayırlısı takvadır. Hikmetin başı Allâh (c.c.) korkusudur. Kalp-

teki şeylerin en hayırlısı, kesin inançtır. Şüphe ve kararsızlık

küfürdendir.

Ölüler için yüksek sesle ağlayıp dövünmek, cahiliye adet-

lerindendir. ganimet malına hiyanet etmek, cehennemden

ateş almaktır. Altın ve gümüşü biriktirip zekâtını vermemek,

deriyi cehennem ateşiyle dağlamaktır. Şiir, iblisin çalgıların-

dandır. İçki, kötülüklerin anasıdır. Kadınlar şeytânın tuzakla-

rıdır. Gençlik, deliliğin bir çeşididir.

Kazançların en kötüsü, ribadır. Yiyeceklerin en kötüsü,

yetim malı yemektir. Bahtiyar, başkasından ders alandır.

Bahtsız ise, annesinin karnında bahtsızdır. Sonunda hepiniz

dört ziralık bir yere gireceksiniz. Bütün işler sonuçlarıyla öl-

çülür. Önemli olan, amelin sonudur. Haber yayanların en kö-

tüsü,  yalan haber yayanlardır. Gelmesi muhakkak olan bir

şey, uzak da olsa yakındır.

Mü’mine küfretmek fısktır. Mü’mini, mü’min olduğu için

öldürmek, küfürdür. Bir mü’mini gıybet etmek, Allâh (c.c.)’ya

karşı gelmektir. Mü’minin malı da, kanı kadar haramdır. Kim

kötü bir iş için Allâh (c.c.) adıyla yemin ederse, Allâh (c.c.)

onu yalancı çıkarır. Bağışlayanları Allâh (c.c.) da bağışlar. Öf-

kesini yutanlara Allâh (c.c.) ecir verir. Belâlara sabredenlerin

kaybını Allâh (c.c.) doldurur.”

(Feyzü’l-Kadir, c.2 s.179)

 

UYANIŞ İÇİN NASİHÂTLER

Ey cemaat! Yaşayacağınıza dair elinizde Hakk’tan bir be-

rat var mıdır? Tedbiriniz çok azaldı. Bir kimse dünyasını imar

ederse bunu başkası için yapar. Âhiretini de böylece harab

eder. Dünyayı toplayan başkası için toplar ve dînini paralar.

Hakk’tan da dargınlık gelir. Kendisi gibi bir mahlûkla yeti-

nene Mevlâ darılır. Eğer o insan, yakında öleceğini, Hakk

huzûrunda hazır olacağını ve bütün yaptıklarının hesabını

vereceğini bilseydi, elbette dünyalık işlerini azaltırdı.

Lokman Hekim’den anlatılır; oğluna demiş “Yavrucuğum,

hasta olduğun zaman hastalığın nasıl geldiğini anlayamaz-

sın. Nasıl gittiğini sezemediğin gibi.”

Sizi sakındırıyorum ve yasaklardan çekindiriyorum;

hâlbuki ne kötülerden çekinmektesiniz, ne de yasaklardan

beri durmaktasınız.

Ey hayırdan mahrum olup dünyaya dalanlar! Yakında

dünya sizi ihtiyarlatacak ve toprağına gömecek. O zaman

dünyadan kopardığınız size yaramayacak, ondan aldığınız

tad sizi kurtarmayacak. Bunların hepsi size vebâl olacak.

Ey evlâd! İhtimâl dâhilinde olan şeyleri bırak ve şerden

kesil.

Sözlerin kardeşleri vardır. Bir söz edersin, arkasından

öbürü gelir. Ona cevap verirsin, peşinden diğeri gelir, sonra

şer… İnsanları Hakk kapısına çağıran büyükler azdır. Sözleri

dinlenmediği takdirde, halk üzerine birer hüccet olurlar. O

büyükler, imân sahiplerine nimet, Allâh (c.c.) yolunun düş-

manlarına ise şiddet gösterirler.

Ey muvahhidler ve ey müşrikler! Yaratılmışın elinde bir

şey yoktur. Hepsi güçsüzler grubudur. Mülk, padişah, sultan,

zengin, ve fakir, hepsi Allâh (c.c.) kaderinin esiridir. Kalbleri

onun elindedir. İstediği tarafa çevirir. O (c.c.)’ya bir şey ben-

zemez. O (c.c.) hem görür, hem işitir. Nefsiniz semirmesin.

O (c.c.) sonra sizi yer. Bu şuna benzer: Bir kimse, azgın kö-

pek alır, besler, büyütür, bir gün onunla yalnız kalır. Uyuduğu

an, kendisini parçalar ve yer.

(Abdulkadir-i Geylani (k.s.), İlâhî Armağan, 120-121.s.)

 

AbDULLÂH b. SeLÂM (r.a.)’İN HUTbESİ

Abdullâh b. Selâm (r.a.), Hz. Osman (r.a.)’i şehid etmeye

gelen asilere hutbesi şöyledir:

“Ey insanlar! Allâhü Teâlâ, Muhammed (s.a.v.)’i kendisine

itaat edenlere cenneti müjdelemesi, isyân edenleri ise ce-

hennem ateşiyle korkutması için gönderdi. Müşriklerin hoşu-

na gitmese de Allâh (c.c.) dînini ve Peygamberi Muhammed

(s.a.v.)’e tâbi olanları bütün dînlere galip getirmiştir. Sonra O

(c.c.), peygamberi için yurt olarak Medine’ye seçti. Yemin ede-

rim ki Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Medine’ye geldikleri günden

bu yana Medine’nin etrafı meleklerle çevrilidir ve yine o gün-

den beri Allâhü Teâlâ’nın kılıcı kınında bulunmaktadır. Şunu

biliniz ki geçmiş ümmetlerden, öldürülen her bir peygamber

yetmiş bin savaşçının; öldürülen her bir halife de otuz beş bin

savaşçının ölümüne sebep olmuştur. Bunun için de sakın Hz.

Osman (r.a.)’i katletmeye acele etmeyiniz. Allâh (c.c.)’ya ye-

min ederim ki sizden onu öldürenler kıyâmet gününde Allâh

(c.c.)’ün huzûruna elleri kesik ve sakat olarak çıkacaklardır.

Şunu da biliniz ki bu ihtiyarın herbiriniz üzerinde, bir babanın

evlâdı üzerindeki hakkı kadar hakkı vardır”. Bunun üzerine

âsiler, “Ey yahûdî! Yalan söylüyorsun!” diye bağırmaya baş-

ladılar. Abdullâh b. Selâm (r.a.) de onlara şöyle karşılık verdi:

“Allâh (c.c.)’ya yemin ederim ki asıl siz yalan söylüyor-

sunuz. Siz günahkâr kimselersiniz. Ben yahudi değilim;

Müslümânlardan birisiyim. Allâhü Teâlâ, Hz. Peygamber

(s.a.v.) ve mü’minler bunu bilirler ve buna şahittirler. Allâh

(c.c.) benim hakkımda âyet indirmiştir:

“De ki: ‘benimle sizin aranızda (peygamberliğime) şa-

hit olarak Allâh ve yanında Kitab’ın ilmi bulunanlar (ya-

hudi ve hristiyanlardan mü’min olanlar) yeter!” (Ra’d s. 43)

“(Ey Rasûlüm!) De ki: “(Ey yahudiler!) Siz Kur’ân’ı

inkâr ettiğiniz halde, eğer o Allâh tarafından gönderilmiş

ise ve İsrailoğullarından bir şahit, onun benzeri üzerinde

şahitlik edip imân etmiş iken, siz yine büyüklük taslamış-

sanız, bu durumda sizler zâlimler olmaz mısınız? Şüphe-

siz ki Allâh zâlim bir kavmi hidâyet etmez” (Ahkâf s. 10)

(M. Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.3, s.241)

 

 

KALPLERİN TABÎBİ (S.A.V.)’DEN TAVSİYELER

Kalp; beyin, ciğerler ve böbrekler gibi önemli organlar-

dandır. Hatta bunların hepsinden de önemlidir. Çünkü kalbin

hasta olmasına bağlı olarak vücutta bazı hastalıklar meydana

gelmektedir. Nitekim Peygamber (s.a.v.):

“Dikkat ediniz! İnsan bedeninde bir et parçası vardır

ki, o iyi ve sağlıklı olursa, bütün vücut sağlıklı ve iyi olur.

O bozulup hastalandığı zaman ise, bütün vücut bozulur

ve hasta olur. Bilmiş olunuz ki o et parçası kalbdir.” bu-

yurmuştur.

Bir Vak’a: Sad İbn-i Ebi Vakkas (r.a.) demiştir ki: “Ben bir

hastalığa yakalanmıştım. Peygamber (s.a.v.) hasta hatırı sor-

mak için yanıma geldi. Elini göğsümde iki mememin arasına

koydu. Hatta ben Rasûlullah (s.a.v.)’in elinin soğukluğunu kal-

bimde hissettim. Sonra şöyle buyurdu:

“Sen, kalp hastalığına yakalanmışsın! Sakif’ın kar-

deşi Haris İbni Kelede’ye git. Zira o tabib bir kimsedir.

Medine’nin acve isimli hurmasından yedi tane alsın, on-

ları çekirdekleri ile beraber dövsün, sonra onu süt ve yağ

ile karıştırıp sulandırdıktan sonra sana yedirsin!”

Kalp İçin Faydalı veya Zararlı Olan Bazı Maddeler:

  1. Akşam yemeğinden sonra, yüz adım kadar da olsa yürü-

mek, yemekten hemen sonra uyumamaktır. Bu çok zararlıdır.

  1. Çok gülmek kalp için zararlıdır.
  2. Kalp hastası için; süt, sütlü bulamaç (telbine) gibi gıda-

lar yemek gayet faydalıdır.

  1. Ayva, kalp için faydalı bir gıdadır.
  2. Elma kalbe kuvvet verir, bundan kalbi güçlendiren elma

şurubu yapılır.

  1. Zemzem suyu kalbi güçlendirir, korkuyu teskin eder.
  2. Üç şey kalp için zaralıdır. Çok yemek ve içmek, çok uyu-

mak ve tembellik edip çalışmamak.

  1. Şam fıstığı, siyah kuru üzümle birlikte yenirse, kalbi kuv-

vetlendirir. Turunç, portakal ve limon kalbi kuvvetlendirir ve ra-

hatlatır. Nar’ın her çeşidi kalbi takviye eder ve çarpıntıyı önler.

(Tıbbı Nebevî, s.371)

 

  1. HASAN (R.A.)’İN HUTBESİ

 

Hz. Ali (r.a.) vefât ettiğinde yerine geçen oğlu Hz. Hasan

(r.a.) minbere çıkarak şunları söyledi: “Ey insanlar! Bu gece

kendinden öncekilerin onu geçemediği, sonrakilerinse yeti-

şemeyeceği bir kişi öldürüldü. Zamanında Hz. Peygamber

(s.a.v.) onu savaşlara gönderirlerdi. Bu sırada Cebrail (a.s.)

onun sağında Mikail (a.s.) ise solunda bulunurdu. O gittiği

yerlerden Allâhü Teâla’nin fethi (onun) elleriyle müyesser

etmedikçe dönmezdi. Bu gece, (ramazanın yirmi yedinci

gecesi) Kur’ân’ın indirildiği, Meryem oğlu İsa (a.s.)’ın göğe

kaldırıldığı, Musâ (a.s.)’ın arkadaşı Yûşâ b. Nûn (a.s.)’ın öl-

dürüldüğü ve İsrailoğullarının tevbesinin kabul olunduğu ge-

cedir.” Daha sonra Kur’ân-ı Kerîm’den birçok âyetler okuyan

Hz. Hasan sözlerine şöyle devam etti: “Ben müjdeleyici ve

korkutucu olanın torunuyum. Ben Peygamber (s.a.v.)’in to-

runuyum. Kendisinin izniyle insanları Allâh (c.c.)’ya çağıra-

nın torunuyum. Ben pırıl pırıl parlayan kandilin torunuyum.

Alemlere râhmet olarak gönderilen zâtın torunuyum. Ben

Allâhü Teâla’nın üzerlerinden her türlü kin ve pisliği gidererek

kendilerini tertemiz kıldığı ehl-i beyttenim. Ben sevgileri ve

dostlukları Allâh (c.c.) tarafından tüm Müslümânlara farz kılı-

nan ailedenim. Allâhü Teâla bu hususta Peygamber (s.a.v.)’e

indirdiği kitabında “Ey Resûlüm! De ki: “Tebliğime karşılık

sizden, akrabalarımı sevmenizden başka hiç bir ücret is-

temiyorum” (Şûrâ s. 23) buyurmaktadır”.

Hz. Hasan (r.a.), Ramazan’ın yirmi birinci günü i’rad ettiği

hutbesinde babası hakkında şunları söylemiştir: “Sancak ona

teslim edilirdi. Savaş şiddetlendiğindeyse Cebrail (a.s.) ine-

rek onun sağında savaşırdı.”

Hz. Hasan (r.a.), babasının vefâtında irat ettiği hutbesinde

şunları da söylemiştir: “Ben, Cebrail (a.s.)’ın yanlarına indiği

ve oradan kalktığı ehl-i beyttenim. Allâhü Teâla Kur’ân’ında

“Kim bir hasene (iyilik) yaparsa, onun iyiliğini (sevâbını)

artırırız” (Şûrâ s. 23) buyurmaktadır. Buradaki “hasene (iyilik)

yapmak”tan maksat biz ehl-i beytin sevgisidir.”

(M. Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.3, s.224-225)

 

NEBİ (S.A.V.)’İN SON HUTBESİ

 

Hz. Peygamber (s.a.v.) hastalığı sırasında “Üzerime su

dökünüz” dedi. Sonra çıkarak Allâh’a hamd ve sena ettikten

sonra Uhud şehidlerinden bahsetti ve onlara Allâh’tan mağfiret

diledi ve duâ etti. Sonra “Ey muhacirler! Siz durmadan

artıyorsunuz. Ensar ise olduğu gibi kalmaktadır. Kesinlikle

ensar benim sığındığım dostlarım ve sırdaşlarımdır. Onla-

rın iyilerine ikrâmda bulununuz ve kötülerinin de kusurla-

rına göz yumun” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sözlerinin ne

anlama geldiğini anlayan Hz. Ebûbekir (r.a.) ağladı

Allâh’ın Rasûlü (s.a.v.), “Çeşitli kuyulardan getirilmiş su-

dan yedi kırba üzerime dökün. Belki biraz hafiflik hissede –

rim de çıkıp halka vasiyette bulunurum” dedi. Hz. Peygamber

(s.a.v.) başını sımsıkı bağladığı bir bez parçasıyla minbere çıktı.

Allâh (c.c.)’e hamdu sena ettikten sonra “Allâh (c.c.)’ün kulla-

rından bir kul, dünya ile Allâh katındaki nimetler arasında

muhayyer bırakılmıştır. O kul da Allâh’ın katındaki nimetleri

tercih etmiştir” dedi. Rasûlullâh (s.a.v.)’in bu hutbesinin mana-

sını Ebûbekir (r.a.)’den başka hiçbir sahabi anlamadı. Ebûbekir

(r.a.) ağlayarak “Babalarımızı, analarımızı ve çocuklarımızı sana

feda ederiz” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.):

“Yerinde dur! Benim yanımda dostluk ve yardım bakı-

mından insanların en üstünü Ebû Kuhafe’nin oğludur. Mes-

cide açılan kapılara bakın ve Ebûbekir’in kapısından başka

bütün kapıları kapatın. Çünkü ben, onun üzerinde bir nur

gördüm” dedi.

Hz. Peygamber (s.a.v.) son hutbesinde “Kim beş vakit farz

namazları cemaatle kılmak hususunda dikkatli olursa, o ça-

kan şimşek gibi sırat köprüsünü geçenlerin ön safında olur.

Allâh onu tabiinlerin ilk kafilesi içinde haşreder. Beş vakit

namazı cemaatle kıldığı her gün ve her gece için, Allâh yo-

lunda şehid edilen bir kişinin ecri kadar ecir verilir” buyurdu.

(Heysemi, c.2 s.39)

Ya Rabbel Alemin! Hatalarımızı lütfunla bağışla. Kalbimizi

Habibi’nin muhabbetiyle ihya et Râzı olup cemalini nasib ettiğin

kullarının arasına kat! (Âmin)

(Bidaye, c. 5 s.229-230; Heysemi, c.9 s.42)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN HAYIRLI BİR HAYAT

HAKKINDAKİ HUTBELERİ

 

Rasûlullah (s.a.v.) bir hutbe irad ederek şöyle buyurdu:

“Hayatta, ancak dinleyen, tatbik eden, konuşan bir âlim

için hayır vardır. Ey insanlar! Siz sulh ve sükûn zama-

nındasınız. Zaman çabuk geçmektedir. Görüyorsunuz ki,

gece ve gündüz, her yeniyi çürütür, her uzağı yaklaştırır,

her vaadedileni gerçekleştirir. Öyleyse büyük meydanda

cihad için hazırlanın” Mikdad: “Ey Allah’ın Rasûlü! Hüdne

nedir?” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Hüdne, bela ve imti-

handır. Karanlık gecenin parçaları gibi, karanlık mesele-

lerle karşılaştığınız zaman Kur’ân’a yapışın. Çünkü Kur’ân

şefâati kabul olunan bir şefâatçi, sözüne inanılan bir da-

vacıdır. Kim Kur’ân’ı kendine önder edinirse, onu cennete

götürür. Kim onu arkasına atarsa, onu da cehenneme gö-

türür. Bütün iyilik yollarının kılavuzu odur. O asıldır, açık-

layıcıdır. Ciddiyetsiz bir şaka değildir. Onun sırtı ve karnı

vardır. Sırtı yakîn, karnı da ilimdir. Denizi derindir, acaip-

likleri tükenmez ve onu anlayanlar ona doyamazlar. Dos-

doğru yol odur. Cinler onu dinlediklerinde “Biz harikulade

güzel bir Kur’ân dinledik. Doğru yola iletiyor, ona inandık”

(Cin s. 1-2) demekten kendilerini alamadılar. Onunla söyleyen

doğru söylemiş, onunla amel eden sevap kazanmış, onun-

la hükmeden adaletle hükmetmiş, ona uyan doğru yolda

yürümüştür. Onda hidâyet kandilleri, hikmet nişaneleri ve

en büyük hüccet vardır” buyurdu.

Hz. Peygamber (s.a.v.) bir başka hutbesinde “Ey Davud

ailesi, şükredin! Kullarımdan şükreden azdır” (Sebe s. 13)

âyetini okuduktan sonra “Kime üç şey verilmiş ise, Davud’a

verilen üstünlük ona da verilmiştir. O üç haslet

1- Allah’tan gizlide ve açıkta korkmak.

2- Öfkeliyken de, sevinçliyken de adaletten ayrılma-

mak.

3- Fakirlik ve zenginlikte tutumlu davranmaktan ayrıl-

mamaktır.

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, 3.c., 163.s.)

 

  1. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZÂNOĞLU (K.S.)-2

 

Doğumundan i‘tibâren bütün hayatı boyunca bu müjdenin

şanlı izlerini taşıyan bu zâta “Âlî makâm sâhibi” ma‘nâsına ge-

len Sâmî ismi konur. Her hâlleri büyük, yüksek makâm sâhibi

oluşlarının dışarıya tezâhürüdür.

Hakk idâresinin kaldırılıp, halk idâresinin müslümânlara da

sevdirilmeğe çalışıldığı şu cehâlet asrında; ekseriyetin İslâm

dışı davranışlarına;

“Bugünkü şartlarda ancak bu kadar olur.” diyerek kılıf

bulup, İslâm’ın bazı şartlarda tam olarak yaşanamayacağı

iddiâsını hâlleri ile çürütüp, asra yakın ömürlerinin, doğumun-

dan i‘tibâren tamâmını, sünnete harfiyyen riâyet ederek geçirip,

İslâm, fitnenin zirveye çıktığı devirlerde bile sünnete tam olarak

ittibâ edilerek yaşanabilir ve kıyâmete kadar da yaşanacaktır

diye hayatı ile bunu isbât etmiş bir âlî kadîrdir Hazret-i Sâmî

(k.s.).

Allâh (c.c.) dostlarının büyüklerinden bir zâtın ifâdesi ile

“Asırların nâdir yetiştirdiği bir büyük velîdir” Hazret-i Sâmî (k.s.).

