Helaller ve Haramlar

CİMRİLİK

 

Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’in Âl-i İmran Sûresi 18. Âyetinde meâlen: «Allah Teâlâ’nın, kendilerine —fazlından olarak— verdiği şey­den cimrilik edenler; bunun kendileri için bir hayır olduğunu sanmasınlar. Hayır… Bu on­lar için bir şerdir. O cimrilik ettikleri şey, kıyâ­met gününde boyunlarına dolanacaktır. Ve göklerin ve yerin mirası Allah Teâlâ içindir. Ve Hak Teâlâ, yaptığınız her şeyden tamamiyle haberdardır.» buyuruyor.

Cömertlerin en cömerdi, Peygamberimiz (s.a.v.) dahi, şu kelimelerle duada bulunurdu: «Allahım!.. korkaklıktan Sana sığınırım. Cimrilikten Sana sığınırım. Bunaklık getiren ömür­den Sana sığınırım. Dünya fitnesinden ve ka­bir azabından Sana sığınırım.»

Cimrilikten kurtulmanın çaresini de gene Peygamber Efendimiz (s.a.v.) den öğrenelim: «(Şu üç (haslet) kimde bulunursa nefsin, cimriliğinden korunmuş olur: Zekâtını ödeyen, misafiri konuklatıp doyuran, bir de felâkete uğrayanlara yardım edip veren kimse.»

Unutmayalım ki, cimriler cehennemden bir daldır. Cimrilikten Allaha sığınalım.

ESMÂ’ÜL HÜSNÂ’DAN

El-Hakim: (Buyrukları ve bütün işleri hik­metli)

 

İTAAT

 

Ebû Hüreyre (r.a.)’den: Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

«Allâhu Teâlâ, sizin için üç (şey) den râ­zı olur ve sizin için üç (şey) den kızar.

Râzı olduğu şeyler: Ona ibâdet edip şirk koşmamanız, Toplu olduğunuz halde Kur’ân’a sarılıp tefrikadan kaçmanız, Allâhu Teâlâ’nın başınıza âmir kıldığı kimselerin sözünü dinlemenizdir. Kızdığı şeyler de: Dedikodu, Lüzum­suz yerlerde malı israf, Fazla soru sormaktır.» (Muvatta)

Said bin Cübeyr (k.s.) derdi ki:

«Allah’a itaat edip, emirlerini yerine geti­ren; O’nu zikrediyor, demektir. O’nun emirle­rine göre hareket etmeyen, ne kadar tesbih çekerse çeksin; ne kadar Kur’ân okursa oku­sun, zikretmiyor sayılır.»

Eshab-ı Kiram’dan Ebu’d-Derda (r.a.)’e sordular: «— İnsanlar neden bu kadar ölüm­den korkar ve tiksinirler.» Cevap verdi: «— Çünkü onlar fâni dünyalarını mâmur edip ebedî karargâhlarını virân etmişlerdir. Hiç kimse mâmur bir diyardan, virân bir beldeye gitmek istemez.»

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

El-Celîl: (Celalet ve büyüklük sahibi)

El-Kerîm: (Keremi bol.)

 

 

 

 

RESİM VE HEYKEL

 

Hadîs-i sahîhde Hazreti Âîşe (r.a.) der ki:

— Ben bir yastık satın almıştım. Üzerin­de hayvan ve kuş resimleri vardı. Resulullah
(s.a.v.) odamın kapısından içeri bakınca bun­ları gördü, odama girmekten tevakkuf buyur­dular. Mübarek vech-i saadetinden anladım ki mutlaka bir şeyi kerih gördü. Kabahat ettiği­mi anladım. Yâ Resûllallah! ne günah işledimse tevbe eyledim. Acaba ne kusur eyledim, dedim. Sonra Resulullah (s.a.v.): «Bu yastıklar nedir?» buyurdu. Ben de «Yâ Rasûllallah! Mahza Efendimizin üzerine oturup dayanması için satın aldım» dedim. Sonra Resûlullah (s.a.v.):

«Muhakkak bu resimlerin, suretlerin asha­bı maazzeb olacaklardır. Hem de onlara tas­vir ettiğiniz hayvana can verin denir. Bir de suretler ve resimler olan haneye rahmet melâikesi girmezler,» buyurdu. (Buhari)

«Eğer alçı veya bakırdan veyahut herhan­gi bir madenden müstakil olarak heykel yapıl­mış ise bunun caiz olmayacağı daha sarihtir. Mahlukata hayat vermek ve yaratmak ve şek­len suret vermek. Hâkk Teâlâ Hazretlerinin .(Hâkk, Muhyî, Musavvir) ism-i cehline ve sıfât-ı uluhiyyete tealluk ettiğinden dinimizin ahkamı bu fiil ve hareketi nehiy buyurmuştur.»

Ramazanoğlu M. Sami (k s.) Musahabe-4)

 

ŞÜPHELİLERDEN KAÇMAK

 

Numan b. Beşir (r.a.)’den rivayet edilmiş­tir. Demiştir ki Resulullah (s.a.v.):

«Şüphesiz helâl de haram da bellidir. Fa­kat ikisinin arasında insanlardan bir çoğunun bilmeyeceği şüpheliler de vardır. Kim o şüp­helilerden sakınırsa, dinini şerefini kurtarmış olur. Kim de o şüphelilere düşerse haramın içine düşmüş olur. O kimse tıpkı hayvanlarını korunun etrafında otlatan çoban gibidir ki, o çok sürmeden hayvanlarını o çayırın içinde otlatmış olabilir. Haberiniz olsun ki, her hü­kümdarın bir korusu vardır. Allah’ın korusu da haram kıldığı şeylerdir. Gözünüzü açın, cese­din içinde öyle bir et parçası vardır ki, o iyi olduğu zaman bütün cesed iyi olur. Bozulduğu zaman bütün cesed bozulur. Gözünüzü açın ki o (et parçası) kalptir.» buyururken işittim. (Buhari-Müslim-Ahmed b. Hanbel)

  1. ÖMER (R.A.)’IN DEĞER ÖLÇÜLERİ

 

Adamın biri Hz. Ömer —radıyallahu anh—ın huzurunda birini medhedinçe Hz. Ömer —radıyallahu anh— sormuş: «Bu adamla bir muameleniz oldu mu?» «Hayır!» demiş. «Be­raber yolculuk ettiniz mi?» «Hayır!» demiş.

— «O halde siz hiç bilmediğiniz bir şey­den bahsediyorsunuz» demiştir.

 

 

 

MÜNAFIKLARIN HALLERİ

 

«Ey iman edenler! Allah’dan korkun, O’na (yaklaşmaya) vesile arayın ve Onun yolunda savaşın. Tâki muradınıza eresiniz.» (Maide 35).

«Ey Peygamber, kalbleriyle inanmadıklar; halde ağızlarıyla «inandık» diyen (münafık)’larla, Yahudilerden o küfür içinde (alabildiği­ne) koşanlar seni mahzun etmesin. Onlar, durmadan yalan dinleyen, senin huzuruna gel­meyen diğer bir kavm hesabına casusluk eden (kimse)lerdir. Kelimeleri (Allah tarafından) yerlerine konduktan sonra (tutub) bir tarafa atarlar onlar. «Eğer size şu (fetva) verilirse onu alın, şayet o verilmezse onu (kabul etmekden) çekinin» derler. Allah kimin sapıklığını irâde ederse artık sen Allah’ın ona âid (meşiyyetini) önlemeye hiç bir vech ile muktedir ola­mazsın. Onlar öyle kimselerdir ki Allah, kalblerini temizlemek dilememiştir. Dünyada hor ve hakir olmak onların hakkıdır. Ahirette de onlara pek büyük bir azab vardır.» (Maide 41)

 

AKILLI İNSAN KİMDİR?

 

Akıllı insan; nefsini hesaba çeken ve ölüm sonrası için çalışan kişidir.

Cahil insan, nefsini unutup, hevâ hevesi­ne uyan kişidir. Bunu ancak âlimler düşünür ve ancak kâmiller bilir.

(Bakara S. Tefsiri, s. 146)

 

İLÂHİ İKAZLAR

 

«De ki «Allah katında bir ceza olmak ba­kımından bundan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Allah’ın lanet ve aleyhinde gazabettiği, içlerinden maymunlar, domuzlar yaptığı kimselerle Taguta tapanlardır ki işte bunların mevkii daha kötü ve dümdüz yoldan daha sapıktır. Size geldikleri zaman «imân ettik» der­ler. Halbuki onlar muhakkak küfr ile girmişler, yine muhakkak onunla çıkmışlardır. Allah on­ların neler gizlemekte olduklarını çok iyi bilendir.» (Maide: 60-61)

Üftade (k.s.) demiştir ki:

Resûl-i Ekrem —Sallallahu aleyhi ve sellem—’in sünnetlerine riâyet eden, umulma­dık zamanlarda büyük şeylere nail olur. Haccac zamanında bir kuraklık olmuş, uzun za­man boyunca bir damla yağmur düşmemişti, içlerinden birisi dedi ki: «Eğer bugüne kadar ikindi namazının sünnetiyle yatsı namazının ilk sünnetini terk etmemiş bir kimse çıkar da dua ederse Allah yağmur verecektir.»

Bunun üzerine araştırdılar, bulamadılar. Haccac kendini bir yokladı, «ben bugüne ka­dar ikindinin sünnetiyle yatsının ilk sünnetini kaçırmadım» dedi. Çıkıp dua etti. Allah yağ­mur verdi. Onun zülm ile meşhur olmasına rağmen Resûlullah (s.a.v.)’ın sünnetine bu kadar çok ihtimamın bereketi olarak Allah rahmetini gönderdi.

 

 

KADIN VE EVLİLİK

 

«Sana kadınların ay halini de sorarlar. De ki: «O bir ezadır.» Onun için hayız zama­nında kadınlarınızla (cinsi münasebetten ay­rılın, temizlendikleri vakte kadar kendilerine yaklaşmayın. İyice temizlendiler mi o zaman Allah’ın size emrettiği yerden onlara gidin. Her halde Allah hem çok tevbe edenleri sever, hem çok temizlenenleri sever. Kadınlarınız sizin (evlad yetiştiren) tarlanızdır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi gelin. Kendiniz için önden (iyi ameller) gönderin. Bir de Allah’dan korkun. Bi­lin ki her halde siz ona kavuşacaksınız. İman edenlere müjdele.» (Bakara: 222-223)

Müfessirlerin beyânına göre, bu âyetin meali ile, nikâhtan maksadın çocuk meydana getirmek olduğuna işaret edilmiştir. Çünkü, dünyanın imarı âlemin idaresi, insana tevdi olunmuş bir ilâhî lütuftur. Bu ise, insanların (anaların) doğurmak gibi asil bir vecibe ile ço­cuk yapmağa ve yetiştirmesine bağlıdır.

Resûlullah (s.a.v.) hadîslerinde:

«Ben ümmetimin çokluğu ile (kıyamet gü­nü) iftihar edeceğim» buyurmuşlardır.

«Kadınlar ile, güzelliklerinden dolayı ev­lenmeyiniz. Ola ki onların güzellikleri onları helak eder. Mallarından dolayı da evlenme­yiniz. Ola ki malları onları azdırabilir. Ancak onlar ile dinlerinden dolayı evleniniz. Kara kuru fakat dindar bir câriye daha faziletlidir.»

 

İTİKÂF’IN FAZİLETİ ÇOK YÜCEDİR

Hz. Âişe (r.a.) buyurdu ki:

 

«Peygamber (s.a.v.), ta Allah ruhunu kabzedinceye kadar hep ramazanın son on günün­de itikâf yapıyordu. Ondan sonra zevceleri iti­kâf yapmağa başladılar. Resûlullah (s.a.v.), kendileri mescidde oldukları halde başını ba­na uzatırlar, ben de onu tarardım. İ’tikafta ol­duğu zaman eve ancak hacet görmek için gi­rerdi.» (Buhari)

İtikâf: Bir mescid-i şerifte veya o hüküm­deki bir yerde itikâf niyetiyle (nefsi bahsede­rek) ikâmet etmektir.

İhlâs ile olan bir itikâf, amellerin pek şereflisidir. Bilhassa Ramazan-ı şerifin son on günü, itikâfa niyetlenmek, maneviyatın yük­selmesi, kalbin nurlanması, ilâhî feyizlere mazhar olunması imkânları kuvvetle muhtemeldir.

Hem oruçlu bulunmak hem de, mescid hükmündeki bir yerde; namaz kılmadan ikâmet etmek bütün vakitlerini namaza tahsis etmek demek olacağından çok ulvî ve müstesna bir ganimete müştak olarak, kerîm olan Ma’budun feyiz ve inayeti kapısına iltica edilmiş olur.

Bu suretle; Allah ile başbaşa kalmak, in­sanlardan ve dünya meşgalesinden uzak, hu­zur huşu ile ibâdet ve tefekkürde bulunmak elbette karşılıksız çıkmaz.

 

 

 

SADAKA-İ FITIR — l

 

Ramazan-ı Şerifin sonuna yetişen ve za­ruri ihtiyaçlarından başka en az nisap miktarı bir mala sahip olan her hür müslümanın üzerine Sadaka-i Fıtır vermesi VÂCİP’tir. Sadaka-i Fıtra’ya sadece «Fıtra», halk dilinde ise «Fitre» de denmektedir.

Bu sadaka bir yardımlaşmadır. Orucun kabulüne, ölülerin kabir azabından kurtulmalarına ve bağışlanmalarına vesiledir. Fıtra, yoksulların hakkıdır. Onların, bayramın neşe­sinden istifade etmelerine ve ihtiyaçlarının karşılanmasına yöneliktir.

Fıtra, Ramazan Bayramı’nın birinci günü fecrin tûlû’undan itibaren müslümana vâcib olur. Fakat bundan birkaç gün, hattâ birkaç ay önce de, sonra da verilebilir. Mesele fakir­lerin bayram namazına çıkmadan önce ihti­yaçlarının tedarik edilmiş olması ve sevinme­leridir.

Bir müslüman kendi zevcesinin ve büyük, âkil olan evlâdının sadakayı fıtırını vermekle mükellef değildir. Fakat izinleriyle verirse ca­izdir. Bunlar kendi idaresinde iseler izin al­madan da yerlerine verebilir. Bir müslüman, kendi idaresinde bulunsa bile baba ve anasının fıtralarını vermekle mükellef değildir.

(Devamı yarın)

 

(Dünden devam)

SADAKA-İ FITIR – II

 

Bunlardan başka en az nisap miktarı ka­dar bir mala sahip olan müslümanlar, zekât ve vâcib sadaka olamazlar. Bu kendilerine haramdır.

Fıtır sadakası dört cins şeyden muayyen miktarda verilir: Bunlar: buğday, arpa, kuru, üzüm ve hurma’dır. Bunlardan belirli miktarda verilir. Bunların yerine kıymetlerinin verilmesi daha efdaldir. Bu dört şey, sabit miktardır. Değişmez. Çünkü burada fakirin bir günlük ihtiyacının karşılanması düşünülmüştür.

Fıtra niyete mukarin olarak fakirlere ve­rilir. Niyetsiz olarak sadakayı fıtır verilemez. Fakat fakire verilirken bunun fıtra olduğunu söylemek lâzım değildir. Niyet, fıtra ayrılırken veya verileceği zaman yapılabilir.

Bir kimse fitresini, fakir olan eşine, baba­sına ve oğluna veremez. Fıtra fakir olan zimmîye de verilemez.

Yine bir kimse fıtrasmı bir fakire verebi­leceği gibi birkaç fakire de dağıtabilir. Yine bir çok kimseler fitrelerini birkaç fakire verebile­cekleri gibi bir fakire de verebilirler.

Fakat bir görüşe göre bir fıtra bir fakire verilir. Müteaddit fakirlere bölünemez ve verilemez.

 

 

 

RIZKI KAZANIRKEN

Unutmayalım ki:

Allah (c.c.), Kur’ân-ı Kerîm’de bütün yaratıkların rızkını tekeffül ve taahhüt ettiğini bildirmiştir. Bu işte şüpheye düşen kimsenin imân zayıflığından korkulur. Allah (c.c.) «İmanlı iseniz bana tevekkül edin!» buyurmuştuı

Rızık bölünmüştür, bellidir, değişmez. Levh-ı mahfuz’a yazılan bozulmaz. İhtirasla rızık ne eksilir ne de artar. Çünkü herkesin rızkı bellidir.

*             Allah (c.c.) kulunun rızkına kefildir. O (c.c.) yaşattığı kulunun, belli rızkını mutlaka verir. Yemekten maksat Allah (c.c.)’a ibâdet için kuvvet bulmak olmalıdır. Yoksa yeme iç­me zevk için değildir. (Marifetname: İbrahim Hakkı Hz.)

SAFAHATTAN

 

Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insan­lık bile…

Âlem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nafile!

Kaç hakikî Müslüman gördümse, hep makberdedir

Müslümanlık, bilmem ama, galiba gökler­dedir.

(Mehmed Akif

ANA, BABAYA İYİLİK ETMEK

 

«Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi şerik (ortak) koşmayın. Anaya, babaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, yabancı komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve maliki bulunduğunuz kimselere iyilik ediniz.» (Nisa: 36)

«Yalnız O Allah’a ibadet edeceksiniz, ana­larınıza, babalarınıza iyilik yapacaksınız. Şayed bunlardan biri veya her ikisi, senin yanın­da ihtiyarlarsa sakın onlara öf deme, yüzleri­ne bağırma, onlara saygı ile hitab et. Acıdığın­da onlara tevazu kanadını aç da, «Yârab! Kü­çüklüğümde bana şefkat gösterdikleri gibi Sen de onlara merhamet et» de.» (İsra: 23-24)

«Biz ana ve babasına iyilikte bulunmayı insana tavsiye ettik. Hususiyle anasını tavsiye ederiz ki; o, kat kat zaafa düşerek ona ge­be kalmış, emzirmesi de iki sene sürmüştür. Binaenaleyh ana ve babana şükret.» (Lokman: 14)

İbn-i Mesud şöyle demiştir:

«Peygamber (s.a.v.)’e sordum ki, amelle­rin hangisi, şanı aziz ve yüce olan Allah’a daha sevgilidir?» Buyurdular ki:

«Vaktinde namaz kılmak», «Sonra hangi­sidir?» dedim. «Sonra, ana-babaya iyilik etmek,», dedi. «Sonra hangisidir?» dedim. «Sonra, Allah yolunda cihad etmektir.» dedi.» (Müttefekun aleyh)

 

 

DÜNYA HEP ALTIN OLSA

 

Sufyân bin Uyeyne’den: Mü’min güzel amel ve iyiliklerinden hem dünyâda, hem de âhirette sevaba nail olur. Fakat fâcirin hayrı hemen dünyâda verilir, ama âhirette ona nasîb yoktur. Hakikî ihsan ehli ve mü’minin ke­mâli odur ki:

Allah’dan gayri şeylerin hepsinden yüz çevirip teveccüh-i tam ile Allah Teâlâ Azze ve Celle Hazretlerine yönelerek kalbinde ve li­sânında Hakk’dan gayri bir şey bulunmaz.

Fâni dünyâ hep altın olsa, âhiret te top­raktan çanak çömlek olsa, âhiret dünyâdan daha hayırlı olur. Şu dünya fâni toprak, âhi­ret te baki altın olunca dünyanın hâli değeri ne halde kalır?

Allah Teâlâ kulunun ağlamasını, inleme­sini, Cenâb-ı izzetine yalvarmasını arzu ettiği vakit onu sevdiklerinden ayırmakla yahud aç­lıkla ve benzeri şeylerle mübtelâ kılar. Bunlar kalb ehline malumdur. Bunlarda acaib terak­kiler, garib tecelliler vardır. €hl-i kemâlin hal­lerinde bunlar açıkça görülür.

(Ramazanoğlu M. Sami (k.s.) Hz. Yusuf (a.s.)

 

  1. HÜSEYİN (R.A.)’A DÜNYÂDA SEVDİRİLEN ÜÇ ŞEY

 

Allah’a (c.c.) muhabbet,

Allah (c.c.) için fukaraya şefkat,

Allah (c.c.) yolunda şehâdet.

HURAFELERE DİKKAT

 

İslâm dışı güçler tarih boyu, müslümanların iyi niyet ve saflığından istifade ederek di­ne bir takım hurefe bid’atlar sokmuşlardır. Yani dinden olmayan bir takım şeyleri, dinin emirleriymiş gibi gösterip müslümanları fay­dasız ve batıl şeylerle uğraştırma yolunu seçmişlerdir. Böylece de müslüman asıl vazife­lerini unutmuş, öyle durumlar olmuş ki şirke (Allah’a ortak koşma) ve küfre varabilecek şeyleri farkında olmadan yapmıştır. Bu tür batıl inançlar bilhassa hanımlar arasında çok rağbet bulmaktadır. Bunlardan bazıları:

Türbe ve yatırlara adakta bulunma, mum yakmak, bez bağlamak. Elden ele sabun, ma­kas, bıçak gibi şeyler verilirse sonunda fena­lık çıkacağını söylemek. Kapı eşiklerine veya üstüne, uğur getirir zannıyla at nalı çakmak. Rakamlardan uğur beklemek. Salı günü uğur­suzdur, falan gün çamaşır yıkanmaz, filan gün temizlik yapılmaz veya yola çıkılmaz demek. Hacca gidene «hacı», hafız olana «hafız» denmese günah olur demek. «Ben hacca gittim, artık elime ölçü ve tartı aleti alırsam günahkâr olurum» demek. (Bilhassa bu hurafe müslü­manları ticaretten uzaklaştırarak iktisadi sa­hayı eline geçirmek için yahudinin müslümanlar arasına soktuğu korkunç bir tuzaktır.)

(Devamı yarın)

 

(Dünden devam)

HURAFELERE DİKKAT

 

Fala yıldızname’ye inanmak. İki bayram arasın­da yapılan nikâhı caiz görmemek. Kabre toprak atarken, kürek elden ele verilirse uğursuz ve günah olur demek. Yolda giderken önünden hayvan geçerse bundan mana çıkarmak. Kö­pek uluması veya kuş ötmesini uğursuz say­mak. Hıdır İlyas (Hıdrellez) günü bayram şen­liği şeklinde kutlamak, o günde sokaklarda ateş yakarak üzerinden atlamak. Evlenirken pazarlık yapmak, başlık parası almak (yalnız evlenirken kadına erkek tarafından verilmesi gereken mehir bundan istisnadır.)

NEDEN UYURUZ?

 

Yiyeceğin rutubeti kalbin damarlarına gevşeklik verdiği ve buharı da kalple beyin arasında perde gerdiği, kalbin, dimağın dü­şünüşünden faydalanmasını engellediği, duyu organları, duyma ve hareket etme yetkisini kaybettiği zaman uyuruz. Demek ki, yiyecek ve onun nemi uykuyu getirir.

Eğer uyuyanın kalbi, nefsine bağlı ise, mânâ âleminde yükselemez. Berzah âleminde kalan ruh, mânâsız ve dünya ile ilgili şeyleri rüyada görür. Eğer uyuyanın ruhu saf ve te­mizse, ruhu, kendi eski alemiyle temasa gelir; rüyası, sadıktır. Avamın uykusu, dünyaya dö­nüş ve ona bağlanıştır. Kâmil insanların uy­kusu, Allah’a dönüştür.

 

SENİN VAZİFEN

 

«Ey Peygamber, Rabbinden sana indirile­ni tebliğ et. Eğer yapmazsan (Allah’ın) elçili­ğini tebliğ (ve ifa) etmiş olmazsın. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz ki Allah kâfirler gurubunu muvaffak etmez (Maide 67)

«İşte kalblerinde bir (nifak) maraz(ı) bu­lunan kimselerin «felaketin size (dönüb) çarpmasından korkuyoruz» diyerek aralarında ko­nuştuklarını görüyorum. Belki Allah feth (ü za­fer) veya kendi katından bir emir getirecek de onlar yüreklerinde gizledikleri şey’e karşı pişman kimseler olacaklardır.» (Maide: 52)

KADINLARIN HAKLARI

 

«Ey Nas! Kadınların haklarına riayet et­menizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah emaneti olarak aldınız. Ve onların namuslarını ve is­metlerini Allah adına söz vererek helal edin­diniz! Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onla­rın da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız, onların aile ha-rimini sizin haşlanmadığınız hiç bir kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer onlar razı olmadığınız herhangi bir kimseyi aile yuvanıza alırlarsa, onları hafif surette darb ve tahzir edebilirsin! Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, her türlü yiyim ve giyimlerini temin etmenizdir.» (Veda Hutbesi’nden)

 

 

KURBAN KESMEK

 

Kurban ibâdeti dînî olduğu gibi aynı za­manda pek insanîdir. İktisadî bir faaliyettir. Âmme menfaatine yöneliktir. Ahlâkî bir vazîfe ve fedakârlık örneğidir. Bu ibâdet müslümanlığa mahsustur. Yeryüzünde başka inanç­larda böyle bir şey yoktur. İnsanlığı eşitlik saf­sataları ile kandıranlar dahî kurbana benzer bir şey gösterememektedirler. İslâm’ın bu bü­yük ibâdeti karşısmda hayranlıklarını ve aciz­liklerini gizleyememektedirler. Hakîki eşitlik ve içtimaî adalet İslâm’dadır. Fakat bunu an­cak az da olsa tefekkür sahipleri anlar.

Kurban kesmek üzerimize düşüyorsa terk edilmemelidir. Sudan sebebierle de vazgeçilmemelidir. İmkânları kurban kesmek için zor­lamalıdır, İslâmî açıdan zengin sayılanlar kur­ban kesmeğe mecbur olmakla beraber diğer mü’minler de isterlerse kurban kesebilirler. Fitrenin serilişi gibi. Kurban kesmeğe gücü müsait olup da kesemeyenlerin borcu üzerle­rinde devam eder.

Ne yapalım? İmkânımız yok. Paramız yetmiyor, yapamayız denmemelidir. Nasıl ki dünyalık alırken imkânımız yok, paramız yok demiyor, bütün her şeyi seferber ediyorsak, kurban ve diğer dînî ibâdetlerimiz için de en azından bu gayretleri göstermeliyiz.

 

BAYRAM NAMAZININ KILINIŞI

 

Bayram namazı iki rekattir. Cemaatle cehren (açıktan) kılınır, ikj rek’at bayram na­mazına, imama uymaya niyet edip (Allahü ekber) diye iftidah tekbiri alınır. Eller bağlanıp (sübhanekellanümme…) okunur, sonra imam açıktan cemaat gizlice (Allahü ekber) diye üç defa tekbir alınır, her tekbirde eller kulak hi­zasına kaldırılır sonra yanlara bırakılır. Üçün­cü tekbirden sonra eller tekrar bağlanır. İmam gizlice (Euzu-besmele)den sonra, açıktan Fa­tiha ile bir miktar Kur’an okur. (Allah-u ekber’i açıktan diyerek bilindiği gibi rükû ve secdeler yapılır. Sonra tekbir alınarak ikinci rek’ata kalkılır. İmam Fatiha ve bir miktar daha Kur’an okur, tekrar üç defa eller kaldı­rılarak birinci rek’atte olduğu gibi tekbir alı­nır. Sonra (Allahü ekber) diyerek rükû ve sec­delere varılır. Sonra da oturulup (Ettehıyya-tü…, Allahümme salli ve barik, Rabben atina!.., Rabbenâ’firli…) duaları gizlice okunup iki tarafa imamla beraber selam verilerek na­maz tamamlanır.

İmam, Bayram namazından sonra minbe­re çıkar, oturmaksızın hutbeye başlar. Ce­maatte hutbeyi dinler ve hutbeden sonra dua edilerek bayram namazı kılınmış olur.

 

KURBAN KESMEK

 

İslâm, cemiyetin her meselesine çözüm ge­tiren, insanların problemlerini halleden, toplumu birbirine kaynaştıran yüce bir dindir. Mü’minler de dinimi:e göre diğer din kardeşlerinin durumuyla ilgilenmek, onların dertleri­ni kendine dert edinmek zorundadırlar. Buna inancı gereği mecburdur. İşte İslâm’ın «Kur­ban» emri de, müslümanlar arasındaki içtimaî tesânüdü temin etmeği gaye edinen ve bunu gerçekleştiren ulvî bir ibâdettir.

Kurban, yalnız Allah (c.c.) rızası için di­nimizce belirtilen hayvanların kesilmesiyle olur. Kurban kesmek Hanefî mezhebine göre vacip, Malikî ve Şafiî mezhebine göre ise sünnet-i müekkededir.

Nitekim Peygamber (s.a.v.ı Efendimiz şöy­le buyuruyorlar:

«Kim ki kurban kesmeğe mali kudreti müsaid olur da kurban kesmezse, o kimse bizim namazgahımıza sakın yaklaşmasın.» (Buhari)

Kurban bu kadar önemli bir ibâdettir.

Kurban kesmek, dînimize göre hür, mu­kim müslîm ve dînen zengin sayılan bir müslüman için borçtur. Yâni sadaka-i fıtır ver­mekle mükellef olanlara kurban kesmek bir vecîbedir. Pek makbul bir ibâdet olan kurba­nın faziletini iyi bilmeli ve ifa edilmesine ça­lışılmalıdır.

 

HATIR GÖNÜL YÖK

 

Meşhur Hanefî imamlarından Ebû Yûsuf hüküm vermek için makamına oturmuştu. Bir kişi, Abbasî Halifesi Hadi ile bir bahçe davası sebebiyle huzuruna geldiler, Ebû Yûsuf, Abbasî hükümdarı Hadi’nin haksız olduğunu gör­dü. Bununla beraber, sultanın şahitleri bulunduğunu görünce, dedi ki:

— Davacı, Hükümdarın şahitlerinin doğ­ru olduklarına dair yemin etmesini ister.

Halife Hâdi yeminden kaçındı. Çünkü bu yemini edince küçüleceğini biliyordu.

Böylelikle Ebû Yûsuf, bahçeyi sahibine iade etti.

 

İLMİHAL

 

«Filân kimseye şu kadar para nezrettim» veya «filân türbeye şu kadar mum nezrettim» veya «filân zatın gelmesi içirt kurban kesece­ğim» gibi sözler caiz değildir. Hele bir ölü hak­kında: «Ey mübarek zat! Sen benim; şu işim! yoluna koyarsan, meselâ şu hastama şifa ve­rirsen» tarzındaki adaklar batıldır, haramdır. Belki: «Allah rızası için şu fakire şu kadar para vermek nezrim olsun» veya «Allah Teâlâ hastama şifa verirse» gibi bir tarzda nezredilebilir.

 

EN BÜYÜK GÜNAH

 

Gönlü dünya muhabbeti ile dolu olanla­rın kalplerinin parlaklığı yoktur, sönüktür. Tefsîrde «Ekber-i kebâir hubb’ü’d dünya, küllî hatiyye» buyuruluyor. «Dünya muhabbeti büyük günahların en büyüğü, bütün hataların başıdır.» Cenâb-ı Hakk (c.c.): «Allah, bir adamın göğsünde iki kalp yaratmadı» (Ahzâb S. Â: 4) buyuruyor. Bir kalpte ancak birşey bulunabilir yâ Mevlâ ya da dünyâ. Biri girerse diğeri çıkar.

Diğer bir âyet-i Kerîme’de Cenâb-ı Mevlâ:

«Ey imân edenler, mal ve evlâtlarınız sizi Allah’ın zikrinden alıkoymasın, eğer böyle ya­parsanız hüsrana uğrayanlardan olursunuz” buyuruyor.

Kalb Allah’ı zikre başlar ve devam se zâkir kalp daha sonra ma’nen diri haline inkılap eder.

Hadis-i şerifte: «Cenâb-ı Hakk’ı k zikredenle edemeyenin farkı, cesed dirisi ölüsünün farkı gibidir» buyuruiuyor.

Mekke’de bir cenazenin defni sıra imam efendi telkin verirken cemaatle bert orada bulunan Ehlulluh’tan Necmûddin-î İsfahânî tebessüm etmişler. Bu duruma taacc eden cemaat ahvalden sual ettiklerinde cevaben «Defnedilen zât lisan-ı hal ile dediki, telkini diri, ölüye yapar. Halbuki ben ma’nen diriyim, telkin eden imamın kalbi ise ölüdür.” demiştir.

 

İLMİHAL

 

Cemaata kavuşmak için koşa koşa yü­rümek mekruhtur, ta’zime münafidir. Bu gibi hareketlerden daima sakınmalıdır.

Namazda imama uyan, bir kişi ise ima­mın sağında durur, iki veya daha ziyade ise imamın arkasında dururlar. Kerahatten hali olan budur. Cemaatin imamdan ileri durması ise caiz değildir. Bu hususta, secde mevziine değil, ayakların mevziine i’tibar olunur. İma­mın ayak topuklarından cemaatın topuklarının ileri olmaması kâfidir.

Cemaatten birinin saf arkasında yal­nızca durup imama uyması mekruhtur. Meğer ki saf arasında, sokulup namaza uyacak bir yer bulunmasın.

 

KENDİNİZ İÇİN AĞLAYIN

 

İbrâhîm Aleyhisselâm, ölülerine ağlayan birtakım insanları gördü. Onlara şöyle dedi:

«Ölüler için değil kendiniz için ağlasanız daha hayırlı olur. Zira ölen üç korkudan kurtulmuştur: 1- Azrail’in yüzünü görmekten Çünkü o, O’nu bir defa görüp geçti. 2 — Ölümün acısından. Çünkü o, onu da tattı. 3 — Ha­yâtın ne veçhile sona ereceğinden. Ondanda emîn oldu.»

Akıllıya gereken kendi nefsi için ağlamak —zîrâ ağlanacak odur— ve ölümün ensesinde onu beklemekte olduğunu bilmektir.

«Ramazanoğlu M. Sami, Hz. İbrahim a.s.»

 

DİĞER CİNSE ŞEHVETLE BAKMAK

 

Cinsî yaratılış bakımından İslâmın haram kıldığı şeylerden biri de erkeğin kadına ve kadının erkeğe fazlaca bakmasıdır. Göz kalbin anahtarıdır. Bakış fitnenin elçisi ve zinanın habercisidir. Bunun için Allah avret yerlerini örtme emri ile beraber bütün mü’min kadın ve erkeklere gözlerini sakınmalarını da emret­miştir.

«Ey Muhammed! Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, mahrem yerlerini korusunlar. Bu onlar için da­ha temizdir. Allah yaptıklarından şüphesiz ha­berdardır. Mü’min kadınlara da söyle: Gözle­rini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffet­lerini korusunlar. Süslerini kendiliğinden görü­nen kısmı müstesna açmasınlar. Baş örtüleri­ni yakalarının üstüne salsınlar. Süslerini ko­caları veya babaları veya kayınpederleri veya oğulları veya kocalarının oğulları veya kar­deşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya kızkardeşlerlnîn oğulları veya kadınları veya cariyeleri veya erkekliği kalmamış hizmetçileri ya da kadınların mahrem yerlerini henüz an­lamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayak­larını yere vurmasınlar. Ey mü’minler!… Saa­dete ermeniz için hepiniz tevbe ederek Allah’ın hükmüne dönünüz.» (Nur: 30-31)

 

«İMAMETE EN LÂYIK KİMDİR?»

 

Cemaat arasında imamete en lâyık olan, Sünneti bilen, yani fakih olandır. Bunda müsavi olsalar kıraati daha güzel olandır. Bun­da da müsavi olsalar ziyade mütteki olan, ya­ni haramdan kaçınandır. Bu üç vasıfta müsavi olsalar yaşta büyük olandır. Bunda da misavi olsalar hilm, rıfk, haya gibi ahlâk i’tibar ile daha mükemmel olandır. Bu hususta da müsavi olsalar yüzce, sonra nesefçe, sonra sesçe, daha sonra libas bakımından nezâfetçe güzel olandır. Bunların hepsinde de bilfarz müsavi olsalar, aralarında kur’a çekilir.

Bununla birlikte, cemaat arasında hâne sahibi veya o mahallin muvazzaf imamı bulunursa bunlar tercih olunurlar, velev ki, matlûp olan sıfatları tamamen cami’ olmasınlar. Başkasının hanesinde imam olacak kimse, onun izni ile imamette bulunur. (Büyük İslâm İlmihali)

 

 

ŞEHİTLER ARASINDA

 

Peygamberimiz (s.a.v.), Uhud şehidlerinin arasında durarak: «Ben, Kıyamet gününde şu şehidlerin Allah (c.c.) yolunda canlarını fedâ ettiklerine şahitlik edeceğim! Bunları kanlarıyla sarıp gömünüz! Allah (c.c.) yolunda yara­lanan yaralıları, vallahi, Kıyamet günü Mahşer’e yaraları kanayarak gelecekler; kanlarınınl rengi kan rengi, kokuları da misk kokusu olacaktır!” buyurdu.

(İslâm Tarihi)

 

YALANIN CAİZ OLDUĞU HALLER

 

Söz, maksadı anlatmaya vesiledir. Yalan bildiğinin aksini, yani hakikatin tersini söylemektir. Dinimiz yalan söylemeyi kesinlikle ya­saklamıştır. İslâm dini bazı zaruretler ve mec­buriyetler karşısında yalan söylemeye cevaz vermiştir. Onlar da şunlardır:

1 — Zulme ve haksızlığa uğramış olan bir insan, canını malını, ırzını telef olmaktan kurtarmak için. 2 — Harpde düşmanı alt ederek yenmek için. 3 — Dargın karı-kocanın veya birbirine küsmüş iki adamın arasını bulmak için.

Ve yahut da iki kavmi barıştırıp aradaki fitneyi kaldırmak için.

İşte bu gibi hallerde doğru söylemekle maksat sağlanamayacak olduğuna kanaat getirilince bildiğinin aksini söylemek caizdir. Çünkü bu durumda bir can ve ırzın ve meşru malın kurtulması, vatanın düşman istilâsına uğramaması, bir yuvanın saadetinin yıkılma­ması gibi yüksek bir gaye vardır. Peygamberi­miz (s.a.v.): «İki adam arasını islah eden üçün­cü bir adam yalancı değildir.» buyurmuştur.

Doğru bir maksadı kast edip ona nisbetle yalancı olmayacak tarzda konuşmak ihtiyata daha uygundur

 

YALANCI ŞAHİT CEHENNEMLİKTİR

 

Hz. Allâh (c.c.) buyuruyor:

«Yalan sözden, yalan yere şahitlik etmek­ten katiyyen sakınınız.» (Hac Sûresi Âyet: 30)

«Ebu Bekir (r.a.) anlatıyor:

Resul-i Ekrem (s.a.v.):

— «En büyük günahları size haber vereyim mi?» dedi. «— Evet Yâ Resûlullah» dedik.

«Allah’a şirk koşmak, anaya, babaya âsî olmaktır.» dedi. Yatmış olduğu yerden doğrulup oturdu. Ve:

«Haberiniz olsun! Aman! Yalan sözde ve yalan yere şahitlik etmekten sakınınız», bu­yurdu ve bu cümleyi durmadan tekrar etti. Hattâ biz, keşke sükût etse idi de üzülmese idi, diye temennide bulunduk» (Buhârî)

«Yalancı şahit eday-ı şehadet için daha yerinden hareket etmezden evvel kendisini Cenab-ı Allah Cehennem azabına müstehak eder.» (Cami-ûs-Sağir).

MÂUN SURESİ (7. ayet)

Bismillahirrahmanirrahim

(Rahman Rahim Allah’ın ismiyle)

Dini yalan sayanı gördün mü? İşte yeti­mi unf-ü şiddetle iten, yoksulu doyurmayı teş­vik etmeyen odur. İşte (bu vasıflarla beraber) namaz kılan (münafık)ların vay haline ki, on­lar namazlarından gafillerdir, onlar riyakarla­rın ta kendileridir. Zekatı da men’ederler onlar. (1-7)

 

GIYBET

 

Gıybet; kişinin duyduğu zaman hoşlan­mayacağı bir kusurunu, bir ayıbını, arkasın­dan gıyabında söylemektir. Gıybet mevzuun­da Allah (c.c.) «Biriniz diğerini gıybet etme­sin, sizden biri ölü kardeşinin etini yemek is­ter mi? Elbette bundan ikrah ederdiniz. O halde Allah’tan korkunuz. Allah tevbeleri ka­bul eder, çok esirger.» (Hucûrat, 12) buyu­ruyor.

Peygamberimiz (s.a.v.): «Ben Mi’râc’a çı­karıldığımda bir kavmin yanından geçtim. Bunlar bakırdan tırnaklarıyla yüzlerini ve gö­ğüslerini tırmalıyorlardı. Bunun üzerine: «Yâ Cibril, bunlar kimserdir.» dedim. «Bunlar, in­sanların etini yiyen (gıybet eden)ler, onların şeref ve namusuna dokunanlardır, cevâbını verdi.» (Ebû Dâvud)

SIBYAN MEKTEBİ

 

İlk tahsili vermek üzere kurulan mektep­lere verilen isimdir. Bu mekteplerde sabi de­nilen beş-altı yaşındaki çocuklar okur; hemen her mahallede bir tane bulunduğundan ma­halle mektebi de denilir, genellikle camilere bitişik büyük bir odadan ibaret olurlaıdı.

Okutulan dersler elifbadan başlamak üze­re Kur’an, yazı, ilmihal, hesaptan ibaretti. Sonraları bir parça tarih ve coğrafya da ilâve edilmişti. Kur’an’ı düzgün okumak için tecvid de okutulurdu.

 

 

ZALİMLERLE DÜŞÜP KALKMAK

 

Peygamber (s.a.v.) şöyle demiştir:

Benî İsrail arasında bozgunluk şöyle baş­ladı: Bunlardan birisi, günah işleyen diğer bi­rine rastlar, «Be adam, Allah’dan kork, yap­makta olduğun işi bırak; zira o iş sana helâl değildir.» der. Ertesi gün yine o adama aynı halde rastlar. Böyle olduğu halde, o adamla yiyip içmekten ve onunla düşüp kalkmaktan çekinmezdi. Onlar böyle yapınca Allahu Teâlâ bunların kalplerini birbirine benzetti. Son­ra, «İsrailoğulları içinde kafir olanlar, isyanları ve hududu aşmaları yüzünden. Davud (a.s.) ve Meryem oğlu İsa (a.s.) diliyle lanetlendiler. Onlar yaptıkları günahlardan birbirini menet­meye uğraşmazlardı. Bu ne çirkin bir şeydi. Bunlardan bir çoğunun, kafirleri dost tuttuklarını görürsün. Onların nefisleri kendilerini ne fena şeye, Allah’ın gazabına götürdü. On­lar azabta daima kalacaklardır. Bunlar Allah (c.c.)’a, Peygamber (s.a.v.)’e ve ona gönderil­miş kitaba inanmış olsaydılar, kafirleri dost edinmezlerdi; fakat onların çoğu fasıkdırlar», (Maide: 78-81), sonra şöyle buyurdu:

Hayır, ya mârufu emir ve münkerden nehyeder, zâlimi zulmetmekten meneder, onu hakka çevirir ve hak üzerine bulundurursunuz, yahud Allah Teâlâ kalplerinizi birbirine benze­tir; sonra sizide Benî İsrail’i lanetlediği gibi la’netler. (Ebu Davud-Tirmizi)

 

ALAY ETMEK YASAKTIR

 

Bütün mevcudatı yaratan Cenâb-ı Hakk (c.c.) herşeyi en güzel kıvamda yaratır, inanan kişi, Yaratandan ötürü, yaratılanı sever. Mah­lûku sevmekle Allah (c.c.)’ı sevmiş olur. Yaratılan hakir görmek, onu sevmemek ise Al­lah (c.c.)’a karşı büyük günah olur: İnsan se­fil ve fakir olabilir. Böyle olması onunla istih­za edilmesine cevaz vermez.

Rabbimiz buyuruyor:

«Ey îman edenler, bir kavm diğer bir kavm ile alay etmesin. Olur ki (alay edilenler
Allah (c.c.) indinde) kendilerinden (yan’ni alay edenlerden) daha hayırlıdır. Kadınlar da ka­dınları (eğlenceye almasın). Olur ki onlar (eğ­lenceye alınanlar) kendilerinden daha hayırlı­dır.» (El-Hucârat S. Â: 11)

Peygamberimiz (s.a.v.): «Kim din karde­şini, tevbe ettiği bir günahından dolayı ayıplarsa, o günahı ile müptelâ olmadan ölmez» buyuruyor. (Tirmizî)

NASR SURESİ (3 ayet)

Bismillahirrahmannirrahim

(Rahman Rahim Allah’ın ismiyle)

Allah’ın nusratı (yardımı) ve fethi gelin­ce, sen de ‘insanların fevc fevc Allah’ın dini­ne gireceklerini görünce, hem Rabbini, hamd ile, tesbih (ve tenzih) et. Onun yarlıgamasını (af etmesini) iste. Şüphesiz ki O, tevbeleri çok kabul edendir (1-3)

 

SÜNNETE SARILIP BİDATLARDAN KAÇINMAK

 

Bidat: ikmalinden sonra dinde, başka bir deyişle Peygamber Aleyhisselâm’dan sonra dinde ihdas edilen şeylere, amellere Ashab (r.a.)’ın ve Tabiînin işlemedikleri sünnete aykırı bulunan şey­lere denir. (Seyyid-Târifât s. 20)

Eshabdan İbraz b. Sariye der ki «Rasûlullah Aleyhisselam, bir gün, sabah namazından sonra bize beliğ bir meviza îrad buyurdu. Bu mevizadan gözler yaşardı, kalpler ürperdi. Bu, bir Vedâlaşıcı’nın vâzına benziyordu.

Öyle ise, ya Resûlullah! Bize, neyi tavsiye bu­yurursun? dedik.

Resûlullah Aleyhisselam «Ben, sizi gecesi, gün­düzü gibi olan şey üzerinde bırakmış bulunuyo­rum. Benden sonra, onun üzerinden kayan, mu­hakkak helak olur. Allah’tan sakınmanızı, başınıza Habeşli bir köle de geçse, onun emirlerini din­lemenizi, kendisine itaat etmenizi size tavsiye ede­rim. Benden sonra, sizlerden yaşayanlar, bir çok anlaşmazlıklara şahid olacaklardır.

O zaman sünnetime, sünnetimden bildiğiniz şeylere hidayet ve doğru yol üzerinde bulunan Halifelerin sünnetine sımsıkı sarılınız! Sonradan sonraya ortaya çıkarılan bir takım şeylerden sakınınız!

Çünkü, sonradan sonraya ortaya çıkarılan şey, bid’attır. Her bid’at da, delâletdir, sapkınlıktır!» buyurdu.

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Hatemül Enbiya (s.a.v.): Nebilerin sonuncusu.

 

İÇKİNİN HARAM KILINIŞI

 

İslâm’ın geldiği ve yayıldığı sıralarda çok yaygın olan içki içme alışkanlığı hicretin dör­düncü yılında Kur’an-ı Kerim’le haram kılınıp sona erdirilmiştir.

İnsanların zaaflarını en iyi bilen Allah (c.c.) tedricen bir metodla içkiyi üç safhada haram kılmıştır.

Birinci Safha: Bu safhada içki haram kılın­mamış olup sadece Müslümanların dikkati çekilmiştir şöyle ki:

«Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar, de ki: On­larda hem büyük günah, hem de insanlar için faydalar vardır. Günahları ise faydalarından da­ha büyüktür» (Bakara 219) Müslümanlardan bir kısmı zararından dolayı içkiyi bıraktılar. Bir kıs­mı da kesin olarak yasaklanmadığından içmeye devam ettiler. Hatta Ashabtan bir zat akşam namazını kıldırırken kıraati, yanlış ve ters mâ­na çıkacak derecede karıştırdı.

Bunun üzerine ikinci safhayı oluşturan şu Ayet-i Kerîme nazil oldu: «Ey iman edenler! Siz sarhoşken ne söyleyeceğinizi bilinceye ve cünüb iken de —yolcu olmanız müstesna— gusl edinceye kadar namaza yaklaşmayın.» (Nisa 43)

Üçüncü Safha: Yüce Mevlâ bu zamana ka­dar insanları psikolojik yönden iyice hazırladık­tan sonra önceki ayetlerin hükmünü nesheden kesin emrini bildirdi.

«Ey iman edenler. İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları, şeytanın murdar, kötü bir işinden başka bir şey değildir.» (Maide: 90)

 

HEM DİNİ, HEM DÜNYEVİ BAKIMDAN ZARARLI VE FAYDALI BAZI ŞEYLER

 

İbn-i Abbas (r.a.) şöyle demiştir: Beş şey unutkanlığı artırır:

— Ekşi elma yemek,

— Durgun suya bevletmek,

— Ense tarafından kan aldırmak,

— Karıncaları toprak içine gömmek.

— Kabir levhalarını çok okumak.

Beş şey göz nurunu artırır:

— Mushaf okumak,

— Alimlerin yüzüne bakmak,

— Dostların yüzüne bakmak,

— Yeşilliklere ve akarsuya bakmak,

— Ana, baba yüzüne bakmak.

Beş şey bedenin kuvvetini artırır:

— Az yemek ve az uyumak

— Güzel koku sürünmek,

— Kıllet-i cima,

— Temiz elbise giymek,

— Kur’an okumak.

Beş şey hafızayı kuvvetlendirir:

— Tatlı yemek,

— Et yemek,

— Mercimek yemek,

— Soğuk ekmek yemek.

— Ayet-i kürsiyi çok okumak.

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Nasır (s.a.v.): Yardımcı, yardım eden

 

HİCAB AYETİNİN İNİŞİ

 

Hz. Zeynep (r.a.)’ın düğün ziyafetinden sonra, davetlilerden üç kişilik bir topluluk evde konuşmaya dalmış, oturup kalmıştı.

Peygamberimiz kalkıp Hz. Âişe’nin odasına kadar gitti. Daha sonra bir biri ardınca zevcelerinin hepsinin odalarına uğramış, tekrar dönüp geldiği halde, o üç kişilik topluluk hâlâ evde otur­makta devam ediyorlardı. Peygamber Aleyhisselâm, son derece utangaçtı. O’nlara bir şey diyemeyerek, tekrar Hz. Âişe’nin odasına doğru gi­der gibi yaptı. Nihayet O’nların gittiklerini haber alınca hemen geri döndü. Bunun üzerine Hicâb ayeti indi. İnen hicab ayetinde şöyle buyruldu:

«Ey iman edenler! Bundan sonra, siz, yeme­ğe çağrılmadıkça ve yemek zamanı beklenen Pey­gamberin evlerine girmeyiniz. Fakat, çağrıldığınız zaman giriniz. Yemek yeyince de hemen dağılınız. Söze, sohbete dalıp kalmayınız. Çünkü bu hareketleriniz Peygambere eza veriyor. O, (Gir­meyiniz, veya kalkıp gidiniz!) demekten sıkılı­yordun Allah ise, hakkı açıklamaktan çekinmez Bir de, O’nun zevcelerinden, gerekli bir şey isteyeceğiniz zaman, perde ardından isteyiniz. Bu şekilde hareket etmek, hem sizin kalpleriniz, hem de O’nların kalpleri için, daha temiz ve temizliktir. Allah’ın Resulüne eza vermeniz, hakkınız da doğru olmadığı gibi, kendisinden sonra zevcelerini nikâhla almanız da, ebedî caîz değildir. Bu Allah katında çok büyük günahtır. » (Ahzab: 53)

 

İSLAM CEZA HUKUKUNDA ZİNA VE CEZASI

 

İslâm hukukunda zina; meşru bir akde da­yanmaksızın yapılan haram bir birleşme olup bunu isteyen erkeğe zâni, kadına zâniye denir.

Zina eden erkek ve kadın hakkında Kur’an-ı Kerim de şöyle buyrulur:

“Zina eden kadınla zina eden erkekten herbirine yüzer değnek vurunuz. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, bunlara acıyacağı­nız tutmasın. Mü’minlerden bir zümre de bunla­rın cezalarına şahit olsun.” (Nur: 2)

Değnek (Celde) ete değmemek üzere yalnız deriye tesir edecek derecede vurmak demektir. Bu da ne ince ne kalın, budaksız, kenarsız düğümsüz bir değnekle yapılır.

Bunların hepsinin bir günde vurulması lâzım gelmeyip yarısının ertesi güne bırakılması da ca­izdir. Başa, yüze ve tenasül uzvuna vurulmaz.

Zina fiilinden dolayı ceza tatbik edilebilmesi için en başta akıllı ve buluğa ermiş olmak şartları aranır.

Zina fiilinin sübutu için de ikrar ve şehadet şart olduğu gibi bu ikrar ve şehadetin makbul ve muteber olabilmesi için de, ayrıca bir takım kayıt ve şartlar vardır.

Recm Cezası: Zinadan korunacak vasıfta bu­lunduğu (yani evli olduğu) halde bu fiili işlemiş olan erkek ve kadınlara mahsustur.

Bu hususta gerekli koruma vasıflarını haiz bulunmayan zâni ve zâniye hakkında usulü dairesinde celde cezası tatbik edilir.

Peygamberimiz (s.a.v.) Recm (taşlayarak öl­dürme)’i iki defa tatbik etmiştir.

 

 

İHYÂY-I SÜNNET İCTİNAB-I BİD’AT

 

Kıyamet gününün yaklaştığı ve küfür karanlığının koyulaştığı zamanımızda âlem karanlıkarın girdabına düşmüştür. Bu zamanda bir sün­neti ihya ve bid’ati terk ile tarîk-i müstakimi bul­mak peygamberimiz (s.a.v.)’in sünnetlerinin nuru olmadıkça imkân dışıdır. Ve peygamberimizin tavırlarını takınıp, halleri ile hallenmedikçe kur­tuluşa ermek ancak hayalden ibarettir.

«Ey Muhammed de ki: «Allah’ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder.» (Al-i İmran: 31)

Bir kimse için sevdiği kişinin dostları da se­vimlidir. Onun için: Tâatlerin en faziletlisi Allah-u Teâlâ’nın evliya kullarına muhabbet ve düş­manlarına düşmanlık olarak kabul edilir.

Hak Sübhanehu ve Teâlâ:

«Peygamber’e itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse bilsin ki biz seni onla­ra bekçi göndermedik.» (Nisa: 80)

Allah (c.c.) Peygamber (s.a.v.)’e itaat etmeyi kendisine itaat etmenin aynısı olduğunu bildiriyor. Peygamberimize itâatde onun sünnetlerini yaşantısına uygulamakta tefrika gösterenlere Kur’an’da şöyle buyuruluyor:

«Allah’ı ve peygamberini inkâr eden, Allah’­la peygamberleri arasını ayırmak isteyen «Bir kısmına inanır bir kısmını inkâr ederiz, diyerek ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler işte on­lar gerçekten kâfir olanlardır. Kâfirlere ağır bir hazırlamışızdır.»

 

YALANCI ŞAHİT CEHENNEMLİKTİR

 

İslâm’ın şiddetle her çeşidini yasakladığı ya­lan, bugün normal bir hale gelmiştir. Hayatın idamesi için caiz görülür olmuştur. Yalan yere yemin etmek şuurlu veya şuursuz darb-ı mesel olmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.v.) buyuruyor:

«Bir kimse Allah’a yemin eder ve bu yemi­nine sivrisineğin kanadı kadar yalan katarsa, kalbinde kıyamete kadar devam eden bir leke olarak kalır.»

(Tirmizî)

«Ebû Bekir (r.a.) anlatıyor:

Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

«En büyük günahtan size haber vereyim mi?» dedi.

«Evet, Yâ Resûlallah dedik.

«Allah’a şirk koşmak, anaya, babaya âsi ol­maktır.» dedi. Yatmış olduğu yerden doğrulup oturdu. Ve:

– Haberiniz olsun! Aman! Yalan sözden ve ya­lan yere şahidlik etmekten sakınınız», buyurdu ve bu cümleyi durmadan tekrar etti. Hattâ biz, keş­ke sükût etse idi de üzülmese idi, diye temennide bulunduk.» (Buhari)

Hz. Peygamber (s.a.v.) başka bir hadis-i şeriflerinde de:

«Yalancı şahid eday-ı şehâdet için daha ye­rinden hareket etmezden evvel kendisini Cenıb-ı Allah Cehennem azabına müstehak eder.» (Câmiüs Sağir) buyurdu.

 

TESETTÜR

 

«Ey Nebiyyi Zişan! Sen zevcelerine ve keri­melerine vesair mü’minlerin zevcelerine de ki onlar bürgülerini üzerlerine bürünsünler zira; onla­rın bürgülerini üzerlerine bürünmeleri onların bilinip de eza olunmamalarına ziyade yakındır. Halbuki Allah Teâlâ onlardan evvelce vakî olan kusurlarını afv edici ve hallerine münasip mesalihi temşiyetle merhamet buyurucudur.»

(Ahzab Sûresi: 59)

Şu halde tesettürün meşruiyetindeki hikmet: Fitne kapısını kapamak, nesebi zayi etmekten alıkoymak, zevceyi zevcine rabt ile başkasının taarruzundan kurtarmak, aile teşkilatına intizam vermek, evladın terbiyesine ve dünyanın imarı­na erkek dışarıdan, kadın içeriden çalışmaktır.

«O cennetlerde gözlerini zevcelerine hasret­miş, asla başka bir kimseyi nazarından geçirmez kadınlar vardır ki onlara zevçlerinden evvel ins-ü cinden hiç bir kimse dokunmamıştır. Hâl böyle olunca Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalan­larsınız.» (Rahman Sûresi: 53 – 57)

Bir kadın kadıya müracaatla zevcinden mehir talep etti. Kadı iki şahit huzurunda yüzünü açıpta hükmedeceğini teklif etti.

Kocası; «buna hacet yoktur, bu zevceme mehir vermeği borcum olarak va’d ediyorum» diyerek zevcesinin yüzünün açılmasına razı olmadı

Bunun üzerine zevcesi, (karısı) de hâkim ve iki şahid huzurunda yüzünün açılmasına razı olmadığından ve kendisi de memnun olduğundan mehir hakkından vazgeçti.

 

 

ŞÜPHELİ GÜNDE ORUÇ TUTMAK

 

«Sizin üzerinize oruç farz kılındı…» (Baka­ra Sûresi, âyet 183) ve «Sizden kim bu aya (Ramazana) yetişirse, onun orucunu tutsun» (Baka­ra Sûresi, âyet: 185) buyurularak, oruç insanlara farz kılınmıştır. Resûlullah (s.a.v.):

«Ramazandan önce bir ve iki gün oruç tutmayın. Yalnız devamlı oruç tutan adam müstesnâ. O bu orucu da tutsun.»

(Ebû Hureyre’den rivayet) ve bir diğer hadislerinde:

«Şa’ban yarı oldu mu artık oruç tutmayın» (Ebû Hureyre’den) buyurarak, devamlı oruç tu­tanlar hariç, Ramazan ayını oruçla karşılamanın memnu olduğunu beyan etmişlerdir.

«Yevm-i şek» diye bilinen Şa’ban’ın otuzuncu günü, Ramazanın başlangıcı olup olmadığı ke­sin bilinemediği takdirde, yani kafi delillerle hi­lâlin görülmemesi halinde oruç tutmanın haram olduğu hadîslerle beyan edilmiştir. Hz. Aişe (r.anha):

«Resûlullah (s.a.v.) Şa’ban’dan korunduğu gibi başka hiç bir aydan korunmazdı. Hilâli görür, yani Ramazan hilâlini görürse oruç tutar; eğer hava bulutlu olursa otuz günü sayar, sonra oruç tutardı» buyurmuştur.

Buna göre Ramazan orucunun Ramazan hilâlini görmekle, Ramazan bayramının da Şevval hilâlini görmekle farz ve vâcib olacağı tebeyyüm etmiş oluyor.

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Metin (s.a.v.): Kuvvetli, sağlam, doğru.

 

ORUCU BOZUP, HEM KAZAYI, HEM DE KEFFÂRETİ İCABEDEN ŞEYLER

 

— Oruçlu olduğunu bilerek karı kocanın muamele-i zevciyede bulunması.

— Oruçlu olduğunu bilerek yemek veya iç­mek (ister ilaç, ister gıda cinsinden).

— Ağzına giren yağmuru, doluyu, karı yut­mak.

— Tütün içmek, öd ağacı veya anber ile tütsülenip dumanı içine çekmek.

— Enfiye çekmek.

— Çiğ et yemek.

— Buğday tanesi, kavrulmuş veyahut başa­ğından taze çıkarılmış arpa tanesini yamak.

— Hâriçten bir susam tanesi veyahut o ka­dar başka bir yenecek tane alıp yutmak.

— Az miktarda tuz yemek.

— Karısının veyahut başka sevdiği kim­senin tükrüğünü yutmak.

— Kan aldırdıktan, yahut gıybet ettikten veyahut şehvetle karısını öptükten sonra oruç bozuldu zanniyle, bile bile orucu bozmak.

ORUCU BOZUP, KAZAYI İCAB EDEN ŞEYLER — I

 

1 — Çiğ pirinç yemek, 2 — Sade un yamek 3 — İçine yağ gibi bir şey koymadan yoğrulmuş hamur yemek…

— Bir defada çok miktarda tuz yemek azından keffâret de lâzım gelir.

— Zeytin çekirdeği vesâir buna benzer bir şeyi yemek.

(Devamı yarın)

 

ORUCUN MEKRUHLARI

Bir şey tadmak,

Lüzumsuz yere bir şey çiğnemek,

Sakız çiğnemek, (şartları var. Aksi halde orucu bozar. Çiğnememek daha iyidir.)

Nefsinden emin olmayanlar için öpmek, boynuna sarılıp kucağına almak. (İnzal vukua
gelmemek şarttır.)

Tükrüğünü ağzında biriktirip yutmak,

Kan aldırmak ve hacamat olmak ve me­şakkatli bir işte bulunmak gibi kendisini zâif düşüreceğini zanneylediği bir işi yapmak.

 

ORUÇLUYA MEKRUH OLMAYAN ŞEYLER

 

—           Misk veya gül gibi birşey koklamak,

Gözüne sürme çekmek,

Bıyığına yağ sürmek,

Zaif düşmeyecek ise kan aldırmak veya hacamat olmak,

Misvak kullanmak,

Ağzına su alıp gargara yapmak,

Burnuna su çekmek.

İFTARIN TA’CÎLİ, SAHÛR’UN TEHİRİ

«Üç şey Peygamberlik ahlâkındandır:

— İftarda acele etmek, yâni orucu tam vak­tinde bozmak,

— Sahuru geç yemek,

— Namazda sağ eli, sol el üzerine koymak. Hadis-i Şerif (Taberânî)

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Meşhud (s.a.v.): Kendisi için şehadet olunmuş.

 

SEFER – MÜSAFERET

 

Muayyen bir mesafeye gitmektir ki, bu, nor­mal bir yürüyüş ile üç günlük, yani onsekiz saatlik bir mesafeden ibarettir. Yolun sadece gidile­cek müddeti muteberdir. Gidiş ve geliş hükme girmez.

Vatanında veya o hükümdeki bir yerde otu­ran kimseye «mukim» buradan çıkıp en az on sekiz saatlik bir mesafeye gitmeye başlamış olan kimseye de şer’an «müsafir-yolcu» adı verilir.

Müsaferet, ayrılınan beldenin veya köyün yo­la çıkıldığı yönündeki hanelerinden ayrıldıktan ve en az üç günlük bir yere gidilmesine niyet edildikten sonra başlar. Bu haneler tamamen geçilmedikçe ve niyet edilmedikçe sefer hali başla­mış olmaz. Bir beldenin kenarlarından dörtyüz adım yani bir ok atımı mesafeden itibaren sefer başlamış olur.

GENÇ OSMAN

 

Osmanlı tarihinde ilk öldürülen pâdişâh, Sul­tan Osman’dır. Genç ve talihsiz pâdişâh çok iyi bir tahsil görmüştü. Bizzat sefere çıkıp gaza an’anesini yeniden canlandırmıştır.

Genç padişah asker ayaklanmasıyla tahtan indirilerek Yedikule hapishanesine konulmuş; burada ise boğdurulmuştur. Çok cesur ve iyi ye tiştirilmiş olan Genç Osman henüz 18 yaşındayken öldürülmüş şair bir padişahtır. Şu beyit onundur.

«Niyyetim hizmet idi Saltanat-ı devletime;

Çalışır hâsid ü bedhâh aceb nikbetime.»

 

İSRAF VE BİD’AT

 

Hz. Ömer (r.a.)’in oğlu Abdullah (r.a.) anlatıyor:

«Düğün sofrası yapıp Ashab-ı Kiram’ı davet ettim. Düğün evinde mâl-i ganimetten elimizde olan yeşil bir perdeyi asmıştık.»

Bir aralık Ebu Eyyûb (r.a.)’un mübarek gözleri o yeşil perdeye ilişince muğber oldu ve teessürünü şu sözleriyle izhar etti:

«Ey âdil ve Kerim olan kardeşim Hazret-i Ömer’in oğlu Abdullah! Siz ki Ashâb-ı Kiram’ın ileri gelenlerisiniz. Böyle Peygamber Efendimizin zamanında olmayan —duvarları lüzumsuz yere örtmek— bid’atlarını ve israflarını yapmanız Pey­gamber Efendimiz’in sünnetine muhalif ve dünyâ zinetine fazlaca meyil ve rağbet etmek değil mi­dir?» deyince ben de mahcûb olarak şöylece ce­vap verdim:

«— Haklısınız Yâ Ebu Eyyûb! Ancak bu mes’elede her ne kadar benim rızam yok ise, kadınların ısrarı ve mubah olan şeylerin isti’mâli ka­dınlara mubah ve caiz olması üzerine bu adet de bid’at sayılmadığı için müsâade ettim» diyerek özür diledim. Ebu Eyyûb (r.a.) ise bana:

«Ey Abdullah! Sen Hazret-i Ömer gibi zât-ı muhterem evladısın. Siz nâsın muktedâbihi olacaksınız. Evet, isteyenler mağlub olsunlar! Hal­buki senin kadınlara mağlub olmam hiç münasip görmüyorum, öyle ise bana müsâade et, ben Sünnet-i Muhammediyye’ye muhalif münker ve bid’at olan yerlerde oturmam» diyerek kalktı ve hiç durmadan ve düğün yemeği yemeden avdet buyurdu.

 

KADINLARIN CAMİYE GİTMESİ

 

Müslümanlar bilmelidir ki, dinimize göre ka­dınların cemaate devam etmeleri kerahatten hâli görülmemektedir. Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: «Kadınların namazlarının en faziletisi, evlerinin içinde kıldıkları namazdır.» Bu Hadis-i Şeriften anlaşılıyor ki kadınların mescidleri evlerinin içerisidir. Onlar taatlerini, namazla­rını evlerinde ifa ederlerse daha makbuldür. Daha güzel hareket edilmiş olur. Namazların evde kılınması oraların nurlanmasına neden olur. Mü’min için hanesinin nurlanması kazançtır, şeref­tir.

Ne mutlu o kimselere ki, bütün amellerinde çok dikkatli olurlar, ömür boyu bütün fiillerini en ufak noktasına kadar dinimize göre ayarla­mağa gayret ederler. Hayırda tertibi bozmazlar. Hayırda tertibi bozmanın şer cümlesinden oldu­ğunu bilirler.

 

ON ŞEY ÖMRÜ UZATIR:

 

— Sadaka vermek.

— Çok dua etmek,

— Ana-babaya itaat etmek,

— Gece namazına devam etmek,

— Seher vaktinde istiğfar etmek,

— Kuşluk namazına devam etmek,

— Kur’an okumak,

— Allah’ı çok zikretmek,

9— Başını gül suyu ile yıkamak,

10— Hz. Muhammed (s.a.v.)’e çok salavat getirmek.

 

 

 

ERKEKLERİN SAÇLARININ UZUNLUĞU VE TEMİZLİĞİ

 

Temiz tutmak ve taramak kaydi şartiyle er­keklerin de saçlarını uzatmasında bir beis yok­tur. Saçlarını tıraş ettirip kısaltmasında ve ka­zıtmasında da bir beis yoktur. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin: «Saçları ne çok uzun ve ne de pek kısa idi.» (Tirmîzi, Âişe (r.a.)’den) «Saç örgüsü çözüldüğü zaman ayırırlardı, aksi halde ör­gülü olurdu. Bir araya topladıkları zaman saçları kulaklarının hizasını geçmezdi.» (Tirmîzi). Saçlarını uzatacak olan mü’min erkekler, Pey­gamber (s.a.v.)’in bu ölçüsüne uymalıdırlar, uzatmamalıdır. İslâmiyetin koyduğu «Kime benzerseniz ondan olursunuz ve onlarla haşrolursunuz! » ölçüsüne kulak verip çok hassas davranılması ge­rekir. Saçları acâyib bir biçimde sağa sola sar­kıtmak veya çeşitli şekiller vermek katiyyen İs­lâmî değildir.

Hudeybiye dönüşü Resûlullah (s.a.v.) Efen­dimiz, kurbanlarını kesip saçlarını kazıttırmışlardı. Bunu gören Sahâbe-i Kiram (r.a.) Hazerâtı da kurbanları kesmişler ve bazıları saçlarını kazıt­tırmışlar, bazıları da kırptırmışlardı. (s.a.v.) Efen­dimiz de: «Allah saçlarını kazıttıranlara rahmet etsin!» diye üç kere dua buyurmuşlardı. «Allah saçlarını kırptıran ve kısaltanlara da rahmet et­sin!» buyurmuşlardı. Resûlullah (s.a.v.)’e «Niye (üç kerre) kazıttıranlara Allah rahmet etsin? sualini soranlara, Efendimiz (s.a.v.) «Çünkü on­lar (başlarını kırptıran ve kısalttıranlar gibi) şüp­heye düşmediler.» diye cevap vermişlerdi.

 

KESİLEN SAÇLAR NASIL MUHAFAZA EDİLMELİDİR?

 

Tıraş edilen, kesilen veya tarağın dişlerinde gelen saçları, ayak altına atmak, İslâmi değildir. Bunların gömülmesini tavsiye buyuruyor. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz. Kesilen saçların ayak altına atılması; unutkanlığa, ve hafıza zayıflığına sebebiyet verdiği gibi, sihir ve büyü yap­mağa da meydan verilmiş oluyor. Bu itibarla (s.a.v.) Efendimiz ne tavsiye buyurmuşlar ise ona uymak gerekir.

Müslüman peruk için, şu için, bu için saç­larını satmaz. Hele karim kuaförlerin önüne otu­rup, saçlarına saatlerce şekil verdirtmez, onları türlü şekillere sokturmaz Resûl-i Ekrem (s.a.v.): «Kendilerini kadınlara benzetmeğe çalışan erkekle­re, kendilerini erkeklere benzetmeye özenen kadın­lara la’net etti.» denilmiştir. (Riyâz’üs-Salihin) Başı açık gezen, bilumum kadınların yanında örtülü kadınların saçlarını açıp onlara göstermeleri, İs­lâm’ın nezâket ve edebine muvafık görülmemiş­tir. Müslüman kadını, mü’min kadın, bu hususta da çok uyanık olmalıdır. Resûlullah (s.a.v.): «İğ­reti saç takan ve taktıran, cildlerini iğne ile doğ­durup mavi renkle boyayan ve boyattıran (sözleneceğim diye tabii güzelliklerini bozan) kadınlara la’net etti.» saçlar kadın için bir zinettir. O zinetleri iyi muhafaza etmek ve bu zinetlerin kıymetini bilmek icabeder.

 

ESMAÜN NEBİ'(S.A.V.)

 

Sahibul Liva (sa.v.): Sancak sahibi.

TEVBENİN ŞARTLARI

 

İşlenen günah yalnız Allah (c.c.)’a karşı olup kul hakkına taallûk etmiyorsa bu gibi günahlardan tevbe etmenin üç şartı vardır.

Her hal ve zamanda bütün kötülükleri ve kötü sözleri terk etmek, ve bir daha işlemekten çekinmek.

İşlemiş olduğu günahlara işlediğinden dolayı pişman olmak.

  1. İşlemiş olduğu günah ve kötülükleri bir daha işlememeğe azmedip, karar vermektir.

Ebû Bekir Vâsıtî’ye «Nasûh tevbesi na­sıldır?» diye sorduklarında: «Nasûh tevbesi, giz­il ve aşikâr, sahibi üzerinde günah iz ve tesir­lerinden bir iz ve lekenin kalmamasıdır» buyurmuşlardır.

Eğer işlenen günah insan hakkına ait ise o tevbenin dört şartı vardır. Bunların üçü yuka­rıda zikrettiğimiz üç şarttır. Dördüncüsü de hak sahibinin hakkını vererek onunla helâlleşmektir. Eğer bu kul hakkı mal, para ve benzerişey lerden ise sahibine, hayatta değil ölmüş ise vereselerine, veresesi de yoksa o hak sahibinin niyetinde fukaraya tasadduk eder.

***

SERAB

 

Issız çölde serabı hayal bilenler, yârabbi

Bilmezler ki hakikat bildikleri tam serab…

N.F. Kısakürek

 

İSLAM’DA FAİZ’İN HÜKMÜ

 

«Riba (faiz) yiyenler kendilerini şeytan çarp­mış (bir mecnun) dan başka bir halde kabirlerinden kalkmazlar. Böyle olmasında onların «Alım-satım da ancak riba gibidir» demelerindendir. Halbuki Allah alış-verişi helal, faizi haram kılmıştır. (Bundan böyle) Kim rabbinden öğüt gelip de (faizden vazgeçerse geçmişi ona ve işi (haklarındaki hüküm) de Allah (c.c.)’a aittir. Kim de tekrar (faize) dönerse onlar da ateşin yaranı­dırlar ki orada onlar (bir daha çıkmamak üze­re) ebedî kalıcıdırlar.» (Bakara: 275)

«Ey iman edenler gerçek mü’minler iseniz Allah (c.c.)’tan korkun, faizden (henüz alınma­mış olup da) kalanı bırakın (almayın). İşte böy­le yapmazsanız Allah (c.c.)’a ve peygamberine karşı harbe (girmiş olduğunuzu bilin). Eğer te­feciliğe, ribaya tövbe ederseniz anaparanız yine sizindir. (Bu suretle) ne haksızlık yapmış ne de haksızlığa uğratılmış olmazsınız. » (Bakara: 278-279)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuş­tur: «Faiz yetmişüç çeşittir. En hafifi adamın anasını nikahlamaya kalkmasının dengidir. Ribanın ötesindeki (günah) ise adamın müslümanların ırzı(na saldırması) dır.»

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

 

Mutahharül Cenan (s.a.v.): Kalbleri yarılıp temizlendiğinden dolayı «temizlenmiş kalb» mânasında Peygamberimiz (s.a.v.)’e bu isimı verilmiştir.

 

 

 

GIYBET

 

İslâm’a göre; bir kişinin elbisesi kısadır veya uzundur dense yine gıybet olur. Hele onun yara­tılıştan olan bedeninden bahsedilirse böyle gıybet­çi kimselerin hali nice olur?

Gıybet mevzuunda Allah (c.c.): «Biriniz di­ğerinizi gıybet etmesin, sizden biri ölü kardeşi­nin etini yemek ister mi? Elbette bundan ikrah edersiniz. O halda Allah (c.c.)’tan korkunuz. Al­lah (c.c.) tövbeleri kabul eder, çok esirger.» (Hucûrât/12) buyurmuştur.

Allah-û Teâlâ, (c.c.) gıybetin ne kadar büyük günah olduğunu bize bu Âyet-i Kerîme ile beyân ediyor, İslâm’da insan eti haramdır. Fakat gıy­bet bununla değil de, ölmüş bir din kardeşimizin etini yemekle aynı derecede tutuyor. Ölmüş ki­şinin etini yemek ne kadar büyük bir günahsa gıybet de aynı derecede büyük bir günahdır, de­niliyor. Evet işte gıybet bu kadar korkunç ve iğ­renç bir hastalıktır. Onun bütün inananlar tara­fından acilen terk edilmesi de bu kadar zaruri­dir. Bu Âyet-i Kerîme’den ilham alalım ve ken­dimize gelelim… Müslümanlar olarak kendi ken­dimizi daha bu dünyada iken mahvü perişan et­meyelim. Birbirimizin etini yemeyelim.

Yine Cenâb-ı Hakk (c.c.) buyuruyor:

«İyice bilmediğin bir şeyi söyleme, arkasına düşme! Çünkü kulak, göz ve kalp bunların hepsi yaptıklarından mes’uldür.» (İsrâ: 36)

Keza Allah (c.c.): «O, bir söz atmaya dursun, mutlak yanında hazır bir gözcü vardır.» (Kaaf: 18) buyurmaktadır.

 

KULAKLARIN AFETİ

 

Kulakla dinlenilen çirkin ve haram sesler, kal­bin kararmasına ve kat

ılaşmasına vesile olmaktadır. Zikrullah ile meşgul olması gereken kalb bu felaketlere sebep olarak haram seslerle gün­begün iyice kararacak ve belki de —Allah (c.c.) korusun— neticede bir çirkef çanağı haline geliverecektir. Bu itibarla bu tip sesleri neşreden vasıta ve aletleri, müslüman evine sokmasa çok iyi eder. Zira o vasıtaların düğmelerini kontrol altında tutmak çok zordur. En iyisi suyu baştan kesmektir.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in şu müjdesini okuyup, kendimize çeki düzen verelim: «Kıyamet günü olunca, Allah (azze ve celle), şöyle buyuracak: «Kulak ve gözlerini şeytan çalgılarından uzak tu­tanlar nerede? Onları ayırın!» Bunun üzerine onlar misk ve amber yığını üzerine ayrılacaklar. Sonra meleklere hitap edecek: «Onları tesbih ve temcidimi dinletin!» Bunun üzerine onlar, hiçkimsenin duyamadığı sesler halinde O’nu dinle­yecekler.»

(Râmûz tercümesi, s. 104)

 

 

 

OSMANOĞULLARI’NIN GAYESİ

 

Osmanoğulları’nın gayesi kuru cihangirlik da­vası değildir. Âşıkpaşa-zâde, Osmanoğulları’nın halkın ve milletin duasından, Allah (c.c.)’ın rıza­sından başka bir mirasa talib olmadıklarını, kimsenin malında ve dünya metaında gözleri olmadığını şu beyitte dile getirmektedir.

«Mirasdır dua almak Âl-i Osman;

Fariğlerdir bu halkın dünyasından.»

 

ŞÖHRET VE ÜN SEVGİSİ BÜYÜK BİR AFETTİR!

 

Şöhretten maksat, insanların gibinde mevki sahibi olmaktır. Mevki sevgisi ise her kötülüğün başıdır.

İnsanda mevki arzusu ve makam tutkusu şöhret ve ün kazanmak içindir ki kötülenmiştir.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurur:

«Dininde ve dünyasında parmak ile gösterilmek kötülük olarak kula yeter. Allah-ü Teala’nın korudukları müstesna! Allah (c.c.) suretleri­nize bakmaz, niyyetlerinize, amellerinize bakar.»

Hz Ali (r.a)’nin nasihati ise şu sözleriyle variddir «Zillete düş, fakat şöhret isteme, anılmaktan kurtulmak için yükselme, bilgili ol, bilgiçlik taslama, sükût etmesini bil ki, selâmet bulasın. Böyle yapmakla iyileri sevindirmiş, kötüleri kızdırmış olursun.»

Şunu iyi bilmek lâzımdır ki, İslamı hizmet için makam, mevki, şöhret ve ün gerekli değildir.

Peygamberimiz (s.a.v.) bir kutsi hadis-i şerifte şöyle buyurur:

“En çok gıpta edilecek dostlarım, serveti az, namazı çok, âdeti güzel olan kulumdur. Öyle ki ibâdetini gizli yapar, meşhur olup parmakla gösterilmez.” buyurdu.

İbrahim bin Edhem ise: «Şöhret peşinde olan, Allah’a inanmamış sayılır.» demiştir.

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Fasihül Lisan (s.a.v.): Açık dilli.

 

EVLİLİK

 

Evlilikte rahmetler olduğu gibi afetler de var­ır. Bazı rahmetlerini şöyle sıralayabiliriz:

  1. a) Evlad yetiştirmek: «Evleniniz, çoğalınız.» buyuran Peygamber (s.a.v.) Efendimiz kıyamet gününde ümmetinin çokluğu ile sevineceğini belirtmiş, yaratılanın ve yaratılacağın mukadder ol­duğu için kısırlaşmayı ve doğum kontrolünü abes görmüştür.

Çocuk gönül meyvesi ve cennet kokusudur. Çocuksuz ev bereketsizdir. Kalpler onunla ülfet bulur ve muhabbeti geliştirir. Çocuğa güzel ad koymak, okuma-yazma (Kur’an-ı Kerim) öğretmek, Allah (c.c.), Peygamber (s.a.v.) ve Ehl-i Beyt sevgisiyle yetiştirmek çocuğun haklarındandır.

  1. b) Ev idare etmek: Bazı kişilerin (aile efradı­nın) mesuliyetini üzerine almak, mesuliyet nok­tasında fazilet kazandırır. Allah (c.c.)’a insan­ların en sevimli geleni nüfusu kalabalık, helâl kazanç sahibi, sabırlı, fakir insandır. Bu kişinin derecesi Allah (c.c.) katında çok yücedir.

Evliliğin diğer faydaları özetle şöyledir:

Şehveti teskin etmek.

Yakınların sayısını artırmak.

Nefis mücadelssi imkânı bulmaktır.

Evliliğin afetleri:

En kuvvetlisi, ailenin, helâlinden nafakasını temin etmekte acziyete düşmektir.

Ailenin haklarını yerine getirememek, kötü huylarına ve eziyetlerine, dayanamamak.

Tefahur ve mal ile övünmek suretiyle dünyaya meyledip hüsrana düşmek.

 

ALAY ETMEK YASAKTIR

 

Müslümanın, din kardeşini alaya alması, onunla nükte yapıp eğlenmesi caiz değildir. Müslüman, müslüman olmayan insanlarla ve hatta hiç­bir yaratıkla bile alay edemez. Çünkü bütün mev­cudatı yaratan Cenâb-ı Hakk (c.c.) her şeyi en güzel kıvamda yaratır. O (c.c.), (haşa) abesle iş­tigal etmez. Yaratılanı hakir görmek, onu sev­memek Allah (c.c.)’a karşı büyük günah olur.

Rabb’imiz buyuruyor:

«Ey imân edenler, bir kavm diğer bir kavm ile alay etmesin. Olur ki (alay edilenler Allah (c.c.) indinde) kendilerinden (yani alay edenler­den) daha hayırlıdır. Kadınlar da kadınları (eğlenceye almasın). Olur ki onlar (eğlenceye alı­nanlar) kendilerinden daha hayırlıdır.» (Hucûrat: 11)

Müslüman, din kardeşinin zayıflığına, çirkin­liğine, sakatlığına gülemez. Onu hakir göremez. Onu ayıplayamaz, alaya alamaz ve incitemez. Kardeşin kardeşe muamelesi şefkat, merhamet ve ona hürmet etmektir.

Keza Besûlullah (s.a.v.): Abdullah İbn-i Mes’ûd’un elbisesi açılıp çok zayıf olan bacağının gö­rünmesine, orada bulunanlardan bazılarının gül­mesi üzerine: «O’nun bacaklarının zayıflığına mı gülüyorsunuz? Nefsimi «kudret elinde» tutana ye­min ederim ki, terazide onlar Uhud dağından da­ha ağırdır.» buyurmuştur.

***

“Ne söylediğini ve ne zaman söylediğini düşün.” Hz. Ebu Bekir (r.a.)

 

 

YALAN İLE İMAN BİR ARADA BULUNMAZ

 

Yalan söylemek, din-i mübinimizin açık ve esin olarak haram kıldığı en çirkin bir günahtır.

Cenâb-ı Hakk (c.c.) şöyle buyurur:

«İyice bilmediğin şeyin peşine düşme.» (İsra: 36)

«İnsan (iyi ve fena) hiçbir söz söylemez ki onu kayd ve tesbit için yanında hazır bir mürâkıb (melek) bulunmasın.» (Kâf: 18)

Cenâb-ı Peygamber (s.a.v.) de:

«Her işittiğini söylemek, insana yalan olarak yeter.» (Müslim)

Yalanın her türlüsü yasaktır. Yalnız üç yer­de yalana müsaade edilmiştir. Bunlar: l- Harp­te, 2- Halk arasını islâh hususunda, 3- Ka­dının kocasına, kocasının da karısına karşı (aile düzenliği için) yalan söylemesi.

İnsanlık felahı için yalandan son derece sa­kınmalı, ondan, aslandan kaçar gibi kaçmalıdır. Zira dinimizde müjde vardır. «Dilini ve belini muhafaza eden selâmettedir» sözü boşuna söylenmemiş.

Yine Hz. Peygamber (s.a.v.) buyuruyor:

“Günahların büyüğü lisanın yalanıdır.” (Menavi)

«Yazıklar olsun o kimseye ki, milleti güldür­mek için yalan söyler. Vay ona, vay ona, vay ona!» (Ebu Davud)

Duamız:

«Allah’ım, kalbimi nifaktan, edeb yerimi zina­dan ve dilimi yalandan temizle.» (Amin)…

 

MÜSLÜMAN NASIL ÇALIŞMALI?

 

Müslüman; İslâm’ı, çalışırken yaşamalıdır. Her an tebliğ vazifesine devam etmelidir. Edille-i Şer’iyye’ye de kesin olarak teslim olmalıdır.

Müslüman; Çalışırken müslümanlara zarar vermemelidir. O «mü’minler ancak kardeştirler» emri ilâhîsine bağlıdır.

Müslüman; İslâm için çalışırken, birleştirici ve sevdirici olmalıdır. Nefret ettirici olmamalıdır. İnananları sevmeli ve kendini sevdirmelidir. Kim­senin, insanları İslâm’dan nefret ettirmeye ve kö­tü örnek olmağa hakkı yoktur.

Müslüman; Çalışırken fitneden son derece sa­kınmalı ve «fitne katiden eşeddir» emrini hiçbir zaman unutmamalıdır. Zahire göre hüküm ver­meli «Kelime-i Tevhid» getiren hiçbir kimseyi İslâm dışına atmamalıdır. Küfür ve münafık dam­gasını vurmamalıdır.

Müslüman; İslâm’ın usûlü güzellikle tebliğ­dir. Düsturunu bilmeli ve metoduna göre çalışmalıdır. Aklına ve fikrine göre değil. Körü körü­ne değil İslâm’a göre hareket etmelidir.

Müslüman, çalışırken İslâm’dan taviz verme­melidir. Zîra tavizle bir yere varılamaz. Hakk’da doğru da birleşilir. Doğru ise tek ve bir tanedir. Bu da bilinmelidir. Yine çalışırken İslâmî bir cemâat haline gelmenin önemi de idrak edilmeli ve ona göre gayrette bulunmalıdır.

Müslüman; her zaman teyakkuz halindedir. Bir İslâm neferidir. O belli zamanlara göre çalışacak değildir. Kabre kadar azamî çalışmak, İslam için tebliğde bulunmak mü’minin vazifesidir.

 

 

LÜKS VE İSRAF

 

İslâmî bir hayat düzeninde lüks ve israfın her türlüsü yasaklanmıştır. Allah Teâlâ: «Yiyi­niz içiniz fakat israf etmeyiniz» (El A’raf. 7/31). İsraf ölçüsüne varmamak şartı ile mubah olan her türlü dünya nimetlerinden faydalanmak caizdir. Hatta bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor:

«Allah Teâlâ, kulu üzerinde nimetinin eserini görmek ister». (İbn-i Mace)

Ancak israf ölçüsüne varan sefihane harca­malara müsaade edilmez. İslâm hukukuna göre sefihlerin harcamalarını kısıtlamak gerekir. Aşı­rı derecede israfa dalan mal sahiplerinin normalden fazla harcamalarını kısıtlamak için gerekli bütün tedbirleri almak imkanı mevcuttur. Bu­nun gibi mallarından ne kendilerinin ne de toplu­mun faydalanmadığı son derece cimri kişilere kar­şı gerekli tedbirler alınabilir.

HARAMA BAKMAMAK DÜŞÜNCEYİ KORUR

 

İmâm-ı Gazali (k.s.) Hazretleri haram karşı­sında gözü kapamanın faziletini aksi takdirde felâketini haber vererek buyuruyorlar ki: «Yok­sa gözünü koruyamayan kimse, düşüncesini de koruyamaz. Kafasını oraya çevirir. Derken, Al­lah (c c.) korusun, günün birinde bir felâket ile karşı karşıya gelir. Esasen, gözün zinası küçük günâh serisinin hatırı sayılanlarından ve ileri gelenlerinden biridir. Çünkü göz zinası, insanı ger çek zinaya götürür. Gözünü korumasını beceremeyen kimse, kendini de koruyamaz.» (İhya Ter.)

 

GÖZLERİN HARAMDAN MUHAFAZASINI TELKİN EDENLER

 

İsa (a.s.); «Sakın nâmahreme bakmayın; zirâ o bakış, kalbe şehvet tohumunu eker. Bu da fitne olmak için yeter!» buyurmuştur, (İhyâ Ter­cümesi, Cild III, s. 227)

Yahya (a.s.)’a; «Zinanın başlangıcı nedir?» diye sorduklarında; «Bakış ve düşüncedir!» diye cevab vermiştir, (İhya Tercümesi, Cild III, s. 228)

Allah (c.c.)’ın dostlarından olan Hüseyin Hallâc-ı Mansûr, bir gün «Musa isimli bir arkadaşıyla Bağdat sokaklarından geçerken, bir binanın da­mından üzerine düşen gölgeyi anlamak için ba­şını kaldırınca; damda çok güzel bir kadın gör­müş, kadından hemen gözlerini çektiği halde, tendisini ebediyyen kovalayacak bir günâh işle­diğini sanmış ve Musa’ya şöyle demişti. «— Çok da geç olsa bir gün göreceksin! Gözlerimle işle­diğim bu günâhın cezasını nasıl çekeceğim!» Hallâc-ı Mansûr, darağacından da, kalabalık için­deki aynı arkadaşına, tepesindeki sehpâyı göste­rip diyecektir: «Gördün mü Musa? 40 yıl sonra olsa da, bir gün gelir; harama göz atan insanı işte böyle herkesten yükseğe çekerler.» (Tarih Boyunca Büyük Mazlûmlar, Necîp Fâzıl)

İşte yukarıdaki kıssa sâlihlerin, harama kat’iyetle bakmamak ve gözün afatından emîn olmak hususunda gösterdikleri say ü gayreti kesin çiz gilerle göstermektedir. Sâlihler böyle yaparlar ise ya gözünü haramdan bir türlü temizleyemeyenler, ne yapacaklar acaba? Mes’elenin hassasiyyet kavranabiliyor mu?

 

ALKOL

 

Alkol’ün tıbbî tedavideki yerinden ziyade sarhoşluk yapıcı etkisi sebebiyle fert ve cemiyetlerin büyük problemi haline gelmesi ehemmiyet arzeder.

Beyin hücreleri üzerine yaptığı etki ile onla­rın faaliyetlerini azaltıcı ve kontrol mekanizmasını bozucu yöndedir. Zamanla hafıza zayıflama­sı ve genel bir zihnî atalete (durgunluğa) sevkederek; «demans» tabir edilen erken bunamayı hazırlar.

Bilhassa sıvı ilaçlarda olmak üzere çeşitli ilaç­ların terkibinde de alkol kullanılmaktadır. Bunların miktarını ilaç kutularındaki terkibinin ya­zıldığı yerde görmek mümkündür. Burada alkol çeşitli boya ve başka maddeleri eritici olarak kullanılmıştır.

Tedavi gayesi ile ilaç terkibine katılmamış­tır. Zaten müslüman alkolü tedavi gayesiyle kullanamaz. Allah (c.c.) haramda şifa yaratmadığı­nı açıkça beyan etmektedir. Bize düşen buna inanmak ve gereği gibi hareket etmektir.

Müslüman kardeşim: Alkol dinî hükümlere göre necistir. Sürüldüğü yer ancak su ile yıkanarak temizlenebilir. Bu hususa bilhassa dikkat edilmelidir.

Mikrop öldürücü – temizleyici olarak piyasada başka alkolsüz dezenfektanlar mevcuttur. Bunlardan birkaçının ismini verebiliriz. Zefiran ve Rivanol solisyonları daha güçlü dezenfektan etkiye sahip ve alkolsüzdür. Bu ihtiyaç bunlarla pekala giderilebilir.

 

STOK YASAKLANMIŞTIR

 

İslâm iktisadî düzeninde malın stok edilmesi yasaklanmış, yatırımlar teşvik edilmiştir. Bu yatırımlarla ilgili teşvik emirleri şunlardır: zekâtlar, öşürler,, humuslar, ışrînler (% 5 zekâtlar), feyler, cizye ve haraçlardır. Bu emirler yanında yüzden fazla âyet-i kerime ile müslümanlar mallarım Allah yolunda harcamaya teşvik edilmiştir. Bu harcamalardan maksat, toplumun yararına yapılan hayırlar, vakıflar ve her türlü iyi yoldaki yatırımlardır. İslâmî iktisâd düzeni, müslümanm, malı sırf kendi menfaatine haşr ederek stok et­memesi ile ilgili hükümlerle doludur. Karz-ı hasen ile ilgili âyet ve hadisleri de bu tedbirler ara­sında zikretmeliyiz.

GÖZÜN VAZİFESİ

 

Gözün vazifesi hakkında İmam-ı Gazâlî (k.s.) Hazretleri şu tavsiyelerde bulunuyorlar: «Yaban­cı veya bir müslümanm mahrem yerine bakmak­tan onu korumak ve müslümana hakaret gözü ile bakmamağı öğüt vermektir. Zîrâ Allah-u Teâlâ boşuna söz söylemekten menn ettiği gibi, boşuna bakmaktan da menn etmiştir. Sonra yalnız menn etmekle yetinmeyip iyi ve yararlı yerlere bak­makla da emretmelidir. İbret nazarı ile Allah’ın yarattığı bu sun’-i bedi’e ve örnek olmak için ya­pılan iyi işlere, Allah (c.c.)’ın kitabına ve Pey­gamber (s.a.v.)’in sünnetine bakmak, öğüt almak ve istifâde etmek için hikmet kitablarına bakmak gibi tavsiyelerde bulunmalıdır.» (İhyâ Tercümesi, Cild III, s. 712)

 

 

İSLAMİYET’TE GELİR DAĞITIMI

 

İslâmiyette bir devlet başkanının yaşayışı ile bir işçinin yaşayışı arasında fark gözetilmekte, devletin gelirlerinden herkes eşit şartlar altında faydalanmaktadır.

İslâmiyette çalışmanın hedefi sadece dünya hayatında refaha kavuşmak değil Allah (c.c.) rızasını kazanmak, bu vesile ile ahiret yurdunu da elde etmektir, işte bu sebeple ferdin yüklendiği sorumluluk karşılığında maddi mükafat yerine manevi ecir esas alınmakta, böylece çalışanlar, sorumluluk yüklenenler mükafatlarını Allah’tan (c.c.) alırlar. Çalışmanın karşılığı maddi bir menfaata dayanmadığı için, çalışmalar resmi ölçüler içinde değil hasbi olarak yapılabilmekte ve da­ha büyük bir verim alınabilmektedir. Hayat nok­tasında ise çalışmayanlara dahi normal şartlar altında bir yaşama imkanı sağlandığı için bir me­sele kalmıyor ortada… Böylece tüm çalışanlar bir ibadet anlayışı içinde kendilerini toplumla­rına arayabilmektedirler.

Fakat normal bir hayat seviyesinin üstünde­ki rızık dağılımı Allah’ın (c.c.) taksimine bağ­lıdır. Dilediğine bolca mal – mülk verir dilediğine saltanat, dilediğine ilim – irfan, dilediğine çeşitli nimetler verir. Herkes Allah’ın (c.c.) bu taksimine razı olur. Zira ilahi adalet her türlü adaletin üstündedir. Her insanın her nimetten eşit şart­larda yararlanması fitraten mümkün değildir. Dünya üzerinde devlet idarecilerinden tutun da bir mahalle bekçisine kadar herkesin her nimette eşit olması bugüne kadar gerçekleşmemiştir.

 

KÜFÜR VE ŞİRK

 

“Zulüm üç nevidir: Bir zulüm vardır ki, onu Cenab-ı Hakk (c.c.) asla mağfiret buyurmaz. Bir zulüm de vardır ki, onu Allah (c.c.) dilerse mağ­firet buyurur. Bir zulüm de vardır ki, onu terk buyurmaz. İmdi Allah Teâlâ (c.c.)’nın mağfiret buyurmayacağı zulüm, şirkten ibarettir. Allah Teâlâ (c.c.) (Şirk azim bir zulümdür) diye bu­yurmuştur.”             (Ö.N. Bilmen, 500 Hadis)

İnsanın küfrü şirki müstelzim olan şeylerden son derece sakınması lazımdır. Küfür ve şirk ile ömrünü tamamlayanlar, Cehennemde ebedi kala­caklardır. Bu ceza, hayatta iken onların o kötü itikadlarının sonucudur. Hak Teâlâ’ya karşı yap­makla mecbur olduğumuz vazifeleri yapamayan mü’minler de nefislerine zulüm etmiş ve Allah (c.c.)’a karşı küfranı nimette bulunmuş olacaklarından azaba müstehak olurlar. Ancak bunla­rın bu azabı ebedî değildir. Cenab-ı Hakk bun­ların bir kısmını bir müddet cezalandırdıktan son­ra affeder. Bir kısmını da hiç cezaya tabi kılma­dan mağfiret eder. Fakat; bir inanan insan, akıbe­tinin olacağını bilmediğinden, vazifelerini eksik­siz yerine getirmelidir.

 

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

 

Alemül Hüda (s.a.v.): Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in tüm emirlerine itaat etmek imanın ve doğruluğun bir alameti olduğundan kendile­rine bu isim verilmiştir

 

 

HEDİYE HELÂL, RÜŞVET HARAMDIR

 

Fertler arasındaki sevgi ve muhabbetin yer­leşmesinde hediyeleşmek mühimdir.

Bu hususta Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz:

«Karşılıklı hediye veriniz ki, biribirinizi sevesiniz.» buyurmuşlardır, (İhya C. 2, S. 382)

Resmi dairede memur olarak ve bir evraka imza atmak dışında bir vasfı olmayanlara arabalar, daireler veya yüksek miktarda paralar he­diye (!) ediliyor. Küçücük bir maddi zarara veya beklemeye dayanamayarak Allah (c.c.) hükümleri çiğneniyor.

«O halde hediye nedir? dense deriz ki:

“Belli bir maksadı olmadan yalnız hediye et­tiği zât ile anlaşmak ve sevgisini kazanmak için verilenlerdir, hediye….” (İhya, C. 2, S. 383)

Şayet, itibârı, memurluğu, amirliği ve benzeri sebeplerden dolayı bir şahsa hediye veriyor ve bu vazifelerden biri bu adam da bulunmasa katiyyen ona hediye vermeyecek halde ise: bu verilen hediye adı altında bir «RÜŞVET» tir.

Mü’minler dikkat ediniz. Bozuk niyetli kim­seler sizi günahlarına ortak etmesin. «Hediye» adı altındaki «Rüşvet» ten sakının. Hediyeleşmsk sün­netini ihya etmekten de geri durmayınız. Gelen hediyeyi kabul etmeden önce düşün! de ki:

«— Bu vazifeden ayrılsam ve evde otursam bu adam bu hediyeyi yapacak mı idi?» Eğer ya­pacağına kanaat getiriyorsan, helâldir, hediyeyi al. Yok, eğer getirmiyeceğine kanaat ediyorsan, haramdır bu hediyeye yaklaşma!

 

GÖZLER HARAM KARŞISINDA MUTLAKA KAPANMALIDIR

 

Vaktin birinde İmâm-ı A’zam Ebû Hânife (r. aleyh), hamama giderler ve anadan üryan bir insan görünce hemen gözlerim kaparlar. Bunun üzerine o erkek, «Ey imâm kör mü oldun?» der. Rahmetullâhi aleyh de: «Senin bu hâlin beni kör etti» buyururlar. Herhalde İmâm-ı A’zam Hazret­leri kadar, bizler gözümüzden emin değilizdir.

Ümmi Seleme (r.a.)’den rivayet edilen bir Hadîs-i Şerifte Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri: «Allah şifânızı, size haram kılmış olduğu şeylerde kılmamıştır.» (Râmûz Tercümesi, s. 151) buyurarak, ha­ramlarda, külliyen, hiç bir şifâ olmadığını haber vermişlerdir.

Bu i’tibarla, haramlara bakarak, göz zinası yaparak, «şifâ buluyorum, kalbim temizdir» demek, ancak, kendi kendini aldatmak olan, ahmak­lığın bir itirafıdır.

Kalbinin temizliğinden emin olmak isteyen ve kalbim temizdir diyen insan, iblisin zehirli ok­larından bir ok olan, harama bakmaktan sakı­nır ve gözlerini kapar ve böylece gözlerini gerçekten temizlemiş olur. Nitekim Cenâb-ı Hakk (c.c.) Kudsî Hadîste buyuruyor ki: «Harama bak­mak iblisin zehirli oklarından bir oktur! Kim onu, (harama bakmağı) Benden korkusu sebebiyle terkederse, onu, kalbinde lezzetini hissedeceği bir imâna çeviririm.» (Râmûz Tercümesi, s. 181)

Haram karşısında mutlaka gözün kapanma­sını, Allah (c.c.)’ın dostlan, ısrarla tavsiye edyorlar ve tek çıkar yol olarak gösteriyorlar.

 

HELAL RIZIK

 

Maddi rızıklanmamızı belâlından kazanmak için gayret sarfetmeliyiz. Cenab-ı Hak (c.c.) yarattığı her şeyin rızkını da yaratmıştır. Yaratılan her şeyin rızkına O (c.c.) kefildir. Yalnız insan­lara düşen vazife rızkını helâl yoldan aramaları olacaktır, öbür alemde sorulacak olan ilk soru­lardan birisi de «Gençliğini nerede harcadın, dün­yada iken rızkını helalden mi, kazandın haram­dan mı» sorusu olacaktır. Eğer helal rızık yolları aranmazsa, çok az da olsa insan midesine giren haram lokmalar insanı Allah (c.c.)’tan uzaklaş­tırır. Önce az diye yapılırsa sonra bunun sonu gelmez. Hesabını dahi yapamadığın mal ve mül­kün içerisine dalmak suretiyle dünya muhabbetiyle haşır neşir olunur. O zaman Allah (c.c.) ko­rusun, kurtuluşa gitmek çok zorlaşır.

Eğer bir kul sabah kalkıp (c.c.)’a kulluk vazifesini yerine getirdikten sonra hâlis niyetle dua ederek «Ya Rabbi, bugünkü çoluk çocuğumun rızkını helalinden nasip et» diyerek dua edip de helal rızk için yola çıkarsa Cenabı Allah (c.c.) o kula yardım eder ve helal rızk ihsan buyurur. O kul da işte çalıştığı müddetçe helal rızk yolun­da Allah (c.c.)’a ibadette sayılır. Fakat ticari muamelelerinin hepsini banka ile yapıp, kazanç gelsin de nasıl olursa olsun diyerek bütün sahtekarlıklara başvurarak, yalan ve dolan işler ile hakkı aldatarak kazanç sağlanıp da ondan sonra da helal rızk için dua edilirse bunun iraptan mahalli yoktur.

 

RİBA (FAİZ)

 

Fahr-i Râzî’nin beyânı veçhile, faizin haram kılınmasına sebep üçdür:

Birincisi: Başkasının malını bedelsiz almaktır. Binâenaleyh, karşı tarafın malı zayi olmakdan mahfuz bulunması lâzım iken bedelsiz almak onun hakkını ortadan kaldırmak ve zayi etmek olduğu cihetle haram kılınmıştır.

İkincisi: Halkın menfaatine hadim olan ti­câreti felce uğratması ve insan için memduh olan çalışmayı iptal etmesidir.

Üçüncüsü: İnsanlar arasında ma’ruf ve müstahsen olan karz-ı hasenin ivazsız gararsız ödünç para alıp vermek suretiyle devamı arzu edilen yardımlaşmanın inkıtâına sebep olmasıdır.

Faiz (Ribâ) zahirde malı ziyâde eder gibi gö­rünüyorsa da hakîkatde malın noksanlaşmasına ve nihayet bir gün gadab-ı ilâhîye uğrayıp batma­sına sebşp olur. Sadaka ise zahirde malı noksanlaştırır gibi görünürse de hakîkatde malı ziyâdelendirip bereketlendirir. Hulâsa birinde Allah (c.c.)’ın gadabı, diğerinde Allah (c.c.)’ın rızâsı bulunmakla, mal üzerinde Mâlik’in rızâsı esas ol­duğuna göre Allah (c.c.)’a hakîkaten îman eden mü’minlerin huzur içinde ticâret ve imrâr-ı ha­yat etmeleri için ribâyı terk edip Allah (c.c.)’ın emretdiği veçhile hareket etmeleri me’muldür. Yoksa kullar, Allah (c.c.) ve Resulü (s.a.v.) tara fından açılacak bir harbe hazır bulunmakla tehdid edilmiştir.

Ribâ, dünyâda sahibinin malını çürütüp bereketsiz kıldığı sonra da iflâsa götürdüğü gibi, ribacının cibiliyyetine de helak getirir.

 

KUR’AN-I KERİMÎ GEÇİM VASITASI EDİNMEYİN

 

Ebu’l-Leys “Büstânul-Ârifin” isimli kitabında demiştir ki: “Kur’an-ı Kerimi öğretmek üç şekilde olur:

Allah (c.c.) rızası için hiç bir ücret almadan öğretme,

Ücret alarak öğretme,

Ücret şart koşmaksızın öğretip ücret verilirse kabul etme.

Birincisi sevap olur. Bu peygamberlerin yoludur. Onlar böyle yapmışlardır.

İkincisi ihtilaflıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.):«Benden duyduğunuzu bir âyet de olsa insanlara ulaştırınız.» buyurmuştur. Bu sebeple ücret mal caiz değildir. Bunun caiz olduğu da söylenmiştir. Kuran öğretmeni için en iyi olanı yazmayı öğretmek için ücret şart koşmasıdır. Kuranı öğretmek için ücreti şart koşarsa bunda bir beis olmayacağını umuyorum, müslümanlar arasında uygulanmakta olup onların buna ihtiyaçları vardır.

Üçüncü yol ise ittifakla caizdir. Çünkü Peygamber (s.a.v.) bütün insanların muallimi idi hediye kabul ederdi.»

Bu arada diğer ilimlerin öğretim, ile müezzin­lik, imamlık ve vaizlik gibi görevler için de -hizmetin aksamaması için- ücret alınabileceği belirtilmiştir.

İmam Malik ve Şafii bu durumun caiz olduğunu belirtmişlerdir.

(Kırk Hadis-Aliyyü’l – Kârî)

 

ADİL HÜKÜMDAR

 

Avf b. Mâlik (r.a.)’den, Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

«İdare adamlarınızın hayırlısı, sizi seven ve sizin tarafınızdan sevilenlerdir. Siz onlara dua edersiniz, onlar da size dua ederler, idare adamlarınızın şeriri, sizi sevmeyen ve sizin tarafınızdan sevilmeyen, size lâ’net eden, sizin de kendilerine lâ’net ettiğiniz kimselerdir» buyurdu. Biz:

«Yâ Resûlallah! Onlarla münâsebeti keselim mi?» dedik. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) iki defa:

«Hayır, sizinle namaz kıldıkları müddetçe on­lara itaat ediniz.» buyurdu. (Müslim)

— Ebû Hüreyre (r.a.)’den, Resûl-i Ekrem (s.a.v.): «Yedi sınıf var ki, Allah-u Teâlâ kendi gölgesinden başka gölge olmayan bir günde onları kendi gölgesinde barındırır:

Âdil devlet reisi, Allah’a ibâdet ederek yetişen delikanlı, gönlü mescitlere bağlı olan kimse Allah rızâsı için birbirlerini seven ve bunun üzerine toplanan ve ayrılan iki kimse, şeref ve mevki sahibi güzel bir kadın kendisine arz-ı nefs et­tiği halde «Allah’tan korkarım.» diye bu teklif reddeden kimse, sağ elinin verdiğini sol eli duymayacak surette gizli sadaka veren kimse, kimsenin bulunmadığı yerde Allah’ı hatırlayıp da gözleri yaşla dolup taşan kimse» buyurmuştur. (Buhârî ve Müslim)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

«Ehl-ü ıyâline ve idaresi altında olanlar adaletle hükmeden âdil kimseler, Allah nezdinde nurdan minberler üzerinde otururlar, yüksek mevki’lere çıkarlar.» buyurmuştur.

(Müslim)

 

TİCARET

 

İslâm Dininin helal kabul ettiği kazanç yol­larından cihaddan sonra ikincisi ticarettir.

Ticaret cemiyetlerin refahına ve terakkisi­ne sebeptir. Hadis-i Şerifte, «Rızkın onda dokuzu ticarettir.» buyurulmaktadır. Diğer bir hadiste «Doğru muameleli müslüman tacir, peygamber­ler ile sıddıklar ile şehidler ile haşrolunur.» buyrulmaktadır.

Müslüman bir tacirin riayet edeceği husus­lar:

— Ticârete başlarken sağlam itikad ve iyi niyet sahibi olmaktır.

— Ticâret veya san’atında farz-ı kifâyelerden olan bir vecibeyi yerine getirmeğe niyet etmelidir.

— Dünya pazarı âhiret pazarına mâni ol­mamalıdır. Âhiret pazarı camilerdir. Nitekim Allah (c.c.):

«Öyle adamlar var ki kazanç ve alış-veriş onları, Allah (c.c.)’ı zikretmekten, namaz kıl­maktan ve zekât vermekten alıkoymaz.» (Nur: 37)

— Dükkanında ve içinde bulunduğu müd­detçe Allah (c.c.)’ı hatırından çıkarmamalı, da­ima O’nu zikretmelidir.

— Çarşı pazara, kâr ve kazanca fazla düş­kün olmamalıdır.

— Yalnız haramdan kaçınmakla yetinme­meli, şüpheli şeylerden de sakınmalıdır.

— Lâyık olan, alışveriş ettiği herkes ile bütün ticarî muamelelerini murakabe etmelidir. (İhya C. 2, Sh. 227)

NİYET

 

Allah (c.c.)’ın Resulü (s.a.v.) buyuruyor ki:

«Ameller ancak niyetlere göre değerlenir. Kişinin niyeti ne ise o vardır. Eğer dünyalık amacıyla hicret ederse ona kavuşur, bir kadınla nikahlanmak amacıyla hicret ederse nikahlanır. Gerçek muhacir Allah (c.c.)’ın nehyettiklerinden kaçan kimsedir.» (Tecrid-i Sarih Cilt 1)

Ve yine Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur;

Allah iyiliklerin ve fenalıkların yazılmasını emretti. Sonra bunları açıkladı: «Bir kimse bir iyilik yapmağa niyetlenir de yapamazsa Allah kendi nezdinde o kimse için tam bir iyilik se­vabı yazar. Eğer hem niyetlenir hem de o iyili­ği yaparsa on iyilik sevabı yazar ve bu sevabı yediyüze ve daha fazlasına kadar çıkarır. Ve eğer fenalık yapmağa niyetlenir de sonra vazge­çerse, Allah (c.c.) onun için tam bir iyilik se­vabı yazar. Eğer kötü işe hem niyetlenir hem de onu yaparsa Allah (c.c.) o kimse için bir gü­nah yazar. (Riyâzü’s-Sâlihîn. C. l, Sh. 12)

***

Resûlullah (s.a.v.):

«Allah’dan başka ilah olmadığına ve Muhammedin Allah’ın Rasûlü olduğuna şehadet edinceye, namaz kılıncayâ, zekat verinceye kadar insanlar­la savaşmakla emrolundum. İnsanlar bunları yaparlarsa İslâm hakkı müstesna malları, can­ları benden emindir. (İç yüzlerinin) hesabı Al­lah’a aittir.» buyuruyorlar.

 

ÂMME MÜNKERÂT1

 

Bu zamanda hangi memlekette ve ne hâl üzere olursa olsun herkes insanlara öğretmediği, onları irşâd edip onlara doğruyu göstermediği için mes’uldür.

İnsan şer’î hükümlerin bilgini olarak doğ­maz. Öğrenmekle yetişir. Öğretmek, bilginlerin borcu olduğuna göre, bir mes’eleyi bilen kim­se, o meselenin âlimidir. Onu öğretmesi vacibtir.

Her müslumana farz olan. önce haram olan­ları terk edip, farzları yerine getirmek suretiyle kendisini İslah etmektir. İkinci derecede aile efradı gelir. Onları da irşâd ve islah ettikten sonra sırasıyla komşularını, mahalle halkını, bu­lunduğu kasabayı ve sonra şehir civarındaki in­sanları ve daha sonra da uzakta ve hatta dün­yanın öte ucunda yaşayanları irşâd ve ikaz eder. Yakında olan kimse bu vazifeyi göremezse uzak yakın herkes bundan mes’uldür. Yeryüzünde di­nî farizelerden bir tanesini bilmeyen bir câhil bu­lundukça, oraya gidebilenden mes’ûliyet düşmez. Diğer teferruat ile uğraşıp, ilmin derinliklerine dalarak ender lâzım olacak mes’eleler ile za­manını kaybetmesi doğru olmaz. Bu bir vazife­dir ki bunu ancak farz-ı ayın veya daha mü­him bir farz-ı kifâye ile uğraşmak durdurabi­lir. (İhya C. 2/833-4)

***

“İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah (c.c.)’ın rızasını kazanmak için canını feda ederler.” (Bakara -. 20)

 

İSLAM’DA KAZANÇ YOLLARI

 

Ticaret ve sanat farz-ı kifayelerdendir. Çün­kü bunlar ihmal edilirse geçim olmaz. İnsanlar açlığından ve ihtiyacından ölürler. Dünya ni­zamı karşılıklı yardım ve vazife taksimi ile müm­kündür. Eğer herkes aynı işi yaparsa diğer iş­ler yapılmadığı için hayat felce uğrar.

Sanatların büyük bir kısmı mühim olmak­la beraber bazıları süs ve ziynet kabilinden ol­duğu için, zazuri değildir. Bunun için sanatın mühimlerini tercih ederek müslümanlara yara­yışlı olanları ile meşgul olunması daha uygun­dur. Çalgı v.b. yasak olan aletleri imal etmekten kaçınmak, zulümden kaçınmak demektir. Erkek­lere atlas elbise dikmek, altun ve gümüşten eyer işlemek, yine erkeklere altun yüzük yapmak günah ve bunlardan ücret almak haramdır.

Manifaturacılık has görülmüştür. Nitekim Hadis-i şerifte: «Ticaretinizin en hayırlısı bezzarlık (kumaş ve elbise ticareti) sanatınızın en güzeli de dikiciliktir.» buyurulmuştur. Diğer bir Hadiste: «Cennet ehli ticaret etse manifaturacılık, cehennem halkı da alışveriş yapsa sarraflık yapardı.» buyurmuştur. Selef ekseriyetle şu on mesleği ter­cih ederdi: l- Dikicilik, 2- Ticaret, 3- Nakliye­cilik, 4- Terzilik ve ayakkabıcılık, 5- Elbise te­mizleyiciliği, 6-Na’lincilik 7- Demircilik, 8- Eğiricilik, 9-Avcılık, 10- Kitapçılık (Muharrirlik). (İhyâ’u Ulumiddîn C. 2, Sh. 218)

«Varlıklara can verip yaşatan zenginleri fa­kir, fakirleri de zengin yapan Cenab-ı Hakk’tır.» (Hz. Ali r.a.)

 

HELÂL YEMEK

 

«Helâl ve temiz nafaka yiyin. Ve sâlih amel­ler işleyin.» (Mü’minûn: 51)

«Eğer böyle yapmazsanız (ribâyı terketmezseniz) Allah (c.c.)’a ve Peygamber (s.a.v.)’e harbte girmiş olduğunuzu) bilin.» (Bakara: 279)

«Helâl nafaka aramak, her müslümana farz­dır.» (İhya, C. 2/234)

«Helâl yemek ye, duan kabul olsun.»

«Çoluk çocuğunun geçimini helâlinden te­mine çalışan, Allah (c.c.) yolunda mücahede eden gibidir. Namusu dâiresinde helâlinden dünyalık peşinde olan, şehidler derecesindedir.»

«Dininizin en hayırlı tarafı, verâ’dır (Şüpheli şeylerden kaçınmaktır).»

(İhya, C. 2/237)

«Allah katında bir dirhem ribâ (faiz), otuz zinadan daha şiddetlidir.»

(İhya,C. 2/238)

«Kazancı haram olan kimse; onu tasadduk ederse, sadakası kabul olmaz. Yanında alıkoyarsa, kendisi için Cehennem azığı olur.» (İhya, C. 2/238)

***

  1. MUSTAFA

 

Naima, O’nun için «Padişah-ı Edhem-meşreb» tabirini kullanmakta, hükümdar olduğu halde, makamını terkederek dervişliği tercih eden, meşhur sofi, İbrahim Edhem’e benzetmek­tedir. Hükümdarlıktan kaçışı, onu istemeyişi «Osman gel beni kurtar deyişi» hakkındaki bu rivayetleri doğrular mahiyettedir. Ahali arasın­da onun evliyalığı ve kerametlerinin yayıldığı yazılmaktadır. (İslâm Tarihi, Sh. 710)

 

 

 

SÜNNETE SARILIP BİD’ATLARDAN KAÇINMAK

 

Bid’at: İkmalinden sonra dinde, başka bir deyişle Peygamber (s.a.v.)’den sonra dinde ih­das edilen şeylere, amellere, Ashâbın ve Tabiinin işlemedikleri sünnete aykırı bulunan şeylere de­nir. (Seyyid, Târifât Sh. 29)

Ashabdan İrbâz b. Sariye der ki: Resûlullah (s.a.v.) birgün, sabah namazından sonra bize beliğ bir mev’iza îrad buyurdu. Bu mev’izadan, gözler yaşardı, kalpler ürperdi. Bu, bir vedâlaşıcının vâ’zına benziyordu.

«Öyle ise, yâ Resûlallah! Bize. neyi tavsiye buyurursun?» dedik.

Resûlullah (s.a.v.) «Ben, sizi, gecesi, gündü­zü gibi olan şey üzerinde bırakmış bulunuyo­rum. Benden sonra, onun üzerinden kayan, mu­hakkak helak olur. Allah (c.c. )’tan sakınmanı­zı, başınıza Habeşli bir köle de geçse, onun emirlerini dinlemenizi, kendisine itaat etmenizi Bize tavsiye ederim. Benden sonra, sizlerden ya­şayanlar, bir çok anlaşmazlıklara şâhid olacaklardır.

O zaman sünnetime, sünnetimden bildiğiniz şeylere hidayet ve doğru yol üzerinde bulunan Halifelerin sünnetine sımsıkı sarılınız! Sonradan sonraya ortaya çıkarılan bir takım şeylerden sakınınız!

Çünkü, sonradan sonraya ortaya çıkardan şey, bid’attır.

Her bid’atta, delâletdir, sapkınlıktır!» buyuruldu. (İslam Tarihi, C. 11, Sh. 267)

 

ALLAH (C.C.) BAŞKA BİR KAVİM GETİRİR

 

«Ey o bütün iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse duysun! Allah (c.c.) onun yerine öyle bir kavim getirecek ki Allah (c.c.) on­ları sever onlar Allah (c.c.)’ı severler, mü’minlere karşı başları aşağıda, kâfirlere karşı başları yukarıdadır. Allah (c.c.) yolunda mücâhede ederler, dil uzatanların levminden korkmazlar. İşte o Allah (c.c.)’ın fazlıdır. Onu dilediğine ve­rir ve Allah (c.c.) vâsidir, alimdir. Ve herkim Allah (c.c.) ve Resulü (s.a.v.)’ne yâr olursa şüp­he yok ki o Allah (c.c.) hizbi (taraftarı) dir. An­cak galip olanlar onlardır.»

(Mâide/54)

Binaenaleyh, hiçbiriniz ümitsizliğe düşmeyi­niz, düşüp de fakirler peşinden koşmayınız. Al­lah (c.c.)’dan bu vasıflara sahip bir kavim ol­mayı dileyiniz. Fakat bunu cebren alınır bir is­tihkak da zannetmeyiniz.

Bu şereflere, bu hürriyete bu izzetü istiklâ­le ermek isteyenler başkalarının değil ancak Al­lah (c.c.)’ın velayetine koşmalı, Allah (c.c.)’in peygamberlerine, mü’minlere baş tutmamalı mu­habbet ve nusret etmelidir.

Buna da yalnız irtidadı itikadı değil, irtidadı amelîde mevzu bahistir.

Türkler de yukarıda geçen Âyetin tebşirine dahil olmuşlardır. Demek ki onlarda bu ni’metin kadr ü kıyametini bilmez, küfrü küfrana doğru giderlerse mevkilerini Allah (c.c.)’in göndereceği başka bir kavme terk etmeğe mecbur olacaktır. (Hak Dini Kur’ân Dili, C. 3, Sh. 1719)

 

KİMLER NÂMAHREMDİR

 

«Mü’min kadınlara söyle helâl olmayan er­keklere bakmaktan sakınsınlar, furuclarını (namuslarını) muhafaza etsinler, zinetlerini izhar etmesinler, ancak zahir olanı başka» Bunlar ör­ünün dış tarafıyla el ve yüz zinetidir. Müşnedi Ebî Dâvud (rh’.a)’da rivayet edilen bir Hadiste Efendimiz (s.a.v.) Hz. Esma (r.a.)’ya: «Ya Esma kadın bulûğa erince ondan görülebilecek olan ancak şudur.» buyurmuş ve kendi mübarek yü­zünü ve ellerini işaret etmiştir.

«Baş örtülerini yakalarının üzerine vursun­lar, başlarını, saçlarını kulaklarını, boyunlarını, gerdanlarını, sinelerini açık tutmayıp bu emri ifa edebilecek başörtüsü kullansınlar. Zinetle­rini izhâr etmesinler. Ancak kocalarına veya kendi atalarına (yani babasına, dedelerine am­ca ve dayılarına) veya kocalarının atalarına ve­ya kendi oğullarına veya kendi biraderlerine ve­ya biraderlerinin oğullarına veya hemşirelerinin oğullarına veya kendi kadınlarına (yani mü’minâtın kadınları) veya mâlik olduğu cariyelerin» veya şehveti kesilmiş kadına ihtiyaç duymayan ihtiyarlara, veya kadınların avret mahallerine vakıf olmayan çocuklar müstesnadır. Baştan aşağa örtündükten başka yürürken de edep ü vekar ile yürüsünler. Çapkın yürüyüşle nazarı dikka­ti celbetmesinler. Ey mü’minler Allah (c.c.)’a tevbe ediniz ki felah bulabilesiniz.» (Nur: 31) Demekki bozuk bir cemiyetle felah ümidi olmaz. Cemiyetin bozukluğu da kadınlardan evvel er­keklerin kusurundandır. (Hak Dini Kur’ân Dili, C. 5, Sh. 3599)

 

HARAMDAN SAKINMAK

 

Bir Hadis-i Şerifte: «Nas üzerine bir zaman gelecektir ki bir kimse helâlden mi haramdan mı kazandığına ehemmiyet vermeyecek olacak­tır.» buyurulmuştur. Bu Hadis-i Şerif Peygamberimizin (s.a.v.) mucizelerindendir. Zira Hadiste söylenenler aynen olmuştur.

Yine başka bir Hadis-i Şerifte: «Haram lok­ma yiyen kimsenin kırk gece namazı kabul olun­maz, kırk gün de duasına icabet olunmaz.»

*             Bir zaman gelecek ki, insanlardan riba (faiz) yemeyen kalmayacaktır. Riba yemese bi­le onun tozu toprağı ona isabet edecek.

* İki dirheme sahip olanın hesabı bir dir­heme sahip olan kimsenin hesabından daha zor­dur.

* Haram lokmadan beslenen, büyüyen vucûd insana nâr-ı cahim daha evlâdır.

İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin bir kimsede alacağı vardı. Bir cenaze namazına vardı. O alacaklı olduğu borçlunun duvarı gölgesinde durmaktan sakındı. «Eğer alacağım olan bu kim­senin evinin gölgesinde oturursam faizdir. Faiz ise haramdır.» buyurdular.

* Abdullah bin Mübarek (r.a.), Bağdat şeh­rine geldi. Pek pahalı bir atı vardı. Bir yerde namaza durdu. Atını da salıverdi. Namazda iken at bir ekine girdi. Haram olan ekini yediğinden o ata binmedi, orada bıraktı, yoluna devam etti.

Yusuf-ı Esbat’a anasından 70.000 kızıl altın miras kalmıştı, o para tayyib olmadığından bir akçesini kabul etmedi. (Musahabe 6, Sh. 61)

 

EDA İLE KAZANIN MAHİYYETİ

 

Bir namazı vaktinde kılmaya “EDA” vak­tinden sonra kumaya da “KAZA” denir.

Vaktinde kılınmamış olan beş vakit farz namazların kazası farzdır. Vitir namazının ka­zası da vaciptir. Sünnetlere gelince sabah na­mazının farzıyla beraber sünneti fevtedilmiş (ge­çirilmiş) olunca güneşin doğuşundan istiva (gü­neşin tam tepede olma vakti) zamanına kadar sünnetle beraber kaza edilir. Ondan sonra sün­net kaza edilmez.

Kazaya kalan namazı yerine getirmekle mü­kellefiz. Aksi halde azaba müstehak oluruz.

Kazaya kalan namazlar müteaddit (çeşitli) olunca «İlk sabah namazını, son ikindi namazını veya ilk yatsı namazını kılmaya» diye niyet edilir. Bir kimse ne kadar namazı kazaya kaldığını bilmese, kalmadığına kanaat edinceye kadar ka­za namazı kılar.

Kaza namazlarının evde kılınması evlâdır. Çünkü günahları örtüp teşhir etmemek lâzımdır. Böyle bir teşhir hakka karşı bir cür’et sayılır ve başkaları için kötü bir numune teşkil edebilir. Kaza namazlanyla iştigal nafile namazlar ile iştigalden evlâdır. Fakat farz namazlarının müekkede olsun olmasın sünnetleri bundan müs­tesnadır. Bu sünnetleri terk ederek bunların ye­rine kazaya niyet edilmesi evlâ değildir. Çünkü bu sünnetler farz namazlarını ikmal eder, bun­ların telafisi mümkün değildir. Kaza namazları­nın muayyen vakitleri olmadığı için telafisi mümkündür.

(İslâm İlmihali, Sh. 182)

 

KAZA VE KEFFARET

 

Kaza, bozulan bir oruca karşılık olarak yal­nızca birgün oruç tutulması veya tutulmamış bir oruca karşılık olarak yalnızca bir gün oruç tutulmasıdır.

Keffâret ise bozulan bir oruçtan dolayı ka­za ile beraber iki ay daha oruç tutulmasıdır. Şu hallerde kaza icabeder:

Bozulan nafile orucun kazası icap etmekte­dir.

Ramazanın başından sonuna dek baygın olan kişi sonradan sıhhat bulursa bu oruçlarını kaza eder.

Mecnûn, ifakat bulmadan önceki oruçları (Ramazan içinde iyileşti) ise kaza eder.

Ramazan orucundan başka hiçbir orucun bozulması keffâret gerektirmez.

Ramazan’da oruca niyet etmeyip, iftarda da etmeyip imsak etmiş bulunan kimseye kaza lazım gelir.

Oruca niyet etmeden gündüzün oruç anında buzulursa kaza icabeder.

Yutulan taş, çekirdek, pamuk, toprak v.s kazayı icabettirir.

Başkasının tükürüğünü, lokmasını yutan, güneş doğmuşken, tulü etmedi diye bilerek yiyen kaza eder.

Bazı hareketler (ihtilâm olma, bilmeden ye­me… gibi) sonucu orucu bozuldu zannıyla iftar eden keffâret etmez, ama oruç bozulmadı zan­nedene keffâret gerekir.

Sefere çıktıktan sonra orucu bozmak yal­nız kazayı mucip olur.

(İslâm İlmihali, Sh. 275)

RİBA (FAİZ)

 

Resûlullah (s.a.v.) bir Hadis-i Şeriflerinde:

“Kan satışını ve tecâvüzle mal elde etmeyi yasakladı ve faiz yiyene yedirene, faiz sözleşmesini yapana, sözleşmeye şâhidlik yapana, cildlerine dövme yapanlara ve yaptıranlara tasvir ya­panlara lanet etti.” Diğer Hadis-i Şerifde:

«Faiz yetmiş şu kadar çeşittir. En aşağı derecesi kişinin validesiyle zina etmesi gibidir.»

Fahri Razi’ye göre ribânın haram olmasının sebebi üçtür:

1             — Ribâ başkasının malını bedelsiz almak­tır. Binaenaleyh kaybolmaktan korunması lâzım iken bedelsiz almak onun haramlığını kaldırmak ve zayi etmek olduğu cihetle haram kılınmıştır.

— Halkın menfaatine hizmet eden ticare­te kesâd ve darlık vermesi, çalışma ve gayreti ibtal etmesi cihetiyle haramdır.

— Halk arasında maruf olan karz-ı hasen denilen ödünç para alıp vermek suretiyle vâki olan yardımlaşmanın kesilmesine sebep olması cihetiyle haramdır.

«Riba haram olunca bir kimse, Rabbinden haram olduğuna dair meviza geldiğinde faizden vazgeçerse, o Âyet gelmezden evvel ribadan al­mış olduğu şey onun malıdır; geri vermez. Ve o kimsenin işi Allah Teâlâ’ya aiddir. Binaenaleyh faizden vazgeçip emre itaat ettiğinize mukabil Allah Teâlâ ona ecir verir. Eğer faizin haram olduğuna dair Âyet geldikten sonra da ribaya tekrar dönerse işte o avdet edenler Cehennemin ebedî yaranlarıdır.» (Bakara: 275)

(Musâhabe, C. 6)

 

ALIM VE SATIMDA YAPILAN TAVSİYELER

 

* Hz. Peygamber (s.a.v.) bir gün, çarşıda bir hububat yığınına rastladı. Elini yığının içine soktu. Parmakları ıslandı. «— Ey buğday sahibi! Bu ne?» dedi.

Adam: «— Ya Rasûlallah (s.a.v.) Ona yağ­mur değdi!» dedi.

Hz. Peygamberimiz (s.a.v.): «— Sen ne diye o ıslanmış olanları, halkın göreceği şekilde buğdayın üzerine çıkarmadın?! Aldatan kimse, biz­den değildir!» dedi.

* Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) çarşı ve pazar­da satılacak şeylerin çarşı ve pazara getirilmeyerek, rastgele satılmasını hoş görmediği gibi bir şeyin götürü ve toptan pazarlık edilip teslim alınmadan, başka birisine devrini de yasaklamıştı.

* Şehirlinin, satıcı bir bedeviye «—Sen, malım satmak için acele etme! Onu, bana bırak. Ben senin hisabına onu daha yüksek bir fiyatla ya­vaş yavaş satarım!» diyerek simsarlık etmesini, piyasayı yükseltmesini de hoş görmezdi.

* Bir alıcının, pazarlık ettiği meta üzerinde, başka bir alıcının pazarlık etmeğe kalkması da, yasaklanmıştı.

* Hz. Peygamberimiz (s.a.v.): «Satarken, alırken, alacağını ister veya borcunu öderken nâ­zik ve yumuşak davranan, kolaylık gösteren bir kula Allah rahmet etsin!» buyurdu.

* Hz. Peygamber (s.a.v.): «Doğru ve emniyetli tacir; Peygamberler, sıddıklar ye şehidlerle birlik­tedir.» buyurmuşlardır. (1. T. C. 1, Sh. 162, 163)

 

 

 

AİLE HAYATI VE NİKAH

 

Nikâh; ahlâkı düzenlemek, soydaşlarla ge­çinmeye tahammül göstermek suretiyle iç ale­mini olgunlaştırmak, çocuk terbiyesi ve kendi işlerini görmekten aciz müslümanların işini gör­mek, yakınlarına, biçârelere nafaka vermek, kendisinin ve ailesinin namusunu korumak, fit­neleri defetmek, nefsini terbiye ederek kulluğa yaraşır bir hale getirmek ve şâire gibi bir çok vazifelere şamil bulunmaktadır.

Nikâh ibadet olduğu içindir ki, cami içinde kıyılması ve Cuma gününe rastlatılması müstehaptır. İtidal halinde (normal bir durumda) ev­lenmek, müekked bir sünnettir. Şiddet ve şehe­vi bir taşkınlık halinde vâcibdir. Harama düş­me korkusu halinde evlenmek (gücü yeten için) farzdır. Eziyet ve zulüm etmek korkusu (kadın haklarını gözetmemek) halinde ise, evlenmek mekruhtur.

Nikâh, îcab ve kabul ile meydana gelir.

Mut’a nikâhı câiz değildir, (muta nikâhının ebediyyen) neshedildiğine İcma-i sahabe vardır. Bir erkeğin bir kadın için, maldan şu kadar şey­le şu kadar müddette ben senden faydalanayım demesidir.

Hür erkek için, hür kadınlardan ancak dört kadının nikâhı sahîhdir. Yani hür erkeğin dört­ten fazla kadını nikâhında bulundurması caiz ol­maz. Çünkü Allah-u Teâlâ (c.c.):

“Hoşunuza giden kadınlarla iki, üç ve dört kadar evlenebilirsiniz” buyuruyor.

(Nisa sûresi ayet, 3)

 

TESETTÜR

 

«Ey Peygamberi Zevcelerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle dış elbiseleriyle üzerlerini sımsıkı örtsünler. Bu (tesettür) onla­rın tanınmalarına (perişan cariyelerden ve adî kadınlardan vakar ve heybetleri ile seçilerek hürmet edilmelerine) binaenaleyh eza ve cefa edilmemelerine daha uygundur. Allah (c.c.) gafûr’dur, rahim’dir.» (Ahzab Sûresi)

«CİLBAB»; baştan aşağıya kadar vücudun tamamını örten çarşaf, ferace ve çar gibi dış elbiseleri demektir.

Bu Âyeti kerime şu büyük hakikatlere irşad etmektedir:

— Örtünmek ve yabancılardan ziynetleri­ni saklamak bilumum mü’mine kadınlar üzerine
kat’iyyetle farzdır.

— Peygamber (s.a-v.)’in muhtereme keri­meleri ve zevcât-ı tâhiratı, diğer ehl-i iman ka­dınların örneği ve numune-i imtisalleridir.

— Şer’an cilbab (dış elbise), zinetleri, iç elbiseleri ve bedenin tamamını örtecek derece­de geniş, bol ve kalın olmalıdır.

— Tesettür, kadınları darlığa, sıkıntıya düşürmek için değil, onların şereflerini artırıp hürmete layık hale getirmek için farz kılınmıştır.

— Şer’î örtüye bürünmekle, hem kadının izzeti, haysiyyeti siyanet (korunmuş) edilmiş olur, hem de toplum fitne fesadın şüyu bulma­sından fuhşiyatın yayılmasında kurtarılmış olur.

— Müslüman kadınlar Allah (c.c.)’ın emirlerine teslim olmalı ve İslâm âdabı ile muttasıf bulunmalıdır. (E. Doğanay, Tesettür, Sh. 251)

 

NİKAH İÇİN KADINLARDA ARANAN VASIFLAR

 

1— Dindar ve sâliha olmak: Bu esâstır.

«Kadın, malı, güzelliği, asaleti ve dindarlığı yüzünden nikah edilir. Sen dindar olanı seç ki elin toprak tutsun.» (İhya 2 – Sh. 200 – Buhari – Müslim)

— Güzel huy, güzel ahlâktır. Bu huzurun te’mini ve dini vecibelerin muntazaman ifası için mühimdir.

— Yüz güzelliği.

— Nikâh parasının (mehirin) az olması.

— Kadın döl getiren cinsten olmalı, kısır olmamalıdır.

— Bakireyi tercih etmek,

— Soylu olmak; nikâh edilecek kadın, dindâr, iffet ve şeref sahibi bir ailenin kızı olmalı ve böyle bir terbiye almış bulunmalıdır.

8— Çok yakın akrabadan olmamak. (İhya C. 2, Sh. 108)

 

LİFLİ BESİNLER

 

Besinlerin aşırı rafine edilerek alınması, bir­çok mide barsak sistemi ve metabolik hastalık­ların belirmesini kolaylaştırmaktadır. Bol seb­ze yemek, meyva suyu içmek yerine, meyvanın kendisini yeme alışkanlığını sürdürmek, ekmeği daha yüksek randımanlı undan yapmak ve ge­rekirse hekim öğüdü ile günde 30 gram kadar ek kepek almak yararlı olsa gerektir.

Kara ekmek, kepek, kuru fasulye, haşlan­mış körpe havuç liften zengin besinlerdir.

(Beslenme ve Diyet)

 

SEFERİN MAHİYETİ, MÜDDETİ

 

Şer’i şerif bakımından, sefer; muayyen bir mesafeye gitmektir ki mu’tedil bir yürüyüş ile üç günlük yani 18 saatlik bir mesafeden iba­rettir. Mu’tedil yürüyüş, yaya yürüyüşüdür.

Vatanında veya o hükümdeki bir yerde otu­ran kimseye «mukim», burada çıkıp en az onsekiz saatlik mesafeye gitmeye başlamış olan kimseye de seran «müsafir-yolcu» adı verilir.

Gidilecek bir yerin hem karadan hem de denizden yolu bulunsa yolcunun gideceği yola itibar olunur.

Dinimizde yolcular hakkında bir kısım ko­laylıklar, ruhsatlar gösterilmiştir. Mesela; Ra­mazanda müsaferette bulunan için orucunu te­hire bırakmak mubahtır. Müsafirlerin mesh müd­deti üç gün üç gecedir. Müsafir dört rekatlı farz namazlarını ikişer rekat olarak kılar.

Müsafir olarak gittiği yerde onbeş günden fazla kalacaksa müsafirlik çıkar mukim sayılır. Eğer müsafir bulunduğu yerde onbeş günden fazla kalmaya niyet etmeyecek olursa bugün, yarın diye onbeş günden fazla da kalsa müsafirlikten çıkmaz.

Bir kimse içinde doğup büyüdüğü veya ev­lendiği yeri terkedip başka bir beldeyi vatan edinip ikamete başlasa artık, evvelki vatanı ika­met hususunda vatanı olmaktan çıkar. İkamet ettiği yerden oraya gidecek olsa ve onbeş gün­den az kalacaksa müsafirdir, dört rekattı namaz­ları ikişer rekat olarak kılar.

(Ö.N. BİLMEN, Büyük İslâm İlmihali Sh, 177)

 

VAKTİNDEN SONRA PİŞMAN OLMAK FAYDA VERMEZ

 

«Kendine veya başkasına zulmeden her bir kimse, eğer yeryüzünde bulunan bütün eşyaya malik olsa idi, âzabdan kurtulmak için onu be­hemehal feda ederdi. Onlar azabı görünce piş­manlıklarını gizlerler. Fakat aralarında kendile­rine haksızlık yapılmaksızın adaletle hükmolunmuştur bile.» Akıl sahibine gerekir ki eski ah­valini iyice düşünüp hata ve günahlarından tevbe etsin ve başına musibet gelmeden evvel te­darikli bulunsun ve Cenab-ı Hak (c.c.)’dan ir­tibatını kesmesin.

Bütün ulemâ şu üç hasletin her müslümanda bulunması gerektiğinde ittifak etmişlerdir: Bunlar hepsi beraber bulunduğunda tamam olur. Biri olmasa diğerleri noksan olur.

— Zulümden, Allah (c.c.) ‘in ve Rasûlü (s.a.v.)’nün razı olmayacağı şeylerden arındırıl­mış bir müslümanlık.

— Temiz gıda, helal lokma.

— Amellerde sıdka sadakat.

(Hz. M. Sâmî, Yunus ve Hud S. Tefsiri Sh. 341)

 

BÂYEZID-I BESTAMÎ

 

Bâyezid bir gün bir köpeğe rasladı. Etekle­rini köpeğe değmesin diye topladı. Köpek hâl dili ile:

«— Ey Bâyezid! Eğer tüylerim pis ise, etek­lerin bir tas su ile yıkanır temizlenir. Fakat etek toplayışında gönlündeki gururu yedi derya temizleyemez.» dedi.

 

ANA BABA İLE SOHBET VE ÜLFETİN EDEP VE ŞARTLARI

 

— Sözlerini dinlemek,

— Emir ve isteklerini yerine getirmek,

— Onlardan izinsiz oturmamak,

— Onlar içeri girince ayağa kalkmak,

— Yolda onların önünden yürümemek,

— Sesini onların sesinden yüksek yapma­mak,

— İsimleri ile çağırmamak,

— Çağırıldıklarında huzurlarına gidip bu­yurun demek,

— Hizmetlerini çabuk görmek,

— Rızalarını almada gayretli ve haris olmak,

— Hürmet etmek,

— Onlara yaptığı iyilikleri söylememek ve başlarına kakmamak,

— Onlara hiddetle bakmamak,

— Güler yüzlü ve tatlı sözle gönüllerini almak,

— Emir ve izinlerini almadıkça gurbete ve sefere gitmeyip yanlarında kalmaktır.

(İ. H. Erzurumî, Marifetnâme. Sn. 858)

OSMANLI AİLESİ

 

Sokaklarda, çocuğunu omuzuna kucağına alarak yürüyen çok babalar görülür. Ama bü­yüyen çocuk, babasına büyük saygı gösterir. Emretmedikçe oturmaz. Yalnız baba değil, babası­nın unvanı neyse «Efendi baba», «Paşa baba» diye hitap eder. Baba ise oğlunu sadrazam dahi olsa ismiyle çağırır. (Ibucini -1885)

 

ON ZÜMRE ALDANMIŞTIR

 

— Hâlıkının Allah (c.c.) olduğunu bilip de O’na kulluk etmeyen,

— Râzıkının Allah (c.c.) olduğunu bilip de huzur ve itminan içinde bulunmayan.

