Güncel

REKLAM İLLETİ

Reklâmlara harcanan milyarlar bir hayırlı işe, millet yararına sevk edilseydi nice problem­ler halledilirdi. Böyle yapılmamış, televizyon ve gazetelerle halkın zararına kullanılmıştır.

Reklâmcılık kapitalist sistemlerde zorunludur. Rekabet piyasasında patronlar kendini düşünür­ler. Halkın ise ne halde olduğunu akla bile ge­tirmezler. Reklâmların millete faydası çok az za­rarı ise pek fazladır. Yalnız normal şartlar altın­da yapılan ilânlara (duyuru şeklinde) bir diyece­ğimiz yoktur. Fakat ülkemizde son yıllarda rek­lâm harcamaları bir çığ gibi büyümüştür. Milyon­lar değil artık milyarlar bu yola sarfedilmektedir. Bir harcamalar ise üretilen şeylerin maliyetine yüklenmekte ve sonunda da fakir halkın sırtın­dan çıkarılmaktadır.

Ayrıca kadıların reklâm vasıtası olarak bir mal bir meta haline getirilmesi de insanlık açısından acı bir kayıp ve büyük bir üzüntü vesilesi­dir. Sanırız kadının bu kadar istismar edildiği ve sömürüldüğü devirler tarihte geçmemiştir. Rek­lâmcıların çoğu kadını menfaatine alet etmekte­dir. Reklâm vasıtası kadınların feci halini her an görmek, her yerde ve köşede seyretmek müm­kündür. Bu bir yüz karasıdır. Eşitlik ve hürriyet adına kadının başına neler getirilmiştir. Bu mu­dur hürriyet ve eşitlik. Kadınlar, kendilerine reva görülen bu zulmün bir idrakine varabilselerdi ne pahasına olursa olsun haklarını ararlar ve bun­ları affetmezlerdi.

 

STRES?

İnsan beyin tabanında yer alan talamus, hipotalamus ve hipofiz gibi idare merkezlerinin ifrazları terlemekten üşümeye, idrar teşekkülün­den kan dolaşımına, solunumdan acıkmaya, hiddetlenmeden sükunete, üzüntüden sevince kadar en basit faaliyetten en komplike (karmaşık) fa­aliyete kadar her hadiseyi kontrol ederler.

Bu sistemler insanın ruhi yapısı üzerine de müessirdir. Muhakeme kaabiliyeti, hafıza, hadiselerin değerlendirilmesi gibi faaliyetlerde aynı sistemler silsilesinin kontrolündedir.

Sebepleri çok çeşitli olmakla birlikte insan vücudunu bu maddi ve ruhi dengesini bozan menfi baskılar topluluğuna umumi bir ifade ile «STRES» adı verilir.

 

STRESTEN NASIL KURTULUNUR?

 

İnsan bütün yaptıklarını bir muhasebe so­nunda yapmaya gayret ederse; iç dünyasının ikazlarını nazar-ı dikkate alırsa neticede bir uyuşmazlık olmayacaktır. Otokritik halinde (Nefs mu­hasebesinde) ise yaptıkları inandıkları şeyler ol­duğundan vicdani olarak rahat olacaktır. Çözüm bulamadığı hadiselere karşı bir yere dayanmak mecburiyetindedir.

Sebeplerin yaratıcısı olarak Allah (c.c.)’ı bilen bir insan elbette ki onun yaptıklarına razı olacaktır. Hadise zuhurundan önce yapılması gereken işleri yapar, gerekli tedbiri alır. “Hayır vaki olandadır..” Hadis-i Şerifini düşünerek olanların kendisi için hayırlı olduğuna inandığında lü­zumsuz üzüntülere kapılmaz ve rahat eder.

 

 

İSLÂM BARBARLIK MI?

İslâm, kan dökücü bir din değildir. Ama müslümanların bir «Şeriat Devleti» içinde yaşadığı yerlerde, insanların canlarına, mallarına, ırz ve namuslarına en küçük bir tecavüzün olduğu yerde devlet, ibret olsun, suç işlenmesin ve mazlu­mun hakkı alınsın diye adam öldüreni (Kur’ân’daki Kısas âyeti hükmünce) öldürür, hırsızlık edenin elini, kolunu keser, zina edenleri, ırza te­cavüz edenleri taşlayarak öldürür. Bütün bir ce­miyette asayişin, emniyet ve huzurun devamı ve asla suç işlenmemesi için cemiyetin mikropları hükmündeki birkaç yüz suçlunun yok edilmesi cemiyetin sıhhatidir. «Kısas’ta sizin için hayat vardır» mealindeki âyet bu sıhhati ifade etmek­tedir. Devlet tepeden tırnağa mutlak «İslâm Ah­lâkı» ile vasıflı kadrolar elinde idare edilir. Dev­let kadrolarında kâtil, cani, hırsız ve ırz düş­manları, sarhoş, kumarbaz ve ahlâksızlar istih­dam edilirse, onların zahiren «Şeriat»ı tatbik edi­yorlarmış intibaını vermek için halkın elini ko­lunu kesmeleri, taşlama ve kısas tatbik etmeleri zulümdür. Son derece namuslu, dürüst, faziletli, Allah c.c.) ve Resulüne (s.a.v.) ve samimiyetle bağlı, yaşayışında mütevâzi, ilim ve hilm sahibi gerçek mü’min ve müslümanların hâkim olduğu Osmanlı Devleti gibi bir «Şeriat Devleti»nde bu gibi cezalar gerçek medeniyetin tâ kendisidir. Bar­barlık, Batı dünyası’na has bir düşüklüktür.

***

“Yeryüzünde böbürlenerek yürüme, çünkü sen ne yeri delebilir ve ne de boyca dağlara ulaşabilirsin.” (İsra: 37)

 

RESÛLULLAH (S.A.V.) EFENDİMİZİN BİLDİRDİĞİ BAZI GERÇEKLER

 

Peygamberimiz (s.a.v.), kendisinden asırlar­ca sonra keşfedilecek veya keşfine çalışılacak bazı ilmî, fennî hakikatlan Ayet-i kerîmelerle kı­yamete kadar gelecek herkese haber vermişlerdir. Meselâ:

Arzın semavi cisimlerle bitişik iken bir­birlerinden ayrılmış olduklarını; güneş, ay gi­bi semavi cisimlerden her birinin birer Felek’te yüzdüğünü; (Enbiyâ: 30, 33)

Güneşin kararlaşacağı yere doğru seyr ve cereyan eylediğini (Yasin: 38)

Göklere muvazene (denge) kanununun vaz’edildiğini (Rahman: 7)

Semanın ilk halinin gaz olduğunu (Fussilet: 11)

Bütün insan neslinin Hz. Adem’de zerreler (Gen) halinde bulunduğunu

(Â’raf: 173)

Ruhun mahiyetini kavramağa, insan ilminin yetmeyeceğini (İsrâ: 85)

Göklerde de insanlar gibi yaratıklar bulunduğunu ve Allah’ın onlan bir zaman insanlarla bir araya getireceğini (Şûrâ: 29)

Aşıcı, bastırıcı, kuvvetli bir araç olmadıkça göklerin sınırlarını (Fezayı) aşmak müm­kün olmayacağını (Rahman: 33)

İnsanların bütün tutum ve davranışları­nın kayıda alındığını (Casiye: 29)

Cansız, dilsiz sanılan şeylerin dahi, insan­ların kolay kolay anlayamayacakları hususi bir dile sahip olduklarını (İsra: 44) ve daha bir çoklarını.

(İslâm Tarihi-Mekke Devri Sh. 132)

 

KÜLTÜR İÇİNDE KÖK MESELE

 

Kültür davalarımız yığın yığın… Mektep, talebe, disiplin, ahlâk, terbiye, bilgi, kitap, usul, yabancı profesör, yerli muallim ve saire ve sa­ire… Bu karma karışık kesret (çokluk) ifadesi bence tam bir vahdet arz ediyor. Mesele bir çok değil bir tane…

Herhangi bir dalın yaprağında küçük bir baygınlık alameti sezilir sezilmez hatıra derhal kök gelmeli… Bir ağacın köküyle en uzak yap­rağı arasındaki sıkı münasebet kadar, binlerce kültür meselesinin de onlara can, biçim, hız ve istikamet veren ana görüş manzumesiyle alaka­sı vardır.

Kök meselenin en mahrem şubeleri:

— Dünya ilim ve fikir cereyanları karşı­sında durumumuz ne?

— Kafamız iktibasçı mı, telifçi mi?

— Ahlâk ölçümüz nerede ve nasıl?

— Ne vasıflarda bir gençlik istiyoruz?

— Bu gençliği ne vasıfta muallimler ye­tiştirir ve nasıl yetişir?

— Milletler arası bir müessese olan ilim bu hassasına rağmen milli bir kaseyle mühürlü değil midir?

— İlim tevzî (dağıtma) içinde, onu en yu­karda dağıtan en üst elden, en aşağıda toplayan en küçük avuca hâkim prensipler ve metodlar?

Kök telâkkiyi, bütün çizgilerin merkezde toplandığı bir mimarî motif halinde meydana getirilmedikçe kültür tatbik sahalarında zaaf, daima göze çarpacaktır. (N.F.K. – Çerçeve l, Sh. 143)

 

EN İYİSİ ANNE SÜTÜ

 

Artık modern bilim Kur’ân-ı Kerîm’de 1400 yıl önce faydası ve verilme gereği bildirilen an­ne sütünün değerini son 20-30 yıldır tanımaya başladı.

Yıllarca halkımıza körü körüne olan batı özentisinin bir tezahürü olarak yanlış anlatılmış. Anne sütünün çocuğun beslenmesi ve gelişimi üzerindeki önemli etkilerini şöyle sıralayabiliriz.

Enfeksiyonu önleyici faktörler taşır.

Anne sütü, bebek için en uygun kalite ve kontite besleyiciler ihtiva eder,

Her yerde ve zamanda temiz ve hazırdır.

Ekonomiktir. Aile bütçesine külfet ge­tirmez.

Çocuğun psikolojik gelişmesinde olumlu etkileri vardır.

– Annede meme kanseri insidansını (sıklı­ğını) azaltır.

– Kısmen kontraseptif etkisi vardır.

Alerjik özelliği yoktur, ishal ve döküntü yapmaz.

Bebek için gerekli bütün vitaminleri taşır.

Bebek doğar, doğmaz en kısa sürede (ilk 30 dakika içinde) anne sütü verilmelidir.

Çünkü annenin ağız adı verilen ilk sütü ( = colostrum) bebek için çok değerli maddeler ihtiva etmektedir. Halk arasında sarılık yapacağı gibi bir inanç vardır. Yapılan araştırmalarda yenidoğan bebeğin mide-bağırsak sisteminin ilk karşılaşacağı gıdanın ağız adı verilen ilk süt olması gerektiği ortaya konmuştur.

 

ARININ HIZ VE YOL TAYİNİ

 

Arının iki gözü arasında üç adet daha basit küçük göz vardır ki bunlara oküler hücre denir. Bunlar sayesinde arı sabah bal toplama, akşam da geri dönme zamanının geldiğini ayarlar. Ya­ni bir nevi Fotometre görevi görür bu gözler.

Arı gözü bir çok satıhtan oluşmuştur. Bun­ların herbiri gökyüzünü parçalar halinde, top­rağı ise parseller, halinde görür. Bu sayede arı hızını ayarlamak için müthiş bir imkâna sahip­tir. Günümüz havacılığında uçuş hızını ölçmek için ayni prensipli takimetreler kullanılır.

Arı kovandan ayrılarak uzun uçuşa çıkar uçuş doğrultusunu sürekli değiştirir. Arı bal bulmak için istediğince dolaşsın eski geçtiği yol­ları unutmaz. Gözündeki aydınlık – karanlık imajları ve güneşe göre aldığı açıları hafızası­na kaydeder. Dönerken de programı sondan ba­şa doğru takip etmeğe çalışır.

Uçma hızının tayini için arının evleri, ağaç­ları tanıması gerekmez. Gözün satıhlarından birinin imajı aydınlık ve karanlık takip etmesi da­ha sonra diğer sathın aynı imajı aynı şekilde tespit etmesi kâfidir. O zaman uçuş hızı her iki imajın görülmesi arasındaki zamanın hesaplan­masıyla bulunur.

Açı aynı zamanda hızını havaya göre de tesbit edebilir. Antenlerindeki sinir hücreleri, rüzgârın tesiri ile eğilen antenin kavisini he­sap ederler.

(Canlılar Alemi – Bedir Yayınevi)

 

UYUŞTURUCU MADDELERİN ZARARLARI

 

Esrarın hem dine, hem de bedene zararı vardır. Bedene yüzyirmi türlü zarar verdiğini söylerler. Bunlardan birkaçı şunlardır.

Gözleri zayıflatır.

İnsanı kıskanç ve cimri yapar.

İnsanda mürüvvet bırakmaz.

Merhametsiz yapar.

5-Haram işlemeğe sürükler.

6-Soyunu keser.

Organları titredir.

Ağzı pis kokutur.

Kirpikleri düşürür.

Dişleri çürütür.

11-Benzi sarartır.

Çalışmayı engeller.

Kötü lâflar söyletir.

Fesatlık yaptırır.

İnancı yok eder.

Abras ve cüzzâm hastalığına davet eder.

(İmâm-ı Kastalani Mevahibü Ledûnniye C.1, S.152)

***

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır:

“Halk arasını düzelten ve bunun için hayır kasdıyla söz ulaştıran veya hayır kasdıyla yalan söyleyen, yalancı değildir.” (S. Buharî, C.8, S.111)

 

ORGAN NAKLİ

 

İmâm-ı Nevevî hazretlerinin “Fetvâlar” kitabında şöyle yazılıdır: İnsanoğlu bütünüyle şerefli ve muhteremdir. İşte bundan dolayı, onun saçından veya diğer parçalarından istifade etmek haramdır.

Bilelim ki, aslî unsurumuz olan rûhumuza giydirilmiş olan bedenimiz üzerinde gerçek tasarruf sahibi ancak yüce Yaradandır.

İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe hazretlerinden şöyle bir fetvâ nakledilmiştir:

İkinci Abbâsî halîfesi Cafer-i Mansur, isyan eden Musullular üzerine gidip katliam yapmak için bir âlimler şûrasının fetvâsını, siyâsî gaye ile almaya kalkmıştır. Hemen bütün âlimler kendisine doğru ve haklı bulucu fetvâ verecek olmuştur. Cafer-i Mansur, o mecliste bulunan ve o zamana kadar susan İmâm-ı A‘zam (r.a.)’e yönelerek; “Sen ne diyorsun yâ İmâm”? diye sorması üzerine İmâm-ı A‘zam hazretleri; Bu âlimlerin fetvâları yanlıştır. Her ne kadar Musulluların bir müddet evvel;

Bir daha sana itiraz edersek, çoluk çocuk hepimizin kanı sana helâldir, diye söz vermiş olsalar bile, senin onları katliam yapma hakkın olamaz.

Çünkü, bir kimsenin kendi hayatı üzerinde gerçek ma‘nâda tasarruf hakkı yoktur. Hayatın gerçek sâhibi Yüce Allâh’tır. Herhangi bir insanın bir başkasına; kanım sana helâl olsun, demek hakkı olamaz. Yoksa Kur’ân’ı Kerîm’in yasakladığı intihar meşru olurdu, demesi üzerine diğer âlimlere bakan Cafer-i Mansur, hemen hepsinin başlarını önlerine eğerek sustuklarını görünce oldukça bozulmuş ve tabii katliam seferinden vazgeçmiştir.

Ebû Hanîfe (r.a.)’in hayatını konu edinen eserler uzun uzadıya konuyu anlatmaktadır. (Bezzazî, 2.c., 22.s.)

 

YAHUDÎLERİN İNCİL İLE KUR’ÂNI İNKÂR ETMESİ

 

“Bir de onlara, “Allâh’ın indirdiğine imân ediniz” denildiği zaman, “Biz bize indirilen (Tevrat’a) inanırız” derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Halbuki o (Kur’an) yanlarında bulunan (Tevrat’ı) tasdik edici bir gerçektir. De ki: Öyle ise daha önce, eğer îman edenler idiyseniz, niçin Allâh’ın peygamberlerini öldürdünüz?” (Bakara s. 91)

Bil ki ayette bahsedilen davranış, yahudilerin çirkin fiillerinden biridir. “Onlara… denildiği zaman” sözü ile Cenâb-ı Hakk yahudileri kastetmektedir. “Allâh’ın indirdiğine imân ediniz” ifâdesinden murad, “Allâh’ın indirdiği bütün kitaplara imân ediniz” demektir. Bütün kitaplara imân etmenin gerekli olduğu görüşünde olanlar, bu âyeti delil getirerek, âyetteki “mâ” harfinin umûm ifâde eden “ellezî” manasında olduğunu söylemişler ve şöyle devam etmişlerdir: Çünkü Hakk te‘âlâ onlara Allâh’ın indirdiği şeylere iman etmelerini emretmiştir. Onlar indirilenin bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr edince de onları bu sebepten kınamıştır. Eğer “mâ” lâfzı umûm ifâde etmemiş olsaydı, bu kınama uygun olmazdı. Sonra Cenâb-ı Hakk onlardan kendilerine bunu emrettiği zaman, “Biz, bize indirilene inanırız.” Yani sadece, “Tevrat’a ve Hz. Musa’nın şeriatını devam ettirmek için gelmiş olan diğer peygamberlerin kitabına inanıyoruz” dediklerini nakletmiş; yine onların, Tevrat’ın dışındaki kitabları yani İncil ve Kur’an’ı inkâr ettiklerini haber vermiştir. Bu hâdiseyi, onları kınamak maksadıyla zikretmiştir. Çünkü, indirilmiş olan kitabın Allâh katından olduğunu bilme imkânları olmadığı halde, onlara, “Allâh’ın indirdiği şeye iman ediniz” denilmesi caiz değildir.. Aksi halde böyle birşey teklif-i mâla yutak (güç yetirilemeyecek şeyi teklif etmek) olurdu. Deliller o kitabın Allâh (c.c.) katından olduğunu gösterince ona iman etmek vâcib olmuş, böylece de Allâh (c.c.)’ün indirdiği kitapların bir kısmına iman edip, bir kısmına inanmamanın bir tenakuz olduğu sabit olmuştur.

(Fahrüddin er-Râzî, Tefsîr-i Kebir, 3.c., 221.s.)

 

MÜSLÜMANLAR BUGÜN NEDEN

ZİLLET İÇİNDE YAŞIYOR?

 

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin zamanına daha yakın, kitab ve sünneti bütün özellikleriyle daha iyi bilen, Ashabı (r.a.e.)’nin görüş ve fetvalarını araştıran, en iyi inceleyen müçtehid imamların ve onların devrinde yaşayan, ders halkalarına devam etme şerefine nail olan selef-i salihînin fıkhî görüşlerini “taklid olur” diye bırakarak, kitap ve sünet ıstılahlarından, nasih ve mensuhtan, fıkhî bilgiden yoksun ve hatta selefin eserlerini okumaktan ve anlamaktan aciz kimselerin, yeniliklere kalkışmaları ve kendilerini müçtehid veya Ashaba tercih saymaları cidden çok garip ve gülünçtür. Reformcular bu tür davranışlarıyla hem kendilerini ve hem de saf müslümanları yüce dinden, şer’i şerifin yolundan saptırmaktan başka ne yapabilirler? Müslümanlar bugün zillet içerisinde yaşıyor ve inançlarının gereği gibi yaşayamıyorlarsa, bu selefi ve müçtehidleri taklid ettiklerinden dolayı değil, tam tersine onlardan ve onların fıkıhlarından uzak kaldıklarından dolayıdır.

Bu yüzden toplumu inançsızlık ve ahlaksızlık bataklığından kurtaracak tek yolun yeniden İslam’a dönüp, selefin eserlerini okuyup anlamak, tatbik imkanlarını aramak ve bulmakla mümkün olacağını ve İslâm fıkhını bilmeden, okumadan, bizzat yaşamadan içtihad ve temyizde bulunamayacağını zamanın müslümanı çok iyi bilmelidir. Gençliği asıl kaynaklardan soğutmak, müçtehid imamlar ve eserleri üzerinde kuşkular uyandırmak İslâm’a vurulan büyük bir darbedir. Oysa ki eleştirilen İslâm âlimlerinin hayatları ve mücadeleleri, yiğitlik ve cesaretlerini yakından tanıyan ve ilmi yetenekleri ile hem kendi zamanlarına ve hem de daha sonraki kuşaklara ışık saçan Ehl-i Sünnet âlimleri ile bu nevzuhurları karşılaştırmak mümkün değildir.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akaidi, 66-67.s.)

 

TAKİYYE VE ŞİÎLER

 

Bir kimseyi istemediği halde ondan korkarak yüzüne gülmesi ve ona dost gibi görünmesidir.

