Hacc ve Umre

HACILARIN DİKKAT EDECEĞİ HUSUSLAR

 

Hac yolculuğu bir nevi âhiret yolculuğu­na benzer. Bunun için bu yolcuiukta çok dik­katli olmalı, hacdan birçok ibretler alınmalı­dır. Mukaddes yolculukta bir farz eda edil­mektedir. Farzı eda ederken katiyyen haram işlenmemelidir. Harama varacak fiillerden son derece sakınılmalıdır. Oraya Allah (c.c.) rszass için gidilir. Fakat buna rağmen orada nefis ve şeytan insanı hiç boş bırakmaz. Mütemadiyen bu niyetten sapıtmağa, kazanacağı sevabı mahvetmeğe, aklını ve zihnini yanıltmağa ça­lışır. Bu iki düşmanın düşmanlığı böyle hayır­lar işlerken daha da azmaniaşır.

Yine hacılar hacda halis niyetlerini mu­hafaza etmeli ve dünya malına kapılmamalı­dırlar. Orada, dünyalık, şuna veya buna kapıl­dığı zaman asıl niyet, ihlâs bozulur. Haccın sevabı azalır. Huşu ile hacc edilemez hale gelinir. Makbul bir ibâdet yapabilmek için bu büyük tehlikeden de korunmağa çalışmalıdır. Yalnız oradan gelirken hacca mahsus hediye­ler getirilebilir. Kazanç için getirilemez.

Hacca gidenler analarından doğmuş gibi bütün günâhlardan sıyrılırlar. Hacılar hacdan dönüşte de aynı minval üzre devam etmelidir­ler. Kötü söz konuşmamalı, doğruluktan, istikametten ayrılmamalıdırlar. Bütün olarak ya­şayışlarına daima dikkat etmelidirler.

 

HACC’IN FARZ KILINIŞI

 

Hacc, Hicretin beşinci yılında farz kılınmış­tır.

Hacc’ın farz kılınışı Kitap ve Sünnet’ledir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: «Doğrusu, vaz olunan ilk Beyt (Mâbed), elbette Mekke’deki o çok mübarek ve bütün âlemlere hidâyet olan Beyt’tir. O’nda açık ayetler var. Hz. İbrahim’in Makamı var. O’na giren emân bulur. Yoluna gü­cü yeten herkesin, O Beyt’i hacc etmesi de, in­sanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır. Kim, bu hakkı tanımazsa, her halde Allah’ın ihtiyacı yok­tur. O, bütün âlemlerden müstağnidir.»

(Âl-i İmran: 96-97)

Bu ayetler indiğinde Peygamberimiz (s.a.v.) Müslümanlara bir hutbe irad ederek «Ey insanlar! Hacc, sizin üzerinize farz kılındı. O halde, Haccediniz.» buyurdu.

«Yâ Resûlullah! Her yıl mı?» diye sordular, Peygamberimiz (s.a.v.) «Hacc farz olarak bir keredir! Hacc’ı birden fazla yapan, nafile olarak yap­mış olur.» buyurdu.

«Yoluna gücü yeten herkesin, O Beyt’i Hacc etmesi insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır.» buyruğu hakkında:

«Yâ Resûlullah! Beyt’in yoluna güç yetme ne demektir?» diye soruldu. Peygamberimiz (s.a.v.) «Azık ve binit bulabilmekdir» diye buyurdu.

Hacc, ne ile gerçekleşir? diye soruldu.

Peygamberimiz (s.a.v.) «Azık ve binekle!» bu­yurdu.

 

 

HACC’IN BORÇ OLABİLMESİ VE ŞARTLARI

 

Müslüman olmak,

Hür, akıllı ve buluğ çağına ermiş olmak,

Sıhhatli olmak,

Hacc’a gidiş geliş için mali gücü elverişli bulunmak,

Asli ihtiyaçtan fazla olarak, gidiş ve ge­lişinde kendisine ve dönüşüne kadar da, çoluk çocuğuna yetecek nafakayı sağlamış olmak,

Yol emniyeti ve selâmeti bulunmak… ve benzeri şartlar, kendisinde bulunan her müslüman, ömründe bir kez Hacc etmekle mükellef­tir.

Peygamber (s.a.v.) «Hacc edecek olan, acele et­sin. Kim, şu Beyt’i Allah’ın hoşnutluğunu kazan­mak için, hacc eder ve ihramlı iken kadına yak­laşmaz, ayıp laflar söylemez, günah işlemez ve doğruluktan ayrılmazsa, o kimse, anasının doğurduğu gündeki gibi, geçmiş günahlarından arın­mış, yarhğanmış olarak, evine döner! » buyurmuştur.

Binit üzerinde duramayan ve iki ayağı­nın üzerinde yürüyemeyen Müslümandan bizzat Hacc etmek borçluluğu kalkar. Onlar, yerlerine bedel gönderirler. Ölmeden sıhhat bulur ve Hacc yoluna dayanabilecek hale gelirlerse kendilerinin Hacc etmesi gerekir. Üzerine Hacc farz olan kimse, ölünceye kadar Hacc’a gidemezse, mirasının üçte birinden, kendisi için bedel gönderilip Hacc yaptırılmasını vasiyet eder. Vasiyet etmeden ölürse, vârisleri, kendi haklarından bağışta bulunarak ölen için bedel gönderip Hacc yaptırabilirler.

 

HAC

 

Rükünleri: Arafat’ta bir müddet durmak ve Kâbe-i muazzamayı tavaf-ı ziyarette bulunmak­tır.

Farziyyetinin şartları: (Bir kimseye haccın farz olabilmesi içiri gerekli şartlar):

— Müslüman olmalıdır, gayr-ı Müslimler hac ile mükellef değildirler,

— Baliğ olmalıdır.

— Âkil olmalıdır.

— Hür olmalıdır,

— Haccın farziyetine vakıf olmalıdır. Gayr-ı müslim bir ülkede müslüman olan kim­se için geçerlidir. İslâm ülkesinde böyle bir mazeret geçerli değildir,

— Hac vazifesini meşekkatsiz bir surette gidip ifa edebilmeye kafi bir vakit bulunmalıdır.

— Hicaza gidip gelinceye kadar kendisi­nin ve ailesi efradının mutat veçhile nafakaları bulunmalıdır.

— Kendi haline münasip nakil vasıtası ve yolda yapacağı masraflara mukabil parası bulunmalıdır, (İslâm İlmihali Sh. 371)

***

ZEMZEM: «Zemzem suyu içildiği niyyet içindir.» (H. Şerif A. b. Hanbel)

Yani hangi niyyetle içilirse o niyyete uyan faydayı sağlar.

Diğer bazı Hadis-i Şeriflerde de, mesela: «Şifa için içene Allah (c.c.) şifa verir. Bir korku­dan selamet için içene Allah (c.c.) korur. Doy­mak için içenin karnı doyar.» buyurulmuştur.

(Hz. M. Samî, Musâhabe, C. 5. Sh. 107)

 

HACCIN EDASININ ŞARTLARI

 

Bir kimseye haccın edası (yerine getirilme­si) farz olmak için beş şart vardır:

— Vücut sihhatte bulunmalıdır.

— Haccın edası hissi manidardan hâli bu­lunmalıdır. (Bir kimse mahpus veya cevren
memnu bulundukça hacla mükellef olmaz.)

— Yolda emniyet bulunmalıdır.

4.— Hac için en az onsekiz saatlik bir yol­culukta bulunacak kadının yanında kocası ve­ya müebbeden mahremi olan bir erkek bulun­malıdır. Böyle bir refakatçisi bulunmayan ka­dına farz olmaz.

5 — Hacca gidecek kadın, kocasından bo­şanmış veya kocası ölmüş ise iddeti bitmiş ol­malıdır.

Bir hac vazifesinin sahih bir surette yeri­ne getirilmiş olması için dört şart vardır:

— İslâm: Müslüman olmak.

— Mekan-ı mahsus: Arafatta durmak. Kâ’beyi tavaf etmek.

— Vakti mahsus: Arafe gününün zeval vaktinden kurban bayramının tulu-i fecrine ka­dar devam eden müddettir.

— Hac niyetiyle ihram: Haccı veya umreyi veya her ikisini eda için mubah olan şeylerden bazılarını nefsine muvakkaten haram kıl­mak. (İslâm ilmihali Sh. 250)

«Kim Allah (c.c.) için haccederse refes (in­citici söz) ve de fıska sapmazsa (memleketine) anasından doğduğu günde olduğu gibi tertemiz ve günahsız olarak döner.» (Buhari)

 

HACC’IN FARZ KILINIŞI

 

Hac, Hicretin beşinci yılında farz kılınmış­tır.

Hacc’ın farz kılınışı Kitap ve Sünnet’ledir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:

«Doğrusu, vaz’olunan ilk Beyt (Mâbed), elbette Mekke’de­ki o çok mübarek ve bütün ölenlere hidâyet olan Beyt’tir. O’nda açık âyetler var, Hz. İbrahim (a.s.)’in Makam’ı var. O’na giren emân bulur. Yoluna gücü yeten herkesin, O Beyt’i hacc et­mesi de, insanlar üzerinde Allah (c.c.)’ın bir hakkıdır. Kim, bu hakkı tanımazsa, her halde Allah (c.c.)’ın ihtiyacı yoktur. O, bütün âlem­lerden müstağnidir.» (Âl-i İmran 96-97)

Bu âyetler indiği zaman, Peygamberimiz (s.a.v.), Müslümanlara bir hutbe irad ederek

«— Ey insanlar! Hac, sizin üzerinize farz kılındı. O halde, Hacc ediniz.» buyurdular.

Yâ Resülallah! Her yıl mı? diye sordular. Peygamberimiz (s.a.v.) de:

«Hacc farz olarak bir kerredir! Hacc’ı birden fazla yapan, nafile ola­rak yapmış olur.» buyurdular.

«Yoluna gücü yeten herkesin, O Beyt’i Hacc etmesi insanlar üzerinde Allah (c.c.)’ın hakkıdır.» buyruğu hakkında:

«Yâ Resülallah (sa.v.)! Beyt’in yoluna güç yetme ne demektir?» diye soruldu. Peygamberi­miz (s.a.v.): «Azık ve binit bulabilmelidir.» di­ye buyurdular.

«Hacc, ne ile gerçekleşir?» diye soruldu.

Peygamberimiz (s.a.v.): «Azık ve binekle!» buyurdu.

(M. Asım Köksal, İ. Tarihi, C. 6, Sh.: 90)

 

KAZA UMRESİ

 

Hudeybiye’de Kureyş ile imzalanan Muâhede’nin bir maddesinde Resûlullah (s.a.v.)’ın ma­hiyeti ile gelip, Kabe’yi ziyaret edeceği, silahsız gidileceği, kınında olmak üzere kılıç alınabile­ceği, üç günden fazla kalmamayacağı kararlaş­tırılmıştır. Resûlullah (s.a.v.) umre için Mekke’­ye gitmeye karar verdi. Bir yıl önce Hudeybi­ye’de bulunan müslümanların hazırlanmalarını emir buyurdular.

Ayrıca kadm ve çocuklar da iştirak ettiler. Kadın ve çocuklar hariç olmak üzere 2000 kişi hazır bulunmuştur. Bu umre bir sulha ve muahede hükmü kazasına müstenid olduğu için “Umret’ül kaza” denilmiştir.

Yedi senelik bir fasıladan sonra vatana ka­vuşmak iştiyakı kalblerinde çok derin idi. Mekke’ye umumi bir sürûr ile girildi.

Resûlullah (s.a.v.) Mekke’ye gelince, Ashab (r.a.)’la beraber Kabe’yi üç kerre koşa koşa ve omuzlarını silke, silke tavaf etmiştir. Yine Safa ile Merve arasında süratli say etmelerini Ashab’ına emretmiştir.

Abdullah İbn-i Ebu Evfa (r.a.)’den rivayete göre Resûlullah (s.a.v.) kaza umresini ifa ederken Beyt-i Şerifi tavaf edip Makâm-ı İbrahim’in arkasında namaz kılmıştır.

Resûlullah (s.a.v.) Kabe’ye geldiğinde, Ka­be’nin içerisine girmemiş ve Mekke’de üç günden fazla ikâmete izin vermemiştir. Çünkü Hudeybiye Musahânamesinde buna dair bir mad­de yoktu ve Kabe’nin içerisinde putlar vardı.

(Hz. Osman ve Ali (r.a.) – Hz. R. M. Sâmî k.s.)

 

 

 

HACC BİR GANİMETTİR

 

Hacc, şarlarına haiz olan, her müslüman için pek mukaddes bir farizadır. Hacc, bedenî ve mali bir ibadettir. Hacc ibadeti, hem bedence olan sıhhat ve selametin, hem de malî varlığın bir şükran vazifesi demektir.

Hacc, İslâm’ın senelik “nedve”sidir. İslâm âleminin doğusun­dan ve batısından nezih bir heyecan ile akın edip gelen onbinlerce dindaşın böyle mübarek bir mekânda toplanmaları, arala­rındaki din birliğini, din kardeşliğini, din sevgisini canlandır­maları ve dertleşerek, birbirinin halinden haberdar olarak, fikir alış-verişinde bulunmaları taktiri şayan büyük bir harekettir.

Hacc, bir ganimettir. Bundan her müslüman istifade etme­ye çalışmalıdır. Hacc bir nasib işidir. Nasibi olan gidebilir. Haccın fikri, içtimâ-i ve sıhhi faydaları pek çoktur. Haccını şu­urlu bir şekilde, eda eden bir müslüman, bu sayede bir hayli bilgiler elde eder. Sonra bu bilgilerle kendi muhitini aydınlatır.

Haccın farz oluşundaki hikmet pek büyüktür. Hacc ibâdeti sayesinde, bütün müslümanlar birbirlerinden haberdar olurlar. Birbirlerinin dertlerini ve sevinçlerini paylaşırlar. Hacc ibadeti, müslümanların daha çok sınırlanmalarına, dinlerine daha azimle sarılmalarına vesile olur. O mübarek yerlerin insana te­siri bir başkadır. Bir kerre giden bir daha gitmek ister. Orası onu çeker. Çünkü, haccın zevkine doyum olmaz . Hacca tekrar tekrar gidenler kınanamaz. Zira İmam-ı Azam (k.s.) Hz.’de ellibeşkerre hacca gitmiştir.

Haccını eda eden bir mü’min anasından doğmuş gibi temiz­lenir, öldükten sonra dirilmiş gibi olur. Haccın tadını, tatmayanlar bilemez. Haccın feyiz ve bereketi çok değişiktir. Oranın kıymetini giden bilir.

Hacc; müslümanlığın intişarına ve yükselmesine müteveccih­tir. Müslümanlann maddi ve manevî sahalarda gelişmesini, ol­gunlaşmasını temin eder. Bu cihetle, bir müslüman eğer hiç hacca gitmediyse, gitmeğe çalışmalı, gitmemek için sudan se­bepler uydurmamalıdır. İnsan istediği bir şeyi nasıl planlayıp alabiliyorsa hacca niyetlenen de er yada geç hacca gitmeğe muvaffak olur. Oraya önce niyetle gidilir. Nice parası olanlar gide­miyorlar. Fakat yeterli parası olmadığı halde gidenlere şahit oluyoruz.

(Ö.N.Bilmen.B. İslâm İlmihali)

 

HACCIN FAZİLETİ

 

Abdullah b. Abbas (R.A)’ın şöyle dediği anlatılır:

Resûlullah ile Mina’da bulunuyorduk. Yemen’den bir heyet, Resûlullaha geldi ve şöyle dedi:

Analar ve babalar sana feda olsun, bize haccın fa­ziletini anlat.

Resûlullah (S.A.V) Efendimiz onların bu isteğine:

“Olur” diyerek devam buyurdu:

“Kim olursa olsun, hac ve umre nimeti ile evinden çıktığı vakit, adımlarını kaldırıp indirdiğinde ağaç yap­rakları nasıl dökülürse, onun günâhları da öylece dökü­lür.

Medine’ye geldiği, selâm vererek benimle musafaha ettiğinde melekler de selâm verip onunla musafaha ederler.

Zülhuleyfe’ye gelip yıkandığında, Allahu Teâlâ onu, günâhlarından temizler. İki yeni elbise giydiği vakit, Allah-ü Teâlâ onun iyiliklerini yeniler.

“Lebbeyk, Allahümme Lebbeyk” (Emrine geldim, Allah’ım emrine geldim) dediği zaman Rabbi:

“Lebbeyk ve sadeyk, sözünü duyuyorum, sana bakı­yorum” cümlesi ile karşılık verir.

Mekke’ye girip tavaf ettiği, Safa ile Merve arasında sa’y ettiği zaman, Allahu Teâlâ ona çok hayır ulaştırır. Arafat’ta vakfeye durdukları, seslerini yükselttikleri za­man, Allah-ü Teâlâ yedi semânın meleklerine, onları överek gösterir. Şöyle buyurur:

— Meleklerim, semalarımda sakin duranlar, kulları­mı görmüyor musunuz? Uzak yerlerden saçları dağı­nık, toz toprak içinde bana gelmişler. Mallarını harca­mışlar, bedenleri yorulmuş. İzzetime, celalime yemin olsun: Onların kötülerini de iyilerinden dolayı bağışlayacağım. Analarından doğdukları günkü gibi günahla­rını bağışlayacağım.

Şeytan taşladıkları, başlarını tıraş ettikleri, Kabe’yi zi­yaret ettikleri zaman, Arş’ın içinden şöyle bir nida gelir:

— Bağışlanmış olarak dönünüz, iyilikler işlemeye ba­kınız.

(Tenbihü’l Gafilin)

 

HACC BİR GANİMETTİR

 

Hacc, şartlarına haiz olan, her müslüman için pek mukaddes bir farizadır. Hacc, bedenî ve malî bir ibadettir. Hacc ibadeti, hem bedence olan sıhhat ve selametin, hem de malî varlığın bir şükran vazifesi demektir.

Hacc, İslâm’ın senelik “nedve”sidir. İslâm âleminin doğusun­dan ve batısından nezih bir heyecan ile akın edip gelen onbinlerce dindaşın böyle mübarek bir mekânda toplanmaları, arala­rındaki din birliğini, din kardeşliğini, din sevgisini canlandır­maları ve dertleşerek, birbirinin halinden haberdar olarak, fikir alış-verişinde bulunmaları taktiri şayan büyük bir harekettir.

Hacc, bir ganimettir. Bundan her müslüman istifade etmeye çalışmalıdır. Hacc bir nasib işidir. Nasibi olan gidebilir. Haccın fikri, içtimâ-i ve sıhhi faydaları pek çoktur. Haccını şuurlu bir şekilde, eda eden bir müslüman, bu sayede bir hayli bilgiler el­de eder. Sonra bu bilgilerle kendi muhitini aydınlatır.

Haccın farz oluşundaki hikmet pek büyüktür. Hacc ibâdeti sayesinde, bütün müslümanlar birbirlerinden haberdar olurlar. Birbirlerinin dertlerini ve sevinçlerini paylaşırlar. Hacc ibadeti, müslümanların daha çok şuurlanmalarına, dinlerine daha azim­le sarılmalarına vesile olur. O mübarek yerlerin insana tesiri bir başkadır. Bir kerre giden bir daha gitmek ister. Orası onu çeker. Çünkü, haccın zevkine doyum olmaz . Hacca tekrar tekrar gi­denler kınanamaz. Zira İmam-ı Âzam (k.s.) Hz.’de ellibeşkerre hacca gitmiştir.

Haccını eda eden bir mü’min anasından doğmuş gibi temizle­nir. Öldükten sonra dirilmiş gibi olur. Haccın tadını, tadmayanlar bilemez. Haccın feyiz ve bereketi çok değişiktir. Oranın kıymetini giden bilir.

Hacc; müslümanlığın intişarına ve yükselmesine müteveccih­tir. Müslümanların maddî ve manevî sahalarda gelişmesini, ol­gunlaşmasını temin eder. Bu cihetle, bir müslüman eğer hiç hac­ca gitmediyse, gitmeğe çalışmalı, gitmemek için sudan sebepler uydurmamahdır. İnsan istediği bir şeyi nasıl planlayıp alabili­yorsa hacca niyetlenen de er yada geç hacca gitmeğe muvaffak olur. Sonra oraya önce niyetle gidilir. Nice parası olanlar gide­miyorlar. Fakat yeterli parası olmadığı halde gidenlere şahit oluyoruz.

(Ö. N. Bilmen, B. İslâm İlmihali,)

 

KAZA UMRESİ

 

Hudeybiye’de Kureyş ile imzalanan Muahede’nin bir maddesinde Resûlullah (S.A.V)’in mahiyeti ile gelip, Ka­be’yi ziyaret edeceği, silahsız gidileceği, kınında olmak üzere kılıç alınabileceği, üç günden fazla kalınamayaca­ğı kararlaştırılmıştır. Resûlullah (S.A.V) umre için Mek­ke’ye gitmeye karar verdi. Bir yıl önce Hudeybiye’de bulunan müslümanların hazırlanmalarını emir buyur­dular.

Ayrıca kadın ve çocuklar da iştirak ettiler. Kadın ve çocuklar hariç olmak üzere 2000 kişi hazır bulunmuş­tur. Bu umre bir sulha ve muâbede hükmü kazasına müstenid olduğu için “Umret’ül kaza” denilmiştir.

Yedi senelik bir fasıladan sonra vatana kavuşmak işti­yakı kalblerinde çok derin idi. Mekke’ye umumî bir sürür ile girildi.

Resûlullah (S.A.V) Mekke’ye gelince, Ashab (R.A)’le beraber Kabe’yi üç kerre koşa koşa ve omuzlarını silke silke tavaf etmiştir. Yine Safa ile Merve arasında süratli sa’y etmelerini Ashab’ına emretmiştir.

Abdullah İbn-i Ebu Evfa (R.A)’den rivayete göre Resûlullah (S.A.V) kaza umresini ifâ ederken Beyt-i Şe­rifi tavaf edip Makâm-ı İbrahim’in arkasında namaz kılmıştır.

Resûlullah (S.A.V) Kabe’ye geldiğinde, Kabe’nin içeri­sine girmemiş ve Mekke’de üç günden fazla ikâmete izin vermemiştir. Çünkü Hudeybiye Musahâhanamesinde buna dair bir madde yoktu ve Kabe’nin içe­risinde putlar vardı.

(Hz. Osman ve Ali (r.a.)-Hz. R. M.Sâmi (k.s.))

 

HACC’IN ÇEŞİTLERİ

 

1- Umre

İfrad Hacc’ı

Temettü Hacc’ı

Umre: Küçük bir hacc demek olan Umre, sünnettir. Umre’nin hacc gibi belli zamanı ve vakfeleri yoktur. Umre ylın her ayında yapılabilir. Umre ihrama girdikten sonra, Kâbe’yi tavaf ve Safa ile Merve arasında sa’y yapmaktan ibarettir.

İfrad Hacc’ı: Hacc’ın umresiz olarak yapılana denir.

Kıran Hacc’ı, Temettü Hacc’ı:

Umre ile Hacc’ın bir ihramla birleştirilerek yapılanı­na Kıran Hacc’ı, aralıklı olarak iki ihramla yani iki kere ihrama girmek suretiyle yapılanına Temettü’Haccı de­nir Temettü Hacc’ı, İfrad Hacc’ından, Kıran Hacc’ı da Temettü Hacc’ından daha faziletli ve sevaptır.

 

HACC’IN İCABLARI

 

Hacc; kadınlara da, erkekler gibi farzdır. Kadınlar, Hacc’a, kocalarıyla veya bir mahremiyle giderler.

Hacc’ın Farzlar:

  1. İhrama girme yerine (mikatta) niyet ve telbiye ile ihrama girmek,

Arafat’ta vakfe yapmak,

Kabe’yi ziyaret ve tavaf etmek.

Hacc’ın vaciblerinin başlıcaları da;

  1. Safa tepeciği ile Merve tepeciği arasında Sa’y etmek,

2- Müzdelife’de vakfe yapmak,

3- Mina’da Cemreleri atmak,

4-Afak’ı olanlar (Dışarıdan gelenler) Veda Tavafını yapmak,

5- Tıraş olmak veya saç kısaltmak,

Hacc’ın bunlardan başka daha birtakım vacibleri bulunduğu gibi, sünnetleri de vardır.

M.A. Köksal, İslâm Tarihi, s.93-94

 

HACCIN FAZİLETİ

 

Kur’ân’da “Gücü yetenlerin Kâbe’yi hacc etme­leri yüce Allah’ın kulları üzerindeki bir hakkıdır” ve “insanlara haccı bildir, çeşitli yerlerden sana gelirler” buyurulduğu gibi Hadîs-i Şeriflerde de şöyle buyurulmuştur:

“Ey insanlar, yüce Allah size haccı farz kılmış­tır; hac ediniz.”

“İslam beş esas üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka hiç bir ilahın olmadığına kesin olarak inan­mak, namazı itina ile kılmak, zekât vermek, hacca gitmek ve Ramazan ayı orucunu tutmaktır.”

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz. Ömer (r.a.)’in oğluna hitab buyurarak:

“Müslüman olmak ondan önceki günahları, hicret kendisinden önceki günahları ve hac da da­ha önceki günahları silip süpürür.”

Sahih-i Buharî’de şunlar zikredilir: Hz. Âişe (r.a.) Efendimize (s.a.v.): “Yâ Resûlullah, cihadın en faziletli ibadet olduğunu buyurdunuz. O halde biz cihad etmeyelim mi?” diye sorduklarında, Efendimiz (s.a.v.): “Hayır, sizin için en faziletli ci­had, mebrûr hacdır” buyurdular. Mebrûr hac de­mek, günah karışmayan hac demektir. Hacı olanın daha sonra günah işlememesi ve hayatındaki kötü alışkanlıkların atılması da aynı kavram içinde ifa­de edilir.

Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: “Ben Resûlullah’ı şöyle buyururken dinledim. Günah işlemeyerek hac eden kimse ana­sından doğduğu günkü gibi günahsız olur.”

(Nimet-i İslâm, s.701)

 

HACC’IN FARZ KILINIŞI

 

Hac, Hicretin beşinci yılında farz kılınmıştır.

“Hacc”ın farz kılınışı Kitap ve Sünnetledir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur: “Doğrusu, vaz’olunan ilk Beyt (Mâbed), elbette Mekke’deki o çok mübarek ve bütün ölenlere hidâyet olan Beyt’tir. O’nda açık âyetler var, Hz. İbrahim’in Makam’ı var. O’na giren emân bulur. Yoluna gü­cü yeten herkesin, O Beyt’i hacc etmesi de, insan­lar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır. Kim, bu hakkı tanımazsa, her halde Allah ‘in ihtiyacı yoktur. O, bütün âlemlerden müstağnidir.” (Âl-i İmran 96-97)

Bu âyetler indiği zaman, Peygamberimiz (s.a.v.), Müslümanlara bir hutbe irad ederek “— Ey insanlar! Hac, sizin üzerinize farz kılındı. O halde, Hacc ediniz.” buyurdular.

— Yâ Kesûiallah! Her yıl mı? diye sordular. Peygamberimiz (s.a.v.) de: “Hacc farz olarak bir kerredir! Hacc’ı birden fazla yapan, nâfile olarak yapmış olur.” buyurdular.

“Yoluna gücü yeten herkesin, O Beyt’i Hacc git­mesi insanlar üzerinde Allah (c.c.)’ın hakkıdır.” buyruğu hakkında:

“Yâ Resûlallah (s.a.v.)! Beyt’in yoluna güç yetme ne demektir?” diye soruldu. Peygamberimiz (s.a.v.): “Azık ve binit bulabilmelidir.” diye bu­yurdular.

“Hacc, ne ile gerçekleşir?” diye soruldu. Peygamberimiz (s.a.v.): “Azık ve binekle!”, bu­yurdu.

(M. A. Köksal, İ. Tarihi, C.6. S. 90)

 

MİNA’DA BAŞI TIRAŞ ETMENİN FAZÎLETİ

 

Buhâri, Müslim (R.H.) ve başkalarının rivâyetlerine göre, Ebû Hüreyre (R.A.) der ki: Resûlullâh (S.A.V.):

“-Yâ Rabb! Saçlarını tıraş edenleri bağışla!” diye duâ ettiler. Ashâb (R.A.):

“-Yâ Resûlallâh! Saçlarını kısaltanlara da.” dediler. Resûlullâh (S.A.V.) yine:

“-Yâ Rabb! Saçlarını tıraş edenleri bağışla!” diye duâ ettiler. Ashâb (R.A.):

“-Yâ Resûlallâh! Saçlarını kısaltanlara da duâ buyur.” dediler. Resûlullâh (S.A.V.) yine:

“-Yâ Rabb! Saçlarını tıraş edenleri bağışla!” diye duâ ettiler. Ashâb (R.A.) tekrâr:

“Yâ Resûlallâh! Saçlarını kısaltanlara da duâ buyur.” dediklerinde Resûlullâh (S.A.V.):

“-Saçlarını kısaltanları da bağışla!” diye duâ buyurdular.

Ubâde bin es-Sâmit (R.A.)’in rivâyet ettiği Hadîs’te şöyle buyurulmuştur:

“Başını tıraş etmene gelince yere düşen her saçın kıyâmet gününde senin için mutlakâ bir nûr olacaktır.”

ZEMZEM’İN VE ZEMZEM’İ İÇMENİN

FAZÎLETLERİ

 

Dârekutnî ve Hâkim (R.H.)’in rivâyetlerine göre İbn-i Abbâs (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.)’in şöyle buyurduklarını rivâyet etmiştir: “Zemzem, içildiği niyyete göre fâideli olur. Onu şifâ bulmak için içersen Allâh sana şifâ verir. Doymak için içersen Allâh seni doyurur. Susuzluğunu gidermek için içmişsen Allâh susuzluğunu giderir. O, Cebrâîl (A.S.)’ın kazıp çıkarttığı ve Allâh’ın İsmâîl (A.S.)’ı suladığı sudur.”

Hâkim (R.H.), şunu ilâve etmiştir: “Zemzemi, Eûzü çekerek, korunmak niyyetiyle içersen Allâh seni korur.”

İbn-i Abbâs (R.A.), Zemzem’i içince: “Yâ Rabb! Senden fâideli ilim,bol rızık ve her türlü hastalıktan şifâ diliyorum.” derdi.