— Dünyanın zâi olduğunu bildiği halde ona i’timad eden. Yani, her türlü işinde onu esas kabul eden,

— Vârislerinin, kendinin düşmanı olduk­larını bildiği halde onlar için mal biriktiren,

— Ölümün bir gün muhakkak geleceğini bildiği halde ona hazırlanmayan,

— Kabrin menzili olduğunu bilip de orası için tedarikli bulunmayan,

— Kendisini hesaba çekecek olanın Al­lah (c.c.) olduğunu ve O’nu aldatmanın imkâ­nı bulunmadığını bildiği halde sahih bir hüccete dayanmayan,

— Cennete ulaşmak için sıratdan geçile­ceğini bildiği halde oradan düşmekten korkma­yan,

9             — Ateşin fâcirlere me’vâ (yuva) olduğu­nu bildiği halde ondan ürpermeyen,

10           — Cennetin ebrârın yurdu olduğunu bil­diği halde oraya girmek için amel etmeyen kimse aldanmıştır. (Hz M. Sami, Bakara Sûresi Sh. 34)

***

«Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma; yoksa pişman olur, açıkta kalırsın.» (İsra: 29)

 

ERKEĞİN HANIMIYLE SOHBET VE ÜLFETİNİN EDEPLERİ

 

— Evine girince selâm verip halini sor­malıdır.

— Hatırını sormalı, saçlarını okşayıp sev­diğini söylemelidir.

— Çocuklarının terbiyesinde yardımcı ol­malıdır.

— Kendi giydiği kumaştan giydirmeli, kendi yediğinden yedirmelidir.

— Rıfk ile idare etmelidir.

— Hanımı kızınca susmalıdır. Erkek su­sunca hanımı pişman olup özür diler. Çünkü zaif yaradılışlıdır. Susunca mağlup olur.

— Hanımı güzel huylu olup hizmetini se­ve seve yapıyorsa Cenab-ı Hakk’a şükretmelidir. Erkeğe uygun bir hanım, şükrü edilemeyen bir nimettir.

— Ona öyle davranmalıdır ki hanımı, ko­cam beni her şeyden ve herkesten çok seviyor bilmelidir.

— Evinin idaresi ve geçimi hususunda ona danışman, diğer büyük işlerini ona anlatıp üzmemelidir.

— Onu kalabalık insanların bulunduğu yerlerde oturtmamalı. Böylece namahrem görüp onlara meyletmesin.

— Kur’an-ı Kerim okumasını, farzları ve edeplerini öğretmelidir.

— Çok süslü ve değerli elbise giydirmemeli, ta ki böylece süslerini göstermek için dı­şarı çıkıp caka satmasın ve evinin hanımı olsun. (Marifetname Sh. 863)

 

CİZYE

 

Fıkıh ıstılahında müslûman olmayan ehl-i kitapdan bir muahede ile nüfus başına vermeği kabul ettikleri vergidir. Ki bu vergi bir ba­kımdan ehl-i kitabın İslâm diyarında ikametle­ri, hayat ve hürriyetlerinin muhafazası muka­bilinde zimmetlerine karşılık bir vazifedir. Bu cihetle kendilerine zımmî denir.

Diğer bakımdan da müslümanlıktan imtinâ’larının cezasıdır. (Hz. M Sami, Musâhabe, 3/179)

ANTİBİYOTİKLER

 

«Antibiyotik Çağı» olarak da adlandırılan çağımızda antibiyotikler sıkça başvurduğumuz ilaçlardan. Muhakkak bu ilaçlardan çok büyük faydalar elde edilmiştir. Ancak günümüzde çok istismar edilerek kullanıldığına şahid oluyoruz. En ufak bir ateşlenme, öksürük gibi rahatsız­lıkta eş dost, komşu tavsiyesiyle veya ken­di kendine bir eczaneye giderek antibiyotik alı­nıyor. Oysa her antibiyotik her rahatsızlıkta kul­lanılmadığı gibi, bir de bunların yan etkileri gözönüne alınınca olayın korkunçluğu gözönüne çıkar.

Antibiyotikler, uzmanlarca özel ortamlarda, bazı incelemeler yapılarak her hastanın ayrı ay­rı değerlendirilmesi sonucunda titizlikle kulla­nılması gereken ilaçlardır.

Atalar: «Zararın neresinden dönerseniz kârdır.» demişler.

 

HİCAB ÂYETİ

 

Hz. Zeyneb için yapılan düğün ziyafetinden sonra, davetlilerden üç kişilik bir topluluk evde konuşmaya dalmış, oturup kalmıştı.

Peygamberimiz (s.a.v.) kalkıp Hz. Âişe’nin odasına kadar gitti. Daha sonra bir biri ardın­ca zevcelerinin hepsinin odalarına uğramış, tek­rar dönüp geldiği halde, o üç kişilik topluluk hâla evde oturmakta devam ediyorlardı. Pey­gamber (s.a.v.), son derece utangaçtı. Onlara bir şey diyemeyerek, tekrar Hz. Âişe’nin oda­sına doğru gider gibi yaptı. Nihayet Onların gittiklerini haber alınca hemen geri döndü. Bu­nun üzerine Hicâb âyeti indi.

«Ey iman edenler! Bundan sonra, siz, yeme­ğe çağrılmadıkça ve yemek zamanını bekleme­den Peygamber (s.a.v.)’in evlerine girmeyiniz. Fakat, çağrıldığınız zaman giriniz. Yemek yeyince de hemen dağıtınız. Söze, sohbete dalıp kal­mayınız. Çünkü bu hareketleriniz Peygamber (s.a.v.)’e eza veriyor. O, (Girmeyiniz, veya kal­kıp gidiniz!) demekten sıkılıyordur. Allah (c.c.) ise, hakkı açıklamaktan çekinmez. Bir de, O’nun zevcelerinden, gerekli bir şey isteyeceğiniz za­man, perde ardından isteyiniz. Bu şekilde hare­ket etmek hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için, daha temiz ve temizliktir.. Al­lah (c.c.)’ın Resulüne eza vermeniz, hakkınızda doğru olmadığı gibi, kendisinden sonra zevce­lerini nikahlamanız ebedî caiz değildir. Bu, Al­lah katında çok büyük günahdır.» (Ahzab: 53)

(M.A. Koksal, İslâm Tarihi C, 6, Sh. 22)

 

DARLIKTA VE BOLLUKTA İTAATTEN AYRILMAMALI

 

Cenab-ı Hakk (c.c.) bir Âyeti kerimede şöyle buyuruyor: «İnsanlara, kendilerine doku­nan kıtlık ve hastalık gibi sıkıntılardan sonra bir rahmet, bir bolluk zevkini tattırdığımız za­man bir de bakarsın ki Âyetlerimiz hakkında onların yine kötü bir fikri vardır. De ki Allah (c.c.)’ın onlara mukabelesi daha süratlidir. Elçi­lerimiz sizin sahip olduğunuz o kötü fikirleri şüphesiz yazıyorlar.»

Tefsirin beyanına nazaran Cenab-ı Hakk (c.c.) Mekkelilere yedi yıl yağmur vermemiştir, insanlar ve hayvanlardan, kıtlık sebebiyle sa­yısız ölenler olmuştu. Cenab-ı Hakk (c.c.) bol yağmur verince refaha kavuştular. Fakat müş­rikler bu yağmurun bir rahmeti ilahiye olduğu­nu inkar etmişlerdir.

Diğer bir Âyet-i kerimede de Cenab-ı Al­lah (c.c.) şöyle buyurmuştur:

«Allah (c.c.) onları selamete erdirince bir de bakarsın ki yeryüzünde yine haksız yere taşkınlıklarda bulunuyorlar. Ey insanlar sizin taş­kınlığınız kendi aleyhinizedir. Nihayet dönüşü­nüz ancak bizedir.» (Hz. M. Sami, Yunus ve Hud, S. Tefsiri, Sh. 21)

CENAB-I HAKK (C.C.) BUYURUYOR Kİ:

«Oku ismiyle o Rabbinin ki yarattı o insa­nı, bir alaktan yarattı O. Oku, o keremine niha­yet olmayan Rabbındır. Kalem ile öğreten de. O insana bilmediği şeyleri öğretti. Sakın okuma­mak etme, çünkü insan muhakkak tuğyan eder.» (Alak 1-6)

 

İHTİKAR

 

Gıda maddesi satan kimse bunları depo ede­rek fiatın artmasını beklerse, bu zarar umu­ma şâmil olan bir zulümdür. Nitekim Resûlullah (s.a.v.): «Bir kimse yiyecek maddesini kırk gün hapsettikten sonra, onu tasattuk etse, yine de ihtikarının günahına kefaret olmaz.» buyurmuştur.

Hz. Ali (r.a.): «Yiyecek maddesini kırk gün ihtikar edenin kalbi katılaşır.» demiştir.

Bir diğer Hadis-i Şerif ise ihtikardan sa­kınanların faziletini belirtiyor: «Hariçten yiye­cek maddesi getirip, onun günün rayicine göre satışa arz eden tamamını tasadduk etmiş gibi­dir.» «Diğer bir ifade ile bir köle azad etmiş gi­bidir.» buyurulmuştur.

Görüldüğü gibi bu emirler bizler için mut­lak bir hü’küm niteliği taşıyor. Bu hususta cins ve zaman olmak üzere iki şeye dikkat etmek lâzımdır:

Cins: Cins itibariyle ihtikar bütün yiyecek maddelerine şâmildir. Ulemâdan bazıları yağ, bal, şıra, peynir, zeytinyağı v.b. maddelerde de ihtikarın olabileceğini söylemişlerdir.

Zaman: ihtikarın zamanında da ihtilaf var­dır. Yiyecek maddesi az ve halkın ihtiyacı ol­duğu esnada daha pahalı satmak için, malı pi­yasaya çıkarmamak, muhitindeki insanları zorlandırmaktır. Kesatlık zamanında bal, yağ, pey­nir v.b. maddeleri tutmakta ammeye zarar ol­duğu için ihtikar vardır. (İhya C. 2, Sh. 190)

 

BÜYÜK GÜNAHLAR

 

Büvük günahların sayısında ihtilaf vardır. Bazı bilginlere göre dinimizce nehyolunan her şey büyük günahtır.

Başlıca büyük günahlar şunlardır:

1— Livata, 2— Şarap içmek, 3— Fasıklarla oturmak, 4— Gasp, 5— Yalan yere şahidlik etmek, 6— Hısımlık bağlarını kesmek, 7— Öl­çü ve tartıda hıyanet etmek, 8— Namaz vakitlerini öne veya sonraya almak, 9— Zekât ve oruç vakitlerini geciktirmek 10— Haccı ölümüne ka­dar tehir etmek, 11— Öğreterek, öğrenerek sihretmek, 12— Bir hayvanı yakmak, 13— Bir za­ruret olmaksızın ölü eti yemek, 14— Gıybet ve­ya gammazlık etmek, 15( Kumar oynamak, 16— Rüşvet almak, 17— Yol kesmek, 18— İs­raf etmek, 19— Küçük günahlarda ısrar etmek, 20— Birini bir mâsiyete teşvik etmek veya ya­pılmasını kolaylaştırmak, (İrşadül Gafilin Sh. 35)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN HZ. ALİ (R.A.)’E TAVSİYELERİ

 

«Yâ Ali kâfir dahi olsalar, komşuna, misa­firine, anne ve babana ikram et. Dilenciyi red­detme. Şüpheli şeyleri yiyenin dini örtülü, kalbi kara olur. Haram yiyenin kalbi ölür. Duası perdelenmiş olur. İbadeti az olur.» (Hz. M. Sami, Hz. Ali (r.a.) Sh. 149)

 

TAKVA SAHİBİNE VERİLEN HAYIRLAR

 

1— Hamd- ü Senadır.

(Âl-i İmran Sûresi Âyet: 186) «Eğer sabre­der, (katlanır), takva eder (sakınırsanız) işte bu, hâdiselere karşı (gösterilmiş bir azm (ü me­tanet) dendir.»

2— Düşmandan (takva sahibinin) koruna­cağı bildiriliyor.

(Âl-i İmran S. Â.: 120) «Eğer göğüs gerer, takva, ederseniz (sakınırsanız) düşmanınızın hilekarları, size hiç bir şeyle zarar vermez.»

— «Allah (c.c.) takva sahiplerinin dostu­dur.» (Casiye S. A.: 19)

— Sıkıntıdan kurtarılacak ve helâl rızık verileceği bildiriliyor.

(Talak S. A.: 2-3) «Kim Allah (c.c.)’den korkarsa (Allah) (c.c.) ona bir (kurtuluş) çıkış ye­ri ihsan eder. Onu, hatırı hayaline gelmeyecek bir cihetten de rızıklandırır. Kim Allah (c.c.)’a güvenip dayanırsa o kendisine yetişir.»

5             — Amellerin düzeltileceği bildiriliyor.

«Ey iman edenler Allah (c.c.)’dan korkun ve sözü doğru söyleyin ki (Allah) (c.c.) işleri­ nizi iyi götürsün.» (Ahzab: 70 – 71)

— Takva sahiplerinin Allah (c.c.) tarafın­dan sevildikleri bildiriliyor. Allah (c.c.) muttakileri sever.

— İbadetlerin kabul edileceği bildiriliyor. (Mâide Sûresi Â.: 27) «Allah (c.c.) ancak tak­va sahiplerini kendisinden korkanların ibadetini kabul eder.»

(İmam-ı Gazali, Âbidler Yolu, Sh. 135-136-137)

 

 

 

İSLAM CEZA HUKUKUNDA ZİNANIN CEZASI

 

İslâm hukukunda zina, meşru bir akte da­yanmaksızın yapılan haram bir birleşme olup bunu işleyen erkeğe zâni kadına da zâniye denir. Zina eden erkek ve kadın hakkında Kur’an-ı Kerimde şöyle buyrulur:

“Zina eden kadınla zina eden erkekten herbirine yüzer değnek vurunuz. Eğer Allah (c.c.)’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, bunlara acıya­cağınız tutmasın. Mü’minlerden bir zümre de bunların cezalarına şahid olsun.” (Nur-2)

Değnek (celde) ete değmemek üzere yal­nız deriye tesir edecek derecede vurmak demek­tir. Bu da ne ince ne kalın, budaksız, kenarsız düğümsüz bir değnekle yapılır.

Bunların hepsinin bir günde vurulması lâzım gelmeyip yarısını ertesi güne bırakılması da ca­izdir. Başa, yüze ve tenasül uzvuna vurulmaz. Zina fiilinden dolayı ceza tatbik edilebilme­si için en başta akıl ve buluğ çağına ermiş ol­mak şartları aranır.

Zina fiilinin sübutu için de ikrar ve şehadet şart olduğu gibi bu ikrar ve şehadetin makbul ve muteber olabilmesi için de, ayrıca bir takım kayıt ve şartlar vardır.

Recm cezası: Zinadan korunacak vasıfta bulunduğu halde (evli) bu fiili işlemiş olan er­kek ve kadınlara mahsustur.

Bu hususta gerekli koruma vasıflarını haiz bulunmayan zânî ve zâniye hakkında usulü dairesinde celde cezası tatbik edilir. (İslâm Tarihi, C. 4, Sh. 217)

 

NİKAH İÇİN ERKEKDE ARANAN VASIFLAR

 

Kız velisine düşen kızını vereceği adamın ahlâkını araştırmaktır. Kılık ve kıyafeti, ahlâkı, dini bozuk olup aile hukukuna riayet edemiyen erkeğe kızını vermemelidir. Nitekim Peygambe­rimiz (s.a.v.) ;

“Kızını fâsık kimseye veren, onunla ilgisini kesmiş (ve onu ateşe atmış) tir.”

(İhya C. 2, Sh. 108)

Kız hakkında uyanık olmak ve tedbirli bu­lunmak lâzımdır. Herkese kız verilmez. Zalim, fâsık, bid’at sahibi; içkici, kumarcı bir kimseye kızını veren, kızına hıyanet ve dinine ihanet et­tiği ve mahremlik hakkını yerine getirmediği için, Allah (c.c.)’ın gazabına uğrar. Müslüman bir kız ancak müslüman bir erkekle evlenebilir. Günümüzde parası var, zengin diyerek dinsiz, zâlim, fâsık kimselere müslüman, düşünmeden kızını veriyor. Bu kızına ve dinine ihanettir. Müslüman kızını Allah (c.c.)’tan korkana ver­melidir. (İhya: C. 2)

 

YÜCE ALLAH (C.C.)’IN KULUNA EN YAKIN OLDUĞU ZAMANDA ZAKİRLERDEN OLMAĞA ÇALIŞILMASI

 

Amr b. As (r.a.), Peygamberimiz (s.a.v.)’in “Rabb’ın, kuluna, gecenin son yarısındakinden daha yakın olduğu bir zaman, yoktur.

Eğer, o saatte Allah (c.c.)’ı zikredicilerden olmağa gücün yeterse, ol» buyurduğunu işitmiştir.

 

TACİRİN DİKKAT ETMESİ GEREKEN DÖRT HUSUS

 

1— Malını değerinden fazla övmemek: Şa­yet malını kendisinde olmayan vasıflarla övü­yorsa, yalan söylemiş oluyor. Müşteri, onun sö­züne aldanarak malı alırsa, yalanla birlikte müş­teriye zulmetmiş oluyor.

Ticarette yemin etmek de uygun değildir Hadis-i Şerifte «(Ticarette) yalan yemin malın sürümünü temin ederse de, (kazancın bereketini giderir.» buyurulmuştur. (Buhârî) Edilen yemin doğru bile olsa, cüz’i menfaatına, Allah-u Teâlâ’nın ismini âlet etmiş olur ki bun­da da hata etmiş sayılır.

— Malının gizli ve açık bütün kusurları­nı söyleyip, hiçbirini gizlememesi vaciptir. Malın kusurunu müşteriden gizlemek, zulüm ve onu aldatmaktır ki her ikisi de haramdır.

— Ölçü ve tartıda kat’iyyen hile yapma­mak. Alırken nasıl ölçer ve tartarsa, verirken de öyle ölçüp tartmalıdır. Allah-ü Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Veyl o mutaffiflne ki insanlar­dan! kendilerine ölçerek bir şey aldıkları zaman tam alırlar, onlara bir şeyi ölçüp tartarak verdiklerinde eksik tutarlar.» (Mutaffifîn: 1-3) Bu veylden kurtuluşun tek yolu alırken biraz eksik ve verirken de biraz fazla vermektir.

4— Piyasaya sadık kalmak ve fiyatı gizlememektir. Resûl-i Ekrem (s.a.v,) kafileyi yolda karşılayıp mallarını almaktan ve almayacağı malın üzerine varmaktan nehyetmiştir. (Buhari ve Müslim)

(İhyau Ulumi’d-din C. 2, Sh. 194)

 

GIYBETİN NEVİLERİ

 

— Bir kimse hem gıybet eder, hem de ben gıybet etmiyorum; onda olan bir şeyi söylü­yorum derse, bu küfürdür. Zira o kimse hara­mı kat’î olan bir haramı inkâr etmiş olur.

— Bir kimse gıybeti yapar ve bu gıybet de gıybet edilen adama ulaşırsa, bu bir masiyettir. Bu gıybetin tevbesi gıybet edilen kim­seden helallik almadan tamamlanamaz. Zira ona eziyet etmiştir, aynı zamanda kul hakkı vardır.

— Bir kimse gıybet eder fakat gıybeti gıy­bet edilen şahsa ulaşmazsa tevbesi ve kendisi ve gıybet ettiği kimse için istiğfar etmesi kâfidir. Bu tafsil doğru olanıdır. Fakih Ebulleys de bu­nu ihtiyar etmektedir. Bazı ulemâ helallik mut­laka lâzımdır, tevbe ve istiğfar yetmez demiş­lerdir. Ancak bir kimsenin yanında birisinin gıybeti yapılmış yahut bühtan atılmış ise o kim­seye yardımcı olmak ve edeni bundan men­ etmek vaciptir. (İbrahim Eken, Kulluk, Sh. 90)

«Ey mü’minler! Çok kere zandan kaçınınız. Zira zannın bazısı günahtır. İnsanların ayıp­larından bahsetmeyin ki onların hallerinden Allah Teâlâ’nın örtmüş olduğu şeyler kapalı kalsın. Sizin ba’zınız ba’zınızı gıybet etmesin. Sizden biriniz ölmüş kardeşinizin etini yemeği sever mi? Elbette kerih görürsünüz. Allah’tan korkun, gıybeti irtikab etmeyin. Zira Allah tevbeyi kabul edici ve merhamet edicidir.» (Hucurât: 11)

 

GIYBET ŞU HALLERDE HARAM OLMAZ

 

— Bir kimse namaz kılıyor, oruç tutuyor fakat eli ve dili insanlara zarar veriyorsa, hal­kı onun zararından korumak için ondaki kötü­lükleri söylemek.

— Böyle bir kimseyi cezalandırması için sultana bildirmek gıybet olmaz, günah değil­dir.

— Bir kimse kardeşinin kötülüğünü ona olan sevgisinden ve onu düzeltmek için söyler, öfke ve sövmek için söylemezse bu da gıybet olmaz.

— Bir münkeri değiştirmek için söyle­mekte gıybet olmaz.

— Müftüden fetva için zikretmek de gıybet değildir.

— Onun şerrinden insanları korumak için olursa, mesela şu adama dikkat edin o adam yankesicidir gibi.

— Bir kimseyi tarif etmek için söylenir­se, topal Ahmet, kör Ali gibi.

— Bir kimse bir fısk ve fücuru alenen yapıyor ise o fısk ve fücuru söylemek de gıy­bet olmaz. Ancak ondan başka bir aybı söyle­mek gıybettir. İmam Gazali rahmetullahi aley­hi işi daha daraltmış, gıybette sövmek veya ihtiam maksadını da şart koşmamıştır. (İbrahim Eken, Kulluk, Sh. 89)

 

KADINDA ERKEĞE KARŞI EDEB

 

— Hürmetkar bulunup, hizmetinde kusur etmemek.

— Ne pahasına olursa olsun kocasını memnun etmek.

— Lüzumsuz masraflara boğmamak.

— Ona karşı terbiye, sükûnet, haya ve nezâketle muamele etmek.

— Kendisinin fevkinde bir hak tanımak.

— Evine sadık kalmak, hıyanet etmemek,

— Kocasını şüpheye düşürecek töhmet mahallerinden sakınmak.

Falanca kadın hoş görülmüyor (hırsızlık diyor, gıybet ediyor, orada kumar oynanıyor vb), onun ziyaretine gitmemek.

8— Zinetlerini ancak efendisine karşı takınmak,

Sahabe-yi Kirâm’ın âdeti budur. Resûl-i Ek­rem (s.a.v.); hanımların kocalarını en güzel elbiselerini giyip, en üstün zînetlerini takınarak kocalarını karşılamamaktan ta’zîr buyurdu (sakındırdı.)

9— İzinsiz çarşı ve pazarlara gitmemek.

— Ondan gördüğü her ihsana karşı te­şekkürü borç bilmek.

— Sabahleyin işine yollarken arkasından dua etmek.

12           — Aksam dönüşünde neşe ile karşılamak, icabeder. (İbrahim Eken, Kulluk, Sh. 30)

«Nice canlı mahluk vardır ki rızkını ken­disi taşımıyor. Onu da, sizi de Allah rızıklandırıyor. O, hakkıyle işiden, kemâliyle bilendir.» (Ankebut: 60)

 

SÜNNET’E SARILMAK VE BİD’ATLARDAN SAKINMAK

 

Eshabdan Irbaz b. Sâriye der ki: «Resûlullah s.a.v.) bir gün, sabah namazından sonra, bize belîğ bir mev’iza îrad buyurdu, (Güzel bir konu­da hitap etti).

Bu mevizadan, gözler yaşardı, kalbler ürperdi.

«Öyle ise, yâ Resûlallah (s.a.v.) ! Bize, neyi tavsiye buyurursun?» dedik.

Resûlullah (s.a.v.): «Ben, sizi, gecesi, gündü­zü gibi olan şey üzerinde bırakmış bulunuyo­rum. Benden sonra, onun üzerinden kayan, mu­hakkak, helak olur!

Allah (c.c.)’dan sakınmanızı, başınıza, Habeşli bir köle de geçse, onun emirlerini dinle­menizi, kendisine itaat etmenizi size tavsiye ederim.

Benden sonra, sizlerden yaşayanlar, bir çok anlaşmazlıklara şâhid olacaklardır.

O zaman, Sünnet’ime, Sünnet’imden bildiği­niz şeylere, hidâyet ve doğru yol üzerine bu­lunan Halîfelerin (Hulefâ-i Râşidîn’in) Sünnetine sımsıkı sarılınız! Sonradan sonraya ortaya çıkarılan birtakım şeylerden sakınınız! Çünkü, sonradan sonraya ortaya çıkarılan şey, bid’attır. Her bid’atta, dalâlettir, sapkınlıktır!» buyurdu.

(M. A. Köksal, İ. Tarihi, C. 11, Sh. 280)

 

YEMEK, KABINDA NASIL YENECEK?

 

Peygamberimiz (s.a.v.)’in Garrâ diye anılan bir “Kas’a”sı (Karavanası) vardı ki onu, dört kişi taşıyabilirdi.

Kuşluk vakti, kuşluk namazını kıldıktan son­ra içinde serid (tirid) bulunan bu karavana getirilip ortaya konuldu.

Serid; ufak ufak doğranmış ekmek ve çokça etle birlikte yapılan yemeğe denir

Müslümanlar, tirid karavanasının başına toplandıkları zaman Peygamberimiz (sav)’in iki dizinin üzerine çöküp oturduğunu gören bedevi (çöl Arabı) «Bu, ne biçim oturuş?!» de­mekten kendini alamadı.

Peygamberimiz (s.a.v.): «Şüphe yok ki Al­lah (c.c.) beni kerem sahibi bir kul kıldı bir cebbar ve muannid kılmadı!

Haydi, kıyısından yemeğe başlayınız! Tepesinden (ortasından) yemeyi bırakınız.

Yemeğin bereketi, tepesinde, ortasındadır!

Sizden biriniz, yemek yiyeceği zaman, çana­ğın üst (orta) tarafından yemesin.

Fakat, alt tarafından yesin.

Çünkü, bereket, onun üst (orta) tarafından iner!» buyurdu.

Ömer b. Ebî Seleme (r.a.) der ki: «Ben, Resûlullah (s.a.v.)’ın terbiyesi altında bulunan bir çocuktum. Yemek yerken, elim, yemek kabının içinde dolaşırdı.

Rasûlullah (s.a.v.), bana (Ey oğul! Besmele çek. Sağ elinle ye! Önünden ye!) buyurdu.

Bundan sonra, hep böyle yemeğe devam et­tim.» (İ Tarihi, M. A. Köksal C. 11, Sh. 400)

 

MÜSLÜMANLARI ŞAKA OLARAK KORKUTMANIN YASAKLANMASI

 

Zeyd b. Sabit (r.a.) toprak taşırken, Sa’d b. Muaz (r.a.) Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanında oturup dinleniyordu.

Zeyd b. Sabit (r.a.)’in çalıştığını görünce, «Yâ Rasûlullah (s.a.v.)! Allah (c.c.)’a hamd ol­sun ki, beni sağ bıraktı da. Sana iman etmek şerefini bana nasip eyledi.

Buas günü, ben, bunun babası Sabit b. Dahhâk ile boğaz boğaza boğuştum!» dedi.

Peygamberimiz (s.a.v.): «Fakat, onun bu oğ­lu, ne iyi çocuktur!» buyurdu.

Zeyd b. Sabit (r.a.)’in bir ara gözlerini uyku bürüyüp kendisi uyuyakalmış, kalkanı, oku, yayı ve kılıcı yanında olduğu halde, hendekte çalışmakta olan Müslümanlar, onu, hendeğin kenarında uyur bir halde bırakarak hendeği do­laşmağa gitmişlerdi. Yanına varan Umâre b. Hanız (r.a.), şaka için, onun silâhını alıp saklamış, Zeyd b. Sabit (r.a.)’in hiç haberi olmamıştı. Zeyd, uyanıp silâhını bulamayınca, heye­canlanmış ve korkmuştu.

Peygamberimiz (s.a.v.), bunu işitince, Zeyd (r.a.)’i çağırdı. «Bu çocuğun silâhını nerede olduğunu kim biliyor?» diye sordu.

Umâre b. Hazm (r.a.): «Yâ Resûlallah (s.a.v.), Ben biliyorum. Silâh, benim yanımdadır!» dedi. Peygamberimiz (s.a.v.): «Silâhını teslim et ona!» buyurdu ve şaka olarak da olsa Müslümanları korkutmayı veya onların herhangi bir şeyini alıp saklamayı yasakladı.

(M.A. Köksal, İ. Tarihi C. 11, Sh. 214)

 

EVLÂDINA KARŞI EDEP

 

Cemiyet olarak en büyük ızdırabımız bu. Çocuklarımızla kümesdeki tavuklarımız kadar ilgilenmiyoruz. Yeni bir tavuk alsak onu hemen diğerlerinin arasına katmaz önce acaba hasta­lık falan var mıdır, tavuklarımıza bir hastalık bulaşır mı endişesiyle karantinaya alırız. Hal­buki çoluklarımız başka çocukların arasına ko­nulurken o çocuklarda hastalık var mı yok mu hiç aklımıza bile gelmez.

— Güzel bir isim vermek,

— Helal süt emzirmek,

3— Terbiyesine ehemmiyet vermek.

Resûlullah (s.a.v.)’ın terbiyesi ile terbiye et­meye çalışmak. Garbın terbiyesi ile değil.

4— İlk fırsatta Kelime-i Tevhidi öğretmek.

Vahdaniyetin esaslarını onun şuuruna ula­şacak tarzda ona anlatabilmek.

— Allah (c.c.)’ı ve Resûlullah (sa.v.)’ı ta­nıtmak,

— Onlara itaat hissini aşılamak,

— İlmihallerini talim etmek,

Ona ilmihalini öğretmek. Adam kalkar:

Efendim vazifemi bitirdim, dinini diya­netini öğrettim.

Ne yaptın?

Elemtereye kadar namazlıklarını öğrettim.

Bunu da çocuğun yanında söyler. Bu ne de­mektir? Daha söylerken çocuğa dinin «Elemtere’ye kadar öğrenmekten ibaret» olduğunu tel­kin etmek demektir. Bundan büyük çocuğa ha­karet olur mu? Din Elemtere’ye kadar öğrenmek­ten ibaret midir ki? (İbrahim Eken, Kulluh Sh. 33)

 

 

FETVADAN KAÇINMAK

 

Âhiret âlimlerinde aranan hususiyetlerden biri de, soruldukta fetva vermekte acele etmemek, ağır almak ve kurtuluş yolunu ara­mak için çekingen davranmaktır. Eğer sorulan suâli Kur’an veya hadis’in sarahatinden, icma veya açık kıyastan biliyorsa cevabını verir. Yok eğer kendi ictihâd ve tahmini ile zannetdiği bir şeyden soruluyorsa ihtiyati tedbir olarak var ise daha iyi bilene havale eder. Akıllılık bu anlattığımızdır. Çünki içtihat sorumluluğunu yüklenmek büyük bir iştir. Haberde şöyle gelmiştir:

«İlim üçtür: Konuşan kitab, yerleşen sünnet, üçüncüsü de bilmem demektir.»

Sabi diyor ki: Bilmem demek, ilmin yarı­sıdır. Bilmediğinizde Allah (c.c.) için sükût ede­nin alacağı mükâfat konuşandan az değildir. Zi­ra nefsine en ağır gelen cehaleti kabul etmek­tir.

Bir de şimdiki âlimlere bak da işlerin nasıl tamamen tersine döndüğünü gör. Çünkü şimdi kaçınılması gereken aranıyor, aranması gereken de, kaçınılıyor.

İbn Hassîn: «Fetvacılardan biri öyle mühim mes’elelere tek başına cevap vermeye kalkışır­dı ki eğer o mes’ele Ömer b. Hattâb (r.a.)’dan sorulaydı, Bedir’de bulunan bütün zâtları bir araya toplamadan ona cevap vermezdi.» demiş­tir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): «Sana müf­tüler, her ne kadar fetva verseler de sen yine kalbine danış.» buyurmuştur.

(İhya-C. l, Sh. 178-181)

 

 

 

YAHUDİLERİN PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’E DOKUZ EMRİ SORMALARI

 

Safvan b. Assâl (r.a.) der ki:

«Bir Yahudi, arkadaşına: Şu Peygambere gidelim de «Andolsun ki, biz, Musa’ya apaçık dokuz Ayet vermişizdir… (İsrâ: 101)» Âyetini soralım?» dedi.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanına gelerek sordular.

Peygamberimiz (s.a.v.), onlara:

1 — «Allah (c.c.)’a hiç bir şeyi şerik koşmayınız!

2 — Hırsızlık yapmayınız!

3 — Zina et­meyiniz!

4 — Allah (c.c.)’ın, haksız yere öldü­rülmesini haram kıldığı cana, kıymayınız!

5 ( Sihir yapmayınız!

6 — Faiz yemeyiniz!

7 — Ma­sumu, öldürtmek için kuvvet ve kudret sahiple­rine baş vurmayınız!

8 — Muharebe meydanın­dan kaçmayınız

9 — Evli ve namuslu bir kadı­na iftirada bulunmayınız!» dedikten sonra:

«Siz, ey Yahudiler! Bilhassa, Cumartesi gü­nüne tecâvüz ve riayetsizlik etmemeniz gerekir­ken, edersiniz!» buyurunca, Yahudiler, Peygam­berimiz (s.a.v.)’in ellerini, ayaklarını öperek: «Biz, şehâdet ederiz ki: Sen, Peygambersin!» de­diler.

Peygamberimiz (s.a.v.), onlara: «Bana tâbi olmanıza engel nedir? Ne diye Müslüman olmuyorsunuz?!» diye sordu.

«Hz. Dâvud, kendi neslinden bir Peygamber gelmesi için dua etmiştir. Biz, korkarız. Müslü­man olursak, Yahudiler, bizi öldürür!» dediler.

(M. A. Köksal, İ. Tarihi, C. 8, Sh. 265)

 

NEYE LÂYIKIZ?

 

Menkûldür ki:

Haccâc’a: «Sen Hazret-i Ömer (r.a.)’in Devr-i Hilâfetini gördüğün halde Ömer (r.a.) gibi niçin adalet etmiyorsun? O’nun adl u salâhını görme­din mi?» dediklerinde şöyle cevâp verdi:

«— Etrafımdan savulun da sizi sağ bıraka­yım. Evvelâ siz zühd ü takvada Ebû Zerr gibi olun, ben de size Hazret-i Ömer (r.a.)’in adl ü insâfıyla muamele edeyim.»

Burada bir işaret vardır ki: Halkın hâlet-i salâh ve fesâdda amellerinin durumu ne ise, idareciler de ona göre olurlar.

Bu mânâda Peygamberimiz (s.a.v.):

«— Siz neye lâyık iseniz ona göre idare olu­nursunuz.» diye buyurmuşlardır. Zulmün arttı­ğı, cevr ü cefânın çoğaldığı, idarecinin işkence­si zahir olup kuru ve yeşil ekinden, ağaçlardan ve meyvelerden ve idaresi altındaki memleket­lerde bulunan kimselerin kazançlarından ve san’atlarından dolayı zulmünün kötülüğü ve işi­nin fenalığı sebebiyle vergiyi noksansız almakta çevreden idarecilerin zamanında bütün mü’minlerin Allah (c.c.)’a tazarru (kurumuş ağaç yap­rağı gibi titreyerek) niyâz edip tevbe ve istiğfar ile Allah (c.c.)’a inâbe (rucû’ ve müracaat) et­mesi lâzımdır. Mü’minler bunu yapınca baştaki âdil olur ve iş de düzelir. Nebî (s.a.v.) buyurmuştur ki:

«— Ümmetim üzerine öyle bir zaman gelecek ki emir sahihleri zâlim, âlimleri tamahkâr kadınları dünyâ zinetine düşkün olacak.»

(Hz. M. Sami, Ashâb-i Kiram, Sh. 132)

 

FERCİN ÂFETLERİ

 

  1. Zina ve karısı, kölesi, cariyesi ile de olsa livata.

Bu fercin en büyük âfetidir. Zîra livata mut­lak haramdır.

Hayvanlara, hayızlı ve lohusa halinde olan kimseye de yaklaşmak.

Hayızlı ve nifaslı karısına örtünün altın­dan istimta’ (lezzet almak).

  1. İstimna bilyed (el ile meni getirmek).

Bu da haramdır. Ancak üç şart birleşirse istimna caiz olur;

— Bekâr ise,

— İfrat derecede şehvet tazyiki varsa,

— Şehveti teskin maksadı ile olursa, yok­sa şehevi duyguları tatmin için değil.

Cima’ya tahammül edemiyecek kadar kü­çük veya cima’dan zarar görecek kadar hasta olan zevcesine yaklaşmak.

Kendisini tanıyan birinin yanında mücamaat, istibrası vacip olan şeylerden istibra et­meden mücamaat veyahut istibranın davetçilerini işleme.

Zira bu da cimadan evvel haramdır.

Ademi (imsaki) masiyetler:

  1. Karısı ile asla cima etmemesi.

Zira onunla gecelemek, bir zamana bağlı ol­mamakla beraber talep edecek olursa zaman zaman onunla mücamaat vâcib olur.

Karısının izni olmadan azil.

Bevletmekten kaçınmak yani bevl ihtiya­cı belirdiği halde beklemek.

Özürsüz sünnet olmamak.

(İbrahim Eken, Kulluk. Sh. 129)

 

AYAĞIN AFETLERİ

 

  1. İşlemek için olsun seyretmek için olsun masiyet meclislerine gitmek.

Bu ayağın başta gelen âfetlerindendir.

Kâfir de olsalar ana ve babanın iznini al­madan cihada çıkmak.

Salgın bir hastalık bulunan bir yere gir­mek ve oradan kaçmak.

Başkasının mülkü olan bir yerden mâlikin izni olmadan yürümek.

Bir ziyafete davet edilmeden girmek.

Bu da caiz değildir. Ancak kendisine ait olan bir malın zayi olma korkusu varsa bu gi­riş caiz olur.

Cünüp, hayız ve lohusa olan kimsenin mescide girmesi.

Ayağı, uykuda olsun uyanıkken olsun kıbleye karşı uzatmak, mushaf veya şeriat kitablarına doğru da bu kitaplar ayağın hizasın­da olduğu takdirde uzatmak.

Haksız ve günahsız olduğu halde ayakla, bir hayvan da olsa birisine vurmak.

Ayakla bir malı itlaf etmek ve bir zaru­ret olmadıkça zâlim olan kimselere gitmek.

  1. Şerefli mahallere, mescid ve ev gibi, sol ayakla girmek, tuvalet ve hamam gibi hasis mahallere ise sağ ayakla girmek. (İbrahim Eken, Kulluk, Sh. 131)

***

«Dönüşünüz Allah’adır. O her şeye hakkıyle kadirdir.» (Hûd, 4)

 

BASİRET KÖRLÜĞÜNÜN SEBEPLERİ

 

— A’za ve cevârihini ma’siyetlerden ko­rumamak.

— İbadetlerini ruhuyla ve içinden gelerek değil, riyakârlıkla ve tasannu’ ile yapmak.

3             — Halkın elinde olana tama etmek. Basiret körlüğü musibetine tutulan bir kul Hak’dan yüz çevirir mâsivâya yönelir.

Büyükler demişlerdir ki: Sahih bir niyet ile ve güzel bir şekilde Allah (c.c.)’ın rızâsını murad edinerek Ehlullah tarîkine giren, sohbet ve riyâzat meşakkatlerine katlanarak mürîdlik nu­ruyla nurlanan ve arzu ateşini yakarak bu ate­şin ışığıyle saadet ve şakâvet sebeplerini göre­rek sohbete devam ile hizmete bel bağlayan, halvetin âdabına riâyet ederek nefsine dünyâ­dan el çektiren, hevâ ve hevesi gönlünden sö­küp atan, kalbinin safaya, yani temizliğe erme­sinden sonra ruhunun envârından şevk ve zevk pınarları fışkıran kimse, bütün bunlardan son­ra Allah (c.c.)’ın mekrinden emîn olup nefsinin oyununa gelirse, bir sürü havâtır ve vesveseler onu rahatsız ede ede işini bitirir. Kalbinde do­ğan ma’rifet güneşi batarak tekrar nefsinin zulümâtına bürünüp, vusulünden evvel visal ba­ğı kopar. Cennet gibi bir hayat ve huzurdan sonra kötü bir hâle düşer.

«İşte bunlara Allah (c.c.)’tan hiç bekleme­dikleri işler gelmiştir.» (Zümer: 47) Âyet’i bun­lar hakkındadır.

(Hz. M. Sami, Bakara Sûresi Tef., Sh. 69)

 

ŞEYTANIN DÜŞMANLARI

 

Allah Resulü (s.a.v.) iblise sordu:

«— Ümmetimden düşmanın kaç kişidir?» ib­lis cevab verdi:

— Onbeş kişidir. Birincisi Sensin. Adaletli devlet reisi (idareci), mütevâzi zengin, doğru ta­cir, Allah’tan korkan âlim, samimî mü’min, kal­bi merhametli mü’min, devamlı abdestli olan müslüman, tövbesini bozmayan kişi, haramdan sakınan, çok sadaka veren, insanlarla beraber güzel geçinen, güzel ahlâklı mü’min, insanlara faydalı olan müslüman, devamlı Kur’ân okuyan ve O’nunla amel eden, insanlar uyurken gece­leyin namaz kılan insan benim düşmanımdır.

Efendimiz (s.a.v.) İblis’e: «— Ümmetimden dostların kaç tanedir?» diyince İblis: «On tane­dir.» demiş ve şöyle sıralamıştır: «Zalim idare­ci, mütekebbir zengin, hâin tüccar, şarab içen kişi, insanları birbirine düşürmek için söz gez­diren riyakâr, faiz yiyen, yetim malı yiyen, ze­kâtını vermeyen ve uzun uzun emeller besleyen kimseleri severim.»

Hadis-i Şerifte şöyle vârid olmuştur.

«Kıyamet günü herkes Cenâb-ı Allah, ara­larında bir tercüman olmaksızın ve engel olacak bir perde bulunmaksızın konuşacaktır, insan sa­ğına bakacak, ancak dünyâda iken ne göndermişse onu görecek, soluna bakacak, yine ancak gönderdiğini görecek. Önüne bakacak, tam kar­şısında Cehennemi görecek. O halde yarım hur­ma ile de olsa Allah (c.c.)’ın azabından kendinizi koruyunuz. Allah (c.c.) selâmette dâim eylesin.»

(Hz. M. Sâmi, Bakara Sûresi Tef. Sh. 359)

 

İŞE SAĞDAN BAŞLAMAK YEMEĞİ SAĞ ELLE YEMEK

 

Peygamberimiz (s.a.v.); abdest ve gusülde, ayakkabısını giymekte ve taranmakta, mümkün oldukça, hep sağdan başlamayı sever, bir şey alacağı zaman, sağ eli ile alır, bir şey vereceği zaman, sağ eli ile verir ve başlayacağı her şeye sağdan başlardı.

«Sizden biriniz, ayakkabısını giyeceği za­man, giymeğe sağdan başlasın! Ayakkabısını çı­karacağı zaman da, çıkarmağa soldan başlasın! Ayakkabı giyilirken, sağ ayak, ayakların, evve­li, ayakkabı çıkarılırken de, sağ ayak, ayakların ahiri olsun!» buyururdu.

Abdullah b. Ömer (r.a.)’in bildirdiğine gö­re: Peygamberimiz (s.a.v.): «Sizden biriniz, ye­mek yiyeceği zaman, sağ eli ile yesin. Bir şey içeceği zaman da, yine sağ eli ile içsin. Çünkü Şeytan, sol eli ile yer ve sol eli ile içer!» buyur­muştur.

Seleme b. Ekvâ (r.a.)’ın, babasından rivaye­tine göre: Peygamberimiz (s.a.v.) Eşça’ kabile­sinden Büsr b. Râiyül’ir diye anılan bir adamın yanında, sol eli ile yemek yediğini görünce ona: «Sağ elinle ye!» buyurdu. Adam: «Buna gücüm yetmiyor, sağ elimle yiyemiyorum!» de­di. Peygamberimiz (s.a.v.): «Gücün yetemesin! Bunu, sağ eli ile yemekten, ancak, kibr ve gu­ruru men etmektedir!» buyurdu. Bundan sonra, adam bir daha elini, ağzına kaldıramaz oldu!

(M. A. Köksal, İ. Tarihi, C. 11, Sh. 402)

 

ALLAH (C.C.)’A KARŞI EDEB

 

— Nehiylerden kaçınmak,

— İlahi emirlere bağlanmak,

— Ahlâk-ı hamide, zikre devam.

— Mahlukata şefkat ve merhamet

— Sükûn-u kalb.

— Hulûs-i niyet.

— Muhabbetullahı kesb,

— Ameli salihe devam,

— Havf ve Reca arasında bulunmak.

— Zahirî ve batini isyanla içini, dışını kirletmemek.

( Taatıyla sevinmek, cürmünden dolayı mah­zun olmak,

— Mevlaya tevekkül ve itimad etmek.

— Nimete şükür, kazaya rıza, belâlara sabır,

— Sıdk ile kulluk,

— Hasenatı Haktan, seyyiâtı nefsinden bilmek,

— Allah (c.c.)’ın verdiğine kanaat etmek,

— İslâm ve imanın şartlarına sâdık kal­mak,

— Günahta ısrar etmemek,

— Daima tevbe ile beraber bulunmak,

Burada zikredilenler Allah (c.c.)’a karşı edepten bazılarıdır. Hepsi bundan ibaret değil­dir. Mesele nefesi Allah (c.c.) ile beraber ala­bilmektir. Yani gerçek kul olabilmek.

(İbrahim Eken, Kulluk, Sh. 18)

 

 

ÇIPLAK GEZMEYİN

 

Resûlullah (s.a.v.): «Dön de elbiseni al. Çıp­lak gezmeyin!» buyurmuştur.

Bu Hadîs-i Şerifi müslümanların dikkatle okumaları icâb eder. Müslümanım diyenler bir kerre Resûlullah (s.a.v.)’ın «Çıplak gezmeyin» emrine baksınlar. Bir de kendilerinin ve aile­lerinin bugünkü hallerini düşünsünler. Ondan sonra söyleyecek bir şey bulabilirlerse lütfen söylesinler. Müslümanlıktan istifa ederek onun­la alâkasını kesenler ve maruf tabiriyle gayri müslimlere de sözümüz yoktur. Ancak müslümanlara ve müslümanlık iddiasında bulunan­lara söylenecek pek çok sözler vardır. Emr-i bil Maruf ve nehy-i anil’ münker müslümanlarm en mümtaz ortak vazifesi olduğuna göre, biz de bu kabilden sayılmak üzere müslümanları ken­di hallerini kontrola davet ediyoruz. Şunu da hatırlatmak isteriz ki «Zamanın icâbı böyle» diye bir kaide olmadığı gibi «Modadır, modaya uymak icapeder» şeklinde bir kaide de yoktur. Bunlar İslâm düşmanları tarafından müslümanlar arasına salınmış mikroplar, tabîr-i aharla, zehirli gazlardır. «Zaman sana uymazsa sen za­mana uy» şeklinde söz icad olunmuş.

İslâm’a taban tabana zıt mânâ taşıyan bu saçmaların İslâm’da asla yeri yoktur. Müslü­man zamana değil Kur’an’a ve Nebi-i Zîşan (s..a.v.) Efendimizin hadislerine uymakla mü­kelleftir.

  • Davutoğlu, S. Müslim Şerhi, C. 2. Sh. 575)

 

ZEVCE İLE EDEB

 

1— Hoş muamele etmek,

( İyi geçinmek, geçimsizliğin sebebi ol­mamak,

— Yumuşak sözle hitap etmek,

— Bozgunluktan sakınmak,

5             — Sevgisini izhâr etmek.

Zaman zaman ona sevdiğini söyleyebilmek ve çeşitli hallerde onu gösterebilmek Bu ne ile izhâr edilir? Mesela onun haberi yokken onun sevdiği bir şeyi alıp hediye etmek velev bir tatlı, bir çiçek, bir gül tanesi, bir iğne veya bir çöple dahi olsa sevdiğini izhâr edebilmek gereklidir.

6— Kusur görmemek, hatasını bağışlamak,

7— Yanlışlarını tashihle bilmediklerini telkin etmek.

8( Onu analık makamında muhafaza etmek.

9— Helâlden kazanıp bir başkasına muh­taç etmemek.

10( İffet ve namusa leke getirecek şeyler­den son derece sür’atle kaçmak.

11— Ehemmiyetsiz şeyler için dövmemek, sövmemek, azarlamamak,

— Kapı dışarı kovmamak,

— Evinin ihtiyacını şahsî ve bilhassa fuzulî masraflarına tercih etmek icap eder.

Resûlullah (s.a.v.) hiçbir hanımına açıktan adıyla Âişe, Hatice veya Safiyye diye hitap etmedi. Taltif ifadesi olan künye ile «Ya Hümeyra, Ya Kübra!» veya «Hanım!» derdi.

(İbrahim Eken, Kulluk. Sh. 29)

 

TİCARETİN ÂDABI

 

1— Haramdan sakınıp helâl kazanmaya gayret etmek,

2— İhtikara kafiyen tevessül etmemek,

Mal pahalanacak diye malı piyasaya arzetmemeğe ihtikar derler.

— İstikametten bir nebze ayrılmamak,

— Terazi, ölçek ve metrede dikkatli olmak,

— Alırken zemmedip, satarken medhedmemek,

— Yalan ve yalan yere yemin etmemek,

— Müşteriye hakaret etmemek,

— Kanaati elden bırakmamak,

— Şer’-i şerifin ticaretle ilgili tavsiyelerini okumak ve öğrenmek,

Ahkâmı ticarete vakıf olmayan kimsenin ti­caret yapması caiz değildir. Bir işi yapmadan evvel o işi öğrenmek zarureti vardır.

— Hırs ve tama’dan kaçınmak.

— Bir mü’minin menfaatini kendi men­faatine tercih etmek,

— Kimsenin hakkını üzerine geçirmemek,

— Tezgâhtar ve kalfalarına kanaatten bahsederek nasihat vermek.

— Kendini halktan üstün görmemek,

— Kusuruna tevbe etmek,

— Karşılıksız, Allah rızası için ödünç vermek.

— Aldığını va’dettiği anda iâde etmek,

18           — Fukaraya, merhametle muamele etmek.

Cenab-ı Hak bu güzel edeplerle edeplenmeyi cümlemize nasip eylesin.

(İbrahim Eken, Kulluk Sh. 55)

 

 

 

NİKÂH

 

Nikâhın sıhhati ve kadının kocasına helâl olması içi dört şart vardır:

— Velinin bulunmadığı takdirde devlet reisinin izin vermesi. Hanefî mezhebinde, bâliğa olan bir kadın ister kız ve ister dul olsun vekil, velîye muhtaç olmadan, dilediği kimse ile evlenebilir.

— Kızı veren, babası ve dedesinden baş­kası ise, bâliğa olan kadının muvafakati. Kız ve dul olması arasında fark yoktur.

— Adil iki şahidin bulunması.

— Îcab ve kabul. (Yâni erkeğin «aldim», kadının da «vardım» demesidir. îcab ve kabul muttasıl olmalıdır. Araya başka bir iş ve söz girmemelidir.

Hanefi mezhebine göre, şâhidlerin hepsi de kadın olabilir, ancak iki kadın bir erkek ma­kamına geçer. Böylece mükellef olan kadın ile erkek, iki şâhid huzurunda evlenebilirler.

Şafii mezhebine göre iki tarafın vekilleri, yahut birinin vekili kadın olamaz. Hanefî mez­hebinde kadın doğrudan doğruya, arada erkek bir vekil olmaksızın, nikâh akdi yapabilir.

(İhya C. 2, Sh. 95)

«Nefsim Yed-i kudretinde olan Allah’a ye­min ederim ki içimden şöyle geçiyor:

Odun yığılmasını emredeyim. Odunlar yı­ğılsın. Sonra namazı emredeyim. Namaz için ezan okunsun. Daha sonra bir adamın mü’minlere imam olmasını emredeyim ve namaza gelmeyenlerin gidip evlerini yakayım.»

(Riyâzü’s-Sâlihîn, C. 2. Sh. 389)

 

HARAMDAN SAKINMAK

 

Ebu Hüreyre (r.a.)’den rivayet olunmuştur ki:

— Nas üzerine bir zaman gelecektir ki, bir kimse helalden mi haramdan mı kazandığına ehemmiyet vermiyerek alacaktır, buyrulmuştur.

Bu hadis bir mucizat-ı nebeviyyedendir. Zi­ra hadiste söylenenler aynen olmuştur.

Haram lokmadan beslenen, büyüyen vücud-u insana nâr-ı cahîm daha evladır, buyrulmuştur.

İki dirheme malik olanın hesabı bir dirheme malik olan kimsenin hesabından daha zor­dur.

Haram lokma yiyenin kırk gece namazı kabul olunmaz, kırk gün de duasına icabet olunmaz.

Bir zaman gelecek ki insanlardan ribâ yemeyen kalmayacak. Ribâ yemese bile onun tozu toprağı ona isabet edecek.

(R. M. Sâmi, Musâhabe: 6)

 

 

EN SEVGİLİ AMEL

 

Abdullah b. Mes’ud (r.a.) «Amellerin hangisi Allah’a daha sevgilidir?» diye sordu.

Peygamberimiz (s.a.v.) «Vaktinde kılınan na­maz!» buyurdu.

İbn-i Mes’ud «Sonra, hangisidir?» diye sordu.

Peygamberimiz (s.a.v.) «Anaya, babaya iyi­lik etmek!» buyurdu. (İ. Tarihi, 11/272)

 

BEVİLDEN SAKINMAK

 

Ebû Hûreyre (r.a.)’den rivayet edilmiştir; demiştir ki: Resûlullah (s.a.v.):

— «Sidikten sakınınız, çünkü kabir azabının umumu ondan olacaktır; buyurdular.»

Hadîs-i Şerif, bevilden uzaklaşmayı emredi­yor ve uzaklaşmamanın cezasının hemen verilece­ğini bildiriyor. Filvâki Buhari ve Müslim’in it­tifakla rivayet ettikleri bir hadîste: Resûlüllah (s.a.v.)’in iki kabrin yanından geçtiği ve kabir­lere işaretle, «Bunlara azap olunuyor» dediği, sonra birinin bevilden korunmadığı için azâb edildiği beyân edilmektedir. Hadîsin Lafızları çe­şitlidir ve hepsi bevilden sakınmamanın haram olduğunu ifade ediyor.

Şafiî’ye ve Hanefiler’e göre afredilen mik­tardan geri kalan necaseti gidermek farzdır. Delilleri, bevilden korunma hadîsidir. Çünkü bu hadisde vaîd yâni tehdit vardır. Tehdit ise ancak, farz terk edildikte tasavvur olunur.

Bu hadîs bevlin necis olduğuna delildir. Ve insan bevli hakkında nasstir. Bazıları onu bü­tün insan ve hayvan bevillerine âmil ve şâmil sayarlar.

(Selâmet Yolları, C. 1. Sh.: 138)

***

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZDEN:

 

«Müslüman; dilinden ve elinden insanların selâmette kaldığı kimsedir!

Mü’min de; kendisinden, insanların, canları ve malları hakkında emin olduğu kimsedir!»

(Müslim. C. l, Sh.: 65)

RİBÂ (FAİZ)

 

Peygamber (s.a.v.)’den şöyle rivayet olundu ki O (s.a.v.):

“Kan satışını ve tecavüzle mal elde etmeyi sakladı ve faiz yiyene, yedirene, faiz sözleşmesini yazana, sözleşmeye şahitlik yapanlara, ciltlerine dövme yapanlara ve yaptıranlara tasvir yapanlara lanet etti.”

Ve yine buyurmuştur:

«Faiz, yetmiş şu kadar çeşittir. En aşağı dere­cesi kişinin validesiyle zina etmesi gibidir.»

“Ey mü’minler! Haram olan şeylerden sakınarak Allah (c.c.)’a ibadetle nefsinizi azab-ı ilahîden koruyun. Eğer Allah (c.c.)’a ve Resulü (s.a.v.)’ne imân ettiyseniz halk üzerinde ribadan geri kalan kısmını bırakın. Eğer böyle yapmazsanız Allah (c.c.) ve Resulü (s.a.v.)’nden bir harbi bekleyiniz. Bilin ki, isyanınızdan dolayı sizin üzerinize gadab-ı ilahi nazil olacaktır. Malınızdan ziyadesini almayınca bir kimseye zulmetmezsiniz ve re’s-i malınızı tamamen aldığınız için de zulme uğramış olmazsınız.”

(Hz. R. M. Sâmi (k.s.), Musâhabe: 6, Sh.: 56)

***

ALLAH’I ZİKR EDENLE ETMEYENİN HALİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdular ki «Rabb’ını zikr edenle, zikr etmeyenin misali, diri ile ölüye benzer!»

«İçerisinde Allah zikr edilen evle, içinde Allah zikr edilmeyen evin misali, ölü ile diri gibidir!»

(İ. T., M. A. Köksal, C. 11, Sh.: 356)

 

ZALİMLERE MEYLETMEMEK

 

Allah-û Teâlâ Kur’an-ı Kerim’inde:

«Siz za­limlere meyl etmeyin ki vücudunuza ateş yapış­masın. Halbuki Allah (c.c.)’dan gayri sizin dos­tunuz yoktur. Binâenaleyh zâlimlere meyl ettikten sonra hiç kimse tarafından yardım olun­mazsınız.» buyurmuştur. (Hûd Sûresi: 113)

Bu âyet-i kerîme ile anlatılmak istenen şu­dur: «Zâlimlere kalbinizle muhabbet eder ve zalimane işlerine rıza gösterirseniz cehennem ate­şi sizi yakar. Şu halde, onlara muhabbet etmeyin ki ateş sizi yakmasın. Eğer yakarsa sizi kur­taracak Allah (c.c.)’dan gayri dostunuz olmadığı gibi bir kimseden de yardım görmezsiniz.» demektir. Veyahut onlara müdâhane edip za­limane emirlerine itaat etmeyin demektir. Zulüm bütün dinlerde haramdır. Cenâb-ı Hakk zulmet­mek şöyle dursun, zulmedenlere meyil etmekten dahi men etmiştir.

Yüce Allah (c.c.) bir başka âyet-i kerîmede ise: «Ey mü’minler! Babalarınızı ve kardeşlerinizi eğer onlar küfrü, îmân üzerine tercih ve ih­tiyar ederlerse dost ittihaz etmeyin. Eğer sizden bir kimse onlan dost ittihaz ederse işte o dost ittihaz eden kimseler zâlimlerdir.»

Bu âyet-i celîleden maksad mü’minleri kâ­firlerden ve münafıklardan hiçbir ferdle dostluk etmekten nehiydir. Yani: Hiç bir mü’min hiç bir kâfiri ciddiyetle dost ittihaz etmesin. O, kâfir mü’minin anası, babası ve biraderleri gibi ya­kın akrabasından olsa bile.

(Hz. R. M. Sâmi (k.s.), Musâhabe C. 4, Sh.: 84)

 

 

TESETTÜR

 

Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyur­muştur: “Ey Peygamber! Sen zevcelerine ve kerîmelerine vesâir mü’minlerin zevcelerine de ki: Onlar bürgülerini üzerlerine bürüsünler, zi­ra: Onların bürgülerini üzerlerine bürünmeleri onların bilinip de eza olunmamalarına ziyâde yakındır. Halbuki Allah Teâlâ onlardan evvelce vâki olan kusurlarını af edici ve hallerine münasip mesâlihi temşiyetle merhamet buyurucu­dur.»

(Ahzâb, Sh.: 59)

Şu halde teseüttürün farzındaki hikmet: Fit­ne kapısını kapamak, nesebi zayi etmekden muhafaza etmek, zevceyi zevcine rabt ile başka­sının taarruzundan kurtarmak, aile teşkilâtına intizam vermek, evlâdın terbiyesine ve dünya­nın imârına erkek dışarıdan kadın içeriden çalışmaktır.

Hak Teâlâ Hazretleri bu âyet-i celîle ile afîfe olan kadınların setr sebebiyle insanların kötü zamanından ve taarruzlarından muhafaza ol­makla kalplerinin rahat olacağını buyurmuştur.

Hak Teâlâ Hazretleri’nin tesettür emri bütün insanların kalplerinin rahatı ve aile arasında imtizacın esasını ve biçâre çocukların terbiye­sini temin etmiştir. Ayrıca insanların bir diğe­rine husumetden alıkoymakla alemin intizam üzere olmasını sağlamış bir kanûn-i dâimidir.

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Musâhabe, C. 4. Sh.: 61)

***

«Allah size âyetleri açıkça bildirir. Allah bi­lendir, Hakîm’dir.» (Nur Sûresi: 10)

 

HADÎS-İ ŞERÎF MEALİ

 

Sizden sonra öyle insanlar gelecek ki; türlü, zevkli yemekler yiyecekler, renkli ve rahat binek­lere binecek, rengârenk ve güzel kadınlar ile ev­lenecek, güzel ve kıymetli kumaşlardan elbiseler giyecekler; onların mideleri az ile doymaz, onlar çoğa da kanâat etmez, dünyâya bağlanmışlardır; akşam-sabah, düşündükleri ve taptıkları dünya­lıktır; ya’nî Allah (c.c.)’dan başka ilâh ve rabb ka­bul ederler bütün gayretleri dünyâ içindir. Yalnız heva ü heveslerinin peşinde koşarlar. Abdullah’ın oğlu Muhammed (s.a.v.)’in kafi sözü şudur ki: Sizden sonra gelenler, o güne yetişenler, onlara selâm vermesin, hastalarını ziyaret etmesin, cena­zelerine gitmesin ve büyüklerine hürmet etmesin­ler: Zira bunları yapanlar İslâmiyyetin yıkılma­sına yardım etmiş olurlar.

 

İNSANLIK ARASINDA İLK SELAMLAŞMA

 

Yüce Allah (c.c.), Adem (a.s.)’a:

«Haydi, şu Melekler cemaatının yanına gitte, onlara (Esselâmü aleyküm!) diyerek selâm ver. Senin selâmını, onların, nasıl karşılayacaklarına bak! Söylediklerine iyice kulak ver! Çünkü, o, hem senin, hem de, senin zürriyetinin selâmlaşmasıdır!» buyurdu.

Âdem (a.s.), gidip Meleklere:

«Esselâmü aleyküm!» dedi. Melekler de:

«Esselâmü aleyküm ve rahmetullâh.»

Yahut:

«Ve aleykesselâmü ve rahmetullâh!» dediler. Selâmlarına, «Rahmetullâh» sözlerini eklediler.

(Peygamberler Tarihi, M. Asım Köksal, Sh.: 33)

 

TİCARETİN ADABI

 

1— Haramdan sakınıp helâl kazanmaya gayret etmek,

2— İhtikara kat’iyen tevessül etmemek. Mal pahalanacak diye malı piyasaya arzetmemeğe ihtikar derler.

— İstikametten bir nebze ayrılmamak,

— Terazi, ölçek ve metrede dikkatli olmak,

— Alırken zemmedip, satarken medhedmemek,

— Yalan yere yemin etmemek.

— Müşteriye hakaret etmemek,

— Kanaati elden bırakmamak,

— Şer’-i şerifin ticaretle ilgili tavsiyelerini okumak ve öğrenmek.

Ahkâmı ticarete vakıf olmayan kimsenin ti­caret yapması caiz değildir. Bir işi yapmadan evvel o işi öğrenmek zarureti vardır.

— Hırs ve tama’dan kaçınmak,

— Bir mü’minin menfaatini kendi menfaatine tercih etmek,

— Kimsenin hakkını üzerine geçirmemek,

— Tezgâhtar ve kalfalarına kanaatten bahsederek nasihat vermek,

— Kendini halktan üstün görmemek,

— Kusuruna tevbe etmek,

— Karşılıksız, Allah rızası için ödünç vermek,

— Aldığını va’dettiği anda iade, etmek,

18           — Fukaraya, merhametle muamele etmek.

Cenab-ı Hak bu güzel edeplerle edeplenmeyi cümlemize nasip eylesin.

(İbrahim Eken, Kulluk, Sh.: 55)

 

KAZA VE KADER DEYİP DE ÇALIŞMAYI BIRAKMAK CÂİZ OLUR MU?

 

Kaza ve Kadere güvenip de çalışmayı bırakıvermek, herhangi bir işin sebebine yapışma­mak esbaba sarılmayı, tevekküle mâni saymak da caiz değildir. Allah-ü Teâlâ her şeyi birtakım sebeplere bağlamıştır. Her insanın rızkını takdir etmiş, fakat o rızkın ele geçmesi için birtakım sebepler yaratmıştır. O sebeplere başvurmazsak mukadder olan rızık gelmez Âdât-ı ilâhiyye bu yolda cereyan etmektedir. Ona uymak herhalde lâzımdır. «Kader ne ise öyle olur in­san biraz Allah’a mütevekkil olmalıdır» demek caiz değildir.

 

TEVEKKÜL NE DEMEKTİR?

 

Tevekkül; maksada erişmek için lâzım gelen maddi ve mânevi sebeplerin hepsine yapıştıktan başka hiçbir şey kalmadıktan sonra Allah’a itimat etmek ve ondan ötesini Allah’a bırak­mak demektir. Meselâ: Bir çiftçi, evvelâ vakti vaktinde tarlasını güzelce tımar eder, adamakıllı emek verir. Tam zamanı gelince sürer to­humunu tarlaya atar, kendisi için yapılması îcâbeden ne varsa hepsini yapar. Bundan sonra da Allah a tevekkül eder. «Artık mukadder ne ise olur.» der. Yoksa bunların hiçbirisini yapmadan: «Adam sende, biraz da mütevekkil olmalı­dır, kader ne ise öyle olur.» demek caiz değil­dir. Buna son derece dikkat lâzımdır.

(A.H. Akseki, İ. Dini. Sh.: 98)

 

ALTUN VE GÜMÜŞ KAPLAR

 

— Huzeyfe b. Yemân (r.a.)’dan rivayet edil­miştir. Demiştir ki:

«— Resûlullah (s.a.v.): Altun ve gümüş kablardan içmeyiniz; onlardan yapma sahanlardan da yemeyiniz. Çünkü bu kablar dünyada onla­rın (müşriklerin), âhîrette sizindir.» buyurdular.

Bu hadis-i şerif; altun ve gümüş kaplardan yeyip içmenin haram olduğuna delâlet ediyor. Kab’ın halis altundan veya gümüşten olması ile, altun gümüş karışık olması arasında bir fark yoktur.

Altun ve gümüş yaldızlı kabların hükmü da­hi ihtilaflıdır. Bazılarına göre, eğer altun ve gümüş kab’dan ayrılıp alınabiliyorsa kullanıl­ması icmâen haramdır Çünkü altunu ve gümü­şü kullanmış sayılır. Fakat ayırması mümkün değilse haram değildir. Altun ve gümüş kapla­ma kab’dan yeyip içmek icmâen caizdir. Yeyip içme babında hüküm budur. Sair istimallere ge­lince: ihtilâf yine mevcuddur. Bazıları haram değildir; çünkü nass yalnız yeyip içmeyi men’etmiştir diyor. Diğer bazılarında ise altunla gü­müşün sair istimalleri icmâ’ ile haram olmuşdur. Musannıf merhumun mezhebince altun ve gü­müş kab’dan abdest almak haramdır.

(Selâmet Yolları, C. 1, Sh.: 21-32)

***

Süflîlerin, aşağı kimselerin üç hâli vardır:

— Akrabasını azarlar.

— Komşularını incitir.

— Günâh işlemeği sever.

(Dört Büyük Halife, Bedir Y., Sh.: 294)

 

İKİ LÂNETÇİ

 

«Ebû’Hureyre (r.a.)’den rivayet edilmiştir Demişlerdir ki: Resûlüllah (s.a.v.):

( İki lâ’netçiden: Nâsın yoluna, yahut gölgesine hâced edenden sakının; buyurdular» (Müslim).

Hadîsdeki iki lâ’netçiden murad: Âlemin yoluna veya gölgesine kaza-yı hâcet etmekdir. Bu iki fiil başkalarının lâ’net okumasına sebepdir. Yâni bunları yapanlara söğmek ve lanet etmek insanların âdetlerindendir. Lâ’neti sanki bu fiiller yapıyormuş gibi onlara nisbet etmek Edebiyat tâbiri ile Mecâz-ı Aklîdir. Bazan «Lâane-sıgası «Melun» manâsına da kullanılır. Bu tak­dirde yine ifâde de Mecâz-ı Aklî vardır. Âlemin geçtiği yola kaza-yı hâcet etmek geçenlere eziyet verir. Çünkü pis pis kokar. İğrençlik verir. Bu suretle lâ’net okumağa sebep olur Eğer o kimseye, o fiilinden dolayı lâ’net etmek caiz ise lâ’net ve beddua ettirmeğe kendisi sebep oldu demektir. Değil ise başkasın, lâ’net sebebiyle günaha soktu demektir.

Bu mânâda başka hadisler de vardır Bu hadisler bu fiili yapanın lâ’nete müstehak olduğuna delâlet ederler. Hadîsimizeki gölgeden maksad; insanların oturup istirahat ettiği gölgedir.

(Selâmet Yolları, C. 1. Sh.: 123-124)

***

Zikr’in Efdal ve Üstün Tarafı:

Câbir b. Abdullah (r.a.)’ın, Peygamberimiz (s.a.v.) den rivayetine göre:

“Zikr’in efdal ve üstünü (Lâ ilâhe illâllâh), Duanın efdal ve üstünü de. (Elhamdülillâh)dır.”

(M.A. Köksal, C. 11, Sh.: 367)

 

KURBAN’IN MAHİYETİ, VÜCUBU, HİKMETİ TEŞRİİYESİ

 

— Kurban, Allah Teâlâ’ya takarrüp için kurban niyetiyle kesilen hususi hayvandır.

— Kurban bayramında kurbet niyetiyle kurban kesmek; hür, mukim, müslim, zengin olan kimse için bir vecibedir. Zenginden mak­sat, haceti asliyesinden başka namî olsun olma­sın en az iki yüz dirhem gümüş miktarı bir mala malik olan, yani: Sadakai fıtır ila mükel­lef bulunacak kimsedir. Eyyamı nahirde kurban kesmeğe kadir olan kimse kurban kesmeyip de bilahere fakir düşse bu baptaki vücub, uhdesinde sakit olmaz.

— Kurban kesmekle mükellefiyet için İma­mı Azam ile Ebû Yusuf’a göre akıl ve buluğ şart değildir. Fakat İmam Muhammed’e göre akıl ve buluğ şarttır. (İmam Malik ile İmam Şafiî’ye göre kurban, vacip değil sünneti müekkededir).

— Kurban vecibesi, hak yolunda fedakâr­lığın bir nişanesi. Allah Teâlâ’nın verdiği nime­tin bir şükranesidir. Bunun neticesi de sevaba nâiliyet ve bir takım belâlardan masumiyettir.

— Kurban kesmekle kesilen hayvanların miktarı pek artmış olmaz.

Kendi zevkleri uğrunda her gün binlerce hayvanat kesilmesini çok görmeyenlerin, senede bir defa Allah rızası için bir kısım hayvan­ların fukara menfaatine olarak kurban namiyle kesilmesini çok görmeleri doğrusu büyük bir düşüncesizliktir.

(Büyük İslâm İlmihali. Sh.: 409)

 

ABDESTİ BOZAN ŞEYLER

 

— Önden veya arkadan kan, meni, sidik, gait gibi bir necasetin veya herhangi bir mayiin çıkması, velev ki abdestte, guslde yıkanması farz olan mahalle kadar tecavüz etmesi.

— Arka taraftan yel çıkması.

— Ağızdan, burundan ve ön ile arkadan başka, herhangi bir uzuvdan mayi halinde kan çıkması.

— Ağız dolusu kusmak. Şöyle ki: Ağızdan kolaylıkla yutulmayacak derecede taam, su veya safra gibi bir maddenin gelmesi abdesti bo­zar.

— Az veya çok bayılmak, çıldırmak ve yürüyüşte farkedilecek kadar sarhoşluk.

— Rukûlu ve secdeli bir namazda mükel­lef olan kimsenin yanında bulunanların işitecek­leri derecede gülmesi.

— Çocuk doğurmak.

— Fahiş mübaşeret.

— Erkeğin tenasül uzuvu içine tamamen, yani: Kaybolacak surette tıkatılmış pamuğun bilâhere dışarıya çıkması veya çıkarılması.

— Kadının tenasül cihazı içerisine veya dışarısına tıkatılan bez veya pamuğun yaş olarak dışarıya çıkması veya çıkarılması.

— Yan yatarak veya bağdaş kurarak ve­ya dirseklere dayanarak secde eder gibi bir vaziyette bulunarak uyuması.

— Çıplak hayvan üzerinde yokuşa çıkar­ken uyuması.

— Teyemmüm etmiş kimsenin abdeste müsait suyu görmesi.

(Ö.N. Bilmen. Büyük İslâm İlmihali, Sh.: 85)

 

 

KADIN VE EVLİLİK

 

“Sana kadınların ay halini de sorarlar. De ki: «O bir ezadır.» Onun için hayız zamanında kadınlarınızla (cinsi münasebetden ayrılın, te­mizlendikleri vakte kadar kendilerine yaklaşma­yın, iyice temizlendiler mi o zaman Allah’ın si­ze emrettiği yerden onlara gidin. Her halde Al­lah hem çok tevbe edenleri sever, hem çok te­mizlenenleri sever. Kadınlarınız sizin (evlad ye­tiştiren) tarlanızdır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi gelin. Kendiniz için önden (iyi ameller) gönderin. Bir de Allah’dan korkun. Bilin ki herhalde siz ona kavuşacaksınız, iman edenlere müjdele.» (Bakara: 222-223)

***

«Rüşveti veren ve alan her ikisi de nâr-ı cahimdedir. (Cehennem ateşindedir.)»

(Camiussağir)

 

DİĞER CİNSE ŞEHVETLE BAKMAK

 

Cinsi yaratılış bakımından İslâmın haram kıldığı şeylerden biri de erkeğin kadına ve ka­dının erkeğe fazlaca bakmasıdır. Göz kalbin anahtarıdır. Bakış fitnenin elçisi ve zinanın ha­bercisidir. Bunun için Allah avret yerlerini ört­me emri ile beraber bütün mü’min kadın ve er­keklere gözlerini sakınmalarını da emretmiştir.

«Ey Muhammed! Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, mahrem yerlerini korusunlar. Bu onlar için da­ha temizdir. Allah yaptıklarından şüphesiz haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar. Süslerini kendiliğinden görünen kıs­mı müstesna açmasınlar. Baş örtülerini yakalarının üstüne salsınlar. Süslerini kocaları veya babaları veya kayınpederleri veya oğulları veya kocalarının oğulları veya kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya kızkardeşlerinin oğul­ları veya kadınları veya cariyeleri veya erkekli­ği kalmamış hizmetçileri ya da kadınların mah­rem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan baş­kasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilin­mesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler!… Saadete ermeniz için hepiniz tevbe ede­rek Allah’ın hükmüne dönünüz.» (Nur: 30-31)

***

“İbret almak veya şükretmek dileyen kim­seler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren de O (c.c.)’dur.”  (Furkan Sûresi: 62)

 

 

ŞER’Î HÜKÜMLERİN KAYNAKLARI

1 — Kitap,

2 — Sünnet.

İşte dîni ve şer’î hükümlerin çıkarıldığı, bun­ların dayandıkları kaynaklar yalnız bunlardır. islâm’ın teşri eylediği bütün hükümler, sâde­ce bunlardan alınmıştır.

Kıyas ve İcmâ’ denilen iki kaynak da, Kitâb ile Sünnete râci’dir. Şu halde ah’kâm-ı İslâmiyye’nin hepsi bu iki kaynaktan çıkmıştır. Pey­gamberimiz (s.a.v.)’in «Sünnet»i dediğimiz, söz­leri ve işleri de esas i’tibâriyle Kur’ân-ı Kerîm’den başka ve O’nun hâricinde bir şey değildir.

1             — Kitab: Peygamberimiz Muhammed (s.a.v.)’a Allah (c.c.) tarafından vahiy suretiyle inzal olunan Allah (c.c.) sözüdür.

2             — Sünnet: Peygamberimiz (s.a.v.)’in mü­barek sözleriyle işlerine Sünnet denir.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in sözlerine Kavlî Sünnet, işlerine Fiili Sünnet, Sahabelerinden birinin söylediği veyâhud işlediğini gördüğü hal­de onu menetmeyerek sükût buyurmalarına da Takriri Sünnet denir. Bunların hepsine birden Hadîs denir. Peygamber (s.a.v.)’in Sünneti şer’î delillerden mühim bir asıldır.

— Kıyas: Bir hâdise hakkındaki şer’i ve dînî delildir. Kıyas: başka bir hâdisede evvelce Kitap veyâhud Sünnet ile sabit olmuş şer’î bir hükmün mislini, müşterek bir illet ve sebebe mebnî, diğer bir hâdisede izhâr etmektir. Kıyas, ancak ictihat suretiyle olabilir.

— İcmâ-ı ümmet: Bir asırda bulunan İs­lâm müctehidlerinin şer’î bir mesele hakkında ittifak etmelerine İcmâ-ı Ümmet denir.

(A.H. Akseki, İ. Dini, Sh.: 25)

 

İCTİHAD VE MÜCTEHİD

 

İçtihad, bir hükm-i şer’îyi, delîl-i şer’isinden istinbal ve istihraç hususunda olanca ilmî kuvvetini sarfetmektir. Binâenaleyh, fürûâta müte­allik olan şer’i bir hükmü, delilinden çıkarmak, Kitab ve Sünnet’den o hükmü anlayıp ortaya koymak hususunda tamam kuvvetini sarfa, ta­kat ve kudret-i beşeriyesini tamâmiyle ibzâle ictihad ve böyle tamam kuvvetini sarfeden kim­seye de Müctehid ve Fakih denir. Müctehid ola­bilmek için Kur’ân-ı Kerîm’in hem lûgaten müf­redat ve mürekkebâtının ma’nâlarını, hem de ma’nâ-i şer’îsini tamâmiyle ihata etmiş olmak ve bununla beraber, hâs, âm, nâsih ve mensûh gibi bütün aksamı, Kur’ân ahkâmına müteallik olan Sünnet’i, metin ve senedi ile bilmek, aynı zamanda nerelere İcmâ’ vârid olmuş ise onları da tamâmiyle bilmek lâzımdır.

 

KIYAS VE İCTİHÂDIN LÜZUMU

 

Şer’î hükümlerin asıl kaynağı olan Kitâb vs Sünnet, lâfız i’tibâriyle mütenâhî, havâdistir. Vakaayi ise gayr-i mütenâhî olduğundan, her hâ­dise ve vak’a hakkında Kitâb ve Sünnet’de sarih bir nass bulunamayacağı gayet tabiîdir. Bunun içindir ki, zaman geçdikçe ve insanlar arasında muamelât çoğaldıkça, ferdî hükümlere ihtiyaç hâsıl oluyordu. Binâenaleyh bu suretle ictihad yapmak kudreti olanlar, emsali emsale kıyas ede­rek hükümler veriyorlardı. Hakkında sarih bir Âyet, yâhud Sünnet bulamadıkları hâdiseler da kendi içtihatlariyle amel ederlerdi.

(A.H. Akseki, İ. Dini, Sh.: 26)

 

 

İNANMAYANLARLA SOHBET EDİLMEZ

 

Allah-û Teâlâ:

“Ey mü’minler! Eğer siz ehl-i kitaptan bir fırkaya itaat eder sözlerine aldırırsanız, imanınızdan sonra onlar sizi kâfir olduğunuz hal­de döndürürler. Binaenaleyh; siz mürted olursunuz.” (Âl-i İmrân: 100) buyuruyor.

Yani; İmanınızın muktezası kâfirlerin dost­luğuna aldanmamak ve iptalatına (kandırma ve aldatmalarına) kapılmamaktır. Eğer, ehl-i ki­taptan bazı kimselere siz itaat eder ve söyledik­lerini doğru zannederseniz, onlar sizi imanınız­dan sonra, zamanı cahiliyette bulunduğunuz hal-i küfre döndürürler ve siz de kâfir olarak onların dinine dönersiniz. Halbuki küfür; sizin aranızda eski düşmanlıkları ve fitneleri uyandırmakla dünyada helaki ve ahirette azab-ı Cehennemi mucip olur.

Bu Âyet-i Celile: Mü’minleri düşmanların şerrinden muhafaza için bir düstur-u a’zamdır. (Büyük bir düstûrdur.) Zira; her zaman müslümanlar düşmanların sözlerine aldanmış ve doğru telakki etmişse zarar görmüşler ve bir çok felakete maruz kalmışlar, kazandıklarını kaybetmişlerdir.

Düşmanla ihtilal ve ülfet etmek daima ahlâ­kı ifsad ettiğinde şüphe olmadığı gibi, ahlâkın fesadı da gazab-ı ilahiyi calib olduğunda şüphe yoktur. Her ne zaman dost zannıyla aldandıksa o zaman dinimize ve dünyamıza zarar geldi. Cenâb-ı Hak mü’minleri zarardan rikaye için bu âyette düşmanı dost ittihaz etmemek lâzım oldu­ğunu tavsiye etmiştir, fakat amel edenleri görelim!

(M.Vehbi Efendi, Hülâsatü’l-Beyân, 2/680)

 

BİLE BİLE HAKKI BATILLA ÖRTMEYİNİZ!

 

“Hakk’ı bâtıla karıştırmayın ve hakkı bildi­ğiniz halde saklamayın!” (Bakara sûresi/42)

Yahudiler hasedlerinden nâşi hakkı tabdîl ile bâtılı terviç ederek halkın zihinlerini iğfâla çalıştıklarından Cenâb-ı Hakk bu âyeti ile onları telbîsden nehyetmiştir. Her ne kadar bu âyet-i celile yahûdiler hakkında nazil olmuşsa da hük­mü umûmî olduğundan her mü’min de hakkı bâtıla karıştırmaktan nehyolunmuştur.

«Helâk-i azîm o kimseler içindir ki, onlar kitabın tahrif ve tağyir olunan âyetlerini kendi elleriyle yazarlar ve azıcık bir para almak için yazdıklarına «işte şu bizim yazdığımız taraf-ı ilâhiden nazil olan âyetlerdir» derler. Onların elleriyle yazdıkları şeyler sebebiyle helâk-i ebe­dî onlar içindir ve kesbettikleri cinâyetten ebedi azab onlara mahsus hazırlanmıştır…» (Ba­kara sûresi/79)

«O kimseler ki, onlar Allah’ın kitabından inzal ettiği ahkâmı saklarlar ve sakladıkları ah­kâm mukabilinde az park alır ve onunla intifa ederler. İşte şu ahkâmı saklayan kimseler an­cak karınlarında ateş yerler ve kıyamet günün­de Allah Teâlâ onlaıa nazar-ı inayetle söz söyle­mez ve onları tezkiye etmez. Onlar için azâb-ı elîm vardır.» (Bakara sûresi/174)

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Musahabe, C. 2, Sh.: 83)

***

«Bu dünyâ hayatı sâdece bir eğlence ve oyun­dan ibarettir. Asıl hayat âhiret yurdundaki hayattır.» (Rûm Sûresi: 64)

 

 

ÖLÜM HALİNDEKİ KİŞİYE NE YAPMALIYIZ?

 

İbni Mâce, Şeddad bin Evs (r.a.)’den rivayet ettiği hadiste Şeddad şöyle demiştir: Resûl-û Ek­rem (s.a.v.) Efendimiz buyurur ki:

“Ölenlerinizin yanında bulunduğunuz zaman (onların) gözlerini kapatınız. Zira göz, ruhu arkasından takip eder. Ve (ölünün yanında) ha­yır söz (yani dua kelimeleri) söyleyiniz. Çünkü ölen kimsenin ev halkının söylediği dualara me­lekler âmin derler.»

Hasan-ı Basri (r.a.)’nin yanında bulunduğum sırada onun yanına biri gelerek:

( Filanca zat ölüm halindedir, dedi. Bunun üzerine Ümmü Seleme (r.a.) bir kadına hitaben:

— Ölmekte olan zatın yanına git ve ona ölüm gelince:

— Resullere (yani gelen melek elçilerine) selâm olsun. Alemlerin Rabbi olan Allah’a da hamd olsun, deyiniz, dedi.

Tabiinden olan Bekr bin Abdullah el-Müzeni şöyle derdi:

“Ölünün gözünü kapattığınızda: Allah’ın ismiyle ve Resûlullah’ın milleti üze­re kapatıyorum.” deyiniz ve tesbih getiriniz. Ora­da olan Süfyan (bunu işittikten) sonra:

(«…Melekler Rablerine hamd ile tesbih ediyorlar», mealindeki âyet-i kerimeyi okudu.

(İmam Şâ’rânî, Ölüm-Kıyamet-Ahiret, Sh.: 44)

***

“Allah, meleklerden de, insanlardan da el­çiler seçti. Şüphesiz Allah, işitendir, görendir.” (Hac Sûresi: 75)

 

SEFERİN MAHİYETİ, MÜDDETİ

 

Şer’i şerif bakımından sefer; muayyen bir mesafeye gitmektir ki mu’tedil bir yürüyüş ile üç günlük yani 18 saatlik bir mesafeden iba­rettir. Mu’tedil yürüyüş, yaya yürüyüşüdür.

Vatanında veya o hükümdeki bir yerde otu­ran kimseye “mukîm”, buradan çıkıp en az onsekiz saatlik mesafeye gitmeye başlamış olan kimseye de seran «müsafir-yolcu» adı verilir.

Gidilecek bir yerin hem karadan hem de de­nizden yolu bulunsa yolcunun gideceği yola iti­bar olunur.

Dinimizde yolcular hakkında bir kısım kolaylıklar, ruhsatlar gösterilmiştir. Meselâ; Ramazanda müsaferette bulunan için orucunu tehire bırakmak mubahtır. Müsafirlerin mesh müd­deti üç gün üç gecedir. Misafir dört rekatlı farz namazlarını ikişer rekat olarak kılar.

Misafir olarak gittiği yerde onbeş günden fazla kalacaksa müsafirlik çıkar mukim sayılır. Eğer müsafir bulunduğu yerde onbeş günden fazla kalmaya niyet etmeyecek olursa bugün, yarın diye onbeş günden fazla da kalsa misafirlikten çıkmaz.

Bir kimse içinde doğup büyüdüğü veya ev­lendiği yeri terkedip başka bir beldeyi vatan edinip ikamete başlasa artık evvelki vatanı ika­met hususunda vatanı olmaktan çıkar, ikamet ettiği yerden oraya gidecek olsa ve onbeş gün­den az kalacaksa müsafirdir. dört rekatlı namaz­ları ikişer rekat olarak kılar.

(Ö.N. Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, Sh.: 177)

 

HELÂ’YA GİRİŞ

 

Enes (r.a.)’den rivayet edilmiştir. Demişdir ki: Resûlullah (s.a.v.) helaya gireceği vakit: «Allah’ım, erkek ve dişi şeytanlardan Sana sığını­rım» der idi.

Hadis-i Şerifin ibaresi (izedehale) şeklinde olduğuna göre bu kısma mânâ verirken «Girdiği vakit» demek lâzım gelirse de helaya girdikten sonra dua okumayacağı için; “Girmek istediği vakit” diye şerh edilmiştir.

Bu hüküm, kaza-yı hacet için hazırlanmış helalar hakkında böyledir. Karine’de duhûl’dur. Zira kaza-yı hacet için hazırlanmayan ovalar hakkında vârid olmuş; oralara da şeytanların gelirdiği beyân olunmuş ise de kaza-yı hâcat için hazırlanmayan yerlerde bu zikir meşrudur. Böyle yerlerde zikir kazayı hacet için elbiseyi kaldırırken, hazır helalarda ise helaya girmeden söylenir. Enes hadisinin zahirine bakılırsa Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bu zikri aşikâr söylüyor­muş. Binâenaleyh aşikâr söylemek daha iyidir:

“Allahümme innî eüzübike minel hubsi vel habeis.» (Selâmet Yolları, C. 1)

***

  1. ÖMER (R.A.) DİYOR Kİ:

 

«Ezkiyânın en zekîsi, kaçanı te’lîf ve uzak kalanı taltif eden ve herkesi iz’ânla tartan ve haberi ayana karıştırmayan, yâ’nî her işittiğine inanmayan ve karışının yerine sürresini komayan adamdır. Mübhem ile karışık mârifetde, vech ie ma’rûf olan ilimde hayır yoktur!»

 

EMÂRET VE HÂKİMLİK TALEBİ MEKRUHTUR

 

Ulemâ dediler ki: Evkaf mütevelliliği istemek mekruhtur. Emaret ve hâkimlik talebi de mekruhtur.

Rivayete göre bir kavim geldiler ve Nebî (s.a.v.)’den valilik istediler. Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Bizden valilik vazifesi arzu ede­ni elbette o vazifede kullanmayız. İstediği vazifeyi ona vermeyiz.”

Valilik yükü ağır bir vazifedir. O vazifenin hukukuna riayet etmeye bir insan muktedir olamaz. Fakat hakimlik ve emaret vazifesine ve emsali bir vazifeye ta’yin olunduğunda kabul etmek lâzım olur. Zira farz-ı kifâyedendir. İh­mali caiz olmaz.

Yûsuf (a.s.) da bulunduğu vakitte talep et­tiği (Yûsuf: Beni memleket hâzinelerine me’mür et. çünkü ben onları iyice korumaya muk­tedir ve (bütün tasarruf şekillerine) vâkıfım dedi. Yûsuf: 55) Vazifeyi ikâme ve ifâya muk­tedir ve ehil, hem de hal de buna icap ettiriyor­du.

(Hz. R.M. SAmi (k.s.), Hz. Yûsuf (a.s.), Sh.: 75-76)

***

«Adem oğlunun iki vadi altunu olsa üçüncü­sünü de ister. Onun karnını ancak toprak doldurur. Allah, tevbe edenlerin tevbesini kabul eder.» (Hadîs-i Şerif)

 

GÜNAHLARDAN SAKINMAK

 

“Ey mü’minler! Şol fitneden sakının ki, o fitne yalnız sizden zulmedenlere isabet ile ikti­fa etmez. Belki umûmunuza birden isabet eder. Ve şunu bilin ki ALLAH (c.c.)’ın azabı şiddetlidir.” (Enfâl, 25)

Fahr-i Râzî ve Nîsâbûri’nin beyânları veçhi­le, bu âyette; Vacib Teâlâ zarurî ve umûmî olan günâhlardan sakınmakla emretti ki, insanlar yekdiğerine mazarrat verecek cürümde bulunmasınlar. Çünkü zina ve livâta gibi günâhlar, tâûn ve veba gibi umûmî belâya sebeb olacağı gibi, ölçek ve terazide noksan vermek ve ihtikâr etmek de kaht u galâya sebeb olur. Hakk’dan sükût ve emr-i bil’ma’rûf ve nehy-i an’il-münkerde müdâhene eylemek, âsînin isyanına rızâ­yı ve bid’atlerin zuhuru kelime-i İslâmiyyenin dağılmasını ve sözlerin bir araya gelmesini ve emr-i cihâdda tekâsül de, küffârın galebesini îcab edeceğinden, bu gibi umûmî belâya sebeb olacak günâhlardan her mü’minin ihtiraz etme­si lâzım olduğunu Vacib Teâlâ (ye tekaddes Hazretleri) tavsiye (emir) buyurmuştur.

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Bedir Gazvesi)

***

«Ey millet-i Merhûme, güneş battı. Uyansan!

Hâlâ mı, hükümetleri, dünyâları sarsan.

Günahtır etmeyin, artık, ayıptır eylemeyin!

Şu ihtirasa uyup az mı verdiniz kurbân!»

Mehmet Akif Ersoy

 

BİZİ ALDATAN BİZDEN DEĞİLDİR

 

İslâm, her türlü alış-verişte ve her türlü insanlık münasebetlerinde aldatmanın her türlüsünü haram kılmıştır. Müslüman, bütün işlerin­de doğruluktan yana olmakla emrolunmuştur. Dinde nasihat ve doğruluk, dünyevî kazançların en değerlisidir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) bir hadislerinde şöy­le buyurmuşlardır:

«Bir şey satan kimsenin, malındaki özrü be­yan etmeden onu satması ve bu özrü bilenin de onu beyan etmemesi helâl değildir.»

Birgün Resûlullah (s.a.v.) tahıl satan biri­sine uğramış, tahıl çuvalının içine elini vurmuş, altından ıslaklık çıkınca: «Bu nedir?» diye sormuş, yağmurdan… cevabını alınca, «Herkesin görmesi için ıslak tarafı üste koyamaz mıydın?..» diye buyurdular. Daha sonra orada bulunanlara şöyle seslendi: «Bizi aldatan, bizden değildir.»

Eski müslümanlar da böyle yaparlardı: Ma­lın ayıbını gizlemez, açıklarlar, yalan söylemez, doğru olurlar, nasihat ederler ve aldatmazlardı.

İbni Şirin, müşteriye bir keçi sattığı zaman şöyle diyordu: «Onun bir ayıbını sana açıklamak istiyorum. O, yemini ayağı ile karıştırıp da­ğıtır..»

Hasan b. Salih de bir cariye satarken müş­teriye şöyle diyordu : «Bizim yanımızda bir defa burnu kanadı..»

Evet. bir defadır bu.. Bununla beraber mü’min, değeri düşse bile, onu söylemeden rahat
edemez.

(Y. El Kardavî. İslâm’da Helâl ve Haram. Sh. : 272)

 

ÖLÜNÜN ARKASINDAN FERYAT

Abdullah İbni Ömer (r.a.)’den rivayet olun­du ki:

Ölüm meleği, mü’minin ruhunu alınca kapı­nın eşiği üstünde bekler. O sırada ev halkından kadınların kiminin elleri ile yüzüne vurması, kiminin saçını başını yolup dağıtması, kiminin de eyvah diyerek bağırıp çağırması gibi çığlık ve feryatlar olur. Bunun üzerine ölüm meleği :

( “Bu sabırsızlıkla telaşlanılması, üzüntü gösterilmesi nedendir? Allah’a yemin ederim ki ben, sizden birinin ömrünü eksiltmedim, sizden herhangi birinin rızkını alıp götürmedim, sizden herhangi bir kimseye de bir haksızlık etmedim. Eğer şikâyetiniz, öfkeniz haksız olarak bana kar­şı ise, benim işim yüce Allah’a aittir. Çünkü ben kahredici, ezici kuvvetin emri altında memur bir kulum. Eğer şikâyetiniz Rabbinize karşı ise, o takdirde sizler O (c.c.)’na karşı kâfirlersiniz. Ve muhakkak ki, benim için sizlerin yanına, siz­den hiçbir kimseyi (sağ) bırakmayıncaya ka­dar tekrar tekrar gelmek olacaktır,” der.

(Ölüm – Kıyamet – Ahiret Sh. : 77-78)

***

Ebu Hureyre (r.a.)’den: Resûlullah’ (s.a.v.) buyuruyor :

«Her doğan çocuk muhakkak İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra anasıyla babası onu yahudi, yahud nasârâ, yahut mecûsi yaparlar. Nasıl ki her hayvanın yavrusu azaları tam olarak do­ğar. Hiç o yavrunun burnunda, kulağında eksik bir şey görülür mü?»

 

İSLÂM’IN BEŞ ŞARTINI EDA EDEN CENNET’TE!..

Ebu Hüreyre (r.a.) ‘den; demiştir ki: Birgün Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e bir Arabî geldi ve:

—           Yâ Resûlullah, beni bir amele (ibadete) delâlet buyurun da onu işlediğim zaman Cennet’e girebileyim, demişti. Resûlullah (s.a.v.) :

( Allah’a ibadet eder ve O’na hiçbir şeyi şerik koşmassın. Farz olan namazı dosdoğru kılarsın, farz kılınan zekâtı verirsin ve Ramazan orucunu da tutarsın! buyurdu. Bunun üzerine Arabi :

—           Hayatım kabza-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, ben ebediyyen bu sizden işit­tiğim ibadetler üzerine hiçbir şey ziyade etmem, bundan noksan da yapmam. (Yani bunlardan ne eksik yaparım, ne de fazla bırakırım) dedi. O dönüp giderken Nebî (s.a.v.) :

« — Kim ki ehl-i Cennet’ten bir kimseyi görmek onu sevindirirse işte şu zata baksın,» bu­yurdu. (Buhari)

Demek ki bir. mü’min, dînî vecibelerim ye­rine getirdiği, helâli helâl, haramı da haram bildiği zaman — Allah’ın izniyle — Cennet’e girebilirmiş. Ancak haramı haram ve helâli de he­lâl tanımak demek, şer’i şerifin bütün emir ve nehiylerine riâyet etmek demektir!..

(105. Hadîs-i Şerif. E. Doğanay)

***

“Şükreder ve inanırsanız, Allah size niçin azâbetsin? Allah şükrün karşılığını verir ve bilir” (Nisa Sûresi: 147)

 

İŞLERİNİ ŞEYTANIN TAVSİYELERİNE GÖRE YAPANLAR

Bedir harbi sırasında, Kinane şeyhlerinden Sûrakâ bin Mâlik (r.a.) bir fırka süvari ile Kureyş ordusuna gelip: “Ben sizinle beraberim” diye onlara cesaret vermiş, ancak Allah-û Teâlâ’nın gönderdiği melekler ordusunu görünce, askerlerini alıp savuşmuş ve onun savuşup git­mesi Kureyş taifesini vehmû telâşa düşürmüş­tür. Halbuki Şûrakâ bin Mâlik suretinde görünen gerçekte şeytan ve avanesi idi.

Enfal sûresinin 48. âyetinde Allah-û Teala şöyle buyuruyor:

“Zikredin şol zamanı ki, o zamanda şeytan, amellerini kâfirlere tezyin etti (süsledi). Ve size gâlibolacak bugün nasdan kimse yoktur ve elbette ben size yardımcıyım” dedi. Vakta ki İslâm ve kâfir askerleri birbirlerini görüp mu­harebeye tutuşacağı zaman şeytan arkasına dön­dü ve dedi ki; Ben size refik (arkadaş) olamam, zira sizden ve amelinizden beriyim ve ben si­zin görmediğiniz şeyleri görüyorum, binaenaleyh teşriki mesâi edemem. Çünkü ben Allah’dan kor­karım; tahkik (hakikatte) Allah’ın azabı şiddetlidir.

(Hz. R.M. Sâmi (k.s.), Bedir Gazvesi)

***

Üç şey gözün nûrunu arttırır:

— Kâ’be-i Muazzama’ya bakmak,

— Kur’ân-ı Kerîm’e bakmak,

— Anne ve babanın yüzüne bakmak.

(Dört Büyük Halife, Sh. : 296)

 

 

İMAMETE EN LÂYIK KİMDİR

Cemaat arasında imamete en lâyık olan Sün­neti bilen, yani fakih olandır. Bunda müsavi ol­salar kıraati daha güzel olandır. Bunda da müsavi olsalar ziyade mütteki olan, yani haramdan kaçınandır. Bu üç vasıfta müsavi olsalar hilm, rıfk, haya gibi ahlâk i’tibar ile daha mü­kemmel olandır. Bu hususta da müsavi olsalar yüzce, sonra nesepçe, sonra sesçe, daha sonra libas bakımından nezâfetçe güzel olandır. Bun­ların hepsinde de bilfarz müsavi olsalar, arala­rında kur’a çekilir.

Bununla birlikte, cemaat arasında hâne sa­hibi veya o mahallin muvazzaf imamı bulunursa bunlar tercih olunurlar, velev ki, matlûp olan sıfatları tamamen cami’ olmasınlar. Başkasının hanesinde imam olacak kimse, onun izni ile imamette bulunur.

(Büyük İslâm İlmihali)

***

Hikâye edilir ki: İbrahim bin Edhem hama­ma girmek istedi, hamamcı ücret istedi. Bunun üzerine İbrahim bin Edhem ağladı ve «Şeytan evine ücretsiz girilmiyor. Nebîler ve sıddıklar arasına girmek nasıl olur?» dedi.

***

“Allah’a döneceğiniz ve sonra haksızlığa uğramadan herkesin kazancının kendisine eksiksiz verileceği günden korkunuz.” (Bakara Sûresi : 28)

 

SÖZ TAŞIYICILIK

Efendimiz (s.a.v.):

«Hak arasında söz taşıyan (koğuculuk ya­pan) kimse Cennet’e giremez.» buyurmuşlardır. Halid b. Ahmed (r.a.) demiştir ki: «Senin yanında başkasının aleyhinde bulunan kimse, başkalarının yanında da, senin aley­hinde bulunur. Sana başkasının sırlarını getiren, senin sırlarını da başkasına götürür.» Abdullah b. El-Mübarek (r.a.) ise: «Gayr-i meşru çocuk sır saklayamaz.» de­miştir.

Sır saklamayan ve söz taşıyan kimsenin, zina çocuğu olmasından korkulur.

Bu, Allah-û Teâlâ’nın şu âyetlerinden mül­hemdir :

«Çok ayıplayanı, koğuculukla gezeni, hayır­dan alıkoyanı, aşırı zalimi, çok günahkârı; zorbayı, bütün bunlarla beraber soysuz olan yar­dakçıyı.» (Nur: 11, 12, 13)

«Azam olsun (insanları arkalarından çekiş­tiren), her ayıplayıcıya, yüzlerine karşı dil uzatıcıya.» (Hûmeze, 1)

Allah-ü Teâlâ (Hammâlete-l Hatabi) «Odun taşıyıcı» buyurmuştur: O kadın söz taşıyıcıdır ve koğuculuk yapmakdır.

(İ. Şarani, İslâm’da Kardeşlik Huk., Sh.: 7)

***

«Resûl-i Ekrem, onlar (Ashâb) için tırnak kesmeyi, bıyıkları almayı ve kasık kıllarını tıraş etmeyi her kırk günde (en az bir defa) olarak tayin etti.» (Tirmizi)

 

SIR

Yine Efendimiz (s.a.v.) buyurdu:

“Üç tanesi müstesna, bütün meclislerde ema­net vardır (sırları saklanmalıdır).

Bunlardan birincisi, bir mü’minin kanı akı­tılan meclis, ikincisi, zina meclisi, üçüncüsü ise, gayr-i meşru yoldan bir malın iktisâb edildiği meclis.

Yine buyurdu ki:

Emânet içinde oturan iki kişiden birinin, sonradan arkadaşının hoşlanmadığı bir şey söylemesi caiz değildir.»

Edîblerden birine sorulmuştu:

Sen sırrı nasıl muhafaza edersin?

Ben onun mezarı olurum, cevabını ver­mişti.

Yine denilmiştir ki, hürlerin (asalet sahibi olanların) göğüsleri sırların mezarlarıdır.

Aynı şekilde denilmiştir ki; ahmaklığın kal­bi dilinde, akıllının kalbi ise içindedir. Yâni; ahmak, içindekileri bir türlü saklayamaz, farkın­da olmadan açığa çıkarır.

Bundan dolayı, ahmaktan uzaklaşmak, onun arkadaşlığından, hatta onu görmekten sakınmak gerekir.

Bir adama nasıl sır sakladığı sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir:

(Ben sırrı saklarım, sakladığımı da sakla­rım.

Zünnûn ise, şöyle diyor:

«Seni sadece masûm halinde görmek iste­yen kimsenin dostluğunda hayır yoktur.»

  • Şarani)

İSLAM’DA FAİZ’İN HÜKMÜ

«Riba (faiz) yiyenler kendilerini şeytan çarp­mış (bir mecnunldan başka bir halde kabirlerinden kalkmazlar. Böyle olmasında onların “Alım-satım da ancak riba gibidir” demelerindendir. Halbuki Allah alış-verişi helal, faizi ha­ram kılmıştır. (Bundan böyle) Kim rabbinden öğüt gelip de (faizden) vazgeçerse geçmişi ona ve işi (haklarındaki hüküm) de Allah (c.c.)’a aittir. Kim de tekrar (faize) dönerse onlar da ateşinyaranıdırlar ki orada onlar (bir daha çık­mamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.» (Bakara: 275)

“Ey iman edenler gerçek mü’minler iseniz Allah (c.c.)’tan korkun, faizden (henüz alınmamış olup da) kalanı bırakın (almayın). İşte böyle yapmazsanız Allah (c.c.)’a ve peygambe­rine karşı harbe (girmiş olduğunuzu bilin). Eğer tefeciliğe, ribaya tövbe ederseniz anaparanız yi­ne sizindir. (Bu suretle) ne haksızlık yapınız ne de haksızlığa uğratılmış olmazsınız.” (Bakara: 278-279)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

«Faiz yetmişüç çeşittir. En hafifi ada­mın anasını nikâhlamaya kalkmasının dengidir. Ribanın ötesindeki (günah) ise adamın müslümanların ırzı(na saldırması)dır.»

 

SEHER REKATCIKLARI

 

Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) vefatından bir müd­det sonra rüyada görüldü. Gören sordu: ( Allah sana nasıl muamele etti?» Cüneyd cevaben :

“— Dünyâda meşgul olduğumuz işaretler şa­şırdı, ibâdetler fena buldu, merasimler mahvoldu, tahsil ettiğimiz ilimler kayboldu. Bize de ancak seherlerde kıldığımız rekatcıklar fayda verdi” dedi. (Ruhul – Beyân. 2/28)

 

KERİH KOKUDAN UZAK DURMAK

 

Resûlullah (s.a.v.): «Her kim sarımsak veya soğan yediyse bizden yahut bizim mescidimizden ırak olsun, evinde otursun.» buyurmuşlardır.

HADİSTEN ÇIKARILAN HÜKÜMLER

 

1 — Çiğ sarımsak yiyerek mescide gelmek haram değil mekruhtur. Mekruh olması kerih kokusundan dolayıdır.

2 — Sarımsak gibi kerih kokan soğan, prasa ve turp gibi şeyler de sarım­sak hükmündedir.

3 — Sarımsak ve emsali seb­zeleri yiyen mescide gelmemelidir. Bu nehiy umu­mu ile bayram, cum’a, cenaze ve düğün daveti gibi bütün cemaatlara şamildir.

4 — Hadiste sa­rımsak ve soğanın zikredilmesi çok yenildikle­ri içindir. Kerih kokusu olan bütün sebzeler hü­kümde dahildir.

(Sahih-i Müslim Terc. C. 3/1631)

***

ALLAH (C.Ç.)’IN GAZABI

 

Musa (a s.) bir mûnâcatında demişti ki:

«— Yâ Rabb, sen hükmünü semâdan indir­mektesin, biz ise arzdayız. Senin, gazabını hoşnutluğundan ayıran alâmet nedir?» Hak Sübhanehu ve Teâlâ nida etti ki:

«— İnsanların başına, hayırlılarını getirdi­ğim zaman bu hoşnutluğumun alâmetidir. Şerlilerini getirdiğim zaman bu da gazabımın alâme­tidir.» (Ruhu’l-Beyân -1/316)

 

 

 

 

MÜSLÜMANIN HAKLARI

 

Müslümanın belli başlı hakları şunlardır:

Karşılaştığın zaman selâm vermek,

Dâvetine icabet etmek.

Aksırdığı ve «Elhamdülillah» dediği za­man «Yerhamükellah» demek,

(Hastalığında ziyaretine gitmek.

—Öldüğü zaman cenazesine katılmak.

—Kendisine verilen sözde durmak.

—Akıl danıştığı zaman, doğruyu söylemek,

Gıyabında kendisini korumak,

Kendin için sevdiğini onun için de sev­mek; kendin için hoşlanmadığını onun için de hoşlanmamak.

Müslüman haklarıyla ilgili hadîs-i şerifler­de, Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır;

“Bir kimsenin sıkıntı ve kederini gideren veya bir mazluma yardım eden kimseyi, Allah-û Teâlâ yetmiş üç kere mağfiret eder.”

«Din kardeşini müdâfaa eden kimseye o mü­dafaası Cehennem ateşine karşı perde olur.»

«Yaşlılara saygı gösteren kimseye, ihtiyar­ladığı zaman, Allah-û Teâlâ saygı gösterecek kimseler yaratır.»

(İhya u Ulumi’d-din, C. 2/477)

***

«Ateş; bin sene yakılarak kırmızılaştı, son­ra bin sene yakılarak beyazlaştı ve sonra bin sene yakılarak siyahlattı. Şimdi o siyah ve ka­ranlıktır.» (Tirmizi)

 

 

 

SİHR (BÜYÜ)

Sihr, bedenlere, ruhlara, gönüllere tesir eden, insanı hasta bırakan, öldüren, karı ile kocanın arasını açan, bir takım dökümlerden, yazılandan, dualar ve efsunlardan ibarettir. Dinimiz­ce katiyyen haramdır. Sihr, fâsık kimselerin el­lerinde zuhur edebilir. Bazı müctehitlere göre sihri öğrenip başkalarına öğreten kimseler, din­den çıkmış olurlar, öldürülmeleri lâzım gelir. Yalnız cevazına inanmaksızm kendisini fenalı­ğından korumak için sihr yapmayı öğrenen kim­se dinden çıkmaz. Büyücü ve falcılara inanıl­maz.

«Büyücüler, şeytanlar her istediklerini ya­parlar» diye itikat edilmesi de küfürdür.

Bazı sihrler Allah (c.c.)’ın dilemesiyle tesir eder. Sihrler mücerret bir san’attan İbarettir. Sihirlerin bir fevkalâdeliği yoktur.

Sihr yapanların tövbeleri bazı müçtehitlere göre kabul olunur. Bazılarına göre olmaz. Her halde dünyada ceza görmeleri gerekir. Çünkü bu, bir zındıklıktır. Sihr yapmak çok büyük bir günahtır.

Kehânette bulunmak, yani gaybdan haber vermek iddiasına kalkışmak, yıldızlardan birtakım hükümler çıkarmak, “remil” atmak da ha­ramdır. İslâm dini, bu gibi şeyleri kat’iyyen menetmiştir. Bunlar ile vakitlerini zayi etmek müslümana asla yakışmaz. Gaybı ancak Allah (c.c.) bilir. Müslümanlar bunu unutmamalıdır.

  • İ. İlmihali. Sh.: 433)

HARAMA BAKMAMAK DÜŞÜNCEYİ KORUR

İmâm-ı Gazali (k.s.) Hazretleri haram karşı­sında gözü kapamanın faziletini aksi takdirde felâketini haber vererek buyuruyorlar ki: «Yok­sa gözünü koruyamayan kimse, düşüncesini de koruyamaz. Kafasını oraya çevirir. Derken, Al­lah (c.c.) korusun, günün birinde bir felâket ile karşı karşıya gelir. Esasen, gözün zinası küçük günâh serisinin hatırı sayılanlarından ve ileri gelenlerinden biridir. Çünkü göz zinası, insanı gerçek zinaya götürür. Gözünü korumasını beceremeyen kimse, kendini de koruyamaz.»

(İhya-u Ulumiddîn)

***

HERKESE HÂLİNCE MUÂMELE ETMELİ

Hadîs-i Şeriflerde şöyle buyuruluyor:

«İnsanları lâyık oldukları yerlere koyun, herkese hâlince muamele edin.» (Müslim)

«Biz insanlara akıllarının alacağı (tarzda ve o) miktarda söz söylemekle emrolunduk.» (Deylemî)

«Siz (ey millet) ne halde bulunursanız, ba­şınıza da öyle idare eden adamlar geçirilir.» (Deylemi)

«Gerçekten biz işimizin başında ona talip olanı asla kullanmayız. (Ehliyetli olanı kendimiz, arar buluruz)». (Buhari)

«Allah, amel sahibinin yani iş adamının iş yapınca iyi ve güzel yapmasını sever.»

(Taberani)

«Ekmeği muhterem tutun! Horlamayın! Kıy­metini bilin!» (Hakim)

«Size ziyaretçi geldiği zaman ona ikram edin,» (İbni Mâce)

 

HARAMA BAKMAMAK DÜŞÜNCEYİ KORUR

İmâm-ı Gazali (k.s.) Hazretleri haram karşısında gö­zü kapamanın faziletini aksi takdirde felâketini haber vererek buyuruyorlar ki: “Yoksa gözünü korumayan kimse, düşüncesini de koruyamaz. Kafasını oraya çevi­rir. Derken, Allah (c.c.) korusun, günün birinde bir felâket ile karşı karşıya gelir. Esasen, gözün zinası kü­çük günâh serisinin hâtırı sayılanlarından ve ileri ge­lenlerinden biridir. Çünkü göz zinası, insanı gerçek zinaya götürür. Gözünü korumasını beceremeyen kim­se, kendini de koruyamaz.”

(İhya-u Ulumiddin)

HERKESE HALİNCE MUAMELE ETMELİ

Hadîs-i Şeriflerde şöyle buyuruluyor:

“İnsanları lâyık oldukları yerlere koyun, herkese hâlince muamele edin.” (Müslim)

“Biz insanlara akıllarının alacağı (tarzda ve o) miktarda söz söylemekle emrolunduk.”

(Deylemi)

“Gerçekten biz işimizin başında ona talip olanı asla kullanmayız. (Ehliyetli olanı kendimiz arar buluruz)”. (Buhari)

“Allah, amel sahibinin yani iş adamının iş yapınca iyi ve güzel yapmasını sever.”

(Taberâni)

“Ekmeği muhterem tutun! Horlamayın! Kıymetini bilin!” (Hakîm)

“Size ziyaretçi geldiği zaman ona ikram edin.” (İbni Mâce)

 

TAVUĞUN ETİ NE ZAMAN PİS OLUR

Kesmeye ehil olan tarafından, şeriata uygun olarak kesilmiş, fakat bağırsakları çıkarılmamış olan tavuğu yolmak için kaynar suya atmak, o tavuğu pis yapar, o asla temiz olmaz.

Hararet derinin yüzeyine vararak, menfezleri gevşe­tecek ve tavuğun tüyü kolayca çıkacak kadar sıcak su­ya konulmuşsa, üç kere yıkamakla temiz olur.

İşkembeyi yıkamadan sıcak suya atmakta böyledir. Yani kaynama derecesine varmış ve işkembe de suyu emecek müddet su içinde bırakılmışsa, asla temiz ol­maz.

Böyle olmadığı taktirde su kaynama derecesine gel­medikçe veya işkembe, suyu emecek süre onda bırakıl­madıkça yıkamakla temizlenir.

Tavuğun temiz olması için, sıcak suya atmadan önce içini temizlemek ve kesilme yerinde akmış olan kan donmuşsa onu yıkamak gerekir.

(Mehmed Zihni Efendi, Nimet-i İslam, Sh.: 153)

 

 

 

HADİS-İ ŞERİF

Ebu Hureyn (r.a.) den. Demiştir ki, Resulullah (a. s.) şöyle buyurdu:

“Allah O Teâlâ paktır. Pâk olandan başkasını kabul etmez Allah ü Teâlâ mürsel olan peygamberlerine neyi emrettiyse, mü’minlere de onu emretmiştir. “(Peygamberlere, mü’minun suresi ayet 81 de mealen) “Ey Resuller, pak ve helal taamlardan yiyiniz ve salihh amel işleyiniz “(Mü’minlere de Bakara Suresi ayet 172 de mealen) “Ey iman edenler, rızık olarak size verdiğimiz pak ve he­lal şeylerden yiyiniz.” buyurdu. Ondan sonra Resulü Ekrem (s.a.v.) (sözü döndüre dolaştıra) buyurdu ki, insan (Allah yo­lunda) uzun seferlere katlanır, saçları birbirine karışmış, yüzü toza bulanmış, “Ya Rab! Ya Rab!” diyerek ellerini gökyüzüne açar. Halbuki yediği haram, içtiği hatam, giydiği haram. Haram ile beslenmiş. Böylesinin duası nereden mûstecab olacak'”

(Bu hadis-i Şerifi Müslim rivayet etmiştir.)

 

MÜMİN GÜNAHKAR OLABİLİR

Mü’min imanın mecazi değil hakiki manada kullanıl­dığını bilecek. Çünkü üç halden biri dışında kalamaz: Ya mü’min, ya kâfir yahut münafıktır. Hakiki manada imanı olmayan hakiki anlamıyla kafirdir. Binaenaleyh (inandığını söyleyip de o arada) zina yapan haksız yere müslümanın canına kıyan, içki içen, livata bulunan, müslümanın malını gasbeden, namaz kılmayan kimse­nin imanı sahihtir ve gerçekten mü’mindir. Söyleşinin hakikat değil, mecazi anlamda imanlı olduğunu ileri süren bid’atçadır. Çünkü bu fikrin sahibi şu iki görüş­ten birini savunuyordur:

Ya günahtan sebebiyle mü’mini küfre nisbet ediyordur,

Veya tâati imandan sayıyordur.

-Kâfir namaz kılsa, oruç tutsa, zina yapmasa, kan dökmese, bütün ma’siyetlerden uzak dursa; fakat iman etmese (senin mantığına göre) bu kâfirin küfrü­nü mecazi saymak gerekmez mi? Binaenaleyh, yaptığı hayırlı ameller kâfiri hakiki küfürden kurtaramadığı gi­bi, günah ve ma’siyetler de mü’mini iman-ı hakikiden çıkaramaz. Çünkü Cenab-ı Hak (c.c.) ehl-i ma’siyete de “Müminler” ismini vermiş, şöyle buyurmuştur:

“Hepiniz Allah (c.c.)’a tevbe edin ey müm’minler! Tâki korktuğunuzdan emin, umduğunuza nail olası­nız.” (En-Nûr:31)

***

Mü’min günah işleyip sonra da tevbe ederse Allah (c.c.) onu bağışlar. Pişmanlık duymadan ölürse Allah (c.c.)’ın meşiyyetine kalmıştır. Diler ise adaleti gere­ği azab eder, isterse bağışlar, iman hakkında bizim bu söylediklerimiz dışında lâflar eden bid’atçıdır.

(Sevad ül A’zam sh: 48)

 

HARAMDAN SAKINMAK

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

— Ey insanlar! Sizden her biriniz rızkını tamamla­madan ölmeyecektir. Rızkınızın geç kalacağını san­mayınız. Allah’a karşı takva sahibi olunuz. Rızık te­minini helal yoldan yapınız. Sizin için helâl olanı alı­nız. Allah’ın haram ettiğini de bırakınız.

Ebû Bekir Sıddık (r.a.)’ın bir kölesi vardı. Her akşam yemeğini getirirdi.

Ebû Bekir (r.a.) onu nereden aldığını, nasıl hazırlan­dığını sorup öğrenmeden yemezdi. Köle bir gün yine yemeğini getirdi. Elini attı. Sormadan bir lokma yedi.

Köle şöyle dedi:

— Bu akşamdan başka her akşam bana getirdiğin ye­mek için sorardın. Şimdi sormadın?

Hz. Sıddık (r.a.) bunun üzerine şöyle dedi:

— Yazık sana açlık beni böyle etti. Yazık sana, hadi anlat, bunu bana nereden getirdin?

Köle anlattı:

— Cahiliyet devrinde birtakım insanlara efsun yap­mıştım Onlar da bana bir şey vermeyi vaat etmişlerdi. Onları bir düğün yaparken gördüm, vaatlerini hatırlat­tım. Bu yemeği bana verdiler.

Bunu duyunca, Hz. Sıddık, yuttuğu lokmayı geri çıkarmak istedi. Kusmak için kendini zorladı. Ama ol­madı. O lokmayı geri çıkarmak için kendini zorlayınca rengi değişti, bir karardı, bir bozardı. Onun bu halini gören yanındakiler dediler ki:

Onun üzerine bir tas su içsen ?

Bunun üzerine bir maşraba su alıp içti. Yediği lokma­yı böylece dışarı çıkardı. Ta sonuna kadar kendini bu iş için çok zorladı. Dediler ki:

Bu kadar sıkıntı bir lokma için mi ?

Resûlullah (s.a.v.)’ın şöyle buyurduğunu duy­dum.

Allahu Teâlâ, haram yoldan gıdalanan, haram yi­yen bir cesede Cenneti haram kılmıştır.

(Tenbihül Gafilin)

 

MEKRUH VAKİTLER

Güneş doğarken, yani güneşin doğmasından 50 dakika geçinceye kadar olan vakit.

İstivâ: Zevâl vakti, yani güneş tam tepede bulundu­ğu vakit.

Güneş batarken, yani güneşin ışınları gözleri ka­maştırmayacak bir duruma geldiği zamandan battığı zamana kadar olan vakit.

Bu üç vakitte ne kazaya kalmış farz namazlar veya vacib olan vitir namazı ne de daha önce hazırlanmış olan cenaze namazı kılınmaz. Daha önce okunmuş bir secde âyetinin tilâvet secdesi de yapılmaz.

 

DOKUZ VAKİTTE NAFİLE NAMAZ KILINAMAZ

 

Fecir doğduktan sonra, sabah namazının sünnetin­den başka.

Sabah namazanın farzından sonra güneş doğunca­ya kadar.

İkindi namazından sonra, güneş batıncaya kadar

Güneş battıkatan sonra, akşam namazından evvel.

Cuma günü hutbe okunurken.

Cuma günü ikâmet yapılırken.

Bayram namazlarında hutbe okunurken.

Yağmur duasında hutbe okunurken.

Güneş tutulmasında hutbe okunurken, namaz kı­lınmaz.

Güneşin gözleri kamaştırmayacak bir duruma geldiği vakitten batıncaya kadar olan zamanda hiçbir namaz kılınmaz. Yalnız o günün ikindi namazı kılınabilir.

(Mültekâ Tercümesi, Sh: 109)

 

ŞEHÂDET

 

Fıkıh ıstılahında şehâdet: Bir kimsenin bir şahısta olan hakkını isbat için şehâdet lafzıyla hakimin huzu­runda ve davalının karşısında doğru olarak verilen ha­berdir. Şehâdetin sahih olmasının şartı; şahitlik yapa­cak kimse şehâdet edeceği şeyi gözüyle görmesi lazım­dır.

Zan ve tahmin yoluyla şahidlik yapılmaz. Zira Hadis-i Şerifte “Bir hadiseyi güneş gibi gördüğün za­man, şahitlik yap, aksi takdirde şahidlik yapma!” buyurulmuştur.

Bir kimse bir hadiseyi görüp ondan başka hadiseyi gören bulunmayarak, onun şehâdeti yüklenmesi belir­lenmiş olduğu takdirde, o hadisenin şahidliğini yük­lenmesi mutlaka lazımdır. Böyle bir şehâdeti yüklen­dikten sonra şahitlik yapması için çağrıldığı zaman şa­hidlik yapması farz olur. Çünkü Allah (c.c.) “Şahidler, şahidlik yapmak için çağrıldıkları zaman bundan kaçınmasınlar.”

Görüp, öğrendiğiniz bir şeyi gizlemeyiniz. Şahidlik için çağrılırsanız, ona dair hakimin huzurunda şahidlik yapınız. Kim şahidliği gizlerse hakikat şudur ki O’nun kalbi bir günahkardır, kalbin günahkar olması günah­ların en büyüğüdür.

Eğer bir hadiseyi belirli kişiler görüp, onlardan başka şahid bulunmazsa onların şahidlik yapmaları farzdır

Hadiselerle ilgili olan şahidliği gizlemek eftaldir Zira Hadis-i şerifte “Kim bir müslümanın kusurunu örter­se, Allah’da onun dünya ve ahirette kusurunu örter.” buyurulmuştur.

Hırsızlık hadisesinde efdal olan, “Falan şahıs çaldı” demeyip “aldı” demektir. Zira “aldı” demekte örtmek vardır.

(Mültekâ Terc.C.2, sh.114)

 

İÇKİNİN ZARARLARI

İçkide sevilmeyen on huy vardır:

İçki içen kimse, içtiği zaman deli gibi olur. Çocukla­ra eğlence çıkar. Akıllı kimseler yanında kötü karşılanır.

Malı telef eder, aklı alır.

İçki içmek, dostlar ve kardeşler arasına düşmanlık sokar.

İçki içmek insanı Allah (c.c.)’ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoyar.

İçki içen, zinaya gider. Çünkü, içki içince bilmeden karısını boşar. Sonra da onunla zina yapmış olur.

İçki, her kötülüğün anasıdır. İçki içene bütün kötü­lükleri yapmak kolay gelir.

İçki içen kendisini koruyan meleklerine eziyet eder. O melekleri kötü meclise götürmek onlara eziyettir! Kendisine eziyet etmeyene eziyet etmek yakışmaz.

İçki içenin seksen sopa yemesi icap eder. Dünyada bu sopayı yemeyen, ateşten kamçı ile sopalanır. Hem de halkın önünde. Babalar ve dostlar ona bakarlar.

Sema kapısını kendisine kapamış olur.

  1. İçki içen kendisini tehlikeye atmış olur. Ölüm anında imandan olma ihtimalinden korkulur.

Bu anlatılanlar âhirete gitmeden evvel dünyada başı­na gelenlerdir. Ahiret cezaları ise saymakla bitmez. Ora­da içki içenlerin ağızlarına kaynar su akıtılacaktır. Zak­kum ağacının meyvesinden yiyeceklerdir. Durum anla­tıldığı gibi olunca ebedî lezzeti bırakıp dünyanın geçici lezzetini hiç kimse seçmemelidir.

(Tabihül’l Gâfilîn)

 

FAİZ

Resûlullah (S.A.V) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Miraca çıktığım gece başımın üstünde gök gürül­tüsü, yıldırım sesi duydum. Bir de şimşek çakması gördüm.

Birtakım kimseler de gördüm ki, mideleri şişmişti. İçindeki yılanlar, dıştan bakılınca görülüyordu.

Sordum:

Ya Cebrail! Bunlar kimlerdir? Şöyle dedi:

Bunlar faiz yiyenlerdir.”

Abdullah b. Selâm (R.A) şöyle buyurmuşlardır:

— Faizin yetmişiki günahı vardır, onların en küçüğü, müslüman iken anası ile zina etmek gibidir.

Bir dirhem riba (faiz) otuz küsur kere zinaya bedeldir. Devam etti:

Allahû Teâlâ, kötüye ve her günahkâra Kıyamet Günü kalkma izni verir. Ancak faiz yiyene kalkma izni vermez. Ancak onların kalkma durumu, şu âyette anla­tıldığı gibi olur:

“Faiz yiyenler, şeytan çarpmış gibi kalkarlar.” (Bakara Suresi, âyet: 275)

Yâni, deli gibi, kalktıkça düşerler.

Leys, Abdurrahman b. Sabit’in şöyle dediğini anlattı:

— Şu dört şeyi helâl sayan bir milletin yok olup git­mesi haktır:

Terazileri eksik tartarlarsa, ölçekleri noksan yaparlar­sa, açıktan zina ederlerse, faiz yerlerse…

Açıktan zina ederlerse, veba gibi içtimai hastalıklara uğrarlar. Terazilerini eksik tutarlarsa, ölçeklerini nok­san yaparlarsa, yağmurdan ve bereketten mahrum olurlar. Faiz yerlerse, (iç ve dış düşmanların) silâhlı sal­dırısına uğrarlar.

(Tenbihü’l Gafilin)

 

ZİNA

Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:

( “Zinaya yaklaşmayın. Şüphesiz, hayasızlıktır; çok kötü bir yoldur.” (İsrâ/32)

Bunun daha açık izahı şudur:

( Zina etmeyiniz. Zinaya götüren davranışlardan kaçınınız Zina büyük bir masiyettir. Yapmak azap getirir. Allah’ın hiddet ve gazabını kazandırır.

Başka âyet-i kerimede ise Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu:

( “…Kötülüklerin açığına da, gizlisine de yaklaşmayın…” (En’am/151)

Yâni “kötülüklerin açığı”ndan maksat zinadır. Gislisi ise öpmek, okşamak ve zinaya giden her türlü hareketlerdir.

Nitekim, bu konuda Allahü Teâlâ şöyle buyurdu:

( “Mü’min erkeklere söyle! Gözlerim, harama bak­maktan sakınsınlar, Irzlarını korusunlar. Bu onlar için pek temiz bir harekettir. Allah yaptıklarını bilir.

Mü’mine kadınlara da söyle! Gözlerini harama kapa­sınlar. Namuslarını korusunlar…”

(Nur suresi, ayet: 30-31)

Görülüyor ki Allahu Teâlâ kadına ve erkeğe gözleri­ni ırzlarını haramdan sakınmalarını emretmiştir.

“Sahabeden bâzıları şöyle demiştir:

( Zinadan sakının. Ondan altı büyük kötülük vardır ki üçü bu dünyada, üçü âhirette insanın başına gelir.

  1. Rızkı noksan olur. Yâni, rızkının bereketi gider.
  2. İyiliklerden mahrum kalır.
  3. Halkın kalbinde ona karşı düşmanlık yerleşir.

Âhirettekiler şunlardır:

  1. Rabbin gazabına uğrar.

Hesabı çok çetin olur.

Cehenneme girer ki, buradaki ateş, Kur an da nar-ı kübra (büyük ateş) olarak vasıflandırılmıştır.

(Tenbihü’l Gâfilîn)

 

SİHİR VE TILSIM

Sahibini veya başkasını zararlandırması bakı­mından mezmûmdur. Sihir vâki’dir. Kur’ân bunu haber vermiştir; hatta çok samimî olan karı-koca arasını açmak için bir vâsıta olarak ona başvuru­lur. Peygamberimize bile sihir yapılmış ve kendi­si hastalanmıştır. Cebrail aleyhi’s-selâm’ın haber vermesi üzerine kuyu dibinde taş altındaki sihir vâsıtası çıkarılmıştır. (Buharı ile Müslim, Hz. Âişe’den rivayet etmişlerdir.)

Sihir yıldızların doğuş yerlerini hesâb ederek maddelerdeki hassaları bilmekle istifâde edilen bir nevi ilimdir. O maddelerden, sihir edilecek adamın heykeli yapılır, yıldızların doğumunun muayyen saati beklenir, şerî’ate uymayan fahiş ve küfür sözler söylenerek şeytan’dan yardım istenir ve bütün bunlardan âdet-i ilâhî gereğince sihir yapılan kişide acâib hâller görülür. İlim olmaları bakımından bunları öğrenmek fena değilse de, bunlar insanları zararlandırmaktan başka bir şeye yaramazlar. Fenalığa yol açan her şey, fenâ olduğu için bu ilim de mezmûmdur. Hattâ, iyi bir ada­mı öldürmek isteyen bir zâlime, bulunduğu yeri göstermek, bildiği şeyi olduğu gibi ifâde etmek bakımından bir ilimdir, fakat zarar doğurduğu için mezmûmdur. Burada yalan söylemek vâcibdir. (İhya Cilt: 1)

 

 

Peygamberimiz (S.A.V) Efendimiz buyurmuşlardır ki:

(Ey muhacirler cemaati, beş şey var ki, sizler onlarla ibtila edildiğinizde -artık size çeşitli azaplar gelir- ve siz­lerin o beş (kötü) şeye yetişmenizden Allah (c.c.)’a sığını­rım.)

a- Herhangi bir millette fuhuş fiilleri işlendiği zuhur ederse muhakkak onların arasında veba salgını ve geç­mişteki dedeleri arasında bulunmayan birtakım (yeni yeni) hastalıklar ortaya çıkar.

b- Herhangi bir kavim (aralarındaki alışveriş gibi hu­suslarda) ölçek ve tartılarını eksik yaparlarsa muhak­kak onlar kıtlıkla, geçim sıkıntısı ile ve hükümet zulmü ile cezalandırılırlar.

c- Mallarının zekâtlarını vermeyen ahaliden de gök­yüzünün yağmuru kesilir (ve şiddetli kuraklık hüküm sürer). Eğer hayvanlar olmasalardı zekâtlarını verme­yenlere hiç yağmur yağdırılmazdı.

ç- Allah (c.c.)’ın ahdini ve Resûlü’nün ahdini bozan ahaliye de kendi düşmanları musallat edilerek ellerinde bulunan malların bir kısmını (yağma edip) alırlar.

d- Herhangi bir milletin devlet ricali (ve hâkimleri) Allah (c.c.)’ın kitabı ile hükmetmeyi bırakırlarsa muhak­kak Allah Taâlâ(c.c.) onların aralarına harp sokar.

Horasanlı Ata da şöyle derdi:

Beş (kötü) şey işlendiği zaman beş âfet olur.

İnsanlar faiz parası yedikleri zaman (insanların) ye­re batırılması ve zelzeleler gibi âfetler olur.

Hâkimler haksız hüküm verip (halka) zulmettikleri zaman yağmur kıtlığı olur.

Zina fiilleri ortaya çıktığı ve onu halk alenen yap­tıkları zaman insanlar arasında ölüm vakaları çoğalır.

Zekât verilmediği zamanda ise (hayvan hastalıklar; zuhur eder de) yürür hayvanlar helak olurlar.

Azınlıklara karşı (mal ve cana) tecavüzde bulunul­duğu zamanlar onlar isyan ederek devlet kurarlar.

 

 

 

İSLÂM’DA KAZANÇ YOLLARI

 

Ticaret ve sanat farz-ı kifayelerdendir. Çünkü bunlar ihmal edilirse geçim olmaz. İnsanlar açlığından ve ihti­yacından ölürler. Dünya nizamı karşılıklı yardım ve va­zife taksimi ile mümkündür. Eğer herkes aynı işi yapar­sa diğer işler yapılmadığı için hayat felce uğrar.

Sanatların büyük bir kısmı mühim olmakla beraber bazıları süs ve ziynet kabilinden olduğu için, zaruri de­ğildir. Bunun için sanatın mühimlerini tercih ederek müslümanlara yarayışlı olanları ile meşgul olunması da­ha uygundur. Çalgı v.b. yasak olan aletleri imal etmek­ten kaçınmak, zulümden kaçınmak demektir. Erkeklere atlas elbise dikmek, altın ve gümüşten eyer işlemek, yi­ne erkeklere altun yüzük yapmak günah ve bunlardan ücret almak haramdır.

Manifaturacılık has görülmüştür. Nitekim Hadis-i şe­rifte: “Ticaretinizin en hayırlısı bezzarlık (kumaş ve el­bise ticareti) sanatınızın en güzel de dikiciliktir” buyurulmuştur. Diğer bir Hadiste: “Cennet ehli ticaret et­se manifaturacılık, cehennem halkı da alışveriş yapsa sarraflık yapardı” buyurmuştur. Selef ekseriyetle şu on mesleği tercih ederdi: l- Dikicilik, 2- Ticaret, 3- Nakli­yecilik, 4- Terzilik ve ayakkabıcılık, 5- Elbise temizle­yiciliği, 6- Na’lincilik, 7- Demircilik, 8- Eğiricilik, 9-Avcılık, 10- Kitapçılık (Muharrirlik).

(İhyâ-u Ulumiddîn C. 2, Sh. 218)

“Varlıklara can verip yaşatan zenginleri fakir, fakir­leri de zengin yapan Cenab-ı Hakk’tır.” (Hz. Ali r a.)

 

SÜNNETE SARILIP BİD’ATLARINDAN KAÇINMAK

 

Bid’at: İkmalinden sonra dinde, başka bir deyişle Peygamber (S.A.V)’den sonra dinde ihdas edilen şeylere, amellere, Ashabın ve Tabiînin işlemedikleri sünnete ay­kırı bulunan şeylere denir. (Seyyid, Târifât Sh. 29)

Ashâbdan İrbâz b. Sariye der ki: Resûlullah (S.A.V) birgün, sabah namazından sonra bize beliğ bir mev’iza îrad buyurdu. Bu mev’izadan, gözler yaşardı, kalpler ürperdi. Bu, bir vedâlaşıcının vâ’zına benziyordu.

“Öyle ise, yâ Resûlallah! Bize, neyi tavsiye buyur­sun?” dedik.

Resûlullah (S.A.V) “Ben, sizi, gecesi, gündüzü gibi olan şey üzerinde bırakmış bulunuyorum. Benden sonra, onun üzerinden kayan, muhakkak helak olur. Allah (c.c.)’tan sakınmanızı, başınıza Habeşli bir köle de geçse, onun emirlerini dinlemenizi, kendisine itaat etmenizi size tavsiye ederim. Benden sonra, sizlerden yaşayanlar, bir çok anlaşmazlıklara şâhid olacaklardır. O zaman sünnetime, sünnetimden bildiğiniz şeylere hidayet ve doğru yol üzerinde bulunan Halifelerin sünnetine sımsıkı sarılınız! Sonradan sonraya ortaya çıkarılan bir takım şeylerden sakınınız!

Çünkü, sonradan sonraya ortaya çıkarılan şey, bid’attır.

Her bid’atta, delâletdir, sapkınlıktır!” buyurdu.

(İslâm Tarihi, C. 11, Sh. 267)

 

 

 

ALIM VE SATIMDA YAPILAN TAVSİYELER

 

* Hz. Peygamber (S.A.V) bir gün, çarşıda bir hububat yığınına rastladı. Elini yığının içine soktu. Parmakları ıslandı. “— Ey buğday sahibi! Bu ne?” dedi.

Adam: “— Ya Rasûlallah (S.A.V)! Ona yağmur değ­di!” dedi.

Hz. Peygamberimiz (S.A.V): “— Sen ne diye o ıslan­mış olanları, halkın göreceği şekilde buğdayın üzeri­ne çıkarmadın?! Aldatan kimse, bizden değildir!” de­di.

* Hz. Peygamberimiz (S.A.V) çarşı ve pazarda satıla­cak şeylerin çarşı ve pazara getirilmeyerek rastgele satıl­masını hoş görmediği gibi bir şeyin götürü ve toptan pa­zarlık edilip teslim alınmadan, başka birisine devrini de yasaklamıştı.

* Şehirlinin, satıcı bir bedeviye “— Sen, malını sat­mak için acele etme! Onu, bana bırak. Ben senin hesa­bına onu daha yüksek bir fiyatla yavaş yavaş sata­rım!” diyerek simsarlık etmesini, piyasayı yükseltmesi­ni de hoş görmezdi.

* Bir alıcının, pazarlık ettiği meta üzerinde, başka bir alıcının pazarlık etmeğe kalkması da yasaklanmıştı.

* Hz. Peygamberimiz (S.A.V): “Satarken, alırken, ala­cağını ister veya borcunu öderken nâzik ve yumuşak davranan, kolaylık gösteren bir kula Allah rahmet et­sin!” buyurdu.

* Hz. Peygamber (S.A.V): “Doğru ve emniyetli tacir; Peygamberler, sıddıklar ve şehidlerle birliktedir” bu­yurmuşlardır.

(İslam Tarihi, C. 1, Sh. 162,163)

 

SÖZ TAŞIYICILIK

Efendimiz (S.A.V):

“Hak arasında söz taşıyan (koğuculuk yapan) kimse Cennet’e giremez.” buyurmuşlardır.

Halid b. Ahmed (R.A) demiştir ki:

“Senin yanında başkasının aleyhinde bulunan kimse, başkalarının yanında da, senin aleyhinde bulunur. Sana başkasının sırlarını getiren, senin sırlarını da başkasına götürür.”

Abdullah b. El-Mübarek (R.A) ise:

“Gayr-i meşru çocuk sır saklayamaz” demiştir.

Sır saklamayan ve söz taşıyan kimsenin, zina çocuğu olmasından korkulur.

Bu, Allah-û Teâlâ’nın şu âyetlerinden mülhemdir:

“Çok ayıplayanı, koğuculukla gezeni, hayırdan alıko­yanı, aşırı zalimi, çok günahkârı; zorbayı, bütün bunlar­la beraber soysuz olan yardakçıyı.” (Nur: 11,12,13)

“Azam olsun (insanları arkalarından çekiştiren), her ayıplayıcıya, yüzlerine karşı dil uzatıcıya.” (Hûmeze, 1)

Allah-û Teâlâ (Hammâlete-l Hatab!) “odun taşıyıcı” buyurmuştur: O kadın söz taşıyıcısıdır ve koğuculuk yap­maktadır.

(İ. Şarani, İslâm’da Kardeşlik Huk., Sh.: 7)

***

“Resûl-i Ekrem, onlar (Ashâb) için tırnak kesmeyi, bıyıkları almayı ve kasık kıllarını tıraş etmeyi her kırk günde (en az bir defa) olarak tayin etti.” (Tirmizi)

 

ÖLÜNÜN ARKASINDAN FERYAT

 

Abdullah İbni Ömer (R.A)’den rivayet olundu ki:

Ölüm meleği, mü’minin ruhunu alınca kapının eşiği üstünde bekler. O sırada ev halkından kadınların kimi­nin elleri ile yüzüne vurması, kiminin saçını başını yo­lup dağıtması, kiminin de eyvah diyerek bağırıp Çağır­ması gibi çığlık ve feryatlar olur. Bunun üzerine ölüm meleği:

— “Bu sabırsızlıkla telaşlanılması, üzüntü gösteril­mesi nedendir? Allah’a yemin ederim ki ben, sizden birinin ömrünü eksiltmedim, sizden herhangi birinin rızkını alıp götürmedim, sizden herhangi bir kimseye de bir haksızlık etmedim. Eğer şikâyetiniz, öfkeniz haksız olarak bana karşı ise, benim işim yüce Allah’a aittir. Çünkü ben kahredici, ezici kuvvetin emri altın­da memur bir kulum. Eğer şikâyetiniz Rabbinize karşı ise, o taktirde sizler O (c.c.)’a karşı kâfirsiniz. Ve mu­hakkak ki, benim için sizlerin yanına, sizden hiçbir kimseyi (sağ) bırakmayıncaya kadar tekrar tekrar gel­mek olacaktır,” der.

(Ölüm-Kıyamet-Ahiret, Sh.: 77-78)

***

Ebu Hureyre (R.A)’den: Resûlullah (S.A.V) buyuruyor:

“Her doğan çocuk muhakkak İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra anasıyla babası onu yahudi, yahud nasârâ, yahut mecûsi yaparlar. Nasıl ki her hayvanın yavrusu azaları tam olarak doğar. Hiç o yavrunun bur­nunda, kulağında eksik bir şey görülür mü?”

 

ÇIPLAK GEZMEYİN

 

Resûlullah (S.A.V): “Dön de elbiseni al. Çıplak gezme­yin!” buyurmuştur.

Bu Hadîs-i Şerifi müslümanların dikkatle okumaları îcab eder. Müslümanım diyenler bir kerre Resûlullah (S.A.V)’ın “Çıplak gezmeyin” emrine baksınlar. Bir de kendilerinin ve ailelerinin bugünkü hallerini düşünsün­ler. Ondan sonra söyleyecek bir şey bulabilirlerse lütfen söylesinler. Müslümanlıktan istifa ederek onunla alâkasını kesenler ve maruf tabiriyle gayri müslimlere de sözümüz yoktur. Ancak müslümanlara ve müslümanlık iddiasında bulunanlara söylenecek pek çok sözler vardır. Emr-i bil Maruf ve nehy-i anil’ münker müslümanların en mümtaz ortak vazifesi olduğuna göre, biz de bu kabilden sayılmak üzere müslümanları kendi hallerini kontrola da­vet ediyoruz. Şunu da hatırlatmak isteriz ki “Zamanın icâbı böyle” diye bir kaide olmadığı gibi “Modadır, mo­daya uymak icabeder” şeklinde bir kaide de yoktur. Bun­lar İslâm düşmanları tarafından müslümanlar arasına sa­lınmış mikroplar, tabîr-i aharla, zehirli gazlardır. “Zaman sana uymazsa sen zamana uy” şeklinde söz icad olun­muş.