1950’li yılların başlarında İstanbul’a intikâllerinden son-

ra kendilerine Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz tarafından

“MAHMÛD” ismi verilmiş ve kendileri icâzetli halîfeleri Adanalı

Hacı Hasan Efendiye:

“-Fakire bundan sonra Mahmûd Sâmî denilmesini ihvâna

bildiriniz; bize böyle emrolundu.” diye emir gereği büyük

tebşîrâtı bildirirler.

Çocuk yaşlarında muhterem anneleri kendilerini akrânlarıyla

oynamak üzere dışarı gönderdiklerinde Hazret-i Sâmî (k.s.)

Efendimiz ellerini dizlerinin üzerine koyup “tahiyyât” oturuşun-

daki gibi oturup, uzaklara gözlerini diker, devâmlı olarak dü-

şünür, tefekkür ederler. Çünkü Allâh (c.c.)’ün Resûlü (s.a.v.)

Efendimiz, Mi‘râc’da tahiyyâtta gibi oturmuşlardı. Bu sünneti

ömürleri boyunca hep böyle sürdürdüler. Hiç bir zaman ken-

dilerini bunun dışındaki bir şekilde otururken gören olmamıştır.

“Neden arkadaşları ile oynamayıp oturduğu” sorulduğunda:“-

Biz oyun için yaratılmadık.” buyurmuşlardır. İşte hadîs-i şerîfi

telmîh; işte sünnete ittibâ.’

 

 

 

KADI MUHAMMED ZAHİD (K.S.) VE NASİHATİ

Evliyânın büyüklerinden, insanları Hakka da’vet eden,

doğru yolu göstererek saâdete kavuşturan ve “Silsile-i âliyye”

denilen büyük âlim ve velîlerin on dokuzuncusudur. Semer-

kandlı olup, doğum târihi bilinmemektedir. Hocası, her ilimde

söz sâhibi Ubeydullah-i Ahrâr’dır.

Kâdı Muhammed Zâhid hazretleri, asrının âlimlerinin en

büyüklerinden olup, tasavvuf ilminde ve hâllerinde mütehas-

sıs ve ilâhî sırların gizliliklerine vâkıf idi. Kendinden sonra, kız

kardeşinin oğlu Derviş Muhammed, yetiştirdiği velîler arasın-

da en büyüğüdür.

Muhammed Zâhid’in (k.s.) “Mesmûât-ı Mevlânâ Kâdı

Muhammed Zâhid” ve “Silsilet-ül-ârifîn” adlı eserleri

meşhûrdur. “Mesmûât” adlı eserinde, hocası Ubeydullah-i

Ahrâr hazretleri’nin sohbetlerinde dinlediklerini toplamıştır.

Fârisî lisânda yazdığı bu eseri 155 varak olup, Süleymâniye

Kütüphânesi’nde vardır.

Bu eserinden ba’zı bölümler: “İnsanın yaratılmasından

maksad, kulluk yapmasıdır. Kulluğun aslı ve özü ise, her

halükârda Allahü teâlâyı unutmamak, gâfil olmamak, tazarru

(yalvarma) ve huşû’ (korku) içinde bulunmaktır.”

“Gençlik zamanı fırsat ve ganimettir. Bu kıymetli za-

manı ve nefesleri saâdet vesilesi yapmayana yazıklar ol-

sun. Se’âdet arayan kimse, Resûlullah’ın (s.a.v.) ahlâkı ile

ahlâklanmalıdır. Hilm (yumuşaklık), kerem, cömertlik, tevâzu,

îsâr ve diğer ahlâk’ı hamide olan şeylerle ahlâklanmalıdır.

Husûsen kalbde Allahtan başka hiçbir şeye bağlılık kalma-

masına (mâsivânın terkine) çok çalışmak lâzımdır. Büyükler,

“Kalbi mâsivâdan korumak lâzımdır” buyurdular. Bunun için

de “Kalb bir ayna gibidir. Karşısına gelen her şeyi gösterir.

Kalbden mâsivâ silinip atıldığı zaman, kalbde Allah sevgisin-

den başka hiçbir şey kalmaz” buyurmuşlardır.”

“Nefsinin isteklerinden, hevâsından uzak dur. Başkasının

(nefsinin) emri altına girme ki, Allahü Teâlâ’nın rızâsına ka-

vuşasın.”

(İslam Alimleri Ansiklopedisi, 14.c., s.147-153)

 

UNUTTUĞUMUZ HAKİKAT ÖLÜM

 

Ölümü hiç unutmamak gerekir. Peygamber efendimiz

(s.a.v.) buyurdu ki: «Sekerât-ı mevt ve can çıkmanın acı-

sı, mü’min kula, kendisini üç yüz defa kılıç ile öldürmek-

ten fazladır.» Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) Resûl-i

ekrem (sallâllahü aleyhi ve sellem) Efendimiz’den bildirir.

Buyurdu ki: «Her gün gök yüzünden iki melek seslenip:

«Ey dünyâda bulunanlar! Siz ölmek için doğdunuz, yap-

tıklarınız harâb olur, toplayıp biriktirdikleriniz düşmanla-

rın nasibi olur. Halbuki bunların hesabı sîzden sorulur ve

azâbı size olur» derler.

Ey kardeşim! Dikkat et! Ne ile meşgulsün. Uyan,

kendine gel! Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve

sellem) asla dünyâ işi için taş üstüne taş koymamıştır.

Âhırete intikaline kadar hep böyle devam etmiştir. Bina-

ya, taşa gönül bağlamak için katı kalbli, taş yürekli olmak

lâzımdır. Bu gün, yarın kaldırabileceğin kadarını, üzerine

  1. Taştan, tuğladan olan evini kaç defa onardın, bir defa

da gönül evini ta’mîr eyle. Beyt:

Evi ne kadar sağlam, ne kadar süslü yapsan,

Ölüm meleği o eve, gelir bir gün, bir zaman.

Nitekim Allahü teâlâ Nisa sûresi 78. âyetinde: «Her ne-

rede olursanız, ölüm size erişir; tahkim edilmiş yüksek ka-

ralarda bulunsanız da» buyuruyor. Süddî ve Ebû Katâde

kavline göre, «Göklerin oniki burcunda olsanız da» diye

gelmiştir. O halde, ey kardeşim! Demirden karalar, taştan

surlar içinde olsan, ölümü kendinden uzaklaştıramazsın.

Bir gün Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bir gurub insanlara uğ-

radı. Ağızlarını açıp kahkaha ile gülüyorlardı. Buyurdu ki:

«Eğer, lezzetleri yıkan ölümü hatırlasaydmız, gülemezdi-

niz. Ölümü çok hatırlayınız. Çünkü kabir sizin için bir evdir

ve yâ Cennet bahçelerinden bir bahçe, yâ da Cehennem

çukurlarından bir çukur olacaktır.»

(Muhammed Rebhami, Riyadünnasihin s. 247)

1 Eylül, Mevlâna Takvimi

 

NEBÎ (S.A.V.)’İN MEKKE’DEKİ HUTBESİ

 

Allah’ın Rasûlü (s.a.v.), Mekke’nin fethi günü, Kâbe’nin

merdiveninde ayakta durarak şu hutbeyi irad etti:

“Hamd o Allah (c.c.)’a mahsustur ki vaadini doğrula-

dı, kuluna yardım etti. Hizipler ordusunu tek başına mağ-

lup etti. Şunu bilin ki, kazaen öldürülen kimsenin diyeti,

ki bu sopa ve kırbaç gibi şeylerle öldürülen kimsedir,

kırk tanesi gebe olmak şartıyla yüz devedir. Şunu bilin ki,

Kâbe’nin hizmetçiliği ve hacılara zemzem dağıtma vazi-

fesi hariç, cahiliye devrinin iftihar ettiği bütün gelenekler

şu iki ayağımın altındadır. Kabe hizmetçiliği ve hacılara

zemzem dağıtma görevini eskiden kim yürütüyorsa, yine

o kimseler devam edeceklerdir.”

Hz. Peygamber (s.a.v.) Fetih gününde Kusva adlı de-

vesinin sırtında Kâbe’yi tavaf etti. Elinde bulunan bir asa

ile Kâbe’nin rükünlerini istilam ediyordu. O kadar kalabalık

vardı ki, Hz. Peygamber (s.a.v.) devesini çöktürecek bir yer

bulamadı ve halkın elleri üzerinde indi. Deve de  vadinin

içerisine doğru götürülerek orada çöktürüldü. Sonra da Hz.

Peygamber (s.a.v.) devenin üzerinde bir hutbe okuyarak Al-

lah (c.c.)’ın şanına yakışır bir şekilde O’na hamd ve sena

ettikten sonra:

“Ey insanlar! Allah (c.c.) sizden cahiliyetin kibrini, gu-

rurunu silmiştir. Aba ve ecdadla böbürlenmeyi tamamen

kaldırmıştır. İnsanlar iki kısımdır. Birisi doğru, muttaki,

Allah (c.c.) katında  şerefli ve namusludur. Diğeri de fa-

cir, şaki ve Allah (c.c.) katında rezil bir kimsedir. Çünkü

Allah Teâlâ “Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir kadından

yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi şubelere ve ka-

bilelere ayırdık. Allah (c.c.) yanında en üstün olanınız,

Allah (c.c.) ’tan en çok ittika edeninizdir. Allah (c.c.) bi-

lendir, haber alandır” (Hucurat s. 13) buyurmuştur. Ben sö-

zümü söylüyor, hem kendim için, hem de sizler için Allah

(c.c.)’tan af talep ediyorum” diyerek hutbesini bitirdi.

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, 3.c., 147-148.s.)

 

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V)’İN HUTBELERİ

 

Hâkim, İbn Ömer (r.a) rivayetle, Hz. Peygamber (s.a.v)

bize hutbe irad ederek buyurdu: “Zulümden sakınınız.

Çünkü zulüm kıyamet gününde üst üste karanlık olur.

Sakın kötülük etmeyin ve kötü olmayın. Sakın hırslı ol-

mayın. Çünkü sizden öncekiler hırs yüzünden helak ol-

muşlardır. Hırs, onları akrabalık bağlarını gözetmekten

alıkoydu, onlar da gözetmediler. Onlara cimriliği em-

retti, onlar da cimrilik yaptılar. Onlara günaha dalmayı

emretti, onlar da günaha daldılar.” O sırada bir adam

“Ey Allah’ın Resûlü! İslâm’ın hangi ibadeti daha üs-

tündür?” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v) “Halkın senin elin-

den ve dilinden selamette kalmasıdır” (Buhari) deyince,

aynı kişi veya başka bir kişi “Ey Allah’ın Resûlü! Hicretin

hangisi daha üstündür?” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v)

“Rabbinin sevmediği şeyleri terk etmen daha üstündür.

Hicret de şehirlinin ve bedevinin hicreti olmak üzere iki

çeşittir. Bedevinin hicreti, çağrıldığında gelmesi ve em-

redildiğinde itaat etmesidir. Şehirlinin hicreti ise, hem

daha zor hem de sevabı daha büyüktür” buyurdu. (Tirmizi)

İbn Ebî Dünya’dan rivayetle, Hz. Peygamber (s.a.v)

“Ribadan kişinin aldığı bir dirhem, Allah (c.c.) katında,

otuz altı zina yapmaktan daha korkunçtur. Ribanın en

büyüğü müslüman bir kişinin şerefiyle oynamaktır”

dedi. (Buhari)

Eymen b. Huraym’dan Allah’ın Resûlü (s.a.v) minbe-

re çıkarak “Ey insanlar! Yalancı şahidlik ile Allah’a şirk

koşmak denktir” (Bakara 26) buyurdu. Bu cümleyi üç defa

tekrarladıktan sonra “Artık o pis putlardan ve yalan söz-

den kaçının” (Hac/30) ayetini okudu.

Resûlullah (s.a.v.) bir gün bize şu hutbeyi irad etti: Ey

insanlar! Şirkten kaçınınız. Çünkü o karıncanın taş üze-

rinde bıraktığı izden daha gizlidir. “Ey Allah’ın Resûlü, bu

kadar gizli ise, biz ondan nasıl sakınacağız?” diye soruldu.

Hz. Peygamber (s.a.v.) “Ey Allah’ım! Bildiğimiz halde

şirk koşmaktan sana sığınıyoruz. Bilmediklerimizden

ötürü de senin affını talep ediyoruz” deyin” buyurdu.

(Buhari)

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.4 s.162.)

19 Ocak, Mevlâna Takvimi

 

  1. ALİ (R.A.)’IN DİLİNDEN ÖLÜM

 

“Ey Allah’ın kulları! Vallahi ölümden kurtuluş yoktur. Önüne

durursanız yakalar, kaçarsanız yetişir. Kurtuluş yoluna koşu-

nuz! Acele edin! Acele edin! Arkanızda sizi hemen isteyen bir

kabir var. Onun sıkmasından, karanlığından ve yalnızlığından

korununuz. Kabir ya cehennem çukurlarından bir çukur, ya da

cennet bahçelerinden bir bahçedir. O hergün üç defa lisan-ı hal

ile:

– “Ben karanlıklar eviyim! Ben yılan çıyan yuvasıyım! Ben

yalnızlık diyarıyım!” der.

Dikkat edin! Ondan ötesi daha da kötüdür. Ateşinin ısısı

yüksek, dibi derin ve zinetleri de demir kelepçelerdir. Bekçisi

Zebanidir. Cehennemin ötesinde ise muttekîler için hazırlan-

mış, genişliği yer ve gökler kadar olan cennet vardır. Allah (c.c.)

bizleri ve sizleri müttekîlerden kılsın! Bizleri ve sizleri elem ve-

rici azaptan korusun.”

Hazret-i Ali (r.a.), dünya hayatının fâniliği hakkında şunları

söylüyordu: Ey Allah (c.c.)’nun kulları! Siz bu dünyadan göçüp

gidenlerden farklı değilsiniz. Onlar sizden daha uzun ömürlü,

daha kuvvetli, daha mamur beldelere ve daha ölmez eserlere

sahip idiler. Birkaç nesil sonra sesleri sakinleşti ve tamamen

duyulmaz oldu. Cesetleri çürüdü, yurtları bomboş kaldı ve eser-

leri yok oldu. Onlar muhteşem saraylarını, konforlarını ve atlas-

tan dokunmuş yatak yastıklarını, üzerleri taşlarla örtülü, toprak

yığılı viranelere, mezarlara değiştiler. Yerleri dar, sakinleri ga-

riptir. Onlar orada yalnızların, kendi başının derdine düşenlerin

ve birbirleriyle samimi olmayanların arasındadırlar.

Heyhât! Onların, yarabbi beni tekrar dirilt, belki iyi ameller

yapar ve bıraktıklarımı tamamlarım, demeleri sadece kendi laf-

larıdır. Onları arkalarında, tekrar diriltilecekleri güne kadar geri

dönmelerine manî olan engeller vardır.

Amel defterleri ortaya konur konmaz, günahkarların def-

terlerinde olanlardan korktuklarını görürsün. Onlar vah bize,

eyvah bize! Bu defter nasıl olmuş da büyük küçük, bir şey bı-

rakmadan hepsini muhafaza etmiş derler. Yaptıkları herşeyi o

defterde görürler. Rabbiniz hiç kimseye zulmetmez.

(Hz. Mahmut Sami Ramazanoğlu (k.s.), Hazreti Ali (r.a.) s.172 / 173)

 

  1. EBUBEKİR (R.A.)’IN TAKVA ve AHİRET İÇİN

ÇALIŞMAKLA İLGİLİ HUTBESİ

 

Abdullah b. Ukeym (r.a.)’den rivayetle,  Ebubekir (r.a.)

bize bir hutbe okuyarak şunları söyledi: Size Allah (c.c.)

korkusunu ve Allah (c.c.)’a gereği gibi hamd ve sena et-

menizi, her zaman ümit ve korku arasında bulunmanızı ve

isteklerinizi ısrarla Allah (c.c)’tan istemenizi tavsiye ede-

rim. Çünkü Allah Teâlâ, Zekeriyya (a.s.) ve ailesini överken

“Gerçekten onlar hayır işlere koşarlar, umarak ve kor-

karak bize dua ederlerdi ve bize derin saygı gösterir-

lerdi” (Enbiya/90) buyurmuştur.

Sonra, Ey Allah (c.c.)’nun kulları! Bilmiş olunuz ki,

Allah Teâlâ üzerinizdeki hakkına karşılık sizi rehin almış,

bu hususta sizden kesin söz almıştır. Sizden fani ve az

olanı, bakî ve çok olan ile satın almıştır. Allah (c.c.)’nun

kitabı aranızda bulunmaktadır. O’nun acaiblikleri bitmez,

tükenmez, nuru sönmez. O’nun sözünü tasdik ediniz, O

(c.c.)’nun Kitabı’ndan nasihat alınız. Karanlık bir gün için

kendinize gören bir göz hazırlayın. Çünkü O (c.c.) ancak

sizi kulluk için yaratmıştır. Size kiramen katibin denilen

melekleri değerli yazıcılar olarak gözetleyici kılmıştır.

Sonra, Ey Allah (c.c.)’nun kulları, bilmiş olunuz ki, siz ne

zaman sona ereceğini bilmediğiniz bir ömür süresi içinde

yaşıyorsunuz. Eğer ecelinizin Allah (c.c.) için amel eder-

ken bitmesini istiyorsanız, bunu yapınız. Allah (c.c.)’nun

yardımı olmazsa bunu yapamazsınız. Öyleyse eceleniz

gelmeden ve kötü amelinizle karşılaşmadan önce Allah

(c.c.) yolunda yarışınız. Çünkü bazıları bu fırsatlarını baş-

kalarına bırakmış ve kendilerini unutmuşlardır. Sizi böyle

davranmaktan sakındırıyorum. Kurtuluşa süratle gidiniz,

kurtuluşa süratle gidiniz. Kurtulunuz, kurtulunuz. Kesinlikle

sizin arkanızdan çok hızlı gelen ve sizi yakalamak isteyen

bir düşman vardır.

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.4 s.178.)

 

MUAZ B. CEBEL (R.A)’IN ÖĞÜTLERİ

 

Muhammed b. Sîrîn’den rivayetle, adamın biri, misafir –

lerini uğurlamakta olduğu bir sırada Muaz b. Cebel (r.a)’ın

yanına geldi. Muaz (r.a.) ona şunları söyledi: “Sana şu iki

şeyi tavsiye ediyorum: Bunların gereğini yerine getirirsen

kurtulursun. Şunu asla unutma ki dünyadaki nasibin seni

mutlaka bulacaktır. Asıl önemli olanı ve kendisine muh-

taç olduğun, ahiretteki nasibindir. Sen ahiretteki nasibini

dünyadakine tercih et. Öyle ki her nereye gidersen git o

da seninle birlikte olsun.” (Ebu Nuaym – Hilye)

Muaviye b. Kurre (r.a.)’dan rivayetle, Muaz b. Cebel (r.a)

oğluna şunları söylemiştir: “Oğlum! Namazlarını bir daha

hiç kılamayacakmışcasına veda eder gibi kıl! Şunu bil ki

mü’min biri takdim ettiği (yaptığı) diğeri geride bıraktığı

iki güzellik arasında ölür.” (Ebu Nuaym – Hilye)

Abdullah b. Seleme (r.a.)’dan rivayetle, adamın biri Muaz

  1. Cebel (r.a)’a “Bana birşey öğret” dedi. Onun “Öğretece-

ğim şeyde bana itaat edip onu yerine getirir misin?” demesi

üzerine de “Bu konuda bütün gücümle çalışacağıma söz veri-

rim” dedi. Bunun üzerine Muaz b. Cebel (r.a) şunları söyledi:

“O halde bazı günler oruç tut, bazı günler ye! Namaz kıl

fakat uykudan da nasibini unutma. Rızkını temine çalış

ama bunu yaparken de sakın doğruluktan ayrılma! Ancak

müslüman olarak öl ve mazlumun bedduasını almaktan

da sakın!” (Ebu Nuaym – Hilye)

Muaz b. Cebel (r.a) şöyle buyurmuştur: “Şu üç şeyi işle-

yen kimseler Allahu Teâlâ’nın gazabına uğrarlar: Gereksiz

yere gülmek; uyanmamacasına deliksiz bir uykuya dal-

mak, acıkmadan yemek.” (Ebu Nuaym – Hilye)

Muaz b. Cebel (r.a) şöyle buyurmuştur: “Sizler darlıkla

imtihan edildiniz ve buna sabrettiniz. Yakında bolluk fit –

nesiyle de imtihan edileceksiniz. Sizler için en fazla kork-

tuğum şey kadın fitnesidir. Kadınlar altın ve gümüş bile –

zikler taktıklarında, Şam yapısı ince elbiseler ve sırmalı

Yemen kürkleri giydiklerinde zenginleri yorup fakirlere de

kaldıramayacakları bir yük yükleyeceklerdir.” (Ebu Nuaym

– Hilye)

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.4 s.265.)