(İmâm Hâfız El-Münzirî (R.H.), Et-Terğîb ve’t-Tertîb Tercümesi C. 3, S. 42-45)

 

ÜÇ KERRE HACCEDENİN KILINI VE DERİSİNİ ATEŞ YAKMAYACAĞI VE MÜLTEZEMDE YAPILAN DUÂLARIN KABUL OLUNDUĞU

 

Rivâyet edilir ki bir topluluk, Münstir’de (Kayrevân’da bir yer) Sadun el-Havlânî (R.H.)’a geldiler. O’na Kütame Kabîlesi’nden bir adamı öldürüp, üzerinde gece boyunca ateş yaktıkları hâlde, adama ateşin te’sîr etmediğini, vücûdunun bembeyaz kaldığını bildirdiler. Bunun üzerine Sadun el-Havlanî (R.H.): “-O kimse üç kerre hacc yapmıştır, belki.” dedi. Onlar da: “-Evet.” diye cevâb verince Sadun el-Havlânî (R.H.): “Bana şöyle bir Hadîs söylendi.” diyerek Hadîs-i Şerîf’i haber verdi: “Kim bir kerre haccederse, farzı edâ etmiş olur. Kim iki kerre haccederse, Allâh-ü Teâlâ’ya İbâdet ederse, Allâh-ü Teâlâ, onun kılını ve derisini ateşe harâm kılar. (dünya ve âhirette).”

İbn-i Abbâs (R.A.), şöyle der: “Ben Resûlullâh (S.A.V.)’in şöyle buyurduklarını işittim: “Hiçbir kimse, bu Mültezem’in yanında duâ etmez ki onun duâsı kabul edilmesin.” İbn-i Abbâs (R.A.) der ki: “Ben bunu, Resûlullâh (S.A.V.)’den işittiğimden beri bu Multezem’in yanında bir şey için duâ etmedim ki benim duâm kabul olmasın.”

Amr bin Dinâr (R.A.) da şöyle diyor: “Ben bunu, İbn-i Abbâs (R.A.)’den işittiğimden beri bu Mültezem’de, ne için duâ ettiysem, Allâh duâmı kabul buyurdu.”

Süfyân bin Uyeyne (R.A.) de: “Bunu, Amr’den işittiğimden beri, burada ne için duâ ettiysem duâm kâbul olundu.”

Humeydî (R.A.) de diyor ki: “Ben bunu, Süfyân’dan işittiğinden beri, burada ne için duâ ettiysem, duâm kabul olundu.”

Muhammed bin İdris Şâfiî (R.A.) buyururlar ki: “Bunu Humeydî’den işittiğim andan beri bu Mültezem’le yanında bir şey için duâ edip de Allâh’ın duâmı kabul etmediğini bilmem.”

Ebû’l-Hasan Muhammed bin Hasan (R.A.) de: “Bunu, Muhammed bin İdris Şâfiî’den işittiğimden beri bu Mültezem’in yanında Allâh’a ne için duâ ettim ise duâm kabul olundu.”

(Kâdı Ebû’l-Fadl Iyâz (R.H.), Şifâ-i Şerîf Tercümesi, S. 487-488)

 

AMELELİK YAPARAK DA HACC İÇİN PARA

HAZIRLAMAK VE BUNDA FIRSATI KAÇIRMAMAK

 

“… Gitme imkânı bulanların, Beytullâh’ı haccetmesi, Allâh’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim küfrederse şübhesiz ki Allâh, âlemlerden ganîdir.” (Âl-i İmrân: 97) Cenâb-ı Hakk, Âl-i İmrân: 97’nin başında Beytullâh’ın fazîletlerini ve Makâm-ı İbrâhîm’i zikretmiş ve peşinden de bu Âyet’in devâmında “hacc’ın farz olduğunu” belirtmiştir. “Ona yol bulabilenlerin…” ta’bîri hakkında şu îzâhlar yapılmıştır: “O’nu haccetmeğe bir yol bulursa, o kimseye Allâh için Beytullâh’ı haccetmesi gerekir, kendilerine Beytullâh’ı Allâh için hacc farz olan insanlar kimlerdir? suâline, “Onlar, ona bir yol bulabilenlerdir.” diye cevâb verilmiştir. Sahâbe (R.A.)’den bir kısım zevât, Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in “Ona yol bulabilme” ta’bîrini “azık ve binît” diye tefsîr buyurduklarını rivâyet etmişlerdir. Dahhâk (R.H.)’ın şöyle dediği nakledilmiştir: “Bir insan, genç ve sıhhatli olur; fakat haccedecek parası bulunmaz ise, o kimsenin haccını yapacak para elde edinceye kadar amelelik yapması gerekir.” Bunun üzerine birisi Dahhâk (R.H.)’a “Allâh, insanlara Beytullâh’a yaya yürüyüp ziyâret etmelerini emreder mi?” deyince. O, “Bir insanın Mekke’de alacağı bir mîrâs olsa onu orada bırakır mı?” dedi. O adam, “Hayır, diz üstü bile olsa oraya gider.” dedi. Bunun üzerine Dahhâk (R.H.) “İşte bunun gibi ona, Beytullâh’ı haccetmesi farz olur.” dedi. İstitâ’a (güç yetirme) için beden sağlığı ve yol emniyyeti de olması gerekir denilmiştir. Ehl-i Sünnet ulemâsı, “İstitâ’a (güç yetirme) söz konusu olmayınca, bu Âyet’teki teklîfin hiç kimseye yönelik olmaması gerekir.” demişlerdir.

Rivâyet edildiğine göre, bu Âyet nâzil olunca “-Yâ Resûlallâh, hacc bize her sene mi farzdır?” diye soruldu ve bu soru üç def’a tekrâr edildi. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, her üçünde de sükût buyurdular ve dördüncüsünde: “Eğer “evet” deseydim, (hacc size her sene vâcib (farz) olurdu. Eğer böyle vâcib (farz) olsaydı, yerine getiremezdiniz. Yerine getiremeyince de kâfir olurdunuz. Dikkat edin, ben sizi bıraktığım sürece, siz de beni bırakın (Bana bir şey sormayın) size bir şey emrettiğimde de onu elinizden geldiği kadar yapın. Size bir şeyi nehyettiğimde de ondan vazgeçin. Çünkü sizden önceki ümmetler, Peygamberlerine, muhâlefet ettikleri için helâk olmuşlardır.” (İbn-i Mâce, Menâsik 2)

(Fahrüddîn Er-Râzî (R.H.), Tefsîr-i Kebîr Tercümesi C. 6, S. 496-499)

 

ÜZERİNE HACC FARZ OLUP DA

HACCETMEYEN KİMSENİN HÜKMÜ

 

“… Gitme imkânı bulanları, Beytullâh’ı haccetmesi, Allâh’ın insanlar, üzerinde bir hakkıdır. Kim küfrederse şübhesiz ki Allâh âlemlerden ganîdir.” (Âl-i İmrân: 97)

Sonra Âyet’in devâmında Cenâb-ı Allâh “Ve men kefere feinnallâhe ganiyyün anilâlemîn” ya’ni “Kim inkâr ederse şübhesiz ki Allâh âlemlerden ganîdir.” buyurmuştur. Bu ifâde (Âyet) ile ilgili iki görüş vardır: 1. Bu tek başına bir cümledir, öncesi ile ilgisi yoktur. Allâh, bu cümlede “Allâh’ı inkâr eden bütün kâfirler hakkında umûmî bir va’îdde bulunmuştur.” 2. Bu cümle öncesi ile ilgildir. Bu görüşte olanlarda ikiye ayrılmışlardır: a) Bu cümle (Âyet), hacc’ın farz olduğuna inanmayanlarla ilgilidir; b) Bu cümle (Âyet), hacc’ı terk eden (yerine getiremeyen) kimselerle ilgilidir, denilmiştir. Bu görüşte olanlar Âyet’in zâhirine dayanmışlardır ki Âyet’in başında hacc emri geçmiş ve peşisıra “kim inkar ederse” tabiri getirilmiştir. Bundan, “bu küfrün” ancak daha önce emredilmiş olan şeyi terk etmek olduğu anlaşılır, demişler ve bu görüşlerini bazı haberlerle te’kîd etmişlerdir. Ebû Ümâme (R.A.)’den rivâyete göre Nebî-yi Ekrem (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdular: “Kim kendisini açık bir ihtiyâc veyâ alıkoyan bir hastalık yâhud da zâlim bir hükümdâr men’ etmeksizin, İslâm’ın emrettiği hacc’ı îfâ etmeden ölürse, o kimse dilediği bir hâl üzere, ister yahûdî, isterse hristiyân olarak ölsün.” Saîd İbn-i Cübeyr (R.A.)’den rivâyet edildiğine göre: “İmkânı olduğu hâlde haccetmemiş olan bir komşum ölse, ben onun namazını kılmam.” demiştir.

“Hacc’ı terk etmesi sebebiyle o kişi hakkında (onun) küfrüne hükmetmek nasıl câiz olabilir?” suâline Kaffâl (R.H.) şöyle cevâb vermiştir: “Bundan murâd, mes’elenin önemine dikkat çekmektir. Ya’ni o kimsenin küfre girmesi ve hacc’ ı inkâr eden kimsenin yaptığı şeyi yapması yakındır.” demektir. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk’ın: “Yürekler, gırtlaklara dayanmıştı.” (Ahzâb: 10) Âyeti’dir. Ya’ni “Neredeyse” dayanmıştı, dayanmak üzereydi.” demektir.

(Fahrüddîn Er-Râzî (R.H.), Tefsîr-i Kebîr Tercümesi C. 6, S. 499-501)

 

HACC’I TERK EDENLERİ ALLÂH’IN TEHDÎDİ, HACC’I ÎFÂNIN TA’CÎLİ

 

“Orada apaçık alâmetler, İbrâhîm’in makâmı vardır. Kim oraya girerse (taarruzdan) emîn olur. Ona bir yol bulabilenlerin (gücü yetenlerin) Beyt’i hacc (ve ziyâret) etmesi, Allâh’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim küfrederse, şübhesiz ki Allâh, âlemlerden ganî (mustağnî)dir.” (Âl-i İmrân: 97)

Cenâb-ı Hakk, “Kim haccetmezse.” yerine “Kim inkar ederse…” buyurmuştur. Bu da, “hacc’ı terk eden kimse hakkında şiddetli bir sakındırma” ifâdesidir. “Kendisinin bütün âlemlerden müstağnî olduğunu” zikretmiştir. Bu da, “ilâhî gazâba, celâle ve kulu yardımsız bırakmağa delâlet eden” husûslardandır. Cenâb-ı Hakk, “âlemlerden” buyurmuş, “o kâfirden” buyurmamıştır. Çünkü “Bütün âlemlerden müstağnî olanın, bu tek insandan ve onun tâatinden, müstağnî olması daha evlâdır.” Binâenaleyh “Bu, Allâh’ın gazâbına daha çok delâlet etmektedir.”

Allâh-ü Teâlâ, Âyet’te “Velillâhi a’lennâsi” “Allâh’ın insanlar üzerinde bir hakkı vardır.” buyurmuş ve böylece bu vâcib (farz) kılmanın sırf Ulûhiyyetinin izzeti ve Rubûbiyyetinin kibriyâsından dolayı olduğunu; herhangi bir fâide te’mîni veyâ bir zararı def’ etmek için olmadığını beyân etmiştir.

Tehdîd-i İlâhî’nin, “hacc’ı terk edenlere” değil; “hacc’ı inkâr edenlere” hamledenlere göre Dahhâk (R.H.) şöyle demiştir: “Hacc Âyeti nâzil olduğu zaman, Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, altı dînin müntesibi olanları: Müslümânları, hristiyânları, yahûdîleri, sâbiîleri, mecûsîleri ve müşrikleri toplayarak bir nutuk îrâd buyurdular ve: “Muhakkak ki Allâh, hacc’ı size farz kılmıştır; binâenaleyh haccediniz…” diye teblîğde bulundular. Bunun üzerine Müslümânlar, îmân ettiler.” diğerleri inkâr ederek: “Biz ona inanmıyoruz (Kâ’be’ye) doğru yönelerek namaz kılmayız; onu hacc da etmeyiz.” dediler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, “Kim küfrederse şübhesiz ki Allâh, âlemlerden müstağnîdir.” Âyeti’ni inzâl etti. Hacc’ın emredildiğini Hacc ibâdetinin yapılmasında fırsatların kaçırılmaması ve acele edilmesi gerektiğini te’kîd eden Hadîs-i Şerîfler’den bazıları “Haccedemezden önce haccediniz; çünkü Beyt iki kerre yıkılmıştır; üçüncüde ise (göğe) kaldırılacaktır.” “Haccedemezden önce haccediniz; yeryüzü onun tarafına gitmenizi (haccetmenizi) engellemeden önce haccediniz.”

(Fahrüddîn Er-Râzî (R.H.), Tefsîr-i Kebîr Tercümesi C. 6, S. 501-503)

 

HADÎS-İ ŞERÎFLERLE HACC VE UMRE’NİN BEYÂNI (1)

 

Şartlarına Uygun Hacc: “Kim Allâh için haccederse, ne Refes ne de sapmazsa (memleketine, evine) anasından doğduğu günde olduğu gibi tertemiz ve günahsız olarak döner.” (Buhârî) Refes’in ma’nâsı, “Cinsî münâsebette bulunmak, herhangi bir sûretle şehvete ma’lûb olmak ve a’lelıtlak kötü söz söylemek”tir. Fısk da, “gerek günah işlemek, gerek kavga etmek; mücâdele etmek gibi hâl ve hareketlerde istikamet haddinden çıkmak”tır. Bunlar hacc’ın kabulüne mâni’ olan günahlardır.

Umre Ziyâreti: “Her umre ondan sonraki umreye kadar olan küçük günahlar için keffârettir. Mebrûr hacc’ın ya’ni günahlardan sâlim ve sırf Allâh için olan hacc’ın cennetten başka mükâfatı yoktur.” (Buhârî, Müslim) Umre, hacc’ın muayyen günleri dışında yapılan ziyârettir.

Hacc ve Umre’nin Mükâfatı: “Birbiri ardınca hem hacc ve hem umre yapın. Zîrâ bunlar, körüğün demir, altın ve gümüş pisliğini giderdiği gibi fakirliği ve günahları giderir. Mebrûr bir hacc için cennetten başka bir sevâb yoktur.” (Ahmed İbn-i Hanbel, Tirmizî) Dârekutnî ve Taberânî’nin İbn-i Ömer (R.A.)’dan rivâyetine göre birbiri ardınca yapılan Hacc ve Umre, “hem ömrü, hem rızkı artırır.”

Allâh’ın Elçileri: “Allâh’ın elçisi üçtür: Gazâ eden (düşmânla savaşan) Hacceden, Umre yapan.” (Nesâî)

Farz Hacc Geciktirilmemeli: “Kim uhdesine farz olan hacc’ı edâ etmek isterse acele etsin, geciktirmesin.” (Ahmed İbn-i Hanbel)

Ahmed İbn-i Hanbel ile İbn-i Mâce’nin Fazl İbn-i Abbâs (R.A.)’dan başka bir rivâyetlerinde meâlen şu ziyâde vardır: “O adam, belki hastalanır, bineği gâib olur. İhtiyâca düşer.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musahebe 5, S. 95-108)

 

HADÎS-İ ŞERÎFLERLE HACC VE UMRE’NİN BEYÂNI (2)

 

Tatavvu’ Hacc: Abdullâh İbn-i Abbâs (R.A.)’dan, Akrâ’ bin Hâbis (R.A.) dedi ki:

“-Yâ Resûlallâh, hacc her sene için mi, yoksa bir def’a için mi farz kılındı?” Resûlullâh (S.A.V.) şöyle buyurdular: “-Hayır, bir def’a için farz kılındı. Fakat kim birden ziyâde yaparsa o hacc tatavvu’dur.” (Ahmed İbn-i Hanbel, Nesâî)

Zemzem Suyu: “Zemzem suyu içildiği niyyet içindir.” (Ahmed İbn-i Hanbel, İbn-i Mâce) Ya’ni hangi niyyetle içilirse o niyyete uyan fâideyi sağlar. Diğer bazı Hadîsler’e göre meselâ, “Şîfâ için içene Allâh şîfâ verir. Bir korkudan selâmet için içeni, Allâh korur. Doymak için içenin karnı doyar.”

Hâcıların Mîkatleri: İbn-i Abbâs (R.A.)’dan şöyle rivâyet olunmuştur:

“Peygamber (S.A.V.) Medîneliler için Zülhuleyfe’yi, Şâmlılar için Hucfe’yi, Necidliler için, Karne’l-Menâzil’i, Yemenli’ler için de Yelemlem’i hacc ve umre’ye mîkat ta’yîn buyurmuşlardır.” (Buhârî, Müslim) Yine şöyle demişlerdir. (İbn-i Abbâs R.A.)’dan: “Resûlullâh (S.A.V.) maşrık ya’ni Irak halkı için Akik’i mîkat ta’yîn buyurmuşlardır.” Yine İbn-i Abbâs (R.A.)’dan rivâyet olunmuştur dediler ki: “Peygamberimiz (S.A.V.) Irak halkı için zât-ı Ark’ı tayîn buyurdular.” (Ahmed İbn-i Hanbel, Ebû Dâvûd)

Vekâleten Hacc: Yine İbn-i Abbâs (R.A.)’den rivâyet olunmuştur, şöyle dediler: “Hasam Kabîlesi’nden bir kadın geldi de dedi ki: “-Yâ Resûlallâh, Allâh’ın kulları üzerindeki hacc farîzası babama, binekte duramayacak kadar yaşlı bir ihtiyâr olduğu zaman gelip yetişti. Ben onun nâmına hacc edeyim mi?” Resûlullâh (S.A.V.): “-Evet, buyurdular.” Bu hâdise Vedâ Hacc’ında cereyân etmiş Hadîs-i Şerîf de orada vârid olmuştu.” (Buhârî, Müslim)

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.) Musâhabe 5, S. 95-108)

 

HADÎS-İ ŞERÎFLERLE HACC VE UMRE’NİN BEYÂNI (3)

 

Vekâleten Hacc: İbn-i Abbâs (R.A.)’dan şöyle demişlerdir: “Peygamber (S.A.V.), bir adamın Şübrüme adında birinin nâmına “Lebbeyk!” demekte olduğunu işittiler, buyurdular ki: “-Şübrüme kimdir?”: “-O, birâderim, yâhûd yakînimdir.” dedi. Buyurdular ki: “-Evvelâ kendi nâmına haccet, sonra Şübrüme adına haccet.” (Ebû Dâvûd, İbn-i Mâce)

Kadın Yanında Haremi Olmadan Haccedemez: Yine İbn-i Abbâs (R.A.)’den şöyle dediler: “Peygamberimiz (S.A.V.)’in hutbe îrâd ederlerken şöyle buyurduklarını işittim. Yanında mahremi bulunmayan bir kadınla erkek kat’iyyen halvet olmasın. Kadın berâberinde mahremi olmadan sefere çıkmasın. Bir adam ayağa kalkıp dedi ki: “- Yâ Resûlallâh, benim karım hacca niyyet ederek çıktı. Ben de şu ve şu gazveye düşmanla savaş vazîfesine yazıldım.” Peygamberimiz (S.A.V.) şöyle buyurdular: – Git, karın ile berâber haccet.” (Buhârî, Müslim)

İhrâmlı İken Alış Veriş: İbn-i Abbâs (R.A.) şöyle demişlerdir: “Halk, haccın ilk demlerinde Minâ’da, Arafat’ta, Zü’l-mecâz çarşısında ve hüccâcın toplandığı yerlerde alış veriş ederlerdi. Sonra ihrâmlı iken alış veriş etmekten korktular. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, şu meâldeki Âyet’i inzâl buyurdu: “Rabbınızdan rızık istediğiniz zaman size bir günah yoktur.” (Bakara: 198, Buhârî, Müslim)

Ölenin Yerine Hacc: İbn-i Abbâs (R.A.)’den rivâyet edilmiştir: “Bir adam, Peygamber (S.A.V.)’e gelip dedi ki: “- Babam, üzerinde İslâm’ın farz kıldığı hacc borcu varken irtihâl etti. Ben onun yerine haccedivereyim mi?” Resûlullâh (S.A.V.) şöyle buyurdular: “- Baban üzerinde borç bıraksaydı, sen onun yerine öder miydin, söyle bana?” Adam: “- Evet.” dedi. Bunun üzerine Efendimiz (S.A.V.) buyurdular ki: “- Öyleyse baban adına haccet!” (Nesâî)

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 5, S. 95-108)

 

 

 

 

 

HADÎS-İ ŞERÎFLERLE HACC VE UMRE’NİN BEYÂNI (4)

 

Çocuğun Haccı: İbn-i Abbâs (R.A.)’den rivâyet edilmiştir: Bir adam küçük çocuğunu kaldırarak dedi ki: “- Yâ Resûlallâh, bunun için de hacc var mı?” Buyurdular ki: “- Evet, senin için de ecir var.” (Müslim,Tirmizî)

Hacc Farîzasının Şartları Sekizdir: İslâm, Akıl, Bülûğ, Hürriyyet, Vakit, Mâlî kudret, Bedenî kudret, Haccın farziyyetini bilmek. Çocuklar, Hacc ile mükellef değildir. Haccetmeleriyle farîza vâki değildir. Bâliğ olunca muktedir olursa yine haccetmeleri lâzım gelir. Çocuğun hacca iştirâk ettirilmesi teberrük ve ma’nevî bir terbiye içindir. Bu, bilhâssa Arab âleminde de cârî olan bir âdettir. Kucaklarında mini mini yavrularıyla haccın en çetin fiillerini yapanların lütf-i Hakk ile ecre nâil olacaklarında şübhe yoktur. Sâib İbn-i Yezîd (R.A.) şöyle dediler: “Ben yedi yaşındayken Vedâ’ Haccı’nda Resûlullâh (S.A.V.)’in maiyyetinde hacca iştirâk ettirildim.” (Tirmizî)

Hâcıların ticâreti: “Ebû Umâme et-Teymî (R.A.) şöyle demiştir: “Ben bu semtte deve kiralayan bir adamdım. İnsanlar derlerdi ki: “- Hakîkat, senin haccın yoktur.” İbn-i Ömer (R.A.)’ya rast gelip bunu sordum. Dedi ki: “- Sen ihrâm giymiyor musun, Lebbeyk demiyor musun, Ka’be’yi tavâf etmiyor musun, Arafât ziyâretinden dönmüyor musun, Cemreleri atmıyor musun?” dedim ki: “- Evet, hepsini yapıyorum.” Bunun üzerine şöyle dedi: “- O hâlde senin hacc vardır, ya’ni haccın haccdır.”

Bir adam, bu mes’eleyi Resûlullâh (S.A.V.)’e sormuştu. Fakat (S.A.V.) Efendimiz, sukût buyurmuşlardı. Nihâyet şu meâldeki Âyet nâzil oldu: “Hacc mevsiminde ticâretle Rabbınızdan rızık istemenizde bir günah yoktur.” Bunun üzerine Resûlullâh (S.A.V.) o zâta haber gönderdiler. Kendisine bu Âyet’i okudular ve: “- Senin haccın vardır, mu’teberdir.” buyurdular.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 5, S. 95-108)

 

HADÎS-İ ŞERÎFLERLE HACC VE UMRE’NİN BEYÂNI (5)

 

İhrâm Elbisesi: İbn-i Ömer (R.A.)’dan rivâyet edilmiştir: “Bir adam: “-Yâ Resûlallâh, ihrâmlı kimsenin giyeceği elbise nedir?” dedi. Efendimiz (S.A.V.) buyurdular ki: “-Ten gömlekleri,sarıklar, iç donları, ayakkabılar giyemez. Şu kadar ki na’lin ya’ni üstü açık ayakkabı bulamayan biri olursa mest giysin. İki topuktan aşağısını (ayağının üstüne gelen tarafını) kessin. Za’ferânla yâhûd vers ile boyanmış elbise giymesin.” Bir rivâyette de şöyle vârid olmuştur: “Kim na’lin bulamazsa mest giysin; kim izâr bulamazsa iç donu giysin.” (Buhârî, Müslim) Vers, Yemen’de çıkarılan güzel kokulu bir nebâttır, onunla elbise boyanır. İzâr, ihrâmın belden aşağı giyilen parçasıdır.

Hücre-i Saâdet (S.A.V.): “Benim evimle minberimin arası, cennet bahçelerinden bir  bahçedir.” (Buhârî,Müslim) Resûlullâh (S.A.V.)’in evi, içerisinde irtihâl-i dâr-ı bekâ buyurdukları Hücre-i Saâdet (S.A.V.)’dir ki hâlen Kabr-i Şerîfleri (S.A.V.) oradadır. O hücre, Mü’minlerin Muhterem vâlidesi Hz. Âişe (R.A.)’ya tahsîs edilmiş olan hâne idi. O Kabr-i Mübârek (S.A.V.)’in bir cennet bahçesine benzetilmesi, İlâhî rahmet ve saâdetin ve şefâat-i Seniyye (S.A.V.)’in husûlüne vesîle olması bakımındandır. Cenâb-ı Hakk, bütün dîn kardeşlerimizi o rahmete, o saâdete, o şefâate mazhar buyursun.

Hacc Yapmağa Gücü Yettiği Hâlde Yapmayanın mes’ûliyyeti: Huzeyfe (R.A.)’nin rivâyetinde Hz. Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır: “İslâmiyyet, sekiz sehimdir (sekiz hisse); İslâm,bir sehim; Namaz, bir sehim; Zekât, bir sehim; Kâ’be’yi haccetmek, bir sehim; iyilikle emretmek, bir sehim; kötülükten nehyetmek, bir sehim ve Allâh yolunda cihâd etmek de bir sehimdir. Hiçbir sehmi olmayan zarâr etmiştir.” (Bezzâr)

Ebû Saîd el-Hudrî (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.)’in şöyle buyurduklarını rivâyet etmiştir: “Allâh Azze ve Celle: Vücûduna sıhhat verdiğim ve rızkını bollaştırdığım bir kul, bu vaziyyette üzerinden beş sene geçtiği hâlde Kâ’be’yi ziyâret etmeğe gelmezse (rahmet ve lütfumdan) mahrumdur.” (İbn-i Hıbban, Sahîh, Beyhakî)

(İmâm Hâfız El-Münzirî (R.H.), Et-Terğîb ve’t-Terhîb Tercümesi C. 3, S. 48-49)

 

HACC NEDİR? HACC SEFERİ ÖNCESİ

YAPILACAK HAZIRLIKLAR

 

Hacc: Lügatte muazzam bir şeyi kasdetmektir.

Şer’an Hacc: Dîn’in erkânından bir rüknünü edâ etmek için Kâ’be-i Muazzama’yı ziyâret kasdetmektir. Bu ta’rîfin içinde kelimenin lügat ma’nâsı da mevcûddur. Anlaşılıyor ki ulemâ, hacc’ın şer’î ma’nâsını ta’rîf ederken lügat ma’nâsının te’sîri altında kalmış, ismi bir ta’rîf yapmışlardır. Hakîkatte hacc, yalnız bir kasidden ibâret değildir. Kemâl İbn-i Hümâm (R.H.) “Zâhire göre hacc, tavaf, vakfe ve evvelce niyyet gibi husûsî fiillerden ibârettir. Hacc deyince hâtıra gelenler de bunlardır, sırf kasid değildir.” demiştir.

Hacc’ın Sebebi: Kâ’be-i Muazzama’dır. Bu sebeb tekerrür etmediği için hacc da hâli olan Müslümân’a ömründe bir def’a farz olur. Sâir ibâdetler böyle değildir, onların sebebleri tekerrür ettiği için ibâdetler de tekrâr tekrâr farz olur. Meselâ namaz’ın sebebi vakitlerdir; vakitler her gün beş def’a tekerrür ettiği için namaz da her gün beş def’a farz olmuştur.

Hanefî ulemâsı’ndan Kemâl İbn-i Hümâm (R.H.) Fethü’l-Kadîr nâm eserinde hacc bahsine mukaddime ile başlamıştır: “Ebeveyninden birisi hizmete muhtâc olup da o kimsenin hacca gitmesine râzı değilse, o kimsenin hacc’a gitmesi mekrûhtur; hizmete muhtâc değilse gidebilir. Anne ve baba bulunmadığı zaman, dedeler ile nineler de anne ve baba hükmündedirler. Borçlu olan kimsenin, ödeyecek malı yoksa, hacc’a ve gazâ’ya gitmesi mekrûh olur; meğer ki alacaklısı izin vermiş ola. Alacaklının izni ile borçluya kefil olan varsa, ikisinin de iznini almak gerekir. İzinsiz kefil olmuşsa, hacc’a gitmek için yalnız alacaklıdan izin istenir.

(Ahmed Dâvûdoğlu (Rh.A.),

Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi C. 6, S. 269-274)

 

MAKBÛL VE MEBRÛR BİR HACC İÇİN NELER YAPILMALI?

 

Hacc’a giden kimse, ahlâksızlık etmemeli; lâzım olan edevâtı satın alırken fiât düşürmemeli; nafaka husûsunda başkalarıyla ortak olmamalıdır. Hacc arkadaşlarının, her gün arkadaşlarından birinin yiyeceğini berâberce yemeleri helâldir.

Hacc’a giden kimse, âile efrâdı ve dostlarıyla vedâlaşarak helâlleşmeli; onların hayır duâlarını istemelidir. Bu maksadla onların ayaklarına gitmelidir. O kimse hacc’dan döndüğünde, onlar da onun evine gelerek onu istikbâl etmelidirler. Hacc’a giden kimse evinden çıkarken ve seferin başlangıcında da bir mikdar sadaka vermelidir ki bu sadaka selâmete sebebdir. Verilen sadaka, en az bir kişiyi doyuracak kadar olmalıdır.

Ulemâdan bir cemâat, hacc için yola çıkan kimseyi onunla birlikte yürüyerek kendisine duâ etmek sûretiyle teşyî etmeği müstehabb görmüşlerdir. İbn-i Abbâs (R.A.)’den rivâyete göre, kendileri hacc’ a giderken Resûlullâh (S.A.V.) onları, Bakî Kabristânı’na kadar teşyî etmiş ve uğurlarken de “-Besmele ile gidin, Yâ Rabbi, bunlara yardım eyle!” diye duâ buyurmuşlardır.