“Bahsi geçen bu takiyye prensibi ile amel etmek Câferîyye cemaati nezdinde dînin esaslarındandır. Onlar bu prensibi ispatlamak için bir takım âyetleri de zorlamaktadırlar; meselâ onlar, Kasas sûresindeki, “Ülâike yü’tevne ecrahüm merrateyni bimâ saberû”; (İşte bunlara, sabrettiklerinden dolayı mükâfatları iki defâ verilecektir.) âyeti kerîmesini şöyle tefsîr etmişlerdir: “Ehl-i beyte takiyye prensibi üzerine gösterdikleri sabr u sebattan dolayı iki defâ mükâfat verilecektir.” Bu ise, yerden göğe kadar yersiz ve münasebetsiz bir tev’ildir; son derece keyfî ve indîdir. Câferîlere göre bir Şiî, Ehl-i Sünnet arasında bulunduğu zamân bütün ibâdetlerinde zahiren onlara uymalıdır. Bu da takiyye kabilindendir. Bu görüşlerini de bazı imâmlarından naklettikleri bir kaç söz ile teyit etmektedirler: “Kim ki takiyye için bir sünnînin peşinde namâz kılsa bir peygamberin peşinde namâz kılmış gibi olur.” sözü gibi. Onlar, kendi imâmlarının birçok yaptıklarını bu takiyye ile tefsîr etmişlerdir. Hattâ Hz. Alî (k.v.)’nin, Hz. Ebû Bekir (r.a.) ve Hz. Osman (r.a.)’ın hilâfetlerine rıza göstermesi, Hz. Hasan (r.a.)’ın da Muâviye (r.a.) için hilâfetten vazgeçmesi ve imâmlarının cemaat-ı müslimine karşı muhalefet izhar etmemeleri, Câferîlere göre takiyye kabilindendir. Yani korkularından hakkı söylemeyerek, hakkı bırakıp haksızlığa yardımcı olmuşlar. Halbuki Hz. Alî (k.v.) için korkuyu icap ettiren en ufak bir durum bile ortada yoktu. Hayret, kavim ve kabilesi bakımından Hz. Alî (k.v.)’den çok zayıf olan Hubâb b. Münzir, elinde bir delili bulunmadığı halde korkmayıp Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in halîfe seçilmesine itiraz edip de, Hz. Alî (k.v.) gibi büyük bir kahraman niçin sebepsiz yere sussun! Bu hiç mümkün mü? Hubâb mücâdelesini yaptı, hiç kimse ona kavlen veyâhut fiilen bir eziyet vermedi. Hz. Alî (k.v.)’nin bundan haberi de vardı. Şu halde susması korktuğu için değil, yanında bir delil olmadığı içindir… Son olarak deriz ki: Biz Ehl-i Sünnet olarak korkak bir Alî’yi tanımayız. Korkak Alî bizim değil, ancak Şiîlerindir. Bizim Alî’miz ise büyük bir İslâm kahramanıdır. Peygamberler hariç, cihan tarihinin gelmiş geçmiş en büyük kahramanıdır.

(İmâm Zehebî (rh.a.),

Büyük Günâhlar, Ekbölüm, 263-264.s.)

 

 

 

BAĞDAT’IN BOMBALANMASIYLA

YOK EDİLEN HAZİNELER

 

İslam alimlerinin yazmış oldukları eserler sayısızdır. Bu konuda İsmail En-Nebehanî şöyle diyor: “İslam ilim adamlarının yazdıklarını sayı altına almak imkansızdır. El-Hafız EsSuyutî’nin yazdığı kitaplar sadece beşyüz civarındadır. Bunların her birisi ise birkaç cilttir. Çoğu da dînî konuları ihtiva etmektedir. Ondan daha evvel El-Hafız İbn-i Hacer, İmâm Beyzâvî ve Şehzâde, İmam En-Nevevî, Şeyhülekber Muhyiddin Arabî (bunun eserleri birkaç yüzü geçmiştir, her biri birkaç cilttir). Bunlardan önce ve gerekse daha sonra yaşamış sayılmayacak derecede âlimler vardır. Eş-Şa‘ranî, İbnü’l Hacer, El-Mekkî, El-Menavî, Aliyyü’l Kârî ve İbn-i Kemal paşa gibi… İslam dîninin yetiştirdiği dünya çapındaki ilim adamlarını sayacak olursak binlercesinin adını yazmak zorunda kalacağız. Bununla beraber, selef zamanından bu ana kadar isimlerini duymadığımız ve eserlerini görmediğimiz pek çok âlim de vardır. Diğer dinlerde bu kadar eser yazmış ilim adamı görmek mümkün değildir. Hatta yazdıkları eserlerin toplamı sadece bir İslâm ilim adamının eserleri kadar bile değildir, örneğin: Şeyhulekber’in yalnız tefsîri yüz cilttir. Onun gibi İmam Beyzâvî İbn-i Nakid El-Makdesî’nin tefsiri ondan daha büyük, keza Abdülvehhab Şa‘rani’nin El-Minen El-Kebir adındaki kitabının altıncı babında; Eshabuttabakat hakkında şöyle diyor: Deniliyor ki: Hafız İbn-i Şahin, üçyüz otuz kitap yazmıştır. Bunlardan sadece biri bin ciltlik Kur’an-ı Kerim tefsiridir. Onlardan bir tanesi de bin altı yüz ciltlik hadis müsnedidir. İmam Eş-Şa‘ranî devamla: Bazı ulemanın rivayetlerine göre, Şeyh Abdulgaffar Elkosî, Şafii mezhebinde bin cilt te’lif etmiştir. Celâleddin Es-Suyutî de diyor ki: Şeyh Ebu’l Hasan El-Eş‘arî, altıyüz ciltlik bir tefsir yazmış ve bu tefsir hala Bağdat Nizâmiye Medresesi kütüphanesinde korunmaktadır.”

(Mehmed Çağlayan,

Ehl-i Sünnet ve Akaidi, 170-171.s.)

 

AİDS HASTALIĞI

 

Genellikle zina ve homoseksüellik (eşcinsellikle) gibi cinsî temas sonucu olarak, erkekten ve hayvandan insana geçen bulaşıcı ve öldürücü bir hastalıktır. Henüz tedavisi mümkün olmamaktadır. Cinsel temas, kan ve kan ürünleri yoluyla bulaştığı gibi, AİDS’li annenin sütünü emen çocuğa da bulaşmaktadır. Ancak cinsel temas yoluyla bulaşması, diğerlerine göre %73 nisbetinde yüksektir.

Halsizlik, kansızlık, ishal, deri dökülmeleri, bronşit, zatürre, solunum yetersizliği, menenjit, karaciğer fonksiyon bozukluğu, muhtelif felçler, bazı kanserler ve nihayet vücudun bütün hastalıklarına karşı dirençsiz kalması gibi belirtiler gösterir.

(Doç. Dr. Ahmet Coşkun,

İlim ve İslamın Işığında AİDS)

Peygamberimiz (s.a.v.) de: “Herhangi bir millette fuhuş yaygınlaşırsa, o toplumda toplu ölümler çoğalır.” (Muvatta, Cihad 26)

“Bir millette (zina ve homoseksüellik gibi) fuhuş açıktan yapılır ve yaygınlaşırsa, onlar arasında taun, yani bulaşıcı bir hastalık baş gösterir. Bununla da kalmaz, kendilerinden önce yaşayan insanların tanımadıkları, yeni hastalıklara maruz kalırlar.” buyurmuştur. (İ.Mace, Kitâbü’l Fiten 4019)

Bu çirkin fiileri yapanlar hakkında Peygamberimiz (s.a.v.)’in haber verdiği “adı bilinmedik bulaşıcı hastalıklar meydana getirir” buyurması apaçık bir mucizeden başka bir şey değildir.

“Ey Muhammed sana vahyolunan kitâbı oku. Namâzı dosdoğru kıl. Şüphesiz namâz insanı fuhuş ve kötü şeylerden alı koyar.” (Ankebût s. 45)

“Zinâya yaklaşmayın. Zîrâ o, bir hayâsızlıktır ve kötü bir yoldur.” (İsra s. 32)

 

 

TARIM KORUMA VE HAŞERE

İLAÇLARININ YAN TESİRLERİ

 

Modern haşere ilaçları, öldürülmek istenen organizma ile birlikte diğer bazı canlıları da yok etmekte ve bunlar arasında ekseriya haşerenin tabii düşmanları ve onunla beslenen organizmalar da yer almaktadır. Beslenme zinciri bir defa kırılınca veya bozulunca, tabii düşmanları tarafından kontrol edilen bir organizma toplumunda nüfus sayısı birdenbire artmakta ve bu sefer bu yeni organizmanın kendisi haşere durumuna gelerek zirai mahsulleri tehdit etmeye başlamaktadır.

Haşere ilaçları ile ilgili en önemli problem, böcek türündeki başlıca haşerelerin, çok kullanılan ilaçlara karşı gittikçe artan şekilde mukavemet göstermeleridir. Bununla beraber bir ilacın bir bölgede bulunan milyarlarca haşerenin bütün fertlerini öldürmesi nadirdir. Toplumun birkaç ferdinde bu ilaçtan daha az müteessir olacak genetik özellikler bulunabilir. İnanılmaz derecede yüksek üreme hızları ile hayatta kalan bu dirençli fertler, bu ilaca karşı daha dayanıklı yeni toplumlar meydana getirebilirler. Ev sineklerinin bir kısmı, pamuk kurdu ve sıtma mikrobu taşıyan bazı sivrisinekler de dahil olmak üzere 200 den fazla haşere türü, 1940 yılından itibaren kullanılan bu tür haşere ilaçlarına karşı dirençli hale gelmişlerdir.

Bir tür, dirençli hale geldiği zaman, genel olarak bu kimyasal madde daha büyük dozlarda, daha sık olarak tatbik edilmekte ve sonra daha etkili kimyasal maddeler kullanılmaya başlanmaktadır. Neticede, kısa bir zaman içinde bu yeni ilaçlara karşı da direnç gösteren türler ortaya çıkmaktadır. Bu durum gittikçe daha kuvvetli zehirlerin kullanılmasına sebep olmakta ve bizi bir fasit daire içine kilitlemektedir.

(Prof. Dr. Yılmaz Muslu,

Ekoloji ve Çevre Sorunları, 169.s.)

EVRENİN YARATILIŞI

 

Evrenin patlama hızı inanılmayacak kadar hassas bir

kesinlikle belirlenmiştir. Bu nedenle “Big Bang” herhangi bir

patlama değil, her yönüyle çok iyi hesaplanmış ve düzen-

lenmiş bir oluşumdur. “Big Bang” kavramını duymuş olan

ancak konuyu fazla incelemeyen kimseler, evreni başlatan

bu patlamanın ardında olağanüstü bir hesaplama olduğunu

pek düşünmezler. Çünkü “patlama” kavramı, adı üstünde,

insana düzen, hesap, plan gibi kavramları çağrıştırmaz.

Oysa Big Bang’de akıllara durgunluk verecek kadar hassas

bir düzenleme vardır.

Big Bang bir patlama olduğuna göre, beklenmesi gere-

ken, bu patlamanın ardından maddenin uzay boşluğunda

“rastgele” dağılması olacaktır. Bu rastgele dağılan madde-

nin evrenin belirli noktalarında birikip galaksiler, yıldızlar ve

yıldız sistemleri oluşturması ise, buğday ambarına atılan bir

el bombasının, buğdayları toplayıp, düzenli balyalara sarıp

üst üste istiflemesi kadar “anormal” bir durumdur. Big Bang

teorisine uzun yıllar karşı çıkmış olan Sir Fred Hoyle, bu

durum karşısında duyduğu şaşkınlığı şöyle ifâde eder:

“Big Bang teorisi evrenin tek ve büyük bir patlama ile

başladığını kabul eder. Ama bildiğimiz gibi patlamalar mad-

deyi dağıtır ve düzensizleştirirler. Oysa Big Bang çok gizem-

li bir biçimde bunun tam aksi bir etki meydana getirmiştir:

Maddeyi birbiriyle birleşecek ve galaksileri oluşturacak hâle

getirmiştir Gerçekten de Big Bang ile oluşan madde “olağa-

nüstü” bir biçimde şekil ve düzen almıştır. Böyle bir düzenin

oluşabilmesi ise bizi tek bir gerçeğe götürmektedir: Evrenin

üstün kudret sahibi Allah tarafından kusursuzca yaratıldığı

gerçeğine…”

“Göklerin ve yerin mülkü O (c.c.)’undur; çocuk edin-

memiştir. O (c.c.)’ya mülkünde ortak yoktur, her şeyi

yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir

etmiştir.” (Furkan s. 2)

(Paul Davies, Superforce: The Search for a Grand Unified Theory , 184 s.)

 

İSLÂM’IN İKTİSADÎ ESASLARI

 

İslâm’ın öngördüğü iktisâdî sistem kapitalizm ve komü-

nizmde olduğu gibi bir teori değildir. Bazı dönemlerin bozuk

ekonomik sistemlerine tepki olarak da doğmamıştır. İslâmiyet;

bir milletin sosyal, iktisadî ve hukukî ihtiyaçları, dünyâdaki

ve âhiretteki durumları esas alınarak bildirilmiş olan Allahü

Teâlâ’nın ve O (c.c.)’un yüce Peygamberi  (s.a.v.)’in emirleri

ve teblîğleridir.

Alış-veriş ve malların fiyatlarının oluşması, arz-talep esa-

sına göre yürür. İhtikâr (karaborsacılık) ve fâhiş kâr  yasaklan-

mıştır. Ferdin iktisadî hürriyeti, mülk  edinme ve miras hakkı

vardır.

“…Tâ ki, o mal, sizden yalnız zenginlerin elinde dola-

şan bir  servet olmasın.” (Haşr s.7) Bu ayet, servetin belirli

ellerde toplanmasını ve âtıl bir halde tutulmasını yasaklamak-

tadır. Fakat zengin, malını meşru yoldan kazanmışsa onun

saygınlığı vardır. İslâm onu yararlı yollara vermeye teşvik

ederken yersiz harcamalardan ve israftan da men eder.

Nebi (s.a.v.)’in getirdiği bazı iktisâdî düsturlar şunlardır:

“Yetimin malına yaklaşmayın. Meğer ki yetim büyüme

çağına yetişinceye kadar en iyi şekilde yaklaşın. Ölçüyü,

terâziyi adâletle tutunuz. Hiç kimseye gücünün yetmeye-

ceğini yüklemeyiniz.”

“Bir kimse gıdâ maddelerini alıp, pahalı olup da sat-

mak için kırk gün saklarsa hepsini fakirlere dağıtsa, gü-

nahını ödeyemez.”

“Satılan bir şeyin kusurunu gizlemek helâl değildir. O

kusuru bilip söylememek de kimseye helâl değildir.”

“Ticârete hıyanet karışınca bereket gider.”

Enes bin Mâlik (r.a.) buyurdu ki; Medîne-i Münevvere’de

pahalılık oldu. “Yâ Resûlullah (s.a.v.) fiyatlar yükseliyor.

Bize kâr haddi koyunuz.” denildi. “Fiyatları koyan Allahü

Teâlâ’dır. Rızkı genişleten, daraltan, gönderen O (c.c.)’dur.

Ben Allahü Teâlâ’dan bereket isterim” buyurdu. Bu hadîs-i

şerîf ile arz ve talep kânununu ortaya koymuşlardır.

(Rehber Ansiklopedisi, 9.c., 380.s.)

 

 

 

NİÇİN MÜSLÜMAN OLDU?

 

Avrupa’nın meşhûr ilim ve fikir adamı Roger Garaudy

1982’de müslümanlığı seçti bunun sebebini bir konferan-

sında bütün dünyaya şöyle açıkladı, “Evet, bugün ben

Müslümânım. Niçin İslâm’ı seçtiniz, diyorsanız; İslâmı seç-

mekle çağı seçtim”, “İslâm, çağları arkasında sürükleyen bir

dindir. Diğer dinler ise, çağların arkasında sürüklendi. Yani,

İslâm dışındaki bütün dinler zamana uyduruldu. Reforma

tâbi tutuldu. Mukaddes kitâblar zamâna göre tahrif edildi.

Kur’ân-ı Kerîm ise, indirildiği günden beri hep zamana hük-

metti. O, zamanı değil, zaman onu izledi. Zaman yaşlan-

dıkca o gençleşti. Bu, çağlarüstü bir olaydır. Bugüne kadar,

bunca savaşların bıraktığı korkunç, sosyal, siyâsî ve ekono-

mik sarsıntılardan dahâ büyük bir olaydır.

İslâm hem maddeye, hem de mânâya hükmetmiştir.

Öyle ise, bunların ikisi birbirinden koparılamaz. Nasıl kopa-

rılabilir ki, İslâm, ‘İlim Çin’de de olsa gidip bulunuz. İlim

ve fen mü’mînin gayb olmuş malıdır’ diyor. İslâm, dün-

yayı sarsan bu iki olaya sınır koymadığına göre, dünyayı

sarsmıştır.

İnsanı, mahlûkların en fazîletlisi ve en şereflisi olarak

bildirirken, onun sömürülemeyeceğini anlatmıştır. İsrâfı,

gösterişi ve lüksü yasaklayan, kazancı alın terindeki dam-

lacıklarda arayan, biriken sermâyeyi fakire ölçülü ve ahlâk

hükümleri içinde aktaran, fâizi, tembelliğe sebep olduğu için

yasaklayan ve gayrimeşru serveti böylece imhâ eden bir

sistemler manzûmesidir. İslâm, halîfe ile kölenin aynı hakka

sahip olmasını mecbur kılmıştır.

Hazreti Ömer (r.a.) ile kölesi bir şehirden bir şehre gider-

ken deveye sıra ile binerler. Zaman zaman, devenin yularını

halîfe çeker, zaman zaman da köle… İşte adâlet ve hukukta

İslâm’ın devrimidir bu.

Marksizm ile kapitalizm ikisi de, insanı sömüren sistem-

lerdir. İslâm bunlara karşı, insana prestijini iâde eden bir

semavi dindir.”

(Necati Özfatura, Basından Seçmeler)

 

ÇALIŞAN KADININ PROBLEMLERİ

 

Türkiye’de ihmale uğrayan konulardan biri de şüphesiz

“Çalışan Anne” dir. Kadına iş veren müesseseler, onun aynı

zamanda bir anne ve ev kadını olduğunu kabul etmek iste-

miyorlar.

Günümüzde “Bir ev, tek maaşla geçinmez” tekerlemesi

âdeta peşin hüküm haline gelmiştir. Bilhassa okumuş kadınlar,

kendilerini çalışmak zorunda hissetmektedirler. Çalışmak ve

para kazanmak teorik plânda kadına câzip geliyor: İhtiyaçları-

nı daha kolay temin edebilecek, kocasının eline bakmayacak,

hatta eve ekonomik katkıda bulunarak, itibar kazanacaktır. Bu,

madalyonun birinci yüzüdür ve gerçekten câzip görünür. Fe-

minizm dilinde buna “ekonomik bağımsızlık” deniyor. Gelelim

madalyonun ikinci yüzüne: Çalışan kadın, evine, kocasına ve

çocuğuna yeterli zaman ayıramıyor. İşten yorgun dönen kadın,

çocuğunun ve kocasının haklı isteklerine cevap veremiyor.

Karşılıklı sevgi ve saygıya dayanan sıcak âile bağı zayıflıyor.

Çoğu zaman ciddi münakaşalarla bağ kopacak dereceye geli-

yor. Evlilik ekonomik bir anlaşmaya, ev ise otele dönüyor…

Araştırmalar, annesi çalışan çocuklar ile, kimsesizler yur-

dundaki çocukların “Sosyal hayata uyumsuzluk” konusunda

bir paralellik içinde olduğunu göstermektedir. Bize (Psikiyatris-

te), yardımcı olmamız için getirilen problemli çocukların önemli

bir bölümünü “çalışan annelerin çocukları” teşkil etmektedir.

Çocuklarına ayıracak yeterli zamanları olmadığından on-

larla sıcak bir bağ kuramıyorlar. Çocuklar, yabancı elinde bü-

yüyor. Annesinden yeterli sevgi, ilgi ve şefkat alamadığından

“güven duygusu” yerleşmiyor. Ruhsal ve fiziksel rahatsızlıklar

sebebiyle doktora başvuran kadınların çoğunluğunu “çalışan

anneler” teşkil etmektedir. Yine sakinleştirici ilaçlar kullanan-

lar içinde “çalışan kadınlar” ilk sırayı almaktadır.Bu kadınların

hepsi de evine, çocuğuna ve kocasına karşı görevlerini yerine

getirememenin ezikliği içerisindeler. Ekonomik sistem, bunlara

bir verirken; sosyal sistem beş istiyor… Çoğunun aldığı maaş,

giyim-kuşamlarına ve yol parasına ancak yetiyor. Şimdi soru-

yoruz: Kadının çalışması kendisi ve toplum için bir iyilik midir?

(Prof. Dr. Sefa Saygılı, Annemi İstiyorum, 11-13.s.)