İslâm’a taban tabana zıt mânâ taşıyan bu saçmaların İslâm’da asla yeri yoktur. Müslüman zamana değil Kur’an’a ve Nebî-i Zişan (S.A.V) Efendimizin hadislerine uymakla mükelleftir.

  • Davutoğlu, S. Müslim Şerhi, C. 2, Sh. 575)

 

OSMANLI’DA TİCARET

 

Osmanlı ticâreti hakkında Orgeneral Kont Marsigli, ünlü kitabında diyor ki:

Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan gerek Türkler, gerek diğer milletler, ticâret sahasında çok faaldirler. Bil­gili, mahir, dirayetli tacirlerdir. Bâb-ı Âlî’nin değişmez politikası, ticâretle uğraşanlara her türlü kolaylığı göster­mektir. Ağır vergiden kaçınır. Ağır verginin bir çok ma­lın gelip gitmesini engellediği, üstelik kaçakçılığı doğur­duğu fikrindedir. Kaçak mala, Hazîne adına el koyar. Hiç bir tacir buna cesaret edemez. Zîrâ ticâret lisansı elinden alınır. Osmanlı İmparatorluğu’nun niçin bu ka­dar müreffeh olduğu iyi düşünülürse, bunun sebebinin ticâret olduğu anlaşılır.

Dışardan bakılınca temiz giyinen, fakat giyimlerinde Avrupa’daki alâyiş ve süs görünmeyen, gösterişi sevmeyen, ağırbaşlı, kanaatkar bir Müslüman toplumu görü­nür. Bu, sokaktaki Osmanlıdır. Evlerine girince de mas­raflarının az olduğu göze çarpar. Ama Türkiye’de çok kalınıp mahremiyete girince, her Osmanlı ailesinin ken­dine göre bir varlığı, bir tasarrufu olduğu hemen anlaşı­lır. Sokakta dilenen yoktur. Yoksulları vardır ama, yar­dım görmeyen yoksul yoktur. Bu sosyal yapı, ileri Türk sanâyiinden fazla, çok ileri Türk ticâreti sayesinde oluş­muştur.

Hiç bir Avrupa devleti yoktur ki, Osmanlı ile ticâreti kestiği takdirde çok müşkil şartlara düşmesin. Türkler, bâzı malları takas ederek de ticâret yaparlar. Fakat ne olursa olsun, en kötü yıllarında bile, ihracatları, ithalâtlarından fazladır.

(Osmanlı Tarihi)

 

EMÂRET VE HÂKİMLİK TALEBİ MEKRUHTUR

 

Ulemâ dediler ki: Evkaf mütevelliliği istemek mekruhtur. Emaret ve hâkimlik talebi de mekruhtur.

Rivayete göre bir kavim geldiler ve Nebî (S.A.V)’den valilik istediler. Resulullah (S.A.V) buyurdular ki: “Biz­den valilik vazifesi arzu edeni elbette o vazifede kul­lanmayız. İstediği vazifeyi ona vermeyiz.”

Valilik yükü ağır bir vazifedir. O vazifenin hukukuna riayet etmeye bir insan muktedir olamaz. Fakat hakimlik ve emaret vazifesine ve emsali bir vazifeye ta’yin olun­duğunda kabul etmek lâzım olur. Zira farz-ı kifâyedendir. İhmali caiz olmaz.

Yûsuf (a.s.) da bulunduğu vakitte talep ettiği (Yûsuf: Beni memleket hâzineleri ne me’mûr et, çünkü ben onla­rı iyice korumaya muktedir ve (bütün tasarruf şekilleri­ne) vâkıfım dedi. Yûsuf: 55) Vazifeyi ikâme ve ifâya muktedir ve ehil, hem de hal de buna icap ettiriyordu.

(Hz. R. M. Sâmi (k.s.) Hz. Yûsuf (a.s.), Sh.: 75-76)

***

“Âdem oğlunun iki vadi altunu olsa üçüncüsünü de ister. Onun karnını ancak toprak doldurur. Allah, tevbe edenlerin tevbesini kabul eder.” (Hadîs-i Şerif)

 

HARAMA BAKMAMAK DÜŞÜNCEYİ KORUR

 

İmâm-ı Gazali (k.s.) Hazretleri haram karşısında gözü kapamanın faziletini, aksi taktirde felâketini haber vere­rek buyuruyorlar ki: “Yoksa gözünü koruyamayan kimse, düşüncesini de koruyamaz. Kafasını oraya çevi­rir. Derken, Allah (c.c.) korusun, günün birinde bir felâket ile karşı karşıya gelir. Esasen, gözün zinası kü­çük günâh serisinin hatırı sayılırlarından ve ileri ge­lenlerinden biridir. Çünkü göz zinası, insanı gerçek zinaya götürür. Gözünü korumasını beceremeyen kim­se, kendini de koruyamaz.”

(İhya-u Ulumiddîn)

HERKESE HÂLİNCE MUAMELE ETMELİ

 

Hadîs-i Şeriflerde şöyle buyuruluyor:

“İnsanları lâyık oldukları yerlere koyun, herkese hâlince muamele edin.”

(Müslim)

“Biz insanlara akıllarının alacağı (tarzda ve o) mik­tarda söz söylemekle emrolunduk.” (Deylemî)

“Siz (ey millet) ne halde bulunursanız, başınıza da öyle idare eden adamlar geçirilir.” (Deylemî)

“Gerçekten biz işimizin başında ona talip olanı asla kullanmayız. (Ehliyetli olanı kendimiz arar buluruz.)” (Buhari)

“Allah, amel sahibinin yani iş adamının iş yapınca iyi ve güzel yapmasını sever.”

(Taberânîî)

“Ekmeği muhterem tutun! Horlamayın! Kıymetini bilin!” (Hakim)

“Size ziyaretçi geldiği zaman ona ikram edin.” (İbnî Mâce)

 

SİHR (BÜYÜ)

 

Sihr bedenlere, ruhlara, gönüllere tesir eden, insanı hasta bırakan, öldüren, karı ile kocanın arasını açan, bir takım dökümlerden, yazılardan, dualar ve efsunlardan ibarettir. Dinimizce katiyyen haramdır. Sihr, fâsık kimselerin ellerinde zuhur edebilir. Bazı müctehitlere göre sihri öğrenip başkalarına öğreten kimseler, dinden çıkmış olurlar. Öldürülmeleri lâzım gelir. Yalnız cevazına inanmaksızın kendisini fenalığından korumak için sihr yapmayı öğrenen kimse dinden çıkmaz. Büyücü ve falcılara inanılmaz.

“Büyücüler, şeytanlar her istediklerini yaparlar” dive itikat edilmesi de küfürdür.

Bazı sihrler Allah (c.c.)’ın dilemesiyle tesir eder Sihrler mücerret bir san’attan ibarettir. Sihirlerin bir fevkalâdeliği yoktur.

Sihr yapanların tövbeleri bazı müctehitlere göre kabul olunur Bazılarına göre olmaz. Her halde dünyada ceza görmeleri gerekir. Çünkü bu, zındıklıktır. Sihr yapmak çok büyük bir günahtır.

Kehânette bulunmak, yani gaybdan haber vermek id­diasına kalkışmak, yıldızlardan birtakım hükümler çıkar­mak, “remil” atmak da haramdır. İslâm dini, bu gibi şeyleri kat’iyyen men etmiştir. Bunlar ile vakitlerini zayi et­mek müslümana asla yakışmaz. Gaybı ancak Allah (c c) bilir, Müslümanlar bunu unutmamalıdır.

  • İ. İlmihali, Sh.: 433)

 

 

İNANMAYANLARLA SOHBET EDİLMEZ

Allah-û Teâlâ:

“Ey mü’minler! Eğer siz ehl-i kitaptan bir fırkaya itaat eder sözlerine aldırırsanız, imanınızdan sonra onlar sizi kâfir olduğunuz halde döndürürler. Binaenaleyh; siz mürted olursunuz.” (Âl-i İmrân: 180) buyuruyor.

Yani; İmanınızın muktezası kâfirlerin dostluğuna al­danmamak ve iptalatına (kandırma ve aldatmalarına) ka­pılmamaktır. Eğer, ehl-i kitaptan bazı kimselere siz itaat eder ve söylediklerini doğru zannederseniz, onlar sizi imanınızdan sonra, zamanı cahiliyette bulunduğunuz hal-i küfre döndürürler ve siz de kâfir olarak onların di­nine dönersiniz. Halbuki küfür; sizin aranızda eski düş­manlıkları ve fitneleri uyandırmakla dünyada helaki ve âhirette azab-ı Cehennemi mucip olur.

Bu Âyet-i Celîle: Mü’minleri düşmanların şerrinden muhafaza için bir düstur-u a’zamdır. (Büyük bir düstur­dur.) Zira; her zaman müslümanlar düşmanların sözleri­ne aldanmış ve doğru telakki etmişse zarar görmüşler ve bir çok felakete maruz kalmışlar, kazandıklarını kaybet­mişlerdir.

Düşmanla ihtilat ve ülfet etmek daima ahlâkı ifsad etti­ğinde şüphe olmadığı gibi, ahlâkın fesadı da gazab-ı ilahiyi calib olduğunda şüphe yoktur. Her ne zaman dost zannıyla aldandıksa o zaman dinimize ve dünyamıza za­rar geldi. Cenâb-ı Hak mü’minleri zarardan rikaye için bu âyette düşmanı dost ittihaz etmemek lâzım olduğunu tavsiye etmiştir, fakat amel edenleri görelim!

(M. Vehbi Efendi, Hülâsatul-Beyân, 2/380)

 

CEDEL

“Kim, haklı olduğu halde münâkaşayı terkederse, Allah-ü Teâlâ ona Cennet’te bir ev yapar.”

Bu gösteriyor ki, haksız olduğu takdirde münâkaşayı kesmesi vâcibtir. Ancak, haklı olduğu zaman terketmesinin sevabı, daha büyüktür. Zira; haklı olduğu halde sus­mak, haklı olmadığı zaman susmaktan nefse daha ağır gelir. Sevâb da durumun ağırlığına ve din kardeşleri arasında sebebiyet vereceği kinin ateşlenmesine göredir.

Nitekim: Efendimiz (S.A.V) şöyle buyurdu:

“Birbirinizden yüz çevirmeyin, buğz etmeyin, kıs­kanmayın, yekdiğerinizden yardımınızı kesmeyin ve Allah’ın kullarıyla kardeş olunuz.

Müslüman, müslümamn kardeşidir. Ona zulüm et­mez, onu mahrum etmez ve rüsvâ eylemez.”

Münâkaşa sebebiyle bir müslümamn kardeşine haka­ret etmesi çirkindir. Esasen cedel, en şiddetli harekettir. Zira, bir kimse diğerinin sözünü reddedince onu cehalet, ahmaklık, gaflet ve kavrayışsızlıkla itham etmiş olur. Bütün bunlar ise, kalb kırıcı, küçük düşürücü ve uzak­laştırıcıdır.

Ebû ümâmetel-Bahili şöyle bir hadîs rivayet etmiştir:

Şiddetli münakaşa ettiğimiz bir sırada Resûlullah (S.A.V) çıkageldi. Öfkelenerek şöyle buyurdu:

— “Hayrının azlığından dolayı cedeli (çekişmeyi) bırakınız. Şüphesiz, onun faydası azdır ve kardeşler arasında adavet yayar.” (İ. Şârânî)

 

SIR

Yine Efendimiz (S.A.V) buyurdu:

“Üç tanesi müstesna, bütün meclislerde emanet var­dır (sırları saklanmalıdır).

Bunlardan birincisi, bir mü’minin kanı akıtılan mec­lis, ikincisi, zina meclisi, üçüncüsü ise, gayr-i meşru yoldan bir malın iktisâb edildiği meclis.”

Yine buyurdu ki:

Emânet içinde oturan iki kişiden birinin sonradan ar­kadaşının hoşlanmadığı bir şey söylemesi caiz değildir.”

Ediblerden birine sorulmuştu:

Sen sırrı nasıl muhafaza edersin?

Ben onun mezarı olurum, cevabım vermişti.

Yine denilmiştir ki, hür’lerin (asalet sahibi olanların) göğüsleri sırların mezarlarıdır.

Aynı şekilde denilmiştir ki; ahmakın kalbi dilinde, akıl­lının kalbi ise içindedir. Yâni: ahmak, içindekileri bir tür­lü saklayamaz, farkında olmadan açığa çıkarır.

Bundan dolayı, ahmaktan uzaklaşmak, onun arkadaşlı­ğından, hatta onu görmekten sakınmak gerekir.

Bir adama nasıl sır sakladığı sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir:

— Ben sır saklarım, sakladığımı da saklarım. Zünnûn ise, şöyle diyor:

“Seni sadece masum halinde görmek isteyen kimse­nin dostluğunda hayır yoktur.”

(İ. Şarani)

 

MÜSLÜMANIN HAKLARI

Müslümanın belli başlı hakları şunlardır:

Karşılaştığın zaman selâm vermek,

Dâvetine icabet etmek,

Aksırdığı ve “Elhamdülillah” dediği zaman “Yerhamükellah” demek,

Hastalığında ziyaretine gitmek,

Öldüğü zaman cenazesine katılmak,

Kendisine verilen sözde durmak,

Akıl danıştığı zaman, doğruyu söylemek,

Gıyabında kendisini korumak,

— Kendin için sevdiğini onun için de sevmek; kendin için hoşlanmadığını onun için de hoşlanmamak.

Müslüman haklarıyla ilgili hadîs-i şeriflerde, Resûlullah (S.A.V) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Bir kimsenin sıkıntı ve kederini gideren veya bir mazluma yardım eden kimseyi, Allah-û Teâlâ yetmiş üç kere mağfiret eder.”

“Din kardeşini müdâfaa eden kimseye o müdafaası Cehennem ateşine karşı perde olur.”

“Yaşlılara saygı gösteren kimseye, ihtiyarladığı zaman, Allah-û Teâlâ saygı gösterecek kimseler yara­tır.”

(İhyâ-u Ulumi’d-din, C. 2/477)

***

“Ateş; bin sene yakılarak kırmızılaştı, sonra bin sene yakılarak beyazlaştı ve sonra bin sene yakılarak siyahlaştı. Şimdi o siyah ve karanlıktır.” (Tirmizi)

 

KEMİK GERDANLIK VE BİLEZİKLER

Peygamberimiz (S.A.V), Ev halkının, altun gümüş takın­malarına süslü püslü eşya kullanmalarına da razı olmaz­dı.

Peygamberimiz (S.A.V)’in azadlı kölesi Sevban (R.A)’ın bildirdiğine göre: Peygamberimiz (S.A.V), ne zaman sefer­den gelse, ilk önce Hz. Fatıma (R.A)’yı görmeğe giderdi. Yi­ne bir gazadan gelmiş, Hz. Fâtıma (R.A)’ın evine gitmişti. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r. anhüm)’e süs olarak gü­müşten birer bilezik dikildiğini görünce, içeri girmeden geri döndü. Hz. Fatıma (R.A), Peygamberimiz (S.A.V)’in bu bileziklerden dolayı içeri girmediğini sezerek onları, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.anhüm)’ün üzerinden söktü. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.anhüm) ağlamağa başlayınca, onları, aralarında bölüştürdü. Ağlamaları dinmeden, Pey­gamberimiz (S.A.V)’in yanına gittiler.

Peygamberimiz (S.A.V) bilezikleri onlardan alıp Sevban (R.A)’a: “Ey Sevban, git, şunları filan oğullarına götür. Fatıma’ya deniz hayvanı dişlerinden yapılan bir gerdan­lıkla, fil kemiğinden yapılan iki bilezik satın al. Çünkü bunlar benim ev halkımdır. Onların dünya hayatların­da, dünya metalanmn üstünlerinden nasiplenmelerini arzu etmem” dedi.

(M. A. Köksal, İ. Tarihi)

Resûl-i Ekrem (S.A.V) kendi hesabına üç şeyden sakınırlardı:

1- Münakaşa ve mücadele etmekten,

2- Kimseye lüzumundan fazla söylemekten,

3- Kendilerini alâkadar etmeyen işlerle meşgul olmaktan.

 

MÜSLÜMANLARI, ŞAKA OLARAK KORKUTMANIN YASAKLANMASI

Zeyd b. Sabit (R.A) toprak taşırken, Sa’d b. Muaz (r a ) Peygamberimiz (S.A.V)’in yanında oturup dinleniyordu.

Zeyd b. Sâbit (R.A)’in çalıştığını görünce, “Yâ Rasulullah (S.A.V)! Allah (c.c.)’a hamd olsun ki, beni sağ bıraktı da Sana iman etmek şerefini bana nasip eyledi.

Buas günü, ben, bunun babası Sabit b. Dahhâk ile bo­ğaz boğaza boğuştum!” dedi.

Peygamberimiz (S.A.V): “Fakat, onun bu oğlu, ne iyi çocuktur!” buyurdu.

Zeyd b. Sabit (R.A)’in bir ara gözlerini uyku bürüyüp kendisi uyuyakalmış, kalkanı, oku, yayı ve kılıcı yanında olduğu halde, hendekte çalışmakta olan Müslümanlar onu, hendeğin kenarında uyur bir halde bırakarak hende­ği dolaşmağa gitmişlerdi. Yanına varan Umâre b. Hamz (R.A), şaka için, onun silâhını alıp saklamış, Zeyd b. Sabit (R.A)’in hiç haberi olmamıştı.

Zeyd, uyanıp silâhını bulamayınca, heyecanlanmış ve korkmuştu.

Peygamberimiz (S.A.V), bunu işitince, Zeyd (r a )’i ça­ğırdı. “Bu çocuğun silâhını nerede olduğunu kim bili­yor?” diye sordu.

Umâre b. Hazm (R.A): “Yâ Resûlallah (S.A.V). Ben bili­yorum. Silâh, benim yanımdadır!” dedi.

Peygamberimiz (S.A.V): “Silâhını teslim et ona!” bu­yurdu ve şaka olarak da olsa Müslümanları korkutmayı veya onların herhangi bir şeyini alıp saklamayı yasakladı.

(M. A. Köksal, İ. Tarihi C.11, Sh. 214)

 

İYİLİKLE EMREDEN KİMSENİN VASIFLARI

Bir emir ve nehyin ruhlara tesir edebilmesi için bu va­zifeyi ifaya çalışan zat, şu beş vasfı haiz olmalıdır.

Bilgi sahibi bulunmalıdır. Çünkü bilgisiz kimse bu irşat vazifesini yapamaz. Kaş yapayım derken göz çıka­rır.

Söylediği şey ile kendisi de âmil bulunmalıdır. De­diğini bizzat yaşamalı, yaşama gayreti üzre bulunmalı­dır. Aksi takdirde “Niçin yapmadığınız şeyi söylersi­niz!” takdirine maruz kalır.

Bütün sözleriyle sadece Allah (c.c.)’ın rızasını, müslümanların yükselmelerini gözetmelidir. Bunu gaye bil­melidir.

Muhatapları hakkında şefkat göstermeli, irşat vazi­fesini rıfk ile mülayemetle yapmalıdır. Sevdirmeli nefret ettirmemelidir.

Sabr ile, hilm ile muttasıf olmak; hiddetten, şiddet­ten kaçınmalıdır.

Şunu da ilâve edelim ki; avamdan bulunan kimsele­rin ilim ve irfâniyle şöhret bulmuş zatlara emir ve nehiyde bulunmaları muvafık değildir. Böyle bir hareket, edepsizlik sayılır. Kendi haklarında bilmeksizin bir za­rara sebep olabilir.

(İslâm İlmihali Ö. N. B., Sh.: 429)

***

Ey İnananlar! Toplantılarda, size “Yer açın” denince yer açın ki Allah da size genişlik versin; “Kalkın” denil­diği zaman hemen kalkın ki Allah içinizden inanmış olanları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yük­seltsin. Allah işlediklerinizden haberdardır.

(Mücadele: 11)

 

 

 

İŞLERİNİ ŞEYTANIN TAVSİYELERİNE GÖRE YAPANLAR

Bedir harbi sırasında, Kinane şeyhlerinden Sûraka bin Mâlik (R.A) bir fırka süvari ile Kureyş ordusuna gelip: “Ben sizinle beraberim” diye onlara cesaret vermiş, an­cak Allah-ü Teâlâ’nın gönderdiği melekler ordusunu görünce, askerlerini alıp savuşmuş ve onun savuşup gitmesi Kureyş taifesini vehmû telâşa düşürmüştür. Halbuki Şûrakâ bin Mâlik suretinde görünen gerçekte şeytan ve avanesi idi.

Enfal sûresinin 48. âyetinde Allah-û Teâlâ şöyle buyu­ruyor:

“Zikredin şol zamanı ki, o zamanda şeytan amelleri­ni kâfirlere tezyin etti (süsledi). Ve size gâlib olacak bugün nasdan kimse yoktur ve elbette ben size yardımcıyım” dedi. Vakta ki İslâm ve kâfir askerleri birbir­lerini görüp muharebeye tutuşacağı zaman şeytan arka­sına döndü ve dedi ki: Ben size refik (arkadaş) olamam, zira sizden ve amelinizden beriyim ve ben sizin görme­diğiniz şeyleri görüyorum, binaenaleyh teşriki mesâi edemem. Çünki ben Allah’dan korkarım; tahkik (haki­katte) Allah’ın azabı şiddetlidir.

(Hz. R. M.Sami (k.s.) Bedir Gazvesi)

***

Üç şey gözün nurunu arttırır:

— Kâ’be-i Muazzama’ya bakmak,

— Kur’ân-ı Kerim’e bakmak,

— Anne ve babanın yüzüne bakmak.

(Dört Büyük Halife, Sh. 296)

 

 

İSLÂM’DA FAİZ’İN HÜKMÜ

 

“Riba (faiz) yiyenler kendilerini şeytan çarpmış (bir mecnun) dan başka bir halde kabirlerinden kalkmaz­lar. Böyle olmasında onların “Alım-satım da ancak riba gibidir” demelerindendir. Halbuki Allah alış-verişi helal, faizi haram kılmıştır. (Bundan böyle) kim rabbinden öğüt gelip de (faizden) vazgeçerse geçmişi ona ve işi (haklarındaki hüküm) de Allah (c.c.)’a aittir. Kim de tekrar (faize) dönerse onlar da ateşin yaranıdırlar ki orada onlar (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdır­lar.”(Bakara: 275)

“Ey iman edenler gerçek mü’minler iseniz Allah (c.c.)’tan korkun, faizden (henüz alınmamış olup da), kalanı bırakın (almayın). İşte böyle yapmazsanız Al­lah (c.c.)’a ve Peygamberine karşı harbe (girmiş oldu­ğunuzu bilin). Eğer tefeciliğe, ribaya tövbe ederseniz anaparanız yine sizindir. (Bu suretle) ne haksızlık yap­mış ne de haksızlığa uğratılmış olmazsınız. (Bakara/278-279)

Peygamber Efendimiz (S.A.V) şöyle buyurmuştur:

“Faiz yetmişüç çeşittir. En hafifi adamın anasını nikâhlamaya kalkmasının dengidir. Ribanın ötesinde­ki (günah) ise adamın müslümanların ırzı(na saldırması)dır.”

 

SEHER REKATCIKLARI

 

Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) vefatından bir müddet sonra rüyada görüldü. Gören sordu: “— Allah (c.c.) sana nasıl muamele etti?” Cüneyd cevaben:

“— Dünyâda meşgul olduğumuz işaretler şaşırdı, ibâdetler fena buldu, merasimler mahvoldu, tahsil et­tiğimiz ilimler kayboldu. Bize de ancak seherlerde kıldığımız rekatçılar fayda verdi” dedi. (Ruhul-Beyân,2/28)

 

MALIN FİYATINI DOĞRU BİLDİRMEK

 

Mallarımızın selameti ve eksilmemesi için, ticaret er­babı kardeşlerimizin ellerinde satmak için bulundurduk­ları malların fiyatlarını alıcıya doğru olarak bildirmeleri, her bakımdan hayırlı sonuçlar veren amellerden olduğu, buna göre titizlikle bu yolda yürünmesi tavsiye edilmek­tedir. Zira, Allah (c.c.) bolluk ve bereketi doğrulukla eşlendirmiştir. Bu yolda yürümeyenler, buna inanmayıp doğrulamayanlardan Allah (c.c.), ilimlerinden, amelle­rinden, rızıklarından bolluk ve bereketi kaldırır.

Ticarette alıcıya malının değerim doğru olarak bildi­ren ve kimseyi aldatmayan, bunlara aksi davranışlarda bulunmayan kişiye Allah (c.c.) kısmet ettiği nimetleri ve­rir.

Tirmizî ve İbn Mâce merfûan şu hadîsi rivayet etmiş­ler: “Sözünde doğru ve emniyet telkin eden bir tacir, (Kı­yamet gününde) peygamberler, sıddıklar ve şehidlerle birlikte bulunacaktır.”

Isbehânî merfûan rivayet ettiği bir hadisde; “Bir tacir şu dört ahlak sıfatı ile bezenmiş olursa yaptığı ticarette kazancı güzel olur: 1- Alacağı bir malı kötülememesi, 2-Malını satarken övmemesi, 3- Satışta hile yapmaması ve­ya malının kusurlu yerini gizlememesi, 4- Malını satar­ken ve alırken yemin etmemesi” buyurmuştur.

Beyhakî’nin merfûan rivayet ettiği bir hadîsde: “Ka­zançların en güzeli -(şu sıfatlara bezenmiş)- tüccarların kazancıdır. Yalan konuşmaması, emanete hıyanet etme­mesi, sözünde durması, satın alacağı malı kötülememesi, satacağı malı övmemesi, alacaklıyı zorlamaması, mühlet verecek borçluya yardım etmesi, başkalarının kendisinde bir hakkı varsa zorluk çıkarmaması gibi sıfatlardır.”

(İ. Şa’râni, El-Uhûdül Kübrâ (s.373))

 

KİMLERİN BOĞAZLAYACAĞI HAYVANLARIN ETİ YENİR VEYA YENMEZ

 

Müslümanların ve kitab ehli olan Yahudi ve Hı­ristiyanların, kadın dahi olsalar, Besmele ile boğaz­layacak oldukları hayvanların, eti yenen hayvanlar olmak şartıyla etleri yenir. Besmele, tam kesim anında olacaktır, bu şarttır. Kesim anında bir şey yemek suretiyle veya başkası ile konuşmakla önce­ki besmeleye ara verilerek meclis değişirse, bu ye­terli olmaz. Yeniden besmele getirmek gerekir.

Müslüman veya kitab ehlinden olan ve Bismillah demeye gücü yeten bir çocuğun veya delinin, dilsi­zin, sünnetsizin ve sarhoşun Besmeleyle kesecekle­ri bu tür hayvanların etleri de yenebilir.

Besmelenin unutularak terk edilmiş olması zarar vermez. Hatta kitab ehlinin Besmele deyip deme­dikleri bilinmediği takdirde de kestikleri eti yenen hayvanlar helâl olur. Çoğunluğun görüşü budur.

Mecûsîlerin, putlara tapanların, hak dinden çı­kanların, besmeleyi kasden terk eden Müslüman­ların veya kitab ehlinin kestikleri yenemez Bu hayvanların etleri haram olur.

Ömer Nasuhi Bilmen, B. İslâm İlmihali, Sh. 419

 

ŞEYTANIN DÜŞMANLARI VE DOSTLARI

 

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz iblise:

( “Yâ Mel’un! Ümmetimden ne kadar düşmanın var?” diye sordu.

İblis onbeş tanedir, dedikten sonra devam etti:

Sensin.

Âdil idarecilerdir.

Mütevazı zengindir.

Doğru sözlü tüccardır.

Allah’tan korkan âlimdir.

Nasihat eden mü’mindir.

Merhametli kalbe sahip olan mü’mindir.

Tevbesinde sabit kalan tevbekârdır.

Haramdan sakınan kimsedir.

Daima abdestli gezen mü’mindir.

Çok sadaka veren mü’mindir.

İnsanlara karış güzel huylu mü’mindir.

Daima Kur’an okuyan hafızdır.

İnsanlara faydalı olan mü’mindir.

15- İnsanlar uykuda iken, gece namazına kalkan kimse­dir.

Bundan sonra Resûlullah (s.a.v.) sordu:

( “Ümmetim içinde arkadaşların kimlerdir?”

( On kişidir, dedi. Şöyle anlattı:

Zâlim yöneticiler.

Kibirli zenginler.

Aldatan tüccarlar.

İçki içenler.

Şarkı söyleyen kadınlar.

Zina edenler.

Yetim malı yiyenler.

Namaza ağır davranan kimseler.

Zekâta engel olan kimseler.

Uzun emelli olanlar.

İşte bunlar, benim arkadaşlarım ve kardeşlerimdir.

Tenbihü’l-Gâfilîn

 

SİHR’İN İSLÂM’DA YASAKLIĞI

 

Peygamberimiz (s.a.v.) bir gün “İnsanı, helake sürükleyen yedi şeyden çekininiz” buyurmuştu.

“Yâ Resûlallah (s.a.v.)! Nedir bu tehlikeli şey­ler?” diye sordular. Peygamberimiz (s.a.v.):

Allah (c.c.)’a sarih koşmak,

Sihir yapmak,

Allah (c.c.)’ın öldürülmesini haram kıldığı nefsi, haksız yere öldürmek,

Faiz yemek,

Yetim malı yemek,

Savaş meydanından dönüp kaçmak,

7- Zinadan korunan, böyle bir şey hatırından bile geçmeyen müslüman kadınlarına zina isnad etmek” buyurdu.

Yine Peygamberimiz (s.a.v.)’in açıkladığına gö­re: “Bir şeye düğüm vurup efsun yapan kişi, sihr yapmış, sihr yapan da küfre sapmış (büyük bir gü­nah işlemiş) olur. “Muhabbet vesaire için efsun yapmak, (iplik okumak veya nüsha yazmak) sure­tiyle sihr yapmak, şirktir.”

“Kim, bir sihirbaz veya kahine veya yıldızlara bakıp gaibden haber veren kimseye gider, ondan bir şeyler sorar ve onun söylediklerini de doğrularsa, Muhammed Aleyhisselama indirilmiş olanı in­kar etmiş olur.”

“Sihre inanan kişi cennete giremez.”

(İslam Tarihi, M. Asım Köksal, c.14, s.106)

 

ONSEKİZ ŞEYDEN BİRİ İLE CEMAATE ÇIKMAK DÜŞMÜŞ OLUR

 

Yağmur

Şiddetli soğuk

Devamlı korku

Şiddetli karanlık

Fakir borçlunun hapsedilmesi

Körlük

Felçlik

Bir elin ve bir ayağın kesikliği

9- Hastalık

Aksaklık

Yağmurun kesilmesinden sonraki çamur

Kötürümlük

İhtiyarlık

Dilbilgisi ve sözlük değilde, fıkıh ilminin bir takım kimselerle müzakeresi ki, cemaate çıkar­sa o kimseleri bir daha bulamayacaktır, işte bu hal devamlı olmamak üzere özür sayılır.

Canının çektiği (Nefsinin istediği) yemeğin hazır olması,

Hazırlandığı yolculuğa yönelmesi

Bir hastaya bakmak

Gündüzün değil de geceleyin rüzgârın şiddetli olması.

(Nimet-i İslâm, s.301)

FAYDASI YOKTUR

 

Hükemâdan bir zât der ki:

— Yedi şey olmadan, yedi işin hiçbir faydası yoktur:

1- Hazersiz havfin (çekinme duygusuz korku­nun). Bunun mânâsı şudur:

“Ben Allah (c.c)’ın azabından korkarım” deyip, günah işlemekten çekinmeyene, o sözünün hiçbir yararı olmaz.

Talepsiz ricanın (yoluna girmeden bir şeyi ümit etmenin), yâni, “Ben Allah (c.c.)’tan sevap umuyorum” deyip yararlı hiçbir işe koyulmayanın, o sözü hiçbir fayda sağlamaz.

Kasıtsız niyetin (bir işe girişmeden yapılan niyetin).

Gayretsiz duanın.

Yâni: Allah (c.c.)’a dua edip yalvarır, kendisini hayırlı işlere muvaffak kılmasını diler, ancak bu is­tediği yolda, hiçbir çabası görülmez.

Bu şahsın duasında hiçbir fayda yoktur.

5- Pişmanlık duymadan yapılan tevbenin.

Meselâ: “Ben, Allah (c.c.)’tan bağışlanmamı isti­yorum” der; ancak yapmış olduğu günahlara piş­manlık duymaz. Böylesi için istiğfarın hiçbir fay­dası yoktur.

Amellerini açık yaparak, gizlemeyenin.

İhlâssız zorlu amelin. Bundan da anlaşılan yapılan amelin Allah (c.c) rızası için olması gere­kir.

Tenbihül Gâfilîn

 

MÜSLÜMANLARA EZİYET ETMEMEK

 

Şer’i cezaların tatbiki dışında müslümanlara eziyet etmemek ve müslümanlara, eza ve cefâ, kü­çük düşürücü hareketler yapmamak gerekir.

Müslim ve diğerleri merfuan şu hadîsi anlatır­lar: “İki lanetliden sakınınız.” Efendimiz (s.a.v.)’in bu sözlerini duyanlar, “Ey Allah’ın Resulü, bu iki lanetlenmiş kimlerdir? Sorusuna Efendimiz(s.a.v.), “İnsanların yolu üzerine ve oturacakla­rı gölgeliğe abdest bozarak kirleten kimselerdir”, buyrumuşlardır.”

İnsanların girip abdest bozdukları yerlerin gi­riş yerlerine veya insanların yorgunluğunu gider­mek için oturacağı gölgeli ağaçların altına veya açık, güneşli boş yerlere büyük abdestini yapmak veya hamamda yıkanırken oturduğu yerde küçük suyunu dökmek gibi bir çok terbiye dışı rezillikle­ri yapmaktan geri kalmalıyız. Abdest bozmak zo­runda kalan bir kimsenin, hela bölümüne girip ha­cetini gidermesi veya özel bir bölüm olan yere gi­dip küçük suyunu insanlardan uzak ve gizli dök­mesi ve her iki abdestini bozarken kimseye hiçbir yönünü göstermemesi lazımdır.

Taberanî ve diğerleri hasen senedlerle mer­fûan şu hadisi anlatırlar: “Yollarda Müslümanlara zarar verecek bir fiilde bulunanlara lanet etmek vacibtir.”

(İmam Şa’râni, El Uhûdülkübrâ, s.766)

 

TEŞRİK TEKBİRİ

 

Kurban Bayramının birinci gününe “yevm-i nehr”, di­ğer üç gününe de “eyyamı teşrik” denir. Bu bayramdan evvelki gün ise “yevm-i arefe” dir ki, Zilhiccenin doku­zuncu günüdür. Ramazan’ı Şerif Bayramı’nda arefe yok­tur. Arefe gününün sabah namazından itibaren bayra­mın dördüncü gününün ikindi namazına kadar yirmi üç farz vakit namazını müteakip bir defa; (Allahüekber, Allahükber, Lâilâhe illâllahü vellâhü ekber, Allahü­ekber ve Lillâhilhamd) diye tekbir alınır ki, buna da (tekbir-i teşrik) denir. Bunun manası “En büyük Allah (c.c.), en büyük Allah (c.c.), Allah (c.c.)’dan başka ilah yoktur. En büyük Allah (c.c.), Hamd’de Allah(c.c.)’a mahsustur.”

Tekbirlerin bu miktar okunması: İmameynin kavlidir, amel de bu veçhiledir. İmamı A’zama göre bu tekbirler, arefe gününün sabahından ertesi günün ikindisine ka­dar olan sekiz vakit farz namazım müteakip alınır.

Teşrik tekbirleri, fukahanın bir çoğuna göre vaciptir. Sünnet diyenler de vardır. İmameyne göre farz namaz­larını kılmakla mükellef olan kimse için bu tekbirler vaciptir. Bu hususda münferit ile muktedi (imama uyan), müsafir ile mukim, köylü ile şehirli, erkek ile kadın müsavidir.

Bir senenin teşrik günlerinden birinde terk edilen bir namaz, yine o senenin teşrik günlerinden birinde kaza edilse sonunda teşrik tekbiri alınır, fakat başka günlerde veya başka senenin teşrik günlerinden birinde kaza edi­lecek olsa teşrik tekbiri alınmaz.

Ö. N. Bilmen, (Büyük İslam İlmihali, s. 169)

 

HALKINI ALDATAN VÂLİ (İDARECİ-ÂMİR) CEHENNEMİ HAKEDER

 

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz buyuruyorlar:

“Allah bir halk kitlesinin basma getirip de, öl­düğü gün halkını aldatmış olarak ölen hiç bir kul yoktur ki, Allah ona cenneti haram etmesin.” (S. Müslim Ter. C.2)

Halkını aldatan, milletine hiyanet eden, valile­re, idarecilere Allah (c.c.) cenneti haram kılar.

Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) yine: “Müslüman­ların umurunu üzerine alıp da onlar için çalışma­yan ve hayırhah olmayan hiçbir âmir yoktur ki, onlarla birlikte cennete girebilsin.”

İdareciler millete dinî ve dünyevî bütün hu­suslarda yardımcı ve öğretici mevkiindedirler. Milletin hukukunu korumaz; hududu şer’iyyeyi tatbik etmez; yahut adil olmazlarsa vazifelerini suîstimal etmiş olurlar. Görevlerini yapmamış olurlar.

Bu Hadîs-i Şerif zâlim hükümdarlar ve idareci­ler için pek büyük bir tehdittir. Çünkü yaptıkları zulümlerin hesabı kıyamet gününde kendilerine sorulacaktır. S. Müslim C.2

 

SİNEK KANADININ ZEHRİNDEN SAKINMAK

 

Yemeğe veya suya sinek düştüğü zaman eğer batmamış üzerinde duruyorsa kaşık veya başka bir şeyle batırdıktan sonra çıkarıp atmalı. Bu hu­susta Ebu Hureyre (r.a.) Rasûlullah (s.a.v.) Hazret­lerinin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Biri­nizin kâsesine sinek düştüğü zaman hepsini bah­rin. Zira bir kanadında şifa, bir kanadında zehir vardır.”

Tahâvi’de şöyle rivayet etmiştir. “Zira önce ze­hirli sonradan şifa kanadına sokar” buyurmuştur. Çünkü yemeğe düştüğü zaman bir kanadı dışarı­da kalmış olabilir. Belki dışarda kalmış olan şifa kanadıdır. Onun için tam batırdıktan sonra atmak gerekir.

Ebu Ya’la İbn Ömer (r.a.)’dan şöyle rivayet et­miştir: Sineğin ömrü kırk gecedir. Sineklerin hepsi Cehenneme girse gerektir, yalnız arı girmez. Si­neklerin Cehenneme girişi azab görmeleri için de­ğil, Cehennem ehline azâb vermek içindir demiştir.

Deniliyor ki bazı halifeler, İmam Şafii’den, si­neğin ne iş için yaratıldığını sordular. Padişahlara kendi acizliklerini, güçsüzlüklerini bilmeleri için diye cevap verdi. Şafii (Allah rahmet etsin) diyor ki, sorduğu anda hazır cevabım yoktu. Cevabımı, orda oturan cemaattan seçtim ve o zaman halifenin kendisini inciten bir sineği savmaya gücü yet­mediğini görünce Hak Teâla Hazretleri, hüküm­darlara kendi acizliklerini, güçsüzlüklerini bildirip bir zayıf yaratık elinde düştükleri zilleti aşağılığı göstermek için yarattı diye cevap verdim.

(İmam Kastalani Mevâhibû Ledûnniye, C.1, S.246)

 

 

KAHKAHA İLE GÜLMEK

 

— Resûlullah (s.a.v.) kahkaha ile gülmezdi; gülüm­serdi. Bir yere dönüp bakacağı zaman, bütün vücudu ile dönüp bakardı.

Bu rivayetten de anlaşılıyor ki; tebessüm edip gülümsemek mubahtır. Asıl yasak olan, kahkaha ile gül­mektir.

Bu durumda akıllı kimse kahkaha ile gülmemeli. Çünkü bir kimse, dünyada kahkaha ile gülerse âhirette çok ağlar. Dünyada, katıla katıla kahkaha atıp gülenin hâlini var sen düşün.

Bu mânâda Allahu Teâlâ (c.c) şöyle buyurdu:

“Az gülsünler; çok ağlasınlar…” (Tevbe Sûresi, âyet: 82)

Hasan Basrî şöyle derdi:

— Peşinde cehennem olan şu gülene, sonu ölüm olan şu sevinçliye hayret ediyorum.

Şöyle anlatıldı:

Hasan Basrî bir gence rastladı; kahkaha ile gülü­yordu. Ona şöyle dedi:

Oğlum, sıratı geçtin mi?

Hayır, cevabını alınca tekrar sordu:

Cennete mi cehenneme mi gireceksin? Bunlar sa­na açıklandı mı?

Hayır, deyince yine sordu:

Öyleyse, niçin bu gülmek?

Dediler ki: O günden sonra o genci bir daha güler­ken gören olmadı.

Hasan Basrî Hazretlerinin sözü onun kalbine işledi. Gülmeye tevbe etti.

— Evet, o zamanın âlimleri öyle idi. Bir vaaz edip bir söz ettikleri zaman, sözleri yerini bulurdu. Çünkü onlar ilimleri ile amel ederdi.

İbn Abbas (r.a.)’ın şöyle dediği anlatıldı:

Bir kimse, güle güle günah işlerse, ağlaya ağlaya cehenneme girer.

(Tenbihü’l Gâfilîn)

 

GIYBET

 

Resûlullah (s.a.v.) hanesinde idi. Ashabı da mescitte toplanmıştı.

Ehl-i Suffe’den Zeyd b. Sâbit (r.a.) onlara Resûlullah’tan duyduklarını naklediyordu. Bu arada Resûlullah (s.a.v.)’a et geldi.

Oradakiler, Zeyd b. Sâbit (r.a.)’e şöyle dediler:

— Resûlullah’a git söyle: Ne zamandır hiç et yemedik. Ona bunu söylersen o etten bize de ve­rir.

Zeyd b. Sabit (r.a.) onların yanından kalkıp gi­dince aralarında şöyle demeye başladılar:

— Zeyd şimdi Resûlullah’ın yanına vardı. Onun yanında acaba bizi nasıl anlatacak. Bizim yanımızda konuştuğu gibi anlatacak mı?

Zeyd (r.a.) Resûlullah (s.a.v.)’ın yanına vardı; elçilik vazifesini yaptı.

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

— “Onlara git söyle: Şimdi et yediniz…”

Zeyd (r.a.) gelip söyledi; onlar da şöyle söyle­diler:

— Vallahi, biz ne zamandır hiç et yemedik.

Tekrar gelip durumu Resûlullah (s.a.v.)’a anla­tınca şöyle de buyurdu:

— “Az önce yediler.”

Zeyd (r.a.), yine döndü; onlann yanına geldi. Durumu anlattı. Bir şey anlamadılar. Hep birden kalkıp Resûlullah (s.a.v.)’ın yanına gittiler.

Resûlullah (s.a.v.) onlara şöyle buyurdu:

— “Az önce kardeşinizin etini yediniz. Etin izleri dişlerinizin arasındadır. Tükürün, et kanı­nı görürsünüz.”

Tükürdüler; kan çıktı. Tevbe ettiler. Yaptıkları­na pişman oldular. Zeyd (r.a.)’den özür dileyip helâllik aldılar.

Tenbihü’l Gâfilîn

 

KARABORSACILIK (İHTİKÂR)

 

Resûlullah (s.a.v.) bu konuda şöyle buyurmuş­tur:

“İhtikârı ancak günahkâr yapar.”

Diğer bir hadîs-i şerifte de:

( “Bir kimse, halkın yiyecek maddelerinde ihtikâr yolunu tutarsa, Allah’tan uzak kalır. Allah da ondan uzaktır.”

( İhtikâr yapan kimse, yiyecek maddesini kendi bölgesinde onu satmadan saklar. Bu du­rumda halkda o yiyecek maddesine muhtaçtır. İş­te, asıl yasaklanan ihtikâr budur.

Ancak bir başka memleketten getirdiği yiyecek maddesini satmayıp saklarsa bu ihtikâr olmaz. Eğer halkın, o şeye ihtiyacı varsa saklamadan he­men satması daha iyi olur.

Bir rivayete göre, ikinci şıkta anlatılan yiyecek maddesini satmayan günahkâr olur. Haliyle bu günah, kötü niyeti ve müslümanlara şefkat duy­maması sebebiyle olur.

Zâhit bir zât anlatıldı:

— Evinde bir miktar buğday vardı; o sırada da kıtlık hüküm sürüyordu.

Evindeki buğdayı hemen götürüp sattı. Sonra, kendi ihtiyacı için gidip başkasından buğday satın aldı.

Sordular:

— Niçin böyle yaptın. Evinde biraz buğday saklasaydın.

Şöyle dedi:

— Halkın kederine ortak olmak istiyorum. Allahu Teâlâ (c.c.) bizi ihsanı ile hayra muvaf­fak eylesin…

Tenbihü’l Gâfilîn

 

 

 

HARAMDAN SAKINMAK

 

Ebu Hüreyre (r.a.)’den mervidir ki:

— Nas üzerine bir zaman gelecektir ki, biı kimse helaldan mi haramdan mı kazandığına ehemmiyet vermeyerek alacaktır.” buyurulmuştur.

Bu hadîs-i şerif mûcizat-ı nebeviyyedendir. Zi­ra hadiste söylenenler aynen olmuştur.

— “Haram lokmadan beslenen, büyüyen vücûd-ı insana nâr-ı cahim daha evladır” buyurulmuştur. İki dirheme mallik olanın hesabı bir dir­heme malik olan kimsenin hesabından daha zor­dur.

Haram lokma yiyen kimsenin kırk gece na­mazı kabul olunmaz, kırk gün de duasına icabet olunmaz.

Bir zaman gelecek ki, insanlardan riba ye­meyen kalmayacak. Ribâ yemese bile onun tozu toprağı ona isabet edecek.

İmam-ı A’zam Ebû Hanife’nin bir kimsede ala­cağı vardı. Bir cenaze namazına vardı. O alacaklı olduğu borçlunun duvarı gölgesinde durmaktan sakındı. Eğer alacağım olan bu kimsenin evinin gölgesinde oturursam ribâdır. Ribâ ise haramdır, dedi.

Abdullah b. Mübarek, Bagdad şehrine geldi. Pek pahalı bir atı vardı. Bir yerde namaza durdu. Atını da salıverdi. Namazda iken at bir ekine gir­di. Haram olan ekini yediğinden o ata binmedi oraya koydu. Kendi yoluna devam etti gitti.

(R. M. Sâmi, Musahabe, 6/62)

 

ÖZÜR SAHİPLERİNE AİT MESELELER

 

Zaman zaman sidiği gelen, içi giden, devamlı yellenen, burnu kanayan, iyi olmayan, yarası devamlı kanayan kimseler her vakitte abdest alırlar. Bu abdestle bir vakit içinde özürden başka bir şeyle bozmadıkları müddetçe farz ve nafile namazlardan diledikleri gibi kılarlar.

Özürlü kimselerin abdestleri yalnız vaktin çıkmasıyla bozulur.

Sabahleyin abdest alan kimse, güneş doğduktan sonra o abdestle namaz kılamaz. Çünkü vakit çıkmıştır.

Güneş doğduktan sonra abdest alan kişi bu ab­destle öğle namazını kılar. Çünkü vakit çıkmamıştır.

Bir kimsenin özürlü olabilmesi için, özürü önce abdest alınıp namaz kılınacak kadar bir zaman ke­silmemek üzere tam bir namaz vakti sürmesi şarttır. Bir kimsenin özürlü olarak kalabilmesi için sonra her namaz vaktinde yakalanmış olduğu öz­ründe bir defa olsun bulunması lazımdır.

Özürden kurtulması için, özürü bir namaz vaktinde bir kere olsun bulunmazsa o kimse özürden kurtulmuştur. (Mülteka C.1, s. 87)

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır:

“Allah yolunda bir sabah yürüyüşü veya akşam yürüyüşü elbette dünyada ve dünya nimetlerinden daha hayırlıdır.”

(Zebdetül Buharî, s.492)

 

NAMAZIN TERKEDİLMESİ HÜKMÜ

 

Namazın farz olduğunu kabul etmekle be­raber, tembelliğinden dolayı terkeden kimse fâsıktır. Diğer mezheplerde olduğu gibi şer’i ceza uygulanarak veya kâfir olduğuna hükmedilerek öldürülmeyip, döğülür ve hapsolunur. İhmal edilip bırakdmayarak durumu araştırılır, gerektiğinde nasihatle veya sert davranılarak gereği yapılır. Sonuçta ya na­maz kılan biri olur, ya da hapiste ölür.

Süyutî’nin, el-Câmiu’s-Sağîr’inde, Kütûb-i Sitte sahiplerinden Buhâri ile Neseî’nin dışındakilerden rivayet ettiği Câbir hadisi şöyle­dir:

“Kişi ile şirk ve küfür arasında namazı terk vardır.” Yani namazın terki kişi ile küfür ara­sında birleşme vesilesi olduğu için, arada en­gel sadece namazdır, insan namazı terkederse, engel ortadan kalkar, demektir.

Allah korusun, namazı inkâr ederek veya hafife alıp küçümseyerek bırakan, mürted (dinden çıkmış) işlemi görür. Nimet-i İslâm, s. 388

 

AZÂLARIMIZIN GÖREVİ

 

“Eğlenceye almakta oldukları şey, azâb on­ları çepçevre kuşatacaktır.”

Allah Teâlâ yarattığı insanın her azasını, ne için yaratmışsa o yolda isti’mal olunmasını irâde etmektedir. Kalbin mâ-hulikaleh’i yani ne için yaratıldığı sual edilirse, onun yaradı­lış sebebi ma’rifet ve tevhidle meşgul olmak, istihza ve benzeri mezmum fiilleri terk etmekti.

Kim, her bir azayı mâ-hulikaleh’ine isti’mal etmek hususunda ahd-i ilâhiye vefa göstermezse Cenâb-ı Hakk’ın gazabına maruz kalır.

Bazı vakitlerde, Ebû Cehil, Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin arkasından yürür, ağzını burnunu oynatarak istihza ederdi, Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bu hale muttali oldukda:

— Yapmakta olduğun gibi ol! buyurdular, me’lun kâfir ölünceye kadar aynı hal içinde kaldı.

Utbe bin Ebî Muayt -lâ’netullah- da Efendi­mizin yüzüne tükürük attı. Attığı tükürük
dönüp kendi yüzüne geldi, beras (Abrajlık yahud abraşlık denilen hastalık) illetine tutuldu.

Yunus ve Hud Sureleri Tefsiri, S.134

 

 

 

 

 

İNSANIN NİYYETİ

 

İnsanın niyyeti dört vasıftan hâlî olmaz:

Dilinden ve gönlünden düşmeyen şey dünyâ ise bu kimse niyyeti ve ameli kötü kimsedir.

Dilinden düşmeyen şey ahiret, gönlünden çıkmayan şey dünyâ ise bu kimse de niyyeti ve ameli kötü kimsedir.

Dilinden ve gönlünden eksik olmayan şey ahiret ise o kimse niyyeti ve ameli güzel kimsedir.

Dilinden ve gönlünden düşmeyen şey Allah Teâlâ’nın rızası ise bu kimse de niyyeti ve ameli en güzel olan kimsedir.

Bunlardan birincisi kâfirlerin hali, ikincisi mü­nafıkların üçüncüsü ebrârın, dördüncüsü de mukarrebinin halidir.

Hak Sübhanehu ve Teâlâ mukarrebinin ahvali­ne ibâreten, diğerlerinin hallerine de işareten bu­yuruyor ki:

“Biz yeryüzünde olan mevcudatı yeryüzü için ziynet kıldık, onların hangisinin amelinin güzel, en güzel olacağını imtihan edelim diye.

Bundan sonra biz onun üzerinde olan şeyleri el­bette kupkuru bir toz-toprak haline getireceğiz. (Kehf Sûresi: 7-3, Ruhu’l-Beyân, 2/67) (Yunus-Hud Sûresi, S.78)

 

ZİNAYA YAKLAŞTIRACAK, SEBEBİYET VERECEK FİİL VE HAREKETLER

 

1- Mahremi olmayan kadın ve erkek arasında şehveti kamçılayarak zinaya yaklaştıran sebepler­den biri gözle nazar (bakmaktır). Kadın erkek ilgileri umumiyetle bakmakla başlar. Hadîs-i Şerifte de: “Gözlerin zinası harama nazardır buyrulmuştur.

2- Mahremi olmayan kadın ve erkeğin birbirine dokunması, temas etmesidir ki bu da el sıkmak, el öpmek, kucaklaşmak v.s. ile başlar.

Cinsî duyguları tahrik eden ve zinaya yaklaş­tıran sebeplerden biri de sestir (dinlemek). Şerifte de: “Kulağın zinası dinlenmesi haram olan sözleri dinlemektir” diye buyrulmuştur.

Cinsî duyguları tahrik eden şeylerden biri de ayak sesidir (yürümek). Kur’ân-ı Kerîm’de kadınların (gizleyecekleri zinetleri bilinsin diye ayaklarını vurmamaları) yani ayak seslerini cinsî cazibe­ye dâvet için kullanmamaları emrolunmaktadır.

Hadîs-i Şerifte de: “Ayak zinası gidilmesi haram olan yere adımlarını atmaktır” diye buyrulmuştur.

Cinsî duyguları tahrik eden şeylerden biri de nâmahrem kadınların sesini dinlemek veya kadınlı erkekli karışık meclisler akdetmek, yahut içki ve kumar gibi dinen haram olan hususlara vesile olan ve vaktimizi fazla alıp gerekli vazifelerimiz, yapmaya mâni olan kısacası bir kötülüğe ahlaksızlığa sebep teşkil eden şarkı, türkü ve çalgıları dinle­mektir.

İslamda Evlilik ve Mahremiyetler, s.108

 

 

MEKRUH VAKİTLER

 

Hiçbir namazın kılınması caiz olmayan vakitler:

Güneş doğarken,

Güneş gökte tam dikilip her şeyin gölgesi doğuya veya batıya eğilmediği ve titreyip kaldığı zaman,

Güneş batarken,

Bu üç vakitte farz ve vacip namazlardan hiç birisi kı­lınmaz.

Yalnız, o günün geçmek üzere bulunan ikindi namazı ile hazırlanmış cenazenin namazı mekruh olarak kılınabilir.

Nafile namaz kılınırken ve okunan âyetin secdesi ya­pılırken bu vakitler girerse namazı, secdeyi kesip bunla­rı, mekruh olmayan vakte bırakmak vaciptir.

Nafile Namaz Kılmak Mekruh Olan Vakitler

Sabah namazının vakti girdikten sonra sabah na­mazının sünnetinden başka.

Sabah namazının farzı kılındıktan sonra,

İkindi namazının farzından sonra,

Akşam namazının farzından evvel,

Bayram namazlarından evvel (gerek evde, gerek camide),

Bayram namazlarından sonra (camide)

Cuma günü hatip minbere çıkmağa başladıktan sonra cuma kılınıncaya kadar,

Farz ikamet olunurken (sakalın sünneti müstesna)

Hacda Arafat’la Müzdelifede birlikte kılınan na­mazlar arasında (birinde öğlenin son sünneti, ötekinde akşamın sünneti kılınmaz).

Vakit daralıp farza az vakit kaldığı zaman,

Abdest sıkışık iken,

Ortaya yemek konulduğu zaman… Nafile namaz kılmak mekruhtur.

(M. Asım Köksal, İslâm İlmihali, S.87)

 

 

 

 

 

 

 

İSLÂM’IN ŞARTI

 

İslâm’ın şartı beştir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in bir hadîs-i şe­rifleri şu mealdedir: “Din, İslâm beş şey üzerine kurulmuştur, biri kelime-i şehâdettir, diğerleri de namaz kılmak, zekât vermek, hac etmek ve ra­mazanı şerif orucunu tutmaktır.”

İşte bu beş şey İslâm’ın şartıdır. Bu şartlara ria­yet eden bir insan, İslâm şerefine ermiş, müslüman ünvanını kazanmış olur.

(Ö. N. Bilmen, Büyük İslâm İlmihali)

***

EZD TEMSİLCİLERİNE PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN ÖĞÜTLERİ

 

Siz, yemeyeceğiniz şeyleri, toplayıp biriktir­meyiniz!

Oturmayacağınız binayı yapmayınız.

Kendisinden yarın ayrılacağınız şeyler üzeri­ne üşüşüp, birbirinizle uğraşmağa kalkışmayınız.

Amellerinize göre mükâfatlandırılmak veya cezalandırılmak üzere kendisine döndürüleceğiniz ve huzuruna çıkarılacağınız Allah’ın emirlerine aykırı davranmaktan sakınınız!

Siz, Âhirete sunacağınız hayırlı amelleri ço­ğaltıp, mâsiyetleri bırakmak ve içinde temelli kala­cağınız Cenneti elde etmek hususunda yarışmağa rağbet gösteriniz!” buyurdu.

Ezd Temsilcileri, Peygamber (s.a.v.)’imizin öğütlerini ezberleyip uyarılarınca hareket ettiler.

(İslâm Tarihi, C.17, S: 116)

 

RİBA (FAİZ)

 

Peygamber (s.a.v.)’den şöyle rivayet olundu ki O (s.a.v.):

“Kan satışını ve tecavüzle mal elde etmeyi ya­sakladı ve faiz yiyene, yedirene, faiz sözleşmesi­ni yazana, sözleşmeye şahitlik yapanlara, ciltleri­ne dövme yapanlara ve yaptıranlara, tasvir ya­panlara lanet etti.”

Ve yine buyurmuştur:

“Faiz, yetmiş şu kadar çeşittir. En aşağı dere­cesi kişinin validesiyle zina etmesi gibidir.”

“Ey mü’minler! Haram olan şeylerden sakına­rak Allah (c.c.)’a ibadetle nefsinizi azab-ı ilahîden koruyun. Eğer Allah (c.c.)’a ve Resulü (s.a.v.)’ne îmân ettiyseniz halk üzerinde ribadan geri kalan kısmını bırakın. Eğer böyle yapmazsa­nız Allah (c.c.) ve Resulü (s.a.v.)’den bir harbi bekleyiniz. Bilin ki, isyanınızdan dolayı sizin üzerinize gadab-ı ilahi nazil olacaktır. Malınız­dan ziyadesini alamayınca bir kimseye zulmet­mezsiniz ve re’s-i malınızı tamamen aldığınız için de zulme uğramış olmazsınız.”

(Hz. R. M. Sâmi (k.s.), Musâhabe: 6, Sh: 56)

***

 

ALLAH’I ZİKR EDENLE ETMEYENİN HALİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdular ki “Rabb’ını zikr edenle, zikr etmeyenin misali, diri ile ölüye benzer!”

“İçerisinde Allah zikr edilen evle, içinde Al­lah zikr edilmeyen evin misali, ölü ile diri gibi­dir!” (M. A. Köksal, İ. T., C.11, S. 356)

 

TESETTÜR

 

Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyur­muştur: “Ey Peygamber! sen zevcelerine ve kerimelerine vesâır mü’minlerin zevcelerine de­ki: Onlar bürgülerini üzerlerine bürüsünler, zirâ: onların bürgülerini üzerlerine bürünmeleri onla­rın bilinip de eza olunmamalarına ziyâde yakın­dır. Halbuki Allah Teâlâ onlardan evvelce vâki olan kusurlarını af edici ve hallerine münasip mesâlihi temşiyetle merhamet buyurucudur.”

(Ahzâb, Sh.: 59)

Şu halde tesettürün farzındaki hikmet: Fitne kapısını kapamak, nesebi zayi etmekten muhafaza etmek, zevceyi zevcine rabt ile başkasının taarruundan kurtarmak, aile teşkilâtına intizam vermek, evlâdın terbiyesine ve dünyanın imârına erkek dı­şarıdan kadın içeriden çalışmaktır.

Hakk Teâlâ Hazretleri bu âyet-i celîle ile afîye olan kadınların setr sebebiyle insanların kötü za­manından ve taarruzlarından muhafaza olmakla kalplerinin rahat olacağını buyurmuştur.

Hakk Teâlâ Hazretleri’nin tesettür emri bütün insanların kalplerinin rahatı ve aile arasında imti­zacın esasını ve biçâre çocukların terbiyesini temin etmiştir. Ayrıca insanların bir diğerine husumet­ten alıkoymakla alemin intizam üzere olmasını sağlamış bir kanûn-i dâimdir.

(Hz. R. M. Sâmi (k.s.), Musâhabe, C.4, Sh.: 61)

***

“Allah size âyetleri açıkça bildirdi. Allah bi­lendir, Hakîm’dir.”  (Nûr Sûresi: 18)

 

 

 

 

BELÂ AĞIZDAN ÇIKAN SÖZE BAĞLIDIR

 

Hadîs-i Şerifte: “Belâ ağızdan çıkan söze bağlıdır.” buyurulmuştur. (Keşfu’l-Hafa, C. 1, Sh. 291)

Hikâye olunur ki: Lügat imamlarından İbnü’s-Sekit, Halife Mütevekkil ile otururken halifenin iki oğlu Mu’tez ile Müeyyed gelince Mütevekkil O’na dedi ki:

Benim iki oğlumu mu seviyorsun, yoksa Ha­san ile Hüseyin’i mi? Bunu işidince İmam dedi ki:

Vallahi, muhakkak Ali (r.a.)’nin hizmetçisi Kanber benim nazarımda senden de, iki oğlundan da daha hayırlıdır. Bunun üzerine Mütevekkil adamlarına:

Dilini kafasından kesip ayırın dedi. İbnü’s-Sekît’in dilini kestiler ve o gece öldü.

Şaşılacak olan hâl şu ki: Hoca İbnü’’s-Sekit’in bu hal başına gelmezden evvel Mütevekkil’in oğlu Mu’tez ile Müeyyed’e şu beyiti ta’lim edip öğret­mek istemiş: “İnsan dilinin sürçmesinden dolayı uğrayabileceği musibete ayağının sürçmesi ile uğramaz. Zira insanın sözü başını götürebilir. Halbuki ayağının sürçmesinden hasıl olan yarası zamanla iyi olur.”

(Hz. R. M. Sâmi (k.s.), Hazret- i Yûsuf a.s.)

Mü’minin üç alâmeti vardır:

Namaz kılmak;

Oruç tutmak,

Sadaka vermektir.

(Dört Büyük Halife, S. 292)

 

GUSL ETMELERİ FARZ OLANLARA HARAM VEYA MEHRUH OLAN ŞEYLER

 

Namaz kılmak, Kur’ân kasdıyla velev bir âyet miktarı olsun Kur’ân okumak, fakat dua ve senaya dair âyetleri dua ve sena kasdiyle okumak caizdir.

Kur’ân-ı Kerîm’e, velev bir âyet veya yarım âyet olsun el sürmek. Mushafı Şerifi el ile tutmak haramdır. Fakat bitişik olmayan bir gılâf, bir mah­faza, bir torba veya sandık içinde bulunan bir Mushafı Şerifi tutmak caizdir.

Kâbe-i Muazzamayı tavaf etmek ve bir zaru­ret olmadığı halde bir mescide, bir camii şerife gir­mek ve içinden geçmek.

4- Zaruret hali bunda müstesnadır. Üzerinde Âyet-i Kerime yazılı bir levhayı, bir akçeyi el ile tutmak.

Gusl etmeleri icap eden kimselere yıkanmadan evvel yapmaları mekruh olan şeyler de şunlardır:

Dinî kitaplardan herhangi birini el ile tutup okumak.

Elini, ağzını yıkamadan yiyip içmek.

Elde tutulmayıp yer üzerinde bulunan bir sahifeye, bir levhaya Kur’ân-ı Kerîm’i yazmak. Bu da İmam Muhammed’e göre mekruhtur.

Cünüp ile hâyız ve nüfesanın Kur’ân-ı Kerîm’e bakması mekruh değildir. Bu el ile tutmak kabilin­den sayılmaz. (Büyük İslâm İlmihali, S.96)

Cenab-ı Hakk (c.c.) Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bu­yuruyor: “Ey imân edenler! Eğer cünüp olduysa­nız boy abdesti alın.” (Maide Sûresi: 6)

 

SELMÂN-I FÂRİSİ (R.A.)’İN KELÂM-I ŞERİFLERİNDEN

 

“— Teaccüb olunur. Dünyâ emelinde olana ki, mevt ona tâlibdir. Ve ol gafile ki, mağfûlün anh gâfil değildir, ve ol dâhike ki Rabbi’nin kendisin­den hoşnud olub olmadığına agâh değildir.”

Selrnân-ı Fârisi (r.a.)’ye misafir gelip de it’am edecek bir şey bulunmadığında, sahrada gezen ge­yikleri ve kuşları çağırıp kerâıneten minallah ye­mek yaparlar ve taaccüben bu hâli suâl edenlere:

“— Hiç bir kul Hakk Teâlâ’ya itaat etsin de Hakk Celle ve Âlâ ona matlûbunda muhalefet et­sin. Bu olur mu?” diye cevap verir imiş. Hadîs-i Şerif:

Cenâb-ı Allah dünyâya “Bana hizmet edenlere hizmet et.! Sana hizmet edenleri de hizmetinde kullan.” diye ferman buyurur.

“Cum’a günü guslederek camiye gidip kelâm et­meyerek cum’a namazını kılanlara keffâret-i zünûb olacağı” hakkındaki Hadîs-i Şerîfi de Selmân (r.a.) rivayet etmiştir. Keza Merâk-ul Felâh’daki:

“Ey Selmân! Herhangi bir yiyeceğe veya içeceğe (suya) kanı olmayan (tahta kurusu gibi) bir hay­van düşüp de, içinde ölecek olursa onun yenmesi, içilmesi, (su idiyse) abdest alınması helâldir.” hadîsini Selmân (r.a.) rivayet etmiştir.

(Hz. R. M. Sâmi (k.s.), Ashab-ı Kiram (r.a.), S.: 114)

 

BİLE BİLE HAKKI BATILLA ÖRTMEYİNİZ!

 

“Hakk’ı bâtıla karıştırmayın ve hakkı bildiği­niz halde saklamayın!” (Bakara Sûresi: 42)

Yahudiler hasedlerinden nâşi hakkı tebdil ile bâtılı terviç ederek halkın zihinlerini iğfale çalış­tıklarından Cenâb-ı Hakk bu âyeti ile onları telbîsden nehyetmiştir. Her ne kadar bu âyet-i celîle yahûdiler hakkında nazil olmuşsa da hükmü umûmî olduğundan her mü’min de hakkı bâtıla karıştırmaktan nehyolunmuştur.

“Helâk-i azîm o kimseler içindir ki, onlar kitabın tahrif ve tağyir olunan âyetlerini kendi elleriyle yazarlar ve azıcık bir para almak için yazdıklarına “işte bu bizim yazdığımız taraf-ı ilâhîden nazil olan âyetlerdir” derler. Onların el­leriyle yazdıkları şeyler sebebiyle helâk-i ebedî onlar içindir ve kesbettikleri cinayetten ebedi azab onlara mahsus hazırlanmıştır…” (Bakara Sûresi: 79)

“O kimseler ki, onlar Allah’ın kitabından inzal ettiği ahkâmı saklarlar ve sakladıkları ahkâm mukabilinde az para alır ve onunla intifa’ eder­ler. İşte şu ahkâmı saklayan kimseler ancak ka­rınlarında ateş yerler ve kıyamet gününde Allah Teâlâ onlara nazar-ı inayetle söz söylemez ve on­ları tezkiye etmez. Onlar için azâb-ı elîm vardır.” (Bakara Sûresi: 174)

(Hz. R. M. Sâmi (k.s.), Musâhabe, C.2, S. 83)

***

“Bu dünyâ hayatı sâdece bir eğlence ve oyun­dan ibarettir. Asıl hayat âhiret yurdundaki ha­yattır.” (Rûm Sûresi: 64)

 

EMÂRET VE HÂKİMLİK TALEBİ MEKRUHTUR

 

Ulemâ dediler ki: Evkaf mütevelliliği istemek mekruhtur. Emaret ve hâkimlik talebi de mek­ruhtur.

Rivayete göre bir kavim geldiler ve Nebî (s.a.v.)’den valilik istediler. Resûlullah (s.a.v.) bu­yurdular ki: “Bizden valilik vazifesi arzu edeni elbette o vazifede kullanmayız. İstediği vazifeyi ona vermeyiz.”

Valilik yükü ağır bir vazifedir. O vazifenin hu­kukuna riayet etmeye bir insan muktedir olamaz. Fakat hakimlik ve emaret vazifesine ve emsali bir vazifeye ta’yin olunduğunda kabul etmek lâzım olur. Zira farz-ı kifâyedendir. İhmali caiz olmaz.

Yûsuf (a.s.) da bulunduğu vakitte talep ettiği (Yûsuf: Beni memleket hâzinelerine me’mûr et; çünkü ben onları iyice korumaya muktedir ve (bü­tün tasarruf şekillerine) vâkıfım dedi. Yûsuf: 55) Vazifeyi ikâme ve ifâya muktedir ve ehil, hem de hal de bunu icap ettiriyordu.

(Hz. R. M. Sâmî (k.s.), Hz. Yûsuf (a.s.), S. 75-76)

***

“Âdem oğlunun iki vadi altunu olsa üçüncü­sünü de ister. Onun karnını ancak toprak doldu­rur. Allah, tevbe edenlerin tevbesini kabul eder.” (Hadis-i Şerif)

 

NİKÂHLARI HARAM OLAN KADINLAR ONBİR KISIMDIR

 

1- Yakınlık cihetiyle haram olanlar yedi kısımdır.

Analar

Kızlar

Kız kardeşler

Halalar

Teyzeler

Erkek kardeşlerin kızları

2- Sıhriyyet cihetiyle haram olanlar.

Karısının anası

Karısının kızı

Babasının karısı

Oğlunun karısı

Rez’a (süt emme) cihetiyle haram olanlar.

İki kız kardeşi gerek nikâh, gerekse cinsî yakınlıkla bir arada bulundurmak haramdır.

5- Müsahare cihetiyle haram olanlar, karısının kızı ko­casına haramdır. Kocasının oğlu ve babası da kadına ha­ramdır.

Mülk ile nikâhın bir arada toplanması haramdır. Efendinin cariyesini hani efendinin kölesini nikâhla al­ması gibi.

Kâfir olan bir kadınla, bir mecusiyi yahut putperestibir arada bulundurmak haramdır. Zaten mecusi ve put­perest olan kadınların nikâhları haramdır.

Hürre üzerine cariyeyi almak haramdır. Boşanmış hürre zevcesinin henüz iddeti bitmemişken, cariyenin nikâhı caiz değildir.

Şer-î şerifin takdir ettiği adetten ziyadesini almak haramdır. Mesela kölenin iki kadından fazla, hür olan kimsenin dört kadından fazla kadını nikâh altında bu­lundurması haramdır.

Başkasının nikâhlısı olan ve iddet bekleyen kadı­nın nikâhı haramdır.

Nesebî belli hâmile olan bir kadınla doğurmadıkça evlenmek caiz değildir.

 

 

RESİM VE HEYKEL

 

Hadis-i sahîhde Hareti Âîşe (r.a.) der ki:

— Ben bir yastık satın almıştım. Üzerinde hay­van ve kuş resimleri vardı. Resûlullah (s.a.v.) odamın kapısından içeri bakınca bunları gördü, odama girmekten tevakkuf buyurdular. Mü­barek vech-i saadetinden anladım ki mutlaka bir şeyi kerih gördü. Kabahat ettiğimi anladım. Yâ Resûllallah! Ne günah işledimse tevbe eyledim. Acaba ne kusur eyledim, dedim. Sonra Resûlullah (s.a.v.): “Bu yastıklar nedir?” buyur­du. Ben de: “Yâ Rasûllah! Mahza Efendimizin üzerine oturup dayanması için satın aldım” de­dim. Sonra Resûlullah (s.a.v.):

“Muhakkak bu resimlerin, suretlerin ashabı muazzeb olacaklardır. Hem de onlara tasvir etti­ğiniz hayvana can verin denir. Bir de suretler ve resimler olan haneye rahmet melâikesi girmez­ler,” buyurdu. (Buhâri)

“Eğer alçı veya bakırdan veyahut herhangi bir madenden müstakil olarak heykel yapılmış ise bu­nun caiz olmayacağı daha sarihtir. Mahlukata ha­yat vermek ve yaratmak ve şeklen suret vermek. Hâkk Teâlâ Hazretlerinin (Hâkk, Muhyî, Musavvir) ism-i celiline ve sıfât-ı uluhiyyete tealluk etti­ğinden dinimizin ahkamı bu fiil ve hareketi nehiy buyurmuştur.”

(Ramazanoğlu M. Sâmi (k.s.), Musahabe: 4)

 

 

ŞÜPHELİLERDEN KAÇMAK

Numan b. Beşir (r.a.)’den rivayet edilmiştir. De­miştir ki Resûlullah (s.a.v.):

“Şüphesiz helâl de haram da bellidir. Fakat iki­sinin arasında insanlardan bir çoğunun bilmeyece­ği şüpheliler de vardır. Kim o şüphelilerden sakı­nırsa, dininin şerefini kurtarmış olur. Kim de o şüphelilere düşerse haramın içine düşmüş olur. O kimse tıpkı hayvanlarını korunun etrafında otla­tan çoban gibidir ki, o çok sürmeden hayvanlarını o çayırın içinde otlatmış olabilir. Haberiniz olsun ki, her hükümdarın bir korusu vardır. Allah’ın ko­rusu da haram kıldığı şeylerdir. Gözünüzü açın, cesedin içinde öyle bir et parçası vardır ki, o iyi olduğu zaman bütün cesed iyi olur. Bozulduğu zaman bütün cesed bozulur. Gözünüzü açın ki o (et parçası) kalptir.” buyururken işittim.

(Buharî-Müslim-Ahmed b. Hanbel)

***

“Allah öyle bir varlıktır ki göklerde ve yerde nevarsa hepsi onundur. Şiddetli azaptan dolayı vay kafirlerin haline! Dünya hayatını âhirete tercih edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve onun eğri­liğini isteyenler var ya, işte onlar ancak bir sapık­lık içindedirler.”

(İbrahim S. 2-3)

 

İLMİHAL

 

Altın ile, gümüş ile vesair mücevherat ile kadın­ların bezenmeleri caizdir. Erkekler ise ziynet mak­sadıyla olmaksızın gümüşten halkalı mühür kulla­nabilirler. Ve ziynet için de olsa gümüşü kemer, altın yaldızlı, işlemeli kılıç kuşanabilirler. Fakat al­tından, demirden, tunçtan, şişeden, taştan halkalı mühür kullanamazlar. Bu haramdır. Mühürde iti­bar kaşa değil, halkayadır. Kaşı taştan, akikten vesaireden olabilir. Şu kadar var ki bir hacet görül­medikçe mühür kullanılmaması efdaldir.

(Ö. N. Bilmen, Büyük İslâm İlmihali)

ŞEFKAT

 

Allah’ın Resulü (s.a.v.) buyurdular.

“— Yetimin işlerini üzerine alan kimse ile ben, Cennette bu iki parmak gibiyiz.” Efendimiz (s.a.v.) bu sözleri söylerken; orta parmağıyla şehadet parmağına işaret etmiştir.

 

NUŞİREVÂN-I ÂDİL’İN ÖĞÜTLERİNDEN

 

Herkes ile küstahlık eyleme,

Borçlu adamları yâr tutma,

İyi dostlardan göz ve gönlü döndürme,

Lâf vurucu kimse ile ihtilâf etme,

Hiç kimse ile alay etme.

ATASÖZÜ

“Keskin bıçak olmak için, çok çekiç yemek ge­rek.”

 

İSTİĞFÂR

BESMELE-İ ŞERÎF

 

Cenâb-ı Hakk, her hayırlı işe “Besmele” ile başlanmasını emir buyurmuşlardır. Bu husus, müteaddid Âyet-i Celîleler’le beyân olunmuştur.

Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz: “Herhangi bir hayırlı işe eğer “Besmele” ile başlanmazsa; o iş ebter olur.” Yani “sonu hayır ile tamamlanmaz ve bereketli olmaz.” diye buyurmuşlardır. (Câmiu’s-Sağîr)

Rûhu’l- Beyân tefsîrinde naklolunur ki: “Fir’avn, henüz ulûhiyyet davasında bulunmazdan önce sarayının kapısına “Bismikellâhümme” yazdırmıştı. Musa (A.S.)’a iman etmediği için Musa (A.S.), Cenâb-ı Hakk’a: “Yâ Rabbi, ben onu davet ediyorum; ama onda bir hayır görmüyorum.” diye iltica’ ettiğinde Cenâb-ı Hakk: “Herhalde sen onun helâk edilmesini istiyorsun ve sen sadece onun küfrünü görüyorsun, ben ise onun kapısına yazdırdığı yazılı olanı da görüyorum.” buyurdular.

Kim, Besmele-i Şerîfe’yi, süveydâ-yı kalbine (kalbinin ortasındaki siyah noktaya) bir ömür boyu dilinden düşürmemek üzere nakşederse; rahmete layık olur. Cenâb-ı Hakk Firavn’a, Fir’avn olduğu halde, sarayının kapısına bir “Bismikellâhümme” yazdırdığı için bu kadar mühlet veriyor; onu kalbine yazan bir mü’min ne kadar âtıfet-i İlâhiyyeye (Allâh’ın sevgi ve şefkatine) mazhar olacağı apaçıktır. Duâsına da muhakkak sûrette icâbet olunur.

Kulun duâsına icâbet olunması için ilk şart, helâl lokma ile ıslâh-ı bâtın eylemek (kalbini günâhlardan temizlemek); son şart ise, ihlâs ve huzûr-u kalbdir. Ya’ni Cenâb-ı Hakk’a lâyıkiyle yönelmektir. Eğer ağza konulan lokma, helâl değilse; o kimsenin ihlâslı ve huzurlu olması, mâsivâyı (Allâh’tan başka her şeyle ilgiyi) terk edip Hakk’a yönelmesi müşküldür. Evvelâ bunlara dikkat etmesi lazımdır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.) Musâhabe 2, S.9)

 

ON ŞEY İSLÂM FITRATINDANDIR

 

1- Bıyığı sünnet vechile kısaltmak

2- Sakal bırakmak

3- Dişleri misvâk ile temizlemek

4- Burnu su ile temizlemek

5- Tırnakları kesmek

6- Parmak boğumlarını iyice yıkamak

7- Koltuk kıllarını gidermek

8- Kasık kıllarını temizlemek

9- İstincâ’ etmek (yani büyük ve küçük def-i hâcetinde su ile temizlemek).

10- Hadîs-i Şerîf’in ravilerinden olan Mus’ab (R.A): «Onuncusunun unuttum. Bunun mazmaza (ağzı su ile temizlemek) olması muhtemeldir.» diyor.

Hz. Âişe (R. Anha) da: “Onuncusunun hıtan, yani erkek çocukların sünnet edilmesi” olduğu ihtimalini beyan buyurmuşlardır. (Buhârî ve Müslim)

HADÎS-İ ŞERÎF

 

«Temizlik sevâpça îmân sevâbının yarısıdır. Elhamdülillâh diyenin yani Allâh’a hamdedenin sevabı mîzânı doldurur. «Sübhânellâh, Elhamdülillâh» demek cenâb-ı Hakk’ı noksan sıfatlardan tenzîh ile beraber ona hamdetmenin sevabı daha çok olmak üzere göklerle yerin arasını doldururlar. Namaz kabirde ve onun ötesinde sâhibi için nurdur. Sadaka kabirde ve onun ötesinde sâhibine vesîka olacak burhândır. Sabır ziyâdır, Kur’ân, hükmünce amel edersen senin lehine, etmezsen aleyhine bir huccettir. Çalışma sahasına atılmak üzere sabahleyin herkes nefsinin yani kendisinin satıcısıdır. Binâenaleyh o ya bunu yani nefsini cehennemden âzâd edendir; yâhud onu helâke götürendir.” (Müslim)

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 5, S.49-53)

 

SAĞ VE SOL EL VE AYAKLA VE SAĞ VE SOL TARAFLA YAPILMASI GEREKENLER

 

1) Sağ el, ayak ve taraf ile: Eşyayı sağ el ile alıp vermek, sağ el ile yemek ve içmek,sağ el ile musâfaha etmek, elbiseyi, çorabı, ayakkabıyı sağ el ile almak ve sağdan başlayarak giymek sünnettir. Mescidlere, câmilere, tekkelere ve benzeri mübârek mekânlara ve evlere işyerlerine sağ ayakla girmek sünnettir. Bir kimse, kendisinden yüksek bir kimseyle yürürken onu imâm varsayıp onun hafif arkasından ve sağından yürümelidir ki bu, müstehabbdır.

2) Sol el, ayak ve taraf ile: İstincâ etmek,burun içini temizlemek,bütün necâsetten temizlemek,kirleri gidermek gibi bütün kerîh (çirkin) şeyleri yapmak ve bunlarda sol eli kullanmak câiz görülmüştür. Ancak sol eli çolaksa veya kesilmişse veyâ sol elle yapması gereken şeyleri, bu eliyle yapamayacak durumda ise bunları sağ eliyle yapması câiz olur. Yolda yürürken yanındaki kimse, şeref ve haysiyyet bakımından kendisinden aşağı birisiyse o kimseyi soluna alır onun önünde yürür. O kimse ise, solundan ve hafif arkasından gelir.

Tek ayakkabı ile yürümek, edebe uygun değildir.

(Gavs-ı A’zâm Seyyid Abdülkadir Geylânî (K.S.A.) Günyetü’t-Tâlibîn, S. 38-39)

 

 

 

 

BİLİYOR MUYDUNUZ?

 

Yemekten önce ve sonra eller yıkanmalıdır.

Bir Hadis-i Şerîf’te buyrulmuştur:

“Yemekten önce el yıkamak bir hasenedir. Yemekten sonra ise iki hasenedir, iki kat sevabdır.”

Cünüb olan erkekler ve kadınlar için, ellerini ve ağızlarını yıkamadan yiyip içmek mekrûhtur.

Adet görmekte olan kadınların da yemekten önce ellerini ve ağızlarını yıkamaları iyidir.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli)

 

İSLÂM’DA KAZANCIN ÖNEMİ

 

Bir Hadîs-i Şerîf’te şöyle buyurulmuştur: “Çalışarak kazanç sağlama yollarını aramak, Müslümân olan her erkek ve kadın için bir farzdır.”

Kazanç alanına atılmak önemli bir vazîfedir, bir farzdır.

Herhangi bir müslümân kendi nefsini ve geçimleri üzerine gerekli olan kimseleri geçindirmeye ve borçlarını ödemeye yetecek kadar helâlden kazanmakla vazîfelidir. Bu bir farzdır.

Bir Hadîs-i Şerîf’te buyurulmuştur: “Her Müslümân üzerine helâli aramak vâcibdir.”

Fakîrlere yardım, düşkünlere iyilik etmek için yetecek mikdârdan fazla kazanç sağlamak iyidir. Böyle bir kazanç nâfile ibâdetten daha fazîletlidir. Çünkü bunun yararı başkalarına dokunur.

Bir Hadîs-i Şerîf’te buyurulmuştur: “Sâlih (iyi ve dürüst) insân için, yararlı mal ne güzeldir.”

İnsanlara karşı büyüklenmek ve övünüp gururlanmak için yapılan kazançlar harâmdır. Helâl yoldan kazanılmış olması fark etmez. İnsanlara karşı serveti ve mevkii ile çalım satan kimseler âhirette Yüce Allâh (C.C.)’ın gazâbına uğrayacaklardır.

İslâm’da dilenme aslında bir kazanç yolu değildir. Az çok kazanabilmeğe gücü yeten bir müslümân için dilenme harâmdır. Ancak kazançtan tamâmen âciz kalan bir kimse için dilenme gerekli olur.

Bir Hadîs-i Şerîf’te: “Dilenme, kulun en son kazancıdır.” buyurulmuştur.

Şu da bilinmelidir ki bir günlük yiyeceği olan fakîrin dilenmesi helâl değildir.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli, S. 419)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZ’İ ZİYÂRET ETMEK İSTEYEN KİMSE ÖNCE, SONRA VE

DÂİMÂ NE YAPMALIDIR?

 

İbn-i Habîb (R.H.) şöyle der: “Peygamber-i Zîşân (S.A.V.) Efendimiz’i ziyâret etmek isteyen kimse, önce Mescid-i Nebevî (S.A.V.)’e girdiğinde: “Bismillâhi ve selâmün a’lâ Resûlillâhi, esselâmü aleynâ min Rabbinâ vesallallâhü ve melâiketühü a’lâ Muhammedin Allâhümmağfirlî zünûbî veftahlî ebvâbe rahmetike ve cennetike ve vehfâznî mineşşeytânirracîm.” der. Sonra Resûlullâh (S.A.V.)’in Kabr-i saâdetleri ile minberi arasındaki Ravza’ya gider, orada önce iki rek’at namaz kılar. Allâh’a hamd ü senâ edip sonra Allâh’tan bütün dilediklerini ister. Bu iki rek’at namaz Mescid-i Nebevî (S.A.V.)’in başka bir yerinde de kılınabilir; ama Ravza’da kılınması daha efdâldir. Nitekim Resûlullâh (S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır: “Evimle (kabrimle) minberimin arası, cennet bahçelerinden bir bahçedir. Minberim, cennet bahçelerinden bir bahçenin üzerindedir.”

Namaz’dan, Allâh-ü Teâlâ’yı hamd ü senâ’dan ve duâ ve talebden sonra Kabr-i Şerîf (S.A.V.)’in yanına gidip, huşû’ ve hudû’ içinde orada durur. Resûlullâh (S.A.V.)’in Huzûr-ı saâdetleri’nde hâtırına gelen salât ü selâmları okur. Hz. Ebû Bekir (R.A.) ve Hz. Ömer (R.A.)’a de selâm verip onlara da duâ eder.

Mescid-i Nebevî (S.A.V.)’de bulunduğu müddetçe gece gündüz çok salât ü selâm getirir. Kubâ Mescidi’ni, Uhud Şehîdleri’ni Cennetü’l-Bakî’yi ziyâreti aslâ terk etmez.”

İmâm-ı Muhammed (R.A.) de şöyle der: “Medîne’den ayrılmak isteyen kimse son olarak Resûlullâh (S.A.V.)’ı Kabr-i Şerîfleri’ne gidip ziyâret (vedâ ziyareti) eder. Medîne halkından sefere çıkmak isteyen kimse de son olarak Kabr-i Şerîf’e gidip Resûlullâh (S.A.V.)’ı ziyâret eder.

(Kâdı Ebû’l-Fadl Iyâz (R.H.), Şifâ’-i Şerîf Tercümesi, S. 477-479)

 

İYİLİK ÇÜRÜMEZ GÜNÂH UNUTULMAZ

 

İbn-i Ömer (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti:

“İyilik çürümez; günâh unutulmaz. Allâh-ü Teâlâ fenâ bulmaz; nasıl istersen, öyle ol.” Ya’ni ettiğini mutlakâ bulursun. Bunun açık ma’nâsı şudur:

“Eğer bir iyilik işlersen hayır sevâbı bulursun. Kötülük işlersen, kıyâmet günü, onunla cezâ görürsün.” Şu Âyet-i Kerîme, bu mevzûu daha açık anlatmaktadır:

“Eğer iyilik ederseniz, kendiniz için iyilik etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz.” (İsrâ S: 7) Ya’ni Allâh-ü Teâlâ, hiç kimseye zulmetmez; iyi amellerin sevâbından da hiçbir şey eksilmez. Günahsız olarak hiç kimseye de cezâ verilmez.

Allâh-ü Teâlâ, doğru yolu açıkladı: Kerîm olan ve ümmetine nasîhat eden, cennetin de, cehenneminde yolunu açıkça haber veren Habîb-i Edîbi (S.A.V.) Efendimiz’i gönderdi.

Ebû Hüreyre (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti:

“Sizin misâliniz, ateş yakarak yatağını o ateşin içine seren kimsenin durumuna benzer. Ben sizi o tehlikeli yatağa düşmekten alıkoyuyorum.” Ya’ni “Ben sizi, günahlardan, isyânlardan men’ ediyorum; çünkü günahlar, işleyenini cehenneme götürür.”

Rivâyet edildiğine göre, Âdem (A.S.)’ın tevbesi beş şeyden dolayı kabûl olundu: 1) Günahı nefsine yüklediğinden,  2) Yaptığına pişmân olduğundan, 3) Nefsini ayıpladığından, 4) Hemen tevbe ettiğinden, 5) Allâh’ın rahmetinden ümîdini kesmediğinden. İblîsin tevbesi, beş şeyden dolayı kabul olunmadı ve İblîs la’nete uğradı: 1) Günahı, kendi nefsinden bilmediğinden, 2) Yaptığına pişmân olmadığından,      3) Nefsini ayıplamadığından, 4) Tevbeye yanaşmadığından, 5) Allâh’ın rahmetinden ümidini kestiğinden.”

O hâlde; bir kimse, Âdem (A.S.) gibi yaparsa, tevbesi makbûl olur; İblîs gibi davranırsa, tevbesi makbûl olmaz.”

 

BIYIKLARI KIRPMAK SAKALI BIRAKMAK

KASIĞI VE KOLTUKALTLARINI TIRAŞ ETMEK

 

Nebî-yi Ekrem (S.A.V.) Efendimiz ve diğer Peygamberlerin (A.S.) hasletleri on’dur. Bunların beşi başta; beşi de vücûddadır.

Başta olanlar: Ağza su vermek, burna su çekmek, misvâk kullanmak, bıyığı kırkmak (kırpmak), sakalını olduğu gibi bırakıp çoğaltmaktır.

Vücûdda olanlar: Kasığını tıraş etmek, koltuk altını tıraş etmek, tırnakları kesmek, sünnet olmak ve su ile istincâ etmektir.

BIYIKLARI KIRKMANIN ESÂSI:

Abdullâh İbn-i Ömer (R.A.)’nın rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’e göre Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdular:

“Bıyığınızı makas ile kırkınız (kırpınız) ve sakalını kendi hâline bırakınız.”

Bıyığı ustura ile tıraş etmek mekrûh’tur; zîrâ Abdullâh İbn-i Ömer (R.A.)’nın rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te “Bıyığını tıraş eden bizden değildir.” buyurulmuştur. Tabîî şer’î özürlü olmak istisnâîdir. Bıyığı kazımakta ukûbet (cezâ) ve yüzün güzelliğini gidermek vardır. Kılların diplerinin kalmasında ise güzellik vardır. Kılların diplerinin kalması, yüze süstür. Ashâb-ı Kirâm (R.A.E.) Hazerâtı, bildirildiğine göre, bıyıklarını kırkarlardı.

SAKALI KENDİ HÂLİNE BIRAKMAK

Sakalı kendi hâline bırakmak, onu çoğaltmaktan ibârettir. Rivâyete göre, “Ebû Hüreyre (R.A.), sakalını eliyle tutar, bir tutamdan fazlasını keserdi.” Hz. Ömerü’l-Fârûk (R.A.)’de “Sakalın bir tutamdan fazlasını alınız.” buyurdular.          (Hz. Gavs-ı A’zam Seyyid Abdülkadir Geylânî (K.S.),

Günyetü’t-Tâlibîn, S. 23-24)

 

KASIĞI VE KOLTUKALTLARINI TIRAŞ ETMEK

Kasığı ve koltukaltlarını tıraş etmek ve tırnak kesmek hakkında Enes bin Mâlik (R.A.) rivâyet etti ki: “Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, bize bıyık kırkmağı, tırnak kesmeği, koltukaltı kıllarını yolmağı ve kasığı tıraş için kırk gün ta’yîn buyurdular. Bunların yapılması kırk günü geçmez.”

Hanbelî Mezhebi âlimlerinden bazıları: “Bu kırk günlük müddet, misâfir içindir; mukîm için bunlar yirmi günden çok tutmak iyi değildir.” dediler. Koltukaltının ve kasığının tıraşında, kılları hamamotu sürerek veyâ tıraş ederek temizlemek arasında muhayyer olmak vardır. İmâm-ı Ahmed Hanbel Hazretleri, hamamotu kullanarak kıllardan temizlenirlerdi.

Habîb Ebû Sâbit (R.A.)’in rivâyetine göre: “Hz. Ebû Bekirü’s-Sıddîk Hazretleri, Nebî (S.A.V.)’i tıraş etti. Nebî-yi Ekrem (S.A.V.) de kasıklarını ve koltukaltlarını kendileri hamamotu ile temizlediler.” Enes (R.A.)’in rivâyetinde ise: “Nebi-yi Ekrem (S.A.V.) koltukaltlarını ve kasıklarını temizlemekte asla hamamotu kullanmadı, uzayınca kılları usturayla tıraş ederlerdi.”

(Hz.Gavs-ı A’zam Seyyid Abdülkadir Geylânî (K.S.) Günyetü’t-Tâlibîn, S. 23)

  • ••

İki ölçü sönmüş kireç ve bir ölçü sıçanotu ile karıştırılmış kükürt alınıp su ile karıştırılır, olgunlaşıncaya ve iyice mâvileşinceye kadar güneşte veyâ hamamda bekletilir. Koltukaltı veya kasık temizlikleri yapılırken kılların daha iyi ve daha kolay ve zarârsız bir şekilde temizlenmesi için adı geçen yerlere sürülür ve bu temizlikte yardımcı bir madde olarak kullanılır.Sürüldükten sonra etkisini göstereceği bir süre kadar beklenir. Su dokundurulmaz,sonra (etkisini gösterdikten sonra) temizlik yapılır. Sonra yıkanır, yakıcı etkisinin giderilmesi için de yerine kına sürülür. Abdullâh İbn-i Ömer(R.A.) da demiştir ki: “Nebî Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz, her ay hamamotu kullanarak kasık temizliği yaparlardı ve her on beş günde de bir tırnaklarını keserlerdi.” (Câmiü’s-Sagîr, Fethü’l-Kadir, Kenzü’l-Ummâl)

Çamur, sirke ve gülsuyu hamamotunun kokusunu giderir.

Hz. Ömer İbnü’l-Hattâb (R.A.)’ın hamamotu kullanmayarak bıçakla kasık tıraşı yaptığı rivâyet edilmektedir. (Kenzü’l-Ummâl)

(Ali Rızâ Karabulut, Tıbb-ı Nebevî (S.A.V.) Ansiklopedisi C. 1, S. 312)

,

EHEMM OLAN, GÜNÂHI TERK ETMEKTİR

Mâlik bin Dinâr (R.A.) hakkında şu menâkıb rivâyet edilir: “Mâlik bin Dinâr (R.A.), bir gün Utbe Gülâm (R.A.)’nın yanına varır. Utbe (R.A.) üzerine eski bir gömlek giymiş ve ayakta tefekkür hâlindedir. Şiddetli soğuğa rağmen ter dökmektedir. Mâlik (R.A.) der ki:

“Seni burada ayakta durduran nedir?” Utbe (R.A.) cevâben der ki:

“-Üstâdım,ben burada Allâh-ü Teâlâ’ya isyân etmiştim.” Ya’ni Utbe Gulâm (R.A.), orada geçmişte işlediği bir günahı düşünüyor ve bu sebebden de Allâh’tan utanıp ter döküyordu.”

İbrâhîm bin Edhem (R.A.)’in şöyle dediği rivâyet olunur:

“Allâh’a itâat edildiği hâlde cehenneme girmek, Allâh’a isyân edilerek cennete girmekten benim için daha ehvendir.” Bunun ma’nâsı şudur: Kul, Allâh’a isyân ettiği hâlde cennete girerse, işlediği günahtan dolayı utanır; Allâh’a itâat ettiği hâlde cehenneme girerse utanılacak bir şey olmaz, nasıl olsa oradan çıkarılacaktır.

Bazı büyük zâtlar şöyle dediler:

“Bütün sofîler, tâat işlemeğe bakarlar; ancak ehemm olan günahı terk etmektir.”

Şamlı Mekhûl (K.S.) şöyle der:

“Bir kimsenin, yatağına yattığında o gün yaptıklarını düşünmesi, hayır işlemişse Allâh’a hamdetmesi, günâh işlemişse Allâh’tan mağfiret taleb etmesi gerekir. İşte böyle yapmayan kimse, hesâbsız mal harcayan kimseye benzer ki bir gün iflâs eder; fakât bundan haberi olmaz.”

Rivâyete göre, Allâh-ü Teâlâ, bazı İlâhî kitâblar’da şöyle buyurmuştur:

“Kulum! Ben hâkimiyyeti son bulmayan Sultânım! Sana emrettiğim şeyler için bana itâat et; yasak ettiğim şeylerden de kaç ki seni ölümsüz bir hayâta kavuşturayım. Kulum, Ben bir şeye “Ol!” deyince o şey olur. Bana itâat et ki sen de bir şeye “ol!” diyesin ve o şey oluversin.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S.420)

 

KURBÂN’IN MÂHİYYETİ VE CİNSİ

Kurbân, Allâh Teâlâ Celle Celâlühü’ne takarrüb için kurbân niyetiyle kesilen husûsî hayvandır. Kurbân Bayramı’nda kurbân niyetiyle kurbân kesmek; hür, mukîm, müslim, zengin olan kimse için bir vecîbedir.

Zenginden maksat, hâcet-i asliyesinden başka malı olsun olmasın en az iki yüz dirhem gümüş mikdârı bir mala mâlik olan, yani: “sadaka-i fıtır” ile mükellef bulunan kimsedir. Eyyâm-ı nahr’da kurbân kesmeğe kâdir olan kimse kurbân kesmeyip de bilâhare fakîr düşse bu bâbtaki vücûb, uhdesinden sâkıt olmaz. Kurbân kesmekle mükellefiyet için İmâm-ı A’zam ile Ebû Yûsuf’a göre âkil ve bülûğ şart değildir. Zengin olan çocuğun veyâ mecnûnun malından velîsinin kurbân kesmesi lâzımdır. Fakat İmâm Muhammed’e göre âkil ve bülûğ şarttır. (İmâm Mâlik ile İmâm Şâfîî’ye göre kurbân, vâcib değil sünnet-i müekkededir.) Kurbân kesmekle kesilen hayvanların mikdârı pek artmış olmaz. Kasaplar için kesilen hayvan sayısı azalır. O günlerde yine mu’tad vechile kesilmiş olur.

Kendi zevkleri uğrunda her gün binlerce hayvanât kesilmesini çok görmeyenlerin, senede bir def’a Allâh Celle Celâlühü rızâsı için bir kısım hayvanların fukarâ menfaatine olarak kurbân nâmiyle kesilmesini çok görmeleri doğrusu büyük bir düşüncesizliktir. Kurbanlar; yalnız koyun ve keçi ile deve, sığır hayvanlarından kesilebilir. Koyun cinsinin erkeğini kurban etmek efdaldir. Keçinin, devenin veya sığırın erkeği ile dişisi etçe veya kıymetçe müsâvî olsalar dişisinin kurban edilmesi efdaldir. Koyun ile keçi ya birer yaşını bitirmiş bulunmalı  veya koyunlar yedi sekiz aylık olduğu halde birer yaşındaymış gibi gösterişli olmalıdır. Deve en az beş yaşını, sığır da iki yaşını bitirmiş bulunmalıdır. Tavuk, horoz, kaz gibi ehlî hayvanlar, kurban olamaz. Bunları kurban niyetiyle kesmek tahrimen mekruhtur. Etleri yenilen vahşi hayvanlar da kurban olamaz. Bir koyun veya keçi, yalnız bir kişi namına kurban olabilir. Bir deve veya bir sığır ise birden yedi kişi namına kadar kurban olabilir.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli, S. 410)

 

GÜNÂH’IN KÜÇÜĞÜNDEN SAKIN Kİ O GÜNÂH, ALLÂH KATINDA BÜYÜK GÜNÂH OLABİLİR

Muhammed bin Yezid (R.H.) der ki:

“Eğer sevdiğin kimseye kötülük etmeğe gücün yeterse, ona kötülük yap. Bunun üzerine ona dediler ki:

“-Bir kimse, hiç sevdiğine kötülük eder mi?” cevâben dedi ki:

“-Evet, sevdiğin nefsindir. Hem de nefislerin en sevgilisi, en azizi. Allâh’a isyân edersen, ona (nefse) kötülük etmiş olursun.”

Bazı büyük zâtlar şöyle dediler:

“Rabbına cefâ etme! Halka cefâ etme! Nefsine cefâ etme!

Rabbine cefâ etmekliğin: O’nun zâtından başkasının zâtıyla meşgûl olmaktır.

Halka cefâ etmekliğin: Onlardan birini veyâ birkaçını, herkesin yanında kötülükle anlatmaktır.

Nefsine cefâ etmekliğin: Allâh’ın farzlarına karşı ona tembellik ettirmektir.

Kehmes bin Hasan (K.S.) şöyle der:

“İşlediğim bir günaha kırk yıldır ağlıyorum.” Sordular:

“-Nasıl bir günâh işledin ki buna kırk yıldır ağlıyorsun?” dedi ki:

“-Kardeşlerimden biri ziyâretime geldi. Ona bir balık aldım, beraberce yedik. Sonra komşumun duvarından izinsiz bir parça toprak aldım ve onunla elimizi temizledik.”

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, şöyle buyurdular:

“Allâh katında günahların en büyüğü, insanlara göre en küçük sayılan bir günâh olabilir. Allâh katında günâhların en küçüğü, insanlara göre en büyük sayılan bir günâh olabilir.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gafilîn, S. 421)

 

SAÇI SİYÂHA BOYAMAK, MEKRÛHTUR

 

Saçı siyâh boya ile boyamak, mekruhtur. Zîrâ Hasen (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’den rivâyetle, buyurdular ki: “Beyaz saçlarını, siyâha boyayarak,saçların rengini değiştiren kavmin yüzleri, kıyâmette siyâh olur.” İbn-i Abbâs (R.A.)’dan rivâyet edilen bir Hadîs-i Şerîf’te: “Onlar, cennetin kokusunu koklayamazlar.” diye buyuruldu.

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in “Saçınızı siyâha boyayın; zîrâ bu hâl, hanım ile ülfeti, ünsiyeti ve düşmânı aldatmağı artırır.” buyruklarından murâd, cenklere katılan mücâhidlerdir. Hadîs-i Şerîf’teki hanım kelimesinin söylenmesi esâs maksad değil, maksada tâbiîdir.

 

BAŞIN BİR KISMINI TIRAŞ EDİP BİR KISMINI

BIRAKMAK MEKRÛHTUR

 

Başın bir kısmını tıraş edip bir kısmını bırakmak, mekrûhtur. Çünkü Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, bunu yasaklamışlardır. Kafayı ve enseyi dibinden kazıyarak tıraş etmek, mecûsîlerin âdetidir. Kafayı ve enseyi dibinden kazıtmak da mekrûhtur. Ancak kan aldırmak gibi zarûrî hâller müstesnâdır. Ebû Abdullâh Ahmed (R.H.) kan aldırmak için kafasını dibinden tıraş etmişlerdir.

Saçları uzatmak ve büyümüş saçı sağa sola ayırmak sünnettir. Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz, saçlarını büyütüp ayırırlar ve bunu, Ashâbı (R.A.)’e de yaptırırlardı. Bunun böyle olduğunu yirmiden fazla Sahâbe-i Kirâm (R.A.) rivâyet ettiler ki Ebû Ubeyde, Ammâr, İbn-i Mes’ûd (R.A.) Hazerâtı da bunların arasındadırlar.

Erkeklerin, şiîler gibi alın ile kulak arasında kâkül bırakmaları ve saçlarını sarkıtmaları mekrûhtur. Bu durum kadınlara mekrûh değildir. Ebû Bekr-i Celâd (R.A.), bu hâli, Hz. Alî (K.V.)’ın, kerîh gördüklerini bildirdi. Velîd İbn-i Müslim’den şöyle rivâyet edildi: “Benim eriştiğim insanlarda (selef’te) böyle saç sarkıtması yoktu.”

(Hz. Gavs-ı A’zam Seyyid Abdülkadir Geylânî (K.S.A.),

Günyetü’t-Tâlibîn, S. 25-26)

 

 

HATÂ İŞLEYEN KUL, HÂLIK-I ZÜ’L-CELÂLİ DARILTMIŞ OLUR

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandi (R.H.) diyor ki:

 

“Bir kimse bir iyilik getirirse, ona on misli sevâb vardır; bir kötülük getiren ise bir misli cezâ görür. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.” (En’am, Sûresi, Ayet: 160) ma’nâsına gelen Âyet-i Celîle seni şaşırtmasın. Burada, yapılan iyiliğin âhirete götürülmesi şart koşuldu. İyilik yapan için amel kolaydır; ama bunu âhirete götürmek zordur. Yapılan hatâ bir misliyle yazılır; ama onun on (10) aybı vardır. Şöyle ki: 1) Kul, bir hatâ işlediği zaman Hâlıkı’nı darıltmış olur; hâlbuki Hâlık’ın, o kula her zaman gücü yeter, 2) Kendisine çok kızan şeytânı sevindirmiş olur ki o şeytân, Allâh’ın da kendisinin de düşmanıdır, 3) En güzel yer olan cennetten uzaklaşmış olur, 4) En kötü yer olan Cehenneme yaklaşmış olur, 5) Kendisi için en sevimli olana cefâ etmiş olur ki bu, nefsidir; 6) Allâh’ın temiz olarak yarattığı nefsini kirletmiş olur, 7) Kendisine eziyet etmeyen hafaza meleklerine eziyet etmiş olur, 8) Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’i Kabr-i Sâadetleri’nde mahzûn etmiş olur, 9) Geceyi, gündüzü kendi aleyhine şâhid tutmuş olur, 10) Bütün insanlara ve diğer yaratıklara haksızlık etmiş olur.

İnsanlara hîyaneti şudur: Günahkâr olmasından ötürü, insanlardan biri için şâhidlik yapması, kabul edilmez, yani arkadaşlık hakkını yitirir. İşlediği günâh sebebiyle yağmur azalır.

Günahtan sakın! günâh Allâh’a isyân ve nefse de zulümdür. İnsanların en zâlimi, Allâh’a isyân edip nefsine zulmedendir ki o, nefsini helâk etmiştir. En cimri insan ise, içinde sâadet olan şeyi özüne esirgeyendir.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 422-423)

 

CIMBIZLA YÜZDEN KIL KOPARMAK MEKRÛHTUR

 

Cımbız ile yüzden kıl koparmak, erkekler için de kadınlar için de mekrûhtur. Ebû Ubeyde (R.A.)’in rivâyetine göre, Resûlullâh (S.A.V.): “Yüzlerinden cımbızla kıl yolan kadınları la’netlemiştir.” Bu yüzden, kadınların yüz ve alınlarına cam ve usturayla süs vermeleri ve çıkan kılları koparmaları mekrûhtur. Bazıları, kadının böyle yapmasını kocası istiyorsa, yüzünü, alnını böyle süslemezse kocası ondan uzaklaşacak veyâ nefret edecek,onu boşayıp başkasıyla evlenecekse ve kendisi için iyi olmayacaksa gibi durumların zuhûrunda, kadınların böyle yapmaları süslenmeleri câiz olur, demişlerdir. Bunun sebebi şudur: Kadının çeşitli elbiselerle süslenmesi, her türlü kokuları sürünmesi ve bunları sâdece kocası için yaparak onu kendisine cezbetmesi ve kocasıyla oynaşması ve sohbet etmesi muhabbetin devâmına vesîledir ve böyle yapmak câizdir. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in la’netleri, Allâhü a’lem, yüzlerindeki kılları yolan süslenen ve kokulanan kadınların bunu, başka erkekleri cezbetmek ve zinâ’ etmek için yapmış olmalarından dolayıdır.

SEFER VE HAZERDE LÂZIM OLAN YEDİ ŞEY

 

Allah’tan korkan ve O’na tevekkül eden kimse sefer ve hazerde şu yedi şeyi yanında bulundurur:

Temizlik malzemesi, Sürmedân, Tarak, Misvâk, Makas, Güzelkokulu yağ şişesi, Haşerâtı öldürmek ve elini her şeye sürmemek için husûsî bir tahta parçası, Hz. Âişe Sıddîka (R.A.) Vâlidemiz, Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in güzel kokulu yağ şişesini yanlarından hiç eksik etmediklerini rivâyet etmişlerdir.

(Hz. Gavs-ı A’zam SeyyidAbdülkadir Geylânî (K.S.A.),

Günyetü’t-Tâ’libîn, S. 25-27)

 

ISRÂRLA İŞLENEN GÜNÂH, KÜÇÜK KALMAZ: İSTİĞFÂRLA DA BÜYÜK GÜNÂH KALMAZ

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.) der ki:

“Günahın, günahkâr yanında büyük oluşu, günahkârın, onu büyük görüp ondan korkmasıdır. Böyle olunca da o günah, Allâh katında en küçük günâh olur. Ama günahkârın gözünde küçük duran bir günah, Allâh katında günahların en büyüğüdür. Hâsılı, o günahkâr kimse, bu günâhı küçük saydığı için, işlemeğe devâm eder. Bu mevzûuda Ashâb-ı Kirâm (R.A.)’den bazıları şöyle der:

“Isrârla yapılan günah, küçük kalmaz; istiğfârla da büyük günâh kalmaz.”

Bu mevzûuda Avâm bin Haşveb (K.S.) şöyle demiştir:

“Günâhtan sonra yapılan dört şey vardır ki kötülük bakımından günahdan daha çirkindir. Bunlar da şunlardır: 1) Günâhı küçümsemek, 2) Yaptığı günâhla övünmek, 3) Yaptığı günaha sevinip bunu herkese anlatmak, 4) Günâhta ısrar etmek.

Bazı büyük zâtlar şöyle demişlerdir:

“Günahlardan sakın; günahlardan herbiri, bir kötülüktür. Onun kötülüğü, bir mancınığa konulup itâat duvarına atılır ve o da duvarı yıkar. Yıkılan duvardan nefsânî rüzgâr girer ki buda, maarifet kandilini söndürür.”

Bazı hakîm zâtlara şöyle soruldu ki:

“-Nedir bu hâlimiz? İlmi dinliyoruz da ondan niçin fâidelenemiyoruz?” cevâben denildi ki:

“-Şu beş kötü hâlden dolayı böyle oluyorsunuz: 1) Allâh’ın, size ihsân eylediği ni’metlere şükretmiyorsunuz, 2) Günâh işlediğinizde istiğfâr etmiyorsunuz, 3) Bildiğiniz ilminizle amel etmiyorsunuz, 4) İyilerle arkadaşlık ediyorsunuz; ama onlara tâbi olmuyorsunuz, 5) Ölülerinizi gömüyorsunuz da onlardan ibret almıyorsunuz.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 421-423)

 

BEYÂZ SAÇLARI YOLMAK, MEKRÛHTUR

 

Baş ve sakaldaki beyâz saçları yolmak mekrûhtur. Zîrâ Ömer bin Şuayb (R.A.) rivâyetle buyurdu ki: “Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, baş ve sakaldaki beyâz kılları yolmağı yasakladılar ve: “Ağaran saç ve sakallar, İslâm’ın nûrudur.” buyurdular.

Bir başka rivâyette Aleyhisselâti ve’s-Selâm Efendimiz: “Baş ve sakaldaki beyâzları yolmayınız; Müslümân bir kimsenin, Müslümân olarak saçının sakalının ağarması, kıyâmet gününde o Müslümân için nûrdur.” buyurdular.

Bir başka Hadîs-i Şerîf’te de : “Allâh-ü Teâlâ, o kimse için sevâb yazar, günahlarını afveder.” buyuruldu.

Bazı tefsîrlerde Allâh-ü Teâlâ’nın “Size korkutucu geldi.” Âyeti Celîlesi’ndeki “korkutucu” kelimesini “saç ve sakaldaki ağarma ve yaşlılıkla” tefsîr edilmiş, saç ve sakaldaki aklık ve yaşlılığın, sâhibini ölümle korkutucu ve uykudan uyandırıcı bir hâl olduğu beyân edilmiştir. O halde, insanı ölümle korkutan, ölümü hatırlatan, lezzet ve şehvetlerden el çektiren, âhiret için hazırlığa ve ebedî olan öbür dünya için çalışıp orayı ma’mûr etmeğe teşvîk, eden ölüm korkutucusunu, orada yolup atmak nasıl câiz olur?

Doğrusu, ağarmış saç ve sakalları yolmağa cesâret etmek, Allâh-ü Teâlâ’nın işini çirkinleştirmek, kazâsına râzı olmayıp dâimî genç kalmağı arzu etmek, İslâm nûruna, İbrâhîm (A.S.)’ın bulundukları hâle bürünmekten kaçınarak Allâh-ü Teâlâ’nın takdîrine karşı çıkmaktır.

Çünkü Müslümânlar içinde, saç ve sakalında en önce beyâzlık olan Hz. İbrâhîm (A.S.)’dır.

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz: “Allâh-ü Teâlâ, ihtiyâr (saçı sakalı ağarmış) kimseye, kıyâmet günü azâb etmekten hayâ eder. Onu ümîdsiz bırakmaz, azâba müstehakk olmuşken, ona azâb etmekten terk eder” diye buyurdular.                 (Hz. Gavs-ı A’zam Seyyid Abdülkadir Geylânî (K.S.A.),

Günyetü’t-Tâlibîn, S. 24-27)

 

FARZLARI, SÜNNETLERİ TERK EDENLERİN VE HARÂM MAL KAZANANLARIN HÂLİNİ BEYÂN

 

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.) diyor ki: “Babam Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’den şu Hadîs-i Şerîf’in rivâyet edildiğini nakletti: “Gökten her gün beş yere beş melek iner. Bunlardan birincisi Mekke’ye iner ve şöyle seslenir: “-Dikkat ediniz! Allâh’ın farzlarını terk edenler, Allâh’ın rahmetinden çıkmış olurlar.”

Medîne’ye inen melek şöyle seslenir: “-Dikkat ediniz! Resûlullâh (S.A.V.)’in sünnetlerini terk edenler, Resûlullâh (S.A.V.)’in şefâatlerinden çıkmış olurlar.”

Beyt-i Makdis’e inen melek şöyle seslenir: “-Harâm mal kazanan kimsenin, Allâh diğer iyiliklerini de kabul etmez.”

Müslümânların kabirlerine inen melek şöyle seslenir: “-Ey kabirdekiler! Neye imreniyorsunuz ve neye pişmânlık duyuyorsunuz? Kabirdekilerden şu cevabı alır: “-Ömrümüzü boşa geçirdiğimize pişmânız. Kur’ân öğrenip onunla amel edenlere imreniyoruz. Sonra onların ilim müzâkerelerine, Peygamber (S.A.V.)’e salâvât okumalarına, günahlarına istiğfâr etmelerine de imreniyoruz. Artık bizim, bunların hiçbirini yapmağa gücümüz yok.”

Müslümân çarşılarına inen melek ise şöyle seslenir: “-Ey insanlar! Hele durun, durun! Allâh’ın kuvveti de cezâları da vardır… Bir kimse O’nun kuvvetinden ve cezâsından korkarsa günahlarına tevbe edip yarasını tedâvî etsin! Sizi iyiliğe özendirmek istedik, gelmediniz! Sizi korkutmak istedik korkmadınız! Eğer aranızda Allâh’tan korkan kimseler, süt emen çocuklar, yayılan hayvânlar, rükû’ eden yaşlılar olmasaydı size tam bir azâb gelirdi!

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 423-424)

 

 

 

HAMAMLARDA İLLÂ TESETTÜRE RİÂYET VE KADINLARIN, HAMAMA GİRMELERİNİN MEN’ EDİLMESİNİN SEBEBİ VE DELÎLİ

 

İbn-i Abbâs (R.A.) şöyle demiştir: “Nebî (S.A.V.): Evlerin en kötüsü hamamdır;zîrâ orada sesler yükselir ve avret yerleri açılır.” buyurduklarında Ashâb-ı Kirâm (R.A.): “-Hamamda hasta tedâvî edilir, ve kirli vücûdlar temizlenir.” dediler. Bunun üzerine Nebî (S.A.V.): “Her kim, hamama girecek olursa, tesettüre riâyet ederek girsin.” buyurdular.

Tok karına hamama girmek, sağlığa zararlıdır. Hamam, şişmân kimseleri zayıflatmak için gâyet iyidir.

Humus veyâ Şam halkından bir kadın topluluğu Hz. Âişe Sıddîka (R.A.) Vâlidemiz’i ziyârete gelmişler. Hz. Âişe Vâlidemiz (R.A.), onlara:

“-Siz kadınlar, hamamlara gidermişsiniz, öyle mi? Ben, Nebî (S.A.V.)’den işittim, şöyle buyurdular: “Hiçbir kadın, elbisesini, kocasının evinden başka bir yerde çıkaramaz; eğer çıkaracak olursa, Allâh ile kendi arasındaki perdeyi yırtmış olur.”

Abdullâh İbn-i Ömer (R.A.)’nın âzâdlısı İmâm-ı Nâfî (R.A.)’a, kadınların hamama girmesi mevzû u sorulduğunda cevâben dediler ki:

“-Biz bunu, harâm olarak görmüyoruz; fakat kendi kadınlarımızı da hamama göndermek istemiyoruz.

Râvî Abdullâh bin Süleyman (R.H.) sonra bunu Bükeyr (R.A.)’e sordum. O’da dedi ki: “-Biz de bunu, harâm olarak görmüyoruz; fakat kadınların iffet ve nâmûslarını korumaları (kocasının evinden başka bir yerde soyunmamaları) kendileri için daha iyidir.”

(Ali Rızâ Karabulut, Tıbb-ı Nebevî (S.A.V.) Ansiklopedisi, C. 1, S. 312)

 

EÛZÜ’NÜN HÜKMÜ VE FAZÎLETİ, İSTİÂZE

 

İstiâze, yâhûd teavvüz’deki hikmet, izin istemektir. Bu, bir kapıyı çalmağa benzer. Nitekim bir sultânın kapısına varan, ondan izin almaksızın giremez.

Aynı şekilde Kur’ân okumak isteyen kimse, Ma’bûd’u huzurûnda münâcaata girmek istemektedir. Bu durumda o, lisânını temizlemeğe muhtâcdır. Lisân, lüzûmsuz söz ve bühtân gibi şeylerle günâhkâr hâle gelir. Bu ise teavvüz yâhûd istiâze ile temizlenir;

Ma’rifet ehilleri, demişlerdir ki: Bu kelime Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmak isteyenlerin vesîle kılacağı, kalbi ma’rifetullâh ile dolu olanların tutunacağı, mücrimlerin ıtâbı, helâk olacakların geri çevrilmesidir. Hakk aşıkları, bu kelime ile gönül ferahlığına ererler. Kur’ân okumağa başlarken bu kelimeyi söylemek Rabb’ül-Âlemîn’in Nahl Sûresi, 48’deki “Kur’ân okuyacağın zaman, kovulmuş şeytândan Allâh’a sığın.” emr-i Celîl’ine imtisâldir.

Müslümanlar, Kur’ân okuyacakları zaman istiâze ile başlarlar. Hadîs-i Şerîf’te de: “Cibrîl, bana Kalem ve Lehv-i Mahfûz’dan böylece okuttu.” buyurulmuştur.

Eûzu, fiilinden ihbârdır. Allâh’ın fazlından isteme ma’nâsı takdir olunur. “Yâ Rabbi, sana sığınırım.” demektir. Kul ile Allâh arasında bir ahid vardır ve Cenâb-ı Hakk: “Benim ahdimi îfâ edin ki ben de sizin ahdinizi îfâ edeyim.” (Bakara Sûresi: 40) buyurur. Kul, eûzü demekle “Bütün noksanlığımla birlikte, kulluk sözümü yerine getirip, sana sığındım ve senden afvımı istiyorum. Sen de Rubûbiyyet sözünü îfâ ile beni koru.” demiş olur. İstiâze kelimeleri: 1. Sıfatiyye, 2. Ef’âliyye,     3. Zâtiyye olmak üzere üç kısımdır:

  1. Senin gadâbından rızâna sığınırım,
  2. Senin azâb ve îkâbından afvına sığınırım,
  3. Sen’den sana sığınırım, demektir.

Mü’min istiâze ederken bu üç şeklini ve bunlara bağlı, diğer nev’îlerini de bilerek istiâze etmelidir. Eğer bunu anlar da düşünürse, Selef-i Sâlihîn gibi: “Bütün korkulardan ve âfâtlardan, Kâdir olan Allâh’a sığınırım.” der.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Fâtiha Sûresi Tefsîri, S.9-17)

 

İLLÂ HELÂL KAZANÇ KAZANMAK VE

HARÂMDAN SAKINMAK

 

Süfyân-ı Sevrî (R.A.) şöyle demiştir: “Zengîn komşulardan, çarşı kurrâlarından, zâlim âmirlerden sakının.”

İbn-i Abbâs (R.A.) şöyle demişlerdir: “Helâl kazanmak, dağı dağa kavuşturmaktan daha zordur.”

Yûnus bin Ubeyd (R.A.) şöyle demiştir: “Bugün, Helâlinden sadaka verebilecek bir paradan, İslâm olarak kendisiyle anlaşılabilecek bir dîn kardeşinden, sünneti güzelce tatbîk edip yaşayan kimselerden ve bir de (dünya için) az yığınak yapan kimselerden eser kalmadı! Eğer helâlinden bir dirhem bulabilseydik bunun vasıtasiyle hastalarımız şifâya kavuşurlardı.”

Hz. Muâz bin Cebel (R.A.) şöyle demişlerdir: “Kullardan her biri, Cenâb-ı Allâh’a arz olunur ve şu dört şeyden sorguya çekilmeden de, hiçbir yere adım atamaz: 1) Bedenini nerede yıprattığı, 2) Ömrünü nerede tükettiği, 3) İlmi ile nasıl ameller işlediği, 4) Malını nereden kazanıp nerede harcadığı.”

Bazı büyük zâtlar, şöyle demişlerdir: “Mü’min, dünyâdan aldığını korku ile alır; onu şükrederek elinde tutar; Allâh için de ihlâsla dağıtır. Münâfık ise, dünyâdan aldığını hırsla alır; gösteriş için harcar.”

Yahyâ bin Muaz Râzî (K.S.) derler ki: “Kulluk, Allâh’ın hazinelerinde saklı durur. Tâatin anahtarı duâdır. O anahtarın dişleri ise helâl lokmadır.”

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet olundu: “Ey insanlar! Sizden herbiriniz rızkını tamamlamadan ölmeyecektir. Rızkınızın geç kalacağını sanmayınz. Allâh’a karşı takvâ sâhibi olunuz. Rızık te’mînini helâl yoldan yapınız. Sizin için helâl olanı alınız. Allâh’ın harâm ettiğini de bırakınız.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 530-531)

 

HER KÜÇÜK GÜNÂH, BÜYÜK GÜNÂH İÇİN BİR ADIMDIR

Hz. Âişe Sıddîka (R.A.) Vâlidemiz’den.” Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurdukları rivâyet olundu:

“Bâhusûs küçük günâhlardan sakın; çünkü onlar için Allâh’tan hakk taleb eden vardır.”

Denildi ki “Küçük günâh işleyen, çok küçük odun parçaları toplayana benzer ki onların bir araya gelmesiyle büyük ateş yanar.”

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.) rivâyetine göre, Abdullâh bin Umeyr (R.A.) şöyle rivâyet etti:

“Âdem (A.S.), Allâh-ü Teâlâ’ya hâlini şöyle arz etti:   “-Yâ Rabbi! Sen bana iblîsi musallat ettin, onun bana tasallutundan ancak Seninle ma’nî olabiliyorum.” Buna karşılık Allâh-ü Teâlâ buyurdu ki:

“-Senin soyundan gelecek her çocuğa bir koruyucu melek vereceğim, o melek, onu iblîsin kötü telkînlerinden koruyacak; hatta kötü arkadaşlardan da koruyacak.” Âdem (A.S.) tekrâr şu talebde bulundu.

“-Yâ Rabbi, artır!” Allâh-ü Teâlâ şöyle buyurdu:

“-Bir iyiliğe on misli ecir verip artırırım. Kötülüğe ise bire bir yazarım; hatta yok ederim.” Âdem (A.S.) tekrâr şu talebde bulundu:

“-Yâ Rabbi, daha da artır!” Allâh-ü Teâlâ şöyle buyurdu:

“-Rûh cesedde bulunduğu müddetçe tevbe makbûldür.” Âdem (A.S.) tekrâr artırılmasını dileyince Allâh-ü Teâlâ şöyle buyurdu:

“-Ey nefislerini boşuna harcayan kullarım, Allâh’ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyiniz. Allâh, bütün günâhları bağışlar; çünkü O, günâhları bağışlayandır, merhamet sâhibidir.” (Zümer S: 53)

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gafilîn, S. 424-103)

 

“CAN BOĞAZA GELMEDEN KULUNA TEVBE KAPISINI KAPATMAYACAĞINI” ALLÂH’Ü TEÂLÂ VA’D EDİYOR

 

Hüseyin Mervezî (R.H.) yoluyla bize ulaşan ve Abdullâh bin Süfyân (R.A.)’ın “Bu haberi, Muhammed bin Abdurrahmân Selemî (R.A.) bana yazdı.” diye anlattığı haber şöyledir:

“-Ben Medîne’de Resûlullâh (S.A.V.)’in Ashâbı (R.A.)’den bir cemâatle kaldım. Bir gün tevbe bahsi açılınca içlerinden biri şöyle dedi:

Resûlullâh (S.A.V.)’den şunu duydum: “Bir kimse, ölümünden yarım gün evvel tevbe ederse, Allâh onun tevbesini kabul buyurur.” dedim ki:

“-Sen bunu, Resûlullâh (S.A.V.)’den dinledin mi?”

“-Evet, dinledim,” dedi. Bir başkası da şöyle rivâyet etti:

Ben de Resûlullâh (S.A.V.)’den şöyle dinledim: “Bir kimse, ölümünden bir saat önce tevbe ederse, Allâh, onun tevbesini kabul buyurur.” Bir başkası da Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti: “Bir kimse, can boğaza gelmeden tevbe ederse, Allâh onun tevbesini kabul buyurur.”

Hasanü’l-Basrî (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti:

“İblîs, Allâh-ü Teâlâ’nın rahmetinden kovulduğunda, Allâh’a: “İzzetin hakkı için âdemoğlunun rûhu cesedinden ayrılıncaya kadar yanından ayrılmayacağım.” diye yemîn etti. Buna karşılık Allâh-ü Teâlâ buyurdu ki: “İzzetim hakkı için canı boğazına gelinceye kadar, kuluma tevbe kapısını kapatmayacağım.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gafilîn, S. 104-107)

 

ALLÂH’IN RAHMETİNDEN ÜMÎD KESİLMEZ ALLÂH, BÜTÜN GÜNÂHLARI BAĞIŞLAYICIDIR

 

İbn-i Abbâs (R.A.)’den rivâyete göre:

“Seyyidinâ Hz. Hamza (R.A.)’ı, Uhud’da katleden Hz. Vahşî (R.A.) Mekke’den Medîne’ye Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’e bir mektûb yazıp gönderdi:

“Müslümân olmak istiyorum. Ancak, bu isteğime: “Îmân edenler o kimselerdir ki Allâh’tan başka bir İlâh’a ibâdet edip yalvarmazlar. Hakk için hâric, öldürülmesini Allâh’ın yasak ettiği kimseyi öldürmezler. Zinâ’ etmezler. Her kim, bunları (yasaklananları) yaparsa cezâlandırılmış olur.” (Furkân S: 68) bu Âyet-i Kerîme, mâni’ oluyor. Çünkü burada sayılan günâhların üçünü de işledim. Benim için bir tevbe yolu var mı?” Bunun üzerine Furkân S. 70: “Ancak, tevbe eden, îmân edip de iyi işler yapan kimseler müstesnâdır. Çünkü bunların kötülüklerini, Allâh iyiliğe çevirir. Allâh, çok bağışlayıcıdır, Rahîmdir.” inzâl oldu. Bu durum Vahşî (R.A.)’e bildirilince. Vahşî (R.A.) yazdı ki: “Bu Âyet’te “sâlih amel işlemek” şartı var ki bu “sâlih ameli” işlemeğe gücüm yeter mi, yetmez mi bilmiyorum.” bunun üzerine Nisâ 48 “Allâh, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Onun dışında kalan günâhları, dilediği kimse için bağışlar.” Bu Âyet’de Vahşî (R.A.)’e bildirilince buna mukâbil:

“Bu Âyet’te de şart var: “Günâhları, dilediği kimseler için bağışlar.” Bunun üzerine Zümer 53 nâzil oldu: “De ki: Ey nefislerini boşuna harcayan kullarım! Allâh’ın rahmetinden ümîd kesmeyin. Allâh, bütün günâhları bağışlayandır, merhamet sâhibidir.” Bu Âyet, Vahşî (R.A.)’e bildirildi. O da, bu Âyet’te bir şart olmadığını gördü ve Medîne’ye gelip Müslümân oldu.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 104)

 

ALLÂH-Ü TEÂLÂ, HARÂM YİYEN BİR CESEDE, CENNETİ HARÂM KILMIŞTIR

 

Zeyd bin Erkam (R.A.) şöyle rivâyet eder: “Ebû Bekür’s-Sıddîk (R.A.)’ın bir kölesi vardı ki her akşam Ebû Bekirü’s-Sıddîk (R.A.)’e yemeğini getirir. Hz. Ebû Bekirü’s-Sıddîk (R.A.)’de onu, nereden aldığını, nasıl kazandığını, ona sorar, iyice tahkîk etmeden,getirilen yemeği yemezlerdi. Bir akşam kölenin getirdiği yemeği tahkîk etmeden,bir lokma alıp yediler. Bunun üzerine köle dedi ki: “-Her akşam getirdiğim yemeği, bana iyice sorar öyle yerdiniz, şimdi ise niçin sormadınız?” Hz.Ebû Bekür’s-Sıddîk (R.A.) bunun üzerine buyurdular ki: “-Yazık sana! Açlık beni öyle etti. Yazık sana! Haydi anlat bunu, bana nereden getirdin?” Köle anlattı:        “-Câhiliyyet devrinde bazı kimselere efsûn yapmıştım. Onlar da bana bir şey vermeği va’d etmişlerdi. Onları bugün düğün yaparlarken gördüm ve onlara va’dlerini hatırlattım. Bunun üzerine bu yemeği bana verdiler.”

Hz. Ebû Bekirü’s-Sıddîk (R.A.), bunu duyar duymaz, yuttuğu lokmayı çıkarmak için, kendilerini çok zorladılarsa da olmadı, mübârek yüzlerinin rengi değişti. Yanındakiler dediler ki: “-Bir tas su içseniz?”

Bunun üzerine Hz. Ebû Bekirü’s-Sıddîk (R.A.) bir tas su içerek ve kendilerini çok zorlayarak, yuttukları o bir lokmayı çıkardılar. Yanındakiler dediler ki: “-Bu kadar sıkıntı, bu bir lokma için mi?” Buyurdular ki: “-Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını işittim: Allâh-ü Teâlâ, harâm yoldan gıdalanan, harâm yiyen bir cesede cenneti harâm kılmıştır.”

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurdukları rivâyet olunmuştur: “Bir kimse, harâm yoldan kazandığı para ile sadaka verir, akrabâ ziyareti yapar veyâ Allâh yolunda harcarsa, bunların hepsi toplanıp kendisiyle birlikte cehenneme atılır.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 531-532)

 

GÜNÂH İŞLER İŞLEMEZ HEMEN TEVBE

ETMEK GEREKİYOR

 

Muhammed bin Mutrif (R.H.) yoluyla gelen bir Hadîs-i Kudsî’de Allâh-ü Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Bu âdemoğlunun hâli nedir? günâh işler, Ben’den bağış talebinde bulunur; onu bağışlarım. Durmaz, döner yine günâh işler. Yine Ben’den bağış talebinde bulunur; onu tekrâr bağışlarım. Onun bu hâli nedir? O ne ümîdsizliğe düşer, ne de Ben bağışlamaktan bıkarım. Meleklerim, sizi şâhid tutuyorum ki Ben, o kulumu bağışladım.”

Saîd bin Müseyyeb (R.A.), şu Âyet-i Kerîme’yi okudu: “O, Evvâbîn’i (kötülükten yüz çevirip Kendi’ne dönenleri) çok çok bağışlayandır.” (İsrâ S:25) ve tefsîrini şöyle yaptı:

Evvâbîn: günâh işleyip peşinden tevbe edendir. Günâh işleyip yine tevbe edendir. günâh işleyip tekrâr tevbe edendir.

A’meş (R.A.) yoluyla gelen bir Hadîs-i Şerîf’te şöyle buyuruluyor:

“Sizden önce gelen ümmetlerden birinden günâhkâr bir kimse yürüyordu. Hâlini düşündü. Boşa geçirdiği günlerini hatırladı ve üç def’a:

“Allâh’ım, beni bağışla, merhametine sığınırım!” dedi. Eceli geldi ve o hâl üzere öldü. Allâh-ü Teâlâ da onu bağışladı.”

Tâbiîn (R.A.)’den bazı zâtlar şöyle dediler:

“Günâhkâr günâh işler; fakat devâmlı istiğfâr eder, nâdim olur. Bu vesîleyle de cennete girince şeytân şöyle hayıflanır:

“Vah bana, keşke ona günâh işletmeseydim!”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 105-112)

 

 

 

 

GÜNÂHLARDA BİLE BİLE ISRÂR ETMEMEK VE ABDEST ALIP İKİ REK’AT NAMAZ KILIP ALLÂH’TAN AVF TALEB ETMEK,

 

Seyyidinâ Hz. Alî (K.V.) Efendimiz şöyle demişlerdir:

“Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’e bir şey sorduğumda Allâh-ü Teâlâ, dilediği kadar bana ondan fâide ihsân eylerdi. Bir başkası, bana (S.A.V.) Efendimiz’den Hadîs-i Şerîf naklettiğinde, ona yemîn verirdim ve yemîn ettikten sonra naklinin doğruluğuna inanırdım:

“Bir kimse, işlediği bir günâhtan sonra güzelce abdest alır; iki rek’at namaz kılar sonra Allâh’tan afv talebinde bulunursa, Allâh-ü Teâlâ, onu bağışlar.” diye buyurduktan sonra Seyyidinâ Hz. Alî (K.V.) şu Âyet-i Celîleleri okudular:

“Kim, bir kötülük yapar yâhûd nefsine zulmeder de sonra Allâh’tan mağfiret dilerse, Allâh’ı çok bağışlayıcı ve esirgeyici bulacaktır.” (Nisâ: 110)

“O kimseler ki kötülük işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman Allâh’ı anarlar, günâhlarına bağış talebinde bulunurlar. Allâh’tan başka günâhları bağışlayan kim vardır? Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde bile bile ısrâr etmezler.

İşte onların mükâfâtları, Rabbleri’nden mağfirettir, altlarından ırmaklar akan cennettir, orada ebedî kalacaklardır. Böyle sâlih ameller işleyenlerin mükâfâtı ne kadar güzeldir.” (Âl-i İmrân: 135-136)

Ebû Bekir Vasitî (K.S.)’den şöyle rivâyet edildi:

“Ölçülü hareket üç şey müstesnâ, her şeyde güzeldir: 1) Namazı vaktinde kılmak, 2) Ölünün defnini geciktirmemek, 3) İşlenen günâhtan sonra hemen tevbe etmek.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 106-112)

 

HELÂL KAZANÇ

 

Ebû Hüreyre (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti:

“Bir kimse, dilenmekten kurtulmak, ehl ü iyâlinin geçimi için çalışmak, komşu ve akrabâsına iyilik etmek için helâl mal te’mîni için çalışsa, kıyâmette onun yüzü, ayın on dördündeki gibi nûrlu olarak kabrinden kalkıp mahşer yerine gelir. Bir kimse de, dünyada helâl malı, iftihâr etmek, gösteriş ve kibirlenmek için kazanırsa, kıyâmet günü, Allâh-ü Teâlâ, ondan râzı olmadığı halde Allâh’ın huzûruna getirilir.” ve Hadîs-i Şerîf’te buyuruldu ki: “Âkıbet on şeydedir: Dokuzu helâl kazançta, biri de ibâdettedir.”

Câbir İbn-i Abdullâh (R.A.)’ın rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te: “Bir kimse, bir husûsta kendi üzerinde dilenme yolunu açarsa, Allâh-ü Teâlâ, onun üzerine fakîrlik ve zarûret kapısı açar, onun ihtiyâç ve zarûreti artar. Bir kimse de dilenmekten sakınsa, Allâh-ü Teâlâ o kuluna iffet ihsân eder. Bir kimse, kendini zengin ve ihtiyâçsız gösterirse, Allâh-ü Teâlâ o kimseyi zengîn eder ve ona ihtiyâç yüzü göstermez. Sizden birinizin, bir ip alıp şu vâdîden odun toplayıp sonra onu çarşıya getirip onu bir müdd (batman nev’inden bir ölçek) hurmaya satması, sizin için başkasından bir şey dilenmekten hayırlıdır. İstediğini halk ister versin, isterse vermemiş olsun.” diye buyuruldu.

Diğer bir rivâyette buyuruldu ki:“Bir kimse kendi üzerine dilencilikten bir kapı açsa, Allâh-ü Teâlâ onun üzerine fakîrlikten yetmiş kapı açar.” Yine buyuruldu ki:

“Allâh-ü Teâlâ, evlâd ve ıyâl sahibi olan ve san’at ehli (zanâat) olan her mü’mini sever. Dünyâ ve âhiret amelinde bulunmayıp, sıhhatli olduğu hâlde tembel tembel oturan ve boşa vakit geçiren kimseyi sevmez.”

(Hz. Gavs-ı A’zâm Seyyid Abdülkadir Geylânî (K.S.A.),

Günyetü’t-Tâlibîn; S. 47-49)

 

TEVBEDE DÂİM OLMAK VE NASÛH TEVBESİ İLE TEVBE YAPMAK

 

Hasanü’l-Basrî (R.A.)’e soruldu ki:

“-Tevbe işi, ne zamana kadar sürer?” Hazret cevâben buyurdular ki:

“-Ne zamana kadar süreceğini bilmem, ancak mü’min kulun huylarından birisi de tevbe etmektir.”

Bazı hakîm zâtlar demişlerdir ki:

“İrfân sâhibinin altı (6) husûsiyeti vardır: 1) Allâh’ı zikrettiğinde iftihâr eder, 2) Nefsini andığında onu hakîr görür, 3) Allâh’ın Âyetlerine baktığında ibret alır, 4) Bir şehvete, bir musîbete dalacağında kendini, bundan çekip alır, 5) Allâh’ın afvını tefekkür eder sevinir, 6) Günâhlarını hatırlayınca da istiğfâr eder.”

Tahrîm Sûresi, Âyet: 8’de Allâh-ü Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Ey îmân edenler, nasûh tevbesiyle Allâh’a tevbe ediniz!” Bu Âyet-i Celîle’yi İbn-i Abbâs (R.A.)’nın, şöyle tefsîr buyurdukları rivâyet olunur:

“Nasûh tevbesi, kalbden pişmânlık duymak, dil ile Allâh’tan bağışlanmağı istemek, yine kalbden aynı hatâya düşmemeği taleb etmektir.” Çünkü, bu husûsta Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz, şöyle buyurdular:

“Dil ile tevbe edip günâha devâm eden, Rabbiyle alay etmiş sayılır.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 108-111)

 

ÂYET-İ KERÎME

 

“Ey benim Rabbim! Sen beni ve benim anamı ve babamı ve cümle  erkek ve kadın mü’minleri yarlığa ve zâlimlere de ancak helâki ziyâde et.” (Nûh Sûresi: 28)

 

 

 

 

TEVBEYİ, GÜNÂHI BİR DAHA İŞLEMEMEĞE NİYYET EDEREK YAPMAK

 

Rabiâtü’l-Adeviyye (R.A.)’nın şöyle dediği rivâyet olunur: “İstiğfârımız da ayrı bir istiğfâra muhtâcdır: Bir kimse, diliyle istiğfâr eder de içinde aynı günahı işlemek niyyetini taşırsa, o kimsenin tevbesi, yalancı kulların tevbesinden olur; bu da tevbe sayılmaz; o günahı bir daha işlememeğe niyyet ederek pişmânlıkla istiğfâr etmesi lâzımdır. O kimse eğer böyle yaparsa, onun günahı, büyük günâh olsa bile, Allâh-ü Teâlâ onu bağışlar: Çünkü Allâh-ü Teâlâ, kullarına çok merhametlidir, çok şefkatlidir, kullarının günahından geçer.”

İbn-i Abbâs (R.A.) şöyle demiştir:

“Mü’min kul, günahından tevbe edince tevbesi kabûl olur. Hafaza meleklerine, o mü’min kula yazdıkları günahlar unutturulur. Hatâ işleyen uzuvlara hatâları unutturulur. O mü’minin hatâları yerdeki ve gökteki makamına da unutturulur. Böylece kıyâmet gününe gelir ki aleyhine şâhidlik eden olmaz.”

Hz. Alî (K.V.), Resûlullâh (S.A.V.)’den şöyle rivâyet etti: “Arş yaratılmadan dört bin sene önce çevresine şu yazıldı: Ben tevbe edip sâlih ameli işleyeni, sonra hidâyete ereni çok çok bağışlarım.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 111-114)

 

AYET-İ KERÎME

 

“Herhalde sana bey’at edenler muhakkak Allâh’a bey’at ederler. Allâh’ın eli, onların ellerinin üstündedir. Binaenaleyh her kim cayarsa sırf kendi aleyhine cayar. Her kim Allâh’a ahid verdiği şeyi îfâ ederse o da ona yarın bir ecr-i azîm verecektir.”

(Sûre-i Fetih: 10)

BÜYÜ YAPILMASI HARÂMDIR

 

Kur’ân’ı Kerîm’i veyâ herhangi bir dîn kitâbını bilerek temiz olmayan bir yere atmak, Kur’ân’ı Kerîm’i ve Ayetleri’ni ve kelimelerini sihir (büyü) gibi bir maksadla temiz olmayan şeylerle yazmak ve yine bu maksadla hürmete aykırı sözler söylemek küfrü gerektirir. Bu sözlerden son derece kaçınmalıdır.