Tirmizî (R.H.) rivâyetine göre İbn-i Ömer (R.A.), Hz. Kazea (R.A.)’e şunu söylemişler: “Ben, Resûlullâh (S.A.V.)’i şöyle buyururlarken işittim: Lokman Hekim demiş ki: “Allâh’a bir şey emânet edilirse, onu korur. Ben de senin dînini, emânetini ve son amellerini Allâh’a emânet eyler, sana selâm ederim.” Hacc’a gideni teşyî’ eden dahî vedâ anında ona: “Allâh’ın hıfz ü emânetinde ol. Allâh sana takvâ ihsân etsin, kötülüklerden seni ırak eylesin, günâhını afv buyursun, gittiğin her yerde sana hayrı göstersin.” duâ etmelidir. Hacc’a (ve umreye) giden kimse evinden çıkarken: “Bismillâh, tevekkeltü ale’llâh, velâ havle velâ kuvvete illâ billâh. Allâhümme innî eûzübike en edılle ev udalle ev ezille ev üzelle ev azlime ev uzleme ev echele ev yüchele aleyye.” ma’nâsı: “Allâh’ın adını anarak yola çıkıyorum. ben Allâh’a tevekkül ettim. Kuvvet ve kudret, sâdece Allâh’ın lütuf ve ihsâniyledir, Allâhım, (bu yolculukta) sapıklığa düşmekten, hata yapmaktan ve yaptırmaktan; zulmetmekten ve zulme uğramaktan; câhillik etmekten ve câhilce davranışlarla karşılaşmaktan sana sığınıyorum.” diye duâ eder.                  (Ahmed Dâvûdoğlu (Rh.A.),

Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi C. 6, S. 269-273)

 

HACC SEFERİ ÖNCESİ; MAKBÛL VE MEBRÛR BİR HACC İÇİN NELER YAPILMALIDIR?

 

Hâkim (R.H.)’ın, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’den tahrîc ettiği bir Hadîs’te: “Allâh-ü Teâlâ, Allâh’a istihâre yapmak, ademoğlunun sa’âdeti; Allâh’a istihâreyi terk etmek, âdemoğlunun şekâveti cümlesindendir.” buyurulmuştur.

Hacc yoluna Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’e uyarak perşembe günü çıkmalıdır. Bu, mümkün değilse, ayın ilk pazartesi günü sabahleyin çıkmalıdır.

İbn-ü Sünnî (R.H.)’ın, Ebû Hüreyre (R.A.)’den rivâyetine göre Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz: “Sefere çıkmak isteyen kimse, geride bıraktıklarına: “-Seni, kendisine bırakılan emânetleri zâyi’ etmeyen Allâh’a emânet ederim.” desin.” diye buyurmuşlardır.

Hanefî ulemâsından Kemal İbn-i Hümâm (R.H.), Fethü’l-Kadîr nâm eserinde hacc bahsiyle ilgili mukaddimesini şöyle devâm ettirir:

“İstihâreden sonra tevbe, hâlis niyyet, hakk ve hukuku edâ, dargın bulunduğu ve karşılıklı muâmelede bulunduğu herkesle helâllaşmak ile işe başlamalıdır. Helâl nafaka toplamağa çalışmalıdır. Çünkü harâm nafaka ile yapılan hacc makbûl değildir. Maamâfih gasbedilen bir nafaka ile hacceden kimseden farz sâkıttır. Hacc’ın sâkıt olmasıyla kabûl edilmemesi arasında münâfât (birbirine zıt olmak) yoktur. Hacc kabul edilmediği için o kimseye sevâb verilmez; fakat âhirette hacc’ı terk edenler gibi cezâ’ görmez.

Hacc’a gidecek kimseye unuttuğunu hâtırlatacak, başı sıkıldığı zaman kendisini sabra da’vet edecek, âciz kaldığında yardımına koşacak iyi bir arkadaş mutlakâ lâzımdır. Bu arkadaşın ecnebî (yabancı, hısım akrabâ olmayan) bir kimse olması, bazı sülehâya (sâlih kimselere) göre, kat’-ı rahme (akrabâlığı kesmeğe) sebeb olmamak için akrabâ olmasından evlâdır.                                                         (Ahmed Dâvûdoğlu (Rh.A.),

Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi C. 6, S. 269-271)

 

HACC’IN HÜKMÜ, ŞARTLARI, RÜKÜNLERİ VE VÂCİBLERİ

 

Hacc’ın şartları iki kısımdır:

1)Vücûbunun Şartları, 2) Edâsının Şartları, 3) Rükünleri, 4) Vâcibleri

1) Vücûbunun Şartları: Hürr, âkıl bâliğ ve Müslümân olmaktır. Köleler ile delilere, bâliğ olmamış çocuklara ve gayr-i müslimlere hacc farz değildir. Hatta bir kimse Müslümân olmazdan evvel zengin iken Müslümânlık’ı kabûl ettikten sonra fakîr düşse haccetmesi farz değildir. Fakat Müslümân olan bir kimse zengin iken hacc’a gitmeyip sonradan fakîr düşse, üzerinden hacc borcu sâkıt olmaz (üzerinden düşmez). Çünkü bu ibâdet kudret-i mümekkine (fiilî îfâya kudretin aşağı mertebesidir ki teklîfin sıhhatinin şartı olan kudrettir ki bu olmazsa teklîf sahîh olmaz) ile farz olmuştur. Böyle bir kudretle farz olan ibâdetler, o kudret elden gitse bile zimmette sâbit kalır. Zekât gibi bazı ibâdetler kudret-i müyessire denilen bir derece daha müsâmahalı bir kudretle farz kılınmışlardır. Üzerine zekât farz olan bir kimse, onu vaktinde vermeyip sonradan fakîrleşse zekât, ondan sâkıt olur.

2) Edâsının Şartları: Müslümân olmak, İhrâma girmek, Zamân-ı mahsûs, Mekân-ı mahsûs gibi şeylerdir.

3) Rükünleri: Mezhebler arasında ihtilâflı olmakla berâber Tavâf-ı ziyâret, Arafât’ta vakfe gibi şeylerdir.

4) Vâcibleri: Mîkât’ta ihrâma girmek, Arafât’ta vakfe’yi güneş kavuşuncaya kadar uzatmak, Şeytân taşlamak, Tıraş olmak veyâ saçları kısaltmak, Uzaktan gelenler için (Âfâkî hâcılar için ya’ni Mekke’nin etrafındaki mîkât denilen noktaların dışında ikâmet edenler) Tavâf-ı sader (Vedâ tavâfı’dır).

Bunlardan mâadâ hacc fiilleri sünnet’tir.

(Ahmed Dâvûdoğlu (Rh.A.),

Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi C. 6, S. 273-275)

 

RAMAZÂN’DA YAPILAN UMRE’NİN FAZÎLETİ

 

İbn-i Abbâs (R.A.) şunu söyledi: “Resûlullâh (S.A.V.) Ensâr’dan bir kadına: “-Senin, bizimle berâber haccetmene mâni’ olan nedir?” buyurdular. Kadın: “-Bizim su taşıyan iki devemizden başka malımız yoktur. Oğlum ile babası, develerden birine binip hacca gittiler. Bize su taşımak için yalnız bir deve bıraktılar.” dedi. Resûlullâh (S.A.V.):

“-Öyleyse Ramazân geldiğinde umre yap; çünkü Ramazân’da yapılan umre, bir hacc’a (yâhûd benimle birlikte yapılan bir hacc’a) bedeldir.” buyurdular. Bu Hadîs-i Şerîf’i, Buhârî, Müslim, İbn-i Mâce, Nesâî, Taberânî, İbn-i Adîy, İbn-i Mendeh (R.H.), rivâyetlerin bazısını tahrîc etmişlerdir. “Ramazân’da yapılan umre’nin bir hacc’a bedel olması” bazılarına göre, sevâb husûsundadır. Buna karîne (ipucu), “hakîkatte umre’nin hacc yerine kâim olmayacağına icmâ’ bulunmasıdır.” Umre, her cihetle farz olan hacc gibi değildir; çünkü farz olan hacc, umre ile ödenmez. Fakat sevâb husûsunda ona benzer.

İbnü’l-Arabî (K.S.) diyor ki: “Bu umre Hadîs’i sahîh olup Allâh’ın bir fazl ü ni’metidir. Gerçekten Allâh, Ramazân’ı da katmak sûretiyle umre, hacc mertebesini bulmuştur.” Bu bâbda İbnü’l-Cevzî: “Amelin sevâbı, vaktin şerefi nisbetinde artar; kalbin huzûru ve niyyetin ihlâsıyla da artar.” diyor. İbn-i Tîn (R.H.)’e göre: “Hâdis-i Şerîf’ten muhtemelen zâhirî ma’nâsı, maksûddur ve Ramazân-ı Şerîf’in bereketiyle bu ayda yapılan umre, hacc’a muâdil olur.”

Tirmizî (R.H.), Ümm-i Ma’kıl (R.A.)’dan Resûlullâh (S.A.V.)’in: “Ramazân’da umre, bir hacc’a muâdildir.” diye buyurduklarını rivâyet etmiştir. Ümm-i Ma’kil (R.A.)’nın rivâyeti için Ahmed ve İshâk “Ramazân’da umre’nin, bir hacc’a muâdil olduğu, Resûlullâh (S.A.V.)’den sâbit olmuştur.” demişlerdir.                              (Ahmed Dâvûdoğlu (Rh.A.),

Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi C. 6, S. 512-515)

 

UMRE VE HACC İÇİN İHRÂM’A MESCİD-İ

AKSÂ’DAN GİRMEK, GÜNÂHLARIN AFFINA

SEBEBDİR

 

İbn-i Mâce (R.H.)’ın sahîh bir isnâdla rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te Ümm-i Hakîm bint-i Ebû Ümeyye bin Ahnes, Ümm-i Seleme (R.A.)’dan Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in: “Kim umre yapmak için ihrâm’a girmeğe Beyt-i Makdis’den başlarsa, günahları bağışlanır.” diye buyurduklarını rivâyet etmiştir.

Yine İbn-i Mâce (R.H.)’ın rivâyetinde Ümm-i Seleme (R.A.) demiştir ki Resûlullâh (S.A.V.): “Kim umreye Beyt-i Makdis’den ihrâma girerek başlarsa önceki günahlarına keffâret olur.” diye buyurdular. “Bunun üzerine annem de umre niyyetiyle Beyt-i Makdis’den itibâren ihrâm’a girdi.”

Hadîs-i Şerîf’i İbn-i Hıbbân (R.H.) da Sahîh’inde şöyle rivâyet etmiştir. Ümm-i Seleme (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.)’in: “Kim umre yapmağa Mescid-i Aksâ’dan ihrâm’a girerek başlarsa geçmiş günahları bağışlanır.” diye buyurduklarını işittim, demiştir. Râvî der ki:

“Ümm-i Hakîm (R.A.), bineğine binerek Beyt-i Makdis’e gitti, umre yapmak için ihrâm’a oradan girdi.” Bu Hadîs-i Şerîf’i Ebû Dâvûd ve Beyhakî (R.H.) de şöyle rivâyet etmişlerdir: “Kim hacc ve umre yapmak için Mescid-i Aksâ’dan itibâren ihrâm’a girip Mescid-i Harâm’a (Kâ’be’ye) gelirse, geçmiş ve gelecek günahları bağışlanır veyâ cenneti hakk eder.” Râvî bunların (günahları bağışlanır veyâ cenneti hakk eder) hangisinin söylendiğinde tereddüt etmiştir.

Beyhakî (R.H.)’ın bir rivâyetinde Ümm-i Seleme (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.)’in: “Kim hacc ve umre yapmak için Mescid-i Harâm’a gitmek üzere Mescid-i Aksâdan İhrâm’a girerse geçmiş ve gelecek günahları bağışlanır ve mutlakâ cennete girer.” diye buyurduklarını işittim, dediler.

(İmâm Hâfız El-Münazirî (R.H.),

Et-Terğîb ve’t-Terhîb Tercümesi C. 3, S. 5-19)

 

 

TAVÂF’IN YAPILIŞI VE TAVÂF’TA OKUNACAK DUÂLAR

 

Hangi tavâf yapılacaksa ona niyyet edilerek Rükn-i Yemânî tarafından Hacer-i Esved hizâsına gelinir. Tekbîr ve Tehlîl ile Hacer-i Esved öpülür. Eğer Hacer-i Esved’i öpmek mümkün olmazsa karşısından isti’lâm edilir. “Bismillâh, Allâh-ü Ekber” denilerek sağ elin içi öpülür. Hacer-i Esved’in bu şekilde isti’lâmından sonra. “Sübhânallâhi ve’l-hamdülillâhi velâ ilâhe illâllâhü vallâhü ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ Resûlillâhi Muhammedin Sallallâhü Aleyhi ve Sellem. Allâhümme îmânen bike ve tasdîken bi kitâbike ve vefâen bi ahdike ve’ttibâen li sünneti Nebiyyike ve Habîbike Muhammedin Sallallâhü Aleyhi ve Sellem.” diye duâ edilerek tavâf’a başlanır. Ve her şavt’ın başında ya’ni Hacer-i Esved’in isti’lâmı’ndan sonra bu duâ hep tekrâr edilir.

Ayrıca her şavt için husûsî duâlar vardır; fakat mutlaka bunların okunması mecbûriyyeti yoktur. Tekbîr, tehlîl, tesbîh söylenir, zikir yapılır veyâ bilinen duâlar okunabilir. Tavaf’ta duâ, zikir ve tesbîh, Kur’ân-ı Kerîm tilâvetinden efdâldir. Tavâf esnasında telbiye yapılmaz. Hatîm’in dışından dolaşarak tavâf’a devâm edilir. Hacer-i Esved’den önceki köşe ya’ni Rükn-i Yemânî istilâm edilir. Hatîm cihetinde kalan Rükn-i Irakî ve Rükn-i Şâmî isti’lâm edilmez. Bütün şavtlar da Rükn-i Yemânî ile Rükn-i Hacer-i Esved arasında şu duâ okunur: “Allâhümme Rabbenâ âtinâ fi’d-dünyâ haseneten ve fî’l-âhireti haseneh, ve kınâ azâbennâr. Ve edhılne’l-cennete mea’l-ebrâr. Yâ Azîzü yâ Gaffâr yâ Rabbe’l-âlemin.”

Böylece yedi şavt ya’ni bir tavâf tamamlanır. Eğer tavâf’tan sonra sa’y yapılacak ise ilk üç şavt’ta remel ve ıztıba yapılır. Tavâf esnâsında rükünler’de veyâ başka bir yerde duâ için durulmaz. Çünkü müvâlât sünnet’tir; gerçi Mâlikîler’de sünnet değil; vâcib’dir.

Hanımlar, duâ, tekbîr ve tehlîller’de seslerini yükseltmezler. Hacer-i Esved’i öpmek için erkekler arasına, kalabalık içine girmezler.

(İrfân Yücel, Hacc Rehberi (Menâsikü’l-Hacc) S. 66-74)

 

TAVÂF’IN ŞARTLARI VE VÂCİBLERİ

 

Tavâf, Ka’be’nin etrâfını usûlüne göre dolaşmaktır. Hacer-i Esved’in bulunduğu köşe veyâ hizâsından başlayıp Beytullâh’ın etrafı yedi def’a dolaşılır. Herbir devire şavt denir. Yedi şavt bir tavâf olur.

  1. a) Tavâfın Sahîh Olmasının Şartları:
  2. Niyyet: Niyyet, yapılmak istenen işin kalbden (zihinden) geçirilmesi, ta’yîn edilmesidir. Niyyet’in dille söylenmesi “müstehabb”dır. Niyyetsiz yapılan tavâf sahîh olmaz.
  3. Metâf: Tavâfı Ka’be’nin etrâfında, Harem-i Şerîf’in içinde metâf denilen tavâf için ayrılan kısımda yapmak.
  4. Şavtların çoğunu yapmak: Ya’ni en az dördünü yapmış olmak. Diğerleri eksik bırakılırsa tavâf sahîh olur. Fakat Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezheblerinde yedi şavt’ın hepsi rükûn’dür, bir adım bile eksik bırakılırsa tavâf sahîh olmaz. Fakat sünnet ve nâfile tavâflar’ın dışında kalan tavâflar’da her eksik şavt için cezâ gerekir.
  5. Belirlenen zamanlarda yapmak: Hacc ile ilgili tavâflar’ın herbirini belirlenen zamanlarda yapmak.
  6. b) Tavâfın Vâcibleri: (8 adettir.)
  7. Hadesten tahâret: Cünüb, hayız veyâ nifâslı olmayıp abdestli bulunmaktır. Tavâf esnâsında abdest bozulursa tavâf bırakılır, abdest alınır, eksik kalan şavtlar tamamlanır. Mâlikîler’de tavâf yeni baştan yapılır.
  8. Setr-i avret: Kadın ve erkek için avret sayılan uzuvların örtülü olması esâsen farz’dır. İhlâli cezâyı veya tavâf’ın iâdesini gerektirir.
  9. Teyâmün: Kâ’be’yi sol tarafına alarak sağından yürümek.
  10. Tavâf’a Hacer-i Esved veyâ hizasından başlamak: Daha geriden başlanabilir; fakat ilerisinden başlanamaz. Tavâf’a Hacer-i Esved’in ilerisinden başlanırsa şavt eksik olur.

(İrfan Yücel, Hacc Rehberi (Menâsikü’l-Hacc), S. 61-63)

 

TAVÂF’IN VÂCİBLERİ VE SÜNNETLERİ

 

Tavâfın 8 vâcibinin devâmı:

  1. Tavâf’ı Hatîm’in dışından dolaşarak yapmak: Çünkü Hatîm, Kâ’be’dendir, Hatîm’in dışından dolaşılmadan yapılan şavtlar’ın iâdesi gerekir. Bu durumda, Hicr-i Kâ’be’den geçerek sâdece Hatîm’in çevresini dolaşmak kâfidir.
  2. Ziyâret, Umre ve Vedâ’ tavâflarını yedi şavta tamamlamak. (İlk dört şavt, rükün’dür.)
  3. Tavâfı yürüyerek yapmak: Hastalık ve yaşlılık… gibi ma’zeret sâhibleri yürüyemeyenler, tahtirevân ve sâir araçlara binerek tavaf yaparlar.
  4. Tavâf namazı kılmak: İster farz, ister vâcib, ister sünnet veyâ nâfile tavâf olsun, her tavâf’tan sonra iki rek’at tavâf namazı kılınır. Eğer kerâhet vakti değilse (güneşin doğmasından elli dakika geçmişse veyâ güneş tam tepede değilse veyâ ikindi akşam arası değilse) tavâftan sonra ara vermeden hemen kılmak efdâldir.

Bu sekiz (8) vacib’den ilk altısı, sâdece Hanefî Mezhebi’nde vâcibdir. Terkinde tavâf sahîh olur; ama cezâ gerektirir. Diğer mezhebler’de ise bu altı husûs tavâfın sıhhâtinin şartıdır, ihlâli halinde mutlak iâdesi gerekir. Son iki husûs da Hanefi ve Mâlikiler’de vâcib; Şâfiî ve Hanbelîler’de sünnet’tir.

Tavâf’ın Sünnetleri: (7 adettir)

  1. Necâsetten tahâret: Bedende veyâ elbisede namaza mâni’ pislik bulunmamak.
  2. Tavâfa Rükn-i Yemânî yönünden gelerek Hacer-i Esved veyâ hizâsından başlamak.
  3. Tavâfa başlarken ve her şavtın sonunda Hacer-i Esved’i öpmek veyâ uzaktan istilâm etmek.

(İrfan Yücel, Hacc Rehberi (Menâsikü’l-Hacc), S. 64-66)

 

 

 

 

TAVAFIN SÜNNETLERİ VE SA’Y İÇİN NİYYET

 

Tavâf’ın 7 Sünneti’nin devâmı:

İstilâm: a) Hacer-i Esved’i selâmlamak demektir. Tavâf’a başlarken her bir şavt’ı tamamlayıp hizâsına geldikçe ve tavaf namazı’ndan sonra Hacer-i Esved’e dönülerek namaz’a durur gibi tekbîr ve tehlîl ile eller kaldırılıp Hacer-i Esved’in üzerine konulur, öpülür. Eğer Hacer-i Esved’e dönülerek avuçların içi Kâ’be’ye çevrilmiş hâlde eller kulakların hizâsına kadar kaldırılır “Bismillâh, Allâhü ekber” denilerek eller, Hacer-i Esved’in üzerine konuluyormuş gibi karşıdan işâret edilerek Hacer-i Esved selâmlanır ve sağ elin içi öpülür. İzdihâmlı zamanlarda karşıdan istilâm ile yetinilmeli, öpmek için kimseye ezâ edilmemelidir. Çünkü Hacer-i Esved’i öpmek sünnet; başkasına ezâ vermemek ise, vâcibdir. Sünnet’in edâsı için vâcib terk edilmez. b) Rükn-i Yemânî’yi istilâm ise aynı şekilde ya’ni her iki elin veyâ sâdece sağ elin avucu sürülerek istilâm edilir; fakat öpülmez. El sürmek için yaklaşılamadığında uzaktan istilâm (el ile selâmlamak) müstehabb’dır. Rükn-i Irakî ve Rükn-i Şâmî’de istilâm yoktur.

  1. Remel yapmak: Remel, sâdece sonunda sa’y yapılacak tavaflar’da erkekler için sünnet’tir. Kadınlar remel yapmazlar. Nâfile ve Vedâ’ tavâfları’nda remel ve ıztıba yapılmaz. Remel, ilk üç şavt’ta yapılır. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, Hicret’in yedinci yılında, Hudeybiye Musâlahası gereğince bir yıl önce yapamadıkları Umre’yi Ashâbı (R.A.) ile kazâ ederlerken Dârü’n-Nedve’de toplanan müşrikler, Müslümânlar’ın zayıflamış olduklarını konuşuyorlardı ki Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, Kureyş müşriklerine kuvvetli görünmek için mübârek kollarını ihrâmdan dışarıda tutup bazularını da şişirerek tavafın ilk üç şavtı’nı, kısa adımlarla koşarak yaptılar ve Ashâbı (R.A.) de: “Bugün kendini onlara kuvvetli gösterene Allâh rahmet etsin.” buyurdular. Iztıba ve Remel bu hâtıranın (sünnetin) yâdıdır (yaşanmasıdır).

(İrfân Yücel, Hacc Rehberi (Menâsikü’l-Hacc), S. 64-66)

 

TAVAFIN SÜNNETLERİ VE SA’Y’İN YAPILIŞI

 

Tavâf’ın 7 Sünneti’nin devâmı:

  1. Iztıba yapmak: Erkeklerin remel yapılan tavâflar’da ıztıba yapmaları sünnet’tir. Iztıba’da sağ omuz açılır. Remel bitince ya’ni üçüncü şavt’ın sonunda açık omuz kapatılır. Açık omuzla namaz kılmak mekrûh’tur.
  2. Müvâlat: Tavâf’ın bütün şavtları’nı (şer’î bir ma’zeret vukû’ bulmamışsa) ara vermeden, peş peşe yapmak.
  3. Erkeklerin Kâ’be’ye yaklaşarak; kadınların da erkeklere karışmayacak uzaklıktan tavâf etmeleridir.

Tavâfın sünnetlerinin terki, mekrûh’tur.

Hacer-i Esved, istilâm edildikten sonra Mes’â’ya gidilir. Niyyet edilir: “Allâhümme innî ürîdü es’a mâ beyne’s-safâ ve’l-Merveti seb’ate eşvâtın (eğer hacc tavâf’ı yapılmışsa) sa’ye’l-hacc. (Eğer umre tavâfı yapılmışsa sa’ye’l umreti) lillâhi teâlâ azze ve celle.” denilir.

Safâ tepesinin Kâ’be görülebilecek bir noktasına kadar çıkılır. Kâ’be’ye dönülerek tekbir, tehlîl, salevât-ı şerîfe okunur. Eller kaldırılarak duâ ve niyâzda bulunulur.

Safâ’dan Merve’ye doğru duâ, tekbîr, tehlil ve salevât-ı şerîfe okunarak yavaş yavaş yürünür. Safâ ile Merve tepeleri arasında vâdi tabanına inildiğinde yeşil ışıklı sütunlar arasında erkekler “hervele” yaparlar. Ya’ni canlı, çalımlı ve sür’atli şekilde koşarak yürürler. Sonra gene yavaş yavaş yürünür. Sa’y’in bütün şavtları’nda ışıklı sütunlar’ın da normal yürüyerek: “Rabbi’ğfir ve’r-ham va’fü ve tekerram ve tecâvez ammâ ta’lem, inneke ta’lemü mâlâ na’lem,  inneke entellâhü’l-eazzü’l-ekrem” diye duâ ederler.

Merve’nin de Kâ’be görülebilecek bir noktasına kadar çıkılır. Beytullâh’a dönülerek tekbîr, tehlîl, salevât-ı şerîfe okunur. Eller kaldırılıp duâ edilir. Böylece sa’y’in bir şavtı yapılmış olur. (Aradaki sütun ve duvarlardan dolayı Safâ ve Merve’den Kâ’be’nin görülmesi mümkün olmamaktadır. Yerdeki Kıble’yi gösteren çizgilere bakılarak Kâ’be’ye yönelinebilir.)

Aynı şekilde Safâ’dan Merve’ye dört gidiş; Merve’den Safâ’ya üç dönüşle yedi şavt yapılarak sa’y, Merve’de bitirilir ve sa’y için eller açılıp duâ edilir. Eğer yapılan sa’y umre sa’yı ise tıraş olunup ihrâm’dan çıkılır.

(İrfan Yücel, Hacc Rehberi (Menâsikü’l-Hacc), S. 76-79)

 

SA’Y İLE İLGİLİ BAZI HÜKÜMLER

 

1) Sa’y, kendi başına müstakil bir ibâdet değildir. Mutlaka bir tavâf’tan sonra yapılır. Tavâf’tan sonra bir müddet ara verilerek de yapılabilir; fakat tavâf namazı’ndan sonra ara vermeden sa’y’in yapılması sünnet’tir.

2) Sa’y, gerek hacc, gerek umre için birer def’a yapılır; nâfilesi yoktur, ya’ni nâfile tavâflar’dan sonra sa’y yapılmaz.

3) Umre sa’y’i, umre tavâfın’dan sonra yapılır. O anda yapılmazsa, daha sonra, ihrâm’dan çıkmadan uygun bir zamanda yapılması gerekir. Sa’y, ihrâmdan çıkıldıktan sonra yapılırsa, cezâ gerekir.

4) Hacc sa’y’inin ziyâret tavâfı’ndan sonra yapılması efdâldir. Fakat ziyâret tavâfı’ndan sonra izdihâm olacağından, daha önce kudûm tavâfı’ndan veyâ herhangi bir nâfile tavâf’tan sonra da yapılabilir.

5) İfrâd veyâ Kıran haccı yapanlar, kudûm tavâfı’ndan sonra hacc’ın sa’y’ini yapmamışlarsa, ziyâret tavâfı’ndan önce yapmak istedikleri takdirde, diledikleri bir zamanda nâfile bir tavâf’tan sonra hacc’in sa’y’ini yapabilirler. Böylece mütâbeat’a (tavâf ile sa’y’ın peş peşe yapılmasına) da uymuş olurlar.

6) Temettu haccı yapanlar, Umre’yi tamamladıktan sonra ihrâm’dan çıkarlar ve hacc için tekrâr ihrâm’a girinceye kadar İhrâmsız kalırlar. Sa’y ise ancak ihrâm’a girdikten sonra yapılabilir.

Temettu haccı yapanlardan da Ziyâret tavafı’ndan önce hacc sa’y’ini yapmak isteyenler,Tevriye günü veyâ daha önce hacc için ihrâm’a girdikten sonra nâfile bir tavâf’ın peşinden hacc sa’y’ini yapabilirler. Henüz hacc için ihrâm’a girmeden hacc sa’yini yapamazlar.

(İrfan Yücel, Hacc Rehberi (Menâsikü’l-Hacc) S. 76-95)

 

 

 

SAY’İN VÂCİBLERİ VE SÜNNETLERİ

 

Sa’y’in Vâcibleri:

1) Sa’yi yürüyerek yapmak (Hastalık, sakatlık, yaşlılık ve bunun gibi sebeblerden dolayı yürüyemeyenler arabaya binerek sa’y yaparlar.)

2) Sa’yi yedi (7) şavt’ta tamamlamak (ilk dört şavt, rükün’dür)

Saçları Tıraş veyâ Kısaltmanın Yeri: Hacc veyâ Umre yapan kimse, Harem Bölgesi dâhilinde tıraş olarak ihrâm’dan çıkar, böyle yapmazsa ceza gerektirir.

Tıraş Edilecek veyâ Kısaltılacak Saçın Mikdârı: Kadınlar saçlarının ucundan bir mikdâr kestirirler. Erkeklerin Hanefî Mezhebi’nde en az dörtte biri mikdârı, saçlarını kısaltmaları veyâ tıraş ettirmeleri vâcib’dir.

Sa’y’in sünnetleri:

1) Tavâf ile sa’y’i art arda (ara vermeden) yapmak,

2) Hadesten tahâret,

3) Necâsetten tahâret,

4) Sa’y’e başlamadan önce Hacer-i Esved’i istilâm etmek,

5) Her Şavt’ta Safâ ve Merve’ye Kâ’be’yi görebilecek kadar çıkmak,

6) Her şavt’ta Safâ ve Merve’de yüzü Kâ’be’ye döndürüp tekbîr, tehlîl ve duâ etmek,

7) Diğer yerlerde yavaş yürümek sâdece erkeklerin yeşil ışıklı sütünlar arasında “hervele” yapması,

8) Sa’y esnâsında tekbîr, tehlîl ve duâ ile meşgul olmak,

9) Bütün şavtları art arda yapmak.

(İrfan Yücel, Hacc Rehberi (Menâsikü’l-Hacc) S. 76-95)

BİLİYOR MUYDUNUZ?

İpek kumaşlardan elbise giymek kadınlar için caizdir; erkekler için caiz değildir. Beden ile elbise arasında bir engel bulunsun veya bulunmasın eşittir.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Büyük İslâm İlmihâli)

 

HACC VEYA UMREDE MEKKE VEYA MEDİNE’DE ÖLENE HESÂB VE AZÂB YOKTUR

 

Beyhâkî, Dârekutnî ve İmâm-ı Suyûtî (r.h.), Hz. Âişe Sıddîka (r.a.) validemizden rivayetlerine göre Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz:

“Kim ki Mekke veya Medine’de hacc veya umre yapar­ken ölürse, Allah (c.c.) o kimseyi Kıyamet günü öyle diril­tir ki kendisinden hesâb sorulmaz, hiçbir azâb da gör­mez.” diye buyurmuşlardır.