 

EBU ZERR (R.A.)’IN NASÎHATLARI

 

Süfyan es-Sevrî (r.a.)’dan rivayetle,  Ebu Zerr (r.a.) bir

keresinde Kabe’nin yanında durarak “Ey insanlar! Ben

Gıfar kabilesinden Cündüb isimli kişiyim. Sizleri seven

ve daima iyiliğinizi isteyen bir kardeşiniz olarak sözlerime

kulak veriniz!” dedi. İnsanların etrafına toplanması üzeri-

ne de şunları söyledi: “Sizden biriniz bir yolculuğa çıkmak

istediğinde o yolculuk için gerekli hazırlıkları yapar mı?”

İnsanların “Evet, tabii ki yapardı” demeleri üzerine de “İşte

bu yolculukların en uzunu kıyamet yolculuğudur. O halde

onun için gerekli hazırlıklarınızı yapınız!” dedi. Çevresin-

dekiler “Peki neler hazırlamalıyız?” diye sorunca da şöyle

buyurdu: “Bu yolculuğun büyük sıkıntılarından kurtulmak

için hacc yapınız. Kabirlerinizden kalkıp da mahşer yerine

varıncaya kadar yürüyeceğiniz uzun yol için sıcak gün-

lerde oruç tutunuz. Kabirlerin vahşet ve yalnızlığını düşü-

nerek gece karanlığında namaz kılınız. O büyük günün

zorluklarından kurtulmak istiyorsanız ya hayır söyleyiniz

yahut da susunuz. Sahip olduğunuz mallarınızdan sa-

daka veriniz. Günlerinizin yarısını helalinden kazanmak

diğer yarısını da âhiretiniz için geçiriniz. Üçüncü birşeyle

uğraşmanız ise size fayda değil zarar verir. Malını iki kıs-

ma ayır; bir kısmını aile efradınıza harcayın, diğer kısmını

ise önden, âhiretiniz için azık olarak gönderin. Malınız ko-

nusunda bunların dışında yapacağınız şeyler size ancak

zarar verecektir”. Sonra yüksek sesle “Ey insanlar! Sizleri

sonu olmayan ve asla ulaşamayacağınız bir hedefin hırsı

öldürmüştür” buyurdu.

Hibban b. Ebî Cebele (r.a.)’dan rivayetle, Ebu Zerr

(r.a.) şöyle buyurmuştur: “İnsan bu dünyaya ölmek için

gelir. Yıkılıp harap olması için ev yapar; sonsuz olanı ter-

kedip geçici şeyler uğrunda tüm güçlerini harcarlar. İnsan-

ların hoşlanmadığı şu üç şey “ölüm, hastalık ve fakirlik”

ne güzeldir..

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c. 4 s. 277)

 

 

 

 

ABDULLAH B. ABBAS (R.A.)’IN NASÎHATLARI

 

 

Abdullah b. Abbas (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Ey günah-

kar! Sakın işlemiş olduğun günahların kötü sonuçlarından

emin olma! Çoğu zaman işlenen bir günahı daha büyük

ikinci günah izler. Ancak senin, sağında ve solunda bu-

lunan meleklerden utanmaman işlediğin günahtan daha

korkunç birşeydir. Allah Teâlâ’nın senin hakkında nasıl bir

hüküm vereceğini bilmediğin halde günah işlerken gülmen

işlediğin günahtan daha büyüktür. Bir günah işlediğinde

sevinmen o günahtan daha korkunçtur. Bir günahı işle-

yemediğinden dolayı üzüntü duyman, işlemiş olduğunda

kazanacağın günahtan daha büyüktür. Bir günah işlediğin

sırada kalbinin seni gören Allah’tan çekinip ürpermemesi,

o sırada rüzgar tarafından sallanan bir kapı perdesinden

korkman işlediğin günahtan daha korkunçtur. Azap olu-

nasıca! Sen Eyyüb (a.s)’ın ondan dolayı Allah Teâlâ’nın

kendisini mal ve bedence birçok belalara duçar ettiği zel-

lesinin ne olduğunu biliyor musun? Eyyüb (a.s)’ın zellesi

mâni olabileceği bir zulmü üzerinden gidermesini isteyen

bir fakire yardım etmemesidir. O emr-i bi’l-ma’ruf yaparak

zâlimi zulmünden alıkoymaya çaba göstermedi. Böylece

Allah Teâlâ da onu birçok belalara duçar eyledi”

Abdullah b. Abbas (r.a) şöyle buyurmuştur: “Farzları ye-

rine getir. Allah Teâlâ’nın senin üzerinde bulunan haklarını

öde ve bunu yaparken de O’ndan yardım dile. Çünkü Allah

(c.c.) niyeti hâlis olan kullarını, hoşlarına gitmeyecek şey-

lerden korur. O yegâne mülk sahibi olup dilediğim yapar”.

Abdullah b. Abbas (r.a) şöyle buyurmuştur: “Hiç bir

mü’min ya da fâsık yoktur ki Allah Teâlâ ona helalin-

den rızık yazmış olmasın. Eğer sabredecek olursa Allah

(c.c.)’nun kendisine yazdığı helal rızka kavuşur. Ancak

acele eder de haramdan kazanmaya kalkarsa Allah Teâlâ

kazandığı kadarını onun helal olan rızkından keser.”

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.4, s.283)

 

EBU ÜMÂME (R.A.)’IN İNSANLARA NASİHATI

 

Süleym b. Amir (r.a.) şöyle anlatıyor: Şam’da teşyi eden-

ler arasında Ebu Ümâme (r.a.) el-Bâhilî’nin de olduğu bir ce-

nazede bulundum. Cenaze defnedildikten sonra Ebu Ümâme

(r.a.) şunları söyledi: “Ey insanlar! Şu anda sizler haseneleri

(iyilikleri) ve seyyieleri (kötülükleri) paylaştığınız bir konakta ya-

şıyorsunuz. Yakında buradan başka bir konağa taşınacaksınız

ki -eliyle kabri göstererek- işte o konak şurasıdır. Burası yal-

nızlık ve karanlıklar ve böcekler evidir. Burası darlık yurdudur.

Daha sonra buradan mahşer yerine gönderileceksiniz. Mahşer

yerinde Allah (c.c.)’nun dilediği bir süre ve emri gelinceye kadar

kalınır. Bu sırada bazı yüzler ağarır bazıları ise kararır. Sonra

buradan başka bir konağa götürüleceksiniz ki burası zifiri ka-

ranlıktır. Burada mü’minlere birer nur verilir. Kafir ve münafık-

larsa bundan mahrum kalırlar.

Bu durum Allah (c.c.)’nun kitabında şöyle temsil edilmek-

tedir: “(Kafirlerin küfürleri ve küfre bağlı amelleri) üzerini

yığın yığın dalgalar kaplayan, daha üstüne bulut çöken, en-

gin deryadaki karanlıklar gibi karanlıklar üzerine çökmüş

karanlıklara benzer. Öyle ki (böyle zulmete düşen) insan o

zifiri karanlıkta elini kaldıracak olsa neredeyse onu bile gö-

remez. Allah bir kimse için nur (hidayet) kılmadıktan sonra

onun nuru (hidayete ermesi) olamaz.” (Nûr 40)

O gün kafirler ve münafıklar mü’minlerin nurlarından fayda-

lanamazlar. Bu tıpkı körlerin gözleri sağlam olan kimselerden

faydalanamamalarına benzer. “O gün münafık erkeklerle

kadınlar mü’minlere “Bize bakın (veya bizi bekleyin)! Nuru-

nuzdan bir parça ışık alalım” diyeceklerdir. (Ancak onlara)

“Arkanıza dönün ve orada nur arayın” denilir.” (Hadid 13)

Bu münafıklar için aldatıcı bir tuzaktır. Çünkü Allah Teâlâ

“Münafıklar (güya) Allah’ı kandırmaya çalışırlar. Oysa Allah

onların hilelerini başlarına geçirir.” (Nisa 142) buyurmaktadır.

Onlara “Arkanıza dönün ve orada nur arayın!” denilecek

ve arkalarını döndüklerinde de aralarına kapısı bulunan bir

duvar çekilecektir; bu duvarın iç tarafında rahmet, dış tara-

fında da azap vardır.” (Hadid 13)

(İbn Kesir, Tefsir IV/308; Beyhakî, el-Esmâ’ ve’s-Sıfât s. 340)

 

GÜNÜMÜZE IŞIK TUTAN NEBEVÎ NASİHATLER

Nebi (s.a.v.) birgün, Ashâbı’nın bulunduğu yere giderek

şöyle buyurmuşlardır:

“Ma’nevî körlükten kurtulup basiret sahibi olmak is-

teyen var mıdır? İyi biliniz ki; dünyâya heves edip uzun

emeller peşinde koşanların emelleri nispetinde Allâhü

Te’âlâ kalplerini kör eder ve basîretlerini bağlar…

Uzun emeller peşinde koşmayıp dünyadan yüz çevi-

renlere ise, Allâhü Te’âlâ, öğrenmeden ilim verir ve onları

doğru yola hidâyet eder.

Agâh olunuz! Sizden sonra öyle insanlar gelecek ki

onlar dünyalığı ancak cebrü şiddet kullanarak, adam

öldürmek sûretiyle tutacak, zenginliğe cimrilik ile sahip

olacak ve serveti iftihar vesilesi yapacak; sevgiyi hevâyı

nefsine uymakla sağlayacaklar.

Sizden bu günlere erişip de servet sahibi olmağa

muktedir olduğu halde fakirliğe sabredenler, hevâyı

nefs yolu ile sevgi teminine muktedir iken, bunu yapma-

yıp husûmete tahammül edenler; yine böyle gayrî meş-

ru’ yollardan ululuğa kudreti var iken, zillete tahammül

edenler ve bunları yaparken yalnız Allâh (c.c.) rızâsını

düşünenlere Allâhü Te’âlâ sıddîklardan elli kişinin ecrini

yazar.” (Beyhakî)

Sizden sonra öyle insanlar gelecek ki; türlü, zevkli yemek-

ler yiyecekler, renkli ve rahat bineklere binecek, rengârenk ve

güzel kadınlar ile evlenecek, güzel ve kıymetli kumaşlardan

elbiseler giyecekler; onların mideleri az ile doymaz, onlar çoğa

da kanaat etmez, dünyaya bağlanmışlardır, sabah akşam dü-

şündükleri ve taptıkları dünyalıktır; yani Allâh (c.c.)’den başka

ilâh ve rab kabul ederler, bütün gayretleri dünya içindir. Yalnız

hevâyı heveslerinin peşinde koşarlar.

Abdullâh’ın oğlu Muhammed (s.a.v.)’in kat’î sözü şudur ki:

Sizden sonra gelenler, o güne yetişenler, onlara selam

vermesin, hastalarını ziyaret etmesin, cenazelerine gitmesin

ve büyüklerine hürmet etmesinler:

Zîrâ bunları yapanlar İslâmiyet’in yıkılmasına yardım et-

miş olurlar. (Taberânî)

 

FAKİRLERİ SEVMEK

Fakirleri sevmek ve onlarla çok oturmak Hz. Peygamber

(s.a.v.) tâbi olmanın gereklerindendir. Bir müminin Hz Pey-

gamber (s.a.v.)’e zahiren ve bâtınen tabi olması, onun sev-

gisinin alametidir. Hatemü’l-Esam buyurdu ki; Kim, fakirleri

sevmeden Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’ni sev-

diğini iddia ederse o yalancıdır.

Ebu Zerr (r.a.) Efendimiz (s.a.v) ‘den kendisine tavsiye-

lerde bulunmasını istediğinde Efendimiz (s.a.v)‘in nasihat-

lerinden biri de “Fakirleri sev ve onlarla oturup kalkmayı

sürdür” olmuştur. (Buhari, Müslim)

Ebû Hüreyre (r.a.)’den; Bir adam, Resûlullah (s.a.v.)’e,

kalbinin katılığından şikâyet etti. Resûlullah (s.a.v.) de:

“Yetimin başını okşa, zavallı fakirleri yedir” buyurdu.

(Ahmet b. Hanbel, Müsned, II, 263)

İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir. Lokman (a.s.) oğluna:

“Hiç kimseyi elbisesinin eskiliğinden ötürü tahkir etme! Mu-

hakkak ki seninle onun rabbi birdir.” dedi.

“Fakirleri kendine dost, arkadaş ve ahbap edin. Onlara

tazim et. İşleriyle alakadar ol. Birisi sana geldiği zaman onu

ayakta karşıla. Karşısında mütevazı davran, alçak gönüllü

ol!

Fakirlere yaptığın iyilik ve hizmetler, onlarca makbule

geçtiği zaman, kendilerinden hayır dua iste. Onların gönül-

lerinde, kendin için bir yer-mevki hazırlamağa çalış. Zira

şurası muhakkak ki, fakir ve yoksulların gönülleri, ilahî rah-

metin mekân tuttuğu ve kudsi nazarın her an konakladığı

yerlerdir.

İnsanlara karşı edepli ol. Zira insanlara karşı edepli ol-

mak, Allah-ü Teâlâ’ya karşı edepli olmak demektir.

Bütün gücün ve varlığınla; benlik iddiasından, hasep ve

nesebinle övünmekten ve aile efradınla böbürlenmekten

tövbe et. Zira yapılması lazım gelen amelleri sağlığında

yapmayıp geriye bırakan kişinin, bu amellerini hasebi ne-

sebi ileri alamaz.

Resûlullah (s.a.v.)’in soyundan olanları ziyaret et. Ona

yakınlığı bulunanlara ta’zimde bulun. Zira şurası muhakkak

ki, Allah’ın Resûlü (s.a.v.)’e olan minnet borcumuz, boyun-

larımızda asılı durmaktadır.”

(Ahmed er-Rifai, Hikmetli Sözler)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN BİR HUTBESİ

İyad b. Hammâr el-Müraşî’den rivayetle, Hz. Peygamber

(s.a.v.) ikindi namazını kıldıktan sonra ayağa kalkıp bize bir

hutbe irad etti. Kıyâmete kadar olan hiçbir şey bırakmadı ki,

bize ondan bahsetmesin. O hutbenin bazı parçaları şunlardır:

“Ey insanlar dünya yemyeşildir, tatlıdır. Allah (c.c) dün-

yada sizi halife kılacaktır. Nasıl amel edeceksiniz diye ba-

kacaktır. O halde dünyadan kaçınınız.Kadınlardan kaçını-

nız. Çünkü îsrailoğullarının ilk fitnesi kadınlar hususunda

olmuştur.

Ey insanlar! Âdemoğulları değişik tabakalardan yaratıl-

mışlardır. Kimisi mü’min olarak yaşar, mü’min olarak ölür.

Kimisi kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar, kâfir olarak

ölür. Kimisi mü’min olarak doğar, mü’min olarak yaşar, fa-

kat kâfir olarak ölür. Kimisi kâfir olarak yaşar, fakat mü’min

olarak ölür.

Ey insanlar! Öfke Âdemoğlunun karnında tutuşturulan

bir ateş korudur. Bakmaz mısınız, insan öfkeli olduğunda

kıpkızıl oluyor, damarları şişiyor, herhangi biriniz öfkele-

nirse derhal otursun. Dikkat ediniz. İnsanların en hayırlısı

geç öfkelenen, öfkesi çabuk geçen kimsedir. En şerlisi ise

çabuk öfkelenen, fakat geç vazgeçendir. Öyleyse geç öf-

kelenen ve öfkesi geç geçen kimse ile çabuk öfkelenen ve

öfkesi çabuk geçen kimse orta vasıflı kimselerdir.

Ey insanlar! Tüccarların en hayırlısı alacak ve verecek-

lerini en güzel şekilde yerine getirenlerdir. En şerlisi de ala-

cağı ve vereceği kötü olandır. Eğer ödeyişi güzel, isteyişi

kötü veya ödeyişi kötü, isteyişi güzel olursa o kimse orta

vasıflıdır.”

Ebu Said el-Hudrî’den rivayetle, “Ey insanlar! Bütün za-

limlerin kıyamette, yaptığı zulme göre bir bayrağı vardır.

Kuşkusuz zulmün en büyüğü, devlet başkanlarının zul-

müdür. Ey insanlar! Korku, bildiğiniz bir şeyi söylemekten

sizi alıkoymasın. Kuşkusuz cihadın en üstünü, zalim bir

sultana karşı doğruyu söylemektir. Ey insanlar! Dünyanın

geçen kısmı yanında, kalan kısmı; içinde bulunduğumuz

günün geçen kısmı yanında, kalan kısmı kadardır.” (Buhari,

Müslim)

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.4 s.162)

 

HAYIRDA ÇIĞIR AÇMAK

Allâhu Te‘âlânın, “Şükrederseniz, nimetimi artırı-

rım” (İbrahim s.7) emrindeki şükür, bilindiği gibi, «Yâ Rabbi

şükrederim.» demek değildir. Belki Allah’ın (c.c.) kendisi-

ne lütfettiği nimetlerin hepsini yaratılış maksadına uygun

olarak kullanıp sarf etmek manasınadır.

Şükrün en makbûlü ise sâri olan, yani ihvân-ı dînin

faydalandığı ibâdetten ibarettir. Nitekim Peygamber

(s.a.v.): “Hayra delâlet eden onu işleyen gibidir.”

(Keşfü’l-hafâ, 1/480) ve: “Kim hayırlı bir iş başlatırsa, o ha-

yırlı iş devam ettikçe ona ecir vardır.” (Keşfü’l-hafâ, 11/335)

buyurmuştur.

Şunu da ifâde edelim ki, Cenâb-ı Hakk’ın gerçek

cemâline aşk ve muhabbet iddiasında bulunmayan he-

men hemen yok gibiyse de bunu fiilen ispat zordur. Birçok

kimse bu hususta kendilerini aldatmış oluyorlar. Bir insan

muhabbetinin ma’nâsını öğrenmek isterse onu, mal ve

evlâda karşı olan muamelesinden öğrenmelidir. İnsan

nasıl vakitlerinin çoğunu onları düşünmeye sarf ediyor,

hatırından çıkarmıyor, onlara her türlü fedakârlıkta bu-

lunuyor, her sebebe tevessül ediyor (sarılıyor) ve tahsi-

li yolunda rahatını huzurunu terk ediyorsa, işte ma’nevi

muhabbet de böyle olmalıdır. Ve aslında vakitlerin büyük

bölümü Halik-ı Azîm Hazretlerine ayrılmalıdır. Çünkü O,

Bâkîdir, ikram edip vericidir, Rezzak’tır, besleyip yetişti-

rendir. Nitekim:

“Allâh’ın size olan nimetlerini saymaya kalkarsa-

nız sayamazsınız.” (İbrahim s. 34) buyrulmuştur.

Mâsivâya verilen emek zayi’dir. Bazen de zararlıdır.

En azından fânidir, yok olup gidecektir.

(Muhammed Es’ad Erbilî (k.s.), Mektûbât, s.143-145)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN

DECCAL HAKKINDAKİ HUTBESİ

Hz. Peygamber (s.a.v.) bir hutbe okuyarak şöyle buyurdu:

“Allah’ın (c.c.) gönderdiği her peygamber ümmetini dec-

calin şerrinden sakındırmıştır. Ben Peygamberlerin so-

nuncusuyum. Siz de ümmetlerin sonuncusunuz. O ke-

sinlikle sizin aranızdan çıkacaktır. Ey ümmetim! Deccal

kısa saçlı, esmer ve sol gözü kör bir adamdır.   Eğer ben

hayattayken o çıkarsa ben her müslümanın vekili olarak

onunla mücadele eder, onu sustururum. Eğer benden

sonra sizin aranızdan çıkarsa her kişi kendi nefsinin ko-

ruyucusudur. Benden sonra her müslümanın yardımcısı

Allah’tır. O, Irak ile Şam arasında bulunan bir yoldan çı-

kacaktır. Bulunduğu yerin halkını bozmakla yetinmeyip

sağa-sola askerlerini gönderecektir. Ey Allah’ın kulları!