Sihir (büyü), bedenlere, rûhlara ve gönüllere te’sîr eder, insânı hasta bırakan, öldüren, karı koca arasını açan birtakım dökümlerden, yazı duâ ve efsûnlardan ibarettir ki kesinlikle harâmdır. Böyle bir şey, fâsık kimselerin ellerinden çıkabilir. Bazı müctehîdlere göre, sihri öğrenip başkalarına öğreten kimseler, dînden çıkmış olurlar. Öldürülmeleri gerekir.

“Büyücüler ve şeytânlar her istediklerini yaparlar.” diye bir inanca sâhib olmak da küfrü gerektirir.

Sihir yapanların tevbeleri, bazı müctehîdlere göre kabûl olunur. Bazılarına göre olmaz. Muhakkak dünyada cezâ görmeleri lazımdır. Çünkü bu bir zındıklıktır.

Kehânette bulunmak (gaypdan haber vermek), yıldızlardan birtakım hükümler çıkarmak, “Remil” atmak da harâmdır.

İslâm Dîni bu gibi işleri kesinlikle yasaklamıştır. Bunlarla zaman öldürmek, aydın ve düşünen insânlara asla yakışmaz.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli, S. 412)

 

AYET-İ KERÎME

 

“Ya Rabbi, sen bana bir mülk (ve saltanat) ve sözlerin tevilinden bir ilim verdin. Ey gökleri ve yeri yaratan dünyada da ahirettede benim yârim sensin, benim canımı müslüman olarak al, beni sâlihlere kat.”

(Sûre-i Yûsuf: 101)

 

TEVBENİN ŞARTLARI, YOLLARI VE ALÂMETLERİ (1)

 

Şöyle bir hikâye anlatılır:

“Benî İsrâîl’den bir melik vardı. Bir gün kendisine âbidlerden birisini anlattılar. Melik o âbidi da’vet edip saltanat kapısına, sohbetine aldı. Bir ara o âbid zât, dedi ki:

-Ey melik, benim için bir güzele ne dersin? Benim, câriyelerinizden biriyle bir gün oynaştığımı görseniz, bana ne yaparsınız? Melik, o âbide çok kızdı ve dedi ki:

-Ey fâcir, bana böyle bir şey yapmağa nasıl cesâret ediyorsun? Bunun üzerine o âbid zât, dedi ki:

-Benim Kerem Sâhibi bir Rabbim var ki benim günde yetmiş günâh işlediğimi görse de beni afveder, kapısından kovmaz, rızkımı da kesmez. Şuna bakınız ki Kerem Sâhibi Rabbim’in kapısını bırakıp henüz işlemediğim bir hatâdan bana gazâblanan birinin kapısına gelmişim! Ya bu melik, beni bir de gerçekten, suç işlerken görse ne yapardı! O âbid zât, bundan sonra oradan çıkıp gitti.

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.) der ki:

“Günâhlar iki türlüdür:

1) Allâh ile kul arasındaki günahlar,

2) Kulların kendi aralarındaki günahlar.

Allâh ile kul arasındaki günahlara tevbenin yolu şudur:

Dille istiğfâr, kalbden pişmânlık duymak, aynı hatâya bir daha düşmemeğe niyyet etmektir.

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 111-112)

 

 

 

 

ÂYET-İ KERÎME

 

“Allâh bir adamın göğsünde iki kalb yaratmamıştır.”

(Sûre-i Ahzâb: 4)

 

TEVBENİN ŞARTLARI, YOLLARI VE ALÂMETLERİ (2)

 

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.) bu husûsta sözlerine şöyle devâm eder:

Mü’min bir kul, böyle tevbe ettikten sonra, bulunduğu mekândan daha kalkmadan, Allâh onu bağışlar. Fakat o mü’min kul, farzlardan birini terketmiş olmamalıdır, eğer böyle olursa, tevbenin fâidesî olmaz. Önce o terk edilen farz ibâdetlerin kazâsı gerekir, arkasından tevbe ve istiğfâr gelir.

Kulların kendi aralarındaki günahların tevbesi için de, hakkı geçen o kulun gönlünü almadıkça ve onun afvına nâil olmadıkça tevbenin, tevbe edene hiçbir fâidesi olmaz.”

Hakîm zâtlardan biri şöyle dedi:

“İnsanın tevbe ettiği şu dört şeyle bilinir: 1) Dilini boş ve yalan sözden, gıybetten almasıyla, 2) Hiç kimseye karşı kıskançlık ve düşmanlık beslememesiyle, 3) Kötü arkadaşlardan ayrılmasıyla, 4) Ölüme hazır olmasıyla. Geçmişte işlediği günahlara pişmânlık duyup onlara nâdim olmalı ve Allâh-ü Teâlâ’nın taatinde çaba harcamalıdır.

Ebû Hüreyre (R.A.)’in rivâyetine nazaran Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz buyurdular ki:

“Bir kul, günâh işledikten sonra: “-Yâ Rabbi, ben bir günâh işledim, beni bağışla!” diye yalvarırsa, Allâh da şöyle buyurur: “-Kulum bir günâh işledi. Günahını bağışlayan bir Rabbinin olduğunu da bildi, O’na tutundu. O kulumu bağışladım.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 112-119)

 

İÇİNDE ŞÜBHE VE HAKSIZLIK

BULUNMAYAN KAZANCI TE’MÎNE ÇALIŞMAK

 

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.) diyor ki: “Bir kimse, kazancının helâl olmasını dilerse, şu beş şeye dikkat etmelidir:

1) Kazanmak endişesiyle, Allâh’ın farz kıldığı ibâdetlerin hiçbirini terk etmemeli ve onları noksan yapmamalıdır.

2) Kazanç için Allâh’ın mahlûkâtından hiçbirine eziyet etmemelidir.

3) Mal toplamak için değil; çoluk çocuğunun iffetini korumak için çalışmalıdır.

4) Çalışma husûsunda, kendini haddinden fazla yormamalıdır.

5) Rızkını dâimâ Allâh’tan bilmeli; çalışmağı, rızık için tek sebeb saymamalı ve “Rızkımı, çalıştım da kazandım.” dememelidir.

İmrân bin Hüseyn (R.A.) şöyle demiştir: “Allâh-ü Teâlâ, bir kimsenin fâiz, rüşvet, hakksızlık, aldatma ve hırsızlık yolundan elde edilen para ile umre, cihâd, sadaka, köle âzâdı ve nafaka şeklinde yaptığı ibâdetleri kabul buyurmaz. Sonra şöyle devâm etmiştir: Çünkü (yukarda sayılan bu) beş hakksız kazanç yolu, bunlarla yapılan ibâdetleri yok eder.”

İbn-i Mes’ûd (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etmiştir: “Bir kul, harâm yolla çalışarak mal te’mîn etse bundan sadaka verse, zekât verse; bu kendisi için bereketli olmaz ve o kimse bu sadakadan zekâttan ecir almaz. Ve o harâm maldan geriye ne bırakırsa, kendisi için, bu mal cehennem ateşini artırmış olur. Allâh-ü Teâlâ, sâdece kötülükle kötülüğü yok etmez; ancak iyilikle, kötülüğü imhâ eder.” Ve yine Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’e kazancın en temizi sorulunca, buyurdular ki: “İnsanın el emeğidir, içinde şübhe ve hakksızlık bulunmayan alışverişle te’mîn edilen maldır.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 532-538)

 

TEVBE HAKÎKÎ OLUNCA MAKBÛL OLUR

HAKÎKÎ TEVBENİN ALÂMETLERİ

 

Hakîm zâtlardan biri, “Tevbe edenin tevbesinin kabûl olduğuna dâir bir alâmeti var mıdır?” suâline, cevâben demiştir ki:

“Evet, dört işâret vardır: 1) Kötü arkadaşlardan ayrılmak; iyi kimselere katılmak, 2) Bütün günahlardan kesilmek; bütün tâatlere dönmek, 3) Dünyâ sevgisini kalbinden çıkarmak, âhiret hüznünü kalbinde duymak, 4) Allâh’ın tekeffül ettiği rızk işiyle (rızk endişesiyle kalbi meşgûl etmemek; Allâh’ın emrettiği işlerle meşgûl olmak.”

Bir kimsede bu dört alâmet bulunursa o kimse Allâh-ü Teâlâ’nın: “Allâh tevbe edenleri, temiz olanları sever.” (Bakara: 222) Âyeti’yle övdüğü kimselerden olur. Ve böyle kimselere karşı şu dört şeyi yapmak insanlara vâcib olur:

1- İnsanların o kimseyi sevmesi; çünkü Allâh’ü Teâlâ o kimseyi sevmiştir, 2- O kimsenin bu iyi hâlde sâbit kalması için Allâh’ü Teâlâ’ya duâ edilmesi, 3- O kimseyle oturanların, konuşanların ona işlerinde yardımcı olmaları, 4- Geçmişte işlediği hatâlardan dolayı, o kimseyi, hiç kimsenin ayıplamamasıdır.

Ayrıca Allâh’ü Teâlâ, tevbesi makbûl olan kimseye dört ikrâmda bulunur:

1) Allâh-ü Teâlâ, onu günahlarından temizler ve hiç günâh işlememiş gibi yapar, 2) Allâh-ü Teâlâ onu sever, 3) Allâh-ü Teâlâ, şeytânı ona musallat etmez, 4) Allâh-ü Teâlâ, onu ölümden önce korkularından emîn kılar. Çünkü bu ma’nâda Allâh-ü Teâlâ, Fussilet: 30’da şöyle buyurmaktadır.

“Onlara melekler gelir: Korkmayınız, üzülmeyiniz; va’d olunduğunuz Cennetle sevininiz, derler.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 112-113)

 

 

TİCÂRETİN KAZANCIN MUTLÂKA HELÂL OLMASI

 

Çarşıdan bir şey alacağın zaman, mal sâhibi: “Tadına bak, helâl olsun!” dese dahî, ondan bir şey alıp yeme; çünkü öyle demesi, satış içindir. Henüz aramızda bir anlaşma olmadığından bu tadına bakmak için yenilen şey, şübheli bir yemek olur.

Tüccâr, sana malını anlatır, sen ise o malı alıp almamakta serbestsin. Şâyed o malı almışsan ve onu anlatıldığı gibi bulmamışsan geri vermekte de serbestsin.

Malını kıymetli göstermek için yemîn etmek, tüccâra mekrûh olur. Meselâ, “Peygamber (S.A.V.)’e Allâh’tan salâvat dilerim, bu mal, ne kadar güzeldir.” demek gibi.

Tüccâr için müstehâb olan, yaptığı ticâret, kendisini farzları edâ etmekten alıkoymamalıdır. Tüccâr, namaz vakti geldiğinde ticâreti bırakmalıdır. Eğer böyle yaparsa, şu Âyet’te haber verilen zümreye dâhil olur:

“Onlar öyle kimselerdir ki ne ticâret, ne de alış veriş, onları Allâh’ın zikrinden, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyar. Onlar, kalblerin ve gözlerin allak bullak olduğu günden korkarlar. Çünkü Allâh-ü Teâlâ, onları işledikleri amele karşılık, en güzel şekilde mükâfatlandıracaktır, onlara fazladan, daha fazlasını verecektir. (Nûr Sûresi, Âyet: 37-38)

Bu Âyet’in ma’nâsı üzerine çeşitli tefsîrler yapılmıştır. Bazıları: “Bunlar, ticâreti bırakıp Suffe Ashâbı (R.A.) gibi ibâdetle meşgûl olanlardır.” Bazıları da: “Bunlar, ticâretle uğraşan; ama namaz vakitlerini geçirmeyen kimselerdir.” demişlerdir.

Hasanü’l-Basrî (R.A.)’in şöyle dediği rivâyet edilir: “Bunlar, ticâretle meşgûl oldukları hâlde Allâh’ın zikrinden ve namazdan geri kalmayan kimselerdir.”

Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.) ise demiştir ki: “Her iki zümre de, bu Âyet’in ma’nâsına girer ki doğrusunu Allâh bilir.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Bostânü’l-Ârifîn, S. 855-856)

 

GÜNÂH BÜYÜK OLSA DA TEVBE HAKÎKÎ OLUNCA MAKBÛL OLUR VE

MÜ’MİNİ HATÂSINDAN DOLAYI AYIPLAMAMAK

 

Hâlid bin Madan (R.H.) rivâyet ediyor:

“Tevbe edenler, cennete girdiklerinde derler ki:

-Rabbimiz, cennete girmeden önce cehenneme uğrayacağımızı bize söylememiş miydi? Onların bu suâline cevâben denilir ki:

-Siz cehennemi geçtiniz, geçtiğinizde cehennem ateşi sönüktü.”

Hasan (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’den rivâyet ediyor ki:

“Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, zinâ’ eden bir kadını recmetti ve sonra namazını kıldılar. Sahâbe (R.A.)’den bazıları sordular:

“-Yâ Resûlallâh (S.A.V.), onu recmettiniz, sonra namazını kıldınız? Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, buyurdular ki:

“-Onun tevbesi tam tevbe oldu. Aynı günâhı yetmiş def’a işleseydi, Allâh onun tevbesini yine kabul buyururdu.”

Burada anlatılmak istenen şudur: Günâh büyük olsa da, tevbe hakîkî olunca makbul olur.

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurdukları rivâyet olunmuştur:

“Bir kimse, bir mü’mini hatâlarından biriyle ayıplarsa, o hatâyı işlemiş gibi olur. Ayıplayanı da aynı hatâya düşürmek, Allâh’ın adâletine uygun olur. Yine bir kimse, bir mü’mini işlediği bir hatâdan dolayı ayıplarsa, o ayıplayan kimse, aynı suçtan ayıplanmadan dünyâyı terk etmez.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 113-114)

 

ALLÂH KATINDA KULLARIN EN SEVGİLİSİ, EL EMEĞİ İLE KAZANIP YİYEN KİMSEDİR

 

Bir rivâyette Nusayr bin Yahyâ (R.H.) şöyle dedi: “Arkadaşlarımızdan bazılarının bize anlattığına göre, Dâvûd (A.S.) bazen tebdîl-i kıyâfet eder, halka hâllerini sorarmış. Bir seferinde, insan sûretindeki Cebrâîl (A.S.)’a rastlamış ve sormuş:

“- Delikanlı Dâvûd için ne dersin?” “- O, güzel bir kuldur; ama hoş olmayan bir huyu vardır.” “- O, nedir?”      “- O, Müslümânların hazînesinden yer; hâlbuki Allâh katında kulların en sevgilisi, el emeği ile kazanıp yiyenidir.”

Dâvûd (A.S.), bunun üzerine mihrâbına döndü, ağladı, sızladı: “- Yâ Rabbi! Bana bir san’at öğret ki beni Müslümânların malını yemeğe muhtaç olmaktan kurtarsın.”

Bunun üzerine Allâh-ü Teâlâ, Dâvûd (A.S.)’a zırh yapmağı öğretti, demiri eline alır ve hamur gibi yumuşayan bu demiri yoğururdu. Dâvûd (A.S.) halka âid hükümleri işleri ve kendi işlerini gördükten sonra oturup zırh yapar, sonra götürüp bunu satar, aldığı para ile hem kendisinin, hem de âilesinin ihtiyaclarını yerine getirirdi.

Allâh-ü Teâlâ, Dâvûd (A.S.) hakkında şöyle buyururdu: “Biz ona, sizi savaşta korumak için zırh yapmak san’atını öğrettik.” (Enbiyâ Sûresi: 80)

Saîd bin Müseyyeb (R.A.) şöyle der: “Helâlinden mal biriktirip bu biriktirdiği maldan hakkını alıp nâmûsunu korumayanda hayır yoktur.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 521-523)

 

TEVBE EDEN MÜ’MİN ASLÂ AYIPLANAMAZ VE TEVBEYİ ERTELEMEMEK

 

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.) der ki:

“Mü’min, günaha girmek istemez. Çünkü Allâh-ü Teâlâ buyurmaktadır ki: “Küfrü, isyânı, fıskı size kötü gösterdi.” (Hucurât: 7) Burada verilen haber, mü’mine buğzedilme suçuna düşülmemesi içindir. Mü’min istemediği hâlde gafletle suç işlemiştir. Hele, tevbe ettikten sonra bir mü’mini ayıplamak asla câiz olmaz.”

Saîd bin Ebî Bürde (R.A.) babasına istinâden Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet ediyor:

“Ben günde Allâh’a yüz def’a tevbe ederim.” bir başka rivâyette ise:

“Ey insanlar, Allâh’a tevbe ediniz. Ben bir günde ve gecede Allâh’a yüz def’a tevbe ederim.”

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in hâllerine bir bakınız ki geçmiş ve gelecek günahları bağışlandığı ve günahsız oldukları, hâlde, devâmlı olarak Allâh’a tevbe ediyorlar. O’ndan bağışlanmağı taleb ediyorlar. (S.A.V.) Efendimiz’den aslâ zelle sâdır olmamıştır. O (S.A.V.), günâhkâr ümmetini tevbeye teşvîk için böyle buyurmuşlar, yoksa günâh işledikleri için değil (hâşâ))

O hâlde bağışlandığı veyâ bağışlanmadığı belli olmayan kimse neden Allâh’a tevbe edip yalvar mıyor? Neden dil ile Allâh’tan bağışlanması için bir talebde bulunmuyor?

İbn-i Abbâs (R.A.) bir def’asında şu Kıyâme Sûresi, Âyet: 5’i okudu: “İnsan, önündeki Kıyâmet’i yalanlamak istiyor.”

Ve bu Ayet-i Celîle’yi şöyle tefsîr etti:

“Günâh işlemeğe devâm eder, tevbeyi de erteler. Sonra tevbe ederim, der durur. Tevbeyi ölüm gelinceye kadar te’hîr eder. Ölüm gelince de bulunduğu kötülük üzere gider.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbihü’l-Gâfilîn, S. 114-117)

 

TEVBE KAPISI VE NASÛH TEVBESİ

 

İbn-i Abbâs (R.A.)’nın şöyle dediği rivâyet ediliyor: “Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, tevbe kapısı’nı haber veriyorlardı. Ömer bin Hattâb (R.A.) şöyle sordu:

“-Yâ Resûlallâh (S.A.V.) tevbe kapısı nedir?” Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz buyurdular ki:

“-Tevbe kapısı, batı yönündedir. Altundan ve yâkuttan iki sırması vardır. İki sırma arasında kırk yıllık yol vardır. Hem de sür’atle giden süvârî hızıyla. O tevbe kapısı açıktır. Allâh-ü Teâlâ, mahlûkâtı yarattığı günden bu yana güneşin batıdan doğuşuna kadar da açık kalacaktır. Allâh’ın kullarından bir kul, nasûh tevbesiyle tevbe ettiği zaman, o tevbe kapısından geçer.” Muâz bin Cebel (R.A.) sordu:

“-Anam, babam sana fedâ olsun yâ Resûlallâh (S.A.V.), nasûh tevbesi nasıl olur?” Resûlullâh Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz şöyle haber verdiler:

“-Günahkârın işlediği günahtan dolayı pişmânlık duymasıdır. Allâh’a özür beyânında bulunmasıdır. Bir daha öyle bir günâh işlememesidir.” Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz, tevbe kapısını îzâha devâm buyurup:

“-Sonra ay ve güneş aynı yerden batar. Sonra altundan ve yâkuttan o iki sırma bitişir. O kadar ki hiçbir açıklık yokmuş gibi olur. İşte bundan sonra kulun tevbesi makbûl olmaz. Müslüman olarak da olsa, işlediği hiçbir amelin fâidesini görmez. Meğer ki iyilikleri daha önceden yapmış olsun. Çünkü o andan i’tibâren durum lehinde ve aleyhinde önceki gibi devâm eder.” Bu hakîkat şu Âyet ile sâbittir:

“Rabbinin bazı Âyetleri geldiği zaman, herhangi bir kimse” daha önce îmân etmemiş veyâ îmânıyla bir iyilik kazanmamış ise, artık îmânı ona bir fâide sağlamaz.” (En’âm: 158)

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 115-116)

 

İSLÂM’DA YAPILMASI YASAK OLAN ŞEYLER

 

Ferdlerin ve cemiyetlerin selâmet ve mutluluğuna aykırı olan şeyler, İslâm Dîni’nde yasaktır, harâmdır. Bunların yapılması , hem dünyâda, hem de âhirette sorumluluğu gerektirir. Bunlara: “Günâh, ma’siyet, ism” denir.

Günâh olan şeyleri bizzât yapmak câiz olmadığı gibi, bunun gibi şeylere râzı olmak ve bir zorlama olmadıkça yardım etmek de câiz değildir.

Alınması yasak olan bir şeyin, verilmesi de, verilmesine aracı olunması da harâmdır, yasaktır. Bir Hadîs-i Şerîf’te buyurulmuştur:

“Yüce Allâh, rüşvet alana da, rüşvet verene de, bunların arasında rüşvete aracı olana da la’net etsin.”

Bir kimse, mîrâs bırakanın gayr-ı meşrû’ bir sebeble elde etmiş olduğu malından verâset hissesi almamalıdır. İyi olan budur. Bu bir takvâ ve zühd fazîletidir. Böyle bir hisseyi almak helâl olmayan bir harekete râzı olmak demektir.

Bunun için insân helâl olan hisse ile yetinmeli. O malın asıl sâhibi biliniyorsa, ona geri vermelidir. Bilinmiyorsa, fakîrlere sadaka olarak dağıtılmalıdır.

Alacağı bir gıda maddesini harâm hâle getireceği veyâ satın alacağı silâhı kötülükte kullanacağı anlaşılan bir kimseye bunları satmamalıdır. Bu satış tenzîhen mekrûhtur.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli, S. 424)

HADÎS-İ ŞERÎF

“Nebî (S.A.V.), hayvana işkence ve azâb edene la’net etti.”

(H. Şerîf, Buhârî)

 

NASÛH TEVBESİ VE TEVBESİ KABÛL OLMAYACAK ÜÇ KİMSE

 

Abdullâh İbn-i Mes’ûd (R.A.) diyor ki:

“Nasûh tevbesi, bir günaha tevbe ettikten sonra ona bir daha kesin olarak dönmemektir.”

Allâh-ü Teâlâ, mü’minleri nasûh tevbesine da’vet ediyor ve bu tevbeden sonra mü’mine yapacağı ikrâmı, Tahrîm Sûresi, Âyet: 8’de haber veriyor:

“Ey îmân edenler, nasûh tevbesiyle tevbe ediniz. Bu yolda Rabbiniz’in, hatânızı örtmesi sizi altından ırmaklar akan cennete yerleştirmesi ümîd edilir.”

İbn-i Abbâs (R.A.)’nın rivâyet ettiği bir Hadîs-i Şerîf şöyledir: “Müsevvifler, helâk oldular.” Ya’ni sonra tevbe ederim diyen kimseler…

Her mü’mine gereken, her akşam ve sabah Allâh’a tevbe etmektir. Mücâhid (R.A.) der ki: “Bir kimse, akşam ve sabah tevbe etmezse zâlimlerden yazılır.”

Abdullâh İbn-i Mes’ûd (R.A.)’ın şöyle dediği rivâyet edilir: “Herkese tevbe kapısı açıktır. Herkesin tevbesi makbûldür; ancak üç kimse bundan hâriçtir:

1) Kâfirlerin başı İblîs, 2) Hatâ işleyenlerin ilki ve başı Âdem (A.S.)’ın oğlu Kabil, 3) Peygamberlerden herhangi birini öldüren kimse.

Tevbe edenlere tevbe kapısı açıktır ki bu kapı, batı yönündedir ve kırkyılda kat’ edilecek genişliktedir. Güneşin, battığı yerden doğuşuna kadar tevbe makbûldür.”

Ebû Hüreyre (R.A.)’den rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te buyuruluyor ki: “Tevbe, havada asılı durur; gece gündüz durmadan şöyle seslenir: “Beni alan azâb görmez.” bu, asırlarca böyle devâm edip gider. Güneşin, battığı yerden doğuşuna kadar devâm eder. Güneş batıdan doğunca tevbe kaldırılır.”

Bütün bunlar, mü’mini tevbeye teşvîk içindir. Kul, tevbe ettiğinde tevbesi makbûl olur demektir.

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 116-119)

 

İNSANA DÜŞEN: DÂİMÎ TEVBE ETMEKTİR VE TEVBE NASIL YAPILMALIDIR

 

Allâh-ü Teâlâ, tevbe edenlerin günahlarını,ne kadar çok olursa olsun, bağışlayacağını Âl-i İmrân Sûresi, Âyet: 135’te haber veriyor.

“O kimseler ki büyük günahlardan birini işledikleri veyâ kendilerine zulmettikleri zaman, Allâh’ı hatırlar ve günahlarına tevbe ederler, muhakkak ki Allâh’tan başka onların günahlarını bağışlayacak kimse yoktur. Onlar bile bile günâh işlemekte ısrâr etmezler.”

İnsanlar için lüzûmlu olan, Allâh’a devâmlı olarak tevbe etmektir. Tâ ki ölüm geldiğinde insanı tevbe üzerinde bulsun.

Allâh-ü Teâlâ, tevbeyi kabûl eder. Allâh-ü Teâlâ, bu ma’nâda Tevbe Sûresi, Âyet: 104’te şöyle buyurmaktadır.

“Muhakkak Allâh, kullarından tevbeyi kabûl eder, onların günahlarından da geçer.”

Tevbe ettikleri ve günahlarından tam döndükleri zaman, kulların bağışlanmaları mümkündür.

Tevbe, kalben günaha pişmanlık duymak, dille de istiğfâr etmek, aynı günaha dönmemeği kalben istemektir.

Abdullâh İbn-i Mes’ûd (R.A.) diyor ki:

“Bir kimse, üç def’a “Hayy, Kayyûm, Kendisinden başka İlâh olmayan Allâh’tan günahlarıma mağfiret taleb ediyorum.” dese, Allâh, bu kimsenin günahlarını bağışlar. İsterse o kimsenin günâhları, deniz köpüğü kadar çok olsun.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 117-118)

 

PEYGAMBERLER (A.S.) DA, ASHÂB-I KİRÂM (R.A.) DE HELÂL RIZIK TEMÎN ETMEK İÇİN ÇALIŞMIŞLARDIR

 

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, şöyle buyurdular: “Bez ticâreti (bezzâzlık, manıfaturacılık) sizin için iyidir. Babanız İbrâhîm (A.S.) bezzâz (manifaturacı) idi.)

Ebû Hüreyre (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti: “Zekeriyyâ (A.S.) neccâr (marangoz) idi.”

Hz. Âişe Sıddîka (R.A.) Vâlidemiz’in şöyle dedikleri rivâyet olundu: “Süleymân bin Dâvûd (A.S.), minbere çıkmış, halka hutbe okuyordu. Elinde bir örme işi vardı. Sele örüyordu. Veyâ başka bir şey yapıyordu. Yapıp bitirdikten sonra, onu birine veriyor ve şöyle diyordu.

-Bunu, götür sat.

Şakîk bin İbrâhîm (K.S.): “Allâh-ü Teâlâ, kullarının rızkını bol bol verseydi, yeryüzünde azarlardı.” (Şûrâ Sûresi, Âyet: 27) Âyet-i Kerîmesi’ni tefsîr ederken: “Eğer Allâh-ü Teâlâ, bir çalışma yapmadan insanlara rızkını verseydi, boş kalırlar, kargaşa çıkarmağa kalkarlardı. İnsanları çalışmakla meşgûl etti ki fesâd çıkarmak için boş zaman bulamasınlar.”

Ömer İbn-i Hattâb (R.A.) Hazretleri şöyle dediler: “-Ey fakîrler topluluğu! Başınızı kaldırınız, ticâret yapınız, bu yol açıktır, insanlara yük olmayınız.”

Fakîh Ebû Ca’fer (R.H.), Abdullâh İbn-i Mübârek (R.A.)’den gelen bir rivâyeti şöyle nakletti: “Bir kimse, işinde sadakati bırakırsa, mürüvveti gider, huyu kötüleşir.”

İbrâhim bin Yûsuf (R.H.), Muhammed bin Seleme (R.H.)’e şöyle dedi. “Çarşı pazara devâm etmelisin (ticârete helâlinden kazanmağa), zîrâ o, sâhibini azîz kılar.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 522-524)

 

ÇALIŞMASI VE KAZANCI SÜNNET’E UYGUN OLAN KİMSE, ALLÂH YOLUNDADIR

 

Câbir bin Abdullâh (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti: “Bir kimse ağaç diker veyâ ekin eker de ondan bir hayvân, bir kuş veyâ yırtıcı bir hayvan yerse bu, kendisi için sadaka olur.”

Enes bin Mâlik (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti: “Ayıp bulucu olmayınız, meddâh da olmayınız, onu bunu tenkîd edip durmayınız, hiçbir işle meşgûl olmayan ölüler gibi yatıp kalmayınız.”

A’meş ve Ebû Muhârik (R.A.) yoluyla gelen bir rivâyet şöyledir: “Bir gün Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, Ashâbı (R.A.) ile berâberdiler. Yanlarından güçlü ve Medîne hâricinde yaşayan bir genç geçti. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer (R.A.) şöyle dediler: “Eğer bu genç , gücünü Allâh yolunda harcamıyorsa, yazık ona. Gücünü şâyed Allâh yolunda harcarsa çok çok sevâb alır.” Onların bu sözünü duyan Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, şöyle buyurdular:

“-Eğer o kimse, yaşlı anne ve babasına bakmak için çalışıyorsa, Allâh yolundadır. Eğer küçük çocuklarını geçindirmek için çalışıyorsa, Allâh yolundadır. Eğer halka muhtâc olmamak için çalışıyorsa, Allâh yolundadır. Fakat görsünler ve beğensinler diye çalışıyorsa, o zaman şeytanın yolundadır.”

Ca’ferü’s-Sâdık bin Muhammed (R.A.) şöyle rivâyet etti:

“Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, bizzat çarşıya çıkarlar, hâne halkının ihtiyâçlarını te’mîn ederlerdi. Kendilerine, niçin bir başkasını göndermeyip bizzat kendilerinin çarşıya çıktıkları sorulunca:

-Bana Cebrâîl dedi ki: “Bir kimse, insanlara muhtâc olmamak için çarşıya çıkar, âilesinin ihtiyâclarını için çalışırsa, Allâh yolunda çalışmış gibi olur.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfîlin, S. 524-525)

 

TEVBE EDENLER, ÎMÂN EDENLER, FÂİDELİ İŞLER YAPANLARIN KÖTÜLÜKLERİ İYİLİĞE ÇEVRİLİR (1)

 

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.) der ki:

“Babamın bana rivâyet ettiğine göre, Hüseyin Ferrâ (R.H.) yoluyla Hz. Ebû Bekir (R.A.), Ebû Hüreyre (R.A.)’den gelen bir rivâyet şöyledir:

“Bir gece, yatsı namazını Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’le kıldıktan sonra, dışarı çıktım. Yol üzerinde örtülü bir kadının ayakta beklediğini gördüm. Önümü kesip bana dedi ki:

“-Yâ Ebû Hüreyre, büyük bir günâh işledim, benim için bir tevbe yolu var mı?” Sordum:

“-Günâhın nedir?” Cevâben dedi ki:

“-Zinâ etmiştim ve bu zinâdan doğan çocuğumu da öldürdüm.” Ona dedim ki:

“-Hem mahv etmişsin, hem de mahv olmuşsun, vallâhi senin için bir tevbe yolu yoktur.” Bu sözüm üzerine kadın, inleyerek bayılıp yere düştü.Oradan ayrıldım. İçimden şöyle diyordum: “Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz aramızda iken sen nasıl fetvâ verebiliyorsun?” Sabah olunca Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’e koştum. Olanları, aynen Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz’e arz ettim. Bunun üzerine (S.A.V.) Efendimiz, buyurdular ki:

“-Biz Allâh içiniz, O’na döneceğiz. Kendin de mahv olmuşsun, o kadını da mahv etmişsin. Yâ Ebâ Hüreyre: “Onlar ki Allâh’tan başka bir Ma’bûd’a yalvarmazlar. Allâh’ın harâm ettiği canı boş yere öldürmezler, zinâ’ etmezler. Bunları yapanlar cezâsını bulur.” ve “Ancak, tevbe ve îmân edenler, fâideli işler yapanlar hâriç; Allâh, bunların kötülüklerini, iyiliğe çevirir. Allâh, bağışlayıcıdır, merhametlidir” (Furkân: 68-70) Âyet-i Celîleleri varken sen nasıl böyle bir fetvâ verirsin?”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 121-122)

 

 

 

 

 

TEVBE EDENLER, ÎMÂN EDENLER, FÂİDELİ İŞLER YAPANLARIN KÖTÜLÜKLERİ İYİLİĞE ÇEVRİLİR (2)

 

Ebû Hüreyre (R.A.) rivâyetine şöyle devâm eder:

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in huzûr-ı Risâletpenâhîleri’nden çıkıp Medîne sokaklarında sağa sola koşuyor bir taraftan da: “-Dün gece, şu husûsta benden fetvâ isteyen kadını bana kim haber verecek?” diye her önüme gelene soruyordum. Ben böyle sorup koşarken çocuklar diyorlardı ki:

“-Ebû Hüreyre çıldırmış!” Sonunda o kadını buldum. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in haberi verdikleri şekilde tevbelerinin makbûl olduğunu müjdeledim. Kadın sevincinden çığlık atıp dedi ki:

“Benim bir hurma bahçem var, günâhıma keffâret olmak üzere onu, fakirlere sadaka olarak bağışlıyorum.”

“Ancak, tevbe ve îmân edenler, fâideli işler yapanlar hâriç; Allâh bunların kötülüklerini iyiliğe çevirir.” (Furkân: 70) Bu Âyet-i Celîle’yi şöyle tefsîr edenler vardır:

“Kul, günahlarından tevbe edince geçmiş günahlarının hepsi, iyiliğe çevrilir.” İbn-i Mes’ûd (R.A.)’in bu Âyet-i Celîle’yi şöyle tefsîr ettikleri rivâyet olunur:

“Kul, kıyâmet günü amel defterine bakar ve başta ma’siyet (günah) olanın, sonradan iyiliğe dönüştürülmüş olduğunu görür. Bir daha baktığında eski hâlinin tamâmen silinip yeni hâlinin tamâmen iyilik olduğunu görür.”

Aynı ma’nâyı Ebû Zerrü’l-Gıfârî (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’den naklen rivâyet eylemiştir: “…Allâh, bunların kötülüklerini iyiliğe çevirir…” (Furkân: 70) ma’nâsını taşıyan Âyet’in asıl ma’nâsı da budur.

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 121-122)

 

İSLÂM’DA EĞLENCE VE YARIŞMALARIN HÜKMÜ

 

İslâm’da meşrû’ sayılan eğlenceler mübâhtır. Oyun ve eğlence denilen birtakım zarârlı ve faydasız eğlenceler ise câiz değildir. Bunların bir kısmı harâmdır. Bir kısmı da harâma yakın mekrûhtur. Bunlar aslında boş şeylerdir. İnsanın hayatı ise çok kıymetlidir, dâimâ yararlı şeylere harcanmalıdır. Zarârlı ve faydasız şeylere harcanması doğru olmaz.

Meselâ, Kumar oyunu harâmdır. Çünkü bunun zarârı herkesçe bilinen şeydir. Kumar yüzünden kurtuluşa eren kimse gösterilemez. Fakat kumar yüzünden helâk olmuş, perîşân olmuş, acı ve kederler içine düşmüş binlerce insân ve sâire gösterilebilir.

Tavla, satranç gibi oyunlar harâma yakın mekrûhtur. Bunlar kıymetli zamanın kaybolmasına sebep ve kumara itici olacağı için, iyi şeyler değildir.

Yalnız İmâm-ı Şâfî Hazretleri bir rivâyete göre de İmâm-ı Ebû Yûsuf Hazretleri satrancın mübâh olduğunu söylemişlerdir. Fakat satrancın bu mübâh görülmesi, kumar şeklinde oynanmadığı ve bir vâcibi terke sebeb olmadığı takdirdedir. Değilse, ittifâkla harâmdır.

Bir Hadîs-i Şerîf’te:

“Üç oyundan başka diğer bütün oyunlar (eğlenceler) Müslümân’a harâmdır. Bu üç şey âilesi ile eğlenmesi, atını eğitmesi ve oku ile yarışmasıdır.”

Bunlar, yararlı olan meşrû’ eğlencelerdir. Âile ile eğlence, âile hayâtının bir muhabbet ve neş’e içinde devâmını sağlar. Binek atlarını terbiye edip savaşa hazırlamak ve silâh eğitimi görmek İslâm yurdunun korunması için çok gerekli hizmettir.

Boş bir eğlence ve kumar maksadı olmaksızın savaş için spor ve kuvvet kazanmak için yapılan birtakım yarışmalar câizdir. Güreşler, silâh atmalar, piyâde ve binitli olarak yapılan yarışmalar hep bu kısımdandır.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli, S. 433)

 

KENDİLERİNİ KÜFÜRDEN ALIKOYANLARIN GEÇMİŞ GÜNÂHLARI AFVOLUNUR

 

Denilmiştir ki:

“Allâh, o kulu değiştirir. Kötü işlerden onu çeker; iyi işlere çevirir. Çevirdiği bu yeni işte ona başarı ihsân eder ki fâideli işler yapabilsin. Ya’ni daha önce yaptığı kötü işlerin yerine.”

Ey kardeşim! Şunu bilmelisin ki “Allâh’a şirk koşmaktan ve O’nu inkârdan daha büyük bir günâh yoktur. Allâh-ü Teâlâ, bu ma’nâda Enfâl: 38’de şöyle buyurmaktadır:

“Kâfirlere söyle: Kendilerini küfürden alıkoyarlarsa, geçmiş günâhları bağışlanır.”

Yezid Rekkâşî (R.A.) Rivâyet ediyor:

“Bir gün, Resûlullâh (S.A.V.)’in minberinde Ebû Hüreyre bize hutbe okudu ve Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’den şöyle duydum dedi ve duyduğunu şöyle nakletti:

“Âdem (A.S.) Allâh için beşeriyetin ikrâm görenlerinin başında gelir. Allâh-ü Teâlâ, kıyâmet günü ona üç sebeb açıklar ve der ki:

1) -Yâ Âdem! Eğer ben yalancılara la’net etmemiş olsaydım, yalan da sevmediğim bir şey olmasaydı, cenneti ve cehennemi doldurmağı va’d etmemiş olsaydım, bugün senin zürriyetine acırdım.

2) -Yâ Âdem! Ateşe atacaklarımı bilirim. Ateşe atacağım bu zümreyi tekrâr dünyâya döndürsem, onlar kötü hâllerine devâm edeceklerdir. Bu hâllerinden ne dönecektir, ne de tevbe edeceklerdir. İşte bu zümreden başka senin zürriyetinden kimseyi cehenneme atmam.

3) -Yâ Âdem! Bil ki cehenneme yalnız haksızlık yapanları atarım. Seni zürriyetin ile aramda hakem ta’yîn ediyorum, mîzânın yanına dur, kimin, zerre kadar, iyiliği ağır basarsa, onun için cennet vardır.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 122-123)

 

GÜNÂHLAR İÇİN TUTULAN ÜÇ TÜRLÜ SİCİL VARDIR

Hz. Âişe Sıddîka (R.A.) Vâlidemiz, Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri’nin şöyle buyruduklarını rivâyet ediyorlar:

“Tutulan siciller üç çeşittir: 1) Allâh’ın bağışlayacağı sicil ki bu, kulun kendi nefsine yaptığı haksızlıktır, 2) Allâh’ın bağışlamayacağı sicil ki bu, Allâh’a şirk koşmaktır. Bu ma’nâda inzâl olan Âyet-i Celîle şöyledir: “Her kim, Allâh’a şirk koşarsa, Allâh ona cenneti harâm kılar, (onun) yeri cehennem olur.” (Mâide: 72), 3) Allâh’ın hiçbirinden vazgeçmeyeceği sicil ki bu, kul hakkıdır ya’ni kulların birbirlerine yaptıkları haksızlıklardır.”

Ebû Hüreyre (R.A.), şöyle rivâyet etmiştir:

“Hakklar, kıyâmet günü, sâhiblerine, mutlaka verilir. Hattâ boynuzsuz koç, boynuzlu koçtan hakkını alır. Kula yakışan odur ki düşmanlarının bile hakklarına riâyet etmektir. Kulun işlediği günah, Allâh ile kendi arasında ise Allâh onu afveder; fakat o kimsenin istiğfâr etmesi lâzımdır. İşlenen günâh, günâh işleyen ile bir başka kul arasında ise bu, afvedilmez ve bunda tevbenin fâidesi olmaz; zîrâ hakk sâhibinin hakkını ona dünyâdayken helâl etmesi gerekir. Hakksızlık yapan kul, hakk sâhibi ile dünyâdayken helâlleşip onun rızâsını almamışsa, âhirette sevâbları alınıp o hakksızlık ettiği kimseye verilir.” Bu ma’nâ Hadîs-i Şerîfler ile sâbittir.

Muhammed İbn-i Sirîn (R.A.) der ki:

“İnsan, fâideli bir iş yaptıktan sonra onu bırakmasın, zîrâ tevbeden sonra, ondan dönenin kurtuluşu yoktur.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 123-124)

 

ÜMMETİN MÜFLÎSİ KİMDİR? TEVBEDE SEBÂT TEVBE ETMEKTEN DAHA ZORDUR

 

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.) senedleriyle Ebû Hüreyre (R.A.)’den şu Hadîs-i Şerîfi rivâyet eder:

“Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, sordular:

“-Ümmetimin müflîsi kimdir?” Ashâb-ı Kirâm (R.A.) dediler ki:

“-Yâ Resûlallâh (S.A.V.), müflis, parası, gümüşü, altını, dünyâ malı olmayandır.” Bunun üzerine Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz, buyurdular ki:

“-Ümmetimin gerçek müflisi, kıyâmet günü namazı, orucu ile gelir. Peşinden ise dünyâdayken sövdüğü iftirâ ettiği, malını yediği, kanını akıttığı, dövdüğü kimse gelir. İyiliklerinden alınıp o hakk sâhiblerine verilir. Yaptığı kötülüklere karşılık iyilikleri, böylece bitirilince hakk sâhiblerinin kötülükleri (ona) yüklenir (ve arkasından) cehenneme atılır.”

Allâh-ü Teâlâ’dan dilediğimiz, bizi tevbe etmeye muvaffak eylemesidir.

Gerçek tevbede sebât, tevbe etmekten daha zordur. Âhiretin, cezâsını düşünen kimse, kendisini kötü işlerden alıkoyar. Âhiretin sevâbını düşünen de çok tevbe eder ve sâlih amel işlemeğe çok gayret eder.

Tevbe eden kimse, ecelini gözünün önüne getirmelidir. Eğer böyle yaparsa tevbesinde sebât edebilir. İşlediği günahları düşünmeli istiğfârını artırmalı ve kendisine tevbe etmeği ihsân ettiği için Allâh-ü Teâlâ’ya hamd ü senâ etmelidir. Ve yine Allâh-ü Teâlâ’nın kendisine sâlih ameller işlemeği ihsân etmiş olmasından dolayı da Allâh-ü Teâlâ’ya çok şükretmelidir.

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 124)

 

ALLÂH’TAN KORKAN VE TEVBE EDENİN HÂLİ (1)

 

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.) der ki:

“Babam şöyle anlatırdı: Benî İsrâîl’de güzelliğiyle erkekleri birbirine düşüren azgın ve kötü bir kadın vardı. Evinde bir divân üstünde oturur, gelip giden görsün beni diye de evinin kapısını açık tutardı. Gerçekten onu gören de çarpılırdı. Onunla olmak isteyen biri, ona on altın götürmesi îcâb ederdi.

Günün birinde âbid bir kimse, onun kapısının önünden geçiyordu ki onu bütün güzelliğiyle divân üstünde oturmuş görünce çarpıldı ve onunla olmak istedi. Bu isteğin nefis tarafından geldiğini bildiği için onunla mücâdeleye başladı. Büyük bir sıkıntı hâli yaşıyor ve bu hâli üzerinden alması için Allâh’a yalvarıyor ve ilticâ ediyordu. Ama nefsi galebe çaldı, kendisine âid bir kumaşı satıp yeterli parayı temîn ederek kadının kapısına vardı. Parayı kadının vekiline verip ta’yîn edilen zamanda da gidip kadının yanına oturdu. Elini, tam kadına uzatacağı anda, Allâh-ü Teâlâ’ya yaptığı duâ ve ilticânın bereketiyle kalbinden gelen bir ses ona dedi ki: “Harâm işlediğini Allâh-ü Teâlâ görüyor. İşlediğin bütün sâlih amelleri iptâl ederse, halin ne olur?” İçine düşen bu korkuyla titremeğe ve yüzü de sararmağa başladı. Onun bu hâlini gören kadın, sordu: “-Sana, ne oluyor böyle?” Âbid zât:

“-Ben Rabbimden utanıyorum, izin ver çıkıp gideyim.”

Kadın, o âbid zâta şöyle dedi:

“-Yazık sana! Halkın çoğu, senin bulunduğun bu durumda olmak istediği hâlde seni bu hâle getiren nedir?” O Âbid zât dedi ki:

“-Ben, Allâh’tan korkarım, verdiğim para senin olsun. Bana izin ver, çıkıp gideyim.” Kadın tekrâr sordu:

“-Gâlibâ sen bu işi ilk defa yapıyorsun. Şimdiye kadar hiç yapmadın değil mi?” Âbid zât:

“-Evet, hiç yapmadım.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 126)

 

ALLÂH’TAN KORKAN VE TEVBE EDENİN HÂLİ (2)

Kadın o âbid zâtın nereli olduğunu sorup öğrenince ona izin verdi. O âbid zât, ağlayarak ve başına toprak saçarak oradan çıkıp gitti. Arkasından kendini bir korku saran kadın kendi kendine dedi ki:

“O ilk defa bir günâh işleyecekti. İçine günâh korkusu düştü. Ben ise yıllardır bu günahı işliyorum. Onun korktuğu Allâh, benim de Rabbim. Allâh’tan, benim daha çok korkmaklığım gerekiyor.” Kadın tevbe etti. Kendini ibâdete verdi. Allâh’ın müsâade ettiği bir zamana kadar ibâdete devâm etti. Bir ara içinden şunu geçirdi: Gidip o âbidi bulayım belki beni zevceliğe kabul eder. Onun yanında kalırım. Dînimi de ondan öğrenirim. Allâh’a ibâdette bana yardımcı olur.” Hemen hazırlandı. Yanına gerekli para ve hizmetçi aldı ve yola çıktı. O âbidin köyüne gitti. Âbidi sordu. Kendisine haber verilen âbid geldi. Kadın yüzünü açınca o âbid zât onu tanıdı, o geceki aralarında geçen konuşmayı gözünün önüne getirince bayılıp yere düştü ve öldü. Kadın buna çok üzüldü. Maksadını oradakilere şöyle anlattı:

“-Ben, tâ nereden, onun için gelmiştim. O ise düşüp öldü. Onun akrabâlarından benimle evlenecek biri yok mudur?” Kadına dediler:

“-Onun iyi bir kardeşi vardır; ama malı mülkü yoktur.” Kadın dedi ki:

“-Mal istemem,benim yeteri kadar malım var.” Sonra ölen o âbid zâtın kardeşi geldi. O kadınla nikâhlandı. Bu evlilikten yedi tane oğul dünyâya geldi ki bunların yedisi de âbid dindâr insanlar oldular.

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 126-127)

 

GÜNÂHI TERK ETMEK, İYİLİKLE MEŞGÛLİYETTEN DAHA ÜSTÜNDÜR

 

Zeyd bin Vehb (R.A.), Ebû Zerrü’l-Gıfârî (R.A.)’in şöyle dediğini rivâyet ediyor:

“-Yâ Resûlallâh (S.A.V.), Mûsâ (A.S.)’ın sâhifelerinde neler vardı bize haber verir misiniz?” dedim. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz haber verdiler ki:

“-Şu altı (6) cümle vardı: 1) Cehenneme inanan kimseye şaşarım, nasıl güler?… 2) Ölüme inanana şaşarım, nasıl sevinir?… 3) Hesâba inanana şaşarım, nasıl kötülük yapar?…4) Kadere inanana şaşarım, onlarla nasıl yorulup üzülür?… 5) Dünyânın hâlini ve dünyâ ehlinin dönekliğini görene şaşarım, onlarla nasıl yetinir?… 6) LÂ İLÂHE İLLALLÂH MUHAMMEDÜ’R-RESÛLULLÂH” (Tenbîhü’l-Gâfilîn S.124-125)

Ebû’l-Kâsım b. Muhammed (R.A.) şöyle rivâyet eder: İbn-i Abbâs (R.A.)’a soruldu: “- Sen çok günâh işleyip çok iyilik edeni mi beğenirsin; yoksa az günâh işleyip, az iyilik işleyeni mi?” İbn-i Abbâs (R.A.) buyurdular ki:    “-Selâmeti bir şeyle değişmem. Az günâhı tercih ederim.”

Ba’zı büyük zâtlar şöyle dediler: “Bütün sefîller, tâat işlemeğe bakarlar; ancak önemli olan günâhı terk etmektir.”

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.) der ki:

“Kur’ân-ı Kerîm’deki delîllere bakılırsa, günahı terk etmek, iyilikle meşgul olmaktan daha üstündür. Çünkü Allâh-ü Teâlâ, iyiliğin âhirete götürülmesi şartını ileri sürdü. Fakat günahlar için terk etmekten başka bir şart koşmadı. Şöyle ki: “Bir iyilik getirene, on misli sevâb vardır.” (En’âm: 160), “Rabbinin makamından korkan ve nefsini kötülüklerden uzaklaştıran kimseye gelince onun varacağı yer cennettir.” (Nâziât: 41-42)

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 424-425)

 

KALP (SAHTE) PARALARDA

RİÂYET EDİLMESİ GEREKEN BEŞ ESÂS

 

1- Böyle bir geçmez para kendisine verilen kimse onu başkasının eline geçmeyecek şekilde imhâ etmeli, kesinlikle başkasına vermeye kalkışmamalıdır.

2- Ticâretle iştigâl eden kimse, kalp (sahte) parayı tanımalıdır. Bu yalnız kendisini kurtarmak için değil, başkasına kalp (sahte) para vermemek için de lüzumludur. Çünkü bilmeyerek de olsa, yaptığı bu hatâdan mes’üldür. Her işin kendisine mahsus bir ilmi vardır. Herkesin meşgul olduğu işte alakalı ilmin inceliklerini öğrenmesi vaciptir. Bunun için selef-i salihin, paraları tanımaya çalışırlardı. Gâyeleri dünyalık değil, dinlerini korumaktı.

3- Parayı verdiği kimse, kalp (sahte) olduğunu bilerek bu parayı kabul ederse; veren, yine kendini günahtan kurtaramaz. Çünkü bu parayı alanın maksadı başka birisine vermektir. Böyle bir düşüncesi olmayan, elbette kalp (sahte) parayı almaz. Böyle bilerek vermekle, ancak verdiği kimse aldanmamış oluyor. Diğer günâhlarda her ikisi müşterektir.

4- Bu gibi kalp (sahte) paraları bulduğu yerde almaktır. Böyle yapmakla Resûl-i Ekrem (S.A.V.):

“Alış-veriş ederken, alacağını talep, borcunu eda ederken kolaylık gösteren kimseye Allâh rahmet eylesin.” Hadîs-i Şerîf’i ile amel etmiş olur. Kalp (sahte) parayı, imha etmek maksadıyla alırsa, bu duanın bereketi içine girmiş olur.

5- Altın veya gümüş paralarda karışım miktarı bilinirse, ancak söylemek şartıyla hîleli malın veya paranın alım satımını mübâh görmeyen kimselere vermelidir…

Ticaret mehenktir.

(İmâm-ı Gazâlî (K.S.A.), İhya-ı Ulumud-Din Cilt-1, S: 193)

 

İSLÂM’DA ÂİLE VE AKRABÂLIK İLİŞKİLERİ

 

Her müslümân için âile hayâtı ile ilgili dîn mes’elelerini yeteri kadar bilip onları uygulamak da bir vazifedir. Kimlerin birbiri ile evlenmeyeceğini, kimilerin evlenebileceğini ve kimler arasında mahremiyet bulunduğunu bilmek gerekir.

Babalar, dedeler, anneler, nineler, erkek ve kız kardeşler, amcalar, dayılar, halaları ve teyzeler arasında bir soy yakınlığı ve ebedî bir mahremlik vardır. Bunlar arasında nikah asla câiz değildir. (Birbirleriyle evlenemezler.) Yine, bir kimse, kendi kardeşinin kızını ve bunun torunlarını da alamaz. Fakat bir kimse amcasının, halasının veyâ teyzesinin kızını alabilir. Kardeş çocukları birbirleriyle evlenebilirler.

Süt emme ile meydana gelen mahremiyet de, soyla sâbit olan mahremiyet gibidir. Onun için bir kimse ile süt babası, süt anası, süt dedesi, süt ninesi, süt kardeş evlâdı, süt halası, süt teyzesi arasında ebedî bir mahremiyet vardır. Birbirleriyle asla evlenemezler.

Süt mahremiyetinin gerçekleşmesi için, süt emen çocuğun iki buçuk yaşından küçük olması ve emdiği sütün boğazından geçmiş olması şarttır. İki buçuk yaşından sonra emilen veyâ içilen süt ile süt evlâdlığı veyâ kardeşliği olmaz.

Zevcenin kocasının bazı akrabâları ile ve kocasının da, zevcesinin (eşinin) bazı akrabâları ile sıhriyet (hısımlık) bakımından mahremiyetleri olur. Bu ise nikâhın cevâzına engeldir. Bir kimse kendi karısının anasını, ninesini, başka kocasından olan kızını veyâ torununu asla nikâhlayamaz. Karı koca arasındaki evlilik kalkmışsa bile (yasak devâm eder).

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli, S. 415)

 

 

ÖDÜNÇ ALMA (KARZ-I HASEN)

 

Borç alıp verme muâmelesi, altın ve gümüş gibi yalnız misliyât denilen tartılan şeylerde, ölçeğe bağlı buğday ve arpa gibi şeylerde ve taneleri arasında kıymet değiştirecek derecede fark bulunmayan yumurta ve ceviz gibi sayıya bağlı şeylerde olur. Hayvânlarda ve kumaş gibi değere bağlı şeylerde olmaz.

Gerek altından ve gümüşten ve diğer maddelerden olan nakid paralar, gerekse diğer tartılan veyâ ölçülen şeyler, sonradan yalnız misilleri alınmak üzere borç olarak alınıp verilebilir. Buna “Karz-ı Hasen” denilir. Sosyal bir yardım olduğundan büyük bir sevabdır. Fakat bunun karşılığında fazla bir şey verilmesi şart kılınırsa, bu bir fâiz olur (günâhtır, harâmdır).

Borç alınan şeyler, sonradan kendi misilleri ile ödenir. Borç alınan bir altın para, yine aynı bir altın para olarak ödenir.

Bir kimse, borç verdiği para ve başka şeylerin tamamını veyâ bir kısmını borçlusuna bağışlayabilir. Borç alan da, arada bir şart olmaksızın alacaklı olan kimseye hediye verebilir.

Komşular arasında ekmekler, ister sayı ile ve ister tartı ile borç alınıp verilebilir.

Fâizin dînde yasak olmasının birçok hikmetleri vardır. Önce verilen bir paradan, daha fazla bir şey alınması sosyal yardımlaşma görevine aykırıdır. Sonra insânın çalışma gayretini azaltır. Onu tembelliğe sevk eder.

Aslında kesin bir lüzûm görülmedikçe, borç alınmamalıdır. Borç huzûru ve rahatı kaçırır. Hürriyeti kısıtlar. Borç verecek durumda olanlarda, ellerinden gelen yardımı muhtâçlardan esirgememelidirler. Sâdece Allâh (C.C.) rızâsı için “Karz-ı Hasen” sûretiyle borç verip mükâfâtanı Allâh (C.C.)’den beklemelidir.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli, S. 423)

 

LÛKATALARIN (BULUNTU MALLARIN)

HÜKMÜ

 

Bir yerde bulunan ve sâhibi bilinmeyen yitik bir mala “lûkata” denir.

Başkalarının rızâsı olmaksızın malarını haksız yere almak harâm olduğu gibi, yitik maları alıp benimsemek de harâmdır.

Bir kimse bir yerde yitik bir mikdâr para bulsa, bunu sâhibine vermek üzere, oradan alıp kaldırabilir. Fakat kendisi için alıp kaldıramaz. Bu bir hırsızlık sayılır. Yitik eşyâyı alıp kaldırmakta şu hükümler vardır:

1- Görüldüğü yerde alınmayıp bırakıldığı zaman zâyi’ olmasından korkulmayan bir yitiği alıp kaldırmak mübâhtır.

2- Alınmayınca zâyi’ olmak ihtimali olunan bir yitiği almak ve sâhibi için saklamak mendûbdur.

3- Zâyi’ olacağı anlaşılan bir yitiği almak ve saklamak vâcibdir.

4- Herhangi bir yitiği kendisine mal edinmek maksadı ile almak harâmdır.

Yitikleri hükümete (idârecilere) teslîm etmek de câizdir.

Yitiği bulan, kendisindeki yitiği uygun bir şekilde i’lân eder ve yitiğin kıymetine göre uygun bir müddet bekler. Sâhibi çıkmazsa onu fakîrlere sadaka olarak verir.

Yollarda, bostanlarda ağaç altlarında bulunan başaklarla meyveler hakkında da yitik hükümleri uygulanır.

Ekin ve bostan tarlalarında ekinler alındıktan sonra, başkalarının toplamasına izin verilmişse, arta kalan ekin veyâ kavun, karpuz, hıyar gibi döküntüleri başkalarının toplaması câizdir.

Ağaç üzerinde bulunan meyvelere gelince bunlar her nerede bulunurlarsa bulunsun sâhiblerinin izinleri bulunmadıkça, doğru olan yenilmemesidir.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli, S. 423)

 

DİLENMEMEK, BAŞKASINA YÜK OLMAMAK, HELÂLİNDEN KAZANMAK

 

Enes bin Mâlik (R.A.) şöyle rivâyet eder: “Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’e biri geldi ve (S.A.V.) Efendimiz’den muhtâc olduğu bir şey istedi. Bunun üzerine Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz buyurdular ki: “-Evinde bir şey yok mu?” O zât şöyle dedi: “-Evimde bir sergimiz var ki onu ikiye böldük, birinin üzerinde oturuyor ve yatıyoruz, birini de üstümüze örtüyoruz. Bir de kabımız var ki onda yemeğimizi yiyor ve suyumuzu içiyoruz ve başımızı da onunla su döküp yıkıyoruz.” Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdular: “-Onların ikisini de bana getir. O zât, gidip getirdi ve Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, onları mübârek elleriyle tutup buyurdular ki: “-Bunları kim satın almak ister?” Bunun üzerine oradakilerden biri: “-Onları bir dirheme satın alırım.” dedi. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, iki def’a şöyle buyurdular: “-Bir dirhemden fazlaya almak isteyen var mı?” Bir kimse “-Ben onları iki dirheme alırım.” dedi. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz de iki dirheme, o iki parça eşyayı o zâta verip iki dirhemi de eşyâ sâhibine verdiler ve şöyle buyurdular: “-Bunun bir dirhemi ile yiyecek al evine götür; bir dirhemine de bir balta alıp bana gel.” O zât gidip sapsız bir balta alıp geldi, baltayı Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’e takdîm etti. Efendimiz (S.A.V.) de baltaya bir sap taktılar ve o zâta verdiler ve buyurdular ki: “-Git, bununla odun kesip onları sat, seni on beş gün görmeyeyim.” O zât, kesip sattığı odunlarla on beş günde on dirhem kazandı. Bu kazancıyla hem yiyecek, hem giyecek aldı. Bunun üzerine Fahr-i Kâinât Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz, şöyle buyurdular: “-Kıyâmet günü, dilenciliğin kara lekesini, ancak cehennem ateşinin temizleyeceği bir yüzle (mahşer meydanına) gelmektense, senin bu yaptığın iş, daha hayırlı değil mi?”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 525-526)

 

MÜ’MİN ERKEK, KARISINI, NÂMAHREMDEN

KORUMAK VE KISKANMAK ZORUNDADIR

 

Buhârî, bu Hadîsi (Gayret) başlığıyla açtığı bir bâbında rivâyet etmiştir. Bu kelimenin Allâh-ü Teâlâ’ya ve insanlara ma’nâsı başka başkadır. İnsanlar arasındaki gayret, kadının kocası üzerindeki; kocasının da karısı hakkında duyduğu şiddetli heyecandır ki nefsin bu nev’i infiâl ve teessürünü dilimizde (kıskançlık) kelimesiyle ifâde ederiz. Gâyesi de kıskanç kadının kocasını, kocanın da kadınını kötülükten esirgemesidir. Nasıl ki Müellif Buhârî (Gayret)’in bu ma’nâya delâletini ifâde ve îzâh etmek için Mügire İbn-i Şube (R.A.)’den şu Hadîs’i rivâyet ediyor.

Bir rivâye göre Ensâr’dan Benî Sâide’nin Reîsi Sa’d İbn-i Ubâde (R.A.): “Eğer karımın yanında (yabancı) bir erkek görsem; onu kılıcımın geniş yüzüyle değil; keskin tarafıyla vurur, öldürürüm.” demiştir. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (S.A.V.) de: Sa’d İbn-i Ubâde’nin bu gayret ve hamiyyetine taaccüb mü ediyorsunuz? (Şaşmayınız.) Çünkü biz (ben) Sa’d’den daha kıskancım Allâh-ü Teâlâ da benden kıskançtır!” buyurmuşlardır.

Buhârî’nin yine bu bâbında Hz. Âişe (R.A.)’den bir rivâyetine göre Resûl-i Ekrem (S.A.V.): “Ey Muhammed ümmeti, bir mü’min kulun veyâ kadının zinâkârlığı üzerine Allâh-ü Teâlâ derecesinde kimse gayretli ve hamiyyetli değildir.” diye buyurmuşlardır.

Şu kadar ki Cenâb-ı Hakk, asabî teheyyüçten, rûhî infiâl ve teessürden münezzeh olduğu için Allâh-ü Teâlâ’ya nisbet olunan gayretle insanlardaki teessür ve infiâlin lâzımı olan Allâh (C.C.)’nün kullarına merhameti, hayır ve sa’âdet dilemesi ma’nâsı kasdolunur ki tercememizde bu ma’nâya işâret ettik. Görülen herhangi bir fenâlığa, bir zulme karşı dilimizdeki “Gayret-i İlâhî” sözünün ma’nâsı budur, gayretin lâzımıdır.

Sa’d İbn-i Ubâde (R.A), Akabe Bîatı’nda Hazrecîler’den Benî Sâide’nin nakibi olarak bulunmuşlardır. Bedir Harbi’nden i’tibaren bütün gazâlara iştirâk etmişlerdir. Mekke’nin Fethi günü, Hazrecîler’in bayrağını, Peygamberimiz (S.A.V.), Sa’d İbn-i Ubâde (R.A.)’e vermişlerdir.

Ehlullâh ve ulemâ buyurmuşlardır ki: “Babalarda gayret noksanlığı varsa, çocukları korkak olur.”

(Tecrîd-i Sarîh, Ank. 1978, 11. Cild, S. 319 – 320)

 

İMÂMA UYMANIN ŞARTLARI

 

1) İmâma uyan kimse kendi iftitâh tekbirine bitişik olarak imâma tâbi olmaya niyet etmektir.

2) İmâmın ökçesi imâma uyan kimsenin ökçesinden ileride bulunmasıdır.

3) İmâmın kılmış olduğu namaz bakımından hâli kendisine uyan kimsenin hâlinden daha aşağı olmamasıdır. Meselâ cemaatin farz kılıp, imamın nafile kılması gibi.

4) İmamın kıldığı farz ile imâma uyan kimsenin kıldığı farz, başka başka olmamasıdır.

5) Dört rek’âtlı bir farzın vakti çıktıktan sonra kazası için meydana getirilen cemaatte imâm mukim olup da imâma uyan misâfir olmamaktır.

6) İmâmın mesbûk olmamasıdır. Yani, cemaatle kılınan bir namazın bir kaç rekâtını kaçıran kimseye uymak câiz değildir.

7) İmâm ile imâma uyan kimsenin arasına kadınlar saf yapmamasıdır.

8) İmâm ile cemaat arasında ne kayık geçecek nehir, ne de üzerinde birbirine bitişik saflar olmadığı halde araba geçecek yol bulunmamaktır.

9) İmâmın intikâllerine vâkıf olmayı müşkil kılacak derecede arada büyük bir duvar olmamasıdır.

l0) İmâm binek üzere cemâat yaya olmamaktır.

  1. ll) İmâm yaya, imâma uyan kişi binek üzerinde olmamalıdır.

l2) İmâm bir binek üzerinde, cemâat ise başka bir binek üzerinde olmamalıdır.

l3) İmâm bir gemide, cemaat ise bu gemiye yakın olmayan başka bir gemide olmamasıdır.

14) İmâma uyan kimse farklı mezhepte bulunan imâmının halinden, akan kanın çıktığı veya ağız dolusu kusma gibi, kendi mezhebince namazı bozan bir şeyin meydana geldiğini bilip, bundan sonra imâmın abdestini yenilemediğini bilmemektir.                                       (Nimet-i İslâm, S.287)

 

MÜSLÜMÂNLARI, MESCİD-İ HARÂM’I

ZİYÂRETTEN MEN’ ETMENİN

BÜYÜK GÜNÂH OLDUĞU

 

“(Habîbim), Sana harâm ayı, ondaki muhârebeyi sorarlar. De ki: “O ayda muhârebe etmek büyük günahtır. (İnsanları) Allâh yolundan men’ etmek, onu inkâr etmek, (ziyâretçilerin) Mescid-i Harâm’a girmelerine mâni’ olmak, O’nun halkını oradan çıkarmak ise Allâh katında daha büyük (günahtır)tür. (Bakara: 217)

Bu Âyet’ten sonra “Harâm ay, harâm aya bedeldir. Hurmetler karşılıklıdır. Onun için kim sizin üzerinize saldırdırırsa siz de, tıpkı onların size saldırdıkları gibi, onlara saldırın.” (Bakara: 194) Âyeti indirilmiş ve müdâfaa savaşının bu aylarda câiz olduğu açıkça bildirilmiştir. İslâm’ın muzaffer olup düşmanların perîşân edilmesi nasıl büyük günah olabilir? Asıl büyük günah, İslâm’ın temellerini yıkıp küfrü kuvvetlendirmek için yapılan savaştır.

Câbir (R.A.)’ın şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Resûlullâh (S.A.V.), kendilerine saldırılmadığı müddetçe, harâm aylarda savaşmazlardı.” Saîd bin El-Müseyyeb (R.A.)’e: “-Müslümânlar, harâm aylarda, kâfirlerle savaşabilirler mi?” diye sorulduğunda “-Evet!” cevâbını vermiştir. Ebû Ubeyd (R.A.) “İnsanlar bugün, hudûd boylarında mevzidedirler.” demiştir. Bu ifâdeye göre bunlar, bütün harâm aylarda savaşı mübâh görmüşlerdir. “Müşrikleri nerede bulursanız öldürünüz…” (Tevbe: 5) Âyeti, harâm aylarda savaşmanın harâm olma hükmünü neshetmiştir.

“(İnsanları) Allâh yolundan men’etmenin” birkaç izâhı yapılmıştır: 1) Allâh’a ve Resûlullâh’a îmândan alıkoymak; 2) Mü’minleri, Resûlullâh (S.A.V.)’in yanına hicret etmekten alıkoymak; 3) Mü’minleri, Hudeybiye yılında umre yapmaktan alıkoymaktır. Hudeybiye Hâdisesi, Bu âyet’in nüzûlünden çok sonra olmuştur denilirse denilir ki: “Allâh’ın ma’lûmu olan şey,sanki tahakkuk etmiş gibidir.”

(Fahrüddîn Er-Râzî (R.H.), Tefsîr-i Kebîr Tercümesi C. 5, S. 89-97)

 

KADINLARIN EVLERİNDE OTURMALARI

 

Zamanımızda vaaz dinlemeye giden kadınların başlarına gelenleri düşünecek olursak, hiçbir erkek aile reîsînin karısının dışarı çıkmasına izin vermemesi gerektiğini görünüz.

İmam Ahmed, İbn Hüzeyme ,İbn Hibban ve Hakîm’in de senedleri sahihtir diye rivayet ettiği bir hadisde Efendimiz (S.A.V.): “Kadınların en hayırlı mescidleri evlerinin en iç köşesidir “buyurmuşlardır. Ebû Dâvûd ise,«Mescidleri kadınlarınıza yasaklamayınız, fakat evleri kendileri için daha hayırlıdır hadisini merfûan rivayet eder.

Taberanî ise şu hadisi merfûan rivayet etmiştir:

“Kadın bir avrettir (yani eksik olup utanç ve hayâ ile bezenmiştir); evinden çıktı mı şeytan onu karşılar. Kadının Allâh’a en fazla yakın olduğu yer, evinin en mahfazalı yeridir.” Kadınlar avrettir (yani hayâ ve utanç taşırlar).

Yine Taberani şu Hadîs-i rivâyet eder:

Kadının evinden çıkmasında bir sakınca yoktur; ancak onu şeytan karşılar ve ona: Seni kim görürse beğeniyor, der. Kadın elbisesini giyince ona, nereye gideceksin diye sorulur. O da, bir hastayı yoklamayı veya bir cenazeyi teşyie veya bir mescidde namaz kılmaya gidiyorum, diye cevâb verir. Halbuki kadın Rabbine evinde ibadet ettiği gibi hiçbir yerde ibadet edememiştir.

(İmam Şârânî-El Uhûdül Kübra, S: 94-97)

HADÎS-İ ŞERÎF

 

“Kıyâmet kopmaz, tâ ki ümmetim, kendisinden evvelki ümmetlerin yolunu karış karış, arşın arşın tâkip etmedikçe.”

(H. Şerîf, Buhârî)

 

MÜSLÜMAN KADINLAR KİMLERLE GÖRÜŞÜP KONUŞABİLİRLER?

 

Cenâb-ı Allâh (C.C.) Ahzâb Sûresi, Âyet: 55’te şöyle buyuruyor: “Onların üzerlerine bir vebâl yoktur: Ne babalarında ve ne oğullarında ve ne kardeşlerinde ve ne kardeşlerinin oğullarında ve ne kendi kadınlarında ve ne de ellerinin mâlik olduklarında. Bunlar ile görüşebilirler. Ve Allâh’tan korkun. Şübhe yok ki Allâh, her şey üzerine bir şâhiddir.” Bu mübârek Âyet’te müslüman kadınların, kimler ile arada perde olmaksızın görüşebilecekleri bildiriliyor ve kendilerine Allâh korkusu telkîn buyuruluyor.

Allâh-ü Teâlâ’nın rahmetine ve meleklerin istiğfârına mazhar olan Peygamber Âl-i Şân (S.A.V.)’a mü’minlerin de selât-ü selâmda bulunmalarını emrediyor. Allâh-ü Teâlâ’nın emrine muhalefet ve Peygamberine ezâya cür’et edenlerin dünya da âhirette de lâneti İlâhiyye’ye ve fecî bir azâba mâruz bulunacaklarını ihtârda bulunuyor.

Onların, (İslâm kadınlarının) üzerlerine bir vebâl yoktur. Arada perde olmaksızın buluşup görüşmelerinden dolayı bir günah gerektirmez. Ne babalarında ve ne oğullarında ve ne kardeşlerinde ve ne kardeşlerinin oğullarında ve ne kız kardeşlerinin oğullarında, bunlar ile perde arkasında olmaksızın görüşmelerinde bir mahzûr yoktur. Bu husûsta süt babalar da neseben baba hükmündedir. Amcalar ve dayılar da baba mesâbesinde oldukları için ayrıca zikredilmemişlerdir. Ve müslüman  kadınlarının ne kendi kadınlarında kendileri gibi müslüman bulunan kadınlar ile görüşmelerinde bir günah yoktur. Müslüman olmayan kadınlar, bir kavle göre, erkek mesâbesindedir. Ve ne de ellerinin mâlik olduklarında bir vebâl yoktur, bunlar ile görüşebilirler. Bunlardan murâd, bir kavle göre sâdece câriyelerdir. Velhâsıl bu bildirilen kimselerle perdesiz görüşmeleri yasak değildir.

Deniliyor ki Hicâb Âyeti (Perde Âyeti) nâzil olunca babalar ve oğullar vesâir yakınlar demişlerdir ki:

“-Yâ Resûlallâh, bizler de mi perde arkasından konuşacağız?” Bunun üzerine bu Âyet-i Celîle nâzil olmuş, onların bu husûsta müstesnâ bulundukları bildirilmiştir.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsîri)

 

EHL-İ MEDÎNE’Yİ KORKUTMAKTAN VE ONLARA EZÂ VERMEKTEN SAKINMAK

 

Müslim (R.H.)’ın rivâyetinde şöyledir: “Medîne halkına kötülük yapmak isteyen herhangi bir kimseyi mutlaka Allâh-ü Teâlâ, ateşte kurşunun eridiği gibi veyâ tuzun suda eridiği gibi eritir.” (Bu Hadîs, Hadîs ve diğer sahîh kitâblarda bir bölük Sahâbî (R.A.) tarafından rivâyet edilmiştir.)

Ahmed ibn-i Hanbel (R.A.)’ın rivâyetine göre Câbir bin Abdullâh (R.A.)’den şöyle rivâyet edildi: “Fitne çıkartan elebaşlardan biri, Medîne’ye geldi. Câbir (R.A.)’ın gözleri görmez olmuştu. Kendisine: “Bu elebaşından keşke uzak olsaydın.” denilince; O, iki oğluna dayanıp yürüyerek (dışarı) çıktı. Bu arada ayağı kayıp yüzüstü yere düşünce: “Resûlullâh (S.A.V.)’i korkutan helâk olsun!” diye bedduâ etti. Oğulları (veyâ onlardan biri): “Ey babacığım, Resûlullâh (S.A.V.) irtihâl buyurmuştur, onu nasıl korkutabilir?” deyince:

“Resûlullâh (S.A.V.)’in: Kim Medîne halkını, korkutursa, bana eziyyet vermiş olur.” diye buyurduklarını işittim, dedi.”

Taberânî (R.H.), Evsat ve Kebir’inde “ceyyid isnâdla Ubâde bin Sâmit (R.A.)’den Nesâî ve Taberânî, şöyle buyurduklarını rivâyet ettiler: “Yâ Rabb! Medîne halkına zulmedip onları korkutanı korkut. Allâh’ın, meleklerin ve bütün insânların la’neti (Medîne halkını) korkutanın üzerine olsun, Onun tevbesi ve fidyesi kabûl edilmez.”

Yine Taberânî (R.H.), Kebîr’inde Abdullâh bin Amr (R.A.)’den Resûlullâh (S.A.V.)’in:

“Medîne halkına eziyyet edene, Allâh eziyyet etsin. Allâh’ın, meleklerin ve bütün insânların la’netî onun üzerine olsun. Onun tevbesi, ve fidyesi kabûl edilmez.” diye buyurmuşlardır. (İmâm Hâfız el-Münzirî (R.H.), Et-Terğîb ve’t-Terhîb Tercümesi C. 3, S. 84-87)

 

ERKEKLERE, ALLÂH-Ü TEÂLÂ’NIN, “NÂMAHREM KADINLARA, BİR ŞEY SORACAĞINIZDA, PERDE

ARKASINDAN SORUNUZ” HİTÂB-I İLÂHÎSİ

 

“Ey îmân etmiş olanlar! Peygamberin hânelerine bir yemeğe da’vet olunmadan girip yemek pişmesini beklemeyin. Meğer ki size izin verilmiş olsun. Fakat, öyle, da’vet olunduğunuz vakit giriniz. Yemeği yedikten sonra lâfa dalmaksızın dağılınız. Çünkü o, şübhe yok ki, Peygambere eziyet verir, O da sizden utanır. Fakat Allâh, hakkı bildirmekten çekinmez. Ve Onlardan (Ezvâc-ı Tâhirât (R.A.)’den) bir lüzûmlu şey soracağınız vakit de onlardan bir perde ardından, sorunuz. Bu sizin kalbleriniz için de, Onlar’ın kalbleri için daha temizdir. Ve Allâh’ın Resûlü’ne sizin eziyet vermeniz doğru değildir ve O’ndan sonra Zevceleri’ni nikâh etmeniz de ebediyyen, câiz değildir, şübhe yok ki o, Allâh indinde çok büyük,bir günâh bulunmaktadır.” (Ahzâb Sûresi Âyet:53)

Bu mübârek Âyet’te Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in Hâne-i Sa’âdeti’ne ne gibi âdâba riâyet edilmek sûretiyle girileceğini ve Ezvâc-ı Tâhirât (R.A.)’dan bir şeyin ne sûretle sorulabileceğini ve Peygamber-i Zîşân (S.A.V.)’den sonra Muhterem Zevceleri (R.A.)’yla başkalarının nikâh akdinde bulunamayacakları bildiriliyor.

Ve ey mü’minler! Onlar’dan, Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in Muhterem Zevceleri (R.A.)’dan bir lüzûmlu şey, hâne eşyâsından çanak, çömlek, libâs gibi bir mâl soracağınız, isteyeceğiniz vakit de hemen hâne içerisine girmeyiniz, Onlar’dan bir perde ardından sorunuz, isteyiniz. Onlar (R.A.) ile sizin aranızda bir hicâb, bir perde bulunsun. Bu, sizlere teklîf edilen şey, izinsiz Hâne-i Nebeviyye (S.A.V.)’e girilmemesi, fazla lâkırtılarda bulunulmaması, arada perde bulunmaksızın bir şeyin istenilmemesi, sizin kalbleriniz için ve onların kalbleri için daha temizdir.

Böyle bir hareket, daha ziyâde nezih ahlâkın îcâbıdır. Böyle bir muâmele, kalbleri şeytanın vesvesesinden uzak bulundurmuş olur. Ve Allâh’ın Resûlü’ne eziyet vermeniz doğru değildir. Siz O peygamber-i Zîşân (S.A.V.)’e her vechile hürmette, ta’zîmlerinizi arz etmekle mükellefsiniz ve O’nun mübârek kalblerini tatyîb etmek mecbûriyetindesiniz, bunların hilâfına asla hareket edemezsiniz.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.),

Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsîri)

 

KADINLARA, ALLÂH-Ü TEÂLÂ’NIN

“YABANCI, NÂMAHREM, ERKEKLERE YUMUŞAK KONUŞMAYIN!” HİTÂB-I İLÂHÎSİ

 

“Ey Peygamber Zevceleri! Siz (diğer) kadınlardan (herhangi) biri gibi değilsiniz. Eğer (Allâh’tan) korkuyorsanız (size yabancı olan erkeklere) yumuşak söylemeyin. Sonra kalbinde bir maraz bulunanlar tama’a düşer(ler). Sözü ma’rûf vechile (ve ağır başlı) söyleyin.” (Ahzâb S:32)

Beyzâvî, Celâleyn “Kalbinde bir maraz bulunanlar” ifâdesine “Kalbinde nifâk (münâfıklık ) ve fücûr (işret, sefîhlik, ahlâksızlık) bulunanlar.” diye ma’nâ vermişlerdir. (Hasan Basrî Çantay (Rh.A.), Kur’ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm)

Bu Âyet’te üzerlerine düşen dînî vazîfeleri îfâ ile tavsîf buyurulan Ezvâc-ı Tâhirât (R.A.)’nin Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’in zevcelerinin yani bütün Mü’minlerin Vâlidelerinin sâir kadınlar arasında büyük meziyetleri hâiz oldukları ve ne kadar seçkin bir tarzda (ve nâmahrem erkeklere karşı nasıl) konuşup hareket edecekleri telkîn ediliyor.

Ey Peygamber Zevceleri! Ey o bir şerefi hâiz olan muhterem kapalı örtülü Müslümân kadınlar!. Siz başka kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Sizin değeriniz pek yücedir, sizin şeref ve fazîletiniz pek büyüktür. Eğer siz muttakî bulunuyor iseniz, Cenâb-ı Hakk’ın emrine muhâlefetten, Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in rızâsına zıt düşen hareketten kaçınıyor iseniz öyle bir imtiyâza sâhib bulunmuş oluyorsunuz. Bundan dolayı insanlarla konuşurken yabancı erkeğin işiteceği bir sözü yumuşakça söylemeyiniz, tatlıca bir şîve ile (söyleyişle) merâmınızı (sözünüzü) söylemeyiniz. Sonra kalbinde fesâd bulunan, nifâk bulunan kalbi, kötü temâyüllere elverişli (meyilli) olan kimse, tamaa düşer; harâma götüren hissleri tahrîk olur da, kendisi alçakça bir meyil ve te’sîr altında kalır ve siz Ey Muhterem Ezvâc-ı Tâhirat!.. (R.A.) Dâima ma’rûf söz söyleyin. İslâmî terbiyenin îcâblarına uygun olup yanlış düşüncelere sebebiyet verecek bir tarzda konuşmaktan sakınınız.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.),

Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsîri)

 

KADIN MAHREMSİZ SEFERE ÇIKAMAZ

 

1- “Kadın mahremsiz sefere çıkamaz.” Lâfızı umûm bütün seferlere şâmildir. Binâenaleyh kadının yalnız başına kısa veya uzun mesâfelere Hacc veyâ başka maksatlarla olsun sefer etmesi harâm olmak iktizâ eder.

2- “Mahrem” sözü nikâhı haram olan herkese şâmildir. Yalnız İmâm-ı Mâlik (R.A.) bundan kadının üvey oğlunu ya’ni kocasının başka karısından doğan oğlunu istisnâ etmiştir.

3- Ecnebî kadınla tenhâda başbaşa kalmak bütün ulemânın ittifâkıyla harâmdır. (Zamanımız Müslümânlarının nazar-ı dikkatlerini celbederiz.)

4- Bir kimsenin haccetmek isteyen karısını hacca götürmesi; gazâya gitmesinden evlâdır. Çünkü Resûlullâh (S.A.V.) bu husûsu soran zâta; o zât gazâya yazıldığını bildirdiği halde karısıyla birlikte haccetmesini emir buyurmuştur.

5- Kadına haccın farz olabilmesi için mahreminin bulunması şarttır.

6- Yalnız başına sefere çıkmamak husûsunda bütün kadınlar müsâvîdir. Yalnız Ebû’l Velîd-i Bâcî’ye göre şehvete mahall olmaktan çıkmış pek yaşlı kadınlar yalnız başlarına sefer edebilirler.

7- Ulemâdan bir kısım: “Bir adam, karısını farz olan haccı edâdan men edemez.” demişlerdir. İmâm-ı Ahmed’in mezhebi budur. Fakat sahîh kavillere göre kocası karısını hacca gitmekten men’ edebilir. Çünkü imkân bulur bulmaz hemen hacca gitmek farz değildir. İleride de gidebilir.

(Ahmed Dâvûdoğlu (Rh.A.),

Sahîh-i Müslim Tercemesi ve Şerhi C. 7, S. 92)

 

MÜNÂFIKLARIN AFVLARININ ŞARTLARI VE MÜ’MİNLERİN NAMAZI ASLA TERK ETMEMELERİ

 

Münâfıkların avfını, Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, Nisâ Sûresi: 146’da dört şarta bağlı kılmıştır:

Tevbe, Sâlih amellere devâm (etmek), Cenâb-ı Allâh’a i’timâd, Şerîat’e sarılmak ve amellerinde ihlâs(lı olmak).

(Âyet’in meâl-i âlîsi: “Ancak tevbe edip hâllerini düzeltenler, Allâh’a sımsıkı sarılıp dînlerini (ibâdetlerini) yalnız O’nun için yapanlar başkadır. İşte bunlar (gerçekte), mü’minlerle berâberdirler ve Allâh, mü’minlere yakında büyük mükâfat verecektir.”)

Sûre-i Hacc: 77’de: “Ey mü’minler! Rükû’ ediniz, secde ediniz ve Rabbiniz’e ibâdet ediniz ve kurtuluşa erenlerden olmanız için hayır işleyin.” buyuruluyor.

Rükû’ ve secde ile murâd, şübhesiz namaz’dır. Çünkü secde ve rükû, namaz’ın en mühim rüknünden olduğu cihetle zikr-i cüz’ (parçanın zikri) irâde-i küll (Allâh’ın buyruğu) kabîlindendir ki namaz’ın cüz’î (parçası) olan rükû ve sücûdla emir, namaz’ın küllî (bütün) erkânıyla edâsını emirdir.

İşte bu Âyet-i Celîle’de (Hacc: 77) namazın en mühim rüknünü (temel direğini) teşkil eden rükû’ ve secdesiyle berâber namaz kılmaklığı emir buyurmuştur. Binâenaleyh ben huzûrdayım, namazdayım gibi birtakım bâtıl akîdelere namazın terki, aslâ câiz değildir.

Namaz, cemî mukarrıbât-ı a’malin fevki olmuştur. (Kulu Allâh’a yaklaştıran bütün amellerin en üstünüdür.) Nitekim Peygamberimiz (S.A.V.):

“Namaz, mü’minin mirâcıdır.” buyurmuşlardır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 3, S. 80-81)

 

SARHOŞLUKTAN, CÜNÜBLÜKTEN VE

GAFLETTEN KURTULARAK NAMAZ KILMAK

 

Namaz kılan kimsenin, kendinin, Hakk’ın huzûrunda bulunduğunu bilerek huzûr, hudû’ ve huşû’ ile kemâl-i tezellül ile (kendi nefsini tam olarak horlayarak) aczini i’tirâf ederek namazın âdâb ve erkânına riâyeti lâzım geldiğinden sarhoş olan kimse ise bu âdâba riâyet edemeyeceğinden Hakk Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, sarhoş olan kimseyi kendi huzûr ve dîvânına kabulden reddetmiştir.

Kezâ cünüb olan kimse de, gusül etmedikçe namaz kılmaktan nehyolunmuştur. Ancak seferde olur da su bulamazsa veyâhûd suyu bulup da gusletmeğe imkân bulamazsa teyemmüm ile namaz kılmasına İlâhî müsâade vardır.

Teyemmüm ile namaz kıldıktan sonra ikinci vakit dâhil olduğunda İmâm-ı A’zam (R.A.)’e göre, tekrar suyu aramak lâzım değildir.

Nimetullah Efendi’nin Tefsîri’nde beyânına göre, cünüb olan kimsenin cemî’ a’zâsında ârız olan yorgunluk ve durgunluk insanın mîzâcına muzdarîb bir hâle sevk edeceğinden bu hâl ise ancak tahâret-i kâmile (tam bir temizlikle) zâil olacağından (sona erdirileceğinden) gusül edildiğinde cemî’ kuvvâ-yı bedenî (bedenin bütün kuvveti) atâletten (tembellikten) faaliyyete sevk edeceğine işâret olunmuştur.

Nitekim guslün fâideleri tıbben de tahakkuk etmiştir.

Muhakkikîn (gerçeği araştırıp ortaya koyanlar) sekri (sarhoşluğu) iki kısma ayırmıştır: Biri, hamrden (şarâb ve sarhoşluk veren içeceklerden) hâsıl olan sekirdir. Diğeri de hubb-i dünyâ (dünyâ sevgisi), mal ve nefsin arzuları sebebiyle ârız olan sekrdir.

Zâhirî sekirden tahâret lâzım olduğu gibi, kalbin de bâtın i’tibâriyle gaflet sarhoşluğu ve nefsin isteklerine ta’bi olmak hastalığından temizliğine dikkat etmemiz ve gaflet etmememiz lâzımdır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 3, S. 91-92)

 

 

 

 

 

İ’TİKÂF

 

İ’tikâf, lugatte bir şeye devâm etmek, ma’nâsınadır. Bir şeye müdâvim olan kimseye de “mu’tekif” denir. Şer-i Şerif’te ise i’tikâf: “Bir mescid-i şerifte veya o hükümdeki bir yerde i’tikâf niyetiyle ikâmet etmek” den ibârettir.

İ’tikâflar; vâcib, sünnet-i müekkede ve müstehâb nev’ilerine ayrılır. Şöyle ki: Lisân ile nezir edilen bir i’tîkaf vâciptir. Ramazân-ı Şerîf’in son on gününde i’tikâf kifâye yol ile bir müekked sünnettir. Başka bir zamanda ibâdet ve taat niyetiyle bir mescid-i şerifte bir müddet yapılan i’tikâf da müstehabdır. Bir i’tikâfın en az müddeti, İmâm Ebû Yusuf’a göre bir gündür. İmam-ı Muhammed’e göre de bir saattir. Bir saat fukahaya göre zamanın lâaletta’yin az çok cüz-i demektir. Yoksa bir günün yirmi dörtte bir cüz’i demek değildir.

İ’tikâfın meşrûiyetindeki hikmet ve fâideye gelince, bu pek mühimdir. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz Medîne-i Münevere’ye hicretinden sonra ahirete irtihâllerine kadar her Ramazân-ı Şerîfin son on gününü i’tikâf ile geçirirlerdi. İhlâs ile olan bir i’tikâf, amellerin pek şereflisi sayılmaktadır. Bu sa’yede kalbler, bir müddet olsun dünya işlerinden fâriğ, Hakk’a müteveccih olur, birer beytullâh olan mescitlerden birine bu sûretle mülâzemet eden bir mü’min pek kuvvetli bir kal’aya sığınmış, Kerîm olan ma’budunun feyiz ve inâyeti kapısına ilticâ’ etmiş olur.

İslâm büyüklerinden meşhur A’tâ demiştir ki: Mu’tekif, ihtiyâcından dolayı büyük bir zatın kapısında oturup hacetimi kaza etmedikçe buradan ayrılıp gitmem, diye yalvaran bir kimseye benzer ki, Allâh Teâlâ’nın bir ma’bedine sokulmuş, beni yarlıgamadıkça buradan ayrılıp gitmem demektir.

Bir mü’minin her gün azalmakta olan hayat günlerinden istifâde ederek böyle kudsî bir mahalde bir müddet Hâlık-i Kadîmine olanca varlığıyla yönelip saf bir kalp ile, nezîh bir lisânla ibâdet ve taatta bulunması, ma’nevî bir zevke dalması ne müstesnâ bir ganîmettir. Mu’tekif, bütün vakitlerini namaza tahsis etmiş demektir. Çünkü bilfiil namaz kılmadığı vakitlerde de mescid içinde namaza muntazır bir haldedir. Bu intizar ise namaz hükmündedir.

Vel-hasıl: İtikâf sayesinde insanın maneviyâtı yükselir, kalbi nurlanır, sîmâsında kulluk nişâneleri parlar, ilâhî feyizlere mazhâr olur. Ne mübârek, ne güzel bir hayat ânı!

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), B. İslâm İlmihali, S: 323)

 

İTİKÂFI BOZAN ŞEYLER

 

1) Gece, câmi dışında olsa bile cinsî münâsebette bulunmak,

2) Kasden veyâ unutarak inzâle sebebiyet veren yollara yaklaşarak inzâl olunmak,

3) Mürted olmak (Bu durumda i’tikâf kazâ edilmez.)

4) Niyet getirmeğe imkân vermeyecek derecede orucun fevt olacağını bir zaman müddetince delilik veyâ baygınlık geçirmek. Bu durumda, baygınlık hâlinde de delilikte olduğu gibi kazâ eder.

Diliyle birkaç günün i’tikâfını nezreden kişiye gecelerin i’tikâfı da lâzım gelir ve sözkonusu günlerini, i’tikâfı şart edilmezse bile, art arda olacaktır. Gecelerin i‘tikâfını nezredene, gündüzlerin i’tikâfı da lâzım gelir.

(İbn-i Âbidin’in Oğlu Muhammed Alâaddîn (Rh.A.),

El-Hediyyetü’l-Alâiyye Tercemesi, S. 201-203)

 

KAZANCIN İYİSİ VE KÖTÜSÜ NEDİR?

 

Bazı hakîm zâtlar’a şöyle sordular: “-Kazancın en iyisi nedir? Onlar da şöyle cevâb verdiler:

“-Dünyânın iyi kazancı, ihtiyâcı giderecek kadar helâl kazanmak olup ibâdete yardım için ondan bir miktâr almak, kalanı da âhirete azık için bırakmaktır.

Âhiret kazancına gelince kendisiyle amel edip başkalarına da öğrettiğin duyurduğun ilimdir. Âhiret için takdîm ettiğin fâideli amel ise, ihyâ ettiğin bir sünnettir.” “-Kazançların kötüsü nedir?” diye soruldu da buna da şöyle cevâb verildi: “-Dünyânın kötü kazancı, harâm yoldan topladığın, günâh için harcadığın ve Rabbi’ne kulluk etmeyene bırakıp gittiğin (mal ve kazancın)dır.

Âhiret için kötü kazanç ise, kıskançlık yüzünden gizlediğin hakîkat, işlemekte ısrâr edip âhirete gönderdiğin kötülükler, günâhlar ve ihdâs ettiğin kötü bir âdettir.”  (Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 534-535)

 

KURBÂNIN MÂHİYYETİ VE CİNSİ

 

Kurbân, Allah ta’âlâya takarrüb için kurbân niyetiyle kesile husûsî hayvandır. Kurbân Bayramı’nda kurbân niyetiyle kurbâ kesmek; hür, mukîm, müslim, zengin olan kimse için bir vec bedir.

Zenginden maksat, hâceti asliyesinden başka malı olsu olmasın en az iki yüz dirhem gümüş mikdârı bir mala mâl olan, yani:”Sadakai fıtır” ile mükellef bulunan kimsedir. Eyyam ı nahr’da kurbân kesmeğe kadir olan kimse kurbân kesmeyi de bilâhare fakîr düşse bu bâbtaki vücûb, uhdesinden sakıt o maz. Kurbân kesmekle mükellefiyet için imâmı A’zam (r.a.) il Ebû Yûsuf (rh.a.)’e göre âkil ve bulûğ şart değildir. Zengin olaı çocuğun veya mecnûnun malından velîsinin kurbân kesmes azimdir. Fakat imâm Muhammed (rh.a.)’e göre âkil ve bulûğ şarttır, (imâm Mâlik ile imâm Şâfîî (r.a.)’e göre kurbân, vâcib değil sünneti müekkededir.) Kurbân kesmekle kesilen hayvan arın mikdârı pek artmış olmaz. Kasaplar için kesilen hayvan “.ayısı azalır. O günlerde yine mu’tad veçhile kesilmiş olur.

Kendi zevkleri uğrunda her gün binlerce hayvanât kesilme ;mı çok görmeyenlerin, senede bir defa Allah (c.c.)’un rızâs cin bir kısım hayvanların fukara menfaatine olarak kurbân nâmıyle kesilmesini çok görmeleri doğrusu büyük bir düşüncesizktır. Kurbanlar; yalnız koyun ve keçi ile deve, sığır hayvanlaından kesilebilir. Koyun cinsinin erkeğini kurban etmek efdaldır. Keçinin, devenin veya sığırın erkeği ile dişisi etçe veya kıy­metçe müsâvî olsalar dişisinin kurban edilmesi efdaldir. Koyun e keçi ya birer yaşını bitirmiş bulunmalı veya koyunlar yedi seiz aylık olduğu halde birer yaşındaymış gibi gösterişli olmalı

Deve en az beş yaşını, sığır da iki yaşını bitirmiş bulunma­dır. Tavuk, horoz, kaz gibi ehlî hayvanlar, kurban olamaz. Bunarı kurban niyetiyle kesmek tahrimen mekruhtur. Etleri yenilen ahşi hayvanlar da kurban olamaz. Bir koyun veya keçi, yalnız ir kişi namına kurban olabilir. Bir deve veya bir sığır ise birden edi kişi namına kadar kurban olabilir.

(Ömer Nasûhî BİLMEN (rh.a.), Büyük İslâm İlmihâli, 410. s.)

 

KURBANLIK HAYVANI KESME ÂDABI

 

Kurbanın kesilecek zamanı eyyamı nahr’dır. Yani; Kurban bay­ramı birinci, ikinci, üçüncü günüdür. Fakat birinci gününde kesilme­si efdaldir. Kurbân kesecek kimse, tırnaklarını ve saçlarını kesme­yi te’hir eder. Bu mendûbtur. Fakat bu te’hir keraheti celbedecek bir müddette olmalıdır.

Kurbanlık hayvan, kesilecek yere rıfk ile götürülmelidir. Kurbanlık hayvana eziyyet edilmemeli ve zahmet verilmeden kesilmelidir. Meşru’ surette boğazlama, nefes borusunu ve “merî” denilen yemek ve içmek borusunu ve bunların arasında bulunup “veced” denilen iki damarını kesmek suretiyle, İmâmı A’zam (r.a.)’e göre kâfidir. Hayvanları bo­ğazlayıp damarlarını kesip kanlarını akıtacak âlet, hayvana zahmet vermeyecektir. Hayvanı, boynunun altından değil; üstünden kesmek ve daha soğumadan kafasını tamamen kesip derisini soymak da mek­ruhtur. Hayvanı boğazlarken “bi’smi’llâh” demek lâzımdır. “Allâhü Ekber”, “Allâhü A’zam” veya “Allah” denilmesi kifayet eder. “Bismillâhi Al/âhü Ekber” denilmesi müstehâbdır.

Hayvanı, kıble cihetine çevirerek kesmek sünnet olduğundan terki mekruhtur. “Besmele” kasden terk edilirse; hayvanın eti yenil­mez, haram olur. Fakat unutma neticesinde “Besmele” terk edilir­se boğazlanan hayvanın yenilmesinde mâni olmaz. Kurbanlık hay­vanı sahibi kesmelidir; elinden gelmiyorsa vekâletle başkasına kestirebilir. Kesimde başında bulunmalı ve okunması gerekenleri okumalıdır. Kurbân etini sahibi yiyebilir. Fakîr olmayan kimselere yedirebilir. Efdâl olan kurbân etini üçe bölmek, bir parçasını evine, bir parçasını yakınlarına, komşularına vs.’ye, bir parçasını da fakir­lere vermektir. Eğer nüfûsu kalabalık ise, kurbânın tamamını evin­de alıkoyabilir.

Kurbânın sütünü, derisini, etini satıp parasını almak, veyâhûd demirbaş olmayan bir şeyle değiştirmek mekruhtur. Yapılırsa kar­şılığı tasadduk edilmelidir. Kasaplık ücreti de verilemez. Cemiyeti­mizde ilim tahsil edilen veya islâmî faaliyet yapan hayır kurumları­na kurbân eti veya canlı olarak verilebilir. Çevreyi iyi araştırmalı, aylardır et yüzü görmeyen fakirlerin, garibanların doyurulması için a’zamî gayret gösterilmelidir.

Kesilen bir hayvanın ödü, bezi, bevl torbası, tenasül uzvu, hus­yeleri ise mekruhtur, bunları yememelidir.

(Ömer Nasûhî BİLMEN (rh.a.), Büyük İslâm İlmihâli, 4126. s.)

 

HİÇBİR MÜ’MİN GÜNÂHI SEBEBİYLE TEKFİR^ EDİLEMEZ (1)

 

İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (r.a.) hazretleri şöyle buyur-muşlardır:”Hiçbir mü’mine günâhından dolayı “kâfir” deme­yiniz ve o kimseyi bu sebeble îmândan uzaklaştırmaymız.”

Fakm Ebû Mansûr El- Mâturîdî (r.h.) derler ki: Ehl-i sün­netin dışında kalan taifeler bu hususta şöyle demişlerdir: Hâri-cîler’e göre, bir kimse büyük günâhlardan birini işlerse o kimse kâfir olup îmân ondan kaybolur.

Mürcie taifesine göre, imansız kimseye yaptığı tâatler fâide vermediği gibi, îmânlı kimseye de işlediği günâhlar zarar ver­mez.

Kaderiyye ve Mu’tezile’ye göre ise günâh işleyen kimse, iş­lediği günâhı sebebiyle îmân dâiresinden çıkar fakat küfür dâ­iresi içine de girmez. Küfür ile îmân arasında bir mertebede ka­lır. Ölmeden evvel günâhından dolayı Allah’a tevbe ederse îmân dâiresine girer. Bunların delili (4.Nisa s. 93.â.) “Kim bile bi­le bir mü’mini öldürürse onun cezası, ebediyyen kalmak üzere cehennemdir.” Cehennemde ebedî kalış, ancak kâfirle­re mahsûstur.

İmâm-ı Mâturîdî {r.h.) hazretleri, Kaderiye ve Mu’tezile’ye şöyle cevâb verir:

“Bu âyet-i kerîmeyi i’tikâdımza delîl getirmeniz ahmak­lığınız ve İcmâ-ı Ümmet’e muhâlefetinizdendir. Bid’at çıkar­mayıp sahâbe-yi kiram (r.a.)’e ve onlara tâbi’ olan ulemâya uysaydımz istikâmete ererdiniz. Ashâb-ı kiram (r.a.) ve ta­biîn, bu âyet-i kerîmeden kasdedilen ma’nânın, adam öl­dürmeği helâl kabul etmek olduğunda ittifak etmişlerdir. Müfessirîn-i ashâb (r.a.)’den İbn-i Abbâs (r.a.) de aynı şeyi söylemiştir. İşte biz, ashâb-ı kiram (r.a.) ve tabiîn ve tebe-i tabiîn (r.a.) ulemânın tefsîrlerindeki bu ittifakına dayanarak (hâilden) sözünün ebediyyet ma’nâsında kullanıldığını ka­bul etmiyoruz. Bu kelimenin ancak uzun zaman ma’nâsın­da kullanıldığında bütün dil ve edebiyat âlimleri ittifak et-

(İmâm-ı Mâturîdî (r.h.), Fıkhü’l-Ekber Şerhi)

 

HİÇBİR MU’MIN GÜNAHI SEBEBİYLE TEKFİR EDİLEMEZ (2)

 

İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (r.a.) hazretlerinin “Hiçbir mü’mine günâhından dolayı “kâfir” demeyiniz.” sözlerinin îzâhını İmâm-ı Mâturîdî (r.h.) şöyle devam ettirirler:

“Allah ta’âlâ, A’râf sûresi 176. âyette: “Dileseydik onu âyetlerimizle üstün kılardık; fakat o, yere (dünyaya) mey­letti ve kendi arzusuna uydu.” böyle buyurmaktadır. Bu de-lîllere karşılık şöyle bir suâl sorulabilir: Nebî (s.a.v.) Efendi­miz, hadîs-i şeriflerinde: “Bile bile namazı terk etmeyin. Kim bilerek namazı terk ederse İslâm milletinden çıkmış olur.” Yine başka bir hadîs-i şerifte: “îmân ile küfür arasın­daki fark, namazı terk etmektir.” buyuruyorlar.

Bu suâle şöyle cevâb veririz. Bu hadîslerin te’vili de “Kim, bile bile bir mü’mini öldürürse, onun cezası, ebedî kalmak üzere cehennemdir.” (4.Nisâ s. 93.) âyetinin te’vili gibidir. Ya’ni “Namazın hükmünü inkâr eden kimse kâfir olur.” demektir.

Büyük günâh işlemekle îmânın yok olmayacağına “Ey îmân edenler, fâsıkın biri eğer size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın.” (Hucurât s. 6.) âyet-i kerîmesi de delildir. Burada fâsık kişinin haberinin araştırılması emrediliyor ki fâsık kişi eğer kâfir olsaydı, Allah ta’âlâ böyle bir kimse­nin şâhidliğinin kabul edilmemesini yasaklardı.

Günâh işleyen mü’minin îmân’dan çıkmayacağına Mâ-iz bin Mâlik (r.a.) hadîsi de bir delildir. Maiz (r.a.), Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimizin huzurlarında zina’ ettiğini ikrar et­mişti. Şâyed Mâiz (r.a.) günâhı sebebiyle dîn’den-çıkmış olsa­lardı, Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Ona ya mürtedd mu­amelesi yaparlardı yâhûd da onun yeniden İslâm’a girmesini emrederlerdi.

Bu hususta ehl-i sünnetin i’tikâdı şudur: îmânın yeri kalbdir, günâhların yeri ise a’zalardır. İkisinin yeri ayrı ol­duğuna göre, bir mü’minde her ikisinin bulunması, bir te-zâd teşkîl etmez.

(İmâm-ı Mâturîdî (r.h.), Fıkhü’l-Ekber Şerhi)

 

 

 

ÂDİL VEYA ZÂLİM İDARECİNİN DURUMU

 

Hz. Alî (k.v.) efendimizden naklolunduğuna göre buyurmuşlardır ki: “Halkının seninle tekâmül edeceği, senin ise onlarla noksanlaşacağın bir beldede otur­ma.”

Hâkim (r.h.)’in Müstedrek nâmmdaki hadîs kitabın­da geçen bir hadîs-i şerîfte: “İnsanların ahidleri ka­rışmış, fâsid olmuş, emânetler hafîfe alınır olmuş ve işte şöyle şöyle olmuş olduklarını gördüğün zaman (Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimiz böyle buyururlar­ken mübarek parmaklarını birbirine geçirdiler) işte o zaman evine kapan ve lisânına sâhib ol ve bildiğin­le amel et (tut), bilmediğini de terk et, hassaten ken­di işine sarıl ve insanların işlerini bırak.” diye buyur­muşlardır.

İşte bu zaman, sükût zamanıdır ve evlere kapanıp kalmak ve az geçimle kanaat zamanıdır, denilmektedir.

Amma bir makam ki ona sevgi yoktur ve onun üzeri­ne âcil lezzet için hırs yoktur; o zemmedilmemiştir. Böyle makam, şer’an ve aklen mezmûn değil aksine memdûhtur. Nasıl memdûh olmasın ki onların bir saatlik amelleri, başkalarının seneler kadar amellerine denk; hattâ onların da fevkinde olur. Kaynaklarımızdan ulaşan haberlere göre “Âdil imâm (devlet başkanı) kıyamet gününde makam itibariyle insanların en üstünü ola­caktır.” Aksine “Zâlim imâm, Kıyamet günü, insanla­rın en adîsi oldu.” “Hiçbir gölgenin bulunmadığı, ancak Allah ta’âlânm kendilerini gölgelendireceği yedi sınıf kimsenin birincisinin âdil imamların ola­cağı” hadîs-i şerifi buna delâlet eder.

(Hz. Muhammed Mevlânâ Ebû Saîd Hadimi (k.s.), Berika Tercemesi 2. c., 432-433. s.) ,

 

NEBÎ (S.A.V.)’E SÛ-İ ZANN KÜFÜRDÜR

 

Nebî (s.a.v.)’in zevcesi Safiyye (r.a.)’dan rivayet olun­duğuna göre, Resulullâh (s.a.v.) Ramazan’ın asr-ı âhi­rinde (son on gününde) mescidde i’tikafta iken Safiyye (hazretleri) Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’i ziyaret etmişti. Bir saat nezd-i Peygamberî (s.a.v.)’de görüştükten sonra avdet etmek üzere ayağa kalkmış, Resulullâh (s.a.v.) de onu menziline geçirmek üzere onunla beraber kalkmış, Ümm-i Seleme (r.a.)’nın odası önündeki mescid kapısı­na geldiğinde Ensâr’dan iki kimse oradan (acele) geç­mişti de Resulullâh (s.a.v.)’e selâm vermişlerdi. Nebî (s.a.v.) bunlara:

“Acele etmeyiniz, durunuz! Yanımdaki kadın, Sa­fiyye binti Huyey’dir.” buyurdular. Bu iki Ensârî zât: “Yâ Resûlallâh! Biz Cenâb-ı Hakk’ı, (Resulü (s.a.v.)’in lâ­yık olmayan bir harakette bulunmasından) tenzih ederiz.” dediler. Ve (Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in Safiyye (r.a.)’nın ta’yin-i hüviyetine mecburiyet hissetmesi), bun­lara ağır geldi. Bunun üzerine Nebî (s.a.v.):

“Şeytân, insân (vücûdun)da (deveran eden) kan mesabesindedir. Ben sizin (temiz) gönüllerinize şey­tânın (kötü) bir şübhe atmasından haklı olarak kork­tum.” buyurdular.

İmâm-ı Şafiî hazretleri bu hadîsin tevcihinde: Bu iki sahâbî (r.a.)’nın gönüllerine bir vesvese gelip de kâfir ol­malarından Resûl-i Ekrem (s.a.v.) endişe etti de bunla­ra makâm-ı nasihatte hakikati bildirmeğe mübâderet bu­yurdu.” demiştir.

Çünkü Resulullâh (s.a.v.) hakkında sû-i zannda bulunan ya kâfirdir yâhutta münafıktır. Çünkü enbiyâ ‘aleyhimü’s-selâm hakkında sû-i zann, bi’l-icmâ’ kü­fürdür.

(Tecrîd-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, 6. c., 330-333. s.)

 

GIYBET EDENİN VE EDİLENİN HÂLİ

 

Hasanü’l-Basrî (r.a.)’e: “Falan kimse senin gıybeti­ni yaptı.” denildi. O da, ona bir tabak tatlı gönderdi ve dediler ki: “Bana ulaşan bir habere göre sen kendi hasenelerini bana hediye etmişsin, ben de sana karşılık veriyorum.”

İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (r.a.) efendimizden riva­yet olunduğuna göre, İmâmımız’a denildi ki: “Falan se­nin gıybetini yapıyor.” Hz. Ebû Hanîfe (r.a.) ona birkaç dinar gönderip buyurdular ki: “Beni zemmeden kimse her ne kadar benim ta’n edilmemi ve kötülenmemi murâd etti ise de, şâyed bize hasenelerinden verirse, biz de ona dünyadan çok şeyler veririz.” Ve devamla buyurdular ki: “Zîrâ onun kötü niyyeti, benim için bir ni’met olmasında bir te’sîri olmaz (ya’nî benim için bir ni’met olmasına mâni olamaz) Onu.., benim için menfa­at vermesinden ve onun (benim için) bir ni’met olma­sından da çıkartmaz. Onun ni’met olması, ancak onun (bana) menfaat vermesi üzerine cereyan eder.” Meşâyihîn (k.s.) hazerâtından şöyle hikâye olundu: “Beni, bana bildiren kimse, eğer medhedici ise ben, işte o velîdir, derim. Beni görmedi; ancak kendisinin üzerinde bulunduğu hâl üzerine beni gördü. Allah’a hamdolsun ki beni evliyasından bir velîye gösterdi. Eğer o kimse beni zemmedici ise, Allah ona benim ayıbımı açmıştır, derim. Doğrusu Allah bir ayıbı, an­cak bir velîye açıklar. Bu zât, beni, bana nisbet ettiği şeyle isimlendiriyor ve hatırlatıyor ki işte o kötü sıfat­tan ben korunmalıyım (korunalım). Allah’ın kullarına ancak bir velî nasîhat eder.” Bu (mütâlâa) bu şeyhin, halkın bütünü hakkındaki î’tikâdıdır.

(Hz. Muhammed Mevlânâ Ebû Saîd Hadimi (k.s.), Berîka Tercemesi 2. c., 437. s.)

 

VAKTİNDEN ÖNCE NAMAZ KILINABİLİR Mİ?

 

Yolcu olunsun, olunmasın; bir vakitte iki vaktin na­mazını bir arada kılmak caiz değildir. Çünkü Allah ta’âlâ: “Şübhesiz ki namaz, müslümânlar üzerine belli vakitlerle farz olmuştur.” (4.Nisâ s. 103.â.) diye buyurmuştur.

Bir vakitte iki namazı birleştirmek ise, vakti boz­maktır. Kazaya kalmış namazlar bir vakitte kılmabilir; fakat vakit gelmeden, bir sonraki vaktin namazı, bir ön­ceki vakitte kılınamaz.

Ya’ni bir kimse, öğle namazını, vaktin sonuna kadar te’hîr ederek, kılar. Biraz sona ikindi namazı vakti girer, ikindi namazını da, ilk ve âhir vakitlerden birinde kılar. Fa­kat ikindi vakti girmeden ikindi namazını kılmak caiz değil­dir!.

İmâm-ı Şafiî (r.a.) göre, yağmur, yolculuk, hastalık gibi meşru özürlerden dolayı, öğle ile ikindiyi bir vakit­te kılmak; akşam ile yatsıyı da bir arada kılmak caizdir.

Biz Hanefîlere göre de, ancak Arafat’ta, öğle ile ikin­diyi öğle vaktinde; Müzdelife’de, akşam ile yatsıyı yat­sı vaktinde bir arada kılmak caizdir.

Bir kimse, vaktin sonunda namazla mükellef olsa ve mükellef olduğu o vakti de kılamasa, sonra kaza eder. Fakat vaktin sonunda âdet gören veya lohusa olan bir kadın, o vakti sonra kaza etmez.

İmâm-ı A’zam (r.a.)’e göre, “Bir namazın farz olması vaktin sonuna bağlıdır.” Bir kimse, vaktin sonunda mükellef olursa, yetiştirebilirse; namazı o vakitte kılar; yetiştiremezse kaza eder.

Imâm-ı Şafiî (r.a.)’e göre ise, “Bir namazın farz ol­ması, vaktin evveline bağlıdır.” Vaktin evvelinde mükel­lef olursa; o namazı kılar, kılamazsa; kaza eder. Vaktin so­nunda mükellef olan kimseye o namazı kılmak vâcib değil­dir.

(Mültekâ Şerhi Mevkûfât 1. c.)

 

NAMAZI TERK EDENİN BEYNAMÂZIN HÜKMÜ

 

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, şöyle buyurmuşlardır: “Her şeyin bir alâmeti vardır, îmânın alâmeti de namaz­dır.” (Menâvi) “İnsan ile küfür arasında yalnız namazın terk edilmesi vardır, ya’ni insanı küfre yaklaştırır.” (Menâvî) Keza: “Kul ile şirk arasında namazı terk etmek var­dır, ya’ni namaz terk edilince kul müşrik gibi olur.” “Namaz kılmayan kimse, hiçbir dîn seçmemiş gibidir.” buyurulmuştur.

Üstâd-ı ekmel Şîhâbüddin Sühreverdî (k.s.), Avârifü’l-Meârifi’nde şöyle yazmıştır:

“Ba’zıları: “Namazdan maksad, Allah’ı hatırlamaktır. Allah’ın hatırlanması tahakkuk edince namaza ne lü­zum vardır?” diye zannetmişler ve dalâlet yollarına düşmüşler, namazdan almaları gerekeni alamadıkları için fâsık ve fâcirlere (Allah’ın emirlerini tanımayan, gü­nâh işleyen, sapılmışlara, şerîrlere) boyun eğer hâle gel­mişler, Allah’ın koyduğu ahkâmı (hükümleri) tanımaz ol­muşlar, harama sarılıp helâli reddetmişler ve bu efdâl ameli (namazı) ihmâl etmişlerdir. Allah her durumda mütecellî, her harekette kudret sahibi, nice hikmet ve kudretlerin mâlikidir, rızâsının ne vakit ve hangi amel­de bulunduğu bilinmez. Kul, bu dünyâ evinde bulun­duğu müddetçe bu amellerin herhangi birisinden yüz çevirirse tuğyan etmiş olur. Ameller hâl ile temizlenir; haller de ameller ile bereketlenir, devamı te’min edil­miş olur. Ameller bırakılırsa hâller de kalmaz gider.”

Veysel el-Karanî hazretleri, kendini bileli ömrü içinde bir gece yatıp uyumamıştır. Bir geceye, bu gece secde ge­cesi der, sabaha kadar secde ile geceyi ihya ederdi. Diğer bir geceye de bu gece, kıyam gecesi der, sabaha kadar ayakta ibâdetle geceyi ihya eylerdi.

(Hz. Mahmûd Sami RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Musahabe 3. c., 87-94. s.)

 

NAFİLE NAMAZ KILMANIN MEKRUH OLDUĞU VAKİTLER

 

  1. Sabah namazının vakti girdikten sonra, sabah namazı­nın sünnetinden başka, (nafile namaz kılmak)
  2. Sabah namazının farzını kıldıktan sonra, güneş doğun­caya kadar, (nafile namaz kılmak)
  3. İkindi namazının farzından sonra, güneş batıncaya ka­dar, (nafile namaz kılmak)
  4. Güneş battıktan sonra, akşam namazının farzından ev­vel, (nafile namaz kılmak)
  5. Cum’a günü, imâm-hatib minbere çıkmağa başladıktan i’tibâren cum’a namazı kılınıp bitirilinceye kadar, (nafile na­maz kılmak)
  6. Farz namazlarında ve cum’a namazında ikâmet yapılır­ken (nafile namazı kılmak) Sâdece sabah namazının farzı için ikâmet yapılırken, eğer sabah namazının iki rek’atlik sünneti kılınmamışsa, bu sünnet terk edilmez; kılınır.
  7. Bayram namazından evvel, gerek evde; gerekse mescidde, (camide nafile namaz kılmak)
  8. Bayram namazının hutbesi okunurken ve bayram na­mazından sonra camide (nafile namaz kılmak)
  9. Yağmur duasının hutbesi okunurken (nafile namaz kıl­mak)
  10. Güneş tutulmasında hutbe okunurken (nafile namaz kılmak)
  11. Haccda Arafat ile Müzdelife’de birlikte kılınan namaz­lar arasında, (birinde öğlenin son sünneti, ötekinde akşamın sünneti kılınmaz.)
  12. Vakit daralıp farza az bir vakit kaldığında (nafile namaz kılmak)
  13. Büyük ve küçük abdest sıkışık haldeyken (nafile na­maz kılmak)
  14. Ortaya yemek konulduğu zaman… (nafile namaz kıl­mak) mekruhtur denilmiştir.

(Mültekâ Şerhi Mevkûfât 1. c.)

İNADI KÜFÜR (1)

 

Küfrün üç nev’înden ikincisi bu, inkârî ve inâdî kü­fürdür. Bu nev’î küfrün sebebi üçtür: 1) Kibirlenmek, 2) Riyaset sevgisi, 3) Zemmedilmekten korkmak.

Kibirlenmek, istikbârdır (ya’ni kendini büyük görmek­tir.) Bu nev’î küfre misâl: Fir’avn ve kavminin küfrüdür. Fir’avn ve kavmi, Hz. Musa (a.s.)’dan birçok mucizeler gördüler. Bu hususta Allah ta’âlâ, Mü’minûn sûresi, 45-47’de meâlen: “Sonra âyetlerimiz ile ve apaçık bir fer­man ile Musa ve kardeşi Harun’u, Fir’avn’a ve ileri ge­lenlerine gönderdik. Bunun üzerine onlar, kibire kapıl­dılar ve ululuk taslayan zorba bir kavim oldular. Bu yüzden dediler ki: Kavimleri bize kölelik ederken bizim benzerimiz olan bu iki adama, inanacak mıyız?” buyur­maktadır. Onların i’tikâdınca beşeriyette birbirinin misli ol­mak nübüvvete (peygamberlike) mâni’dir. Hattâ onlara göre peygamber beşerin dışında ya’ni melek olması ge­rekir. Bu da onların cehaletlerinin çok çok ileri olduğunun bir delîlidir. Hattâ onlar, Fir’avn’ın ilâh olduğuna inanıyor i’tikâd ediyorlardı. Bu hususta Allah ta’âlâ, Nemi sûresi, 14’te meâlen: “Vicdanları da bunlar(ın doğruluğun)a tam bir kanâat getirdiği hâlde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler. Bozguncularının sonunun nice olduğuna bir bak.” diye buyurmaktadır. Ya’ni haddi tecâvüz ederek ve zulümden ve tekebbür ederek tâbi’ ol­maktan (şiddetle) kaçındıklarından dolayı onları inkâr etti­ler, yalanladılar.

Küfr-i cuhûdî ve inâdînin ikinci sebebi: Riyasete, bir makama yükselmeğe vâsıl olamamaktan veya riyase­tin zevalinden (ya’nî reîsliğin, baş olmağın elden çıkma­sından, sona ermesinden) korkulmasındandır. Hirakl’in küfrü bu nev’îdendir.

(Hz. Muhammed Mevlânâ Ebû Saîd Hâdimî (k.s.), Berika Tercemesi 2. c., 421-422. s.)

 

 

 

İNADI KÜFÜR (2)

 

Nebî ‘aleyhi’s-selâtü ve’s-selâm Efendimiz, Hirakl’i İs­lâm’a da’vet için Dihyetü’l-Kelbî (r.a.) ile Hirakl’e bir mektûb gönderdiler. Dihyetü’l-Kelbî (r.a.), Hirakl’e varmadan bir ge­ce önce Hirakl, yıldızlara baktı ve ‘aleyhi’s-selâtü ve’s-se­lâm Efendimizin sânını, O’nun nübüvvetinin alâmetlerini ve getirdikleri dînin zuhurunu ve bu dînin intişârını ve di­ğer dînleri neshettiğini gördü ve kararsız bir şekilde sabah­ladı. Bunu, devletinin ileri gelenlerine haber verdi. Onlarda bu hususu araştırıp Kureyş tüccarlarını ve içlerinden Ebû Süf-yân (r.a.)’i Şam’da bulup (Ebû Süfyân (r.a.) henüz İslâm’la müşerref olmamışlardı) Hirakl’in yanına getirdiler. Hirakl, Ebû Süfyân (r.a.)’e, Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimizin halleriy­le ilgili şu suâlleri sordu:

“-O, sizin eşrafınızdan mıdır, fakîrlerinizden midir? İçi­nizde daha önce nübüvvet da’vasmda bulunan oldu mu? O’nun ecdadında melik veya emir olan var mıdır? O’nun etbâ’ı zenginler midir, yoksa fakirler ve zaîfler midir? O’na tâbi’ olanların sayısı artıyor mu, eksiliyor mu? Dîninden irtidâd eden kimseyi ibkâ eder mi, geriye bırakır mı? O’ndan zulüm ve haksızlık sâdır olur mu? O’ndan yalan­cılık sâdır olur mu? Muharebelerde galebe kimdedir? Ga­lebe çoklukla O’nun tarafında mıdır, yoksa muhaliflerinde midir? vb.”

Ebû Süfyân (r.a.) gerçek ne ise o minval üzre cevâb verince Hirakl dedi ki: “-Bunların hepsi, nübüvvetin emare­leridir.” Ebû Süfyân (r.a.), kıskançlıkla tekzîb için dedi ki: “-Fakat ondan acîb bir yalan sâdır oldu. Zîrâ Mi’râc’a çıktı­ğını, bir gecede Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya git­tiğini haber verdi.” Bu arada birden orada Beytü’l-Makdîs’in hizmetçilerinden biri görüldü ve dedi ki: “-Ben, işte o geceyi biliyorum.” deyip Kudüs’te zahir olan vak’aları haber

(Hz. Muhammed Mevlânâ Ebû Saîd Hadimi (k.s.), Berika Tercemesi 2. c., 422-423. s.)

 

İNÂDÎ KÜFÜR (3)

 

Buhârî (r.h.) rivayetlerine göre, Nebî-yi Ekrem s.a.v.) Efendimizin Hirakl’e mektübları:

“Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm. Muhammed bin Abdullah ve Resûlullâh’dan, Rûm meliki Hirakl’e. Selâm hidâyete tâbi’ olanların üzerine olsun. Ben, seni İslâm da’vetiyle da’vet ediyorum. Müslüman ol ki selâmet bulasın. Allah, sana ecrini iki kerre versin. Eğer arka çevirirsen Yerîsîlerin günâhı senin üzerine olur.

“De ki: Ey ehl-i Kitâb! Sizinle bizim aramızda ma’nâsı eşit bir kelimeye geliniz; Allah’tan başkası­na ibâdet etmeyelim. O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse işte o zaman: “Bizim müslümân olduğumuza şâhidler olun!” deyi­niz.” (3.Âl-i İmrân s. 64.â.)

Hirakl, mektubun okunmasını emretti. Mektubu dinle­di ve içinde sakladığı îmânı Dihyetü’l-Kelbî (r.a.)’e izhâr etti ve: “-Eğer îmânımı aşikâr edersem, nefsime gele­ceklerden korkuyorum. Bu mektubu, herkes için i’timâd edilen ve Dağatir denilen rahibe götür ki ilmi olan ve ilm-i nücûmu çok iyi bilen bir kimsedir. Umu­lur ki o, îmân eder ve ona i’timâd edenler de ona tâ­bi’ olurlar.” dedi. Dihye (r.a.) hazretleri, mektubu ona okudu ve Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimizin hak oldu­ğunu bildi ve O’na îmân etti. Kavmini, İslâm’a çağırdı onlar ise onu katlettiler. Dihye (r.a.) Hirakl’e döndü ve durumu ona haber verdi. O şöyle dedi: “-Şâyed bu kor­ku olmasaydı îmânımı izhâr ederdim.”

(Hz. Muhammed Mevlânâ Ebû Saîd Hadimi (k.s.) Berika Tercemesi 2. c., 423-425. s.)

 

İNÂDÎ KÜFÜR (4)

 

Hirakl, saltanatına dâhil olan Hıms beldesine döndü­ğünde, ona ilimde denk olan bir arkadaşından bir mektûb geldi. Mektûbda “Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimizin nü­büvveti ve İslâm’ın sânı, haber veriliyordu. Hirakl, Rûm büyüklerini topladı. Onlara: “Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efen­dimize tâbi’ olmağı arz etti. Onlar bu tekliften kaçtılar ve nefret ettiler. Onların îmân etmediklerini görünce onları geri çağırıp onlardan özür diledi ve onlara: “-Benim muradım, sizin dîninizdeki sebatınızı tecrübe ve imtihan etmekti.” dedikten sonra onların hepsi Hi­rakl’e secde ettiler ve ondan razı oldular. Böylece Hirakl, küfrü îmân üzerine; riyasetinin, devlet başkanlığının elden gideceği korkusuyla tercîh etti. Bilâhire, Mûte harbinde mutemed adamı Gavs’ı gönderip onun da bir­çok müslümânı burada katletmesi, Hirakl’in küfrünü teyîd etmektedir. Hirakl bu harbde, Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimize, îmânını izhâr eden bir mektup yazıp gönder­diyse de Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, onu yalanla­dılar ve: “O, hıristiyânlığı üzerinedir.” diye buyurdular.

(Hz. Muhammed Mevlânâ Ebû Saîd Hadimi (k.s.), Berika Tercemesi 2. c., 424-426. s.)

 

ÂYET-İ KERÎME

 

“İsrail oğullarını denizden selâmetle geçirdik. Fir’avn da askerleriyle beraber zulmederek ve saldırarak hemen arkalarına düştü. Nihayet su onu boğmaya başlayınca şöyle dedi:

“İnandım, hakîkaten İsrail oğullarının îmân ettiğinden başka tanrı yokmuş. Ben de müslümânlardanım.”

-Şimdi mi? Halbuki sen bundan evvel (ömrün boyunca) isyan etmiş ve dâima fesâdcılardan olmuşdun.” (Yûnus s. 90-91 .â.)

 

RÜKN-İ YEMÂNÎ’NİN VE RÜKN-İ ESVED’İN İSTİLÂMI MÜSTEHABBDIR

 

Salim bin Abdullah (r.a.), Abdullah İbn-i Ömer (r.a.)’den naklen rivayet etti ki: “Ben, Resûlullâh (s.a.v.)’m, Beyt’ten iki rükn-i Yemân’dan başka bir şeyi meshederken görmedim.” demiş.

Salim bin Abdullah (r.a.), babasından naklen haber verdi ki babası: “Resûlullâh (s.a.v.), Beyt’in rükünlerinden Rükn-i Es-ved ile ondan sonra gelen Cumahlılar’ın evleri tarafındaki rü­künden başka bir yeri istilâm etmezdi.” demiş.

Nâfi’ (r.a.), İbn-i Ömer (r.a.)’den rivayet etti. İbn-i Ömer (r.a.) şöyle demiş: “Bu iki rüknü (yâ’ni) Rükn-i Yemânî ile Hacer-i Esved-i, Resûlullâh (s.a.v.)’in istilâm buyurduklarını gördüm göreli ne şiddete ne de serbest zamanda istilâmı terk ettim.”

Ubeydullâh (r.a.)’dan o da Nâfi’ (r.a.)’den naklen rivayet etti. Nâfi’ (r.a.) şöyle dedi: “İbn-i Ömer (r.a.)’in eliyle Hacer-i Es­ved-i istilâmda bulunduğunu gördüm göreli terk etmedim.” dedi.

Bu hadîs-i şerîfi Buhârî ile Nesaî, hacc bahsinde tahrîc et­mişlerdir.

Rükn-i Yemânî’nin fazileti, İbrâhîm (a.s.)’ın kurduğu temel üzerinde bulunmasıdır. Rükn-i Esved’in ise iki fazileti vardır ki bunlar: Hz. İbrâhîm (a.s.) kurduğu temel üzerinde bulunması ve Hacer-i Esved’in bu köşede bulunmasıdır. Bundan dolayı Rükni Esved’in iki meziyet ve fazileti olduğu için Hacer-ü’l-Esved öpü­lür ve istilâm edilir. Rükn-i Yemânî’nin bir fazileti olduğu için yalnız istilâm edilir.

Nevevî (r.h.) “Bu iki Rükn-i Yemânî’yi istilâm etmenin müstehabb olduğunda, ümmetin bütün ulemâsı müttefiktir. Öteki iki rüknün de istilâm edilmeyeceğine cumhur ulemâ müttefiktir.”

“Rüknü meshetmek”ten murâd: İstilâmdır. Ne şiddete ne de serbest zamanda istilâmı terk etmedim” den de murâd: Tavaf esnasında kalabalık olsun, olmasın istilâmı terk etme­dim” demektir.

(Ahmed DÂVUDOĞLU (rh.a.), Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi 6. c., 529. s.)

 

BAŞKANIN SORUMLULUĞU

 

Ebû Vâil (r.a.), Şakik b. Seleme (r.a.) anlatıyor: Hz. Ömer (r.a.), Bişr b. Âsım (r.a.)’i Hevâzin zekâtı toplamaya memur etti. Bişr (r.a.), vazîfesine gitmekte biraz gecikmişti. Hz. Ömer (r.a.), onu Medine’de görünce:

– “Niçin geciktin? Artık dinlenip itaat edilmiyor muyuz?” dedi.

– “Dinleyip itaat edileceğinizden şübheniz olmasın. Ben, ResûIullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu işittim:

“Kim müslümanların bir işinin başına geçerse, o hesap günü cehennemin üzerindeki köprüye getirilerek orada durdurulur. Şâyet üzerine aldığı vazîfeyi dürüst yapmışsa, kurtulur. Eğer dürüst hareket etmemişse, köprünün üzerinde durduğu kısmı delinir, yetmiş yıllık mesâfeden cehenneme düşer.”

Hz. Ömer (r.a.), kederli ve üzüntülü olarak Bişr (r.a.)’in yanından ayrıldı. Yolda Ebû Zerr (r.a.)’le karşılaştı Ebû Zerr (r.a.):

– “Ben de, Resûlullâh (s.a.v.)’den şu mübârek sözleri işittim: “Müslümanlardan birisini bir memuriyete tayin eden, hesap günü, cehennemin üzerindeki köprüye getirilerek durdurulur. Eğer memuriyete tayin edilen dürüst bir kimse ise, o kurtulur. Dürüst bir kimse değilse, köprü delinir. Oradan zifiri bir karanlıkta yetmiş yıllık mesâfeden aşağı düşer.” Bu hadîslerin hangisi sana daha çok tesir etti? diye sordu.

– “Her ikisi de bana tesir etti. Buna göre, hilâfeti bu kadar yüklü meseleleriyle kim üzerine alır?” dedi. Ebû Zerr (r.a.):

– “Kim dürüst ve mütevâzi ise, Allâh (c.c.) bu işi onun üzerine yükler. Ancak biz senin iyiliğinden başka bir şey bilmiyoruz. Şâyet âdil olmayan birisini bir işe tayin etmişsen, onun vebâlinden kurtulamazsın.” dedi.       (M. Yusuf Kandehlevî, Hadislerle Müslümanlık, 2.c., 649.s.)

15

 

 

KUR‘ÂN’IN YANLIŞ TELAKKÎSİ VE BİD‘ATLER

 

Ömer (r.a.) şöyle dedi: Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki:

“Ümmetim için en korktuğum şey benden sonra bir adamın kalkıp da Kur’ân’ı te’vîl ederek, Kur’ân’da anlaşılması gereken ma‘nâyı değiştirip Kur’ân’ın kastetmediği ma‘nâyı Kur’ân’a yüklemeye kalkmasıdır.”

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Bir kişi, dinde olmayan birşeyi dindenmiş gibi göstererek her bid‘at çıkardığında, onunla şüphesiz bir sünneti kaldırmış olur.”

İbn Abbas (r.a.) dedi ki: “İnsan, bir bid‘atı çıkarıp bununla bir sünneti öldürür. Böylece devam ettiğinde, bid‘atler hayat bulup, sünnetler ölecektir.”

Mu‘az (r.a.) dedi ki; Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu:

“Kim bir bid‘at sâhibine, onu yüceltmek için giderse muhakkak ki İslamın yıkılışına yardım etmiş olur.”

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki:

“Ümmetim 73 fırkaya ayrılacaktır. Bir fırka hariç bütün fırkalar cehennemdedir.” Ashâb (r.a.e.) dediler ki: “O fırka kimlerdir?” Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki:

“Benim ve Ashâbımın yolunda olanlardır.”

Resûlullâh (s.a.v.) yine buyurdular ki:

“Bid‘atlerin ortaya çıkıp yayılması korkunç bir durum, çok ağır bir yük ve kesilmeyecek bir şerdir.”

Ömer (r.a.) dedi ki:

“İnsanlardan, sizinle Kur’ân’ın müteşâbih âyetleriyle tartışacak kimseler gelecektir. Onlara sünnetle engel olun, onları sünnetle kıskıvrak yakalayın. Şüphesiz, Kur’ân’ı en iyi bilenler, sünneti bilenlerdir.”

(İmâm-ı Suyutî, Akîdede Sünnetin Yeri, 93.s.)

22

HANGİ HIRSIZIN ELİ KESİLİR

 

Şerîatta sirkat (hırsızlık) haram olması i‘tibâriyle; nisab miktarı olsun veya olmasın başkasının malını haksız olarak gizlice almaktır. El kesme itibari ile İslâm memleketinde konuşan, gören ve mükellef bir kimsenin, gizlice bir şahsın korunan yerden ve bozulmayan şeylerden olan on dirhem veya on dirhem miktarındaki malını kasden alıp dışarı çıkarmasıdır ki; malın korunduğu yerde şüphe ve çalınan malda te’vîl bulunmamasıdır.

Ta‘rifdeki “mükellef” kaydı, erkek, kadın, köle, kâfir ve ayık halinde olan mecnûna şâmildir.

“Konuşan” ve “gören” kayıtlarıyla dilsiz ile âmâ, hırsızın tarifinden çıkmıştır. Çünkü dilsiz konuşacak olsa şübhe (hadler şübhe ile def’edilir) vermek ihtimali vardır. A‘mâ ise kendi malını başkasının malından ayıracak vaziyette değildir.

Çalınan malın kasden alınmış olması da el kesilmesinde şarttır. Çalma gündüz olursa, çalınan malın başlangıcında ve nihayetinde gizlice olması şarttır. Akşamla yatsı arası gündüzden sayılır.

Hırsızın mülk sâhibinden çalması ve çaldığı malın bütün dinlerde mübâh olması lâzımdır. Buna göre bir hırsız, diğer bir hırsızdan çalsa eli kesilmez. Hırsız gerek müslümân olsun, gerekse zımmî olsun, bir müslümânın şarabını çalsa eli kesilmez.

El kesilebilmesi için hırsızlığın İslâm memleketinde yapılması şarttır. Hırsızın elinin kesilebilmesi için nisâb (on dirhem gümüş) miktarı malın korunan mahalden bir def‘âda çıkarılması şarttır. Hırsızlığın kâdı huzûrunda, mu‘teber olan sübutla sâbit olması şarttır.

Hırsızlık hâdisesi sâbit olunca hüküm verildikten sonra hırsızın sağ eli bileğinden kesilir ve dağlanır. Eli kesildikten sonra tekrar hırsızlık yaparsa, sol ayağı da topuğundan kesilir. Şayet üçüncü defa yine hırsızlık yaparsa artık azaları kesilmez, fakat kırbaçla tâzir edilir ve simasında tevbe alâmetleri görülünceye kadar hapsedilir.

(İbn-i Âbidin, 8.c., 315-346.s.)

19

FÂİZ NEDİR?

 

Faiz (ribâ) sözlükte fazlalık, ziyâdelik anlamındadır. Istılâhî ma‘nâda ise; yapılan bir akitte karşılıksız olarak alınan fazlalıktır. Fâiz; Kitap, Sünnet ve İcmâ ile haram kılınmıştır.

Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmaktadır:

“Fâiz yiyenler, (kabirlerinden) ancak şeytanın dokunup çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların; ‘Alış-veriş de fâiz gibidir’ demelerinden ötürüdür. Oysa Allah alış-verişi helâl, fâizi de haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (o öğüde uyarak fâizden) vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve hakkındaki hüküm de Allâh’a âittir (Allâh onu affeder). Kim tekrar (fâize) dönerse onlar cehennem ehlidir, ateş halkıdır, orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara s. 275)

Konuyla alâkalı olarak Efendimiz (s.a.v.) ise bir gün: “Helâk edici yedi şeyden sakınınız” buyurunca, Sahâbe-i Kirâm hazerâtı sorar: “Onlar hangileridir ey Allâh’ın Resûlü?” Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.): “Allâh’a şirk koşmak, sihir ve büyü yapmak, haklı olarak öldürülen müstesnâ- Allâh’ın öldürülmesini haram kıldığı bir insanı öldürmek, fâiz yemek, yetim malı yemek, düşmana hücum sırasında harpten kaçmak, evli olup hiçbir şeyden haberi olmayan nâmusuna düşkün müslüman kadınlara zinâ isnad etmek.” (Buhârî) buyurarak fâiz yemeyi, insanın helâkine sebep olan yedi şey arasında saymıştır.

Fâizi sadece almak veyâ vermek değil aynı zamanda fâiz muâmelesinde herhangi bir şekilde bulunmak, yardım etmek, vesîle olmak da en şiddetli bir şekilde haram kılınmıştır. İbn Mes‘ud (r.a.) anlatıyor: “Resûlullâh (s.a.v.) ribâyı (fâizi) yiyene de, yedirene de, (Fâiz mu‘âmelesine) şâhitlik edenlere de, bu mu‘âmeleyi yazana da lânet etti.” (Buhârî)

27

 

 

 

ALLÂH İÇİN SEVMEK

 

Sevdiğini bizâtihî değil, onun vâsıtasıyla gâyesine ulaşmak için sevmektir. Şüphesiz sevgiliye ulaştıran vâsıta da sevilir. Gerçekte mahbub olan, başkası için sevilen değildir. Fakat sevdiğine ileten yol da sevilir. Altın ve gümüşü sevmekte bu kâbildendir, yoksa bunların zâtından değildir. Çünkü bunlar ne yenilir ne de giyilirler. Fakat bütün sevimli şeyler bunlarla temin edilir. İşte, insanlardan bazıları da altın ve gümüş gibi, maksada vesile oldukları için sevilirler. Onlar sayesinde mevkî, mansıb, mal ve ilim temin edilir. Malından ve mevkiinden faydalandığı için, bazılarının sultanı sevmesi gibi, sultanların hasekilerini de severler. Çünkü onlar onu sultana takdim eder, sultanın nezdinde över ve sultanın kalbine yerleştirirler.

Vasıta olarak sevdiğini, sırf dünyalık temini maksadı ile seviyorsa, bu sevgi, Allâh için olan sevgilerden değildir. Şayet sırf dünyalık için değil de âhiret ile de alakalı olur fakat, seven, yalnız dünyalık cihetinden seviyorsa,   -talebenin hocasını sevmesi gibi- bu da Allâh için olan sevgi dışındadır. Çünkü talebenin hocayı sevmesi, ilim öğrenmesi içindir. Aslında talebenin sevdiği ilim olmuş olur. İlim öğrenmekten maksadı Allâh’a yakınlık olmayıp, dünyâda mevki‘ sâhibi olmak ve halkın yanında i‘tibar bulmak ise, bu adamın sevdiği bunlardır. İlim bunlara, hoca da ilme vesile olmuş olur ki, bunların hiçbirine Allâh için sevgi denemez. Çünkü bu gibi sevgiler Allâh’a inanmayanda da bulunur.

Sevginin bu kısmı mübâh ve mezmûm olarak ikiye ayrılır. Şayet bu sevgi, emsâllerine galebe çalmak, yetim malı yemek, mâiyetine zulüm ve benzeri kötü niyetler taşıyorsa mezmûmdur. Eğer mübâh olan ni‘metlere ulaşmak maksadını taşıyorsa mübahtır. Vesîle, maksada tâbi‘ olduğu için, maksadın hükmünü alır.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), İhyâ u ‘Ulûmiddîn, 2.c., 406.s.)

12

 

ALLÂH İÇİN BUĞZ ETMEK

 

Allâh için seven herkesin, Allâh için buğz etmesi de lâzımdır. Çünkü bir insanı, Allâh’a kulluk ediyor ve Allâh katında sevimlidir diye seviyorsa, Allâh’a isyan eden aynı insana buğz etmesi lâzımdır. İnsan, sevdiği kimsede bulunan meziyetin zıddını onda görünce, buğz etmesi lâzım gelir. Sevgi ve nefrette âdet ve usûl budur.

Sevgiyi celb edecek şekilde, tâat ve ibâdetinden başka kötü bir sıfatını göstermeyenlere, düşmanlığı celbedecek şekilde fısk ve fücur ile kötü hallerinden başka bir iyilik göstermeyenler hakkında, açık ve meydandadır. Kapalı ve güç olan, bir yandan ibadet ve kulluğunu öte yandan isyan ve kötü hallerini ortaya koyan hakkındadır. Birbirini bozan muhabbet ile buğzu bir arada nasıl toplayacağını düşündürür; çünkü birisi müvafakati, diğeri muhâlefeti; muhabbet dostluğu, buğz da düşmanlığı iktizâ eder.

Bir kişide insanın hoşuna giden ve gitmeyen iki haslet bulunur. İnsan, hoşuna giden o haslet ile onu sever, hoşuna gitmeyen ile de sevmez. Meselâ adamın; zeki, itaatli fakat fâsık bir oğlu var; çocuğu, zekâ ve itaatinden ötürü sever, fıskından ötürü de sevmez. Bir yönden severken öte yönden de buğz edebilir, iki hal arasında olur. Her sıfata, sevgi ve düşmanlıktan hakkı ne ise, onu vermeli; ondan tamamen yüz çevirmemelisin. Ona yönelmen mi? Onunla düşüp kalkman mı? Yoksa ondan ayrılman mı lâzım? Onu yapmalısın.