Tirmizî ve İbn-i Mâce (r.h.)’ın İbn-i Ömer (r.a.)’den riva­yetlerine göre ise: “Kimin Medine’de ölmeye gücü yeterse, Medine’de ölsün; çünkü ben Medine’de ölene şefaat ede­rim.” diye Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır.

Müslim, Tirmizî’de İbn-i Ömer, Saide’l-Hudrî ve Ebû Hureyre (r.a.)’den rivayete göre, Resûlullâh (s.a.v.): “Bir kimse, Medine’nin güçlüğüne, darlığına, sıkıntısına sab­rederse, ben kıyamet günü şâhid yahut şefaatçi olurum” diye buyurmuşlardır.

Allah ta’âlâ, Âl-i İmrân s. 96-97’de şöyle buyurmuştur: “Doğrusu insanlar için konulan ma’bed, şüphesiz ki Mek­ke’de bulunan çok mübarek ve bütün âlemlere hidâyet olan Beyt’tir. Orada açık alâmetler İbrahim’in makamı var­dır. Kim oraya giderse taarruzdan emin olur.” Bazı müfes-sirler, âyetteki “taarruzdan emin olur” ifâdesine “cehen­nem ateşinden emin olur” ma’nâsım vermişlerdir.

İmâm-ı Suyûtî (r.h.)’in Menâhifmde, İmâm-ı Hasanü’l-Basrî (r.a.)’den rivayetlerine göre, Resûlullâh (s.a.v.) Efen­dimiz: “Hiçbir kimse yoktur ki Hacer-i Esved’in yanında dua etsin de, Allah (c.c.) onun duasını kabul buyurma­sın.” Ve Altınoluk’un yanında dua etmek de böyledir: “Kim Makâm-ı İbrahim’in arkasında iki rek’ât namaz kılarsa, onun geçmiş ve gelecek günâhları bağışlanır, kıyamet günü emin olan kimselerle haşrolunur.” diye buyurmuşlardır.

(Kadı Ebü’l-Fadl lyâz (r.h.), Şifâ-i Şerif Tercümesi, 485-487. s.)

 

HACCA VE UMREYE MÂNİ’ OLANLARA TEHDÎD-İ İLÂHÎ (1)

 

“Muhakkak, o küfredenler, O Allah’ın yolundan ve kendisi (ni ziyâret)te yerli, misafir insanları müsâvî kıldığımız Mescid-i Harâm’dan alıkoymakta olan­ları… Kim orada zulm ile ilhâda yellenirse biz ona pek acıklı bir azâb tattırırız.” (Hacc s. 25.3.)

Allah ta’âlâ, kâfirlerle mü’minlerin arasını ayırdık­tan sonra hem mukaddes ilân ettiği evin büyüklüğün­den, hem de kâfirlerin küfrünün büyüklüğünden bahse­derek “İnnellezîne keferû ve yesuddûne an sebîlillâ-hi”ya’ni “Habîbim (s.a.v.)’in getirdiklerini inkâr edip O’nun yolundan ve Mescid-i Harâm’dan men’ eden­ler yok mu?” buyurmuştur. Sanki “Kâfir olanlardan beklenen, onların Allah’ın yolundan men’ etmeleri­dir.” denilmek istenmiştir.

Ebû Alî EI-Fârisî (r.h.) şöyle der: Âyetin “takdiri, “Geçmişte inkâr edenlere gelince onlar, şu anda da, alıkoyuyor ve men’ ediyorlar.” şeklindedir ki bu ifâ­deyle, “Onların hem şu anda hem de gelecekte yap­tıkları şeyler dâhil olur.”

Cenâb-ı Hakk’ın, “Mescid-i Harâm’dan” ifâdesine gelince bu da, “Onlar, o mü’minleri Mescid-i Ha­râm’dan da alıkoyuyorlar.” demektir.

“Kendisini ziyarette yerli, misafir insanları müsâvî kıldığımız Mescid-i Haram…” ifadesiyle ilgili Ebû Alî l-Fârisî (r.h.): “Biz, o Mescid-i Harâm’ı insanlar için dînî emirlerin îfâ edildiği bir ibâdet mekânı kıldık ki orada insanların yerlisi yabancısı denktir” der.

(Fahrüddîn Er-Râzî (r.h.), Tefsîr-i Kebîr Tercümesi 16. c., 291-293. s.)

 

 

 

HACCA VE UMREYE MANI’ OLANLARA TEHDÎD-İ İLÂHÎ (2)

 

“Muhakkak, o küfredenler, O Allah yolundan ve kendisi(nı ziyâret)te yerli, misafir insanları müsavi kıldığımız Mescid-i Harâm’dan alıkoymakta olanları… Kim orada zulm ile ilhâda yellenirse biz ona pek acıklı bir azâb tatdırırız.” (Hacc s. 25.â.)

Ulemâ-yı kiram hazerâtı, ayetteki “yerli ve misafir insan­ların eşit olmaları” hususunda iki türlü görüş beyân etmişlerdir:

1)  İbn-i Abbâs (r.a.): “Bu ikisi Mekke’de oturmak ve ko­naklamakta eşittirler, ne var ki birisi, oraya daha önce gel­miştir.” Katâde ve Saîd İbn-i Cübeyr (r.a.)’in de görüşleri bu­dur. Bunlara göre “Mekke’deki evleri kiraya vermek ve satmak haramdır.” âyetten delilleri bu âyettir ki çünkü “Mekke arazîsi husûsî mülkiyete tâbi’ değildir, eğer husûsî mülkiyet edinil­miş olsaydı o zaman orada hem yerli hem misafir denk ol­mazdı” demişler ve Haber’den delilleri de Nebî (s.a.v.)’in, “Mek­ke, kendisine önce ulaşanlara mubahtır” hadîs-i şerifidir. İbn-i Ömer, Ömer İbn-i Abdülazîz, Ebû Hanîfe, İshâk EI-Hanzelî (r.a.)’ün görüşleri budur. Mescid-i Haram ifadesiyle Harem’in tamamı ya’ni Mekke kasdedilmiştir. Âyetteki “el-âkîf” kelimesi de bir delildir ki bu, “ikâmet eden, yerli, mukîm” de­mektir ki evlerde ikâmet edilir, Mescid’de edilmez. Binâenaleyh Allah, Mescid-i Haram ifadesiyle Mekke’yi murâd etmiştir, de­mişlerdir.

2)  Buna göre, “Allah insanları Mescid-i Harâm’da ibâdet etme hususunda eşit kıldı.” Mukîm olanın, misafiri bundan men’ etmesi caiz olmadığı gibi, aksi de söz konusu değildir. Ni­tekim Tirmizî (r.h.)’ın Sünen-î Tirmizî Hacc babında tahrîç etti­ği hadîs-i şerifte Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “Ey Abdimenâf oğulları, sizden her kim, insanların işlerinden birinde yetkili olursa o Beyt’i tavaf eden, yâhûd da, gece veya gün­düzün herhangi saatinde namaz kılan birisini asla alıkoyma­sın, men’ etmesin” diye buyurmuşlardır. Bu, Hasanü’l-Basrî ve Mücâhid (r.a.) ile “Mekke’nin evlerinin satılabileceği” ileri sü­renlerin görüşüdür.

(Fahrüddîn Er-Râzî (r.h.), Tefsîr-i Kebîr Tercümesi 16. c., 291-295. s.)

 

 

HACC NEDİR? HACC SEFERİ ÖNCESİ YAPILACAK HAZIRLIKLAR

 

Hacc: Lügatte muazzam bir şeyi kasdetmektir.

Şer’an Hacc: Dînin erkânından bir rüknünü eda etmek için Kâ’be-i muazzamayı ziyaret kasdetmektir. Bu ta’rîfin içinde kelimenin lügat ma’nâsı da mevcûddur. Anlaşılıyor ki ulemâ, haccın şer’î ma’nâsını ta’rîf ederken lügat ma’nâsının te’sîri altında kalmış, ismi bir ta’rîf yapmışlardır. Hakîkatte hacc, yalnız bir kasidden ibaret değildir. Kemâl İbn-i Hümâm (r.h.) “Zahire göre hacc, tavaf, vakfe ve evvel­ce niyyet gibi husûsî fiillerden ibarettir. Hacc deyince hâtıra gelenler de bunlardır, sırf kasid değildir.” demiş­tir.

Haccın Sebebi: Kâ’be-i muazzamadır. Bu sebeb te­kerrür etmediği için hacc da hâli olan müslümâna ömrün­de bir defa farz olur. Şâir ibâdetler böyle değildir, onların sebebleri tekerrür ettiği için ibâdetler de tekrar tekrar farz olur. Meselâ namazın sebebi vakitlerdir; vakitler her gün beş defa tekerrür ettiği için namaz da her gün beş defa farz olmuştur.

Hanefî ulemâsından Kemâl İbn-i Hümâm (r.h.) Fet-hü’l-Kadîrnâm eserinde hacc bahsine mukaddime ile baş­lamıştır: “Ebeveyninden birisi hizmete muhtaç olup da o kimsenin hacca gitmesine razı değilse, o kimsenin hacca gitmesi mekruhtur; hizmete muhtaç değilse gi­debilir. Anne ve baba bulunmadığı zaman, dedeler ile nineler de anne ve baba hükmündedirler. Borçlu olan kimsenin, ödeyecek malı yoksa, hacca ve gazaya git­mesi mekruh olur; meğer ki alacaklısı izin vermiş ola. Alacaklının izni ile borçluya kefil olan varsa, ikisinin de iznini almak gerekir. İzinsiz kefil olmuşsa, hacca git­mek için yalnız alacaklıdan izin istenir.

(Ahmed DÂVUDOĞLU (rh.a.), Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi 6. c., 269-274. s.)

 

HACCIN FAZİLETİ

 

Rivayet edilir ki: Şeytân hiç bir zaman Arafe günü düş­tüğü zillet, küçüklük ve horluğa düşmemiştir. Cenâb-ı Al­lah’ın rahmetinin indiğini ve büyük günâhları affettiğini gördükçe şeytân ezilir, perişan olur. Zîrâ öyle günâhlar vardır ki ancak Arafat’ta vakfe yapmak ona keffâret olabi­lir.

Hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmuştur: “Günâhı en bü­yük insan, Arafat’ta vakfe yapıp da, Allah’ın, kendisini affetmediğini düşünen kişidir. Bir hacc, Allah yolunda yirmi (20) gazveden daha faziletlidir.”

Denildi ki: Üzerinde bir defa hacc yapılan deve, hacca gitmeyen kırk (40) deveden bereketlidir. Bir deve üzerinde yedi (7) defa hacc yapılırsa, onu cennet bahçelerinde ot­latmak Allah’a vâcib olur. Bunun da tasdîki Nehrânî rahimehullâhın anlattığı şu husustur:

En- Nehrânî diyor ki: “Bana ulaştığına göre: Bir ha­mam fırıncısı, yakmak için deve kemiklerini getirir, fırının içine atar, kemikler fırından çıkar, ikinci kez atar, yine çı­kar, derken üçüncü kez atar yine fırından dışarı çıkar ve şiddetle fırıncının göğsüne çarpar, tam o sıra hatiften bir ses:

“- Yazık sana! Bunlar, on defa (10) Mekke’ye gitmiş bir devenin kemikleridir. Nasıl olur da, bunları ateşte yakarsın?”der.

Hacının bineğine bu kadar şefkat ve merhamet edilirse artık kendisine ne kadar merhamet edileceğini bir düşün.

Hadîs-i şerîfte vârid olmuştur ki: “Kim, Beytullâh’ı helâl kazançla haccederse, Allah (c.c.) atmış olduğu her adıma mukabil kendisine yetmiş hasene (sevâb) yazar, yetmiş günâhını siler ve yetmiş derece yüksel­tir.”

(Hz. Mahmûd Sami RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Bakara Sûresi Tefsiri, 252. s.)

 

HACC SEFERİ ÖNCESİ; MAKBUL VE MEBRÛR BİR HACC İÇİN NELER YAPILMALIDIR?

 

Hâkim (r.h.)’ın, Peygamber (s.a.v.) Efendimizden tahrîc ettiği bir hadîste: “Allah’a istihare yapmak, ademoğlunun sa’âdeti; Allah’a istihareyi terk etmek, âdemoğlunun şekâveti cümlesindendir.” buyurulmuştur.

Hacc yoluna Peygamber (s.a.v.) Efendimize uyarak perşembe günü çıkmalıdır. Bu, mümkün değilse, ayın ilk pazartesi günü sabahleyin çıkmalıdır.

İbn-i Sünnî (r.h.)’ın, Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayetine göre Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “Sefere çıkmak is­teyen kimse, geride bıraktıklarına: “-Seni, kendisine bırakılan emânetleri zayi’ etmeyen Allah’a emânet ederim” desin” diye buyurmuşlardır.

Hanefî ulemâsından Kemal İbn-i Hümâm (r.h.), Fethü’l-Kadîr nâm eserinde hacc bahsiyle ilgili mukaddime­sini şöyle devam ettirir:

“İstihareden sonra tevbe, hâlis niyyet, hakk ve hu­kuku eda, dargın bulunduğu ve karşılıklı muamelede Dulunduğu herkesle helâllaşmak ile işe başlamalıdır. Helâl nafaka toplamağa çalışmalıdır. Çünkü haram nafaka ile yapılan hacc makbul değildir. Mâmâfîh gas­ledilen bir nafaka ile hacceden kimseden farz sakıttır. Haccın sakıt olmasıyla kabul edilmemesi arasında münâfât (birbirine zıt olmak) yoktur. Hacc kabul edilmediği cin o kimseye sevâb verilmez; fakat âhirette haccı terk edenler gibi ceza’ görmez.

Hacca gidecek kimseye unuttuğunu hatırlatacak, başı sıkıldığı zaman kendisini sabra da’vet edecek, âciz kaldığında yardımına koşacak iyi bir arkadaş mutlaka lâzımdır.

(Ahmed DAVUDOĞLU (rh.a.), Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi 6. c., 269-271. s.)

 

HACCIN HÜKMÜ, ŞARTLARI, RÜKÜNLERİ VE VÂCİBLERİ

 

Haccın şartları iki kısımdır:

1)Vücûbunun şartları, 2) Edâsının şartları, 3) Rükün­leri, 4) Vâcibleri

1) Vücûbunun şartları: Hürr, âkil baliğ ve müslümân olmaktır. Köleler ile delilere, baliğ olmamış çocuklara ve gayr-i müslimlere hacc farz değildir. Hatta bir kimse müs­lümân olmazdan evvel zengin iken müslümânlığı kabul ettikten sonra fakîr düşse haccetmesi farz değildir. Fakat müslümân olan bir kimse zengin iken hacca gitmeyip sonradan fakîr düşse, üzerinden hacc borcu sakıt ol­maz (üzerinden düşmez). Çünkü bu ibâdet kudret-i mümekkine (fiilî îfâya kudretin aşağı mertebesidir ki teklîfin sıhhatinin şartı olan kudrettir ki bu olmazsa teklîf sahîh ol­maz) ile farz olmuştur. Böyle bir kudretle farz olan ibâ­detler, o kudret elden gitse bile zimmette sabit kalır. Ze­kât gibi bazı ibâdetler kudret-i müyessire denilen bir de­rece daha müsamahalı bir kudretle farz kılınmışlardır. Üze­rine zekât farz olan bir kimse, onu vaktinde vermeyip sonradan fakîrleşse zekât, ondan sakıt olur.

2)  Edasının şartları: Müslümân olmak, ihrama gir­mek, zamân-ı mahsûs, mekân-ı mahsûs gibi şeylerdir.

3)  Rükünleri: Mezhebler arasında ihtilaflı olmakla be­raber tavâf-ı ziyaret, Arafat’ta vakfe gibi şeylerdir.

4)  Vâcibleri: Mîkât’ta ihrama girmek, Arafat’ta vak­feyi güneş kavuşuncaya kadar uzatmak, şeytân taşla­mak, tıraş olmak veya saçları kısaltmak, uzaktan gelen­ler için (Afakî hacılar için ya’ni Mekke’nin etrafındaki mî-kât denilen noktaların dışında ikâmet edenler) tavâf-ı sader (veda tavafıdır).

Bunlardan mâ-a’dâ hacc fiilleri sünnettir.

(Ahmed DÂVUDOĞLU (rh.a.), Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi 6. c., 273-275. s.)

 

 

TAVAFIN YAPILIŞI VE TAVAFTA OKUNACAK DUALAR

 

Hangi tavaf yapılacaksa ona niyyet edilerek Rükn-i Ye­mânî tarafından Hacer-i Esved hizasına gelinir. Tekbîr ve tehlîl ile Hacer-i Esved öpülür. Eğer Hacer-i Esved’i öpmek mümkün olmazsa karşısından istilâm edilir. “Bi’smi’llâhi, Al-lâhu ekbet” denilerek sağ elin içi öpülür. Hacer-i Esved’in bu şekilde isti’lâmından sonra. “Sübhâna’llâhi ve’l-hamdu lillâ-hi velâ ilahe illa’llâhu va’llâhu ekber velâ havle velâ kuv­vete illâ billâhi’l-‘aliyyi’l-‘azîm. ve’s-salâtu ve’s-selâmu ‘âlâ resûlillâhi muhammed'” salla’llâhu ‘aleyhi ve sellem. allâhümme îmânen bike ve tasdik*” bi kitâbike ve vefa6″ bi ahdike ve’ttib&n H sünneti nebiyyike ve habîbike muham­med1″ salla’llâhu ‘aleyhi ve sellem.” diye dua edilerek ta­vafa başlanır. Ve her şavtın başında ya’ni Hacer-i Esved’in istilâmından sonra bu dua hep tekrar edilir.

Ayrıca her şavt için husûsî dualar vardır; fakat mutlaka bunların okunması mecbûriyyeti yoktur. Tekbîr, tehlîl, tesbîh söylenir, zikir yapılır veya bilinen dualar okunabilir. Tavafta dua, zikir ve tesbîh, Kur’ân-ı kerîm tilâvetinden efdâldir. Tavaf esnasında telbiye yapılmaz. Hatîm’in dışından dolaşa­rak tavafa devam edilir. Hacer-i Esved’den önceki köşe ya’ni Rükn-i Yemânî istilâm edilir. Hatîm cihetinde kalan Rükn-i Irakî ve Rükn-i Şâmî istilâm edilmez. Bütün şavtlar da Rükni Yemânî ile Rükn-i Hacer-i Esved arasında şu dua okunur: “Allâhümme rabbenâ âtinâ fi’d-dünyâ hasenet6″ ve fî’l-âhireti haseneP”, ve kına ‘azâbe’n-nâr. ve edhılne’l-cen-nete ma’a’l-ebrâri. Yâ azız yâ gaflar y â rabbe’l-‘âlemîn.”

Böylece yedi şavt ya’ni bir tavaf tamamlanır. Eğer ta­vaftan sonra sa’y yapılacak ise ilk üç şavtta remel ve ıztıba yapılır.

Hanımlar, dua, tekbîr ve tehlîllerde seslerini yükseltmezler. Hacer-i Esved’i öpmek için erkekler arasına, kalabalık içi­ne girmezler.

(İrfan YÜCEL, Hacc Rehberi (Menâsikü’l-Hacc), 66-74. s.)

 

TAVAFIN ŞARTLARI

 

Tavaf, Ka’be’nin etrafını usûlüne göre dolaşmaktır. Hacer-i Esved’in bulunduğu köşe veya hizasından baş­layıp Beytullâh’ın etrafı yedi defa dolaşılır. Herbir devi­re şavt denir. Yedi şavt bir tavaf olur.

  1. a) Tavafın sahih olmasının şartları:
  2. Niyyet: Niyyet, yapılmak istenen işin kalbden (zi­hinden) geçirilmesi, ta’yîn edilmesidir. Niyyetin dille söylenmesi “müstehabb”dır. Niyyetsiz yapılan tavaf sahîh olmaz.
  3. Metâf: Tavafı Ka’be’nin etrafında, Harem-i şerifin içinde metâf denilen tavaf için ayrılan kısımda yapmak.
  4. Şavtların çoğunu yapmak: Ya’ni en az dördünü yapmış olmak. Diğerleri eksik bırakılırsa tavaf sahîh olur. Fakat Mâlikî, Şafiî ve Hanbelî mezheblerinde yedi şavtın hepsi rükündür, bir adım bile eksik bırakılırsa tavaf sahîh olmaz. Fakat sünnet ve nafile tavafların dışında ka­lan tavaflarda her eksik şavt için ceza gerekir.
  5. Belirlenen zamanlarda yapmak: Hacc ile ilgili tavaf­ların herbirini belirlenen zamanlarda yapmak.

(İrfân YÜCEL, Hacc Rehberi (Menâsikü’l-Hacc), 61-63. s.)

DUA

 

Yedi kere dönmek suretiyle tavaf tamamlandığında Mültezim’de yapılacak dua:

“Ey şu kadîm ma’bedin Rabbi olan Allâhım! Beni ce­hennem ateşinden âzâd eyle, şeytânın şerrinden ve her türlü kötülükten koru, taksimatına kanâat edenlerden eyle. Beni, bana verdiğini benim için mübarek eyle. Al­lâhım! Bu beyt Senin beytin, bu kul (kendisi) Senin ku­lun, bu makam, Sana Cehenneminden iltica edenlerin makamıdır. Allâhım! Beni Senin (rızâna mazhar olan) cemâatinden eyle.”

(Hüccetü’l-İslâm İmâm-ı Gazâlî (r.h.), İhyâ-u ‘Ulûmu’d-din 1. c., 719. s.)

 

TAVAFIN VACİBLERİ

 

  1. Hadesten taharet: Cünüb, hayız veya nifâslı olmayıp abdestli bulunmaktır. Tavaf esnasında abdest bozulursa tavaf bırakılır, abdest alınır, eksik kalan şavtlar tamamla­nır. Mâlikîler’de tavaf yeni baştan yapılır.
  2. Setr-i avret: Kadın ve erkek için avret sayılan uzuvla­rın örtülü olması esasen farzdır, ihlâli cezayı veya tavafın ia­desini gerektirir.
  3. Teyâmün: Kâ’be’yi sol tarafına alarak sağından yürü­mek.
  4. Tavafa Hacer-i Esved veya hizasından başlamak: Daha geriden başlanabilir; fakat ilerisinden başlanamaz. Ta­vafa Hacer-i Esved’in ilerisinden başlanırsa şavt eksik olur.
  5. Tavafı Hatîm’in dışından dolaşarak yapmak: Çünkü Hatîm, Kâ’be’dendir, Hatîm’in dışından dolaşılmadan yapı­lan şavtlar’ın iadesi gerekir. Bu durumda, Hicr-i Kâ’be’den geçerek sâdece Hatîm’in çevresini dolaşmak kâfidir.
  6. Ziyaret, Umre ve Veda’ tavaflarını yedi şavta ta­mamlamak, (ilk dört şavt, rükün’dür.)
  7. Tavafı yürüyerek yapmak: Hastalık ve yaşlılık… gibi ma’zeret sahihleri yürüyemeyenler, tahtirevân ve şâir araçla­ra binerek tavaf yaparlar.
  8. Tavaf namazı kılmak: ister farz, ister vâcib, ister sün­net veya nafile tavaf olsun, her tavaftan sonra iki rek’at ta­vaf namazı kılınır. Eğer kerahet vakti değilse (güneşin doğ­masından elli dakika geçmişse veya güneş tam tepede değil­se veya ikindi akşam arası değilse) tavaftan sonra ara ver­meden hemen kılmak efdâldir.

Bu sekiz (8) vacibden ilk altısı, sâdece Hanefî mezhe­binde vâcibdir. Terkinde tavaf sahîh olur; ama ceza ge­rektirir. Diğer mezheblerde ise bu altı husus tavafın sıhha­tinin şartıdır, ihlâli halinde mutlak iadesi gerekir. Son iki husus da Hanefi ve Mâlikiler’de vâcib; Şafiî ve Hanbelî-ler’de sünnettir.

(İrfan YÜCEL, Hacc Rehberi (Menâsikü’l-Hacc), 64. s.)

 

 

 

TAVAFIN SÜNNETLERİ

 

  1. Necasetten taharet: Bedende veya elbisede nama­za mâni’ pislik bulunmamak.
  2. Tavafa Rükn-i Yemânî yönünden gelerek Hacer-i Esved veya hizasından başlamak.
  3. Tavafa başlarken ve her şavtın sonunda Hacer-i Esved’i öpmek veya uzaktan istilâm etmek.
  4. Remel yapmak: Remel, sâdece sonunda sa’y ya­pılacak tavaflar’da erkekler için sünnettir. Kadınlar remel yapmazlar. Nafile ve Veda’ tavaflarında remel ve ıztıba yapılmaz. Remel, ilk  üç  şavtta yapılır. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, Hicret’in yedinci yılında, Hudeybiye Musâlahası gereğince bir yıl önce yapamadıkları Umre’yi ashabı (r.a.) ile kaza ederlerken Dârü’n-Nedve’de topla­nan müşrikler, müslümânların zayıflamış olduklarını ko­nuşuyorlardı ki Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz,  Kureyş müşriklerine kuvvetli görünmek için mübarek kollarını ih­ramdan dışarıda tutup bazularmı da şişirerek tavafın ilk üç şavtı’nı, kısa adımlarla koşarak yaptılar ve ashabı (r.a.) de: “Bugün kendini onlara kuvvetli gösterene Allah rahmet etsin.” buyurdular. Iztıba ve Remel bu hâtıranın (sünnetin) yâdıdır (yaşanmasıdır).
  5. Iztıba yapmak: Erkeklerin remel yapılan tavaflarda ıztıba yapmaları sünnettir. Iztıbada sağ omuz açılır. Re­mel bitince ya’ni üçüncü şavtın sonunda açık omuz kapa­tılır. Açık omuzla namaz kılmak mekruhtur.
  6. Müvâlat: Tavafın bütün şavtlarını (şer’î bir ma’ze-ret vuku’ bulmamışsa) ara vermeden, peş peşe yap­mak.
  7. Erkeklerin Kâ’be’ye yaklaşarak; kadınların da er­keklere karışmayacak uzaklıktan tavaf etmeleridir.

Tavafın sünnetlerinin terki, mekruhtur.

(İrfan YÜCEL, Hacc Rehberi (Menâsikü’l-Hacc), 64-66. s.)

 

ARAFAT VE MÜZDELİFE VAKFELERİNDE BÜTÜN GÜNAHLARIN AFFEDİLDİĞİ MÜJDESİ

 

Taberânî (r.a.), Kebîr’inde Ubâde bin Es-sâmit (r.a.)’den Resûlullâh (s.a.v.)’in Arefe günü şöyle buyurduklarını rivayet etmiştir: “Ey insanlar! Allah azze ve celle, bu günde (Arefe gününde) size ihsanda bulunup sizi bağışladı. Ancak ken­di aranızda olan mes’eleler hâriç. Kötünüze, iyiniz için ih­sanda bulundu. İyinize de istediğini verdi. Siz de Allah’ın adıyla veriniz.”

İnsanlar Müzdelife’de toplanınca Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Allah azze ve celle, sizin iyi olanlarınızı bağış­ladı ve iyi kimselerinizin kötü kimselere karşı şefaat etme­lerine izin verdi. İlâhî rahmet inip onları kuşatır. Sonra mağ­firet yeryüzünde dağılır. Dilini ve elini haramdan koruyan her tevbe edene rahmet isabet eder. İblis ve ordusu Arafat tepeleri üzerinde Allah’ın onlara yaptığı şeylere bakar. Rah­met inince iblis ve ordusu, “Yazık bize, helak olduk!” diye feryâd koparır.”

Bu hadis-i şerifi Ebû Ya’lâ (r.h.), Enes (r.h.)’dan şöyle ri­vayet etti. Enes (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’m şöyle buyurduğu­nu işittim: “Allah ta’âlâ, Arafat’ta vakfe yapanlara ihsanda bulunur ve onlara meleklere karşı iftihar edip: “Ey melekle­rim! Saçları dağınık, toz toprak içinde bulunan kullarıma bakınız. Uzak ülkelerden, yol vermez geçitlerden bana gel­diler. Sizi şâhid tutuyorum ki ben onların dualarına icabet ettim, isteklerini kabul ettim, kötülerine iyileri için bağışta bulundum ve iyilerine, kendi aralarındaki hakları hâriç, benden istediklerinin tamamını verdim.” buyurur. Hacılar, Arafat’tan inip Müzdelife’de durarak isteklerini Allah ta’âlâya arz ettiklerinde, Allah şöyle buyurur: “Ey melekle­rim! Kullarım durup arzu ve isteklerini arz ettiler, Sizi şâhid tutuyorum ki ben onların dualarına icabet ettim, isteklerini kabul ettim, kötülerine iyileri için bağışta bulundum ve iyi­lerine benden istediklerinin tamamını verdim. Aralarında olan mes’eleleri de ben üzerime aldım.” dedi.

(İmâm-ı Hafız EI-Münzirî (r.h.), Et-Tergfb ve’t Terhib Tere. 3. c., 27. s.)

 

SA’YİN YAPILIŞI

 

Hacer-i Esved, istilâm edildikten sonra Mes’â’ya gi dilir. Niyyet edilir: “allâhümme innî ürîdü es’a mâ bey ne’s-safâ ve’l-mervetiseb’ate eşvâf”(eğer hacc tavaf yapılmışsa) sa’ye’l-hacc. (Eğer umre tavafı yapılmışs; sa’ye’l umreti) li’llâhi ta’âlâ azze ve celle” denilir.

Safa tepesinin Kâ’be görülebilecek bir noktasına ka dar çıkılır. Kâ’be’ye dönülerek tekbîr, tehlîl, salavât-şerîfe okunur. Eller kaldırılarak dua ve niyazda bulunu lur.

Safâ’dan Merve’ye doğru dua, tekbîr, tehlil ve sale-vât-ı şerife okunarak yavaş yavaş yürünür. Safa ile Mer-ve tepeleri arasında vadi tabanına inildiğinde yeşil ışıklı sütunlar arasında erkekler “hervele” yaparlar. Ya’ni canlı, çalımlı ve sür’atli şekilde koşarak yürürler. Sonra gene yavaş yavaş yürünür. Sa’yin bütün şavtlarmda ışık-‘ı sütunlar’ın da normal yürüyerek: “rabbi’ğfir vje’r-ham va’fu ve tekerram ve tecâvez ‘amma ta’lemu, inneke ta’lemu mâ-lâ na’lemu, inneke ente’llâhu’l-e’azzü’l-ekrem”diye dua ederler.