30 Temmuz, Mevlâna Takvimi

 

İNTERNET NE KADAR DOST NE KADAR DÜŞMAN?

 

Hayatı kolaylaştıran birçok şeyin yan tesirleri olabileceği

unutulmamalıdır. Hatta bâzıları, “Acaba faydası mı çok, zararı

mı?” diye insanı düşündürecek derecede, iki tarafı da kesen

bir bıçak gibidir.

İnternet, niyeti bozuk insanın elinde, korkunç bir silaha dö-

nüşüyor. “Cinsel özgürlük” devri başladı hezeyânına uyarak,

daha çocukluktan yeni çıkmış gençler, “Ne ayıbı, ne günahı,

dilediğinizi yapın, kendinizi sınırlamayın!” diyerek internet bu

yönde kullanılmaya teşvik ediliyor. Sözde pedagoglar tarafın-

dan da, “Çocuklarınızın mâsum flörtlerine karşı çıkmayın, bıra-

kın karşı cinsi tanısınlar” yalanı empoze ediliyor.

Bunun yanı sıra insanlar bir tüketim canavarına dönüştürü-

lüp, internetten alışverişin kolaylığıyla  avlanıyor. Kredi kartları

ile internetten alışverişe teşvik edilip insanları bankaların oyun-

cağı hâline getiriliyor.

İnternet bağımlılığından kurtulmak isteyenler günlük kulla-

nım için bir süre belirleyip bunun dışına çıkmamak, bilgisayarı

aile bireylerinin ortak kullandığı bir alana taşımak, gün içinde

internete girdikleri saatleri değiştirmek, sorun çözülemiyorsa bir

psikiyatristen profesyonel yardım almak yoluna gidebilirler. Ço-

cukları internette çok zaman geçirdiği için endişelenen binlerce

aile bulunmaktadır. Bu gençler için internete girmeyi yasakla-

mak çözüm olmadığı gibi gencin internet kafeler gibi daha sağ-

lıksız ortamlara yönelmesine sebep olabilecektir. Bu sebeple

saat sınırı koymak daha uygun olacaktır. Gencin arkadaşları

ile internet dışı yollarla iletişim kurması özendirilmelidir. Genç-

lerin bilgisayar ve internet dışında da hobi geliştirmeleri teşvik

edilebilir, aile bu konuda spor yaparak,dînî bilgileri artırmaya

yönelik kitap okuma saatleri belirleyerek gence örnek olabilirler.

Ayrıca gence belirli sorumluluklar verilmeli, aile içindeki işbölü-

müne aktif katılması istenmelidir. İnterneti yenilmesi gereken

bir düşman olarak görmek yerine, dozunda ve etkili biçimde

kullanıldığında bu çağın tüm bilgisine ulaşmayı ve öğrenmeyi

kolaylaştıran faydalı bir eğitim ve iletişim aracı olduğunu da

unutmamak gerekir.

(Dr. Gökben Hızlı Sayar, Psikiyatri Uzmanı)

 

PARMAK İZİNDEKİ KİMLİK

 

Tek yumurta ikizleri de dahil olmak üzere, her insanın

parmak izi kendine özeldir. Başka bir deyişle, insanların par-

mak uçlarında kimlikleri şifrelenmiştir. Bu şifreleme sistemi-

ni, günümüzde kullanılmakta olan barkod sistemine benzet-

mek de mümkündür.

Kuran’da, insanları ölümden sonra diriltmenin Allâh (c.c.)

için çok kolay olduğu anlatılırken, insanların özellikle par-

mak uçlarına dikkat çekilir: “Evet; onun parmak uçlarını

dahi derleyip (yeniden) düzene koymaya güç yetirenleriz.” (Kıyâmet s. 4)

Âyet-i Kerime’de parmak uçlarının vurgulanması, son

derece hikmetlidir; çünkü parmak izindeki şekiller ve detay-

lar, tamamen kişiye özeldir. Şu an dünya üzerinde yaşayan

ve tarih boyunca yaşamış olan tüm insanların parmak izleri

birbirinden farklıdır. Dahası, aynı DNA dizilimine sahip tek

yumurta ikizleri dahi farklı parmak izine sahiptirler.

Parmak izi doğumdan önce cenin üzerinde son şeklini

alır ve kalıcı yara olması dışında ömür boyu sabit kalır. İşte

bu nedenle parmak izi, herkese özel çok önemli bir “kimlik

kartı” sayılmakta ve parmak izi bilimi ise insanlar tarafından

bilinen tek değişmez ve yanılmaz kimlik tespit yöntemi ola-

rak kullanılmaktadır.

Moenssnens, Fingerprint Techniques (Parmak İzi Teknik-

leri) adlı kitabında parmak izinin her insana özel oluşunu şu

şekilde değerlendirmiştir: “Şimdiye dek farklı parmaklardaki

iki parmak izinden hiçbirinin birbiriyle aynı olduğuna rastlan-

mamıştır…”

Ancak önemli olan, parmak izinin özelliğinin ancak 19.

yüzyılın sonlarına doğru keşfedilmiş olmasıdır. Ondan önce,

insanlar parmak izini hiçbir özelliği ve anlamı olmayan çizgi-

ler olarak görmüştür. Fakat Kuran’da, o dönemde kimsenin

dikkatini dahi çekmeyen parmak izleri vurgulanmakta ve bu

izlerin ancak çağımızda fark edilen önemine dikkat çekil-

mektedir.

(http://www.ridgesandfurrows.homestead.com/fingerprint.html)

 

 

İNTERNET’İN VE TELEVİZYON’UN HAYATIMIZDAKİ

YERİNİ YENİDEN GÖZDEN GEÇİRELİM

 

İnternet Bağımlılığı’nın bireyler üzerinde, abartıdan uzak ve

çok ciddi boyutlarda etkisi vardır.  Peki nasıl oluyorda bazı insan-

lar internete bağımlı hale geliyor?

Yapılan araştırmalar göz önüne alındığında ortaya şu sonuç

çıkmaktadır. Sosyal bağları zayıf olan insanların, yani normal

yaşamda diğer insanlarla daha az iletişim kuran insanların bu

rahatsızlığa daha yatkın olduğu gibi depresyonda olmak, çok

kaygılı olmak veya bireyin özsaygısının düşük olması gibi özel-

likler internete bağımlı olmaya çanak tutmaktadır.

Uluslararası Hak İhlâlleri İzleme Merkezi’nin (UHİM) hazırla-

dığı rapora göre, insanlar artık gerçek yaşamını sanallaştırma-

nın eşiğinde hayat sürüyor. Raporda, Facebook ve Twitter gibi

sosyal paylaşım siteleri, bireysel ve toplumsal değerlerin yiti-

rilmesine zemin hazırladığı ve insanların kontrol duygularında

eksilmelere yol açtığı yazıyor. Raporun başlangıcında ABD’li bir

psikoloji profesör Rowland Miller’ın “Bu siteler, utanmayı unuttu-

ruyor” tespiti yer alıyor. UHİM’in başkanı Ayhan Küçük ise, gü-

nümüz toplumlarının her türlü teknolojik gelişmeyi herhangi bir

süzgeçten geçirmeden kabullendiğini söylüyor.

(Prof. Dr. Kemal Sayar, www.kemalsayar.com)

Toplumun temelini oluşturan aile bireylerini tehdit eden bir di-

ğer unsur da televizyondur. Gaziantep Üniversitesi  öğretim üye-

si Doç. Dr. Zeynep Hamamcı, şiddet içeren dizi, haber ve çizgi

film izleyen çocuklarda model alma yoluyla saldırgan davranışlar

ve şiddet eğilimi ortaya çıkabileceğini söyledi.

Doç. Dr. Hamamcı, anne ve babaların çocuklarını oyalanma-

ları için ya da başka sebeplerle uzun süre televizyon karşısında

bırakmaması, çocukların televizyon izledikleri saatlerin sınır-

landırılması gerektiğini ifade etti. Çocukların televizyon izlemek

yerine kitap okuma vb. uğraşlara yönlendirilmesi gerektiğini ve

ailelerin çocukların izleyeceği, haber, dizi, film ya da çizgi filmler-

de seçici olması gerektiğini kaydetti.

“Malayâniyi terk etmek, kişinin müslümanlığının güzel-

liğindendir.” (Tirmizi) (Malayâni, ömrü faydasız oyunlarla, boş

işlerle geçirmek demektir.)

(Doç Dr. Zeynep Hamamcı; www.yetenek.com)

 

ÖNCESIYLE SONRASIYLA MUTLU EVLILIK

 

Günümüz bazı gençleri, “görücü usulü” ile evlenmeyi ken-

dilerine yapılan bir saygısızlık olarak kabul ediyor. Evlenecek

yaşa gelmiş gençler, hayat arkadaşlarını seçerken (kendi de-

yimleri ile) “tecrübelerinin elverdiği ölçüde “titiz” ve “hassas”

davranmaya çalışıyorlar.

Genç erkeklerin büyük çoğunluğu okul yıllarında çıktıkla-

rı kızlarla “asla” evlenmemeye özen gösteriyorlar ve bunu da

“hassasiyet” olarak isimlendiriyorlar. Çünkü genç erkekler için

evlenmeyi düşündükleri kızlarda aranan en önemli özellik “ilk ve

tek” olmak. Hatta yaşantı itibarı ile çok özgürce yaşayan genç

erkekler bile evlenecekleri kızlarda “özel” olmayı tercih ediyor.

Bundan dolayı gençler; “Eğer bir kız benimle çıkıyorsa başkala-

rı ile de çıkabilir.” diye düşünüyor.

Evlilikte öncelikle bilinmesi gereken, nikâhsız kadınla erke-

ğin görüşmesi, kaygan zemindir. Ayaklar kayarsa, şahısların

nereye sürükleneceği belli olmaz. Evlilik öncesi görüşmelerde

gençlerin yanında babaları olmalı. Nişanlı bile olsalar, nişan

hiçbir şeyi helâl kılmaz.

İnternet aracılığı ile eş aramak bahanesiyle, erkek veya ha-

nımlarla yazışmak dinen uygun değildir. Bu haramların üzerine

helalinden bir bina yapılamaz. Yani eğri cetvelle doğru çizgi çi-

zilemez. Yanlış metotlarla hakikate varılmaz!

İnternetteki arkadaşlıklar, olgunlaşmamış karpuza benzer.

Olgunlaşmamış karpuz, dışarıdan bakınca karpuz amma, alıp

kesince içi bembeyaz. İnternette insanlar kendilerini anlatıyor

fakat bunun ne kadarı doğru?

Yani aldanma ihtimali çok yüksektir. Erkekler zevki için, kız-

lar yuva kurmak için arkadaş arar. Pek çok erkek, kızların göz-

yaşından zevk alır. Bu sebepten internetteki güzel sözler kötü

sonuçlar doğurabilir.

Peki çözüm ne? İlmihale uymak!

İlmihâl ne diyor? “Evlilik, öncesiyle sonrasıyla İslamiyet’e

uygun olacak.” Gerisi söz oyunlarıdır.

Şarkıların ve türkülerin bütünü gözyaşından ibarettir. İki

dünyada mutluluk, Allâh (c.c.)’un emirlerine ve Habibi (s.a.v.)’in

sünnetine uymakladır.

(Uzman Pedagog Adem Güneş, www.yetenek.com)

 

 

 

 

 

KONTROLLÜ İNTERNET

 

İnternetin önemi ve açtığı yeni ufuklar konusunda o kadar

şey yazılıp çizilmektedir ki, insanların çoğu, buna kapılarak ço-

cuklarına internet erişimli bilgisayar almaktadır. Ancak tekno-

lojinin potansiyel olarak hem hayra hem de şerre açık yönleri

vardır. Kolayca bilgiye erişim ve hızlı iletişim sağlayan bu tek-

nolojinin depoladığı bilgiler içinde, çocukların ve yetişkinlerin

zihin ve ruh sağlığını bozanları da bulunmaktadır.

Bugün birçok internet danışmanının dile getirdiği, ulaşılan

bilgilerin güvenilirliği ve doğruluğu problemi, internetin potan-

siyel tehlikelerinden sadece biridir. Üzülerek belirtelim ki, inter-

nette daha önemli bir tehlike daha vardır. Çocuklarını sağlıklı,

ahlâklı ve faziletli yetiştirmek isteyen ebeveyn ve eğitimciler

için handikap, internetin, çocuk gelişimine menfi tesir eden bir

muhtevayı da barındırmasıdır. Pornografik ürünler, uyuşturu-

cuyu özendiren malzemeler ve şiddet içeren yazılar bunlardan

sadece bazılarıdır.

Bugün internet üzerinde var olan muhtevanın yüzde elliye

varan kısmının, çocukların gelişimini olumsuz etkileyebilecek

potansiyelde ses, yazı ve görüntüden oluştuğunu söylemek

abartı sayılmayacaktır. Yapılan son bir araştırmada, sadece

Türkçe içerikli 200’ün üzerinde web sitesi, gayr-i ahlâkî yayın

yapmaktadır. Kısacası, çocuğun sağlıklı ve dengeli gelişimini

engelleyecek ve dejenere olmasına yol açacak bilgi ve malze-

me, internete erişen bir çocuk için bir tıklama uzaklığındadır.

Çocuk terbiyesine önem veren toplumumuzda, anne-ba-

balar çocukları için her türlü fedakârlığı yapmaktadır. Kimi

veliler, çocuklarına internet erişimli bilgisayar almakta veya

internet kafelere gitmelerine izin vermektedir. Kimi aileler de

çocuklarının, internet erişimli bilgisayarı olan arkadaşlarının

evlerinde bir araya gelmelerine izin vermektedir. Ne şekilde

olursa olsun çocukların internetten yararlanmaları sağlanmalı

ancak bu çocukların gelişimine zarar vermemelidir.

Anne-babalara ve eğitimcilere düşen ise, internetin, çocu-

ğun kontrollü ve sınırlı kullanmasını sağlamak ve gerekli filtre-

lemeleri yapmaktır.

(Dr. Mehmet Köylü, Sızıntı Dergisi, Mayıs 2003)

 

BİYOMİMETİK İLMİ:CANLILARDAKİ YARATILIŞ

ÖZELLİKLERİNİ ÖRNEK ALMA

 

Biyomimetik, insanların doğada bulunan sistemleri taklit ede-

rek yaptıkları maddelerin, aletlerin, mekanizma ve sistemlerin

tümünü ifade eden bir terimdir. Doğadaki yaratılış özelliklerini

örnek alınarak yapılan aletlere, özellikle nanoteknoloji, robot

teknolojisi, yapay zeka (AI), tıbbi endüstri ve askeri donanım gibi

alanlarda kullanılmak için gerek duyulmaktadır. Meselâ:

  1. Arı kuşlarının 10 gramdan daha az bir yakıtla Meksika

Körfezi’ni geçebilmeleri,

  1. Bazı kuşların en iyi helikopterlerden bile daha iyi manevra

yapabilmeleri,

  1. Termit kulelerinde bulunan iklimlendirme ve havalandırma

sistemlerinin, donanım ve enerji sarfiyatı bakımından insanların

yaptıklarından çok daha üstün olmaları,

  1. Yarasanın çok frekanslı ileticisinin, insanların yaptığı radarlar-

dan daha verimli ve duyarlı çalışması,

  1. Işık saçan alglerin vücut fenerlerini aydınlatmak için çeşitli

kimyasalları bir araya getirmeleri,

  1. Kutup balıkları ve kurbağaların donduktan sonra yeniden ha-

yata dönmeleri ve organlarının buz nedeniyle hasara uğrama-

ması,

  1. Bukalemunun ve mürekkep balığının, bulundukları ortamla

tam bir uyum içinde olacakları şekilde derilerinin renklerini, de-

senlerini anında değiştirmeleri,

  1. Arıların, kaplumbağaların ve kuşların haritaları olmadan uzun

mesafeleri katetmeleri,

  1. Balinaların ve penguenlerin oksijen tüpü kullanmadan dalma-

ları.

Tüm bunları Cenâb-ı Hakk’ın bizlere ibret olarak gösterdiğini

düşünmeli ve bu nimetlere hikmet gözlüğü ile bakmalıyız. Nite-

kim Allâh (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de “Gerçekten hayvanlarda da

sizin için bir ders (ibret) vardır; karınlarının içinde olanlar-

dan size içirmekteyiz ve onlarda sizin için daha birçok ya-

rarlar var. Sizler onlardan yemektesiniz. Onların üzerinde ve

gemilerde taşınmaktasınız.” (Mü’minun s. 21-22) buyurmakta ve

bizlerin dikkatini yarattığı mahluklara çekmektedir.

(Michelle Nijhuis, www. biomimicry.org, 6 Temmuz 1998)

 

TELEVİZYON ESARETİNDEN KURTULMA YOLLARI

 

Televizyonun ömrünüze, yeteneklerinize, zekânıza, ilişki-

lerinize, başarınıza, maddi ve manevi sağlığınıza ne büyük et-

kileri olabileceğini hesapladınız mı? Televizyon esaretine kar-

şı kendinizi ve ailenizi koruyucu bir program geliştirdiniz mi?

İki sınıf insan vardır: Yönetenler ve yönetilenler; özgürler

ve esirler; başaranlar ve başaramayanlar, üretenler ve tüke-

tenler; capcanlı yaşayanlar ve hayali yaşayanlar. Hepimiz de-

ğişen rollerimize göre az çok bu ikililerin, iki tarafı arasında

gider geliriz. Şu var ki, kim daha çok televizyon izliyorsa o

daha çok ikinci sınıfta kalmaya zorlanıyor.

Haşlanmış kurbağa deneyini duymuş muydunuz? Kur-

bağayı önce ısıtılmış su dolu tepsiye atarlar; ısının acısıyla

derhal zıplayıp kurtulur. Sonra ılık su dolu tepsiye usulca bı-

rakırlar. Alttan yavaşça ısıtırlar. Kurbağa sıcağa sakince alı-

şır, gevşer, hoşlanır, iyice yayılır, kendini bırakır. Giderek ısı

canını yakmaya başlar; ama kurbağa o kadar güçten düşer

ve çöker ki, zıplamaya gücü yetmez, suyun içerisinde diri diri

pişer. Televizyonun ahlakımıza, değerlerimize, hayatımızın

anlamına, ebedi hayatımıza yaptığı tam olarak buna benze-

miyor mu?

Zekayı çökertmiyor mu? 1993 yılında Alman beyin antren-

man kurumu başkanı Prof. Bern Fishner, ‘Birkaç saat TV izle-

menin, beyinde oluşturduğu tembelliğin giderilmesi için bir iki

hafta zihin egzersizi yapmak gerekir.’ diyordu.

Dikkat buyurunuz; Yüzyıl önce Hıristiyanlarda da boşan-

malar binde birlerin altındaymış. Bugün Batı’da cinsel sapkın-

lıkları patlatan ve evliliklerin yarısını boşanmayla sonuçlandı-

ran şey neyse, biz de o yolda ilerliyoruz.

Öyleyse kendi geleceğinizi kurtarın: Kendinizle, ailenizle,

çevrenizle ve Allâh ile ilişkinize ve ahiretinize acıyın ve ka-

rarınızı verin: Mümkünse televizyonu kaldırmayı seçin. Yeri-

ne aile içi etkinlikler, oyunlar, sohbetler, okumalar, ziyaretler,

misafir ağırlamalar, sosyal etkinlikler doldurmayı tercih edin.

Böyle bir hayat çok canlı, cesaretlendirici, geliştirici ve heye-

canlı olacaktır.

(Dr. Muhammed Bozdağ, Gülistan Dergisi, 120. Sayı, Aralık 2010)

14 Kasım, Mevlâna Takvimi

 

YILBAŞI KUTLAMALARI FACİASI

 

31 Aralık gününü 1 Ocak gününe bağlayan gece, milâdi

takvime göre yılbaşı gecesidir. Biz Müslümanlara göre ise bu

gece, resmî ve milletlerarası bir takvim başlangıcı olmaktan

başka bir şey ifade etmemektedir. Zira Müslümanlara göre

yılbaşı hicrî Muharrem ayının birinci gecesidir.

Günümüzde, toplumların kültürel değerlerini, hatta itikadî

ve ahlâkî eğilimlerini; sahip oldukları hayat tarzı, ekonomik

yapı, yerleşim, ulaşım, iklim, çevre, eğitim, folklor, örf ve âdet

gibi ilk bakışta konuyla ilgisiz gözüken birçok hususu derin-

den etkilemekte ve sonuçta mekanizma kendi değerlerini

üretmektedir. Bu sebepten, yılbaşı kutlamalarının, sıradan bir

kutlama olarak kabul edilmesi ve tabiî karşılanması mümkün

olamaz. Aksine, yılbaşı kutlamak, Noel ağacı süslemek, Noel

babanın hediye bırakması gibi âdetler toplumumuzda kültürel

tahribata ve kimlik bunalımına yol açmakta, yeni yetişen ku-

şakları, kendi öz değerlerinden koparıp batının hayat tarzına

alıştırmakta, sonra da onların değer ve inanç esaslarına sıcak

bakmaya ve giderek onları benimsemeye götürebilmektedir.