Şâyet, müslümanın müslümanlığı bir taattir. Müslüman olduğu halde ona nasıl buğz edilir? dersen, derim ki; Müslüman olduğu için sever, âsî olduğu için de buğz edersin.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (k.s.), İhyâ u ‘Ulûmiddîn, 2.c., 413.s.)

13

 

TOPRAK CİNSİNDEN OLUP ÜZERİNDE     TOZ BULUNMAYAN NESNELERLE           TEYEMMÜM YAPILABİLİR

 

Ammar b. Yâsir (r.a.)’in naklettiği uzun hadiste Hz. Peygamber (s.a.v.) kendisine, “Ellerini yere vurup silkeleyerek yüzüne ve kollarına mesh etmen yeterliydi” buyurmuştur.

Ebû Hüreyre (r.a.)’in rivâyetine göre Hz. Peygamber (s.a.v.), “On seneye kadar bile olsa su bulamadığı sürece temiz toprak müslümanın abdestliğidir. Ancak suyu bulduğu zaman Allah’tan korksun ve onu vücuduna döksün” buyurmuştur.

Ebû Zerr (r.a.)’in rivâyetine göre Hz. Peygamber (s.a.v.), “On seneye kadar bile olsa temiz toprak müslümanı temizleyicidir. Ancak suyu bulduğu zaman onu vücuduna döksün. Bu, onun için daha hayırlıdır” buyurmuştur.

Hadîslerin konu başlığında ifâde edilen iki husûsa delâleti de açıktır. Hadîste zikredilen ellerini yere vurup silkelemek teyemmümün vasfını ortaya koymak sûretiyle konunun ikinci kısmına delâlet etmektedir. Ellerin silkelenmesi, teyemmüm edilecek toprak cinsinden nesnede toz bulunması şartının olmadığını göstermektedir.

Ebû Ümâme (r.a.)’den nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.): “Yeryüzü benim ve ümmetim için mescit ve temizleyici kılındı. Dolayısıyla namaz vakti nerede olmuşsa ümmetimin mescidi ve abdest için temizleme vasıtası hemen oradadır” buyurmuştur.

Teyemmüm abdest ve guslün yerine geçtiğine göre ve bunlar namaz vaktinden önce alınabileceğine göre aynı husus teyemmüm için de geçerlidir.

(Eşref Alî et-Tehanevî – Zafer Ahmed el-Osman et-Tehânevî,

Hadislerle Hanefi Fıkhı, 1.c., 350-363.s.)

26

 

 

 

 

 

 

TOPLUMUN TEMELİNE DİNAMİT

KOYANLARIN CEZÂSI

 

Hadler; nesebi, malları, akılları, haysiyet ve namusu koruma gibi maslahat ve menfaati bütün beşeriyete ait olduğu için meşru kılınmıştır. Bu kelime hadlerin asıl hükümlerini beyandır ki insanların zarar görecekleri şeylerden men olunup İslâm beldelerinin fesad ve fitneden korunmasıdır.

Üsâme b Zeyd hırsızlık eden bir kadın hakkında şefâatte bulunmak istediğinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.) kendisine Allah’ın hadlerinden bir had hakkında şefaat mı ediyorsun buyurarak bunu reddetmişlerdir. Çünkü zina haddinin meşru olmasının hikmet ve maslahatı aşikârdır. Allahü Te‘âlâ bu cezâ ile beşeriyetin temizliğini, insan şerefini ve insan neslini korumayı temin edecek en kuvvetli bir adâlet müeyyidesi vücûda getirmiştir. Zinâ, nice âileleri mahveder, nice nâmuslu kimseleri ebediyen bir mahcûbiyet altında bırakır nice şahsiyetlerin neseblerini şüpheli gösterir. Bu i‘tibarla bir zinâ hadisesi her hangi bir düşmanlık neticesi olarak meydana gelen bir öldürme hâdisesinden daha meş‘um ve utanç veren bir cinayettir.

Muhsan (akıllı, baliğ, hür, Müslüman, iffetli bir erkek, kendisinde aynı vasıflar bulunan bir kadınla sahih nikahla evlenip cinsi yakınlıkta bulunmuş) olan kimse hakkında zina suçu sabit olunca bir meydanda ölünceye kadar recm (ufak taşlar atılmak sûretiyle yapılır) edilir. İnsanlar recm için namaz safları gibi saf olurlar. Bir tâife recmedip taşları katlini kasdederek attığında onlar uzaklaşır, diğer kimseler recm ederler.

(Dilsiz için) Zinânın sübûtu gerek dilsizin kendi işâreti ile ikrar yoluyla olsun gerekse şâhitlerin şahâdeti ile olsun had vurulmaz.

Zinâ eden kimsenin akıllı, erginlik çağında bulunması lâzımdır. Musannif zinâ edenin “müslüman olması lâzımdır” demedi. Çünkü cezâsının tatbik edilmesinde zinâ edenin müslüman olması şart değildir.

(İbn-i Âbidîn, 8.c., 162-175.s.)

27

 

İCMA‘IN DİNDE DELİL OLMASININ BEYÂNI

 

Biz birgün İmâm-ı Şâfiî (r.a.)’in yanına, cübbesi, sarığı, izarı yünden olan ve elinde de âsâsı bulunan ihtiyar bir zât geldi, selâm verip oturdu. İmâm-ı Şâfiî (r.a.) de selâmını alarak ihtiyar zâta hürmetle baktı ve “Buyurun arzunuz nedir?” dedi. İhtiyar zât dedi ki:

Allâhü Te‘âlânın dîninde delîl olan şey nedir?

İmâm-ı Şâfiî (r.a.) dedi ki: Allâhü Te‘âlânın Kitâbı’dır.

İhtiyar zât: “Sonra hangi şeydir” dedi. İmâm-ı Şâfiî (r.a.): “Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetidir” dedi.

İhtiyar zât: “Daha sonra hangi şeydir” dedi. İmâm-ı Şâfiî (r.a.): “Bu ümmetin ittifâkıdır (icma‘)” dedi.

İhtiyar zât dedi ki: “Ümmetin ittifâkının delil olmasını, Allâhü Te‘âlânın Kitâbı’ndan hangi ayetten çıkarıyorsun?”

İmâm-ı Şâfiî (r.a.) bir müddet susup düşündü. İhtiyar zât, İmâm-ı Şâfiî (r.a.)’e dedi ki: Sana, ümmetin ittifakını Kur‘andan delillendirmen için üç gün mühlet veriyorum. Eğer bulamazsan bundan dolayı Allâhü Te‘âlâya tevbe etmelisin.

İmâm-ı Şâfiî (r.a.)’in yüzünün rengi değişti. Sonra gidip üç gün dolmadan dışarı çıkmadı. Rebi‘ dedi ki:

İmâm-ı Şâfiî (r.a.) üçgün sonra yanımıza çıktığında yüzü, elleri ve ayakları şişmiş bir vaziyette idi. O bu haline rağmen oturdu. Çok geçmeden ihtiyar zat çıkageldi. Selâm verdi ve oturdu. İmâm-ı Şâfiî (r.a.)’e dedi ki: “Bana istediğim cevâbı ver.” İmâm-ı Şâfiî (r.a.) dedi ki:

Evet Allâh (c.c.) buyurur ki: “Kim, kendisine doğru olan şey açıklandıktan sonra Resûlle tartışırsa ve Mü’minlerin yolundan başka bir yola saparsa, onu döndüğü tarafa döndürürüz. Cehenneme atarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir.” (Nisâ s. 115)

Allâh (c.c.) bu âyette, Mü’minlerin yolunu takip etmeyen kişiyi azâba çekeceğini bildirmektedir. Eğer mü’minlerin yolunu takip etmek farz olmasaydı, bu yolu takip etmeyen şahıs azaba uğratılmazdı. İhtiyar zat: “Doğru söyledin” dedi ve kalkıp gitti.

(İmâm-ı Suyûtî, Akidede Sünnetin Yeri, 62-63.s.)

28

 

SELÂMIN HÜKÜMLERİ

 

Selâm, hal ve hatır sormayı içeren mektuba sözlü veya yazılı olarak karşılık vermek vâcibdir. Biri, başkasından selâmını içeren bir mektup getirirse, geciktirilmeden karşılığını vermek vâcibdir. Selâmı tebliğ edenin üzerine de reddetmek müstehabdır. Yani şöyle der: “Ve aleyke ve aleyhisselâm” kimi de vâcibdir demiştir.

Birisine “falanca adama selâm söyle” dese ve söz konusu şahıs da kabul ederse, selâm söylemesi vâcib olur çünkü emânet olur. Eğer kabûl etmese gidip tebliğ etmesi vâcib olmaz. Kezâ Peygamber (s.a.v) Efendimiz hakkında da selâm tebliği aynıdır.

Fıskı i‘lan edilmiş kişiye selâm vermek mekruhtur. Şayet gizli olup i‘lan edilmemişse mekruh değildir. Kezâ selâm almaktan âciz olana da selâm vermek mekruhtur. Artık gerçekten âciz olsun, yemek yiyen gibi veyâ şer‘an âciz olsun: Namaz kılan, Kur’ân okuyan gibi…

Arkadan gelen öndekine selâm verir. Yürüyen oturana, binekli yaya olana, küçük büyüğe selâm verir. Sayıca az olanlar çok olanlara selâm verir. Bir meclise gidilirken selâm verilir ve ayrılırken de selâm verilir.

Kimsenin bulunmadığı eve girerse, “es-selâmü ‘aleynâ ve ‘alâ ibâdi’llahi’s-salihîn” der. Böylece beraberindeki melek ve hazır bulunan salih cinlere selâm vermiş olur. Bu arada melekler selâmını reddederler (karşılık verirler).

Cemaatin huzûruna gelirken ve onlardan ayrılırken her iki halde de selâm verir. Bunu yaparsa ondan sonra cemaatin yapacağı bütün hayırlı işlere ortak olur.

Selâm verince, selâmdan müslümanın malına, canına ve nâmusuna zarar getirmeyeceğini bildiren İslâmî ahd ve peymanının yenilenmesini kasdeder. Böylece müslümana selâm verince, onun malına ve namusuna el uzatması te’kiden haram olmuş olur. Bilinmiş olsun ki, selâm sünnettir, duyurulması müstehabdır ve reddi (karşılık vermek) farz-ı kifâye dir. Reddin duyurulması ise vâcibdir.

(Muhammed Alâeddîn, el-Hediyyetü’l Alâiyye, 329-331.s.)

29

 

KADINLARIN ÖZÜRSÜZ OLARAK EĞERE (BİNİTE) BİNMELERİ VE GİYİNİŞ TARZLARI

 

İbn-i Hibbân’ın, Abdullah b. Ömer (r.a.)’den rivâyet ettiğine göre: “Ümmetimin sonunda birtakım kadınlar olur ki, onlar tıpkı erkekler gibi, eğerlerin üzerine binerler. Ve bir takım erkekler de olur ki, mescidlerin kapılarının yanında bineklerinden inerler. Onların kadınları elbiselidirler ama hakîkatte üryandırlar (çıplaktırlar). Onların başları üzerinde zayıf develerin hörgücü gibi şey bulunur. Onlara lanet ediniz, çünkü onlar mel‘un kadınlardır.”

Tezkiretü’l-Kurtubî’de şöyle der: Kadınlar Allâh’ın nimetleriyle giysilidirler, dinden ise âtidirler, ince elbiselerle giysilenmişlerdir. Onların altlarında olan şey, üstlerinden zahir olur (belli olur). O kadınlar zahirde (görünüşte) giysilidirler, hakîkatte ise çıplaktırlar. Dünyâda haram zînet nevîleriyle ve giyilmesi câiz olmayan şeylerle giysilidirler, kıyâmet gününde ise çıplaktırlar denilmiştir. Takvâ libâsından çıplaktırlar. Veyâ hayır fiillerinden çıplaktırlar, veyâ bedenlerinin bir kısmı giysilidirler, diğer bir kısmını ise güzelliği için açmış çıplaktırlar. Kendilerinden maksad olan setirden âridirler (örtünmeden uzaktırlar). Allâh’ın ni‘metleriyle giysilenmişlerdir onun şükründe ise çıplaktırlar.

Diğer bir hadîsde; “(Böyle kimseler) Cennete giremez ve onun kokusunu da bulamaz” ziyâdesi vardır. Hâlbuki onun (cennetin) kokusu kırk senelik mesâfeden duyulur. Nitekim Meşârik’den öyle nakledildi. Bu kadın genç olduğu ve güzelliğini göstermek ve teferrüc izharı (mahrem yerlerini göstermek) için eğere binmiş olduğu zamandadır, dediler. Şayet ihtiyar bir kadın veya genç bir kadın ise fakat bir özürden dolayı kocasıyla berâber binmişse, cihâd için binmesi, kadınlar için de cihâda hâcet vâki‘ olmuşsa, hac veya umre için ise setirli (örtülü) olduğu zaman bunda bir beis yoktur. Tatarhâniye’de de böyledir.

(Berika, 5.c., 346.s.)

1

 

KADINLAR, GÖBEKLERİNİ VE SIRTLARINI MAHREMİ OLAN KİMSELERE BİLE GÖSTEREMEZ

 

Ed-Dürrü’l-muhtâr’da ifâde edildiği gibi bize göre de açılmasını gerektiren bir durum olmadığı sürece yalnız başına olunsa bile avret yerinin örtülmesi genel bir hükümdür. Behz b. Hakîm rivâyeti buna delâlet etmektedir. Buna göre evinde yalnız iken kadın başını açabilir. Mahremlerinin yanında altını gösteren ince bir başörtüsü giyinmesi daha uygundur. Ancak bu mahremlerinin kendisine bakması helâl olan yerleri hakkında böyledir. Karnı (göbeği) ve sırtı gibi mahremlerinin bakması helâl olmayan yerlere gelince bunları yalnız iken örtmenin vâcib olduğu konusu tartışmaya açıktır. İfâdelerin mutlaklığından bunun mümkün olduğu sonucuna varılabilir.

Ed-Dürrü’l-Muhtâr’da şöyle denilmektedir: Müslüman bir kadın diğer kadının vücuduna, bir erkeğin diğer erkeğe bakabileceği kadar bakabilir. Kadının diğer kadınlara karşı avreti, erkeğin diğer erkeğe karşı avreti gibi olduğuna göre aynı yerlerin kendi nazarına karşı da avret sayılması uygun olur. Doğru olan görüşe göre kadın yalnız iken karnı ve sırtını açabilir.

(Eşref Alî et-Tehanevî – Zafer Ahmed el-Osman et-Tehanevî,               Hadislerle Hanefi Fıkhı, 1.c., 268.s.)

Baba, kayınpeder, kendi oğlu, üvey oğlu, birâderi, birâderinin oğlu ve kız kardeşinin oğluna karşı takınacağı vaziyete gelince: Kadınların; çamaşır, bulaşık vesâire gibi hizmetleri sırasında ve yakınlarını ziyârete vardığında kol, baş ve ayaklarının açılması haram sayılmamıştır. Ancak haram değildir demek, mutlaka açılacak ma‘nâsına gelmez. Örtmek takvâ ve azîmettir. Açılması ruhsattır, haram sayılmamıştır. Zîrâ sayılan bu erkeklerin o kadınla nikahlanmaları müebbeden haramdır. Fakat karnını (göbeğini) ve sırtını göstermesi câiz değildir.

(Mehmed Emre, Kadın ve Âile, 168.s.)

2

VEŞM (DÖĞME YAPTIRMAK)

 

Veşm; eli veya yüzü iğne ile çizmek, sonra sürme veya mürekkebi buna ekmektir ki dövme yapmaktır.

Buhârî ve Müslim’in, İbn-i Mes‘ûd (r.a.)’den rivâyet ettiğine göre: “Allâh (c.c.); dövme yapan kadınlara, bunu yaptıran kadınlara, kaşın tüylerini cımbız ile alan kadınlara, dişlerini güzellik için incelten kadınlara ve Allâhü Te‘âlânın yaratmasını değiştirmeye çalışan kadınlara la‘net etsin.”

Tirmizî’nin, Amr b. Şuayb’den rivâyetine göre:

Resûlullâh (s.a.v.) beyaz tüyü yolmaktan nehy etti ve o müslümanın nûrudur” buyurdu. O halde mekrûh olur.

Zeynü’l-Arab’dan naklen denilmiştir ki; hadîsde şöyle gelmiştir: “İlk saçına ak düşen İbrâhim (a.s.)’dır. Bunu gördüğü zaman dediki; ya Rabbi bu nedir? Allâhü Te‘âlâ dedi ki: Vakardır. İbrâhim (a.s.) dedi ki: Rabbim beni karımın üzerine vakarca ziyâde et. O halde buna rıza, Halîl Rahman’a muvafakattir. O, gurur ve kibîri men eder, tâatlere, tevbeye meylettirir ve ölümü, âhireti hatırlatır.”

Neseî’nin İbn-i Abbas (r.a.)’dan rivâyet ettiğine göre “Âhir zamanda bir kavim gelecektir ki onlar sakallarını siyaha boyarlar, tıpkı güvercinlerin göğüsleri gibi, onlar cennetin kokusunu koklamayacaklardır.” Bu, men etmekte açık bir tehdîddir.

Müslim’in, Câbir (r.a.)’den rivâyetine göre; “Ak sakalı değiştiriniz ve siyahtan kaçınınız.” buyrulmuştur. Kına ve gizleme ile bunu yapınız demektir. Haram olduğundan dolayı; siyahla boyamayın.

Nisâb’da der ki: Kırmızılık sakalda sünnettir. Siyaha gelince bu savaşlarda övülmüştür.

(Berika, 341-343.s.)

9

 

 

 

 

TEMÂİM (BONCUK) TAKMAK

 

Temime; âfetleri def için takılan boncuk ve benzeri şeylerdir. Ebû Dâvud’un, İbn-i Mes‘ud (r.a.)’den rivâyetine göre:

“Afsun, temâim ve tevle şirktir.” Tevle; kadınların, kocalarını sevmeleri için yaptıkları şeydir. Afsun ise ağrıları ve elemleri def için yazılan demektir. Eğer tesir edeceğine inanırsa şirk koşmuş olur, yoksa eğer afsun, manaları malum ise caizdir, yoksa haramdır. Bu takdirde şirk ehlinin amellerindendir. Hadîsdeki bu ağır ifâde kaçındırmak ve tehdît için olabilir.

Ahmed, Ebû Ya‘lâ ve Hâkim’in, Ukbe b. Amir (r.a.)’den merfu olarak rivâyetlerine göre Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kim bir temîmeyi asarsa, Allâh onun için (işini) tamamlamasın, kim bir boncuk takarsa, Allâhü Te‘âlâ onun muradının hasıl olmasını onun için bırakmasın” Bu ifâdeler ya bedduâdır veyâ haberdir. Câmi‘deki bir hadîsde:

“Kim bir temîme asarsa şirk koşmuş” demektir buyrulur. Yani ehl-i şirkin fiilini işlemiştir. Onlar bununla yazılmış kaderlerin defini i‘tikad ederler, İbn Abdü’l-Berr dedi ki: Astığı şeyin göz (nazar boncuğu ve benzeri şeyin) değmesini çevirdiğine i‘tikad ettiği zaman onun kaderi çevirdiğini zan etmiş demektir, buna inanırsa şirk işlemiş olur.

Hâkim’in, Âişe (r.anhâ)’dan rivâyetine göre; Temîme belâdan sonra asılan şey değildir. Temîme, ancak belâdan önce asılan şeydir. Sarılığı kaldırmak için asılan boncuk gibi. Bu, belayı kaldırmak içindir. Çünkü iddia edilir ki o, onu def eder ve isabet etmez.

Korunmak için asılmasına gelince bunda bir beis yoktur. Yani tecrübe edilmiş duâyı veya tecrübe edilmiş âyeti veya Allâhü Te‘âlânın bazı isimlerini, belâyı def için taşımakta bir beis yoktur. Fakat helâ ve karısı ile cima esnâsında onu çıkartır. Bazılarınca bunlar bir şey ile örtülü olduğu zaman çıkarmamak câiz olur. Çıkarmak ise evlâ ve daha ihtiyatlıdır.

(Berika, 5.c., 340.s.)

11

BIYIĞI ÇOK BIRAKMAK

 

Bıyığını tâ dudağı kaplayıncaya kadar bırakmanın durumu. Tatarhaniye’de: Bıyığını kaşı gibi kılması layık olur der. Hâniye’de ise şöyle diyor: Bıyıkları üst dudakla aynı hizâya kadar alır. Darü’l harbde savaşçıya, mücahide gelince; heybetli olması için onu uzatması mendub olur denilmektedir.

Tirmizî ve Neseî’nin, Zeyd b. Erkam (r.a.)’den rivâyetlerine göre; “Bıyığından almayan kimse bizden değildir” buyurulmuştur. Bıyığının uzanan kısmını dudak açık bir vaziyette görününceye kadar alır. Yani bizim İslâmî yolumuz üzerinde değildir, demektir. Bir topluluk onun zâhirini aldılar ve bıyığın kısaltılmasını vâcib kıldılar.

Bıyık kısaltmakta efdal olan, kaş gibi kılmaktır. Dudağın etrafı açık olacak bir vaziyette olsun.

Nisâb’da anlatıldığı kadarıyla sakalın tıraş edilmesi câiz olmaz. Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Bıyıklarınızı kısaltınız ve sakallarınızı da olduğu gibi bırakınız. Onları tıraş etmeyiniz, onları sünnet mikdârından noksan bırakmayınız.”

Tirmizî’nin, İbn-i Amr b. el-As (r.a.)’den rivâyet ettiği bir hadîse göre; “Resûlullâh (s.a.v.) sakalının eninden ve uzunluğundan alırdı.” Kabın içindeki suya bakar ve ondan sakalının tüylerinin düzgünlüğünü veyâ güzel olduğunu bilirdi. Bunu başkalarından daha uzun her bir tüyü kısaltmakla yapardı ki hepsi sünnet olarak aynı seviyede olsun. Bu ise her tarafının bir olmaya yakın olması içindi. Çünkü i‘tidal her şeyde sevilmiştir.

İhyâ u Ulûmiddîn’den nakledildiğine göre; ‘Sakalın bir kabzenin altında olanını almakta bir beis yoktur denilmiştir.”

(Berika, 343-345.s.)

13

KÜFÜR DÖRT VECİHDİR

 

1- Küfrü’l-inkâr: Allâh’ı tanımamak ve bunu dille itiraf etmek.

2- Küfrü’l-cühûd: Kalb ile Allâh’ı tanımak, fakat ikrar etmemek. Yâni bilerek inkâr. İblîs’in küfrü gibi. Nitekim Allâhü Te‘âlâ: O bildikleri (Kur’an) onlara gelince onu inkâr ettiler. (Bakara s. 89) buyuruyor.

3- Küfrü’l-inâd: Kalben inanmak, fakat lisan ile îkrar ve itiraf etmemek. Ebû Talib’in küfrü gibi.

Nitekim o, şöyle diyordu: “Şüphesiz ben bildim ki, Muhammed (s.a.v.)’in dîni, dünyâda insanların dinlerinin en hayırlısıdır. Kınanmaktan ve ayıplanmaktan korkmasaydım beni o dînin içinde bulurdun.”

4- Küfrü’n-nifak: Dil ile ikrar edip kalb ile itikad etmemektir.

Tefsir-i Hâzîn’de beyan olunduğu veçhile ölüm veya organlardan her hangi birinin kesilmesi gibi tehdit karşısında kelime-i küfrü söylemekte -kalbi muhafaza etmek şartiyle- ruhsat-ı şer’iyye vardır. Eğer söylemez de sabrederse azimetle amel eylediğinden me’cûr olur. Söylerse ruhsatla amel eylediğinden mazur ve ma‘füvdür.

Hazret-i Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: Sana insanların en kötüsünün kim olduğunu haber vereyim mi? Yalnız başına yiyen, arkadaşlarından kıskanıp yedirmeyen, yalnız başına sefer eden ve kölesini dövendir. Sana bundan da kötüsünü haber vereyim mi? İnsanları sevmeyen, insanların da sevmediği kimsedir. Sana bundan da kötüsünü haber vereyim mi? Şerrinden korkulan, kendisinden hayır umulmayan kimsedir. Sana bundan da kötüsünü haber vereyim mi? Başkasının dünyâsı uğruna âhiretini satandır. Sana bundan da kötüsünü haber vereyim mi? Dîni kendine siper edinerek dünyâyı yiyendir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Musâhabe, 6.c., 34.s.)

25

FUHUŞ YAPAN BEKAR KİMSELERİN CEZÂSI

 

Şahâdetle veyâ ikrar ile zinâ suçu sâbit olan kimse evlenmemiş ve hür olursa kendisine yüz değnek vurulur. Köle olursa, âyet-i kerîmenin delâletiyle yarısı vurulur .

“Câriyeler evlendikten sonra bir fuhuş irtikâb ettiler mi o vakit üzerlerine hür kadınlar üzerindeki cezânın yarısı (verilir).” Bu âyet-i kerime cariyeler hakkında nazil olmuştur. Âyet-i kerimenin İbaresi cariyeler hakkındadır. Âyet-i kerimenin delaletiyle hükümde erkek köleler de dahildirler. Çünkü câriyelerle erkek köleler kölelikte müsâvîdirler.

Celd (değnek cezâsı) uygulanacak değneğin budaksız olması lâzımdır. Enes (r.a.)’e celd yapmak için değnek getirmesi emredildiğinde bir ağaç dalı keser, onu yumuşayıncaya kadar iki ateş arasında inceltir, sonra onunla celd yapılırdı. Celd yapılacak değneğin bir tarafı kurumuş olursa yaralayacağı veya çok acıtacağı için onunla celd yapılmaz. Değnek budaklı olursa onunla hiç yapılmaz. Kendisine celd vurulan kimse zayıf olup helâkından korkulursa, tahammül edeceği şekilde celd yapılır.

Celd uygulanacak şahıs erkek ise avret mahallini örtmek için yalnız izarı; Baştan ayağa kadar bedenini örten entâri, don, gömlek gibi elbisesi üzerinde bırakılır, diğer elbisesi çıkartılır. Celdeler bedeninin çeşitli yerlerine arka arkaya vurulur. Yalnız başına, yüzüne, tenâsül uzvuna vurulmaz. Bazıları “göğsüne, karnına da vurulmaz” demişlerdir. Yüz celdenin arka arkaya ellisi bir günde, ellisi de ikinci günde vurulsa, esah olan kavle göre, kifayet eder.

Celd yapılırken değneği vuran kimse başından kaldırmaz veya vurduktan sonra değneği uzuv üzerinde sürümez. Hakkında celd yapılacak şahıs kadın ise Hz. Alî (r.a.)’den rivâyet edildiği üzere kendisine oturduğu halde bu cezâ tatbik edilir. Üzerinde kürk ve pamuklu gibi kalın elbisesinden başkası çıkarılmaz.

(İbn-i Âbidîn, 8.c., 180-183.s.)

29

ZİNÂYA YAKLAŞMAYIN

 

İmâm-ı Ahmed, senedi ile Ebû Ümâme (r.a.)’den şöyle rivâyet etmiştir: Genç bir delikanlı, Peygamber (s.a.v.)’e geldi de şöyle dedi: “Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Benim zinâ etmeme izin ver.” Bunun üzerine orada bulunan cemâat, ondan tarafa yöneldiler ve -bu cür’etlerinden dolayı- “Sus sus” diyerek onu azarladılar. Resûlullâh (s.a.v.) ise ona: “Yaklaş” buyurdu. Genç de O (s.a.v.)’e iyice yaklaştı. Sonra “Otur” emri üzere oturdu. Bundan sonra Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurdu:

– Sen bunu (zinâyı) annen için sever misin (annenin zina etmesini ister misin?).

– Hayır, vallâhi istemem, Allâh beni senin yoluna fedâ kılsın! İnsanlar da bunu, anneleri için arzu etmezler.

– O halde kızına böyle bir fenâlık yapılmasını arzu eder misin?

– Hayır, vallâhi arzu etmem, yâ Resûlullâh (s.a.v.)! Allâh beni, sana kurbân eylesin, insanlar da kerîmelerine böyle bir muâmele yapılmasını arzu etmezler!

– Pekâlâ bunun kız kardeşine yapılmasını sever misin?

– Hayır, vallâhi sevmem, Allâh beni sana fedâ kılsın, nâs da bunu, hemşireleri için revâ görmezler.

– Söyle bakalım; halan ve teyzen hakkında zinâyı hoş görür müsün?

– Hayır, vallâhi hoş görmem, Allâh beni sana kurban kılsın, insanlar da bu rezâleti, ne halaları, ne de teyzeleri için hoş görür!… Bundan sonra, Resûllullâh (s.a.v.) elini onun üzerine koyup şöyle duâ buyurdu

“Allâhım! Bu gencin günâhını bağışla, kalbini pak kıl ve ırzını, nâmusunu zinâdan hıfzedip sakla..”

Râvî Ebû Ümâme (r.a.) der ki: “Artık bundan sonra o delikanlı hiç bir şeye bakmaz oldu!..”

Irzın kıymetini, nâmusun kudsiyetini, ancak iffet-ü edeb sâhibi haysiyetli, hür insanlar takdir eder. İffetten nasîbi olmayan, selikası bozuk hayâsızlar, izzet-i nefsin, ırz ve nâmusun kadrini ne bilir?…    (İslâmda Tesettür ve Zinânın Hükmü, 18.s.)

5

 

ZİNÂ YAPANLARIN ÂHİRETTEKİ YERİ

 

Peygamber (s.a.v.) buyurmuşlardır ki:

“Ey insanlar cemâati! Zinâdan kendinizi koruyunuz. Çünkü onda, üçü dünyada, üçü de âhirette olmak üzere altı (fenâ) haslet vardır.”

İmdi dünyâdakiler şunlardır:

1- Zinâ, insanın haysiyet ve itibârını giderir.

2- Fakirliği getirir.

3- Ömrü(n bereketini tüketerek onu) kısaltır.

Âhirette olanlar da şunlardır :

1- Zinâ, Allâh’ın hışmına uğratır.

2- Fenâ hesâba ma‘rûz bırakır.

3- Cehennem’de ebedî kalmayı gerektirir!..

Zinânın âkıbeti fecâattir. Bu şen’î fiil, çok kötü ve tehlikeli netîceler tevlîd etmektedir. Bilhassa biz müslümanların, son derece ciddiyetle üzerinde duracağı ve kemâl-i hassasiyetle aleyhinde olacağı menfur ve meş‘ûm mevzulardan biri ve belki de birincisidir. Her şeyde fedâkârlık câizdir, hatta fazîlettir. Fakat ırz ve namustan fedâkârlık zillettir, hiçbir sûretle câiz değildir. Irz ve namusu müdafaa ve muhafaza uğrunda ölmek şereftir, şahâdettir. Irz ve nâmusa saldıran iffet düşmanını öldürmek de şer‘an hiçbir cezâyı müstelzim değildir, çünkü onun kanı hederdir!..

Zinanın; insan sağlığına da, bir çok yönden zararlı olduğu, bir nice meş‘ûm, pis hastalıkların menşei olduğu da unutulmamalıdır!..

İşte bütün bu hürmetlere binâen, bu ve bunlara benzer esbâb-ü ilel’den ötürü Allâh-ü Zü’l-Celâl ve’l-Cemâl Hazretleri zinâyı her yönüyle külliyyen haram kılmış ve:

“Zinâya yaklaşmayın. Çünkü o, şüphesiz (çirkinliği gâyet açık ve şenâati son derece aşırı) bir fâhişedir (bir edebsizliktir) ye onun yolu çok kötüdür” buyurmuştur!..

(İslâmda Tesettür ve Zinânın Hükmü, 64-65.s.)

6

 

 

RESİM VE HEYKEL İLÂHÎ RAHMETE MÂNÎDİR

 

Herhangi canlı bir mahlûk heykelini evde bulundurmak rahmet meleklerinin eve girmesine mâni‘ olacağından Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz bundan nehyedip; İçinde kelb ve heykel mevcut bulunan haneye rahmet melâikesi girmez, buyurmuşlardır.

Kezâ; Hazret-i Âişe (r.anhâ) der ki: – Ben bir yastık satın almıştım. Üzerinde hayvan, kuş resimleri vardı. Resûlullâh (s.a.v.) odamın kapısından içeri bakınca bunları gördü, odama girmekden tevakkuf buyurdular. Mübârek vech-i saâdetinden anladım ki mutlaka bir şeyi kerih gördü. Kabahat ettiğimi anladım. Yâ Resûlallâh ne günah işledimse tevbe eyledim. Acaba ne kusur eyledim, dedim. Sonra Resûlullâh (s.a.v.): Bu yastıklar nedir? buyurdu. Ben de: Yâ Resûlallâh! Mahza Efendimizin üzerine oturup dayanması için satın aldım, dedim. Sonra Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: Hakka ki bu resimlerin, sûretlerin ashâbı mu‘azzeb olacaklardır. Hem de onlara tasvir ettiğiniz hayvanı ihyâ ediniz (hayat veriniz) denir. Bir de sûretler ve resimler olan hâneye rahmet melâikesi girmezler, buyurdu. (Buhârî)

Buhârî’nin diğer sahîh hadîsinde Abdullâh ibn Ömer (r.a.)’den rivâyeten: Bir defâ Resûlullâh (s.a.v.) kerîme-i muhteremeleri Hazret-i Fâtımâ (r.anhâ)’nın hânesine teşrif buyurdu, Fakat kapıdan geri döndü, eve girmedi. Sonra Hazret-i Fâtıma (r.anhâ) Hazret-i Ali (k.v.) geldiğinde söyledi. O da Resûlullâh (s.a.v.) Efendimize arzeylediğinde: Hakka ki ben onun kapısında bir takım sûretler yazılmış kapı perdesi gördüm. Onun için döndüm. Benim ile bu dünyâ beytinde ne münâsebet var, buyurdu. Yani, böyle süslü kapı perdesinin asılması dünyâ ziynetine meyil demek olduğundan bunu kendimce kerih gördüm demektir. Onun üzerine o perdeyi ne yapacaklarını isti’zan ile fakr u ihtiyacı olan bir fakîre gönderilmesini emir buyurdu da gönderildi.

Eğer alçı veya bakırdan veyahut herhangi bir madenden müstakil olarak bir heykel yapılmış ise bunun câiz olmayacağı daha sarîhdir. Müşriklerin taptıkları (Lât) ismindeki put da evvelce Lât isminde bir şahsın nâmını yâd için yapılmış iken zamanla onu ilâh ittihaz ederek tapınmak derecesine müncer olmuştur.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Musâhabe, 4.c., 90.s.)

25

FÂİZİN AZI ÇOĞU OLMAZ

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır ki:

 

(Vedâ hutbesinden)

“Bilin ki cahiliye devrinden kalan bütün faizler mülgâdır, terkedilecek ve alınmayacak. Fâize verilen paranın sadece sermâye kısmını yani aslını alacaksınız, böylece ne zulüm ve haksızlık etmiş ne de zulme ve haksızlığa uğramış olacaksınız.” (Tirmizî)

İbn Mes‘ud (r.a.)’den şöyle rivâyet edilmiştir:

“Resûlullâh (s.a.v.) ribâyı (fâizi) yiyene de, yedirene de la‘net etti. (Fâiz muamelesine) şahitlik edenlere de bu muâmeleyi yazana da la‘net etti” (Müslim)

İmâm-ı Mâlik’in Muvattâ’ında Zeyd İbn Eslem’den şöyle rivâyet olunmuştur ki:

Cenâb-ı Hakk’ın terketmeyenler için harb etmeye izin verdiği ribâ, cahiliye devrinde iki şekilde cereyân ederdi:

1- Bir kimsenin diğer bir kimsede, vadeli bir alacağı bulunurdu. Vade dolunca alacaklı: “Ödeyecek misin yoksa fâizlesin mi?” derdi. Borçlu öderse öbürü alırdı. Ödemezse, ölçeklenen, tartılan, ekilen veya sayılan çeşitten ise alacak katlanırdı.

2- Yaşla ölçülen bir mal ise, daha üst mertebeye kaydırılır, vâde de uzatılırdı. İslâm gelince Cenâb-ı Hakk şu âyeti indirdi:

“Allâh fâiz karışan malın bereketini giderir, sadakaları ise bereketlendirir.

Ey îmân edenler! Allah’tan sakının, inanmışsanız fâizden arta kalan hesâbdan vazgeçin.

Böyle yapmazsanız, bunun Allah’a ve Peygamberine karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz sermayeniz sizindir. Böylece haksızlık etmemiş ve haksızlığa uğramamış olursunuz.”

(Bakara s. 276-278-279)

27

KURBÂNIN MÂHİYYETİ VE CİNSİ

 

Kurbân, Allâh ta‘âlâya takarrüb için kurbân niyetiyle kesilen husûsî hayvandır. Kurbân bayramında kurbân niyetiyle kurbân kesmek; hür, mukîm, müslim, zengin olan kimse için bir vecîbedir. Zenginden maksat, hâcet-i asliyesinden başka malı olsun olmasın en az iki yüz dirhem gümüş mikdârı bir mala mâlik olan, ya‘ni: “Sadaka-i fıtır” ile mükellef bulunan kimsedir.

Eyyâm-ı nahr’da kurbân kesmeğe kâdir olan kimse kurbân kesmeyip de bilâhare fakîr düşse bu bâbtaki vücûb, uhdesinden sâkıt olmaz. Kurbân kesmekle mükellefiyet için İmâm-ı A’zam (r.a.) ile Ebû Yûsuf (rh.a.)’e göre âkil ve bülûğ şart değildir. Zengin olan çocuğun veyâ mecnûnun malından velîsinin kurbân kesmesi lâzımdır. Fakat İmâm Muhammed (rh.a.)’e göre âkil ve bülûğ şarttır. (İmâm-ı Mâlik ile İmâm-ı Şâfîî (r.a.)’e göre kurbân, vâcib değil sünnet-i müekkededir.) Kurbân kesmekle kesilen hayvanların mikdârı pek artmış olmaz. Kasaplar için kesilen hayvan sayısı azalır. O günlerde yine mu‘tad vechile kesilmiş olur.

Kendi zevkleri uğrunda her gün binlerce hayvanât kesilmesini çok görmeyenlerin, senede bir def‘a Allâh (c.c.)’ün rızâsı için bir kısım hayvanların fukarâ menfaatine olarak kurbân nâmiyle kesilmesini çok görmeleri doğrusu büyük bir düşüncesizliktir. Kurbanlar; yalnız koyun ve keçi ile deve, sığır hayvanlarından kesilebilir. Koyun cinsinin erkeğini kurban etmek efdaldir. Keçinin, devenin veya sığırın erkeği ile dişisi etçe veya kıymetçe müsâvî olsalar dişisinin kurban edilmesi efdaldir. Koyun ile keçi ya birer yaşını bitirmiş bulunmalı veya koyunlar yedi sekiz aylık olduğu halde birer yaşındaymış gibi gösterişli olmalıdır. Deve en az beş yaşını, sığır da iki yaşını bitirmiş bulunmalıdır. Tavuk, horoz, kaz gibi ehlî hayvanlar, kurban olamaz. Bunları kurban niyetiyle kesmek tahrimen mekruhtur. Etleri yenilen vahşi hayvanlar da kurban olamaz. Bir koyun veya keçi, yalnız bir kişi namına kurban olabilir. Bir deve veya bir sığır ise birden yedi kişi namına kadar kurban olabilir.

(Ömer Nasûhî Bilmen (rh.a.), Büyük İslâm İlmihâli, 410. s.)

 

 

BİLE BİLE HAKKI BATILLA ÖRTMEYİNİZ!

 

“Hakkı bâtılla karıştırmayın ve hakkı bildiğiniz halde saklamayın!” (Bakara s. 42.â.) Yahudîler hasedlerinden nâşi hakkı tebdil ile bâtılı tervîc ederek halkın zihinlerini iğfale çalıştıklarından Cenâb-ı Hakk bu âyet-i celîle ile onları telbîsinden nehyetmiştir. Yahudîler hakkında her ne kadar bu âyet-i celîle nazil olmuşsa da hükmü umûmî olduğundan her mü’min de hakkı bâtıla karışdırmaktan nehyolunmuştur. Binâenaleyh gerek şahsî ve gerekse başkasına müteallik husûsatda ve gerekse menâfi-i umûmiyeye âid ahvalde hakkı bâtıla karıştırmak ve bâtılı yani haksız bir şeyi tervîc ile kabûl etmek ve hakkı setretmekten bilcümle mü’minler memnu’durlar.

“O kimseler ki, onlar Allâh’ın kitabından inzal ettiği ahkâmı saklarlar ve sakladıkları ahkâm mukabilinde az para alır ve onunla intifa’ ederler. İşte şu ahkâmı saklayan kimseler yemezler ancak karınlarında ateş yerler ve kıyâmet gününde Allâh ta‘âlâ onlara nazar-ı inâyetle söz söylemez ve onları tezkiye etmez. Onlar için azâb-ı elîm vardır.” (Bakara s. 174.â.)

Bu âyet-i celîlenin hükmü umûmî olduğundan Kur’ân-ı azîmü’ş-şânın ahkâmını da kendi aklına göre te’vîl edenler ve bâtılı tervice çalışanlar ve kendi menfaati ve başkalarının keyfi için âyet-i celîleyi yalan yanlış tefsîre kalkışanlar bu âyet-i celîlede beyan buyurulan azâb-ı elîme duçar olacaklardır. Bu âyet-i celîlede Kitabullâhın ahkâmını saklayanların dört sûretle azâba müstehak oldukları beyân olunmuştur.

1- Karınları  dolusu ateş ekl etmeleridir. Çünkü harâm lokma yemek için ahkâm-ı ilâhîyi tağyîr ile mukabilinde aldıkları para ateş mesâbesinde olacağından âhiretde dahi karınları dolusu ateş yiyeceklerdir. 2- Vâcib ta‘âlâ ve tekaddes hazretleri onlara kıyâmet gününde lûtuf ile söz söylemeyip gazâb ile tekellüm edecektir. 3- Hakk ta‘âlâ hazretleri onları günâhlarından tathîr etmeyip senâ etmemiştir. 4- Acıdıcı azâb ile muazzeb olacağı beyan olunmuştur.

Hulâsa: Mesâil-i dîniyyeyi saklamak harâm olup mesâil-i diniyyeyi izhâr etmek ve muhtaç olanlara öğretmek de bir âlim için vâcib olduğu bu âyet-i celîleden müstefâd olunmaktadır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Musâhabe, 2.c., 48-54.s.)

 

İSLÂMDA ADÂLET VE EŞİTLİK

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizin amcası Abbâs (r.a.) haylice zengin bir zât idi. Bedir harbine giderken zevcesi Ümmü’l-Fadl (r.a.)’ya külliyetli altın verip:

– “Ben muharebeye gidiyorum, şayet bana bir hâl olur ise bu altınlar seninle evlâdımındır.” demiş, buna ikisinden başka kimse vâkıf değilmiş. Abbâs (r.a.) askere sarf edilmek üzere de yanına haylice altın almış, lâkin vakt-i harbde elinden alınmış.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, bu kerre ona gerek kendisi için ve gerek birâderzâdeleri Âkil ve Nevfel (radıyallâh anhümâ) için bedel vermesini emrettikte muharebede elinden alınmış olan altınların bu yolda mahsûb edilmesini taleb ve ricâ etmişti. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri de:

– “Bizim aleyhimize sarf etmek üzere taşıdığın altını sana bırakamayız.” diyerek onun bu ricasını kabûl etmedi. Abbâs (r.a.) de:

– “Yâa.. Beni avuç açtırıp da dilendirecek misin?” dedi.

Onun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri de:

– “Hani Mekke’de haremin Ümmü‘l-Fadl’a bıraktığın altınlar nerede? Ve Ümmü’l-Fadl’a “Benim ne olacağım ma‘lûm değildir, eğer ölürsem bu altın oğlanlarımla senindir” demedin mi?” diye buyurdu. Hâlbuki Abbâs (radıyallâh anh) o altınları zevcesine verirken yanında kimse yok idi. Abbâs (r.a.) de:

– “Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Bunu sana kim söyledi? deyince Hazret-i Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz de:

– “Bana Rabbim haber verdi!..” buyurdu. Abbâs (r.a.) de:

– “Yâ Resûlallâh (s.a.v.) ben senin işinde şüphe ediyordum, şimdi şüphem kalmadı. Ben şehâdet ederim ki sen sâdıksın!” dedi. Ve kelime-i şahâdeti getirdi. Ve birâderzâdelerine de îmân etmelerini emretti. “Ve Allâh (c.c.)’den daha ziyâde hayır ve mağfiret isterim.” diye sözlerine hitam verdi. Lâkin bedeli afv edilmeyip, sâir esirler gibi bedel tedârik edip vererek Mekke’ye avdet eyledi.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Bedir Gazvesi, 73.s.

 

İSLÂM’DA ESİRLERE MUÂMELE

 

Bedir gazvesi sonrası esirler ikişer üçer ashâb (r.a.) arasında taksîm olunmuş, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz de bu esirlerin hoş tutulmasını emir buyurmuşlardı.

Ashâb (r.a.) hurma ile teayyüş ederek hânelerindeki esirlere kendi ekmek ve yemeklerini verir, me’kûlat ve meşrûbatına güzel bakarlar idi.

Esirler arasında bulunan Mus‘ab bin Umeyr’in kardeşi Ebû Uzeyir (r.a.) diyor ki:

– “Nezdlerinde esir bulunduğum ensâr (r.a.) yemek vakitleri geldikçe kendileri hurma yerler, bana da ekmek ve katık verirlerdi. Ben bu vaziyette utanır, yemeği onlara teklîf ederdim. Fakat onlar kabûl etmezlerdi. Çünkü Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bize iyi bakılmasını emretmişti.”

İşte “ahlâk-ı İslâmiyye”nin şeref ve ulviyyeti!..

Harb esirlerinin temiz elbiseleri yoktu. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz bunlara temiz elbiseler verilmesini emretti. Fakat Hazret-i Abbâs (r.a.) o kadar boylu boslu idi ki, hiçbir kimsenin elbisesi ona uymamıştı. Abdullâh ibn-i Übeyy (münâfıklardandır), boyca ona benzediğinden elbisesini ona vermişti.

Buhârî (rh.a.)’e göre bu iyiliğine karşılık Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz de gömleğini onun ölümünde kefen olmak üzere vermişti.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Bedir Gazvesi, 72.s.)

 

 

 

 

HADÎS-İ ŞERÎF

 

“Düşmân elinde esir olan müslümânı kurtarınız, aç olanı doyurunuz, hastayı ziyâret edip, hâlini hatırını sorunuz.”  (Buhârî)

 

 

İLM-İ TEVHÎDİN İNCELİKLERİ

 

İmâm-ı Âzam (r.a.) hazretleri buyurdular:

Tevhîd ilminin ince meselelerinden herhangi birisinin anlaşılması insana müşkil görünürse, bir âlim bulup da derhal müşkilini ona soruncaya kadar, Allâh ta‘âlâ indinde doğru olanı ne ise ona inândım demesi kendisine borç olur. Aramayı geciktirmesi câiz olmaz. Bu husûsta duraklaması ile kendisi mazur görülmez. Duraklarsa (belki) küfre varır.

İnançlarla ilgili olarak, akaid ilmi de dediğimiz tevhîd ve sıfatlar ilmine ait bir mes’elenin anlaşılması insana güç gelirse, ehlini bulup, sormak, doğrusunu öğrenmek lâzımdır. Ehlini arayıp bulmamak, araştırmayı te‘hîr etmek, farz olan ilim talebini te’hir etmek demektir. Bu te’hîr edilen ilim, îmân bilgisidir. Bu bilgi sayesinde insan, küfrü ve îmânı bilir, Ehl-i Sünnet’in inânç esaslarına göre doğru olanı, bu bilgi sayesinde öğrenir.

Cenâb-ı Hakk buyurur:

“…Eğer bilmiyorsanız, zikir erbabından sorunuz.” (Nahl s. 43.â.)

Hadîs-i şerîfte de:

“Kadın erkek bütün müslümânlar üzerine ilim talebi farzdır.” Diğer bir hadîs-i şerîfte de:

“İlim, Sîn’de de olsa taleb ediniz” (Cami‘u’s-Sağîr) buyurulmuştur.

Bilinmesi ve inânılması zaruri olan dinin temel meselelerinde şüphe ve tereddüt etmek, mü’minin kalbindeki tasdiki sarsar, tasdike mani olur. Bu bakımdan da küfre götürebilir. Bu durum da, “Allâh (c.c.)’e inândım, O (c.c.)’ün indinde doğru olana îmân ettim” dediğinde de, icmâlî îmân sabit olmuş olur.

(Fıkhı Ekber Şerhi, Çev. Ahmet Karadut, 320-321.s.)

 

ÂHİR ZAMÂN MÜSLÜMÂNLIĞI

 

“Âhir zamânda öyle bir topluluk ortaya çıkacaktır ki, onlar yaşca küçük, akılca hafif olacaklardır. Onlar yaratılmışların en hayırlısı olan Son Peygamberin kelâmını te’vil ederek tekellüm ederler. (Yani hadîsleri kendi re’y ve hevâlarına göre ma‘nâlandırıp açıklarlar.) Kur’an okurlar, ama (îmân ve Kur’an) boğazlarından geçip kalplerine inmez. (Sadece lâfta kalır). Yaydan hızla fırlayan okun, hedefi delip çıkması gibi onlar da dinden öylece çıkar giderler…” (Buhârî)

Bu hadîs-i şerif, son devrin büyük âlim ve mürşidlerinden “Ebû’l-Kemal İbrâhim Hakkı” hazretleri adlı mevlevî şeyhinin İslâm harfleriyle basılmış olan Şemsü’l-îrşad li Sultan Reşad adlı eserinde yazılmış ve açıklanmıştır. Meşhur ve mu‘teber hadîs kitaplarında da mevcuttur.

Bu hadîsten anladığımıza göre âhir zamânda müslümânların içinden sapık ve bozuk bir gurup çıkacaktır. Bunların özellikleri şunlardır:

1- Yaşları genç olacaktır.

2- Amel, yani yaptıkları işler, aksiyonlar itibariyle beyinsiz ve hasta olacaklardır. Yararsız, yaramaz, bozuk, zararlı işler işleyeceklerdir.

3- Bunlar İslâm da‘vasını, Peygamber (s.a.v.) Efendimizi, mukaddesatımızı kendi re’y, kapris, hevâ ve hevesleriyle açıklayacak; yüce dînimizi nefisleri, siyasî nüfûzları, maddî menfaatleri, ikbal ve riyaset hırsları, ün ve alkış hevesleri uğrunda istismar ve istihdam edeceklerdir.

4- Bunlar Kur’an okurlar, âyetler zikrederler, “biz Kur’an-ı kerîme bağlıyız” derler ama, onların bu iddiaları ancak laftadır. Aslında îmân kalplerine inmemiştir. Onlar “men fesserel Kur’ane bire’yihi fekad kefer” tehdîdine ma‘ruzdurlar.

5- Müslümân olduklarını iddia etmelerine rağmen gerek i‘tikad, gerekse ameldeki bozuk ve sapık halleri yüzünden onlar dinden hızla çıkıp giderler. Kendilerinde küfür, inkâr alametleri vardır.

6- Bunlar “islâmcı” olduklarını iddia ederler, ama ahlâk ve karakter i‘tibâriyle İslâm’dan uzaktırlar.

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar Ekbölüm, 277-278.s)

 

MÜSLÜMÂN KADINLAR KİMLERLE GÖRÜŞÜP KONUŞABİLİRLER?

 

Cenâb-ı Allâh Ahzâb s. 55’de şöyle buyuruyor: “Onların üzerlerine bir vebâl yoktur: Ne babalarında ve ne oğullarında ve ne kardeşlerinde ve ne kardeşlerinin oğullarında ve ne kendi kadınlarında ve ne de ellerinin mâlik olduklarında. Bunlar ile görüşebilirler. Ve Allâh’tan korkun. Şübhe yok ki Allâh, her şey üzerine bir şâhiddir.” Bu mübârek âyette müslümân kadınların, kimler ile arada perde olmaksızın görüşebileceklerini bildiriyor ve kendilerine Allâh korkusu telkîn buyuruluyor.

Onların, (İslâm kadınlarının) üzerlerine bir vebâl yoktur. Arada perde olmaksızın buluşup görüşmelerinden dolayı bir günâh gerektirmez. Ne babalarında ve ne oğullarında ve ne kardeşlerinde ve ne kardeşlerinin oğullarında ve ne kız kardeşlerinin oğullarında, bunlar ile perde arkasında olmaksızın görüşmelerinde bir mahzûr yoktur. Bu husûsta süt babalar da neseben baba hükmündedir. Amcalar ve dayılar da baba mesâbesinde oldukları için ayrıca zikredilmemişlerdir. Ve müslümân kadınlarının ne kendi kadınlarında kendileri gibi müslümân bulunan kadınlar ile görüşmelerinde bir günâh yoktur. Müslümân olmayan kadınlar, bir kavle göre erkek mesâbesindedir. Ve ne de ellerinin mâlik olduklarında bir vebâl yoktur, bunlar ile görüşebilirler. Bunlardan murâd, bir kavle göre sâdece câriyelerdir. Velhâsıl bu bildirilen kimselerle perdesiz görüşmeleri yasak değildir.

Deniliyor ki hicâb âyeti (perde âyeti) nâzil olunca babalar ve oğullar vesâir yakınlar demişlerdir ki: “-Yâ Resûlallâh, bizler de mi perde arkasından konuşacağız?” Bunun üzerine bu âyet-i celîle nâzil olmuş, onların bu husûsta müstesnâ bulundukları bildirilmiştir.

(Ömer Nasûhî Bilmen,

Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsîri)

Âyet-i celîlenin başlangıcından i‘tibâren sıralanıp “hakkında hiçbir vebâl yoktur, ifâdesini Beyzâvî, Celâleyn, el-İşâre, Medârik “Bütün bunların perdesiz olarak zevcât-ı tâhirât (r.anhünne)’yi ve diğer müslümân kadınları görmeleri ve onlarla konuşmaları helâldir.” ma‘nâsıyla tefsîr etmişlerdir.

(Hasan Basrî Çantay, Kur’ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm)

 

 

FÂİZ

 

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Mi‘rac’a çıktığım gece başımın üstünde gök gürültüsü, yıldırım sesi duydum bir de şimşek çakması gördüm. Birtakım kimseler de gördüm ki mîdeleri şişmişti, içindeki yılanlar dıştan bakılınca görünüyordu. Sordum: Yâ Cebrâil, bunlar kimlerdir? Şöyle dedi: Bunlar fâiz yiyenlerdir.”

Abdullâh Selâm (r.a.) şöyle buyurdu: “Fâizin yetmiş iki günâhı vardır, onların en küçüğü müslümân iken anası ile zinâ etmek gibidir. Devâm etti: Bir dirhem fâiz otuz küsür kere zinâya bedeldir.”

Allâh ta‘âlâ kötüye ve her günâhkara Kıyâmet günü kalkma izni verir. Ancak fâiz yiyene kalkma izni vermez. Ancak onların kalkma durumu şu âyetle anlatılır: “Fâiz yiyenler, şeytan çarpmış gibi kalkarlar.” (Bakara s. 275.â.) Ya‘ni deli gibi kalktıkça düşerler.

Abdurrahman b. Sâbit şöyle anlattı: “Şu dört şeyi helâl sayan bir milletin yok olup gitmesi haktır; terâzileri eksik tutarlarsa, ölçüleri noksan yaparlarsa, açıktan zinâ ederlerse, fâiz yerlerse.”

Açıktan zinâ ederlerse; vebâ gibi ictimâî hastalıklara uğrarlar.

Terâzileri eksik tutarlarsa, ölçüleri noksan yaparlarsa; yağmurdan ve bereketten mahrûm kalırlar.

Fâiz yerlerse; düşmanların silahlı saldırısına uğrarlar.

Tüccarın ticârette kendisine yetecek kadar dînî ve teknik bilgiye sâhib olması lazımdır. Allâh ta‘âlâ ölçü ve tartı husûsunda sert emirler vermiştir.

(Ebû Leys Semerkandî (rh.a.),

Tenbîhü’l Gâfilin, 412.s.)

 

İLİM VE AMEL, İNSANI KÜFRE DÜŞMEKTEN ALIKOYMALIDIR

 

İlim ile amelin hayırlı olmaları bir takım şartların tahakkukuna bağlıdır: Amelde ihlâsla ve ölünceye kadar şerîatın emirlerine sarılmak ve yasaklarından şiddetle sakınmakla, amellerin ibtâline sebep olan küfre düşmekten her an uyanık olmaktır. Zîrâ küfürle, ameller ne kadar ihlâslı olsa da, ibtâl olur. Böyle olursa o ilim ve amel dünyâ ve âhirette elem ve üzüntüyü îcâb ettirir. Nefis, kötülükle emreder. İnsan şeytânları ve cinlerin şeytânları, insanı Cenâb-ı Hakk’tan uzaklaştırıcıdırlar. Hakîkî âlim, ihlâsla şerîatın emirlerine sarılarak ve nefse muhâlefet ederek insân ve cinn şeytânlarını def‘ eder. Allâh ta‘âlanının rızâsını tâleb eden ve âhireti düşünen âlimin şânı budur ki şeytânlar bu âlime te’sîre muktedir olamazlar.

O hâlde ilim ve amel, Allâh ta‘âlâdan korkmağa ve Allâh ta‘âlânın hidâyetine götürmelidir.

İşin özü şudur: “Sıhhatte olduğu müddetçe o kimse, korkusunu ümîdi üzerine gâlib kılmalıdır. Hastalık hâlinde ise bunun aksidir. Bu, âhiret yolcusu yanında böyledir. Hâlbuki herkes, âhiret yolcusudur.

Bel’am bin Bâûra, önceleri meclisine hikmeti yazmak için on iki mürekkeb hokkası konulurdu ve baktığında arşı görürdü… Sonra o, dünyâya meyletti. Evliyâullâhtan bir velîyi bir tek harâmı işlemesiyle, Allâh ta‘âlâ onun ma‘rifetini aldı ve onu köpek menzilesinde câhil kıldı.

Bersîsâ ise, bir manastırda yetmiş sene ibâdet etti. Allâh ta‘âlâya bir an bile isyân etmedi. Talebelerinden yetmiş bin kişiyi, himmetiyle göklerde uçurdu. Sonunda küfür üzere öldü.

(Hz. Muhammed Mevlânâ Ebû Saîd Hâdimî (k.s.),

Berîka Tercemesi, 2.c., 441-443.s.)

 

HARÂM YEMEK

 

Allâh (c.c.) buyurdu: “Aranızda birbirinizin mallarını haksız sebeplerle yemeyin.” (Bakara s. 188.â.)

İbn-i Abbas (r.a.) bu âyetin tefsîrinde: “Haksız sebebden murâd; kardeşinin malını koparıp elinden almak için yalan yere yemîn etmendir. Başkalarının malını haksız olarak yemek iki şekilde olur. Gasb, hıyânet, hırsızlık gibi zulüm yollarıyla; kumar ve diğer oyunlar gibi eğlence vesileleriyle.”

Buhârî Sahîh’inde Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Birtakım adamlar Allâh’ın (müslümânların yararına tahsîs buyurduğu) malında haksız olarak tasarrufta bulunurlar. Onlar için Kıyâmet gününde ateş muhakkaktır.”

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kişi görünüşte Allâh için uzun yolculuğa çıkar, saçı başı dağılır, elbiseleri tozlanır, ellerini semaya kaldırır ve (Yâ Rabb! Yâ Rabb!) diye yalvarır, halbuki yediği harâm, içtiği harâm, giydiği harâmdır, harâm ile beslenmiştir. Onun duâsına nasıl icâbet olunur.”

Hz. Enes (r.a.)’den şöyle rivâyet edilir: Yâ Resûlallâh! Allâh (c.c.)’e duâ et beni, duâsı kabûl edilenlerden kılsın. Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Ey Enes helâl kazan duan kabul edilir, ağzına bir lokma harâm koyan kimsenin kırk gün duâsı kabul edilmez.” buyurdu.

Beyhakî’nin Resûlullâh (s.a.v.)’e vardırdığı isnâdda şöyle rivâyet edilir: “Allâh ta‘âlâ aranızda rızıklarınızı taksim buyurduğu gibi, huylarınızı da taksîm etti. Allâh ta‘âlâ dünyâyı sevdiğine de sevmediğine de verir. Dîni ise yalnız sevdiği kimselere vermiştir. Allâh ta‘âlâ dîni kime vermişse onu sevmiştir.”

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar, 107.s.)

 

 

 

 

ALLÂH’A VE RESÛLÜ (S.A.V.) EFENDİMİZE VE ULÜ’L-EMRE İTÂAT ETMEK

 

“Ey îmân edenler, Allâh’a itâat edin ve Resûl’e itâat edin ve sizden olan (Resûlullâh’a bağlı) ulü’l-emre (emir sâhiblerine) itâat edin.” (Nisâ s. 59.â.)

Ya‘ni “Ey îmân edenler, kelîme-i tevhîd getirmek sûretiyle Allâh’a (îmân) ile itâat edin. O’nu gönülden tasdîk edin. Size emrettiklerini (Allâh’ın emirlerini) noksansız yerine getirin ve yasakladıklarından (Allâh’ın yasaklarından) da şiddetle kaçının. Allâh’a âsî olmaktan sakının. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e de itâat edin. O’nun İsm-i pâkleri anılınca O’na salât ve selâm getirin. Resûlullâh (s.a.v.)’in Allâh’tan getirdiklerini tasdîk edin ve O’nun sünnetlerini icrâ ederek yerine getirin. O’nun yolundan ayrılmayın ve Resûlullâh (s.a.v.)’in yolundan giden sizden olan emir sâhiblerine de itâat edin, onların emirlerini yerine getirin. Başınızdaki bir köle olsa bile, Allâh’a ve Resûlullâh (s.a.v.)’e itâat ediyorsa ona itâat edin. Allâh ve Resûlü (s.a.v.)’in emirlerine mûhalefette bulunup isyân edenlere itâat câiz olmaz. Allâh’a ve Resûlü (s.a.v.)’e âsî olan emir sâhiblerine itâat etmek Allâh’a ve Resûlü (s.a.v.)’e isyân etmektir. Zîrâ küfre rızâ göstermek, küfürdür.

Ulü’l-emr mevzûunda ulemâ farklı tefsîrlerde bulunmuşlardır. Hz. Alî (k.v.):

“Âmirlerin, emri altındakilere adâletle muâmele etmesi, kimseye zulmetmemesi, işkence yapmaması, emâneti ehline vermesi, kimseye ihânet etmemesi, üzerlerine vâcibdir. Böyle muâmele eden emir sâhiblerine, müslümânların itâat etmeleri ve onların emirlerini yerine getirmeleri vâcibdir.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (r.h.),

Tefsîrü’l-Kur’ân, 2.c., 51.s.)

 

 

KADINLARIN, RESÛL (S.A.V.) EFENDİMİZE Bİ‘ÂTLARI VE ERKEKLERİN KADINLARLA

MUSÂFAHA ETMESİ

 

Gafile binti Ubeyd (r.anhâ) anlatıyor: Ben ve annem Haris kızı Karire, muhâcir kadınlarla beraber Allâh Resûlü (s.a.v.)’e bi‘ât ettik. O, Ettah’da çadır kurmuştu. Bize Allâh (c.c.)’e hiçbir şeyi ortak koşmamamıza dâir âyeti sonuna kadar okudu. Kabûl edip, O (s.a.v.)’e bi‘ât için elimizi uzattığımızda, “Ben kadınların eline dokunmam.” buyurdu. Allâh (c.c.)’den bizim için afv diledi. Bi‘âtimiz bu şekilde oldu.

Ümeyye b. Rukeyka (r.anhâ) anlatıyor: Kendisine bi‘ât etmek isteyen kadınlarla beraber Allâh Resûlü (s.a.v.)’e geldim. Biz:

“- Allâh (c.c.)’e hiçbir şeyi ortak koşmayacağımıza, çocuklarımızı öldürmeyeceğimize, iyilikte ve doğrulukta kimseye iftirada bulunmayacağımıza ve sana âsî olmayacağımıza dâir sana bi‘ât ediyoruz.” dedik. Allâh Resûlü (s.a.v.):

“- Güç ve tâkatiniz yettiğince.” buyurdu. Bunun üzerine: “- Allâh Resûlü (s.a.v.), bize kendimizden daha merhametli, haydi sana bi‘ât edelim, ya Resûlallah!” dedik.

“- Ben kadınlarla musâfaha etmem. Benim yüz kadına söylediğim söz bir kadına söylediğim söz gibidir.” buyurdu.

(M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.),

Hadîslerle Müslümânlık, 1.c. 249.s.)

 

HADÎS-İ ŞERÎF

 

“Benden sonra erkeklere, kadınlardan daha zararlı fitne ve fesad (amili) olarak hiçbir şey bırakmadım.”                                                              (Buhârî)

 

ALLÂH (C.C.) ZULMÜ HARÂM KILMIŞTIR

 

Ebû Zerr (r.a.)’den Hz. Peygamber (s.a.v.), Allâh ta‘âlâdan rivâyet ettikleri meyânında şunu rivâyet etti:

“(Allâh ta‘âlâ) buyurdu ki: Ben zulmü kendime harâm kılmışımdır. Onu sizin aranızda da harâm kıldım. Binâenaleyh birbirinize zulmetmeyin! Ey kullarım! Hepiniz dalâlettesiniz, yalnız benim hidâyete erdirdiğim müstesnâ! İmdi benden hidâyet dileyin ki, sizi hidâyete erdireyim. Ey kullarım! Hepiniz açsınız! Yalnız benim doyurduklarım müstesnâ! İmdi benden yiyecek isteyin ki sizi doyurayım. Ey kullarım! Hepiniz çıplaksınız, yalnız benim giydirdiğim müstesnâ! Şu halde benden giyecek isteyin ki sizi giydireyim. Ey kullarım! Siz gece gündüz günâh işliyorsunuz. Bütün günâhları affeden de benim. Şu halde benden afv dileyin ki sizi affedeyim. Ey kullarım! Sizin bana zarar vermeye elbet gücünüz yetmez ki, zarar veresiniz. Bana fayda vermeye gücünüz yetmez ki fayda veresiniz. Ey kullarım! Sizin evveliniz, âhiriniz, insiniz, cinniniz sizden en takvâ sahibi adamın kalbi üzere olsalar, bu benim mülküme bir şey ziyâde etmez. En fasık facir kulum gibi olsa bu da mülkümden birşey eksiltmez. Ey kullarım! Sizin evveliniz ve âhiriniz, insanınız ve cinniniz bir toprağın üzerinde ayağa kalkarak benden isteseler, ben de her insana dilediğini versem; bu bende olandan ancak iğnenin denize batırıldığı vakit azalttığı kadar azaltır. Ey kullarım! Bunlar ancak sizin amellerinizdir. Onları size sayıyorum. Sonra onların karşılığını size tastamam veriyorum. İmdi (verileni) kim hayır bulursa Allâh’a hamd etsin! Hayırdan başka bulan ancak kendini muâhaze etsin.

(Sahîh-i Müslim,

Terc. A. Dâvudoğlu (rh.a.),10.c., 526.s.)

 

 

 

 

 

 

 

 

HÜKÜM ZÂHİRE GÖREDİR

 

İbn Ebî Şeybe (r.a.)’den Üsame (r.a.) şöyle demiştir.

– Resûlullâh (s.a.v.) bizi bir seriye ile (cihada) göndermişti. Cüheyne kabilesinden Hürü Kaatâ bir sabah baskını yaptık. Derken ben bir adama eriştim. Adam hemen: “La ilâhe illallâh” dedi. Ama ben kendisini vurdum. Bundan kalbime bir şüphe düştü; ve hâdiseyi Peygamber (s.a.v.)’e anlattım:

“Lâ ilâhe illallâh, dedi mi? Sen de onu öldürdün mü?” buyurdu. Ben:

“Yâ Resûlallâh (s.a.v.), o bu sözü ancak silâhdan korktuğu için söyledi” dedim.

“Bâri kalbini yarsan da bu sözü doğru söyledi mi! Söylemedi mi! Bilseydin ya!” buyurdular. Artık bu sözü bana o kadar tekrarladı durdu ki, keşke o gün (yeni) müslümân olmuş olaydım diye temennî ettim.

Hadîs-i şerîften çıkarılan hükümler:

1- Hadîs kelâm-ı nefsinin sübûtuna delîldir.

2- Ahkâm babında zâhir delillerle amel olunur; esrarı Allâh ta‘âlâ bilir. Bu kaide fıkıh ve usul-i fıkıh uleması arasında ma‘ruf ve meşhurdur.

3- Hataen katilde diyet yoktur; diyenler bu hadîsle istidlal ederler. Fakat burada İbni Rüşd şu mutâleayı ileri sürmüştür: “Üsâme (r.a.)’in o zâtı öldürmesi ne kasden insan öldürme hükmüne girer; ne de diyet ve keffaret icabeden hata hükmüne, o ancak hatâ olduğu anlaşılan bir ictihâddır ki, bunda Üsâme’ye bir ecir vardır. Şayet isâbet etseydi; iki ecir verilecekti. Peygamber (s.a.v.)’in onu tekdir buyurması ihtiyatı elden bıraktığı içindir. Zîrâ ihtiyâten öldürmemek icâbederdi…” Bazıları Peygamber (s.a.v.)’in Hz. Üsâme (r.a.)’e kısas, diyet ve keffâret gibi bir cezâ tatbîk etmediğine göre bunların hepsi sakıt olmuştur; diyorlar.

4- Mü’min bir kimseyi öldürmek büyük günâhtır.

(M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.),

Hadîslerle Müslümânlık, 1.c., 397.s.)

 

HELÂK EDİCİ YEDİ ŞEY

 

Ebû Hüreyre (r.a.)’den Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu rivâyet eyledi:

“Yedi mühlik şeyden kaçının!” – Bunlar nedir yâ Resûlallâh (s.a.v.)? diye sorulunca:

“Allâh’a şirk koşmak, sihir yapmak, Allâh’ın harâm kıldığı bir kimseyi haksız yere öldürmek, yetim malı yemek, fâiz yemek, düşmâna hücum anında harpten kaçmak, namuslu, kendi halinde mü’min kadınlara zinâ iftirası atmaktır.”

Birincisi: Allâh’a şirk koşmak yani ondan başka bir ilâh tanımaktır. Bundan daha büyük bir mühlîk olmadığı ma‘lûmdur. Çünkü müşrik ebedî olarak cehennemde yanacaktır.

İkincisi: Sihirdir. Sihir lûgatte: Bir şeyin yönünü değiştirmektir. Cevherî: “Sihir: Efsundur; me’haz ve menşei lâtif ve gizli olan her şey sihirdir, demiştir; aldatmak ma‘nâsına da gelir.

Üçüncüsü: Katildir: Haksız yere insan öldürmek İmâm-ı Şafiî (r.a.)’e göre Allâh (c.c.)’e şirkten sonra en büyük günâhtır.

Dördüncüsü: Yetim malı yemektir. Yetim: Babası ölen küçük çocuktur.

Beşincisi: Ribâ yemektir. Ribâ: Mal verip karşılığında mal alırken alınan veyâ verilen karşılıksız ziyadedir. Buradaki “yemek” ta’birinden maksad ribâ muamelesi yani fâizcilik yapmaktır. Fâizcilikle kazanılan malların çoğu yenildiği için mezkûr kazanca mecâzen “yemek” denilmiştir.

Altıncısı: Düşmâna hücum edileceği zamân harpden kaçmaktır. Ancak bu kaçış bir müslümânın karşısında bir veyâ iki kâfir bulunduğu zamân harâmdır; daha fazla olurlarsa kaçmak câizdir.

Yedincisi: Muhsan (namuslu) kadınlara zinâ iftirasında bulunmaktır. Bu hükme erkeklere edilen zinâ iftirası da dahildir. Binâenaleyh kadın olsun erkek olsun; akıl, bâliğ ve namuslu olan bir müslümâna zinâ iftirasında bulunmanın cezâsı hür olan müfterîye seksen, köleye kırk değnek vurmaktır.

(M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.),

Hadîslerle Müslümânlık, 1.c., 373.s.)

 

EMÂNETE İHÂNET ETMEMEK, DÂİMÂ ADÂLETLE MUÂMELE ETMEK

 

“Hiç şüphesiz Allâh, size emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zamân adâletle hükmetmenizi emreder. Gerçekten Allâh, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şübhesiz ki Allâh, hükümlerinizi hakkıyla işitici, yaptıklarınızı hakkıyla görücüdür.” (Nisâ s. 58.â.)

Mâl ve mülk, çoluk ve çocuk, âile vb. hepsi birer emânettir. Bunları iyi muhâfaza etmek gerekir. Emâneti muhâfaza etmemek, emânete ihânettir ki münâfıklıktır. Münâfık olmamak için verilen emânetleri iyi muhâfaza etmek gerekir.

Emânetleri iyi muhâfaza ettiğimiz gibi, insanlar arasında hükmettiğimiz zamân adâletle hükmetmeliyiz. Hiçbir kimseye zulmetmemeliyiz; adâletten asla ayrılmamalıyız. Da‘vâcıdan şâhid isteyiniz. Şâyed şâhid getiremezse, ona doğru söyleyeceğine dâir yemîn ettiriniz. İlâhî nizâmın güzelliğine bakınız ki Allâh ta‘âlâ, hiç kimsenin zarâra uğramasını istemiyor. Allâh ta‘âlâ, hüküm makâmında bulunanlara adâletle hükmetmelerini, hiç kimseye zulmetmemelerini ve onlara, adâletten aslâ ayrılmamalarını emrediyor. Bir memlekette adâlet olmazsa (zulüm olacağı için) o memleket yıkılmaya mahkûm olur. Nitekim bir çok millet bu sebepten târihe karışmıştır.

Müslümân, müslümân kardeşine aslâ haksızlık yapmaz. Çünkü Allâh, onları kardeş ilân etmiştir. Bu yüzden kardeş kardeşe haksızlık yapmaz. Şüphesiz ki Allâh ta‘âlâ, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Bu öğütten ancak îmândan nasîbi olanlar, nasîbini alırlar.

Şübhesiz ki Allâh ta‘âlâ, hükümlerinizi hakkıyle işitici, yaptıklarınızı hakkıyle görücüdür. Kıyâmet günü, ona göre mükâfat ve mücâzatınızı verecektir. Kimsenin hakkını da zâyi‘ etmeyecektir.

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (r.h.),

Tefsîrü’l-Kur’ân, 2.c., 50.s.)

 

FARZ-I KİFÂYE OLAN İLİM

 

“Et-Tahrîr” şerhinde farz-ı kifâye şöyle ta‘rif edilmiştir: “Bizzât fâiline bakılmaksızın yapılması farz olan şeylerdir.” Bu ta‘rif cenâze namâzı gibi, dînî ve ihtiyâc duyulan san‘atlar gibi dünyevî olan şeylere şâmildir. Mesnûn olanlar (Mesnûn: Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz tarafından farz ve vâcib olmaksızın bazan da terk edilmek üzere, bir ibâdet kâbilinden olarak yapılmış olan fiil ve harekettir) ta‘riften hârictir. Çünkü bunlar mutlakâ lâzım şeyler değildir. Farz-ı ayın dahi ta‘riften hâricdir. Çünkü onun bizzât fâiline bakılır.

Tebyîni’l Mahârim adlı kitabda dahî şu îzâhat vardır: “İlmin farz-ı kifâye olanına gelince; dünyâ işlerinin kıvâmında yürümesi için muhtâc olunan her ilimdir. Tıp, hesâb, nahiv, lûgat, kelâm, kırâat, hadîs isnâdları, vasiyet ve mirâs taksîmleri ile kitâbet, meâni, bed’i beyân, usûl, nâsih, mensûh, âmm, hâss, nass ve zâhir -ki bunlar tefsir ve hadis ilimleri için âlettirler- ilimlerini öğrenmek de bu kâbildendir.”

Farz-ı ayın, farz-ı kifâyeden efdâldir. Çünkü farz-ı ayın nefsin hakkı için farz kılınmıştır. Nefis için o daha mühimdir ve daha meşakkatlidir. Farz-ı kifâye öyle değil. O umûmun hakkı için farz olunmuştur. Bu umûmda kâfir bile dâhildir. Bir iş, umûmî olursa hafîfler; husûsî olursa ağırlaşır. Bazıları farz-ı kifâye’nin efdâl olduğunu söylemişlerdir. Zîrâ bu farzın edâsı, bütün ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’den borcu ıskât eder. Terk edilirse edâsı imkânı olan herkes günahkâr olur. Bu sıfatta olan bir farzın te’sir cihetinden daha büyük olacağında şübhe yoktur. Mâmâfih Tahtâvî (r.h.)’ın kavline göre birinci kavil mu‘temed sayılmıştır.

İlmin mendub olanı (Mendub: Yapılması şerîatçe uygun, râcih görülmekle berâber, terk edilmesi hakkında bir yasaklama bulunmayan ve dînde dâima sülûk edilmiş bir yol olmayan fiildir ki buna müstehâb da denilir.) da vardır ki bu da fıkhın inceliklerine dalmak ve sâir şer‘î ilimleri ve bu ilimlere âlet teşkîl eden bilgileri öğrenmektir.

(İbn-i Âbidîn, Terc. Ahmed Dâvudoğlu (r.h.), 1.c., 41.s.)

 

MUKADDERÂTINI BİR KADININ  ELİNE VEREN MİLLET FELÂH BULAMAZ

 

Ebû   Bekir (r.a.)’den  şöyle   dediği  rivâyet olunmuştur: “Cemel (vak‘ası) günlerinde cemel yârânına katılarak (Alî (r.a.)’e karşı) onlarla birlikte harb etmeğe başladıktan sonra (vaktiyle) Resûlullâh (s.a.v.)’den işittiğim bir kelime (bir fıkra) ile Allâh (c.c.) bana hayır ve menfaat ihsân buyurdu (da cemel yârânına iltihak etmedim). Ebû Bekir (r.a.) (o bir kelime ve cümleyi bildirerek) der ki: Fars halkının Kisrâ Perviz’in kızını kendilerine Şehinşâh intihâb ettikleri haberi Resûlullâh (s.a.v.)’e erişince: Mukadderatını bir kadının eline veren millet felâh bulmaz! buyurdu.

“Mukadderatını bir kadının eline bırakan millet felah bulmaz” vecîzesiyle Resûl-i Ekrem (s.a.v.) İslâm’ın âmme hukûkunun en mühim bir kâidesini koymuştur. Bu kâideye göre:

İslâm hukûkunda âmme velâyeti denilen devlet teşkilâtı riyâseti ancak erkek bir vatandaş tarafından temsîl olunur. Bu, millet otoritesini temsîl edecek mevkîye kadın intihâb edilemez. Çünkü kadının fıtratı birçok cihedden bu çok ağır vazîfeyi deruhte etmeğe müsâid değildir. Bunun için İslâm hukûkunda kadının bey’ ve şirâ’, şahâdet, şirket, vesâyet, verâset, vekâlet, hîbe gibi her türlü medenî akid ve tasarrufâtı sâir milletlerin hukûkuna nisbetle en geniş mikyasta mu’teber ve ticarî sahadaki sa’y-i ameli meşrû olduğu halde devlet riyâsetine intihâb olunabilmesi husûsunda kadın için bir hak kabûl edilmemiştir.

(Sahîh-i Buhârî, 10.c. 449.s.)

 

HADÎS-İ ŞERÎF

 

“İlâhi! Ben iki zaîfin; yetim ile kadının haklarına tecavüzden men ve tahzir ediyorum.” (R. Sâlihîn)

 

 

FİTNE ZUHÛR ETMEDEN

ÖNCE AMELLERE SARILMAK

 

Peygamber (s.a.v.): “Karanlık gecenin (zifiri) karanlıklarına benzeyen fitneler zuhûr etmeden amellere şitâb edin; (zîrâ o fitneler zuhûr ettiği vakit) kişi mü’min olarak sabahlayacak; kâfir olarak akşamlayacak yâhud mü’min olarak akşamlayacak kâfir olarak sabahlayacak, dînini bir dünyâ metâı mukâbilinde satacaktır.” buyurmuşlar.

Hadîsin ma‘nâsı: Gece karanlıkları gibi yığın yığın fitneler zuhûr edip iş işten geçmeden amel ve ibâdetlere teşviktir. Çünkü bu fitneler o kadar büyük ve korkunç olacak ki, onların şerrinden kimse ibâdet ve amellere vakit bulamayacaktır. Peygamber (s.a.v.) bunların şiddetini: “Kişi mü’min olarak sabahlayacak, kâfir olarak akşamlayacaktır.” buyurarak ifâde etmiştir. Yani fitnenin dehşetinden insan bir günde bu derece muazzam tehavvüller geçirecek; günü gününe, saati saatine uymuyacaktır.

“Beş şeyi beş şeyden önce ganîmet bil:

– İhtiyarlamadan önce gençliğini,

– Hastalanmadan önce sağlamlığını,

– Meşgûl olmadan önce boş zamânını,

– Fakirlemeden önce zenginliğini,

– Ölmeden önce hayâtını.”

“Her kim (âkıbetten) korkarsa erken yola çıkar. Ve her kim erken yola çıkarsa menzil-i maksûda ulaşır.” hadîsleri bunlardandır.

“O fitneler zuhûr ettiği vakit kişi mü’min olarak sabahlayacak, kâfir olarak akşamlayacaktır.” ifâdesini te’vile lüzum yoktur. Çünkü fitneler çoğaldığı zamân kalpler bozulur; imân safiyeti kalmaz. Kalplere gaflet ve fısk-u fücûr dolar. Bunlar da bir insanın şekâveti için kâfî sebeplerdir. Nitekim kominizm felâketine ma‘ruz kalan yerlerde bir çok müslümânın neûzü billâh irtidâd ettiklerini gözümüzle gördük.

Fahr-i Kâinât (s.a.v.) Efendimiz: “Dînini bir dünyâ metâı mukabilinde satacaktır.” buyurarak dünyâ mefsedetleri karşısında dîne sarılmanın lüzûmuna işaret etmektedir.

(M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.),

Hadîslerle Müslümânlık, 1.c., 446.s.)

 

HÂCET MİKDÂRI FIKIH ÖĞRENMEK:

FARZ-I AYINDIR

 

Fıkhın gece namazından efdâl olması, hacetten fazlasını okumak farz-ı kifâye olduğu içindir. Fıkhı hâcet miktârı okuyup öğrenmek ise farz-ı ayındır.

Fıkıh okumak, Kur’ân’ın ihtiyaçtan fazlasını öğrenmekten efdâldir. Bütün fıkhı öğrenmek mutlakâ lâzımdır.

Bezzâziye nâm kitabda şöyle denilmiştir: “Bir kimse, Kur’ân’ın bir kısmını öğrense de kalanı için vakit bulsa, efdâl olanı fıkıhla iştigâl etmesidir. Çünkü Kur’an’ı ezberlemek farz-ı kifâye; fıkhın lâzım olan mikdârını öğrenmek ise farz-ı ayındır.”

El-Hizâne’de: “Bütün fıkhı öğrenmek mutlaka lâzımdır” denildiği gibi, el-Menâkıb’da da: “Muhammed bin Hasan, helâl ve hâram hakkında iki yüz bin mes’ele meydana gelmiştir ki bunların, bütün müslümânlarca öğrenilmesi mutlakâ lâzımdır.”

“Bütün fıkhı öğrenmek mutlaka lâzımdır” sözünden bunun farz-ı ayın olduğu anlaşılırsa da, maksâd bütün fıkhın insanların tamamına lâzım olmasıdır. Yoksa herkesin ayrı ayrı bütün fıkhı öğrenmesi farz-ı ayın değildir. Bizim (fıkhı öğrenmek mevzûunda) her birimize farz olan mikdâr, muhtaç olduğumuz kadarını öğrenmektir. Zîrâ erkeğin hayız mes’elesini, fakir bir kimsenin zekât ve hacc gibi ibâdetleri öğrenmesi farz-ı kifâyedir. Bunları öğrenen bazı kimseler bulundu mu diğerlerinden borç sâkıt olur. Evet, fıkhın hâcetten fazla miktârını öğrenmek, Kur’ân’ın fazlasını öğrenmekten efdâldir, denilebilir. Çünkü âmmenin ibâdet ve muâmelatında buna ihtiyâcı çoktur.

El-Mültekât ile diğer kitâblarda beyan edildiğine göre İmâm-ı Muhammed (r.a.): “Bir kimsenin şiir ve nahiv ile şöhret bulması lâyık değildir; çünkü şiirin sonu dilenmeye; nahivin sonu çocuk okutmaya varır. Hesabla şöhret bulması da gerekmez; zîrâ sonu yer ölçümüne varır. Tefsîr öğrenmenin sonu da vâizlik ve hikâyeciliğe varır. Halbûki kişinin ilmi, helâl ve harâma ve bilinmesi zarûrî olan ahkâma (hükümlere) dâir olmalıdır.” demişlerdir.

(İbn-i Âbidîn, Terc. Ahmed Dâvudoğlu (r.h.), 1.c., 37.s.

 

EMÂNETLERİ EHLİNE VERMEK

 

“Hiç şübhesiz Allâh, size emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zamân adâletle hükmetmenizi emreder. Gerçekten Allâh, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şübhesiz ki Allâh, hükümlerinizi hakkıyla işitici, yaptıklarınızı hakkıyla görücüdür.” (Nisâ s. 58.â.)

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, Hz. İbrâhîm (a.s.) ve Hz. İsmâil (a.s.) ile ilgili Beytullâh’ın içine duvara yapılmış resimleri parçalattıktan sonra Beytullâh’ın dışına çıkarlar. O sırada amcaları Hz. Abbâs (r.a.), Beytullâh’ın anahtarlarının kendisine verilmesini isterler ki bu âyet-i celîle nâzil olur. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz Beytullâh’ın anahtarlarını tekrâr Osmân İbn-i Talhâ (r.a.)’e verirler.

Âyet-i celîle, Beytullâh’ın anahtarlarıyla ilgili olsa da, hüküm i‘tibâriyle umûmîdir. Emânetin hâinlere değil, ehline verilmesi husûsu Allâh ta‘âlânın emridir.

Mü’minler, Allâh’ın emirlerine sarılıp yasaklarından da sakınarak emânetlere ihânet etmemelidirler. Zîrâ bunlar (emir ve yasaklar) Allâh’ın mü’minlere emânetidir. Allâh’ın emirlerine sarılınırsa ve yasaklarından da son derece sakınılırsa, işte ancak o zamân emânet muhâfaza edilmiş olur. Her a‘za hangi maksada binâen yaratılmışsa, o maksâda uygun bir şekilde kullanılmalıdır. Dil, Allâh’ı zikir için, göz, Allâh’ın ni‘metlerine bakmak için yaratılmıştır. Allâh (c.c.)’ün her emri: Namâz, oruç, zekât, hacc ve kelime-i şahâdet ve diğer tâatler ve harâmlardan kaçmak v.b. hepsi mü’minler üzerine birer emânettir.

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (r.h.),

Tefsîrü’l-Kur’ân, 2.c., 49-50.s.)

 

KADININ DURUMU

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in ifâdesine göre kadının cenneti de cehennemi de kocasıdır. Başka bir hadîste: “Kadın beş vakit namâzı kılar, bir ay Ramazân orucunu tutar, kocasına itâat ederse cennet kapılarından dilediğinden içeriye girsin.” ve “Kocasına itâat eden kadın için kocası ondan râzı olduğu sürece havadaki kuşlar, sudaki balıklar, gökdeki melekler, güneş ve ay istiğfarda bulunurlar. Hangi kadın da kocasına karşı gelirse Allâh’ın melekleri ve bütün insanların la‘neti onun üzerine olsun. Hangi kadın da kocasının yüzüne karşı çehresini ekşitirse ona gülünceye ve onu râzı edinceye kadar Allâh’ın gazâbındadır. Hangi kadın ki kocasından izinsiz evinden çıkarsa eve dönene dek melekler ona la‘net okur.” buyurulmuştur.

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Kadınların dördü (dört bölüğü) cennette, dördü cehennemdedir. Cennette olan dört kadından birincisi: Allâh’a ibâdet, kocasına da itaat eden iffetli kadındır. ikincisi: Doğurgan, az ile yetinen, sabırlı, kocası yanında iken hayâlı, kocası olmadığında namusunu ve kocasının malını koruyan kadındır. Üçüncüsü: Kocasına karşı sabır gösteren ve ona dilini uzatmayan kadındır. Dördüncüsü: Kocası öldüğünde yetim kalan küçük çocuklarının başını bekleyen, onları yetiştiren, terbiye eden, perişan olurlar endişesiyle başka kocaya varmayan kadındır. Cehennemdeki dört kadına gelince: Birincisi: Kocasına dil uzatan, çirkin sözlü, kocası olmadığında iffetini korumayan kadındır. İkincisi: Kocasından onun güç yetiremeyeceği şeyler isteyen. Üçüncüsü: Erkeklerden sakınmayan, zînet mahallerini erkeklere gösterecek, dikkatleri üzerine çekecek biçimde gösterişli elbiseler giyerek dışarıya çıkan kadındır. Dördüncüsü: Yeme, içme ve uyumakdan başka gayesi olmayan; namâza, Allâh (c.c.)’e ibâdete, Peygamber (s.a.v.)’e ve kocasına itâata isteksiz kadındır. Bu sıfatlara sahip bir kadın kocasından izinsiz evinden çıktığı vakit la‘nete uğrar. Cehennemliklerden olur. Meğer ki tevbe edip Allâh (c.c.)’e yönele.”

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurdu: “Kadın mahremdir. Evinden çıktığında şeytan derhal onu yoklar.” Kadının Allâh (c.c.)’e en fazla yakın olduğu yer evinin içidir.

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar, 156-157.s.)

 

 

GIYBET NEDİR?

 

Ebû Hureyre (r.a.)’den rivâyetle Resûlullâh (s.a.v.): “Gıybet nedir, bilir misiniz? buyurmuştur. Ashâb (r.a.e.):

– Allâh ve Resûlü bilir, demiştir. Resûlullâh (s.a.v.):

– Kardeşini hoşlanmadığı bir şeyle anmandır, buyurmuştur.

– Ya kardeşimde benim söylediğim bulunursa, ne buyurursun, denilmiştir. Resûlullâh (s.a.v.):

– Söylediğin onda varsa gıybet ettin demektir. Eğer onda yoksa ona buhtân etmiş olursun, buyurmuştur.

Gıybet, bir kimsenin arkasından onun hoşlanmadığı şeyleri söylemektir. Buhtân yalan, bâtıl demektir. Bunun aslı bir kimsenin yüzüne karşı bâtılı söylemektir.

Gıybet ile buhtânın ikisi de harâm ise de, şer‘î bir maksâdla gıybet etmek mübâh olur. Gıybeti mübâh kılan sebepler altıdır.

1- Zulme uğradığını anlatmak için gıybette bulunmak câizdir.

2- Kötülüğü değiştirmek ve iyi yola getirmek için yardım istemek câizdir. Bir kimsenin kudreti olduğunu sandığı kimseye giderek filan şöyle şöyle kötü hareketlerde bulunuyor; onu bunlardan men‘et demesi, câizdir.

3- Fetvâ almak için gıybet câizdir.

4- Müslümânları şerden sakındırmak için gıybet câizdir.

5- Fasıklığı veyâ bid‘atçılığı yüzüne vuran bir kimseye âşikâre irtikâb ettiği günâhlar sebebiyle gıybet câizdir.

6- Ta‘rif için bir kimsenin körlük, topallık, kısalık, uzunluk gibi hallerini söylemek câizdir. Şahsı küçültmek niyetiyle söylemek harâmdır.

(Sahîh-i Müslim,

Terc. Ahmed Dâvudoğlu (rh.a.), 10.c.)

 

İLİMLERİN EN HAYIRLISI: FIKIH İLMİDİR

 

Allâh ta‘âlâ, fıkha, hayır adını vererek onu medhetmiş: “Her kime hikmet verildi ise (ona) pek çok hayır verildi, demektir” buyurmuştur. Tefsîr erbâbı bir çok ulemâ, “hikmet”i fürû‘ ilmi olan fıkıhla tefsîr etmişlerdir. Bundan dolayıdır ki: “İlimlerin en hayırlısı; fıkıh ilmidir; çünkü bütün ilimlere vesîledir. Takvâ sâhibi bir fakîh (fıkıh âlimi), bin zâhidden daha fazîletli ve üstündür.” denilmiştir. Bu sözler, İmâm-ı Muhammed (r.a.) hakkında söylenen bir şiirden alınmıştır. İmâm-ı Muhammed (r.a.)’e “Fakîh ol, zîrâ fıkıh ilmi, hayır ve takvâya götüren en fazîletli önder, en kısa yoldur. Her gün fıkıhtan bilgini arttırmakla fâideden fâideler deryâsına yüz; çünkü takvâ sâhibi bir fakîh, şeytana bin âbidden daha şiddetli gelir.” denilmiştir.

Ehl-i hakîkatin istılâhına göre zâhid: Dünyâdan yüz çeviren, ona kıymet vermeyen kimsedir. Ba‘zıları “Zâhid, âhiret rahatını kazanmak için dünyâ rahatını terk eden kimsedir.” demişler, ba‘zıları da: “Elinin hâlî kaldığı (boş kaldığı) şeyden kalbinin de hâlî kalmasıdır.” diye ta‘rîf etmişlerdir.

Takvâ: Lûgatte, “İttikâ” ya‘ni korunmak ma‘nâsına gelir.

Ehl-i hakîkate göre takvâ: Allâh’a itâat ederek, azâbından korunmaktır.

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz: “Allâh ta‘âlâya dinde fakîh olmaktan daha fazîletli bir ibâdet yapılmamıştır. Gerçekten bir fakîh, şeytâna bin âbidden daha şiddetli gelir. Her şeyin bir direği vardır. Dînin direği de fıkıhtır.” diye buyurmuşlardır ki bu hadîs-i şerîfi Dârekutnî ile Beyhakî (r.h.) rivâyet etmişlerdir.

Hazret-i Alî (k.v.): “Fazîlet, ancak ehl-i ilme mahsûstur. Çünkü onlar doğru yoldadır; hidâyet arayana yol gösterirler. Herkesin kadir ve kıymeti başarısına göredir..” diye buyurmuşlardır.

(Sahîh-i Müslim, Terc. A. Dâvudoğlu (rh.a.), 1.c., 38.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) BUYURDULAR Kİ!

 

“Dünyâ parlak, tatlı ve çekicidir. Allâh sizi oraya hükümran kılmıştır, ne yaptığınız gözünden kaçmamaktadır. Öyleyse dünyânın câzibelerinden ve kadınların fitnelerinden korununuz. Çünkü İsrâîloğulları arasında ilk fitne kadınlar yüzünden çıkmıştır.

Şunu iyice bilin ki, ademoğulları çeşitli mertebelerde yaratılmışlardır:

Onlardan bir kısmı mü’min ana-babadan doğar, mü’min olarak yaşar ve mü’min olarak ölür. Bir kısmı kâfir ana-babadan doğar, kâfir olarak yaşar ve yine kâfir olarak ölür. Bir kısmı da, mü’min ana-babadan doğar, mü’min olarak yaşar ve kâfir olarak ölür. Yine bir kısmı ise kâfir ana-babadan doğar, kâfir olarak yaşar ve mü’min olarak ölür.

Öfke, Âdem oğlunun karnında yanan bir kor gibidir. Görmüyor musunuz, gözlerin kızarmasını, boyun damarlarının nasıl şiştiğini! Herhangi biriniz kızdığı zamân hemen yerine otursun. İnsanların en hayırlısı geç öfkelenen ve çabucak yumuşayandır. İnsanların en kötüsü ise çabucak öfkelenip geç yumuşayandır. Geç öfkelenen ve öfkesi geç inen adamla çabuk öfkelenen ve öfkesi çabuk geçen adamın durumu aynıdır.

Tüccarların en hayırlısı, vereceğini güzellikle veren ve alacağını da iyilikle isteyen kimselerdir. Tüccarların en kötüsü ise, vereceğini kötülükle veren ve alacağını da kötülükle alan kimsedir.

Borçlarını güzellikle veren ve alacaklarını da kötülükle isteyen adamla, borçlarını kötülükle veren ve alacaklarını da güzellikle alan adamın durumları aynıdır.

Kıyâmet gününde zulmeden herkesin yaptığı zulmün derecesine göre bir bayrağı olacaktır. Dikkat edin! Zulmün en büyüğü idareci durumunda olan kimselerin yaptığı zulümdür. İnsanlardan korku, hiçkimsenin bildiği gerçeği söylemesine engel olmasın. Şunu bilin ki, cihadların en faziletlisi zalim bir başkanın karşısında gerçekleri söylemektir.

Dünyânın ömründen kalan zamân, geçen zamâna nisbetle sizlerin ömürlerinden geçen zamânın kalan zamâna nisbeti gibidir.”                                          (M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.),

Hadîslerle Müslümânlık, 5.c., 1792-179)

 

TAVLA, SATRANÇ

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’den rivâyet edilen şu sahîh hadîslere dayanarak tavla oyununun harâm olduğunda sözbirliği vardır.

Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) buyuruyor ki: “Tavla oynayan sanki elini hınzır etine, kanına batırmıştır.” Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) buyurdu: “Tavla oynayan Allâh’a ve Resûlü’ne âsi olmuştur.” (Müslim)

İbn-i Ömer (r.a.) şöyle diyor: “Ortaya bir şey koymak suretiyle tavla oynamak domuz eti yemek gibidir. Orta yere bir şey koymadan oynamak ise domuzun yağı ile yağlanmak gibidir.”

Hz. Alî (k.v.) de şöyle der:

“Satranç acemlerin kumarıdır.”

Hz. Alî (k.v.) satranç oynayan birtakım kimselerin yanına uğrar ve onlara şöyle der: “Sizin kendinizi verdiğiniz bu heykeller nedir? Birinizin bir kor ateş alıp da sönünceye kadar elinde tutması satranç taşlarına dokunmasından daha hayırlıdır. Vallâhi siz böyle oyunlar için değil başka vazîfeler görmek için yaratıldınız.” Yine Hz. Alî (k.v.) şöyle der: “Satranç oynayanlar insanların en yalancılarıdır. Çünkü onlardan biri öldürdüm (mat) der, halbuki öldürmemiştir. Öldü der, halbuki ölmemiştir.”

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurdular: “Şu zarlarla -tavla ve satranç zarları ile- oynayan bu kimselerin yanlarından geçtiğinizde onlara selam vermeyiniz. Zîrâ onlar, bir araya gelip bu oyunlara daldıklarında şeytan yanlarına yaklaşır ve askerleri ile kendilerini kuşatır. İçlerinden birisi ayrılıp gitmek istediğinde şeytan askerleri ile birlikte onun göğsüne bir yumruk vurur. Böylece hepsi birden dağılıncaya kadar oyuna devam ederler. Tıpkı bir leşin başına birikmiş köpekler gibi. Köpekler karınlarını doyurur öyle ayrılırlar. Çünkü bunlara yalan söyleyerek ‘şah öldü’ derler.”

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar, 82-84.s.)

 

BİD‘ATLAR HAKKINDADIR

 

“Şeriatta bid‘at; Resûlullâh (s.a.v.)’in zamânında olmayan şeylerin, yeniden ve sonradan konulmasıdır.” denilir.

Musannifin haşiyelerinden naklen denildi ki: Bid’atların en çirkini on tanedir: 1- Kur’an’ın ücretle tilâvet edilmesidir. Bu husûs kira gelirleriyle okutmakta da böyledir. Çünkü, böyle bir gelirin vakf edilmesi bâtıldır. Zikir, duâ ve salâvat da böyledir. Kezâ emtiasına revaç kazandırmak için, teşbih ve benzeri de bundandır. Buna, namâzdan sonra mal istemek için kıraat da dahil olur. 2- Ölü yemeği ve kabirlerde mumların yakılması, cenâze önünde ve düğünlerde ve bunların benzerlerinde aşikâr zikir yapmak, kabir üzerine binâ yapmak, onu süslemek ve onun yanında gecelemek. 3- Nafile ibâdette cemaat olmak. Buna Regâib, Berât, Kadir gecesi namâzları ve cemaatla tesbih namâzları dahil olur. 4- Ta‘dil-i erkânı terketmek ve namâzda karganın tane toplaması gibi, secde etmek süratle başı yere koyup kaldırmak. 5- İmâmdan ileri geçmek ve ona muhalif olmak. 6- Safları düzgün tutmamak. 7- Şarkı söylemek ve şarkı dinlemek. Kur’ân’daki ve zikirlerdeki teğannî bundandır. Raks ve def çalmak da bunlara dahildir. 8- Hutbe okurken tasliye (salavat getirmek), tarziye (radıyallâhu anh demek), temin (yani salat getirmek, radıyallâhu anh demek ve amin demek) ve bunların benzerini yapmak. 9- Müsrif kimseye ve mescidde dilenene sadaka vermek ve bir şey karşılığında oyun oynamak ve raks etmek ve Kur’ân hatmi için yemek yapmak veyâ şöhret ve riyâ için yemek yapmak. 10- Kadınların toplanmaları ve aşikâr bir şekilde tevhîd getirmeleri, yabancı bir erkeğin evinde tebrikleri kabûl, tâziye ve hasta ziyâreti için halvet etmeleri yani tek başına kalmaları, kabirleri ziyâret etmeleri, da‘vet eden yabancı bir erkek ise, o davete gitmeleri, kadınların Peygamber (s.a.v.)’in mevlidini evin dışından erkeklerin işiteceği şekilde aşikâr okumaları gibi… Bahusûs evli olan kadın ve genç kızların süslenerek güzel kokular sürünmeleri…

(Hz. Muhammed Mevlânâ Ebû Saîd Hâdimî (k.s.),

Berîka Tercemesi, 263-264.s.)

 

FIKHIN MEVZÛU VE OKUYANINA

KAZANDIRDIĞI ECİR VE SEVÂBLAR

 

Fıkhın Mevzûu: mükellef olmasına bakarak mükellefin fiilidir. Mükelleften maksad, akıl baliğ olan kimsedir. Binâenaleyh mükellef olmayan kimsenin fiili, fıkhın mevzûundan değildir. Telef edilen malların ödenmesi ve zevcelerin nafakasıyla sabî ve mecnûn değil; onların velîleri muhâtab olur. Nitekim hayvanların telef ettiği şeylerle de sahibi muhâtab olur. Sahibi, hayvanı muhafaza da kusûr ettiği için onun yaptığı zararı, kendisi yapmış gibi olur. Sabînin namaz, oruç gibi ibadetlerinin sahîh olup sevâb kazandırması, hükümleri sebeblere bağlamak kabilinden aklîdir. Onun için sabî, ibadetlerle muhatâb olmamıştır. Ona ibadetlerin emir olunması, alışsın da bülûğa erdikten sonra bırakmasın diyedir.

İsbattan murâd: Vâcib ve haram gibi kendisi ile teklîf sâbit olan fiillerdir.

Fıkhın istimdâdı (kaynağı): Kitab, sünnet, icmâ-i ümmet ve kıyâstır. Tâlî (ya‘ni ikinci derecede) birtakım deliller varsa da bunlardan: Bizden öncekilerin şerâiti ile amel, kitaba tâbî olduğu gibi; ashâb (r.a.e.)’in sözleri, sünnete; halkın teâmülleri, icmâya; teharrî ve istishâb, kıyasa tabidir.

İki cihandan murâd: Dünya ve âhirettir. Fıkıh okuyan kimse, dünyâda kendini cehâlet çukurundan kurtararak, ilmin zirvesine çıkardığı gibi âhirette de görülmedik ni‘metlere nâil olur.

Fıkhın fazîletleri pek çoktur ve meşhûrdur. El-Hulâsa ve diğer eserlerde beyân edildiği vecihle “Fıkhı, muallimden işitmeden sâdece fakîhlerin kitablarına bakmanın (okumanın) gece namazından daha makbûl olmasıdır.” Ya‘ni bir fıkıh kitabını muâllimden dinlemeden kendi kendine mütâlaa etmek (okumak, tetkik etmek, düşünmek) dinleyerek okumaktan daha alt derecede olduğu halde gece namazından efdâl olursa, dinleyerek okuduğu zaman ne olacağını sen hesâb et!

(İbn-i Âbidîn, Terc. Ahmed Dâvudoğlu (r.h.), 1.c., 35.s.)

 

 

 

HARÂM YEMEMEK

 

Enes (r.a.)’den şöyle rivâyet olunur: Ben “Yâ Resûlallâh (s.a.v.) Allâh (c.c.)’e duâ et, beni, duâsı kabûl edilenlerden kılsın.” demiştim de Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

“Ey Enes, helâl kazan duân kabûl edilir. Ağzına bir lokma harâm koyan kimsenin kırk gün duâsı kabûl edilmez buyurduydu.” Beyhakî (rh.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’e vardırdığı bir isnâdında şöyle rivâyet ediyor:

“Allâh ta‘âlâ aranızda rızıklarınızı taksîm buyurduğu gibi huylarınızı da taksîm etti. Allâh ta‘âlâ dünyâlığı, sevdiğine de sevmediğine de verir. Dîni ise yalnız sevdiği kimselere verir. Allâh ta‘âlâ dîni kime vermişse onu sevmiştir. Harâm mal kazanan hiç bir kul yoktur ki, kabûl edilmesi için o, harâmı tasadduk etmemiş, hakkında hayırlı olması için infâk etmemiş veyâ geride bırakmamış olsun. Muhakkak bunlar onun cehenneme varışını artırır (çabuklaştırır). Allâh ta‘âlâ günâhı günâhla gidermez, ancak günâhı iyilikle yok eder.”

Yûsuf b. Esbat’ın şöyle söylediği rivâyet edilir: “Genç insan ibâdet ettiği vakit iblis yardımcılarına: “Onun nereden yediğine bakın. Şâyet yediği harâm ise onu bırakın, yorulsun, uğraşsın. Harâm yiyerek ibâdet yapması ona fayda vermez.” der. Bu zâtın söylediklerini Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in: “Yediği harâm, içtiği harâm, giydiği harâm olan ve harâm ile beslenmiş kişinin duâsına nasıl icâbet olunur?” sözleri te’yîd etmektedir.

“Bir kimse on dirheme bir elbise satın alsa parasının içinde bir dirhem harâm bulunsa o elbise sırtında oldukça Allâh onun namâzını kabûl etmez.”

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurdu: “Kıyâmet gününde “Tihame” dağı gibi sevâbları olan birtakım insanlar getirilir. Bunlar getirilip hesâba çekildiklerinde, Allâh bu iyiliklerini saçılmış ve hiç bir değeri olmayan zerreler yapar, sonra onları cehenneme atar.” Yâ Resûlallâh (s.a.v.) bu nasıl olur? diye soruldukta Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

“- Onlar namâz kılar, oruç tutar, zekât verir, haccederlerdi. Şu kadar ki kendilerine harâmdan bir şey sunulduğunda onu kabûl ederlerdi. Allâh da bunun için bütün amellerini geçersiz kıldı.” buyurdu.

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar, 108-111.s.)

 

TİCÂRETTE HARÂMDAN SAKINMAK

 

Ba‘zı büyük zâtlar şöyle dediler: “Bir tüccarda şu üç huy bulunmayınca, hem dünyâda hem âhirette fakirdir.

1) Şu üç şeyden temiz bir dil

  1. a) Yalandan
  2. b) Lüzumsuz sözden
  3. c) Yeminden

2) Şu üç şeyden temiz bir kâlb

  1. a) Aldatmakdan
  2. b) Haksızlıktan
  3. c) Hasetten

3) Şu üç şeyden bıkmayan bir nefis

  1. a) Cuma namâzından, cemâatle namâzdan
  2. b) İlmi araştırmaktan
  3. c) Allâh (c.c.)’ün rızâsından

Hz. Alî b. Ebî Tâlib (k.v.) şöyle der: “Ticâretle uğraşan bir kimse ticâretle ilgili dînî hükümleri bilmiyorsa, fâize dalar, sonra yine dalar.”

Hz. Ömer b. Hattab (r.a.) şöyle der: “Bir kimse kendine lâzım olan bilgilere vâkıf değilse, çarşılarımıza gelip ticaret yapmasın.”

Bir kimse kazancının helâl olmasını dilerse şu beş şeye dikkat etmesi gerek:

  1. Kazanmak endişesiyle Allâh (c.c.)’ün farz kıldığı ibâdetlerin hiç birini terk etmemeli, onları noksan yapmamalı.
  2. Kazanç için Allâh (c.c.)’ün yarattıklarından hiçbirine eziyet etmemeli.
  3. Mal toplamak için değil, çoluk çocuğunun iffetini korumak için çalışmalı.
  4. Çalışmada kendini haddinden fazla yormamalı.
  5. Rızkını çalışmaktan bilmemeli, Allâh (c.c.)’den görmelidir. Çalışmayı rızık için tek sebep saymamalıdır.

(Ebû Leys Semerkandî (rh.a.),

Tenbîhü’l Gâfilin, 529-532.s.)

 

CÂİZ OLAN VE MEKRÛH OLAN ŞİİR

 

Ben derim ki (İbn-i Âbidîn (r.h.) hazretleri): Şu hâlde câiz ki mekrûh olan bitâlenin (gazelin) devâm üzere yapılan ve san‘at edinilip Allâh (c.c.)’ün zikrinden ve şer‘î ilimleri tahsîlden alıkoyan şiir olduğuna işâret edilmiş olsun. Muttefekûn aleyh olan şu hadîs bu ma‘nâya tefsîr edilmiştir: “Birinizin içinin irinle dolması, şiirle dolmasından daha hayırlıdır.” Binâenaleyh nükte yapmak, letâfet göstermek, üstün teşbîhler ve ince ma‘nâlar ifâde etmek maksâdıyle az mikdârda şiir söylemekte beis yoktur, velev ki kadının yüz ve boy güzelliğini tasvîr etsin. Çünkü aynı maksâdla bedî‘ ulemâsı müvelledînin (şâirlerin) ve diğer şâirlerin şiirleriyle istişhâdda (şahâdette) bulunmuşlardır. Kemal bin Hümân (r.h.)’ın “Fethü’l-Kadir”de Şahâdet bahsinde beyân ettiği vecihle “Şiirin harâm olanı, sözlerinde helâl olmayan vasıflar bulunanıdır.” Erkekleri, hayatta olan muayyen bir kadını ve o kadına karşı heyecânı, müslümânı veyâ zimmîyi (gayri müslimi) hicvetmek bu kabîldendir. Ama hiciv (yergi) maksâdıyla değil de sırf istişhâd (şahâdet) için yâhud fesâhat ve belâgatını bildirmek niyetiyle şiir söylemekte bir beis yoktur.

İbn-i Abbâs ve Ebû Hüreyre (r.a.)’nın ihrâmlı iken şiir okumaları, Ka‘b bin Züher (r.a.)’in huzûr-ı Nebevî (s.a.v.)’de meşhûr kasîdeleri Bânet Suâd’ı söylemeleri buna delîldir. Hz. Hassân bin Sâbit (r.a.)’in bu nev‘î şiirleri çoktur.

Kadın ve erkek tasvîrlerinden mücerred olan (soyutlanmış) güllere, çiçeklere ve sulara âid tabîî şiirleri ise men‘ etmek için bir sebep yoktur. Ancak oyun yerlerinde va‘z ve hikmete dâir bile olsa şiir söylemek memnûdur (yasaktır). Ez-Zâhir nâm eserde en-Nevâzil’den naklen “Edebî şiirde fısk, içki ve erkekden bahsedilirse onu okumak mekrûhtur.” Deniliyor. Erkek mevzûunda mu‘temed (güvenilir) olan söz, kadın hakkında söylediğimizdir. Hayatta olan bir erkekden bahsetmek mekrûhtur. Kadın ve erkek ölmüş iseler kendilerinden bahsetmek mehrûh değildir.

(İbn-i Âbidîn, Terc. Ahmed Dâvudoğlu (r.h.), 1.c., 48.s.)

 

HASIMLAR ARASINDA KISAS

 

Kıyâmet gününde, hasımlar arasında sevâbların kısası husûsunda Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Kim ki, uhdesinde bir din kardeşinin nefsine ve malına tecâvüzden dolayı hak bulunursa, (dinar ve dirhem bulunmayan Kıyâmet günü gelmeden önce) bu dünyâda mazlumdan o hakkın bağışlanmasını istesin. Aksi takdirde, zâlimin amel-i salihi bulunursa, ondan zâlimin zulmü miktarı alınır da mazluma verilir. Eğer, hasenatı bulunmazsa, mazlumun günâhlarından alınıp zâlime yükletilir.”  (Buhârî)

Kıyâmet günü olacak olan, bu kısas hakkında, bir başka hadîs-i şerîf de şöyledir: Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdular ki:

– Biliyor musunuz müflis kimdir? Ashâb-ı kirâm (r.a.):

– Bizce, müflis malı ve parası olmayan kimselerdir, dediler. Bunun üzerine, Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular ki:

– Benim ümmetimin müflisi o kimsedir ki, Kıyâmet gününde namâz, oruç ve zekatla gelir. Fakat şuna sövmüş, buna iftira etmiş, şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş, şunu dövmüş, bundan dolayı da onun hasenatından mezkur adamların herbirine verilir. Üzerinde olan haklar ödenmeden, hasenatı tükenir de, hak sahiplerinin günâhları o kimseye yükletilir, sonra da o kimse cehenneme atılır.”

(Fıkhı Ekber Şerhi, Çev. Ahmet Karadut, 303-304.s.)

 

HER MÜSLÜMÂNDA OLMASI GEREKEN ÜÇ HASLET

 

Bütün ulemâ şu üç hasletin her müslümânda bulunması gerektiğinde ittifâk etmişlerdir ki bunlar:

1- Zulümden, Allâh (c.c.)’ün  ve Resûlü (s.a.v.)’in râzı olacağı şeylerden arındırılmış hâlis bir müslümânlık,

2- Temiz gıda ve helâl lokma,

3- Amellerde sıdk ü sadâkat.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsîri, 34.s.)

 

İLM-İ KİMYÂYA, GAZEL VE ŞİİRE DÂİR

 

İlm-i kimyâ: İbn-i Hacer (r.h.), “Tenbîh” diyerek şunları kaleme almıştır: “Çok def‘a ilm-i kimyâ ve bu ilmin öğrenilmesinin helâl olup olmadığı soruluyor. Biz bu bâbda hiçbir âlimin sözüne rastlayamadık. Öyle görünüyor ki bu da aşağıdaki hilâfa dayanmaktadır.

Birinci kavle göre: Bir kimse, bu ilmi (ilm-i kimyâ) yüzde yüz cismin hakîkatini değiştirecek şekilde bilirse, öğrenmesi ve öğretmesi câizdir. Zîrâ bunda hiçbir vecihle (şekilde) mahzûr yoktur.

İkinci kavli ele alırsak: Bir insan bu ilmi yakînen bilmez de (bu da başkalarını) aldatmağa vesîle olursa söylenecek söz harâm olmasıdır.”

İbn-i Hacer (r.h.)’ın kısaca arz ettiğimiz sözünün hâsılı şudur:

Eğer hakîkatlerin değişmesi sâbittir dersek ki hak olan da budur. Bununla amel câizdir (ilm-i kimyânın) öğrenilmesi de câizdir. Çünkü bu aldatma değildir.

Gerçekten bakır, altına veyâ gümüşe inkılâb eder (dönüşür); hakîkatlerin değişmesi sübût bulmamıştır (gerçekleşmemiştir) dersek, amel ve ilim câiz değildir. Çünkü aldatmadır. Nitekim, ilmin hakîkatini bilmeyene de câiz değildir. Zîrâ bunda mal itlâfı (telefi) yâhud müslümânları aldatma vardır. Gerçek şudur ki bizim mezhebimize (Hanefî) göre hakîkatlerin değişmesi sâbittir. Delîli: Fukahâmızın aynı necâsetin değişmesi husûsundaki sözleridir. Şarabın değişerek sirke olması ve kanın miske inkılâbı (dönüşmesi) gibi şeyler bu kâbîldendir.

Mekrûh olan ilim, müvelledînin (şâirlerin) gazel ve betâlet şiirleridir. Gazelden murâd, kadın ve erkekleri vasfeden şiirlerdir. Betâlet de gazelin bir nev‘îdir. Seven ile sevilen, yâhûd seven ile onu suçlayanların birleşme, ayrılma, aşk ve sevdâ gibi hâllerini tasvîre şâmildir.

(İbn-i Âbidîn,

Terc. Ahmed Dâvudoğlu (r.h.), 1.c., 47.s.)

 

KULLARIN GIYBET EDEREK MA‘SİYET

(GÜNÂH) KAZANMALARI

 

İnsanlardan bir başkasının gıybetini yapan bir kimse için rivâyet olunmuştur ki: “Gıybet edenin haseneleri, gıybet edilenin sâhifelerine gider.” Nihâyet gıybet eden kimsenin defterinde hasene kalmaz. Ayrıca gıybeti yapılan kimsenin seyyieleri (kötülükleri, günâhları), gıybet eden kimsenin amel defterine yazılır. Bundan dolayı denilmiştir ki: “Gıybetimi yapan kimse, beni günâhlarımın ba‘zısından kurtardı.”

İmâm Kuşeyrî (k.s.)’un Risâle’sinde rivâyet edildiğine göre: “Gıybet eden kimse, sanki bir mancınık dikmiş onunla hasenelerini (sevâblarını) şarka ve garba atmaktadır. O kimse Horasanlı, Hicâzlı veya Türk olan başka birinin gıybetini yapmakla hasenelerini onlara dağıtıp kendisi ise hiçbir şeysiz ortada kalakalmıştır.

Kıyâmet günü, kula, amel defteri içinde hiçbir hasene olmadığı hâlde verilir. Kul: “Namâzım, orucum, tâatlerim nerede?” der. Ona denilir ki: “Amellerinin hepsi insanların gıybetini yapmaktan dolayı gitmiştir.”

Bir görüşe göre, “Bir kimsenin gıybeti yapılsa, Allâh gıybeti yapılan kimsenin günâhlarının yarısını affeder.” Denildi ki: “Adamın amel defteri eline verilir, o kimse defterde, işlemediği bir takım haseneler görür. Ona denilir ki: Senin haberin yokken sana senin gıybetin yapılması sebebiyle bu haseneler verildi.”

Abdullâh ibn-i Mübârek (r.a.)’in yanında gıybetten bahsedildi. Buyurdular ki: “Eğer, gıybet edici olsaydım, elbette annemi ve babamı gıybet ederdim; çünkü benim hasenelerime onlar daha lâyıktırlar.” Dünyâda gıybetten dolayı ta‘zir ve te’dîb olunan muâheze edilen kimse, ihtimâldir ki âhirette te’dîb ve muâhaze olunmaya.

(Hz. Muhammed Mevlânâ Ebû Saîd Hâdimî (k.s.),

Berîka Tercemesi, 2.c., 437-439.s.)

 

MANTIK, HARF (KİMYÂ) VE MÛSİKÎ İLMİ

 

Mantık İlmi: Felsefeye mantık dâhildir. Zîrâ mantık, felsefenin ikinci cüz’üdür (parçasıdır). Burada mantıktan murâd, felsefecilerin bâtıl mezheblerine istidlâl (delîl getirmek) için kitâblarına yazdıkları şeylerdir. Mukaddimelerini İslâmın kâideleri teşkîl eden İslâm feylesoflarının mantığına gelince onun harâm olduğunu söylemeğe imkân yoktur. Hattâ İmâm-ı Gazâlî (k.s.), ona “Mi’yârü’l-Ulûm” adını vermiştir. İslâm ulemâsı mantık hakkında kitâblar te’lîf etmişlerdir. Muhakkîklerden Kemâl İbn-i Hümâm (r.h.) bunlardandır ve usûl-i fıkha dâir yazdığı “et-Tahrîr”in mukaddimesinde mantıkın ekserî bahislerini beyân etmiştir.

Harf İlmi: Harf ilminden murâd, ilm-i kimyâya işâret eden “kâf” olabilir ki bunun harâm olduğunda şübhe yoktur. Çünkü mal zâyi‘ etmekten ve fâidesiz şeylerle iştigâlden ibârettir. Harf ilminden, harflerin esrârı kasdedilmiş de olabilir. Bu esrâr istihdâm vefikleriyle çözülür. Bundan tılsımcıların kasdedilmiş olması da muhtemeldir. “Lakkaanî”nin şerhinde beyân edildiğine göre tılsım ilmi, bu ilim erbâbının iddiâlarına göre felek ve yıldızlarla tealluku (ilişkisi) olan birtakım husûsî isimleri, maden ve diğer cisimlere nakşederek bir hassâ meydana getirmek ve o hassâ ile âdî vak‘alara bağlamaktır.

Allâme ibn-i Hacer (r.h.) “et-Tuhfe” nâmındaki eserinin Necâsetler bâbında şunları söylemiştir:

“Bir şeyin hakîkaten değişip değişmeyeceği; mes’elâ, bakırın altın olup olmayacağı sübût bulmuş mudur, bulmamış mıdır? Bu suâle ba‘zıları “Evet!” cevâbını vermişlerdir. Çünkü Hz. Mûsâ (a.s.)’ın asâsı, hakîkaten yılan olmuştur, aksi takdîrde mu‘cize bâtıl olurdu. Ba‘zıları “Hayır!” cevâbını vermişler, “Zîrâ hakîkatlerin değişmesi imkânsızdır.” demişlerdir. Hak olan söz, birincisidir.

İlm-i Mûsikî: Riyâzî bir ilimdir. Onunla nağmelerin hâlleri, îkâ’ları (usûlleri); bestelerin te’lîfi ve âletlerin îcâdı bilinir. Bu ilmin mevzûu, rûhlara te’sîri yönünden sestir. Semeresi, rûhları ferâhlandırmak, değiştirmek, takvîye etmek veyâ hüzünlendirmektir.

(İbn-i Âbidîn, Terc. Ahmed Dâvudoğlu (r.h.), 1.c., 46-47.s.)

 

HARÂM İLİMLER: REMİL, TABİÎ İLİM, SİHİR

 

İlm-i Remil: Birtakım çizgi ve noktalardan meydana gelen şekilleri ile ma‘lûm kâideler tahtında harfler çıkaran ve bunlardan ilerde olacak şeylere delâlet eden (işâret eden) cümleler kuran bir ilimdir. Bunun kat‘î harâm olduğu ma‘lûmdur. Aslının İdris (a.s.)’a mahsûs olduğu ma‘lûmsa da O’nun şerîati mensûhtur (hükümsüzdür). İbn-i Hacer (r.h.)’ın Fetâvâ’sında bu ilmi öğrenmenin ve öğretmenin şiddetle harâm olduğu beyân edilmektedir. Çünkü bu ilimde avâm tabakasını (halkı) aldatarak remilcinin gâibi bilmek husûsunda Allâh (c.c.)’e ortak olduğunu îhâm (şübheye düşürmek) vardır.

Tabiî İlim: Çeşitli hâllerde değişip değişmemesi yönünden cismin hâlinden bahseden ilimdir. İbn-i Hacer (r.h.)’ın Fetâvâ’sında bu ilmin felsefeciler tarîki (yolu) üzere olanının harâm olduğu bildirilmiştir. Çünkü birçok mefsedetlere (münâfıklıklara) yol açar. Bu âlemin kadîm olduğuna inandırılması bu kabîldendir. Tabiî ilmin harâm olması husûsu, ilm-i nücûma benzemesindendir. Zîrâ her ikisi de, aynı şekilde, mefsedetlere (münâfıklıklara, bozgunculuklara) yol açar.

Sihir: Bir ilimdir ki ondan nefsânî bir meleke hâsıl olur ve o meleke ile gizli birtakım sebeplere dayanan garîb fiiller yapabilir. Bîrîzâde (r.h.)’ın el-Îzâh Haşiyesi’nde: “Şumunnî sihri öğrenmek ve öğretmek harâmdır, demiştir.” ibâresi vardır.

Ben derim ki (İbn-i Âbidîn (r.h.) hazretleri): “Sihrin müslümânlardan zarârın def‘i için öğrenilmesinin bile harâm olmasıdır.”

Zağferânî Şerhi’nde şöyle deniliyor: “Bize göre sihrin vücûdu (varlığı) tasavvuru ve eseri (meydana getirdiği) haktır.” Zâhiretü’n-Nâzır adlı eserde beyân edildiğine göre “Ehl-i harbin, kâfirin sihrini bozmak için sihir öğrenmesi farz; karı ile kocayı birbirinden ayırmak için sihir öğrenilmesi harâm, aralarını yatıştırmak için öğrenilmesi mubahtır.” Tahâvî (r.h.) bu sözü el-Muhit’ten rivâyet eden bir zâttan naklettikten sonra “Muhît’te şu da vardır: Hadîsde tiveleden nehiy buyurulmuştur. Tivele, kadını kocasına sevdirmek için yapılan büyüdür.” demiştir.

(İbn-i Âbidîn, Terc. Ahmed Dâvudoğlu (r.h.), 1.c., 44.s.)

 

MAL VE PARA ALLÂH (C.C.) İÇİN

HAYIRLI YOLLARDA HARCANIR

 

Öyle şeyler vardır ki, onlarla övünmek veyâ böbürlenmek durumlara göre değişik manzara arz eder. Örneğin: Mal çokluğu.

Çok malı (parası) olan kişi umûmiyetle halk nazarında itibarlı sayılır. Çünkü o, para sayesinde bütün ihtiyaçlarını rahatlıkla giderebilir.

Peygamber (s.a.v.)’in sîretine bir bak! Onun para ve mala verdiği değer ölçüsünü bir düşün!

Yerin bütün hazîneleri ona verilmiştir. Ülkelerin anahtarları ona teslim edilmiştir. Kendisinden önce hiçbir peygambere helâl olmayan ganîmetler ona helâl kılınmıştır. Hayatında Hicaz, Yemen ve bütün Arab yarımadasındaki ülkeler, Şam ve Irak ülkelerinden de Hicaz’a yakın olan yerler feth edilmiştir. Cizyesinden, vergilerinden, humuslarından (beşte birlerinden) hiçbir krala (bazı krallar müstesnâ) toplanmayan bilmem şu kadar mal toplanıp kendisine getirilmiştir. Çevre hükümdarlarından birçokları da ona hediyeler göndermiştir. Fakat O (s.a.v.), bu mal ve hediyelerden hiçbirini kendi nefsi için almamıştır. Hepsini yerli yerince harcamış, dağıtıp başkalarının ihtiyaçlarını gidermiş, müslümânları güçlendirmiştir. Kendi nefsi için bir dirhem bile alıkoymamıştır. Ve şöyle buyurmuştur:

“Uhud dağı kadar altına sâhip olsam, ondan bir dinârın yanımda gecelemesinden bile hoşlanmam. Yalnız borcumu kapatacak kadar tek dinâr müstesna.”

Bir defâsında kendilerine birçok dinâr geldi. Hepsini taksîm etti, yanında altı dinâr kaldı. Onu da hanımlarından birinin yanına bıraktı.

Fakat o gece (mübârek) gözlerini uyku tutmadı, kalkıp onları da taksîm etti. Ve şöyle buyurdu:

“İşte şimdi içim rahat etti.”

İrtihâl ettiklerinde silâhı (zırhı) çoluk çocuğunun nafakasına karşılık aldığı bir şey karşılığında, rehindeydi.

(Kadı ‘Iyaz (rh.a.), Şifâ-i Şerîf, 94-95.s.)

 

ŞÜBHELİ ŞEYLERDEN KAÇINMAK

 

Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) hizmetçisinin getirdiği sütü içti. Sonra helâlden olmadığını anlayınca, parmağını boğazına sokarak kay etti. O kadar zahmetle çıkardı ki, ölüyor sandılar. Sonra, Yâ Rabbî! Elimden geleni yaptım, damarlarımda kalandan sana sığınırım, diye yalvardı. Ömer (r.a.)’e, beytülmâle âid zekât develerinin sütünden, yanlışlıkla verilip içtiği zamân da böyle yapmıştı.

Abdullâh ibn-i Ömer (r.a.) buyuruyor ki: “Kanbur oluncaya kadar namâz kılsanız ve kıl gibi oluncaya kadar oruç tutsanız, harâmdan kaçınmadıkça kabûl olunmazlar, faydası olmaz.”

Süfyân-ı Sevrî (r.a.) buyuruyor ki: “Harâm para ile sadaka veren, hayır yaptıran, kirlenmiş elbiseyi idrar ile yıkayan kimseye benzer ki, daha çok pislenir.”

Yahya bin Mu‘âz-ı Râzî (rh.a.) buyuruyor ki: “Allâh ta‘âlâya itâat etmek, bir hazîneye benzer. Bu hazînenin anahtarı duâ, anahtarının dişleri de helâl lokmadır.”

Sehl bin Abdullâh Tüsterî (rh.a.) buyurur: “Îmânın hakîkatine kavuşmak için dört şey lâzımdır. Bütün farzları edeble yapmak, helâl yemek, görünen ve görünmeyen harâmlardan sakınmak ve bu üçüne ölünceye kadar sabretmek.”

Büyükler buyuruyor ki: “Kırk gün şübheli lokma yiyenin kalbi kararır, ve paslanır.”

Abdullâh ibn-i Mübârek (rh.a.) buyuruyor ki: “Şübheli olan bir dirhemi sahibine geri vermeyi, bin dirhem sadaka vermekten daha çok severim.”

Sehl bin Abdullâh Tüsterî (rh.a.) buyuruyor ki: “Harâm yiyenlerin yedi a‘zâsı, istese de istemese de günâh işler. Helâl yiyenlerin bütün bedeni ibâdet eder. Hayır işlemesi kolay ve tatlı gelir.”

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (k.s.),

Kimyâ-yı Saâdet, 1.c., 262.s.)

 

 

 

NİKÂHLARI HARAM OLAN KADINLAR

 

1) Yakınlık (soy) cihetiyle haram olanlar ki bunlar yedi sınıftır: Analar, kızlar, kız kardeşler, halalar, teyzeler, erkek kardeşlerin kızları, kız kardeşlerin kızları.

2) Sıhriyyet (evlenmek sûretiyle hasıl olan akrabalık) cihetiyle haram olanlar dört sınıftır: Karısının anası, karısının kızı, babasının karısı, oğlunun karısı.

3) Rezâ (süt emme) cihetiyle harâm olanlar

4) İki kız kardeşi, gerek nikâh gerekse cinsî yakınlıkla bir arada bulundurmak harâmdır.

5) Müsâhere cihetiyle haram olanlar: Karısının kızı kocasına harâmdır, kocasının oğlu ve babası da kadına harâmdır. Müsâhere cihetiyle harâm olmak: Zinâ ile, yapışmakla ve şehvetle bakmakla da olur.

6) Mülk ile nikâhın bir arada toplanması harâmdır. Efendinin câriyesini, hanımefendinin kölesini nikâhla alması gibi.

7) Kâfir bir kadınla nikâhlanmak, bir mecûsiyyeyi veyâ putperesti bir arada bulundurmak harâmdır. Mecûsî ve putperest kadınların nikâhları ebedi harâmdır.

8) Hürre (hür kadın) üzerine câriyeyi almak, harâmdır. Boşanmış hürrenin iddeti bitmeden kocanın câriyeyi nikâhı câiz olmaz.

9) Şer-i şerîfin takdir ettiği adedden fazlasını almak harâmdır. Hürr bir erkeğin aynı anda dört kadından fazlasını nikâh altında bulundurması ve kölenin de iki kadından fazlasını nikâhı altında bulundurması harâmdır.

10) Başkasının nikâhı altında olup iddetini bekleyen kadını nikâh etmek harâmdır.

11) Nesebi belli olan hâmile bir kadınla, doğurmadıkça evlenmek câiz değildir.

(Mevkûfât Mültekâ Tercemesi,

Sâdeleştiren Ahmed Dâvudoğlu (r.h.), 2.c., 115.s.)

 

TARTIYA DİKKAT ETMEK

 

Tartıda hîle yapmayıp doğru tartmak vaciptir. Allâh ta‘âlâ:

“Verirken az, alırken çok tartanlara korkular olsun.” (Mutaffifîn s. 1-2.â.) buyuruyor.

Geçmişlerimizin âdeti, alırken tarttığımızdan biraz daha az hesab edilip, verirken de biraz daha çok hesab ederek vermek idi. Derler ki:

“Bu biraz, bizimle cehennem arasında perdedir.” Ölçüyü doğru yapamayacaklarından korkarlardı ve:

“Genişliği yedi kat göklerden ve yerden çok daha büyük olan cenneti bir avuç fazlalığa satanlar ne kadar aptaldır. Aptal o kimsedir ki, cennetteki Tûba ağacını, cehennemdeki Veyl çukuruna, bir avuç fazlalıkla değişir.”

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ne zamân bir şey satın alsa biraz fazla verir: “İyi tart ve iyi al.” buyururdu.

Fudayl b. Iyâd (rh.a.) oğlunun, bir kimseye vermek için altın tarttığını ve üzerindeki kirleri temizlediğini gördü. Buyurdu ki: “Ey oğlum, bu senin için iki hacc ve iki umreden daha fazîletlidir.”

İki terâzisi olup birini alırken, birini verirken kullanan kimse bütün fâsıklardan daha fenâdır.

Almak için kumaşı ölçen manifaturacı ölçüde gevşeklik gösterirse, satarken de gere gere ölçerse (az gelsin diye) yukarıdakilerden olur.

Normalinden daha çok, eti kemikle beraber satan kasap da böyledir. Normalinden fazla olarak hubûbatta toprak bulunduran da bunlardandır. Bütün bunlar harâmdır. Bütün işler ve muâmelelerde bu insâf, ya‘ni orta yolu gözetmek bütün insanlara vâcibtir.

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (k.s.),

Kimyâ-yı Saâdet, 1.c., 233-234.s.)

 

 

ERKEKLERİN İPEK ELBİSE GİYMELERİ

VE ALTIN KULLANMALARI

 

Buhârî ve Müslim (rh.a.)’nın Sahîh lerinde, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivâyet olunmuştur: “Her kim dünyâda ipek elbise giyerse, âhirette giyemez.”

Bu umûmîdir, bütün erkeklere şâmildir. Çünkü Resûlullâh (s.a.v.): “İpek elbise giymek ve altın, ümmetimin erkeklerine harâm kılındı” buyurmuştur.

Huzeyfe b. Yemân (r.a.)’in şöyle dediği rivâyet olunmuştur: “Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz bizi altın, gümüş kab içinde su ve meşrûbât içmekten ve böyle kab içinde yemek yemekten, ipek ve dilbaç elbise giymekten ve ipekli kumaş üzerine oturmaktan nehyetti.”

Buhârî (rh.a.) rivâyet etmiştir:

“İpek giymenin erkekler için helâl olduğunu söyleyen kâfir olur. Şerîat ancak kendisinde kaşıntı ve uyuz olanla, düşmanlara karşı savaşan muhâriblerin (zarûreten) ipek giyinmelerine ruhsat vermiştir.

Erkeklerin süs için hangi nev‘i olursa olsun ipek giymeleri bil-ittifak harâmdır. Yine çoğu ipekten oluşan bir kumaşı giymeleri de harâmdır.

Yine erkeklerin yüzük, kolye, kılıç kabzası vs. şeklinde altın kullanmaları da harâmdır.

Bunları erkekler için yapmak da harâmdır.”

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) birinin parmağında bir altın yüzük görür. Adamın elinden yüzüğü çıkarır ve “Sizden biriniz ateş koruna doğru gidiyor ve onu alıp eline koyuyor.” buyurur.

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar, 107.s.)

 

 

MENDÛB, HARÂM, MEKRÛH

VE MÜBÂH OLAN İLİMLER

 

Fıkhın derinlerine dalmak ve kalb ilmini öğrenmek mendûbdur. Felsefe, şa‘beze, tencîm, remil, tabîat, sihir ve kehânet öğrenmek harâmdır. Harf ilmi ile mûsıkî de bu kısımdadır.

Fıkhın inceliklerine dalmak mendûb olduğu gibi şer‘î ilimleri ve bu ilimlere âlet teşkîl eden bilgileri öğrenmek de mendûbdur.

Kalb ilminden murâd, ahlâktır. Ahlâk, fazîletlerin nev‘îlerini ve nasıl kazanılacaklarını, rezîletlerin nev‘îlerini ve onlardan nasıl korunulacağını bildiren ilimdir. Ahlâk ilmi “fıkıh” kelimesi üzerine atfedilmiştir. Çünkü ilm-i ihlâs, ucub, hased ve riyâ gibi şeylerin öğrenilmesinin farz-ı ayın olduğu ma‘lûmdur. Nefsin diğer âfetlerinden kibir, cimrilik, kîn, hıyânet, gazab, düşmanlık, buğz, tamah, aç gözlülük, böbürlenmek, müdâhane, Hakk’a karşı büyüklenme, hîle, hud‘a, kasvet ve tûl-i emel gibi şeyler de böyledir. Bunlar İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn’in Muhlikât faslında beyân edilmiştir. İmâm-ı Gazalî (k.s.) hazretleri: “İnsan, bunlardan hâlî (boş, uzak) değildir. Binâenaleyh bunlardan kendinin muhtâç gördüklerini öğrenmesi lâzımdır. Bunların izâlesi (yok edilmesi) farz-ı ayındır. Ama sınırlarını, sebeblerini, alâmetlerini ve ilâçlarını bilmedikçe mümkün değildir. Zîrâ şerri (kötüyü, fâsidi) bilmeyen onun içine düşer.” diyorlar.

Felsefe, Yunanca bir sözdür ki ma‘nâsı, zînetli hüküm ya‘ni dışı süslü, içi fâsid (kötü, bozuk, boş) demektir. Mes’elâ, (felsefecilerin) “Bu âlem, kadîmdir.” ve emsâli sözleri küfür ve harâma müeddî (sebeb olan) sözlerdir.

İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn’de beyân edildiğine göre felsefe, başlı başına bir ilim değildir. Dört cüz’den (parçadan) mürekkebdir (oluşmuştur).

Birincisi, hesâb ve hendesedir ki bunları öğrenmek mubahtır. Bunlar vâsıtasıyla çirkîn ilimlere kayabileceğinden korkulmayan kimse hesâb ve hendese okumaktan men‘ edilmez.

(İbn-i Âbidîn, Terc. Ahmed Dâvudoğlu (r.h.) 1.c., 42.s.)

 

KOĞUCULUK (NEMİME) HARÂM KILINMIŞTIR

 

Resûlullâh (s.a.v.) “Koğucu cennete giremez.” buyurdular. İmâm-ı Gazali (k.s.), “İhyâ u Ulûmi’d-dîn” nam eserinde koğuculuk hakkında şöyle der:

“Bilmiş ol, ki nemîme ekseriyetle başkasının sözünü, hakkında söz edilen kimseye taşımakta kullanılır. Meselâ: “Filân senin hakkında şunları söylüyor.” dersin. Ama nemîme buna mahsus değildir. Onun ta‘rifi: Meydana çıkması arzu edilmeyen bir şeyi meydana çıkarmaktır. İster kendisinden nakledilen şahıs hoşlanmasın, isterse lâf götürdüğü şahıs veyâ başka biri bunu kerih görsün. Ve kezâ meydana çıkarma işi ister cebren olsun isterse remiz ve îmâ sûretiyle yapılsın. Şu halde nemîmenin hakîkati açılması istenmeyen şeyin sırrını ifşa etmek ve perdeyi kaldırmaktır. Bir kimseyi kendisi için mal saklarken görerek başkalarına söylemek nemîmedir.

Kendisine bir şey koğuşturularak: “Filân senin hakkında şöyle diyor; yâhud senin hakkında şu icraatta bulunuyor.” denilen kimseye altı şey lâzımdır:

1- Onu tasdik etmemelidir. Çünkü nemmâm fâsıktır.

2- Onu koğuculuktan menetmeli; kendisine nasihatta bulunmalı; yaptığının kötü bir iş olduğunu söylemelidir.

3- Ona Allâh (c.c.) için buğz etmelidir. Zîrâ o kimse Allâh ta’âlânın buğzuna uğramıştır. Allâh (c.c.)’ün buğz ettiği kimseye buğz vaciptir.

4- Yanında olmayan din kardeşine sû-i zannda bulunmamalıdır.

5- Koğucunun söyledikleri, kendisini o husûsta tecessüs ve araştırma yapmaya sevk etmemelidir.

6- Koğucuya yasak ettiği şeyi kendisi yapmamalı; onun koğuşturduğu şeyleri başkasına hikâye ederek: “Filân şöyle söyledi” dememelidir. Zîrâ bunu yaparsa kendi de nemmâm ve kendi nehyettiğini kendisi yapmış olur…”

(M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.),

Hadîslerle Müslümânlık, 1.c., 415.s.)

 

 

HELÂL KAZANCIN ÖNEMİ

 

Îsâ aleyhisselâm, bir adam görüp ne iş yaparsın dedi. İbâdet ederim, dedi. Yemeğin nereden gelir, buyurdu. Benim bir kardeşim var, yemeğimi o verir, dedi. Kardeşin senden daha çok ibâdet ediyor, buyurdu. Hazret-i Ömer (r.a.) buyurur: “Helâl kazanmaktan elinizi çekmeyiniz ve Allâh ta‘âlâ rızkımızı versin, demeyiniz. Allâh ta‘âlâ gökten altın ve gümüş göndermez.” Hz. Lokman oğluna vasiyet etti ve dedi ki: “Helâl kazanmaktan el çekme; fakir ve insanlara muhtaç olan kimsenin dîni az, aklı zayıf mürüvveti yok olur. İnsanlar ona hakâret gözü ile bakarlar.” Büyüklerden birine sordular: “Çok ibâdet eden mi, yoksa emniyet olunan tüccar mı, daha üstündür?” “Emniyet edilen tüccar üstündür, çünkü o cihaddadır.. Terâzi ile alış-veriş yaparken şeytân onu aldatmak ister. O şeytanın dediğini yapmaz.” buyurdu.

Hazret-i Ömer (r.a.) buyurur: “Çarşıda, çoluk çocuğun için helâl kazanırken ölümün bana gelmesini istemekten, ölümü daha çok istediğim yer yoktur.” Ahmed bin Hanbel’e sordular, câmide ibâdetle meşgûl olup, Allâh ta‘âlâ rızkı verir, diyen kimse hakkında ne buyurursunuz? buyurdu: “O câhil bir kimsedir. Şerîatı bilmiyor. Çünkü Peygamber salla’llâhü aleyhi ve sellem Efendimiz: “Allâh ta‘âlâ benim rızkımı kılıcımın gölgesi altına bağlamıştır, ya‘ni Allâh yolunda harb etmeye bağlamıştır.”