Merve’nin de Kâ’be görülebilecek bir noktasına kadar çıkılır. Beytullâh’a dönülerek tekbîr, tehlîl, salavât-ı şe-rîfe okunur. Eller kaldırılıp dua edilir. Böylece sa’yin bir şavtı yapılmış olur. (Aradaki sütun ve duvarlardan dolayı Safa ve Merve’den Kâ’be’nin görülmesi mümkün olma­maktadır. Yerdeki Kıble’yi gösteren çizgilere bakılarak Kâ’be’ye yönelinebilir.)

Aynı şekilde Safâ’dan Merve’ye dört gidiş; Merve’den Safâ’ya üç dönüşle yedi şavt yapılarak sa’y, Merve’de bitirilir ve sa’y için eller açılıp dua edilir. Eğer yapılan sa’y umre sa’yi ise tıraş olunup ihramdan çıkılır.

(İrfan YÜCEL, Hacc Rehberi (Menâsikû’l-Hacc), 76-79. s.)

 

MİNA’DA BAŞI TIRAŞ ETMENİN FAZİLETİ

 

Buhâri, Müslim (r.h.) ve başkalarının rivayetlerine göre, Ebû Hüreyre (r.a.) der ki: Resûlullâh (s.a.v.):

“-Yâ Rabb! Saçlarını tıraş edenleri bağışla!” diye dua et­tiler. Ashâb (r.a.):

“-Yâ Resûlallâh! Saçlarını kısaltanlara da dua buyur.” dediler. Resûlullâh (s.a.v.) yine:

“-Yâ Rabb! Saçlarını tıraş edenleri bağışla!” diye dua et­tiler. Ashâb (r.a.):

“-Yâ Resûlallâh! Saçlarını kısaltanlara da dua buyur.” dediler. Resûlullâh (s.a.v.) yine:

“-Yâ Rabb! Saçlarını tıraş edenleri bağışla!” diye dua et­tiler. Ashâb (r.a.) tekrar:

“Yâ Resûlallâh! Saçlarını kısaltanlara da dua buyur.” dediklerinde Resûlullâh (s.a.v.):

“-Saçlarını kısaltanları da bağışla!” diye dua buyurdular.

Ubâde bin es-Sâmit (r.a.)’in rivayet ettiği hadîste şöyle buyurulmuştur: “Başını tıraş etmene gelince yere düşen her saçın Kıyamet gününde senin için mutlaka bir nur ola­caktır.”

 

ZEMZEMİN VE ZEMZEMİ İÇMENİN FAZİLETLERİ

 

Dârekutnî ve Hâkim (r.h.)’in rivayetlerine göre İbn-i Ab­bâs (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduklarını rivayet etmiştir: “Zemzem, içildiği niyyete göre fâideli olur. Onu şi­fâ’ bulmak için içersen Allah sana şifâ’ verir. Doymak için içersen Allah seni doyurur. Susuzluğunu gidermek için iç-mişsen Allah susuzluğunu giderir. O, Cebrail (a.s.)’m ka­zıp çıkarttığı ve Allah’ın İsmail (a.s.)’ı suladığı sudur.”

Hâkim (r.h.), şunu ilâve etmiştir: “Zemzemi, eûzü çeke­rek, korunmak niyyetiyle içersen Allah seni korur.”

İbn-i Abbâs (r.a.), zemzemi içince: “Yâ Rabb! Senden fâ­ideli ilim, bol rızık ve her türlü hastalıktan şifâ’ diliyorum.” derdi.

(İmâm-ı Hafız EI-Münzirî (r.h.), Et-Terğîb ve’t-Terttb Tere. 3. c., 42-45. s.)

 

HACCA TEŞVİK

 

“Şüphesiz ki, Safa ile Merve, Allâh’ın alâmetlerindendir. Kim hac için Kâ‘be’yi ziyâret eder veya umre yaparsa, Safa ile Merve’yi tavaf etmesinde bir sakınca yoktur. Bir kimse kendi isteğiyle fazladan hayır yaparsa, muhakkak ki Allâh, şükrün karşılığını çok veren ve her şeyi bilendir.” (Bakara s. 158) Kendi isteğiyle ifadesinden amaç, herhangi bir baskı ve zorlama olmadan yapılan iştir. Yani her kim, herhangi bir baskı ve zorlama olmadan, kendi isteğiyle, Allâh’a yakınlaştırıcı davranışlarda bulunursa, kuşkusuz Yüce Allâh onun bu tür davranışını karşılıksız bırakmayacaktır. Çünkü Allâh (c.c.), söz konusu kimsenin niyetini bilir ve onun karşılığını en güzel bir şekilde verir.

Bu âyette, farz olduğu gibi, nâfile ibadet yapmaya da bir teşvik vardır. Buna göre Yüce Allâh, bir tek nâfileyi bildiği ve karşılıksız bırakmadığına göre, daha fazlasını nasıl bilmesin veya karşılıksız bıraksın? Öte yandan kişinin oruçla nefsine hâkim olduğu, zekatla kötülüklerden arındığı, namazla rûhânî bir mertebeye çıktığı ve hac ile de Allâh’a kavuştuğu, bilinen bir gerçektir.

(İsmail Hakkı Bursevî (k.s.), Rûhu’l Beyan Tefsiri, 1.c., 276.s.)

(İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (r.a.)’in de ömründe 55 def‘a hac yaptığı ve son haccında da birçok ma‘nevî tebşîrâta mazhar olduğu Feridüddîn Attâr Hazretlerinin Tezkiretü’l Evliyâ isimli kitabında geçmektedir.)

Ali ibn Muvaffak ise 60 def‘a haccetmiştir. Kendileri şöyle buyurmuşlardır: Hicr’de oturdum hâlimi düşünüyordum, acaba bu kadar hac yaptım kabul olundu mu? Yoksa kabul edilmedi mi? diye düşüncede iken uyumuşum. Rüyamda birisi bana hitâben: Ya İbn Muvaffak! Sen evine seni sevenlerden başkasını da‘vet eder misin? dedi. Derhal uyandım, mesrur oldum.

(İsmail Hakkı Bursevî (k.s), Rûhu’l Beyan Tefsiri, 1.c., 349.s.)

 

HACC

 

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Umre, gelecek umreye kadar ikisinin arasındaki günahların keffâretidir. Makbul haccın ise cennetten başka bir mükâfatı yoktur.”

Hz. Âişe (r.anhâ)’dan şöyle rivâyet edilmiştir:

– Yâ Resûlallâh, kadınlara cihad var mı? dedim.

– “Evet onlara içinde savaş olmayan bir cihâd vardır; Hacc ile Umre” buyurdular.

Hacc İslâm’ın eşitlik prensibinin en içten yaşandığı bir ibâdettir. Dünyânın dört bir tarafından gelmiş renk, dil, ırk ve coğrafyası ayrı insanları inanç, gaye ve mekân birliğiyle birbirine bağlar. Cenâb-ı Hakk katında kalıbın değil, kalbin ve onun taşıdığı îmân ve vecdin önemli olduğunu gösterir. Hiçbir beşeri gücün bir araya getiremeyeceği bu insan seli, Hz. Âdem (a.s.)’ın tavafa başladığı bu mübârek beldede toplanarak Müslümanların Allâh (c.c.)’ün ipine hep birlikte sarıldıkları takdirde îmân güç ve birliğinin nelere kâdir olacağını şuurlu kafalara nakşeder.

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz müjdeliyor:

“Bir kimse Allâh için hacc eder de kötü sözlerden ve fenalıklardan uzak kalırsa, anasından doğduğu günkü kadar temiz ve günâhsız olur.”

“Kabul olunan haccın mükâfatı ancak cennettir.”

“Vefâtımdan sonra beni ziyâret eden, sağlığımda beni ziyâret etmiş gibidir.”

“Kabrimi ziyaret edene şefaatim vacib olur.”

Mü’min bu müjdeler karşısında şu hadîs-i şerîften de sakınmalıdır:

“Bir kimse masraflarına gücü yetip de Kâ‘be’yi ziyaret etmesi mümkün iken hacc farîzasını edâ etmezse, onun yahudî veya hıristiyan olarak ölmesine hiçbir mâni yoktur.”

(İsmail Kaya, İslâm Dini ve İlmihali, 233.s.)

 

HACC

 

İslâmın şartlarından biri de hacdır. Farz olan hac, hayatta bir def‘a yapılır. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki:

“Mükellef olduğu halde hac yapmadan ölen, ister yahudî ister hıristiyan gibi ölmüştür.” Ve yine buyurdu ki:

“Vücûdu günâhlara bulanmamış, dili lüzûmsuz şeylerle meşgûl olmamış bir kimse, haccedince bütün günâhlardan, anadan doğma gibi olur, ya‘ni kurtulur.” Ve yine buyurdu:

“Affedilmesi, Arafat dağında vakfeye durmaktan başka bir şey olmayan, çok günâhlar vardır.” Ve yine buyurdu:

“Şeytan Arefe gününden başka hiçbir gün bu kadar zelîl, hakîr ve benzi solgun görünmez. Çünkü Arefe günü Allâh ta‘âlâ rahmetini kullarına saçar ve birçok büyük günâhı affeder.” Ve yine buyurdu:

“Hacc düşüncesiyle evinden çıkıp, yolda ölen kimseye kıyâmete kadar her sene bir hacc ve bir umre sevâbı yazılır. Mekke’de yâhud Medine’de ölene ne suâl var ne hesab.” Ve yine buyurdu:

“Makbûl bir hacc, dünyâ ve dünyâdaki her şeyden daha iyidir. Ona cennetten başka karşılık verilmez.” Ve yine buyurdu:

“Arafat dağında vakfeye durup da, günâhlarının affedilmediğini sanmaktan daha büyük günâh yoktur.”

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdu:

“Allâh ta‘âlâ va‘d etmiştir ki her sene hacc için burayı (Kâ‘be’yi) altıyüz bin kul ziyâret edecektir. Bundan daha az olursa, bu sayıyı tamamlayıncaya kadar melek gönderir, yüzünü gösterecek bir gelin gibi olur, etrafında dönerler, tavâf ederler, ellerini örtüsüne sürerler. O cennette oluncaya ve etrafındakiler de onunla cennette oluncaya kadar devâm eder.”

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (k.s.),

Kimyâ-yı Saâdet, 1.c., 163.s.)

 

HACCA VE UMREYE MÂNİ‘ OLANLARA

TEHDÎD-İ İLÂHÎ -1

 

“Muhakkak, o küfredenler, O Allâh’ın yolundan ve kendisini ziyârette yerli, misâfir insanları müsâvî kıldığımız Mescid-i Harâm’dan alıkoymakta olanları… Kim orada zulm ile ilhâda yeltenirse biz ona pek acıklı bir azâb tattırırız.” (Hacc s. 25.â.)

Allâh ta‘âlâ, kâfirlerle mü’minlerin arasını ayırdıktan sonra hem mukaddes ilân ettiği evin büyüklüğünden, hem de kâfirlerin küfrünün büyüklüğünden bahsederek “İnnellezîne keferû ve yesuddûne ‘an sebîli’llâhi” ya’ni “Habîbim (s.a.v.)’in getirdiklerini inkâr edip O’nun yolundan ve Mescid-i Harâm’dan men‘ edenler yok mu?” buyurmuştur. Sanki “Kâfir olanlardan beklenen, onların Allâh’ın yolundan men‘ etmeleridir.” denilmek istenmiştir.

Ebû Alî el-Fârisî (r.h.) şöyle der: Âyetin takdîri, “Geçmişte inkâr edenlere gelince onlar, şu anda da, alıkoyuyor ve men‘ ediyorlar.” şeklindedir ki bu ifâdeyle, “Onların hem şu anda hem de gelecekte yaptıkları şeyler dâhil olur.”

Cenâb-ı Hakk’ın, “Mescid-i Harâm’dan” ifâdesine gelince bu da, “Onlar, o mü’minleri Mescid-i Harâm’dan da alıkoyuyorlar.” demektir.

“Kendisini ziyârette yerli, misâfir insanları müsâvî kıldığımız Mescid-i Harâm…” ifâdesiyle ilgili Ebû Alî el-Fârisî (r.h.):

“Biz, o Mescid-i Harâm’ı insanlar için dînî emirlerin îfâ edildiği bir ibâdet mekânı kıldık ki orada insanların yerlisi yabancısı denktir.” der.

(Fahrüddîn Er-Râzî (r.h.),

Tefsîr-i Kebîr Tercümesi, 16.c., 291-293.s.)

 

 

HACCA VE UMREYE MÂNİ‘ OLANLARA

TEHDÎD-İ İLÂHÎ -2

 

“Muhakkak, o küfredenler, O Allâh yolundan ve kendisini ziyârette yerli, misâfir insanları müsâvî kıldığımız Mescid-i Harâm’dan alıkoymakta olanları… Kim orada zulm ile ilhâda yeltenirse biz ona pek acıklı bir azâb tattırırız.” (Hacc s. 25.â.)

Ulemâ-yı kirâm hazerâtı, âyetteki “yerli ve misâfir insanların eşit olmaları” husûsunda iki türlü görüş beyân etmişlerdir:

1) İbn-i Abbâs (r.a.): “Bu ikisi Mekke’de oturmak ve konaklamakta eşittirler, ne var ki birisi, oraya daha önce gelmiştir.” Katâde ve Saîd ibn-i Cübeyr (r.a.)’in de görüşleri budur.

Bunlara göre “Mekke’deki evleri kirâya vermek ve satmak harâmdır.” âyetten delîlleri bu âyettir ki çünkü “Mekke arazîsi husûsî mülkiyete tâbi‘ değildir, eğer husûsî mülkiyet edinilmiş olsaydı o zamân orada hem yerli hem misâfir denk olmazdı.” demişler ve haberden delîlleri de Nebî (s.a.v.)’in, “Mekke, kendisine önce ulaşanlara mübâhtır.” hadîs-i şerîfidir.

İbn-i Ömer, Ömer İbn-i Abdülazîz, Ebû Hanîfe, İshâk el-Hanzelî (r.a.e.)’in görüşleri budur. Mescid-i Harâm ifâdesiyle Harem’in tamamı ya‘ni Mekke kasdedilmiştir. Âyetteki “el-âkîf” kelimesi de bir delîldir ki bu, “ikâmet eden, yerli, mukîm” demektir ki evlerde ikâmet edilir, mescidde edilmez. Binâenaleyh Allâh (c.c.), Mescid-i Harâm ifâdesiyle Mekke’yi murâd etmiştir, demişlerdir.

2) Buna göre, “Allâh insanları Mescid-i Harâm’da ibâdet etme husûsunda eşit kıldı.” Mukîm olanın, misâfiri bundan men‘ etmesi câiz olmadığı gibi, aksi de söz konusu değildir.

Nitekim Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “Ey Abdimenâf oğulları, sizden her kim, insanların işlerinden birinde yetkili olursa o Beyt’i tavâf eden, yâhud da, gece veyâ gündüzün herhangi bir sâatinde namâz kılan birisini asla alıkoymasın, men‘ etmesin!” diye buyurmuşlardır.

Bu, Hasanü’l-Basrî ve Mücâhid (r.a.) ile “Mekke’nin evlerinin satılabileceği”ni ileri sürenlerin görüşüdür.

(Fahrüddîn Er-Râzî (r.h.),

Tefsîr-i Kebîr Tercümesi, 16.c., 291-295.s.)

 

ARAFÂT VE MÜZDELİFE VAKFELERİNDE BÜTÜN GÜNÂHLARIN AFFEDİLDİĞİ MÜJDESİ

 

Taberânî (r.a.), Kebîr’inde Ubâde bin es-Sâmit (r.a.)’den Resûlullâh (s.a.v.)’in Arefe günü şöyle buyurduklarını rivâyet etmiştir:

“Ey insanlar! Allâh azze ve celle, bu günde (Arefe gününde) size ihsânda bulunup sizi bağışladı. Ancak kendi aranızda olan mes’eleler hâriç. Kötünüze, iyiniz için ihsânda bulundu. İyinize de istediğini verdi. Siz de Allâh’ın adıyla veriniz.”

İnsanlar Müzdelife’de toplanınca Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Allâh azze ve celle, sizin iyi olanlarınızı bağışladı ve iyi kimselerinizin kötü kimselere karşı şefâat etmelerine izin verdi. İlâhî rahmet inip onları kuşatır. Sonra mağfiret yeryüzünde dağılır. Dilini ve elini haramdan koruyan her tevbe edene rahmet isâbet eder. İblis ve ordusu Arafât tepeleri üzerinde Allâh’ın onlara yaptığı şeylere bakar. Rahmet inince iblîs ve ordusu, “Yazık bize, helâk olduk!” diye feryâd koparır.”

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Allâh ta‘âlâ, Arafât’ta vakfe yapanlara ihsânda bulunur ve o kullarıyla meleklere karşı iftihâr edip: “Ey meleklerim! Saçları dağınık, toz toprak içinde bulunan kullarıma bakınız. Uzak ülkelerden, yol vermez geçitlerden bana geldiler. Sizi şâhid tutuyorum ki ben onların duâlarına icâbet ettim, isteklerini kabûl ettim, kötülerine iyileri için bağışta bulundum ve iyilerine, kendi aralarındaki hakları hâriç, benden istediklerinin tamamını verdim.” buyurur. Hacılar, Arafât’tan inip Müzdelife’de durarak isteklerini Allâh ta‘âlâ’ya arz ettiklerinde, Allâh ta’âlâ şöyle buyurur: “Ey meleklerim! Kullarım durup arzu ve isteklerini arz ettiler, Sizi şâhid tutuyorum ki ben onların duâlarına icâbet ettim, isteklerini kabûl ettim, kötülerine iyileri için bağışta bulundum ve iyilerine benden istediklerinin tamamını verdim. Aralarında olan mes’eleleri de ben üzerime aldım.” dedi.

(İmâm Hâfız El-Münzirî (r.h.),

Et-Tergîb ve’t Terhîb Tercümesi, 3.c., 27-32.s.)

 

 

 

 

 

FARZ OLAN HACC

ANNE-BABAYA İTAATTEN EVLADIR

 

“Farz hacc anne-babaya itaatten evlâdır.” Çünkü Hâlik’a (Yaratıcı olan Allâh (c.c.)’ya) ma’siyet olan yerde mahlûka itaat yoktur. Lâkin bu, onun yolculuğu sebebiyle helak olmayacaklarına göredir. Zira hacc bahsinin başında beyân edildiğine göre, izin alması vâcip olan bir kimseden izinsiz hacca gitmek mekrûhtur, izin alınması vâcip olanlar, kendi hizmetine muhtaç olan anne ve babası gibi kimselerdir. Anne-baba bulunmadığı zaman dedelerle nineler de onlar gibidir.

“Nafile hacc bunun hilâfınadır.” Yani anne-babaya itaat mutlak sûrette nâfile hacdan evlâdır.

Bezzâziye sahibi şöyle demiştir: “Sadaka nâfile hacdan efdaldır. İmâm-ı A’zam (r.a.)’den böyle rivâyet olunmuştur. Lâkin kendisi haccedip meşakkati görünce, haccın efdâl olduğuna fetvâ vermiştir. Onun murâdı şudur: Nâfile haccederek bin dirhem harcarsa, bu parayı muhtaçlara sadaka vermek daha yerinde olur. Yoksa maksadı bir kuruş sadaka vermek, Allâh (c.c.) yolunda bin dirhem harcamaktan, efdal demek değildir. Hacda çekilen meşakkat hem mala, hem bedene ait olduğundan, muhtar kavle göre (nafile) haccı sadakadan üstün görmüştür.”

(İbn-i Âbidîn, 5.c., 231.s.)

  • •••••••

Hz. Alî (r.a.)’den rivayetle Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular: “Kim kendisini Beytullâh’a ulaştıracak kadar azık ve bineğe sahip olduğu halde haccetmemişse onun Yahudi veya Hıristiyan olarak ölmesi arasında fark yoktur. Zira, Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmuştur: “Oraya yol bulabilen insana, Allâh için Kabe’yi haccetmesi gerekir.”

(Âl-i İmran s. 97) (H. Şerîf, Tirmizî)

 

 

HACDAN DÖNÜŞ ADABI

 

Hacı, ailesi nezdine dönmek istediği vakit Mescîd-i Haram’a namazla vedâ etmesi, namazdan sonra dilediği duâyı okuması ve Peygamber (s.a.v.)’in kabrine giderek selâm vermesi, duâda bulunması, Allâh te‘âlâ‘dan kendisini sağ salim çoluğuna çocuğuna kavuşturmasını dilemesi müstehaptır. Vedâ etmeyerek “Yâ Resûlallâh!” demeli, gözyaşı dökmeye gayret etmelidir. Çünkü bu, kabul alâmetlerindendir. Peygamber (s.a.v.)’in civarında olanlara bir şeyler tasadduk etmeli, sonra Huzur-ı Nebevî (s.a.v.)’den ayrıldığına üzülerek ağlar vaziyette oradan ayrılmalıdır.

“Dönüyoruz! Tövbekârlarız! Âbdleriz! Rabbimize secde ve hamdedenleriz! Allâh va’dinde durmuş; kuluna yardım etmiş; …” demelidir. Bu hadis, Peygamber (s.a.v.)’den müttefekun aleyh (ittifak edilmiş) olarak rivâyet edilmiştir.

Memleketine yaklaştığı vakit hayvanını harekete geçirmeli ve yine “Ayidûn tâibûn ilh…” demelidir. Ailesine haberci göndermeli, ansızın yanlarına varmamalıdır. Çünkü bu yasak edilmiştir. Memleketine vardığında, işe mescitten başlamalı; kerahet vakti değilse orada iki rekât namaz kılmalıdır. Sonra evine girerek orada da iki rekât namaz kılmalı; ibadetini tamamlayarak selâmetle dönmeyi müyesser kıldığı için Allâh’a hamd-ü şükür eylemelidir. Artık bu hamd-ü şükrü yaşadığı müddetçe devam ettirmeli; kalan ömründe amellerini düşürecek şeylerden sakınmalıdır. Mebrûr (makbul) haccın alâmeti, gittiğinden daha hayırlı dönmesidir.

(İbn-i Âbidîn, 5.c., 246.s.)

  • •••••••

Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: “Hac, suyun kirleri temizlediği gibi, günahları yok eder.” (Taberânî)

“Kabul olan bir hac, geçmiş günahları yok eder.”

(Beyhakî)

“Haccedip, kötü söz söylemeyen ve doğruluktan ayrılmayan, anasından doğduğu günkü gibi günahsız olur.”

(Buhârî)

 

 

HACC BAHSİ

 

Hacc; akıllı, erginlik çağında olmak, vücut sıhhati ve a’zaların selametiyle farz kılınmıştır. Deli üzerine, hacc vacip değildir. Zira akıl bütün ibadetlerde şarttır.

Çocuk üzerine de, hacc farz değildir. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.) «Herhangi bir çocuk, on defa haccettikten sonra erginlik çağına gelirse tekrar haccını yapması lazımdır.» buyurmuşlardır.

Hacc, bir ibadettir, ibadetlerin hepsi çocuktan kaldırılmıştır. Hastaya da hacc vacip değildir. Zira hasta yolculuk meşakkatine katlanamaz.

Asıl ihtiyacından fazla hacca gidip gelinceye kadar kendisinin, çoluğunun çocuğunun nafakaları, kendi haline uygun vasıtası ve yolda yapacağı masraflara karşılık parası olana, yolda emniyet bulunmak şartıyla hacc farz kılınmıştır.

Asıl ihtiyaçları; ev, hizmetçi, ev eşyası, elbise ve bunlara benzeyen şeylerdir.

Muhammed b. Şuca (rh.a.); “Bir kimsenin sakin olduğundan başka evi, hizmetçi olan köle ve cariyelerinden başka köle ve cariyeleri ve bunlara benzer ziyade malı varsa, o kimsenin bunları satıp Hacca gitmesi lazımdır.” demiştir.

Bir kadınla Mekke arasında en az on sekiz saatlik bir mesafe bulunursa, yanında kocası veya ebedî olarak nikahı haram olan bir erkek bulunması, bunların Mecusî, fasık olmayıp akıllı, erginlik çağında olması, nafakalarının kadın üzerine lazım olması şartıyla, kadınlara hacc farzdır. Yanında kocası veya ebedi nikahı haram olan erkek bulunmayan kadına, hacc farz değildir.

Bir çocuk veya bir köle ihrama girip, sonra çocuk erginlik çağına girse, köle azad edilse hacc fiillerini yapsalar, bu yaptıkları hacc, üzerlerine farz olan hacdan sayılmaz. Zira, nafile için girilmiş olan bir ihram, farza dönüşmez. Hacc yapmamış bir kimse, nafile hacc için ihrama girse, onunla farz olan haccı yapmış olmaz.

Bir çocuk ihrama girdikten sonra erginlik çağına girse, erginlik çağına girdikten sonra Arafat’da vakfeye durmadan önce, farz Haccı için ihramı yenilese sahih olur.

(Mültekâ Tercümesi, 1.c. 377.s.)

 

HACCIN FAZÎLETİ

 

Kur’ân-ı kerîmde: «Oraya yol bulabilen insanlara, Allâh için Kâ’be’yi haccetmesi bir farzdır.» (Âl-i İmran s. 97)

«İnsanları hacca çağır, yürüyerek ve uzak yollardan gelen bineklere binerek sana gelirler.» (Hac s. 27)

Hadîs-i şerifte de:  «Ey insanlar! Şüphesiz ki, Allâh size haccı farz kıldı, artık siz de haccedin!»

«İslâmiyet beş esas üzerine kurulmuştur: Allâh’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed (s.a.v.)’in Allâh’ın Resûlü olduğuna şahâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, haccetmek, Ramazan orucunu tutmaktır.»

Diğer bir hadîste: «Bilmez misin ki, İslâm kendinden önceki (küfür ve günahların hepsini kökünden) yıkar; hicret de öyle, hac da öyle.» buyurulmuştur.

Bu konuda Buhârî’de belirtilen rivayet şudur:

Hz. Âişe (r.anhâ) validemiz, Peygamber (s.a.v.) Efendimizden sordu: Ya Resûlallâh! Cihadı amellerin en üstünü olarak görüyoruz, biz cihâd etmeyelim mi?

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki:  «Hayır, sizin için en üstün olan cihâd, şartlarına uygun yapılacak iyilik dolu hacdır.»

Ebû Hureyre (r.a.)’den yapılan rivayette, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki:

«Kim hacceder de yapmış olduğu bu ibâdeti sırasında cinsî münasebette bulunmaz, günah ve isyan işlemez ve böylece dönerse, anasından doğduğu gündeki gibi dönmüş olur. (Kul hakkı hâriç)»

Hacc, cihâd gibi olmayıp, farz-ı ayın bulunduğundan, hacca gitmenin cevazında ana-babanın rızaları şart değilse de onların rızasını almadan hacca gitmenin cevazı, ana-babanın muhtaç olmamaları, kendilerine yetecek kadar gelirlerinin bulunmasına bağlıdır. Ana-babasından biri evlâdının hizmetine muhtaç durumda ise, rızası olmadan o kimsenin hacca gitmesi mekruh olur.

Ana-baba hayatta değillerse, dedeyle nine onların yerine geçer. (Hindiyye)

(Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, 640.s.)

 

HACC

 

Bilinmeli ki; bir hacc, bir de umre vardır. Bunların ikisi de İslam âleminin kıblesi olan Ka’be-i Muazzamayı ve ona bitişik komşu olan Allâh’ın şerefli kıldığı yerleri ziyaretten ibarettir. Hususi vakitte (usulüne göre) vakfe fiilini de içine alarak yapılan hacc, yalnız tavaf ve sa’y etmekten ibaret olursa umre adını alır.

Hacc-ı Ekberin Cuma gününe rastlaması, onunla özel bir durum alması yoktur. Cumaya rastlayan Arefe gününün fazlaca sevabı vardır.

“Günlerin en üstünü Arefe günüdür; bugün Cumaya rastlarsa, Cuma günü dışında yapılan yetmiş hacdan efdaldir.” mealindeki hadîs-i şerifle bu husus açıklanmıştır.

Hem hacc, hem de umre etmek efdaldır. Nitekim hadîs-i şeriflerde: “Hacla umreyi birbiri peşine yapın. Çünkü böyle yapmak fakirliği giderir, günahları temizler, nasıl ki, körük demirin pas ve kirini temizleyip giderir.” ve

“Hacc ettiğiniz vakit umre, umre ettiğiniz vakit hacc yaparak, onlardan birine diğerini tâbi kılınız ki, hacc ile umre arasında meydana gelen birbirine uyma, demirci ocağının demir pasını gidermesi gibi, fakirlik ve günahları gidersin.” (Sünen-i İbn-i Mâce) buyrulmuştur.

Umreyi de içine alan ve almayan hac, bu itibariyle üç kısma ayrılır:

1- Hacc-ı kıran,

2- Hacc-ı temettü’,

3- Hacc-ı ifrat.

Haccın ara vermeden umreyle birleşmesine «Kıran», ara verilerek birleşmesine «Temettü’» veya «Mut’a»; umresiz olanına «İfrat» denilir.

Mekkî olanlar ekseriyetle müfrit, afakîler mutemetti’ bulunurlar. Kârin olanları da olur. Cidde’den doğruca Arafat’a çıkan deniz yoluyla hacca gelenler gibi, hacc-ı ifrat yapanlar olmakla beraber, mutemetti’ veya kârin olan Mekkîler de bulunur.

(Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, 611.s.)

 

HACC

 

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Umre, gelecek umreye kadar ikisinin arasındaki günahların keffaretidir. Makbul Haccın ise Cennetten başka bir mükâfatı yoktur.”

Hz. Âişe (r.a.)’dan:

– Ya Resûlallâh, kadınlara cihad var mı? dedim.

– “Evet onlara içinde savaş olmayan bir cihad vardır; Hacc ile Umre” buyurdular.

Hacc İslâm’ın eşitlik prensibinin en içten yaşandığı bir ibadettir. Dünya’nın dört bir tarafından gelmiş renk, dil, ırk ve coğrafyası ayrı insanları inanç, gaye ve mekân birliğiyle birbirine bağlar. Hak katında kalıbın değil, kalbin ve onun taşıdığı iman ve vecdinin önemli olduğunu gösterir.