Onun karşısında uyanık bulunun. Çünkü o “Ben pey-

gamberim” diyecektir. Halbuki benden sonra peygamber

yok. İkinci kez “Ben Rabbinizim” diyecektir. Halbuki siz

ölünceye kadar rabbinizi göremeyeceksiniz. Bir de onun

iki gözünün arasında ‘kafir’ kelimesi yazılıdır. O kelimeyi

her mü’min okur. Sizden kim deccalla karşı karşıya gelir-

se onun yüzüne tükürüp Kehf suresinin başlangıcındaki

âyetleri okusun. O, Ademoğullarından bir nefse musallat

olur. Onu öldürür, sonra diriltir. Ondan sonra hiç kimseye

artık herhangi bir fenalık yapamaz. Onun fitnesindendir

ki, onun beraberinde cennet ve cehennem vardır. Onun

ateşi cennet, cenneti de ateştir. Kim onun ateşine atılır-

sa, iki gözünü kapatsın, Allah’a yalvarsın, o ateş o kimse

için serinlik ve selamet olur. O yağmur yağdırır. Fakat o

bitki yeşertemez. O yeryüzünde kırk sabah kalacak, her

şeye yetişecektir. Ancak dört mescide yaklaşamayacak-

tır: Mescid-i Haram, Medine Mescidi, Tûr-i Sina Mescidi

ve Mescid-i Aksa. O sizin için gizli kalmayacaktır. Çün-

kü sizin rabbiniz kör değildir.” (Hakim, IV/536 Ebû Umame el-

Bahili’den)

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahâbe, c.3, s.158-159)

 

  1. EBÛBEKİR (R.A.)’IN ÖLÜMLE İLGİLİ

BİR HUTBESİ

Hz. Ebûbekir (r.a.) ölümle ilgili bir hutbesinde şunları

söyledi:

“Hamd alemlerin rabbine mahsustur. Ona hamd eder,

ondan yardım taleb ederiz. Ölümden sonra kendimiz

için O’ndan lütuf ve ihsân isteriz. çünkü benim ve sizin

eceliniz yaklaştı. Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah

yoktur, o bir tektir, ortağı yoktur. Ve şehadet ederim ki,

Muhammed onun kulu ve rasûlüdür. Onu hak ile müjde-

leyici, ve uyarıcı olarak, pırıl pırıl parlayan bir lamba ola-

rak gönderdi. Ta ki o diri olanları korkutsun ve azab da

kâfirlere dokunsun.

Kim Allah ile Rasûlüne itaat etmişse, o doğruyu bul-

muştur. Kim onlara isyân etmişse apaçık bir sapıklık içe-

risine girmiştir. Allah’ın takvasını size vasiyet ediyorum.

Allah’ın sizler için şeriat kıldığı, hidâyet ettiği ve hidâyetine

sebeb kıldığı emrine yapışınız. Tevhid kelimesinden son-

ra İslâm hidâyetinin en özlü emri, Allah’ın başınıza getir-

diği kimsenin emirlerini dinleyip ona itaat etmektir. Kim

marufa emreden, münkerden meneden bir kimseye itaat

ederse o kurtulmuştur. Sakın nefsin hevasına tabi olma-

yın. Kim nefsin hevasından, tamahkârlıktan ve öfkeden

korunmuşsa o, felah bulmuştur. Gurura kapılmayınız.

Topraktan yaratılmış bir insanın gururu ne olabilir? Sonra

o insan aynı toprağa dönecektir. Sonra kurtçuklar onun

bedenini yiyecekler. Sonra da tekrar dirilecektir. Gün

be gün, saat be saat amelde bulununuz. Mazlumların

beddualarından sakınınız. Nefislerinizi eğriler arasında

sayın ve sabredin. Kesinlikle amelin sırrı sabırdır. Sakı-

nınız, sakınmak fayda verir. Amel ediniz, amel kabul edi-

lir. Allah’ın sizi sakındırdığı azâbından siz de sakınınız.

Allah’ın size vaadettiği rahmetinde yararlanınız.”

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahâbe, c.3, s.180-181)

 

SÜHEYL BİN AMR (R.A.)’IN İBRETLİK SÖZLERİ

 

Kureyşin hatîbi ve Hudeybiye’de tarihi bir sîma Süheyl

İbn Amr (r.a.) Mekke fethi günü Rasûlullah (s.a.v.)’in engin

rahmeti, şefkati, müsamahası ve afvı karşısında İslâm po-

tasında eriyen ve İslâm’la şereflenen bir sahabîdir.

Hasan-ı Basri anlatıyor: Bir gün aralarında Amr oğlu

Süheyl, Harb oğlu Ebû Süfyan ve Kureyş eşrafından daha

pek çok zâtın bulunduğu bir cemaat Ömer (r.a.)’ın kapısı

önünde toplanmışlardı.

Ömer’in (r.a.) teşrifatçısı kapıya çıktı. İlk önce Suhayb

ve Bilal gibi Bedir savaşında bulunanları içeri aldı ve:

Vallahi Ömer’in kendisi de Bedir’de bulunmuştu. Onları

seviyor, ilk önce onların içeri alınmasını o öğütledi, dedi.

Ebû Süfyan:

Ömrümde, bugünkü gibi bir davranışla karşılaşmadım.

Şu kölelere izin veriyor, bize dönüp bakmıyor bile!

Bunun üzerine Süheyl (Hasan-ı Basri rivâyetinin bura-

sında Süheyl gibileri nerede! Ne akıllı idi! diyerek ona duy-

duğu hayranlığını dile getirmiştir.) şunları söyledi:

Ey cemaat! Vallahi yüzlerinizde beliren öfkenizi görüyo-

rum. Kızdınızsa kendinize kızınız.

Onlar İslâm’a çağrıldıklarında sizler de davet olunmuş-

tunuz. Onlar davete koşarlarken sizler ağırdan aldınız, geç

kaldınız. Allah’a yemin ederim ki öğünmekte olduğunuz, re-

kabet ettiğiniz şerefi şu kapıda yitirmenize değil, onların sizi

geçip ihraz ettikleri (eriştikleri) fazîlete yakınmalısınız. Gör-

düğünüz gibi onlar fazîlette sizi geçtiler, bunu telafi etmeni-

zin de çaresi yoktur. O halde cihada bakınız,ona sarılınız,

umulur ki Allah sizleri cihad ve şehadetle rızıklandırır,dedi.

Sonra elbisesini silkeledi, kalktı. Şam’a gitti.

Hasan-ı Basri bu hadiseyi naklettikten sonra: Vallahi Sü-

heyl doğru söylemiştir. Allâhu Teâla kendisine koşan bir kul

ile ağırdan alan bir kulu eşit tutmaz dedi.

(Yusuf Kandehlevî, Hayatus Sahâbe, c.1, s.397)

 

EBÛ ZERR (R.A.)’IN ÖĞÜTLERİ

Süfyan-ı Sevrî (rh.a.)’den: Ebû Zerr Gıfarî (r.a.)

Kâ’be’de ayağa kalkarak şöyle dedi:

“Ey insanlar! Ben, Cündübü’l Gıfarî’yim. Öğüt veren,

şefkatli kardeşinizin yanına geliniz.” Bunun üzerine halk

etrafına birikti. O, etrafındakilere şöyle dedi:

“- Biriniz bir yolculuğa çıkmak istese, kendisine yara-

yacak ve yetecek kadar azık almaz mı?”

Oradakiler:

“-Evet, alır!” dediler. Bu cevâb üzerine şöyle devâm

etti: “-Kıyâmet yolculuğu sizin bu yolculuğunuzdan daha

uzundur. Onun için size yarayacak azıklar alınız.”

Halk: “-Nedir o bize yarayacak olanlar?” diye sorduk-

larında O:

“-Büyük felâketlerden korunmak için haccediniz. Uzun

sürecek olan mahşer gününün şiddetinden kurtulmak için

oruç tutunuz. Kabrin yalnızlığına karşı gece karanlığın-

da iki rekât namâz kılınız. Büyük bir günde (kıyâmeti)

beklemeyi düşünerek ya hayır konuşun, ya da susun.

Kıyâmetin güçlüklerinden kurtulmak umuduyla malları-

nızdan sadaka veriniz. Zamânınızı iki kısma ayırınız: Bi-

rinde âhiret için çalışın. İkinci kısmında da helâl yoldan

rızık kazanmak için çalışın. Üçüncü bir bölüm sizin için

zararlıdır, faydası yoktur. Onu istemeyin.

Kazancınızı da ikiye ayırın: Helâlinden kazandığınız

bu birinci kısımdan evlâdü iyalinizin geçimini sağlayın.

İkinci kısımdan da âhiretiniz için harcayın. Bunların dı-

şında üçüncü bir kısmın sana faydası yok, zararı vardır.

Onu istemeyiniz.” diye cevâb verdi. Sonra da sesinin çık-

tığı kadar:

“-Ey insanlar! Asla ulaşamayacağınız şeylere karşı

olan hırsınız sizleri öldürmüş!” diye bağırdı.

( M. Yûsuf Kandehlevî, Hadîslerle Müslümânlık, c.5, s.1895)

 

 

 

 

  1. PEYGAMBERİN (S.A.V.)’İN

VÂLİ VE İDARECİLER HAKKINDAKİ HUTBESİ

 

Allah’ın (c.c.) Resûlü (s.a.v.) bize hutbesinde şunları

söyledi:

“Ben yakın bir zamanda belki de Allah’ın huzuruna

çağrılırım ve icabet ederim. Benden sonra sizi idare

eden bazı idareciler olacaktır ki bunlar, bildiğiniz hü-

kümlerle amel eder ve tanıdığınız bir idare şekliyle sizi

idare ederler. Bunlara itaat etmek taat sayılır. Bir müd-

det böyle gider. Onlardan sonra başınıza bilmediğiniz

şeylerle amel eden ve yabancısı olduğunuz bir idare

şekliyle sizi idare eden bazı idareciler geçecektir ki,

kim onlara hizmet eder ve onlara yardımcı olursa, hem

kendileri helâk olur hem de başkalarını helâk olmaya

sürüklerler. Onlarla oturup kalkın, ama amellerinizle

onlardan ayrılın. İyilere iyilikle, kötülere de kötülükle

şahitlik edin.” (Taberani)

Allah’ın (c.c.) Resûlü (s.a.v.) bir adamı zekat memuru ta-

yin etti. Adam görevini yaptıktan sonra Resûlullah’a (s.a.v.)

gelerek “Ey Allah’ın Rasûlü! Şu mal sizindir, şu mal da bana

hediye edilmiş bir maldır” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu

duruma öfkelendi.  Akşam namazından sonra kalkıp şeha-

det getirdi. Allah’a (c.c.) layık olduğu şekilde hamd ve sena

ettikten sonra “Ey insanlar! Memur tayin ettiğim bazı

kimseler geliyor bize, “Bu mal sizin, bu mal da bana

hediye edildi” diyorlar. Eğer bunlar anne ve babalarının

evinde otursalar, yine de hediye verilir miydi verilmez

miydi diye düşünmüyorlar. Muhammed’in hayatını elin-

de tutan Allah’a yemin ederim ki, kim bu mala hıyanet

ederse, aldığı şeyi, kıyamet günü boynuna dolanmış

olarak getirir. Eğer aldığı deve ise, getirirken kükreye-

cek, inek ise böğürecek, koyun ise meleyecek. Tebliğ

ettim mi?” dedi. (Buhâri)

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahâbe, c.3, s.66-167)

 

  1. EBÛBEKİR (R.A.)’İN GEÇMİŞTEN DERS

ALMAKLA İLGİLİ HUTBESİ

 

“Ey Allah’ın kulları! Sizden önce ölenlerden ibret alınız.

Sizden önce olanlar hakkında düşününüz. Onlar dün ne-

rede idiler, bugün nerededirler? Nerde o zalim sultanlar?

Nerde harp sahalarında galip gelmiş diye zikredilenler?

Zaman onları zelil kılmıştır. Onlar toprağa dönüşmüştür.

Onların boyunlarında yanlışlıklar takılı bulunmaktadır.

Habis kadınlar habis erkekler, habis erkekler de habis ka-

dınlar içindir. Yeryüzünü onaran krallar nerede? Uzaklaş-

tılar ve izleri unutuldu, çürüyüp yok oldular. Hiç birinden

bir haber yok, isimleri bile unutulmuştur. Sanki hiç  yok-

larmış, sanki dünyaya hiç gelmemiş gibiler. Bütün istek

ve arzuları kesilmiş sadece günahları kalmıştır. Giderken

amellerini götürdüler, fakat dünyayı başkalarına bıraktılar.

Bugün biz onların yerine geçmiş bulunuyoruz. Eğer onlar-

dan ibret alırsak, kurtuluruz. Gafil davranırsak biz de onlar

gibi oluruz. Hani o parlak yüzlü olanlar? Nerede gençliği-

ne güvenenler? Onların hepsi toprak oldu. Yaptıkları zevk

ve sefalar da onlar için üzüntü ve hasret oldu. Nerede

şehirler kurup etrafını yüksek surlarla çevirenler, çeşit çe-

şit acaiplikler yapanlar? Hepsi gitmiş ve herşeyi kendile-

rinden sonra gelenlere bırakmışlar ve kendileri karanlık

kabirlerde yatarken meskenleri hak ile yeksan olmuştur.

Acaba hiç bir kimse onlardan bir hışırtı duyar mı veya se-

slerini işitir mi? Çocuklarınızdan, kardeşlerinizden bildik-

leriniz nerde? Ecelleri sona ermiştir. Azık olarak Allah’ın

huzuruna gönderdiklerinin misafiri olmuşlardır. Ölümden

sonraki şekavet ve saadet yurdundan birine girmek için

sıralarını bekliyorlar. İyi bilin ki, Allah birdir. O’nun ortağı

ve mahlûklarından hiç biriyle bir bağı yoktur. Hiç kimseye

özel bir muamele yapmaz. O’nun azâbından, ancak O’na

kulluk etmek kurtarabilir.”

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahâbe, c.3, s.179-180)

 

ABDULKADİR GEYLANİ HAZRETLERİNE

GÖRE DÜNYALIKLA İLİŞKİMİZ NASIL OLMALI

 

Tasavvuf yolunda ilerleyen kimselerin meşgul olduğu

şey; sahip bulundukları maddi manevi nimetleri etrafında-

kilere saçmak ve halka rahat ve huzur getirmektir. Siz de

elinizdeki dünyalıkları İzzet ve Celâl sahibi Hakk’ın kulları-

nın ihtiyaçları için harcayınız, dağıtınız. Dünyayı ve dünya-

lıkları kalplerinizden çıkarınız. Korkmayın, böyle yaptığınız

takdirde bunun size zararı olmaz.

Yaptıklarınızı Allah rızasını kazanmak için yapınız ve

(yaptığınız meşru her işi) güzel yapınız. Zira kim ki yap-

tığını Allah için yapar ve güzel yaparsa, hiç şüphe yok ki

Allah ona kâr ettirir. Kim ki Allah’ı severse, O da onu sever.

Kim ki Allah’a yakın olursa, Allah da ona yakın olur. Kim ki

Allah’ı tanırsa, Allah da ona kendi nefsini (nefsinin kusur-

larını, tehlikelerini, ıslah yollarını) tanıtır. (Nitekim kendini

bilen rabbini bilir buyurulmuştur)

Mümin dünyada sıkıntı çeker. Fakat hiç şüphe yok ki o,

bu sıkıntılar içinde de, sıkıntılardan sonra da huzur bulur,

sükûn bulur, rahata kavuşur..

(Boş) heveslerden vazgeç. Dünya hayatı çalışmak üze-

rine kurulmuştur. Eğer orada çalışırsan karşılığını alırsın.

Çalışmazsan sana ücret verilmez. Dünya hayatı çalışma

yeridir. Sıkıntılara, âfetlere, musibetlere sabretme yeridir.

Orası tam bir zorluklar evidir. Ahiret ise rahat yeridir…

Eğer mutlaka bir şey istemek gerekiyorsa Allah’tan iste.

Kullarından isteme. Zira şurası muhakkak ki, Aziz ve Celîl

olan Allah’ın en çok öfkelendiği kişi, O’nun kullarından dün-

yalık isteyen kişidir. Muradını Allah’tan iste. O’ndan yardım

talep et. O Ganî’dir, her isteneni verecek güçte ve zengin-

liktedir. İnsanlar ise fakirdir, her isteneni verme gücünden

yoksundurlar. Kendilerine de, başkalarına da zarar verme-

ye veya faydalı olmaya malik değillerdir.

(Hz. Seyyid Abdulkâdir Geylani (k.s.), Fethu’r-Rabbânî)

 

  1. ALİ (R.A.)’IN ÖLÜMÜ HATIRLATAN HUTBESİ

 

Mü’minlerin Emiri Hz. Ali (r.a.) Hâricîlerin fitnesinden ve

Nehrevan hâdisesinden sonra Kûfe mescidinin minberine

çıktı. Allah’a hamdü senalar ettikten sonra mübarek sakalı

ıslanıncaya kadar ağladı. Nihâyet Hz. Ali (r.a.) kendisini to-

parlayarak şunları söyledi:

“Ey insanlar! Ahireti, onun için çalışıp amel etmeksizin

uman, uzun emeller peşinde koşmaktan dolayı tevbeyi er-

teleyen; dünyadan zâhitlerin (dünyadan el-etek çekip onu

sevmeyen kişilerin) bahsettikleri gibi bahsettiği halde dün-

yayı son derece seven ve isteyen, kendisine verilenlere ka-

naat etmeyen, verilmediğinde ise şikâyetçi olup sızlanan,

sahip olduklarının şükrünü eda etmekten aciz olmasına

rağmen daha fazlasını isteyen, yapmadığı şeyleri emredip,

yasakladığı şeyleri yapan, sâlihleri sevdiği halde onların ya-

nında yer almayan ve amelleriyle amel etmeyen, zâlimlere

buğzetmesine rağmen onların tarafını tutan, kesin bilgileri

bırakıp da kendi zan ve tahminlerine uyan, zengin olduğun-

da haddi aşıp yoldan çıkan, bir hastalığa yakalandığında

yakınan, fakir olduğunda ümitsizliğe ve tembelliğe düşen,

Allah’ın bunca nimetleri arasında günaha dalan, O’nun

vermiş olduğu sıhhate şükretmeyen, başına bir bela gel-

diğinde sabretmeyen, sanki ölümle korkutulan kendisi de-

ğilmişcesine yaşayan kimselerden olmayınız. Ey ölümün

hedefleri ve rehinleri! Ey günlerin ve zamanın yağma ettik-

leri! Ey bahâne bulmaktan âciz olup bu konuda adeta dilsiz

kesilenler! Ey fitnelere dalıp olup-bitenlerden ders ve ibret

almayanlar! Size gerçeği söylüyorum: İnsan ancak nefsini

(kendini) tanımakla kurtulabilir. Helak olanlarsa ancak ken-

di elleriyle yaptıklarından dolayı helak olmuşlardır. Allah

Teâlâ şöyle buyuruyor: “Ey îman edenler! Kendinizi ve

aile efradınızı cehennem ateşinden koruyunuz!” (Tahrim,

  1. 6) Allah hem bizi hem de sizi nasihatları dinleyip kabul

eden, davet edildiği amelleri yapan kullarından eylesin!”

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahâbe, c.3, s.214-215)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN BİR HUTBESİ

 

Hz. Peygamber (s.a.v.) ikindi namazını kıldıktan sonra

ayağa kalkıp bize bir hutbe okudu. Kıyâmete kadar olan hiç

bir şey bırakmadı ki, bize ondan bahsetmesin. O hutbenin

bazı parçaları şunlardır:

“Ey insanlar dünya yemyeşildir, tatlıdır. Allah (c.c.)

dünyada sizi halife kılacaktır. Nasıl amel edeceksiniz

diye bakacaktır. O halde dünyadan kaçınınız. Kadın-

lardan kaçınınız. Çünkü İsrailoğullarının ilk fitnesi ka-

dınlar hususunda olmuştur. Ey insanlar! Ademoğulları

değişik tabakalardan yaratılmışlardır. Kimisi mü’min

olarak yaşar, mü’min olarak ölür. Kimisi kâfir olarak do-

ğar, kâfir olarak yaşar, kâfir olarak ölür. Kimisi mü’min

olarak doğar, mü’min olarak yaşar, fakat kâfir olarak

ölür. Kimisi kâfir olarak yaşar, fakat mü’min olarak ölür.