Evzâî, İbrâhîm Edhem hazretlerini gördü, boynunda hurma torbası vardı. “Senin bu kazancın ne zamâna kadar devâm edecek? Arkadaşların sana lâzım olanı verirler.” dedi. Buyurdu ki: “Öyle söyleme. Çünkü hadîs-i şerîfte: Helâl kazanmak için, beğenilmeyen bir yerde bulunana cennet vâcib olur.”

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (k.s.),

Kimyâ-yı Saâdet, 1.c., 233-234.s.)

 

 

 

İÇKİ -1

 

“Sarhoş eden her madde içkidir. Her içki de harâmdır. Her kim dünyâda içki içer ve içkiye devâm ederken tevbe etmeden ölürse âhirette (cennet şerbeti) içemez.” (Ebû Dâvud)

“Üç kişinin ne namâzları kabûl edilir, ne de iyilikleri göğe yükselir. 1- Kaçak (sâhibinden kaçan) köle. Tâ ki sâhiblerine dönüp elini onların ellerine koyana dek. 2- Kocasının kendisine kızdığı kadın. Tâ ki kocası kendisinden râzı olana kadar. 3- Sarhoş, ayılıncaya kadar.” (Beyhakî, Taberânî Evsat’ında)

“Allâh ta‘âlâ, vücûdunda bir damla içki bulunan içkicinin namâzını kabûl etmez.” Diğer bir rivâyette:

“Her kim içki içerse Allâh (c.c.) onun hiç bir şeyini kabûl etmez. Her kim içkiden sarhoş olursa kırk sabah onun namâzı kabûl edilmez. Şâyet tevbe eder, sonra da eski (haline) döner, (içer)se cehennem katranlarından (ziftlerinden) onu suvarmak Allâh (c.c.) üzerine bir haktır.” Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu:

“Her kim içki içer de sarhoş olmazsa Allâh (c.c.) ondan kırk gece yüz çevirir. Her kim de içki içer de sarhoş olursa Allâh ta‘âlâ kırk gece onun ne farzını ne de nâfilesini kabûl eder. Bu halde ölürse puta tapan gibi ölür ve “Tînet-i Habal”dan ona içirmek Allâh (c.c.) üzerine bir hak olur.”

– Yâ Resûlallâh (s.a.v.) “Tinet-i Habal” nedir, sorusuna Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

– Cehennem halkının irin ve kandan ibâret usâreleridir, buyurdu.

İçki içen kimsenin içki içtiği sırada mü’min olamayacağı beyân edilmiştir.

Ebû Hüreyre (r.a.), Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir:

“Hırsız, hırsızlık yaptığı sırada mü’min olduğu halde hırsızlık yapamaz. Zinâkâr da zinâ ederken mü’min olarak zinâ edemez. İçki içen kişi de içki içtiğinde mü’min olarak içki içemez”.

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar, 74-77.s.)

 

İÇKİ -2

 

Ebû Dâvud (rh.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu rivâyet ediyor: “İçkinin kendisi, içkiyi içen, içiren (dağıtan, sakîlik yapan), satan, alan, yapan, yaptıran, yüklenip götüren (nakliyeci), kendisine götürülen, parasını yiyen… bunların hepsine la‘net olunmuştur.”

İçki içenler hasta oldukları vakit ziyâretlerine gidilmemesi ve kendilerine selâm verilmemesi emredilmiştir.

Abdullâh b. Amr b. el-As (r.a.) şöyle demiştir: “İçki içenleri, hastalandıkları zamân ziyâret etmeyin.”

Buhârî, İbn-i Ömer (r.a.)’nın şöyle dediğini bildirir: “İçki içenlere selâm vermeyin.” Allâh Resûlü (s.a.v.) buyurdu ki:

“İçki içenlerle oturmayın. Hastalandıkları vakit ziyâret etmeyin, cenâzelerinde bulunmayın. İçki içen Kıyâmet gününde, yüzü kara, dili göğsüne doğru sarkık ve (ağzından) salyalar aktığı halde (mahşere) gelir. Kendisini gören her ferd ondan iğrenir ve onun içki içen biri olduğunu bilir.”

Allâh Resûlü (s.a.v.) buyurdu ki: “Sînesinde Allâh (c.c.)’ün kitâbından bir âyet olup da sonra oraya içki döken kişiyi Kıyâmet gününde o âyetin her bir harfi onun perçeminden yakalayarak Allâh (c.c.)’ün huzûrunda durdurur ve ondan da‘vâcı olurlar. Kur’an ise da‘vâcı olduğu kimseye gâlip gelir. Kıyâmet gününde Kur’an’ın da‘vâcı olduğu kimsenin vay hâline!”

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar, 74-77.s.)

 

HADÎS-İ ŞERÎF

 

“Döşeğine yattığın vakit namâz için aldığın abdest gibi abdest al. Sonra sağ tarafına yat. Sonra, Allâh’ım ben yüzümü sana teslim ettim. İşimi de sana havale kıldım. Sırtımı (sevâbına) tamamen ve (azâbından) korkarak sana dayadım. Senden kurtulup iltica edecek ancak sen varsın. İndirdiğin kitabına îmân ettim. Gönderdiğin Peygamberine de inândım de! Bunlar son sözün olsun. Şayet o gece ölürsen fıtrat üzere olduğun halde ölürsün.” (Müslim)

 

 

GÜNÂH İŞLEYEN MÜ’MİN

 

İster takvâ sâhibi sâlih olsun, isterse günâhkâr olsun her mü’minin arkasında namâz kılmak câizdir.

Îmânı mevcut olduğundan, câiz olmasına rağmen, fâcirin ardında namâz kılmak mekrûhtur. Mekrûh oluşu da, o kişinin dînî emirlere ihtimâm göstermemesinden, gereken önemi vermemesîndendir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdular:

“Takvâ sâhibi, âlim bir kimsenin ardında namâz kılan, peygamberlerden birinin ardında namâz kılmış gibidir. Peygamberlerden birinin ardında namâz kılan kimsenin, (küçük) geçmiş günâhları mağfiret olunur.”

Biz, “işlediği günâhlar, mü’mine zarar vermez”, demeyiz. Günâhkâr mü’minin cehenneme girmeyeceğini de söylemeyiz. Dünyâdan mü’min olarak göçtükten sonra, fâsık bile olsa, bir kimsenin cehennemde ebedî kalacağını da söylemeyiz.

İmâm-ı Âzam (r.a.) hazretleri buyurdular ki:

(Harâmı helâl saymadıkça, her hangi bir günâh işlediği için, müslümâna kâfir diyemeyiz. Ondan îmân ismini kaldıramayız. O’na, gerçek ma‘nâsıyla, mü’min deriz. Bir mü’minin, kâfir olmadan, fasık (günâhkâr) olması da câizdir).

İmâm Fahreddîn er-Râzî, el-Erbaîn adlı eserinde der ki:

“Kâfir olmayan, fakat, büyük günâh işlemiş olan (mürtekib-i kebire) kişi hakkında üç görüş vardır:

1) Büyük günâh işleyenin cezâ görmeyeceğini kesinlikle söyleyenler. Bu görüşün sâhibi Mukatil b. Süleyman ve Mürcie mezhebidir.

2) Büyük günâh işleyenler muhakkak cezâ göreceklerdir, diyenler ki, bunlarda Mutezile ile Haricî mezhebi mensuplarıdır.

3) Cezâ görmesi ve affedilmesi konusunda kesin konuşmayanların görüşü. Bu görüş âlimlerin çoğunun görüşüdür. Görüşler içinde makbul ve muteber olan da budur.”

(Fıkhı Ekber Şerhi, Çev. Ahmet Karadut, 280-281.s.)

 

GIYBETE RUHSÂT VEREN MA‘ZERETLER

 

Bilmiş ol ki: “Başkasının kusûrlarını sayıp dökmeye ruhsat, ancak onları açıklamakla ulaşılması güç olan meşrû ve sahîh gareze bağlıdır. Gıybet günâhının yok olması, ancak bu meşru‘ ma‘zeretlerle mümkündür ki bunlar da altıdır.

Birincisi tazallümdür: Ya‘ni uğradığı haksızlıkla alâkalı zevata şikayettir. Şikayetçi her şeyi açıklayabilir. Mes’elâ, her hangi bir kadıyı zulüm ve hıyânet etmek ve rüşvet yemekle diline dolarsa, gıybet etmiş ve günâha girmiş olur. Fakat kendisi bizzat kadının zulmüne uğramışsa onu daha salâhiyetli bir mercîye şikâyet edip kendisine yapılan haksızlığı anlatması günâh değildir.

İkincisi, yapılan kötülüğü düzeltmek ve günâhkârı yola getirmek için yardım dilemek.

Üçüncüsü, fetvâ almak içindir: Meselâ, adamın müftüye gidip bir kurtuluş yolu bulmak için fetvâ almak maksâdıyla müftüye: “Babam, kardeşim veyâ karım bana kötülük ediyor” demesi gibi. Bu kadarı câizdir.

Dördüncüsü, müslümânı kötülükten korumak içindir. Mes’elâ, fakih bir insanı, fâsık ve bid‘at sâhibi bir kimse ile düşüp kalkar gördüğün ve onun kötü hallerinden fakihe bir şey sirâyet edeceğinden korktuğun zamân, fakihe, bu adamın hâlini anlatırsın. Böyle bir korku yoksa anlatmaya lüzûm yoktur.

Gıybetin mübâh olduğu altı kısmın beşincisi de, adamın bir kusûrundan meydâna gelen lakâbıyla meşhur olmasıdır. A‘rec (aksak), a‘meş (dolmaç gözlü) gibi. Bunlar bu kusûrlarından aldıkları lakablarıyla anıldıkları için, bu lakâbı anmak, gıybet sayılmaz.

Altıncısı fıskını alenen icrâ etmesidir. Âşikâre içki içen ve kumar oynayan gibi. O kendisine mehyar veyâ kumarbaz diyenlere dahî aldırış etmez. Artık onu bu işiyle anmakta beis yoktur.

Nitekim Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Hayâ perdesini yüzünden atanın gıybeti olmaz.”

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (k.s.),

İhyâ-ı Ulûmu’d Dîn, 3.c., 337.s.)

 

 

 

KURBANLIK HAYVANLARLA İLGİLİ BİLGİLER

 

Koyun ve keçi ya birer yaşını bitirmiş iki yaşına girmiş bulunmalı ya da yedi, sekiz aylık olduğu halde birer yaşındaymış gibi gösterişli olmalıdır. Manda ile sığır iki yaşını bitirmiş, üç yaşına girmiş; deve ise, beş yaşını bitirmiş altı yaşına girmiş bulunmalıdır. Bu zikredilen yaşlarda kurban olarak kesilebilen hayvanların yaşları daha büyük olursa evleviyetle (öncelikle) câiz olur.

Kurbanlık hayvanın boynuzlu, boynuzsuz veya boynuzunun biraz kırık bulunmasında, hayaları burulmuş olmasında, kulaklarının delinmiş veya enine yarılmış olmasında, kulaklarının uçlarından kesilip sarkık bir halde bulunmasında, semiz olduğu halde deli, şaşı, topal olmasında, dişlerinin birazı düşmüş, semiz olduğu halde uyuz olmasında bir zarar yoktur. Kurban olarak kesilmesi câizdir.

İki gözü yahut bir gözü kör olan, kemiklerinde ilik kalmayacak derecede zayıf ve düşkün olan, kesileceği yere gidemeyecek kadar topal olan hayvanlar kurban olmaz. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.), bir Hadîs-i şeriflerinde; “Dört nev’î (hayvan) vardır ki, kurban edilmeleri câiz değildir. (Bunlar) körlüğü belli olan bir gözü kör; hastalığı belli olan hasta; topallığı belli olan, topal ve iliği kurumuş yağlı (hayvanlar)dır.” buyurmuşlardır.

Ön veya arka ayağı kesilmiş, bir gözünün yarısından çoğu kör olan, kulağının yahut kuyruğunun yarısından fazlası, yahut meme başları, yahut uyluğunun yarısından ziyâdesi kopmuş bulunan, boynuzlarının biri keyfi, ikisi kökünden kırılmış olan, kulakları veya kuyruğu doğuştan bulunmayan hayvanlar kurban olamazlar.

Kurban kesilirken ıztırab ve hareketinden dolayı sakatlanmış olması zarar vermez.

Kurban sahibi, kurbanının etinden zengin olsun fakir olsun kendisi yiyebileceği gibi, zengin ve fakir olan kimselerden de istediğine yedirebilir. Çünkü Resûlullâh (s.a.v.); “Ben, sizi (üç geceden sonra) kurban etlerini yemenizden nehyetmiştim. Artık onlardan yiyin ve biriktirin.” buyurmuşlardır.

Kurban etinin üçte birini tasadduk etmek menduptur. Ancak kurban kesen kimse, orta halli olup nafakalarını te’mîn etmekle mükellef olduğu kimseler çok olursa, bu takdirde kurbanın etini onların yemesi için alıkoyması menduptur.

(Mültekâ, 2.c. 231.s.

 

KURBAN

 

Zengin ile fakîr hakkında doğmak ile ölmek hususunda, yani kurbanın vâcib olmasında, bayram günlerinin son günü mu’teberdir. Meselâ; bir kimse bayram günlerinin birinci gününde fakîr olup; son gününde zengin olsa, üzerine kurban vâcib olur. Bir kimse Bayram günlerinin birinci gününde zengin olup, son gününde fakîr düşse kurban kesmek üzerine vâcib olmaz. Bir kimse zengin olarak Bayramın son gününde doğsa, kurban kesmek üzerine vâcib olur. Zengin olan bir kimse bayramın son gününde ölse, üzerine kurban kesmek vâcib olmaz.

Bayramın birinci gününde kurbanın kesilmesi, ikinci ve üçüncü gününde kesilmesinden efdaldir.

Kurbanın, geceleyin kesilmesi mekruhdur. Çünkü, gece karanlığında hatâ etmek ihtimâli vardır.

Kurban bayramında kesilmek üzere alınmış olan kurbanlık, kesilmeyip bayram günleri geçmiş bulunsa, o hayvanın kendisi diri olarak tasadduk edilmesi lâzım olur.

Fakir olan bir kimse de kurban niyetiyle satın almış olduğu hayvanı kesemeyip bayram günü geçmiş olsa o hayvanın kendisini diri olarak tasadduk eder. Çünkü satın almakla fakir üzerine kurban vâcib olmuştur.

Zengin olan bir kimse kurbanlık satın alsın almasın bayram günlerinde kurban kesmediği takdirde kurbanın kıymetini tasadduk eder. Ertesi seneye bırakılmaz.

Kurban kesmek için bıçak önce bilenip hazırlanır. Hayvanın görmeyeceği bir yere konur. Sonra hayvan ayakları ve yüzü Kıbleye gelecek şekilde sol tarafına yatırılır. Hayvanın sağ arka ayağı serbest kalmak şartıyla diğer ayakları bağlanır. Bundan sonra tekbir ve tehlil getirilir. Arkasından, “Bismillâhi Allâhüekber” denilerek, hayvanın boynuna bıçak vurulur. Nefes-yemek-içmek boruları ile şahdamarı denilen iki ana damar kesilir. Hayvan soğumağa bırakılır. Sonra derisi yüzülür. Bunu elinden gelirse, kurban sahibinin kendisinin kesmesi menduptur. Eğer kendisi kesemezse, münasip bir Müslüman kimseye emredip kestirir. Kendisi de başında bulunur. Kurban sahibi elini kasabın eli üzerine koyarak, kurbanı beraber kesseler, ikisinin de Besmele çekmeleri lazımdır. Birisi terk etse, kurbanın eti yenilmez.

(Mültekâ, 2.c. 327-332.s.)

 

FIKHI OKUMAK

 

Fıkhı okumak, Kur’an’ın ihtiyaçtan fazlasını öğrenmekten efdaldir. Bütün fıkhı öğrenmek mutlaka lâzımdır.

“Bezzâziye” nâm kitabda şöyle denilmiştir: “Bir kimse Kur’an’ın bir kısmını öğrense de kalanı için vakit bulsa, efdal olan fıkıhla iştigal etmesidir. Çünkü Kur’an’ı ezberlemek farz-ı kifaye; fıkhın lâzım olan miktarını öğrenmek ise farz-ı ayın’dır”. “El-Hizâne” de, “Bütün fıkhı öğrenmek mutlaka lâzımdır” denildiği gibi, “El-Menâkıb”da da; “Muhammed bin Hasan, helâl ve haram hakkında iki yüz bin mesele meydana getirmiştir ki bunları, bütün müslümanların bellemesi mutlaka lâzımdır, denilmiştir.

“Bütün fıkhı öğrenmek mutlaka lâzımdır.” sözünden bunun farz-ı ayn olduğu anlaşılırsa da, maksat bütün fıkhın insanların mecmuuna lâzım olmasıdır. Yoksa herkesin ayrı ayrı bütün fıkhı öğrenmesi farz-ı ayn değildir. Bizim her birimize farz olan mikdar, muhtaç olduğumuz kadarını öğrenmektir. Zira erkeğin hayız mes’elelerini, fakir bir kimsenin zekât ve hac gibi ibadetleri öğrenmesi farz-ı kifaye’dir. Bunları öğrenen bazı kimseler bulundu mu diğerlerinden borç sâkıt olur. Namaz için yetecek miktarda Kur’an ezberlemek de böyledir. Evet, fıkhın hacetten fazla mikdarını öğrenmek, Kur’an’ın fazlasını öğrenmekten efdaldir, denilebilir. Çünkü âmmenin ibadet ve muamelatında buna ihtiyacı çoktur. Hafızlara nisbetle fukaha da azdır.

(İbn-i Âbidîn, 1.c. 37.s.)

Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Dünya için, dünyada kalacağın kadar çalış! Âhiret için, orada sonsuz kalacağına göre çalış! Allâh te‘âlâya, muhtaç olduğun kadar itaat et! Cehenneme dayanabileceğin kadar günah işle!” (İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), Eyyühe’l Veled)

 

BAŞ, SAKALIN TIRAŞI VE ABDEST

 

Başini ve sakalini tiraş etmekle tekrar abdest almak lâzim gelmediği gibi tiraş edilen yeri islatmak da icap etmez. Nitekim biyiğini, kaşini tiraş etmekle tirnak kesmek ve cildini tirmalamakla da o yerleri yikamak ve abdest almak icap etmez. Keza abdest uzuvlarindan biri üzerinde ince deri ile sarilmiş çiban gibi bir yara bulunur da abdest alarak derinin üzerini yikar, sonra deriyi atarsa, altindakini tekrar yikamak gerekmez. Velev ki sargiyi atarken elem duysun. Münasip olan budur. Çünkü burada bedel olacak bir şey yoktur. Mesti çikarmak böyle değildir. Onu çikarirsa evvelâ üzerine meshetmiş de sonra yerini kazimiş veya soymuş gibi olur.

Bu yerlerde abdestin tekrarlanmamasi saç üzerine meshetmekten, üzerine meshin bedeli olmadiği içindir. Çünkü “el-Bahr”in beyânina göre ten üzerine meshetmeye muktedir iken, saç üzerine mesh câizdir. Bedel olsaydi câiz görülmezdi. Şimdi şu mesele kalir: Biraz yukarida güçlüğün def’i meselesinden bahsederken “Dürer”den naklettiğimiz ibâreye göre sik sakali yikamak, altini yikamanin bedelidir. Bunun muktezasi saçi tiraş edince altini tekrar yikamaktir. Lâkin Bahr’in buradaki saç üzerine mesh, ten üzerine meshe kudret varken dahi câizdir, sözü bedel olmadiğini gösteriyor. Çünkü sakalin tenini yikamak sahihdir. Buna dikkat etmelidir.

Şârihin “Velev ki sargiyi atarken elem duysun” sözünün yerinde bazi nüshalarda “Elem duyarsa”, denilmiştir. En doğrusu Tahtâvî’nin dediği gibi “Velev ki elem duymasin” demektir. Zira “Tatarhâniyye” ve diğer kitaplarda bildirildiğine göre sargiyi yara düzeldikten sonra atar da elem duymazsa, yikamasi icap eder. Düzelmeden atar da elem duyarsa, yikamak icap etmez. Daha doğrusu her iki halde yikamak icap etmemektedir. Tercih edilen kavil de budur.

Mest çikarilinca ayaği yikamak lâzim gelir, çünkü mest zahirde yikamanin bedelidir. Çikarilinca hades, yâni abdestsizlik ayağa geçer.

(ibn-i Âbidîn, 1.c. 129.s.)

 

 

NEVRUZDA MÜŞRİKLERE HEDİYE VERMEK KÜFRE SEBEB OLUR

 

El-Hulâsa adli kitapta zikredildiğine göre, bir kimse Nevruz gününde bir mecûsîye yumurta hediye etse kâfir olur. Çünkü bu mecûsîye küfründe ve hatalarinda yardimci olmuştur. Nevruz gününde bir müslümana bir yumurta hediye ederse kâfir olmaz. Fakat bu görüş de sağlam değildir. Çünkü müslümâna hediye etmekle de benzeme oluyor. Ancak bilerek değil de öyle tesâdüf ederse o zaman küfür olmaz.

Mecmaun-Nevâzil adli kitapta şöyle yazilmiştir: “Mecûsîler Nevruz gününde toplansa ve bir müslümân, onlar için ‘güzel bir âdet koydular’ dese kâfir olur. Çünkü bu sözü ile küfrü güzel kabul etmiş oluyor.”

Yine Fetâvâ-yi Suğrâ’da yazildiğina göre, bir kimse daha önce satin almadiği halde özellikle Nevruz gününe saygi için bir şeyler satin alirsa kâfir olur. Çünkü bu hareketi ile kâfirlerin bayramina saygi göstermiş olur. Ancak ihtiyaç sebebiyle satin alirsa o zaman bir şey lâzim gelmez. Yine bir kimse bir insana Nevruz gününde bir şey hediye etse ve bununla Nevruz gününe saygi göstermeyi kasdetse kâfir olur. Yine bir öğretmen birinden Nevruz hediyesi istese ve istenen kişi verse de vermese de öğretmenin kâfir olmasindan korkulur.

Tetimme adli kitapta: Ebû Hafs el-Kebîr el-Buharî’den rivâyet edilmiştir: Bir kimse elli sene Allâh (c.c.)’e ibâdet etse, sonra Nevruz günü gelse ve bu güne saygi için müşriklere bir şey hediye etse Allâh (c.c.)’e küfretmiş ve elli senelik ibadetini yok etmiş olur. Yine bir kimse Nevruz günü kafirlerin toplandiği yere giderse kâfir olur. Çünkü bu küfrünü ilân etmektir.

(Fikh-i Ekber, Aliyyü’l Kârî Şerhi,

Terc. Y. Vehbi Yavuz, 344-345.s.)

 

 

CEMAATTEN KALMAYI MUBAH KILAN ÖZÜRLER

1- Yağmur.

2- Şiddetli soğuk.

3- Tecâvüz korkusu.

4- Şiddetli karanlık.

5- Dar gelirli ve müşkül durumda olan borçlunun, borcunu ödemesi için hapiste bulunması.

6- Körlük.

7- Yürümeğe takati olmayan felçli.

3- El ve ayağın kesikliği.

9- Hastalık.

10- Aksaklık (yani; kötürümlük ki, yürümekte güçlük çekmektir.)

11- Yağmur dindikten sonraki çamur. (Şiddetli kar da buna girer.)

12- İhtiyarlık.  (Yürümeğe kudreti yetmeyen veya güçlük çeken ihtiyar demektir.)

13- Kolay kolay ele geçmeyen fakihin ilim sohbeti.

14- Nefsinin çok arzu ettiği yemeğin hazırlanmış olması.

15- Yolculuğa hazırlanmış olmak.

16- Hastaya bakmak ki, yanından ayrılınca hastaya zarar erişecek olması

17- Gündüz değil de, geceleyin şiddetli rüzgâr, fırtına olması.

18- Abdesti bozma sıkıntısı bulunmaktır.

(Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, 265.s.)

 

 

HADÎS-İ ŞERÎF

 

“Gece kâim, gündüz sâim olan cemaate gelmezse cehenneme gider.” (Tirmizî)

“Beş vakit namazı cemaatle kılan, Sırat köprüsünü şimşek gibi geçer.” (Taberanî)

 

 

CİHADI TERK ETMEK

 

EI-Mesâbîh hadislerinden :

“Kim, ilm-i nucûmdan (yıldızlar ilmi) bazı bilgiler elde ederse, sihirden bir şube almış olur.” Bu gibi (sihir) ilimleri öğrenmekte hayır olmadığı gibi, bu konuları ihtiva eden felsefî ve diğer kitabları da elde tutmakta hayır yoktur, hatta bunlara bakmak bile caiz değildir.

Allâh (c.c.) indinde kadrini bilmek istersen, Allâh (c.c.)’ün, seni hangi hususlarda kullandığına bak. Zira ameller, alâmetlerdir, haller kerametler, kerametler ise delîl, ilimler de vesilelerdir. Hadîs-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Îyne ile alış veriş yaptığınızda, öküzlerin kuyruklarını yakalayıp, ziraate razı olduğunuzda ve cihâdı terkettiğinizde Allâh (c.c.) size öyle bir zilleti musallat kılar ki, dîninize dönünceye kadar sizi ondan kurtarmaz.”

Îyne (alış-verişle ilgili bir tâbir olarak) birinin, diğerine bir eşyayı belli bir zamana kadar belli bir ücretle satması, sonra da satmış olduğu paradan daha azı ile onu satın almasıdır. Hadîs-i şerifte buna îyne denmesi, sahibine parası peşin geldiği içindir. Zira hâzır hal demektir. Müşteri onu, peşin para ile satmak için satın alır. Bu hadîs-i şerifte, cihâdı terkeden ziraatcileri kötüleme vardır.

Böylece ziraatle uğraşıp, cihaddan yüz çeviren kişi zilleti hak etmiş olur. Dünyâyı imâr, kâfirler için esas, mü’minler için arızîdir. Çünkü müslümanlar dünyâyı âhirete bir vesile yaparlar, kâfirler ise bu basit (adî) hayatın maddî yönünü bilirler, âhiretten ise gafildirler.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“- Dünyâ mü’minin hapishanesi, kâfirin cennetidir.”

Yani mü’minler için âhirette Allâh (c.c.) o kadar ni’metler hazırlamıştır ki, dünyâsı âhirete nisbeten hapishane gibidir. Kâfirler için de o kadar azâb vardır ki, dünyâ adetâ onlar için cennet sayılmaktadır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),

Bakara Sûresi Tefsiri, 167.s.)

 

 

 

 

 

CİNLERE İNANMAK FARZDIR

 

İslam itikadında cinlerin varlığına da inanmak şarttır. Zira cinler hakkında ayet-i kerime ve hadisi şerifler vardır. Hatta Kur’an-ı kerimde bir surenin adı da Cin sûresidir. Cinlerin varlığını inkâr etmek, “Ben, cinlere inanmıyorum” demek, küfürdür.

“Doğrusu biz bilmeyiz, o arzdaki kimselere bir fenalık mı istenmiştir, yoksa Rableri onlara bir iyilik mi dilemiştir? Doğrusu biz cinlerin içinde, mümin olanlar da var, içimizden bundan aşağı (kâfirler) olan da var. (Allâh’a iman etmezden önce) çeşit çeşit mezheplere ayrılmış idik.” (Cin s. 10-11) Cinlerin ilk babalarının adı da Cann’dır. Bu adı Kur’an-ı kerim vermiştir: “Cin yaratığını da daha önce şiddetli ateşten yarattık.” (Hicr s. 27) Peygamberimiz (s.a.v.) cinlere de peygamber olarak gönderilmiştir. Onların da insanlar gibi, kimileri iman etmiş, kimileri de O (s.a.v.)’i inkâr edip, O’na isyan etmişlerdir. Cinler de insanlar gibi, kimileri kibirlerinden ve haddi aşmalarından kâfir olmuş, kimileri de cehaletten kâfir kalmışdır.

Cinlerin varlığına inanmak imanın gereklerindendir. Gerek yukarıdaki ayetler olsun, gerekse şu âyet-i kerime konuyu apaçık ispatlamaktadır: “Hatırla ki cinlerden bir grubu, Kur’an dinlemek üzere sana yollamıştık. Vakta ki, Kur’an’ın huzuruna vardılar (birbirlerine) susun dinleyin dediler. Sonra (Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından okunan Kur’an) bitirildiği vakit de (cinler Peygambere ve Kur’an’a iman getirerek) döndüler, (hem imana davet, hem de iman getirmeyenleri) korkutmak üzere kavimlerine gittiler. (Ahkâf s. 29)

Şeytan denilen ve görülmeyen varlığa da inanmak şarttır. Zira Kur’an-ı hakîm, o şer kuvvetinin varlığını bir hikmet eseri olarak Hakk te’âlâ tarafından yaratıldığını ayan beyan zikretmektedir. Şeytanlar İblis denilen yaratığın zürriyetindendir. İblis de cin gurubundandır. Cenâb-ı Hakk: “Hani bir zamanlar meleklere: Adem’e secde edin, demiştik de onlar hemen secde etmişlerdi, ancak İblis değil, o cinlerden idi. Rabbin emri dışına çıktı” (Kehf s. 50) buyurmuştur.

Melekleri, cinleri ve şeytanları gözlerimizle göremediğimiz için onların varlıklarını inkâr etmek asla doğru olmaz. Gözle görülmeyen her şeye yoktur demek büyük bir hatadır. Çünkü dün gözümüzle göremediğimiz pek çok şey, bu gün ilmi araştırma ve gelişmeler neticesinde görülmektedir. Bugün göremediğimiz birçok şey ise belki gelecekte görülecektir. Bazı şeyler de kıyamete kadar bize meçhul kalacaktır.

(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 118.s.)

 

HALÎFENİN YERİNE BİRİNİ HALÎFE BIRAKMASI CÂİZDİR VE MÜSLÜMANLARIN HALÎFE TA’YİN ETMELERİ VACİBDİR

 

Sâlim (r.a.) Abdullâh İbn-i Ömer (r.a.)’dan haber verdi, şöyle demiş: “Hafsa (r.anhâ)’nın yanına girdim de (bana) “Biliyor musun, baban halîfe bırakmıyor.” dedi. (Ben de) “O bunu yapacak değildir.” dedim. (Hafsa (r.a.) ise) “Muhakkak yapar” dedi. Bunun üzerine O’nunla (babamla) konuşmağa yemin ettim ve sustum. Hattâ sabahleyin eve gittim, ama O’nunla (babamla) konuşmadım. Sağ elimde bir dağ taşıyor gibiydim. Nihâyet dönerek yanına girdim. Bana insanların hâlini sordu. Ben de kendisine haber verdim, sonra O’na: “Ben halkın bir söz söylediklerini işittim de onu sana söylemeye yemin ettim. Diyorlar ki: Sen, kendine halîfe bırakmayacakmışsın. Gerçekten senin bir deve çobanın veya koyun çobanın olsa da onları bırakarak sana gelse, çobanın kaybettiğine kâil olurdun. İnsanlara riayet ise daha çetindir” dedim. Benim sözüm ona muvâfık geldi ve bir müddet başını indirdi. Sonra onu bana kaldırarak şunları söyledi: “Muhakkak Allâh azze ve celle dînini koruyacaktır. Ben kendime halîfe bırakmamış olsam, Resûlullâh (s.a.v.) de halîfe bırakmamıştır. Halîfe bırakmış olsam, Ebû Bekir halîfe bırakmıştır.” İbn-i Ömer (r.a.) demiş ki: Vallâhi, babam, Resûlullâh (s.a.v.) ile Ebû Bekir (r.a.)’i anmaktan başka bir şey yapmadı. Anladım ki Resûlullâh (s.a.v.)’i bir kimse ile değişecek değil ve kendine halife bırakacak değildir.”

Bu Hadîs-i şerîfi, Buhârî (r.h.) “Ahkâm” bahsinde tahrîc etmiştir. Bu Hadîs-i şerîften çıkarılan hükümlerden bazıları şunlardır:   1. Yerine halîfe bırakmak sûreti ile hilâfet câiz olduğu gibi, Müslümanların ileri gelenlerinin (yani şûranın) seçmesiyle de (câiz) olur. 2. Halîfe, kendinden sonra hilâfet vazîfesini birkaç kişi arasında (şûraya da) bırakabilir. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) öyle yapmışlardır. 3. Müslümanların halîfe ta’yin etmesi, şer’an vâcibdir. Bu husûsta ulemânın ittifâkı (icmâsı) vardır. 4. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin bir kimseyi halîfe bırakmadıklarına dâir icmâ-ı ümmet vardır. Gerçi bu hususta bazı i’tiraz edenler olmuşsa da, bunlar icmâın karşısında dikiş tutturamamışlardır.

(Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi,

Ahmed Davudoğlu (r.h.), 8.c. 680.s.)

 

HİDAYETE ERDİRMEK VE SAPTIRMAK

 

Cenâb-ı Hakk Peygamber (s.a.v.)’e hitaben şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki sen her sevdiğin (istediğin) kimseyi hidâyete erdiremezsin.” (Kasas s. 56) Eğer hidâyet doğru yolu göstermek mânâsına olsaydı onun Peygamber (s.a.v.) Efendimizden nefyedilmesi doğru olmazdı, zira o, sevdiğine de sevmediğine de doğru yolu göstermiş, hidâyeti açıklamıştır. Yine Cenâb-ı Hakk, “Dilediğini saptırır, dilediğine de hidâyet verir.” (Fatır s. 8) buyurmaktadır. Eğer hidâyetin mânâsı doğru yolu açıklamaktan ibaret olsaydı âyette zikredilen şıklar (dilediğine sapıklık, dilediğine hidâyet) tahakkuk edemezdi. Çünkü yüce Allâh (c.c.)’ün doğru yolu açıklaması herkes için vâriddir. Saptırmak terimine gelince, o da (Mu’tezilenin iddia ettiği gibi) kula “sapık” demekten ibaret olsaydı (âyette zikredildiği üzere) ilâhî irâde ile değil, kulun iradesiyle kayıtlanmış olurdu, çünkü bu anlayışa göre sapıklık kulun kasıd ve irâdesine bağlı olmaktadır. Hidâyet bazan Peygamber (s.a.v.)’e nisbet olunur, bu, onun hidâyete vesile olması ve ona da’vet etmesi münasebetiyledir. Nitekim şânı yüce Allâh (c.c.)’ün şu âyetinde buyruldu ki: “Muhakkak ki sen doğru bir yola rehberlik ediyorsun.” (Şûrâ s. 52) Buradaki hidâyetten (rehberlik) maksad açıklamak ve da’vet etmektir. Hidâyet bazan, hidâyet bulmaya sebeb teşkil ettiği için Kur’an’a da nisbet edilir, şu âyet-i kerimede olduğu gibi: “Muhakkak ki bu Kur’ân en doğruya iletir (hidâyet eder).” (İsrâ s. 9)

Saptırmak (ıdlâl) da, kul sapıklığı ihtiyar ettiği takdirde Allâh te‘âlânın onu kulda meydana getirmesi bakımından Cenâb-ı Hakk’a nisbet edildiği gibi, sapıklığa sebeb olma ve ona da’vet etme münasebetiyle şeytana da nisbet edilmiştir. Nitekim yüce Allâh (c.c.), (şeytanın sözlerini nakil meyanında) şöyle buyurmuştur: “Onları (Allâh’ın kullarını) mutlaka saptıracağım, onları behemehal olmayacak kuruntulara boğacağım.” (Nisa s. 119) Saptırmak, dalâlete sebebiyet verdikleri için putlara da nisbet edilmiştir. Yüce Allâh İbrâhîm (a.s.)’dan haber vererek şöyle buyurmuştur: “Rabbim! Onlar (putlar) insanlardan birçoklarını yoldan saptırdılar.” (İbrahim s. 36) Şu muhakkaktır ki; bir fiil aynı ma‘nâda hem Allâh te‘âlâya, hem de başkasına nisbet edilemez.     (Nureddin Es-Sabunî, Maturidiyye Akaidi, 163.s.)

 

ŞER’Î VE TASAVVUFÎ İLİMLERDE İCÂZET

 

İcâzet, zahirî din ilimlerinde veyâ tasavvuf-tarikat sahasında olur. Bir kimsenin gerçekten din âlimi yahut tarikat şeyhi olabilmesi için elinde geçerli ve hakikî icazetname bulunması icap eder.

İcâzeti; tabiatiyle icazetli bir âlim verebilir. Böyle bir âlimin derslerine yeterli müddet devâm eden talebe başarı gösterir ve yetinirse ya kendi isteğiyle yahut onun istemesine lüzum kalmadan bizzat hocası, liyakata ehliyet kazandığı için icazet verir.

Tarikatlarda da bir kimseye şeyhlik yâhud halîfelik ancak icâzetle verilir. Medrese ilimlerinde icazet ya bütün ilimler, yahut sadece bâzı ilimler için verilebildiği gibi birtakım üstadlar tek mevzuda, meselâ sadece hadîs okutabilmek veyâ muayyen bir kitabı okutabilmek mevzuunda icazetname vermişlerdir.

Bilindiği gibi İslâmî ilimler ve faaliyetler iki ana bölüme ayrılır: Zahirî ilimler ki bunlar medreselerde din uleması, fakihler, müderrisler tarafından talebe-î ulûma okutulur. İkincisi: Ahlaka, tasavvufa, nefislerin tezkiyesine, Şeriatın bâtın tarafına ait ilimler ki bunlar sûfî tarikleri tarafından tekkelerde, zaviyelerde müridlere ve dervişlere şeyhler, mürşidler tarafından öğretilir. Birinci ilimlerde söz, ikinci ilimlerde hal (tavır, hareket, yaşayış) esastır.

Her iki ilim dalı da kaynağını Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizden alırlar.

Ehl-i sünnet İslâmlığının bozulmadan, saflığı bulandırılmadan, bid’atlerle karıştırılmadan devâm edebilmesi için şer’i ve tasavvufî (zahirî ve bâtınî) ilimlerin mutlaka ve mutlaka icazetli ulema ve meşayih (din âlimleri ve şeyhler) tarafından ümmete öğretilmesi gereklidir.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’den bu yana icazetli âlimler İslâmiyeti iki yolla kendilerinden sonraki nesillere ulaştırmışlardır: 1- Talebe yetiştirerek, kendileri gibi icazetli âlimler bırakarak. 2- Kitap yazarak. Tarikat büyükleri de yerlerine geçecek şeyhler, halîfeler yetiştirdikleri gibi, İslâmî eserler de vermişlerdir. Bu sûretle, yâni icazet silsilesiyle İslâmiyette bir kopukluk, herhangi bir sapma olmaksızın, yegâne Hakk din dünyâya indirildiği zamândan günümüze kadar ilk sâfiyetiyle devâm etmektedir. Bu mukaddes emanetin bekçileri icazetli ulema ve meşayihtir.

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar Ekbölüm, 273-275.s.)

 

EL KESİLMESİNİN İSBATI ve TATBÎKİ

 

Hidâye sahibi, elin nasıl kesileceğini ve ispatını açıklamış ve el kesilmesinin delili ile ispatını da beyan etmiştir. Hırsızlık hadisesi sabit olunca, hüküm verildikten sonra hırsızın sağ eli bileğinden kesilir ve dağlanır. Hırsızın elinin kesilmesi, Allâh te‘âlânın:

“Erkek hırsızla kadın hırsızın -o irtikâp ettiklerine bir karşılık diye ceza ve Allâh’tan (insanlara) ibret verici bir ukubet olmak üzere- onların ellerini kesin.” (Mâide s. 38) kavl-i kerîmiyle sabit olmuştur. Meşhur olan da budur. Bu hadden sonra hırsız tekrar çalarsa, sol ayağı da mafsalından kesilir. Şayet bundan sonra yine çalarsa, artık a’zaları kesilmez. Fakat tevbe edinceye kadar hapsolunur.

Hırsızın elinin kesilebilmesi için, malı çalınan kimsenin da’va etmesi şarttır. Fakat hırsızın eli kesildikten sonra, çaldığı malı vermeden başka bir hırsız tarafından çalınsa; gerek birinci hırsız da’va etsin, gerek asıl mal sahibi da’va etsin, ikinci hırsızın eli kesilmez. Çünkü hırsızın elinin kesilebilmesi için, çalınan malın ya sahibinden ya emanetçiden veya ödemesi lazım olan kimsenin yanından çalınması şarttır.

Hırsızın elinin kesilebilmesi için, mutlaka bir da’vacının bulunması lazımdır. Hatta bir kimse, hırsızlık yaptığını ikrar ederken yahut bir kimsenin hırsızlık yaptığına dair iki erkek şahıs şahitlik ederken ve hırsızın eli kesilirken malı çalınan kimsenin hazır bulunması lazımdır.

Eğer hiçbir kimse hırsızdan da’vacı olmazsa, hırsızın eli kesilmez.

Hırsızın sol eli yahut sol elinin başparmağı kesilmiş olsa yahut sol eli çolak olsa yahut sol elinin başparmağından başka iki parmağı, kesilmiş veya çolak olsa veyahut sağ ayağı kesilmiş veya çolak olsa, artık ne sağ eli, ne de sol ayağı had olarak kesilmez. Fakat hırsız, hapsedilir. Çünkü kesildiği takdirde hırsız ölüme sürüklenmiş olur.

Bir kimse, bir şey çalıp; mal sahibi da’va etmeden önce çaldığı malı sahibine verirse, eli kesilmez.

İki hırsız mal çalsa, bunlardan birisi kayıp olsa, ikisinin hırsızlık yaptıklarına dair iki kişi şahitlik yapsalar, hazır olanın eli kesilir. Çünkü, hazır olanın hırsızlık yaptığı iki şahidin şahadetiyle sabit olmuştur.

(Mültekâ Tercümesi, 1.c. 700.s.)

 

MEKRUH VAKİTLER

 

1- Güneş doğarken, yani güneşin doğmasından 50 dakika geçinceye kadar olan vakit.

2- İstiva: Zeval vakti, yani güneş tam tepede bulunduğu vakit.

3- Güneş batarken, yani güneşin ışınları gözleri kamaştırmayacak bir duruma geldiği zamandan battığı zamana kadar olan vakit.

Bu üç vakitte ne kazaya kalmış farz namazlar veya vacip olan Vitir namazı, ne daha önce hazırlanmış olan cenaze namazı kılınabilir. Ne de daha önce okunmuş bir secde ayetinin tilavet secdesi yapılabilir.

Ukbe (r.a.)’den, “Peygamberimiz (s.a.v.); bizi üç vakitte namaz kılmaktan, cenazeyi kabire koymaktan nehyederdi” diye rivayet olunmuştur. Tilavet secdesinin mekruh olması da namaza benzediği içindir. Çünkü namazda şart olan temizlik, örtünme, Kıble’ye dönme, tilavet secdesinde de şarttır.

Fetavay-i Kâdîhan’da; “Dokuz vakitte nafile namaz kılmak caiz değildir. Bunlar:

1- Fecir doğduktan sonra, sabah namazının sünnetinden başka.

2- Sabah namazının farzından sonra, güneş doğuncaya kadar.

3- İkindi namazından sonra, güneş batıncaya kadar.

4- Güneş battıktan sonra, akşam namazından evvel.

5- Cum’a günü hutbe okunurken.

6- Cum’a günü ikamet yapılırken.

7- Bayram namazlarının hutbeleri okunurken.

8- Yağmur duasının hutbesi okunurken.

9- Güneş tutulmasında hutbe okunurken kılınan namazlardır.

Bu dokuz vakitte ancak kaza namazları, cenaze namazları kılınır.” Allâh (c.c.);

“Şüphesiz ki, namaz müslümanlar üzerine vakitlerle belli bir farz olmuştur.” (Nisa s. 103) buyurmuştur.

(Mültekâ, 1.c. 109-110.s.)

 

MÜSLÜMAN DEVLET REİSİNE İTÂAT VÂCİBDİR

 

Abdullâh İbn-i Ömer (r.a.)’dan şöyle dediği  rivayet  olunmuştur: “Biz,  Resûlullâh (s.a.v.)’e emirlerini dinlemek ve itaat etmek üzere biat ederdik de, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bize (şefkat ederek): “Gücünüz yettiği kadar” buyururlardı.

Buhârî (r.h.), Abdullâh İbn-i Dinâr (r.a.)’den şu vak’ayı da rivayet ediyor: Abdülmelik bin Mervan’a Şam, Mısır ve mülhekatı (buralara bağlı olan yerlerin) halkı biat ve hilafetini kabul etmeleri üzerine Abdullâh İbn-i Ömer (r.a.) da bir mektup yazarak mektubunda: “Allâh’ın Kitabı ve Resûlü (s.a.v.)’in Sünneti üzerine Emîr-ül Mü’minin Abdülmelik İbn-i Mervan’a -gücüm yettiği kadar- itâat etmeğe söz veriyorum. Oğullarım da bu sûretle arz-ı biat ederler” demiştir.

Abdullâh İbn-i Ömer (r.a.) gibi en yüksek diyânî (diyânetle ilgili) bir mevkii hâiz olan zâtın, Mervanoğlu’na biat etmiş olması, Müslümanları tefrikadan ve ictimai (sosyal) fevzadan (anarşiden, kargaşalıkdan)  korumak için bu siyasi lazimenin (gerekliliğin) diyânî derecelerle ölçülmeyerek yerine getirilmesinin lüzum ve ehemmiyeti pek iyi anlaşılır.

(Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, 12. c.,366.s.)

Müslim’de Ebû Bekir b. Ebî Şeybe (r.a.), Abdullâh (r.a.)’den naklen şöyle rivayet etmiştir: “Resûlullâh (s.a.v.): “-Mes’ele şu ki; benden sonra kayırma ve kabul edemeyeceğiniz işler olacaktır.” buyurdular. Ashâb (r.a.): “-Ya Resûlallâh, bizden buna yetişenlere ne emredersiniz?” dediler. Buyurdular ki: “-Borcunuz olan  hakkı edâ edersiniz; lehinize olanı da Allâh’dan istersiniz.”

Bu hadîsi Buhârî (r.h.), Menâkıb ve Fiten’de, Tirmizî de Kitâbü’l Fiten’de tahric etmişlerdir.

Bu hadîs-i şerif: Amirleri dinleyip (onlara) itaat etmeğe, onlar zalim bile olsalar, hakları olan itaati kendilerine göstermeye teşvik etmektedir.

“Lehinize olanı da Allâh’dan istersiniz” cümlesinden murâd: “Zalim âmirlerin ıslahı ve şerrlerinin def’i için Allâh’a niyazda bulunursunuz” demektir.

(Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi,

Ahmed Davudoğlu (r.a.), 9.c. 7-8.s.)

 

 

 

RİBÂ (FÂİZ)

 

Âlimler, ribânın haram oluş hikmeti hususunda şu izahları yapmışlardır:

  1. a) Ribâ, insanın malını, bir karşılık vermeden almak demektir. Çünkü bir dirhemi, iki dirhem karşılığında alıp-satan fazladan karşılıksız bir dirhem almış olur.

Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.): “İnsanın malının haramlığı kanın-canın haramlığı gibidir” buyurmuştur.

İmdi; “anapara, şayet bu müddet içerisinde esas sahibinin elinde olsaydı, onun bu parayla ticâret yaparak kazanç elde etmesi mümkün olurdu. Parayı borçluya verdiğine, borçlu da bu paradan istifade ettiğine göre, borçlunun alacaklıya, o paradan ettiği istifadeye karşılık fazladan bir para vermesi, yadırganmamalıdır” denilir ise, biz deriz ki: Sizin bahsettiğiniz istifâde, olması da olmaması da muhtemel mevhum (var sayılan) bir şeydir. Hâlbuki anaparadan fazlasını almak, kesin bir iştir. Binaenaleyh kesin olanı, varsayılan zannî bir şeyden dolayı elden çıkarmak, her halükârda zarardır.

  1. b) Bazı âlimler şöyle demişlerdir: “Allâh te‘âlâ, ribayı (faizi), insanları çalışmaktan alıkoyacağı için haram kılmıştır. Çünkü parası olan kimseler, ister vadeli, ister peşin olsun, yapacakları ribâ akdi vasıtasıyla kâr elde etme imkânını bulduklarında, geçimlerini kolayca sağlarlar ve çalışma, ticaret ile güç sanatların meşakkatlerine girmezler.
  2. c) Şu izah da yapılmıştır: Riba muamelesinin haramlığındaki hikmet, bunun insanlar arasında bilinen ve yaygın olan karzın (borçlanmanın) sona ermesine sebeb olmasıdır. Çünkü ribâ haram kılındığında, insanlar borç para vermekten ve bu yaygın borç vermeyi sürdürmekten hoşlanırlar.
  3. d) Genel olarak borç veren zengin, borç alan da fakirdir. Binaenaleyh ribâ akdinin caiz olduğunu söylemek; zengine, fakir ve güçsüz kimseden fazladan para alma imkânı vermek olurdu.
  4. e) Ribanın haramlığı nass (ayet) ile sabittir. Mükellefiyetlerin hepsinin hikmetinin, insanlarca bilinmesi şart değildir. Biz, ribâ ile ilgili hikmetin ne olduğunu kesin olarak bilmesek bile, ribâ akdinin haram olduğunu kesin bilmek gerekir.

(Fahruddin Er-Râzî, Tefsiri Kebir, 6.c., 10-11.s.)

 

 

ZARÛRET YOKKEN EMİR OLMANIN KERÂHETİ

 

Ebû Zerr (r.a.)’den naklen rivayet edildi ki, Ebû Zerr şöyle demiş:

“-Ya Resûlallâh! Beni vali yapmıyor musun?” dedim. Bunu üzerine mübarek eliyle omuzuma vurdu. Sonra:

“-Yâ Ebâ Zerr! Sen zayıfsın. Bu valilik bir emanettir. Gerçekten kıyamet gününde o kepazelik ve pişmanlıktır. Yalnız onu hakkı ile alarak o hususta üzerine düşeni yapan müstesnâ!” buyurdular.

Ebû Zerr (r.a.)’den naklen rivâyet edildi ki; Resûlullâh (s.a.v.):

“-Yâ Ebâ Zerr! Gerçekten ben seni zayıf görüyorum. Ben senin için kendime sevdiğim şeyi severim. Sakın iki kişi üzerine hakim olma! Sakın yetim malına veli olma!” buyurmuşlardır.

Bu Hadîs-i Şerif, devlet vazifesi istemekten kaçınmak hususunda büyük bir kaidedir. Bilhassa böyle bir vazifeyi görmekten âciz olanlar için pek mühim bir tenbihtir.

Hadis’te zikri geçen “kepazelik ve pişmanlık” vazifeye ehil olmayanlar, yahud ehil olup da adilane iş görmeyenler hakkındadır. Böyleleri kıyamet gününde rezil edilecek ve yaptıklarına pişman olacaklardır. Vazifeye ehil olup da dürüstlükle iş görenlere ise büyük bir fazilet vardır. Bu babda birçok sahih hadis ve icma-i ümmet vardır. Ancak pek mühim ve tehlikeli olduğu için, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ondan sakınmağı tavsiye buyurmuşlardır. Seleften birçok ulema da tazyiklere maruz kaldıkları halde eziyete katlanmayı vazife kabulüne tercih etmişlerdir. İmam-ı A’zam (r.a.) hazretlerinin kadılığı kabul etmediği için hapsedilerek hergün bir sopa ilavesiyle dövüldüğü ve hapishanede bu dayaktan vefat ettikleri meşhurdur.

(Sahih-i Müslim, 8.c., 686.s.)

 

ŞEHÎDİN HÜKÜMLERİ

 

Şehitten maksadımız Allâh (c.c.) yolunda öldürülen şehid-i kâmildir.

Şehid: Fail ma’nâsına olduğuna göre; Allâh katındaki rızıklara hazır demektir. Mef‘ul ma’nâsına olduğuna göre, Cennet kendine hazırlanmış anlamına gelen: “Meşhûdun leh bil-cenneti.” demektir. Şehîd tekil, şühedâ da çoğulu olup, âhiret âlemince mümtaz simalar oldukları gibi, dünya ahkâmınca da, yıkanmadan namazları kılınmak ve kanlarıyla defnedilmek imtiyâzıyla diğer müslüman ölülerden farklı bulunurlar.

“Allâh yolunda öldürülenlere “Ölüler” demeyin, zira onlar diridirler. Fakat siz farkında değilsiniz.” (Bakara s. 154)

“Allâh yolunda öldürülenleri ölü saymayın, bilâkis Rab’leri katında rızıklanırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere, kendilerine diridirler. Allâh’ın bol nimetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızk korkusu olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler.” (Âl-i İmran s. 169) buyurulmuştur.

Kendi canını veya malını veya müslümanlardan yahut da ehl-i zimmetten birini müdâfaa ederken öldürülenler, haksız yere öldürülenler cümlesindendir ki, onlar yaralayıcı âletle kasten öldürülmüş bulunmak şartı ile yıkanmadan namazları kılınır.

Üzerinde kürk ve hırka gibi kefene uygun bulunmayan, fazla elbisesi varsa çıkarılır. Silâh ve zırhı da alınır. Ayakkabı ve başa giyilen takke ve sarığı da çıkarılır. Sünnet olan kefenden noksan olanı tamamlanır. Ve fazla olan kısmı ise üzerinde bırakılır. Öldürüldüğü zaman, üzerinde bulunan elbiseyi tamamen alıp, onu başka bir kefene sarmak mekruh olur.

(Mehmet Zihni Efendi, Nimeti İslâm, 489-490)

 

 

 

BÜYÜK GÜNAH İŞLEYENLERİN DURUMU

 

Ehl-i sünnet şöyle dedi: Küfürden başka büyük günah işleyen kimse (mürtekib-i kebîre) ne kâfir, ne de münafık olur, böylesi imandan çıkmaz. Şayet tevbe etmeden ölürse; Allâh te‘âlâ, ya bir şefaatçinin şefaati sayesinde veya kendi lûtfu keremiyle onu affeder, yahut da işlediği suç mikdarınca cezalandırıldıktan sonra mutlaka cennete koyar. Cenâb-ı Hakk, “Ey iman edenler, samimi bir tevbe ile Allâh’a dönün” (Tahrim s. 8) buyurarak günah işledikleri halde kişileri iman kelimesi ile hitab etmiştir.

İlâhî emre muhalefet ve nehyolunanı irtikâb etmeye gelince; ona muhalefeti helâl telâkki etmemek ve yasağını hafife almamak şartiyle bu, ne tekzîb sayılır, ne de ilâhî emir ve yasağı red mânâsı taşır; bu hal olsa olsa aşağı arzuların ağır baskısından, taassubdan, kibirden ve tenbellikten doğan bir şeydir. Kaldı ki böyle bir hâlet-i rûhiyye ile günah işlemeye azab korkusu, af ümidi ve tevbe azmi de umumiyetle eşlik eder. Bütün bunlar imanın meyvesi ve kalbde mevcûd ilâhî mükâfat ve mücâzâtı tasdîk alâmetidir. Bu durumu şuna benzetebiliriz ki bir doktor, hastasına ilâç içmesini emreder, zarar veren şeylerden de onu sakındırır. Hasta da doktorun söylediklerini doğru kabul edip benimser. Buna rağmen bazan kendisine zarar verecek şeyleri yer veya faidesi dokunacak ilâçları içmekten imtina eder. Bununla beraber zarar görmekten korkar, yaptığına pişmanlık duyar, doktorundan utanır, kınamasından endişe eder ve gönlünü almayı umar.

İşte nasıl ki bu, doktorun emrini reddetmek, onun mevcûdiyetini hiçe saymak mânâsına gelmiyorsa bizim meselemizde de durum aynıdır.

Büyük günah işleyen mü’minin imanı üzere bâkî kaldığı sabit olduğuna göre, aynı hal üzere öldüğü takdirde cennet ehlinden olacağı da ortaya çıkmış olur. Çünkü Cenâb-ı Hakk: “Allâh mü’min erkeklerle mü’min kadınlara cennetler va’detmiştir” (Tevbe s. 72) buyuruyor. Cennet ehlinden olunca da cehennemde ebedî kalması düşünülemez. Şu da var ki cehennemde ebedî kalış kâfir için kesilen bir ceza olduğuna ve bu, cezaların en ağırı, küfür de suçların en büyüğü bulunduğuna göre cehennemde ebedî kalış küfür suçuna denk bir ceza teşkil etmiş olur.             (Nureddin Es-Sabunî, Maturidiyye Akaidi, 167.s.)

 

 

MÜRTEDİN HÜKMÜ

 

Mürtedi öldürmek vâcibdir. Ulemâ, bu husûsta ittifâk hâlinde iseler de tevbe etmesini istemek vacib mi yoksa müstehâb mı olduğu, tevbenin müddeti ve kabulü, kezâ bu husûsta kadının da erkek gibi olup olmadığı ihtilaflıdır. Ulemânın çoğuna göre mürtedden tevbe etmesi istenir. Mâlikîler’den İbnü’l-Kassâr (r.h.), bu husûsta sahâbe (r.a.e.)’in icmâi olduğunu nakletmiştir. Tâvus, Hasen, Hanefîler’den Ebû Yûsuf, Mâlikîler’den Mâcişûn ve Zâhirîler, mürtedden tevbe istenmeyeceğine kâil olmuşlardır. Mürted, tevbe ederse, Allâh indinde faydası olsa bile katli düşmez (katledilir), çünkü Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Bir kimse, dînini değiştirirse onu öldürün” buyurmuşlardır.

Atâ (r.a.)’e göre, mürted Müslümân olarak doğdu ise kendisinden tevbe istenmez. Kâfir olarak doğdu da Müslüman oldu ise tekrar kafir olup irtidad etti ise ondan tevbe istenir.

İmâm A’zam (r.a.), İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Ahmed ve İmâm İshâk (r.a.e.) ve bir kavlinde de İmâm-ı Şâfîî (r.a.)’e göre tevbe müddeti üç gündür. Cumhûr ulemâya göre, tevbe etmeyen mürted kadın da erkek gibidir; o da öldürülür. Hz. Ali (k.v.)’den mürtedin tevbe müddetinin bir ay olduğu rivayet edilmiştir.

İmâm-ı A’zam (r.a.) ile bir cemâat, kadın mürtedin öldürülmeyeceğine kâil olmuşlardır. Hasen ve Katâde (r.a.)’e göre mürted kadın cariye olur ki bu kavil (görüş) Hz. Alî (k.v.)’den rivâyet olunmuştur.

Şehirlerin vâlileri, ölüm ve diğer Şer’i cezâları tatbik ederler. (İmâm-ı A’zam, İmâm-ı Mâlik, İmam-ı Şâfîî (r.a.e.) ve diğer bütün ulemânın mezhebleri) Yalnız Kûfe ulemâsı’na göre “hudûd-ı şer’iyye” denilen Şer’î cezâları, ancak şehirlerinin fakîhleri tatbik ederler. Kaymakam, muhtar gibi köy işleriyle meşgul olan memurlar bu işleri yapmazlar.

Vazîfeleri mutlak olup bir nev’i hükme mahsûs olmayan hâkimlerin hudûd-ı şer’iyyeyi (Şer’î cezâları) tatbik edip edemeyecekleri ihtilâflıdır.

(Sahîh Müslim Tercümesi ve şerhi,

Ahmed Davudoğlu (r.h.), 8.c. 685.s.)

HELÂL KAZANÇ

 

Nu’man b. Beşîr (r.a.)’den: Allâh Resûlü (s.a.v.) buyurdu:

“Helâl bellidir, haram da bellidir; aralarında insanların bir çoğunun bilmediği şüpheli şeyler vardır. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa, hem dinini, hem de ırzını korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse, harama düşmüş olur. Tıpkı sürüsünü koruluğun etrafında otlatan çoban gibi ki, hayvanları her an koruluğa düşebilecek durumdadır.

Dikkat edin, her kralın bir koruluğu vardır. Dikkat edin, Allâh’ın koruluğu da haramlarıdır. Dikkat edin, cesette bir et parçası vardır; o iyi olursa cesedin hepsi iyi olur. O bozuk olursa cesedin tümü bozuk olur. Dikkat edin; o kalptir.”

Mikdâm (r.a.)’den: Allâh Resûlü (s.a.v.) buyurdu:

“Hiç kimse, iki elinin emeğinden meydana gelen kazançtan daha güzel ve daha helâl bir yiyecek yiyemez. Allâh’ın Peygamberi Dâvud Aleyhisselam iki elinin emeğinden kazandıklarını yerdi.” (Buhârî)

Ebû Hureyre (r.a.)’den: Allâh Resûlü (s.a.v.) buyurdu:

“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, kişi aldığının helâlden mi yoksa haramdan mı olduğuna aldırmayacaktır.” (Buhâri ve Nesâî)

Rezîn şunu da ekledi: “İşte o zaman duaları kabul olunmayacaktır.”

Ebû Hureyre (r.a.)’den:

“Ey insanlar! Allâh temizdir; ancak temiz olanı kabul eder. Allâh, mü’minlere, peygamberlere emrettiğini emretti ve şöyle buyurdu: “Ey Peygamberler! Temiz şeylerden yiyin! Salih amel işleyin! Doğrusu Ben yaptığınızı bilirim.” (Mü’minûn s. 51) Yine şöyle buyurmuştur: “Ey İnananlar! Size rızık verdiklerimizin temizlerinden yiyin.” (Bakara s. 172)

Sonra uzun bir yolculuk yapıp saçı başı birbirine karışan bir adamdan bahsetti:

“Yediği haram, içtiği haram, giydiği haram ve haramla beslenmiş bir kimse ellerini kaldırmış: “Yâ Rabbi, Yâ Rabbi!” diye dua ediyor; onun duası nasıl kabul olunur ki?” buyurdu. (Müslim ve Tirmizî)

(Rûdânî, 2.c.)AVRET YERLERİNE BAKMAK HARAMDIR

 

Abdurrahman b. Ebî Said’i Hudrî (r.a.)’den, o da babasından naklen haber verdi ki, Resûlullâh (s.a.v.):

“Erkek erkeğin, kadın da kadının avret yerine bakamaz ve bir elbisenin içinde erkek erkeğe yanaşamaz. Kadın dahi bir elbisenin içinde kadına yanaşamaz.” buyurmuşlardır.

Erkekler erkeklerin, kadınlar kadınların avret yerlerine bakamazlar. Bu cihet ulemanın ittifakı ile haram olduğu gibi, erkeklerle kadınların birbirlerinin avret mahalline bakması dahi bil icma’ haramdır. Peygamber (s.a.v.) erkeklerin birbirlerinin avret mahallerine bakmalarını men etmekle onların, kadınların avret mahalline bakmaları dahi memnu olduğuna işaret buyurmuştur. Hatta erkeğin avret mahalline bakmak memnu olunca kadınınkine bakmanın memnu (yasak) ve haram olacağı evveliyette kalır. Yalnız bu tahrim ecnebi erkeklerle ecnebi kadınlar hakkındadır. Karı kocaya gelince: Hanefilere göre karı koca birbirlerinin avret yerlerine bakabilirler. Hatta İbn-i Ömer (r.anhümâ)dan rivayet edildiğine göre lezzeti tahsil için bakmak daha müessirdir. Bazıları bakmamanın evlâ olduğunu, çünkü bakmanın unutkanlığa sebebiyet verdiğini söylemişlerdir. Bu bâbda Resûlullâh (s.a.v.):

“Biriniz ehline yakınlık etmek istediği zaman mümkün olduğu kadar örtünsün, merkep gibi çırılçıplak soyunmasınlar.” buyurmuştur.

Erkek erkeğin avretinden başka her yerine bakabilir. Kadının ecnebi bir kadına bakması da erkeğin erkeğe bakmasına kıyas olur. Yani göbeğinden diz kapağının altına kadar olan yerlerine bakamaz. Kadının erkeğe bakması da aynı hükme tabidir. Maamafih erkeğe bakmakla şehvetlenir veya bakarsa şehvetleneceğini tahmin ederse fitneden korunmak için bakmaması icab eder.

Hanefilere göre avret mahallinin hududu erkeklerde göbeğin altından başlayarak diz kapağın altına kadar olan yerlerdir. Diz kapak avrettir. Çünkü Peygamber (s.a.v.) bir hadis-i şerifde:

“Diz kapak avrettendir.” buyurmuştur. Hürre bir kadının elleri ile yüzünden başka her yeri avrettir. Ayakları hakkında iki rivayet vardır. Sahih rivayete göre ayaklar namaz dışında avret, namaz içinde değildir.                    (Sahîh-i Müslim, 2.c., 1078.s.)

 

LÛTÎLİK (HOMOSEKSÜELLİK)

 

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu:

“Lût kavminin yaptığını yapan kimseyi bulduğunuz vakit yapanı da, yapılanı da gebertiniz.”

Bir kısım âdî özellikler Lût kavminin yaptığı fiillerdendir:

“Erkeklerin saçlarını örgü yapmaları, güvercin uçurmak, parmaklarla ıslık çalmak, yerde entârileri sürümek, içkiye devâm etmek, erkeklere gitmek, hayvanları taşla öldürmek, kuşlara sapanla taş atmak. Bu ümmet de bu hasletlere bir fenâsını ilâve edecek: Kadınların birbirlerine sürtmeleri (sevicilik).”

Peygamberimiz (s.a.v.): “Kadınların aralarında sürtüşmeleri zinâdır.” buyurmuştur.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den gelen bir rivâyette Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu söylenmiştir:

“Dört kimse akşam sabah Allâh (c.c.)’ün gazâb ve hışmındadır. Onlar kimlerdir ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.), diye soruldukta Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

Kadınlara benzemeye uğraşan erkekler (kıyâfet ve tavırlarında), erkekleşmek isteyen kadınlar, hayvanlara yaklaşanlar ve erkeklere gidenler.” buyurdu.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurdu: “ Allâh (c.c.) yedi kimseye la’net eder, Kıyâmet gününde kendilerine bakmaz ve onlara, cehenneme girenlerle birlikte cehenneme girin emrini verir. 1- Erkekle münâsebette bulunan, 2- Münâsebette bulunulan, 3- Hayvanlara yanaşan, 4- Anasına temas eden, 5- Kızı ile münâsebette bulunan, 6- Eli ile oynayan. Meğer ki pişmân olalar.”

Hâlid b. Velid (r.a.): “Nahiyelerden birinde kendisini arkasından işleten lûtî bir adamı tesbît ediyor. Ne yapacağı konusunda Hz. Ebû Bekir (r.a.)’e danışıyor. Hz. Alî (k.v.) hemen: “Bu günâhı Lût kavminden başka topluca hiç bir millet yapmamıştır. Allâh te‘âlânın ise onlara ne yaptığını biliyoruz, yakılması görüşündeyim.” der. Hz. Ebû Bekir (r.a.) de Hâlid (r.a.)’e, “Onu yak.” diye yazar. O da onu yakar.

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar, 55-57.s.)

 

KİŞİYİ İSLAMDAN ÇIKARAN BAZI SÖZLER VE FİİLER

 

Peygamberliği inkâr veya herhangi bir peygamberi tekzip etmek. Örneğin Allâh niçin peygamber gönderdi, insanın aklı yeterli idi, buna ne lüzum vardı? gibi.. Peygamberimiz (s.a.v.)’in peygamberliğini inkâr etmek, ondan sonra başka bir peygamberin geleceğine inanmak veya böyle düşünenleri desteklemek, Peygamber (s.a.v.) Efendimizin siyah ve tüysüz olduğunu, Kureyşî olmadığını iddia etmek veya nübüvvetin kesbî olduğunu, kalbin temiz ve saf olmasıyla bu rütbenin elde edilebileceğini veya Peygamberimiz (s.a.v.)’i ve diğer peygamberleri yalanlamak, hakâret etmek veya alâya almak, kendisine vahiy geldiğini iddia etmek, Allâh’ın ve peygamberlerin isimleri veya emirleri ile alay etmek de küfürdür.

Sünnetle alay etmek. Örneğin birisi dese ki: Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz yemekten sonra parmaklarını yalarlardı. Başka birisi de dese ki: Bu davranış nezaket kurallarına aykırıdır dese kâfir olur.

Allâh ve Resûlü (s.a.v.) bunu bana emretse dahi yapmayacağım veya Kâbe burada olsa bile namaz kılmayacağım veya falancayı peygamber etse de ben ona inanmam veya tasdik etmem veya falan konuda peygamber veya melekler şahadet etse bile gene kabul etmem demek de küfürdür.

Eğer peygamberlerin dedikleri doğru ise kurtulduk, peygamber ins midir, cin midir bilmiyorum demek, peygamber cinnilerdendir demek veya alay kastıyla peygamberin falan uzvu küçüktü veya Allâh’ın yüce ismini tasğir (küçültme) etmek, örneğin: Kadir ismi celilini tasğir edip Kudeyr olarak okumak da küfürdür.

İslam dininden başka herhangi bir dine mensup olanlar kafir değildir demek, hıristiyanlar gibi veya bunların kafir olmasında şüphe etmek de küfürdür. Öğretmen talebelerine: Yahudiler müslümanlardan daha iyidir, çünkü onlar çocuklarının öğrenimine daha iyi önem veriyorlar demekle mürted (dinden çıkmış) olur.

 

 

İÇKİ VE KUMARIN ZARARLARI

 

1) Akıl, insanın en üstün sıfatıdır. İçki ise, aklın düşmanıdır. En şerefli şeye düşman olan, en değersiz ve en adi olan şeydir. Binaenaleyh, içki içmenin en kötü ve en değersiz iş olması gerekir. Bunun izahı şöyledir: Akla, bir nevi devenin yularının yerini tuttuğu için, akıl denilmiştir. İnsanın tabiatı, onu kötü bir iş yapmaya davet ettiği zaman, aklı, insanı o şeye yönelmekten alıkor (âdeta ona bir bağ ve gem olur).

Abbâs ibn-i Mirdâs’dan rivayet edildiğine göre, cahiliyye döneminde, ona: “Niçin içki içmiyorsun; çünkü içki cesaretini artırır” demişlerdi de, o şu cevâbı vermişti: “Ben cehlimi elimle alıp karnıma doldurmam; bir kavmin efendisi olarak sabahlayıp, onların sefih ve alçağı olarak akşamlamayı istemem.”

2) Cenâb-ı Allâh, şeytanın, içki sebebiyle insanlar arasına düşmanlık ve kin soktuğunu; Allâh (c.c.)’ü zikir ve namazdan alıkoyduğunu beyan etmiştir.

3) Bu günahın hususiyetlerinden birisi de şudur: İnsan içkiyle daha fazla meşgul olup, ona kendini iyice verdiğinde, ona olan arzusu artar ve nefsinin ona olan iştiyakı kuvvetlenir. Diğer günahlarsa böyle değildir. İnsan aralıksız olarak içkiye devam ederse, ahiret ve kıyameti anmaktan yüz çevirerek, bedenî lezzetlere dalmış olur ve böylece Allâh (c.c.)’ü unutmuş ve Allâh’ın kendisini kendisine unutturmuş olduğu kimselerden olur. Kısaca içki, aklı yok eder. Akıl yok olduğu zaman, bütün çirkinlikler ortaya çıkar. İşte bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.v.), “İçki, kötülüklerin anasıdır” buyurmuştur.

Kumara gelince, ondaki günah insanlar arasında düşmanlığa sebeb olur. Ve yine, insanlar arasında sövmeye, münakaşaya, bâtıl bir şekilde mal elde etmeye sebebiyet verdiği için düşmanlıklar meydana getirir. Yine kumar, insanı Allâh’ (c.c.)’ü zikretmekten ve namaz kılmaktan alıkor.

(Fahruddin Er-Râzî, Tefsiri Kebir, 5.c., 118.s.)

 

KADIN VE ERKEĞE BAKMA SINIRI

 

Kadın olsun erkek olsun, herhangi bir kimsenin avret yerine bakmak haramdır. Ancak bir tâbib, tedavisinde bulunduğu bir hastanın, haram olan bir a’zâsına; bir sünnetçi gerek erkek sünnetçisi, gerek kadın sünnetçisi olsun sünnet ettiği kimsenin tenasül uzvuna; bir ebe doğum yaptırdığı bir kadının tenasül uzvuna; şırınga yapan kimse şırınga ettiği şahsın makatına zaruret miktarı bakabilir. Yalnız bir kadın hasta olduğunda tâbib, onun tedavisini bir kadına ta’rîf ederek, ona bırakması daha uygundur. Bir erkek, diğer bir erkeğin avret yerinden başka yerlerine bakması caizdir. Namaz bahsinde açıklandığı üzere erkeğin, avret yeri göbeği altından, diz kapakları altına kadar olan kısımdır, göbek avret değildir.

Bir kadının, diğer bir kadına yâhûd, kocası olmayan bir erkeğe şehvetten emin, kalbinde bir arzu ve meyil korkusu bulunmaksızın; erkeğin, erkeğe baktığı yerlere bakabilir. Yâni Müslüman bir kadın, diğer bir kadının yâhûd kendi kocası olmayan bir erkeğin göbeği altından, diz kapakları altına kadar olan kısmına bakamaz.

Şehvet korkusu bulunmazsa, diğer a’zâlarına bakabilir, şehvet korkusu bulunursa, gözünü kapayıp bakmaması müstehabdır.

Erkek, karısının ve cinsî yakınlıkta bulunması helâl olan cariyesinin bütün vücûduna, onlar da kocalarına ve efendilerinin bütün bedenine bakabilir.

Hz. Âişe (r. anhâ.); “Ben ve Resûlullâh (s.a.v.), ikimiz bir kabdan guslederdik.” demişlerdir. Erkek ile karısından herbiri, diğerinin bütün vücûduna bakması mubah olmasaydı, çıplak olarak bir yerde gusletmezlerdi. Fakat edebe uygun ve evlâ olan birbirinin tenasül a’zalarına bakmamalarıdır. Çünkü, Peygamberimiz (s.a.v.): “Sizden biriniz karısı ile cinsi yakınlıkta bulunmak istediğinde, mümkün olduğu kadar örtünsün, çünkü avret yerine bakmak unutkanlığa sebeb olur.” buyurmuşlardır.

(Mültekâ Tercümesi, 2.c. 353.s.)

 

  1. EBÛ BEKİR (R.A.) VE HZ. ÖMER (R.A.)’E DİL UZATANIN HÜKMÜ

 

Ashâb-ı kiram ve din büyüklerini hayırla anmak, hepsine karşı sevgi ve saygı göstermek, hiç birine dil uzatmamak gerekir. Onlar arasında geçen bazı olayları ileri sürerek haklarında hürmete aykırı sözler söylemek hiçbir müslümana yakışmaz ve asla caiz olmaz.

(Ömer Nasûhî Bilmen (r.a.),

Büyük İslam İlmihali, 441.s.)

Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile Hz. Ömer (r.a.)’e veya bunlardan birine dil uzatan müslümanın tevbesi kabul edilmez.

Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile Hz. Ömer (r.a.)’e dil uzatan veya bunlara ta’n eden müslüman kâfir olur ve tevbesi kabul edilmez. Bu kavil ile İmam Debbûsî ve Ebu’l-Leys amel etmişlerdir. Fetva için muhtar olan da budur.

Musannif “Bu kavil, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz dil uzatan müslümanın tövbesinin kabul edilmeyeceğine dâir olan kavli, takviye eder.” diyerek bunu ikrar etmiştir. Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in hakkına riâyet etmek için hükümde ve fetvada kendisine itimat edilmeye lâyık olan kavil de budur.

(İbn-i Âbidîn (r.a.), Reddü’l Muhtar, 9.c., 35-36.s.)

 

  • •••••••

HADÎS-İ ŞERÎF

 

Ebû Kerîme Mikdâd ibn-i Ma’dîkerb (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Hiçbir kişi, midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır. Oysa insana kendini ayakta tutacak bir kaç lokma yeter. Şayet mutlaka çok yiyecekse, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefesine ayırmalıdır.” (H.Şerîf, Tirmizî)

 

 

 

FAİZ YİYENLER

 

“Ribayı öyle kat kat artırılmış olarak yemeyin, Allâh’-dan korkun, ta ki muradınıza eresiniz.” (Al-i İmran s. 130)

Allâh te‘âlâ buyurdu: “Faiz yiyenler kendilerini şeytan çarpmış (birer mecnun)dan başka bir halde (kabirlerinden) kalkmazlar. Böyle olması da, onların alım satımı da ancak riba gibidir demelerindendir. Hâlbuki Allâh (c.c.) alış verişi helal, ribayı haram kılmıştır.” (Bakara s. 275)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurdu: “Bir toplumda faiz yaygınlaşırsa muhakkak içlerinde delilik çoğalır, bir millette zina zuhur ederse içlerinde öletlik (fark edilir derecede çok ölüm) belirir. Bir kavim tartı ve ölçüde hile yaparsa, Allâh (c.c.) kendilerinden yağmuru keser (senelerce kıtlığa maruz kalırlar.)” Buhârî’nin rivayet ettiği uzun bir hadisin bir yerinde şöyle buyrulur: “…Faiz yiyen kimse öldüğü andan kıyamete kadar kan kırmızısı bir nehirde yüzdürülerek azab olunur. Dünyada biriktirdiği haram mal kendisine zorla yutturulur. Kıyamete değin kabrindeki azabı budur.”

Bir hadis-i şerifte “Faiz yetmiş türlü büyük fenalığa denktir. Bunların en hafifi kişinin anası ile evlenmesi ne ise o kadardır.” Enes (r.a.)’den şöyle rivayet olunmuştur: “Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bize bir hutbe irad etti. Hutbesinde faizi anlattı. Ehemmiyetinden bahsetti ve şöyle buyurdular: “Adama faizden isabet eden bir dirhem, İslam nazarında otuz altı zinadan daha çirkindir.”

Hasan Basrî (r.a.): “Sana borcu olan bir adamın evinde yediğin yemek haramdır” der. Hasan Basrî’nin bu sözü Re-sûl-i Ekrem (s.a.v.)’nin şu sözünden mülhemdir:

“Menfaat sağlayan her borç(un sağladığı fayda bir cins) faizdir.” Yine Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyuruyorlar ki:

“Her kim bir adama aracı olsa şefaatte bulunsa, şefaat edilen zat da kendisine hediye verse, o da bu hediyeyi kabul etse faiz kapılarından bir kapıya yanaşmış olur.”

(İmam Zehebî (rh.a.), Büyük Günahlar, 59.s.)

 

ŞAHİTLİK

 

Hırsızlık hâdisesinde şâhidlik yapan şahide efdal olan, “falan şahıs çaldı” demeyip, “aldı” demesidir. Zira “aldı” demede, örtmek vardır. “Çaldı!” demede, el kesilmesinin lâzım olması vardır.

Zinanın sübûtu için, dört erkek şahidin şahâdeti şarttır; kadınların şahâdeti caiz değildir. Zira hadlerde ve kısâsda, kadınların şahâdeti caiz değildir. Kısâsda, geri kalan hadlerde yâni zinadan başka hadlerde ve kısâsda iki erkeğin şahâdeti şart kılınmıştır.

Erkeklerin öğrenemeyecekleri şeylerden bulunan doğurma, kızların bakire olmasında, kadınların elbiseleri altındaki ayıpları gibi hususlarda bir kadının şâhidliği kâfidir. Hadîs-i şerîfde böyle vârid olmuştur.

Bir çocuk doğarken ses verdi, diye bir kadının şahâdet etmesi, çocuk üzerine namaz kılınması için kifayet eder. Ama çocuğun mirasçı olması için, doğarken ses verdiğine dâir bir kadının şahâdeti kâfî değildir. Ebû Yûsuf ile İmâm-ı Muhammed (rh. aleyhimâ)’ya göre; mîrâscı olması hakkında da bir kadının şahâdeti kifayet eder.

Bu anlatılanların dışında, gerek borç veya menfâat kabîlinden olan mal hakkında olsun, gerek nikâh, süt mes’elesi, talâk, vekâlet ve vasıyyet gibi mal olmayan şeyler hakkında olsun, iki erkeğin yâhûd bir erkek ile iki kadının şâhidlikleri kâfidir. Zira Hakk sübhânehu ve te‘âlâ hazretleri Kelâm-ı azîzinde:

“Eğer iki erkek bulunmazsa o hâlde razı (ve doğruluğuna emin) olacağınız şahidlerden bir erkekle, iki kadın yeter. (Bu sûretle) kadınlardan biri unutursa, öbürünün hatırlatması (kolay olur.)” (Bakara s. 282) buyurmuşlardır.

Bu âyet-i kerîme, borçlardan sonra zikredilmiştir. İki erkek bulunmazsa bir erkek ile iki kadının şahidliği kifayet eder ve kabul olunur.

(Mülteka Tercümesi, 2.c. 115-116.s.)

 

BAZI HARAMLAR

 

Domuz eti haram kılındı. (Mâide s. 3)

Diğer yırtıcı hayvanların derileri gibi, filin derisi de tabaklanmakla temiz olur. İmâm-ı Muhammed (rh.a.)’e göre bu da, domuz derisi gibi tabaklanmakla, temizlenmez.

İmam-ı A’zam ve Ebû Yusuf (r.anhümâ)’ya göre, filin kemiği temizdir. Alıp satmak ve faydalanmak caizdir.

Fukahâ; “Tabaklanmakla derileri temiz olan hayvanlar şer’î bir surette boğazlandıklarında da derileri temiz olur. Çünkü tabaklamak derinin ıslaklığını giderdiği gibi, boğazlanmak da derilerin yaşlığını giderir.

Derileri tabaklanmak ve boğazlanmakla temizlenen hayvanların, etleri de temiz olur, fakat yenmez. Bir şeyin temiz olması, yenilip, içilmesinin helal olmasını gerektirmez. Mesela: Bir insanın üzerinde dirhem (4 gr. 80 santigram) miktarından fazla boğazlanmış tilki eti bulunsa namazı caizdir.” demiştir.

Zührî (r.a.); “Selef-i salihîn âlimlerinden fil kemiğinden taraklar edinip onunla taranan bir cemaate yetiştim” demiştir.

Beyhakî, (r.a.), Hz. Enes (r.a.)’den “Peygamberimiz (s.a.v.) fil kemiğinden tarakla taranırlardı.” diye rivayet etmiştir. İnsanın kılı ve kemiği de temizdir.

İmam-ı Şafiî (r.a.) ise; “Ölü veya diri olsun insanın kılı ve kemiği pistir. Bunları alıp, satmak ve faydalanmak caiz değildir. Bu takdirde bunlar domuz ve şarap gibi pistir.” demiştir.

Bize göre; insanın parçalarını alıp satmak ve faydalanmak insanı aşağılamaktır. İnsanın parçalarının alınıp satılmasının haram olması kerameti içindir, yoksa pis olduğu için değildir.

(Habîbim) de ki: “Onları, ilk defa yaratan diriltecek.” (Yasin s. 79) kavl-i şerîfi kemiğin diri olduğuna delildir. “Kemikte hayat yoktur demek doğru olmaz.” derse, bu kimseye “Bu ayet-i kerîmede kemikte hayat olduğuna kesin bir delil yoktur. Zira ayet-i kerîmede kemikleri diriltmekten murad bedeni diriltmektir.” diye cevap verilir.

(Mültekâ Tercümesi, 1.c. 51.s.)

TEVBESİZ KEFFARET GÜNAH İŞLEYEN KİMSEDEN GÜNAHI KALDIRMAZ

 

İhramın yasak olan fiillerinden birini işlemek konusunda Aliyyü’l-Kâri şunları söylemiştir: “İbn-i Cemaâ’nın dört mezhep imamlarından rivayetine göre bir kimse ihramın yasak olan bir fiilini kasten irtikap ederse günahkâr olur. Fidye ve o fiilden vazgeçmek kendisini âsî olmaktan çıkarmaz. Nevevî demiştir ki: Çok defa avamdan bazıları bu yasak fiillerden birini irtikâp eder de; “Ben fidye iltizamı ile ma’siyet vebalinden kurtulunacağını zannederek fidye veriyorum” der. Bu açık bir hata, çirkin bir cehalettir. Zira fiil ona haramdır. Muhalefet ettiğinde günahkâr olur, kendisine fidye lâzım gelir. Ama fidye, haram fiile yönelmeyi mubah kılmaz. Söyleşinin cahilliği, “Ben şarabı içiyorum, zina da ediyorum ama vurulan had beni temizliyor.” diyenin cehaletine benzer. Her kim haram olduğuna hükmedilen bir şey yaparsa, haccını mebrûr olmaktan çıkarmıştır.”

Ulemamız buna benzer sözleri hudut bahsinde açıklamış ve “Şüphesiz had vurmak, günahtan temizleyici değildir. Günahın sükûtuna da tesir etmez. Bilâkis mutlaka tevbe lâzımdır. Tevbe ederse had onu temizler ve uhrevî cezası bil ittifak sakıt olur. Tevbe etmezse sakıt olmaz.” demişlerdir.

Şeyh Necmeddîn-i Nesefî’nin Teysir adlı tefsirinde “Bundan sonra kim tecavüz ederse, ona acıklı bir azap vardır.” âyet-i kerîmesinde, yani bu başlangıçtan sonra avlarsa dediği yerde, “Söylendiğine göre bu, dünyadaki kefaretle birlikte tevbe edilmezse âhiretteki azaptır. Çünkü kefaret ısrarla günah işleyen kimseden günahı kaldırmaz.” demesi de bunu te’yid eder.

(İbn-i Abidin, 5.c., 65.s.)

 

KÖPEK BESLEMEK

 

Salim, babasından naklen, Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlattı: “Bir kimse, hayvanları için veya av için olmayan bir köpek beslerse, her gün sevaplarından iki kırat eksilir.”

Atiyye, İbn-i Ömer (r.a.)’dan naklen, Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlattı: “Bir kimse, koyunları yahut av için veya ziraatı için olmadan bir köpek beslerse, her gün sevaplarından iki kırat eksilir.”

Dediler ki: “Ey Ebû Abdurrahman! Bunu bir kırat duymuştuk.” Şöyle dedi:

“İki kulağımla, kalbimin içi ile, O’ndan başka ilâh olmayan Allâh adına yemin ederim ki; “iki kırat” olduğunu Resûlullâh (s.a.v.) söyledi.”

Ebû Hüreyre (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’ın şöyle buyurduğunu anlattı: “Bir kimse, davarları için, av için, ziraatı için hariç, köpek beslerse, her gün bir kırat ecri eksilir.”

Bu rivayetlere göre; bir kimse ihtiyacı için köpek beslerse, bir mahzuru yoktur. Ama bunun dışında boş bir heves için köpek beslerse, o zaman mekruh olur.

İbrahim Nehaî (r.a.) şöyle anlatır: Resûlullâh (s.a.v.) deve besleyen bir ev için köpek besleme izni verdi.

(Ebu’l Leys Semerkandî (r.a.),

Tenbîhü’l Gafilin Bostanü’l Arifin, 946.s.)

 

  • •••••

 

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Yedi şey gelip çatmadan iyi işler yapmaya bakın. Yoksa siz insana görevlerini unutturan fakirlikten, azdıran zenginlikten, halsiz bırakan hastalıktan, bunaklaştıran ihtiyarlıktan, ansızın yakalayan ölümden, gelmesi beklenen şeylerin en fenası deccâldan, belâsı daha büyük ve daha acı olan kıyametten başka bir şey mi gözlüyorsunuz?” (H. Şerîf, Tirmizî)

 

DÜNYALIK FİTNESİ

 

Ebû Ubeyde (r.a.) me’muren Bahreyn’den sulh ile aldıkları cizye mallarını alarak Medîne-i Münevvere’ye gelince:

Ashâb-ı kirâm (r.anhüm) sabah namazını kılar kılmaz hemen Ebû Ubeyde’ye karşı çıktılar. Resûlullâh (s.a.v.) Ashâb’ı bu halde görünce gülümseyerek Onlar’a :

– Öyle sanıyorum ki siz Ebû Ubeyde’nin hayli dünyalıkla geldiğini duydunuz da onu sevinçle karşılıyorsunuz! buyurdu. Onlar da:

-Evet Yâ Resûlallâh! diye tasdik ettiler.

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.):

– Şad olunuz! Ve sizi sevindirecek ni’metleri bundan böyle her zaman umunuz. Vallahi bundan sonra size fakr u ihtiyâç geleceğinden hiç korkmam. Fakat sizin için korktuğum bir şey varsa o da, sizden önce gelip geçen ümmetlerin önüne dünya ni’metlerinin yayıldığı gibi sizin önünüze yayılarak onların birbirlerine hased ettikleri gibi ve nefsâniyet güttükleri gibi sizin de birbirinize düşmeniz ve onların helak oldukları gibi sizin de mahv olup gitmenizdir, diye ümmetini intibâha da’vet buyurmuştur. Fa’tebirû.. (ibret alınız).

Hazret-i Ömer (r.a.) İran fütuhatını müteakip Ashâb-ı Kiram (r.a.e.)’e şu hitabede bulundu:

“Mecûsî devleti mahv oldu. Bundan sonra bir karış yerlerini istirdâd edemezler (geri alamazlar). Cenâb-ı Hakk onların diyar ve emvalini size mevrûs (miras) kıldı. Tâ ki sizin ne gûna (ne türlü) amel edeceğinize nazar buyura.. İmdi hâlinizi tebdil etmeyiniz! Yoksa sizi başka bir kavm ile istibdâl buyurur (değiştirir). Ben bu ümmet hakkında bir taraftan korkmam, illâ sizin kendi tarafınızdan korkarım” buyurdu.

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s),

Musahabe 1, 107-108.s.)

ŞEYTAN CİMRİLİĞİ TAVSİYE EDER

 

Her insanın iki zıt hâli ve bir orta hali vardır. Kâmil ve mükemmel olan hal, o insanın bütün mal ve mülkünün iyisini de kötüsünü de Allâh (c.c.) yolunda harcamasıdır. Bunun zıddı olan hal ise, insanın Allâh (c.c.) yolunda iyi kötü hiçbir malını harcamamasıdır. Orta hal ise, kişinin malının iyisini değil de kötüsünü infak etmesidir. Buna göre şeytan, insanı en mükemmel halden, en kötü hale geçirmek istediğinde, önce onu orta noktaya çekmek sûretiyle bunu yapabilir. Bu noktada insan şeytana karşı çıkarsa, şeytanın arzusu ümidsizliğe dönüşür. Fakat insan bu noktada şeytana uyarsa, şeytan onu bu noktadan, daha alt noktaya çekme husûsunda cesaretlenir.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bir melek her gece, -Allâhım infak eden her insana, infak ettiğinin yerine mal ver, infak etmeyen kimsenin de malını telef et, der”.

Allâh’ın Âhiretteki istikbalin hususundaki va’dini kabul etmek, şu hususlar bakımından daha uygundur:

1) Dünyadaki istikbalin elde edilmesi şüpheli bir şeydir. Âhiretteki istikbali elde etmek ise katî olan bir husustur.

2) Dünya istikbalini elde etsek bile, kendisinde cimrilik yapılan mal bazan geriye kalır, bazan da kalmaz. Âhiret istikbalini elde etmemiz halinde ise, Allâh tarafından va’dolunan mağfirete mutlaka erişilir.

3) Dünya istikbali uğrunda cimrilik yapılan mal geriye kalacak olsa bile, insan bir korku veya hastalık veyahut da diğer bir işle meşguliyetinden dolayı ya o malından istifâde edemez veyahut bazan edebilir. Âhiret istikbalinin elde edilmesi halinde ise, bundan istifâde Allâh’ın mağfireti, fazlı ve keremi ile gerçekleşir.

4) Dünya istikbali uğruna cimrilik yapılan maldan istifâde edilmesi ihtimalini kabul etsek bile, şüphe yok ki bu, kesintiye uğrayacak ve bâkî olmayacak bir istifade olur. Allâh te‘âlânın mağfireti, fazlı ve keremi ile meydana gelen istifâde ise, kesintiye uğramayan ve zeval bulmayan bâkî bir istifâdedir.

5) Dünyevî lezzetlerden istifade birçok sıkıntı ve zararlarla karışıktır. Binaenaleyh senin göreceğin her dünya lezzeti, âhiret nimetlerinin aksine, türlü türlü meşakkat ve çilelere sebeb olur.

(Fahruddin Er-Râzî, Tefsiri Kebîr, 5.c., 512.s.)

 

FAYDALI BİLGİLER

 

Âlimlerin küfür olduklarını açıkladıkları halkın bazı sözleri:

1- Allâh (c.c.)’ün herhangi bir ismiyle veya emriyle (işiyle), cennet veya cehennemiyle alay etmek küfürdür.

2- Bir kişi “Allâh (c.c.) bana şöyle emretse yapmam” derse kâfir olur.

3- “Kıble şu tarafa olsaydı o yöne dönüp namaz kılmazdım” derse kâfir olur.

4- Birisine: “Namazı bırakma! Allâh (c.c.) seni muhakkak hesaba çeker” denilse, o da “Hasta olduğum için kılamadığımdan dolayı beni muaheze ederse bana zulmetmiş olur” derse kâfir olur.

5- Bir kişi “Yanımda peygamberler ve melekler dahi şöyle şahitlik yapsa tasdik etmem” derse kâfir olur.

6- Birisine; “Tırnaklarını kes” dense, o da: “Sünnet de olsa kesmem!” derse kâfir olur.

7- Falan kişi gözümde Yahudi gibidir derse kâfir olur. (Müslümana Yahudi demek onu tekfir olur ve bu küfürdür.)

8- Bir kimse “Allâh te‘âlâ oturdu veya kalktı” derse kâfir olur.

9- Bir hadîste şöyle buyrulmuştur: “Her kim bir müslümana Allâh (c.c.) sonunu hayırlı etmesin veya imanını alsın derse kâfir olur.”

10- “Falan kimse peygamber olsaydı ona îman etmezdim” demek küfürdür.

11- “Falanın dediği doğru çıkarsa kurtuluruz” demek küfürdür.

12- Nefse uyarak veya helâl kabul etmek sûretiyle abdestsiz namaz kılmak küfürdür.

13- İki kişi görüşse birisi: “La havle velâ kuvvete illâ billâh” dese, öteki de “La havle velâ kuvvete illâ billâh o açlığı gideremez” derse kâfir olur.

14- Bir kimse müezzinin ezanını duyup da, “Yalan söylüyor” derse kâfir olur.

15- “Kıyametten korkmuyorum” demek küfürdür.

(İmam Zehebî (rh.a.), Büyük Günahlar, 14.s.)

 

ŞÜRB (İÇKİ) HADDİNİN HÜKÜMLERİ

Şürb (içki) iki kısımdır:

 

1) Hamr (şarap)dır. Bunun azı da, çoğu da, sarhoşluk versin vermesin kesinlikle haram olup, bir damlası bile olsa, haddi gerektirir.

2) Şaraptan başka sarhoşluk veren diğer içkilerdir.

Hamr (Şarap): “Pişirilmeksizin kendi kendine kaynayıp kabaran, kuvvetlenip sarhoş edici bir hale gelen yaş üzüm suyudur. Köpüğünü atmış olsun, olmasın.” Bu ta’rîf, Ebû Yusuf’la İmam-ı Muhammed (rh.aleyhima)’ya göredir, İmam-ı A’zam (r.a.)’e göre; böyle üzüm suyu, köpüğünü atmadıkça had husûsunda hamr sayılmaz.

Şürb haddi: Az veya çok miktarda kendi irâdesiyle şarap içilmesinden dolayı vurulması gereken bir cezadır. Sarhoşluk vermiş olsun olmasın. Buna, “hamr (şarap) haddi” de denilir.

Bir kimse, bir damla olsun şarap içer ve bu kimsenin içtiğine dair iki erkek şahitlik yaparsa, yahut o kimse içki içtiğini İmam-ı A’zam’la İmam-ı Muhammed (r.anhüma)’ya göre; bir defa, Ebû Yusuf (rh.a.)’e göre; iki defa ikrar ederse ve içkiyi kendi rızasıyla içtiği de bilinirse; bu kimse ayılınca hür ise zina haddinde olduğu gibi bedeninin çeşitli yerlerine seksen değnek; köle ise kırk değnek vurulur. Ancak yüzüne, başına, tenasül a’zalarına ve nazik yerlerine vurulmaz. Bu kimsenin üzerinden, kendisini başından ayağına kadar örten entari gibi elbisesinden başka elbiseleri çıkartılır.

Kadınların, kürk gibi kalınca elbisesinden başkası üzerlerinden çıkarılmaz.

Zâhîriyye’de; “(Allâh (c.c.)’e sığınırız) bir kimse mürted olsa, ondan sonra şarap içse veya şaraptan başka sarhoş edici içkilerden biriyle sarhoş olsa yahut hırsızlık yapsa yahut zina etse, ondan sonra tevbe etse veya İslam’a gelse, şarap ile şaraptan başka sarhoş edici içkilerden sarhoşluğundan dolayı kendisine had vurulmaz. Diğer suçlardan dolayı kendisine had vurulur.” denilmiştir.

(Mültekâ Tercümesi, 1.c. 683.s.)

 

HÜKÜM ZÂHİRE GÖREDİR

 

İbn-i Abbâs (r.a.)’dan:

Hilâl b. Ümeyye, Peygamber (s.a.v.)’in huzûrunda karısının Şerîk b. Semhâ ile cinsî ilişkide bulunduğunu iddia etti. Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki:

“Ya şahit getireceksin ya da sırtına kamçı yiyeceksin?”

“Bizden biri hanımının üstünde bir adam görürse şahit mi arayacak?” Peygamber (s.a.v.) tekrarladı:

“Ya şahit bulacaksın, ya da sırtına kamçı yiyeceksin.”

Bunun üzerine Hilâl şöyle demekten kendini alamadı:

“Seni hak ile gönderene yemin ederim ki doğru söylüyorum. Allâh muhakkak hakkımda, sırtımı kamçıdan kurtaracak bir hüküm indirecektir.”

Çok geçmeden “Karılarına zina isnâd eden ve kendinden başka da şahitleri bulunmayan kimseler” âyeti nazil oldu.

Peygamber (s.a.v.) hemen haber gönderip onları getirtti. Hilâl (r.a.) şahitlik etti. Allâh Resûlü (s.a.v.) buyurdu: “Allâh (c.c.) mutlaka birinizin yalancı olduğunu söylüyor, içinizden tevbe edecek yok mu?”

Sonra kadın (Hilâl (r.a.)’in karısı) ayağa kalkıp (dört kere) şahâdette bulundu; beşinci şahâdete gelince, şöyle dedi:

“Eğer o (kocasını kastediyor) doğru söyleyenlerden ise Allâh’ın azabı onun (kendisini kastediyor) üzerine olsun” dedi. Kadına dediler ki: “Şayet yalancı isen bu söz büyük azabı gerektirir.” Bunun üzerine kadın durduğu yerde şöyle sarsılıp sendeledi. Geriye döndü, döneceğini sandık, şöyle dedi: “Kesinlikle halkımı bir daha rezil etmem.” Sonra çekip gitti (yalanına devam etti). Ardından Allâh Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Dikkat edin (kadını gözetin); eğer iki gözü sürmeli, poposunun iki tarafı da etli (uylukları geniş), ayakları dolgun çocuk doğurursa anlayın ki o çocuk Şerîk b. Semha’dandır.”

Hakikaten de o nitelikte bir çocuk doğurdu,

Bunun üzerine Allâh Resûlü (s.a.v.) buyurdu: “Allâh’ın kitabında (Lian yapanlara ceza verilmeyeceği hakkında) bir hüküm geçmemiş olsaydı, onunla görülecek işim olacaktı (O kadına had tatbik edecektim.)”

(Buhâri, Tirmizî, Ebû Dâvud)

 

KÂFİRLERİN HARCADIKLARI MAL BOŞA GİDER

 

“Onların bu dünya hayatında infâk ettikleri şeyin misali, kendilerine zulmeden kavmin ekinlerini vurup mahveden kavurucu ve soğuk bir rüzgarın hâli gibidir.

Onlara Allâh zulmetmedi. Fakat kendileri kendilerine zulmediyorlar.” (Âl-i İmrân s. 117)

Bil ki Allâh te’âlâ, kâfirlere mallarının fayda vermeyeceğini beyân edince, onlar mallarını bazan çeşitli hayır yollarında harcadıkları için, insanın aklına onların bu gibi infaklarından faydalanabilecekleri geliyor. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hakk, o şüpheyi bu âyetle izale edip, onlar bu infâklarıyla Allâh (c.c.)’ün rızasını kastetmiş olsalar bile, bundan faydalanamayacaklarını beyân buyurmuştur.

Bunun takdiri “küfürlerinin, infâk ettikleri şeyi yok etmede misali, ekini helak eden rüzgâr gibidir” şeklindedir.

Belki de Cenâb-ı Hakk, “İnfâk ettikleri şey…” ifâdesini, onların Hz. Muhammed (s.a.v.)’e karşı asker toplamak ve O (s.a.v.)’e eziyet vermek için yaptıkları infaklara (harcamalara) işaret için getirmiştir. Bu infâk, onların yaptıkları her türlü hayır ve taatı helak etmiştir. Bu izaha göre herhangi bir takdir, takdim veya te’hire ihtiyaç duyulmaksızın, teşbih dosdoğru olmaktadır. Bunun manası şöyledir: “Onların daha önce yapmış oldukları iyi ve güzel şeyleri boşa çıkarma hususunda infaklarının misali, ekini yok etmede kavurucu ve soğuk bir rüzgâr gibidir.” Bu izah, burayı yazarken hatırıma gelen bir izahtır. Çünkü onların, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e eziyet için yaptıkları harcamalar, küfrün en büyüğünden ve sâlih amelleri boşa çıkarmada en müessir şeylerdendir.

(Fahrüddin er-Râzî, Tefsîr-i Kebir, 7.c. 17-18.s.)

 

HİYAR-I RÜ’YET İLE İLGİLİ MESELELER

(MALI GÖRMEDEN SATIN ALMAK)

 

Bir kimse görmediği bir malı satın alsa gördüğünde muhayyer olup; dilerse o malı kabul eder, isterse alış verişi bozar. Buna “Hiyar-ı rü’yet” denir. Görmeden bir malın satın alınması; İmâm-ı Şafiî (rh.a.)’ye göre; caiz değildir. Biz Hanefîlerin delîli; Peygamberimiz (s.a.v.)’in:

“Her kim görmediği bir şeyi satın alırsa, onun için muhayyerlik vardır.” hadîs-i şerifidir. Bu hadîs-i şerife muarız olan bir hadîs-i şerif bulunmadıkça, bu hadîs-i şerifle amel olunur. Eğer bir kimse; “Hakîm b. Hizam (r.a.)’ın rivayet ettiği hadîs-i şerif bu mes’eleye muarızdır. Zirâ Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Hakîm b. Hizam (r.a.)’a: “Yanında bulunmayan malı satma. Yâni, alıcı tarafından görülmeyen malı satma” buyurmuşlardır. Hadîsdeki yasaktan murâd, mülkünde olmayan bir şeyi satmayı yasaklamaktır. Hakîm b. Hizam (r.a.)’in hadîsinin kıssası da buna delâlet eder: Bir gün Hakîm (r.a.), Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e gelerek; “Yâ Resûlallâh, bâzı kimseler gelip benden bir şey isterler. Halbuki istedikleri şey bende yoktur. Fakat ben istedikleri şeyi onlara satarım. Sonra da gidip çarşıdan istediklerini satın alırım.” dediğinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.) de; “Yanında bulunmayan malı satma. Yâni, mülkünde olmayan malı satma.” buyurmuşlardır.

İmdi, bu mes’elenin üzerine icmâ’ vardır. Bir kimse mâlik olmadığı görülen bir şeyi satsa, bundan sonra o şeye mâlik olduktan sonra teslim etse, bu alış-veriş caiz değildir. Bu mes’eleden açık olarak anlaşıldı ki Peygamberimiz (s.a.v.) Hakim b. Hizam (r.a.)’i mülkünde olmayan şeyi satmaktan yasaklamıştır.” diye cevâb verilir.

Görme muhayyerliği ile bir malı satın alan kimse, görme muhayyerliğini bozacak bir şey meydana gelmedikçe alış-verişi bozabilir. Eğer görme muhayyerliğini bozacak birşey meydana gelirse, alış-verişi bozamaz.

(Mültekâ Tercümesi, 2.c. 28.s.)

MÜŞTERİ KIZIŞTIRMAK

 

Satın almak maksadı olmadığı hâlde, satılan bir malın fiyatını artırmak mekruhtur. Peygamberimiz (s.a.v.)’in:

“Müşteri kızıştırmayın.” hadîs-i şerifiyle, almamak şartıyla bir malın fiyatını artırmak yasaklanmıştır.

Alıcı ile satıcı parada anlaştıkları vakit, bu pazarlık üzerine pazarlık yapmak mekrûhtur. Meselâ; bir adam, bir şahıstan bir malı on dirheme almak üzere pazarlık yapıp, anlaşsalar, başka bir kimse gelerek; «Ben, bu malı on iki dirheme alırdım.» dese, satıcının ikinci müşteriye malını satması caizdir. Fakat mekruh olur. Zira Peygamberimiz (s.a.v.): “Müslüman bir kimse din kardeşinin pazarlığı üzerine pazarlık yapmasın. O’nun dünürlüğü üzerine dünür göndermesin. Dîn kardeşi, kendisine izin verirse başka.” buyurmuşlardır.

Şehirlerde olan tacirlerin, şehre gelen ticâret mallarını ve yiyecekleri yolda karşılayıp, üreticiden ucuz fiyatla satın alıp, halka fazla fiyatla satmaları mekruhtur.

Kıtlık zamanında mal getiren bir köylünün fazla fiyatla kendi nâmına satması için şehirli bir adamı vekîl tutması mekrûhtur. Peygamberimiz (s.a.v.), bu hususta: “Şehirli, köylü nâmına satış, yapmasın.” buyurmuşlardır.

Bir malın, pazarlık yapılırken fiyatı üzerinde anlaşma yapılmadan önce malın fiyatının artırılması mekruh değildir.

(Mülteka Tercümesi, 2.c. 48.s.)

 

  • •••••••

İbn-i Ömer (r.a.)’den: Hz. Peygamber (s.a.v.) müşteri kızıştırmayı yasakladı. İmâm-ı Malik şu ilavede bulunur: “Kızıştırma (necş): Aslında alıcı olmadığın halde, (araya girerek) mala değerinden fazla fiyat vermendir. Böylece (gerçekten almak isteyen) bir başkası, seni takiben mala daha fazla fiyat vererek aldanır.” (Buhârî)

İbn-i Ebî Evfâ (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu rivayet ettiler: “Müşteri kızıştıran, riba yemiş haindir. Bu iş, batıl bir aldatmadır, helal değildir.” (Buhârî)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’E DİL UZATANIN CEZÂSI

 

Amelleri, ancak küfür boşa çıkarıverir. Kâfir ise öldürülür. Allâh te’âlâ buyuruyor:

“ …Senin yanına geldiklerinde de, Seni Allâh’ın selâmlamadığı bir sûretle selâmlıyorlar. (Es-selâmü ‘aleyke yerine, üzerine ölüm olsun anlamına gelen es-Sa‘mü ‘aleyke diyorlar.) Kendi aralarında da: “- Allâh bizi, sevdiklerimizle azablandırsaya!” diyorlar. Onlara cehennem yeter; oraya girecekler. Artık o, ne kötü dönüş yeridir…” (Mücadele s. 8)

Yine Allâh (c.c.) buyuruyor:

“ Yine münafıklardan öyleleri vardır ki, Peygamberi incitiyorlar ve: “- O, her söyleneni dinliyen bir kulaktır.” diyorlar. De ki: “- O, sizin için bir hayır kulağıdır; Allâh’a da inanır, mü’minlere de… İman edenleriniz için bir rahmettir, (sonra Allâh şöyle buyurdu): Allâh’ın Resûlüne eziyyet verenlere ise, acıklı bir azap vardır.” (Tevbe s. 61)

“Ey Resûlüm, eğer kendilerine, hakkımda niçin böyle dediniz? diye sorarsan: “- Biz, ancak lâfa dalmış şakalaşıyorduk.” derler. De ki: “- Allâh ile, âyetleriyle ve O’nun Peygamberi ile mi eğleniyordunuz?” Boşuna özür dilemeyin. Siz iman ettiğinizi söyledikten sonra, içinizdeki küfrü açığa vurdunuz. İçinizden bir kısmını bağışlasak bile, diğer bir kısmını, suçlarında ısrar ettiklerinden dolayı azabımıza uğratacağız.” (Tevbe s. 65)

Müfessirler “Sonra içinizdeki küfrü açığa vurdunuz” mealindeki âyeti, Resûlullâh (s.a.v.) hakkında kendisine lâyık olmayan sözü söylemekle küfrettiniz şeklinde tefsir etmişlerdir. (Buraya kadar zikredilen, Peygamber (s.a.v.)’e söven kimsenin öldürülmesinin vacip olmasına delâlet eden âyetler idi.) Bu husustaki îcma-i ümmeti ise yukarıda zikrettik. Hadîs-i şerifte Peygamber (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Kim Peygambere söverse onu öldürün. Benim ashabıma söveni de dövün.” (Taberânî)

(Kadı ‘Iyaz (rh.a.), Şifâ-i Şerîf, 646.s.)

 

NİKAH VE EVLİLİK

 

Nikâh, vahiy lisaniyle övülmüştür. «Sizin için helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâh edin.» mealindeki âyetle bu husus belirtilmiştir. (Nisa s. 3)

«Benim getirdiğim sistemi seven, sünnetimle amel etsin. Ve şüphesiz ki, nikâh da benim sünnetimdendir.» buyurulmuştur.

Diğer bir hadîs-i şerîfte de:

«Evleniniz, çoğalınız. Çünkü ben kıyamet günü sizinle diğer ümmetlere karşı iftihar ederim.» mealindeki ha-dîs-i şerîfle de teşvîk edilmiştir.

İbn-i Mâce’nin Sünen’inde: «Nikâh benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimle amel etmezse, benden değildir.» diye rivayet edilmiştir.

Keşfü’l-Ğumme’de belirtilen hadîs-i şeriflerin birinde ise:

«Kötüleriniz bekârlarınızdır.» buyurulmuştur.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz çoğu kere:

«Evli olan kimsenin iki rekât namazı, bekârın seksen iki rek’atinden hayırlıdır!» buyurdukları rivayet edilmiştir.

İki Sahîh (Buhârî ve Müslim) Hz. Enes (r.a.)’den şöyle rivayet ediyor: Üç kişi Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin evine gelerek O (s.a.v.)’in nafile ibâdetini sorup öğrenmeğe çalışıyorlardı. Onlardan biri bütün gece namaz kılmaya, biri bütün gün oruç tutmaya, biri de kadından uzaklaşıp hiç evlenmemeye azmetmişti. Peygamber (s.a.v.) onlara şöyle hitap etti:

«Benim kalb ürpertim ve takvam elbette sizinkinden fazladır. Bununla beraber ben gece namaz kıldığım gibi, uyurum da; gündüzleri oruç tuttuğum gibi, iftar da ederim. Kadınlarla da evlenirim, işte bu benim sünnetimdir, kim benim sünnetimden yüz çevirirse, benden değildir.»

Evlenmekten maksat sadece cinsî arzuyu yerine getirmekten ibaret değildir. Belki insan kendisine bir hayat arkadaşı seçmek suretiyle bir aile yuvası kurmak ve böylece dînini ve namusunu korumaya, şerefli bir hayat sürmeye çalışmaktır.(Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, 702-703)

 

GAYRİ MÜSLİMLERE MUAMELE

 

Zımmînin, Mescid-i Haram’a girmesinde bir beis yoktur. İmam-ı Şafii (r.a.) ile İmam-ı Malik (r.a.)’e göre; Zımmînin Mescid-i Harama girmesi mekruhtur. Bunların delili, Allâh teâlânın: “Ey iman edenler, müşrikler ancak bir necistir, bu yıllardan sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar.” (Tevbe s. 28) kavl-i kerîmidir.

Biz Hanefîlerin delili: Peygamberimiz (s.a.v.) Sakif’in elçisini mescit içine çadır kurdurup orada ağırlamıştı. Sahabe-i Güzin (r.anhüm) “Müşrikler necistirler.” dediklerinde, Peygamberimiz (s.a.v.) “Onların necasetleri yer üzerinde değildir, necasetleri ancak kendi nefislerindedir.” buyurmuşlardır. Zımmî hasta olduğunda ziyaret edilmesinde de bir beis yoktur. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.), komşusu olan bir yahudi hasta olduğunda, ziyaretine gidip Kelime-i Şahâdet getirmesini teklif etmiş, hasta olan yahudi babasına bakmış, babası da; “Hz. Muhammed (s.a.v.)’e icabet et.” demiş, hasta olan yahudi, icabet edip Kelime-i Şahâdetini getirdikten sonra ölmüş. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.): “Benim sebebimle bir kimseyi ateşten kurtaran Allâh te’âlâya hamd olsun” buyurmuşlardır.

Zımmînin selamını almada da bir beis yoktur. Fakat «Aleyküm» kavlinden ziyadesi söylenmez. Müslüman, önce zımmîye selam vermez.

Ancak bir müslümanın bir zımmîye işi düşerse, ona selam vermesinde bir beis yoktur. Zımmî için mağfiret ile dua edilmez. Hidayete gelmesi için dua edilmesi caizdir. Bazıları, “Bir müslümanın mecusî olan komşusu hastalandığında, onu ziyaret etmez.” demişlerdir. Bazıları da; «eder» demişlerdir. Zira onu ziyaret etmede, İslâm’ın güzelliklerini ortaya koymak vardır. Fâsık olan kimse hasta olduğunda ziyaret edilip, edilmemesinde âlimler ihtilaf etmişlerdir. Esah olan kavle göre; ziyaret edilmelidir.

(Mülteka Tercümesi, 2.c. 380.s.)

 

ŞAHÂDETLERİ KABUL EDİLİP EDİLMEYEN KİMSELER -1

 

İmam-ı A’zam (r.a.)’e göre; körün şahitliği kabul edilmez. İmam-ı Muhammed (rh.a.)’e göre; işitme yoluyla caiz olan şeylerde kabul edilir. İmam-ı Yusuf (rh.a.)’e göre; görürken şahitliği yüklenip sonra gözleri kör olursa, kör olduğu halde şahitliği kabul edilir. Zira şahitlikte itibar, yüklenme halinedir. Bu kör olan kimse de, görürken şahitliği yüklenmiştir.

Köle ile çocuğun şahitlikleri kabul edilmez. Tevbe etse bile kazf (namuslu kadına zina iftira etme cezası) haddi vurulmuş kimsenin şahitliği kabul edilmez.

Ancak kâfir olduğu halde kendisine had vurulsa, sonra Müslüman olsa, bu takdirde şahitliği kabul edilir, çünkü İslamiyet Müslüman olan kimsenin, müslüman olmadan önceki günahlarını temizler.

Füruun, usule; usulün, fürua yani; ne kadar yukarı çıkarsa çıksın, babaları, dedeleri, anaları, nineleri lehine, bunların da ne kadar aşağı inerse insin çocuklarının, torunlarının lehine şahitlikleri kabul edilmez.

Çocuğun babası lehine, babanın çocuğu lehine; kadının, kocası lehine; kocanın, karısı lehine; kölenin, efendisi lehine; efendinin, kölesi lehine; ücretlinin, ücretle çalışanının lehine şahitlikleri kabul edilmez. Zira bunlar arasında olan menfaatler ortaktır. Bundan dolayı yukarıda geçenlerin birbirine zekât vermeleri de caiz değildir. Bunların birbirlerinin lehine şahitlikleri caiz olmuş olsaydı, kendi nefislerine şahitlik yapmış olurlardı. Bu ise, caiz değildir. Bir ortağın, diğer ortağının lehine kendi ortak malları ile ilgili olan şeylere şahitliği kabul edilmez. Zira menfaat kendine ait olmuş olur. Ama kendi ortak oldukları mal ile ilgili olmayan şeylerde birbirine şahitlikleri kabul edilir. Kendisini kadına benzetip kullandıran alçağın şahadeti kabul edilmez. Zira bu işler fasıkların işlerindendir.

(Mülteka Tercümesi, 2.c. 119.s.)

 

ŞAHÂDETLERİ KABUL EDİLİP EDİLMEYEN KİMSELER -2

 

Başkalarının ölüsünden veya başlarına gelen musibetten dolayı bir ücret karşılığında olsun, olmasın yüksek sesle ağlayan, çalgı aletiyle olsun, olmasın şarkı söyleyen kadınların şahitlikleri kabul edilmez. Zira kadınların, sadece seslerini yükseltmeleri bile haramdır. Şarkı ile haram olması daha önceliklidir.

Dünya yüzünden birbirine düşman olan iki kimseden birinin, diğerinin aleyhine şahitliği kabul edilmez. Tambur ile yahut kuş ile oynayanların da şahitlikleri kabul edilmez. Zira bunlar, oyun sebebiyle vakitlerini boşa geçirmektedirler. Halkı başına toplayıp, onları eğlendirmek için şarkı söyleyenlerin, yahut tavla yahut satranç oynayanların, yahut bu oyun sebebiyle namazlarını bırakanların şahitlikleri kabul edilmez.

Şer’an kendisine had vurulmasını gerektiren bir işi yapanın şahitliği de kabul edilmez. Zira haddi gerektiren şeyler, büyük günahlardandır.

Riba (faiz) yiyen kimsenin de şahitliği kabul edilmez, faiz yemek, büyük günahlardandır. Peştamalsız hamama giren kimsenin de şahitliği kabul edilmez.

Yollarda halkın gözleri önünde idrar yapmak, yiyip içmek gibi halk arasında kendisini küçük düşürecek şeyleri yapanların şahitlikleri de kabul edilmez.

Selefi salihine yani Ashâb-ı Güzin’e, tabiinin büyüklerine, müctehidlere ve alimlere açıktan sövenlerin şahitlikleri kabul edilmez.

(Mülteka Tercümesi, 2.c. 120.s.)

 

  • •••••••HADÎS-İ ŞERÎF

“Dikkat edin! Size şahidlerin en hayırlısını haber veriyorum! Şahidliğini istemeden yapandır.” (Müslim)

“Sizden biriniz Allâh (c.c.)’ü şahid tutarak hiçbir kimseyi temize çıkarmasın ve methetmesin.” (Buhârî)

 

 

 

 

HÜKÜM VERMEK İÇİN RÜŞVET ALMAK

Allâh te‘âlâ buyurdu:

“Aranızda (birbirinizin) mallarınızı (rüşvet, hırsızlık, gasb, yağma gibi) haksız sebeplerle yemeyin ve kendiniz bilip dururken insanların mallarından bir kısmını günah(ı mucip sûretler)le yemek için hakîmlere aktarma etmeyin” (Bakara s. 188) Yani sizin olmadığını bilip durduğunuz halde başkalarının haklarını alıp size vermeleri için hakimlere rüşvet yedirmeyin.

Ebû Hüreyre’den Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurdu dediği rivayet olunmuştur: “Bir hükmü ita (verme) ve istihsal (alma) hususunda rüşvet verene de alana da Allâh la‘net etsin.” (Tirmizî) Abdullâh b. Ömer (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in, rüşvet alana da verene de lanet ettiğini bildirir.

Rüşvet veren kimse verdiği rüşvetle birisine haksızlık yapmayı veya hakkı olmayan bir şeyi elde etmeyi amaçlıyorsa lanete uğrar, gayet hakkı olan bir şeye sahip olmak veya kendine karşı yapılan bir zulmü defetmek gayesi ile (mecbûren) verirse lanete uğrayanlardan olmaz.

Hâkime gelince: Ona mutlaka haramdır. Başka bir hadiste: “La‘net, rüşvete aracı olanadır” buyurulmuştur.

Resûl-i Ekrem  (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Kim ki bir adama şefaatci olur, buna mukabil ona bir hediye verilirse riba kapılarından büyük bir kapıya gelmiş olur.” (Ebû Dâvud)

“Süht”: Kardeşin bir işini sana iletir sen de o işi görürsün, sonra sana hediye verilir. Sen de o hediyeyi kabul edersin, “Süht” buna denir. İşte bu haramdır.

Masruk, zulme uğrayan bir adam hakkında İbn-i Zeyyad nezdinde şefaatçi olur. Mazluma hakkı geri verilir. Adam Masruk’a bir hizmetçi vermek ister. Masruk bu hediyeyi kabul etmez ve İbn Mes’ud’un şöyle dediğini duydum der:

“Kim bir müslümandan bir zulmü giderir, o da buna mukabil -az çok- bir şey verirse verilen şey haramdır.”

Allâh te‘âlâdan her belâdan afv ve afiyet (korunma) dileriz.

(İmâm Zehebî, Büyük Günahlar, 119.s.)

 

ERKEKLERİN İPEK ELBİSE GİYMELERİ

VE ALTIN KULLANMALARI

 

Buhârî ve Müslim Sahih’lerinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: “Her kim dünyada ipek elbise giyerse âhirette giyemez.”

Bu umumîdir, bütün erkeklere şâmildir. Çünkü Resûlullâh (s.a.v.) “İpek elbise giymek ve altın, ümmetimin erkeklerine haram kılındı” buyurmuştur.

Huzeyfe b. Yeman’ın şöyle dediği rivayet olunmuştur: “Resûlullâh  (s.a.v.) Efendimiz altın, gümüş kaplardan su ve meşrubat içmekten ve böyle kab içinde yemek yemekten, ipek ve dibaç elbise giymekten ve ipekli kumaş üzerinde oturmaktan bizleri nehyetti.” (Buharî)

İpek giymenin erkekler için de helâl olduğunu söyleyen kâfir olur. Şeriat ancak, kendisinde kaşıntı ve uyuz olanla, düşmanlara karşı savaşan muhariplerin (zarûreten) ipek giymelerine ruhsat vermiştir. Erkeklerin süs için hangi nev’i olursa olsun ipek giymeleri bil ittifak haramdır. Yine çoğu ipekten oluşan bir kumaşı giymeleri de haramdır. Yine erkeklerin yüzük, kolye, kılıç kabzası vs. şekilde altın kullanmaları haramdır.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) birinin parmağında bir altın yüzük görür. Adamın elinden yüzüğü çıkarır ve: “Sizden biri ateş koruna doğru gidiyor ve onu alıp eline koyuyor.” buyururlar.

Ulemâ, erkek çocuğa ipek elbise giydirmek ve altın takma hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları cevaz verirken bazıları da Peygamberimiz (s.a.v.)’in “İşte bu ikisi (ipek ve altın) ümmetimin erkeklerine haram, dişilerine helâldir” sözünün genel olduğuna bakarak erkek çocuğunun da nehyin kapsamına girdiğini savunarak haram olduğunu söylemişlerdir. Bu, İmam Ahmed ve daha başkalarının mezhebidir. Allâh (c.c.)’den tevfik dileriz.

(İmâm Zehebî, Büyük Günahlar, 194.s.)

 

KARABORSACILIK

Fakih anlatıyor:

–              Ebû’l Hasan Hakem Serdî, Bekir b. Musna, Hani b. Hadi, Ahmed b. Halid, Muhammed b. İshâk, Muhammed b. İbrahim, Saîd b. Müseyyeb yolu ile gelen bir rivayette Ma’mer b. Adevî (r.a.e) şöyle diyor:

– Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu duydum:

– “İhtikârı ancak günahkâr yapar.”

İbn-i Ömer (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlattı:

– “Bir kimse, halkın yiyecek maddelerinde ihtikâr (karaborsa) yolunu tutarsa, Allâh’tan uzak kalır. Allâh da ondan uzaktır.”

Saîd b. Müseyyeb (r.a.), Ömer b. Hattab (r.a.)’den naklen Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlattı:

– “Câlib rızıklanır; muhtekir mel’undur.”

Câlip: Yiyecek maddesini başka bir memleketten satın alan ve memleketine götürüp satan, demektir.

Böyle yapan rızkını helâlinden kazanmış olur. İnsanlar ondan faydalanır; bunun için de ona, hayır duada bulunurlar. Onların duasının bereketine nail olur. Muhtekir ise: Yiyecek maddelerini satmayıp stok yapandır. Bu hâli ile halka zararı dokunur.

(Ebu’l Leys Semerkandî (r.a.),

Tenbîhü’l Gafilin Bostanü’l Ârifin, 21.s.)

  • •••••••

Hz. Ömer (r.a.): “Bizim çarşımızda ihtikar (karabosacılık) olamaz. Yanlarında fazla yiyecek maddesi bulunan bir kısım insanlar, bizim sahamıza Allâh (c.c.)’ün rızkından inmiş olan bir rızka yönelip, onu bize karşı saklayamazlar. Ancak kim, yaz – kış demeden zahmetlere katlanarak mal getirmiş ise o Ömer’in misafiridir. Allâh (c.c.)’ün istediği şekilde malını satsın, istediği şekilde de saklasın.” (Muvatta, Büyu’)

 

GASP BAHSİ

 

Gasb lûgatta; başkasına âid gerek mal olsun, gerek mal olmasın bir şeyi kullanmak için düşmanlık ve zorbalık yoluyla almak ma’nâsınadır.

Fukahâ ıstılahında gasp; bir kimsenin kıymetli ve muhterem malını izni olmaksızın haksız yere elinden alıp, o malı başkasına vermektir.

Gaspın âhiretteki hükmü, günâhtır. Allâh (c.c.)’ün azabını hak etmektir. Çünkü insanların hürmet edilmesi lâzım ve kıymetli olan malları her türlü tecavüzden korunmuştur. Bunlardan birine bile bile tecâvüz eden kimse, zulmetmiş, Allâh (c.c.)’ün emrine karşı gelerek cemiyet arasında fena bir misâl meydana getirmiş, gerek şahısların ve gerek ammenin emniyetini ortadan kaldırıp menfaatlarını bozmuş, mülk hürriyetine riâyet etmemiş olur.

Gaspın dünyadaki hükmü; gasp eden kimsenin, gasp ettiği şey mevcûd ise, gasp ettiği yerde sahibine aynen vermesi, gasp ettiği şeyi telef etmiş ise, kıymetini ödemesi vâcibdir. Telef olan veya telef edilen gasbedilmiş mal, ölçek ile yâhûd tartı ile yâhûd büyüklükte, küçüklükte taneleri birbirine yakın olup, tane ile satılan misliyyât (çarşı ve pazarda bahâsı değişmeyen, benzeri bulunan) dan ise, misli ile ödenir, çarşı ve pazarda misli bulunmazsa, o malın da’vâ günündeki kıymeti ödenir. Ebû Yûsuf (rh.a.)’e göre; o malın gasbedildiği gündeki kıymeti ödenir. İmâm-ı Muhammed (rh.a.)’e göre; o malın çarşı ve pazarda kalmadığı gündeki kıymeti ödenir. Zayi’ olan veya telef edilen gasp edilmiş mal büyüklük, küçüklük itibâriyle adedleri arasında büyük fark bulunduğu için ittifakla o malın gasp edilmiş gündeki kıymeti ödenir. Zira, benzeri yoktur.

Gasbettiği tarlaya ekin eken kimse yaptığı masrafı aldıktan sonra fazla olan miktarı, İmâm-ı A’zam ile İmâm-ı Muhammed (r.anhümâ)’ya göre; tasadduk eder. Ebû Yûsuf (rh.a.)’e göre; tasadduk etmez.

(Mültekâ Tercümesi, 2.c. 277-278)

TALAK

 

Asılda kadını boşamak haramdır. Zira boşamakta, Peygamberlerin sünneti olan nikâhı kesmek vardır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.): «Allâh nezdinde mubah olanların en buğuzlusu boşamadır.» buyurmuşlardır. Fakat kadınların çirkin işlerinden kurtulmak için boşamak meşru olmuştur.

Kadınların çoğu görüşleri kısır, akılları noksan, sefahate düşkün, düşünceleri az, idareleri fena, kocalarının ni’metine karşı nankör, kıymetli malları zayi etme, namus ve şerefi yıkma, gizli sırları açıklama gibi kötü sıfatlardan hâlî değillerdir.

Eğer boşama meşru olmasa idi, erkeklerin ebedî üzüntüde kalmaları lazım gelip, bu belalardan kurtulmaları mümkün olmazdı.

Talak (boşama), fıkıh Istılahınca; şer’an nikâh ile sabit olan evlilik bağının kaldırılmasıdır. Karısını boşayan kimsenin akıllı, baliğ ve uyanık olması; kadının nikahlısı olması yahut boşanmağa mahal sayılacak bir iddet içinde bulunması şarttır.

Peygamberimiz (s.a.v.): «Allâh te’âlâ, her tadıcı ve boşayıcı (kimselere) la‘net etsin.» buyurmuşlardır.

Talak üç kısımdır: 1- Ahsen 2 – Hasen 3 – Bid’idir.

Talak-ı ahsen: Kadına cinsi yakınlıkta bulunmadığı bir temizlik devresinde, bir talak boşayarak iddeti geçinceye kadar kadını terk etmektir. Zira Sahabe-i Güzîn (r.anhüm) bir talaktan fazla boşamamayı güzel görmüşlerdir. Böyle olunca kadına dönmek mümkün olup sonra pişmanlık çekilmez.

Talak-ı hasen: Eğer, boşayacağı kadın cinsî yakınlıkta bulunma olduğu kadın ise, içinde cinsî yakınlık bulunmayan üç temizlik devresinde birer defa boşamaktır.

Talak-ı bid’î: Kadını bir defâda üç talak ile yahud iki talak ile boşanacak kadına cinsî yakınlıkta bulunmuş ise kendine dönüş yapmadan bir temizlik devresinde önce bir talakla, birkaç gün sonra bir talakla daha, veyahud kendisine cinsî yakınlıkta bulunmuş olduğu temizlik içinde bir talak ile veya âdet görürken boşamaktan ibarettir.

(Mültekâ Tercümesi, 1.c. 525.s.)

 

İSLAMDA İNSAN UZVUNUN ÖNEMİ VE HÜKMÜ (ORGAN NAKLİ)

 

“İnsan saçının satılması batıldır ilh..” Bu saçtan hiçbir surette faydalanmak, istifade etmek caiz değildir. Hadîs-i şerîfte “Saç ulatan ve ulayan, başkasının saçını kendi saçına ekleyen ve bunu eklemede vasıta olan kişilere Cenâb-ı Allâh ve Hazreti Peygamber (s.a.v.) la‘net etmiştir.” buyrulmaktadır. Ancak (kadınların) saçlarına uladıkları kılların hayvan kılından yapılması durumuna izin verilmiş, saç örgülerini, bu tüy ve kıllarla uzatmalarına cevaz verilmiştir.

Burada önemli bir meseleye de yer verilmiş; Hazreti Peygamber (s.a.v.)’e ait olan bir telin veya kılın kendi yanında olduğunu iddia eden bir kişiye satış kasdıyla değil, hediye kasdıyla para vererek alınmasında bir beis yoktur. Bu mesele Fetevâ-yı Hindiyye’de Sahtiyanî tarafından nakledilmiştir.

İnsan kafir de olsa şeran kendisine değer verilen bir varlıktır. İnsanın yapılacak bir akde konu olması, onun satılabilecek bir mal durumuna düşürülmesi, diğer tedavül edilen mallara ilhak edilmesi, onun zillete düşürülmesi hor görülmesi demek olur ki bu da caiz değildir. İnsanın bir parçası olan saçının veya herhangi bir azasının satılmasının hükmü de aynıdır, batıldır. Fethü’l Kadir’de bu ifade sarahaten nakledilmiş, Tahtavî’de bunu benimsemiştir.

Ben derim ki: Yine o eserde, Fethü’l Kadir’de; harbî düşman ülkesinin vatandaşının köleleştirilmesi, satılması, satın alınması caizdir. Velev ki daha sonra müslüman olsun. Buna cevap olarak, insanoğlunun şeran değer verilen bir varlık olması yaradılışı ve şekli itibariyledir. Bunun için de, kemiklerinin kırılması, ölü olan insanın kemiklerinin (kafir de olsa) ezilmesi caiz değildir. Burada, satışa ve satın almaya veya köleleştirmeye mahal olan insanın bizatihi cismi değil onun canlı olarak kaim olmasıdır. Nitekim köle de olsa cariyenin sütünün satılması batıldır, caiz değildir. Bu ifade zahirî rivayede böyledir.

(İbn-i Âbidîn, 10.c., 320.s.)

 

ÖLÇEKLERDE, ÖLÇÜDE VE BENZERLERİNDE

HİLE YAPMAK -1

 

Allâh te‘âlâ buyurdu: “Ölçekde ve tartıda hile yapanların vay haline ki, onlar insanlardan ölçekle aldıkları zaman (haklarını) tastamam alanlardır.” (Mutaffifîn s. 1-2)

Zeccac demiş ki: “..tarttırdıkları zaman da (haklarını) tastamam tarttıranlar da bu veyle (tehdide) dahildir. Bu mânaya gelen “İzettezennu” cümlesinin zikredilmeyişinin sebebi: Çünkü ölçülen ve tartılan şeylerde alış-veriş yalnız ölçek ve tartı ile yapılır. Birinin zikredilmesi ötekine de delâlet eder.”

Allâh te‘âlâ bu âyeti takip eden diğer âyette şöyle buyurur: “Onlar (insanlara) ölçekle yahud tartıyla verdikleri zaman ise eksiltenlerdir.»

Süddî diyor ki: Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Medine’ye hicret buyurduğunda Medine’de Ebu Cüheyne denilen bir adam vardı. Bu kişinin iki ölçeği vardı. Birisiyle alır ötekiyle de verirdi. Bunun üzerine Allâh (c.c.) bu âyeti indirdi.

İbn Abbas (r.a.)’dan, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu, dediği rivayet olunmuştur:

“(Şu) beş (günah) mukabilinde beş (ceza) vardır:

1 – (Bir) Kavim ahdini bozduğu zaman Allâh onlara düşmanlarını musallat eder.

2 – Allâh (c.c.)’ün indirdiğinden başkasıyla hükmettikleri vakit aralarında fakirlik baş gösterir.

3 – İçlerinde hayâsızlık belirince çok ölüm zuhura gelir.

4 – Ölçek ve tartıda hainlik yaptıkları zaman nebattan mahrum edilirler, yıllarca kuraklığa mâruz kalırlar.

5 – Zekât vermedikleri vakit de yağmurları kesilir.”

Allâh te‘âlâ buyurdu: “Sahiden onlar (öldükten sonra) diriltileceklerini sanmıyor (lar) mı?”

Zeccac, bu âyetin tefsirinde: Onlar diriltileceklerini zannetselerdi, ölçek ve tartıda hile yapmazlardı. Yine Allâh te’âlâ bu sûrede: “Büyük bir günde âlemlerin Rabbı (olan Allâh’ın hükmü, emri, hesabı ve cezası) için insanların (kabirlerinden) kalkacağı günde” buyurmaktadır.

(İmam-ı Zehebî, Büyük Günahlar, 202.s.)

 

ÖLÇEKLERDE, ÖLÇÜDE VE BENZERLERİNDE

HİLE YAPMAK -2

 

Mâlik b. Dînar hikâye ediyor: “Ölmek üzere olan bir komşum vardı. Ziyaretine gittiğimde şöyle söyleniyordu:

– Ateşden iki dağ, ateşden iki dağ!.. Ben:

– Ne diyorsun?

– Ey Ebâ Yahya! Benim iki ölçeğim vardı. Biri ile alır, öteki ile verirdim. Mâlik diyor ki: Kalktım ölçekleri bir biriyle mukayese ediyordum ki, adam:

– Ey Ebâ Yahya, sen onları oranladıkça azab artıyor, dedi. Adam o hastalığında öldü.”

Geçmiş büyüklerden biri şöyle diyor:

“Kesin olarak söylüyorum ki, ölçek ve tartı işleri ile uğraşanlar için ateş muhakkaktır. Çünkü Allâh’ın korudukları müstesna, hileden hiç kimse kurtulamaz.”

Büyüklerden biri şöyle anlatıyor:

“Bir hastayı ziyarete gitmiştim. Hasta ölmek üzere idi. Kendisine Şahâdet kelimesini telkine başladım, fakat adam bir türlü şahâdet getiremiyordu. Adam biraz açılınca:

– Kardeşim ne oluyor ki, sana telkîn veriyorum da, şahâdet getiremiyorsun? Adam:

– Kardeşim terazinin dili, dilimin üzerinde şahâdet getirmemi engelliyor” dedi. Ben:

– Allâh aşkına söyle, eksik mi tartardın?

– Yo vallâhi. Fakat terazinin tam tarttığını anlamak için bir müddet beklemezdim, dedi.”

Nâfi diyor ki: “İbn-i Ömer satıcıları dolaşır ve: “Allâh’dan korkun. Tam ölçün, tam tartın. Çünkü ölçek ve tartıda hile yapanlar Arasat’ta o kadar bekletilirler ki, döktükleri ter kulaklarının yarısına kadar kendilerini istiab eder (o seviyeye yükselir).” Sattığı zaman kumaşı geren, aldığı vakit ise kumaşı bol tutan manifaturacı da böyledir.”

(İmam-ı Zehebî, Büyük Günahlar, 202.s.)

 

RADÂ’ – SÜT EMME-EMZİRMENİN HÜKMÜ

 

Bu hususu, şu iki mısra gayet açık bir şekilde ifade etmektedir: “Emene emzirenin küllü (bütün-usûlü ve fürûu) haram, emzirene emenin nefsi (kendisi ve fürûu) haramdır.”

Buna göre, aralarında süt bulunan kimseler, birbirlerine nâmahrem olmazlar. Bir fitne olma ihtimali bulunmayınca birbirlerine bakabilirler. Ancak aralarında nikâh cari olmaz.

Süt emme ile bir şer’î yakınlık sabit olursa da bununla nafaka, irs, ıtk (kölelikten kurtulma), şahâdetin reddi, nikâh velayeti, mal velayeti gibi diğer neseb hükümleri sabit olmaz. Çünkü; neseb, süt verme (emzirme)den kuvvetlidir. Süt emme, nass ile sabit olan hususlara münhasır olur; her bakımdan nesebe müsavi olmaz.

Meselâ: Bir süt anne, süt vermiş olduğu kimseden nafaka almaya müstahak olmaz. Bunlardan biri vefat edince de kendisine diğeri vâris olamaz. Ancak, başka bir cihetten nafakaya veya irse müstahık bulunması müstesna…

Süt Emmenin Müddeti:

  1. a) Süt emme – emzirme, Îmam-ı A’zam (r.a.)’e göre doğum vaktinden itibaren otuz ay (yani iki buçuk senedir.); îmameyne göre, iki kamerî senedir.
  2. b) Doğum ay başına tesadüf ederse hilâllere (gurre-ayın ilk görünüşlerine) itibar olunur. Tesadüf etmezse her ay otuz gün itibar edilir.
  3. c) Radâ (emme-emzirme) müddetinden sonra mideye giden bir süt ile emme hükmü sabit olmaz. Bundan dolayı, üç beş yaşında bir çocuk, herhangi bir kadından süt emse veya bir erkek kendi zevcesinin sütünü içse, bununla aralarında rada’ (emme) haramlığı meydana gelmez. (Hâniyye, Hindiyye)
  4. d) Emme müddeti içinde bulunan çocuğun sütten kesilmiş ve yemek ile kifayet eder olmuş bulunması, emmenin meydana gelmesine mâni olmaz.

Nitekim, çocuk iki yaşından sonra sütten kesilmemiş bile olsa onu emziren kadının süt çocuğu olmaz.

(İslamda Süt Kardeşliği, 26-28.s.)

 

KADINLARIN ERKEKLERE, ERKEKLERİN DE KADINLARA BENZEMEYE ÖZENMELERİ

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v) ‘in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: «Allâh te‘âlâ kadınlardan erkeklere benzemeye özenenlere, erkeklerden de kadınlara benzemeye özenenlere lanet etsin.» (Buhârî)

Başka bir rivayette: «Allâh te‘âlâ kadınlardan erkekleşenlere lanet etsin.»

Bir rivayette Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

«Allâh te‘âlâ erkeklerden kadınlaşanlara, kadınlardan da erkekleşenlere lanet etti.» (Buhârî) Yâni giyinişlerinde, sözlerinde erkeklere benzemeye özenen kadınlarla, kadınlara benzemeye çalışan erkeklere lanet etsin…

Ebû Hureyre’den, Resûl-i Ekrem (s.a.v) ‘in şöyle buyurdu dediği rivayet olunmuştur: «Cenab-ı Hakk erkek giyinişi gibi giyinen kadına, kadın gibi giyinen erkeğe lanet etsin.» (Ebû Dâvud) Kadın, erkeklerin kıyafetine büründüğü vakit Allâh (c.c.)’ün ve Resulü (s.a.v)’in lanetine müstahak olur (hak kazanır). Kocası, kadının böyle giyinmesine imkân verdiği için o da laneti hak etmiştir. Çünkü kocanın vazifesi hanımını Allâh (c.c.)’e tâate yöneltmek, onun isyanına engel olmaktır.

Nitekim Allâh te’âlâ: «Ey iman edenler, gerek kendilerinizi, gerek ailelerinizi öyle bir ateşten koruyun ki, onun yakacağı insanla taştır» (Tahrîm s. 6) buyuruyor. Yâni, kendiniz hakkında vacip olduğu gibi, onları da terbiye edin, onlara gerçekleri öğretin, Allâh (c.c.)’e itaat etmelerini emredin, mâ’sıyetten (günahtan, isyandan) sakındırın.

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu: «Hepiniz çobansınız ve her çoban kendi sürüsünden mes’uldür. Er kişi de kendi ailesinin çobanıdır. Kıyamet gününde onlardan sorguya çekilecektir» (Buhari ve Müslim).

(İmam Zehebî (rh.a.), Büyük Günahlar, 121.s.)

 

TAVLA VE OYUNLAR HAKKINDA

 

Tavla, satranç ve erbaa’ aşer (yahudilerin oynadığı bir oyunun adıdır.) oynamak haramdır. Eğer bu oyunlar kumar maksadıyla oynanırsa, Mâide süresindeki “Meysir” ayet-i kerîmesinin altına girer ki delîl ile haram olmuş olur. Çünkü “Meysir, bütün kumarların adıdır. Eğer bu oyunlar kumar maksadıyla oynanmazsa, boş yere vakit geçirilmiş olur ki bu da haramdır. Nitekim, Allâh te‘âlânın: “Ya sizi ancak boş yere yarattığımız ve hakîkaten bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız.” (Mü’min s. 115) kavl-i kerîmi, kesin delildir.

Oyun hakkında Peygamberimiz (s.a.v.): “Her kim tavla oynarsa elini domuz eti ve domuz kanıyla boyamış gibi olur” ve:

“Her kim tavla oynarsa, Allâh’a ve Resûlüne isyan etmiş olur” buyurmuşlardır.