Hiçbir beşeri gücün bir araya getiremeyeceği bu insan seli, Hz. Adem (a.s.)’ın tavafa başladığı bu mübarek beldede toplanarak Müslümanların Allâh (c.c.)’ün ipine hep birlikte sarıldıkları takdirde iman güç ve birliğinin nelere kadir olacağını şuurlu kafalara nakşeder.

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz müjdeliyor: “Bir kimse Allâh için hacc eder de kötü sözlerden ve fenalıklardan uzak kalırsa, anasından doğduğu günkü kadar temiz ve günahsız olur.”

“Kabul olunan haccın mükâfatı ancak cennettir.”

“Vefatımdan sonra beni ziyaret eden, sağlığımda beni ziyaret etmiş gibidir.”

“Kabrimi ziyaret edene şefaatim vacibtir.”

Mü’min bu müjdeler karşısında şu Hadîs-i şeriften de sakınmalıdır:

“Bir kimse masraflarına gücü yetip de Kâbe’yi ziyaret etmesi mümkün iken hacc farizasını eda etmezse, onun yahudi veya hıristiyan olarak ölmesine hiçbir mani yoktur.”

(İsmail Kaya, İslâm Dini ve İlmihali, 233.s.)

 

 

 

HACC

 

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Umre, gelecek umreye kadar ikisinin arasındaki günâhların keffâreti­dir. Makbûl haccın ise cennetten başka bir mükâfaatı yoktur.”

Hz. Âişe (r.anhâ)’dan şöyle rivâyet edilmiştir:

– Yâ Resûlallâh (s.a.v.), kadınlara cihâd var mı? dedim.

–  “Evet onlara içinde savaş olmayan bir cihâd var­dır; Hacc ile Umre” buyurdular.

Hacc İslâm’ın eşitlik prensibinin en içten yaşandığı bir ibâdettir. Dünyânın dört bir tarafından gelmiş renk, dil, ırk ve coğrafyası ayrı insanları inanç, gâye ve mekân birliğiy­le birbirine bağlar. Cenâb-ı Hakk katında kalıbın değil, kal­bin ve onun taşıdığı îmân ve vecdin önemli olduğunu gös­terir. Hiçbir beşerî gücün bir araya getiremeyeceği bu in­san seli, Hz. Âdem (a.s.)’ın tavafa başladığı bu mübârek beldede toplanarak Müslümânların Allâh (c.c.)’ün ipine hep birlikte sarıldıkları takdîrde îmân güç ve birliğinin ne­lere kâdir olacağını şuurlu kafalara nakşeder.

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz müjdeliyor:

“Bir kimse Allâh için hacc eder de kötü sözlerden ve fenâlıklardan uzak kalırsa, anasından doğduğu günkü kadar temiz ve günâhsız olur.”

“Kabûl olunan haccın mükâfaatı ancak cennettir.”

“Vefâtımdan sonra beni ziyâret eden, sağlığımda beni ziyâret etmiş gibidir.”

“Kabrimi ziyâret edene şefâatim vâcib olur.”

Mü’min bu müjdeler karşısında şu hadîs-i şerîften de sakınmalıdır:

“Bir kimse masraflarına gücü yetip de Kâ‘be’yi zi­yâret etmesi mümkün iken hacc farîzasını edâ etmez­se, onun yahudî veyâ hıristiyan olarak ölmesine hiç­bir mâni yoktur.”

(İsmail Kaya, İslâm Dînî ve İlmihâli, 233.s.)

 

 

ULVÎ YOLCULUK:HACC

 

Hz. Âli (r.a.)’nin rivâyetinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle

buyurmuşlardır: “Kabe’ye gidip gelecek kadar binit ve azığı

olduğu halde haccını yapmayan kimsenin hristiyan veya

yahûdî olarak ölmesinde bir beis yoktur. Zîrâ Allâhü Teâlâ:

“Oraya yol bulabilen insana: ‘Allah için Kabe’yi haccetmesi

gereklidir.’ buyurmuştur.” (Tirmizi, 3/167)

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) nin rivâyetinde Resûl-i Ekrem

(s.a.v.): “Allâhü Teâlâ buyuruyor: “Bir kul ki sıhhati yerinde

olur, geçim sıkıntısı çekmez ve beş yıl böyle geçtiği halde

haccetmez ise, bu adam mahrûmdur.”

Gönlüne İslâm sevgisi düştüğü zaman, bir vakitler İslâm dini

ve onun Peygamber (s.a.v.)’i hakkında yaptıklarını düşünerek

endişeye kapılan, bu sebeple de hatalarının bağışlanmasını is-

teyen Amr (r.a.)’a Peygamber-i Zîşân (s.a.v.)’in verdiği müjdeyi

bir daha hatırlayalım. Efendimiz (s.a.v.) ona buyuruyor ki: “Müs-

lüman olmanın daha önceki günahları silip süpürdüğünü,

hicret etmenin daha önce işlenen günahları yok ettiğini,

haccetmenin daha önce yapılan günahları ortadan kaldırdı-

ğını bilmiyor musun?”

(İmâm Nevevi, Riyazüssâlihin, 4.c. 557.s.)

Rivâyete göre Ali b. Muvaffak (r.h.) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in

yerine birkaç defa hacca gitmişti. Kendisi şöyle anlatır: Hz,

Peygamber (s.a.v.)’i rü’yâmda gördüm. Bana şöyle dedi: – Ey

Muvaffak’ın oğlu! Sen mi benim için birkaç defa haccettin?

– Evet yâ Resûlullah! Senin yerine haccettim.

– Sen mi benim yerime Lebbeyk dedin?

– Evet yâ Resûlallah! Senin yerine Lebbeyk dedim,

– Ben bunun karşılığını kıyâmet gününde sana verece-

ğim. Mahşer yerinde senin elinden tutup mahlûkat hesâbın

şiddeti içindeyken seni götürüp cennete sokacağım.

Âlimler derler ki: ‘Hacılar Mekke’ye geldikleri zaman, melek-

ler deve süvarilerine selâm verirler. Merkeblere binenlerin elleri-

ni sıkarlar, yaya gelenlerin de boyunlarına sarılırlar’.

(İmâm Gazâlî (k.s.), İhyâ-i Ulûmüd-din, 1.c., 686.s.)

 

 

 

 

 

MAKBÛL HACCIN KARŞILIĞI CENNETTİR

 

İbn Hibban, Ebû Hüreyre (r.a.)’in şöyle dediğini rivâyet

eder: “Resûlullâh (s.a.v.) insanlara hitab ederek şöyle buyur-

du: “Ey insanlar! Şüphesiz ki Aziz ve Celil olan Allâh, hac-

cetmeyi üzerinize farz kılmıştır.” Bunun üzerine adamın biri

ayağa kalktı ve, “Her sene mi ey Allah’ın Resûlü?” diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v.) buna cevap vermeyerek sustu.

Adam, sualini üç defa tekrarlayınca, Resûlullâh (s.a.v.)

buyurdu ki: “Eğer, evet deseydim bu size vâcib olurdu.

Vâcib olunca da buna güç yetiremezdiniz. (Öyleyse) sizi

(kendi halinize) bıraktığım müddetçe siz de beni bırakı-

nız. Şüphesiz ki sizden öncekiler, suallerinin çokluğu ve

peygamberlerinin emirleri üzerindeki ihtilafları yüzünden

helâk olmuşlardır. (Müslim)

Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kim fâhiş

konuşmaksızın, fısk u fücurda bulunmaksızın Beyti

ziyâret ederse, annesinin kendisini doğurduğu gün gibi

günâhlardan sıyrılmış olur. (Buharî ve Müslim)

“Şeytân, Arefe gününde olduğu gibi, hiçbir günde kü-

çülmüş, zelîl olmuş, hakir olmuş ve kızmış görünmez.”

(İmâm-ı Mâlik (r.h.) Şeytânın bu şekilde görünmesinin hikmeti

muhakkak Allâh (c.c.)’nun hacılar için, indirdiği râhmeti gör-

mesinden ve Allâh (c.c.)’nun büyük günâhları affetmesinden

dolayıdır.

Bazı günâhlara sadece Arafat dağında vakfeye durmak

bile keffaret olur. Hz. Peygamber (s.a.v.) haccın fazileti hak-

kında şöyle buyurmuştur:

“Evinden hacc veya umre için çıkıp yolda vefât eden

bir kimse için, kıyâmete kadar (her sene) hac ve umre

yapan kimsenin ecri defterine kaydedilir. Mekke veya

Medîne’de ölen bir kimse, ne arasat meydanına getirilir ve

ne de hesaba mâruz kalır. Kendisine ‘Haydi cennete gir’

denilir. (Beyhakî)  ‘Mebrur (kabul edilmiş) bir hacc, dünya

ve dünyadaki şeylerin hepsinden daha hayırlıdır. Mebrûr

(kabul edilen) haccın karşılığı cennettir.” (Buhari, Müslim)

(İmâm-ı Gazâlî, İhyâ-u Ulûmud-din, 1.c., 681-684.s.)

 

ZİYÂRETLERİN EN GÜZELİ: UMRE

 

Umre, “Hacc-ı Asgar”(Küçük Hacc) diye tâbir edilen bir

ibâdettir. Haccdan farklı olarak belirli bir zamana bağlı olmak-

sızın yapılabilir. Fakat kurban bayramının arefe günü ile bu

bayramın dört gününde yapılması mekruhtur. Ayrıca ramazan

ayında yapılması mendûbtur. Yani ramazan ayında umre yap-

mak diğer aylarda yapmaktan daha faziletlidir.  Umre bir riva-

yete göre vâcib, diğer bir rivayete göre de müekked sünnettir.

Vâcib diyenler, “Haccın farz olduğu kişi için umre de vâcibdir.”

demişlerdir.

Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Bir umre, diğer umreye

kadar arada işlenenler (günahlar) için kefarettir. Hacc-ı

Mebrûr’un karşılığı cennetten başka bir şey olamaz!”

(Buhâri, Umre)

Ümmü Seleme (r.anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (s.a.v.) bu-

yurdular ki: “Kim, hacc veya umre için Mescid-i Aksa’dan

Mescid-i Haram’a (kadar) ihrâma girerse, geçmiş ve gele-

cek bütün günahları affedilir veya cennet kendisine vâcib

olur.” (Ebû Dâvud, Menâsik 9, (1741))

Ebû Bekr İbn Abdurrahmân (r.a.) anlatıyor: “Bir kadın

Resûlullah (s.a.v.)’e gelerek:  “Ben haccetmek için hazırlık

yapmıştım. Bana (bir mâni) ârız oldu ne yapayım?”

“Ramazan’da umre yap, zîrâ o ayda umre tıpkı hacc

gibidir” buyurdu.” (Tirmizî, Hacc 95)

İbn Mes’ud (r.a.) derdi ki: “Eğer (kendi kendime hüküm koy-

mam) günah olmasaydı Resûlullah (s.a.v.)’den bu mevzûda

hiç bir şey işitmemiş olmama rağmen  umre vâcibtir derdim.”

Ömer İbnü’l-Hattâb (r.a.)’den şöyle dediği rivayet olunmuş-

tur: Peygamber (s.a.v.)’den umre yapmak için izin istedim, izni

verdi ve: “Sevgili kardeşim, bizi de duadan unutma!” bu-

yurdu. Bu sözüyle Hz. Peygamber (s.a.v.) bana öyle bir şey

söylemiş oldu ki, benim için dünyaya bedeldir. (Ebû Dâvûd, Vitr

(Muhammed Rebhâmî, Riyâdü’n-nâsihîn, s.309-310)

 

HACCIN FAZÎLETİ

 

Bilindiği üzere hac, İslâm’ın beş önemli esasından

biridir. “İslâm dini beş esas üzerine kurulmuştur”

hadis-i şerifi bunu bildirmektedir. Namaz ile oruç birer

bedenî ibadettir. Zekât malî bir ibadettir. Hacc ise hem

bedenî, hem de malî bir ibadettir. Bu farz, hem beden-

de olan sıhhat ve selâmetin, hem de mal varlığının bir

şükür görevi demektir.

Haccın yapılmasındaki değişik usul ve âdâb, insa-

nın ezelî ve ebedî olan Allâh (c.c.)’a yapacağı tazima-

tın, göstereceği kulluk tarzının, arzedeceği ihtiyacın en

mükemmel şeklini kapsar. İlim ve hikmet sahibi olan

yaratıcımızın kutsal bir mabedini ziyaret ederek Yüce

varlığına temiz kalble ve samimî duygularla yalvarıp

yakarmak ve hürmette bulunmak, bir kul için ruha fe-

rahlık veren yüksek bir mana taşır.

Haccın fazileti ile alakalı Resulullah (s.a.v.) buyur-

dular ki: “Haccla umrenin arasını birleştirin. Zira

bunlar günahı, tıpkı körüğün demirdeki pislikleri

temizlemesi gibi temizler.” (Nesâi)

“Bir umre, diğer umreye arada işlenenler için ke-

farettir. Hacc-ı Mebrür’un karşılığı cennetten başka

bir şey olamaz!” (Buhari)

Resulullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Kim, hacc veya

umre için Mescid-i Aksa’dan Mescid’i Haram’a (ka-

dar) ihrama girerse, geçmiş ve gelecek bütün gü-

nahları affedilir veya cennet kendisine vacib olur.”

(Ebû Dâvud)

İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: Resûlullah (s.a.v.) buyur-

dular ki: “Beyt’i (Kâbe-i Muazzama’yı) kim elli defa

tavaf ederse, günahlarından çıkar ve tıpkı annesin-

den doğduğu gündeki gibi olur.” (Tirmizî)

(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, 381.s.)

 

HACCIN KAZANDIRDIKLARI

 

Abdullah b. Abbas (r.a.)’tan gelen bir rivayet şöyledir:

“Resûlullah (s.a.v.) ile Mina’da bulunuyorduk. Yemen’den

bir heyet, Resûlullah (s.a.v.)’e geldi ve şöyle dedi: “Analar ve

babalar sana feda olsun, bize haccın faziletini anlat.”

Resûlullah (s.a.v.) onların bu isteğine: “Olur” diyerek de-

vam buyurdu: “Kim olursa olsun, hac ve umre niyeti ile

evinden çıktığı vakit, adımlarını kaldırıp indirdiğinde ağaç

yaprakları nasıl dökülürse, onun günâhları da, öylece dö-

külür. Medine’ye geldiği, selâm vererek benimle musafa-

ha ettiğinde, melekler de selâm verip onunla musafaha

ederler. Zülhuleyfe’ye gelip yıkandığında, Allâhü Teâlâ

onu, günâhlarından temizler. Iki yeni elbise giydiği vakit,

Allâhü Teâlâ onun iyiliklerini yeniler.

“Lebbeyk, Allahümme Lebbeyk (Emrine geldim,

Allâh’ım emrine geldim)” dediği zaman Rabbi: “Lebbeyk

ve sadeyk (sözünü duyuyorum, sana bakıyorum)” cümle-

si ile karşılık verir.

Mekke’ye girip tavaf ettiği, Safa ile Merve arasında sa’y

ettiği zaman, Allâhü Teâlâ ona çok hayır ulaştırır. Arafat’ta

vakfeye durdukları, seslerini yükselttikleri zaman, Allâhü

Teâlâ yedi semânın meleklerine, onları överek gösterir.

Şöyle buyurur: “Meleklerim, semalarında sakin duran-

lar, kullarımı görmüyor musunuz? Uzak yerlerden saçları

dağınık, toz toprak içinde bana gelmişler. Mallarını har-

camışlar, bedenleri yorulmuş. Izzetime, celâlime yemin

olsun: Onların kötülerini de iyilerinden dolayı bağışlaya-

cağım. Analarından doğdukları günkü gibi, günâhlarını

bağışlayacağım.”

Şeytan taşladıkları, başlarını tıraş ettikleri, Kabe’yi zi-

yaret ettikleri zaman, Arş’ın içinden şöyle bir nida gelir:

“Bağışlanmış olarak dönünüz, iyilikler işlemeye bakınız.”

Ebû Hureyre (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’iın şöyle buyurdu-

ğunu rivayet etmiştir: ”Bir kimse, hacca gider, kötü söz et-

mez, kötülük işlemezse, anasından doğduğu günkü gibi,

günâhlardan arınmış olarak döner.”

(Ebu’l-Leys Semerkandî (rh.a.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, 569-571.s.)

 

HACC’IN FARZ OLMASININ ŞARTLARI

VE GENEL HÜKÜMLERI

 

Hac, lûgat yönünden bir şeye kasd etmektir. Şer’an:

Belli bir yeri (mekân-ı mahsûsu), belli zamanda (zamân-ı

mahsûsda), fi’l-i mahsûs (belli fiiller) ile ziyaret etmektir.

Hacc’ın farzıyetinin sebebi, Beyt’ullâh’dır. Nitekim

usûlde şöyle anlatılmıştır:

Hacc için teaddüd (birden çok olma) yoktur. Hacc; hür,

Müslüman, mükellef ve sıhhatli kimse üzerine farzdır.

Onun için lazım olan eşyası yani, oturduğu evi, hizmetçi,

ev eşyası, elbise ve bunların benzerlerinden ve dönünceye

kadar ailesinin nafakasından fazla yol güvenliği ile beraber

azık ve zâhiresi, binecek ve yükünü yükletebileceği hayva-

nı veya devesi olmalıdır. Kadın için, bir sefer mesafesinde

(Doksan km’lik mesafe) mahremi veya kocası bulunması-

dır. Bir çocuk ihrâma girdiği zaman bâliğ olsa ve haccın

vakti böylece haccın ef’âli ile geçse farzı sakıt (düşmüş) ol-

maz. Bu edâ nafile edâdır. Baliğ olan çocuğun, vakfe yap-

mazdan önce ihrâmını farz için yenilemesi, üzerine vâcib

olan haccı düşürür.

Hacc’ın farzları ise ihrâm giymek, Ârafat’ta durmak ve

ziyaret tavâfıdır. Şâyet bunlardan biri yok olsa, hacc batıl

olur ve gelecek yıl da kaza vâcib olur. İhrâm namazda olan

başlangıç tekbiri gibi şarttır. Vakfe yapmak ve tavaf, haccın

rükünleridir.

Hacc’ın vâcibleri ise şunlardır. Müzdelife’de vakfe

yapmaktır. Yine sa’y etmek, büyük ve küçük şeytanlara

taş atmak ve âfâki yani Mekke halkından olmayanlar için

tavaf-ı sader  (veda tavafı ) ve tıraş olmak vâcibdir. Şayet

bunlardan birini bir kimse terk ederse, haccı caiz olur fakat

kurban kesmek lâzım gelir.

Hac ayları; Şevvâl, Zilka’de ve Zilhicce’nin ilk on günü-

dür. Hac ayları bunlar olduğundan, bunlardan önce hacc

için ihrâm giymek mekrûhtur.

(Molla Hüsrev, Gurer ve Dürer, 370-374.s.)

 

 

 

HACCIN GÜNÂHLARI YOK ETMESİ

 

Abdullâh b. Abbas (r.a.)’in şöyle dediği anlatılır: “Resûlullâh

(s.a.v.) ile Mina’da bulunuyorduk. Yemen’den bir heyet,

Resûlullâh (s.a.v.)’e geldi ve şöyle dedi: “Analar ve baba-

lar sana feda olsun, bize haccın faziletini anlat”. Resûlullâh

(s.a.v.) onların bu isteğine: “Olur” diyerek devam buyurdu:

“Kim olursa olsun, hacc ve umre niyeti ile evinden çıktığı

vakit, adımlarını kaldırıp indirdiğinde ağaç yaprakları nasıl

dökülürse, onun günâhları da, öylece dökülür. Medine’ye

geldiği, selâm vererek benimle Musâfaha ettiğinde, melek-

ler de selâm verip onunla Musâfaha ederler. Zülhuleyfe’ye

gelip yıkandığında, Allâhü Teâlâ onu, günâhlarından  te-

mizler. İki yeni elbise giydiği vakit, Allâhü Teâlâ onun

iyiliklerini yeniler. “Lebbeyk, Allâhümme Lebbeyk”

(Emrine geldim, Allâh’ım emrine geldim) dediği zaman

Rabbi: “Lebbeyk ve sadeyk” (sözünü duyuyorum, sana

bakıyorum”cümlesi ile karşılık verir. Mekke’ye girip tavaf

ettiği, Safa ile Merve arasında sa’y ettiği zaman, Allâhü

Teâlâ ona çok hayır ulaştırır. Arafat’ta vakfeye durdukları,

seslerini yükselttikleri zaman, Allâhü Teâlâ yedi semânın

meleklerine, onları överek gösterir. Şöyle buyurur: “Me-

leklerim, semalarında sâkin duranlar, kullarımı görmüyor

musunuz? Uzak yerlerden saçları dağınık, toz toprak için-

de bana gelmişler. Mallarını harcamışlar, bedenleri yorul-

muş. İzzetime, celâlime yemin olsun, onların kötülerini

de iyilerinden dolayı bağışlayacağım. Analarından doğ-

dukları günkü gibi, günâhlarını bağışlayacağım.” Şeytân

taşladıkları, başlarını tıraş ettikleri, Kâbe’yi ziyaret ettikleri

zaman, Arş’ın içinden şöyle bir nida gelir, “bağışlanmış

olarak dönünüz, iyilikler işlemeye bakınız.”

Resûlullâh (s.a.v.)’in bir Hadîs-i Şerîfleri’nde şöyle buyur-

muşlardır: “İblis, arefe gününde olduğu kadar hiçbir za-

man, daha zayıf, daha hakir, daha hınçlı görülmemiştir.

Onun böyle olması, inen râhmeti ve Allâh (c.c.)’ün büyük

günâhları bağışladığını görmesindendir. Çünkü o, daha

önce böyle bir şey görmemiştir, bedir günü hariç.”

(Ebû’l Leys Semerkandi, Tenbihül Gafilin, 569.s.)

 

HACCIN FAZÎLETİ

 

Rivâyet edilir ki: Şeytân hiç bir zaman Arafe Günü

düştüğü zillet, küçüklük ve horluğa düşmemiştir. Cenâb-ı

Allâh (c.c.)’ün rahmetinin indiğini ve büyük günâhları

affettiğini gördükçe şeytân ezilir, perişân olur. Zîrâ öyle

günâhlar vardır ki ancak Arafat’ta vakfe yapmak ona

keffâret olabilir.

Hadîs-i Şerîf’te şöyle buyurulmuştur:

“Günâhı en büyük insan, Arafat’ta vakfe yapıp da,

Allâh (c.c.)’ün, kendisini affetmediğini düşünen kişi-

dir. Bir hacc, Allâh (c.c.) yolunda yirmi (20) gazveden

daha fazîletlidir.”

Denildi ki: Üzerinde bir def’a hacc yapılan deve, hacca

gitmeyen kırk (40) deveden bereketlidir. Bir deve üzerin-

de yedi (7) def’a hacc yapılırsa, onu cennet bahçelerin-

de otlatmak Allâh (c.c.)’e vâcib olur. Bunun da tasdîki

Nehrânî Rahimehullâh’ın anlattığı şu husûstur:

En-Nehrânî diyor ki: “Bana ulaştığına göre: Bir ha-

mam fırıncısı, yakmak için deve kemiklerini getirir, fırının

içine atar, kemikler fırından çıkar, ikinci kez atar, yine çı-

kar, derken üçünücü kez atar yine fırından dışarı çıkar

ve şiddetle fırıncının göğsüne çarpar, tam o sıra hâtiften

bir ses:

“- Yazık sana! Bunlar, on def’a (10) Mekke’ye gitmiş

bir devenin kemikleridir. Nasıl olur da, bunları ateşte

yakarsın?”der.

Hâcının bineğine bu kadar şefkât ve merhamet edi-

lirse artık kendisine ne kadar merhamet edileceğini bir

düşün.

Hadîs-i Şerîf’te vârid olmuştur ki:

“Kim, Beytullâh’ı helâl kazançla haccederse, Allâh

(c.c.) atmış olduğu her adıma mukâbil kendisine yet-

miş hasene (sevâb) yazar, yetmiş günâhını siler ve

yetmiş derece yükseltir.”

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Bakara Sûresi Tefsîri, s.252-254)

 

HACC BİR GANİMETTİR

 

Hacc, bedenî ve malî bir ibadettir. Hacc ibadeti, hem beden-

ce olan sıhhat ve selametin, hem de malî varlığın bir şükran

vazifesi demektir.

Abdullah b. Abbas (r.a.)’ın şöyle dediği anlatılır:

Resûlullah (s.a.v.) ile Mina’da bulunuyorduk. Yemen’den bir

heyet, Resûlullah (s.a.v.)’a geldi ve şöyle dedi: “Analar ve ba-

balar sana feda olsun, bize haccın faziletini anlat.”

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz onların bu isteğine: “Olur”

diyerek devam buyurdu: “Kim olursa olsun, hac ve umre

nimeti ile evinden çıktığı vakit, adımlarını kaldırıp indirdi-

ğinde ağaç yaprakları nasıl dökülürse, onun günâhları da

öylece dökülür.

Medine’ye geldiği, selâm vererek benimle musafaha et-

tiğinde melekler de selâm verip onunla musafaha ederler.

Zülhuleyfe’ye gelip yıkandığında, Allahu Teâlâ onu,

günâhlarından temizler. İki yeni elbise giydiği vakit, Allahü

Teâlâ onun iyiliklerini yeniler.

“Lebbeyk, Allahümme Lebbeyk” (Emrine geldim,

Allah’ım emrine geldim) dediği zaman Rabbi: “Lebbeyk ve

sadeyk, sözünü duyuyorum, sana bakıyorum” cümlesi ile

karşılık verir.

Mekke’ye girip tavaf ettiği, Safa ile Merve arasında sa’y

ettiği zaman, Allahu Teâlâ ona çok hayır ulaştırır. Arafat’ta

vakfeye durdukları, seslerini yükselttikleri zaman, Allahü

Teâlâ yedi semânın meleklerine, onları överek gösterir.

Şöyle buyurur:

Meleklerim, semalarımda sakin duranlar, kullarımı gör-

müyor musunuz? Uzak yerlerden saçları dağınık, toz top-

rak içinde bana gelmişler. Mallarını harcamışlar, bedenleri

yorulmuş. İzzetime, celalime yemin olsun, onların kötüleri-

ni de iyilerinden dolayı bağışlayacağım. Analarından doğ-

dukları günkü gibi günahlarını bağışlayacağım.

Şeytan taşladıkları, başlarını tıraş ettikleri, Kabe’yi ziya-

ret ettikleri zaman, Arş’ın içinden şöyle bir nida gelir:

Bağışlanmış olarak dönünüz, iyilikler işlemeye bakınız.

(Ebû’l Leys Semerkandî, Tenbihü’l Gafilin, s.569-570 )

 

İSLÂM’IN HÜCCETİ HACC

 

Kur’ân’da “Gücü yetenlerin Kâbe’yi hacc etmeleri yüce Allah’ın

kulları üzerindeki bir hakkıdır” ve “insanlara haccı bildir, çeşitli yer-

lerden sana gelirler” buyurulduğu gibi Hadîs-i Şerîflerde de şöyle

buyurulmuştur:

“Ey insanlar, yüce Allah size haccı farz kılmıştır; hac ediniz.”

“İslâm beş esas üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka hiç

bir ilahın olmadığına kesin olarak inanmak, namazı itina ile

kılmak, zekât vermek, hacca gitmek ve Ramazan ayı orucunu

tutmaktır.”

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz. Ömer (r.a.)’in oğluna hitab

buyurarak:

“Müslüman olmak ondan önceki günahları, hicret kendi-

sinden önceki günahları ve hac da daha önceki günahları silip

süpürür.”

Sahih-i Buharî’de şunlar zikredilir: Hz. Âişe (r.a.) Efendimiz’e

(s.a.v.): “Yâ Resûlullah, cihadın en faziletli ibadet olduğunu bu-

yurdunuz. O halde biz cihad etmeyelim mi?” diye sorduklarında,

Efendimiz (s.a.v.): “Hayır, sizin için en faziletli cihad, mebrûr

hacdır” buyurdular. Mebrûr hac demek, günah karışmayan hac

demektir. Hacı olanın daha sonra günah işlememesi ve hayatındaki

kötü alışkanlıkların atılması da aynı kavram içinde ifade edilir.

Ebû Hureyre (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre şöyle demiştir:

“Ben Resûlullah’ı şöyle buyururken dinledim. Günah işleme-

yerek hac eden kimse anasından doğduğu günkü gibi günah-

sız olur.”

“— Ey insanlar! Hac, sizin üzerinize farz kılındı. O halde,

Hacc ediniz.” buyurdular.

— Yâ Resûlallah! Her yıl mı? diye sordular. Peygamberimiz

(s.a.v.) de: “Hacc farz olarak bir kerredir! Hacc’ı birden fazla

yapan, nâfile olarak yapmış olur.” buyurdular.

“Yoluna gücü yeten herkesin, O Beyt’i Hacc gitmesi insan-

lar üzerinde Allah (c.c.)’ın hakkıdır.” buyruğu hakkında:

“Yâ Resûlallah (s.a.v.)! Beyt’in yoluna güç yetme ne demek-

tir?” diye soruldu. Peygamberimiz (s.a.v.): “Azık ve binit bula-

bilmelidir.” diye buyurdular.

“Hacc, ne ile gerçekleşir?” diye soruldu. Peygamberimiz (s.a.v.):

“Azık ve binekle!”, buyurdu.

(Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, s.701)

 

FARZ OLAN HACC, ANA BABA RIZASINDAN VE

SADAKADAN ÖNCELİKLİDİR

 

Hz. Alî (r.a.)’den rivayetle Resûlullâh (s.a.v.) Efen-

dimiz şöyle buyurdular: “Kim kendisini Beytullâh’a

ulaştıracak kadar azık ve bineğe (maddi imkâna)

sahip olduğu halde hacc etmemişse onun Yahudi

veya Hıristiyan olarak ölmesi arasında fark yoktur.