Yılbaşında insan, hıristiyan gibi yılbaşı gecesi tertipleyece-

ğine, geride bıraktığı koca bir yılı nasıl geçirdiğinin muhase-

besini yapmalıdır. Bunları düşünmeli, ilerideki yıllarını düzene

sokmaya çalışmalıdır. Müslümanlar, önce Allâhü Teâlâ’ya ver-

dikleri sözü hatırlamalı, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet doğrultu-

sunda kendilerine bahşedilen “Müslüman” ismine yaraşır va-

kar ve bilincin şuurunda olabilmelidirler. Tüm bunlar sebebiyle

o gece hıristiyanvari bir eğlence ve kutlamanın içine katiyyen

girmeyelim. Allâh korusun! Eğer o gece, o hâl üzere ölüm üze-

rimize gelecek olursa, bilin ki ölümün akabinde azap melekleri

tarafından hıristiyan birinin karşılaşacağı muameleyle karşı-

laşacağız. Bundan asla şüphe etmeyelim ve o anı düşünerek

dehşete kapılıp, kendi özümüze dönelim. Hep sevdiğimizi

söylediğimiz müminler gibi yaşayalım. Tırnağını bile müşrik-

lere muhalefet ederek kesen Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendi-

mize ihanet etmeyelim. Unutmayalım ki Peygamber (s.a.v.)

Efendimiz: “Kişi sevdiği ile beraberdir” buyurmuşlardır.

(Burhan Dergisi, 3 Aralık 2010)

 

İNTERNET’İN ÇOCUKLAR ÜZERİNDE

ZARARLI YÖNLERİ

 

Başbakanlık Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü’nün

(SAGEM) yaptığı araştırmalar, internetin eğer dikkatli olunmaz-

sa başta çocuklar olmak üzere tüm aileye zarar verdiğini ortaya

koydu. SAGEM tarafından yapılan “İnternet Kullanımı ve Aile”

Araştırması’nı Yrd. Doç. Dr. Abdullâh Kuzu başkanlığındaki bilim

adamları hazırladı. Araştırma 18 yaş altı çocuklar merkezli olarak

yapıldı. Aileler internet kullanımı ile ilgili olarak en çok göz yorgun-

luğu, göz kızarıklığından şikâyetçi. Bu şikâyetleri sırt boyun ağrı-

sı, baş ağrısı, eklem-kas ağrısı, uykusuzluk ve yorgunluk izliyor.

Yemek yeme düzeninin bozulması da bir başka şikâyet nedeni.

Ailelerin büyük çoğunluğu internetin sağlığa etkilerini bilmiyor.

Bu nedenle de aileler önlem almıyor.

Sorun yaşayanlar arasında yer alanlar ve çocuklar ise, MSN

açık olmadığı zamanlarda kendilerini huzûrsuz hissettiklerini ifade

ediyor.

İnternet ilk zamanlarda her derde deva olarak görülürken, bu-

gün insanları kaygılandıran bir noktaya geldi.

Aileler en çok internetin düzgün Türkçe kullanımını engellediği

görüşünü savunuyor.

Ailelerin bir diğer şikâyeti ise internet kullanımı arttıkça, ço-

cukların aile ile geçirdiği zamanın azalması, aile çevresinden

uzaklaşmaları ve yüz yüze iletişimin azalması. Bunun da aile içi

çatışmaya neden olduğu, günlük işleri aksattığı ve zaman kaybına

neden olduğu şikâyetleri var.

Ayrıca aşağıdaki bazı zararlı yönleri de çocukları tehdit ediyor.

Çocuklar ahlak dışı sitelere girebilir, yaşları ve gelişimleri ile

uyumsuz görüntü ve bilgilerle karşılaşabilir.

İnternetten ulaşılabilen oyunlar nedeniyle aşırı şiddetle karşı-

laşıp şiddete karşı duyarsızlaşabilir ve öğrendiklerini uygulayabilir.

Kumar oyunlarına meyilli olabilir buradaki oyunları oynayarak

alışkanlık haline getirebilir.

Yanlış kişilerle tanışıp onlar tarafından yasal ve sağlıklı olma-

yan ortamlara çekilebilirler kandırılıp kullanılabilirler.

Uzun süre bilgisayar başında kalarak sosyalleşme yönünde

sorun yaşarlar.

(http://okulweb.meb.gov.tr/45/01/970187/toki/protanitimi.htm)

 

İNTERNETTE EN BÜYÜK TEHDİT:

UYGUNSUZ İÇERİK

 

Dünyanın en büyük antivirüs yazılım kuruluşlarından birinin olan

yaptırdığı araştırmada İnternetin en büyük tehditi ortaya çıktı.

Insites Consulting ve United Consultants firmalarına yaptırılan

küresel araştırmadan elde edilen bulgulara göre internet kullanıcı-

larının yüzde 53,7’si, çocukların uygunsuz içeriğe maruz kalmasını

büyük bir tehdit olarak değerlendirdi. Çocukların internette gezinir-

ken tehlikelerden uzak kalmasını sağlamak için ebeveynlerin ve ço-

cukların aklından çıkarmaması gereken bir kaç basit güvenlik kuralı

olarak şunlar sıralandı:

Aileler, öncelikle çocukları için bir kullanıcı adı seçmelidir.

Antivirüs yazılımlarınızı güncel tutulmalıdır.

Gezinme kayıtlarını izleyin. Eğer silindiklerini fark ederseniz, bu

sizin çocuğunuzla oturup konuşmanızı gerektiren bir işaret olacaktır.

Gözünüz web kamerasında olsun. Kullanılmadığından kapalı

olduğundan emin olun.

Çocuklarınızın sosyal ağlardaki ayarlarını kontrol edin. Herhangi

bir kısıt olmadan herkese açık bir facebook profili çocuklarınızın gü-

venliği için ciddi bir risk oluşturur.

Ebeveyn kontrol araçları kullanın. Bu araçlar ebeveynler için cid-

di avantajdır.

Gizli bilgilerinizi internet üzerinden göndermeyin. Bu bilgiyi ço-

cuklarınıza da öğretmeniz güvenlik açısından çok önemli.

Rahatsız edici mesajları cevaplamayın. Çocuklarınız internet

üzerinden rahatsız edici mesajlar aldığında bu mesajlara karşılık

vermemeleri için onları eğitin.

Online dünyadaki her şey gerçek değildir. Güvenilir bir kaynak-

tan gelse bile internette yer alan her şeyin gerçek olmadığı çocukla-

ra iyice anlatılmalıdır.

Çocuklarınızla açık bir şekilde iletişim kurmanız onların güvenliği

açısından hayati bir öneme sahip olacaktır. Korkularını ve ilgi alan-

ları paylaşmalarını cesaretlendiren bir politika izlemek onları cezâyla

baskı altına almaktan her zaman daha iyidir. Açık bir aile ortamı ve

hem internette hem de yüz yüze açık iletişimde çocuğunuzun siber

güvenliğini artırmak için son derece önemlidir.

(http://www.guvenliweb.org.tr/istatistikler/node/48)

 

İFSÂD MAKİNESİ TELEVİZYON

 

“Televizyon; aylak, şuuru iğdiş edilmiş, hiçbir zaman oku-

mak ve düşünmek alışkanlığı kazanmamış sokaktaki adam için

icad edilmiş bir nevi afyondur…” diyor merhum Cemil Meriç. Bu

tespiti televizyonun ülkemizde tek kanallı olduğu dönemde yap-

mıştır. Ömrü olsaydı da ekranların şimdiki hâlini görseydi kim

bilir ne derdi.

Televizyon, gerek yayıncılar gerekse izleyiciler tarafın-

dan uygun kullanıldığı takdirde elbette faydalı bir âlettir. Bilgi,

görgü ve sanat taşıyıcısıdır. Ama bu, “doğru”nun doğru kişiler

tarafından aktarılması hâlinde böyledir. Günümüz kültür aktar-

macılığına dayalı yayıncılık anlayışında maalesef durum çok

farklı. Artık televizyon denince, aklımıza haber, bilgi, sanat gibi

kavramlar gelmiyor. Aksine, her tür mahremiyet perdesinin par-

çalandığı, tarihimize hakaretin kol gezdiği, dîni ve ahlâkî de-

ğerlerin ayaklar altında çiğnendiği bir kepazelik meydanı var

karşımızda. Üstelik bu meydanın kâhyaları bizi bizden çalmaya

ahdetmiştir. Çocuklarımızın istikbaline, hanımlarımızın iffetine,

topyekûn manevi hayatımıza ahdetmiştir ve buna dur diyecek

bir mercî yok. Tek kalkanınız iradeniz ve kapatma düğmesi.

İslâm; nefsi, nesli, aklı, malı ve dîni muhafazayı öngörür.

Bunlar bütün dîni hükümlerin dayandığı temel düstûrlardır.

Oysa televizyon kültürü nefsi, nesli, aklı, malı ve dîni ifsâd et-

mekte, bunları koruma çabalarına da engel olmaktadır. Ekran-

lardan beslenen şiddet, insan güvenliğini ciddi mânâda tehdit

eden bir unsurdur, bu nefsin korunmasıyla ilgilidir. Mahremiyet

duygusunun yok edilmesi, hayasızlığın ve müstehcenliğin yay-

gınlaştırılması zinâyı özendirmektedir ki, bu da neslin korun-

masına aykırıdır.

Televizyonun çeşitli fanatizmleri beslemesi, içki tüketimi-

ne özendirmesi, aklın korunması prensibiyle çatışır. İzleyiciyi

ölçüsüz ve gereksiz tüketime yönelten yayınlar, özellikle de

gizli-açık reklamlar, malın korunması ilkesine zıttır. Nihâyet,

doğrudan nefsin hevâ ve heveslerine seslenen, kişinin Rabbi

ile münasebetini aşındıran bugünkü yayıncılık anlayışı dînin

korunması düstûru ile nasıl bağdaşabilir?

 

 

 

 

DOMUZ ÜRÜNLERİ VE GÜNLÜK HAYATIMIZ

 

Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Muhakkak

ki Allâh ve Resûlü şarabın, meytenin(leşin), domuzun ve

putların satışını haram kıldılar.” ”Ey Allâhın Resûlü! Mey-

tenin yağları hakkında ne dersin, onlarla gemiler yağlanır ve

insanlar onu aydınlanmak için kullanırlar?” diye sorulunca, Hz.

Peygamber(s.a.v.) “Hayır o haramdır” diye buyurdu ve şöyle

devam etti “Allâh yahudileri kahretsin, Allâh onlara hayvan-

ların iç yağlarını haram kılınca onlar bunu erittiler ve sonra

da satıp bedelini yediler.” (Buhârî, Müslim)

Bu ve diğer kaynaklara dayanarak, Hanefi, Şafii, Mâliki ve

Hanbeli fıkıh âlimleri ‘kan, leş, domuz ve şarabın kullanılma-

sını da alış verişini de caiz görmemişlerdir. Dolayısıyla Allâh’a

inanan ve haramdan kaçan bir Müslümân domuz yetiştiremez,

domuz kesemez, domuzun derisinden, etinden, kılından veya

herhangi bir uzvundan istifade edemez, tabaklama yapamaz,

alış verişini yapamaz ve tüketemez.

Ülkemizde kaçak olarak salam, sosis, jambon gibi ürünlere

karıştırılarak ciddi miktarda domuz eti tükettirildiği gibi domu-

zun derisi ve kılı da bir çok ürünün üretiminde kullanılmaktadır.

Sakal tıraş fırçaları, elbise fırçaları, ayakkabı firçaları, ber-

berlerin kullandığı fırçalar hem domuz kılından hem de başka

hayvanın kılından yapılmakta, ama yağlı boya fırçaları çoğun-

lukla domuz kılından üretilmektedir. Bilhassa hamur işlerinin

yağlanmasında evlerimizde ve iş yerlerimizde yağlama fırçası

olarak genelde yağlı boya fırçası kullanılmaktadır. Bu durumda

Müslümân tüketici ne yapmalıdır?

Tüketiciler olarak öncelikle cebimizdeki cüzdanı, belimizde-

ki kemeri, sırtımızdaki deri ceketi ve altımızdaki deri pantolonu,

ayağımızdaki ayakkabıyı, deri çanta ve valizlerimizi, evlerimiz-

deki ve bürolarımızdaki deri koltukları, diş, traş, elbise, boya ve

badana fırçalarımızı sorgulamalıyız. Haram olduklarını tesbit

edebildiklerimizden derhal vazgeçebilmeliyiz. Yeni alışverişle-

rimizde, bundan böyle fiyat araştırmasından önce haram mı

değil mi sorgulamasını yapmalıyız. Ürünün üzerinde hangi

hayvandan yapıldığını bildiren etiket talebinde bulunmalıyız.

(Dr. Kamil Büyüközer, www. gimdes.com)

 

AİLEDE REİSLİK KİMDE OLMALI?

 

Farklı vücut ve ruh yapılarıyla kadın ve erkek evlilikte bir

bütünlük oluştururlar. Bu farklılıkların görev paylaşımında göz

önüne alınması tabidir. Günümüzde kadının statüsü gittikçe

değişmekte, daha çok aktif olmakta, çalışmaya yönelmekte

ve adeta erkeksi rollere bürünmektedir. Kadını erkekten ayı-

ran ruhi farklar bu şekilde törpülenmekte, kadında erkek gibi

hissi açıdan fakir ve bencil olmaktadır.Böylece evde kadının

hakim olduğu “anne tipi aile” ler gittikçe artmaktadır.

Halbuki ilk bir yaşında, annenin çocuğa karşı ilgi ve ba-

kımı, desteği uygun doyum sağlayabilecek seviyede ise ço-

cuk gelecek gelişim basamaklarını kolay aşar. Anne otoriter,

erkek rolünü üstlenmişse çocuğa yeterli duygusal doyumu

sağlayamaz.

Araştırmacı Pitts’e göre; otoritenin kimde olduğunun bilin-

mesi gerekir ve otorite aile refahını sağlayan kişiye verilme-

lidir.

 

Otorite olmayıp, aile çevresinde anneye ve babaya ait iki

ayrı kaide ve yasak topluluğu olursa, çocuk neye itaat etmesi

gerektiği hakkında bir fikir edinemeyecektir. Bu halde çocuk

hangi tarafı memnun edeceği konusunda tereddüte düşer.

Daha sonra bu ikiliği kendi menfaatleri doğrultusunda kulla-

narak, çok zararlı özellikler ve bozuk bir şahsiyet geliştirir.

Aslında her gurubun bir başkanı olur ve bu bellidir. Yöne-

tim kurulu başkanı olmayan bir firma veya komutanı olmayan

bir ordu anlamsız, beceriksiz olur ve çabucak parçalanıp da-

ğılır. Aynı durum aile için de geçerlidir. Ailenin bir lidere ihtiya-

cı vardır, çünkü bu bir iştir ve meşguliyettir.

Kutsal kitabımıza göre de ailenin başkanlığını erkeğin, ko-

canın, babanın yapması gerektiği anlaşılır.

Tabîi babanın aile reisi olması demek annenin  hiçbir fikir

beyan edemeyeceği anlamına gelmez. Annenin, ailenin bir

ferdi olarak (özellikle evin içiyle ilgili hususlarda) fikri alınır.

Böylece her fert kendine göre görev almış olur.

(Prof. Dr. Sefa Saygılı. Evlilikte Mutluluk Sanatı, s.39,40,41)

15 Mayıs, Mevlâna Takvimi

 

FLÖRT İLİŞKİSİNİN DİNİMİZDEKİ YERİ

 

Evliliğe flört ederek adım atmayı savunanlar hayli faz-

ladır.  Ancak flört ederken evliliği gözetenler, birbirini gere-

ğinden fazla kandırırlar. En azından ilk zamanlarda kim ol-

duklarını, ne düşündüklerini, neye inandıklarını birbirinden

gizlemeye çalışırlar.

Flört sırasında “Tam istediğim gibi. Her konuda uyum

sağlıyoruz.” denir. Fakat sorunlar, genellikle balayının bi-

tip kişilerin gerçek yüzünün görünmesiyle başlar. Bu sefer

yanlış insanla evlenildiği, daha doğrusu evlendiğini sandı-

ğı insanla evlenmediği neticesine varılır.

Çünkü flört öncesinde taraflar birbirlerini sevdirmek için

abartıya kaçarlar. Bu devrede kendisi değil karşı taraf dü-

şünülür. Bunu karşı tarafı sevindirmek ve o anı paylaşmak

amacıyla yapar.

Flört, gençler için tehlikeli bir tuzaktır. İngilizce bir ke-

lime olan flört; kız ve erkeğin arkadaşlık kurup aşıkdaşlık

etmeleri… manasına gelir. Gerçekte evlenecek kız ve er-

keğin tanışıp anlaşmaları için, böyle bir arkadaşlığa asla

ihtiyaç yoktur. Dîni cephesiyle de caiz olmayan bu arka-

daşlığın, birçok mahzur ve tehlikeleri vardır.

Her flörtün ardında –bilhassa kızlar aleyhine- bir tuzak

gizlidir. Flörtçü kızların bir çoğu, erkekler tarafından kandı-

rıldıktan sonra terkedilirler. Flört, gençler arasında aşağılık

kompleksi, kıskançlık, kin, nefret, karamsarlık, düşmanlık,

anarşi ve çeşitli ruhi buhranlar –hatta intiharlar- doğurur.

Nişana gelince…

Nişan bir evlilik değildir. Nişan sadece bir vaattir. Dola-

yısıyla şer’i açıdan getirdiği hiçbir yükümlülük yoktur. Bir

kimsenin nişanlısıyla hali, dışarıdan bir yabancı ile hali bir-

dir. Nişanlıların görüşebileceğini iddia edenlerin hiçbir da-

yanakları yoktur. İddialarının geçerli olması için Resûlullâh

(s.a.v)’den delil getirmeleri gerekir. (Ömer Muhammed Öztürk,

Sohbetler 2, s.140)

(Prof. Dr. Sefa Saygılı, Evlilikte Mutluluk Sanatı,  s.23,24)

 

ZAMANI DEĞERLENDİRMEK

 

Abdullâh bin Abbas’tan (r.a.) rivâyet edildiğine göre,

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Beş şey gelmeden önce (şu) beş şeyin kıymetini bil: Ölme-

den önce hayatının, hastalıktan önce sağlığının, meşguliyetten

önce boş vaktinin, ihtiyarlığından önce gençliğinin, fakirliğinden önce zenginliğinin.”

Hayat, fırsattır; yaşananlar asla geri dönmez. Bu neden-

le, insanın bunların değerini bilmesi gerekir. Bu hadîs, vakit

geçmeden önce kişinin değerini bilmesi gereken fırsatları

özetlemektedir. Ölümden önce hayatın değerini bilmek hayat

boyunca ahiret için çalışmak, özellikle sâlih amellerden ölüm

sonrasında izi kalacak olan amelleri işlemek bu fırsatlardandır.

İnsanın, kendisini birçok görevi yapamaz hale getiren hasta-

lıklardan önce sâlih ameller işlerken sağlığının değerini, vakit

bulamayacağı işlerle meşgul olmadan önceki boş vakitlerinin

değerini bilmesi gerekir. Bedensel güç gerektiren sâlih amelleri

işlemede gençlik döneminde yapılanları, ihtiyar kimseler yerine

getiremez. Hayatın, zorluk ve kolaylıktan, zenginlik ve fakirlik-

ten oluşan anları vardır.

Allâh (c.c.) şöyle buyurur: “Ben cinleri ve insanları an-

cak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât s, 56). Allâh

(c.c) ölünceye kadar ibâdete devam edilmesini emretmiştir: “Ve

sana ölüm gelinceye değin Rabbine ibâdet et.” (Hicr s.  99)

Bir kimsenin, yerine getireceği görevlerin, zamanından

daha fazla olduğunu bilmesi gerekir. Bunun için, saçma şey-

lerle kaybedilecek vakti yoktur. Bir kimse,  Rabbine, toplumu-

na, ailesine, akrabalarına hatta dünya ve ahirette nefsine karşı

yerine getirmesi gereken görevleri saymaya kalkışsa, oyun ve

eğlence gibi ciddi olmayan bir fiilde tek bir an bile geçirmemesi

gerektiğini görür.

Zamanı iyi bir şekilde kullanmaktan kastedilen, içine yalan

ve nefsin hoşuna giden sözlerin söylenmediği mizah için va-

kit ayırmamak değildir. Çünkü latife, niyet samimi olduğunda

ibâdetten sayılır. Resûlullâh (s.a.v.) şakalaşır ancak doğrudan

başka bir şey söylemezdi.