İbn-i Ömer (r.a.), satranç oynayan kimselerin yanına uğramayıp selam vermediği ve “sizin tapmakta olduğunuz bu heykeller nedir?” dediği rivayet edilmiştir. Ali (r.a.), satranç oynayan kimselerin yanlarına uğrayıp selam vermemiş, kendisine niçin selam vermediği sorulunca ‘Kendileri için putlar edinip tapmakta olan kimselere nasıl selam vereyim?’ dediği rivayet edilmiştir. Başka bir rivayette; Hz. Ali (r.a.), onların başlarına vurmuştur.

Peygamberimiz (s.a.v.): “Seni Allâh te‘âlânın zikrinden alıkoyan her şey kumardır.”

“Âdemoğlunun her oyunu haramdır, yalnız üç oyun müstesna, bunlar, erkeğin karısı ile eğlencesinden, atını terbiye ve te’dîb etmesinden ve ok atma oyunundan ibarettir.”

Bu itibarla mü’min bir kimseye layık olan; niçin yaratıldığını bilip gereğince amel etmek, boş yere vaktini ve nefsini zayi etmemektir.

İmam-ı A’zam (r.a.) hazretleri de, oyun oynayanlara selam vermeyi doğru görmemiştir. Ebû Yûsuf ile İmam-ı Muhammed (rh.aleyhimâ); oyun oynayanlara hakaret olsun diye selam vermeyi kerîh görmüşlerdir.

İmam-ı Şafî (r.a.) hazretleri; “Kumar oynamak, dînî vecibelere bir noksan vermemek, fena söz söylememek, yalan yere yemîn etmemek üzere zihni açmak için satranç oynamakta bir beis yoktur, bu şartlar bulunmadığı takdirde, hüküm harama döner.” demiştir.

(Mülteka Tercümesi, 2.c., 375.s.)

 

ÇARŞAFA ve PEÇEYE DAİR

 

Bu çirkin asrın ve bu çirkin muhitin yegâne süsü, yegâne güzelliği sizin çarşafınız, sizin peçenizdir. Yalnız bunlardır ki, gözlere hâlâ bakmak tahammülünü, bakmak arzusunu veriyor. Niçin onlardan müşteki gibisiniz? Sizi böyle gördükçe bir kadının başka türlü nasıl giyinebileceğini düşünüyorum ve çarşafsız, peçesiz bir kadın tahayyül edemiyorum. Memleketlerden, vatanlardan evvel ilk müdafaa edilen kadındı. Bana inanınız, bu şehirler sizin için yapıldı ve sizin açıldığınız ve sizin kıskançlık mahbesini yıktığınız yerlerde derhal evler yıkıldı, mabetler harap oldu, şehirler çöktü. Çünkü, sizin mahbesleriniz o yerlerin surları idi, kaleleri idi.

Niçin başka cinsten kadınlara bakıp da başınızda garip mütalaalara meydan açıyorsunuz? Onlardan size ne? Siz başlı başınıza bir âlemsiniz; ben o âleme girdiğim dakikadan itibaren hariçte bir başka mevcudiyet var mı, yok mu, unuttum bile. Siz niçin kendinizde herkesi unutmuyorsunuz?

Sakın onları çıkarmayınız, sakın onları atmayınız. Bu çirkin asrın, bu çirkin muhitin ortasında asalet ve zerafete yegâne dal olarak bunlar, sade bunlar kaldı. İnsanlar, ninelerden beri, insanlığı rezil etmek için ve cemiyetlere manzaraların en fenasını vermek için sevimsiz bir cinnetle her şeyi devirdiler. Bu güruha peyrev olmak size yakışır mı? Ben sizi zamanların ve insanların fevkinde, onların haricinde biliyorum. Siz mestur ruhlardan değil misiniz? Dünya yüzünde tek başına kalan ulvî bir dinin ilâhı, sizi bu sıfatla sair mahlûkat arasında mümtaz kılmamış mıydı? Siz onun halk ettiği cennetâsa âlemin meleklerisiniz. O, «Kitab»ında sizin isminizi zikretti, o vakitten beri siz mukaddesat meyanına girdiniz; artık ne hale, ne maziye, ne de âtiye mensupsunuz.

Yalnız unutmayınız ki, sizi bu mertebeye, bizim aşkımız, bizim hürmetimiz, bizim kıskançlığımız ıs’ad etti. Kânunuevvel/1331, Yâkub Kadri Karaosmanoğlu.

(Hüseyin Erdoğan,

İslam’da Kadın Tesettür İzdivaç, 357-359.s.)

 

TESETTÜR-İ ŞER’ÎNİN FAYDALARI

 

Tesettür-i şer’î birçok fayda ve menfaatleri mütezammın olup en mühimleri aşağıda beyan olunur.

1- Kadınları aslî vazifeleri cümlesinden bulunan ev işleriyle ve çocukların terbiyesi ile meşgul olmaya mecbur kılmak.

2- Karı ve kocayı, işleri taksime ve maîşette iktisad ve tasarrufa icbar eylemek.

3- Afif ve namuslu bir erkek, ailesinin yabancı kimselerle temas ve sohbetini gördükçe müteezzî (eziyet çeken), vehm ve reybe duçar olup, bu yüzden aralarında nefret husulü gibi aile saadetini ihlal eyleyecek hallerin vukuuna mani olmak.

4- Ahlâksızlığın ve fuhşiyatın çoğalmasını ve umumileşmesini men etmek ile iffet ve namus dairesinde ailenin saadetini temin eylemek.

Bu hususda müsamaha edip, ihmal edenler şer’î vazifelerini ifa etmedikleri için Allâh (c.c.) nezdinde mes’ûl olup, ilâhî azap ve ukubete müstehak olmuş olurlar.

İslâmın şiarlarından ve rükünlerinden birinin kaldırılmasına ve izale edilmesine çalışanlara, mukabele ve müdafaada bulunmak, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker vazife-i diniyyesini ifa etmek haline göre her müslümana vacibdir. Bundan başka, peder, valide, koca gibi velayet-i hassaları (hususî emirlik) bulunan aile reislerini, kızlarının, hanımının vesair efrad-ı ailelerinin tavır ve hareketlerini devamlı nezaret altında bulundurup, kötü hallerine sebeb olacak ahvalden, ezcümle, namahrem kimseler ile ihtilattan ve hatta fuhuş ile ahlaksızlık ile me’lûf (huy edilmiş) hayasız ve namussuz kadınlar ile görüşüp konuşmakdan ve yabancı (namahrem) kimseler muvacehesinde (yüzleşme) tesettürsüzlükden men etmek farzdır. «Dikkat ediniz. Hepiniz muhafızsınız. Hepiniz muhafızı bulunduğunuz kimselerden mes’ûlsünüz.» Hadîs-i şerifi muktezasınca, evladına ve hanımına kötü terbiye veren veya bu hususda ihmal gösteren her şahıs, aile efradının irtikâb eylediği bütün fenalıkdan mes’uldur.

(Hüseyin Erdoğan, İslam’da Kadın, Tesettür, İzdivaç, 348.s.)

 

 

 

İNSANIN KENDİ KENDİNİ ÖLDÜRMESİ (İNTİHAR)

 

Allâh te‘âlâ buyurdu:

“Kendilerinizi öldürmeyin, şübhe yok ki, Allâh sizi çok esirgeyicidir. Kim (haddini) aşarak ve haksızlık ederek bunu yaparsa biz onu ateşe sokacağız. Bu da Allâh’a göre pek kolaydır.” (Nisa s. 29-30)

Vahidî bu âyetin tefsirinde şöyle diyor: “Birbirinizi öldürmeyin. Çünkü dininiz birdir. Siz tek bir can gibisiniz”. Bu İbn-i Abbas ve pek çok bilginin yaptığı bir tefsirdir. Bir grup âlim ise âyet, insanın kendi kendini öldürmesini menetmektedir, demişlerdir.

Cündüb b. Abdullâh’dan Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in söyle buyurduğu rivayet olunmuştur: “Sizden önce geçen ümmetlerden birisinde bir kişi vardı. Onun vücudunda yaralar bulunuyordu. Yaraların elemine (acısına) dayanamamış, bir bıçak alarak elini kesmiş ve kan kaybından nihayet ölmüştü. Allâh te’âlâ: Kulum kendi kendine (ölüme teşebbüs ederek) beni geçti (takdirime karşı geldi). Ben de ona cenneti haram kıldım buyurdu.” Bu hadîs-i şerif Buhârî ve Müslim’in Sahih’lerinde mevcuttur.

Ebû Hüreyre’den yapılan rivayete göre Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kim ki keskin bir âletle kendini öldürürse o kimse, cehennem ateşinde elindeki bıçağı karnına saplayarak sürekli azab olunur. Kim ki, kendini zehirlerse, bu da cehennem ateşinde elindeki kadehteki zehri içerek muhalled (ebedi) bir surette azab olunur. Kim ki kendini bir dağın tepesinden atarak intihar ederse, o da cehennem ateşine kendini atarak ebedî ta’zib olunur (azab görür).” (Buhârî)

Dahhak b. Sabitin rivayet ettiği hadiste Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu ifade olunmuştur: “Mü’mine lanet okumak, onu öldürmek gibidir. Bir mü’mine küfür isnadında bulanmak da onu öldürmek derecesindedir. Kendini bir şeyle öldüren Kıyamet gününde onunla azab olunur.”

Rivayet olunan sahih bir hadîste belirtildiğine göre harpte aldığı yaranın ıztırabına dayanamayıp kendini kılıcının üzerine atarak intihar eden bir şahıs hakkında Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “O cehennemliklerdendir” buyurmuştur.

(İmâm-ı Zehebî, Büyük Günahlar, 111.s.)

 

RESİM YAPMAK, YAPTIRMAK VE BULUNDURMAK

 

Allâh te‘âlâ buyurdu: «Hakikat Allâh ve Resûlü’ne eza edenler (yok mu?) Allâh onları dünyada da âhirette de rahmetinden kovmuş, onlara horlayıcı bir azab da hazırlamıştır.» (Ahzab s. 57).

İkrime bunların resim yapanlar olduğunu söylemiştir. İbn Ömer (r.a.)’dan, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu dediği rivayet olunmuştur: «Bu sûretleri yapanlar kıyamet gününde muhakkak azab olunurlar ve kendilerine: Tasvir ettiğiniz bu canlılara (haydi) hayat verin (bakalım) denilir.» (Buharî)

Hz. Âişe (r.a.)’dan rivayet ediliyor: «Resûlullâh (s.a.v.) bir seferden gelmişti. Sofaya al bir perde asmıştım. Üzerinde resimler vardı. Resûlullâh (s.a.v.) perdeyi görünce mübarek yüzü renkten renge girdi ve buyurdu ki: «Ey Âişe! Kıyâmet gününde nâsın en şiddetli azab görenleri Allâh (c.c.)’ün yarattığına benzetenlerdir». Hz. Âişe (r.a.) der ki, “Bunun üzerine perdeyi kestim, iki yastık yüzü yaptım.» (Buharî)

İbn-i Abbas (r.a.)’dan, Resûlullâh (s.a.v.)’i şöyle buyururken işittim, dediği rivayet olunmuştur: «Her resim yapan (musavvir) cehennemdedir. Ressamın (heykeltıraşın) tasvir ettiği her sûrete kıyamet günü hayat verilir de bunlar Cehennemde onu ta’zib ederler.» (Buharî)

Yine İbn-i Abbas (r.a.)’dan, Resûlullâh (s.a.v)’i şöyle buyururken işittim, dediği rivayet olunmuştur: «Her kim dünyada bir (rûh) sahibi canlının sûretini yaparsa, Kıyâmet gününde o tasvire ruh üfürmeye zorlanır. Halbuki ressam tasvirine ebedi ruh nefh edemez (de sürekli azab olunur).» İbn-i Abbas (r.a.)’dan, Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle dediğini işittim, dediği rivayet olunmuştur:

«Allâh te’âlâ buyuruyor ki: Benim yarattığım gibi yaratmaya uğraşan kişiden daha zâlim kim vardır? Haydi onlar bir tâne yaratsınlar. Bir arpa tanesi yaratsınlar, bir zerre halk etsinler…» (Buharî)

(İmam Zehebî (rh.a.), Büyük Günahlar, 161.s.)

 

ETİ YENİLEN VE YENİLMEYEN HAYVANLAR

 

Azı dişleriyle kapıp avlayan, parçalayan, kendisini müdâfaa eden hayvanların etleri haramdır. Sırtlan, tilki, kurt, kaplan, pars, köpek; yabanî olsun, ehlî olsun kedi, ayı, arslan, maymun, sincap, sansar, fil, keler, gelincik gibi hayvanlar bu kabildendir. Tırnakları ile kapıp avlayan, parçalayan, pençe sahibi kuşların etleri de haramdır, yâhûd tahrîmen mekrûhdur. Alaca karga, kartal, akbaba, kerkenes, kuzgun, çaylak, şahin, yarasa, atmaca ve cife yiyen kuşlar bu cinsten olup, etleri yenilmez. Çünkü, İbn-i Abbâs (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.)’den:

“Azı dişleri ile yırtıcı olan her hayvanın ve pençeleri ile parçalayıcı olan her kuşun etlerini yemeyi yasaklamışlardır.” diye rivayet etmiştir.

Ehlî merkeplerin ve anaları merkep olan katırların etleri haramdır. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.), Hayber gününde ehlî merkeplerin etlerini haram kılmışlardır.

Fare, yaban faresi, arı, kara ve deniz kaplumbağası, yılan, akrep, böcekler, karasinek, sivrisinek, kurbağa, köstebek, kirpi, bit, pire ve diğer haşerat gibi habis ve iğrenç hayvanlar haramdır ve etleri yenilmez.

Atlar savaşa yarayan kıymetli hayvanlar oldukları için İmâm-ı A’zam (r.a.)’e göre bunların etleri tahrîmen mekrûhdur. Ebû Yûsuf ile İmâm-ı Muhammed (r.aleyhimâ)’ya göre bunların etleri, mekruh değildir. Çünkü Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Hayber gününde ehlî merkeblerin etlerini yasaklayıp, atlara izin vermişlerdir.

Saksağan, ekin kargası, bıldırcın, kaz, ördek, tavuk, devekuşu, bağırtlak kuşu, kırlangıç, baykuş, güvercin, koyun, keçi, deve, sığır, zürâfa, manda, turna, kumru, keklik, bülbül, tavus, tavşan gibi hayvanların etleri helâldir. Suda yaşayan hayvanlardan ancak her nev’îyle balık yenilir.

Balık ile çekirge kesilmeden yenilmesi helâldir. Çünkü, Peygamberimiz (s.a.v.): «Bize iki ölü ve iki kan helâl kılındı: Balık ile çekirge ve karaciğer ile dalak.» buyurmuşlardır.

(Mülteka Tercümesi, 2.c. 324.s.)

 

 

 

KİMLERİN KESTİĞİ HAYVANLARIN ETİ YENİLİR

 

Müslümanların, Kitabîlerin yâni Yahudiler ile Hıristiyanların hattâ kadınların, «Bismillâh» demeye aklı erip hayvanı kesmeğe muktedir olan çocuklar ile delilerin, dilsizlerin, sünnetsizlerin veya sarhoşların Allâh te‘âlânın İsm-i şerîfini zikir ile boğazladıkları hayvanların etleri yenilir.

Yahudiler ile hıristiyanlar gerek müslüman memleketlerinde, gerek kendi memleketlerinde otursunlar, gerek Müslümanlar ile aralarında anlaşma bulunsun, gerek bulunmasın kestikleri hayvanların etleri yenilir. Çünkü, Allâh te’âlâ:

“Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği (kestikleri) sizin için helâldir.” (Mâide s. 5) buyurmuşlardır.

Ancak Hıristiyanlar ile Yahudilerin boğazladıkları hayvanların etlerinin yenilebilmesi için, hayvanları keserlerken Allâh te‘âlânın İsm-i şerifini zikredip, başkasının ismini anmamaları şarttır.

Puta tapanların, Mecûsîlerin, Mürted (İslâm dîninden dönen)lerin, Besmele-i şerîfeyi bile bile terkeden Müslümanların veya Kitabîlerin boğazladıkları hayvanların etleri yenilmez. Bunların etleri, haramdır. Çünkü, Hakk te‘âlâ hazretleri: ”Üzerlerine Allâh’ın ismi anılmayan (hayvan)lardan yemeyiniz.” (Enâm s. 121) buyurmuşlardır.

Besmele-i şerîfenin, tam hayvan kesileceği sırada söylenilmesi şarttır. Besmele-i şerife ile boğazlamak arasına başka bir iş yâhûd söz girmemelidir. Besmele-i şerife yanılmak veya unutulmak sebebiyle terkedilmiş olursa, boğazlanan hayvanın eti yenilir. Çünkü, Peygamberimiz (s.a.v.): “Ümmetimden yanılma ve unutmanın (hükümleri) kaldırılmıştır.” buyurmuştur.

Bir kimse, kesmek için bir koyun yatırıp Besmele çekse, sonra elindeki bıçağı bırakıp başka bir bıçak alıp, yeniden Besmele çekmeden hayvanı boğazlasa, koyunun eti helâl olur. Çünkü bıçağın değişmesine i’tibâr yoktur.

(Mülteka Tercümesi, 2.c. 319.s.)

KURBAN BAHSİ

 

Şer’î ıstılahta; Kurban bayramı günlerinde Allâh te’âlâya yaklaşmak için kurban niyetiyle kesilen belirli hayvan ma’nâsında kullanılmıştır.

Esah kavilde, kurban kesmek vâcibdir. Çünkü Resûlullâh (s.a.v.): “Bir kimsenin hâli vakti olur da kurban kesmezse, asla bizim namazgahımıza yaklaşmasın.” buyurmuşlardır.

Kurban bayramında, Allâh te’âlâya yaklaşmak niyetiyle kurban kesmek, ancak hür, müslüman, mukîm (yolcu olmayan), zengin olan kimse üzerine vacibdir.

Kurban olmak üzere kesilmesi caiz olan hayvanlar; koyun, sığır, manda ve devedir. Bir koyun yâhûd keçi yalnız bir kişi nâmına kurban olabilir. Bir deve yâhûd bir sığır, bir kişi yerine kurban olarak kesileceği gibi, yedi kişi yerine de kesilebilir.

Yedi kişi için kesilebilen deve yâhûd sığırın, daha az kümeler için hattâ iki kimse için kesilmesi caizdir. Çünkü yedi kimse için kesilebilen bir hayvan, daha az kimseler için de kesilmesi evveliyetle câizdir.

Yedi kimse ortak olup, bir deve yâhûd bir sığır kurban edip, etini taksim etmek isterlerse, terazi ile taksim ederler, götürü suretiyle taksim etmeleri caiz değildir. Ancak hayvanın ayaklarını yâhûd derisini et ile karıştırırlarsa, bu takdirde götürü sûretiyle aralarında taksim etmeleri caiz ve mu’teber olur. Satışta mu’teber olduğu gibi.

Kurban kesmenin ilk vakti, birinci bayram gününün fecri doğduktan sonradır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.): «Her kim (Bayram) namazından önce kurban keserse, hemen onu iade etsin.» buyurmuşlardır.

Bayram namazı kılınmayan köylerde, göçebelikte, birinci bayram gününün fecri doğduktan sonra kurbanın kesilmesi caizdir.

Kurban kesilmesinin son vakti; bayramın üçüncü gününün güneş batmadan biraz öncesidir.

(Mültekâ Tercümesi, 2.c. 327.s.)

 

KADIN HANGİ DURUMDA İLİM ÖĞRENEBİLİR?

 

İslâm dîninde ilmin kıymeti pek büyüktür. İlim bir nurdur, bir hayattır, bir cemiyetin yaşamasına ve yükselmesine sebebdir. Cahillik ise, bir karanılıktır, bir ölüm, bir felakettir.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, Lokman Hekîm’in oğluna şöyle bir öğüt vermiş olduğunu buyurmuştur: “Yavrum! Âlimlerin meclisine devam et, hakîmlerin sözlerini dinle. Çünkü Yüce Allâh (c.c.) yeryüzünü çisinti ile dirilttiği gibi, ölü bir kalbi de şübhesiz hikmet nûru ile diriltir.”

İslâmda her meslek sahibi için, o meslekle ilgili dînî meseleleri bilmek bir farzdır, önemli bir görevdir. Ticaretle uğraşacak kimselerin ticaretle ilgili helal ve haram gibi işleri önce öğrenmeleri gerekir. Böylece yapacakları işlemlerde dîne aykırı bir şey bulunmamış olur.

İslâm kadınları, abdest, namaz ve oruç gibi dinle ilgili bir kısım meseleleri ya kocaları ve mahremleri aracılığı ile öğrenir veya kocalarının izni ile ara sıra bir ilim meclisine giderek öğrenmeye çalışırlar. Fakat kocalarının rızası olmadıkça bir ilim meclisine çıkıp gidemezler. Ancak bir kadına dinle ilgili bir meseleyi öğretmek gereği yüz gösterirse, bakılır: Eğer kocası bu meseleyi çözer veya ehlinden öğrenip kendisine bildirirse maksad elde edilmiş olur. Fakat kocası bunu çözemez ve sorup öğrenmekten çekinirse, kadın o meseleyi gidip ehlinden öğrenmek yetkisine sahibdir. Yeter ki o kadın, İslâm âdâbına uygun hareket etmiş olsun.

İlim alanında hakka yardım için, bir hakkın açıklanmasını ortaya çıkarmak için, ilim üzerinde bilgilerin artmasını sağlamak için yapılan karşılıklı görüşmeler ve münazaralar câizdir. Bunlar ibadetten sayılır. Fakat bir müslümanı aşağı düşürmek ve mahcub etmek için, bir mala veya bir rütbeye kavuşmak için yapılacak etkili ve fazla konuşmalar ve tenkidler haramdır, İslâm ahlâkına aykırıdır.

(Ömer Nasûhî Bilmen, Büyük İslam İlmihâli, 437.s.)

 

İNSANI KÜFRE GÖTÜREN SÖZLER

 

Kafir olmayı niyet etmek veya ileride kafir olmayı düşünmekle kişi derhal kafir olur.

Küfrü gerektiren bir söz veya fiili işlemekle kafir olunur. Bu söylenen söz veya fiil velev ki alay kastıyla söylenmiş olsun, velev ki inâdî veya itikadî olmuş olsun küfürdür. Çünkü Cenâb-ı Hakk (c.c.) Kur’an-ı Kerîm’inde: “Ey Resûlüm, eğer kendilerine hakkımda niçin böyle söylediniz diye sorarsan, biz ancak lafa dalmış şakalaşıyorduk derler. De ki: Allâh ile, ayetleriyle ve O’nun peygamberi ile mi eğleniyordunuz? Boşuna özür dilemeyin. Siz iman ettiğinizi söyledikten sonra, içinizdeki küfrü açığa verdiniz.” buyurmuştur.

Sürç-i lisanla veya zorla küfrü gerektiren bir sözü söylemekle kişi kafir olmaz.

Allâhü Te‘âlâyı inkar etmek, tabiatçıların yaptığı gibi veya icma‘ ile sabit olan ilim, kudret gibi Allâhü Te‘âlânın yüce sıfatlarından birini inkar etmek veya Allâhü Te‘âlâya renk veya şekil izafe etmek küfürdür.

Peygamberliği inkar veya herhangi bir peygamberi tekzib etmek, örneğin: Allâh niçin peygamber gönderdi, insanın aklı yeterli idi, buna ne lüzum vardı? gibi. Peygamberimiz (s.a.v.)’in peygamberliğini inkar etmek, O (s.a.v.)’den sonra başka bir peygamberin geleceğine inanmak veya böyle düşünenleri desteklemek, Peygamber (s.a.v.) Efendimizin siyah ve tüysüz olduğunu, Kureyşî olmadığını iddia etmek veya nübüvvetin kesbî olduğunu (çalışarak elde ettiğini), kalbin temiz ve saf olmasıyla bu rütbenin elde edilebilecegini veya Peygamberimiz (s.a.v.)’i ve diğer peygamberleri yalanlamak, hakaret etmek veya alaya almak, kendisine vahiy geldiğini iddia etmek, Allâh’ın ve peygamberlerin isimleri veya emirleri ile alay etmek de küfürdür.

Sünnetle alay etmek de küfürdür.

Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.) bunu bana emretse dahi yapmayacağım veya Kâbe burada olsa bile namaz kılmayacağım veya falancayı peygamber etse de ben ona inanmam veya tasdik etmem veya falan konuda peygamber veya melekler şahâdet etse bile gene kabul etmem demek de küfürdür.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 277.s.)

 

FIKHI OKUMAK

 

Fıkhı okumak, Kur’an’ın ihtiyaçtan fazlasını öğrenmekten efdaldir. Bütün fıkhı öğrenmek mutlaka lâzımdır.

“Bezzâziye” nâm kitabda şöyle denilmiştir: “Bir kimse Kur’an’ın bir kısmını öğrense de kalanı için vakit bulsa, efdal olan fıkıhla iştigal etmesidir. Çünkü Kur’an’ı ezberlemek farz-ı kifaye; fıkhın lâzım olan miktarını öğrenmek ise farz-ı ayın’dır”. “El-Hizâne” de, “Bütün fıkhı öğrenmek mutlaka lâzımdır” denildiği gibi, “El-Menâkıb”da da; “Muhammed bin Hasan, helâl ve haram hakkında iki yüz bin mesele meydana getirmiştir ki bunları, bütün müslümanların öğrenmesi mutlaka lâzımdır, denilmiştir.

“Bütün fıkhı öğrenmek mutlaka lâzımdır.” sözünden bunun farz-ı ayn olduğu anlaşılırsa da, maksat bütün fıkhın insanların mecmûuna lâzım olmasıdır. Yoksa herkesin ayrı ayrı bütün fıkhı öğrenmesi farz-ı ayn değildir. Bizim her birimize farz olan mikdar, muhtaç olduğumuz kadarını öğrenmektir. Zira erkeğin hayız mes’elelerini, fakir bir kimsenin zekât ve hac gibi ibadetleri öğrenmesi      farz-ı kifaye’dir. Bunları öğrenen bazı kimseler bulundu mu diğerlerinden borç sâkıt olur (düşer). Namaz için yetecek miktarda Kur’an ezberlemek de böyledir. Evet, fıkhın hacetten fazla mikdarını öğrenmek, Kur’an’ın fazlasını öğrenmekten efdaldir, denilebilir. Çünkü âmmenin ibadet ve davranışlarında buna ihtiyacı çoktur. Hafızlara nisbetle fukaha da azdır.

(İbn-i Âbidîn, 1.c. 37.s.)

HADÎS-İ ŞERÎF

 

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Dünya için, dünyada kalacağın kadar çalış! Âhiret için, orada sonsuz kalacağına göre çalış! Allâhü Te‘âlâya, muhtaç olduğun kadar itaat et! Cehenneme dayanabileceğin kadar günah işle!”

(İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), Eyyühe’l Veled)

 

KIBLE EHLİNİN TEKFİRİ CÂİZ DEĞİLDİR

 

Kadı Azudüddin “el-Mevâkıf” adlı kitabında diyor ki:

Allâh’ı inkâr etmedikçe, yahut Allâh’a eş koşmadıkça, yahut peygamberlik müessesesini, yahut bize kadar gelişi zaruri bilgi ile sabit bir hükmü yahut haram olan şeyleri helâl kabul etmek gibi üzerinde ittifak edilmiş bulunan bir meseleyi inkâr etmedikçe kıble ehlinden hiçbir kimseye kâfir denilemez. Kâfir diyen fasıktır, kâfir değildir.”

İlim adamlarının “Kıble ehlinden hiç bir kimseye kâfir demeyi câiz görmeyiz.” sözlerinden maksat “yalnız kıbleye yönelmek değildir” sözleri yeterli değildir. Zira Rafızîlerin Gulât taifesi Cebrail (a.s.)’ın vahyi indirmede yanlışlık yaptığını, esasen Allâhü Te‘âlânın Cebrail (a.s.)’ı Hz. Ali (r.a.)’e gönderdiğini, fakat yanlışlıkla vahyi Hz. Peygamber (s.a.v.)’e getirdiğini iddia ediyorlar. Halbuki bunlar kıble ehli değildir. Bu Galiye taifesinden bir kısmı, Hz. Ali (r.a.)’in ilâh olduğunu iddia edecek kadar da ileri gitmişlerdir. Bunlar kıbleye karşı namaz kılsalar da kâfirdirler. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in:

“Kim bizim kıldığımız namazı kılarsa, bizim kıblemize yönelirse, kestiğimizi yerse işte Allâh ve Resûlünün zimmetinde bulunan Müslüman budur. Allâh’ın zimmetini bozmayın.” (Buhari) sözünden kasdedilen mana da budur.

KENDİ İSTEĞİ İLE KÜFÜR KELİMESİNİ

SÖYLEMEK KÜFÜRDÜR

 

Konevî demiştir ki: Bir kimse kendi isteği ile inanmadığı halde küfür kelimesini söylerse kâfir olur. Çünkü hükmüne razı olmasa da o, bu kelimeyi söylemeye razı olmuştur. Bu sebeple ona kâfir denilir. Bilmemek sebebiyle mazur tutulamaz. İlim adamlarının çoğunluğuna göre bu hüküm böyledir.

(Terc: Yunus Vehbi Yavuz,   Fıkh-ı Ekber Şerhi, 311-312.s.)

 

 

 

MÜRTED VE İRTİDAD MESELELERİ

 

İslâm dîninden başka herhangi bir dine mensup olanlar kafir değildir demek, hıristiyanlar gibi veya bunların kafir olmasında şüphe etmek küfürdür.

İster kafir ister müslüman olarak canımı al demek küfürdür.

Öğretmen talebelerine: Yahudiler Müslümanlardan daha iyidir çünkü onlar çocuklarının öğrenimine daha iyi önem veriyorlar, demekle mürted olur.

Zina gibi icma ve tevatürle haram olan bir şeyi helal etmek, livata ve zulüm yapmanın, şarap içmenin de helal olduğunu iddia etmek küfürdür.

Yüce dinle açık olarak alay edip dini inkar kastiyle Kur’an-ı Kerim’i veya küçük bir parçasını pis yere atmak gibi fiiller de kişiyi kafir eder.

Yukarıda saydığımız sözler ve fiiller bilinerek ve kasten söylenip ve yapılırsa kişiyi kafir eder. Bilmeyerek veya zorlanarak söylenirse kişiyi tekfir etmez.

Bu esasa göre göre fetva kitaplarında yazılmış olduğu gibi: Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin getirdiği dinde haram olduğu bilinenleri helal bilmek küfürdür. Örneğin: Şarap içmenin, kız kardeş ve benzeri mahremlerle evlenmenin caiz olduğunu iddia etmek, zarûret zamanları dışında ve şer’i bir şekilde kesilmeyen hayvanların eti, kanı ve domuz etinin yenmesinin caiz olduğunu iddia etmek küfürdür.

Küfür kelimesini ve sözünü konuşana rıza göstermek kastıyla gülmek, onu doğrulamak ve teyid etmek maksadıyla alkışlamak da küfürdür Allâh’tan ve merhametinden tamamıyla ümit kesmek örneğin: Allâh hiç bir kuluna merhamet etmez demek. Allâh’ın azabından emin olmak, örneğin: Muti olsun veya asi olsun Allâh hiçbir kulunu cehenneme atmaz demek ve kıble ehlini tekfir etmek küfürdür. Bu Ehl-i Sünnetin genel kaidelerindendir.

(Mehmed Çağlayan,

Ehl-i Sünnet ve Akaidi, 276-289.s.)

 

BAŞLICA MADDİ TEMİZLİKLER

 

1) İslâmda, maddî şeylerle kirlenen bir vücudu, bir elbiseyi, bir mekanı (yeri) ve diğer şeyleri su ile temizlemek esastır. Bu temizleme işlemi, temizlenecek şeyin durumuna göre farz, sünnet ve müstahabdır.

2) İslamda namaz kılabilmek için abdest almak ve gerekince gusletmek farz olan bir temizlik görevidir.

3) Müslümanlar için, yüzde, kulakta, burunda, tırnaklarda ve saç-sakallarda bulunan kirleri gidermek, saçları tarayıp bağlamak ve insanların tiksinmesine meydan vermemek sünnet olan bir temizlik görevidir.

4) Her müslüman için haftada bir kez olsun, vücudunu yıkamak müstahabdır. Fazileti çok olan Cuma gününde yıkanmaktır. Çünkü Cuma, müslümanların bir bayramıdır, bir toplantı zamanıdır. O gün her yönden temiz olmak pek güzeldir.

5) Müslümanlar için, uzayan tırnakları ve fazla uzayan bıyıkları kesmek müstahabdır. Sakalda sünnet olan bir kabza miktarı uzun olmaktır. Ondan fazlasını kesmekte bir sakınca yoktur.

6) Koltuklarla kasıklarda bulunan tüyleri yolmak veya traş etmek müstehabdır. Bunlar, haftada veya onbeş günde bir temizlenmelidir. Bunu kırk güne kadar uzatmak harama yakın mekruhtur.

7) Erkeklerin veya kadınların ihtiyaca binaen, temizlenmek için kendilerine özel hamamlara gitmeleri câiz görülmüştür. Yeter ki avret yerlerini örtsünler. Erkeklerin kendi aralarında, kadınların da kendi aralarında peştemal tutmayarak açık bir halde yıkanmaları haramdır. Hatta bir kimse yalnız başına bir yerde yıkanacağı zaman bir peştemal tutmalıdır. Edebe uygun olan budur. Tenha bir yerde peştemalı sıkmak veya temizlik yapmak için az bir zaman peştemalsız durmak câiz olabilir.

8) Hamamda vücudun baştan göbeğe kadar ve dizlerden topuklara kadar olan kısmını tellaka ovdurmakta bir sakınca yoktur. Fakat bazı alimlere göre, bir zaruret bulunmadıkça ovdurmak mekruhtur. Göbek ile dizler arasındaki kısmı ovdurmak ise, câiz görülemez. Ayakları ovdurmak da edebe aykırıdır. İhtiyacından dolayı bu hizmeti gören kimseyi küçültmemelidir.

(Ömer Nasuhi Bilmen,

Büyük İslam İlmihali, 457-458.s.)

 

KADINLARIN, RESÛL (S.A.V.) EFENDİMİZE Bİ‘ÂTLARI VE ERKEKLERİN KADINLARLA MUSÂFAHA ETMESİ

 

Gafile binti Ubeyd (r.anhâ) anlatıyor: Ben ve annem Haris kızı Karire, muhâcir kadınlarla beraber Allâh Resûlü (s.a.v.)’e bi‘ât ettik. O, Ettah’da çadır kurmuştu. Bize Allâh (c.c.)’e hiçbir şeyi ortak koşmamamıza dâir âyeti sonuna kadar okudu. Kabûl edip, O (s.a.v.)’e bi‘ât için elimizi uzattığımızda, “Ben kadınların eline dokunmam.” buyurdu. Allâh (c.c.)’den bizim için afv diledi. Bi‘âtimiz bu şekilde oldu.

Ümeyye b. Rukeyka (r.anhâ) anlatıyor: Kendisine bi‘ât etmek isteyen kadınlarla beraber Allâh Resûlü (s.a.v.)’e geldim. Biz:

“- Allâh (c.c.)’e hiçbir şeyi ortak koşmayacağımıza, çocuklarımızı öldürmeyeceğimize, iyilikte ve doğrulukta kimseye iftirada bulunmayacağımıza ve sana âsî olmayacağımıza dâir sana bi‘ât ediyoruz.” dedik. Allâh Resûlü (s.a.v.):

“- Güç ve tâkatiniz yettiğince.” buyurdu. Bunun üzerine: “- Allâh Resûlü (s.a.v.), bize kendimizden daha merhametli, haydi sana bi‘ât edelim, ya Resûlallah!” dedik.

“- Ben kadınlarla musâfaha etmem. Benim yüz kadına söylediğim söz bir kadına söylediğim söz gibidir.” buyurdu.

(M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.),

Hadîslerle Müslümânlık, 1.c. 249.s.)

 

 

 

HADÎS-İ ŞERÎF

“Benden sonra erkeklere, kadınlardan daha zararlı fitne ve fesad (amili) olarak hiçbir şey bırakmadım.” (Buhârî)

 

NEVRUZDA MÜŞRİKLERE HEDİYE

VERMEK KÜFRE SEBEB OLUR

 

El-Hulâsa adlı kitapta zikredildiğine göre, bir kimse Nevruz gününde bir mecûsîye yumurta hediye etse kâfir olur. Çünkü bu mecûsîye küfründe ve hatalarında yardımcı olmuştur. Nevruz gününde bir müslümana bir yumurta hediye ederse kâfir olmaz. Fakat bu görüş de sağlam değildir. Çünkü müslümâna hediye etmekle de benzeme oluyor. Ancak bilerek değil de öyle tesâdüf ederse o zaman küfür olmaz.

Mecmau’n-Nevâzil adlı kitapta şöyle yazılmıştır: “Mecûsîler Nevruz gününde toplansa ve bir müslümân, onlar için ‘güzel bir âdet koydular’ dese kâfir olur. Çünkü bu sözü ile küfrü güzel kabul etmiş oluyor.”

Yine Fetâvâ-yı Suğrâ’da yazıldığına göre, bir kimse daha önce satın almadığı halde özellikle Nevruz gününe saygı için bir şeyler satın alırsa kâfir olur. Çünkü bu hareketi ile kâfirlerin bayramına saygı göstermiş olur. Ancak ihtiyaç sebebiyle satın alırsa o zaman bir şey lâzım gelmez. Yine bir kimse bir insana Nevruz gününde bir şey hediye etse ve bununla Nevruz gününe saygı göstermeyi kasdetse kâfir olur. Yine bir öğretmen birinden Nevruz hediyesi istese ve istenen kişi verse de vermese de öğretmenin kâfir olmasından korkulur.

Tetimme adlı kitapta: Ebû Hafs el-Kebîr el-Buharî’den rivâyet edilmiştir: Bir kimse elli sene Allâh (c.c.)’e ibâdet etse, sonra Nevruz günü gelse ve bu güne saygı için müşriklere bir şey hediye etse Allâh (c.c.)’e küfretmiş ve elli senelik ibadetini yok etmiş olur. Yine bir kimse Nevruz günü kafirlerin toplandığı yere giderse kâfir olur. Çünkü bu küfrünü ilân etmektir.

(Fıkh-ı Ekber, Aliyyü’l Kârî Şerhi,

Terc. Y. Vehbi Yavuz, 344-345.s.)

 

HAKK’I İPTALE ÇALIŞANLARIN ÂKIBETİ

 

“Ebû Leheb’in nefsi helak oldu. Ve dünyada işlediği ameli de helak oldu. Ebû Leheb’in malı ve ameli kendinden belâyı defedemedi. Yakında alev sahibi ateşe girer. Odun götürücü olduğu halde Ebû Leheb’in zevcesi de cehenneme dâhil olur. O hatunun boynunda hurmadan yapılmış ip vardır.” (Tebbet sûresi)

Bu sûre-i celîlenin sebeb-i nüzûlü:

Bir gün Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz Safa üzerinde Kureyş’in büyüklerini da’vet ile dîn-i İslâm’a dâhil olmalarını teklif edince Ebû Leheb de:

“Bizi, bunun için mi da’vet ettin? Tebben leke!”

Yani; “helak olasın!” demekle kalb-i Nübüvvet (s.a.v.)’i rencide edince Cenâb-ı Hakk (azze ve celle) hazretleri Resûl (s.a.v.)’inin kalbine ârız olan kederi izâle ve tesliye için bu sûreyi inzal buyurmuştur.

Ebû Leheb’in karısı Ümm-ü Cemil de, Resûlullâh (s.a.v.)’e şiddet-i adavetinden dağdan “muğıylan dikeni” ve sâir çalıları arkasında getirir, Resûlullâh (s.a.v.)’in yolu üzerine saçardı. Hâlbuki Cenâb-ı Hakk’ın sıyânetiyle o dikenler üzerinde Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz yürürken ipekten döşeme üzerinde yürür gibi yürür ve hiçbir şey te’sîr etmezdi.

Bu sûre-i celîlenin başından sonuna kadar Cenâb-ı Hakk, Ebû Leheb’i ve haremini zemmedince; bu zemme tahammül edemeyip, husûmetini alenen i‘lâna başlaması üzerine herkes, Resûlullâh (s.a.v.)’e olan hased ve garazını anladığından Ebû Leheb’in Resûlullâh (s.a.v.) hakkında lâyık olmayan sözleri hiç kimseye te’sîr etmemeğe başladığı gibi, kendi hakkında herkesin buğz u adaveti artmış, nâs indinde kadr ü kıymeti kalmayıp aksine herkesin nefretini de kazanmıştı. İşte Cenâb-ı Hakk’a karşı sell-i seyf edib, Hakk’ı iptâle çalışanların âkîbeti. Dünyâ ve âhirette hüsranda kalacakları şüphesizdir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Bedir Gazvesi ve Sûre-i Enfâl Tefsîri, 78-79.s.)

 

MUKADDERÂTINI BİR KADININ

ELİNE VEREN MİLLET FELÂH BULAMAZ

 

Ebû   Bekre (r.a.)’den  şöyle   dediği  rivâyet olunmuştur: “Cemel (vak‘ası) günlerinde cemel yârânına katılarak (Alî (r.a.)’e karşı) onlarla birlikte harb etmeğe başladıktan sonra (vaktiyle) Resûlullâh (s.a.v.)’den işittiğim bir kelime (bir fıkra) ile Allâh (c.c.) bana hayır ve menfaat ihsân buyurdu (da cemel yârânına iltihak etmedim). Ebû Bekre (r.a.) (o bir kelime ve cümleyi bildirerek) der ki: Fars halkının Kisrâ Pervizi’nin kızını kendilerine Şehinşâh intihâb ettikleri haberi Resûlullâh (s.a.v.)’e erişince:

Mukadderatını bir kadının eline veren millet felâh bulmaz! buyurdu.

“Mukadderatını bir kadının eline bırakan millet felah bulmaz.” vecîzesiyle Resûl-i Ekrem (s.a.v.) İslâm’ın âmme hukûkunun en mühim bir kâidesini koymuştur. Bu kâideye göre:

İslâm hukûkunda âmme velâyeti denilen devlet teşkilâtı riyâseti ancak erkek bir vatandaş tarafından temsîl olunur. Bu, millet otoritesini temsîl edecek mevkîye kadın intihâb edilemez. Çünkü kadının fıtratı birçok cihetten bu çok ağır vazîfeyi deruhte etmeğe müsâid değildir. Bunun için İslâm hukûkunda kadının bey’ ve şirâ’, şahâdet, şirket, vesâyet, verâset, vekâlet, hîbe gibi her türlü medenî akid ve tasarrufâtı sâir milletlerin hukûkuna nisbetle en geniş mikyasta (ölçekte) mu’teber ve ticarî sahadaki faaliyetleri meşrû olduğu halde devlet riyâsetine intihâb olunabilmesi husûsunda kadın için bir hak kabûl edilmemiştir.

(Sahîh-i Buhârî, 10.c. 449.s.)

 

HADÎS-İ ŞERÎF

“İlâhi! Ben iki zaîfin; yetim ile kadının haklarına tecavüzden men ve tahzir ediyorum.” (R. Sâlihîn)

 

 

KÂHİNLERİN HABERLERİNE İNANMAK KÜFÜRDÜR

 

İnanç esaslarına ilâve edilen hususlardan biri de, kâhinlerin gaybtan verdikleri haberlere inanmanın küfür olduğudur. Çünkü Allâh Teâlâ bu konuda şöyle buyuruyor:

“De ki; gökte ve yerde gaybı Allâh’tan başkası bilmez.” (Neml s. 65)

Hz. Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyuruyor:

“Bir kimse bir kâhine giderek onun söylediklerini tasdik ederse Muhammed (s.a.v.)’e indirilenleri inkâr etmiş olur.”

Sonra kâhin gelecek zamanda olacak hâdiselerden haber veren kişidir. Kâhin sırları bildiğini iddia eder. Bir görüşe göre ise kâhin sihir yapan kimsedir. Müneccim, geleceğe ait olayları bildiğini iddia ederse o da kahin gibidir.

Kendine ilham geldiği yolunda haber veren kişinin ilhamlarına uymak da caiz değildir. Hece harflerinden manalar çıkaracak bilgiye sahip olduğunu iddia eden kimsenin iddialarına da uyulamaz. Çünkü bu da kâhinler manası içine girmektedir.

“Medârik” adlı kitapta fal okları ile fal çekmenin, yahut kumar oynamanın nâsla haram kılındığı zikr edilmiştir.

HARAM İŞLERKEN BİSMİLLAH DEMEK KÜFÜRDÜR

 

Bir kimse kumar oynarken “Bismillah” dese kâfir olur. “Bu sözü satranç oynarken de eğlencesine kâğıt oynarken de söylerse durum ve hüküm aynıdır.” Yine remil atarken, fal taşlarını atarken bir kimse “Bismillah” derse, kâfir olur.

“Tetimme” adlı kitapta yazıldığına göre, bir kimse şarap içmeğe başlarken, yahut zina ederken, yahut haram bir malı yerken bismillah derse kâfir olur. Bu haram maldan kasıt, üzerinde ittifak edilen halis muhlis haram olsa gerek.

(Terc: Yunus Vehbi Yavuz,

Fıkh-ı Ekber Şerhi, 287-324.s.)

LÛTÎLİK (HOMOSEKSÜELLİK)

 

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu:

“Lût kavminin yaptığını yapan kimseyi bulduğunuz vakit yapanı da, yapılanı da gebertiniz.” (Tirmizî)

Bir kısım âdî özellikler Lût kavminin yaptığı fiillerdendir:

“Erkeklerin saçlarını örgü yapmaları, güvercin uçurmak, parmaklarla ıslık çalmak, yerde entârileri sürümek, içkiye devâm etmek, erkeklere gitmek, hayvanları taşla öldürmek, kuşlara sapanla taş atmak. Bu ümmet de bu hasletlere bir fenâsını ilâve edecek: Kadınların birbirlerine sürtmeleri (sevicilik).”

Peygamberimiz (s.a.v.): “Kadınların aralarında sürtüşmeleri zinâdır.” buyurmuştur.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den gelen bir rivâyette Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu söylenmiştir:

“Dört kimse akşam sabah Allâh (c.c.)’ün gazâb ve hışmındadır.” Onlar kimlerdir ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.), diye soruldukta Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

“Kadınlara benzemeye uğraşan erkekler (kıyâfet ve tavırlarında), erkekleşmek isteyen kadınlar, hayvanlara yaklaşanlar ve erkeklere gidenler.” buyurdu.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurdu: “Allâh (c.c.) yedi kimseye la’net eder, Kıyâmet gününde kendilerine bakmaz ve onlara, cehenneme girenlerle birlikte cehenneme girin emrini verir.

1- Erkekle münâsebette bulunan, 2- Münâsebette bulunulan, 3- Hayvanlara yanaşan, 4- Anasına temas eden, 5- Kızı ile münâsebette bulunan, 6- Eli ile oynayan. Meğer ki pişmân olalar.”

Hâlid b. Velid (r.a.): “Nahiyelerden birinde kendisini arkasından işleten lûtî bir adamı tesbît ediyor. Ne yapacağı konusunda Hz. Ebû Bekir (r.a.)’e danışıyor. Hz. Alî (k.v.) hemen: “Bu günâhı Lût kavminden başka topluca hiçbir millet yapmamıştır. Allâhü Te‘âlânın ise onlara ne yaptığını biliyoruz, yakılması görüşündeyim.” der. Hz. Ebû Bekir (r.a.) de Hâlid (r.a.)’e, “Onu yak.” diye yazar. O da onu yakar.

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar, 55-57.s.)

 

İŞE SAĞ ELLE BAŞLAMAK VE YEMEK

 

Peygamberimiz (s.a.v.); abdest ve gusülde, ayakkabısını giymekte ve taranmakta, mümkün oldukça, hep sağdan başlamayı sever, bir şey alacağı zaman, sağ eli ile alır, bir şey vereceği zaman, sağ eli ile verir ve başlayacağı her şeye sağdan başlardı,

“Sizden biriniz, ayakkabısını giyeceği zaman, giymeğe sağdan başlasın! Ayakkabısını çıkaracağı zaman da, çıkarmağa soldan başlasın!

Ayakkabı giyilirken, sağ ayak, ayakların evveli, ayakkabı çıkarılırken de, sağ ayak, ayakların âhiri olsun!” buyururdu.

Abdullah b. Ömer (r.a.)’in bildirdiğine göre: Peygamberimiz (s.a.v.) “Sizden biriniz, yemek yiyeceği zaman, sağ eli ile yesin. Birşey içeceği zaman da, yine sağ eli ile içsin. Çünkü, Şeytan, sol eli ile yer ve sol eli ile içer!” buyurmuştur.

Seleme b. Ekvâ (r.a.)’in, babasından rivayetine göre: Peygamberimiz (s.a.v.), bir adamın, yanında, sol eli ile yemek yediğini görünce, ona “Sağ elinle ye!” buyurdu.

Adam “Buna gücüm yetmiyor, sağ elimle yiyemiyorum!” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) “Gücün yetmesin! Bunu, sağ eli ile yemekten, ancak, kibir ve gururu men etmektedir!” buyurdu. Bundan sonra, adam, bir daha elini ağzına kaldıramaz oldu. “Sizden biriniz, bir şey içerken, kabın içine solumasın!” buyurmuş, yiyeceklerin ve içileceklerin içine solunmasını yasakladığı gibi altın ve gümüş kablarda yeyip içmeyi de, kesin olarak yasaklamıştır.

Peygamberimiz (s.a.v.), su içerken, bir bardak suda iki üç kere nefes alır ve “Bu, daha yararlı ve daha kandırıcıdır.”

“Sizden biriniz, bir şey içeceği zaman, bir solukta içmesin.”

“Develer gibi, bir solukta içmeyiniz! İki veya üç solukta içiniz! Sonra, içeceğiniz zaman (Bismillah!) ve ağzınızı su kabından kaldırdığınız zaman da (Elhamdülillâh!) deyiniz!” buyurmuştur.

Nevfel b. Muâviye “Resûlullâh (s.a.v.), bir şey içerken üç kerre nefes alırdı. Evvelinde yüce Allâh’ın İsmini anar, Besmele çeker, sonunda da, Elhamdülillâh diyerek hamd ederdi.” demiştir.

(M. Asım Köksal (k.s.),

İslâm Tarihi Medine Devri, 2.c., 402-410.s.)

 

YAHUDÎ VE HIRİSTİYANLAR

 

“Kendi dinlerine uymadıkça yahudî ve hıristiyanlar senden asla razı olmayacaklardır.” Bu âyet Hz. Peygamber (s.a.v.)’in onların İslâm’a girmeleri konusundaki aşırı isteğinin gerçekleşmeyeceğini ifade ediyor. Çünkü onların kendisinden hoşnut olmalarını, gerçekleşmesi imkânsız bir sebebe bağlamıştır. Ondan hoşnut olmadıklarına göre, nasıl olur da onun dinine uyarlar? Yani yahudiler, sen yahudi olmadıkça ve onların kıblelerine yönelerek namaz kılmadıkça ve hıristiyanlar da, sen hıristiyan olmadıkça ve onların kıblesine doğru yönelerek namaz kılmadıkça senden hoşnut olmayacaklardır.

Burada “din” anlamındaki “millet” kelimesinin tekil olarak kullanılması, küfrün tek bir millet olmasındandır. Bu, onların: “Bizim dinimiz hidayetin ta kendisidir, diğer dinler değil.” yolundaki sözlerinin hikâyesidir. Buna karşılık yüce Allâh şöyle buyuruyor: “De ki: ‘Hidâyet, ancak Allâh’ın hidâyetidir.” Bu, İslâm dînidir. İnsanları Hakk’a götürür, sizin davet ettiğiniz bâtıl din değil. Sizin davet ettiğiniz hidayet değil, hevâ yani nefsânî istek ve arzulardır.

“Yemin olsun ki, sana ilim vahyedilmiş Kur’an geldikten sonra, eğer onların arzularına uyarsan, Allâh’tan O’nun yüce katından sana ne bir dost, ne faydası dokunacak bir yakîn, ne de, Allâh’tan gelecek cezayı önleyebilecek bir yardımcı vardır.” Âyette geçen “ehvâ” kelimesi, “hevâ” kelimesinin çoğuludur. Hevâ, şehvete dayanan ve sapıklığa çağıran görüş demektir. İnsanı haviye’ye yani cehenneme götürdüğü için bu isim verilmiştir. Ehvâ kelimesinin tekil olarak değil de çoğul olarak kullanılmasının sebebi ise onların herbirinin arzusunun, diğerinin arzu ve isteğinden farklı olduğunu belirtmek içindir. İşte bu sebeple Peygamber (s.a.v.) Efendimizin, ancak onların hepsinin hevasına yani arzusuna uyarsa, onların hepsinin razı olacakları bildirilmiştir.

(İsmail Hakkı Bursevi,

Rûhu’l-Beyân Tefsîri, 1.c.,231.s.)

 

SERVETİN KİFAYET MİKTARI GÜZELDİR

 

“Ey îmân edenler, sizi, mallarınız ve çocuklarınız Allâh’ı anmaktan alıkoymasın. Böyle olanlar, hüsrana uğrayacaklardır.” (Münâfikûn s. 9)

Hadîs-i şerîflerde de şöyle buyruluyor: “Sulanan arazinin baklayı yetiştirmesi gibi, mâl ve şeref sevgisi de nifakı geliştirir.”

“Yırtıcı aç iki kurdun salıverildikleri bir koyun sürüsüne verdikleri zarar, şeref, mal ve mevki sevgisinin, müslümân kişinin dînine verdiği zarardan daha fazla değildir.” (Tirmizî)

“Âdem oğlu, “malım malım” der, durur. Hâlbuki malından senin için ancak yediğin var ki yok olup gidiyor, giydiğin var ki eskiyip mahvoluyor, ancak sadaka olarak verdiğini ebedîleştiriyorsun.” (Müslim)

İyi mal, iyi adam için ne güzel şeydir” (Taberânî)

Bizatihi servet, ne sırf hayır ve ne de sırf şerdir. Belki hayra da, şerre de vesîle olabilir. İşte vaziyeti bu olan, yâni hayra da, şerre de sebeb olabilen her şey bâzan övülür, bozan da yerilîr.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e:

– İnsanların en akıllısı ve keremlisi kimdir? diye sorulduğunda:

“Ölümü en çok hatırlayıp, onun için en fazla hazırlıklı olanıdır.” (İbn-i Mâce) buyurmuştur. Dünyada bu saadete üç vesîle ile erişilir. Birincisi ruhî fazilettir ki bu, ilim ve güzel ahlâktır. İkincisi bedenî fazilettir ki, bu da bedenin sıhhat ve selâmetidir. Üçüncüsü bedenin haricindeki sebebdir. O da servet ve benzeridir. Bunların en üstünü ruhî, ikincisi bedenî ve en âdîsi de haricî olan sebeblerdir, mal gibi. Servetin en adîsi de altın ve gümüştür. Çünkü onlar hizmetçidir, onların hizmetçisi yoktur. Onlar bizâtihî matlûb değil, başka şeyler için aranırlar.

Demek ki, servetin iyilik veya kötülüğü bizâtihî değil, maksada nisbetledir. Helâlından kazanılır ve ebedî saadet için harcanırsa makbul, aksi ise mezmûmdur. İhtiyâcından fazla dünyalık edinen, bilmeyerek helâkini hazırlamıştır. Nitekim Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:

“Allâh’ım, Muhammed’in âlinin nafakasını kifayet miktârı ver.” buyurmuş ve servetin ancak hayra yarayanını istemiştir.

(Hüccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâli (rh.a.),

İhyâ-u Ulumi’d-dîn, 3.c., 514-523.s.)

 

 

ERKEKLERİN İPEK ELBİSE GİYMELERİ

VE ALTIN KULLANMALARI

 

Buhârî ve Müslim Sahih’lerinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: “Her kim dünyada ipek elbise giyerse âhirette giyemez.”

Bu umûmîdir, bütün erkeklere şâmildir. Çünkü Resûlullâh (s.a.v.) “İpek elbise giymek ve altın, ümmetimin erkeklerine haram kılındı.” buyurmuştur.

Huzeyfe b. Yeman’ın şöyle dediği rivayet olunmuştur: “Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz altın, gümüş kaplardan su ve meşrubat içmekten ve böyle kab içinde yemek yemekten, ipek ve dibaç elbise giymekten ve ipekli kumaş üzerinde oturmaktan bizleri nehyetti.” (Buharî)

İpek giymenin erkekler için de helâl olduğunu söyleyen kâfir olur. Şeriat ancak, kendisinde kaşıntı ve uyuz olanla, düşmanlara karşı savaşan muhariplerin (zarûreten) ipek giymelerine ruhsat vermiştir. Erkeklerin süs için hangi nev’i olursa olsun ipek giymeleri bil ittifak haramdır. Yine çoğu ipekten oluşan bir kumaşı giymeleri de haramdır. Yine erkeklerin yüzük, kolye, kılıç kabzası vs. şekilde altın kullanmaları haramdır.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) birinin parmağında bir altın yüzük görür. Adamın elinden yüzüğü çıkarır ve: “Sizden biri ateş koruna doğru gidiyor ve onu alıp eline koyuyor.” buyururlar.

Ulemâ, erkek çocuğa ipek elbise giydirmek ve altın takma hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları cevaz verirken bazıları da Peygamberimiz (s.a.v.)’in “İşte bu ikisi (ipek ve altın) ümmetimin erkeklerine haram, dişilerine helâldir” sözünün genel olduğuna bakarak erkek çocuğunun da nehyin kapsamına girdiğini savunarak haram olduğunu söylemişlerdir. Bu, İmam Ahmed ve daha başkalarının mezhebidir. Allâh (c.c.)’den tevfik dileriz.

(İmâm Zehebî, Büyük Günahlar, 194.s.)

 

HESAP GÜNÜNDEN SAKININ

 

“Kimsenin kimseye bir fayda sağlamayacağı, kimseden karşılık alınmayacağı, kimseye şefaatin fayda vermeyeceği ve onların yardım görmeyeceği günden sakının.”

Eğer iman etmezseniz Kıyamet gününün azabından korkun. O günde hiçbir nefis diğeriyle ilgili hakları ödeyemez. Hiç bir kimse başkasının günahından dolayı hesaba çekilmez ve onun azabından hiçbir şeyi defedemez. Ancak kendisinde başkasının hakkı varsa kendi iyiliklerinden ve sevaplarından alınarak ona verilir. Nitekim Hadîs-i şerifte: “Kim, namus veya başka bir konuda kardeşine zulmetmişse, hiçbir dinar veya dirhemin kabul edilmeyeceği gün gelmeden önce, en kısa zamanda onunla helâlleşsin. Çünkü o günde, yaptığı zulüm miktarı kadar -eğer iyiliği varsa- kendisinden alınır ve ona verilir. Eğer iyiliği yoksa, o zaman zulmettiği kişinin kötülüğünden alınarak kendi kötülüğüne eklenir, sonra da ateşe atılır.” (Buhari) buyurulmuştur.

O günde kendisini cehennem azabından kurtaracak bir fidye alınmaz. Zaten fidye verecek birşey de bulamaz. Âyette fidye insanın kurtarılmasına karşılık olarak verilmek istendiği için “adl” kelimesiyle ifade edilmiştir.

“Onların arzularına uyarsan” âyeti, heva ve arzular peşinde gidenlerle bid’atçıların sohbetlerinin çirkinliğine ve onların söz ve davranışlarına uymanın kötülüğüne işaret etmektedir. Nitekim Hadis-i şerîfte şöyle buyurulmuştur: “Bir kimse herhangi bir masiyette (yani Allâh’a karşı isyan ve günah bir işte) hazır bulunur ve o masiyeti de hoş görmezse, o masiyetten uzakta olan gibidir. Kim de bir masiyetten uzakta bulunmasına rağmen buna rıza gösterirse, tıpkı orada hazır bulunanlar gibidir.” (Beyhakî) Aslında selef-i sâlihimiz, boş sözler konuşan, hevâ ve arzularına uyan kimselerin meclislerinden uzak dururlar ve onlarla ilişkilerini keserledi. Heva ve istekleri doğrultusunda hareket eden ve bid’ atçı olanlara uymaktan uzak dururlardı.

(İsmail Hakkı Bursevî,

Rûhu’l-Beyân Tefsîri, 1.c.,232.s.)

 

HAYVAN VEYA VASITAYA BİNMİŞ            OLARAK FARZ NAMAZIN KILINIŞI

Bir hayvana binen ve kendisine veya malına zarar geleceğinden veya kafileden ayrı kalmasıyla kendisine bir zararın erişmesinden korktuğu için bineğinden inmeğe imkân bulamayan veya ondan inecek olsa ona tekrar binmek için dönmesi mümkün olmayacak bir vaziyette ve benzeri halde olan kimse bu hallerde hayvan üzerinde kendisine yönelmek mümkün olan herhangi bir cihete yönelerek namaz kılar. Yapmaya gücü yetmediği namaz erkânı ondan sakıt olur. İadesi de gerekmez.

Kudret ve emniyet olduğunda, hayvan üzerinde farz namaz kılınırsa, bu namaz sahîh olmaz, ancak yerde kılarken olduğu gibi hayvan üzerinde şartlarını ve erkânını îfâ ederek kâmil bir namaz kıldığı zaman sahîh olur. O kimsenin hayvan üzerinde tam bir namaz kılmaya imkânı olduğu zaman hayvan bu esnada yürüse bile namaz sahîh olur.

Özürlü olmanın dışında; binek hayvanı üzerinde, ister binek hayvanı yürürken olsun ister durduğu halde olsun namazı tam olarak kılsa bile, onun üzerinde farz namazı sahih olmaz. Ancak hayvan dururken ve üzerindeki yük için yere çakılı iki ağaç olursa hayvanın üzerindeki bu yük üzerinde kıldığı zaman sahîh olur. özürlü kimse bu kudreti ölçüsünde namazını kılar. Fakat îmâ ile kılar. Çünkü îmâ mazur kimsenin farzıdır. Binek hayvanını durdurmaya kudreti yettiğinde hayvan yürürken onun üzerinde namaz kılması sahîh olmaz. Vacib bütün nevileriyle farz misillidir.

Gemide farz veya nafile namaz kılmak isteyen kimse üzerine, kıbleye dönmeye kadir olduğu zaman oraya dönmesi lazım gelir. Kıble cihetinden başka bir yöne kılması caiz olmaz.

Hattâ o namaz kılarken gemi çevrilse gemi çevrildiği sırada onun kıble cihetine çevrilmesi vâcib olur. Kıbleye dönmekten âciz kalsa kadir olduğu cihete doğru namaz kılar.

Aciz kaldığı zaman secde etmek de ondan sakıt olur. Bunların hepsinin mahalli, geminin veya lokomotifin tam bir namaz kılınacak yere vasıl olmadan önce, vaktin çıkacağından korktuğu zamandır. Böylece ona namazın iadesi lâzım gelmez. Kara taşıtlarından buharla işleyen tren de gemi gibidir.

(Şeyh Abdurrahman el-Cezîrî,

Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı, 1.c., 228.s.)

 

İSLÂMDA İNSAN UZVUNUN ÖNEMİ VE   HÜKMÜ (ORGAN NAKLİ)

 

“İnsan saçının satılması batıldır ilh..” Bu saçtan hiçbir surette faydalanmak, istifade etmek caiz değildir. Hadîs-i şerîfte “Saç ulatan ve ulayan, başkasının saçını kendi saçına ekleyen ve bunu eklemede vasıta olan kişilere Cenâb-ı Allâh ve Hazreti Peygamber (s.a.v.) la‘net etmiştir.” buyrulmaktadır. Ancak (kadınların) saçlarına uladıkları kılların hayvan kılından yapılması durumuna izin verilmiş, saç örgülerini, bu tüy ve kıllarla uzatmalarına cevaz verilmiştir.

Burada önemli bir meseleye de yer verilmiş; Hazreti Peygamber (s.a.v.)’e ait olan bir telin veya kılın kendi yanında olduğunu iddia eden bir kişiye satış kasdıyla değil, hediye kasdıyla para vererek alınmasında bir beis yoktur. Bu mesele Fetevâ-yı Hindiyye’de Sahtiyanî tarafından nakledilmiştir.

İnsan kâfir de olsa şer’an kendisine değer verilen bir varlıktır. İnsanın yapılacak bir akde konu olması, onun satılabilecek bir mal durumuna düşürülmesi, diğer tedavül edilen  (kullanılan) mallara dahil edilmesi, onun zillete düşürülmesi, hor görülmesi demek olur ki bu da caiz değildir. İnsanın bir parçası olan saçının veya herhangi bir azasının satılmasının hükmü de aynıdır, batıldır. Fethü’l Kadir’de bu ifade sarahaten nakledilmiş, Tahtavî’de bunu benimsemiştir.

Ben derim ki: Yine o eserde, Fethü’l Kadir’de; harbî düşman ülkesinin vatandaşının köleleştirilmesi, satılması, satın alınması caizdir. Velev ki daha sonra müslüman olsun. Buna cevap olarak, insanoğlunun şer‘an değer verilen bir varlık olması yaratılışı ve şekli itibariyledir. Bunun için de, kemiklerinin kırılması, ölü olan insanın kemiklerinin (kafir de olsa) ezilmesi caiz değildir. Burada, satışa ve satın almaya veya köleleştirmeye mahal olan insanın bizatihi cismi değil onun canlı olarak kaim olmasıdır. Nitekim köle de olsa cariyenin sütünün satılması batıldır, caiz değildir. Bu ifade Zahiru’r-Rivaye’de böyledir.

(İbn-i Âbidîn, 10.c., 320.s.)

 

İMAMLIĞIN ŞARTLARI

 

İmâmetin başlıca şartları: İslâm, büluğ, akıl, erkek olmak, Kur’an okuyabilmek ve özürden berî olmaktır.

Cemaat arasında imâmete en yararlı olan, sünneti en iyi bilen (fıkıh bilgisi olan) kimsedir. Bunda eşit olsalar, okuyuşu daha güzel olandır.

Bununla beraber cemaat arasında ev sahibi veya o yerin görevli imamı bulunursa, bunlar tercih olunurlar, aranan vasıfları toplamış olmasalar bile yine tercih edilirler.

Fasıkın (aşikare haram işleyenin) ve bid’at sahibi olanın (din işlerine dinde olmayan şeyleri karıştıranın) imâmeti tahrimen mekruhtur. Bid’at sahibine uymanın kerahetle caiz olması, inancı küfre varmadığı takdirdedir. Eğer inancı küfrü gerektiriyorsa ona uymak bütün Hanefilerce de caiz olmaz.

(Ömer Nasuhi Bilmen, İslâm İlmihali, 136-143.s.)

Fakîh Ebü’l-Leys Semerkandî (r.a.) Tenbîhü’l Gafilin isimli kitabında diyor ki, imamlığın şartları 10 (on)’dur:

1- İmam Kur’ân-ı kerîm okurken tegannî etmemelidir.

2- Tekbîri doğru söylemeli ve kesmemelidir.

3- Rükû’ ve secdeleri tamam yapmalıdır.

4- Kendini haram ve şübheli şeylerden uzak tutmalıdır.

5- Bedenini ve elbisesini necasetten temiz tutmalıdır.

6- Kırâati uzun tutmamalıdır. Cemâat isterse uzatabilir.

7- Kendine ucb etmemeli, ibâdetini beğenmemelidir.

8- Kendine ve cemâatine mağfiret dilemeden namaza başlamamalıdır. Çünkü imam, cemâatinin şefaat edicisidir.

9- Selâm verince, yalnız kendine duâ etmemelidir. Cemaâte hiyânet etmiş olur.

10- Mescide bir garib gelirse, onun için cemâatten birşey istemelidir.

Hikâye: Ebû Amr bin Alâ-i Basrî (r.a.) yedi kurrâ’dan biridir. Bir gün imam olmak için mihrâba geçti. Yüzünü cemaâte dönüp, safları düzgün yapın, dedi. Bunu söyledi ve bir feryâd edip düştü. Kendinden geçmişti. Kendine gelince, sana ne oldu? dediklerinde: Cemaâte safları düz yapın dediğim zaman, aklıma, ey Ebâ Amr, önce sen doğru dürüst durdun mu ki, diğerlerine düz durun, doğru durun diyorsun geldi de ondan.” cevâbını verdi.

(Mevlânâ Muhammed Rebhami,

Riyadün-Nasıhîn, 176.s.)

YALANIN ŞAKASI OLMAZ

 

Doğruluğun zıddı olan ikiyüzlülük, yalancılık, sahtekârlık gibi kötü huylar bireyler arasında sağlıklı ilişkiler kurma imkanını ortadan kaldırır. Hz Peygamber (s.a.v.) de daima, insanlara bu huylardan şiddetle kaçınmalarını söylemiştir. Yalan söylemeden, hile ve sahtekarlık yapmadan mutlu bir hayat sürülebileceğinin somut örneğini kendi hayatında göstermiştir. Bunun yanında insanlara da bu doğrultuda emir ve tavsiyelerde bulunmuştur. Doğrulukla çelişen davranışların her çeşidini kötü görmüştür. Bir çocuğu “Gel sana şunu vereceğim” diyerek çağırıp sonra bir şey vermemeyi bile aldatma ve yalan saymış; bu tür davranışlardan kaçınılmasını istemiştir.

Birgün Hz Peygamber (s.a.v.) Abdullah b. Amr (r.a.)’in evinde misafir iken, annesi birşey vereceğini söyleyerek onu yanına çağırır. Hz. Peygamber (s.a.v.) çocuğa ne vermek istediğini sorar. Annesi hurma vereceğini söyler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) “Eğer aldatıp birşey vermeseydin sana bir yalan yazılmış olurdu!” buyurur. Doğruluğun iyiliğe, iyiliğin cennete götüreceğini, yalanın kötülüğe kötülüğün ise cehenneme sürükleyeceğini veciz bir şekilde vurgulamış, yalandan şiddetle kaçınılmasını istemiştir. Sorulan bir soru üzerine Müslümanın korkak olabileceğini, cimri olabileceğini, ama asla yalancı olamayacağını ifade etmiştir.

(İbrahim Sarıçam,

Hz. Muhammed (s.a.v.) ve Evrensel Mesajı, 266.s.)

  • ••••••••

“Üç kişi vardır ki, Kıyâmet gününde Allâh onlarla konuşmayacaktır: Başa kakmadan hiçbir şey vermeyen mennân, malına yalan yere yeminle revâc (değer) veren ve elbisesini sürükleyen.” (H. Şerîf, Müslim)

“Ana-babaya iyilik ömrü artırır. Yalan söylemek rızkı noksanlaştırır, duâ kazaya siper olur.” (H. Şerîf, Buhârî)

“Cemâati güldürmek için lâf edip yalan söyleyen kişiye yazıklar olsun, ona yazıklar olsun.” (H. Şerîf, Tirmizî)

 

KADINLARIN ERKEKLERE VE

ERKEKLERİN KADINLARA BENZEMESİ

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v)’in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: “Allâhü Te‘âlâ kadınlardan erkeklere benzemeye özenenlere, erkeklerden de kadınlara benzemeye özenenlere lânet etsin.” (Buhârî)

Başka bir rivayette: “Allâhü Te‘âlâ kadınlardan erkekleşenlere lânet etsin.”

Bir rivayette Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Allâhü Te‘âlâ erkeklerden kadınlaşanlara, kadınlardan da erkekleşenlere lânet etti.” (Buhârî) Yâni giyinişlerinde, sözlerinde erkeklere benzemeye özenen kadınlarla, kadınlara benzemeye çalışan erkeklere lânet etti…

Ebû Hureyre (r.a.)’den, Resûl-i Ekrem (s.a.v)’in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: “Cenab-ı Hakk erkek giyinişi gibi giyinen kadına, kadın gibi giyinen erkeğe lânet etsin.” (Ebû Dâvud) Kadın, erkeklerin kıyafetine büründüğü vakit Allâh (c.c.)’ün ve Resûlü (s.a.v)’in lânetine müstahak olur (hak kazanır). Kocası, kadının böyle giyinmesine imkân verdiği için o da lâneti hak etmiştir. Çünkü kocanın vazifesi hanımını Allâh (c.c.)’e tâate yöneltmek, onun isyanına engel olmaktır.

Nitekim Allâhü Te‘âlâ: “Ey iman edenler, gerek kendilerinizi, gerek ailelerinizi öyle bir ateşten koruyun ki, onun yakacağı insanla taştır.” (Tahrîm s. 6) buyuruyor. Yâni, kendiniz hakkında vacip olduğu gibi, onları da terbiye edin, onlara gerçekleri öğretin, Allâh (c.c.)’e itaat etmelerini emredin, ma‘sıyetten (günahtan, isyandan) sakındırın.

“Hepiniz çobansınız ve her çoban kendi sürüsünden mes‘uldür. Er kişi de kendi ailesinin çobanıdır. Kıyâmet gününde onlardan sorguya çekilecektir.” (Buhârî ve Müslim)

(İmam Zehebî (rh.a.), Büyük Günahlar, 121.s.)

 

UŞTURUCU TİCARETİ HARAMDIR

 

Bazı müslümânlar, hamirler, haşîş, afyon ve kokain gibi uyuşturucu maddelerin ticaretiyle iştigal etmiştir. Çünkü onlara işte bu eşyanın ticâreti büyük kazançları en kolay yoldan getirmekte ve en yakın zamanda fahiş zenginliğe ermektedirler. Şununla beraber ki, İslâm şeriatı bu kârları haram kılar ve onların sahiplerinin geçimini haramdan itibâr eder.

Resûlullâh (s.a.v.)’den hamirlerin satışının haram kılınması hakkında çok hadîsler vârid olmuştur. Buhârî ve Müslîm’in Câbir (r.a.)’den rivâyet ettikleri, bundandır. Bu rivayete göre Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur ki:

“Şüphesiz Allâh hamrın (içkinin) satışını, meyteyi (leşi), domuzu ve putları haram kılmıştır.” Ondan çok hadisler vârid olmuştur ki, onlar onunla intifâı Allâh’ın haram kıldığını, onun satışını ve bahasını yemeyi haram kıldığını ifâde ederler. O halde bu uyuşturucuların satılmasının haram kılındığını da içine alır. O her ne kadar zahirinde, bazı insanların da zannettikleri gibi, ticâret ise de, fakat o, insanların canlarıyla gençliğin fesâdıyla ve ahlâkların zayi olmasıyla ve milletin helak olmasıyla bir ticârettir.

İşte bu eşyada ticâretin de haram olmasında şüphe yoktur. Çünkü Kur’ân-ı Kerim onun haram kılındığı üzerine delâlet etmektedir. Bundan dolayı Cumhûr-i Ulemâ şuna kail olmuştur ki; bu uyuşturucu maddeler için müslümân hakkında hiçbir kıymet yoktur. Öyle ise onların satılması câiz olmaz, ne gasıbı tazmin eder, ne de onları telef eden kimse. Çünkü bunları yapmak onların izzetine delildir. Onların haram kılınması ise onların hakir şeyler olduğunun delilidir.

Peygamber (s.a.v.)’den rivayet olunmuştur ki, o şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz içmesini haram kılan onların satılmasını ve bahasını (bedelini) yemesini de haram kılmıştır.”

(Şeyh Abdurrahman El-Cezîrî,

Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı, 6.c., 480-491.s.)

PEYGAMBER (S.A.V.’İN EHLİ BEYTİNE,        ÂLİNE VE ASHÂBINA SÖVEN ME’LUNDUR

 

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Ashabım hakkında Allâh’tan korkunuz. Benden sonra onları la‘nete hedef tutmayın. Kim onları severse, bana olan sevgisiyle onları sevmiştir. Kim onlara buğz ederse, bana olan buğzundan onlara buğz etmiştir. Onlara ezâ, cefâ verirse, bana vermiştir. Kim bana eza cefa verirse, Allâh’a itaat etmemiştir, kim Allâh’a itaat etmezse, Allâh’ın onu dünyada ve âhirette cezalandırması yakın olmuştur.”

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyuruyor: “Benim ashabıma sövmeyiniz. Kim onlara söverse, Allâh’ın, meleklerin ve bütün insanların la‘neti onun üzerine olsun. Allâh onun tevbesini, ibadetini kabul etmez.”

Yine Peygamber (s.a.v.) buyuruyor: “Benim ashabıma sövmeyin. Çünkü ahir zamanda öyle kavimler gelir ki, onlar, ashabıma söverler. Onların cenaze namazlarını kılmayın. Onların arkasında namaz kılmayın. Onlarla kız alıp vermeyin. Onların meclisinde oturmayın. Hastalanırlarsa, onları ziyaret etmeyin.”

“Kim benim ashabıma söverse onu dövünüz.”

Peygamber (s.a.v.), ashaba söven ve ezâ edenlerin kendisine ezâ ettiklerini bildirmiştir. Peygamber (s.a.v.)’e ezâ etmek ise haramdır. Çünkü Peygamber (s.a.v.): “Ashabıma ezâ etmekle bana ezâ etmeyin, onlara ezâ eden sanki bana ezâ etmiş gibi olur.” buyurmuştur.

Fâtımâ (r.anhâ) için de; “O benden bir parçadır. Kim ona ezâ ederse, bana ezâ etmiş olur.” buyurmuştur.

İmâm-ı Malik diyor ki: Kim peygambere söverse öldürülür. Kim Peygamber (s.a.v.)’in ashabına söverse dövülerek terbiye edilir. Yine İmam Malik şöyle buyurur: Peygamber (s.a.v.)’in sahabelerinden birine, (meselâ) Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Muaviye, Amr bin As (r.a.e.)’e söverse, eğer, onlar sapıklık ve küfür içinde idiler derse, öldürülür. Eğer onlara bunların dışında, insanlar arasında olan sövüşme gibi söverse o zaman şiddetli tenkil edilirler.

(Kadı ‘Iyâz (rh.a.), Şifâ-i Şerîf, 727.s.)

 

 

HANGİ ÖZÜRLER CEMAATE GİTMEMEYİ

MUBAH KILAR?

 

Aklı olan, bülûğ çağına eren, hür olan ve zorluk çekmeksizin topluca namaz kılmaya gücü yeten müslüman erkeklerin toplanıp cemaatle cuma namazını kılmaları farz, bayram namazlarını kılmaları vacibdir. Diğer farz namazları cemaatle kılmaları ise, müekked sünnettir.

(İmam Ahmed ibn-i Hanbel ile Ebû Sevre ve Dâvudi Zahirî (r.a.e.) ile diğer bazı müctehidlere göre vacibdir. Cemaatın farzı ayn olduğunu söyleyenler de vardır.) Cemaatle namaz kılmanın sevabı, yalnız başına namaz kılmanın sevabından yirmi yedi kat fazladır.

Bir özür bulunmadıkça cemaata devam etmelidir. Devam edilmemesini mubah kılacak özürler, teyemmümü mubah kılacak derecede olan hastalıklardır. Felce uğramak, yürüyemeyecek kadar yaşlı olmak, kör olmak, haksız yere saldırıya uğramaktan korkmak, şiddetli yağmur ve çamur bulunmak, soğuk ve karanlık hali olmak, hizmet etmeye mecbur olduğu ve ayrıldığı zaman zarar göreceği bir hasta bulunmak, yolculuğa çıkma hazırlığı ile uğraşmak gibi sebeblerdir. Din ilimleri ile uğraşıp kitab yazmak, fıkıh öğrenip öğretmek de, bu özürlerden sayılır. Bununla beraber devamlı olarak, bu meşguliyet yüzünden, cemaatı terk etmek doğru değildir.

Yalnız gevşeklik ve tembellik yüzünden cemaatı terk edip duran kimse, cezaya hak kazanır, şahidliği kabul edilmez. İmam bid’at ehlinden olduğu için cemaatı terk eden kimse ise, cezaya hak kazanmaz. Cemaata devam etmek istediği halde, haklı bir özürden dolayı muntazam bir şekilde devamdan mahrum kalan kimse de, niyetine göre cemaat sevabına kavuşur.

(Ömer Nasuhi Bilmen, İslâm İlmihali, 136-143.s.)

 

 

İNSANIN KENDİNİ ÖLDÜRMESİ (İNTİHAR)

 

Allâhü Te‘âlâ buyurdu ki:

“Kendinizi öldürmeyin, şübhe yok ki, Allâh sizi çok esirgeyicidir. Kim (haddini) aşarak ve haksızlık ederek bunu yaparsa biz onu ateşe sokacağız. Bu da Allâh’a göre pek kolaydır.” (Nisa s. 29-30)

Vahidî bu âyetin tefsirinde şöyle diyor: “Birbirinizi öldürmeyin. Çünkü dîniniz birdir. Siz tek bir can gibisiniz”. Bu İbn-i Abbas (r.a.) ve pek çok bilginin yaptığı bir tefsirdir. Bir grup âlim ise âyet, insanın kendi kendini öldürmesini menetmektedir, demişlerdir.

Cündüb b. Abdullâh’dan Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in söyle buyurduğu rivayet olunmuştur: “Sizden önce geçen ümmetlerden birisinde bir kişi vardı. Onun vücudunda yaralar bulunuyordu. Yaraların elemine (acısına) dayanamamış, bir bıçak alarak elini kesmiş ve kan kaybından nihayet ölmüştü. Allâhü Te‘âlâ: Kulum kendi kendine (ölüme teşebbüs ederek) beni geçti (takdirime karşı geldi). Ben de ona cenneti haram kıldım, buyurdu.” Bu hadîs-i şerif Buhârî ve Müslim’in Sahih’lerinde mevcuttur.

Ebû Hureyre (r.a.)’den yapılan rivayete göre Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kim ki keskin bir âletle kendini öldürürse o kimse, cehennem ateşinde elindeki bıçağı karnına saplayarak sürekli azab olunur. Kim ki, kendini zehirlerse, bu da cehennem ateşinde elindeki kadehteki zehri içerek muhalled (ebedî) bir sûrette azab olunur. Kim ki kendini bir dağın tepesinden atarak intihar ederse, o da cehennem ateşine kendini atarak ebedî ta’zib olunur (azab görür).” (Buhârî)

Dahhak b. Sabit’in rivayet ettiği hadîste Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu ifade olunmuştur: “Mü’mine la‘net okumak, onu öldürmek gibidir. Bir mü’mine küfür isnadında bulanmak da onu öldürmek derecesindedir. Kendini birşeyle öldüren Kıyamet gününde onunla azab olunur.”

Rivayet olunan sahih bir hadîste belirtildiğine göre harpte aldığı yaranın ıztırabına dayanamayıp kendini kılıcının üzerine atarak intihar eden bir şahıs hakkında Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “O cehennemliklerdendir.” buyurmuştur.

(İmâm-ı Zehebî, Büyük Günahlar, 111.s.)

 

 

RESİM YAPMAK, YAPTIRMAK

VE BULUNDURMAK

 

Allâhü Te‘âlâ buyurdu: «Hakikat Allâh ve Resûlü’ne eza edenler (yok mu?) Allâh onları dünyada da âhirette de rahmetinden kovmuş, onlara horlayıcı bir azab da hazırlamıştır.» (Ahzab s. 57)

İkrime bunların resim yapanlar olduğunu söylemiştir. İbn Ömer (r.a.)’dan, Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: «Bu sûretleri yapanlar Kıyâmet gününde muhakkak azab olunurlar ve kendilerine: Tasvir ettiğiniz bu canlılara (haydi) hayat verin (bakalım) denilir.» (Buharî)

Hz. Âişe (r.a.)’dan rivayet ediliyor: «Resûlullâh (s.a.v.) bir seferden gelmişti. Sofaya al bir perde asmıştım. Üzerinde resimler vardı. Resûlullâh (s.a.v.) perdeyi görünce mübarek yüzü renkten renge girdi ve buyurdu ki: «Ey Âişe! Kıyâmet gününde nâsın en şiddetli azab görenleri Allâh (c.c.)’ün yarattığına benzetenlerdir». Hz. Âişe (r.a.) der ki, “Bunun üzerine perdeyi kestim, iki yastık yüzü yaptım.» (Buharî)

İbn-i Abbas (r.a.)’dan, Resûlullâh (s.a.v.)’i şöyle buyururken işittim, dediği rivayet olunmuştur: «Her resim yapan (musavvir) cehennemdedir. Ressamın (heykeltıraşın) tasvir ettiği her sûrete Kıyamet günü hayat verilir de bunlar cehennemde onu ta’zib ederler.» (Buharî)

Yine İbn-i Abbas (r.a.)’dan, Resûlullâh (s.a.v)’i şöyle buyururken işittim, dediği rivayet olunmuştur: «Her kim dünyada bir (rûh) sahibi canlının sûretini yaparsa, Kıyâmet gününde o tasvire ruh üfürmeye zorlanır. Halbuki ressam tasvirine ebedi ruh nefh edemez (de sürekli azab olunur).» İbn-i Abbas (r.a.)’dan, Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle dediğini işittim, dediği rivayet olunmuştur:

Allâhü Te‘âlâ buyuruyor ki: «Benim yarattığım gibi yaratmaya uğraşan kişiden daha zâlim kim vardır? Haydi onlar bir tâne yaratsınlar. Bir arpa tanesi yaratsınlar, bir zerre halk etsinler…» (Buharî)

(İmam Zehebî (rh.a.), Büyük Günahlar, 161.s.)

 

SİHİR, İNSAN ÖLDÜRMEYE DENK                  BÜYÜK BİR ZULÜMDÜR

 

Tefsîr-i Hâzin’de beyân olunduğu veçhile Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’den Ebû Hüreyre (r.a.)’in rivayet ettiği Hadîs-i şerîftde Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz:

“- Helâk edici yedi şeyden şiddetle sakının!” buyurduğunda Ashab-ı Kiram (r.a.e.):

“- O yedi şey nedir Yâ Resûlallah?” diye sual etmeleriyle Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

“- Allâhü Te‘âlâ’ya şirk, sihir, haksız yere cana kıymak, yetimin malını yemek, zina etmek, harbde cepheden kaçmak, iffet sahibi bir kadına zina iftirasında bulunmakdır.” buyurmuşlardır.

Bu Hadîs-i şerifin beyânı veçhile sihir, insan öldürmeye denk büyük bir zulümdür.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Bakara Sûresi Tefsiri, 165.s.)

 

SİHİR İLE İLGİLİ HADÎS-İ ŞERÎFLER

 

“Kim her sabah acve hurmasından yedi tane yerse o gün geceye kadar ona ne zehir ne de sihir zarar verir.” (H. Şerîf, Buhârî)

“Kim (sihir maksadıyla) bir düğüm vurur sonra da onu üflerse sihir yapmış olur. Kim sihir yaparsa şirke düşer. Kim birşey asarsa, o astığı şeye havale edilir.” (H. Şerîf, Nesâî)

“Kim bir arrâfa (kâhine) gelir, birşeyler sorar ve söylediklerine de (inanıp) onu tasdik ederse, kırk gün namazı kabul edilmez.” (H. Şerîf, Müslim)

“Kim yıldızlarla ilgili bir ilim iktibas etmişse sihirden bir şube iktibas etmiş demektir. (Yıldız ilmi) arttıkça (sihir ilmi de) artar.” (H. Şerîf, Ebu Dâvud)

 

ALKIŞ CAHİLLİYE ADETİDİR

 

“Ne gibi şey mâni‘ olabilir Allâh’ın onlara azâb etmesine ki, Allâhü Te‘âlâ onlara azâb etmesin! Hâlbuki onlar Mescid-i Haram’ı ziyaretten Ehl-î Îmânı men’ ediyorlar. Onlar şu men’leri sebebiyle azâba müstehaktırlar. Ve onlar Mesacid’in velisi ve mütevellisi olmadılar. Ancak Mescid-i Haram’ın mütevellisi, şirkden ve diğer günahlardan sakınan müttekîlerdir. Velâkin müşriklerin ekserisi Mescid’in mütevellisi müttekîler olduğunu bilmezler.

Onların Mescid yanında namazları, ancak ıslık çalmak ve el ele vurmaktan ibarettir. Hal böyle olunca Ey kâfirler! Kesb etmiş olduğunuz küfrünüz sebebiyle âhiret azabını tadın.” (Enfâl s. 34-35)

Kâfirlerin Resûlullah (s.a.v.)’i ve sâir Ehl-î Îmânı hicrete mecbur etmeleri ve Hudeybiye vak‘asında Ehl-î Îmânı Mekke’ye koymayıp bir muâhedenâme akdederek döndürmeleri Mescid-i Haram’dan men’etmeleri cümlesindendir.

İmkânını bulabilselerdi Ehl-î Îmân’dan Mescid-i Harâm’a bir ferd koymayacaklardı. Lâkin bu hususta muvaffak olamadılar. Ve akıbet Mescid-i Haram’dan kendileri tard olundular.

Binâenaleyh: Ehl-î Îmân üzerine tatbik etmek istedikleri plânları kendi ayaklarına dolaşmıştır.

Beyt-i Şerif huzurunda onların i‘tikâdınca salât olmadı. Ancak ıslık çalmak ve el ele vurmak oldu. Bunlar tavaf ederken lâyık olmayan şu fiilleri işledikleri gibi Resûlullah (s.a.v.) namaz kılarken sağına ve soluna gelirler, zihn-i Resûllullah (s.a.v.)’i teşviş ve Cenâb-ı Peygamber (s.a.v.)’le alay etmek için ellerini birbirine çarpar ve ıslık çalarlardı.

Hülâsa; zamanımızda konferanslarda vesâir mehâfilde Avrupa’yı taklîd ederek alkış unvanıyla yapılan el şakırtıları âdet-i câhiliyyeden bulunduğu ve bu âdetin gazâb-ı ilâhîye sebep ve âdât-ı İslâmiyyeye aykırı ve ind-i ilâhî’de mezmûm (kötülenmiş) olduğu bu âyetten anlaşılmış olan fevâid (faydalar) cümlesindendir.

(Hz. Mahmud Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Bedir Gazvesi ve Sûre-i Enfâl Tefsîri, 133-134.s.)

 

AKRABA İLE EVLENMENİN DÎNEN

HERHANGİ BİR SAKINCASI VAR MIDIR?

 

Dînen mahrem olup kendileriyle evlenmek haram olanlar üç nevidir:

1- Nesep sebebiyle haram olanlar: Bunlar da yedi sınıftır. Anneler, kızlar, kızkardeşler, halalar, teyzeler, erkek kardeşin kızı ve kızkardeşin kızıdır.

2- Süt sebebiyle haram olanlar: Nesep sebebiyle haram olanlar, süt sebebiyle de haramdırlar yani onlar da yedi sınıftır.

3- Sıhriyet sebebiyle haram olanlar:

Kur’ân-ı Kerîm’de bunlardan dört sınıf dile getiriliyor.

A- Babanın eşi: Üvey anne,

B- Oğlun eşi: Gelin,

C- Eşin annesi: Kayınvalide,

D- Eşin kızı: Kocanın üvey kızı.

Yukarıda zikrettiğimiz kimseler ebedî olarak haramdırlar.

Ayrıca geçici olarak haram olanlar da vardır. Kur’ân-ı kerîm bunlardan üç sınıf dile getirmiştir:

1 – İki kız kardeş ile aynı anda evlenmek,

2- Zevce ile halası veya teyzesi ile aynı anda evlenmek yani ikisini bir arada bulundurmak,

3- Evli olan kadın.

Bunlardan maada akraba olsun, yabancı olsun onunla evlenmek caizdir. Peygamberimiz (s.a.v.) halasının kızı olan Hz. Zeynep (r.anhâ) ile evlenmiştir. Aynı zamanda Hz. Ali (r.a.) amcaoğlu Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kızı olan Fatıma (r.anhâ) ile evlenmiştir. Demek yakın olsun, uzak olsun akraba ile evlenmek caizdir.

(Halil Günenç,

Günümüz Meselelerine Fetvalar, 2.c., 108.s.)

 

HAMRİN (İÇKİNİN) ZARARLARI

 

1- Hamr içen kimseden içtiği zaman îmân nevilerinin hepsi çıkar.

2- Allâh (c.c.)’ün lânetine ve onun rahmetinden kovulmaya müstehak olur. Çünkü Allâhü Te‘âlânın emrine muhalefet etmiştir.

3- Hamrı içmek hüzün ve sıkıntıları çekmeğe davet eder, rızıkların daralmasına ve sıkıntının, noksanlığın ve çirkinliğin yayılmasına davet eder ve enayi olmaya sebep olur.

4- Hamrı içmek günahların bütününü işlemeğe çeker. Çünkü o habislerin anasıdır.

5- Allâh (c.c.) hamir içen kimseye kıyamet gününde zânîlerin ferçlerinden çıkan kazuratı içmesiyle azâb eder -Allâh’a sığınırız-

6- Allâhü Te‘âlâ cenneti hamir içen kimseye haram kıldı. O cennetin kokusunu dahi duyamaz.

7- İçki içenin azabı puta tapan kimsenin azabı gibidir.

8- Allâh (c.c.) hamr içeni şiddetli susuz olarak haşreder.

9- Allâh (c.c.) hamr içen kimsenin ibâdetini kırk gün kabul etmez, ne de onun duasını müstecâb kılar.

10- Hamr içen kimse küçük görülmeye ve hakaret edilmeye müstehak olur. Nitekim Resûlullâh (s.a.v.) buyurmuştur ki: “Hamr içen kimselere selâm vermeyiniz.”

11- İçki içen kimseye Allâh (c.c.)’ün azabı helâl olur. Şayet bu hâl üzere ölse Allâh (c.c.)’ün sevabından ve rahmetinden mahrum kalır.

12- Sarhoş kimse hali üzere eğer ölürse Allâh (c.c.) ona onun sarhoşluğu ile azâb eder ve işte bu fiilinin acılığını onun gayrında tattırır. Ve imansız olarak ölür.

13- İçki içmek yok eden telef eden hasletlerden biridir. Serveti giderici, aklı zayi edici ve milleti helâk edicidir.

14- İçki içmek sıhhati bozar, sahibini afiyetle yaşamaktan mahrum eder ve onun için yoksulluk, helâk ve mahviyet celb eder.

15- Onun zararları adamdan onun çocuklarına ve zürriyetine intikal eder ve hasta olarak doğarlar.

16- İçkiciden ne tevbe ne farz ne de nafileyi Allâh (c.c.) kabul etmez.

17- Sarhoş olarak dünyadan ayrılan kimse kabre sarhoş olarak girer ve kabirinden sarhoş olarak ba’s olunur ve sarhoş olarak ateşe atılır. (Terğib ve Terğibin şerhinden hulasa olunmuştur.)

(Şeyh Abdurrahman El-Cezîrî,

Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı, 6.c., 489-490.s.)

 

İSLÂM’DA ESİRLERE MUÂMELE

 

Bedir gazvesi sonrası esirler ikişer üçer Ashâb (r.a.e.) arasında taksîm olunmuş, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz de bu esirlerin hoş tutulmasını emir buyurmuşlardı.

Ashâb (r.a.e.) hurma ile te‘ayyüş ederek hânelerindeki esirlere kendi ekmek ve yemeklerini verir, me’kûlat ve meşrûbatına güzel bakarlardı.

Esirler arasında bulunan Mus‘ab bin Umeyr’in kardeşi Ebû Uzeyir (r.a.) diyor ki:

– “Nezdlerinde esir bulunduğum Ensâr (r.a.e.) yemek vakitleri geldikçe kendileri hurma yerler, bana da ekmek ve katık verirlerdi. Ben bu vaziyette utanır, yemeği onlara teklîf ederdim. Fakat onlar kabûl etmezlerdi. Çünkü Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bize iyi bakılmasını emretmişti.”

İşte “ahlâk-ı İslâmiyye”nin şeref ve ulviyyeti!..

Harb esirlerinin temiz elbiseleri yoktu. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz bunlara temiz elbiseler verilmesini emretti. Fakat Hazret-i Abbâs (r.a.) o kadar boylu boslu idi ki, hiçbir kimsenin elbisesi ona uymamıştı. Abdullâh ibn-i Übeyy (münâfıklardandır), boyca ona benzediğinden elbisesini ona vermişti.

Buhârî (rh.a.)’e göre bu iyiliğine karşılık Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz de gömleğini onun ölümünde kefen olmak üzere vermişti.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Bedir Gazvesi, 72.s.)

 

  • •••••••

HADÎS-İ ŞERÎF

 

“Düşmân elinde esir olan müslümânı kurtarınız, aç olanı doyurunuz, hastayı ziyâret edip, hâlini hatırını sorunuz.”  (Buhârî)

 

KADINLARIN CENÂZE ALAYINA

KATILMALARI MEKRÛHTUR

 

Kadınların cenâzenin arkasından çıkmaları tahrimen mekrûhtur. Buhârî ve Müslim, Ümm-i Atıyye (r.a.)’dan rivâyet etmiş oldukları bir hadîste müşarunileyhâ demiştir ki:

“Biz kadınlar, cenâzeyi takib etmekten nehyolunduk ve lâkin bu tâkib bize harâm kılınmadı.”

Yâni cenâzenin arkasından kadınların zarûretsiz çıkmaları yasak edilmiştir. Bu yasağa riâyetsizlikle kadınlar cenâzenin arkasına düşmeleri harâm değilse de harâma yakın olduğundan tahrîmen mekruhtur. Zarûret olursa, sükût ve kapalı oldukları halde cenâzeyi takib etmelerinde bir beis olmaz.

Kadın olsun erkek olsun ölü için bağıra çağıra sesli ağlamak, yakalarını yırtmak, yüzünü tırmalamak, yüzüne, başına veyâ dizlerine vurmak, vay benim arkam, vay benim aslanım, vay benim yiğitim, vay benim yardımcım ve emsali cehâlet sözleriyle bağırıp çağırmak harâm olduğuna ümmetin ulemâ ve fukahâsı ittifak etmiştir.

(Dürretü’l-Fahîre, 228.s.)

HADÎS-İ ŞERÎF

 

“Mü’minin mü’min üzerinde altı hakkı vardır: Hastalandığında onu ziyâret eder, öldüğü zaman onun cenâzesinde bulunur, çağırdığı zaman da‘vetine îcâbet eder, karşılaştığı zaman ona selâm verir, aksırdığı zaman onu teşmît eder, önünde ve arkasında onun iyiliğini ister.” (H. Şerîf, Tirmizî)

“Her kim bir cenâze üzerine namâz kılar ve cenâzeyi ta‘kîb etmezse ona bir sevâb vardır. Eğer namâzdan sonra da cenâzeyi ta‘kib ederse bu sefer ona iki sevâb vardır.” (H. Şerîf, Müslim)

KADINLARIN CENÂZE ALAYINA

KATILMALARI MEKRÛHTUR

 

Kadınların cenâzenin arkasından çıkmaları tahrimen mekrûhtur. Buhârî ve Müslim, Ümm-i Atıyye (r.a.)’dan rivâyet etmiş oldukları bir hadîste müşarunileyhâ demiştir ki:

“Biz kadınlar, cenâzeyi takib etmekten nehyolunduk ve lâkin bu tâkib bize harâm kılınmadı.”

Yâni cenâzenin arkasından kadınların zarûretsiz çıkmaları yasak edilmiştir. Bu yasağa riâyetsizlikle kadınlar cenâzenin arkasına düşmeleri harâm değilse de harâma yakın olduğundan tahrîmen mekruhtur. Zarûret olursa, sükût ve kapalı oldukları halde cenâzeyi takib etmelerinde bir beis olmaz.

Kadın olsun erkek olsun ölü için bağıra çağıra sesli ağlamak, yakalarını yırtmak, yüzünü tırmalamak, yüzüne, başına veyâ dizlerine vurmak, vay benim arkam, vay benim aslanım, vay benim yiğitim, vay benim yardımcım ve emsali cehâlet sözleriyle bağırıp çağırmak harâm olduğuna ümmetin ulemâ ve fukahâsı ittifak etmiştir.

(Dürretü’l-Fahîre, 228.s.)

 

HADÎS-İ ŞERÎF

 

“Mü’minin mü’min üzerinde altı hakkı vardır: Hastalandığında onu ziyâret eder, öldüğü zaman onun cenâzesinde bulunur, çağırdığı zaman da‘vetine îcâbet eder, karşılaştığı zaman ona selâm verir, aksırdığı zaman onu teşmît eder, önünde ve arkasında onun iyiliğini ister.” (H. Şerîf, Tirmizî)

“Her kim bir cenâze üzerine namâz kılar ve cenâzeyi ta‘kîb etmezse ona bir sevâb vardır. Eğer namâzdan sonra da cenâzeyi ta‘kib ederse bu sefer ona iki sevâb vardır.” (H. Şerîf, Müslim)

 

MÜSÂBAKA

 

Oyun ve eğlence maksadıyle ve kumar şeklinde değil de, harp için idman ve güç hazırlığı, beden eğitimi, fikir jimnastiği maksat ve niyyetiyle yapılan bir kısım müsâbakalar, yarışlar câizdir.

Güreşler, koşular, silah ve at yarışları; yazı, fikir, san’ât ve edebiyat, bilgi ve kültür yarışları câiz olan müsâbakalar cümlesindendir.

Bu müsâbakalar karşılığında para alınması, kumar mahiyetinde değilse caizdir. Şöyle ki:

1) Müsabakaya ve bahse konulacak para bir taraftan olursa caizdir. Meselâ: İki kişi müsâbakaya girer veya bir konuda bahse tutuşurlar. Bunlardan biri diğerine: “Müsâbakayı sen kazanırsan sana şu kadar para var, ben kazanırsam sen bana bir şey verme.” der ve böylece müsabaka yaparlarsa câiz olur. Çünkü bu tek taraflı olduğu için kumar mahiyetinde değildir.

2) Üçüncü şahıs, yani müsâbakaya katılmayanlar tarafından ortaya para konularak yarışma düzenlenirse bu da caizdir.

3) Yarışmaya katılanların hepsi de ortaya para koyarak müsâbaka yaparlar veya bahse girerlerse caiz olmaz. Çünkü böyle bir müsâbaka ve müşterek bahis kumar demektir. Ortaya konan şeyin para olması şart değildir; her hangi bir mal veya eşya üzerine, meselâ “çayına”, “ziyaretine” “elbise yaptırmasına” şeklinde yapılan bütün bahisler, iddialar da kumar demektir. Spor-toto vesair oyun ve bahisler de bu kabildendir. Çünkü bahse girenlerin hepsi de para vererek kupon almaktadırlar.

(Abdülkerim Polat, İslâmda Ticaret Hukuku, 254.s.)

  • ••••••

“Kim, iki at arasına, geçeceğinden emin olunmayan bir üçüncü at dahil ederse, bu kumar olmaz. Kim de geçeceğinden emin olunan atı dahil ederse bu kumar olur.”

(H. Şerîf, Ebû Dâvûd)

KURBAN

 

Kurban, hür, mukîm olan ve sadaka-i fıtır nisâbına Kurban bayramı günü mâlik olan müslümâna vâcibdir.

Kurban koyun, keçi, sığır ve deveden birini, kurban bayramının ilk üç gününde, kurban niyyeti ile kesmek demektir. Bir sığır veya deveyi, yedi kişiye kadar kimse, ortak olarak da kesebilirler. [Bunlara adak kurbanı da ortak edilebilir. Eti tartarak, eşit ağırlıkta olarak paylaşmaları lâzımdır].

Yukarıda sayılan üç cins hayvandan başkasından kurban caiz olmaz. Yedi kimse, bir sığır veya devede ortak olsalar ve kurbanlarındaki niyyetleri ayrı olsa, meselâ birincisi Kurbana, ikincisi adak kurbanına, üçüncüsü akîkaya, dördüncüsü ölüsü için kurbana, beşincisi Haremde avlamanın cezasına, altıncısı hediyyeye, yedincisi nafile kurbana niyyet etseler, bizim, ya’nî hanefî mezhebi âlimlerine (rahımehümullah) göre caizdir. Ama birinin niyyeti et olur veya hiç niyyeti bulunmazsa, hiçbirinin kurbanı olmaz.

Hidâye’de diyor ki: Kurban edilecek koyunun bir, sığırın iki, devenin beş yaşında olması lâzımdır. Bundan aşağısı kurban edilmez.

Kurban kesme vakti, bayram sabahından üçüncü günün akşamına kadardır.

Bir gözü görmeyen, topal olup yürüyemeyen, gözünün, kulağının veya kuyruğunun çoğu, ön veya arka bir ayağı kesilmiş olan, çok zayıf olan hayvan kurban olmaz. Boynuzu kırık veya boynuzsuz, burulmuş olan kurban caizdir. Zîra bunlar maksad olan, kan ve ete ve diğer maksadların tamlığına zarar vermez.

En iyisi, kurbanı kendisinin kesmesidir. Kesemezse, birini vekil edip, yanında bulunmalıdır.

Kendi kurbanının etinden yemek, zengin ve fakirlere yedirmek, saklamamak müstehabdır. Bu kadarını yapamazsa, üçde birini dağıtmalıdır. Bundan aza düşmemelidir. Kurban derisini sadaka vermelidir. Yâhud evde kullanılacak deri sofra, tulum, seccade gibi bir şey yapmalıdır.

(M. Muhammed Rebhanî, Riyadü’n Nâsihîn, 261.s.)

NEVRUZ VE NOEL KUTLAMAK

 

İslâm dini müstakil bir dindir. Hiçbir hususta başkasına tâbi ve onlara uşak olmamızı istemez. Peygamber (s.a.v.) Medine-i Münevvere’ye teşrif ettiğinde Medine halkının iki mukaddes günü vardı. İlkbaharda Nevruz günü ile sonbaharda Mihrican günü. Bu zamanda gece ile gündüz müsavi olurlar. Peygamber (s.a.v.) Medine halkına: “Bunlar nelerdir?” diye sordu. “Cahiliyette bu günlerde oynar, şenlik ederdik” dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu ki: “Allâh bunların yerine size daha iyi günler verdi. O günler Kurban Bayramı ve Ramazan Bayramı’dır.”

Ebû Alî el-Farisî diyor ki “Bundan anlaşılıyor ki Nevruz ile Mihrican gibi, Müslüman olmayan kimselerin kutsal günlerine ta‘zim etmek caiz değildir.”

İmam-ı Rabbani Ahmed el-Farukî şöyle diyor: “Hindûların kutsal saydıkları ve kırmızı pilav pişirip hediye verdikleri günlere tazim etmek, yahudilerce kutsal sayılan günlerde adet olan hediyelerle hediyeleşmek küfrü gerektiren şeylerdendir.”

Binaenaleyh, Noel Baba gününde ve hıristiyanların diğer bayram günlerinde onlara ayak uydurmak gayesiyle, onların yaptıklarını yapmak, o günlerde bayram niyetiyle çocuklara elbise almak ve pişirdikleri yemekleri pişirmek caiz değildir. Bu hareketler küfrü gerektirir. Ondan sakınmak icâb eder.

(Halil Günenç,

Günümüz Meselelerine Fetvalar, 1.c., 67.s.)

  • ••••••

HASTA OLMADIĞI HALDE RAPOR ALMAK

 

Ücret mukabilinde halkın hizmetinde bulunan bir memur, hasta olmadığı halde kendini hasta gösterip rapor alırsa, üç yönden büyük bir vebalin altına girmiş olur.

1- Kendini hasta olarak göstermekle yalan söylemek,

2- Amme hizmetini bırakıp onların işlerini aksatmak,

3- Hizmet vermeden haram bir ücret almaktır.

(Halil Günenç,

Günümüz Meselelerine Fetvalar, 2.c., 55.s.)

 

VAKIF MALI SATILIR MI?

 

İslâm hukukuna göre herhangi bir yöne vakfedilmiş olan bir şeyi satmak ve satın almak caiz değildir. Sünnet, bunu yasakladığı gibi icmâ’-ı ümmet de bunu yasaklamıştır. Bu hususta ihtilâf yoktur. İbn-i Ömer (r.a.) şöyle diyor: Ömer (r.a.) (Ravinin babası) Hayber arazisinden kendisine bir tarla isabet etti. Bunun üzerine Hazreti Peygamber (s.a.v.)’e gidip tarla için kendisiyle istişarede bulunup dedi ki: Ey Allâh’ın Resûlü, Hayber arazisinden bana bir tarla düştü. Şimdiye kadar ondan daha değerli bir şey elime geçmemiştir. Hakkında ne buyurursunuz? Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki, istersen onu haps -vakıf- edip tasadduk edersin. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) satılmaması, hibe edilmemesi ve miras olarak kalmaması üzerine tasadduk etti. Fakirlere, hürriyete kavuşmak maksadıyla efendileriyle mükâtebe akdini yapmış kölelere, mücahidlere, yolda kalmış olan kimselere, misafirlere verilmek üzere vakıf etti. Ona bakan kimsenin normal olarak ondan yemesinde beis yoktur. Yalnız ondan mülk edinemez. (Tirmizî)

Vakıf edilen malın satılması ve satın alınmasının caiz olmadığında ittifak vardır. Ancak vakıf edilen maldan istifade edilemeyecek bir duruma gelirse -bir tarlanın şehrin ortasında kalması gibi- Hanefi ile Hanbeli mezheblerine göre daha iyisiyle değiştirilmesi caizdir. Çünkü vakfın gayesi vakıf edilen yöne yardım sağlamaktır. Faydası olmadığı halde onu tutup haps etmenin ma‘nâsı yoktur.

Hülâsa, Hanefi ile Hanbeli mezheplerinin ileriye sürdükleri mesele hariç vakıf edilen mal ne satılır, ne alınır. Şayet herhangi bir sebebden dolayı birisinin elinde vakıf malı bulunsa mümkün ise onu esas sahibine iade etsin. Mümkün değilse kirası ne kadar tutarsa vakıf edilmiş yöne versin veya harcasın.

(Halil Günenç,

Günümüz Meselelerine Fetvalar, 2.c., 80.s.)

 

BAZAN DÜNYA İLE MEŞGULİYETİN CEVÂZI

 

Hanzaletü’l-Üseyyidî (r.a.)’den nakledildiğine göre, bu zât Resûlullâh (s.a.v.)’in katiplerindendi, demiştir ki: Bana Ebû Bekir (r.a.) tesâdüf etti de:

“Nasılsın yâ Hanzale!” dedi. Ben:

“Hanzale münâfık oldu!” dedim.

“Sübhânallah! Sen ne söylüyorsun?” dedi.

“Resûlullâh (s.a.v.)’in yanında bulunuyoruz. Bize cenneti, cehennemi hatırlatıyor, hattâ onu gözle görmüş gibi oluyoruz. Resûlullâh (s.a.v.)’in yanından çıktıktan sonra ise zevcelerle, çocuklarla, geçim dalgalarıyla meşgul oluyoruz. Bu sebeble çok şey unuttuk.” dedim. Ebû Bekir (r.a.):

“Vallâhi biz böyle şeylere rastlıyoruz.” dedi. Ebû Bekir (r.a.) ve ben yürüdük ve Resûlullâh (s.a.v.)’in yanına girdik. Ben dedim ki:

“Hanzale münâfık oldu yâ Resûlallâh!”

Resûlullâh (s.a.v.):

“Ne o?” diye sordu.

“Yâ Resûlallâh! Senin yanında bulunuyoruz. Bize cenneti ve cehennemi hatırlatıyorsun. O derece ki, gözümüzle görmüş gibi oluyoruz. Senin yanından çıktığımız vakit zevcelerle, çocuklarla, geçim dalgalarıyla meşgul oluyoruz. Çok şey unuttuk.” dedim. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.):

“Nefsim yed-i kudretinde olan Allâh’a yemin ederim ki, siz benim yanımda bulunduğunuz hal üzere ve zikretmeye devam ederseniz, sizinle melekler döşeklerinizin üzerinde ve yollarınızda musafaha ederler. Ve lâkin ya Hanzale! Bazı zaman şöyle, bazı zaman böyle.” buyurdu. Bunu üç defa tekrarladı.

(Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, 11.c., 95-96.s.)

GÜNÂH İŞLEYENİN HÂLİ

 

Günâhkar bir kimsenin mûti bir kimseye “Senin mü’min olduğun gibi ben de mü’minim” demesi, tıpkı kabak bitkisinin selvi ağacına ‘Ben de ağacım, sen de!’ demesi gibidir. Selvi ağacının ona vermiş olduğu cevâb ne güzeldir: “Ağaç cin­sinin kapsamına girmekten dolayı aldanmış olduğunu sonbahar rüzgârları estiğinde bileceksin. O zaman se­nin kökün kopacak, yaprakların dökülecek, ağaçların sâbit kalış sebeplerinden mahrûm olduğun için sadece ağaç isminde ortaklıkla adlanmış olduğun belli olacak­tır.” Toz duman dağıldığı zaman göreceksin altındaki at mı­dır, yoksa merkeb mi? Bu öyle bir iştir ki ancak son nefeste belli olur.

Günâhkâr bir kimse mâsiyetinden ötürü, ebediyyen ateş­te kalmaktan korkmadığı takdîrde, tıpkı sıhhatli olup zararlı şeylere dalan bir kimsenin, sıhhatinden ve ölümün çoğu za­man âniden vâkî olmadığından dolayı ölümden korkmayan kimse gibi olur. Sıhhatli kimse hastalıktan korkar. Bu ölümlü dünyâda helâkten korkan bir kimse için zehirleri, zararlı ye­mekleri hemen terk etmek farzdır, öyle ise ebedî dünyâsının helâk olmasından korkan bir kimseye, bu helâke götüren şeyleri bırakması öncelikle farzdır. Zehiri yiyen bir kimse piş­mân olduğu zaman kusması, derhal mîdeden uzaklaştırmak sûretiyle yediğini çıkarması farzdır. Bunu da helâke yakla­şan ve ölmesiyle sâdece şu fânî dünyâsı elden gidecek olan bedenini kurtarmak için yapar. O halde dînin zehirleri olan günâhları işleyen bir kimsenin günâhlardan dönmesinin vâcib olması daha evlâdır. Bunu da ancak ömrü varsa yapabi­lir; zîrâ bu zehirden ötürü zarar görecek olan şey, bâkî olan âhiretin elden gitmesidir. O âhiret ki orada değişmez ni‘met ve büyük mülk vardır! Onun elden gitmesi, cehennem ateşi­ni ve dâimî azâbı gerektirir. Öyle azâb ki dünyâ ömrünün bir­kaç misli onun müddetinin binde biri olamaz; zîrâ onun müd­detinin sonu hiç yoktur! Bu bakımdan tevbeye acele etmek gerekir.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.),

İhyâ-u Ulûmiddîn, 4.c, 18.s.)

 

ÂLİM KİŞİNİN HATÂ ETMESİ

 

Küçük günâhı büyük günâh yapan sebeblerden bir tane­si de; küçük günâhları işleyen kişinin, örnek kabûl edilen bir âlim olmasıdır. Böyle bir kimsenin işlediği küçük günâh, bü­yük günâhlardan olur. Zîrâ âlim, lider ve bunun gibiler örnek olurlar. Ona bakarak bu günâhlara bakanlar bulunur da bu âlim öldüğü halde kötü örnekleri devâm eder. Ne mutlu o kimseye ki, günâhları da kendisiyle ölür gider.

Cerir b. Abdullah (r.a.)’den rivâyetle; Peygamber (s.a.v):

“Her kim kötü bir yol açarsa o yolun günâhı ve o yolla amel edenin günâhı kadar günâh onun üzerindedir. On­ların günâhlarından da birşey eksilmez.” buyurmuştur. (Müslim) Bu onun örnek olması ve kötülüğü ilk îcâd etmesi bakımındandır. Allâh (c.c.) de: “Gerçekten biz ölüleri di­riltiriz. Öne sürdükleri işleri ve bıraktıkları eserleri yaza­rız.” (Yâsin s. 12) buyurmuştur. Eserler, amelin ve amel ede­nin ölmesinden sonra işlenip onun amellerine katılan şeyler demektir.

İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: “Başkası kendisine tâbi olduğundan dolayı vay o âlimin hâline! Bir defa hatâ eder, hatâsından döner. Fakat halk o hatâyı yüklenir ve onunla yeryüzünün çeşitli bölgelerine giderler.” Biri şöyle demiştir: “Âlim kişinin hatâsının meseli, geminin delinmesi meseline benzer. Hem kendisi, hem de içindekiler batar.”

Hikâye edildiğine göre: Bir âlim kişi halkı bid‘atlere sap­tırdı. Sonra o âlim tevbe etti. Bir zaman ıslah husûsunda çalıştı. Bunun üzerine Allâhü Te‘âlâ onların hâlini, Peygam­ber (s.a.v.)’e vahiy göndererek şöyle buyurdu: “O âlime söyle! Senin bir günâhın var. Eğer benimle senin aran­da olsaydı onu senin için affederdim. Fakat kullarım­dan saptırıp cehenneme soktukların ne olacaktır?” Bu­nunla anlaşılmıştır ki âlimlerin durumu tehlikelidir. Onların boynunda iki vazîfe vardır. O vazîfelerden biri günâhı terk etmek, ikincisi günâhı gizlemektir.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.),

İhyâ-u Ulûmiddin, 4.c, 62.s.)

BÜYÜK GÜNÂHLAR

 

Büyük günâhlar, Allâh’a ortak koşmak, anne-babaya karşı gelmek, adam öldürmek ve yalan yere yemîn etmek­tir. Ashâb-ı kirâm ve tabiîn, büyük günâhların adedi hakkın­da (dörtten yediye, dokuza, on bire ve daha yukarıya ka­dar) ihtilâf etmişlerdir. İbn Abbas (r.a.) bir defasında da şöyle demiştir: “Allâh (c.c.)’ün yasakladığı her şey büyük günâhdır.” İbn Abbas (r.a.)’dan rivâyetle başkaları da “Allâh (c.c.)’ün hakkında ateş va‘d ettiği her şey büyük günâhlar­dandır” demişlerdir. Seleften biri şöyle demiştir: “Dünyâda haddi (cezâyı) gerektiren her şey büyük günâhdır.”

Ebû Tâlib el-Mekkî şöyle demiştir: “Büyük günâhlar on yedi tanedir. Bir kısım hâdislerden derlediğim büyük günâhların dördü kalbdedir. Onlar Allâh (c.c.)’e ortak koşmak, günâhda ısrâr etmek, Allâh (c.c.)ün rahmetin­den ümîdsiz olmak ve Allâh (c.c.)’ün azâbından emîn olmaktır. Dördü dildedir. Onlar; yalan yere şâhidlik et­mek, nâmuslu bir insana zinâ iftirâsı atmak, bir hakkı iptâl eden veyâ bir bâtılı hak gösteren yalan yemîndir. O yemîndir ki onunla haksız yere, müslümân bir kişinin malı alınır. Velev ki o mal, erak ağacından yapılmış bir misvak olsun! Çünkü sâhibini ateşe daldırır.”

Dilin âfetlerinin birisi de sihirbazlıktır. Sihirbazlık, insanı bozan ve diğer cisimleri hilkatin aslından çıkaran konuşma demektir. Büyük günâhların üçü de mîde ile ilgilidir. Onlar da şunlardır: Sarhoş eden içkiyi içmek, zulüm bakımından yetim malı ve bildiği halde fâiz yemektir. O büyük günâhlar­dan ikisi de tenâsül uzvu ile ilgilidir. Onlar da zinâ etmek ve livâta yapmaktır. İkisi de el ile ilgilidir. Onlar da öldürmek ve hırsızlıktır. Biri ayaklarla ilgilidir. O da düşman karşısından kaçmaktır; bir müslümânın iki kâfirden, on müslümânın yir­mi kâfirden kaçması demektir.

Büyük günâhların biri de bedenin bütünüyle ilgilidir. O da anne ve babaya karşı gelmektir.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.),

İhyâ-u Ulûmiddin, 4.c, 34.s.)

ZİNÂNIN TEVBESİ

 

Ma‘iz b. Mâlik (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelerek dedi ki: “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! Ben nefsime zulmederek zinâ et­tim. Beni temizlemeni istiyorum!” Hz. Peygamber (s.a.v.); Uma­rım Allâh’tan: Sen bunu işlememişsindir, diyerek onu reddetti. Ertesi gün yine gelerek “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! Ben zinâ et­tim.” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) ikinci defa onu reddetti. Üçüncü gün de tekrar gelince Hz. Peygamber (s.a.v.) onun recmedilmesini emretti. Kendisi için bir çukur açtılar ve recmettiler! Bunun üzerine halk, Ma‘iz (r.a.) hakkında iki gruba ayrıldı kimi “Ma‘iz helâk oldu. Günâhı onu kapladı.” dedi. Kimi de “Onun tevbesinden daha doğru bir tevbe yoktur.” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “O öyle bir tevbe yap­tı ki onun tevbesi bir ümmetin fertleri arasında taksim olunsa, onların hepsini kaplayacak ve yetecek niteliktedir.” (Müslim)

Bir kadın Hz. Peygamber (s.a.v.)’e: “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! Ben zinâ ettim. Beni temizle!” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) onun sözünü kabûl etmedi ve kendisini reddetti. Ertesi gün yine “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! Ma‘iz’i reddettiğin gibi be­ni de reddetmek mi istiyorsun. Allâh (c.c.)’e yemîn ederim, ben gebeyim!” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle dedi: “Şimdi git! Çocuk doğunca, sütten kesilinceye kadar emzir!” Kadın ço­cuğu sütten kestiği zaman, çocuğun elinde bir parça ekmek ol­duğu halde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in huzûruna geldi ve şöyle dedi: “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! işte ben onu doğurdum ve sütten kestim. Yemeği de yedi!” Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) çocuğu Müslümânlardan birine teslim etmesini buyurdu. Sonra kadın hakkında emir verdi. Bir çukur açıldı. Göğsüne ka­dar kadını çukura gömdüler. Halka emir verildi. Kadını recmet­tiler. Hâlid b. Velid (r.a.) bir taş ile gelip onun başına attı. Kan, yüzüne sıçradı. Peygamber (s.a.v): “Ey Hâlid! Yavaş ol! Nef­simi kudret elinde tutan Allâh’a yemîn ederim! O öyle bir tevbe yaptı ki eğer o tevbeyi haraç sâhibi bile yapsa onun günâhı da bağışlanırdı. Onun namâzı kılınıp cenâzesi def­nedilsin!” buyurdular. (Müslim)

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.),

İhyâ-u Ulûmiddîn, 4.c, 66.s.)

 

GÜNÂHLARIN GETİRDİĞİ FELÂKET

 

Pişmanlık, sevdiğinin elden kaçacağını hissettiğinde kalbin elem duyması demektir. Bunun alâmeti; hasretin, üzüntünün, gözyaşı dökmenin, ağlamanın ve düşünme­nin meydana gelmesidir.

Bu bakımdan evlâdının veyâ nezdinde azîz olan ba­zı kimselerin başına gelen bir felâketi hisseden bir kim­senin musîbeti ve ağlaması uzar. Acaba insanın nezdin­de nefsinden daha azîz olan ne vardır? Ateşten daha şiddetli hangi felâket söz konusudur? Felâketin gelişine günâhdan daha fazla delâlet eden hangi şey vardır? Acaba Allâh (c.c.) ve Peygamber (s.a.v.)’inden daha doğru olan hangi haber verici vardır? Eğer doktor deni­len bir tek insan kişiye ‘evlâdının hastalığı iyileşmeyen bir hastalıktır’ ve ‘evlâdın ölecektir’ dese, derhâl onun üzüntüsü artar. Bu bakımdan evlâdı nefsinden daha azîz, doktor da Allâh (c.c.)’den ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’den daha sâdık ve bilgin, bu üzüntü de ölüm ve ateşten daha şiddetli değildir.

Günâhların Allâh (c.c.)’ün öfkelendiğine delâlet etme­si, hastalığın ölüme delâlet etmesinden daha kesindir. Günâhlarla ateşe ma‘rûz kalmak, hastalıkla ölüme ma‘-rûz kalmaktan daha şiddetlidir. Bu bakımdan pişmanlı­ğın elemi ne kadar şiddetli olursa, günâhların pişmanlık­tan ötürü bağışlanması da o kadar fazla ümîd edilir. Öy­leyse pişmanlığın doğruluğunun alâmeti kalbin rikkati, gözyaşlarının fazlasıyla akmasıdır. “Tevbe edenlerle oturun! Çünkü onların kalbi daha incedir.” (İbn Ebû Dün­yâ) Pişmanlığın doğruluğunun alâmetlerinden biri de o günâhların rahatlığı yerine acısının kalbe yerleşmesidir. Bu bakımdan günâha meyletmenin yerini günâhdan tik­sinme, günâha rağbetin yerini de nefret alır.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.),

İhyâ-u Ulûmiddîn, 4.c, 63.s.)

 

GÜNÂHLARI TESBÎT EDİP TELÂFÎ ETMEK

 

Kalbe günâhdan ötürü gelen her karanlık ancak o günâhın zıddı olan bir haseneyle gelen nûr ile silinir. Bunun için her günâhı cinsinden olan bir hasene ile silmek uygundur. Fakat bu hasene onun zıddı olmalı­dır; zîrâ beyaz siyahla giderilir. Mes’elâ çalgı âletleri­ni dinleyen bir kimse, bunları Kur’ân dinlemekle, zikir meclisinde oturmakla telâfî etmelidir. Bir şeyin zıddıy­la telâfî edilmesine “Dünyâ sevgisi, her hatânın ba­şıdır.” hadîs-i şerîfi delâlet eder. Dünyâ peşine gitme­nin alâmeti, onunla sevinmek, ona meyletmektir. Müslümâna isâbet eden ve ondan dolayı müslümânın kalbini dünyâdan nefret ettiren her eziyet müslümân için keffâret olur; zîrâ kalp, üzüntülerden ve sıkıntılar­dan dolayı üzüntülerin evinden (dünyâdan) uzaklaşır.

Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Günâhlardan bir kısmı vardır ki onlara ancak üzüntüler keffâret olur ve sildirtir.” (Taberânî)

Başka bir lâfızlarında “Ancak maîşeti aramaktan ileri gelen yorgunluk ve üzüntü onun keffâreti olur.” buyrulmuştur.

Hz. Âişe (r.anhâ)’nın hadîsinde “Kulun günâhları çoğaldığı ve o günâhların keffâreti olacak amelle­ri olmadığı zaman, Allâhü Te‘âlâ o kulun üzerine üzüntüleri sevk eder. Dolayısıyla günâhlarına kef­fâret olur.” şeklinde vârid olmuştur.

Ayrıca şöyle denilmiştir: “Kulun bilmediği halde kalbinin üzerine akan üzüntü, günâhların zulmeti­dir. O zulmetten dolayı üzülmek ise, kalbin hesâba çekileceğini ve mahşerin dehşetini sezmesidir.”

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.),

İhyâ-u Ulûmiddîn, 4.c, 65.s.)

 

GÜNÂHDAN HESÂB KORKUSUYLA

VAZGEÇMENİN MÜKÂFAATI

 

Ömer (r.a.)’in hilâfeti döneminde kendini ibâdete vermiş, mes-cîdden ayrılmayan bir genç vardı, Hz. Ömer (r.a.)’in hoşuna gider­di. Gencin babası sağ ve oldukça yaşlıydı. Yatsı namâzını kılınca hemen babasının yanına dönerdi. Yolu bir kadının kapısından geçi­yordu. Bu kadın gence vurulmuştu, yoluna çıkarak nefsini gence arzediyordu. Derken bir gece genci aldatarak peşine taktı, kendisi içe­ri girdi. Genç de tam içeri girerken Allâh’ı hatırlayıp kendine geldi ve dilinden:

“Takvaya erenler (yok mu?) onlara şeytândan herhangi bir ârıza iliştiği zaman iyice düşünürler, bir de bakarsın ki onlar (hakîkati) görüp bilmişlerdir bile” (A‘râf s. 201) âyetleri döküldü ve bayılıp yere düştü. Kadın bir câriyesini çağırarak genci birlikte götü­rüp kapısının önüne oturtur ve kapıyı çalıp geri dönerler. Babası oğ­lunun mutad vaktinde gelmediğini görünce aramak üzere dışarı çı­kınca bir de ne görsün, oğlu kapının önünde baygın bir vaziyette. Çoluk-çocuğunun yardımıyla kendisini içeri alır. Genç, gece bir hay­li ilerledikten sonra ancak ayılır. Babası:

-Oğlum, neyin var? der. Oğlu:

– Hayırdır, bir şey yok.

– Allâh adına and veriyorum, durumu bana söyleyeceksin, diye ısrâr edince o da keyfiyeti haber verir.

– Oğlum, hangi âyeti okumuştun?

Yukarıda geçen âyeti okur ve yine bayılarak yere düşer. Kendi­sini kaldırmaya çalıştıklarında öldüğünü görürler. Yıkayıp geceleyin defnederler. Hâdiseyi sabahleyin Hz. Ömer (r.a.)’e aktardıklarında Hz. Ömer (r.a.) gencin babasının yanına geldi ve:

– Bana niçin haber vermediniz? diye sitem etti.

– Yâ Emîre’l-Mü’minîn! Geceydi.

– Peki, beni kabrine götürün.

Hz. Ömer (r.a.) maiyetindekilerle birlikte kabrin yanına vardı ve:

– Ey falan, diye seslendikten sonra: “Rabbinin huzûrunda dur­maktan korkan (bir gün hesâb için Rabbinin huzûruna çıkacağı­nı düşünerek ma‘siyeti terkeden) kimseler için iki cennet vardır” (Rahman s. 46) âyetini okudu.

Ölü genç kabrin derûnundan şöyle mukâbelede bulundu:

– Yâ Ömer! Rabbim bana o iki cenneti, cennette iki defa verdi!”

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hayâtüs-Sahâbe, 4.c, 289-290.s.)

 

 

İNSANLARI CEHENNEME YUVARLAYAN

DİLİN KAZANCI DEĞİL Mİ?

 

Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu anlatılır: “Diline sâhib olana, ev halkına geniş davranana ve günâhlarından dolayı ağlayana ne mutlu.”

Hasan-ı Basrî (r.a.)’den naklen babam rahmetlik şöyle an­lattı: – Hakîm vasfını alan zâtın dili, kalbinin ardındadır. Bir söz söylemek istediği zaman kalbine döner. Eğer kalbi ona “ko­nuş” derse, konuşur. Eğer kalbi onu tutar, konuşturmazsa su­sar. Câhilin dili ise kalbinin önündedir. Hiçbir sözde kalbine danışmaz.

Bâzı hâkim zâtlar şöyle dediler:

– Susmada yedi bin hayır vardır. Bu iyilik ve güzellikler ye­di cümlede toplanmıştır. Her cümlede bin hayır bulunur.

Şunlardır:

  1. Sükût, hiç yorulmadan yapılan bir ibâdettir.
  2. Hiçbir ziynete ihtiyâç duymadan takılan süstür.
  3. Hiçbir idâreciye muhtaç olmadan elde edilen bir devlettir.
  4. Duvarsız bir kaledir.
  5. Hiç kimseye itibâr etmeden elde edilen bir zenginliktir.
  6. İnsanda bulunan kâtip (hafaza) meleklerini dinlendir­mektir.
  7. İnsanın ayıbını kapatmasıdır.

Şöyle dediler: – Sükût, ilim sâhibine ziynet, câhilin ayıpları­na ise perde olur.

Resûlullâh (s.a.v.)’den şöyle anlatıldı:

Mu‘az b. Cebel (r.a.) Yemen’e gönderildiği zaman Resûlul­lâh (s.a.v)’den nasîhat istedi.

Resûlullâh (s.a.v.) dilini işâret etti ve şöyle buyurdu:

– “Sana şu dile sâhib olmanı tavsiye ederim.”

Mu‘az b. Cebel (r.a.), diline sâhibdi; onun için tekrar bir tav­siye, bir nasîhat istedi. Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

–  “Anası doğurmayasıca! Acaba insanları yüzüstü ce­henneme yuvarlayan, dillerin kazancından başka bir şey (Ebû Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Ğâfilîn Bostânu’l-‘Ârifin, 243-248.s.)

 

ÖZEL İŞÇİNİN DURUMU

 

“Özel işçi, müstecirin (işverenin) dışında başka birisi için çalışamaz.” Hattâ nâfile namâz bile kılamaz.

Tatarhaniye’de şöyle denilmektedir: “Fazlî’nin Fetevâ’sında şu sözler vardır. “Bir adam birisini bir günlü­ğüne falan işi yapması için kiralasa, o günün sonu­na kadar işçinin o işi yapması lâzımdır. Farz namâz­larının dışında başka birşeyle meşgûl olamaz.” Semerkandî fetevâsında şöyle denilmiştir: “Meşâyihten bazıları, “Özel işçi farz namâzlarını kıldığı gibi sün­netleri de kılar. Bütün fukahânın ittifâkı ile nâfile na­mâz kılamaz. Fetvâ da bu kavil üzeredir.” demişlerdir. Garîbü’r-Rivâyette de şöyle denilir: “Ebû Alî ed-Dekkak, “Şehir içinde yevmiye ile çalışan işçilerin Cuma namâzına gitmesine mâni olunamaz. Ama şu var ki, eğer cami uzaksa, Cuma ile uğraştığı müdde­tin karşılığı ücretinden düşülür. Eğer yakın ise, üc­retinden birşey düşülmez. Eğer cami uzaksa ve Cu-ma’ya gidip gelmesi günün dörtte biri kadar bir vak­tini alırsa ücretinin dörtte biri düşülür” demiştir.”

“Eğer başkası için çalışırsa, çalıştığı kadarı ücretin­den düşülür.”

Tatarhâniye’de şöyle denilir: “Birisi akşama kadar çalışması için bir marangoz kirâlasa, marangoz o müddet içinde bir başkasına bir dirhem karşılığında bir hokka yapsa, hokkayı yaptıran adam marango­zun başkasına çalıştığını bilirse günâhkâr olur. Eğer bilmiyorsa bir günâhı yoktur. Marangozun ücretin­den hokka için çalıştığı süre ücreti düşülür.”

İmâdiye’nin açık ifâdesi şöyledir: “Özel işçi, kira sü­resinde çalışmasa dahî nefsini kendini tutan kimse­ye teslim etmekle ücretini hak eder.”

(İbn-i Âbidîn, 14.c., 183.s.)

 

EDEB YERLERİNİ ÖRTMEK

 

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin bizlere vasiyetlerinden birinde de, erkek olsun, kadın olsun, bacağın oyluk kısım-larıyla edeb yerlerinin saklanıp örtülmesine işâret edilmek­tedir. Zîrâ, koru çevresinde dolanmayı âdet edinenlerin her an için bu koruya düşmeleri beklenebilir. Bunun içindir ki, din bilginleri genellikle hayız gören bir kadının göbek ile diz arasından faydalanmayı yasakladıkları gibi, sarhoş etmese dahi bir damla şarab içmeyi, oruç tutan bir kimseye de bir susam tânesi büyüklüğünde bir yiyeceği yasaklamışlardır.

Yine kişi üzerinde hiçbir etkisi olmayacağı halde sırf şehvet duygusunun uyanmaması için, yaşlı da olsa bir ka­dının öpülmesini yasaklamışlardır. Buna da ihtiyatî yasak demişlerdir.

Hâkim, Beyhakî merfûan şu hadîsi anlatırlar: “Ey Kureyş’in gençleri! Edep yerinizi koruyunuz, zinâ işleme­yiniz; cennet edep yerini koruyanlaradır.”

Beyhakî’nin bir diğer rivâyeti şöyle: “Ey Kureyş’in kız ve erkek çocukları! Zinâ yapmayınız; gençliğini zinâ-dan koruyanlar cennete girerler.”

İbn Hibbân rivâyet ediyor: “Bir kadın beş vakit nama­zını kılar, edep yerini korur, kocasına itaat ederse, dile­diği kapıdan cennete girer.”

“İçinizden dili ile, iki ayak arasını koruyacağına ba­na söz verenlere, ben de, cenneti va‘d ederim.” (Buhârî)

Hafız Münzirî, bu hadîsteki “iki ayak arası”nın edep yeri ol­duğunu söyler.

İmâm Ahmed, İbn Ebi’d-Dünya, İbn Hibbân, Hâkim şu hadîsi rivâyet ederler: “Siz nefisleriniz hesâbına bana al­tı hususta söz verirseniz, ben de size cenneti tekeffül ederim: Konuştuğunuz vakit doğru konuşunuz, söz verdiğiniz vakit sözünüzde durunuz, size emânet edile­ne hıyânet etmeyiniz, edep yerinizi koruyunuz, gözleri­niz kötü bir şeye kaymasın, kötülükten elinizi çekiniz.”

(İmâm-ı Şa‘rânî, Büyük Ahidler, 469-499.s.)

 

BÜYÜK GÜNÂH İŞLEYENLERİN ÂKİBETLERİ

 

Cehennem bekçibaşı (günâhkârlara) sorar:

– Siz kimsiniz, hangi ümmettensiniz? Derler ki:

– Biz, kendilerine Kur’ân gönderilen ümmetteniz. Ramazan orucu tutanlardanız. Bunun üzerine cehennem bekçibaşısı:

– Kur’ân yalnız Muhammed (s.a.v.)’e gönderildi, der. Bu is­mi ondan duyar duymaz hemen hep bir ağızdan bağırırlar:

– Tamâm işte biz Muhammed (s.a.v.) ümmetindeniz. Bun­dan sonra, cehennem bekçibaşısı onlara sorar:

–  Peki, Kur’ân’da, Allâh’a isyânı yasak eden bir âyet yok muydu? Böyle konuşup giderken, cehennem ateşine ve zebâ-niye iyice yaklaşmış olurlar. Günâhkârlar derler ki: – Ey bekçi­başı, bize izin ver de hâlimize ağlayalım.

Onlara ağlama izni verilir. Gözyaşı dökmeye başlarlar. Gözyaşları tükenir; kan ağlamaya başlarlar. Bekçibaşı der ki:

– Bu gözyaşları ne kadar güzel, fakat, dünyâda olsaydı ve Allâh korkusundan böyle ağlasaydınız, o zaman sizi ateşten kurtarırdı. Bundan sonra bekçibaşı, zebâniye döner:

–  “Bunları cehenneme at!” emrini verir. Cehenneme atılır atılmaz:

–  Lâilâhe illallâh (Allâh’tan başka ilâh yoktur, derler. Ateş onlardan kaçar. Bunu gören bekçibaşı, ateşe emreder:

– Onları tut!… Emrini verir; ama ateş yakalamaz, şöyle der:

– Onları nasıl yakalarım? Allâh’tan başka ilâh yoktur, diyor­lar. Bundan sonra, bekçibaşı şöyle söyler:

– Evet, tutacaksın! Öyle deseler bile yakalayacaksın. Çün­kü Arş’ın Rabbi öyle emrediyor. Bundan sonra, ateşe tutulur­lar. Ateş bir kısmının ayağına kadar yükselir. Bir kısmının diz kapaklarına kadar çıkar. Bir kısmının beline kadar gelir. Bir kısmının da boğazına kadar uzar.

Ateş yüzlerine doğru yükselmeye başlayınca, bekçibaşı şöyle söyler:

–  Yüzlerini yakma! Çünkü dünyâda iken, çok kere secde ettiler. Sonra kalblerini de yakma! Çoğu kez Ramazan orucu tuttular susadılar. Allâh’ın dilediği kadar öyle kaldılar.

(Ebu’l Leys Semerkandî (r.a.),

Tenbihül Gâfilin Bostânül Ârifin, 69-70.S.)

 

İÇKİNİN GETİRDİĞİ SEVİLMEYEN ON HUY

 

1-  İçki içen kimse, içtiği zaman deli gibi olur. Çocuk­lara eğlence çıkar. Akıllı kimseler yanında kötü karşıla­nır.

2- Malı telef eder; aklı alır. (H.Şerîf)

3- İçki içmek, dostlar ve kardeşler arasına düşmanlık sokar. Nitekim bu ma‘nâ, bir âyet-i kerîmede şöyledir:

“Şeytân içkiyle, kumarla aranıza düşmanlık sok­mak ister…” (Mâide s. 91)

4-  İçki içmek insanı Allâh’ı anmaktan ve namâz kıl­maktan alıkoyar. Bu husûstaki âyet-i kerime şöyledir:

“Şeytân, içki ve kumarla sizi Allâh’ı anmaktan ve namâzdan alıkoymak ister. Kendinizi hâlâ ondan al­mayacak mısınız?” (Mâide s. 91)

5- İçki içen, zinâya gider. Çünkü, içki içince bilmeden karısını boşar. Sonra da onunla zinâ yapmış olur.

6- İçki, her kötülüğün anahtarıdır, içki içene bütün kö­tülükleri yapmak kolay gelir.

7-  İçki içen kendisini koruyan meleklerine eziyet eder.

İçkinin kötü kokusu, o melekleri kötü meclise götür­mek onlara eziyettir.

8- İçki içenin seksen sopa yemesi îcâb eder. Dünyâ­da bu sopayı yemeyen, âhirette ateşten kamçı ile sopa­lanır. Hem de halkın önünde. Babalar ve dostlar ona ba­karlar.

9- Semâ kapısını kendisine kapamış olur. Çünkü iç­ki içenin kırk gün iyiliği yükselmez. Duâsı makbûl olmaz.

10- İçki içen kendisini tehlikeye itmiş olur. Ölüm anın­da îmândan olma ihtimâlinden korkulur.

Bu anlatılanlar âhirete gitmeden evvel dünyâda başı­na gelenlerdir. Âhiret cezâları ise saymakla bitmez.

(Ebu’l Leys Semerkandî (r.a.),

Tenbîhü’l Gâfîlin Bostanül Ârifin, 159-160.s.)

 

İÇKİNİN AZI DA HARAMDIR,

HÜKMÜNÜ İNKÂR İSE KÜFÜRDÜR

 

Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu anlatılır: “Kıyâmet Günü, içki içenin görünüşü, kokusu leşten kötü, testisi boynuna asılı, kadehi elinde, eti ile derisi arası yılan, akrep dolu, ateşten bir ayakkabı giymiş, onun sıcaklığı beynini kaynatır. Kabrini cehennem çukurlarından bir çukur bulur. Firavun ve Hâman ona cehennem arkadaşları olur.”