Zira, Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmuştur: “Oraya yol bu-

labilen insana, Allâh için Kabe’yi hacc etmesi gere-

kir.”  (Âl-i İmran s. 97) (H. Şerîf, Tirmizî)

Başka Hadîs-i Şerîfler’de de şöyle buyurulmuştur:

“Hac, suyun kirleri temizlediği gibi, günahları yok

eder.” (Taberânî)  “Kabul olan bir hac, geçmiş günahla-

rı yok eder.”  (Buhari, Beyhakî)

Hacca gidenin Nebi (s.a.v.)’i ziyaret etmesi de ge-

rekir. Farz haccı yapacak olan, işe önce hacdan baş-

lar. Nafile hacc yapacak olan ise istediği yerden başlar.

Ama Medine’ye uğrarsa, işe mutlaka Kabr-i Şerîfi ziya-

retten başlaması gerekir.

Farz hacc anne-babaya itaatten evlâdır. Çünkü

Hâlik’a (Yaratıcı olan Allâh (c.c.)’ya) ma’siyet olan yerde

mahlûka itaat yoktur. Lâkin bu, onun yolculuğu sebe-

biyle (anne babasının) helak olmayacaklarına göredir.

Zira hacc bahsinin başında beyân edildiğine göre, izin

alması vâcip olan bir kimseden izinsiz hacca gitmek

mekrûhtur, izin alınması vâcip olanlar, kendi hizmetine

muhtaç olan anne ve babası gibi kimselerdir. Anne-ba-

ba bulunmadığı zaman dedelerle nineler de onlar gibi-

dir.

Nafile hacc  ise böyle değildir. Yani anne-babaya ita-

at mutlak sûrette nâfile hacdan önceliklidir.

Bezzâziye sahibi şöyle demiştir: “Sadaka nâfile

hacdan daha faziletlidir. İmâm-ı A’zam (r.a.)’den

böyle rivâyet olunmuştur. Lâkin kendisi haccedip

meşakkati görünce, haccın efdâl olduğuna fetvâ

vermiştir. Hacda çekilen meşakkat hem mala, hem

bedene ait olduğundan, muhtar kavle göre (nafile)

haccı sadakadan üstün görmüştür.”

(İbn-i Âbidîn, Reddü’l Muhtar, 5.c., 231.s.)

 

HACCIN FAZÎLETİ

 

Kabe bir tane olduğu için, hac ömürde bir kere ve imkân

bulunan ilk zamanda yerine getirmek üzere farzdır. Cenab-ı

Hakk âyet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Oraya (gitmeye)

bir yol (imkân) bulan kimseye, Beyt (ullah)ı haccetme-

si, Allah’ın hakkı (olarak o kimseye farz)dır.” (Al-i İmran s.

97)  Bu âyet nazil olunca, Resûlüllah (s.a.v.) “Ey insanlar

haccediniz” buyurdu. Orada bulunanlar, “Yâ Resûlallah,

her sene mi yoksa bir kere mi haccedeceğiz?” diye sordu-

lar. Peygamberimiz (s.a.v.), “Ömürde bir kere” buyurdu.

Resûlüllah (s.a.v.) buyurdular ki, “Kim Allah rızası için

hacceder de hac esnasında kötü söz ve davranışlardan

sakınır ve günahlara sapmazsa, anasından doğduğu

gün gibi tertemiz olarak döner.”

Bütün Müslümanların kıblegâhı olan ve İbrahim Aley-

hisselam gibi büyük bir peygamberin makamı bulunan bir

yerde yapılacak ibâdetin yüksekliğine ve sevabına nihâyet

yoktur.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in içinde doğup büyüdüğü, İslâm

güneşinin ilk doğmaya başladığı mübarek bir beldeyi ziya-

retteki feyiz ve bereket her türlü düşüncelerin üstündedir.

“Hangi amel daha fazîletlidir (değerlidir)?” diye sorul-

duğunda, “Allah ve resulüne îman etmektir” buyurdular.

“Sonra hangisi?” denildi, “Allah yolunda cihattır” buyur-

dular. “Daha sonra hangi ameldir?” denildi, “Mebrur (kabul

edilmiş) hac” buyurdular.

Hadis-i şerifte “Hac ile umreyi birlikte yapınız. Körük

demirin yabancı maddelerini nasıl yok ederse, hac ile

umreyi beraber yapmak da fakirliği ve günahları yok

eder” buyuruluyor.

İslâm âleminin her tarafından temiz bir heyecan ile akıp

gelen Müslümanların böyle muhteşem bir mekânda toplan-

maları, aralarındaki din birliğini, din kardeşliğini ve din sev-

gisini canlardırmaları ne kadar güzel bir harekettir.

(Allâme Es-Seyh Alaüddin, Üç Boyutuyla İslâm, s. 505-506)

 

CEBRÂİL (A.S.)’IN DEVAMLI TAVSİYE ETTİĞİ BEŞ ŞEY

 

Hz. Ömer İbnü’l-Hattâb (r.a.) derler ki: “Yemekten sonra

misvâk kullanmak, iki hizmetçi kullanmaktan iyidir.”

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in şöyle buyurdukları

rivâyet olundu:

“Cebrâîl, bana devâmlı olarak komşuyu tavsiye etti,

öyle ki komşu, komşunun mîrâscısı olacak zannettim.

Bana devâmlı köleleri tavsiye etti, öyle ki onların

âzâd edilmeleri için bir vakit ta’yîn edilecek zannettim.

Bana devâmlı misvâk kullanmağı tavsiye etti, öyle

ki misvâk kullanmaktan diş etleri aşınıp gidecek zan-

nettim.

Bana devâmlı kadınların haklarını gözetmeyi tavsiye

etti, zannettim ki kadınları boşamak harâm olacak.

Bana hep gece namazını tavsiye etti, zannettim ki

ümmetimin hayırlıları geceleri hiç uyumayacak.”

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki:

“Her müslümânın, cum’a günleri gusletmesi, misvâk

kullanması ve güzel koku sürünmesi gerekir.”

Bir başka rivâyette Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz:

“Ağızlarınızı temizleyiniz; çünkü ağızlarınız Kur’ân yol-

larıdır.” diye emir buyurmuşlardır.

Mücâhid (r.a.) rivâyet ediyor ki:

“Cebrâîl (a.s.)’ın, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e gel-

mesi bir müddet gecikti. Sonra gelince Resûlullâh (s.a.v.)

Efendimiz:

“-Yâ Cebrâîl, seni tutan (gelmene mâni’ olan) ne

oldu?” buna karşılık cevâben dedi ki:

“-Size nasıl gelebilirdim ki? Aranızda tırnaklarını

kesmeyen,bıyıklarını kısaltmayan, parmak aralarına su

ulaştırmayan, misvâk kullanmayanlar var.” Sonra şu

Âyet-i Celîle’yi okudu:

“Biz, ancak Rabbinin emriyle ineriz…” (Meryem s. s.64)

(Ebû’l-Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Gâfilîn, s.338-340)

 

HACCIN FAZÎLETİ

 

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Umre, gelecek

umreye kadar ikisinin arasındaki günahların keffareti-

dir. Makbul Haccın ise Cennetten başka bir mükâfatı

yoktur.” (Müslim)

Hz. Aişe (r.a.)’dan:

– Ya Resûlallâh, kadınlara cihad var mı? dedim.

– “Evet onlara içinde savaş olmayan bir cihad var-

dır; Hacc ile Umre” (İbnu Mâce) buyurdular.

Hacc, İslâm’ın eşitlik prensibinin en içten yaşandığı bir

ibâdettir. Dünya’nın dört bir tarafından gelmiş renk, dil, ırk

ve coğrafyası ayrı insanları inanç, gaye ve mekân birliğiyle

birbirine bağlar. Hak katında kalıbın değil, kalbin ve onun

taşıdığı îman ve vecdinin önemli olduğunu gösterir.

Hiçbir beşeri gücün bir araya getiremeyeceği bu insan

seli, Hz. Adem (a.s.)’ın tavafa başladığı bu mübarek belde-

de toplanarak Müslümanların Allâh (c.c.)’ün ipine hep bir-

likte sarıldıkları takdirde îman güç ve birliğinin nelere kadir

olacağını şuurlu kafalara nakşeder.

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz müjdeliyor: “Bir kim-

se Allâh için hacc eder de kötü sözlerden ve fenalık-

lardan uzak kalırsa, anasından doğduğu günkü kadar

temiz ve günahsız olur.” (Buhâri)

“Kabul olunan haccın mükâfatı ancak cennettir.”

(Müslim)

“Vefatımdan sonra beni ziyaret eden, sağlığımda

beni ziyaret etmiş gibidir.” (Taberani)

“Kabrimi ziyaret edene şefaatim vâciptir.” (Bezzar)

Mü’min bu müjdelerle birlikte şu Hadîs-i şerifin uyarıları-

na dikkat vermelidir:

“Bir kimse masraflarına gücü yetip de Kâbe’yi ziya-

ret etmesi mümkün iken hacc farizasını eda etmezse,

onun yahudi veya hıristiyan olarak ölmesine hiçbir

mani yoktur.” (Tirmizî)

(İsmail Kaya, İslâm Dini ve İlmihali, s.233)

 

 

 

RAMAZAN’DA YAPILAN UMRE’NİN FAZÎLETİ

 

İbn-i Abbâs (r.a) şunu söyledi: “Resûlullâh (s.a.v.)

Ensâr’dan bir kadına: “-Senin, bizimle berâber haccet-

mene mâni’ olan nedir?” buyurdular. Kadın: “-Bizim

su taşıyan iki devemizden başka malımız yoktur. Oğ-

lum ile babası, develerden birine binip hacca gittiler.

Bize su taşımak için yalnız bir deve bıraktılar.” dedi.

Resûlullâh (s.a.v.):

“-Öyleyse Ramazân geldiğinde umre yap; çünkü

Ramazân’da yapılan umre, bir hacc’a (yâhûd benim-

le birlikte yapılan bir hacc’a) bedeldir.” buyurdular.

Bu Hadîs-i Şerîf’i, Buhârî, Müslim, İbn-i Mâce, Nesâî,

Taberânî, İbn-i Adîy, İbn-i Mendeh (r.h.), tahrîc etmişlerdir.

“Ramazân’da yapılan umre’nin bir hacc’a bedel olması”

bazılarına göre, sevâb husûsundadır. Buna karîne (ipu-

cu), “Hakîkatte umre’nin hacc yerine kâim olmayacağına

icmâ’ bulunmasıdır.” Umre, her cihetle farz olan hacc gibi

değildir; çünkü farz olan hacc, umre ile ödenmez. Fakat

sevâb husûsunda ona benzer.

İbnü’l-Arabî (k.s.) diyor ki: “Bu umre Hadîs’i sahîh olup

Allâh’ın bir fazl-ü ni’metidir. Gerçekten Allâh, Ramazân’ı

da katmak sûretiyle umre, hacc mertebesini bulmuştur.”

Bu bâbda İbnü’l-Cevzî: “Amelin sevâbı, vaktin şerefi nis –

betinde artar; kalbin huzûru ve niyyetin ihlâsıyla da artar.”

diyor. İbn-i Tîn (r.h.)’e göre: “Hâdis-i Şerîf’ten muhtemelen

zâhirî ma’nâsı, maksûddur ve Ramazân-ı Şerîf’in bereke-

tiyle bu ayda yapılan umre, hacca muâdil olur.”

Tirmizî (r.h.), Ümm-i Ma’kıl (r.a.)’dan Resûlullâh

(s.a.v.)’in: “Ramazân’da umre, bir hacc’a muâdildir.”

diye buyurduklarını rivâyet etmiştir. Ümm-i Ma’kil (r.a.)’in

rivâyeti için Ahmed ve İshâk “Ramazân’da umre’nin, bir

hacc’a muâdil olduğu, Resûlullâh (s.a.v.)’den sâbit olmuş-

tur.” demişlerdir.

(Ahmed Dâvûdoğlu, Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi c.6, s. 512-515)

 

KIRAN HACCI

Hacc; hür, Müslüman, bülûğ çağına ulaşmış akıllı ve sıhhat-

li, aslî ihtiyâcından ve dönünceye kadar âilesinin nafakasından

ziyâde  azığı  olmak,  binek  vâsıtası  ve  yol  güvenliği  bulunmak

şartıyla, ömründe bir def‘a farzdır.

Kadın için mu‘teber olan, mahremi (oğlu, babası, erkek kar-

deşi…) veya kocası ile birlikte haccetmektir. Kendisi ile Mekke

arasında üç günlük yol bulunduğu takdîrde kadının, zevci veya

mahreminden  gayrisiyle  haccetmesi  câiz  olmaz.  Haccedecek

kimseler için ihrâmsız geçilmesi câiz olmayan beş mîkat (belirli

yer) vardır. Mîkata gelmezden önce ihrâma girmek câizdir.

Hacc-ı  kıran,  Hanefî    mezhebinde,  hacc-ı  temettû       ve  if-

rad’dan efdaldir. Hacc-ı kıran’ın sıfatı: Mîkatta, umre ve hacca

birlikte niyet etmekdir (İki rek‘at ihram namazı kılar ve) namaz-

dan sonra şu duâyı okur: “Allâhım ben, umre ve hacc etmek is-

tiyorum. Bunları bana kolay kıl ve kabûl buyur.”

Mekke-i  Mükerreme’ye  girince  ilkin,  umre  için  Beyt’i  yedi

şavtla tavâf yapar, ilk üç şavtta seğirtir. Geri kalanlarında normal

yürür. Sonra Safa ile Merve arasında sa‘y eder, (umre ile hacc

arasında tıraş olmaz.) Umre’ye âid vazîfeler bunlardır. Böylece

umreyi tamamlayarak, sa‘y eder sonra kudüm tavafını yapar ve

sonra  ifrâd  haccındaki  gibi  Safa  ile  Merve  arasında  Hacc  için

sa‘y eder. Bayramın birinci günü Akabe cemresinden sonra, Ce-

nâb-ı Hakk’a bir şükran olmak üzere, bir koyun veya bir deve,

veya bir sığır, yahûd deve ve sığırın yedide birini kurban eder.

Buna dem-i kıran denir. Kurbanlık bulamadığı veya fakirliğinden

buna gücü yetmediği takdirde; sonu Arafe’ye rastlamak şartıyla

haccda üç gün oruç tutar.

Üç günlük orucu, Kurban bayramına kadar tutmayıp geçir-

mesi hâlinde, kurban kesmekten başka çâresi yoktur. Sonra, ye-

di gün oruç da memleketine döndüğünde tutar. Haccı tamamla-

dıktan sonra bu orucu Mekke-i Mükerreme’de tutması da câiz-

dir. (Aralıksız tutulması efdaldir.) Hacc-ı kıran yapan, Mekke’ye

girmeyerek doğruca Arafat’a gidip vakfe yapsa, üzerinden kıran

kurbanı düşer, fakat umreyi terk ettiğinden kurban kesmesi ve

umreyi kazâ etmesi lâzım gelir.

(Ebu’l Hasan Ahmed b. Muhammed el-Kudûrî,

Kudûrî Tercemesi, 93-104.s.)

 

 

HACC

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Umre, gelecek

umreye kadar ikisinin arasındaki günâhların keffâreti-

dir. Makbûl haccın ise cennetten başka bir mükâfaatı

yoktur.”

Hz. Âişe (r.anhâ)’dan şöyle rivâyet edilmiştir:

– Yâ Resûlallâh (s.a.v.), kadınlara cihâd var mı? dedim.

– “Evet onlara içinde savaş olmayan bir cihâd var-

dır; Hacc ile Umre” buyurdular.

Hacc İslâm’ın eşitlik prensibinin en içten yaşandığı bir

ibâdettir. Dünyânın dört bir tarafından gelmiş renk, dil, ırk

ve coğrafyası ayrı insanları inanç, gâye ve mekân birliğiy-

le birbirine bağlar. Cenâb-ı Hakk katında kalıbın değil, kal-

bin ve onun taşıdığı îmân ve vecdin önemli olduğunu gös-

terir. Hiçbir beşerî gücün bir araya getiremeyeceği bu in-

san seli, Hz. Âdem (a.s.)’ın tavafa başladığı bu mübârek

beldede  toplanarak  Müslümânların Allâh  (c.c.)’nun  ipine

hep birlikte sarıldıkları takdîrde îmân güç ve birliğinin ne-

lere kâdir olacağını şuurlu kafalara nakşeder.

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz müjdeliyor:

“Bir kimse Allâh için hacc eder de kötü sözlerden

ve  fenâlıklardan  uzak  kalırsa,  anasından  doğduğu

günkü kadar temiz ve günâhsız olur.”

“Kabûl olunan haccın mükâfaatı ancak cennettir.”

“Vefâtımdan  sonra  beni  ziyâret  eden,  sağlığımda

beni ziyâret etmiş gibidir.”

“Kabrimi ziyâret edene şefâatim vâcib olur.”

Mü’min bu müjdeler karşısında şu hadîs-i şerîften de

sakınmalıdır:

“Bir kimse masraflarına gücü yetip de Kâ‘be’yi zi-

yâret etmesi mümkün iken hacc farîzasını edâ etmez-

se, onun yahudî veyâ hıristiyan olarak ölmesine hiç-

bir mâni yoktur.”

(İsmail Kaya, İslâm Dînî ve İlmihâli, 233.s.)

 

 

 

 

 

HACER-İ ESVED

 

Kureyş tarafından Kâbe’nin inşasında Hacer-i Esved’in yerine konması hususunda kabile reisleri arasında çıkan ihtilâfın kanlı bir husûmete müncer olması muhakkak idi. İşte o ihtilâfı Resûlullah halletmiştir. Şöyle ki:

Kâbe’nin inşasında her kabile kendilerine düşen kısmı yaptırıyordu. Ka’be’nin duvarı yükselip de Hacer-i Esved’i yerine koymak sırası gelince Kureyş’den her kabile Hacer-i Esved’i yerine koymak şerefini kendileri kazanmak istiyorlardı. Bu suretle kabileler arasında şiddetli münakaşalar zuhûr etti.

Hele Abd’üd-dâr oğulları çok ileri gittiler. Bir çanak dolusu kan getirdiler. Ellerini bu kana bulaştırıp:

– Kanımız dökülmedikçe kimse bize tekaddüm edemez! diye yemîn ettiler. Bu cihetle buna “Vak’atü’d-dem” denildi. Bu husumet hali dört-beş gün devâm etti. Nihayet Kureyş’in en yaşlısı olan Ebû Ümeyye bin Muğire, Kureyş’in ileri gelenlerini Mescid’de topladı. Orada ihtilâf-ı hall için şu teklifde bulundu:

–”Muayyen bir vakitde Mescid’in Safâ kapısından her kim evvel girerse onu hakem tayin edelim.” Bu teklifi kabul ettiler.

İşte o sırada li-hikmetillâhi  Teâlâ husn-i  tesâdüf olarak Resul-i Ekrem -sallâllâhü teâla aleyhi ve sellem-  Efendimiz kapıdan içeri girmekle orada toplananlar hep bir ağızdan:

– İşte Muhammed’ül Emin girdi. Hepimiz hükmüne râzıyız demişlerdi.

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhü aleyhi ve sellem- hazretleri küçük yaşdan beri kavm u aşireti içerisinde beşeri hırslardan beri, bütün ahlâki faziletleri câmi’ olduğu için kavm u kabilesi tarafından “El-Emin” ünvanı mefharetiyle izâfe edilmiştir. (Fakat nübüvvetle ba’solunduktan sonra küffar-ı Kureyş Mu’cizat- Nebeviyye’yi inkara cür’et ettiler.)

Resûlullah -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz kabl’el-İslâm, daha nübüvvetle de ba’s olunamamıştı.

Hacer-i Esved’in yerine konulması için hakem tayin edilince bir ridâ istemiş, Hacer-i Esved’i bunun içine koyarak kabîle reislerinin müştereken tutarak mahalline kadar götürmelerini emir buyurmuş ve mahall-i mahsûsuna gelince mübarek eliyle Hacer-i Esved’i alıp yerine koymuşlar. Herkes de memnun olmuş, bu suretle de ihtilaf halledilmiştir.

(Tecrid-i Sarih Tercemesi, 9/42)

(R.Mahmud Sami (k.s.), İbrahim (a.s.), S. 132-133)

 

HAC

 

Rûkunleri: Arafat’ta bir müddet durmak ve Kâbe-i muazzamayı tavâf-ı ziyarette bulunmaktır.

Farziyyetinin şartları: (Bir kimseye haccın farz olabilmesi için gerekli şartlar):

1- Müslüman olmalıdır, gayr-ı müslimler hac ile mükellef değildirler,

2- Bâliğ olmalıdır.

3- Âkil olmalıdır.

4- Hür olmalıdır,

5- Haccın farziyetine vakıf olmalıdır. Gayr-ı müslim bir ülkede müslüman olan kimse için geçerlidir. İslâm ülkesinde böyle bir mazeret geçerli değildir.

6- Hac vazifesini meşekkatsiz  bir surette gidip ifa edebilmeye kâfi bir vakit bulunmalıdır.

7- Hicaza gidip gelinceye kadar kendisinin ve ailesi efradının mutat veçhile nafakaları bulunmalıdır.

8- Kendi haline münasip nakil vasıtası ve yolda yapacağı masraflara mukabil parası bulunmalıdır.                                            (İslam İlmihali Sh: 371)

 

“Kim Cuma namazından sonra konuşmadan ve kalkmadan İhlâs Sûresini, Felâk Sûresini ve Nâs Sûresini yedişer defa okursa, Allah Teâlâ onu gelecek Cuma’ya kadar zarar verici şeylerden muhafaza buyurur.”                                        (Dualar ve Zikirler, S. 114)

 

 

 

 

HACCIN EDASININ ŞARTLARI

 

Bir kimseye haccın edası (yerine getirilmesi) farz olmak için beş şart vardır:

1- Vücut sihhatte bulunmalıdır.

2- Haccın edası hissi manidardan hâli bulunmalıdır. (Bir kimse mahpus veya cevren memnu bulundukça hacla mükelelf olmaz).

3- Yolda emniyet bulunmalıdır.

4- Hac için en az onsekiz saatlik bir yolculukta bulunacak kadının yanında kocası veya müebbeden mahremi olan bir erkek bulunmalıdır. Böyle bir refakatçısı bulunmayan kadına farz olmaz.

5- Hacca gidecek kadın, kocasından boşanmış veya kocası ölmüş ise iddeti bitmiş olmalıdır.

Bir hac vazifesinin sahih bir surette yerine getirilmiş olması için dört şart vardır:

1- İslâm: Müslüman olmak,

2- Mekan-ı mahsus: Arafat’ta durmak. Kâ’beyi tavaf etmek.

3- Vakti mahsus: Arafe gününün zeval vaktinden kurban bayramının tulu-i fecrine kadar devam eden müddettir.

4- Hac niyetiyle ihram: Haccı veya umreyi veya her ikisini eda için mübah olan şeylerden bazılarını nefsine muvakkaten haram kılmak.   (İslâm İlmihali, Sh: 250)

“Kim Allah (c.c.) için haccederse refes (incitici söz) ve de fıska sapmazsa (memleketine) anasından doğduğu günde olduğu gibi tertemiz ve günahsız olarak döner.”                                             (Buharî)

 

HACC’IN FARZI

 

Hacc’ın farzı üç kısımdır.

1-            İhrama Girmek: İhrama girerken Hacc’a niyet ederek telbiyede bulunmak veya niyet yerine geçecek Mekke’de kesilmek üzere yanında nişanlı, nişansız kurban bulundurmak.

2-            Arafat’da Durmak: Urâne vadisinden başka Arafat’ın her tarafı vakfe yeridir. Zira Peygamber (s.a.v.) orada şeytanı görüp o yerden sakınmak için orada durmayı menetmiştir.

3-            Ziyaret Tavafıdır: İhrama girmek şarttır. Arafat’da durmak ile ziyaret tavafı rüknüdür. Bu üçden biri kaçırılırsa Hacc olmaz. Gelecek seneye kazâsı lazımdır.

 

HACC’IN VACİPLERİ

 

Hacc’ın vacipleri yirmi kısımdır.

1-            Safâ ile Merve arasında sa’yetmektir.

2-            Müzdelife’de vakfe durmak, Mina’da taş yığınlarına ufacık taşlar atmaktır.

3-            Sa’yi yürüyerek yapmak.

4-            İhramlıyken tıraş olmaktır.

5-            Sader tavafında bulunmak. Bu, Mekkeli olmayan, yani dışardan Hacc’a gelip âfâki adını alan hacılara mahsusdur ki bir dönüş, vedâ tavâfından ibârettir.

6-            Arafat’da gündüzleyin duran kimsenin, durmasını Güneş batıncaya kadar uzatmasıdır. Ama Güneş battıktan sonra, durana uzatmak vâcib değildir.

7-            Dışardan Hacc’a gelenler ihramlarına Mikat’da, Mekke’liler ise ya Harem’de veyâ Hıll’de girerler.

8-            Ziyaret tavafının dördü farz, üçü vacibtir.

9-            Büyük ve küçük abdestsizlikten pisliklerden temiz olmak.

10-Elbisenin temiz olması.                    (Devamı Yarın)

 

11-         Avret mahallinin örtülü bulunmasıdır.

12-         Tavâfın Hâtim’in ardında yapılmasıdır.

13-         Tavafa sağdan başlamaktır. Yani Kâ-be-i Muazzamayı sol tarafına getirmektir.

14-         Safâ ile Merve arasındaki şavtların çoğunda yürümektir.

15-         Ziyaret tavafının bayram günlerinde yapılmasıdır.

16-         Farz veya nafile tavaftan sonra iki rek’at namaz kılmaktır.

17-         Bugünün atılacak taşını, yarına bırakmamaktır.

18-         Tıraş olmaktır.

19-         Tıraşı bayram günlerinde ve Harem-i Şerif’te olmaktır.

20-         Arafât’dan inerken imama uymaktır.

 

HACC’IN SÜNNETLERİ

 

(Hacc’ın Sünetleri 10 kısımdır)

1-            Dışardan gelen hacılar için İfrad Hacc’ı olsun, Temettu Hacc’ı olsun, Kırân Hacc’ı olsun kudum tavafı yapmaktır.

2-            Tavafa Hacer-i Esved’den başlamaktır.

3-            İmamın üç yerde hutbe okumasıdır.

4-            Mekke’den Arafat’a terviye günü çıkmaktır.

5-            Arefe gecesi Mina’da yatmaktır.

6-            Mina’dan Arafat’a Güneş doğduktan sonra gitmektir.

7-            Arafat’dan dönüşte Müzdelife’de yatmaktır.

8-            Müzdelife’de fecir doğduktan sonra vakfeye durmaktır.

9-            Arafat’da yıkanmaktır.

10-         Mina’dan Mekke’ye gelirken “Ebtah”a inmektir.

(Mültekâ Tercümesi, Ahmed Davudoğlu, C: 1)

 

HACCIN FAZİLETİ

 

Abdullah b. Abbas (r.a.)’ın şöyle dediği anlatılır:

– Resûlullah ile Mina’da bulunuyorduk. Yemen’den bir heyet, Resûlullaha geldi ve şöyle dedi:

– Analar ve babalar sana feda olsun, bize haccın faziletini anlat.

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz onların bu isteğine:

– “Olur” diyerek devam buyurdu:

– “Kim olursa olsun, hac ve umre niyeti ile evinden çıktığı vakit, adımlarını kaldırıp indirdiğinde ağaç yaprakları nasıl dökülürse, onun günâhları da öylece dökülür.

Medine’ye geldiğinde, selâm vererek benimle musafaha ettiğinde melekler de selâm verip onunla musafaha ederler.

Zülhuleyfe’ye gelip yıkandığında, Allahu Teâlâ onu, günâhlarından temizler. İki yeni elbise giydiği vakit, Allahu Teâlâ onun iyiliklerini yeniler.

“Lebbeyk, Allahümme Lebbeyk” (Emrine geldim, Allah’ım emrine geldim) dediği zaman Rabbi:

“Lebbeyk ve sadeyk, sözünü duyuyorum, sana bakıyorum” cümlesi ile karşılık verir.

Mekke’ye girip tavaf ettiği, Safa ile Merve arasında sa’y ettiği zaman, Allahu Teâlâ ona çok hayır ulaştırır. Arafat’ta vakfeye durdukları, seslerini yükselttikleri zaman, Allahu Teâlâ yedi semânın meleklerine, onları överek gösterir. Şöyle buyurur:

– Meleklerim, semalarımda sakin duranlar, kullarımı görmüyor musunuz? Uzak yerlerden saçları dağınık, toz toprak içinde bana gelmişler. Mallarını harcamışlar, bedenleri yorulmuş. İzzetime, celalime yemin olsun: Onların kötülerini de iyilerinden dolayı bağışlayacağım. Analarından doğdukları günkü gibi günahlarını bağışlayacağım.

Şeytan taşladıkları, başlarını tıraş ettikleri, Kâbe’yi ziyaret ettikleri zaman, Arş’ın içinden şöyle bir nida gelir:

– Bağışlanmış olarak dönünüz, iyilikler işlemeye bakınız.

(Ebul-Leys Semerkandî, Tenbihü’l Gâfilîn)

 

HACCIN HİKMETİ

 

Hak Teâlâ Hazretlerinin kullarını hacc’a davetle emir buyurmalarındaki başlıca hikmet:

Mü’minlerin dünyevî ve uhrevî menfaatları, afv u mağfiretleri, birbirleriyle ülfet ve ünsiyyetleri, orada mevcut olan mübarek mahalleri ziyâret ile feyz ve bereketinden müstefid olmaları, tevhîd yolunda birliklerini temin etmeleri; Kâbe-i Muazzama’ya teveccüh ve ziyaretde de şarkdan ve garbdan gelen mü’minlerin cümlesinin farksız olduklarını görmeleri, ind-i ilâhîde zengin ve fakir hepsinin müsavî mertebede bulunduklarını anlayıp etraf-ı âleminde ehl-i İslâm’ın halini bilmeleridir.

Allah’ın, hayvanattan rızık olarak verdiği kurbanları üzerine malûm günlerde Allah’ın ismini zikrederek kessinler ki hayvanlar İsmu’llah ile tathîr ve tezkiye olunsun. İsmu’llâh ile kurban edilen hayvanların etlerinden yemek sizin için mübahdır. Binaenaleyh kendiniz yediğiniz gibi çokça fakir olanlara da yedirin ki, bu suretle it’am-ı taam cihetinden Cenab-ı Allah’a takarrub edesiniz. Hacda hem malî, hemde bedenî ibadet vardır. Oruç ve namazda yalnız bedenî ibadet vardır. Zekâtda ise yalnız malî ibadet vardır.