(Hakim, Müstedrek, c.4 s.341)

 

 

 

İSLÂM’LA YENİDEN DOĞAN

LEYKO (LEYLA) HANIM

 

Dünyada İslam’a olan ilgi her geçen gün daha da

artmaktadır. Son 5 yıldır İslam’a büyük ilgi gösteren

Japonya’da yaşayan genç kız Leyko Budist bir ailenin ferdi

iken, İslam ülkelerine çeşitli seyahatler yapmış, sonunda

ezan sesinden etkilenerek İslam’a ilgi duymuş, daha sonra

Kur’ân meali ve Nebi (s.a.v.)’in siyerini okuyarak 6 aylık bir

araştırma sürecinden sonra Tokyo’daki İslam Merkezi’ne

giderek Kelime-i Şehadet getirmiş ve İslam’la şereflenmiş –

tir. Bu safahatı kendisi şöyle anlatıyor:

“Özellikle hadîs kitapları beni İslam’a hazırladı. Hadîsler

sayesinde eski alışkanlıklarımın yerini alacak yeni alışkan-

lıklar edindim. Müslümân olduktan sonra kendimi yeniden

doğmuş gibi hissetmeye başladım. Bu his beni hiçbir za-

man terk etmedi.

Kelime-i şehadet getirdikten hemen sonra örtündüm ve

ör-tümü bir daha çıkarmadım. Hatta Müslümân olduktan bir

gün sonra çalıştığım şirkete başım örtülü bir şekilde gittim.

Şirketin müdürü başörtülü bir şekilde çalışamayacağımı

söyledi, ben de hemen şirketten istifa ettim. İşsiz kalınca

hiç üzülmedim. Çünkü kalbimde Allâh’a karşı büyük bir

îmân oluşmuştu. Ona tevekkül ediyordum ve Allâh’ın beni

yalnız bırakmayacağını biliyordum. Allâh’a îmân etmiştim

ve ne olursa olsun onun bana emrettiği gibi bir hayat sür-

meye karar vermiştim. Müslümân olduktan sonra kendimi

yeniden doğmuş gibi hissetmeye başlamıştım. Bu his beni

hiçbir zaman terk etmedi. Başörtüsü benim her şeyim. Ör-

tüm başımda olduğu zaman Allâh’ın bana olan şefkat ve

sevgisinin daha fazla arttığını hissediyorum.

 

İslam’a ve Peygamber efendimiz (s.a.v.)’e karşı içimde

çok büyük bir sevgi var. Bir de Hz. Hatice (r.anha)’yı çok

seviyorum ve elimden geldiği kadar Hz. Hatice (r.anhâ)’yı

kendime örnek almaya çalışıyorum.”

(Gerçek Hayat Dergisi)

 

DOĞU TÜRKİSTAN’DA ÇİN ZULMÜ

 

Müslümânların kanayan yarası Doğu Türkistan’ın durumun-

dan kamuoyu maalesef habersizdir.

Çin hükümeti, Doğu Türkistan’ın kaynaklarını sömürmekte,

Müslümân Türk halkını ise fakirliğe ve açlığa mahkum etmektedir.

Ekonomik baskı, Çin’in Doğu Türkistan’da uyguladığı soykırımın

çok önemli bir parçasıdır. Bugün Doğu Türkistan halkının büyük

kısmı fakirlik içerisinde yaşamakta, %80’inden fazlası da açlık sı-

nırının altında hayatlarını devam ettirmeye çalışmaktadır.

Çin, 1961’den bu yana, pek çok uluslararası örgütün karşı çık-

masına rağmen, çeşitli nükleer denemelerini Doğu Türkistan’ın

Lop Nor bölgesinde gerçekleştirmektedir. Bu denemeler, bölgenin

Doğu Türkistan’da nükleer deneme kurbanı olanların sayısı

resmi olarak belirlenememekle birlikte, yaklaşık 210 bin kişinin

radyoaktif atık nedeniyle hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir.

Doğu Türkistan’da yapılan zulümlerden biri de Müslümânların

çoğalmasını önlemeye çalışmaktır. 1 çocuktan fazlasına izin

verilmemektedir, buna rağmen hamile kalanlara zorunu kürtaj

uygulanmaktadır.  Çin’de yaşayan 9 aylık hamile olan bir kadın,

evraklarının üzerinde “doğum yapamaz” ibaresi yazılı olduğu için

çocuğunun nasıl elinden alındığını şöyle dile getirmiştir:

“Ameliyat odasında, alınan çocuğun dudaklarını nasıl em-

diğini, kollarını nasıl gerdiğini gördüm. Bir doktor zehiri beynine

enjekte etti, çocuk öldü ve bir çöp kovasına atıldı.”

 

Tüm bu zulümlerin ekonomik sebeplerinin yanında asıl se-

bep, kendilerine en büyük düşman olarak hak dîni ve bu dîni

yaşayanları görmeleridir. Ve bu düşmanlıkları büyük bir öfke ve

kine dönüşmekte, akıl almaz işkencelerle ve zulümlerle inananla-

rı îmânlarından döndürmeye çalışmaktadırlar. Ancak tüm bunları

yaparken unuttukları çok büyük bir gerçek vardır. O da herşeyin

sahibinin Allâh olduğu ve zaferin sonunda muhakkak Allâh’ın ve

inananların olacağıdır. Bu, Allâh’ın kanunudur, geçmişte olduğu

gibi gelecekte de üstün gelecek olanlar, Allâh’ın izniyle, îmân

edenlerdir:

“Gerçekten onlar, muhakkak nusret (yardım ve zafer) bu-

lacaklardır.” (Saffat Suresi, 172)

(Daha fazla bilgi için: Doğu Türkistan 1999 İnsan Hakları İhlalleri

Raporu, www.doguturkistan.net/ih/rapor99.html)

 

KİM BİR MİLLETE BENZEMEYE ÇALIŞIRSA,

ONLARDANDIR

 

Abdullâh b. Ömer’den (r.a.) rivâyete göre Resûlullâh (s.a.v.)

Efendimiz: “Kim bir millete benzemeye çalışırsa, o da

onlardandır,” buyurmuşlardır. Bu hadîs-i şerîf benzemenin

müspet ve menfi kısımlarını içine almaktadır. Çünkü ben-

zemeye çalışmak: Başkalarının yaptığı bir işi onlara uya-

rak yapmak demektir ki hayır ve şerde, günahta, küfür ve

îmânda olabilir. O halde bu hadîs-i şerîf: Kâfirlere, fâsıklara,

günahkârlara benzemeyi yasakladığı gibi, başta Hz. Peygam-

ber (s.a.v.) Efendimiz’e olmak üzere, Sahabe-i Kirâma, takva

sahibi sâlih kimselere benzemeyi de teşvik etmektedir. Özel-

likle yahudi ve hıristiyanlar kısacası İslâm’a inanmayan bütün

toplumlar da, Müslümânların benzememekle emrolundukları

toplumlardır.

 

Bu Hadîs-i Şerîf aynı zamanda çok önemli psiko-sosyal

gerçeklere işaret eder. Üsluptaki benzeşmenin sonuçta itika-

di benzeşmeye götüreceğini anlatır. Mağluplar galipleri taklid

etme psikolojisini yaşarlar. İnsan ancak sevdiğini, takdir ettiği-

ni ve büyük gördüğünü taklit eder. Üslubu taklit, itikadi taklide

götürür.

Dînimiz İslâmiyet; güneş doğarken, zevalde, tam tepede

iken ve batarken, ateşe karşı namaz kılmayı yasaklamıştır.

Bunun sebebi de, güneşe ve ateşe tapınan milletlere benze-

mememizi temin etmektir. Görüldüğü gibi dînimiz ibâdet hu-

suslarında bile gayrimüslimlere benzemeye müsaade etme-

mektedir. Öte yandan, İslâm’ın şekil ve suretten ziyade mâna

ve muhtevaya önem verdiği, şekli de bu mânayı koruduğu sü-

rece gözettiği aşikârdır. Ancak üslup, Müslümânların her de-

virde kimlik ve izzet sahibi olması, gayrimüslimlere karşı onur-

lu ve kendinden emin olması, kendi kültür, örf ve geleneklerini

yaşatmaları, Müslümân toplumların birlik ve bütünlüğü, dış

etkilere karşı direnci açısından fevkalâde önemlidir. Bunun da

yolu sakal ve bıyıktan giyim kuşama ve ev düzenine kadar her

alanda Müslümânların Sünnet-i Seniyyeye uymaktan geçer.

(Burhan Dergisi, 3 Aralık 2010)

 

EVLERDEKİ MUHABBET HIRSIZI: TELEVİZYON

 

Televizyonunuz olmasa kanepenizi nereye koyardınız? Evde

bir TV’niz olmasa bu akşam ne yapardınız? Eşinizle, çocukla-

rınızla neyin muhabbetini yapardınız TV olmasaydı? Sabah işe

gittiğinizde arkadaşlarınızla ne konuşurdunuz? Öğleyin yemekte

izlediğiniz dizileri anlatmak yerine, neyi sohbet konusu ederdi-

niz? Akşam için ayarladığınız randevularınızı, maçlarınız ve dizi-

leriniz olmasa neye göre ayarlardınız?

 

Bu soruları uzatmak mümkün. Ama televizyona gömdüğü-

müz zamanları kurtarmamız artık imkansız. İtiraf edelim “o” son

yıllarda evlerimizin tek başına iktidarı. Eşyalarımızın konumunu

belirliyor, dost muhabbetlerinin konusunu saptıyor, okuldan ge-

len çocuklarımıza dadılık yapıyor, randevu defterimizi ayarlıyor

ve en önemlisi kültürümüzü baştan tanımlıyor. Ortalama 70 yıl

yaşayan bir Türk hayatının ortalama 15 yılını ekran karşısında

geçirmektedir.

Günümüzde bilim adamları da sigara, alkol, uyuşturucu ba-

ğımlılığıyla bir tutuyor televizyon bağımlılığını. Hatta daha tehli-

keli bir uyuşturucu olduğunu düşünenler de bulunmaktadır.

Öncelikle bu kültürden kurtulmalıyız. Ne seyrettiğimizi, niye

seyrettiğimizi bilmeliyiz. Nasıl programlara layığız, nasıl bir hayat

istiyoruz karar vermeliyiz.

Çocukların saatlerce televizyon karşısında kalması sadece

göz sağlığının bozulmasına ve anti-sosyal davranışlar geliştirme-

sine sebep oluyor. Çocuklarımızı bu kötü dadıdan kurtarmalıyız.

Televizyonun aslında en tehlikeli yanı eşler arasına bir kara

kedi gibi girmesidir. Eşler televizyona ayırdıkları zamanın onda

birini dahi birbirlerine ayırmamaya başlamışlardır. Aile hayatımızı

televizyona feda etmemeliyiz!

Çocuğumuzu televizyon izlemek yerine, kitap okumaya yön-

lendirmeliyiz. TV ekranında bir metin okunsa bile, beyin çok

düşük etkinlik göstermekte yani televizyon sinir sistemini kapa-

tırken, kitapta bu yaşanmamaktadır. Çocuğunuzun odasına ve

kendi yatak odanıza asla televizyon konmamalı, televizyon, otur-

ma odasında ve merkezi olmayan bir yere konulmalıdır.

Zararlı gördüğümüz yayınlar  RTÜK’e bildirilmelidir. (Alo

RTÜK Hattı: 178)

(Uzm. Pskiyatrist  Neşe Özkarslı, www.moraldergisi.com/)

 

NEDEN SİNİRLENİYORUZ?

 

Öfke ve sinir günümüz Türkiye’sinin insanlarının önemli

problemlerinden biridir. Sinirli ve öfkeli ruh hâli, en başta kişinin

sağlığına zarar verir. Ayrıca sağlıklı karar verme mekanizmasını

bozar. Kişi o esnada tamamen hisleri ile hareket eder. Bunun

neticesinde ise, karşısındaki kişilere zarar verir.

Çabuk sinirlenen kişilerin kalb hastalıklarına, gastrit ve ülser

gibi sindirim sistemi rahatsızlıklarına, hipertansiyona yakalanma

riski de artmaktadır. Atalarımızın dediği gibi, keskin sirke küpüne

zarar verir.

Kâinata baktığımızda her şeyde bir sükûnet görürüz. Yeryü-

zünde her gün her yerde fırtına esmez ve denizlerde her gün dev

dalgalar köpürmez. Yeryüzündeki tabiat hâdiselerinin periyodik,

dengeli ve ahenkli işleyişi insana sükûnet mesajı vermektedir.

Efendimiz (s.a.v.)’in hayatına baktığımızda bu sükûneti gö-

rürüz. O (s.a.v.), kendi şahsına ait en büyük taarruzlarda bile

sükûnetini ve teennisini korumuştur.

 

SİNİR HÂLİNİ NASIL AZALTABİLİRİZ?

 

“Allah’tan korkan kimseler öfkelerini yutarlar ve insan-

ları affederler. Allah, iyilik edenleri sever.” (Âli İmran s. 134)

mealindeki âyet bize bu konuda çok net bir ölçü vermektedir. Öf-

keyi hafifletmenin önemli bir yolunun insanları affetmek ve iyilik

yapmak olduğu anlaşılabilir. Çünkü öfkeyi yutmak, insanı affet-

mek ve iyilik etmek âyeti kerîmede ardı ardına anlatılmaktadır.

Sinirlenmenin ve öfkenin verdiği zararın şuurunda olan ve

ona göre hareket eden kişiler, hem kendilerine hem çevrelerine

huzur verir. Burada önemli olan herkesin kendi söz ve davranış-

larını kontrol edebilmesidir. Bunu başarabilen kişilerin, öfkenin

ve sinirliliğin zararlarından kurtulacağı, güzel sözleri ve dav-

ranışları ile çevresine örnek teşkil edeceği açıktır. İnancımızın

gereği de budur.

Çalışma hayatında, aile içinde veya herhangi bir mecliste

çabuk sinirlenen bir kişi varsa, onun etrafındaki her ferdin bun-

dan menfî etkilendiğini görürüz. Her ân bağıracağı, kızıp söyle-

neceği, eleştireceği ve gerginlik oluşturacağı beklenen bir kişi-

nin yanında kimse huzurlu olamaz.

(Dr. Hasan Aydınlı, Basından Derleme)

 

KANAYAN YARALARIMIZ VE

YAPABİLECEKLERİMİZ

 

Müslüman müslümanın derdiyle dertlenmeli onun sıkıntılarına

ortak olmalıdır.. Doğu Türkistan, Arakan, Somali ve  daha sayama-

dığımız hayat ve açlık mücadelesi veren sayısız müslüman kardeşi-

miz bulunmaktadır. Teknolojinin getirdiği kolaylıklarla oralara yardım

etmek daha kolay hale gelmiş durumda. Önceden aylarca süren

yolculuklar şimdi birkaç saatte yapılabilmektedir. Arakan’a gidenler,

gitmeden önce bildiklerinin, gittikten sonra öğrendikleri  yanında bir

hiç olduğunu anlatmaktadır.  Zorunlu göç ve katliamlar yüzünden ne

ev kalmış, ne de aileler…

Bugün Arakan’da yapılanlar, dün de Avrupa’nın ortasında

Srebrenica’da yüzbinlerce müslümana yapılmıştı. Yani dünyanın ne-

resinde olursa olsun, zulme hep müslümanlar muhatap olmaktadır.

İnsan hakları savunucuları için “insan”ın ne anlama geldiği mese-

lesi kritik bir sorudur. Nedense müslümanlara yapılan katliamlara,

zulümlere, haksızlıklara uluslararası insan hakları savunucularının

sesi çıkmadığı bir gerçektir. Tabii bu yaşananlarda sorumluluğu olan

bir grup insan daha var: Müslümanlar. Zulüm coğrafyalarındaki kat-

liamlara İslâm toplumları kayıtsız kaldıkça bu insanlık ayıbının sonu

gelmeyeceğe benzemektedir.

1912’de Balkan savaşları esnasında, dünyanın her tarafındaki

Müslümanlar gibi, Arakan’lı  Müslümanlar da para toplayarak Os-

manlı Ordusu’na yardım etmişlerdi.

  1. Abdülhamid Han döneminde Osmanlı’nın Asya’daki faaliyet-

leri neticesinde, padişah Hindistan, Çin ve Myanmar Müslümanla-

rı arasında popüler olmuştu. 1897’de Türk-Yunan Savaşı çıkınca,

Myanmarlıların dahil olduğu Asya’dakiMüslümanlar hemen yardım

toplayarak Türkiye’ye gönderdiler.

Arakanlı Müslümanlara borcumuzu ödeyelim

Geçmişte her zaman yanımızda yer alan ve fakir hâllerine bak-

madan bize yardım eden Arakanlı Müslümanların imdadına koşmalı

ve onlara olan borcumuzu ödemeliyiz.

Binlerce masum Arakanlı Müslüman’ın, cunta yönetimi ve Budist

putperestler tarafından alçakça şehit edilmesi ve açlıktan ölmesi kar-

şısında seyirci kalamayız.

Acaba kardeşlerimiz açlıktan ölürken, zengin iftar sofralarındaki

çeşit çeşit yemekler nasıl boğazınızdan geçer?

(Hasan Celal Güzel, 2012/08/12 tarihli köşe yazısı ve

http://semerkanddergisi.com/kanayan-yaramiz-arakan/)

 

DOĞU TÜRKİSAN’IN BİTMEYEN ÇİLESİ

 

Dünya genelinden soykırımlardan en büyüklerinden biri

Türk’lerin anayurdu Doğu Türkistan’da yaşanmaktadır. Burada

bulunan halkın dinlerini yaşamalarına izin verilmediği gibi yar-

gısız infazlarla nüfus dengesini bozarak ve genç kızları kötü

yola düşürüp nesli bozarak büyük bir zulüm yapılmaktadır.

1949 yılından bugüne Çin’in işgali altındaki Doğu

Türkistan’da uyguladığı zulüm sadece insanları değil, bölgede-

ki ekosistemi de hedef almıştır. Tarim Havzası’nda Urumçi’nin

800 km güneydoğusunda yer alan Lop Nur, Çin’in nükleer si-

lahlarını test ettiği tek bölgedir.

Tesiste, 16 Ekim 1964’te Çin kendi ürettiği ilk atom bom-

basını patlatmış, 29 Eylül 1969’da kendi ürettiği ilk hidrojen

bombasını patlatmıştır. 27 Ekim 1966’da, orta menzilli balistik

füze deneyi çerçevesinde, Gansu eyaletindeki Shuangchengzi

Füze Üssü’nden Lop Nur’daki hedefi vurmak üzere 12 kilo-

tonluk nükleer başlık taşıyan bir füze fırlatan Çin, bu deneyle

yerleşim alanları üzerinde nükleer başlıklı balistik füze deneyi

gerçekleştiren tek ülke olmuştur.

Sapporo Üniversitesi’nden Japon profesör Takada Jun,

Mart 2009’da Japonya’da yapılan bir sempozyumda 1964’ten

1996’ya kadar gerçekleştirilen ve kümülatif olarak 200 me-

gatonluk bir patlama gücü oluşturan 46 nükleer denemenin

750.000 sivilin ölümüne yol açtığını bildirmiştir. 1967’den bu

yana yapılan nükleer deneyler sebebiyle Kaşgar, Hoten, Yar-

kent gibi şehirlerde kanser, sakat doğum, sebebi belirleneme-

yen felç ve ölüm vakaları hızla artmış, 90’lardan itibaren kanser

vakalarının oranı Çin ulusal rakamlarının %30 üzerinde seyret-

miştir. Ancak Çin, bölgede gerçekleştirdiği nükleer çalışmaların

insan sağlığına ve ekolojik dengeye etkileri ile alakalı herhangi

bir bağımsız araştırmaya izin vermediği için bu konuda kesin

rakamlar belirlenememektedir.

Doğu Türkistan’daki zulmüne aralıksız devam eden Çin’in

resmi haber kanalı Xinhua News Agency’in 15 Ekim 2012 tarihli

haberine göre Çin bugün binlerce insanın hayatını söndüren bu

nükleer test alanlarını turizme açmayı planlamaktadır.

(www.ihh.org.tr)

 

FUTBOL DÎNİ

 

Milyonları peşinden koşturan futbolun hayatımızdaki yeri

nedir?

Kimine göre aptalca bir şeydir. Ortada bir top peşinde 22

kişi ve dünyanın parasını verip izlemeye gelen binlerce se-

yirci. Amaç bir topu 4 direk arasından geçirme mücadelesi.

Top içeri girse ne olur girmese ne olur. Kimine göre ise bir

hayat felsefesi, yaşam biçimidir. “Yani futbol sadece futbol

değildir.”

Futbol bugün bambaşka bir yönü ile tartışma konusu ha-

line gelmiştir. Portekizli diktatör Salazar’ın kitleleri uyutmak

için kullandığı 3F (futbol, fiesta, fado)’den en önemlisi olan

futbol bugün yeni bir din olmaya doğru gitmektedir. Acaba

futbol dinin yerine mi geçiyor. Bunu daha iyi anlayabilmek

için dinin ne olduğunun bilinmesi gerekir.