Ey insanlar! Öfke Ademoğlunun karnında tutuşturulan

bir ateş korudur. Bakmaz mısınız, insan öfkeli olduğun-

da kıpkızıl oluyor, damarları şişiyor. İnsanların en ha-

yırlısı geç öfkelenen, öfkesi çabuk geçen kimsedir. En

şerlisi ise çabuk öfkelenen,  geç vazgeçendir. Öyleyse

geç öfkelenen ve öfkesi geç geçen kimse ile çabuk öf-

kelenen ve öfkesi çabuk geçen kimse orta vasıflı kim-

selerdir. Ey insanlar! Tüccarların en hayırlısı alacak ve

vereceklerini en güzel şekilde yerine getirenlerdir. En

şerlisi de alacağı ve vereceği kötü olandır. Eğer ödeyi-

şi güzel, isteyişi kötü veya ödeyişi kötü, isteyişi güzel

olursa o kimse orta vasıflıdır. Ey insanlar! Bütün za-

limlerin kıyamette, yaptığı zulme göre bir bayrağı var-

dır. Kuşkusuz zulmün en büyüğü, devlet başkanlarının

zulmüdür. Ey insanlar! Korku, bildiğiniz bir şeyi söyle-

mekten sizi alıkoymasın. Kuşkusuz cihadın en üstünü,

zalim bir sultana karşı doğruyu söylemektir. Ey insan-

lar! Dünyanın geçen kısmı yanında, kalan kısmı; içinde

bulunduğumuz günün geçen kısmı yanında, kalan kıs-

mı kadardır.” (Tirmizi)

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahâbe, c.3, s.171)

 

 

 

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’DEN ÖĞÜTLER

Resûlullâh  (s.a.v.)  şöyle  buyururlar  ki:  “Üç  şey  vardır  ki,

yapılırsa, mutlakâ netîce verir. Bu üç şey şunlardır:

  1. Herhangi bir kul, zulme uğradığı zaman (Allâh rızâsı

için)  affedip  bağışlarsa, Allâhü  Te‘âlâ  o  kimsenin  izzetini

artırır.

  1. Bir kimse, kendisine bir dilencilik kapısı açar, bu di-

lencilikten maksadı da mal çoğaltmak olursa, Allâh ona az-

lık musîbetini verir.

  1. Yine bir kimse, Allâh için bir yere bir şey verirse, Al-

lâh onun malını çoğaltır.”

İbn Abbâs (r.a.)’dan rivâyete göre Resûlullâh (s.a.v.) şöyle

buyurdu: “Her şeyin bir güzel yanı vardır. Oturmanın da en

güzeli kıbleye dönük olanıdır. Namazda uyuklayan kişinin,

kitap ve sünnet dışı amel edenin ardında namaz kılmayınız.

Bir kimse, müsâadesi olmadan din kardeşinin mektubuna

bakarsa, ateşe bakmış gibi olur. Bir kimse, halkın en güç-

lüsü olmayı dilerse Allâh’a tevekkül eylesin. Bir kimse, hal-

kın en keremlisi olmayı istiyorsa, Allâh’a karşı takva sahibi

olsun. Bir kimse, halkın en zengini olmayı isterse Allâh ka-

tında bulunanın kendi elinde bulunandan daha güvenilir ol-

duğunu bilsin.”

Bundan sonra şöyle buyurdu: “Sözüme dikkat ediniz. Si-

ze şerlilerinizi haber vereyim mi?” Evet, haber ver yâ Resû-

lallâh (s.a.v.) dediler. Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Yol ar-

kadaşına vermeksizin yalnız yiyenler ve kölesini dövenler-

dir.” Sonra, şöyle buyurdu: “Size bundan daha kötüsünü bil-

direyim mi?”      Bildir yâ Resûlallâh (s.a.v.), dediler. “İnsanlara

buğzeden, insanların da kendisine buğz ettiği kimse.”

Sonra  “Size  bundan  daha  kötüsünü  söyleyeyim  mi?”

buyurunca, şöyle dediler: Söyle yâ Resûlallâh (s.a.v.) buyurdu:

“Hatâyı  kabûl  etmeyendir.  Özür  dinlemeyendir.  Suçu  ba-

ğışlamayandır.” Tekrar buyurdu: “Size bundan daha kötüsü-

nü anlatayım mı?”  Anlat yâ Resûlallâh (s.a.v.), dediler. Şöyle

anlattı:  “Kendisinden  herhangi  bir  iyilik  beklenmeyen  ve

kötülüğünden de emîn olunamayan kimsedir.”

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Ğâfilîn Bustânu’l-‘Ârifîn, 233-235.s.)

 

 

 

 

 

BU MİLLET HARAMI HELÂL, HELÂLİ HARAM YAPAMADIKÇA MAĞLÛB OLMAZ

Îran  Şâhı Yezducurd, kendisine yardım  yapması  için Çin

kralına bir mektup gönderdi. Çin kralı gelen elçiye:

–  Biliyorum krallar, düşmanlarına karşı birbirlerine elbette

yardım  etmelidirler.  Yalnız,  sizi  memleketinizden  çıkaran  bu

milletten bana bahset. Bakıyorum, onların az, sizin çok oldu-

ğunuzu söylüyorsun. Böyle az bir kuvvetin, sizin gibi büyük bir

kuvveti yenmesi onlarda hayır sizde şerrin olduğuna delâlet

eder, dedi. Elçi:

– İstediğini sor! deyince Çin kralı:

–  Onlar  sözlerini  yerine  getiriyorlar  mı?  dedi.  Elçi,  evet

dedi. Kral:

– Savaşa başlamadan önce size ne teklif ediyorlar? Elçi:

– Bizden üç şeyden birini istiyorlar: Ya dînlerine gireceğiz,

bunu kabûl edersek bize kendilerine yapılan muâmeleyi yapa-

caklar. Veya cizye vereceğiz, düşmanımıza karşı koruyacak-

lar. Bunu da kabûl etezsek savaşacaklar, dedi. Kral:

– Kumandanlarına itaatları nasıldır? dedi. Elçi:

– Bir milletin mürşidine en itaatlisi gibi, dedi Çin kralı:

– Neleri haram, neleri helâl sayıyorlar? dedi. Elçi bunu îzâh

ettikten sonra, Kral:

– Kendilerine helâl olanı haram, haram olanı helâl kılıyorlar

mı? diye sordu. Elçi:

– Hayır, dedi. Çin kralı bu cevâb üzerine:

–  Bu  millet  haramı  helâl,  helâli  haram  yapmadıkça  aslâ

mağlûb olmaz, dedi ve bana kıyâfetlerinden bahset dedi.

Bunu da îzâh ettikten sonra, Kral, Yezducurd’e şu mektu-

bu yazdı:

– Sana bir ucu Çin’de, bir ucu Merv’de olan bir ordu gön-

dermeme hiçbir mâni yok, bunu da yapmam gerekir. Fakat el-

çinizin bana anlattığı bu millet dağları yerinden sökmek istese

söker. Onlar bu hâl üzere yaşarlarsa emir verildiğinde beni da-

hi yerimden oynatırlar. O halde onları râzı ederek anlaş. Sana

dokunmadıkça onlara dokunma. (Târih-i İbn Cerîr, 3.c. 249.s.)

(M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.), Hadislerle Müslümanlık, 5.c., 2111.s.)

 

 

 

 

 

  1. EBÛ BEKİR (R.A.)’İN NASÎHATLERİ

Resûlullâh  (s.a.v.)’in  irtihâlinden  iki  gün  sonra  Üsâme

(r.a.)  ordusunun  hazırlıklarını  tamamlamak  için  Ebû  Bekir

(r.a.)’in tellâlı şöyle bağırdı:

“Medîne’de, Ûsame (r.a.) ordusundan olupta Cüruf’daki

askeri karargâha gitmeyen hiç kimse kalmasın!”

Sonra Ebû Bekir (r.a.) kalkarak Allâh’a hamd-ü senâ et-

tikten sonra şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Ben de sizin gibi insanım. Bilmiyorum, bel-

ki  Resûlullâh (s.a.v.)’in takat getirip yaptığı şeyleri benden

de  isteyeceksiniz.  Çünkü Allâh  (c.c.)  Muhammed  (s.a.v.)’i

bütün âlemlere, seçerek gönderdi. Onu âfetlerden korudu.

Ben ise sadece onun yolunu takip edeceğim. Ben yeni bir

şey ihdâs edecek değilim. Onun için, eğer doğru yolda isem

bana tâbi olunuz, doğru yoldan saparsam da beni düzeltiniz.

Resûlullâh (s.a.v.) rûhunu teslim edinceye kadar, bu üm-

metten hiç kimse çıkıp da, bir kırbaç darbesi veya daha aşa-

ğı bir haksızlık sebebiyle hakkını istemedi. (Böyle bir hâdise

olmadı). Dikkat edin, beni devamlı rahatsız eden bir şeytan

vardır. O bana geldiği zaman, size bir zararım dokunmama-

sı için hemen etrafımdan dağılın.

Siz ne zaman sona ereceğini bilmediğiniz bir ecel peşin-

den sabah akşam koşmaktasınız. Eğer ömrünüzü faydalı bir

amelle  geçirmeye  gücünüz  yeterse  hiç  fırsatı  kaçırmayın.

Fakat  Allâh’ın  yardımı  olmadan  aslâ  bunu  yapamazsınız.

Eceliniz  gelip  de  sizi  amel  edemez  hale  getirmeden  önce

(ölmeden  önce)  faydalı  amel  işlemeye  gayret  ediniz.  Zîrâ

bazı toplumlar ecellerini unutup da başkaları için ameller iş-

lediler. Sizleri onlar gibi olmaktan sakındırırım. Acele edin!

Çabuk  olun!  Kurtulun!  Çünkü  arkanızdan  sizi  hırsla  takip

eden  bir  ecel  koşmaktadır,  ölüme  hazırlanın!  Babalarınız-

dan, çocuklarınızdan ve kardeşlerinizden ibret alınız. Yaşa-

yanlara  değil,  öldükten  sonra  onların  bırakacakları  güzel

şeylere gıpta ediniz.”

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 5.c., 1799-1800.s.)

NEBÎY-Yİ MUHTEREM (S.A.V.) EFENDİMİZİN ÜMMETİNE TAVSİYELERİ

‘lyâz  b.  Hımâr  el-Mücaşü  (r.a.)  anlatıyor:  “Nebî  (s.a.v.)  bir

gün bir konuşma yaptı ve konuşması esnâsında şunları söyledi:

“Cennet halkı üç sınıftır:

1- Âdil, başarılı, eli açık yetkili (idâreci).

2- Yakınlarına ve Müslümanlara karşı yufka yürekli, merha-

metli kişi.

3-  İffetli, âile efradı çok ve eli açık olan fakir.

Cehennemlikler de beş sınıftır:

1-  Kendilerini lüzumlu şeylere teşebbüsten alıkoyacak akla

sâhib olmayan, çoluk-çocuk ve mal istemeyen mukallid (asalak,

başkalarının uydusu) fakirler.

2-  Fırsat bulduğunda en ufak bir şeye dahi hıyânette bulu-

nan hâinler.

3- Akşam-sabah senin âilene ve malına karşı tuzak kurma-

ya çalışanlar.

4- Cimri ve yalancılar.

5- Ahlâkları pek kötü olanlar.”

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 4.c., 140-141.s.)

 

 

  1. ALÎ (R.A.)’İN KÛFE’DEKİ KONUŞMALARI

 

“Ey insanlar! Kendisini fakir gösteren fakir düşer, uzun

ömürlü olan belâlara ma‘ruz kalır, belâlara karşı hazırlığı ol-

mayan sabredemez. İdâreyi üstlenen dâima kendini tercîh

eder. Danışmayan pişmanlık duyar. Gün gelir İslâm’ın yal-

nız adı, Kur’ân’ın da sadece şekli kalır. Kişi öğrenmekten,

kendisine bilmediği bir mes’ele sorulan kimse de “bilmiyo-

rum” demekten utanmasın, öyle zaman gelecek ki o gün ca-

mileriniz ma‘mur fakat gönülleriniz ve beldeleriniz hidâyet-

ten yoksun olacak. O gün göğün gölgesi altında bulunacak-

ların en şerlileri dîn adamlarınızdır, fitne onlardan çıkar yi-

ne onlara döner (onların başlarını yer).” Birisi: Ey Mü’minle-

rin Emiri! Bunlar ne zaman olacak? diye sordu. “Dîn ilmi baya-

ğılarınızın eline düştüğü, ahlâksızlık seçkinleriniz arasında

yaygınlaştığı, idâre küçüklerinizin eline geçtiği bir dönem-

de! İşte böyle bir devirde kıyâmet kopar” cevâbını verdi.

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 4.c., 179-180.s.)

EBÛ BEKR-İ ŞİBLÎ (K.S.)’UN NASÎHATLERİ

“Dünyâdaki sermâyenize çok dikkat edin ve bilin ki âhi-

retteki sermâyeniz de bu olacaktır.”

“Zühd; kalbi mal yerine, onu yaratanına döndürmektir.”

“Kim Cenâb-ı Allâh’ı bilirse gam ve keder içinde olmaz.”

“Ashâb-ı  kirâma  hürmet  etmeyen  kimse,  Muhammed

(s.a.v.)’e îmân etmiş olmaz.”

“Şükür, ni‘meti değil, ni‘meti vereni görmektir.”

“Sevgi; zevkte şaşkınlık, saygıda ise hayranlıktır.”

“Allâhü Te‘âlâ, Dâvûd (a.s.)’a vahy gönderdi ve “Ey Dâ-

vûd! Zikrim zikr edenlerin, Cennetim ibâdet edenlerin, kâfi

olmaklığım tevekkül edenlerin, ni’metimin çoğalması şükür

edenlerin, rahmetim iyi işler yapanların, ünsiyetim müştâk-

ların ve ben, muhîblerime mahsûsum” buyurdu.”

“Âfiyet; dînin bid‘atten, amelin âfetten, nefsin şehvetten,

kalbin kuruntudan kurtulması demektir.”

“Muhabbet da‘vâsında bulunup da başkası ile meşgûl

olan, dost ile alay etmiş olur. Muhabbet makâmında iş ora-

ya varır ki, kendinden bile haberi az olur ve Hakk ile bekâ-

ya  kavuşur.  Zîrâ,  O’ndan  başkasının  muhabbeti  kalbde

olursa, tevhîd ve muhabbet sırrı gönül tahtasına yazılmaz.”

“Hürriyet, kalbin hür olmasından başka birşey değildir.”

“Cehennemlik olmanın alâmeti; Allâhü Te‘âlâ’nın rızâsı

için bir fakîre bir parça ekmek vermemek. Fakat nefsin is-

teklerini tatmin etmek için, bir ziyâfete yüz altın harcamak-

tır. Cennetlik olmanın alâmeti ise bunun tam tersidir.”

“Tasavvuf; tam olarak beş duyu organını günâhlardan

korumak,  her  nefes  veriş  ve  alışında  günâh  işlememeye

dikkat etmektir.”

“Bir şahıs ne zaman mürîd olabilir?” sorusuna şu cevâbı

verdiler: “Seferde ve hazarda hâli hep aynı olan kimsedir.

Yalnız olduğu zaman da, başkalarının yanında olduğu za-

man da aynı davranışlar içinde olandır.”

(İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, 4.c., 38.s.)

 

 

 

 

 

KUSS BİN SÂİDE’NİN BELÎĞ HUTBESİ

Kâinâtın Efendisi (s.a.v.)’e peygamberlik vazîfesinin veril-

mesinden birkaç yıl önceydi. Hicaz’daki “Sûk-ı Ukaz”da Kuss

  1. Sâide şöyle bir konuşma yapmıştı:

“Ey insanlar! Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz! İbret alınız!

Yaşayan ölür, ölen fenâ bulur. Olacak neyse olur. Yağ-

mur yağar, otlar biter; çocuklar doğar, annelerinin ve ba-

balarının yerini alır. Derken hepsi ölüp gider. Hâdiselerin

ardı arkası kesilmez. Hepsi birbirini kovalar.

Kulak tutunuz, dikkat kesiliniz; gökte haber, yerde ibret

alınacak şeyler var. Yeryüzü bir büyük divan, gökyüzü bir

yüksek  tavan.  Yıldızlar  yürür,  denizler  durur.  Gelen  kal-

maz, giden gelmez. Acaba vardıkları yerden hoşnud olup

da mı kalıyorlar? Yoksa orada kalıp uykuya mı dalıyorlar?

Yemin ederim, Allâh’ın indinde bir din vardır ki, şimdi

içinde  bulunduğunuz  dinden  daha  sevgilidir.  Ve Allâh’ın

gelecek  bir  peygamberi  vardır  ki,  gelmesi  pek  yakındır.

Gölgesi  başınızın  üstüne  geldi.  Ne  mutlu  o  kimseye  ki,

O’na îmân eder; O da kendisine hidâyet eyleye! Yazıklar

olsun O’na isyan ve muhâlefet edecek bedbahta!

Ey insanlar!

Hani ya babalar, dedeler, atalar? Nerede soy sop?

Hani o süslü saraylar ve mermer binâlar yükselten Ad

ve Semûd kavimleri?

Sakın,  onlar  gibi  gaflete  düşmeyin!  Onların  yolundan

gitmeyin!  Herşey  fânidir.  Bâki  olan  ancak Allâh’dır  ki  O,

birdir, şerîki ve nazîri yoktur. İbadet edilecek ancak O’dur,

doğmamış ve doğurmamıştır. Evvel gelip geçenlerde, bize

ibret alacak şey çoktur. Ölüm bir ırmaktır. Girecek yerleri

çok, ama, çıkacak yeri yoktur. Büyük, küçük hep göçüp gi-

diyor. Giden geri gelmiyor.

Kat‘î bildim ki, herkese olan, size ve bana da olacaktır.”

Kendilerini bizzat dinleyen Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz de,

daha sonra,  “Ümîd ederim ki, Cenâb-ı Hakk, Kıyâmet gü-

nünde Kuss bin Sa‘îde`yi ayrı bir ümmet olarak haşreder.”

buyurmuşlardır.

(Ahmed Cevdet Paşa, Kısâs-ı Enbiyâ,  1/62)

EFENDİMİZ (S.A.V.) HÂLİMİZİ ANLATIYOR

Bir gün Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Ashâbının bulunduğu yere

giderek şöyle buyurdular:

“Ma’nevî körlükten kurtulup basîret sâhibi olmak iste-

yen  var  mıdır?  İyi  biliniz  ki;  dünyâya  heves  edip  uzun

emeller  peşinde  koşanların  emelleri  nispetinde  Allâhü

Te‘âlâ  kalblerini  kör  eder  ve  basîretlerini  bağlar…  Uzun

emeller peşinde koşmayıp dünyâdan yüz çevirenlere ise,

Allâhü Te‘âlâ, öğrenmeden ilim verir ve onları doğru yola

hidâyet eder.

Âgâh olunuz! Sizden sonra öyle insanlar gelecek ki on-

lar dünyâlığı ancak cebr ü şiddet kullanarak, adam öldür-

mek sûretiyle tutacak, zenginliğe cimrilik ile sâhib olacak

ve serveti iftihâr vesîlesi yapacak; sevgiyi hevâ-i nefsine

uymakla sağlayacaklar.

Sizden bu günlere erişip de servet sâhibi olmağa muk-

tedîr olduğu halde fakîrliğe sabredenler, hevâ-i nefs yolu

ile sevgi temînine muktedîr iken, bunu yapmayıp husûme-

te  tahammül  edenler;  yine  böyle  gayr-i  meşrû  yollardan

ululuğa kudreti varken, zillete tahammül edenler ve bunla-

rı yaparken yalnız Allâh (c.c.)’nun rızâsını düşünenlere Al-

lâhü Te‘âlâ sıddîklerden elli kişinin ecrini yazar.” (Beyhakî)

“Sizden sonra öyle insanlar gelecek ki; türlü, zevkli ye-

mekler yiyecekler, renkli ve rahat bineklere binecek, ren-

gârenk ve güzel kadınlar ile evlenecek, güzel ve kıymetli

kumaşlardan  elbiseler  giyecekler;  onların  mideleri  az  ile

doymaz, onlar çoğa da kanâat etmez, dünyâya bağlanmış-

lardır, sabah akşam düşündükleri ve taptıkları dünyâlıktır;

yani Allâh (c.c.)’den başka ilâh ve rab kabûl ederler, bütün

gayretleri dünyâ içindir. Yalnız hevâ-i heveslerinin peşinde

koşarlar.