Haccın farz olmasında iki hikmet beyân olunmuştur.

1- Dini menfaatlere hazır olmakdır.

2- Muayyen günde Cenab-ı Allah’ı zikretmekdir.

(İbrahim (A.S.), R.Mahmud Sâmi (k.s.))

 

 

HACC BİR GANİMETTİR

 

Hacc, şartlarına haiz olan, her müslüman için pek mukaddes bir farizâdır. Hacc, bedenî ve malî bir ibadettir. Hacc ibadeti, hem bedence olan sıhhat ve selametin, hem de malî varlığın bir şükran vazifesi demektir.

Hacc, İslâm’ın senelik “nedve”sidir. İslâm âleminin doğusundan ve batısından nezih bir heyecan ile akın edip gelen onbinlerce dindaşın böyle mübarek bir mekânda toplanmaları, aralarındaki din birliğini, din kardeşliğini, din sevgisini canlandırmaları ve dertleşerek, birbirinin halinden haberdar olarak, fikir alış-verişinde bulunmaları taktiri şayan büyük bir harekettir.

Hacc, bir ganimettir. Bundan her müslüman istifade etmeye çalışmalıdır. Hacc bir nasib işidir. Nasîbi olan gidebilir. Haccın fikrî, içtimâî ve sıhhî faydaları pek çoktur. Haccını şuurlu bir şekilde, eda eden bir müslüman, bu sayede bir hayli bilgiler elde eder. Sonra bu bilgilerle kendi muhitini aydınlatır.

Haccın farz oluşundaki hikmet pek büyüktür. Hacc ibâdeti sayesinde, bütün müslümanlar birbirlerinden haberdar olurlar. Birbirlerinin dertlerini ve sevinçlerini paylaşırlar. Hacc ibadeti, müslümanların daha çok şuurlanmalarına, dinlerine daha azimle sarılmalarına vesile olur. O mübarek yerlerin insana tesiri bir başkadır. Bir kerre giden bir daha gitmek ister. Orası onu çeker. Çünkü, haccın zevkine doyum olmaz. Hacca tekrar tekrar gidenler kınanamaz. Zira Îmam-ı Âzam (k.s.) Hz.’de ellibeş kerre hacca gitmiştir.

Haccını eda eden bir mü’min anasından doğmuş gibi temizlenir. Öldükten sonra dirilmiş gibi olur. Haccın tadını, tadmayanlar bilemez. Haccın feyiz ve bereketi çok değişiktir. Oranın kıymetini giden bilir.

Hacc, müslümanlığın intişarına ve yükselmesine müteveccihtir. Müslümanların maddî ve manevî sahalarda gelişmesini, olgunlaşmasını temin eder. Bu cihetle, bir müslüman eğer hiç hacca gitmediyse, gitmeğe çalışmalı, gitmemek için sudan sebepler uydurmamalıdır. İnsan istediği bir şeyi nasıl planlayıp alabiliyorsa hacca niyetlenen de er ya da geç hacca gitmeğe muvaffak olur. Oraya önce niyetle gidilir. Nice parası olanlar gidemiyorlar. Fakat yeterli parası olmadığı halde gidenlere şahit oluyoruz.             (B.İslâm İlmihali, Ö.N.Bilmen)

 

HANEFİLERE GÖRE HACCIN VACİBLERİ

 

1) İhrama miykattan girmek ve dikişsiz elbise giymek,

2) Tavaftan sonra Safa’dan başlayıp Safa ile Merve arasında sa’y etmek ve iki mil arasında koşar gibi yapmak,

3) Arafat’ta Arefe günü akşama kadar durmak ve akşamlamak,

4) Müzdelife’de sabahlamak,

5) Cemreleri atmak,

6) Kıran veyâ temettü haccına niyet eden için kurban kesmek,

7) Farz olan ziyaret tavafını Bayram günlerinde yapmak,

8) Tavafı abdestli ve avret yerleri kapalı olarak yapmak,

9) Tavafı sağdan yapmak ve Hatımi’de içeri almak,

10) Tavafı yediye çıkarmak (Her seferde dört dönmek),

11) İhramdan çıkınca tıraş olmak veya saçını kısaltmak,

12) Veda tavafı yapmak,

13) İki rekat tavaf namazı kılmak,

14) Bu namazı kerahat vakti dışında kılmaktır.

(İ. Gazâlî, İhyâ 1/2, Sh: 702)

 

MEKKE’DE İKAMETİN FAZİLET VE KERAHATİ:

 

Allahû Teâlâ’dan korkarak ihtiyatlı davranan bâzı âlimler Mekke-i Mükerreme’de ikameti üç sebepten kerih görmüşlerdir:

1) Kendisine darlık ve ağırlık gelmesi ve Beyt’e ünsiyet peyda etmek korkusudur.

2) Oradan ayrılmakla, yeniden heveslenerek kalbini oraya bağlamak ile bir daha ziyaretini sağlamak içindir.

3) Bu muhterem beldede hataya düşmek, isyan işlemek korkusudur. Çünkü buradaki iyiliklerin mükafatı çok olduğu gibi hataları da tehlikelidir, cezaları daha ağırdır.       (İ. Gazâlî, İhyâ 1/2, Sh: 692)

 

KAZA UMRESİ

 

Hudeybiye’de Kureyş ile imzalanan Muâhede’nin bir maddesinde Resûlullah (s.a.v.)’in mahiyeti ile gelip, Kabe’yi ziyaret edeceği, silahsız gidileceği, kınında olmak üzere kılıç alınabileceği üç günden fazla kalınamayacağı kararlaştırıldı. Resûlullah (s.a.v.) umre için Mekke’ye gitmeye karar verdi. Bir yıl önce Hudeybiye’de bulunan müslümanların hazırlanmalarını emir buyurdular.

Ayrıca kadın ve çocuklar da iştirak ettiler. Kadın ve çocuklar hariç olmak üzere 2000 kişi hazır bulunmuştur. Bu umre bir sulha ve muâbede hükmü kazasına müstenid olduğu için”Umret’ül kaza”denilmiştir.

Yedi senelik bir fasıladan sonra vatana kavuşmak iştiyakı kalblerinde çok derin idi. Mekke’ye umumî bir sürûr ile girildi.

Resûllullah (s.a.v.) Mekke’ye gelince, Ashab (r.a.)’le beraber Kâbe’yi üç kerre koşa koşa omuzların silke, silke tavaf etmiştir. Yine Safa ile merve arasında süratli say etmelerini Ashab’ına emretmiştir.

Abdullah İbn-i Ebu Evfa (r.a.)’den rivayete göre Resûlullah (s.a.v.) kaza umresini ifa ederken Beyt-i Şerif’i tavaf edip Makâm-ı İbrâhim’in arkasında namaz kılmıştır.

Resûlullah (s.a.v.) Kâbe’ye geldiğinde, Kâbe’nin içerisine girmemiş ve Mekke’de üç günden fazla ikâmete izin vermemiştir. Çünkü Hudeybiye buna dair bir madde yoktu ve Kâbe’nin içerisinde putlar vardı.

(Hz. Osman ve Ali (r.a.) Hz M.Sâmî (k.s.)

 

MEKKE VE MEDÎNE

 

İbrâhîm Aleyhisselâm Mekke’nin üstündeki Seniyye Mevkîi’nde yüzünü Ka’be’ye çevirdi, sonra ellerini kaldırarak şöyle duâ etti:

“Allâh’ım! zürriyetimden bir kısmını senin mukaddes olan evinin yanında ekinsiz bir vâdide yerleştirdim. Sebebi şudur ki Rabbimiz, dosdoğru namaz kılsınlar. Artık sen insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir. Onların şükretmeleri me’mûl olduğu için kendilerini bazı meyvelerle rızıklandır.” (İbrâhîm Sûresi: 37)

  • ••

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz de:

“Yâ Allâh! Tahkîk, İbrâhîm senin kulun, dostun ve peygamberindir. Ben de tahkîk senin kulun ve peygamberinim. İbrâhîm sana Mekke için duâ etti. Ben de sana Medîne için  duâ ederim. İbrâhîm Aleyhisselâm’ın Mekke için duâ ettiğinin bir mislini de ihsân buyurmanı duâ ederim.” buyurdular.

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in Medîne hakkında buyurduğu duânın semeresinin zuhûru  kendi “Zaman-ı Saâdetleri”nde ve Hulefâ-yı Râşîdîn’in zamanlarında şarktan ve garbtan Medîne-yi Münevvere’ye celb olunan zâhireler ile, Kayser ve Kisrâların mallarıyla hamden lillâh Medîne-yi Münevvere günümüze kadar ma’mûr ve muazzam olup, feyz ü bereketi devâm edegelmektedir.

Bilcümle mü’minîn ve mü’minâtın kalblerinin o makâm-ı mukaddese müştâk olması da Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) hürmetinedir.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. İbrâhîm (A.S.), S: 150)

 

HACCIN ÂDÂBI

 

Hacc yolculuğunda bulunacak olan zâtların riâyet edecekleri birkısım âdâb vardır. Başlıcaları şunlardır:

1- Tam helâl bir mal ile hacc etmelidir. Çünkü helâl olmayan bir mal ile hacc edilmesi harâmdır.

2- Yola çıkmadan evvel kul borçları var ise ödenmelidir.

3- Günâhlardan tevbe etmeli, kazâya kalmış ibâdetler var ise kazâ edilmelidir.

4- Riyâdan, fahr ü mübâhatten, ziynet ve ihtişâmdan sakınmalı, mütevâzi bir vaziyet almalıdır.

5- Hacc yolculuğu hakkında münâsib zâtlar ile müşâverede bulunmalıdır.

6- Kimler ile arkadaş olacağına, hangi yoldan veyâ hangi vasıtalar ile yolculuk yapacağına dâir istihâre yapmalıdır.

7- Îcâbında kendisini irşâd edecek, kendisine muâvenette sabır ve sebât tavsiyesinde bulunacak sâlih bir refîk edinmelidir.

8- Yolda arkadaşlarıyla vesâir yolcular ile çekişmekten, dövüşmekten sakınmalıdır.

9- Düşmanları varsa haklarında afv ile, müsâmaha ile muâmele yapmaya çalışmalıdır.

10- Hacc yolculuğuna ay başında Perşembe günü, bu olmazsa Pazartesi günü sabahleyin çıkmalıdır.

11- Âile efrâdı ile, dostlarının ziyâretlerine gitmelidir. Onlar da kendisini haccdan gelirken istikbâl etmelidir ki bu da sünnettir.

12- Hacca giderken ve haccdan dönüp gelince hânesinde iki rek’at namaz kılıp duâ etmelidir.

(Ömer Nasûhî Bilmen ,Büyük İslâm İlmihâli)

 

HACCIN FAZÎLETİ

 

Rivâyet edilir ki: Şeytân hiç bir zaman Arafe Günü düştüğü zillet, küçüklük ve horluğa düşmemiştir. Cenâb-ı Allâh’ın rahmetinin indiğini ve büyük günâhları affettiğini gördükçe şeytân ezilir, perişân olur. Zîrâ öyle günâhlar vardır ki ancak Arafat’ta vakfe yapmak ona keffâret olabilir.

Hadîs-i Şerîf’te şöyle buyurulmuştur:

“Günâhı en büyük insan, Arafat’ta vakfe yapıp da, Allâh’ın, kendisini affetmediğini düşünen kişidir. Bir hacc, Allâh yolunda yirmi (20) gazveden daha fazîletlidir.”

Denildi ki: Üzerinde bir def’a hacc yapılan deve, hacca gitmeyen kırk (40) deveden bereketlidir. Bir deve üzerinde yedi (7) def’a hacc yapılırsa, onu cennet bahçelerinde otlatmak Allâh’a vâcib olur. Bunun da tasdîki Nehrânî Rahimehullâh’ın anlattığı şu husûstur:

En- Nehrânî diyor ki: “Bana ulaştığına göre: Bir hamam fırıncısı, yakmak için deve kemiklerini getirir, fırının içine atar, kemikler fırından çıkar, ikinci kez atar, yine çıkar, derken üçünücü kez atar yine fırından dışarı çıkar ve şiddetle fırıncının göğsüne çarpar, tam o sıra hâtiften bir ses:

“- Yazık sana! Bunlar, on def’a (10) Mekke’ye gitmiş bir devenin kemikleridir. Nasıl olur da, bunları ateşte yakarsın?”der.

Hâcının bineğine bu kadar şefkât ve merhamet edilirse artık kendisine ne kadar merhamet edileceğini bir düşün.

Hadîs-i Şerîf’te vârid olmuştur ki:

“Kim, Beytullâh’ı helâl kazançla haccederse, Allâh (C.C.) atmış olduğu her adıma mukâbil kendisine yetmiş hasene (sevâb) yazar, yetmiş günâhını siler ve yetmiş derece yükseltir.”

(Hz. M. Sâmi Ramazânoğlu (K.S.), Bakara Sûresi Tefsîri, S: 252-254)

ediniz. Zî râ hiçbiriniz, başına ne geleceğini bilemez.”

Hadîsi imâm-ı Ahmed rivayet etmiştir.

“Haccetmek isteyen acele etsin. Zîrâ  hasta olabilir,

bineği kaybolabilir veya başka bir ihtiyâcı  ortaya  çıka-

bilir.” Hadîsi imâm-ı Ahmed ve ibn Mâce rivayet etmişlerdir.

Haccı  vakit geçirmeden edâ  etmenin farziyyeti ile ilgili

olarak, diğer bir Hadîs şu şekildedir: “Hacc kendisine farz

olup da bir hastalık, açık bir ihtiyâç, bir sıkıntı veya zâlim

bir   hükümdar       gibi    engeller    olmadığı      hâlde     hac-

cetmeyen kimse, ister yahûdî  isterse nasâra (hristiyan)

olarak  ölsün.”  Bu Hadîsi imâm-ı  Ahmed, ibn Sâbit’ten, o

da Hz. Peygamber (s.a.v.)’den rivayet etmiştir.

Konu ile ilgili zikrettiklerimizden, haccın ertelenmeden

edâ  edilmesi  gerektiği  sonucu  çıkmaktadır,  ibn  Abbâs

(r.a.)’nın metinde zikredilen Hadîsi de haccın bir an önce

edâ  edilmesinin emredildiğini açıkça göstermektedir. Bu da

vakit geçirmeden edâ edilmesinin gerekliliği demektir.

imâm Ebû  Hanîfe (r.a.)’in en sağlam rivayete göre haccı

eda etmede vakit geçirilmemesi gerektiği görüşünde olduğu

zikredilmektedir.  Ayrıca  kendisi  “Kişi,  ma’zeretsiz  olarak

haccı  senelerce te’hir ederse fâsık olur ve şâhidliği kabul

edilmez.  Çünkü  haccı  te’hir  etmek,  tahrîmen  mekruh  ol-

duğu için küçük günâhtır. Bir sefer küçük günâh işlemekle

fâsık olunmaz. Küçük günâhta  ısrar etmek fâsıklıktır.” de-

mektedir.

Hacc, ömrün vazîfesidir. Hacc konusunda ömür, belli bir

vakte mahsûs namazdaki vakit gibidir. Bir sene içerisinde

ölümün  gerçekleşmesi,  her  zaman  mümkündür,  ihtiyaten

haccın hemen edâ edilmesi gerekir. Bu yüzden en faziletlisi,

haccı edâ etmekte acele davranmaktır.

Not:ilmihal serisinin bir sonraki yazısı  12 Mart tarihindedir.

(Eşref Alî et-Tehânevî (r.h.), Hadislerle Hanefî Fıkhı, 7.c, 100-103.s)

 

 

 

 

HACCIN FAZİLETİ

 

Ebû  Hüreyre (r.a)’den rivayetle Nebî-i Ekrem (s.a.v.) şöyle bu-

yurmuşlardır:   “Mebrur       (kabul    edilmiş)    bir   hac,   dünya     ve

dünya-daki  şeylerin  hepsinden  daha  hayırhdır.  Mebrur  (kabul

edilen) haccın karşılığı cennettir. (Müslim ve Buharı)

Bütün insanlara haccı  ilan et. Gerek yaya olarak, gerek her

uzak yollardan gelen yorgun develer  üzerinde sana gelsinler.”

Allâhü Te’âlâ  hacca gelmenin hikmetini ise şöyle beyan etmek-

tedir:  “(Gelsinler)  ki  kendileri  için  birtakım  faydaları  görsün-

ler…” (Hac s. 28)

Hz.   Peygamber   (s.a.v)   şöyle   buyurmuşlardır:   “Kim   fahiş

ko-nuşmaksızın, fısk-u fücurda bulunmaksızın Beyti (Kabe’yi)

ziyaret  ederse,  annesinin  kendisini  doğurduğu  günkü  gibi

günahlardan  sıyrılmış  olur.”  “Şeytân,  Arefe  gününde  olduğu

gibi, hiçbir günde küçülmüş, zelil olmuş, hakir olmuş ve kızmış

görünmez.”

Şeytânın  bu  şekilde  görünmesinin  hikmeti  muhakkak  Allah’ın

hacılar için, indirdiği rahmeti görmesinden ve Allah (c.c.)’nun büyük

günahları afvetmesinden dolayıdır.

Bazı günahlara sâdece Arafat dağında vakfeye durmak keffâret

olur. Hz. Peygamber (s.a.v.) hacc ın fazîleti hakkında şöyle buyur-

muşlardır: “Evinden hac veya umre için çıkıp yolda vefat eden

bir kimse için, kıyamete kadar (her sene) hac ve umre yapan

kimsenin ecri defterine kaydedilir. Mekke veya Medine’de  ölen

bir kimse, ne arasat meydanına getirilir ve ne de hesaba mâruz

kalır. Kendisine ‘Haydi cennete gir’ denilir.”

Hac  ve  umre  niyetiyle  (Mekke’ye)  gidenler,  Allah’ın  halkı  ve

ziyaretçileridir.  Eğer  onlar,  Allah’tan  isterlerse,  Allah  kendilerine

isteklerini  verir.  Eğer  duâ  ederlerse,  dualarını  kabul  eder.  Eğer

şefaatte bulunurlarsa, şefaatleri kabul olunur.

Ehl-i Beyt yoluyla gelen bir müsned Hadîs’te şöyle buyurulur:

“Günahça  insanların  en  büyüğü,  Arafat  dağında  vakfeye

durduğu hâlde Allâhü Te’âlâ’nın kendisini afvetmediği zannına

kapılan kimsedir.”

Hasan-ı  Basrî(r.a.) şöyle buyurmuşlardır: ‘Ramazân ayının so-

nunda veya herhangi bir savaşta veya haccın sonunda ölen bir kişi

şehîd olarak ölmüştür’.

Hz. Ömer (r.a.) şöyle buyurmuşlardır: ‘Hacceden bir kimse

afvolunmuştur. O hacceden Zilhicce, Muharrem, Safer aylar ının

tamâmında ve Rebîulevvel ayının yirmi gününde kimler için istiğfar

etmişse, onlar da afvolunur’. Not: Salih Ameller serisinin bir son

raki yazısı 6 Haziran tarihindedir.

(İmâm-ı Gazali (k.s.), Ihyâ-u Ulumiddin, 1 .e., 681 -687.s)

 

 

RAMAZÂN UMRESİNİN FAZİLETİ

 

ibn Abbâs (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu-

nu rivayet etmiştir: “Ramazândaki umre hacca denktir.”

Bu Hadîsi Tirmizî’nin dışındaki büyük muhaddisler rivayet

etmişlerdir, ibn Hibbân da, “Ramazândaki umre benimle

birlikte yapılan hacca denktir” sözleriyle rivayet etmiştir.

Bu  Hadîs,  senenin  tamâmında  umre  yapmanın  caiz

olduğuna ve Ramazândaki umrenin daha fazîletli olduğuna

delâlet  etmektedir.  İbnü’l-Hümâm,  “Umrenin  en  fazîletli

vakti  Ramazân’dır”  dedikten  sonra  ibn  Abbâs  (r.a.)’den

gelen bu Hadîsi nakleder ve şunu ekler: “Eskiler Ramazân

umresine küçük hacc derlerdi.”

Hafız ibn Hacer,  Fethu’l-bârîde  şunları  söylemektedir:

işin  özü  şu  ki,  Resûlullâh  (s.a.v),  Ramazân’da  yapılan

umrenin sevâb yönünden hacca denk olduğunu bildirmiştir.

Yoksa farzı  düşürme  anlamında  bu  umrenin  hacc  yerine

geçmesi söz konusu değildir. Çünkü  umre yapmanın farz

hacc yerine yeterli olmayacağında icmâ vardır.

Tirmizî,    ishâk    b.   Râhûye’den,       bu   Hadîsin     “Kul

hüvellâhü ehad, Kur’ân’ın üçte birine denktir” Hadîsinin

benzeri  olduğunu  nakleder.  İbnü’l-Arabî;  “Umre  Hadîsi

sahîhtir.  Bu  Allah  (c.c.)’nun  bir  lûtfu  ve  ni’metidir.  Umre,

Ramazân’da ilâvesiyle hacc ın yerine erişmiştir” der.

Ebû  Dâvûd’daki  rivayetinin  Hadîsinin  sonunda;  “Hacc

hacdır, umre umredir. Bunu bana Resûlullâh (s.a.v.) söy-

ledi.  Bununla  sâdece  beni  mi  kasdeddi,  yoksa  bütün  in-

sanları  mı? Bilmiyorum” sözleri  yer almaktadır.  Askalânî,

Resûlullâh  (s.a.v.)’in sözünün  genel  oluşundan  hareketle

“Doğrusu bunun herkese şâmil olduğudur” demiştir.

Not:Salih ameller serisinin bir sonraki yazısı 30 Temmuz’dadır.

(Eşref AİT et-TehânevT (r.h.), Hadislerle Hanefî Fıkhı, 8.c, 209-210.s)

 

 

HANIMLAR TEK BAŞLARINA HACCA GİDEBİLİRLER Mİ?

 

ibn   Ömer   (r.a.)’dan   merfû   olarak   nakledildiğine   göre   Hz.

Peygamber   (s.a.v.)   şöyle   buyurmuşlardır:   “Kadın   ancak   bir

mahremi ile birlikte üç günlük yola çıkabilir.”

Ebû  Ümâme’den  merfû  olarak  nakledildiğine  göre  Hz.  Pey-

gamber  (s.a.v.)  şöyle  buyurmuşlardır:  “Müslüman  bir  kadının

haccetmesi   ancak   kocası   veya   yakın   akrabası   ile   birlikte

olması hâlinde helâldir. (Taberânî)

Bu iki Hadîs, kadının yanında nikâhı düşmeyen bir yakını veya

kocası     olmadan      haccedemeyeceğini         açıkça     göstermektedir.

Ergenliğe ulaşmış bir kadının, yaşlı da olsa, yanında güvenilir başka

kadınlar  veya  sâlih  erkekler  de  olsa,  yakın  akrabası  veya  kocas ı

olmadan hacc için yolculuk mesafesine çıkması caiz değildir. Fakat

hacc yolu, yolculuk mesafesinden az olduğu takdîrde kadın, iddet

döneminde değilse haccetmesi gerekir, imâm Ebû  Hanîfe (r.a.) ve

imâm   Ebû   Yûsuf,   bir   defasında   kadının   bir   günlük   (30   km.)

mesafeye  yapacağı  yolculuğun  mekruh  olduğunu  söylemişlerdir.

Âlimlerin  çoğu  genel  ahlâkın  bozulmasından  dolayı  bu  görüşü

benimsemişlerdir.

Kadının bir günlük mesafeye  çıkmasının yasak olduğuna dâir

görüşü,   şu   Hadîs   desteklemektedir:   Ebû         Hüreyre   (r.a.),   Hz.

Peygamber (s.a.v.)’in şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Allah’a ve

Âhiret     gününe     îmân      eden    bir   kadının,     yanında     nikâhı

düşmeyen bir yakını olmadan bir gün ve gece süren yolculuğa

çıkması helâl değildir.”

Mahrem kişi: Evlilik, sütkardeşliği ve nikâh hısımlığı veya sahîh

olan   görüşe   göre   gayr-i   meşru       bir   şekilde   meydana      gelen

yak ınlıktan   dolayı,   hiçbir   zaman   evlenilemeyecek   olan   kişidir.

“Allah’a   itaat   edin   peygambere   itaat   edin”   de.   Eğer   yüz

çevirirseniz bilin ki ona yüklenen sorumluluğu ancak ona ait;

size yüklenen görevin sorumluluğu da yalnızca size aittir. Eğer

ona  itaat  ederseniz  doğru  yola  erersiniz.  Peygambere  düşen

ancak apaçık bir tebliğdir. (Nûr s.54)

Not: Muameleler serisinin birsonraki yazısı 3 Ekim’dedir.

(E. Alî et-Tehânevî (r.h.), Hadislerle Hanefî Fıkhı, 7.c, 109-115.sj)

 

 

 

 

 

 

İSLÂM’IN HÜCCETİ: HACC

 

Bilindiği  üzere  hacc,  islâmın  beş  önemli  esâsından  biridir.

“İslâm  dî ni beş  esâs  üzerine  kurulmuştur”  Hadîs-i Şerîfi bunu

bildirmektedir.  Hacc,  şartlarını  kendinde  toplayan  her  Müslüman

için  çok  kutsal  bir  farzdır.  Namaz  ile  oruç  birer  bedenî  ibâdettir.

Zekât  mâlî  bir  ibâdettir.  Hacc  ise  hem  bedenî,  hem  de  mâlî  bir

ibâdettir. Bu farz, hem bedende olan s ıhhat ve selâmetin, hem de

mal varlığının bir şükür görevi demektir.

Haccın yapılmasındaki değişik usul ve  âdab, insanın ezelî  ve

ebedîolan   ma’buduna   yapacağı   ta’zimâtın,   göstereceği   kulluk

tarzının, arzedeceği ihtiyâcın en mükemmel şeklini kapsar. ilim ve

hikmet sahibi olan yaratıcımızın kutsal bir mabedini ziyaret ederek

yüce varlığına temiz kalble ve samimî duygularla yalvarıp yakarmak

ve hürmette  bulunmak, bir kul için  ruha ferahlık veren  yüksek bir

ma’nâ  taşır.  Bundan  başka  bütün  Müslümanların  kıblesi  olan  ve

 

ibrâhîm aleyhi’s selâm gibi büyük bir peygamberin makamını içinde

bulunduran yüce bir ma’bedde yapılacak ibâdet ve duaların sevab

ve mükâfaat ına nihayet yoktur.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in içinde doğup büyüdüğü, islâm

güneşinin     ilk  doğmaya      başladığı,    islâmiyetin    binlerce    kutsal

anılarını içinde saklamış bulunduğu mübarek bir beldeyi ziyaretteki

feyiz ve bereket de her türlü düşüncenin üstündedir.

islâm âleminin doğusundan ve batısından temiz bir heyecanla

akın    edip   gelen    binlerce    dindaşın     böyle    kutsal    bir  yerde

toplanmaları,   aralarındaki   din   birliğini   ve   din   kardeşliğini,   din

sevgisini canlandırmaları ve birbirlerinin durumlar ını öğrenerek fikir

ahş-verişinde   bulunmaları   ne   kadar   büyük   değer   taşıyan   bir

harekettir.    Haccın farz oluşundaki hikmet ve yararlar pek büyüktür. islâmın

yayılmasına ve yükselmesine yöneliktir. Ne mutlu mal varlığına ve

beden sağlığına sâhib olup da bu ve buna benzer din görevlerini

yerine getirip başaranlara!..

Not: ilmihal serisinin birsonraki yazısı 11 Kasımdadır.

(Ömer Nasûhî Bilmen (r.h.), Büyük islâm ilmihali, 375-376.s)

 

HACER-İ ESVED

 

Kureyş tarafından Ka’be’nin inşâsında Hacer-i Esved’in yerine konması husûsunda kabîle reisleri arasında çıkan ihtilafın kanlı bir husûmete müncerr olması muhakkak idi. İşte o ihtilâfı Resûlullâh (S.A.V.) halletmiştir.

Kureyş’in en yaşlısı olan Ebû Ümeyye bin Muğıyre, Kureyş’in ileri gelenlerini Mescid’de topladı. Orada ihtilâfı hall için şu teklîfde bulundu:

“-Muayyen bir vakitte Mescid’in Safâ kapısından kim evvel girerse onu hakem ta’yîn edelim.”

Bu teklifi kabûl ettiler. İşte o sırada, li-hikmet’illâhi Teâlâ hüsn-i tesadüf olarak Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) Efendimiz kapıdan içeri girmekle orada toplananlar hep bir ağızdan:

-İşte Muhammed’ül Emîn girdi. Hepimiz hükmûne râzıyız! demişlerdi.

Haceri Esved’in yerine konulması için hakem tayîn edilince bir rida istemiş, Hacer-i Esved’i bunun içine koyarak; kabîle reislerinin müştereken tutarak mahalline kadar götürmelerini emir buyurmuş ve mahall-i mahsûsuna gelince mübarek eliyle Hacer-i Esved’i alıp yerine koymuştur.

Ömer İbn’ül-Hattâb (R.A.), bir haccı esnâsında Hacer-i Esved’e yaklaştı ve dudaklarını koyarak öptü ve dedi ki:

“– Çok iyi bilirim ki sen zarar ve menfâatı olmayan bir taş parçasısın. Eğer Resûlullâh (S.A.V.)’in seni takbîl ettiğini (öptüğünü) görmeseydim seni takbîl etmezdim, yani seni öpmezdim.”

Hazret-i Ömer (R.A.)’in bu sözüne Muhammed bin Cerîr-i Taberî diyor ki:

“-Arablar, Câhiliyye devrinde putperest olup, Hacer-i Esved’i öpmeği de arabların putlara hürmeti kabîlinden bir lâzıme-i ihtirâm zannetmelerinden endîşe etmesi üzerine bu sözü söylemiş olduğunu” Taberî kayd etmişdir.

İbn-i Huzeyme (R.A.)’den rivâyet olunduğuna göre: Resûlullah (S.A.V.) buyurmuşlardır ki:

“Hacer-i Esved cennet yâkutlarından beyaz bir yâkut idi. Fakat onu müşriklerin günâhları karartmıştır. Kıyâmet gününde Uhud dağı gibi o da ba’s olunacak, arz ehlinden onu kim istilâm edip öptüyse onun hakkında şehâdet edecektir.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu K.S),

Hz. İbrâhim (A.S.), S: 137,138)