Din: 1. Din b. Tanrı’ya, doğaüstü güçlere, çeşitli kutsal

varlıklara inanmayı ve tapınmayı sistemleştiren toplumsal

bir kurum, diyanet. 2. din b. Bu nitelikteki inançları kurallar,

kurumlar, töreler ve semboller biçiminde toplayan, sağlayan

düzen.. 3. mec. İnanılıp çok bağlanılan düşünce, inanç veya

ülkü, kült. (Güncel Türkçe Sözlük)

Din her hangi bir şeyi ilah edinmedir. İlah edinme ise her-

hangi bir güce gönüllü ve kayıtsız şartsız boyun eğme de-

mektir. Bir fert bir futbol takımını her şeyden önde görüyorsa

o takım onun için bir din halini almıştır. Bugünde zaten futbol

yeni bir dünya dini olarak görülmektedir. Adına din denmese

dahi futbol bu haliyle bir fonksiyonu görmektedir.

Futboldan kurtuluş var mı, ya da bu zararları minimuma

indirebilir miyiz? Bu sorulara cevap vermemiz zor. Çünkü

kapitalist dünyanın sömürücü zihniyeti futbol endüstrisinde

sınır tanımıyor.  Bir Müslüman olarak bunların  muhasebesi-

ni iyi yapmamız gerekir.Tâ ki  yarın pişman olmayalım.

“İki nimet vardır ki, insanların çoğu onların kıymeti-

ni bilmez, aldanır. Onlar, sıhhat ve boş vakittir.”(Buhârî-

Müslim Tirmizi)

 

ORTAMA UYMAK İÇİN İÇKİ İÇİLEBİLİR Mİ?

 

Bugün dünyanın dizginini elinde tutan medeni denilen

alemin her ülkesinde içki içmenin adet ve ikram vesilesi

olması, onun iyi ve faydalı olduğunu göstermez. Bilakis

tıbben sabit olduğu gibi içki, insanın hayatına kasdeden,

ruh ve bünyesini yıkan en büyük düşmandır. Bunun için

Kur’an-ı Kerim ile hadîs-i nebeviyye, şiddetle onu yasakla-

yıp onu içen ile yapılışı için çalışan kimseleri lanetlemiştir.

Onu içmek en büyük gaflettir.

İçki, insanı sarhoş edip akli dengesini bozan şeydir.

Üzümden olduğu gibi, hurma, arpa, buğday, bal ve başka

şeylerden de olabilir. Sekr, yani sarhoşluk veren şeyin çoğu

haram olduğu gibi azı da haramdır. Bazı kimseler birayı ha-

fif görerek mühimsemiyor ve içiyor. Halbuki bira ile şarap

arasında fark yoktur.

Soru: İçki satıp ticaretini yapmak caiz midir?

Cevap: İçki içmek haram olduğu gibi, onu satıp ticare-

tini yapmak da haramdır. Bu hususta ihtilaf yoktur. Enes

(r.a.)’den şöyle rivâyet edilmiştir:

“Allah Resûlü, içki sebebiyle on kişiyi lanetlemiştir:

Onu yapan, yaptıran, içen, taşıyan, kendisi için taşıtan,

sakilik yapan, satan, parasını yiyen, satan ve kendisi

için satın alınan kimseler”

Mâide suresindeki kesin içki yasağı bildiren ayet gel-

dikten sonra, Allah Resûlu (asm) uygulama ile ilgili olmak

üzere şöyle buyurdu:

“Şüphesiz Allah içkiyi haram kılmıştır. Bu ayeti ha-

ber alıp da yanında içki bulunan kimse, ondan içmesin

ve satmasın…” (Müslim, Müsâkât, 67)

Soru: Şarap fabrikasında çalışmak caiz midir?

Cevap: İslam dini faiz, kumar ve fuhuş müesseselerinde

çalışmayı yasakladığı gibi şarap fabrikasında çalışmayı da

yasaklamıştır. Bu itibarla günaha girmek istemeyen kimse

mutlaka böyle bir müessesede çalışmaktan sakınmalıdır.

(Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, c.2, s.243-244)

 

MEDYATİK BİLGİ NE KADAR MASUM

 

Medya karşısında edilgen olmak yerine mümin hassasiyetini

daima devrede tutmamız gerekiyor.

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Ey iman edenler! Eğer

bir fasık (açıkça günah işleyen) size bir haber getirirse onun

doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötü-

lük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hu-

curat, 6) “Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşi-

ne düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan

sorumludur.” (İsra, 36)

Medyada daha çok haber ve bilgi üretebilmek adına yapay

gündemlerin oluşturulmasına, masa başında uydurulan sansas-

yonel haberlerin gerçek malumatmış gibi halka sunulmasına yol

açmıştır.

Öte yandan medya, dünyadaki tüm iktidarlar ve güç sahipleri

için önemli bir araçtır.. Bugün medya, her türlü bilgiyi manipüle

etme yani değiştirme, dönüştürme noktasında eline su döküle-

meyecek kadar ileridedir. Mesela Amerika’nın, işgal ettiği ülke-

lere aslında adalet ve özgürlük götürmek için girdiğini iletişim

araçları vasıtasıyla kamuoyuna propaganda yapması buna bir

örnektir.

Aslında bugün medyatik bilginin güvenilirliğinden ve bizim

bu mecradan bilgi edinirken nelere dikkat etmemiz gerektiğin-

den çok, “müslüman olarak bu haber ve bilgilerden ne kadarı

bizi gerçekten ilgilendiriyor?” sorusunu da oturup ciddi ciddi sor-

gulamamız gerekiyor.Hakikat şu ki medya üzerinden oluşturu-

lan yapay gündemler artık insanların gerçek gündemlerini işgal

edecek boyuta gelmiş durumda.Pekâlâ bir insanın, özellikle de

bir müslümanın, kendisine ve çevresine karşı yerine getirmesi

gereken sorumlulukları varken bu tür gündemlerin takibine vakit

ayırmasının kime ne faydası var? Zamanımız bu kadar değersiz

değil. Ayrıca bilgileniyorum bahanesiyle vaktini heba eden mü-

min bu denli kirlenmiş bir mecradan neyin bilgisini edinmekte-

dir? Tamam, bilgi çağı… Bilmek son derece önemli. Fakat maruz

kaldığımız bilgi bombardımanını bir de mümin bilinciyle değer-

lendirip, ne kazandık ne kaybettik, oturup düşünmenin vaktidir.

(http://semerkanddergisi.com/medyatik-bilgi-ve-musluman-duyarliligi/)

 

YILBAŞI NEYİMİZ OLUR?

 

-Ramazan Bayramı’mız mı, Kandilimiz mi, Kurban Bayramı’mız

mı? Biz Muharremlerle, Martlarla başlayan yıllar da biliriz ki, hiçbiri

böyle şımarıklıkla, böyle ayyaşlıkla, böyle kumarbazlıkla açılmaz-

dı. Hepsi efendi yıllardı.

Memleketimize, herhalde, Beyoğlu’ndan giren, Haliç’i atlaya-

rak Fatih’lere, Aksaray’lara, sonra Rumeli’ye ve Boğaz’ı aşarak

önce Kadıköy’lere, Moda’lara ve sonra Üsküdar’lara ve oradan

Anadolu’ya geçen bu bunak neyimiz olur: Babamız mı, dedemiz

mi, amcamız mı, yoksa Avrupalılıktan pirimiz mi?

İstanbul’un Tepebaşı’ndan Adana’nın Tepebağı’na kadar her

yeri bilen, her yere uğrayan bu moruk kimdir, necidir?

Bir resmine bakarsanız Havarilere, öteki resmine bakarsanız

düzenbaz kâhinlere benzeyen bu iskambil papazı, aramızda neyin

nesidir… Bunu hiç merak ettiniz mi?

Siz bırakın da ben söyleyeyim onun kim olduğunu: O, Haçlı

Seferlerinden kalma bir kılıç artığıdır. O zaman silahla giremediği

yerlere, şimdi beyaz sakalıyla saygılar ve sevgiler toplayarak gi-

rebiliyor.

O evimize girerken eşeğini kapımızın halkasına bağlayan bir

Piyer Lermit’tir…(1) Kardeşlerini mukaddes savaşa hazırlamaktan

geliyor.

O, adıyla sanıyla bir misyonerdir ki, şu memlekette ocağına

incir dikildikten sonra, kılığını değiştirmiş… Ve bizi avlamaya, ku-

cağında getirdiği oyuncaklarla en can alıcı noktamızdan; çocukla-

rımızdan başlamıştır.

Bu cömertliğinin karşılığını istemeyecek mi sanıyorsunuz,

fedakârlığının sebebini düşünmediniz mi? Bırakın onun hakkından

ben gelirim: İşte sakalını çekince gördünüz… Sakalı elimde kal-

dı ve altından Lüsifer çıktı.(2) Bilirsiniz ki casuslar da kıyafetlerini

ekseriya böyle değiştirirler. Bu, mezar beğenmeyen hortlağa ya

mezarını gösterin yahut bırakın: Haç’ında çarmıha gereyim onu.

Tehlikeyi sezer de, kendiliğinden gitmeye kalkarsa, çıkarken

ceplerini yoklamayı unutmayınız: Muhakkak bir şeyimizi çalmıştır.

(NOEL BABA, ARİF NİHAT ASYA, 1960)

1-Piyer Lermit: İlk Haçlı seferinin düzenlenmesinde önayak

olan papaz.2-Lüsifer: Hıristiyan akidesinde şeytanı tasvir etmek

için kullanılan bir isim

 

ARI MÛCİZESİ

 

Kur’an’da dikkat çekilen dişi bal arısının yaptıklarını

iyice incelediğimizde arının kabiliyetlerine şaşmamak elde

değildir. Arının yaşayacağı evini yani kovanını oluşturması,

bu evin içindeki petekleri inşa etmesi matematiksel bir deha

gerektirmektedir.

Bal arıları milyonlarca yıldır peteklerini altıgen yapmak-

tadır. Acaba neden bu şekil dikdörtgen, beşgen, sekizgen

değilde altıgendir? Bunu araştıran matematikçiler birim

alanın tamamen kullanılması ve en az malzemeyle petek

yapılabilmesi için en ideal şeklin altıgen olduğunu ortaya

koydular. Petekler üçgen ya da dörtgen olsaydı, boşluk-

suz kullanılabilecekti. Fakat altıgen hücreler için kullanılan

malzeme üçgen ya da dörtgen için kullanılan malzemeden

daha azdır. Diğer birçok geometrik şekilde ise kullanılma-

yan bölgeler ortaya çıkacaktı. Sonuç olarak altıgen hücre,

en çok miktarda bal depolarken, yapılması için en az bal-

mumu gereken şekildir.

Dişi (işçi) arıların bu çalışmalarında en çok ilgi çeken

durumlardan biri; on binlerce işçi arının her birinin, birer

tuğlacığını bıraktığı bu yapının, geometrik ölçülere bütü-

nüyle uyabilmesidir. Matematikçiler verilen belirli miktardaki

balmumuyla yumurtadan çıkacak kurtçukları içine alabile-

cek daha geniş bir yer yapılamayacağını ispatlamışlardır.

Böylece işçi arılar belirli miktardaki gereçle, gereken bü-

yüklükteki bir yapının en ekonomik biçimde nasıl yapılabi-

leceğini göstermektedirler.

İşçi arılarımız peteğin yapımına birkaç farklı noktadan

başlarlar. İş ilerledikçe peteğin gözenekleri orta yerde birle-

şir. Bu durumda kaynaşma noktasındaki peteklerin açıları

yine kusursuzdur. Bu işçi arıların peteğin yapımına rasgele

koyulmadıklarını, başlangıç ve bitiş noktaları arasındaki

uzaklıkları, arkadaşları olan diğer işçi arılarının pozisyon-

larını önceden çok ince bir şekilde hesapladıklarını ortaya

koyar.

Bütün bunların tesadüfen oluştuğunu söylemek müm-

kün müdür?

 

TV BAĞIMLILIĞI KARŞISINDA YAPABİLECEKLERİMİZ

 

Eğitim sisteminin İslam’dan uzaklaştırılması, tarihinden, me-

deniyetinden uzaklaştırılması, ister istemez Türkiye’de uygula-

nan medya rejiminin pompaladığı, sadece kendi iç güdülerinin,

arzularının peşinde koşturan, sadece çıkarı eksen alan, cinsel

arzuları hedef alan, dolayısıyla onların esiri olan bir kültürün, in-

san tipinin oluşmasına yol açmıştır.

Batılıların asla yapamayacaklarını, çok daha feci şekilde ken-

dimiz yapmış bulunuyoruz. Dünyada sömürgeleştirilemeyen üç

ülkeden biri olduğumuz halde şimdi kendi kendimizi sömürgeleş-

tirdik. Türkiye’deki medya, Türk toplumunu sömürgeleştirme ara-

cı olarak işliyor. 19. yüzyılda Sömürgeler Bakanı olduğu günlerde

William Gladstone İngiliz Avam Kamarası’nda elindeki Kuran’ı

gösterip, ‘Bu Kitap Müslümanların elinde bulunduğu müddetçe,

biz onlara asla hâkim olamayız. Ne yapıp edip, bu Kur’an’ı orta-

dan kaldırmalıyız. Ya da Müslümanları ondan soğutmalıyız’ diye

haykırmıştı. Biz bunu (TV vb. iletişim araylarıyla) şimdi maalesef

kendimiz yapıyoruz.

Televizyonun hayatımıza egemen olması onu evimizde baş-

köşeye koymamızla başlamaktadır. Yani TV’nin yerini değiş-

tirmek bağımlılıktan kurtulmanın ilk adımı olabilir. Ayrıca kötü

yayınlar, hatta çok çok kötü yayınların televizyonları işgali kar-

şısında  yapılması gereken kötü yayınları gerekli yerlere şikayet

etmek ve bu konuda vatandaş olarak etkin bir rol oynamaktır. Bu

tür programları izlememek kendi açımızdan sorunu ortadan kal-

dırır. Ancak sadece izlemeyip sessiz kalmaktan öte yapabilecek-

lerimiz vardır. Mutlaka interaktif bir izleyici olup gerekli mercileri

uyarmak gerekir.

Bu noktada ebeveyne de büyük görev düşmektedir. Öncelikle

çocuğu televizyon karşısında yalnız ve savunmasız bir biçimde

bırakmamak gerekir. İzlediği programları kontrol altında tutmak,

zaman zaman onunla konuşarak zararlı programların kötülüğün-

den bahsetmek gerekir.

Ayrıca unutmamalıyız ki; Çocuğumuzu TV’den uzaklaştırmak

istiyorsak, önce kendimizin ekran bağımlılığından kurtulmamız

gerekiyor.

(Uzm. Psikiyatrist Neşe Özkarslı, Moral Dergisi 35. sayı)

 

TELEVİZYONUN ÇOCUKLARA ZARARLARI

 

Kitle iletişim araçlarından televizyon, bütün insanlığı etkiley-

en ve yönlendiren en güçlü yayın araçlarının başında gelmekte-

dir. Televizyondan yetişkinlere oranla çocuklar daha çok etkilen-

mektedirler. Daha henüz eleştirel bir zeka geliştiremediğinden

çocuk, televizyonlar karşısında en hassas kitledir. Dolayısıyla

bu araçlar çocuğun davranışlarını, hayat biçimini daha çok

etkiler.Televizyon, aile içi ve dışı toplumsal etkileşimi en alt

düzeye indirgediğinden çocuğun sosyal ve ahlâkî gelişimine

olumsuz etkisi vardır.Yapılan bir ankette “Babanızı mı daha

çok seviyorsunuz, televizyonu mu?” sorusuna, ankete katılan

çocuklardan %44’ü “televizyon” demiştir.

Televizyonun çocuklar üzerindeki zararlı etkileri, yorgunluk,

şiddet, saldırganlık, hayal gücünün gelişimine fırsat tanımaması

ve zamanın boşa geçirilmesidir. Ayrıca reklamlar dini hassasi-

yete önem vermediği için çocuklara birçok zarar vermektedir.

Bunlar ise çocukların manevî yapısını bozarak özentiye se-

bep olmakta, çocukları kanaatsizliğe sürüklemekte ve para,

lüks, şöhret tutkusunu artırmaktadır. Yine film ve diziler yoluyla

çocuklar, içki, sigara ve uyuşturucu vb. kötü alışkanlıklara ve

şiddete özendirilmektedir.

Aynı zamanda çok televizyon izleyen çocuklar  ruhsal denge-

sizlik yaşamakta, erken ergenlikle karşı karşıya kalmaktadırlar.

Göz bozulmalarına,dikkat dağınıklığına ve unutkanlığa yol aç-

makta, bağışıklık sistemine zarar vermektedir, ayrıca hormonal

dengesizliklerin yanı sıra kansere bile yol açmaktadır.

Bu sebeplerden dolayı televizyon izleme konusunda

yetişkinlerin bilinçli hareket etmesi gerekmektedir.Televizyo-

nun etkisi altında büyüyen çocuk, kendine, anne babasına,

büyüklerine, çevresine ve Allah (c.c)’a karşı vazifelerinden

habersiz büyümektedir.Televizyon çocuğun emanet edileceği

bir araç değildir. Aksine çocuklarımızı ne kadar televizyondan

uzak tutarsak onlar için o o derece faydalı olacaktır.

(Prof.Dr.Sâlih ZEKİ AYDIN, Çocuklar Kitle İletişim Araçlarının

Zararlarından Korunmalıdır, Somuncu Baba Dergisi)

 

BÜYÜK KÂŞİF VE HARİTA UZMANI PİRİ REİS

 

Karamanlı Hacı Ali Mehmet Efendi’nin oğlu olup 1470

civarında Gelibolu’da doğdu. Tanınmış denizci Kemal

reisin yeğeni olması onun küçük yaşından itibaren de-

nizlerde büyümesine ve denizcilikle ilgili bilgileri öğren-

mesine vesile oldu. Kemal Reis, Gelibolu yakınlarında

gemisi batıp Piri Reis bir müddet denizlerden uzak kaldı.

Denizlerden uzak geçirdiği birkaç yılda da kitap ve ha-

ritalarla uğraştı. Gazaya alışkın ve deniz tutkunu olan

Piri Reis deryalardan fazla uzak kalmayıp Oruç Reis’in

emrine girdi. Ve yıllarca kılıç salladı. Allâhu Teâla’nın di-

nini yaymak, mazlumları zalimlerin elinden kurtarmak için

çalıştı. 1547’de Süveyş’teki Osmanlı donanmasına Hint

Kaptan-ı Deryası tayin edildi. Aden’i Portekizlilerden 26

Şubat 1548’de geri aldı. Portekizlilerin daha önce elde

ettikleri yerlerin hepsini geri alarak onları Umman deni-

zinden çıkarıp attı.

Ömrünü denizlerde küffara karşı mücahade ile geçi-

ren Piri Reis 1555 öldüğü zaman ardında o güne kadar

bilinmeyen bir çok deniz bilgileriyle dolu ciltlerle eser bı-

raktı. Bugün bile hayranlıkla seyredilen haritalarla dolu

olan bu eserler çeşitli dillere çevrilerek basılmış ve onun

şöhreti bilhassa 20. Asırda dünyaya yayılmıştır. Türk

denizcileri arasında başarılı bir Kaptan-ı Derya olan Piri

Reis aynı zamanda bir ilim adamı olarak bıraktığı eser-

lerde tarihin sayfalarında  unutulmazlar arasına girmiştir.

O günkü teknik ve bilgilere göre akıl almaz doğru-

lukta olan deri üstüne çizdiği haritalar ise tek kelime ile

şaheserdir. Yeni keşfedilen Amerika’ya da yer vermesi

bakımından dikkat çekici olan 1513 yılında yaptığı harita

Yavuz Sultan Selim Han’a takdim edilmiştir. Haritayı yap-

tığı tarihten henüz 25 yıl önce keşfedildiği iddia edilen bu

kıtanın teferruatları ile izah edilmesi düşündürücü ve bu

yerlerin daha önceden bilindiğinin açık işaretleridir.

(Müslüman Bilim Adamları 2, s.265-268)

 

 

 

 

MUHAMMED MASUM FARUKİ (K.S.)’NİN

NASİHATİ

 

Muhammed Masum Faruki hicrî ikinci bin yılının müced-

didi İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin üçüncü oğludur. 1599 (H.

1007) senesinde Hindistan’ın Serhend şehrine iki mil uzak-

ta bulunan Mülk-i Haydar mevkiinde doğdu.