Abdullâh’ın oğlu Muhammed (s.a.v.)’in kat’î sözü şudur

ki: Sizden sonra gelenler, o güne yetişenler, onlara selâm

vermesin, hastalarını ziyâret etmesin, cenâzelerine gitme-

sin ve büyüklerine hürmet etmesinler. Zîrâ bunları yapan-

lar İslâmiyet’in yıkılmasına yardım etmiş olurlar.” (Taberânî)

 

 

  1. ÖMER (R.A.)’DEN HİKMET DOLU ONSEKİZ ÖĞÜT

Sa‘îd b. Müseyyeb diyor ki: “Ömer b. Hattâb (r.a.) halk

için onsekiz esas tesbît edip şöyle demişti:

1- Sana yaptığı hareketiyle Allâh’a karşı gelen bir kim-

seyi, ona iyilik yaparak Allâh’a saygı göstermenden daha

büyük bir cezâ ile cezâlandıramazsın.

2-  Gerçeği  anlayana  kadar  din  kardeşinin  davranışını

hayra yor.

3-  Müslüman  kardeşinin  ağzından  çıkan  bir  lâkırdıyı

hayra yor mümkün oldukça şerre yorma.

4- Kendisini töhmet altında bırakacak işlere mübâşeret

eden, kendisi hakkında kötü düşünenleri kınamasın.

5- Sırrını gizleyen murâdına erer.

6- Sâdık arkadaşlar edin, gölgelerinde yaşarsın. Çünkü

sâdık dostlar, huzûrlu anlarda süs, sıkıntılı demlerde silâh-

tır.

7- Seni ölüme götürse de doğruluktan ayrılma.

8- Seni ilgilendirmeyen işe karışma.

9- Henüz vukû bulmamış şeylerden sorma.

10- İhtiyâcını, onu gidermeni istemeyenlere iletme.

11- Yalan yere yemîni hafife alma, Allâh seni helâk eder.

12- Kötülüklerini öğrenmek düşüncesiyle de olsa fâcir-

lerle arkadaş olma.

13- Düşmanlarından uzak dur.

14- Güvenmediğin dostlarından sakın. Güvenilir kimse

de Allâh’tan korkandır.

15- Mezarlıklarda derin bir saygı içinde ol.

16- Tâat anında kendini zavallı gör.

17- Günâh işlemek istersen sonunu düşün.

18- Herhangi bir işinde Allâh’tan korkanlarla istişâre et.

Zîrâ  Allâh:  “Allâh’tan  kulları  arasından  yalnız  âlimler

korkar” buyuruyor.” (Fâtır s. 28)

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 4.c., 209-210.s.)

 

 

VEDÂ HUTBESİ (ARAFAT-1)

“Ey NÂS! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu se-

neden sonra sizinle burada ebedî olarak bir daha birleşeme-

yeceğim. Ey NÂS! Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise,

bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke)

nasıl mübârek bir şehir ise; canlarınız, mallarınız, ırzlarınız

da öyle mukaddestir; her türlü taarruzdan masûndur.

ASHÂBIM! Yarın Rabbinize kavuşacaksınız. Ve bu günkü

her hal ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız!

“ASHÂBIM! Kimin yanında bir emânet varsa onu sâhibine

versin! Fâizin her nev’i mülgâdır, ayağımın altındadır. Lâkin

borcunuzun aslını vermek gerektir. Ne zulmediniz, ne de zul-

me uğrayınız. Allâh’ın emriyle fâizcilik artık yasaktır. Câhiliy-

yetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır.

İlk kaldırdığım fâiz de Abdulmuttalib’in oğlu Abbâs’ın fâizidir!”

“ASHÂBIM! Câhiliyet devrinde güdülen kan da’vâları da

kâmilen mülgâdır. İlgâ ettiğim ilk kan da’vâsı da Abdulmutta-

lib’in torunu Rebîa’nın kan da’vâsıdır.”

“Ey NÂS! Bu gün şeytan sizin şu topraklarınızda yeniden

nüfuz ve saltanâtını kurmak kudretini ebedî sûrette kaybet-

miştir. Fakat siz bu kaldırdığım şeyler hâricinde küçük gördü-

ğünüz işlerde ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir.

Dîninizi korumak için bunlardan da hazer ediniz!”

“Ey NÂS! Kadınların haklarına riâyet etmenizi ve bu hu-

sûsta  Allâh’tan  korkmanızı  tavsiye  ederim.  Siz  kadınları

Allâh’ın emâneti olarak aldınız. Ve onların nâmuslarını ve is-

metlerini Allâh adına söz vererek helâl edindiniz! Sizin kadın-

lar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları var-

dır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız, onların âile harîmini

sizin   hoşlanmadığınız  hiçbir  kimseye  çiğnetmemeleridir.

Eğer onlar râzı olmadığınız her hangi bir kimseyi âile yuva-

nıza alırlarsa, onları hafif sûrette darb ve tahzîr edebilirsiniz!

Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, memleket göreneği-

ne göre her türlü yiyim ve giyimlerini te’mîn etmenizdir.

(Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, 10.c., 395-404.s.)

VEDÂ HUTBESİ (ARAFAT-2)

Ey MÜ’MİNLER! Size bir emânet bırakıyorum ki, siz

ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emâ-

net Allâh’ın kitâbı Kur’ân’dır.”

“Ey MÜ’MİNLER! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi muhâ-

faza ediniz! Müslüman müslümanın kardeşidir ve böy-

lece  bütün  Müslümanlar  kardeştirler.  Din  kardeşinize

âid olan her hangi bir hakka tecâvüz, başkasına helâl

değildir. Meğerki gönül hoşluğu ile kendisi vermiş olsun.

ASHÂBIM!  Nefsinize  de  zulmetmeyiniz!  Nefsinizin

de üzerinizde hakkı vardır.”

“Ey  NÂS!  Cenâb-ı  Hakk  her  hak  sâhibine  hakkını

(Kur’ân’da) vermiştir. Vâris için vasiyete lüzum yoktur.

Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona âiddir. Zinâkâr

için  mahrûmiyet  vardır.  Babasından  başkasına  neseb

iddiâ eden soysuz, yâhud efendisinden başkasına inti-

sâba   kalkan   nankör,  Allâh’ın   gazabına,  meleklerin

lâ’netine ve bütün Müslümanların ilencine uğrasın! Ce-

nâb-ı Hakk bu makûle insanların ne tevbelerini, ne de

adâlet ve şahâdetlerini kabûl eder.”

Bundan  sonra  Resûl-i  Ekrem  (s.a.v.)  o  muazzam

halk kütlesine:

“Ey NÂS! Yârın beni sizden soracaklar, ne dersiniz!”

diye sordu. Ashâb-ı Kiram (r.a.e.):

“- Allâh’ın risâletini tebliğ ettin; risâlet vazîfeni îfâ et-

tin,  bize  vasiyet  ve  nasîhatta  bulundun!  diye  şahâdet

ederiz” dediler. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) mübârek şahâdet

parmağını göğe doğru kaldırarak sonra da cemâat üze-

rine çevirip indirerek üç kere:

“-  Şâhid  ol  yâ  Rab!  Şâhid  ol  yâ  Rab!  Şâhid  ol  yâ

Rab!” buyurdular.

(Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, 10.c., 395-404.s.)

 

 

 

 

 

 

VEDÂ HUTBESİ (MİNA-1)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Minâ’ya gelince Muhâcirler’in kıb-

lenin sağ tarafında, Ensâr’ın solda, sâir cemâatin de karşıda

saf saf yer almalarını emrettiler. Yine deve üstünde yüz bin-

lerce cemâat karşısında İslâm inkılâb târîhinin en müessir bir

hutbesini daha şu sûretle îrâd ettiler:

“Ey NÂS: Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senâ, tekbîr ve tehlîl et-

tikten  sonra  derim  ki:  Sizi, Allâh’ın  kitâbına  bağlayan  Pey-

gamberinizin sözlerini iyi dinleyiniz ve ona itaat ediniz! Hacc

ibâdetinizin bütün eşkâlini benden gördüğünüz gibi îfâ edi-

niz! Öyle sanıyorum ki, ben bu seneden sonra bir daha hac-

cedemem.”

Ebû  Bekre  (r.a.)’den  rivâyete  göre,  Nebî  (s.a.v.)  devesi

üstüne oturduğu ve devenin dizgini birisi (Bilâl (r.a.)) tarafın-

dan tutulduğu halde îrâd ettiği hutbesinde şöyle buyurmuş-

tur:

“(Ey NÂS! Mütemâdiyen dönmekte olan) zaman (ve yıl,

ay dediğimiz vakit ölçüsü bugün), Allâh’ın gökleri, yerleri ya-

rattığı günkü (ilk) vaziyetine dönmüştür (ve yıl, ay o ilk hesa-

ba tâbi bulunuyor ki:) bir yıl, ay ölçüsüyle on iki aydır. Bunlar-

dan dördü haram (yasak) aylardır ki, üçü arka arkaya Zü’l-

ka’de, Zü’l-hicce, Muharrem’dir. (Dördüncüsü) Mudar’ın ayı

olan Receb’dir. O, Cümâd (el-âhir) ile Şa‘bân arasındadır.”

Sonra Resûlullâh (s.a.v.):

“(Ey mü’minler!) Bu ay hangi aydır?” diye sordu. Biz:

“Allâh ve Resûlü daha iyi bilir!” dedik. Resûlullâh (s.a.v.)

sükût etti. Biz Resûlullâh (s.a.v.) bu aya eski adından başka

bir ad verecek sandık. Sonra:

“Zü’l-hicce (ayı) değil midir?” buyurdular. Biz:

“Evet, Zü’l-hiccedir !” dedik. Resûlullâh (s.a.v.):

“Bu  içinde  bulunduğumuz  hangi  beldedir?”            buyurdular.

Biz:

“Allâh ve Resûlü daha iyi bilir!” dedik. Resûlullâh (s.a.v.)

sustu. Bir derecede ki, biz Resûlullâh (s.a.v.) Mekke’ye yeni

ad verecek sandık.

(Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, 10.c., 395-404.s.)

 

 

 

 

 

 

VEDÂ HUTBESİ (MİNA -2)

 

Mina’da sözlerine devam ederek Resûlullâh (s.a.v.):

“Mekke şehri değil midir?” buyurdular. Biz:

“Evet, Mekke’dir!” dedik. Resûlullâh (s.a.v.):

“Bugün hangi gündür?” diye sordular. Biz:

“Allâh ve Resûlü bilir!” dedik. Yine Resûlullâh (s.a.v.)

sükût etti. Hattâ biz, bugüne eski adından başka bir ad

verecek sandık. Resûlullâh (s.a.v.):

“Yevmü’n-Nahr  (kurban  kesim  günü)  değil  midir?”

buyurdu. Biz:

“Evet, Yevmü’n-Nahr’dir!” dedik. (Bu mukaddemeler-

den sonra) Resûlullâh (s.a.v.), (mal, can, ırz masuniye-

tine işâret ederek) buyurdular ki:

“Şu halde iyi biliniz ki, bu şehrinizde, bu beldenizde

bu gününüzün haram olduğu gibi (birbirinize) kanlarınız

(ı dökmek), mallarınız (ı almak), namuslarınız (ı selbet-

mek)  de  haramdır.  (Her  türlü  taarruzdan  masûndur.)

Muhakkak ki siz, Rabbinize kavuşacaksınız. O zaman

bütün bu işlerden sorulacaksınız!..

Ey NÂS! Aklınızı başınıza toplayınız da benden son-

ra birbirinizin boynunu vuracak sûrette dalâlete, vahşe-

te düşerek (câhiliyet devrine) dönmeyiniz! Ey NÂS! Bu

nasîhatlerimden mütenebbih olup bunları burada hazır

bulunanlarınız, burada bulunmayanlarınıza tebliğ etsin!

Olabilir ki, kendisine tebliğ olunan bâzı kimseler, burada

bulunup işiten bir kısım kimseden daha iyi anlayıp bel-

lemiş olur!” Bundan sonra Resûlullâh (s.a.v.) iki kere:

“Tebliğ ettim mi?” buyurdular. Biz:

“Evet, ettin!” dedik. Resûlullâh (s.a.v.):

“Şâhid ol yâ Rab!” dedi. Sonra:

“Burada hazır bulunanlar bulunmayanlara tebliğ et-

sin!” buyurdular.

(Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, 10.c., 395-404.s.)

 

 

 

 

 

 

 

  1. OSMAN’IN BİR HUTBESİNDEN

 

Ey insanlar Allah’a muhalefetten sakınınız. Çünkü Allah’a muhalefetten sakınmak bir ganimettir. En akıllı insan kendisini hesaba çeken kendini iyi idare eden ölümden sonrası için amel yapan ve kabrin karanlığı için Allah’ın nurundan faydalanandır. Kul gözleri gördüğü halde Allah’ın kendisini âmâ olarak haşretmesinden korksun. Hikmetten anlayışsız manalı bir söz bağırana manen sağir olan zaten hakkı duyamaz.

Aziz ve celil olan Allah, size ahireti kazanmanız için dünyayı vermiştir. Dünya fani ahiret ise bakidir. Fani olan dünya sizi şımartıp baki olan ahiretten alıkoymasın. Dünya yok olup gidicidir. Sonunda huzura varılacak yer Allah’ın huzurudur.

Allah korkusu, insanı onun gazabından koruyan bir kalkan ve rızasını kazanmaya bir vesiledir. Hadiseler karşısında Allah’tan korkun, cemaate sarılın fırka fırka ayrılmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Siz birbirinize düşmandınız da Allah sizin kalplerinizi kaynaştırdı ve onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz.

  1. OSMAN ’IN ANA İLKELERİ

 

Hz. Osman ilk hutbesinden sonra halk gelerek kendisine bey’at etmeye başladı. Bey’at işi tamamlandıktan sonra Hz. Osman halka hitaben şu konuşmayı yaptı.

Bana bir vazife verildi, bende kabul ettim. Ben, benden öncekilerin, yolunda gideceğim yeni bir şey ihdas edecek değilim. İcraatımda aziz ve celil olan Allah’ın kitabı ve Resûlullah (s.a.v.)’ın sünnetinden sonra üç şeyi daha takip edeceğim. Bunlardan biri üzerinde ittifak ettiğiniz ve takip ettiğiniz konularda benden öncekilere ittiba ikincisi daha öncekiler tarafından ihdas edilmeyen fakat sonrada ehl-i hayrın ortaya koyduğu yolu takip etmeli. Üçüncüsü cezayı hak etmediğinizde size ceza vermemek.

Dünya göz alıcıdır. İnsanları kendisine çeker. İnsanların çoğu ona kendini kaptırmıştır dünyaya meyledip ona güvenmeyiniz o güvenilir değildir. Bilmiş olunuzki dünyayı terk etmeyeni dünya terk etmez.              (Hz. Osman (r.a.))

 

ALİM VE İLİM

 

Süfyan Sevrî (r.a.) diyor ki: “Bilgiyi gereğini yaşamak için tahsil ediniz. İnsanların pek çoğu bu hususta yanılmıştır. Onlar amelsiz ilimle kurtulacaklarını sandılar. İlmiyle amel etmeyenlerin azab göreceğine dair âyet ve hadisler nerede? Niçin bunları nazar-ı itibara almıyorlar?”

Zünnûn Mısrî (r.a.) diyor ki: “Biz öyle adamlara yetiştik ki, onların ilimleri arttıkça, dünyaya minnetsizlikleri de artardı. Şimdiler ise ilimde ilerledikçe dünya arzuları da artıyor; giyim, yiyim, mesken, evlenme, binit vasıtası, hizmetçisi gibi dünyalıklarını da o nisbette fazlalaştırıyorlar.”

Süfyan bin Uyeyne (r.a.) de şöyle derdi: “Gecenin tamamını uyku ile geçiren, gündüzleri oruçlu olmayan, haram ve şüpheli şeylerden gıdalanan bir Kur’an hâmili, onunla âmil olabilir mi?”

Abdurrâhman bin Kasım (r.a.) diyor ki: “İmam Malik hazretlerinin tam yirmi sene hizmetinde bulundum. Bu müddetin (18) senesini edeb, (2) senesini de ilim öğrenmekle geçirdim. Keşke hepsini edeb öğrenmekle geçirseydim.”

İmam Ahmed bin Hanbel (r.a.) ilim tahsilinde olanların geceyi tamamen uyku ile geçirdiğini gördü mü ona ilim öğretmekten vazgeçerdi. Bir gün Ebû Isme, hadis okumak için ona gelmişti. O gece İmam’ın evinde, misafir idi. İmam onun için abdest suyu getirip bir kenara koydu. Şafak sökmeden önce Ebû Isme’nin odasına geldi ve gördü ki o uyuyor. Suya baktı olduğu gibi duruyor. Onu uyandırdı ve dedi ki:

– Buraya geliş sebebinizi söyler misiniz? Ebu Isme:

– “Sizden hadis okumak için geldim, yâ İmam.” dedi. Bunun üzerine İmam:

– “Gece teheccüd namazı kılmadığın halde nasıl hadis okuyacaksın? Bu halinle sen, nereden gelmişsen oraya dönersin.” karşılığında bulunmuştur.

(İslam Büyüklerinin Örnek Ahlakı,  İ.Şa’rânî, Sh: 40-44)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN

 

  1. ALİ (R.A.)’YE VASİYETİ

Yâ Ali! Beş şey gönlü öldürür:

1- Çok yemek, 2- Çok uyumak, 3- Çok konuşmak, 4- Çok gülmek, 5- Rızık için çok endişe etmek.

Beş şey kalbi karartır:

1- Günah üzerine günah işlemek, 2- Tok iken yemek, 3- Zulümle mal yığmak, 4- Namazı tehir etmek, 5- Sol elle yemek ve içmektir.

Beş şey unutma meydana getirir:

1- Fare artığı yemek, 2- Kıbleye karşı bevletmek, 3- Durgun suya bevletmek, 4- Kül üzerine bevletmek, 5- Haram ile geçinmek. Beş şey kalbi parlatır: 1- İhlas Sûresini çok okumak, 2- Az yemek yemek, 3- İlim meclisinde bulunmak, 4- Az pişmiş ekmek yemek, 5- Gece namaz kılmak. Beş nesne kalbi aydınlatır: 1- İlim meclisinde bulunmak, 2- Elini yetim başına sürmek, 3- Seher vaktinde çok istiğfar etmek, 4- Çok yememek, 5- Çok oruç tutmak. Beş şey gözün nurunu artırır: 1- Kâbe-i Muazzama’ya bakmak, 2- Kur’ân-ı Kerim’e bakmak, 3- Anne ve babanın yüzüne bakmak, 4- Alimin yüzüne bakmak, 5- Akarsuya bakmak.

Yâ Ali! Beş şey insanın kocamasına sebeptir: 1- Borcu çok olmak, 2- Gamı, üzüntüsü çok olmak, 3- Kadının nefesi erkeğe erişmek, 4- Güzel kokuyu çok sürünmek, 5- Çok balgam gelmek.

Yâ Ali! Cennet kapısında gördüm: “Nefsinin hevasına, arzularına muhalefet edenlerin yeri Cennet olur.” yazılıydı.      (Dört Büyük Halife, Sh: 192-193)

 

FAYDALI Ö⁄ÜTLER

Âriflerin bazıları şöyle dedi: “Sevgi bir tohumdur, kalblerin toprağına ekilir, akıl suyu ile sulanır. Toprağın verimliliği ve suyun temizliğinin derecesine göre meyve verir. Toprağı verimli ve güzel memleketin nebâtı Rabb (c.c.)’inin izni ile bol çıkar. Fena olandan ise faidesi pek az olandan başkası çıkmaz…”

İbrahim (a.s.)’e denildi ki: Bize faydalı öğütler ver. Bunun üzerine İbrahim (a.s.) şöyle dedi:

“– İnsanları dünya işleri ile meşgul oluyor gördüğünüz zaman siz de âhiret işleriyle meşgul olun. Onlar zâhirlerinin tezyini ile meşgul olurlarsa siz de kalbinizin tezyini ile meşgul olun. Onlar bağ, bahçe ve sarayların imarı ile meşgul olurlarsa, siz de kabirlerin imârı ile meşgul olun. İnsanlar birbirlerinin ayıblarıyla meşgul olursa siz de kendi ayıblarınızla iştigal edin. Onlar mahlûkâtın hizmetiyle meşgul olurlarsa sizde bütün mahlûkâtın Rabb’i olan Hâlik (c.c.)’ın hizmetiyle meşgul olun.