Hz. Âişe (r.anhâ), Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlatıyor: “Bir kimse, içki içene bir lokma yedirse Allâhü Te‘âlâ, onun cesedine yılan ve akrep salar. Onun o yoldaki işini gören, dîninin yıkılmasına yardım etmiş olur. Ona o yolda borç para veren, bir mü’minin ölmesine yardım etmiş olur. Onunla oturan, Kıyâmet Günü kör olarak dirilir; bu ha­linden onu hiç kimse kurtaramaz. Devâmlı içki içeni evlen­dirmeyiniz ve evlenmeyiniz. O yüzden hasta olursa ziyâret etmeyiniz. Şâhidlik ederse şâhidliğini kabûl etmeyiniz. Be­ni, hak peygamber gönderenin hakkı için; içki içen, Tev­rat’ta, İncil’de, Zebûr’da, Kur’ân’da lanetlenmiştir. İçki içen, Allâh’ın peygamberlerine indirdiklerini bütünüyle in­kâr etmiş olur. İçkiyi ancak kâfir olan helâl sayar. Bir kimse, içkiyi helâl sayarsa ben, dünyâ ve âhirette ondan uzağım.”

Câbir (r.a.)’den gelen bir rivâyet ise şöyledir:

“Çoğu sarhoş eden bir şeyin azı da haramdır.”

Bir başka rivâyette ise şöyle buyuruldu:

“Sarhoşluk veren şeyin bir yudumu da, bir litresi de (çoğu da) haramdır.”

Fakih anlatıyor: Kaynatılma yolu ile elde edilen içki günâh olma yönünden diğer içkiden daha kötüdür. Doğrudan doğruya içki içen, içtiğini ikrâr eder. Ama kaynatılma yolu ile elde edilen içkiyi içen hem içer hem de helâl olduğunu söyler.

İçkiyi içen, âsîyâhud fâsık olur. Buharlama yolu ile elde edi­len içkiyi (helâl sayarak) içen kâfir olur.

İslâm ulemâsının toplu karârına göre sarhoş eden şeyin azı da çoğu da haramdır. Haramı helâl sayan ise ittifâkla kâfir olur.

(Ebu’l Leys Semerkandî (rh.a.), Tenbîhü’l Gafilin Bostanü’l Ârifin, 157.s.)

GÜNÂHIN KÜÇÜĞÜ OLMAZ

 

Zinâ etmek isteyen kişi konuşmadan ve mukaddimeler yapmadan ansızın zinâ etmeye az muvaffak olur. Eski bir münâkaşa ve düşmanlık olmaksızın öldürme ihtimâli aza­lır. Bu bakımdan her büyük günâhın etrâfı, geçmiş ve ge­lecek küçük günâhlarla sarılıdır. Eğer büyük bir günâhın tek başına, ansızın yapıldığı tasavvur edilirse ve ona ikin­ci bir defa dönüş yapılmazsa, böyle bir günâhın affedil­mesi insanın hayatı boyunca devâm ettiği küçük bir gü­nâhın affedilmesinden daha fazla ümîd edilir.

Küçük günâhın, büyük günâh olmasının sebeplerinden birisi de, günâhı küçük görmektir. Zîrâ kul günâhı, nefsin­de ne kadar büyük görürse, Allâh (c.c.) katında o kadar günâh küçülür. Kul onu ne kadar küçük görürse, Allâh (c.c.) nezdinde o nisbette büyür.

“Mümin, günâhını üzerine kaldırılan bir dağ gibi görür. O dağın üzerine düşmesinden korkar. Münâfık günâhını burnunun ucundan geçen bir sinek gibi gö­rür.” (Buhârî)

Affedilmeyen günâh, kulun “Keşke benim işlemiş oldu­ğum günâhların hepsi bunun gibi olsaydı!” deyip hafîfe al­dığı günâhdır. Günâhın mü’minin kalbinde büyümesi, Al­lâh (c.c.)’ün Celâlini bilmesinden ileri gelir. Bu bakımdan mü’min Allâh (c.c.)’e isyân etmenin korkunçluğunu düşün­düğü zaman, küçük günâhı büyük görür.

“Hidâyetin azlığına bakma! Hidâyet edicinin azametine bak! Hatânın küçüklüğüne bakma! O hatâ ile kendisine karşı cephe aldığın zâtın kibriyâsına ve azametine bak!”

“Küçük günâh yok! Aksine her muhâlefet büyüktür!” Sahâbe-i kirâm şöyle söylemiştir: “Sizler, gözünüzde kıl­dan daha ince görünen birtakım işler yapıyorsunuz ki, biz onları Hz. Peygamber (s.a.v.)’in zamanında helâk eden şeylerden sayardık!”

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.),

İhyâ-u Ulûmiddin, 4.c, 59.s.)

RÜŞVET VE HEDİYE

 

Fetih’te rüşvetin dört bölümde inceleneceğine yer verilmiş, dört kısım olduğu da söylenmiştir. Bunlardan biri alana ve ve­rene haram olan rüşvettir. O da vâlilik, emirlik, hâkimlik almak için verilen rüşvettir. İkincisi, bir kimsenin lehinde hüküm ver­mek için hâkimin rüşvet almasıdır. Onun hükmü de aynıdır, ya‘ni haramdır. Velev ki verdiği hüküm doğru da olsa. Çünkü doğruyu bulup çıkarmak o istikâmette hüküm vermek onun gö­revidir. Görevine karşı rüşvet alması kesinlikle haramdır.

Üçüncüsü, daha üst kademede işini görmek üzere birin­den bir mal alması veyâ ona bir menfaat sağlaması için rüşvet alması, yüksek kademedeki me’murların âmirlerin verebile­cekleri zararı bertarâf etmesi için ona mal para vermesidir. Bu da ancak alan kişi için haramdır. Bunun helâl olmasının yolu ise bu işini görmek ve ta‘kîb etmek için onu belirli günler kar­şılığında ücretle tutmasıdır. Bu durumda o kimsenin mesâisi (işleri) onu tutan kişiye ait olacağından âmirlere (sultâna) be­lirli bir iş için göndermesi sahîh görülmektedir.

“Birbirlerine olan sevgilerinin artması, dostluğun pekişmesi için hediyeleşmeleri her iki taraf için helâldir. Ama haksız oldu­ğu bir konuda kendisine yardımcı olması için yapılan hediye her iki taraf için de haramdır. Kendisine gelebilecek bir zulmü ve bir zararı önlemesi için vermiş olduğu hediye ise yalnız alan kişi için haramdır.”

“Eğer bu hediye verilirken şartlı olarak verilirse hüküm böy­ledir. Ama şart koşulmadan verilecek olursa karînelerle Sultân veyâ başkan nezdinde ona yardımcı olması için hediye ettiği­ni yakînen bilirse ulemâmız böyle bir hediye verilmesinde bir beis olmadığını söylemişlerdir.”

Dördüncüsü ise parayı verdiği kişinin zulmünden ve onun yapacağı bir kötülükten korktuğu için kendisine bir miktar para veyâ mal verecek olursa. Bu durumda yalnız kendi nefsi ve âi­le efrâdı için korkması şart değil, malı için korkmasında da du­rum yine aynıdır. Bu durumda verilen, veren kişi için helâl, alan kişi için haramdır. Çünkü herhangi bir müslümâna karşı mey­dana gelecek zararı önlemek vâcibdir.

(İbn-i Âbidîn, 12.c., 125.s.)

 

TEVBESİ KABÛL OLMAYAN KİMSELER-1

 

Mürted olan bir müslümân tevbe edip İslâmiyete geri dö­nerse tevbesî kabûl edilir. Ancak şu kimselerin tevbeleri kabûl edilmez:

1-  Tekrar tekrar mürted olan müslümânın tevbesi kabûl edilmez.

Yukarıda geçtiği üzere bir müslümân dördüncü defa mür­ted olursa tevbesi kabûl edilmeyip öldürülür.

2- Peygamberlerden birine dil uzatma cür’etinde bulunmak sûretiyle kâfir olan bir müslümânın tevbesi kabûl edilmeyip, mutlakâ hadden öldürülür. Çünkü bu, kul hakkıdır. Tevbe ile or­tadan kalkmaz. Peygamberlerden birine dil uzatma cür’etinde bulunan bir müslümânın azâb edilmesinde ve kâfir olmasında şüphe eden kimse de kâfir olur. Allâhü Te‘âlâya dil uzatma cü­r’etinde bulunmak sûretiyle kâfir olan bir müslümânın tevbesi kabûl edilir. Çünkü bu Allâhü Te‘âlâ’nın hakkıdır. Bu mes’ele-nin tamâmı Bezzâziye’den naklen Dürer’in cizye faslındadır.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimize kalbiyle buğzeden müs­lümânın da tevbesi kabûl edilmez. (Fetih, Eşbâh)

Musannif Fetâvâ’sında: “Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz ile alay etmeyi ve onu küçümsemeyi, hakîr görmeyi, Peygam­bere dil uzatmaya, kalble buğzetmeye katmak vâcibdir. Ya‘ni tevbesi kabûl edilmez. Çünkü buna da kul hakkı te‘alluk et­mektedir.” diye zikretmiştir.

3- Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile Hz. Ömer (r.a.)’e veyâ bunlardan birine dil uzatan müslümânın tevbesi kabûl edilmez.

Hâkim-i Şehid’e nisbet edilerek Cevhere’den naklen Ba-hır’da zikredilmiştir ki; Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile Hz. Ömer (r.a.)’e dil uzatan veyâ bunlara ta‘n eden müslümân, kâfir olur ve tev­besi kabûl edilmez. Bu kavil ile İmâm Debbûsî ve Ebu’l-Leys amel etmişlerdir. Fetvâ için muhtar olan da budur. Eşbah sâhi­bi de kesin olarak bununla hükmetmiştir.

Musannif “Bu kavil, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimize dil uzatan müslümânın tevbesinin kabûl edilmeyeceğine dâir olan kavli, takviye eder.” diyerek bunu ikrâr etmiştir.

(İbn-i Âbidîn, 9.c, 25.s.)

 

TEVBESİ KABÛL OLMAYAN KİMSELER-2

 

4-  Sihir yapan ve sihrin te’sîrine inanmak sebebiyle kâfir olan kimse kadın olsa bile yeryüzünde fesâd çıkartmaya ça­lıştığı için, esah olan kavle göre tevbe etmeden önce yakala­nırsa, yakalandıktan sonra tevbe etse bile tevbesi kabûl edil­meyip öldürülür. Tevbe ettikten sonra yakalanırsa tevbesi ka­bûl edilip öldürülmez.

5- Zındık olması sebebiyle kâfir olan ve insanları zındıklı­ğa da‘vet etmesiyle bilinen kimse, tevbe etmeden önce yaka­lanırsa, yakalandıktan sonra tevbe etse bile tevbesi kabûl edilmeyip öldürülür. Tevbe ettikten sonra yakalanırsa tevbesi kabûl edilip öldürülmez.

6- Adam boğmayı âdet edinmiş kimsenin de tevbesi ka­bûl edilmeyip -şerrinden insanları kurtarmak için- öldürülür,

(Sirâc)

7- Kâhinin hükmü, sihrin te’sîrine inananın hükmü gibidir. (Şümunnî)

8- İnsanları ilhâd (sapıklığ)a da‘vet eden mülhidin hükmü zındığın hükmü gibidir.

9-  İbâhi (haram şeyleri mubah sayan bâtınî zümre)nin hükmü de zındığın hükmü gibidir. Molla Hüsrev’in Beyzâvî Hâşiyesfnde böyle zikredilmiştir.

10- Küfrünü gizleyip müslümân olduğunu söyleyen münâfığın hükmü de hiç bir dîni kabûl etmeyen zındığın hükmü gi­bidir.

Şarabın haram olması gibi İslâm dîninde haram olduğu kesin olarak bilinen bazı şeylerin haram olduğuna kalbiyle inanmadığı halde diliyle haram olduğuna inandığını söyleyen kimsenin hükmü de zındığın hükmü gibidir. Bu bahsin tamâ­mı Fefih)’dedir.

Yine Fetih’de zikredilmiştir ki; sihrin haram olduğuna inansın veyâ inanmasın sihri öğrenip yapan kimse kâfir olur ve öldürülür.

Hâniyye’nin Hazar bahsinde: “Sihrin te’sîrine inanmadığı halde tecrübe ve denemek için kullanan kimse kâfir olmaz.” diye zikredilmiştir. (İbn-i Âbidîn, 9.c, 44.s.)

 

KADINLARIN EVLERİNDE OTURMALARI

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimizin bizlere olan emir ve vasi­yetlerinden biri de; kadınlara evlerinde oturmalarını, beş va­kit namâzlarını evlerinde kılmalarını emredip, evden dışarı çıkmaya heves etmemeleri ve yabancı vâizleri dinlemeye ih­tiyâç duymamaları için Allâh ve Resûlü (s.a.v)’in kendileri hakkında emrettiklerini yaptıkları takdîrde ne derece fazîlet kazanacaklarını onlara anlatmaktır.

Çünkü bizler, âilemizin her durumundan dünyâ ve âhirette ve her yerde sorumlu bir durumdayız. Meğer ki âilemiz çok yaşlı ve insanı kendisinden uzaklaştıracak veyâ tiksindirecek çirkinlikte olsun. Zamanımızda va‘z dinlemeye giden kadınların başlarına gelenleri düşünecek olursak, hiçbir erkek âile reîsinin karısı­nın dışarı çıkmasına izin vermemesi gerektiğini görürüz.

İmâm Ahmed, İbn Hüzeyme ile İbn Hibbân “Sahih?”lerinde merfûan şu hadîsi rivâyet ederler: Peygamber (s.a.v.) Efen­dimiz, Ebû Humey es-Sa‘îdî’nin hanımı kendisine “Ey Al­lâh’ın Resûlü, seninle namâz kılmayı seviyorum” demesi üzerine, “Evet benimle namâz kılmayı sevdiğini biliyo­rum. Şu var ki, odanda kılacağın namâz hücrende kılaca­ğın namâzdan daha hayırlıdır. Hücrende kılacağın namâz da evinin herhangi bir yerinde kılacağın namâzdan daha hayırlıdır. Evinde kılacağın namâz da kavminin namâz kıldığı mescîdde kılmandan daha hayırlıdır. Kavminin mescîdinde kıldığın namâz ise benim mescîdimde kıla­cağın namâzdan daha hayırlıdır” buyurmuşlardır.

Rivâyete göre Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin bu öğüdü üzerine adı geçen kadın evinin en tenhâ ve karanlık bir kö­şesinde kendine bir mescîd yaptırarak, Allâh’a kavuşuncaya kadar evinden ayrılmadan namâzını orada kılmıştır.

İmâm Ahmed, İbn Hüzeyme, İbn Hibbân ve Hâkim’in de senedleri sahîhtir diye rivâyet ettiği bir hadîste Resûlullâh (sav) Efendimiz, “Kadınların en hayırlı mescîdleri evleri­nin en iç (mahrem) köşesidir” buyurmuşlardır.

(İmâm-ı Şa‘rânî, Büyük Ahidler, 95.s.)

 

MASKARALIK İÇİN KADIN KILIĞINA

GİRENLERE YÜZ VERMEMEK

 

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin bizlere vasiyetlerin­den biri de, kendini kadınlara benzeterek maskaralık yapan kimselerin meclislerine gidilmemesi, bu ahlâk ve tabiatı bırakmadıkça böylelerine yüz verilmemesi hak­kındadır. Sünnet düğünleri, nikâh şenlikleri gibi sevinç günlerinde, buralarda kadın kılığına girerek insanları güldürmek amacıyla maskaralık yapan kimseler bulunu­yorsa, bu gibi da‘vetlere de gitmemek en hayırlısıdır. Çünkü bu gibilerin helâl ve mubah olan söz ve davra­nışlarda bulunmaları imkânsızdır, insanları güldürmek için edeb dışı konuşup, ahlâk sınırlarını aşarlar. Bunla­rın hepsi günah ve yasaktır, îmân sâhibi, sağlam kişiler, evlerinde böyle eğlenceler yaptırmazlar, özellikle bü­yük, küçük herkesin dert ve sıkıntılar içinde boğulduğu şu zamanımızda maskaralık yaptırılmasının uygun ol­mayacağı bilinmelidir. Bu gibi meclislere devâm eden­ler, gülmeye ve eğlenmeye düşkün kimseler, bunda ıs­râr edenler ve böyle eğlenceleri tertîb edenler şunu bil­melidirler ki, kendilerine bir cezâ ve kötülük hazırlan­maktadır. Sözlerimize inanmayanlar, denesinler.

Şeyhayn, Ebû Dâvud ve diğerleri şu hadîsi rivâyet ederler: “Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, kendilerini kadın kıyâfetine sokan ve benzeten erkeklere la‘net ettiği gibi, erkek kıyâfetine giren kadınları da la‘net-lemişlerdir.” Bu hadîsteki benzerliğin giyim ve davra­nışlara da şümûlü vardır.

İmâm Buhârî şu hadîsi rivâyet eder: “Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, kadınlara özenen erkekleri lanet­lediği gibi erkeklere özenen kadınları da la‘netlemişlerdir.

(İmâm-ı Şa‘rânî, Büyük Ahidler, 885-886.s.)

 

YABANCI BİR KADINLA BAŞBAŞA KALMAMAK

 

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin bizlere vasiyetlerinden birin­de de, sâlihin sâlihi bir kimse olsak da, fitneye sebebiyet ver­memek için yabancı bir kadınla başbaşa yalnız kalmamamız emir buyrulmaktadır.

Şeyhayn ve diğerleri merfûan şu hadîsi anlatırlar: “Kadın­ların yanına girmekten şiddetle sakının.”

Deylemi merfûan şu hadîsi anlatır: “Bir erkek bir kadınla başbaşa yalnız kalırsa, yanlarında bulunan üçüncü bir kim­se de şeytândır.”

Şeyhayn ve diğerlerinin anlattığı diğer bir hadîste: “Kocası veyâ mahremi yanında olmayan bir kadınla başbaşa yalnız bulunmayın” buyrulmuştur.

Taberânî merfûan şu hadîsi anlatır: “Allâh’a ve Kıyâmet gününe îmânı olanlar aralarında akrabası veyâ mahremi bulunmayan bir kadınla başbaşa kalmasın(lar).”

Taberâni ve Beyhakî rivâyet ediyorlar: “Herhangi birinizin helâli olmayan bir kadına dokunmaktansa başından bir çu­valdızla vurulması daha hayırlıdır.”

Taberânî şu hadîsi anlatır: Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz bu­yurur: “Sakın kadınlarla başbaşa yalnız kalmayın. Nefsimi elinde tutana and içerim ki, bir kimse bir kadınla başbaşa kalsın da aralarına şeytân girmiş olmasın; kokmuş bir ça­mura bulanmış çevresine o pis kokuyu saçan bir domuzun kendisine çarpması kişinin helâli olmayan kadınla omuz omuza gelmesinden daha hayırlıdır.” Allâh en doğrusunu bilir.

(İmâm-ı Şa‘rânî, Büyük Ahidler, 866.s.)

HÛRİLERİN SESLENİŞİ

 

Mu‘az bin Cebel (r.a.) hazretlerinden rivâyet olundu. Efendi­miz (s.a.v.) hazretleri buyurdular ki:

– “Dünyâda bir kadın kocasına eziyet verdiğinde, o ada­mın, Hûrilerden olan eşi (cennette şöyle seslenir:)

– Ona eziyet etme! Allâh seni kahretsin! O senin yanın­da sığınmış bir yabancıdır. Yakında seni bırakıp bize gele­cektir!” (İbn Mâce)  (İsmâil Hakkı Bursevî (k.s.), Rûhu’l-beyân Tefsîri, Nisâ Sûresi)

 

YABANCI BİR KADINLA BAŞBAŞA KALMAMAK

 

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin bizlere vasiyetlerinden birin­de de, sâlihin sâlihi bir kimse olsak da, fitneye sebebiyet ver­memek için yabancı bir kadınla başbaşa yalnız kalmamamız emir buyrulmaktadır.

Şeyhayn ve diğerleri merfûan şu hadîsi anlatırlar: “Kadın­ların yanına girmekten şiddetle sakının.”

Deylemi merfûan şu hadîsi anlatır: “Bir erkek bir kadınla başbaşa yalnız kalırsa, yanlarında bulunan üçüncü bir kim­se de şeytândır.”

Şeyhayn ve diğerlerinin anlattığı diğer bir hadîste: “Kocası veyâ mahremi yanında olmayan bir kadınla başbaşa yalnız bulunmayın” buyrulmuştur.

Taberânî merfûan şu hadîsi anlatır: “Allâh’a ve Kıyâmet gününe îmânı olanlar aralarında akrabası veyâ mahremi bulunmayan bir kadınla başbaşa kalmasın(lar).”

Taberâni ve Beyhakî rivâyet ediyorlar: “Herhangi birinizin helâli olmayan bir kadına dokunmaktansa başından bir çu­valdızla vurulması daha hayırlıdır.”

Taberânî şu hadîsi anlatır: Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz bu­yurur: “Sakın kadınlarla başbaşa yalnız kalmayın. Nefsimi elinde tutana and içerim ki, bir kimse bir kadınla başbaşa kalsın da aralarına şeytân girmiş olmasın; kokmuş bir ça­mura bulanmış çevresine o pis kokuyu saçan bir domuzun kendisine çarpması kişinin helâli olmayan kadınla omuz omuza gelmesinden daha hayırlıdır.” Allâh en doğrusunu bilir.

(İmâm-ı Şa‘rânî, Büyük Ahidler, 866.s.)

 

HÛRİLERİN SESLENİŞİ

 

Mu‘az bin Cebel (r.a.) hazretlerinden rivâyet olundu. Efendi­miz (s.a.v.) hazretleri buyurdular ki:

– “Dünyâda bir kadın kocasına eziyet verdiğinde, o ada­mın, Hûrilerden olan eşi (cennette şöyle seslenir:)

– Ona eziyet etme! Allâh seni kahretsin! O senin yanın­da sığınmış bir yabancıdır. Yakında seni bırakıp bize gele­cektir!” (İbn Mâce)  (İsmâil Hakkı Bursevî (k.s.), Rûhu’l-beyân Tefsîri, Nisâ Sûresi)

 

İPEK ELBiSE VE ALTIN ZÎNETİ

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimizin bizlere vasiyetlerinden bi­ri de, ipekten elbiseler giyinen, ipekler üzerinde oturan, altın zînetler takınan devlet adamlarının bu hallerini tasvîp etme­yip, kınamamız hakkındadır.

Zamanımızın insanları çoğunlukla bu ahde hıyânet et­mektedirler. Zâlimlerin ipek elbise giyip dolaşmalarına, ipek­ler üzerinde oturmalarına ses çıkarmamakta ve bunları inkâ­ra kalkışmamaktadırlar. İnkâr etseler, doğru olmadığını söyle­seler bile, sözleri te’sîr etmemektedir. Çünkü gerçekte kendi gönüllerinde o tür hayâta karşı, aşırı istek ve tamahları vardır.

Şeyhayn ve diğerleri merfûan şu hadîsi anlatırlar: “İpekli elbiseler giymeyiniz. Dünyâda bunları giyenler, âhiret gü­nünde giyemezler.”

Ebû Dâvud ve Nesâî şu hadîsi anlatır: Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, bir gün ipekli bir kumaş alarak sağına kor, bir altın parçası alarak soluna kor ve şöyle buyururlar: “Şu gördüğü­nüz iki şey, ümmetimin erkeklerine haramdır.”

Bezzar ve Taberânî, Cebel oğlu Mu‘az (r.a.)’den naklen şu hadîsi anlatırlar: “Mu‘az (r.a.) şöyle anlatır: “Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz birinin giymiş olduğu cübbesinin ceplerinin ipek bir kumaştan dikilmiş olduğunu görür ve şöyle buyurur:

“Bu gördüğünüz ipek parçası, Kıyâmet günü bu kimseyi ateş parçası olarak saracaktır.”

İmâm Ahmed ve Taberânî şu hadîsi anlatırlar: Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz buyurur ki: “Ümmetimden altından yapıl­mış zînet eşyâsı takarak ölen bir kimse, bunları cennette giyip takmaktan mahrûm kalır.”

Müslim şu hadîsi anlatır: “Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz bir erkeğin parmağında, altından bir yüzük görür, derhâl o yüzüğü o kimsenin parmağından çekip çıkararak, yere atar ve şöyle buyurur: (Olacak şey mi) sizlerden biri tutu­yor, kor hâline gelmiş bir ateş parçasını alıp, eline takı­yor.”

Allâh en doğrusunu bilir.

(İmâm-ı Şa‘rânî, Büyük Ahidler, 884-885.s.)

 

AÇIK ARTIRMA

 

Müşteri kızıştırma diyebileceğimiz açık artırmaya satın al­ma niyetiyle değil de fiyatı artırmak maksâdıyla veyâ malı kendinde bulunmayan bir vasıfla medhetmek için dâhil olma­sı demektir ki bu da mekrûhdur. Bu nikâhta ve nikâh dışında bazı husûslardada cârîdir. Buradaki yasağın malın kıymetini bulmasına kadar müdâhale yasak değildir. Kıymetini aşması hâlindeki müdâhalesi yasaktır ya‘ni tahrîmen mekrûhdur. Zî-râ burada yasağa sebeb olan karşıdakinin aldatılmasıdır. Kıymetine kadar malın alınması için müdâhale aldatmayı ih­tivâ etmediği için câiz, ama onun dışındaki müdâhale tahrî­men mekrûhdur. Başkasının pazarlığı üzerine pazarlık yap-makda tahrîmen mekrûhtur. Velevki pazarlığına müdâhale edilen zimmî veyâ pasaportla gelmiş müste’men dediğimiz kişi de olsa. (Nehir) Tabîki bu durum her iki tarafın satılan ma­lın fiyatında anlaşmaları veyâ evlenme konusunda mehir miktârında anlaşmalarından sonraki müdâhaledir. Eğer he­nüz fiyatta veyâ, mehirde anlaşma olmamış ise mekrûh de­ğildir. Zîrâ o durumda satış akdi bir açık artırma akdidir. Hz. Peygamber (s.a.v.) bir sahâbeye âit kilimle su kabını açık ar­tırmayla satmıştır, dolayısıyla açık artırma câizdir. Şehir hal­kına zararlı olduğu takdîrde veyâ gelenlere şehirdeki fiyatı yanlış verme sûretiyle gelen celep dediğimiz malları şehir dı­şında karşılayıp orada satın almak da tahrîmen mekrûhdur. Maksâd şehir halkının zararını ve getirenlerin aldatılmasını önlemektir. Bu iki husûs zarar ve aldatma ortadan kalkacak olursa kerâhat de ortadan kalkmış olur. Ya‘ni mekrûh olmaz. Şehirde kıtlığın ve ihtiyâcın belirdiği bir zamanda şehirlinin köylüye simsarlık yaparak malını satmaya teşebbüsü de tah­rîmen mekrûhdur. Ama şehirde bolluk olur ihtiyâc bulunmaz­sa zarar bulunmayacağından mekrûh değildir. Cenâb-ı Pey­gamber (s.a.v.)’in “İnsanları biribirinden rızıklanmalarına bırakın” buyurmasıdır. Yukarıda da beyân edildiği gibi delâ­let yoluyla bey‘i diye isimlendirdiğimiz açık artırma yoluyla satış mekrûh değildir.

(İbn-i Âbidîn, 10.c., 432.s.)

 

ŞEFFÂF VE DAR ELBİSE

 

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin bizlere vasiyetlerinden biri de, âile ve eşlerimizin vücûdlarını gösterecek veyâ vücûd hatlarını belli edecek şeffaf veyâ dar elbiseler giymelerine mâni olmamız, nefisleri bunları satın almak istemiş olsa da, yabancı gözlerden onları korumak için bu gibi giyim eşyâsını kullanmalarına müsâade etmememiz hakkındadır.

Çünkü yabancı gözler kadının giydiği bu ince ve şeffâf ku­maştan kadının edep yerini şeffâf bir cam gerisinden görür gi­bi olurlar. Hakk Te‘âlâ kullarına giyim konusunda insan tenini göstermeyecek elbiselerin giyilmesi gerektiğini buyurmuşlar­dır. Evli bir erkeğe düşen vazîfelerden biri de, karısının bu gi­bi tenini gösterecek elbiseleri giymesini sevdiğini görürse, eşinin kem gözlerden korunması için üzerine bir örtü örtün­mesini temin etmektir. Bir zarûret ve hâcet olmadan, bir ka­dın kendi edep yerini dahî görse, câiz değildir. Kocalar eşle­rini bu yönde uyarmalı, tenlerini dıştan göstermeyecek kadar kalın, vücûd hatlarını belli etmeyecek kadar da bol elbiseler giymelerini tavsiye etmelidirler. Belki de kocanın usûlü dâire­sinde yapacağı bu öğüde kadın uyabilir. (Allâh zengindir ve hamd sâhibidir.)

İbn Hibbân rivâyet ediyor: -“Ümmetimin, son günlerinde erkek ve kadınlar vücûdlarını çırılçıplak gösterecek elbi­seler giyecekler, başlarını da deve hörgücüne benzer şe­kilde kabartacaklardır. Onlar la‘nete uğramışlardır.”

Müslim ve diğerlerinin rivâyetleri de şöyle: “Ateş ehlin­den iki zümre vardır ki onları henüz görmedim. Bunlar­dan biri, öyle bir toplum ki, ellerinde inek kuyruklarına benzeyen kamçılarla insanları dövecekler. İkincisi de çıp­lak giyimli kadınlardır ki, kendileri yolsuz oldukları gibi, (insanları) baştan çıkarırlar, saçlarını deve hörgücü gibi şekillendirirler. İşte bu gibilere cennet yasaktır. Cennetin kokusu şu kadar ve bu kadar uzaklıktan duyulduğu hal­de, onlar, onun kokusunu dahî alamazlar.”

Allâh en doğrusunu bilir.

(İmâm-ı Şa‘rânî, Büyük Ahidler, 883.s.)

 

KİMSENİN EVİNİ GÖZETLEMEMEK

 

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin bizlere vasiyetlerinden biri de hiçbir vakit, bir din kardeşimizin evini kapı aralıkla­rından veyâ gözetlenebilecekleri herhangi bir yerden gö­zetlemememiz, onlar aldırmasalar dahî, Hakk’a vefâ için böyle bir davranışta bulunmamamız hakkındadır.

Şeyhayn ve diğerleri merfûan şu hadîsi anlatırlar: “İzin almadan bir kimsenin veyâ toplumun evine bakanla­rın veyâ gözetleyenlerin gözleri, o toplum veyâ hâne sâhibi tarafından kör edilirse helâl olmuş olur.”

İmâm Ahmed ve Tirmizî merfûan şu hadîsi rivâyet ederler: “Her hangi bir erkek izin almadan bir perde veyâ mâniayı kaldırır ve oraya bakarsa, bu tür davra­nışıyla helâl sınırını aşmış olacağından o kimsenin gözü kör edilip akıtılsa yeridir. Bir kimse perdesi ol­mayan bir kapının önünden geçerken o ev halkının mahrem bir yönünü görürse, bu bir suç veyâ hatâ sa­yılmaz. Bu suç ve hatâ evdekilere dönmüş olur.”

Taberânî rivâyet eder: Resûlullâh (s.a.v.) Efendimize, evlere girme husûsunda nasıl izin alınacağı sorulduğunda Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Ev sâhibinden izin almadan ve selamlaşmadan bir kim­senin gözleri daha önceden içeriye dikilirse o kimse için içeri girme izni yoktur; Rabbine de âsi olmuştur.”

Şeyhayn’ın anlattığı bir hadîse göre: “Adamın biri Re­sûlullâh (s.a.v.) Efendimizin odalarından birinin aralığın­dan bakar. O sırada Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz elinde saç taramağa mahsûs demirden, ucu sivri bir tarakla ba­şını kaşıyordu. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz içeriyi gözet­leyen adama, “Ben senin içeriyi gözetlediğini bilsey­dim, şu elimdeki âletle gözünü önüne akıtırdım, ev sâhibinden izin almak, içeriyi gözetlememek içindir” bu­yurmuşlardı.”

(İmâm-ı Şa‘rânî, Büyük Ahidler, 958-960.s.)

 

RÜŞVETİ ALAN DA VEREN DE CEHENNEMDEDİR

 

Rüşvet toplumsal bir hastalıktır. Türediği yerde işler ak-

sar, zamanında bitirilemez olur. Kişilerde rüşvetsiz iş yürü-

yemeyeceği inancı hâsıl olur ki, bunun sonucunda halkın

birbirine ve idâri mekanizmalara güveni azalır. Bu güven-

sizlik toplum içinde korku ve huzursuzluğun yerleşmesine

neden olur. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bu hususta: “Herhangi

bir millette ribâ (faiz) çoğalırsa, o millet kıtlıkla imtihân

edilir. Herhangi bir millet ki, aralarında rüşvet çoğalır-

sa, korku ile imtihân edilirler.” buyurmuştur.

Abdullah b. Amr (r.a.)’in rivayetine göre Efendimiz

(s.a.v.): “Rüşvet alan da veren de cehennemdedir.” bu-

yurmuştur. Yine Abdullah b. Amr (r.a.)’den rivayete göre:

“Resûl-i Ekrem(s.a.v.) rüşvet alanla rüşvet verene lanet

etmiştir.” Taberânî’nin aynı mealdeki başka bir rivayetinde

rüşvete aracılık eden de la’netlenmiştir.

Hakkı olmadığı halde lehine hüküm verdirmek, hakkı ol-

madığı bir şeyi elde etmek veya bir müslümana eziyet için

kadıya veya hâkime rüşvet veya hediye veren ve bunlarda

aracı olanların hepsi fâsıktır. Bu hususta Resûlullâh (s.a.v.)

Efendimiz: “Bir hükmü verme ve alma hususunda rüş-

vet verene de, alana da Allah lanet etsin.” buyurmuştur.

Fakat hak ve adaletle hükmedilmesi, zulmün kaldırılması

ve hakkını alabilmesi için -başka çıkar yol olmadığı takdir-

de- verilen rüşvetten veren sorumlu değildir. Çünkü hakkı-

nı elde etmek zorundadır. Bu durumda sorumlu ve fâsık,

rüşveti alandır. İşlediği suç fısktır. İbn Mesûd (r.a.)’den

gelen başka bir rivayette Hz. Peygamber(s.a.v.): “Hüküm

vermekte rüşvet küfür, insanlar arasında(ki işlerde) ise

haramdır.” buyurmuştur.

İnanan kimse hüküm günü sahibinin şiddetli cezasını

hatırlamalı ve rüşvet yoluna gitmemelidir. İnsanı aşağıların

aşağısına düşüren bu günah, toplumları felakete sürükleyen

bir suçtur.   (İbn-i Hâcer el-Heytemî (r.h.), Helaller ve Haramlar, 424 s.                                                                                                  İmam-ı Zehebî, Büyük Günahlar, 119.s.)

 

DOĞRU TİCARET ANLAYIŞI

 

Büyüklerden biri şöyle anlatıyor: “Bir hastayı ziyârete git-

miştim. Hasta ölmek üzere idi. Kendisine şehâdet Kelimesini

telkîne başladım, fakat adam bir türlü şehâdet getiremiyordu.

Adam biraz açılınca: “Kardeşim ne oluyor ki, sana telkîn veriyo-

rum da, şehâdet getiremiyorsun?” Adam: “Kardeşim terazinin

dili, dilimin üzerinde şehâdet getirmemi engelliyor” dedi. Ben:

“Allah aşkına söyle, eksik mi tartardın?”dedim. Adam “Hayır,

sadece terazinin tam tarttığını anlamak için bir müddet bekle-

meyi terk ederdim” dedi.

Hz. Peygamber (s.a.v) buyurdu ki: “Alıp-satanlar birbir-

lerinden ayrılmadıkça (vazgeçmekte) serbesttirler. Alıp-

satanlar alışverişi sıdk ve doğruluk üzere yapar (kusuru)

beyan ederlerse alışverişleri her ikisi hakkında da mübarek

kılınır. Yalan söylerler (kusurları) gizlerlerse, belli bir kâr

sağlasalar bile, alışverişlerinin bereketini kaybederler.”

(İmâm Zehebî (r.h.), Büyük Günâhlar, 203.s.)

Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Emin ve doğruluktan

ayrılmayan ticaret ehli (âyette sırat-ı müstakim Ashâbı

olarak zikredilen) peygamberler, sıddîkler, şehîdler ve

sâlihlerle beraberdir.” (Tirmizi, 1209)

Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Sizden önce yaşa-

yanlardan bir tüccar vardı. Halka borç verirdi. Borçluları

arasında fakir görürse hizmetçilerine: “Onun borcundan

vazgeçiverin, böylece Allah`ın da bizim günahlarımızdan

vazgeçeceğini umarız” derdi. Allah da onun günahlarından

vazgeçti.” (Kütüb-ü Sitte 1936)

Bir de “karaborsacılık” olan “ihtikâr”, şiddetli ihtiyaç olduğu

bir zamanda gıda maddesini satın alıp kıymeti daha fazla artsın

diye onu hapsetmektir ki haramdır. Allah’ın Resûlü (s.a.v.) onun

hakkında şöyle buyuruyor:“Şehirlerde yaşayanlar, Allah yo-

lunda hapsedilmiş kimselerdir. Gıdalarında onlara ihtikar

yapmayın, onlara fiyatları yükseltmeyin, zîrâ kim onlara bir

gıda maddesini kırk gün hapsetse, sonra da tamamını ta-

sadduk etse yine de işlediği günahı affettiremez.”

(Münzîrî (r.h.), et-Tergib ve’t-Terhib, 3.c., 27.s.)

 

 

FAİZ FELÂKET GETİRİR

 

Faizin haram kılınışı Ayet, Hadîs ve îcmâ’ ile sâbit olup

Haram olduğunu inkâr etmek küfür, işlenmesi büyük günah-

tır. Kur’ân-ı Kerîm’de:  “Ey iman edenler! Kat kat arttırıl-

mış olarak faiz yemeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının

ki kurtuluşa eresiniz.” (Âl-i İmrân s. 130) buyrulmaktadır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v): “Her türlü faiz yasaktır. Ana

sermayeniz sizindir; ne haksızlık ediniz, ne de haksızlığa

uğrayınız. (Veya ne zulmeder, ne de zulme uğrarsınız.)”

buyuruyor.

Râzî, tefsirinde özetle diyor ki:

  1. Faiz ve faizcilik toplum yasasında belli bir zümreyi ciddi

kazanç yollarından çekip almaya, emek sarf etmeden hazıra

konmaya, daha doğrusu başkasının emeğiyle geçinmeye iter.

Böylece her geçen gün gelir sağlamanın bu en kolay ve kârlı

yolunu işlek hâle getirip hızlandırır.

  1. Toplum, yapısından dayanışma ve merhamet duygula-

rını ve bunun taşıdığı yüce ve kutsal anlamı öldürür. Faizsiz

ödünç vermenin bütün kapılarını kapar. Fertler arasındaki ilgi

ve yakınlığın tek değer ölçüsünün madde ve menfaat olduğu

inancını kökleştirir.

  1. Gönüllerden merhameti, vicdânlardan şefkati ve acıma

duygusunu siler; yavaş yavaş tefeci ve faizciyle sömürülenler

arasında düşmanlığa ortam hazırlar. Fakirle zengin arasında-

ki uçurumu devamlı derinleştirir.

  1. Allâh (c.c.), insanlar arasındaki ilgi ve muâmeleyi kar-

şılıklı hak ve vazife şuuruna, sevgi ve saygı temeline, mer-

hamet ve şefkat duygularına, yüksek ahlâkın, faziletin ger-

çekleşmesine bağlamıştır. Faiz bunların tümünü yıkıp insanî

haslet ve duyguları yok eder.

Hiçbir sebep dikkate alınmasa bile, değil mi ki Allah (c.c.)

faizi haram kılmıştır, ona kayıtsız ve şartsız uymamız gerek-

mektedir. Çünkü ilâhî tekliflerin hepsinin neden ve hikmetini

bilemeyebiliriz. Ama bize gereken sadece o emre uymak,

inanmak, sonra da gerekirse hikmetini araştırmaktır.

(Celâl Yıldırım, Kaynaklarıyla İslâm Fıkhı, 334-335.s.)

 

KUMAR ŞEYTAN İŞİDİR

 

Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor: “Ey îmân edenler! İçki,

kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytân işi pisliklerdir.

Bunlardan kaçının ki saâdete eresiniz. Şeytân şüphesiz

içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak

ve sizi Allah’ı anmaktan alıkoymak ister. Artık bunlardan

vazgeçersiniz değil mi?”  (Maide s. 90-91)

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki:  “Kim arkadaşına, Gel

seninle kumar oynayalım derse, sadaka versin.” (Buhârî)

(Kumarda, sonu tahmin edilen işin oyun olması, kazançlı,

veya zararlı olması arasında fark yoktur. Spor müsabakaların

hakkında bir yere para verip müsabakanın sonucuna göre para

kazanıp kaybetmek de kumar olur.

Ayrıca oyun, yarış yapılmaksızın, kumarcıların isimleri

veya para ile aldıkları biletlerin numaraları arasında piyango

çekerek, çekilen numara sahiplerine biletlerden toplanan pa-

raların hepsini veya bir miktarını dağıtmak kumar olur. Çünkü,

piyangoya katılanların hepsi kendi numarasının çekileceğini

ümit etmektedir. Bu tahminleri doğru çıkanlar, yanlış çıkanların

önceden vermiş oldukları paralardan almaktadır. Aldıkları para

ile, önceden bilete verdikleri paranın farkını, tahminleri yanlış

çıkanlardan almış olmaktadır. Tahminleri yanlış çıkacaklardan

para toplamak güç olacağı için ve bunlar önceden belli olma-

dıkları için, piyangoya katılanların hepsinden, önceden bilet

ücreti ismi altında para toplanmakta, tahmini doğru çıkanların

vermiş oldukları, sonra kendilerine iâde edilmektedir. Önceden

toplanan paraların hepsini piyango sahibi almakta, bundan “as-

lan payı”nı kendine ayırıp, geri kalanını tahminleri doğru çıkan-

lara vermektedir.

Piyango sahibi, kumara iştirak etmese bile, harama sebep

olduğu için, büyük günah işlemekte iştirak edenleri sömürmek-

tedir.)

Oyun ile vakit geçirmek, tavla, 14 taş ve benzeri oyunlar

tahrimen mekrûhtur. Bunlar; para ile, mal ile yapılırsa kumar

olur, (bu da) haram olur.

(İbn-i Âbidin, Redd-ül Muhtar, 5.c., 253.s)

 

HELÂL VE HARAM YİYECEKLER

 

Yaratılışında vahşet ve bayağılık olmayan, iğrenç görül-

meyen hayvanların etleri din ölçüleri içinde helâldir, yenebilir.

Tavuk, kaz, güvercin, bıldırcın, koyun keçi, deve, sığır, manda,

tavşan ve turna gibi hayvanlar bu kısım eti yenen hayvanlar-

dandır.  Haram olan hayvanlardan bir kısmı yırtıcı bir yaratılışa

sahibdir, yaratılışında zararlıdır ve bayağılık vardır. Bir kısmı

ise iğrençtir ve nefret edilir hâldedir. Bunun için insanlar, bu

gibi bayağı ve zararlı hayvanların etlerinden korunmuşlardır.

Besinlerin insanlar üzerinde iyi ve kötü tesir bıraktığı inkar edi-

lemez.

Yengeç, midye, istiridye, istakoz gibi gibi su hayvanları

helâl değildir, etleri yenmez. Besin, onu alan kimsenin bede-

ninde bir madde olur. Kişi aldığı gıda ile ve o gıdadaki özellikle

vasıflanır. Domuz ise âdi huylara sahip bir yaratıktır. Son de-

rece harîs olan bu hayvan, aşırı derecede kötülüklere rağbet

eder. Aynı zamanda eşini kıskanmaz. Domuz etinin haram

olmasının hikmetlerinden biri de böyle bir hayvanın huyu ile

huylanmamaktır. Zaten bu sebepledir ki hıristiyanlar ve özel-

likle Fransızların kıskançlıkları azalmıştır.

Bir misâfire ikram olmak üzere Besmele ile kesilen herhan-

gi bir eti yenen hayvanın eti yenebilir; ikram niyeti olunca Allah

(c.c.) rızâsı için boğazlanmış olur. Fakat herhangi bir adamın

gelişine hürmet olsun diye (karşılama töreni yapıp)  sadece o

şahıs için kesilirse, besmele olsa bile, yenmez. Çünkü bu Al-

lah (c.c.) için misâfire ikram değil, o büyük görülen zâta ta’zîm

için kesilmiş sayılır.  Sehl et-Tüsterî (k.s.) şöyle buyurmuştur:

‘Haramdan yiyen kimsenin âzaları isyan eder. İster bilsin, ister

bilmesin; haramdan yemeyi ister dilesin, isterse dilemesin, du-

rum değişmez. Kimin yiyeceği helâlinden olursa, âzaları ona

itâat eder ve o kimse hayırlar yapmaya muvaffak olur.’

(Ömer Nasuhi Bilmen (r.h.), Büyük İslâm İlmihâli, 423-426.s.)

Soru: Kesilip bağırsakları çıkarılmayan tavuğun, tüylerini

yolmak için kaynar suya sokulursa eti temiz olur mu?

Cevap: Böyle bir tavuk temizlenmez ve eti de haram sayılır.

(Zihni Efendi (r.h.), Nimeti-i İslâm, 239-240.s.)

 

 

 

KADIN VE ERKEĞİN TESETTÜRÜ

 

Kadın erkek ilişkileri konusunda insanın mutluluğunu ge-

tiren tek sistem İslâm’dır. Çünkü onun hükümlerini, insanın

ve âlemlerin Yüce Yaratıcısı olan Allâh (c.c.) koymuştur. Bu

ilâhî ahkâmı Peygamber (s.a.v.) hadîsleriyle açıklamış; Pey-

gamber (s.a.v.)’in vârisleri olan İslâm bilginleri de her devirde

insanlığa teblîğ etmişlerdir. Yaratılanlar hakkında en doğru

ve en güzel hükümler elbette onu yaratan Allâh (c.c.)’nun

koyduklarıdır.

Kadınların yabancı erkeklere yüzleri ve elleri dışında vü-

cutlarının tamamı bakılması hususunda haram sayılmıştır

Baba, kayınpeder, kendi oğlu ve yeğenlerine karşı  kol,

baş ve ayaklarını açması haram sayılmamıştır. Fakat karnı-

nı, sırtını (böğrünü,  uyluklarını) göstermesi (yukarıda sayı-

lan mahremlerine bile) câiz değildir. (İbn-i Âbidin)

Allâh (c.c.)’un emirlerine riayette, mü’minlerin anneleri,

diğer kadınlardan daha dikkatli bulunurlardı. Tabiînden göz-

leri âmâ bulunan İshâk (r.a.), Hz. Âişe (r.anhâ)’nın ziyâretine

gelir ve huzuruna kabul olunurdu. Hz. Âişe (r.anhâ) onu hu-

zuruna kabul edeceği zaman başını örterdi. İshâk (r.a.) bir

gelişinde Hz. Âişe (r.anhâ) validemize, “Ben âmâ olduğum

halde benden de tesettür ediyorsunuz; hâlbuki, ben sizi gö-

remiyorum” demişti. Hz. Âişe (r.anhâ):

“Evet, gerçi sen beni göremiyorsun ama, ben seni görü-

yorum” demiştir.

Tesettür bayanları olduğu gibi erkekleri de ilgilendiren bir

konudur. Erkeğin örtülmesi farz olan kısmı, göbekten diz ka-

pağı altına kadar olan yerlerdir. Diz buna dâhildir.

Bir Hadîs-i şerîf’te Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hz. Alî

(r.a.)’e hitaben şöyle buyurmuşlardır:

“Uyluğunu açma. Ne bir dirinin, ne de bir ölünün uy-

luğuna bakma” (Ebû Dâvud)

İslâm Dîni yüzmeyi ve güreşi yasaklamamış, bilakis teş-

vik bile etmiştir. Ancak tesettürü ihmâl etmemeyi de şart koş-

muştur.

(İslam’da Kadın ve Aile, 170-173.s.)

 

TESETTÜR TOPLUMDA HUZÛRUN TEMELİDİR

 

“Ey Nebî-yi Zîşân! Zevcelerine ve kızlarına ve mü’minlerin

kadınlarına hep söyle: Cilbâbları ile üzerlerini sıkı örtsünler,

bu onların tanınmalarına, tanınıp da eza edilmemelerine en

elverişli olandır, bununla beraber Allah bir gafûr rahîm bulu-

nuyor” (El-Ahzâb s. 59) (Cilbab: Vücudu baştan aşağı örten çarşaf

gibi dış elbise)

Yani, “Ey kullarımı irşâd için tarafımdan te’yîd edilerek ve

seçilerek gönderilmiş olan Nebî-yi Zîşân! Evvelâ kendi Ezvâc-ı

Mutahharâtı’na ve Kerîmeleri’ne (hanımlarına ve kızlarına) (r.a.e)

ve hemen arkasından da diğer mü’minlerin haremlerine nasîhat

yoluyla de ki: Onlar, bürgülerini üzerlerine bürünsünler. Zîrâ şu

bürgüleri bürünmeleri, onların bilinmekle süfehânın (sefîh, alçak,

çapkın kimselerin) taarruzundan kurtulup ezâ olunmamalarına

(eziyet görmemelerine) en yakîn (uygun) bir meslektir. (yol ve

usûldür.) Hâlbuki Allâhü Teâlâ, bu âyetin nüzûlünden evvel, bür-

güsüz gezmelerinden dolayı, vâki olan kusurlarını setreder (ör-

ter) ve hâllerine münâsib (uygun) ahkâmı (hükümleri) inzâl ile

(indirerek) merhamet buyurur.”

Şu hâlde tesettürün emredilmesindeki hikmet:

Fitne kapısını kapamak, soyun bozulmasından korunmak,

kadını kocasına bağlayarak başkasının taarruzundan kurtarmak,

âile teşkilâtına düzen vermek, evlâdın terbiyesine ve dünyânın

îmârına erkeğin dışarıdan; kadının da içeriden çalışmasıdır.

Hakk Teâlâ Hazretleri’nin “tesettür emri” bütün insanların

kalblerinin rahatını ve âile arasında uyumun  esâsını ve çaresiz

çocukların terbiyesini te’mîn etmekle ve insanların yekdiğerine

düşmanlık etmesini önlemiş, böylece âlemde düzenin sağlan-

masına hizmet etmiştir. Tesettür emri kıyâmete kadar geçerli bir

kanundur. Tesettür, kadınların hürriyetlerinin tek koruyucusudur.

Yaratılışta erkek, hâkimdir. Koca, zevcesinin nafakasını, giyece-

ğini ve evini te’min etmekle mükellef olduğu gibi, mâişeti temin

uğruna her türlü zahmetlere göğüs germek, gece ve gündüz

onların rahatını düşünmek, onların himâye ve muhâfazâlarını

üzerine almak gibi sayılmaz ve tükenmez zorluklarla mükelleftir.

İslâmiyyet’te kadının mükellef olduğu şey, yalnız kocasının sev-

meyeceği işleri yapmayarak kalbini rahat ettirmektir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Musâhabe 4, 61 – 63.s.)

 

EMÂNETİN AHİRETTE KEFFÂRETİ ZORDUR

 

Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle demiştir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)

etrafında bulunan Ashâbı (r.a.e.)’e şöyle buyurdu: “Altı şeye

kefil olun, ben de sizin cennete girmenize kefil olayım.”

Râvi diyor ki: Ben: “Onlar nedir, ya Resûlullâh?” dedim.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Namâz, zekât, emânet, iffet, mide

ve dildir.” buyurdu. (et Tergib ve’t Terhib, 4.c., 3.s.)

İbn Mesûd (r.a.)’den gelen sâhih bir rivâyet şöyledir:

“Allâh (c.c.) yolunda öldürülmek, emânetten başka bütün

günâhlara keffâret olur. Kul kıyâmet günü (Allâh (c.c.)’un hu-

zuruna) gelir. Allâh (c.c.) yolunda öldürülmüş olsa bile kendi-

sine: “Emânetini öde,” denir. O: “Ey Râbbim, nasıl ödeyeyim?

Dünya geçti (onlar dünyada kaldı)” der. Bunun üzerine: “Bunu

Hâviye cehennemine götürün” denir ve Hâviye’ye götürülür.

Orada emânetler, kendisine verildiği günkü hâline çevrilir. On-

ları görür görmez hemen tanır. Onlara yetişmek için peşlerin-

den koşar, yetişir ve onları omuzlarına alır. Tam oradan çıka-

cağını sandığı zamân, ayağı kayar tekrar Hâviye’ye düşer ve

böylece batar gider.” Sonra İbn Mesûd (r.a.) şöyle demiştir:

“Namâz emânettir, abdest emânettir, ölçü emânettir, tartı

emânettir” dedi ve daha pek çok şeyler saydıktan sonra, “Bun-

ların en önemlisi, emânet olarak verilen eşyalardır” dedi.

Emânete hıyanetin büyük günâhlardan olduğu âyet ve ha-

dislerden de açıkça anlaşılmaktadır.

Ebû Hüreyre (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’den şöyle

rivâyet etmiştir: “Sana emânet bırakanın emânetini geri

ver. Sana ihânet edene ihânet etme.” (Ebû Dâvud)

İnsanın vücudu da kendisinin değildir. Emanet olarak ve-

rilmiştir. Bunu şundan anlıyoruz; insan dünyaya gelirken ken-

di isteği ile gelmemiştir. Vücûdu da tamamen kendi kontrolün-

de değildir. Mesela insan sadece suyu içer veya yemeği yer.

Hâlbuki yediği içtiği şeyler vücudunun değişik yerlerine gider.

Orada hücre oluşur. Bu işlere insanın müdahalesi yoktur. Yine

kalbimiz ve kaslarımız bizim irademizin dışında çalışır.

(İbn Hacer el-Heytemi, İslâm’da Helâller ve Haramlar, 1.c., 790-794.s.)

 

İSLÂM’DA YALANA YER YOKTUR

 

Yalan, bir şeyi olduğundan farklı haber vermektir. Bü-

yük günahlardandır. Mü’min kimsenin kesinlikle kaçınması

gereken bir eylemdir. Zîra yalan, münâfıklık alametidir. Hz.

Peygamber (s.a.v.) bu hususta: “Üç şey vardır ki, bunlar-

dan biri kimde bulunursa, namaz kılsa da, oruç tutsa

da münâfıktır. Konuşunca yalan söyler, söz verince sö-

zünde durmaz, kendisine verilen emanete hıyanet ey-

ler.” buyurdu. Yine buyurdu: “Yalan, nifak kapılarından bir

kapıdır.”

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Yalan ancak üç şeyde câizdir:

  1. Harpte. Çünkü harp hiledir.
  2. İki dargın kişinin arasını bulmakta.
  3. Kadın ile erkeğin arasını bulmakta.”

İstisnâi olan bu gibi hallerde yalan söylemek çirkin ol-

maz. Ancak gereksiz yere veya önemsiz bir şey için bu du-

rum söz konusu değildir. Yalan söylemek, o çirkinliğini işle-

meye değmeyecek basit bir yarar elde etmek için tevessül

edildiği zaman çirkin olur.

Resûl-i Ekrem(s.a.v.), yalancının âkıbeti hakkında:

“Doğruluk insanı hayra irşad eder. Hayırlı işler

de cennetin yolunu gösterir. O kimse ki doğru söyle-

yip durur ve doğruyu araştırır, nihayet Allah nezdinde

sıddîklar defterine yazılır. Yalancılık da şerre sürükler,

şer de cehenneme götürür. O kimse ki yalan söyleyip

durur ve yalanı araştırır, bu da Allah katında yalancılar

defterine yazılır.”

İnanan kimse, hadiste beyan buyrulanı düşünmeli, ve

ömrü boyunca daima doğruyu söylemelidir. Dürüstlük müs-

lümanın hasletlerindendir.

“Hıyanet ve yalan müstesnâ, mü’min her şeye müs-

taid bir tabiatta yaratılmıştır.”

(İmam-ı Zehebî, Büyük Günâhlar 113.s.,

Ebu’l Leys Semerkandî, Tenbîhü’l Ğâfilîn , 174.s.)

 

 

 

 

LAF TAŞIYAN CENNETE GİREMEZ

 

Kovuculuk (laf taşıma) yapanlar hakkında Yüce Allâh bu-

yuruyor ki: “Arkadan çekiştirip yüze karşı ayıplayanın vay

hâline.” (Hümeze s. 1)

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Nemmam (koğu-

  1. cu) cennete girmez.”

Yine Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Yüce Allâh

cenneti yarattığı zaman ona “konuş” dedi. Cennet :

“Bana kavuşanlar ne iyi insanlardır” dedi. Yüce Allâh bu-

yurdu ki: İzzet ve Celâlime yemin ederim ki şu sekiz sınıf

insan, hâllerine devam ettikleri sürece sana giremezler:

İçki içenler, zinâ edenler, kovuculuk yapanlar, deyyûslar

(namusunu koruyamayanlar), homoseksüeller, şerî’ata

uyması gerektiği halde uymayan devlet memurları, dost

ve yakınlarına yardım elini uzatmayanlar, şu işi yapaca-

ğım diye Allâh (c.c.)’ya söz verip de sözünü yerine getir-

meyenler.”

Birbirine düşman olan iki kişi arasında ikiyüzlülük yap-

mak, birisinin yanında iken onun hoşuna giden şeylerden

bahsedip diğerinin aleyhinde konuşmak ve bu şekilde her iki-

sine de dostluk göstermek kovuculuktan daha kötüdür.

Peygamberimiz (s.a.v.): “Yüce Allâh yanında kulların

en kötüsü, ikiyüzlülük yapanlardır.” buyurmaktadır.

Birbirine düşman olan kimselerle görüşen ya susmalı, ya

da duyduğunu yüzüne karşı söylemelidir. Arkasından konuş-

mamalıdır. Aksi takdirde bu münâfıklık alâmetlerindendir. Biri-

nin dediğini, diğerinin yanında söylememek gerekir.

İbn-i Ömer (r.a.)’e:  “Başkalarının yanına gittiğimiz zaman,

dışarıdaki gibi konuşmuyoruz” dediklerinde, “Biz Resûlullâh

(s.a.v.) zamanında bunu nifâk sayardık.” dedi.

Zarûret olmadan başkaların yanına gidip, her zamankin-

den ayrı konuşmak münâfıklık ve ikiyüzlülük olur.

Müslümanlar birbirlerinin kardeşleridir, dolayısıyla birbir-

lerinin eksikliklerini ortaya çıkarmak yerine eksiklikleri tamir

edip, kırgınlıkları gidermeye çalışırlar.

(Îmâm-ı Gazâlî (k.s.), Kimyâ-i Saâdet, 449-452.s.)

 

GIYBET ZİNÂDAN DAHA ŞİDDETLİDİR

 

Gıybet,  birçok insanın zannettiğinden daha ağır ve kurtul-

mak için büyük çaba gerektiren bir günahtır.

Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki: “Bir kimse hakkında

bir şey söylendiğinde o kimse onu duyduğunda rencide

olacaksa o sözü doğru bile olsa gıybettir.” Hadis-i şerif-

te de belirtildiği gibi bir kimsenin kusurunu ifşâ eden her söz

gıybettir.

Gıybet büyük günahlardandır. Bu hususta Resûlullâh

(s.a.v.): “Gıybetten sakınınız; zira gıybet zinadan daha

şiddetlidir. Çünkü zina eden kimse tevbekâr olur, Allah

da kendisini affeder. Fakat gıybet edilen, affedinceye

kadar, gıybet eden affedilmez” buyurdular. Yine buyur-

dular ki: “Miraca çıktığım gece bir topluluğa rastladım.

Yanlarından etleri kesiliyor, lime lime edilip kendilerine

yediriliyordu. Ve onlara şöyle deniliyordu: – Daha önce

kardeşinizin etini yediğiniz gibi bunu da yiyiniz. Cebrâil’e

sordum: Bunlar kimdir? Şöyle dedi: Bunlar, ümmetinden

gıybet edenlerdir.”

Büyük günahlardan olmasının yanı sıra gıybet ,sakınılması

zor bir günahtır. Bundan dolayı, bir kimse kendisini gıybetten

sakındırmak için, sık sık gıybetin ahiretteki şiddetli cezasını

hatırlamalıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Cehennemden çıka-

rılan en son kimse, gıybetten tevbe edendir. Cehenneme

girenlerin ilki ise, gıybetten tevbe etmeden ölendir.” Yine

inanan kimse, gıybetin bu dünyada kalbi ve toplumu nasıl ke-

mirdiğini, ne denli kırgınlıklara, ihtilaflara, hatta kardeş düş-

manlığına sebebiyet verdiğini hatırlamalıdır.

Hadîs-i şerifte beyan buyruldu ki: “Bir kimse bir kimseyi

gıybet ederse, Allahü Teâlâ’dan ona af ve mağfiret dile-

sin.” Hadis-i şerifte bildirildiği gibi gıybet eden kişi bu ame-

linden pişman olmalı ve tevbe etmelidir. Ayrıca gıybet ettiği

kimseyle helalleşmelidir. Ancak bu şekilde üzerindeki Allah

(c.c.) ve kul hakkını iâde etmiş olur.

(Ebu’l Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Gâfilîn, 174.s.,

Muhammed Rebhâmî, Riyâdün Nâsihin, 498.s.)

 

KÖTÜLÜKLERDEN SAKINMAK

 

Allâhü Teâlâ’nın yasaklarının zerresinden kaçınmak, cin-

lerin ve insanların ibâdetinden daha daha değerlidir. O halde

cenk, saz, tanbur, def, ney ye diğer çalgı âletlerini çalmak,

Allâhü Teâlâ’nın emrini tutmamak olur. Çalgı gibi, şarab ve di-

ğer alkollü içkileri içmek, bunları satmak, aynı şekilde haram

yemek, erkeklerin ipek giymesi ve yine erkeklerin altın yüzük

takması emre uymamak olup haramdır. İpek ve altın kadınlara

haram değildir. Cenâb-ı Hakk’ın sevmeyeceği yerlerde otur-

mak, zulmetmek ve gücü yettiği, elinden geldiği halde kötülüğe

mâni’ olmamak da emre itaatsizliktir. Münkere mâni’ olmaktan

âciz ise, oradan uzaklaşmalı, işliyenin yanında durmamalıdır.

Emre itaatsizliklerden, ya’nî dînimizde haramlardan biri de,

canlı resmi yapmaktır. Ancak ayaklar altında bulunan, yere se-

rilen yaygı ve örtülerde caizdir. Ağaç ve benzeri manzaraların,

resimlerin mahzuru yoktur.

Emre itaatsizlik, ya’nî haramlardan biri de, kadın, ve erkek-

lerin, hamam ve başka yerlerde (plaj-havuz gibi) başkalarının

gözü önünde soyunmaları  çıplak durmalarıdır. Açan da bakan

da mel’undur. Kadınların, kızların, her zaman fitneye müsâid

olan, gençleri, delikanlıları seyretmek için, dam üzerinde, bal-

konlarda toplanmaları haramdır.

Namazları tamam kılmamak, kırâati eksik yapmak, doğru

okumamak, Kur’ân-ı Kerîm’i tegannî ile okuyup, harf ve ke-

limeleri birbirinden ayırmamak, bunun gibi ezanı tegannî ile

okumak, iyiliği emredip kötülükten sakındırmayı terk etmek

yasaklardandır.

Haramlara çok dikkat etmeli, günâh işlemekten çok ka-

çınmalıdır. Yasak ve haramlardan bâzısı büyük, bâzısı küçük

günâhlardır. Hepsinden kaçınmak lâzımdır. Çünkü Allâhü

Teâ|â müntekîmdir (intikam alıcıdır) ve hiç kimseye ve hiç-

bir şeye muhtaç değildir.  Rızasını taatler arasına gadabını

günâhlar arasına  gizlemiştir  Bir günâh  işleyip, işleyenin na-

zarında küçük günâhlardan biri sayılanda, Allâhü Teâlâ’nın ga-

dabı saklı bulunabilir. Allâhü Teâlâ’nın gadabında, yine Allâhü

Teâlâ’ya sığınırız.

(Muhammed Rebhâmi, Riyadü’n-nâsihin, 477-478.s.)

 

FAİZ FELÂKET GETİRİR

 

Allâhü Teâlâ, “Kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizci-

likten geri durursa geçmişi kendisinedir.” (Bakara s. 275) bu-

yurmuştur. Bu şu demektir: Allâh (c.c.)’nun hükmünü duyduktan

sonra hemen faizden vazgeçenlerin geçmişleri bağışlanır. Çünkü

faizi haram kılan âyet nazil olmadan önce mükellef olmadığı için

ondan sorumlu değildir. Fakat faizi yasaklayan âyet-i celîle na-

zil olduktan sonra faiz yemeğe devam edenlerin durumu değişir.

Bunların tövbelerinin kabulü için, faiz olarak aldıkları paraları ta-

mamen iade etmeleri lazımdır. Faizin haram olduğunu bilmese de

hüküm aynıdır.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:

“Faiz yetmiş küsur kapıdır. Kapı yönünden en ehveni,

Müslüman olarak anası ile münâsebette bulunmak gibidir.

Faizden bir dirhem, otuz beş zinadan daha şiddetlidir.” (et-

Tergib ve’t-Terhib)

Bir başka Hâdis-i Şerif’lerinde;

“Faiz yiyen, ölümünden başlamak üzere kıyamete kadar

kan gibi akan kızıl bir ırmakta yüzmekle azâb edilecektir. Bu

kimse (bu nehirde yüzerken) kenara gelir, ağzını açar ağzına

bir taş atılır, yüze yüze karşıya geçer, tekrar ağzını açar taşı

alır bir türlü karaya çıkamaz (azâbtan kurtulamaz). İşte kıya-

mete kadar böyle azâb edilir.” Bu taşlar, dünyada yediği faizler-

dir. Dünyada onları yuttuğu gibi, öldükten sonra ateşten birer taş

olarak da kıyamete kadar onları yutacaktır.

Allâhü Teâlâ’nın buyurduğu gibi onların bu şekilde azâb edil-

melerinin sebebi, riba hakkında kendi kısa görüşleri ile verdikleri

yanlış hükümler ve yaptıkları yanlış kıyaslardır. Zira onlar, alışve-

riş faiz gibidir diyerek faizi, herkesin övdüğü ve sevdiği alışveriş

gibi yapmışlardır. Yine onlar şöyle demişlerdir: “Herhangi bir malı

peşin veya veresiye 10 kuruşa alıp on bir kuruşa vermek helâl ol-

duğu gibi parayı da on verip on bir almak helâldir. Zira aklen bun-

ların arasında bir fark yoktur. Taraflar razı olduktan sonra mes’ele

kalmaz.” dediler de Allâhü Teâlâ’nın çizdiği huduttan gaflet ettiler.

Bize borç olan, Allâhü Teâlâ’ınn hükmüne rıza gösterip, aklımıza

güvenip bir takım hükümler uydurmamaktır. Hikmetini anlasak da

anlamasak da, Allâhü Teâlâ’nın hüküm ve emirlerini kayıtsız şart-

sız kabul etmek zorundayız.

(İbn Hacer el Heytemi, Helâller ve Haramlar, 1.c., 656. s.)

 

TESETTÜR EMRİNE UYUYOR MUYUZ?

 

İslâm dini kadın ve erkeğe, namazda ve namaz haricin-

de avret mahallini örtmeyi farz kılmıştır. Çıplaklık, ahlâkın

bozulmasına, zinanın artmasına ve insanların şehvanî arzu-

larının kölesi haline gelmesine sebep olduğu için haramdır.

Müslüman bir kadın, giydiği elbisenin şehveti tahrik et-

meyecek şekilde avret mahallini örtmesine dikkat göstere-

cektir. Müslüman kadın Avrupai tarzda giyinmemeli, yalnız

evinin içinde, İslâm’a uygun bir şekilde süslenmelidir.

Vücudumuzun bazı noktalarının örtülmesi, Cenâb-ı

Hakk’ın koymuş olduğu ilâhî edeb düsturudur. Kadının

hayâsı, hayatıdır. Tesettürü terk etmesi kadının manevî in-

tiharıdır. Kadın denilince akla hayâ ve iffet timsali bir varlık

gelir. Ayaklarının altında cennet bulunduğu haber verilen

kadın, sokakları kirleten ve birçok erkeklerin gözünde zina

âleti haline gelen kadın değildir.  Tesettür, vakar, şahsiyet,

kerâmet, asâlet ve kadının azâmetini korumakta ve eşi için

güzelliğini ve faydalarını dokunulmaz kılmaktadır.

Kadın tesettürlü olduğu halde ilmi derecelere ulaşabilir,

kemal ve faziletler yolunu kat edebilir. Hicâbın kadın için

gelişim ve ilerleme yolunda bir engel teşkil ettiği düşüncesi

şeytâni bir vesvesedir. Çıplaklığın ebedî âlemdeki mesuliye-

tini, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in şu hadîs-i şeriflerinden

dinleyelim. Buyuruyorlar ki: “Ateş ehlinden iki sınıf vardır.

(Şu zamanda) onları göremiyorum. (Biri); yanlarında sı-

ğır kuyruğu gibi kamçılar bulunan bir kavimdir. Onlarla

halkı döverler. (Diğeri); giyinmiş (fakat birçok yerleri)

çıplak, (halkı eğri yola) meylettiren, kendileri (de haktan)

meyletmiş, başları deve hörgücü gibi bir takım kadınlar-

dır. Bunlar cennete giremez ve kokusunu da alamazlar.

Muhakkak ki, cennetin kokusu şu kadar (uzak) yoldan

hissedilir”.

Altını gösteren, kolsuz ve kısa etekli elbiseler; türlü şek-

le sokulan saçlar vs. bunların hepsi menfi davranışları ile

Hadîs-i Şerifin mucizeliğini ortaya koyan birer delildir.

(Mehmed Emre, İslâm’da Kadın ve Aile, 156-159.s.)

 

BİZİ ALDATAN BİZDEN DEĞİLDİR

 

İşlerine hîle karıştıranlar, Allâhü Te’âlâ’nın kendilerini

murâkabe ettiğine aldırış etmemişlerdir. O (c.c.)’ün azâb ve

ikâbına önem vermemişlerdir. Hâlbuki Allâhü Te’âlâ dâima

onları murâkabe hâlindedir. Nitekim âyetlerde:

“Allâh gözlerin hainliğini ve gönüllerin gizlediğini bi-

lir.” (Mü’minûn s. 19)

“O, gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir.” (Tâhâ s. 7)

“Yaratan bilmez olur mu?” (Mülk s. 14) buyurmuştur. On-

ların bu hareketlerine karşı hem bereketi kaldırır ve hem de

düşmanı kendilerine musallat eder. Ayrıca âhirette de onları

cezâlandırır. Şayet, böyle aldatıp batıl sebeplerle halkın ka-

nını emen hâin tüccar ve sahtekâr san’atkârlar, Kur’ân ve

sünnette anlatılan cezâlarını bilseler, belki bütün bu kötülük-

lerinden ve hiç olmazsa bir kısmından vazgeçerlerdi.

Ey çeşitli hîle, bozucu ve bâtıl sebeplerle insanların

mallarını ve kanlarını emmeğe çalışan, onları kandıran al-

datıcı! Bir defa düşün. Bu şekil haram bir kazanç ile kıldı-

ğın namâz, tuttuğun oruç, verdiğin zekât ve yaptığın haccın

sana bir kârı yoktur. Nitekim nefsinden konuşmayan Resûl-i

Ekrem (s.a.v.) bunu haber vermiştir. Özellikle böyle maden-

leri karıştırıp altın olmayanı altın, gümüş olmayanı gümüş

diye veren, kötü ve kaliteli olmayan malı iyi mala karıştırıp

aldatan, kusurunu boya ve diğer hususlarla örtüp gizlemeye

çalışan kişi, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in, “Bizi aldatan bizden

değildir” korkutmasına dikkat et! Müslümân’ı aldatmanın

ne derece büyük bir günâh ve âkıbetinin ne kadar korkunç

olduğunu düşün. Bu aldatmalar, Allâh korusun, bazen in-

sanı İslâmiyet’ten de uzaklaştırabilir. Yoksa Resûl-i Ekrem

(s.a.v.)’in, “Bizden değildir.” buyurması, büyük tehlikelere

düşürecek önemli ve ciddi olaylar karşısında olmuştur. Özel-

likle Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in bu hadisini duyduktan sonra

hâlâ aldırış etmez, dünya sevgisini tercih eder, sapıklar yo-

lunda yürümeğe rızâ gösterirse elbette o kişinin küfründen

korkulur.

(İbn Hacer el Heytemi, İslâm’da Helâller ve Haramlar, 1.c., 708-709.s.)

 

HARAM YEMENİN SAKINCALARI

 

Ebû Hureyre (r.a.)’den mervîdir ki, Peygamber (s.a.v.)

Efendimiz: “Nâs üzerine bir zaman gelecektir ki, bir

kimse helâlden mi haramdan mı kazandığına ehem-

miyet vermeyerek alacaktır” buyurmuştur. Bu hadîs-i

şerif mûcizât-ı nebeviyyedendir. Zîra hadîsde söylenenler

aynen olmuştur.

“Haram lokmadan beslenen, büyüyen vücûd-ı

insana, nâr-ı cahîm (cehennem ateşi) daha evlâdır.”

buyurulmuştur.

“İki dirheme mâlik olanın hesabı bir dirheme mâlik

olan kimsenin hesabından daha zordur”

“Haram lokma yiyen kimsenin kırk gece namazı ka-

bul olunmaz, kırk gün de duâsına icâbet olunmaz.”

“Bir zaman gelecek ki, insanlardan ribâ yemeyen

kalmayacak. Ribâ yemese bile onun tozu toprağı ona

isabet edecek”

İmam-ı Âzam Ebû Hanife (r.a.)’in bir kimsede alaca-

ğı vardı. Bir cenaze namazına vardı. O alacaklı olduğu

borçlunun duvarı gölgesinde durmaktan sakındı. “Eğer

alacağım olan bu kimsenin evinin gölgesinde oturursam

ribâdır. Ribâ ise haramdır.” dedi.

Abdullah bin Mübarek, Bağdad şehrine geldi. Pek pa-

halı bir atı vardı. Bir yerde namaza durdu. Atını da salı-

verdi. Namazda iken at bir ekine girdi. Haram olan ekini

yediğinden o ata binmedi orada koydu. Kendi yoluna de-

vam etti gitti.

Yûsuf-ı Esbat’a, annesinden yetmiş bin kızıl altın mi-

ras kalmıştı, o para tayyib olmadığından hiç bir akçesini

kabul etmedi.

Abdullah Tüsterî’ye annesinden çok mal kalmış idi.

Halka dağıttı. Annesinden doğduğunda üç gün oruç tuttu.

Annesini emmedi ve ölürken dahî oruçluydu.

(Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (k.s.), Musâhabe 6, 61-62.s.)

 

HELÂL GIDA HASSASİYETİ

 

Helâl gıda müslümanın temel meselesidir.  Gelişen gıda

endüstrisi ise  İslamî hassasiyetleri gereği gibi gözetmemek-

tedir. Mesela, E441 rumuzu ile gıda maddelerimizin üretiminde

kullanılan jelatin (kollagen,gelatin) isimli katkı maddesi hayvani

menşeilidir. (Özellikle yumuşak şekerleme, jöle vb. ürünlerde

kullanılmaktadır) Türkiye’de ilaç fabrikalarında üretilen ilaçlar-

dan bazılarında kullanılan kapsüller, jelatinden yapılır ve dış ül-

kelerden ithal edilir. Avrupa ülkelerinde, kendi gıda tüzüklerinde

herhangi bir sınırlama olmadığı için mezbahanelerden karışık

olarak aldıkları domuz, sığır, koyun deri parçaları ve kemikleri

fabriklarında işleyerek jelatin elde edilir.Daha sonra bu jelatin

kapsül haline getirilir.

Bir müslüman bu konuda ne yapacaktır? Yine piyasada sa-

tılan bazı öksürük şurublarında açıkça 60 mgr. alkol bulunduğu

yazılıdır. Müslüman bu şurubu kullanacak mı? Üretici firmalar

ve başta devlet olmak üzere bu halkın inançlarına saygı gös-

tererek alkolsüz öksürük şurubu yapmanın yolunu bulmak zo-

runda değil midir?

Diğer bir misâl, E291 Cystein/Cystin rumuzlu katkı maddesi

insan ve domuz kılından üretilmektedir. Tıpta ilaç, gıda endüst-

risinde unlu gıdada ve ekmekte katkı maddesi olarak kullanıl-

maktadır. (Domuz kılı çok büyük ölçüde boya fırçalarında da

kullanılmakta ve bunlarla çoğu zaman pasta-poğaça türü ürün-

ler yağlanmaktadır.) Bu tip misâlleri çoğaltmak mümkün.

Bugün tıpta ve gıda endüstrisinde bildiğimiz bitten, yengeç

ayaklarına, kandan domuzun her eczasına, pankreastan kur-

sağına varıncaya kadar akla hayale gelmedik katkı maddeleri

üretilmektedir. Bizim de kursağımıza her gün bunların kullandı-

ğı gıda maddeleri girmektedir. Türkiye’de halen onlarca domuz

üretim çiftlikleri faaliyet göstermektedir. Bu çiftliklerde takriben

yılda 700.000 ile 1 milyon arasında baş domuz kesilip piyasa-

ya verilmektedir. Araştırmalara göre, bu domuz etleri, gizli gizli

müslümanlara üretim yapan sucuk, sosis, salam fabrikalarına

ve büyük market zincirlerine, bazı turistik otel ve lokantalara in-

tikal ettirilmektedir. Müslüman aldığı tavuğa bile dikkat etmeli,

besmele ile tek tek kesilip kesilmediğini araştırmalıdır.

(Dr. Hüseyin Kâmi Büyüközer, www.gıdaraporu.com)

 

 

 

ALLÂH VE RESÛLÜ (S.A.V.)’E KARŞI

SAVAŞ AÇANLAR

 

Resûl-i Ekrem Arafat’ta Vedâ Haccında,

“Dikkat edin, cahiliyet devrinden kalma her (kötü)

şey ayağımın altındadır ve yok edilmiştir. Cahiliyet

devrindeki riba da kaldırılmıştır. İlk kaldırdığım riba,

amcam Abdülmuttalib’in oğlu Abbas’ın ribasıdır ki,

onun hepsi (yâni ana parasıdır) kaldırılmıştır.”(İbn-i Mace)

buyurmuştur. Allâhü Teâlâ:

“Böyle yapmazsanız, bunun Allâh’a ve peygamberi-

ne karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin.” (Bakara s. 279)

buyurmuştur.

Yâni, ribadan çekinmezseniz haliniz budur. Allâh ve

Resulü (s.a.v.)’in savaştığı kimse ise asla felâh bulamaz.

Allâh (c.c.) ile savaştan maksad; ya dünyada ya da âhirette

olur. Dünyadaki şekli, böyle riba yiyenleri tâzir ve tevbe

edinceye kadar hapsetmek, hâkimlerin görevidir. Onlar bu

suretle savaş vermiş olurlar.

Riba, kişinin imânsız gitmesine sebep olur. Zaten Allâh

ve Resulü (s.a.v.) savaşı, onu rahmet yerinden uzaklaştı-

rıp azâb yerine göndermesidir. Bu âyet-i celîle nazil olduğu

vakit faizciler, “Yok, artık biz bu işten vaz geçtik ve tövbe

ediyoruz. Çünkü Allâh ve Resulü île savaşacak durumda

değiliz. Baş paramıza razıyız.” dediler. Fakat Medîneliler,

“Bizim elimizde bir şey yok, biz anaparayı da ödeyebilecek

durumda değiliz.” dedilerse de artık alacaklılar anapara-

yı almakta ısrar ettiler. Bunun üzerine, “Borçlu darda ise

eli genişleyinceye kadar beklemelidir.” âyet-i celîlesi nazil

oldu. Yâni bunlar, borçlarını ödeme imkânı buluncaya ka-

dar beklemek borcunuzdur, buyuruldu. Bununla beraber

borçlular da hemen borçlarını ödeme imkânlarını aramak

zorundadırlar. Bu hüküm, bütün borçlu ve alacaklılarda

geçerlidir. Bu anlattığımız, bazı âyetlerle ilgili olan hüküm-

lerdir.

(İbn Hacer el-Heytemi, İslâm’da Helâller ve Haramlar, 1.c., 660-661.s.)

 

ERKEK VE KADININ TESETTÜRÜ

 

Örtünmenin amacı başkasının bakışlarından korunmak

ve ırzı meşru olmayan cinsel isteklerden sakınmaktır. Ayette

şöyle buyurulur: “Mümin erkeklere söyle: Gözlerini sa-

kınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu kendileri için daha

temizdir” (Nûr s. 30).

“Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan

sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Ziynet yerlerini açma-

sınlar. Bunlardan kendiliğinden görünen kısmı müs-

tesnadır. Başörtülerini omuzlarının üstüne koysunlar.

Gizleyecekleri ziynetleri bilinsin diye ayaklarını da vur-

masınlar. Ey müminler! Hepiniz Allâh’a tövbe edin. Böy-

lece korktuğunuzdan emin, umduğunuza nail olasınız”

(Nûr s. 31).

Saîd b.Cübeyr, Abdullah b.Abbas (r.a.) ve benzeri âlimler

ise burada zikredilen “Kendiliğinden görünen kısım  yani gö-

rünmesi zaruri olan yerler”den maksadın, sürmenin görüldü-

ğü yüz, kına, yüzük ve bileziklerin görüldüğü eller olduğunu

söylemişlerdir. Bu görüşü des tekleyen Mürsel bir Hadis-i

Şerifte şunlar zikredilmektedir: Halid b.Düreyk diyor ki: Aişe

(r.anh)’dan şunları söylediği rivayet edil miştir.

“Birgün Ebubekir’in kızı Esma (kızkardeşim), üzerinde

bulunan ince bir elbise ile Resulullah’ın yanına girdi. Resulul-

lah (s.a.v.) ondan yüz çevirdi ve ona şöyle dedi: “Ey Esma,

kadın, âdet görme çağına varınca, onun ancak şurası ve

şurası görülebilir.” “Resulullah (s.a.v.) böyle derken, yüzü-

nü ve ellerini işaret etti.  (Ebu Davûd)

Kadınların yüzleriyle ellerinden başka, sarkan saçları

dâhil bütün bedenleri avrettir.

Erkeklerde ise durum farklıdır: Hadiste “Erkeğin avret

yeri göbeği ile diz kapağı arasıdır” (Ahmed b. Hanbel) buyu-

rulmuştur. Diz kapağı avret yerindendir.

Mümin kimse kendisine haram kılınan birşeye bakamaz.

Şayet iradesi dı şında haram olan birşeyi görürse derhal gö-

zünü ondan çevirmekle mükelleftir.

(Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberî Tefsiri, 6.c., 140-145.s.)

 

HAREMLİK-SELÂMLIK USÛLÜ FİTNEYİ ÖNLER

 

Erkeklerin mahremi olmayan kadınlara, kadınların da

mahremi olmayan erkeklere belli ölçüler dışında bakma-

ları caiz değildir. Buna göre aralarında birbirinin mahremi

olmayan kadınlar ve erkekler bulunan insanlar, birbirlerini

görmeyecek şekilde ayrı ayrı yerlerde oturacaklardır. Bu,

nefislere zor gelir ama kalplerin ve duyguların selâmeti için

daha elverişlidir.

Mahremiyet meselesine, en çok birbirine mahrem olma-

yan yakın akrabalar arasında dikkat edilmelidir. Çünkü bu

kimseler her ne kadar nesep ve evlilik dolayısıyla akraba

sayılsalar da, birbirlerine namahremdirler. Yani birbirlerine

nikâhları düşmektedir. İşte, çok kere mahrem sayılmayan

erkek ve kadın akrabalar arasındaki münasebetler önem-

senmemekte, hassas davranılması gereken yerler ihmâl

edilmektedir. Hâlbuki erkek ve kadın, ancak kendisine ebedî

olarak nikâhı düşmeyen kimselerle bir arada bulunup rahat

hareket edebilir.

Erkeklerin haremlere dikkat etmesi gerektiği gibi, kadın-

ların bu hususa daha fazla dikkat etmeleri gerekmektedir.

Çünkü kadının çekici yönü erkekten fazladır. Gülüşleri, gam-

zeleri haram işleri gönüllere sokmaya sebep olmaktadır.

Şimdi bir kadının sadece yüzü ve elleri açık olarak da olsa

böyle bir mecliste oturduğunu düşünelim. Sesiyle ve davra-

nışlarıyla mahremi olmayan erkeğin devamlı dikkatini çeke-

cek ve sırf kalbinde de kalsa, şeytanla nefsin işbirliği yap-

masına sebep olacaktır. Lakaydilik sonunda bazı vahim ve

çirkin neticelerin doğmasına sebebiyet verilecektir. Birbirine

namahrem olan erkekle kadının yanında emniyeti sağlaya-

cak üçüncü birisi bulunmadan, yalnız başlarına kalmalarını

Peygamberimiz (s.a.v.) daha da şiddetle yasaklamıştır: “Al-

lah (c.c.)’a ve ahiret gününe imân eden kimse, mahremi

olmayan yabancı bir kadınla bir arada bulunmasın, zira

üçüncüleri şeytandır.” Şeytan bu durumda her iki cinsteki

kötü duyguları tahrik edip, onları yoldan çıkarabilir.

(Mehmet Paksu, Kadın, Evlilik ve Aile)

 

 

HAREMLİK-SELÂMLIK USÛLÜ FİTNEYİ ÖNLER

 

Erkeklerin mahremi olmayan kadınlara, kadınların da

mahremi olmayan erkeklere belli ölçüler dışında bakma-

ları caiz değildir. Buna göre aralarında birbirinin mahremi

olmayan kadınlar ve erkekler bulunan insanlar, birbirlerini

görmeyecek şekilde ayrı ayrı yerlerde oturacaklardır. Bu,

nefislere zor gelir ama kalplerin ve duyguların selâmeti için

daha elverişlidir.

Mahremiyet meselesine, en çok birbirine mahrem olma-

yan yakın akrabalar arasında dikkat edilmelidir. Çünkü bu

kimseler her ne kadar nesep ve evlilik dolayısıyla akraba

sayılsalar da, birbirlerine namahremdirler. Yani birbirlerine

nikâhları düşmektedir. İşte, çok kere mahrem sayılmayan

erkek ve kadın akrabalar arasındaki münasebetler önem-

senmemekte, hassas davranılması gereken yerler ihmâl

edilmektedir. Hâlbuki erkek ve kadın, ancak kendisine ebedî

olarak nikâhı düşmeyen kimselerle bir arada bulunup rahat

hareket edebilir.

Erkeklerin haremlere dikkat etmesi gerektiği gibi, kadın-

ların bu hususa daha fazla dikkat etmeleri gerekmektedir.

Çünkü kadının çekici yönü erkekten fazladır. Gülüşleri, gam-

zeleri haram işleri gönüllere sokmaya sebep olmaktadır.

Şimdi bir kadının sadece yüzü ve elleri açık olarak da olsa

böyle bir mecliste oturduğunu düşünelim. Sesiyle ve davra-

nışlarıyla mahremi olmayan erkeğin devamlı dikkatini çeke-

cek ve sırf kalbinde de kalsa, şeytanla nefsin işbirliği yap-

masına sebep olacaktır. Lakaydilik sonunda bazı vahim ve

çirkin neticelerin doğmasına sebebiyet verilecektir. Birbirine

namahrem olan erkekle kadının yanında emniyeti sağlaya-

cak üçüncü birisi bulunmadan, yalnız başlarına kalmalarını

Peygamberimiz (s.a.v.) daha da şiddetle yasaklamıştır: “Al-

lah (c.c.)’a ve ahiret gününe imân eden kimse, mahremi

olmayan yabancı bir kadınla bir arada bulunmasın, zira

üçüncüleri şeytandır.” Şeytan bu durumda her iki cinsteki

kötü duyguları tahrik edip, onları yoldan çıkarabilir.

(Mehmet Paksu, Kadın, Evlilik ve Aile)

 

 

 

 

İSRAF VE ÇEŞİTLERİ

 

İsraf, kişinin sahip olduğu maddî ve manevî varlığı, ölçü-

süz ve gereksiz bir şekilde harcamasıdır. Bir başka ifadeyle

malı ve zamanı boş yere heba etmesidir. Buna karşılık, in-

sanın sahip olduğu maddî ve manevî varlığını yeri ve sıra-

sı geldiğinde sarf edip kullanmaması da cimrilik ve pintilik

olarak değerlendirilmiştir. Öyle ise her iki halde de insanlar

davranışlarında ölçülü olmalıdırlar.

Allâh (c.c.) katında yaratılmışların en değerlisi insandır.

Zira Yüce Allâh, onu en güzel bir surette yaratmış, kâinattaki

canlı cansız her şeyi onun hizmetine vermiştir. İnsana veri-

len değerden dolayı asıl israf edilmemesi gereken şey in-

sandır. Nitekim insanın yaptığı şeylerde haddi aşması israf

olarak tarif edilmektedir. Allâh (c.c.)’e ibadet için yaratılmış

olan insanın isyan etmesi bir nevi haddi aşmaktır. İnsanın

kendisine kılavuz olarak gönderilen peygamberlere uyma-

ması, onların rehberliğini kabul etmemesi insanın kendini

israf etmesi demektir.

Beden ve ruh olmak üzere iki unsurdan yaratılmış olan

insan, ruhi hayatını devam ettirebilmek için nasıl bir takım

manevî motivasyonlara ihtiyacı varsa, fiziki hayatını devam

ettirebilmek için de yemek ve içmeye ihtiyaç duymaktadır.

Nitekim Yüce Allâh: “Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz;

çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (A’raf s. 26) buyurmak-

tadır. Demek ki insan ne tıka basa karnını aşırı bir şekilde

dolduracak, ne de güç ve takatten düşecek derecede aç

duracaktır.

İnsanların hoyratça harcadıkları ve değerini bilemedikle-

ri nimetlerden biri de zamandır. Malımızı gereksiz şekilde

saçıp savurmaktan sakınacağımız gibi, zamanımızı da is-

raf etmekten sakınmalıyız. O gidince, bir daha geri gelmez.

Allâh (c.c.) bu konuda şöyle buyurur: “Asra yemin ederim

ki, insan ziyândadır.” ( Asr s. 1) Zamanı gerektiği şekilde de-

ğerlendirebilen insanlar hem dünyada hem de ahirette ba-

şarıya ulaşacaklardır.

(Prof.Dr. Mehmet Soysaldı, Kur’an’da İsraf Kavramı, 2.c.,13-15.s.)

 

GIYBET İLLETİ

 

Gıybet, duyduğu zaman insanın hoşuna gitmeyecek bir

kusurunu gıyâbında söylemektir. Bu kusur, kıyâfetinde, ya-

ratılışında, ahlâkında ve akrabasında, her ne konuda olursa

olsun fark etmez, hepsi birdir.

Gıybet yalnız dil ile değil, her a’zâ ile işlenebilen büyük bir

günâhtır. İş, söz, işâret, huzûrunda, gıyâbında, yazı ve hare-

ket ile her ne şekilde olursa olsun, maksadı ifade etti mi gıy-

bete dâhil ve hepsi haramdır. Ayrıca taklid sûretiyle eğlenmek

de gıybet ve belki gıybetin en ağırıdır. Çünkü taklid, daha açık

bir tasvirdir.

Allâhü Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de gıybeti açıkça yermiş ve

gıybet edeni ölü etini yiyene benzetmiştir. “Bazınız bazınızı

gıybet etmesin. Hanginiz ölü kardeşinin etini yemekten

hoşlanır. Ondan tiksinirsiniz.” (Hucurât s. 12)

Gıybetlerin en çirkini riyâkâr âlimlerin gıybetidir. Onlar;

maksadlarını, kendilerini iyilerden göstermek sûretiyle ifade

ederler. Gûyâ bir yandan gıybetten sakınırken, öte yandan

hem gıybet yapar hem de riyâkârlıklarını yürütürler.

Gıybetin bir çeşidi de, gıybet edenin hevesini arttırıp daha

fazla konuşturmak maksadıyle, gûyâ şaşkınlık göstererek ona

doğru meyletmektir. Bu sâyede gıybet edeni daha fazla ko-

nuşturmuş olur. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) “Dinleyen de gıybet

edenlerin biridir.” (Taberâni) buyurmuşlardır. Gıybet mecli-

sinde bulunan, dili ile, korkarsa kalbi ile reddetmeli, gücü ye-

terse oradan ayrılmalı ve sözü değiştirmelidir. Nitekim Resûl-i

Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, “Kimin yanında bir mü’min (aley-

hinde konuşulmakla) zillete düşürülür de ona yardıma

gücü yettiği hâlde yardım etmez, onu zilletten kurtarmaz-

sa; Kıyâmet günü mahlûkat arasında Allâhü Teâlâ onu ze-

lil eder.” (Taberâni) buyurmuşlardır.

Dil ve a’zâlarla dıştan yapılan gıybet haram olduğu gibi,

kalb ile içten yapılan gıybet de haramdır. Buna sû-i zan der-

ler. Bundan kastedilen kalbe gelen her türlü kötü zan değil de

adamın kötülüğüne kalbin hükmetmesidir. Herkesin kalbinde

olanı, ancak gaybı bilen Allâhü Teâlâ bilir.

(İmâm Gazâli, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, 3.c., 317-343.s.)

 

TİCARET YAPANLARIN

DİKKAT ETMESİ GEREKEN DÖRT HUSUS

 

  1. Malını değerinden fazla övmemelidir. Şâyet malını

kendisinde olmayan vasıflarla övüyorsa, yalan söylemiş

oluyor. Müşteri, onun sözüne aldanarak malı alırsa, yalanla

birlikte müşteriye zulmetmiş oluyor.

Ticarette yemin etmek de uygun değildir Hadîs-i Şerîf’te

“Ticarette yalan yemin malın sürümünü temin ederse de,

(kazancın bereketini giderir.” (Buharî) buyrulmuştur. Edilen

yemin doğru bile olsa, cüz’i menfaatına, Allâhü Teâlâ’nın is-

mini âlet etmiş olur ki bunda da hata etmiş sayılır.

  1. Malının gizli ve açık bütün kusurlarını söyleyip, hiçbirini

gizlememesi vâcibtir. Malın kusurunu müşteriden gizlemek,

zulüm ve onu aldatmaktır ki her ikisi de haramdır.

  1. Ölçü ve tartıda kat’iyyen hile yapmamak. Alırken nasıl

ölçer ve tartarsa, verirken de öyle ölçüp tartmalıdır. Allâhü

Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Eksik tartanların vay haline ki

insanlardan kendilerine ölçerek bir şey aldıkları zaman

tam alırlar, onlara bir şeyi ölçüp tartarak verdiklerinde

eksik tutarlar.” (Mutaffifîn s. 1-3) Bu hitaptan kurtuluşun tek

yolu alırken biraz eksik ve verirken de biraz fazla vermektir.

  1. Piyasaya sadık kalmak ve fiyatı gizlememektir. Resûl-i

Ekrem (s.a.v,) kâfileyi yolda karşılayıp mallarını almaktan ve

almayacağı malın üzerine varmaktan nehyetmiştir. (Buhârî ve

Müslim)

(İmâm-ı Gazâlî, İhyau Ulumi’d-dîn, c.2, s.194)

Ticarî ahlâkın bozulması, sanatlara hile katmalar, zama-

nın bozulduğuna ve kıyâmetin yaklaştığına delildir. Bütün

bunlar mal ve muâmelenin bozulmasına, ticarette, alışveriş

ve ziraatte ve topraktan bereketin kalkmasına sebeptir. Bu

hususta Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şu mübarek sözleri düşün-

dürücüdür;

“Kıtlık, yağmurun yağmaması demek değildir, asıl

kıtlık, yağmur yağdığı halde sizin için bereketli olmama-

sıdır.” buyurmuştur. (Gazâlî, İhyau Ulûmiddîn)

(İbn Hacer el Heytemi, İslâm’da Helâller ve Haramlar, c.1 s.703.707)

 

HARAMA BAKMAKTAN SAKINIYOR MUYUZ?

 

Şeyh Abdullâh Tüsterî Hazretleri: “Hakka lâyık olan kimsenin

altı şeyi işlemesi gerekir:

  1. Kur’ân’ ın hükmünü tutmak
  2. Nebî (s.a.v.)’ in Sünnet-i Seniyyesi’ne tabi olmak.
  3. Haramı terkeylemek.
  4. Yaramaz işlerden uzak durmak.
  5. Bütün hakları ödemek.
  6. Tevbe-i nasûh üzere tevbe etmiş olmak.

Hakk dostları haram konusunda o derece titizlerdi ki adeta

bazı helâlleri bile terkettikleri olurdu. Hz. Ebû Bekir (r.a.): “Biz

belki haram olur korkusu ile yetmiş çeşit helâli terk ederdik” bu-

yurmuşlardır.

Haram ve günâh olan bakış, sadece erkeklerden kadınla-

ra olan bakış değildir. Kadınların da erkeklere bakması yasak

ve haramdır. Hatta bu bakış karşılıklı olmasa da yasaktır. Nasıl

bir erkek kendisine bakmayan bir kadına bakması tek taraflı da

olsa günâh ve yasak oluyorsa, kadının da kendisine bakmayan

bir erkeğe, hatta görmeyen (âmâ) bir erkeğe bakması da dinen

günâhtır ve yasaktır.

Ümmü Seleme (r.anhâ) ve Meymûne (r.anhâ) Nebî (s.a.v.)’ in

huzûrunda bulunduğu sırada içeriye Abdullâh bin İbn-i Mektûm

(r.a.) geldi. Resûlulah (s.a.v.) “Ondan örtününüz” buyurdu.

Ümmü Seleme (r.anhâ): “Ey Allâh’ın Resûlu! O kör değil

mi? (nasıl olsa) bizi göremez (ve tanıyamaz)” dedi. “Siz de

mi âmâsınız? Siz de mi onu görmüyorsunuz?” buyurdular.

(Mişkat s. 269)

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in mübârek zevceleri ümme-

tin anneleridir. Bu âyet-i kerîme ile sabittir. Buna rağmen ana

mevkiinde bulunan Nebi (s.a.v.)’ in zevceleri örtünmekle mükel-

lef tutulmuşlardır. Akıllara ve akıllılara ezelden ebede ışık tutan

Nebî (s.a.v.) Efendimiz: “Sizler de mi âmâsınız? Sizler de onu

görmüyor musunuz?” buyurarak, kadının da karşısındaki er-

keğe bakmasının doğru olmayacağını  ve haremlik selamlık uy-

gulamasını açıklamış oldular. Müslümânlar olarak Nebî (s.a.v.)’

i, Ehl-i beytini ve Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’i örnek almalıyız ki felâha

erelim. Onlar bizlere tertemiz örnektirler, rehberdirler.

(Ali Eren, İzdivâc ve Mahremiyetleri)

 

 

 

KARDEŞİNİN ETİNİ YEMEYE EŞİT GÜNÂH

 

Hz. Âişe (r.a.) anlatır: Bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.)’in

yanında bir kadından bahsederken: “Şu kadın uzun eteklidir.”

dedim. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Ağzından at, ağzından at.”

dedi. Ben tükürünce ağzımdan bir parça et çıktı.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in vefat edeceği hastalığı sırasın-

da, hanımları yanına geldiler. Safiyye binti Huyey (r.anhâ):

“Allâh (c.c.)’a yemin ederim ki, ey Allâh’ın Peygamberi! Senin

hastalığının bana geçmesini isterdim.” dedi. Bunun üzerine

diğer hanımları birbirlerine göz kırptılar. Peygamber (s.a.v.)

de böyle yaptıklarını gördü. Onlara:  “Ağızlarınızı çalkala-

yın.” dedi. “Hangi şeyden, ey Allâh’ın Peygamberi?” dediler.

Hz. Peygamber (s.a.v.): “Arkadaşınıza göz kırpmanızdan!

Allâh (c.c.)’a yemin ederim ki, o doğru söylüyor.” dedi.

Biz Resûlullâh (s.a.v.)’in yanında bulunuyorduk. Bir kişi

kalktı. Gittikten sonra sahabîler: “Ey Allâh’ın Rasûlü! Amma

da aciz bir kimsedir o!” dediler. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Siz

arkadaşınızı gıybet ettiniz. Onun etini yediniz” dedi. Hz.

Peygamber (s.a.v.)’e “Ey Allâh’ın Rasûlü, Bizim söylediği-

miz vasıf, o adamda vardır!” dediler. Hz. Peygamber (s.a.v.):

“Eğer sizin söyledikleriniz onda yoksa o zaman kendisine

iftira etmiş olursunuz.” buyurdu.

Ashâb (r.a.e.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanında bir

adamdan bahsederek “Bedava olmazsa yemek yemez, baş-

kaları masrafını karşılamadan yolculuk yapmaz.” dediler. Hz.

Peygamber (s.a.v.): “Arkadaşınızı gıybet ettiniz.” dedi.

Ashâb (r.a.e.), “Biz onun hakkında sadece doğruyu söyledik”

dediler. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kardeşinde olanı söyle-

men gıybet için yeter.” buyurdu.

İbn Mes’ud (r.a.) şöyle anlatıyor: Bir gün Hz. Peygamber

(s.a.v.)’in yanında oturuyorduk. Oradakilerden biri yanımızdan

ayrıldı. Daha sonra bir kişi onun aleyhinde bir şeyler söyle-

  1. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) o kişiye “Ondan

helâllik dile ve tevbe et.” dediler. O da “Ne yaptım ki helâllik

dileyip tevbe edeyim” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) “Sen kar-

deşinin etini yedin.” buyurdular.

(M. Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.2 s.448-449)

 

BÜYÜ VE SİHİR YASAKLANMIŞTIR

 

Peygamberimiz (s.a.v.), bir gün, “İnsanı helâka sürükleyen

yedi şeyden çekininiz!” buyurmuştu. “Yâ Resûlullâh (s.a.v.)!

Nedir bu tehlikeli şeyler?” diye sordular. Peygamberimiz (s.a.v.):

  1. Allâh (c.c.)’ya şerik koşmak,
  2. Sihir yapmak,
  3. Allâh (c.c.)’ün öldürülmesini haram kıldığı nefsi haksız

yere öldürmek,

  1. Ribâ (faiz) yemek,
  2. Yetim malı yemek,
  3. Savaş meydanında dönüp kaçmak,
  4. Zinadan korunan, böyle birşey hatırından bile geçme-

yen Müslümân kadınlarına zina isnad etmek!” buyurdu. (Buhârî)

Yine Peygamberimiz (s.a.v.)’in buyurduklarına göre: “Bir şeye

düğüm vurup efsun yapan kişi sihir yapmış; sihir yapan da

küfre sapmış (büyük bir günâh işlemiş) olur.” (Buhârî)

“Muhabbet vesaire için efsun yapmak, iplik okumak veya

nüsha yazmak suretiyle sihir yapmak, şirktir.” (Ebû Dâvud)

“Kim bir sihirbaza veya kâhine veya yıldızlara bakıp ga-

ibden haber veren kimseye gider, ondan birşeyler sorar ve

onun söylediklerini de doğrularsa, Nebî Aleyhisselâma indi-

rilmiş olanı inkâr etmiş olur.” (Heysemî)

“Sihre inanan kişi, cennet’e giremez!” (Ahmed b. Hanbel)

Sihirbazların ruhlarındaki özellik, diğer beşerî özellikler, ken-

dilerinde yaratılıştan mevcut olup, bunun fiil alanına çıkması ya

riyâzâtla ya da şeytânlara itaat ve tapmakla olabilir. Sihir, fâsık,

dînle ilgisi kesilmiş kimselerde görülür. Böyle olan kişilerde kera-

met zuhur etmez.

Sihirbaz, yapmak istediği şeyi oluşturuncaya kadar, her türlü

sözden ve işten yararlanmaya çalışır. Keramette ise, böyle şey-

lere gerek ve ihtiyaç duyulmaz. Keramet, ancak şeriata son de-

recede bağlı, dînce tehlikeli sayılan tutum ve davranışlardan son

derecede çekingen olan Allâh (c.c.) dostlarından, kendiliğinden

zuhur eder. Mucizeye gelince; peygamberlerin, peygamberlik-

lerini ispatlamak üzere Allâh (c.c.)’ün izniyle gösterip inkârcılara

meydan okudukları bir takım olağanüstü işlerdir ki, bu vasıflarıyla

kerametten de ayrılırlar ve üstünlük taşırlar.

(M. Asım Köksâl, İslâm Tarihi, c.5 s.442-443)

 

FAİZİN HER ÇEŞİDİ HARAMDIR

 

Allâhu Teâlâ:

“Böyle yapmazsanız, bunun Allah’a ve Peygamberine

karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz

sermayeniz sizindir. Böylece haksızlık etmemiş ve haksızlığa

uğramamış olursunuz.”(Bakara s. 279), buyurmuştur.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Arafat’ta Veda Haccında,

“Dikkat edin, cahiliyet devrinden kalma her (kötü)

şey ayağımın altındadır ve yok edilmiştir. Cahiliyet dev-

rindeki riba da kaldırılmıştır. İlk kaldırdığım riba, amcam

Abdülmuttalib’in oğlu Abbas’ın ribasıdır ki, onun hepsi kal-

dırılmıştır.” (İbn-i Mace) buyurmuştur.

Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’in savaştığı kimse ise asla fe-

lah bulamaz. Allâh (c.c.) ile savaştan maksad; ya dünyada ya da

âhirette olur. Dünyadaki şekli, böyle riba yiyenleri tâzir ve tevbe

edinceye kadar hapsetmek, hâkimlerin görevidir. Onlar bu suretle

savaş vermiş olurlar. Çünkü şâyet bunlar ileri gelenlerden olup

hâkimlerin hükmüne kolaylıkla boyun eğmezlerse, bunlarla açık-

ça savaş lâzım gelir. Ebû Bekir (r.a.)’in zekâtı vermek istemeyen-

lerle savaştığı gibi.

Faiz, kişinin îmânsız gitmesine bile sebep olabilir. Zaten Allâh

(c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’in savaşı, onu rahmet yerinden uzaklaştı-

rıp azâb yerine göndermesidir. Bu âyet-i celîle nazil olduğu vakit

faizciler, “Yok, artık biz bu işten vaz geçtik ve tövbe ediyoruz. Çün-

kü Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.) île savaşacak durumda değiliz.

Anaparamıza râzıyız.” dediler. Fakat Medîneliler, “Bizim elimizde

bir şey yok, biz ana parayı da ödeyebilecek durumda değiliz.” de-

dilerse de artık alacaklılar baş parayı almakta İsrar ettiler. Bunun

üzerine, “Borçlu darda ise eli genişleyinceye kadar beklemelidir.”

âyet-i celîle’si nazil oldu. Yâni bunlar, borçlarını ödeme imkânı

buluncaya kadar beklemek borcunuzdur, buyuruldu. Bununla be-

raber borçlular da hemen borçlarını ödeme imkânlarını aramak

zorundadırlar. Bu hüküm, bütün borçlu ve alacaklılarda geçerlidir.

İlave Bilgi: İslâm Dîni “Bana süre ver borcumu artırayım” pren-

sibini haram kılmıştır. Çünkü bu vâde faizinin (riben nesîenin)

bizzât kendisidir. Aynı şekilde “İndirim yap peşin ödeme yapayım”

prensibi de caiz değildir.

(İbn Hacer el Heytemi, İslam’da Helâller ve Haramlar, c.1 s.660.661)

 

 

 

 

ZİNÂNIN ZARARLARI

 

Zinâ fiili, zinâ edenin kalbinden, zinâ yaparken ve

günâhından tevbe etmeden ölmesi hâlinde, îmân nûrunun

silinmesine sebep olur.

Zinânın bazı zararları:

Zinânın çirkinliği, insan öldürmekten, hırsızlık yapmak-

tan ve bunlardan başka günâhlardan daha ağır ve kötüdür.

Bunun için zina eden evli ise (recmedilerek) öldürülür. Zinâ

korku ve dehşet gibidir. Allâh (c.c.), zinâ fiiline devam ede-

nin duâsını kabûl etmez. Kıyâmet gününde cehennem ateşi

zâninin (zinâ edenin) yüzünde parlayacaktır. Allâh (c.c), zinâ

eden kimseyi cehennem ortasında bulunan ve içerisinde

ateşler parlayan fırınlara atacak, cismi ve bedeni yanacak ve

eriyecektir. Cehennem ateşinin ortasında, onların kokuları

tuvalet kokularından öyle kötü ve pis olacak ki, cehennem

ehli bile ondan rahatsız olacaktır. Onlar, sevâb ehlinin te-

miz defterinden silinecek ve seçkin müminlerin kafilesinden

kovulacaktır. Kıyâmet gününde Cenâb-ı Hakk, zinâ edenle-

rin yüzlerine rahmet ve rızâ ile bakmayacak, ancak onlara

gazâbla bakacaktır. Zinâyı helâl bilerek yapana, ona devam

edene ve tevbe etmeyene Cenâb-ı Hakk cennetini haram

kılacak ve cennet kokusunu ona koklatmayacaktır. Zinânın

yaygınlaşması, bozuk ve utandırıcı bir neslin meydana gel-

mesine sebeb olur. Böyle bir nesil toplumu rahatsız eder,

onu yıkıma ve yok olmaya sürükler. Bir ülkede zinâ belirle-

nirse, Allâh (c.c.) Lut kavmine yaptığı gibi yıkmakla, helâk

etmekle ve yok etmekle inzar eder. Zinâ, dünyâ ve âhirette

rezillik ve utanmaya sebeb olur.

Allâh (c.c.)’ün azâbından korktuğu için zinâdan imtina

eden kimseyi, Allâh (c.c.) Kıyâmet gününde onu merhamet

gölgesinde gölgelendirir, onu bağışlar, ona müsâmaha eder

ve onu kıyâmet gününün dehşetinden korur.

Allâh (c.c.)’dan korkarak, zinâ fiilinden kaçanın rızkı ço-

ğalır, hayrın ve bereketin celbine sebeb olur; müminin yüzü-

ne heybet, güzellik verir ve nûrlandırır.

(Mehmet Çağlayan, İslâm Hukuk Doktrini, s.143-144)

 

HELÂL VE HARAMA DİKKAT ETMELİYİZ

 

Kâ’b bin Ucre (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre,

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdular:

“Haram ile beslenerek gelişen bedene ancak ateşte

olmak yakışır” (Tirmizî, Salât, 614; Nesai, Bey’at, 7,160)

Ebû Bekir Es-Sıddık (r.a.) şöyle buyurdular: “Allâh

(c.c.)’e itaat ederek O’ndan sakın! Allâh (c.c.)’ den korka-

rak O’na itaat et! Elini, Müslümânların kanlarından, mideni

Müslümânın mallarından; dilini, Müslümânların namusla-

rından uzak tut!”

Abdullâh bin Mübarek (r.a.) şöyle demişlerdir: “Şüpheli

bir dirhemi geri vermek, bana dokuz yüz bin dirhemi sada-

ka olarak dağıtmaktan daha hoş gelir.”

Sehl et-Tüsteri (r.h.) de şöyle demişlerdir: “Her kim ha-

ram yerse, organları isyan eder; dilerse itaat ederler diler-

lerse isyan ederler. Mide yiyeceklerin toplandığı yerdir eğer

onu helâl lokma ile doyurursan, organların sâlih amellerde

bulunur. Eğer onu şüpheli yiyecekler ile doyurursan, Allâh

(c.c.)’a giden yolda sana şüphe verir. Mideni haram yiye-

cekler ile doyurursan, Allâh (c.c.) ile aranda bir perde olur.”

Şüphesiz helâl yemenin, duâların kabulü ile sağlam bir

ilişkisi vardır. Müslim, İbn Abbas (r.a.)’den  rivâyet ettiğine

göre Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz,  seferi uzatıp, saçı başı

dağınık, toz toprak içinde kalan ve elini semaya kaldırıp:

“Ey Rabbim, Ey Rabbim” diye duâ eden bir yolcuyu zik-

redip: “Bu yolcunun yediği haram, içtiği haram, giydiği

haramdır ve haram ile beslenmektedir. Peki, böyle bir

kimsenin duâsına nasıl icabet edilir?” buyurdular.

Haram malı, hayırlı yollarda harcamanın sevabı da yok-

tur. Şüphesiz Allâh (c.c.) kötülüğü kötülükle silmez; kötülü-

ğü, iyilikle siler. Süfyan-ı Sevri (r.a.) şöyle demişlerdir. “Her

kim hayır yolunda haram mal harcarsa, o kimse, kirli elbi-

seyi idrarla temizlemeye çalışan gibidir. Kirli elbise, ancak

su ile temizlenir.”

(Müslim, Zekât,1015; Tirmizî, Tefsir,2 992)

 

ALLÂH (c.c.)’NUN SİGORTASINDAN BAŞKA

SİGORTA VAR MIDIR?

 

Son devir İslâm Âlimleri ittifakla sigortanın bütün çeşitlerinin

haram olduğunu söylemişlerdir. Fıkıh âlimlerinin bu konudaki ka-

rarları şudur:

  1. Sigorta akdinde aldanma vardır. Çünkü sigortalı ne kadar

vereceğini, ne kadar alacağını bilmiyor. Belki bir iki taksit ödedik-

ten sonra bir âfet gelir çatar, bunun üzerine sigortalı malın bütün

bedelini sigorta şirketinden alır. Belki de bütün taksitleri yatırdığı

halde malı âfetten mahfuz kaldığı için bir şey almaz.

  1. Sigorta kumarın bir çeşididir. Çünkü sigorta şirketinin, mey-

dana gelen felâkette hiçbir rolü yoktur, ama mâlı helâk olsa be-

delini vermektedir. Yahut devamlı musibetten masun kaldığı için

bedelsiz olarak taksitleri almış olmaktadır.

  1. Sigorta fıkıh kitaplarında tarif edilen faiz muâmelelerini içerir.
  2. Sigorta muâmelesinde bedelsiz olarak başkasının malının

alınması vardır. Bu da “Ey îmân edenler, mallarınızı aranızda

haksız yere yemeyiniz” (Nisâ s. 29) âyetindeki yasağın kapsamına

girer. Sigortanın mubah olduğuna dair serdedilen delillere ceva-

bımız şudur:

  1. Sigortanın mubah olması için insanların faydasına olduğunu

düşünerek fetva vermek doğru değildir.. Çünkü onda, zulüm, ku-

mar ve riba vardır.

  1. “Eşya aslında helâldir” şeklindeki kaide sigortanın helâl ol-

ması için bir belge teşkil etmez. Çünkü bu Kur’ân ve sünnete ters

düşüyor.

  1. “Zaruret yasak olan şeyi mubah kılar” kaidesi bunun için bir

delil olamaz. Çünkü burada helâli mubah kılacak kadar zorlayıcı

bir şey yoktur.

  1. Burada örf ile istidlal etmek de doğru değildir. Çünkü örf,

Kur’ân ve Sünnet’le çelişemez.

Muhammed Abduh, Şeltüt gibi zevâtın “Sigorta, muhtemel

musibetlerin zararını azaltmak için kurulmuş bir yardımlaşma mü-

essesesidir” demeleri doğru değildir. Çünkü bunu yardımlaşma

diyecek olursak riba ve piyangoyu aynı şekilde değerlendirmek

gerekecektir.”

(Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvâlar, c.3, s.269)

 

HAREMLİK VE SELÂMLIK

UYGULAMASININ DELÎLİ

 

Allâh (c.c.), Resûlullâh (s.a.v.)’in hanımlarıyla başkalarının

ilişkilerinde kesin hükmünü hicab âyeti ile inzâl buyurmuştur.

“Bir de O (s.a.v.)’ in zevcelerinden, lazım olan bir şey

isteyeceğiniz zaman perde arkasından isteyiniz. Bu şekil-

de istemeniz, hem sizin hem de onların kalpleri için en

temiz bir harekettir.” (Ahzâb s. 53)

Yani herhangi bir mü’min dîn ve dünya için fayda veren ve

istenilmesi âdet olan herşeyi onlardan isteyebilir fakat onla-

rın yanlarına bu âyet nâzil olmadan girdikleri gibi giremezler.

Ancak isteyeceği bir eşya, veya soracağı bir mes’ ele olursa,

bakmadan, yahut perde arkasından isteyebilir. Çünkü bakmak

ve görmek fitnenin birinci sebebidir. Bu gibi ihtiyaçların perde

arkasından karşılanması her türlü şüpheyi izale edeceği gibi

şâibeyi uzaklaştırır, himâyeyi de kuvvetlendirir. Neticede er-

keğin kadın hakkında, kadının da erkek hakkında kalplerinde

doğabilecek vesveselere imkân verilmemiş olur.

Cenâb-ı Hakk, erkeklerle ilgili olarak bu şekilde gerek-

li âdâbı açıkladıktan sonra, Resûlullâh (s.a.v.)’ in hanımlara

hitapla da özellikle uymak zorunda oldukları kaideleri beyân

etmiştir.

Hiç şüphe yok ki, ikili ilişkilerde, bir taraf kayıt altına alı-

nırken diğerinin serbest bırakılması arzu edilen neticeye asla

ulaştırmaz. Bilhassa kadınlar için olacak olursa, bu serbest-

lik câzibeleri sebebiyle emirlere uymayı daha da güçleştirir.

Bu sebeple Allâh (c.c.) bizzat Nebî (s.a.v.)’e hitâbla: “Ey

Nebî, hanımlarına, kızlarına ve mü’min kadınlara söyle,

cilbâblarını üzerlerine alsınlar. Bu onların tanınıp kendi-

lerine eziyet edilmemeleri için daha uygundur. Allâh (c.c.)

çok affedici ve pek merhametlidir.” (Ahzâb s. 53) buyurmuş,

böylelikle cahiliyye kadınlarının görünüş ve kıyafetlerinden

ayrılmalarını emretmiştir.

(Kurtubî, Câmi’ül Ahkam, s.227-228; Âlûsî, Rûhu’ l Meânî, s.89)

 

DİLİN AFETLERİ

 

  1. İnsanı küfre sokan, küfür olduğundan korkulan sözleri söy-

lemek..

  1. Yanlış ve yalan söz söylemek.
  2. Kişinin arkasından söz söylemek, söz götürüp getirmek.
  3. Alay edici sözler söylemek, sövmek ve zinâ hakkında konuş-

mak.

  1. Halka lânet etmek, insanları yermek ve kötülemek.
  2. Çekişmek. Dövüşmek.
  3. Kinaye yolu ile yalan söylemek.
  4. İnad etmek.
  5. Sırrı (gizli şeyi) açığa vurmak, söylemek.
  6. Bâtıl (gerçeksiz) söze dalmak.
  7. Halkın anlamadıklarını sormak veya yalan yanlış şeyler söy-

lemek.

  1. İnsanları birbirine düşürecek sözler söylemek.
  2. Öfkeli, kızarak söz söylemek.
  3. İnsanların ayıplarını, kusurlarını araştırmak.
  4. Büyüklerin yanında yersiz konuşmak.
  5. Ezan okunurken, hutbe okunurken, Kur’ân okunurken ko-

nuşmak.

  1. Tuvalette iken veya cima halinde konuşmak.
  2. Müslümâna veya kişinin kendisine bedduâ etmek.
  3. Camide, dünyaya ait şeylerden konuşmak.
  4. İnsanlara kötü lakap takmak.
  5. Fazla yemin etmek, Allâh (c.c.)’dan başkasıyla yemin etmek
  6. Telâşla sormak ve vasiyeti sormak
  7. Kur’ân’ı kendine göre tefsir etmek.
  8. Başkalarını korkutmak, başkalarının konuşmasını kesmek
  9. Meşrû âmirin sözünü reddetmek, yapmamak.
  10. Başkasını yüzünde övmek.
  11. Hicivle (başkasını aşağılayarak) şiir söylemek.
  12. Lüzumsuz konuşmak, manasız, boş şeyler konuşmak
  13. Başkalarının yanında fısıldaşmak.
  14. Başkasını kötü yola, isyana yöneltmek veya kötülük işleme-

ğe müsaade etmek.

(Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname, s.190-191)

 

LAF TAŞIYANLARA NASIL DAVRANMALIYIZ?

 

Nemime demek, umumiyetle birinin aleyhinde konuşulan

sözü ona ulaştırmak demektir. Mesela, falan senin hakkında

şöyle böyle dedi, gibi. Bununla beraber nemime yalnız buna

mahsus değildir.  Mutlak surette hoşa gitmeyen bir şeyi açıkla-

mağa da nemime denir. Bunun gibi açıklanan şeyin iş veya söz

olması ve adamda bir kusur olup olmaması birdir. Nemimenin

hakikati; açıklanması hoş görülmeyen bir şeyi açıklamaktır. İn-

sana yakışan, insanların hallerinden hoşa gitmeyecek bir şeyi

gördüğü zaman ona susmasıdır. Ancak bir Müslümâna faydası

dokunacak veya bir kötülüğü önliyecekse, onu açıklayabilir.

Kendisine söz getirilene düşen vazifeler:

Söz gezdirmenin belli başlı sebebi; ya kimden söz getiriyor-

sa onun kötülüğünü veya kime söz götürüyorsa düşmanları ile

birleşerek onun kötülüğü için  söylüyor. Bütün bu gibi sözleri

kendine getirip söyleyen hakkında bu adama altı vazife düş-

mektedir:

  1. Bu adama inanmamaktır. Zira nemmâm fâsıktır. Şahidliği

reddedilmiştir. Nitekim Allâh-ü Teâlâ: “Ey inananlar, eğer fa-

sıkın biri size bir haber getirirse, onun içyüzünü araştırın,

yoksa bilmeden bir millete fenalık edersiniz de, sonra ettiği-

nize yanarsınız”, (Hucürât s. 6)

  1. Onu bu hareketinden dolayı kötüleyip nasihatle bu işin-

den vaz geçirmektir. Nitekim Allâh-ü Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Mârufu emret, münkerden nehyet”, (Lukmân s. 17)

  1. Allâh için ona buğzetmektir. Zira bu adam Allâh katında

sevimsizdir. Allâh katında sevimsiz olana buğzetmek vacibdir.

  1. Bu adamın sözü ile öteki adama su-i zan etmemektir. Zira

Allâhü Teâlâ: “Zannın çoğundan sakının. Çünkü zannın bazı-

sı günahtır.” (Hucürât s. 12), buyurmuştur.

  1. Bu adamın bu sözü ile araştırma yapmamaktır. Adamın

sözünün doğru olup olmadığını araştırma. Zira Allâh-ü Teâlâ te-

cessüsden men etmiştir.

  1. Nemmâmı men ettiğin şeyi, kendine revâ görmemek ve

onun sözünü kimseye söylememektir. “Falanca bana şöyle böy-

le dedi” şeklinde konuşma. Bu suretde nehyettiğin şeyi kendin

işler. hem nemmâm, hem de gıybetçi olursun.

(Hüccedü’l İslâm İmam-ı Gazâli (Rh.A), İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, c.3, s.346-348)

 

RIZK ENDİŞESİ VE  HELÂL RIZKIN TEMİNİ

 

İnsanların, günlük yaşantılarını sürdürürken veya ha-

yata dair planlar yaparken rızk endişesi taşımamaları ge-

rekir. Hakk Teâlâ hazretleri;

“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allâh’a

ait olmasın. Her birinin (dünyada) duracakları yeri de,

(öldükten sonra) emaneten konulacakları yeri de O

bilir. Bunların hepsi açık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da

yazılı)dır.” (Hûd s. 6) buyurmaktadır. Resûlullâh (s.a.v.)

efendimiz: “Aslandan kaçar gibi rızkınızdan kaçsanız,

o yine de gelir sizi bulur.” buyurmuşlardır. Burada kişi-

ye düşen kendisi için tayin edilen bu rızka helâl yoldan

mı haram yoldan mı ulaşacağını belirlemektir. Bu konuda

Hz. Ali (r.a.) efendimizin yaşadığı şu hadise son derece

yerinde bir örnek olacaktır:

Hz. Ali (r.a.) Efendimiz Kûfe’de bulunduğu sırada bir

câmiye gidiyor. Kapıda bekleyen bir kişiden kendisi na-

maz kılıp gelene kadar devesini tutmasını rica ediyor. Na-

mazını bitirip dışarı çıkarken deveyi emanet ettiği kişiye

bahşiş olarak vermek üzere iki dirhem hazırlıyor. Dışarı

çıkınca devenin yularının emanet ettiği kişi tarafından

çalındığını görüyor. Orada bulunan başka birine selâm

veriyor ve iki dirhemi ona vererek o para ile çarşıdan bir

yular almasını rica ediyor. O zât çarşıya giderek iki dirhe-

me bir yular satın alıp Hz. Ali (r.a.) efendimize getiriyor.

Hz. Ali (r.a.) efendimiz bakıyor ki bu yular biraz evvel de-

vesinden çalınan yuların ta kendisi. Bunun üzerine yuları

getiren kişiye durumu anlatıyor ve “Ben sana verdiğim iki

dirhemi deveme sahip çıktığı için o adama verecektim.

Adamın nasibi iki dirhemmiş; ancak o helâl yoldan ka-

zanmak yerine haram yoldan kazanmış oldu.” buyuruyor.

Bu örnek son derece güzel bir örnektir. Bir Müslümânın

da ticaret hayatında buna dikkat etmesi gerekir.

(Ömer Muhammed Öztürk,Sohbetler-2, s.92-93)

 

GIYBETİN ÇEŞİTLERİ

 

Muhammed b. FazI, Ebû Hureyre (r.a.)’den naklen şöyle

anlatmıştır:

Bir gün Resûlullâh (s.a.v.) sordu: “Gıybet nedir? Bilir mi-

siniz?” Allâh ve Resûl’ü (s.a.v.) daha iyi bilir, dediler. Şöyle

buyurdu:

“Dîn kardeşini sevmediği bir şeyle anarsan gıybetini

etmiş olursun.” Sahabelerden biri sordu:

“Dediğim ayıbı kendisinde görürsem ne olur?” Şöyle bu-

yurdu: “Dediğin   şey  onda   varsa  gıybet   olur yoksa

yalan söylemiş, iftira etmiş olursun.” (Tirmizî)

Üç grup insanın gıyabında konuşmak gıybet sayılmaz.

Şunlardır:

  1. Zâlim bir idarecinin,
  2. Açıktan kötülük işleyen bir kimsenin,
  3. Bid’at ehli birinin. (Dîne yeni işler katmaya çalışan, boz-

maya çalışan kişi)

Yâni; bunların işleri görüş ve fikirleri anlatılırsa, gıybet sayıl-

maz. Ancak, bedenlerinde bir ayıp varsa, o da bunları söylerse

gıybet sayılır. Sadece tuttukları yol, işledikleri fiil anlatılırsa bir

sakınca yoktur. Bunlar anlatılmalı ki, halk onlardan korunsun.

Nitekim bu mânâda Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Günahkâr kimsenin bulunduğu hâli anlatınız ki, halk

ondan korunsun.” (Ebû’l-Leys Semerkandî) Küfür olan gıybet,

Müslümânların gıybetidir. Bu çeşit gıybeti edene biri dese ki:

“Gıybet etme!” O da buna karşılık:

“Bu, gıybet değil; ben doğruyu söylüyorum”, derse Allâh’ın

haram kıldığını helâl saymış olur. Bu hâlden, Allâh’a sığınırız.

Nifâk sayılan gıybet, İsmi verilmeden yapılan bir insanın

gıybetidir. O böyle yaparken, kimin gıybetini ettiğini bildirmek

istemez. Bununla da vera sahibi bir kimse gibi görünmek ister.

Böylesi bir hareket, münâfıklıktır.

Mâsiyet olan gıybet: İsim verilerek bir insanın gıybetinin

yapılmasıdır. Fakat bir mâsiyet olduğunu bilerek yapılan gıy-

bettir. Bu şekilde gıybet eden kimse âsidir. Tevbe etmesi ge-

rekir.

(Ebû’l-Leys Semerkandî , Tenbîhü’l- Gâfilîn, s.177, 185-186.)

 

DÎNİMİZDE DANS VE MÜZİğİN HÜKMÜ

 

İmam-ı Birgivi rahmetullâhi teâlâ aleyh der ki:

İmam-ı Bezzazi Feteva’sında İmam-ı Kurtubi’nin şöyle

dediğini naklediyor: Şarkı türkü söylemek, tanbur, ud ve

benzeri çalgıları çalmak, raksetmek, müctehid âlimlerin

sözbirliği ile haramdır. Mezheb sahibi dört imâma göre

böyledir. Sofilerin zikrederken tuhaf hareketler gösterme-

si, günah bakımından diğer oyunlardan daha şiddetlidir.

Çünkü onların bu hareketi ibâdet namına yapılmaktadır.

Bu sebeple küfre düşmelerinden bile korkulur.

Allâhu Teâlâ âyet-i kerîme’de şöyle buyurur:

“Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine

yatarken Allâh (c.c.)’ü anarlar. Göklerin ve yerin yara-

tılışı üzerinde düşünürler. ‘Rabbimiz! Bunu boş yere

yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş

azâbından koru’ derler.” (Al-i İmran s. 191)

Buna göre ayakta, otururken ve uzanık halde, edeb

dahilinde olursa, zikretmek caizdir. İçine teganni ve raks

karışınca, zikir, zikir olmaktan çıkar, sevab yerine günah

kazandırır.

Ama (La ilahe illallâh) kelimesini söylerken onun nefy

ve isbatını tahkik kasdıyle başı sağa sola hareket ettirmek

-zannı galibe göre- caizdir. Çünkü zikir bu takdirde abes

ve oyun olmaktan çıkar da tevhide delalet eden bir fiil olur.

Başın edeble, güzel niyetle sağa sola hareket ettirilmesi,

bir kelimeyi tekrar etmek manasına gelir.

Gerçekten onların zamanında, bîri hâllerine uygun şiir

inşad eyler; yufka kalpli olanların, çok kere akılları baş-

larından gider, düşüp bayılırlardı. Bazan de kendi ihtiyarı

(arzusu) olmaksızın, kalkar ve ihtiyarı olmaksızın hareket

ederlerdi. Onların haline bakarak, bunların yaptığına caiz

denilmez. Hiç bir kimse, onların, bu zamanın, ahkâmı

şer’ıyyeyi bilmeyen günah ehlinin yaptığı gibi, yaptıklarını

zannetmemelidir.

(İmam-ı Birgivi, Tarikat-i Muhammediyye,  s.469)

 

HELÂL YEMEK HER İŞİN BAŞIDIR

 

Her vasiyeti biz müslümanlara hayat veren, Nebi (s.a.v.)

Efendimiz’in bizlere vasiyetlerinden birinde bütün gücümüzle

çalışarak helâl, yani günah olmayan bir rızkı kazanmamız,

çevremize de bunu öğütlememiz, helâl kazançtan yememiz,

giyinmemiz, çoluk çocuğumuza, aile ve yakınlarımıza, din kar-

deşlerimize yararlı olmamız istenmektedir.

Mükellefler yeryüzünde bulundukları sürece helâl rızıklar-

da bulunurlar. Yeter ki; kul helâl talebinde samimî olsun. Hakk

Teâlâ, hayvanların karnındaki fışkı ile kan arasından sütü çı-

kardığı gibi, haramlarla şüpheli nesneler arasından da helâlları

öyle çıkarır.

Ey kardeşim! Niyetini iyi ve temiz tutmaya çalış, ame-

li helâle yöneltmeye bak. Helâl yoldan rızıklandığın takdirde

Allah’a hamd ve şükürde bulun. Haram bir rızkı almış isen Al-

lah (c.c)‘ya tevbe ve istiğfarda bulun. Bütün gayret ve gücünü

iyiye doğru yöneltirsen Allah (c.c)‘nun izniyle âhiret gününde

seni fazlaca üzecek bir sıkıntın kalmamış olur.

Halbuki, haram veya şüpheli rızık alma ve yeme yolunda

nefsi ile mücahede etmeyen, dizginlerini gevşek tutan, günahı

kendisinden uzaklaştıramayan kimseler âhirette itab edilecek.

Hakk Teâlâ, kuluna günahdan uzak kalmasını buyrukları ile zo-

runlu kılmıştır ve bunu kulundan istemektedir.

Kişiye haramın kısmeti olduğu keşfen gösterilse bile, kulun

vazifesi yine ona yaklaşmamaktır.

“Helâlinden istemek, namaz, oruç gibi farzlardan sonra

gelen ilk farzdır” (Taberâni)

“Bir kimse helâlinden güzelce yer, sünnetle amel eder,

insanlara emniyet aşılar, kendini şerden uzak tutarsa, cen-

nete girer” buyurmuşlardır. Efendimizin bu konuşmasını dinle-

yenler, “Ey Allah’ın Resûlü bu gibilerden bu gün ümmetinde çok

kimse vardır” derler. Efendimiz, “Bu söylediklerim benden

sonraki yüzyıllarda gelecekler içindir, buyururlar” (Tirmizi)

Nebi (s.a.v.) ashâbından birine “Ey Said, yediklerin iyi ve

helâlinden olursa, duan Allah katında kabul olur” buyurur-

lar. (Tâberani)

(İmam-ı Şa’râni, Uhudü’l Kübrâ, 361-364.s.)

 

FÂİZ EN BÜYÜK GÜNAHLARDANDIR

 

Resûlullâh (s.a.v.) bir Hadîs-i Şerîflerinde şöyle buyur-

muşlardır.:

“ Allah (c.c.) Kan satışını ve tecâvüzle mal elde etmeyi

yasakladı ve fâiz yiyene, yedirene, fâiz sözleşmesini ya-

pana, sözleşmeye şâhidlik yapana, cildlerine dövme ya-

panlara ve yaptıranlara, tasvîr yapanlara la’net etti.”  Diğer

Hadîs-i Şerîf de: “Fâiz yetmiş şu kadar çeşittir. En aşağı

derecesi kişinin vâlidesiyle zinâ etmesi gibidir.”

Fahri Razi’ye göre fâizin  harâm olmasının sebebi üçtür:

  1. Fâiz başkasının malını bedelsiz almaktır. Binâenaleyh

kaybolmaktan korunması lâzım iken bedelsiz almak onun

harâmlığını kaldırmak ve zâyi etmek olduğu cihetle harâm kı-

lınmıştır. 2. Halkın menfâatine hizmet eden ticârete kesâd ve

darlık vermesi, insan için övülen çalışma ve gayreti iptâl etmesi

cihetiyle harâmdır. 3. Halk arasında bilinen olan karz-ı hasen

denilen ödünç para alıp vermek süretiyle vâki olan yardımlaş-

manın kesilmesine sebep olması cihetiyle harâmdır.

“Fâiz harâm olunca bir kimse, Rabbinden fâizin harâm

olduğuna dâir mev’iza geldiğinde fâizden vazgeçerse, o

Âyet gelmezden evvel fâizden almış olduğu şey onun ma-

lıdır; geri vermez. Ve o kimsenin işi Allâh-ü Teâlâ’ya aittir.

Binâenaleyh fâizden vazgecip emre itâat ettiğinize mukâbil

Allâh-ü Teâlâ ona ecir verir. Eğer fâizin harâm olduğuna

dâir Âyet geldikten sonra da fâize tekrar dönerse işte o

avdet edenler cehennemin ebedî (kalıcı) yârânlarıdır.” (Ba-

kara s. 275)

 

‘ZARURET’ DURUMUNDA FAİZ ALINABİLİR Mİ?

 

(Mecelle’nin; “Zaruretler, yasak olanı mubah kılar. ” kuralını

gerekçe gösterip, faizle borç para alıp bu parayla ev almak ve

ne yapalım zaruret hali var demek uygun değildir. Çünkü oturu-

lacak ev edinmenin bir alternatifi vardır, o da kirada oturmaktır.

Bu ikisini iyi ayırt etmek gerekir. Zaruretin lugat mânası: “Ken-

dinin veya nafakasını vermesi gerekenlerin, aç, susuz, çıplak

veya sokakta kalarak hasta olması” dır.)

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Musâhabe, 6.c., 56.s.)

 

MAHREMİYETLERE DİKKAT EDELİM

 

Cenâb-ı Allâh (c.c.) şöyle buyuruyor:  “Onların üzer-

lerine bir vebâl yoktur: Ne babalarında ve ne oğullarında

ve ne kardeşlerinde ve ne kardeşlerinin oğullarında ve ne

kendi kadınlarında ve ne de ellerinin mâlik olduklarında.

Bunlar ile görüşebilirler. Ve Allâh’tan korkun. Şüphe yok ki

Allâh, her şey üzerine bir şâhiddir.” (Ahzâb s. 55) Bu mübârek

Âyet’te müslüman kadınların, kimler ile arada perde olmaksı-

zın görüşebilecekleri bildiriliyor ve kendilerine Allâh korkusu

telkîn buyuruluyor.

Allâhü Teâlâ’nın emrine muhalefet ve Peygamberi (s.a.v.)’e

eziyet edenlerin dünyada ahirette de lanet ve azâba uğra-

yacakları konusunda uyarıyor. Onların, (İslâm kadınlarının)

üzerlerine bir vebâl yoktur. Arada perde olmaksızın buluşup

görüşmelerinden dolayı bir günâh gerektirmez. Ne babaların-

da ve ne oğullarında ve ne kardeşlerinde ve ne kardeşlerinin

oğullarında ve ne kız kardeşlerinin oğullarında, bunlar ile per-

de arkasında olmaksızın görüşmelerinde bir mahzûr yoktur. Bu

husûsta süt babalar da baba hükmündedir. Amcalar ve dayılar

da baba mesâbesinde oldukları için ayrıca zikredilmemişlerdir.

Ve müslüman  kadınlarının kendileri gibi müslüman bulunan

kadınlar ile görüşmelerinde bir günâh yoktur. Velhâsıl âyette

bildirilen kimselerle perdesiz görüşmeleri, beraber oturup kalk-

maları yasak değildir.

Deniliyor ki Hicâb Âyeti (Perde Âyeti) nâzil olunca baba-

lar ve oğullar vesâir yakınlar demişlerdir ki:  “Yâ Resûlullah

(s.a.v.), bizler de mi perde arkasından konuşacağız?” Bu-

nun üzerine bu Âyet-i Celîle nâzil olmuş, onların bu husûsta

müstesnâ bulundukları bildirilmiştir.  Hadîs-i şerîf’te şöyle bu-

yurulmuştur: “(Mahremleriniz olmayan) kadınların yanına

girmekten sakınınız!” bunun üzerine ensardan bir zât “Yâ

Resûlullah (s.a.v.) kadının kayınları gibi- kocası tarafından

olan akrabası hakkında ne buyurursunuz?” diye sormuş, Nebî

(s.a.v.) de: “Zevcin (kocanın) yakınlarının, zevcenin (yen-

gelerinin) yanına yalnızken girmesi ölümdür” buyurmuştur.

(Ömer Nasûhî Bilmen (r.a.), Kur’ân-ı Kerîm’in Tefsîri)

 

ŞÜBHELİLER HARAMLARA KÖPRÜDÜR

 

Nu’mân bin Beşîr (r.a.)’den rivâyet’e nazaran; “Resûlullâh

(S.A.V.)’in şöyle buyurduklarını işittim: “Allâh’a yemîn ederim

ki ondan sonra da kimseden böyle bir şey işitmedim: Helâl de

bellidir; harâm da. Bu ikisinin arasında şübheli şeyler vardır.

Bunu size bir misâl ile açıklayayım, Allâh’ın bir korusu vardır:

Allâh’ın korusu, haram kıldığı şeylerdir. Korunun etrâfında

dolaşanın, koruya girmesi muhtemeldir. Şübheli işleri yapa-

nın da, bundan cesâret alarak, harâm olan şeyleri işlemesi

muhtemeldir.”

Mazurî der ki: “Şer’-i Şerîf’te bu Hadîs’in pek büyük ehem-

miyeti vardır.” Hatta bu Hadîs-i Şerîf için “İslâm’ın üçte biridir.”

diyenler vardır.

Ebû Dâvûd Es-Sicistânî der ki: “Nebî (s.a.v.) Efendimiz’in

Hadislerinden beş yüz bin (500.000) Hadîs yazdım. Bunları

da dört bine (4.000) indirdim. Bunlar da şu dört (4) Hadîs-i

Şerîfe dayanmaktadır: 1) “Ameller ancak niyetlere göredir.”

2) “Kişinin Müslümânlığının güzelliği ve kemâli, kendini ilgi-

lendirmeyen şeyi terk etmesidir.” 3) “Helâl bellidir; harâm da

bellidir.”, 4) “Kişinin kendi nefsi için sevdiği şeyi, mü’min kar-

deşi için de sevmedikçe mü’min olamaz.”

Bazıları dördüncü Hadîs-i Şerîf için “Dünyaya bağlanma

ki Allâh seni sevsin…” Hadîs’ini rivâyet etmişlerdir.

Mazurî der ki: “Ulemâ, bu Hadîs’e çok ehemmiyet verdi-

ler. Çünkü insan, Allâh’a ancak temiz bir kalb ve sağlam bir

cisimle kulluk yapabilir. Bütün kötülükler kalbden doğar ve

vücûdla da yapılır. Bir Hadîs-i Şerîflerinde Nebî (s.a.v.) Efen-

dimiz, “Kalbin ıslâhına, kalbin ıslâhının da vücûdun ıslâhı

olacağına” işâret buyurmuşlardır. Bunun gerçek olduğunu

ilim adamları, hattâ şerîat’e inanmayanlar bile kabul ederler.”

İnsan ibâdet ve muâmelâtında şübheli şeylerden sakın-

mazsa, harâm olan şeyleri de işlemeğe cür’et eder. Bu da

dînin fesâdına sebeb olur. Bunun içindir ki Nebî-yi Ekrem

(s.a.v.) Efendimiz, şübheli şeylerden sakınmamızı emir bu-

yurmuşlardır.

(Sünen-i Neseî Tercemesi c. 7, s. 325-326)

 

YABANCI ERKEK VE KADININ EL SIKIŞMASI

 

Bir kadının, nâ-mahrem olan bir erkeğin veya bir er-

keğin, mahremi olmayan bir kadının elini öpmesi, onun-

la musâfaha yapması dînimizde kat‘iyyen câiz değildir.

İslâm’da bunun yeri yoktur. Elin açılmasına zarûrete

binâen ruhsat verilmiş ise de, dokunmayı, el sürmeyi mu-

bah kılacak meşrû bir sebeb aslâ mevcûd değildir. Bunlara,

karşıdan bakmak bile câiz olmadığı halde, el sürmek, toka

yapmak nasıl câiz olur? İffetin kadr-u kıymetini bilen insan-

lar buna müsâmaha etmezler ve etmemeleri îcâb eder.

Şeyhayn’in tahriç ettikleri bir hadîste, Hz. Âişe (r.anhâ)

şöyle demiştir: “Peygamber (s.a.v.) kadınlardan: “Ey

Peygamber! Mü’mine kadınlar; Allâh’a hiçbir şeyi eş

tutmamaları, hırsızlık yapmamaları, zinâ etmemeleriR