Mektûbatında şöyle buyurur: Ey mes’ud ve bahtiyâr kar-

deşim! Allâhu Teâlâ’nın sevdiği kullarının yolunda yürümek

arzusunda isen, bu yolun şartlarını ve edeblerini gözetme-

lisin! En önce, sünnet-i seniyyeye yapışmak ve bid’atlerden

sakınmak lâzımdır. Çünkü Allâhu Teâlâ’nın sevgisine

ulaştıran yolun esâsı bu ikisidir. İşlerinizi, sözlerinizi ve

ahlâkınızı, dînini bilen ve seven, dindâr âlimlerin sözlerine

ve kitaplarına uydurmalısınız. Sâlih kullar gibi olmalısınız

ve onları sevmelisiniz. Uykuda, yemekte ve konuşmakta

aşırı gitmeyip, orta derecede olmalısınız. Seher vakti (yâni

gecelerin sonunda) kalkmaya gayret etmelisiniz. Bu vakit-

lerde istigfâr etmeyi, ağlamayı, Allâhu Teâlâ’ya yalvarmayı

ganîmet bilmelisiniz. Sâlihlerle berâber olmayı aramalısı-

nız. “İnsanın dîni, arkadaşının dîni gibidir.” hadîs-i şerîfini

unutmayınız! Şunu, iyi biliniz ki, âhireti, saâdet-i ebediyyeyi

isteyenlerin, dünyâ lezzetlerine düşkün olmaması lâzımdır.

Muhammed Ma’sûm hazretleri buyurdu ki: “İnsanın

ömrü çok azdır. Sonsuz olan âhiret hayâtında, insanın

karşılaşacağı şeyler, dünyâda yaşadığı hâle bağlıdır. Aklı

başında olan, ileriyi görebilen bir kimse, dünyâdaki kısa

hayâtında, âhirette iyi ve rahat yaşamaya sebeb olan şey-

leri yapar. Ahiret yolcusuna lâzım olan şeyleri hazırlar.”

“Bir kimse âhirete yönelirse, Allâhu Teâlâ keremiyle,

onun dünyâ ve âhiret ihtiyaçlarını giderir.” “İnsanlar ara-

sına karışmak, eğer onların haklarını yerine getirmek için

olursa zikr olur.” “Belâların ve şiddetli şeylerin kalkması için

istigfâr, tövbe etmek çok faydalıdır.” “Kulun ıslah olması,

kalbinin ıslah olmasına bağlıdır. Fesâdı da kalbin fesâdına

bağlıdır.”

(Muhammed  Masum Faruki (k.s.), Mektubat-ı Ma’sumiyye, c.1,  s.4)

 

NASILSANIZ ÖYLE İDARE EDİLİRSİNİZ

 

Selefi Sâlihinin (r.a.e.) ahlâkından biri de idarecilerin zu-

lümlerine çok sabır göstermeleri, günahlarının, uğradıkları

zulümlerin çok daha fazlasını hak ettirdiğini düşünmeleridir.

Sâlih el-Murrî (r.a.) şöyle diyordu: «İçleri, dışlarıyla ör-

tüşmeyen insanların çeşitli âfet ve belâlara maruz kalmaları

yadırganmamalıdır.»

İmâm Ebû Hanife (r.a.) şöyle diyordu: «Zalim bir sultan

başına tebelleş olup bu yüzden dininde gedik açıldığında,

açılan gediği kendin ve onun için çok istiğfar ederek onar.»

Muhammed b. Yusuf’un (r.a.) bir kardeşi kendisine yaz-

dığı bir mektubunda memleketindeki valilerin zulmünden

yakınınca ona şunları yazar: «Mektubunu aldık, kardeşim

sen günahlara bulanan bir insanın başına birtakım musi-

betlerin gelmesini yadırgamamasını bilen birisin. Sizlerin

içinde bulunduğunuz sıkıntıların tek nedeninin uğursuz gü-

nahlar olduğunu düşünüyorum. Selâm.»

İbnü’s-Semmâk (r.a.) şöyle diyordu: «Rabbinizi hoşnut

etmeyecek işleri yapmak zorunda kaldığınızda ‘Ne yapalım

Allah böyle takdir etmiş’ diyorsunuz. O halde idarecileriniz

için de özürler bulun, çünkü onların kaderlerini çizen de

Allah Teâlâ’dır, onlar sizlere zulüm etmiş değillerdir, içlerin-

den kimse sizden bir tek kişiye zulmetmekten hoşlanmaz,

zulüm görmenizin tek sebebi amellerinizdir.»

Mâlik b. Dinar (r.a.) Tevrat’ta şöyle yazıldığını aktarır:

«Allah Teâlâ buyuruyor: Hükümdarların gönülleri benim

elimdedir, onları bana itaat eden tebaalarına bir rahmet,

bana isyân eden tebaalarına da bir belâ yaparım. O hal-

de hükümdarlara söverek boşuna uğraşmayın, bana tevbe

edip yöneliniz ki onları sizlere karşı şefkatli kılayım.»

Vehb b. Münebbih (r.a.) şöyle diyor: «Hükümdar zulme

yöneldiğinde Allah Teâlâ ülkesinin nüfusu arasına, çarşı pa-

zarlara, yiyeceklere, ekinlere, meyvelere, hayvanlara me-

melerdeki sütlere varıncaya kadar her şeye eksiklik verir.»

(İmâm Şarani, Selefi Sâlihinin, Evliyaullahın Yüce Ahlâkı, s.57)

 

KURAN’DA ZAMANIN DEĞİŞKENLİĞİ

 

Kur’an’da, “O (azap), derece ve makamların sahibi

Allah’tandır. Melekler ve Ruh (Cebrail) oraya, mikta-

rı (dünya yılıyla) elli bin yıl olan bir günde yükselip

çıkar.” (Me’âric, 3-4) buyurulmuştur. Bu âyet, zaman mef-

humunun bizim bildiğimizden ibaret olmadığını, melekler

için ve dünyanın dışında ayrı bir zaman mefhumunun söz

konusu olduğunu açık bir şekilde ifade etmektedir. Aynı

istikametteki bir diğer âyette de şöyle buyurulur: “O, gök-

ten yere kadar olan bütün işleri düzenleyip yönetir.

Sonra da o işler, sizin sayageldiklerinize göre bin yıl

tutan bir günde O’nun nezdine yükselir.” (Secde s. 5)

Zamanın değişkenliğini modern bilim de itiraf etmek-

tedir. Buna göre zamanın değişkenliği hıza bağlı olarak

ortaya çıkar. Bir örnek verecek olursak: Aralarındaki yaş

farkı dakikalarla sınırlı olan ikiz kardeşten birisini, ışık hı-

zına yakın bir hızla hareket eden bir uzay aracıyla uzaya

gönderme imkânımız olsaydı, döndüğünde dünyadaki

ikizini kendisinden daha fazla yaşlanmış olarak bulacak-

tı. Keza 27 yaşındaki bir babayı aynı şekilde uzaya gön-

derebilseydik, orada dünyadaki zaman ölçüsüyle 30 yıl

kalsaydı, geri döndüğünde 3 yaşındaki oğlu 33, kendisi

ise 30 yaşında olacaktı. (Paul Strathern, Einstein ve Gö-

relilik Kuramı, 57). Rüyalarımızda da aynı şey olmuyor

mu? En fazla birkaç dakika süren bir rüyada birkaç gün

süren bir serüven yaşayanlarımız az mıdır?

Belli bir hızın üzerine çıkıldığında zamanın daha ya-

vaş ilerlediğini ifade eden bu satırları okuduğumuzda,

ister istemez Efendimiz (s.a.v.)’in Miraç mucizesini ha-

tırlıyoruz. Efendimiz (s.a.v.) zamanın ve mekânın ötesine

uzandığı bu yolculuğu tamamlayıp Mekke’ye döndüğün-

de, yatağını bıraktığı gibi sıcak bulduğunu ifade etmiştir.

 

ZAMANI DOLU DOLU YAŞAMAK

 

İmâm Evzaî (r.h.) Hazretleri buyurdu: “Kul, dünyâdaki her

ânından kıyamette hesâb ve sorguya çekilecek. Hem de gün

gün, saat saat. Bu durumda, Allâhü Teâlâ Hazretlerini anma-

dığı bir an karşısına çıkınca, pişman olur ve kendini parçala-

mak ister.” “Bizim, hayatlarına yetiştiğimiz insanlar şöyleydi:

Gece uykusundan en erken uyanırlar, sabah namazını vaktin-

de kılarlar, sonra bir müddet âhiret işlerini, akıbetlerinin (son-

larının) ne olacağını düşünürlerdi.

Bundan sonra kendilerini fıkıh (dînî bilgileri) öğrenmeye ve

Kur’ân-ı kerîm okumaya verirlerdi.”

Hace Muhammed Bakibillah (k.s.) Hazretleri, bedenen zayıf

olup, dâima abdestli olmaya, daha çok ibâdet ve tâat yapma-

ya uğraşırdı.

Yatsı namazından sonra odasına döner bir mikdâr mura-

kabe ile meşgul olur, âzalarının zayıflığı galebe gösterince,

kalkar abdest alır, iki rekat namaz kılar, yeniden otururdu. Be-

deninde hâlsizlik ve yorgunluk vâki olunca, tekrar abdest alır,

gecenin çoğu böyle geçerdi.

“Muhammed Şeybânî (r.h.) Hazretleri, her gecenin üçte bi-

rinde yatar, üçte birinde namaz kılar, diğer üçte birinde de

talebesine ilim öğretirdi.” Ebü’l-Hayr  Farukî     Hazretleri

Delâilü’l   Hayratın   başna tavsiyeleri yazdı: “Seher vaktinde

uyanık olup, teheccüd namazı kılmalıdır.

Sonra bir müddet Allâhü Teâlâ Hazretlerini zikretmeli,

havanın ağarmaya başladığı vakitte ise (camide)sabah na-

mazını kılmalıdır. Bundan sonra İmâm Rabbânî Hazretlerinin

Mektûbât’ını,

Mevlânâ Hazretlerinin Mesnevî’sini,İmâm Gazâlî Hazretleri-

nin İhyâu Ulûmiddîn’ini, Molla Câmî’nin Nefehât’ını

Ve İmâm Birgivî’nin Tarîkat Muhammediye’sini mütâlâa etme-

lidir. Yemek yedikten sonra bir müddet kaylule yapmalıdır.

Sonra bir miktâr zikirle meşgul olmalı.

Her gün en az altı sahife Kur’ân-i kerîm okumalıdır.

Her talebe planlı ve programlı bir şekilde bu işleri zevkle yeri-

ne getirmelidir.”          (Ömer Faruk Hilmi, Sâlihlerin Menkıbeleri, s.70)

 

DEPRESYONUN İLACI: ORUÇ

 

Araştırmalar orucun, bazı hastalıkların tedavisine yar-

dımcı olduğunu göstermiştir. Oruçluyken sinirli veya agresif

olunacak varsayımı doğru değildir. Amerika’da bazı mer-

kezlerde stres ve depresyonla başa çıkma yöntemi olarak

oruçtan faydalanılmaktadır. Modern tıbbın oruca bakışı

Hipokrat zamanına dayanmakta ve aslında oruç tutmanın

faydaları bilimsel olarak asırlardır kabul edilmektedir. Hi-

pokrat daha sağlıklı olmak için, bugüne kadar gelmiş birçok

din de ruhu temizlemek için oruç tutmayı önermiştir. Unu-

tulmaması gereken bir konu ise; hangi sebeple tutulursa

tutulsun, oruç tutan kişinin sağlıklı olması şart koşulmuştur.

İslâmiyet ay takvimini kullandığı için her yıl 11 gün, mi-

ladi takvime oranla hızlı hareket eder, bu sebeple 33 yıllık

bir döngüyle Ramazan ayının tutulduğu mevsim değişiklik

gösterir. Güneşin doğuşu ve batışı ekvatorda 12 saat iken,

yaz aylarında 64 derece enlemde 22 saate kadar artabil-

mektedir. Dolayısı ile orucun etkilerini bir bölge veya mev-

sim için sabit tutmak imkansızdır. Standart olarak yorum

yapılamasa da sağlık açısından tüm mevsim ve saatleri

içine alan bölgelerden çok çeşitli bilimsel araştırmalar ya-

yınlanmıştır.

Oruç tutmanın sağlık açısından etkilerini araştıran bir-

çok bilimsel makale incelendiğinde, sağlıklı bireylerde za-

rar vermek şöyle dursun, oruç tutmanın birçok faydaları

gösterilmiştir. Amerikan Endokrinoloji Dergisi’nden İskan-

dinav Romatoloji Dergisi’ne kadar birçok kaynak, orucun

etkilerini incelemiştir. Bazı yayınlara göz atacak olursak;

lupus, artrit, sedef, egzama, ülseratif kolit, Crohn hastalığı

ve bağışıklık sistemini ilgilendiren hastalıkların tedavisi için

oruç tutmanın faydaları hep olumlu olarak sunulmaktadır.

Oruçluyken sinirli olduğunu belirten bireyler olduğu gibi, as-

lında Amerika’da bazı merkezlerde stres ve depresyon ile

başa çıkma tedavisi olarak oruç kullanılmaktadır.

(Dr. Halit Yerebakan,

www.sabah.com.tr/saglik/2014/06/30/depresyonun-ilaci-oruc)

 

 

İNTERNETİN YANLIŞ KULLANIMINDAN

KAYNAKLANAN SORUNLAR

 

 

Bilgi çağının en etkili araçlarından biri olan internet, eği-

timden sağlığa, haberleşmeden, pazarlama ve ekonomiye

kadar pek çok alanı etkisi altına alma gücüne sahip olduğu-

nu son on beş yıldaki hızlı gelişimi ile kanıtlamış görünmek-

tedir. İnternetin hızlı gelişimi pek çok toplumda, bu teknolo-

jinin toplumun kültürel yapısı ve değerleriyle bütünleşmesi

sürecinde bazı sorunları da beraberinde getirmiştir.

Ebeveynlerin ve çocukların internet kullanım süreleri

arttıkça, internetin aileleri ile geçirdikleri zamanı azalttığı,

aile çevresinden uzaklaşmayı arttırdığı, yüz yüze iletişimi

daha çok engellediği, çevrenin ebeveynin bilgisayar başın-

da çok vakit geçirdiği görülmektedir.

Aile bireylerinin internet / bilgisayar kullanımına bağlı

olarak yaşadıkları fizyolojik sorunlar incelendiğinde, aile bi-

reylerinin en çok yaşadıkları fizyolojik sorunun göz yorgun –

luğu/göz kızarıklığı olduğu ortaya çıkmıştır. Bunu sırasıyla

sırt/boyun ağrısı, baş ağrısı, eklem/kas ağrısı, yorgunluk ve

uykusuzluk izlemiştir.

Aile bireylerinin internet/bilgisayar kullanımına bağlı ola-

rak yaşadıkları psikososyal sorunlar incelendiğinde, en çok

sosyal medya araçlarının kullanılamamasının ebeveynlerin

ve çocukların huzursuz hissetmesine neden olduğu görül-

mektedir. Aile bireylerinin internet kullanım süreleri arttıkça,

yaşadıkları psikosoyal sorunların arttığı belirlenmiştir.

Aile bireylerinin internette güvenlik ve etik açısından

tehlike oluşturabilecek içeriklerin neler olduğuna ilişkin so-

nuçlar  incelendiğinde, en fazla soruna pornografi, şiddet,

terör içerikli siteler ve kumar oynama sitelerinin neden ol-

duğu ortaya çıkmıştır.

İnternetin aynı zamanda  Türkçenin düzgün kullanımını

engellediği ortaya çıkmıştır.

(Yrd.Doç.Dr. Abdullah KUZU, İnternet Kullanımı ve Aile,

T.C.Başbakanlık Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü)

 

SİSTEMATİK SOYKIRIM VE DOĞU TÜRKİSTAN

 

Müslüman coğrafyalar içinde zulümlerin belki de en büyü-

ğüne, en uzun sürenine ve en sistematik olanına maruz bıra-

kılan bölgenin adı Doğu Türkistan’dır. Çin hapishâneleri ve

çalışma kampları işkencenin yoğun olarak kullanıldığı yerlerdir.

Uluslararası Af Örgütü’nün yayınladığı ve Doğu Türkistan’da-

ki insan hakları ihlallerini konu alan 34 sayfalık raporda Doğu

Türkistan’da tutuklu bulunan 17 yaşında bir gencin yakınları

hapishânelerdeki koşullarla ilgili şunları anlatır: Hapishâne o

kadar kalabalıktı ki, tutukluklar küçük bir hücrede 5-6 kişi tutu-

luyorlardı. Hücrenin küçüklüğü geceleri uyumalarına engel olu-

yor, ancak nöbetleşerek uyuyabiliyorlardı. Polisler hücreleri her

dolaştıklarında tutukluları dövüyorlardı. Sorgulama için seçilen

tutuklular, dövüldükleri, bedenlerine elektrik şok verildiği özel bir

sorgu odasına götürülüyorlardı. Sorgu odasında duvara mon-

te edilmiş bir ray vardı. Bazı tutuklular tek ayaklarından veya

tek ellerinden buraya kelepçelenerek asılıyor ve bu pozisyonda

24 saat bekletiliyorlardı. Kelepçeleri çözüldüğünde ayakta bile

duramaz halde oluyorlardı. Bazılarının kerpetenle tırnakları

çekiliyor, bazılarının ise tırnaklarının altına elektrik veriliyordu.

Bazı tutuklular işkence görürken artık bunun bir son bulmasını

sağlamak için başlarını özellikle duvarlara vuruyorlar, böylece

intihar ediyorlardı.

Çalışma kamplarında ise koşullar çok daha feciydi. Kamp-

lardaki tutukluların ağır işlerde her gün en az 10 saat çalışmaları

gerekmekteydi. Eğer vaktinde uyumaz veya uyanmazlarsa, ba-

ğırarak konuşurlarsa, güler veya ağlarlarsa, abdest almak için

gizlice su alırlarsa, yapmaları gereken işleri bitirmezlerse, gar-

diyanlara cevap verirlerse ağır bir şekilde cezalandırılıyorlardı.

Görüldüğü gibi Çin’in Doğu Türkistan’da izlediği politika, kit-

lesel bir işkence ve soykırım programıdır. Doğu Türkistan Enfor-

masyon Merkezi’nin edindiği bilgiye göre, sadece 3 ayda Doğu

Türkistan’da 10 bine yakın Uygur Türk’ü hayali suçlamalarla

gözaltına alınmış, bunların 2500’ü  ölüm cezasına çarptırılmış

veya işkence sonucu öldürülmüştür.

(Doğu Türkistan İnsan Hakları İhlalleri Raporu, www.doguturkistan.net)

 

DOĞU TÜRKİSTAN’DA ÇİN ZULMÜ

 

Kızıl  Çin’in  Doğu  Türkistan’ı  fiilen  işgal  ettiği  1949  se-

 

nesinden  1953  senesine  kadar  geçen  dört  sene  zarfında

 

kitleler hâlinde tutuklayıp çeşitli şekillerde  öldürdüğü  Doğu

 

Türkistanlıların sayısı  1.000.000 (bir milyon)’a yakındır. Bu

 

dönemde köylerde yemekhaneler tesis edilmiş  olup, hususî

 

evlerde kazan kaynatıp, yemek yapmak men edilmiştir. Bü-

 

tün köylüler karavanaya bağlanmıştır, herkes yarı aç kalmaya

 

mecbur edilmiştir. Köylere “baca casusları” konulmuş, bir evin

 

bacasından   duman   çıksa,   o   evin   yemek   malzemeleri

 

ellerinden alınmış, sâhibleri cezalandırılmıştır.

 

1953’ten bu yana ise toplam 35 milyon kişi öldürülmüş-

 

tür.

 

Doğu Türkistan halkı  Çinlilerin zulüm ve işkencelerine her

 

gün, her saatte ma’rûz kalmaktadırlar. Doğu Türkistan’ın her

 

vilâyetinde, ilçesinde, köyünde olaysız gün geçmemektedir.

 

Doğu Türkistan’da olay demek ölüme mahkûm edilmek an-

 

lamına gelir. Bu olaylarda Uygur Türkleri dinleri uğruna, va-

 

tan aşkına aziz canlarını seve seve feda etmektedirler.

 

Ayrıca; Kızıl Çin’in Nükleer Araştırma  Merkezi ve Atom

 

Deneme  alanı,  Doğu  Türkistan’ın  Lop  Nor  bölgesindedir.

 

Bugüne kadar bu alanda 50 civarında nükleer deneme ya-

 

pılmış, neticede hava ve su kaynakları, tarım arazîleri tahrib

 

olmuş ve ekolojik dengeler bozulmuştur. Uygur Türkleri ara-

 

sında bilinmeyen hastalıklar ortaya çıkmıştır. Bu hastalıklar

 

sebebiyle yüz binlerce kişi ölmüş, bir o kadar insan da sakat

 

kalmıştır.   Yeni   doğan   bebekler   sakat   olarak   dünyaya

 

gelmektedirler. Komünist  Çin nükleer denemeler yapmakla

 

kalmayıp diğer  ülkelerin nükleer artıklarını  da para karşılığı

 

Doğu Türkistan topraklarına gömmektedir.