Ey insan! Azrail (a.s.) seni çağırmadan önce sen nefsine karşı uyanık bulun. Sabır kalkanı ile zırhlan. Kötü düşmanlarla cihâda devam et. Kendini kurtarmak için ciddiyetini takın. Kötülüklerden alâkanı kes. Sana faydalı olanı al ki herkesin imdad aradığı günde necat bulursun.”

(Hz. M.Sâmî (k.s.), Hz. İbrahim (a.s.))

 

HAZRET-İ ALİ (R.A.)’NİN O⁄LU HASAN (R.A.)’A VASİYETİ

Bil ki ey oğul!

Seni yaratan RABB’inin bir ortağı olsa idi sana peygamberleri gelirdi. Böylece onun sıfatlarını ve işini öğrenirdin. Fakat O, kendisinin söylediği gibi tek ilahdır. Kendi mülkünde hiçbir kimse O’na düşmanlık besleyemez. O doğmamıştır. Doğurulmamıştır. Ölmeyecektir. Ebedidir. Herşeyden evvel vardır. Fakat varlığının başlangıcı yoktur. Her şeyden sonra kalacaktır. Fakat kalmasının bir sonu da yoktur. Kudreti, büyüklüğü, kalbin, basarın çerçevesi haricindedir. Eğer bunları bilir ve inanırsan küçüklüğünü düşünerek yakıştığı gibi hareket et. O’nun karşısında kuvvet ve kudretsizliğini düşün. Her hususta O’na ihtiyacın vardır. O’na yönel. Rızasını dile. Cezasından kork. Emirlerini yerine getirmeğe çalış. Zira o iyilikten başkasını emretmez. Nehiylerinden kaçın. Çünkü o kötülükten başkasını nehyetmez.

(R.Mahmud Sâmî (k.s.) Hz. Ali (r.a.) ve Hz. Osman (r.a.), Sh: 137)

 

HAZRET-İ ALİ (R.A.) HAKKINDAKİ BAZI HADÎS-İ ŞERİFLER

 

Resul-i Ekrem (s.a.v.) Hazretleri buyurmuşlardır: “Ben ilmin medinesiyim (şehriyim), İmâm-ı Ali de kapısıdır. İlmi isteyen kapısına müracaat etsin.”

Bu hadîs-i şerif, İmam-ı Ali (r.a.) Hazretlerinin ulum-i diniyyeden çok haz duyduğunu isbat ediyor. Mesâil-i dîniyyeden bir mes’ele için hazreti-i Muaviye (r.a.)’e müracaat olduğunda:

“İmam-ı Ali (r.a.) Hazretlerine müracaat ediniz, zira bendendir.” cevabını verir.

“İmam-ı Ali (r.a.) Hazretlerinin fezâilini ve menakıbını zikreylemek yahud hakkında “r.a.” söylemek ibadettir.” (Câmi’üs-Sağîr)

“İmam-ı Ali dünyâda ve ahirette benim kardeşimdir.” (Câmi’üs-Sağîr).

(R.Mahmud Sâmî (k.s.) Hz. Ali (r.a.) ve Hz. Osman (r.a.), Sh: 85)

 

KUSS İBN-İ SAİDE’NİN BELÎ⁄ HUTBESİ

İyâd Kabîlesinin Reisi, Dîn-i Îsevî’de muvahhid ve şâir Kuss İbn-i  Saîde Suk-i Ukâz’da belîğ bir hutbe okumuş ve şuarâ ve büleğâ-yı Arab da o cemâat arasında bulunmuştu. Hutbesinde Bi’set-i Nebeviyye’nin yakın olduğunu haber vermişti.

Hutbesinin hulâsâten tercemesi:

“Ey nâs! geliniz, dinleyiniz. Belleyiniz, ibret alınız. Yaşayan ölür. ölen fenâ bulur. Yağmur yağar, otlar biter, çocuklar doğar, analarının, babalarının yerini tutar. Sonra hepsi mahvolup gider. Vukûâtın ardı arkası kesilmez. Hemen birbirini ta’kip eder.

Dikkat edin, kulak tutun. Gökte haber var, yerde ibret alacak şeyler var.

Yıldızlar yürür, denizler durur, gelen kalmaz, giden gelmez. Yemin ederim, Allah’ın indinde bir Dîn vardır ki şimdi bulunduğunuz Dînden (İsevî Dîninden) daha sevgilidir (Dîn-i İslâm’a işaret). Ve Allah’ın bir gelecek peygamberi vardır ki, gelmesi pek yakın oldu. Ve onun gölgesi başınızın üstüne geldi. Ne mutlu o kimseye ki O’na îmân edip de, O dahî ona hidâyet eyleye… Vay o bedbahta ki O’na isyân ve muhâlefet eyleye… Yazıklar olsun ömürlerini  gaflet ile geçiren ümmetlere…

Ey Cemâat-i İyâd! hani âbâ vü ecdâd? hani müzeyyen kâşâneler ve taştan hâneler yapan Ad ve Semûd? Hani dünya varlığına mağrûr olup ta kavmine hitaben (Ben sizin en büyük rabbinizim) diyen Fir’avn ile Nemrûd?

Bu yer, onları değirmeninde öğüttü, toz etti. Kemikleri bile çürüyüp dağıldı. Evleri de yıkılıp ıssız kaldı. Yerlerini şimdi köpekler şenlendiriyor. Sakın onlar gibi gaflet etmeyin. Onların yoluna gitmeyin. Her şey fânidir. Ancak Cenâb-ı Hakk bâkidir. Birdir, şerîki ve nâziri yoktur. Tapılacak ancak odur. Ölüm ırmağının girecek yerleri vardır ama çıkacak yeri yoktur. Küçük büyük hep göçüp gidiyor, giden geri gelmiyor. Kat’i bilirim ki herkese olan bana da olacaktır.”

Hâtemü’n-Nebiyyîn (s.a.v.) Efendimiz orada hazır olup Kuss İbn-i Saîde’nin sözünü dinliyordu.Bilâhare Kuss İbn-i Saîde irtihal etmekle görüşmek nasîb olmadı.

Hatemü’n-Nebiyyîn (s.a.v.) Efendimiz Kuss İbn-i Saîde hakkında şöyle buyurdu.

“Ümid ederim ki Cenâb-ı Hak Kuss İbn-i Saîde’yi ayrıca bir ümmet olarak ba’s  eyleye.”             (R.Mahmûd Sâmî (k.s.), Musâhabe 1, Sh: 33-34)

 

BEDİR SAVAŞINDA PEYGAMBERİMİZİN (S.A.V.)

MÜCAHİDLERE HİTÂBESİ

Peygamberimiz (s.a.v.), Allah (c.c.)’a hamd-ü senâdan sonra Müslümanlara şöyle hitab etti:

“Bundan sonra derim ki: ben sizi Allah (c.c.)’ın emir ve teşvik ettiği şeye teşvik eder, nehy ettiği şeylerden de nehy ederim. Şüphe yok ki, şânı yüce olan Allâh (c.c.) hak ve gerçek olanı emr eder. Doğruluğu sever. Hayır sahiplerine – kendi katındaki mevki ve liyâkatlarına göre- sevab verir ki, onlar onunla anılır ve onunla üstün sayılırlar.

Siz, hak yerlerinden öyle bir yerde bulundunuz ki Allah (c.c.) orada hiç kimsenin Allah (c.c.) rızasından başka bir karşılık istediği amelini kabul etmez!

Sabır; zahmet ve sıkıntı yerlerinde gösterilirse, Allâh onunla üzüntüleri açar, dağıtır, gamdan kurtarır. Âhirette de felah ve necâta erişilir. Allah (c.c.) aranızda bulunan Peygamberi, sizi Allah (c.c.)’ın buğz ettiği bazı işlerinizi bu gün Onun görmesinden utanınız.

Allah (c.c.) “…Allah (c.c.)’ın gazabı, sizin kendinize (birbirinize) olan öfkenizden daha büyüktür…” (Mü’min: 10) buyuruyor. O halde, Allah (c.c.) Kitabında size emrettiği şeylere ve âyetlerinden gösterdiklerine bakınız. Allâh (c.c.) size zilletten sonra izzet ve şeref verdi. Öyle ise, Kitabına ve emirlerine (sımsıkı) sarılınız ki, Rabbınız sizden razı olsun. Rabbınızın bu yerlerde size rahmetini ve mağfiretini vâd ettiği emrini yerine getirmeğe duruşunuz ve imtihanı kazanınız! Çünkü, O’nun vadi hak, yüzü gerçek, ıkabı da şiddetlidir. Ben ve siz Hayy ve Kayyum olan Allah (c.c.)’a bağlıyız. O’na sığınmış, O’na tutunmuş, O’na dayanmışızdır. En son dönüşümüzde O’nadır.

Allah (c.c.) beni ve Müslümanları yarlığasın.”

(M.A.Köksal, İslam Tarihi, C: 9, Sh: 129)

 

EZD TEMSİLCİLERİNE PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN ÖĞÜTLERİ

 

1- «Siz, yemeyeceğiniz şeyleri, toplayıp biriktirmeyiniz!

2- Oturmayacağınız binayı yapmayınız.

3- Kendisinden yarın ayrılacağınız şeyler üzerine üşüşüp, birbirinizle uğraşmağa kalkışmayınız.

4- Amellerinize göre mükâfatlandırılmak veya cezalandırılmak üzere kendisine döndürüleceğiniz ve  huzuruna çıkarılacağınız Allah’ın emirlerine aykırı davranmaktan sakınınız!

5-Siz, Âhirete sunacağınız haykırlı amelleri çoğaltıp, mâsiyetleri bırakmak ve içinde temelli kalacağınız Cenneti elde etmek hususunda yarışmağa rağbet gösteriniz!”buyurdu.

Ezd Temsilcileri, Peygamber (S.A.V.)’imizin öğütlerini ezberleyip uyarılarınca hareket ettiler.

M.A. Köksal

ceplerinizde olması gerekenler

Hz. Âişe (R.A.):

“Seferde ve hazerde, Resûlullah (S.A.V.)’ın, yedi şeyi:

1– Gülyağı şişesi 2- Tarağı, 3- Aynası, 4- Sürmedanlığı, 5- Misvâk’ı, 6,7- İki makası (Tırnak ve saç-sakal makası)bıraktığı olmazdı, “demiştir. Peygamberimiz (S.A.V.), her gün sakalını iki kere tarardı. Peygamberimiz (S.A.V.): “Kimin saçı varsa, ona iyi baksın!”buyurdu.

 

(M.A.Köksal, İ.Tarihi, C.18, S. 162)

 

 

 

SÜFYÂN-I SEVRİ (Rh.A.)’DEN ÖĞÜTLER

 

Süfyân-ı Sevri’nin şöyle dediği anlatıldı: Şu on şey cefadan sayılır.

1— Kişinin kendisi için duâ etmesi, ama ana babası için duâ etmemesi,

2— Bir kimse, Kur’ân okumayı bildiği halde, günde yüz âyet okumaması,

3— Bir kimse camiye gittiği halde, orada iki rekat namaz kılmadan çıkması,

4— Bir kimse kabristandan geçtiği halde, onlara selâm vermemesi,

5— Bir kimse Cuma günü şehre girdiği halde, Cuma namazını kılmadan çıkıp gitmesi,

6— Kişilerin, semtlerine bir ilim sahibi geldiği halde, ondan ilim namına bir şey öğrenmemesi,

7— İki kişi birbiri ile arkadaş olup; ama birbirlerinin adlarını sormadan ayrılmaları,

8— Bir kimse, diğer bir kimseyi bir ziyarete çağırdığı halde o ziyafete gitmemesi,

9 — Bir gencin ömrünü boşa geçirmesi, boş zamanı olduğu halde ilme çalışmaması,

10 — Kendisi tok, komşusu aç olduğu halde yiyecek bir şey vermemesidir.

(Tenbîhu’l Gafilîn  Ebu’l-Leys semerkandî. S.144)

Resûlullah (s.a.v.)’a şöyle soruldu: — İnsanları Cennet’e götüren şey nedir? Şöyle buyurdu: — « Allah (c.c.) için takva sahibi olmak ve iyi huydur.» Ravi diyor ki: — Tekrar sordum Yâ Resûlullah (s.a.v.)! İnsanları Cehenneme götüren şey nedir? Şöyle buyurdu: — « İki boşluktur: Ağız ve ferç. Bir de kötü huydur.»

(Ebu’l-Leys Semer kandî enbihü’l-Gâfilîn)

 

EFENDİMİZ (S.A.V.)’İN HİTABETLERİ

Peygamberimiz (s.a.v.) “En fesâhâtliniz benim. “ Buyururlardı. Cennet ehli de onun bu fasih ve beliğ lisanı ve şivesi ile konuşacaktır.

Peygamberimiz (s.a.v.) hutbelerinde fasih bir lisan kullanırlardı. Hutbe vermek için hücrelerinden tek başlarına, üzerlerinde sadece bir elbise ile çıkarlardı. Hutbe esnasında bazen ellerinde bir yay, bazen bir asâ bulunur ve buna dayanarak hutbe irâd buyururlardı. Mescidde konuştukları zaman asâya, harb meydanında ise yaya dayanırlardı. Cuma ve bayram hutbelerini, tâyin edilen vakitlerde, diğerlerini ise gayr-ı muayyen zamanlarda verirlerdi. Hutbelerinde daha çok haber cümlelerini tercih ederlerdi. Sözlerinin te’sirini artırmak istedikleri zaman, cümleleri sual-cevap tarzına sokarlardı. Hutbelerinin te’sirli yerlerinde, bütün vücûdlarının tepeden tırnağa kadar titrediği olurdu.

Peygamberimiz (s.a.v.), dîne  dâvet eden bir peygamber, bir fâtih, bir vâiz, bir kumandan, bir hâkim ve bir devlet reisi idiler. Bir din dâvetçisi olarak Peygamberimiz (s.a.v.)’in konuşmalarında dînî vecd ve heyecanın çoşkunluğu görülürdü.

O (s.a.v.)’in hitâbeleri, dinleyiciler üzerinde mucîzevi bir te’sir icrâ eder, en katı yürekler, O (s.a.v.)’in sözlerinin te’siriyle yumuşardı. En heyecanlı zamanlarda O (s.a.v.)’in sözleri, birbirine en müthiş düşmanlık hisleriyle dolu olanları yumuşatırdı.  (Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlakı, Sh. 26)

RESÛL-İ EKREM (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN

NASÎHATLERİ

 

Buhârî’de Abdullâh ibn-i Ömer (R.A.) der ki:

“Resûlullâh (S.A.V.), omuzumu tutarak:

“-Dünyâda garîbmişsin gibi yâhûd yolcuymuşsun gibi ol!” diye buyurdular. Sonra: Ey İbn-i Ömer! Akşama kavuştuğunda sabaha çıkacağına, sabaha kavuştuğunda da akşama çıkacağına ümidlenme. Sağlıklı olduğunda, hasta olduğun zaman için; dünyâ hayatında da âhiretin için hazırlık yap.” buyudular.

Tirmizî ve Beyhakî’de Abdullâh ibn-i Ömer (R.A.) şöyle anlattılar:

“Resûlullâh (S.A.V.), omuzumu tutarak:

“-Dünyada garîbmişsin gibi, yahûd yolcuymuşsun gibi ol. Kendini ölülerden say; dünyâya bağlanma; ey İbn-i Ömer! Sabaha kavuştuğunda, akşama çıkacağına; akşama kavuştuğunda da, sabaha çıkacağına ümidlenme. Hasta olmadan önce, sağlıklı zamanlarında; ölmeden önce de, yaşadığın müddetçe çok çalış, âhiretine hazırlan. Çünkü ey Abdullâh! Âhirette (yarın) isminin dahî ne olduğunu bilmezsin.” diye buyurdular.

 

RESÛL-İ EKREM (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN MUÂZ (R.A.)’A NASÎHATLERİ

 

Taberânî’de Muâz (R.A.)’den şöyle rivâyet olundu:

“Resûlullâh (S.A.V.)’e:

“-Yâ Resûlallâh! Bana nasîhat et!” dedim:

“-Allâh’a, sanki O’nu görüyormuş gibi, ibâdet et. Kendini ölülerden say, yani kendini ölmüş bil, dünyâya kalbini kaptırma. Her taşın yanında, her ağacın yanında, her yerde Allâh’ı zikret. Bir  günah işlediğinde hemen peşinden bir iyilik yap ki ona kefâret olsun. Gizli hataları, gizli tevbe ile; açıktan işlediğin hataları, açıktan tevbe ile afvettir.” diye buyurdular.

 

ÖĞÜTLER

Hazret-i Peygamber (S.A.V.) Efendimiz:

“1. Dünyada kendini misâfir bil ki âhiret için tedârikli bulunasın.

  1. Dünya sevgisi, bütün hatâ ve günâhların sebebidir.
  2. Allâh âhireti düşünenin gözünü tok eder ve dünyadaki bütün işlerini ona kolaylaştırır. Aksi olan insanın gözü doymaz ve bütün işlerinde dağınık ve şaşkın olur.
  3. Dünyayı terk etmek, kalb ve ceset rahatına ermektir.
  4. Dünya mü’minin zindânı kâfirin cennetidir.
  5. Âhireti seven bu fâni dünyaya nasıl bağlanır.
  6. Dünya lezzetli bir sebze, kokulu bir çiçektir; Allâh sizi denemek, imtihân etmek için onu size vermiştir.
  7. Mü’min, kendi nefsinden nefsi için, dünyasından âhireti için, gençliğinden ihtiyârlığı için, hayatından ölümü için faydalansın diye yaratılmıştır.
  8. Gâfil olup dünyaya bağlananın, Allâh’a dönüş ve itâatı eksik olur.
  9. Zenginim diyenin ve gururlananın, yiyip içitiğinden veyâ şuraya buraya verdiğinden başka nesi vardır?
  10. Zengin Allâh’ın verdiklerine kanâat edendir.
  11. Mal ve para hırsının dîne verdiği zarar, aç bir kurdun, koyun sürüsüne verdiği zarardan daha çoktur.
  12. İnsanlar, gaflet uykusundadır; ancak öldükleri zaman uyanırlar; fakat heyhât iş işten geçmiştir.
  13. Dünyada kalacağınız kadar,âhirette ikâmet edeceğiniz derecede, her ikisi için de çalışınız.” buyurmuşlardır.
  • ••

Hz. Peygamber (S.A.V.) buyurmuşlardır:

“İki insana gıbta edilir:

1- (Cenâb-ı Hakk) ona mal vermiş, malını muhtaçlara verir.

2- (Cenâb-ı Hakk) ona Kur’ân vermiş, gece gündüz okur.

(Mâ’rifetnâme S: 74)

 

KUDSÎ HADÎSLERDE UZLET

 

“Ey Âdemoğlu! Mezarda yalnız kalacağını bilen, insanlarla nasıl kaynaşır.

Ey Âdemoğlu! İnsanlara ışık olayım, onlara ışık vereyim diye kendini yakan kandile benzeme!

Ey Âdemoğlu! İnsanlarla kaynaşıp dost olmakla beni nasıl isteyebilirsin. Beni ancak uzlette, yalnızlıkta bulabilir ve görebilirsin.

Hazret-i Peygamber (S.A.V.) Efendimiz:

1- Halka kötülük, yine halktan gelir.

2- Müminin hayırlı malı koyundur. Onları, dağ ve derelerde otlatır ve böylece insanların şerrinden kurtulur.

3- Devlet büyükleriyle oturup kalkan, kötülük görür.

4- Devlet büyüklerinden uzak duran âlimler, Peygamberlere yakın olur. Onlar yaklaşırlarsa, kendilerinden kaçınız. Çünkü hâin olurlar.

5- Zâlime yardım edene, muhakkak Allâh, o zâlimi ona musallat eder.

6- Devlet başkanlarının yalanlarını tasdîk eden ve zulümlerine yardımcı olan benden değildir.

7- Bİr köşeye çekilmek kötü insanlara yaklaşmaktan hayırlıdır.