 

Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurmuşlardır ki:

 

“Birbirine karşı  muhabbet ve merhamette, Mü’minler,

 

bir  vücûd  gibidir.  Vücûdun  bir  yeri  rahatsız  olunca,

 

bütün  vücûdun,  rahatsız  olduğu,  uykusuz  kalıp  onun

 

tedavisi ile meşgul olduğu gibi, Müslümanlar da birbir-

 

lerine yardıma koşmalıdır!” (Buhârt)

 

 

 

 

 

 

 

 

ALLAH (C.C.)’NUN KUDRETİNİN SİNEKTEKİ TEZAHÜRÜ

 

Bir  böcek  uçarken  saniyede  ortalama  birkaç  yüz  defa  kanat

 

çırpar. Hatta kanatlarını saniyede 600 defa çırpabilen böcekler bile

 

vard ır.

 

Bir  saniyede  bu  kadar  hareketin  olağanüstü  bir  hassaslıkta

 

yap ılması,   bunun   teknolojik   olarak   taklit   edilmesini   imkansız

 

kıl-maktadır.

 

Nitekim   California     Üniversitesi’nde     biyoloji   profesörü     olan

 

Michael      Dickinson       ve    arkadaşlarının       meyve      sineklerinin

 

uçu-tekniğini  ortaya  koyabilmek  için  geliştirdikleri  robot,  meyve

 

sineğinin  100  katı  büyüklüğünde  ve  sineğin  kanat  hızının  ancak

 

bin-de       biri     hızla      kanat       açıp       kapama         hareketi

 

gerçekleştirebilmektedir. Üstelik her beş saniyede bir kanat hareketi

 

yapan robot sineğin, bu hareketi için 6 ayrı motor kullanılmaktadır.

 

Meyve sinekleri uçmak için birden fazla aerodinamik özellik-ten

 

yararlan ır.   Meselâ     kanatlar     bir  vuruş    meydana       getirdiğinde

 

arkasında  girdablı,  komplike  bir  hava  dalgası  bırakır.  Kanat  geri

 

dönerken  de  bunu  dümen  suyu  gibi  dalganın  içinden  geçirerek

 

daha önce kaybettiği enerjisinin bir kısmını yeniden devreye sokar.

 

Saniyede  200  kez  kanat  çırpan  2,5  milimetrelik  meyve  sineğinin

 

uçmasını  sağlayan  kas,  diğer  bütün  böceklerin  uçuş  kaslarının

 

arasında en güçlüsü olarak nitelendirilir.

 

Ayr ıca  sineklerde,  kanatların  yanı  sıra  sâhib  oldukları  keskin

 

gözler,  denge  için  kullandıkları  ufak  arka  kanatlar  ve  kanatların

 

zamanlamas ını  ayarlayan  alıcılar  gibi  daha  pek  çok  detay  da

 

ya-ratıhşındaki mükemmelliği göstermektedir.

 

Sinekler     milyonlarca      senedir      bu    aerodinamik        kurallardan

 

yararlanarak   uçmaktadır.   Günümüzde   en   gelişmiş   teknolojileri

 

kullanan  bilim  adamlarının  bile  sineklerin  uçuş  tekniklerini  tam

 

olarak    açıklayamamaları,         Allah   (c.c.)’nun    kudretinin     apaçık

 

de-lillerinden biridir. Dickinson un 2001 Haziran’da  Scientific  American  dergisinde

 

yayınlanmış makalesinden alıntıdır.)

 

“Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Si-

 

zin,  Allah’ın  dışında  tapmakta  olduklarınız  (hepsi  bunun  için

 

biraraya gelseler dahi) gerçekten bir sinek bile yaratamazlar.

 

Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri

 

alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de.”(Hacc s.73)

 

 

 

“TELEVİZYON KARŞISINDA” MÜSLÜMAN

 

 

islâmî  hassasiyeti  olmayan  hatta  islâm’a  karşı  olan

 

kimseler  TV  vasıtasıyla  rahatlıkla  evimizin  içine  kadar  girip

 

tâbiri yerinde ise bizi “can evimizden” vurmaktadırlar. Kibrit-i

 

ahmer’den daha değerli olan nefeslerimizi ve vaktimizi bize

 

boşa harcatmakta, bunun ötesinde bazı  günahlara girmemize

 

sebeb olmaktadırlar, izlediğimiz programlarda islâmî değerlere

 

zıd ve bu değerleri hafife alıcı temalar işleniyorsa en uygunu

 

bunları izlememektir.

 

Bunun yanı  sıra televizyonun radyasyon yayması, beyin

 

faaliyetlerini köreltmesi gibi zararlarını  bilmeyen yok gibidir.

 

Yapılan araştırmalara göre çok televizyon izleyenlerin az iz-

 

leyenlere göre kendilerini belirgin bir şekilde daha huzursuz,

 

sinirli, sabırsız ve mutsuz hissettikleri ispatlanmıştır.

 

Bizim  dikkat  çekmek  istediğimiz  en  önemli  zararı,  kötü

 

öğeler  içeren  her  türlü  yayının  çocuklara  verdiğimiz  ve  ve-

 

receğimiz  ahlâki  değerlerimizle  uyuşmayıp,  çocuğumuzu

 

başka kültür ve değerlere yönlendirmesidir ki bu tür tuzaklara

 

düşmemek için uyanık olmalı, hem kendimizi hem de ailemizi

 

bunlardan  korumaya  çalışmalıyız.  Cenâb-ı  Hakk  “Ey  îmân

 

edenler!  Kendinizi  ve  ailenizi,  yakıtı  insanlar  ve  taşlar

 

olan ateşten koruyun…” (Tahrîms. 6.a.) buyurmaktadır.

 

Çocuklar, daha çok da gençler, hayâtı televizyondan gör-

 

dükleri dizilerden, magazin programlarından ibaret sanıyorlar.

 

Şu bir gerçektir ki, aile içi iletişimin katili televizyondur.

 

Aileler, bilhassa yeni aile kuracaklar, evlâd yetiştirme ko

 

nusunda çok dikkatli ve uyanık olmalıdır. Yemini, suyunu ver

 

diğiniz bir bitki, bir kuş yetiştirmediğinin bilincinde olmalıdırlar.

 

Yaptıklarımızla, eğittiklerimizle, öğrettiklerimizle sevabıyla,

 

günahıyla, ebedî saadetin yâhûd, ebedî felâketin yolculuk

 

biletini hazırlıyoruz. Bu yüzden dikkatli olmalı, dînî emir ve

 

yasaklara uymalı, emrimiz altında bulunanların ve ailemizin

 

de, emir ve yasaklara uymalarını sağlamalıyız.

 

 

KAPTAN KUSTO

 

Fransa’da  Müslümanlık,  her  sanatta,  her  cihette  şöhret

 

kazanmış   kimseler  arasında  hızla  yayılıyor.  Hıristiyanlığı

 

bı-rakarak islâm Dînini tercîh edenlerin adedi yüz bine ulaştı.

 

Katolikliğin    Fransa’da      en    yüksek     makamı       olan    “Paris

 

Arşo-vekliği” bu rakamı tasdîk etti.

 

islâmı  tercîh edenlerden biri de televizyonda yayınlanan

 

(Yaşayan Deniz) programı ile tanınan Kaptan Kusto’dur. islâm

 

dînini   tercîh    etmesine      asıl   sebeb      olan    olayın,    Atlas

 

Okyanu-su ile Akdeniz sularının birbirine karışmadığını tespit

 

ettikten  sonra,  bunun  1400  sene  önce  dünyaya  indirilen

 

Kur’ân-ı  kerîmde  beyan  buyurulduğunu  görmesi  olduğunu

 

bildirdi.

 

Kaptan Kusto, bu hâdiseyi şöyle anlattı:

 

“1962  senesinde  Alman  ilim  adamları,  Aden  Körfezi  ile

 

Kızıldeniz’in birleştiği Mendeb Boğazında, Kızıldeniz’in suyu

 

ile  Hind     Okyanusunun         suyunun      birbirine   karşımadığını

 

bildir-mişlerdi. Biz de, Atlas Okyanusu ile Akdeniz’in sularının

 

bir-birine   karışıp,   karışmadığını   tetkik   etmeğe   başladık.

 

Evvelâ,   Akdeniz’in   kendine   has   sıcaklığı,   tuzluluğu   ve

 

yoğunluğu ile ihtiva ettiği canlıları tesbit ettik. Aynı araştırmayı

 

Atlas   Okya-nusunda   tekrarladık,   iki   su   kütlesi   binlerce

 

seneden       beri   Ce-belitarık     Boğazında        birleşiyordu.     Bu

 

vaziyette,  iki  su  kütlesi-nin  karışması  ile  tuzluluk,  yoğunluk

 

gibi unsurların birbiriyle  eşit, hiç  olmazsa yakın olması  icab

 

ediyordu.  Halbuki,  her  iki  denizin  en  yakın  kısımlarında  bile

 

deniz   suyu   kendi   özelliğini   koruyordu.   Yani,   iki   denizin

 

birleşme noktasında bir su perde-si iki deniz suyunun birbirine

 

karışmasına   mani   oluyordu.   Bu   hâli   anlattığım   Profesör

 

Maurice Bucaille, bunda şaşılacak bir şey olmadığını, islâm’ın

 

kudsî kitabı  Kur’ân-ı  Kerîm’in bunu açık bir şekilde yazdığını

 

söyledi.   Hakikaten   bu   hâl   Kur’ân-ı   Kerîm’de   dosdoğru

 

açıklanıyordu.

 

Bunu öğrenince Kur’ân-ı  kerîmin Allâhü Te’âlâ’nın kelâmı

 

olduğuna inandım. Hak din olan islâmiyet! seçtim, islâm dini,

 

manevî gücü ile bana kaybettiğim oğlumun acısına dayanma

 

(sabrım verdi.”                 (Basmdan derlenmiştir, M. Necati özfatura)

 

 

BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?

 

350-400 gram ağırlığındaki insan kalbi gün­de yaklaşık olarak, 9 ton kanı vücuda pompalamaktadır. Yani yılda 3285 ton kanı pom­palama işi görmektedir.

Meme kanserine, emzirmeyen kadınlarda, emziren kadınlara oranla daha sık rastlanır.

Rahim kanseri doğurmayan kadınlarda da­ha sıktır.

 

  1. YÛSUF (A.S.)’IN HAPSİ:

 

Malîk bin Dinar’dan:

Yûsuf (a.s.), Şarapdâr’a (Beni Efendinin yanında an) dediğinde, Allah Teâlâ buyurdu ki:

Ey Yûsuf benden gayrı vekil edindin, elbette senin hapsini uzatacağım. Bunun üze­rine Yûsuf ağladı ve dedi ki:

Yâ Rabbi, hüzün ve belâların çoklu­ğundan, kalbim kasvetlendiydi. Bir daha ben­den böyle bir kelime sudur etmez.»

Muhyiddin-i Arabi (k.s.)’den öğütler:

«Bu ibretler evi dünyada zühde sarıl ve aza kanaat, hattâ rağbet et».

Hz. Hamza (r.o.)’e dünyada sevdirilen üç şey:    Ahd’e vefa,Emâneti eda,Cemâate devam.

 

BİTKİLERDEKİ BİYOLOJİK SAAT

 

Bitkilerin zamana bağlı hareketlerinin ilk defa anlaşılması

1920’lere dayanmaktadır. Bu yıllarda Almanya’da iki bilimada-

mı Erwin Buenning ve Kurt Stern fasulye bitkisindeki yaprak

hareketlerini inceliyorlardı. İncelemeleri sonunda gördüler ki,

bitkiler gün boyunca yapraklarını güneşe doğru uzatıyorlar,

geceleri de tam dikey olarak yapraklarını büzüp uyku pozis-

yonuna geçiyorlardı.

Bitkiler belirli faaliyetleri için belirli zamanları seçerler. Bunu

da güneş ışığındaki değişimlere bağlı olarak yaparlar. İçlerin-

deki saat güneş ışığıyla kurulduğu için ritmik hareketlerini 24

saat içinde tamamlarlar.

Bitkilerin bu zaman ayarlamalarını yapan saatleri, güneş

ışığının yapraklara düşme süresini de hesaplar. Her bitkinin

biyolojik saati bu süreyi bitkinin kendi yapısal özelliğine göre

hesaplar. Yapılan hesap ne olursa olsun çiçeklenme en uygun

zamanda gerçekleşir. Bitkiler ne zaman ekilirlerse ekilsinler

her zaman yılın aynı zamanlarında çiçek açtıkları görülmüştür.

Gelincik çiçekleri Temmuz ile Ağustos aylarında sabah

05.30 ile 10.00 saatleri arasında polenlerini yayarlar. Bu saat,

arıların ve diğer böceklerin de beslenmek için dışarıya çıktık-

ları saatlerdir. Burada bitki, kendi özellikleri dışında bir de diğer

canlıların özelliklerini en ince ayrıntısına kadar hesaba katma-

lıdır. Bu durumda akla şu soru gelecektir: Bütün bu bilgilere

sahip olan ve gerekli hesaplamaları yapan diğer bir canlının

özelliklerini analiz eden ve bir bilgisayar merkezini andıran bu

saat, bitkinin neresindedir?

Bu sonuç bize, bitkilerin her türlü faaliyetlerinin zamanla-

masını belirleyen, dolayısıyla hepsini ilmi ve kudreti altında bu-

lunduran üstün bir gücün varlığının delillerini ortaya koymakta-

dır. Allâh (c.c.) sonsuz kudretiyle her yerde yaratılış delillerini

bizlere göstermekte ve bunları görerek öğüt alıp düşünmemizi

istemektedir. Çünkü; “Gökten yere her işi O evirip düzene

koyar..” (Secde s. 5)

(John King, Reaching for The Sun, s.97;

Malcolm Wilkins, Plantwatching, New York, Facts on File Publications, s. 160)

 

KADINLARIN ERKEKLERE, ERKEKLERİN DE KADINLARA BENZEMEYE ÖZENMELERİ

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v) ‘in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: «Allâh te‘âlâ kadınlardan erkeklere benzemeye özenenlere, erkeklerden de kadınlara benzemeye özenenlere lanet etsin.» (Buhârî)

Başka bir rivayette: «Allâh te‘âlâ kadınlardan erkekleşenlere lanet etsin.»

Bir rivayette Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

«Allâh te‘âlâ erkeklerden kadınlaşanlara, kadınlardan da erkekleşenlere lanet etti.» (Buhârî) Yâni giyinişlerinde, sözlerinde erkeklere benzemeye özenen kadınlarla, kadınlara benzemeye çalışan erkeklere lanet etsin…

Ebû Hureyre’den, Resûl-i Ekrem (s.a.v) ‘in şöyle buyurdu dediği rivayet olunmuştur: «Cenab-ı Hakk erkek giyinişi gibi giyinen kadına, kadın gibi giyinen erkeğe lanet etsin.» (Ebû Dâvud) Kadın, erkeklerin kıyafetine büründüğü vakit Allâh (c.c.)’ün ve Resulü (s.a.v)’in lanetine müstahak olur (hak kazanır). Kocası, kadının böyle giyinmesine imkân verdiği için o da laneti hak etmiştir. Çünkü kocanın vazifesi hanımını Allâh (c.c.)’e tâate yöneltmek, onun isyanına engel olmaktır.

Nitekim Allâh te’âlâ: «Ey iman edenler, gerek kendilerinizi, gerek ailelerinizi öyle bir ateşten koruyun ki, onun yakacağı insanla taştır» (Tahrîm s. 6) buyuruyor. Yâni, kendiniz hakkında vacip olduğu gibi, onları da terbiye edin, onlara gerçekleri öğretin, Allâh (c.c.)’e itaat etmelerini emredin, mâ’sıyetten (günahtan, isyandan) sakındırın.

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu: «Hepiniz çobansınız ve her çoban kendi sürüsünden mes’uldür. Er kişi de kendi ailesinin çobanıdır. Kıyamet gününde onlardan sorguya çekilecektir» (Buhari ve Müslim).

(İmam Zehebî (rh.a.), Büyük Günahlar, 121.s.)

 

KADINLARIN ERKEKLERE VE

ERKEKLERİN KADINLARA BENZEMESİ

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v)’in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: “Allâhü Te‘âlâ kadınlardan erkeklere benzemeye özenenlere, erkeklerden de kadınlara benzemeye özenenlere lânet etsin.” (Buhârî)

Başka bir rivayette: “Allâhü Te‘âlâ kadınlardan erkekleşenlere lânet etsin.”

Bir rivayette Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Allâhü Te‘âlâ erkeklerden kadınlaşanlara, kadınlardan da erkekleşenlere lânet etti.” (Buhârî) Yâni giyinişlerinde, sözlerinde erkeklere benzemeye özenen kadınlarla, kadınlara benzemeye çalışan erkeklere lânet etti…

Ebû Hureyre (r.a.)’den, Resûl-i Ekrem (s.a.v)’in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: “Cenab-ı Hakk erkek giyinişi gibi giyinen kadına, kadın gibi giyinen erkeğe lânet etsin.” (Ebû Dâvud) Kadın, erkeklerin kıyafetine büründüğü vakit Allâh (c.c.)’ün ve Resûlü (s.a.v)’in lânetine müstahak olur (hak kazanır). Kocası, kadının böyle giyinmesine imkân verdiği için o da lâneti hak etmiştir. Çünkü kocanın vazifesi hanımını Allâh (c.c.)’e tâate yöneltmek, onun isyanına engel olmaktır.

Nitekim Allâhü Te‘âlâ: “Ey iman edenler, gerek kendilerinizi, gerek ailelerinizi öyle bir ateşten koruyun ki, onun yakacağı insanla taştır.” (Tahrîm s. 6) buyuruyor. Yâni, kendiniz hakkında vacip olduğu gibi, onları da terbiye edin, onlara gerçekleri öğretin, Allâh (c.c.)’e itaat etmelerini emredin, ma‘sıyetten (günahtan, isyandan) sakındırın.

“Hepiniz çobansınız ve her çoban kendi sürüsünden mes‘uldür. Er kişi de kendi ailesinin çobanıdır. Kıyâmet gününde onlardan sorguya çekilecektir.” (Buhârî ve Müslim)

(İmam Zehebî (rh.a.), Büyük Günahlar, 121.s.)

 

BÜTÜN PUTLAR YIKILMAYA MAHKUMDUR

 

Peygamberimiz (s.a.v.) Havâzinleri bozguna uğratıp

Taif üzerine yürümek istediği sırada, Tufeyl b. Amr: “Yâ

Rasûlallah! Beni Amr b. Hümeme’nin putu olan Zülkeffeyn’e

gönder de, onu yıkayım?” dedi. Peygamberimiz Aleyhisse-

lam: “Olur!” buyurdu. Onu Zülkeffeyn’i yıkmaya, yok etmeye

gönderdi.  Tufeyl b. Amr, hemen kavminin yanına gitti.  Zül-

keffeyn; Huzâaların ve Devsîlerin putu idi. Bunlar, hac yap-

tıktan sonra Zülkeffeyn’in yanına uğrayıp tazim vazifelerini

yerine getirmedikçe, evlerine gelmezlerdi.  Zülkeffeyn putu

tahtadan yapılmıştı.  Tufeyl b. Amr onu yıktı. Üzerinde ateş

yaktı. Ateş birden alevlenip tutuştu. Tufeyl b. Amr, onu böyle

ateşe verip yakarken, şöyle diyordu: “Ey Zülkeffeyn! Ben se-

nin kullarından değilim. Bizim doğumumuz, senin doğumun-

dan daha eskidir! Ben senin içine ateş doldurdum!”

Zülkeffeyn yakılıp ortada tapılacak bir şey kalmayınca,

Devs kabilesi halkı topluca Müslüman oldular.  Yüce Allah

(c.c.) onlardan razı olsun! Tufeyl b. Amr, yanına kavminden

400 kişi alarak acele yola çıktı. Gelişinden dört gün sonra,

Peygamberimiz Aleyhisselama kavuştu. Yanında, ağır sa-

vaş aracı olarak debbabe ile mancınık da getirdi. Kur’ân-ı

Kerîm’de Huneyn Savaşında Allah (c.c.)’ın müslümanlara

olan yardımı şöyle anlatılır: “Andolsun ki; Allah (c.c.), bir-

çok yerlerde ve Huneyn gününde, size yardım etmiştir.

(O Huneyn gününde ki) çokluğunuz size kibir ve gurur

vermişti de, bu, size gelecek şeyden bir şeyi gidermeye

yaramamıştı. Yeryüzü, o genişliğine rağmen, başınıza

dar gelmişti. (Düşman karşısında) bozguna uğrayarak

gerisin geri dönüp gitmiştiniz. Sonra, Allah Resûlü ile

mü’minlerin üzerine sekînetini indirdi. Görmediğiniz or-

dularını indirdi ve kâfirleri azaplandırdı. Bu, o kâfirlerin

cezası idi. Sonra, Allah (c.c.), bunun ardından kimi di-

lerse tevbesini kabul eder.Allah (c.c.) çok yarlıgayıcı ve

esirgeyicidir.” (Tevbe s. 25-27)

(M.Asım Köksal, İslam Tarihi)