8- Reis olmayı seven iflâh olmaz, hükümette olmayı isteyen rahat bulmaz.

9- Akıllı düşman, ahmak dosttan iyidir.

10- Kadın, şeytanın hayâlidir, erkek için can belâsıdır.

(İbrâhim Hakkı Erzurumî (K.S.), Marifetnâme, S: 110)

 

MEVLÂNÂ CELÂLEDDİN RÛMÎ’NİN

SULTAN İZZETTİN’E ÖĞÜDÜ

 

Bana öğüt ver!…

Mevlânâ gönül topraklarına gaybî inciler yağdıran bir sultandı. Zamanın sultanı İzzettin bir gün ona dedi ki:

– “Ey işi gücü iyilik olan gir, bana bir öğüt ver…”

Mevlânâ’nın yüzünde celal şimşeği parladı. Hakk yolunun bu korkusuz arslanı, sultanın ciğerini delercesine baktı:

– “Sana ne öğüt vereyim?” diye sordu. Sultan:

– “Nasıl istersen öyle ver.” dedi. O zaman Mevlana gökleri inletircesine haykırdı:

– “Sana Çoban ol! demişler, sen kurtluk yapıyorsun. Yüce Allah seni sultanlık tahtına oturttu; sen şeytanın sözüyle hareket ediyorsun!..”

Bu yıldırımdan birer kamçı olan sözler sultanı ağlatmaya yetti. Hakkın velî kulu zerre kadar korku duymadan Selçuklu Sultanının yüzüne karşı böylece haykırabilmişti. Allah’tan korkan, kimden çekinirdi ki?.

Yine o buyuruyor:

“Gözün karasında bu kadar aydınlık olduğu gibi, Allah korkusunda da binlerce eminlik vardır.

Emniyetin korkuda gizli olduğunu gördüm. Ey seçilmiş saf kimse! Ümmet içinde korku olduğunda görmelisin!…”

(M. Necati Bursalı, İstanbul ve Anadolu Evliyaları Ansk.)

 

  • ••

“ Bulut ağlamayınca çimen nasıl güler?

Çocuk ağlamayınca memeden nasıl süt emer?

Gönül şimşeği ve iki göz bulutu olmayınca  (yani yürekten ateşin bir âh, gözden yağmur gibi yaş boşanmadıkça) Allah’ın tehdîd ve gazabının ateşi nasıl söner?”                                                 (Mevlânâ Celâleddîn Rûmî)

 

RESÛL-İ EKREM (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN NASÎHATLERİ

 

Buhârî’de Abdullâh ibn-i Ömer (R.A.) der ki:

“Resûlullâh (S.A.V.), omuzumu tutarak:

“-Dünyâda garîbmişsin gibi yâhûd yolcuymuşsun gibi ol!” diye buyurdular. Sonra: Ey İbn-i Ömer! Akşama kavuştuğunda sabaha çıkacağına, sabaha kavuştuğunda da akşama çıkacağına ümidlenme. Sağlıklı olduğunda, hasta olduğun zaman için; dünyâ hayatında da âhiretin için hazırlık yap.” buyurdular.

Tirmizî ve Beyhakî’de Abdullâh ibn-i Ömer (R.A.) şöyle anlattılar:

“Resûlullâh (S.A.V.), omuzumu tutarak:

“-Dünyada garîbmişsin gibi, yahûd yolcuymuşsun gibi ol. Kendini ölülerden say; dünyâya bağlanma; ey İbn-i Ömer! Sabaha kavuştuğunda, akşama çıkacağına; akşama kavuştuğunda da, sabaha çıkacağına ümidlenme. Hasta olmadan önce, sağlıklı zamanlarında; ölmeden önce de, yaşadığın müddetçe çok çalış, âhiretine hazırlan. Çünkü ey Abdullâh! Âhirette (yarın) isminin dahî ne olduğunu bilmezsin.” diye buyurdular.

RESÛL-İ EKREM (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN

MUÂZ (R.A.)’A  NASÎHATLERİ

 

Taberânî’de Muâz (R.A.)’den şöyle rivâyet olundu: “Resûlullâh (S.A.V.)’e:

“-Yâ Resûlallâh! Bana nasîhat et!” dedim:

“-Allâh’a, sanki O’nu görüyormuş gibi, ibâdet et. Kendini ölülerden say, yani kendini ölmüş bil, dünyâya kalbini kaptırma. Her taşın yanında, her ağacın yanında, her yerde Allâh’ı zikret. Bir  günah işlediğinde hemen peşinden bir iyilik yap ki ona keffâret olsun. Gizli hataları, gizli tevbe ile; açıktan işlediğin hataları, açıktan tevbe ile afvettir.” diye buyurdular.

 

TÛL-İ EMELİ TERK ETMEK

 

Buhârî ve Nesâî’de, Enes (R.A.) der ki:

“Resûlullâh (S.A.V.) bir çizgi çektiler: “Bu insandır.” buyurdular. O çizginin yanına bir çizgi daha çektiler: “Bu da, insanın ecelidir.” buyurdular. İkinci çizgiden uzağa bir çizgi daha çekerek: “Bu da, insanın arzularıdır.” buyurduktan sonra: “İşte, insan ecelinden daha uzak arzularına giderken daha yakın olan eceli gelir ve insan arzularına kavuşmadan ölür”. diye buyurdular.”

(Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

 

EFENDİMİZ  (S.A.V.)’DEN  GÜNÜMÜZE  TAVSİYELER

Bir  gün  Resûl-i  Ekrem  (s.a.v.)  Efendimiz,  Ashâb’ının  bulunduğu  yere

giderek  şöyle buyurdular: “Ma’nevî  körlükten kurtulup basiret

sahibi  olmak  isteyen  var  mıdır?  İyi  biliniz  ki;  dünyâya  heves

edip   uzun  emeller   peşinde  koşan-ların  emelleri  nisbetinde

Allâhü  Te’âlâ  kalblerini  kör  eder  ve  basiretlerini  bağlar.  Uzun

emeller   peşinde   koşmayıp   dünyadan   yüz   çevirenlere   ise,

Allâhü  Te’âlâ   öğrenme-den  ilim  verir  ve  onları   doğru  yola

hidâyet eder.

Agâh  olunuz (Uyanık  olunuz)! Sizden  sonra  öyle insanlar

gelecek  ki  onlar  dünyalığı  ancak  cebr  ü  şiddet  kullanarak,

adam öldürmek suretiyle tutacak, zenginliğe cimrilik ile sâhib

olacak  ve  serveti  iftihar  vesilesi  yapacak;  sevgiyi  hevâ-yı

nefsine uymakla sağlayacaklar.

Sizden bu günlere erişip de servet sahibi olmağa muktedir

olduğu (gücü  yettiği) hâlde fakirliğe sabredenler, nefsin kötü

arzularına uymak yolu ile sevgi teminine muktedir iken, bunu

yapmayıp  düşmanlığa  tahammül  edenler;  yine  böyle  gayr-ı

meşru’  yollardan  ululuğa  kudreti  var  iken,  hor  görülmeye

tahammül   edenler   ve   bunları   yaparken   yalnız   Allah   (c.c.)

rızâsını   düşünenlere  Allâhü  Te’âlâ  sıddîklardan  elli  kişinin

sevabını yazar.”

(Hadîs-i Şerif, Beyhakî)

Ebû  Zerr (r.a.)’den rivayete göre,  Resûlullâh  (s.a.v.)  şöyle

buyurmuşlardır:  “Dünyada  zahidlik,  helal  olanı  haram  etmek

veya malı ziyan etmekle olmaz. Gerçek zahidlik, Allah’ın elinde

olana,   kendi   elinde   olandan   daha   çok   güvenmen   ve   bir

musibete  düştüğün zaman getireceği sevabı  sebebiyle,  onun

devamına rağbet göstermen-dir.” [Rezin  şunu ilâve etti: “Zîrâ

Allah-ü Teâlâ Hazretleri şöyle buyurmuştur: ‘Bu, kaybettiğinize

üzülmeme-niz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmamanız

İÇİndİr'”(Hadids.23)] (ibnMace.Zi.hd: 1)

Not:  Nebî   (s.a.v.)’in  Hutbe  ve  Nasihatleri  serisinin  bir

son-daki yazısı 26 Nisan’dadır.

 

  1. EBÛ BEKİR (R.A.)’DEN NASİHATLER

 

Ebûbekir (r.a.) bir hutbe okuyarak şunları söyledi: “Size

Allah (c.c.) korkusunu ve Allah (c.c.)’ya gereği gibi hamd ve

sena  etmenizi,  her  zaman  ümid  ve  korku  arasında  bu-

lunmanızı  ve isteklerinizi  ısrarla Allah (c.c.)’dan istemenizi

tavsiye  ederim.  Çünkü  Allâhü  Te’âlâ,  Zekeriyya  (a.s.)  ve

ailesini  överken  “Gerçekten  onlar  hayır  işlere  koşarlar

bize  rağbetle  ve  haşyetle  dua  ederlerdi  ve  bizim  için

onlar bize dâima ta’zîm eden mütevazı zâtlar olmuşlar-

dır. ” (Enbiya s. 90) buyurmuşlardır. Sonra ey Allah’ın kulları!

Allah’ ın  kitabı  aranızda  bulunmaktadır.  Onun  acâîblikleri

bitmez, tükenmez, nuru sönmez. O’nun sözünü tasdîk edi-

niz, O’nun Kitâbı’ndan nasîhat alınız. Karanlık bir gün için

kendinize gören bir göz hazırlayın.”

Hz. Ebûbekir (r.a.) bir diğer hutbesinde şunları  söyledi-

ler: “Kıyamet günü, Allah  ‘in kendisine iyilik ettiği, bol rızık,

sağlam ve sıhhatli bir vücûd verdiği hâlde bu nimetlere karşı

nankörlük eden kul, Allah’ın huzuruna çıkarılır ve ona: “Şu

günün için dünyada iken ne gibi amel yaptın? Nefsin için

daha önce ne gibi azıklar gönderdin?” diye sorulur. O kişi

hiçbir  iyi  amelini  görmeyince  gözyaşları  bitinceye  kadar

ağlar.  Sonra  tekrar  îtâb  edilir  (azarlanır).  Bu  sefer  kan

ağlar.   Sonra   tekrar   azarlanır.   Bunun   üzerine   ellerini

dirseklerine kadar yer. Sonra bir daha azarlanır. Bu sefer

öyle yüksek sesle ağlar ki iki gözü  de dışarı  f ırlar ve ya-

naklarına dökülür. Sonra bir daha azarlanır, o zaman “Yâ

Rabb! Beni ateşe gönder. Beni bu durumdan kurtar” der.

işte Allâhü Te âlânın “Bilmediler mi ki kim Allah (c.c.)’ya

ve elisine karşı  koymaya kalkarsa, onun için sürekli

kalacağı cehennem ateşi vardır. İşte, büyük rezillik bu-

dur” (Tevbe s. 63) Âyeti bunu tasdîk eder.

Not: Dört Halîfe serisinin bir sonraki yazısı 4 Eylüldedir.

(M. Yûsuf Kandehlevt (r.h.), Hayatü’s Sahabe, 4.c, 163.S.)

 

NEBÎ-Yİ      EKREM        (S.A.V.)’İN      SON       VAAZLARI

 

Peygamberimiz  (s.a.v.)  umûma  hitâb  ederek,  dedi  ki:  “Ey

insanlar! Âlemde cereyan eden bütün işler, Allâhü Te’âlâ’nın

iznine, ilâhî kader ve kazasına bağlıdır. Vaktinde olacak şey

üzerinde  acele  etmenin  faydas ı  yoktur.  Çünkü  Cenâb-ı

Hakk, kimsenin acelesine bakmaz. Allâhü Te’âlâ, kazasına

karşı   koyanı   mahveder,   hîleye,   aldatmaya   kalkanı   da

hüsrana      uğratır!    Ben,     sizin    üzerinize,     şefkatli    ve

merhamet-liyimdir.  Siz,  yine  gelip  bana  kavuşacaksınız.

Buluşacağımız  yer,  Kevser  Havuzu’nun  başıdır.  Her  kim

orada benimle buluşmak isterse, elini ve dilini günâhlardan,

boş  şeylerden sakınsın! Ey insanlar! Günâh ve masîyetler

(isyan), nimetlerin değişmesine sebeb olur. Eğer halk, iyi ve

itaatli olursa, idarecileri de öyle olur. Eğer halk, kötü ve âsî

olursa,  idarecileri  de  o  hâl  üzere  olur!”  Resûl-i  Ekrem

(s.a.v.), sonra bir kaç defa tekrarlayarak, şunları söylediler:

“Ey insanlar! Nihayet ben de bir insanım, belki içinizden

bazı   kimselerin  bana  hakkı  geçmiş  olabilir.  Her  kimin

vücûduna dokunmuş, sırtına vurmuş  isem, işte vücûdum,

işte sırtım! O da gelsin, kam-çısıyla sırtıma vursun, benimle

ödeşsin!  Ben,  kime  dil  uzatm ışsam,  gelsin  hakkını  alsın!

Ben, kimin malından almış  isem, o kimse gelsin, alacağını

tahsil etsin!” Sonra da:

“Ey   insanlar!   Her   kimin   üzerinde   bir   hakk   var-sa,

dünyada  rezîl  olmaktan  korkmayıp  onu  ödesin.  Çünkü

âhiret rezaletinin yanında, dünya rezaletinin hiç ehemmiyeti

yoktur!” buyurdular. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), nefsinden korku

duyan varsa, onun için duâ edeceğini bildirdiler.

(K.NIşâncızâde, Seydîşehrî, A. Cevdet Paşa, İslâm Tarihi, 569-570.s)

 

FATİH SULTAN MEHMET HAN HAZRETLERİNİN BİR VASİYETNAMESİ

 

Ben ki İstanbul Fâtihi abd-i aciz Fâtih Sultan Mehmed bizatihi alun terimle kazanmış olduğum akçelerimle satun aldığım 136 bap dükkânımı aşağıdaki şartlar muvacehesinde vakfı sahih eylerim. Şöyle ki:

Bu gayrı menkulâtımdan elde olunacak nemalarla İs­tanbul’un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim. Bunlar ki, ellerindeki bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu halde günün belirli saatlerinde bu sokak­ları gezeler: Bu sokaklara tükürenlerin, tükrükleri üze­rine bu tozu dökeler ki yevmiye 20’şer akçe alsunlar; ayrıca 10 cerrah, 10 tabip ve 3 de yara sarıcı tayin ve nasp eyledim.

Bunlar ki, ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkalar bilaistisna her kapıyu vuralar ve o evde hasta olup ol­madığını soralar; varise şifası, mümkün ise şifayâb olalar. Değilse kendilerinden hiç bir karşılık beklemeksi­zin Darülacezeye kaldırılarak orada salâh buldurulalar.

Maazallah her hangi bir gıda maddesi buhranı da vâki olabilir. Böyle bir hâl karşısında bırakmış oldu­ğum 100 silah, ehli erbaba verile. Bunlar ki hayvânât-ı vahşiyenin yumurtada veya yavruda olmadığı sıralar­da Balkanlara çıkıp avlanalar ki zinhar hastalarımızı gı­dasız bırakmayalar.

Ayrıca Külliyemde bina ve inşâ eylediğim imarethanede şehid ve şühedânın harimleri ve Medineli İstanbul fukarası yemek yiyeler….

 

MTTB VE MUHTEREM ÖMER ÖZTÜRK

 

4 Aralık 1916 yılında Darlu’l Fünûn öğrencilerinin ken-

di aralarında kurdukları bir öğrenci derneği-teşkilatı olan

Millî Türk Talebe Birliği, kuruluş gayesine yönelik faaliyet-

leri 1971 yılına kadar aralıklarla devam ettirmeğe çalışmış,

bu tarihe kadar belli mihrakların kontrol ve desteğindeki

faaliyetleri ile ön plana çıkmıştır. Bir önceki dönem genel

muhasiplik vazifesinde iken Türkiye Temsilcisi olarak katıl-

dığı BM Dünya Gençlik Kurultayı’nda kendisini gösteren,

konferans müddetince Birleşmiş Milletler binasında Müs-

lüman ülke temsilcileri için mescid açtırıp ezan okutarak

Müslüman gençlerin namaz kılmasını temin eden Ömer

Öztürk’ün 26 Mart 1971 yılında genel başkan olmasıyla,

MTTB gerçek kimliğine kavuşmuş, temsil ettiği vazife için

iftihar vesilesi olmuştur.

Bu döneme kadar kamuoyuna yönelik göstermelik fa-

aliyetlerinden öteye gidemeyen, Türkiye’deki güdümlü kör

dövüşün bir oyuncusu durumunda olan MTTB, büyük bir

dönüşüm yaşayarak, artık hiçbir mihrakın kontrolü ve des-

teği olmaksızın ve Türkiye’de bu mihrakların sahnelediği

senaryoların hiçbirinin oyuncusu olmaksızın, ülkemizin en

güvenilir teşkilatlarından biri hâline gelmiştir.

MTTB, Muhterem Ömer Öztürk’ün verdiği ruh ve ivme

ile 1980’e kadar aynı vazifesini devam ettirmiştir. Bu dönem

gençliğin, sokaktan kütüphâneye, kitaba; ilmî ve kültürel

çalışmalara çekildiği dönem olmuştur.

Hiçbir şeyi kolay kolay beğenmeyen merhum Necip

Fazıl, Cumhuriyet dönemi gençliğinin, üniversitelerin ve

MTTB’nin bir tahlilini yapacak ve Ömer Öztürk Dönemi için

‘Sütbeyazı Dönemi’ hükmünü verecektir. Yine bu hakikati

Mustafa Miyasoğlu, Muhterem Ömer Öztürk’e hediye ettiği

“Rüya Çağrısı” isimli kitabının takdiminde şöyle ifade eder:

“İleride Türkiye’nin kaderinde söz sahibi olmasını bekle-

diğimiz, -Tevfik İleri’den sonra- saygı ile anılacak, MTTB’nin

İkinci Genel Başkanı Ömer Öztürk’e saygı ve muhabbetle

takdimimdir.”

(Misvak Neşriyat, Hak Yolda Kılavuz Ömer Öztürk s.69)

PEYGAMBER (S.A.V)’İN VEDÂ HUTBESİ’NDEN (I)

 

“Ey İnsanlar!..Sözümü iyi dinleyiniz. Bilmiyorum belki bu seneden sonra sizinle burada ebedî olarak bir daha buluşamayacağım. İnsanlar!…Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız  nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz Mekke nasıl mübârek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, nâmûslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur.

Ashâbım!…

Yarın Rabbinize kavuşacaksınız!.. Ve bugünkü her hâl ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız? Sakın benden sonra eski sapılıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız… Bu vasiyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin… Olabilir ki bildirilen kimse, burada bulunup ta işitenden daha iyi anlayarak muhâfaza etmiş olur.

Ashâbım!…

Kimin yanında bir emânet varsa, onu sâhibine versin!.. Fâizin her çeşidi kaldırılmıştır. Ayağımın altındadır. Lâkin borcunuzun aslını vermek gerektir. Ne zulüm ediniz, ne de zulme uğrayınız… Allâh (C.C.)’nün emriyle fâizcilik artık yasaktır. Câhiliyetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fâiz de Abdülmuttalib’in oğlu amcam Abbâs’ın fâizidir.

Ashâbım!…

Câhiliyet devrindeki güdülen kan da’vâları da tamâmen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan da’vâsı Abdülmuttalib’in torunu amcazâdem Rebia’nın kan davasıdır.

İnsanlar! Bu gün şeytân şu topraklarda yeniden te’sîr ve hâkimiyetini kurmak gücünü ebedi sûrette kaybetmiştir. Fakat siz, bu kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız bu da onu memnûn edecektir. Dîninizi korumak için bunlardan sakınınız.

İnsanlar!…

“Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu husûsta Allâh (C.C.)’dan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allâh’ın emâneti olarak aldınız. Onların nâmûslarını ve iffetlerini Allâh (C.C.) adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin, kadınlar üzerinde hakkınız: Onların âile yuvasını sizin hoşlanmadığınız hiç bir kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer râzı olmadığınız herhangi bir kimseyi âile yuvanıza alırlarsa, onları hafifçe dövüp sakındırabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları: Memleket göreneğine göre, her türlü yiyim ve giyimlerini te’mîn etmenizdir.”